Gazvenin
Adı, Mevkii, Tarihi ve Sebebi
Müşriklerden İğtinam Edilen Mallar
Abbâd b. Bişr'in Gece Nöbeti Sırasında Namaz
Kılarken Atılan Oklarla Yaralanışı
Cuayl b. Süraka'nın Medine'ye Müjdeci Olarak
Gönderilişi
Ana Kuşun Yavrusu İçin Kendisini Tehlikeye
Atmasına Ashabın Hayret Edişi
Cabir b. Abdullah'ın Yorulup Hızlandırılan
Devesinin Satın Alınıp Kendisine Bağışlanışı
Gazvenin
is İsimleri ve Sebebi
Nuaym'ın Yaptığı Propagandalarla Müslümanları Tereddüde
ve Korkuya Düşürüşü
Münafıkların Müslümanları Seferden Alıkoymaya
Çalışmaları
Mücahidlerin Ticaret Mallarını da Yanlarına Alarak
Bedir'e Hareket Etmeleri
Ebu Süfyan'ın Ordusu ile Birlikte Yola Çıkışı ve
Yolda Korkuya Düşüp Mekke'ye Dönüşü
Peygamberimiz Aleyhisselamın Mücahidlerle Birlikte
Medine'ye Dönüşü
Zina Eden İki Yahudinin Cezalandırılmaları İçin
Peygamberimiz Aleyhisselama Başvurulması
İslâm Ceza Hukukuna Göre Zina Cezası ile İlgili
Bazı Hükümler
Ay ve Güneş Tutulması, Yerin Sarsılması
Abs Oğullarından Bir Topluluğun Müslüman Oluşu
Peygamberimiz Aleyhisselamın Abs Oğullarına Halid
b. Sinan'ı Soruşu ve Onlara Onun Başına
Selman-ı Fârisî'nin Kölelikten Kurtarılışı
Yumurta Kadar Bir Altın Külçesinin Yarısının Bütün
Altın Borcunu Ödemeye Yetmesi
Medine'de At ve Deve Yarışları Yaptırılışı
Yarış Ödülü Hakkındaki İslâmî Hükümler
Gazvenin
Adı, Mevkii, Sebebi, Tarihi
Sa'd b. Ubâde'nin Annesi Amre Hatunun Vefatı ve
Onun Adına Hayırlar Vakfı Yaptırılışı
Benî Mustalık (Müreysi') Gazvesi
Gazvenin
Ad fan, Mevkii, Sebebi ve Tanhi
Benî Mustalıkların Casusunun Yakalanıp Boynunun
Vuruluşu
Peygamberimiz Aleyhisselamın Müreysi' Kuyusu
Başına Karargâhını Kuruşu, Mücahidleri Savaş
Benî Mustalıkların Müslümanlarla Çarpışmayı Tercih
Etmeleri
Kölelikten Azadlanan Mes'ud b. Hüneyde'nin Sefere
Katılıp Aldığı Ganimet Develerinin Hayatı
Boyunca Onun Maişetine Yetmesi
Zâtürrika'
Nahl yakınında, Sa'd ile Şukra arasında, üzerinde yama gibi kırmızı, siyah ve
beyaz yerler bulunan bir dağın adı olduğu için; [1]
Yahut
arazi yamalı gibi siyahlı beyazlı bulunduğu için;[2]
Yahut
mücahidler orada bayraklarına yamalar koyduklan için;
Ya
da orada Zâtürrika' diye anılan bir ağaç bulunduğu için;[3]
Yahut
mücahidlerin sıcakta yürümekten ayakları yarılıp ayaklarına bez parçaları
sarmış olmalarından dolayı;
Bu
gazveye Zâtürrika1 gazvesi denildiği bildirilmektedir.[4]
Süheylî'ye
göre, sonuncu rivayet, en sağlam rivayettir.[5]
Nahl,
Necd bölgesinde Salebe oğullarının menzillerinden olup, Medine'ye iki
günlüktür.
Zâtürrika1
da, Nahl'de, Kays, Fezare, Eşca1, Enmar kabilelerinin vadisi olan
Şadh vadisindedir.
Sa'd
ile Şukra arası 3 günlüktür.[6]
Zâtürrika1
gazvesine Hicretin 4. yılında Cumâdelûlâ'nın bir kısmı Medine'de geçirildikten
sonra,[7]
Peygamberimiz Aleyhisselamın Medine'ye hicretinin 47. ayının başlarında, 10
Muharrem Cumartesi gecesi[8] veya
Hicretin 5. yılında,[9] Muharrem'in
10'undan sonra çıkıldı.[10]
Ticaret
maksadı ile Necd bölgesinden Medine'ye gelen bir adamın, Enmar ve Sa'lebe
oğulları kabilelerinin[11]
ve Gatafan kabilelerinden Muharib ve Sa'lebe oğullarının[12]
Müslümanlarla çarpışmak üzere yığınak yaptıklarını gördüğünü haber vermesi
üzerine,[13] Peygamberimiz
Aleyhisselam, Medine'de yerine Ebu Zerri'l-Gıfârî'yi veya Hz. Osman'ı vekil
bırakarak,[14] 400 veya 700 mücahidle birlikte[15]
Necd'de Gatafanlardan Muharib
ve Sa'lebe oğullarıyla karşılaşmak ve çarpışmak üzere Medine'den yola çıktı.
Zâtürrika'da,
Gatafanlardan büyük bir toplulukla karşılaşıldı. İki taraf birbirine
yaklaştılarsa da, aralarında bir çarpışma olmadı.[16]
Müşrikler, İslâm mücahidlerini görünce, çarpışmaktan yüz çevirdiler. [17]
Dağ başlarına kaçtılar. [18]
Peygamberimiz Aleyhisselamı öldürmek için fırsat kollamaya başladılar.[19]
Zâtürrika'da
namaz vakti girince, İslâm mücahidleri namazlarını kılarken düşmanın
saldırılarına uğramaktan korktular.[20]
Korku
halinde kılınacak namaz hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur:
"Yeryüzünde
sefere çıktığınız zaman, kâfirlerin size fenalık (ansızın baskın) yapacağından
endişe ederseniz, namazdan kısaltmanızda size bir vebal yoktur.
Şüphesiz
ki, kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır.
Böyle,
korku halinde, sen de içlerinde bulunup namaz kıldıracağın vakit, onlardan
yalnız birtakımı seninle birlikte namaza dursunlar.
Silahlarını
da, üzerlerinde bulundursunlar.
Onlar
bu suretle secde ettiler mi (bir rekat kıldılar mı?), hemen sizin arka
tarafınıza geçsinler (namaza durur gibi, düşman karşısında dikilip dursunlar,
bir iş işlemesinler, sizi gözetsinler).
Bundan
sonra, henüz namazlarını kılmamış olan öbür takım gelip seninle birlikte
namazlarını kılsınlar.
Bunlar
da, hem uyanık davransınlar, hem de silahlarını elden bırakmasınlar
(namazlarını silahlı olarak kılsınlar).
Çünkü,
kâfirler, silahlarınız ile eşyalarınızdan gafil olmanızı, böylece size baskın
yapmayı arzu ederler.
Eğer
size yağmur yüzünden eza verir yahut hasta bulunursanız, namazda iken
silahlarınızı üzerinizde taşımamanızda ise, size bir vebal yoktur.
Fakat,
bu takdirde de, yine tedbirli olunuz (düşmanınızın ansızın baskın yapmamaları
için uyanık bulununuz).
Şüphe
yok ki, Allah kâfirleri hor ve hakir edici bir azap hazırlamışt]r."[21]
Abdullah
b. Ömer der ki:
"Resûlullah
Aleyhisselamla birlikte Necd'e doğru gazaya çıkmıştım.
Düşmanın
hizasına geldik. Onlara karşı saf bağladık.
Namaz
vakti gelince, Resûlullah Aleyhisselam, bize namaz kıldırmak üzere namaza
durdu.
Mücahidlerden
birtakımı da, Resûlullah Aleyhisselamla birlikte namaza durdular.
Öbür
takımı ise, yönlerini düşmana doğru çevirdiler.
Resûlullah
Aleyhisselam, yanında bulunanlarla birlikte rükua vardı ve iki kere secde
yaptı.
Sonra,
onlar, henüz kılmamış olan takımın yerine çekildiler.
Bu
sefer, ötekiler de gelip Resûlullah Aleyhisselamın arkasına durdular.
Resûlullah
Aleyhisselam, onlarla da bir rüku ve iki secde yaptı. Sonra, selam verdi.
Bundan
sonra, o iki takımın her biri nöbetleşe namaza durup kendi kendilerine birer rüku
ve iki secde daha yaptılar.[22]
Abdullah
b. Ömer:
"Korku
ve düşmanın bundan da ziyade olduğu zamanlarda, namazını ister binitli, ister
yaya, ayak üzeri (rükusuz ve secdesiz) olarak imâ ile kıl!" demiştir.[23]
Benî
Muharib ve Gatafanlardan Gavres isimli kişinin, Peygamberimiz Aleyhisselamı bu
gazvede öldürmeye teşebbüs ettiği bildirildiği gibi, [24] aynı
teşebbüsün daha önce Gatafan gazvesinde ve Du'sur diye anılan kişi tarafından
yapıldığı ve sonradan kendisinin Müslüman olduğu da bildirilir. Hâdisenin nasıl
cerayan ettiği hakkındaki bilgi için, oraya bakınız.[25]
Zâtürrika'da,
müşriklerin davar, sığır ve deve gibi yaylım hayranlarından ele
geçirilebilenler, harp ganimeti olarak sürdürüldü.[26]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Medine'ye dönmek üzere, Zâtürrika'dan ayrıldı.[27]
Cabir
b. Abdullah'ın bildirdiğine göre; Zâtürrika'da, müşriklerden birisinin karısı
öldürülmüştü.
Peygamberimiz
Aleyhisselamın İslâm mücahidleri ile Zâtürrika'dan ayrıldığı sırada, kadının
başka bir yerde bulunan kocası karısının durumunu öğrenince, Peygamberimiz
Aleyhisselamın ashabından kime yetişirse onun kanını dökmeye yemin etmiş ve
mücahidlerin peşlerine düşmüştü.[28]
Peygamberimiz
Aleyhisselamla ashabı, konak yerlerinden bir vadinin boğazında konakladıkları
sırada, Peygamber Aleyhisselam:
"Gecemizde,
bizi kim bekleyecek?" diye sordu.
Muhacirlerden
Ammar b. Yâsir ve Ensardan da Abbâd b. Bişr, hemen:
"Biz
bekleriz yâ Rasûlallah!" dediler.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"İkiniz,
vadinin ağzında bulununuz ve göz kulak olunuz!" buyurdu.
Ammar
b. Yâsir ile Abbâd b. Bişr, boğazın ağzına doğru gittiler.
Abbâd
b. Bişr, Ammar b. Yâsir'e:
"Sen
gecenin hangi kısmında; önünde mi, yoksa sonunda mı beklemek istersin?"
diye sordu.
Ammar
b. Yâsir:
"Ben
gecenin önünde beklemek isterim!" dedi ve yanının üzerine uzanınca
uyuyuverdi.
Abbâd
b. Bişr ise, kalkıp namaza durdu.
O
sırada, kadının kocası çıkageldi.
Uzaktan
bakınca, onun Müslümanların ileri karakolu, gözcüsü olduğunu anladı. Hemen, ona
bir ok atıp sapladı!
Abbâd
b. Bişr, saplanan oku çekip yere bıraktı ve namaz kılmaya devam etti.
Kadının
kocası, ona ikinci bir ok daha atıp sapladı.
Sonra,
ona üçüncü bir ok daha attı ve sapladı.
Abbâd
b. Bişr, saplanan oku yine çekip yere bırakarak rükûa ve secdeye vardı. Selam
verdikten sonra, Ammar b. Yasini uyandırdı ve:
"Kalk,
otur! Ben kimıldayamayacak halde yaralandım!" dedi.
Ammar
b. Yâsir, hemen kalkıp oturdu.
Oku
atan adam, onları görünce, kendisini farkettiklerini anladı, hemen dönüp kaçtı.
Ammar
b. Yâsir, Abbâd b. Bişr'den kanlar aktığını görünce:
"Sübhânallah!
Adam sana oku ilk attığında beni uyandırsaydın a?!" dedi.
Abbâd
b. Bişr
"Ben
sûreyi okumaya başlamıştım, onu bitirmedikçe kesmek istemedim!
Oklar
üzerime ardarda gelmeye başlayınca, uyandırıp sana haber vermek için, okumayı
kestim, rükûa vardım.
Vallahi,
Resûlullah Aleyhisselamın korumayı emrettiği boğaz ağzı nöbetini zayi
etmekliğim korkusu olmasaydı, sûreyi okumaya devam ederdim. Sûreyi bitirmeden
de, adam benim işimi bitirirdi!" dedi.[29]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Pazar günü İslâm mücahidleri ile bitlikte Sirer'e geldi.
Siner,
Medine'ye üç mil uzaklıkta, Irakyolu üzerinde biryerolup, orada Cahiliye
devrinden kalma bir su kuyusu bulunmaktadır.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Sirer'den, kendisinin ve Müslümanların selamet haberini
ulaştırmak için, Cuayl b. Sürakayı Medine'ye müjdeci olarak gönderdi.
Zâtürrika1
seferi, onbeş gece sürdü.[30]
Cabir
b. Abdullah der ki:
"Resûlullah
Aleyhisselamla birlikte bulunduğumuz sırada, ashabından bir zât, bir kuş
yavrusu bulup getirmişti.
Resûlullah
Aleyhisselam ona bakarken, yavrunun anası ile babası veya onlardan birisi,
gelip yavrusunu tutan elin içine kendisini atıverdi. Müslümanlar, bunu görünce,
hayrette kaldılar.
Bunun
üzerine, Resûlullah Aleyhisselam:
'Siz,
yavrusunu tuttuğunuz şu kuşun yavrusu için kendisini avucunuza atmasına mı
hayret ediyorsunuz?!
Vallahi,
Rabbinizin size olan rahmeti, şu kuşun yavrusuna olan şefkatinden daha
fazladır!1 buyurdu.[31]
Cabir
b. Abdullah derki:
"Zayıf
erkek devemin üzerine olduğum halde, Resûlullah Aleyhisselamla birlikte
Zâtürrika1 gazvesine çıkmıştım.
Seferden
dönüşte, yanımızdaki arkadaşlarımız ilerlerken, ben geride kalmaya başladım.
Resûlullah
Aleyhisselam bana gelip kavuştu ve bana:
'Ey
Cabir! Sana ne oldu da geride kaldın?1 diye sordu.
'Yâ
Rasûlallah! İşte, benim şu erkek devem yorulup beni geciktirdi!' dedim.
