BİRİNCİ BÖLÜM... 1

ALLAH'IN ELÇİLERİ VE GÖREVLERİ. 1

Giriş. 1

KISIM 1. 1

ALLAH'IN RASÛLLERİ VE GENEL VAZİFELERİ. 1

Şeriat 1

1- İnsan Haysiyeti Ve Hürriyeti 2

2- Adaletin Tesisi 4

3- İlim Ve Çevre. 6

KISIM 2. 8

HZ. ÂDEM 'İN YARATILIŞI. 8

Kur'ânî Görüş. 8

İnsanoğlu'nun Hareket Hürriyeti 10

Yaratılış Gayesi 11

KISIM 3. 12

PEYGAMBERLER SİLSİLESİ. 12

KISIM 5. 12

İBRAHİM PEYGAMBER.. 12

İnsanlığın Önderi (İmamı) 12

Hz. İbrahim'in Babası, Halkı Ve Kral İle Tartışması 12

Hz. Lût 12

KISIM 5. 12

ŞUAYB PEYGAMBER VE MEDYEN KAVMİ. 12

KISIM 6. 12

HZ. MUSA VE FİRAVUN.. 12

KISIM 7. 12

HZ. İSA VE İSRAİL OĞULLARI İLE SON TARTIŞMALAR.. 12

Hz. İsa Ve Tebligatı 12

İKİNCİ BÖLÜM... 12

TARİH BOYUNCA DİN VE ŞERİAT. 12

Giriş. 12

KISIM 1. 12

HZ. PEYGAMBER @ ZAMANINDA DÎN VE ŞERİAT. 12

1- İlâhî Kanunun Hâkimiyeti 12

2- İnsanlar Arasında Adalet 12

3- Bütün Vatandaşların Eşitliği 12

4- Danışma (Şûra) 12

5- Doğru İşte İtaat (Ma'ruj) 12

6- İyiliği Emr, Kötülükten Men Hak Ve Vazifesi 12

7- Makam İsteği Ve Hırsının Yasaklanması 12

Sonuç. 12

KISIM 2. 12

İLK DÖRT HALİFE DÖNEMİNDE DİN VE ŞERİAT. 12

KISIM 3. 12

İSLAM İNKILABININ SAHABE VE TABİİN ÜZERİNDEKİ TESİRİ. 12

Hulefa-i Râşidîn. 12

Şeriat 12

Hz. Ebu Bekr'in Hilâfeti 12

Hz. Ömer'in Hilâfeti 12

Hz. Osman'ın Hilâfeti 12

Hz. Ali'nin Hilâfeti 12

Özet 12

KISIM 4. 12

HULEFÂ-İ RÂŞİDÎN'DEN SONRA DÎN.. 12

Fikir Hürriyetinin Sonu. 12

Adlî Bağımsızlığın Sona Ermesi 12

Şûraya Dayalı İdarenin Sonu. 12

Irkçılık Ve Kavmiyetçiliğin Zuhuru. 12

Hukukun Üstünlüğünün Terkedilmesi 12

KISIM 5. 12

ADALETİN TESİSİ. 12

KISIM 6. 12

TABİÎN VE TEBE-İ TABİÎN DEVRİ. 12

Liderliğin Bölünmesi 12

Siyasî Liderlik. 12

Dinî Liderlik. 12

İki Liderlik Arasındaki İlişkiler 12

İslâm'ın Gerçek Gayesi 12

KISIM 7. 12

ÜMMETİN ÇOĞUNLUĞU VE ADALET. 12

KISIM 8. 12

İLİM VE ÇEVRE: SAHABE VE TABİÎN.. 12

 

 

 

 

 

BİRİNCİ BÖLÜM

 

ALLAH'IN ELÇİLERİ VE GÖREVLERİ

 

Giriş

 

Allah, insanı diğer canlılardan apayrı ve en mükemmel şekilde yaratmıştır. Kur'ân-ı Kerîm, hayatın sudan meydana geldiğini ve insanın şimdiki haliyle, çeşitli safhalardan ge­çirilen kurutulmuş çamurdan yaratıldığını bil­dirmektedir.

insan, Allah'ın peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği Hak Yol'u izleyip sâlih ameller iş­lemekte veya şeytanın kötü yollarına saparak, ahlâksızlığa, zulme ve diğer günahlara bat­makta serbest bırakılmıştır.

Dış dünyanın görünen ve görünmeyen bütün kaynaklarından ve nimetlerinden istifade ede­rek hayatın güçlüklerini kolaylıkla aşmasını sağlayacak ilim ile de donatılmıştır. İnsanoğ­lu zekâsını ve yeteneğini kullanarak bu ilim sayesinde kâinatın uçsuz bucaksız kaynakları­nı keşfeder ve o zenginliklerinden istifade eder. Böylece, dünyadaki mevkiini ve etkisini belirleyecek olan iktisadî ve siyasî güce sahip olur, kültür ve medeniyetini zenginleştirir.

Ruhen ve ahlaken insana yol göstermeleri için, Allah elçi (ras«/)lerini göndermiştir. Rasûller kavimlerini hep bu dünyanın temel gerçeği olan Hak Yol'a, tevhid inancı'na davet etmişlerdir. Getirdikleri din aslında Öz­de hep aynıdır; İman ve iyilik yolunu tesis et­mek, ahlâksızlığı ve diğer günah yollarını or­tadan kaldırmak; ferdî ve toplumsal hayatta adaleti ve eşitliği hâkim kılmak...

İnsana, dünya hayatında karşılaşacağı güçlük­lerle mücadelede Allah'ın yardımı ve kıla­vuzluğu vadedilmiştir. Böylece insan, hayatın muhtelif sahaları arasında tam bir denge ku­rup devam ettirebilir.

Peygamberler vazifelerini başarıyla tamamla­mış, her biri insanları Hak Yol'a çağırmıştır. Fakat insanların çoğu daima onlara karşı gel­miş, onlarla alay etmiş ve onları öldürmekle tehdit etmişlerdir. Sonuçta İse her medeniyet­te kurtulan peygamberler ve izleyenleri ol­muş, kâfirler çeşitli tabiî âfetlerle helak edil­mişlerdir.

Eski kavimlerin çoğu peygamberlerinin getir­diği şeriatın emri olan ibadetleri ve benzer amelleri tam olarak yerine getirmedikleri için değil, onları reddettikleri için helak edilmiş­lerdir. Bu kavimler zülüm ve ahlâksızlıkta çok ileri gitmişler; başka insanların haklarını ihlâl etmişler; güçsüzlere, fakirlere hayatı zin­dan etmişlerdi. Kur'ân, insanın başlangıçta ilimle donatılmış olarak yaratıldığım bildir­mektedir. Daha sonra, İlahî Mesajı yavaş ya­vaş unutarak, insanoğlu uzun bir süre cehale­te ve ahlâksızlığa batmıştır. Yoksa, cehaletle başlayıp ilmini zamanla arttırmış değildir.

 

KISIM 1

 

ALLAH'IN RASÛLLERİ VE GENEL VAZİFELERİ

 

Allah'ın bütün rasûlleri insanı cehaletin ka­ranlığından (küfr), bilginin aydınlığına {İs­lâm) çıkarmakla vazifelendirilmişlerdir. Bu vazifeyi tam manası ile etkili bir şekilde yeri­ne getirebilmek için, bilgiyle ve İlahî kaideler bütünü ile donatılmışlardır. Bu İlahî kaideler bütününe şeriat denilir. Şeriat her rasûlün kavmi için bir İlahî kaideler bütünü içermekte ve mekânın ihtiyaçlarına göre farklılık göster­mekteydi. Fakat bütün şeriatların hedefi in­sanlar arasında Allah'ın emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmak (takva), iyilik ve adalet duygusunu meydana getirmek ve geliş­tirmektir. Ancak bu şekilde insanlar, hayatın ulvî ve şerefli gayelerine ulaşabilirler. Adalet ve İyiliği öngören bütün insanlığın yararlana­bileceği bir sistemin yamsıra, Allah'ın rasûlleri insanlara bilgi zenginliğini de ver­mişler ve bu dünyadan istifade ederek, kendi­lerini güçlü kılmalarını sağlamışlardır.

 

Şeriat

 

Her rasûle, kendi ümmetini şeytanın kötü ve cahilane yollarından korumak ve Allah yolu­nu İzlemelerini sağlamak için Şeriat diye bi­linen ilâhî kanunlar bütünü verilmiştir. An­cak, bütün rasûllerin esas öğretisi ve temel gayesi aynıydı. Hepsi insanları kâinatın yegâne sahibi Yüce Allah'a İtaat etmeye ça­ğırmış, işleyecekleri kötü amellerin hüküm günü ortaya çıkacak sonuçlan hakkında onla­rı uyarmışlardır. Kur'ân bu gerçeğe şöyle işa­ret etmektedir: "Sana da kendinden önceki Kitâb'ları doğrulayıcı ve onları kollayıp koru­yucu olarak bu Kitâb'ı gerçekle indirdik. On­ların aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen gerçekten ayniıp onların keyif-lerine uyma! Sizden

ve bir yol belirledik. Allah dileseydi, hepinizi bir tek ümmet yapardı, fakat size verdiklerin­de sizi sınamak istedi. Öyleyse hayır işlerine koşun, hepinizin dönüşü Allah'adır. O, size ayrılığa düştüğünüz şeyler(in hakikatin)i ha­ber verecektir." (5: 48).

Bu ayet, değişik yerler ve farklı zamanlarda rasûllere verilen bütün şeriatlerin tamamının Allah'tan geldiğini göstermektedir. Cenab-ı Hak farklı çağlarda yaşayan toplumların uy­maları için farklı kurallar ve düsturlar gönder­miştir. Hiç şüphesiz, "Allah dileseydi ta baş­langıçtan itibaren bütün insanları aynı şeriat ile mes'ul tutar ve onları tek bir ümmet ya­pardı. Fakat böyle olmamasında bir çok güzel hikmet vardır. Bu hikmetlerden birisi, insan­ların Allah'a itaat hususunda imtihana çekil­meleridir. Peşin hükümlü olmayan, ilahî yo­lun Özünü ve farklılıkların sebebindeki gerçe­ği kavrayanlar Hakk'ı tanıyacak ve her ne şe­kilde gelirse gelsin Hakk'ı seksiz kabul ede­ceklerdir. Bu insanlar Allah tarafından eskisi­nin yerine gönderilen yeni emirleri yerine ge­tirmekte tereddüt etmeyeceklerdir. Diğer yan­dan yolun gerçek mahiyetini anlamayan, fark­lılıkları ve teferruatı yolun kendisi zanneden­ler, peşin hükümlü oldukları için, eskilerinin yerine Allah'ın gönderdiği her yeni şeyi red­dedeceklerdir. Allah'ın ihlaslı ve samimi kul­larını yalancılardan ayırdetmek için böyle bir imtihan gerekiyordu. Bu sebeple farklı düs­turlar ve kurallar konulmuştur." (Ebû'l A'Iâ Mevdûdî, The Meaning ofthe Qur'an, c. III, sh. 49).

Farklı çağların toplumlarına değişik şeriatler gönderilmesinin diğer bir sebebi de her çağın farklı ihtiyaçlar göstermesiydi. İnsan toplulu­ğunun basit kır hayatından, şehir hayatına ge­çerek gelişmesiyle birlikte, isteklerinin ve ih­tiyaçlarının da değişeceği aşikârdır. Toplum­daki değişen kurumlara ve fonksiyonlara göre insan istek ve ihtiyaçlarının karşılanması ge­rekliydi. Değişen toplum şartlarında insanın ihtiyaçlarının da değişeceğini hiç bir kanun görmezlikten gelemezdi. İnsan için en uygun ve fıtrî yol Allah'ın koyduğu kanunlar olduğu için, insan hayatının bu yönünün ihmal edil­mesi düşünülemez.

İnsan, kültür ve zihnî açıdan geliştikçe, Allah, insanın yeni durumlarla başarılı ve etkili bir şekilde başa çıkabilmesi için yeni şeriatler göndermiştir. Ancak, esas gaye fazilet sahibi iyi bir kişi olmak olduğu için, yukardaki âyette de görüldüğü üzere, Allah insanlara iyilikte yarışmalarını ve şeriatler arasındaki farklılıklara önem vermemelerini buyurmak­tadır. Bu yüzden, dinin gerçek hedefinin ne olduğunu "kavrayanlar, ilahi kurallar ve şeriat -te belirttiği gibi iyilik, adalet ve takva'da ileri gitmişlerdir.

Bu husus Bakara sûresinde şöyle belirtil­mektedir: "Herkesin yöneldiği bir yönü var­dır. O halde hayır işlerine koşun...'" (2:148). Bu ayet, farklı kanunlar ve düsturlar gönderil-mesindeki hikmeti apaçık ortaya koymakta, esas hedefin ne olduğunu vurgulamaktadır.

Önemli olan kuralların muhtevası, şekli veya ibadet esnasında yüzün nereye çevrileceği de­ğil, bu ibadetler İle kazanılması gereken iyi­lik, fazilet ve ruh yüceliğidir. Allah'ın kanun­larının ve düsturlarının özünü kavramak esas hedeftir. Bu ayetler, insanın adalet ve iyilik yolunda sarfedeceği gayretin, dış şekline bak­maksızın Allah tarafından gönderilen kuralla­ra uymasının ve ibadetinin boşa çıkmayacağı hususunda bizi temin etmektedir. Her erkek ve kadmın iyilik hususunda yapacağı en ufak bir gayretin dahi hesap günü Allah tarafından mükâfatlandırılacağı muhakkaktır. Yine bu ayetler, şeriatın muhtelif zaman ve yerlerde insanların ihtiyaçlarına göre şekil almasındaki sebebin, Dinin, hakikatlerini müessir hâle ge­tirmek olduğunu vurgulamaktadır. Meselâ, Allah'a ibadet etmek her insanın vazifesidir ve şeriat tarafından farklı zamanlarda namaz, hac, kurban şekillerinde vazedilmiştir.

Ancak, değişik zamanlarda bu ibadetlerin şe­killerinde farklılık görülmesine rağmen, Din'in özü ve gerçeği daima aynıdır. Dış gö­rünüşteki farklılıklar, toplumların ihtiyaçla­rındaki değişikliklerden kaynaklanmıştır. İn­sanların, ne yönden olursa olsun kendilerine Hak ulaştığında Allah'a itaat etmeleri ve sâlih ameller işlemeleri hususunda imtihan edil­mekte olduklarını aşağıdaki ayet apaçık orta­ya koymaktadır: "...Bİz, Peygamber'e uyanı, Ökçesi üzerinde geriye dönenden ayıralım di­ye, eskiden yöneldiğin Kabe'yi kıble yaptık. Bu, Allah'ın yol gösterdiği kimselerden baş­kasına ağır gelir. Allah sizin imanınızı zayi edecek değildir. Şüphesiz Allah, insanlara şefkatli, merhametlidir." (2: 143). Bu imti­han, Allah'ın gerçek kullarını, ırk, renk, soy sopa tapanlardan kesin olarak ayıracaktır. Gerçek mü'minler münafıklardan, Hakkı gö­zetenler geleneklerini ve âdetlerini izleyenler­den ayrılacaktır. (Emin Ahsen Islâhî, Tedeb-bur-i Quran, c. II, sh. 306-308).

Kısaca, farklı zamanlardaki şeriatlerin değişik oluşundaki büyük hikmet şudur: Her çağın ve insanın tabiatı, huyu değişiktir. Çağların farklı olmasının insan mizacında çok büyük etki­leri vardır. Şeriatlerin ayrıntıları (füru1) aynı olsaydı, insanlar büyük zorluklarla karşılaşa­caklardı.

Bu yüzden Hikmet Sahibi Yaratıcı, her çağın insanına göre, kânunlarının ayrıntılarında uy­gun değişiklikler yapmayı gerekli görmüştür. Bu husus, doktorun hastasına tedavisi için ilaç vermesi ve daha sonra hastasındaki geliş­melere göre tedavisinde gerekli değişiklikleri yapmasına benzetilebilir. İlk verilen reçete hastanın ilk durumu içindir, fakat hastanın durumu değişince İkinci bir reçete daha etkili ve uygun görülmüştür. Keza, şeriatler de de­ğişik çağlardaki insanların ihtiyaç ve istekle­rine cevap verecek şekilde gönderilmiştir. Takva, iyilik, adalet gibi ilahi yolun temel ha­kikatleri ise değişmeden aynı kalmıştır. (Müf-ti Muhammed Şâfı, Ma'arif' el-Qur'an,c. III, sh. 164).

 

1- İnsan Haysiyeti Ve Hürriyeti

 

Allah'ın Elçileri tarafından, kâinatın yegane sahibi olan Allah'ın yoluna uymaya çağrılma­larının neticesi olarak insanlar, diğer yaratık­ların Üzerindeki yerlerini almışlardır. İnsa­noğlu kendisini Allah'ın hükümdarlığına ve­rip O'nun kanunlarına sarıldığı vakit diğer yaratıkların gerçekten tartışılmaz yöneticisi ve lideri haline gelmiştir. Böylece insan diğer yaratıkların üzerinde bir mevki ve şeref sahibi olmuştur. Allah'tan başka hiçbir güce boyun eğmeyeceğini anlamış ve üstünlüğünü kavra­mıştır. Bu yüzden başka şeylerin hürmetine lâyık bir mevkidedir. Kendi rızası olmaksızın hiç kimse bir başkasının işine karışamaz.

Bu hususlar insanın hürriyet duygusunu güç­lendirmiş, onu şereflendirmiştir. Bir kişinin bir başkasına kendi istek ve arzularım, onun rızası olmaksızın kabul ettirmek için hiç bir hak ve güce sahib olmadığı anlaşılmıştır.

Bütün bu haysiyet ve hürriyet duyguları, her rasûlün ümmetine Öğrettiği tevhid inancının, İslâm'ın, temel ilkesi olan "Allah"tan başka ilâh yoktur" (Lâ ilahe illallah) sözünün doğ­rudan bir sonucu, bir meyvesidir. Çünkü bu söz, bütün kâinatta mutlak olarak Allah'tan başka ibadete lâyık bir başkasının reddi de­mektir.

Câhil insan, tabiat olaylarının ihtişam ve bü­yüleyiciliğinden korkar ve tabiata tapar. Ata­larının âdet ve geleneklerinin doğruluğunu sorgulamadan, aynen onları taklit eder. Fakat bilgisi arttıkça bu yanlış yollar onu tatmin et­mez olur ve Allah Rasûllerinin getirdiği ilahi bilgiyi aramaya başlar. Yeryüzüne gönderili­şinin başlangıcında Âdem aleyhisselâm'a ve-rilan bu bilgiydi (2: 31); Nuh, İbrahim ve İsa aleyhisselâm'a indirilen bilgi hep aynı bilgi idi (4: 163-165). Bu bilgi saf ve mutlak olan, üzerinde hiç bir şüphe bulunmayan bir bilgi­dir.

Bu bilgi, diğer bütün bilgilerin başlangıç nok­tası, en üstünüdür. O'nun üzerinde ne kadar çok aklederseniz, o kadar derin kavrayabilir­siniz. Her İlim sahasında, fizik, kimya, astro­nomi, iktisat, siyaset, sosyoloji veya beşerî bilimlerde İleri gidildikçe Lâ ilahe illallah'm gerçeği ve Hakikatin aydınlığı daha belirgin ve açık hâle gelmektedir. "Allah mü'minlerin dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çı­karır." (2: 257). Allah'ın bütün rasülleri bu maksat için gönderilmiştir. Hz. Musa'ya şöyle buyrulmuştu: "Andolsun ki Musa'yı da kav­mini karanlıklardan aydınlığa çıkar ve onlara Allah'ın (geçmiş kavimlerin başına getirdiği felâket) günlerini hatırlat' diye mucizeleri­mizle gönderdik. Bunlarda, çokça sabreden ve şükreden herkes için dersler vardır." (14: 5).

Diğer yandan Allah'ın Dinini inkâr edenler ise küfre batmışlardır. "İnkâr edenlerin ise dostları azgın putlardır. Onları aydınlıktan ka­ranlıklara sürüklerler. İşte onlar orada temelli kalacaklardır." (2: 257).

Hakikati inkâr edenler veya onunla alay eden­ler her adımda emeklerinin boşa çıktığını göreceklerdir, çünkü Hakkın inkâr edilmesiyle birlikte eşya gerçek önemim ve anlamını yiti­rir. Tüm kâinat anlamsız hâle gelir, ilerleme ve gelişme yolları kapanır (Mevdûdî, To-wards Understanding islam, sh. 66-72).

Daha önce de açıklandığı gibi, bu inanç kişi­nin izzet ve şeref kazanmasını sağlar. İnsan, tüm şeref ve izzetin kudret sahibi Allah'a ait olduğuna inanır. Bu inanç onun Allah'tan başka hiç bir güçten korkmamasını sağlar. Hiç bir kimsenin ne dünyevî ihtişamı, zengin­liği ne de gücü onu etkileyip yolundan alıko­yabilir. Böyle bir kişiyi beşer kanunlarına ve kararlarına boyun eğdirmek imkânsızdır.

Bu anlayış, farklı zamanlarda ve değişik top­lumlarda muhtelif şekillerde ferdin hürriyeti yolunda hareketlere yol açmış, beslemiş, ge­liştirmiş ve devletlere 'halkın yönetiminin halkla birlikte' olması anlayışını yerleştirmiş­tir. Bu anlayışın temellerim Allah'ın elçileri­nin öğretilerinde aramak gerekir, özellikle İb­rahim @'in neslinden gelen rasûllerde... Her rasul toplumla ilgili meselelerde halkın katılı­mını arttırmıştır. Bu siyasî felsefe Hz. İbra­him'in ahfadının siyaseti içinde, Hz. Davud ve Süleyman devirlerinde köklerini güçlendirmek İçin en geniş imkânı bulmuştur.

Onlardan sonra gelenler bu anlayışı daha da geliştirmiş; M.Ö. 3000 yıllarının sonu ve 2000 yıllarının başlarında, önce Sümerler sonra da Amurlularm kurduğu şehir devletle­rinin bulunduğu ülkelere ve diğer insanlara bu anlayışı ulaştırmışlardır. Bu, Suriye, Me­zopotamya bölgesi, Filistin ve daha sonra Es­ki Yunan'da, İbrahim @'ın neslinden gelen peygamberlerin etkisini açıkça göstermekte­dir. Tarihî kayıtlara göre Mezopotamya İmpa­ratorluğu "Muhtemelen Suriye'nin doğusun­dan gelen yeni Semitİk İşgalciler, Amurlula­rm baskısı altında (M.Ö. 2000) yok oldu. Amurlular zamanla buralara yerleşerek eski krallıklar ve şehir devletlerinin üzerinde, top­rakları Suriye'den, Diyale bölgesine ve güney Mezopotamya'ya kadar uzanan hanedanlar kurdular." (The Times Atlas of World His-tory, sh. 55).

İlk şehir devletini kuran Sümerler (M.Ö. 3000) Semitik değillerdi, fakat komşuları ve 2000 yıllarındaki halefleri, Akkatlar ve Asur-lular kuzeydoğu Semitik kolunu temsil eder­ler. Yakın Doğu'nun kıyı ve yakın bölgelerin­de, kuzey-doğu komşuları olan şehirleşmiş Kananlılar, Aramenler, Fenikeliler, İbrâniler; güney-batıda Semitik dili konuşan büyük Mı­sır medeniyeti; güneydoğuda da daha çok, sonraları kültürlerini ve İslâm dinini Atlas Okyanusu'ndan Hind Okyanusuna kadar taşı­yacak olan göçebe Araplar yaşamaktaydı.

Milattan önceki bin yılda bile Semitik dil ve kültür Yakın Doğunun denize kıyısı olan top­raklarından gemilerle Akdeniz'e taşınmış ve yayılmıştır. Daha gerilere gidersek, Tunç Devrinde ikinci bin yılın ilk yüzyıllarındaki iktisadî çöküşün ardından, deniz ticaret ağı ve sömürgeler anavatandan çok uzak düşmeye başladı. Sömürgecilerin ve tacirlerin başını Yunanlar ve Semitik Fenikeliler çekmektey­di. Büyük Yakın Doğu limanlan olan Tire ve Sidon'dan açılan Fenikeliler Ege'deki Yunan sömürge alanının ötesine geçmiş, Kartaca (M.Ö. 814), Utika gibi Kuzey Afrika şehirlerine ve İspanya'ya, Kadiz'e ulaşmışlardı. Ro­malıların Punik savaşlarında ilk çarpıştıkları deniz gücü, bu Semitik Batı Akdeniz sömür­geleriydi." (The Times Atlas of World His-tory, sh. 60)

Bereketli Fırat havzasında, Suriye, Filistin, Mısır, hatta Kuzey Afrika'ya uzanan Akdeniz ülkelerinde, özellikle Grek ülkesinde ve onun sömürgelerinde, yaşayan kavimlerin kültür ve medeniyetlerinin, İbrahim @'ın neslinden be­lirgin bir şekilde etkilendiği aşikârdır. Tevhid inancının ve insana saygı, insan şeref ve hay­siyeti, fikre saygı gibi bu inancın sonuçlarının bu bölgelere onların etkisiyle girdiği husu­sunda şüphe yoktur.

Greklerin entellektüel gelişiminin, İbrahim @'m neslinden gelen peygamberlere vahyo-lunan ilim sayesinde oluştuğu hususunda eli­mizde kesin deliller bulunmasa da, en azın­dan ilk devirlerinde bu ilim ve hikmetin onla­rı teşvik etmiş olması muhtemeldir. Bu yön­den Avrupalılar, ortada, başkalarından istifa­de ettiklerini İspat edecek somut deliller veya izler bırakmamaya özellikle dikkat etmişler­dir.

Hz. Muhammed @'e, Batının ilmî gelişmele­rine katkıları sebebiyle şükrandan kaçınmala­rı hususu bile inkâr edilemez bir şekilde orta­ya koymaktadır. Fakat İbrahim @'ın neslin­den gelen peygamberlerin öğretilerinin, Ak­deniz kıyıları da dahil olmak üzere bölge kül­türlerinin ve medeniyetinin oluşmasında bü­yük etkileri olduğu hakkında bir çok tarihî iz ve delil vardır. Bu etki özellikle bilgi alanın­da, beşerî ilimlerde ve siyaset felsefesinde da­ha barizdir. Beyt-i İbrahim'in bu çok yönlü etkileri, Roma döneminin sonunda bu bölge İnsanları değerlerini yitirip yanlış yollara sa-pmcaya kadar, onların kültür ve irfanlarını şe­killendirmeye ve geliştirmeye yüzyıllarca de­vam etti. Bu bölgelerdeki kavimlerin arasında bilgi ve hikmetin yayılmasında etkisi çok be­lirgindir. Onların kültürlerini, çeşitli yönler­den zenginleştirmiş, onlara yüksek değerler bahşetmiş, ruh yüceliğine eriştirmiş, fert hürriyetine saygıyı öğretmiş ve siyaset alanında müşavere fikrini benimsetmiştir.

Müşavere fikrinin belirli sınırları olan, toplu­mun seviyesi ile yakından ilişkili bir anlayış olduğu doğrudur. Esasları, Allah'ın Hz. Mu­sa'ya çeşitli kabilelerden temsilciler almasını buyurması ile konulmuştur: "Musa, tayin etti­ğimiz müddette kavminden yetmiş kişi seçti." (7: 155). Yine A'rtaf sûresinde şöyle buyrul-maktadır: "Biz onları (İsrail oğullarını, Yâkûb'un oniki oğlundan gelen) on iki kabi­leye ayırdık. Kavmi kendisinden su isteyince, Musa'ya: 'Asanla taşa vur!' diye vahyettik. Taştan on iki göze (pınar) fışkırdı. Her kabile içeceği yeri bildi..." (7: 160). (Ayrıntılı bilgi için bkz. Stret Ansiklopedisi, c. I, 3. bölüm, Kısım 7).

O vakitler halkın yönetime katılımı, bölgede­ki bir kaç devlet dışında ancak bir hayâl idi.

Kişi hürriyeti fikrini geliştiren ve bunun öne­mini vurgulayan Yunanlıların şehir devletleri kurmaları ile bu husus son noktasına ulaştı. Fakat, ne yazık ki bütün bu haklar yalnız Yu­nanlara verildi; Yunan olmayan, köleler ve yabancılar ise bundan mahrum edildiler.

"Yunanlılar Fenike kültüründen büyük ölçüde etkilenmişlerdi. Ancak, dar görüşlü oluşları yüzünden geliştirdikleri milletlerarası kanun­lar sistemi Yunan yarımadasındaki şehir dev­letleri arasındaki ilişkileri düzenlemekten öte gidememişti. Yunanlıların dışındaki bütün ka­vimler barbar olarak nitelendirilmiş; Aristo, barbarların Yunanlıların köleleri olmalarının tabiatın bir gereği olduğunu iddia etmiştir. Kendi insanlarına nâzik olmalarım öğütleme­sine rağmen, Yunan olmayanların da bu neza­kete lâyık olduklarını hiç bir zaman düşünme­miştir." (Dr. M. Hamidullah, The Müslim Conduct of State, Lahore, 1977, sh. 48-49).

Hiç şüphe yok ki, Beyt-İ İbrahim peygamber­leri o çağlardaki toplumların hayatlarını ve müesseselerini değişik yönleriyle etkileyerek, onların kültür ve medeniyetlerinde belirgin bir iz bırakmıştır. Sahip olduğu üstün akide ve bilgi nesilleri teşvik etmiş ve onlar da di­ğer toplumların gelişmesine yardım etmiş, kendi kültür ve medeniyetlerini zenginleştir-mişlerdir.

 

2- Adaletin Tesisi

 

Âdil ve faziletli bir nizamın kurulması, pey­gamberlerin aslî gayesiydi. Böylece, ırk, mevki, kavmiyet, soy-sopuna bakılmaksızın bütün İnsanlara eşit ve dürüst davranılabile-cekti. Bu husus peygamberlere yüklenmiş çok Önemli bir vazifeydi. Çünkü toplumun bütün siyasî ve içtimaî nizamının başarısı buna bağ­lıydı. Adalet yolundan en ufak bir sapmanın tüm nizamı mahvedecek bîr yığın kötülüğün ortaya çıkmasına sebep olacağı muhakkaktır. Bu yüzden bütün peygamberler Adâlet'in önemini vurgulamışlardır. Allah, Davud pey­gambere adaletle hükmetmesini şöyle buyur­muştur: "Ey Dâvûd! Seni şüphesiz yeryüzün­de hükümran kıldık, o halde insanlar arasında adaletle hükmet." (38: 26).

Hiç şüphesiz, Allah'ın kendilerine güç ve udret verdiği sâlih kullar, yeryüzünde adaleti esiş ederler. "Onlar (o kimselerdir) ki kendi-jrine yeryüzünde iktidar verdiğimiz takdirde torbaların yoluna sapmazlar, bilâkis) namazı ularlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler, kö­tülükten vazgeçirmeğe çalışırlar. Bütün işle­rin sonu Allah'a aittir." (22: 41). Allah, mü'minlere şöyle buyurmaktadır: "Ey iman edenler! Adaleti tam yerine getirerek Allah için şahitlik edenler olun..." (4: 135).

Bu âyet şunları anlatmak ister: Sadece âdil ol­makla değil, haksızlığı ortadan kaldmp yerine adaleti ve hakkı ikâme için adaletin koruyu­cuları ve şahitleri olmakla da mükellefsiniz. Mü'minler olarak ne zaman sizin desteğinize ihtiyaç duyulsa, adaleti muhafaza için hemen harekete geçmelisiniz." (The Meaning of the Qur'an, c. II. sh. 175). Allah, elçilerini, yer­yüzünde Hak ve Adâlet'i tesis etmeleri için göndermiştir. "Andolsun ki peygamberlerimi­zi belgelerle gönderdik; insanların doğru ha­reket etmeleri için peygamberlere kitab ve öl­çü indirdik." (57: 25). Adaletin tesisi elzem­dir, çünkü ancak bu şekilde fakirlerin ve za­yıfların hakları, zenginlerin ve güçlülerin bas­kısından korunabilir. Adalet sayesinde top­lum, günahkârların ve kötülerin taşkınlıkları­nın yol açacağı zararlardan kurtanlabilir. Çok güçlü ve sağlam kavimler, fakir ve zayıfları­nın haklarına tecavüz ettikleri, taşkınlık ve zulüm yaptıkları için yok olmuşlardır. Bu, ta­rihten alınacak bir derstir. Kur'ân bu tehlike­ye şöyle işaret ederek uyarmaktadır: "Bir şe­hir ve bölgeyi helak etmek istediğimizde biz onun bolluklar içinde yaşayan cebbarlarına kötülüklerden sakınmayı emrederiz, onlar bi­zim buyruğumuzun tersine olarak fâsık kesi­lirler ve bununla cezaya çarpılmağa müstehak olurlar. Biz artık o şehir ve bölgeyi yer ile düz bir hâle getirirz. Nuh'dan sonra nice ne­silleri helak ettik. Kullarının günahlarını ha­ber alıcı, görücü olarak Rabb'in yeter." (17: 16-17).

Bu ayette, bir kavmin helak edilmesi için uy­gulanan ilahi bir süreç belirtilmektedir. Bir beldenin zengin ve güçlüleri haddi aştıkları vakit, sapıklıkta o kadar inat ederler ki, vic­danlarının uyarılarına kulaklarını tamamen tıkarlar. Ayetteki "istediğimizde" ifadesi bura­da, Allah'ın sebepsiz yere bir topluluğu helak etmek istediği anlamına gelmez. Haddi aşa­rak, toplumun çöküşüne neden olan baştaki kişilerin İçlerindeki kötülük ve nefret tohum­larım ortaya sermeleri yüzünden helak edilir­ler. Zulüm, günah ve sapıklıkta ileri giden toplumun ileri gelenlerini, diğer insanlar da takip ederler ve Allah'ın azabını üzerlerine çekerler." (The Meaning of the Qur'an, c. VI, sh. 132).

Allah'ın peygamberleri ve onların sâdık ta­kipçileri toplumda adaletin tesisi için bütün gayretlerini sarfetmişlerdir. Ferdlerin hayatla­rını Allah'ın kanununa göre düzenlemiş, on­ları Allah'ın dinine çağırmışlardır. Böylece toplumda yüksek şahsiyetler yetişmiştir. Bu gibi zâtların yardımıyla bütün avamın Al­lah'ın nizamına uyarak emin, mutlu ve huzur­lu yaşadığı, iyi ve âdil bir sistemin kurulması için çalışmışlardır. Peygamberlerin varisleri de bu yolu takip ederek diğer kavimleri aynı anlayışa çağırmışlardır. Çünkü bu anlayış, in­san kültür ve medeniyetinin sağlıklı bir çizgi­de hızlı bir şekilde büyümesinin başarısını ga­ranti etmektedir. İbrahim @'in nesli bu çizgi­yi takip etmiş ve ülkelerinde adaleti hâkim kılmışlardır. Bunun fayda ve kazançlarını gö­ren başka kavimler de toplumlarında aynı şeyleri uygulamaya başlamışlardı. Böylece bu ilahî anlayış tüm Mezopotamya topraklarına, kuzeyde, doğuda, batıdaki ülkelere yayıldı ve insanların hayatını önemli ölçüde iyileştirdi.

Hz. İbrahim ve Hz. Musa'nın şeriatlerini tam olarak takip etmeyen toplumlar bile yalnızca İlahî adalet anlayışını uygulamakla bir çok yararlar sağlamış, kültürlerini büyük ölçüde zenginleştirmişlerdir. Bu Nizam ve Adalet anlayışı zamanla bütün bölgeyi kapladı. Ak­deniz kıyısındaki ülkelere, hatta Atlas Okya-nusu'nun kıyılarına kadar ulaştı. Adaletsizlik ve eşitsizlik yaygınlaşıp sosyal, iktisadî ve siyasî sistemi yıkıncaya kadar bu anlayışın meyvelerini toplamaya devam ettiler.

Beyt-i ibrahim'in insanlığı sayısız şekillerde nimetlendirdiğini görmekteyiz. İnsanlara doğ­ru yolu göstermiş, yüzyıllar boyunca onları yüksek ahlâkî ve ruhî değerlerle donatarak hayatın maddî ve manevî cepheleri arasında doğru bir dengeye sahip olmalarını sağlamış­lardır. İnsan hürriyeti ve haysiyeti anlayışını ortaya koyarak, sosyal ve siyasî alanlarda bir çok düşüncenin geliştirilmesini başlatmış, ce­saretlendirmiş, Yunan'da ve Roma'da görü­len fert hürriyeti hareketinin temelini atmış­lardır. Toplumun sosyal ve siyasî meselelere katılımı düşüncesini de yayarak, ilk önce be­reketli Fırat Havza'sında, sonra da Yunan'da şehir devletlerinin kurulmasına ön-ayak ol­muşlardır. Bu düşünce orada büyümüş, geliş­miş ve daha sonraları Romalıların da uygula­dıkları demokrasi ve hürriyet anlayışını bü­yük ölçüde etkileyen kendi çapında bir siyasî felsefe hâline gelmiştir.

Daha önce de işaret edildiği gibi Rasûlullah @'in getirdiği şeriat halkın yararı için vazedilmiş bir çeşit disiplindi.

Bu disiplin Allah tarafından, insanın yeryü­zündeki halifeliğine lâyık bir şekilde eğitil­mesi ve donatılması için her toplumun ihtiyaç ve isteklerine gönderilmiştir. Yine bu disip­lin, toplumda adaletin, faziletin, tesisi için mücadelede her türlü zorluğu göğüsleyecek yüksek vasıflara sahip etkili kişiliklerin oluş­ması, geliştirilmesine göre tasarlanmıştır. Rasûlün gösterdiği yolda dilleri ve kalbleriyle bağlanıp gidenler, bu dünyadaki mücadelele­rinde daima Allah'ın yardımına mazhar olmuşlardır. Allah'a itaat etmeleriyle bu dünya­nın nimetlerini hak etmişler, Hesap günü ise daha iyi bir mükâfata sahip olacaklardır. On­lara yeryüzünde Allah'ın yolundan gitme imkânı verilmiş, başarılı bir şekilde şeriatı ve adaleti hakim kılan sağlam bir devletin idare­si altında huzur ve emniyet içinde yaşamaları lûtfedilmişti. Bu hususta Kur'ân'da şöyle buyrulmaktadır: "...Allah, kendi(dîni)ne yar­dım edene elbette yardım eder. Şüphesiz Al­lah kuvvetlidir, galiptir. Onlar (o kimseler dir) ki, kendilerine yeryüzünde iktidar verdi­ğimiz takdirde namazı kılarlar, zekâtı verirler, uygun olanı emrederler, fenalığı yasak eder­ler. Bütün işlerin sonu Allah'a aittir." (22: 40-41).

Bu ayet, yeryüzünde Allah'ın Dinini ve adaleti hâkim kılmaya çalışanların O'na ya­kınlaşacağı hususunda hiç bir şüphe bırakma­maktadır, İslâm devletinin esas ve temel he­defi de budur: Allah'ın dinini yaymak ve in­sanların yeryüzünde huzurlu, mutlu bir şekil­de yaşayabilmeleri için âdil ve faziletli bîr ni­zam tesis etmek. Allah'ın Yolunu (şeriatı) hâkim kılmaya çalışanlar, Allah'ın yardımcı­ları olarak belirtilmektedir (3: 52). Çünkü "Allah insanların kertdi yolunu tatbik etmele­rini onların hür iradelerine bırakmış, hareket serbestisi vermiş, zorlamamıştır. Fakat akıl vermiş, ikaz etmiştir. İnsanları Doğru Yol'a gelmeleri hususunda uyarmak ve öğütlemek Allah'a ait olduğu için, O'nun yolunu hâkim kılma hususunda canla başla çalışanları 'Yar­dımcıları ve Dostları' olarak anmaktadır. Ger­çekten bu, dünyada bir insanın manen erişebi­leceği en yüksek mertebedir." (The Meaning of îheQur'an, sh. 33-34).

Ancak, şu hususun belirtilmesi gerekebilir: Allah 'Kudret ve Kuvvet' sahibidir ve hiç kimsenin yardımına muhtaç değildir. Acz ve zayıflıktan uzaktır. Böyle iyi ameller işlemek­le aslında insanlar kendilerine yardım etmiş ve Allah'ın yardımına mazhar olmuş olurlar. Çünkü Allah, kendi yolunda çalışanlara yar­dımım va'detmiştir.

Mü'min sûresinde bu va'd şöyle belirtilmek­tedir: "Elbette biz elçilerimize ve iman eden­lere hem dünya hayatında, hem de şahitlerin (şahitliğe) duracakları günde yardım ederiz." (40: 51). Saffât sûresinde ise şöyle buyrul­maktadır: "Gönderilen peygamber kullarımı­za şu sözümüz geçmişti: 'Mutlaka kendilerine yardım edilecektir. Ve galip gelecek olanlar, mutlaka bizim ordumuzdur!" (37: 171-173). Buradaki "Ordumuz" sözüyle kastedilen, Al­lah'ın Rasüllerine inanan ve yeryüzünde on­ların yolunu hâkim kılmaya çalışan kimseler­dir.

İnsanlar var güçleriyle kendilerini Allah'ın Dinine verdikten sonra bütün kötü güçleri al-tetmeleri ve başarıya ulaşmaları muhakkaktır, zira Allah'ın yardımı onlarla birliktedir: "Al­lah, içinizden İman edip sâlih amel işleyenle­re onlardan öncekileri halef kılacağına, onlar için beğendiği dini temelli yerleştireceğine, korkularını güvene çevireceğine dair söz ver­miştir." (24: 55). Allah'ın yardımı yalnız, imanlarında ve O'na bağlılıklarında sabit, O'nun Dinini yeryüzüne hâkim kılma uğraşı içinde bulunanlar için va'dedilmektedir. Al­lah kime yardım ederse, onu hiç bir güç yene-mez: "Allah size yardım ederse, sizi yenecek yoktur; eğer sizi yardımsız bırakıverirse, O'ndan başka size yaradım edecek kimdir?" (3: 160). Bu söz, iman edip sâlih amel işle­yenler için daima geçerlidir.

Kur'ân, aynı hususu yine aynı sûrede şöyle belirtir: "Gevşemeyin, üzülmeyin, İnanmışsa-nız, mutlaka en üstünsünüzdür." (3: 139). Muhammed sûresinde ise şöyle buyruluyor: "Ey iman edenler! Sizler daha üstün olduğu­nuz halde düşman karşısında gevşemeyin ki barış istemek zorunda kalmayasmız; Allah si­zinle beraberdir; sizin işlerinizi eksiltmeye-cektir." (47: 35). Bu âyette Allah, müminlere, hiç bir şeyden korkmamalarını, düşmanlarına karşı muzaffer kılarak onların durumunu güç­lendireceğini söylemektedir. Allah, onlarla beraberdir ve emeklerini boşa çıkarmayacak­tır. Muhakkak gayretlerini mükâfaatlandıracak, yere ayaklarının sağlam basmasını sağla­yacaktır. "Ey iman edenler! Siz Allah'ın dini­ne yardım ederseniz, O da size yardım eder, ayaklarınızı savaşta sabit kılar," (47: 7).

Bütün bu ayetler açıkça göstermektedir ki, kendilerini ve işlerini tamamen Allah'a ada­yanlara (2: 208) ve tüm gayret ve kaynakları­nı Allah'ın Dini'nin yeryüzünde hâkim olma­sı için sarfedenlere (9: 36; 8: 72-74; 9: 20-21) bu dünyada düşmanlarına karşı yardım ve za­fer (30: 47), âhirette de büyük bir mükâfaat (8: 74) va'dedilmiştir.

Bunlar, İlahî Yol'un ışığında manevî değerle-rin ve maddî zenginliğin uygun bir şekilde ayarlandığı dengeli bir hayat düzeni kurabilen kişilerdir. Toplumda yüksek bir adalet ve fa­zilet ölçüsü tesis edilmiş, avam ve havas, fa­kir ve zengin, güçlü ve güçsüz, bütün insanlar eşit muamele görmekte ve halkın medeniyet ve kültürlerini maddî ve manevî yönlerden zenginleştirmek ve güçlendirmek için çevre­lerinden azamî ölçüde yararlanmaktadırlar. Herkes huzur ve mutluluk içinde, Allah'tan başka hiç birşeyden korkusu olmaksızın yaşa­yabilmektedir. Fakat bazı insanlar Allah'ın elçilerinin getirdiği şeriati reddedip başka bir hayat tarzı edinmektedirler. Bunlar, yeni ve çok ileri bilimsel, teknolojik güç kaynaklarıy­la astronomik ilerlemeler yaparak, belli bir zaman için maddî refahlarını çok arttırabilir­ler. Ancak bu çok uzun sürmez, çünkü, toplu­mun değişik unsurları ve bölümleri arasında uygun bir denge kuramazlar. Er geç bu den­gesizlik tüm yapıyı sarar ve toplumun mahvı­na sebep olur. Bunun sebebi, insanoğlunun kendi başına toplumun çeşitli unsurları ara­sında uygun dengeler kurma yeteneğinden mahrum oluşudur.

İnsan, kâinatın kaynaklarım kullanıp, gayret­lerinin meyvelerini dilediğince toplamaya muktedir olabilir; fakat kültür ve medeniyet, ahlâk kuralları, insanın ferdî ve toplumsal ha­yatı gibi hususlar söz konusu olunca, doğru esasları bulmakta kendî başına âciz kalır. Onu, kendi kaderinin sahibi, üstün bir Gücün rehberliği olmaksızın, tüm hususlarda bağım­sız düşünmeye ve karar vermeye muktedir olarak kabul etmek hatadır. Çağdaş insan kendisini öyle büyük görmekte ki, kendisine yol gösteren üstün bir Gücün var olduğunu bile inkâr edebilmektedir.

Gerçek şu ki, insanoğlu, onsuz hayatta doğru dengeyi ne kurabileceği ne de devam ettirebi­leceği, ilahî Rehberliğe muhtaçtır.

Eğer İnsanoğlu, ilahî Rehberlikten bağımsız olmaya çalışır, sadece aklını, zekasını, araştır­ma ve tecrübesini kullanırsa, hiç bir zaman sağlıklı ve doğru bir nizama kavuşamayacak, habire sistem değiştirecektir. Kendinden ön­cekilerin tarihinden ders almazsa, geçmiş kül­tür ve medeniyetlerin akıbetine uğrayacak, mahvolacaktır.

Geçmiş kültürlerin tarihlerini daha önce anlatmış ve Rasûllerin insanların problemlerine doğru çözümleri nasıl sunduğunu görmüştük. Nuh @, ardından Hud, Salih, Lut ve Şuayb @ birbiri peşine gelerek, insanları hep o Hak Din'e davet etmişlerdi. Fakat insanların çoğu rasûilerini reddedip, Allah'ın gazabına uğra­dılar. Her rasûl yanındaki inananlanyla birlik­te yepyen. bir başlangıç yapıp, âdil ve sağlıklı bir düzen kuruyor, fakat arkalarından gelenler zamanla Allah'ın Dini'ni unutarak yine eğri yollara sapıyorlardı. Yol gösterici olarak tek­rar bir rasûl geliyor, fakat yine büyük bir ço­ğunluk onu inkâr edip bu yüzden helak olu­yorlardı. İnsanoğlunun, ilahî Dini takip et­mekten kaçınıp, kendi koyduğu kuralları uy­gulaması, toplumların ve kavimlerin mahvol­masından başka bir işe yaramamıştır (20: 128). (Mevdudî, Khutbat-iEurope, Lahor).

 

3- İlim Ve Çevre

 

Bilgi, insanın bu dünyadaki başarısı ve İlerle­mesinde hem manen hem de maddeten önem­li bir rol oynar. Bilginin en doğrusu da Al­lah'ın bilgisidir; çünkü hem bu dünyada, hem de âhirette İnsanı selâmete ulaştırır. İnsanlığın ilerlemesini sağlayacak yeni ufuklar açan, bu bilgidir. Kur'ân bilginin bu yüksek fonksiyo­nuna şöyle işaret eder: "Allah mü'mİnlerin dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çı­karır." (2: 257). İnsan için bütün bilgilerin ana kaynağı, Allah'ın kitaplarıyla indirdiği bilgidir. Gerçek ilim insanı Allah'ın Dİni'ne götürür; gerçekten âlim kişiler, hiç bir eğitim görmemiş, okuma-yazma bilmiyor olsalar da, Allah'ın Dinine uyanlardır.

Hz. Ali'ye göre ilim, fıtrî ve sonradan kazanı­lan olmak üzere iki türlüdür. Sonradan kaza­nılan ilim -nasıl gözler kapalı iken güneş ışı­ğını görmeye yetmezse- ötekisi olmadan bir işe yaramaz. Başka bir deyişle, bu dünya ha­yatını kazanmak ve iyileştirmek için edinil­miş olan dünyevî ilim ancak, insan Allah'a inanır ve O'nun yolundan giderse yararlı olur. Bir kimse dünyanın tüm İlmine ve zenginliğine sahip olabilir. Fakat doğru yoldan gitmi­yor, şeytana uyuyorsa tüm bu ilmin ve zen­ginliğin Hesap Gününde ona hiç bir yaran ol­mayacaktır. Allah'ın Son Peygamberi @'nin buyurdukları gibi; "Akıllı kişi, Allah'a ina­nan, Rasûlünü tasdik eden ve O'nun emirleri­ne uyan kişidir." İmam-ı Gazalî kişiye ne bu dünyada ne de ötekisinde bir yarar getirme­yen ilmin faydasız olduğunu ve böyle ilmi tahsil etmek için boşa emek sarfedilmernesi gerektiğini belirtir. Bu dünyada olduğu kadar, öteki dünyada da insana yarar sağlayan ilim aranmalıdır, (ihya 'Ulum al-din, English translation, Book I, sh. 14-18).

Gerçek ilmin insanı meleklerden yüce kıldığı, cehaletin ise hayvandan daha aşağı bir merte­beye düşürdüğü hakikattir. İnsan bilgi saye­sinde Allah'ın nurundan gidebilir ve O'nun türlü nimetlerine mazhar olabilir. İlim sahiplerinin yeri çok yücedir. Kur'ân'da şöyle buy-rulmaktadır: "Allah, melekler ve adaleti yeri­ne getiren ilim sahipleri O'ndan başka tanrı olmadığına şahidlik etmişlerdir. O'ndan baş­ka tanrı yoktur. O güçlüdür. Hakim'dir." (3: 18). Bu ayetle, ilim sahiplerinin şehadetinin, Allah'ın Zâtından ve meleklerden hemen son­ra anılması, Allah katında ilim ehlinin sahip olduğu büyük şeref ve mertebenin bir göster­gesidir. Ra'd sûresinde İlim ehlinin Allah ta­rafından şahit gösterilmesi yine bu sebeple­dir: "...De ki: 'Benimle sizin aranızda, Al­lah'ın ve yanında (ilâhî) Kİtâb'ın bilgisi bulu­nanların şahit olması yetişir." (13: 43).

Şüphesiz Allah'tan en çok korkan (35: 28) ve Allah'ın emirlerinin ve sözlerinin gerçek an­lamını, önemini kavrayanlar (29: 43), ilim sa­hipleridir. Hakkı bâtıldan ayırdetme gücüne sahip olanlar da onlardır; çünkü Allah'ın ayetleri onların kalblerinde yerleşmiştir (29: 49).

Allahu Teâlâ, insanı yaratmış ve ilimle zen-ginleştirmiştir (2: 31-33). İnsanın melekler­den ve bütün yaratıklardan üstün olmasının sebebi, sahip olduğu ilimdir (96: 1-5). Bütün peygamberlere ilim verilmiş, onlar da doğru yolu gösterdikleri insanlara bu ilmi öğretmiş­lerdir (2: 151). Hz. Yusuf'a, bu dünya işlerine ait Özel bir isim verilmişti (12: 22); Hz. Da­vud'a zırh yapma sanatı Öğretilmişti (2: 251; 21: 80). Hz. Musa'dan, kendisine Allah tara­fından ilim verilmiş bir kul ile görüşmesi is­tenmişti (18: 65). Hz. Lut'a da ilim ve hikmet 'verilmiş (21: 74), Hz. Süleyman'a bütün kuş­ların dili öğretilmiş, geniş bir hükümdarlık verilmişti (27: 16-17). Allahu Teâlâ, Tâlût'u Yahudilere hükümdar yapmış, bilgice ve be­dence gücünü arttırmıştı (2: 247).

Bilginin Önemi ve güzelliği Kur'ân ve Ha-dis'te tam olarak ortaya konulmuştur. Hiç şüphesiz insan, maddî ilerlemesi kadar; manevî yücelmesini de, Allah'ın bu nimeti ile gerçekleştirebilir. Onun yardımıyla, isterse meleklerin dahi fevkine çıkarak, Allah'a yak­laşabilir. Keza, bu bilgiyi, çevresinden yarar­lanmak için fen ilmiyle kullanırsa, tabiat güç­lerine hâkim olur ve maddi gücünü arttırarak kültür ve medeniyetini zenginleştirir. Allah insana, tabiat kuvvetlerinden dilediği şekilde yararlanması için akıl vermiştir. İnsan, göz­lem ve deneylerle çalışmak, tabiatın nitelikle­rini öğrenip dış dünyada olup bitenlerin genel kurallarını bulma kapasitesine sahiptir. Sonra bu kuralları kullanıp maddî kaynaklarını ve gücünü arttırabilir. İlmî araştırmalar, insanın yeni keşiflerle tabiatın olağanüstü kaynakla­rından daha fazla istifade etmesini sağlamak­tadır.

Çağımızdaki maddî refahın tümü, dış dünya­da yapılan araştırmaların neticesidir. Bunun için insanın ilahi Rehberliğe ihtiyacı yoktur, çünkü Allah onu yeryüzünde Halife'si kılmış ve dünyanın maddî kaynaklarını emrine ver­miştir. Bütün bu maddî kaynaklardan yarar­lanması için çeşitli vasıtalarla donatmış, ken­di hizmetinde kullanması için insana kaabili-yet ve güç vermiştir. (Mevdudî, Address to the Muslims ofGreaî Britain, London, 1968).

Hiç şüphesiz "gerçek yaşayan çevreyi kavra­mak ve onu şekillendirmekle olur. Bereketli Fırat havzasında da böyle olmuştur. İnsanoğlu toprağı işlemeyi ve hayvan beslemeyi öğ­renince, dünyayı ihtiyaçlarına göre değiştir­meye başlamıştır." ... İsrailoğullarının kabile­leri, Akdeniz kıyısı boyunca Anadolu'nun dağlarından, Dicle ve Fırat'a doğru uzanan verimli topraklara dağıldılar (M.Ö. 1400 yıl­ları civarında). Vardıkları yerlerde ziraî faali­yetleri canlandırıp, geliştirdiler: "Sümer ve Asurlu makina mühendisleri tekerleği maka­rada kullanarak su çıkarmayı başardılar. Aynı zamanda büyük ölçekli sulama sistemleri ta­sarladılar. Dikey daimi miller hâlâ kullanıl­maktadır" ... Böylece insan tabiat kadar çeşit­li güçlere hükmedemiyor idiyse de, çevresini imar etmeye başladı... Maddenin sahip, oldu­ğu düzeni bulma fikri, insanın tabiatı keşfet­me ve yeni, daha kullanışlı, güçlü usûller bu­larak maddî zenginliğini olduğu kadar, fizikî gücünü de artırmasına sebep olan, esas saik olmuştur...

"Bu yıllarda, özellikle Davud ve Süleyman peygamberlerden sonra gelen İbrahim @ nes­li, kavimlerin kaderlerine şekil vermiştir. Ahlâkî değerler, siyasî fikirler ve adalet esas­larını ortaya koymuşlardır. Mezopotomya, Suriye, Mısır, Filistin ve Akdeniz çevresinde­ki ülkelerin tarihini aslında, onlar taşımışlar­dır." (J. Bronowski, The Ascenî of Man, Lon-don 1981, sh. 69-91).

İbrahim @'ın neslinden gelenler tabiî çevre­nin verimli kullanımını teşvik ederek, beşer kültürünü etkilemiş ve zenginleştirmiştir. Her peygamber kavmini Allah'ın Dini'ne davet etmiş ve onların Allah'ın yeryüzünde halife­leri olduklarını belirterek, tabiat kaynaklarım insanlık yararına kullanmaya teşvik etmişler­dir. Her kavim, peygamberinin davetine, ken­disine has bir şekilde tavır almış, çağlarının ve toplumlarının ihtiyaç, talep ve şartlarına göre kültürel miraslarını maddeten ve manen zenginleştirmişlerdir. İbrahim @'ın neslinden gelen peygamberler, kavimlerinin çevrelerini daha iyi kullanmalarını sağlamışlardır.

İnsanoğlunun yalnızca Allah'ın gönderdiği yolu izlemesini sağlamakla kalmayıp çevre­den istifadeyle maddî güç ve ekonomik, siyasî kuvvet kazanmasını teşvik etmişlerdir. İnsanların yararına olan bir adalet nizamı kur­muşlardır. Daha önce de belirtildiği gibi, Hz. Davud ve Süleyman peygamberler, fennî bilimler ve maddî kaynaklar sayesinde, devlet­lerinin gücüne güç katmışlardır. Madenleri ve diğer tabiat kaynaklarını zamanın diğer ka­vimlerinden daha iyi kullanabiliyorlardı. Bu sebeple her yönden düşmanlarından güçlüy­düler. Kültür ve medeniyetlerini maddî, manevî ve siyasî yönlerden daha da zengin-leştiriyorlardı. Zengin kültürleri zamanla di­ğer toplumlan çeşitli yönlerden etkileri altma almıştır. Önce bölgelerindeki toplumlar onla­rın bilgilerinden yararlanmış, daha sonra Fe­nikeliler, Amurîler ve diğerleri yoluyla doğu­da, batıda, kuzeyde ve güneyde uzak ülkelere tesirleri yayılmıştır.

Yunanlar ve Romalılar gibi bazı kavimler, bu yeni bilgileri, özellikle fen bilimlerini kulla­narak çevrelerinden yararlanma yolunda bü­yük mesafeler katetmişlerdir. İnsanoğlu dış dünya hakkında daha çok bilgi edindikçe, maddî güç ve kuvvetini arttırma yolunda tabiî kaynaklan kullanmak için yeni metodlar ve daha iyi teknikler icad etmeye başladı. Tarım alanında dev sulama tesisleri kurdu ve muaz­zam barajlarla su kaynaklarını topladı. Varo­lan yeraltı kaynaklarını değerlendirerek düş­manlarına karşı silahlar yaptı. Bütün bunlar kültür ve medeniyetlerine önemli ölçüde zen­ginlik kattı. Ve Beyt-i Davud'un fen bilimleri diğer kültür ve medeniyetlere yayılarak bü­yük ölçüde onları zenginleştirdi.

 

KISIM 2

 

HZ. ÂDEM 'İN YARATILIŞI

 

Bitki, hayvan ve insanın ortak belirgin ve esas Özelliği, hayat sahibi olmalarıdır. Hayat, tabiatın en karmaşık fenomeni olup, eski za­manlardan beri filozofların, ediplerin, dinî önderlerin ve bilginlerin dikkatini çekmiştir. Bitki ve hayvan hayatı ile ilgili çalışmalar ve bilimlerdeki muazzam ilerlemeye rağmen, hayatın sırrı, eski zamanlardaki gibi halâ kar­maşıktır. Biyoloji bilginleri, canlılar alemin­deki türlü tezahürleriyle hayatın harikalarını seyretmekle ömürlerini tüketmekte, fakat ha­yatın kendisini anlayamamaktadırlar.

Canlıların en gelişmişi ve en mükemmeli, in­sandır. Diğer bir ifadeyle, canlıların kemâli, insanda toplanmıştır. Ancak bu, Darvincilerin iddia ettiği gibi, bir evrim sonucu olmamıştır. Çünkü insan Allah'ın yarattığı tamamen yeni ve benzersiz bir canlıdır. Tüm kâinatta, bu­günkü bilgilerimize göre, insanın hususiyeti ve emsalsizliği tartışmasızdır. J. Bronows-kİ'nin dediği gibi, "İnsan müstesna bir yara­tıktır. Onu hayvanlardan üstün kılan bir çok özelliği vardır; bu yüzden manzarada bir şekil olmayıp-manzarayı biçimlendirendir. Zihnen ve bedenen tabiatın kâşifi, aynı zamanda her kıtada yuvasını -hazır bulan değil- kendisi ku­ran canlıdır. Çevremizde koşuşan, uçuşan, yüzen, gizlenen hayvan sürülerinin arasında, çevresinden bağımsız olarak hareket edebilen tek canlı, insandır. Aklı, zekâsı, dayanıklılığı çevreyi olduğu gibi kabullenmeyip, değiştir­mesini mümkün kılmıştır." (The Ascent oj Man, Britisch Broadcasting Corporation, Londra 1981, sh. 19).

İnsan, diğer canlılardan temelde farklı bir tür olarak, apayrı ve benzersizdir. Hayvanlara benzer yanlan, bedenî ihtiyaçları gibi Özellik­leridir. Sahip olduğu yaratıcı hüneri ile hay­vanlardan ayrılır. Yeteneklerini bir araya geti-

rerek planlar, icadlar, keşifler yapar; ve yete­neklerini daha karmaşık ve ince metotlarla kullanmayı öğrendiği vakit, buluşları daha ileri ve etkili olur... Tabiatın insana sağladığı ilmî düşünceler ve yetenekler... onu benzersiz yapar." (The Ascent of Man, sh. 20-24).

Böylesine hârika ve eşsiz bir tür nasıl meyda­na geldi? İlim adamları insanın menşeini, ke­sin olarak bulamamışlardır. Ancak birçok bi­yolog organik tekâmülden önce kimyasal bir tekâmülün meydana gelmiş olabileceği fikrin­dedir. Bu sebeple, hayatın kendi kendine can­sız maddeden oluştuğu fikrinde ısrar etmekte­dirler.

Fakat, Darwin'in teorisi, insanın menşeini açıklamakta ilmî bir temel olmaktan çıkarıl­mış, reddedilmiştir. Teoride birçok kopukluk­lar vardır. Darwin birçok şeyi yalnızca hay­vanlar âleminin gerçekleri olarak ele almıştır. Değişik hayvanların iskeletlerini incelemiş ve modern İnsanın maymundan evrimleştiği so­nucuna varmıştır. İnsanın maymuna tek bir benzerliğini ispatlayacak ilmî hiçbir delil yoktur. İnsanda, başka hiçbir canlı türünde görülmeyen, çevresinden yararlanmasını sağ­layan hârika bir yetenek ve kapasite vardır. Salt bilimsel verilerden Öte, Darwin'in daha Çok hayal gücü ve faraziyelerle hareket ettiği anlaşılmaktadır.

 

Kur'ânî Görüş

 

Kur'ân bir bilim kitabı olmayıp, insanlığa yol gösteren bir kurallar bütünüdür. Ancak, in­sanla ve onun yeryüzündeki problemleriyle İlgili olduğundan, yeri geldikçe insanın istifa­desi için, insan, ruh, hayat gibi mes'elelere değinmiştir.

Hayatın Menşei. Kur'ân tüm hayat ve ölü­mün, Allah'ın elinde olduğunu söylemekte­dir. Allah neyi dilerse, yaratır, kimi dilerse, öldürür: "O'ndan başka tanrı yoktur; dirilten ve öldüren O'dur." (7: 158). Âl-i îmrân sûresinde şöyle buyrulmaktadır: "Dirilten de, öldüren de Allah'tır. Allah işlediklerinizi gö­rür." (3: 156). Tevbe sûresinde benzer bir âyet yer almaktadır: "Göklerin ve yerin hü­kümranlığı elbette Allah'ındır; dirilten ve öl­düren O'dur." (9: 116). Yunus sûresinde ise şöyle buyrulmaktadır: "Dirilten ve öldüren O'dur, O'na döneceksiniz." (10: 56).

Bu âyetler, hayat ve ölümün tamamen Yara-dan'ın elinde olduğunu açıkça ortaya koy­maktadır. Hayatın esrarı O'nun ilmindedir ve insan bu esrarı çözme gayretlerinde daima karmaşa içinde kalacak, şaşıracaktır.

Sahabeden biri Rasûlullah @'e gelip, hayat ve ruh hakkında daha çok bilgi istediğinde şu âyet indirildi: "(Ey Muhammed!) Sana ruhun ne olduğunu soruyorlar, de ki: 'Ruh Rabbi-min emrinden ibarettir. Bu hususta size pek az bilgi verilmiştir." (17: 85). Bu ayet, ruhun, gündelik tecrübelerimizle açıklanması müm­kün olmayan sırlardan biri olduğunu göstermektedir. Ruhun anlaşılması ve kavranması insan bilgisini aşmaktadır.

Hayatın tümü sudan meydana gelmiştir.

Kur'ân hayatın tümünün sudan kaynaklandığı gerçeğini de bildirmektedir. "Bütün canlıları sudan meydana getirdik. İnanmıyorlar mı?" (21: 30). Furkan sûresinde- şöyle buyruluyor: "İnsanı sudan yaratarak, ona soy sop veren O'dur. Rabbin herşeye Kadir'dir." (25: 54). Bu ayette, insanın bir meni damlasından mey­dana gelişindeki mucize ve kadın ile erkekten üremeleri anlatılmaktadır. Böylece aynı me­deniyete sahip, aynı ırktan aileler, kabileler ve kavimler meydana gelmiştir. (The Mea-ning ofthe Qur'an, c. VIII, sh. 199).

