Muhacirlerle Ensar Arasında Çıkacak Kavganın
Önlenişi
Baş Münafıkın Nifak Ateşinin Alevlenişi
Zeyd b. Erkam'ın Baş Münafık Abdullah b. Übeyy'den
İşittiği Sözleri Gelip Peygamberimiz
Hz. Ömer'in Peygamberimiz Aleyhisselema Bir
Teklifi
Abdullah b. Übeyy b. Selûl'ün Söylediklerini İnkâr
Edişi
Useyd b. Hudayr'ın Abdullah b. Übeyy İçin Özür ve
Af Dileyişi
Peygamberimiz Aleyhisselamın Rifaa b. Zeyd b.
Tâbût'un Öldüğünü Haber Verişi
Abdullah b. Übeyy'in Oğlu Abdullah'ın Babasını
Kendisinin Öldürmesini Peygamberimiz
Abdullah'ın Babası Abdullah b. Übeyy'e Allah ve
Resûlünün Aziz ve Kendisinin Zelil Olduğunu
Hz. Âişe'nin Yiten Gerdanlığını Ararken Orduyu
Kaçırıp Tek Başına Geride Kalışı
Hz. Âişe Aleyhinde İftira Yaygarası Koparılışı
Hz. Âişe'nin Aleyhindeki İftiraları İşitince
Hastalığının Ağırlaşması
Peygamberimiz Aleyhisselamın Durum Hakkında Erkek,
Kadın Bazı Kişilerle Konuşması
Peygamberimiz Aleyhisselamın Mesciddeki Hitabesi
Sa'd b. Muaz'la Sa'd b. Ubâde Arasındaki
Gerginliğin Giderilişi
Hz. Âişe'nin Yapılan İftiralardan Vahyolunan
Âyetlerle Tebrie ve Tenzih Edilişi
Hz. Âişe'nin Tebriesindeki Üstünlük
Münafıklar Hakkında Sûre İnişi
Allah Yolunda Görevini Kulağı ile Yerine Getiren
Genç
Hz. Cüveyriye'nin Müslüman Oluşu ve Peygamberimiz
Aleyhisselamla Evlenişi
Hz.
Cüveyriye'nin Kimliği ve Esir Olarak Medine'ye Getirilişi
Peygamberimiz
Ateyhissefamm Hz. Cüveyriyeye Hayırlı Bir Teklifi
Hâris b. Ebi Dırar ile Oğullarının Medine'ye
Gelişleri ve Müslüman Oluşları
Müzeynelerin Müslüman Olmaları
Peygamberimiz Aleyhisselamın Rahatsızlanışı ve
Namazı Oturarak Kılışı, Kıldırışı
Peygamberimiz
Aleyhisselamin Müneysi1 suyu başındaki ordugâhında bulunduğu sırada
idi ki, Hz. Ömer'in Benî Gıfâr'dan ücretle tutmuş olduğu seyisi Cahcah b.
Mes'ud'la Benî Avf b. Hazrec'in müttefiki olan Sinan b. Veber el-Cühenî su
üzerine niza ederek vuruştular.[1]
Sinan; Abdullah b. Übeyy b. Selûl'ün müttefiki idi.[2]
Müreysi1
kuyusunda az su vardı.
Salınan
kovanın ancak yarısı dolabiliyordu.
Benî
Salimlerin müttefiki olan Sinan b. Veber el-Cühenî Salim oğulları gençlerinden
bazıları ile birlikte su içmek için geldikleri zaman, orada Muhacirlerle
Ensardan bir topluluk buldu.
Hz.
Ömer'in ücretlisi Cahcah, Sinan'ın yakınında kova ile su çekiyordu.
Bir
ara, Sinan'ın kovası ile Cahcah'ın kovası birbirine karıştı, iki kovadan birisi
yukarı çıkmıştı.
Çıkan
kova Sinan'a aitti.
Sinan:
"Çıkan,
benim kovam!" dedi.
Cahcah:
"Vallahi,
o ancak benim kovamdır!" dedi.
Bunun
üzerine, niza ve münakaşaya başladılar.
En
sonunda, Cahcah elini kaldırıp Sinan'a vurunca,[3]
Sinan:
"Yetişin
ey Muhacir cemaatı!" diyerek bağırdı.[4]
Muhacirler,
acele koşup geldiler. Evsve Hazrec kabilelerinden olanlarda geldiler. İki taraf
kılıçlarını sıyırdılar.[5]
Az
kalsın, büyük bir fitne kopacak, Müslümanlar birbirlerine gireceklerdi.[6]
Muhacirlerle
Ensarın ileri gelenlerinden bazıları uyarıcı ve yatıştırıcı konuşmalar
yaptılar.[7]
Muhacirlerden
bazıları, Sinan'a:
"Gel,
sen hakkından, davandan vazgeç!" dediler.
Sinan'ın
kavim ve kabilesi ise, bunun ancak Peygamberimiz Aleyhisselamın emriyle
olabileceğini, aksi takdirde Cahcahtan kısas suretiyle ödeşilmesi gerektiğini
ileri sürmekte idiler.
Bundan
sonra, Muhacirler, Sinan'ın müttefiklerinden Ubâde b. Sâmit'le ve daha
başkaları ile konuştular.
Onlar
da Sinan'la konuştular.
En
sonunda, Sinan, davasını Peygamberimiz Aleyhisselama götürmekten vazgeçti. [8]
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
Bu
Cahiliye davası da ne oluyor?!" buyurduktan sonra:
"Nedir
bunların dertleri?" diye sordu.
Muhacirin
Ensârîye vurduğunu söylediler.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Bırakınız
şu Cahiliye davasını! Çünkü o, bir murdarlıktır, kokmuş birşeydir!" buyurdu.[9]
Bunun
üzerine, Sinan, Cahcah hakkındaki davasından vazgeçti, banştılar.[10]
Baş
münafık Abdullah b. Übeyy b. Selûl, Sinan ile Cahcah arasındaki hadise cereyan
ettiği sırada, münafıklardan:
Malik,
Dâis, Süveyd, Evs b. Kayzî, Muattib b. Kuşeyr (veya Kays), Zeyd b. Lusayt (veya
Salt), Abdullah b. Nebtel ve daha başkaları ile birlikte oturuyordu. Cahcah'ın
"Ey Kureyş hanedanı! Yetişin!" diyerek haykırdığını işitince: [11]
"Ey
Evs oğulları! Ey Hazrec oğulları! Dostunuz ve müttefikiniz olan Sinan b. Veber
el-Cühenî'ye yardımcı olunuz!" dedi.[12]
Abdullah
b. Übeyy b. Selûl, bu kadarla da kalmadı; yanında kendi kavminden, kabilesinden
bazı kimseler ve o sırada pek genç olan Zeyd b. Erkam da bulunduğu halde: [13]
"Demek
onlar böyle yaptılar ha?![14]
Kendi yurdumuzda bize hakim oldular, çoğaldılar, bize karşı soy sopları ile,
çokluklarıyla iftihar ettiler!*
Vallahi,
Kureyşlilerin kalın izariı Müslümanları ile misalimiz, ancak, evvelkilerin şu
mesellerinde dedikleri gibidir: 'Besle köpeğini, yesin seni!1 [Besle
kargayı, oysun gözünü!][15]
Amma
vallahi, Medine'ye dönersek, muhakkak, en şerefli ve güçlü olan şerefsiz ve
güçsüz olanı oradan sürüp çıkaracaktır!" dedikten sonra,[16]
kavminden, yanında bulunanlara yöneldi ve:
"Bu,
sizin kendi kendinize yaptığınız birşeydir: Beldelerinizi onlara helâl ettiniz,
peşkeş çektiniz! Mallarınızı onlarla bölüştünüz!
Vallahi,
eğer siz ellerinizdekini tutar, onlardan esirgerseniz, muhakkak, sizin
yurdunuzdan başka bir diyara yönelir, giderier![17]
Sizler
onların uğrunda ölüp evlatlarınızı yetim ettiniz ve azaldınız, onlar ise
çoğaldılar.[18]
Onun
[Resûlullahın] yanındakilere nafaka [zekat ve sadaka] vermeyin ki, onlar onun
etrafından dağılıp gitsinler!" dedi. [19]
Zeyd
b. Erkam; Abdullah b. Übeyy b. Selûl'ün meclisinden kalkıp Peygamberimiz
Aleyhisselamin yanına geldi. Abdullah b. Übeyy'den işittiklerini haber verince,
Peygamberimiz Aleyhisselam renkten renge girdi!
Peygamberimiz
Aleyhisselamın yanında, Hz. Ebu Bekir, Hz. Osman, Sa'd b. Ebi Vakkas, Muhammed
b. Mesleme, Evs b. Havlî, Abbâd b. Bişr gibi, Muhacir ve Ensar ashabından
bazıları bulunuyordu.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Zeyd b. Erkam'a:
"Ey
çocuk! Ona (karşı herhangi birşeyden dolayı) kızmış olmayasın?" diye
sordu.
Zeyd
b. Erkam:
"Hayır!
Vallahi, ben bunları ondan işittim!" dedi.
Peygamberimiz
Al eyhisselam:
"İşittiklerinden,
yanılmış olmayasın?" diye sordu.
Zeyd
b. Erkam:
"Hayır
yâ Rasûlallah! Yanlışım yok!" dedi.
Peygamberimiz
Al eyhisselam:
"Onun
hakkında sen bir benzetme, bir yakıştırma yapmış olmayasın?" diye sordu.
Zeyd
b. Erkam:
"Hayır,
vallahi yâ Rasûlallah! Ben bunları ondan işittim!" dedi.
Abdullah
b. Übeyy b. Selûl'ün söyledikleri, ordugâha yayıldı.
Halk
arasında, onun sözünden başka, konuşulan söz yoktu.
Ensardan
bir topluluk, Zeyd b. Erkam'ı tevbeye davet ettiler ve:
"Sen,
kavminin büyüğüne söylemediği şeyi söyledi demekle büyük zulüm ve haksızlık
ettin! Akrabalık haklarını kopardın!" diyerek kınadılar.
Zeyd
ise:
"Vallahi,
H azrec kavmi arasında, bana Abdullah b. Übeyy'den daha sevgili bir adam yoktu.
Vallahi,
bu sözleri babamdan da işitmiş olsaydım, ben onu Resûlullah Aleyhisselama
eriştirirdim!
Yüce
Allah'ın peygamberine bu hususta vahiy indirip, benim mi yoksa başkasının mı
yalancı olduğunu bildireceğini ve Resûlullah Aleyhisselamın benim sözlerimi
doğrulayacağını umuyorum" dedi ve:
"Allah'ım!
Peygamberine, benim sözlerimi doğrulayacak vahyini indir!" diyerek
yalvardı.[20]
Hz.
Ömer:
"Yâ
Rasûlallah! Bırak beni de, İbn Ü beyy'in boynunu vurayım.
