BİRİNCİ KISIM    1

DİN KAVRAMI VE İSLÂM DİNİ. 1

BİRİNCİ BÖLÜM... 1

Din Ve Mahiyeti 1

1- Din Kavramı 1

2- Dinin Tanımı 1

3- Dinin Kaynağı 1

4- Dinin Önemi 1

5- Dinlerin Tasnifi 2

6- Günümüzde Yaşayan Belli Başlı Dinler 2

7- İlâhî Dinlerde Ortak Hedefler, Muhteva Birliği Ve Tekâmül 2

A- İlâhî Dinlerde Ortak Hedefler 2

B- İlâhî Dinlerde Muhteva Birliği 3

1- Tevhid İnancı 3

2- Âlem Anlayışı 3

3- İnsan Anlayışı 3

4- Peygamber İnancı 3

5- Âhiret İnancı 3

C- İlâhî Dinlerde Tekâmül 4

İKİNCİ BÖLÜM... 4

İSLÂM DİNİ. 4

1- İslâm Kavramı 4

2- İslâm Dininin Özellikleri 4

3- Temel Kavramlar Ve Ana Kurumlar 5

A- Şeriat 5

B- Mezhep. 5

1- İtikadî Mezhepler 5

2- Fikhî Mezhepler 6

3- Bir Mezhebe Bağlanmanın Hükmü, Taklit ve Telfik. 7

C- Tasavvuf ve Tarikat 7

1- Kavramsal Çerçeve: Tasavvuf. 7

2- Kurumsal Çerçeve: Tarikatlar 8

3- Günümüzde Tasavvuf ve Tarikatlar 9

4- İslâm Dininin Temel Esasları 9

5- Mükellef Ve Teklifi Hükümler 9

6- İslâm'da Bilgi Edinme Yolları 10

7- Bilgi Edinme Yollarından Sapmalar 11

8- İMAN VE KÜFÜR.. 12

ÜÇÜNCÜ  BÖLÜM... 12

İMAN ESASLARI. 12

1- Allah'a İman. 13

2- Allah'ın Birliği 14

2- MELEKLERE İMAN.. 16

3- Kitaplara İman. 18

4- Peygamberlere İman. 20

5- Âhirete İman. 30

 

 

 

 

 

 

 

BİRİNCİ KISIM

 

DİN KAVRAMI VE İSLÂM DİNİ

 

BİRİNCİ BÖLÜM

 

Din Ve Mahiyeti

 

Din, insanlık tarihinin en eski kurumlarından biridir. Kuruluşundan itibaren yeryüzünde dinsiz bir toplum görülmemiştir. Her ne kadar bazı bilim adamları dinin, yıldırım düşmesi, şimşek çakması, yağmur yağma­sı, deprem olması gibi tabiat olayları karşısında duyulan korku ve ümitten kaynaklandığını iddia etmekteyseler de, bu olayların mahiyeti anlaşıldıktan sonra da insanlar dine inanmaya devam ettiklerine göre bu iddianın geçerliliği söz konusu değildir.

Geçmişte olduğu gibi bugün de din insanlığın ortak değerlerinin başında gelmektedir. Toplum hayatının devamını sağlayan ahlâk, hukuk gibi kurumlar yaptırım güçlerinin çoğunu dinden almaktadır. Tarihin değişik dönemlerinde dinin gereksiz olduğunu iddia eden ve dinsiz bir toplum oluşturmak için insanlara baskı yapan zorbalar ortaya çıkmış; fakat bu baskılar da gönüllerden din duygusunu söküp atamamış ve zorbaların baskılan sona erince insanlar içlerinde gizledikleri dinî duy­guları dışa vurmaktan geri kalmamışlardır.

İnsanı, hayatının ayrılmaz bir parçası o!an dinden mahrum bırak­mak hiçbir zaman mümkün değildir. Mademki din bizim için bu kadar önemli bir kurumdur; öyleyse onu ciddiye almak, hakkında doğru ve sağlam bilgiye sahip olmak zorundayız- Bu, hem insan hem de müslüman olmanın gereğidir.

 

1- Din Kavramı

 

Din, insanın tanrı, tabiat ve diğer insanlarla ilişkilerini düzenleyerek hayatını anlamlandıran ve ona yön veren kurallar bütünüdür. En ilke­linden en modernine kadar bütün toplumlarda mevcut olan bir olgu­dur. Tarih, dinler tarihi ve antropoloji gibi ilimlerle kutsal kitaplar bu tesbiti teyit etmektedir. Bu olgunun insanlık tarihi boyunca farklı za­man ve coğrafyalarda Totemizm, Animizm, Hinduizm, Budizm, Mecusî­lik, Zerdüştlük, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâmiyet gibi değişik şekillerde tezahürleri olmuştur.

İnsan, bir ölçüde tabiatla ve insanlarla olan ilişkilerini aklı ve tec­rübeleriyle düzenlese de, Allah'la olan ilişkisini tek taraflı olarak tayin ve tesbit edecek konumda değildir. Allah gönderdiği buyruklarla insa­nın hem kendisi hem de diğer insanlarla nasıl ilişki kurabileceğini bil­dirmektedir.

Dinin kurallarının oluşmasında doğal ve sosyal çevrenin, ihtiyaçların, ulaşılan bilgi düzeyinin tesirleri yanında, doğrudan ilâhî iradenin tayin edici ve yönlendirici etkisi de söz konusudur.

 

2- Dinin Tanımı

 

Yol, hüküm, ceza, mükâfat, kanun, düzen, âdet, hesap ve itaat an­lamlarına gelen din kelimesi[1] Kur'ân-i Kerîm'de birçok âyettte geçmekte olup bunların bir kısmında sözlük anlamı, büyük bir çoğunluğunda ise İslâm dini kastedilmektedir. Din kavramı, Mekke döneminde nazil olan âyetlerde daha çok bireysel bir tecrübe olarak görülürken Medine'de nazil olan âyetlerde buna Allah'a bağlı bir hayat sürme, topluma karşı görev ve sorumlulukları yerine getirme gibi toplumsal unsurlar eklen­miştir. Kur'an'da din karşılığında ayrıca millet, İslâm, şeriat gibi kelime­ler de kullanılmaktadır.

Dinler tarihçileri ve teologlar dinin tanımını yaparken kendi ilgi alanlarını ön planda tutarak bazıları yüce varlıkla irtibatı ve O'na inancı (iman), bazıları O'na tapınmayı (davranış), bazıları da ortak değerleri paylaşan insanların oluşturduğu topluluğu (cemaat) ön planda tutmuş­lardır. Bu unsurların sentezinden şöyle bir tarif çıkarabiliriz: Din, yüce bir varlığa inanma ve tapınmadır.

Dinin tanımını, bütün dinlerde bulunan ortak noktaları göz önünde bulundurarak da yapmak mümkündür. Bu noktaların başında fizik ötesi varlıklara {gayb âlemi) inanmak gelir. Her dinin kendine has bir metafi­ziği vardır. Başlangıçta sadece ahlâkî kurallar koyduğu kabul edilen dinler dahi zamanla fizik ötesini içeren inançlar geliştirmişlerdir. Bütün dinlerde ortak olan ikinci özellik de şekilleri değişik de olsa dua, ta­pınma ve âyinlere yer verilmesidir. Üçüncü ortak özellik ise ahlâk ku­ralları diye İsimlendirilen, uyulması gerekli birtakım kuralların mevcut olmasıdır. Bu ortak özellikler göz önünde bulundurularak din şu şekilde de tarif edilebilmektedir: Din, fizik ötesine dair İnançlar, yüce varlık ile ilişkiler ve uyulması gerekli ahlâk kurallarının bütünüdür.

İslâm bilginleri ise hak dini şu şekilde tanımlamışlardır: Allah tara­fından peygamberler aracılığı ile akıl sahibi insanlara gönderilen, onları kendi tercihleri ile dünya ve âhiret saadetine ulaştıran ilâhî kurallar bütünüdür.

Bu tarifte şu hususlar görülebilmektedir:

1- Din, Allah tarafından ortaya konulmuş kanun ve düzenlemelerdir. Beşer üstü  bir varlığa dayanır. Bu varlık Allah Teâlâ'dır. Dolayısıyla in­sanlar tarafından ortaya atılan ideoloji ve sistemler hiçbir zaman dinin yerini tutamaz.

2- Din, Allah'ın insanlara peygamberler aracılığıyla ulaştırdığı mesaj­lar bütünüdür. Peygamberler, doğrudan veya  melek aracılığı ile Allah'­tan aldıkları bu mesajları insanlara aynen iletirler.

3- Din, akıl sahibi insanlara gönderilmiştir. Dine aidiyet kişinin, ira­desi dışında kendini bir kültür ortamında bulması ile değil, akıllı kişinin tercihi ile olur. Dolayısıyla mükellef (yükümlü) olan kişinin iradesini din alanına yöneltmesi, gönlüyle ona bağlanması gerekir.

4- Din, insanlara bizzat hayır olan şeyleri gösterir, onlara ve toplu­ma yararlı olacak işleri emreder. Bunun sonucunda onları hem  dünya­da hem de âhirette mutluluğa ulaştırır.

5- Din,   Allah   tarafından   ortaya   konulan   ilâhî   kanunlardan   oluşur. Onu Allah  koyduğu için, hiçbir kimse onunla oynayamaz ve kurallarını değiştirip kaldıramaz.

İslâm bilginlerinin din tanımı İşte bu konuları kapsamakta olup Hz. Âdem'den Hz. Muhammed'e kadar bütün peygamberlere gönderilen dinler bu hususları gerçekleştirmeyi hedeflemiştir. Kur'an, bu dinin adı­nın İslâm olduğunu haber vermektedir.

Öte yandan din, insana kendi mahiyetini, varlık amacını, Allah'a ve O'nun yarattıklarına karşı görevleri bulunduğunu bildirir. Dinin, insan­lardan istediği görevler insanın doğasına (fıtrat) mutlaka uygundur. Bu yüksek gayeye erişebilmek için insanın aklını kullanması gerekir.

İnsanın, hayatını bu yüce değer ve bilgilere göre düzenlemesi din­darlıktır. Din ile dindarlığı birbirine karıştırmamak gerekir. Dindar olmak için dini hem bilmek hem sevmek hem de tercihi ona yöneltmek ge­rekir. Dindar insan Allah'ın bir olduğunu kabul eder, O'nun kanunlarına ve gösterdiği yolun iyi ve doğru olduğuna inanır; O'na teslim olur ve gönülden ibâdet eder. Dindar kişi, canlı cansız bütün varlıkların Allah'ın yaratıkları olduğunu göz önüne getirir ve hepsine karşı insaf ve sevgi ile muamele eder.

 

3- Dinin Kaynağı

 

Dinin kaynağı meselesi dinler tarihçileri ve teologların üzerinde çokça durdukları konulardan bindir. Bazı bilim adamları onun kaynağını ümit, korku gibi duygulara; bazıları rüya, ölüm, şimşek, yıldırım, dep­rem gibi olayları bir üstün kudret ile açıklama ihtiyacına; bazıları birta­kım hayvan ve bitkilere yakınlık duyup onları kutsama eğilimine da­yandırmaktadır. Nitekim dinin başlangıcını animizme (cancılık) dayandı­ran E. B. Taylor ve H. Spencer'e göre varlıklar maddî şeyler ve onlara şekil veren ruhlar olmak üzere iki gruba ayrılırlar. Maddî şeyler geçici­dir, ruhlar ise devamlıdır. Âlemde olup bitenler ruhların düzenlemesi ve yönlendirmesi ile olmaktadır.

J.G. Frazer ve A. Comte'a göre önce büyü, sonra da din ortaya çıkmıştır. Büyü yoluyla varlıkları kontrol altına almaya çalışan ilkel in­san, bunda etkisiz kalınca büyünün daha ileri bir aşaması olan dine yönelmiştir.

E. Durkheim, W.R. Smith ve S. Freud'a göre insanlığın ilk dini, adı­na klan denen insan grubunun, kutsal saydıkları canlı veya cansız var­lıklara tapınmalarından oluşan totemizm olup din fikri bu insanların kendilerine akraba olarak kabul ettikleri varlıklara saygılarını ifade et­mek üzere sergiledikleri davranışlardan doğmuştur. Dolayısıyla dinin kaynağı kutsala inançtır.

. İslâm'a göre ise din duygusunun kaynağı fıtrat, dinî esasların kay­nağı ise vahiydir. Dolayısıyla din insanda doğuştan mevcuttur ve ilk insanla beraber başlamıştır. Allah, insanı en güzel şekilde {ahsen-i tak-vîm üzere) yaratmış[2], arkasından ona birtakım isimlen öğret­miş, o da bu bilgileri kullanarak hayatını sürdürmüştür.[3] Hz. Âdem'den sonra çocukları da onun yolundan yürümüşlerdir. Ancak zamanla doğru yoldan çıkıp yanlış yollara yönelenler olmuştur.[4] Bunun üzerine Allah Teâlâ müjdeleyici ve uyarıcı olarak yeni yeni peygamberler göndermiş, insanların ayrılığa düşecekleri hususlarda baş­vurmaları için onlara kitaplar indirmiştir. Buna rağmen insanlar, arala­rındaki ihtiras yüzünden ayrılığa düşmüşlerdir.[5]

Allah'a inanmak ve O'na kulluk etmek insana mahsus aklî ve fıtrî bir olgunluktur. Bu bakımdan İnsanda dinî duygu ve tecrübenin men­şei fıtrat ve akl-ı selimdir. İnsanda fıtrî olarak bulunan bu din duygusu, ilâhî vahiy İle beyan ve takviye olunmuştur. Çünkü bu duygu tek ba­şına Allah'ın zâtını ve sıfatlarını bilmeye, mebde ve meâdı (âlemin baş­langıç ve sonunu) anlamaya, O'nun emir ve yasaklarını tayin etmeye yeterli değildir. Bu konulan aydınlatacak olan, peygamberin beyanıdır. Dolayısıyla din algılama yönüyle akla uygun, vaz' ve beyan yönüyle de vahye   dayalıdır.   Kur'an,   beşerin   ilk   dininin   tevhit   dini   olduğunu   ve insanoğluna kendini bildiği günden itibaren peygamberler gönderilerek bu konularda bilgi verildiğini haber vermektedir. Dolayısıyla din, bazıla­rının iddia ettiği gibi çok tanrıcılıktan tek tanrıcılığa doğru bir gelişme değil, tam tersine zaman zaman tek tanrıcılıktan çok tanrıcılığa doğru bir sapma göstermiştir.

Dindarlık kuvvetli bir ağaca benzer. Zaman zaman bu ağacın dalla­rı budansa da insanın derinliklerinde bulunan asıl kök daima yeni yeni sürgünler çıkarır. Zamanın geçmesiyle kök kurumaz, aksine hayatın da etkisi ile gittikçe gelişir. Baskı dönemlerinde bile dinin dışa bakan yüzü tehdit görür ancak buna paralel olarak iç yüzü (inanç ve duygu boyu­tu) normal zamanlardan daha fazla güç kazanır.

Din duygusunun fıtrîliği bizzat Kur'an'da şöyle ifade edilir: "Sen yü­zünü bir hanîf olarak dine, Allah'ın fıtratına çevir ki O, insanları bu fıtrat üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratması değiştirilemez".[6]

İnsan kendisini tanıdığı günden beri Allah'a teslim olma, O'ndan il­ham alma, yardım görme, korku ve ümit içinde O'na bağlanma gibi duyguları taşımıştır. İnsanların ateş, yıldızlar, tabiat ve diğer varlıklara tapınmaları hep bu şuur ve duygudan sonradır. Kendi varlığının farkına varmak insan için açık bir bilinç olduğu gibi varlık âleminin bir yaratı­cısı olduğunun farkına varmak da ona yakın bir duygudur. Aradaki fark birincisinin açık, ikincisinin ise gizli fakat herhangi bir uyarı ile geliş­meye hazır oluşudur.

Kısacası İslâm'a göre gerçek din, insanda mevcut olan fıtrî bir duy­gu ve tarihin bütün devirlerinde insanlıkla beraber olan bir olgudur. Bundan böyle de mevcut olmaya devam edecektir. Kur'an, Allah katın­da makbul olan dine "İslâm"[7], ona inanana da "müslim"[8] adını verir. Bu noktada peygamberler de diğer müminler gi­bidir.[9] Bundan dolayı İslâm'da dinin adı hiçbir zaman peygambere nisbet edilmez. Meselâ "Muhammedîlik" tabiri kul­lanılmaz.

 

4- Dinin Önemi

 

İnsanın bir fizikî, bir de ruhsal yönü vardır. Onun yeme içme gibi birtakım fiziksel ihtiyaçları olduğu gibi; sevgi, inanma, sığınma, tapınma gibi ruhî ihtiyaçları da söz konusudur. Bedenin huzur bulabilmesi için biyolojik ihtiyaçların karşılanması, ruhun sükun bulabilmesi için de ma­nevî ihtiyaçların giderilmesi gerekmektedir. Biyolojik ihtiyaçların yeterin­ce alınmaması halinde bedenin sağlığı bozulduğu gibi ruhî ihtiyaçların karşılanmaması   durumunda   da   birtakım   psikolojik  arızalar   ortaya   çıkmaktadır. Madem ki insanın varlığı ruh ve bedenden oluşmaktadır, onda bedeni sağlıklı kılan biyolojik güçler yanında mânevi hayatı sağ­layan ruhî güçlere de ihtiyaç vardır ve birincilerini karşılamak maddî hayatın gereği olduğu gibi ikincilerini karşılamak da manevî bakımın­dan var oluşun gereğidir. Öyleyse insan birey olarak dine muhtaçtır ve gelişimi de bu iki yapının her ikisinin de iyi ve ahenkli işlemesine bağlıdır.

Dinin   önemini   ortaya   koyan   bir   başka   husus   da insan ruhunun tatmin   edilmesi,   ondaki   merak   ve   tecessüs   duygularının   giderilmesi meselesidir. Bunların gerçekleştirilebilmesi için metafizik  bilgiye  ihtiyaç vardır. İnsan, başından beri dünyaya niçin geldiği, yaratılış amacının ne olduğu,  ölüm  sonrası  durumunun   ne  olacağı   gibi   konuları   merak  et­mekte   ve   bu   sorulara   cevap   aramaktadır.   Bunların   cevabını   müsbet bilimlerin   vermesi   imkânsızdır. Söz  konusu soruların   cevapsız   kalması ise   onun   ruhunu   olumsuz  etkiler. Halbuki   din,   bunlara   vahiy  yoluyla cevaplar  verir. İnsanın   din   yoluyla   yaratılışın   amacını   öğrenmesi,ölü­mün bir yokluk olmadığına inanması ona ruhî yönden büyük bir rahat­lama  sağlar.Dinin  sağladığı   âhiret  inancı  ve  ebedî  mutluluk  müjdesi onu ölüm korkusu ve yokluk stresi gibi endişelerden kurtarabilir. Allah­'ın   rızasını   kazanma   ideali   onda   ümit  ve   arzu   uyandırır.   Ayrıca   din, insana  gerçek  özgürlük ve  bağımsızlığın   hazzını  tattırır;  Allah'a  gönül­den   bağlılık   duymasını   sağlar   ve   onu   yaratıklar   önünde   eğilmekten kurtarır;  insandaki  güvenme, sığınma,  bağlanma  gibi  duygular en  mü­kemmel   şekilde   dua,   niyaz,   ibâdet  gibi   dinî  tecrübelerle   karşılanabil­mektedir.  Bunlar onun  manevî sıkıntılarını giderir, kendine güven duy­gusunu   artırır.   Kısacası   insanın   ruhî ve   manevî  ihtiyaçlarını   karşılayan en köklü kurum dindir.

Öte yandan dinin  bir de ahlâk boyutu vardır. O, insanlar arasında hak, adalet, iyilik gibi erdemleri yaygınlaştırmayı hedefler.

İnsan, birey olarak dine ihtiyaç duyduğu gibi toplum olarak da ona muhtaçtır. Çünkü o, yaratılış itibariyle toplu yaşayacak şekilde (medenî) programlanmıştır; hayatını devam ettirmek için başkalarına muhtaçtır. Hiçbir insan tek başına bütün ihtiyaçlarını karşılama gücüne sahip değildir. Bir arada yaşama, birtakım kuralları ve özgürlüklerin sınırlandırılmasını gerektirir. Toplumun düzeni ancak bu şekilde sağla­nabilir. İnsanlar dünya hayatında karşılıklı bazı hak ve ödevlerle birbir­lerine bağlanmış durumdadırlar. Zaten insanın manevî hayatı büyük ölçüde çevresinden soluduğu toplumsal ruhtan etkilenir. Böyle olma­dıkça toplumun devamı mümkün değildir. Bu da toplum açısından "hak" ve "ödev" kavramlarını gündeme getirir. Bireylerin hem birbirleri­ne   hem   de   topluma;  toplumun   da   bireylere   karşı   birtakım   hak  ve ödevleri vardır. Toplumun devamı bunların yaşatılmasına bağlıdır. Fakat bireylerin bunlara hakkıyla riayet etmesi için konulan kuralların kutsiyetine inanmaları gerekmektedir. İşte bunu temin edecek olan da dindir. Maddî âlemde olup bitenler, sebeplere bağlı olduğu ve hiçbir şey tesadüfen meydana gelmediği gibi manevî âlemde cereyan eden olay­lar da birbirine bağlıdır. Her ikisini devam ettiren kanunlar öyle ince bir düzenle konulmuştur ki, bu zincirden bir halkanın kopması veya yerini değiştirmesi büyük sarsıntılar meydana getirmektedir. Tabiat, Al­lah'ın tekvinî (doğal) kanunu olduğu gibi, ilâhî din de O'nun teşriî (hukukî) kanunudur ve her ikisi de vazgeçilmezdir. Allah, İnsan başı­boş bırakılacağını mı sanır?"[10] buyurur. İnsan bu dünyada nasıl maddî bakımdan birtakım kayıtlarla sınırlı ise manevî bakımdan da birtakım bağlarla bağlıdır. Yer çekimi kanununun tabiat için İfade ettiği anlamın bir benzerini toplum için ahlâk kuralları ifade etmekte­dir.

Ünlü Fransız düşünürü Alexis Carrel, "İnsan suya ve ateşe muhtaç olduğu gibi Tann'ya da muhtaçtır. Biz Batılılar aklı sezgiden, zekâyı duygudan çok üstün sayıyoruz. Zekâyı inkişaf ettirmeye çalışırken ru­hun zihin dışındaki kuvvetlerini büsbütün ihmal ediyoruz"[11] demektedir. İnsanda gelişim ancak ruhî ve fizyolojik kuvvetlerin ahenkli çalışmasıyla mümkündür. Yüce Allah: "Allah'ın sana verdiğinden (O'nun yolunda harcayarak) âhiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma"[12], Peygamberimiz ise: "En iyiniz, dünyasını âhireti için, âhiretini de dünyası için terk eden değil; her ikisinden de nasibini alandır"[13] buyurmuştur.

 

5- Dinlerin Tasnifi

 

Dinlerin tasnifi yapılırken farklı kriterler kullanılmaktadır. Bazıları tan­rı kavramını öne çıkararak dinleri tek tanrıiı-çok tanrılı; bazıları kaynağı­nı göz önünde bulundurarak ilâhî (Allah tarafından gönderilmiş) ve beşerî (insanlar tarafından uydurulmuş); bazıları hitap ettiği kitleye ba­karak yerel (millî) ve evrensel dinler diye ayırmaktadırlar.

İslâm bilginleri Kur'an'ın ışığında dinleri hak din (ilâhî din) ve bâtıl dinler olmak üzere ikiye ayırmaktadırlar. Birincisine örnek olarak İslâm dini, Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi peygamberler aracılığı ile gönderilen dinleri; ikincisine örnek olarak da  Hint, Çin, İran  bölgelerinde ve dünyanın daha başka yerlerinde ortaya çıkmış bulunan düalist (iki tanrılı) veya politeist (çok tanrılı) karakterdeki dinleri göstermek mümkündür. İlâhî dinleri de orijinal şeklini devam ettirenler ve tahrife uğramış bu­lunanlar diye tasnif etmektedirler. Birincisine örnek olarak son din Müs­lümanlık; ikincisine örnek olarak da Yahudilik ve Hıristiyanlık gösterile­bilir.

 

6- Günümüzde Yaşayan Belli Başlı Dinler

 

Bugün dünya üzerinde mensubu az veya çok olan, dar veya geniş bir coğrafyaya yayılmış bulunan birçok din mevcuttur. Bunlar içinde Animizm, Totemizm gibi kabile dinleri yanında Budizm, Hinduizm, Konfüçyanizm gibi geleneğe ve Yahudilik, Hıristiyanlık, İslâmiyet gibi ilâhî kaynağa dayanan ve yüz milyonlarla, hattâ milyarla ifade edilen inananı bulunan dinler vardır.

İslâm dininin yerini ve önemini kavrayabilmek için, özellikle onun gönderildiği dönemde dünyanın çeşitli bölgelerinde mevcut olan ve bir şekilde günümüze kadar gelen dinlerden bazılarına kısaca göz atalım:

Hindistan: Hindistan'da Brahmanizm (Hinduizm) ve Budizm yaygın­dır. Brahmanizm'in ilk şekli Vedizm olup Veda adı verilen ve tabiat üstü güçlerle temas kurduğu kabul edilen bilge kimselere indirildiğine inanılan kutsal metinlere dayanır. Brahmanizm'e mensup olanlar tanrı­nın kendini değişik şahsiyetler şeklinde gösterdiğine inanırlar. Bundan dolayı da onlarda hulul (enkarnasyon) ve putlarla ifade edilen çok tan­rıcılık inancı önemlidir. Öte yandan bu dinde kast sistemi bulunmakta­dır ve insanların sınıf değiştirmesinin ancak öldükten sonra dünyaya yeni bir bedenle dönmekle (tenasüh/reenkarnasyon) mümkün olduğu kabul edilmektedir.

Brahmanizm'den doğmuş olan Budizm ise putlara karşı çıkarak ve onları kırarak bir nevi reform yapmıştır. Ancak o da Buda'dan sonra bu çizgisinde duramamış ve daha sonraki dönemlerde Buda heykellerine tapılmaya başlanmıştır. Buda'ya göre arzu ve ihtirasların hükümran ol­duğu bu dünya hayatı bir ıstırap ve acılar yeridir. Istırap ve acılardan kurtulmanın yolu dünyevî ihtiraslardan vazgeçmektir. Bunu başarabil­mek için de riyazet yapmak, nefse ezâ vermek ve dünya hayatını terk etmek gerekir. Bütün arzu ve isteklerin yok edildiği, ıstırapların son bulduğu anda insan sonsuz mutluluğa (nirvana) ulaşır. Hem Brahma­nizm'de hem de Budizm'de "geleceği beklenen kurtarıcı" inancı vardır.

Çin: Çin'de Konfüçyanizm ve Taoizm yaygındır.  Konfüçyüs,  m.ö. VI. yüzyılda yaşamış, hayatını öğretmenlik ve idarecilik gibi görevlerle geçirmiş; geleneğe, insanlar arasındaki ilişkilere önem veren ve aileyi kut­sayan bir Öğreti geliştirmiş bilge bir kişiydi. Bu nedenle Konfüçyanizm, metafiziği ile değil, ahlâkî öğretileri ile öne çıkan bir dindir. Lao Tseu'nun kurmuş olduğu Taoizm ise Konfüçyanizm'e tepki olarak ortaya çıkmış olup onun boş bıraktığı metafiziği Tao, Yin ve Yang (Doğurucu İlke) gibi İnançlarla doldurmaya çalışmıştır. Budizm'de olduğu gibi bu dinde de kötülüklerin ihtiraslardan doğduğu kabul edilir ve bunu ön­lemek için riyazet önerilir.

İran: İslâm'ın geldiği dönemde İran'da Mecusîlik ve Maniheizm var­dı. Mecusîlik, Ahura Mazda inancını telkin eden, peygamber, kitap (Zend Avesta), melek ve ölüm sonrası inanca yer veren bir dindi. Baş­langıçta tek tanrı inancına sahip olan bu din, zamanla biri iyilik ve diğeri kötülük tanrısı olmak üzere iki tanrı inancını savunur hale gel­miştir. Ahura Mazda'nın "Ölümsüz Azizler" diye adlandırılan yarı tanrı yardımcıları vardı. Aynı bölgede yaygın olan Maniheizm ise evrende ruhun temsil ettiği aydınlıkla (iyilik), bedenin temsil ettiği karanlığın (kötülük) birbiri ile mücadele halinde olduğunu, ruh ve bedenden meydana gelen insanın da bu zıtlaşmaya konu olduğunu, bedenin içine hapsolduğu için ıstırap çeken ruhları kurtarmak gerektiğini sa­vunmaktaydı. Ruhlar, tümüyle bedenden arınıp tabiî yurtlan olan Işık Göğü'ne çıktıkları zaman kıyametin kopacağını ileri sürüyordu. VII. Yüz­yılda müslümanlar İran'ı fethedince bu dinlere mensup olan insanların büyük çoğunluğu müslüman olmuşlardı. Eski dinlerini devam ettiren bazı Zerdüştîler ise Hindistan'a göç ederek orada Parsî adıyla yaşamaya devam ettiiler.

Arap Yarımadası: Kur'an, Mekke ve çevresinde oturan Araplar'ın İs­lâm öncesinde kendilerine has bir dinî geleneklerinin bulunduğunu[14], meselâ Allah'a İnandıklarını fakat O'nun tek yaratıcı olduğunu kabul etmediklerini[15], aksine Allah yanında başka tanrılar edindiklerini[16]; bunları Allah ile insanlar arasın­da aracı olarak kabul edip onlara tapındıklarını[17];   Allah'a,   ancak   onların   aracillğıyla  ulaşabileceklerine inandıklarını[18], bu   arada âhireti  inkâr ettiklerini[19] ve kendileri  gibi   insan olan   birinin   peygamber   olarak   gönderilmesini   yadırgadıklarını[20]  haber verir.

Araplar, dedeleri Hz. İbrahim'in Allah'ın birliği esasına dayanan di­nini unutmuşlar ve onun inşa etmiş olduğu Kabe'yi çeşitli putlarla doldurmuşlardı. Her kabilenin kendine ait bir putu vardı. Bununla be­raber onlar, putlar üzerinde, nitelik ve işlevi belirgin olmayan yüce bir tanrının  bulunduğuna  ve  putların  kendileri  ile yüce  tanrı  arasında  ara­cılık   yaptıklarına   inanıyorlardı.   Kur'an,   bu   putlardan   Araplar   arasında özel bir saygınlığa sahip olan Lât, Menât ve Uzzâ gibi bazılarının adla­rını   zikretmektedir.[21]   Putları   Allah'a   ortak   koşma   (şirk) esasına  dayanan   bir din  anlayışına  sahip  olan  Araplar,  yüce Tanrı   ile irtibatlı   birtakım   metafizik  güçlerin   bulunduğuna   inanıyor;  cin,   melek, şeytan gibi ruhanî varlıkların putlara  güç verdiklerini düşünüyor; kâhin ve falcıları onların dilinden anlayan seçkinler olarak görüyorlardı. Cinle­rin,  ıssız ve  kuytu yerlerde  ikamet ettiklerini,  insanları  çarptıklarını ve delirttiklerini  düşünüyorlar,  kötülüklerinden   korunmak  için  onlar adına kurbanlar  kesiyorlardı,   İçlerinde  insan   hayatının  tabiat  tarafından   yönlendirildiğini,   zaman   (dehr)   tarafından   tüketildiğini   kabul   edenler   ve âhireti   inkâr   edenler   vardı.   Ayrıca   aralarında   nâdir   de   olsa   Ibrahimî geleneği  temsil ve  takip  eden  Hanîfler bulunmaktaydı.  Kur'an'ın  "şirk" olarak   nitelediği   Cahiliye   inanç   sisteminin   genel   çerçevesi   bunlardan oluşmaktaydı.

İslâm, Cahiliye adı verilen bu döneme ait inançların bir kısmını kökten reddetmiş, bazılarını düzeltmiş ve bazı konularda ise yeni esas­lar getirmek suretiyle yeni bir inanç sistemi oluşturmuştur. Gelenekte bu sisteme "âmentü" adı verilmektedir. Âmentü, İslâm'ın ortaya koydu1 ğu dünya görüşünün (inanç sistemi) çekirdeğini oluşturmaktadır. Âmen­tü, Araplar'ın şirk merkezli inanç sistemi yerine, Allah'ın bir, Hz. Mu-hammed'in hak peygamber ve Öldükten sonra dirilmenin gerçek oldu­ğu esasları üzerine dayanan yeni bir inanç sistemini öngörmektedir.

Ortadoğu:   Arap   yarımadasının   kuzeyinde   ve    Harran    bölgesinde Sâbiîler yaşamaktaydı. Kur'an'da sözü edilen Sâbiîler[22] el-Cezîre'de (Yukarı Mezopotamya) yaşamakta olup Vaf-tizcî Yahya'ya  tabi olduklarını söylemekteydiler.  Harran  Sâbiîleri  ise yıl­dızlara tapmaktaydılar. Bunlar yüce bir tanrının varlığını  kabul etmekle beraber,  buna ancak yıldızlar vasıtasıyla  ulaşabileceklerine inanıyorlardı. Yedi gezegenin  her birinin müstakil  bir ruhunun olduğunu düşünüyor, yeryüzündeki   olayları   bu   gezegenlerin   ruhlarının   idare   ettiğini   kabul ediyorlardı.