İnsan İnorganik maddeden yaratılmıştır. Kur'ân, insanın başlangıçta bir çeşit cansız (inorganik) maddeden yaratılmış olduğunu; sonra (muhtemelen) devre devre tekâmül ede­rek insan şeklim aldığını ortaya koymaktadır. Meryem sûresinde şöyle buyrulmakta: "Bir insan, kendisi önceden bir şey değilken onu yaratmış olduğumuzu hatırlamaz mı?" (19: 67). Yine aynı sûreden: "...Rabb'in: 'O bana kolaydır, daha önce seni de hiç bir şey değil­ken, seni de yaratmıştım.' dedi." (19: 9). İn­san sûresinde şöyle buyruluyor: "İnsanın üzerinden, henüz kendisinin anılan bir şey ol­madığı uzun bir süre geçmedi mi? (Yani in­san üzerinden öyle uzun süreler geçti ki he­nüz kendisi, anılan bir şey değildi. Topraktan süzüle süzüle, çeşitli merhalelerden geçerek, uzun zamanı aşarak nihayet nutfe hâline gel­di)." (76: 1). Bu ayet insanın hiç bir şey de­ğilken, varedîlmesine kadar belirli bir süre geçtiğini göstermektedir. Bütün İslâm müfes-sirleri bu "uzun bir süre"yi meni damlasının ana rahmine düşmesinden, sadece cansız bir sıvı iken, insanın düşünen, gören, anlayan ye­ni bir varlık haline geldiği doğum zamanına kadar geçen süre olarak açıklamışlardır.

Fakat, bu süreyi, insanın sadece bir toprak yı­ğını olduğu zamandan, Allah'ın ona kendi Ruhundan üflediği ve onu, canlı zekî bir var­lık haline getirdiği zamana kadar geçen süre manasına almak da mümkündür. Allah'ın toprağa Kendi Ruhundan üfleyip yeni mele­keler verdiği, insan şeklini almasına kadar kimbilir kaç devir geçmiştir? Bu ayetler bu ihtimalde ortaya çıkmakta, biyolog ve bilim adamlarımızın bu hususta daha derin gözlem­ler yapmaları gerekmektedir, Bu tahmin aşa­ğıdaki ayetlerle daha da güçlenmektedir. "Bir zamanlar Rabbin meleklere demişti ki: 'Ben kupkuru çamurdan, değişken balçıktan bir in­san yaratacağım. Onu düzenle(yip insan şek­line koydu)ğum ve ona ruhumdan üflediğim zaman hemen ona secdeye kapanın!'." (15: 28-29). A'raf süresinde, de şöyle buyrulmak-tadır: "Andolsun ki, sîzi yarattık, sonra şekil verdik, sonra meleklere, 'Adem'e secde edin!'dedik." (7: 11).

Bu âyetler, insanın yaradılışı hususunu aydın­latmaktadır. Herşeyden önce Allah (cc), bu­nun için bir plan yapmış; bu maksat İçin ge­rekli maddeleri hazır etmiş; sonra da ona in­san şeklini vermiş ve ilk insan ve peygamber Âdem aleyhisselâmı yaratmıştır. Melekler de ona secde etmekle emrolunmuştur.

Bu, insanın meleklerden üstün olduğu gerçe­ğini ve Allah'ın insanı çamurdan yaratma pla­nı ile, bir şekle sokması ve nıükemmelleştire-rek insan haline getirmesi safhaları arasında uzun bir sürenin geçmiş olduğunu ortaya koy­maktadır. Aşağıdaki ayetler bu görüşü destek­lemektedir: "Rabbin meleklere şöyle demişti: 'Ben çamurdan bir İnsan yaratacağım, onu yapıp ruhumdan ona üflediğim zaman ona secdeye kapanın." (38: 71-72). Bu ayetlere göre insanın tekâmülü üç safhada olmuştur: Topraktan insanın yaratılması planı, mükem­mel bir şekil verilmesi ve sonra da can veril­mesi... Diğer bir ifadeyle Allah'ın planına gö­re gerekli toprak maddesi bir araya getirilmiş, bir şekil ve mütenasip uzuvlar, melekeler ve­rilmiş (belki de zamanla bütün bu özelliklerin ve şeklin tekâmülüne izin verilmiş) ve sonun­da Allah'ın Emri (ve belki İnsanın topraktan, beşer haline gelinceye kadarkî tüm süreç "Al- . lah'ın Emri" sözüne bağlıdır) ile insan olarak can verilmiştir.

Aslında, "insanın yaratılışı sürecini tam ola­rak anlamamız çok zordur. Çünkü biz, cansız bir maddeden insanın varedilmesini hakkıyla idrak etmekten âciz kalırız. Nasıl şekillendi-rildiğini, mükemmel hâle getirildiğini ve içi­ne Ruh'un üflendiğini tam manasıyla kavra-yamayız. Ancak, şurası apaçıktır ki, insanın Kur'ân'da belirtilen yaradılış kıssası, Darwi-nizmden tamamıyla farklıdır. Danvin'in fara­ziyesine göre İnsanın tekâmülü, insan olma­yan ve yarı-insan bir durumdan devamlı bir eliminasyon, seleksiyon ve adaptasyon süreci sonunda meydana gelmiştir. İnsan olmayan yaratığın sonu ile insan türünün şeklini alma­sının başlangıcını ayıran kesin bir çizgi de yoktur. Diğer yandan Kur'ân, bunun tam ter­sine insanın hayata insan olarak başladığını belirtmektedir. Allah onu yeryüzündeki haya­tının ilk gününden itibaren insan olarak yarat­mış ve hayatının ta başında onu hikmet ve ilim ile donatmıştır." Ancak toprak halinden, insan olarak son şeklini aldığı ve Allah'ın ona kendi ruhundan üflediği vakte kadar bizim bi­lemediğimiz bir evrim süreci geçirmiş olabi­lir.

"Yukarıdaki iki farklı bakış açısı, insanla ilgi­li iki zıt anlayışa varmaktadır. Darwinci anla­yışın kabulü, insanı hayvan türlerinden birisi mertebesine düşürmektedir. Böylece insan hayatının bütün esasları (ahlâk esasları da da­hil) hayvan yaşantısı esaslarına dayandırılacak ve her hayvanî davranış tabiî olarak kar­şılanacaktır. Geriye tek fark olarak insanın ih­tiyaçlarını ve rahatını sağlamakta Öğretimden faydalanabilmesi özelliği kalacaktır. Diğer yandan ilahî anlayışın kabulüyle insan, eşref-i mahlûkat olarak hayvanların üzerinde yük­sek bir mevkiye sahip olmaktadır. Artık ko­nuşan bir hayvan, sosyal bir hayvan değil, Al­lah'ın yeryüzündeki halifesidir. Onu diğer yaratıklardan farklı kılan, konuşabilmesi, sosyal bir hayata sahip olması değil, Allah'ın ona verdiği güç çerçevesindeki ahlâkî sorumlu­lukları ve yaptıklarından Allah'a hesap vere­cek olmasıdır. Bu anlayış insanın dünyadaki hayatına bakışını tamamen değiştirecek ve ona farklı bir hayat felsefesi, farklı bir mede­niyet, kanun ve ahlâk sistemi sağlayacaktır. Artık insan kendisi için hayat esaslarını aşağı­larda değil, yükseklerde arayacaktır." (The Meaning of the Qur'an, c. VI, sh. 11-14). Bakara sûresinde bu mana îma edilmektedir: "Ölü idiniz sizleri diriltti, sonra öldürecek, sonra tekrar diriltecek ve sonunda O'na döne­ceksiniz; öyleyken Allah'ı nasıl inkâr edersi­niz?" (2: 28). Secde sûresinde ise şöyle bu-yurulmaktadır: "O, görülmeyeni de, görüleni de bilendir, güçlüdür, merhametlidir. Yarattı­ğı her şeyi güzel yaratan, insanı başlangıçta çamurdan yaratan, sonra onun soyunu, bayağı bir suyun özünden yapan, sonra onu şekillen­dirip ruhundan ona üfleyen Allah'tır. Size ku­laklar, gözler, kalbler verilmiştir. Öyleyken pek az şükrediyorsunuz." (32: 6-9).

Kur'ân'ın bu ayetlerinde insanlık tarihinin il­men tahkik edilmesinin imkânsız yanları, -in­sanlığın yaradılışı- aydınlatılmaktadır. Hiç şüphe yok ki sahih ve güvenilir bilgi, yeryü­zündeki çürümüş kemiklerden ve daha çok tahmine dayanan sözde "bilimsel veriler"den daha önemlidir. (The Meaning of the Qur'an c. I, sh. 66).

Yaratılış Maddesi: Yukardaki ayetlerde in­sanın yaratıldığı madde açıklanırken, çeşitli kelimeler kullanılmaktadır: tin lazib (37: 11); tin, toprak, porselen kili, çömlekçi kili vs. anlamına gelir. Lazib ise yapışmak, sıkıca sarıl­mak demektir. Tin lazib çömlekçi kili gibi sı­kıca yapışmış, sarılmış anlamına gelmekte. Sülale min tin (23: 13) kelimesi kil özü de­mektir. Salsal kelimesini Hicr suresinde üç farklı ayette görmekteyiz (15: 26, 28, 33). Mânası, sert bir şeye vurulduğunda tıkırtı sesi çıkartan kurutulmuş kildir. Bu kelime, suyu uçurulmuş kalın, yağlı çamur manâsına gelen hama' kelimesiyle beraber kullanılmıştır. Yukardaki iki kelimeyle birlikte kullanılan üçüncü kelime masnundur ki, un İle kek ha­muru yapar gibi karıştırmak, harmanlamak demektir. İnsanın yaratıldığı maddenin yapı­sını açıklayan ibarenin tamamı şöyledir: Sal-salim min hama im mesnûn (15: 26, 28). Râzî'ye göre bu ibare hem yapısında hem de şeklinde oluşan değişikliği ifade etmektedir. Buradan, insanın yaratılış süreci içinde çamu­run tabiatının yavaş yavaş değişikliğe uğradı­ğı ortaya çıkmaktadır. Başka bir deyişle bu "Allah'ın planına göre İnsanın fizik yapısının tekâmül ettiği 'ses veren', 'tıkırdayan' kil'in çıkarıldığı iptidai biyolojik çevrenin bir tarifi­dir." (Muhammed Esed, The Message of the Qur'an, sh. 386). Ünlü Hintli müfessir Ne-vab Sıddık Hasan Han da insanın yaratılış sü­recindeki bu tedricî değişime işaret etmekte­dir. İbni Abbas'a göre, insanın yaratılışında üç çeşit çamur kullanılmış olması, yaratılışın farklı safhalardan da geçtiğini göstermekte­dir. İbni Kesir, Mücahid ve Katade salsaVm suyla karıştırılıp sonra kurutulmuş çamuru ifade ettiğini söylemişlerdir. (Dr. Mecîd Ali Han, islam on Origin and Evolution of Life, Delhi 1979, sh. 176-180).

Rahman suresinde kelfeqqar kelimesi salsaı ile birlikte kullanılmıştır ve porselen gibi fı­rınlanmış veya ısıtılmış kil manasındadır (55: 14).

Bu da yine, insanın kurutulmuş kile benzer bir maddeden yaratıldığını gösterir; belki suy­la karıştırılmış çamur halinden, ısıtılarak ta-kırdayan, ses çıkaran bir kil haline getirilmiş­tir. Secde suresinde turab kelimesi geçmek-

tedir ki bu da kil, toprak vs. anlamındadır. İn­sanın yaradılışının, cansız (inorganik) madde­nin üzerinden belirli bir süre geçtikten sonra bir çeşit canlı (organik) şekil almasıyla müm­kün olduğu, bu ayetlerden açıkça anlaşılmak­tadır. Aşağıdaki ayette, muhtemelen insanın yaradılış süreci içindeki gelişme safhalarına İşaret edilmektedir. "Oysa O, sizi çeşitli mer­haleler hâlinde yarattı." (71: 14). İnsanın uzun yaradılış sürecini anlatmakta kullanılan turab, tin, ve kil gibi farklı kelimeler, sıfatla­rıyla beraber hep aynı şeyi ifade etmektedir.

 

İnsanoğlu'nun Hareket Hürriyeti

 

İnsan, diğer yaratıklardan farklı olarak, ben­zersiz bir özellikte yaratılmış ve tam bir hare­ket serbestisi verilmiştir. İstediği hareket tar­zını izlemekte, kendisine yöneltilen tercihleri kabul veya reddetmekte hürdür. Diğer bir de­yişle, Allah'ın rasûllerinin getirdiği hareket tarzını izlemekte veya reddetmekte ve istediği yolda gitmekte serbesttir, fakat yaptıklarından sorumludur. Kur'ân insanın amellerindekİ bu genel kuralı şu kelimelerle apaçık ortaya koy­maktadır: "Herkesin kazandığı kendisinedir, kimse başkasının yükünü taşımaz." (6: 164; 35: 18; 39: 7 ve 53: 38). Bu genel prensip in­sanın bütün amellerini kuşatmakta ve Kur'ân'da çeşitli yerlerde, insanlığın istifade­si için, tekrarlanmaktadır. Kur'ân "ferdî so­rumluluk" düşüncesine büyük Önem verir. Çünkü bir kimse, gereklerini tam manasıyla kavramadan Doğru Yol'u titizlikle izleyemez. Bu prensipten üç ana esas çıkarılabilir. Birin­cisi, herkes yalnız kendi amellerinden sorum­ludur ve Allah'a bizzat hesap verecektir. İkin­cisi, birinin sorumluluğunun yükünü, başka birisinin, eğer bu sorumlulukta ortaklığı yok­sa, taşıması mümkün değildir. Meselâ, bir ne­sil veya topluluk veya belirli bir işte işbirliği yapan çok sayıda insan düşünün. Hüküm Gü­nü insanlar bir araya getirildikleri vakit, ortak amellerinin hesabı görülerek, herkesin payı tek tek ayrılacak ve ona göre mükâfaat veya ceza göreceklerdir. Üçüncü olarak, hiç kimse kendisi istese bile, bir başkasının sorumlulu­ğunu yüklenemeyecek, cezasını çekemeye-cektir. (The Meaning of The Qur'an, c. VI. sh. 131). Bu esas başka bir şekilde Necm Sûresinde şöyle belirtilmektedir: "İnsan an­cak çalıştığına erişir." (53: 39). Bu ayet yu-kardaki üç esası da ihtiva etmektedir: (1) Her­kes yalnız kendi yaptığının karşılığını göre­cek, (2) Hiç kimse başka birisinin yaptığın­dan sorumlu olmayacak ve (3) Hiç kimse ça­lışmadan birşeye sahip olamayacaktır.

Bu hususta, Rasûlullah @ şöyle buyurmakta­dır: "Zâni ana babanın günahı hiç bir şekilde çocuğu etkilemeyecektir." (Hakim). Abdur-rahman'ın kızı Amra şöyle dedi: "Abdullah İbni Ömer'in; 'Ölüler, kendileri için ağlayan dirilerin ağlamaları yüzünden azap görürler' dediği Ayşe (r.anha)'ya naklonulduğu vakit onun şöyle dediğini duydum: 'Allah Ebu Ab-durrahman'ı affetsin! Yalan söylemedi, fakat unuttu veya yanlış işitti. Hâdise şudur: Al­lah'ın Rasulü @, ölen bir (Yahudi) kadın için ağlaşan bazı insanlara rastladı ve dedi ki, 'Onlar onun için ağlıyorlar ve o mezarında ceza görüyor." (Buharı ve Müslim). Durr-i Mansâr'daki rivayet ise şöyledir: "O, hiç bir vakit yalan söylemedi, güvenilirliğinde şüphe de yoktur. Ancak bazen işitmede hatalar ol­maktadır. Bu hususta Kur'ân'ın apaçık hük­mü önümüzdedir, 'Kimse başkasının yükünü taşımaz.' (6: 164). Artık, ölen masum bir kişi, dirilerin ağlamaları yüzünden nasıl cezalandı­rabilir?"

Fatır sûresinde, aynı husus ortaya konulmak­tadır: "Günahkâr kimse diğerinin günâhını çekmez. Günah yükü ağır olan kimse, onun taşınmasını istese, yakını olsa bile, yükünden birşey taşınmaz." (35: 18). Bunun manâsı şu­dur: "Bir kimsenin ahlâkî sorumluluğunu baş­ka birisi yüklenemez. Yukardaki ayetin baş tarafı (diğerinin günahını çekmez) Hıristiyan inancındaki, tüm insanlığın ondan sorumlu olduğuna inanılan 'ilk günah' fikrinin geçer­siz olduğunu ortaya koymaktadır. Âyetin İkinci kısmı ise, İsa @'ın bu günahtan ötürü 'vekâleten özür dıleme'si inancını reddeder." Bu ayetlerin hepsi, ayrıca, iman sahibi ile Al­lah arasına hiç bir aracının giremeyeceğini de ortaya koymaktadır. (Dr. Muhammed Esed, a-g.e., sh. 669 ve 816).

Burada, amel sahibinin niyetinin çok önemli olduğunu ilâve etmeliyiz. Gerçek şu ki, Hü­küm Günü kararı etkileyecek olan da bu ni­yettir. Bir Hadis-i Şerifte Rasûlullah @ şöyle buyurmaktadır: "Ameller ancak niyetlere gö­re hüküm giyecek; ve herkes neye niyetlen-mişse onun karşılığını görecektir." (Buharı, Müslim, Tirmizî, Ebu Davâd, Neseî, İbni Ma-ce, ibni Hanbef). Bu münasebetle, Kur'ân'da geçen, 'amel' sözünün iyi veya kötü, günah veya sevap, niyetlenilmiş ve sözle veya hare­ketle ortaya konulmuş işleri de içerdiğine dik­kat edilmelidir. (Dr. Muhammed Esed, a.g.e., sh. 816).

Buharî'deki rivayet şöyledir: "Ameller(in kıymeti) ancak niyetlere göredir. Herkesin ni­yet ettiği ne ise eline geçecek olan ancak odur. Artık nail olacağı bir dünya veya nikâh edeceği bir kadından dolayı hicret etmiş kim­se varsa hicreti (Allah'ın ve Rasûlünün rızası­na değil), hicret sebebi olan şeye müntehîdir."

Bu ferdî sorumluluk prensibi apaçık ve güzel bir şekilde aşağıdaki ayette belirtilmektedir: "Her insanın boynuna işlediklerini dolarız ve kıyamet günü açılmış bulacağı Kitab'ı önüne çıkarırız. 'Kitabını oku, bugün, hesap görücü olarak sen kendine yetersin'." (17: 13-14). Bu ayet, insanın kaderinin bâtıl kehanetlere de­ğil, bilerek işlediği amellere bağlı olduğuna dair teminat vermektedir. "İşlediği hayırlı ameller ve iyi hareketler onu iyi bir sona ulaş­tırır, keza, bu amellerden uzak durması da kötü bir sona varmasına neden olur. Bu hususun herkes tarafından iyice. anlaşılması şarttır. Çünkü câhil ve budala kişiler başlarına gelen musibetleri daima dış sebeplere bağlarlar. Halbuki kaderimiz kendi işlediğimiz iyi veya kötü amellere bağlıdır. Sebepleri araştırsalar, kaderlerinin kendi iyi veya kötü fiillerinin ve kararlarının sonucu olduğunu göreceklerdir." (The Meaning ofthe Qur'an, c. VI, sh. 130-131).

 

Yaratılış Gayesi

 

Allah insanı belirli bir gaye ile yaratmıştır, çünkü O'nun hiç bir İşi boşuna değildir. Hûd sûresinde bu husus şöyle belirtilmektedir: "Gökleri ve yeri altı günde yaratan O'dur... (Allah bu kâinatı yarattı) ki, hanginiz daha güzel iş yaptığınızı denesin..." (11: 7). Bu ifade yaradılışın amacını açıklar: Allah gökle­ri ve yeri insanı yaratmak için yaratmıştır. Ve insanı da, hilâfet yetkileriyle donatmış, bu yetkilerin kullanımından onu sorumlu tutarak İmtihan edebilmek için yaratmıştır. Böylece yaradılışın bütün gayesinin insanın imtihan edilmesi, kendisine devredilmiş yetkileri iyi­ye mi, kötüye mi kullandığının muhasebesiy-le, karşılığında da mükâfat veya mücazatının verilmesi olduğu belirtilmiş bulunmaktadır. Çünkü bu aslî gaye olmaksızın tüm yaratıyılış fiili manasız ve boşuna olmaktadır (The Me­aning ofthe Qur'an, c. V, sh. 69-72).

Maide sûresinde şöyle buyrulmaktadır: "Her biriniz için bir yol ve bir yöntem kildik; Allah dileseydi sizi bir tek ümmet yapardı, fakat bu, verdikleriyle sizi denemesi içindir; o halde iyiliklere koşuşun." (5: 48). Bu ayet farklı topluluk halinde yaşanmasının sebebini açık­lamaktadır. Allah dileseydi ta başlangıçtan İtibaren bütün İnsanları aynı şeriat ile mesul tutar ve onları tek bir toplum yapardı. Fakat böyle yapmamasında bir çok hikmet vardır. Bu hikmetlerden birisi, İnsanların Allah'a ita­at etme hususunda imtihana çekilmeleridir. Peşin hükümlü olmayan, ilahi yolun özünü ve farklılıkların sebebini kavrayanlar Hakkı tanı­yacak ve her ne şekilde gelirse gelsin O'nu seksiz kabul edeceklerdir.

Böyle kişiler Allah tarafından eskisinin yeri­ne gönderilen yeni emirleri yerine getirmekte tereddüt etmezler. Diğer yandan Yolun Ger­çek Ruhunu anlamayan, farklılıkları ve ayrın­tıları yolun kendisi zannedenler, peşin hü­kümlü oluşları yüzünden, eskilerinin yerine Allah'ın gönderdiği her yeni şeyi reddederler. Allah'ın ihlaslı ve samimi kullarım yalancı­lardan ayırdetmek için böyle bir imtihan ge­rekliydi. Bu sebeple farklı düsturlar ve kural­lar konulmuştu.

Aynı zamanda bu ayet bütün şeriatlerin esas gayesinin hayır ve iyilik elde edilmesi oldu­ğunu vurgulamaktadır. Bu yüzden, insanlar değişik şeriatlerdeki zahirî farklara önem ver­meksizin birbirleriyle iyilikte yarışmalıdırlar. (The Meaning of the Qur'an, c. III, sh. 49). Kehf sûresinde şöyle buyrulmaktadır: "İnsanlann hangisinin daha iyi İş işlediğini ortaya koyalım diye, yeryüzünde olan şeyleri yeryü­zünün süsü yaptık." (18: 7). Bu ayet dolaylı olarak kendilerini dünya zevklerine veren ve bunu hayatın tek gayesi sayanlara seslenmek­tedir. Onlara şöyle demektedir. "Şunu iyi bi­lin ki, dünyada gördüğünüz ve sizi cezbeden herşey geçici birer süstür ve sizi yalnızca im­tihan etmek için bir araya getirilmiştir. Fakat ' ne yazık ki siz bütün bunların sırf zevk ve eğ­lenceniz için yaratıldığını zannettiniz. Hayat gayesi olarak yalnızca 'Ye, iç, mutlu ol' paro­lasını izlemenizin sebebi budur. Bunun bir sonucu olarak hayatın gerçek gayesine hiç dikkat etmiyorsunuz. Şunu iyi anlamalısınız ki bunlar size zevk için verilmemiştir; gerçek­te onlarla imtihan edilmektesiniz. Sizin onla­rın arasına konulmanızdaki sebep hanginizin onlar tarafından hayatın gerçek gayesinden ahkonacağınızı ve hanginizin de dünyaya gönderiliş sebebiniz olan Doğru Yolda daim olacağınızı görmek içindir. İmtihanınız bittiği gün bütün bu süslerin ve zevk araçlarının da sonu gelmiş olacaktır." (The Meaning of the Qur'an, c. VII, sh. 10-11).

İnsanın yaradılışındakî İlahi Esas Mülk sûresinde çok güzel özetlenmektedir: "O, hanginizin daha güzel iş yapacağınızı dene­mek için ölümü ve hayatı yarattı..." (67: 2). Bu âyet kâfirlerin hayatla ilgili yanlış fikirle­rini tasfiye etmekte, insanın boşuna yaratıl­madığını ortaya koymaktadır. Gerçek şu ki insanın mevcut durumu (yani hayatı) ona iyi amellerle yüksek ve şerefli bir mevkiye ulaş­ması için verilmiştir. (A. Yusuf Ali, The Holy Qur'an, sh. 1576, not 5557). Yukardaki kısa ayette hayatla ilgili birçok gerçek açık­lanmaktadır. Birincisi, Ölüm ve hayat O'ndandır, O'ndan başka hiç bir kimse ne can verebilir ne de alabilir. İkincisi, insana iyiyi de kötüyü de işleme serbestliği ve kapasitesi verilmiş, ancak başıboş bırakılmamıştır. Ha­yatı da ölümü de birer imtihandır. Hayatı imtihan zamanıdır, ölümü ise imtihanının bitti­ğine işarettir. Üçüncüsü, Yaradan, herkese iş­lediği amellerle nasıl bir kişi olduğunu gösterebilsin diye muayyen bir ömür vermiştir. Dördüncü olarak, hangi amellerin iyi, hangilerinin ise kötü olduğu hükmünü vermek Al­lah'a aittir. İyiliğin ve kötülüğün ölçüsünü or­taya koymak imtihana girenin değil, imtihanı yapanın işidir.

Bu yüzden imtihanda olan herkesin başarmak için İmtihan Sahibinin Katında neyin iyi, ne­yin kötü olduğunu bilmeleri gereklidir. Beşin­cisi -ki bu nokta imtihanın manasında gizli­dir,- herkes yaptıklarının karşılığını görecek­tir, çünkü bu olmazsa imtihan manâsız ve maksatsız olur. (Tafheem al-Qur'an, c. VI, sh.41-42).

Bütün bu müzakereler, insanın kendi akıbeti­ni kendisinin hazırladığını hiç bir şüpheye yer bırakmaksızın ortaya koymaktadır. İstediği hareket tarzını izlemekte, tamamen hürdür. Dilediğini yapar, dilediğini yapmaz. Herhangi bir hareket tarzını izlemekte son karar tama­men ona aittir. Dahası, kendisine uygun yolu seçmede gereken yetenek ve güç verilmiştir. Ancak, Allah'ın rasûHeri vasıtasıyla kendisi­ne gösterilen Doğru Yoldan giderse Cennette iyi bir sona kavuşacağı, bunu reddedip kötü yollara saparsa cehenneme gönderilip azaba duçar olacağı açıkça bildirilmiştir. İyi amelle­rin mükâfaat, kötü amellerin ceza görmesi, her ikisi de tamamen kişinin kendi irade ve arzusuyla yaptıklarının bir sonucudur. Sonun­da herkes yeryüzünde yaptıklarıyla karşılaşa­caktır. "Kimsenin kimseden faydalanamaya­cağı, kimseden bir şefaat kabul edilmeyeceği, kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği günden korunun." (2: 48).

Yine aynı sûrede şöyle buyrulmaktadır: "Al­lah'a döneceğiniz ve sonra haksızlığa uğra­madan herkesin kazancının kendisine eksiksiz verileceği günden korkunuz." (2: 28i). Âl-i İmrân sûresinde- aynı esas ortaya konulmak­tadır: "Haksızlık yapılmayacak, herkese ka­zandığı eksiksiz olarak verilecek." (3: 161 ve 3: 25). Yine aynı sûrede şöyle buyrulmakta­dır: "Her kişinin yaptığı İyiliği de, kötülüğü de hazır bulacağı günü bir düşünün." (3: 30).

Zilzâl sûresi bu hususta hiçbir şüphe bırak­mamaktadır. "O gün insanlar işlerinin kendi­lerine gösterilmesi için bölük bölük dönerler. Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu gö­rür." (99: 6-8).

Bu imtihanın ciddiyeti ve Hüküm Günü so­nuçlan açısından Allah insana doğru yolu göstermeyi va'detmiştir. Böylece insan ka­ranlıklara ve sapıklıklara dalıp sonuçtaki ba­şarısını elinden yitirmesin. "İnsanın önünde seçmesi için farklı bir çok düşünce ve hareket yolu vardır. Şüphesiz bunlann hepsinin doğru yollar olması imkânsızdır. Çünkü yalnız bir tane Doğru Yol olabilir; bu yüzden bu yola dayanan yalnız bir tek doğru hayat düşüncesi olabilir. Doğru hayat tarzı da bu doğru hayat düşüncesine bağlıdır. Doğru hayat tarzını seç­mek insan için en önemli ve esaslı zarurettir.

Zira yanlış seçim onun, kaçınılmaz olarak, mahvına sebep olacaktır. Çünkü başka her yol sadece hayvanı ihtiyaçlannı karşılayabi­lir, doğru hayat tarzı ise onun en büyük ihti­yacıdır; onsuz gerçek hedefini bulamaz. Şim­di, insana onca nimetler bahşeden Allah'ın, insanın bu gerçek ve en büyük ihtiyacını sağ­lamamış olması beklenemez. Hayatın bütün icaplarım karşıladığı gibi, rasûlleri vasıtasıyla 'insanın bu ihtiyacını da sağlamıştır.1 (The Meaning ofthe Qur'an, c. VI, sh. 60-61).

Nahl sûresinde bu hususta şöyle buyrulmak-tadır: "Yolun doğrusunu göstermek Allah'a aittir. Yolun eğri olanı da vardır. Allah dile-seydi hepinizi doğru yola iletirdi." (16: 9). Yüzyılların tecrübesi, insanlığın ne zaman kendi kendisine bir hayat tarzı seçti ise buda­laca bir iş yaptığını göstermiştir. Çünkü aklın ve zekânın bir sının vardır. İnsan doğru hayat tarzını seçmede yalnız bunlara dayanamaz. Herşeyden önce, Allah'ın, insanın bu en bü­yük ihtiyacını karşılamak için tedbirler alma­dığı söylenemez. Zira Allah'ın, insanın bedenî ihtiyaçları için birçok nimetler verip, onu en önemli ve vazgeçilmez ihtiyacını kar­şılamak için kendi kendine araştırma ve ara­maya terk edeceğine inanmak, Allah hakkın­da yanlış bir düşünce taşımaktır.

Burada şöyle bir soru akla gelebilir: Allah, in­sanlara yolun doğrusunu gösterdiği halde, ni­çin herkesi hidayete erdirmemiştir? Allah in­sana da diğer yaratıklar gibi bir içgüdü vere­rek şuur, düşünce, tecrübe, Öğrenim olmaksı­zın Doğru Yolu seçmesini sağlayabilirdi, bu doğrudur. Fakat bu, O'nun iradesine zıt bir şey olurdu. Çünkü O hak veya bâtıl yolu izle­yebilecek irade, güç ve serbestliğine sahip, bunlardan istediğini kendisi için seçebilecek bir varlık yaratmayı dilemişti. İnsana muhtelif bilgi vasıtaları, irade, hürriyet, şuurlu düşün­me, dileme ve karar verme güçlerinin sahibi ve onu kendindeki güçlerin tamamını ve çev­resindekileri kullanma yetkisi verilmesinin sebebi budur. Dahası, insanın kendi içinde ve çevresinde ona yol gösterebilecek veya yol­dan saptırabilecek âmiller de varetmiştir. İn­sanoğlu doğuştan doğru yolu bulmuş olarak yaratılsaydı, bütün bunlar anlamını kaybeder­di ve İnsan sadece kendisine verilen hürriye­tin hakkıyla kullanılmasıyla varılabilecek ge­lişmeleri eleyemez ve yüksek mevkilerden mahrum olurdu. Allah bu yüzden insanlara yol göstersinler diye rasûllerini göndermiş, onları da kabul veya reddetmekte serbest bı­rakmıştır. Bu, kendisine makul bir şekilde su­nulan yolu kabul edip etmemekte insanın Al­lah tarafından denendiği bir imtihandır. Kabul ederse kendi kurtuluşu, inkâr ederse de kendi hüsranı olacaktır (The Meaning of the Qur'an, c. VI, sh. 61). Şems sûresinde bu durum çok güzel anlatılmaktadır: "Nefse ve onu şekillendirene, ona bozukluğunu ve ko­runmasını (isyanını ve itaatini) ilham edene andolsun ki; nefsini temizleyen iflah olmuş, onu kirletip örten, ziyana uğramıştır." (91: 7-10). Bu âyetlerden de anlaşılacağı gibi Allah, insana hayır ve şerrin farkını; hayrın iyi, şer­rin ise kötü bir şey olduğunu ilham olarak vermiştir. Bütün insan toplumlarının hayır ve şer tasavvurundan mahrum olmaması evren­sel bir gerçektir. Bu yüzden tarihteki her ni­zamda, değişik şekilde olsa da, iyiliğe mükâfat ve kötülüğe ceza anlayışı vardır. Ay­rıca, âlemlerin Rabbi Allah u Teâlâ bu anlayı­şı insanın fıtratında varetmiştir. Kur'ân bu iki kısım insanın sonlarını tekrar tekrar anlatır: Bir kısmı Allah'ın gösterdiği yoldan kendi iradeleriyle giderek kurtuluşa ve mutluluğa ererler; bir kısmı ise bunu reddederek kendi seçtikleri azap dolu kötü sona varırlar. Kasas suresinde şöyle buyrulmaktadır: "Kim bir iyilik getirirse ona ondan daha güzeli vardır. Kim kötülük getirirse, kötülükleri işleyenler, ancak yaptıkları (kötülük) kadar cezalanır­lar." (28: 84). Aynı husus Kaari'a sûresinde başka bir şekilde ifade edilmektedir: "Kimin tartılan ağır gelirse, o memnun edici bir hayat içindedir. Kimin tartıları hafif gelirse, onun anası (gideceği yer) hâviye(uçurum)dur." (101: 6-9).

Bu iki kısım insanların durumu ve akıbetleri Leyi sûresinde şöyle anlatılmaktadır: "Sizin çalışmanız çeşit çeşittir. Bundan dolayı kim (fakirlere) verir, (günahlardan) korunursa ve en güzel(söz)ü doğrularsa, ona en kolay(en rahat şeylerin yolunu), kolaylaştırırız (onu cennetlere, huzur ve rahata sokarız). Fakat kim cimrilik eder, kendini zengin görüp (Al­lah'a) tenezzül etmezse, ve en güzel(söz)ü de yalanlarsa, ona en güç (şeylerin yolun)u ko­laylaştırırız (onu çetin durumlara götüren bir yola sokarız)." (92: 4-10).

Bir kişi iyi veya kötü yaptığı bütün ameller­den sorumludur vejcarşılığım alacaktır, çünkü amellerini serbestçe kendi iradesiyle yapmak­tadır. Hayatın doğru ve yanlış yollarının ve varacakları akıbetlerin arasındaki farklar ona açıkça gösterilmiştir. İyi ve faziletli insanların güzel bir sona ulaştıkları, kötülük sahiplerinin ise sonlarının sefalet olduğu Örnekleriyle anlatılmaktadır. "Kim inkâr ederse, inkârı kendi aleyhinedir. Ve kimler iyi bir iş yaparsa, on­lar da (cennette) kendileri için yer hazırla­maktadırlar. (İnsanlar iki zümreye ayrılırlar) ki (Allah), iman edip salih amel işleyenleri lûtfundan mükâfatlandırsın. Çünkü Allah, kâfirleri sevmez." (30: 44-45)

Lokman sûresinde şöyle buyrulmaktadır: "Ona âyetlerimiz okunduğu zaman sanki on­ları hiç işitmemiş, sanki kulaklarında bir ağır­lık varmış gibi büyüklük taslayarak (arkasını) döner. Onu acı bir azâb ile müjdele. İman eden ve salih amel işleyenlere nimeti bol cen­netler vardır. Orada ebedî olarak kalacaklar­dır. (Bu) Allah'ın gerçek va'didir. O, üstün­dür, hikmet sahibidir." (31: 7-9). O gün adalet hakkıyle yerini bulacaktır. "Bugün her can kazandığıyla cezalanır. Bugün zulüm yoktur. Allah, hesabı çabuk görendir." (40: 17). Zü-mer suresinde şöyle buyrulmaktadır: "Herkes ne yaptıysa karşılığı tastamam verilir. Allah, onların yaptıklarını en iyi bilendir." (39: 70). Bütün bu hesaplaşma, insanın Allah tarafın­dan rasûlleri vasıtasıyla göndermiş olduğu Yolu kabul veya reddetmekte serbest ve hür olmasının sonucudur. Kâfirler Allah'ın Dinini reddetmelerinin hesabını bizzat vereceklerdir. Kur'ân bu hususu Zümer suresinde apaçık anlatır: "İnkâr edenler bölük bölük cehenne­me sürülür. Oraya geldikleri zaman cehenne­min kapıları açılır; cehennemin bekçileri on­lara: 'Kendi aranızdan Rabb'inizin âyetlerini size okuyan ve sizi bu gününüzle karşılaşaca­ğınız hakkında uyaran elçiler gelmedi mi?' derler. 'Evet, geldi' derler, ama, kâfirlere azâb sözü hak olmuştur." (39: 71).

 

KISIM 3

 

PEYGAMBERLER SİLSİLESİ

 

İnsanlığa yol göstermeleri için Allah, birbiri ardınca pekçok peygamber göndermiştir. Hepsi de insanoğlunu Allah'ın Dinine çağır­mış, iyiliğe, doğruluğa, adalete yöneltmiştir. Çağırdıkları Din hiç şüphe bırakmayacak şe­kilde apaçıktı. İnsanlara iyiliği, doğruluğu adaleti öğretmekle kalmamış, bunların hayata nasıl geçirileceğini yaşayarak göstermişlerdir.

Buna rağmen insanların çoğunluğu, peygam­berlerini ve kendilerine gönderilen dini daima reddetmişlerdir.

Kur'ân-ı Kerîm, Hz. Muhammed @'i bu hu­susta şöyle teselli etmektedir: "(Ey Muham­med!) Eğer (onlar) seni yalanlıyorlarsa- (bil~ ki) onlardan önce Nuh, Âd ve Semûd kavmi de yalanlamıştı. İbrahim kavmi, Lût kavmi de (yalanlamıştı). Medyen halkı da (yalanlamış­tı); Mûsâ da yalanlanmıştı. Ben de kâfirlere (yola gelirler diye) mühlet verdim, sonra on­ları yakaladım. (Bak), benim (onları) inkârım nasıl oldu, (nasıl onların nimetlerini mihnete, hayatlarını ölüme çevirdim)!" (22: 42-44). Kaf sûresinde peygamberlerini ve getirdikle­rini reddeden eski milletlerden misaller veri­lir: "Onlardan önce Nûh kavmi, Res halkı ve Semûd (kavmi) de yalanlamıştı. Âd, Fir'avn, Lût'un kardeşleri (yani kavmi), Eyke halkı, Tübbâ kavmi. Bütün bunlar peygamberleri yalanladılar, tehdidimi hak ettiler (azabıma müstehak oldular)." (50: 12-14).

Kur'ân'ın bu âyetleri, Allah'ın peygamberle­rini insanlığa yol göstermeleri için gönderdi­ğini, her kavmin kendilerine gelen rasûlü ve Dini reddettiklerini açıkça göstermektedir. Hep kendi kötü ve bâtıl yollarına sarılmışlar, rasûllerinin şerefli öğretisini kabul etmemiş­lerdi. Bilakis onları alaya almış, peygamber­liklerini yalanlamışlardı. Fakat peygamberler kavimlerini iyiliğe ve adalete çağırmaya de­vam ettiler. Davud ve Süleyman aleyhisselam gibi bazıları âdil ve doğru bir nizam kurmayı başardılar, Allah'ın Dinini uzak ülkelerde başka kavimlere kadar yaydılar. Bütün rasul-lerin gayesi, insanları bu asîl inanca ve yük­sek hayat yoluna davet etmek idi. Böylece herkes iyilik ve fazilet sahibi olacak, toplum­daki diğer kişilerle beraber yeryüzünde adaletin ve doğruluğun hâkim olduğu bir ni­zam kurabileceklerdi.

İnsanlık adına ne yazık ki, her kavmin çoğun­luğu rasûllerinin bu soylu çağrısını daima reddetmekle kalmayıp, onları bu yoldan alı­koymak, yeryüzünde âdil ve doğru bir nizamın kurulmasını engellemek için ellerinden geleni yaptılar. Hz. Nuh'dan Son Peygamber Hz. Muhammed @'e kadar insanlık tarihinin tamamı peygamberler ile kavimleri -hak ile bâtıl- arasındaki mücadeleyle geçmiştir. Pey-. gamberler hakikate, adalete, doğruluğa daya­nan bir sistem kurmaya çalışmışlar, kavimleri ise onlara daima engel olmuşlardır. Bu yüz­den, tüm insanlık tarihini âdil ve doğru bir sistem kurmak için çalışan Allah'ın rasûlleri ve ümmetleriyle, kavimlerinin içindeki kâfirler arasında sürekli bir mücadele olarak özetlemek pek abartılı olmayacaktır. Hak ve bâtıl arasındaki bu mücadele Kur'ân'da şöyle belirtilir: "Hayır, biz hakkı bâtılın üstüne ata­rız da, onun beynini parçalar, derhal (bâtılın) canı çıkar. Allah'a yakıştırdığınız vasıflardan ötürü vay siz(inhâlinİz)e!" (21: 18).

Bu ayet; Hakk'a karşı gelip, zulüm ye kötü­lük üzerine kurulu bir düzeni devam ettirmek isteyenlere bir uyandır. Onlara etraflarına bakmaları ve insanlık tarihinde kavimlerin nasıl birbiri ardına mahvolduklarını görmeleri söylenmektedir. Bu mücadelede bâtılın ömrü uzun olmayacak, çünkü Hakk karşısında uzun süre dayanamayacaktır. Bu dünya sahnesin­den çeşitli kavimler gelip geçmiştir. Âdil ve doğru bir hayat nizamına sahip oldukça var­lıklarını sürdürmüş, bunları yitirip bozulduk­ları anda mahvolmuşlardır. Burada akıl sahip­leri için apaçık bir ders vardır; sistemlerin ya­şamasını ve devam etmesini istiyorlarsa Al­lah'ın Rasûlünü izlemek ve hem şahsî hem de toplumsal hayatta adaleti, doğruluğu, iyiliği tesis etmek zorundadırlar. Böylece bu dünya­nın maddî ve manevî nimetlerini toplayacak, sosyal, siyasî, kültürel sistemlerinin uzun ömürlü olmasını ve âhiretteki hayatlarını ga­rantiye alacaklardır.

İnsanoğlu yaratıldığı vakit ona akıl melekesi ve çevresinden bilgi edinme yeteneği bahşe­dilmiştir. Bu yetenek Allah'ın hususî bir ni­metidir ve insanı mahlûkatın en üstünü yap­ını, hatta meleklerden bile üstün bir mertebe­ye çıkarmıştır.

Âdem @'ın evladı arasındaki ilk göze çarpan hadise Kur'ân'da şöyle anlatılmaktadır: "(Ey Muhammedi) Onlara, Âdemin iki oğlunu, gerçek (bir kıssa) olarak oku: Hani her biri bi­rer kurban sunmuşlardı, birininki kabul edil­miş, diğerininki edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen, kabul edilene): 'Seni öldürece­ğim.' demişti. (O da); 'Allah, sadece (azabın­dan) korunanlardan kabul eder.' dedi. 'An-dolsun, eğer sen öldürmek için bana elini uza­tırsan, ben seni öldürmek için sana elimi uzat­mam. Çünkü ben, âlemlerin Rabb'ından kor­karım!" (5: 27-28).

Bu hâdise, o vakitler ortaya çıkmaya başlayan ve insanların zamanının çoğunu ve dikkatini çeken şahsî meselelere çok güzel ve anlamlı bir şekilde işaret etmektedir. İnsan hayatının sosyal ve ekonomik problemlerden uzak ve çok basit olduğu bu ilk devirde bile iyilik ve fazilet esasları güçlü kelimelerle vurgulan­maktadır.

Gerçek şu ki, Âdem @'ın iki oğlunun yukar-daki kıssasının merkezini bu husus teşkil et­mektedir.

Bu kıssada belirtilen ikinci temel esas, insan hayatının kutsallığıdır. Bu husus insanın yer­yüzündeki hayatının ta başında Allah tarafın­dan belirtilmiştir. "Bundan dolayı İsrailoğul-lanna şöyle yazdık: 'Kim bir cana kıymamış, ya da yeryüzünde bozgunculuk yapmamış olan bir canı öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de onu(n hayatını kur­tarmak suretiyle) yaşatırsa, bütün insanları yaşatmış gibi olur..." (5: 32).

Fakat, insanın tecrübesi artıp ekonomik prob­lemleri ortaya çıktıkça Allah'ın rasûlleri problemlerini çözmüş ve entellektüel gelişimin yanısıra sosyal ve ekonomik yönlerini de göz önünde bulundurarak tevhid inancının özünü öğretmişlerdir.

Âdem @'dan sonra gelen İlk büyük peygam­ber Nuh @'dır. Kur'ân'da ondan şöyle bahse­dilir: "Andolsun ki biz Nuh'u kendi milletine gönderdik: 'Ben sizin için apaçık bir uyarıcı­yım; Allah'tan başkasına kulluk etmeyin; doğrusu ben hakkınızda can yakıcı bir günün azabından korkuyorum.' dedi." (11: 25-26). A 'râf suresinde ise şöyle buyrulmaktadır "Andolsun ki Nuh'u milletine gönderdik. 'Ey milletim! Allah'a kulluk edin, O'ndan başka tanrımız yoktur: doğrusu sizin için büyük gü­nün azabından korkuyorum.' dedi." (7: 59).

Hayatları henüz karmaşık bir yapı arzetmedi-ği ve ileri kültürlerin güçlükleriyle karşılaş­madıkları için, sahip oldukları İlim ancak ba­sit ihtiyaçlarını karşılayabilecek seviyede idi. Tufan vakti yaklaşınca bir gemi inşa edip her tür hayvandan bir çift gemiye almaları söy­lendi: "Bunun üzerine ona şöyle vahyettik: 'Nezaretimiz altında ve vahyimiz (öğretimi-miz)le o gemiyi yap. Bİzim buyruğumuz ge­lip de tandır kaynaymca (yani işler iyice alev­lenince) her cinsten ikişer çift ve aileni de alıp ona sok. Yalnız onlar içinde aleyhlerine söz geçmiş (azabımıza uğrama hükmü giy­miş) olanları bırak. O zulmedenler hakkında (boş yere) bana yalvarma, (onları kurtarmamı benden isteme, çare yok) onlar, mutlaka bo­ğulacaklardır." (23: 27). Hûd suresinde ise şöyle buyrulmuştur: "Buyruğumuz gelip tan­dırdan sular kaynamağa başlayınca, 'Her cinsten birer çifti ve aleyhine hüküm verilmiş olanın dışında kalan çoluk çocuğunu ve ina­nanları gemiye bindir' dedik. Pek az kimse onunla beraber inanmıştı." (11: 40).

Kur'ân'm bu âyetleri, tüm insan ırkının Nûh @'ın üç oğlundan türediğini ifade eden tarih­çilerin ve neseb bilimcilerin (genealogists) te­orilerini reddetmektedir. Bu yanlış teorinin ortaya çıkmasının sebebi, Kitab-ı Mukad-des'te geçen kıssada Tûfan'dan kurtulanlar arasında Nûh @, karısı ve üç oğlu dışında kimsenin zikredilmemesiydi (Tekvin: 6: 18; 7: 7 ve 9: 19). Fakat Kur'ân'da bir çok yerde Hz. Nuh ile birlikte, ev ahalisinin yanısıra kavminden az sayıda da olsa insanın kurtul­duğu belirtilmektedir. Dahası, Nuh (2)'dan sonra gelen nesillerin hem onun, hem de ge­miyle kurtulan diğer insanların soyundan gel­diği ortaya konulmaktadır: "Ey Nûh ile bera­ber (gemide) taşıdıklarımızın çocukları, doğ­rusu o (Nûh), çok şükreden bir kuldu (Siz de atanız gibi olun)." (17: 3).

Meryem sûresinde şöyle buyrulmaktadır: "İş­te bunlar; Allah'ın nimet verdiği peygamber­lerden, Âdem neslinden, Nûh ile beraber ge­mide taşıdıklarımızın neslinden; İbrahim ve İsrail (Yâkûb) neslinden, yol gösterdiğimiz ve seçtiğimiz kimselerden (olan insanlar)dir. Onlara Rahmân'ın âyetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı." (19: 58).

Hz. Nûh, kavmi Tûfan'da helak edilmeden önce onları hak yola getirmek için çok uğraş­mıştı. Dış dünyanın basit ve somut gerçekleri karşısında akıllarını kullanarak göklerin ve yeryüzündeki herşeyin yaratıcısı olan Allah'a imanlarını kuvvetlendirmeye çağırmıştı. İnsa­noğlunun entellektüel gelişiminin bu erken devirlerinde bile Nûh @ çok basit, fakat ikna edici sözlerle dikkatleri dış dünyanın harika­larına yöneltmeye çağırmıştı (71: 13-20).

Allah insanı ilk devirlerde bile etrafındaki ha­rika dünyaya bakmaya teşvik etmişti. Fakat esas gaye, dikkatini Yaratıcısının ihtişam ve azametine çevirmek, böylece O'na inanması­nı ve rasûlleri vasıtasıyle göndermiş olduğu Doğru Yol'u izlemesini sağlamak idi.

Yukardaki âyetlerde Nûh @'a "her cinsten ikişer çift al" talimatı verildiği belirtilmekte­dir. O zamanın iktisadî değerleri şehir öncesi ve ihtiyaçları bulunulan yerin tabiatına göre basit olduğundan, her cinsten ikişer çift ala­rak, Tufan sonrası hayatta zorluklarla karşı­laşmamaları tavsiye edilmiştir. Böylelikle, in­sanın hayatım etkileyebilecek her husus dai­ma göz önüne alınmış, hayatın güçlüklerini ortadan kaldırmak üzere zamanın ihtiyaçları­na izin verilmiştir. Diğer bir ifadeyle Allah, insanın yeryüzündeki halifesi olarak, kulluk vazifesini yerine getirebilmesi için zamanın bütün gereklerini ve kültürel ihtiyaçlarını dai­ma dikkate almıştır. Nûh @'ın kavminden sonra yeryüzünde Âd kavmi göründü. Allah onlara da bir yol gösterici gönderdi: "Ad (kavmine)e de kardeşleri Hûd'u (gönderdik): 'Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, O'ndan başka tanrınız yoktur, (O'na karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?' dedi." (7: 65). "... Düşü­nün ki (Allah) sizi, Nuh'un kavminden sonra, onların yerine hâkimler yaptı ve yaratılışta si­zi onlardan üstün kıldı. Allah'ın nimetlerini hatırlayın ki kurtuluşa eresiniz." (7: 69). Hûd @ kavmine, Allah'a itaat ederlerse zenginlik ve güçlerinin artacağını söz verdi: "Ey kav­mim! Rabb'inizden mağfiret dileyin, sonra O'na tevbe edin (O'na yönelin) ki, gökten üzerinize bol bol rahmet göndersin, kuvveti­nize kuvvet katsın. Suç işleyerek (Allah'tan) yüz çevirmeyin!" (11: 52).

İlerde de belirtileceği gibi, bu âyet hayatın şu temel hakikatine işaret etmektedir: Toplumla­rın bu dünyadaki yerlerini belirlemede mane­vî değerler (ahlâkî davranış) önemli bir fak­tördür.

Kur'ân, Ad kavminin iktisadî ve kültürel se­viyesini şöyle anlatır: "Siz her yüksek yere koca bir bina kurup, boş şeyle mi uğraşırsı­nız? Temelli kalacağınızı umarak sağlam ya­pılar mı edinirsiniz? Yakaladığınızı zorbaca mı yakalarsınız? Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size veren­den sakının; davarları, oğullan, bahçeleri, ve akarsulan size o vermiştir. Doğrusu hakkınız­da büyük günün azabından korkuyorum." (26: 128-135). Fecr sûresinde bu kavmin re­fah ve bolluğundan şöyle bahsedilmektedir: "Görmedin mi Rabb'in ne yaptı Âd(kav-min)e? Yüksek sütunlarla dolu İrem'e? Ki şe­hirler arasında onun eşi yaratılmamıştı." (89: 6-8). Yeri geldikçe Kur'ân'da, Ad kavminin sahib olduğu bolluk ve maddî kaynaklardan bahsedilerek, kültür ve medeniyetlerinin zen­ginliğine işaret edilir. Bu maddî refah, şükre­decekleri yerde, kibirlenmelerine sebep ol­muş ve diğer kavimlerin haklarına tecavüz et­mişlerdir. Kur'ân, Ad kavminin imar alanın­daki aşırılıklarına ve davranışlarındaki küs­tahlıklara dikkat çekmektedir. Bunlar bir top­lumdaki münferit kusurlar değildir. Toplu­mun önce müreffeh hâle gelmesi ve sonra çıl­gıncasına şahsî çıkar ve maddî kazanç peşin­de koşmasıyla ortaya çıkar. Toplum bu hâle düştükten sonra sosyal sistem kokuşur ve mahvolur. Hûd @, kavminin aşırılık ve israfı­na eleştirisini yalnızca yüksek kulelere ve anıtlara yöneltmiyor, aslında her yerde kule­ler ve anıtlar şeklinde tezahür eden kokuşmuş sosyal yapıyı ve medeniyetlerini eleştiriyor­du.

Kur'ân'da Ad kavminin, refah ve bolluk için­de yaşamaları yetmiyor gibi çok büyük bina­lar ve anıtlar yaparak mevkilerini göstermeye çalıştıkları belirtilmektedir. Fakat, insanlık açısından o kadar bozulmuşlardı ki, kalblerin-de zayıflara karşı acıma, fakirlere karşı adalet hissi kalmamıştı. Ülkede ve çevresinde yaşa­yan alt tabakadaki insanlar, onlann zulümleri altında inliyor, hiç kimse barbarlıklarından kurtulanııyordu. Onların insanlık seviyesi buydu (The Meaning of tfit Qur'an, c. VIII, sh. 252-3).

Âd kavminden sonra Semûd kavmi geldi. "Semûd (kavmin)e de kardeşleri Salih'i (gön­derdik): 'Ey kavmim, dedi, Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka tannnız yoktur..." (7: 73). Hûd suresinde şöyle buyrulmaktadır: "... Sizi yeryüzünde yaratan ve orada yaşatan O'dur; O'ndan mağfiret dileyin, sonra O'na tevbe edin! Çünkü Rabim(in rahmeti) yakın­dır, (O, duaları) kabul edendir." (11: 61). Şu-ara sûresinde şöyle buyrulmaktadır: "Kar­deşleri Salih onlara: 'Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Doğrusu ben size gönde­rilmiş güvenilir bir elçiyim; artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum; benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir." (26: 142-145). Sonra, sahip oldukları maddî refaha işa­ret edilerek şöyle denilmektedir: "Burada bahçelerde, pınar başlarında, ekinler, salkım­ları sarkmış hurmalıklar arasında güven için­de bırakılacak mısınız? Dağlarda ustalıkla ev­ler oyar mısınız? Artık Allah'tan sakının, ba­na itaat edin. Yeryüzünü ıslah etmeyip boz­gunculuk yapan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin." (26: 146-152).

Semûd kavminin Âd kavminden farklı bir ya­nı yoktu. Onlar da; "Âd kavminin helak edil­mesinden sonra güç ve ihtişam sahibi olup, medeniyetleri ilerleyince kendilerinden önce­kilerin yolunu izlemeye başladılar. Onlann da hayat standartları yükseldikçe yükseldi, in-sanlıklan ise alçaklıkça alçaldı. Bir yandan, düzlüklerde büyük binalar dikilip, Hindistan'da Ajante ve Ellora'daki gibi dağlarda gü­zel evler oyarken, öbür yanda putatapıcılığa, zulüm ve baskıyı hakim kılmaya uğraşıyor­lardı. Ülkede hep kötü kişiler başa geçiyor­du." Böyle olunca, Salih @'m getirdiği Din yalnızca aşağı tabakadaki zayıf kimseler ara­sında kabul gördü, yüksek sınıflar ona inan­mayı reddettiler. Takdire şayan bir kişi oldu­ğunu itiraf etmelerine rağmen (11: 62), Semûd halkı, Hz. Salih'e inanmadı ve reddet­ti.

"Salih aleyhisselâm, yanlış ve kötü yollarım bırakmalanm isteyerek, onlan Hak Yol'a ça­ğırdı. Tebliği yalnız dinî bir mesaj değil, aynı zamanda, kültürel, ahlakî ve siyasî bir inkılâb çağrısı da ihtiva ediyordu." (The Meaning of the Qur'an, c. VIII. sh. 255).

 

KISIM 5

 

İBRAHİM PEYGAMBER

 

Daha Önce açıklandığı gibi, Allahu Tealâ, Hz. Âdem'e herşeyin isimlerini ve onlarla il­gili bilgileri Öğretmiş; meleklere de, yeryüzü­nün kaynaklarından istifade etmekte insana yardım etmeleri ve onunla işbirliği yapmala­rını emretmiştir (2: 31-32). Hz. Âdem, aynı zamanda yeryüzüne tevhid inancını sunan ilk insandı. Onun nesline Allah, hatalı ve yanlış yollara düşmesinler ve Doğru Yol'da daim olsunlar diye peygamberleri vasıtasıyla yol göstermeyi va'detti. Kötü amel sahipleri orta­ya çıkıp, insanları bâtıl yollara saptırmaya başlayıncaya kadar, insanoğlu, nesiller boyu o yolu izlemiştir. Sonra birçok peygamber gelerek insanları tekrar Doğru Yol'a çağır­mışlar, ne var ki, kavimlerinin çoğunluğu on­ları reddederek isyanda direnmişlerdir. Bu in­sanların bir çoğu Allah tarafından türlü şekil­lerde cezalandırılıp helak edilmişlerdir.

Allah rasûllerinin uyanlarına ve yol göster­melerine rağmen, İnsanlar doğru hareket tar­zını izlemekte gaflete düştüler. Ahlaken ve ruhen tamamen bozulup, şeytanın izinden git­meye başladılar. Fakat bilgi, akıl, tecrübe ve kabiliyetlerini kullanarak çevrelerinden, ye­raltı ve yerüstü kaynaklarından faydalanabili­yor, böylece kültür ve medeniyetlerini zen-ginleştirebiliyorlardı. Ziraat, ticaret ve İmar sahalarında'büyük ilerlemeler kaydettiler. Muazzam kaleler ve saraylar inşa edip, ziraat alanında ileri sulama sistemleri ve barajlar ta­sarladılar. Fakat, maddeten zenginleşip, güç­lendikçe, ahlaken ve manen çöküyorlardı.

Hz. İbrahim, peygamber olarak gönderildiği vakit hâl böyleydi. İbrahim @, güçlü ve yük­sek bir kişiliğe sahipti. Allah onu türlü şekil­lerde imtihan etmiş, hepsinden de başarıyla çıkmıştı. Bu yüzden Allah, İbrahim @'ı bir­çok yönden diğer insanlardan mümeyyiz kıl-

mıştır. Birincisi, bütün insanların önderi (imam) olmuştur. İkincisi, İlk insan ve ilk peygamber Adem aleyhisselâmın başlatmış olduğu Tek Tanrı inancının tesisi için çalış­masıyla şereflendirilmiştir. Üçüncüsü, Al­lah'ın Dinini bir akide ve mükemmel bir Ha­yat Tarzı olarak hâkim kılmakla görevlendi­rilmiştir. Dördüncü olarak, Hz. İbrahim, ken­disi ve nesli, insanlara Allah'ın Dinini tebliğ etmek ve onları Allah'ın Yoluna çağırmak için seçilmiştir. Beşinci olarak, ona ve nesli­ne, Hz. Adem'e verilen ilimden doğru bir pay bahşedilmiştir.

 

İnsanlığın Önderi (İmamı)

 

Hz. İbrahim, yeryüzündeki büyük Tek tanrılı dinlerin müntesipleri tarafından, tartışmasız tek lider olarak tanınır. Bütün büyük semavî dinler onun mirasım taşırlar. Kur'ân'da onun önderliği şöyle belirtilmektedir: "Rabbİ İbra­him'i birtakım emirlerle denemiş, o da onları yerine getirmişti. Allah, 'Seni insanlara önder kılacağım' demişti. O, 'soyumdan da' deyin­ce, 'Zâlimler benim ahdime yetişemez' bu­yurmuştu." (2: 124). Yine aynı sûrede şöyle buyrulmaktadır: "Yahudi veya Hıristiyan olun ki, doğru yolu bulaşınız' dediler. De ki: 'Hayır, biz dosdoğru İbrahim dinine (uyarız).

0.  (Allah'a) ortak koşanlardan değildi." (2: 35). Nahl sûresinde ise şu İfadeler vardır: "İbrahim, şüphesiz Allah'a boyun eğen ve O'na yönelen bir önderdi; puta tapanlardan değildi. Rabbinin nimetlerine şükrederdi; Rabbi de onu seçti ve doğru yola eriştirdi. Dünyada ona iyilik verdik, doğrusu o, ahiret-te de iyilerdendir. Sonra sana: 'Hakka yöne­len İbrahim'in yoluna uy; o, ortak koşanlar­dan değil (Allah'ı birleyenlerin önderiy)di.' diyevahyettik."(16: 120- 123).

Bakara sûresinde şöyle zikredilir: "Nefsini aşağılık yapan (beyinsiz)den başka, kim İbra­him dininden yüz çevirir? Andolsun ki, biz onu dünyada beğenip seçmiştik, ahirette de, o iyilerdendir." (2: 130). Bu ayetlerin ışığında, İbrahim @ ve önderliği hakkında birkaç nok­tayı hatırda tutmak gerekmektedir.

1- Nuh aleyhis selâmdan sonra, Allah tara­fından İslâm'ın evrensel davetini yay­makla görevlendirilen İlk peygamber, İb­rahim aleyhisselâmdı. Vazifesine kendi memleketi olan Irak'ta başladı ve insan­ları İslâm'a (Allah'a itaate) çağırdı. Son­ra Suriye, Filistin, Mısır ve Arabistan'ı dolaşarak oralardaki insanları İslâm'a çağırdı. Daha sonra muhtelif yerlerde yardımcılar tayin etti. Yeğeni Hz. Lut'u Ürdün'e, oğlu Hz. İshak'ı Suriye ve Fi­listin'e, büyük oğlu Hz. İsmail'i Arabis­tan'a gönderdi. Sonra, Allah tarafından Mekke'de Kabe'yi inşa etmek ve burayı Dînin merkezi yapmakla emrolundu.

2- İbrahim @'ın iki oğlundan iki ayrı millet geldi: İsmailoğullan ve İsrailoğullan. İs-mailoğullan. Hz. İsmail'in neslinden gelmişler ve Arabistan'da yaşamışlardır. İs­railoğullan ise Hz. İshak'ın oğlu Yâkûb @'ın soyudur. Yusuf, Musa, Davud, Sü­leyman, Yahya, İsa @ ve diğer birçok peygamber, İsrailoğullarmdan çıkmıştır. İsrailoğullan denilmesinin sebebi, Hz. Yâkûb'un ikinci adının İsrail olmasıdır. Onların dinini kabul eden başkaları da onlara karışmıştır. İsrailoğullarmdan ge­len bütün peygamberler, Hz. İsa da dahil olmak üzere, insanlara İslâm Dinini, Al­lah'a itaati ve ibadeti öğretmişlerdir. İs-railoğlları bozulmaya uğrayıp dinlerini (İslâm'ı) yitirince önce Musevî-liği, son­ra da Hıristiyanlığı icad etmişlerdir.

3- Hz. İbrahim'e, insanlığı Allah'a itaata çağırması ve Allah'ın gösterdiği yolda insanları yeni bir düzene koyması emre­dilmişti. Allah'a önce kendisi teslim olup O'ndan aldığı bilgiye göre hareket eden İbrahim @, bütün insanları, kâina­tın sahibine boyun eğmeye ikna etmek İçin bu bilgiyi bütün gayretiyle yaymaya çalıştı.  Bu  sebeple dünyanın önderi (imamı) kılınmıştır. Daha sonra bu ön­derlik bütün sorumluluğuyla, İsrailoğul-lanna geçmiştir. Bu, İsrailoğullanna bah­şedilen ve daima hatırda tutulması iste­nen, mümtaz bir lütuf idi. Süleyman @ zamanında, Kudüs'teki ibadet yeri bütün mü'minlerin kıblesi olmuş, İsrailoğullan bu vazifenin önderi olarak kaldıklan sü­rece de kıble olmaya devam etmişti. (The Meaning of the Qur'an, c. I, sh. 107-111).

4- Bu, "önderlik" vaadi, İbrahim @'ın, so­yundan gelen yalnız faziletli ve iyilik sa­hibi olanlara yapılmıştı. Zâlimler ve kö­tülük sahipleri bundan nasip alamaya­caklardı (2: 124).

