Seferin Tarihi, Mevkii, İsmi ve Sebebi
Ashabdan Bazılarının Medine'de Görevlendirilişi
Medine'den Yola Çıkış ve Yola Çıkanların Sayısı
Hazırlanan Kurbanlık Develerin Sayısı
Müslümanların Atlıları ve Yanlarında Taşıdıkları
Silahlar
Bir Süvari Birliğinin Öncü Olarak Yola Çıkarılışı
Medine Çevresindeki Bedevî Arapların Sefere
Katılmaktan Kaçınmaları
Hz. Ömer'le Sa'd b. Ubâde'nin Endişeleri
Kurbanlık Develerin Alâmetlenişi
Büsr b. Süfyan'ın Tecessüs İçin Mekke'ye Gönderilişi
Peygamberimiz Aleyhisselamın Zülhuleyfe'den
İtibaren Uğradığı Yerler
Ebvâ'da ve Veddan'da Peygamberimiz Aleyhisselama
Getirilen Hediyeler
Kureyş Müşriklerinin Kararları ve Bir Süvari
Birliğini Kurâu'l-Gamîm'e Göndermeleri
Kureyş Müşriklerinin Ehâbiş'ten Kendilerine Tâbi
Olanlar ile Sakîf'leri Yanlarına Almaları ve
Ehâbiş'e Evlerinde Ziyafet Çekmeleri
Kureyş Müşriklerinin Dağ Başlarına Gözcüler
Dikmeleri ve Karargâhlarını Beldah'ta Kurmaları
Peygamberimiz Aleyhisselamın Gadîrü'l-Eştat'a
Gelişi
Büsr b. Süfyan'ın Kureyş Müşrikleri Hakkında
Edindiği Bilgiler
Peygamberimiz Aleyhisselamın Gamîm'de Durup
Ashabına Hitabda Bulunması ve Durum
Hakkındaki Görüşlerini Sorması
Zâtü'l-Hanzal Tepesinin Fazileti ve Kızıl
Develiden Başkalarının Yarlıganışı
Kasvâ'nın Çöküşü ve Peygamberimiz Aleyhisselamın
Kureyş Müşrikleri Hakkındaki Va'di
Peygamberimiz Aleyhisselamın Namazlarını
Hudeybiye'nin Harem Hududu İçine Giren Yerinde Kılışı
Susuz Kuyudan Su Fışkırtılması Mucizesi
Peygamberimiz Aleyhisselamın Parmağından Pınar
Gibi Su Akıtması
Hudeybiye'de Peygamberimiz Aleyhisselamın Duasıyla
Yağmur da Yağışı ve Yağmuru Yıldızın
Yağdırdığını Söylemenin İmansızlık Oluşu
Büdeyl ile Arkadaşlarının Peygamberimiz
Aleyhisselama Kureyş Müşriklerinin Hazırlıkları ve
Maksatları Hakkında Bilgi Vermeleri ve
Peygamberimizin Söylediklerini Müşriklere Aktarmaları
Kureyş Müşriklerinin Büdeyl ve Arkadaşlarına Karşı
Kötü ve Sert Davranışları
Urve b. Mes'ud Peygamberimiz Aleyhisselamın
Huzurunda
Peygamberimiz Aleyhisselamın Urve'ye Cevabı ve
Teklifleri
Urve b. Mes'ud'un Tekrar Konuşmaya Başlaması
Urve b. Mes'ud'u Yeğeni Mugîre'nin Tehdit Edişi
Urve'nin Peygamberimiz ve Peygamberimiz
Aleyhisselamın Ashabı Hakkındaki Müşahedelerini
Hıraş b. Ümeyyetü'l-Huzâî'nin Müşriklere Elçi
Olarak Gönderilişi
Huleys b. Alkame'nin Müşrikler Adına Peygamberimiz
Aleyhisselamla Konuşmaya Gelişi
Müşriklerin Mikrez b. Hafs'ı Elçi Olarak
Göndermeleri
Hz. Ömer'in Kureyş Müşriklerine Elçi Olarak
Gönderilmek İstenilişi ve Onun Yerine Hz.
Hz. Osman'ın Kâbe'yi Yalnız Olarak Tavaf Teklifini
Reddedip Müşrikleri Kızdırışı
Hz. Osman'ın Kâbe'yi Herkesten Önce Tavaf Etmiş
Olmasına Ashabın İmrenmeleri
Hz. Osman'ın Öldürüldüğü Haberi Üzerine
"Rıdvan Bey'atı"nın Yapılışı
Yapılan Rıdvan Bey'atının Şekli
Münafık Cedd b. Kays'ın Bey'attan Kaçışı ve
Kaçınışı
Peygamberimiz Aleyhisselamın Hz. Osman İçin Bey'at
Yapışı
Hz. Osman'la Müslümanlar Arasında Geçen İbretli
Bir Konuşma
Bey'atta Bulunan Müslümanların Sayıları ve
Faziletleri
Ebu Cehil'in Bedir'de İğtinam Edilen Devesinin
Mekke'ye Kaçışı
Hudeybiye Muahede ve Mütarekesi
Kureyş Müşriklerinin Süheyl b. Amr'a Yetki ve
Direktif Vermeleri
Muahede Belgesine Yazılan Şahitler
Süheyl b. Amr'ın Oğlu Ebu Cendel'in Mekke'den
Kaçıp Hudeybiye'de Peygamberimiz
Peygamberimiz Aleyhisselamın Ebu Cendel'i Teselli
Edişi ve Öğütleyişi
Huvaytıb'la Mikrez'in Peygamberimiz ve Ashabı
Hakkındaki Görüşleri
Hz. Ömer'le Ebu Cendel Arasında Geçen Konuşmalar
Peygamberimiz Aleyhisselamla Kureyş Müşriklerinin
Akit ve Ahitlerine Katılanlar
Muahede ve Musalaha Yazısından Bir Nüsha Daha
Yazılarak Süheyl b. Amr'a Verilişi
Peygamberimiz Aleyhisselamın Muvaffak ve Muzaffer
Olacağına Huvaytıb'ın Kanaat Getirişi
Hudeybiye Muahedesinin Ashabı Hayal Kırıklığına
Uğratışı ve Hz. Ömer'in Peygamberimiz
Aleyhisselama İtiraz Yollu Sorular Soruşu
Hz. Ömer'in Hz. Ebu Bekir'e Başvuruşu
Peygamberimiz Aleyhisselamın Hz. Ömer ve
Arkadaşlarına Son Cevabı
Ebu Ubeyde b. Cerrah'ın Hz. Ömer'i Öğütleyişi ve
Hz. Ömer'in Davranışlarına
Çılgınlık Etmeye Kalkışıp Yakalanan Müşriklerin
Serbest Bırakılışı
Kurbanlarını Kesip Tıraş Olmalarının Müslümanlara
Emredilişi
Peygamberimiz Aleyhisselamın Başını Kazıtması
Hz. Ümmü Seleme İle Ümmü Umâre'nin Saçlarını
Kısaltmaları
Müslümanların Başlarını Tıraş Ettirmeye
Koyulmaları
Peygamberimiz Aleyhisselamın Saçlarını Kazıtanlara
Duası
Kasırganın Kesilen Saçları Havalandırıp Harem
İçine Savuruşu
Hz.Ebu Bekir'in Hudeybiye Muahedesi Hakkındaki
Görüşü
Peygamberimiz Aleyhisselamın Hudeybiye'den
Ayrılışı ve Fetih Sûresinin Nazil Oluşu
Müslümanların Tutum ve Davranışlarından Dolayı
Azaba Uğramaktan Korkuya Düşmeleri
Cebrail Aleyhisselamla Sahabilerin Peygamberimiz
Aleyhisselamı Tebrik Etmeleri
Peygamberimiz Aleyhisselamın Müslümanlara Eski
Günlerini ve Hallerini Hatırlatışı
Peygamberimiz Aleyhisselamın Medine'ye Gelişi ve
Sefere Katılmayan Bazı Kabilelerin Özür
Hudeybiye Muahedesi Üzerine Feth Sûresinin İnişi
Feth Sûresinin Bazı Âyetleri Hakkında Açıklama
Ebu Basîr'in Mekke'den Kaçışı ve Kureyşîlerin
Ticaret Yollarını Kesişi
Ebu
Basîr'in İsmi, Soyu ve Kimliği
Ebu Basîr'in Medine'ye Kaçışı ve Müşriklere İade
Edilişi
Peygamberimiz Aleyhisselamın Ebu Basîr'i
Öğütleyişi ve Teselli Edişi
Ebu Basîr'in Kendisini Götürenlerden Birisini
Öldürüp Kurtuluşu
Kevser'in Medine'ye Gelip Durumu Peygamberimiz
Aleyhisselama Haber Verişi
Ebu Basîr'in Medine'ye Gelişi ve Kendisini
Savunuşu
Ebu Basîr'in İys Sahilinde Üstlenişi
Mekke'de Tutuklu Bulunan Müslümanların Kaçıp Ebu
Basîr'in Yanında Toplanmaları
Ebu Basîr ve Arkadaşlarının Müşrikleri Tedirgin
Etmeye Başlamaları
Ebu Basîr'in İys'te Toplananlara Başkan Oluşu
Kureyş Müşriklerinin Muahedede Bir Değişiklik
Yapılması İçin Peygamberimiz Aleyhisselama
Peygamberimiz Aleyhisselamın Ebu Basîr'e Yazılı
Emri
Ebu Cendel ile Arkadaşlarının Medine'ye Dönüşü
Kardeşlerinin Ümmü Külsum Hatûnu Götürmek İçin
Medine'ye Gelişi
Ümmü
Külsûm Hatunun Kimliği ve Medine'ye Hicret Edişi
Ümmü Külsûm Hatunun Peygamberimiz Aleyhisselama
Halini Arzedişi
Kardeşlerinin Ümmü Külsum Hatûnu Götürmek İçin
Medine'ye Gelişi
Ümmü Külsum Hatunun Zeyd b. Hârise ile Evlenişi
Ümmü Külsûm Hatunun Annesi Erva binti Küreyz
Hatunun Medine'ye Hicret Edişi
Rifâa b. Zeyd ile Arkadaşlarının Medine'ye Gelişi
Ferve b. Amr el-Cüzamî'nin Müslüman Oluşu ve Şehit
Edilişi
Ferve b.
Amr'ın Kimliği ve Müslüman Oluşu
Ferve b. Amr'ın Hapis ve İdam Edilişi
Zıhar Hakkında Âyet Nazil Oluşu
Havle Hatunun Peygamberimiz Aleyhisselama
Başvuruşu ve Yalvarıp Yakarışı
Havle Hatunun Allah'a Yalvarışı ve Peygamberimiz
Aleyhisselama Vahiy Gelişi
Keffâretler Hakkında Havle'nin Kocası Evs b.
Samit'le Konuşma Yapılması
Havle Hatunun Ümmü'l-Münzir'e Başvuruşu
Havle Hatunun Hz. Ömer'i Durdurup Onunla Uzun Uzun
Konuşması
Sefer,
Hicretin 6. yılında Zilkade ayında vuku bulmuş,[1]
Peygamberimiz Aleyhisselam, Zilkade ayının başında, Pazartesi günü, devesi
Kasvâ'ya binip Müslümanlarla birlikte yola çıkmıştır.[2]
Hudeybiye;
ne büyük, ne de küçük, orta büyüklükte bir köy olup, altında Peygamberimiz
Aleyhisselama bey'at edilen ağaçtan* dolayı Şecere Mescidi diye anılan mescidin
yanındaki kuyunun ismini almıştır.
Hudeybiye
ile Mekke arası bir merhaleliktir. Medine ile arası ise dokuz merhaleliktir.
Hudeybiye'nin
bir kısmı Harem, bir kısmı da Hıll'dir, yani Harem dışıdır.
Hudeybiye'nin
Harem dışı kalan yerleri Beytullah'a daha uzaktır.[3]
Peygamberimiz
Aleyhisselam; bir gece rüyasında ashabıyla birlikte korkusuzca girip
Beytullah'ı (Kabe'yi) tavaf ettiklerini, ashabdan bazılarının saçlarını
kazuttıklarını.bazılarınında saaçlarını kısalttıklarını görmüştü.[4]
Peygamberimiz
Aleyhisselam .rüyasını ashabına:
"Ben
rüyada gördüm ki; siz muhakkak Mescid-i Haram'a gireceksiniz, başlarınızı kazıtacak,
saçlarınızı kısalttıracaksınız!" diyerek haber verdi.[5]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, gördüğü bu rüya üzerine, umreye, Kabe'yi tavaf ve ziyaret etmeye
niyeti endi.[6]
Ashab
çok sevindiler. Hemen o yıl Mekke'ye gireceklerini sandılar ve umdular.[7]
Peygamberimiz
Aleyhisselamın bu rüyası, Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle açıklanır
"Andolsun
ki; Allah, Resûlünün gördüğü rüyanın hak ve gerçek olduğunu doğrulamıştır.
İnşaallah,
hepiniz, emniyet içinde, kiminiz başlarınızı kazıtarak, kiminiz de saçlarınızı
kısaltarak, Mescid-i Haram'a korkusuzca muhakkak gireceksiniz..."[8]
Bunun
üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam, umre için hazırlanmalarını ashabından
bazılarını söyledi.
Onlar
da, yola çıkmak üzere, hemen hazırlandılar.[9]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, ashabdan İbn Ümmi Mektum'u Medine'de yerine vekil bıraktı.[10]
Nümeyle
b. Abdullah el-Leysî'nin,[11] Ebu
Rühm Külsûm b. Husayn el-Gıfârî'nin vekil bırakıldığı da rivayet edilir.
İbn
Ümmi Mektum, namaz kıldırmakla görevlendirilmişti.
Her
üçünün vekil bırakıldıkları da söylenmiştir.[12]
Sanıldığına
göre; Nümeyle b. Abdullah ile Külsûm b. Husayn, Medine'nin korunma ve idare
işlerine bakacaklardı.[13]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, guslettikten sonra, Yemen işi iki elbise giydi.[14]
Peygamberimiz
Aleyhisselamla birlikte yola çıkanların sayısı 1400 idi.[15]
1500,[16] 1525
veya 1600[17] veya 1700 kişi oldukları
da rivayet edilir. [18]
Sanıldığına
göre; 1400'den fazlası, Bedevî Arapların yolda gelip katılmalarından ileri
gelmiştir.[19] Bunlardan 100 kişi, Eşlem
kabilesindendi. 70 kişi oldukları da rivayet edilmiştir.
Sefere,
kadınlardan da:
1. Peygamberimiz Aleyhisselamın zevcesi Hz.
Ümmü Seleme,
2. Ümmü Umâre,
3. Ümmü Meni1,
4. Ümmü Âmirü'l-Eşheliyye de katılmış
bulunuyordu.[20]
Kurban
edilmek üzere 70 deve hazırlanmıştı .[21]
Ebu
Cehil'in Bedir savaşı neticesinde ele geçirilen ve Zülcedr'de yayılan devesi
de, kurban edilecek develer arasında bulunuyordu.
Hz.
Ebu Bekir, Abdurrahman b. Avf, Hz. Osman, Talha b. Ubeydullah ve Sa'd b. Ubâde,
kurbanlık develerini kendileri hazırlamış olan zengin sahabiler arasında
idiler.
Zülcedr
yaylımında yayılmakta bulunan develerin Medine'ye getirilip Zülhuleyfeye kadar
sürülerek götürülmesi, Peygamberimiz Aleyhisselam tarafından Naciye b. Cündüb
el-Eslemî'ye emredilmişti.[22]
Yola
çıkan Müslümanlardan 200'ü atlı idi.[23]
Müslümanların
yanlarında, kınlarında sokulu olan kılıçlarından başka silahları da
bulunmuyordu.[24]
Bu
da, yolcu silahı idi.[25]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Muhacir ve Ensardan 20 kişilik bir süvari birliğini, Sa'c! b.
Zeyd el-Eşhelî'nin kumandası altında öncü olarak yola çıkardı.
1. Mikdad b. Amr,
2. Ebu Ayyaş ez-Zürakî,
3. Hubab b. Münzir,
4. Âmir b. Rebia,
5. Saîd b. Zeyd,
6. Ebu Katâde,
7. Muhammed b. Mesleme... yola çıkarılan
süvari birliği arasında bulunuyordu. Peygamberimiz Aleyhisselam, Abbâd b.
Bişr"i de, 20 kişilik süvari birliği içinde, Kureyş müşriklerinin
tutum
ve davranışlarını gözetlemek üzere gönderdi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, yola çıkardığı öncü süvari birliğinin arkasından, Naciye b.
Cündüb'ü de, yanına Eşlemlerden bazı gençleri katarak, kurbanlık develerle
birlikte yola çıkardı. [26]
Medine
çevresinde oturan Cüheyne ve Müzeyne bedevîlerinden, sefere katılmaları
istenilmişti. [27]
Gerek
bunlar, gerek Bekr oğulları, mallarını ve çoluk çocuklarını bahane ettiler ve
aralarında da:
"Muhammed,
bizi atlar ve silahlarla desteklenmiş düşman bir kuvvetle çarpıştırmak mı
istiyor?!
Muhammed'le
ashabı, boğazlanacak yemlik develer gibidirler! Onlardan hiçbirisi, bu
seferlerinden sağ olarak dönemeyeceklerdir!
Çünkü,
kendileri, yanlarında silahlan bulunmayan, sayıca da çok olmayan bir
cemaattirler.
Bedir'de
öldürülmüş olan adamları için öç almaya and içmiş bir kavmin üzerine
gidiyorlar!?" diye konuştular. [28]
Peygamberimiz
Aleyhisselamın yanına katılarak gitmekten kaçındılar.
Kureyş
müşriklerinin, Peygamberimiz Aleyhisselama karşı, ya çarpışmaya, ya da onun
Beytullah'ı ziyaretine engel olmaya kalkışacaklarından korktular; Peygamberimiz
Aleyhisselamın bu yoldaki daveti karşısında hareketsiz kaldılar.[29]
Yüce
Allah, onların bu uygunsuz tutum ve davranışlarını Kur'ân-ı Kerîm'de açıklayıp
yerdi.[30]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Zülhuleyfe'ye geldiği zaman, Hz. Ömer
"Yâ
Rasûlallah! Seninle harp halinde bulunan bir kavmin üzerine silahsız ve atsız
olarak varıp girecek misin?![31] Ebu
Süfyan ve adamlarının bize saldırmalarından endişe etmiyor musun? Gerektiğinde
onlarla çarpışmak için yanımıza silahlarımızı almayalım mı?" diye sordu.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Bilmiyorum!
Ben, umreye niyetlenmiş iken, silah taşımak istemem!" buyurdu.
Sa'd
b. Ubâde de:
"Yâ
Rasûlallah!
Keşke
yanımızda silah taşısaydık, onların şüpheli bir hareketlerini görürsek,
üzerlerine yürürdük!" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Ben
silah taşımam! Ben ancak umreye niyetlenerek yola çıkmışım dır!" buyurdu.[32]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Zülhuleyfe'de öğle namazını kıldı.[33]
İhrama girdi.[34] İki rekat namaz kıldı. [35]
Kıbleye
döndü ve:
"Lebbeyk!
Allâhümme lebbeyk!
İnnel
hamde ve'n-nîmete leke vel mülke lâ şerîke lek!" diyerek telbiye etti.
Müslümanlar
da, orada ihrama girdiler.[36]
Zülhuleyfe'de
ihrama girememiş olanlar ise, Cuhfe'de ihrama girdiler.[37]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, kurbanlık develerden getirtip üzerlerine çul örttü. Onlardan
birisinin boynuna, kendisi için, boğmuklarını taktı. Hörgücünü bıçakla çizip
kanatarak nişanladı, kalanlarını da nişanlaması, alâmetlemesi için, Naciye b.
Cündüb'e emir buyurdu; nişanlandı. Müslümanlarda, kurbanlık develerini böylece
nişanladılar.[38]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Büsr b. Süfyan'ı çağındı. Gözcü olarak Mekke'ye gönderdi ve:
"Benim umre yapmak istediğimi Kureyşîlere ulaştır. Onlardan elde
edebileceğin bilgileri de, dönüp bana bildir!" buyurdu.[39]
Peygamberimiz
Aleyhisselam; Zülhuleyfe'den ayrılıp Beyda yolunu tuttu.[40]
Beydâ:
Zülhuleyfe ileZâtülceyş arasındadır. Beydâ'nın başlangıcı, Zülhuleyfe'nin
sonudur.[41]
Zâtülceyş,
Zülhuleyfe'ye 6 mildir. Medine'nin Akik vadisine 10-12 mil kadardır.
Nizar
b. Maadd ile oğlu Rebia b. Nizar'ın kabirleri Zatülceyştedir.[42]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Salı günü Melel'de sabahladı. Akşam yemeğini Seyyâle'de yedi.[43]
Melel;
Mekke yolunda bir vadidir. Melel'in Medine'ye uzaklığı 28 mildir.[44]
Başka rivayete göre; 21-22 mildir.[45]
Seyyâle,
sel vadisidir. Seyyâle'nin Medine'ye uzaklığı 30 mildir.[46]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Melerden hareket ederek Revhâ'da sabahladı.[47]
Revhâ;
Medine'ye 36-40 mil kadar uzaklıkta bir vadi olup, Mudarb. Nizar'ın kabri
buradadır.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Revhâ vadisi hakkında:
"Bu
vadi, Cennet vadilerindendir!" buyurmuştur.
Musa
Aleyhisselam, yetmiş bin kişi ile buraya uğramış, yetmiş peygamber gelip bu
vadide namaz kılmıştr.[48]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Revhâ'da, Nehd oğulları aşiretinden bir cemaate rastladı, onları
İslâmiyete davet etti.
Onlar
İslâmiyeti kabul etmekten kaçındılar.
Nehd
oğullarının yanlarında deve ve davarları da bulunuyordu.
Onlar,
adamlarından birisiyle, Peygamberimiz Aleyhisselam a hediye olarak süt
gönderdiler.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, onların hediyelerini kabul etmedi ve:
"Ben
müşriklerin hediyesini kabul etmem!" buyurdu. Fakat, onlardan sütün satın
alınmasını emretti.
Bunun
üzerine, bedevî Müslümanlar, sütü satin aldılar.
Nehd
oğulları, buna memnun oldular.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Nehd oğullarından birisini yanına çağırdı ve ona:
"Siz
nereye gitmek istiyorsunuz?" diye sordu.
O
da:
"Yâ
Muhammedi Bir aydan beri, Melel otlağına yağmur düştüğü bize haber verilmişti.
Adamlarımızdan birisini gönderip yağmurlu ve otlu yerleri arattırdık. Adamımız
yanımıza dönüp Melel'de davarların karınlarının doyduğunu, toplanmış su
havuzlarından dolayı develerin yürümekte güçlük çektiklerini, sulama gölcüklerinin
çokluğunu haber verdi. Oraya kavuşmak istiyoruz" dedi.[49]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Revhâ'dan sonra, Ebvâya varıp kondu.[50]
Ebv'â,
Füru' ile Cuhfe arasında bir karyedir.
Ebvâ'nın
Medine'ye uzaklığı 23 mildir, yani 5 günlüktür.
Peygamberimiz
Aleyhisselamın annesi Hz. Âmine'nin kabri Ebvâ'dadır.[51]
Peygamberimiz
Aleyhisselamın altı yaşında bulunduğu sırada, Hz. Âmine, Medine'ye gidip eşi
Hz. Abdullah'ın kabrini ziyaret ettikten sonra Mekke'ye dönerken Ebvâ'da vefat
etmiş ve oraya gömülmüştü.[52]
Peygamberimiz
Aleyhisselamın Ebvâ'da bulunduğu sırada, İmâ b. Rahasa, iki deveye süt
yükleyip, bir miktar deveyi ve yüz kadar da davan hediye olarak oğlu H uf afi a
birlikte Peygamberimiz Aleyhisselama gönderdi.
Hufaf,
gelince, Peygamberimiz Aleyhisselama:
"Babam
şu develeri ve sütü sana göndendi!" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Hufaf a:
"Siz
buralara ne zaman geldiniz?" diye sordu.
Hufaf:
"Yakında
geldik! Bulunduğumuz yerde su vardır. Kuraklık olunca hayvanlarımızı oralardaki
suya götürüp suluyoruz" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Oralardaki
yerler nasıldır?" diye sordu.
Hufaf:
"Develerimizi
besliyor; davarlara gelince, anmaya değmez!" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Hufaf in getirdiği hediyeleri kabul etti. Davarların ashabına
dağılmasını emir buyurdu. Sütü de, tükeninceye kadar, tas tas içtiler.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Hufaf'a:
"Allah,
mallarınızı size mübarek ve hayırlı kılsın!" diyerek dua etti.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Ebvâ'dan sonra, Veddan'a geldi.[53]
Veddan;
Damre, Gıfar ve Kinanelere ait Füru1 nahiyelerinden bir karyedir.
Veddan'ın Ebvâ'ya uzaklığı 8 mildir, Cuhfe'ye uzaklığı 1 merhaledir.[54]
Peygamberimiz
Aleyhisselama, Veddan'da bulunduğu sırada, üç şey; ekmek, ıtr ve acur hediye
edildi.[55]
Itr;
dağınık biten, kökü kesilince süt gibi su çıkan bir nebattır.[56] Bu, belki de, ciltlik dediğimiz veya o
cinsten bir yeşilliktir.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, o yeşillik ile acurdan yedi ve hoşlandı. Zevcesi Hz. Ümmü
Seleme'ye de götürülmesini emretti. Kendisinin hoşuna giden bu turfanda
hediyeyi ona da göstermek, tattırmak istedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Veddan'dan sonra, Cuhfe'ye gelip konakladı.[57]
Cuhfe;
ihrama girme yerlerindendir.
Cuhfe'nin
Medine'ye uzaklığı 5 merhale ve 2 sülüs merhale kadardır.
Mekke'ye
de dört buçuk merhaledir.[58]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Cuhfe'de su bulamayınca, su kırbasıyla Harra^a bir adam gönderdi.[59]
Harrar,
Cuhfe yakınında bir sudur.[60]
Adam,
gittikten biraz sonra, boş kırba ile geri döndü ve:
"Yâ
Rasûl ali ah! Yürüyerek gitmeye güç yetiremedim, korktum!" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, ona:
"Sen
otur!" buyurdu.
Suya
başka bir adam gönderdi.
O
adam da, su kırbasıyla gitti. İlk adamın erişip korkuya düştüğü yere varınca, o
da geri döndü.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, ona:
"Sana
ne oldu?" diye sordu.
Adam:
"Seni
hak din ve Kitabla peygamber gönderen Allah'a yemin ederim ki; korktum da,
gitmeye güç yetiremedim!" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, ona:
"Sen
de otur!" buyurdu.
Bundan
sonra, başka bir adam gönderdi. O adam da, kendisinden önceki kişilerin erişip
korktukları yerde korkuya düşerek geri döndü.
Bundan
sonra, Peygamberimiz Aleyhisselam, ashabından birisini çağırarak onu su
kırbasıyla gönderdi.
Bazı
sucular da onunla birlikte gittiler.
Çünkü,
bunlar, daha önceki kişilerin gidip geri döndüklerini görmüşlerdi. Bunun da,
onlar gibi geri döneceğinden şüphe etmiyorlardı. Harrar'a vardılar. Su
çektiler, kırbalarını doldurup geldiler.[61]
Kureyş
müşrikleri, Peygamberimiz Aleyhisselamın Mekke'ye gelmek üzere bulunduğunu
işitince, görüş sahibi olan adamlarını topladılar.
Durumu
aralarında konuştular ve:
"Araplardan
işitildiğine göre; o herhalde umre yapmak bahanesiyle askerlerini Mekke'ye
sokmak istiyordur!
Mekke'ye
sulhen girse de, onunla aramızda, çarpışmaktan başka birşey olmayacaktır!
Vallahi,
kımıldayan gözlerimiz bulundukça, buna imkân verilmeyecektir!
Haydi,
reylerinizi, görüşlerinizi ortaya koyunuz!" dediler.
Nihayet,
aralarında görüş birliğine vardılar.
Bu
işi yönetmeyi de, rey ve görüş sahibi adamlarından Safvan b. Ümeyye, Süheyl b.
Amr ve İkrime b. Ebu Cehil'e havale ettiler.
Safvan,
Kureyş müşriklerine:
"Biz,
size danışmadıkça, hiçbir işi sonuçlandırmayacağız!
Biz,
200 atlıyı Kurâu'l-Gamîm'e göndermeyi ve üzerine de yavuz bir kişiyi kumandan
tayin etmeyi uygun görüyoruz!" dedi.
Kureyş
müşrikleri:
"Ne
güzel görüşün var!" dediler.[62]
Başlarında
Halid b.Velid veya İkrime b. Ebu Cehil olmak üzere, süvarileri acele
Kurâu'l-Gamîm'e yolladılar.[63]
Kureyş
müşrikleri Ehâbiş'ten kendilerine tâbi olanları ve Sakîf kabilelerini yanlarına
aldılar.
Ehâbiş'ten
kendilerine katılan kabileleri, yedirip içirmek için topladılar.
Dârü'n-NeoVe'de,
Safvan
b. Ümeyye'nin evinde,
Süheyl
b. Amr'ın evinde,
İkrime
b. Ebu Cehil'in evinde,
Huvaytıb
b. Abduluzzâ'nın evinde olmak üzere beş evde onlara ziyafet çektiler.[64]
Ehâbiş,
Kinane b. Huzeymelerden bir koldur.
Hun
b. Huzeyme oğulları ile Mustalık oğulları, Mekke'nin aşağısındaki Hubşi dağının
dibinde toplanıp; gecenin karanlığı ve gündüzün aydınlığı devam ettiği ve Hubşi
dağı yerinde durduğu müddetçe, düşmanlarına karşı el ve iş birliği yapmak
üzere, Kureyş müşrikleriyle antlaşmalardı.
Bunun
için, onlara, Hubşi dağına izafetle, Ehâbiş adı verilmiştir.[65]
Hubşi
dağının Mekke'ye uzaklığı 6 mildir.[66]
Kureyş
müşrikleri, Mekke dağlarından Vezer(Vir) ve Veza1 dağlarına
varıncaya kadar, dağ başlarına gözcüler diktiler.
Bunlar,
on kişi idiler.
Gözcülerin
başına Hakem b. Abdi Menafi koydular.
Gözcüler
"Muhammed
şöyle şöyle yapıyor!" diye, gördüklerini birbirlerine fısıldamakta idiler.
Kureyş
müşrikleri, Beldah'a kadar bu şekilde ilerlediler.
Beldah'a
gelince, orada çadırlarını ve karargâhlarını kurdular. Kadınlarını ve
çocuklarını da oraya götürdüler. [67]
Beldah,
Mekke'nin batı tarafında birvadidir.[68]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Gadîrü'l-Eştat'a kadar ilerleyip geldi.[69]
Gadîrü'l-Eştat,
Usfan'a 3 mil uzaklıktadır.[70] Sel
sularından kalma gölcükleri bulunan bir vadidir.[71]
Hudeybiye hizasındadır.[72]
Kuaykıan dağının yakınındadır.[73]
İslâm
gözcüsü Büsr b. Süfyan, Mekke'ye girip Mekkelilerin konuştuklarını, görüşlerini
dinledikten sonra, dönüp Usfan'ın arkasındaki Gadîrü'l-Eştat mevkiinde Peygamberimiz
Aleyhisselama kavuştu.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, onu görünce:
"Ey
Büsr! Arkandakilerden ne haber var?" diye sordu.
Büsr:
"Yâ
Rasûlallah! Senin kavmin olan Ka'b b. Lüeyy ile Âmir b. Lüeyy, senin geldiğini
işitmişler.
Üzerlerine
zorla gireceğinden korkarak, sana karşı, Ehâbiş ile kendilerine bağlı
kabilelerin ittifaklarını sağlamış; Ehâbiş ile kendilerine katılanlara,
develer keserek, yüksek binalarda ve evlerinde ziyafetler çekmiş; Halid b.
Velid'in kumandası altında ikiyüz atlıyı ileri sürmüşler-ki, onlar şimdi Gamım
'deler.
Dağ
başlarına gözcüler ve gözetleyiciler dikmiş; sütlerinden faydalanacakları
sağmal ve yavrulu develerini., hâsılı döllerini döşlerini yanlarına almış; seni
Mescid-i Haram'dan men için kaplan postu giyinmiş; Beldah vadisine kadar gidip
orada çadırlarını kurmuş oldukları halde, onları gerimde bırakmış bulunuyorum.[74]
Gerimde
bıraktığım Ka'b b. Uüeyyve Âmirb. Lüeyyler, senin için Ehâbiş'i toplamışlar.
Beytullah'tan men etmek için seninle çarpışacaklar![75]
Müşrikler
sana karşı pek çok yığınak yapmışlardır; muhakkak seninle çarpışacak,
Beytullahtan, Beytullah'ı ziyaretten seni men edeceklerdir.[76]
Seni
Mekke'ye sokmamak için and içmişlerdir!" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Eyvah!
Kureyş helak oldu!
Zaten
harp onları yiyip tüketmiştir.
Ne
olurdu, kendileri, benimle öteki Araplar arasından çekilseydiler, beni onlarla
başbaşa bıraksay-dılar!
Onlar
beni yenecek olurlarsa, zaten kendilerinin de istedikleri bu olduğuna göre,
istekleri gerçekleşmiş olurdu.
Eğer
Allah beni onlara galip kılacak olursa, ya onlar akın akın İslâmiyete
girerlerdi, yahut savaşırlardı.
Kureyş
müşrikleri ne sanıyorlar?
Vallahi,
Allah'ın yaymak üzere beni göndermiş olduğu din için çarpışmaya devamdan geri
durmayacağım!
Allah
ya bu dini galip ve üstün kılar, ya da bu yolda şu boynumun yanı gider!"
buyurdu.[77]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Müslümanlara:
"Halid
b. Velid, birtakım Kureyş süvarileriyle gözcü olarak Gamîm mevkiinde bulunuyor.
Siz
şimdi yolun sağ tarafını tutup gidiniz!" buyurdu.
Halid
b. Velid, Peygamberimiz Aleyhisselamla yanındakilerin orada olduklarını
anlayamadı. Ancak, kalkan kara tozlan görünce, ayağıyla tepip hayvanını
koşturarak, Müslümanların geldiğini Kureyşîlere haber vermeye gitti.
Peygamberimiz
Aleyhisselam da, Müslümanlarla biriikte yollarına devam etti.[78]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Gamîm mevkiine gelip kondu.[79]
Gamîm;
Usfan'la Dacnan arasında, Usfan'ın önünde bir vadidir.
Kura
da, vadinin Harre tarafında, vadi boyunca uzanan kara bir dağdır.
Gamîm'in
Usfan'a uzaklığı 8 mildir.[80]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Müslümanların yanına varıp ayakta durdu.[81]
Şehadet getirdi, Allah'a hamd etti,[82] O'na
lâyık olduğu üzere senada bulundu.
"Emmâ
ba'd=İmdi, bundan sonra[83] ey
Müslümanlar cemaati!" diyerek söze başladı ve şöyle buyur-du:[84]
"Kureyş
müşrikleri Ehâbiş'e (kabileler topluluğuna) tirit yedirerek Beytullah'ı
tavaftan bizi alıkoymak istiyorlar?[85]
Bu
yoldaki görüşlerinizi bana söyleyiniz?[86]
Doğruca
Beytullah'a yönelip ilerlememizi ve bizi ondan alıkoymak isteyenlerle
çarpışmamızı mı uygun görüyorsunuz;[87]
yoksa bu yolda bize karşı Kureyş'e yardımcı olanları gerimizde bırakıp müşriklerin
çoluk çocuklarının üzerlerine mi yürüyelim?
Bu
takdirde, onlar oldukları yerde oturup kalırlarsa, yağmalanmış, tasalanmış
olarak oturup kalmış olurlar.
Eğer
bizi takibe kalkarlarsa, zayıf ve bitkin olarak takibe kalkmış olurlar.