Bu bölgede yaygın olan dinlerden biri de Yahudilik'ti. Yahudilik, Hz. Mûsâ tarafından tebliğ edilmiş bir din olup zamanla Orta Do-ğu'nun yerel dinsel unsurlarıyla bütünleşmiştir. Günümüz Yahudiliği ise, m.ö. VI. yüzyılda sistematize edilmiştir, Irk temeline dayalı bir din anla­yışını öngörmektedir. Örneğin Yahova'yı, yahudi halkına özel muamele­de bulunan bir tanrı olarak kabul eder ve kendilerini tanrının seçilmiş kulları sayarlar. Kutsal kitap, peygamber ve âhiret inancına sahiptirler.

İslâm'ın geldiği dönemde bu bölgede yaygın olan diğer bir din de Hz.   îsâ'nın   getirdiği    Hıristiyanlık'tı.   Ancak   Hıristiyanlık,   günümüzdeki şeklini   Pavlus'la  almıştır.   Hıristiyanlık  Baba,   Oğul   ve   Kutsal   Ruh   üçlü­sünden oluşan (teslis) bir tanrı anlayışına sahiptir. Baba yaratıcı ve dü­zenleyici,  Oğul  kurtarıcı  ve yargılayıcı,  Kutsal  Ruh  İse  onu  destekleyici tanrısal  gücü  temsil  eder.  Hıristiyan/ara  göre îsâ,  Âdem   ile  Havva'dan kaynaklanan  ve  miras  olarak tüm  insanlığa  sirayet eden  "aslî günah"ı affettirmek  için   kendini  feda  etmiştir  ve  âhir zamanda  tekrar gelerek yeryüzünde tanrının  hâkimiyetini  kuracak ve  insanların  kurtuluşunu ta­mamlayacaktır.   Hıristiyanlar  öldükten  sonra   dirilme,   cennet  ve   cehen­nem gibi  inançlara sahiptiler. Hıristiyanlık, dünya-âhiret ilişkisi konusun­daki   yaklaşımı   ve   din   adamlarına   verdiği   yetkiler  sebebiyle   eleştiriler almıştır. Ortadoğu'da zuhur etmiş olan Hıristiyanlık Avrupa, Amerika ve Avustralya   kıtalarında yoğun  olarak, Afrika  ve Asya  kıtalarında   ise  kıs­men yayılmıştır,

İslâm'ı kabul etmeden önce Türkler de değişik dinlere inanmaktay­dılar. Nitekim Uygurlar Mani dinini, Doğu Türkistan'da oturan Türklerin bir kısmı Budizm'i, Hazar kıyısında oturan Türkler Musevîliği, batı ve kuzeye göç edenlerin bir kısmı ise Hıristiyanlığı benimsemişlerdi. Buna rağmen eski Türk boylarının çoğunda Gök Tanrı inancı vardı. Gök Tanrı hayat veren, yaratan, öldüren, yardım eden, yol gösteren ve cezalandı­ran bir tanrı olarak kabul edilmekteydi. Ruhlarla temas kurarak insanla­ra yardım eden kam veya şaman adında din adamları vardı. Bunlar, yuğ adı verilen cenaze törenlerini düzenler, ölü aşı denilen ziyafetler verirlerdi.

 

7- İlâhî Dinlerde Ortak Hedefler, Muhteva Birliği Ve Tekâmül

 

İlâhî dinler arasında hem hedefleri, hem kaynakları hem de konula­rı itibariyle ortak yönler vardır. Meselâ ilâhî dinlerin hepsi vahye daya­nır,  insanın  Allah'a, tabiata ve  bütün canlılara  karşı  hak ve görevlerini bildirir,  onu   dünyada  ve  âhirette  mutlu   kılmayı  hedefler.   Bu  dinlerde hedefler sabit   kalmakla   beraber zaman  zaman   insanların  yaşadığı  za­mana  ve  şartlara   göre  dinî görev ve sorumluluklarda   değişiklikler ol­maktadır. İlâhî dinler daha  çok sabit olan esaslara vurguda  bulunmuş­lardır, İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe, "din" terimi ile bütün dinlerin vurguda bulunduğu bu ortak noktaları, şeriat ile de peygamberden peygambere değişkenlik  gösteren  dinî  hükümleri   kastetmekte;  dinin   sabit,  şeriatın değişken   olduğunu   belirtmekte   ve   bütün   peygamberlerin   aynı   dini fakat farklı şeriatları getirdiklerini kaydetmektedir.

 

A- İlâhî Dinlerde Ortak Hedefler

 

İlâhî dinlerin hedefi, insanın dolayısıyla toplumun dünya ve âhiret saadetini sağlamaktır, İman, amel ve ahlâk konularında öngörülen esas­ların tamamı bu hedefe yöneliktir. Kur'an bu saadeti "felaha ermek" diye tanımlar ve herkesi ona çağırır. Ezandaki "hayya ale'l-felâh" ifadesi de bu çağrıyı dile getirir.

Genelde ilâhî dinlerin, özel olarak da İslâm'ın korumayı hedefledik­leri hususlar dini, nefsi, nesli, malı, ve aklı muhafaza olmak üzere beş noktada toplanabilir.

1- Dini   koruma.   Din,   Allah'ın   peygamberler  aracılığı   ile   insanlara gönderdiği ve uğrunda can dahil her şeylerini feda edebilecekleri yüce değerlerdir. Onları doğru anlama, yaşama ve gelecek nesillere aktarma inananlar  için   birer  vecîbedir.   Din   düşmanlarının  yıkıcı  ve  tahrif edici gayretlerine karşı dini muhafaza,  İnananların  hem  hakkı hem de göre­vidir. Yüce Allah  "Sizden  hayra  çağıran, iyiliği  emreden  ve kötülükler­den sakındıran bir topluluk olsun"[23] buyruğu ile bu hede­fe işaret etmektedir.

2- Nefsi  koruma.   Nefsi   koruma,  insanın  Allah'ın   kendisine   verdiği bedenini  koruması, onu her türlü zararlı şeyden  muhafaza  etmesi de­mektir.  İlâhî dinlerdeki  helâl ve haramların  birçoğu  bu  hedefi gerçek­leştirmeye yöneliktir. Örnek olarak temiz ve sağlıklı gıdaların helâl; be­dene zarar veren şeylerin ise haram kılınması gösterilebilir. Ayrıca inti­harın  haram kılınması, haksız yere insan Öldürmenin en büyük günah­lardan olması nefsi korumaya yönelik bir esastır.

3- Nesli koruma. Allah insanları Hz. Âdem ve Havva'dan çoğaltmış, onları  çeşitli  ırk ve kabilelere ayırmıştır. Neslin devamını sağlamak için erkeklerle   kadınların   evliliğini   meşru   kılmış,  hattâ   teşvik  etmiştir.  İlâhî dinlerde  ruhbanlık öngörülmediği  gibi  bir kavmin,  bir ırkın  ya  da  bir milletin   zorla   melezleştirilmesi   veya   soykırıma   tâbi   tutulması   da   asla tasvip edilmemektedir.

4- Malı koruma. İnsana dünya hayatında birçok nimetler veren Al­lah Teâlâ, onu bu nimetlerle imtihan etmektedir. İnsanlara helâl kılınan her türlü yiyecek ve  içecek, toprak,  para  ve  diğer servet türleri  uzak durulması gereken birer tabu değil, aksine kendilerinden faydalanılması gereken   birer  araç,  dünya   ve  âhiret  saadetini   sağlayan   vasıta   olarak görülmüş, iyi insan ile helâl malın bir araya gelmesi mutluluk verici bir sonuç olarak kabul edilmiştir. İlâhî dinlerde, bazı din ve felsefî sistem­lerde görüldüğü gibi servet düşmanlığı söz konusu değildir.

5- Aklın kullanılması ve korunması. İnsan, aklî meleke ve yetenekle donatılmış ve   her  türlü   gelişmeye   uygun   olarak   yaratılmıştır.   Dinde akla zarar verecek her türlü davranış haram kılındığı gibi onu geliştire­cek her türlü etkinlik de teşvik edilmiştir. Allah, yeryüzündeki canlılar içinden insanı akıllı oluşu sebebiyle kendine muhatap alıp dinin buy­rukları ile yükümlü tutmuştur. İşte bundan dolayıdır ki aklın muhafaza edilmesi ve geliştirilmesi temel hedeflerden biri olarak görülmüştür.

Dünya ve âhiret saadetini ancak Allah Teâlâ'nın bize verdiği nefis ve akıl gibi fıtrî melekelerimizi muhafaza ederek; mal ve din gibi maddî ve manevî nimetleri geliştirerek gerçekleştirebiliriz.

 

B- İlâhî Dinlerde Muhteva Birliği

 

İlâhî dinler kaynak itibariyle Allah'a dayandıkları için tümünün ortak olduğu yönler bulunmaktadır. Bunları şöylece sıralayabiliriz:

 

1- Tevhid İnancı

 

Kur'an, bütün insanları Allah'ın var ve bir olduğu, yalnızca O'na ta-pınilmasj gerektiği esasını kabule çağırmaktadır. Bu, sadece Hz, Mu-hammed'in değil, ondan önceki peygamberlerin de paylaştıkları bir esastır. Bu konu, Kur'ân-ı Kerîm'de şu şekilde dile getirilmektedir:

"De ki: Ey Kitap Ehli! Sizinle bizim aramızda eşit olan bir söze ge­liniz: Yalnız Allah'a tapalım, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah­'ı bırakıp da birbirimizi ilâhlaştırmayalım".[24]

İlâhî dinlere göre Allah birdir, evrendeki bütün varlıkları O yarat­mıştır. Yaratmada ve yarattıklarını yönetmede hiçbir yardımcısı olmadığı gibi soya sopa, baba ve oğula da ihtiyacı yoktur.

Tevhid, Allah'ın zât itibariyle birlenmesini gerektirdiği gibi, sıfat ve fiillerinde de birlenmesini gerektirir. O, zâtında da sıfatlarında da eşi benzeri olmayan yüce bir varlıktır. Tevhidin bir başka boyutu da Allah­'a gösterilen ilâh muamelesinin başka hiçbir varlığa gösterilmemesidır. Dinde buna "kulluk" denilmekte olup her türlü tazim ve hamdin sade­ce Allah'a yöneltilmesi demektir. Mümin, Rubûbiyyette yani Allah'ın âlemlerdeki hükümranlığında alan ayırımı yapmaksızın mâlikü'l-mülk olarak sadece O'nun iradesini (el-emr) tanımalı; buyurma, helâl ve ha­ram kılma yetkisini Allah'a özgülemeli, zıddını ise şirk saymalıdır.

Kur'an'ın öngördüğü tevhid, Tanrı'nin birliğini dile getiren felsefî ve teolojik bir kavram olmanın yanında, evrenin bir bütün olduğunu, onun birlik ve uyumunu da esas alır. Onun tasvirine göre âlemin hem kozmik hem de sosyal yapısında tam bir uyum ve ortak amaçlar etra­fında birleşme söz konusudur. Allah göklerin, yerin ve ikisi arasındakile-rin ilâhıdır (es-sâffât 37/5; ez-Zuhruf 43/84). Ne göklerdekiler ne de yerdekiler O'nun buyruğunun dışına çıkar (Fussıiet 41/n).

İslâm dini bütün ilâhî dinlerde ortak olan ve kısaca "kelime-i tevhid" denen bu esası "Lâ ilahe İllallah, Muhammedün Resûlullah" diye ifade etmekte, onun insanlar tarafından ikrarını (dile getirilmesini) şehâdet (tanıklık) olarak tanımlamakta ve dine girmenin anahtar kav­ramı saymaktadır.

İlâhî kaynaklı bütün dinlerde Allah inancı tevhid esasına dayanmak­la beraber; Hz. Mûsâ ve İsa'nın hakiki mesajını unutan bugünkü Yahu­dilik ve Hıristiyanlık tarih içinde bazı değişiklikler geçirdikleri için her ikisinin de Allah tasavvuru İslâm ile ve kendi peygamberlerine gönde­rildiği orijinal şekilleri ile bağdaşmayan bazı durumlar sergilemektedir. Nitekim Tanrı'nın birliğini vurgulamasına rağmen Yahudilik O'na beşerî nitelikler nisbet etmekte, Allah'ı beşerî niteliklere sahip bir varlık (antropomorfist) gibi yorumlamaktadır. Hıristiyanlık ise Tanrı'nın üç değişik şekilde tezahür ettiğini ileri sürerek teslis (trinity) adını verdiği üç uk­numdan oluşan bir ulûhiyyet anlayışı geliştirmiştir. Halbuki Kur'ân-i Kerîm'de İsrail Oğullarına gönderilen peygamberlerin onlara, kendilerin­den sonra Allah'a imandan sapmamaları konusundaki vasiyetlerine yer verilerek Hz. Ya'küb'un, vefatından önce çocuklarına: "Evlâtlarım, ben öldükten sonra kime taparsınız?" diye sorduğu, onların da: "Senin ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın Tanrı'si olan Allah'a taparız. Biz O'na teslim olanlardanız" dedikleri haber verilmekte (el-Bakara 2/133), Ehl-i kitap olarak isimlendirilen yahudi ve hıristiyanlar tevhid inancına davet edil­mektedir.

 

2- Âlem Anlayışı

 

Atom, molekül, element ve hücreden yer, gök, gezegenler, ay, gü­neş ve yıldızlara kadar küçük-büyük, canlı-cansız ve görünen-görünmeyen bütün yaratıkların oluşturduğu varlıklar dünyasına âlem denilmektedir. İnsan, yaratıldığı günden beri âlemin kapsamı, ne zaman ve nasıl yaratıldığı ve varlığının ne zamana kadar süreceği gibi fiziksel yapısına ve kim tarafından, niçin yaratıldığı gibi fizikötesi konumuna ilişkin soruları kendi kendine sormuştur. Bu sorulara mitolojilerde, felse­fî sistemlerde ve dinlerde farklı farklı cevaplar verilmiştir. İlâhî dinler ortaya koydukları âlem tanımlamasında onu gölge veya hayalî bir var­lık olarak değil, Allah tarafından yaratılan gerçek bir varlık olarak gör­mektedirler. Yüce yaratıcı başlangıçta gökleri ve yeri yoktan var etmiş, bunları gaz halinde bir cevher olarak bir araya getirmiş[25], sonra da birbirlerinden ayırarak[26] üzerindekilerle beraber hepsini altı günde (altı büyük evrede) yaratmıştır[27]. Güneş, Ay ve yıldızların hepsi O'-nun emri ve kanunlarıyla hareket etmekte[28] ve kendileri için tayin edilmiş bir yörüngede dönüşlerini sürdürmektedir[29]. Uzaydaki galaksilerin hareketlerinden, çiçek açıp meyve veren tohumlara, mevsimlerin oluşundan gece ve gündüzür birbirini takip eden hareketlerine kadar evrende bulunan ve olup biter her şey belli bir ölçü, düzen ve kanun dahilinde ve O'nun iradesiyle olmaktadır. Allah âlemlerin rabbidir. Gökten yağmuru indirerek toprağı sulayan, canlandıran, meyve, tahıl ve bitkileri bitiren O'dur. O, âlemi belli bir amaca ve plana göre yaratmıştır. Âlemde amaçsız ve gayesiz hiçbir şey yoktur. Âlem, insanın irade ve yeteneklerini ortaya koyması­na vesile olan başı ve sonu belirlenmiş varlıklar kümesidir; daimî değil, gelip geçici (fânî)dir. Onun kıdem ve bekasını esas alan tasavvurlar üzerine bina edilen hayat hüsranla sonuçlanmaya mahkûmdur. Bundan dolayı insan dünyadaki her türlü hesap ve ilişkisini bu çerçevede yap­malıdır.

İlâhî dinlere göre âlem, fizik ve metafizik varlıkların sentezinden meydana gelen bir bütündür ve ikisi arasında tam bir uyum söz konu­sudur. Dünya, Ay, Güneş, yıldızlar, canlı ve cansız varlıklar âlemin fizikî kısmını temsil ettikleri gibi ruh, melek, cin, şeytan gibi varlıklar da onun metafizik tarafını temsil etmektedirler.

İlâhî dinler insanlara ontolojik teoriler sunmayı değil, insanın âlem içindeki yerini belirlemeyi, tabiat ve çevresiyle ilişkilerini düzenlemeyi ve sorumluluklarını hatırlatmayı hedeflemiş; bu hedefleri gerçekleştirmek üzere de şu hususları özellikle vurgulamışlardır:

1- Âlemdeki her şey yaratılmıştır ve hepsinin  bir başlangıcı vardır. Başlangıcı olmayan tek varlık kıdem sıfatına sahip olan Allah'tır. Âlemin oluşumu  yaratılışa  yani yüce Allah'ın  iradesi  ile  meydana  gelen yarat­maya bağlıdır.

2-  Âlemdeki varlıklar bir düzen, ölçü ve hesaba  göre yaratılmıştır. Âlem, kendiliğinden veya kör bir tesadüfün sonucu olmadığı gibi, dü­zensiz de değildir. Aksine onda her şey yerli yerinde ve olması gerek­tiği şekildedir. Kutsal kitaplar varlıklar dünyasındaki bu ahenk ve ölçüye sık sık işarette  bulunmaktadırlar. Nitekim  Kur'an'da  "Allah yanında  her şeyin bir ölçüye tâbi olduğu, Ay ve Güneş'in bir hesaba bağlı olduğu, göklerin  ve  yerin   en   uygun  şekilde  yaratıldığı"   bildirilmektedir.[30]

3- Âlemin ve ondaki varlıkların bir başlangıcı olduğu gibi, bir sonu da  olacaktır.  İlâhî dinler bu  sona  "kıyamet" adı  vermektedirler. Ancak beklenen bu anın ne zaman geleceği hesaplarımız dışında olduğu gibi Allah'tan başka kimse de bilmemektedir.

4- Allah'ın gücü, kudreti her şeye yeter. O, bir şeyin olmasını dile­diği zaman, ona "ol!" demesi ile o şey hemen oluverir. Bununla bera­ber Allah âlemi ve onda bulunan varlıkları bazı aşamalarla ve birtakım sebeplere bağlı olarak yaratmıştır. Bu durum, onun yaratıcılığına engel olmamaktadır.

Bu hususlar, ilâhî dinlerin varlık tasavvurunda ve âlem anlayışında göz önünde bulundurulması gereken temel bilgilerdir. Hiçbir ilâhî din mensubu yaratıcıyı, yaratılışı, âlemin başlangıç ve sonunun olduğunu göz ardı eden bir varlık ve âlem telakkisini kabule yönelemez.

 

3- İnsan Anlayışı

 

İlâhî dinlerde insanın yaratılışı ile ilgili kıssalar birbirine benzerlik göstermektedir. Önce Hz. Âdem'in topraktan, sonra Havva'nın Âdem'­den yaratılması, cennete konulmaları ve yasak meyveden yemeleri üze­rine oradan çıkarılmaları bazı farklılıklarla beraber bütün ilâhî dinlerde aynıdır. Allah ilk insanın kimi özelliklerini yoktan, kimi özelliklerini top­rak   Ve   SUyun   karışımından   yaratmış [31], onu nimetleri ile rızıklandırarak beslemiş, sonra da eşini yaratıp bu ikisinden birçok erkek ve dişinin üremesini sağlamıştır. İnsana göz, kulak, akıl ve duygu vererek onu varlıkların en mükemmeli kılmış ve yeryüzüne halife yapmış; göklerde ve yerde bu­lunanları, Güneş'i, Ay'ı, geceyi, gündüzü, rüzgârı, yağmuru, nehirleri, dağlan, ovaları hep onun hizmetine sunmuştur.

Demek ki insanın varlığı, topraktan yaratılmış bulunan bedeni ve yüce Allah tarafından ona üflenmiş bulunan ruhu olmak üzere iki te­mel yapı taşından oluşmaktadır. Beden fizikî âlemi, ruh ise ilâhî olanı temsil etmektedir.

Bütün insanlar aynı atadan geldikleri için insanlık bir ölçüde geniş bir aile gibidir. Farklı renk, dil ve cinsiyetteki insanlar ailede farklı özel­liklere sahip bireyler konumundadırlar. Dolayısıyla doğuştan birbirlerine üstünlükleri söz konusu değildir. Allah İnsanların değer ve üstünlüğünü kötülüklerden sakınmalarına ve güzel davranışlarda bulunmalarına (tak­va) bağlamıştır.

Allah, insanı hem iyilik hem de kötülüğe eğilimli bir yapıda yarat­mıştır. Ondaki akıl ve nefis iyilik ve kötülüğü tercih etmesinin, bir baş­ka ifade ile melek veya şeytana tabi olmasının kaynağıdır.

Hür ve sorumlu bir varlık olan insan, dine davet edilmekte, ancak I bu davete İsteyerek ve gönüllü bir şekilde katılması arzu edilmekte; hürriyetini ortadan kaldıran bir yöntem asla tasvip edilmemektedir. İnsan, Allah'ın verdiği yetenekleri kullanmak suretiyle ya kan akıtan, bozgunculuk yapan, tabiatı tahrip eden ve nesli bozan olumsuz bir kişi olur ya da yapıcı, ıslah edici, gerçeğin peşinde ve bozguncuların karşı­sında yer alan olumlu biri olur. Bunların birincisi özünden ve yaratılış amacından   uzaklaşmış,   kalbi   ve   duyulan   körelmiş   kişidir.   İkincisi   ise ahsen-i takvîm üzere yaratılmış, eşref-i mahlûkât ve yeryüzünde Allah'ın halifesi olan bir varlıktır.

Her şeyi bilen Allah, insanın da her yaptığından haberdardır. Sınırlı olan ömrü sona erdiğinde, onu başka bir âlemde diriltip bu dünyada yaptıklarından hesaba çekecektir. Bundan dolayı insan, yapıp ettiklerinin hesabını vereceğini düşünerek hareket etmeli ve hesabını veremeyeceği işler yapmamalıdır.

 

4- Peygamber İnancı

 

Peygamberlik kurumu Allah'ın insanlara bir lütfudur. Allah, her mil­letten onları uyaran bir peygamber göndermiş[32], Nuh'a, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya emrettiklerini Hz. Muhammed'e de emretmiştir[33]. Resûlullah'in ifadeleri ile "Peygamberler baba bir kardeş gibidirler; vazifeleri aynı, salikleri ayrıdır"[34]. Onlar, aynı İslâm binasının (evin) mimarları olmuş­lar, sonraki öncekinin kurduğunu takviye edip desteklemiş ve bir şeyler daha eklemiştir[35]. Allah bu noktada peygamberlerden söz ve ahid almıştır:

"Hani Allah, peygamberlerden: 'Ben size kitap ve hikmet verdikten sonra nezdinizdekileri tasdik eden bir peygamber geldiğinde ona mut­laka inanıp yardım edeceksiniz' diye söz almış, 'Kabul edip bu ahdimi yüklendiniz mi?' dediğinde 'kabul ettik' cevabını vermişler, bunun üze­rine Allah: 'O halde şahit olun; ben de sizinle birlikte şahitlik edenler­denim' buyurmuştu".[36]

Allah, insanlarla aynı tabiata sahip olan peygamberlere vahiy gön­dermek suretiyle onları seçkin kılmıştır. Bu sebeple de onlardan bilgi almak, söylediklerini tutmak ve yaptıklarına uymak kolay olmaktadır. Allah, insanoğlunun, dünya hayatındaki işlerini düzene sokmak ve onu kendi imkânları İle elde edemediği konularda bilgilendirmek üzere peygamberler göndermiştir. İlk insan ve ilk peygamber olan Hz. Âdem'­le başlayan bu süreç, daha sonra kuşaktan kuşağa devam etmiş ve son peygamber olan Hz. Muhammed'e kadar gelmiştir.

İlâhî dinlerde ayrıca Allah tarafından peygamberlere indirilen vahiy­lerden oluşan bir kutsal kitap inancı söz konusudur. Hz. Musa'ya gön­derilen Tevrat, Hz. Davud'a indirilen Zebur, Hz. îsâ'ya gönderilen İncil ve Hz. Muhammed'e indirilen Kur'an bu şekilde oluşmuş kutsal kitap­lardır. Ne var ki Tevrat, Zebur ve İncil zaman içinde tahrif edildikleri için bugün orijinal şekillerini yansıtmamaktadırlar.

 

5- Âhiret İnancı

 

Ölüm, bütün canlılar için takdir edilmiş bir son olup insan nerede olursa   Olsun   Ölüm   gelip   onu   bulur[37]. Bütün canlılar ölür ancak Allah, kıyamet koptuktan sonra insanla­rı başka bir âlemde dirilterek, onlardan dünya hayatınm hesabını sora­cak, iyileri mükâfatlandırıp kötüleri cezalandıracaktır. Kıyamet, âlemin kozmik yapısını ayakta tutan dengelerin bozulması sonucu her şeyin alt üst olması ve dünyanın yaşanabilir bir yer olmaktan çıkması de­mektir. Kur'an'a göre kıyamet koptuğunda gök parçalanacak, yıldızlar kararıp dökülecek, Ay ve Güneş bir araya gelecek, korkunç sarsıntılar olacak, denizler birbirine karışacak ve dağlar tıpkı bir bulut gibi yürü­tülecektir. Sûra üflenmesiyle ölüler diriltilecek ve hesap vermek üzere mahşer meydanında toplanacaklardır. Burada adalet terazileri kurulacak ve iyilerle kötüler birbirlerinden ayrılarak iyiler ödüllendirilmek üzere cennete ve kötüler de cezalandırılmak üzere cehenneme gönderilecektir.[38]

Kısacası bütün ilâhî dinler insanları Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve âhiret gününe inanmaya çağırır; bu esaslara da­yanmayan dinlerin batıl olduğunu ilân ederler.

 

C- İlâhî Dinlerde Tekâmül

 

İlâhî dinler, biri teorik boyutunu temsil eden inanç sistemi (akîde) ve diğeri de uygulamadan oluşan şeriat olmak üzere iki farklı yapıya sahiptir. Akîde açık ifadelere ve üzerinde ittifak edilen inançlara daya­nır. O, bütün peygamberlerin ortak davetidir. Şeriat ise insanın Allah'la, evrenle ve insanlarla olan ilişkilerini düzenler. Akîde asıl, şeriat ise onun üzerine bina edilen fer'dir. Dolayısıyla İslâmî açıdan şeriatın varlı­ğı akîdenin varlığına bağlıdır.

İlâhî dinlerde helâl ve harama dair hükümler (şeriat) birdenbire değil, tabiî hayatın gerekleri ve muhatapların ihtiyaç ve özel durumları göz önünde bulundurularak konulmuştur. Bu nedenle ilâhî dinler akî-dede sabit (statik), şeriatta ise değişime açık (dinamik) bir yapı sergi­lemektedirler. Şeriattaki dinamiklik hem ibâdetlerde hem de sosyal me­selelerde görülmektedir.

Bütün peygamberler aynı inanç esaslarını ortaya koymuşlardır. Top­lumların ihtiyacına göre emir ve yasaklarda bir kısım değişiklikler olmuş ise de bunlar temel inanç esaslarını kapsamaz. Âl-i İmran sûresinin 19. âyetinde Allah katında gerçek din olduğu bildirilen İslâm, Hz. Âdem'­den Hz. Muhammed'e kadar bütün peygamberler tarafından tebliğ edilen  ve temel  nitelikleri aynı olan  dinlerin  ortak adıdır.  Bu  dinlerde hayat ve var oluşun sabit kuralları devam ederken zamana ve mekâna bağlı olan kuralları değişim göstermiştir. Nitekim Hz. İbrahim'in şeriatinde baba bir kız kardeşin nikâhı meşru iken, Hz. Mûsâ şeriatinde bu yasaklanmış, Nuh'un şeriatinde bütün hayvanların eti helâl kılınmış­ken Mûsâ şeriatinde domuz eti haram kılınmış; Mûsâ şeriatinde cumar­tesi gününe saygı gösterilmesi istendiği ve o günde iş görülmesi ya­saklandığı halde Hz. İsa'nın şeriatinde bu hüküm kaldırılmıştır. Böylece her peygamberin dönemindeki ihtiyaç ve imkânlara göre kurallar ko­nulmuştur. Bu bakımdan özde değişmemekle beraber insanlar arası ilişkilerde ve eşyanın kullanımında sonra gelen din, bir öncekinden farklı bazı hükümler getirmiştir. İslâm dini ile bu gelişme en olgun düzeye ulaşmıştır. Hz. Muhammed son peygamber, Kur'an son ilâhî kitaptır. İslâm ile din kemâle ermiş, iman, ibâdet ve ahlâk esaslarının tesbitinde yeni bir peygambere ve kitaba ihtiyaç kalmamıştır. Kur'an'ın en son gelen âyetinde dinin kemale erdiği ve yüce Allah'ın peygamber göndererek insanları doğru yola çağırma nimetinin tamamlandığı bildi­rilmektedir. Bundan böyle inanan insanlar, dinin genel prensiplerine uygun olarak kutsal kitabımızda ve Hz. Peygamberin sünnetinde yer almayan problemleri onların ışığında kendi tecrübe, bilimsel düşünce ve mantık ölçüleri içinde çözmeye çalışacaklardır. İslâm dini bu amaçla ictihad, müşavere, kıyas, İcmâ ve tecrübe gibi kurumlara yer vermiştir.

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

İSLÂM DİNİ

 

1- İslâm Kavramı

 

Yüce dinimizin adı olan İslâm kelimesi sözlükte "barış, esenlik, itaat, boyun eğme, her türlü kusur ve ayıptan uzak olma" gibi anlamlara gelen "sim" kökünden türemiş olup itaat etmek, teslim olmak, barış içinde olmak, Allah'ın hükmüne, kaza ve kaderine razı olmak mânaları­na gelir.

İslâm'ın terim olarak ise iki anlamı vardır. Bunların birincisi, "Allah'­tan başka ilâh olmadığını ve Hz. Muhammed'in O'nun elçisi olduğunu" bildiren din demektir. Bu dine İslâm adını bizzat Allah vermiştir. Kur'an'da: "Allah katında (hak) din İslâm'dır"[39]; "Kim İslâm'­dan başka bir din ararsa bilsin ki, kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, âhirette ziyan edenlerden olacaktır"[40]; "Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'ı seçtim"[41]; "O, gerek daha ön­ce (geçmiş kitaplarda), gerekse bunda (Kur'an'da) size "müslümanlar" adını verdi"[42] buyurulmaktadır.

İslâm'ın ikinci anlamı ise, "Allah'ın iradesine tam teslimiyet" demek­tir. İslâm'ın içerdiği itaat, dinin ortaya koyduğu hükümleri kabul etme ve onlara uyma mânası yanında tabiatta müşahede olunan ilâhî kanun­lara boyun eğme anlamına da gelir. İnsan bu anlama ancak ruhî ol­gunlukla erişebilir.

İslâm dinine inanan ve onun buyruklarına uyan kişiye de müslüman (Arapça'da müslim) denilir. Müslüman, hem İslâm'ı basit bir şekilde kabul eden hem de kendini tamamen Allah'ın iradesine teslim eden, hem Allah ile hem de insanlarla barış içinde olan kişidir. Allah ile barış, O'nun iradesine tam olarak itaat etme, insanlarla barış ise birbirlerine kötülük yapmaktan sakınma ve karşılıklı olarak iyilik yapma suretiyle olur.

 

2- İslâm Dininin Özellikleri

 

İslâm dini, Allah Teâlâ'nın insanlığa gönderdiği son dindir. Ondan sonra din gelmeyecektir. Kıyamete kadar gelecek bütün insanlar dinî duygularını tam olarak ancak bu dinle tatmin edecektir. Böyle uzun vadeli ve kapsamlı bir misyonu üstlenmiş olan bir dinin, beklenen gö­revi yerine getirebilmesi için kendine has birtakım üstün ilke ve özel­liklere sahip olması gerekmektedir.

Bu ilkelerin belli başlıları şunladır:

A- Tevhid İlkesi. İslâm  inancına göre bütün varlıklar bir olan Allah tarafından   yaratılmıştır.   Ezelî  ve  ebedî  olan   tek  varlık  O'dur.   İslâm'da Allah'ın   bu   şekilde   bilinmesine  "tevhid"  denilir.  Tevhid,   Allah'ın   birliği gibi   metafiziksel   anlamı   yanında,   tek  atadan   çoğalma,   yaşamda   aynı hedeflere yönelme, kullukta aynı niyet ve duygulan taşıma gibi hayatın her alanında birlik halinde olmayı (sosyolojik birlik) da içermektedir.