5- Allah, İbrahim @'a önderliğin yalnızca gerçek mü'minlere, dünyevî zenginliğin ise imanlarına ve amellerine bakılmaksı­zın, hem mü'minlere hem de kâfirlere verileceğini bildirdi. Bu, bir kimsenin maddî güç ve varlığa sahib olmasının, Allah'ın ondan hoşnut olduğu anlamına gelmeyeceği, bunun bir ölçü olamayaca­ğı anlamına gelmektedir. Bir kimsenin zengin ve güçlü olması, onun illâ Al­lah'ın hoşnutluğunu kazandığı ve önder­liğe lâyık olduğu mânasına gelmez, aksi için de bu kural geçerlidir. (The Mea-ning ofthe Qur'an, c. I, sh. 111-2).

6- Musevîlik ve Hıristiyanlık İbrahim @'ın vefatından çok sonra ortaya çıkmıştır. Musevîliğin ibadet usulleriyle doğuşu ve bu ismi alışı Hz. İsa'dan yaklaşık dört-yüz sene öncedir. Hıristiyanlığın bu ismi alarak hususiyet kazanması da Hz. İsa'dan çok sonra meydana gelmiştir. Böyle olunca, bir kimsenin doğru yolu bulması için Musevî veya Hıristiyan ol­ması gerektiği iddiası geçersizdir. Çünkü Hz. İbrahim ve Hz. İsa peygamberler ile Hıristiyanlığın ve Musevîliğin doğuşun­dan önce yaşamış bütün sâlih kimseler bu dünyada iken bu "dinler" daha henüz varolmadığı için doğru yolda gitmiş ola­mayacaklardı. Yahudiler ve Hıristiyan­lar, bu peygamberlerin doğru yolu bula­madıklarını iddia edemeyecekleri gibi, Museviliği veya Hıristiyanlığı izledikle­rini de söyleyemeyeceklerdir. Hak Yol, onları iki ayrı din yapan özellikler değil, Allah'ın bütün rasûllerine gönderdiği ve bütün çağların sâlih zâtları tarafından da­ima izlenen ebedî-âlemşûmül yol'dur.

7- Yahudilerin de Hıristiyanların da şirke düştüğü ve bu yüzden İbrahim @'ın yo­lundan saptıkları ortadadır. Hz. İbrahim ise, ne ibadetinde, ne itaatinde ne de sa­dakatinde Allah'a eş koşmuştur. Onlar bunu inkâr edemezler, çünkü kendi ki-tablan buna şahittir. (The Meaning of the Qur'an, c. I, sh. 113).

8- Kitab'da geçen, 'İbrahim (başlı başına) bir ümmet idi' sözü göstermektedir ki, o vakit dünyada İslâm'a sahip çıkan tek Müslüman, İbrahim @ idi. Ondan başka herkes küfrün yanındaydı. Normalde bir topluluğun yerine getirebileceği vazifeyi yüklenen O Allah rasulü 'Kendi başına bir mektep' idi. Ayrıca yapı, kuvvet, imanda kararlılık ve kâfirlere karşı dur­makta bir topluluktan daha zayıf değildi. (The Meaning of the Qur'an, c. VI, sh. 195).

Hiç şüphe yok ki, Kur'ân, İbrahim @'ı çok zaman Önce insanın o günkü basit yaşantısı için Hz. Âdem'in ortaya koymasından sonra Allah'ın yolunu yeryüzünde tesis eden büyük bir insan ve bir peygamber olarak belirtmek­tedir. Nisa sûresinde şöyle buyrulur: "İyilik yaparak kendini Allah'a teslim eden ve hak­ka yönelen İbrahim'in dinine tâbi olan kim­seden, din bakımından daha iyi kim vardır? Allah İbrahim'i dost edinmişti." (4: 125). Hz. İbrahim, halilullah yani "Allah'ın Dostu" olarak bilinir. Şüphesiz bu, onun da bir ölüm­lü olduğu gerçeğinden başka bir anlam taşı­maz. Ancak onun imanı saf ve gerçek, ameli kaviydi. Her zaman doğruluk sahibi idi. İlk insan, Hz. Âdem tarafından en basit ve saf şekliyle ortaya konulan İslâm dininin temeli ve kaynağı, İbrahim @'dır. Kültür ve mede­niyet maddî zenginlik ve güç kazanıp ilerle­yince, İslâm Dini onun tarafından tamamen gün ışığına çıkarılmıştır. En sonunda, Hz. Muhammed @ ile de ilim ve fen çağının, modern dünyanın şafağında, kemâlini bul­muştur.

Kur'ân'da Hz. İbrahim'in başından geçen batınî hâdiseler şöyle anlatılmaktadır: "Yakînen bilenlerden olması için İbrahim'e göklerin ve yerin hükümranlığını şöylece gösteriyorduk: Gece basmca bir yıldız gördü, 'İşte bu benim Rabbim' dedi; yıldız batınca, 'Batanları sevmem' dedi. Ay'ı doğarken gö­rünce, 'İşte bu benim Rabbim' dedi, batınca, 'Rabbim beni doğruya eriştirmeseydi andol-sun ki sapıklardan olurdum' dedi. Güneşi do­ğarken görünce de 'Rabbim budur, zira bu daha büyük' dedi. O da batınca, 'Ey Kav­mim! Doğrusu ben ortak koştuklarınızdan uzağım. Ben hanif olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratana çevirdim ve ben puta tapanlar­dan değilim.' dedi" (6: 75-79).

Bu âyetler, İnsanların birçoğunun, kendisinin önderi ve yol göstericisi olarak tanıdığı İbra­him @!ın imanını apaçık ortaya koymakta­dır. Tabiat güçlerinin gerçeğini şuurlu olarak gözlemiş ve kendi halkının yanlış fikirlerini reddetmiştir. Bunlar "Her gün gözünüzün Önünde olup biten tabiat olaylarıdır. Allah'ın ayetleridir ve size gösterilmektedir. Keza, İb­rahim @'dan önce de böyleydi. Fakat siz kör kişiler gibi, bunları görmezsiniz. İbrahim @ ise bunları derin derin düşünmüş ve hakikati görmüştü. Yıldızlar aynı yıldızlar, ay aynı ay, doğan ve batan güneş, aynı güneştir. Fakat siz, onlar doğarken Hakikatten ne kadar uzaksanız, batarken de o kadar uzak kalmaktasınız. İbrahim @ ise bütün bunlara akıl gö­züyle baktığı için Hakikati kavramıştı." Hz. İbrahim'in bu hadisesi, gerçekten meydana geldiğine dair hiçbir şüphe bırakmamaktadır. "Basit cevap şudur ki, insan kafası aynı göz­lem tarzıyla her zaman aynı şekilde uyanma­maktadır. Bir olay çok uzun bir süredir aynı Şekilde meydana gelir, birisi onu hergün gör­mesine rağmen aklını harekete geçirip hiç bir zihnî faaliyet göstermez. Sonra, varolup ge­len bu basit hadisenin görülmesinin belirli bir mesele üzerinde zihnî faaliyetin harekete geçmesine sebep olduğu an gelir. Veya, eğer birisinin kafası bir meselenin çözümü ile uğ­raşıyor iken, aniden gözünün Önünde hep akıp giden belirli bir şeyi görüp farkediverir-se, bu hâdise onun kafasında meseleyi çöz­mesine yardım edecek zihnî faaliyeti hareke­te geçirir. İbrahim @'ın hadisesinde de aynı şey meydana gelmiştir (Newton'un başına el­ma düşmesi hadisesinde olduğu gibi). Yıllardır geceler gelip geçmekte, yıldızlar, ay ve güneş doğup, batmaktaydı; fakat bir gece bir yıldızı gözlemesi, onda tevhid hakikatinin merkezine ulaştıran zihnî faaliyeti harekete geçirdi. O güne kadar varamadığı kemale ulaştı. Yıldızlara, aya ve güneşe tapılması meselesi üzerinde düşünmekteydi, çünkü bu, o toplumun diniydi ve bütün hayat düzeni buna dayanıyordu. Sonra bir gece yıldızın gözlemi, aniden onda, bu meseleyi çözmesi­ne yardım edecek, zihnî faaliyetin harekete geçmesini sağladı." (The Meaning of the Qur'an, c. VI, sh. 125-132).

Bu, Kur'ân'ın insanları davet ettiği düşünüş tarzıdır. Böylece tabiat güçleri içinde Al­lah'ın çeşitli âyetlerini gözlemleyerek bütün bu âyetlerin ardındaki gerçeğe ait bilgiye sa-hib olabilir ve Allah'ın Birliği İnancına ula­şırlar. Kendilerini ferdî ve sosyal yönlerden değiştirirler. İbrahim @'m hadisesi, insanın dikkatli bir gözlem ve gördüklerini düşünme-siyle hayatın görünen yanlarının ardındaki esas Gerçeğe nasıl ulaşabileceğinin tipik bir örneğidir. Araştıran bir kafa, tabiatın bu çe­şitli yanlarının ardında bir bilgi hazinesinin gizli olduğunu bulacaktır. Onu, tabiatm ser­pilmiş güçlerinin içinde toplayacak ve bütün insanlığın istifadesi için, sadece dikkatli bir gözleme ve düşünen bir kafaya ihtiyaç var­dır.

 

Hz. İbrahim'in Babası, Halkı Ve Kral İle Tartışması

 

İbrahim @, gerçek bilgi, kavrama ve doğru hüküm verme nimetleri ile donatılmıştı. Bu bilgi zenginliğinin büyük bir bölümünü gele­cek nesillere aktarmıştır. Kur'ân bu hususu şöyle belirtir: "Andolsun ki, daha önce İbra­him'e de akla uygun olanı göstermiştik. Biz onu biliyorduk, İbrahim babasına ve milleti­ne: 'Bu tapınıp durduğunuz heykeller nedir?' demişti. 'Babalarımızı onlara tapar bulduk' demişlerdi. İbrahim: 'Andolsun ki sizler de, babalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz'

dedi." (21: 51-54). En'am sûresinde şöyle buyrulmaktadır: "İbrahim, babası Azer'e de­mişti ki: 'Sen putları tanrı mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni ve kavmini açık bir sapık­lık içinde görüyorum.' Böylece biz İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu (büyük ve-harikulade muhteşem varlıklarını) gösteriyor-duk ki, (kudretimize) kesin inananlardan ol­sun." (6: 74-75). Meryem sûresinde ise şöyle buyruluyor: "Kitab'da İbrahim'i de an; o şüphesiz dosdoğru bir peygamberdi. Babası­na şöyle demişti: 'Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana bir faydası olmayan şeyle­re niçin tapıyorsun? Babacığım! Doğrusu, sa­na gelmeyen bir ilim bana geldi. Bana uy, se­ni doğru yola eriştireyim. Babacığım! Şeyta­na tapma. Çünkü şeytan Rahman'a baş kal­dırmıştır. Babacığım! Ben sanaRahmân'dan bir azabın dokunmasından korkuyorum. O zaman (sen), şeytanın dostu olursun." (19: 41-45).

Ankebût sûresinde şu âyetleri görmekteyiz: "İbrahim'i de (gönderdik). Kavmine dedi ki: 'Allah'a kulluk edin, O'ndan sakının; bilirse­niz bu sizin için daha hayırlıdır. Siz Al­lah'tan başka bir takım putlara tapıyorsunuz, aslı olmayan sözler uyduruyorsunuz. Doğru­su, Allah'tan başka taptıklarınızın size rızık vermeye güçleri yetmez. Artık rızkı Allah katında arayın. O'na kulluk edin. O'na şükre­din. Siz O'na döneceksiniz. Eğer siz (Pey­gamberi) yalanlıyorsanız, bilin ki, sizden ön­ceki ümmetler de yalanlamışlardı. Peygam­berlere düşen, sadece apaçık tebliğdir. Al­lah'ın yaratmaya nasıl başlayıp, sonra onu nasıl tekrar edeceğini anlamazlar mı? Doğru­su bu Allah'a kolaydır." (29: 16-19). "İbra­him'in sözlerine milletinin cevabı sadece: 'Onu öldürün yahut yakın!' demek oldu. Ama Allah onu ateşten kurtardı. Doğrusu bunda, inanan kimseler için dersler vardır." (29: 24). Zuhruf sûresinde şöyle buyruluyor: "Bir zaman İbrahim, babasına ve kavmine demişti kî: 'Ben sizin taptıklarınızdan uza­ğım. Ben yalnız beni yaratana (taparım). Çünkü O, bana doğru yolu gösterecektir.' (İbrahim) ardından geleceklere bu sözü de­vamlı kalacak bir miras olarak bıraktı ki (in­sanlar Allah'a) dönsünler." (43: 26-28).

Hz. İbrahim, en büyük puta dokunmadan di­ğer bütün putları kırıp parçaladığı zaman, ona niye böyle yaptığını sordular. "(İbrahim) 'Hayır' dedi, (büyük putu göstererek) 'İşte şu büyükleri yapmıştır, konuşabiliyorlarsa onla­ra sorun' dedi. Kendi kendilerine: 'Doğrusu siz haksızsınız' dediler. Sonra yine eski kafa­larına döndürüldüler: '(Ey İbrahim!) Sen de bilirsin ki bunlar konuşmazlar' dediler. 'O halde, Allah'ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar veremeyecek olan putlara ne diye ta­parsınız? Yuh size ve Allah'tan başka taptık­larınıza. Aklınızı kullanmıyor musunuz siz?" (21:63-67).

Sonra, Kur'ân-ı Kerîm İbrahim @'ın, hiç bir doğru bilgiye sahip olmayan halkıyla olan tartışmasına ve onların hatalarım ispat etme­sine işaret eder: "Kavmi onunla tartışmaya girişti. 'Beni doğru yola eriştirmişken, Allah hakkında benimle mi tartışıyorsunuz? O'na ortak koştuklarınızdan korkmuyorum, meğer ki Rabbim bir şeyi dilemiş ola. Rabbim ilim­ce her şeyi kuşatmıştır; hâlâ öğüt kabul et­mez misiniz?' dedi. 'Allah'a koştuğunuz or­taklardan nasıl korkarım? Oysa siz, Allah'ın hakkında size bir delil indirmediği bir şeyi O'na ortak koşmaktan korkmuyorsunuz. İki taraftan hangisine güvenmek daha gereklidir, bir bilseniz." (6: 80-81). Hz. İbrahim, babası ve halkıyla akla, mantığa uygun bir tarzda tartışmıştır. Karşısındakiler hiçbir cevap ve­rememişler ve yenilgiye uğrayan zâlimlerin yaptığı gibi, İbrahim @ 'in ya yakılması ya da öldürülmesi gerektiğinde ısrar etmişlerdir. Bu hususta aşağıdaki noktaların belirtilmesi faydalı olacaktır.

1- Hz. İbrahim'in imanının belirtilmesi çok önemlidir. Çünkü o, bütün sahte ilâhları reddederek, yalnız âlemlerin Rabb'i olan Allah'a teslim olmuştur. İbrahim @'ın, yukardaki ayetlerde ortaya koyduğu de­liller o kadar tabii ve kuvvetli idi ki, mu­halifleri verecek hiçbir cevap bulamamış­tı. Verilen deliller o kadar kesindi ki, san­ki dillerini yuttular ve söyleyecek hiç bir söz bulamadılar.

2- İbrahim @'ın halkına verdiği cevap ger­çekten putlara tapmalarının ahmaklık ol­duğunu anlamalarını sağlamak için söy­lenmiş ince bir istihza ifadesi şeklindey­di. Çünkü büyük putun diğerlerini kıra-mayacağı apaçıktı. Bununla İbrahim @, halkının konuşmaktan ve kendilerini bile korumaktan âciz putların onlara hiçbir yardımı olamayacağını anlamalarım ve itiraf etmelerini sağlamak istiyordu.

3- Halk, İbrahim @'ın cevabını düşününce "kendilerinin hatalı olduğunu, çünkü ken­dilerini kıran kişiye tek bir söz bile edemeyen, hiç bir yardımları dokunmayan putları taun edinmiş olduklarını anladılar. Fakat bundan kısa süre sonra, cehalet ve inatçılığa mağlup olup kafalarını değiştir­miş, yeniden sapıtmışlardır." (The Mea-ning ofthe Qur'an, c. VII, sh. 157-9).

Diğer peygamberlere olduğu gibi, Hz. Lut'a da ilim zenginliği verilmişti. "Lût'a da hüküm ve ilim verdik; onu, çirkin işler işleyen kasabadan kurtardık. Doğrusu on­lar yoldan çıkmış kötü bir milletti." (21: 74).

4- Ankebût suresinin 17. ayetinde İbrahim @, putatapıcılığa karşı bütün mâkul delil­leri ortaya koymaktadır. Bir şeyi veya bir kimseyi tanrı olarak kabul etmek için ba­zı sebepler gereklidir. Birincisi insanlar­dan üstün olmalıdır. Sonra insanın yaratı­cısı olmalı ve insan, varlığım ona borçlu olmalıdır. Üçüncüsü: İnsanın hayatı için gerekli vasıtaları ve rızkım temin etmeli­dir. Dördüncüsü de insanın geleceği onun yardım ve ihsanına bağlı olmalı, İnsan ona karşı gelirse mahvolacağından kork­malıdır. İbrahim @, bu dört husustan hiç birinin putatapıcılığı haklı çıkarmadığını, aksine yalnızca Allah'ın ibadete lâyık ol­duğunu ispat ettiğini söylemiştir. Onların birtakım putlardan başka bir şey olmadı­ğını belirterek, birinci hususta putları çü­rütmüştür. Çünkü bir putun tapılmak için hiçbir üstünlüğü yoktur. "Onları (putları) yaratan sizlersiniz" diyerek ikinci hususta ve "Size rızık vermeye güçleri yetmez" diyerek de üçüncü hususta putları çürüt­müştür. Son olarak putlara değil, "Allah'a döneceksiniz" demiştir. Bu yüzden ka­derlerini tayin etmek veya değiştirmek putların değil, yalnızca Allah'ın kudretin-dedİr. Böylece, şirki tamamen reddetme­sinin ardından, İbrahim @, insanın birisi­ni tanrı olarak kabul etmesine sebep ola­cak özelliklerin sadece, kendisine hiç kimseyi ortak koşmadan ibadet edilmesi gereken Allah'a ait olduğunu apaçık ortaya sermiştir.

5- Hz. İbrahim'in akla uygun delillerine karşı verecek hiçbir cevap bulamamış olan kavmi, yenilgiye uğramış kötü ni­yetliler gibi hepsi onu öldürmek veya yakmak istemişlerdir.

6- İbrahim @'ın kavmi, taptıkları putların onları işitmediğini, onlara ne fayda ne de zarar verebileceğini itiraf etmekte, fakat atalarından böyle gördükleri için putlara tapmaktaydılar. Başka bir ifadeyle, körü körüne atalarını taklit etmekten vazgeç­miyorlardı. Bunun mânası şuydu: Yüzyıl­larca nesilden nesile puta tapmaya devam eden atalarının ahmak kişiler olduklarına inanmıyorlardı. Atalarının bu cansız hey­kellere tapmakta haklı bazı sebepleri ol­duğunu sanıyor, bu yüzden onların yoluna inançla sadık kalıyorlardı. Yani, i-nançlannın temeli hiçbir mâkul esasa da­yanmadan, sırf atalarının böyle yapıyor olmalarından kaynaklanıyordu.

7- İbrahim @, halkının Allah'tan başka tan­rılar edinmelerinin mâkul bir yönü olma­yıp sadece atalarının körü körüne taklide dayandığını, halbuki yalnız Allah'ın İba­dete lâyık olduğunu, hiç kimsenin redde-demeyeceği müsbet delillerle ispatlamış­tır. Sadece Allah'ın ibadete layık olduğu iddiasını destekleyen İlk delili şuydu ki, "halk da hiçbir ortağı olmaksızın yaratıcı­larının Allah olduğunu biliyor ve İnanı­yorlardı. Yalnız onlar değil, dünyadaki bütün çoktann inancı taşıyanlar da, tap­tıkları putların dahi Allah tarafından ya­ratıldığına inanıyorlardı. Ateist(tanrı tanı-maz)lerden başka hiç kimse Allah'ın, tüm kâinatın Yaratıcısı olduğunu inkâr etmiyordu. İbrahim @, insanın bir kul olarak, başka bir şeye değil, yalnız yaratı­cısına İbadet edebileceğini belirtmiştir. Çünkü Allah'ın yaratmasının ortağı yok­tur.

Allah'a, yalnız Allah'a ibadet gereğinin ikin­ci sebebi şudur: Allah insanı yarattıktan sonra kendi başının çaresine bakması için terketme-miş, aksine, rehberliği, ihtiyaçlarının karşı­lanması, korunması için gerekli vasıtaları da yaratmıştır. Bebek doğduğu anda, annesinin göğsünde sütü hazırdır ve görünmeyen güç ona nasıl emeceğini, yutacağını Öğretir. Yara­tan, insana hayatının ilk gününden Ölümüne kadar yaşaması, gelişmesi, gideceği yolu bul­ması için gerekli vasıtaları sağlamıştır. Bu vasıtaların faydalı bir şekilde kullanılması için gereken güç ve kabiliyetler ile donatmış, hayatın her safhasında yol gösteren İlmi ver­miştir.

Sonra, her çeşit hastalığa, mikroba, zehire karşı insan hayatının korunması için gerekli, insan bilgisiyle halâ tam olarak anlaşılmamış etkili panzehiri yaratmıştır. Bu tabiî nizam yaratılmamış olsaydı, bir dikenin batması bile insanı öldürebilirdi. Yaratanın bu yaygın merhamet ve inayeti, insanı her zaman ve her yerde koruyup desteklerken, insanın Al­lah'tan başkasının önünde eğilmesi ve onlar­dan yardım dilemesinden daha büyük bir zil­let ve nankörlük olamaz.

Başka hiçbir şeye değil, sadece Allah'a İba­det etmenin üçüncü sebebi, insanın Allah ile olan ilişkisinin sadece ölümle nihayete ere­cek olan dünya hayatıyla sınırlı olmayıp, Öl­dükten sonrasını da ilgilendirmesidir. İnsanı yoktan vareden aynı Allah, onu geri çağırır. İnsanın bu dünyadan geri dönüşüne hiçbir güç mani olamaz. İnsanı bu dünyadan alıp çeken El*i hiçbir İlaç, hiçbir hekim, hiçbir tanrı (!) veya tanrıça (!) yakalayamamıştır ve yakalayamaz. İlâhlaştınlan ve kendilerine ta­pılan kişiler bile, kendi ölümlerini engelleye­memişlerdir. Bir insanın ne zaman bu dünya­yı terkedeceğine yalnız Allah karar verir. Her ne surette olursa olsun bu karar yerine gelir. Sonra, insanlara yeniden can verip diriltecek ve bu dünyada geçirdikleri hayatlarından he­saba çekecek olan sadece O'dur. Hiç kimse, ne kendisinin ne de başkalarının yeniden di-riltilmesini engelleme gücüne sahip olabile­cektir. Her İnsan, Allah'ın Emri ile kalkacak ve Mizan1 â& yerini alacaktır. O gün, başka hiçbir kimse hükmüne ortak olmayacak, tek Hâkim Allah olacaktır. Cezalandırmak veya affetmek tamamen Allah'ın elindedir. Al­lah'ın cezalandırmak istediğini affa veya af­fetmek istediğini cezalandırmaya kimsenin gücü olmayacaktır. Dünyada kendilerinden yardım istenilen kişiler, affedilmek için Al­lah'ın Rahmet ve Lûtfuna sığınacaktır. Bu gerçeklerin ışığında, Allah'tan başka şeylere tapanlar aslında kendi kuyularını kazmakta­dırlar. İnsanın, dünyada olduğu gibi, âhirette de hayatını kontrol eden Allah'tan yüz çevi­rip, kendilerinden hiçbir fayda gelemeyecek olan birtakım putlara yönelmesinden daha büyük bir talihsizlik olamaz (The Meaning of the Qur'an, c. VIII, sh. 237-8). Bu tartışma, İbrahim @'m babası ve halkı karşısında da­vasını kuvvetli ve aklî delillerle ortaya koyduğunu, onların ise atalarının aynı şeyi yapa-geldiklerini söylemekten başka, sahte tanrıla­rının lehinde hiçbir şey diyemediklerini gös­termektedir. Diğer bir ifadeyle, hayat tarzları­nı destekleyecek hiçbir makûl delilleri yoktu, körü körüne atalarını taklit ediyorlardı. Ye­nilginin ve yanlış yolda gitmenin zilletini ta-şıyamadıkları için, Hz. İbrahim'den kurtula­rak bu ikilemden kaçmaktan başka bir çarele­ri yoktu.

Bu âyetler, gerçek ve doğru bilginin insan ha­yatındaki faziletini ve üstünlüğünü açıkça or­taya koymaktadır. Hz. İbrahim, iddialarını is­patlamak için zanna değil, bilgiye dayanan deliller ortaya koymaları için halkına meydan okumaktadır. Fakat onlar, hiçbir cevap vere­memişlerdir. Hz. İbrahim'in delillerinin sağ­lamlığı Kur'ân'da şu kelimelerle açıklanıyor: "Bu, İbrahim'e, milletine karşı verdiğimiz hüccetimizdîr. Dilediğimizi derecelerle yük­seltiriz. Doğrusu Rabbin Hakimdir, bilendir." (6: 83).

Bütün bu misaller, Allah'ın rasûlü İbrahim @'ın, kâinatın Yaratıcısı ve Hâkim'inin yal­nızca Allah olduğunu; bu yüzden herkesin ona itaat etmesi ve O'nun elçilerine vahyetti-ği yolu takip etmeleri gerektiğini ispat etmek için akla hitabeden deliller de vererek, halkı ve Kral ile nasıl münakaşa ettiğini göster­mektedir. Fakat onlar bu delillere hiçbir ce­vap getiremedikleri halde Allah'a inanmaya­caklardı.

Bu âyetler aynı zamanda, insan toplumu ve kurumlarının kültür ve örgütlenmede ilerle­mesiyle birlikte insanın zihnî ve aklî olgun­luk kazandığını göstermektedir. Bu hususta Allah'ın gösterdiği yolun çok büyük bir rolü vardır. Önceki vahiylerle karşılaştırılınca İb­rahim @'ın öğretisi daha mükemmel ve akla daha çok hitab etmektedir. Aslında burada, İlâhî Rehberlik önceki indirilenlerden daha çok akılcıdır. Hz. İbrahim'in tartışması bilgi­ye ve akla dayanmakta; muhaliflerine, ilahî daveti reddetmelerini haklı çıkaracak mâkul deliller göstermeleri için, meydan okumaktadır. Tabii ki kâfirler bu delilleri ortaya koya­bilmekten uzaktırlar. Çünkü inanç ve hare­ketlerini dayandıracak hiçbir mâkul temelleri yoktu; yalnızca atalarını izlemekteydiler. Fa­kat iman etmeyi hâlâ reddediyorlardı. Bu du­rum Kur'ân'da, Hz. İbrahim'in Allah'tan ölü­lere nasıl can verdiğini kendisine göstermesi­ni istediği hâdise ile de teyid edilmektedir. "İbrahim de bir zaman: 'Rabbim! Ölüleri na­sıl dirilttiğini bana göster' demişti. (Allah); 'İnanmadın mı?' dedi. (İbrahim): 'Hayır (inandım), fakat kalbim kuvvet bulsun diye (görmek istiyorum)' dedi..." (2: 260). Bu âyet, Allah'ın rasûllerinin Hakikat bilgileri­nin sahih olduğunu ve bazı hâdiselerde ger­çek gözleme dayandığını göstermektedir. On­lar, insanlarla zan ile değil, o emin ve doğru bilgiye dayanarak konuşurlar. Başka bir de­yişle, diğer insanlar kör ve cahil iken, onlar tecrübe ve müşahede ettikleri Hakikat bilgisi­ne sahiptirler. Onlara meleklerin insan sure­tinde gelip görünmesinin nedeni de budur. Onlara göklerin ve yerin işleyiş sistemi, Cen­net, Cehennem ve öldükten sonra dirilme apaçık gösterilmiştir. Her ne kadar peygam­berler nübüvvetten önce de bunların tümüne inanıyorlarsa da peygamberliğin özelliği ve hususi bir göreve tayin edilmeleri sebebiyle bu hakikatlere şahit kılınmışlardır. (The Me-aning ofîhe Qur'an, c. I, sh. 189).

Hz. İbrahim'in bütün peygamberler arasında­ki mevkii ve durumu çok yücedir ve övül­müştür. Halkı ve kral ile yaptığı büyük tartış­malarla yeryüzünde tevhid düşüncesini yer­leştirmiştir. Bir çok ülkeye gitmiş ve bu dü­şünceyi birçok kavme öğretmiştir. İbrahim @'ın devrinden itibaren bu düşünce akıl ve deliller ile çok iyi açıklanmış ve anlatılmıştır. Şu veya bu şekilde insanların bir kısmında bu husus devam etmiştir. Allah'ın ona sağlam ve mâkul deliller vermesinin sebebi budur. O'na melekler insan suretinde gelmiş ve oğlunun doğuşunu müjdelemişlerdir (11: 69-73; 15: 51-56; 51: 24-30), ve o meleklerle Hz. Lût'un milletine yaptıkları hakkında münakaşa etti (11: 74-76). Ateşten (21: 68-69) ve kavminin kötü niyetlerinden korunmuş (21: 70-71) ve insanlığa örnek gösterilmişti (16: 120-121).

Ancak, belirli hadiselerde özellikle Allah'ın Birliği ve Hakimiyeti hususunda akılcı delil­ler kullanılmasına ve genel hadiselerde bilgi­ye başvurulmasına rağmen, İbrahim @'in za­manı da, akılcı düşünce yapısının oluşmadığı bir çağ idi.

İbrahim @'in hayatında bazı mucizelerin ger­çekleşmesi bunu göstermektedir. Bu mucize­ler gerekliydi, çünkü insan tam olgunluk ça­ğına erişmemişti ve hayatm bütün hususların­da akılcı düşünceler oluşturma yükünü kaldırmaya ve tam olarak kavramaya zihnen ve ruhen hazır değildi. Allah'ın bu âlemdeki ayetlerini ve işaretlerini gözlemeye çağırarak, insanları Allah'ın Hakikatine inanmaya ikna etmek için akla çok müracaat edilmesine rağmen, insan davranışının diğer alanlarında en azından yeterince vurgulanmamıştır. Kemâ­line ulaştığı son Peygamber Hz. Muhanımed @'in zamanına kadar akıl giderek diğer alan­larda da yerini alarak kullanılmıştır.

Hz. İbrahim'in, Allah hakkında Kral ile bir tartışması da olmuştu. Kur'ân bu konuşmayı şöyle anlatır: "Allah kendisine hükümranlık verdi diye İbrahim ile Rabbı hakkında tartışa­nı görmedin mi? İbrahim: 'Rabbim, dirilten ve öldürendir' demişti. 'Ben de diriltir ve öldürürüm' dedi; İbrahim; 'şüphesiz Allah gü­neşi doğudan getiriyor. Sen de batıdan getir-sene' dedi. İnkâr eden şaşırıp kaldı. Allah zulmeden kimseleri doğru yola eriştirmez." (2: 258).

Yukardaki âyette bahsolunan kişi Irak kralı Nemrut'tur. Hz. İbrahim putları kırınca, kra­lın huzuruna çağrıldı ve aralarında bu tartış­ma oldu. Ancak bu tartışmanın asıl mahiyeti­ni kavramak için aşağıdaki noktaların dikkat­le kaydedilmesi gerekir. Birincisi, Allah'ı ilahlar ilahı ve rabler rabbı olarak kabul edip, aynı zamanda başka ilahlar ve rableri ortak koşmak, böylece tek Rab ve tek Mabud ola­rak yalnız O'na ibadet etmemek, hemen bü­tün müşrik toplumların özelliğidir.

İkincisi, tanrılığı daima ikiye ayırmışlardır; tabiatüstü tanrılık ve hükümde tanrılık. Al­lah'ı, tabiatüstü tanrı olarak görüyor, bir ha­diseyi meydana getiren bütün sebeplerin O'nun kontrolünde bulunduğuna inanıyor, ih­tiyaçlarını karşılaman için O'na başvuruyor­lardı. Fakat cehaletlerinden ötürü, ruhları, melekleri, cinleri, yıldızlan ve daha birçok şeyi O'na ortak koşuyor, onlara tapıyor ve onlann adına yaptıklan tapınaklarda birşeyler takdim ediyorlardı. Gerçekte ise Hakim olan tanrı da Allah'tır, emirlerine itaat edilmesi, gösterdiği şekilde yaşanması gereken de. Mutlak Hâkimiye.t O'na aittir. Tarih boyunca müşrikler hâkimiyeti ya tamamen Allah'tan alıp kraliyet ailelerine, yandaşlanna vs. ver­mişler, ya da bu tanrılarla, Allah arasında paylaştırmışlardır. Kralların ilâhlık iddialan hâkimiyet anlamındadır ve bu yüzdendir. İd-dialannı sağlamlaştırmak için, tabiatüstü tan-rılann soyundan geldiklerini ortaya atmışlar ve birtakım rahipler de onları desteklemiştir.

Üçüncüsü, Nemrut hâkimiyete sahip tanrı ol­duğunu iddia ediyordu. Allah'ın varlığını reddetmiyordu; göklerin ve yerin yaratıcısı veya âlemlerin yöneticisi olduğunu da iddia etmiyordu. Sadece Irak topraklannın ve hal­kının rabbi ve hâkimi olduğunu iddia ediyor­du. İddiası şuydu: "Ne dersem kanundur ve üzerimde hesap vermemi isteyecek hiçbir kimse yoktur; bu yüzden beni efendi (rab) olarak kabul etmeyen herkes bana isyan et­miş demektir."

Dördüncüsü, Hz. İbrahim'in 'Rab olarak kâinatın sahibi olan Allah'a ibadet ediyor ve O'ndan başka rab tanımıyorum' diye açıkla­ması ile başlayan tartışmadır. Apaçıktır ki, bu inancın açıklanması sadece millî dinin ve tan­rıların temelini değil, devleti ve güç merkezi olan Irak'ın mutlak sahibi olduğunu iddia eden Nemrut'u da sarsmıştı. İbrahim @'a müsamaha edilmemesinin ve âsi olarak sor­gulanmak üzere Nemrut'un huzuruna çıkarıl­masının sebebi budur. (The Meaning of the Qur'an, c. I, sh. 187-8).

Yukarıda meali verilen Bakara süresindeki âyette Hz. İbrahim, Allah'tan başka Rab ola­mayacağını açıkça ortaya koymuştu. Ancak Nemrut küstahça onun delillerini reddetmeye çalıştı. Fakat ikinci delilden sonra Nemrut'un kafası o kadar karışmıştı ki tartışmayı sürdür­mek için söyleyecek hiçbir söz bulamadı. Çünkü kendisi de biliyordu ki, güneş, İbra­him @ 'in Rab olarak tanıdığı o Tanrının emri altındaydı. Fakat kendisine bile ayan olmuş olan bu hakikati, Nemrut kabul etmeyecekti. Çünkü bunu kabul etmesi demek, hâkimiyet iddiasına son vermek demekti. Zihni karma­karışık olmasına rağmen içindeki isyan ken­dine tapmanın karanlığından, Hakikatin ay­dınlığına çıkmasına engel oluyordu. Eğer nefsi yerine Allah'ı Rab edinmiş olsaydı, Hz. İbrahim'in vazettiği doğru yolu bulacaktı. (The Meaning of the Qur'an, c. I, sh. 188). Bütün bunlar, İbrahim @'ın, bir insan ve Al­lah'ın bir Rasulü olarak büyük ve soylu kişi­liğini ortaya koymaktadır. Babasını, halkını ve kralı Allah yoluna çağırmış, sağlam ve mâkul delillerle onlara inançlarının ve amel­lerinin yanlış olduğunu göstermiştir. Yine mâkul delillerle, kendi yolunun doğruluğunu ve Hakikatini şüpheye meydan bırakmayacak şekilde ispatlamıştır. Böylece İbrahim @ hal­kının önünde vazifesini hakkıyla yerine getirmiş, halkı inanmamış olsa da, Allah'ın Birli­ğinin (tevhid akidesinin) doğruluğunu ispat etmiştir... Onları Müslüman yapmak onun va­zifesi değildi. O sadece Dini halka apaçık, doğrudan bildirmek için gönderilmişti. Buna inanmak veya inkâr etmek artık onlara ait idi.

Hz. İbrahim'in hayatındaki çeşitli hâdiseler, Özellikle yıldız, ay ve güneşi gözlediğinde gösterdiği tepkiler inanmayanlara birer işaret­tir. Tabiat olayları ve Allah'ın ayetleri, İbra­him @'ın olduğu gibi, onların da gözleri önünde hergün meydana gelmektedir. Hz. İb­rahim bunların üzerinde derinliğine düşünüp ardındaki gerçeği görürken, onlar kör kişiler gibi bunlara kafalarını çevirip bakmamakta ve görmemektedir. Aynı güneş, aynı ay, aynı yıldızlar gözleri önünde doğup batıyordu. Fa­kat bunlar doğarken gerçekten ne kadar uzak-talarsa, batarken de aynı şekilde uzak görü­nüyorlardı. Fakat, aynı tabiat olaylarına İbra­him @ akıl gözüyle baktığı için bunlar üze­rinde düşünmüş ve Hakikatin Bilgisine sahip olmuştur (6: 75-79).

İbrahim @, kavmini Hakikatin bilgisine ve Allah'ın Birliğine İkna etmek için mümkün olan bütün vasıtaları kullandı. Fakat bütün akla uygun deliller sanki sağır kulaklara söy­lenmişti. Kavmi onu reddedip canlı canlı yakmaya kalkıştı. Ancak Allah, onu ateşten korudu. Nuh @'dan sonra İbrahim @'ın tev-hid inancını somut ve yaşanan bir inanç ola­rak tesis etmek için sarfettiği çabalar boşa gitmemiş, meyvelerini vermiştir. Kavmi, İb­rahim @'ı ve inancını reddetmiş olsa da, tev-hid inancının o vakitten sonra yeryüzünden hiç bir zaman kalkmadığını gösteren tarihî deliller mevcuttur. Şu veya bu şekilde devam ederek, ilerde anlatılacağı gibi, çeşitli zaman ve yerlerde mehtelif şekillerde, farklı toplum­ların düşünce, kültür ve değer yargılarını et­kilemiştir. Bunun sebebi, İbrahim @'m akla dayanan delillerle, sözde tanrıların sahteliğini ve daha önce görülmemiş bir dehâ ve hünerle evhid İnancının hakikatini ortaya koyması­dır. Böylece medeniyet ve kültürlerde nesiller boyu sürecek bir iz bırakmıştır. Kur'ân bunu, Allah tarafından İbrahim @'a verilen kutsal bir hediye olarak belirtmektedir, "Hem siz, Allah'ın size (tanrı oldukları) hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri, O'na ortak koşmak­tan korkmuyorsunuz da ben nasıl sizin (O'na) ortak koştuğunuz şeylerden korkarım? Şimdi biliyorsanız (söyleyin), iki topluluktan hangi­si (tek Allah'a inananlar mı, yoksa Allah'a ortak koşanlar mı) güvende olmağa daha lâyıktır? İman edenler ve imanlarını bir hak­sızlıkla bulamayanlar... İşte güven onlarındır ve doğru yolu bulanlar da onlardır. İşte bun­lar, kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz hüc-cetlerimizdir. Dilediğimizi derecelerle yük­seltiriz. Şüphesiz Rabbin hikmet sahibidir, bilendir." (6: 81-83).

Bu âyetler Hz. İbrahim'in tevhid için halkına gösterdiği delillere işaret etmektedir. Bunlar sadece onun düşünerek fikretmesinin tedrici ilerleyişinin bir sonucu değil, aynı zamanda Allah'ın bir hüccetiydi. Eriâm sûresi 76-79. âyetlerde, Allah'ın kâfirlerin tertiplerini ken­di dayanaklanyla boşa çıkardığını göstermek için, İbrahim @'m, halkının yanlışları ve sa­pıklıklarının sebepleriyle ilgili zihnî tecrübesi anlatılmaktadır. Hiçbir makul dayanakları ol­maksızın güneşe, aya ve yıldızlara tapıyor, onları tanrıları ve koruyucuları olarak görü­yorlardı. İbrahim @ onları şu noktadan yaka­lamıştır; eğer bunların doğuşları ve ışık veriş­leri tapılmaları için gerekçe ise batışları ve ardından gelen karanlığın çöküşü ne olmakta­dır? Düşünüşünüzün nereye vardığını görün! Yukardaki ayetin son sözleri; "Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Doğrusu Rabbin hik­met sahibidir, bilendir" Allah'ın yarattığı her-şeyin mâkul olduğunu, Kemâl ve kendine ya­kınlık derecelerini, gerekli vasıflara sahip bü­tün şartlan yerine getirerek bunlara hak kaza­nanlara vereceğini apaçık ortaya koymakta­dır. Bu âyetler aynı zamanda insanın aklını doğru ve uygun bir şekilde kullanmadığı tak­dirde kendi elleriyle yaptığı putların önünde eğilip, ihtiyaçlarını ve rızkını onlardan isteye­rek küçük düşeceği anlamını da taşımaktadır. Fakat aklım kullanır, doğru şekilde düşünür­se, güneş, ay, yıldızlar, tabiatın bütün güçleri yalnız onun hizmetine geçer ve İnsan, hayali­nin çok ilerisine yükselir. (Emin Ahsen Islahî, Tedebbur-i Qur'an, c. II, sh. 475-476).

Hz. İbrahim, Allah'ın Dinini yaymak için muhtelif ülkeleri gezmiş, çeşitli yerlerde Da­vet merkezleri tesis etmeyi başarmıştı. Bura­larda vefatından sonra nesiller boyu tevhid meşalesi yanar halde korunmuştur. Filistin'e gitmiş, Bethel, Hebron ve Bir-Şeb'a'da Dinin merkezlerini kurmuştur. Sonra, o vakitler kültür ve medeniyette Irak'tan sonra gelen Mısır'a gitmiştir. Orada Din merkezlen ku­rup kurmadığı tam olarak bilinmemektedir. Sonra Hicaz'a giderek, oğlu Hz. İsmail ile birlikte Kabe'yi inşa etmiş, İsmail'i@ Beytul-lah'a bakmakla vazifelendirmiştir. Daha son­ra geri gelip, Hebron'u (Filistin'i) daimi mer­kez edinmiş, vefatından sonra da burada Hz. İshak'ı bırakmıştır. Din'i ondan sonra İshak, ondan sonra da oğlu Hz. Yakup devam ettir­miş, davet vazifesini başarıyla yerine getirmislerdir. Böylece İbrahim @'ın, Allah'ın kelâmını insanlar arasında yayma ve tevhid inancını tesis etme vazifesi Hz. Muhammed @'e kadar devam etmiştir. Sânı Yüce Allah Dîn'mi Son Peygemberi Muhammed @ ile bütün insanlık için tamamlayıp mükemmel hâle getirmiştir.

Elimizde, İbrahim @'ın ülkesinden hicret et­tikten sonra öğretilerine milletinin davranışı­nın ne olduğuna dair yazılı bir belge yoktur. "Ancak M.Ö. 1910 yıllarında Bâbil kralı Hammurabi'nİn (Amraphel of Gen. XIV) koyduğu kanunlar, doğrudan veya dolaylı olarak bir peygamberin yol göstericiliğinin etkisi altında kaldıklarına dair izler taşımak­tadır. Bu kanunların tam metninin kazınmış olduğu bir sütün, bir Fransız arkeologu tara­fından M.S. 1902 yılında bulunmuştur. Bu kanunların, çoğu esasları ve ayrıntılarıyla, Musa @'ın kanunları arasında, genelde bir benzerlik görülmektedir." (The Meaning of the Qur'an, c. III, s. 128). Gerçi yukarda be­lirtilen kitabenin ışığında kral Hammura­bi'nİn kendisinin, Filistin'deki İbrahim @'m öğretisinin mensuplarından kesin olarak etki­lendiğini ve iman ettiğini söylemek güçtür. Ancak Tevhid inancına sahip olmayan bir kâfirin böyle bîr kanunlar manzumesini des­teklemesi mantıklı görünmemektedir. Bu yüzden Kral Hammurabi'nİn, İbrahim @'ın öğretisinden etkilenmiş ve onu kendi inancı­na uyarlamış ve bu kanunlar manzumesi böy­lesi bir niyetin adımlarından birisi olabilirdi. Fakat, ne yazık ki bu iddiayı destekleyici baş­ka tarihi bir delil yoktur.

 

Hz. Lût

 

Kur'ân-ı Kerîm'de bildirildiğine göre Hz. İb­rahim'e kavminden sadece Hz. Lût iman et­mişti (29: 26). Lût aleyhisselâm, Hz. İbra­him'in yeğeniydi. Hz. Lût amcası ile birlikte Irak'tan çıkıp bir süre Suriye, Filistin ve Mı­sır'da dolaştı; vaaz ve tebliğin inceliklerini öğrenmesinin yanısıra Hakka davetin zorluklarından da haberdar oldu. Allah tarafından peygamberlik makamına getirilince, Lût kav­mi ismiyle meşhur olan, ahlâkı son derece bozuk ve dalâletin son haddine ulaşmış olan halkının ıslâhına memur edildi. Kur'ân onu şöyle anlatır: "Lut'u da (gönderdik). Kavmi­ne dedi ki: 'Siz, sizden Önce dünyalarda hiç kimsenin yapmadığı fuhşu mu yapıyorsunuz? Siz, kadınları bırakıp erkeklere şehvetle gidi­yorsunuz ha! Doğrusu siz, israfçı (azgın) bir kavimsiniz!' Kavminin cevabı: 'Onları (şu Lût taraftarlarını) kasabanızdan çıkarın, güya onlar temiz kalmaya uğraşan insanlarmış' de­melerinden başkası olmadı. Biz de onu ve ai­lesini kurtardık; yalnız karısı(nı kurtarma­dık). Çünkü o, geride kalanlardan oldu. Ve üzerlerine bir (taş) yağmur(u) yağdırdık; bak işte suçluların sonu nasıl oldu!" (7: 80-84). Hûd sûresinde, şöyle buyrulmaktadır:

"Elçilerimiz Lût'a gelince, onlar yüzünden kaygılandı; onlar için göğsü daraldı (ne yapacağını şaşırdı): 'Bu (gün) çetin bir gündür!' dedi. Kavmi de koşarak ona geldiler. Onlar daha önceden kötü kötü işler yapıyorlardı. (Lût) dedi ki: 'Ey kavmim, işte kızlarım, on­lar sizin için daha (güzel, daha) temiz! Al­lah'tan korkun, konuklarım içinde beni rezil etmeyin! İçinizde aklı başında bir adam yok mu?' Dediler ki: 'Senin kızlarında bizim bir hakkımız olmadığını bilirsin. Ve sen bizim ne istediğimİ7i de pekâlâ bilirsin!' (Lût): 'Keşke sizi savacak gücüm olsaydı, yahut da çok sarp bir kaleye sığınabil şeydim!' dedi."

"(Melekler) dediler ki: 'Ey Lût ! Biz senin Rabb'inin elçileriyiz. Onlar sana asla doku­namazlar. Gecenin bir kısmında ailenle bera­ber yola çık; içinizden, karından başka hiç kimse geri kalmasın. Çünkü ötekilerine eri­şen (azâb) ona da erişecektir. Onlara va'dedi-len (azâb) zaman(ı), sabah (vakti)dir. Sabah da yakın değil mi?" (11: 77-81).

Ankebuî sûresinde ise şu âyetleri görmekte­yiz: "Lût da kavmine şöyle demişti: 'Doğrusu siz dünyalarda hiç kimsenin sizden önce yap­madığı bir hayâsızlığı yapıyorsunuz. Erkekle­re yaklaşıyor, yol kesiyor ve toplantılarınızda fena şeyler yapmıyor musunuz?' Kavminin cevabı: 'Doğru sözlü isen bize Allah'ın azabını getir!' demek oldu. Lût: 'Rabbim! Bozgunculara karşı bana yardım et!' dedi." (29: 28-30).

Bütün peygamberler gibi, Lut @ da ilim zen­ginliği ile donatılmıştı; "Lût'a da hüküm ve ilim verdik; onu, çirkin işler işleyen kasaba­dan kurtardık. Doğrusu onlar yoldan çıkmış kötü bir kavimdi." (21: 74). Bu ayetler, Lut @'a Hakikat ilminin vahyolunduğunu, içinde yaşadığı günahkâr ve kötü amel sahibi toplu­munu düzeltmek için gönderildiğini göster­mektedir. Onlar, üzerlerine Allah'ın azabını çekecek, iğrenç bir günah işlemekteydiler. "Toplumlarında temiz insanların varlığına bi­le tahammül edememeleri, ahlâksızlığın gay­yasına nasıl düştüklerini, hasıl arsız bir surat­la dişiler yerine erkekleri isteyebildiklerini açıkça göstermektedir. Sadece günahkâr, ahlâksız ve utanmaz olmayıp, bütün iyilik ve fazilet duygularını da kaybetmişlerdi. Bu yüzden Lut @ ve bağlılarını kovmak iste­mekteydiler. Böylece içlerinde onları fazilete, iyiliğe çağıracak kimse kalmayacaktı. Top­lum olarak günahkârlıkta zirveye ulaşıp artık iyilik adına hiçbir şeyleri kalmayınca, Allah, yeryüzünde varolma, yaşama haklan kalma­dığı için hepsinin helak edilmesi hükmünü vermiştir. Onlann başlarına gelenler, bir se­pet çürük elmanın içindeki sağlam bir kaç el­maya benzetilebilir. İçlerinden sağlamları çı­karıldıktan sonra kalanlar işe yaramadıkları için çöpe atılmalıdır." (The Meaning of the Qur'an, c. IV, sh. 48).

 

KISIM 5

 

ŞUAYB PEYGAMBER VE MEDYEN KAVMİ

 

Hz. Lût, kavmini Allah'ın Dini'ne çağırdı, fakat onu reddeden halkı, sapık yollarına de­vam etti. Bunun üzerine şiddetli bir azapla helak edildiler (7: 80-84; 11: 77-82; 26: 160-173 ve 27: 54-58). Daha sonra, yollarını sa­pıtmış ve günahkâr Medyen kavmme Şu'ayb peygamber gönderildi. Bu husus Kur'ân'da şöyle anlatılır: "Medyen'e de kardeşleri Şu-ayb'ı (gönderdik): 'Ey kavmim! Allah'a kul­luk edin, sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Size Rabb'inizden açık bir delil geldi; ölçü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyasmı eksik vermeyin, düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın; inanıyorsanız bilin ki, bunlar sizin için daha hayırlıdır.' dedi." (7: 85; 11: 84-86 ve 26: 176-184). Fakat, Şu'ayb @'a karşı edepsizce davrandılar ve onu reddettiler: "Kavminden büyüklük tasla­yan İleri gelenler dediler ki: 'Ey Şuayb! Ya dinimize dönersiniz ya da, andolsun ki seni ve seninle beraber inananları kasabamızdan çıkarırız' dediler. Şuayb, onlara: 'İstemesek de mi?' dedi." (7: 88-89). Hûd sûresinde şöyle buyrulmaktadır: "Ey Şuayb, dediler, se­nin namazın mı sana, babalarımızın taptığı şeylerden, yahut mallarımız üzerinde diledi­ğimizi yapmaktan vazgeçmemizi emrediyor? (Yoksa sen bunu yapmazsın), çünkü sen yu­muşak huylu, akıllı (bir insan)sın!' "(11: 87). Şuarâ sûresinde ise şu ayetleri görüyoruz: "Sen ancak büyülenmişin birisin. Bizim gibi bir İnsandan başka bir şey değilsin. Doğrusu seni yalancılardan sanıyoruz. Eğer doğru söz­lü isen göğün bir parçasını üstümüze düşür' dediler." (26: 185-187).

Bu âyetler, Şuayb @'ın, kavminin özellikle iki büyük günahını düzeltmek ve doğru yolu göstermek üzere gönderildiğini göstermekte­dir. Bunlar, şirk ve ticarette sahtekârlık yapmalarıydı. Şuayb @'ın kavminden imanlarına uygun davranmalarını İstemesi, onların ken­dilerini mü'min olarak gördüklerini ve bu­nunla iftihar ettiklerini göstermektedir. Fakat özellikle ticarî ilişkilerde kötü ve haksız yol­lara tevessül ediyorlardı (The Meaning of the Qur'an, c. IV, sh. 52).

Medyen halkının alaylı cevabına Şuayb @'ın meydan okuyan karşılığı, "câhiliyye yo-lu"nun "İslâm Yolu"ndan farkım ortaya koy­maktadır. Câhiliyye yolu, kişinin atalarını taklit etmesi gerektiği zannına dayanır; bu­nun tek sebebi, kişiye bunun atalarından kal­mış olmasıdır. İkinci zan, kişinin dini ve ima­nının yalnızca ibadetle ilgili olduğu ve bunla­rın dünya işlerini hiçbir şekilde kapsamadığı, bu hususta insanın dilediği gibi davranmakta mutlak bir serbestliğe sahip olduğu şeklinde­dir. Diğer yandan İslâm'ın temel düşüncesi, Allah'a itaate dayanmayan her yolun yanlış olduğu ve bu yüzden gidilmemesi gerektiği­dir. Çünkü İslâm'dan başka hiçbir yolun akla, ilme ve vahye dayanmadığı şeklindedir. Da­hası, İslâm yalnızca belirli dua ve âyinlerle sınırlı değildir. Hayatın kültürel, sosyal, siyasî ve iktisadî her yönünü kapsar. Aslında insanın sahip olduğu herşey Allah'a aittir. Dolayısıyla insanın, sahipliğine/emanetine verilen şeyleri dilediği gibi kullanmakta mut­lak bîr hakkı yoktur.

Kavminin Şuayb @'dan ticarî faaliyetlerine karışmamasını istemesi, seküler/laik kişilerin düşüncelerinin hep aynı olageldiğini göster­mektedir. "Din ayrı, dünya işleri ayrı diye ha­yatı bölümlere ayırmakta değişen yeni bir şey yoktur." Bu insanlar "yaklaşık 3000 sene ön­ce bugün Batılı veya Batı kafalı İnsanların ıs­rar ettikleri ayrımda ısrar ediyorlardı. Bunun, insanlığın evrim sürecinin bir sonucu olarak 'zihnî ilerlemesine' bağlı 'aydınlanmasının' sonucu olduğu düşüncesinde tamamen hatalı­dırlar. Aslında ne zaman İslâm dînine çağrıl-sa, insan aklı 'aydınlığın' değil 'karanlığın' etkisinde kalmıştır. (The Meaning of the Qur'an, c. V, sh. 104).

Medyen halkının, İsrailoğullan gibi önceden mü'min oldukları ve İsrail oğullarının Hz. Musa'nın gönderildiği zamanki gibi, kendile­rinin de, Hz. Şuayb'in gönderildiği devirde bâtıl yollara sapmış oldukları görülmektedir. İbrahim @'ın vefatından yaklaşık 6 asır geç­tikten sonra, müşrik ve ahlâksız insanlara ka­rışıp şirke ve rezilliğe düştükleri halde "mü'min" olduklarını iddia ediyor ve bunun­la övünüyorlardı. Şu'ayb @ onların bu gidi­şatlarını düzeltmek İçin gönderilmişti.

Şuayb @ ile kavmi arasında geçen konuşma, bu insanların kişilikleri ve tabiatları hakkında bir takım ipuçları vermektedir; Özellikle Medyen halkının cevabı çok şey îma etmek­tedir. Şuayb @'a karşı gelmekte haklı olduk­ları hususunda kendi insanlarını ikna için, "ahlâk, dürüstlük ve doğruluğun ana esasları­nı kabul eder ve uygularsak mahvoluruz" di­yorlardı. "Ticaret ve alışverişimizde Hakk'ın esaslarına uyar, dürüstçe pazarlık edersek ticaretimizin yürüyemeyeceği açıktır. Dahası, en önemli ticaret yollarının kavşağında bulu­nan coğrafî mevkiimizi kullanmayıp, kervan­ların önünü kesmeden geçip gitmelerine izin vermemiz ve barışçı kişiler olmamız halinde, bu konumun bütün siyasî ve ticarî avantajları sona erecektir. Bu, aynı zamanda komşu ül­kelere olan üstünlük ve hâkimiyetimizin de sonu demektir."

Bu "mahvolma" korkusu yalnız Şuayb @'in kavmine has değildir. Her çağda kokuşmuş insanlar Hak Yol'a, doğruluğa, dürüstlüğe çağrıldıkları z.aman aynı korkuyu duymuşlar­dır. Ahlâksızlığa, sahtekârlığa, yalan dolana başvurulmaksızın, siyasî, ticarî ve diğer hayatî faaliyetlerin yürütülemeyeceği düşün­cesini hep Öne sürmüşlerdir. Hak Dine karşı çıkmalarının ve bildikleri hatalı yolları bıra­kıp, Doğru Yola uydukları zaman mahvola­caklarını iddia etmelerinin sebebi budur. (The Meaning of the Qur'an, c. IV, sh. 52-53).

Tarihte muhtelif kavimlerin peygamberlerine karşı davranışlarını anlatan yukarıdaki âyetler, bu kavimlerin ortak Özelliklerine işa­ret etmektedir: Allah ile beraber başkalarına da itaat. Kur'ân apaçık belirtmektedir ki "dünyadaki bozukluğun asıl sebebi, insanın Allah'a itaati bırakıp, kendisinin veya başka­larının hevâ ve hevesine uyması; Allah'ın gösterdiği yolu reddederek, başkalarının gös­terdikleri yoldan gitmesidir." Bu hâl berabe­rinde başka birçok bozukluğu getirir. Kur'ân bunu ortadan kaldırmayı hedeflemektedir.

Aynı zamanda Kur'ân, dünya nizamında dü­zensizliğe yer olmadığını ikaz etmektedir. Fakat insanın cehaleti ve isyanı bu nizam içinde başıbozukluğa sebep olur. Diğer bir İfadeyle, insan bu dünya hayatına cehalet, barbarlık, şirk, İsyan ve ahlâksızlık ile adım atmamıştır. İnsan hayatı huzur, barış ve inti­zam içinde başlamış, daha sonra günah­kârların kötü amelleri ile bozulmuştur. Bunun Üzerine Allah, bu bozuklukları yeryüzünden kaldırmak ve doğru hayat düzenini kurarak yeniden aslına döndürmek için rasûllerini göndermiştir. Rasûllerin, insanları hep yaygın düzensizliği bırakıp başlangıçtaki barış, hu­zur ve intizamı kurmaya çağırmalarının sebe­bi budur.

Kur'ân'm bu husustaki bakış noktası, insanın zamanla karanlıktan aydınlığa çıktığı ve ha­yatını derece derece yeniden düzenlediğini iddia eden evrimcilerden farklıdır.

Onlara göre "insan, dinî hayatına karanlık çağlarda başlamış ve tabiatta birçok tanrı edinmiştir. Zamanla Allah'a tapmaya başla­mış fakat başka tanrıları O'na ortak koşmuş­tur. Uzun süre böyle devam ettikten sonra Al­lah'ın Birliğini tanımıştır." Fakat Kur'ân, bu düşünceyi reddeder ve insan hayatının tama­men ilahî aydınlık içinde başladığını belirtir. Allah İlk insan Âdem @'ı yarattığı zaman ona Hakikati Vahyetmİş ve Doğru Yol'u gös­termiştir. Adem @'dan sonra gelenler uzun süre onun yolunu takip etmişlerdir.

Hepsi tek ve aynı toplumun mensuplarıydı. Daha sonra, başka yollara saptılar ve yeni dinler uydurdular. Hak Yol onlara gösterilmiş olmasına rağmen, sırf kendi paylarına düşen­den daha fazlasını elde etmek istedikleri için, böyle yaptılar. (The Meaning ofthe Qur'an, c. I, sh. 157).

Allah, insanı yeryüzüne tam bir aydınlık içinde yerleştirmiş, insanın hayatını intizam ve huzur içinde başlatmıştır. Zamanla insan, defalarca şeytanın yollarına sapmış ve aslî doğru nizamı bozmuştur. Sonra Allah, insan­ları karanlıktan hakikatin aydınlığına çıkma­ya, başıbozukluğu terketmeye çağırmak üze­re, birbiri ardınca Rasûllerini göndermiştir. Kur'ân'ın şu âyetinde bu husus açıkça görül­mektedir:

"Yeryüzü düzeltildikten sonra onda bozgun­culuk yapmayın..." (7: 56). Yukarıda geçen 'bozgunculuk' (fesad) hâli burada açıklığa kavuşturuluyor ve bu hâlin insanın veli, koru­yucu ve yardımcı olarak Allah'tan başkasını

kabul etmesiyle başladığım söylüyor. O halde nizam ancak, tek veli, koruyucu ve yardımcı­nın Allah olduğunu bilmekle tekrar sağlana­bilir (The Meaning of the Qur'an, c. IV, sh. 35).

İnsanların ibret alması için anlatılan bu tarihî olaylarda işaret edilen bir diğer önemli nokta şudur: Yeryüzünden birçok kavim gelip geç­miş fakat, ne acıdır ki, "yükselen kavim, yeri­ni aldığı çöken kavmin hatalarından ders al­mamaktadır. Kendilerinden önce zenginlik ve refah içinde yaşayan ve yeryüzüne hâkim olan insanların niçin tamamen mahvolup helak edildiğini ciddi bir şekilde düşünseler-di, sonrakiler için bu büyük bir yol gösterici olacaktı. Varılacak sonuç, helak olmalarına sebep olan hatalı düşünce ve amelleri onlara gösterecekti. Soma, kendilerinden öncekileri hatalarından dolayı cezalandıran Mutlak Hâkimin daima herşeye kadir ve kâinatın O'nun emrinde olduğunu, aynı hataları yap­maları hâlinde kendilerinin de cezalandınla-bileceğini anlayacaklardı."

Kur'ân göstermektedir ki, "İlahi Kanun'a gö­re, öncekilerin başından geçenlerden ders almayıp yanlış yollara sapan kavimlerin de çö­küşü kaçınılmazdır. Sonra, Allah, onların doğru düşünmelerine veya iyilerin nasihatla-nnı kabul etmelerine izin vermez. Bile bile gözlerini yuman kimseye, ışığın fayda ver­meyeceği âde tul laktandır; keza duymak iste­meyene de, birşeyin duyurulması mümkün değildir." (The Meaning ofthe Qur'an, c. IV, sh. 57).

Allah'ın Elçilerinin vazifesinin, insanları Hakka çağırmak ve bunu apaçık sözlerle be­yan etmek olduğu Kur'ân-ı Kerîm'in pekçok yerinde belirtilmiştir. Artık bunu kabul veya reddetmek her kavmin ve ferdin kendisine kalmıştır. Kabul ederlerse bunun meyvesini alacaklar, reddederlerse sonuçtaki azaba kat­lanacaklardır. "Peygamberin görevi sadece tebliğ etmektir." (5: 102).

Bu tarihî hadiselerde dikkati çeken bir diğer nokta, ilâhi Adaletin devamlı ve düzenli ola­rak işlediği hususudur. O insanlann etrafında bunun açık delilleri mevcuttur. İlahî adalet, hiç kimseye peygamberlerle yakınlıklarından veya kutsal yerlerin bekçiliğini yapmaların­dan yahut dinî, siyasî, iktisadî liderliklerin­den dolayı cezadan kurtulma hakkı tanıma­mıştır. Hz. Nuh'un duası oğlunu Tufandan koruyamamış, Hz. İbrahim'in yalvarması Hz. Lût'un kavmine yardım edememişti. Diğer yandan İlahî Adâalet, Hz. İbrahim'in doğrulu­ğundan dolayı onu mükâfatlandırmış ve mu­kaddes Filistin ülkesinde hüküm sürmüş olan İshak @'m neslinden gelen soyunu takdis et­miştir. Allah'ın Rasûlleri ve onlara tâbi olan­lar tasdik edilirken, Nûh, Hûd, Salih, Lût ve Şuayb @'m kavimleri gibi, Allah'ın Dinini reddedenler helak edilmişlerdir. Bu, İlâhî Adâlet'in Evrensel Kanunu'dur ve insanın yaradılışından beri, ve hatta belki ondan da önce, yeryüzünde bu Kanun işlemektedir. (The Meaning ofthe Qur'an, c. V, sh. 99).

Hz. Nuh'un zamanından sonra her kavime onları Allah'ın Dinine davet etmek üzere ar­ka arkaya peygamberler geldiğini ve redde­derlerse şiddetli azaba duçar kalacakları hususunda ikaz ettiklerini görmekteyiz. Fakat, çoğu alaya alıp reddederken pek azı onlara inanmıştır. Neticede, bu insanlar çeşitli felâketlerle helak olmuşlardır. Bu tarihî olay­larda, peygamberlerin bildirdiği, âhiretin ka­çınılmazlığım düşünenler için bir işaret bu­lunduğuna şüphe yoktur.

"Tarihin yalnızca hadiseler yığını olmayıp, aynı zamanda mantıklı sonuçlara ulaşma va­sıtası olduğu düşüncesiyle, tenkidi tahlilini yapanlar, toplumların yükseliş ve çöküşleri­nin düzenli bir sıra izlediğini göreceklerdir. Dahası, yükseliş ve çöküşün tabiî bir akış ile birtakım ahlâkî kurallara göre meydana gel­diği görülecektir. Bu, insanın, kâinatta ahlâkî kurallara göre hükmeden Yüce Yaratıcı'ya tâbi olduğunun açık bir delilidir. Allah, güzel ahlâk sahiplerini yükseltir, kötü ahlâklı olan­ları alçaltır. Sonra kötü ahlâk sahiplerine, du­rumlarını düzeltmeleri için mühlet verir. Eğer kötülüklerinde ısrarlı olur ve haddi aşarlarsa, başkaları için de ders olmak üzere onları helak eder. Bu olayların yeryüzünde düzenli devreler hâlinde meydana geldiği gerçeği, mükâfaat ve cezanın O'nun Hükümdarlığının daimi parçalan olduğu hususunda hiçbir şüp­he bırakmamaktadır.

