بسم الله الرحمن الرحيم

 

İSLÂMÎ AÇIDAN ÖZELLEŞTİRMEYE BAKIŞ

 

     Genelde dünyada,  özelde ise Türkiye’de son yıllarda gündemde en çok duran konulardan birisi de özelleştirmedir. Özelleştirme  üzerinde çok konuşulmakta, yazılmakta ve tartışılmaktadır. Bu  tartışmalara bazı İslâmi cemaatlerden müslüman yazar ve aydınlar da katılmaktalar. Ancak bu tartışmalar, genellikle özelleştirme nasıl yapılmalı, faydaları ve zararları nasıl olur, ne kadar zaman içinde yapılmalıdır gibi teknik ve pragmatik açıdan yapılmaktadır. Meseleye    ideolojik  açıdan pek yaklaşılmamaktadır. Müslüman  yazar ya da aydınların da bu tartışmaya pragmatik açıdan yani özelleştirme neticesinde oluşabilecek zarar ya da fayda açısından yaklaşmaları ve eleştirmeleri hiç doğru değildir. Zira  müslümanların hayata ve hayatta herhangi bir hususa bakışları hep İslâm akidesi ve hükümleri doğrultusunda yani İslâmî açıdan olmalıdır.

      Bir  olaya İslâmi açıdan bakmak demek, önce olayın realitesini, gerçeğini iyice anlamayı, ondan sonra da o olayın ilgili Şer’î delillerini bulup o delillerden çıkan Şer’î hükümlere göre tavır almayı gerektirir. Yoksa  o olayın neticesinde zarar mı olur, fayda mı olur, zor mu olur, kolay mı olur hesabını yaparak tavır alınmaz. Böylesi bir tavır müslümanlar tarafından da alınmış olsa İslâmi bir tavır değil, ancak maslahatçt (pragmatik) bir tavır olur.

    İslâmi  bakış açısına sahip olmayan müslümanlar hep karşılaştıkları problemler ya da şartlar doğrultusunda düşünmeye, dolayısıyla o şartlar doğrultusunda değişmeye mahkum olurlar. Halbuki değişmesi gereken öncelikle müslümanın kendisi değil de, şartlar ve koşullardır. Onun için müslümanların düşüncelerini vakıadan (karşılaşılan koşullardan) değil de akidelerinden almaları, onların “insanlara şahid kılınmış ümmet”, “seçkin ümmet”, güdülen değil de “Allah’ın ahkamı ile güden ümmet” olmalarının gereğidir. Yani  inançlarının, şahsiyetlerinin gereğidir.

     Bu  girişle yaptığımız bu tespitten sonra konumuza dönerek özelleştirmenin muhtevası, tanımı ve oluşum süreci, bu konu ile ilgili İslâmi hüküm, köklü çözüm ve müslümanların almaları gereken tavır başlıktarı altında yazımızı tamamlayalım.

 

     ÖZELLEŞTİRMENİN TANIMI ve OLUŞUM SÜRECİ

 

     Özelleştirme, genel bir ifade ile; kamu mülkünde, yönetiminde, kullanım tasarrufunda ya da hukukunda olan bir mal, hizmet ve sanayinin çeşitli amaçlar adına özel kişiye ya da kuruluşlara devredilmesi, kamu tarafından o hizmetten çekilinmesi ya da satılması demektir.[1]  

     Tanımdan  da anlaşılacağı üzere özelleştirme KİT'ler diye ifade edilen Kamu İktisadi Teşekkülleri için söz konusudur. Bu teşekküllerin özelleştirilmesinden güdülen amaç da şöyle ifade edilmelidir:

     1-  Kamu sektörü borçlanma ihtiyacını azaltmak sureti ile para arzını kontrol altında tutmak ve böylece enflasyon oranını düşürmek.

     2-  KİT’lerin tekel statülerini kaldırmak re serbest rekabet ortamında faaliyet göstermelerini sağlamak sureti ile ekonomik rekabet ve verimliliği arttırmak.

     3-  Halkın daha büyük bir kesiminin tasarruflarını hisse senetlerine yönelterek sermaye mülkiyetini yaygınlaştırmak.

     4-  Borçlanma ve vergi gelirlerine alternatif olabilecek yeni bir gelir kaynağı oluşturmak.[2]  

     Görüldüğü gibi,  özelleştirme ile yük olarak görülen KİT'lerden devletin kurtulması, buna ilaveten de sermaye piyasasında serbesti amaçlanmaktadır.

     ‘Bugünkü anlamda KİT’ler nasıl oluştu’  sorusuna cevap vermek için tarihe biraz bakmak gerekmektedir.

     KİT’lerin birçoğu dünyada 1930’lu yıllarda yaygınlaşmaya başlayan karma ekonomi politikaları gereği kamulaştırma, millileştirme, devletçilik sloganları altında yapılan fert ya da özel sektöre ait bazı malların ve mülklerin kamulaştırılması, yani devletin tasarrufu altına alınması çalışmaları neticesinde oluşmuştur.