B- En  Son ve En  Mükemmel  Din  Oluşu.  İslâm  dinini  diğer dinler­den  ayıran  bir özelliği  de en  son ve en  mükemmel  din  oluşudur[43]. Zaten beşeriyetin tekâmülü kanunu da bunu gerektirmektedir. Hz. Muhammed'e gönderilen  İslâm, ilâhî din zincirinin ve insanlık tark hini temelden etkileyen tevhid akımının son  halkası ve  hak dinin taşı­ması gereken bütün özelliklere sahip tek dindir. O, daha önce gönderi­len bütün peygamberleri ve onlara verilen ilâhî kitapları tasdik edici ve onların  Allah  tarafından  gönderildiklerine  inanmayı  emredicidir[44].   Bîr  yahudi   yalnız  İsraillilerden   gelen   peygamberlere,   bir hıristiyan sadece Hz. îsâ ve Benî İsrail peygamberlerine inanırken müs-lüman,   Hz   Muhammed   yanında   ondan   önce   gönderilen   bütün   pey­gamberlere   de   inanır.   Bundan   dolayı   İslâmiyet  daha   önce   gönderilen bütün dinleri  içine alan  ve onların sonuncusu  olan  bir din,  Kur'an da bütün   kutsai   kitapların   sonuncusu   ve   hepsinin   özeti   durumunda   bir kitaptır.

C- Evrensellik İlkesi. Peygamberimizin tebligatı bir kavme veya bir topluluğa değil, bütün İnsanlığadır. İslâm'ın tanımladığı Allah, âlemlerin rabbi olan bir tanrıdır. O'nun peygamberi de bütün insanlara gönde­rilmiş bir elçidir. Kur'an'da Hz. Muhammed'in peygamberliğinin umumi­liği "De ki: Ey insanlar! Ben Allah'ın size, hepinize gönderdiği bir elçi­yim"[45], "Şüphesiz ki, biz seni müjdeleyici ve uyarıcı bir pey­gamber olmak üzere bütün insanlara gönderdik"[46] ifadeleri ile dile getirilmektedir. Hattâ onun peygamberliği insanlar yanında cinleri de içine almaktaydı.

D- Denge İlkesi. İslâm dini dünya ile âhiret, ruh ile beden ve vahiy ile akıl  arasında  dengeyi gözeten  bir dindir. Onun  ilgi  alanı  bazı dinlerde görüldüğü gibi sadece öldükten sonraki hayat değil, dünya ile âhiret arasında dengeyi gözetmedir. Kur'ân-ı Kerîm sadece takva tarzları ve ibâdet şekilleri ile meşgul olmaz; aynı zamanda ve daha geniş ola­rak içinde bulunduğumuz dünyaya ait meselelerle, insanlar arası ilişki­lerle, toplumsal ve siyasî hayatla, evlenme boşanma, miras, servet edinme, barış, savaş, fakir, yoksul ve yetimlere yardım gibi nice mese­lelerle de meşgul olur.

Hz. Peygamber: "Bu din metin (sağlam ve dayanıklı)dir, ona yumu­şaklıkla, zorlanmaksızın gir. (altından kalkamayacağın şeylerle kendini yorup da) Allah'a ibâdetten büsbütün ürkme. Muhakkak ki varacağı yere çabuk gitmek için arkadaşlarından ayrılıp hayvanını takatinden fazla koşturan, ne istediği yolu alabilir ne de hayvanının sırtını sağlam bırakır[47]; "Sakın dinde aşırıya gitmeyin, çün­kü sizden evvelkilerin helakinin sebebi ancak dinde ileri gitmiş olmala­rıdır"[48] buyurmuştur.

Özet olarak din insanı âhirete hazırlar ancak bunu, insanı dünya hayatından vazgeçirmeden yapar. İnsanların dünyada aşırıya kaçmadan, yemelerini, içmelerini, giyinmelerini ve eğlenmelerini ister. Âhiret için çalışırken dünyanın unutulmamasını vurgular. Dünya hayatını kolaylaştı­ran şeylerin Allah'ın nimetleri olduklarını bildirir.

E- Aklı   Kullanma.   İslâm   dinine  göre  akıl  Allah'ın   insana   bir   lütfü, ona   verilen   hidâyetin   ilk   ayağı   (tabiî  vahiy)   ve   kılavuzdur.   İnsan   bu nimet iie çevresindekileri tanır, kendi var oluşunun bilincine varır. Akılla peygamberlerin   Allah'tan   aldıkları   şer'î   vahiy   arasında   çelişki   yoktur. Dolayısıyla şer'î vahiyle sabit olan  hükümler akla ve onun  ürünü olan ilme aykırı olamaz. Eğer bu ikisi arasında bir çelişki görülüyorsa bu, ya dine  ait  olduğu   iddia   edilen   hükmün   Kur'an   ve   Sünnet  gibi  sağlam kaynaklara  dayanmamasından  ya  da  ilim adına  ortaya   konan   hususun ispat edilmemiş senaryo veya teori olmasındandır.

F- Bireysel Özgürlük ve Sorumluluk. İslâm'a göre sorumluluk kişisel­dir.  Kimse  bir  başkasının  günahından  dolayı  sorumlu  tutulamaz.  Hidâ­yeti seçen kendisi için seçmiş, sapıklığa (dalâlete) sapan da kendi zara­rına sapmış olur. Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez. Yükü (günahı)  ağır gelen   kimse  onu  taşıması  için   başkasını  çağırsa,  bu  ça­ğırdığı akrabası da olsa onun yükünden bir şey yüklenemez.[49]

Dünyada herkes kendi amel defterini doldurur.

İslâm, bir taraftan bireyleri dinin emir ve yasaklarıyla yükümlü tu­tarken, diğer taraftan da onlardaki vicdan hürriyetini hatırlatır. Bundan dolayıdır   ki,   hiç   kimse   başkası   üzerinde   bir   zorbalık   yapma   hakkın sahip değildir. Bir kişinin dindeki mertebesi ne kadar yüksek olursa olsun başka birinin inançlarına baskıda bulunması yahut Allah ile onun arasına girip aracılık etmesi söz konusu değildir.

G- Güçlük Yerine Kolaylık. İslâm'da kolaylık esas olup, emir ve ya­saklar insana yük olsun diye konulmamıştır. Allah, onun yeteneklerini, ihtiyaçlarını ve menfaatlerini göz önünde bulundurarak hükümler koy­muştur. Bu husus Kur'an'da birçok âyette vurgulanır:

"Allah size kolaylık ister, zorluk istemez"[50], "Allah sizin için güçlük istemez, fakat sizi temizlemek ve size olan nimetlerini ta­mamlamak ister"[51], "Allah, dinde size karşı güçlük yapmadı"[52], "Dinde zorlama yoktur"[53], "Allah hiçbir kişiye gücünün yetmeyeceğini yüklemez".[54]

Peygamberimiz de: "Kolaylaştırın, güçleştirmeyin; müjdeleyin, nefret ettirmeyin"[55]; "Bu din kolaylıktır. Hiçbir kimse yoktur ki din hususunda (amellerim eksiksiz olsun diye) kendini zorla­sın, dini güçleştirmeye çalışsın da din ona galip gelmesin (ve ezilip büsbütün amelden kesilmesin). Bu nedenle orta yolcu bir tutum izleyin çok  İncelemeyin"[56] buyurur.

H- Taklit ve Taassubu Red. İslâmiyet, taklidi cahil ve inkarcıların hakikat davetçilerine karşı sergiledikleri olumsuz bir tavır olarak görür. Kur'an, Allah'ın indirdiklerine uymaları istendiğinde müşriklerin: "Biz, atalarımızı   üzerinde   bulduğumuz yola   uyarız"  dediklerini   kaydeder[57] ve "ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulmamış idiyseler ya da şeytan onları alevli ateşin azabına çağırıyor idiyse?"[58] buyurarak bu duruma işaret eder.

Kur'an'ın düşünerek hareket etmeyi, bilgi ve verilere dayanmayı, başkalarının düşünce ve inançlarına saygılı olmayı, insanlar arasında ayırım yapmamayı, onlara karşı hoşgörülü olmayı emreden buyrukları, müminlerin taklit ve taassuba karşı olmalarını gerekli kılmaktadır. Allah insanlara algılamaları için duyu organları, idrak etmeleri için de akıl vermiştir. Onlar, karşılaştıkları problemler akıl ve duyularla çözülecek cinstense bunlarla değerlendirip sonuca bağlamalıdırlar. Müminlerin bu tutumu terk ederek, akıllarını kullanmadan başkalarını körü körüne tak­lit etmeleri doğru değildir. Peygamberleri taklit bile sadece vahye mazhar oldukları alanlarda söz konusu olabilir.

K- iyiliği Emir ve Kötülükten Sakındırma. İslâm barış dinidir ve bü­tün insanların barış içinde yaşamalarını ister. Bunun için de barışa en­gel olan tavır ve düşüncelerden uzak durmayı, hayatı kolaylaştıracak ve sevdirecek adımları atmayı öğütler. Bunların başında hayata sevgi ve hoşgörü ile bakmak, iyilik ve güzellikleri görmek gelir.

Sevgi, insanlarda mevcut olan en köklü ve değerli duygulardan bi­ridir. İnsan sevginin yönlendirmesiyle emeğini, malını, hattâ canını feda edebilmektedir. Kur'ân-ı Kerîm müminlerin birbirlerine olumlu enerji verdiklerine işaret ederek, onların birbirlerini sevdiklerini, birbirlerine karşı merhametli olduklarını, dostça davrandıklarını, öfkelendiklerinde bile   birbirlerini   bağışladıklarını   ve   hatalarını   görmezlikten   geldiklerini bildirir[59]. Mü'minleri iyilikte birbirleri ile yarışan, daima birbirle­rine iyi şeyler söyleyen, hayırlı bir topluluk olarak takdim eder. Yüce Allah, Hz. Musa'yı en büyük düşmanı olan Firavun'a gönderdiğinde ona güler yüz göstermesini ve ona yumuşak söz söylemesini öğütleyerek[60], olumlu tavrın en kötü şartlarda bile iyi sonuçlar vereceğine işaret etmiştir.

Bütün bunlar Kur'an'ın hayata ne kadar olumlu baktığını, onu gü­zelleştirmek ve yaşanabilir kılmak için tedbirler aldığını ve inananların felâket tellâllığından değil, sevgiden, iyiden ve güzelden yana tutum belirlemeleri gerektiğini ve böyle davrandıkları takdirde Allah tarafından dünyada sevilecekleri gibi âhirette de ödüllendirileceklerini ortaya koy­maktadır.

L- Sosyal Adalet ve Dayanışma. Kur'an, manevî dayanışma kadar maddî dayanışmaya da önem verir. Bu amaçla Allah, zengin müslümanlara zekât, fitre, sadaka gibi malî ibadetler yüklemiş, servetin sadece zenginler arasında dolaşan bir nesne olmaması için önlemler almıştır. Kur'an, Havva'nın yaratılmasına gerekçe olarak "(Âdem ve Hav­va'nın) birbirleri ile huzur ve sükûn bulmalarını" (el-A'râf 7/189) gösterir. Demek ki, insanın dünyada huzur ve sükûnu tek başına yakalaması mümkün değildir. Allah insanları toplu yaşayışa göre programlamış, istek ve ihtiyaçlarının karşılanmasını bu şekilde mümkün kılmış, onlara kabiliyet ve becerileri buna göre vermiştir. Kur'an, İnsanların değişik ırk ve kabilelere-ayrılışını da "birbirlerini tanımaları" gerekçesine dayandır­maktadır[61]. Böylece farklı beceri ve yetenekte insanların ortaklaşa bir medeniyet oluşturması amaçlanmaktadır.

M. Dinî Otoritenin Kaynağının Allah Oluşu. İslâm'da dinî otoritenin kaynağı Allah'tır. Her türlü dinî yetki ve otorite Allah'a dayandığı ölçü­de itaat edilebilirdir. Bu da söz konusu yetkinin Allah tarafından veril­mesi ile mümkündür. Allah, içimizden seçip peygamber olarak görev­lendirdiği kişilere bu yetki ve otoriteyi vermiştir. Nitekim Hz. Peygam­ber devrinde dinî otorite peygamberimizin şahsında toplanmıştı. Kendi­si, Allah tarafından seçilmiş bir peygamber olduğu için müminler onun bu otoritesini sorgulanıyorlardı. Hattâ böyle bir yaklaşımın mümin ol­makla bağdaşmayacağını düşünüyorlardı. Peygamberde bulunan söz konusu otorite dünyevî meseleler için de geçerli miydi? Bu konuda, dinî otorite konusunda olduğu gibi kesin bir şey söylemek zordur. Peygamberimiz dünyevî meselelerde çoğunlukla uzmanlar ve danışman­ları ile istişare ettikten sonra karar veriyordu. Müslümanlar da hem dinî önderliği (risâlet) hem de devlet başkanlığını (imamet) şahsında topla­mış bulunan Hz. Peygamber'e tâbi oluyorlardı.

Kur'an, dünyevî otorite meselesini adaletin gözetilmesi, işin ehline verilmesi, ülü'l-emre itaat edilmesi, işlerin uzmanlara danışılarak yürü­tülmesi gibi genel ilkeler düzeyinde ele almış ve belli bir model ön­görmemiştir. Hz. Peygamber'in vefatından sonra ise her iki otoritenin de kaynağı sorgulanmaya başlanmıştır. Dinî otoritenin kaynağı konu­sunda akıl-nakil tartışmaları yapılırken, dünyevî otorite tartışmaları çer­çevesinde hilâfet meselesi gündeme gelmiş, imam olarak seçilen kişinin Allah'ın mı yoksa Peygamberin mi halifesi olduğu, dolayısıyla halifenin ilâhî kudreti mi yoksa Resûlullah'ı mı temsil ettiği tartışmalıdır. Şiîler, imamı Allah'ın tayin ettiğini söyleyerek dünyevî otoritenin kaynağının da İlâhî olduğunu iddia ederlerken, Haricîler ve Sünnîler halifeyi top­lumun seçeceğini bildirerek dünyevî otoritenin kaynağının beşerî oldu­ğunu söylemekteydiler. Hz. Ömer, onun inananların tümünü temsil ettiğini ifade etmek için "emîrü'l-mü'minîn" (müminlerin emîri) ifadesini tercih etmiştir.

Günümüzde, yönetim biçimlerinin en ileri noktası olarak gücünü halktan alan demokrasinin kabul edilmesi, zamanın Haricîler ve Ehl-i sünnetin tezini teyit ettiğini göstermektedir. Demokratik yaklaşım gün­lük hayatta uygulandıkça insanlar arasında müsamaha ve birbirlerine katlanma refleksini geliştirecek, bu yaklaşım zamanla dar görüşlü ve baskıcı din anlayışını da değiştirecektir.

 

3- Temel Kavramlar Ve Ana Kurumlar

 

A- Şeriat

 

Şeriat, sözlükte su kaynağına giden yol, hüküm, din, kapı eşiği gibi anlamlara gelmektedir. Terim olarak ise şeriat, İslâm'ın düzenlenmiş kanunları, Allah'ın emir ve yasaklarının bütünü, müminlerin gitmesi ;gereken yol, Allah Teâlâ'nın kulları için koymuş olduğu dünyevî-uhrevî hükümlerin tamamı demektir.

Buna göre şeriat, dinin belirlenmiş şeklidir ve itikadı, amelî ve ah­lakî hükümlerin  hepsini içine alır. Şeriat, başlangıçta  insanın bütün fiillerini içine alan hükümlerden oluşmakta iken zamanla ahlâkî hükümler dışarıda bırakılarak sadece naslara dayalı amelî hükümlere şeriat denil­meye başlanmıştır. Bazı yazarlar fıkıh ile şeriatı müteradif göstermekte iseler de bu isabetli değildir. Çünkü fıkıh naslara dayalı amelî hükümler yanında içtihada dayanan amelî hükümleri de içine alması dolayısıyla şeriattan daha kapsamlıdır. Şeriat ahkâmı ibâdetler, insanlar arasında hukukî ilişkiler (muamelât) ve cezalar (ukübat) olmak üzere üç kısma ayrılır. Ebû Hanîfe bütün peygamberlerin getirdiği ortak hükümlere din, her bir peygamberin kendine özgü olarak getirdiği esaslara da şeriat demektedir.[62]

Günümüz hukukçularının çoğu şeriat tabirini "İslâm hukuk sistemi" yani Kur'an ve Sünnet'ten çıkarılan dinî hukuk karşılığında kullanmak­tadırlar.

 

B- Mezhep

 

Mezhep sözlükte gidilecek yol ve yer, görüş, doktrin, ekol gibi an­lamlara gelir. Terim olarak ise, kendi içinde tutarlı bir düşünce sistemi­ne sahip olduğu kabul edilen itikadî veya fıkhî doktrin demektir. Mez­hebin kurucusu kabul edilen kişiye imam denilir. İmamlar dinî, nasları yorumlayan kişiler olup hiçbir zaman din koyucusu değildirler. Mezhep­ler kurucularının adı, çokça vurgu yaptıkları mesele, ortaya çıkıp yayıl­dıkları bölge gibi değişik kriterlerle adlandırılmışlardır. Literatürde itikadî İslâm mezhepleri İçin daha çok fırka, makale (görüş) ve nihle (anlayış) kelimeleri, fıkhî mezhepler için ise yalın halde mezhep kelimesi kullanı­lır.

Mezhepler, İslâm dininin getirdiği düşünce ve inanç hürriyeti çer­çevesinde ortaya çıkmıştır. Allah insanları zekâ, yetenek, duygu ve ka­rakter bakımından birbirlerinden farklı olarak yaratmış, peygamberlere gönderdiği vahiylerde bazan anlamı açık, bazan de kapalı ifadeler kul­lanmıştır. Müslümanların, karşılaştıkları sorunlara ve aralarında çıkan tartışmalara çözümler ararken farklı yorum ve metotlara baş vurmaları ilâhî iradenin hedefi ve fıtratın gereği olduğu gibi aynı zamanda da bir zenginliktir.

Hz. Peygamber müslümanların arasındaki görüş ayrılıklarını çözen bir otorite olduğu için, ihtilâflar ona itaat ile halledilmiş, onun devrin­de itikadî ve fıkhî anlamda gruplaşmalar olmamıştı. Hz. Ebû Bekir ve Ömer dönemlerinde farklı görüşler ortaya çıkmış olmakla beraber bun­lar bireysel olmaktan öteye gitmemişti. Bu durum, Hz. Osman'ın hilâfe­tinin ilk altı yıllık döneminde de devam etmiştir. Ancak, ikinci altı yıllık dönemde  şikâyetler  artmış,  huzursuzluklar  baş  göstermiş  ve  geleneğin dışına çıkıldığı, Peygamberimizin sünnetine uyulmadığı şeklinde iddialar yükselmeye  başlamış; sükûnet yerini  karışıklığa,  itaat yerini  başkaldırıya, birlik ve beraberlik de yerini fitne ve gruplaşmaya bırakmıştır. Muhalif­ler, yöneticilerin yaşayışlarını, uygulamalarını, hattâ din anlayışlarını sor­gulamaya başlamışlardır. Tırmanan terör ve anarşi, savunmasız halîfenin öldürülmesi  noktasına   ulaşmıştır.  Hz.  Osman'ın  trajik  bir şekilde  öldü­rülmesi olayı  (35/656), müslümanları  çeşitli gruplara ayırmıştır.  Bu olay müslümanlar arasındaki birlik ve beraberliğe darbe vurmakla kalmamış, eskiden   beri   süre   gelen   Hâşimoğulları   ile   Ümeyyeoğulları   arasındaki rekabeti de kamçılamıştır. Hz. Ali dönemi (656-661)  bu fitne ve ihtilâf­ların gölgesinde geçmiştir.

Bu  çalkantılı  ortamın  gündeme  getirdiği  yeni  sorunlar,  müslüman-ların dünyevî hayatları kadar dinî düşünceleri  üzerinde de etkili olmuş ve     insanlar     din     anlayışlarını     sorgulamaya     başlamışlardır.     Dinin tedeyyün/diyanet haline gelişi ve yaşayış şekline dönüşü bir süreçti ve bu   süreçte   insanların   anlama   kapasitesi   ve   ihtiyaçları   yanında   siyasî, kültürel, coğrafî ve sosyal faktörlerin etkisi de söz konusuydu ve vahiy­lerden  çıkarılan   mesajlar muhatapların  anlayış  seviyelerine  göre değiş­mekteydi.   Zaten   evrensel   olduğunu   söyleyen   bir  din   için   bu   durum kaçınılmazdı,  Çünkü  böyle  bir din,  halkın   (avamın),  orta  tabakanın  ve okumuş zümrenin   (havassın)  manevî gıdası  olmak durumunda  olduğu gibi; farklı  ırk, dil ve coğrafyalara mensup insanların  da ilham kaynağı olmak  durumundaydı.  Bu  sebepten   dinî mesajlar yoruma  açık,  muha­tapların anlayış seviyelerine göre anlaşılabilecek konumda ve her mer­tebede   insanı   doyurmaya   muktedir   bir  şekilde   gönderilmiş   olmalıdır. Bazı   meselelerin   açık ve  yalın  ifadelerle,  bazılarının   ise  teşbihlere  baş vurularak anlatılması bundandır. İlk zamanlar insan fiillerini ve bunların kaderle ilişkisini sorgulama şeklinde başlayan tartışmalar, zamanla Allah-âlem   ilişkisi,   ilâhî   sıfatlar   ve   bunların   nitelikleri   gibi   konuları   kapsar hale   gelmiştir.   Bütün   bu   gelişmeler   karşısında   İnsanlar   bulundukları siyasî,   kültürel,  etnik,  coğrafî ortama  göre  yeni  tavırlar  geliştirme  du­rumunda  kalmışlardır.  İşte bu gelişmeler sonunda dinin  esas ve  uygu­lamalarına   ilişkin   çeşitli  fırka  ve  mezhepler oluşmuş,  farklı   dinî yakla­şımlar ortaya çıkmıştır.

Usûlü'd-dîne dair konularda ortaya çıkan mezheplerin başında hâ­kim anlayışı devam ettirip selefin geleneksel uygulamasının dışına çık­mamayı savunan Selefiyye; büyük günah işleyen bir kimsenin müslüman olarak kalamayacağını söyleyen Hâriciler; amelin esasa ilişkin konulardan olmadığı, dolayısıyla bir kimsenin müslüman olarak tanım­lanması   için   iman   sahibi   olmasının   yeterli   olduğu   ve   büyük   günah işleyenler hakkındaki hükmü âhirete erteleme iddiasında bulunan Mürcie; Hz. Peygamberin kendisinden sonra imamete kimin geleceğini açıkça belirlediğini iddia eden Şîa ve itikadî konularda aklı nakle tercih eden Mu'tezİle gibi İslâm düşüncesini derinden etkileyen akımlar gel­mektedir.

 

1- İtikadî Mezhepler

 

a- Selefiyye

Selefiyye, akaidde aklın kullanılmasına, dolayısıyla fikrî tartışmaya (cedel ve münazara) karşı çıkan ve inanca dair konuların sahabe ve tabiîn dönemlerinde olduğu gibi sadece Kur'an ve Sünnet'ten alınma­sını savunanlara verilen addır. Bunlar, kendilerine imam olarak Ahmed b. Hanbel'i kabul ederler. Bunlar, iman esaslarıyla ilgili konularda âyet ve hadislerin zahiriyle yetinip, onlardan anlaşılan zahirî mânaları olduğu gibi kabul ederler. Allah'ı yaratıklara benzeten Mücessime ve Müşeb-bihe gibi mezheplerin teşbihinden uzak durdukları gibi; söz konusu nasları başka anlamlara çeken Bâtıniyye ve Mu'tezİle gibi mezheplerin tevilinden de uzak dururlar. Bunlar, Hz. Peygamber ve onun ashabının yolunu izledikleri iddiasındadırlar.

b- Eş'ariyye

Ebül-Hasan el-Eş'arî'nin itikadî konulardaki görüşlerine tabi olanlara verilen addır. Eş'arîlik Ehl-i sünneti oluşturan mezheplerden biridir. Ebü'l-Hasan el-Eş'arî, 260'ta (873-74) Basra'da doğmuş ve 324'te (936) Bağdat'ta vefat etmiş olup başlangıçta Mu'tezİle mezhebine mensup iken kırk yaşlarında bu akımın "aslah" ve "vücûb alellah" gibi bazı te­mel prensiplerine itiraz edip onlardan ayrılmış ve Selefiyye'nin imamı olan Ahmed b. Hanbel'e intisap etmiştir. Ancak o, daha sonraki yıllarda bu çizgide durmayarak Eş'arî mezhebinin temellerini oluşturan görüşleri savunmuştur.

Eş'arîliğin   temel   görüşleri   şu   şekilde   özetlenebilir:   İnsanın   bilgi edinmesi   mümkün   olup   bunun   yolları   akıl,   duyular   ve   vahiydir.   Bu vasıtalardan herhangi biriyle elde edilen bilgiler ya zarurî ya da iktisabî olabilir.   Âlemdeki   bütün   cisimler   bölünemeyecek   kadar   küçük   olan atomların   birleşmesinden   meydana   gelir.   Atomlar   sonlu   olduğu   için bunlardan   meydana  gelen  âlem  de sonludur.  Atomların   birleşmesi  ve ayrılması sadece Allah'ın  irade ve kudretiyle olmaktadır, Âlemi yaratan, devam  ettiren  ve  sonunda  yok edecek  olan  Allah'tır. Yaratma  sadece Allah'a  mahsus olduğundan  varlıklar vasıtasız bir şekilde  onun tarafın­dan yaratılmıştır. Bundan dolayı kâinatta meydana gelen varlıkların olu­şunda etkili olan zorunlu bir "illiyyet ilkesi"nden söz edilemez. Odunun ateşe atılması ile yanma olayı arasındaki ilişki Allah'ın ateşte yakma ve odunda yanma fiillerini yaratmasına bağlıdır. İnsanın fiilleri ise, "kulun kesbi ve Allah'ın yaratması" sonucu olmaktadır. Allah'ın varlığına akıl yürütme yoluyla varılabilir. Allah'ın birtakım sıfatları vardır. Onu her türlü noksanlıktan tenzih eden vücut, kıdem, beka, vahdâniyyet, muhâlefetün Iİ'1-havâdis ve kıyam bi-nefsihî gibi sıfatlarına selbî sıfatlar; Allah'ı hayat, ilim, semî, basar, kudret, İrade ve kelâm gibi kemal sıfat­ları ile nitelemeye zatî (subûtî) sıfatlar ve onun yaratma, diriltme, öl­dürme gibi eylemlerini bildiren sıfatlara da fiilî sıfatlan denilir. Fiilî sı­fatlar kadim değil hadistirler. Kul fiillerini, kendine verilmiş olan cüz'î iradeyle tercih eder. Bu iradeyi ona Allah vermiştir. Allah'a sadece naslarda geçen isimler nisbet edilebilir. Allah'ın âhirette görüleceğine (rü'yetullah) ve O'nun kelâmının gayr-İ mahlûk olduğuna inanmak ge­rekir.

Allah, kulları arasından seçtiği kişileri peygamber olarak gönderir. Peygamberlerin erkek olması şart değildir. Peygamberlerin nübüvvetle­ine dair en büyük delilleri, gösterdikleri mucizelerdir. Âhiret halleri ancak naslarla bilinir, akıl ise bunların imkân dahilinde olduğunu kabul eder. Latif bir varlık olan ruh, insan bedeninden ayrıldıktan sonra da »/arlığını devam ettirir. Hz. Peygamberden sonra müslümanların işlerini görecek bir halife olmalıdır. Halifenin tayini konusunda hiçbir nas yoktur.

Malikîler'in hemen hemen hepsi, Şâfiîler'in büyük kısmı, Hanbelî ve Hanefîler'in de çok az bir kısmı itikatta Eş'arî'dir. Eş'arîlik Arap ülkeleri, (uzey Afrika ve Endülüs'te yayılmıştır.

c- Matürîdîyye

Ebû Mansûr el-Matürîdî'nİn itikadî konulara ait görüşlerini benimse-'enlerin oluşturduğu mezhebe verilen addır. Matürîdî, 238 (852) tarh ıinde Semerkant'ın Matürîd köyünde doğmuş ve 333'te (944) yine aynı 'erde vefat etmiştir. Türk asıllı olan Matürîdî, Ebü'l-Hasan el-Eş'arî'nİn :ağdaşı olup inanç konularında ona yakın görüşlere sahiptir.

Matürîdî mezhebi dinî konularda nakli öne çıkaran Selef ile, aklı ine çıkaran Mu'tezile arasında orta bir yolu tercih eder. Güneyde 3ağdat ve Basra'da) Eş'arî'nin yaptığının bir benzerini Matürîdî kuzeyde Vlâverâünnehir'de) yapmıştır.

Matürîdîler, bilgi konusunda Eş'arîler gibi akıl, duyular ve vahyin bi- kaynak olduklarını söylemekle beraber, akla yükledikleri sorumluluk ş'arîler'e göre daha çoktur. Eş'arîler gibi evrende bulunan düzenin orunlu olmadığını kabul etmekle beraber Allah'ın hikmet gereği bu üzeni bozmadığını, dolayısıyla bizim nazarımızda âlemdeki nizamda bir Jrekliliğin  söz  konusu  olduğunu  söylemektedirler.  Bu  yaklaşım,  onları göreceli de olsa bir tür sebeplîliği kabule götürmektedir. Öte yandan Eş'arîler gibi âlemin (Allah dışındaki varlıkların) cevher ve araz adı veri­len yapı taşlarından meydana geldiğini, bunların hadis, sınırlı ve sonlu olmaları dolayısıyla evrenin de hadis ve sonlu olduğunu düşünmekte­dirler. Allah'ın varlığı konusunda ise, O'nun her türlü noksan sıfattan münezzeh ve kemal sıfatları ile nitelenmiş olduğunu kabul etmektedir­ler. Zatî sıfat olarak isimlendirilen vücut, kıdem, beka, vahdaniyet, muhâlefetün li'l-havâdis ve kıyam binefsihî gibi selbî sıfatlarla Allah Teâlâ'yı her türlü noksanlıktan tenzih etmekte; hayat, ilim, semî', basar, irade, kudret, kelâm ve tekvin gibi kemal sıfatları ile de O'nu bütün kemâlât ile nitelemektedirler. Onlara göre Allah'a nisbet edilen sıfatların hepsi kadimdir. Allah'ın dünyada görülmesi (rü'yetullah) mümkün ol­makla beraber bu durum âhirette vaki olacaktır. Kur'an, Allah'ın kelâmı olarak kadim, harf ve seslerden oluşan kitap olarak ise mahlûktur.

Yüce Allah'ın insanlardan bazılarını seçip peygamber olarak gön­dermesi kendisine vacip değil, O'ndan bir lütuftur. Peygamberler nü­büvvetten itibaren masumdurlar. Mucize peygamberlerin doğruluklarının kanıtıdır. Hz. Adem'den son peygamber Hz. Muhammed'e kadar adları­nı bildiğimiz ve bilmediğimiz birçok peygamber gönderilmiştir. Ama bunların hepsi cinsiyet olarak erkeklerden seçilmiştir.

Âhiret hayatının varlığı ve safhaları nasların bildirimi ile sabit ol­muştur. Akıl, bunların varlığındaki hikmeti kavramaya yardım eder. Peygamberimiz'den sonra müslümanların kendilerini yönetecek bir hali­feye ihtiyacı vardır ve bu o göreve nasla değil seçimle gelir.

Günümüzde dünya üzerindeki Türkler'in hemen hemen hepsi, Af­ganistan, Çin, Hindistan ve Pakistan'daki müslümanların büyük çoğun­luğu ile İran ve Arap dünyasında yaşayan müslümanların çok az kısmı Matürîdî mezhebine mensuptur,

d- Mu'tezile

Mu'tezile, büyük günah İşleyenlerin iman ile küfür arasında bir yer­de olduğunu söyleyerek Hasan el-Basrî'nin (ö. 110/728) meclisini terk-eden Vasıl b. Ata (ö. I31/748)'nın izini takip edenlere verilen addır.

Mu'tezilîler, kendilerini çoğunlukla Ehlü'l-adl ve't-tevhîd diye isim­lendirirler. Adi ile, insanın kendi fiillerini kendisinin yarattığını ve insan fiillerinin Allah'a nisbetinin caiz olmadığını, dolayısıyla Allah'ın şer fiil­lerden tenzihinin gerekli olduğunu; tevhid ile ise, Allah'a kadim mâna­lar halinde sıfatlar verilmesinin doğru olmadığını, tevhidin oluşabilmesi için sıfatların Allah'a, zâtının aynı veya hadis olarak nisbet edilmesi gerektiğini söylemektedirler.

Basra'da doğan Mu'tezile, Emevîler'den itibaren bazı halifeleri etki altına alarak iltifat görmeye başladı. Emevî Devleti yıkılıp yerine Abbasî­ler kurulunca durum daha da lehlerine değişti. Halife Mansur ve Harun Reşîd dönemlerinde müsamaha ile karşılanan Mu'teziJîler, Me'mun'un tahta geçmesiyle mezheplerini sarayın resmî ideolojisi haline getirdiler. Me'mun, bunların etkisinde kalarak Kur'an'ın yaratılmış olduğu fikrini kabul etti ve bütün müslümanları bu fikri kabule zorladı. Bu çerçevede birçok Sünnî âlim sorguya çekildi, talihsiz mihne olayları yaşandı. Me'mun'dan sonra Mu'tasım (ö. 227/842) ve Vasık (ö. 232/846) devirle­rinde de aynı uygulama devam etti. 232'de (846) Vâsik'ın vefatı üzeri­ne iktidara gelen Mütevekkil (ö. 247/861) bu uygulamaya son verdi ve böylece devlet desteğinde yıldızı parlayan Mu'tezile'nin yükselişi durdu, hattâ çöküş dönemi başladı.