Muhtelif topluluklara indirilen azaplar, adaleti bir nebze olsun yerine getirmesine rağmen, tam bir adalet için halâ bazı şeyleri icabettirdiğî görülmektedir. Çünkü böylece günahkârlar yalnız kendi işlediklerinin ceza­sını çekmişlerdir, kendilerinden sonra gelip onları kötü örnek alan ve izleyen toplulukla­rın işledikleri günahları değil— Tarih göster­mektedir ki, herşeyin karşılığını bulması ge­rekir; kendilerinden sonrakilere bıraktıkları kötü örnekten ötürü de onların ceza görmele­ri, adaletin bir gereğidir. Adalet ve sağduyu, herkesin yaptığının karşılığını alması için bu dünya hayatının bütünüyle yeniden ortaya konulmasını lüzumlu kılmaktadır. Bu yüz­den, âdil olan Yaratıcı tüm insanlan yeniden var edecektir. Bu hususta Rasullullah @ şöy­le buyurmaktadır: "Allah ve Rasûlünün tasvip etmediği bir yolu açan kimse, kendi me­suliyetinden hiç azaltılmaksızın, o yolu izle­yenlerin hepsinin günahından sorumlu tutula­caktır."

Bir başka hadislerinde de şöyle buyurmakta­dır: "Dünyanın herhangi bir yerinde haksız yere bir adam öldürüldüğünde, bu cinayetin suçundan bir pay da, kardeşini öldürerek ilk cinayeti işleyen Âdem oğlu (Kabil hesabı)na yazılır. Çünkü bu cinayeti âdet edenlerin ön­deri odur (kardeşi Habİl'i öldürmüştür)."

Burada açıkça görülmektedir ki, yanlış bir fi­kir başlatan, kötü bir çığır açan kişi ya da grup veyahut topluluk sadece kendi hatasın­dan sorumlu tutulmaz. Aynı zamanda, kendi­lerinden sonrakilere bıraktıkları kötü örnek­ten de hesaba çekilirler. Bu kötülük devam ettiği müddetçe, kendilerinden sonra gelenle­rin günahlarından bir pay da onlara yazılır. Bu, insanın işlediği iyi veya kötü amellerden dolayı şahsî sorumluluğunun yanısıra, bu amellerinin başkalarının hareketlerine olan tesirlerinden de hesaba çekileceğini göster­mektedir.

"Zerre miktarı İyliğin ve zerre miktarı kötülü­ğün dahi karşılığını alması gerektiğini düşü­nen herkes, başlangıçtan kıyamete değin bü­tün insanların hesaplarıyla birlikte bir araya getirilecekleri bir başka dünyanın şart olduğu lüzumu neticesine varacaktır. Orada, herşeyi Bilen ve herşeyden Haberdar olan bir Hâkim olacak ve adaleti yerine getirecektir. Adaletin bu dünyada hakkıyla yerini bulmadığı ve bu­lamayacağı apaçık bir gerçektir; bu yüzden bütün insanlığın tekrar bu gayeyle hayata döndürülmesi son derece gereklidir." (The Meaning of the Qur'an, c. V, sh. 107 ve c. IV, sh. 24-28).

 

KISIM 6

 

HZ. MUSA VE FİRAVUN

 

Musa @, Firavun'u ve halkını Allah'ın Dİ-ni'ne davet etmek için gönderilmiş, daveti reddederse İsrail oğullarını Firavun'un esare­tinden kurtarması İstenilmişti. Kur'ân, Musa @'ı ve Firavun ile arasındaki muhavereyi ge­niş olarak anlatır: "Musa dedi ki: 'Ey Fir'avn, ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Bana Allah'a karşı ancak gerçeği söylemek yaraşır. Size Rabb'inizden açık delü getirdim, artık İsrail oğullarını benimle gönder!' (Fir'avn) dedi: 'Eğer bir âyet (muci­ze) getirdiysen, hakikaten doğru söylüyorsan göster onu bakalım!' Bunun üzerine (Musa), asasını (yere) attı, birden o, açıkça bir ejderha (oluverdi). Ve elini (koltuğunun altından) çı­kardı, birden o, bakanlar için bembeyaz par­layan birşey oldu." (7: 104-108).

Yunus sûresinde, şöyle buyrulur: "Sonra on­ların ardmdan Musa ve Harun'u âyetlerimizle birlikte Fir'avun'a ve adamlarına gönderdik; böbürlendiler ve suç işleyen bir topluluk ol­dular. Onlara katımızdan gerçek (mucize) gelince: 'Bu, bu apaçık bir büyüdür.' dediler. Musa: 'Size gelen gerçek için (böyle) mi di­yorsunuz? Büyü müdür bu? Halbuki büyücü­ler iflah olmazlar.' dedi. Dediler ki: 'Sen bizi, babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden çeviresin de yeryüzünde büyüklük yalnız iki­nize kalsın diye mi bize geldin? Biz size ina-nanacak değiliz!" (10: 75-78).

İsrâ sûresinde şu ayetleri görmekteyiz: "An-dolsun, biz Musa'ya açık açık dokuz âyet (mucize) vermiştik. İşte İsrail oğullarına sor: O (Mûsâ) onlara gelmiş, Fir'avn ona: 'Ey Mûsâ! Ben seni büyülenmiş sanıyorum' de­mişti. (Mûsâ) dedi ki: '(Ey Fir'avn) bunları, ancak göklerin ve yerin Rabb'inin, (benim doğruluğumu gösteren) deliller olarak insan­lara indirdiğini pekâlâ bildin. Ey Fir'avn, ben de seni mahvolmuş görüyorum.' (Fir'avn) onları, o ülkeden sürüp çıkarmak istedi, biz de onu, yanındakilerle birlikte toptan boğ­duk." (17: 101-103).

Tâhâ suresinde ise şöyle buyrulmaktadır: "Fir'avn: 'Rabbiniz kim ey Musa?' dedi. (Mûsâ) : 'Rabbimiz, herşeye yaratılışım (var­lığını ve biçimini) verip sonra onu doğru yola ileten (yaratılış gayesine uygun yola yönel­tendir.' (Fir'avn): 'Peki, ya ilk nesillerin hâli ne olacak?' dedi. Dedi ki: 'Onların bilgisi Rabb'imin yanında bir kitapta (Levh-i Mah-fuzda)dır, Rabbim şaşmaz ve unutmaz.' O ki, yeri size beşik yaptı ve onda sizin için yollar açtı, gökten bir su indirdi. Onunla her çeşit bitkiden çiftler çıkardık. Yeyin, hayvanlarını­zı otlatın. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için işaretler vardır. Sizi ondan (yani yerden) ya­rattık, yine oraya döndüreceğiz ve bir kez da­ha ondan çıkaracağız." (20: 49-55 ve 26: 23-39).

Zuhruf sûresinde şu ayetleri görmekteyiz: "Andolsun biz Musa'yı da âyetlerimizle Fir'avn'a ve erkânına gönderdik: 'Ben âlemlerin Rabbinin elçisiyim' dedi. Onlara âyetlerimizi getirince bunlarla alay edip gülü-vermişlerdi. Onlara gösterdiğimiz her muci­ze, mutlaka ötekinden büyüktü. Belki döner­ler diye onları (kıtlık, tufan, çekirge gibi tür­lü) azab(lar) ile cezalandırdık. Bunun üzerine dediler ki: 'Ey büyücü, bizim için Rabbine dua et, sende bulunan ahdi yüzü hürmetine (bizi bağışlamasını dile), artık biz doğru yola geleceğiz!" (43: 46-49).

Eski Mısır hükümdarları, en büyük yönetici anlamına gelen Firavun ismiyle anılırlardı. Kur'ân'da anlatılan kıssalarda iki ayrı Fira-vun'un yer aldığı görülmektedir. Birisi, Hz, Mûsâ doğduğu vakit başta bulunan ve onu yanına alan Firavun, diğeri ise Hz. Musa'nın Allah'ın Dinine çağırdığı, boğulan Firavun. İlki, II. Ramses, diğeri ise Mineptah idi. Ar­keolojik bulgulara göre II. Ramses M.Ö. 1292'den 1225'e kadar hüküm sürmüştür. Fakat Yahudi kaynakları Hz. Musa'nın M.Ö. 1272'de vefat ettiğini bildirmektedir. Bu yüz­den bu tarihleri uzlaştırmak imkânsızdır, (The Meaning ofthe Qur'an, c. IV, sh. 59)

Yukarıdaki âyetlerin ışığında, şu noktalar dikkatle mütalaa edilmelidir:

1- Hz. Musa Firavun'a iki görevle gönderil­mişti. İlki, her peygamberin en önde ge­len misyonu olarak Firavun'u, İslâm'ı ka­bul ederek, Allah'a teslim olmaya davet etmekti. İkincisi de, Firavun'dan, esaret-liklerine son verip, tahakkümünü kaldır­ması ve İsrail oğullarını serbest bırakma­sını istemekti. Bu iki görevi Kur'ân bazen bir ve aynı yerde veya yeri geldikçe ayrı ayrı, [meselâ Yunus ûuresinin başında (10: 3-10) ve Nazi'ât sûresinde (79: 17-21)] zikreder.

2- Bu  iki  mucize,  Hz.  Musa'ya bütün kâinatın Hâkimi ve Yaratıcısı olan Al­lah'ın Elçisi olduğuna delil olarak veril­miştir.

3- Bu âyet veya mucizeleri, tabiatın fizikî kanunlarına göre açıklamaya kalkışan kimseler yanılmaktadırlar. Bu suretle on­lar Allah'ın Kitab'ına karşı şüpheci bir ta­vır takındıklarının farkında değildirler. Oysa, Kur'ân-ı Kerîm tabiatüstü bir olayı aktarmakta ve bunu Allah'ın bir âyeti ve peygamberliğin bir delili olarak ortaya koymaktadır. Bu yüzden, sıradan bir olay gibi açıklamak, aslında Kitab'a inanma­mak demektir. Böyle davranmakla bu kimseler, kendilerini gülünç duruma dü­şürürler. Bir yandan, sırf mucizelere yer verdiği için Kur'ân'a, Allah'ın bir kitabı olarak inanmazlarken, diğer yandan tabi­atüstü olayları ihtiva eden Kitab'a karşı besledikleri inançsızlıklarını da açıkça or­taya koyma cesaretini gösteremezler. Çünkü böyle bir hareket onları, mensup olduklarım iddia ettikleri dinin kendileri­ne sağlayacağı faydadan mahrum bıraka­cak ve birtakım dünyevî menfaatlerini de etkileyecektir.

Mucizeler sorusuna verilecek basit cevap şudur: Allah bu kâinatı belirli kurallar İçinde yaratmıştır ve İşleyişine bütünüyle hâkimdir. Hükümdarlığında her an emir­leri uygulanır ve dilerse dilediği anda kıs­men veya tamamen eşyayı şekillendirme­ye ve olayların akışını düzenlemeye tam olarak Kadir'dir. Dilemesiyle herhangi bir fizikî kuralını askıya alıp durdurabilir. Bu âyetler ve mucizeler O'nun, Rasûl-lerinin görevlerini desteklemek için bazen kullandığı devamlı otorite ve murakabesi­nin birer örnekleridir.

4- Hz. Mûsâ, Firavun'a karşı niçin ve nasıl bir tehdit oluşturmaktaydı ki, Firavun O'ndan böylesine korkuyor, rahatsız olu­yordu? Önceki peygamberlerin başların­dan geçen olaylarda da açıklandığı gibi, "Peygamberlik iddiası bizatihi Musa @'ın, siyasî yapı da dahil olmak üzere mevcut hayat sistemini baştan aşağı de­ğiştireceği anlamına geliyordu. Gerçek şu ki, âlemlerin Rabbinin Elçisi olduğunu iddia eden bir kişi, topyekûn İnsanların da kendisine uyması gerektiğini istemekte­dir. Çünkü âlemlerin Rabbinin elçisi dün­yaya sıradan biri ve başkalarına tâbi kişi olarak gelmez. Ancak idareci ve.hami olarak gelir. Çünkü bir kâfirin hâkimiye­tini tanımak ve ona tâbi olmak, peygam­berlik iddiasını boşa çıkarır. Hz. Musa'nın peygamberlik ilânını duydukları vakit Firavun ve çevresinin sosyal, siyasî ve kültürel ihtilâl tehdidini hisset­meleri bu yüzdendir. Tâhâ sûresinin şu ayeti, bu korkuyu açıkça yansıtmaktadır: "Musa ve Harun'u göstererek: 'Bu iki si­hirbaz, sihirleriyle sizi yurdunuzdan çı­karmak, sizin en üstün dininizi ortadan kaldırmak istiyorlar' dediler." (20: 63).

Firavun ve maiyeti, Hz. Musa'nın üstün şahsiyeti hakkında yeterli bilgiye sahipti­ler, onu yakından tanıyorlardı. Temiz ve güçlü bir karaktere sahip olduğunu ve do­ğuştan liderlik ve kumandanlık vasıflarım taşıdığını biliyorlardı. Bunun yanısıra, Talmud ve Yusifus kıssalarında anlatıldı­ğına göre, Hz. Mûsâ, çağının bütün ilim­lerini tahsil etmiş, savaş ve idarecilik hu­susunda tam manasıyla eğitilmişti. Çünkü içinde yetiştirildiği saray ailesi mensupla­rının bunları Öğrenmesinin elzem olduğu düşünülürdü. Bütün bunlardan başka, Medyen'de geçirdiği sekiz yıla yakın bir süre devam eden çölün zor şartlan da, sa­ray hayatının kolaylığını ve rahatlığını üstünden atmasına yardım etmişti. Bu yüzden, bu azametli, kararlı ve imanlı adam Firavun'un sarayında peygamberlik ilanıyla çıktığı zaman onlar, iddiasını bir kenara atıp ÖnemsememezIİk edemezler­di. İkinci olarak, Hz. Musa'nın mucizele­rini ve parlayan eli görünce dehşete dü­şüp, onun ardında gerçekten tabiatüstü bîr güç bulunduğunu kabul etmek zorunda kaldılar. Böylece, ona sihirbaz demeleri ile, aynı zamanda, kendilerini ülkeden sü­rüp çıkarabileceği korkusunu duymaları açık bir çelişki oluşturuyordu. Peygam­berlik alâmetlerinin daha ilk zuhurunda onlar şaşırmamış, hayrete düşmemişlerdi. Şayet onlar, gerçekten Hz. Musa'yı sihir­baz olmakla itham ederken samimi olsa­lardı, ondan bir devrim sâdır olacağını düşünmez ve onu bir tehlike saymazlardı. Çünkü sihir ile, dünyada hiçbir zaman devrim meydana gelmemiştir.

5-  Firavun'un maiyetinin bu sözleri (7: 111-112), onların İlâhî mucizenin neticesinde meydana gelen değişiklik ile sinirin tesiri arasındaki farkı ayirdedecek anlayışa sa­hiptiler. İlâhî mucizenin yaptığı değişikli­ğin gerçek, sihrin etkisinin ise bir aldat­maca olduğunu biliyorlardı. Hz. Musa'ya "Doğrusu bu usta bir sihirbazdır" (7: 109) diyerek peygamberliğini inkâr etmeye ça­lışmaları bu yüzdendir. Asâ'nın aslında yılana dönüşmediğini, sihir sebebiyle on­lara yılanmış gibi göründüğünü ve bunu ilâhî bir mucize olarak kabul etmeyecek­lerini söylemek istiyorlardı. "Bu yüzden, kafalarından bu olayın etkisini atmak için onlar Firavun'a, kendi sihirbazlarının da, ip ve sicim gibi şeyleri yılan şekline dö~ nüştürebildiklerini göstermek için mahir bütün sihirbazları toplamasını istediler" (The Meaning of the Qur'an, c. IV, sh. 58-61).

6- Bu zanları, Firavun'un ileri gelen sihir­bazlarının hareketleriyle de tamamen des­teklenmektedir. Yenilgilerinden sonra bu sihirbazlar "Musa @'ın yaptığının sihir olmayıp, bunun tamamen âlemlerin Rab-binin gücünün bir tezahürü olduğunu iti­raf ettiler. Buna hiçbir sihirin karşı gel­mesi mümkün değildi. Sihirbazların söy­lediklerinin bir kalemde silinip kenara atılır cinsten olmadığı açıktı. Çünkü bir şeyin sihir mî olup olmadığı kararını en iyi onlar verebilirdi. Bu yüzden sihirbaz­ların, Musa @'in yaptığının sihir olmadı­ğına şehadetinden sonra, Firavun ve adamlarının onu sihirbazlıkla itham etme­leri imkânsız hale geldi." (The Meaning of the Qur'an, c. IV, sh. 64).

7- Peygamberlik ilânını desteklemek için Hz.    Musa'ya    birçok    mucize    ve âyet/alâmet verildi ve Hz. Mûsâ bunların hep Rabbİnden olduğunu belirtti. Şurası apaçıktır ki Firavun milletinin önceden uyarıldığı ve Hz. Musa'nın isteğiyle Mı­sır'ın üzerine gelen çok sayıda belânın sihir veya başka bir şekilde insan tarafın­dan meydana getirilmesi imkânsızdı. O belâların şiddeti onları Mûsâ @'dan yar­dım istemeye zorladı, yardım ederse ona inanacaklarını söylediler:

"Üzerlerine azâb başlarına çökünce: 'Ey Mûsâ, dediler, bizim için Rabbine, sana verdiği söz yüzü hürmetine, dua et; eğer bizden azabı kaldınrsan, muhakkak sana inanacağız ve mutlaka İsrail oğullarını se­ninle beraber göndereceğiz!' Biz onlar­dan, geçirecekleri bir süreye kadar azabı kaldırınca, hemen yeminlerini bozmağa başladılar." (7: 134-135). Âyetlerde de ifade edildiği gibi, bu belâların göklerin ve yerin Rabbından başka birisi tarafın­dan gönderilmediğim tam olarak anlamış­lardı.

Fİravun'un "Rabbiniz kimdir?" (20: 49) sorusuna verdiği cevapta Hz. Musa, ona ve çevresindekilere mesajı iletebilmek için kısa, fakat anlamlı bir ifade kullandı. Rabbinin kim olduğunu uygun bir dille söylemekle kalmayıp, O'nun neden Rab olduğunu ve niçin O'ndan başka Rab bu­lunmadığını da açıkladı. Firavun ve ona tâbi olanların birer insan olarak Allah'a muhtaç olduklarım, O'nun kanunlarına göre işleyen vücudlannm yine O'nun izni olmaksızın bir an bile yaşamaları için lü­zumlu fonksiyonları yerine getiremeyece­ğini ortaya koydu. Böylece Fİravun'un rububiyet iddiası ve milletinin de onu rab olarak tanımalarının saçma ve ahmakça birşey olduğu ortaya çıkıyordu. Bunun yanısıra Hz. Musa, Fİravun'un inkâr ettiği peygamberlere olan ihtiyacı da ifade et­mek istiyordu. Allah, kâinatta bulunan herşeye yol gösterirken, insana yolunu bulmasında yardım etmemesi, bu ihtiya­cını karşılamaması düşünülemezdi. Hay­vanların içgüdüleri ile hareket etmesi sağ­lanırken, insanlara, bedenî ihtiyaçlarının dışında, peygamberler gönderilerek yol gösterilmiştir. Maddî ihtiyaçları için akıl ve İlim ile donatılıp tabiattan faydalanma­ları sağlanmış, fakat ahlakî ve ruhî yön­den yol göstermek için, Allah, ilk insan Hz. Âdem'in yeryüzüne indiğinden beri peygamberlerini göndermiştir.

Kur-'ân bu hususta Firavun ve kavminin dü­şüncelerini ayrıntılı olarak anlatmaktadır: "Fir'avn milletinin ileri gelenleri: 'Doğrusu bu bilgin bir sihirbazdır, sizi memleketiniz­den çıkarmak istiyor!' dediler. Fir'avn: 'Ne buyurursunuz?' dedi." (7: 109-110). Fİra­vun'un saltanatı ve zenginliği ile kibirlenmesi Kasas sûresinde aynen zikredilmektedir: "Fir'avn memleketin başına geçti ve halkım fırkalara ayırdı. İçlerinden bir topluluğu güç­süz bularak onların oğullarını boğazlıyor, ka­dınlarını sağ bırakıyordu; çünkü o, bozguncu­nun biriydi... Fir'avn: 'Ey ileri gelenler! Sizin benden başka bir tanrınız olduğunu bilmiyo­rum. Ey Hâmân! Benim için toprak üzerine bir ateş yak, tuğla hazırlayıp bana bir kule yap; çıkar belki Musa'nın tanrısını görürüm. Doğrusu onu yalancılardan sanıyorum' dedi. O ve askerleri, memlekette, haksız yere bü­yüklük tasladılar. Gerçekten Bize döndürül-meyeceklerini sandılar. Biz de, onu ve asker­lerini yakalayıp suya attık. Zâlimlerin sonu­nun nasıl olduğuna bir bak." (28: 4, 38-40).

"Sizin benden başka bir tanrınız olduğunu bilmiyorum" sözü. Firavun'un siyasî gücünü ve Mısır topraklarının sahibi olduğunu ifade etmektedir. Mısır'ın hükümdarı idi ve onun kanunları yürürlükteydi. Kendisini ülkenin mutlak ve en üst hâkimi olarak görüyordu. Ülkesinde ondan başka kimsenin sözü geç­mezdi. Kâinatın Rabb'inin Elçisi olduğunu öne süren Mûsâ @ da kim oluyordu ve "san­ki hükümdar o da, ben ona tâbiyim, gibi bana emirler veriyor" diyordu. Zuhruf suresinde bu hususta şöyle buyrulmaktadır: "Fir'avn kavminin içinde seslenip dedi ki: 'Ey kav­mim! Mısır mülkü ve şu altımdan akıp giden ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musu­nuz?" (43: 51). Kibir içindeki Firavun, Mûsâ @ hakkında küstah bir şekilde şöyle diyordu: "Yahut, ben, şu hakîr, nerdeyse söz anlatamayacak durumda olan kimseden daha üstün değil miyim?" (43: 52).

"Bu zihniyet, bugün uzaya Sputnik, Lunic ro­ketlerini gönderenlerin, bu araçların uzayda (hâşâ) 'Allah falan bulamadıklarını' sÖyleme-leriyle aynı zihniyette olduğunu sergilemek­tedir. İşte kadîm zamanların aptalı Firavun da Allah'ı çıktığı bir kulenin tepesinden görmek istemişti (28: 38). Bu, 3500 senedir sapık in­sanların kafa yapılarının hep aynı olduğunu göstermektedir. Onlara, kâinatın Rabbi olan Allah'ın göklerin üstünde bir yerde durduğu­nu kim söylemiştir ki, bu uçsuz bucaksız kâinatta, yeryüzünden birkaç milyon kilomet­re yüksekte O'nu görmezlerse bunun Al­lah'ın varolmadığına delil olduğunu öne sür­mektedirler." (The Meaning ofthe Qur'an, c. IX, sh. 95-96).

Zâriyât sûresinde, şöyle buyrulmaktadır: "Ona en büyük mucizeyi gösterdi. Fakat o, hemen yalanladı ve karşı geldi. Sonra (inkâr için) olanca çabasını göstererek sırtını döndü. Derhal (adamlarını) topladı ve (onlara) bağır­dı: 'Ben, sizin en yüce Rabbinizim!' dedi." (79: 20-24).

Bu âyetler, Firavun'un ve sahip oldukları güçleriyle kibirlenip Allah'ın Dinini redde­den bütün insanların mantığını ortaya koy­maktadır. Hz. Musa çok güzel bir şekilde Al­lah'ın. Dinini Firavun'a tebliğ etti ve iman et­mesini istedi. "De ki: '(Nasıl), arınmağa gön­lün var mı? Seni Rabbin(i bilmeğ)e ileteyim de O'ndan korkasın.' Ona büyük mucizeyi gösterdi. Fakat o, (Musa'yı) yalanladı, karşı geldi." (79: 18-21).

Allah, insanın doğru yolu bulması ve bu dün­yada ona sağladığı tabiat kaynaklarından kendi menfaati için yararlanması ve Allah'ın Dinine uyması için ardı ardına peygamberler göndermiştir. İlahî yolun ışığında insanın sağlam bir medeniyet kurması için tabiat güç­lerinin dizginlerine sahip olmasını sağlayacak akıl ve bilgi nimetleriyle donatmıştır. Hiç şüphesiz, insan, aklını kullanmış ve madde dünyasındaki bilgisini artırarak, maddî ya­şantısını daha iyi hâle getirmiştir. Ancak, kül­türel, sosyal, iktisadî ve siyasî yönlerden den­geli bir sisteme sahip olması için kendisine verilen ahlâk nizamına gereğince uymadığın­dan mutluluk ve huzuru kaybetmiştir.

Hz. Musa'nın başından geçen olaylara Kur'ân'ın bir çok yerinde temas edilmiştir. Bunun bir sebebi, Hz. Musa'nın ümmeti olan İsrail oğullarının Allah tarafından seçilmiş bir ümmet oluşu ve Hz. Muhammed @'in ümmetinden önce yeryüzünde hilafeân onla­ra verilmiş olmasıdır. Diğer bir sebebi de, Muhammed @'in ümmetine öncülük etmiş olmaları ve Kitab ümmetinden olarak onların hareket ve davranışlarından Muhammed @ ümmetinin çıkaracağı bir çok ders bulunmasidir. Başka bir sebep, bu insanların şehir ve kasabalarda yaşamış, çok ileri bir kültür ve medeniyet kurmuş olmalarıdır. Siyasî, sosyal ve iktisadî sistemleri ve toplumları, yapı, dü­zenleme ve görünüm olarak büyük bir geliş­me göstermişti. Tabiat kanunlarının işleyişini ve Önemini kavrama ve anlama yolunda iler­leme kaydetmiş, aynı zamanda kendilerinden önce gelen toplumlara göre bu dünyaya iliş­kin bilgileri bir hayli artmıştı.

Hz. Musa ile Firavun'un kıssası, önceki kıssa­lar gibi, insanlara şu gerçeği bildirmektedir: Allah'ın Dininden haberdar olan bir topluluk, onun icaplarını yerine getirmek zorundadır; yoksa, reddetmelerinin kötü akıbeti, onları beklemektedir. Allah tarafından geldiği apa­çık olan âyetleri inkâr etmekten daha büyük haksızlık olamaz ve bunların sihirle meydana gelebileceğini hiçbir akıl sahibinin öne sür­mesi mümkün değildir. Üstelik sihirbazların kendileri bu âyetlerin sihirle meydana gele­meyeceği gerçeğine şehadet ettikten sonra, artık bunları sihir diye reddetmek haksızlık­tan başka birşey değildir. (The Meaning of îhe Qur'an, c. IV. sh. 58-59).

Hz. Musa'nın getirdiği Hakikatin bâtılı gale­be çalmasıyla, sihirbazlar secdeye kapanıp şöyle dediler: "Âlemlerin Rabbine, Musa ve Harun'un Rabbine inandık!" (7: 120-122). Buna sinirlenen Firavun onları asıp kesmekle tehdit etti, fakat: "Onlar da: 'Doğrusu biz an­cak Rabbimize döneriz. Rabbimizin âyetleri gelince onlara inanmamızdan ötürü bizden öç alıyorsun. Rabbimiz! Bize sabır ver ve canı­mızı müslim olarak al' dediler." (7:125-126).

Sihirbazların sözleri ve Hz. Musa'nın Rabbi­ne imanıyla ilgili ifadeler, onların Allah'ın âyetlerinin önemini kavramış olduklarını açıkça göstermektedir. Sihirbazlar, Allah'ın Hakikatine ve O'nun insan ve dünya ile olan münasebetine dair doğru bilgilere sahip ol­muşlardı. Bu hayatın gerçeğini kavramakla birlikte, Musa aleyhisselâma yardım edeme­mişler, fakat getirdiği dini kabul edip, İman etmişlerdi.

Firavun onları acılı bir ölüm ile tehdit ettiği vakit verdikleri cevap çok manâlı ve düşün­dürücüdür: "Zararı yok, dediler, (nasıl olsa) biz Rabb'imize döneceğiz. Biz, inananların il­ki olmamızdan ötürü Rabb'imizin, hatalarımı­zı bağışlayacağını umarız." (26: 50-51).

Sihirleriyle atalar dinini güçlendirmek ve gü­venliğe erdirmek için çağrılan ve daha bir da­kika önce mükâfat için Firavun'un önünde eğilen aynı sihirbazlar şimdi öylesine cesaret­lenmiş ve ruhî asalet kazanmışlardı ki Fira­vun'un gücüne ve tehditlerine (7: 113-114) hiç aldırmıyor ve imanları uğrunda ölümü ve en ağır işkenceleri göze alabiliyorlardı. (The Meaning ofthe Qur'an, c. IV, sh. 64-65).

Sihirbazların Allah'a secde etmeleri hadisesi, bu yarışmayı seyretmeye gelen binlerce Mısırlı'mn önünde, Hz. Musa'nın yaptığı işin si­hirle hiçbir ilgisi bulunmadığının, ancak her-şeye kadir olan Allah'ın kudretinin bir teza­hürü olduğunun açık bir bildirişiydi. Mağlûp olduktan sonra, Firavun halâ inatla, bunun si­hirbazların bir oyunu olduğunda ısrar ediyor­du: "Doğrusu bu, halkı şehirden çıkarmak için düzdüğünüz bir hiledir." (7: 123). Tâhâ sûresinde, şöyle buyrulmaktadır: "Ben size izin vermeden mi O'na inandınız? Doğrusu size sihri öğreten büyüğünüz odur." (20: 71). Böylece, Firavun halkın sihirbazların, Hz. Musa'ya, gösterdiği mucizelerden ötürü de­ğil, yarışmadan önce iktidarı ele geçirmek ve nimetlerinden beraber faydalanmak için an­laştıkları için yenildiklerine inanmalarını sağ­lamaya çalışıyordu... Fakat sihirbazların böy­lesine korkunç tehditler karşısında bile inanç­larında sebat göstermeleri, Firavun'a karşı oyun oynadıkları suçlamasının asılsız oldu­ğunu ispatlamaktadır. Bu hâdise ayrıca, Mı­sırlıların çoktanrılı inançlarını kendi gözleri önüne serip Hz. Musa'nın getirdiği Din'in Hak olduğunu ispat ederek halkın zihnine yerleştirdi.

Her peygamberin halkıyla ilgili tarihî hadise­leri naklettikten sonra Kur'ân, Allah'ın her rasûlünü gönderişinde görülen genel ve yay­gın süreci açıklamaktadır: "Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek, onun halkını, yalvarıp yakarsınlar diye, mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmişızdır. Sonra kötülüğü değiş­tirip yerine iyilik getirdik de (İnsanlar) çoğal­dılar ve: 'Atalarımıza da darlık ve sevinç do­kunmuştu (onlar da üzüntülü ve sevinçli gün­ler geçirmişlerdi)?' dediler ve hemen onları, hiç farkında olmadıkları bir sırada ansızın ya­kaladık." (7: 94-95).

Bu genel kaideye göre, "Ne vakit bir rasûl gönderilmişse, Allah o halkın kibrini kırmak, tevazuyla daveti kabule hazır bir hale getir­mek için bir takım zorluklar ve felaketlerle etki eder. Bu sünnete uygun olarak, Allah, peygamberler gönderdiği kavimlere kıtlık ve hastalık göndermiş, onları çeşitli iktisadî dar-boğazlara sokmuş, savaşlarda yenilgilere ve buna benzer felaketlere uğratmıştır. Bütün bunlar, onların kibir ve gurularım kırmak, güç, kuvvet ve zenginliğe olan aşın güvenle­rini ve bağlılıklarını sarsmak içindir. Bu on­lara kendilerinin fevkinde, mukadderatlarını kontrol eden Yüce bir Kudretin olduğunu ikaz etmek içindir ki, bu sayede kalbleri, uya­rıları alıcı hâle gelsin ve Rablerinin Önünde diz çöksünler. Fakat bu usûl eğer Hakkı anla­maya yöneltmede onlar üzerinde muvaffak olmazsa, bu sefer de, o insanlar bolluk ve re­fah ile şımartılır. İşte bu hâl artık onların so­nunun başlangıcıdır. Kural olarak, sıkıntı ve felaketlere duçar olan bir topluluk, büyüyüp zenginleşmeye başladıklarında ise Rablerine minnet duymaktan kaçınırlar ve hatta eski günlerini sanki sıkıntılar hiç olmamış gibi unutup giderler. Sonra, içlerindeki sözde ay­dınlan hemen "bunda olağandışı birşey yok. Mukadderatın İyi ve kötü olayları hiçbir ahlakî değere bağlı olmadan meydana geldi­ğini tarih bize göstermektedir. Bu olaylar Al­lah'ın kontrolüne bağlı veya ahlâkî kanunlara uygun olarak ortaya çıkmamakta, aksine bü­tün bunlara, yani darlık, felaket veya refah ve bolluklara, 'tabiat' dediğimiz şey sebep ol­maktadır. Bu yüzdendir ki, bizden Önce ge­çenlerin de darlık ve bollukları yaşamış ol-duklannı tarih bize göstermektedir. Dolayı­sıyla bu olaylardan hareketle, herhangi bir ahlâkî ders çıkarmak ve sadece Allah'ın hu­zurunda boyun eğmek ve tevazu göstermek aklî yönden bir zaafın işaretidir ve bu gibi ta­vırlar düşünme yetersizliğinin bir sonucudur" gibi kendilerince mantıkî gerekçeler ileri sü­rerek halklannı kandınrlar.

Rasulullah @ aynı durumu bir hadis-i şerif-yerinde şöyle belirtmiştir: "Bir mü'minin darlığı, tüm kirlerden annıp bu azaptan kur­tulana kadar kendisini düzeltmesine yardım eder. Münafığın hali ise; sahibinin kendisini niçin bağladığını ve niçin çözdüğünü anlama-yıp aval aval bakan merkebe benzemektedir. Eğer bir topluluk, musibet ve dertlere duçar olduğunda bile   Allah'a yönelmiyorsa, ya da Allah rahmetini ve bereketini saçarken O'nu hatırlamıyor, ya da kendini ıslâh etmek için, hiç mi hiç gayret göstermiyorsa, onun fena akıbeti ve helâkî artık yakın ve kaçınılmaz­dır." (The Meaning ofthe Qur'an, c. IV, sh. 53-56).

Böylece Allah, insanları imtihan eder. Yolla­rını doğrultmaları, kendiliklerinden Hak Yol'a uymaları için onlara mühlet verir. Bu­na uyarlarsa insanlar sadece hayatlarında dengeyi kurup huzur içinde yaşamakla kal­maz, tabiatın imkânlarından âzâmî ölçüde faydalanıp, maddi refaha da ulaşırlar. Bir başka ifadeyle, insanlar eğer, Allah'ın Rasû-lüne itaat ederlerse, öte dünyanın olduğu ka­dar, bu dünyanın da nimetlerinden istifade edecek ve maddî, manevî zenginliğe sahip olacaklardır. İlk insan, Âdem aleyhisselâmın yaratılışından İtibaren, insanların doğru yolu bulmaları için Allah'ın rasûllerini gönderme­sinin sebebi, budur. Rasûller, insanların iç ve dış dünyalarını geliştirmeleri ve bunun sonu­cu olarak, kültür ve medeniyetlerini zengin­leştirip daha yükseğe çıkarmalarım sağlamak için onlara engin bir ilim getirmişlerdir. Ne yazık ki, insanoğlu maddenin somut dünyası­na söz geçirip sahip olduğu halde, ilahî Reh­berliği anlayıp takip etmekte başarısız kaldı­ğından, hayatında huzur ve sükûn duyamamaktadır.

 

KISIM 7

 

HZ. İSA VE İSRAİL OĞULLARI İLE SON TARTIŞMALAR

 

Her topluluğa birbiri ardınca gelen peygam­berler, kavimlerini Allah'ın Dini'ne çağırdı­lar. Fakat insanlardan çok azı Dini kabul etti, çoğu ise onlarla alay ederek reddetti. Pey­gamberler, getirdikleri dini açıkça ortaya koydular, insanları, peygamberliklerinin ger­çek olduğuna ikna etmek için mümkün olan bütün delilleri gösterdiler. Son delil de ortaya konulduktan sonra, onlar hala sapık yolların­da ısrar ettikleri vakit Allah'ın sözü yerine gelmiş oluyordu. Rasûller ve onlara tâbi olanlar kurtarılırken, inkarcılar, Allah'ın gön­derdiği azabla helak edildiler. Bu husus Kur'ân'ın pek çok âyetinde belirtilir: "Sen­den önce de peygamberlerle alay edilmişti.

Fakat onlardan alay edenleri, alay ettikleri gerçek kuşatıverdi. De ki: 'Yeryüzünde dola­şın da yalanlayanların sonu nasıl olmuş, gö­rün!" (6: 10-11). "Yeryüzünde gezmediler mi ki, kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna baksınlar ... Onlara da elçileri, de­lillerle gelmişti... Sonra kötülük edenlerin sonu çok kötü oldu. Çünkü Allah'ın âyetlerini yalanladılar. Ve onlarla alay edi­yorlardı." (30: 9-10).

Bir millet kendinden Öncekilerin tarihinden ve kalıntılarından ders almayıp, kendini dü­zeltmezse, o milletin çöküşü gerçekleşir, Sonra Allah, onların doğru düşünmelerine izin vermediği gibi, içlerindeki iyilerin yakar­masını da kabul etmez. Başka bir ifadeyle; cehaleti, peşin hükümleri, enaniyeti, nefsî ar­zulan gibi sebeplerle ve kasden Hakkı kabul etmeyi reddeden kimse, tecrübelerine veya iyiliğini dileyenlerin delillerine gözlerini ka­patarak hatasında ısrar eden bir inatçıdır. (The Meaning ofîhe Qur'an, c. IV, sh. 57).

Allah, ardı ardına rasûllerini göndererek doğ-ru yolu göstereceğine dair olan va'dini yerine getirmiştir. "Sonra biz, elçilerimizi ardı ardı­na gönderdik. Hangi ümmete peygamberleri geldiyse, onlar onu yalanladılar, biz de onları birbiri ardınca (yokluğa) yuvarladık ve hepsi­ni birer efsane yaptık. İnanmayan kavim, (rahmetten) ırak olsun!" (23: 44).

İnsanoğlu, müesseselerini kurup geliştirdiği, şehir ve kasabalarda yerleşik bir hayat sürme­ye başladığı zaman Allah, İbrahim aleyhisse-lâmı ve zürriyetini, küçük oğlu Hz. İshak ve torunu Hz. Yakub'u yeryüzünde insanları Doğru Yol'a çağırmaları için seçti. (44: 30-33 ve 2: 47).

İnsanlar, bir müddet doğru yolu takip ettiler, fakat daha sonraları sapıttılar. Allah ile olan ahitlerini ve yeryüzünde Allah'ın halifeleri olarak vazifelerini hatırlatmak üzere, içlerin­den Elçiler geldi. Fakat onlar bu nasihata ku­lak tıkadılar. Aynı şekilde, güçlü İslâm mer­kezlerini kuran Hz. Davud ve Hz. Süleyman gibi peygamberler geldi: Bir müddet doğru yoldan gittiler. Ancak bu güçlü şahsiyetler gittikten hemen sonra Allah'ın Dininden yüz çevirip, kendi heva ve heveslerine uyar oldu­lar. Kendilerinin Allah tarafından seçilmiş bir millet olduklarından o kadar emindiler ki, ar­tık küstahlaşarak Allah'ın rasûllerini öldür­mekte tereddüt bile göstermediler. Hz. Musa, onları Firavun'un esaretinden çıkarmıştı. Ay­rıca muhtelif vesilelerle onun açık mucizele­rine şehadet etmişlerdi. Buna rağmen, bile bi­le kötü ameller işlemek ve Allah'a ortak koş­makla Hz. Musa'yı incitiyorlardı (33: 69). Çoğu defa cezalandırılıp, yollarını düzeltme­dikleri takdirde, kendilerini bekleyen kötü akibet ile ikaz edildiler. Fakat onlar, Allah'ın Rasullerine karşı küstahça davranışlarını sür­dürdüler. (7: 166; 2: 74; 6: 43 ve 5: 14).

 

Hz. İsa Ve Tebligatı

 

Daha sonra Allahu Teâlâ, inkârı mümkün ol­mayacak açık âyet(alâmet)lerle İsa @'ı gön­derdi. Hz. İsa'nın doğumu, başhbaşına bir mucizeydi ve onun hak peygamberliğinde asla şüpheleri olmayacak İsrail oğullarına bir işaretti. Buna rağmen onu reddettiler. Daha önceki peygamberler tarafından gösterilme­yen mucizeleri gösterdiği halde, bunları hiç kaale almayarak düşmanlıklarını sürdürdü­ler. Sonunda Filistin'deki Roma Devletinin görevlileriyle birlik olup, onu katletmeye kal­kışarak kendi mezarlarını kendileri kazdılar. Ancak Allah, elçisi ve peygamberi İsa @'ı Romalıların da, onların da ellerinden kurtardı ve İsrail oğullarının içindeki kötü amel sahip­lerine şiddetli bir azâb gönderdi. (7: 162; 2: 65-66).

Israrla Allah'ın rasullerine karşı gelmeye ve onlara zulmetmeye devam ettiler. Hatta bazı­larını Öldürdüler. Hz. İsa'yı öldürmek için el­lerinden geleni yaptılar.

Oysa, İsa aleyhisselâm onları ikna etmek ve düşündürmek için birçok mucizeler göster­mişti. Aslında bu mucizelerin maksadı, hakikati düşünüp kavramalarını ve Doğru Yol*a gelmelerini sağlamak üzere onların son ümit­leriydi. Fakat onlar, daha da küstahlaştılar ve günahlarına devam ettiler. Önce Davud @, sonra İsa @, bu haksızlık ve günahta aşın git­melerinden ötürü onları lânetlemiştir: 'İsrail oğullarından inkâr edenler, Davud'un ve Meryem oğlu İsa'nın diliyle lanetlenmişlerdi. Bu, başkaldırmaları ve aşın gitmelerindendi. Birbirlerinin yaptıkları fenalıklara mâni ol­muyorlardı. Yapmakta oldukları ne kötü idi!" (5: 81). {Mezmurlar 10 ve 50, ve Matta 23).

Yine Mâide sûresinde şöyle buyruluyor: "Andolsun ki İsrail oğullarından söz aldık ve onlara peygamberler gönderdik. Nefislerinin hoşlanmadığı bir şeyle onlara gelen her pey­gamberin bir kısmını yalanlar ve bir kısmını da öldürürlerdi. Bir fitne kopmayacağını san­dılar, körleştiler, sağırlaştılar; sonra Allah tevbelerini kabul etti, yine de çoğu körleştiler ve sağırlaştılar. Allah, İşlediklerini görür." (5: 70-71)

Kâinatın Rabbi tarafından Hz. Musa'ya ve Hz. İsa'ya verilen açık âyetleri inkâr edenle­rin durumu tarihî bir tesadüf veya açık bir de­lil olarak görülebilir. Musa @, Firavun'a ve kavmine sağlam deliller göstermişti, fakat onlar hepsini reddederek Allah'a ve Rasûlüne isyan ettiler (7: 130-135; 17: 101-102); aynı şekilde, İsrail oğullanın inandırmak için bü­tün âyetleri gösterdi. Allah birbiri ardına ni­metlerini yağdırdı ve onları Firavun'un elin­den kurtardı. Fakat onlar, yine de kötülükleri­ne devam ettiler, Allah'ın Emrini alaya alıp karşı koydular (7: 138, 148; 2: 83-96, 100; 5: 13 ve 2: 47-59, 60-61). Firavun ve ona uyan­lar, inkârcilıklanndan dolayı boğularak ceza­landırılmıştır (7: 136). İsrail oğullan, Allah'a ve Rasûlüne itaat etmedikleri ve cinayetler iş­ledikleri için birçok kez azaba uğratılmıştır (2: 59; 61, 65-66, 90 ve 5:14), fakat, çoğu yi­ne de sapıklıklarına devam etmişlerdir. Daha önce açıklandığı gibi, Hz. Dâvud ve Hz. İsa bu hâllerinden Ötürü onlara lanet etmişlerdir.

İsa @ onları Allah'ın Dinine şöyle çağırdı: "Sîze hikmetle ve ayrılığa düştüğünüz şeyle­rin bir kısmını açıklamak üzere geldim. Al­lah'a karşı gelmekten sakının, bana itaat edin. Doğrusu Allah benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir, artık O'na kulluk edin, bu, doğ­ru yoldur." (43: 63-64 ve 5: 49). Allah'tan gelen, açık ve mübeyyen âyetleri gösterdi: "...Ben size Rabbinizden bir mucize getir­dim: Ben çamurdan kuş şeklinde bir şey ya­par, ona üflerim, Allah'ın izniyle hemen kuş oluverir; körü ve alacalıyı iyileştiririm; Al­lah'ın İzniyle ölüleri diriltirim; evlerinizde ne yeyip, ne biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer inanıcı iseniz elbette bunda sizin için bir ibret vardır." (3: 49).

Bu sözlerle İsa @, bu mucizelerinin peygam­berliğini ispatlamak için yeterli olduğunu vurguladı. Bunun başka bir delili şuydu: Hz, İsa, yeni bir din getirmiyor, onları İbrahim @'ın dinine çağırıyordu. İsa @'ın, İbrahim @, Musa @ ve diğer peygamberlerin getirdi­ği aynı dini öğrettiği gerçeği, bugün varolan İnciller tarafından da teyid edilmektedir: "Sanmayın ki, ben şeriati yahut peygamberle­ri yıkmağa geldim; ben yıkmağa değil, fakat tamam etmeğe geldim." (Matta, 5: 17). Yine Matta'da şunları görüyoruz, "Ve Ferisîler, İsa'nın Sadukîleri susturduğunu işittikleri za­man, bir araya toplandılar. Onlardan bir fa-kih, İsa'yı deneyerek ondan sordu: Ey Mual­lim, şeriatte büyük emir hangisidir? İsa ona dedi: 'Allah'ın Rabbi bütün yüreğinle, bütün canınla bütün fikrinle seveceksin.' Büyük ve birinci emir budur. Ve buna benzeyen ikinci­si şudur: 'Komşunu kendin gibi seveceksin.' Bütün şeriat ve peygamberler bu iki emre bağlıdır." (Matta, 22: 34-40).

Bir keresinde Hz. İsa havarilerine şöyle dedi: "Yazıcılar ve Ferisîler Musa'nın kürsüsünde otururlar; bundan dolayı size söyledikleri bü­tün şeyleri yapın ve tutun; fakat onların işle­rine göre yapmayın; çünkü söylerler, ve yapmazlar." (Matta, 23: 2-3).

Hiç şüphe yok ki, Hz. İsa'nın tebligatı, Al­lah'ın diğer bütün peygamberlerinin öğretile-riyle aynıydı; bütün insanların itaat ve teslim olması gereken mutlak hâkimiyet tamamiyle Allah'a aittir. Bütün sosyal ve ahlâkî sistem­ler bu hakikati esas almalıdır. Mevcut İncil­ler, Kur'ân-ı Kerîm de belirtildiği kadarıyla, İsa aleyhisselâmın görevini, açık ve kesin bir şekilde ortaya koyar. Hz. İsa'nın, insanların yalnızca Allah'a ibadet etmesi gerektiğinde ısrarı, bu İndilerde tekrar tekrar belirtilmek­tedir. Matta'da şu sözleri yer almaktadır: "O zaman İsa ona (İblis'e) dedi: Çekil, Şeytan. Çünkü: 'Rab Allah'ına tapınacak, ve yalnız ona kulluk edeceksin,' diye yazılmıştır." (Matta, 4: 10).

Hz. İsa, buna yalnız inanmakla kalmamış, bütün gayretinin nihaî hedefi yapmış ve tüm kâinat nasıl O'nun fizik kanunlarına boyun eğiyorsa, insanların da, Allah'ın kanununa itaat etmesi için çok uğraşmıştır. Rabb'in du­asında şu sözleri görmekteyiz: "Gökte olduğun gibi yerde de senin iraden olsun." (Mat­ta, 6: 10).

İsa @'ın kendisini daima bir peygamber ve Allah'ın bir elçisi olarak sunduğunu ve insan­ları, diğer bütün peygamberler gibi, kendisine bu doğrultuda tâbi olmaya davet ettiğini bazı kendi sözleri de destekler. O, doğduğu yer olan Nasıra (Nazareth)'da tebliğe başladığın­da, kendi halkı ve yakınları O'na karşı çıktı­lar ve Matta, Luka ve Markos İncillerine göre İsa@ şöyle demiştir: "Hiçbir peygamber ken­di memleketinde kabul görmez."

Düşmanları onu öldürmek için Kudüste komplo hazırlamaya başladığı ve onu seven­lerin bir başka yere gitmesini tavsiye ettiğin­de: "... bir peygamberin Yeruşalim'den dı-şarda öldürülmesi olamaz." (Luka, 13: 33) dedi.

İsa aleyhisselâmın Kudüs'e girişi şöyle anla­tılmaktadır: "Ve artık oraya yaklaştığı zaman Zeytinlik dağının inişinde, bütün şakirtlerin kalabalığı görmüş oldukları bütün kudret iş­lerinden dolayı sevinerek yüksek sesle Allah'a hamdetmeğe başladılar. Ve kalabalık içindeki Ferisîlerin bazıları İsa'ya; muallim, şakirtlerini azarla, dediler. İsa da cevap verip dedi: Size derim ki, eğer bunlar susarlarsa, taşlar bağıracaktır." (Luka, 19: 37-40).

Hz. İsa'nın, Allah'ın Kanunu'na uyduğu ve insanları da beşer yapısı kanunlara değil, aynı ilahî kanunlara uymaya çağırdığı gerçeği, Markos ve Matta'da da aşikârdır. Markos'ta şunları görmekteyiz: "Ferîsiler ile yazıcılar ona sordular: Şakirtlerin niçin ihtiyarların ananesine göre yürümüyorlar, ve murdar el­lerle ekmeklerini yiyorlar? onlara dedi; İşaya siz ikiyüzlülerden ötürü iyi peygamberlik et­miştir, nasıl ki yazılmıştır: 'Bu kavim dudak­ları ile beni sayarlar, fakat onların yüreği benden uzaktır. Ve talimat olarak insan emir­lerini öğretip, boş yere bana taparlar.' Siz Al­lah'ın emrini bırakıp insanların ananesini tu­tuyorsunuz. Ve onlara dedi: Kendi ananenizi tutmak için Allah'ın emrini ne güzel reddedersiniz! Zira Musa demiştir: 'Babana, anana hürmet et' ve: 'Babaya yahut anaya kötü söy-liyen mutlaka öldürülsün.' Fakat siz dersiniz: Eğer bir adam babasına yahut anasına: 'Ben­den sana faide olacak şey kurbandır, yani, vakfedilmiştir, derse, artık babasına anasına hiçbirşey yapmaya onu bırakmazsınız. Böy­lece naklettiğiniz ananenizle Allah'ın kelâmı­nı bozarsınız, ve bunun gibi çok şeyler yapar­sınız." (Markos, 7: 5-13).

Bu İndilerden alınan referanslar aynı zaman­da, İsa @'m Allah'ın bir peygamberi olduğu­nu ve havarileri ile zamanındaki diğer insan­ların onu bilip öylece tanıdığını ve onun, dai­ma insanları yalnız bir olan Allah'a ibadet et­meye çağırdığını, ortaya koymaktadır. Kendi­sinin Allah tarafından gönderildiğini, bütün âyetlerin Allah tarafından olduğunu ispatla­mak için, Allah'ın Emriyle, daha Önce hiçbir peygamberin göstermediği mucizeler göster­miştir. Fakat onu inkâr ederek karşı geldiler. Kur'ân'ın ifadesiyle: "Fakat hile yaptılar, Al­lah da onları cezalandırdı. Allah, hile yapan­ların cezasını en iyi verendir. Allah demişti ki: 'Ey İsa! Ben seni eceline yetireceğim, se­ni Kendime yükselteceğim, inkâr edenlerden seni tertemiz ayıracağım." (3: 54-55). Bütün bu deliller, İsa aleyhisselâma ulûhiyyet veren Hıristiyan inancının savunulmasının imkân­sızlığını ispatlamaktadır. Kur'ân bu inancı reddeder. İncil de, geçen yüzyıllar içinde tah­rif edilmiş olmasına rağmen dağınık bölüm­lerinde, okyanustaki inciler misalî, İsa @' m gerçek Tevhid İnancını Öğrettiğini ortaya koymaktadır. Hıristiyanlar arasında bu yanlış inancın yayılmasına sebep olan üç etkenin açıklanması bu yanlış anlamayı vuzuha ka­vuşturacaktır.

1- Hz. İsa'nın mucizevî doğumu: Kur'ân bu­nu teyid eder ve İsa @'m babasız olarak doğuşunun sadece Allah'ın sonsuz Kud-reti'nin bir tezahürü olduğunu, gayet açık bir şekilde ortaya koyar. O, İsa @'ın ba­basız yaratılmasından daha zor olan Âdem @'ı hiç yoktan varetmiştir (3: 59).

Allah, dilediği şekilde herşeyi yaratmaya muktedirdir. Bu yüzden, Hz. İsa'nın mucizevî doğumu, onu ilâh mertebesine yükseltmeye veya ulûhiyete ortak koşma­ya bir sebep teşkil etmez.

2- Hz. İsa'nın şaşırtıcı mucizeleri: Kur'ân, İsa @'m bütün mucizelerini doğrular, fa­kat bütün bu mucizelerin, Allah'ın rasulü olarak, O'nun izni ve emri ile meydana getirildiğini vurgular. Bu yüzden, İsa@'i Allah'a ortak koşmanın hiçbir temeli yoktur. Çünkü, İsa @'dan önce, diğer peygamberler ve Musa @ tarafından da birçok mucize gösterilmişti.

3- Hz. İsa'nın göğe çekilmesi: Kur'ân, Hı­ristiyanlıktaki İsa @'ın göğe çekilmesi inancını reddetmez. Bu inanç tamamıyla asılsız olsaydı, Kur'ân onu basitçe redde­debilir ve meseleyi hallederdi. Fakat böy­le yapılmamış ve en azından bu inanca destek veren ifadeler kullanılmıştır. Ayrıca, İsa @ 'in katledildiği veya çarmıha ge­rildiğini reddeder (4: 157). {The Meaning ofthe Qur'an, c. II, sn. 31-35).

Allah tarafından İsa @'a verilmiş olan bu üs­tün vasıflara rağmen, onu ilah mertebesine yükseltip, Allah'a ortak koşarak ona ibadet etmenin mâkul bir temeli yoktur. O, kendin­den önceki peygamberler gibi bir peygamber­di ve vazifesi öteki peygamberlerinkinin aynı idi. Yaratanın yeryüzünde bir elçisi olan hiç­bir peygamberin, Allah'ın Dini'ni yaymak ve insanları O'na âsi olmaktan, O'na ortak koş­maktan men etmekten başka bir görevi ola­maz. Çünkü, vazifeleri ve maksatları, İnsan­ları, Kâdir-i Mutlak olan Allah'a teslim olup, O'na itaat etmeye ve yalnız O'na ibadete ça­ğırmaktadır {The Meaning of the Qur'an, c. II, sh. 32).

Âyette (3: 55) muteveffi kelimesinin kullanıl­ması çok anlamlıdır. "Almak," "çıkarmak" ve "ruhu kabzetmek" anlamlarına gelir. An­cak burada "görevinden geri çağırmak" ma­nasına geldiği görülmektedir. Ebu'1-A'la Mevdûdî'ye göre, İsrail oğulları getirdiği açık âyetlere/mucizelere rağmen onu reddet­miş oldukları için, Allah, elçisi İsa aley-hisselâmı görevinden geri çağırmıştır. İsrail oğullan, defalarca ikaz edildikleri ve felâketlere uğratıldıkları hâlde, yüzyıllardır Allah'a isyana devam etmekteydiler. Millet olarak, hızla kötüleşiyorlardı. Birbiri ardına birçok peygamberi katletmişler ve kendilerini Doğru Yol'a çağırma cesaretini gösteren her iyi insanın, kanını isteyecek kadar küstahlaş-mışlardı. Onlara, Hakk'a dönmeleri için son bir şans vermek üzere Allah, bir defada ve aynı zaman içerisinde, içlerinden iki büyük peygamber gönderdi. Bu peygamberler ken­dilerinin Allah tarafından gönderildiğine de­lalet eden öylesine açık âyetlerle gelmişlerdi ki, onları ancak Hakk'a karşı önyargılı, gözü kapalı ve doğru yoldan sapmış kimseler red­dedebilirdi. İsrailoğullan bu son şanslarını da kaybettiler. Çünkü onlar daveti reddetmekle kalmayıp, bir rakkasenin isteğiyle Hz. Yahya @ gibi büyük bir peygamberin başını kesti­ler. Yine onlardan Ferisîler ve Hâkimler komplo hazırladılar ve İsa aleyhisselâma Roma Hükümeti tarafından bir şans daha ve­rilmesine değmeyecek kadar inatçı oldukları­nı ispatlamış oldular. Bu yüzden Allah da, peygamberi Hz. İsa'yı geri çağırdı ve İsrail oğullarını, kıyamet gününe kadar rezil ve aşağı bir hayat ile cezalandırdı (The Meaning ofthe Qufan, c. II, sh. 34).

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

TARİH BOYUNCA DİN VE ŞERİAT

 

Giriş

 

Allah'ın Rasûlü Hz. Muhammed @'e, insan­ların ahlâkî ve ruhî eğitimi, arınması ve ge­lişmesi İçin, Allah tarafından şeriat (hayat ni­zamı) verildi. Bu, insanların, ahlaken ve ru­hen eğitilerek, doğru yolun dışında kalan sos­yal, maddî veya siyasî herhangi bir tesirin iğ-va edemeyeceği bir seviyeye yükselmelerini sağlayacak bir nizam idi. Bu rehberliğin ışı­ğında Peygamber @, ahlâkî ve ruhî mükem­melliğe erişen ve aynı zamanda, kısa bir süre içinde maddî refah ve diğer güçlere karşı siyasî üstünlük elde eden bir millet meydana getirdi.

Hz. Peygamber @, insan hayatında bilginin Önemi üzerinde durarak; vahyî bilginin (§eri-at) ahlâkî ve ruhî idraki yükselteceğini, buna karşılık çevre bilgisinin (ilim), insanları bi­limsel bilgi ve orijinal düşüncede ileri kılaca­ğını işaret etti. Ayrıca, hayata dengeli yaklaşı­mın, toplumda, bütün toplum açısından oldu­ğu kadar, fertler için de iyilik ve adaletin tesisine yardımcı olmakla kalmayacağını, aynı zamanda sosyal sistemdeki istikrarın ve in­sanlar için emniyet ve huzurun da teminatı olduğunu vurguladı.

Bunun yanında O, hâkimiyetin tamamen, kâinatın yaratıcısı ve hâkimi Allah'a ait oldu­ğu ve herkes için iyilik, fazilet ve adalet üze­rine bina edilmiş bir yönetim biçimini de ihti­va eden mükemmel bir sosyal sistem oluştur­du. Bu sistem, yedi temel prensip üzerine oturtulmuştur:

1- İlâhî kanunların hâkimi­yeti;

2- İnsanlar arasında adalet;

3- Bütün vatandaşların eşitliği;

4- Bütün devlet mese­lelerinde istişare (ğûrâ);

5- Doğru davranış­larında otoriteye itaat {ma'ruj);

6- Herkes için iyiliği {ma'ruf) emr ve kötülüğü {mün-ker) men hak ve vazifesi ve

7- Makam İstek ve hırsının yasak olması.

Bu; renk, ırk, inanç ve milliyetine bakılmak­sızın insanlara eşit muamele edildiği, hakların ve özgürlüklerin kesin bir şekilde kanun temi­natı altında bulunduğu âdil ve faziletli bir sistemdi.

Peygamber @'den sonra gelen Hulefa-i Râşidînin herbiri, inandıkları ve insanlara tav­siye ettikleri şeyleri kendi nefslerinde yaşadı­lar ve valilerine, yüksek dereceli memurları­na, insanların iyiliği için adaletle davranmala­rını emrettiler. Böylece, âdil ve dürüst bir ha­yat nizamı ve yönetim şekli bu halifeler döne­minde en iyi bir şekilde hayata geçirildi.

Fakat Hulefa-i Râşidînden sonra İslâm toplu­mu, zaman içinde bu temel vasfını kaybetti ve saltanata dönüştü.

İlk temel değişiklik, halifeliğin halkın istek ve rızasından bağımsız hale gelip monarşiye dönüşmesiyle birlikte, istişare şeklindeki meşrutî prensipte meydana geldi.

İkinci değişiklik, halifelerin hayat tarzlarında meydana geldi. Halifeler, Allah Rasûlü'nün ve onun Hulefa-i Râşidînin hayat tarzlarını terkederek, Kayser ve Kisra'nm (kralların) hayat tarzını benimsediler.

Üçüncü değişiklik, insanlar için kullanılmak üzere Allah'tan bir emanet olan kamu hazine­sinin (Beytülmal) yapısı ve kullanılışında ortaya çıktı. Beytülmal artık, sultanın ve hanedanın mülkü haline geldi.

Dördüncü değişiklik, ifade hürriyetinin son bulması idi.

Ortadan kalkan beşinci prensip, hâkimlerin {Kadı) yönetimden bağımsızlığı oldu. Bu, muttaki ve dürüst insanların, monarşi devrin­de hiçbir devlet makamını kabul etmeyişleri­nin sebeplerinden birisi idi.

Altıncı prensip olan istişarenin yerini istibdat ve zulüm aldı. Dürüst ve inançlı kimseler hü­kümdarın etrafından uzaklaşmaya başladılar.

 

KISIM 1

 

HZ. PEYGAMBER @ ZAMANINDA DÎN VE ŞERİAT

 

Peygamber Hz. Muhammed @, insanları Rabbinin isteğine göre yönlendirmek üzere, Allah tarafından doğru yola (şeriat) iletildi (45:18) ve bunun Allah indinde yegâne doğru yol olduğu hususunda kendisine teminat ve­rildi (3: 19). Bu teminatın ardından Hz. Pey­gamber @'e, Allah'ın, kendi üzerindeki ni­metlerinin tamamlanarak dinin kemale erdi­rildiği ve insanlık için yegâne hayat tarzı ola­rak seçildiği bildirildi. Hz. Peygamber @; bu hayat tarzım, gerek sözle gerek davranışlarıy­la, elinden geldiğince insanlara tebliğ etti ve insanların zihinlerinde hiçbir konuda şüpheye yer bırakmadı. Bu durum, Veda Haccındaki hutbesiyle teyid edildi. Bu hitabında Peygam­ber @ şöyle diyordu:

"Ey Mü'minler! Size bir emânet bırakıyorum ki, siz ona sıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşır­mazsınız. O emânet Allah'ın kitabı Kur'ân1 dır." (Müslim, Nevevî). Daha sonra Rasûlul-lah @ o muazzam halk kütlesine: "Ey Nâs! Yarın beni sizden soracaklar, ne dersiniz?" diye sordu. Hepsi: "Allah'ın asaletini tebliğ ettin; risâlet vazifeni îfâ ettin, bize vasiyet ve nasîhatta bulundun! diye şehadet ederiz" de­diler. Rasûlullah @ mübarek şehadet parma­ğını göğe doğru kaldırarak, sonra da cemâat üzerine çevirip İndirerek üç kere: "Şâhid ol yâ Rab! Şâhid ol yâ Rab! Şâhid ol yâ Rab! " buyurdu (Müslim).

Vahyin muhatabı ve Allah'ın yeryüzündeki rasûlü ve halîfesi olarak Peygamber©, İnsan­lığın manevî ve siyasî liderliğini şahsında bir­leştirmişti. Böylece onların, ruhî olgunluk ya­nında, dünyada siyasî hâkimiyet elde etmele­rini de sağladı. Diğer bir ifadeyle O, Allah yolunun yeryüzündeki gerçek ve mükemmel temsilcisi idi. İnsanlara takip etmeleri gereken yolun vasfım, sahasını ve gereklerini söz­leri ve davranışlarıyla gösterdi. Bu yüzden, Hakikat yolu ile ilgili her türlü şüphe, istif­ham ve problemlerde Allah'ın Kitab'ına ve Rasûlü'nün Sünnetine başvurulmalıdır.