Allah
da onları rezil ve rüsvay eder" buyurdu.[88]
Hz.
Ebu Bekir:
"Allah
ve Allah'ın Resûlü daha iyi bilir.[89]
Yâ
Rasûlalları! Sen şu Beyt-i Haram'ı tavaf, ziyaret maksadıyla yola çıktın.
Ne
bir kimseyi öldürmek, ne bir kimse ile çarpışmak istemezsin.
Hal
böyle olunca, sen Kabe'ye doğru yürü![90]
Kim
bizi Kabe'den men etmeye kalkarsa, biz de onunla çarpışırız![91]
Yâ
Rasûlallah! Biz Mekke'ye, Mekkelilere doğru yürümemizi uygun görüyoruz.
Şüphe
yok ki, Yüce Allah sana yardım eder. O, senin yardımcındır" dedi.[92]
Diğer
sahabiler de:
"Allah
ve Allah'ın Resûlü daha iyi bilir!
Ey
Allah'ın Peygamberi! Biz ancak umre için ihrama girip buraya gelmiş
bulunuyoruz. Yoksa, hiçbir kimse ile çarpışmaya gelmedik.
Fakat,
Beytullah'la aramıza girecek, ziyaretimize engel olmaya kalkışacak olanlar
olursa, onlarla çarpışırız!" dediler.[93]
Bunun
üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Haydi,
öyleyse, Allah'ın ismiyle yürüyünüz!" buyurdu.[94]
Akşam
olunca, Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Kureysilerin
gözcüleri, casusları, Merru'z-zahran'da veya Dacnan'dadırlar!" buyurdu ve:
"Zâtü'l-Hanzal
seniyyesini hanginiz biliyor?" diye sordu.
Büreyde
b. Husayb el-Eslemî:
"Yâ
Rasûl allah! Ben biliyorum!" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Düş
önümüze!" buyurdu.
Büreyde
b. Husayb, akşamdan önce, süvari dağlarının önündeki Asal'ı tuttu.[95]
Biraz
daha gidince, ayakları taştan yarıldı ve cerahatlandı. Kendisi, çalılara
çırpılara takıldı kaldı.
Hararetten,
hiçbir şeyi anlamaz hale geldi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, onun, böyle yürümekten kaldığını görünce:
"Haydi,
sen hayvanına bin!" buyurdu.
Büreyde
b. Husayb, hayvanına bindi.[96]
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Bizi
müşriklerin bulunduğu yoldan başka bir yola çıkaracak kim var?[97] Bize
Zâtü'l-Hanzal yolunu kim gösterir?" diye sordu.
Amr
b. Abdi Nühm el-Eslemî, hayvanından inip:
"Yâ
Rasûl ali ah! Orayı sana ben göstereyim!" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Haydi,
önümüzden yürüyüp git!" buyurdu.
Amr
öne düşüp gitti.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, bir tepecik görünce:
"Yoksa,
Zâtü'l-Hanzal tepeciği bu mu?" diye sordu.
Amr:
"Evet,
yâ Rasûlallah!" dedi.
Zâtü'l-Hanzal
tepesini aşmak için bir müddet durup dinlendiler.
Kılavuz
Amr, içinde yürünmesi güç olan dağlar arasında, çukurluklar arasında,
yürüyenler için çok meşakkatli taşlık bir yoldan götürdü.
Vadinin
kesintisinde bir düzlüğe indiler.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"'Allah'tan
yarlıganmak dileriz ve O'na tevbe ederiz!' deyiniz" buyurdu.
Müslümanlarda,
bunu söylediler.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Vallahi,
bu söz Hıtta'dır ki, Allah tarafından İsrail oğullarına, "Ey Allah'ım!
Bizden sâdır olan günahlarımızı bağışla' deyiniz1 sözü olup, İsrail
oğullarına teklif edildi de, onlar bunu söylememişlerdi" buy urdu.[98]
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Varlığım
Kudret Elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki; Yüce Allah'ın İsrail oğullarına
"...Kapıdan secde ederek giriniz ve Dileğimiz, günahlarımızın dökülüp
düşmesidir' deyiniz!' [Bakara: 58] diye haber verdiği kapı müstesna olmak
üzere, bu tepedeki gecenin bir benzeri daha yoktur! Bu gece bu tepeyi aşacak
olan kimseyi, Allah muhakkak yarlıgayaçaktır!" buyurdu.[99]
İsrail
oğullarının secde ederek girecekleri kapı, Beytü'l-Makdis'in kapısı idi.[100]
Ebu
Saîd el-Hudrî, tepenin üzerine dikilip:
"Resûlullah
Aleyhisselam:
'Hiçbir
kimse, yarlıganmadıkça, bu tepeyi geçmeyecektir!' buyuruyor" diyerek
seslendi.
Bunun
üzerine, Müslümanlar seğirterek tepeden aşağı inmeye başladılar.
Tepeyi
halkın en sonunda geçeni, Ebu Saîd el-Hudrî'nin ana bir kardeşi olan Katâde b.
Numan idi.
Tepeden
inince, Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Kimin
yanında yol azığı varsa, onu pişirsin!" buyurdu.
Hemen
herkesin yol azığı hurma idi. Peygamberimiz Aleyhisselamın azıktan maksadı, un
idi.
"Yâ
Rasûlallah! Ateş yakarsak Kureyş müşrikleri tarafından görülmekten
korkarız!" dediler.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Onlar
sizi göremezler! Yüce Allah, onlara karşı size yardım edecektir!"
buyurunca, beşyüzden fazla ateş yakülar.
Ekmek,
yemek yapmak isteyenler, istediklerini yaptılar.
Sabaha
çıkılınca, Peygamberimiz Aleyhisselam, sabah namazını kıldıktan sonra:
"Varlığım
Kudret Elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki; Yüce Allah, kızıl develi tek
kişi müstesna olmak üzere, bütün binitlileri yariıgamiştir!" buyurdu.
İslâm
cemaati arasında ve karargâhta böyle bir kişi arandı ise de, bulunamadı.
Zera
nahiyesine varıldığı zaman, Sîfü'l-Bahr halkından Saîd b.Zeyd adında bir adama
rastlandı.
Ona:
"Resûlullah
Aleyhisselam şöyle şöyle buyurdu" denildi.
Saîd
b. Zeyd, bunu kendisine söyleyene:
"Yazıklar
olsun sana! Resûlullaha sen git de, senin için yarlıganmak dilesin!
Benim
devem, vallahi, benim için yariıganmak dilenmesinden daha önemlidir!"
dedi.
Meğer,
adam devesini yitirmiş, onu oralara kadar aramaya gitmiş imiş!
Adam;
"Devem
sizin karargâhınızda bulunuyordu. Onu bulup bana veriniz! Benim başıma gelenin,
büyük bir felâketten başka birşey olduğunu sanmıyor ve bilmiyorum!" dedi.
Karargâhta
hacetini giderdikten sonra, tekrar, devesini aramaya gitti.
Sürâvi'
dağlarında bulunduğu sırada, ayakkabısı kayarak yere düştü ve öldü.
Cesedi
vahşi ve yırtıcı hayvanlar tarafından parçalanıp yenilinceye kadar, kendisi
hakkında bilgi alınamadı.[101]
Cabir
b. Abdullah da, bu hadiseyi şöyle anlatmıştır
"Resûlullah
Aleyhisselam:
'Kim
şu Seniyyetü'l-mirar'a çıkarsa, İsrail oğullarından düşürülen günahlar, ondan
da düşürülür!' buyurdu.
Bunun
üzerine oraya ilk çıkanlar, bizim süvarilerimiz, yani Hazrec oğullarının
süvarileri oldu.
Sonra,
herkes çıkıp orada tamamlandılar.
Resûlullah
Aleyhisselam:
'Şu
kızıl devenin sahibinden başka, hepiniz yarlıganmıştır!1 buyurdu.
Biz
hemen o kızıl devenin sahibine gittik.
Kendisine:
'Gel
de, Resûlullah Aleyhisselam senin için yarlıganmak dilesin!' dedik.
Adam:
'Vallahi,
benim yitirmiş olduğum devemi bulm aklığı m, bana, sizin sahibinizin benim için
yarlıganma dilemesinden daha sevimlidir!' dedi.
Kendisi,
bunu söylerken, yitirdiği devesini soruşturuyor ve arıyordu."[102]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Hamd'ın iki sırtı arasındaki sağ taraf yolunu tutmalarını emretti
ki, bu yol Mekke'nin aşağı kısmından Hudeybiyeye inen yer, Seniyyetü'l-mirar'a
(Mirar'a) çıkan yoldur.[103]
Mekke
Haremi hududuna ve hudut taşlarına erişilmiş,[104]
Seniyetü'l-mirar'a (Mirar'a) gelinmişti ki, oradan Kureyş müşriklerinin
karargâhları üzerine inilirdi.
Orada,
Peygamberimiz Aleyhisselamın bindiği Kasvâ adlı devesi çöktü!
Müslümanlar
"Kasvâ
harınlaştı! Kasvâ harınlaştı!" dediler.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Kasvâ
harınlaşmaz! Onun böyle çökme huyu da yoktur! Fakat, vaktiyle Fil'i
(yaptırılmak istenilen şeyden) tutup alıkoyan, şimdi de Kasvâyı tutup alıkoydu!
Varlığım
Kudret Elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki; Kureyş müşrikleri Allah'ın
Harem'inde* işlenmesini yasakladığı** şeylere tazim maksadıyla benden ne kadar
müşkil talepte bulunurlarsa, muhakkak, ben onu kabul edeceğim, onların bu
yoldaki isteklerini yerine getireceğim!" buyurdu.[105]
Bundan
sonra, Kasvâ, kaldırılmak istenilince, sıçrayıp kalktı.[106]
Sonra, geri dönüp, başladığı yere kadar gitti.[107]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, onu Kureyşîlerden başka yana doğru sürdü.[108]
Sahabilerine
de, gidecekleri yeri eliyle işaret ederek:
"Oraya
geliniz!" buyurdu. [109]
Pek
az sulu olan Semed çukuru yolu üzerindeki, Hudeybiye'nin en son, en uzak
noktasına indi.[110]
Müslümanlara da:
"Siz
de hayvanlarınızdan ininiz!" buyurdu.
"Yâ
Rasûlallah! Susuz bir vadiye iniyoruz!?" denildi.[111]
Müslümanlar,
Semed kuyusundaki birikmiş azıcık suyu da alıp tükettiler.[112]
İlerlemeye
devam edilip Mekke'ye zorla girilseydi, muhakkak, Müslümanlarla müşrikler
arasında çarpışmalar olacak, kanlar dökülecek, mallar yağmalanacaktı.[113]
Bundan
başka, Mekke'de, Müslümanların henüz tanımadıkları, Müslümanlıklarını gizli
tutan, erkek kadın birçok Müslüman da vardı. Onlardan birçokları, çarpışma
sırasında, bilinmeden öloürüleleceklerdi.[114]
Bunun için, Yüce Allah, vaktiyle Fil'i çöktürüp Kabe üzerine yürütmediği gibi,
Kasvâyı da Mekke'ye girmekten alıkoymuştu.[115]
Peygamberimiz
Aleyhisselamın çadırı, Hudeybiye'de Mekke Haremi dışında kalan bir yerde kurulmuştu.
Fakat,
Peygamberimiz Aleyhisselam, Hudeybiye'de bulunduğu müddetçe, bütün namazlarını,
Mekke Haremi sınırlarının içine giren yere giderek orada kılardı.[116]
Müslümanlar,
Hudeybiye'de, Peygamberimiz Aleyhisselama su darlığından şikâyetlendiler.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, ok çantasından bir ok çıkarıp onun Semed kuyusunun dibine saplanmasını
emretti.[117]
Oku
ashabdan birisi alıp kuyunun içine indi.[118] Ok
kuyunun dibine saplanır saplanmaz, su fışkırmaya başladı ![119]
Müslümanlar,
kuyunun kıyısına oturarak, su kaplarını doldurdular.[120]
Develerini de çöktürüp suvardılar.
Kuyunun
içine okla inen sahabi, kurbanlık develerin sürücüsü Naciye b. Cündüb idi.
Naciye
b. Cündüb'ün kuyunun içinde halkın salınan kovalarını doldurmakla uğraştığı
sırada, bir kadın elinde bir kova ile kuyunun başına gelip:
"Ey
kovalan dolduran kişi! Benim kovam öndedir. Onu da dolduruver! Görüyorum ki;
halk seni övüyorlar, seni hayırla anıyorlar, sana tazimde bulunuyorlar"
demişti.
Naciye
b. Cündüb de, kuyunun içinde halkın kovalarını doldururken:
"Yemenli
kadın, benim kovaları doldurduğumu ve adımın da Naciye olduğunu öğrenmiştir.
Ben
oku düşmanların göğüslerine hızla sapladığım gibi saplayıp su sızma yerini
genişletmişimdir!" diyerek şiir söylem iştir. [121]
Berâ1
b. Azib'in.[122] Halid b. Abbâd
el-Gıfârî'nin* de o gün kuyuya okla girmiş oldukları söylenmiştir.[123]
Bunların
üçü de, gerek bu kuyudan, gerek başka kuyulardan su çıkarma işinde bir tek kişi
başa çıkamayacağına göre, herhalde, birbirlerine yardımcı olmuşlardır.[124]
Berâ1
b. Âzib'in bildirdiğine göre; Hudeybiye kuyusunun suyu çekilmiş, içinde bir
damla bile su kalmamıştı.
Durum
Peygamberimiz Aleyhisselama arzedildi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, kuyunun başına gelip oturdu. İçinde biraz su bulunan bir kab
istedi. Getirilen su ile abdest aldıktan sonra, ağzını çalkaladı ve içinden,
dua etti. Abdest aldığı ve ağzında çalkaladığı suyu kuyunun içine döktü.
Peygamberimiz
Aleyhisselamın emriyle, kuyu, biraz kendi haline bırakıldı.
Sonra,
kuyu sulandı.
Müslümanlar
da, Müslümanların hayvanları da, ondan kana kana içtiler.[125]
Kuyunun
suyundan içenler, 1400 kişi idi.[126]
Seleme
b. Ekvâ da der ki:
"Biz,
Resûlullah Aleyhisselamın maiyyetinde Hudeybiye'ye geldik.
Biz,
o gün, yüzer kişilik ondört bölüktük.
Kuyunun
yanında, henüz suvarılacak elli koyun da vardı ki, kuyu onları bile
sulayamıyor, suya kandı ramıyordu.
Resûlullah
Aleyhisselam, kuyunun kıyısına oturup dua etti ve ağzına alıp çalkaladığı suyu
kuyuya bırakınca, kuyunun suyu yükseldi.
Biz
ondan hem hayvanları suladık, hem de kendimiz su aldık."[127]
Cabir
b. Abdullah'ın bildirdiğine göre; Hudeybiye günü halk susuz kalmış, Resûlullah
Aleyhisselamın önünde bulunan su ibriğinden abdest aldığı sırada ona doğru
varmışlardı.
Resûlullah
Aleyhisselam, onlara:
"Size
ne oluyor!" diye sordu.[128]
"Mahvoldukyâ
Rasûlallah! Mahvoldukyâ Rasûlallah!" dediler.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Ben
sizin aranızda iken, siz mahvolmayacaksınız!" buyurdu.[129]
"Yâ
Rasûlallah! Yanımızda, senin ibriğindekinden başka, ne abdest alacağımız, ne de
içeceğimiz suvar!?" dediler.[130]
Bunun
üzerine, Resûlullah Aleyhisselam elini ibriğin üzerine koydu.[131]
"Alınız,
Bismillah=Allah'ın ismiyle" buyurdu.[132]
Kaynaklardan
kaynar gibi, hemen parmaklarının arasından su akmaya başladı!
Müslümanlar,
ondan hem su içtiler, hem de abdest aldılar.
[133]
Cabir
b. Abdullah'a:
"O
zaman siz kaç kişi idiniz?" diye soruldu.
Cabir:
"Onbeş
yüz kişi idik!" dedi.[134]
Müslümanlar,
Hudeybiye'de, Peygamberimiz Aleyhisselamın duasının bereketiyle, yağmura da
kavuştular. [135]
Ebu'l-Müleyh
el-Hüzelî'nin babası Üsâme'den rivayetine göre; Hudeybiye'de yağmura tutulunca,
Resûlullah Aleyhisselamın emriyle, münadi:
"Namazlarınızı,
ağırlığınızın yanında kılınız!" diyerek seslenmişti.[136]
"Hudeybiye'de
bir gece üzerimize yağmur yağmış,[137]
geceleyin yağmış olan yağmurdan sonra, Resûlullah Aleyhisselam bize sabah
namazını ki İdi rm işti.
Sonra,
halka yüzünü döndürüp:
'Bilir
misiniz, Rabbiniz ne buyurdu?' diye sordu.
'Allah
ve Allah'ın Resûlü daha iyi bilir!' dediler.
Bunun
üzerine, Resûlullah Aleyhisselam:
'Allah;
'Kullarımdan kimisi bana iman etmiş, kimisi de kâfir olarak sabaha çıkmıştır!
Kim ki, Allah'ın fazlve rahm etiyle üzerimize yağmur yağdı, dediyse o Bana iman
etmiş; kim de, şöyle şöyle oldu da bize yıldız sayesinde yağmur yağdı, dedi
ise, işte o, Beni inkâr, yıldızlara iman etmiştir!' buyurdu' dedi."[138]
Ebu
Katâde de:
"Biz
Hudeybiye'de bulunduğumuz ve üzerimize yağmur yağdığı sırada, Abdullah b.
Übeyy'in, 'Bu, güz mevsimi yıldızının işidir! Şi'râ yıldızından dolayı bize
yağmur yağdı!1 dediğini işittim" demiştir. [139]
Peygamberimiz
Aleyhisselamın Hudeybiye'de bulunduğu sırada, Huzâa kabilesinden Büdeyl b.
Verka1, Huzâalardan bazı adamlarla birlikte Peygamberimiz
Aleyhisselamın yanına geldi.
Mekke
ve çevresindeki Tihâme kabileleri arasında, Huzâalar-Müslüman olsun, olmasın;
hepsi-öte-den beri, Mekke'de olup biten herşeyi Peygamberimiz Aleyhisselamdan
saklamazlar, onları Peygamberimiz Aleyhisselama gizlice bildirirlerdi.[140]
Büdeyl
ile arkadaşları, develerini ıhdırdıktan, çöktürdükten sonra, gelip
Peygamberimiz Aleyhisselama selam verdiler. [141]
Oturdular, Peygamberimiz Aleyhisselamla konuştular.
Hudeybiye'ye
ne için geldiğini sordular.[142]
Büdeyl:
"Biz,
sana, kavmin olan Ka'b b. Lüeyy ile Âmirb. Lüeyy kabilelerinin yanlarından
gelmiş bulunuyoruz.[143]
Onları;
Ehâbiş ile kendilerine bağlı bulunan birçok kabileleri sana karşı çağırıp
toplamış, sütlü ve yavrulu develeri, kadınları ve çocukları da yanlarında
bulundukları,[144] Hudeybiye'nin hiç kesilmeyen
sularının başlarına konmuş oldukları halde geride bıraktım, geliyorum! [145]
Onlar,
muhakkak, seninle çarpışacaklar![146]
Cemaatleri
dağılıncaya kadar, Beytullah ile senin arana gerilmeye and içmişlendir![147]
Beytullah'ı ziyaretten seni alıkoyacaklardır!" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Biz,
hiç kimse ile çarpışmak için gelmiş değiliz.
Ancak,
umre yapmak, Beytullah'ı tavaf ve ziyaret etmek üzere gelmiş bulunuyoruz! [148]
Bununla
beraber, kim Beytullah'ı ziyaretten bizi men etmeye kalkışırsa, onunla
çarpışınz![149]
Muhakkak
ki, harpler Kureyşîleri çok yıpratmış, zayıflatmış, birçok zararlara
uğratmıştır.
Eğer
onlar isterlerse, yine de, taraflarca bir mütâreke, silahları bırakma müddeti
belirleyeyim.[150]
Bu
müddet içinde, kendileri benden emniyet ve selamette bulunsunlar.[151]
Kendileri,
benimle sair halk arasına girmesinler, beni onlarla başbaşa bıraksınlar![152]
Benimle
karşılaşacak olan insan toplulukları, kendilerinden daha kal abalı ktırlar.[153]
Eğer
ben o insan topluluklarına üstün gelir, kendilerini İslâm dinine sokarsam, eğer
Kureyş müşrikleri de, halkın girdikleri dine girmeyi arzu ederlerse,
girebilirler.[154]
Şayet
ben, zannettikleri gibi, insan topluluklarına üstün gelemez, yenilirsem, o
halde, kendileri de rahata kavuşmuş, güçlenmiş bulunurlar, benimle çarpışırlar
Zaten, çarpışmak için toplanmışlardır [155]
Eğer
Kureyş müşrikleri böyle bir mütârekeden kaçınırlar, beni kendilerinin dışındaki
insan topluluklarıyla başbaşa bırakmaya yanaşmazlar, benimle çarpışmaya
kalkışırlarsa, varlığım Kudret Elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki; şu
yaymaya çalıştığım din uğrunda, başım gövdemden ayrılıncaya kadar, onlarla
çarpışacağım!
O
zaman, Allah da, bana yardım edeceği hakkındaki va'dini muhakkak yerine
getirecektir!" buyurdu.[156]
Büdeyl
b. Verka1:
"Ben,
senin söylediğin şeyleri onlara ulaştıracağım!" dedi.[157]
Büdeyl
b. Verka', Peygamberimiz Aleyhisselamın söylediklerini ezberleyip hayvanına
bindi ve arkadaşlarıyla birlikte Kureyş müşriklerine doğru yollandılar.
Amr
b. Salim de bunların yanlarında bulunuyor ve kendi kendine:
"Vallahi,
bu zâtın üzerine yürüyecek olanlar, hiçbir zaman yardım göremezler ve başarıya
eremezler!" diye söyleniyordu.
Bunlar,
Kureyş müşriklerinin yanına vardılar.
Müşriklerden
bazıları:
"Bu
gelenler, Büdeyl ve adamlarıdır.
Onlar
ancak sizden haber sormak, toplamak maksadıyla gelmişlerdir.
Siz,
onlardan tek harf bile sormayınız!" dediler.
Büdeyl
ile arkadaşları, Kureyş müşriklerinin kendilerinden birşey sormak
istemediklerini görünce, Büdeyl:
"Biz
Muhammed'in yanından geldik. Size ondan haber vermemizi istemiyor
musunuz?" diye sordu.
İkrime
b. Ebu Cehil ile Hakem b. Âs:
"Hayır!
Vallahi, senin ondan haber vermeni istemiyoruz! Bize ondan haber verilmesine
bizim ihtiyacımız yoktur!
Fakat,
sen bizden ona haber ver ki; o ne bu yıl, hatta ne de hiçbir zaman, bizden tek
kişi sağ kalmayıncaya kadar, sakın yanımıza uğramasın! Mekke'ye girmesin!"
dediler.
Urve
b. Mes'ud:
"Vallahi,
ben bugünkü kadar şaşılacak bir görüş görmedim!
Siz
ne diye Büdeyl ve arkadaşlarını dinlemek istemiyorsunuz?
Onların
söyleyecekleri şeyi, eğer hoşunuza gider, işinize gelirse, kabul edersiniz.
Hoşunuza gitmez, işinize gelmezse, bırakırsınız!
Böyle
dikkafalılık eden kavim, hiçbir zaman felah bulmaz!" dedi.[158]
Bunun
üzerine, Büdeyl, Kureyş müşriklerine:
"Biz
şimdi o zâtın yanından çıkıp sizin yanınıza geldik.
Onun
söylediğini işittiğimiz sözünü size arzetmemizi isterseniz, arzedelim?"
dedi.
Kureyşflerin
beyinsizleri tekrar atıldılar ve:
"Bizim
ondan birşey haber verilmesine ihtiyacımız yoktur!" dediler.
Fakat,
içlerinden görüş sahibi olanlardan birisi:[159]
"Haydi,
ondan işittiğin ne ise, söyle bakalım?" dedi.
Büdeyl:
"Onun
şöyle şöyle söylediğini işittim" diyerek, Peygamberimiz Aleyhisselamın
söylediklerini birer birer nakletti.[160]
Kureyş müşriklerine, Peygamberimiz Aleyhisselamın bir müddet için mütâreke
yapılması teklifini de anlattı. [161]
Urve
b. Mes'ud, ayağa kalktı ve:
"Ey
kavmim! Ben sizin evladınız değil miyim?"[162]
diye sordu.
Kureyş
müşrikleri:
"Evet!"
dediler.
"Ben
sizin babanız yerinde değil miyim?" diye sordu.
"Evet"
dediler. [163]
Urve
b. Mes'ud:
"Ey
kavmim! Siz benim babam (yerinde) değil misiniz?" diye sordu.
Müşrikler:
"Evet!"
dediler. [164]
Urve
b. Mes'ud:
"Siz
beni herhangi bir kötülükle suçlar mısınız?" diye sordu.
Kureyş
müşrikleri:
"Hayır!"
dediler.
Urve
b. Mes'ud:
"Ukâz
panayırı halkını kitle halinde size yardıma çağırdığımı ve onların bundan
kaçınmaları üzerine kendi ailem, çocuklarım ve sözümü dinleyenlerle birlikte
size yardıma koşup geldiğimi de biliyorsunuz, değil mi?" diye sordu.
Kureyş
müşrikleri:
"Evet!
Öyle yapmıştın!" dediler.[165]
Bunun
üzerine, Urve b. Mes'ud:
"Ben
sizin için öğütçüyüm ve size çok şefkat] iyim di r. Sizden, hiçbir öğüdü
esirgememişimdir.
Doğrusu,
Büdeyl size iyilik ve barış yolunu göstermek üzere gelmiştir ki, kötülük yolunu
tutandan başka hiçbir kimse, hiçbirzaman onu reddetmez [166]
Siz
onun tekliflerini kabul ediniz!
Beni
de bırakınız, gidip onunla [Peygamberimiz Aleyhisselamla demek istiyor] bir
konuşayım.[167]
Ey
kavmim! Ben hükümdarlar görmüş ve onlarla konuşmuşumdur.
Siz
beni Muhammed'e gönderiniz.[168]
Size
onun yanından en doğru haberi getireyim.
Onun
yanındakilere de bakayım.
Sizin
için bir casus olup onun haberini size getireyim?" dedi.[169]
Kureyş
müşrikleri Urveye, "Muhammed'e git! Fakat, kendi görüşünü bize haber
verme!" dediler.[170]
Urve
b. Mes'ud, kalkıp Peygatn berim iz Aleyhisselamın karargâhına doğru geldi.
Devesini ıhdırdık-tan, çöktürdükten sonra, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına
geldi.[171] Önüne oturdu.[172]
"Yâ
Muhammedi Sen birtakım derme, devşirme insanları başına toplamış, sonra da
onları kavim ve kabilenin yanına kadar getirmişsin!?[173]
Yâ
Muhammedi Ben senin kavmin olan Ka'b b. Lüeyy ve Âmir b. Lüeyy kabilelerini,
Hudeybiye'nin hiç kesilmeyen sularının başlarına konmuş; sütlü ve yavrulu
develeri, kadın ve çocukları da yanlarında bulundurdukları, sana karşı Ehâbiş
ile kendilerine bağlı bulunan birçok kabileleri de davet edip toplamış
oldukları halde gerimde bıraktım geldim.[174] Onlar
kaplan postu giymişler; [175]
seninle Beytullah arasına gerilip ölmedikçe, seni oraya,[176]
hiçbir zaman yanlarına sokmamak,[177]
bırakmamak için and içmiş bulunuyorlar!" dedi.[178]
Urve
b. Mes'ud, sözlerini söyleyip bitirince,
[179] Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Ey
Urve! Allah için söyle! Şu kurbanlık develerin kurban edilmelerine, şu
Beytullah'ı ziyaret ve tavafa engel olunur mu?![180]
Biz
savaşmak için gelmedik!
Biz
ancak umremizi eda edip kurbanlarımızı kesmek için geldik.
Sen
kavmine git! Onlar benim de kavim ve kabilemdir.
Harp
onları korkutmuştur.
Onlar
şunu iyi bilsinler ki, harpte bir hayır yoktur. Harp ancak onlardan yiyip
tüketeceğini yiyip tüketir!
Onlarla
benim aramda çarpışmayı bırakmak için bir müddet belirleyelim.
Böylelikle
nesiller çoğalır, kötülüklerden de emniyet ve selamette kalınır.
Onlar
benimle Beytullah arasından çekilsinler, umremizi eda edelim ve kurbanlık
develerimizi keselim!
Sonra,
onlar sair insanlarla benim arama girmekten de vazgeçsinler.
Eğer
insanlar bana galip gelirlerse, zaten kendilerinin istedikleri de budur.
Eğer
Allah beni insanlara galip kılarsa, o zaman, kendileri şu iki şeyden birisini
seçerler: Ya hazırlanmış olarak benimle çarpışırlar, ya da toptan İslâmiyet
dairesine katılırlar.
Vallahi,
ben, bu din uğrunda, başım gövdemden ayrılıncaya (ölünceye), Allah'ın bu
husustaki hükmü yerine gelinceye kadar, insanların aklarına, karalarına karşı
savaşacağım!" buyurdu.[181]
Urve
b. Mes'ud:
"Sen
onlarla çarpışmaya kalkışırsan, iki şey arasında bulunacak, muhakkak onlardan
birisiyle karşılaşacaksın.[182]
Söyle
bakayım:
Sen
kendi kavmini yok etmeni uygun görür müsün?! Sen, senden önce, Araplardan böyle
kendi aslını, kökünü kazıyan bir kimse çıktığını hiç işittin mi?[183] Biz
işitmedik[184] Eğer ikinci durum ile
karşılaşılacak olunursa,[185]
yani senin yanında görünenlerin seni bırakıp dağılmaları gibi bir durumla
karşılaşacak olursan,[186] hal
nice olur?!
Gerçi,
senin yanında Mekkeli ve Medineli bazı önemli kişiler görüyorum.
Fakat,
her biri bir başka yerden gelmiş, derme, devşirme, karmakarışık, başları dara
gelince başından dağılıp kaçışıverecek, seni yapayalnız bırakacak, ayaktakımı
sayılabilecek insanlar da görüyorum [187] ki,
ben onların ne eşraftan olduklarını, ne de soylarını biliyor değilim.[188]
Allah'a
yemin ederim ki; bunlar yarın başından dağılacaklardır!" dedi.[189]
Urve
b. Mes'ud konuşurken, Hz. Ebu Bekir Peygamberimiz Aleyhisselamın arkasında
ayakta dikilmiş, duruyordu.[190]
Urve'nin sözüne çok kızdı [191] ve
ona:
"Ashaba
dil uzatmayı bırak! Sen Lât putunun* bilmemneresini emmene bak!
Biz
mi onun başından kaçıp dağılacak ve onu yapayalnız bırakacağız?!" diyerek
Urveye çıkıştı.[192]
Urve
b. Mes'ud:
"Yâ
Muhammedi Bu da kim?!" diye sordu.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Bu,
Ebu Kuhâfe'nin oğludur!" buyurdu.[193]
Orada
bulunan sahabiler de:
"Bu,
Ebu Bekir'dir!" dediler.
Urve
b. Mes'ud:
"Varlığım
Kudret Elinde Bulunana yemin ederim ki; eğer senin üzerimde bulunup da henüz
ödeyemediğim yardım elin, iyiliğin olmasaydı* elbette sana cevap verir, sözünün
altında kalmaz,[194] bu
hususta sana yeterdim!
Fakat,
ne yapayım ki, o iyiliğin boynumu büküyor!" dedi .[195]
Urve
b. Mes'ud, Peygatm berim iz Aleyhisselamla konuşmaya devam ettiği sırada eliyle
Peygamberimiz Aleyhisselamın sakalını okşuyor,** Muğîre b. Şube de, yanında
kılıç, başında miğfer bulunduğu halde, Peygamberimiz Aleyhisselamın başucunda
dikilip nöbet tutuyordu.
Urve
b. Mes'ud'un Peygamberimiz Aleyhisselamın sakalına her dokunuşunda, Muğîre
hemen kılıç kınının ucu ile Urve'nın elini itip:
"Çek
elini! Resûlullah'ın sakalından elin kesilip senden ayrılmadan önce![196]
Müşrik elinin ona dokunması lâyık değildir" demekte idi.[197]
Urve
b. Mes'ud ise, Muğîre'nin bu hareketine sinirlenip duruyordu.[198]
En
sonunda, başını kaldırıp ona baktı [199] ve:
"Yazıklar
olsun sana! Sen ne kötü huylu, ne kaba adamsın!" dedi.[200]
Sonra da:
"Yâ
Muhammedi Ashabının arasında beni incitip duran bu adam kim?! Vallahi,
içinizde, ondan daha yergin, daha üzücü, ondan daha kötü bir kimse
bulunabileceğini sanmıyorum! [201]
Onun kim olduğunu öğrenebilir miyim?" dedi.[202]
Peygamberimiz
Aleyhisselam gülümsedi ve:
"Bu,
senin kardeşinin oğlu Muğîre b. Şûbe'dir!" buyurdu.[203]
Urve,
Muğîre'nin babası Şûbe'nin amcası idi.[204]
Urve
büsbütün sinirlendi ve Muğîre'ye:
"Sensin
hâ bunu bana yapan?![205] Ey
hain![206] Ben hâlâ senin işlediğin
cinayetin zararını ödemeye çalışıp duruyor değil miyim?" dedi.[207]
Urve
b. Mes'ud; ashabın Peygamberimiz Aleyhisselama nasıl davrandıklarını, ne
yaptıklarını gözu-cuyla süzmeye, inceleyip durmaya başladı.[208]
Ashabın
Peygamberimiz Aleyhisselama bağlılıklarını, davranışlarını gözleriyle gördükten
sonra, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanından ayrıldı,[209]
hayvanına bindi,[210]
Kureyş müşriklerinin yanına döndü ve onlara:
"Ey
Kureyş cemaati![211]
Bilirsiniz ki; sizler benim dayılarım ve kabilem olursunuz ve bana halkın en
sevgili olanısınız.
Halkı
toplantı yerlerinde sizin için toplamaya çalışmış, onlar yardıma gelmedikleri
zaman da, ev halkımla yanınıza gelmiş, size yardım etmek arzusu ile aranızda
oturmuş durmuşumdur. Bilirsiniz ki; siz öldükten sonra, ben de yaşamak istemem![212]
Ey
kavmi m! Vallahi, ben vaktiyle birçok hükümdarın; Kayser'in, Kisrâ'nın,
Necaşî'nin huzurlarına elçi olarak çıkmışımdır.[213]
Vallahi,
ben bunlardan hiçbir hükümdarın adamlarının onları Muhammed'in ashabının
Muhammed'i saydıkları, ululadıkları gibi saydıklarını, ululadıklarını görmedim!
[214]
Vallahi,
ben kavmi arasında Muhammed'in ashabı arasındaki itibarı gibi itibarlı olan
hiçbir hükümdar görmedim [215]
Bilirsiniz
ki; ben birçok ulu kişiler görmüş, hükümdarların yanlarına varmışı m dır.
Allah'a
yemin ederim ki; ashabı arasında Muhammed'den daha büyük sayılan ne bir
hükümdar, ne de bir ulu kişi görmüşümdür!
Muhammed'in
ashabından herhangi birisi, konuşacağı zaman ondan izin istemekte; kendisine
izin verilirse konuşmakta, izin verilmezse susmaktadır.[216]
Vallahi,
aksınr, öksürürken onun tükrüğü sıçrasa, ashabı hemen onu elleriyle yüzlerine
ve derilerine sürüyorlar![217]
Muhammed'in
başından bir kıl parçası düşse, hemen onu alıp saklıyorlar![218]
Muhammed
onlara birşey buyurduğu, işaret ettiği zaman, onlar hemen onu yerine getirmek
için üşüşüyorlar!