Mu'tezile, itikadı alanla İlgili görüşlerini "Beş Esas" halinde düzen­lemiştir. Bu esaslar onları bir araya getiren ve Mu'tezilî olmayanlardan ayıran sınırları çizmektedir. Mu'tezile mezhebinin üzerinde İttifak ettiği beş esas şunlardır:

1- Allah Teâlâ'yı zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde birleme anlamına gelen tevhid;

2- Allah Teâlâ'nın  maslahata aykırı  her türlü çirkin  işten tenzihi ve bütün fiillerinde  hikmet, adalet ve isabetin  söz konusu  olduğunu  ka­bullenmek demek olan adi;

3- Büyük günah  İşleyen  kişinin  bu fiili  ile  imandan  çıkmış  olacağı ancak  küfrü   gerektiren   bir  inkârda   bulunmadığı   için  de   küfre   girmiş olmayacağı yani bu ikisi arasında bir yerde bulunacağı anlamına gelen el-menzile beyne'l-menzileteyn;

4- Allah'ın,  iyi  işler yapanları âhirette ödüllendireceğini  ve  kötülük yapanları cezalandıracağını bildiren va'd ve vaîd;

5- Her  müslümanın  iyiliği  emretmekle  ve  kötülükten  sakındırmakla yükümlü olduğunu ifade eden emir bi'l-marûf ve nehiy ani'l-münker.

III. (IX) yüzyıldan itibaren Basra ve Bağdat ekolleri olarak iki ana kola ayrılan Mu'tezile, zamanla İran, Afganistan ve Semerkant'a doğru yayılmıştır. Abbasîler'ie kader birliği yapan Bağdat Mu'teziiîleri, onlara paralel olarak çökmüş, siyasî yönetime mesafeli durmaya önem veren Basra Mu'teziiîleri ise bir müddet daha varlığını sürdürmüştür. Günü­müzde Mu'tezile bağımsız bir mezhep olarak temsil edilmemekle bera­ber Zeydiyye, İmâmiyye gibi mezhepler içinde düşünceleri kısmen pay­laşılmakta, akla olan vurgulan sebebiyle modernist akımların ilgisini çekmektedir.

e- Cebriyye

İnsanlara ait iradî fiillerin ilâhî irade ve kudretin zorlayıcı tesiriyle meydana geldiğini savunan dinî gruplara verilen addır. İlk olarak Ca'd b. Dirhem'in ortaya attığı ve Cehm b. Safvân'ın (ö. 128/745) sistemli hale getirdiği Cebriyye'ye göre insanlara ait fiiller, kendilerinin hiçbir etkisi olmaksızın yalnız Allah'ın irade ve kudretiyle gerçekleşir.

Cebriyye mezhebi mensupları düşüncelerini temeiiendirirken iki noktadan hareket etmektedirler:

1- Kur'an'da her şeyin Allah'ın ilmi ve iradesiyle cereyan ettiğini ve O'nun   her  şeyi   daha   önceden   bilip  levh-i   mahfuzda   yazdığını   haber veren  ayetler,  insanda  ne  İrade  hürriyeti  ne de  iş yapma  gücü  oldu­ğunu bildirmektedir.

2- Allah  her şeyin yaratıcısı olduğuna göre kulların fiillerini de ya­ratan O'dur. İnsanların kendi fiillerini yarattığını iddia etmek bir nokta­da yaratmada Allah'a ortak koşmak demektir.

Cebriyye, fiillerin oluşmasında kulun hiçbir katkısı olmadığını söyle­yen halis Cebriyye ve fiilleri Allah yaratmakla beraber kulun da iradî ve ahlâkî bir katkısının olduğunu söyleyen Mutavassıt (mutedil) Cebriyye olmak üzere ikiye ayrılır.

Günümüzde cebir düşüncesi müstakil bir mezhep olarak temsil edilmemekle beraber mutlak determinizmi benimseyen bilim adamları ile bazı mistik akımlar arasında kendine yer bulmaktadır.

f- Hâricîlik

Hz. Ali ile Muâviye taraftarları arasında vuku bulan Srffin savaşın­dan (37/657) sonra halife tayininin hakeme bırakılmasını kabul etmesi dolayısıyla Hz. Ali'den ayrılanların oluşturduğu bir fırkadır. Bunlar, tah­kimi kabul edenlerin Allah'ın hükmüne değil, insanların hükmüne uy­duklarını, bunun küfür olduğunu, dolayısıyla bu kişilerin küfre girdiğini, tövbe etmedikleri takdirde kanlarının akıtılmasının helâl olduğunu ileri sürmüşlerdir. İlk Haricîler dinî konularda sığ, bağnaz, kararlı ve katı, ibâdet ve tâatlarında çok titiz kişilerdi. Bu özelliklerinden dolayı Kur'an ve Sünnet'i doğru bir şekilde anlayacak ve "Lâ hükme illâ lillâh" (Hü­küm yalnızca Allah'a aittir) ifadesini isabetli olarak yorumlayacak ko­numda değildiler.

Haricîler dinî düşüncenin sadece Kur'an'a dayandırılması gerektiğine vurguları ile temayüz etmişlerdir. Onlara göre Kur'an kesin bir kanun olup tevil ve tefsire ihtiyaç duyulmaksızın lafzî hüviyeti ile hem itikadı hem de amelî hayat için yegâne kaynaktır. "Hüküm Allah'a aittir" de­diklerinde de, onun Allah'ın kelâmı olan Kur'an'a ait olduğunu kastet­mektedirler.  Haricîler,  bu  düşüncelerini  daha  da   ileri  götürerek amelin imandan bir cüz olduğunu, büyük küçük günah işleyen herkesin küfre girdiğini, tövbe etmeden ölenlerin ebediyen cehennemde kalacaklarını savunmaktadırlar. Hilâfet konusunda ise halifenin ne Kureyş'ten ne de Ehl-i beyt'ten olmasını gerekli görürler. Aksine âdil ve ehil olan herke­sin halife olabileceğini, âdil olmayan ve halka zulüm yapan halifeye ise isyan edilmesinin vacip olduğunu söylerler.

Hâricîlik Ezârika, Sufriyye, Necedât, Beyhesiyye, Acâride ve İbâziyye gibi kollara ayrılmış olup günümüze sadece İbâziyye gelmiş bulunmak­tadır, ibâzîler, Kuzey Afrika, Madagaskar, Zengibar ve Uman Sultanlı-ğı'nda yaşamaktadırlar.

g- Mürcie

Mürcie, amellerin cezasını âhirete tehir eden veya "küfürle beraber sâlih amel fayda vermediği gibi, imanla beraber de büyük günah işle­menin zarar vermeyeceğini" savunan kişilerin oluşturduğu bir fırkadır.

Mürcie, büyük günah işleyeni imandan çıkmış sayan Hâricîliğe karşı tepki olarak çıkmış olup büyük günah işleyenin durumunun Allah'a bırakılması gerektiğini savunmaktadır. Bunlara göre kişiye, inkârda iken işlediği amel (İş) fayda vermediği gibi, hakkıyla inandıktan sonra İşledi­ği günah da zarar vermez. Bu mezhep, Emevîler'İn ilk dönemlerinde ortaya çıkmış olup yöneticilerin bireysel olarak sorgulanmalarına perde vazifesi gören ve tıpkı cebir inancı gibi kişisel sorumluluktan kaçmala­rına yardım eden bir söylemdir.

'Mürcie, bu yaklaşımı ile Allah'ın af ve bağışını öne çıkarmış, gazap ve azabını ise pek dile getirmemiştir. Halbuki Ehl-i sünnet bu iki duy­gunun aynı anda canlı tutulmasını savunmakta, insanı ümit ile korku arasında tutmaktadır.

Günümüzde Mürcie adını taşıyan bir mezhep yaşamamaktadır. Bu­nunla beraber mürciî tavır geniş bir kitleye hâkim gözükmektedir.

h- Şîa

Hz. Peygamber'den sonra Hz. Ali'yi imamete (halifeliğe) en lâyık ki­şi olarak gören, vefatından sonra da hilâfete onun soyundan gelen kişilerin getirilmesi gerektiğine inanan topluluklara verilen addır. Şiîler, imametin nasla ve Hz. Peygamber'in vasiyeti ile sabit olduğunu ve bu esasların her ikisinin de Hz. Ali hakkında gerçekleştiğini, dolayısıyla ondan önce bu makama getirilenlerin onun hakkını gasbettiğini iddia etmektedirler.

Şia'nın günümüze ulaşan üç ana kolu bulunmaktadır. Bunlar Zeydiyye, fsmâiliyye ve İsnâ Aşeriyye (İmâmiyye) fırkalarıdır.

Zeydiyye, Hz. Ali'nin torunu Zeyd b. Ali Zeynelâbİdîn'e nisbet edil­mektedir. Bunlar, Şîa'nın en mutedil ve Ehl-i sünnet'e en yakın olan kolunu oluşturmakta ve itikadı konularda Mu'tezile ile çok yakın görüş­leri paylaşmaktadırlar. Zeydiyye, hilâfetin Ehl-i beyt'e ait olduğunu ka­bul etmekle beraber Hz. Ebû Bekir ve Ömer'in hilâfetlerini onaylar. Ayrıca halifenin ismen değil vasfen (nitelik olarak) belirlenmiş olduğunu kabul eder. Dolayısıyla Hz. Hasan veya Hüseyin neslinden gelen, âbid, zahit, âlim ve fâzıl olan ve halife olarak ortaya çıkan kişiye itaat edil­mesi gerektiğini söylemektedir. Zeydîler günümüzde büyük çoğunluğu ile Yemen'de yaşamaktadırlar

İmâmiyye. Bunlara Ca'fer es-Sâdık'a nisbeten Ca'feriyye, on iki ima­mı kabul ettikleri için de İsnâ Aşeriyye de denilir. İmâmiyye, Hz. Pey­gamber'in kendisinden sonra halife olacak kişiyi bizzat isim olarak be­lirleyip vasiyet ettiğini İleri sürer. Bunlara göre Hz. Peygamber kendi­sinden sonra damadı Hz. Ali'yi; Ali, oğlu Hasan'ı; Hasan, kardeşi Hüse­yin'i ve bu minval üzere her imam kendisinden sonra gelecek olan İmamı tesbit ve tayin etmiştir. Tayin yoluyla gelen imamların sayısı on ikidir. Bunlar: Hz. Ali, Hasan, Hüseyin, Zeynelâbİdîn, Muhammed Bakır, Ca'fer es-Sâdık, Mûsâ Kâzım, Ali Rıza, Muhammed Takî, Ali en-Nakî, Hasan el-Askerî ve Muhammed Mehdî olarak sıralanır. On ikinci imam olan Muhammed Mehdî'nin ölmeyip gizlendiğini dolayısıyla ondan son­ra yeni bir imamın gelmeyeceğini kabul ederler. Muhammed Mehdî'nin gaybetinden sonra sefirler dönemi başlamış olup bu dönem 68 sene sürmüştür (gaybet-i suğrâ dönemi). Bundan sonra da Mehdî bir daha görünmez olmuştur (gaybet-i kübrâ dönemi). Mehdî'nin tümüyle gaybetinden sonra fakihler onun adına faaliyet gösterecektir.

Bunlar, imamların masum ve gayba muttali olduklarını kabul eder ve son imam Muhammed Mehdî'nin kıyamet kopmadan önce zuhur ederek idareyi ele alıp her türlü zulmü ve kötülüğü ortadan kaldıraca­ğını savunurlar.

İmâmiyye Şîası müt'a nikâhını kabul etme, abdestte çıplak ayağa meshetme, boşanmanın ancak iki şahitle gerçekleşeceğini kabul etme, toprak cinsinden olmayan şeylere secde etmeme, ezan ve kamette "Eşhedü enne Aliyyen veliyyullah" deme gibi uygulamalarla Sünnî müslümanlardan farklılık arz eder.

İmâmiyye, günümüzde dünyadaki muslüman nüfusun yüzde altısını ve Şiî müslümanların ise büyük çoğunluğunu oluşturmaktadır. Yoğun olarak İran, Irak, Bahreyn, Azerbaycan ve Lübnan'da yaşamaktadırlar.

Ismâiliyye, Ca'fer es-Sâdık'ın ölümünden sonra imametin oğlu İsma­il'e ve onun soyundan gelenlere geçtiğini iddia etmektedir. İsmâilîler Fatımî   Devleti'nin   kuruluşu   ile   güçlenmiş,   Doğu   (Nizâriyye)   ve   Batı  (Müstaliyye) İsmâilîleri diye iki kola ayrılmıştır. İsmâiliyye, bâtınî görüşle­ri ile öne çıkmış bir fırkadır. Bu nedenle de Şia'nın aşırı kesiminden (Gulât-ı Şîa) kabul edilir. Günümüzde Hindistan, Pakistan, İran ve Orta Asya'da mensupları bulunmaktadır.

 

2- Fikhî Mezhepler

 

Fıkhî mezhepler müctehid imamlar dediğimiz büyük fakihlerin orta­ya çıktığı II. (VIII.) yüzyılın başlarından itibaren oluşmaya başlamıştır. Emevîler'in son dönemleri ile Abbasîler'in ilk devirlerini içine alan bu dönemde yaşamış bulunan İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe, İmam Mâlik, İmam Şafiî ve Ahmed b. Hanbel gibi büyük fakihler İslâm dünyasında günümüzde de yaşamakta bulunan Hanefî, Şafiî, Mâliki ve Hanbelî mezheplerinin oluşmasını sağlamışlardır.

a- Hanefî Mezhebi

İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe'ye nisbet edilen bir mezheptir. Asıl adı Nu'mân b. Sabit olan Ebû Hanîfe 80-150/699-767 yılları arasında Küfe ve Bağdat'ta yaşamıştır. Kelâm ve fıkıh ilimlerinde derinleşmiş bir âlim olan Ebû Hanîfe'nin görüşleri Hammâd b. Ebî Süleyman, İbrahim en-Nehaî, Kadı Şüreyh, Alkame b. Kays, Abdullah b. Mes'ud kanalıyla Hz. Ali'ye ve dolaylı olarak Hz. Ömer'e ulaşır. Ebû Hanîfe, hocası Hammâd b. Ebî Süleyman'ın vefatı üzerine onun ders halkasının başına geçmiş ve ömrünün son yirmi yılını Küfe mescidinde öğrenci yetiştirerek ge­çirmiştir. Yetiştirdiği öğrenciler arasında Ebû Yusuf, Muhammed b. Ha­san eş-Şeybânî, Hasan b. Ziyâd, Züfer gibi müctehid âlimler sayılabilir. Bunlar, kendi ictihadlarını da hocalarının İctİhadlarına katarak Hanefî fıkhının ana kaynaklarını oluşturmuşlardır. Hanefî mezhebi Medine mer­kezli rivayet ve geleneğe dayanan Hicaz fıkhına karşı re'y ve içtihadı öne çıkaran Irak ekolünü oluşturmuştur.

Bu mezhebin en önemli özelliği, müslümanlarm o gün için karşılaş­tıkları ve çözümünü merak ettikleri meselelere Kur'an ve Sünnet'e da­yalı bilginin re'y ve İctihadla zenginleştirilmesi suretiyle cevap araması, farazî fıkha ve kıyas, istidlal gibi adlarla anılan aklî muhakeme ile dinî bilgi ve hüküm üretme (istihsan) usûlüne nasların İzin verdiği ölçüde ağırlık vermesidir. Hanefî mezhebinde gözetilen diğer genel esasları şöyle sıralayabiliriz:

1- İbâdetlerde ve muamelâtta kolaylık.

2- Fakir ve zayıfların korunması.

3- İnsan tasarruflarının imkân nisbetinde meşru sayılması.

4- İnsanlık hürriyetlerinin gözetilmesi.

5- Devlet başkanının şahsında devletin hâkimiyetinin gözetilmesi.

Hanefî mezhebinin en çok yayıldığı ülkeler Irak, İran, Suriye, Türki­ye, Hindistan, Pakistan, Afganistan ve Türk cumhuriyetleridir.

b- Mâlikî Mezhebi

Hadis ve fıkıh âlimi Mâlik b. Enes'e nisbet edildiği için bu ismi al­mıştır. İmam Mâlik 93 (712) yılında Medine'de doğmuş, eğitim-öğretimini burada sürdürerek önce re'y taraftarı olan Rebîa'nın dersleri­ne devam edip ondan re'y fıkhını öğrenmiş, daha sonra da İbn Hür­müz, Nâfi', İbn Şihâb ez-Zührî, Yahya b. Saîd gibi tabiîn âlimlerinden hadis ve fıkıh dersleri almıştır. Olgunluk çağına gelince Medine'de Mescid-i Nebevî'de ders ve fetva vermeye başlamıştır. Yaşlandığı zaman ise bu işe evinde devam etmiştir. 179 (795) yılında Medine'de vefat etmiştir. Esed b. Furât, Abdullah b. Vehb, Abdurrahman b. Kasım, Ebü'l-Hasan el-Kurtubî, Abdülhakem el-Mısrî, Asbağ b. el-Ferec onun görüşlerini yayan önemli öğrencileridir.

İmam Mâlik fıkhî görüşlerini el-Muvatta' adlı eserinde toplamıştır. Aynı zamanda bir hadis kitabı olan el-Muvatta' yazarına nisbeti kesin olan ilk fıkıh kitabıdır. Müellif bu eserinde Hz. Peygamberin hadisleri yanında Medine'de kendisinden önceki fakihlerin ittifakla kabul ettikleri hususlara, Medineliler'in uygulamasına ve bu uygulamaya paralel olan kendi ictihadlarına yer vermiştir. Onun, olaylar hakkında hüküm verme yöntemi önce Kur'an'a, arkasından Sünnet'e sonra sahabe ve tabiînin görüşlerine başvurma ve Medine halkının ameli (yerleşik hukukî tea­müllerdir. Rivayetlerle amel etmesi için Medine halkının ameline ve fıkhın genel kurallarına ters düşmeme şartını arar. İmam Mâlik'e göre Medineliler'in uygulaması mütevâtir sünnet mesabesinde olup haber-i vahidin kabulü için onun Medineliler'in uygulamasına aykırı olmaması şarttır. Ayrıca kıyas, istihsan, mesâlih-i mürsele ve sedd-i zerâi' gibi feri delillere başvurduğu da görülmektedir.

İmam Mâlik'in el-Muvattâ\ yanında el-Bâcî'nin Kitâbü'l-Müntekâs\, İbn Rüşd'ün Bidâyetü'i-müctehid ve nihâyetü"i-muktesid\, Karafî'nİn el-Furûkh mezhebin görüşlerini ortaya koyan en önemli kaynak eserlerdir.

Mâlikî mezhebi Kuzey Afrika ve Endülüs Emevîleri döneminde İs­panya'da yayılmıştır. Hattâ bir ara bu devletin resmî mezhebi olmuştur. Günümüzde Sudan, Mısır, Tunus, Cezayir, Fas gibi Afrika ülkelerinde yaygındır.

c- Şafiî Mezhebi

Ebû Abdullah Muhammed b. İdris eş-Şâfiî'ye nisbeti sebebiyle bu adı almıştır. İmam Şafiî 150 (767) yılında Gazze'de doğmuştur. Küçük yaşta Kur'ân-ı Kerîm'i ezberledikten sonra fıkıh ve hadis bilgisini geliş­tirmek üzere Mekke'ye gitmiş, burada zamanın  Mekke müftüsü Müslim b. Hâlid ez-Zencî'den, Medine'de İmam Mâlik'ten, Bağdat'ta İmam Ebû Hanîfe'nin talebesi İmam Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî'den ve Ye-men'de Evzâî'den fıkıh dersleri almıştır. Böylece Hicaz ve İrak fıkhının sentezini yapma imkânına kavuşmuştur. Hayatının son yıllarını Mısır'da geçiren İmam Şafiî 204 (820) yılında burada vefat etmiştir. Kitâbü'l-Hücce, er-Risâie, el-Ümm hayatının muhtelif dönemlerinde yazdığı fıkha ve usûle dair eserlerden bazılarıdır. Bunlar dışında Şafiî mezhebinin temel kaynakları arasında Büveytî ve Müzenî'nin el-Muhtasah, Sayrafî-'nin Şerhu Rİsâleti'ş-Şâfiî'sl, Şîrâzî'nin eI-Mühezze&\ ve Nevevî'nin el-Mecmu ve el-Mİnhâc\ zikredilebilir. Hasan b. Muhammed ez-Za'ferânî, Hüseyin b. Ali el-Kerâbîsî, Ebü'l-Abbas Ahmed b. Süreye, İsmail b. Yah­ya el-Müzenî, Yûsuf b. Yahya el-Büveytî, Rebî b. Süleyman el-Murâdî ve Harmele b. Yahya onun tanınmış öğrencileri ve mezhebin ileri gelen âlimleridir.

Şafiî mezhebinin meseleler hakkında hüküm çıkarma yöntemi önce Kur'an'a, sonra da Sünnet'e baş vurma şeklindedir. Bir meselenin hük­mü Kur'an ve Sünnet'te varken başka delile gidilmez. Eğer bir mesele­nin çözümü Kur'an ve Sünnet'te yoksa icma' deliline başvurulabilir. İcma'da da hükmü bulunmayan meselelerde kıyasa gidilir. İmam Şa­fiî'nin Bağdat'taki ictihadları "mezheb-i kadîm"ini (eski görüşü), Mı­sır'daki ictihadları ise "mezheb-i cedîd"ini (yeni görüşü) oluşturur.

Şafiî mezhebi Mısır, Suriye, Irak, Horasan ve Endonezya'da yayılmış­tır. Bu mezhebe mensup olanlar ülkemizde Doğu ve Güneydoğu Ana­dolu bölgelerinde yaygındır.

d- Hanbelî Mezhebi

Ahmed b. Hanbel'e nisbeti sebebiyle bu adı almıştır. Ahmed b. Hanbel 164-241/781-855 yılları arasında Bağdat'ta yaşamıştır. Küçük yaşta hafızlığını bitirdikten sonra İmam Muhammed, Ebû Yûsuf ve İmam Şafiî'den fıkıh dersleri almış, Küfe, Şam, Mısır, Basra, Hicaz ve Yemen bölgelerine seyahatlerde bulunmuş, Hüşeym b. Beşîr el-Vâsıtî, Süfyân b. Uyeyne, Abdurrahman b. Mehdî, Vekî' b. Cerrah ve Abdür-rezzak b. Hemmâm'dan hadis dersleri almış, rivayetlerde bulunmuştur. Kur'an'ın mahlûk olduğunu söylememesi sebebiyle Abbasîler'in başlattı­ğı mihne döneminde baskı ve işkenceye maruz kalmıştır.

Ahmed b. Hanbel bir mesele hakkında hüküm çıkarırken Kur'an ve Sünnet'e başvurur, bunlarda hüküm bulamadığı meseleler için icmâ ve sahabe kavline müracaat ederdi. Tabiînin fetvaları da onun için hüküm kaynağıydı. Zaruret halinde ise kıyasa baş vururdu. Metodolojisinde hadis ekolünün yolunu tercih etmiş olan Ahmed b. Hanbel'in hükümle­rinde farazi fıkha yani henüz meydana gelmemiş olaylar hakkında hü­küm vermeye yer yoktur.

Fıkıh konusunda özel bir eseri bulunmayan Ahmed b. Hanbel'in en meşhur kitabı kırk binden fazla hadisi ihtiva eden el-Müsned'ân. Onun fıkıh konusundaki görüşlerini toplayan ve nakledenler arasında oğullan Salih ve Abdullah yanında öğrencileri Ahmed b. Muhammed el-Esrem, Ahmed b. Muhammed el-Haccâc, Ebü'l-Kasım Ömer b. Ebî Ali el-Hırakî başta gelirler. Hırakî'nİn Muhtasar\, İbn Kudâme'nin buna yazdığı şerh olan el-Muğnî, İbn Teymiyye'nin Fetavds\ ve Merdavî'nin Kitâbü'i-İnsâf\ bu mezhebe ait bazı önemli fıkıh kitaplarıdır.

İlk olarak Bağdat'ta ortaya çıkmış olan Hanbelî mezhebi Basra, Hûzİstan, Suriye, Filistin gibi bölgelerde yayılmıştır. Hanbelî mezhebinin günümüzde başta Hicaz olmak üzere Irak, Suriye, Filistin ve Mısır'da taraftarları bulunmaktadır.

 

3- Bir Mezhebe Bağlanmanın Hükmü, Taklit ve Telfik

 

Hz. Peygamber döneminde yaşayan müslümanlar, dinlerini bizzat ondan öğreniyorlar, tereddüde düştükleri zaman, ona müracaat ederek hayatlarına yön veriyorlardı. Resûlullah'ın vefatı ile bizzat ondan görüş alma imkânı kalmayınca, ashap içinde fakih ve âlim olarak bilinen kişi­lere baş vurulmaya başlandı. Kur'an'ı ve Hz. Peygamberin hayatını sa­mimi bir şekilde yorumlama gayreti içinde olan bu kişiler, ana çizgileri aynı olmakla birlikte zaman zaman ayrıntı denebilecek konularda farklı görüşler ileri sürdüler ve bu durum -siyâsî alandakiler ayrı tutulacak olursa- genelde müsamaha ile karşılandı. Hiç kimse kendisini bütün konularda aynı âlimden görüş alma ve dînî hayatını sadece ona göre düzenleme mecburiyetinde hissetmediği gibi, belli bir âlim etrafında kümelenme veya kendini ona nisbet etme de olmadı.

Zamanla İslâm dünyasının sınırları genişleyince bu âlimler, yeni yer­leşim bölgelerine dağıldılar, buralarda yeni âlimler yetiştirdiler. Bazı âlimler halk ve ilim çevrelerinde daha fazla rağbet gördüler, ilmî faali­yetler onların etrafında şekillenmeye başladı. Bu ilmî faaliyetler, sadece görüş beyan etmenin ötesinde metodoloji konularını ve farklılıklarını da gündeme taşıdı. Bu faaliyetlerde genelde Kur'an ve Sünnet esas alınsa da, her metin yorumunda olduğu gibi bu metinlerin yorumlanması esnasında da kısmen farklı metodolojiler benimsendi ve fıkhî-ilmî ça­lışmalar bu minval üzere devam etti. Hocalarının usûlünü benimseyen âlimler, aynı usûle göre talebe yetiştirdiler. Bu görüşler zamanla geniş kitlelere yayıldı ve kendi adlarıyla anılan mezhepler oluştu.

İlmî faaliyetlere katılma imkânı olmayan halk kitleleri, hayatlarına çevrelerindeki ilgili ilim ehline sorarak yön verirler. Bu bağlılık, dinî bir gereklilikten ziyade hayatın tabiî akışı içinde doğan bir ihtiyaçtan kay­naklanmaktadır.

Dinî bilgiyi, doğrudan İslâm'ın kaynaklarından üretme gücüne sahip olan âlimlere müctehid, onların bilgi üretme faaliyetine de ictihad dendiği gibi, bu güce sahip olmadığı için müctehidlerden birine tâbi olanlara mukallit, bu faaliyete de taklit denir. Taklit, dinî bir gereklilik olmamakla birlikte müctehid olmayan müslümanlar için kaçınılmaz bir ihtiyaçtır. İctihad faaliyeti bir ilâcı icat ve imal etmek şeklinde düşünü­lürse taklit, tablet haline getirilmiş o ilâçtan, ehil bir doktor marifetiyle istifade etmektir. Dinî bilgiyi doğrudan üretme gücüne sahip olan in­sanlar yetiştirmek müslümanlar için toplumsal bir mecburiyet (farz-ı kifâye) ise de, her birinin bu güce erişmesi mümkün de, doğru da değildir. Bu üretilmiş bilgileri bilenlerin onlardan istifade edip bilme­yenlere aktarması, bilmeyenlerin de bilenlere sorması gerekir.

Bir mezhebe bağlı olmak veya kalmak böyle sosyolojik veya psiko­lojik realitelere dayandığı halde, zamanla bir mezhebe bağlılık taassup derecesine varmış, mezhep değiştirmenin bir nevi din değiştirmek gibi algılandığı olmuştur. Dinde böyle bir mecburiyet olmamakla beraber bir müslümanın şahsî tercih ve menfaatlerini esas alarak sürekli mez­hep değiştirmesi ve mezhep içinde işine gelen görüşler peşinde koş­ması da doğru ve tutarlı bir davranış olarak kabul edilemez. Bir mez­hep veya görüşü terk edip diğerine geçerken haklı dinî-ilmî gerekçeler olmalıdır. Belli bir konuyu araştırma ve değerlendirme gücüne sahip olanlar yeterli inceleme sonunda kalben mutmain oldukları görüşe yö­nelebilirler. Bu güce sahip olmayanlar ise, ilim ve ahlakına güvendikleri kişileri taklit etmeye devam etmelidirler.

İslâm Konferansı'nın öncülüğü ile Suudi Arabistan'da kurulmuş bu­lunan İslâm Fıkıh Akademisi bir kararında, ruhsat kabilinden farklı ictihadlar arasında sırf gönle hoş geldiği gerekçesiyle tercih yapılama­yacağını, bu konuda şu ölçülere göre hareket edilmesi gerektiğini söy­ler:

1- Benimsenecek olan, şer'an muteber bir ictihad olmalı, şaz görüş­lerden olmamalı.

2- Bir meşakkati ortadan kaldırmak için o ruhsat (cevaz) hükmünün benimsenmesine ihtiyaç olmalı.

3- Ruhsat (izin) hükmü ile amel edecek kişi ya kendisi tercih yapa­cak güçte olmalı veya bu güce sahip birine dayanmalıdır.

4- Ruhsat  hükmü   ile  amel  ederken,  caiz  olmayan  türde   bir telfik hali doğmamalı,

5- Ruhsat   hükmü,   dinin   caiz  görmediği   bir   gayeye   ulaşmak   için araç olmamalı,

6- Ruhsat hükmü, amel edecek kişi tarafından, gönül rahatlığıyla benimsenmelidir.[63]

Taklit konusuna bağlı olarak ele alınan bir başka konu da telfiktir. Telfik, bir meselede, farklı mezhep veya âlimlerin görüşlerini birleştire­rek onlardan hiçbirinin kabul etmediği yeni bir hüküm elde edip buna göre amel etmek şeklinde tanımlanır. Meselâ abdestin sahih olması için Hanefî mezhebine göre başın en az dörtte birinin mesh edilmesi şart iken, Şafiî mezhebine göre daha azının mesh edilmesi de yeterlidir. Diğer taraftan yine abdestin sahih olması için yüzü kollardan önce yıkamak Şafiî mezhebine göre gerekli iken Hanefî mezhebine göre şart değildir. Buna göre abdest esnasında kollarını yüzünden önce yıkayan ve başın dörtte birinden azını mesh eden birisi Hanefî mezhebine göre de Şafiî mezhebine göre de abdestsizdir. Fakat mesh olayı ve yüz ile kollar arasındaki yıkama sırası ayrı ayrı düşünüldüğünde birisi Hanefî, diğeri Şafiî mezhebine göre abdeste zarar vermez. Acaba konuyu böyle değerlendirmek ve o kişiyi abdestli saymak mümkün müdür?

Genel kabule göre sonucu herhangi bir muteber içtihada dayan­mayan bir telfik yapmak caiz değildir. Fakat farklı zamanlarda, sözü edilen meselelerde bazan bir mezhep ile bazan diğeri ile amel edilebi­lir ve bu telfik sayılmaz.

 

C- Tasavvuf ve Tarikat

 

1- Kavramsal Çerçeve: Tasavvuf

 

Arapça sûf, suffa, safa, saff kelimelerinin birinden türediği kabul edilen tasavvuf terimi Kur'an ve hadislerde geçmediği gibi sahabe ve tabiîn tarafından da kullanılmamıştı. İlk müslümanlar Peygamberimize arkadaş olmayı (sahabe), onun arkadaşlarını takip etmeyi (tabiîn) ve tabiine tâbi olmayı (tebe-i tabiîn) kendileri için en değerli unvan olarak kabul ettikleri için başka bir, unvana ihtiyaç duymamışlardı. Sûfî unva­nını ilk kullanan Cabir b. Hayyân veya Ebû Hâşim es-Sûfî'dir.

a- Tarihî Gelişim

Sûfîler, dinî hayatın bir dışa vuran ve görünen, bir de görünmeyen ruhî ve kalbî yönünün bulunduğunu; birincisi ile şer'î ilimlerin, ikincisi ile de tasavvufun meşgul olduğunu kabul ederler. Onlara göre tasav­vuf, Kur'an ve Sünnet'te mevcut olan zühdü ele alıp yorumlamaktadır.

Diğer dinî ilimler gibi tasavvuf da zaman içinde gelişmeler göstere­rek ve büyük değişimler geçirerek günümüze gelmiştir. Tasavvufun genel olarak şu aşamalardan geçtiği kabul edilir:

i- Zühd Dönemi

Zühdün kelime mânası ilgi duymama, değersiz bulma ve yüz çe­virme demektir. Dinî bir terim olarak ise dünya mal ve nimetlerine ilgi duymama, onlara değer vermeme, onlardan uzak durma veya hiçbir şeye sahip olmama anlamlarına gelir.