Hz. Peygamber @, insanların ruhî eğitimi, arınması ve ilerlemesi için şeriat ı getirmişti. Böylece insanlar, manen ve ruhen eğitilerek, doğru yoldan, herhangi bir sosyal, maddî ve­ya siyasî etki tarafından iğva edilemeyecek yürsek bir dereceye erişebileceklerdi. Bu, Al­lah'ın nebilerinin başlıca fonksiyonlarından biri idi ve Muhammed @'e bu vazife şu söz­lerle yüklenmişti: "Nitekim kendi içinizden, size ayetlerimizi okuyan, sizi (kötülüklerden) arındıran, size Kitap ve hikmeti ve size bil­mediklerinizi öğreten bir elçi gönderdik." (2: 151). Bu eğitim arınma, kitap ve hikmet öğ­renme gerçekten, İslâm'ın neferlerinin görev İri Kûfî tarzıyla istinsah edilen Kur'ân'dan Bakara sûresine ait bir sahife. AIİ b. Ahmed el-Verrak. Kayrevan, 1020. ve sorumluluklarını yerine getirebilmelerini mümkün kılacak eğitim ve öğrenimlerinin te­melini oluşturmaktaydı. Dünyaya ilâhî emir­lere uygun olarak, siyasî liderliğin yanında ruhanî olarak da, etkin bir biçimde liderlik yapmak gibi güç bir görevi yerine getirebil­meleri için, bu zorlu eğitimden geçmeleri ge­rekiyordu. Rasûlullah @ bu sorumluluğu yüklenerek üzerine düşeni en iyi şekilde yeri­ne getirdi. O, Allah'tan bir elçi ve rehber ol­manın yanında, bir komutan, devlet adamı ve hâkim idi ve bütün bu vazifeleri eşine rastlan­ması mümkün olmayan bir tarzda gerçekleş­tirdi. Ahlaken ve ruhen en yüksek seviyeye erişmiş ve aynı zamanda, kısa süre içinde, bü­tün diğer güçlere karşı siyasî üstünlük elde et­miş bir ümmet meydana getirdi.

O'nun peygamberliğinin bir başka yönü de, ilim ile donatılmış oluşuydu. Bu İlim, kendi­sinden sonra, takipçilerine geçti. Rasûlullah @, daima doğruyu konuşmak ve ilmin ışığın­da hareket etmek gerektiğini, aksı halde, insa­nın kendisini, karanlığın ve unutulmuşluğun vadisinde bulacağını ısrarla söylüyordu. Doğ­ru davranmanın ilk şartı, bu davranışın zan ve tahmine değil, gerçek bilgiye dayanması idi. Kur'ân da bu gerçeğe işaret etmekte ve insan­lara, çoğunluğu oluştursalar bile zanla hareket edenlerin peşinden gitmemelerini tavsiye et­mektedir: "(De ki) yanınızda bize çıkarıp gös­tereceğiniz bir bilgi var mı? Siz sadece zanna uyuyorsunuz ve siz sadece saçmalıyorsunuz." (6:148)

Hakikate karşı çıkanlar, ilim sahibi olamaz, sadece gerçek hayatta hiçbir faydası olmayan saçma fikirlere sahip olurlar. "Onların çoğu zandan başka bir şeye uymuyorlar. Zan ise gerçekten hiçbir şey kazandırmaz." (10:36). Kur'ân'm bu âyeti; ilme değil, insanların bazı çürümüş kemiklerin toplanmasından (arkeo­loji) veya atalarının mirasından elde ettikleri zanna, heva ve heveslerine uygun bilgilere dayanan felsefeleri, ideolojileri ve dinî akideleri yermektedir. Câsiye süresindeki âyette insanların sadece zanlarına dayanarak ahireti inkâr etmeleri reddedilmektedir: "...Fakat onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece zannediyorlar." (45:24). Bu hakikate aykırı olan davranış biçimi beyhudedir. "Onların bu hususta bir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise hak­tan hiçbir şey kazandırmaz (Zan ile gerçeğe ulaşılmaz)." (53:28)

Atalarının yolunu terketmek istemediklerin­den, gerçeği kabullenmeyenlerin durumu da böyledir. "Onlara; 'Allah'ın indirdiğine uyun!' dense, 'Hayır biz babalarımızı üzerin­de bulduğumuz şeye uyarız (onların yolundan gideriz)'derler." (31:21). Bakara sûresinde de şöyle denmektedir: "Onlara, 'Allah'ın in­dirdiğine uyun!' dense, 'Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)a uyarız!' derler. Peki ama, ataları bir şey düşünmeyen, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (atala­rının yoluna uyacaklar)? O inkâr edenler(i hakka çağıran)ın durumu tıpkı bağırıp çağır­madan başka bir şey işitmeyen (işittiği şeyin mânâsım anlamayan hayvanlar)a haykıran kimsenin durumu gibidir. (Onlar) sağır, dilsiz ve kördürler, onun için düşünmezler." (2:170-171).

Bu âyetler, doğruluğu hakkında bir bilgiye sahip olmadıkları halde, atalarının hayat tarzı­na saplanıp kalmış olanların peşin hükümlü­lüklerini ve cahilliklerini açıkça göstermekte­dir. Bunlar, bu yanlış hayat tarzlarını takip et­meye devam etmekte ve yaratıcılarından gelen doğru bilgi üzerine oluşturulan doğru yola tamamıyla yüz çevirmektedirler. Allah'ın yolundan gitmeyen bu tür İnsanlar için veri­len mesaj, bilenlerle bilmeyenlerin bir olma­yacağı şeklindedir. Yalnızca bilgiye ve kavra­yışa sahip olanlar öğüt alır ve hakikatin pe­şinden giderler (39:9).

Bu şekilde Hz. Muhammed @, sadece zan ve tahminlere değil, ilme göre hareket edenlerin her iki dünyada hakikî ve sürekli başarıya sa­hip olacaklarını kesin bir şekilde ortaya koy­du. Sadece gerçek bilginin insanlığa sürekli gelişme ve ilerleme sağlayacağını belirtti. Allah'ın Son Elçisi vasıtasıyla bize verilen vahyî bilgi, ruhî ve ahlâkî kavrayışımızı yük­seltecek ve çevre bilgisi, Allah'ın kitabında işaret edildiği gibi, orijinal düşünce ve ilme dayalı fikirlerde bizi ilerde tutacak; böylece yüksek vasıflı bir hayata sahip olabileceğiz. (Bilginin bu yönü, bu kitabın 3 ve 4. bölümle­rinde daha ayrıntılı olarak ele alınacaktır).

Hz. Muhammed @'in peygamberliğinin Üçüncü yönü, adalet kavramını açıklamak ve bunu insanların hayatlarında, ferdî ve kollek-tif bazda tesis etmekti; böylelikle insanlık, yeryüzünde huzurlu, mutlu ve emin bir hayat sürebilecekti. Bununla ilgili olarak Peygam­ber @, toplumda adaletin temeli olan şu yedi ana prensibi ortaya koymuştur:

 

1- İlâhî Kanunun Hâkimiyeti

 

İslâm devleti, bütün otorite ve yönetim hakkı­nın, kâinatın yaratıcısı ve hâkimi olarak Al­lah'a ait olduğu temeline göre teşkilatlanmış­tır. Bu yüzden onun koyduğu kanun, bütün beşerî kanunlardan üstündür ve her durumda uyulması zorunludur. Bu prensip Kur'ân'da, tam anlamıyla açıklanmaktadır (4:58, 64-65, 80, 105; 5:45-46; 12:40; 24:54-56; 33:36 ve 59:7).

Rasûlullah @ de çeşitli vesilelerle bu husus­lara işaret etmiş ve açıklıkla beyanda bulun­muştur: "Allah'ın kitabına tâbi olunuz. Onun helâl kıldığını helâl, haram kıldığını da haram biliniz." (Tabaranî ve Ahmed b. Hanbel'in Müsned'ine istinaden Kenzû'l-Ummâl).

Rasûlulllah @ ayrıca şöyle buyurmuştur: "El­bette ki Allah, uyulması gereken bazı emirler göndermiştir (ferdiz); onları ortadan kaldır­mayınız. Bazı haramlar koymuştur, bunları ihlâl etmeyiniz. Allah'ın bazı sınırlamaları vardır (hudud); onları aşmayınız. Bazı husus­larda da birşey buyurmamıştır, sükût ile geç­miştir; sizin de bunların üzerinde bahislere girmemeniz gerekir." (Darekutnî'ye istinaden Kenzû'l-Ummâl, c. I). "Kim Allah'ın Kitabına sarılırsa, bu dünyada sapıklığa düşmez, ahi-rette de bedbaht olmaz." (Miş-kât). Veda hac-cında da şöyle buyurmaktadır: "Size iki şey bırakıyorum. Onlara uyarsanız yolunuzu şa­şırmaz ve sapıtmazsınız: Allah'ın Kitabı ve Rasûlünün sünneti." (Muvatta ve Kenzû'l-Ummâl, c. I). Peygamber @ ayrıca, şunu ila­ve etmektedir: "Size neyi yapmanızı emret-tiysem, onu alın; neyi yasakladıysam, ondan uzak durun." (Kenzu l-Ummâl, c. I).

Görüldüğü gibi Kur'ân ve Hz. Peygamber @'in sünnetince, İlâhî kanunun üstünlüğü ve hâkimiyeti ihdas edilmekte ve Allah'ın kanu­nu ile çatışan hiçbir kanuna uyulmaması ge­rekmektedir (Geniş bilgi için bkz. Sîret An­siklopedisi, c. I ve II).

 

2- İnsanlar Arasında Adalet

 

Rasûlullah @'in tesis ettiği prensiplerden ikincisi, Allah'ın kanununun herkes için aynı olduğu ve en düşüğünden en yüksek dereceli­sine kadar toplumdaki herkes için eşit olarak uygulanması gerektiğidir. Hiç kimseye imti­yaz tanınmamıştır. Kur'ân-ı Kerîm'de, Al­lah'ın elçisinden bu durumu, şu sözlerle ilan etmesi istenmektedir: "...Aranızda adalet yapmakla emrolundum..." (42:15). Bu âyet açıkça, Rasûlullah @'den, insanlar arasında, tarafsız olarak, adaletle hükmetmek üzere gönderildiğini ve bir kısmına iltimas yapıp di­ğerlerinden yüz çevirmesinin onun misyonu ile bağdaşmayacağını ilân etmesini istemek­tedir.

Rasûlullah @ bütün insanlarla eşit ilişkiye sa­hipti. Bu, adalet ve eşitlik ilişkisi idi. Adalet kimin tarafında olmayı gerektiriyorsa, onun yanında; adaletin karşısında olduğu kişinin, O da karşısında idi. O'nun dininde kimseye ay­rıcalık yapılmıyordu. Akrabalar ile yabancıla­rın, sıradan insanlarla eşraftan olanların veya zenginler ile fakirlerin hakları birbirinden farklı değildi. Doğru olan, herkes için doğ­ruydu; günah veya hata olan, herkes için gü­nah veya hata idi. Günah herkes için günah, haram herkes için haramdı. Mecburî olan bir şey, herkes için mecburî idi; hattâ Peygamber @ de bizzat Allah'ın kanunları karşısında mü­kellefiyetten azledilmiş değildi (Mevdûdî, Khilafat-o-Mulukiyat).

Hz. Peygamber @, İslâm'ın bu genel prensi­bini şu sözlerle açıklamaktadır: "Ey insanlar! Bilin ki, sizden öncekileri, içlerinde şerefli bir aileye mensup birisi hırsızlık yapınca onu bı­rakıp, zayıf bir kimse çaldığında ona had uygulamaları helak etmiştir. Allah'a yemin ede­rim ki, kızım Fâtıma bile hırsızlık yapsa onun elini keserdim." (Buharî, Müslim). Hz. Ömer de, Peygamber @'in, kendisine kısas yapıl­masını kabul ettiğini gördüğünü söylemiştir. (İmam Ebu Yusuf, Kitahû'l-Harac).

 

3- Bütün Vatandaşların Eşitliği

 

Üçüncü prensip; İslâm devletindeki bütün va­tandaşların, renk, ırk, milliyet, dil ve inancına bakılmaksızın eşit haklara sahip olmasıdır. İslâm devletinin hudutları içinde herhangi bir kişi, grup, kabile, ırk veya milliyet özel hak­lara veya imtiyazlara sahip olamayacağı gibi, hiç kimse, herhangi bir şekilde diğerlerinden daha aşağı olarak görülemez. Bu prensip, Kur'ân'da şöyle ifade edilmektedir: "Ey in­sanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarat­tık ve birbirinizi tanımanız için sizi taifelere ve kabilelere ayırdık. Allah'ın yanında en üs­tün olanınız, (Allah'ın buyrukları dışına çık­maktan) en çok sakınanımzdır. Allah bilendir, haber alandır." (49: 13). Rasûlullah @ de bu prensibe şu sözleriyle açıklık getirmiştir: "Al­lah, sizin görünüşüze ve zenginliğinize değil, kalbinize ve amellerinize bakar." (Müslim ve İbni Mâce). "Ey insanlar! Dikkat edin. Elbet­te ki Rabbiniz birdir. Arapın arap olmayana ya da arap olmayanın Arapa veya beyazın si­yaha, siyahın da beyaza, takva (Allah'tan kor­kup doğru yolda gitmesi) dışında bir üstünlü­ğü yoktur." (Beyhâkî).

Rasûlullah @, bütün müslümanların, din kar­deşi olduklarını ve hiçbir müslümanın diğer­leri üzerinde takva dışında bir üstünlüğü ol­madığını belirterek, müslümanların arasında­ki eşitliği vurgulamıştır. (Taberanî'ye istina­den İbni Kesîr, c. IV, s. 217). Bir başka hadis­lerinde de şöyle buyurmuştur: "Kim Al­lah'tan başka ilâh olmadığına şehadet eder, kıblemize yönelir ve bizim gibi ibadet eder ve kestiğimiz eti yerse, işte o müslümandır. Müslümanlara farz ve hak olan şeyler, ona da farz ve haktır." (Buharî, Kitabu's-salat). "Mü'minlerin kanı birbirleriyle aynı Ölçüde ve müsavidir. Sıradan bir müslümanın bile, birisi lehinde verdiği eman hepsinin sorumlu­luğundadır." (Ebu Davud ve Neseî). Rasûlul­lah @'den rivayet edilen bütün bu hadisler, Kur'ân'da zikredilen "Muhakkak mü'minler kardeştirler." (49:10) prensibini vurgulamak­tadır.

 

4- Danışma (Şûra)

 

Allah'ın Elçisi tarafından, devlet meselelerin­de üzerinde durulan dördüncü prensip, her se­viyede istişarenin uygulanmasıdır. Öncelikle, devlet başkanı, karşılıklı istişare yoluyla ve bütün müslümanların muvafakatiyle tayin edilmeli (ya da seçilmelidir. Sonra başkanın, hükümet İşlerini istişare ile yürütmesi gerek­mektedir. Kur'ân'da müslümanların, işlerini karşılıklı istişare ile yürüttükleri ifade edil­mektedir (42:38). Rasûlullah @'e istişare konusunda şu sözlerle tavsiyede bulunulmakta­dır: "...(yapacağın işler) hakkında onlara da­nış..." (3: 159).

Hz. Ali, Rasûlullah @'e, kendisinden sonra, Kur'ân'da hükmü bulunmayan ve kendisinin de temas etmediği meselelerle karşılaşırsa ne yapması gerektiğini sordu. Rasûlullah @ ce­vabında: "Ümmetimin âbid ve âlimlerini (fu-kaha) toplayınız. Kendileriyle müşavere edi­niz. Fakat sadece bîr kişinin görüşüne göre karar vermeyiniz." buyurdu (Taberanî). Hz. Ömer de: "Bir kimse, müslümanlara danışma­dan, halkı kendisinin veya başkasının otorite­sine uymaya çağırırsa; onu öldürmemeniz ca­iz değildir." demiştir. (Kenzu' l-Ummâlf c. V). Hz. Ömer'den bir başka rivayet de şöyle­dir: "Müşaveresiz hilâfet yoktur." (Kenzu l-Ummâl, c. V). Hz. Ömer'in bu açıklamaları­na göre, bir kimse zor kullanarak kendisini yönetimin başına geçirtmek isteyemez. Bu çok ağır bir suçtur. Ve böyle bir kimseyi orta­dan kaldırmak ümmet için kaçınılması imkânsız bir farizadır (Geniş bilgi için bkz. Sıret Ansiklopedisi, c. 1, sh. 384-391).

 

5- Doğru İşte İtaat (Ma'ruj)

 

Beşinci prensip, yönetime ancak, doğru olan ve evrensel kabul gören şeylerde uymanın mecburî olması {ma'ruf), kötü ve günah olan şeyde kimseye itaat edilmeyeceği prensibidir. Bir başka ifadeyle, yalnızca hükümetin meşru emir ve düzenlemeleri ve memurlarına uymak mecburîdir. Bunlar, kanuna (şeriate)

aykırı herhangi bir emir yayınlama hakkına sahip değildir. Yayınlarlarsa, buna uyulma-malıdır. Kur'ân, Rasûlullah @'e bîat edilece­ği sırada, bu biatin ancak doğru ve meşru iş­lerde yapılmasını şart koşmuştur. Halbuki Ri-salete muhatap zâttan hiçbir zaman masiyetin zuhur etmeyeceği özellikle bilinen esaslar­dandır. (60:12). İbni Ömer, Rasûlullah @'in, "Allah'a itaatsizlik yapması (masiyet) emre-dilmedikçe her müslümana dinlemek ve itaat etmek düşer. İster hoşuna gitsin, isterse git­mesin. Fakat masiyet yolunda emir verilince ne dinlemek kalır, ne de itaat." buyurduğunu nakletmektedir. (Buharı ve Müslim). Yine Rasûlullah @ şöyle buyurmaktadır: "Allah'a itaatsizlikte itaat yoktur; itaat ancak ma'ruf (doğru işi) içindir." (Müslim, Ebu Davud, Neseî). Bu husus Rasûlullah @ tarafından, değişik şekillerde, değişik vesilelerle zikredil­miştir. Fakat vurgu aynı prensip üzerindedir: "Allah'a karşı masiyet yolunu tutana itaat yoktur." "Yaratıcıya karşı masiyet hususunda hiçbir yaratılmışa itaat yoktur." "Allah'a itaat etmeyene itaat yoktur." gibi.

 

6- İyiliği Emr, Kötülükten Men Hak Ve Vazifesi

 

Rasûlullah @ tarafından çokça vurgulanmış olan altıncı prensip, her müslüman fert gibi devletin de iyi ve doğru olanı emretme (emr-î bil ma'ruf), kötü ve yanlış olandan men etme (nehy-i anil münker) hak ve vazifesidir. Bu prensibe göre İslâm devletinin en önde gelen vazifesi, îslâmî hayat tarzını, hiçbir değişikli­ğe yer vermeksizin tesis etmek ve İslâm'ın ahlâkî ölçülerine göre İyi ve faziletli olanı yaymak ve toplumdaki kötülüğü yok etmek­tir. Kur'ân, İslâm devletinin gayesini şu söz­lerle açıklamaktadır: "O (Allah'ın dinine yar­dım eden)leri yeryüzünde iktidara getirdiği­miz takdirde (zorbaların yoluna sapmazlar, bilâkis) namazı kılarlar, zekât verirler, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışır­lar." (22:41).

Kur'ân'ın beyanına göre bu aynı zamanda, İslâm ümmetinin de amacıdır: "Böylece sizi orta bir ümmet yaptık ki, insanlara şahit olası­nız, Peygamber de size şahit olsun." (2: 143). Yine Âl-i İmrân sûresinde şöyle buyurulmak-tadır: "Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men edersiniz Ve Allah'a inanırsınız..." (3: 110). Hz. Muhammed @'den önce gelen bü­tün peygamberler de aynı vazifeyi yüklenmiş­lerdi: "Şöyle ki, dini doğru tutun (Allah'ın bildirdiğine inanın ve onun gönderdiği hü­kümlere teslim olun. Hurafeler karıştırıp dini bozmayın) ve onda ayrılığa düşmeyin." (42:13). Gayri müslimlere karşı verdikleri mücadelelerinin gayesi de Kur'ân'a göre şu idi: "Oysa kendilerine, dini yalnız Allah'a hâlis kılıp O'nu birleyerek Allah'a kulluk et­meleri, namaz kılmaları, zekâtı vermeleri em­redilmişti. İşte doğru din budur." (98: 5). Bu­na göre İslâm devletinin gayesi, bütün bir sis­tem olarak dini tesis etmek ve İslâm toplu­munun yapısını ve karakterini bozacak hiçbir şeyi ona karıştırmamaktır. Son nokta Allah Rasulü @'nün dilinde şöyle vurgulanmakta­dır: "Dikkat edin! (Yolumuzda) uydurulmuş şeylerden uzak durun. Uydurulmuş olan her şey bid'attır ve her bid'at da dalalet(sapık-hk)tir." (Mişkât). Hz. Peygamber @'den bu konuda rivayet edilen diğer iki hadis şöyle­dir: "Kim bir bid'at (uydurma şey) icat ederse, İslâm'ın tahribine yardım etmiş olur." ve "Allah İndinde sevilmeyen üç tür insandan birisi, İslâm'da cahiliye usûlleri yoluna giden kimsedir." (Mişkât, Mevdûdî, Khilafat-o-Mulukiyat). Burada; hakikatleri söylemek, iyi ve doğru olanı desteklemek ve toplumda ve devlette her nerede yanlış ve kötü bir şey görürse, elinden geldiğince onu kontrol edip durdurmanın, müslüman toplumdaki her va­tandaşın hakkı olduğu kadar görevi de oldu­ğunu vurgulamak gerekir. Kur'ân-ı Kerîm bunu, şu kelimelerle emretmektedir: "İyilik ve takva üzerinde yardımlasın, günah ve düş­manlık üzerinde yardımlaşmayın." (5: 2). Ahzâb süresindeki şu ifadeler: "Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğru söz söy­leyin." (33:70) ve Nisa süresindeki şu ifade­ler: "Ey iman edenler! Adaleti tam yerine ge­tirerek, Allah için şahitlik edenler olun; ken­dinizin, ana babanızın ve yakınlarınızın aley­hinde bile olsa, (şahitlik ettiğiniz kimseler) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrıl­mayın!)" (4:135) bu konuda rehberdir. Tevbe sûresinde de şöyle buyurulmaktadır: "Müna­fık erkekler ve münafık kadınlar birbirlerin-dendir. Kötülüğü emrederler, iyilikten men ederler ve ellerini sıkı tutarlar... Mü'min er­kekler, ve mü'min kadınlar birbirlerinin velîsîdİrler. İyiliği emrederler, kötülükten men ederler." (9: 67, 71). Kur'ân mü'minle-rin ayırdedici özelliğini de şöyle belirtmekte­dir: "...iyiliği emredip kötülükten men eden ve Allah'ın sınırlarını koruyanlardır..." (9: 112). Rasûlullah @ bu konuda şöyle buyur­maktadır: "Her kim bir kötülük görürse he­men onu eliyle değiştirsin. Eğer (eliyle değiş­tirmeye) muktedir olamazsa diliyle (kınasın, korkutsun). Şayet, (diliyle de) değiştirmeye gücü yetmezse kalbiyle (onu reddetsin, ondan nefret duysun). Kalben benimsememek ima­nın en zayıf derecesidir." (Müslim, Tirmizî, Ebu Davuâ). Allah'ın Peygamberi bir başka hadîsinde şöyle demektedir: "Allah'ın ben­den önce herhangi bir ümmete gönderdiği peygamberin, muhakkak o ümmet içinde (ona inanan) havassı ve ashabı olurdu. Bunlar o peygamberin sünnetine yapışırlar, emirleri­ne uyarlardı. Sonra arkalarından öyle kötü nesiller gelirdi ki, yapmadıklarını söylerler, enırolunmadıklannı da işlerlerdi. Her kim bu kötü nesillere karşı eliyle cihad ederse, o mü'mindir. Her kim onlara diliyle karşı ko­yarsa o da inanmıştır. Her kim onlara karşı kalbiyle mücahedede bulunup buğz ederse o da mü'mindir. Bu kalbî mücahedenin ötesin­de hardal tanesi (kadar) iman(dan eser) yok­tur. (Müslim). Ebu Said el-Hudrî'nin rivayet ettiği bir hadiste de Peygamber @ şöyle bu­yurmuştur: "Cihadın en üstün mertebesi zâlim sultan huzurunda hakkı söylemektir." (Ebu Davud, Tirmizî, Neseî ve ibni Mâce). Ebu Bekr es-Sıddîk da Rasûlullah @'den şu rivayette bulunmuştur: "İnsanlar zâlim(in zulmünü) gördüklerinde onun zulmünü en­gellemezlerse, Allah yakında hepsini nezdin-den göndereceği bir azâb uğratır." (Ebu Da­vud, Tirmizî ve Neseî); "İşte benden sonra üzerinize (bir kısım) idareciler gelir ki, onla­rın yalanlarına 'doğrudur' diyenlerle, onların işledikleri zulümde kendilerine yardım eden­ler, benden değildir, ben de onlardan değilim­dir." (Neseî). "Yakında üzerinize, maişetiniz ellerinde olan öyle insanlar yönetici olurlar ki onlar, sizinle konuştuklarında yalan söylerler. Bİr şey yaptıklarında, kötü ve yanlış yaparlar. Onların kötü yollarını Övmedikçe ve yalanla­rını onaylamadıkça, sizden hoşnut olmazlar. O zaman siz de onları yola getirmek için kar­şılarında hakkı söyleyiniz. Eğer onlar ölçüyü kaçınırlarsa ve bir kimse hakikati konuştu­ğundan dolayı Öldürülürse, elbette ki o şehid-dİr." (Kenzû'l-Ummal). Rasûlullah @ ayrıca, idarecileri memnun etmek için, Allah'ın rıza­sı hilâfına konuşan (bir şey yapan) kişinin, Allah'ın dininden çıkacağını belirtmiştir. (Kenzu'l-Ummal).

Kur'ân âyetleri ve Peygamber @'in sözleri, iyiliği emredip kötülükten men etmenin, islâm devletinin, ferdî ve toplu olarak müslü-man vatandaşların vazgeçilmez görevleri ol­duğunu açıkça ortaya koymaktadır. Gerçek­ten, iyi ve doğru olanın teşvik edilip, kötü ve yanlış olanın mahkûm edildiği bir toplum te­sis etmek, devletin temel bir görevi olduğu kadar hakkıdır da. Bu görev devletin yanında müslümanlara da düşmektedir. Müslümanla­rın gerek ferden gerekse kollektif olarak, top­lumda iyiliği emredip kötülükten men etme­leri ve böyle bir toplumun oluşturulması için devlete yardımcı olmaları gerekmektedir. Bu konuda bir kısım vatandaşlarda görülecek al­dırmazlık, imanlarmdaki zayıflığın bir yansı­ması olacaktır.

 

7- Makam İsteği Ve Hırsının Yasaklanması

 

Devletin yedinci prensibi, başkanlık da dahil mesuliyeti üzerine alacak olanların, bu görev­ler için uygun görülmemesi prensibidir. Bu prensibe göre, toplumdaki Üst makamları elde etme hususunda istekli ve haris bulunulmaya­caktır. Çünkü muhteris ve makam düşkünleri, bu statüler için uygun kimseler değildirler. Bu konu Kur'ân'da genel olarak zikredilmek­tedir: "İşte ahiret yurdu: Onu yeryüzünde bö­bürlenmek ve bozgunculuk yapmak isteme­yenlere veririz." (28: 83). Rasûlullah @ bu prensibe şu sözleriyle açıklık getirmiştir: "Allah'a yemin ederim ki, biz işlerimizi (dev­letteki herhangi bir makam için) istekli ve ih­tiraslı kimseye tevdi edemeyiz." (Buharı). Bir başka rivayette de Rasûlullah @, şöyle buyurmaktadır: "Emrinizde o vazifeye istekli olanları istihdam etmeyiniz." (Buharı ve Müslim). Bu konudaki başka bir hadis de şöyledir: "Bize göre, sizin aranızda en az dü­rüst ve en az güvenilir olanınız, (makam için) en çok istekli ve İhtiraslı olanımzdır." (Ebu Davud). Yine bir başka hadîste, "Her kim is­tekli ve ihtiraslı olursa, biz onu işimize tayin edemeyiz." (Kenzu'l-Ummâl, c. VI) Duyurulmaktadır. Abdurrahman b. Semûre de, Rasûlullah @'in kendisine şöyle dediğini ri­vayet etmektedir: "Ey Abdurrahman! Emirlik isteme. Çünkü isteyerek bunu elde edersen o zaman, o işi yürütmek için yalnız başına bırakılırsın. Fakat istemeden görev sana verilirse, o işi yürütmede yardım görürsün." (Buharı ve Müslim).

Bütün bunlar, herhangi bir görevi elde etmek için uğraşmanın, Batılı ülkelerdeki demokra­tik seçimlerde olduğu gibi kampanya yürüte­rek oy toplamanın, İslâmî devletin ruhuna ay­kırı olduğu konusunda şüpheye yer bırakma­maktadır.

 

Sonuç

 

Rasûlullah @ toplumda, yönetim biçimini de ihtiva eden, iyilik, fazilet ve herkes için adalet temeline dayalı bir hayat tarzı oluştur­muştur. Bu hem ruhanî ve hem de dünyevî değerleri içeren en mükemmel ve en kapsam­lı bîr yaşama biçimidir. Ruhanî ve dünyevî sistemler, birbirlerinin tamamlayıcı parçalan olarak harman edilmiş olup, İslâmî sistemde, hayatın bütün yönleri bir bütün halinde bir araya getirilmiştir. Gerçekten hepsi, uyum içinde bir arada ve birbirine bağımlıdır ve birbirinden ayrı düşünülemezler. Çünkü bu hayat tarzı (Din) bir bütündür. İbadet, mua­melat, devlet politikası, malî meseleler, kanunlar ve yönetmelikler, inançlar ve ameller, bu dünya ve ahiret... Bütün bunlar, mükem­mel ve şümullü bir sistemin tamamlayıcı ve belli bir düzen içindeki parçalandır. Bunlar­dan her hangi birini diğerlerinden ayrı olarak ele almak çok zordur.

İslâm, kendine has bir sistem olup, dünyada bir benzeri yoktur. Onun temel prensibi, di­ğerlerinin temel prensiplerinden tamamen farklıdır. Bu yüzden, onun veya kısımların­dan herhangi birinin, diğer dünyevî sistemlerle karşılaştırılıp aralarında benzerlik kurmaya çalışmak makul bir iş olmaz.

Bu sistem, her türlü otoritenin ve hâkimiyetin Allah'a ait olduğu prensibi üzerine kurulmuş­tur ve bu sistemde, ancak ve ancak Allah ka­nun koyar ve insanların hayat tarzını belirler. Diğer bütün sistemler, hâkimiyetin İnsanlara ait olduğu ve kanun yapma hakkının ve hâkimiyetin insanlarda olduğu prensibine da­yanır. Bu iki sistem, temelde birbirlerine zıt-tırlar ve bunları bir araya getirmek mümkün değildir. Bu sebepten, İslâm'ı diğer sistem­lerle kıyaslamak mantıksızdır.

İslâm, dünyanın değişik yörelerinde yaşayan müslümanların eşit olduğunu ilan etmesi ile, diğer dünyevî sistemlerden ayrılır. İslâm, millî, ırkî, ten rengi ile ilgili ve bütün diğer ön yargıları saçma bulur. Bu yüzden İslâm, imparatorluğun değişik bölgelerini merkezin menfaati için sömürülecek koloniler olarak görmez. Her ülke, İslâm dünyasının oluştur­duğu bedenin bir üyesidir ve merkezdeki ahâlinin sahip olduğu hakların aynısına sa­hiptir. Medine'deki merkezî hükümet adına Rasûlullah @'in tayin ettiği vali, kumandan veya âmile (zekat memuru) bu görevin veril­mesi, o kişinin takvası ve dürüstlüğü ile ilgi­lidir. Çünkü onlar, bir sömürge yöneticisi de­ğildirler. Şu bir tarihî gerçektir ki, fethedilen bölgelerin çoğunun yönetimi, o bölgelerin sa­kinlerinden birinin elindeydi ve bunun sebebi de yine o kişinin, o bölgeden olması değil, o göreve ehil olmasıydı. Bir bölgeden toplanan bütün gelirler, o yörenin ihtiyaçları için harcanır ve ancak bir fazlalık kalırsa, bu fazlalık merkezî hazineye (beytülmal) gönderilirdi. Bu da yine, geçmişteki ve şimdiki emperya­list ülkelerin yaptıklan gibi, diğer ülkeler ona şiddetle ihtiyaç duysalar bile merkezin alıko­yacağı pay olarak görülmeyip, müslümanla-rın ihtiyacına harcanırdı.

İnsanların birliği ve cihanşümul kardeşlik kavramlarından dolayı, İslâm'ın, yapısı itiba­riyle insanî olduğunu söylemek yanlış olmaz. Yukardaki prensibi hayata geçirmek için İslâm, bütün insanların eşit ve mü'minlerin kardeş olduğunu ilan etmiştir. İslâm; ulûhiyet, hayat, kâinat ve insan ile ilgili genel görüşünden neşet eden iki fikir üzerine bina edilmiştir. Bunlardan birincisi, insanlığın, or­tak soy, fıtrat, mizaç ve gelişmesine dayanan birliği; ikincisi, İslâm'ın, uygulanabilir ve in­sanlığın menfaatine olan yegâne mükemmel ve şümullü hayat tarzı olduğudur. Bu sebep­le, diğer hiçbir sistem onun yerini tutamaz.

Rasûlullah @, İslâmî yönetim tarzının, Al­lah'tan başka ilah olmadığı ve bu sebeple, hâkimiyetin ancak Allah'a ait olacağı prensi­bine dayandığını açıkça ifade etmiştir. İnsan­lığı yönetecek olan ancak Allah'tır. Allah'ın hâkimiyetini tanıyan insanlar, yeryüzünde O'nun kanunlarını dürüst ve âdil bir biçimde uygulayacak olan temsilcileridir. Rasûlullah @ böyle bir siyasî sistem kurmuş ve hükümet işlerinin nasıl âdâlet ve hakkaniyetle idare edileceğini göstermişti. O, bütün insanlar için, dinî, siyasî ve ekonomik meselelerinde, mükemmel bir uhrevî ve dünyevî model ve bir örnek idi. (Seyyid Kutub, Social Justice in islam).

 

KISIM 2

 

İLK DÖRT HALİFE DÖNEMİNDE DİN VE ŞERİAT

 

Hz. Peygamber @'in vefatından sonra sıra­sıyla hilâfete geçen ilk dört halife, dinî ve siyasî sahalarda işleri O'nun koyduğu pren­siplere göre yürüttüler. Allah'ın elçisinin eği­tim öğretim ve rehberliği ile oluşmuş olan toplumdaki her bir fert, İslâm'ın ruhuna ve emirlerine uygun bir yönetim biçiminin nasıl olması gerektiğini biliyordu. Peygamber @'in, halefinin kim olacağı konusunda bir karan yoksa da; İslâm toplumunun mensup­ları İslâm'ın, istişare prensibine dayanan bir hilafeti gerektirdiğini biliyorlardı. Bu yüzden, babadan oğula geçen bir saltanat oluşturma veya otoriteyi güç kullanarak ele geçirme yo­lunda bir teşebbüs olmadığı gibi, halifelik makamını elde etmek için uğraşan ya da bu­nun için kendi ismini ortaya atan da yoktu. Aksine dört halife, birbiri peşisıra, halk tara­fından seçilerek geldiler. Bu dört halife daha sonra, bugün de olduğu gibi, hulefa-i râşidîn olarak tanındılar. Bu durum, müslümanlann gözünde hilafetin doğru şeklinin bu olduğuna Medine'de istinsah edilmiş ve günümüze kadar gelmiş en eski Kur'ân nüshalarından biri. Ma'il (yatık) yazı, 8. yy. dair yeterli delil oluşturmaktadır. Bu dört ha­lifenin, Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali'nin seçilmelerinde, ne seçilmeleri için gayret edenler, ne seçim kampanyaları, ne kendi adaylığını ilan etmeler, ne de bu dört kişinin adaylığı yönünde sarfedilen çabalar vardı. Aksine, bunları halk kendi seçti veya istişare sonucu ve ittifakla tayin olundular.

Dört halifenin her biri devlet işlerinde, üm­metin ileri gelenleri olan ehi-i re 'y ile istişare etmeksizin karar almazlardı. Hz. Ebu Bekir, bütün meselelerde, önce Allah'ın Kitabına başvurur, bu gibi meseleler hakkında bir hük­mün bulunup bulunmadığın araştırır, orada bulamazsa Rasûlullah @'in böyle bir mua­mele ile karşılaşıp karşılaşmadığına bakardı. Karşılaşmış ise Rasûlullah @'in bu hususta verdiği hükmü ve meseleyi nasıl karara bağ­ladığını tetkik ederdi. Şayet Sünnette de her­hangi bir hüküm bulamazsa, ümmetin ileri gelenlerini ve bilgili zevatı toplar, kendileriy­le istişarede bulunur, ona göre meseleyi hal­leder ve karar verirdi. (Sünen-i Darimî). Hz. Ömer de devlet işlerinde aynı yolu izledi. (Kenzû'l-Ummâl, c. V).

Hulefa-i Raşidîn (doğru halifeler), müşavere sırasında, şûra üyelerinin fikirlerini tam bir serbestiyet içinde ifade hakkına sahip olduk­ları görüşünde idiler. Hilafetin bu husustaki siyasetini, Hz. Ömer'in, bir müşavere heyeti­ni açış konuşmasında şu sözlerle dile getirili­yordu: "Ey insanlar! Size anlatmak istediğim şudur: Emanet olarak uhdeme tevdi ettiğiniz devlet işlerini yürütebilmem için benimle iş­birliği yapacaksınız. Ben de sizin gibi bir in­sanım. Bugün, sizin haklarınızın aynına sahip bulunduğumu, sizinle müsavi olduğumu söy­lemek isterim. Aranızda isteyen benimle aynı fikirde olan da olabilir, farklı düşüncede olan da. Ben size, ille de benim arzulanma uyacak ve benim dediğimi yapacaksınız, demek iste­miyorum." (İmam Ebu Yusuf, Kitabû'l-Ha-rac).

Dört halifenin hepsi de Beytulmal'ı Allah'ın ve kullarının bir emaneti olarak gördüler.

Gayri kanuni gelirler toplayıp bunları gayri kanunî yerlere harcamayı meşru görmediler. Onlara göre yöneticilerin, şahsî ihtiyaçlarını buradan karşılamaları meşru değildi. Bir sul­tan ile halife arasındaki fark, onlara göre şu idi: Sultan, millet hazinesini kendi şahsî mül­kü gibi görür ve ondan dilediği gibi harcardı. Halife ise, onu Allah'tan halk için verilen bir emanet olarak görür, her kuruşunu toplar ve her kuruşunu da hak için harcardı. Hz. Ömer bir keresinde Selman-ı Farisî'ye, kendisinin bir kral mı yoksa bir halife mi olduğunu sor­muştu. Selman hemen şöyle cevap vedi: "Eğer sen, müslümanlann malından bir dir­hem dahi olsa, gayri meşru olarak, hakkın ol­madan alırsan ve bir dirhemi, keyfin için har­camaya kalkarsan, o zaman halife değil, bir kral olursun." Bir başka seferinde Hz. Ömer: "Allah'a yemin ederim ki, halife miyim yoksa bir kral mı bilemedim. Kral olmak istemem. Çünkü o, çok büyük ve ağır bir yüktür." de­mişti. Bu sırada orada bulunanlardan biri "Ey Emirül-mü'minîn, ikisi arasında çok büyük farklar vardır", dedi. Ömer, "Ne gibi farklar var?" diye sordu. O kişi şöyle cevap verdi: "Halife, bir şey aldığında hak ile alır ve har­cadığında hak ile harcar. Allah'ın inayetiyle, sen böylesin. Kral halka zulmeder, gayri meşru olarak birinden alır, diğerine verir." (İbni Sa'd, TabakaL c. İÜ).

Hz. Ömer bir konuşmasında, halifenin bey-tülmal'da ne gibi hallerde tasarruf edebilece­ğini açıklamıştır: "Allah'ın malında benim şu kadardan başka bir hakkım yoktur ve bundan başkası da benim için haramdır: Soğuktan ve sıcaktan muhafaza etmek için bir elbise ile, Kureyş'in ortalama bir ferdi gibi aile efradım için geçim. Ben herhangi bir müslümandan farklı değilim," (İbni Kesir, el-Bidaye ve'n-Nihaye, c. VII). Bir başka konuşmasında da şunları söylemiştir: "Beytülmal ile ilgili ola­rak, doğru olan sadece üç şey biliyorum: Hak ile toplamak, hak ile harcamak ve bunlarla il­gili olarak, yanlışlıklan kontrol etmek. Be­nim sizin mallanmz üzerindeki ilgi ve hassa­siyetim, yetim malı üzerinde velinin gösterdiği hassasiyet gibidir. Muhtaç olmadıkça ben, bir şey alamam. İhtiyaç içinde olursam, o za­man, doğru (ma'ruf) bir şekilde beytülmaldan alıp harcayabilirim." (Kitabû'l-Harac).

Hz. Ali'nin serveti de Hz. Ebu Bekir ve Ömer'inki kadardı. O da mütevazı bir hayat sürdü. Muavİye ile çatışmaya girdiğinde bazı kimseler, kamu hazinesini açmasını ve Mua-viye'nin yaptığı gibi, bahşiş ve hediyeler ver­mek suretiyle taraftar toplamasını tavsiye et­tiler. Fakat o, bu tekliflerin hiçbirini kabul et­medi ve "Gayri meşru usûllerle başarıya ulaş­mamı mı istiyorsunuz benden?" diye karşılık verdi. (İbni Ebu'l-Hadîd, Şerh-i Nehcu'l-Be-lağa, c. I). Bir keresinde büyük kardeşi Âkil, hazineden para istediğinde, "Kardeşi­nin, müslümanların mallarım sana vererek, cehenneme gitmesini mi istiyorsun?" diyerek talebini reddetmişti. (İbni Kuteybe, el-Imamt ve's-Siyase, c. I).

Bu insanların yönetim konusundaki düşünce­lerini bilmeden, bu yüksek makamlarda bu tavırları anlamak zordur. Hz. Ebu Bekir'in halife seçildikten sonra yaptığı ilk konuşma, bu ideali yeterince aydınlatmaktadır. Bu konuşmasında Ebu Bekir (radıyallahû anh) şöy­le diyordu: "Aranızda en hayırlınız olmadı­ğım halde üzerinize yönetici oldum. Varlığı­mı elinde bulunduran Zat'a yemin ederim ki, bu makamı kendi istek ve rızam ile elde et­miş değilim. Hatta, başkasının yerine geçme­yi de hiçbir zaman düşünmedim. Bu makamı elde etmek için Allah'a dua dahi etmiş deği­lim. Böyle bir makam için kalbimde herhangi bir istek uyanmadı. Bu vazifeyi gönülsüz ola­rak kabul etmek zorunda kaldım. Bunu, hila­fet meselesinde müslümanlar arasında ihtilaf çıkmasından ve Araplar arasında irtidat tehli­kesinin başgöstermesinden korktuğum için, istemeyerek kabul ettim. Bu makamda benim için rahatlık yoktur. Aksine bu benim üstüm­de büyük bir yüktür ve Allah'ın yardımı ol­masa ben de bu yükü taşıyacak kuvvet yok­tur. Çok arzu ederdim ki, başka birisi çıksın da bu ağır yükün mesuliyetini omuzlarına alsın, bu suretle beni bu işten kurtarsın. Şu an­da dahi, isterseniz, Rasûlullah @'in sahabile-rinden birini getirir ve bu makamı ona tevdi edebilirsiniz. Bana biat etmiş olmanız, böyle bir işe mani teşkil edecek değildir. Beni Rasûlullah @ İle mukayeseye kalkarsanız ve O'ndan beklediklerinizi benden beklerseniz, şüphesiz yanılırsınız. Benim gücüm buna yet­mez, çünkü o şeytanın şerrinden korunmuştu ve O'na vahiy gelmişti. Eğer doğru hareket edersem, bana yardım edin. Yanlış yaparsam, beni düzeltin. Şurası muhakkaktır ki, doğru­luk bir emanet ve yalan ise bu emanete hıyanettir. Aranızda zayıf olan, Allah'ın izniyle hakkını kendisine verene kadar, benim ya­nımda kuvvetlidir. Aranızda kuvvetli olan, Allah'ın izniyle zayıfın hakkını ondan alınca­ya kadar, benim yanımda zayıftır. Ümmetin bazı fertleri, Allah yolundaki çalışmalarını bırakıp da sakın başka yönlere sapmasın. Böyle olursa korkarım ki, Allah onları zillete düşürür. Bu millete mensup kimseler kötü­lükler peşinde koşmasınlar. Olur ki, bu se­beple Allah onları umûmi musibetlere duçar kılar. Allah'a ve Rasûlü'ne itaat ettiğim süre­ce bana itaatle mükellefsiniz. Eğer bu yolu terkeder, hududlann dışına çıkarsam bana ita­at etmek mecburiyetinde değilsiniz. Ben, an­cak Allah ve Rasûlü'nün yolunun takipçisiyim. Yoksa yeni bir yol icad edeceklerden değilim." (Taberî, c. II; İbni Hişam, es-Sîretü'n-Nebeviye, c. IV; Kenzû'l-Ummal, c. V).

Benzer şekilde Ömer (radıyallahû anh) da şöyle diyordu: "Ey insanlar! Doğru yaşayın bir kimsenin, Allah'a İtaatsizlikte bana itıat etmesi caiz değildir. Ey insanlar! Üzerimde bazı haki?.-iniz vardır ki, bu haklar sayesinde siz bana bağlanacaksınız. Üzerimdeki hakla­rınızdan bİris' şudur: Sizden ne alacaksam, isterse hu haraç olsun, isterse Allah tarafın­dan bahşedilen (fey) bir hak olsun, biliniz ki bu işi kanun dairesinde ve usûlüne göre yapa­cağım. Haklarınızın bir diğeri de, sorumlulu­ğum altında bulunan, bana teslim edilmiş olan mallarınızı, haklı yerlerde ve kanunî öl­çüler çerçevesinde sarf etmenidir." (İmam Ebu Yusuf, Kitabû'l-Harac).

Hz. Ebu Bekir, Şam ve Filistin'e keşif heyeti gönderirken Amr b. Âs'a şunları söylemiştir: "Ey Amr! Her hareketinde Allah'tan kork ve haya et. Çünkü O, seni ve her hareketini göz­lemektedir... Ahiret için çalış, her işinde Al­lah'ın rızasını gözet. Yol arkadaşlarına evlâdınmış gibi muamele et. İnsanların sırla­rını araştırma, onlar hakkında görünüşlerine göre hüküm ver... Doğru ol ki, emrin altında­kiler de doğru olsun." (Kenzu'l-Ummâl, c. V).

Hz. Ömer de valilerini gönderirken onlara şöyle diyordu: "Sizi Muhammed aleyhisse-lâmın ümmeti üzerine, onların saçlarının ve derilerinin efendisi olasınız diye (varlarına-yoklarma sahip çıkmanız için) tayin etmiyo­rum. Bu tayinden maksadım ibadeti tesis et­meniz, aralarında adalet ve hak ölçüleriyle hükmetmeniz, her hususta hakkı-hukuku gö­zetmeniz içindir." (Taberî, c. İÜ).

Hz. Osman kendisine biat edildikten sonra verdiği ilk hutbede şöyle konuşmuştur: "Bena bir görev verildi. Ben de kabul ettim. Ben, benden öncekilerin yolunda gideceğim, yeni bir usûl ve yol izleyecek değilim. İcraatım da Azız ve Celîl olan Allah'ın kitabı ve Rasûlullah @'in sünnetinden sonra üç şeyi daha takip edeceğim. Bunlardan biri; üzerin­de ittifak edip ve takip ettiğimiz konularda benden öncekilere uymak, ikincisi, benden öncekilerin yapmadıkları fakat sâlih kişilerin ortaya koyduğu yolu takip etmek, üçüncüsü de cezayı hak etmediğiniz sürece size ceza vermemek..." (Taberî, c. III).

Hz. A1İ, Kays b. Sa'ad'ı Mısır'a vali tayin et­mişti. Onunla Mısır halkına hitaben yazmış bulunduğu şu fermanı göndermişti: "Dinle­yin^ Sizin üzerinizde şu hakkımız vardır: İş­lerinizi Allah'ın kitabı ve Rasûlü'nün sünneti­ne göre tanzim etmeniz. Meselelerinizi Al­lah'ın tayin etmiş bulunduğu ölçülere göre halletmeniz. Bütün ilişkilerinizde Peygamber @'in sünnetini câri kılmanız. O zaman, biz her yerde size yardım edecek ve sizin iyiliği­niz için çalışacağız." Bu fermanı halka duyu­ran Kays b. Sa'ad şöyle demiştir: "Size bu şekilde muamele etmezsek, bize karşı bir mecburiyetiniz yoktur." (Taberî, c. III).

Hz. Ali valilerinden birine şöyle yazmıştır: "Halk ile arana uzun perdeler çekme. Valiler­le halkın arasında bir engel, bir perde bulun­ması, valilerin halka perde arkasından bak­maları dar görüşlülük ve cahillik belirtisidir. Bu gibi engeller yüzünden yöneticiler, ahali hakkında doğru bilgi elde edemez. Onlar için, küçük şeyler büyük, büyük şeyler küçük hâle gelir. İyilikler halk nazarında kötülük şeklin­de ortaya çıkar, kötülükler de iyilik kılığına bürünür. Böylece, hak ile bâtıl birbirine karı­şır ve ayırmak güçleşir." (İbni Kesir, c. VIII). Bu sözler, sadece üslûb ve beyan güzelliği bakımından ibaret görülmemelidir. Hz. Ali'nin bu hususta ne söylemişse bizzat tat­bik etmiştir. Hilafeti zamanında Küfe sokak­larında elinde bir kamçı ile dolaşır, insanları kötülükten men edip, iyilikleri ve faziletli iş­leri teşvik ederdi. Esnafı dürüst davranıp dav­ranmadıklarını kontrol etmek için pazar yer­lerine giderdi. Bir yabancı, elinde kırbaç ile sokaklarda gezen bu adamın halife olduğuna İnanamazdı. Onun üzerinde ne bir hükümdar­lık işareti ne de etrafında adamları vardı. (îb-nİ Kesir, c. VIII).

Bir defasında Hz. Ömer ahaliye şöyle hitap etmişti: Ben valileri, sizleri dövmeleri, malla­rınızı haksızlıkla almaları için göndermiyo­rum. Onları tayin etmekten maksadım, size dininizi öğretmeleri, Rasûlullah @'in göster­miş bulunduğu yolu size anlatmaları içindir. Onlardan herhangi birisi bu maksadın hilafı­na bir davranışta bulunursa, siz bunu hemen bana bildirmelisiniz, Allah'a yemin ederim ki, ben derhal bu valiyi değiştiririm. Bu sıra­da, Mısır valisi olan Amr b. As ayağa kalka­rak: Eğer bir Müslüman, valiliği sırasında, suç işleyen bir kimseyi başkalarına ders ola­cak şekilde cezalandırmak İçin döverse, siz bu valiyi yine değiştirecek veya cezalandıra­cak mısınız? diye sorduğunda, Hz. Ömer: Evet, Allah'a yemin ederim ki, cezalandırı­rım. Zira ben Rasûlullah @'in kendi yaptığı işi tazmin ettiğini ve verdirilen zarara muka­bil tazminat kabul ettiğini gördüm, dedi. {Kitabû'l-Harac, sh. 115; İbnü'1-Esîr, c. III; Taberi, c. III).

Yine bir defasında Hz. Ömer, hac zamanı bü­tün valilerini ve âmillerini çağırdı ve ahalinin önünde şöyle dedi: Kimin bu vali ve âmillerden herhangi birinde bir hakkı, bir ala­cağı varsa, ayağa kalkıp söylesin. Kalabalık­tan biri ayağa kalktı ve Ey Mü'minlerin Emîri! Senin âmilin bana yüz kırbaç vurdu, dedi. Hz. Ömer, o âmile: Sen ona yüz kırbaç vurdun mu? diye sordu ve iddia sahibine: Kalk ondan hakkını al, buyurdu. Bunun üze­rine, orada bulunan Amr b. Âs ayağa kalka­rak: Ey Mü'minlerin Emîri! Sen âmillerin hakkında böyle bir kapı açarsan, bu hal hem onlara çok ağır gelir, hem de senden sonraki­ler için bir âdet hâlini alır, dedi. Hz. Ömer: Dikkat et, ben ki, Rasûlullah @'in nefsine kı­sas tatbik ettiğini gördüm. Onu kısassız mı bırakacağım? buyurup, sonra hak sahibine dönerek: Kalk hakkım al! diye emretti. Amr b. As: O halde izin verin de onu razı edelim."

dedi. Sonunda, şikâyetçi olan şahsa, her kır­baç için iki dinar olmak üzere toplam 200 di­nar verilerek razı edildi ve şikâyetçi kısas hakkından vazgeçti. (Ebu Yusuf, Kitabû'l-Harac).

Bu şekilde ilk dört halife, kanunları titizlikle uyguladılar: Hiç kimse, hattâ halifeler bile, kanunların üzerinde görülmedi. Kanun önün­de halife ile herhangi bir müslüman ya da bir zımmînin eşit olduğunu ilan ettiler. Hakimler {kadılar), devletin başı olması hasebiyle, ha-Hfe tarafından tayin olsalar da, tayinden son­ra, herhangi bir müslümana olduğu gibi, hali­fe aleyhine de hüküm vermekte irade sahibi­dirler. Bir keresinde, Hz. Ömer ile Ubey b. Kâb arasında bir ihtilaf başgöstermiş ve ara­larında hakemlik yapmak üzere Zeyd b. Sa-bit'i seçmişlerdi. Yanma vardıklarında Zeyd, Ömer'i kendi yerine oturtmak istedi. Fakat Ömer bunu reddeti ve Ubey'in yanına oturdu. Daha sonra Ubey, ihtilaflı meseleyi hakeme anlattı. Hz. Ömer ise bu izahı kabul etmedi. Bunun üzerine, usûl gereğince hakem tarafla­ra yemin teklifinde bulundu. Ubey yemin et­mek hususunda düşündü. Hz. Ömer ise ye­min etti ve mesele de halledilmiş oldu. İş bit­tikten sonra Hz. Ömer: "Eğer Zeyd, Ömer'e alelade bir vatandaş gibi davranmamış olsay­dı, herhalde onun hâkimlik yapmaya kabili-yeti olmadığını düşünecektik." (Beyhakî, es-Sünenü'l-Kübrâ, c. X).

Benzer bir olay Hz. Ali ile bir hıristiyan ara­sında cereyan etmişti. Hz. Ali, zırhının bir hı-ristiyanda olduğunu gördü ve geri almak için mahkemeye başvurdu. Delil getiremediğin­den, mahkeme aleyhine sonuçlandı. Bir kere­sinde de Hz. Ali ve bir zımmî, aralarındaki dava için Kadı Şureyh'e gittiler. Kadı ayağa kalktı ve Hz. Ali'ye selâm verdi. Bunun üze­rine Hz. Ali hâkime: "Daha işin başlangıcın­da sen bu işte haksızlık ettin" dedi. (Hilâfet ve Saltanat).

Onların yönetimlerinin bir Özelliği, İslâm'ın ruhuna ve prensiplerine uygun olarak kabile ve ırkına bakılmaksızın herkese eşit davranıl-masıydı. İslâm; ırk, renk, kabile ve milliyet vb. konulardaki tarafgirlikleri yok ederek, bütün müslümanları bir tutmakta idi. Ebu Be­kir halife seçildiğinde, Ebu Süfyan, kabilesi yüzünden bu durumu beğenmemişti. Ali'ye gidip, "Kureyş'in küçük bir kabilesine men­sup olan birini nasıl halife ilân ederler? Eğer sen bu görev için aday olursan, bu vadiyi atlı­lar ve yayalarla doldururum" dedi. Fakat Hz. Ali: "Bu sözlerin, senin İslâm'a ve müslü-manlara düşmanlığım gösterir." diyerek onu şaşırttı. "Süvari ve yayaları toplayıp buraya gelmeni katiyyen istemem. Uzak yerlerde bu­lunsalar, memleketleri de birbirinden ayrı ol­sa dahi bütün müslümanlar birbirlerinin iyili­ğini isterler ve birbirlerini severler. Bİz, Ebu Bekir'i bu makama lâyık bilenlerdeniz. Eğer onda bu liyakati görmemiş olsaydık acaba kendisini böyle bir makama çıkarır, bu vazi­feyi ona teslim eder miydik?" diye ekledi. (Kenzu l-Ummal, c. V; Taberî, c. II).

Bu atmosfer içinde Ebu Bekir ve Ömer, yal­nız Arap kabilelerine değil, gayri müslimlere de hiçbir ayırım yapmadan mutlak eşitlik ve adaletle muamele ettiler. Hatta kendi kabile­lerini de kayırmaktan kaçındılar. Onların bu tarafsız ve âdil tutumu her türlü ön yargıyı bastırarak, müslümanlar arasındaki, İslâm'ın gerektirdiği evrensel ruhu meydana getirdi. Hz. Ebu Bekîr halifeliği sırasında, akrabalarından veya kabilesinden hiç kimseyi memuriyete getirmedi. Hz. Ömer, yalnızca kabile­sinden Numan b. Adiy'i Basra yakınlarında küçük bir şehir olan Maysan'da tahsildarlık vermiş, fakat daha sonra da görevden almıştı. Böylece bu açıdan bu iki halife yegâne bir örnek oluşturdular.

Hz. Osman hilâfeti döneminde, yüksek ma­kamları akrabalarına ve kendi kabilesinden kimselere vermeye başladı. Düşüncesine göre bu şekilde hareket etmesi sıla-i rahimin gere­ği idi. "Ömer akrabalarını, Allah rızası için, mahrum etti. Fakat ben, Allah için, akraba ve yakınlarımı gözetmekteyim." derdi. (Taberî, c. III). Bir keresinde şöyle demişti: "Ebu Be­kir ve Ömer, beytülmal hususunda, hem ken­dilerini hem de akraba ve yakınlarını sıkıntı­ya sokmaktan hoşlanıyordu. Fakat ben sıla-i rahmi tercih etmekteyim." (Kenzu'l-Ummâl, c. V; İbni Saad, Tabakat, c. III).

Dört halife zamanında tam manasiyle tesis edilen nizamın özelliklerinden biri tenkîd, rey ve fikir beyanı hakkının tam manasıyla serbest oluşuydu. Halifeler, bütün vakitlerini halkın refahına tahsis etmişlerdi. Şûra mecli­sinin toplantılarına katılır ve tartışmalara işti­rak ederlerdi. Ne bir resmî parti ne de bir mu­halefet partisi vardı. Her üye, hür bir ortam­da, görüşünü yalnızca kendi inanç ve vicda­nına dayanarak açıklardı. Bütün meseleler, noksansız ve ilavesİz olarak ehil kişiler önü­ne konmakta; kararlar, herhangi bir kimsenin etkisi, korkusu veya menfaatine göre değil, yapılan müzakerelere dayanılarak alınmakta İdi. Ayrıca bu halifeler, yalnızca şûra ehli ile değil, aynı zamanda, günde beş vakit namaz, bir kongre niteliğindeki cuma namazı, bay­ram namazları ve hac dolayısıyle, doğrudan halkla temas kuruyorlardı. Evleri diğer müs-lümanların evleri ile yanyana idi ve herkese kapıları açıktı. Sokakta, çarşıda yanlarında muhafızları olmadan yürürler ve insanlar on­larla rahatça ilişki kurar, onları tenkid edebi­lir veya herhangi bir konuda açıklama isteye­bilirlerdi. Bu hürriyete müsaade etmekle kaltnamışlar, bunu teşvik de etmişlerdi. Daha önce açıklandığı gibi Hz. Ebu Bekir, ilk yap­tığı konuşmada, doğru hareket ettiği müddet­çe kendisine yardım etmelerini, yanlış bir şey yaptığında ise kendisini düzeltmelerini iste­mişti.

Hz. Ömer bir cuma hutbesinde, evlenmelerde 400 dirhemden fazla rnehir istenmemesi ge­rektiğini söylemişti. Hutbeyi dinleyen bir ka­dın derhal ayağa kalkarak böyle bir şeyi em­retmeye hakkı olmadığını söyleyerek, onu düzeltmişti. Kadın, Kur'ân bu konuda bir sı­nırlama getirmemişken kendisinin sınır geti­remeyeceğini belirtince, Hz. Ömer kadım haklı buldu ve kendi fikrini değiştirdi. (İbnî Kesîr, Tefsir, c. I). Yine bir keresinde, halkla olan toplantılarından birinde Selman-ı Farisî ona, herkese bir parça kumaş düşerken nasıl olup da iki parça kumaşa sahip olduğunu sor­du. Hz. Ömer orada bulunan oğluna işaret et­ti; Abdullah b. Ömer, kendi payına düşen parçayı babasına verdiğini ifade etti. (Cevzî, Sîret-i Ömer Ibnu l-Hattab).

Bir başka toplantıda Hz. Ömer halka, bazı meselelerde gevşek davransa, ne yapacakları­nı sordu. Bişr İbni Saad elindeki sopayı gös­tererek: "Eğer sen böyle eğri yolda gidersen, seni şu sopa ile düzeltiriz." dedi. Bunun üze­rine Hz. Ömer, "Öyleyse siz hayırlı bir toplu­luksunuz" dedi.

Bunların hepsinden şiddetli tenkitler Hz. Os­man devrinde vuku buldu. Fakat o hiçbir za­man bunları zor kullanarak bastırmaya yel-tenmedi. Hz. Ali, haricîlerin küstahlıklarına ve mütecavizâne sözlerine sabırla tahammül etti. Bir defasında halk içinde kendisine sö­ven beş haricîyi huzuruna getirdiler. Bunlar­dan biri, yeminle onu öldüreceğini haykırı­yordu. Fakat Hz. Ali onların hepsini serbest bıraktı ve adamlarına, isterlerse onların lafla­rına karşılık verebileceklerini, fakat fiilen is­yana kalkışmadıkça, sözle yapılan muhalefe­tin bir tutuklama gerekçesi olamayacağını, söyledi. (Serahsî, Mebsût, c. X).

Hulefa-i Raşidîn devri gerçekten tslâm tari­hinde parlak bir yıldızdı ve daha sonra gelen bütün âlimler, muhaddisler ve müslümanlarm geneli o devri, İslâm'ın gerçek dinî, ahlâkî, siyasî ve sosyal sistemin ölçüsü olarak kabul ettiler. (Ebul Ala Mevdûdî, Khilafat-o-Mulu-kiyat [Hilafet ve Saltanat]).

Kûfî hat ile cami şeklinde yazılmış Kelime-i Tev-hid. Derviş Emin Nakşibendî, İstanbul, 1743.

 

KISIM 3

 

İSLAM İNKILABININ SAHABE VE TABİİN ÜZERİNDEKİ TESİRİ

 

İslâm inkılâbının etkisi çok büyük oldu. İlk olarak, Arabistan'daki yüzbinlerce insanın yaşayışını etkiledi. Peygamber @'e inanıp onu destekleyen ve müşriklere karşı inançları uğruna, onunla birlikte savaşan sahabe yanın­da yahudîler ve diğer gayri müslİmlerin ha­yatları da değişti. Bütün bu insanların, sahip oldukları değerler, fikirler, tutumlar, hatta ha­yat tarzları tamamen değişik bir biçim aldı. Bunlar daha önce Önemsiz şeyler için birbir­leriyle dövüşürler, aile ve kabile kavgaları yıllarca devam ederdi. Aşağıdaki ayette de belirtildiği gibi, bu kimseler, Hz. Muhammed @'in dinine girdikten sonra, bambaşka bir topluluk oldular: "Muhammed Allah'ın elçisi-dir. Onun yanında bulunanlar, kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidirler. Onların, rükû ve secde ederek Allah'ın lütuf ve rızasını aradıklarını görürsün. Yüzlerinde secdelerin izinden nişanlar vardır. Onların Tevrat'taki vasıfları ve İncil'deki vasıfları da şudur: Bir ekin gibidirler ki, filizini çıkardı, onu güçlendirdi, kalınlaştı derken gövdesinin üstüne dikildi, ekincilerin hoşuna gider, onla­ra karşı kâfirleri de öfkelendirir bir duruma geldi. Allah onlardan iman edip sâlih amel iş­leyenlere mağfiret ve büyük mükâfatlar va'detmiştir." (48: 29),

Hz. İsa aleyhisselâm, bu vasıfları, hardal ta­nesi misaliyle ifade etmektedir: "Göklerin melekûtu, bir adamın alıp tarlasına ektiği har­dal tanesine benzer. O tane ki, bütün tohum­ların gerçi en küçüğüdür. Fakat büyüyünce, sebzelerden daha büyüktür ve ağaç olur. Şöy­le ki, göğün kuşları gelip onun dallarında yer­leşirler." (Matta, 13: 31-32, Markos, 4: 30-32 ve Luka, 13:18-19). Hz. Musa da, kutsîyun kelimesi ile Hz. Muhammed @'in ashabının vasıflarını zikretmişti. Bu, Eski Ahİt'te şöyle ifade edilmektedir: "Rab Si­na'dan geldi ve onlara Seir'den doğdu, Paran dağından parladı, Ve mukaddeslerin on binle­ri içinden geldi; onlar için sağında ateşli fer­man vardı. (Rab) gerçek, sıptları sever; bütün mukaddesleri senin elindedir; her biri senin sözlerinden alacaktır." (Tesniye, 33: 2-3).