Yâ
Rasûlallah! Eğer onu Muhacirlerden birisinin öldürmesini uygun görmezsen, Sa'd
b. Muaz'a veya Muhammed b. Mesleme'ye emret! Onu onlar öldürsünler![21]
Yahut, emret; Abbâd b. Bişr gidip öldürsün onu!" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Nasıl
olur yâ Ömer! Bu kim?! Halk, aralarında, 'Muhammed ashabını öldürüyor!?1
demezler mi?
Hayır!
Ben böyle birşey yapmayacağım!
Sen
hemen yolculuğa hazırlanmaları için Müslümanlara seslen!" buyurdu.
Bunun
üzerine, Müslümanlar, yerlerini bırakarak yola çıktılar.[22]
Abdullah
b. Übeyy b. Selûl; Zeyd b. Erkam'ın işittiği şeyi Peygamberimiz Aleyhisselama
bildirmiş olduğunu haber alınca, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına geldi ve:
"Allah'a
yemin ederim ki; Zeyd'in sana söylemiş olduğu sözleri ben söylemedim ve
konuşmadım!" dedi.
O
sırada, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanında bulunan Ensardan bazı sahabiler
de, Abdullah b. Übeyy b. Selûl'ün kavmi içinde şerefli ve itibarlı bir kişi
oluşundan dolayı kendisini savunmakve kayırmak için:
"Yâ
Rasûlallah! Çocuk, vermiş olduğu haberinde, belki de İbn Übeyy'in öyle
söylediğini sanmış, işittiği sözü aklında iyi tutamamış olabilir"
dediler.[23]
Medine'ye
doğru hareket edildiği sırada, Useyd b. Hudayr, Peygamberimiz Aleyhisselamın
yanına vanp kendisine peygamberlik selamıyla selam verdikten sonra:
"Ey
Allah'ın Peygamberi! Vallahi, bilinmeyen bir saatte hareket ettin. Sen böyle
bir saatte yola çıkmazdın!?" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Adamınızın
söylediği şey sana haber verilmedi mi?" diye sordu.
Useyd
b. Hudayr
"Hangi
adam yâ Rasûlallah?" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Abdullah
b. Übeyy!" diye buyurdu.
Useyd
b. Hudayr
"Ne
söylemiş o?" diye sordu.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"O,
'Medine'ye dönersek, muhakkak, aziz olan zelil ve hakir olanı oradan
çıkaracaktır1 demiş!" buyurdu.
Useyd
b. Hudayr
"Vallahi
yâ Rasûlallah! İstersen, sen onu Medine'den sürer çıkarırsın!
Vallahi,
zelil olan odur! Aziz olan ise sensin!
Yâ
Rasûlallah! Ona sen yine de şefkatle muamele buyur!
Vallahi,
Allah seni bize getirdiği sırada, kavmi olan Hazreciler onun başına
giydirecekleri krallık tacı için cevherler diziyorlardı! O, elinden saltanatı
senin çekip aldığını sanıyor!" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, o gün, Müslümanlarla birlikte akşama kadar ve bütün gece yola
devam etti. Sabah olup güneşin harareti bunaltmaya başlayınca, orada konakladılar.
Müslümanlar,
yorgunluk ve uykusuzluktan, kendilerini yere atıp hemen uykuya daldılar.
Peygamberimiz Aleyhisselamın böyle yapması, Müslümanları Abdullah b. Übeyy
tarafından söylenmiş olan sözlerle uğraşmaktan alıkoymak içindi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam oradan kalkarak Müslümanlara Hicaz yolunu tutturdu. Bak'â diye
anılan su başına indi.[24]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, kendisinin ve İslâmiyetin azılı düşmanlarından olup.[25]
münafıkların da sığınağı ve dayanağı bulunan Kaynuka oğulları Yahudilerinin
büyüklerinden Rifaa b. Zeyd b. Tâbût'un öldüğünü haber verdi.[26]
Ubâde
b. Sâmit, Abdullah b. Übeyy'e:
"Yâ
Ebâ Hubab! Dostun öldü!" dedi.
Abdullah
b. Übeyy:
"Hangi
dostum?" diye sordu.
"Ölümü
İslâmiyet ve Müslümanlar için bir fetih ve inkişaf olan kimse!" dedi.
Abdullah
b. Übeyy:
"Kimdir
bu?" diye sordu.
"Rifaa
b.Zeyd b. Tâbut!" dedi.
"Eyvah!
Vallahi olan oldu! Yâ Ebe'l-Velid! Onun öldüğünü sana kim haber verdi?"
diye sordu.
Ubâde
b. Sâmit:
"Resûlullah
Aleyhisselam şu saatte onun öldüğünü haber verdi?" dedi.
Abdullah
b. Übeyy son derece üzüldü. Kendisinin elleri yanlarına düştü![27]
Baş
münafık Abdullah b. Übeyy b. Selûl'ün oğlu Abdullah, babasının söylediklerinden
haberdar olduğu zaman, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına geldi ve:
"Yâ
Rasûlallah! Bana haber verildi ki; sen, babam Abdullah b. Übeyy'i, ondan sana
gelen birşey hakkına öldürmek istiyormuşsun.
Eğer
bunu muhakkak yapmak gerekiyorsa, bana emret! Ben onun başını kesip sana
getireyim?
Vallahi,
Hazrec oğulları, babasına karşı, benden daha hayırlı ve saygılı bir kimse
bulunmadığını bilirler.
Korkarım
ki; onu öldürmeyi benden başka birisine emredersin de, o da onu öldürür; ben de
Abdullah b. Übeyy'in katilinin halk arasında gezmesine tahammül edemeyip,
fırsat vermeyip onu öldürür; bir kafire karşı birmü'mini öldürmüş olurum ve
Cehenneme girerim!" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Hayır!
Bilakis, ona yumuşak davranınız. Aramızda kaldığı müddetçe, kendisiyle iyi
arkadaşlık yaparız!" buyurdu.[28]
Peygamberimizin
Aleyhisselam Akik vadisine geldiği zaman, baş münafık Abdullah b. Übeyy'in
Abdullah ilerleyip babasının önünü kesti.[29] Ona:
"İzzet
ve kuvvetin Allah ve Resûlüne ait olduğunu ikrar ve itiraf edinceye kadar, senden
ayrılmayacağım!" dedi.[30]
Abdullah
b. Übeyy:
"Demek,
sen beni bu kadar insanın arasında Medine'ye bırakmayacaksın ha!" dedi.
Abdullah:
"Evet!
Ben, bugün, insanlar arasında en aziz kimdir, en zelil kimdir; bunu sana
öğretinceye kadar seni bırakmayacağım![31]
İzzet ve kuvvetin Allah ve Resûlüne ait olduğunu ikrar ve itiraf etmeyecek olursan,
senin boynunu vuracağım!" dedi.
İbn
Übeyy:
"Yazıklar
olsun sana! Sen gerçekten bu işi işleyecek misin?" dedi.
Abdullah:
"Evet!"
dedi.
İbn
Übeyy, oğlunun kararlı olduğunu anlayınca:
"Ben
şehadet ederim ki; izzet ve kuvvet Allah'a ve Resûlüne ve mü'minlere
aittir!" demek zorunda kaldı.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Abdullah'a:
"Allah
seni Resûlünden ve mü'm ini erden dolayı hayırla mükâfatlandırsın" diyerek
dua etti ve babasının yolunu açmasını da emir buyurdu.[32]
Hz.
Aişe der ki:
"Resûlullah
Aleyhisselam, bir sefere çıkmak istediği zaman, zevceleri arasında kur'a
çekerdi.
Onlardan
hangisinin kur'ası çıkarsa, Resûlullah Aleyhisselam la yola o çıkardı.
Benî
Mustalık gazasına çıkmak istenildiğinde de, öteden beri olduğu gibi, Resûlullah
Aleyhisselam zevceleri arasında kur'a çekti de, benim ismim çıkınca, sefere
Resûlullah Aleyhisselam ile ben çıktım.
Bu
sefier, hicab âyeti inzal buyurulduktan sonra idi.
Bunun
için, ben hevdeç içinde taşınıyor, konak yerinde hevdeç içinde indiriliyordum.
Bu
suretle gittik. Nihayet, Resûlullah Aleyhisselam gazasını bitirip geri döndüğü
ve Medine'ye yaklaştığımız bir sırada (bir konak yerine inip gecenin bir
kısmını orada geçirdikten sonra) göç edilmesini bildirdi.
Hareket
emri verildiği zaman, ben hemen kalktım, yürüdüm. Kazâ-yı hacet için,
ordugâhtan aynldım.
Kazâ-yı
hacetten sonra, hevdecimin yanına gelip de göğsümü yoklayınca, gördüm ki, Yemen
boncuğundan dizilmiş gerdanlığım kopmuş! Hemen geri dönüp gerdanlığımı aramaya
başladım.
Onu
aramak beni alıkoydu.
Benim
bindiğim deveye, beni hevdecin içinde sanarak, boş hevdeci yüklemişler, devenin
başını çekip gitmişler!
Hevdecin
içinde kimse bulunmadığının, boş olduğunun farkına varmamışlar.
O
zaman, kadınlar az yemek yerlerdi. H afif etli idiler. Şişman değillerdi.
Ben
ise zaten çok genç bir kadındım.
Gerdanlığımı
bulup bulunduğum yere döndüğüm zaman, orada ne bir çağıran var, ne de cevap
veren var!
Herkes
çekilmiş, gitmişti!
Benim
hevdeçte bulunmadığımı anlayınca, döner, beni aramaya gelirler, sanıyordum.[33]
Elbiseme burundum.[34]
Otururken, gözlerimi uyku bürüdü. Olduğum yerde uyuyakalmışım.
Safvan
b. Muattal* ordunun arkasında kalıp, gecenin sonunda benim bulunduğum yerde
uyuyan birinsan karaltısı görerek yanıma gelmiş ve beni görünce tanımış. Çünkü,
o, hicab âyeti inmeden önce, beni görürdü.
'İnnâ
lillâhi ve innâ ileyhi râciûn=Biz Allah'ınız (Allah'ın yaratıklarıyız) ve
muhakkak dönüp O'na varıcılarız!1 dediği zaman, onun sesine uyandım,
hemen yüzümü elbisemle örttüm. [35]
Vallahi,
o ne benimle bir tek kelime konuştu, ne de ben ondan istircadan başka bir
kelime işittim.[36]
Safvan,
binmem için, devesini bana yaklaştırdı.[37] Ön ayağına
basıp, deveyi çöktürdü.[38]
Kendisi benden geriye çekildi[39] ve:
'Bin!1
dedi.[40]
Ben
de, deveye bindim.[41]
Safvan,
bindiğim devenin başını (yularını) yederekyola koyuldu.
Nihayet,
orduya, öğle sıcağı basıp konakladıklar sırada yetişebildik."[42]
Peygamberimiz
Aleyhisselam; 28 gün sonra, Ramazan hilali doğduğu zaman Medine'ye geldi.[43]
Ordu
ardcısı Şalvarı b. Muattal; Hz. Âişeyi deve üzerinde getirirken, kabilesinden
birtopluluk içinde bulunduğu sırada, baş münafık Abdullah b. Übeyy'e rastlamışlardı.