Resûlullah
Aleyhisselam:
'Çoktur
onul' buyurdu; çöktürdüm. Deveyi çöktürdükten sonra, Resûlullah Aleyhisselam:
'Şu
elindeki değneği bana ver! Yahut, benim için, ağaçtan bir değnek kes!' buyurdu.
Ben
de, bana buyurulanı yaptım.
Resûlullah
Aleyhisselam, değneği aldı ve deveme onunla birkaç kere vurdu.
Sonra
da, bana:
'Bin!1
buyurdu.
Devenin
üzerine bindim, yola devam ettik.
Kendisini
hak (din ve Kitab)la gönderen Allah'a yemin ederim ki; devem, sür'atte, onun
bindiği dişi devesi ile yanşırcasına gidiyordu.
Giderken,
Resûlullah Aleyhisselamla sohbet ediyorduk.
Resûlullah
Aleyhisselam, bana:
'Ey
Cabir! Sen bu bindiğin deveyi bana satar mısın?' diye sordu.
'Yâ
Rasûlallah! Bilakis, ben onu sana hediye ederim' dedim.
Resûlullah
Aleyhisselam:
'Onu
bir dirheme satın aldım!' buyurdu.
'Hayıryâ
Rasûlallah! Böyle olursa, beni aldatmış olursun!' dedim.
Resûlullah
Aleyhisselam:
'Öyleyse,
iki dirhem olsun!1 buyurdu.
'Hayır!'
dedim.
Resûlullah
Aleyhisselam, benim için onun bedelini yükseltmeye, bir ukiyyeye kadar devam
etti.
Ben:
'Ya
Rasûlallah! Razı oldun mu, kabul ettin mi?' diye sordum.
Resûlullah
Aleyhisselam:
'Evet!'
buyurdu.
Ben:
'O
halde, o senindir1 dedim.
Resûlullah
Aleyhisselam:
'Aldım!'
buyurduktan sonra, bana:
'Ey
Cabir! Evlendin mi?1 diye sordu.
'Evetyâ
Rasûlallah' dedim.
'Dul
mu aldın, yoksa kız mı?' diye sordu.
'Dul
aldım yâ Rasûlallah! Babam Uhud günü şehit olup arkasında yedi kız çocuğu
bıraktı.[32] Doğrusu, ben bunların
arasına kendileri gibi küçük bir kız daha getirmeyi uygun görmedim de, yaşlı başlı
dul[33] bir
kadınla evlenmeyi, onun da onların saçlarını başlarını taramasını, onlar
üzerinde birmüreb-biye olmasını daha hayırlı buldum' dedim.[34]
Resûlullah
Aleyhisselam:
'Allah
zevceni hakkında hayırlı ve mübarek kılsın![35]
(Böyle yapmakla) inşaallah çok isabet etmişsindir1 buyurdu.
Sabahladığım
zaman, erkek devenin başından tutup götürdüm, Resûlullah Aleyhisselamın
kapısının önünde çöktürdüm.
Sonra,
Mescidde, Resûlullah Aleyhisselamın yakınında oturdum.
Resûlullah
Aleyhisselam, Mescidden çıktı, erkek deveyi gördü.
'Nedir
bu?' diye sordu.
'Cabir'in
getirdiği devedir!' dediler.
'Cabir
nerede?' diye sordu.
Ben
kendisinin yanına çağrıldım.
Bana:
'Ey
kardeşimin oğlu! Devenin başından tut. O senindir!' buyurduktan sonra, Bilal'i
çağırdı ve ona:
'Cabirl
götür. Ona bir ukiyye ver!' buyurdu.
Ben
de Bilal ile birlikte gittim. Bilal, bana bir ukiyye verdi ve biraz da fazla
verdi.
Vallahi,
o bir ukiyye, yanımda artmaya devam etti.
Evimizde
onun tesiri, bereketi, başımıza Harre günü musibeti gelinceye kadar görüldü durdu."[36]
Aralarında,
Medine eşrafından Abdullah b. Hanzale, Abdullah b. Ebu Amrve Münzir b.
Zübeyr'in de bulunduğu bir heyet, Şam'a gidip Yezid b. Muaviye ile
görüşmüşlerdi.
Heyet,
Medine'ye döndükleri zaman, Yezid'in dinsiz olduğunu, içki içtiğini, çalgı
çaldırdığını, yanında şarkıcı kadınlar bulundurduğunu... söyleyerek, kendisini
halifelikten hal'ettiklerini açıklamışlar; bunun üzerine, Medineliler
ayaklanarak henüz çocuk denilecek yaşta bulunan Medine valisi Osman b. Muhammed
b. Ebu Süfyan'ı Medine'den sürüp çıkardıkları gibi, Medine'deki Emevîleri de
Mervan b. Hakem'in evinde muhasara etmişlerdi.
Emevîlerin
acele imdad istemeleri üzerine, Yezid, Müslim b. Ukbeyi oniki bin kişilik bir
ordu ile Medine ve Mekke halkını tepelemeye memur etmişti.
Müslim,
Medine'de Kureyş'ten ve Ensardan birçok kişiyi asıp kesmiş, istendiği gibi
yağmacılık ettikten sonra Mekke üzerine yürümüş, Müşellel'e gelince ölmüştü.
Ölürken,
Husayn b. Numeyr'i yerine bırakmıştı. O da mancınıklar kurdurarak Mekke'yi taşa
tutmuş, Mescid-i Haram'ın duvarları yıkılmış, Kabe'nin örtüsü ve ahşap kısmı
yanmış, o sırada Yezid de ölmüştü.
Husayn
b. Numeyr, Yezid'in öldüğünü haber alınca, muhasarayı kaldırarak Şam'a
dönmüştü.[37]
Bedru'l-mev'id
gazvesine Bedru'l-âhire,[38]
Bedru's-safra,[39] Bedru's-suğra[40] ve
Bedru's-sâniye denilir.[41]
Sadru's-sâlise denildiği de vardır.[42]
Ebu
Süfyan ile yanındakiler, Uhud'dan ayrılacakları sırada:
"Gelecek
yıl buluşma, çarpışma yerimiz Bedir'dir!" diyerek seslenmişler,
Peygamberimiz Aleyhisselam da Hz. Ömer'e:
"'Olur![43]
İnşaallah[44] gelecek yıl Bedir bizimle
sizin buluşma ve çarpışma yerimiz olsun!1 de" buyurmustu .[45]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Zâtürrika1 gazvesinden dönünce, Ebu Süfyan'a vermiş
olduğu sözü yerine getirmek üzere, Hicretin dördüncü yılında İslâm
mücahidlerini Bedir'e çıkarmaya hazırlandı ve çıkardı.[46]
Kureyş
müşriklerinin lideri Ebu Süfyan da, verdiği söze uyarak Bedir'e gitmek üzere
hazırlandı.
Fakat,
Mekke'den hareket edeceği gün yaklaşınca, kararını değiştirdi. Gitmekten
vazgeçmek iste-di.[47]
O
sırada, henüz Müslümanlığı kabul etmemiş bulunan Nuaym b. Mes'ud el-Eşcâî, umre
yapmak üzere Medine'den Mekke'ye gitmiş bulunuyordu.
Kureyş
müşrikleri ona:
"Ey
Nuaym! Ne taraftan geliyorsun?" diye sordular.
Nuaym:
"Yesrib'den
(Medine'den)!" dedi.
Müşrikler:
"Muhammed'in
hareketleri hakkında bir görgün, bilgin var mı?" diye sordular.
Nuaym:
"Onu
sizinle çarpışmak için hazırlıklara girişmiş olarak geride bıraktım!"
dedi.[48]
Ebu
Süfyan:
"Ben
Muhammed'in ashabına 'Bedir'de buluşalım, vuruşalım' diye söz vermiştim. Bu
vakit gelmiş, çatmış bulunuyor.
Halbuki,
bu yıl, kuraklık, kıtlık biryıldır. Bizim için sert, kurakyıl değil, belki
yumuşak, otlu, sulu, bolluk yıl daha iyi ve elverişlidir. Çünkü, böyle olan
yılda, develere yayılacakları ot, bize de içeceğimiz su bulunur.
Ben
bu yıl Muhammed'le karşılaşmak istemiyorum. Fakat, karşılaşmadığım takdirde, o
bize karşı cesaretlenecektir.[49]
Sen
hemen Medine'ye yetiş! Şimdi benim yanımda kendilerinin dayanamayacakları kadar
kuvvet toplamış olduğumu bildirerek, Muhammed'in ashabını Bedir'de bizimle
çarpışmaktan vazgeçin Caymanın onlardan gelmesi, bizim tarafımızdan gelmesinden,
bence daha iyidir.[50]
Bu
işi başarmana karşılık, sana yetişkin yirmi deve verelim. Süheyl b. Amr da,
bunu sana ödemeye kefil olsun!" dedi.[51]
O
sırada, Süheyl b. Amr, yanlarına çıkageldi.
Nuaym:
"Ey
Ebu Yezid! Muhammed'e gidip onu vazgeçirmeme karşılık bu develerin bana
verilmesine sen kefil olur musun?" diye sordu.
Süheyl
b. Amr "Evet!" dedi.[52]
Nuaym,
devesine atlayıp, son süratle Medine'ye geldi.[53]
Müslümanları savaş hazırlığı içinde buldu.[54]
Onlara:
"Siz
nereye gitmek, ne yapmak istiyorsunuz?" diye sordu.
Müslümanlar
"Bedru's-safra'da
bu mevsimde buluşmak, çarpışmak için Ebu Süfyan'a söz verdik!" dediler.
Nuaym:
"Ne
kötü görüş, ne kötü karar!
Bana
bakın! Siz evlerinize gidip oturun! Eğer Bedir"e gitmeye kalkarsanız,
sizden, dağılıp kaçabilenlerden başkası kurtulmaz!" dedi.[55]
Ebu
Süfyan'ın yanında bol sayıda kuvvet topladığını haber verdi.[56]
Müslümanların arasında dolaştı durdu. En sonunda, onların kalblerine korku
düşürmeye muvaffak oldu.[57]
"Sizin
Kureyş'le tekrar çarpışmaya kalkışmanız hakkındaki bu tutum ve davranışınız
yerinde değildir. Muhammed'in kendisi bile yaralanmadı mı? Birçok ashabı
öldürülmedi mi?" dedi. Müslümanları, Kureyş müşrikleri ile çarpışmaktan vazgeçirecek
dereceye getirdi .[58]
Müslümanlar
arasında bulunan münafıklar da, Müslümanları oyalamaya, seferden alıkoymaya
çalışmaktan geri durmadılar.[59]
Peygamberimiz
Aleyhisselam durumu öğrenince:
"Varlığım
Kudret Elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki; yanımda hiç kimse gitmese de ben
tek başıma Bedir'e gideceğim!" buyurdu.
Yüce
Allah Müslümanlara yardım etti, onlardan korkuyu kaldırdı.[60] Kalb
gözlerini açtı, onları Nuaym'ın tuzağından kurtardı.[61]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Medine'de yerine Abdullah b. Übeyy b. Selûl'ün oğlu Abdullah'ı[62] veya
Abdullah b. Revâha'yı vekil bırakarak,[63] onu
atlı olmak üzere[64] binbeşyüz kişilik bir
kuvvetle Medine'den Bedir'e doğru hareket etti.[65]
Atlı
olanlar:
Peygamberimiz
Aleyhisselam,
Hz.
Ebu Bekir,
Hz.
Ömer,
Ebu
Katâde,
Saîd
b. Zeyd,
Mikdad
b. Amr,
Habbab,
Zübeyr
b. Avvam,
Abbâd
b. Bişr ve bir başka sahabi daha idi.[66]
Cihad
birliğinin sancaktarı Hz. Ali idi.[67]
Müslümanlar,
kendilerine ait ticaret mallarını da yanlarında götürdüler.[68]
"Ebu
Süfyan'ı bulursak onunla çarpışırız, bulamazsak Bedir pazarında alışveriş
yaparız!" dediler.[69]
Müslümanların
Bedir'e gelişleri Bedir panayırı zamanına rastladığı için, yanlarında getirmiş
oldukları ticaret mallarını orada sattılar. Bir dirheme bir dirhem kazanç
sağladılar.[70]
Bir
dirheme iki dirhem kazanç sağladıkları da rivayet edilir.[71]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Ebu Süfyan'a vermiş olduğu sözde durarak, Bedir'de onu bekledi.
O
sırada Mahşiy b. Amr ed-Damrî, Bedir'e geldi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, onunla, Veddan gazvesi sırasında Damre oğulları adına antlaşma
yapmış bulunuyordu.
Mahşiy:
"Ey
Muhammedi Sen Kureyş ile karşılaşmak, vuruşmak için mi şu su üzerine
geldin?" diye sordu.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Evet!
Ey Damre oğullarının kardeşi!
Eğer
sen de böyle birşey istiyorsan, aramızda bulunan antlaşmayı sana reddeder,
sonra da, Yüce Allah aramızda hükmünü verinceye kadar seninle de
çarpışırız!" buyurdu.
Mahşiy:
"Hayır,
vallahi yâ Muhammedi Sana karşı böyle birşey yapmak bize düşmez,
gerekmez!" dedi.
Ma'bed
b. Ebu Ma'bed el-Huzâîde, Bedir'e uğramıştı. Peygamberimiz Aleyhisselamın orada
bulunduğunu gördüğü sırada, devesi ürkerek koşmaya başladı. Ma'bed
durduramadığı devesinin üzerinde geçip giderken söylediği kıt'ada şöyle dedi:
"Devem
ürküp Muhammed'e arkadaşlıktan ve Medine'nin siyah kuru üzüm gibi olan en iyi
Acve hurmasından uzaklaştı.
O
deve, babasının eski âdetine bağlı ve düşkündür.
Artık,
kavuşulacak yer, Mekke yakınındaki Kudeyd suyu, yarın kuşluk vakti de Dacnan
suyu olacaktı r!"[72]
Ma'bed
b. Ebu Ma'bed, Mekke'ye varınca, Peygamberimiz Aleyhisselamın iki bin kişilik
ashabı ile gelerek Kureyşlileri beklemek suretiyle vermiş olduğu sözü yerine
getirdiğini, her taraftan gelip toplanmış bulunan halkın Peygamberimiz
Aleyhisselamın ashabının çokluğunu gördüklerini ve Mahşiy'e söylediği şeyleri,
işittiklerini müşriklere ilk duyuran kişi olmuştu.[73]
Sefer
için bütün hazırlıkları yapmış bulunan Ebu Süfyan, Kureyş müşriklerinden, 50'si
atlı olmak üzere, 2.000 kişilik bir kuvvetle Mekke'den yola çıktı.[74]
Merru'z-zahran nahiyelerinden Mecenne'ye kadar ilerledi.[75]
Hatta, bazılarına göre, Usfan'a erişti.[76]
Yüce
Allah, Ebu Süfyan'ın kalbine korku düşürdü.[77]
Oradan geri dönmek aklına uygun geldi.[78]
Ebu
Süfyan ve adamları, biraraya gelip konuştular.[79]
Ebu
Süfyan:
"Ey
Kureyş topluluğu! Biz, Nuaym b. Mes'ud'u, Muhammed'in ashabını Bedir'e
çıkarmaktan vazgeçirmesi için göndermiştik. O, bunu başarıcı kişidir.