Şüphesiz burada Mekke'nin fethine işaret vardır. Hz. Muhammed @, on bin sahabesi ile gelerek, Mekke'de kansız bir zafer kazan­mış ve Arap yarımadasının tartışmasız hâkimi haline gelmiştir. Değişik dillere yapı­lan tercümeler sonucu kelimeler değişmekle birlikte, İncil'in bazı eski nüshalarında hâlâ kutsiyyûn kelimesine rastlamak mümkündür. Bu kelime ile, aşikârdır ki, Hz. Muhammed @'e ve O'nunla İslâm'ın müdafaası için sava­şan sahabesine işaret edilmektedir. "Sağında ateşli ferman" tabiri, Hz. Muhammed @'e, düşmanlarına boyun eğdirmek ve Allah'ın adım dünyada yüceltmek için, Rabbi tarafın­dan verilen siyasî güce işaret etmektedir.

Kur'ân-ı Kerîm Rasûlullah @'in sahabesi üzerindeki Allah'ın rahmet ve mağfiretini şu sözlerle ifade etmektedir: "O, imanlarına iman katsınlar diye mü'minlerin kalplerine huzur (ve sebat) indirdi. Göklerin ve yerin as­kerleri Allah'ındır. Allah bilendir, her şeyi hikmetle yapandır." (48:4). Bu âyet sahabe­nin takvası, ihlası ve Allah'ın emirlerine ve elçisine olan İtaatini ifade etmektedir. Onlar, Allah'ın dininin gerçek takipçileri idiler. Çünkü onlar, Allah ve Rasûlün'ün yolunda hiçbir şeylerini esirgememiş; mallarını, mülklerini, rahatlarını hatta canlarını bu uğurda feda etmişlerdi. Yukardaki Kur'ân ayetleri ve İncil ve Tevrat'taki deliller, Hz. Muhammed @'in ashabının, Son Elçisi tara­fından kendilerine getirilen Allah'ın mesajı­na, gerek sözleri, gerek fiilleri ile tam olarak tâbi oldukları ve onu dünyadaki diğer insan­lara da yaymak için büyük gayretler göster­dikleri konusunda kuşkuya yer bırakmamak­tadır.

Aşağıdaki Kur'ân âyetleri de ashabın Hz. Peygamber @'e can u gönülden ve samimi­yetle İnanıp, İslâm sancağım, ağır zorluklara karşın, yükseltmek için ellerindeki bütün imkânları seferber ederek, ona yardım ettikle­ri ve sonunda karşılarına çıkan bütün güçlük­leri Allah'ın yardımıyla yendikleri konusun­daki ifademizi teyid etmektedir: "Biz seni, şâhid, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönder­dik. Ki Allah'a ve Resulüne manasınız, onu(n dinini) destekleyesiniz. Ona saygı gösteresi-nİz ve sabah akşam O'nu teşbih ed(ip şanını yücelmesiniz."(48: 8-9). Allah kullarını sevip kendisine ait olanı koruduğu için (Tesniye, 33: 3), Peygamber @'in ashabına Hudeybiye antlaşması sırasında rahmet etti: "Sana biat edenler (İslâm uğrunda ölüncüye kadar sa­vaşmak üzere sana söz verenler), gerçekten Allah'a biat etmektedirler. Allah'ın eli onların eli üzerindedir..." (48: 10). Yine aynı sûrede şöyle dendiğini görüyoruz: "Allah şu mü'minlerden razı olmuştur ki, onlar, ağacın altında sana biat ediyorlardı. Allah onların gönüllerinden geçeni bildiği için onların üze­rine huzur ve güven indirdi ve onlara yakın bir fetih verdi." (48: 18).

Kur'ân, muhacirlerin gayret ve fedakâr­lıklarını da şu sözlerle övmektedir: "(Bir de o mallar), şu muhacir fakirlere aittir ki (onlar), yurtlarından ve mallarından (sürülüp) çıkarıl­mışlardır; Allah'ın lütuf ve rızasını ararlar; Allah'a ve Rasûlüne (canlarıyla, mallarıyla) yardım ederler. İşte doğru olanlar onlardır." (59: 8). Ensarın samimiyet ve fedakârlığı ise şu kelimelerle Övülmektedir: "Ve onlardan Önce o yurda (Medine'ye) yerleşen imâna sa­rılanlar (yani daha önce Medine'yi yurt edi­nen Ensar) kendilerine göç edip geleni sever­ler ve onlara verilen (ganîmetler)den ötürü göğüslerinde bir ihtiyaç (eğilimi) duymazlar. Kendilerinin İhtiyaçları olsa dahi, (göç eden yoksul kardeşlerini) öz canlarına tercih eder­ler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, iş­te onlar felaha erenlerdir." (59: 9)

Gerçekten, "Hicret, onların hayırhahlık ve cömert misafirperverliği sayesinde mümkün oldu. Peygamber @'i ve onunla gelen bütün muhacirleri kabul edip ağırladılar. Bir grup ile (muhacirler) diğerinin (Ensâr) fertleri ara­sında en müstesna kardeşlik bağları tesis edil­miş oldu. Ümmet kendi kaynaklarına sahip olana kadar, Ensâr sürekli olarak verdi, mu­hacirler aldı. Yardım edenler göç edenleri ağırlamayı şeref bîldiler ve hattâ fakirler bile fedakârlıkta zenginler ile yarıştılar." (A. Yu­suf Ali, The Holy Qur'an, sh. 1523, Not 5383).

Bu âyetler, sahabenin imanını, ihlasını ve di­ni düşmanlardan korumak ve İlâhî Kelâmı in­sanlara yaymak yolunda Allah'a ve elçisine yardımlarını tam manâsıyla ortaya koymakta­dır. Ayette de belirtildiği gibi, onlar Allah'ın davasına yardım ettiler ve Allah da onlardan razı oldu: "Muhacirlerden ve Ensârdan (İslâm'a girmekte) ilk Önce geçenler İle bun­lara güzelce tâbi olanlar... Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. (Allah) onlara altlarından ırmaklar akan, için­de ebedî kalacakları cennetler hazırlamıştır.

İşte büyük kurtuluş budur." (9: 100). Yine aynı sûrede şöyle buyurulmaktadır: "Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin ve-lisidirler. İyiliği emrederler, kötülükten men ederler, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Al­lah'a ve elçisine itaat ederler. İşte onlara Al­lah rahmet edecektir. Allah daima üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir." (9: 71). Bu ayet-i kerîmede hakikî mü'minleri kâfirlerden ve müşriklerden ayıran ve Peygamber @'in as­habında en yüksek seviyede bulunan özellik­leri belirtmektedir: Onlar misk dolu şişeler gibidirler. Görünüşü, kokusu ve diğer özel­likleri ile kendini belli eden misk dolu şişeler gibi... Mümin kadınlar ve erkekler Medine'de bir topluluk meydana getirdiler. İyi olanla alâka kurup, kötü olandan nefret ettiler. Gece ve gündüz Allah'ı zikrettiler ve sürekli olarak Allah'ı zikretmeden yaşanacak bir hayatı dü­şünemediler. Allah yolunda sarfetmekte çok cömerttiler. Para, mal ve hayatlarını Allah'ın davasına adamaktan kaçınmadılar ve Allah'a ve elçisine tereddüt etmeksizin itaat ettiler. (The Meaning ofthe Qur'an, c. IV, sh. 210).

Bu âyetler, Hz. Peygamber @'in ashabının asil özelliklerini ve yüksek amellerini yete­rince aydınlatmaktadır. Bu konuda ayrıca pek çok hadîs de vardır. Rasûlullah @'in şöyle dediği rivayet edilmektedir: "İnsanların ha­yırlısı benim asnm(daki ashab''ım)dır. Sonra onlara yakın olan (tâbif)\erâ\t. Sonra onlara yakın {etbâ-ı tâbit)l&rdir. Sonra bir takım ka­vimler gelir ki, onlardan birinin şehadeti (ih­tiras ile) yeminine, yemini de şehadetine ta­kaddüm eder." (Buharı ve Müslim). Enes, Rasûlullah @'in şöyle dediğini bildirmekte­dir: "İnsanların arasında benim ashabım, ye­mekte tuz gibidir. Yemek, içinde tuz olduğu zaman güzeldir." (Şerhü's-Sünne). Ömer b. Hattab, Rasûlullah @'den, vefatından sonra ashabı arasındaki ihtilaf hakkında Allah'a sorduğunu ve şu vahiyle karşılık verildiğini işittiğini rivayet etmektedir: "Senin ashabın ey Muhammed, bana göre gökteki yıldızlar gibidir, bazıları daha parlaktır, fakat hepsinin de ziyası vardır. Bu yüzden, onların ittifak ettiğine uyan doğru yoldadır." Yine Hz. Ömer'den rivayet edilen bir hadîs-i şerifte Rasûluüan @ şöyle buyurmaktadır: "Asha­bım gökteki yıldızlar gibidir, hangisine uysa-nız doğru yolu bulursunuz." Ebu Said Hud-ri'den gelen rivayete göre Rasûlullah @ şöy­le buyurmuştur: "Sakın ashabıma sövmeyi­niz. Sizden birinin Uhud (dağı) kadar altın sadaka verdiği farzedilse, bu ashabdan birisi­nin iki avuç (hurma) sadakası (fazileti)ne eri­şemez. (Hatta) bunun yarısına da ulaşamaz." (Buharî ve Müslim). (Buhari). Bu konuda Hz. Ömer'den rivayet edilen bir başka hadîs-i şerif de şöyledir: "Ashabıma hürmet gösterin, çünkü onlar sizin en iyinİzdir. Daha sonra he­men onlardan sonra gelenler ve daha sonra da onlardan sonrakiler gelir." (Tirmizî).

Ashab hakkındaki bu övgülerin sebebi, onla­rın İslâm davasına olan büyük ve unutulmaz hizmetleri İdi. Onlar, Allah'ın Peygamberi ile birlikte düşmanlara karşı inançlarını korumak için mücadele ve mücahede ettiler. Peygamber @'in irtihalinden sonra dinin bütünlüğü­nü korumak için büyük bir mücadele vere­rek, sonra gelenlere, dini, hiçbir değişiklik ol­maksızın bıraktılar. Hz. Peygamber @ zama­nında, ilk olarak ağaç, kemik, kâğıt, deri, bez gibi maddelerin üzerine yazılan Kur'ân-ı Kerîm'in daha sonra bir 'kitap' hâline gelme­sini ve bugüne ulaşmasını sağladılar. Onların dîni yaymak için gösterdikleri gayretler sonu­cu İslâm bugüne kadar geldi ve bugün dünya­nın her vadisine, her dağına, her adasına ya­yılmış bir milyar civarında müslüman var.

 

Hulefa-i Râşidîn

 

Hz. Peygamber'in vefatından sonra, raşid ha­lifeler davet vazifesini muhtelif usûllerle ye­rine getirdiler.

 

Şeriat

 

Sahabe, Peygamber @'in mirası olan ve Kur'ân ve sünnetten oluşan şeriatı muhafaza edip onun düsturlarını hayatın bütün alanları­na titizlikle uyguladılar. Allah'a inançları çok kuvvetli idi ve İslâm'ın insan hayatında uygulanmasında namaz, zekât, hac ve oruçtan oluşan dört temel direği sağlam biçimde tesis edip, muhafaza ettiler.

 

Hz. Ebu Bekr'in Hilâfeti

 

İlk halife Ebu Bekir, şeriatın kurallarının Peygamber @'in uyguladığı şekilde yerine getirilmesinde o kadar dikkatliydi ki, her da­kika, bu kuralların en küçük ayrıntılarına ka­dar uygulanması ile ilgilenirdi. Bu konuda, zekâtın toplanması ile ilgili uygulaması en meşhur olanıdır: Ebu Hureyre, Peygamber (S)'in yerine Ebu Bekir geçtiğinde Araplar arasında dinde sadakatsizliğin ortaya çıktığı­nı; Ömer b. Hattab'ın onlara savaş açan Ebu Bekir'e, "Allah'ın RasûlÜ, 'insanlarla, Al­lah'tan başka ilâh yoktur diyene kadar savaş­makla emrolundum. Bunu söyleyen malını ve kendini korumuş olur ve onun hesabı Allah'a kalmıştır', demişken insanlarla nasıl savaşır­sın?" diye sorduğunu ve Ebu Bekr'in şöyle cevap verdiğini bildirmektedir: "Allah'a ye­min ederim ki, namaz ile zekâtı ayıranla sa­vaşırım, çünkü zekât malın borcudur. Allah'a yemin ederim kî Resûlullah'a vermekte ol­dukları bir dişi keçiyi bile vermeyi reddeder­lerse onlarla savaşırım." Bunun üzerine Hz. Ömer şöyle demiştir: "Allah'a yemin ederim ki, Allah'ın Ebu Bekir'i, savaşmakta haklı ol­duğuna inandırdığını gördüm ve onun haklı olduğunu anladım." (Buharı ve Müslim). Taberî'ye göre Hz. Ebu Bekir "Zekât herkes­ten tam tamına alınacaktır. Bir deve yuları eksik verseler kabul etmem, onlara savaş aça-nm." demiştir. (Taberi, c. II; İbni Haldun, Mukaddime, c. I).

Romalılar'a karşı Suriye'ye Üsame b. Zeyd komutasında bir keşif birliği gönderdiği sıra­daki tavn da Hz. Ebu Bekr'in, Peygamber @ tarafından konan kurallara sıkı sıkıya bağlı olduğunu göstermektedir. Bu keşif birliği

Peygamber @ tarafından düzenlenmiş, fakat Medine sınırını geçmeden Hz. Peygamber vefat etmişti. Arabistan'ın her yanında, irtidat eden kabilelerin isyan etmesi korkusunun ol­duğu bir zamanda bu birliğin şevki konusun­da, tartışmalar vardı. Aynı zamanda, gençli­ğinden dolayı Üsame b. Zeyd'in liderliğine karşı da itirazlar vardı. Ancak Hz. Ebu Bekir, Peygamber @'İn emrettiği bu şevki durdura­mayacağını ve O'nun tarafından tayin edilen lideri de değiştiremeyeceğini söyleyerek bu itirazları bastırdı. Kendisine çok sert eleştiri­ler yöneltileceğinden çekinmiş olsa bile Üsa-me'yi bu1 göreve gönderecekti. Peygamber @'in emirlerine kim karşı gelebilirdi? (Tabe­ri, c. II; İbni Haldun, Mukaddime, c. I).

Aynı şekilde, Hz. Ömer, Osman ve A1İ de hiçbir sapma göstermeden Hz. Peygamber @'in yolundan gittiler. Bütün meselelerde şe­riat kurallarını, dost-düşman, akraba-yabancı veya zengin-fakir ayırımı yapmadan herkese aynı şekilde uyguladılar. Günde beş vakit na­mazı ve cuma namazlarını kıldırdılar. Ayrıca, zekatın sistematik bir şekilde toplanıp dağıtıl­masını da organize etiler ve ülkedeki fakirle­rin, ihtiyaç sahiplerinin kanunî haklarını en etkin bir şekilde sağladılar. Ramazan ayının gereklerini en iyi şekilde yerine getirdiler ve haccı Peygamber @'in söylediği biçimde dü­zenleyip uyguladılar. İyiliği emredip kötülükten men etme; Allah'ın hududunu gözetme ve Allah ve Rasûlü tarafından konulan hududlan tecavüz edenleri şeriatın kurallarına göre ce­zalandırma; bütün vatandaşların menfaatleri­ni âdil olarak gözetme gibi diğer fonksiyonlar da Peygamber @'in raşid halifelerince titiz­likle yerine getirildiler.

Fertlerin haklan, bu halifeler tarafından titiz­likle korundu ve herhangi bir resmî görevli­nin bu hakları ihlâli halinde, bu durum, bun­dan etkilenen kişiyi en fazla tatmin edecek şekilde hemen düzeltildi. Hz. Ebu Bekr'in ha­life seçildikten sonra yaptığı ilk konuşmada, İslâm devletinin başı olarak, idarenin yapısı ve kapsadığı alan konusuna açıklık getirmek­tedir. Ebu Bekir bu konuşmasında şöyle de­mişti: "Ey insanlar! En iyiniz olmadığım hal­de başınıza İdareci seçildim. Doğru olduğum müddetçe bana yardım edin, yanlış yola sap­tığım zaman beni düzeltin. Doğruluk bir emanet ve yalan ise bu emanete hıyanettir. Aranızda zayıf olan, Allah'ın izniyle hakkım kendisine verene kadar, benim yanımda kuv­vetlidir. Aranızda kuvvetli olan, Allah'ın İz­niyle zayıfın hakkım ondan alıncaya kadar, benim yanımda zayıftır. Ümmetin bazı fertle­ri, Allah yolundaki çalışmalarını bırakıp da sakın başka yönlere sapmasın. Böyle olursa korkarım ki, Allah onları zillete düşürür. Bu millete mensup kimseler kötülükler peşinde koşmasınlar. Olur ki, bu sebeple Allah onları umûmi musibetlere duçar kılar. Allah'a ve RasûlÜ'ne itaat ettiğim sürece bana itaatle mükellefsiniz. Eğer bu yolu terkeder, hudud-larm dışına çıkarsam bana itaat etmek mec­buriyetinde değilsiniz. Ben, ancak Allah ve RasûlÜ'nün yolunun takipçisiyim, yoksa yeni bir yol icad edeceklerden değilim. Şimdi na­maz İçin hazırlanın. Allah'ın rahmeti üzerini­ze olsun." (İbni Haldun, Mukaddime, c. I). Taberî, bu konuşmayı kelimelerdeki ufak de­ğişikliklerle nakletmekte ve ayrıca, Hz. Ebu Bekir'in bir başka konuşmasını da aktarmak­tadır. Bu konuşmasında Ebu Bekîr şöyle de­mektedir: "Allah yalnızca kendisi için yapı­lan amelleri kabul eder. Amelleriniz yalnız Allah için olsun ve bilin ki Allah için yaptığı­nız amei, ona karşı gerçek itaat ve gerçek ba­şarıya doğru bir adımdır. Bu ameller, kişinin gerçek sermayesi ve ahiret hayatı için yaptığı tasarrufudur. Ve bunlardan o ihtiyaç anında istifade edecektir. Ey Allah'ın kullan! Ara­nızda Ölenlerden ve sizden önce ölmüş olan­lardan ders alın. Dün nerede iken bugün nere­de olduklarını bir düşünün. Cesaretleri ve za­ferleri ile meşhur olan krallar ve kahramanlar şimdi neredeler. Bugün toprak haline geldi­ler. Şehirlerde oturup, etrafında tarla ve bah­çeler yapanlar ve bununla dünyanın hayranlı­ğım kazananlar neredeler? Bugün onlar, me­zarlarında yatıyorlar, onlardan hiçbir iz yok. Sarayları ve kaleleri de yıkıldı. Şimdi yaptık­larının hesabım vermek zorundalar. Dinleyin! Allah'ın şeriki yoktur. O, mahrukatına, mec­bur olmadığı halde lütfeder. Hiç kimse onun izni olmadan ve onun emirlerine uymadan, onun yarattıklarından bir kötülüğü kaldıra­maz. Bilin ki, onun borçlu kullarısınız ve ona İtaat etmeden hürriyetinizi kazanamazsınız. Hiçbir İyilik yoktur ki sonu cehennem olsun ve hiçbir kötülük yoktur ki sizi cennete ulaş­tırsın." (Taberî, c. II).

Bu, Hz. Ebu Bekir'in Rabbine karşı büyük sevgi ve sadâkatini ve Allah'ın yoluna ve şe-riatin kurallarına uymada ve insanları bu yola çağırmadaki görev şuurunu göstermektedir. Bu görev şuuru sayesindedir ki, Peygamber @'in vefatından sonra irtidat eden asî Arap kabilelerine karşı şiddetli bir savaş açtı ve kı­sa zamanda onları mağlup ederek ülkede ba­rışı sağladı. Asîlere ve müslüman ordu komu­tanlarına yazdığı mektuplardan birkaç nakil, onun Allah'ın ve Elçisinin şeriatım koruma konusundaki şiddetli kaygısını ortaya koy­maktadır. O bütün ömrü boyunca, şeriatın yeryüzünde tesisi için çalıştı. Halifeliği sıra­sındaki çabaları ise özellikle dikkate değer.

Sulh ve sükûnet isteyen müslümanlar yanın­da asîlere de hitap eden genel mektubunda şöyle demekteydi: "Allah'ın selâmı İslâm üzere olan ve İslâm'dan sonra küfre ve şirke düşmeyenlere olsun. Kendisinden başka iba­dete lâyık kimse olmayan Allah'a hamdede-rim ve şehadet ederim ki, O birdir ve eşi yok­tur. Yine şehadet ederim ki Muhammed @ O'nun kulu ve elçisidir. Onun getirdiği dine inanıyoruz ve bu dini reddedenleri kâfir ola­rak biliyor, onlara savaş ilan ediyoruz. En yü­ce olan Allah, Muhammed @'i müjdeleyici (beşîr), uyarıcı (nezîr) ve Allah'a çağına (dai) olarak gerçek din ile gönderdi. Ta ki, insanları kötü amellerinin sonuçlan konusun­da ikaz etsin ve kâfirlere karşı hüccet getir­sin. Muhammed @'in çağnsım kabul edenle­re Allah doğru yolu gösterdi. Bu çağnya sırt çevirenleri de, Çaresiz İslâm'ı kucaklayana kadar cezalandırdı. Allah'ın dinini tesis ettik­ten ve vazifesini tamamladıktan sonra Pey­gamber© aramızdan aynldi."

"Ey insanlar! Allah'tan korkunuz ve Allah'ın size vaadettiği güzel akıbet ve mükafatları hak etmeye çalışınız. Peygamber @'in getir­diği dine uygun hareket ediniz. Onun göster­diği yolda yürüyünüz ve Allah'ın size verdiği dine sımsıkı sanlınız! Çünkü Allah'ın rehber­liğini ve hidayetini kabul etmeyen yoldan sa­par. Allah'ın korumadığı kimse hasta bir kimsedir ve O'nun himayesinde olmayanın hâmisi yoktur. Ancak, Allah'ın yol gösterdiği kimseler doğru yolda bulunurlar ve Allah ta­rafından bu yoldan döndürülenler doğru yol üzerinde kalamazlar. Bâtıl yoldaki bir kimse­nin hiçbir iyiliği, o kişi İslâm'ı kabul etme­dikçe ve onun hakikatine inanmadıkça, ken­disine bir fayda sağlamaz." (Taberî, c. III).

Allah'a ve O'nun yoluna bağlılığı çok kuv­vetli olan Hz. Ebu Bekir'in, imanda ve amel­de fazileti konusunda pek çok rivayet vardır. Bunlardan biri şöyledir: Bir gün Ebu Bekir Peygamber @'İn meclisinde oturuyordu. Üzerinde birkaç yerinden yırtık bir cübbe vardı ve göğsü görünüyordu. Bu sırada Pey­gamber @'in yanma gelen Cebrail aleyhisselâm Ebu Bekir'in durumunu gördü ve şöyle dedi: "Allah sana selâm ediyor. Ebu Bekir'e söyle, Allah ona hayır dua ediyor ve soruyor, bu fakirlik içinde Allah'tan razı mı değil mi?" Peygamber @, Ebu Bekir'e sesle­nerek, Allah'ın onu selâmladığını ve kendi­sinden razı olup olmadığını sorduğunu söyle­di.

Bunun üzerine Ebu Bekir: "Ben Rabbimden razıyım. Ben Rabbimden razıyım. O'nun da benden razı olmasını diliyorum." dedi. (Ebu Bekir, Islamic Foundation yayını, Leicester).

 

Hz. Ömer'in Hilâfeti

 

Hz. Ömer'de halifeliği sırasındı, selefi Ebu Bekir gibi, din işlerinde çok titiz olup, şeriat kurallannı gerek zahirî ile gerek ruhu ile mu­hafaza eti. Halifelik vazifesini üstlendikten sonraki ilk konuşmasında şöyle diyordu: "Al­lah sizi benimle, beni de sizinle birleştirdi. Beni iki yoldaşımdan sonra hayatta bıratı. İn­sanlar iyi davranışlarda bulunurlarsa ben de onlara karşı iyi olacağım. Eğer yanlış yapar­larsa, şüphesiz onları cezalandıracağım." (İbn Saad, Tabakat, c. III). Taberî'ye göre ise Hz. Ömer'in ilk konuşması şöyleydi: "Size birkaç şey söylemek istiyorum ve ümit ediyorum ki benimle aynı fikirdesinizdir. Arap kavmi, sü­rücüsünü takip eden gem vurulmuş bir deve gibidir. Bu yüzden ona, dikkatli bir şekilde önderlik yapmak liderin vazifesidir. Kabe'nin Rabbine yemin ederim ki ben onu doğru yol­da yürüteceğim (Tarih, c. III). İmam Yusuf da Hz. Ömer'in konuşmasını şu sözlerle bil­dirmektedir: "Ey İnsanlar! Hiçbir kimseye, ne denli güç sahibi olursa olsun, Allah'ın hoşlanmadığı şeylerde uyulmaz. Sizden, üze­rimde ne hakkınız varsa almanızı istiyorum. Mallarınıza veya gelirlerinize, kanuna uygun olandan başka, vergi yüklememem sizin hakkınızdır. Ayrıca, devlet gelirlerinin doğru ve uygun yerlere harcanıp harcanmadığını görmek istemeniz de hakkınızdır." (Kitabû'l-Harac).

Hz. Ömer ilk resmî mektubunda Ebu Ubeyde b. Cerrah'a şöyle diyordu: "Sana, Bakî ve Zâtından başka herşeyin ölümlü olduğu Al­lah'tan korkmanı tavsiye ederim. O Allah ki bizi dalaletten kurtarıp doğru yola getirdi, küfrün karanlığından çıkarıp imanın aydınlı­ğına iletti. Seni, Halid b. Velid'in kumanda­sındaki kuvvetlere başkomutan olarak tayin ediyorum. Müslümanların liderliği ve saadeti ile meşgul ol. Onları, ganimet ümidiyle Ölümcül görevlere gönderme. Dünyanın deb­debesinden yüzünü çevir. Dünya sevgisinin kalbine girmesine izin verme. Dikkatli ol, dünya sevgisi önceki milletleri helak ettiği gibi seni de helak etmesin. Onlardan kalan harabeleri kendi gözlerinle gördün." (Taberî ve İbni Kesîr). Hz. Ömer'in Muaviye b. Ebu Süfyan'a yazdığı mektup da şöyle idi: "Halka uzak durma. Fakirlerin seninle görüşmelerine izin ver, onlarla birlikte otur. Bu sayede, se­ninle serbestçe konuşabilirler ve üzerlerinde­ki korkuyu atarlar. Haklarında hüküm ver­men için sana gelenlerin menfatlerini gözet. Haklarını almadan geri dönerlerse; onların haklarını ihlâl etmekten sorumlu olursun." (Kitabû'l-Harac; Ketızû' l-Ummâl; Ömer b. Cevzî, Tarih;   Şah Velîyyullah Dıhlevî, İzaletul-Hâfâ).

Bu konuşmalar ve mektuplar, onun Allah yo­luna olan imanının ne derece güçlü olduğunu ve bu yolu diğer insanların hayatlarına da hâkim kılmak için nasıl çalıştığını yeterince ortaya koymaktadır. Gerçekten o, Allah'ın mü'min ve muttaki kullarının güzel bir Örne­ğiydi. Şeriat kurallarını, başkalarına olduğu gibi, kendine ve ailesine de aynı titizlikle uy­guladı. Bu durum, had cezasını oğluna tered­düt etmeden uygulamasından da açıkça belli olmaktadır. Onun halifeliği döneminde Şeri­at, insan hayatında önemli bir yere sahip oldu ve müslümanlarm kültürel faaliyetlerinde de­rin kökler oluşturdu. Müslümanların lideri olarak sorumluluk duygusu o kadar büyük ve derindi ki, vazifesini bitirmeden hiçbir zaman dinlenmedi. Bu, İskenderiye'deki bir Bizans kalesinin muhasarası sırasında cereyan eden bir olayda da görülmektedir. Kuşatma altı ay­dır devam ediyor, kale bir türlü düşmüyordu. Buna çok üzülen Hz. Ömer, kumandan Amr b. Âs'a bir mektup yazdı. Daha sonra zafer haberini getiren haberci Medine'ye vardığın­da, öğle vaktiydi. Halifeyi rahatsız etmek is­temeyen haberci, Mescid-i Nebevî'de bekle­meye başladı. Ancak, hizmetkârlardan biri habercinin gelişini Ömer'e bildirmişti. Hz. Ömer hemen habercinin yanına koştu ve "Neden doğruca bana gelmedin?" diye sordu. Haberci, "Belki istirahat ediyorsunuzdur diye düşündüm" diye cevap verdi. Bunun üzerine Hz. Ömer şöyle dedi: "Böyle düşünmen çok yazık. Eğer ben gündüz vakti uyuyor olsa idim, devletin işlerini kim yapacaktı?"

'Nü nehrine hitaben' yazdığı mektup da Ömer'in îmanının kuvvetini göstermektedir. Mısır ahalisi her yıl, gelin şeklinde giydiril­miş bir bakireyi Nü nehrine atarak kurban ediyorlardı. Onların inançlarına göre, bu ya­pılmazsa nehir kızar ve düzgün akmazdı. Yerliler o yıl da bir bakireyi kurban etmek için Amr b. Âs'dan izin istediler. Fakat o, bu­nu reddetti. Tesadüfen o yıl Nil'in suyu azal­dı ve ürünler yetişmedi. Amr b. Âs bu duru­mu Halifeye yazdı. Hz. Ömer, Amr b. Âs'ın davranışını tasdik ederek, Nil'e hitaben bir mektup yazdı. Mektupta şöyle diyordu: "Al­lah'ın kulu ve müslümanların komutanından Mısır'daki Nil nehrine! Eğer kendi iradenle akıyorsan akma! Eğer akışın Kadiri Mutlak olan Allah'ın elindeyse, biz akmaya devam etmen için O'na dua ediyoruz!" Bu mektup Nil nehrine atıldı ve nehir o yıl yatağından taştı. Bundan sonra, insan kurban edilmesi ar­tık son buldu. (Kenzû'l-Ummal; İbni Kihiye, Feth-i Mısr, İbn el-Fıkî, Kitabul-Buldan; İbni İyas, Tarih-i Mısr). Hz. Ömer'in Filis­tin'e varışı da takvasının ve kuvvetli imanı­nın başka bir misalini teşkil etmektedir. Filis­tin'e girerken Hz. Ömer yaya idi ve üzerinde pek çok yama bulunan basit bir elbise giri­yordu. Kendisine kıymetli elbiseler ve bir at teklif edildiğinde şöyle diyerek bunu* reddetti: "Allah beni İslâm ile şereflendirdi, bu şeref bana yeter."

Halifeliğin asıl vazifesi olan İslâm'ın yayıl­ması ve insanlara öğretilmesini mükemmel bir şekilde yaptı. Şibli Nu'mânî'nin ifadele­riyle: "Ömer, halkın eğitimine hız verdi. Fet­hedilen topraklarda ahlâkî mefhumların ve Kur'ân-ı Kerîm'in öğretildiği ilkokullar açıl­dı. Fıkıh ve hadis bilgisi ile mümtaz olan sahabîler halkın eğitimi için görevlendirildi. Okuldaki hocalar ve halkı eğitenlere maaş bağlandı. İslâm'ın gayri müslimler arasında yayılması, onun kural ve prensiplerinin mü­kemmelliği gösterilerek sağlandı. Bir ülkeye ordu gönderilirken, o ülkedeki insanların he­men İslama davet edilmesi ve onlara imanın prensiplerinin açıklanması emredildi. Hz. Ömer'in bu konuda Saad b. Ebu Vakkas'a yazdığı mektup şöyle idi: "Size, onlarla kar­şılaştığınızda, savaş açmadan önce, onları İslâm'a davet etmenizi emrediyorum." İmam Ebu Yusuf'a göre Hz. Ömer, emri altında olan askerlere İşlâmî kuralların ve dinin öğre­tilmesi için fıkıh sahasında bilgili  kimseler tayin ederdi. İran ve Irak'a giden bütün bir­likler, halka İslâm'ın temel prensiplerini açıkça anlattılar.

Gayri müslimlere İslâm'ın tebliğini yapma­nın en tesirli yolu, dinin yaşanması idi. İslâm, mükemmelliği ile onları kendisine çekiyordu. İslâm'ın en hızlı şekilde yayılması Hz. Ömer zamanında oldu. Çünkü onun çabaları ve di­siplini sayesinde müslümanlar, inançlarının yaşayan bir Örneği haline geldiler. Müslüman orduları gittikleri her ülkede halkın merakını celbetiler. İnsanlar merakla, dünyayı fethe koyulan bu bir avuç çöl sakinine yöneldi. Bu insanlar müslümanlan görüp onlarla kayna­şınca; onlarda, hakikat, samimiyet ve coşkun ve mütevazı bir hayatın modelini buldular. Bu faziletler bu insanları derinden etkiledi ve İslâm'ın mükemmelliği konusunda onları ik­na etti. Böyle bir olay, Suriye sınırında vuku buldu. Bizans elçisi George, Ebu Ubeyde'nin askerlerinden öylesine etkilendi ki, kendi ai­lesini ve halkını terkederek İslâm'ı kucakladı. Mısır'a girildiğinde, İskenderiye piskoposu, Kıptîlere şöyle yazdı: "Roma imparatorluğu­nun sonu geldi; gidin ve müslümanlara katı­lın." (Makrizî, sh. 289).

Müslümanların, karakterlerinde, savaş alanla­rındaki davranışlarında ve karşılıklı ilişkile­rindeki asalet, insanlar üzerinde büyük etki yaptı ve fethedilen İran, Irak, Suriye ve Mısır gibi ülkelerde halkın kalbini kazandı. Hz. Ömer devrinde, buralarda yüzbİnlerce insan İslâm'a girdi. Böylece İslâm, kılıçla değil, kendisinde bulunan güzellik ve kemâl gibi meziyetler ve müslüman askerlerin hayranlık uyandıran davranışları sayesinde her yana ya­yılarak bir İslâm İmparatorluğu meydana gel­di.

Hz. Ömer, fethedilen bölgelerde Kur'ân'ın öğretilmesi için büyük gayret gösterdi. Bu maksatla, Kur'ân hafızı Muaz b. Cebel, Uba-de b. Samit ve Ebu Derda'yı muhtelif bölge­lere gönderdi. Ubade, Hıms'da Kur'ân öğre­tirken; Ebu Derda Şam'a, Muaz da Filistin'e gitti (Kenzu l-Ummal, c. I, sh. 281 ve İbni Saad, Tabakat). Hadis öğretimi için de Ab­dullah b. Mes'ud bir grup sahabe ile Kûfe'ye, Ma'kıl b. Yesâr, Abdullah b. Mugaffel ve İmrân b. Husayn Basra'ya gönderildiler. (Izalatu'l-Hâfâ, c. II).

Kısacası Hz. Ömer, halifeliği sırasında, şeriat kanunlarının tesisi için mümkün olan her şeyi yaptı. Tavır ve yaşayışıyla diğer insanlar için bir örnek oluşturdu. Böylece o, insanları, her hareketlerinin İslâm'ın düşünce ve prensiple­rini yansıtacağı bir yola yöneltti.

 

Hz. Osman'ın Hilâfeti

 

Hz. Osman da halifeliği sırasında, selefleri­nin oluşturduğu siyaseti takip etti. Kendisi muttaki ve mütevâzî bir müslüman olup, ken­dinden öncekiler gibi, aynı gayret ve tavizsiz-likle, her meselede şeriatın kurallarım işletti. Onun şeriata en büyük hizmeti, Peygamber @'in zevcelerinden Hafsa'dan Kur'ân'ın standart kopyasını elde etmesi ve bunu ço-ğaltmasıdır. Bunun için Hz. Osman, Peygam­ber @'in meşhur kâtibi Zeyd b. Sabit başkan­lığında bir heyet tayin ederek Kur'ân'ın yedi suretini hazırlattı ve İmparatorluğun muhtelif yerleşim merkezlerine gönderdi. Daha sonra da, fethedilen toprakların değişik bölgelerine şeriat kurallarım izah eden bir çok emirname yayınladı.

Halka yaptığı ilk konuşmada şöyle diyordu:

"(Düşünün ki) kapalı bir kaledesiniz ve haya­tınızın sonuna gelmişsiniz. Hayatınızın geri kalan kısmında iyi ameller işleyin. Ne gibi bir iyilik yapabilirseniz yapın çünkü akşam sabah gideceksiniz. Dikkat edin! Dünya hile doludur; dünya hayatı sizi aldatmasın. Geç­mişten ders alın ve şevkle iyi ameller işleyin. Aldırmazlık yapmayın çünkü Allah sizi unut­maz. Nerede şimdi büyük saraylar inşa eden ve uzun bir zaman dünya zevklerine dalan o insanlar ve onların vârisleri? Dünya onları yüzüstü bırakmadı mı? Dünyayı Allah'ın koyduğu yere koymalı ve âhiret için çalışma­lısınız. Allah size dünyanın harikulade bir benzerini verecektir. Allah şöyle buyurmak­tadır: 'Dünya hayatı tıpkı gökten indirdiğimiz bir suya benzer: İnsanların ve hayvanların ye­diği arz bitkisi o su ile birbirine karıştı. Niha­yet yer ziynetini takınıp süslendiği ve halkı da on(un ürününü biçip toplamağ)a kaadir ol­duklarını zanettikleri sırada, emrimiz ona ge­ce veya gündüz geldi; sanki dün o, hiç (bitki-siyle süslenip) zengin olmamış gibi, onu (kö­künden) biçilmiş yaptık (süsünü, zenginliğini biçtik, yok ettik). İşte biz, düşünen bir toplum için âyetleri böyle geniş geniş açıklıyoruz." (10: 24) (Taberi, Hutbe-i Osman, c. II).

Muaviye ve diğer valilere de şu emirnameyi gönderdi: "Halife Ömer zamanındaki idare siyasetinize, hiçbir değişiklik yapmadan de­vam edin. Herhangi bir meselede bir güçlükle karşılaşırsanız, bana havale edin. Ben onu halka danışıp size cevabını veririm. (İdare­de) Herhangi bir değişiklik yapmaktan kaçı­nın çünkü ben ancak, Ömer'in kabul etmiş ol­duğu tekliflerinizi kabul ederim." (Taberi, c. II).

Hz. Osman'ın halka son hitabı, onun ilâhî ir-şad ve Allah'ın şeriatına karşı olan derin sev­gisini göstermektedir. Bu konuşmasında Hz. Osman şöyle demektedir: "Hakikat odur ki, yüce Allah size, ahireti kazanasınız diye dün­yayı verdi. Tamamen ona meyledesiniz diye vermedi. Çünkü bu dünya fâni, ahiret ise ebedîdir. Bu dünya size gurur ve kibir vermesin- Bu dünyanın size ahireti unutturmaması­na dikkat edin. Ebedî olanı, daima fanî olana tercih edin. Bu dünya geçicidir ve sizler Al­lah'a döndürüleceksiniz. Allah'tan korkun. Bu korku, Allah'ın azabına karşı bir kalkan ve ona ulaştıran bir vasıtadır. Bunun azabın­dan daima korkun. Cemaat ile birlikte olun, gruplara bölünmeyin. Allah'ın rahmetini ha­tırlayın ki, siz birbirinize düşman idiniz. O kalplerinize sevgi koydu da, onun lütfûyla kardeş oldunuz."

İsyancılar canına kasdettiğinde, Hz. Osman, kendisi için kan dökülmesini istemeyerek Hasan, Hüseyin ve Talha ile Zübeyir'in ço­cuklarına, isyancılar ile döğüşmeyîp evlerine gitmelerini emretti (Taberi, c. II).

Çok mütevazı ve nâzik bir şahsiyet olmasına rağmen, şer'î meselelerde kimseye müsama­ha göstermezdi. Bir keresinde Medine halkı­na şöyle hitap etmişti: "Ey Medine halkı! Sizler İslâm'ın temelisiniz. Siz yoldan sapar­sanız, diğer memleketlerin ahalisi de sapar. Eğer siz doğru yolda olursanız, onlar da doğ­ru yolda olurlar. Allah'a yemin ederim ki, ki­min kötü bir davranışını duyarsam onu top­raklarımızdan sürüp çıkarırım ve hiçbir ma­zeret veya şikâyetini dinlemem. Sizden önce­ki toplulukların, konuşmalarına fırsat veril­meden uzuvları kesilirdi." (Taberî, c. II).

Bütün müslümanlara hitap eden son mektu­bu, şeriat kurallarını insanların günlük hayat­larında hâkim kılmak için verdiği cehdi orta­ya koymaktadır: "Herşeyden önce, ulûhiye-tinde ortağı olmayan Allah'a hamdetmenizi isterim. Bundan sonra, yüce Allah'ın üzeri­nizdeki rahmet ve nimetlerini hatırlatırım. O Allah ki size İslâm'ı ihsan etti. Sizi yanlış yoldan çıkarıp, .doğru yola iletti. Sizi küfür­den korudu ve size açık deliller getirdi. Geçi­minizi genişletti. Sizi düşmanlarınıza karşı güçlü kıldı ve âyet-İ kerîmede de buyurduğu gibi size nimetlerini tam olarak verdi: 'Eğer Allah'ın nimetlerini saymak isterseniz, saya­mazsınız! (Doğrusu) insan çok haksızlık edendir, çok nanködür.' (14: 34)." Bundan sonra, birlik olmalarım vasiyet ederek, Al­lah'ın şu sözlerini hatırlattı: "Ey iman eden­ler, Allah'tan ona yaraşır biçimde korkun ve ancak rnüslümanlar olarak ölün. Ve topluca Allah'ın ipine yapışın, ayrılmayın." (3: 102-103). (Taberî, c. II).

 

Hz. Ali'nin Hilâfeti

 

Hz. Osman'ın katlinden sonra, Hz. Ali, Medînelilerin isteği üzerine Mescid-i Nebevî'ye gelerek şu konuşmayı yaptı: "Ey insanlar! Beni halife seçen sizler hariç, kim­senin benim üzerimde hakkı yoktur. Dün, şaşkın ve aklınız karışmış bir halde evime gelmiştiniz. Benim halifelik vazifesini kabul etmeye niyetim yoktu. Fakat halife olmam için ısrar ettiniz." Mescidde bulunanlar, hâlâ aynı düşüncede olduklarını belirttiler. Bunun üzerine Hz. Ali şöyle dedi: "Ey Allah'ım, şâhid ol!" Bundan sonra, diğer insanlar da geldiler ve Allah'ın kitabı, Rasûlü'nün sün­neti ve Allah'ın hududunun tesisi üzerine biat yemini ettiler. Sonra Hz. Ali bir konuşma yaptı. (İbni Haldun, Mukaddime, c. I). Bu konuşmasında şöyle dedi: "Kabe'nin etrafındaki bütün topraklar kutsaldır. Allah müslü-manlara, kardeşçe yaşamalarını emretti. Müs­lüman, sözleri ve davranışlarıyla başkasını incitmeyen kişidir. Karşılıklı münasebetleri­nizde Allah'tan korkun. Zira hesap gününde bütün davranışlarınızdan -hayvanlara karşı olanlardan bile- sorulacaksınız. Yüce ve her şeye Kadîr olan Allah'a itaat edin ve O'nun emirlerinden ayrılmayın. Salih amel işleyin ve kötülükten kaçının."

Hz. Ali, bütün hayatı boyunca, Peygamber @ tarafından tesbit edilip uygulanan şeriat ku­rallarının muhafazası için elinden gelen gay­reti sarfetti. Allah'ın dinini çocukluğunda ta­nıyıp tam bir şuurlulukla kabul ettiği ve onu Hz. Peygamber'in evinde, O'nun yakın çev­resinde müşahede ettiği için, kimse, dini in­sanların hayatına hâkim kılmak için onun ka­dar istekli ve gayretli olamazdı. Halifeliğe se­çilir seçilmez, ülkede şeriat kurallarını muha­faza edeceğini açıkladı. Belki de şeriat ka­nunlarım katı bir şekilde uygulaması sebebiy­le, muhaliflerine nazaran pek fazla yeni taraf­tar toplayamadı. Çok sağlam karakterli ve yüksek vasıflı bir insan olup, daima doğruyu söyler ve İslâm'ın temel prensiplerinden asla tâviz vermezdi- Halbuki siyasî hayatta, diplo­masi ve kurnazlık çok işe yaramakta, yüksek makamlarda basan için daha garantili bir yol olmaktadır. Henüz İslâm'ın ilk dönemleri ol­masına rağmen, bu tür insanî zaaflar o zaman da ortaya çıktı. Bazı zayıf karakterli kimseler bu zaaflarına mağlup oldular. Hz. Ali ise bu gibi zaafların çok üzerindeydi ve hiçbir dünyevî şan, şeref veya makam onu, daha ço­cuk yaşta iradesiyle seçtiği ve gençlik yılla­rında Peygamber @ 'in rehberliğinde yürüdü­ğü bu doğru yoldan saptıramazdı. İbadet et­mede, halkın maddî ve sosyal problemlerini çözmede ya da siyasî mücadelelerinde, bütün hayatı boyunca bir tek saik ile hareket etmişti ki, o da, Allah'ın nzâsı idi. Kısa süren halife­liği sırasında insanlara şu gerçeği anlatmak için çaba sarfetti: Bu dünya hayatı ve onun sihirli cazibeleri ve lezzetleri ve burada sahip olunan servet ve güç, geçici şeylerdir ve âhirette bunların bir önemi yoktur. Yeniden diriliş gününde, gerçek ve geçici olmayan ka­zanç, ancak inanıp, Allah'ın rızası için amel-i sâlih işleyenlerin olacaktır. Hz. Ali, tehlike ve güçlüklere rağmen, insanları şeriat kural­larına tâbi kılmak için her türlü yolu denedi. Onlara fâni olmayan kazancın, her durumda ilahî emirlere uymakta olduğunu anlattı. O da kendisinden öncekiler gibi râşid bir halife idi ve insanları Allah'ın kanunlarına davet vazi­fesini, dünyevî kayıp veya kazanca aldırma­dan, dürüstlükle yerine getirdi.

 

Özet

 

Dört halifenin hepsi de, inandıklarım bizzat yaşadılar ve insanlara tavsiye ettiler. Ayrıca valilerine ve yüksek dereceli memurlarına, halkın iyiliği için âdilâne hareket etmelerini emrettiler. Hz. Ebu Bekir Amr b. As'ı Suriye seferine gönderirken ona şu tavsiyede bulun­du: "Ey Amr! Açık ve gizli her işinde Al­lah'tan kork! Çünkü Allah seni ve yaptıkları­nı görüyor. Ahiret için hazırlan ve her hare­ketinde gayen Allah'ın rızâsı olsun. Yol arka­daşlarına, evlâdınmış gibi muamelede bulun. İnsanların sırlarını araştırma. Onlar hakkında davranışlarına göre hüküm ver. Dürüst ve âdil ol ki, bu hususta emrin altındakiler de se­ni takip etsinler." (Kenzu'l-Ummal, c. V).

İkinci halife Hz. Ömer, memurlarına her za­man şöyle derdi: "Ben sizi Peygamber @'in ümmeti üzerine, onların efendisi olasınız diye tayin etmedim. Maksadım, insanların ibadet­lerini düzenli olarak yapmalarını sağlamanız ve aralarındaki ihtilaflarda adaletle hükmedip onların haklarını vermenizdir." Aynı zaman­da, halka da şunu ilân etmişti: "Ben memur­larımı, insanlara zarar verip, mallarını ellerin­den almaları için değil, size dininizi ve Pey­gamber @'in yolunu öğretmeleri için tayin ettim. Eğer herhangi birinize kötü muamele­de bulunurlarsa, şikâyetini bildirsin. Hakkı tazmin edilecektir." (İmam Ebû Yusuf, Kita-bu' l-Harac).

Üçüncü halife Hz. Osman da valî ve yüksek dereceli memurlara benzer emirler gönderdi. Ülkelerde şeriatin tesisi ve insanların haklan­sın verilmesindeki rollerini vurguladı.

Aynı şekilde, dördüncü halife Hz. Ali de se­leflerinin oluşturduğu geleneği devam ettirdi. Valilerinden birine yazdığı bir mektupta şöy­le diyordu: "Tebaanız ile aranızda bir engel bulunmasın. Bu tür engeller meydana getir­mek, devlet görevlileri için gerçekte kısa gö­rüşlülük ve cahilliktir. Bu engeller onları, devlet işleri hakkında doğru malumat almak­tan mahrum edeceği gibi, önemsiz şeyleri bü­yük, gerçekte büyük olan meseleleri de kü­çük gösterir. İyiyi kötü, kötüyü de iyi göste­rir. Bu yüzden hak İle bâtıl birbirine karışır." (İbni Kesir, c. ni).

 

KISIM 4

 

HULEFÂ-İ RÂŞİDÎN'DEN SONRA DÎN

 

İnsanların hak ve hürriyetlerinin Hukuka uy­gun olarak kesinlikle korunduğu; onların renklerine, soylarına, milliyetlerine veya gö­rüşüne bakılmaksızın eşit muamele gördükle­ri; iyiliğin ve adaletin yegane sistemi, sonraki devirlerde, temeldeki karakterini kaybederek monarşi şekline dönüştü. Bu değişim sırasın­da, bazgn bozulmanın önüne geçilmesi İmkânları da belirmesine rağmen, ne yazık ki özel olarak islâm Ümmeti ve genelde bütün insanlık için bu değişmenin, tesirlerini izale­ye ve ıslaha yer vermeyecek kadar güçlü ol­duğu vâkidir. Mevcut İmkânlardan gereği gibi faydalanılamadı. Netice itibariyle idare tar­zının mahiyeti, Hilafet sisteminden monarşi­ye dönüşerek yapısı ve karakteri itibariyle bütünüyle değişti.

Bu süreçte ilk köklü değişiklik Ümmet'in li­derinin seçiminde oldu. Hilafet için genel ge­çerli kural, kimsenin bu göreve kendisini tek­lif etmediği ve elde etmek için her hangi bir çaba sarfetmediğidir. İnsanlar karşılıklı görüş alış verişi ile uygun birini seçer, iş başına ge­tirir, ümmetin hayatını tanzim vazifesini ona tevdi ederlerdi. Aslında bîat fiili, iktidarın neticesi değil, fakat sebebidir. Bunun manası, iktidarda olan kişiye biat edilmez, belki ken­disine biat edilmek suretiyle bir kimse iktida­ra getirilir. Halktan bîat almak maksadıyla herhangi bir şekilde çalışılmaz, el altından iş görülmez, nüfuz kullanılmaz. Ne şekilde olursa olsun, bu hususta hiçbir teşebbüste bu­lunulmaz. İnsanlar, bîat edip etmemekte ta­mamen serbesttir. Bir insan, kendisine isteye­rek ve hür iradeyle bîat edilmediği sürece bu makamı kabul etmemelidir. Hulefa-i Raşi-dîn'in hepsi de bu yolla göreve gelmiştir. Hiçbiri, hilafet makamım elde etmek için özel gayret göstermemiştir. Hatta tam tersine, onlar kendilerine teklif edildiğinde kabul et­mekle karşı karşıya kalmışlardır. Bu hususta, Hz. Ali için 'bu makamın kendi hakkı oldu­ğu' şeklinde ortaya sürülen iddia da mesnet­siz kalmaktadır. Zira, onun bu konuda en kü­çük, dolaylı bir yolla dahi bir çaba gösterdiği, Halifeliği kendisi veya bir akrabası için elde etmeye çalıştığı yolunda her hangi bir sahih tarihî delil gösterilemez. Hatta, onun kendisi­ni halifelik makamında hak sahibi görmesi de bu kaideyi ihlal etmez. Gerçekte dört halife de Hilafet'in kendilerine teklifi ve herhangi bir şart altında zorla bîat alınmadığı hususun­da eşittirler.

Melikliğin (mulukiye) ortaya çıkması bu kai­dedeki değişiklik sonucu olmuştur. Muavi-ye'nin hilafeti, yukarıda açıklanan şekilde, yani müslümanların toplanarak, müşavere ederek, karar vermek suretiyle halifeliği onun eline tevdi etmesi şeklinde olmamıştır. Tam tersine, o halife olmak istemiş, savaşarak ve dövüşerek bu makamı elde etmiştir. Bu se­beple onun hilafeti, müslümanların rızasına bağlı bir hilafet şekli değildir. O bu makama seçilmemiş, kendi kendini halife ilân etmiştir. Kuvveti ele geçirdikten sonra insanların ona bîat etmekten başka tercihleri yoktu. Eğer bi­at edilmeseydi, elde ettiği makamdan geri çe­kilmeyecekti. Çünkü iktidarı zorla, gücü ve kuvvetiyle elde etmişti. Aksi takdirde, kan dökülecek, düzensizlikler, karışıklıklar ve anarşi halleri birbirini kovalayacaktı. Bu yüz­den insanlar, kan dökülmesine ve karışıklığa karşı sükûnu ve düzeni seçerek ona bîat etti­ler. Hicrî 41 yılının Rebiulevvel'inde, Hz. Hasan'ın Halife adaylığından geri çekilme­sinden sonra, bütün sahabiler, tabiîn ve üm­metin ileri gelenleri Muaviye'ye bîatta he­men hemen ittifak ettiler. Bu durum dahilî sa­vaşın önünü almış, akan kanlan durdurmuş­tur.

Aslında bizzat Muaviye de bu durumu iyi bi­liyordu. Bu, hilafetinin ilk yıllarında Medi­ne'de yaptığı konuşmadan da bellidir: "Al­lah'a yemin ederim ki, emareti elime aldığım zaman, iktidara geçmiş olmamdan hiç hoş­lanmadınız. Bunu bilmiyor değilim. Hatta bu hususta kalplerinizdeki kuruntuları da biliyo­rum. Fakat ben bu makamı kılıcımın kuvveti ile elde ettim. Devlet işlerini belki istediğiniz gibi yürütemem. Fakat siz de yapabildiğim kadarıyla iktifa ediniz." (İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, c. VIII, sh. 132).

Bu şekilde başlayan değişiklik Yezid'in bu makama veliaht olmasından sonra o kadar kabul gördü ki bundan sonra hiçbir zaman sarsılmadı, hatta tehdit bile görmedi. Daha sonra makamın kuvvet ve soya dayalı mülki­yet esası ile kazanılması âdeti tesis edildi ve müslümanlar seçimli hükümet sistemine dö­necek fırsatı hiçbir zaman elde edemediler. Onların otoriteleri gönüllü biat ile değil, ikti­darlarının gücü İle zoraki olarak sağlanıyor­du. Daha doğrusu müslümanlar biat etmediler, ettirildiler. Böylece biat müessesesi ikti­darda olmak ve kuvvet sahibi bulunmakla birlikte yürütüldü. İnsanların, gücü eline ge­çirmiş kişiye biat etmemesi, bu suretle onu makamından uzaklaştırmasına da imkân yok­tu. Zaten onlar biat etmeseler dahi hilafet ma­kamını zorla ele geçiren kimseyi oradan uzaklaştırmaları mümkün değildi. Hatta bu hâl, zorbalığı daha da artıracaktı.

Müslümanların serbest muvafakatim alma­dan, kuvvete dayalı olarak meydana çıkmış bir hilafet veya otoritenin şer'î açıdan statü­sünü tartışmak yerine burada esas dikkat edil­mesi gereken husus şudur: Onlar İslâm'ın gerçek usulleriyle mi halife olmuşlardır? Yoksa tam ve eksiksiz usûl Hilafetin Hulefa-i Raşidîn'in yolu ile mi tesis edilmesi gerekti­ğidir? Veya Muavİye ve takipçilerinin usûlü mü takip edilmelidir? Hulefa-i Raşidîn'in usûlü bize, tutacağımız yolu açıkça göster­miştir. Diğer usûle gelince, ancak şu kadarı-kabul edilebilir: Bu şekil reddedildiği takdir­de daha kötü bir durumun meydana gelmesi ihtimali, buna ruhsatın verildiği hâlidir. Fakat bunun sebebi, sadece kan dökülmesinin ve kargaşanın önlenmesi içindir. Her kim bu iki usûlün doğruluk bakımından birbirinin aynı olduğunu iddia ederse, hakka ve hakikate karşı büyük bir zulüm etmiş olur. Çünkü, as-lolan ve arzu edilen (maîîub) İlkidir. Diğeri­ne izin verilmişse de bunun sebebi kan dö­külmesini ve karışıklıkları uzak tutabilmek ölçüsündedir. Yoksa arzu edilen veya hoşa giden bir şey olduğundan değil {Khüafat-o-Muiukiyai).

İkinci önemli değişiklik halifelerin yaşayış tarzında vuku bulmuştur. Monarşi döneminin en başlarında halifeler Kayser ve Kisralara has bir hayat sürdüler. Rasûlullah @'in ve Hulefa-i Raşidîn'in sâde yaşayışları terkedil-di. Saraylarda yaşamaya ve her gittikleri yer­de kendilerine refakat eden muhafızlar taşı­maya başladılar. Halk ile doğrudan temasları kesildi. Kendi tebalannm hâl ve vaziyetlerin-hi öğrenmek, haber almak için bazı kimselerin varlığına ihtiyaç duyuldu. Hükümdarın halk ile doğrudan doğruya teması ordan kalk­tı. Dolayısıyla halkın da idarenin gidişatını kontrol imkânı kalmadı. Halk vasıtasız, doğ­rudan doğruya şikâyet ve dertlerini bildire-mez oldu. Bu tarz yönetim, Hulefa-i Raşidîn'inkinden tamamiyle farklıdır. Onlar sokakta, pazarda halkın arasında dolaşır, her isteyen halifeyi durdurup şikâyetini, derdini bildirebilirdi. Her gün beş defa halkın karşısı­na çıkıp namaz saflarının başında bulunurlar­dı. Haftada bir defa, Cuma günlerinde, hutbe­de Allah'ın birliği ve dinin esasları halka ha­tırlatıldıktan sonra idarenin takip ettiği siya­seti izah eder ve icra faaliyetlerine dair haber­ler verirlerdi. Halk tarafından, şahıslarına ve yönetimlerine yöneltilen her türlü soru ve itirazlara, yine halkın karşısında cevap vermeyi prensip edinmişlerdi. Hatta bu usûle, Kufe'de Hz. Ali'nin hayatının tehlikede olduğu bir za­manda bile devam edilmiştir. Fakat saltanat devri başlayınca bunların hepsi ortadan kalk­tı. Yerlerine Bizans ve Pers saraylarının usûl ve âdetleri kondu. Bu değişiklik ilk önce Mu-aviye devrinin başlangıcında vuku buldu. Da­ha sonra da devam edip gitti.

Üçüncü değişiklik, Beytü'l-mal'''in yapısında ve kullanımında olmuştur. İslâm'daki ideal hali ile Beytü'l-mal halifeye ve İdaresine, halkın ve Allah'ın bir emanetidir. Hiç kimse­nin onu kendi arzuları doğrultusunda kullan­ma hakkı yoktur. Hulefa-i Raşidîn, Beytü'l-maf den usulsüz olarak ne kendileri bir kuruş harcar ne de başkasına verirlerdi. Bu bir tek kuruşun bile hesabını vermek hususunda ken­dilerini sorumlu kabul ederlerdi. Şahsî mas­rafları için Beytü' l-mal"den aldıkları para ise ancak vasat bir kişiye yetecek kadardı.

Saltanat döneminde Beytü'1-maV konusunda­ki düşünce tarzı tamamen değişerek hüküm­dar ve hanedanın şahsî tasarrufuna geçti. İn­sanlara sadece vergi mükellefi gözü ile bakı­lıyordu ve hiç kimsenin hesap sorma hakkı yoktu. Bu dönemde meliklerin, şehzadelerin, valilerin ve ordu komutanlarının lüks ve tan­tanalı hayatları Beytü'1-maV'm. gayri meşru kullanımıyla sürdürülüyordu. Hilafeti sırasın­da Ömer b. Abdülaziz, şehzade ve emirlerin gayri meşru servetleri ile beraber, kendisine babasından intikal eden ve yıllık 40.000 dinar gelir getiren emlâkim Beytü'l-mal'e devretti. Beytülmal gelirlerine göz atıldığında meşruiyet sınırına önem verilmez olmuştu. Benî Ümeyye'nin saltanatı devrinde halka yüklenen bir seri gayri meşru vergiler Ömer b. Abdülaziz tarafından kaldırıldı. Beytülmal gelirlerine şöyle bir göz atınca bu insanların şeriat kanunlarını nasıl ihlâl ettikleri açığa çı­kar.

Benzer bir haksızlık da gayri müslimlerden (zımmî) usulsüz olarak alınan cizyeler konu­sundadır. Onlardan müslüman olduktan sonra dahi cizye alınmaya devam edilmiştir. Sebep olarak da, cizyeden kaçmak için müslüman oldukları bahanesi ileri sürülmüştür. Aslında esas sebep, İslâm'ın yayılması ile gelirdeki bir düşüşten korkulmasıdır. İbni'l-Esîr'in bil­dirdiğine göre, Irak valisi Haccac İbni Yusuf, pek çok zımmî'nin müslüman olup Basra ve Kûfe'ye yerleştiği, bu yüzden de cizye ve ha­raç gelirlerinde bir düşme olduğu konusunda tahsildarları tarafından bilgilendirmesi üzeri­ne, bu kimselerin şehirlerden geri çevrilmesi­ni ve eskisi gibi cizyenin üzerlerinde bırakıl­masını emretti. Bu emirden sonra da yeni müslümanlar Basra ve Kûfe'den çıkarılınca "Vâ Muhammeda, Vâ Muhammeda" diye ağ­layıp bağırmışlar ve haksızlığa karşı şikâyetlerini kimseye anlatamamışlardır. Bu­nunla beraber bu hareketler Basra ve Kûfe'deki âlimlerin infialine sebep oldu. İlim adamlarıyla fâkihler yeni müslümanlann da­valarına ortak olarak şehirleri terk etmişlerse de mesele halledilmedi, aksine bu kimselere de yapılmadık zulüm kalmadı.

Ömer b. Abdülaziz halife olunca, Hora­san'dan, İslâm'a girdiği halde binlerce kişi­nin üzerinden cizyenin kaldırılmadığı hakkın­da bir şikayet geldi. Ömer b. Abdülaziz: "Al­lah, Hz. Muhammed aleyhissalâtu vesselamı Peygamberlik vazifesiyle ve dine davet eden bir memuriyetle göndermiştir, tahsildar ola­rak değil" diyerek valiyi azletti. (Taberî, c. V, sh. 314; İbni'1-Esir, c. IV, sh. 158; el-Bidâye, c.IX,sh. 188).

 

Fikir Hürriyetinin Sonu

 

Dördüncü değişiklik fikir hürriyetinin sona ermesidir. Bu dönemde müslümanlann İyiliği emretmek, kötülükten menetmek (emri bil maruf ve nehyi anil münker) hakkı ellerinden alındı. Gerçekte, bu müslümanlar için hak de­ğil İslâm şeriatına göre bir görevdir. İslâm sosyal hayatın normal işlemesi ve devletin müstakim yolda kalabilmesi halkın vicdanı­nın ve dilinin her yanlış harekette en yüksek otoriteyi bile kontrol edebilecek ve korkma­dan doğruyu söyleyebilecek kadar serbest ol­masına dayanır.

İslâm'ın bu ruhunu destekleyen Hulefa-i Raşidîn devrinde halk, bu haktan istifade et­mek hususunda tam manasıyla serbestti. O dönemde doğru sözlü İnsanlar beğenilir ve övülür, tehdit edilmez veya azarlarım azlardı. Yapılan tenkitler güç kullanarak bastırılmaz, makul cevaplarla ve delillerle halkın mutma­in olmasına çalışılırdı. Fakat saltanat devrin­de, vicdanlar bastırılmış ve diller bağlanmış­tı. Artık yeni kurulan sistemde ağızlar ancak idarecileri medhetmekve pohpohlamak için açılabilirdi. Eğer vicdanı doğruyu söylemek­ten alıkoyamayacak kadar kuvvetli ise daya­ğa, hapse ve hatta Ölüme bile hazır olmalıydı. Kendilerini doğru söylemekten alıkoyamayan ve yanlış işlerde itirazlarım yükseltenler bü­tün milletin kalbine korku salınması için çok şiddetli cezalara maruz bırakılıyordu.