Abdest
aldığı zaman, abdest suyunu, birbirlerine girercesine, birbirleriyle
yarışırcasına kapışıyorlar!
Ashabı,
onun yanında konuşurlarken, seslerini yükseltmiyor, kısıyorlar. Ona
besledikleri derin saygılarından dolayı, onun yüzüne dikkatlice bakmıyorlar,
gözlerini önlerine eğiyorlar![219]
Ben
bu kavmi iyice ölçtüm biçtim.
Siz
isterseniz ona karşı kılıçlarınıza el atabilirsiniz.
Fakat,
ben öyle bir kavim gördüm ki, ne yapılsa, onlar onu koruyacaklar ve ona hiçbir
zararın erişmesine meydan vermeyeceklerdir![220] Ben
öyle bir kavim gördüm ki, onlar hiçbir zaman onu bırakmayacaklar, onun bir
kılını bile teslim etmeyecekler, kimseyi onun tenine dokundurmayacakları^.
Artık
siz iyice düşününüz![221]
Görüşlerinizde
zaafa ve gevşekliğe düşmekten sakınınız![222]
Muhammed
size güzel bir barış ve iyilik yolu, mütâreke teklif etmiş bulunuyor.
Siz
bunu hemen kabul ediniz.[223]
Ey
kavmim! Size yaptığım öğüdümü kabul ediniz!
Ben
sizin için hayırlı bir öğütçüyüm.
Bununla
beraber, ben bu hususta halk tarafından size değil ona yardım olunacağından
korkarım.
Adamcağız
şu Beytullah'ı tazim için gelmiştir, kendisinin yanındaki kurbanlık develeri
kesecek ve dönecektir" dedi.[224]
Bütün
gördüklerini ve Peygamberimiz Aleyhisselamın söylediklerini, onlara birer birer
anlattı. [225]
Kureyş
müşrikleri, Urveye:
"Sen
bir daha böyle konuşma ey Ebu Yâfur!
Eğer
bunu senden başkası söyleseydi, onu kınar, rezil ve rüsvay ederdik! [226]
Biz
onu bu yılımızda Beytullah'ı ziyaretten alıkoyacağız!
Gelecek
yıl, dönebilir ve Mekke'ye girip Kabe'yi tavaf edebilir" dediler. [227]
Urve
b. Mes'ud, Kureyş müşriklerine:
"Benim
görüşüme göre, siz felâketten başka birşeye uğramayacaksınız!" dedi ve
yanındakilerle birlikte dönüp Taife gitti. [228]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Hıraş b. Ümeyyetü'l-Huzâî'yi, Sâleb adındaki devesine bindirip,
ne için geldiklerini Kureyş eşrafına tebliğ etmek üzere elçi olarak gönderdi.
Hıraş,
Peygamberimiz Aleyhisselamın Kureyş müşriklerine gönderdiği ilk elçi idi.[229]
Hıraş,
Kureyş müşriklerinin yanına varıp:
"Biz
buraya ancak umre yapmak maksadıyla ihrama girmiş olarak geldik.
Yanımızda
da, kurban için alıkonulmuş develer bulunuyor.
Beytullah'ı
tavaf edeceğiz, ihramdan çıkıp geri döneceğiz!" dedi.[230]
Kureyş
müşrikleri, elçi Hıraş'ın bindiği deveyi boğazladılar.[231]
Bunu
yapan da, İkrime b. Ebu Cehil'di. Hıraş'ı da öldürmek istedi ise de, Hıraş'ın
kavminden orada bulunan bir adam onu himayesine alarak serbest bıraktırdı.[232]
Başka
rivayete göre; Hıraş'ı himayelerine alarak serbest bıraktıranlar, Ehâbiş idi.[233]
Hıraş,
Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına güçbela dönebildi ve başına gelenleri haber
verip:
"Yâ
Rasûlallah! Sen onlara oradaki koruyucuları benimkinden daha çok olan birisini
gönder!" dedi.[234]
Kinanelenden
Huleys b. Al kame, Kureyş müşriklerine:
"Bırakınız,
onun yanına bir de ben gideyim!" dedi.
Kureyş
müşrikleri:
"Haydi,
kalk git!" dediler.[235]
Huleys,
o zaman Ehâbiş'in başkanı idi.[236]
Huleys,
Peygamberimiz Aleyhisselamla ashabına doğru gelirken,[237]
Peygamberimiz Aleyhisselam, onu görünce:[238]
"Bu
gelen, filan kişidir!
Kendisi,
kurbanlık develere saygı gösteren,[239]
ibadete ve Allah'ın emirlerini yerine getirmeye özenen bir kavimdendir.[240]
Kurbanlık
develerin hepsini ona doğru sürünüz de, görsün!" buyurdu.[241]
Müslümanlar,
kurbanlık develeri ona doğru sürdüler. Huleys'i de:
"Lebbeyk!
Allahümme lebbeyk!.." diyerek karşıladılar.[242]
Huleys,
Harem'de kurban edilmek üzere nişan vurulmuş, boyunlarına boğmukları takılmış,
uzun müddet tutulmaktan, yünlerini yiyip tüketmiş, vadiye doğru akıp giden
kurbanlık develere bakınca,[243]
gözleri yaşardı[244] ve:
"Sübhânallah!
Bunların Beytullah'ı tavaf ve ziyaretten alıkonulmaları hiç de lâyık ve yerinde
bir hareket değildir![245]
Lahm,
Cüzam, Kinde ve Himyer kabileleri halkının haccına engel olunmuyor da,
Abdulmuttalib'in oğlunun haccına engel olunuyor!?[246]
Kabe'nin
Rabbine andolsun ki; Kureyşîler, bu uygunsuz tutum ve davranışlarıyla helak
olacaklardır!
Halbuki,
bunlar umre yapmaktan başka bir maksatla gelmemişlerdir!" diyerek
bağırmaktan kendisini alamadı.[247]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Huleys'in söylediği sözü uzaktan işitince:
"Evet!
Öyledir ey Kinane oğullarından olan kardeş!" buyurdu.[248]
Huleys,
bütün bunları gördükten sonra, duyduğu saygıdan dolayı, Peygamberimiz
Aleyhisselam m yanına kadar varmadı, varmaya gerek görmedi.[249]
Peygamberimiz
Aleyhisselama ve ashabına tek kelime bile söylemedi.[250]
Olduğu
yerden, adamlarının (Kureyş müşriklerinin) yanına döndü.[251]
Kureyş
müşriklerine:
"Ey
Kureyş cemaati! Ben onu Beytullah'tan alıkoymanın helâl olmadığı görüşündeyim![252]
Ben,
kurban develerini, boyunlarına boğmuklar takılmış, hörgüçleri çizilip
kanatılarak alâmetlen-miş,[253]
kurban yerinde kurban edilmek üzere uzun müddet tutulmaktan yünlerini yiyip
tüketmiş,[254] adamları da şu
Beytullah'ı tavaf etmek maksadıyla koku sürünmeyi bırakmış, üstleri başlan
kirlenmiş bir halde gördüm" dedi.[255]
Huleys
böyle konuşunca, Kureyş müşrikleri ona hakaret ettiler:
"Biz
senden hoşnut değiliz! Seni tarafımızdan nereye gönderdikse, senden memnun
olmadık![256]
Sen
hele bir otur, yerinde dur! Sen nihayet bir çöl Arabısın! Cahilsin,
bilgisizsin! Senin böyle şeylere aklın ermez!" dediler.[257]
Huleys
kızdı ve:
"Ey
Kureyş cemaati! Vallahi, biz, Beytullah'ın Haremliğini gözeterek ona tazimde
bulunmak ve onun hakkını yerine getirmek maksadıyla gelecek olanlara engel
olalım diye sizinle ne antlaşmısızdır, ne de bu hususta bir bağlantı
kurmuşuzdur!
Beytullah'a
tazimde bulunmak üzere gelen bir kimse nasıl ondan alıkonabilir?! Huleys'in varlığını Elinde Bulundurana
yemin ederim ki; ya Muhammed'le yapmak için geldiği şey arasına girilmeyecek,
kendisinin Beytullah'ı tavaf ve ziyaretine engel olunmayacaktır; ya da bütün
Ehâbiş'i, tek kişi bırakmamak üzere, buradan dağıtacağım, alıp
götüreceğim!" dedi.[258]
Bunun
üzerine, Kureyş müşrikleri:
"Senin
Muhammed'le ashabından görmüş oldukların, bir tuzaktan, bir aldatmadan başka
birşey değildir![259]
Ey
Huleys! Sen şimdi böyle birşey yapmaktan vazgeç!
Kendimiz
için kabul edebileceğimiz bir anlaşma sağlayıncaya kadar, bizi kendi halimize
bırak!" dediler.[260]
Mikrez
b. Hafs, Kureyş müşriklerine:
"Bırakınız,
Muhammed'e bir de ben gideyim" dedi.
Müşrikler:
"Haydi,
ona sen de git bakalım!" dediler,[261]
Mikrez'i Peygamberimiz Aleyhisselama gönderdiler.[262]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Mikrez b. Hafs'ın geldiğini görünce:
"Bu,
Mikrez'dir; kötü ve gaddar bir adamdır!" buyurdu.[263]
Mikrez
gelince; Peygamberimiz Aleyhisselam, ona da, ötekilere söylediklerine benzer
sözler söyledi.
Mikrez
kendisine söylenenleri müşriklere anlattı.[264]
Peygamberimiz
Aleyhisselam; Mekke'ye gelmekteki maksatlarının ne olduğunu Kureyş müşriklerine
gidip eriştirsin, açıklasın diye, önce Hz. Ömer'i yanına çağırdı.[265]
Hz.
Ömer:
"Yâ
Rasûlalları! Ben hayatım hakkında Kureyş müşriklerinden korkarım.
Mekke'de,
Adiyy b. Ka'b oğullarından olup beni koruyabilecek hiç kimsem yoktur.
Kureyş
müşrikleri ise, benim kendilerine ne kadar düşman olduğumu,[266] ne
kadar kat ve sert davrandığımı bilirler.[267]
Bununla
beraber, yâ Rasûlallah! Muhakkak benim gitmemi istiyorsan, onların yanlarına
gideyim" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam hiçbir şey söylemedi, sustu.
Hz.
Ömer:
"Bu
işe, elçiliğe, Mekke'de benden daha sayılır, Mekkeliler yanında benden daha
nüfuzlu, orada ailesi ve koruyucusu benden daha çok olan[268] bir
kimseyi sana gösterebilirim ki; Osman b. Affan'dır!" dedi.
Hz.
Ömer'in böyle mazeretini arz ve elçiliğe Hz. Osman'ı tavsiye etmesi üzerine,
Peygamberimiz Aleyhisselam Hz. Osman'ı yanına çağırttı, Ebu Süfyan'a ve Kureyş
eşrafına elçi olarak onu gönderdi.
Gönderirken
de:
"Kureyşîlere
git! Onlara haber ver ki; biz buraya hiç kimse ile çarpışmak için gelmedik!
Biz
ancak şu Beytullah'ı ziyaret ve onun Haremliğine riayet ve tazim edici olarak
gelmiş bulunuyoruz.[269]
Yanımızdaki
kurbanlık develeri kesecek ve döneceğiz![270]
Sonra,
onları İslâmiyete de davet et!" buyurdu.
Mekke'deki
erkek kadın mü'minlerie görüşmesini, Mekke'nin yakında fethedileceğini
kendilerine müjdelemesini, Yüce Allah'ın dinine yardımcı olduğunu, Mekke'de
imanın gizlenmeyip açığa vurulacağı günün yakın olduğunu haber vermesini de
emir buyurdu.[271]
Hz.
Osman kalkıp Beldah'a kadar gitti. Kureyş müşriklerini orada buldu.
Kureyş
müşrikleri, ona:
"Sen
nereye gidiyor ve ne yapmak istiyorsun?" diye sordular.
Hz.
Osman:
"Resûlullah
Aleyhisselam beni size gönderdi. Sizi Allah'a ve İslâmiyete davet ediyor.
Hepiniz
İslâm dinine gireceksiniz! Şüphe yok ki, Allah dinini yayacak, Peygamberini
aziz kılacaktır!
Bu
hususta ona karşı koyan siz olmayın, sizden başkası olsun.
Eğer
sizden başkaları ona karşı koyar ve galebe çalarlarsa-zaten sizin istediğiniz
de budur-iste-diğiniz yerine gelmiş olur.
Şayet
Muhammed Aleyhisselam onlara galebe çalarsa, siz o zaman muhayyersiniz: Ya
halkın girdiği dine siz de girersiniz, ya da çarpışırsınız-ki, çarpışabilecek sayıda çokluksunuz.
Muhakkak
ki, harpler sizi çok zayıflatmış ve zarara uğratmıştır. İçinizden, birçok
seçkin kişileri silip süpürüp götürmüştür!
Bundan
başka, Resûlullah Aleyhisselam size haber veriyor ki; kendisi buraya hiç kimse
ile çarpışmak için gelmemiştir, ancak umre yapmak için gelmiştir.
Yanında
da, boyunlarına boğmuklar takılmış, nişanlar vurulmuş kurbanlık develer
bulunuyor. Onları kesecek ve dönüp geri gidecektir!" dedi.
Kureyş
müşrikleri, Hz. Osman'ı dinledikten sonra:
"Söylediklerini
işittik.
Bunlar
hiçbir zaman olamayacaktır!
Kendisi,
üzerimize gelip zorla Mekke'ye giremeyecektir!
Sahibinin
katına dön, ona haber ver de, sakın bize yaklaşmasın!" dediler.
Eban
b. Saîd b. Âs gelip Hz. Osman'a doğru vardı ve:
"Hoşgeldin"
dedi, istediğini yapmakta ona yetki tanıdı ve:
"Dilediğini
hiç kısma!" dedi.
Kendi
atından inip, Hz. Osman'ı atın eğerine bindirdi. Kendisi ise, onun terkisine
bindi. Mekke'ye girdiler.
Hz.
Osman, gerek Beldahta, gerek Mekke'de, Ebu Süfyan, Safvan b. Ümeyye ve diğer
Kureyş esnafıyla birer birer buluşup konuştu.
Hepsi
de Hz. Osman'ın tekliflerini reddettiler.
Hz.
Osman, Mekke'de oturan zayıf ve koruyucusuz kadın erkek birçok mü'minin
yanlarına vardı ve onlara:
"Resûlullah
Aleyhisselam size Mekke'nin fethedileceğini müjdeliyor!
'Mekke'de
imanın gizlenmeyeceği, açığa vurulacağı günün gölgesi üzerinize düşmüştür!'
buyuruyor" dedi.
Hz.
Osman der ki:
"Mekke'de
görüştüğüm mü'minlerden bir erkekle bir kadına Resûlullah Aleyhisselamın
müjdesini haber verdiğim zaman, onlar sevinçlerinden hüngür hüngür ağlamaya
başladılar. O kadar ağladılar ki, ağlamaktan ölecekler sandım.
Onlar:
'Resûlullah
Aleyhisselama bizden selam söyle! Onu Hudeybiye'ye indiren Allah, Mekke'nin
içine girdirmeye de kadirdir!" dediler.[272]
Hz.
Osman Kuneyş müşriklerine Peygamberimiz Aleyhisselamın dilinden söylenilecek
olanları söyledikten, elçilik vazifesini tamamıyla yerine getirdikten sonra,
Kureyş müşriklerinin uluları ona: "Sen Beytullah'ı tavaf etmek istersen,
tavaf et!" dediler. Hz. Osman:
"Resûlullah
Aleyhisselam onu tavaf etmedikçe, ben tavaf etmem!" dedi.[273]
Kureyş müşrikleri Hz. Osman'a kızdılar.[274] Onu
bir müddet yanlarında tuttular, bırakmadılar.[275] Hz.
Osman Mekke'de üç gün kaldı.[276]
Sahabiler:
"Yâ
Rasûlallah! Osman (Mekke'ye girip) Beytullah'a kavuştu, onu tavaf etti, ne
mutlu!" dediler.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Bizi
er tavaftan alıkonulmuş bir halde iken, sanmam ki Osman Beytullah'ı bizsiz
tavaf etsin!" buyurdu.
Sahabiler
"Yâ
Rasûlallah! Osman Beytullah'a varıp kavuşmuş iken, Kureyşîler ona ne diye engel
olsunlar?" dediler.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Benim
bu husustaki zannıma göre, Beytullah'ı biz tavaf etmedikçe, Osman da tavaf
etmez!" buyurdu.[277]
Müslümanlar,
müşriklerin Hz. Osman'ı Mekke'de tutup, bırakmamalarına çok kızdılar.[278]
Kureyş
müşriklerine elçi olarak gönderilmiş bulunan Hz. Osman'ın Mekke'de Kureyşîlerce
bir müddet tutulduktan sonra öldürüldüğü hakkında haberler gelince,[279]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Hal
böyleyse, bu kavimle (Kureyş müşriki eriyle) çarpışmadıkça, buradan
ayrılmayacağız!" buyurdu.[280]
Ümmü
Umâre der ki:
"Resûlullah
Aleyhisselamla Kureyş müşrikleri arasında elçiler gelip gittiği sırada, bir
gün, Resûlullah Aleyhisselam bizim bulunduğumuz yere uğradı.
Ben
kendisinin bir iş için geldiğini sandım.
O
sırada, Osman b. Affan'ın öldürüldüğü haberi de kendisine gelmiş bulunuyordu.
Resûlullah
Aleyhisselam, yanımıza oturunca:
'Yüce
Allah bana bey'at yapılmasını emretti!' buyurdu.[281]
Halkı
kendisine bey'at'a çağırdı.[282]
'Rûhu'l-Kudüs
(Cebrail) Resûlullah Aleyhisselama indi ve bey'at yapılmasını emretti. Allah'ın
ismiyle gidip bey'at ediniz!' diye sesleniimesini emir buyurdu."[283]
O
sırada, Müslümanlar ağaçların altlarına dağılmışlar, gölgeleniyorlardı .[284]
Hz.
Ömer zırh gömleğini giymiş;[285]
Müslümanlar yanlarında bulunan, yolcu silahı olan kılıçlarını kuşanmışlardı.
Ümmü
Umâre'nin kocası Gaziyye b. Amr kılıcı kuşanmış, Ümmü Umâre de çadır için
kullandıkları sırıka doğru varıp onu eline almış, ev bıçağını beline bağlamış,
kendi kendine:
"Kim
bana yaklaşırsa, umarım ki, onu bunlarla öldürebilirim!" demişti.[286]
Abdullah
b. Ömer der ki:
"Babam
Ömer'le birlikte ben de gittim.
Kendisi
bey'at için sesleniyor,[287] 'Ey
insanlar! Bey'ata geliniz! Bey'ata geliniz!' diyordu.[288]
Seslenmesini
bitirdiği zaman, bey'at işinin halka haber verildiğini arzedeyim diye, beni
Peygamber Aleyhisselama gönderdi.
Resûlullah
Aleyhisselamın yanına vardığım zaman, halkı ona bey'at'a başlamış buldum.
Ben
de, kendisine ikinci kez bey'at yaptı m.[289]
O
sırada, Resûlullah Aleyhisselam, semüre ağacının altında oturuyordu. Halk da
ona doğru akın akın geliyordu.[290]
Bey'at
için Resûlullah Aleyhisselamın çevresini sarmışlardı.[291]
Resûlullah
Aleyhisselamın üzerinde pamukludan bir gömlek, içi astarlı bir cübbe, bir de
aba vardı. Kendisi, kılıcını da kuşanmış bulunuyordu.[292]
Resûlullah
Aleyhisselama bey'at yapılırken, Numan b. Mukarrin el-Müzenî'nin Resûlullah
Aleyhisselamın başucuna dikilerek, ağacın dalını başının üzerine kaldırıp
gölgelediğini gördüm.
Halkın
ağaç altında Resûlullah Aleyhisselama bey'atları sırasında, ben de ağacın
dallarından bazısını tutup kendisini gölgelemişimdir."[293]
Ma'kıl
b. Yesar'la Abdullah b. Mugaffel de, ağacın dallarından bazılarını tutup
Peygamberimiz Aleyhisselamı gölgeleyen ve arkasına dokunan dalları yukarı
kaldırmak suretiyle koruyan sahabiler arasında idi.[294]
Müslümanlar
Peygamberimiz Aleyhisselama bey'at ederlerken, Hz. Ömer de Peygamberimiz
Aleyhisselamın elini tutup desteklik etmekte idi.[295]
Peygamberimiz
Aleyhisselam Hudeybiye günü ağaç altında halkı kendisine bey'ata davet ettiği
zaman, Sinan b. Ebi Sinan:
"Yâ
Muhammed![296] Yâ Rasûlallah![297]
Uzat elini, bey'at edeyim sana?" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, ona:
"Sen
bana ne üzerine bey'at edeceksin?" diye sordu.[298]
Sinan
b. Ebi Sinan:
"Yâ
Rasûlallah! Senin gönlünde ne varsa, onun üzerine sana bey'at ediyorum!"
diyerek bey'at etti.[299]
Diğer
Müslümanlar da, Peygamberimiz Aleyhisselama, Sinan b. Ebi Sinan'ın bey'atı
üzere bey'at ettiler.[300]
Bey'at
ederken de:
"Biz
de, Sinan'ın sana yaptığı bey'at üzere bey'at ediyoruz!" dediler.[301]
Buna
göre; Müslümanlar, çarpışmaktan kaçmaksızın, ya fetih ve zaferi
gerçekleştirecekler, ya da şehit olacaklardı.[302] Bu
yolda and içmişlerdi.[303]
Müslümanlardan
bir kısmı, Peygamberimiz Aleyhisselama bey'atlarında:
"Senin
önünde, ölünceye kadar çarpışmaktan geri durmayacağız!"
Diğer
bir kısmı da:
"Senin
önünde, çarpışmaktan yüz çevirip kaçmayacağız!" demişlerdi.[304]
Hudeybiye'de
bulunan herkes Peygatn berim iz Aleyhisselama bey'at etmiş, ancak Seleme
oğullarından münafık Cedd b. Kays bey'at yapmaktan kaçmış, kaçınmıştı.
Cabirb.
Abdullah derki:
"Vallahi,
ben onun devesinin kamının altında, halktan saklandığını gördüm! Sanki o
devesinin kamına yapışmıştı!"[305] O
sırada, Ebu Katâde de, bir arkadaşıyla birlikte Cedd'in yanına varmış ve:
"Yazıklar
olsun sana! Seni buralara kadar sokan şey nedir?" diye sormuştu.
Cedd:
"Korkunç
bir düşman sesi işittim de, korktum!" deyince, Ebu Katâde'nin arkadaşı,
ona:
"Senden
bu korku temelli ayrılmasın! Zaten sende hayır yoktur!" diyerek
çıkışmıştir.[306]
Rıdvan
Bey'afı üzerine, Kureyş müşrikleri, Peygamberimiz ile ashabının Hudeybiye'den
üzerlerine ansızın inivereceklerinden korkmaya başladılar.[307]
Peygamberimiz
Aleyhisselama semüre (sakız) ağacının altında bey'at yapılırken, Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Osman,
Allah'ın işi, Allah'ın Resûlünün işi için gitmiştir.[308] Ben
onun için de bey'at yapıyorum!" buyurdu.[309]
Bey'at
yaparken de, sağ elini tutup "Bu, Osman'ın eli yerindedir!"
buyurduktan sonra, sol eliyle onun üzerine vurup, "İşte, bu bey'at da
Osman içindir!" buyurdu.[310]
Hz.
Osman, müşrikler tarafından serbest bırakılınca, Hudeybiye'ye döndü.[311]
O
zaman, bey'at tamamlanmış bulunuyordu.[312]
Hz.
Osman, bey'at ağacının altında Peygamberimiz Aleyhisselama yalnız başına tekrar
bey'at yapti.[313] Abdullah b. Ömer:
"Resûlullah
Aleyhisselamın Osman için uzattığı eli, Osman'ın kendisi için uzattığı elinden
daha hayırlı idi!" demiştir.[314]
Hz.
Osman Mekke'den Hudeybiyeye dönüp gelince, Müslümanlar ona:
"Ey
Ebu Abdullah! Herhalde Beytullah'ı tavaf edip içini soğutmuş,
yatıştırmışsındır?" dediler.
Hz.
Osman:
"Siz
benim hakkımda ne kadar kötü zanda bulunuyorsunuz!
Varlığım
Kudret Elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki; Mekke'de bir yıl kalsaydım ve
Resûlullah Aleyhisselam da Hudeybiye'de oturur olsaydı, Resûlullah Aleyhisselam
onu tavaf etmedikçe, yine de kendim yalnız başıma tavaf etmezdim!
Gerçi
Kureyşîler Beytullah'ı tavaf etmekte beni serbest bırakmışlardı, fakat ben
tavaftan kaçındım!" dedi.
Bunun
üzerine, Müslümanlar
"Vallahi,
Resûlullah Aleyhisselam bizden daha iyi bilendir ve bizden daha iyi
zanlıdır!" dediler.[315]
Abdullah
b. Ebi Evfâ; Hudeybiye'de ağaç altında Peygamberimiz Aleyhisselama bey'at eden
ve "Ashâbü'ş-Şecene" diye anılan Müslümanların 1300 kişi olduklarını
ve Eşlem kabilesinden olanların da Muhacirlerin sekizde birini teşkil
ettiklerini söylem iştir. [316]
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Ağaç
altında bey'at yapanlardan hiçbiri Cehenneme girmeyecektir" buyurmuştur.[317]
Peygamberimiz
Aleyhisselama Hudeybiye'de semüre ağacının altında bey'at yapan Müslümanlar
hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulmuştur
"Sana
gerçekten bey'at yapmış olanlar, ancak Allah'a bey'at yapmış oluyorlar!
Allah'ın
Eli, onların elleri üzerindedir!
Şu
halde, kim bu bağı çözerse, kendi aleyhine çözmüş olur!
Kim
de, Allah ile sözleştiği şeye vefa eder, onu yerine getirirse, O da ona büyük
bir ecir verecektir.'[318]
"Andolsun
ki, Allah mü'minlerdervağacın altında seninle bey'at ya parlarken-razı olmuştur
da, kalb-lerindeki ihlas ve sadakati bilerek, üzerlerine sekîneti (sabır, sebat
ve kalb rahatlığını) indirmiştir."[319]
Müşriklerin Muhtemel Bir Saldırılarına Karşı Tedbir Alınışı
Peygamberimiz
Aleyhisselamla Kureyş müşrikleri arasında, elçiler birbiri ardınca gelip
gidiyor-du.[320]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Ensardan Evs b. Havlî, Abbâd b. Bişrve Muhammed b. Mesleme'yi,
Hudeybiye'de, geceleri sabaha kadar sıra ile nöbet tutup karargâh çevresinde
dolaşmak üzere kumandan tayin etmişti.
Hz.
Osman'ın Mekke'de müşriklerce tutulup serbest bırakılmadığı sıralarda, bir
gece, Muhammed b. Mesleme, Peygamberimiz Aleyhisselamın atı üzerinde
dolaşıyordu.
O
gece, Kureyş müşrikleri, Mikrez b. Hafs'ın kumandası altında 50 kişi
göndermişler.[321] bu baskın birliğini
gönderirken de, onlara Peygamberimiz Aleyhisselamın karargâhının çevresinde
dönüp dolaşmalarını, Müslümanlardan herhangi birini yakalamalarını,[322]
veya ansızın baskın yapıp onlara zarar verdirmelerini emretmişlerdi.
Muhammed
b. Mesleme ile arkadaşları, onları yakalayıp Peygamberimiz Aleyhisselamın
yanına getirdiler.[323]
Mikrez
b. Hafs kaçtı, yakalanamadı.
Kureyş
müşriklerinin esirleri, İslâm karargâhında bir müddet tutuklandılar.[324]
Bunlar,
İslâm karargâhını oka ve taşa tutmuşlardı.
Peygamberimiz
Aleyhisselam onları affetti, serbest bıraktı.[325]
Adamlarının
yakalanıp hapsedildiklerini haber alınca, Kureyş müşrikleri Peygamberimiz
Aleyhisselamla ashabının üzerine bir askerî birlik daha saldılar.
Taşlar
ve oklarla çarpışıldı .[326]
Peygamberimiz
Aleyhisselamla ashabının sabah namazını kılmakta oldukları sırada, Mekkeli
müşriklerden silahlı 80 kişi, ansızın baskın yapmak üzere, Ten'im dağından
iniverdiler.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, onları da, yakalattıktan sonra serbest bıraktı[327] ve
kendilerine:
"Siz
buraya herhangi bir kimsenin taahhüdü üzerine mi, yoksa emanı üzerine mi
geldiniz?" diye sordu.
Onlar:
"Hayır!"
dediler.
Peygamberimiz
Aleyhisselam onları da serbest bıraktı.[328]
Ebu
Cehil'in Bedir savaşında ganimet malları arasında ele geçirilen, bumu gümüş
halkalı iyi cins devesi de, kurban edilecek olan develer arasında bulunuyordu.[329]
Bu
deve, kurbanlık develerle yayıldığı sırada kaçıp hiç durmadan gitti, Ebu
Cehil'in evine vardı, dayandı. Müşrikler, onu görünce, tanıdılar. Amrb.
Ganemetü's-Sülemî de, devenin ardından gitti.
Mekke'nin
beyinsiz, kıt akıllı delikanlılarından birtakımları, deveyi Amr'a teslim
etmekten kaçındılar. Süheyl b. Amr:
"Onu
Amr'a teslim ediniz!" dedi.
Amr'a,
bu deveye karşılık 100 deve vermeyi teklif ettiler.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Eğer
biz ona kurbanlık adını takmamış olsaydık, dileğinizi yerine getirirdik"
buyurdu.[330]
Müslümanların
semüre (sakız) ağacının altında Peygamberimiz Aleyhisselama bey'at için üşüştükleri,
bey'at yapanların da çarpışmak için hani harıl hazırlık yapmakta oldukları
sırada, Kureyş müşriklerinin elçilerinden Süheyl b. Amr, Huvayöb b.
Abduluzzâve Mikrez b. Hafs da, Kureyş casuslarıyla birlikte Hudeybiye'ye
gelmiş bulunuyorlardı.
Bunlar
durumu gözleriyle görünce, korkuları arttı ve biran önce anlaşmaya gayret
ettiler.[331] Acele Kureyş
müşriklerinin yanına döndüler. Sahabilerin Peygamberimiz Aleyhisselama bey'at
için nasıl üşüştüklerini, bey'at ettiklerini onlara haber verdiler.[332]
Kureyş
müşriki erinden rey ve görüş sahibi olanlar
"Bu
yıl hemen geri dönüp gitmek, gelecek yıl dönmek üzere Muhammed'le barış
yapmamız, doğru değildir.
Fakat,
o bu yıl Mekke'ye, yanımıza girmeksizin yurdumuzda üç gün kalsın, kurbanlık
develerini oldukları yerde kessin, geri dönüp gitsin.[333]
Gitsin de, Araplardan herkes, onun Kabe'yi tavaf etmesine engel olduğumuzu
işitsin!" dediler.[334]
Bunun
üzerinde görüş birliğine vardılar.
Barış
yapmak üzere, Süheyl b. Anrır1!, yanına Huvaytıb b. Abduluzzâ ile
Mikrez b. Hafs'ı katarak Hudeybiye'ye gönderdiler.[335]
Gönderirken de:
"Muhammed'e
git! Onunla barış yap!
Fakat,
bu yılımızda buradan dönüp gitmedikçe de, onunla barış yapmak olamaz![336]
Yapacağın
barışta, muhakkak, kendisinin bu yıl Mekke'ye girmeyeceği hükmü bulunsun![337]
Yoksa,
vallahi, üzerimize yürünüp zorla boyun eğdirildik diye, Araplar bizi dillerine
dolar, dedikodu ederler" dediler.[338]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Süheyl'in gelmekte olduğunu görünce, isminin kolaylık ifade
edişini hayra yorarak:
"Artık
işiniz bir dereceye kadar kolaylaştı![339]
Kureyş müşrikleri, barış yapmak istedikleri zaman, hep bu adamı
gönderirler!" buyurdu.[340]
Kureyş
müşriklerinin elçisi Süheyl b. Amr, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına kadar
geldi.[341]
Süheyl
b. Amr, Kureyş müşrikleri tarafından gelen elçilerin sonuncusu idi.[342]
Süheyl'in
yanında, Huvaytıb b. Abduluzzâ ile Mikrez b. Hafs bulunuyordu.[343]
Süheyl
b. Amr, Peygamberimiz Aleyhisselamın önünde iki dizinin üzerinde yere çöktü.
Müslümanlar
da, Peygamberimiz Aleyhisselamın çevresinde oturdular.[344] Hz.
Ali, Peygamberimiz Aleyhisselamın önünde oturdu.[345]
Peygamberimiz Aleyhisselam ise, bağdaş kurmuş olduğu halde oturmakta idi.
Abbâd b. Bişr ile Seleme b. Eslem, silahlı olarak, Peygamberimiz Aleyhisselamın
başucunda, ayakta dikilmiş duruyorlardı.[346]
Süheyl
b. Amr, konuşmaya başladı. Konuşurken, kendisinin üst dudağının yangından,
altlı üstlü sivri dişleri gözüküyordu.
Süheyl
sesini yükseltince, Abbâd b. Bişr ile Seleme b. Eşlem, ona:
"Resûlullah
Aleyhisselamın yanında sesini kıs!" diyerek ihtarda bulundular.[347]
Süheyl
b. Amr:
"Hudeybiye'ye
gelip seninle çarpışanlar; ne bizim rey, görüş sahiplerimizdendirler, ne de
akıllı uslu kişilerimizdendirler!
Biz
onların yaptıklarını benimsemedik, işitinceye kadarda, bundan haberimiz yoktu.
Onlar,
bizim beyinsiz, akılsız olanlarımızdandır" dedi.[348]
Süheyl
b. Amr, gelip gidip Peygamberimiz Aleyhisselamla konuştu durdu.[349]
Uzun
uzadıya konuşmalardan, geliş gidişlerden sonra,[350]
aralarında anlaştılar, kararlaştırılan hususların yazılı hale getirilmesinden
başka iş kalmadı.[351]
Süheyl
b. Amr:
"Haydi,
(hokka, kalem, kâğıt) getir! Bizimle sizin aranızda (yazılması gereken) bir
yazı yaz!" dedi.[352]
Yazı
malzemesi hazırlanınca, Peygamberimiz Aleyhisselam, aradaki anlaşmayı yazacak
bir adam çağırmak istedi ve Evs b. H avlî'yi çağırdı.
Sühey
b. Amr:
"Bunu
iki kişiden; amcanın oğlu Ali'den veya Osman b. Affan'dan başkası
yazmasın!" dedi.[353]
Bunun
üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam Hz. Ali'yi çağırdı[354] ve
ona:
"Yaz!"
buyurdu: "Bismillâhirrahmânirrahîm!"[355]
Süheyl
b. Amr hemen Hz. Ali'nin elini tuttu[356] ve:
"Ben
bunu bilmiyorum![357]
'Bismillâh'ı anladık ama, 'Bismillâhirrahmânirrahîm' nedir? Bilmiyoruz ![358]
Vallahi,
ben Rahman sözünün mahiyeti nedir, bilmiyorum" dedi.[359]
Kureyş
müşriklerinin öteki elçileri de:
"Hayır!
Vallahi, biz sulh yazısının başına hiçbir zaman bu Besmeleyi yazmayız,
yazdırmayız!" dediler.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Öyleyse,
nasıl yazalım?" diye sordu.[360]
Süheyl
b. Amr:
"Sen,
bizim bildiğimiz şeyi,[361]
senin de yazılarında yazdığın, yazdırageldiğin gibi,[362]
bizim de yazılarımızda yazdığımız gibi,[363]
'Bismikallâhümme=Allah'ım! Senin İsminle başlarım!' diye yaz, yazdır!"
dedi.[364]
Süheyl
ve arkadaşlarının Besmeleye böyle itiraz etmeleri, Müslümanların canlarını
sıkt.[365]
"Vallahi,
biz Besmeleden başkasını yazmayız!" dediler.[366]
Süheyl
b. Amr:
"Öyle
ise, ben de, hiçbir şey üzerinde barış yapmam, işi olduğu yerde
bırakırım!" dedi.[367]
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Bu
'Bismikallâhümme' de güzeldir!" buyurduktan sonra,[368] Hz.