     1920’Ierde  kurulan laik demokrat Türkiye Cumhuriyeti Devleti Kemalist devrimlerle her hususta olduğu gibi ekonomik sistemde de o dönemde popüler olan kapitalist ekonomik sistemi ithal etmiştir. Kapitalist ekonominin bir yaması olan karma ekonomiyi 1923'te yapılan İzmir İktisad Kongresinde resmen benimsediğini ilân etmiştir. Yeni devletin nasıl bir ekonomi siyaseti ve sistemi olacağı Kongrenin açış konuşmasını yapan M. Kamal’den sonra konuşan İktisat Vekili Mahmut Esad (Bozkur) şöyle açıklamıştır:

     “Yeni  Türkiye karma bir ekonomi sistemi izlemekledir. Ekonomik teşebbüsleri kısmen devlet ve kısmen kişiler almalıdır... Özellikle  bazı konularda ekonomimizde devletleştirme yolu izleyecek ve bazı konularda ise iktisadi teşebbüsler özel sektöre bırakılacaktır."[3]  

     İşte  bu karma ekonomik sistemin gereği Türkiye’de KİT'ler bugünkü haliyle ortaya çıkmıştır. KİT’lerin ortaya çıkışında şu iki temel faktörün olduğu görülmektedir:

     1-Devletleştirilen yabancı ve yerli kuruluşlar  

        Bu  yöntemle iflas etmekte olan yabancı sermayeli ve yerli sermayeli şirketler çok yüksek fiyatlar ödenerek millileştirilmiştir. Böylece  kamunun parası ile onların sermayeleri kurtarılmıştır.  

      2-Osmanlı Devletinden kalma ve sonra devletin kurduğu şirketler  

         Tüm dünyada 1930 ile 1960’lı yıllar arasında yaygın olan devletçilik, Kemalizmin de benimsemiş olduğu temel ilkelerden birisi olduğu için Türkiye’de şu amaç ve gerekçe gösterilerek yapılmaktaydı:

      •   Gelir dağılımını değiştirmek, işçilerin çalıştıkları teşebbüslerin kârlarına ortak olmalarını sağlamak.

      •   Tekel veya yarı tekellerin tüketiciyi istismarını önlemek.

      •   Diğer sektörlerin gelişmesine tesir eden anahtar endüstrilerin kontrolünü devletin eline vermek.

      •   İktisadi  gayeler uğruna sosyal menfaatlerin feda edilmiş olduğu zannını uyandıran durumlarda sosyal denge sağlamak.

      •   Çeşitli menfaat gruplarını uzlaştırarak milli kaynakların ziyanını önlemek.[4]  

     Görülüyor ki  gerek özelleştirmenin, gerekse kamulaştırmanın ya da devletleştirmenin temelde aynı iktisadi amacı almaya yönelik olduğu apaçık ortadadır. Bu durumda insanın aklına şu soru gelir: Devletleştirmenin gerekçeleri ortadan kalktı mı ki, tekrar özelleştirmeye gidilmektedir? Mesela devletleştirmenin gerekçesi olarak görülen:

      •   Tekel veya yarı tekellerin tüketiciyi istismarını önlemek hususunda ne değişti?

      •   Anahtar endüstrilerin (demirçelik, madenlerin çıkartılması ve işletilmesi, ağır sanayi, v.b.) kontrolü nasıl sağlanacak?

      •   İktisadi  gayeler uğruna sosyal (kamusal) menfaatlerin, hatta hakların feda edilmesi ve kamu kaynaklarının heder edilmesi ne ile önlenecek?

     Bu hususta da denge devletleştirme ile sağlanamadı, özelleştirme ve bütün dünyası sadece maddi menfaat olan canavar ruhlu kapitalistlerin insiyatifine terk etmekle mi sağlanacak.!?

     Şu  halde görülmektedir ki; gerek devletleştirme, gerekse özelleştirme için ileri sürülen amaç ve gerekçeler sadece aldatmaca ve şovdan ibarettir. Öyle ise  her ikisinin de asıl amacı nedir diye sorulursa, sadece yerli ve yabancı sermaye sahiplerinin çıkarıdır diyebiliriz. Zira  devletleştirmenin neticesinde yabancı ve yerli sermaye sahiplerinin iflas ederek sermayelerini ziyana uğraması kamu malından çok yüksek fiyatlar ödenerek önlenmiştir.[5]   Yani onlar, o yıllarda var olan ekonomik krizden kamu malı ile kurtarılmışlardır. Sonra da  yine o sermaye sahipleri o kamu teşekküllerinin çoğuna kısmen ortak olmuşlardır, ödenen o yüksek fiyatların karşılanması için kamu vergi yükleri altında inim inim inlerken o sıkıntılı yıllarda, o kapitalistler kâr oranlarım %300’lere çıkararak sermayelerini kat kat arttırmışlardır.[6]  

      Özelleştirmede asıl şu iki maksat güdülmektedir:

      •   Kapitalistlerin kasalarında kat kat katlanan sermaye birikiminin daha da katlanabilmesi için dünyada 1980’li yıllarda oluşan ticaret daralmasını aşarak sermayenin ülkeler arasında dolaşabilmesini sağlamak.