Bu yeni siyaset Muavİye devrinin ortalarına doğru görünmeye başladı ve sahabenin önde gelenlerinden ve muttaki bir zât olan Hicr b. Adiy'in katli başlangıçtı. Muaviye devrinde Hz. Ali'ye lanet yağdırılmaya başlandığında, halk çok üzüldü ve incindi, fakat bir tek keli­me dahi söyleyemediler. Kufe'de bulunan Hicr b. Adiy bu duruma sessiz kalamadı, Hz. Ali'yi açıkça methetmeğe başladı ve Muavi-ye'nin fenalıklarını sayıp döktü. Hz. Mugey-re'nin Küfe valiliği süresince emniyetteydi, fakat Küfe Ziyad'ın valiliği altında Basra ile birleştirilince, hicretin 51. yılında Muavi-ye'nin emri üzerine, arkadaşları ile beraber katledildi. Bu hâdise, ümmetin bütün sâlih mensuplarını derinden sarstı. Muaviye, Hz. Aişe'yi görmeye geldiğinde, Hz. Aişe "Ey Muaviye, Hicr'i öldürürken Allah'tan hiç mi korkmadın?" diye sordu. Bu haberler Hora­san valisi Rebiy' İbni Ziyâd el-Harisî'ye ulaştığında o: "Ey Allah'ım, senin yanında, kalbimde zerre kadar iyilik kalmışsa, beni bu dünyadan, daha fazla geciktirmeden, ötelere al" dedi (Taberi, c. IV, sh. 208). Hasan Basri der ki: "Muaviye'nin dört işi vardır ki, eğer bunlardan sadece birini bile herhangi biri yapmış olsaydı, bu onun için çok kötü olur­du. Birincisi, ümmetin rızasını almadan ve danışmadan kılıcının gücü ile hükmetme sidir. Hatta o zamanlar ümmet içinde sahabiler de vardı. İkincisi, oğlunu veliaht seçmesİdir ki o içkici ve keyfine düşkün tanbur çalmakla meşgul biriydi. Üçüncüsü, Ziyâd'ı nesebine almasıdır. Halbuki bu konuda Rasûlullah @'in son derece açık mesajı vardır. "Çocuk kimin yatağında doğarsa ona aittir ve zânüerİn hakkı taşlanmaktır." Dördüncüsü, Hicr ve arkadaşlarım katlettirme sidir (İbni'l-Esir, c. III; el-Bidâye, c. VIII).

Bundan sonra halk, zulüm ve zorbalıklarla susturuldu. Medine valisi iken, kendisine ile-ri-geri lâflar söylendiği için, Mervan b. Ha­kem, Misvar b. Mahzeme'yi dövdürmüştür. Bir keresinde Abdullah b. Ömer'in cuma na­mazında Haccac b. Yusuf'u hutbeyi uzatıp namazı tehlikeye sokmaması ikazı üzerine, Haccac "Şu anda, senin şu iki gözünü bir vu­ruşta çıkarmayı ne kadar isterdim" diye mu­kabelede bulunmuştur. (İbni Sa'ad, Tabakat, c. IV).

Abdülmelik b. Mervan, Medine'de Rasûlullah @'in minberine çıkarak halka şöyle hitab etmişti: "Ben bu ümmete arız olan hastalıkların tedavisi için kılıçtan başka çare göremiyorum... Şimdi, içinizden birisi çıkar da bana 'Allah'tan kork!' (itteki'ilahe) derse hemen kellesini uçururum." dedi (İb-ni'1-Esir, c. IV; Cas$âs,Ahkâmü'l-Kur'an, c.)

Bir keresinde de Velid b. Abdülmelik cuma hutbesini o kadar uzattı ki, neredeyse ikindi namazının vakti geçecekti. Cemaatten bir kişi ayağa kalkarak: "Ey emîrülmüminîn, zaman sizi beklemiyor. Namazı geciktirmenizden dolayı Allah'ın huzuruna nasıl bir özürle çı­kacaksınız?" dedi. Velid: "Ey adam, doğru söylüyorsun. Fakat burası doğru konuşanların yeri değildir." diye cevapladı. Nitekim o sıra­da bir muhafız tarafından tutulup öldürüldü. (İbnil Abdi Rabbihi, eî-İkdü'l-Ferîd, c.I).

Bu siyaset Müslümanların maneviyatım zaafa uğrattı ve onları aşağılık kompleksine itti. Hayatları pahasına doğruyu konuşan insanla­rın sayısı gittikçe azaldı. Hadiseleri oluruna bırakan, bir nevi vurdum duymaz kimselerin yükselirken, doğru sözlü ve dürüstlerin değe­ri düştü. Kabiliyetli, bilgili, dirayetli ve iman sahipleri yönetimden uzaklaştılar. Halkın devlet işleriyle alâkası kesildi. İslâm toplu­munun gayesi, aktivitesi, üretkenliği ve İlim elde etme arzusu yok olduğu için halk sessiz­ce ve gününü gün ederek yaşamaya devam etti.

 

Adlî Bağımsızlığın Sona Ermesi

 

Beşinci önemli değişiklik, hâkimlerin muha­keme (kaza) hürriyetlerinde olmuştur. İslâm devletinin Hulefa-i Raşidîn devrinde görülen temel esaslarından birisi de, hâkimleri tayin ettikleri halde, halifelerin onlar üzerinde bas­kı uygulayamamalarıdır. Onlar sadece Al­lah'tan korkarak, ve vicdanları ile hükmedi­yorlardı. En yüksek makamlardakiler bile hâkimin İşine karışamazdı. Hatta, daha önce de açıklandığı gibi, hâkim bizzat halifeyi mahkemeye celbeder, aleyhindeki davaya ba­kabilirdi. Saltanat ile beraber bu usûle de son verildi. Adlî meselelere müdahaleler başladı. Bu müesseseyi siyasî ve şahsî niyetlerine âlet ettiler. Arzu ettikleri zaman, istedikleri şahsı dava edebiliyor, istedikleri hükmün çıkma­sında müessir oluyorlardı. Böyle olunca H.âkim(Kadı)\erin serbest hüküm verme imkânları ortadan kalkıyordu. Sonuçta olay­lar öyle bir mertebeye ulaştı ki, yalnızca sul­tan ve veliahtları değil, yönetimin her kade­mesindeki memurundan, saraydaki kapıcılara kadar herkes adlî kararlarda nüfuzlarını kulla­nabiliyorlardı.

Bu ve benzer sebeplerden ötürü, o devirde sâlih âlimler ve imanlı şahsiyetler hâkimlik vazifesini kabul etmekten daima kaçınmışlar­dır.

 

Şûraya Dayalı İdarenin Sonu

 

İslâmî yönetimin esaslı unsurlarından biri de müşavere müessesesidir. Bu prensibe göre, memleket işlerinin idaresinde ümmet naza­rında muteber bilgili, dürüst, muttaki şahsi­yetlere danışarak karar verilmelidir. Hulefa-i Raşidîn devrinde, halifelerin müşavirleri di­rayeti, ilmi, takvası, diyaneti ve isabetli rey­leri ile tanınan kimselerden oluşmaktaydı. Ümmet, onların hükümetin yoldan çıkmasına hiçbir zaman müsaade etmeyeceklerine tam bir gönül rahatlığı ile güveniyordu. Bunlar, ümmetin karışık ve zor problemlerini çözen kimseler (ehl-i hal ve'l-akd) olarak biliniyorlardı. Fakat saltanat gelince, bu prensip bile değişti. Şûra yerine zulüm ve baskı genel ku­ral haline geldi. Hakkı bilen dürüst insanlar sultanlardan uzak durmaya başladılar. Sultan­lar da devlet meselelerinde bu kimselerden sakınmaya başladılar. Artık sultanların müşa­virleri valiler, maiyetinde bulunan memurlar, aile fertleri, yakınları ve saraya sığınmış bu­lunan yaltakçılardı. Görüş sahibi, dirayetli ve kabiliyetli, imanlı, bilgili ve âdil şahsiyetler bu İşten uzaklaştı.

Bunun neticesinde karşılaşılan en önemli ka­yıp, yepyeni ve karmaşık bir medeniyetin or­taya çıkması oldu. Meseleleri hukuk çerçeve­sinde çözecek, muhtelif problemlerin götürü­lebileceği ve kma edilen veya şura ile belir­lenen görüşmelerin İslâm hukukunun bir par­çası olabileceği resmî bir merkez kalmadı. Keyfî çözüm yolları ittihaz edildi. İdarî me­kanizma bir esasa dayanmayan, uydurma usûllerle çalışmaya başladı. Emniyet ve asa­yiş ile ilgili meselelerde, genel İç ve dış siya­setin belirlenmesinde iyi-kötü bu sultanların hükmü kabul ediliyorsa da, hukukî meseleler­de karar vermek ve hükmetmek onların yetki­sinde değildi. Hukukî mevzuları keyfi karar­larla halletmek pek öyle kolay değildi. Eğer hukukî mevzulara da el uzatmış olsalardı za­man ümmetin sosyal düşüncesi böyle bir mü­dahaleyi çok zor hazmederdi. Esasında üm­met, onları fâsık ve fâcir olarak kabul edi­yordu. Doğruluk noktaİ nazarından kendileri­nin ahlâkî ve dinî hürmet ve itibarları yoktu. Bununla beraber Müslüman âlimler ve fâkihler bu eksikliği dolduracak bir çekirdek bırakmadılar, onların çabaları münferit plan­daydı. Her alim fıkhî meseleleri kendi ilim kürsüsünde ve fetva makamında açıkladı. Her kadı kendi bilgisini, anlayışını, içtihadını te­mel alarak veya bir başka fâkihin hükümleri­ne veya kural kabul ettiklerine dayanarak hü­küm verdi. Her ne kadar saltanat ülkelerinde fıkhın gelişmesi ve sürekliliği kesintiye uğra-nıadıysa da, İslâm devletinde bir hukuk anar­şisine sebep oldu. Asırlar boyunca ümmet devletin bütün mahkemelerinin takip ettiği ve en küçük meselelerde bile aynı hükmü ver­mesine sebep olacak bir hukuk sistemine sa­hip olamadı.

 

Irkçılık Ve Kavmiyetçiliğin Zuhuru

 

Saltanat devrinde meydana gelen bir diğer önemli ve fevkalâde zararlı değişiklik de ırk ve kabile taassubuna dönüştür. İslâm bütün müslümanları eşit haklarla eşit seviyeye ge­tirmekle bunları yok etmişti. Başından beri Benî Ümeyye yönetimi Arap hükümeti ren-gİndeydi. Arap olanlar ve olmayanlar arasın­da haklar hususunda farklılıklar oluşturul­muştu. Daha Önce açıklandığı gibi yeni müs-lüman olanlardan cizye toplamakla Allah'ın emirlerini apaçık İhlâl ettiler. Bu gibi davra­nışlar, sadece İslâm'ın yayılışını önlemekle kalmadı, aynı zamanda Arap olmayanlar ara­sında da bazı yanlış fikirlerin yayılmasına se­bep oldu. Buna göre, fethedilen topraklarda yaşayan Arap olmayan unsurlar arasında, İslâm fetihlerinin gerçekte kendilerini Arap­lara köle yaptığını, müslüman olsalar bile on­larla aynı seviyede kabul edilmeyecekleri ka­naati yerleşiyordu.

Saltanat sahipleri kavmiyet taassubunu o de­rece ileri götürmüşlerdi ki, bir kimseyi vali, kadı, hatta cami imamı tayin edeceklerinde dahi Arap olup olmadığı hususunu araştırıyorlardı. Haccac b. Yusuf, Kûfe'de bulundu­ğu sırada, Arap olmayanların camilerde imamlık yapamayacakları hükmünü vermişti. (Ikdû'l-Ferîd, c. II). Said b. Cubeyr tutuklu olarak Haccac'a getirilince, Araplardan baş­kasının imam tayin edilmediği halde kendisi­ne bu görevin verilmesinin büyük bir ihsan ve bağış olduğu hatırlatıldı. (İbnİ Hallikan, Vefiyat Elayan, c. II). Ve Said b. Cubeyr Küfe kadılığına tayin edildiğinde şehirde bü­yük bir patırtı kopmuştu. Çünkü Araplardan başkasının kadılık makamına lâyık olamaya­cağı düşünülmüyordu. Sonunda Ebû Musa Eş'arî'nin oğlu onun yerine kadı tayin edildi. (İbni Hallikan, c. II). Bu siyaset o kadar kes­kinlikle takip ediliyordu ki Arap olmayan bi­rinin cenaze namazı kıldırmasına müsaade edilmiyor, uygun bir Arap çocuğu bulunana kadar cenaze bekletiliyordu.

Eğer biri Arap olmayan müslüman bir kızla evlenmek isterse, evlilik iznini almak için kı­zın babası veya akrabaları ile değil, kızın veliliğini üzerine alan bir Arapla görüşmesi gerekiyordu (Ikdû'l-Ferîd, c. VIII ). Ebu'l-Ferec Isfahanî'nin rivayetine göre, Benî Su-leym'den bir zat kızını, yeni müslüman ol­muş Arap olmayan biriyle evlendirdi. Mu-hammed b. Beşîr el-Haricî bunu Medine vali­sine şikâyet etti. Vali hemen çiftin boşanma­sını emrettikten başka müslümanı kamçılattı, saçını sakalım kestirdi ve şehirde teşhir ettir­di. (İbni Kuteybe, Uyunu'l-Ahbar, c. Iİ).

Benî Ümeyye'nin bu tür davranış ve muame­lesi Arap olmayanlar arasında diğer ırkî asa­biyelerin uyanmasına sebep olarak, Benî Ab-bas'ın gayretleri ve Arap olmayan unsurların, özellikle İranlıların yardımı ile devrilmesinde aktif rol oynadı. Emevİlerin bu siyaseti sade­ce ırkî taassubun oluşmasına ve Arap olanlar­la olmayanlar arasına nefret sokmakla kalma­dı, aynı zamanda eski Arap kabile taassubunu ve rekabetini tekrar alevlendirdi. Kabilecelİk, aşiretçilik, ülkecilik ve bölgecilik hareketleri­ni doğurdu. Neticede, bir kabile bir başka ka­bile mensubunun ardında namaz kılmaz oldu.

Yemanîler ve Mudarîler için camilerde min­berler ve mihrablar ayrılmıştı. Artık minber­ler gibi imam ve hatipler de çifter çifterdi. Hatta her iki kabileye mensup fertler birbirle­rinin yanında namaz bile kılmıyorlardı, (el-Bidaye, c. X).

 

Hukukun Üstünlüğünün Terkedilmesi

 

Saltanat döneminde yükselen en büyük ve en ciddi musibet hukukun üstünlüğünün ortadan kalkmasıdır. Halbuki bu prensip, İslâm dev­letinin temelini teşkil etmektedir.

İslâm, dünya nizamı olarak vazedildiği za­man, şeriatın herşeyden üstün olduğu fikrini de beraber getirmişti. Bu temel prensibe göre devlet reisi, yöneticiler, kanun uygulayıcıları, muhafızlar ve muhafaza edilenler, ileri gelen­ler, sıradan kimseler eşit şartlarda bu hukuka tâbi idi. Hiç kimse ona uyup-uymamakta ser­best veya muaf değildir. Dost veya düşman, harbî kâfir veya anlaşmalı gayri müslim, müslüman veya zimmî, mûtî veya âsi, kısaca herkes. Hayatın her safhasını kuşatan karar ve hükümlere tâbi idiler. O hükümler ki, zer­re kadar ihlâl edilemezler.

Hulefa-i Raşidîn devrinde hem devlet reisleri, hem de halk bu genel kaideye son derece bağlılık gösterdi. Hatta Hz. Osman ve Hz. Ali, son derece nazik durumlarda ve en şid­detli provakasyonlarda bile şeriatın sınırlan dışına bir tek adım bile atmamışlardı. Doğru yolda yürüyen halifelerin mümtaz vasıfların­dan birisi başıboş, gayesiz ve baskıcı değil şeriatı bilen ve hükümlerine riayet eden ida­reci oluşlarıydı.

Fakat saltanat dönemi başladığında, sultanlar kendi şahsî veya siyasî meseleleri ve özellik­le hükümetlerinin kurulması ve devamı için şeriatın koyduğu yasaklan aşmakta ve hudut­ları çiğnemekte hiç tereddüt etmediler. Devir­lerinde, şeriat devletin hukuku olarak kalma­ya devam etti. Onlann hiçbiri Allah'ın kitabının ve Elçisinin sünnetinin statüsünü asla reddetmediler. Mahkemelerde aynı kanunlara göre hüküm verilirdi. Bütün meseleler genel olarak Allah'ın emirlerine ve şeriata uygun şekilde hükme bağlanıyordu. Fakat bu sultan­lar, siyaset bakımından dine ve hukuka tâbi değillerdi. Arzu ettikleri, istedikleri her gayri meşru şey, meşru; hoşlarına gitmeyen meşru şeyler de hemen gayri meşru oluyordu. Hatta helal ve haram sınırlarına dikkat etmiyorlar­dı.

Şeriata karşı bu çıkışlar Benî Ümeyye devri­nin ilk zamanlarında başladı ve yavaş yavaş kanuna aldırış etmeksizin her istediğini yap­ma saltanat mensuplarının imtiyazı haline geldi. Muaviye, valilerinin kanundan üstün olduğunu ilan etti ve şeriat kanunlarına uy­mayan adaletsizliklerine ve çıkışlarına karşı her türlü hareketi reddetti. Bir olayda diyeti ödeyeceğini, fakat valilerine kısas uygulama­sının sözkonusu olamayacağım söyledi (İb-ni'1-Esir, c. III; el-Bidaye, c. VIII). Ziyâd'm şeriata aykırı fiilleri hiçbir karşılık bulmuyor­du (Taberi, c. IV; İbni'1-Esir, c. HI). Valisi ve kumandanı Busr b. Ertat'm zulüm ve baskıla­rının sonu yoktu. İbnİ Ertat Yemen'de iken kendinden önceki vali Abdullah b. Abbas'ın iki küçük çocuğunu yakalatarak öldürdü. Ço­cukların annesi bu muameleye dayanamaya­rak çıldırdı. Bu zulme şahit olan Benî Kinâne'ye mensup bir kadın kendini tutuma-yarak: "Erkekleri öldürmeniz yetmiyormuş gibi, şimdi sıra çocuklara mı geldi? Cahiliyye devrinde bile onlara dokunulmuyordu. Ey ib-ni Ertat! Çocukları ve yaşlıları öldüren mer­hametsiz bir hükümet, kardeş kanı dökmeksi-zin yaşayamaz. Böyle bir iktidardan daha zâlim kim olabilir?" diye bağırdı. (Taberî, c.IV; İbnİ'l'Esir, c. III; el-Bidaye c. VIII). O zamanlar Hz. Ali'nin elinde bulunan Heme-dan'ı istilâ etmek üzere görevlendirilen İbni Ertat orada yapmadığını bırakmadı. Muhare­bede yakalanan müslüman kadınları alıp gö­türdü ve cariye olarak kullandı.

Bütün bu olup biten zulümler, valilerin ve kumandanların her türlü tecavüz, baskı ve adaletsizliği yapabilecekleri ve şeriatın hu­dutlarını çiğneyebileceklerini, siyasî mesele­lerde herhangi bir kanunla, şeriatla veya baş­ka bir şeyle bağlı olmadıklarını ilan ediyordu. Bu baskılar daha sonraki dönemlerde yavaş yavaş sultanların, şehzadelerin ve valilerin tabîi adaletleri hâline geldi. Hukukun üstün­lüğü bu kimseler tarafından kendi şahsî ve siyasî ihtirasları için tamamıyle parçalandı. Saltanat mensupları ve memurları kendilerini hukukun üstünde kabul ederken, şeriatın hü­kümleri halka karşı kullanıldı. İslâm ümmeti dejenere oldu ve İslâm'ın ruhu gözden silin­di. İnsanlar İslâm nizamının hürriyet, insan haklan, hukukun üstünlüğü ve şûraya dayalı yönetim gibi ebedî cevherlerini yitirdiler. İn­sanlığın bu faziletleri ve cevherleri diğer mil­letler tarafından toplandı ve onların kültürle­rini ve müesseselerini zenginleştirdi. Fakat müslümanlar bir kez kaybettikten sonra tek­rar kavuşma şansı elde edemediler. Zamanla büyüyen siyasî sistemleri bu meselelerde en büyük engel olmuştur.

 

KISIM 5

 

ADALETİN TESİSİ

 

Şeriat müessesesi kendi içerisinde, resmi iş­lerde ve insanların birbirleriyle ve devletle münasebetlerinde, ihtilâflarında adaletin ve hakkaniyetin garantisidir. Hatta yol, metod, program veya muameleyi ifade eden min-hac'tn daha dar anlamında bile. Bununla be­raber şeriat, yalnızca Allah'a itaat eden ve O'nun rızasını kazanmak İçin adalet ve fazi­lete dayalı nizamı kurmaya muktedir hayırlı, muttaki ve dürüst insanlar yetiştiren bir yöne­tim biçimidir. Bu metodun ilkesi adaleti ve fazileti şahıslarında ve sosyal hayatta en mü­essir ve başarılı şekilde tesis edebilecek in­sanları yetiştirmektir.

Şeriat'ın daha açık ve daha genel amacını şöyle formüle edebiliriz: İnsanların sulh, sükûn ve huzur içinde yaşayarak, her türlü baskı ve zulümden uzak inançlarını tatbik et­melerini sağlamak üzere yeryüzünde adaleti tesis etmek. Allah'ın Rasûlü Hz. Muhammed @, selefleri gibi, insanlara âdil olmayı; can, mal, akıl ve nesil emniyeti içinde inançlarını yaşayabilecekleri bir toplum kurmayı öğretti. İrtihalinden sonra sahabileri de bu adalet sis­temini devam ettirmeye çalıştılar.

Rasûlullah @ 'in ardından Hz. Ebu Bekir gel­di ve O'nun yolunu hiç değiştirmeden sürdür­dü. Onun idaresi üzerine yapılacak küçük bir araştırma, İlahi kanunlara göre hükmeden in­sanların yönetimleri ile kendi heva ve heves­lerine göre hükmeden yönetimler arası farkı açıkça gösterir. Hz. Ebu Bekir, halkın refahı ve haklan hususunda o kadar dikkatli idi ki, bazı geceleri uykusuz geçiriyordu. Ömer b. Hattab, ev işlerine yardım etmek İçin yaşlı bir kadının evine gitmekteydi. Birgün Hz. Ömer yapılacak işleri sorduğunda, kadın, bir ada­mın gelerek bütün işleri yaptığını söyledi. Ömer kadını günlerce ziyaret etmeye devam etti. Birgün kadının evine erken gitti ve kapı­da dikilirken yüzü örtülü bir adamm evden sokağa çıktığını gördü. Ömer adamın peşine düştü ve onu yakaladı. Adam yüzündeki örtü­yü çıkardığında Ömer onun Halife Ebu Bekir olduğunu gördü. Ömer ona: "Senin olduğuna emindim. Senden başkasının önde olamaya­cağını biliyordum." dedi.

Hz. Ebu Bekir'in devrinde Arabistan'da her biri bir valinin nezaretinde bulunan on vilayet vardı. Müslümanların azametinin ve gücünün ana sebebi üst makamlardaki memurların ve valilerin uyarladıkları hayat tarzıdır. Onlar İslâm kanunlarını bizzat kendilerine tatbik et­mişler ve en uç noktalara kadar İslâm'ın ger­çek ruhunun gereğini yerine getirmişlerdir. İnsanları adaletle yönetmişlerdi. Allah da ça­lışmalarını basan ile mükâfatlandırdı. İslâmî prensiplere göre insanların refahı, yöneticile­rin ve ulemânın ıslahıyla ilgilidir. Rasûlullah @'in şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Üm­metimden iki grup (âlimler ve âmirler) ıslah olduğunda, bütün toplum ıslah olur. Onlar bozulursa, bütün toplum bozulur. Bu musibe­te İlahi kanunlara uygun yaşayıp hükmet­mekten başka bir çare yoktur." (Abu Bakr, the First Caliph, Islamic Foundation, Leİces-ter, 1976).

Hz. Ebu Bekir'in, başka insanların hakları konusundaki düşüncelerinin derinliği, adalet anlayışı ve dürüst muamelesi şu olaydan an­laşılabilir. O Aişe'yi diğer çocuklarından da­ha fazla severdi. Ona diğerlerinden fazla ola­rak biraz arazi ve mal mülk verdi. Fakat, bu­nun adaletsiz bir muamele olduğunu hissetti ve vefatından evvel Aişe'ye: "O malları geri vermeni dilerim. Böylece diğer mal mülk ile beraber, sen de dahil bütün çocuklarım ara­sında bölünebilsin." (İbni Sa'd, Tabakat, c. III)

Beytü'l-maVa, gelen bütün gelirler fakirlere, savaş teçhizatına harcanırdı. Fetihlerden elde edilen ganimetleri, altın ve gümüş gibi ma­denlerin gelirlerini hakkı olan insanlar arasın­da dağıtıyordu. Sir William Muir şöyle diyor:

"Hepsi eşit şekilde paylaştırılıyordu. Yeni dönen ile eski muharip, kadın ile erkek, köle ile hür. Müslüman maliyesindeki bir kabule göre bütün mü'minler kardeş ve eşittir. Şayet takvadaki üstünlükleri öne sürülürse şöyle cevap verirler: Bu Allah içindir. Allah öylele­rini öbür dünyada üstün kılmakla mükâfatlandıracaktır." (Annals of Early Ca-liphate, sh. 121).

Ölüm döşeğindeyken şu sözlerle son mesajını vasiyet etti: "Merhametlilerin merhametlisi ve Lâtif olan Allah'ın adıyla. Ebu Kuhafe'nin oğlu Abdullah'ın dünya hayatının son demin­de, ahiret hayatının ilk safhasında, inkarcının iman ettiği, günahkârın tevbeye geldiği, ya-lancınım doğruyu söylediği dakikada ahit ve vasiyettir. Hattâb oğlu Ömer'i kendime halef tayin ediyorum. O'na itaat ediniz. Bunu yap­maktan maksadım iyiliktir. Adaletle davranı­şa, ondan umduğum zaten budur, başka türlü davranırsa, biliniz ki insan ne işlerse onu ka­zanır. Gaybı bilemem. Ama zulmedenler ne­lere uğrayacaklarım bilirler (26: 227). Al­lah'ın selâm, rahmet ve bereketi üzerinize ol­sun." (Kenzü'l-Ummal, c. II, sh. 45, c. IV, sh. 324).

Yukarıdaki parça Ebu Bekir'in insanların hu­zuru konusundaki endişelerine ve onların me­selelerine adaletle ve korkusuzca karar verile­bilmesi hususundaki alâkasına açık bir örnek­tir. Halife seçildiğinde yaptığı ilk konuşma­daki sözleri, adalet ve faziletini yansıtır. "Ey insanlar! En iyiniz olmadığım hâlde bana bîat ettiniz. Görevimi adaletle yaparsam bana ita­at, doğruluktan saparsam beni ikaz ediniz. Doğruluk emanet, yalancılık hıyanettir. (Hak­lı olan) güçsüz, hakkı alınıncaya kadar benim gözümde güçlüdür. (Haksız olan) güçlü, hak sahibinin hakkı kendisinden alınıncaya kadar benim gözümde güçsüzdür. Allah yolunda ci­hadı terkeden bir toplum zelil olmaya mahkûmdur. Bir toplumda kütülük yaygın olursa sonunda o toplum bir belâyla karşıla­şır. Allah'a ve Rasûlüne itaat ettiğim sürece bana İtaat ediniz, eğer Allah'a ve Rasûlüne karşı gelirsem bana İtaatiniz için sebep kal­maz."

Beytü' l-mal hakkında Hz. Ömer şöyle buyur­muştur: "Ben, beytü'l-mal'dan yapılacak har­camalar hususunda üç yoldan başka bir tasar­ruf tarzını doğru bulmuyorum: Haklı sebep­lerle alınacak. Hak Ölçülerine uygun şekilde harcanacak ve bâtıl usûller ortadan kalkmış olacaktır. Sizin mallarınız üzerindeki hassasi­yetim, yetim malı üzerinde velînin gösterdiği hassasiyet gibidir. Muhtaç olmadıkça ben, birşey alamam. İhtiyaç içinde olursam, o za­man doğru (maruf) bir şekilde beytü'l-mal'den alıp harcayabilirim." (4: 6). (İmam Ebu Yusuf, Kitâbû'l-Harac). Bir hitabesin­de, halifenin beytü'l-mal'de ne gibi hallerde tasarruf edebileceğini açıklamıştı: "Allah'ın malında benim şu kadardan başka bîr hakkım yoktur ve bundan başkası da benim için ha­ramdır. Soğuktan sıcaktan muhafaza etmek için bir elbise, Kureyş'in ortalama bir ferdi gibi de aile efradım İçin geçim. Ben de diğer müslümanlar gibi bir müslümanım." (el-Bi-daye ve'n-Nihaye, c. VII).

Hilafet makamına geldikten sonra, Hz. Ömer: "Ey insanlar! Ben ancak sizden birisiyim. Eğer Rasûlullah'ın halifesinin emrini reddet­mek hoşuma gitmeyen bir iş olmasaydı, bu görevi yüklenmezdim." dedi. Daha sonra ikinci hutbesinde şunları söyledi: "Ey insanlar! Sizlerin benîm üzerimde bazı haklarınız vardır. Bunları size hatırlatacağım ki, bu ko­nularda beni sorumlu tutunuz. Haraçlarınızı ve fey'inizi meşru şekilde toplamam, sizin, benim üzerimdeki hakkınızdır. Bu gelirler elime geçtikten sonra, bunları ancak hak ye­rinde harcamam da sizin üzerimdeki hakkı­nızdır. Sizi tehlikelere atmamak ve sınır boy­larında uzun süre tutumamak da üzerimdeki hakkınızdır. Cihad için sefere çıktığınızda, Çoluk çocuğunuzu korumak ve gözetmek gö­revi bana düşer."

Hz. Ömer'in hilafet makamındaki bütün za­manı bu durumda geçti. Bir keresinde hasta olduğunda bal tavsiye edildi. Beytülmalda bi­raz bal vardı, fakat o Mescid-i Nebevî'de minbere çıktı ve "Eğer sizlerin izni olursa onu kullanabilirim. Aksi halde benim için adaletsizlik olur" diyerek halktan izin alma­dan yemedi.

Hz. Ömer, kendisi dahil, insanlar arasında eşit muamelede bulunmak için çok güç har­cadı. Bir kıtlık zamanı, başkaları açlık çeker­ken, o et ve yağ yemeyeceğine yemin etti. Bir süre sonra kölesi, pazardan 40 dirheme yağ ve süt satm aldı. Hz. Ömer bu durumu öğre­nince; "bunları sadaka olarak verin, çok pa­halı şeyleri yemekten hoşlanmam!" dedi. Sonra başını öne eğdi, bir süre düşündü ve: "Şayet halkım tarafından tecrübe edilenleri tecrübe etmezsem problemlerinin gerçek öne­mini nasıl anlarım?" O, problemleri hakkında gerçek bir hüküm verebilmek için halkın elde etmesi mümkün olmayan şeylerden kendini mahrum etmesi gerektiği fikrindeydi. Ger­çekte O, halifelik makamının ona diğer in­sanlardan farklı imtiyazları elde etme yetkisi vermediği konusunda tamamı ile şuurluydu. Aynı zamanda adaletli davranmazsa onların kendisine itaat etmelerinin gerekli olmadığını düşünüyordu.

Hz. Ömer'in bu misali, İslâmî yönetimin Önemli bir kaidesini açığa çıkartıyor. İnsanla­rın işlerini idare ederken âdil olmayan bir İmam'ın, halktan kendisine itaat etmelerini istemeye hakkı yoktur. Hatta Allah'ın haki­miyetine inansa, bunu iddia etse ve O'nun şe­riatını uygulasa bile. İçki içen kendi oğluna, ilgili hükümleri uygulaması meşhurdur. Hal-tan birini döven Mısır valisi Amr b. Âs'ın oğ­luna kısas uygulaması gibi. Haraç toplamakla görevli tahsildarlara, vazifelerindeki aşırılık­lardan dolayı çok şiddetli muamele ederdi. Bu prensiple Mısır valisi Amr b. As'ın malı­nın yarısını alıp beytülmal'a aktardı. Keza Kûfe'deki vekili Sa'ad b. Ebi Vakkas ve Bahreyn'deki vekili Ebu Hureyre ile ilgilendi ve varlıklarını alıp beytülmal'a kattı.

Onun yönetim fikri şöyleydi: İnsanlar Din'in sınırları içinde vefakâr ve samimi olarak itaat edecekler ve hüküm sahipleri de adaleti yeri­ne getirecek. Aynı zamanda halkın hüküm sahiplerini ıslah ve tashih etme hakkı olduğu­nu kabul ediyordu. Bu, birinin şu hatırlatma­sını gönül ferahlığıyla kabul etmesinde görü­lür: "Biz sende bir eğrilik görürsek onu kılı­cımızla düzeltiriz." Bir keresinde müslüman-lara hitaben şu konuşmayı yapmıştı: "Ey müslümanlar! Amirler (valiler ve diğer gö­revliler), size musallat olmak, malınızı yağ­ma etmek için gönderilmiyor; bilakis size İslâm'ı ve Rasûlullah'ın yolunu öğretmek için gönderiliyorlar. Şayet bunlardan biri bu­na aykırı davranınıp da zulmetmeye kalkışır­sa, derhal bana haber veriniz ki, gereken işle­mi yapayım." diyerek otorite sahibi insanla­rın güçlerinin aşma haklarının olmadığını ve sınırlarım belirlemiştir.

Kör ve hasta insanların evlerine gidip ihtiyaç­larını karşılamak için bizzat uğraşırdı. Aynı zamanda Medine'den cihad için çıkmış olan­ların evlerine tek tek uğrayarak, kapıdan ço­luk çocuklarının hal ve hatırlarını sorar, bir ihtiyaçlarının olup olmadığını öğrenir ve İste­diklerini çarşı pazardan alıp, onlara bizzat kendisi taşır ve götürürdü. Mektuplarını tes­lim eder veya bu mektuplara cevaplarını ya­zar ve onların günlük alışverişlerini yapardı. Ara sıra şehirde devriye gezerdi. Bir gece şe­hirde dolaşırken, ihtiyar bir kadının ve acı acı ağlayan çocuklarının sesini duydu. Kadına çocuklarının niye ağladıklarını sordu sordu, açlıktan ağladıkları ceyabmı aldı. Halife ona ne pişirdiğini sorduğunda kadın pişirecek bir-şey olmadığını fakat boş tencereyi kaynata­rak çocukları daha sonra birşeyler yeme ümi­di ile uyutmaya çalıştığını söyledi. Ömer şeh­re geri döndü ve beytülmal'dan biraz un, yağ, et ve hurma aldı. Çuvalı kendi sırtına vurdu. Hizmetkân Usâme çuvalı taşımak istediyse de Ömer, Hesap Günii'nde herkesin kendi yü­künü kendisinin taşıyacağını söyleyerek mâni oldu. Yükü kendi taşıdı ve kadına ulaştırdı. Yemek hazırlanıp çocuklar doyurulunca çok mutlu oldu.

Kendi sözleri ve amelleri ile Ömer bütün in­sanlar arasında eşitliği ve renklerine, düşün­celerine, kavimlerine veya statülerine bakma­dan bütün vatandaşlar arasında mutlak ada­letle hükmetmeyi tesis etmiştir. Onun haya­tında bu iki prensibin pratiğe aktarıldığını gösteren pek çok olay vardır.

Suriye'nin en büyük kabilesi olan Gassânî'le-rin reisi Cebele b. Eyhem İslâm'a girmiş ve hacc ziyareti yapmak üzere Mekke'ye gel­mişti. Tavaf esnasında adamın biri Cebe-le'nin örtüsüne basmış, Cebele de birden hid­detlenerek adama bir tokat atmıştı. Adam zulme uğrayınca, derhal Halife'ye gelip duru­mu anlatmıştı. Hz. Ömer, Cebele'yi buldurup hemen kısas uygulamıştı. Cebele buna itiraz edince Hz. Ömer ona: "Ektiğini biçtin" de­mişti. Bunun üzerine Cebele hayretle: "Bir kabile reisine tokat atan birinin cezası idam­dır" deyince de âdil halife ona şu cevabı ver­di: "Cahiliyye devrinde durum söylediğin gi­biydi. Fakat İslâm, insanlar arasındaki sosyal farklan kökünden kazıyıp attı." Cebele itira­zına devam ederek, "Eğer İslâm, bizim gibi asil kimselerle alelade halktan biri arasında hiçbir fark gözetmiyorsa, ben böyle bir din­den vazgeçerim" demişti. Nitekim daha sonra gizlice irtidat edip, Bizansa sığınarak Kons-tantinopol'e (İstanbul) kaçmıştır. Fakat Hz. Ömer, bir prens için İslâm'ın hükümlerinden asla taviz veremezdi ve vermedi de.

Bir keresinde, Hz. Ömer vali ve âmillerine mektup yazarak hac mevsiminde toplanmala­rını istedi. Onlar geldiler. Hz. Ömer ayağa kalkarak bir hutbe irad etti ve hazır bulunan­ların bir şikâyetleri olup olmadığını sordu. Dinlenlerden biri kalkarak: "Ey Mü'minlerin Emîri, senin âmilin bana yüz kırbaç vurdu." dedi. Hz. Ömer, o âmile: "Sen ona yüz kırbaç vurdun mu?" diye sordu ve iddia sahibine dö­nerek: "Kalk ondan hakkını al!" buyurdu. Bunun üzerine orada bulunan Amr b. Âs aya­ğa kalkarak: "Ey Mü'minlerin Emîri! Sen âmillerin hakkında böyle bir kapı açarsan, bu hâl hem onlara çok ağır gelir, hem de senden sonrakiler için bir âdet hâlini alır." dedi. Hz. Ömer: "Dikkat et, ben ki Rasûlullah'ın nefsi­ne kısas tatbik ettiğini gördüm. Onu kısassız mı bırakacağım?" buyurup, sonra hak sahibi­ne dönerek:"Kalk hakkını al!" diye emretti.

Amr b. Âs: "O halde izin verin de onu razı edelim." dedi. Muvafakat gösterilince, şikâyetçi olan şahsa, her kırbaç için iki dinar olmak üzere toplam 200 dinar verilerek razı edildi ve şikâyetçi kısas hakkından vazgeçti. {Kiîâbu l~Harac).

Bir keresinde Kureyş'in reisleri ile Süheyl, Bilal ve Ammar b. Yasir gibi azatlı köleler­den oluşan bir gurup aynı anda Hz. Ömer'i ziyarete geldi. Ömer Kureyş'in reislerini dı-şarda bekletip diğerlerini çağırdı. Cahiliyye devrinde Kureyş reislerinin lideri olan Ebu Süfyan bunun çok fena bir muamele olduğu­nu düşündü ve yanındakilere: "Bu, tekerleğin garip bir dönüşü; biz dışarıda beklerken köle­ler içeri alınıyor" dedi. Fakat içlerinden biri olaydaki adaleti fark ederek: "Doğruyu söy­lemek gerekirse Ömer'i tenkid etmeye hiçbir hakkımız yok, kendimizi eleştirsek iyi olur. İslâm bizi tek bir sesle çağırdı, çağrıya geri­den icabet edenler, bugün de geride kalmayı hakkettiler" dedi. (Süheyl b. Amr, Usdü'î-Gabe).

Meseleler İslâm'a göre çözülmeye başlayınca sosyal statü ve doğuştan gelen ayrılıklar gö-zardı edildi ve sadece İslâm'a yapılan hiz­metler dikkate alınır oldu. İslâm yolundaki hizmetlerinde eşit olanlara eşit maaş verili­yordu. Bu meselede köle ile efendisi arasında fark gözetilmiyordu (Fütuhu l-Buldan).

Hz. Ömer, eşitlik esasının tatbikinde ısrarlıy­dı. Herhangi bir ayrıma müsamaha gösterme­di. Amr b. Âs, Mısır Camii'nde kendine bir minber yaptırınca, Ömer mektubunda azar-larcasına şöyle dedi: "Sen yukarda otururken diğer müslümanlann aşağıda oturmalarım uy­gun görüyor musun? Duydum ki diğer müs-lümanlardan daha yüksekte oturduğun bir minber yaptırmışsın. Senin emîr olarak onla­ra hitab etmen ve onların tebân olarak seni dinlemeleri imtiyazı sana yetmiyor mu? O minberi yıkmanda ısrar ediyorum." (İbni Hi-ye, Futuhu'l-Mısr, sh. 92; Suyutî, Husnu'l-Muhadara, c. I, sh. 79).

Ömer ile Übeyy b. Kaab arasında ihtilaflı bir mesele oldu. Bu hususta Zeyd b. Sâbit'i ha­kem tayin ettiler. Hakemin huzuruna geldik­leri vakit Zeyd ayağa kalkarak halifeye yer vermek istedi, fakat Ömer bu teklifi kabul et­medi ve Übeyy'in yanına oturmayı tercih etti.

İnsanlar arasında eşitlik ruhunu yerleştirebil­mek için halkla olan münasebetlerinde veya şahsî ilişkilerinde en üst nokadaki sadeliği arardı. Sezar'm elçisi 'müslümanlann impa­ratoru' ile görüşmeye geldiğinde, Mescid-i Nebevî'de onu bir köşede eskimiş elbiseleri içinde, otururken buldu. (Şibli Nu'manî, Life of 'Umar the Greaî, c.II).

Hz. Ömer'in bu davranışları, devletin üst mevkilerindeki memurları üzerinde müthiş etkili oluyordu. En uç sınırdaki Iraklı reisler­den bazıları mükellef yemekler hazırlatıp İslâm ordusu kumandanı Ebu Ubeyde'ye ge­tirdiler. Ebu Ubeyde'nin: "Bunlar sadece be­nim için mi, yoksa ordunun hepsi için mi?" sorusuna: "Kısa zamanda ordunun tamamı için yemek hazırlayabilmek maalesef imkân­sız." dediler. O: "Kan dökmede ben ve bu as­kerler eşitiz. Yemek yerken de onların bana refakat etmelerini isterim. Onlar ne yerse ben de onu yemeliyim" diye cevap verdi. Müslü­man kumandanın cevabı bu tür yaşayışa alış­mamış olan reisleri çok şaşırtmıştı.

Müslüman kumandanlarla askerler arasındaki münasebetler, aralarında mutlak eşitlik, kar­deşlik ve adaletin olduğunu yansıtıyordu. Su­riye, müslümanlann eline geçince İmparator Heraklius Bizantium'a gitti ve önceden müs-lümanların eline esir düşmüş birisiyle konuş­tu. İmparatorun "Müslümanlar ne tür insan­lar?" sorusuna adam "Muhteşem insanlar. Gündüz hepsi korkusuz birer savaşçı, fakat geceyi ibadetle geçiriyorlar. Zaptettikleri yer­lerdeki insanların bedelini ödemeksizin bir-şeylerini almıyorlar. Kendileri âdil ve gittik­leri her yere adalet ve banş götürüyorlar." di­ye cevap verdi. İmparator, "Şayet böyle bü­yülü güçlere sahiplerse, birgün benim ayağımın altındaki toprağa da sahip olurlar" dedi.

Mısır'daki en büyük Bizans kalesinin muha­sarasının sonlarında, savunmalar zayıfladığı zaman, İmparatorunun valisi barış istedi. İslâm kuvvetlerinin kumandanı Amr b. Âs'a elçiler gönderdi. Elçiler, müslümanların ha­yat tarzlarını bizzat görebilsinler diye iki gün alıkondular ve sonra valiye geri gönderildiler. Vali elçilere müslümanları sordu. Onlar: "Efendimiz, müslümanlar ölümü, bizim ha­yatı sevdiğimizden daha çok seviyor. Alçak­gönüllülüğü gururdan çok seviyorlar, açgöz­lülük ise yokluğu ile farkedilebiliyor. Rahat­lıkla yere oturuyorlar ve bunu herhangi bir şekilde küçüklük olarak görmüyorlar. Ye­mekleri masada yemiyorlar. Komutanları sı­radan bir er gibi, farklı bir işaret taşımıyor. Üst ile ast veya köle ile efendi arasında bir ayırım yapmıyorlar. İbadet zamanı yıkanıp Allah'ın önünde mutlak bir tevazuyla omuz omuza duruyorlar" dediler. Vali fevkalâde et­kilendi ve müslümanlarla barış yaptı.

Hz. Ömer'in katledilmesinden sonra Hz. Os­man müslümanlara halife seçildi. İslâm dev­letinin merkezinden çok uzaklarda olan vali­lerine, kumandanlarına ve âmillerine gönder­diği genelgeler devlet işlerinde güttüğü siya­seti ortaya koyar.

Onlara hitaben şöyle yazmıştır: "Allah, İmamları (devlet başkanlarını) Ümmetin fert­leri hakkında zorba olmaktan uzak durmaları­nı, bir vergi tahsildarı gibi davranmamalarını ve ümmete çoban (merhametli birer yönetici) olmalarını emretmiştir. Bu ümmetin İlk yöne­ticileri de gerçekten ümmet için merhametli birer yönetici olmuşlar, birer zorba ve zâlim vergi memuru olmaktan çok uzak durmuşlar­dır. Sizler de birer yöneticisiniz, sizin de aynı şekilde davranmanız gerekmektedir. Bu üm­metin imamları (yöneticileri) şayet birer zâlim kesilseler, o zaman müslümanlar ara­sında haya kalkar, emanete hıyanet edilir ve vefa kaybolup gider. Yönetimin en güzeli ve Allah'ın razı olacağı en güzel davranış, müs­lümanların işlerini güzelce halletmeniz, ihtiyaçlarını karşılamanız, haklarım kendilerine ulaştırmanızdır. Aynı şekilde tebamız olan, zımmîlerin de haklarını iyice gözetmenizi tavsiye ederim. Ayrıca düşmanlarınız ile sa­vaşmaya vardığınız zaman önce onlara İslâm'ı anlatın ve tevhid akidesine davet edi­niz. Kalplerini adaletiniz ile kazanınız." (Ta-beri, c. V).

Ordu kumandanlarına hitaben de şöyle yaz­mıştır: "Siz (ey kumandanlar!) Müslümanla­rın koruyucuları ve müdafiîlerisiniz. Ömer bin Hattab sizlere emirler vermiş ve uymanız gereken hususları bildirmiştir. Bunların ne ol­duğunu hepimiz bilmekteyiz. Sizden istenilen bu emirlere mutlaka uymanızdır. Sakın sizin biriniz Ömer'in size talimat ile bildirdiği bu emirleri değiştirmeye kalkmasın, sakın siz­den böyle bir şey duymayayım. Yoksa Allah sîzi, sizden başkası ile değiştirir ve yerlerini­ze bu emirlere uyacak kişileri getirir. Nasıl davranmanız gerektiğini biliyorsunuz, buna mutlaka uyunuz. Ben size bakıyor ve sizleri kontrol ediyorum. Zira beni de hakkınızda nasıl davranacağım diye Allahu Teâlâ kontrol etmektedir." (Taberi, c. V).

Amillere (zekat ve cizye tahsildarlarına) şöy­le yazdı: "İnsanları hak ile yaratan Allah, hakdan başkasını asla kabul etmez. Hakkı alı­nız ve tekrar hakkı (hak sahiplerine) veriniz. Size emaneti tavsiye ederim. Sakın onu ihmal etmeyiniz, mutlaka yerine getiriniz. Emanete hıyanet edenlerin ilki olmayınız. Yoksa, siz­den sonra, sizin yaptıklarınıza bakıp emanete hiyanet edenlerin yüklenecekleri günahlara ortak olursunuz. Vefakârlık, aman vefakârlığı elden bırakmayınız. Yetime ve kendisiyle ahitleştiğiniz zımmî ve emân ehline iyi mua­melede bulunup haklarını gözetiniz. Allah yetime ve zımmîye zulmedenin düşmanı­dır..."

Halka da mesajı söyledi: "Şunu unutmamalı­sınız ki, sizin başarılarınız ve zaferleriniz li­derlerinize itaat etmenizle elde edilmiştir. Dikkat ediniz! Dünya sevgisi sizi doğru yol­dan ayırmasın. Üç şey vardır ki bunlar insan­ları doğru yoldan saptırır: 1) Fazla bolluk içinde yaşanan hayat, 2) Cariyelerle münase­bete aşırı düşkünlük, 3) Kur'ân-ı Kerim'in ezbere okunmasında Arap ve Arap olmayan­lar arasında meydana gelen fark. Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: 'Sadakatsizliğin to^ humlan yabancı yollarda yatar. Müslümanlar yabancı yollara girince Doğru yoldan sapma­ya başlarlar ve bidatlarla tanışırlar." (Taberî, c.V).

Bunlar açıkça göstermektedir ki, Hz. Os­man'ın izlediği siyaset, bizzat Allah'ın Rasûlü tarafından tesis edilen ve seleflerince takip edilmiş olan dürüst ve âdil davranışın devamıdır. Bununla beraber, insanlara karşı çok yumuşak başlı ve şefkatli oluşundan isti­fadeyle bazıları, özellikle akrabaları, bazı gayri meşru imtiyazlar elde ettiler. Mektupla­rına ve emirlerine cevap vermediler. Bütün gücü kendi ellerine geçirmek için uğraştılar.

Halifeliğinin son günlerindeki riyakârlıklar ve bazı problem üretici kişilerce düzenlenen suikaste rağmen hilafeti şırasında İslâm Dev­leti, Arap yarımadasının her yanında büyük bir genişleme gösterdi. Hz. Osman'ın en mü­him faaliyetlerinden biri, Kur'ân-ı Kerîm nüshalarının çoğaltılarak İslâm devletinin belli başlı merkezlerine göndermesidir.

Hz. Ali hilâfet makamına seçildiği zaman sosyal veya siyasî reforma girişebilmek kolay bir görev değildi. Bununla beraber Hz. Ali, yönetenlerin ve yönetilenlerin ruhlarını tekrar İslâmî hayat çizgisine döndürmek için büyük gayret gösterdi. Şahsî yaşantısı, çok sâde ve mütevaziydi. Yiyeceği, kendi hanımının biz­zat öğüttüğü undan yapılan arpa ekmeğiydi. Bu arpa torbalanmn ağzını bağlarken şöyle diyordu: "Temiz ve helâl olduğunu bildiğim şeyden başkasını yemek istemem." Bazen öy­le olurdu ki, parasıyla yiyecek ve giyecek al­mak için kılıcını satmak zorunda kalırdı. Kûfe'de, fakirlerin kaldıkları mütevâzi evler dururken, sarayda kalmak istememişti. O, Nadr b. Mansûr'un, Ukbe b. Alkame'den ri­vayet ettiği şekilde yaşamak için gelmişti. Ukbe dedi ki: "Ali'nin huzuruna girdim. Önünde ekşiliğinden rahatsız olduğum bir miktar süt ile kurumuş bir ekmek parçası var­dı. Ona: 'Ey mü'minlerin Emîri, sen böylesi-ni mi yiyorsun?' dedim. O da: 'Yâ Eba'I-Cenûb, Allah'ın Rasûlü bu ekmekten daha kurusunu yerdi, -elbisesini işaret ederek- bu­nun da daha kabasını giyerdi. Eğer onun yap­tığını yapmayacak olsam, ona kavuşamamak-tan korkarım' dedi." Benzer bir şekilde Harun b. Antere babasından rivayet ediyor. Babası Hz. Ali'ye gitmiş. Kış mevsiminde, eskimiş bir elbisenin içinde titrediğini görün­ce: "Ey mü'minlerin Emîri, Allahu Teâlâ, sa­na ve ailene bu maldan bir pay ayırmış oldu­ğu halde, neden kendine bunu yaparsın?" di­ye sormuş. Buna karşı Hz. Ali'nin cevabı şu olmuş: "Allah'a yemin ederim sizden birşey almış değilim. Bu elbise Medine'den ayrılır­ken aldığım elbisedir?"

Hz. Ali, kendisine ve ailesine karşı bu tutu­munu ortaya koyarken, dinin kendisine bun­dan fazlasını mubah kıldığını, bu dinin mah­rumiyeti, yoksulluğu emretmediğini, o za­manda müslümanlardan bir fert olarak bey-tü'1-mal'den payının aldığının birkaç kat faz­lası olduğunu, bir kamu hizmeti gören Emîr'ül-mü'minîn olarak yaptığı görevin bu aldıklarından daha büyük olduğunu, Hz. Ömer'in bazı bölgelerdeki valilerine takdir ettiği kadarını almak isteseydi haklı olarak alabileceğini bilmiyor değildi. Fakat bu hu­susta, Allah'ın dininde izin verilen kolaylık­ları tam olarak bildiği halde, kendine ve aile­sine oldukça sıkı muamele etti. Hz. Ali, yö­netimin insanlara daima örnek olması gerek­tiğini, yöneticinin hem zan altında hem de uyulacak bir makamda olduğunu biliyordu. BeytÜ'l-mal'in nihai mesulü olması yönüyle, tahsisat ve harcamalarda son derece sıkı dav­ranıyordu. Bu husustaki davranışlarıyla, İdarî vazifede bulunan veya bulunmayan herkese bir ömek teşkil ediyordu. Bu yüzden, Hz. Ebu Bekir ve Ömer'in güç ve sıkıntılı yolunu sürdürdü. Çünkü, Allah'ın dini üzere Rasû-lullah @'in halifesi olanlara en yüksek ufuk daha lâyıktı.

Hz. Ali yönetime, Rasûlullah @ ve ondan sonraki iki halifenin kazandırdığı şekli tekrar kazandırmaya çalışıyordu. Hilâfete seçimi, Muhacirin ve Ensann ileri gelenleri ve diğer müslümanlarm bİatlaryla gerçekleşmişti. Bu toplantıda mevcut bulunan sahabilerden, 17 ya da 20 kişinin biat etmekten çekinmeleri ve Muaviye'nin Hz. Osman'ın katillerine karşı kısas talebiyle karşı koyması Hz. Ali'nin hi­lafetinin meşruiyetini etkilememiştir. Çünkü o, biat hususunda kendisinden Önceki Halife­lerin usûlünü aynen takip etmiş ve onların tuttuğu yoldan gitmiştir. Halk toplanmış, ser­bestçe, hür iradeleriyle ve müşavereyle Hz. Ali'yi halife seçmişlerdir. Daha sonra Şam hâriç bütün İslâm âlemi onun hilafetini res­men tanımıştır. Bütün bunlardan sonra halife, bazı guruplar arasındaki ihtilâflardan uzak olarak, adaleti her seviyede tesis etmiş, halka daima âdil muamelede bulunmuştur.

Bununla birlikte Hz. Ali bu olayların tesirini izale etmek ve kendi katline ve çok sonraları da devletin yapısında ayrılığa yol açan Hz. Osman'ın suikastinin yankılarını dindirmek için elinden geleni yaptı. İslâm'ın siyasî bün­yesini bu geçici engelden temizlemek için çok çaba harcadı, idaresi ile yüksek bir ömek teşkil etti.

Hz. Ali çok sâde bir hayat sürmüştü. Halîfe olduğunda bile toprağı kazmak, kuyudan su çekmek veya ayakkabılarım tamir etmek gibi el işlerini yapmaktan çekinmezdi. Yere otu­rur, bazen toprak üstünde uyurdu. Elbisesi genellikle yamalı olurdu. Elbiselerini yenile­mesini söyleyenlere, böyle giyinmenin kanaatkârlığı beslediğini, gururdan uzak tut­tuğunu \f. başkaları tarafından taklide lâyık olmaya sebep teşkil ettiğini söylerdi. Evinde seccade olarak kullandığı keçi derisi üzerinde elçileri ve d'ğer yüksek mevkideki memurları karşılardı. Mütevâzi evinin hâline dikkat çe­ken kimseye, sonunda bırakıp gitmek zorun­da kalacağı bir evde çok şey bulundurmanın akıllılık işareti olmadığım söylerdi.

Hz. Ali yüksek adalet hissi ve âdil davranış­larıyla meşhurdur. Bir keresinde zırhını hıris-tiyan bir adamın yanında gördü ve onunla ka­dısı Şureyh'in huzuruna gitti. Orada halktan birisi gibi muhakeme edildi. Ali, zırhın ken­disine ait olduğunu, onu ne hediye ettiğini ne de sattığını söyledi. Kadı hıristiyana ne söy­leyeceğini sordu. Adam zırhın kesinlikle ken­disine ait olduğunu, fakat Emîrül mü'minîn için yalancı da diyemeyeceğini söyledi. Kadı Şureyh, Ali'ye bir delili olup olmadığını sor­duğunda Ali gülerek bu sorunun yerinde ol­duğunu, fakat herhangi bir delilinin olmadığı­nı söyledi. Bu durumda kadı zırhın hıristiya­na ait olduğuna hükmetti. Adam mü'minlerin emîrinin gözü önünde zırhı alıp gitti. Ancak bir kaç adım atmıştı ki, geri dönerek: "Şehâdet ederim ki, bunlar Peygamberlerin hükümleridir... Mü'minlerin Emîr'i beni ka­dıya götürüyor ve kadısı onun aleyhine hü­küm veriyor. Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Rasûlüh. Allah'a yemin ederim ki, ey mü'minlerin emîri, zırh senindir. Sen Sıffîn'e giderken ben askerin arkasından geliyordum. Bu zırh senin badem renkli devenden düştü." dedi. Bunun üzerine Hz. Ali: "Madem ki müslüman oldun, zırh da senin olsun." dedi. (Mahmud Akkad, Abqariyah al-lmani).

Adaleti tesis edebilmek için uyguladığı yol, kendisine biattan sonra yaptığı şu konuşmada açıkça görülür: "Ey insanlar, ben ancak siz­den biriyim. Sizin lehinize olan benim de le­himedir, sizin aleyhinize olan benim de aley-himedir. Ben sizleri Peygamberimizin yolu üzere yöneteceğim, aranızda emrolunduğum şeyi uygulayacağım... Haberiniz olsun, Os­man'ın yaptığı herbir iktâ ve Allah'ın malın­dan verdiği her mal, Beytü'lmal'a geri dön­dürülecektir. Çünkü hakkı hiçbir şey İptal edemez. Ben bu mal ile kadınlarla evlenilmiş, onunla cariyeler alınmış veya şehirlerde dağı­tılmış olduğunu görsem bile muhakkak onu geri alacağım. Adalette ferahlık vardır. Hak­tan sıkıntı duyan bilsin ki, zulüm onun için daha sıkıntılıdır

Ey İnsanlar! Dikkat edin, aranızda dünyalığın etraflarını sardığı kimseleri, akarlara sahip olanları, pınarları akıtanları, atlara binenleri, nâzik cariyeler edinmiş olanları, daha önce dalmakta oldukları şeylerden men edecek ve onları bildikleri haklarına geri çevirecek olur­sam, sakın "Ebû Talib'in oğlu bizi hakları­mızdan mahrum etti." demesinler. Dikkat edin, Rasûlullah @'ın ashabından, Muhacir veya üiMsar'dan her kim Rasûl @ ile olan ya­kınlığından dolayı fazl-u keremin kendisine ait olduğu görüşünde ise (bilsin ki) yarın fazl-u kerem Allah'ın yanındadır, onun sevab ve ecrini vermek Allah'a düşer. Haberiniz ol­sun, Allah'ın ve Rasûlünün çağrısını kabul eden, dinimize giren, kıblemize yönelen kim olursa olsun, İslâm'ın haklarının ve hududu­nun kendisine uygulanması vâcib olur. Mal da Allah'ın malıdır. Aranızda eşit olarak da­ğıtılacak, hiç kimsenin bu malda başkasından fazla hakkı yoktur. Takva sahipleri için ise, Allah'ın yanında en güzel mükâfat vardır." (Seyyid Kutub, Social Justice in islam).

Gerçekte Hz. Ali'nin ilk ve en Önde gelen va­zifesi, İslâmî geleneklere Rasûlullah @ tara­fından bırakılan ve kendinden önceki halife­lerin uyguladığı gerçek gücü tekrar kazandır­mak ve Din'in aslî ve sahih ruhunu canlan­dırmaktı.

Hulefa-i Raşidin'den sonra her ne kadar yönetici sınıf lüks bir yaşantıya kapılmış, halkın hakkı olan mallan gasbetmiş ve İslâm Şeria-tı'nın usûlünden sapmışsa da halk doğru yol­da kalmaya ve İslâm dinini pratikte yaşamaya devam etti. Gerçekte bu alevin sönmemesine sebep olan şey, iman nurudur, İslâm'ın yapı­sındaki gizli hayatiyet ve güçtür. Bu nûr, çev­resini aydınlatmış, ışıklarını (imam) yüzlerce, binlerce kişiye taşıyarak, sürekli yayılmıştır.

Şüphesiz ki, İslâm'ın manevî gücünde muh­telif yönlere dağılan ve insan düşüncelerini, değerlerini, hareketlerini hatta diğer dinler­den, kültürlerden ve medeniyetlerden olsalar bile olumlu yönde etkileyen bir fıtrî kapasite vardır. Bunun sebebi, İslâm'ın özü ve pratiği olan şeriatın diğer din ve hayat tarzlarına et­kisinin doğurduğu güç ve kapasitedir. Bunun tesirleri sonsuza kadar sürecek ve hiçbir za­man saklanıp gizlenemeyecek bir hakikati ih­tiva eder. Bir süre için baskı ve zulümle veya hileli yollarla gözden uzak tutulabilir. Fakat eninde sonunda hayatın her adımında etkile­rini gösterecek, cihanşümul mânâda İslâm'ın insanlık için gerçek hayat yolu olduğu anlaşı­lacaktır.

Bütün bu söz edilenler gösteriyor ki, ilk dört halife çok sâde ve muttakî bir hayat sürmüş­lerdir. Onlar dürüstlük ve adaleti hayatlarının her sahasında yaşamışlar ve adaleti ülkeye yaymışlardır. Her ne kadar Hz. Osman, ömrü boyunca iyi bir işi olan varlıklı bir kimse idiyse de, özel hayatında muttaki, doğru ve âdildi. Serveti, itikadını herhangi bir şekilde menfi yönde etkilememişti. Şüphesiz ki onla­rın dördü de şahsî işlerinde olduğu kadar resmî vazifelerinde de dürüstlüğe ve hakkani­yete önem verirdi. Edward Gibbon'a göre, "Dört halifeyi, hurafelerle sarsılmamış elle tartan bir tarihçi açık bir şekilde onlann dav­ranışlarının birbirinin aynı, saf ve samimiyet­te olduğunu, gücün ve zenginliğin ortasında hayatlarının ahlâkî ve dinî vazifeleri yerine getirmeye adandığını belirtecektir." (D e eline and Fail ofthe Roman Empire, c. III).

Halifeler, Allah'ın Şeriatı dahilinde her türlü çabayı göstererek halkın uyacağı kuralları belirlemek, Allah'ın hudutlarını muhafaza et­mek ve herkese karşı adaletle muameleyi esas alan hayat nizamını sürdürmek için ça­lıştılar. Diğer bir ifadeyle Rasûlullah @'in halifelerinin kontrolü altında adalet ve eşitlik sistemi kurmak, ilâhî kanunları insanî mese­lelere uyarlamanın tabiî bir sonucudur. Bu kanunların tatbiki, herhangi bir ayırıma tâbi tutmadan, herkesin aynı şekilde istifade ede­ceği ve aralarında adalet esasına dayanan eşitliği sağlayacak tabii özelliklere sahiptir. İbn-i Haldun İlâhî Kanunlardaki bu etkiye şu sözlerle dikkat çekmektedir: "Eğer teba, Al­lah tarafından indirilmiş ve kanun tatbikçisi olan peygamber tarafından halka anlatılmış ve şeriat olarak kavimlere tebliğ edilmiş ka­nunlar ile idare edilirse, buna dinî siyaset de­nilir."

"Bu dinî siyaset, insanların dünya ve ahiretle-ri için faydalıdır. Çünkü yaratılıştan maksat, yalnız dünya hayatı yaşamak değildir. Dünya hayatı hep boş ve aldatıcıdır, sonu fânilik ve ölümdür. Yüce Allah Kur'ân'mda: "Biz sizi boşuna ve faydasız mı yarattık sanıyorsu­nuz?" buyurmaktadır. İnsanları yaratmaktan maksat, onları ahiret saadetine götüren din İle amel ettirmektir. Bu ise göklerde ve yeryü­zünde mevcut bütün mahlûkların tutacakları bir yoldur. Şeriatler insanları ibadet ve mua-melelerindeki bütün hallerinde insan toplu­lukları için tabii olan devlet işlerinde dahi amel edilmesi gerekli dinî hükümlerle indiril­miştir. Dinin açık olan bu yolundan ayrılma­dığı takdirde bütün insanlar Sârinin nazar ve himayesi altındadır. Devlet zülüm, zorbalık ve hayvanî duygu ve kuvvetleri kendi halle­rinde bırakmak yoluyla idare olunur ise, bu fâcirlik ve düşmanlıktan başka bir şey değil­dir. Bu hâl hüküm sahibi Allah nazarında kö-tülenmiş olduğu gibi siyasî nikmet bakımın­dan da böyledir. Devlet ve teba, siyasetin ve siyasî olan hükümlerin icabına göre idare olunur ise bu da yerilmiş olur. Çünkü Al­lah'ın nurundan ibaret olan şeriat hükümleri ihmal edilmiş oluyor. Allah bir kimseyi kendi nuru ile aydınlatmaz ise o kimse aydınlıktan mahrumdur. Zira sâri (kanun koyan Allah) insanların gözleri ile görüp akılları ile bile­medikleri ahiret işlerinde de insanların mas­lahatlarına uygun olan hikmetleri bilir. İnsan­lığın bütün işi, gerek devlet işi, gerek başka işler olsun, iyiliği ve kötülüğü ahirette kendi­sine aittir. Yani iyi ise ecİrli ve sevaplıdır, kötü ise cezaya çarptırılır. Rasûlullah @: "Ancak dünyadaki iyi ve kötü bütün amelle­riniz ahirette kendinize verilir", yani hayırlı ise ecir ve sevap kazanır, kötü ise cezaya çarptırılırsınız, der. Siyasî hükümlerde ise, ancak dünyevî fayda ve maslahatlar gözö­nünde bulundurulur. Siyasî kanunları koyan­lar ancak dünya hayatının dış görünüşünü görür ve bilirler. Şariin maksadı ise insanların ahiret saadetidir. İşte bundan dolayı bütün in­sanları gerek dünyevî ve gerek uhrevî işlerin­de şeriatlere uygun olarak iş görmeğe sevk etmek vaciptir. Bu vazife, kendilerine şeriat indirilmiş peygamberlere, onlardan sonra da onların yerine geçenlere, yani halifelere yük-letilmektedir.