Ali'ye:
"Haydi,
yaz" buyurdu: "Bismikallâhümme."[369]
Hz.
Ali öyle yazdı.[370]
Bundan
sonra, Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Yaz[371] yâ
Ali!" buyurdu:[372]
"Bu, Muhammed Resûlullahın,[373]
Süheyl b. Amr1a[374]
üzerinde anlaşmaya vanp imzaladığı barış yazısıdır."[375]
Süheyl
b. Amr, tekrar Hz. Ali'nin elini tuttu[376] ve
Peygamberimiz Aleyhisselama:
"'Muhammed
Resûlullah' yazma, yazdımna![377]
Vallahi, biz senin Resûlullah olduğunu bilseydik, doğrulasaydık, seni
Beytullah'ı, Kabe'yi ziyaretten men etmez, seninle çarpışmaya kalkmazdık.[378]
En
iyisi, sen bildiğimiz şeyi yaz, yazdır!" dedi.[379]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, ona:
"Peki,
nasıl yazalım?" diye sordu.[380]
Süheyl
b. Amr:
"'Muhammed
b. Abdullah' diye, kendi ismini ve babanın ismini yaz, yazdır!" dedi.[381]
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Bu
da güzeldir! Öyle yazınız![382]
Ben
vallahi hem 'Muhammed b. Abdullah'ım! Ben vallahi hem de 'Resûlullah'ım![383]
Vallahi,
siz beni ne kadaryalanlasanız da, ben hiç şüphesiz Resûlullahım.[384]
Barış
belgesine kendi ismimi ve babamın ismini yazmak, yazdırmak, benim
peygamberliğimi gider-mez!" buyurdu.[385]
Sonra da:
"Yâ
Ali! Sil onu![386] 'Resûlullah' kelimesini
sil de,[387] 'Muhammed b. Abdullah'
yaz!" buyurdu.[388]
Müslümanlar
kendilerini tutamadılar, seslerini yükselterek bağırıştılar.
Ashabdan
bazıları, ayağa kalktılar ve:
"Biz
'Muhammed Resûlullah'tan başkasını yazmaz, yazdırmayız!' dediler.
Useyd
b. Hudayr ile Sa'd b. Ubâde, Hz. Ali'nin elini tutarak:
"Sen
'Muhammed Resûlullahtan başkasını yazma!
Aksi
takdirde, aramızı ancak kılıç halleder!
Biz
ne diye dinimiz uğrunda, bu eksikliği, bu hakareti kabul ediyoruz?!"
dediler.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, onlara seslerini kısmalarını ve susmalarını eliyle işaret
buyurdu, sustular.[389]
Hz.
Ali:
"Hayır!
Vallahi, ben 'Resûlullah' kelimelerini silemem.[390]
Varlığım
Kudret Elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki; ben onu silemeyeceğim![391]
Hayır!
Vallahi, ben senin Resûlullah sıfatını hiçbir zaman silemem!" dedi.[392]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Hz. Ali'nin yüzüne bakarak:
"Ey
Ali! Senin de başına böyle birşey gelecek,[393]
muhakkak sen de bunun gibisine davet olunacak, istenileni kabullenmek zorunda
kalacaksın!"* buyurdu.[394]
Hz.
Ali "Resûlullah" kelimelerini silemeyeceğine yemin edince,
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Bana
onların yerini göster!" buyurdu.
Hz.
Ali de gösterince,[395]
Peygamberimiz Aleyhisselam onu eliyle sildi.[396]
Onun
yerine "Muhammed b. Abdullah" yazıldıktan sonra, Peygamberimiz
Aleyhisselam Hz. Ali'ye banş maddelerini şöyle yazdırmaya başladı:
"1.
Halkın [Müslümanlarla müşriklerin] emniyet ve selamet içinde yaşamaları ve birbirlerini zararlandırmaktan
el çekmeleri için, harp onlardan 10 yıl müddetle kaldırılmak üzere,
Bu
anlaşma aramızda ağzı kilitli heybe gibi olup, anlaşma hükümleri herhangi bir
suretle bozul
maktan veya geri bırakılmaktan korunmak; taraflar, birbirlerine karşı olan her
türlü kinlerini, düşmanlık
larını heybede kilitlemek, onlan açığa vurmaktan kaçınmak üzere,
Aramızda
ne hırsızlık, ne de hainlik olmamak üzere,[397]
Muhammed
ile ashabı bu yıl geri dönüp gitmek; gelecek yıl olunca, yanlarında yalnız
yolcu silahı
olarak kınlarında sokulu kılıçlar bulunduğu halde Mekke'ye girip orada üç gün
kalmak üzere..."[398]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, bu 4. maddeyi, Süheyl b.Amr'a:
"Beytullah'ı
bu yıl tavaf etmemiz için siz aradan çekilmek, onu tavafta bizi serbest
bırakmak üzere" diye teklif etmişti.
Süheyl
b. Amr:
"Vallahi,
üzerimize yürünüp zorla boyun eğdirildik diye Araplar bizi dillerinden
düşürmezler, temelli konuşur dururlar.
Fakat
bu, gelecek yıl olur.[399]
Sen
bu yılında yanımızdan geri dönüp gidecek, yanımıza uğramayacak, Mekke'ye
girmeyeceksin!
Gelecekyıl,
girdiğinde, biz Mekke'den çıkacağız, sen ashabınla birlikte oraya girecek,
orada üç gün kalacaksın.
Yanında
da, yolcu silahı olarak kınında sokulu kılıçlar bulunacak, oraya bundan başka
silahla girmeyeceksin![400]
Kurban
edilecekleri yere bırakmayıp, oldukları yerde tuttuğumuz şu kurbanlık develeri
de Mekke'deki kurban yerine salmayacaksın!" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Onları
biz salarız, yüzlerini oradan siz geri çevirirsiniz!" buyurdu. Hz. Ali,
maddeyi buna göre yazdı.[401]
"5. Muhammed, Mekkelilerden, kendisine
tâbi ve Müslüman olmak isteyenlerden hiçbir kimseyi yanında götürmemek,
Mekke'de oturmak isteyen ashabından hiçbirine de engel olmamak üzere,[402]
6. Muhammed'in ashabından olup da, hac veya
umre yapmak niyetiyle veya Yemen'e yahut Taife geçmek veya Allah'ın fazlından
kazanç sağlamak maksadıyla gelen kimsenin canı ve malı emniyet ve selamette
bulunmak üzere,
7. Müşriklerden, Şam'a veya Maşrık'a,
Mısır'a geçmek için Medine'ye gelen kimsenin de canı ve malı emniyet ve
selamette bulunmak üzere,[403]
8. Muhammed'in akd ve ahdine girmek isteyen
kimse, ona girmekte serbest olmak üzere,
9. Kureyş'in akd ve ahdine girmek isteyen
kimse, ona girmekte serbest olmak üzere,[404]
10. Kureyşîlerden, velisinin izni ve haberi
olmaksızın Muhammed'in yanına gelecek kimseler Kureyşîlere geri çevrilmek
üzere,
11. Muhammed'in yanında bulunanlardan
Kureyşîlere gelecek olanlar Muhammed'e geri çevrilmemek üzere, muahede ve
musalaha yapılmıştır."
Süheyl
b. Amr, 10 ve 11. maddeleri, Peygamberimiz Aleyhisselama şöyle teklif etmişti:
"Sana bizden gelecek olan kişiyi, senin dininde bile olsa, muhakkak bize
geri çevireceksin![405]
Sizden bize gelecek olan kişiyi ise, biz geri çevirmeyeceğiz!"
Müslümanlar, Süheyl b. Amr'ın bu acayip teklifine şaştılar ve:
"Sübhânallah! Müslümanların yanına gelmiş olan bir Müslüman nasıl geri
çevrilir?[406] Yâ Rasûlallah! Bu şartı
da kabul edecek misin?!" dediler.[407] Hz.
Ömer:
"Yâ
Rasûlallah! Bu şartı da kabul edecek misin?" diye sordu. Peygamberimiz
Aleyhisselam, gülümsedi[408] ve:
"Evet! Bizden onlara gidecek olanları, Allah bizden ırak etsin.[409]
Onların
yanından bize gelip geri vereceğimiz kimselere gelince; Allah kendilerini
biliyordur ve onlar için elbette bir genişlik, bir çıkar yol yaratacaktır"
buyurdu.[410]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, muahedeyi yazdırma işinden boşaldığı zaman, ona, Müslümanlarla
müşriklerden şu kişileri şahit yazdırdı: Müslümanlardan:
1.
Hz. Ebu Bekir,
2.
Hz. Ömer,
3.
Hz. Osman,
4.
Hz. Ali,
5.
Abdurrahman b. Avf,
6.
Ebu Ubeyde b. Cerrah,
7.
Sa'd b. Ebi Vakkas,
8.
Muhammed b. Mesleme,
Müşriklerden
de:
9.
Mikrez b. Hafs,
10. Huvaytıb b. Abduluzzâ.[411]
Muahede
maddeleri yazdırılıp bitirildiği sırada, Süheyl b. Amfin oğlu Ebu Cendel, ayaklarına
bukağı, köstek vurulmuş bir halde, zincirini sürüyerek Peygamberimiz
Aleyhisselamın yanına kadar gelmişti.[412]
Ebu
Cendel, Müslüman olduğu için zincire vurulmuş,[413]
Mekke'nin aşağı tarafından ıssız bir yerden kaçmış,[414]
Hudeybiyeye kadar gelip kendisini Müslümanların arasına atmıştı. [415]
Kureyş
müşriklerinin elçisi Süheyl b.Amr, başını kaldırıp bakınca, oğlu Ebu Cendel'i
gördü. Hemen kalkıp ona doğru vardı. Ebu Cendel'in boynundan tuttu. Elindeki
dikenli, budaklı ağaç dalını onun yüzüne çarptı.[416]
Peygamberimiz
Aleyhisselama:
"İşte,
ey Muhammedi Üzerinde seninle anlaştığım anlaşma gereğince bana geri
çevireceğin kişilerin ilki!" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Biz,
banş ve anlaşma yazısını daha imzalamadık!" buyurdu.[417]
Süheyl
b. Amr:
"Ey
Muhammedi Aramızdaki muahede hükümleri, oğlum senin yanına gelmeden önce,
kararlaşmış ve tamamlanrmştır.[418]
Vallahi,
ben de, seninle hiçbir madde üzerinde barış yapmış olmam!" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Onu
benim için anlaşma hükmünün dışında tut ve yazıyı imza et!" buyurdu.
Süheyl
b. Amr:
"Ben
onu asla anlaşma dışında tutmam ve sana bırakmam!" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Hayır!
Benim için bunu yapacaksın!" buyurdu.
Süheyl
b. Amr:
"Yapamam!"
dedi.[419]
Ebu
Cendel'i Peygamberimiz Aleyhisselamın yanında bırakmaya yanaşmadı .[420]
Mikrez
b. Hafs ise:
"Haydi,
onu biz senin için anlaşma ve işkence dışında tutuyoruz!" dedi.[421]
Süheyl
b. Amr, Ebu Genden çeke çeke Kureyşîlerin yanına götürdü.[422]
Ebu
Cendel, götürülürken:
"Ey
Müslümanlar cemaati! Müslüman olarak yanınıza geldiğim halde, şimdi ben
müşriklere iade mi ediliyor, geri çevriliyorum?!
Uğradığım
işkenceleri görmüyor musunuz?![423]
Yâ
Rasûlallah! Ey Müslümanlar cemaati! Siz bana işkence yapsınlar, beni dinimden
döndürsünler diye mi müşriklere geri çeviriyorsunuz!?" diyerekferyad
ediyordu.[424]
Ebu
Cendel, Allah yolunda en ağır işkencelere uğratılmakta idi.[425]
Müslümanlar,
Ebu Cendel'in feryadına, sözlerine dayanamayarak ağladılar.[426]
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Ey
Ebu Cendel! Şu kavimle (Kureyş müşrikleriyle) aramızda yazılan barış yazısı
tamamlandı.[427]
Ey
Ebu Cendel!
Sen
biraz daha katlan! Allah'tan da, bunun ecrini, mükâfatını dile!
Hiç
şüphesiz, Yüce Allah senin için ve senin yanında bulunan zayıf Müslümanlar için
bir genişlik ve çıkar yol yaratacaktır!
Biz
şu kavim ile (müşriklerle) aramızda bir barış anlaşması yapmış ve bu yolda
kendilerine Allah'ın ahdiyle söz vermiş bulunuyoruz.
Onlar
da, bize Allah'ın ahdiyle söz vermiş bulunuyorlar.
Biz
onlara vermiş olduğumuz söze vefasızlık edemeyiz.[428]
Verdiğimiz sözde durmamak, bize yaraşmaz!" buyurdu.
Süheyl
b. Amr'a da:
"Gel,
etme! Sen onu (Ebu Cendel'i) bana bağışlayıver!" diyerek dileğini
tekrarladı ise de, Süheyl b. Amr:
"Hayır!
Bağışlayamam!" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Öyle
ise, onu benim için himayene al!" diye rica etti.
Süheyl
b. Amr:
"Hayır!
Onu himayeme de alamam!" dedi.[429]
Süheyl
b. Amfin, oğlu Ebu Cendel hakkındaki dilekleri kabul etmemekte direndiğini
görünce, Mikrez b. Hafs ile Huvaytıb b. Abduluzzâ:
"Ey
Muhammedi Senin hatırın için, onu biz himayemize alıyoruz! Ona işkence
yaptırmayacağız!" dediler.[430]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, böylece, Huvaytıb'la Mikrez'in korumaları şartıyla, Ebu Cendel'i
müşriklerle birlikte geri çevirmiş oldu.[431]
Onlar
da, Ebu Cendel'i kıldan dokunmuş bir Türk çadırına kapatıp korudular.
Bunun
üzerine, Süheyl b. Amr da ondan elini çekti, ona işkenceden vazgeçti.[432]
Kureyş
müşriklerinin elçi ve temsilcilerinden Huvaytıb b. Abduluzzâ, Mikrez b. Hafs'a:
"Muhammed'in
ashabının Muhammed'e ve kendilerine tâbi olan Müslümanlara ve birbirlerine
karşı gösterdikleri derin sevgi kadar sevgi gösteren hiçbir kavim görmedim!
Ben
sana derim ki; arbk bundan sonra, gelip Mekke'ye zorla girinceye kadar,
Muhammed'den hiçbir şey alamayacak, koparamayacaksın!" dedi.
Mikrez
b. Hafs:
"Benim
görüşüm de böyledir!" dedi.[433]
Ebu
Cendel götürülürken, Hz. Ömer onun yanına sokulup onunla birlikte yürüyor ve
ona:
"Sabret,
katlan ey Ebu Cendel! Şüphe yok ki, onlar müşriklerdir ve onların her birinin
kanı köpek kanı gibi değersizdir!" diyor, aynı zamanda, kılıcını Ebu
Cendere doğru yaklaştırıyordu!
Hz.
Ömer:
"Ben,"
diyor, "Ebu Cendel'in kılıca el atıp babasının boynunu uçuracağını
ummuştum. Ne çare ki, adam babasına pintilik etti, kıyamadı !"[434]
Hz.
Ömer, nihayet, açıkça:
"Ey
Ebu Cendel! İnsan Allah yolunda babasını da öldürebilir![435]
Sen
de öldür gitsin şu babanı?[436]
Vallahi,
biz babalarımıza yetişseydik, Allah yolunda, onları öldürürdük!
O
(baban) bir adamsa, sen de bir adamsın!
Yanında
da kılıcın var!" dedi.
Ebu
Cendel, Hz. Ömer'e dönerek:
"Onu
sen ne diye öldürmüyorsun?" diye sordu.
Hz.
Ömer:
"Resûlullah
Aleyhisselam onu ve başkalarını öldürmekten beni men etti" dedi.
Ebu
Cendel:
"Sen
Resûlullah Aleyhisselama itaate herhalde benden daha lâyık ve müstahak
değilsindir!" dedi.[437]
Ebu
Cendel Kureyş müşriklerine teslim edilirken, Hz. Ömer
"Yâ
Rasûlallah! Bunu Kureyşîlere ne için geri veriyoruz? Din işin hakkında bu hakarete
ne diye razı oluyoruz?" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Biz
bu iş hakkında onlarla anlaşma yapmış bulunuyoruz. Dinimizde ahde vefasızlık
yoktur!" buyurdu.[438]
Hudeybiye
muahede ve musalahasının yazdırma işi bittiği sırada idi ki,[439]
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Yanıma
katılacak kişiler için de, bu yoldaki taahhüt ve şartlarımın tıpkısı
vardır!" buyurunca,[440]
Huzâalarve Ka'b oğulları sıçraştılar ve:
"Biz
Muhammed'in akdine ve ahdine girdik![441]
Yâ
Rasûlalları! Biz senin yanındayız!
Bizim
bu sözümüz, gerimizdeki kavmimizden olan kişilerin de adınadır!" dediler.[442]
Kureyş
müşrikleri de:
"Yanımıza
katılacak olan kişiler için de, bizim bu yoldaki taahhüt ve şartlarımızın
tıpkısı vardır" dedil-er.[443]
Bunun
üzerine, Bekir oğulları:
"Biz
de, Kureyşîlerin akdine ve ahdine girdik![444] Biz
de Kureyşîlerin yanındayız![445]
Bizim
bu sözümüz, gerimizdeki kavmimizden olan kişilerin de adınadır!" dediler.
Huvaytıb
b. Abduluzzâ, Süheyl b. Amr'a:
"Şu
dayılarının bize düşmanlıklarına bak! Onlar bizim yanımıza hiç uğramamışlar,
bizden saklanmışlardı da, şimdi Muhammed'in akit ve ahdine girdiler!?"
dedi.
Süheyl
b. Amr:
"Senin
dediğin kimseler, bunlar değildir, daha başkalarıdır.
Muhammed'in
akit ve ahdine girmiş olan şu kişiler ise, bizim akrabalarımızdan ve kavim I
erim izdendirler.
Bunlar
kendileri için bir iş seçmişlerse, biz onlara ne diyebiliriz, ne
yapabiliriz?" dedi.
Huvaytıb
b. Abduluzzâ:
"Bunlara
karşı, biz de müttefikimiz olan Bekir oğullarına yardım ederiz!" dedi.
Süheyl
b. Amr:
"Sakın!
Bekir oğulları senden böyle birşey işitmesinler! Çünkü, onlar uğursuz, yaramaz
kişilerdir. Huzâalara musallat olurlar. Muhammed de, müttefiki olan Huzâalara
yapılandan kızar, aramızdaki muahedeyi bozar!" dedi.
Huvaytıb:
"Vallahi,
sen zaten her zaman her yönden dayılarına bir pay çıkarırsın!" dedi.
Süheyl
b. Amr:
"Sen,
dayılanmın bana Bekir oğullarından daha kıymetli, daha üstün olduğunu mu
sanıyorsun?!
Vallahi,
Kureyşîler ne zaman birşey yapmışsa, ben de onu yapmışımdır.
Huzâalara
karşı Bekir oğullarına bir yardım yapılacağı zaman, ben de ancak Kureyşîlerden
bir kişiy-imdir, o zaman, elimden geleni yaparım.
Kaldı
ki, Bekir oğulları, bana dayı düşen şu kişilerden, soykütüğünce, daha
yakındırlar. Bununla beraber, Bekir oğullarından senin de tanıdığın birtakım
kimseler, heryerde ve bu cümleden olmak üzere Ukâz günü, bize hiç de iyilik
etmiş değiller!" dedi.[446]
Musalaha
yazısı yazılınca, Süheyl b. Amr
"Bu
yazı benim yanımda bulunacak!" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Hayır!
Benim yanımda bulunacaktır!" buyurdu, Süheyl b. Amr için de, bir nüsha
daha yazıldı.
İlk
nüshayı Peygamberimiz Aleyhisselam, ikincisini de Süheyl b. Amr aldı.[447]
İkinci
nüshayı, birincisine bakarak Muhammed b. Mesleme yazdı.[448]
Muahede
ve musalaha sona erince, Süheyl b. Amr ile arkadaşları, Hudeybiye'den
ayrıldılar.[449]
Hudeybiye'den
dönüp giderlerken, Huvaytıb b. Abduluzzâ:
"Muhammed'in
muvaffak ve muzaffer olacağına iyice kanaat getirdim!" dedi.[450]
Sahabiler,
Peygamberimiz Aleyhisselamın görüp haber vermiş olduğu rüyaya bakarak, fetih ve
zafer elde edeceklerinden hiç şüpheleri olmaksızın Hudeybiye'ye gelmişlerdi.
Peygamberimiz
Aleyhisselamın, böyle, Beytullah'ı (Kabe'yi) tavaf etmeden dönmek ve daha birtakım
şartlar yüklenmek suretiyle muahede yapması gibi hiç beklemedikleri bir durumla
karşılaşmaları, kendilerine çok ağır ve çetin geldi. Neredeyse helak
olacaklardı [451]
Hz.
Ömer, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına varıp:
"Sen,
Allah'ın hak ve gerçek peygamberi değil misin?" diye sordu.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Evet!
Ben Allah'ın hak ve gerçek peygamberiyim!" buyurdu.
Hz.
Ömer:
"Düşmanlarımız
bâtıl üzerinde, biz ise hak üzerinde bulunuyor değil miyiz?" diye sordu.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Evet!
Biz hak üzerindeyiz, düşmanlarımız ise bâtıl üzerindedirler!" buyurdu.[452]
Hz.
Ömer:
"Bizler
Müslüman değil miyiz?" diye sordu.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Evet!
Biz Müslümanız!" buyurdu.[453]
Hz.
Ömer:
"Karşımızdakiler
müşrik değiller mi?" diye sordu.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Evet!
Müşriktirler!" buyurdu.[454]
Hz.
Ömer:
"Bizim
ölülerimiz Cennette, onların ölüleri Cehennemde değil midir?" diye sordu.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Evet!
Bizim ölülerimiz Cennette, onların ölüleri Cehennemdedir!" buyurdu.[455]
Hz.
Ömer:
"Öyle
ise, biz ne diye dinimizi aşağı düşürmeye meydan veriyoruz[456] da,
Allah onlarla aramızda daha bir hüküm vermemişken geri dönüyoruz?!" diye
sordu.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Ey
Hattab'ın oğlu![457] Ben
Allah'ın kulu[458] ve resûlüyümdür.[459] Ben
Allah'ın emrine aykırı hareket edemem!" buyurdu.[460]
Hz.
Ömer:
"Biz
ne diye dinimizi aşağı düşürecek şeylere meydan veriyoruz?" diye sordu.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Ben
Allah'ın Resûlüyüm!
Ben
bu muahede hükümlerini kabul etmekle Allah'a isyan etmiş, karşı gelmiş değilim.[461] O,
beni hiçbir zaman zayi etmez!" buyurdu.[462]
Hz.
Ömer:
"Sen
bize 'Beytullah'a varıp onu tavaf edeceğiz!' diye söylemiş değil miydin?"
diye sordu.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Evet,
söylemiştim. Ama sana 'Biz bu yıl gidip onu tavaf edeceğiz!' diye de haber
verdim mi?" buyurdu.
Hz.
Ömer:
"Hayır!"
dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Yine
de söylüyorum: Sen muhakkak Beytullah'a gidecek ve onu tavaf edeceksin!"
buyurdu.[463]
Hz.
Ömer, sabırsızlığını ve kızgınlığını yenemeyerek Hz. Ebu Bekir'in yanına vardı[464] ve
ona:
"Ey
Ebu Bekir! Bu zât (Peygam berim iz Aleyhisselam) Allah'ın hak ve gerçek
peygamberi değil midir?" diye sordu.
Hz.
Ebu Bekir:
"Evet!
Öyledir!" dedi.[465]
Hz.
Ömer:
"Biz
hak üzerinde bulunuyor değil miyiz? Düşmanlarımız ise bâtıl üzerinde bulunuyor
değiller mi?" diye sordu.
Hz.
Ebu Bekir:
"Evet!
Öyledir!" dedi.[466]
Hz.
Ömer:
"Bizim
ölülerimiz Cennette, onların ölüleri Cehennemde değil mi?" diye sordu.
Hz.
Ebu Bekir:
"Evet!
Öyledir!" dedi.[467]
Hz.
Ömer:
"Öyle
ise, biz ne diye dinimizi aşağı düşürmeye meydan veriyoruz[468] da,
Allah onlarla aramızda daha bir hüküm vermemişken geri dönüyoruz?!" dedi.[469]
Hz.
Ebu Bekir:
"Be
adam![470] Ey Hattab'ın oğlu![471] Ey
Ömer![472] O, Allah'ın Resûlüdür!
Kendisi, bu muahedeyi yapmakla Rabbine asi olmuş, karşı gelmiş değildir! Allah
onun yardımcı sı di r.[473] Sen
ölünceye kadar[474]
O'nun emrine sanl!
Vallahi,
Muhammed (Aleyhisselam) hak üzeredir![475] Ona
emrolunan da haktır.
Biz,
Allah'ın emrine karşı gelemeyiz!
Allah
onu zayi etmez![476] Ben
şehadet ederim ki; o, Resûlullah'tır!" dedi.
Hz.
Ömer:
"Ben
de onun Resûlullah olduğuna şehadet ediyorum ![477]
O,
bize 'Beytullah'a varacağız ve onu tavaf edeceğiz!1 diye söylemiş
değil miydi?" dedi.
Hz.
Ebu Bekir:
"Evet!
Ama sana 'Beytullah'a bu yıl gidecek ve tavaf edeceksin' diye de haber vermiş
miydi?" dedi.
Hz.
Ömer:
"Hayır!"
dedi.
Hz.
Ebu Bekir:
"Sen
muhakkak Beytullah'a gidecek ve onu tavaf edeceksin!" dedi.[478]
Müşriklerle
yapılan ve içinde Müslümanlar açısından bazı oldukça ağır şartlarda taşıyan
muahede gereğince, tavaf edilmeden kurban kesip ihramdan çıkarak geri dönülecek
olması ashaba çok güç ve ağır geliyor, bunu bir türlü içlerine
sindiremiyorlardı.[479]
Peygamberimiz
Aleyhisselama olanca bağlılıklarına ve saygılarına rağmen, Hz. Ömer, yanında
bazı sahabilerle birlikte gelerek:
"Yâ
Rasûlallah! Sen bize Mescid-i Haram'a girileceğini, Kabe anahtarının ele
alınacağını söylememiş miydin?
Halbuki,
ne kurbanlık develerimiz Beytullah'a kavuştu, ne de biz kavuştuk!?"
dediler.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, onlara:
"Ben
size bunun bu seferiniz sırasında olacağını söyledim mi?" diye sordu.
Hz.
Ömer "Hayır!" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Yine
de size söylüyorum: Beytullah'a girilecektir. Kabe'nin anahtarını alacağım!
Mekke'de başımı kazıttıracağım! Siz de başlarınızı kazıttıracaksınız!
Ben,
bunun olacağını, bilenlerle birlikte biliyorum!" buyurdu.[480]
Ebu
Ubeyde b. Cerrah da, Hz. Ömer'e:
"Ey
Hattab'ın oğlu! Resûlullah Aleyhisselamın söylediği sözü işitmiyor musun?!
Şeytandan
Allah'a sığın, görüşünü kına!" diyerek öğütlüyordu.
Hz.
Ömer der ki:
"Utancımdan,
'Eûzu billahi mineş şeytânir racîm!' diyerek Eûzu çektim. Ben hiçbir zaman o
günkü gibi bir musibete uğramadım, sürçüp kaymadım!
Peygamber
Aleyhisselama hiçbirzaman başvurmadığım biçimde, o gün başvurmuştum!
Vallahi,
o gün düştüğüm şüphelerden dolayı, kendi kendime 'Eğer benim görüşümde yüz adam
olsaydı, hiçbirzaman bu muahede ve musalahayı kabul etmezdik!' diyordum![481]
Müslüman
olduğum günden beri hiç duymadığım şüpheyi, o gün duymustum![482]
Nihayet,
Yüce Allah işin sonunu hayır ve rahmet kıldı.
Resûlullah
Aleyhisselam, böyle olacağını çok iyi biliyormuş.
Resûlullah
Aleyhisselama karşı yapmış olduğum şeyi tenhalarda hatırladıkça, tasalarım
büyüdü, arttı .[483]
O
gün Resûlullah Aleyhisselama karşı sarfetmiş olduğum sözlerimden duyduğum
korkudan dolayı, akıbetin hayrolmasını umarak oruçlar tutmaktan, sadakalar
vermekten, nafile namazlar kılmaktan, köleler azad etmekten geri
durmadım!"[484]
Seleme
b. Ekvâ der ki:
"Bizler
Mekkelilerle anlaşma yaptığımız ve birbirlerimize karıştığımız sırada, bir
ağacın yanına gidip dallarından dökülen dikenlerini süpürmüş ve altına
uzanmıştım.
Mekkeli
müşriklerden dört kişi yanıma geldiler, Resûlullah Aleyhisselama atıp tutmaya
başladılar.
Onlara
kızıp başka bir ağacın altına geçtim.
Onlarda
silahlarını astılar ve ağacın altına uzandılar.
Böyle,
uzanıp yatukları sırada idi ki, vadinin aşağısında bir seslenici:
'Yetişiniz
ey Muhacirler topluluğu! Züneym'in oğlu öldürüldü!1 diyerek
seslendi.
Hemen
kılıcımı sıyırdım.
Sonra
da, uyumakta olan dört kişinin ağaçta asılı silahlarını alıp elimde demetledim
ve:
'Muhammed
Aleyhisselamı peygamberlikle şereflendiren Allah'a yemin ederim ki; eğer sizden
birisi başını kaldıracak olursa, onun iki gözünün bulunduğu başına kılıcımı
vururum!' dedikten sonra, onları Resûlullah Aleyhisselamın yanına götürdüm.
Amcam
Âmir de, Kureyşîlerin Abele kolundan Mikrez'in oğlunu yetmiş kadar müşriğin
başında, üzeri çullu bir at üzerinde bulunduğu halde, önüne katarak Resûlullah
Aleyhisselamın yanına getirdi.
Resûlullah
Aleyhisselam, onlara baktı da:
'Bırakınız
onları! Varsın, kötülüğün başı da, sonu da onların olsun!' buyurdu, hepsini
affetti."[485]
Muahede
ve musalaha işi bittikten ve Kureyş müşriklerinin elçileri çekilip gittikten
sonra,[486] Peygamberimiz
Aleyhisselam, Hudeybiye'de ayağa kalkarak:
"Ey
insanlar![487] Kalkınız, kurbanlarınızı
kesiniz! Sonra da, başlarınızı tıraş ediniz ve ihramdan çıkınız![488]
diyerek ashabına seslendi.
Onlardan
hiç kimse, yerinden kımıldamadı! [489]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, bu emrini bir kez daha tekrarladı.
Yine,
kalkan olmadı!
Peygamberimiz
Aleyhisselam, emrini üçüncü kez tekrarladı.
Yine,
kalkan olmadı!
Peygamberimiz
Aleyhisselam, dönüp zevcesi Hz. Ümmü Seleme'nin yanına gitti.[490]
Hz.
Ümmü Seleme:
"Yâ
Rasûlallah! Senin neyin var?!" diye sordu.[491]
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Ey
Ümmü Seleme! Nedir halkın bu tutumu?![492]
Şaşılacak şey doğrusu![493]
Onlara;
'Kurbanlarınızı kesiniz! Başlarınızı tıraş ediniz de, ihramdan çıkınız!1
diye tekrar tekrar söylüyorum.
Onlar
sözlerimi işitiyor, yüzüme bakıyorlar da, içlerinden hiçbiri benim emrimi
yerine getirmeye kalkmıyor!?" buyurup şikâyetlendi.[494]
Hz.
Ümmü Seleme:
"Yâ
Rasûlallah! Görmüş olduğunuz hal, halka, her nasılsa gelmiş çatmış bulunuyor.[495]
Ey
Allah'ın Peygamberi! Sen bu işi yapmak istiyor musun?
Yapmak
istiyorsan, hemen git, kurbanlık develerini kesinceye, berberini çağırıp tıraş
oluncaya kadar ashabından hiçbir kimseye hiçbir şey söyleme![496]
Sen
kurbanını kesecek, tıraş olacak olursan, halk da öyle yaparlar.[497]
Muhakkak sana uyarlar!" dedi.
Bunun
üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam, ihramını sağ koltuğu altından çıkarıp sol
omuzuna attı. Eline bir harbe alıp yüksek sesle 'Bismillâhi Allahuekber!1
diyerek kurbanlık develerini kesti.[498]
Ashab,
Peygamberimiz Aleyhisselamın kurbanını kestiğini görür görmez, onlarda kalkıp
develerini kesmeye koyuldular.[499]
Hz.
Ümmü Seleme der ki:
"Müslümanlar
kurbanlıklara doğru öyle sıçraştılar ve öyle yığıldılar ki, birbirlerini
ezeceklerinden korktum !"[500]
Talha
b. Ubeydullah, Abdurrahman b. Avf ve Hz. Osman da, kendileri için Medine'den
sürdürüp getirttikleri develeri kestiler.[501]
O
gün yetmiş deve kurban edildi.[502]
Develer,
Beytullah'ın yanında kurban edilmekben alıkonuldukları zaman, yavrularına
böğürdükleri gibi böğürdüler![503]
Ebu
Cehil'in Bedir savaşında ele geçirilen devesi de kurbanlıklar arasında bulunuyordu.[504]
Onun kurban edilmesi Kureyş müşriklerini kızdırmıştı.[505]
Her
yedi kişi için bir deve kurban edilmiştir.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Kesilen
kurbanlara sizden her fert muhakkak ortak olsun, katılsın!" buyurdu.[506]
Kurbanlar,
Hudeybiye kuyusunun üst tarafında kesildi.[507]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, o gün, kurbanların etlerinden istemek için oraya gelmiş olan genç
dilencilere, kurban etlerini ve derilerini, kendileri istemeden verdi.
Müslümanlar,
kestikleri kurbanların etlerinden hem kendileri yediler, hem de bulunan
yoksullara yedirdiler.[508]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Merve yanında kurban edilmek üzere, Eşlem kabilesinden Naciye
ismindeki zâtla Mekke'ye yirmi deve gönderdi. Naciye onları Merve yanında kesti
ve etlerini oradaki yoksullara dağıttı.[509]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, kurbanlarını kestikten sonra, kırmızı meşinden yapılmış çadırına
girdi.[510] Orada başının saçını
kazıttı. O gün, Peygamberimiz Aleyhisselamın başının saçını kazıyan Hıraş b.
Ümeyye b. Fadlu'l-Huzâî idi.[511]
Hıraş,
Peygamberimiz Aleyhisselamın başının kazımış olduğu saçlarını yanıbaşlarındaki
yeşil semüre ağacının üzerine attı.
Ümmü
Umâre; ağacın başına atılan saçları halkın alıp bölüştüklerini ve kendisinin de
halkın aralarına sokulup saçlardan bir demet almış olduğunu bildirmiştir.[512]
Hz.
Ümmü Seleme:
"O
gün, ben de saçlarımı yanlarından kısalttım;"
Ümmü
Umâre de:
"O
gün, ben de yanımdaki makasla saçlarımı kısalttım" demiştir.[513]
Sahabiler,
Peygamberimiz Aleyhisselamın başının saçlarını kazıttığını gördükleri zaman,
onlarda başlarını tıraş ettirmeye koyuIdular. [514] Kimisi
kurban kesiyor, kimisi kurbanını kestikten sonra başını tıraş ettiriyordu. Bir
ara öyle yığıldılar ki, az kalsın birbirlerini ezivereceklerdi.[515]
Peygamberimiz
Aleyhisselaım, ashabından kimisinin başını kazıtmakta, kimisinin saçlarını
kırptırmakta, kısalttırmakta olduklarını görünce,[516]
çadırından başını çıkarıp:[517]
"Allah,
başlarını kazıttıran I ara rahmet* etsin!" diyerek dua etti.