      •   Borçlu ülkelerin borçlarını düzenli bir biçimde ödemek için KİT'lerden kaynaklanan yükü hafifletmek, halktan alınan vergileri buna hasretmek.

      İşte  bu maksatları gerçekleştirmek için büyük sermaye sahiplerinin denetiminde olan IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de özelleştirmeye teşvik etmektedirler ve hatta baskı yapmaktadırlar. Onların  yerli işbirlikçileri de özelleştirmeyi ballandıra ballandıra halka anlatmaktadırlar. Tozpembe  manzaralar sunmaktalar, globalleşme / küreselleşme, dünya ailesi gibi saçma sapan laflarla kandırmaktadırlar. Bu  baskı ve aldatmacı propagandalar ile yapılmak istenen ise, kamu malları ile oluşmuş olan KİT'leri öldüm pahasına yerli ya da yabancı sermaye sahiplerine peşkeş çekmektir. Mesela  Kırşehir’de KÖY-TUR isimli bir mantar fabrikası tüm mal varlığı ile 7 milyar TL’ye satılmıştır. Halbuki  bu fabrikanın mal varlığının 80 milyar TL’nin üstünde olduğu daha sonra kamuoyuna yansımıştır. Nihai olarak bütün dünyada özelleştirme propagandaları ile yapılmak istenen dünyanın tamamını beş altı küresel sermaye sahiplerinin çiftliği haline getirmektir. Böylece  dünyadaki tüm servetin bir kaç kişinin tekelinde toplanmasını sağlamaktır.

     Şu halde ister karma ekonomi şeklinde olsun, ister özelleştirmenin damgasını vurduğu serbest piyasa ekonomisi kılıfında olsun, liberalizm ya da kapitalizm sisteminde herşey kapital sahiplerinin lehinedir. Bu  uygulamalar sadece yamalıklar ya da kılıf değiştirmelerdir.

     Ancak burada şunu belirtmekte fayda vardır: Yaptığımız bu tahliller özelleştirme olsun mu, olmasın mı, özelleştirme mi  devletleştirme mi gibi tartışmalarda taraf olmak için değildir. Bu  tahliller sadece olayın hakikatini ve arka planını keşfetmeye yöneliktir. Özelleştirme  olsun mu, ya da özelleştirme mi, devletleştirme mi tartışmasında taraf değiliz. 'Çünkü  bizim olaya bakışımız tamamen başka boyuttadır. Zira  bizim yani müslümanların dünya görüşlerinde yani İslâmi bakışta ne özelleştirme mefhumu vardır, ne de devletleştirme mefhumu vardır. Bunu  aşağıda açıklamaya çalışacağız.

     Hulasa özelleştirme; ister aslı kamu mülkünden olan, ister ise sonradan kamu malı ile alınarak oluşan KİT'ler ve onlara ait tüm mal ve mülkiyeti fertlere ya da özel sektöre devredilmesi, ferdi mülkiyete dönüştürülmesi demektir. İşte  bu vakıa karşısında Şer’î hüküm nedir? sorusuna cevap arayalım.

     KONU İLE İLGİLİ ŞER’Î HÜKÜM:

     Bu sorunun cevabına geçmeden önce şunu belirtmek gerekir: Özelleştirme ve beraberinde getireceği sorunlar kapitalizm sisteminin tıkanmışlığının bir görüntüsü ve onun ürettiği bir sorundur. Bu  da kapitalist ideolojinin felsefesinden kaynaklanmaktadır. Zira  kapitalizme göre bir çesit mülkiyet vardır, o da ferdi mülkiyettir, başka bir ifade ile özel mülkiyetir.