Bu açıklamalardan halifeliğin mânası sarih olarak anlaşıldığı gibi, insanlar için tabiî olan hâkimiyetin umûmi maksat, heves ve arzula­ra göre iş görmeğe sevk etmekten ibaret ol­duğu da anlaşılmaktadır. Siyasetçi demek, aklî delil ve hükümlere dayanarak dünya maslahat ve faydalarını elde eden, zarar ve ziyanları def etmeğe sevk eden insan demek­tir. Halifelik ise genellikle ahiret fayda ve maslahatlannı gözönünde bulundurarak şeriat ile iş görmeğe sevk eder. Şâri'e göre dünya iş ve amellerinin hepsi de netice itibariyle ahi-rete dönüktür. Halifelik ise dini korumak ve dünya siyasetini dine uygun olarak idare et­mek hususunda şeriat sahibine naiplik etmek demektir." (İbni Haldun, "Halifelik ve ima­metin mânası," Mukaddime).

Sonuç olarak denilebilir ki, Rasûlullah @'in sahabeleri ve onların temsilcileri olarak her-bir "Halife-i Rasûlullah", tesis edilen adalet ve fazilet sistemini muhafaza ettiler ve onu dünyanın muhtelif yerlerine yaydılar. Söz ve davranışlarıyla saadet asrının timsalleri olur­ken, zulüm ve baskı ile sağlanan yönetimle­rin şeytanî ve Allah ve Rasûlü katında değer­sizliğini ortaya koydular.

 

KISIM 6

 

TABİÎN VE TEBE-İ TABİÎN DEVRİ

 

Hulefa-i Raşidin'den sonra hilafet Ümeyye oğullarının eline geçti ve bir sultanlık hâline geldi. Hilâfetin mahiyeti ve muhtevası, İslâmî siyasetin hikmetine ve Hz. Peygamber @ 'den beri gelen uygulamaya tamamı ile ya­bancı pek çok şey katılarak değişti. Bu husus­ta, halife seçiminde tatbik edilen usûlden ha­lifelerin yaşayış tarzlarına, Beytülmal'in kul­lanımından fikir hürriyeti üzerindeki baskıya, müşavere usûlünün kaldırılmasından adlî ba­ğımsızlığın son bulmasına, kavmiyetçiliğin hortlamasından hukukun üstünlüğünün rafa kaldırılmasına kadar pek çok şey sayılabilir. Bütün bu değişiklikler Hz. Ali'nin vefatından sonra seri bir şekilde gerçekleşti ve hilafet statüsünü karaladı, uygulamada saltanata da­ha çok benzer hâle geldi. Kararlarda daha çok bir keyfilik görülüyor ve fevkalâde lüks bir yaşantı sürülüyordu. Bu yeni yöneticiler siya­seti, din ve ahkâmın üzerine çıkararak ve siyasî ikbâl ve maksatları için Şeriat'in hu­dutlarını aştılar.

Gerçi bütün bunlar siyasî sahada cereyan edi­yordu. Gerileme genellikle yönetici sınıfı ve daha çok üst mevkideki memurları tehdit edi­yordu. Ümeyye oğullarının siyasette oyna­dıkları rol, dini aynı samimiyet ve gayretle yaşamaya devam eden halkı başlangıçta etki­lemiyordu. Yöneticileri de içine alan birkaç ferdî olay hariç, adalet sistemi mâkul bir se­viyede muhafaza edildi. Halk arasındaki ihtilâflar âdil ve insaflı kadılar tarafından hal­ledildi. Hatta bu yöneticiler bile hiç olmazsa halk içindeyken şeriat'in açık ve kesin emir­lerine ve Kur'ân ve Sünnet'in emirlerine ters hareket edemiyorlardı. Siyasî destek kazan­mak için dinî hükümlere itibar etmek ve hal­ka Allah'ın ve Rasûl'ünün adıyla müracaat etmek zorundaydılar. Bu, sultanların baskıcı idareleri altında dahi, İslâm'ın ve hayat tarzının gücünü gösteren açık bir delildir.

îbn-i Haldun'un ifadeleriyle "Daha sonra ha­lifeliğin nasıl saltanat otoritesine dönüştüğü gösterildi. Bununla beraber dinin emirlerini yerine getirmek yolunu araştırmaktan, hak ve adalet üzere hareket etmekten ibaret olan ha­lifeliğin mânası baki kalmış, ancak yasakçı­dan ibaret olan dinde değişiklik husule gel­miştir. Bundan sonra ise halifelik asabîyyet, yani kuvvetle korunmaktan ve kılıç kullan­maktan ibaret olmuştur. Muaviye ile Mervan, Mervan'ın oğlu Abdülmelik ve Abbasiler ha­lifeliğinin İlk çağından Reşid'in son gününe kadar ve oğullarından bazıları devrinden, ha­lifeliğin hâli anlattığımız gibi idi. Bunlardan sonra halifeliğin mânası ortadan kayboydu, halifeliğin ancak adı kaldı. İdare bütün manasıyla hükümdarlık şeklini aldı. Tagal-lüp, yani kuvvet ve şiddetle elde tutmak, idare etmek son haddini buldu, kahretmekten, şehvet ve lezzetler içine dalmaktan ibaret olan maksatlara alet edildi. Abdülmelik oğul­larının ve Abbasilerden Reşid'den sonra hü­kümet sürenlerin hali işte böyle idi. Arap asa-biyyeti mevcut olduğu için halifeliğin adı baki kaldı. Halifelik ile hükümdarlık her iki devlette birbirine karışmış bir halde idi.

"Son derece açıktır ki devlet ilk önce ancak halifelik şeklinde olup, hükümdarlık/sultanlık şeklinden uzaktı. Sonradan halifelik ile hü­kümdarlığın mânası birbirine karıştı. Üçüncü devirde ise büsbütün hükümdarlık şeklini aldı. Çünkü hilafet asabiyyeti, yani halifeliği koruyan kuvvet ortadan kalkmış, yerine hü­kümdarlık asabiyyeti türemişti." (Mukaddi­me).

Bununla beraber, Beni Ümeyye'nin kara bu­lutları arasında bir parlak yıldız vardı. Bu Ömer b. Abdülaziz'in kısa hükümdarlık dev­ridir. O Raşid Halifelerinki gibi sâde ve basit bir hayat sürdü. Takvayı kendi şahsî hayatın­da uyguladı; doğruluk ve adaleti tekrar tesis etti. Sultan ailesine Beytülmaldan tahsis edi­len malları geri aldı. Gerçekte onun dönemi Hulefa-ı Raşid'in hilafetine bir ek gibidir. O, gökyüzünü aydınlatan bir ışık misali parla-masıyla insanların net olarak İslâm'ın doğru yolunu görmelerim sağladı; halk korku ve en­dişeden uzak o yoldan gitti.

Minberden şöyle hitabetti:

"Ey insanlar! Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Zira Allah korkusu her şeyden hayır­lıdır. Bütün iyiliklerin anahtarıdır. Ahiretiniz için çalışınız. Allahu Teâlâ, ahireti için çalı­şanın dünyasını da mamur eder. İç âleminizi mâmur ediniz ki, Allah dış dünyanızı ıslâh et­sin. Devamlı ölümü hatırlayınız. Gelip çat­madan Önce Ölüm için hazırlıklı olunuz. Hz. Âdem'den bu güne kadar gelip geçmiş ecda­dınızı düşününüz. Hepsinin ölüm hayatına nasıl daldıklarını görünüz. Bu ümmet, Rabbı, Peygamberi ve kitabı konusunuda ihtilâfa düşmez. İhtilâflar ise hep mal ve makam için oldu. Ben vallahi haklı kişinin hakkını asla kısmadığım gibi, hakkı olmayana da asla ver­meyeceğim (dedi ve sesini yükselterek de­vam etti). Ey İnsanlar! Allah'a itaat edene ita­at etmek gerektir. Allah'a isyan edene itaat edilmez. Allah'a itaat ettiğim müddetçe bana itaat ediniz. Allah'a isyan ettiğim anda bana itaat etmeyiniz." (İbn el-Cevzî).

Halife olur olmaz bütün saltanat usûllerini bir çırpıda kaldırdı. Dedelerinin ve babasının tu­tumunu tamamen terketti ve yepyeni bir ha­yat tarzı seçti, yani ilk dört halifenin hayat tarzını. Bundan başka, elinde bulunan ve gay­ri meşru usûllerle iktisap edildiklerine inandı­ğı bütün mal, mülk ve servetin, hatta hanımı­nın mücevherlerini bile, beytülmale iade etti. Senede 40 bin dinar gelir getiren emlâk ve arazisinden sadece yıllık iradı 400 dinar olanı kendine alıkoydu ve "ancak bu, meşru şekil­de elime geçmiş emlâktir" dedi. Hatta geçimi için dahi olsa Beytülmaldan hiçbir şey alma­dı. Dar imkânları ile yaşadı.

Ömer b. Abdülaziz, hilafetinin ilk günlerinde yaptığı ilk icraatlardan ve en önemlilerinden birisi de Ümeyye oğullarının ve özellikle Ab­dülmelik oğulannın ellerindeki mallan devlet hazinesine iade etmesidir. Ömer bu malları "mezâlim" yani zulümle elegeçirilmiş mallar diye anardı.

Rivayet edilir ki Hıms'tan bir zımmî gelerek, "Ey mü'minlerin emiri! Senden Allah'ın ki­tabı ile hükmetmeni istiyorum" dedi. Halife hangi konuda hüküm istediğini sorduğunda adam Abbas b. Velid b. Abdülmelik'in arazi­lerini gasbettiğini söyledi. Abbas orada otu­ruyordu. Halife ona "Abbas, sen ne diyor­sun?" diye sordu. O, arazilerin kendine "emi-rülmü'minîn Velid b. Abdülmelik tarafından verildiğini" söyledi ve bu husustaki belgeyi gösterdi. Halife zımmiye "buna ne dersin?" diye sorunca adam: "Ey Mü'minlerin emiri, ben senden Yüce Allah'ın kitabına göre hü­küm vermeni istemiştim." dedi. Halife "Evet, Allah'ın emirleri, Velid bin Abdülmelik'in belgesinden uyulmaya daha uygundur. Abbas! Ona arazilerini geri ver!" dedi. Arazi zımmîye geri verildi.

Aynı şekilde, Hınıs'taki bazı kişilere ait bir kaç dükkân, babası Velid bin Abdülmelik ta­rafından Rauf'a verilmişti. Buna dair bir bel­ge de düzenlenmişti. Hıms'lılar Ömer b. Ab-dülazız'e gelerek dükkânların iadesini istedi­ler. Rauf da Velid'in yazısı uyarınca o dük­kânların kendisine ait olduğunu iddia etti. Ömer "belgen geçerli olamaz, çünkü dükkân­lar onlara ait. Hemen iade et!" dedi. Rauf, Hıms yolunda adamları tehdit etti. Bunun üzerine Ömer oradaki güvenlik kuvvetlerinin kumandanına Rauf'a gitmesini ve dükkânlan iadeyi reddettiği takdirde başını kesmesini emretti. Rauf bundan haberdar olunca, hemen Hıms'a dönerek dükkânlan sahiplerine iade etti.

İnsanlar arazilerini ve diğer mallannı geri al­mak için akın akın Ömer'e geldiler. Ömer, Mervan oğullannın âmir ve memurları tara­fından gayri meşru yollarla alman mallan asıl sahiplerine teslim ettikten sonra derhal "Ha­nedan ve ümerâdan her kimin şikâyeti varsa, istediği gibi dâva edebilir. Malından, mül­künden birşeyler gaspedildiğini İspat edene bunlar iade edilecektir" şeklinde ilânda bu­lundu.

Onun mesuliyet duygusunun genişliğini anla­mak için şu misâl kâfi gelir. Selefi Süleyman bin Abdülmelik'in defni sırasında onun çok üzgün olduğunu gördüler. Halk buna hayret etti. Zira beklemediği, ümit etmediği halde hükümdar olmuştu. Üzüntüsünün sebebini sordular. "Doğudan batıya kadar yayılmış bu­lunan Ümmet-i Muhammed'den biri çıkar da hakkının benden isterse, ben de bunu ödeye-mezsem, o zaman hâlim nice olur?" dedi (İb-nü'1-Esîr, c. IV). Hanımı şöyle anlatmıştır: "Çoğu defa Ömer b. Abdülaziz'İ, odasında seccadesinin başında ağlarken görürdüm. Ni­çin ağladığını sorduğumda şöyle cevap verir­di: 'Ümmetin işlerini omuzlarıma aldım. Dü­şünüyorum da onlann arasında aç olanı var, parasız pulsuz olanı var. Hastası, mazlumu ve yoksulu var. Sebepli-sebepsİz hapiste bulu­nanları var, zayıfı var, zengini var. Çoluk ço­cuk sahibi olup da fakru zaruret içinde olan-lan var. Hülâsa memleketin her tarafında bin-bir hâlde olan insanlar var. Biliyorum ki Rab-bim kıyamet gününde hepsinin hesabını ben­den soracaktır. Dâvalanna ne şekilde baktığı­mı nasıl anlatacağım? Rasûlullah @ "ümme­timin işlerini nasıl idare ettin?" diye sorarsa, korkarım ki bu dâva aleyhimde neticelene. İşte bu korkunun şiddetinden ağlamaktayım." (İbnü'l-Esîr, c. IV).

Zâlim ve zorba idarecileri, valileri azlederek yerlerine iyilerini tayin etti. Bütün gayri meş­ru vergileri ortadan kaldırmakla kalmadı, ay­nı zamanda Ümeyye oğulları devrinde haksız olarak alınmış bulunanların da sahiplerine ia­desi hususunda emirler verdi. İslâm'a giren kimselerden cizye alınmaması ni kararlaştır­dı. Kadı ve valilere kesin emirlerle, hiçbir müslüman veya zımmîye dayak atılamayaca­ğını ve kırbaçlanamayacağım tekrar tekrar hatırlattı. Kendisine sorulmadan ve izni alın­madan hiçbir had cezasının infazına teşebbüs edilmemesini emretti. (Tarih-i Taberi, c. V, sh. 314-321; İbnü'1-Esir, c. IV, sh. 158-163).

Abbasiler devrindeki yönetim şekli ve duru­mu Emevilerden farklı değildi. Sadece şu farkla ki, öncekiler Roma İmparatorlarını tak­lit ederken Abbasiler İran Kisralarım taklit ettiler. Selefleri gibi şûra sistemini askıya alarak heva ve heveslerine göre hükmettiler. Selefleri gibi lüks bir yaşantıya daldılar ve kendi çıkarları için halkın arazilerine el koy­dular. Adalet sistemini de altüst ettiler. Kendi işlerine gelen şekilde hüküm verdiler, hudu-dullaha ve Kitâbûllah'a dikkat etmediler (el-Hatib, Tarih-i Bağdad. c. X, Taşköprüzâde, Miftahü's-Saâde, c. II).

Fakat daha sonra, güttükleri yanlış politikala­rı ve idarede ehliyetsiz oluşları sebebiyle yö­netim ile ilgi meselelerinin kontrolü İranlı kumandan ve valilerin eline geçti ve Araplar çaresiz kaldı. Abbasilerin son halifeleri İran­lıların elinde kukla haline gelmişti. Bu yüz­den hükümetin durumu gittikçe kötüleşti.

Bununla beraber, hilafetin bu durumu ve siyasî değişiklikler sonunda İslâmî devlet ni­zamının tamamıyla ortadan kalkarak yok ola­cağı, bir daha böyle bir nizamı gerçekleştir­meyi kimsenin aklından geçirmeyeceği şek­lindeki bir düşünce de baştan başa hatalıdır. Bazı kimseler tarihî hâdiseleri gayet yüzeysel bir dikkatle İncelerler ve "İslâm ancak otuz sene devam etmiş ve bitmiştir!" türünden he­men hükümlerini verirler. Halbuki meselenin aslı ve hakikati tamamen başkadır.

İslâmî sistem hakkındaki bu üstünkörü görüş safi peşinfikjrliliktir. İleriki sayfalarda da gö­rüleceği gibi herhangi bir kesin temele veya tarihî delile dayanmamaktadır.

 

Liderliğin Bölünmesi

 

Daha önce açıklandığı gibi Hulefa-i Raşi-din'in fazileti, tam manasiyle ve mükemmel bir şekilde Rasûlullah @'in naibi olmaların­dan ileri geliyordu. Bu bakımdan Hulefa-i Raşidîn demek, sadece râşid (doğru yolu tu­tan) değil, aynı zamanda mürşid (doğru yolu gösteren) halife demekti. Onların vazifeleri sadece devleti yönetmek ve düşmanlar ile sa­vaşmak değil aynı zamanda Allah'ın dinini tamamı ile uygulamaktı. Halife'nİn şahsında bir merkezî liderlik vardı. Siyasî rehberlik bakımından Müslümanların liderliğini temsil ediyorlardı. Bununla beraber akîde, mezheb, ahlâk ve ruhiyat, şeriat, medeniyet, irfan, eği­tim ve öğretim, davet ve tebliğ gibi bütün sosyal faaliyetlerin rehberliği de onların üs­tündeydi. Bu işleri birden ve toplu olarak, ay­nı zamanda görüyorlardı. İslâm'ın her yönü nasıl tam ve mükemmel ise, İslâm'daki reh­berlik de bütünüyle tam ve mükemmeldi. Müslümanlar onlara her bakımdan ve her cephesiyle İtimad ediyor, güveniyorlardı. Sosyal ve siyasî hayatlarını Hulefa-i Raşidîn'in rehberliği altında devam ettiriyor­lardı.

Saltanat hilafetin yerini alınca, ne "o" liderlik genelleşecek değerde oldu, ne de Müslüman­lar bir gün İçin bile ona bu statüyü vermeye hazırlandılar. Sultanların hattı hareketleri ar­tık müslümanlarm nazarında ahlâki bir kıy­met belirtmiyordu. Halk, onların, insanları zorla itaate mecbur kıldığını biliyordu. Onlar yüzlerce, binlerce insanı kendi şahsî kararlan ve istekleri uğruna köle gibi kullandıklarını da elbette düşünüyorlardı. Buna mukabil hü­kümdarlar da, halkın canü gönülden, samimi bir bağlılıkla kendilerini Dinlerinin İmamı (önderi, rehberi) olarak tanımadıklarını da pekâla biliyorlardı. İşte bu hâlin meydana ge­lişi müslümanlarm liderliğini böldü, ikiye ayırdı.

 

Siyasî Liderlik

 

Bölünen liderliğin bir yönü, sultanlar tarafın­dan kuvvet kullanılarak elde edilen siyasî li­derliktir. Kuvvet ve kudrete bağlıdır. Kuvvet ve kudret ise ancak devletin başında bulunan hükümdarda vardı. İslâm ümmetinin fertleri, ister istemez, cebrî bir surette bu durumu ka­bul ediyordu. Bu liderlik kâfir değildi; şayet öyle olsaydı reddedip elbirliğiyle otoriteyi or­tadan kaldırıcı tedbirlere başvursunlar, ya ga­lip gelsinler veya mağlub olup dağılsınlardı. Hakikatte iktidarı ve önderliği elinde bulun­duranlar müslümandı, İslâm'a ve getirdiği kanunlara inanıyorlardı. Allah'ın Kitab'mı ve Rasulünün sünnetini hüccet olarak kabul edi­yor, İnkâr etmiyorlardı. Hükümdarlıkları dö­neminde bütün genel muameleler ve faaliyet­ler Şeriata göre cereyan ediyordu. Ne var ki, siyasetleri dine tâbi değildi. İşte bu sebeple İslâmî yönetim tarzının dışına çıkıyorlardı. Ümmet de bu yüzden onların siyasî liderlik­lerini bir dereceye kadar kabul ediyordu. Çünkü bu siyasî liderlik altında ülkenin ni­zam ve güvenliği sağlanıyor, sınırlar muhafa­za ediliyor, İslâm düşmanlarıyla cihada giri­şiliyordu. Bundan başka gayri müslim harbîlerin saldırılarına mani olunuyor, İslâm topraklan üstünde cuma ve cemaat namazları eda ediliyor, hac ibadeti yerine getirilebili­yor, mahkemelerde İslâm kanunlannm uygu­lanması sağlanıyor ve hükümler ona göre ve­riliyordu. Şayet Sahabe, Tabiî ve Tebe-i tabiîn (Sahabileri görenler ve bu görenleri görmüş olanlar) onlara biat etti ise onları râşid halife ve dürüst imam olarak gördükle­rinden değildi. Daha çok bir oldu bittiyle ve usulsüz olarak göreve gelmiş ve değiştirilme­si zor siyasî liderlik olarak görmelerindendi.

 

Dinî Liderlik

 

İkinci yönü dinî liderlikti. Bunu Sahabe, Tabiî ve Tebe-i tabiîn, fakihler, hadis âlimleri ve ümmetin salih fertleri üstlenmişti. Ümmet, dinî meselelerde tam manasıyla onlara itimad ediyor, gönül huzuru ile imamlıklarını kabul ediyordu. Bu liderlik siyasî liderlik gibi mun­tazam bir şekilde değildi. Herhangi muayyen bir şahsın elinde de bulunmuyordu. Yani or­tada imam (lider) diye tek ve belirli bir ferd yoktu. Aslında ümmet içinde bu vasıflara sa­hip bir hayli insan vardı. Bunun için ümmetin hem fertleri hem de toplumu irşad edici, doğ­ru yolu gösterici olarak 'kabul ettiği' belli başlı bir şahsiyet de yoktu. Halkın dinî mese­lelerini muntazam bir şekilde tertibe koyan, lüzumlu hallerde müracaat edilebilen, verdiği kararlar bütün ülkede uygulanan, herkes tara­fından kabul edilen, belirli bir meclis de yok­tu. Bütün bu insanlar ferdî kapasiteleri Ölçü­sünde ayn ayrı çalışıyorlardı. Bunların ahlâkî ve dinî meziyetlerinden başka hiçbir kuvvet ve kudretleri de yoktu. Fakat onların hepsi de aynı kaynaktan -Allah'ın kitabından ve Rasu­lünün sünnetinden- aldıklanyla amel ettikleri, meseleleri onunla çözüme bağladıkları için, ayrıntıdaki fikrî ihtilâflanna rağmen hepsi de topluca aynı tabiat ve davranış içindeydi. İslâm dünyasının dört köşesine dağılmakla beraber, bir vücud gibi, tek bir şahıs gibi dü­şünerek dinî, fikrî ve ahlâkî liderlik sahasın­daki boşluğu şahsiyetleriyle dolduruyorlardı.

 

İki Liderlik Arasındaki İlişkiler

 

Bu iki liderlik arasında işbirliğinden ziyade ihtilâf sözkonusuydu. İşbirliği hemen hemen yok gibiydi. Siyasî liderlik dinî liderliğe gö­revlerini yapabilmesi için çok az yardım edi­yordu. Dİnî liderlik esas itibariyle diğerinin yardımını kabule hazır değildi. Çünkü siyasî olanı, yaptığı yardıma karşılık, dinî liderlik­ten daima fedakârlık beklemekteydi. Kendisi ise böyle bir fedakârlığa yaklaşmıyordu. Hem dinî liderlerin vicdan ve maneviyatları bu tür­lü bir fedakârlığa katlanmaya müsait bulun­muyordu. Bundan başka dinî liderler, siyasî otoriteye yanaştıkları, ona boyun eğdikleri takdirde millet fertlerinin kendilerine olan iti­madının sarsılacağını da biliyorlardı. Çünkü dinî liderler devlet mekanizmasında bir vazi­fe kabul ettikleri anda müslüman halk, onla­rın hakiki iman sahibi olduklarından şüpheye düşüyordu. Müslümanların nazarında dinî li­derliğin ölçüsü, "sultanlardan uzak durmak, onların zulüm ve baskılarına karşı koymak, şiddet ve gazaplarından korkmamak"tı. Bu ölçüye muhalif davranana karşı hürmet edil­miyor, liderliği kendiliğinden kalkıyordu. Müslüman ahalinin haricinde, siyasî liderler de bu hususu sezmiş ve anlamışlardı. Tayin ettikleri kişiler dışındakilere dinin hükümleri­ni tevil edecek davranış içine sokamıyorlardı.

Böylece hicrî yüzyılın ikinci yarısına doğru dinî ve siyasî liderlikler birbirinden tamamen ayrılmıştı. Artık ümmetin âlimleri tefsir, ha­dis, fıkıh ve diğer dinî ilimleri tedvin etmeye, ders ve fetva vermeye başlamışlardı. Yöne­timden tamamiyle müstağni şartlar altında, otoritenin yardımı olmaksızın, hatta zaman zaman yönetimden gelen eziyet, haksızlık, yersiz müdahale ve baskılara rağmen dersle­rini ve faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Müslü­manlar, ümmetin salihleri tarafından zihniyet, ahlâk ve davranışlarıyla dinin zaruretine uy­gun bir tarzda yetiştirilmiştir. Siyasî kudretin tesirinden azade bir şekilde gelişme imkânları bulundu. İslâm prensiplerini yeryü­züne yayma faaliyetleri bu muhterem zatların himmetiyle daha fazla hızlandı. Halkı onlar terbiye etti. Gayretleri neticesinde birçok in­san müslüman oldu. Sultanların vazifesi sa­dece bazı toprak ve memleketleri fethetmek­ten ibaretti. Fakat halkın gönlünü kazanamı-yorlardı. Sultanlar vasıtasıyla İslâm Devleti­nin nüfuzu altına giren memleketlerin halkı ancak dinî liderler ve milletin salih evlatları tarafından gönülden fethedilmekteydi. Mil­yonlarca insanın İslâm'ın halkasına dahil ol­ması, sultanların ve siyasî liderlerin değil, ümmetin sahillerinin gayreti neticesinde meydana gelmiştir.

 

İslâm'ın Gerçek Gayesi

 

Şurası açıktır ki, liderlikteki bu bölünme İslâm'ın gayesinin yerine getirilmesine uy­gun değildir. Dinî liderliğin, siyasî liderlikten ayrıldıktan sonra İslâmî değerlerin muhafaza­sı hususunda çok büyük ve değerli hizmetler­de bulunduğuna şüphe yoktur. Bu hizmetlerin herbiri teker teker, paha biçilmez değerdedir. Bugün yeryüzünde İslâm medeniyeti varsa, İslâm'dan bahsediliyorsa, müslüman millet İslâm'a bağlı kalabilmişse, hiç şüphesiz bu hizmetler sayesindedir. Şimdi İslâm'ın ger­çek sosyal sisteminin, sahih ve doğru usûllerle yeryüzünde yeniden hayat bulması istense Hulefa-i Raşidîn'in idare tarzına uy­gun bir devlet mekanizmasını realize etmek şarttır. Eğer bu hâl şekli, hicrî ikinci yüzyılın yarısında sistemleştirilmiş olsaydı, bugün İslâm'ın daha geniş sahalara nüfuzundan söz edecektik. Her ne kadar İslâm'ın öngördüğü bazı değerler diğer toplumların kültür ve ya­şayış tarzlarına farkedümeksizin nüfuz etmiş­se de bu, Sâri (kanun koyucu)'nin gösterdiği gayeye hizmet etmez. İlahî nizam bütüncül bir yapıda olduğundan, tam manasıyla diğer sistemlere üstün gelmelidir. Şeriat en dar ve en geniş bakış açısıyla dahi insan hayatına bütün alanlarda hükmetmelidir. Böylece in­sanlık kendi hür iradeleriyle açık ve huzurlu bir hayat sürebilmelidir. Şeriat, ahlâklı, dü­rüst, faziletli ve âdil fertler öngörür. Bu kişi­ler iyiliğin, adalet ve hakkaniyetin sistemini kurup şeriat kanunlarını uygulayabilirler. Bu sistemde insanlar her türlü baskı ve zorbalık­tan uzak yaşayabilme, kendi istek ve iradele­riyle Yaratıcının emirlerini araştırabilme imkânına sahiptir.

İnsanlığın tekrar sözkonusu sisteme kavuş­ması, dinî ve siyasî liderliği aynı anda ve tek başına uhdesinde bulunduran ve Hulefa-i Raşidîn'in izinden giden bir lidere sahip ol­ması hâlinde mümkündür. Bu tip bir liderlik bütün gücünü ve kaynağını D/rc'in amaçları­nı yerine getirmek için kullanmalıdır. Bu sis­temin anlaşılabilmesi, hikmet ve faydalarının kavranabilmesi, kendi refahlan için benim­senmesi kanun koyucunun arzu ve amaçları­dır. Eğer insanlar onu kabul edip kendi bü­tünlüğü içinde pratiğe aktarsalardı tarihin akışı tamamıyla değişir ve insanlık hayatı ol­dukça farklı olurdu. Âdil, dürüst ve faziletli fertler kendi içlerinden seçtikleri liderlerle fa­ziletli ve adil bir toplumu oluştururlardı. Bu toplumda herkes imkânlardan eşit olarak fay­dalanır, huzur ve sükûnetle Allah'ın hudutları dairesinde hayat sürerlerdi.

Ne yazık ki bu olmadı. İnsanlar, özellikle bu dinin otorite koltuğunda oturanlar iştiyakla cevap vermedikleri için bu olmadı. İlk halife­ler devrinde sistem iyi işledi. Onlar bizzat RasûluUah @ tarafından eğitilmişlerdi. Fakat diğerleri gücü ele geçirince onların siyasî emelleri ve dünyevî cazibeler imanlarından daha kuvvetli geldi ve onlar ne o asil ve yük­sek karakter seviyesinde kalabildiler, ne de bu yüce makamdan beklenen gerçek liderliği sergilediler. Böylece hilafet saltanata dönüş­tü. İnsanlık siyasî ve dinî sahalarda bu maka­mın gerçek yönlendirmesinden mahrum bıra­kıldı. Böylece siyasî otoritenin dinî ve manevî liderlikten ayrılması İle kanunkoyucunun ulvî gayesi İfa edilemedi. İnsanlığa fii­liyatta takva ve iyilik, zaferde âlicenaplık, zenginlikte hayırseverlik, yüksek makamda tevazu, zengin ve fakir, dost ve düşman ara­sında adalet gösterilemedi. Hepsi tek hilafet makamında toplanıyordu. Gerçekte Dinin amacı, sadece tek bir liderlikte birleşirse yeri­ne getirilmiş olur. Aynen, siyasî ve dinî lider­liği aynı anda uhdesinde bulundurarak hizmet eden, muttakî, fâdıl ve herkese karşı âdil ve hakkaniyete riayet eden Hulefa-i Raşidîn gi­bi. (Ebu'l A'lâ Mevdûdî, Hilâfet ve Salta­nat).

 

KISIM 7

 

ÜMMETİN ÇOĞUNLUĞU VE ADALET

 

Her ne kadar İslâm tarihi'nin en başında li­derlik ikiye bölünüp siyasî liderlik Hulefa-i Raşidîn'İn yolundan uzağa meyletmişse de, bütün İslâm memleketlerinde, müslümanlar büyük çoğunlukla râşid halifeler zamanından beri devam edegelmiş bulunan usûllere sâdık kalmış, sahabilerin önde gelenleri, tabiînin ve ileri gelen zevatın İslâmın başlangıcındaki görüşlerine uymuş ve bu yolu takip etmiştir. Bugün de, dünyanın muhtelif bölgelerine da­ğılmış bulunan müslümanlar arasında, genel nüfusa oranla ancak yüzde onluk bir nisbet belirten, bu değişikliklerden müteessir olmuş insanlara rastlamak mümkündür. Geride ka­lanlar 'cumhur-i müslimîn'in inancındadır. Değişiklikler daha çok üst fikir plamndaydı ve birkaç âlimi tehdit ediyordu. Avam ise Hz. Peygamber @ 'in sahabileri devrinden beri iz­lenen çoğunluğun fikrine sahipti.

Yeni yeni çıkan problemler etkili ve tatmin edici olarak dinî liderlerce çözüme bağlanı­yordu. Ümmet, Kur'ân ve sünnet ışığında ay­dınlanan adalet ve fazilet yolunda kalmaya devam etti. Adalet sistemini kurup doğru yol üzerinde kalabilmek için dinî liderliğin görü­şü, sadece mahkemelerin baskı ve müdahale­den uzak olması değil, aynı zamanda halife­nin insanların haklarına müdahale etmesi hâlinde, Kadı'nın ona dahi müeyyide uygula­yabilecek durumda olması gerektiğidir. İmam Ebu Hanife'ye göre, "eğer halifelerden biri, insan haklarını ihlâl eder mahiyette bir suç İş­lerse, her ne olursa olsun, en büyük kadıya (Kadıü'l-kudat) dahi şikâyet edilirse, o da ha­life aleyhine hüküm İcra eder." (el-Muvaffak İbni Ahmed el-Mekkî, Menakıb-ı İmam-ı Âzam Ebu Hanife, c. II).

Aynı şekilde, fikir ve ifade hürriyeti bağımsız adalet sistemi ile beraber İslâmî devlette ve İslâm toplumunda çok önemli kabul edilir. Dinî liderlik bunu tam anlamiyle kavramış ve üzerinde ısrarla durmuştur. Kur'ân ve Sün­nette emr-i bi'l-marûfve nehyi a' nil-münker (iyiliği emretmek ve kötülükten men etmek) terimleri kullanılır. Yönetimin olduğu kadar, fertlerin de muhtelif yönleri olabilir, hoşa git­meyen tarafları bulunabilir. İnsanlar yöneti­me muhalefet edebilir, fitne ve fesat aşılamak imkânına sahip olabilir. Hatta ahlâk, din ve insanlık aleyhine bazı görüşler beyan edebi­lir. Fakat bütün bu kötülükler "olabilir" diye, sadece ihtimalleri gözönünde tutarak ve bu "olabilir"lere dayanarak iyilikleri men etmek şeriata uymaz. Ancak iyilikleri bildirmek ve kötülüklerden men etmek suretiyle fikir be­yanı sahihtir ve İslâmî bir terim olarak sözko-nusu hüküm herşeyi kapsar. Bu husus İslâmî açıdan sadece halkın hakkı değil, aynı za­manda vazifesi olarak kabul edilmektedir. İmam Ebu Hanife bunun önemini bilerek bu vecibe üzerinde durmuştur. Nitekim, o devir­de mevcut bulunan siyasî sistem bu hakkı müslumanlara yasaklamıştı. İmam Ebu Hani­fe hem söz ve hem de hareketleriyle bu hak­kın sınırlarını tayin edip açık bir şekilde müs-lüman topluma tekrar yerleştirebilmek için elinden geleni yaptı. Horasan'ın meşhur fâkihlerinden el-Cessâs'ın beyanına göre, İb­rahim es-Sâ'iğ'in bir sorusu üzerine Ebu Ha­nife emr-i bi' l-marûf ve nehyi a'nil-münker 'i yerine getirmenin farz olduğunu söyledi. Kaynak olarak da tkrime'nin İbni Abbas'dan olan rivayetini gösterdi. Bu rivayette Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Şehitlerin en faziletlilerinden birisi Hamza b. Abdül-rnuttalip'tir. Diğeri İse, zâlim imam(devlet reisi)ın karşısına dikilerek hak sözler söyle­yen ve onu kötülüklerden men eden ve bu zâlim hükümdarın kabahatlerini yüzüne vu­ran kimsedir." İbrahim, İmam'ın beyanından o kadar etkilendi kî, Horasan'a döndükten sonra, Abbasî saltanatının kurucusu Ebû Müslim Horasanî'yi haksızlık ve zulmüne, zorbalıklarına ve haksız yere adam öldürme­sine karşı geldi, ona mani olmaya çalıştı. İş o dereceye vardı ki, nihayet Ebû Müslim fâkihi katlettirdi (Ahkâmu'l-Kur'ân, c. I).

Hicretin 148. (miladî 765) yılında Musul hal­kı Mansur'a karşı isyan etmişti. İlk ayaklan­mayı bastırdıktan sonra, Mansur, bu işe bir daha teşebbüs edeceklerin şehirlerinin tama-nien dağıtılacağını, halkın kan ve mallarının helâl sayılacağını ilan etti. Buna rağmen Mu­sul halkı tekrar ayaklandı. Bu defa Mansur, Ebu Hanife dahil meşhur fakihleri toplayarak verdiği söz gereğince, isyan eden Musul hal­kının mal ve canlarının helâl olup olamayaca­ğına dair kendilerinden fetva istedi. Bütün di­ğer âlimler tasvip eder mahiyette beyanda bu­lunup "onları bağışlarsanız elbette daha iyi olur ve sizin sânınıza yakışan da budur. Ce­zalandırmaya gelince, bu da halifenin bilece­ği iştir" dediler. Ebu Hanife müzakere bo­yunca sadece dinlemekle yetinmiş, birşey söylememişti. Bir ara Mansur kendisine dön­dü ve "Ya Şeyh, siz ne dersiniz?" diye sordu. İmam: "Siz, Musul halkının kendilerine bile helâl olmayan bir hususta (kanları), onlarla sözleşmiş ve şart koşmuşsunuz. Halbuki böy­le birşey üzerine şart koymak için Şeriate gö­re hakkınız yoktur. Farzedelim ki, herhangi bir kadın, kendi kendisini herhangi bir erkeğe nikahlamış olsun. Şimdi, adamın rızası ol­maksızın sözkonusu nikâh caiz midir? O ka­dın o kişiye helal olmuş olur mu? Bunun gi­bi, meselâ herhangi bir insan, birisine 'gel beni öldür' dese ve diğeri de onu katletse, acaba bu helâl ve caiz olur mu?" Mansur "Olmaz" dedi. İmam "O halde sen de Musul halkını bırak, kendilerine birşey yapmaya kalkma. Çünkü İnsanların kanını dökmek sa­na helâl olmaz" dedi. Mansur bu cevaba çok içerledi ve toplantıyı dağıttı. Daha sonra Ebu Hanİfe'yi yanma çağırdı ve "Söylediklerin doğrudur. Fakat rica ederim, böyle bir hükmü sakın yayma. Yoksa isyancılar cesaretlenir ve daha ileri gider." dedi. (İbn'ül-Esir, c. V; Serahsî, Kitâbû'l-Mebsut, c. X).

İmam Ebu Hanife, adlî mercilere karşı da ifa­de hürriyetini tatbik etti. Adalet mekanizmasında veya kanunlann tatbikinde görülen her­hangi bir hatalı hareketin mutlaka söylenme­sini ve ilgili makamlara bildirilmesini İmam Ebu Hanife açıkça beyan etmiştir. O, adlî ku­ruluşlara gösterilecek hürmet ve itibarın, uy­gulamadaki yanlışlıklan ve hatalı hareketleri tasvip etmek anlamına gelemeyeceğini belirt­miştir. Nitekim, İmam, adalet sisteminde mü­şahede ettiği bir hata sebebiyle uzun müddet fetva vermemiştir (İbni Abdulbirr, el-İntika; el-Hatip, c. VIII, el-Kerderî, c. I).

O fikir ve ifade hürriyetinde o kadar ileri gi­diyordu ki, meşru bir devlet başkanının ba­şında bulunduğu âdil bir yönetime karşı, sıra­dan birinin tenkit hakkını tereddütsüz kabul ediyor; hatta böyle bir kimsenin devlet reisi­ne hakaretini veya onu öldürmekten bahset­mesini, silâhlı ayaklanmaya teşebbüs etme­dikçe ve bizzat harekete geçmedikçe cezayı gerektiren fiillerden saymıyor ve hapsedilme­lerine cevaz vermiyordu. Bu husustaki hük­münü Hz. Ali'nin hilafeti devrinde Kûfe'de maydana gelen bir hâdiseden çıkarmaktaydı.

Üstte, Rasûlullah @'in milâdî 7. yüzyıl başlarında el-Hısa'nın reisine göndermiş olduğu mektuptaki yazı. Altta, Muavİye'nin (661-80) yaptırdığı bir su bendinin vakfiyesinde bulunan 677 tarihli bir kita­be.

Hâdise şudur: Kûfe'de bulunduğu sırada beş kişi yakalanarak Emîrülmü'minîn Hz. Ali'nin huzuruna getirilir. Suçlan, zamanın devlet re­isi olan Hz. Ali'ye Küfe çarşısında alenen sövmektir. Hatta içlerinden birisinin "Ali'yi öldüreceğim" dediği iddia edilmektedir. Hali­fe bunların salıverilmelerini emreder. "Sizi öldürmeye niyetli olanı da mı?" dendiğinde Hz. Ali: "Böyle söylediği için bu adamı öldü­reyim mî?" der. "Bunlar size hakaret etmiş­tir" denilince de "İsterseniz siz de onlara ha­karet ediniz" şeklinde karşılık verir.

Aynı şekilde yönetimine muhalif olan Hava-ric için Hz. Ali şöyle buyurmuştur: "Silaha sarılıp da, alenen ayaklanmadıkça ve muhale­fete geçmedikçe sizin mescide gelmenize mâni olamayız ve fethedilen topraklar üzerin­deki hakkınızdan sizi mahrum bırakamayız." (Serahsî, Kiîabu'l-Mebsut, c. X; Mevdûdî, Hilafet ve Saltanat).

İmam Ebu Yusuf'un da adalet ve ferdî hürri­yet konusunda benzer görüşleri vardır: Adlî mercilerin vazifesi, tam bir tarafsızlık ve adaletle hüküm vermektir. Masum ve suçsuz bir insanın cezalandırılması nasıl adaletsizlik ise, suçluların cezasız kalması da aynı şekilde adaletsizliktir. Bu fiillerin her ikisi de haram­dır. Şüphe üzerine ceza verilemez. Cezalan­dırılması gereken bir kimseyi affetmek sure­tiyle cezasız bırakmak, şüphe yok ki, sebep­siz yere cezalandırmaktan çok daha ehvendir. Adalet ile ilgili meselelerde ve bütün adlî muamelelerde her türlü müdahale ve aracılık kapıları kapatılmalıdır. Bu gibi hususlarda hiç kimsenin makamına, haysiyet ve şerefine, şahsî statüsüne bakilmamahdır (Kitâbû'l-Ha-rac).

Ebu Yusuf, mücerret itham ile hiç kimsenin tutuklanamayacağmı belirtmiştir. Bir iddia ile İlgili davada, deliller ve şehadetler tesbit edi­lir. Suç, bu şekilde ispat edildikten sonradır ki, suçlu cezalandırılır. Yoksa serbest bırakı­lır. İmam Ebu Yusuf bu hususta halifeye tav­siyelerde bulunur ve hapishanelerde tutuklu bulunan insanlara ait davaların yeniden görülmesinin zaruretinden bahseder. Delil ol­madan, şahitsiz ve ispatsız mücerret itham ile tutuklananların derhal serbest bırakılmalarını bildirir. Kadılara, valilere ve diğer idarecilere genelge göndermesini, bundan böyle, hakkın­da suç isnat edilerek itham olunan kimselerin tutuksuz olarak muhakeme edİlmelirini, an­cak suç sabit görüldüğünde tevkifleri yoluna gidilebileceğinin kendilerine tebliğini ister. Sadece itham İle hiç kimsenin tevkif edilme­mesini tavsiye eder {Kitâbû' l-Harac).

Yukarıda anlatılanlardan da anlaşıldığı gibi İslâm adalet sistemi hiçbir şüpheye yer bırak­maksızın, Rasûl Muhammed @'in bıraktığı ve O'nun halifelerinin uyguladığı gibi, sonra­ki nesillere aktarıldı. Sultanların ve yönetici­lerin İslâm Şeriatı'ndan sapmaları, hevâ ve heveslerine göre hükümet sürmelerine rağ­men adalet anlayışı safiyetini kaybetmedi. Umumiyetle insanlar, siyasî liderlikteki deği­şiklikten etkilenmeksizİn ümmetin salihleri-nin idaresinde şeriatın özünü takip etmişlerdi. İslâm akidesi, müslüman kitlelerde o kadar derinlere kök salmıştı ki, herhangi bir yöneti­ci şeriatın esasına karşı veya müslüman top­lumun yerleşmiş fiillerini kıran herhangi bir hareketi açıktan açığa yapmaya cesaret ede­memiştir. Bazı fâkihlerin yorumlarına veya hareketlerini meşru gösteren bazı belamlann fetvalarına sığınma ihtiyacı hissetmişlerdir. Hatta modern zamanlarda bile sultanlar ve yöneticiler statülerini müslüman âlim ve ka­dıların desteği ile kuvvetlendirdiler. Demok­rasi ile yönetilen halkı müslüman ülkelerde siyasî liderler de kitlelerin Önüne İslâm adıyla veya en azından bazı İslâmî sembolleri kulla­narak çıkmaktadırlar. İslâm hâla bütün dün­yada milyonların hayatına hükmeden bir güç­tür ve hiçbir yönetim bunu görmemezlİkten gelemez. Bununla beraber, Müslüman top­lumlar muhtelif iç ve dış tesirler neticesinde şeriatın sadece ibadetle ilgili kısmı ile sınırlı kaldılar ve şeriatın daha geniş mânadaki uy­gulamalarını, amaçlarını ve bundaki hikmeti anlayıp hayata geçiremediler. İslâm toplum­larının, dinî ibadetlere iştiyakla riayet etmelerine rağmen, fizikî çevreden uygun ve etkin bir biçimde faydalanmada, Batılı toplumlann gerisinde kalmasının sebebi budur.

 

KISIM 8

 

İLİM VE ÇEVRE: SAHABE VE TABİÎN

 

İman ve ilim zenginliğiyle müzeyyen Pey­gamber Hz. Muhammed @'in ashabı bu nu­ru; dünyaya, diğer kültür ve medeniyetlere nüfuz eden ve onların tavırlarını, tabiata ba­kış açılarını ve tabiat güçlerinin insan haya­tındaki fonksiyonlarını değiştiren iman ve ilim nurunu yaydılar. "Miladî 632'de Mu-hammed,(@)'in vefatından sonra, İslâm tartı­şılmaz olarak dünyanın en dinamik medeni­yeti, eski Yunan hâkimiyetinin vârisi... dünya tarihinde Roma'nın batışından Avrupa keşif gezilerine kadarki bin yılda İslâm'ın yükseli­şinden daha önemli hiçbir olay yoktur." (The Times Atlas ofWorldHİstory, sh. 97-104).

Daha önce açıklandığı gibi, ilim sahibi ol­mak, kadın erkek her müslüman için farzdır. Çünkü ilimsiz ne toplumun ihtiyaç ve istekle­ri, ne de mahrukatın mükellefiyetleri biline­mez. Bu İkisi ise gerçek iman sahibi olmak için zaruridir. Hatta temel kaide ve İslâm'ın esası olan tevhid inancı ilimsiz şüpheli ve be­lirsiz olarak kalır. Kişi, tevhidin manâsını kavrayabilmek için Allah'ın sıfatları, hüküm­leri ve kudreti hakkında tam bir bilgiye sahip olmalıdır. Bu yüzden ilim imandan sonra en önemli şeydir ve hatta doğru olmayan bilgiy­le karışık iman zayıf ve muğlak kalmaya mahkûmdur.

İlim sahibi, korkudan uzak ve güvenle aydın­lıkta yürüyen kişi gibidir. Câhil ise, Önüne çı­kabilecek tehlikelerden habersiz karanlıkta yürüyen kişi gibidir. İşte Kur'ân'ın, aydınlığı (nûr) ilimle (İslâm ilmiyle) ve karanlığı cahi-liyetle (küfür) özdeşleştirmesinin sebebi bu­dur: "Allah'tan sana bir nur ve apaçık bir ki­tap geldi ki onunla Allah, O'nun rızasını ara­yanları barış ve selamet yollarına yöneltir ve onları kudretiyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır." (5: 17-18) Ve yine Bakara sûresinde şu ifadeleri görüyoruz: "Allah iman edenlerin velisidîr; onları (zulmün) karanlıklarından kurtarıp nura çıkarır, küfredenlerin dostları ise tağutlardır. Onlar küfredenleri nurdan ka­ranlıklara çıkarırlar." (2: 257).

Hz. Ali'ye göre ilim servetten daha üstündür. İlim seni korur, ama serveti sen korumak zo­rundasın. İlim adaleti yayar, halbuki servet adalete muhtaçtır. Servet harcandığında aza­lır, ilim ise harcandıkça çoğalır. Bu yüzden ilmin kıymeti kendinden kaynaklanır, çünkü bu ve Öbür dünyadaki saadet ancak onun yar­dımıyla sağlanacaktır. İlim sahibi olmanın neticesi öbür dünyada Allah'a yakınlık, me­lekler ve takva sahibi müslümanlarla dostluk­tur, bu dünyada ise şeref, güç ve dünyadaki diğer toplum ve kültürlerin üstünde nüfuz sa­hibi olmaktır. Binaenaleyh bu dünyada ve öbür dünyada hayır arayanlar için ilim sahibi olmak ve onu Öğretmek en mükemmel iştir. (İmam-ı Gazali, İhya'u Ulumiddîn, c. I).

Sahabiler bütün imkânlarıyla daha çok din ve dünya ilmi edinmek için gayret sarfedİyor-lardı. Biri, imanlarını daha sağlamlaştırmak için diğeri dünyanın nimetlerinden daha fazla yararlanmak ve fizikî âlemdeki gizlilikleri in­sanlığın faydasına sunmak içindi,

Adaletle hükmeden halifeler İlimde ashabın en ileri gelenleriydiler. Hakikatte onlar ilim gözleri ve âlimlerin liderleriydiler. Onlar dinî meselelerde topluma yön veriyor, toplumu ahlâkî ve manevî mükemmelliğe ulaştırmaya yönlendiriyorlardı. Onlar, müminleri, imanla­rını korumak için cihada sevkediyor, geliş­miş sulama sistemleri yaptırarak toprakları­nın üretimini arttırmaya teşvik ediyorlardı. Bunları, iktisadî, sosyal ve askerî durumları­nı, teknik ve sistemlerini geliştirmek için lü­zumlu görüyorlardı. Böylece dinleri dünyada sağlamlaşacak ve kimse İslâm devletinin sı­nırlarına saldırmayı düşünemeyecekti (8: 60). Bütün bu tedbirler sadece Allah'ın rızasını kazanmak için almıyordu. Çünkü İslâm'da maddî ve manevî kurtuluş, Allah yolunda sa­vaş alanlarında cehdetmek veya günlük ha­yatta haramlardan kaçınarak dürüst yaşamaya bağlıdır, yoksa hayattan el-etek çekerek ve inzivaya kapanmak değildir. Bunun sebebi, bu dinin insan için kıyamete kadar en son ve mükemmel bir hayat tarzı olmasıdır. O, haya­tın her yönünü kapsar ve diğer dinler gibi manevî, dinî, dünyevî işler diye bir ayırıma gitmez. Allah'a ve Rasûlüne itaat yolunda yapılmış her hareket din ile ilgilidir. Savaşa­nın cihadı; iş adamının iş görüşmesi; öğret­menin öğrencilerine ders vermesi; doktorun hastasını muayenesi; bilim adamının yeni bir şeyler icad etmek için laboratuvarında çalış­ması; veya nikâhlı kan-kocanm münasebetle­ri. Bunların hepsi Allah'dan korkarak ve onun kanunlarına uyma yolunda yapılmışsa bir fazilet olarak sayılır. İslâm mesajının bu ruhu ilim öğrenme ve insanlığın faydası için tabiatta yeni bilgi ve enerji kanaklan arama yolunda müslümanlara güç ve cesaret ver­mektedir. Neticede müslümanlar araştırma ve inceleme yoluyla her sahada ilerlediler ve manevî ilimlerde olduğu kadar tecrübî ilim­lerde de dünyanın önderleri konumuna geldi­ler. Bu, İslâm'ın insan tabiatının gizliliklerini bilen ve insan ihtiyaçlarının âdil ve hakkani­yete uygun şekilde tatmin etme yolunu göste­ren yegane din olduğu gerçeğini açığa çıkarır.

(Geniş bilgi bilgi için bkz., Sîret Ansiklope­disi, c. II, bölüm 3). Şüphesiz İslâm hak ma­nada medenî olan tek dindir. Çünkü İslâm, içinde, insanların haklarına tecavüz edilme­den huzurlu, ahlâklı ve muttaki bir hayat sü­rebileceği, sağlıklı, zengin bir kültür ve me­deniyetin kurulmasını ve geliştirilmesini sağ­lar.

Diğer dinlerin, onların liderlerinin ve takipçi­lerinin medeniyete ve maneviyata bakış açı­larını İslâm ile karşılaştırırsak, İslâm'ın bu açık durumu bütün parlaklığıyla ortaya çıka­caktır. Budizm'in kurucusu, hanımını ve uyu­yan bebeğini terkederek ormana yerleşir ve hayatını zorluklar içinde, medenî ve kültürlü topluma ait herşeyden uzak, inziva halinde geçirir.

İncil'de geçen bir bahiste, Allah'ın rızasını elde etmek için hadım etme olayı hıristiyanh-ğın medenî topluma karşı gerçek tavrı hak­kında bilgi verir. Sonra hıristiyan ve budist manastır ve pagadalarındaki (Budist Mabedi) aile hayatından kaçman ve böyle bir hayata alışmış yüzlerce ve binlerce rahip ve rahibe bu dinlerin kültürlü ve medenî hayata olan nefretlerinin açık delilidir. Artık bu dinlerin hürmete şayan ve medenî bir toplumun geli­şimine sağlıklı bir yaklaşım göstermelerini nasıl bekleyebiliriz? Hinduizm'de en güzel hayat dağlarda, vadilerde, ormanlarda inziva­ya çekilmek ve eğlencenin, hatta yeme ve iç­menin her türlüsünden sakınmak ile gerçek­leştiğine inanılır. Yüzlerce kız (Allah'ın hiz­metçileri kabulüyle) taştan putlarla evlendiri­lir; yaban ve gayri ahlâkî bir hayata sürükle­nirler. Bu suretle insan neslini kurutma plan­larını merasimlerle kutlarlar.

Muhtelif felsefelerin, dinî İnançların ve yan­lış öğretilerin sonucu olan tüm bu gösteri ve uygulamalar insanı ve onun tabiatının ihti­yaçlarını anlamayı veya onun ihtiyaçlarını bulup çıkarmaya önem vermeyi başaramadı­lar. Ancak İslâm'dır ki, bu hurafelerin kökü­nü kazımış, böyle korkuları yok etmiş ve böyle tuhaf fikirleri yıkmıştır. Sadece zanlara ve ataların taklidine dayanan geleneksel örf ve âdetler iptal edilmiş; insanlığın ilerlemesi­ne, kültür ve medeniyetine mâni olan ada­letsiz, insafsız ve zalim uygulamalar kaldırıl­mıştır. Bu suretle insanın müsbet-menfi güç ve kabiliyetlerini birleştiren İslâm insan kül­tür ve medeniyetinin en üst düzeyde büyüme ve gelişmesinin yolunu tam olarak açmış ol­du. İslâm, ruhbanlığı çok sert bir şekilde ya­saklar (57: 27). Kadınlar erkeklerle eşit bir seviyeye getirir (2: 228). Çocukların öldürül­mesini yasaklar (6: 151 ve 17: 31) anaya, ba­baya iyi davranmayı (2: 83 ve 4: 36); yetim­lere karşı, adaletli olmayı (6: 152 ve 17: 34); ticaret yaparken ölçüde ve tartıda insaflı dav­ranmayı (17: 35); iyilikte ve adalette (müslü-man) yönetimle (4: 59) ve halkla (5: 2) işbir­liği yapmayı emreder. Günahta ve zulümde işbirliği yapmayı yasaklar (5: 2); antlaşma ve sözleşmelerin yerine getirilmesini emreder (5: 1). Dost ve düşmana (5: 9), akraba ve zenginlere (6: 152) ve herkese karşı (42: 15 ve 4: 58) adaletli davranmayı, diğer ülkeler­deki zor durumda ve zulüm altında olan müslümanlara yardım etmeyi emreder (8: 82). Zulmün her çeşidini ve fesadı lanetler (5: 64 ve 28: 77). Sağlıklı bir toplum oluşturabil­mek için toplumun olduğu kadar tek tek fert­lerin de haklarını korumayı emreder (25: 67 ve 25: 63). Diğer yandan toplumda haramı yayan, fesat çıkaran (25: 72), huzuru bozma­ya çalışan (25: 68), insan neslini yok etmeye çabalayan adet ve davranışları yasaklar. Sağ­lıklı ve huzurlu bir ekonomik sistemin korun­ması için taahhütleri ilgilendiren iş görüşme­lerinin kaydının tutulmasını emreder (2: 282). Şahitliğin gizlenmesini yasaklayarak şahidle-rin şehadetlerini vermelerini emreder.

Kur'ân'ın bu emirlerinin yakından incelen­mesi, Kur'ân'ın, kültürün sağlıklı ve dengeli bir şekilde gelişmesi, muhafaza edilmesi için muhteşem kaideler koyduğunu gösterir. Ve İslâm'ın özelliği, ahlâkî ve ruhî eğitim ile tecrübî bilgilerin öğretimine aşırı önem ver­mesidir. Çünkü İslâm'ın amacı her insanın Allah'ın hakiki ve mûtî bir kulu, inancında muhlis; ana-babasınm vâsisi; kültürün koru­yucusu ve zulmün, adaletsizliğin, ve zorbalı­ğın düşmanı; imanlı, dürüst, haksever insan­lar olmasıdır (Kadı Muhammed S. Selman Mansurpurî, Rahmetun lı I- 'Alemin, c. III).

İslâm, zarif ve güzel şeyler için kültür ve me­deniyetin taleplerine gereken itibarı da göste­rir. İslâm, Allah'ın lütfü ve inayeti olarak ka­bul edilen kendi güzellik anlayışına sahiptir. Onun gözünde tüm yaratma olayı bir güzellik timsalidir ve bu dünyadaki herşey bu güzelli­ğin yansımasıdır. İnsan en mükemmel bir şe­kilde yaratılmış (95: 5), güzel bir şekil ve bünye verilmiştir (64: 3). Allah'ın yaratması güzel ve hatasızdır (32: 7). Allah İnsana en saf ve güzel bir nitelik verdi. İnsanın görevi Allah'ın kendini yarattığı şekliyle muhafaza etmektir. (30: 30) (A. Yusuf Ali, The Holy Qur'an, sh. 1759). Allah insanı ve insanın çevresindeki herşeyi en güzel bir şekilde ya­rattı ve O, İnsandan çalışmasını, bu dünyada güzel ve salih amel işlemesini bekliyor. Böy­lelikle insanlığın kültür ve medeniyeti tüm dünyada kemiyet ve keyfiyet bakımından gerçek ve hak olan güzellik haline gelsin.

Bu güzellik ve fazilet modeli insan medeni­yetinin asıl birimi olan aşk ve sevgi dağlarıy­la kuvvetlendirilmiş karı-koca ilişkilerine de yansır: "İçinizden kendileriyle huzura kavu­şacağınız eşler yaratıp, aranızda muhabbet ve rahmet var etmesi, O'nun varlığının belgele-rindendir. Bunlarda düşünenler için işaretler vardır." (30: 21). Kur'ân bu medenî cemiye­tin birlik bağlarını sevgi ve muhabbet ile sağ-lamlaştıran kadınları metheder (56: 37).

Kur'ân bu dünyada servete ve lükse kaçmak-sızın refaha da gereken müsaadeyi verir. Çünkü bunlar olmadan insan kültür ve mede­niyeti hayatın hoş yönlerinden ve zenginlik­ten mahrum kalır. İbadet sırasında bile insan­lara temiz ve güzel elbiselerini giymeleri ha­tırlatılmıştır: "Ey Adem oğulları! Her mesci­de gidişinizde süs(lü, güzel elbiselerinizi (üzerinize) alın; yiyin, için fakat israf etme­yin; çünkü O, müsrifleri sevmez." (7: 31). Âyetin orijinalinde geçen "zînet" kelimesi normalde süs, ziynet, dekor, nişan gibi manâlara gelir. Burada güzel, zarif ve müna­sip elbiseyi ifade eder. Âyet, ibadete başlaya­cakları zaman İnsanları uygun elbiseler giy­meye teşvik ediyor. Onlar, imkânları nisbe-tinde her iki gayeye de uyacak şekilde müna­sip ve temizce giyinmelidirler. "Bu emir ca­hil halkın o zaman ve ondan sonra da şimdiye kadar benimsediği yanlış tavrı reddetme ma-nasındadır. Bu kimseler, insanın Allah'a tam veya yarı çıplak halde ibadet etmesi ve O'nun huzurunda saçı başı dağınık, perişan bir görünümde bulunması gerektiğini düşü­nüyorlardı. Bunun tam aksine Allah, sadece çıplaklığı yasaklamakla kalmaz, aynı zaman­da insanın ibadet sırasında tam, düzgün ve te­miz bir elbise ile giyinmiş olmasını emre­der." (The Meaning ofihe Qur'an, c. IV, sh. 22).

Aynı sûrede şu âyetleri de okuyoruz: "Ey Âdem oğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek bir giysi, süslenecek elbise indirdik. Takva  (Allah'ın azabından korunma) elbisesi, daha hayırlıdır. İşte bu(nlar) Allah'ın âyetlerinden-dir, belki düşünüp öğüt alırlar." (7: 26). Bu âyette tüm insanlık ele alınıyor ve çıplaklığın çirkin, gayri ahlâkî etkileri hakkında uyarılı­yor. Çıplaklıklarını örtmek için münasip ve terbiyeye uygun giyinmeleri ikaz ediliyor. Âyet, kişinin sosyal hayattaki ihtiyaçlarına ve varlığına göre münasip, güzel ve hoş elbise­ler giymesinin kültürel bir ihtiyaç olduğunu belirtiyor. Kılık kıyafete bu bakış, Kur'ân'ın şu ayetinde de görülüyor: "De ki: 'Allah'ın kullan için çıkardığı süsü ve temiz nzıkları kim haram etti.' De kî: 'O, dünya hayatında mü'mini erindir, kıyamet günü de yalnız onla­rındır.' îşte biz, bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz." (7: 32).

Bu âyet iki hususu belirtiyor. Birincisi Allah tüm temiz, iyi ve güzel olan şeyleri kulları için yarattığından, bunların kullarına haram kılınması Allah'ın iradesi olamaz. Bu yüzden eğer dinî, ahlâkî bir sistem bunları haram ve­ya mekruh kılar veya bunları manevî gelişme ve ilerlemeye engel olarak kabul ederse, bu, o sistemin Allah'tan olmadığına açık bir de­lildir. İkincisi, hayatın bütün güzel ve mü­kemmel yönlerinin mü'minler için olması is­tenir. Çünkü hakiki mülk sahibi olan Allah'a tam olarak inanan ve inanç sahibi olmanın mükâfatına lâyık olan kullar da onlardır. Bu­nunla beraber dünyada, hayatın nimetleri kâfirlere de verilir, çünkü dünya hayatı insa­nın bir imtihan alanıdır. Şüphesiz, bu nimet­ler zengin bir kültür için lüzumludur. Fakat kişi, bu nimetlerden faydalanmayla uğraşır­ken nihaî saadet düşüncesini kaybetmemeli­dir. Ali-îmrân sûresi bu gerçeği şu sözlerle zikrediyor: "Kadınlardan, oğullardan, kantar-larca yığılmış altın ve gümüşten, (otlağa) sa­lınmış atlardan, davarlardan ve ekinlerden gelen zevklere aşın düşkünlük, insanlara süs­lü (cazip) gösterildi. Bunlar sadece dünya ha­yatının geçimidir. Asıl varılacak güzel yer, Allah kalındadır." (3: 14).

Bu satırlarda hayatın kaba gerçeği çok güzel bir şekilde sunulmuştur. İnsanlar mal ve ser­vet içinde zengin bir hayat özlem duyarlar. Ona mâlik olmak ve ondan istifade etmek ha­ram değildir. Fakat bu, halkı, sadece Allah katında olan mutlak kaderlerini unutma hata­sına sevketmemelidir. Bu husus Kehf sûresinde şöyle zikredilmektedir: "Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür. Baki kala­cak olan güzel işler ise Rabb'inin katında se­vapça da daha hayırlıdır, umutça da daha ha­yırlıdır." (18: 46). Bütün bu güzel şeyler ve şu dünyadaki zenginlik insan kültür ve mede­niyetini geliştirmek için makul ihtiyaçlardır. Fakat insan bu eğlencede haddi aşmamalı ve Allah'ın katındaki ebedî ikâmetgâhını unut­mamalıdır. Dünyadaki servet ve diğer şeyler Allah tarafından insanın rahatı, yararı ve ko­lay yaşayabilmesi İçin yaratılmıştır. "Davar­ları yarattık ki, bunlarda sizin için ısınma(mzı sağlayan şeyler) ve daha birçok yararlar var­dır. Ve onlardan kimini de yersiniz. Ve ak­şamleyin meradan getirdiğiniz, sabahleyin meraya götürdüğünüz zaman onlarda sizin için bir güzellik de vardır (onlann gidiş geliş­leri size ayrı bir güzellik ve zevk verir). Ağır­lıklarınızı öyle (uzak) şehirlere taşırlar ki, (onlar olmasa) siz (canlarınızın) yarısı tüken­meden oraya varamazdınız. Doğrusu Rabbi-niz çok şefkatli, çok merhametlidir. Binme-