Fakat,
biz yola çıkmış bulunuyoruz. Bir-iki gece gittikten sonra döneceğiz demektir.[80]
Ey
Kureyş topluluğu! Sizin sefiere çıkacağınız yılın, içinde hayvanlarınızı
ağaçlardan yaymaya, kendinizin de içeceğiniz sütü bulmaya elverişli bolluk bir
yıl olması gerekir.
Sizin
şu yılınız ise, kuraklık ve kıtlık bir yıldır.
Ben
buradan geri dönüyorum, siz de dönün!" dedi.[81]
Dönüşün gerekçesi olarak, yılın kuraklık ve kıtlık yılı oluşunu ileri sürdü.[82]
Safvan
b. Ümeyye ise, Ebu Süfyan'a:
"Ben
seni Müslümanlara karşı hazırlanıp çıkmaktan men etmiştim. Sen benim sözümü
dinlemedin.
Şimdi
onlar verdiğimiz sözden caydığımızı görünce bize karşı cesaretlenecekler ve
yiğitleşecekler!" dedi.[83]
Ebu
Süfyan, oradan, ordusu ile birlikte geri dönüp Mekke'ye gelince, Mekke halkı
onlara:
"Sizler
ancak sevık (kavut) içmek için gittiniz!" diyerek, "Sevık
askeri" adını taktılar.[84]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, mücahidlerle birlikte Bedir'de sekiz gün veya gece Ebu Süfyan'ın
gelmesini bekledikten sonra,[85]
hiçbir yaramazlıkla karşılaşmadan, elde edilen[86]
ticaret kazancı ile[87]
Medine'ye döndü.[88]
Bedru'l-mev'id
seferi onaltı gece sürdü.[89]
Peygamberimiz
Aleyhisselamın Müslümanlar ile Yahudiler ve müşrik olan bütün Meciineliler için
düzenlediği Medine Yönetmeliği belgesine göre Yahudiler kendi dinlerinde,
Müslümanlar kendi dinlerinde olacaklar; herhangi birşeyde anlaşmazlığa
düşüldüğü zaman, bu, Yüce Allah ve Muhammed Aleyhisselama arz ve havale
edilecektir.[90]
Hicretin
dördüncü yılında Zilkade ayında idi ki, [91] evli
bir Yahudi erkeği ile evli bir Yahudi kadın zina etmişlerdi.
Beytü'l-Midrasta
toplanan Yahudi bilginleri:
"Bu
adamı ve kadını Muhammed'e gönderin ve onlar hakkındaki hükmün nasıl olduğunu
sorun ve kendisini onlar hakkında vereceği hükümde serbest bırakın!
Eğer,
o bunlar hakkında, sizin yaptığınız tecbiyye gibi, elyaftan örülmüş, katrana
bulanmış kamçı ile dövüldükten sonra yüzlerinin karalanmasına, sonra da iki
merkebe yüzleri ters olarak bindirilip dolaştırılmalarına hüküm verirse, ona
tâbi olun.
Çünkü,
o bir hükümdar demektir; kendisini doğrulayın!
Eğer,
o bunlar hakkında recm cezasının uygulanmasına hüküm verirse, kendisi
peygamberdir.
Onun
bir gün ellerinizdekini çekip almasından sakının!" dediler.[92]
Peygamberimiz Aleyhisselam Mescidde ashabı ile birlikte otururken.[93]
Yahudiler gelip:
"Yâ
Muhammed! Zinadan korunacak vasıfta bulunan bu adam, zinadan korunacak vasıfta
bulunan şu kadınla zina etti. Seni bunlar hakkında hüküm vermeye yetkili
kıldık!" dediler[94] ve
kendisini Medine'nin Kuflf adındaki vadisine davet ettiler.[95]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, giderken, yolda yüzü karalanmış ve kendisi kamçı ile dövülmüş bir
Yahudiye rastladı.
Oradaki
Yahudileri çağırıp, onlara:
"Siz
zina edenin cezasını Kitabınızda böyle mi buluyorsunuz?" diye sordu.
Yahudiler
"Evet!"
dediler.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, onların ilim adamlarından birisini çağırıp ona:
"Tevratı
Musa'ya indiren Allah aşkına, doğru söyle! Zina edenin cezası böyle
midir?" diye sordu.
Yahudi
bilgini:
"Hayır!
Eğer sen bana yemin vermemiş olsaydın, sana doğrusunu haber vermezdim.
Biz,
zina edenin cezasını Kitabımızda recm olarak bulmaktayız.
Ama,
eşraf ve yüksek tabakamızdan zina edenler çoğalınca, onlardan recm için
yakaladıklarımızı bırakır, zayıf halk tabakasına mensup olanlardan
yakaladıklarımıza recm uygular olduk.
Bunun
üzerine 'Gelin! Birşey üzerinde birleşip, eşraf-halkayırmadan herkese o cezayı
uygulayalım' dedik ve recm cezası yerine, böyle yüzü karalama ve dayak atma cezası
üzerinde birleştik" dedi.[96]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Beytü'l-Midras'a yürüyerek gitti ve:
"Ey
Yahudiler topluluğu! Bilginlerinizi karşıma çıkarınız" buyurdu.
Yahudiler,
Abdullah b. Suriya ile Ebu Yâsir b. Ahtab ve Vehb b. Yahuzayı çıkardılar ve:
"İşte,
bizim bilginlerimiz bunlardır" dediler.[97]
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Musa'ya
Tevrafı indiren Allah aşkına doğru söyleyiniz.
Zinadan
korunacak vasıfta bulunduğu halde zina eden bir adam hakkında Tevrat'ta siz ne
gibi bir hüküm buldunuz?" diye sordu.[98]
Yahudiler
"Hiçbir
şey bulamadık![99]
Zina
edenler, tecbiyye olunur; karalanır, kamçılanır, merkebe ters bindirilip
dolaştırılarak teşhir edilir" dediler.[100]
Abdullah
b. Selam:
"Yalan
söylüyorsunuz! Tevrat'ta recm âyeti vardır!" dedi. [101]
Yahudi
bilginlerinin en genci olan Abdullah b. Suriya ise, hiç ağız açmamakta, hep
susmakta idi.[102]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, onunla başbaşa kalınca, Kitablarında recm âyeti bulunup bulunmadığını
tekrar sordu ve:
"Ey
Suriya'nın oğlu! Sana Allah adına and veriyor, Allah'ın İsrail oğullarının
başına getirdiği günleri hatırlatarak soruyorum:
Evlendikten
sonra zina eden bir kimse hakkında Allah'ın Tevratta recm ile hükmettiğini
bilmiyor musun?" buyurdu.
İbn
Suriya:
"Allah
hakkı için, evet! Biliyorum.
Vallahi,
ey Ebu'l-Kasım! Onlar hiç şüphesiz senin peygamber olduğunu biliyorlar, fakat
seni kıskanıyorlar" dedi.
Ne
yazık ki, kendisi de, sonradan küfür ve inkâr yoluna saptı.[103]
Yahudiler,
Kitablarında recm cezası bulunmadığında direndikleri zaman, Yahudi
bilginlerinden birisi gelerek Kitabı açtı ve okumaya başladı. Recm âyetine
gelince, elini recm âyetinin üzerine koyarak üst ve alt tarafta kalan satırları
okudu.
Abdullah
b. Selam, ona:
"Kaldır
elini!" dedi.
Yahudi
bilgini elini kaldırınca, recm âyeti göründü.[104]
Abdullah
b. Selam:
"İşte
recm âyeti, ey Allah'ın peygamberi! Onu sana okumaktan kaçınıyor!' dedi.[105]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, onlara:
"Yazıklar
olsun size Yahudi topluluğu! Kitabınız elinizde bulunduğu halde sizi Allah'ın
hükmünü ter-ketmeye sevkeden nedir?" buyurdu.
Yahudiler
"Vallahi,
o, bizim içimizde uygulanmakta idi.
Bizim
kralların ailesinden ve eşraftan olan bir adam, evlendikten sonra zina etti.
Kral da onu recm-den korudu.
Ondan
sonra, halktan bir adam zina etti. Kral onu recmetmek istedi.
Krala:
"Hayır!
Vallahi, eşraftan filan kimseyi recm etmedikçe, bunu recmedemezsin!"
dediler.
Bunun
üzerine, toplandılar. Zinakârları tecbiyye etmek, dayak atmak, karalamak,
merkebe tersine bindirip dolaştırmak, işlerine elverişli geldi.
Böylece
recmin adını andırmadılar, onunla ameli yok ettiler" diyerek itirafta
bulundular.[106]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, çağırdığı Abdullah b. Suriya ile başka bir Yahudi bilgine and
vererek zina fiiline tam bir görgü ile dört şahit tanıklık ettikleri takdirde
recm cezasının uygulanacağı hükmünün de Kitablarında bulunduğunu onlara itiraf
ettirdikten sonra, Yahudilerden dört tanık getirtti. Tanıklar, zina fiilini
şüphe edilmeyecek bir görüşle gördüklerine tanıklık ettikleri zaman, recm
cezasının uygulanması hükmünü verdi ve infazını emretti. [107]
Recm edildiler.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Allah'ın
ve Kitabının uygulanmasını emrettiği recm hükmünü ilk ihya eden, benim!"
buyurdu.[108]
İslâm
ceza hukukunda, zina, meşru bir akde dayanmaksızın yapılan haram bir birleşme
olup, bunu işleyen erkeğe zâni, kadına da zâniye denir.
Zina
eden erkek ve kadın hakkında şöyle buyurulur:
"Zina
eden kadınla zina eden erkekten her birine yüzer celde (değnek) vurunuz. Eğer
Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, bunlara acıyacağınız tutmasın!
Mü'minlerden bir zümre de, bunların cezalarına şahit olsun."[109]
Celde;
ete geçmemek üzere yalnız deriye tesir edecek derecede vurmak demektir.
Bu
da, ne ince, ne de kalın olmayan, budaksız, kenarsız, düğümsüz bir değnekle
yapılır.
Bunların
hepsinin bir günde vurulması gerekmeyip, yansının ertesi güne bırakılması
caizdir.
Celde
vurulurken, başa, yüze, tenasül uzvuna vurulmaz.
Zina
fiilinden dolayı ceza uygulanabilmesi için, en başka akıl ve erginlik çağına
ermiş olmak üzere, birtakım ağır şartlar vardır.
Zina
fiilinin sübutu için de, ikrar ve şehadet şart olduğu gibi, bu ikrarve
şehadetin makbul ve muteber olması için de ayrıca birtakım kayıt ve şartlar
vardır. [110]
Karısını
yabancı bir erkekle birarada bulan kimsenin, onun zina ettiğini dört tanık
getirip ispatlaması gerekir.[111]
Zorla
zina yapılan kadına hadd vurulmaz.[112]
İyileşinceye,
akıllanıncaya kadar deliden,
Uyanıncaya
kadar uyuyandan,
Âkil
ve baliğ oluncaya kadar çocuktan kalem kaldırılmış olduğuna göre, zina eden
delilere ve bunaklara da hadd vurulmaz.[113]
Zina
eden erkek zina eden veya müşrik olan kadından başkası ile evi enemeyeceği
gibi, zina eden kadın da zina eden veya müşrik olan erkekten başkası ile
evlenemez. Aksine hareket, mü'minlere haramdır.[114]
Hicretin
5. yılında Cumâcielâhir ayıncia[115] veya
Ramazan'ın ilk gecesinde[116] Ay,
[117]
Ramazan'ın ortasında ise Güneş tutuldu.[118] yer
de sarsıldı.[119]
Ay
tutulduğu zaman, Yahudiler, "Ay büyülendi!" diyerek tas çalmaya
başladılar.[120]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, irad buyurduğu hutbelerinde:
"Cahiliye
devri insanları 'Güneş ve Ay, ancak yeryüzü halkının büyüklerinden bir büyük
için tutulur1 derler, öyle sanırlardı.
Hal
hiç de böyle değildir. [121]
Eğer insanlar 'Şu Ayın tutulması ve şu yıldızların doğdukları yerlerden
batmaları yeryüzü büyüklerinin ölümlerinden dolayıdır1 derlerse,
yalan söylemiş olurlar.[122]
Şüphesiz
ki; Güneş ve Ay, hiçbir kimsenin ne vefatı, ne de hayatı için tutulmazlar!
Fakat,
bunlar, Allah'ın varlığını, kudretini, yüceliğini gösteren âyetlerinden iki
âyettirler.
Siz,
onların tutulduklarını gördüğünüz zaman, namaz kılınız, dua ediniz!"
buyurdular.[123]
İbn
Hibban'ın Sahîh'inde rivayetine göre; Ayın tutukluğu geçinceye kadar, Peygamberimiz
Aleyhisselam Müslümanlara ay tutulma namazı kıldırmıştır.[124]
Güneş
ve ay tutulma namazı sünnettir. Rükû ve secdeleri, nafile namazlarda olduğu
gibi yapılır. İstenilirse, uzatılır, kısaltılır. Güneş, Ay açılıncaya kadar dua
ile meşgul olunur.
İmamın
güneş tutulma namazını halka cemaatle kıldırmasında bir sakınca yoktur. Ay
tutulma namazı da, güneş tutulma namazı gibidir, fakat cemaatsiz kılınır.[125]
Güneş
ve ay tutulma namazlarının Mescidde kılınması da sünnettir. [126]
Güneş ve ay tutulma namazları için ezan ve kamet okunmaz. Ancak, güneş tutulma
namazı için:
"Haydi
toplayıcı namaza!" diyerek halka seslenilir.[127]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, güneş tutulma namazını kıyam, kıraat ve rüku ile secdelerini uzatmak,
ikinci rekatı birinciden biraz kısa tutmak suretiyle kiIdırmıştır. [128]
Altı
rükû, dört secde ile, [129]
Sekiz
rükû, dört secde ile iki rekat kıldırdığı da, rivayet edilir.[130]
Hicretin
beşinci yılında, Medine'de yer sarsıldı. [131]
Peygamberim
iz Aleyhisselam:
"Hiç
şüphesiz, Rabbiniz sizi hoşnut olacağı duruma döndürmek istiyor. Öyle olunca,
siz de O'nun hoşnutluğunu dileyiniz" buyurdu.[132]
Abdullah
b. Abbas'ın, Basra'da bulunduğu sırada, güneş ve ay tutulma namazına kıyasla[133]
dört secde ve alü rükû ile yer sarsılma namazı kıldırdığı bil dirilmektedir. [134]
Peygamberimiz
Aleyhisselamın yanına, Abs oğullarından:
1. Meysene b. Mesruk,
2. Haris b. Rebi1 (Kâmil),
3. Kenan b. Dâri1,
4. Bişr b. Haris b. Ubâde,
5. Hidm b. Mes'ade,
6. Siba1 b.Zeyd,
7. Ebu'l-Hısn b. Uukman,
8. Abdullah b. Malik,
9. Ferve b. Husayn b. Fedâle adlarında
dokuz kişilik bir cemaat gelip Müslüman oldular ve Medine'ye yerleştiler.