     Mülkiyet konusunda İslâm’ın görüşü ise şöyledir:

     Mülkiyet,  mal ve hizmetten yararlanmakla ilgili olarak Şeriat koyucunun iznidir, yani  Şer’î bir hükümdür. Zira Şeriat nazarında malikül mülk, yani mülkün gerçek sahibi Allahu Teâlâ şöyle demiştir:

 

قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَٓاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَٓاءُۘ

 

De ki:  ‘Ey  mülkün sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de mülkü çeker alırsın. ..” (Âl-i İmrân Suresi 26)

 

وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۘ وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُ

 

“..Göklerin,  yerin ve bunların arasındakilerin tümünün mülkü Allah'ındır. Son  varış O'nadır.(Mâide Suresi 18)

 

وَاٰتُوهُمْ مِنْ مَالِ اللّٰهِ الَّذ۪ٓي اٰتٰيكُمْۜ

 

“..Allah'ın size vermiş olduğu malından siz de onlara verin…” (Nûr Suresi 33)

     O halde mal ve mülk yalnız Allah'a aittir. Ancak Allah, insanoğlunu mal üzerinde halife kılmıştır. Malı  insanlara Allah vermiştir. Yani  ondan yararlanma iznini Allah vermiştir. Bu izinle  de malın mülkiyet hakkını insana Allah vermiştir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur:

 

اٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَاَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَف۪ينَ ف۪يهِۜ فَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَاَنْفَقُوا لَهُمْ اَجْرٌ كَب۪يرٌ

 

Allah'a ve Resûlü'ne iman edin. 'Sizi kendilerinde halifeler kılıp harcama yetkisi verdiği' şeylerden infak edin. Artık sizden kim iman edip infak ederse, onlara büyük bir ecir vardır.(Hadîd Suresi 7)

     Görülüyor ki. Allah mala ait mülkiyetin aslını belirtirken malı kendi zatına izafe etmiştir. “Allah'ın malı” demektedir. Mal mülkiyetinin insanların ellerine geçmesi hususunu belirtirken de, malı insanlara izafe etmiştir:

 

وَابْتَلُوا الْيَتَامٰى حَتّٰٓى اِذَا بَلَغُوا النِّكَاحَۚ فَاِنْ اٰنَسْتُمْ مِنْهُمْ رُشْدًا فَادْفَعُٓوا اِلَيْهِمْ اَمْوَالَهُمْۚ 

 

Yetimleri, nikaha erişecekleri çağa kadar deneyin; şayet kendilerinde bir rüşd / olgunlaşma görürseniz, hemen onlara mallarını verin..” (Nisâ Suresi 6)

 

خُذْ مِنْ اَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكّ۪يهِمْ بِهَا

 

Onların mallarından sadaka al, bununla onları temizlemiş, arındırmış olursun…” (Tevbe Suresi 103)

      Ancak  temsil yetkisi ile gelen bu mülkiyet hakkı insanoğlunun bütün fertlerine genel olarak gelmiştir. Böylcce insanlar bununla mülkiyet hakkına sahip oluyorlar, fiili mülkiyete değil. Zira insanoğlu mülk edinebilme hakkında temsil yetkisine sahiptir, mutlak mülkiyete değil. Çünkü  o mutlak mülkiyet Allah'a aittir. Mâlikül Mülk /  Mülkün Sahibi ancak O’dur, ne fert, ne toplum, ne de devlettir.  

     Belirli bir fert için fiili mülkiyete gelince: İslâm o hususta ona sahip olması için Allah'tan ferde izin olmasını şart koşmuştur. Bundan dolayı İslâm’a göre insan,  ancak Şari’in / Şeriat Koyucunun izni olduğu zaman fiili mülkiyet edinebilme hakkını kazanabilir.

     Allah’ın Şeriatında üç çeşit mülkiyet hakkı vardır:

     1- Ferdi Mülkiyet       2- Kamu Mülkiyeti  3- Devlet mülkiyeti

     1- Ferdi Mülkiyet: Şeriat ferdi mülkiyetin var olduğunu göstermiştir. Böylece  her ferd ancak Şeriatın gösterdiği bir yolla mülk edinebilir. Mala ferdi mülkiyeti gerekli kılan Şer’î hükümler incelendiğinde mülk edinebilme yollarının şu beş yolla sınırlı olduğu ortaya çıkar:

      •   Çalışmak,

      •   Miras,

      •   Hayatın devamı için mal ihtiyacı,

      •   Devletin malından tebasına vermesi,

      •   Karşılığında mal ve çaba sarfetmeden fertlerin elde ettikleri mallar (hediye, hibe gibi),

      Böylece  Şeriat, mülk edinme yolları ve sebeplerini belirlemiştir, bize terk etmemiştir. Malın  tanımını, ona ulaşmanın yollarını, harcamanın sahalarını, helal-haram sınırı içinde belirlemiştir.

      2- Kamu Mülkiyeti: Şeriat bütün ümmeti ilgilendiren kamu mülkiyetinin de var olduğunu göstermiştir. Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem’den şunu dediği rivayet edilmiştir:

 

الْمُسْلِمُونَ شُرَكَاءُ فِي ثَلَاثٍ فِي الْمَاءِ وَالْكَلَإِ وَالنَّارِ

 

Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Suda, merada ve ateşte.”[7]

     Kamu mülkiyeti,  Şeriat Koyucunun mallardan ya da mülklerden istifade etmeye katılmak hususunda kamuya verdiği izindir. Kamu  mülkiyetinden olan mallar, Şeriat Koyucunun aralarında ortaktır diye belirlediği ve ferdi ona sahip olmaktan menettiği mallardır. Bu ise üç çeşit malda tahakkuk eder:

     a)  Kamu için hayali dayanak teşkil eden mallar.