Sahabiler.
"Yâ
Rasûlallah! Saçlarını kırptıran, kısalttıranlara da!" dediler.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Allah,
başlarını kazıttıran I ara rahmet etsin!" diyerek dua etti.
Sahabiler
"Yâ
Rasûlallah! Saçlarını kırptıran, kısalttıranlara da!" dediler.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Allah,
başlarını kazıttıran I ara rahmet etsin!" diyerek dua etti.
Sahabiler
"Yâ
Rasûlallah! Saçlarını kırptıran, kısalttıranlara da!" dediler.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Allah,
saçlarını kırptıran, kısalttıranlara da rahmet etsin!" diyerek dua etti.
Sahabiler
"Yâ
Rasûlallah! Ne için saçlarını kırptıran, kısalttır ani arı hariç tutup,
kazıttır ani ara rahmet dileyerek yardım ettin?" diye sordular.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Çünkü,
onlar (ötekiler gibi) şüpheye düşmediler!" buyurdu.[518]
Gerek
Peygamberimiz Aleyhisselam, gerek sahabiler kurbanlarını kestikten, saçlarını
kazıttırdıktan, kırptırdıktan sonra, Yüce Allah bir kasırga gönderdi. Ashabın
Harem dışında kalan saçlarını havalandırıp Harem içine savurdu, ulaştırdı.[519]
Sahabiler,
bunu, umrelerinin kabul olunduğuna işaret olarak birbirlerine müjdelediler.[520]
Başta
Ashab-ı Kirâm olmak üzere, bütün Müslümanlar Peygamberimiz Aleyhisselamın
buyruklarını yerine getirmek, yasakladıklarından da sakınmakla mükellef
bulunduklarına göre, (Haşr: 7) Peygamberimiz Aleyhisselamın buyruklarını
Müslümanların dinlemeyecekleri düşünülemez.[521]
Verilen
emri yerine getirmekte ağır davranmaları ise, nihayet, şartlarını ağır
buldukları muahede hükümlerinin vahiy ile ortadan kaldırılacağını sanmalarından,[522] hiç
değilse, bu yıl başladıkları umre amellerini tamamlayabilmek için Mekke'ye
girmelerinin sağlanacağını ummalarından ve bunun gerçekleşmesi zamanını
beklemelerinden ileri gelmekte idi.[523]
Bu
husustaki ümitleri kesilince, Peygamberimiz Aleyhisselamın buyruklarını yerine
getirmeye gir-işivermeleri bunu göstermektedir.[524]
Hz.
Ebu Bekir der ki:
"İslâm'da,
Hu dey biye fethinden daha büyük bir fetih olmamıştır.
Fakat,
Muhammed Aleyhisselamla Rabbi arasındaki şey hakkında halkın görüşleri kısa ve
dardı.
Kullar,
acele ederler.
Yüce
Allah ise, dilediği işi kıvamına gelip olgunlaşmadıkça yapmakta, kullar gibi
acele etmez."[525]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Hudeybiye'de 19 gün kadar veya 20 gece oturduktan sonra,
Medine'ye dönmek üzere oradan ayrıldı.
Merru'z-zahran'a,
daha sonra Usfan'a gelip kondu.[526]
Usfan'dan
ayrılıp Kurâu'l-Gamîm'e doğru ilerledi.
Kurâu'l-Gamîm'de
bulunulduğu sırada Fetih sûresi nazil oldu.[527]
Hz.
Ömer der ki:
"Hudeybiye'den
dönerken, Resûlullah Aleyhisselamın yanında gidiyordum. [528]
Resûlullah
Aleyhisselamdan birşey sordum.
Resûlullah
Aleyhisselam bana cevap vermedi.
Tekrar
sordum. Yine cevap vermedi.
Üçüncü
kez sordum, yine cevap vermedi.
Kendi
kendime:
'Ey
Hattab'ın oğlu Ömer! Anan kaybetsin de, sana ağlasın!
Bak!
Resûlullah Aleyhisselama üç kez soru sordun durdun da, Resûlullah soruların
hepsinde de sana cevap vermedi![529]
Sen
aleyhinde nazil olmasını hakettin!1 dedim.[530]
Aleyhimde
Kur'ân nazil olmasından korkarak, devemi sürüp halkın tâ önüne geçtim. [531]
Yakın,
uzak., herşey beni tuttu, sıktı ve bunalttı.
Halkın
en önünde, tasalı, üzüntülü olarak gidiyordum.[532] Çok
beklememiştim ki,[533]
münâdi (seslenici):
'Ey
Ömer b. Hattab![534]
Nerededir Ömer!' diyerek sesleniyordu![535]
Münâdinin
bana seslendiğini işitince, kendi kendime:
'Ben
zaten aleyhimde Kur'ân nazil olmasından korkmuştum!' dedim.[536]
Kalbime
ne kadar korku düştüğünü, Allah çok iyi biliyor.[537]
Hemen
döndüm.
Hakkımda
birşey nazil olduğunu sanıyordum.[538]
Resûlullah
Aleyhisselamın huzuruna vardım, Kendisine selam verdim.[539] O
da selamıma karşılık verdi. Çok sevinçli idi.[540]
Bana:
'Ey
Hattab'ın oğlu![541]
Bana bu gece bir sûre indi ki, o, bana[542]
üstüne güneş doğan herşeyden[543]
daha sevgilidir!' buyurduktan sonra, onu, 'İnnâ fetahnâ leke fethan mübînen=Biz
gerçekten sana apaçık bir fetih ve zafer kapısı açtık! Bu da, geçmiş ve gelecek
günahını Allah'ın bağışlaması, senin üzerindeki nimetini tamamlaması, seni bu
sayede doğru yola iletmesi içindir'[544]
diyerek okudu."[545]
Mücemmi'
b. Câriye de, Fettı sûresinin inişi sırasında halkın nasıl korku geçirdiklerini
şöyle anlatır: "Halk, korka korka, develerinin yanlarına dağılmışlardı.
Birbirlerine:
'Halka
ne oluyor?1 diye soruyorlardı. 'Resûlullah Aleyhisselama vahiy
gelmiş!1 dediler.
Biz
de, halk ile birlikte, korka korka Resûlullah Aleyhisselamın yanına doğru
vardık. Resûlullah Aleyhisselam, Kurâu'l-Gamîm'in yanında ayakta duruyordu.
Halk kendisinin yanında toplanınca, onlara:
İnnâ
fetahnâ leke fethan mübînen...' diyerek Feth sûresinin âyetlerini okudu.
Sahabilerden birisi:
'Yâ
Rasûlallah! Bu muahede bir fetih midir?1 diye sordu. Resûlullah
Aleyhisselam:
'Evet!
Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki; bu muahede muhakkak bir
fetihtir!' buyurdu."[546]
Cebrail
Aleyhisselaım, Feth sûresini indirdiği zaman:
"Yâ
Rasûl allan! Sana mübarek ve kutlu olsun!" diyerek Peygamberimiz Aleyhi
sselamı tebrik etti.[547]
Enes b. Malik'in bildirdiğine göre; Peygamberimiz Aleyhisselam, sahabilerine:
"Bana bir âyet indi ki, o bana yeryüzünde ki I erden daha
sevgilidir!" buyurduktan sonra, onu okudu. Sahabiler
"Ey
Allah'ın Peygamberi! Sana mübarek olsun!
Yüce
Allah, senin için neler yapılacağını açıklamıştır. Acaba, bizlere ne
yapacak?" diye sordular. Bunun üzerine, Yüce Allah, Resûlullah
Aleyhisselama:
"Bütün
bu lütuf la r, erkek mü'minlerle kadın m erminleri, altlarından ırmaklar akan
Cennetlere-içlerinde temelli olarak kalmak üzere-koymak, günahlarını da
yarlıgamak içindir.
İşte
bu, Allah katında en büyük kurtuluş ve saadettir! (Feth: 5) mealli âyeti
indirdi.[548]
Müslümanlar
arasında bulunan biradam:
"Beytullah'ı
tavaftan alıkonulmuşuz!
Kurbanlıklarımızın
Harem'de kurban edilmelerine de engel olunmuş! Müslüman olarak bize gelip
sığınan iki kişiyi de, Resûlullah onlara (müşriklere) geri çevirmiş!
Bu
nasıl, ne biçim fetihtir?!" diyerek söylenmişti.
Onun
bu sözleri Peygamberimiz Aleyhisselama haber verilince, Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Bu,
ne kötü sözdür!
Evet!
O [Hudeybiye muahedesi] en büyük fetihtir!
Müşrikler
sizin kendi beldelerine gidip gelmenize ve işinizi görmenize razı olmuş, gidip
gelirken de emniyet ve selamet içinde bulunmanızı istemiştir.
Onlar,
şimdiye kadar istemedikleri, hoşlanmadıkları şeyi, İslâmiyeti de böylece
sizlerde görecek, öğreneceklerdir.
Allah
sizi onlara muzaffer kılacak, gittiğiniz yerden sağ salim, kazançlı olarak
döndürecektir. Bu ise, fetihlerin en büyüğüdür![549]
Sizler,
Uhud savaşı günü, savaş meydanından boyuna uzaklaştığınızı ve hiç kimseye dönüp
bakmadığınızı ve o zaman benim de sizi arkanızdan çağırıp durduğumu unuttunuz
mu?!
Ahzab
(Hendek) savaşı günü de, onların (müşriklerin) hem üstünüzden, hem alt
tarafınızdan size geldiklerini, o zaman gözlerin döndüğünü, yüreklerin
gırtlaklara dayandığını ve sizlerin Allah'a karşı türlü zanlarda bulunmuş
olduğunuzu unuttunuz mu?![550]
Sizler
filan gün şöyle şöyle, filan gün şöyle şöyle yaptığınızı unuttunuz mu?"
buyurarak, onlara, geçmişteki işlerini birer birer hüürlattı .[551]
Müslümanlar,
Peygamberimiz Aleyhisselamı dinledikten sonra:
"Allah
ve Allah'ın Resûlü doğrudur.
O
muahede, fetihlerin en büyüğüdür!
Vallahi,
ey Allah'ın Peygamberi! Bizler, bunu senin düşündüğün gibi düşünmemiştik!
Muhakkak
ki, sen Allah'ı ve Allah'ın emrini bizlerden daha iyi bilirsin!" dediler.[552]
Peygamberimiz
Aleyhisselam; Hudeybiye muahede ve musalahasının, Müslümanlar aleyhine imiş
gibi görünmesine rağmen, Müslümanlar için genişlik ve rahmet, İslâmiyet için de
bir yayılma olacağını biliyordu ve bunu kendisine Rabbi bildirmişti.[553]
Hudeybiye'den
dönülüp Medine'ye gelindiği zaman, Müslümanlardan birisi de:
"Yâ
Rasûlallan! Sen bize 'Mekke'ye korkusuzca gireceksiniz!' dememiş miydin?"
diye sordu.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Evet,
dedim. Ama, size 'Bu yılımda gireceksiniz!' dedim mi?" buyurdu.
Adam:
"Hayır!
'Bu yıl gireceksiniz!' demedin" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"O,
Cebrail'in (Allah tarafından) bana dediği gibidir" diyerek,[554] şu
âyetleri okudu:
"Andolsun
ki, Allah, Resûlünün gördüğü rüyanın hak ve gerçek olduğunu doğrulamıştır.
İnşaallah, hepiniz emniyet içinde, kiminiz başlarınızı kazıtarak, kiminiz
saçlarınızı kısaltarak, korkusuzca, mutlaka Mescid-i Haram'a
gireceksiniz."[555]
Peygamberimiz
Aleyhisselamın Mekke'ye giderken kendileriyle birlikte gitmeye çağırdığı halde,
şunu bunu bahane ederek gitmekten kaçınan Müzeyne, Cüheyne ve Benî Bekr
kabileleri, Peygamberimiz Aleyhisselamın sağ salim olarak Medine'ye geldiğini
görünce, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına geldiler ve:
"Seninle
birlikte gitmekten kaçındığımız için yariıganmamızı, Rabbinden dileyiver?"
dediler.[556] Yüce Allah, onların
gelip böyle söyleyeceklerini ve fakat bunda samimi olmadıklarını, yolda
indirmiş olduğu Feth sûresinde Peygamberimiz Aleyhisselama haber vermişti.[557]
Hudeybiye
seferi ve muahedesi münasebetiyle nazil olan Feth sûresinde şöyle buyurulur:
1-3.
"Muhakkak ki, Biz sana apaçık bir fetih yolu açtık.
Tâ
ki, Allah senin günahından geçmişini ve geleceğini bağışlaya, senin üzerindeki
nimetini tamamlaya ve seni dosdoğru bir yola ilete!
4. Allah, imanlarına iman katsınlar diye,
Müslümanların kalbine sekînet indirdi. Göklerin ve yerin
orduları hep Allah'ındır! Allah herşeyi hakkıyla bilendir, yegâne hüküm ve
hikmet sahibidir.
5. (Bütün bu lütuf I ar) erkek mü'minlerie
kadın mü'minleri, altlarından ırmaklar akan Cennetlere-
içlerinde temelli kalmak üzere-koymak, günahlarını yarlıgamak içindir.
İşte,
Allah katında en büyük kurtuluş budur.
6. Allah, bu fethi, bundan hoşlanmayan; 'Allah
şu peygambere ve mü'minlere yardım etmeyecek!
Onlar evlerine de asla sağ dönemeyecekler!' diyerek Allah'a karşı kötü zanda
bulunan erkek münafık
larla kadın münafıkları, erkek müşriklerle kadın müşrikleri azaba uğratmak için
ihsan etti.
O
kötülük girdabı, onların başlarına gelsin!
7. Allah, onlara gazab etmiş, lanet etmiş;
kendilerine Cehennemi hazırlamıştır. Ne kötü birvarış yeridir orası!
Evet!
Göklerin ve yerin (azab) orduları da Allah'ındır! Allah, kudretiyle herşeye
üstün gelen Azîz,
hikmetiyle her yaptığını yerli yerince yapan Hakîm'dir.
8. Hiç şüphesiz, Biz, seni (Allah'ın
birliğine) şahit, o şehadeti kabul ve gereğince hareket edenleri
(Cennetle) müjdeleyici, kabul ve gereğince hareket etmeyenleri de (Cehennem
azabıyla) korkutucu,
uyarıcı olarak gönderdik.
9. Ki, hepiniz (ey insanlar), Allah'a ve
Allah'ın Peygamberine iman edesiniz, ona yardım edesiniz ve
onu büyük tanıyasınız; sabah akşam da, Allah'ı teşbih edesiniz diye.
10. Muhakkak ki, sana bey'at edenler, ancak
Allah'a bey'at etmişlerdir! Allah'ın Kudret Eli, onların ellerinin üzerindedir!
Şu
halde, kim (bu bey'attan) cayarsa, sırf kendi aleyhine caymış olur!
Her
kim de Allah'a verdiği sözü yerine getirirse, Allah da ona büyük bir ecir
verecektir.
11. Bedevi'lerden olup da (Kureyş müşriklerinden
korkarak) geride kalanlar; 'Bizleri mallarımız ve ailelerimiz oyaladı. Bunun
için bize mağfiret dile!' diyeceklerdir.
Onlar,
kalblerinde olmayan şeyi ağızlarıyla söylüyorlar.
Sen
onlara de ki:
'Eğer
Allah size bir zarar dilerse, yahut bir yarar dilerse, Allah'a karşı, kim
birşey yapabilir?
Muhakkak
ki, Allah, yapmakta olduğunuz herşeyden haberdardır!
12. Doğrusu, siz Peygamberin de, mü'minlerin
de ailelerine ebediyyen dönemeyeceklerini sandınız; bu, sizin kalblerinizde
allandı pullandı da, kötü zanna düştünüz!
Bu
yüzden, helâka mahkum bir kavim oldunuz!
13. Her kim Allah'a ve Allah'ın Resûlüne
inanmazsa, iyi bilsin ki, Biz kâfirler için çılgın bir ateş hazır-
lamışızdır!
14. Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır.
Allah dilediğini bağışlar, dilediğine de azab eder. Allah çok
yarlıgayıcıdır, çok merhametlidir.
Siz
ganimetler almak için gittiğiniz vakit, o geride kalanlar diyecekler ki:
'Bırakınız bizi, arkanız
dan gelelim.'
15. (Allah o ganimetleri Hayber savaşına
katılanlara va'd etmiş iken) onlar, Allah'ın kelamını değiştirmek isterler.
Onlara
de ki: 'Siz bizim arkamızdan asla gelemeyeceksiniz! Sizin hakkınızda Allah daha
önce böyle buyurdu.'
Onlar:
'Hayır! Siz bizi kıskanıyorsunuz!' diyecekler.
Hayır!
Onlar, ancak, pek az anlayan kimselerdir.
16. O
(Hudeybiye'ye gelmeyip) geri kalan Bedevilere de ki:
'Siz
yakında çetin bir savaş ehli olan bir kavme-kendileriyle savaşmak, yahut
çarpışmasız onların Müslüman olmalarını sağlamak üzere-davet olunacaksınız.
Eğer itaat ederseniz, Allah size güzel bir mükâfat verir. Eğer bundan önce
döndüğünüz gibi dönerseniz, Allah sizi elem verici bir azapla azaplandırır.
17. Âmâya, gözsüze, savaştan geri kalmak
hususunda sakınca yok! Topala sakınca yok! Hastaya sakınca yok!
Kim
Allah'a ve Allah'ın Resûlüne itaat ederse, Allah onu altından ırmaklar akan
Cennetlere koyar. Kim de yüz çevirirse, onu da elem verici bir azabla
azablandırır.
18-19. Andolsun ki; Allah mü'minlerden-ağacın
altında seninle bey'at ederlerkervrazı ve hoşnut oldu da, kalblerindekini
bilerek üzerlerine o sekîneti indirdi.
Onları
yakın bir fetih ve zaferle ve daha binçok ganimetlerle mükâfatlandırdı.
Allah
kudretiyle herşeye üstün gelen A^îz, her yaptığını yerli yerince yapan
Hakîm'dir.
20. Allah, size daha birçok ganimeti er de
va'd etti, Şimdilik bunu (Hayber ganimetlerini) size peşin verdi, sizden
insanların ellerini çekti; ki bu da, mü'minlere bir delil olması ve sizi
dosdoğru biryola hidayet buyurması içindir.
21. Allah, size daha başka (ganimetler de
va'd etti ki), o henüz elinize geçmemiştir. Allah, bütün bunları (ilmiyle)
kesinlikle kuşatmıştır. Allah herşeye kadirdir.
22. Eğer kâfirler sizinle (Hudeybiye'de)
savaşsalardı, muhakkak, arkalarına dönüp kaçarlardı.
23. Allah'ın öteden beri cari olan sünneti
(kanunu) budur. Allah'ın sünnetinde (kanununda) bir değişiklik bulamazsın.
24. Allah Mekke vadisinde kâfirlere karşı
size zafer verdikten sonra, onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de
onlardan çeken de O (Allah) idi.
Allah,
ne yaparsanız hakkıyla görendir.
25. Onlar o kimselerdir ki, hakkı inkâr etmişlerdir
ve sizi Mescid-i Haram'dan o bekletilen kurbanlıkları da (Mina) mevkiine
varmaktan men ettiler.
Eğer
onların arasında sizin bilmediğiniz iman etmiş erkekler ve iman etmiş kadınlar
bulunmasaydı ve onları bilmeyerek çiğnemenizden dolayı size bir vebal gelecek
olmasaydı, o mü'minler (kâfirlerin içinden) seçilip ayrılabilselerdi, veya
savaşın olmamasıyla Allah'ın dilediğini rahmetine sokma durumu olmasaydı, Biz,
onlardan kâfir olanları, muhakkak elem verici bir azaba uğratırdık.
26. O vakit ki, o kâfirlerin kalblerinde
asabiyet, Cahiliye asabiyeti kaynadığı sırada; ona karşı, Allah gerek
Resûlünün, gerek mü'minlerin üzerine sekînetini indirdi ve onları takva sözü
üzerinde durdurdu.
Zaten,
onlar buna lâyık ve ehil idiler. Allah herşeyi hakkıyla bilendir.
27. Andolsun ki; Allah, Resûlünün gördüğü
rüyasını doğru çıkardı. İnşaallah, hepiniz Mescid-i Haram'a emniyet içinde,
kiminiz başlarınızı kazıtarak, kiminiz saçlarınızı kısaltarak, korkusuzca,
muhakkak gireceksiniz.
Allah
sizin bilmediğinizi bildi de, size bundan önce yakın bir fetih verdi.
28. O Allah, Resûlünü hidayet ve hak din ile
gönderdi ki, o dini bütün dinlerin üzerine çıkarsın. Senin bu gönderildiğine
şahit olarak da, Allah, yeter!
29.
Muhammed, Allah'ın Resûlüdür. Onun yanında bulunanlar da, kâfirlere karşı çok
sert, çetin, kendi aralarında ise pek merhametlidirler.
Onların,
daima rükû ve secde ederek, Allah'tan, lütuf ve rızasını istediklerini
görürsün.
Yüzlerinde
secdelerin eserinden dolayı nuranflik vardır.
Bu,
onların Tevrat'taki vasıflarıdır.
Onların
İncil'deki vasıfları da; filizini çıkarmış, gitgide onu kuvvetlendirmiş,
kalınlaşmış, sonra da sapları üzerine doğrulup kalkmış bir ekine benzer ki; bu,
ekincilerin de hoşuna gider.
Ashab
hakkında bu temsiller, onlarla kâfirleri öfkelendirmek içindir.
Allah,
onlardan, iman edip iyi amel işleyenlere, hem bir mağfiret, hem büyük bir ecir
va'd buyur-muştur."[558]
Feth
sûresinin 1. âyetinde geçen "feth" sözü; lügatta, kapalı şeyi açmak,
kapalılığı gidermek demek-tir.[559]
Feth;
hüküm ve kaza mânâsına da kullanılır ki, müşkil ve kapalı dâvaları halletmek
demek olur.[560]
Kureyşîlerle
yapılan anlaşma, nimetin en büyüğü olup, Peygamberimiz Aleyhisselama apaçık bir
hüküm ve hükümet yolunun açıldığını ifade eder.[561]
Gerçekten
de, müşrikler, Uhud'da ve Hendek'te kökünü kazımak istedikleri İslâm devlet ve
hükümetini ilk defa olarak Hudeybiye muahedesiyle, ister istemez kabul etmiş,
tanımış bulunuyorlardı.
İmam
Zührî, Hudeybiye muahede ve musalahasının sonucunu, Peygamberimiz
Aleyhisselamın bu yoldaki hadislerinden* yararlanarak şu sözleriyle açıklar:
"İslâm'da,
Hudeybiye musalahasından önce, ondan daha büyük bir fetih olmamıştır.
Müslümanlarla
müşrikler nerede karşılaşırlarsa, aralarında ancak vuruşmalar, çarpışmalar
olurdu.
Hudeybiye
barışı olunca, harp ve çarpışma bırakıldı.
İki
taraf, birbirlerinden emniyet ve selamette kaldılar. Birbirlerine kavuşup
karıştılar. Sözde ve dâvalarda birbirlerine yardım etmeye başladılar.
İslâmiyetten
kime söz açılsa, o biraz düşünmekte ve hemen ona girmekte idi.
İki
yıl içinde İslâmiyete girenler, bundan önce o güne dek Müslüman olanların
sayısı kadardı ve daha da çoktu.[562]
İbn
Hişam, buna şu sözleri ekler
"Cabir
b. Abdullah'ın söylediğine göre; Resûlullah Aleyhisselam, Hudeybiyeye 1400
kişinin başında gitmişti.
Bundan
iki yıl sonra, Mekke'nin fethi yılında ise, 10.000 kişinin başında gitmiştir
ki, bu, Zührî'nin sözünün yerinde olduğunu gösterir.[563]
Bu
müddet içinde İslâmiyet, Arabistan'ın her köşesine yayılmış ve açıklanmış,
müşriklerin harpte ve şirkte en ileri gidenlerinden Amr b. Âs, Halid b. Velid
ve benzerleri Müslüman olmuşlardı.[564]
Hudeybiye
musalahası üzerine, Müslümanlar müşriklerle biraraya gelmeye ve onlara Kur'ân-ı
Kerîm dinletmeye, İslâmiyet üzerinde onlarla açıktan açığa ve korkusuzca
konuşmaya, Müslümanlıklarını gizleyenlerde onu açığa vurmaya başlamışlardı.[565]
Halbuki,
Hudeybiye barışından önce, iki taraf birbirine karışamıyordu. Barıştan sonra
ise, müşrikler Medine'ye serbestçe geliyorlar, Müslümanlarda Mekke'ye serbestçe
gidiyorlar; orada ev halkları, dostları ve başkalarıyla oturup kalkıyorlardı.
Artık,
Peygamberimiz Aleyhisselamın hal ve hareketleri, mucizeleri, ahlâkı ve yolunun
güzelliği hakkında Müslümanların verdikleri bilgiler ve öğütler dinlenir olmuş,
müşriklerin kalbleri yumuşayıp İslâmiyete meyletmeye başlamıştı.
Bâdiyelerde,
çöllerde oturan Araplar da, Müslüman olmak için, Kureyş müşriklerinin Müslüman
olmalarını bekliyorlardı.[566]
Feth
sûresinin 6. âyetinde anılan münafıklar ile, 11, 12, 15, 16. âyetlerinde sözü
geçen bedeviler, Mekke ve Medine arasında oturan Müzeyne, Cüheyne ve Benî Bekr
kabileleri halkı olup; Peygamberimiz Aleyhisselam onları Hudeybiye'ye doğru
götürmek istediği zaman, onlar Kureyş müşriklerinden korkmuşlar, ev halklarını
ve mallarını bahane ederek Hudeybiye seferinden geri kalmışlardı.
Peygamberimiz
Aleyhisselamla ashabının sağ salim döndüklerini görünce de:
"Seninle
gidemediğimiz için Allah'tan yarlıganmamızı dile" diyerek dil ucuyla
niyazda bulunmuşlardı.[567]
Hayber
gazasına ise, ganimet almak için katılmak istemişlerdi.
16.
âyette bahsi geçen sert ve çetin savaşçı kavim; Arap olmayan kavimler, veya
Rumlar, yahut Hevâzin, ya da Benî Hanifelerdi.[568]
18.
âyette sözü geçen yakın fetih, Hudeybiye musalahası;
20.
âyette çabuk olarak verildiği bildirilen ganimet de, Hayber ganimeti idi.[569]
26.
âyette geçen, "kalbleri taassupla kaplanmış olanlardan birisi de, Kureyş
müşriklerinin elçisi Süheyl b. Amr idi.
Besmeleyi
ve Peygamberimiz Aleyhisselamın Resûlullah sıfatını yazdırmamak için, direnmiş
dur-m ustu.
Âyette
geçen takva sözü ise, "Lâ ilahe illallah Muhammedün resûlullah"
kelime-i tevhidi ve kelime-i şehadet idi.
27.
âyetteki yakın bir fetih, Hudeybiye musalahası, barışı idi.[570]
29.
âyette Ashab-ı Kiram için, İncil'de geçtiği açıklanan; "Filizini çıkarmış,
onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, gövdesi üzerinde dimdik yükselmiş,
ekincilerin hoşuna giden bir ekin gibidir!" mealli bir temsille, önce
onların az olacakları, sonra artmaya başlayacakları, ondan sonra çoğalacakları,
daha sonra da gövdeleşerek güçlüleşecekleri anlatılmıştır.[571]
Bugün
İncil tercemeleri olmak üzere ellerde dolaşan ve kutsal sayılan bazı kitaplarda
da, şu temsiller görülmektedir:
"Anlara
bir temsil daha irad edüp dedi ki: Semâ melekûtu, bir âdemin alup tarlasına
ektiği hardal dânesine benzer.
Cümle
tohumların en küçüğü ise de, büyüdüğü zaman, sebzevatın hepsinden büyük olup
ağaç olur. Şöyle ki; hava kuşları gelüp anın dallarına konarlar."[572]
"Ve
dedi ki; Allah'ın melekûtu böyledir:
Güya,
bir âdem tohumu yere atar ve gece gündüz uyuyup kalkar ve tohum anın bilmediği
surette biterve büyür. Zira, yer kendiliğinden evvelâ otu, sonra başağı ve daha
sonra, başakta mükemmel buğdayı husule getürür ve mahsul kemale erdüğü gibi,
orağı salar. Zira, hasad vakti yetişmiştir."[573]
"İsa
dahi anlara hitaben: Yapıcıların reddettikleri taş, köşe taşı oldu! Bu, Rabb
tarafından olup gözlerimiz önünde acâibdir!' kelamını bir vakit kitaplarda
okumadınız mı?
Bunun
içün size derim ki: 'Melekûtullah, sizden alınıp mahsûlünü getüren bir ümmete
verilecektir ve bu taş üzerine düşen, parçalanacaktır. Ol dahi, kimin üzerine
düşerse, anı ezecektir!' dedi. [574]
Ebu
Basîr'in ismi ve soyu; Ubeyd (veya Utbe) b. Esîdb. Cariye olup Sakîf kabilesindendi.[575]
Zühre oğullarının müttefiki idi.[576]
Mekke'de
müşriklerce hapsedilmiş olan Müslümanlar arasında bulunuyordu.[577]
Ebu
Basîr, Peygamberimiz Aleyhisselamın Hudeybiye'den Medine'ye dönüşünden sonra,[578] bir
fırsatını bulup, Mekke'den yaya olarak kaçti.[579]
Ahnes
b. Şerik es-Sakafî ile Ezher b. Avf ez-Zührî; Âmir b. Lüeyy oğullarından İbn
Lebun Huneys b. Cabir"i, erkek bir deve vermek üzere kiraladılar.
Peygamberimiz
Aleyhisselama da, aradaki musalaha ve muahedeyi hatırlatan ve Ebu Basîr'in
kendilerine iadesini isteyen bir yazı yazdılar.
Huneys
b. Cabir, azadlı kölesi Kevser'i devesinin terkisine alarak Medine yolunu
tuttu.
Huneys
ile Kevser, Medine'ye geldiler.
Huneys,
Peygamberimiz Aleyhisselama:
"İşte,
sana yazı!" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Übeyy b. Ka'b'ı çağırdı. Übeyy b. Ka'b, yazıyı Peygamberimizi
Aleyhisselama okudu.
Yazıda:
"Adamlarımızdan,
senin yanına gelecek olanların bize geri çevrilmesi hakkında sana ne şart koştuğumuzu
ve aramızdaki anlaşmaya da şahitler tuttuğumuzu biliyorsundur.
Öyleyse,
adamımızı bize gönder" deniliyordu.[580]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Ebu Basîr'e:
"Ey
Ebu Basîr! Biliyorsun ki, biz şu Kureyş kavmiyle bir anlaşma yapmış ve onlara
söz vermiş bulunuyoruz.
Dinimize
göre; verdiğimiz sözde durmamak bize yaraşmaz!
Hiç
şüphe yok ki, Yüce Allah, senin için ve seninle birlikte bulunan zayıf,
koruyucusuz Müslümanlar için, bir genişlik, bir çıkar yol yaratacaktır!
Haydi,
kavminin yanına git!" buyurdu.
Ebu
Basîr
"Yâ
Rasûlallah! Bana işkence yapsınlar, beni dinimden döndürsünler diye mi
müşriklere geri çeviriyorsun?!" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Git
diyorum sana! Hiç şüphesiz, Yüce Allah, senin için, seninle birlikte bulunan
zayıf, koruyucusuz Müslümanlar için bir genişlik, bir çıkar yol
yaratacaktır!" buyurdu.[581]
Ebu
Basîr1 i Âmirî ile adamına teslim etti.
Ebu
Basîr müşriklerin yanına düşüp giderken, Müslümanlar Ebu Basîrln yanında
yürüyor ve:
"Ey
Ebu Basîr! Sana müjdeler olsun! Hiç şüphesiz, Yüce Allah senin için bir çıkar
yol yaratacaktır! Yerine göre, bir adam bin adamdan daha hayırlı olur! Sen de
git, işini gör! Sen de git, işini gör!" diyorlar; sanki ona
yanındakilerin bir çaresine bakmasını, ellerinden kurtulmasını duyuruyor,
buyuruyorlardı.[582]
Zülhuleyfe'ye
varıp kavuştukları zaman, öğle vakti olmuştu.
Ebu
Basîr, Zülhuleyfe Mescidine girip iki rekat yolcu namazı kıldı. Mescidin duvarının
dibine oturdu. Yanında taşıdığı hurma azığındaki hurmalardan yemeye başladı.
İki
arkadaşına da:
"Yaklaşınız,
siz de yiyiniz!" dedi.
Onlar:
"Senin
yemeğin bize gerekmez!" dediler.
Ebu
Eiasîr.
"Fakat,
siz beni yemeğinize davet etmiş olsaydınız, ben davetinizi kabul eder,
yemeğinizden sizinle birlikte yerdim" dedi.
Bunun
üzerine, utandılar, yaklaştılar, Ebu Basîr'le birlikte hurmaya ellerini
uzatmaya başladılar.
Kendilerine
ait sofradaki az etli kemiği de, getirip ortaya koydular ve hep birlikte
yediler.
Ebu
Basîr onlara ısındı.
Âmin
de, boynunda taşıdığı kılıcını duvardaki taşın üzerine astı.
Ebu
Basîr, Âmirî'ye:
"Ey
Benî Âmirlerden olan kardeş! Senin ismin nedir?" diye sordu.
Âmirî:
"İsmim
Huneys'tir!" dedi.
Ebu
Basîr
"Kimin
oğlusun?" diye sordu.
Huneys:
"Cabir'in
oğluyum!" dedi.[583]
Ebu
Basîr
"Ey
Benî Âmirlerden Cabir'in oğlu kardeş! Bu kılıcın keskin midir?" diye
sordu.
Huneys:
"Evet!"
dedi.[584]
Ebu
Basîr
"Ey
Huneys! Vallahi, ben de şu kılıcının çok iyi olduğunu sanıyorum!" dedi.
Kılıç
sahibinin arkadaşı, kılıcı kınından sıyırarak:
"Vallahi,
bu kılıç çok iyidir! Onu ben tekrar tekrar denemişim di r!" dedi.[585]
Ebu
Basîr
"Ben
ona bir bakabilir miyim?" diye sordu.
Huneys:
"İstiyorsan,
al, bak!" dedi.[586]
Kılıcın
kabzasını Ebu Basîr, kınını da Huneys tutuyordu.[587]
Ebu
Basîr birden Huneys'in üzerine yürüyüp işini bitirdi.[588]
Bunu
gören Kevser, Medine'ye doğru hızla kaçmaya başladı.
Ebu
Basîr Huneys'in elbisesini soyup onun ve Kevser'in eşyalarını deveye
yükledikten sonra, Kevser'in ardına düştü. Fakat, Kevser onu kendisine
yetişmekten âciz bıraktı.
Ebu
Basîr
"Vallahi,
yetişebilseydim, onu da muhakkak adamının yoluna düşürürdüm!" demiştir.[589]
Peygamberimiz
Aleyhisselamın ikindiden sonra Mescidde ashabıyla oturduğu sırada, Kevser koşa
koşa gelip Medine'ye kavuştu.[590]
Koşarak Mescide girdi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, onu görünce:
"Muhakkak,
şu adam korkunç birşey görmüştür!" buyurdu.
Kevser,
Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına geldi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, ona:
"Yazıklar
olsun sana! Ne oldu sana?" diye sordu.