Kur'ân-ı   Kerîm,   dünya   hayatının   bir   oyun,   eğlence,   süs,   övünme, daha   çok   mal   ve   evlat   Sahİbİ   olma[64], kısacası aldanma metaından ibaret[65] ve âhiret nimetleri yanında önemsiz ol­duğunu[66] bildirmektedir. Ona göre inanan ve Allah'tan kor­kanlar için âhiret yurdu daha hayırlıdır,[67] asıl yaşama âhiret yurdunda olup[68], dünya hayatının faydası oraya göre çok azdır[69]. Âhİrette hem çetin bir azap hem de Allah'ın mağfi­ret ve rızası söz konusudur[70]. İslâm'da dünya hayatı ile âhiret hayatı mukayese edildiğinde âhiret ağır basmakla beraber biri diğerinin alternatifi değii, birbirini tamamlayan şeylerdir; biri olmaksızın diğeri mükemmel olamaz, dolayısıyla âhiret için çalışırken dünyadan da nasibin unutulmaması gerekir. Çünkü dünya nimetleri, insanların hizme­tine verilmiştir ve bunların meşru bir şekilde kullanımı ile de âhiret ozanılır.

Kur'an'ın  öngördüğü  bu  dengeyi yaşama  ve  insanlara  tebliğ  etme görevi verilmiş olan Hz. Peygamber kırk yaşına geldiğinde kendisindeki ruhî arınma en üst noktaya çıkmış, kalp temizliği, ruh berraklığı, basîret [manevi   kavrayış)   aydınlığı   ve   vicdan   olgunluğu   en   ileri   mertebeye i/armıştı.  Allah   ona   kendi   varlığı  ve   birliği   (tevhid),   metafizik  âlemde farklı   görevler   üstlenmiş   bulunan   meleklerin   varlığı,   öldükten   sonra airiimenin   ve   hesap   gününün   mutlaka   gerçekleşeceği   ve   insanların Lennete   veya   cehenneme   girecekleri,   insanlar   arasından   seçtiği   bazı işilere vahiy göndererek onları tebliğle görevlendirdiği gibi İmanî esas-srı  bildirmiş  ve  ondan   bunları  insanlara   ulaştırmasını   istemiştir.  O da akın akrabalarından  başlayarak bütün topluma  bu  ilâhî mesajı  ulaştır­mıştır. Artık o, bu konumu ile içe dönük olmaktan daha çok dışa dö-uk bir vazife   ile  görevlendirildiğinin  farkındadır. Hz. Peygamber  ruhî akımdan   böyle   bir   mertebeye   ulaşmasına   rağmen   yine   de   günlük ayatında ve ibâdetlerinde zaman zaman Allah'ın kendisinden istedikle-ile yetinmeyerek daha fazlasını yapmış, bazan ayaklan şişecek kadar amaz kılmış, itikâfa girmiş, yeme, içme ve giyiminde son derece sade ir hayat  sürmüş,  etrafına   ibâdeti, takvayı,  sabrı, şükrü  telkin  etmiştir.

Onun hayatı ne tümüyle dünyaya yönelik ne de bütünüyle dünyadan uzak bir uzlet hayatı şeklindedir. Onun bireysel hayatı, toplumla iç içe olan bir insanın kendine ayırabileceği ferdî hayat miktarıncadır. Hz. Peygamber'in Medine'deki hayatı ise, Mekke hayatından daha çok top­luma açıktır. O, hem devlet reisi, hem ordu komutanı, hem davaları gören kadı, hem namazları kıldıran imam, hem çarşı pazarda evinin ihtiyaçlarını karşılayan, bir aile reisidir. Bütün bunlara rağmen onun dünyaya bakışını belirleyen ilkelerin başında dünya malına ve makamı­na aldırış etmeme ve bütün varlığı ile Allah'a yönelme gelmekte idi.

Peygamberimizin arkadaşları olan sahâbîler de onun yolunu izlemiş­lerdir. Peygamberimizinki gibi onların hayatı da tekdüze değildi. Aksine üzüntülü ve sevinçli halleri vardı, ibâdet ve zühd yanında dünya işleri­ne de zaman ayırıyorlardı. Dünya hayatını amaç değil, araç olarak ka­bul ediyorlar, dünya nimetlerinden faydalanma yanında nefis terbiyesi için bazı kısıtlamalar getiriyorlardı. Onlar, İslâm'ın temel esaslarında ortak hareket etmekle beraber, herkes kendi mizaç, karakter, kabiliyet ve yaşına göre farklı eğilimler ortaya koyuyorlardı. Ashâb-ı Suffe bir eğilimi, Hâlid b. Velîd'in öncülüğünü yaptığı mücahidler bir başka eği­limi; Hz. Ebû Bekir, Osman ve Abdurrahman b. Avf zenginler zümresini; Ebû Zer, Ammâr b. Yâsir ve Ebû Hüreyre gibileri yoksulları temsil edi­yorlardı. Osman b. Maz'ûn ve Abdullah b. Amr zahitliği tercih ederken Abdullah b. Nuaym yaptığı esprilerle tamamen ayrı bir temayülü temsil ediyordu. Bu farklılıklar modern toplumlardaki sınıf, meslek ve zümrele­rin yerine kaim temayülleri teşkil etmekteydi. Her temayülün önemi, ihtiyaca göre idi. Dolayısıyla onların hayatından tek bir eğilimi öne çıkarıp diğerlerini görmezlikten gelmek isabetli değildi. Efendimizin çok dua ettiği, istiğfarda bulunduğu, ayakları şişecek kadar ibâdete devam ettiği, ramazan aylarının son on gününde itikâfa girdiği doğrudur. Ama gene onun savaş elbisesi giyip cepheye gittiği, ticaretle meşgul oldu­ğu, dünya İşlerini gördüğü, eş, dost ve insanlarla sohbet ettiği, şakalaş-tığı, yer yer eğlenceye katıldığı ve teşvik ettiği de bir vakıadır. Onun hayatını bir bütün olarak düşündüğümüz zaman bu yaşayıştan uzlete çekilmiş (kendini toplumdan dışlamış) bir derviş örneği çıkarmak müm­kün değildir. Resûlullah'ın hayatı bir bütündür ve bu bütün içindeki parçaların her birinin değeri, Sünnet'teki miktarları kadardır. Peygam­ber'in hayatından bir küçük davranışı esas alarak, bütün hayatı bunun üzerine bina edecek olursak, o zaman bu davranış sünnet olmaktan da, İslâınî olmaktan da çıkar. Bu, aslında dinde ifrat veya tefrit olup zaten İslâm, kendinden öncekileri bu yanlış tutuma girmekle eleştir­mektedir.[71]

Dünya nimetlerine rağbet etmeyen ve kendilerini ibâdete vermiş kişilerden oluşan zâhidler, kendi dönemlerinde zuhur eden bazı hadise­lere, bilhassa Hz. Osman'ın vefatı sonrası ortaya çıkan fiten ve melahim olaylarına, Emevî dünyevîleşmesine, zevk ve sefahata dalınmasına tepki göstererek olayların dışında kalmaya, dünya metâına meyletmemeye, ibâdet ve taatta daha titiz davranmaya dikkat etmişlerdir.

Zâhid müslümanlar Kur'an ve Sünnet'İn Öngördüğü itidal hâlinin sınırlarına genellikle riayet etmişler, doğru yolda azimle yürüyerek her türlü ölçüsüzlük ve aşırılıktan kaçınmak gibi hususlara titizlikle uymuş­lardı. Dindarlar arasında sadelik ve incelik yönünden İslâmî hükümlerin en güzel uygulayıcıları olmaya, bu tatbikatın ideal örneklerini ortaya koymaya büyük önem vermişlerdi. Bir fiilin kalp ve beden tarafından ortaklaşa ifa edilmesini gaye edinmişler, ister dünya ister âhiret işi ol­sun her hususta ihlâs ve samimiyetin lüzumuna aynı derecede inan­mışlardı. Esasen İslâm nazarında, Allah katında sevaba vesile olması bakımından âhiret işi ile haram olmayan dünya işi arasında hiçbir fark yoktur.

Bu dönemin insanları teorik bilgiden daha çok amele, dünya işle-inden daha çok ibâdete, dünya nimetlerinden daha çok Allah'ın rızâsı-11 kazanmaya, ilham ve keşiften daha çok ahlâka, kerametten daha ;ok istikamete (özde ve sözde doğru olmaya) önem vermişlerdir. Zühd isâlelerinde ölüm, dünyanın zemmi, dünya nimetlerinin önemsiz oldu­ğu, ihlâs, kanaat, rızâ, fakr, tevazu, tevekkül, sabır, yumuşak huylu ol-nak, tövbe, ana-baba, akraba ve komşu hakkına riayet, akrabayı ziyaet, iyiliği emredip kötülükten sakındırma gibi güzel huylar ile riya gösteriş), kibir (böbürlenme), öfke, hased, gıybet, âhireti umursamaksı-pn her türlü dünya zevklerine yönelme gibi çirkin davranışlar konu Edinilmektedir.

ii- Tasavvuf Donemi

I. (VII.) yüzyılın ortalarından itibaren baş gösteren iç çekişmeler, bunları takip eden savaşlar, insanların birbirleri aleyhine iftiralarda bu-jjnup kötü sözler söylemesi ve dindeki içtenliğin zayıflaması birçok hüslümanın tepkisine sebep olmuştur. Bunların bir kısmı tepkilerini (önetime baş kaldırma şeklinde gösterirken, Hasan el-Basrî, İbrahim ıdhem, Râbia el-Adevİyye gibileri toplumdan uzak durmayı tercih et­mişlerdir. Bu şekilde zühd ile tasavvufî tavır olan uzlet buluştu. İlk ûfîler Küfe, Basra, Bağdat gibi merkezlerde çıkmış, buralardan İslâm leminin diğer bölgelerine yayılmışlardır. Daha sonra ise tasavvufun en lüyük merkezi Horasan olmuştur.

İia- İlk Sûfîler Dönemi

I. ve II. (VII-VIII.) yüzyıllarda Küfe ve Basra şehirleri İslâm âleminin kültür merkezleri idi. Kûfeliler'in çoğu itikatta ŞİÎ veya Mürciî, Basralı-lar'ın çoğunluğu da Sünnî veya Mu'tezilî idiler. Bu dönemde Basra ve Kûfe'de yayılan zühd ve takva, biri başını Hasan el-Basrî'nin çektiği korku ve kaygıya yani cehenneme girme korkusu ve cennete ulaşa­mama kaygısına dayanan sûfîlik; diğeri ise Râbia el-Adeviyye şahsında temsil edilen ilâhî aşk yani Allah'ı zâtı ile sevme yolu olmak üzere iki farklı şekilde temsil edilmekte idi. Hasan el-Basrî'nin korku yolu, kendi­sinden önceki Hâricîler'in din anlayışı ile benzerlik arzetmektedir. Nite­kim onların, tebşir ve inzar âyetlerini dinlediklerinde için için ağlayıp içlerini çektikleri bilinmektedir[72] İlâhî aşkı savunanların sergiledikleri hoşgörülü düşüncede ise Mürcie'nin etkisinin olduğu söylenebilir. Mürcie'nin kurtuluş için imanı yeterli gören anlayışı ile bunların ilâhî aşkı yeterli gören anlayışı paralellik arz etmektedir. Her iki duygu da kalple ilgilidir. Aynı dönemde zühd ve tasavvufa yönelenlerin çok ol­duğu merkezlerden biri de Şam'dı. Nitekim sûfî lakabını ilk kullanan kişi olan Ebû Haşim es-Sûfî burada yaşamaktaydı.

Bu dönem sûfîleri tasavvufu bir dünya görüşü veya sistematik fel­sefe olarak algılama yerine bir edep, dünyevîleşme karşısında tavır koyma, bir tür özel yaşama hali olarak görmüşlerdir. Bunlar, selefleri olan zâhidlerin peşinden gitmeye çalışmışlar, İslâm hükümlerinin çizdiği sınırlara titizlikle riayet etmişlerdir. Bunlar, tasavvufî konuları anlatırken herkesin anlayacağı açık ve müşterek bir dil kullanmışlardır. Yeni tasav­vufî kavram ve terimler kullanmakla beraber bunları İslâm'ın genel görüşlerine ve diğer şer'î ilimlere ters düşmeyecek şekilde tanımlamış­lardır. Kendi dönemlerindeki bazı yorum ve uygulamalardan şikâyet ettikleri de görülmektedir. Daha sonraki sûfîlerde görülen ve iç dene­timi ortadan kaldıran "Tasavvuf itirazı terketmektir"[73] sözü bunlarda gö­rülmemekte; aksine bazı sûfîlerin söz ve çıkışlarındaki tehlikeyi sezdikle­ri için gördükleri yanlışlara olabildiğince karşı koymaktadırlar. Bunlar, sûfînin "Allah'la ve insanlarla ilişkisi" konulan üzerinde olabildiğince dikkatle durmaktadırlar. Birincisi tevhitte, ikincisi ise ahlâkta titiz olmayı gerektiriyordu. Topluma ve insanlara karşı dikkatli ve özen gösterici olmaları dolayısıyla bu dönem tasavvufuna "füîüvvet" adı da verilmiştir. Bâyezîd-i Bistâmî: "Kur'an okumayı, sıkıntılı bir hayat geçirmeyi, cemiyet içinde olmayı, cenaze namazlarında hazır bulunmayı, hastaları ziyaret etmeyi terkeden kimse sûfî olduğunu iddia ederse bilin  ki o, bid'atçıun tekidir" demektedir.[74] Bu dönem sûfîlerinde en fazla göze çarpan lususiyet, onların ahlâk, şeriat kurallarına bağlılıkları, şatahat nevi ifade-erden uzak durmalarıdır. Onun için İbn Kayyim ve Kettânî gibi müellif-er bu dönemi bir ahlâk hareketi olarak nitelemişlerdir.[75] Ancak III (IX.) /üzyıldan itibaren hareket, önce ilme dönüşmüş, daha sonra da bu İmin işlenmesi ile sistematik bir düşünce hüviyetine bürünmüştür.

iib- Felsefî Tasavvuf Donemi

"Felsefî tasavvuf" terimi ile tasavvufun felsefe ile kaynaştığı ve sis-ematik bir düşünce haline büründüğü dönem kastedilmektedir. Bilin-Jiği üzere sûfî hareket başlangıçta zahirî fıkha alternatif olarak çıkmış ve dinî hükümleri, ruhî mânaları ve kalp üzerindeki etkileri açısından ağerlendirmiş olmasına rağmen, zamanla burada durmayarak yakînî narifeti ve gerçek saadeti araştırmaya girişip kelâmcıların ortaya koy-luğu inanç sistemine alternatif bir doktrin oluşturmaya kalkışmıştır, unun üzerine ona "bâtınî fıkıh" yanında "hakikat bilgisi" ve "mükâşefe mi" adları da verilmeye başlanmıştır.

Bu dönemin ileri gelenleri arasında Gazzâlî, İbnü'l-Arabî, Ömer b. arız, İbnü'I-Ârif, İbn Kassî, Abdülkadir Geylânî, Ahmed er-Rifâî, ühreverdî ve İbn Seb'în gibi mutasavvıflar bulunmaktadır. Türkler ara­nda ise Ahmet Yesevî, Mevlânâ, Sadreddin Konevî, Hacı Bektâş-ı Velî, ûnus Emre ve Bahâeddin Nakşİbend gibi ünlü kişiler çıkmıştır.

 

2- Kurumsal Çerçeve: Tarikatlar

 

Sözlükte yol anlamına gelen "tarikat" kelimesi, terim olarak tasavvufi düşüncelerin öğretildiği ve uygulamaya geçirildiği kurum, sûfîyi Allah!a kavuşturan  yol demektir. Sünnî çevrelerde şeriat, dinin  emir ve ahmini   öğretir,   tarikat   ise   bu   bilgileri   özümsetrneye   çalışır.   Tasavvuf ıtematik hale geldikten sonra tarikatlar yoluyla yayılmaya  başlamıştır. rikatların  başında  bulunan ve  düşünceleri  İle  o  kurumu  yönlendiren ilere şeyh, ona  tâbi olanlara  da  mürid denilir. Tarikata  giren  mürid kakım  basamaklardan  geçerek yükselir.  Bu  basamaklara   makam,  her akamda müridin sahip olduğu ruhî duruma da hâl denir.

Şimdi bu tarikatları kurucuları, silsileleri ve kolları açısından daha Çından tanıyalım:

a- Kadiriyye. Kurucusu olan Abdülkadir Geylânî (ö. 562/1167) Bağ-t'ta yaşamış olup Hanbelî mezhebine mensuptur ve Gavs-ı A'zam |e şöhret bulmuştur. Kadiriyye tarikatının dünyanın her tarafında iridleri vardır.  Bu tarikat daha  sonra  Esediyye,  Ekberiyye,  Mukaddesiyye, Garîbiyye, Rûmiyye, Yâfiiyye, Hindiyye gibi kollara ayrılmıştır. Cehrî zikri öngörür. Anadolu'da daha çok Eşrefoğlu Rumî (ö. 874/1469-70) tarafından yayılmıştır.

b- Yeseviyye. Kurucusu, Buhârâ'da Yûsuf el-Hemedânî'ye intisap et­miş  ve  onun   ölümünden   sonra  yerine  geçmiş  bulunan   Hoca   Ahmed Yesevî'dir (ö. 562/1166). Temel kaynağı Yesevî'nin Dîvân-ı Hikmet isimli eseridir.   Sünnî-Hanefî  çizgide   bir  tarikat   olup   cehrî   (açıktan   yapılan) zikri öngörmektedir.

Anadolu ve Balkanlar'da yaygın olan Bektaşîlik de Yesevîlik'ten doğmuş bir tarikattır. Bektaşîliğin kurucusu Hacı Bektaş (ö. 669/1271) Horasan'da doğmuş olup Anadolu'ya göç ederek Hacıbektaş'a yerleş­miştir. Baba İshak (ö. 637/1240) ve Baba İlyas'la (ö. 637/1240) irtibatı bulunan Hacıbektaş'ın Sarı Saltuk (ö. 662/1264), Balım Sultan gibi önemli müridleri olmuştur, Bektaşîlik bilhassa yeniçeriler arasında yayıl­mıştır. Ülkemizde yaşayan vatandaşlarımızdan Alevî, Kızılbaş, Tahtacı ve Çepniler'in büyük kısmı bu tarikata mensuptur.

c- Rifâiyye.  Kurucusu,  Basra'da  doğup Vâsıfta vefat  etmiş  bulunan Seyyid Ahmed er-Rifâî'dir (ö. 578/1182). Rifâîlik Ortadoğu ve Rumeli'de yayılmıştır.   Bu    tarikat   daha   sonra    Harîriyye,    Keyâliyye,   Sayyâdiyye, Azîziyye, Cendeliyye, Aclâniyye, Kattâniyye, Fazliyye, Vâsıtiyye, Cebertiy-ye, Zeyniyye, Nûriyye, Mağfûriyye gibi  kollara ayrılmıştır. Tarikatta  keli-me-i tevhid, lafza-i celâl ve esmâ-i hüsnâ zikirleri bulunmaktadır. Ateşle oynama, şiş vurma, yılanlarla sarmaş dolaş olma tarikata sonradan gir­miş işlerdir.

d- Medyeniyye.   Kurucusu   Ebû   Medyen   Şuayb   b.   Hüseyin'dir   (ö. 594/1198).    Silsilesi    Cüneyd    el-Bağdâdî'ye    kadar    ulaşır.    Cebertiyye, Meymûniyye, Deccâniyye, Ulvâniyye-i Hameviyye şeklinde kolları vardır.

e- Kübreviyye. Kurucusu Necmeddin-i Kübrâ'dır. (ö. 618/1221). İsmail Kasrî'nin öğrencisidir ve onun yönlendirmesi ile tasavvufa İntisap etmiş­tir.  Tövbe,  zühd,  tevekkül,   kanaat,   uzlet,  Allah'a  teveccüh,   sabır,   rızâ, zikir ve murakabeyi konu edinen  Usûl-i Aşere (On  Esas) adlı eseri bü­tün tarikatları etkilemiştir. Kübreviyye tarikatı cehrî zikri öngörmektedir. Orta Asya, İran ve Türkistan'da yayılmıştır.

f- Sühreverdiyye.     Kurucusu     Şehâbeddin     es-Sühreverdî'dir     (ö. 632/1235).   Bağdat'ta   yaşamıştır.   Avarifü'l-maârif adlı   eseri   meşhurdur. Tarikatın   silsilesi   Cüneyd-i   Bağdâdî'ye   kadar  ulaşır.   Bedriyye,   Bahâiyye, Kemâliyye, Ahmediyye,  Necîbiyye  gibi  kolları  bulunmaktadır.  Daha  çok İran, Afganistan, Hindistan ve Pakistan'da yayılmıştır.

g- Ekberiyye.   Kurucusu   olan   Muhyiddin   İbnü'l-Arabî  (ö.  638/1240) Endülüs'te doğmuş, Mısır, Mekke ve Anadolu'yu ziyaret etmiş ve Şam'da vefat etmiştir. Onun, kendisinden sonraki tarikatlar üzerinde büyük etkisi olmuştur. Bilhassa vahdet-i vücûd (varlığın birliği) görüşü, felsefî tasavvuf dönemine damgasını vurmuştur. Muhalifleri bu görüşü sebe­biyle ona tekfire varan tenkitler yöneltmişlerdir.

h- Şâzeliyye. Kurucusu olan Ebü'l-Hasan Ali b. Abdullah eş-Şâzelî (ö. 654/1256) Kuzey Afrika'da doğmuş, dinî ilimleri tahsil ettikten sonra tasavvufa yönelmiş, tasavvufun âdâb, erkân ve kıyafet gibi şeklî yönü üzerinde değil, bunlara da yön veren iman, ahlâk ve ihlâs gibi özünü oluşturan konular üzerinde durmuştur. Daha çok Kuzey Afrika'da yayıl­mıştır.

k- Mevleviyye. Kurucusu olan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (ö. 672/1273) Belh'te doğmuş ve babasıyla Anadolu'ya gelerek Konya'ya yerleşmiştir. Kuvvetli bir medrese tahsilinden sonra tasavvufa intisap etmiştir. Şems-i Tebrîzî ile karşılaştıktan sonra düşünce dünyasında bü­yük değişiklikler olmuş, aşk, dostluk, cezbe gibi konulara daha fazla vurgu yapmaya başlamıştır. Sema yapma ve ney üfleme yanında toplu zikirleri   de   bulunmaktadır.   Temel   kaynakları   Mesnevi ve   Dîvân-/  Kebyök

I- Bedeviyye. Kurucusu olan Ahmed el-Bedevî (ö. 675/1276) Fas'ta doğmuş sonra Mısır'a yerleşerek orada irşada devam etmiştir. Dinî ha­yatın zahirine (Şeriata) bağlılık ve Kur'an okumaya özen gösterme gibi güzel görüşleri yanında dama çıkıp yüzlerini güneşe dönerek hareketsiz bir 'şekilde durma şeklinde garip âdetleri de bulunmaktadır. Tarikatın Hamûdiyye, Zâhidiyye, Halebiyye, Beyyûmiyye, Merzûkiyye, Ulvâniyye gibi kollan bulunmaktadır.

m- Sa'diyye. Kurucusu olan Sa'deddin b. Mûsâ eş-Şeybânî (ö. 700/1301) Havran'da doğmuş, gençlik yıllarında eşkıyalık yapmış, Hz. Peygamber1! rüyasında görerek tövbe edip tasavvufa yönelmiştir. Ruh hastalarını tedavi eden bir kişi olarak kabul edilir. Mevleviler'in seması­na benzer şekilde raks ederler. Sa'diyye tarikatı Suriye, Anadolu ve Rumeli'de yayılmıştır.

n- Nakşibendiyye. Kurucusu Buhârâ'da doğmuş bulunan Hoca Bahâeddin en-Nakşibend'dir (ö. 791/1389). Nakşibendiyye tarikatında zikr-i hafî ve rabıta yapılması söz konusudur. Toplu halde yapılan zikre bâtın-i hâcegân denir. İmam Rabbani (1035/1626) bu tarikatın Hind yarımadasında yayılmasını sağlamış, vahdet-i vücûda karşı vahdet-i şühûdu savunmuştur. Müceddidiyye ve Hâlidiyye gibi kolları bulunmak­tadır.

o- Halvetiyye. Kurucusu olan Ebû Abdullah Sirâcüddin Ömer b. Ekmelüddin  el-Halvetî  (ö.  800/1397)  İran'da  doğmuş,  Harezm  ve  Mekke'de bir müddet bulunduktan sonra Herat'a yerleşip orada vefat et­miştir. Tarikatın ikinci önemli şeyhi Yahya Şirvânî'dir (ö. 862/1480). Halvetiyye tarikatının Rûşeniyye, Gülşeniyye, Sünbüliyye, Şa'baniyye, Şemsiyye, Ahmediyye, Cemâliyye, Bahşiyye, Uşşâkiyye gibi kolları bu­lunmaktadır. Deveran adı verilen toplu zikirleri söz konusudur. Anado­lu'da Cerrahî, Şabânî, Uşşâkî ve Ticânî kolları yayılmıştır.

ö. Bayramiyye. Kurucusu olan Hacı Bayrâm-ı Velî (ö. 833/1430) An­kara'da doğmuş, tahsilini burada ve Bursa'da tamamlayıp bir müddet müderrislik yaptıktan sonra Somuncu Baba'ya intisap etmiş, Alâeddin Erdebilî'den el almıştır. Tarikat erbabı arasında "pîr" lakabıyla anılır. Şemsiyye-i Bayramiyye, Melâmiyye-i Bayramiyye, Celvetiyye gibi kollara ayrılmıştır. Ahmediyye ve Muhammediyye kitaplarının yazarları Ahmed Bican (ö. 870/1466'dan sonra), Yazıcıoğlu Mehmed (ö. 853/1451), Akşemseddin (ö. 863/1459), Melâmiyye-i Bayrâmiyye'nin kurucusu Ömer Dede Sikkinî (ö. 880/1475), Hacı Bayrâm-ı Velî'nin hem damadı hem de müridi olan Eşrefoğlu Rûmî ve sûfî müfessir İsmail Hakkı Bursevî Bayramiyye tarikatına mensup önemli kişilerden bazılarıdır.

Bursa'da müderrislik ve mahkeme naipliği yaptıktan sonra İstanbul'a gelerek burada Bayramiyye tarikatının kollarından biri olan Celvetî tari­katını kurmuş olan Aziz Mahmud Hüdâî (ö. 1038/1628) medreseden gelen biri olarak şer'î ilimlerle tasavvufun sentezini öngören yaklaşımı ile hem medrese çevrelerinden hem de tarikat erbabından tasvip gör­müştür.

 

3- Günümüzde Tasavvuf ve Tarikatlar

 

Günümüz insanı büyük oranda maddeci eğilimlere sahiptir. Belki de insanoğlu tarihinde maddeciliğin kendisi üzerinde en etkili olduğu de­virlerden birini yaşamaktadır. Özellikle günümüzün hâkim kültürü ko­numunda bulunan Batı kültürü üzerinde maddeci unsurlar çok etkilidir. Buna karşı koyması gereken dinî karakterli hareketler ise insanı kuşat­maktan uzak, mensupları çok gelenekçi, şekilci, katı, sığ ve insanlarla duygusal İlişki kurma refleksinden yoksun bir durumdadır. Materyalizm ile ruhun derinliklerine nüfuz edememiş bir dindarlık arasında sıkışan insanlık, içindeki ruhsal boşluğu giderme gayretinde bulunmaktadır. Günümüzde dindarların mesajındaki yetersizlik materyalizme karşı hermetik (batınî) ve okültist (gizemci) eğilimleri kamçılamış, parapsikolo-ji, ispiritizma, metapsişik vb. faaliyetlere hız kazandırmıştır.

Tasavvuf, günümüzde kitlelerin Kur'an ve Sünnet'in belirlediği itikad ve amel çerçevesinde İslâm'ı daha bir içten yaşamalarına yardımcı ola­bilir,  hattâ   bu   hususta   rehberlik görevi  üstlenebilir.  Bunu  yaptığı  takdirde  çağın  materyalizmi  karşısında  bunalan   insana, yeni  bir alternatif sunmuş, onun mutluluğuna katkıda bulunmuş olacaktır.

 

4- İslâm Dininin Temel Esasları

 

İslâm dininin genel çerçevesini oluşturan ana esaslar ortaya konur­ken çoğunlukla Cibril hadisine göndermede bulunulur. Hz. Ömer'in anlattığına göre bir gün Hz. Peygamber ile beraber otururlarken bem­beyaz elbiseli, saç ve sakalı simsiyah bir adam çıkagelir. Üzerinde bir yolculuk izi görünmeyen ve aralarından hiçbirinin kendisini tanımadığı bu kişi, Hz. Peygamber'in önünde diz çökerek: "Ya Muharnmed, bana İslâm'ın ne olduğunu bildir" der. Hz. Peygamber: "İslâm, kelime-i şehâdet getirmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, ramazanda oruç tutman, imkânın olursa haccetmendir" buyurur. Adam: "Doğru söylüyorsun" dedikten sonra bu defa "İman nedir?" diye sorar. Hz. Peygamber: "iman Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, kıyamet gününe ve kadere inanmandır" diye cevap verir. Adam yine "Doğru söyledin" der, Bu defa "İhsan nedir?" diye sorar. Resûlullah: "İhsan, Allah'ı görür gibi kulluk etmendir. Her ne kadar sen onu gör­müyorsan da o seni görüyor" şeklinde cevap verir. Adam yine "Doğru söyledin" diyerek bu defa da kıyametin ne zaman kopacağını sorar. Hz. Peygamber: "Bu konuyu, kendisine sorulan, sorandan daha çok bilme­mektedir" buyurur. Hz. Ömer, yabancı adamın sonra çekip gittiğini, Hz. Peygamberin kendilerine: "Soru soranın kim olduğunu biliyor musu­nuz?" diye sorduğunu, Allah ve Resulü daha iyi bilir, dediklerini ve bunun üzerine "0 kişi Cebrail'di, size dininizi öğretmeye gelmişti" bu­yurduklarını  rivayet eder (Müslim, "iman", I).

İslâm bilginleri bu hadisteki tasniften hareketle İslâm dininin temel esaslarını itikadî, amelî ve ahlâkî olmak üzere üç gruba ayırmışlardır.

A- İtikadî Esasları

İslâmiyet'in itikadî esasları Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygam­berlerine, âhirete ve kadere inanmaktır. İslâm dininin genel hatlarını oluşturan bu esasların tesbiti tamamiyle Allah'a aittir, İnsanların kendi­liğinden bunlara herhangi bir şey eklemesi söz konusu değildir. Dine buradan girilir ve dinden buradan çıkılır.

B- Amelî Esasları

Amel, dinin uygulamaya İlişkin yönünü oluşturur. Bunların Allah'a karşı gösterilmesi gereken tazim ve saygıyı ifade edenlerine ibadet; insanlar arası hukukî olay ve işlemlere ait düzenlemelere de muamelât denilir. İnanç esasları gibi ibâdetler de Allah tarafından belirlenir. Mahi­yeti itibariyle metafizik bir boyuta sahip olan din, zaman ve zeminin değişmesi ile değişime açık olan muamelât konularını daha çok ilkesel düzeyde düzenler. Bundan dolayı dinde bu hususların ihtiyaç, menfaat, adalet ve hak gibi değerler ışığında belirlenmesi, bunların değişmesine bağlı olarak ilgili hükümlerin de değişmesi tercih edilir. Bunların, dinin inanç, ibâdet ve ahlâk esaslarını hayata geçirmede katkıları büyüktür.

C- Ahlâkî Esasları

Ahlâk, insanlar arasındaki ilişkileri hukukî yaptırıma dayanmaksızın düzenler ve onların olgunlaştırılmasını amaç edinir. İslâm ahlâkı Allah'a karşı saygı ve tazimde bulunma, yaratıklara ise şefkatli ve yararlı olma ilkesine dayanır. Ahlâk, insanın hürriyetini iyi yönde kullanmasını gerek­tirir. İnsanı birtakım vazifelerle mükellef tutan İslâm dini ona hürriyetini iyi bir şekilde kullanma şansı, ahlâkını olgunlaştırma imkânı sağlar. Kur'an: "Kim muhsin olarak yani İyi ve güzel davranışlarda bulunarak yüzünü Allah'a döndürürse onun ecri Rabb'i katındadır. Öyleleri için ne bir korku vardır, ne de üzüntü çekerler"[76], buyurmak suretiyle Allah'a yönelmenin ve samimi olarak O'na bağlanmanın sonu­cunu çok açık bir şekilde ortaya koymuştur.

 

5- Mükellef Ve Teklifi Hükümler

 

A- Mükellef

Mükellef, Allah tarafından dinî hükümlerle yükümlü tutulan akıllı ve ergen kişi demektir.