Abdullah
b. Übeyy:
"Kimdir
bu?" diye sordu.
"Âişe'dir!"
dediler.
Abdullah
b. Übeyy:
"Ne
Âişe o adamdan dolayı kurtulur, ne de o adam Âişe'den dolayı kurtulur.[44]
Demek
peygamberinizin ailesi bir adamla gecelemiş, sabaha kadar kalmış!
Sonra
da, adam devesinin yularından tutup onunla yanınıza gelmiş hâ?l" diyerek
ilk yaygarayı koparmıştı .[45]
Hz.
Âişe der ki:
"İşte,
iftiracılar, aleyhimde söyleyeceklerini söylemişler, ordugâh çalkalanmış.
Vallahi, benim bunların hiçbirinden haberim yoktu.[46]
Aleyhimde
iftira ederek helak olanlar helak olmuş! İftiranın en büyüğüne ve en çoğuna
girişen de, Abdullah b. Übeyy imiş!
Medine'ye
gelince, hastalandım*
Meğer,
bu sırada, iftiracıların uydurdukları iftiralar halkın dillerinde dolaşır
olmuş.[47]
Bu
hususta bana hiçbir haber erişmemişti. Halbuki, annem ve babam bundan haberdar
olmuşlardı. Fakat, onlar bana bundan ne az, ne de çok, hiçbir söz etmiyorlardı.[48]
Hastalığıma
annem gelip bakıyordu.[49]
Resûlullah
Aleyhisselam yanıma gelir, selam verir, 'Nasılsın?' derdi.[50]
Aradan
yirmi şu kadar gece geçtikten sonra idi ki, hastalığımı atlatmış, nekahet
devresine girmiştim.
Biz
Arap kavmi, o zaman, Arap olmayanların evleri yanında edindikleri şu helaları,
kokusundan iğrendiğimiz için, evlerimizin yanında bulundurmaz, Medine'nin kırlarına
çıkardık.
Kadınlar
oraya, her gece, ihtiyaçlarını gidermek için çıkarlardı .[51]
O
zaman, bizim halimiz, çöl Araplarının kırda hacetlerini gidermelerine
benzemekte idi.
Ben,
yine, bir gece, Mıstah'ın annesi ile, hacet giderme yerimiz olan Menâsı'
tarafına çıkmıştım.
Buraya,
ancak geceden geceye çıkardık. Bu da, evlerimizin yanında helalar edinmemizden
önce idi.
Mıstah'ın
annesi Ebu Rühm b. Abdulmuttalib'in kızı Selma'dır.
Onun
annesi Reyta da, Sahr b. Âmir'in kızı olup, Ebu Bekir'in halasıdır.
Selma
Hatunun oğlu Mıstah, (Avf) b. Üsâse, b. Abbâd, b. Muttalib, b. Abdi Menafin
oğludur.
İşte,
ben ve Mıstah'ın annesi hacetimizi gidermek üzere Menâsı'a çıktığımız sırada,
Mıstah'ın annesi çarşafına takılarak düşünce:
'Mıstah
yüzünün üzerine düşsün, kahrolsun!' diyerek oğluna beddua etti, ilendi.[52]
Ben:
'Ey
anacığım! Sen ne diye oğluna sebbediyor, kötü söylüyorsun?!' dedim.
Sustu,
cevap vermedi.
İkinci
kez ayağı çarşafına dolaşıp düştü. Yine:
'Mıstah
yüzünün üzerine düşsün, kahrolsun!' dedi.
Ben,
yine:
'Ey
anacığım! Sen oğluna ne diye beddua ediyor, kötü söylüyorsun?![53]
Sen
ne kötü söylüyorsun! Bedir savaşında bulunmuş olan bir zâta mı sebbediyorsun?!'
dedim. [54]
'Vallahi,
ben ona ancak seninle ilgili şeyden dolayı beddua ediyor, kötü söylüyorum![55] Bak
hele şu tâzeye![56] Sen onun söylediklerini
işitmedin mi?!' dedi.
'O
neler söylemiş?1 dedim.
Bunun
üzerine Mıstah'ın annesi iftiracıların söylediklerini bana birer birer haber
verince, hastalığımın üzerine bir hastalık daha katlandı!"[57]
"Evime
döndüğüm zaman, Resûlullah Aleyhisselam yanıma gindi. Selam verdikten sonra:
'Hastalığın
nasıldır?1 diye sordu.
'Yâ
Rasûlallah! Benim anne ve babamın evine gitmeme izin verir misin?' dedim.
Gidip
onlardan, hakkımdaki haberin içyüzünü öğrenmek, anlamak istiyordum.
Resûlullah
Aleyhisselam bana izin verdi.[58]
Yanıma
bir uşak katıp, beni babamın evine gönderdi.
Eve
geldiğimde, annem Ümmü Rûman'ı aşağıda, babamı da evin damında Kur'ârvı Kerîm
okur bir hale buldum.
Annem:
Kızcağızım!
Sen, ne için geldin?1 diye sordu.[59]
Anneme:
'Allah
seni yarlıgasın! Halk benim aleyhimde neler söyleyip duruyormuş da, siz bana
onlardan hiçbir şey sızdımnadınız?![60]
Anneciğim! Halkın benim aleyhimdeki söylentileri nelemniş?' dedim.
Annem:
'Ey
kızcağızım! Rahat ol! Üzülme! Vallahi, bir kadın senin gibi güzel ve zevcinin
yanında sevgili olsun ve birçok ortaklan bulunsun da, onu kıskanmasınlar, onun
aleyhinde birtakım laflar etmesinler, pek azdır1 dedi.
'Sübhânallah!
Demek, halk benim aleyhimde böyle birtakım kötü şeyler söylüyorlar,
konuşuyorlarmış ha?!' dedim.
Anneme:
'Babamın
bundan haberi var mı?' diye sordum.
Annem:
'Evet!
Var!'dedi.
'Resûlullah
Aleyhisselamın da haberi var mı?' diye sordum.
Annem:
'Evet!
Var!'dedi.
Gözlerim
yaşla doldu, ağladım.
Babam
Ebu Bekir damda Kur"ân okuyordu. Sesimi işitince, anneme:
'Nedir
bunun hali?' diye sordu.
Annem:
'Kendisi
hakkındaki söylentilerden haberi olmuş!' dedi.
Evime
döndüm. [61]
O
gece, sabaha kadar hep ağladım durdum.
Ne
gözümün yaşı diniyordu, ne de gözüme uyku girdirebiliyordum. Ağlaya ağlaya
sabaha çıktım.[62]
Babamla
annem yanımdan aynlmadılar."[63]
Hz.
Âişe'nin annesi Ümmü Rûman Hatunun bildirdiğine göre; kendisi Hz. Âişe ile
otururlarken, Ensar kadınlarından birisi içeri girdi ve:
"Allah
filana yapacağını yapsın! Filana da yapacağını yapsın!" diyerek beddua
etti, ilendi.
Kendisine:
"Sen
ne için böyle söylüyorsun?" diye sorulunca, kadın:
"Oğlum,
ortada dolaşan söylentileri çıkaran ve yayanların içinde idi!" dedi.
Kendisine:
"Ne
imiş o söylentiler?" diye soruldu.
Kadın:
"Şöyle
şöyle söylentiler!" diyerek onları anlatınca, Hz. Âişe:
"Bunu
Resûlullah Aleyhisselam işitti imi?" diye sordu.
"Evet!
İşitti!" denildi.
Hz.
Âişe:
"Bunu
Ebu Bekir de işitti mi?" diye sordu.
"Evet!
İşitti!" denilince, Hz. Âişe titreyerek arkasının üzerine düşüp bayıldı!
Elbisesini üzerine ört-tüler.[64]
Hz.
Aişe der ki:
"İşim
hakkında vahyin gelmesi gecikince, Resûlullah Aleyhisselam, durumu ashabına
danıştı.
Ali
b. Ebu Talib:
'Yâ
Rasûlallah! Allah sana dünyayı daraltmamıştır. Ondan başka kadın çoktur[65]
Bununla
beraber, sen, bir de onun hizmetçisi olan kadına sor! O sana doğrusunu
söyler!" dedi.
Bunun
üzerine, Resûlullah Aleyhisselam Berire'yi çağırttı, ona:
'Ey
Beri re! Âişe'de seni şüphelendirecek birşey gördün mü?' diye sordu.
Behre:
'Hayır!
Seni hak ve gerçek (din ve Kitabla) peygamber olarak gönderen Allah'a yemin
ederim ki; benim onda kusur olarak görebileceğim şey ancak şudur:
Kendisi
çok genç yaşta bir kadın olduğu için, ev halkının hamurunu yoğururken
uyuyakalırdı da, evde beslenilen koyun gelir, hamuru yerdi!' dedi.[66]
Resûlullahın
ashabından birisi de, Berire'yi azarladı da:
'Resûlullah
Aleyhisselama doğruyu söyle!' dedi.
Behre:
'Sübhânallah!
Vallahi, onun hakkında, kuyumcu san altın külçesi hakında neyi biliyorsa, ben
de onu biliyorum!' dedi.
Bu
mesele, hakkında dedikodu edilen zâtın (Safvan b. Muattarın) kulağına varınca:
'Sübhânallah!
Vallahi, ben hiçbir zaman hiçbir dişinin eteğini açmamışımdır1*
dedi.[67]
Resûlullah
Aleyhisselam Üsâme b. Zeyd'i de yanına çağırdı ve ondan bu husustaki görüşünü
sordu.
Üsâme
b. Zeyd:
'Yâ
Rasûlallah! Onlar, senin ailelerindir. Biz onlar hakkında hayırdan başka birşey
bilmiyoruz![68] Onun aleyhinde söylenenler,
ancak, yalan ve boş laflardan ibarettir!1 dedi.[69]
Resûlullah
Aleyhisselam, Zeyneb binti Cahş'a da:
'Ey
Zeyneb! Âişe hakkında bildiğini, gördüğünü, duyduğunu bana söyle!' diyerek
işimi sormuştu.
Zeyneb:
'Yâ
Rasûlallah! Ben işitmediğimi işittim demekten kulağımı; görmediğimi gördüm
demekten gözümü korurum!
Ben,
vallahi, onun hakkında hayırdan başka birşey bilmiyorum' dedi.
Zeyneb,
Peygamber Aleyhisselamın zevceleri arasında güzelliği ve Peygamber yanındaki
mevkii ile kendisini bana eşit görür ve rekabet ederdi.[70] Ben
onun benim hakkımdaki kıskançlığından hep korkar dururdum.[71]
Yüce
Allah, onu dinindeki verâ ve takvası sebebiyle korudu.