Bunlar,
Medine'ye gelip yerleşen ilk muhacirlerden idiler.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, bu Abs oğullarına:
"Bana
sizi 10'a dolduracak bir adam daha bulun da, sizin için sancak
bağlayayım?" buyurdu.
Talha
b. Ubeydullah aralarına girince, Peygamberimiz Aleyhisselam, onlara bir sancak
bağladı. Savaşlarda parolalarını da "Yâ Aşere!=Ey Onlar!" olarak
belirledi.[135]
Abs
oğullarından Medine'ye üç kişi daha geldi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam onlara Halid b. Sinan'ı sordu ve onun başından geçenleri onlara
anlattı.[136]
Peygamberimiz
Aleyhisselam da, Enuşervan (Nûşirevan) devrinin sonlarına doğru doğmuştu.[137]
Peygamberimiz
Aleyhisselamın geleceğini, İsa Aleyhisselam gibi, Halid b. Sinan da
müjdelemişti. [138]
Halid
b. Sinan Abs oğulları kabilesini doğru yola kılavuzlamak istediği zaman, onlar
ona inanmadılar.
İçlerinden,
Kays b. Züheyr:
"Eğer
şu kayalıktan üzerimize bir ateş çağırır, akıtırsan, sana tâbi oluruz. Çünkü,
sen bizi ancak ateşle korkutabilirsin! Sen bize böyle bir ateş akıtmayacak olursan,
seni yalanlar dururuz!" dedi.
Halid
b. Sinan:
"Bu,
aramızda bir ahd ve misak olsun mu?" dedi.
Abs
oğulları:
"Evet!"
dediler.
Bunun
üzerine Halid b. Sinan abdest aldı, sonra da:
"Ey
Allah'ım! Beni yalanladılar. Sen şu kayalıktan üzerlerine bir ateş seli
akıtmadıkça, bunlar bana inanmayacaklar!" diyerek dua etti.
Abs
oğulları kabilesinin Hidsan dedikleri, deve boynu gibi uzanan bir ateş zuhur
etti!
Ateşin
ışığı, gece karanlığında, sekiz gecelik yere kadar olan mesafeyi aydınlattı.
Ateş,
uzandığı yerde hiçbir şey bırakmadı, kastı, kavurdu!
Abs
oğulları:
"Ey
Halid! Sen onu geri çevir! Biz artık sana inanacağız!" dediler.
Halid
b. Sinan, Abs oğullarına:
"Ey
kavmim! Size zarar veren bu ateşi söndürmemi, Allah bana emretti. Her aileden
bir adam, benimle birlikte gelsin!" dedi.[139]
Abs
oğullarından Umare b. Ziyad:
"Ey
Halid! Vallahi, sen bize şimdiye kadar hak ve gerçekten başka şey
söylememiştin! Şimdi, ateşi söndüreceğini söylüyorsun! Ama, senin ateşe karşı
halinin, ateşin de sana karşı halinin ne olduğunu pek bilmiyoruz!" dedi.
Bunun
üzerine, Halid b. Sinan, ona:
"Sen
benimle birlikte gel!" dedi.
Umare
b. Zeyd, yanına Abs oğullarından otuz kişi alarak, birlikte gittiler. Dağ
tarafındaki Eşca1 kayalığına doğru ilerlediler.
Halid
b. Sinan, orada bir çizgi çizdi, onları orada oturttu.[140]
Onlara:
"Sakın,
sizden hiç kimse bu çizgiden ileri geçmesin! İleri geçen yanar![141]
Eğer
ben gecikirsem, sakın beni ismimle çağırmayınız! Ben al at gibi yanınıza döner
gelirim.[142] Eğer sizden birisi beni
ismimle çağıracak olursa, ben helak olurum!" dedi.[143]
Halid
b. Sinan, ateşe doğru ilerledi ve elindeki asası ile:
"Dağılınız!
Dağılınız! Çıktığınız yere çekiliniz!" diyerek ateşe vurmaya başladı.[144]
Ateşi,
geriledikçe, kayalığın ortasındaki, çıkmış olduğu kuyunun içine soktu ve
söndürdü.[145]
Halid
b. Sinan'ın dönmesi gecikince, Umare b. Zeyd:
"Vallahi,
adamımız sağ olsaydı, bu kadar zamandan sonra, yanınıza döner, gelirdi"
dedi.
Arkadaşları
da:
"Onu
ismi ile çağırın bari! Herhalde o ismi ile çağıralım diye bizden
gizlenmiştir!" dediler.
Halid
b. Sinan'ı ismi ile çağırmaya başladılar.
O
da, başını elleri ile tutarak yanlarına geldi ve onlara:
"Ben
sizi ismimle çağırmaktan men etmemiş miydim?! Vallahi, siz beni öldürdünüz!
Beni taşıyın ve gömün arbk!" dedi.[146]
Abs
oğulları, yurtlarından çıkan bu ateş dolayısıyla ibtilâya uğradılar: Onun
ışığına taparak Mecûsîleşmeye başladılar.[147]
Sözlerine
güvenilir kişilerin bildirdiklerine göre; deniz ortasında, tepesine hiç
kimsenin kolay kolay çıkamayacağı büyük bir dağın en yüksek tepesindeki bir
mağarada, duru beyaz sofdan ihrama bürünmüş, elleri başında, uyuyormuş gibi,
hiçbir şeyi değişmemiş bir zât görmüşler, o taraf halkından bir cemaat da,
bunun Halid b. Sinan olduğunu söylemişlerdir. [148]
Selman-ı
Fârisî; İran İsbahan (İsfahan) halkından olup, Ammuriye'den Kelb kabilesi
tacirleri tarafından Vadi'I-kura'ya getirilince, bir Yahudiye köle olarak
satılmış, satın alan Yahudi de onu Medineli Kurayza oğulları Yahudilerinden bir
Yahudiye satmış; böylece o Medine'ye gelmiş bulunuyordu.[149]
Hicretin
5. yılına kadar, yakasını kölelikten kurtaramadı.[150]
Selman-ı
Fârisî der ki:
"Bir
gün, Resûlullah Aleyhisselam, bana:
'Ey
Selman! Kendini kölelikten kurtarmak için, ağan (efendin) ile kesişme yapsan
al' buyurdu.
Bunun
üzerine, çukurlarını da kazmak şartıyla 300 hurma ağacı dikmek ve ayrıca 40
ukiyye (600 dirhem) altın vermek üzere, ağam (efendim) ile antlaştım.
Resûlullah
Aleyhisselam, ashabına:
'Kardeşinize
yardım ediniz!' buyurdu.
Bunun
üzerine, ashabın kimi on fidan, kimi yirmi fidan, kimi onbeş fidan, kimi on
fidan; hülasa, herkes yanlarındaki hurma fidanları nisbetinde bana yardımda
bulundular.
Nihayet,
benim için gerekli 300 hurma fidanı toplandı.
Resûlullah
Aleyhisselam, bana:
'Ey
Selman! Git de, şu fidanlar için çukurlar kaz! Çukurları kazıp bitirdiğin zaman
bana gel de, onları ben kendi elimle dikeyim" buyurdu.
Hurma
fidanları için çukurlar kazmaya başladım. Arkadaşlarım da bana yardım ettiler.
Çukurları
kazıp bitirince, Resûlullah Aleyhisselama gidip haber verdim.
Resûlullah
Aleyhisselam, hurma fidanı dikilecek yere benimle birlikte gitti.
Biz,
dikilecek hurma fidanlarını onun yanına yanaştırıyorduk.
Varlığım
Kudret Elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki; [Resûlullah tarafından] dikilen
hurma fidanlarından bir tane bile tutmayan, kuruyan olmadı, hepsi tuttu.
Böylece,
hurma ağacından olan borcumu ödemiş oldum.[151]
Ancak,
dikilen fidanlardan birisi tutmamıştı.
Resûlullah
Aleyhisselam:
'Kim
dikti bunu?' diye sordu.
'Ömer!'
dediler.[152]
Resûlullah
Aleyhisselam onu söküp kendisi tekrar dikti, o da tuttu. Bu suretle dikilen
hurma fidanları yılında meyve vermeye başladı ve meyvesi yendi. [153]
Üzerimde
yalnızca mal, altın borcu kalmıştı."[154]
Resûlullah
Aleyhisselam bazı gazalarda, madenlerden, tavuk yumurtası kadar bir altın
külçesi getirmişti.
Resûlullah
Aleyhisselam:
'Ağası
(efendisi) ile azadlanmayı kesişen Selman ne yaptı?1 diye sorduğu
zaman, kendisinin yanına çağrıldım.
Resûlullah
Aleyhisselam, bana:
'Ey
Selman! Şunu al da, üzerindeki borcu öde!1 buyurdu.
'Yâ
Rasûlallah! Üzerimde bulunan o kadar borca, bu kadarcık altın parçası nereden,
nasıl yetecek?!' dedim.
Resûlullah
Aleyhisselam altın külçesini eline alıp diline sürdükten sonra:
'Al
bunu! Yüce Allah, muhakkak, senin üzerindeki borcu bununla ödeyecektir!1
buyurdu.
Bunun
üzerine, onu aldım. Alacaklıya, ondan tartıp tartıp verdim.
Selman'ın
varlığı Kudret Elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki; o altın külçesinden 40
ukıyye (600 dirhem) tartıp alacaklıya verdim! [155]
Resûlullah
Aleyhisselamın bana yardım ettiği yumurta kadar altın eğer Uhud dağıyla
tartılmış olsaydı, muhakkak, ondan daha ağır gelirdi. [156]
Peygamberimiz
Aleyhisselamın Selman-ı Fârisî'ye verdiği yumurta kadar altından, alacaklıya
verildiği kadar, Selman-ı Fârisî'nin yanında da kalmıştı.[157]
Selman-ı
Fârisî kölelikten yakası m kurtardıktan sonra Hendek savaşına hür olarak
katılmış, bundan sonra hiçbir savaşta Peygamberimiz Aleyhisselamın yanında bulunma
fırsatını kaçırmamıştır.[158]
Yüce
Allah ondan razı olsun![159]
Peygamberimiz
Aleyhisselaım; Hicretin 5. yılında,[160]
atlar, [161] develer arasında[162]
yarışlar yaptırdı.[163]
Hz.
Ali'ye:
"Halk
arasındaki şu at yarışı yönetmeye seni memur ettim" buyurdu.
Bunun
üzerine, Hz. Ali, gidip Sürâka b. Malik'i çağırdı. Ona:
"Ey
Sürâka! Peygamber Aleyhisselamın bu yarışta boynuma yüklediği şeyi ben senin
boynuna da yükledim:
Yarış
meydanına gidip, yarışa salınacak atları sırala! Sonra da, halka:
'Meydan
düzeltici, genç binici, at çulunu alıcı kim var içinizde?1 diyerek
üç kere seslen!
Bu
davetine kimse icabet etmezse, üç kere tekbir al, üçüncü tekbirle birlikte
atlan yarışa sal!
Allah,
halkından, dilediğini yarışta mutlu kılar" dedi.
Hz.
Ali yansın bitiş noktasında oturdu. Bitişe boydan boya bir çizgi çizdi.
Çizginin iki tarafına karşılıklı iki kişi durdurdu.[164]
Yapılan
deve yanşlarında Peygamberimiz Aleyhisselamın devesi Kasvâ yarıştığı develeri
geçmiş; Lizaz veZarib adındaki atları da, yarıştığı atları geride bırakmıştı.
Kasvâ'nın
üzerinde, Bilal-i Habeşî bulunuyordu.
Lizaz
ve Zarib'in binicisi de, Ebu Useyd es-Sâidî idi.[165]
Peygamberimiz
Aleyhisselamın Lizaz, Zarib ve Sekb adlarındaki üç atı arasında yarış
yaptırdığı da olmuş; Lizaz birinci, Zarib ikinci, Sekb ise üçüncü gelmiştir.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Ebu Useyd es-Sâidî'yi Lizaz'dan dolayı Yemen elbisesi ile,
Zarib'den dolayı da Yemen bürüdü ile ödüllendirmiştir. [166]
Abdullah
b. Ömer der ki:
"Resûlullah
Aleyhisselam, yarış için idmanlanmış, yarışmaya elverişli hale getirilmiş
atlarla yarış yaptırdı.
Buyansın
başlangıcı Hafya, bitim yeri Seniyyetü'l-Vedâ idi.
Yarış
için idmanlanmamış, yarışa elverişli hale getirilmemiş atlar arasında da yarış
yaptırdı.
Bunun
başlangıcı Seniyyetü'l-Vedâ, bitim yeri Benî Zurayk Mescidi idi.
Abdullah
b. Ömer de yarışma yapanlardandı !"[167]
Hafya
ile Seniyyetü'l-Vedâ arasındaki uzaklık 5, 6 veya 7 mildir.
Seniyyetü'l-Vedâ
ile Benî Zurayk Mescidi arasındaki uzaklık ise, 1 mildir. [168]
Yine
Abdullah b. Ömer'in bildirdiğine göre; Peygamberimiz Aleyhisselam, birçok atlar
arasında yanşlar yaptırmış ve sonunda, 5 yaşını bitirmiş olan atlan çok üstün
tutmuştur.[169]
Ebu
Lebid, Enes b. Malik'e:
"Ey
Ebu Hamza! Siz Resûlullah Aleyhisselamın devrinde at yarıştırır mıydınız?
Resûlullah
Aleyhisselam da at yarıştırmış mıydı?" diye sorunca, Enes b. Malik:
"Evet!
Vallahi, Resûlullah Aleyhisselam, Sebha diye anılan atının üzerinde yarışçı
olarak yarış yapmış ve herkesi geçmişti!" demiştir. [170]
Yine
Enes b. Malik'in bildirdiğine göre; Resûlullah Aleyhisselamın Adbâ diye anılan
devesini yarışta hiçbir deve geçemezdi.