B- Teklifi Hükümler

Mükellefin yükümlü kılınmasına teklif, teklif gereği yaptığı işlere de mükellefin fiilleri (ef'âl-i mükellefîn) denilir. Mükellefin yaptığı işler dinî bakımdan ya emredilen ya yasak edilen ya da serbest bırakılan işler cinsinden olabilir. Bazan da farz veya haram şeklinde kesin bir hüküm bildirmeyip emre veya yasağa yakın olur. Hükümler, kendilerine isabet eden külfet derecesine göre kısımlandırılır. Bunların tümüne birden "teklifi hükümler" denilir. Teklifi hükümlerin çeşitleri şunlardır:

1- Farz: Yüce Allah'ın yapılmasını kesin olarak istediği işlere farz denilir. Başka bir ifade ile sübût ve mânaya delâleti kesin olan nassa (âyet veya sahih hadise) dayanan emirlere farz denir. Farzı işleyen Al­lah'ın övgüsüne mazhar olur ve âhirette ödüllendirilir. Terkeden ise görevini ihmal etmiş ve günah kazanmış olur. Farzlar ikiye ayrılır. Bun­lar  her  müslümanın  yapmakla  yükümlü  olduğu  farzlar ve  bireylerde değil, toplumdan yapılması istenen farzlardır. Bunların birincisine farz-ı ayın, ikincisine de farz-ı kifâye denilir. Beş vakit namazı kılmak, rama­zan ayında oruç tutmak, zekât vermek, doğru sözlü olmak, adaletle iş görmek farz-ı ayına; cenaze namazı kılmak, ilim tahsil etmek, askerlik yapmak, toplum için gerekli olan meslekleri edinmek de farz-ı kifâyeye örnektir.

2- Vacip: Allah tarafından  emredildiği  sübût veya  delâlet açısından zannî bir delil  ile sabit olmuş  olan  hüküm demektir. Vacip, yapılması gerekli  olmakla  beraber farz  kadar  kesinlik ifade  etmez. Vacibe  örnek olarak namazda  Fâtiha'yı okumak, kurban kesmek, vitir ve bayram na­mazlarını kılmak verilebilir. Vacipte fiilin işlenmesi halindeki mükâfat ve terkindeki ceza farzdakinden azdır.

3- Sünnet: Sözlükte yol, âdet ve çığır anlamlarına  gelir. Teklif? hü­kümlerin bir çeşidi olarak sünnet ise farz ve vacip yani kesin ve bağ­layıcı   tarzda   olmaksızın   yapılması   istenen   fiiller  ve   bunlara   bağlanan hükümler  demektir.   Fıkıhta   farz  ve  vacip   dışında   kalan   olumlu   fiiller sünnet, mendup, müstehap, nafile, âdâb, tatavvu' ve fazilet gibi terim­lerle ifade edilir. Bunlar içinde sünnet, Peygamber Efendimizin farz ve vacip  kapsamında  olmaksızın  sürekli  veya  zaman zaman  işlediği fiilleri ve bunlara terettüp eden  hükümleri  İfade eder.  Hz.  Peygamber'in farz ve  vacip   olmaksızın   işlediği  fiillere  ve   bunların   hükümlerine  sünnet-i müekkede, ara sıra terk ettiği fiillere ve bunların  hükümlerine de sün­net-i   gayr-i   müekkede   denir.   Sabah   ve   öğle   namazlarının   sünnetleri birinciye,   ikindi  ve  yatsı   namazlarının   ilk  sünnetleri  de   ikinciye  örnek verilir.

İslâm dininde ezan, kamet, cemaatla namaz kılmak gibi sünnetlere ise sünnetü'l-hüdâ denilir ki, bunlar da birer sünnet-i müekkede hük­mündedir.

Peygamberimiz'in yiyip içmeleri, giyinip kazanmaları, oturup kalkma­ları gibi bir beşer olma sıfatıyla yaptıklarına ise sünnet-i zevâid denir ki, bunlar da birer sünnet-i gayr-i müekkede sayılırlar.

Sünnet-i müekkede kapsamındaki fiilleri işleyen sevabı hak eder. Terkeden ise cezayı hak etmemekle beraber kınanmaya ve yerilmeye müstehak olur. Bu bakımdan sünnet-i müekkedenin hükmü vacibe ya­kındır. Sünnet-i gayri müekkede kapsamındaki fiilleri işleyen ise sevabı hak etmekle birlikte terk eden kınanmaya ve yerilmeye müstahak ol­maz.

4- Müstehap: Sevilen  ve  güzel  görülen  şey demektir.  Resûlullah'ın bazan yapıp bazan de terk ettiği işlere ve bunların hükümlerine denir. Müstehaplara mendup, fazilet, tetavvu', âdâb da denilir. Müstehap olan bir fiil, sevabı ve fazileti çok olduğu ve bundan dolayı İşlenmesi teşvik edildiği için mendup ve fazilet; farz ve vacibe ilâve olarak yapıldığı için nafile, yapılması kesin olarak emredilmediği halde gönüllü olarak yapıldığı için tatavvu', kendisinde güzel bir haslet bulunduğu için de âdâb olarak isimlendirilir. Müstehaba örnek olarak nafile namaz kılmak, nafile oruç tutmak, gönüllü bağışta bulunmak gösterilebilir. Müstehapların yapılmasında sevap vardır. Terki ise kınanmayı ve azar­lanmayı gerektirmez. Bu bakımdan ınüstehabın hükmü sünnet-i gayri müekkedeye yakındır.

Dinimizin farz ve vacip olmaksızın tasvip ettiği ve yapılmasını iste­diği sosyal ilişkilere ait bütün fiiller mendup kapsamında sayılır. Bu tür fiillere örnek olarak görgü ve nezaket kurallarına riayet etmek, büyükle­re saygı göstermek, hediyeleşmek, bayramlaşmak, davetlere gitmek gösterilebilir.

5- Mubah:  Yapılıp  yapılmaması   Allah   nazarında   serbest  bırakılmış olan ve  bu  konuda  dinî bir sorumluluk gerektirmeyen fiiller demektir. Nitekim herhangi bir helâl yemeği yemek veya yememek, harama bu­laşmadan  eğlenmek veya  eğlenmemek gibi fiiller insanın  serbest bıra­kıldığı işlerdir. Bunların yapılmasında bir mecburiyet olmadığı gibi, terk edilmelerinde de bir günah söz konusu değildir. Mubah, dinde hükmü belirlenmiş olan emirler (farzlar) ve yasaklar (haramlar) arasında yer alır. Bir fiilin   mubah  olduğu  bizzat  naslar tarafından  belirlenebileceği  gibi, hiçbir hüküm  koymama  suretiyle de sabit olabilir. Birincisine şer'î mu­bah, ikincisine de aslî mubah denilir. Eşyada esas olan İbâha yani mu­bahtık olduğu için bir şeyin yasaklandığına dair bir hüküm yoksa onun mubahiığına  hükmedilir.  İslâm  dini  bu yolla  müminlere çok geniş bir alan  bırakmış, dinin genel  maslahatlarına  uygun olarak kendiliklerinden değerlendirmelerde bulunmalarını istemiştir. Dinin temel yaklaşımı böyle olmakla   beraber zaman   içinde  insanların   kendi  inisiyatiflerini   kullanma yerine değişik yöntemlerle  bu alanı daralttıkları  görülmektedir.  Mubah­lar  bir  bütün   olarak  ele  alındığında  ya   işlenmesi  ya   da  terki  matlup olur.   Dolayısıyla   insanın   yeme   içmeyi   veya   eğlenmeyi   tamamen   terk etmesi veya kendini tamamen bunlara vermesi mubah olmaz.

6- Haram: Yapılması Allah tarafından  kesin  olarak yasaklanmış olan işlerdir. Adam öldürmek,  rüşvet almak ve vermek, yalan söylemek, ya­lan   yere  yemin   etmek,   içki   içmek,  zina   etmek,  adam   Öldürmek  gibi. Haram, farzın karşıtı sayılır. Farz yapılması, haram da terki zorunlu olan şeydir.    Haramlar    mahiyetleri    gereği    ikiye    ayrılırlar.    Özündeki    bir mefsedetten   (bozukluktan,  fenalıktan)   dolayı   haram   olan   şeylere  "aslî haram" (haram li-aynih), aslında helâl olup, başkasının hakkından dolayı haram   olan   şeylere   de   "arızî  haram"   (haram   li-gayrih)   denilir.   Şarap, lâşe, uyuşturucu, zehir birincisine; çalınmış bir şeyi yemek, gasp edilmiş bir parayı harcamak da ikincisine örnek gösterilebilir. Normal şartlarda helâl olan bir şeyi yemek veya para harcamak haram değildir. Haram­lar esas itibariyle toplumun ve kişilerin sağlığını, huzurunu, ahlâkını ve nizamını bozan şeylerdir.

7- Mekruh: Yapılması  hoş olmayan, iyi karşılanmayan şey demektir. Bir  başka   ifade  ile  zannî delile  dayanarak yapılmaması   istenen  şeydir. Mekruh, tahrîmen mekruh (harama yakın  mekruh) ve tenzîhen mekruh (helâle   yakın   mekruh)   olmak   üzere   İkiye   ayrılır.   Birilerinin   alış   verişi sırasında  alış veriş teklifinde  bulunmak,  başkasının  evlenme teklifi  üze­rine evlenme teklifinde bulunmak, erkeklerin ipekli elbise giymesi birin­cisine; abdest alırken gereğinden çok su kullanmak, toplum içine çıkar­ken soğan ve sarımsak gibi  kötü kokusu olan şeyleri yemek de ikinci­sine örnektir.

8- Müfsid: Meşru olan bir ameli bozup iptal eden demektir. Oruçlu olan  bir kişinin su  içmesinin orucunu  bozması, namaz kılan kişinin bir yerinin kanamasının namazını bozması bu kavrama örnek verilebilir.

9- Helâl:   Dinî   bakımdan   yapılması   ve   kullanılması   caiz   olan   şey demek olup bunları yapıp yapmamakta mükellefler serbesttir. Helâl caiz ve mubah terimleri ile eş anlamlı olmakla birlikte, haram olmayan şey­lerin   tümü   anlamına   da   gelir.   Bu   anlamı   ile   helâl   haramın   karşıtıdır. Dolayısıyla  farz,  vacip,  sünnet,  mubah,   mendup  ve   caiz  olan   şeylerin tümü helâl kapsamı, içine girer.

10- Azîmet ve  Ruhsat: Zorluk, zaruret gibi  arızî  bir özre  bağlı  ol­maksızın   baştan  konan  aslî hükümlere  azîmet;  zorluk,  zaruret gibi  bir özre  bağlı  olarak  kullara  azîmet hükmünü  terk etme  imkânı veren  ve hafifletilmiş olarak sonradan  konulmuş olan (ikincil) hükümlere de ruh­sat   denilir.   Örneğin   ramazan   ayında   oruç  tutmak   bütün   mükelleflere farzdır, bu aslî bir hüküm yani azîmettir. Hasta ve yolculara karşılaştık­ları güçlük sebebiyle oruç tutmama kolaylığının tanınması ise ruhsattır. Genelde azîmet veya  ruhsat hükmü ile amel etmek mükellefin  tercihi­ne   bırakılmakla   birlikte   bazan   ruhsat   hükmü   ile   amel   etmek   gerekli olabilir.

C- Teklifî Hükümlerin Kaynaklan (Edille-i Şer'iyye)

Mükellefin yapacağı işlerin dinî hükmünü öğrenmek üzere baş vu­rulan kaynaklara "dinî hükümlerin kaynakları" (edille-i şer'iyye) denilir. İslâm bilginlerinin üzerinde ittifak ettikleri şer'î deliller (dinî hükümlerin kaynakları) Kitap (Kur'an), Sünnet, icmâ ve kıyas olmak üzere dört çe­şittir. Bu delillerden -en azından- biri ile hükmü sabit olan bir mesele­ye dinî bakımdan  uyulması zorunludur. Şer'î delillerin  öncelik sırası da Kitap, Sünnet, icmâ, kıyas şeklindedir. Dolayısıyla bir meselenin hükmü Kur'an'da varsa, başka delile ihtiyaç yoktur. Kur'an'da çözümü bulun­mayan mesele ikinci sırada bulunan Sünnet'ten araştırılır, bunda da yoksa icmâya, onda da yoksa kıyasa baş vurulur. Bu sıralama Muâz b. Cebel'i Yemen'e gönderen Hz. Peygamber'in, ona orada nasıl hükme-deceğiyle ilgili sorusuna verdiği cevaptan memnun olmasından çıkarıl­mıştır. Hz. Ebû Bekir ve Ömer'in uygulamaları da bu yönde olmuştur. Nitekim onlar da önlerine bir konu geldiğinde Allah'ın kitabına bakar, onunla hükmederlerdi. Allah'ın kitabında bulamazlarsa Resûlullah'ın sünnetine baş vururlardı. Bunda da çözüm bulamazlarsa toplumun ileri gelenlerini toplayıp onlarla istişare ederler ve ortak olan görüşlerle hükmederlerdi.

1- Kitap: Kitap Kur'an demektir. Kur'an, Hz. Peygamber'e toplumsal ihtiyaç ve gelişmelere paralel olarak tedricî bir şekilde 23 senede vahiy yoluyla indirilen ve ondan bize kadar değişmeden gelen ilâhî buyruk­lardır. O, lafzı ve manasıyla Allah katından indirilmiş ve tevatür (Müs­lümanların hepsinin ittifakı) yoluyla bize kadar gelmiş olup hem içerik hem de edebi yönden bir mucizedir. Kur'an, İslâm esaslarını ortaya koyan birinci derecedeki kaynaktır. Kur'an'ın sübûtu üzerinde ittifak olduğundan İslâm bilginleri mesailerini onun metnini anlama ve yo­rumlama konusunda yoğunlaştırmışlardır. Kur'an inananlara fizik ve me­tafizikle ilgili çerçeve bilgiler vermekte, değerler ortaya koymakta ve bunların günlük hayata ve bireylerin yaşantılarına intibakını, onu oku­yanlara bırakmaktadır. Bundan dolayı da onu anlamak üzere birçok Kur'an ilimleri ve bu ilimlere dair ciltlerce kitap yazılmıştır.

Kur'an'da mânası açık (muhkem) ve anlaşılması zor (müteşâbih) âyetler vardır. Onun temelini muhkem âyetler oluşturmaktadır. Yani dinin esas prensipleri bunlardan çıkmaktadır. Müteşâbihler ise değişik tefsirlere açıktır. Kur'an kendi içinde uyumlu ve tutarlı olduğuna[77] ve muhkem âyetlerin anlamı açık olduğuna göre; müteşâbihler muhkemlere aykırı düşmeyecek şekilde açıklanmalıdır.

Kur'an'ı anlamaya çalışırken şu hususlara dikkat edilmelidir:

a- İslâm'ın ana  esasları  mücmel veya  müteşâbihlerden  değil,  muh­kem âyetlerden çıkarılmalıdır.

b- Kur'an,  kendi  bütünlüğü   içinde anlaşılmalıdır.  Onun  bir yerinde kısa olarak anlatılan  bir husus başka bir yerinde genişletilmiş bir şekil­de yer almış olabilir. Konu, bu  bilgiler bir araya  getirilerek anlaşılmalı­dır.

c- Anlamı  mübhem   (kapalı)  veya  ana  prensibe  muhalif gibi  görü­nen ifadeleri muhkem âyetler ışığında yorumlamak ve özel anlam taşıyan İfadeleri genel esaslara göre açıklamak gerekir. Sözgelimi Kur'an'da Arapça'da birçok anlamı olan kelimeler geçer. Bunlardan hangisinin kastedildiğini tayin etmek zordur. Ayrıca bir sözün delâletinden, saraha­tinden, işaretinden ve siyakından anlaşılan birçok mânalar olabilir ve söz sahibi bunların her birini murad etmiş olabilir. İşte bu durumlarda muradın tayin edilmesi için birtakım esas ve kuralları bilmek gerekir. Bunların başında da Arap dilinin incelikleri gelir.

d- Sünnet, Kur'an'ın ortaya koyduğu genel esaslara uygun düştüğü takdirde onun tefsiri sayılır.

2- Sünnet: Hz. Peygamber'in yaşayışı, dinde tuttuğu yol, geride bı­raktığı gelenek demektir. Bunlar sözlü, fiilî ve takriri gibi çeşitlere ayrı­lır. Peygamberimizin sözlerine (hadisler) sözlü, yaptığı İşlere fiilî ve baş­kalarından duyup gördüğü  halde itiraz etmediklerine de takrirî sünnet denilir. Sünnetin müslümanların dinî hayatında önemi büyüktür. Çünkü Hz.    Peygamber,    yaşanmış    bir    Kur'an    olarak    söz    ve    fiilleri    ile müslümanlar  için   örnek  alınması  gereken   biridir.  Kur'an,  sübût açısın­dan  kesindir. Çünkü  günümüze kadar tevatürle gelmiştir.  Buna  karşılık sünnetin    tamamı   sübût   açısından    kesin    değildir.    Hz.    Peygamber'e nisbeti   kesin   olan   sünnetlere   mütevâtir,   diğerlerine   ise   meşhur  veya âhâd   sünnet   denilir.   Mütevâtir   sünnetle   amelde   ittifak   varken   âhâd yolla    gelen    sünnetlerle    amelde    ihtilâf   vardır.    Kelâmcılar,    sünnetin usûlü'd-dînde kaynak olabilmesi için mütevâtir olmasını şart koşmuşlar­dır.

3- İcmâ: Sözlükte toplama, bir araya getirme, görüş birliğine varma anlamlarına gelen  icmâ, dinî bir terim olarak ise Hz. Peygamber'in ve­fatından  sonraki  herhangi  bir asırda yaşayan, dinî bilgiler alanında uz­manlık derecesine varmış kişilerin, dinî bir konu hakkında görüş birliği­ne varmaları demektir. İcmâ Kur'an ve Sünnet'ten sonra İslâmî hüküm­lerin   üçüncü   kaynağıdır.  Kur'an'da   İslâm  toplumundan   iyiliği   emreden ve kötülükten meneden hayırlı bir ümmet olarak söz edilmesi ve  Hz.  Peygamberin  onların dalâlet  (sapıklık)  üzerinde  ittifak et­meyeceklerini  haber vermesi[78] onu  dinî bir delil  kılan naslardır.

Bir meseledeki ittifak, açıkça görüşlerin ortaya konulması suretiyle olursa buna sarih icmâ, ortaya atılan görüşten haberdar olan müctehidlerin açıkça katılma veya itiraz şeklinde bir beyanda bulun­maksızın sükût etmeleri şeklinde gerçekleşirse buna da sükûtî icmâ denilir. Sarih icmâın kaynak olduğunda ittifak, sükûtî İcmâın kaynak olduğunda İse ihtilâf vardır. Kur'ân-ı Kerîm'in bir mushaf halinde top­lanması, Cuma namazı İçin ezan okunması, Peygamberimiz'in Medine'de defnedilmesi, camilere minare yapılması bazı icmâ örnekleridir.

4- Kıyas: Sözlükte bir şeyin bir başka şey ile ölçülmesi demektir. Dinde ise Kitap, Sünnet ve icmâda hükmü bulunmayan bir meseleye, aralarındaki illet birliği sebebiyle, bu kaynaklardan birinde yer alan meselenin hükmünü vermek demektir. Mesalâ Kur'an'da ve Sünnet'te adı geçmeyen viskiyi, aralarındaki illet beraberliği sebebiyle Kur'an'da yasaklanmış bulunan şarapla karşılaştırarak aynı hükmü vermek bir kı­yastır. Bilindiği üzere Kur'an'da şarabın haram kılınışının illeti olarak sarhoş etme gösterilmiştir. Şarap gibi viski içildiğinde de aynı sonuç ortaya çıktığından (ortak illet) şaraba kıyasla viskinin de haram olduğu hükmüne varırız. Burada şarap asıl, viski fer', sarhoş etme ortak illet, şarabın haram oluşu nassın bildirdiği hüküm ve viskinin haram oluşu da kıyas yoluyla fer' için belirlenen hükümdür. İslâm hukukçularının büyük çoğunluğu amelî konuların bilinmesinde kıyasın delil olduğu konusunda ittifak halindedirler. Selef âlimleri ve Zahirîler ise kıyasın delil olmadığı konusunda ısrarlıdırlar.

Usûl-i fıkıhta bu aslî deliller yanında istihsan, istislâh, seddü'z-zerâyi', örf, eski ümmetlerin şeriatleri gibi fer'î deliller de söz konusu­dur.

D- Teklifî hükümlerin Genel Amaçlan

Allah, emir ve yasaklarını koyarken kullarının dünya ve âhiret yarar­larını gözetmiş, birtakım gaye, amaç ve hikmetleri hedeflemiştir. Dinî emir ve yasakları doğru anlamak için, bu maksat ve hedefleri bilmek gerekir. Sözgelimi Kur'an'da insan ve cinlerin yaratılışının gerekçesi "Al­lah'a kulluk", peygamberlerin gönderilişinin gerekçesi "insanları doğru yola iletme ve onların Allah'a karşı özür beyan etmelerini önleme", insanın dünyaya gönderilişinin gerekçesi "imtihan" olarak beyan edil­miştir. Dolayısıyla dinî hükümlerin her birinin özel amaçlan yanında tümüyle ulaşılmak istenen genel amaçlar vardır. Özel amaçlar detay olacağından burada onları bırakarak sadece genel amaçlar üzerinde durulacaktır. Teklîfî hükümlerin genel amaçlarını "dinî/ahlâkî" ve "dün­yevî" olmak üzere iki başlık altında toplamak mümkündür.

1- Dinî/Ahlâkî   Amaçlar:   Teklifî   hükümlerde   dinî   amaç   zihni   bâtıl inanç   ve   hurafelerden   arındırarak   ruhu   saf   hale   getirme,   düşünceyi geliştirme,   iradeyi   güçlendirme,   nefsi   temizleme   ve   ahlâkı   güzelleştir­medir.   İman,  amel   ve  ahlâk  şeklinde   konulmuş   olan   bütün   dinî  hü­kümler bu amaçları gerçekleştirmeye yöneliktir.

2- Dünyevî Amaçlar:  Bunlar, dünya  işlerinin  bir düzen  içinde yürü­mesini sağlayan, zararlı  şeylerin  ortaya  çıkmasını engelleyen, toplumsal hayatın refah ve saadetine vesile olan şeylerdir.

Dinî hükümler, söz konusu amaçlan gerçekleştirmek üzere önem sı­rasına göre zarûriyyât, hâciyyât ve tahsîniyyât şeklinde gruplandırılmış-tır.

a- Zarurî Maslahatlar:  İnsanın  ve toplumun  varlığı  ve  devamı   için birinci   derecede  gerekli   (olmazsa   olmaz)   olan   düzenlemelerdir.  Bunlar yapılmadığı  takdirde  hayatın  düzeni  bozulur, fitne ve fesat  her tarafa yayılır.   Zarurî   maslahatlar   dünya   ve   âhiretin   imarı   için   gereken   din, nefis, akıl, nesil ve malın muhafazasından oluşmaktadır.

Dinin korunması onun iman, ibâdet ve ahlâk esaslarının, korunması ve yaşatılması ile mümkündür. Dolayısıyla bu esasları ayakta tutacak gayreti göstermek, iyiliği emredip kötülükten sakındırmak, fitne ve fesat çıkaranlara, insanları dalâlet ve hurafelere yöneltenlere engel olmak gereklidir.

Neslin korunması için evlilik ve aile münasebeti öngörülmüş, çocuk terbiyesine önem verilmiş, zina ve fuhşun her çeşidi haram kılınmış ve zaruret olmadıkça çocuk aldırma yasaklanmıştır.

Nefsi (canı) korumak için yeme, içme, giyinme, barınma gibi ihti­yaçlar helâl sayılmış, başkasını öldürme ve intihar haram kılınmıştır. İnsanları haksız yere öldüren veya yaralayanları ağır bir şekilde ceza­landırma öngörülmüştür.

Aklı korumak için sarhoşluk veren içkiler ve her türlü uyuşturucu haram kılınmış, bu yola baş vuranlara ceza hükümleri konulmuştur.

Malı korumak için de çalışma, mal mülk edinme meşru sayılmış, hırsızlık, gasb, zarar verme gibi hususlar haram kılınmış, itlaf olunan malın tazmini hükmü getirilmiş, hırsızlık yapan ve yol kesenlere ağır cezalar konulmuştur. Yine bu amaçla akıl hastası, çocuk, sefih gibi kimselerin hacr altına alınması öngörülmüştür.

b- Hâciyyât.  İnsanın ve toplumun varlığı ve devamı  için  İkinci  de­recede   gerekli   (olmazsa   olmaz   değil,   zaruretten   bir   aşağı   derecede) olan  ve yokluğu   makâsıdın  devamını  sıkıntılı  kılan   ihtiyaçlardır.  Bunlar insanların   hayatlarını   kolaylık  içinde ve  sıkıntıya   düşmeden  sürdürebil­meleri  için  muhtaç oldukları düzenlemelerdir. Yoklukları  halinde zorluk ve sıkıntı ile  karşılaşılmakla beraber zarûriyyâttaki  kadar hayatın  düzeni bozulmaz.   Hâciyyât,  insanlardan   güçlük,   meşakkat  ve   sıkıntıları   kaldır­mayı amaçlar, bu amaçla ruhsat ve kolaylıkları öngörür. Su bulamayana teyemmüm  kolaylığının sağlanması,  hasta  ve yolcular için  oruç tutma­ma   ve   ayakta   duramayan   kişiye   oturarak   namaz   kılabilme   ruhsatının verilmesi,  geçimsizlik  halinde  boşanmanın  tecviz  edilmesi   hâciyyât tü­ründen düzenlemelerdir.

c- Tahsîniyyât. İnsanın ve toplumun varlığı ve devamı için üçüncü derecede gerekli olan yani yokluğu sıkıntıya değil, maksadın en güzel şekilde gerçekleştirilmesine engel olan düzenlemelerdir. Bunlar, zaruret veya İhtiyaç türünden değil, en güzel ve en uygunu olma nevinden olan durum ve davranışlardır. Bunlar bizi diğer canlılardan ayıran insanî değerler ve telakkilerdir. Bunların yokluğu halinde ne zarûriyyâtta oldu­ğu gibi hayatın düzeni bozulur ne de hâciyyâtta olduğu gibi sıkıntı ve zorlukla karşılaşılır. Bunlarsız hayat nahoş ve çirkin hale gelir ve insani­likten uzaklaşılır. İslâm'da ibâdet, muamelât ve ukübat konularında pek çok tahsîniyyât vardır. Örneğin temizlik ibâdette; yeme içme ve giyin­mede temiz olma ve israftan kaçınma âdetlerde; pis ve zararlı şeylerin alım satımını yasaklama muamelâtta; harpte kadınların, çocukların, din adamlarının öldürülmesini haram kılma ukübat alanında tahsîniyyâta örnektir.

 

6- İslâm'da Bilgi Edinme Yolları

 

İslâm'a göre insan bilgi sahibi olabilen bir varlıktır. O, Allah'ın ver­diği duyular yoluyla etrafında olup bitenleri algılar ve bunların zihnin­de hasıl olan suretlerini aklı ile İdrak eder. İnsanı diğer canlılardan farklı kılan özellik, onun etrafındaki şeyleri sadece gören, işiten bir var­lık değil, görüp işittiklerini aynı zamanda anlayan ve değerlendiren bir varlık oluşudur. Duyuların dış dünyada algıladıkları veriler yanında, doğ­ru sözlü olduğundan emin olunan kişilerin verdikleri haberler de akıl için veri oluşturabilir. Zihnimiz duyular veya haber yoluyla kendine ulaşan verileri değerlendirir, sonuçlara ulaşır. Bu sonuçlara bilgi diye­bilmek için, onların realiteye uygun, açık ve kesin olmaları gerekir. Bu özellikleri taşımayan idrak sonuçlarına bilgi değil zan, şek, vehim ve cehl (bilgisizlik) gibi değişik adlar verilir.

Kur'an, ilme çok önem verir. Nitekim yaklaşık 750 yerde ilim kö­künden türemiş kelimeler geçmektedir. Bu sayı Kur'an'ın bilgiye verdiği önemi ortaya koymaktadır. Kur'an, kendisini de Allah'ın insanlara gön­derdiği değer ve bilgiler olarak görür; bilenlerle bilmeyenlerin bir ol­madıklarını bildirir ve bilgisizlerden, bilgisizce tartışmaya girenlerden uzak durmayı öğütler.

İslâm'da bilgi edinmenin yollarının üç çeşit olduğu kabul edilmek­tedir. Bunlardan biri duyularımız, ikincisi doğru haber ve üçüncüsü de akıldır. İnsan bilgisi bu üç yoldan biriyle elde edilir. Bunlara kelâm ilminde esbâb-ı ilim (bilgi edinme yolları) denilir.

A- Duyular (Havâss-ı Selîme)

Duyular görme, işitme, koklama, tat alma ve dokunma olmak üzere beş çeşittir. Göz görmeyi, kulak işitmeyi, burun koklamayı, dil tat al­mayı ve deri de dokunmayı gerçekleştiren organlardır. Bunların doğru bilgi verebilmeleri için sağlıklı ve kusursuz bir şekilde çalışmaları ge­rekmektedir.

Kur'an, insana göz, kulak gibi organların verildiğini, onun bunlar aracılığıyla yeryüzünde, hayvan ve bitkiler âleminde ve içinde yaşadığı âlemde nasıl bir düzen ve gayeliliğin bulduğunu kavramasını ister. İn­sanın bunlardan dolayı mesul olduğunu bildirir. Duyuları ile bu düşün­celere ulaşamayanları kör, sağır, dilsiz ve kalbi mühürlü olarak niteler. Duyular yoluyla elde edilen bilgiler zarurî yani kesindir.

Duyu organları hayvanlarda da vardır. Onlar da gözleri ile görür, kulakları ile işitir ve burunları ile koku alırlar. Hattâ bazılarında bu or­ganlar insanlardan çok daha hassastır. Ancak onlarda akıl olmadığı İçin algıladıkları şeyleri insan gibi değerlendirememekte, akıl yürütmede bulunamamaktadırlar.

B- Doğru Haber

Haber, geçmişte meydana gelmiş veya gelecekte vuku bulacak olan bir olayı bildiren söz demektir. Haberin kesin bilgi ifade edebilmesi için haberi veren kişinin o konuda zarurî bilgiye dayanması ve haberin yalan üzerinde ittifak etmeleri imkânsız olan kişiler tarafından rivayet edilmiş olması gerekir.

Doğru haber İslâınî literatürde mütevâtir haber ve haber-i resul olmak üzere iki kısımda ele alınmıştır:

1- Mütevâtir Haber. Yalan söylemek üzere ittifak etmelerini aklın imkânsız gördüğü bir topluluğun, yine kendileri gibi kalabalık topluluk­lardan verdiği habere denir. Mesalâ Sümerler, Hititler, Roma İmparator­luğu, Endülüs Emevîleri gibi millet ve devletlerin; Hz. îsâ, Hz. Muham-med gibi peygamberlerin tarihte yaşadığını mütevâtir haberlerle bil­mekteyiz. Bir haberin mütevâtir olabilmesi için haber oluştuğu andan itibaren kesintisiz olarak yalan üzerinde birleşmeleri imkânsız olan kala­balık bir topluluk tarafından rivayet edilmesi gerekir. Bu topluluğun sayısı konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Dört kişiyi yeterli gö­renler olduğu gibi üç yüz kişiyi gerekli görenler de vardır. Aslında ha­beri duyanların, onun doğruluğunda birleşmeleri önemlidir. Şüphesiz haberi nakledenlerin sayısı kadar nitelikleri de önemlidir. Mütevâtir ha­berler kendi içinde lafzî ve manevî diye ikiye ayrılırlar. Aynı lafızlarla nakledilen mütevâtir haberlere lafzî mütevâtir, anlam korunmakla bera­ber farklı lafızlarla rivayet edilen haberlere de manevî mütevâtir denilir.

İslâm bilginleri mütevâtir haberle sabit olan bilginin zarurî ve kesin olduğunu kabul etmektedirler.

2- Haber-i Resul. Peygamber oldukları mucize ile kanıtlanmış kişile­rin verdikleri haberlerdir. Bir haber peygamber kimliği ile bildirilmiş ise yani peygamberin üstlendiği görevin bir parçası ise doğruluğunda te­reddüt yoktur. Peygamberden nakledilen haberlerin ona aidiyeti önemli bir meseledir. Bu husus hadis ilminde "isnad" diye adlandırılır. Hadis bilginleri rivayetleri isnat açısından üçe ayırmaktadırlar:

Mütevâtir: Yalan üzerinde ittifak etmeleri imkânsız olan bir toplulu­ğun Hz. Peygamber'den duyup naklettikleri, daha sonra da aynı şekilde topluluklar tarafından rivayet edilen haberlerdir. Namazın vakit ve re­kâtlarına ilişkin haberler bu türdendir.

Meşhur: Başlangıçta tevatür derecesine ulaşmamışken sonradan te­vatürle nakledilen haberlerdir. Mestler üzerine meshetmeye ilişkin ha­berler bu türdendir.

Âhâd: Hz. Peygamber'den duyanlardan son nesle kadar tevatür de­recesine ulaşmayan kişiler tarafından rivayet edilen haberlerdir. Hadis kitaplarında yer alan rivayetlerin büyük kısmı bu türdendir.