Kevser:
"Adamınız
adamımı öldürdü![591] Ben
ondan kaçtım![592] Vallahi, o, efendimi
öldürdü! Ele geçir-ilseydim, ben de öldürülmüş, gitmiştim!" dedi.[593]
Kevser
ayakta dikildiği yerinden daha ayrılmamıştı ki, Ebu Basîr de çıkageldi.[594]
Devesini
Mescidin kapısında çöktürdü. Huneys'in kılıcını kuşanmış olarak Mescide gindi.[595]
Peygamberimiz
Aleyhisselamın yanına kadar ilerleyip ayakta durdu[596] ve:
"Yâ
Rasûlallah! Vallahi, sen üzerine düşeni yerine getirdin!
Vermiş
olduğun sözü sana Allah eda ettirdi: Beni düşman kavmin eline teslim ettin![597]
Ben
de dinim hakkında işkencelere tutulup dinimden döndürülmekten dinimi korudum![598]
Allah beni onlardan kurtardı!" dedi.[599]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Ebu Basîr'in cesaret ve atılganlığına şaştı da:[600]
"Ne
adam yâhû! Sanki ateş köseğisi, savaş kışkırtıcısı, kızıştıncısı!
Hele,
yanında birtakım adamlar da bulunsa, elinden gelmeyecek şey yok!" buyurdu.[601]
Ebu
Basîr, Peygamberimiz Aleyhisselamın bu sözlerini işitince, kendisini tekrar
Kureyş müşriklerine teslim edeceğini sandı. [602]
Ebu
Basîr, Huneys'in elbisesi, eşyası ve kılıcı hakkında:
"Yâ
Rasûl ali ah! Bunların beşte birini ayır, al!" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Ben
bunun beşte birini ayırıp aldığım zaman, onlarla bu yolda yapmış olduğum
muahedeye riayet etmemiş olurum.
Fakat,
senin tutumun da, öldürdüğün adamın soykası ve eşyası da, seni
ilgilendirir!" buyurduktan sonra, Kevser'e de:
"Haydi,
sen de adamlarının yanına dön!" buyurdu.
Kevser:
"Yâ
Muhammedi Ben hayatımı düşünüyorum. Bende Ebu BasîVe karşı kendimi koruyacak ne
bir güç, ne de eller var!" dedi.
Bunun
üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam, Ebu Basîr'e:
"Haydi,
nereyi istersen, çık git oraya!" buyurdu.[603]
Peygamberimiz
Aleyhisselam Ebu Basîr'i böyle istediği yere gitmekte serbest bırakınca, o da,
Zülhuleyfeye indi.[604]
Oradan
da, deniz sahilindeki Zülhuleyfe nahiyesinin İys vadisine kadar gitti.[605]
Giderken, bir avuç hurma azığı ile üç gün idare etti.[606]
İys,
Kureyş müşriklerinin Şam'a işleyen ticaret kervanlarının yolları üzerindedir.[607]
Zülmerveye bir geceliktir.[608]
Ağaçlık bir vadidir.[609]
Mekke'de
tutuklu bulunan Müslümanlar, Peygamberimiz Aleyhisselamın, Ebu Basîr hakkında:
"Ne adam yâhû! Sanki ateş köseğisi! Savaş kışkırtıcısı, kızıştirıcısı!
Hele,yanında birtakım adamlar da bulunsa, arbk onun elinden gelmeyecek şey
yok!" buyurduğunu işitmişlerdi.[610]
Bunu
onlara Hz. Ömer bir mektupla bildirmiş, Ebu BasîVin deniz sahilinde, Kureyş
kervanlarının yolları üzerinde bulunduğunu da salık vermişti.[611]
Müşriklerin
arasından, ilk önce Ebu Cendel, kaçarak Ebu Basîr'le buluştu.[612]
Mekke'deki Müslümanlar, birer birer kaçarak Ebu Basîr'in yanında toplandılar ve
70 kişi kadar oldular.[613]
Ebu
Basîr'in arkadaşları, günden güne artmakta ve çoğalmakta idiler.[614]
Gıfâr, Eşlem, Cüheyne ve sair kabile halkından birçok kimseler gelmişlerdi.[615] Ebu
Basîr'in başında toplananların sayısı 300'ü buldu.[616]
Ebu
Basîr ve arkadaşları, Kureyş müşriklerini iyice sıkıştırmaya ve tedirgin etmeye
başladılar.
Onlar,
müşriklerden yakaladıklarını öldürüyorlar, müşriklerin oradan gelen ticaret
kervanlarının hemen yollarını kesiyorlar,[617]
mallarını iğtinam ediyorlardı.[618]
Ebu
BasîY'le arkadaşlarının en son yollarını kesip mallarını iğtinam ettikleri,
Kureyş müşriklerinin Şam'a gitmek isteyen ve yanlarında 30 deve bulunan ticaret
kervanı idi.
Bu
kervandan, her birinin hissesine otuzar dinar düşmüştü.
İçlerinden
bazıları:
"Bunun
beşte birini ayırıp Resûlullah Aleyhisselama gönderiniz!" demişlerdi.
Ebu
Basîr.
"Resûlullah
Aleyhisselam bunu kabul etmez. Öldürdüğüm Âmirî'nin soyduğum elbisesini
vesairesi-ni götürmüştüm de, kabul etmeye yanaşmamış ve 'Ben bunu yaparsam
onlara karşı vermiş olduğum sözümü yerine getirmemiş olurum!1
buyurdu" dedi.[619]
Deniz
sahilinde, İyste toplanmış bulunan Müslümanlar, Ebu Basîr'i kendilerine başkan
ve kumandan seçtiler.
Ebu
Eiasîr, onlara imam olup namazlarını kıldırıyor, şeriat hükümlerini uyguluyor,
Cuma namazlarını kıldırıyordu.
Hepsi
Ebu Basîr'i dinliyorlar, onun buyruklarına boyun eğiyorlardı.[620]
Süheyl
b. Amr Ebu Basilin H uneys'i öldürdüğünü haber alınca; bu kendisinin son
derecede ağırına gitti ve:
"Vallahi,
biz Muhammed'le böyle musalaha yapmadık!" dedi.
Kureyşîlerin
ileri gelenleri:
"Muhammed
bunun sorumluluğundan uzaktır: O size adamınızı teslim etmiş, adamınız da onu
öldürmüştür! Bunda Muhammed'e ne sorumluluk var?" dediler.[621]
Süheyl
b. Amr, sırtını Kabe'nin duvarına dayayarak:
"Vallahi,
o adamın (Huneys'in) diyeti ödenmedikçe, sırtımı Kabe'den ayırmayacağım!"
diyerek yemin etti.
Ebu
Süfyan b. Harb:
"Vallahi,
bu, hiç şüphesiz, akılsızlıktır!
Vallahi,
Müslümanlar diyeti ödemezler!
Vallahi,
Müslümanlar diyeti ödemezler![622]
O
diyeti ancak Kureyşîler öder.
Huneys'i
Zühre oğulları göndermedi mi?" dedi.
Süheyl
b. Amr:
"Vallahi,
doğru söyledin! Huneys'in diyetini ödemek, ancak Zühre oğullarına düşer. Onu
onlar gönderdiler. Onun diyetini de, onlardan başkaları çıkarmazlar,
ödemezler. Çünkü, katil onlardandır, diyet ödemek de onlara düşer" dedi.
Ahnes
b. Şerik:
"Vallahi,
biz diyeti ödemeyiz: Huneys'i ne biz öldürdük, ne de onun öldürülmesini emrettik.
Onu
öldüren, dinimize muhalif bulunan ve Muhammed'e uyan bir kimsedir.
Muhammed'e
haber salınız! Onun diyetini o ödesin!" dedi.
Ebu
Süfyan:
"Hayır!
Muhammed'e ne bir diyet, ne de ödeme düşer.
Muhammed
bu işin sorumluluğundan uzaktır. Muhammed üzerine düşeni fazlasıyla yapmış, iki
elçiye onu teslim etmiştir" dedi.
Ahnes
b. Şerik:
"Eğer
umumiyetle Kureyş diyeti ödemeyi üzerine alırsa, Zühre oğulları da, Kureyş
soyundan bir kol olmaları hasebiyle, onlarla birlikte diyeti ödemeye
katılırlar. Eğer Kureyş diyeti ödemezse, biz de onu hiçbir zaman
ödemeyiz!" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselamın Mekke'yi fethe geldiği yıla kadar, Huneys'in diyeti ödenmedi.[623]
Ebu
Basîr'le arkadaşları Kureyş müşriklerini tedirgin ettikleri, canlarından
bezdirdikleri zaman,[624]
Kureyş müşrikleri Peygamberimiz Aleyhisselama bir yazı yazdılar.[625]
Yazdıkları
yazıda şöyle dediler
"Allah
ve akrabalık aşkına! Sen onlara [Ebu BasîYle arkadaşlarına] muhakkak haber sal
ki, bundan böyle her kim Medine'ye, senin yanına gelirse, o emniyet ve
selamettedir; onun için, geri çevrilme yoktur![626]
Biz,
muahede şartlarından, iade şartını düşürdük!
Mekke'den
Muhammed'in yanına gelen kimse, emniyet ve selamette olacak, geri
çevrilmeyecek-tir![627]
Ebu
BasîYle arkadaşlarını Medine'ye alsan, koysan olmaz mı?[628]
Artık
onların bize gereği yoktur!" dediler.[629]
Onların
Medine'ye kabul edilmelerini,[630]
Medine'de barındırılmalarını and vererek dilediler.[631]
Yazdıkları
yazıyı da, bir adamla gönderdiler.[632]
Rivayete
göre; yazıyı Ebu Süfyan b. Harb getirmişti.[633]
Kureyş
müşriklerinin müracaatları ve ricaları üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam, Ebu
Basîr ile Ebu Cendel'e ve Müslümanlardan yanlarında bulunanlara, artk
memleketlerine, ailelerine dönmeleri,[634]
Kureyşflerden herhangi bir kimseye veya onlara ait bir kervana rastladıkları
zaman dokunmamaları için yazı yazdırdı.[635]
Peygamberimiz
Aleyhisselamin yazısı, Ebu Basîr'e, ölüm döşeğinde iken gelmişti.
Ebu
Basîr, mektubu eline alıp okurken ruhunu teslim etti.
Ebu
Cendel ile arkadaşları, onun cenaze namazını kıldılar ve cenazesini oraya
gömdüler.
Allah
ondan razı olsun!
Ebu
Basîrın kabrinin üzerine bir mescid yapıldı.[636]
Ebu
Cendel, yanındaki arkadaşlarıyla birlikte, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına
döndü. Diğerleri de, ailelerinin yanlarına döndüler.[637]
Medine'ye dönenler, 70 kişi idi.[638]
Ümmü
Külsûm Hatun, Peygamberimiz Aleyhisselamın Mekke'deki azılı düşmanlarından Ukbe
b. Ebi Muayt'ın kızıdır.
Ümmü
Külsûm Hatunun annesi Erva binti Küreyz olup.[639] Hz.
Osman'ın da annesi idi.
Ümmü
Külsûm Hatun Mekke'de Müslüman olmuş, Peygamberimiz Aleyhisselama bey'at
etmişti.[640]
Yüce
Allah ondan razı olsun!
Allah
yolunda Müslüman ve Muhacir olarak ana baba ocağından çıkıp giden, Ümmü Külsûm
Hatundan başka Kureyşî bir kadın yoktur.[641]
Ümmü
Külsûm Hatun der ki:
"Ten'im
veya Hashas nahiyesinde, kendimize ait olup ev halkımın bazısının oturduğu kıra
sık sık gider, orada üç dört gün kalır ve ev halkımın yanına dönerdim.
Ev
halkım benim oraya gidişimi yadırgamazlardı.
Oraya
gidip gelmeyi sıklaştırdı m.
Yine,
bir gün, her zaman gitmekte olduğum kıra gitmek i stiyorm usum gibi, Mekke'den
çıkıp gittim.
Yolun
en son noktasına vardığım zaman, Huzâalardan bir adam, bana:
'Sen
nereye gitmek istiyorsun?' diye sordu.
Ona:
'Bir
hacetim var. Sana sorabilir miyim? Sen kimsin?1 dedim.
'Ben
Huzâalardan bir adamım!' dedi.
Huzâa
adını anınca, ona içim ısındı.
Çünkü,
Huzâalar Resûlullah Aleyhisselamın muahedesine katılmışlardı.
Ona:
'Ben
Kureyşîlerden bir kadınım. Resûlullah Aleyhisselamın yanına gitmek istiyorum.
Fakat yolu bilmiyorum!' dedim.
Huzâî:
'Biz
gece, gündüz gidilecekyolları iyi bilen kimseleriz. Ben, seni Medine'ye
eriştirinceye kadar, sana yoldaş olurum!' dedi.
Sonra,
bana bir deve getirdi, ona bindim.
Devenin
yularını tutup yola girdi.
Vallahi,
adamcağız benimle tek kelime daha konuşmadı.
Deveyi
ıhdırınca, hemen yanımdan uzaklaşıyor; deveden indiğimde, gelip deveyi ağaca
bağladıktan sonra ağaçlar arasına çekiliyor, gidileceği ve deve açlıktan
böğürdüğü zaman, onun yanına gelip bana arkasını dönüyor; deveye bindiğimde,
devenin yularını tutup ininceye kadar arkasına bakmadan gidiyordu.
O,
böyle yapmaktan geri durmadı.
Nihayet,
Medine'ye geldik.
Allah
o yoldaşı hayırla mükâfatlandırsın!
Huzâa
kabilesi ne iyi kabiledir!
Peygamber
Aleyhisselamın zevcesi Ümmü Seleme'nin yanına vardım. Yüzüm örtülü olduğu için,
beni tanıyamadı. Kim olduğumu söyleyip yüzümü açınca, beni tanıdı, bırakmadı.
Bana:
'Sen
Allah'a ve Allah'ın Resûlüne hicret mi ettin?' diye sordu.
'Evet!'
dedim ve ilave ettim:
'Resûlullah
Aleyhisselam, erkeklerden Ebu Cendel b. Süheyl ile Ebu Basîr'i müşriklere geri
gönderdiği gibi, beni de gönderir diye korkuyorum!
Ey
Ümmü Seleme! Erkeklerin hali kadınların hali gibi değildir.
Mekkelilerin
yanlarından ayrıldığım günden bu yana sekiz gün geçmiş, dönüşüm, bulunmayışım
uzamıştır.
Şimdi,
onlar nerede kaybolduğumu konuşacaklar, sonra da beni arayacaklar, bulamayınca
da, bana doğru geleceklerdir!' dedim."[642]
Ümmü
Külsûm Hatunun Hz. Ümmü Seletme'nin evinde bulunduğu sırada, Peygamberimiz
Aleyhisselam oraya geldi.
Hz.
Ümmü Seleme, Ümmü Külsûm Hatunun işini, Peygamberimiz Aleyhisselama haber
verdi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Ümmü Külsûm Hatuna:
"Hoşgeldin!"
dedi.
Ümmü
Külsûm Hatun:
"Yâ
Rasûlallah! Ben, dinim uğrunda, senin yanına kaçıp geldim. Beni koru!
Müşriklere geri çevirme! [643]
Beni
kâfirlere geri çevirirsen, onlar bana işkence yaparlar ve beni dinimden
döndürmeye uğraşırlar.
Ben
işkenceye dayanamam. Ben, nihayet, bir kadınım!
İyi
bilirsin ki; kadınların hali, zayıfların haline varır.[644]
Müşriklere
iki kişi iade ettiğini ve onlardan birisinin kendisini koruduğunu gördüm.
Fakat,
ben nihayet bir kadınım!" dedi.
Resûlullah
Aleyhisselam:
"Şüphe
yok ki, Yüce Allah, kadınlar hakkındaki ahdi bozar, hükümsüz bırakır!"
buyurdu.[645]
Bunun
üzerine, inen âyette şöyle buyuruldu:
"Ey
iman edenler! Size mü'min kadınlar muhacir olarak geldikleri zaman, onların
gerçekten iman edip etmediklerini deneyiniz.
Allah
onların imanlarını çok iyi bilendir.
Fakat,
siz onların mü'min kadınlar olduklarına bilgi edinirseniz, artık, onları
kâfirlere geri çevirmeyiniz!
Bunlar
onlara helâl değildir, onlar da bunlara helâl olamazlar.
Kâfir
olan kocalarının bu kadınlara sarfettikleri mehri onlara (kâfirlere) veriniz!
Mehirierini
verdiğiniz takdirde, onları sizin almanızda size bir günah yoktur.
Artık,
kâfir olan kadınlarınızı da, nikâhınız altında tutmayınız! Onlara sarfettiğiniz
mehri de isteyiniz.
Kâfirlerde,
size hicret eden kadınlara harcadıkları mehri istesinler. Bu, Allah'ın
hükmüdür. Aranızda, O hükmeder.
Allah,
herşeyi hakkıyla bilen, her yaptığını yerli yerince yapandır."[646]
Bir
sabah, Ümmü Külsûm Hatunun kardeşleri Velid b. Ukbe ile Umare b. Ukbe,
Medine'ye, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına geldiler ve:
"Yâ
Muhammedi Muahedemizde, bizden senin yanına gelenleri bize geri vermek
hususunda koşmuş olduğumuz şartımızı yerine getir!" dediler, Ümmü Külsûm
Hatunu alıp götürmek istediler.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Muahededeki
o şartın hükmünü, Allah kadınlar hakkında bozdu, ortadan kaldırdı!"
buyurdu.
Ümmü
Külsûm Hatunu onlara teslim etmedi.
Velid'le
Umare de, Mekke'ye döndüler ve durumu Kureyş müşriklerine bildirdiler.[647]
Ümmü
Külsûm Hatun Medine'ye gelince, Zübeyrb. Avvatn, Zeyd b. Harise ve Abdurrahman
b. Avf ona talip oldular.
Ümmü
Külsûm Hatun, bir anneden doğma kardeşi olan Hz. Osman'a danıştı.
Hz.
Osman da, bunu Peygamberimiz Aleyhisselama danışmasını işaret etti.
Bunun
üzerine, Ümmü Külsûm Hatun, bunu Peygamberimiz Aleyhisselama gelip sordu.
Peygamberimiz
Aleyhisselam da Zeyd b. Harise ile evlenmesini ona tavsiye buyurunca, Ümmü
Külsûm Hatun Zeyd b. Harise ile evlendi.
Ümmü
Külsûm Hatunun, Zeyd b. Hârise'den, Zeyd ve Rukayye isimlerinde bir oğlu ile
bir kızı oldu.[648]
Ümmü
Külsûm Hatundan sonra, annesi Erva binti Küreyz de, Medine'ye hicret edip
geldi.
Erva
Hatunun annesi, Peygamberimiz Aleyhisselamın halası Beyzâ binti
Abdulmuttalib'di.[649]
Erva
Hatun, Mekke'de, ilk sıralarda; Talha, Ammar b. Yâsir, Hz. Ebu Bekir, Zübeyr b.
Avvam ve Abdurrahman b. Avf'ın anneleriyle birlikte Müslüman olmuştu.[650]
Yüce
Allah hepsinden razı olsun!
Erva
Hatun, ilk önce, Affan b. Ebi'l-Âs ile evlenmiş, ondan [Hz.] Osman ile Âmine
isminde iki çocuğu;
Sonra,
Ukbe b. Ebi Muayt'la evlenip, ondan da, Velid, Umare, Halid, Ümmü Külsûm, Ümmü
Hakim ve Hind adlarındaki oğulları ve kızları olmuştu.[651]
Kahtan'ın
soyundan gelen Cüzamların ata soyları şöyle sıralanır:
Cüzam
Amr b. Adiy, b. Haris, b. Mürre, b. Üded, b. Zeyd, b. Yeşcüb, b. Ureyb, b.
Zeyd, b. Kehlan, b. Sebe1.
Cüzam
Amfin Haram ve Cüşem adlarında iki; Haram'ın da, Gatafan ve Efsa adlarında iki
oğlu vardı.
Benî
Dubeybler ile Benî Ba'celer ve daha başkaları da, Cüzam'a mensup
oymaklardandır.[652]
Rifâa
b. Zeyd el-Cüzamiyyü'd-Dübeybî, Hudeybiye barışından sonra, Hayber gazasından
önce, kavminden bir cemaatle Medine'ye geldi. Peygamberimiz Aleyhisselama bir
köle hediye etti ve Müslüman oldu. Kendisiyle gelen Cüzamîler de Müslüman
oldular.
Allah
hepsinden razı olsun!
Rifâa'nın
hediye ettiği kölenin adı Mid'am (Med'am), doğum yeri Hışma idi. Künyesi Ebu
Selam'dı. Kendisi, Zenci idi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Rifâa b. Zeyd için bir sancak bağlayıp, onu kavmine başkan yaptı.
Rifâa
b. Zeyd, bir müddet Medine'de oturdu.
Yurduna
döneceği zaman, yanında götürmek üzere bir yazı yazmasını Peygamberimiz
Aleyhisselamdan istedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam da, onun dileğini yerine getirdi, yazdırdığı yazıda şöyle buyurdu:
"B
ismi İlâhirrahm ânirrahîm!
Bu,
Muhammed Resûlullah'tan, Rifâa b. Zeyd için yazılan yazıdır:
Ben
onu bütün kavmine gönderdim.
Onlar,
aralarına girmiş, kendileriyle birlik kurmuş olanları, Allah'a ve Allah'ın
Resûlüne (Müslümanlığa) davet edeceklerdir.
Onların
davetine yönelenler, Allah'ın ve Resûlünün cemaati arasına girmiş olurlar.
İslâmiyetten
yüz çevirenlere, kaçınanlara ise, iki ay eman mühleti vardır."
Rifâa
b. Zeyd Peygamberimiz Aleyhisselam m yazısını kavmine götürüp okuyunca,
Cüzamlar Müslüman oldular>
Allah
onlardan razı olsun!
Cüzamlar,
Haneye, Recla Harresine gidip orada oturdular.[653]
Cüzamlara
zekat hakkında da yazı yazılıp; onda, hayvan zekatının nasıl ve ne kadar
verileceği bildirildi. Bu zekat ile beşte bir verginin Übey b. Anbese'ye veya
onların gönderecekleri kişilere teslimi de emir buyuruldu.[654]
Ferve
b. Amr el-Cüzamî; Rumların Arabistan'a doğru uzanan bölgelerinin valisi olup,
Şam toprağından Muan ve çevresinde otururdu.
Müslüman
oldu.[655] Müslüman olduğunu
Peygamberimiz Aleyhisselama bir yazı ile bildirdi.[656]
Yazısında
şöyle dedi:
"B
ismi İlâhirrahm ânirrahîm
Peygamber
Muhammed Resûlullah'a!
Ben
İslâmiyeti (İslâmiyetin hak ve gerçekliğini) ikrar etmiş ve kalbimle de onu
doğrulamış bulunuyorum.
Ben
şehadet ederim ki; Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur.
Ve
yine şehadet ederim ki; Muhammed, Allah'ın kulu ve resûlüdür.
O,
İsa b. Meryem (Aleyhisselam)ın kendisinden sonra geleceğini müjdelemiş olduğu
peygamberdir!
Selam
olsun sana!"[657]
Ferve
b. Amr, bu mektubu, kavminden Mes'ud b. Sa'd adındaki bir adamla gönderdi.
Aynı
zamanda, Peygamberimiz Aleyhisselama ak bir katır, bir at, bir merkep ile ince
elbiseler ve altın sırmalı bir kaftan da hediye etti.[658]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Ferve'nin mektubunu okuttu. Elçisinin ağırlanmasını Bilal-i
Habeşî'ye emir buyurdu.
Elçi
Mes'ud b. Sa'd dönmek istediği zaman, Peygamberimiz Aleyhisselam, Ferve b.
Amr'm yazısına şöyle cevap yazdırdı:
"Muhammed
Resûlullah'tan Ferve b. Amr'a!
Selam
olsun sana!
Ben
senden dolayı Allah'a hamd ederim-ki, O'ndan başka hiçbir ilah yoktur![659]
İmdi,
gönderdiğin elçin yanımıza geldi. Kendisiyle göndermiş olduğun hediyeler de
bize erişti.
Elçin,
bize, tarafınızdan gereken bilgileri verdi ve İslâmiyet haberini getirdi. Yüce
Allah seni o doğru yoluna* hidayet etmiş bulunmaktadır.
Eğer
sen işini, gidişini düzeltirsen, Allah'ın ve Resûlünün buyruklarına boyun
eğersen, namazı kılar, zekat verirsen,[660]
Cennete girersin!
Selam
olsun sana!"[661]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Ferve b. Amr'm elçisine oniki buçuk ukiyye gümüş bahşiş verilmesini
de Bilal-i Habeşî'ye emir buyurdu.[662]
Rum
Hükümdarı (Kayser), Ferve b. Amr'ın Müslüman olduğunu haber alınca, onu
huzuruna getirtti ve kendisine:
"Dininden
dön, valiliğini sana geri verelim" dedi.
Ferve
b. Amr:
"Muhammed'in
dininden hiçbir zaman ayrılmam!
İsa'nın
kendisinden sonra onun geleceğini müjdelediğini, sen de pekâlâ biliyorsun.
Fakat,
sen hükümdarlığını esirgeyip bunu açıklayamıyorsun!" dedi.
Bunun
üzerine, Kayser, Ferve b. Amr'ı hapsetti.[663]
Ferve
b. Amr, boynu vurulmak üzere hapisten çıkarılıp götürülürken:
"Rabbim
için varlığımdan ve makamımdan geçip selamete erdiğimi, Müslüman olduğumu,
mü'min-lerin en yücesine tebliğ et!" diyordu.[664]
Rumlar,
Filistin'de Afra suyunun üzerinde toplandılar.
Ferve
b. Amr'ın orada boynunu vurup, cesedini Afra suyunun üzerine astılar.[665]
Yüce
Allah ondan razı olsun![666]
Zıhar,
lügatta, iki şeyin birbirine tatbik edilmesi, sırt sırta gelmesi;
Şeriatta
da, kocanın, eşine "Sen bana anamın sırtı gibi ol!" diyerek yemin
etmesi demektir.[667]
Cahiliye
devrinde, bir kimse eşine "Sen bana anamın sırtı gibi ol!" dedi mi,
artık eş ona haram olur, bu söz boşama sayılırdı.[668]
İslâm'da
ilkzıharı yapan, Ubâde b. Sâmit'in kardeşi Evs b. Sâmit idi.[669]
Kendisi
çok yaşlı ve hırçın huylu idi.[670]
Kızdığı zaman, aklı başından gider, gelirdi.
Amcasının
kızı Havle (Huveyle) binti Salebe ile evli idi.[671]
Evs
b. Sâmit bir gün Havle Hatundan bir istekte bulunmuş,[672]
Havle Hatun onun isteğini yerine getimneyince, Evs kızmış, aklı başından gitmiş,[673]
Havle Hatuna "Sen bana anamın sırtı gibi ol!" demiş,[674]
evden çıkıp gitmiş; biraz sonra eve gelip dileğini tekrarlamış, Havle Hatun da:
"Hayır!
Havle'nin varlığı Kudret Elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki; senin
söylediğin söz üzerine Allah ve Resûlü hakkımızda hükmünü verinceye kadar
dileğin yerine getirilemez!" diyerek Evs'e karşı koymuş[675] ve:
"Vallahi,
sen ağır bir söz söyledin. Bunun sonucunun nereye varacağını bilmiyorum"
demişti.
Evs'in
aklı başına gelip söylediğine pişman olunca:
"Zannetmem
ki, sen bana haram olmuş olmayasın!" dedi.[676]
Havle
Hatun:
"Sen
yine de böyle söyleme! Allah boşamayı sevmez![677]
Sen
talaktan, boşamaktan hiç bahsetmedin ki!
Böyle
bir yasaklama hükmü, ancak Yüce Allah'ın bize Resûlünü göndermesinden önceki
zamanda idi.
Sen
istersen git, yaptığın şeyi Resûlullah Aleyhisselama bir sor!" dedi. Evs
b. Sâmit:
"Ben
bunu ondan sormaya utanırım! Resûlullah Aleyhisselama sen git! Onun şu içine
düştüğümüz şeyden bir çare bulup bize hayır kazandırması umulur. Bu işleri en
iyi bilen odur!" dedi.[678]
Havle
Hatun, komşusundan emaneten bir elbise alıp giydi.[679]
Hz.
Âişe'nin odasında bulunduğu sırada, Peygamberimiz Aleyhisselamın yanına vardı.[680]
Önüne oturdu[681] ve:
"Yâ
Rasûlallah! İyi bilirsin ki, Evs oğlumun babasıdır. Amcamın oğludur. Halkın,
bana en sevgili olanıdır.
Kendisinin
akıl muvazenesizliğine uğradığını, güçten kuvvetten düştüğünü, dilinin
ağırlaştığını, konuşurken de incitir olduğunu; benim onun yanına dönmem, onun
da benim yanıma dönmesi kadar uygun birşey olamayacağını da herkesten daha iyi
bilirsin![682]
Yâ
Rasûlallah! Evs b. S amit beni genç, zengin ve aile sahibi olduğum zaman aldı.
Malımı,[683] gençliğimi yiyip
bitirdi. Ben ona birçok çocuk da doğurdum.
Şimdi,
kocayıp yaşlılar arasına girdim, çoluk çocuktan kesildim.[684]
Kemiklerim inceldi.[685]
Ailem dağıldı.[686]
Ben
bu duruma düştüğüm zaman, o bana zıhar yaptı. 'Sen bana anamın sırtı gibisin!1
dedi.
Sana
Kitabı indiren Allah'a yemin ederim ki; o, boşama sözünü hiç anmadı" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Zannetmem
ki, sen ona haram olmamış olasın!" buyurdu.[687]
Havle
Hatun:
"Böyle
söyleme ey Allah'ın Peygamberi! Vallahi, o, boşama sözünü hiç anmadı"
dedi.[688]
Peygamberimiz
Aleyhisselam cevabını tekrarladı ve:
"Ey
H üreyle! Senin işin hakkında bize Allah tarafından henüz birşey emrolunmadı.
Sen şimdi evine dön! Eğer, inşaallah birşey emrolunursa, onu sana
açıklarım!" buyurdu.[689]
Havle
Hatun:
"Yâ
Rasûlallah! Kocamla birarada yaşamamı uzat![690]
Biz, ayrılırsak mahvoluruz![691]
Yâ
Rasûlallah! Benim için bir çare bulursan, beni onunla birarada yaşat!"
dedi .[692]
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Sen
ona haram olmuşsundur!" buyurdu.[693]
Bunun
üzerine, Havle Hatun Yüce Allah'a yöneldi ve:
"Ey
Allah'ım! Ben bugün halimin perişanlığını, üzüntülerimi, kocamdan ayrılmanın
üzerimdeki zahmet ve meşakkatini.. Sana şikâyet ediyorum![694]
Yoksulluğumu Sana şikâyet ediyorum! [695]
Körpe
çocuklarım var! Onları ona koysam, zayi olur, ölür giderler; kendi yanıma
alsam, aç kalır-lar.[696]
Ey
Allah'ım! Şikâyetlerim ancak Sanadır![697]
Ey
Allah'ım! Bu yolda bizim için genişlik, çıkar yol olacak şeyi, Peygamberinin
diline indir!" diyerek ağlamaya başladı.
O
sırada Hz. Âişe'nin odasında bulunanlar da, ona acıdıklarından, ağladılar.
Havle
Hatun, Peygamberimiz Aleyhisselamın önünde hem ağladığı,[698] hem
de:
"Yâ
Rasûlallah! Halime bak! Sana kurban olayım yâ Nebiyyallah! Bana bak! Allah beni
sana feda etsin!" diyerek yalvarıp durduğu sırada,[699]
vahiy hali Peygamberimiz Aleyhisselamı bürüdü.
Peygamberimiz
Aleyhisselamın gözleri yumuldu. Alnından inci taneleri gibi terler dökülmeye
başladı .[700]
Hz.
Âişe, Havle Hatuna:
"Sus!"
diye işaret etti.
Havle
Hatun konuşmaya devam edince:
"Ey
Havle! Konuşmanı ve hitaplarını kes artık! Görmüyor musun, Resûlullaha
vahyolunuyor![701] Gelen vahiy herhalde
senin hakkındadır" dedi.
Havle
Hatun:
"Ey
Allah'ım! Sen benim hakkımda hayırlı olanı ihsan et! Ben Senin peygamberinden
ancak hayırlı olanı diler ve umarım" dedi.
Vahiy
hali kendisinden sıyrılınca, Peygamberimiz Aleyhisselam gülümseyerek doğruldu
ve:
"Ey
Havle!" diye seslendi.
Havle
Hatun:
"Lebbeyk!=Buyur,
emrine amadeyim!" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Yüce
Allah, ikinizin (senin ve kocanın) hakkında vahiy indirdi.[702]
Seni müjdelerim!" buyurdu.
Havle
Hatun:
"Hayırlı
olmasını dilerim!" dedi.[703]
Peygamberimiz
Aleyhisselam inen âyetleri ona okudu-ki, inen âyetlerde şöyle buyurulmakta idi:
"Ey
Resûlüm! Kocası hakkında seninle direşip duran, halinden Allah'a da şikâyet
etmekte olan kadının sözünü, Allah işitmiştir.
Allah,
sizin konuşmanızı zaten işitiyordu.
Çünkü,
Allah hakkıyla işitici, hakkıyla görücüdür.
İçinizdenzıharyapmakta
olanların kanları, onların anaları değildir. Onların analan, kendilerini doğurandan
başkası değildir.
Şüphe
yok ki, zıhar yapmakla, onlar çirkin ve yalan bir söz söylemiş oluyorlar.
Elbette,
Allah çok bağışlayıcı ve çokyariıgayıcıdır.
Kadınlardan
zıhar ile ayrılmak isteyip de, sonra, dediklerini geri alacaklar için, birbirleriyle temas etmezden önce, bir
köle azad etmek gerekir.
İşte,
size bununla öğüt veriliyor.
Allah,
ne yaparsanız, hakkıyla haberdardır
Fakat,
kim bunu bulamazsa, yine, birbirleriyle temas etmezden önce, aralıksız olarak
iki ay oruç tutsun!
Buna
da güç yetiremezse, altmış yoksul doyursun!
Cezadaki
bu hafifletme, Allah'a ve Allah'ın Peygamberine imanda sebat etmekte olduğunuz
içindir.
Bu
hükümler, Allah'ın koyduğu hadlerdir.
Bunları
kabul etmeyen kâfirler için ise, elem verici bir azap vardır."[704]
Zıhar
hakkındaki âyetlerin inmesi üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam, Havle Hatunun
kocasına haber saldı.
Evs
b. Sâmit gelince, ona:
"Sen
Havle hakkında yapmış olduğun yeminini ne niyetle yapmıştın?" diye sordu.
Evs
b. Sâmit:
"Onun
için bir keffâret, bir kurtulmalık var mıdır?" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Bir
köleyi azad edeceksin!" buyurdu.[705]
Havle
Hatun:
"Hangi
köleyi azad edecek?!
Vallahi,
o azad etmek için köle bulamaz!
Onun
benden başka hizmet edicisi yok!" diyerek söze karıştı .[706]
Evs
b. Sâmit de:
"Köle
satın alıp azad etmek benim bütün servetimi götürür. Zaten, benim azıcık bir
servetim var!" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam; ona:
"Öyleyse,
ardarda iki ay oruç tutmaya gücün yeter mi?" diye sordu.[707]
Havle
Hatun:
"Vallahi,
yâ Rasûlallah! O buna güç yetiremez!
O
her gün filan filan vakitlerde birer kere yer, içer.
Eğer
o zayıf bedeniyle iki ay oruç tutacak olursa, gözlerini kaybeder, kendisinin
hurdası, kaburgası çıkar!" diyerek yine söze karıştı.[708]
Evs
b. Sâmit:
"Hayır!
Vallahi, yâ Rasûlallah! Tutamam!
Eğer
ben günde üç öğün yemek yemeyecek olursam, gözlerimi kaybederim!" dedi.