     Yukarıdaki  hadiste geçen su, mera, ateş gibi temel ihtiyaç türünden olan bütün mallar. İbn Abbas Radıyallahu Anhuma’dan rivayet edilen hadisin metnine ilaveten Enes Radıyallahu Anhu’dan rivayet edilen hadiste;

 وَثَمَنُهُ حَرَام   "Ondan para kazanmak da haramdır" cümlesi de vardır.[8]

     İbn Mâce, Ebu Hureyre Radıyallahu Anhu’dan Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem’in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

 

ثَلاثٌ لا يُمْنَعْنَ الْمَاءُ وَالْكَلا وَالنَّار

 

Üç şey men edilmez: Su, mera, ateş.”[9]

     Bu  delillerden anlaşılıyor ki; su, mera, ateş kamu mülkiyetindendir, ferdi mülkiyete dönüştürülmeleri caiz değildir. Ancak  hadiste geçen bu üç şeyin kamu mülkiyetinden olmaları, Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem’in diğer uygulamalarından anlaşılıyor ki, kamunun onlara duyduğu zaruri ihtiyaca binaendir.

     b)  Miktarı tükenmez olan mallar:

     Miktarı  tükenmez olan, yani çok büyük miktarda olan madenler de kamu mülkiyetindendir. Hiçbir  ferdin böylesi bir şeyi özel mülkiyetine alması caiz olmaz.

      Nitekim Tirmizi. Ebyad b.Himal’dan şunu rivayet etmiştir:

      "O, Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem’e gelip bir tuz bölgesinin kendisine ikta edilmesini istemiştir. Resulullah  Sallallahu Aleyhi Vesellem de orayı ona ikta etti. Ebyad oradan kalkıp gidince Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem’in yanında bulunanlardan bir adam; "Ey Allah'ın Resulü, ona ne ikta ettin biliyor musunuz? Ona kaynağı kesilmeyen su ikta ettiniz" dedi. Bunun üzerine Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem;  فَانْتَزَعَهُ مِنْهُ  onu ondan geri alıyorum dedi.[10]

     Kaynağı  kesilmeyen su ikta edilmez. O adam, o tuz yerini kaynağı kesilmeyen suya benzetmiştir. Çünkü  o da sürekli bir tuz madeni konumundaydı. Bu  hadis Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem’in bir tuz dağını Ebyad b.Himal'e ikta ettiğine / mülk olarak verdiğine, dolayısıyla tuz madeninin ferdi mülkiyete verilebileceğine de delâlet ediyor. Ancak Resulullah  Sallallahu Aleyhi Vesellem onun tükenmez bir maden olduğunu anlayınca, ondan vazgeçtiğini, o tuz mülkiyetini ondan geri aldığını da göstermektedir. Böylece  böylesi bir özelliğe sahip bir madenin fert mülkiyetine giremeyeceğini, onun genel / kamu   mülkiyelinden olduğunu belirtmiş olmaktadır.

      Bu hüküm, yani tükenmeyen ve kesilmeyen madenlerin genel mülkiyet kabul edilmesi bütün madenlere şamildir. İster  bu madenler herhangi bir tahlil ameliyesine tabi tutulmadan elde edilir cinsten olsun; tuz, sürme ve yakut gibi insanların direkt olarak istifade ettikleri neviden olsun; ister bir takım tahlillere tabi kılındıktan sonra elde edilen; altın, gümüş, demir, bakır, kurşun v.b. gibi olsun, madenlerin hepsi kamu mülkiyetindendir. İster  bu madenler katı olsun (billur gibi), ister petrol gibi sıvı halde bulunsun, ister doğalgaz gibi gaz halinde bulunsun, bu madenlerin hepsi hadisi şerifin kapsamına girer.

      e) Tabiatları icabı ferdin mülkiyetinde bulunmaları mümkün olmayan şeyler:

        Bu tür mallar,  toplumun genelinin menfaatlerini karşılayan mallardır. Dolayısı ile  “a” şıkkına ait deliller bunlara da geçerlidir. Fark ise şudur: Kamunun temel ihtiyacı durumunda olan mallarda temel ihtiyaç olma vasfı düşünce ferdi mülkiyete dönüşebilme özelliği vardır. Ancak  bu tür mal ve mülkler (yollar gibi) asla ferdi mülkiyete dönüşemezler. Buna delil  Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem’den rivayet edilen bazı hadislerdir. Mesela Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem, Mina'nın ferdi mülkiyete dönüşmesini nehy etmiştir. Yollara  oturmayı yasaklamıştır.