İftiracıların
söylediklerini benimseyip körükörüne anlatmaya ve yaymaya koyulan kızkardeşi
Hamme binti Cahş ise, iftiralar ile helak olan kimseler arasında helak olup
gitti.[72]
Bundan
sonra, Resûlullah Aleyhisselam, beni (kendisinin dadısı) Ümmü Eymen'e sordu.
O
da:
'Ben
işitmediğim birşeyi işittim demekten kulağımı; görmediğim şeyi gördüm demekten
gözümü sakınırım!
Ben,
onun hakkında hayırdan başka birşey olabileceğini bilmiyor ve sanmıyorum!'
dedi.[73]
Ebu
Eyyub Halid b. Zeyd el-Ensârî'nin zevcesi Ümmü Eyyub, kocasına:
'Ey
Ebu Eyyub! Halkın Âişe aleyhinde söyledikleri şeyleri işittin mi?' diye
sorunca, Ebu Eyyub:
'Evet!
İşittim. Onların hepsi yalan ve uydurmadır!
Ey
Ümmü Eyyub! Sen böyle bir kötülük işledin mi?' diye sordu.
Ümmü
Eyyub:
'Hayır!
Vallahi, ben kat'iyyen öyle bir kötülük işlememişimdir!' dedi.
Ebu
Eyyub:
'Sen
böyle olunca, vallahi, Âişe senden daha hayırlıdır!1 dedi."[74]
Yine
Hz. Aişe der ki:
"Resûlullah
Aleyhisselam, Mescidde minberde ayakta dikilerek halka bir hutbe irad edip,
hutbesinde şehadet getirdikten ve Allah'a layık olduğu şekilde hamd ve senada
bulunduktan sonra:
'Aileme
töhmet isnad eden birtakım kimseler hakkında yapılması gereken iş hususundaki
görüşlerinizi bana açıklayınız!
Allah'a
yemin ederim ki; ben ailem hakkında hiçbir kötülük bilmiyorum! Onların zevcemi
itham ettikleri kişi hakkında da, vallahi, hiçbir kötülük bilmiyorum.
O,
benim evime, ben yanında olmaksızın hiç girmemiştir. Ne zaman bir sefere
çıktımsa, o da benimle birlikte çıkmıştr'[75]
buyurduktan ve iftiracı Abdullah b. Übeyy hakkında konuşacağı için mazur
görülmesini istedikten sonra:
'Ey
Müslümanlar cemaatı! Ailem hakkındaki iftirasıyla beni üzüntüye düşüren bir
adama karşı bana kim yardım eder?
Halbuki,
vallahi, ben ailem hakkında hayırdan başka birşey biliyor değilim.
Onlar
öyle bir adamın da adını ortaya attılar ki, ben onun hakkında da hayırdan başka
birşey bilmiyorum.
O,
ailemin yanına,[76] evlerimden bir eve de
hiçbir zaman yalnız girmezdi;[77] ancak
benimle birlikte girerdi'[78]
buyurdu.
Bunun
üzerine, Abduleşhel oğullarının kardeşi Sa'd b. Muaz, ayağa kalkıp:
'Yâ
Rasûlallah! Bana izin ver! Onun boynunu vuralım![79]
Eğer
o Evsten ise, onun hemen boynunu vururuz!
Eğer
Hazrec kardeşimizden ise, bize emredersen, onun hakkındaki emrini de yerine
getiririz!' dedi.[80]
Bunun
üzerine, Sa'd b. Ubâde ayağa kalktı-ki, kendisi Hazrec kabilesinin seyyidi, ulu
kişisi idi; bundan önce, iyi halli idi. Fakat, kabile taassup ve gayretine
kapılarak:
'Allah'ın
beka ve ebediyetine yemin ederim ki; sen yanılıyorsun! Sen onu öldüremezsin,
öldürmeye güç yetiremezsin![81]
Eğer
iftiracılar Evs kabilesinden olmuş olsalardı, onların boyunlarını vurmak
istemezdin[82] ve böyle konuş mazdın![83]
Sen
bize Cahiliye devrindeki davayı tutturmak, güttürmek, onu aramıza yeniden
sokmak mı istiyorsun?! Halbuki Allah onu yok etmiştir!1 dedi.[84]
Bunun
üzerine, Useyd b. Hudayr ayağa kalktı ve Sa'd b. Ubâde'ye:
'Allah'ın
beka ve ebediyetine yemin ederim ki; sen yanılıyorsun!
Vallahi,
biz muhakkak onu öldürürüz!
Sen
muhakkak münafıksın ki, münafıklar hesabına bizimle mücadele ediyorsun!1
dedi.[85]
Nihayet,
iki kabile ayaklandılar, hatta birbirleriyle çarpışmaya niyetlendiler!
Resûlullah
Aleyhisselam, minberde ayakta durarak, onları yatıştırmaya çalıştı.
Nihayet,
onlar sustular. Resûlullah Aleyhisselam da sustu."[86]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Sa'd b. Muaz ile Sa'd b. Ubâde arasındaki kırgınlığı gidermek
için Sa'd b. Muaz'ın elini tutarak bazı Evsîlerie birlikte Sa'd b. Ubâde'nin
evine gitti. Orada, görüşüp konuştular.
Sa'd
b. Ubâde yemek çıkardı, hep birlikte yediler ve dağıldılar.
Aradan
bir müddet geçtikten sonra, Sa'd b. Ubâde'nin elini tutarak bazı Hazrecîlerle
birlikte Sa'd b. Muaz'ın evine gitti. Oturup konuştular.
Sa'd
b. Muaz yemek çıkardı, hep birlikte yediler ve dağıldılar.[87]
"İftiracılar,
başta Abdullah b. Übeyy b. Selûl ve Haz recilerden yanında bulunanlar olmak
üzere, Hassan b. Sabit, Mıstah b. Üsâse ve Hamne binti Cahş ile halktan
birtakım kimselerdi.
Mıstarı,
Hamne ve Hassan, bu iftirayı dillerinden düşürmeyenlerdendi.[88]
Abdullah
b. Übeyy b. Selûl'e gelince, o, bu iftirayı kurcalayan, ortaya çıkaran,
açıklayan, yayan ve derleyip toparlayan kimse idi.
Günahın
en büyüğünü yüklenen de, onunla Hamne idi.[89]
Hamne
binti Cahş, aklınca, kızkardeşi Zeyneb binti Cahş'a rekabetimi kırmak için, bu
yolda yayılmayacak şeyler yayıyordu.[90]
Resûlullah
Aleyhisselamın Mescidde halka hitapta bulunduğu o günümü bütün ağlamakla
geçirdim.
Ne
gözümün yaşı diniyordu, ne de gözüme uyku giriyordu.
Ben
böylece iki gece, bir gündüz ağladım.
O
kadar gözyaşı döktüm ki, annemle babam, ağlamaktan ciğerlerim parçalanacak
sandılar.
Annem
ve babam yanımda oturdukları ve ben de ağlayıp durduğum sırada, Ensardan bir
kadın benimle birlikte ağlamak için benden izin istemiş, ben de kendisine izin
vermiştim. O da, oturup benimle birlikte ağlıyordu.
Biz
bu durumda iken, Resûlullah Aleyhisselam, ansızın içeri girdi. Selam verdikten
sonra, oturdu.
Halbuki,
Resûlullah Aleyhisselam, bundan önce, aleyhimde dedikodular başladığı günden
beri, yanımda hiç oturmamıştı.
Bir
ay beklediği halde, benim hakkımda kendisine birşey de vahyolunmamıştı.
Resûlullah
Aleyhisselam, oturunca, şehadet getirdikten sonra:
'Ey
Âişe!1 diyerek söze başladı ve:
'Senin
aleyhinde bana şöyle şöyle sözler erişti!
Eğer
sen bu isnadlardan berî, uzak isen, yakında Allah senin onlardan benliğini,
uzaklığını açıklayacaktır. Şayet böyle bir günaha yaklaştınsa, Allah'tan
yarlıganmak dile ve ona tevbe et!
Çünkü,
kul günahını itiraf ve arkasından da tevbe ettiği zaman, Allah onun tevbesini
kabul buyurur' dedi.
Resûlullah
Aleyhisselam sözlerini bitirince, gözümün yaşı kesiliverdi. Öyle kesiliverdi
ki, ağlamak için ondan bir damla bile bulamıyordum.
Hemen,
babama dönüp:
'Resûlullah
Aleyhisselama benim tarafımdan cevap ver!' dedim.
Babam:
'Vallahi,
Resûlullah Aleyhisselama ne diyeceğimi bilmiyorum!' dedi.
Anneme:
'Resûlullah
Aleyhisselama bu hususta benim tarafımdan cevap ver!' dedim.
Annem
de:
'Vallahi,
Resûlullah Aleyhisselama ne diyeceğimi bilmiyorum!' dedi.[91]
Vallahi,
o günlerde Ebu Bekir ailesinin başına gelen şeyin hiçbir ailenin başına
geldiğini bilmiyorum.
Babam
ve annem hakkımda konuşamadıkları zaman, ağladım.
'Vallahi,'
dedim, 'ben senin andığın, olmayan birşeyden dolayı hiçbir zaman Allah'a tevbe
etmeye-ceğim!'[92]
Ben
yaşı küçük bir kadın olduğum için, Kur'ân'dan kendimi savunacak kadar âyet
okuyamazdım.
'Vallahi,'
dedim, 'anladım ki; siz bu lafları işitmişsiniz ve hatta onlar gönüllerinizde
yer etmiş, onları doğrulamışsınız![93]
Şimdi,
ben size 'O kötülükten berîyim, uzağım!' desem-ki Allah biliyor, ben ondan
berîyim-beni doğrulam azsınız.
Faraza
'Ben kötü bir iş yaptım!' desem-ki Yüce Allah biliyor, ben böyle birşeyden
berîyim, uzağım-siz beni hemen doğrularsınız.
Vallahi,
ben kendimle size verecek misal bulamıyorum.
Ancak,
Yûsuf'un babasının dediği gibi ki, o, 'Bana düşen artık güzelce sabredip
katlanmaktır. Sizin anlatmakta olduğunuz şeye karşı yardımına sığınılacak,
ancak Allahtır' [Yûsuf: 18] demişti,' dedim.
Dönüp
döşeğime yattım."[94]
"Vallahi,
o zaman, ben yapılan iftiradan berî olduğumu, Allah'ın muhakkak beni ondan
beraat ettireceğini biliyordum.
Fakat,
vallahi, Yüce Allah'ın hakkımda Kur'ân'da tilavet edilir bir vahiy indireceğini
sanmıyor, ummuyor; şahsımı ilgilendiren bir iş için Kur'ân'da Allah tarafından
dile getirilmekten kendimi uzak ve aşağı görüyordum.
Ancak,
Resûlullah Aleyhisselamın uykuda göreceği bir rüya ile Allah'ın beni
iftiralardan beraat ettireceğini, aklayacağını umuyordum.
Vallahi,
daha Resûlullah Aleyhisselam yerinden kalkmamış ve ev halkından hiçbiri de
dışarı çıkmamış idi ki, vahiy geldi, kendisini vahyin ağırlık ve şiddetinden
terlemek gibi vahiy alâmetleri bürüdü.