Bir
bedevî, iki yaşında bir erkek deve köşeği üzerinde gelip yarışa katıldı ve
Adbâ'yı geçti.
Bu,
Müslümanların çok gücüne ve ağırına gitti.
Resûlullah
Aleyhisselam, onların yüzlerinde beliren hoşnutsuzluğu gördü.
"Yâ
Rasûlalları! Adbâ geçildi?!" dediler.
Resûlullah
Aleyhisselam:
"Allah'ın
dünyaya ait şeylerden, yükselttiğini alçaltması, hakikîdir.[171]
Halk
birşeyi yükselttikleri veya yükseltmek istedikleri zaman, Allah onu
alçaltır!" buyurdu.[172]
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Kim
atını yarışta iki at arasına sokar ve yanşa soktuğu atın ötekileri geçip yarışı
kazanacağından emin olmazsa, bu kumar değildir.
Kim
de, geçeceğine emin olarak atını iki at arasına sokarsa, bu kumardır!"
buyurmuştur. [173]
İki
yarışçıdan biri, diğerine:
"Sen
beni geçersen, ben sana şu kadar ödeyeceğim!
Ben
seni geçersem, senden birşey istemem!" derse, caiz olur; bu yarışma kumar
olmaz.
Fakat,
iki kişi yarışa girecekleri sırada, biri diğerine:
"Sen
beni geçersen, ben sana şu kadar vereceğim.
Ben
seni geçersem, sen bana şu kadar vereceksin!" derse, bu, iki taraflı
olduğu için, kumar olur.[174]
Ancak
araya bir muhalin, yani yansı kazanacağından emin olmayan üçüncü bir atlı
girer, kazanırsa, yanşmayı kumarlıktan kurtarmış, helâlleştimniş ve ödülü de
helâl olarak o almış olur.[175]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, atlar arasında yaptırdığı yanşta, en önde gelene ödül vermiş[176] ve:
"Deve,
at ve atış yansından başkasında ödül yoktur!" buyurmuştur. [177]
Duma,
İsmail Aleyhisselamın oğlunun adıdır.[178]
Cendel;
lugatta, taşlı yer ve değirmi taş anlamındadır.[179]
İsmail
b. İbrahim Aleyhisselamın oğlu vaktiyle Dûmetü'l-Cendel'in bulunduğu yere gelip
konduğu ve orada taştan bir kale yaptığı için, orası Dûmetü'l-Cendel diye
anılmıştır.
Dûmetü'l-Cendel,
akarsuyu, hurmalık ve ekinlikleri bulunan bir yerdir. [180]
Şam
(Suriye) yollarının ağzında olup Dımaşk'a 5, Medine'ye 15 veya 16 gecelik
uzaklıktadır.[181] Şam'ın (Suriye'nin)
Medine'ye en yakın beldelerindendir. Tebük şehrinin yakınındadır.[182]
Dûmetü'l-Cendel
büyük bir panayır ve tüccar merkezi olduğundan, birçok Arap kabilesi Medine'ye
yaklaşmak için oraya yerleşmişti.
Mallarını
satmaya gelenler, orada işkencelere uğrarlardı. [183]
Dûmetü'l-Cendel,
Şam'a giden yol ağızlarındandı.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Rum kayserini korkutmak için, Şam'a yaklaşmak istiyordu.[184]
Kudaa
ve Gassan kabileleri, Hicaz'a saldırmak maksadıyla Dûmetü'l-Cendel'de
toplanmışlardı.[185]
Peygamberimiz
Aleyhisselam bunu haber alınca[186]
ashabını topladı. Durumu onlarla konuştuktan sonra, Medine'de yerine Siba' b.
Urfutatu'l-Gıfârî'yi vekil bıraktı.[187]
Hicretin
5. yılında,[188] Rebiülevvel ayında,[189]
Rebiülevvel'in çıkmasına beş gece kala,[190]
Uzre oğulları kabilesinden Mezkûr adındaki kişinin kılavuzluğuyla yola çıktı.
Geceleri
yürüdüler, gündüzleri gizlendiler. Dûmetü'l-Cendel'e yaklaştılar. [191]
Kılavuz
Mezkûr, Dûmetü'l-Cendel halkının deve, sığır ve davar izlerini buldu.
O
sırada, Dûmetü'l-Cendel halkı uzakta bulunuyorlardı.
Mezkûr,
izi sıra geri dönüp, gördüğünü Peygamberimiz Aleyhisselama haber verdi.
Bunun
üzerine, Müslümanlar, Dûmetü'l-Cendel halkının deve, sığır ve davar gibi yaylım
hayvanları ve çobanlarına baskın yaptılar.
Her
yanda, ölenler öldü, kaçanlar kaçtı, kurtuldu.
Baskın
haberini alır almaz, Dûmetü'l-Cendel halkı dağıldılar.[192]
Dûmetü'l-Cendel
kralı Ukeydir b. Abdulmelik, Kindelerdendi. Hıristiyandı.[193]
Peygamberimiz
Aleyhisselam onu yakalamak istemişse de,[194]
kendisi Peygamberimiz Aleyhisselamın geldiğini haber alınca, çarşıyı boşaltmış[195] ve
kaçmıştı.[196]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Dûmetü'l-Cendel meydanında konakladı.
Birkaç
gün orada oturdu. Etrafa askerî birlikler saldı.
Birlikler,
Dûmetü'l-Cendel halkından, bir tek kişiden başka kimseyi yakalayamadılar.[197] Onu
da, Muhammed b. Mesleme yakalamıştı.[198]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, yakalanan kişiye, Dûmetü'l-Cendel halkının nereye gittiklerini
sordu.
Adam:
"Onlar
kendilerine ait deve, sığır ve davarları senin iğtinam ettiği işitince,
kaçtılar!" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam İslâmiyet] anlatıp Müslüman olmasını teklif edince, adam Müslüman
oldu.
Allah
ondan razı olsun!
Dûmetü'l-Cendel'den,
hiçbir zayiat verilmeden, Rebiülâhir ayından on gece kala, Medine'ye dönüldü.[199]
Ensar
eşrafından Sa'd b. Ubâde'nin annesi Amre binti Mes'ud Hatun, Hicretin 5.
yılında, Rebiülevvel ayında, Peygamberimiz Aleyhisselamın Dûmetü'l-Cendel'de
bulunduğu sırada vefat etti.
Allah
ondan razı olsun!
Amre
Hatunun vefatı sırasında, oğlu Sa'd b. Ubâde Peygamberimiz Aleyhisselamın
yanında bulunuyordu.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, seferden dönünce, Amre Hatunun kabrine gidip cenaze namazını
kıldı.[200]
Sa'd
b. Ubâde:
"Yâ
Rasûlallah! Annem vefat etmiş bulunuyor. Vefat etmeden benimle konuşma imkânını
bulabilseydi, muhakkak, bir hayır, bir vakıf yapmayı vasiyet ederdi, sanırım.
Şimdi, ben onun adına bir hayır, bir vakıf yapabilir miyim?" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Evet!"
buyurdu.[201]
Sa'd
b. Ubâde:
"Hayrın,
vakfın efdal ve üstünü hangisidir?" diye sordu.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Bir
kuyu kazdırıp su içirmektir!" buyurdu.
Bunun
üzerine Sa'd b. Ubâde, bir kuyu kazdınp:
"Bu,
Sa'd b. Ubâde'nin annesi tarafındandır!" dedi.[202]
İşte,
Medine'deki Sa'd b. Ubâde hanedanının su vakfı böyle meydana gelmiştir.[203]
Sa'd
b. Ubâde, annesi için ayrıca bir bostan da vakfetmek isteyerek:
"Yâ
Rasûlallah! Ben yanında değilken annem vefat etmiş bulunuyor. Onun adına bir
hayır, bir vakıf yapacak olursam, ona bir faydası dokunur mu?" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Evet!"
buyurdu.
Sa'd
b. Ubâde:
"Şahit
ol ki; bana ait bostan da onun hayn ve vakfıdır!" dedi.[204]
Yüce
Allah ondan razı olsun![205]
Benî
Mustalık gazvesine, Müreysi1 gazası da denir.
Benî
M ustalıklar, Huzaalara bağlı küçük bir kabile, obadır.
Mustalık
lakap olup, asıl adı Cüzeyme b. Sa'd b. Amr'dır.[206]
Benî
M ustalı ki ar, Benî Müdliclerin de müttefiklerindendi.[207]
Müreysi1;
sahile doğru uzanan Kudeyd nahiyesinde Huzaalara ait su kuyularından bir
kuyunun adıdır.[208]
Benî
M ustalıklar, Müreysi1 kuyusunun başına iner, konarlardı.
Müreysi1,
Furu'a yaklaşık olarak bir günlük uzaklıktadır. Furu1 ile Medine
arası ise sekiz beridliktir.[209]
Berid,
12 mildir.[210]
Benî
Mustalıkların lideri Haris b. Ebi Dırar, kavmi arasında dolaşarak onları ve
Araplardan söz geçirebildiklerini Peygamberimiz Aleyhisselamla çarpışmaya davet
etmiş; daveti kabulle karşılanınca, atlar ve silahlar satın alarak hep birlikte
Peygamberimiz Aleyhisselamın üzerine yürümek için hazırlanmışlardı.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, bunu haber alınca, durumu incelemek ve öğrenmek üzere Büreyde b.
Husayb el-Eslemî'yi Haris b. Ebi Dinar'ın yurduna gönderdi.[211]
Büreyde;
Benî Mustalıkların şerlerinden korunabilmek için, gerektiğinde gerçeğe aykırı
birşeyler söylemesine müsaade buyurmasını da Peygamberimiz Aleyhisselamdan
istedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam müsaade edince, Büreyde Benî Mustalıkların yurduna gitti,
yanlarına vardı, topluluklarını gördü.
Benî
M ustalıklar, Büreydeyi görünce:
"Kimdir
bu adam?" diye sordular.
Büreyde:
"Ben
sizlerden bir adamım! Şu adam [Peygamberimiz Aleyhisselam] için derlenip
toplandığınızı işittim.
İstedim
ki, ben de kavmim ve bana boyun eğenlerle birlikte gideyim. Onların
[Müslümanların] köklerini kazıyıncaya kadar sizinle el ve iş birliği yapalım!"
dedi.
Haris
b. Ebi Dırar:
"Biz
de bu iş üzerindeyiz! Haydi, yanımıza gelmekte acele et!" dedi.
Büreyde:
"Şimdi
hayvanıma atlar, kavmimden büyük bir cemaatle yanınıza gelirim!" diyerek
oradan ayrıldı.[212] eygamberimiz
Aleyhisselama haber verdi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, durumu ashabı ile konuştuktan sonra, yola çıkmak üzere acele
askerî bir birlik hazırladı.[213]
Hazırlanan birlik 700 kişilikti.[214]
Hazırlanan
birliğin içinde 10'u Muhacirlere, 20'si Ensar'a ait olmak üzere 30 at da
bulunuyordu.[215] Peygamberimizin Lizaz ve
Zarib adlı atları da bunlar arasında idi.
Başka
seferlere hiç katılmayan münafıklardan birçok kimseler de, cihad için değil,
ancak dünya menfaati için, çokça katılmış bulunuyorlardı.[216]
Peygamberimizin
Aleyhisselam Benî Mustalık gazvesine Hicretin 5. yılında, Şaban ayında,[217]
Medine'de yerine Ebu Zerri'l-Gıfârî'yi veya Nümeyle b. Abdullah el-leysî'yi[218] ya
da Zeyd b. Hârise'yi[219]
vekil bırakarak yola çıktı.[220]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, gideceği yeri gizli tutmak maksadı ile:
"Tihame
halkı, bu yılımızda kendimize geleceğimizi sanmazlar. Fakat, Şam'ın Tihame
halkına casuslar, gözcüler saldığını işitiyorum!" buyurdu.
Müslümanlar,
Benî Mustalıklar için gidilmediğini sandılar.
Zaten,
Peygamberimiz Aleyhisselam da, savaş birliği ile Medine'den yola çıkarken, Ensardan
Benî Selimelerin mahallelerine yönelip Şam'a doğru gidiyormuş gibi yapmış, o
gün yoluna böylece devam etmişti.
Akşam
olunca, olduğu yerde konaklamış, sonra kalkıp Tihame tarafına yönelerek sür'atle
yol almaya başlamıştı.[221]
Peygamberimiz
Aleyhisselamın konakladığı Halâık'ta* Abdulkays kabilesi halkından bir adam,
gelip Peygamberimiz Aleyhisselama selam verdi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, ona:
"Senin
ev halkın nerededir?" diye sordu.
Adam:
"Revhâ'dadır!"
dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Benim
yanıma gelmekten maksadın nedir? Ne yapmak istiyorsun?" diye sordu.
Adam:
"Sana
iman etmek için geldim. Ben şehadet ederim ki; senin getirdiğin din hak ve
gerçektir. Senin yanında, düşmanınla çarpışacağım!" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Seni
İslâmiyete hidayet ve irşad eden Allah'a hamd olsun!" buyurdu.
Adam:
"Yâ
Rasûlallah! Amellerin, Allah'a en sevgili ve makbul olanı hangisidir?"
diye sordu.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"İlk
vaktinde kılınan namazdır!" buyurdu.
Bundan
sonra, adam öğleyi, ikindiyi, akşam namazını ilk vaktinde kılmaktan geri
durmadı [222]
Onu
Müslüman olmaya Mes'ud b. Hüneyde teşvik etmişti.[223]
Allah
ikisinden de razı olsun![224]
Haris
b. Ebi Dırar'ın Peygamberimiz Aleyhisselam hakkında kendisine bilgi getirsin
diye salmış olduğu casusu, Bak'â'da yakalanarak "Geride ne haber var? Halk
neredeler?" diyerek sorguya çekildi.
Fakat
o:
"Benî
Mustalıklar hakkında benim hiçbir bilgim yok!" dedi.
Hz.
Ömer:
"Ya
doğrusunu söylersin, yahut boynunu vururum!" dedi.
Casus:
"Ben
Benî Mustalıklardan bir adamım.
Haris
b. Ebi Dinar'ı, sizin için pek çok topluluklar meydana getirmiş ve birçok halkı
kendisine çekmekte olduğu bir sırada gerimde bırakmıştım.
O,
beni, sizin Medine'den hareket haberinizi kendisine getireyim diye size
salmıştı" dedi.
Hz.
Ömer onu Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına götürdü ve ondan aldığı bilgiyi
kendisine arzetti.
Peygamberimiz
Aleyhisselam adama İslâmiyeti anlattı ve Müslüman olmasını söyledi.