      Bu  tür kamu mülkiyetine nehirler, denizler, umumi kanallar, liman ve boğazlar, köprüler, yollar, barajlar ve bunlar üzerindeki elektrik santralleri, su depoları v.b. girer.

      3- Devlet Mülkiyeti: Şeriat devlete ait mülkiyetin de var olduğunu belirtmiştir. Bu  mülkiyet ferdi mülkiyet özelliği taşıdığı halde kamunun maslahatının olabildiği mülkiyettir. Şeriatın  halifenin içtihadı ve görüşü ile tasarrufu altına terk ettiği mülkiyettir.

      Bu mal  ve mülkiyetin halifeye (devlete) ait oluşunun manası halifenin o mallar hakkında tasarruf yetkisine sahip olması demektir. Bu  da bir nevi mülkiyettir. Çünkü  mülkiyetin anlamı; sahibi olduğu mal üzerinde bir şahsın tasarruf yetkisinin olmasıdır. Buna binaen tasarruf ve işletebilmesi halifenin yetkisine ve içtihadına terkedilmiş olan her mal devlet mülkü kabul edilir.

     Nitekim  Şeriat Koyucu, belirli malları devlet mülkü kılmıştır. Halife,  bu mallarda içtihad ve reyine göre istediği tasarrufu yapabilir. Mesela  fey, haraç, cizye ve bunlara benzer mallar gibi. Çünkü  Şeriat bu malların harcanılacak yerini tayin etmiş değildir. Zira  Şeriat, harcanılacak yerlerini belirttiği malların tasarrufunu halifenin rey ve içtihadına bırakmamıştır. Böylesi  bir mal ise devlet mülkü olamaz. Mesela  zekat devlet mülkü sayılmaz. Zira  zekâtın mülkü Şeriatın belirtmiş olduğu sekiz sınıfa aittir. Devlete  düşen sadece onu belirtilen yerlere dağıtmaktır.

     Her ne kadar devlet, hem kamu / genel mülkiyetin, hem de devlete ait mülkiyetin tedbirlerini icra ediyorsa da her iki mülk arasında bir fark vardır. Şöyle ki;  kamu mülkiyetine ait olan bir malın devlet mülkiyeti olması caiz değildir. Bu  sebeple devlet, kamu mülkiyetine ait olan herhangi bir malın aslını bir kimseye vermez. Fakat kamu mülkiyetinden kamunun her kesiminin istifade etmesini temin eder. Devletin  mülkiyeti böyle değildir. Zira devlet isterse kendisine ait herhangi bir malı belirli bir kimseye verebilir, bir başkasına vermeyebilir. Ya da eğer onda insanların işlerinin güdülmesi ile ilgili bir hususu görürse onu fertlere yasaklayabilir. Mesela  haraç malını isterse ziraatin gelişmesi için çiftçilere verip, başkalarına vermeyebilir. Ya da  silah satın alarak başka kimseye vermeden sadece o sahaya harcayabilir. Velhasıl  devlet kendisine ait malda tebanın maslahatı için uygun gördüğü şekilde tasarrufta bulunur.

     Devlet mülkiyetine örnek olarak şunlar verilebilir:

     •    Sahralar, dağlar, sahiller, fertlere ait olmayan ölü araziler.

     •    Nehir yatakları gibi araziler.

     •    Feth edilen araziler.

     •    Feth edilen ülkelerdeki o devlete ait tüm binalar ve devlet dairelerindeki mallar, okullar, hastahaneler. Harpte  ölenlerin malları, binaları. Ya da  devletin kendisinin devlet daireleri için yaptığı veya satın aldığı bina ve mallar.

     Devlet,  devlet mülkiyetinden olan matlarından gelir elde edebilir. Fakat  bu devletin tüccar olması, üretici ya da işletmeci olması demek değildir. Onun devlet mülkiyetinden gelir sağlaması kazanç maksadı ile olan bir tasarruf değil, tebanın işlerini gütmesi ile ilgili bir tedbirdir. Devletin  bu tedbiri şöyle olabilir.

     •    Devlet malından olan arazi, bina ve malların satılması, kiraya verilmesi şeklinde.

     •    Meyvalı ağaçlı arazilerin işletilmesinin 1/4. 1/3. 1/2 gibi  oranlarda mahsûl karşılığı olarak kiraya verilmesi.

     •    Ziraat arazilerinin, işçiler tutarak işletilmesi.

     •    Suyu çekilmiş nehir yataklarının ihyası ile.

     •    Devlete ait arazilerden, tebasının fertlerine ikta etmesi.

     •    Ölü arazilenn ihyası için fertlere verilmesi ve teşviki.

    

     Özet  olarak diyebiliriz ki; üç çeşit mülkiyet vardır.

1- Ferdi Mülkiyet  2- Kamu Mülkiyeti  3-Devlet mülkiyeti.