Nitekim,
vahiy sırasında, kış gününde bile kendisinden inci taneleri gibi ter dökülürdü.[95]
Resûlullah
Aleyhisselam, Allahtan gelen emirle, kendisinden geçti. Elbisesiyle örtüldü.
Başının altına da, yüzü deriden bir yastık konuldu.
Vallahi,
ben, bunlan gördüğüm zaman,[96] hiç
korkmuyor, telaşlanmıyor, aldırış etmiyordum.[97]
Bilakis, seviniyordum.[98]
Çünkü,
atılan iftiralardan berî, uzak olduğumu biliyordum. Ben böyle olduğum halde,
elbette, Yüce Allah bana zulmedecek değildi.
Fakat,
anne ve babama gelince, Âişe'nin varlığı Kudret Elinde bulunan Allah'a yemin
ederim ki; Resûlullah Aleyhisselam o vahiy halinden çıkmadan Allah olayı
doğrulayacaktır diye korkularından, neredeyse öleceklerdi!
Kendisini
bürüyen o uyku hali geçince, Resûlullah Aleyhisselam oturdu.
Alnından
inci taneleri gibi dökülen ter damlalarını eliyle silerken[99]
gülüyordu ve kendisinin bana ilk söylediği söz:
'Müjde
yâ Âişe! Allah seni beraat ettirdi!' sözü oldu.[100]
O
sırada, çok öfkeli idim.
Annem
ve babam, bana:
'Kalk,
yanına varda, Resûlullah Aleyhisselama teşekkür et!' dediler.
'Vallahi,
ben ne kalkıp onun yanına varırım, ne ona, ne de sizlere teşekkür ederim.
Fakat,
ben ancak sizlerin işitip inkâr etmediğiniz ve gayrete gelemediğiniz o kötü
şeylerden beni berî ve uzak tutan âyetler indirmiş bulunan Allah'a hamd ve
şükür ederim!' dedim ."[101]
Yüce
Allah Hz. Âişe hakkında indirdiği âyetlerde şöyle buyurdu:
"O
uydurma haberi getirenler, içinizden bir zümredir. Onu siz kendiniz için bir
şer sanmayınız! Bilakis, o sizin için bir hayırdır.
Onlardan,
herkesin, kazandığı günah vardır. Onlardan, günahın büyüğünü üzerine alan,
yüklenen kimseye de* büyük bir azab vardır.
Ne
olurdu, onu işittiğiniz zaman, erkekve kadın mü'minler, kendi nefislerine kıyas
ederek hüsnüzan etselerdi de, 'Bu açık bir iftiradır!' deselerdi ya!
O
iftiracılar buna dört şahit getirselerdi ya!
Şahitleri
getiremeyince, onlar, Allah katında, muhakkak yalancıdırlar.
Eğer
dünyada ve ahirette Allah'ın fazi ve rahmeti üzerinizde bulunmasaydı, içine
daldığınız o iftiradan dolayı, sizi muhakkak büyük bir azab çarpardı.
Ortaya
atıldığı zaman, siz o iftirayı dillerinizle birbirinize yetiştiriyordunuz.
Hiç
bilginiz olmayan şeyi ağızlarınızla söylüyorve bunu kolay sanıyordunuz.
H
albuki, bu, Ali ah katı nda büyük bir vebaldir.
Ne
olurdu, onu işittiğiniz zaman, 'Bunu söylemek bize yakışmaz! Hâşâ! Bu, büyük
bir bühtandır!' deseydiniz ya!
Eğer
siz gerçekten iman eden kimseler iseniz, hiçbir zaman, bir daha bunun gibi
birşeye dön-meyesiniz diye, Allah size öğüt veriyor ve sizin için Allah
âyetlerini açıkça bildiriyor.
Allah
herşeyi hakkıyla Bilendir. Tam bir hüküm ve hikmet sahibidir.
Mü'minler
içinde fena sözlerin yayılıp duyulmasını arzu edenler yok mu? Onlar için,
dünyada ve ahirette çok elem verici bir azab vardır.
Onların
kimler olduğunu Allah biliyor, sizler bilmiyorsunuz.
Ya
üzerinizde Allah'ın fazi ve rahmeti olmasaydı; haliniz nice olurdu?
Gerçekten,
Allah, sizin için çok re'fetli ve merhametli bulunuyor!"[102]
İbn
Abbas'a göre; Yüce Allah, dört insanı dört şeyde beraat ettirmiş,yapılan
isnadlardan onları berî ve uzak kılmıştır:
1. Yûsuf Aleyhisselamı, ehlinden getirilen
şahidin dili ile,
2. Musa Aleyhisselamı, Yahudilerin
dedikodularından, elbisesini alıp götüren taşla,
3. Hz. Meryem'i, kucağındaki yeni doğmuş
oğlunu konuşturmak suretiyle,
4. Hz. Âişe'yi ise, zaman boyunca tilavet
edilecek olan Kur'ân-ı Kerîm'deki o azametli âyetlerle
beraat ettirmiştir ki, beraatin bu derece belagatlısı görülmemiş olup, Yüce
Allah bunu Resûlünün mer
tebesinin yüceliğini açıklamak için yapmıştır.[103]
Hz.
Âişe der ki:
"Yüce
Allah beraatim hakkındaki bu âyetleri indirince, babam Ebu Bekir,
akrabalığından ve fakirliğinden dolayı nafaka (geçimlik) vermekte bulunduğu
Mıstah b. Üsâse için:
'Âişe'ye
bu iftirayı söyledikten sonra, vallahi, ben de Mıstah'a hiçbir zaman birşey
vermem1 diye yemin etmişti.
Bunun
üzerine, Yüce Allah:
'Sizden,
fazilet ve servet sahibi olanlar, akrabasına, yoksullara, Allah yolunda hicret
edenlere vermelerinde kusur etmesin, onları affetsin! Onların yaptıklarına
bakmasın! Siz, Allah'ın sizi yarlıgamasını istemez misiniz? Allah, çok
yarlıgayıcı ve çok merhamet edicidir1 [Nûr: 22] âyetini indirdi.
Bunun
üzerine, Ebu Bekir
'Vallahi,
ben, Allah'ın beni yariıgamasını elbette arzu ederim' dedi, Mıstah'a
veregeldiği nafakayı, geçimliği vermeye başladı ve:
'Vallahi,
ben artık bunu ondan hiçbir zaman kesmem!' dedi."[104]
"Resûlullah
Aleyhisselam, beraatım hakkında Allah'tan telakki eylediği âyetleri halka
okuduktan sonra, iftirayı dilleriyle yaymakta en ileri gidenlerden iki erkekle
bir kadına hadd vurulmasını emir buyurdu.[105]
Mıstah
b. Üsâse ile Hassan b. Sabite ve Hamne binti Cahş'a hadleri vuruldu.[106]
Hadd
vurulanlar arasında Abdullah b. Übeyy b. Selûl de vardı."[107]
Baş
münafık Abdullah b. Übeyy b. Selûl ve onunla birlikte olan münafıklar hakkında
Münâfikûn sûresi indi.[108]
İnen sûrede onların tutum ve davranışları şöyle açıklandı:
"Münafıklar,
sana geldikleri zaman: 'Şehadet ederiz ki; sen muhakkak Allah'ın peygamberisin!1
dediler.
Allah
da bilir ki; sen elbette O'nun peygamberisin.
Fakat,
Allah, o münafıkların hiç şüphesiz yalancılar olduğunu da bilir.
Onlar,
yeminlerini bir kalkan edindiler de, Allah'ın yolundan saptılar.
Hakikaten,
onların yapmakta oldukları şeyler ne kötüdür!
Bu
da, onların zahiren mü'min, kalben kâfir olmaları yüzündendir.
Onların
kalblerinin üstüne küfür mührü basıldığından, imanın hakikatini anlayamazlar.
Onları
gördüğün zaman, belki gösterişleri, kalıp ve kılıkları hoşuna gider. Söz
söylemeye başlarlarsa, sözlerini dinlersin.
Halbuki,
onlar giydirilmiş kocaman kütükler gibidirler.
Her
gürültüyü kendi aleyhlerinde sanırlar.
Asıl
düşman onlardır.
O
halde, sen onlardan sakın.
Allah
gebertsin onları! Onlar nasıl da haktan döndürülüyorlar?!
Onlara:
'Geliniz! Allah'ın Peygamberi sizin için istiğfar ediversin (affedilmenizi
Allah'tan dilesin)!' denildiği zaman, başlarını çevirdiler. Gördün ki, onlar,
özür dilemeyi bile kibirlerine ye diremeyerek hâlâ yüz döndürüyorlar!
Sen
onlar için ha istiğfar etmişsin, ha etmemişsin, birdir!
Allah
onları kat'iyyen yarlıgamaz!
Şüphe
yok ki, Allah kâfirler güruhunu doğru yola iletmez!
Onlar
öyle kimselerdir ki, Allah'ın Peygamberinin yanında bulunan kimseleri
beslemeyiniz de, dağılıp gitsinler!' diyorlardı.
Halbuki,
göklerin ve yerin bütün hazineleri Allah'ındır! Fakat, o münafıklar anlamazlar!
Onlar:
'Eğer
Medine'ye dönersek, andolsun ki, en şerefli ve güçlü olan, en hakîr ve zayıf
olanı oradan muhakkak çıkaracaktır!1 diyorlardı.
Halbuki,
şeref ve güç Allah'ındır, Allah'ın Peygamberinin ve mü'minlerindir.
Fakat,
münafıklar bunu bilmezler."[109]
Bu
âyetler nazil olduğu zaman, baş münafık Abdullah b. Übeyy'e:
"Ebu
Hubab! Senin hakkında pek şiddetli âyetler nazil oldu!
Resûlullah
Aleyhisselama git de, senin için Allah'tan mağfiret dilesin!" denilmişti.
Fakat,
o, başını çevirip:
"Benim
ona iman etmemi emrettiniz, iman ettim!
Malımın
zekatını vermemi emrettiniz, verdim!
Muhammed'e
secde etmemden başka birşey kalmadı!" dedi.[110]
Abdullah
b. Übeyy bir hadise çıkardıkça, herkesten önce, onu kendi kavmi ayıplamakta,
kınamakta idiler.
Bunun
üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam, Hz. Ömer'e:
"Ey
Ömer! İş nasıl oldu, nereye vardı, gördün ya?
Vallahi,
sen bana 'Onu öldür!' dediğin zaman eğer onu öldürseydim, onun için yer
yerinden oynardı!
Fakat,
bugün öldürülmesini emretsem, o muhakkak öldürülür!" buyurdu.
Hz.
Ömer, kendi kendine:
"Vallahi,
şimdi bildim, anladım ki; Resûlullah Aleyhisselamın işinde, benim işimden daha
büyük bereket ve hayır vardır!" demiştir.[111]
Münâfıkûn
sûresi nazil olunca, Peygamberimiz Aleyhisselam Zeyd b. Erkam'ın kulağını
tuttu.