Peygamberimiz
Aleyhisselam:
"Öyleyse,
altmış yoksulu doyurmaya gücün yeter mi?" diye sordu.[709]
Havle
Hatun:
"Altmış
yoksulu doyurmak buna mı kalmış?!
Bu,
ancak düşkün bir yiyicidir!" dedi.
Evs
b. Sâmit de:
"Vallahi,
bunu da yapacak gücüm yok!
Sen
beni ancak yardımınla, duanla destekleyip bundan kurtarabilirsin!" dedi.
Bunun
üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Ben
sana 15 sa1 hurma yardım edeceğim ve senin için bereket duası yapacağım!"
buyurdu.[710]
Havle
Hatuna da:
"Ümmü'l-Münzir
binti Kays'a uğra! Ondan yanm vesk (15 sa1) hurma al! Onu 60 yoksula
sadaka olarak ver.[711]
Altmış yoksulu doyurunca, kocanın evine dönersin!" buyurdu.[712]
Havle
Hatun, hemen Ümmü'l-Münzir Hatuna gitti. Onu, kapısının önünde oturmuş,
kendisini bekler bir halde buldu. Ümmü'l-Münzir Hatun, ona:
"Ey
Havle! Arkanda ne haber var?" diye, durumu sordu.
Havle
Hatun, ona:
"Hayır
var! Sen kırıkları sancı, yarı klan sıvayıcısın! Resûlullah Aleyhisselam, bana,
'Ümmü'l-Münzir binti Kays'a git! Ondan yarım vesk hurma al. Onu 60 yoksula
sadaka olarak dağıt!1 buyurdu" dedi.[713]
Peygamberimiz
Aleyhisselam onlara böyle yardımda bulununca, Yüce Allah kendilerini biraraya
getirdi, araları düzeldi.[714]
Peygamberimiz
Aleyhisselam, Havle Hatuna:
"Ey
Huveyle! Amcanın oğlu çok yaşlanmıştır. Onun hakkında Allah'tan kork! Ben sana
amcanın oğluna karşı hayırlı olmanı, iyi davranmanı tavsiye ederim!"
buyurdu.
Havle
Hatun da:
"Öyle
yapacağım!" diyerek söz verdi.[715]
Hz.
Ömer bir gün yanında bazı kişilerle birlikte giderken, yolda çok yaşlı bir
kadına rastlamıştı.
Kadın
Hz. Ömer'in durmasını istedi. Hz. Ömer durdu, onunla bir hayli konuştu.
Yanındaki
adamlardan birisi, dayanamayarak, Hz. Ömer'e:
"Ey
mü'minler emîri! Şu kocakarı için bu kadar halkı ayakta tuttun,
beklettin!?" dedi.
Hz.
Ömer, ona:
"Yazıklar
olsun sana! Kimdir bu kadın bilir misin?
Bu
kadın, şikâyetlerini yedi kat göklerin üstünde Allah'a duyurmuş olan bir
kadındır!
Bu
Havle binti Sa'lebe'dir ki, onun hakkında, Yüce Allah, 'Ey Resûlüm! Kocası
hakkında seninle direşip duran, halinden Allah'a da şikâyet etmekte olan
kadının sözünü Allah işitmiştir..." buyurmuştur.
Vallahi,
o, geceye kadar durup benimle konuşsaydı, namazdan başka birşey için onun
yanından ayrılmaz; namazı kıldıktan sonra, tekrar onun yanına dönerdim!"
dedi.[716]
[1] İbn İshak, İbn Hisam,
Sîre, c. 3, s. 321, Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 5, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c.
2, s. 95, Belâzurî, Ensâb, c. 1, s. 349, Taberî, Târih, c. 3, s. 71 İbn Haim,
Cevâmiu's-Sîre, s. 207, Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, c. 4, s. 91, İbn Esîr,
Kâmil, c. 2, s. 200.
[2] Vâkıdî, M egâzf, c. 2,
s. 573, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 95.
* Sakız ağacından veya dikenli ağaçtan (Zürkânf,
Mevâhibü'l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 216).
[3] Yâküt,c.2, s. 229.
[4] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 336, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 572, Taberî, Tefsfr, c. 26, s.
107.
[5] Taberî, Tefsfr, c. 26,
s. 107.
[6] İbn İshak,İbn Hişam, Sîre,
c. 3,s. 321, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 573, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s.
95, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 323.
[7] Zemahşerf, Keşşaf, c. 3,
s. 549, Neseff, Medârik, c. 4, s. 163.
[8] Feth: 27.
[9] M. Asım Köksal, İslam
Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/251-252.
[10] Vâki di, M egâzı, c. 2,
s. 572, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 95.
[11] İbn İshak.İbnHişam,
Sîre,c.3, s. 321.
[12] Belâzurî, Ensâb, c. 1 ,
s. 350.
[13] Halebî, İnsânu'l-uyûn,
c. 2, s. 689, Zürkânf, Mevâhibü'l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 1 80.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/252-253.
[14] Vâkıdî, Megâzî.c.2, s.
573, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 95.
[15] İbn İshak.İbnHişam,
Sîre,c.3, s. 322, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 574, İbn Sa'd Tabakâtü'l-kübrâ, c.
2, s. 95.
[16] İbn Seyyid,c.2, s. 113.
[17] Vâki cif, c. 2, s. 574,
İbn Sa'd, c. 2, s. 95.
[18] Kastalânf,
Mevâhibü'l-ledünniye, c. 1, s. 163.
[19] Zürkânf,
Mevâhibü'l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 180.
[20] Vâkıdî, Megâzî.c.2, s.
574.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/253.
[21] İbn İshak.İbnHişam,
Sîre.c.3, s. 322, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 573, İbn Sa'd Tabakâtü'l-kübrâ, c.
2, s. 95. 21 .
[22] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
572, 573
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/253-254.
[23] Halebî, İnsânu'l-u^ûn,
c. 2, s. 690, Zürkânf, Mevâhibü'l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 1 81.
[24] Vâkidf, Megâzî.c.2, s.
572, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 95.
[25] Kastalânf,
Mevâhibü'l-ledünniye, c. 1, s. 163.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/254.
[26] Vâkıdî, Megâzî.c.2, s.
574,575.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/254.
[27] Ta beri, Tefar, c. 26,
s. 77.
[28] Vâkıdî, Megâzî.c.2, s.
374,375.
[29] İbrı İshak.İbnHişam,
Sîre,c.3, s. 322.
[30] Feth:11, 12.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/255.
[31] Taberî, Târîh.c.3, s.
72.
[32] Vâki cif, Megâzî, c.2,
s. 573, Halebî, İnsânu'l-uvûn, c. 2, s. 689, 690.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/255-256.
[33] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
573.
[34] £bdurrezzak, Musannef,
c. 5, s. 330, Kastalânf, Mevâhibü'l-ledünniye, c. 1, s. 163.
[35] Züritânf, Mevâhibü'l-ledünniye
Şerhi, c. 2, s. 182.
[36] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s.
574.
[37] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
574, Diyarbekrî, Târîhu'l-hamîs, c. 2, s. 18.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/256.
[38] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
573.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/256.
[39] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
573.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/257.
[40] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
574.
[41] Sem hûdî, Vefâu'l-vetâ,
c. 4, s. 1157,1158.
[42] Sem hûdî, Vefâu'l-vetâ,
c. 4, s. 1180.
[43] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s.
575.
[44] Yâkût, Mu'cemu'l-büldân,
c. 5, s. 194, Semhûdî, Vetâ, c. 4, s. 1312.
[45] Sem hûdî, Vefâu'l-vetâ,
c. 4, s. 1312.
[46] Sem hûdî, Vefâu'l-vıefâ,
c. 4, s. 1240.
[47] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
575.
[48] Sem hûdî, Vefâu'l-vefâ,
c. 4, s. 1222.
[49] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s.
575,576.
[50] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
577.
[51] Yâkût, Mu'cemu'l-büldân,
c.1, s. 79, Semhûdî, Vetâu'l-vefa, c. 4, s. 1118-1119.
[52] İbn İshak, İtan Hişam,
Sîre, c. 1, s. 177, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 1, s. 116-11 7, Belâzurî,
Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 94, Taberî, TârîVı, c. 2, s. 131, Ebu'l-Ferecİbn
Cevzî, Vefa, c. 1 , s. 117, İbn Esir, Kâmil, c. 1 , s. 467, İbn Seyyid,
Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 37, Zehebî, TânTiu'l-İslâm, s. 50, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye
ve'n-nihâye, c. 2, s. 279.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/257-259.
[53] Vâkıdî, Megâzî.c.2, s.
577.
[54] Sem hûdf, Vefâu'l-vefâ,
c. 4, s. 1330.
[55] Vâkidf, Megâzî, c.2, s.
577.
[56] İbn Esir, Nihaye, c. 3,
s. 177.
[57] Vâkıdî, Megâzî.c.2, s.
577, 578.
[58] Sem hûdf, Vefâu'l-vefâ,
c. 4, s. 1174.
[59] Vâkidf, Megâzî, c.2, s.
579.
[60] Yâkût, Mu'cemu'l-büldân,
c. 2, s. 350.
[61] M. Asım Köksal, İslam
Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/259-261.
[62] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
579.
[63] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
579, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 95.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/261.
[64] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
579, 581 , 582.
[65] Yâkût, Mu'cemu'l-büldân,
c. 2, s. 214, Kalkaşandf, Nihâyetü'l-ereb, s. 1 64.
[66] Yâkût, Mu'cemu'l-büldân,
c. 2, s. 214.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/262.
[67] Vâkidf, Megâzî, c.2, s.
579.
[68] Yâkût, Mu'cemu'l-büldân,
c. 1, s. 480.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/262-263.
[69] Buhârî, Sahih, c. 5, s.
67.
[70] Sem hûdf, Vefâu'l-vefâ,
c. 4, s. 1277.
[71] Yâkût, Mu'cemu'l-büldân,
c. 4, s. 188.
[72] Zürkânf, Mevâ hibü'l-ledünniye
Şerhi, c. 2, s. 181.
[73] Ta ben. Tefsir, c. 26.
s. 97.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/263.
[74] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
580.
[75] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 4, s. 328.
[76] Abdurrezzak, Musannef,
c. 5, s. 330, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 67.
[77] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 322, 323, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 323, Taberî, Târih,
c. 3, s. 73, İbn Esîr, Kâm il, c. 2, s. 200, İbn Seyyid, Uyünu'l-eser, c. 2, s.
114, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye vıe'n-nihâye, c. 4, s. 165.
[78] Abdurreizak, Musannef,
c. 5, s. 331, 332, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 178.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/263-265.
[79] Ebu Yusuf,
Kitâbu'l-haraç, s. 200.
[80] Yâk ût, M u'ce m u'l-bül
dân, c. 4, s. 443, Sem hûd f, Vefâu'l -vefa, c. 4, s. 1279.
[81] Vâkidf, Megâzî, c.2, s.
580.
[82] Ebu Yusuf,
Kitâbu'l-haraç, s. 208.
[83] Ebu Yusuf,
Kitâbu'l-haraç, s. 208, Vâkıdî, M egâzî, c. 2, s. 580.
[84] Vâki cif, Megâzî, c.2,
s. 580.
[85] Ebu Yusuf,
Kitâbu'l-haraç, s. 208, İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 14, s. 430.
[86] Ebu Yusuf, Kitâbu'l-haraç,
s. 208, İbn Ebi Şeybe, c. 14, s. 430, Ahmed b.Hanbel, Müsned,c.4, s. 328.
[87] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
580.
[88] Ebu Yusuf,
Kitâbu'l-haraç, s. 208, Vâkıdî, c. 2, s. 580, İbn Ebi Şeybe, c. 14, s. 430.
[89] Vâkıdî, c. 2, s. 580,
Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 328.
[90] Buhârî, Sahih, c. 5, s.
67.
[91] Ahmed b. Hanbel, c. 4,
s. 328, Buhârî, c. 5, s. 67.
[92] Ebu Yusuf,
Kitâbu'l-haraç, s. 208.
[93] Abdutrezzak, Musannef,
c. 5, s. 331.
[94] Buhârî, Sahih, c. 5, s.
67.
[95] Vâki dt, Megâzî, c.2, s.
583.
[96] Vâki df, Megâzî, c.2, s.
583,584.
[97] İbn İshak.İbnHişam,
Sîre,c.3, s. 323.
[98] İbn İshak.İbnHişam,
Sîre,c.3, s. 323,324.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/265-268.
[99] Vâkıdî, M egâzî,
c.2,s.584,585, İbn Sa'd, Taba kâtü'l -kübrâ, c. 4, s. 318, 319.
[100] Vâkıdî, M egâzî, c. 2,
s. 585.
[101] Vâkıdî, M egâzî, c. 2,
s. 584, 586.
[102] Müslim, SahıVı, c. 4, s.
2144, 2145.
[103] İbn İshak.İbnHisam Sıre,
c. 3, s. 323,324.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/268-270.
[104] Ebu Yusuf,
Kitâbu'l-haraç, s. 208.
* Çarpışmak ve kan dökmek gibi (Halebî,
İnsânu'l-uyûn, c. 2, s. 693, Zürkânf, Mevâhibü'l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 2,
s. 1 85).
** Akrabalık haklan nı gözetmemek gibi
(İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 324).
[105] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 324 Ebu Yûsuf, Kitâbu'l-haraç, s. 208, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
587, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 332, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s.
96, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 323, BuhârT, Sahih, c. 3, s. 178.
[106] Abdurrezzak, Musannef,
c. 5, s. 332, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 178.
[107] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
587.
[108] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
587, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 332.
[109] Ebu Yusuf,
Kitâbu'l-haraç, s. 208.
[110] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
587, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 332.
[111] İbn İshak, İbn Hisam,
Sîre.c. 3, s. 324, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 323, Be^tıakf,
Delâilü'n-nübüvve, c. 4, s. 112.
[112] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
587 Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 332, Buhârî, c. 3, s. 178.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/270-271.
[113] Zürkânf,
Mevâhibü'l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 184.
[114] Feth: 25.
[115] Zürkânf,
Mevâhibü'l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 184.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/271-272.
[116] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 333, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 614, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.
4, s. 326..
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/272.
[117] Vâkıdî, M egâzf, c. 2,
s. 587 Aüdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 332 İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s.
96, İbn Ebi Şeyhe, Musannef, c. 4, s. 430, 431.
[118] İbn İshak, İbn Hisam,
Sîre, c. 3, s. 324, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 323.
[119] İbn İshak, İbnHisam,
Sîre, c. 3, s. 324, Vâkıdî, c. 2, s. 587, İbn Sa'd, c. 4, s. 314, 31 5, Ahmed
b. Hanbel, c. 4, s. 323.
[120] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
587, İbn Sa'd, c. 2, s. 96.
[121] İbn İshak, İbn
Hişam,c.3, s. 324, Ebu Yusuf, Kitâbu'l-haraç, s. 209, Vâkidf, c. 2, s. 587,
Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 323, Taberî, Târîh, c. 3, s. 73, Beyhakî,
Delâilü'n-nübüvve, c. 4, s. 11 2, İbn Esir, Kâmil, c. 2, s. 200, 201, İbn
Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 2, s. 15, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 4, s.
165, Halebî, İnsânu'l-uyûn, c. 2, s. 693.
[122] İbni, İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 324, Vâkıdî, M egâzf, c. 2, s. 589.
* Veya Abbâd b. Halid el-Gıfârf (İbn Sa'd,
Tabakât, c. 4, s. 315).
[123] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
589.
[124] Zürkânf, Mevâhibü'l-ledünniye
Şerhi, c. 2, s. 185.
[125] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 4, s. 290, Buhârî, Sahîh, c. 5, s. 62, 63.
[126] Ebu Nuaym,
Delâilü'n-nübüvve, c. 2, s. 409, 410.
[127] Ahmed b. Hanbel. Müsned.
c. 4. s. 48. Müslim . Sahîh. c. 3. s. 433.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/272-274.
[128] Buhârî, Sahih, c. 5, s.
63, Ebu Nuaym, Delâilü'n-nübüvve, c. 2, s. 407.
[129] İbn Asâkfr'den naklen
Alâüddin Ali, Kenzü'l-ummâl, c. 10, s. 475, 476.
[130] Buhârî , Sahih, c. 5, s.
63, Ebu Nuaym, Delâil, c. 407.
[131] Buhân , Sahih, c. 5, s.
63, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 98, Ebu Nuaym , Delâil, c. 2, s. 467.
[132] Ahmedb. Hanbel, Müsned,
c. 3, s. 153.
[133] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 98, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 63, Ebu Nuaym,
Delâilü'n-nübüvve, c. 2, s. 407.
[134] İbn Sa'd, Tabakât, c. 2,
s. 93, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 63, Ebu Nuaym, Delâil, c. 2, s. 407, Beyhakî,
Delâilü'n-nübüvve, c. 4. s. 115.116.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/274-275.
[135] Vâkidr, Megâzî, c. 2, s.
589, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 96.
[136] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
589, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 1 05, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 74.
[137] Buhârî,Sahıh,c.5, s. 62.
[138] Mâlik, Muvatta1,
c. 1 , s. 192, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 589, 590, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.
4, s. 117, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 62, Müslim, Sahih, c. 1 , s. 85, Be^hakf,
Delâilü'n-nübüvve, c. 4, s. 131,132.
[139] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
599.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/275-276.
[140] İbrı İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 325, 326, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 593, Abdurrezzak, Musannef,
c. 5, s. 333, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 323.
[141] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
593.
[142] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 325.
[143] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s.
593.
[144] Vâki cif, Megâzî, c. 2,
s. 593, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 96.
[145] Abdurrezzak, c. 5, s.
333, Buharı, c. 3, s. 179, Taberî, Târih, c. 3, s. 74, İbnEsîr, Kâmil, c.2, s.
2, s. 201.
[146] Vâkıdî, c. 2, s. 593,
Abdurrezzak, c. 5, s. 333, İbn Sa'd, c. 2, s. 96.
[147] Vâkıdî, c. 2, s. 593,
İbn Sa'd, c. 2, s. 96.
[148] Vâkıdî, c. 2, s. 593
Abdurrezzak, c. 5 s. 333, İbn Sa'd, c. 2, s. 96, Buhârî, c. 3, s. 179.
[149] Vâkıdı, c. 2, s. 593,
İbn Sa'd, c. 2, s. 96.
[150] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s.
593, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 333, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 179, Taberî,
Târih, c. 3, s. 74.
[151] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
593.
[152] Vâkıdî, c. 2, s. 593,
Abdurrezzak, c. 5, s. 333, Buhârî, c. 3, s. 179, Taberî, c. 3, s. 74.
[153] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s.
593.
[154] Vâkıdî, c. 2,5.593,
Abdurrezzak, c. 5, s. 333, Buhârî, c. 3, s. 179, Taberî, c. 3, s. 74.
[155] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
593.
[156] Vâkıdî, c. 2, s. 593,
Abdurrezzak, c. 5, s. 333, Buhârî, c. 3, s. 1 79, Taberî, c. 3, s. 74, İbn
Kayyım, Zâdu'l-mead, c. 2, s. 138.
[157] Abdurrezzak, c. 5, s.
333, Buhârî, c. 3, s. 179, Taberî, c. 3, s. 74.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/276-278.
[158] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
594, Zürkânf, Mevâhibü'l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 188.
[159] Safvan b. Ümeyye ve
Haris b. Hişam gibi (Vâkıdî, c. 2, s. 594).
[160] Abdurrezzak, Musannef,
c. 5, s. 334, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 179, Taberî, Târih, c. 3, s. 74.
[161] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
594.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/278-279.
[162] Urve b. Mes'ud'un annesi
Sübey'a binti Abduşşems idi (İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 327).
[163] Abdurrezzak, Musannef,
c. 5, s. 334.
[164] Vâki dr, Megâzî, c.2, s.
594, Buharı, Sahih, c. 3, s. 179, Taberî, Târih, t 3, s. 74.
[165] Vâkıdı, Megâzî, c. 2, s.
594, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 334, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 179.
[166] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
594.
[167] Abdurrezzak, Musannef,
c. 5, s. 334, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 179, Taberî, Târih, c. 3, s. 74.
[168] İbn Hacer,
Metâlibu'l-âliye, c. 4, s. 235.
[169] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
594, 595.
[170] Ebu Yusuf.
Kitâbu'l-haraç. s. 209.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/279-281.
[171] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
595.
[172] İbn İshak.İbnHişam,
Sîre,c.3, s. 327, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324.
[173] İbn İshak.İbnHişam, c.
3, s. 327, Ebu Yusuf, Kitâbu'l-harac, s. 09, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s.
324.
[174] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
594, 595.
[175] İbn İshak.İbn Hişam.c.
3, s. 327, Ebu Yusuf, Kitâbu'l-harac, s. 209, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 324,
İbn Esir, Kâmil, c. 2, s. 201.
[176] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
595.
[177] İbn İshak.İbnHisam,
Sîre,c.3, s. 327.
[178] İbn İshak.İbnHisam, c.
3, s. 327, Vâkıdı, c. 2, s. 595.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/281.
[179] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
595.
[180] Yâkubî, Târih, c. 2, s.
54.
[181] Ebu Yusuf.
Kitâbu'l-haraç. s. 209. 210.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/281-282.
[182] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
595.
[183] Abdurrezzak, Musannef,
c. 5, s. 335, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 179.
[184] Vâki dr, Megâzî, c. 2,
s. 595.
[185] Abdurrezzak, Musannef,
c. 5, s. 335, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 179, Taberî, Târîh, c. 3, s. 74.
[186] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
595.
[187] Abdurrezzak, c. 5, s.
335, Buhârî, c. 3, s. 179, Taberî, c. 3, s. 74,75.
[188] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
595.
[189] İbn İshak.İbn Hişam,
Sîre,c.3, s. 327, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324, İbn Esîr, Kâmil, c. 2,
s. 201.
[190] İbn İshak.İbn Hişam,
Sîre,c.3, s. 327, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324.
[191] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
595.
* Lât putu Urve'nin ve kabilesin in taptığı
puttu (Taberî, Târîh, c. 3, s. 75).
[192] Vâkidt, Megâzî, c. 2, s.
595.
[193] Vâki dr, Megâzî, c. 2,
s. 595.
* Urve'nin yüklendiği kan diyeti için ona on
deve vermişti (Vâkıdî, c. 2, s. 595).
[194] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
595, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 335, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 179, Taberî,
Târîh, c. 3, s. 75.
[195] İbn İshak.İbn Hişam,
Sîre,c.3, s. 327, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324, İbn Esîr, Kâmil, c. 2,
s. 201.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/282-284.
[196] ** Böyle yapmak,
baplarda âdet idi ve sam im iyet ifade ederdi (Zürkânf, Mevâ hibü'l-ledünniye
Şerhi, c. 2, s. 1 91).
İbn İshak.İbnHişam, c. 3, s. 327, Vâkıdî, c.2,s.
595, Abdurrezzak, c. 5, s. 335, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 324, Buhârî, c. 3, s.
187, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 85.
[197] Halebî, İnsânu'l-uyûn,
c. 2, s. 697, Zürkânf, Mevâ hibü'l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 191.
[198] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
595.
[199] Abdurrezzak ,c. 5, s.
335, Buhârî, c. 3, s. 180, Taberî, c. 3, s. 75.
[200] İbn İshak.İbn Hişam, c.
3, s. 327, 328, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 324.
[201] Diyarbekrî,
Târîhu'l-hamîs, c. 2, s. 20, Halebî, c. 2, s. 697, Zürkânf, c. 2, s. 1 91.
[202] Vâkıdî, c. 2, s. 595,
Halebî, c. 2, s. 697.
[203] İbn İshak.İbnHişam, c.
3, s. 328, Vâkıdî, c. 2, s. 595, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 324.
[204] Halebî, İnsânu'l-uyÜn,
c. 2, s. 698, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 191.
[205] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
595.
[206] İbn İshak.İbn Hisam,c.3,
s. 328, Vâkıdî, c. 2, s. 595, Abdurrezzak, c. 5, s. 336, Buhârî, c. 3, s. 180, Taberî,
Târîh, c. 3, s. 75.
[207] Abdurrezzak, c. 5, s.
336, Buhârî, c. 3, s. 180, Taberî, c. 3, s. 75.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/284-285.
[208] Aynı kaynaklar.
[209] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 328, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324.
[210] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
598.
[211] İbn İshak, İbn Hişam, c.
3, s. 328, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324.
[212] Ebu Yusuf,
Kitâbu'l-haraç, s. 210.
[213] Vâkidr, c. 2, s. 598,
Abdurrenak, c. 5, s. 336, Buhârî, c. 3, s. 180, Taberî, c. 3, s. 75.
[214] Abdurrezzak, c. 5, s.
336, Buhârî, c. 3, s. 180, Taberî, c. 3, s. 75.
[215] İbn İshak, İbn Hişam, c.
3, s. 328, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 324.
[216] Ebu Yusuf,
Kitâbu'l-haraç, s. 210.
[217] Abduırezzak, c. 5, s.
336, Buhârî, c. 3, s. 180, Taberî, c. 3, s. 75.
[218] İbn İshak, İbn Hişam, c.
3, s. 328, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 324.
[219] Vâkidf, c. 2, s. 598,
Buhâıî, c. 3,5.180, Taberî, c. 3, s. 75, İbn Esir, c. 2,5.202.
[220] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
598.
[221] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 328, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 598, 599, Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 4, s. 24.
[222] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
599.
[223] Vâkıdî, c. 2, s. 599,
Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 336, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 180, Taberî,
Târîh, c. 3, s. 75.
[224] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
599.
[225] İbn Esîr, Kâmil, c. 2,
s. 202.
[226] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
599.
[227] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
599, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 96.
[228] İbn Hacer,
Metâlibu'l-âliye, c. 4, s. 235, Halebî, İnsânu'l-uyûn, c. 2, s. 700, Zürkânî,
Mevâhibü'l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 193.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/285-287.
[229] İbn İshak, İtan Hişam,
Sîre, c. 3, s. 328, Vâkıdî, c. 2, s. 600, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s.
96.
[230] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
600.
[231] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 328, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 600, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ,
c. 2, s. 96, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324.
[232] Vâkıdî, c. 2, s. 600,
İbn Sa'd, c. 2, s. 96, Taberî, Târih, c. 3, s. 77.
[233] İbn İshak, İbn Hişam, c.
3, s. 328, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 324.
[234] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
600.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/288.
[235] Abdurrezzak, Musannef,
c. 5, s. 336, Bu hân, Sahih, c. 3, s. 18Ü,Taberî, c. 3, s. 75.
[236] İbn İshak, İtan Hişam,
c. 3, s. 326, Vâkıdî, c.2,s. 599.
[237] Abdurrezzak, c. 5, s.
336, Buhârî, c. 3, s. 180, Taberî, c. 3, s. 75.
[238] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 75.
[239] Ebu Yusuf,
Kitâbu'l-harac, s. 209, Abdurrezzak, c. 5, s. 337, Ahm ed b. Hanbel, c. 4 s.
324, Buhâıf, c. 3, s. 180, Taberî, c.3,s.75.
[240] İbn İshak, İbn Hişam, c.
3, s. 326, Vâkıdî, c.2,s. 599, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 324, Taberî, c. 3, s.
75.
[241] İbn İshak, İbn Hişam, c.
3, s. 326, Ebu Yusuf, Kitâbu'l-harac, s. 209, Vâkıdî, c. 2, s. 599, Ahmed b.
Hanbel, c. 4, s. 324.
[242] Vâkıdî, c. 2, s. 599,
Abdurrezzak, c. 5, s. 337, Buhârî, c. 3, s. 180.
[243] İbn İshak, İbn Hişam, c.
3, s. 326, Vâkıdî, c. 2, s. 599, İbn Sa'd, c. 2, s. 96, Ahmed b. Hanbel, c. 4,
s. 324, Taberî, c. 3, s. 75.
[244] Vâkıdî, c. 2, s. 599,
Diyarbekrî, Târîhu'l-hamîs, c. 2, s. 19.
[245] Abdurrezzak, c. 5, s.
337, Buhârî, c. 3, s. 180, Taberî, c. 3, s. 75.
[246] Halebî, İnsânu'l-uyûn,
c. 2, s. 696, Zübeyr b. Bekkâr'dan naklen Zürkânf, Mevâhibü'l-ledünniye Şerhi,
c. 2, s. 1 93.
[247] Diyarbekrî,
Târîhu'l-hamîs, c. 2, s. 1 9, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 193.
[248] Zürkânf, Mevâhib Şerhi,
c. 2, s. 193.
[249] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 326, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 599, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.
4, s. 324.
[250] Ebu Yusuf,
Kitâbu'l-harac, s. 209.
[251] İbn İshak, İbn Hişam, c.
3, s. 326, Ebu Yusuf, s. 209, Vâkıdî, c. 2, s. 599.
[252] Vâkıdî, c. 2, s. 599,
Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 324.
[253] Abdurrezzak, Musannef,
c. 5, s. 337, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 324 Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 180,
Taberî, Târîh, c. 3, s. 75.
[254] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
599, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 324.
[255] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
599.
[256] Ebu Yusuf, Kitâbu'l-harac,
s. 209.
[257] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 326, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324, Taberî, Târîh, c. 3,
s. 75, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 202.
[258] İbn İshak, İbn Hişam ,
Sîre, c. 3, s. 326, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 599, 600, Taberî, Târîh, c. 3, s.
75, 76, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 302.
[259] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
600.
[260] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 326, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 600, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ,
c. 2, s. 96, Taberî, Târîh, c. 3. s. 76. İbn Esîr. Kâmil. c. 2. s. 202.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/ 288-291.
[261] Abdurrezzak.Musannef, c.
5, s. 337, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 180, Taberî, c. 3, s. 76.
[262] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
599.
[263] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
599, Abdumezzak, Musannef, c. 5, s. 337, Buhârî, c. 3, s. 180, Taberî, c. 3, s.
76.
[264] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
599, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 96.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/ 291-292.
[265] İbn İshak, İbn Hişam, c.
3, s. 329, Vâkıdî, c.2,s. 600, Taberî, c. 3, s. 77.
[266] İbn İshak, İbn Hişam, c.
3, s. 329, Vâkıdî, c. 2, s. 600, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324, Taberî,
c. 3, s. 77.
[267] İbn İshak, İbn Hişam, c.
3, s. 329, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 324.
[268] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
600.
[269] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 329, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 600, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ,
c. 2, s. 97, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324, Tabeıİ, Tarîh, c. 3, s. 77.
[270] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
600, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 97.
[271] İbn Kayym, Zâdu'l-mead,
c. 2, s. 1 37.
[272] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
600, 601.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/292-294.
[273] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre,c.3, s. 329, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 324.
[274] Diyarbekrî, Târîhu'l-hamîs, c. 2, s. 20.
[275] İbn İshak, İbn Hişam, c.
3, s. 329.
[276] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
602.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/294-295.
[277] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
601, 602, Aiâüddin Ali, Kenzü'l-um mâl, c. 10, s. 483 .
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/295.
[278] Kastalânf,
Mevâhibü'l-ledünniye, c. 1, s. 170.
[279] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 329, 330, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 325.
[280] İbn İshak, İbn Hişam, c.
3, s. 330, Taberî, Târih, c. 3, s. 77, İbn EsTr, Kâmil, c. 2, s. 203.
[281] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
603.
[282] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 330.
[283] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s.
604, İbn Ebi Şeybe ve İbn Asâkfr'den naklen Alâüddin Ali, Kenzü'l-ummâl,
c. 10, s. 482.
[284] Buhârî, Sahih, c. 5, s.
69.
[285] Aynı kaynak.
[286] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
603.
[287] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
604.
[288] Taberî, Târih, c. 3, s. 78.
[289] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s.
604.
[290] Taberî, Tefsir, c. 26,
s. 86.
[291] Buhârî, Sahih, c. 5, s.
69.
[292] Heysemî,
Mecmau'z-zevâid, c. 6, s. 146.
[293] Aynı kaynak.
[294] İbn Sa'd, , c. 2, s. 99,
Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 25, 54, Müslim , Sahih, c. 3, s. 1 485, Hâkim,
Müstedrek, c. 2, s. 461.
[295] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
603, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 1 00, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 355, Müslim,
Sahîh, c. 3, s. 1485, Dârimî. Sünen. c. 2. s. 1 39.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/295-297.
[296] İbn Adilberr, İstiâb, c.
4, s. 1685.
[297] Heysemî,
Mecmau'z-zevâid, c. 6, s. 146.
[298] İbn Abdilberr, İstiâb,
c. 4, s. 1685, İbn Esîr, Usdu'l-gâbe, c. 6, s. 157.
[299] Vâkidf, Megâzî, c.2, s.
603, İbn £bdilberr, c. 4, s. 1685, İbn Esir, Usdu'l-gâbe, c. 6, s. 157, Zehebî,
Megâzî, s. 321.
[300] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
603, İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 2, s. 125.
[301] İbn Seyyid,
Uyûnu'l-eser, c. 2, s. 125, Halebî, İnsânu'l-uyûn, c. 2, s. 704.
[302] Halebî, İnsânu'l-uyûn,
c. 2, s. 701.
[303] İbn Hazm,
Cevâmiu's-Sîre, s. 209, İbn Haldun, Târîh, c. 2, ks. 2, s. 34.
[304] Tirmizî, Sünen, c. 4, s.
15.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/298.
[305] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 330.
[306] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
591.
[307] Beyhakî,
Delâilü'n-nübüvvıe, c.4,s. 133, İbn Ebi Şeybe ve İbn Asâkfrden naklen Alâüddin
Ali, Keniü'l-ummâl, c. 10 s. 481.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/298-299.
[308] Vâkıdî, M egâzf, c. 2,
s. 605, İ bn Sa1 d, Tabakatü'l-kü brâ, c. 2, s. 97, H âki m, M üsted
nek, c. 3, s. 98, İ bn E sfr, U sdu'l-gâbe, c. 3, s. 589.
[309] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
605.
[310] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 2, s. 120, Buhârî, Sahih, c. 4, s. 204, İbn Kayyım, Zâdu'l-mead, c. 2, s.
137.
[311] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
605.
[312] İbn Kayyım, Zâdu'l-mead,
c. 2, s. 1 37.
[313] Vâkidi, Megâzî, c. 2, s.
605.
[314] İbn Abdilberr, İstiâb,
c. 3, s. 1038.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/299-300.
[315] Vâki d f, c. 2, s. 602,
Be yhak f, D el âi lü'n-nübüvve, c. 4, s. 134,135, İbn E bi Ş eybe vıe İ bn
Asâkfr'den nak len Al âüddi n Ali, Keniıü'l-
ummâl, c. 10, s. 483, İbn Kayyım,
Zâdu'l-mead, c. 2, s. 1 37.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/300.
[316] İbn Sa'd, Tabakât, c. 2,
s. 98, Buhân, Sahih, c. 5, s. 63, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1484.
[317] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 3, s. 350, Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 213, Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 695.
[318] Feth: 10.
[319] Feth: 18.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/300-301.
[320] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
603, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 97.
[321] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
602.
[322] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 329, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 602.
[323] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
602.
[324] Halebî, İnsânu'l-uyûn,
c. 2, s. 705.
[325] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 329.
[326] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
602.
[327] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 3, s. 124, 125, Taberî, Tefsir, c. 26, s. 94.
[328] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 4, s. 87, Hâkim, Müstedrek, c. 2, s. 461.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/301-302.
[329] İbn İshak, İtan Hişam,
c. 3, s. 334, Vâkıdî, c.2,s. 614, İbnSa'd.c.2, s. 103.
[330] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
614.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/302-303.
[331] Vâki cif, Megâzî, c. 2,
s. 604, 605, Halebî, İnsânu'l-u^ûn, c. 2, s. 705.
[332] M. Asım Köksal, İslam
Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/303.
[333] Vakidi, Megazi. c. 2, s.
605.
[334] Ebu Yusuf, Kitabu’l-Harac,
s. 210.
[335] Vakidi, Megazi. c. 2, s.
605.
[336] İbn İshak, İbn Hişam,
Sire, c. 3, s. 331, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 325, Beyhaki,
Delailu’n-Nübüvve, c. 4, s. 145.