Adam
Müslüman olmaktan kaçındı ve:
"Kavmimin
ne yaptığını görmedikçe, sizin dininize tâbi olucu değilim.
Onlar
dininize girerlerse, onlardan bir fert olarak, ben de dininize girerim.
Eğer
onlar dinlerinde sebat ederlerse, ben de, onlardan birisi olarak dinimde
dururum!" dedi.
Hz.
Ömer:
"Yâ
Rasûlallah! Şunun boynunu vur gitsin!" dedi.
Adamın
boynu vuruldu.[225]
Benî
Mustalıkların başkanı Haris b. Ebi Dırar ile yanında bulunanlar, Peygamberimiz
Aleyhisselamın yurtlarına doğru gelmekte olduğunu ve casuslarının yakalanarak
öldürüldüğünü haber alınca, son derece korktular.
Yardım
için Benî Mustalıkların yanına gelmiş bulunan birçok Araplar da, Benî
Mustalıkları bırakıp dağıldılar.[226]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Müreysi’ kuyusuna gelip erişince, kuyunun başına kendisi için
deriden bir çadır kuruldu.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Muhacirlerin sancağını Hz. Ebubekir’e, Ensarın sancağını da Sa’d
b. Ubade’ye verdi.[227]
O
gün, İslam mücahidlerinin parolaları “Ya Mansur! Emit! Emit!” idi.[228]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Beni Mustalıkları yurtlarında, geceleyin, kendilerinin gafil
bulundukları ve yayılım hayvanlarının da su başında sulandıkları bir anda
ansızın bastırmıştır.[229]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Benî Mustalıklara:
"'Lâ
ilahe illallah=Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur!1 deyiniz de,
canlarınızı ve mallarınızı koruyunuz!" diyerek seslenmesini, Hz. Ömer'e
emretti.
Fakat,
onlar Hz. Ömer'in bu teklifini kabullenmekten kaçındılar ve ilk ok atan da
onlardan birisi oldu.[230]
Bunun
üzerine, Müslümanlar bir müddet onlarla ok savaşı yaptıktan sonra,
Peygamberimiz Aleyhisselam onlara hep birden bir koldan hücum etmelerini emir
buyurdu.
Benî
M ustalıkların savaşa girişenlerinden hiç kimse kaçınlmadı; yalnız, on kişi
öldürüldü.[231]
Hz.
Ali onlardan Malik ile oğlunu, Abdurrahman b. Avf da Benî Mustalıkların
süvarilerinden Ahmer'i (veya Uhaymer'i) öldürdü.[232]
Ebu
Katâde da onların sancaktarı Salvan Zü'ş-şukr'u öl dürdü.[233]
Benî
Mustalıkların bütün erkekleri, kadınları ve çocukları esir; deve, sığır ve
davarları da iğtinam edildi.[234]
Esir edilenlerin 200 ev halkı olduğu rivayet edilir.
Bu
savaşta, Müslümanlardan, yanlışlıkla öldürülen bir kişiden başka öldürülen
olmadı. [235]
O
da Benî Kelb kabilesinden Hişam b. Subâbe olup, kendisini, Ensardan Abdullah b.
Sâmit'in cemaatinden birisi, düşman sanarak öldürmüştür.[236]
Benî
Mustalıklardan alınan esirlerin elleri boyunlarına bağlanıp, Büreyde b. Husayb
onların üzerlerine memur edildi.
Ganimet
malları, biraraya toplandı.
Peygamberimiz
Aleyhisselamın azadlısı Şükran (Salih) onların üzerine dikildi.
Çocuklar
da bir tarafta toplandı.
Ganimetlerden
ayrılan beşte bir ile mücahidlerin hisseleri üzerine Mahmiyye b. Cez' memur
edildi.[237]
Esirler
gazilere bölüştürüldü ve kendilerine teslim edildi.
Deve
ve davarlar da bölüştürüldü.
Bir
deve on davara eşit tutuldu.
Süvarilere
biri at, biri de kendisi için olmak üzere iki hisse; piyadelere bir hisse
verildi.[238]
İğtinam
edilen develerin sayısı 2.000, davarların sayısı 5.000 idi.[239]
Geleneğe
göre; ganimet bölüştürülmeden önce, başkumandan hakkı olmak üzere, ganimetlerin
içinden bir köle veya bir cariye veya bir kılıç veya bir zırh veya bir at.,
seçilip alınırdı.
Peygamberimiz
Aleyhisselam da böyle yaptı.
Sonra
da, ganimet mallarını beş parçaya bölüp kur'a çekti.
Kur'ârvı
Kerîm'e göre; gerekli yerlere harcamak üzere, beşte biri aldı. Geride kalan
beşte dördün içinden mücahidlerle birlikte kendisine ve atlarına düşen
hissesini de aldı.[240]
Harp
ganimetinden hisse alanlara zekat ve sadaka verilmezdi.
Zekat
ve sadakadan yetimler, miskinler ve zayıflar yararlanırlardı. Yetimler erginlik
çağına erince, zekat ve sadakadan çıkarılıp ganimet hisseleri arasına katılır
ve kendileri cihadla mükellef tutulurdu.
Eğer
cihaddan hoşlanmaz ve kaçınırlarsa, kendilerine zekat ve sadakadan birşey
verilmezdi.
Bununla
beraber, Peygamberimizin Aleyhisselam hiçbir istekliyi boş çevirmezdi.[241]
Mes'ud
b. Hüneyde; Peygamberimiz Aleyhisselama Bak'â'cia rastlamıştı.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, ona:
"Ey
Mes'ud! Sen nereye gitmek istiyorsun?" diye sordu.
Mes'ud:
"Sana
selam vereyim diye geldim. Ebu Temim beni azad etti, serbest bıraktı"
dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Allah,
hakkında mübarek eylesin! Sen ev halkını nereye bıraktın?" buyurdu.
Mes'ud:
"Sana
selam vereyim diye geldim. Ebu Temim beni azad etti, serbest bıraktı"
dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Allah,
hakkında mübarek eylesin! Sen ev halkını nereye bıraktın?" buyurdu.
Mes'ud:
"Onları
Cederat diye anılan yerde bıraktım. Ora halkı iyi insanlardır. Halkın
İslâmiyete meyil ve rağbeti eri vardır; İslâmiyete isteklenenler, çevremizde
çoğalmışlardır" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Onlara
doğru yolu gösteren Allah'a hamd olsun!" buyurdu.
Mes'ud:
"Yâ
Rasûlallah! Beni gördüğün akşam, Abdulkayslardan bir adama rastlamış, kendisini
İslâmiyete davet ve teşvik etmiştim. O da Müslüman olmuştu" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Onun
senin önünde ve elinde Müslüman olması, senin için, güneşin üzerine doğup
battığı herşey-den daha hayırlıdır!
Düşmanımıza
kavuşuncaya kadar, bizimle birlikte sen de gel!
Düşmanın
mallarını Allah'ın bize ganimet olarak ihsan edeceğini umuyorum" buyurdu.
Mes'ud,
İslâm ordusu ile birlikte sefere katıldı. Kendisine:
"Ganimet
mallarından kur'a çekimine mi katılırsın?
Yoksa,
beşte bir Beytülmâl hakkından mı almak istersin?" diye soruldu.
Mes'ud:
"Vallahi,
ne yapacağımı bilmiyorum!" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, ona ganimetten bir miktar deve ile bir miktar davar verdi.
Mes'ud:
"Yâ
Rasûlallah! Yanımda davarlar varken, develeri nasıl sürüp götürmeye kadir
olabilirim? Ya hepsini davar yap veya hepsini deve yap!" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam gülümsedi ve:
"Sence,
bunların hangisi daha sevgili, daha makbuldür?" diye sordu.
"Hepsini
deve yap!" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"On
deve ver ona!" diye, ganimet görevlisine emir buyurdu.
Kendisine
on deve verildi.
Mes'ud
b. Hüneyde derki:
"Vallahi,
bu günümüze kadar, o ganimetin hayır ve bereketi bizden eksilmedi."[242]
[1] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s.
395, İbn Sa'd, Tabak âtü'l-kübrâ, c. 2, s. 61, Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1 ,
s. 340, Taberî, Târih, c. 3, s. 39, Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, c. 3, s. 372,
İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 174, Yakut, Mu'cemu'l-büldân, c. 3, s. 56, Zehebî,
Megâzî, c. 200, İbn Haldun, Târîh, c. 2, s. ks. 2, s. 29.
[2] Beyhakî, Delâil, c. 3,
s. 371, Süheylf, Ravdu'l-ünüf, c. 6, s. 241 , Yakut, Mu'cemu'l-büldân, c. 3, s.
56, İbn Seyyid, UyÜnu'l-eser, c. 2, s. 52.
[3] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 214, Yakut, Mu'cemu'l-büldân, c. 3, s. 56, İbn Seyyid, Uyun, c.
2, s. 52, Zehebî, Megâzî, s. 201, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 4, s.
83, Kastalânf, Mevâhibü'l-ledünniye, c. 1 , s. 138.
[4] Buhârî, Sahîh, c. 2, s.
181 .
[5] Süheylf, Ravdu'l-ünüf,
c. 6, s. 242.
[6] Semhûdf, Vefâu'l-vefâ,
c. 4, s. 131 9.
[7] İbn İshak, İbn Hişam ,
c. 3, s. 213, Taberî, Târîh, c. 3, s. 39, İbn Hazm, Cevâmiu's-sfne, s. 182,
Beyhakî, Delâil, c. 3, s. 370, Zehebî, Megâzî, s. 200, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye
ve'n-nihâye, c. 4, s. 83, İbn Haldun, Târîh, c. 2, ks. 2, s. 28, Kastalânf,
Mevâhib, c. 1 , s. 137.
[8] Vâkıdî, c. 1, s. 395,
İbn Sa'd, c. 2, s. 61, Beyhakî, c. 3, s. 371, Zehebî, s. 200.
[9] Belâzurî, c. 1, s. 340,
Taberî, c. 3, s. 39, Kastalânf, c. 1, s. 1 37.
[10] Belâzurî, c. 1, s. 340.
[11] Vâkıdî, Megâzf, c. 1, s.
395, İbn Sa'd, Taba kât, c. 2, s. 61, Beyhakî, Delâil, c. 3, s. 371, İbn
Seyyid, Uyun, c. 2, s. 53, Zehebî, Megâzî, s. 201.
[12] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 214.
[13] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s.
395, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 61, Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, c. 3,
s. 371, İbn Seyyid, Uyünu'l-eser, c. 2, s. 53, Zehebî, Megâzî, s. 201.
[14] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 214, İbn Hazm, Cevâmiu's-Sîre, c. 1 83, İbn Haldun, Târîh, c. 2,
ks. 2, s. 28.
[15] Vâkıdî, c. 1, s. 396,
İbn Sa'd, c. 2, s. 61, Beyhakî, c. 3, s. 371 , İbn Seyyid, c. 2, s. 53, Zehebî,
s. 201, E bu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 4, s. 83.
[16] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 214.
[17] Belâzurî,
Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 340.
[18] Vâkıdî, Megâzî, c.1, s.
396, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 61 .
[19] Belâzurî,
Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 340.
[20] İbn Sa'd, Tabakât, c. 2,
s. 61.
[21] Nisa: 101-102.
[22] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 2, s. 1 50, Buhârî, Sahîh, c. 1, s. 226, Müslim, Sahîh, c. 1, s. 574, Nesâf,
Sünen, c. 3, s. 171-173, Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, c. 3, s. 379.
[23] Müslim, Sahîh, c. 1, s.
574.
[24] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 215-216, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 61-62, Ahmed b. Hanbel,
Müsned, c. 3, s. 364, 365, Taberî,Târîh, c. 3, s. 40, İbn Hazm, Cevâmiu's-Sîre,
s. 183, Beyhakî, Delâil, c. 3, s. 374-376, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 174, İbn
Seyyid, Uyünu'l-eser, c. 2, s. 52, Zehebî, Megâzî, s. 201 -202, Ebu'l-Fidâ,
el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 4, s. 84-85.
[25] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/341-344.
[26] Belâzurî,
Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 340.
[27] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 61.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/344.
[28] İbn İshak, İbn Hişam,
Sfre, c. 3, s. 218, Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 39 7, Tab en", Târih, c. 3,
s. 39, Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, c. 3, s. 378, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 1
77, E bu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 3, s. 85.
[29] İbn İshak.İbnHişam,
Sire.c.3, s. 219, Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 397, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3,
s. 343-344, Taberî, Târîh, c. 3, s. 39, Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, c. 3, s.
378, İbn E ar, Kâmil, c. 2, 3.175, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 4, s.
85.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/345-346.
[30] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 61.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/346.
[31] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s.
398, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 4, 86, Halebî, İnşânu'l-uyûn, c. 2,
s. 577.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/347.
[32] İbn İshak.İbnHişam,
Sîre,c.3, s. 217, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 374, 376.
[33] Müslim, Sahih, c. 2, s.
1222.
[34] Buhârî, Sahih, t 3, s.
15.
[35] Şuh ân, Sahih, c. 6, s.
194.
[36] İbn İshak.İbn Hişam,
Sîre,c.3, s. 217-218, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 375-376.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/347-349.
[37] Ezrakî, Ahbânj M ekke,
c. 1, s. 196-204, İtan Abdi Rabbih, Ikdu'l-ferfd, c. 4, s. 387-391 , Belâzurî,
Ensâbu'l-eşrâf, c. 4, s. 42, Taberî. Târîh. c. 7. s. 3-5.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/349-350.
[38] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 320, Beyhakî, Delâilü'n-nübüvvıe, c. 3, s. 384, Ebu'l-Fidâ,
el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 4, s. 83.
[39] Vâkıdî, M egâzf, c. 1,
s. 3 84, İ bn Sa'd, Ta bakât ü'l-küb râ, c. 2, s. 59-60, Bel âzurf, E nsâ
bu'l-eş râf, c. 1, s. 339-340.
[40] İbn Sa'd, c. 2, s. 60,
Zehebî, s. 204, İbn Haldun, c. 2, ks. 2, s. 29.
[41] Taberî, Târîh, c. 3, s.
41, İbn EsiY, Kâmil, c. 2, s. 1 75.
[42] İbn Hazm, Cevâm
iu's-Sîre, s. 184.
[43] İbn İshak, İbn Hişam.c.
3, s. 100, Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 297, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 59,
Taberî, Târih, c. 3, s. 24, İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 2, s. 19.
[44] Vâkıdî, c. 1, s. 384,
İbn Sa'd, c. 2, s. 59, Diyarbekrî, c. 1, s. 465.
[45] İbn İshak, İbn Hisam, c.
3, s. 100, Vâkıdı, c. 1, s. 297, İbn Sa'd, c. 2, s. 59.