Sonra
da:
"İşte
bu, Allah yolunda kulağı ile vazifesini yerine getirmiş olan gençtir.[112]
Ey
Zeyd! Yüce Allah seni doğruladı!" buyurdu.[113]
Hz.
Cüveyriye, Benî Mustalıkların başkanı Haris b. Ebi Dırar'ın kızı olup,
amcasının oğlu Müsafi' b. Salvan'la evli idi.[114]
Kendisinin
kocası savaşta öldürülünce, dul kalmıştı.[115]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, esirleri mücahidler arasında bölüştürdüğü zaman, esir kadınlar arasında
bulunan Hz. Cüveyriye de, Sabit b. Kays b. Şemmas ile amcasının oğlunun
hissesine düşmüştü.[116]
Hz.
Cüveyriye, onlarla, dokuz ukiyye altın karşılığında serbest bırakılmak üzere,
kesişme yapmışü.[117]
Hz.
Cüveyriye, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına gelip:
"Yâ
Rasûlallah! Ben, Benî Mustalıkların başkanı Haris b. Ebi Dinar'ın kızıyım.
Bildiğin
gibi, esirlik belasına uğramış, Sabitb. Kays ile amcasının oğlunun hissesine
düşmüş, kendimi dokuz ukiyye altın karşılığında serbest bıraktırmak üzere
kesişme yapmış bulunuyorum.
Ödemek
zorunda kaldığım kurtulmalık akçesine senden yardım dilemeye geldim" dedi.[118]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, ona:
"Senin
için bundan daha hayırlı olanı yok mudur?" diye sordu.
Hz.
Cüveyriye:
"Nedir
o hayırlı olan?" diye sordu.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Senin
tarafından kurtulmalık akçesini benim ödemem ve seni zevceliğe kabul
etmemdir!" buyurdu.
Hz.
Cüveyriye:
"Olur
yâ Rasûlallah!" dedi.[119]
Hz.
Cüveyriye der ki:
"Resûlullah
Aleyhisselam bizim taraflara doğru geldiği sırada, biz Müreysi1 suyu
üzerinde bulunuyorduk.
Çok
geçmeden, gözüme tasvir ve tarif edemeyeceğim kadar çok sayıda insanlar, atlar
ve silahlar görünmüştü!
Müslüman
olduğum ve Resûlullah Aleyhisselam tarafından zevceliğe kabul buyurulduğum
zaman Müslümanlara baktım, onlar hiç de evvelce gözüme görünmüş oldukları kadar
çok sayıda değildiler.
Anladım
ki; Allah tarafından, müşriklerin kalblerine korku düşürülmek için böyle çok
gösterilmişlerdi.[120]
O
sırada, Haris b. Ebi Dırar da, kızının kurtulmalığı olmak üzere yanına develer
alarak Medine'ye doğru gelmekte idi.
Akik
vadisinde iken, develere baktı, ikisine tamah ederek kıyamadı. Onları Akik'te
iki dağ arasında bir kuytuya sakladıktan sonra, Peygamberimiz Aleyhisselamın
yanına geldi ve:
"Yâ
Muhammedi Siz benim kızımı esir etmiştiniz! [121]
Benim
kızım gibi bir kadın esir olarak tutulamaz! Bu, benim mevkiim ve şerefimle
bağdaşmaz!
Sen
onu serbest bırak!" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Onu,
dilediğini seçmekte serbest bırakmamızı uygun ve güzel bulur musun?" diye
sordu.
Haris
b. Ebi Dırar:
"Evet!
Sen, bunu yaparsan, üzerine düşeni yerine getirmiş olursun" dedi ve
kızının yanına vanp:
"Şu
zât, seni dilediğin yolu seçmekte serbest bıraktı. Sen sakın bizi rezil ve
rüsvay etme!" dedi.
Hz.
Cüveyriye:
"Ben
Resûlullah Aleyhisselamı tercih ediyorum!" deyince, Haris:
"Vallahi,
sen bizi rezil ve rüsvay ettin" dedi.[122]
Haris
b. Ebi Dırar, Peygamberimiz Aleyhisselama:
"Şu
develer, kızımın kurtulmalığıdır!" dediği zaman, Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Akikte,
filan dağ arasında, filan kuytuya saklamış olduğun iki deve nerede kaldı?
Onları ne diye getirmedin?" buyurunca, Haris b. Ebi Dırar
"Ben
şehadet ederim ki; Allah'tan başka ilah yoktur! Sen Muhammed de, Allah'ın
resûlüsün! Vallahi, bunu Allah'tan başka bilen yoktu!" diyerek; hem
kendisi, hem de kendisiyle birlikte iki oğlu ve kavminden yanında bulunan
kişiler Müslüman oldular.[123]
Yüce
Allah hepsinden razı olsun!
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Sabit b. Kays'a haber gönderip, Hz. Cüveyriye'yi istedi.
Sabit
b. Kays:
"Babam,
anam sana feda olsun yâ Rasûlallah! Onu sana bağışladım!" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, kurtulmalık akçesini ödeyip Hz. Cüveyriyeyi serbest bıraktıktan[124] ve
babasına teslim ettikten sonra, onu, zevceliğe kabul etmek üzere babasından
istedi. Haris b. Ebi Dırar da, buna muvafakat etti.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Hz. Cüveyriye'ye 400 dirhem mehirverdi.[125]
Hz.
Cüveyriye'nin asıl adı Berre iken, Peygamberimiz Aleyhisselam onu Cüveyriye
adına çevirdi.[126]
Hz.
Âişe derki:
"Resûlullah
Aleyhisselamın Cüveyriye ile evlendiğini haber alınca, Müslümanlar, ellerindeki
Benî Mustalık esirlerini, 'Resûlullah Aleyhisselamın hısımlarıdır!' diyerek
serbest bıraktılar.
Böylece,
Benî Mustalık kadınlarından 100 kadın serbest bırakılmış oldu.
Ben,
kavmi için, Cüveyriye'den daha hayırlı bir kadın bilmiyorum !"[127]
Hz.
Cüveyriye çok oruç tutar, çok namaz kılar.[128]
günlerinin yarısını Allah'ı zikirle geçirirdi.[129]
Yüce
Allah ondan razı olsun![130]
Hicretin
5. yılında Müzeynelerden 10 kişilik bir heyet gelip Müslüman oldular. Heyete
katılanların isimleri:
1. Huzâî b. Abdi Nühm,
2. Bilal b. Haris,
3. Numan b. Mukarrin,
4. Ebu Esma,
5. Üsâme,
6. Ubeydullah b. Dürre,
7. Bişrb. Muhtefir,
8. Dümeyn b. Saîd,
10. Amr b. Avf idi.[131]
Huzâî
b. Abdi Nühm, Müzeynelerin Nühm adındaki putunun bakıcısı idi.
Peygamberimiz
Aleyhisselamın Medine'de İslâm dinini yaymakta olduğunu işitince, putun yanına vanp
onu kırmış, söylediği bir şiirde bunu şöyle anlatmıştır
"Her
zaman yaptığım gibi, yine, Recep ayında kurban kesme merasimini yanında
yapayım, kurban keseyim diye Nühm'ün yanına varmıştım.
Orada
aklım başıma gelince, kendi kendime:
'Hiç
böyle dilsiz, akılsız ilah mı olur?' dedim ve hemen Nühm'den ve onun için
kurban kesmekten vazgeçtim.
Artık,
benim bugün dinim Muhammed'in dinidir.
İlah
da, ancak, göklerin yüce şanlı ilahıdır!"
Bundan
sonra, Huzâî, Medine'ye gelip Peygamberimiz Aleyhisselamla görüşerek Müslüman
oldu ve kavmi olan Müzeynelerin de Müslüman olacakları hakkında Peygamberimiz
Aleyhisselama söz verdi.[132]
Kendisi,
Peygamberimiz Aleyhisselama şahsen bey'at ettiği gibi,[133]
Müzeyneler adına da bey'atta bulunmuştu.
Müzeynelerin
yanına döndüğü zaman onları umduğu ve sandığı gibi bulamayınca, utancından
Medine'ye dönemedi, yurdunda oturdu, kaldı.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Hassan b. Sabit'i çağırdı ve:
"Huzâî'ye,
kabilesi adına yapmış olduğu bey1 atı, kendisini zemmetmeden,
yermeden hatırlat!" buyurdu.
Hassan
b. Sabit de, söylediği dört beyitlik şiirde:
Verilen
sözü yerine getirmenin kabahatleri yıkayıp gidereceğini,
Kendisinin
Osman b. Amrların en ulusu ve şereflisi bulunduğunu,
Resûlullaha
yaptığı bey'at'ın hayra hayır eklemiş olduğunu,
Kendisini
birşeyler yapmaktan âciz görmemesini,
Mensubu
bulunduğu Addâların hiç de âciz olmadıklarını... açıklayarak Huzâî'yi harekete
getirdi.
Bunun
üzerine, Huzâî, kalkıp kavminin yanına vardı ve:
"Ey
kavmim! Şu şair adam Allah için size hitab ediyor, sizin Müslüman olmanızı
istiyor!" dedi.
"Bizim
sana karşı bir diyeceğimiz yok!" diyerek ona boyun eğdiler, Müslüman
oldular ve Peygamberimiz Aleyhisselama bir heyet gönderdiler.
Hicretin
5. yılında Recep ayında, Müzeynelerin Mudar kolundan Müslüman olmak üzere
Medine'ye gelen heyet400 kişilikti.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, onları, yurtlarında durmalarına rağmen Muhacir saydı ve:
"Siz
nerede olursanız olun Muhacirsiniz!
Muhacirlik
şerefini kazandınız! Mallarınızın başına dönünüz!" buyurdu.
Bunun
üzerine, Müzeyneler, yurtlarına döndüler.[134]
Müzeynelerden
Numan b. Mukarrin der ki:
Dörtyüz
Müzeyneli, Resulullah Aleyhisselamın yanına geldik. Resulullah Aleyhisselamın
bize buyuracağını buyurdu.
Bazıları:
‘Ya
Rasulallah! Bizim yolda yiyeceğimiz, azığımız yok!’ dedi.
Peygamber
Aleyhisselam, Ömer’e:
‘Onlara
azık hazırla!’ buyurdu.
Ömer:
‘Benim
yanımda, fazla olarak bir yığın hurmadan başka bir şey yok!
O
kadarcık hurmanın da, bunların ihtiyaçlarını karşılayabileceğini sanmıyorum”
dedi.
Peygamber
Aleyhisselam:
‘Git
de, onlara azık hazırla!’ buyurdu.
Ömer
bizi kendisine ait çardağa götürdü. Orada, boz deve gibi bir hurma yığını
vardı.
Ömer:
‘Alınız!’
dedi.
Müzeyne
cemaatı, ondan, ihtiyaçları kadar hurma aldılar.