     Bunların  ne olduğunu ve sınırlarını Şeriat belirlemiştir. Biz  burada teferruata inmeden ana hatları zikrettik. Bu  izahat ile İslâm’ın mülkiyete bakışını ortaya koymaya çalıştık.

     Şu halde  ne kamulaştırmanın ne de özelleştirmenin vakıası İslâm iktisad sisteminde yoktur.

     Kamulaştırmaya gelince: O ne kamu, ne de devlet mülkiyetindendir. Kamulaştırma,  kapitalizm nizamının kendi yırtıklarını, kusur ve ayıplarını, zulmünü örtmek için yaptığı yamalıklardandır.

     Kamulaştırma,  devletin ferdi mülkiyet olma özelliğini taşıyan bir malda kamu menfaatini görmesi neticesinde ferdi mülkiyeti devlet mülkiyetine dönüştürmesidir. Bu ise  Şeriattaki kamu mülkiyeti ve devlet mülkiyetinden farklıdır. Zira  kamu ve devlet mülkiyetinin belirlenmesi devletin görüşüne terk edilmemiştir. Bu  mülkiyetin belirlenmesi, malın özelliği ve sıfatı hakkında sabit olan İslâmi hükümlere göre olur. Bunun  için devlet, istediği zaman kamu menfaati düşüncesinden ve bahanelerinden hareket ederek rastgele cebren müdahale ederek, değerini vermiş olsa da  ferdi mülkiyeti kamulaştıramaz. Çünkü  fertlere ait mallar Şeriata göre mahfuzdur. Hiçbir  kimsenin -devlet de olsa- ferdi mülkiyete tecavüz yetkisi yoktur, caiz değildir.

      Aynı şekilde  devlet, kamu mülkiyetine ait olan herhangi bir mülkü menfaat ve maslahat düşüncesi ile ferdi mülkiyete dönüştürmesi de yani özelleştirmesi de caiz değildir. Çünkü  bu mallardaki maslahatı Şeriat belirlemiştir. Bunu  da neyin kamu mülkiyeti olduğunu, neyin devlet mülkiyeti olduğunu, neyin ferdi mülkiyet olduğunu belirterek yapmıştır.

     Hem  kamulaştırma, hem de özelleştirme, Şeriatın kesinlikle yasakladığı malın belli kişiler, ya da kesimlerin elinde tekelleşmesine açılan kapılardır.Şeriat ise  böylesi kapıları kesinlikle tanımamaktadır. Zira Allahu Teâlâ malın belli ellerde toplanmasını şöyle yasaklamıştır:

 

كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْاَغْنِيَٓاءِ مِنْكُمْۜ

 

“..O mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet (ve güç) hâline gelmesin diye (Allah böyle hükmetmiştir)…” (Haşr Suresi 7)

     Özelleştirme  uygulamalarının arkasındaki siyasi hedef ise; özellikle gelişmekte olan ülkelere ait bir sanayi ve de ekonomik birikimin olmamasını sağlamaktır. Zira  bu ülkelerde mevcut sömürgeci devletlerin kontrolü dışında oluşabilecek yeni yönetimler için ekonomik bir güç ve varlık olmasın da o yönetimler sömürgeci devletler karşısında bir varlık oluşturmasınlar. Bu  uzun vadeli bir siyasi tedbir olarak telakki edilebilir.

     Özelleştirme  uygulamaları gerçek anlamda devlet anlayışına, özellikle de İslâm’daki devlet anlayışına tamamen terstir. Zira İslâm’da devletin asli işlerinden birisi de tebasının zaruri ihtiyaçlarını temin etmektir. Devlet  bunu çeşitli şekillerde ama Şer’î çerçeve içinde yapmak zorundadır. Şer’i hükümler  çerçevesinde zenginlerden alıp, mağdur ve fakirlere dağıtır.

     İslâm devletinde malın üç beş zenginin tekelinde toplanmasına giden yollar tıkanmıştır. Bu da hem ekonomik tedbirler ile, hem de cezalar sistemi ile ve hem de eğitim ile yapılmakta, yani İslâm sisteminin bütünlüğü içinde sağlanmaktadır. Malın  sadece zenginler arasında dolaşan bir varlık olmasını sağlayan hususlardan olan stokçuluk, sahtekârlık, yalancılık, rüşvet ve en önemlisi faiz çok şiddetli bir şekilde yasaklanmış ve de faillerine şiddetli müeyyideler konulmuştur.

     Diğer  yandan eğitim ile cömertlik, başkasını kendi nefsine tercih etmek, kanaat etmek gibi mefhumlar ile insan unsuru eğitilmektedir. Allah ve Ahiret inancı kalplere ve zihinlere yerleştirilmekte, amellerin ölçüsü menfaat değil de; helal-haram, sevap-günah olmaktadır. Bu sistem içinde zenginler devletin ve kamunun malını yiyen vampirler değil, malları ile kamunun ihtiyaçlarının karşılanmasında devletin yardımcılarıdır. Devletin işi de kamuya ait malları zenginlere peşkeş çekmek değil, kamunun zaruri ihtiyaçlarını karşılamak ve kamunun malından herkesin adilâne istifade etmesini sağlamaktır.