[46] İbn İshak, İbn Hisam, c.
3, s. 220, Taberî, c. 3, s. 42, İbn Hazm, s. 1 84, Zehebî, s. 204, Ebu'l-Fidâ,
c. 4, s. 89.
[47] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 59.
[48] Taberî, Târîh, c. 3, s.
41.
[49] İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ,
c.2,s. 59.
[50] Taberî, Târîh, c. 3, s.
42.
[51] İbn Sa'd, Tabakât, c. 2,
s. 59.
[52] Taberî. Târîh. c. 3. s.
42.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/350-352.
[53] İbn Sa'd, Tabakât, c. 2,
s. 59.
[54] Taberî, Tânh.c. 3, s.
42.
[55] Diyarbekrî, Târîhu'l-hamîs, c. 1, s. 523.
[56] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 59.
[57] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s.
386, Halebî, İnsânu'l-u^ûn, c. 2, s. 580.
[58] Taberî, Târîh,c.3, s.
42.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/352-353.
[59] Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye
ve'n-nihâye, c. 4, s. 89.
[60] Vâki cif, c. 1.S.387,
İbn Sa'd, c. 2, s. 59, Taberî, c. 3, s. 42.
[61] Taberî, Târîh, c. 3, s.
42.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/353.
[62] İbn İshak.İbnHişam,
Sîre,c.3, s. 220, Ebu'l-Fidâ, c. 4,s.87,İbn Haldun, Târih, c. 2,ks. 2, s. 29.
[63] Vâkıdî, c.1, s. 384, İbn
Sa'd, c. 2, s. 59, Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1 , s. 340, Taberî, c. 3, s.
42, İbn Hazm, Cevâmiu's-sfne, s. 184, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 1 76, İbn
Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 2, s. 54, Zehebî, Megâzî, s. 204, Kastalânf,
Mevâhibü'l-ledünniye, c. 1, s. 140.
[64] Vâkıdî, c. 1.S.387, İbn
Sa'd, c. 2, s. 59, İbn Seyyid, c. 2, s. 54, Kastalânf, Mevâhibü'l-ledünniye, c.
1, s. 140.
[65] Vâkıdî, c. 1, s. 387,
İbn Sa'd, c. 2, s. 59, Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, c. 3, s. 388, İbn Seyyid,
Uyun, c. 2, s. 54, Zehebî, s. 204, Kastalânf, c. 1, s. 1 40.
[66] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s.
387, İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 2, s. 54.
[67] Vâkıdî, c. 1, s. 388,
İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 59.
[68] Vâkıdî, c. 1, s. 387,
İbn Sa'd, c. 2, s. 59-60.
[69] Beyhakî,
Delâilü'n-nübüvve, c. 3, s. 385, Zehebî, Megâzî, s. 202, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye
ve'n-nihâye, c. 4, s. 89.
[70] Vâkıdî, c. 1.S.387, İbn
Sa'd, c. 2, s. 60, Zehebî, c. 204.
[71] Taberî, Târîh, c. 3, s.
42, Ebu'l-Fidâ, c. 4, s. 87, Kastalânf, Mevâhibü'l-ledünniye, c. 1, s. 140.
[72] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 220-221, Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 388-389, Taberî, Târîh, c. 3,
s. 41, Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve , c. 3, s. 385, 387.
[73] Vâkıdî, M egâzf, c. 1,
s. 388-389.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/353-355.
[74] Vâkıdî, c. 1, s. 388,
İbn Sa'd, Tabak âtü'l-kübrâ, c. 2, s. 60.
[75] İbn İshak, İbn Hişam, c.
3, s. 220, Vâkıdî, c. 1 ,s.388, İbn Sa'd, c. 2, s. 60, Taberî, c. 3, s. 41, İbn
Hazm, Cevâmiu's-Sîre, c.184, Beyhakî, c. 3, s. 386.
[76] İbnİshak, İbn Hişam, c.
3, s. 220, Taberî, c. 3, s. 41, İbn Hazm, s. 184, Beyhakî, c. 3, s. 387, İbn
Esîr, Kâmil, c. 2, s. 175, İbn Seyyid,c.2, s. 53, Zehebî, s. 203, Ebu'l-Fidâ,
c. 4, s. 87, İbn Haldun, Târih, c. 2, ks. 2, s. 29.
[77] Diyarbekrî,
Târîhu'l-hamîs, c. 1, s. 465.
[78] İbn İshak, İbn Hisam, c.
3, s. 220, Taberî, c. 3, s. 41, İbn Hazm, s. 184, Beyhakî, c. 3, s. 387, İbn
Seyyid, c. 2, s. 53, Kastalânf, c. 1 ,s.14O.
[79] Zehebî, Megâzî, s. 203.
[80] Vâkıdî, Megâzî, c.
1,s.387.
[81] İbn İshak, İbn Hişam, c.
3, s. 220, Vâkıdî, c. 1, s. 388, İbn Sa'd, c. 2, s. 60, Taberî, c. 3, s. 41,
Beyhakî, c. 3, s. 387, İbn Seyyid, c. 2, s. 53-54, Ebu'l-Fidâ, c. 4, s. 87.
[82] İbn Hazm,
Cevâmiu's-Sîre, c. 184, İbn Haldun, Târîh, c. 2, ks. 2, s. 29.
[83] Vâkıdî, Megâzî, c.1, s.
389, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 60.
[84] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 200, Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 388, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s.
60, Taberî, Târîh, c. 3, s.41, Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, c. 3, s. 387, İbn
Esîr, Kâmil, c. 2, s. 175, İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 2, s. 53-54.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/355-356.
[85] İbn İshak, İbn Hişam, c.
3, s. 220, Vâkıdî, c. 1, s. 384, Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 340,
Taberî. c. 3. s. 41. İbn Hazm. Cevâmiu's-sîre. s. 184.
[86] İbn Sa'd, Tabakât, c. 2,
s. 60, İbn Habfb, Kitâbu'l-muhabber, s. 113, Ebu'l-Fidâ, c. 4, s. 89.
[87] İbn Sa'd, Tabakât, c. 2,
s. 60, Ebu'l-Fidâ, c. 4, s. 89.
[88] İbn Sa'd, c. 2, s. 60,
İbn Habıb, s. 11 3, Zehebî, Megâzî, s. 203, Ebu'l-Fidâ, c. 4,s. 89.
[89] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s.
384.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/356-357.
[90] İbn İshak.İbnHişam,
Sîre,c.2, s. 147-150, Ebu Ubeyd, Kitâbu'l-emvâl, s. 290-294.
[91] Diyarbekrî, Târıhu'l-ham
fs, c. 1, s. 467.
[92] İbn İshak.İbn Hişam,
Sîre,c.2, s. 213, Beyhakî, Sünenü'l-kübrâ, c. 7, s. 246-247.
[93] Ebu Dâvud, Sünen, c. 4,
s. 155.
[94] İbn İshak.İbn Hişam,
Sîre,c.2, s. 213.
[95] Ebu Dâvud, Sünen, c. 4,
s. 155.
[96] İbn Mâce, Sünen, c. 2,
s. 855.
[97] İbn İshak.İbnHişam,
Sîre,c.2, s. 213.
[98] Ebu Dâvud, Sünen, c. 4,
s. 155.
[99] Buhârî, Sahih, c. 5, s.
170.
[100] Ebu Dâ'vud, Sünen, c. 4,
s. 155.
[101] Buhar, Sahih, c. 4, s.
186.
[102] Ebu Dâvud, Sünen, c. 4,
s. 155.
[103] İbn İshak.İbnHişam,
Sîre,c.2, s. 214.
[104] Buhârî, Sahıh,c.4, s. 1
86, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1326.
[105] İbn İshak.İbnHişam,
Sîre,c.2, s. 215.
[106] İbn İshak.İbnHişam,
Sîre,c.2, s. 215.
[107] Ebu Dâvud, Sünen, c. 4,
s. 156.
[108] İbn İshak.İbnHişam, c.
2, s. 215, Buhârî, c. 4, s. 186, Ebu Dâvud, c. 4, s. 154.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/357-360.
[109] Nur: 2.
[110] Ömer Nasuhi, Istılâhat-ı
Fıkhiye Kamusu, c. 3, s. 208-241.
[111] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 2, s. 465.
[112] Tirmizî, Sünen, c. 4, s.
55.
[113] Ebu Dâvud, Sünen, c. 4,
s. 139-141.
[114] Nur: 3, Tirm izf, Sünen,
c. 5, s. 329.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/361-362.
[115] Ebut-Tayyib, Ikdu's-simfn,
c. 1, s. 249, Semhûdf, Vefâu'l-vefâ, c. 1, s. 300, Diyarbekrî, Târîhu'l-hamîs,
c. 1, s. 469.
[116] Dârekutnî, Sünen, c. 2,
s. 65.
[117] Dârekutnî, Sünen, c. 2,
s. 65, Ebut-Tayyib, Ikdu's-simfn, c. 1, s. 249, Semhûdf, Vefa, c. 1, s. 300,
Diyarbekrî, Târîhu'l-hamîs, c. 1, s. 469.
[118] Dârekutnî, Sünen, c. 2,
s. 249.
[119] Ebut-Tayyib,
Ikdu's-simfn, c. 1, s. 249.
[120] Semhûdf, Vefa, c. 1, s.
300, Diyarbekrî, Târîhu'l-hamîs, c. 1, s. 469.
[121] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 4, s. 267, İbnMâce, Sünen, c. 1, s. 401, Beyhakî, Sünenü'l-kübrâ, c. 3, s.
333-334.
[122] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 5, s. 16, İbn Kayyım, Zâdu'l-mead, c. 1, s. 154.
[123] İbn Ebf Şeybe, Musannef,
c. 2, s. 467, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 318, Buhârî, Sahîh, c. 2, s.
24, 25, 29, Müslim , Sahih, c.1, s. 628,630.
[124] İbn Hibbân'ın
Sahîh'inden naklen. Semhûdf. Vefa. c. 1. s. 300.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/362.
[125] Tahâvf, Muhtasar, s. 39.
[126] İbn Ebf Şeybe, Musannef,
c. 2, s. 470471.
[127] İbn Ebf Şeybe, Musannef,
c. 2, s. 471, Ahmed b.Hanbel, Müsned, c. 6, s. 98, Buhârî, Sahih, c. 2, s. 25,
Müslim, Sahih, c. 2, s. 620, 627.
[128] Buhârî, c. 2, s. 4-25,
31, Müslim, c. 2, s. 620, Tirmizî, c. 2, s. 447.
[129] Müslim, Sahih, c. 2, s.
621, 623, E bu Dâvud, Sünen, c. 1, s. 306, Tirmizî, Sünen, c. 2, s. 448-449.
[130] Müslim, Sahih, c. 2, s.
627, Dârimî, Sünen, c. 2, s. 297, Dârekutnî, Sünen, c. 2, s. 64.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/363.
[131] İbn Esîr, Usdu'l-gâbe,
c. 1, s. 29.
[132] İbn Ebf Şeybe, Musannef,
c. 2, s. 472, 473, İbn Esîr, Usdu'l-gâbe, c. 1, s. 29.
[133] Beyhakî, Sünenü'l-kübrâ,
c. 3, s. 343.
[134] İbn Ebf Şeybe, Musannef,
c. 2, s. 473, Beyhakî, Sünenü'l-kübrâ, c. 3, s. 343.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/363.
[135] Ibn Sa'd.
Tabakâtü'l-kübrâ. c. 1. s. 295-296.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/364.
[136] Diyarbekrî,
Târîhu'l-hamîs, c. 1, s. 200.
[137] Dineuerf,
Kitâbu'l-ahbâr, s. 74.
[138] Mes'ûdf, Murûcu'z-zeheb,
c. 2, s. 226.
[139] Semhûdf, Vfefâu'l-vefâ,
c. 1, s. 1 53-154.
[140] Hâkim, Müstedrek, c. 2,
s. 599.
[141] Semhûdf, "vefa
u'l-vefa, c. 1, s. 1 53.
[142] Hâkim, Müstedrek, c. 2,
s. 599.
[143] Semhûdf, Vfefâu'l-vefâ,
c. 1, s. 1 54.
[144] Hâkim, Müstedrek, c. 2,
s. 599.
[145] Mes'ûdf, Murûcu'z-zeheb,
c. 2, s. 68.
[146] Semhûdf, Vfefâu'l-vefâ,
c. 1, s. 1 54.
[147] Mes'ûdf, Murûcu'z-zeheb,
c. 2, s. 67-68.
[148] Hâkim. Müstedrek. c. 2.
s. 599-600.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/364-366.
[149] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 1, s. 228-234, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 4, s. 75-79, Ahmed b.
Hanbel, Müsned.c.5, s. 541 -543, E bu N ua ym, D elâi lü'n-nübü we, c. 1, s.
258 -262, Beyhak f, D ela ilü "n-n übü we, c. 2, s. 92-9 7, İ bn E sf r, U
sdu 'l-gâbe, c. 2, s. 417-419, İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 2, s. 60-64,
Zehebî, Târîhu'l-İslâm , s. 95, 101, Heysemî, Meanau'z-zevâid, c. 9, s.
332-335.
[150] Semhûdf, Vfefâu'l-vıefâ,
c. 1, s. 300, Diyarbekrî, Târîhu'l-hamîs, c. 1, s. 468.
[151] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 1, s. 234-235, İbn Sa'd, Tabakât, c. 4, s. 79, Ahmed b. Hanbel,
Müsned, c. 5, s. 443, Ebu Nuaym, Delâil, c. 1, s. 263-264, Beyhakî,
Sünenü'l-kübrâ, c. 10, s. 321 -322, İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 2, s. 64,
Zehebî, Târîhu'l-İslâm, s. 101-102.
[152] İbn Abdilberr, İstiâb,
c. 2, s. 635, İ bn Asâkfr, Târîh, c. 6, s. 198-199, İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser,
c. 1, s. 65.
[153] İbn Abdilberr, İstiâb,
c. 2, s. 635, Kadı I yaz, eş-Şifâ, c. 1, s. 277-278, İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser,
c. 1, s. 65.
[154] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/367-368
[155] İbn İshak.İbnHişam ,
Sîre, c. 1, s. 235, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 4, s. 79-80, Ahmed b.
Hanbel, Müsned, c. 5, s. 443- 444, Ebu Nuaym, Delâilü'n-nübüvve, c. 1, s. 264,
Beyhakî, Sünenü'l-kübrâ, c. 10, s. 322, İbn Asâkfr, Târih, c. 6, s. 196-197,
İbn Seyyid, Uyun, c. 1 , s. 64, Zehebî, Siyeru a'lâmi'n-nübelâ, c. 1, s.