Ben,
onların en sonra alanlarının içinde idim.
Dönüp
hurma öbeğinde baktım, onu hiç eksilmiş bulmadım!
Halbuki
ondan dörtyüz kişi hurma yüklemişlerdi!”[135]
Hicretin
5. yılında,[136] Kurban bayramında,
kesilecek kurbanların etlerinden yararlanmak için pek çok sayıda fakir çöl
Arabı Medine’ye akın edip gelmişlerdi.
Bunun
üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam, kurban kesen müslümanlara:
“Kendinize
üç günlük et alıkoyunuz, geride kalanını dağıtınız![137]
Sizden
her kim kurban keserse, bayramın üçüncü gecesinden sonra evinde kurban etinden
bir şey bulunduğu halde sabahlamasın!” buyurdu.[138]
Bundan
sonrakiKurban Bayramı gelince, Peygamberimiz Aleyhisselama:
“Ya
Rasulallah! Evvelki seneki bayramda, halk kurbanlarından yararlanıyor, onların
yağını eritiyor, derilerinden de su tulumları yapıyorlardı. Bunlar hakkında ne
buyurursun?” diye soruldu.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
“Bunda
ne sakınca var?” buyurdu veya buna benzer bir söz söyledi.
Bunun
üzerine müslümanlar:
“Ya
Rasulallah! Geçen yıl sen bize üç günlük nafakadan fazlası için et
biriktirmeyi, alıkoymayı yasaklamıştın?” dediler.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
“Ben
bunu geçen yıl yardım istemek için gelen fakir çöl Araplarının çokluğundan
dolayı size yasaklamıştım” buyurdu.[139]
Ashab:
“Ya
Rasulallah! Kurban etini geçen yıl yaptığımız gibi mi dağıtacağız?” diye
sordular.[140]
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
“Artık
bu yıl hem kendiniz yiyiniz, hem başkalarına yediriniz, hem biriktiriniz, hem
de fakirlere tasadduk ediniz, dağıtınız!” buyurdu.[141]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Hicretin 5. yılında, Zilhicce ayında,[142]
attan hurma kütüğünün üzerine düşüp, bacağının sağ yanının derisi sıyrıldı.
Namazlarını oturarak kılmak zorunda kaldı. Kendilerini ziyarete gelen
sahabilerine de, oturdukları halde namaz kıldırdı.
Namaz
bitince:
"İmam,
kendisine uyulması için imam olmuştur.
Böyle
olunca, imam tekbir aldı mı, siz de tekbir alınız!
İmam
rükua vardı mı, siz de rükua varınız!
İmam
'Semiallahü limen hamiden1 diyerek rükudan doğrulunca, siz de
'Rabbena ve lekelhamd!1 diyerek doğrulunuz!
İmam
secde edince, siz de secde ediniz!
İmam
secdeden başını kaldırınca, siz de secdeden başınızı kaldırınız!
İmam
namazı oturarak kılarsa, siz de toptan oturarak kılınız!" buyurdu.[143]
[1] İbn İshak.İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 303.
[2] Nesefi, Medâıik, c. 4,
s. 258.
[3] Vâkıdî, M egâzf, c. 1,
s. 41 5.
[4] İbn İshak.İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 303.
[5] İbn Sa'd, Tabak
âtü'l-kübrâ, c. 2, s. 65.
[6] Vâkıdî, M egâzf, c. 1,
s. 41 5, Halebî, İnsânu'l-uvûn, c. 2, s. 595.
[7] İbn Sa'd, Tabakât, c. 2,
s. 65, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 392, 395.
[8] Vâkıdî, M egâzf, c. 1,
s. 41 541 6.
[9] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 3, s. 338, Buhârî, Sahîh, c. 4, s. 160, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1998-1 999,
Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 418.
[10] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, t 2, s. 65.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 4/385-386.
[11] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s.
416. 12.
[12] Taberî, Tefsir, c. 28,
s. 11 3-114.
[13] İbn İshak.İbnHişam,
Sîre,c.3, s. 303.
[14] İbn İshak.İbnHişam, c.
3, s. 303, Buhârî, t 6, s. 67, Müslim, c. 3, s. 1999.
* Muhacirler, Medine'ye geldikleri zaman, salıca
Ensardan az idiler. Sonradan, Muhacirler çoğalmış, E nsar azalmıştır (Ahmed b.
Hanbel, c. 3, s. 393, Buhâri", c. 6, s. 66).
[15] İbn İshak.İbnHişam,
Sîre, c. 3, s. 303, Taberî, Tefsir, c. 28, s. 114.
[16] İbn İshak.İbnHişam,
Sîre, c. 3, s. 303, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 393, Buhârî, Sahîh, c. 4,
s. 160, Müslim, Sahih, c.3, s. 1999, Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 418.
[17] İbn İshak.İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 303.
[18] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
416417, Halebî, İnsânu'l-uvûn, c. 2, s. 596.
[19] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 3, s. 373, Buhârî, Sahîh, c. 4, s. 64-65.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
4/387-388.
[20] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s.
417, Taberî, Tefsfr.c. 28, s. 114.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 4/388-389.
[21] Taberî, Tefar, c. 28, s.
11 4.
[22] M. Asım Köksal, İslam
Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/389.
[23] M. Asım Köksal, İslam
Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/389-390.
[24] İbrı İshak.İbnHişam,
Sîre,c.3, s. 304.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 4/390-391.
[25] İbn İshak.İbnHişam,
Sîre,c.2, s. 209.
[26] İbrı İshak.İbnHişam,
Sîre,c.3, s. 304.
[27] Vâki cif, Megâzr,c.2, s.
423, Halebî, İnsânu'l-uvûn, c. 2, s. 600.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
4/391.
[28] İbn İshak.İbnHişam,
Sîre,c.3, s. 305.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 4/392.
[29] Zemahşerf, Keşşaf, c. 4,
s. 110, Diyarbekıf, Târîhu'l-hamîs, c. 1, s. 472, Halebî, İnsanu'l-uvûn, c. 2,
s. 602.
[30] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, t 2, s. 65.
[31] Sem hûdf, Vefâu'l-vefâ,
c. 1, s. 315.
[32] Zemahşerf, Keşşaf, c. 4,
s. 110.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
4/392-393.
[33] Zührî, Megâzî.s.
116-117, İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 310, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.
6, s. 195, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 55-56, Müslim, Sahih, c. 4, s. 2130, Taberî,
Tefsir, c. 18, s. 90, Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, c. 4, s. 63, 65.
[34] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre,c.3, s. 311, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 428.
* Ashabdan olup, gazalarda ordunun
arkasında kalarak Müslümanların eşyalarından düşmüş, kalmış olanları toplamak
ve sahiplerine teslim etmekle görevli idi (Süheylf, Ravdu'l-ünüf, c. 6, s. 437)
[35] Zührî, s. 117, İbn
İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 311, Vâkıdî, c. 2, s. 428, Ahmed b. Hanbel, c. 6, s.
195, Buhârî, c. 5, s. 56, Müslim, c. 4, s. 2131, Taberî, c. 1 8, s. 90,
Beyhakî, c. 4, s. 65-66.
[36] Zührî.s. 117, Vâkıdî, c.
2, s. 428, 429, Ahmed b. Hanbel, o. 6, s. 195, Müslim, o. 4, s. 21 31, Taberî,
c. 28, s. 90, Beyhakî, c. 4, s.66.
[37] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 311, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 429.
[38] Zührî, Megâzî, s. 117,
İbn İshak, İbn Hişam , c. 3, s. 311, Vâki df, c. 2, s. 429, Ahmed b. Hanbel,
Müsned, c. 5, s. 195, Buhârî, Sahîh, c. 5, s. 56, Müslim, Sahîh, c. 4, s. 2131,
Taberî, Tefsfr, c. 1 8, s. 90, Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, c. 4, s. 66.
[39] İbn İshak, İbn Hişam, o.
3, s. 311 , Vâkıdî, c. 2, s. 429.
[40] İbn İshak, İbn Hişam, c.
3, s. 311
[41] Zührî, s. 117, İbn
İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 311, Vâkıdî, c. 2, s. 429, Ahmed b. Hanbel, c. 6, s.
195, Buhârî, c. 5, s. 56, Müslim, c. 4, s. 2131.
[42] .Zührî, s. 117, Vâkıdî,
c. 2, s. 429, Ahmed b. Hanbel, c. 6, s. 195, Buhârî, c. 5, s. 56, Müslim, c. 4,
s. 2131, Taberî, Tefsfr, o. 18, s. 90, Beyhakî, o. 4, s. 66.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
4/393-395.
[43] İbn Sa'd. Tabakât. c. 2.
s. 65.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 4/395.
[44] Zemahşerf, Keşşaf, c. 3,
s. 52, Neseff, Medârik, c. 3, s. 134.
[45] Taberî, Tefsfr, c. 18,
s. 89, Zemahşerf, Keşşaf, c. 3, s. 52.
[46] İbn İshak, İbn Hişam, c.
3, s. 311 , Vâkıdî, c. 2, s. 429.
[47] Zührî, s. 118, Ahmed b.
Hanbel, c. 6, s. 195, Buhârî, c. 5, s. 56, Müslim, c. 4, s. 2131, Taberî,
Tefsfr, c. 18, s. 90, Beyhakî, c. 4, s.69.
* Hi. Âişe'nin hastalığı humma idi (Ahmed
b. Hanbel, M üsned, c. 6, s. 367).
[48] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre,c.3, s. 311, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 429.
[49] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre,c.3, s. 311.
[50] Zührî, Megâzî, s. 11 8,
Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 429, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 195, Buhârî,
Sahîh, c. 5, s. 57, Müslim, Sahîh, c. 4, s. 2131, Taberî, Tefsfr, c. 18, s. 90,
Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, c. 4, s. 67.
[51] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre,c.3, s. 311-312.
[52] Zührî, Megâzî, s. 118,
Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 1 95, Buhârî, Sahîh, c. 5, s. 57, Müslim,
Sahîh, c. 4, s. 2131.
[53] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 6, s. 59-60, Buhârî, Sahîh, c. 6, s. 11, Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 332-333.
[54] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 6, s. 195, Buhârî, Sahîh, c. 5, s. 57, Müslim , Sahîh, c. 4, s. 2132.
[55] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 6, s. 60, Buhârî, Sahîh, c. 6, s. 11, Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 333.
[56] Zührî, Megâzî, s. 118,
Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 1 95, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 155, Müslim,
Sahîh, c. 4, s. 2132.
[57] M. Asım Köksal, İslam
Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/395-398.
[58] Zührî, Megâzî, s.
118-119, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 429, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 195,
Buhârî, Sahih, c. 5, s. 57, Müslim, Sahih, c. 4, s. 2132.
[59] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 6, s. 60, Buhârî, Sahih, c. 6, s. 11-12, Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 333.
[60] İbn İshak.İbnHisam,
Sîre.c.3, s. 312, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 429.
[61] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 6, s. 60, Buhârî, Sahih, c. 6, s. 12, Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 333.