     İşte  devlet yanında olan zenginlere örnek; Ebu Bekir, Osman, Ömer v.d. Radıyallahu Anhum.   İşte kamu ihtiyaçlarını karşılama sorumluluğunun bilincindeki devlete örnek, Raşidi Hilâfet’ten Ömer Radıyallahu Anhu’nun bir uygulaması:

     Bir  kıtlık yılında Mısır tarafından gelen gıda kervanı yükleri ve develeri ile tebaya dağıtılıyor. Develerin etleri dağıtılırken, bir parça et de Halife Ömer'e getiriliyor. Bu  da senin hakkın denildiğinde, herkese dağıtılıp dağıtılmadığını soruyor. Daha  herkese dağıtılmadığını öğrendiğinde, herkese dağıtılmadan ben ondan bir lokma yemem diyor.

     Elbelleki  bu uygulamayı mevcut tağuti sistemlerde görmek mümkün olmaz. Çünkü  bu Allah'tan gelen mükemmel sistemin uygulamalarındandır. Bu güzellik ancak fıtrat dininde, İslâm sisteminde ve onun yönetim sistemi olan Raşidi Hilâfet’te mevcuttur. Başka bir sistemde değil.

 

     SONUÇ ve YAPILMASI GEREKEN  İŞ

     Şu halde  özelleştirme ile yapılmak istenen; aslı kamuya ait olan yollar, köprüler, barajlar, elektrik santralleri, madenler ve işletmeleri, limanları, su tesislerini v.b. mülklerin ferdi mülkiyete dönüştürülmesi Şeriata göre caiz değildir. Ne  devletin, ne hükümetin, ne de kamunun buna yetkisi yoktur. Zira  onların hiçbirisi malikül mülk değildir. Onların  bu hususlarda vermiş oldukları kararlar da muteber değildir. Bu  kararlar ile kamu mülkiyeti vasfı o mallar üzerinden kalkmaz.

     Özelleştirme  de kamulaştırma gibi kapitalizmin bir yaması ve onun ürettiği bir sorundur. Bu  ve benzeri tüm sıkıntı ve sorunlardan kurtulmanın tek yolu; bütün çağdaş, cahili, tağuti, beşeri ideolojilerden kurtulmak, onları toplumsal hayattan kökünden söküp atarak İslâmi hayatı başlatacak olan Raşidi Hilâfet Devleti’ni kurmaktır. Bu hem zaruret, hem de farzdır. Dünya  ve Ahiret hayatımızda izzet ve saadetin tek yoludur. Aksi  halde hiç kimsenin bu tağuti batıl sistemlerden kaynaklanan sıkıntılardan şikayet etmeye hakkı olmaz.

     Sebep  ortada dururken, sadece neticelerle uğraşmak aptallık ve abesle iştigal olur. Müslüman  ise abesle iştigal etmemelidir. İslâmi  hayatın başlaması için gerekli çalışmayı yapmalıdır. Vesselam.

 

AHMED KILIÇKAYA

www.islamiyontem.net

 

 

[1] Robert W. Bailey, Özelleştirmenin Doğru ve Yanlış Kullanımları. Çeviri: Aytaç Eker, Kamu Ekonomisinin Genişlemesi ve Özelleştirme, İzmir 1993, Sf. 240

[2] S. Bilge Saraç,  İngiltere’de Özelleştirme. T.C. Başbakanlık Toplu Konut ve Kamu Ortaklığı İdaresi Başkanlığı, Ankara 1929, Sf. 3

[3] İnan Afet,  Devletçilik İlkesi ve Türkiye Cumhuriyetinin Birinci Sanayi Planı 1933, T.T.K Yayınlarından XVL Seri Sa.14, Ankara, 1972. Sf. 52-53

[4] Aubrey Jones, Britanya’da Devletleştirilen Endüstriler, İktisadi Devlet Teşekkülleri, Ekonomik ve Sosyal Etüdler Konferans Heyeti, İstanbul 1968, Sf. 25

[5] Y. Küçük Aktaran, Türkiye Üzerine Tezler. 1908-1970, Tekin Yayınevi. S.f 140

[6] Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, Doz Yay. 1991, İstanbul, Sf. 154

[7] Süneni Ebu Davûd

[8] İbni Mace, Kitabu’l-Ahkâm, 2463

[9] İbni Mace, Kitabu’l-Ahkâm, 2464

[10] Tirmizî, Kitabu’l-Ahkâm, 1301

Ahmed KILIÇKAYA
www.islamiyontem.net

Paylaş :




WhatsApp