Mütevâtir dışında kalan haberleri Hz. Peygamber'in söyleyip söyle­mediği kesin olmadığı için bu tür haberler yakîn (kesin bilgi) ifade etmezler. Bundan dolayı da akaid konularında kesin delil olarak kabul edilmezler.

Mütevâtir haberle sabit olan inanç esaslarını olduğu gibi kabul et­mek gerekir, onları inkâr eden küfre girer. Diğer yollarla sabit olan inançları inkâr etme ise küfrü gerektirmez. Hz. Muhammed'in Allah'tan aldığı haberlerden oluşan Kur'an, ondan bize tevatür yoluyla gelmiştir. Dolayısıyla onunla sabit olan inanç esaslarından birini inkâr eden küfre girer.

C- Akıl

Akıl insanda doğuştan mevcut olan bir yetenek (garîze/meleke) olup insan onunla iyiyi kötüden ayırır. Bazı kelâmcılar ise onu insanda mevcut olan bilgi birikimi olarak tanımlamaktadırlar. İnsan bu sayede gördüklerinden ve bildiklerinden hareketle bilmediklerine ulaşır. Buna akıl yürütme denilir. Sözgelimi ayın ışığını güneşten aldığını, bütün insanlar gibi Hz. îsâ'nın da ölümlü olduğunu akıl yürüterek öğreniriz. Akıl, mantık ilminin ortaya koyduğu esaslar çerçevesinde çıkarımlarda bulunur.

Değişik akıl yürütme çeşitleri vardır. Genel hükümlerden özel hü­kümlere ulaşmaya tümdengelim (ta'lîl), özel hükümlerden genel hükümlere ulaşmaya tümevarım (istikra) ve özel bir hükmü bir başka özel hükümle kıyaslayarak sonuç çıkarmaya da kıyas denilir. Aklın bu yollar­la verdiği hükümler vacip (zorunlu), mümkün (caiz) veya muhal (im­kânsız) olur. Örneğin akla göre Allah'ın varlığı ve birliği, 2x2'nin 4 et­mesi zorunlu (vacip), bunların aksi muhal ve Allah Teâlâ'nın bu âlemi ve onda bulunan canlıları yaratması mümkün olan hükümlerdir.

İslâm dini akla çok önem verir. Çünkü o insanın sorumluluğunun temel şartıdır. Bugün sahip olduğumuz her türlü tekniğe akıl sayesinde ulaşmış bulunmaktayız. Bunu hiç kimse inkâr edemez. Bununla beraber her şey gibi aklın da bir sınırı vardır ve o bu sınırın dışına çıktığı za­man doğruyu bulamaz. İnsan dünya hayatında kullandığı araç gereci aklıyla üretir, aklıyla geliştirir ancak hakiki insanlık bunun ötesinde bir­takım vazife ve sorumlulukları gerektirir. İşte insanların bu yolda iler­lemesini sağlayan en önemli faktör dindir. İslâm'da akıl, dünyevî mese­lelerde olduğu gibi dinî meselelerde de önemli bir role sahiptir, Kur'an bu hususta sık sık teşviklerde bulunur, akıllarını kullananları takdir ederken[79], kullanmayanları ise uyarır, böylelerini hay­vanlarla mukayese eder ve onlardan daha aşağı bir durumda oldukla­rını   bildirir[80].   Kur'an,   vahyi   bîr   bilgi kaynağı olarak tanımakla beraber bu yolla ortaya konan esasların doğ­ruluğunun akıl yoluyla muhakeme edilebileceğini bildirir. Problemlerin çözümünde bilgili insanlara danışmayı ve onların bilgilerinden yarar­lanmayı ister[81]. Muâz hadisi Hz. Peygamberin akla göre ha­reket etmeyi tasvip ettiğini, sahabenin de bu esasa göre hareket etti­ğini ortaya koyar.

İslâm'da kesin bilgi edinme bu üç yoldan biri ile mümkündür. Bun­lar dışında başka bir yol yoktur. Her ne kadar rüya, ilham ve bâtını duyular gibi bilgi edinme yollarının bulunduğundan söz edenler de varsa da bu görüşlere itibar edilmemelidir. Nitekim rüyada kişinin uy­kuda yaşadıkları ile dış dünyada olanlar arasında kurulan irtibat yorum­cunun tabirine bağlı olan bir durumdur ve bağlayıcı değildir. Peygam­berlere gönderilen vahyin çeşitlerinden olan rüyayı bununla karıştırma­mak gerekir. Söz gelimi Hz. Yûsuf güneşin ve ayın kendisine secde ettiğini görmüş ve bunu büyüklüğüne ve kendisine her şeyin ruhuna nüfuz kudretinin verildiğine yormuştu. Bir başka rüyasında ise yedi semiz ineği yedi zayıf ineğin yediğini görmüş ve bunu da yedi bolluk yılını yedi kıtlık yılının takip edeceğine yormuştu. Burada Cenab-ı Hakk-'ın bazı hakikatleri rüya yoluyla peygamberine ifşa ettiği görülmektedir. Rüya, vahiy şekillerinin daha aşağı (zayıf) bir biçimidir. Nitekim Hz. Peygamber,   kendisine   daha   yüksek  düzeyde   vahiyler  gelmeden   önce sadık (gerçek)  rüyalar görürdü. Buhârî, "Allah'ın  Resulüne vaki olan va­hiylerin ilki doğru rüyalardı"[82] demektedir.

 

7- Bilgi Edinme Yollarından Sapmalar

 

İslâm'da bilginin sağlam duyular, akl-ı selîm ve doğru haber olmak üzere üç yoldan biri ile elde edildiğini söylemiştik. Bunlardan ilk ikisi herkesin kullanabileceği vasıtalar iken, doğru haberin vahye dayanan kısmı sadece peygamberlere tahsis edilmiş bulunan bir yöntemdir. Di­ğer insanlara kapalı olan gayb âleminin kapılan bu yolla peygamberle­re aralanmıştır. Peygamberler, Allah tarafından kendilerine ulaştırılan bu âleme ilişkin bilgileri bizimle paylaşırlar.

Gayb âlemi her zaman insanların ilgisini çekmiştir. Tarihin her dev­rinde peygamberler dışında da bu âlemle irtibatlı olduğunu iddia eden insanlar çıkmıştır. Kâhin, arraf, müneccim, büyücü, şifa dağıtıcı gibi değişik adlarla ortaya çıkan bu insanların yapıp ettiklerini gaybdan haber verme, tabiata tasarrufta bulunma ve şifa dağıtma şeklinde üç başlık altında toplayabiliriz.

A- Gaybdan Haber Verme

Duyular ötesine ait varlık ve olaylara "gayb" denilmektedir. Allah Teâlâ biz İnsanlara görme, işitme, dokunma, koklama ve tatma gibi yetenekler vermiştir. Bu yeteneklerimizi kullanarak dış dünyada olup bitenleri algılamakta, söz konusu algıları aklımızda değerlendirerek de varlıklar hakkında bilgi sahibi olmaktayız. Ancak duyu organlarımız alt ve üst eşik diye adlandırılan sınırlar içinde kalan varlıkları algılama im­kânına sahip bulunmaktadır. İşte bu sınırlar dışında kalan varlık ve olaylara gayb denilmektedir. Gayb âlemi idrak sahamızın dışında olup, bu alana beşerî yollardan nüfuz etme imkânımız bulunmamaktadır. Bundan dolayı yüce kitabımız Kur'ân-ı Kerîm gaybı bilmeyi Allah Teâlâ'nın yüce sıfatlarından biri kabul ederek O'nu "âlimü'l-gayb" ve "allâmü'l-guyûb" olarak nitelemiştir.

Yüce Rabbimiz gaybı bilmeyi bu şekilde kendine hasrettikten sonra, seçtiği bazı elçilerine de bu kapıyı aralayacağını bildirmektedir[83]. Bu da gayb hakkında sadece vahiy yoluyla bilgi sahibi olunabileceği anlamına gelmektedir.

Durum bu iken, peygamberlerle rekabet edercesine gaybı bildiğini iddia eden ve bu yolla nüfuz alanı oluşturarak kazanç temin eden insanların faaliyet gösterdikleri görülmektedir. Bu kişiler tarihte olduğu gibi günümüzde de arrâf, kâhin, falcı ve müneccim gibi adlarla isim-lendirilmektedirler.

Araf; bilen, tanıyan, anlayan anlamlanna gelmekte olup olaylar ara­sındaki gizli ve herkesin fark edemeyeceği tarzda karmaşık olan ilişki ve benzerliklerden hareket ederek hal ve istikbalden haber veren kişi­dir. O, bu işi doğuştan sahip olduğu bazı özel yetenekler yanında al­dığı eğitimle de yapabilir.

Kâhin, gaybdan haber veren ve geleceği bilen kişi demektir. O, bu işi cinleri İstihdam ederek veya öze! yetenek ve başkalarının bilmediği birtakım teknikleri kullanarak yapar. Câhiliye Arapları kahinleri istikbali bilen ve ihtilâfları çözen kişiler olarak görüyorlardı. Bu sebepten pey­gamberlikle kehaneti karıştırarak peygamberimize kâhin olduğunu söy­lemişlerdir. Kur'ân-ı Kerîm peygamberimize yöneltilen bu tür ithamları reddetmiştir.

Fai, uğur tutma veya uğursuz addetme gibi anlamlara gelir. Falcılar kitap açmak, su ve billur kaba bakmak, zar atmak, kuş uçurmak gibi yollara baş vurmak suretiyle gaybı bildiklerini iddia etmektedirler. Uğursuzluk anlamına gelen tıyera İslâm'da kesin olarak yasaklanmış, iyilik temenni etme anlamına gelen uğur tutma (tefe'ül) ise bir bilgi vasıtası haline getirilmediği takdirde müsamaha İle karşılanmıştır. Kur'an'da içki içmenin, kumar oynamanın, fal bakmak üzere ok atma­nın ve putlara tapmanın şeytan işi kötü şeyler olduğunu bildiren âyet­le[84] falcılık yasak edilmiştir.

Müneccim; yıldızlara bakan, astrolog anlamlarına gelir. O, gök ci­simleri ile dünya üzerinde olup biten şeyler arasında kurduğu ilgiye dayanarak hayır-şer değerlendirmesi yapar. İlm-i nücûm başlangıçta astronomi ile İç içe idi. Bu yüzden de din bilginleri tarafından kısmen olumlu görülmekteydi. Ancak XIX. yüzyıldan itibaren astronomi ile ast­roloji birbirinden ayrılmış bulunmaktadır. Din bilginleri bir pozitif biüm olan astronomiye, diğer bilimlere gösterdikleri itibarı gösterirken, yıldız­lara tapan Sabiîler'in inanç izlerini taşıyan astrolojiye cephe almışlardır. Peygamberimiz ay, güneş ve yıldızların Allah'ın âyetleri olduklarını, on­ların hareketlerini uğursuz addetmenin doğru olmadığını[85], yağmurun yağması, rüzgâ­rın esmesi, çocuğun doğumu gibi olayları onlara nisbet etmenin şirk olduğunu bildirmiştir.

Kısacası, gaybı bilmek Allah'a ve Û'nun bildirdiği elçilerine mahsus bir iştir. Bu temel inancı göz ardı ederek gaybî bilgi edinmek üzere birtakım insanlara baş vurmak yüce dinimizin onayladığı bir davranış değildir. Hz. Peygamber, kâhin ve arrâfa baş vurarak söylediklerini tas­dik edenin Muhammed'e indirileni inkâr etmiş olacağını[86], bu  kişinin cennete giremeyeceğini[87] ve kırk gün namazının kabul edilmeyeceğini[88] bildir­mektedir.

Ruh çağırma. Ruh ve bedenden oluşan insanda ölümle bu ikili ya­pı ayrışmakta, ruhunu kaybeden beden cansız bir varlık (mevta) haline gelirken, ruh ba'sü ba'delmevt (öldükten sonra dirilme) ile tekrar be­denine döneceği günü beklemeye geçmektedir. Bu esnada başka birile­rinin bu ruhla temas kurması söz konusu değildir. Dolayısıyla yaşayan­ların daha önceden ölmüş bulunan birilerinin ruhunu çağırması, onlar­dan bilgi alması söz konusu değildir.

Konunun dinî boyutu bu kadar açık ve net olduğu halde medyum yapılı bazı kişilerin ruhlarla temas halinde oldukları iddiasında bulun­duklarını müşahede etmekteyiz. Eğer bu kişiler şarlatanlık yapmıyor, bilinçli bir şekilde insanları kandırmıyor ve gerçekten çağrılarına cevap veriliyorsa, bunun değişik şekillerde izahı yapılabilir. Mesalâ halüsünas-yon görebilirler, beyin fantazilerinin kurbanı olabilirler, kendileri ile irti­bat halinde bulunan bir cin ile karşı karşıya bulunabilirler. Her üçü de ihtimal dahilinde olduğu gibi daha başka ihtimaller de söz konusu olabilir.

Kur'an ve hadislerde göklerde konuşulanları dinleyen şeytanların, duyduklarına birçok yalan da katarak kendilerine yakın gördükleri kişile­re İlettikleri bildirilmektedir[89]. İnsanları etki­lemek isteyen cinlerin büyücüleri, kâhinleri ve bazı ruh çağıranları seç­meleri mümkündür. Ruh çağıranların, ruh çağırma seanslarında kendile­rine geldiğini söyledikleri varlık, kendini ruh diye tanıtan bir cin olabi­lir. Şeytanın çeşitli şekillere bürünerek insanlara yaklaşacağını ve onları aldatacağını söyleyen Hz. Peygamber de onun bu tarz fantazilerine dikkat çekmiştir,

B- Tedavi ve Şifa Dağıtma                                              

İnsan, ruh ve bedenden oluşan bir varlıktır. Onun sağlığı da her iki yönün sıhhat ve afiyet üzere olmasına bağlıdır. Bedenimiz birtakım biyoloji kurallarına bağlı olarak çalışmaktadır. Onlarda meydana gelen bozulma hastalık olarak karşımıza çıkmaktadır. Tıp ilmi bu hususta elinden geleni yapmaktadır. Ancak insan aynı zamanda ruhu olan bir varlıktır. Düşünceleri, duygulan zaman zaman bedenini de etkilemekte, hattâ önüne bile geçmektedir. Dolayısıyla insanın sağlığı beden yanın­da, onun psikolojisinin de sağlıklı olmasına bağlı bulunmaktadır. Ancak insan psikolojisi bedenin bağlı bulunduğu kuralları kadar net değildir. İşte burada oluşan izafîlik ve boşluk birtakım farklı tedavi yöntemlerine, şifa dağıtıcılıklarına ve alternatif arayışlara  itmiştir. Tıbb-ı  nebevi çercevesinde   dile   getirilen   uygulamaların   bir   kısmı   bu   çerçevede   mütalaa edilebilir. Nazar ve rukye (afsun/üfürükçülük) gibi usuller bunlardandır.

Nazar; bakmak, görmek ve düşünmek anlamlarına gelmekte olup güzel bulunan bir şeye kıskançlıkla bakarak onu maddî veya manevî yönden etkileme, hasta etme, hattâ öldürme şeklinde tanımlanır. Türk­çe'de göz değmesi ve göze gelme tabirleri ile ifade edilir. Araplar ise isâbetü'l-ayn demektedirler. Kur'ân-ı Kerîm'de doğrudan nazarı konu edinen bir âyet bulunmamaktadır. Nazar âyeti olarak bilinen Kalem sûresinin 51. ayetinde geçen "Az kalsın seni gözleriyle devireceklerdi" ifadesi bazı müfessirlere göre nazar anlamında, bazılarına göre ise me­caz olarak kullanılmakta olup kâfirlerin Hz. Peygamber'e duydukları kin ve nefreti ifade etmektedir. Hz. Peygamber "Göz değmesinin hak oldu­ğunu" buyurmuş ve Muavvizateyn (Felâk ve Nâs) sûreleri ile istiâzede bulunmuştur. Hadis kitaplarında bu konuda birçok rivayet bulunmakta­dır.

Nazarı pozitif bilimlerin yöntemleri ile açıklama imkânı olmamakla beraber onun paranormal olaylar içinde mütalaa edilebilmesine de bir engel bulunmamaktadır. Gözlerin, elektromanyetik ışıklar yayarak ve gıpta, özenme, haset gibi duygu yoğunluğu taşıyan bakışlarla muhatabı etkilediği kabul edilebilir. Bakışların da, onlara karşı alınan önlemlerin de nesnel olmaktan daha çok sübjektif muhtevalı olduğu ve kişilerin psikolojilerine hitap ettiği unutulmamalıdır. Nazar, özü itibariyle itikadı bir problem olmadığı halde onun etrafında birçok hurafe ve batıl inanç oluşmuştur. Kurşun döktürme, hayvan resim ve kemikleri taşıma bunlardan bazılarıdır. Bu bidat ve hurafeler bazan batıl itikat olmanın da ötesinde şirke varan bir inanç haline dönüşebilmektedir.

Rukye, sözlükte üfleme ve yükselme anlamlarına gelmekte olup hastalık ve kötülüklerden kurtulmak veya korunmak amacıyla dualar okuyup üfleme demektir. Bunların kâğıt üzerine yazılıp taşınmasına da muska denilir. Kur'an'da Kıyamet sûresinin 27. âyetinde ve Felâk sûre­sinin 4. âyetinde okuyup üfleme anlamlarına gelen "râk" ve "neffâsât" kelimeleri geçmektedir. Her ikisi de Araplar'da mevcut olan değişik maksatlarla okuyup üfleme uygulamasını İfade etmektedir.

İslâm bilginlerinin bir kısmı Kur'an'ın şifa olduğunu ve Resûlullah'in da zaman zaman bu yola baş vurduğunu ileri sürerek rukyeyi dua çerçevesinde değerlendirirlerken, bir kısmı da aksi rivayetlerin de söz konusu olduğunu, tevekkül inancına zarar vereceğini ve birtakım vasıta­ların oluşmasına sebep olacağını ileri sürerek buna karşı çıkmışlardır. Genel kanı ise, Kur'an ve me'sur dualarla okuyup üflemenin cevazı (olabileceği); bunların değişik nesnelere yazılıp taşınmasının ise caiz olmadığı yönündedir.

C- Tabiat Kanunlannı Delme İddiası: Sihir

Sihir, sözlükte bir şeyi olduğundan başka türlü göstermek, aldat­mak, ilgisini çekmek, gönlünü çelmek, hile, aldatma ve sebebi gizli kalan iş anlamlarına gelmektedir. İslâm bilginleri ise onu "el çabukluğu, göz boyama ve yaldızlı sözler söyleme yoluyla gerçekleştirilen hile ve aldatma, şeytanla yakınlık kurup ondan yardım alma ve nesnelerin ta­biat ve şeklini değiştirme"10 şeklinde tanımlamaktadırlar.

Kur'ân-ı Kerîm'de sihir kelimesi veya türevleri 63 defa geçmekte olup bunların büyük bir kısmı, inkarcıların, peygamberlerin nübüvvet iddialarını reddetmek ve gösterdikleri mucizelerin insanları aldatmaya yönelik girişimler olduğunu ileri sürmek için söyledikleri sözlerden oluşmaktadır. Konuya ilişkin âyetler incelendiğinde Kur'an'da sihrin üç şekline yer verildiği görülür:

1- Mısır'da   Hz.  Musa'nın   karşısına  çıkan  sihirbazların   baş vurduğu, daha çok hayal ettirmek (illüzyonizm) ve bunu sağlayan çeşitli teknikle­ri   kullanmak   suretiyle   yapılan   sihir.   Kur'an,   Hz.   Musa'nın   karşısındaki sihirbazların yaptıklarını  hile, aldatma[90], uydurma[91], İftira[92], batll[93],   ZUİÜm [94],   göz bağdllğl[95],   tahyîl[96]  Olarak nitelendirmekte, onun bâtıl olduğunun ortaya çıktığını bildirmekte[97], büyücülerin daima perişan olacaklarını[98] ve hiçbir zaman başarıya ulaşamayacaklarını[99] haber ver­mektedir.

2- Bâbil'de  semavî  güçlerden  yardım   alarak  yapılan   sihir.   Hz.  Sü­leyman döneminde cereyan eden  bu tür sihirden  sadece  Bakara sûre­sinin   102.   âyetinde   söz   edilmekte,   Hz.   Süleman'ın   hükümranlığının sihre dayandığını iddia eden yahudiler eleştirilmekte, Süleyman'ın değil, insanlara sihir öğretenlerin  (şeyâtîn)  kâfir oldukları,  bazı  kişilerin  toplu­ma zararı dokunan ve karı ile kocanın arasını ayırmaya yarafyan şeyleri öğrendikleri,   halbuki   Allah'ın   izni   olmadıkça   kimsenin   kimseye   zarar veremeyeceği,  böyle yapacaklarına  peygamberlerine  inanıp  uymalarının kendileri için daha hayırlı olacağı bildirilmektedir.

3- Felâk sûresinde sihir kelimesi kullanılmaksızın düğümlere üfleyen­lerin   şerrinden   Allah'a   sığınılması   istenmektedir.   Söz   konusu   sûrede "üfürükçüler"  anlamında   "neffâsât"   kelimesi   geçmektedir.  Arap  yarıma­dasında  okudukları  duaları  ellerindeki  ipliklere  üfleyip düğüm  atan ve bu   suretle   büyü   yapan   kişiler   bulunmaktaydı.   Hz.   Peygamber'e   sihir yapıldığı   konusunda   biri   Hz.   Âİşe[100] ve diğeri Zeyd b. Erkam[101] kanalıyla olmak Üzere iki değişik rivayet nakledilmiş olup her iki rivayette de Lebîd b. A'sam adında birinin Hz. Peygamber'e büyü yaptığı, bunun etkisiyle ResûH Ekrem'in yapmadığı şeyleri yapmış gibi hayal etmeye başladığı, İki me­lek tarafından, kendisine büyü yapılıp Zervan kuyusuna atıldığı haberi­nin verildiği bildirilmektedir.

İlâhî dinlerde peygamber Allah'tan aldığı vahyi insanlara iletir; ge­tirdiği vahyin doğruluğunu isbat etmek için de mucize gösterir. Vahiy almak (gaybdan haber vermek) ve mucize göstermek peygamberleri diğer insanlardan ayıran iki önemli özelliktir. Kâhin ve sihirbaz ise biri gaybdan haber verdiğini, diğeri de varlık ve olaylar üzerinde tasarrufta bulunduğunu ileri sürerek peygamberlere alternatif olma iddiasındadır.

Kur'ân-ı Kerîm'in tasvirlerinden sihrin sosyal hayatın bir olgusu ola­rak görüldüğü ve daha çok iman ve ahlâk açısından ele alındığı, bazı çeşitlerinin tevhide aykırı bir inanç oluşturduğu, bazı çeşitlerinin ise hile ve sahtekârlık gibi ahlâk dışı davranışlar olarak değerlendirildiği anlaşılmaktadır. Nitekim yıldızların etkisine dayanan gizemli (tılsım) sihir çeşitlerini, hak dinin dejenerasyonu sonucu ortaya çıkmış bir metafizik anlayış, büyücüyü de bu anlayışı yaymaya çalışan sahte peygamber olarak değerlendirmek mümkündür. Sihrin göz bağcılığa dayanan (şa'beze) türlerinin ise doğrudan imanla değil, amel ve ahlâkla ilgili evlemler olduğu, burada bazı gizli yetenek ve bilgilerin kullanılması suretiyle insanların aldatılması, istismar edilmesi ve zarara uğratılması­nın söz konusu olduğu söylenebilir. Son ve mükemmel din olan İslâ­miyet Câhilİye dönemine dair birçok inanç gibi kehanet ve sihri de yasaklamıştır.

D- Rüya Tabiri

Uyku halinde görülen düşlere rüya, bunların yorumlanarak anlamlar çıkarılmasına da rüya tabiri denilir. Rüyaların nasıl vuku bulduğu konu­sunda bilim ve din adamları farklı görüşler beyan etmektedirler. Örne­ğin psikanalizin kurucusu olan Freud'e göre rüya, insanda sansürden dolayı bilinç altına itilmiş bulunan duyguların uykuda açığa çıkması; aynı ekolden gelen Alfred Adler'e göre geleceği planlama işlemi ve Cari Jung'a göre de toplumsal şuur altının etkilerinin sembollere bürü­nerek tezahür etmesi olayıdır. İslâm bilginleri ise rüyaların bir kısmının Rahmanı, bir kısmının Şeytanî ve bir kısmının da nefsanî olduğunu söylemektedirler. Birincisi yol gösterici ve mesaj taşıyıcı, ikincisi şaşırtıcı ve aldatıcı, üçüncüsü ise günlük hayatta yaşanan veya bastırılan duygu ve hareketlerin tekrar edilmesi veya açığa çıkması niteliğindedir.

Rüyalarda olaylar çoğu kere çıplak değil, sembollere bürünmüş ola­rak görülür. Dolayısıyla her varlık ve olayın bir sembolle ifadesi söz konusudur. Rüyaların yorumu da bu sembollerin çözümü anlamına gelmektedir. Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. İbrahim, Yakub ve Yusuf peygamber­lerin gördükleri rüyalara ve bunları nasıl yorumladıklarına[102] yer verilir, Hz. Muhammed'in gördüğü rüyanın Allah tarafından nasıl doğru çıkarıldığı[103] açıklanır. Hadislerde de ona ilk vahyin sadık rüyalar şeklinde geldiği bildirilir.

Rüya olayı, birçok yönü bulunan karmaşık bir olgudur. Söz gelimi peygamberlerin gördükleri rüyalar ve onlar tarafından yapılan yorumlar üstlendikleri görevin bir gereği olarak kendilerine verilen vahyin bir parçasıdır. Böyle bir görev üstlenmemiş olan kişilerin gördükleri rüyalar ve yaptıkları yorumlar ise, bunları gören kişilerin özel durumlarına bağlı olarak vuku bulan şeylerdir ve göreceli değerlendirmeler olmaktan öte­ye gitmez. Bu sebeple görülen bir rüyanın yorumu dinî ve hukukî bir sorumluluk doğurmuyorsa, gören tarafından onunla amel edilebilir. An­cak bu uygulama, rüyanın bilgi edinme yollarından biri olduğu şeklin­de yanlış bir algılanmaya sebep olmamalıdır. Rüya, onu gören kişinin psikolojisi ile ilgili özel bir durum olup başkalarına örnek oluşturmaz.

 

8- İMAN VE KÜFÜR

 

İslâm dininin ortaya koyduğu esaslar genel olarak teorik ve pratik konular olmak üzere ikiye ayrılır. Birincisi itikadı (usulü), ikincisi ise ameli (furuu) oluşturur. Şehristânî birincisini ma'rifet (ilim), ikincisini de itaat terimi ile ifade etmektedir. Bu ikisi arasındaki ilgi ağacın kökü ile dalları arasındakine benzer. Bunların kabulü veya reddi iman veya küf­re, yapılıp yapılmaması ise, itaat veya mâsiyete konu olur,

A. İman

1- Tanımı ve Mahiyeti. Sözlükte inanmak, kabul ve tasdik etmek demektir. Terim olarak ise Peygamberin Allah'tan alıp bize tebliğ ettiği hususların doğruluğuna inanmak demektir. Bu inanca sahip olan kişile­re de mümin denilir.

İslâm bilginleri iman olgusunun mahiyeti ve nasıl oluşacağı konu­sunda değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu görüşleri şöylece sıralayabi­liriz:

a- Kalbin tasdiki ile gerçekleştiği. Eş'arî ve Matürîdîler'e göre iman kalbin tasdikinden ibarettir.

b- Marifetten    (Bilgi)    ibaret   olduğu.   Bu    görüşü    Cehmiyye   ve Neccâriyye  mezhepleri  savunmaktadır.  Bunlara  göre  insanda  tasdik de bilgi de kalpte meydana gelen bir işlemdir. Hakikati ifade eden bilgi içinde insanın kanaatinin de yer aldığını, dolayısıyla bilgiler içinde bir ölçüde tasdikin de bulunduğunu savunmaktadırlar.

c- Dilin ikrarından ibaret olduğu. Bu görüşü Mürcie ve Kerrâmiyye mezhepleri   paylaşmaktadır.  Bunlar,  Hz.  Peygamberin  "Lâ   ilahe  illallah" diyen cennete girecektir, buyurduğunu, dolayısıyla dilin ikrarıyla imanın oluştuğunu ifade ettiğini ileri sürmektedirler.

d- Kalbin tasdiki  ve  dilin  ikrarı  ile gerçekleştiği.  Bu  görüş  İmâm-ı Âzam   Ebû   Hanîfe'ye  nisbet  edilmektedir.   Kalpte   neyin   gizli   olduğunu insanlar bilemeyeceği için, onda mevcut olanın dil ile de ikrar edilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla iman kalbin tasdiki ve dilin ikrarı olmak üze­re  iki  unsurdan  meydana  gelir.  Bu  unsurlardan   biri  eksik olduğu  tak­dirde  iman  gerçekleşmez. Matürîdî ve Eş'ârî kelâmcılan  Ebû  Hanîfe'nin ikrar rüknünü dünyevî açıdan şart olarak kabul etmekle beraber uhrevî açıdan gerekli bir unsur saymazlar. Çünkü onlara göre tasdik gerçekle­şince iman oluşur.

e- Kalbin tasdiki, dilin İkrarı ve amel suretiyle gerçekleştiği. Bu gö­rüşü Haricî, Mu'tezilî ve kısmen Şiî kelâmcılar savunmaktadırlar. Bunlara göre   amel   imandan   bir   cüzdür.   Dolayısıyla   imanın   gerçekleşebilmesi için   kişinin   günahlardan   uzak   ve   itaat   üzere   olması   gerekmektedir. Bunlar  genel   prensipte  anlaşmakla   beraber  detayda   birbirlerinden   ay­rılmaktadırlar.  Hârİcîler'e  göre  işlenen  günah   ister  büyük olsun   isterse küçük, sahibini imandan çıkarır ve küfre sokar. Mu'tezile ve Şia'ya göre ise işlenen,  büyük günah  olduğu takdirde  sahibini  İmandan  çıkarır fa­kat   küfre   de   sokmaz.   Onu,   el-menzile   beyne'i-menzileteyn   dedikleri iman  ile  küfür arasında  bir yerde tutar. Bu  tür kişiler tövbe etmeden öldükleri takdirde ebedî olarak cehennemde kalacaklardır.     

İslâm akaidi gayet sade bir inanç sistemidir. İngiliz profesörlerinden N.V. Arnold, müslümanlığın dünyaya kolayca yayılmasının sebeplerinden biri olarak İslâm'ın bu özelliğini gösterir. Kelime-i tevhidin, anlaşılması çok kolay iki esası içerdiğini, birinci şıkkın bütün insanlar tarafından kabulü zarurî olan itikadî bir hükmü, ikinci şıkkın ise insan-Allah ilişki­sini düzenlediğini ve her İkisinin de umumiyet üzere kabul edilen bir husus olduğunu kaydeder. Bu sade din, kişilerin imanını ve vicdanını denemek istemez, güçlük göstermez. Ortaya koyduğu esas ve hüküm­ler, bilgi bakımından en aşağı düzeyde olanların bile anlayışına sığar. Gerek tarihi ve gerek lisanî bakımdan incelendiği vakit İslâm'ın tam mânasıyle bir akıl dini olduğu anlaşılır. İslâm itikadının akıl üzerine kurulu olması bakımından ona "mâkul" demek yerindedir. Hz. Muham-med'in tebliğ eğlediği din vahye dayanmakla beraber, günlük hayata ilişkin problemlerin çözümünde kıyasa izin vermesi  sebebiyle aklî kıyas üzerine kurulmuş hükümler mecmuası görünümündedir. Allah'ın birliği ve Hz. Muhammed'in peygamberliği Kur'an'ın bütün ahkâmının hülâsa-sıdır. İşte tebliğin bu açıklığı ve sadeliği İslâm'ın yayılmasına hizmet etmiştir.[104]

İman ile İslâm arasındaki ilgiye gelince, bunlar konuşma dilinde çoğunlukla aynı anlamda kullanılmakla beraber birincisi daha çok kalp­le, ikincisi ise davranışlarla ilgili kavramdır. Çünkü birincisi tasdik, ikinci­si ise itaat anlamına gelmektedir.[105]

2- İcmâlî ve Tafsîlî  İman.   İnanılan   hususların   detayları   içerip   içer­memesi bakımından iman icmâlî ve tafsîlî olmak üzere ikiye ayrılır.

a- İcmâlî İman. İman esaslarının tümüne birden ve özlü  bir şekilde inanmaya   denir.   İmanın   bu   şekli   Allah'a,   peygamberlere   ve   âhirete iman  (usûl-i selâse),  kelime-i tevhid ve kelime-İ şehâdetin  muhtevasına yani Allah'tan başka  ilâh olmadığına ve Hz. Muhammed'in O'nun elçisi olduğuna  inanma ve yalnızca Allah'a  iman  (aslü'l-usûl)  biçiminde özet­lenebilir.

b- Tafsîlî İman.  İman  esaslarının   her birine açık ve ayrı  ayrı  inan­maya   denir.   İmanın   bu   şekli   Âmentü'de   belirtilen   hususlara   inanma şeklinde   gerçekleştiği   gibi,   Hz.   Peygamber'in   Allah'tan   getirdiği   esas, hüküm ve haberlerin tümüne ayrı ayrı iman etme şeklinde de gerçek­leşir.