[62] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 6, s. 195, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 57, Müslim , Sahih, c. 4, s. 2133.
[63] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 6, s. 60.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
4/398-399.
[64] Buhârî, Sahih, c. 6, s.
60-61.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
4/399-400.
[65] Hz. Ali, halk arasında
çalkalanan dedikodulardan Peygamberimiz Aleyhisselam m son derecede üzülmekte
olduğunu görünce, bu üzüntülerden kurtulması için, belki de, yarayı ateşle
dağlayarak tedavi etmek kabilinden ve son bir çare olmak üzere, ayrılma
hususuna hiçbir ardniyeti olmaksızı n işaret etm ek istemişti (İbn Kayyı m,
Zâdu'l-m ead, c. 2, s. 126).
[66] Zührî, Megâzî, s. 11 9, İbn İshak.İbn Hişam.Sîre, c. 3,
s. 313-314, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 430, Ahmed b. Hanbel, c. 6, s. 196,
Buhârî, c. 6, s. 7.
* Gerçekten de, kendisi hasür bir kimse idi.
Kadınlarla olacak bir işi yoktu (İbn İshak, İbn Hişam , Sîre, c. 3, s. 319,
Zehebî, Megâzî, s. 232).
[67] Ahm ed b. Hanbel,
Müsned, c. 6, s. 6, Buhârî, Sahih, c. 6, s. 1 2, Müslim, Sahih, c. 4, s. 21 38,
Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 334.
[68] Zührî, Megâzî, s. 119,
İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 313, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s.
196, Müslim, Sahih, c. 4, s. 2133.
[69] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 313.
[70] Ahm ed b. Hanbel,
Müsned, c. 6, s. 197, Buhârî, Sahih, c. 6, s. 9.
[71] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
430.
[72] Ahm ed b. Hanbel,
Müsned, c. 6, s. 60, 197, Buhârî, Sahih, c. 6, s. 9.
[73] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
430, 431 .
[74] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 315, Vâkıdî, Megâzı, c. 2, s. 434, Taberı, Tefsir, c. 18, s. 96.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 4/400-402.
[75] Ahm ed b. Hanbel,
Müsned, c. 6, s. 59, Buhârî, Sahih, c. 6, s. 11, Müslim, Sahîh, c. 4, s.
2137-21 38, Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 332.
[76] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 6, s. 196, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 58, Müslim , Sahih, c. 4, s. 2133-2134.
[77] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre,c.3, s. 312.
[78] İbn İshak, İbn Hişam, c.
3, s. 312, Ahmed b. Hanbel, c. 6, s. 196, Buhârî, c. 5, s. 58 Müslim , c. 4, s.
2133-2134.
[79] Buhârî, Sahih, c, 6, s.
11, Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 332.
[80] Ahmed b. Hanbel, c. 6,
s. 1 96, Buhârî, c. 6, s. 7, TirmizT, c. 5, s. 332.
[81] Ahmed b. Hanbel, c. 6,
s. 1 96, Buharı, c. 6, s. 7, Tirmizî, c. 4, s. 21 34.
[82] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 6, s. 59, Buhârî, Sahih, c. 6, s. 11, Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 332.
[83] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre,c.3, s. 313.
[84] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
431.
[85] Ahm ed b. Hanbel,
Müsned, c. 6, s. 196, Buhârî, Sahih, c. 6, s. 7-8, M üslim, Sahîh, c. 4, s.
2134. 82.
[86] Ahmed b. Hanbel, c. 6,
s. 1 96, Buhârî, c. 6 s. 8, Müslim, c. 4, s. 2134.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
4/402-404.
[87] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
435.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 4/404.
[88] İbn İshak, İbn Hişam, c.
3, s. 312, .Ahmed b. Hanbel, c. 6, s. 60, Buhârî, c. 5, s. 56.
[89] Buhârî, c. 6,s.13,
Müslim, c. 4, s. 2138, Tirmizî, c. 5, s. 335.
[90] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre,c.3, s. 313.
[91] Zührî, Megâzî, s.
120-121 , Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 432, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 196,
Buhârî, Sahih, c. 5, s. 58-59, Müslim, Sahîh, c. 4, s. 2134-2135, Taberî,
Tefsir, c. 18, s. 91 -92.
[92] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre,c.3, s. 314, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 433.
[93] Zührî, Megâzî, s. 1 21,
Vâkıdî, c. 2, s. 432, Ahmed b. Hanbel, c. 6, s. 1 96, Buhârî, c. 5, s. 59,
Müslim, c. 4, s. 2135.
[94] M. Asım Köksal, İslam
Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/404-406.
[95] Zührî, Megâzî, s. 121,
Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 432-433, Ahmed b. Hanbel, Müsned,c.6, s. 197 Buhârî,
Sahih, c. 5, s. 59, Müslim, Sahih, c. 4, s. 2135-36.
[96] İbn İshak.İbnHişam,
Sîre,c.3, s. 314-315, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 433.
[97] İbn İshak.İbn Hişam,
Sîre,c.3, s. 315.
[98] Vâkıdi, Megâzî, c. 2, s.
433.
[99] İbn İshak.İbnHisam,
Sîre.c.3, s. 315, Vâkıdî, Megâzî, c. 2. s. 433.
[100] Zührî, s.121, Vâkıdî, c.
2, s. 433-434, Ahmed b. Hanbel, c. 6, s. 197, Buhârî, t 5, s. 59, Müslim, c. 4,
s. 2136.
[101] Ahmed b. Hanbel, c. 6,
s. 60, Buhâıf, c. 6, s. 13, Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 335, Taberî, Tefsfr, c.
18, s. 94.
* Günahın en büyüğünü yüklenen, Abdullah b.
Übeyy ile onun evinde toplanan kimseler idi (Taberî, Tefsfr, c. 18, s. 89).
[102] Nûr sûresi: 11-20.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
4/407-409.
[103] Zemahşerf, Keşşaf, c. 3,
s. 57, Neseff, Medâıik, c. 3, s. 138.
[104] Zührî, Megâzî, s. 1 22,
İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 316-31 7, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6,
s. 197, Buhârî, SahıVı, c. 5, s. 60, c. 6, s. 9, Müslim, Sahih, c. 4, s. 2136.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
4/409-410.
[105] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 315, Ahmed b.Hanbel, Müsned, c. 6, s. 35, Ebu Dâvud, Sünen, c.
4, s. 162, İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 857, Beyhakî, Sünenü'l-kübrâ, c. 8, s.
250.
[106] İbn İshak. İbn Hişam,
Sîre,c.3, s. 315, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 35.
[107] Zemahşerî, Keşşaf, c. 3, s. 55, Nesefî, Medârik, c. 3, s. 136, Diyarbekrî, Târîhu'l-hamîs, c. 1, s. 535.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 4/410.
[108] İbn İshak.İbnHişam,
Sîre,c.3, s. 305.
[109] M ün âti kûn sûresi:
1-8.
[110] Taberî, Tefsir, c. 28,
s. 110.
[111] İbn İshak, İbn Hisam,
Sîre, c. 3, s. 305.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 4/410-412.
[112] İbn İshak.İbnHişam,
Sîre,c.3, s. 305.
[113] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 4, s. 373, Buhârî, Sahih, c. 6, s. 64.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
4/412.
[114] İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, t 8, s. 116, İbn Habto,
Kitâbu'l-muhabber, s. 89.
[115] İbn Sa'd Tabakât, c. 2,
s. 64, Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 441.
[116] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 307.
[117] İbn Sa'd, Tabakât, c. 2,
s. 64, Belâzurî, Ensâb, c. 1, s. 411.
[118] M. Asım Köksal, İslam
Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/413.
[119] İbn İshak, İbnHisam,
Sîre,c.3, s. 307, İbn Sa'd, Tabakât, c. 8, s. 116-117, Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 6,s.277,Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 22.
[120] Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s.
408-409, Halebî, İnsânu'l-uyûn, c. 2, s. 594.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 4/413-414.
[121] İbn İshak, İbn Hisam,
Sîre, c. 3, s. 308.
[122] İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 8, s. 118-119.
[123] İbn İshak, İbn Hisam,
Sîre, c. 3, s. 308.
[124] Vâkıdî, Megâzî.c.2, s.
411.
[125] İbn İshak, İbn Hisam,
Sîre, c. 3, s. 308.
[126] İbn Şa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 8, s. 118.
[127] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 307-308, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 8, s. 117, Ahmed b.
Hanbel, Müsned,c.6, s. 277.
[128] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 8, s. 119.
[129] İbn Sa'd, Tabakât.c. 8,
s. 119, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 430, Müslim, Sahîh, c. 4, s. 2090,
Ebu Dâvud, Sünen, c. 2, s. 81 , Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 556, İbn Mâce, Sünen,
c. 1251-1252, Nesâf, Sünen, c. 3, s. 77.
[130] M. Asım Köksal, İslam
Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/414-416.
[131] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 1, s. 291.
[132] Ebu'l-Münzir Hişam,
Kitâbu'l-asnâm, s. 3940.
[133] İbn Esîr, Usdu'l-gâbe, c.
2, s. 132.
[134] İbn Sa'd, Tab akâtü
'l-kübrâ, c. 1, s. 291 -292.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 4/416-418.
[135] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 5, s. 445, Beyhaki, Delailü’n-nübüvve, c.5, s.365-366, Suyuti,
Hasaisü’l-Kübra, c. 2, s. 165-166, Zürkani, Mevahibu’l-ledünniyye Şerhi, c. 2,
s. 37.
[136] Semhudi, Vefau’l-Vefa,
c. 1, s. 310, Diyarbekri, Tarihu’l-Hamis, c. 1, s. 503.
[137] Malik, Muvatta’, c. 1,
s. 484, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 51, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1561, Ebu
Davud, Sünen, c. 3, s. 99, Nesai, Sünen, c. 7, s. 235.
[138] Buhari, Sahih, c. 6, s.
239, Müslim, Sahih
[139] Malik, Muvatta’ c.2,
s.454, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.6, s.51, Müslim, c.3, s.1561, Ebu Davud, c.3,
s.99, Nesai, c.7, s.235.
[140] Buhari, Sahih, c. 6, s.
239.
[141] Malik, c. 2,s.484, Ahmed
b. Hanbel, c.6, s.51, Buhari, c.6, s. 239, Müslim, c. 3, s. 1561, Ebu Davud, c.
3, s. 99, Nesai, c. 7, s. 235.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/419-420.
[142] İbn Hibbân'dan naklen
İbn Hacer, Fethu'l-bârî, c. 2, s. 149.
[143] Mâlik, Muvatta1,
t 1,s. 135, ^med b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 110-300, Buharı, Sahih, c. 1, s.
110, Müslim, SahiTı, c. 1, s. 308, EbuDâvud, Sünen, c. 1,s.164, Tirmizî, Sünen,
c. 1, s. 230, Beyhakî, Sünenü'l-Kübrâ, c. 2, s. 303.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
4/420.