367-368, Heysemî, M eanau'z-zevâid, c. 9, s. 335-336.
[156] İbn Esîr, Usdu'l-gâbe,
c. 2, s. 41 9.
[157] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 1, s. 185, Kadı lyaz, eş-Şifâ, c. 1, s. 278.
[158] İbn İshak, İbn Hişam ,
Sîre, c. 1, s. 235, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 4, s. 79-80, Ahmed b.
Hanbel, Müsned, c. 5, s. 443-444, Ebu Nuaym, Delâilü'n-nübüvve, c. 1, s. 264,
İbn Asâkfr, Târih, c. 6, s. 196-197, İbn Seyyid, Uyünu'l-eser, c.1, s. 64,
Zehebî, Siyeru a'lâmi'n-nübelâ, c. 1, s. 367-368, Heysemî, M eanau'z-zevâid, c.
9, s. 335-336.
[159] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/368-369.
[160] Ebut-Tayyib,
Ikdu's-simfn, c. 1, s. 249, Diyarbekrî, Târîhu'l-hamîs, c. 1,s.468.
[161] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
426, E but-Tayyib, Ikdu's-sim m, c. 1, s. 249, Diyarbekrî, c. 1, s. 468.
[162] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
426.
[163] Vâki dr, c. 2, s. 426,
Ebu't-Tayyib, Ikdu's-amın, c. 1, s. 249, Diyarbekrî, c. 1, s. 468.
[164] Beyhakî, Sünenü'l-kübrâ,
c. 10, s. 22, Dârekutnî, Sünen, c. 4, s. 304, 305, Alâüddin Ali, Kenzu'l-ummâl,
c. 4, s. 463.
[165] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
426.
[166] Belâzuıî, Ensâb, c. 1 ,
s. 510.
[167] Mâlik, Muvatta', c. 2,
s. 467-468, Ahmed b. Han bel, M üsned, c. 2, s. 5, Buhârî, Sahih, c. 3, s.
219-220, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1491 -1492, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 29,
Tirmizî, Sünen, c. 4, s. 205, Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 510,
Dârekutnî, Sünen, c. 4, s. 299.
[168] Buhârî, Sahih, c. 3, s.
219-220, Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 510, Dârekutnî, Sünen, c. 4, s.
300.
[169] Ebu Dâvud, Sünen, c. 3,
s. 29.
[170] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 3, s. 160, 256, Dârimî, Sünen, c. 2, s. 132, Dârekutnî, Sünen, c. 4, s. 301,
Beyhakî, Sünenü'l-kübrâ, c. 10, s. 21.
[171] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 1,s.493, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 220, Nesâf, Sünen, c. 6,
s. 227.
[172] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 1, s. 493.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/369-371.
[173] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 2, s. 505, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 30, İtan Mâce, Sünen, c. 2, s. 960,
Hâkim, Müstedrek, c. 2, s. 114, Dârekutnî, Sünen, c. 4, s. 111, Beyhakî,
Sünenü'l-kübrâ, c. 10, s. 20.
[174] Kâsânf,
Bedâyiu's-sanâyi', c. 6, s. 206.
[175] Mâlik, Muvatta1,
c. 2, s. 468, Beyhakî, Sünenü'l-kübrâ, c. 10, s. 20.
[176] Mâlik, Muvatta1,
c. 2, s. 468.
[177] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 2, s. 256, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 29, Tirmizî, Sünen, c. 4, s. 205, İbn
Mâce, Sünen, c. 2, s. 960, Nesâf, Sünen, c. 6, s. 226.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/372.
[178] Taberî, Târih, c.1, s.
163.
[179] Ffruzâbâdf,
Kâmûsu'l-muhit, c. 2, s. 362.
[180] Yakut, Mu'cemu'l-büldân,
c. 2, s. 487.
[181] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 62.
[182] Halebî, İnsânu'l-uyûn,
c. 2, s. 581 .
[183] Vâkıdî, Megâzî, c.1, s.
403, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 62, İbn Seyyid, Uyünu'l-eser, c. 2, s. 54,
Zehebî, Megâzî, s. 212, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye vıe'n-nihâye, c. 4, s. 92.
[184] Vâki dr, c. 1.S.403,
Zehebî, s. 212, Ebu'l-Fidâ, c. 4, s. 92.
[185] Belâzuıî, Ensâbu'l-eşrâf,
c. 1, s. 341.
[186] İbn Sa'd, Tabakât, c. 2,
s. 62, Taberî, Târih, c. 3, s. 43, İbn Seyyid, Uyun, c. 2, s. 54.
[187] Vâkıdî, c. 1, s. 402,
İbn Sa'd, c. 2, s. 62, İbn Seyyid, c. 2, s. 54, Zehebî, s. 21 2.
[188] Vâkıdî, c. 1, s. 402,
İbn Sa'd, c. 2, s. 62, İbn Habfb, Kitâbu'l-muhabbet-, s. 114, Belâzun, c. 1, s.
341, Taberî, c. 3, s. 43, İbn Hazm , Cevâmiu's-Sîre, s. 185, İbn Esir, Kâmil,
c. 2, s. 1 77, İ bn Seyyid, c. 2, s. 54, Ebu'l-Fidâ, c. 4, s. 92, İbn Haldun,
Târih, c. 2, ks.2,s.29.
[189] İbn İshak, İbn Hisam, Sîre,
c. 3, s. 224, Vâkıdî, c. 1, s. 402, İbn Sa'd, c. 2, s. 62, Belâzun, c. 1, s.
341, Taberî, c. 3, s. 43, İbn Hazm, s. 185, İbn Esîr, c. 2, s. 177, Zehebî, s.
212, Ebu'l-Fidâ, c. 4, s. 92.
[190] Vâkıdî, c. 1, s. 402,
İbn Sa'd, c. 2, s. 62, İbn Seyyid, c. 2, s. 54.
[191] Vâkıdî, c. 1, s.
402-403, İbn Sa'd, c. 2, s. 62, İbn Seyyid, c. 2, s. 54, Zehebî, Megâzî, s.
212.
[192] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s.
403, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 62.
[193] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 4, s. 169, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 1025, İbn Sa'd, c. 2, s. 166,
Taben, Târih, c. 3, s. 146.
[194] Zehebî, Megâzî, s. 212.
[195] İbn Habıb,
Kitâbu'l-muhabber, s. 114.
[196] İbn Habıb,
Kitâbu'l-muhabber, s. 114, Zehebî, Megâzî, s. 212.
[197] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s.
403, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 62.
[198] Vâkıdî, c. 1, s. 404,
İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 2, s. 54, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 4,
s. 92.
[199] Vâkıdî, c. 1, s.
403-404, İbn Sa'd, c. 2, s. 62-63, İbn Sey/id, c. 2, s. 54.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/372-375.
[200] İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ,
c. 8, s. 451.
[201] Ahmed b. Hanbel, c. 6,
s. 51, Buharı, c. 2ıs.193ıNesâr,c.6ı s. 250.
[202] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 6, s. 7, Diyarbekrî, Târîhu'l-hamîs, c. 1 , s. 469, Halebî, İnsânu'l-uyûn,
c. 2, s. 583.
[203] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 6, s. 7, Nesâf, Sünen, c. 6, s. 255.
[204] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 8, s. 451.
[205] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/375-376.
[206] Kastalânf, c. 1, s. 141,
Diyarbekrî, c. 1, s. 470.
[207] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s.
404, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 63, Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, c. 4,
s. 47, Zehebî, egâzî, s. 215.
[208] İbn İshak.İbn Hişam,
Sîre, c. 302, Taberî, Târih, c. 3, s. 64, İbn Hazm, Cevâmiu's-Sîre, s. 203,204,
İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 2, s. 93.
[209] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 63.
[210] Ffruzâbâdf,
Kâmûsu'l-muhft, c. 1, s. 287.
[211] Vâkıdî, c. 1, s. 404,
İbn Sa'd, c. 2, s. 63, Beyhakî, c. 4, s. 47, İbn Seyyid, c. 2, s. 92,
Kastâlânf, c. 1, s. 141, Diyarbekrî, c. 1, s. 470, Halebî, c. 2, s. 583-584.
[212] Vâkıdî, M eg âzf, c. 1,
s. 404-405, Ha lebî, İ nsânu' l-uyÛn, c. 2, s. 58 3-58 4, Zürk ânî, M e
vahibü'l-l edünni ye Ş erh i, c. 2, s. 96-97.
[213] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s.
405, İ bn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 63, Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, c.
4, s. 47, İbn Seyyid, Uyünu'l-eser, c. 2, s. 92, Halebî, İ nsân, c. 2, s. 584,
Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 97.
[214] Zehebî, Megâif, s. 214,
Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 4, s. 1 56.
[215] Vâkıdî, c. 1, s. 405,
İbn Sa'd, c. 2, s. 63, İbn Seyyid, c. 2, s. 94, Halebî, c. 2, s. 584.
[216] Vâkıdî, c. 1, s. 405,
İbn Sa'd, c. 2, s. 63, Halebî, c. 2, s. 584.
[217] Vâkıdî, c.1 , s. 404,
İbn Sa'd, c. 2, s. 63, Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf.c.1 , s. 341 .Zehebî, Megâzî,
s. 21 4,Ebut-Tayyib, Ikdu's-simfn, c. 1, s. 249, Kastalânf,
Mevâhibü'l-ledünniye, c. 1 , s. 141.
[218] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 302, Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 342, İbn Hazm,
Cevâmiu's-Sîre, s. 203, İbn Seyyid, Uyun, c. 2, s. 92, Ebu'l-Fidâ, c. 4, s.
156, İbn Haldun, Târih, c. 2, ks. 2, s. 33, Halebî, c. 2, s. 584.
[219] İbn Sa'd, c. 2, s. 63,
Zehebî, Megâzî, s. 214, Kastalânf, c. 1, s. 141, Diyarbekn, Târîhu'l-hamîs, c.
1, s. 470, Halebî, c. 2, s. 584.
[220] İbn İshak, İbn Hişam, c.
3, s. 302, İbn Sa'd, c. 2, s. 63, Belâzurî, c. 1, s. 342, İbn Hazm, s. 203, İbn
Seyyid, c. 2, s. 92, Zehebî, s. 214, Ebu'l-Fidâ, c.4,s. 156, İbn Haldun, c. 2,
ks. 2, s. 33, Kastalânf, c. 1, s. 141, Diyarbekrî, c. 1, s. 470, Halebî, c. 2,
s. 584.
[221] Vâkıdî, M egâzf,
1367-1948 baskı sı, s. 30 5.
* Belka: Medine yakınında, ekinlikleri, kuyuları
çok bir yerdir (Zürkânf, c. 2, s. 97).
[222] Vâkıdî, Megâzî, c.1, s.
406.
[223] Vâkıdî, Megâzî, c.1, s.
409.
[224] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/376-379.
[225] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s.
406, Halebî, İnsânu'l-uvûn, c. 2, s. 584-585, Zürkânf, Mevâhibü'l-ledünniye
Şertıi, c. 2, s. 97.
[226] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/379-380.
[227] Vâkıdî, Megâzî, c.1, s.
407, İbn Sa’d, Tabakatu’l-Kübra, c. 2, s. 63-64, Beyhaki, Delailu’n-nübüvve, c.
4, s. 47-48; İbn Seyyid, Uyunu’l-eser, c. 2, s. 92, Kastalani,
Mevahibu’l-ledünniyye, c. 1, s. 141, Diyarbekri, Tarihu’l-hamis, c. 1, s. 470.
[228] İbn İshak, İbn Hişam,
Sire, c. 3, s. 306, Vakidi, Megazi, c. 1, s. 407, Beyhaki, Delal, c. 4, s. 48,
İbn Esir, Usdu’l-Gabe, c. 2, s. 463, İbn Seyyid, Uyun, c. 2, s. 95, Ebu’l-fida,
el-Bidaye ve’n-nihaye, c. 4, s. 158, Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, c. 6, s. 142,
Diyarbekri, c. 1, s. 470, Halebi, İnsanu’l-uyun, c. 1, s. 585.
[229] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 2, s. 31, Buhari, Sahih, c. 3, s. 122, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1356, Ebu
Davud, Sünen, c. 3, s. 42, Belazuri, Ensabu’l-Eşraf, c.1, s. 342, Beyhaki,
Delal, c. 4, s. 48, İbn Seyyid, c. 2, s. 92, Zehebi, Megazi, s. 215,
Ebu’l-Fida, c. 4, s. 156, Kastalani, c. 1, s. 141, Diyarbekri, c. 1, s. 470.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/380-381.
[230] Vâkıdî, Megâzî, c. 1 ,
s. 407, Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, c. 4, s. 48, Zehebî, Megâzî, s. 21 5, E
bu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 4, s. 156, Halebî, İnsânu'l-uyûn, c. 2, s.
585, Zürkânf, Mevâhibü'l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 97.
[231] Vâkıdî, c. 1, s. 407,
İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 64, Beyhakî, c. 4, s. 48, İbn Seyyid,
Uyûnu'l-eser, c. 2, s. 92, Zehebî, s. 215, E bu'l-Fidâ, c. 4, s. 156,
Kastalânf, ç. 1, s. 141, Diyarbekrî, c. 1, s. 470, Halebî, c. 2, s. 585.
[232] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 306, İbn Seyyid, Uyun, c. 2, s. 95.
[233] Beyhakî,
Delâilü'n-nübüvve, c. 4, s. 48.
[234] Vâkıdî, c. 1, s. 407,
İbn Sa'd, c. 2, s. 64, Beyhakî, c. 4, s. 48, Kastalânf, c. 1, s. 1 41,
Diyarbekrî, c. 1, s. 470.
[235] Vâkıdî, c. 1, s. 407,
410, İbn Sa'd, c. 2, s. 64, Diyarbekrî, c. 1, s. 470.
[236] İbn İshak, İbn Hişam, c.
3, s. 302, Vâkıdî, c. 1, s. 407-408, Taberî, Târîh, c. 3, s. 64, İbn Haim,
Cevâmiu's-Sîre, s. 204, İbn Esîr, Kâm il, c. 2, s. 192, İbn Seyyid, c. 2, s.
93, E bu'l-Fidâ, c. 4, s. 156, Diyarbekrî, c. 1, s. 470-471.
[237] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/381-382.
[238] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s.
410, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 64.
[239] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s.
410,İbn Sa'd, Tabakât.c. 2, s. 64, İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 2, s. 93,
Diyarbekrî, Târîhu'l-hamîs, c. 1, s. 470,
Halebî, İnsânu'l-uyûn, c. 2, s. 585, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 98.
[240] Belâzuıî,
Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 342.
[241] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/382-383.
[242] Vâkidi, Megâzı, c. 1, s.
409-410.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/383-384.