[337] Vakidi, Megazi. c. 2, s.
605.
[338] İbn İshak, İbn Hişam,
Sire, c. 3, s. 331, Vakidi, Megazi. c. 2, s. 605, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.
4, s. 325, Beyhaki, Delailu’n-Nübüvve, c. 4, s. 145, Ebu’l-Fida, Bidaye
ve’n-Nihaye, c. 4, s. 168.
[339] Zühri, Megazi, s. 54,
Vakidi, Megazi. c. 2, s. 603, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 337, Buhari, Sahih,
c. 3, s. 181, Beyhaki, Delail, c. 4, s. 145, İbn Kayyim, Za’du’l-Mead, c. 2, s.
138, Kastalani, Mevahibu’l-ledünniyye, c. 1, s. 168, Diyarbekri,
Tarihu’l-Hamis, c. 2, s. 21.
[340] İbn İshak, İbn Hişam,
Sire, c. 3, s. 331, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 325, Taberi, Tarih, c. 3,
s. 78, Ebu’l-Fida, Bidaye ve’n-Nihaye, c. 4, s. 168, Diyarbekri,
Tarihu’l-Hamis, c. 2, s. 21, Halebi, c. 2, s. 705.
[341] İbn İshak, İbn Hişam,
Sire, c. 3, s. 331, Taberi, Tarih, c. 3, s. 78, İbn Hazm, Cevamiu’s-Sire, s.
208, Beyhaki, Delailu’n-Nübüvve, c. 4, s. 145, İbn Esir, Kamil, c. 2, s. 203,
204.
[342] İbn Haldun, Tarih, c. 2,
ks. 2, s. 34.
[343] Vakidi, Megazi. c. 2, s.
605.
[344] Vakidi, Megazi. c. 2, s.
606, Halebi, İnsanu’l-Uyun, c. 2, s. 705, Zürkani, Mevahibu’l-ledünniyye Şerhi,
c. 2, s. 194.
[345] Hakim, Müstedrek, c. 2,
s. 461.
[346] Vakidi, Megazi. c. 2, s.
605, 606.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/303-305.
[347] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
606.
[348] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
604.
[349] İbn İshak, İtan Hişam,
Sîre, c. 3, s. 331, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 325.
[350] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
610.
[351] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 331, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 325, Taberî, Târih, c. 3,
s. 78, Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, c. 4, s. 145, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye
ve'n-nihâye, c. 4, s. 168.
[352] Zührî, Megâzî, s. 54,
Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 337, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 330,
Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 181 , Beyhakî, Delâil, c. 4, s. 105, İbn Kayyım,
Zâdu'l-mead, c. 2, s. 138, 139, Kastalânf, Mevâhibü'l-ledünniye, c. 1, s. 166,
Diyarbekrî, Târîhu'l-hamîs, c. 2, s. 21 .
[353] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
610.
[354] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 331, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 610, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.
4, s. 325.
[355] Zührî, Megâzî, s. 54,
İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 331, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 610,
Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 337, Ahm ed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 325,
Buhârî, Sahih, c. 3, s. 181, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1 411, Beyhakî,
Sünenü'l-kübrâ, c. 9, s. 226, 227.
[356] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 4, s. 86.
[357] İbn İshak, İbn Hisam,
Sîre, c. 3, s. 332, Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 349, Taberî, Târih, c.
3, s. 79.
[358] Müslim, Sahih, c. 3, s.
1411 .
[359] Zührî, Megâzî, s. 54,
Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 337, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 330,
Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 181.
[360] Ebu Yusuf,
Kitâbu'l-haraç, s. 210.
[361] Müslim, Sahîh, t 3, s.
1411 .
[362] Zührî, Megâzî, s. 54,
Abdurrezzak, c. 5, s. 337, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 330, Buhârî Sahîh, c. 3,
s. 181.
[363] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
610.
[364] Zührî, Megâzî, s. 54,
İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 332, Vâkıdî, c. 2, s. 610, Abdurrezzak, c.
5, s. 337, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 330, Buhârî, c. 3, s. 181.
[365] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
610.
[366] Zührî, Megâzî, s. 54,
Abdurrezzak, c. 5, s. 337, Buhârî, c. 3, s. 181.
[367] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
610.
[368] Ebu Yusuf,
Kitâbu'l-haraç, s. 210.
[369] Zührî, Megâzî, s. 54,
İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c. 3, s. 332, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 610,
Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 337, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 86.
[370] İbn İshak, İbn Hisam,
Sîre, c. 3, s. 332, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 86.
[371] İbn İshak, İbn Hisam,
Sîre, c. 3, s. 332, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 342.
[372] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 1, s. 342.
[373] Zührî, Megâzî, s. 55,
Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 611, Abdurrezzak, c. 5, s. 337, 338, Ahmed b. Hanbel,
c. 1, s. 342.
[374] İbn İshak, İbn Hişam, c.
3, s. 332, Vâkıdî, c. 2, s. 311, İbnSa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 97, Ahmed
b. Hanbel, c. 4, s. 325.
[375] Zührî, Megâzî, s. 55,
İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 332, Abdurrezzak, c. 5, s. 337, 338, İbn Sa'd,
Tabakât, c. 2, s. 97, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 181, Müslim, Sahîh, c. 3, s.
1410, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 85, Taberî, Târih, c. 3, s. 80.
[376] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 4, s. 87.
[377] Buhârî, Sahîh, c. 3, s.
1 67.
[378] Zührî, Megâzî, s. 55,
Abdurrezzak, c. 5, s. 338, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 330, Buhârî, c. 3, s. 181,
Ebu Ubeyd, Kitâbu'l-emvâl, s. 233.
[379] Ahmed b. Hanbel, c. 4,
s. 87, Taberî, Tefsir, c. 26, s. 94.
[380] Ebu Yusuf,
Kitâbu'l-haraç, s. 20.
[381] İbn İshak, İbn Hişam, c.
3, s. 332, Ebu Yusuf, Kitâbu'l-harac, s. 210, Vâkıdî, c. 2, s. 610, Ahmed b.
Hanbel, c. 3, s. 268, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1411.
[382] Ebu Yusuf,
Kitâbu'l-harac, s. 210.
[383] Buhârî, Sahîh, c. 4, s.
71.
[384] Zührî, M eg âzf s. 55,
Abdurrezzak, M usann ef, c. 5, s. 3 38, B uhârf, Sa hfh, c. 4 .s. 71.
[385] Yâkubî, Târih, c. 2, s.
54.
[386] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 1, s. 342.
[387] Müslim, Sahîh, c. 3, s.
1410.
[388] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 1, s. 342, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1410.
[389] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
610, 611.
[390] Müslim, Sahîh, c. 3, s.
1410.
[391] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 4, s. 291, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1409.
[392] Dârimî, Sünen, c. 2, s.
155.
[393] Diyarbekrî,
Târîhu'l-hamîs, c. 2, s. 23, Halebî, İnsânu'l-uyûn, c. 2, s. 707-708.
* Otuzbir yıl sonra, Hz. AJi, Muaviye b.
Ebu Süfyan'ın elçisi Aınr b. Asla aralarında yazdırdığı barış yazısındaki
"Emfrü'l-mü'minfn" kelimelerinin silinerek kendi ismiyle babasının
isminin yazılması isteğini kabullenmek zorunda kalınca, Hudeybiye hadisesini
hatırlayıp "Allâhuekber!" diyerek hayretini açıklamaktan kendisini
alamamıştır (İbn Esîr, Kâmil, c. 3, s. 319, 32).
[394] Beyhakî,
Delâilü'n-nübüvve, c. 4, s. 147, İbn Esîr, Kâmil, c. 3, s. 320, Suyûtî, Hasâis,
c. 2, s. 40.
[395] Müslim, Sahîh, c. 3, s.
1411 , Diyarbekrî, Târîhu'l-hamîs, c. 2, s. 21.
[396] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 4, s. 291.
[397] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 332, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 611 , İbn Sa'd, c. 2, s. 97, Ahmed
b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 325, Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 350,
Taberî, Târîh, c. 3, s. 79, Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, c. 4, s. 145.
[398] İbn Sa'd, c. 2, s. 101 ,
Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 350, 351 Taberî, Tesir, c. 26, s. 96.
[399] Abdurrezzak, Musannef,
c. 5, s. 338, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 330, Buhârî, Sahîh, c. 3, s.
181
[400] İbn İshak, İbn Hişam, c.
3, s. 332, Vâkıdî, c. 2, s. 611, 612, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 97, Ahmed b.
Hanbel, c. 4, s. 325, Ebu Ubeyd, Kitâbu'l-emval, s. 232. Belâzurî,
Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 350, Taberî, Târîh, c. 3, s. 79.
[401] Taberî, Tefsfr, c. 26,
s. 97, İbn Ebi Şeybe'den naklen AJâüddin Ali, Kenzü'l-ummâl, c. 10, s. 480.
[402] Ebu Ubeyd,
Kitâbu'l-emvâl, s. 233, Taberî, Târîh, c. 3, s. 80.
[403] Ebu Ubeyd,
Kitâbu'l-emvâl, s. 231, Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 351, Taberî Tefsfr,
c. 26, s. 96.
[404] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 332, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 611 , İbn Sa'd, c. 2, s. 97, Ahmed
b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 325, Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 350.
[405] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 332, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 611, Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c.
1, s. 350, Taberî, Târîh, c.3,s.76.
[406] Abdurrezzak, Musannef,
c. 5, s. 338, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 181.
[407] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 3, s. 268, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1411.
[408] Diyarbekrî,
Târîhu'l-hamîs, c. 2, s. 21.
[409] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 3, s. 268, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1411.
[410] Ahmed b. Hanbel, c. 3,
s. 268, Müslim, c. 3, s. 1411, Taberî, Tefsfr, c. 26, s. 97, İbn Kayyım,
Zâdu'l-mead, c.2, s. 140, AJâüddin Ali. Kenzü'l-umm âl. c. 10. s. 480.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/305-312.
[411] İbn İshak, İbn Hişam,
Sine, c. 3, s. 233, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 612, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ,
c. 2, s. 97, Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 350, Taberî, Târih, c. 3, s.
80.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/312.
[412] Abdurrezzak, Musannef,
c. 5, s. 338, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 181.
[413] Ebu Yusuf,
Kitâbu'l-harac, s. 211.
[414] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
607.
[415] Abdurrezzak, Musannef,
c. 5, s. 338, Bu hân, Sahih, c. 3, s. 181.
[416] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
607, 608.
[417] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
608, Abdurrezak, Musannef, c. 5, s. 338, Buhâıİ, Sahîh, c. 3, s. 181 .
[418] İbn İshak, İtan Hisam,
Sîre,c.3, s. 333, Ebu Yusuf, Kitâbu'l-harac, s. 211, Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 4, s. 325.
[419] Abdurrezzak, Musannef,
c. 5, s. 338, 339, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 181.
[420] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
608.
[421] Abdurrezzak, Musannef,
c. 5, s. 3 38, 339, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 181.
[422] İbn İshak, İbn Hisam,
Sîre, c. 3, s. 333.
[423] Abdurrezzak, Musannef,
c. 5, s. 339, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 182.
[424] İbn İshak, İbn Hisam ,
c. 3, s. 333, E bu Yusuf, Kitâbu'l-harac, s. 211, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s.
325, Taberî, Târîh, c. 3, s. 79.
[425] Abdurrezzak, Musannef,
c. 5, s. 339, Buhârî, c. 3, s. 182.
[426] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
608.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/313-314.
[427] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 97.
[428] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 333, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 608.
[429] Ebu Yusuf,
Kitâbu'l-haraç, s. 211.
[430] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
608.
[431] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
608, Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 220.
[432] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
608, Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 221.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/314-315.
[433] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
608.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/316.
[434] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre,c.3, s. 333, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 608, 609, Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 4, s. 325, 326.
[435] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
609, Belâzurî, Ensâb, c. 1 s. 221.
[436] Belâzurî,
Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 221.
[437] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
609.
[438] Belâzurî,
Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 221
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/316-317.
[439] Aynı kaynak.
[440] Ebu Yusuf,
Kitâbu'l-haraç, s. 210.
[441] İbn İshak, İbn Hisam,
Sîre,c.3, s. 332, Vâkıdî, Megâzî, c. 2,5.612, Belâzurî E nsâbu'l-eşrâf, c.
1,s.35O.
[442] Vâki dr, Megâzî,c.2,s.
612.
[443] Ebu Yusuf, Kitâbu'l-haraç,
s. 210.
[444] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 332, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 612, Belâzurî, c. 1, s. 350.
[445] Ebu Yusuf,
Kitâbu'l-haraç, s. 210.
[446] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
612.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/317-319.
[447] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
612.
[448] Halebî, İnsânu'l-u^ûn,
c. 2, s. 709.
[449] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
613, İbn Sa'd, c. 2, s. 98.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/319.
[450] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
701, Su^utf, Hasâisü'l-kübrâ, c. 2, s. 40.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/319.
[451] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 332, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 607, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.
4, s. 325, Taberî, Târih, c. 3, s. 79, İbn Esir, Kâmil, c. 2, s. 204.
[452] Zührî, Megâzî, s. 55,
Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 608, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 339, Ahmed b.
Hanbel, Müsned, c. 4, s. 330, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 182.
[453] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 331, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 606.
[454] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 331.
[455] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 3, s. 486, Buhârî, Sahîh, c. 5, s. 45, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1412.
[456] Zührî, Megâzî, s. 55,
Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 339, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 486, Buhârî,
Sahîh, c. 5, s. 45, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1412.
[457] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 3, s. 486.
[458] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 331, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 606.
[459] Zührî, Megâzî, s. 55,
İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 331 , Vâkıdî, c. 2, s. 606, Buhârî, c. 3, s.
183.
[460] Zührî, Megâzî, s. 55,
İbn İshak, İbn Hişam, c. 3, s. 331 , Vâkıdî, c. 2, s. 606.
[461] Zührî, s. 55, Vâkıdî, c.
2, s. 608, Abdurrezzak, c. 5, s. 339, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 330, Buhârî, c.
3, s. 182.
[462] İbn İshak, İbn Hişam, c.
3, s. 331, Vâkıdî, c. 2, s. 608, Ahmed b. Hanbel, c. 3, s. 486, Buhârî, c. 5,
s. 46, Müslim, Sahih, c.3,s.1412.
[463] Zührî, Megâzî, s. 55,
56, Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 339, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s.
330, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 182.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/319-321.
[464] Müslim, Sahih, c. 3, s.
1412.
[465] Zührî, s. 56, Abdurrezzak,
c. 5, s. 339, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 330.
[466] Aynı kaynaklar.
[467] Müslim, Sahih, c. 3, s.
1412.
[468] Abdurrezzak, M usannef,
c. 5, s. 339, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 330, Buhârî, Sahih, c. 3, s.
182, Müslim, Sahih,c.3,s.1412.
[469] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 3, s. 486, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1412.
[470] Zührî, Megâzî, s. 56,
Abdurrenak, Musannef, c. 5, s. 339, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 330,
Buhârî, Sahih, c. 3, s. 182.
[471] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 3, s. 486, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1412.
[472] İbn İshak, İbn Hisam,
Sîre, c. 3, s. 331.
[473] Zührî, s. 56,
Abdurrenak, c. 5, s. 339, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 330.
[474] Zührî, Megâzî, s. 56,
Abdurrezzak, M usannef, c. 5, s. 339.
[475] Zührî, Megâzî, s. 56,
Abdurrezzak, M usannef, c. 5, s. 339, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 330.
[476] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
606.
[477] İbn İshak, İbn Hisam,
Sîre, c. 3, s. 331.
[478] Zührî, Megâzî, s. 56,
Abdurrezzak, c. 5, s. 340, Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 330, 331 Buhârî, Sahih, c.
3, s. 182.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/322-323.
[479] Ebu Yusuf,
Kitâbu'l-haraç, s. 211.
[480] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
609.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/323-324.
[481] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
606, 607.
[482] Zührî, Megâzî, s. 55,
Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 607, Abdumezzak, Musannef, c. 5, s. 339, Süheylf,
Ravdu'l-ünüf, c. 6, s. 490.
[483] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
607.
[484] İbn Seyyid,c.2, s. 119.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/324-325.
[485] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 4, s. 49, Müslim , Sahih, c. 3, s. 1434,1435.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/325.
[486] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
613, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 98.
[487] Ebu Yusuf,
Kitâbu'l-haraç, s. 211, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 326.
[488] Ebu Yusuf,
Kitâbu'l-haraç, s. 211.
[489] Zührî, Megâzî, s. 56,
Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 340, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 326,
Buhârî, Sahih, c. 3, s. 182.
[490] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
613, Abdumezzak, Musannef, c. 5, s. 340, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 326,
Buhârî, Sahîh, c.3,s.182.
[491] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
613.
[492] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 4, s. 326.
[493] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
613.
[494] İbn Haldun, Târih, c. 2,
ks. 2, s. 35.
[495] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 4, s. 326.
[496] Abdurrezzak, Musannef,
c. 5, s. 340, Ahm ed b. Hanbel, c. 4, s. 331, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 182,
Taberî, Târîh, c. 3, s. 80.
[497] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 4, s. 326.
[498] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
613.
[499] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 333, Vâkıdî, c. 2, s. 613, Abdurrezzak, c. 5, s. 340, Ahmed b.
Hanbel, c. 4, s. 331, Buhârî, c. 3, s. 182.
[500] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
613.
[501] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
614.
[502] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
614, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 103.
[503] Ebu'l-Fidâ, Tefsfr, c.
4, s. 200, Suyûtî, Hasâisü'l-kübrâ, c. 2, s. 40, Zürkânf, Mevâhibü'l-ledünniye
Şerhi, c. 2, s. 209.
[504] İbn İshak, İbn Hisam, c.
3, s. 334, Vâkıdî, c. 2, s. 614, İbn Sa'd c. 2, s. 103.
[505] İbn İshak, İbn Hisam,
Sîre, c. 3, s. 334.
[506] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 103.
[507] İbn Sa'd, c. 2, s. 100.
[508] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
615, Diyarbekrî, Târîhu'l-hamîs, c. 2, s. 26, Zürkânf, Mevâhibü'l-ledünniye
Şerhi, c. 2, s. 209.
[509] Aynı kaynaklar.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/326-328.
[510] Vâkıdı, Megâzı,c.2,s.
615.
[511] İbn İshak, İbn Hişam, c.
3, s. 233, Vâkıdı, c. 2, s. 615, 616.
[512] M. Asım Köksal, İslam
Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/328.
[513] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
615.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/328-329.
[514] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 333.
[515] Abdurreizak,c.5, s. 340,
Ahmed b. Hanbel, c. 4, s. 331, Buhârî, c.3, s. 182.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/329.
[516] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 334.
[517] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s.
615.
* Mağfiret (İbn Sa'd, c.2, s. 103, 104).
[518] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 334, Taberî, Târih, c. 3, s. 81.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/329-330.
[519] İbn Sa'd, , c. 2, s.
104, Süheylf, Ravdu'l-ünüf, c. 6, s. 493-494, Muğultaydan naklen Kastalânf,
Mevâhibü'l-ledünniye, c. 1, s. 1 70, Diyarbekrî, Târîhu'l-hamîs, c. 2, s. 26, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 209.
[520] Süheylf, Ravdu'l-ünüf,
c.6, s. 494, Halebt, İnsânu'l-uyûn, c. 2, s. 71 3, Zürkânı, Mevâhib Şerhi, c.
2, s. 209.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/330.
[521] Halebî, İnsânu'l-uyûn,
c. 2, s. 713, Zürkânf, Mevâhib Şerhi, c. 2, s. 209.
[522] İbn Kayyım, c. 2, s.
144.
[523] Zürkânf,
Mevâhibü'l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 209.
[524] M. Asım Köksal, İslam
Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/330-331.
[525] Vâkıdî, M e gâzf, c. 2,
s. 610, İbnAsâk fı^de n nak len Alâüdd in Ali, Keniü'l-um m âl, c. 10, s. 472,
Ha lebf, İ nsâ n, c. 2, s. 721
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/331.
[526] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
616.
[527] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 3, s. 420.
[528] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
617, Ahmed b. Hanbel, M üsned, c. 1, s. 31 .
[529] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
617, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 31, Buhârî, Sahih, c. 6, s. 43, Tirmizî,
Sünen, c. 5, s. 385.
[530] Tirmizî, Sünen, c. 5,
385.
[531] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s.
617, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 31 , Buhârî, Sahîh.c. 6, s. 43, 44.
[532] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
617.
[533] Buhârî, Sahîh, c. 6, s.
44, Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 385.
[534] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
617.
[535] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 1, s. 31.
[536] Buhârî, Sahih, c. 6, s.
44.
[537] Vâkıdî, Megâzî, c.2, s.
617.
[538] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 1, s. 31.
[539] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
617, Buhârî, Sahîh, c. 6, s. 44.
[540] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
617.
[541] Tirmizî, Sünen, c. 5, s.
385.
[542] Vâkıdî, c. 2, s. 617,
Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 31, Buhârî, c. 6, s. 44, Tirmizî, c. 5, s. 385.
[543] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 1, s. 31.
[544] Feth: 1 -2, Ahmed b.
Hanbel, Müsned, c. 1, s. 31.
[545] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
617, Buhârî, Sahih, c. 6, s. 44.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/331-333.
[546] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 105, Taberî, Tefsir, c. 26, s. 71, Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve,
c. 4, s. 156,1 57.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/333.
[547] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
618, Taberî, Tefsir, c. 26, s. 70, İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 123, Zürkânf,
Mevâhibü'l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 210.
[548] Tirmizî, Sünen, c. 5, s.
385, Taberî, Tefsir, c. 26, s. 69, 70, Beyhakî, Delâilü'n-nübüvvıe, c. 4, s.
157, 159.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/333-334.
[549] Beyhakî,
Delâilü'n-nübüvve, c. 4, s. 160, Musa b.Ukbe'den naklen İbn Seyyid,
Uyûnu'l-eser, c. 2, s. 13, Halebî, İnsânu'l-uyûn, c. 2, s. 715.
[550] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
609, Musa b. Ukbe'den naklen İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 2 s. 123, Beyhakî,
Delâilü'n-nübüvvıe, c. 4, s. 165, Halebî, İnsânu'l-uyûn, c. 2, s. 715, Zürkânf,
Mevâhibü'l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 211.
[551] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
609.
[552] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
609, İbn Seyyid, c. 2, s. 123, Halebî, c. 2, s. 715, Zürkânf, c. 2, s. 211 .
[553] İbn Hazm,
Cevâmiu's-Sîre, s. 209, İbn Haldun, Târîh, c. 2, ks. 2, s. 34.
[554] İbn İshak, İbn Hisam,
Sîre,c.3, s. 341, İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 2, s. 122.
[555] Feth: 27.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/334-336.
[556] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
619.
[557] Feth: 11.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/336.
[558] Feth: 1-29.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/336-340.
[559] Ffruzâbâdf,
Kâmûsu'l-muhft, c. 1, s. 247, Râgıb, Müfredâtü'l-Kur'ân, s. 370.
[560] Râgıb,
Müfredâtü'l-Kur'ân, s. 370, 371.
[561] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
618.
* İbn Seyyid,c.2, s. 1 23.
[562] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 336, 337, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 624, Taberî, Târîh, c. 3, s.
81.
[563] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 336, 337, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 624.
[564] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
624.
[565] İbn Kayyım, Zâdu'l-mead,
c. 2, s. 1 44.
[566] Kastalânf,
Mevâhibü'l-ledünniye, c. 1, s. 168.
[567] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
619.
[568] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 335, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 620.
[569] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
621.
[570] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 336, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 623.
[571] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
623.
[572] Matta İncili, 13:31-33.
[573] M ark os İncili,
4:26-29.
[574] Matta İncili. 21:42-44.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/340-343.
[575] İbn Abdilberr, İstiâb,
c. 4, s. 1612.
[576] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
624.
[577] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 337, İbn Esir, Kâmil, c. 2, s. 205.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/343-344.
[578] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 337, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 624.
[579] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
624.
[580] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
624, 625.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/344.
[581] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 337, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 625.
[582] M. Asım Köksal, İslam
Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/344-345
[583] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
625.
[584] İbn İshak, İbn Hişam, c.
3, s. 337, Ebu Yusuf, s. 211, Vâkıdî, c. 2, s. 625.
[585] Abdurrezzak, Musannef,
c. 5, s. 341, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 183.
[586] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 337.
[587] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
626.
[588] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 337, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 625, 626.
[589] Vâkidi, Megâzî, c. 2, s.
626.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/345-347.
[590] Aynı kaynak.
[591] İbn İshak, İtan Hişam,
Sîre, c. 3, s. 338, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 626.
[592] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
626.
[593] Abduırezzak. Musannef.
c. 5. s. 341. Buhârî. Sahih. c. 3. s. 183.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/347.
[594] İbn İshak, İtan Hişam,
Sîre, c. 3, s. 338, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 626.
[595] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
626.
[596] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 338, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 626.
[597] Aynı kaynaklar.
[598] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 338, Ebu Yusuf, Kitâbu'l-harac, s. 211,Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
626.
[599] Abdurrezzak, Musannef,
c. 5, s. s. 341, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 1 83.
[600] İbn Esîr, Nihâye, c. 5,
s. 236.
[601] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre,
c. 3, s. 338, Ebu Yusuf, Kitâbu'l-harac, s. 211, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 626,
Abdurrezzak, Musannef, c. 5, s. 341, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 183.
[602] Abdurrezzak, Musannef,
c. 5, s. 341, Buhârî, Sahîh, c. 3, s. 183.
[603] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
626, 627.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/347-348.
[604] Ebu Yusuf,
Kitâbu'l-haraç, s. 211.
[605] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 338, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 267.
[606] Vâkıdî, Megâzî,c.2,s.
267.
[607] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 338, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 627, Yâkût, Mu'cemu'l-büldân, c.
4, s. 173.
[608] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 87.
[609] Zürkânf,
Mevâhibü'l-ledünniye Şerhi, c. 2, s. 156.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/349.
[610] İbn İshak, İbn Hisam,
Sîre, c. 3, s. 338, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 627.
[611] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
627.
[612] Abdurrezzak, Musannef,
c. 5, s. 342, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 183.
[613] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 338, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 627.
[614] Süheyli Ravdu'l-ünüf, c.
6, s. 493.
[615] İbn Abdilberr, İstiâb,
c. 4, s. 1614, İbnSe^id, c. 2, s. 129.
[616] İbn Abdilberr, İstiâb,
c. 4, s. 1614, Süheylf, Ravtiu'l-ünüf, c. 6, s. 493
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/349-350.
[617] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 3, s. 338, Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s. 627.
[618] Abdurrezzak, Musannef,
c. 5, s. 342, Buhârî, Sahîh, c. 3, s.
183.
[619] M. Asım Köksal, İslam
Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/350.
[620] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
627.
[621] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
627, 628.
[622] İbn İshak.İbnHişam,
Sîre,c.3, s. 338, Vâki d f, Megâzî, c. 2, s. 628, Taberî, Târih, c. 3, s. 82.
[623] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
628.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/350-352.
[624] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
627.
[625] İbn İshak.İbnHişam,
Sîre,c.3, s. 338, Ebu Yusuf, Kitâbu'l-harac, s. 212.
[626] Abdurrezzak.Musannef, c.
5, s. 342, Buhârî, Sahih, c. 3, s. 183, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 4, s. 1613,
İbn E ar, Kâmil, c. 2, s. 206.
[627] Diyarbekrî, Târîhu'l-hamîs, c. 2, s. 28. 61 9.
[628] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
629.
[629] İbn İshak.İbnHisam, c.
3, s. 338, Ebu Yusuf, s. 212, Vâkıdî, c. 2, s. 629.
[630] Ebu Yusuf,
Kitâbu'l-harac, s. 212, İbn Hazm, Cevamiu's-Sîre, s. 211, İbn Haldun, Târih, c.
2, ks.2, s. 35.
[631] İbn İshak, İbn Hişam, c.
3, s. 338, İbn Esir, c. 2, s. 206, İbn Seyyid, c. 2, s. 1 28.
[632] Vâkıdı, c. 2, s. 629,
Abdurrezzak, c. 5, s. 342, Buhârî, c. 3, s. 183.
[633] Diyarbekrî, Târîhu'l-hamîs, c. 2, s. 27, Halebî,
İnsânu'l-uyûn, c. 2, s. 720.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/352.
[634] İbn Abdilberr, İstiâb,
c. 2, s. 1614 İbn Se^id, U^nu'l-eser, c. 2, s. 129.
[635] Diyarbekn,
Târıhu'l-hamıs, c. 2, s. 20.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/353.
[636] Vâkıdî.Megâzî, c.2, s.
629, Ibn Sa'd.Tabakâtü'l-kübrâ, c. 4, s.
134, Ibn Atodiltaerr, Istiâb,
c. 4, s. 1614, Ibn Seyyid, Uyûnu1 eser, c. 2, s. 129.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/353.
[637] İbn Seyyid,
Uyûnu'l-eser, c. 2, s. 129.
[638] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
629, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 4, s. 134.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/353.
[639] İbn Hacer, el-İsâbe, c.
4, s. 491.
[640] İbn
Sa'd.Tabakâtü'l-kübrâ, c. 8,s.229,İbn Abdilberr,
el-İsâbe, c. 4, s. 1954, İbn Esîr, Usdu'l-gâbe, c. 7, s. 8,İbn
Hacer, el-İsâbe, c. 4, s. 491.
[641] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
629, İbn Sa'd, Tabakât., c. 8, s. 230.
[642] M. Asım Köksal, İslam
Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/353-355.
[643] Vâkidi, Megâzî, c. 2, s.
629, 631.
[644] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
631, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 8, s. 231.
[645] Vâkıdî, Megâzî, c. 2, s.
631.
[646] Mümtahine: 10.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/355-356.
[647] Vâkidi, Megâzî, c. 2, s.
631, 632.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/356-357.
[648] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ c. 3, s. 45.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/357.
[649] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 8, s. 229.
[650] İbn Esîr, Usdu'l-gâbe,
c. 7, s. 8, İbn Hacer, el-İsâbe, c. 4, s. 228.
[651] İbn Sa'd.
Tabakâtü'l-kübrâ. c. 8. s. 229.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/357-358.
[652] M. Asım Köksal, İslam
Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/358.
[653] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 4, s. 243.
[654] İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ,
c. 1, s. 270.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/358-359.
[655] İbn İshak, İbn Hişam, c.
4, s. 237, 238, İbn Sa'd, c. 1, s. 355.
[656] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 1, s. 355.
[657] Diyarbekrî,
Târîhu'l-hamîs, c. 2, s. 1 47.
[658] İbn, Sa'd, Tabakât, c.
1, s. 281, Ebu'l-Ferec İbn Cevzf, el-Vefâ, c. 2, s. 740, Kastalânf,
Mevâhibü'l-ledünniye, c. 1, s. 299, 300, Diyarbekrî, Târîhu'l-hamîs, c. 2, s.
147.
[659] Diyarbekrî,
Târîhu'l-hamîs, c. 2, s. 1 47.
* İslâmiyete (Diyarbekrî, c. 2, s. 1 47).
[660] İbn Sa'd, c. 1, s. 281 ,
Ebu'l-Ferec., c. 2, s. 741, Diyarbekrî, c. 2, s. 1 47.
[661] Diyarbekrî,
Târîhu'l-hamîs, c. 2, s. 1 47.
[662] E bu'l -Ferec İ bn C
evzf, el -Vefa, c. 2, s. 741, Kastalânf, M e vâh ibü'l -I edünni ye, c. 1, s.
300, D iya rbek rf, T ârîhu 'l-ham fs, c. 2,
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/359-361.
[663] İbn Sa'd, Tabak
âtü'l-kübrâ, c. 1, s. 281, Ebu'l-Ferec İbn Cevzf, el-Vefa, c. 2, s. 740, 741,
Halebî, İnsânu'l-uyûn, c. 3, s. 263.
[664] İbn İshak.İbn
Hişam.Sîre, c. 4, s. 238, İbn Sa'd, Tabakât, c. 1, s. 355, İbnSeyyid,
Uyûnu'l-eser, c. 2, s. 244, Diyarbekrî, Târîhu'l-hamîs,
c. 2, s. 148.
[665] İbn İshak, İbn Hisam,
Sîre, c. 4, s. 238, İbn Esîr, Usdu'l-gâbe, c. 4, s. 357, İbn Seyyid,
Uyûnu'l-eser, c. 2, s. 244, Diyarbekrî, Târîhu'l-hamîs,
c. 2, s. 147,148.
[666] M. Asım Köksal, İslam
Tarihi, Köksal Yayıncılık: 5/361.
[667] İbn Esîr, Nihâye, c. 3,
s. 165, Ffruzâbâdf, Kâmûsu'l-muhft, c. 2, s. 85.
[668] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 8, s. 379, Taberî, Tefsir, c. 28, s. 6, 8, İbn Esîr,
Nihâye, c. 3, s. 165.
[669] Taberî, Tefsir, c. 28,
s. 6.
[670] Ahmedb. Hanbel, Müsned,
c. 6, s. 410.
[671] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 8, s. 378, 379.
[672] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 4, s. 41.
[673] İbn Sa'd, Tabakât, c. 8,
s. 379.
[674] İbn Sa'd, Tabakât, c. 8,
s. 379, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 410.
[675] Ahmedb. Hanbel, Müsned,
c. 6, s. 410.
[676] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 8, s. 378, 379.
[677] Taberî, Tefsfr, c. 28,
s. 4.
[678] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 8, s. 379.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/361-363.
[679] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 6, s. 411
[680] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 8, s. 379.
[681] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 6, s. 411 .
[682] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 8, s. 379.
[683] Diyarbekrî,
Târîhu'l-hamîs, c. 2, s. 26.
[684] İbn Mâce, Sünen, c. 1 s.
666, Taberî, Tefsir, c. 28, s. 2.
[685] Taberî, Tefsfr, c. 28,
s. 2.
[686] Diyarbekrî,
Târîhu'l-hamîs, c. 2, s. 26.
[687] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 8, s. 379, Taberî, Tefsfr, c. 28, s. 4.
[688] Taberî, c. 28, s. 4.
[689] Taberî, Tefsfr, c. 28,
s. 3.
[690] Taberî, Tefsfr, c. 28,
s. 1.
[691] Taberî, Tefsfr, c. 28,
s. 6.
[692] Taberî, Tefsfr, c. 28,
s. 3.
[693] Taberî, Tefsfr, c. 28,
s. 1.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/363-364.
[694] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 8, s. 379, Taberî, Tefsir, c. 28, s. 4.
[695] Taberî, Tefsir, c. 2, s.
2.
[696] Diyarbekn, Târîhu'l-hamîs,
c. 2, s. 26.
[697] Taberî, Tefar, c. 28, s.
6.
[698] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 8, s. 379.
[699] Taberî, Tefar, c. 28, s.
4.
[700] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 8, s. 379.
[701] Taberî, Tefar, c. 28, s.
4.
[702] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 8, s. 379, 380.
[703] Taberî, Tefsir, c. 28,
s. 3.
[704] Mücâdele: 1-4.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/364-366.
[705] Taberî, Tefar, c. 28, s.
3.
[706] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 8, s. 380.
[707] Taberî, Tefar, c. 28, s.
3.
[708] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 8, s. 300.
[709] Taberî, Tefar, c. 28, s.
3.
[710] Taberî, Tefar, c. 28, s.
3.
[711] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 8, s. 380.
[712] Taberî. Tefar. c. 28. s.
3.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/366-368.
[713] Ibn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 8, s. 380.
[714] Taberî, Tefsir, c. 28,
s. 2, 3.
[715] Ahmed b. Hanbel. Müsned.
c. 6. s. 411 .
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 5/368.
[716] İbn Atocliltoerr,
İstiâb, c. 4, s. 1830, İbnEsîr, Usdu'l-gâbe, c. 7, s. 93, İbn Hacer, el-İsâbe,
c. 4, s. 290.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık:
5/368-369.