İcmâîî iman, İslâm'a girmek için bir anahtar konumunda olup, onunla kapı açılıp içeriye girildikten sonra içeride olanlar görülüp ta­nındıkça inanılacak şeylerin sayısı artar ve icmâlî iman tafsîlî imana dönüşür.

3- Tahkîkî ve Taklîdî İman. İman teriminin özünde 'bir şeyin doğru­luğunu tasdik etme' bulunmaktadır. Bu da akıl, kalb, vicdan gibi insanî mekanizmaların faaliyete geçirilmesi  ile gerçekleşen  bir husustur. Dola­yısıyla  imanda esas olan tahkik yani  bilgiye, araştırmaya ve \<avramaya dayalı inanmadır. Mü'min, ancak bu şekilde bir iman ile neye, niçin ve nasıl inandığının  bilincine ulaşabilir. İstenen iman şekli  bu  olmakla be­raber   vakıanın   bu   şekilde   cereyan   ettiğini   söylemek   zordur.   Çünkü avam olarak adlandırılan halkın  büyük bir kısmı  araştırarak ve delillere dayanarak değil, anne,  baba ve çevrenin telkini  ile oluşmuş bir İmana sahip  bulunmaktadır.  İşte  bu  şekilde  inanmaya  da  taklidî  iman  denil­mektedir. Taüdî iman  geçerli olmakla  beraber,  inkarcıların  itirazları  kar­şısında  sarsılabilmek gibi  bir tehlike  ile  karşı  karşıyadır.  Bundan  dolayı her müslümanın, en azından zamanla taklitten kurtulup imanını tahkik derecesine yükseltmesi gerekir.

4- Tasdik ve İnkâr Bakımından İnsanlar. İslâm inancına göre insanlar tasdik ve inkâr bakımından üç gruba ayrılır:

a- Mü'min.   İslâm'da   inanılması   gereken   esasların   tümüne   kalbiyle inanan ve bu  inancını diliyle de ikrar eden  kişiye mümin denir. İman­da  esas  olan   kalb  ile  inanmak  (tasdik)  olmakla   beraber,   kişilerin   kal­bindeki   tasdik  ancak  ikrarları   ile   binebildiğinden,   kalblerden   geçeni bilemeyen  biz  insanların,  kişilerin  imanı  hakkında  kanaat  sahibi  olabil­memiz için İkrarları da gereklidir. Müminler âhirette ya doğrudan ya da günahlarının  cezasını  cehennemde  çektikten   sonra   cennete  girecekler­dir. İnkâr unsuru içermeyen amel, imanı ortadan kaldırmaz.

b- Kâfir.  İslâm'da   inanılması  öngörülen  esasların   bir veya   birkaçını

ya da tümünü inkâr eden kişiye kâfir denir. İman kalbin tasdiki ile gerçekleştiği gibi küfür de onun İnkârı İle gerçekleşir. Dolayısıyla kal­binde inkâr olmadığı halde baskı vb. sebeplerle ikrarı farklı olanlar bizim değerlendirmemizde kâfir olsalar da Allah nezdinde durumları farklıdır. Kâfirler âhirette doğrudan cehenneme girecekler ve orada ebedî olarak kalacaklardır.

c- Münafık. İslâm'da inanılması gereken esaslara  kalbi  ile inanmadı­ğı halde söz ve davranışları ile inanmış gibi gözüken kişidir. Münafıklar dünyada   mümin   muamelesi  görseler  de  Allah   nezdinde   kâfirdirler ve âhirette   cehenneme   konulacaklar  ve  ebedî  olarak  orada   kalacaklardır. Onların cehennemdeki cezaları kâfirlerden daha fazladır.

B- Küfür

Küfür, sözlükte bir şeyi örtmektir. Dinî terim olarak ise imanın kar­şıtı yani peygamberin Allah'tan alıp bize tebliğ ettiği şeyleri inkâr et­mek demektir. İman, anlayış farklılıklarına göre kalp, dil ve amel yö­nünden tasdike denildiği gibi, küfür de onlardan biri ile olan inkâra denir. İmana konu olan esasların tümünü veya bir kısmını inkâr edene kâfir denir. İman edilmesi gereken şeylerden birini veya hepsini kalpten inkâr küfür olduğu gibi bir zaruret olmadıkça kendi isteği ile bunlar­dan birini dili ile inkâr etmek veya fiilen tahkir ve tezyif etmek de küfürdür.

Müslüman iken Allah'ın varlığı veya birliğini, dinin temel hükümle­rini inkâr etmek, bunlar hakkında kuşku beslemek veya uyandırmak, dinî kuralları hafife almak suretiyle İslâm'dan sapan ve dinden çıkan kişilere mürted, müslüman olduğunu söyleyen bir kişiyi inanç, söz veya davranışiarındaki inkarcı özellikleri sebebiyle küfre nisbet etmeye de tekfir denir.

Tekfir, dünyevî sonuçları çok ağır olan bir iştir. Çünkü hakkında böyle bir tesbit söz konusu olan bir insana karşı diğer müslümanların İslâmî ve ahlâkî tutumlarında bazı değişiklikler olmaktadır. Bundan do­layı, yüzde yüz emin olmadıkça insanlar hakkında bu tür ithamlarda bulunmamak gerekir. Üzülerek ifade etmek gerekir ki, tarihte tekfir konusu zaman zaman istismar edilerek rakipleri susturma, din ve vic­dan özgürlüğünü kısıtlama aracı olarak kullanılmıştır. Bunun önüne geçmek için tekfiri itham vasıtası değil, durum tesbiti ve doğru bilgi­lenme aracı olarak kabul etmek gerekir.

 

ÜÇÜNCÜ  BÖLÜM

 

İMAN ESASLARI

 

İslâm dininde müminlerin inanması gerekli olan inançları ifade eden kompozisyona "Âmentü" denilmektedir. Bunlar altı esastan oluş­maktadır. Âmentü'de yer alan esaslar Kur'ân-ı Kerîm'de ikili, üçlü, dörtlü

ve beşli kompozisyonlar şeklinde zikredilmiştir. Meselâ Bakara sûresinin 177. âyetinde müminin vasıfları olarak "Allah'a, âhiret gününe, melekle­re, kitaba ve peygamberlere iman" sıralanırken, Nisa sûresinin 136. âye­tinde "Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve kıyamet günü­nü inkâr edenin tam manasıyla sapıtmış olacağı" haber verilmektedir. Hadislerde ise bazan beş, bazan de altı esası içine alacak şekilde sıra­lamalar yapılmaktadır. Söz gelimi Cibrîl hadisinin Buhârî'de yer alan varyantında "İman nedir?" sorusuna Hz. Peygamber'in: "İman Allah'a, onun meleklerine, sonunda ona varılacağına, onun elçilerine ve ölüm­den sonraki hayata inanmaktır" şeklinde cevap verdiği[106] kaydedilirken, aynı hadis Müslim'in Sabitimde üç değişik rivayeti ile yer alır. Birinci ve ikinci rivayetler hemen hemen Buhârî'dekinin aynıdır.[107] Üçüncü rivayette ise Hz. Peygamber'in cevabı şu şekil­dedir: "Allah'a, onun meleklerine, kitabına, ona kavuşacağına, onun elçilerine, ölümden sonraki hayata ve kadere, onun hepsine inanmaktır".[108]

Akaid kitaplarında Âmentü şu şekilde ifade edilmektedir:

Âmentü billahi ve melâiketihî ve kütübihî ve rusülihî ve'l-yevmi'l-âhiri ve bi'l-kaderi hayrihî ve şerrihî mine'llâhi Teâlâ ve'l-ba'sü ba'de'l-mevti hakkun. Eşhedu enlâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhamme-den abduhû ve resûlühû.

"Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile takdir edilen şeylerin Allah'tan olduğuna inandım. Öldükten sonra dirilme haktır. Ben şehâdet ederim ki Allah Teâlâ'dan başka ilah yoktur ve yine şehâdet ederim ki Hz. Muhammed O'nun kulu ve elçisidir."

 

1- Allah'a İman

 

Her din, temelinde tanrı inancı bulunan bir varlık felsefesine (onto­loji) dayanmaktadır. Bu felsefe, ilkel dinlerde daha çok mitolojik karak­ter, gelişmiş dinlerde ise kendi içinde tutarlılığı olan bir kozmogoni arz etmektedir. İlâhî dinlerin sonuncusu ve en mütekâmili olan İslâm'a gelince, onda tanrı merkezli bir sistem öngörülmüş olup; varlık âlemi Allah ve O'nun yarattıkları (âlem) olmak üzere ikiye ayrılmıştır.

Allah yer, zaman, yön, suret, nicelik, nitelik gibi kategorilerden münezzeh olan zorunlu bir varlıktır. O, başlangıcı ve sonu bulunmayan, her türlü kusur ve noksanlıktan arınmış, hiç kimseye muhtaç olmayan, kemal olarak görülen bütün niteliklere sahip bir varlıktır. Varlığı zorunlu olduğu için O'nun hakkında "Nasıl oldu?", "Kim yarattı?" gibi soruların sorulması anlamsızdır. Çünkü bu tür sorular ancak varlığı zorunlu ol­mayanlar (mümkinât) İçin sorulabilir.

Âleme gelince, onun varlığı zorunlu değil, mümkündür. Yani varlığı Allah'ın  irade ve yaratmasına  bağlıdır.  Dolayısıyla  ezelî ve ebedî değil, sonradan olma (hâdis)dır. Eğer Allah yaratmamış olsaydı âlem olmazdı. Âlem   bütünüyle zaman,  mekân,  suret,  nicelik,  nitelik  gibi   kategorilere bağlıdır. Biz, onu bu çerçeve içinde düşünür, algılar ve ifade ederiz.

A- Allah'ın Varlığı

İlkelinden gelişmişine bütün dinlerde muhtevası değişik de olsa bir tanrı inancı vardır. İlâhî dinlerin en çok vurgu yaptığı inanç esası Al­lah'a imandır. İlâhî dinlerin sonuncusu olan İslâm'da yükümlülük çağına gelen insanlardan ilk istenen şey Allah'ın varlığına ve birliğine inan­maktır. Bu inancı veciz bir şekilde ifade eden kelime-i şehâdet İslâm'a girişin anahtarıdır.

İslâm'a göre Allah, insanı kendi varlığını ve birliğini bilip tanıyacak yetenekte yaratmıştır. İnsan, nübüvvet nurundan uzak kaldığı dönem­lerde bile bu yeteneği ile Allah'a yönelebilme gücüne sahiptir. Yüce kitabımız Kur'an'da insanın bu şekilde yaratıldığına işaret edildiği gibi Sevgili Peygamberimiz de "İnsanların fıtrat üzere yaratıldıklarını, sonra çevrenin etkisi ile farklı dinlere yöneldiklerini[109] belirtmek suretiyle bu hususu dile getirmiştir. Gerçek durum böyle olmakla beraber insanlara lütuf ve yardımıyla muamele eden Allah Teâlâ, gönderdiği peygamberler vasıtasıyla onları kendi varlığından ve birliğinden haberdar kılmıştır.

Allah'ın varlığı, mümkün (fizik ve metafizik) varlık kategorilerinin dı­şındadır. Çünkü mümkün varlıklar, cevher ve araz adı verilen yapı taş­larının değişik oranlarda birleşmesi ile meydana gelmektedirler, terkip ve tecezzîyi   (parçaların  ayrılma,  bölünme)  kabul  ederler,  mekânda  yer tutariar ve arazlardan ayrı olamazlar. Halbuki Allah bunların tümünden berîdir. O, ne cevherdir ne de araz, tecezzî kabul etmez ve terkibe konu olmaz, şekli yoktur, başlangıcı ve sonu söz konusu değildir. Allah Teâlâ'nın evvel ve âhir, zahir ve bâtın olduğunu haber veren Kur'an, O'nun her türlü kategorik değerlendirmenin ötesinde bulunan zorunlu bir varlık, bir bakıma apaçık, bir bakıma İse gizli olduğunu bildirmekte, her durumda âlemin yaratıcısı ve devam ettiricisi bulunduğunu ifade etmektedir.

Kur'an, Âyetü'l-kürsî'de Allah'ın varlığını şu şekilde dile getirmekte­dir: "O Allah ki, kendisinden başka tanrı yoktur. O haydır (diridir), kay-yûmdur (kendi kendine var). Kendisine ne uyku gelir ne de uyuklama. Göklerde ve yerdekilerin hepsi O'nundur. İzni olmadan O'nun katında kim şefaat edebilir? O kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını bilir, O'­nun bildirdiklerinin dışında insanlar O'nun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler. O'nun kürsüsü gökleri ve yeri içine alır, onları koru­yup   gözetmek   kendisine   zor   gelmez.   O,   yücedir,   büyüktür".[110]

1- Allah'ın Varlığının İspatı

Allah Teâlâ'nın hem zahir hem de bâtın olduğunu bildiren Kur'an, O'nun varlığının açık olduğunu ifade etmek üzere "Gökleri ve yeri ya­ratan Allah'ın varlığında şüphe mi var?"[111] diye buyurmakta; kesin iman için delil gerektiğini bildirmek üzere de "İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunun gösterildiğini"[112] haber vermektedir. Demek ki bir cepheden bakınca Allah'ın varlığı ispata gerek duyulma­yacak kadar açık bir husustur. Bir başka cepheden bakınca da O'nun varlığını iyice kavramak için eserlerini çok dikkatli bir şekilde incelemek gerekmektedir. Kişinin durduğu yere göre değişebilecek bir görünüm arz eden bu husus, Allah'ın varlığının mümkün olup olmadığı ve mümkün ise bu defa vacip olup olmadığı tartışmasını doğurmuştur. Bu konuda eski ve yeni din bilginleri tarafından değişik görüşler ileri sü­rülmüştür. Câhîz ve Ebû Ali el-Esvârî gibi Mu'tezilî kelâmcıların öncülü­ğünü yaptığı görüşe göre Allah hakkındaki bilgi insanda doğuştan mevcuttur ve insan Allah inancına İradesi dışında oluşan zorunlu bir bilgi ile ulaşmaktadır. Dolayısıyla Allah'ın varlığını ispata yönelik gayret­ler gereksizdir. Buna karşılık yine Mu'tezile'den Kâdî Abdülcebbâr başta olmak üzere kelâm âlimlerinin büyük çoğunluğuna göre ise insan Al­lah'a imandan sorumlu olduğuna göre bu inanca doğuştan değil, ken­di iradesi ile ulaşmalıdır. Bir başka ifade ile insanın Allah'ı tanıması zarurî değil, kesbîdir. Dolayısıyla insanın, kendisini bu inanca götürecek her türlü yola başvurması gerekir. Bunların başında da dış dünyada görülen   ve   insanı   Allah'ın   varlığı   ve   birliğine   götüren   kozmolojik  ve teleolojik argümanlarla akıl yürütme yoluyla elde edilen metafizik delil­ler gelir.

Şunu da belirtelim ki burada kullanılan ispattan maksat pozitif bi­limlerdeki anlamıyla değil, bilinenlerden bilinmeyene, eserden müessire, sanattan sanatkâra intikal etme şeklinde bir akıl yürütme faaliyetidir.

Kur'ân-ı Kerîm bu tür ispat şeklini sıkça kullanmaktadır. Mesaiâ göklerin ve yerin yaratılışından Allah'ın varlığına ulaşma konusunda şöyle söz edilmektedir;

"Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün bir­biri arkasından gelmesinde, insanların yararına olan şeyleri denizde taşıyarak yüzüp giden gemilerde, Allah'ın gökten indirdiği su ile ölü olan toprağı diriltmesinde, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları dön­dürmesinde  elbette  düşünen  bir topluluk  için  pek çok deliller vardır".[113]

"O ki, yedi göğü birbiriyle uyumlu olarak yaratmıştır, Çok merha­metli olan Allah'ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bak, bir bozukluk görebiliyor musun? Sonra gözünü tekrar tekrar çevir de bak; göz (aradığı bozukluğu bulmaktan) âciz ve bitkin halde sana dönecektir".[114]

Gece ile gündüzün yaratılışı konusunda şöyle buyurulmaktadır:

"De ki: Düşündünüz mü hiç, eğer Allah üzerinizde geceyi ta kıya­met gününe kadar aralıksız devam ettirse, Allah'tan başka size bir ışık getirecek tanrı kimdir? Hâlâ işitmeyecek misiniz?

"De ki: Söyleyin bakalım, eğer Allah üzerinizde gündüzü ta kıyamet gününe kadar aralıksız devam ettirse, Allah'tan başka, istirahat edece­ğiniz geceyi size getirecek tanrı kimdir? Hâlâ görmeyecek misiniz?

"Rahmetinden ötürü Allah, geceyi ve gündüzü yarattı ki geceleyin dinlenesiniz, (gündüzün) O'nun fazi u kereminden (rızkınızı) arayasınız ve şükredesiniz.

"O gün Allah onları çağırarak: 'Benim ortaklarım olduklarını iddia ettikleriniz hani nerede?' diyecektir.[115]

Yağmur, gök gürültüsü, şimşek ve yıldırım gibi tabiat olaylarının Allah'a nisbeti şu şekilde dile getirilmektedir:

"O, size korku ve ümit içinde şimşeği gösteren ve (yağmur dolu) ağır bulutları meydana getirendir.

"Gök gürültüsü Allah'ı hamd ile teşbih eder. Melekler de O'nun heybetinden dolayı teşbih ederler. Onlar Allah hakkında mücadele edip dururken  O,  yıldırımlar gönderip  onlarla  dilediğini  yapar. Ve  O,  azabı pek şiddetli olandır.".[116]

Hayvanların yaratılışı hakkında şöyle buyurulmaktadır:

"Şüphesiz sizin için hayvanlarda da büyük bir ibret vardır. Zira size, onların karınlarındaki fışkı iie kan arasından (gelen), içenlerin boğazın­dan kolayca geçen halis bir süt içiriveriyoruz."

"Göğün boşluğunda emre boyun eğdirilmiş olarak uçuşan kuşları görmediler mi? Onları orada Allah'tan başkası tutamaz. Kuşkusuz bunda inanan bir toplum için ibretler vardır".[117]

İnsanın tabiatı ve Allah'a imana ulaşma çabası ise şu şekilde tasvir edilmektedir:

"İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki onun gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?".[118]

"İnsan neden yaratıldığına bir baksın? Atılan bir sudan yaratıldı. (O su) sırt ile göğüs kafesi arasından çıkar. İşte Allah (başlangıçta bu şe­kilde yarattığı) insanı tekrar yaratmaya da kadirdir".[119]

"Böylece biz, kesin iman edenlerden olması için İbrahim'e göklerin ve yerin meiekûtunu gösteriyorduk.

"Gecenin   karanlığı  onu   kaplayınca  bir yıldız  gördü  'rabbim   budur'

dedi. Yıldız batınca 'batanları sevmem' dedi.

"Ayı doğarken görünce 'rabbim budur' dedi. O da batınca 'rabbim bana doğru yolu göstermezse elbette yoldan sapan topluluklardan olurum' dedi.

"Güneşi doğarken görünce de 'rabbim budur, zira bu daha büyük' dedi. O da batınca, dedi ki: 'Ey kavmim! Ben sizin (Allah'a) ortak koş­tuğunuz şeylerden uzağım'.

"Ben Hanîf olarak, yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah'a çevirdim ve ben müşriklerden değilim".[120]

Kelâm âlimleri Allah'ın varlığını ispat için çeşitli deliller getirmişler­dir. Bunlar özü itibariyle Kur'an kaynaklı olmakla beraber, malzeme yönünden felsefeden beslenmiş ve şekil olarak mantıkî kıyas formuna büründürülmüş delillerdir. Bunları, dış âlemden hareketle ortaya konan deliller ve insan tabiatına dayanan deliller olmak üzere ikiye ayırabiliriz:

a- Dış Âlemden Çıkarılan Deliller

"Dış âlem" ile, duyu organlarımıza konu olan varlıklar âlemi kaste­dilmektedir. Kelâmcılar, dış âlemden hareketle Allah'ın varlığını ispat için çeşitli deliller geliştirmişlerdir. Bunları, âlemin var olmasından (im­kân   delili);   yaratılmış   olmasından   (hudûs)   ve   her  şeyin   bir   gaye   ve hikmete  göre ve  belli  bir nizam  içinde yaratılmış olmasından  (gaye ve nizam delili) çıkarılan deliller şeklinde sıralamak mümkündür:

i- İmkân Delili

Varlıklar vacip ve mümkün olmak üzere ikiye ayrılır. Vacip, varlığı zorunlu; mümkün ise, varlığı ile yokluğu birbirine eşit demektir. Müm­künün varlığı veya yokluğu ancak bir sebeple söz konusu olabilir.

İmkân delili âlemin ve ondaki varlıkların zorunlu değil, mümkün oluşundan hareketle Allah'ın varlığını ispat eden bir delildir ve kısaca şu şekilde ifade edilir:

"Âlemin varlığı mümkündür.

Her mümkün, var olmak için varlığını yokluğuna tercih eden bir müreccihe muhtaçtır.

O halde bu âlem de var olabilmek için bir müreccihe muhtaçtır. O

da vâcibü'l-vücûd olan Allah'tır."

Şimdi bu delilin önermelerini tek tek izah edelim:

Birinci önermede, "Âlemin varlığının mümkün olduğu" ifade edil­mektedir. Bunun ispatı şöyle yapılabilir: Bu âlem birtakım cüzlerden meydana gelmiş olup bu cüzlerin her birinin varlığı kadar yokluğunu düşünmek de mümkündür. Öte yandan âlemi meydana getiren cüzlerin bir araya gelmesi kadar, gelmemesi de imkân dahilinde olan bir hu­sustur. Demek ki âlem zorunlu değil, mümkün varlıklar bütünüdür.

İkinci önermede, "Mümkünün var olabilmesi için varlığını yokluğuna tercih eden bir müreccihe gerek olduğu" bildirilmektedir. Çünkü sebep-lilik kuralına göre bir mümkün varlığın kendi halinde varlığı ile yoklu­ğu eşittir ve var olmak için bir müreccihe (sebebe) ihtiyacı vardır.

Sonuçta ise; "Bu âlemin de bir müreccihe ihtiyacının olduğu" bildi­rilmektedir. Bu müreccih başka bir mümkün varlık olamaz. Çünkü o takdirde bunun için de bir müreccih gerekecektir. Bu tekrar edildiği takdirde teselsül veya devir gerekecektir ki her ikisi de bâtıldır. Öyleyse âlemin varlığını yokluğuna tercih eden müreccih Allah Teâlâ'dır.

ii- Hudûs Delili

Hudûs, meydana gelmek ve sonradan olmak demektir. Kur'an'da âlemin Allah tarafından yaratıldığı bildirilmektedir. Kelâmcılar, Yunan felsefesinden aldıkları atom nazariyesine dayanarak âlemin ve ondaki varlıkların yaratılmış olduklarını izah etmeye çalıştılar.

Hudûs delili, âlemin atomların birleşmesi suretiyle meydana geldiği görüşünden hareketle Allah'ın varlığını ispata çalışmakta olup şu şekil­de ifade edilmektedir:

"Âlem hadistir (yaratılmıştır).

Her hadisin bir muhdisi (yaratıcısı) vardır.

O halde bu âlemin de bir muhdise ihtiyacı vardır ki o da vâcibü'l-vücûd olan Allah Teâlâ'dır."

Bu delilin önermelerini ayrı ayrı ele alalım:

Birinci önermede, "Âlemin yaratılmış olduğu" ifade edilmektedir. Bu önerme şu şekilde ispat edilmektedir: Âlem, birbirinden ayrı düşünüle-meyen cevher ve arazlardan meydana gelmiştir. Arazlar daima değiş­mekte ve yenilenmektedir ve bu durum tarafımızdan gözlemlenmekte­dir. Değişen şeylerin ezelî olması mümkün değildir. Öyleyse arazlar hadistir. Cevherler de onlardan ayrı olmadıkları için onlar da hadistir. Bu durumda hadis olan cevher ve arazlardan teşekkül eden cisimler ve bunların bütününü ifade eden âlem de hadistir.

İkinci önermede, "Her hadisin bir muhdisinin bulunduğu" ifade edilmektedir. Bu önerme de şu şekilde açiklanmaktadır: Âlem hadis olduğuna göre onun varlığı bir sebebe dayanmalıdır. Çünkü her fiilin bir faili, her eserin bir müessiri olmalıdır. Aksi takdirde onun varlığını izah etmek mümkün olmaz.

Neticede ise; ilk iki önerme arasındaki ilişkiden "bu âlemin de bir muhdisinin bulunduğu ve onun da vâcibü'l-vücûd olan Allah olduğu" sonucu çikmaktadır. Bu yaratıcı Allah Teâlâ'dır. Çünkü eğer bu, Allah olmayacak olsa bir başka hadis varlık olacaktır. Bu durumda onun da bir muhdisi gerekecektir. Bu da ya teselsül denilen sebepler zincirinin sonsuza kadar devam etmesi ya da devir adı verilen iki hadis varlığın birbirinin sebebi olması sonucunu doğurur ki her ikisi de bâtıldır. Öy­leyse bu âlemi yaratanın, kendisi yaratılmamış (varlığı zorunlu) biri ol­ması gerekir ki, bu da kıdem sıfatına sahip olan Allah Teâlâ'dır.

iii- Gaye ve Nizam Delili

Bu delil, âlemde bulunan her şeyin bir maksat ve hikmete dayan­dığından ve bir düzen içinde yaratıldığından hareketle Allah'ın varlığını ispata çalışır.

Gaye ve nizam delili, kelâm kitaplarında kısaca şu şekilde açıklanır:

"Âlem, birbiriyle uyumlu sebepler ve gayeler bütününden oluşmak­tadır.

Böyle sebepler ve gayeler bütünü olan her şey ilim ve hikmet sa­hibi bir illetin (sebebin) eseridir.

O halde kâinat da bilgili ve akıllı bir illetin eseridir ki, o da Yüce Allah'tır."

Bu delilin önermelerini ayrı ayrı şu şekilde izah edebiliriz:

Birinci önermede, "Âlemde olup bitenlerin bir düzen içinde, belli sebep ve gayelere yönelik olarak vuku bulduğu" bildirilmektedir. Âlem­de gayelîliğin ve düzenliliğin olduğunu tecrübelerimizle ve bilimsel çalışmalardan öğrenmekteyiz. Nitekim gece ile gündüzün düzenli bir şekilde meydana gelişini, güneşin doğuşunu ve batışını, mevsimlerin oluşunu, ay ve güneş tutulmalarını gözlerimizle gördüğümüz gibi, bu gerçekleri bilimsel araştırmalar da İspat etmektedir. Bu âlemde gayesiz, gereksiz ve düzensiz hiçbir şeyin olmadığını bilimsel çalışmalar ortaya koymaktadır.

İkinci önermede, "âlemdeki düzen ve gayeliliğin âlim birinin eseri olduğu" bildirilmektedir. Bu dengeyi akıl ve ilimden yoksun birinin yapması imkânsızdır. Sebeplilik kanunu bunu gerektirir. Çünkü bu den­ge biri tarafından yaratılmadıysa, kendiliğinden veya tesadüfen olması gerekir. Bunların her ikisi de batıldır.

Sonuç olarak her düzen, bir düzenleyicinin eseri olduğu gibi, ev­rende mevcut olan düzen de bunu kuran bir düzenleyicinin esendir ki, o da Aliah Teâiâ'dır.

Dış âlemden çıkarılabilecek deliller bilim adamlarının baş vurdukları düzenli kıyaslar şeklinde olabileceği gibi, sıradan insanların baş vurabi­leceği düzensiz kıyaslar ve akıl yürütmeler şeklinde de olabilir. Bir bah­çıvan bahçede kendileriyle meşgul olduğu ağaçların her sene çiçek açmakta, meyve vermekte, sonra sararıp yaprak dökmekte, ertesi yıl tekrar aynı hizmeti bize sunmakta olduğunu gözlemleyerek âlemin de­ğişken, dolayısıyla hadis olduğu ve bir muhdise muhtaç bulunduğu sonucuna ulaşabilir. Bir sanatkâr bu âlemde mevcut olan şeylerin yerli yerinde olduğunu, onda gayesiz hiçbir şeyin bulunmadığını gözlemleye­rek bu eşsiz sanat eserini yapan ve yaratan bir sanatkârın bulunduğu düşüncesine ulaşabilir. Bir tabip, bir gaye olan görme ile buna vesile olan göz; yine bir gaye olan işitme ile buna vasıta olan kulak arasın­daki ilişkiyi düşünerek âlemin ilim sahibi bir yaratıcının ve yapıcının eseri olduğu sonucuna ulaşabilir.

b- İnsan Fıtratı Delili

Kur'ân-ı   Kerîm   insanoğlunun   İnanmaya   yatkın    olarak   yaratıldığını, hattâ  ona  doğru yolun  gösterildiğini, şükredici ya   da  nankör olmanın onun   inisiyatifine   bırakıldığını   haber   vermektedir.[121]

Fıtratına öğrenme ve merak etme duyguları yerleştirilmiş bulunan insan, küçük yaşlardan itibaren etrafındaki şeyleri merak eder ve tanı­maya çalışır. Bu duygular, başlangıçta nesnelerin tanınması şeklinde ortaya çıkar ancak zamanla insanın nereden geldiği, sonunun ne ola­cağı, âlemin  nasıl ve niçin  yaratıldığı gibi soyut konulara ve metafizik alanlara yönelmeye başlar. Dolayısıyla İnsan dünyaya en azından Allah'ı merak edecek, bu merakını gidermek için onu tanıma gayreti içinde olacak bir yapıda programlanmış olarak gelmektedir. Fıtratı bozulmamış herkes onu bilir ve tanır. Peygamberlerin irşat ve uyarıları fıtratı koru­ma ve geliştirmeye yöneliktir.

"Bu ifadeler, tarihin başlangıcından beri inananlara paralel olarak yaşamaya devam eden inkarcıların varlığını nasıl izah eder?" diye soru­labilir. Evet insanlık tarihinde iman ve küfür birbirlerinin alternatifi ola­rak hep var olagelmiştir. Ancak Kur'an, insanın sağduyusu ile bağdaş­mayan inkarcılığı tabiî bir durum olarak değil inat, kibir, şımarma, taas­sup, taklit ve cehalet gibi psikolojik faktörlerin ya da kültürel kirlen­menin    tezahürü    olarak    görmektedir.[122] Bir insanın bu faktörler sebebiyle inkâra nasıl saptığının açık bir örneği olarak Firavun verilebilir. Kur'an'da o, genişlik anında büyüklük taslayan, böbürlenen, ilâhlık iddiasında bulu­nacak kadar kendini beğenen, Musa'nın tanrısına ulaşmak İçin kuleler diken, halkını küçümseyip zayıfları ezen, gerçeklere sırt çeviren biri olarak tasvir edilirken, darlığa düştüğünde veya kıtlıkla imtihan edilme, üzerine tufan, çekirge, haşerat, kurbağa ve kan gönderilme gibi birta­kım âfetlerle karşı karşıya geldiğinde Allah'ın kendisini bu sıkıntılardan kurtarması için Musa'nın kapısını çalan biri olarak tanıtılmaktadır. "Fira­vun ahlâkı" diye de ifade edilebilecek bu tutum, insanın fıtratına ya­bancılaşmasının ve zaman zaman da ona zorunlu dönüşün serüvenini dile getirmektedir.

Kur'an, ikinci bir örnek olarak da Mekke müşriklerini vermektedir. Ankebût sûresinde onların durumu şu şekilde tasvir edilmektedir:

"Andolsun ki onlara: 'Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı'buyru­ğu aitında tutan kimdir?' diye sorsan, mutlaka 'Allah' derler. O halde, nasıl (haktan) çevrilip döndürülüyorlar."

"Andolsun ki onlara: 'Gökten su indirip onunla ölümünün ardından yeryüzünü canlandıran kimdir?' diye sorsan, mutlaka, 'Allah' derler. De ki: (Öyleyse) hamd da Allah'a mahsustur. Faka?" onların çoğu düşün­mezler."

"(Onlar) gemiye bindikleri zaman dini yalnız O'na has kılarak Allah­'a yalvarırlar. Fakat onları salimen karaya çıkarınca, bir bakarsın ki, (Al­lah'a) ortak koşmaktadırlar."

"Kendilerine verdiklerimize karşı nankörlük etsinler ve sefa sürsünler bakalım! Ama yakında bilecekler!".[123]

Görülüyor ki, Firavun'un ve müşriklerin bile tabiatının derinliklerinde son  çare olarak tanrıya  sığınma  duygusu  bulunmaktadır.  Nitekim   Firavun, ölümünden önce de -son bir çare olarak- içindeki bu duyguyu dışa vurmuştur. İnsanın normal hallerde sağduyu ile hareket edip Al­lah'a inanması da, sıkıştığı anlarda O'nun kapısını çalıp yardım istemesi de fıtratında inanma duygusunun mevcut olduğunu ortaya koymakta­dır.

Başta Saint Anselm ve Saint Thomas olmak üzere Leibnİtz, Descartes, Spinoza, Kant gibi batılı teolog ve filozoflar insanın varlığın­dan, onda bulunan aklî ilkeler ve ahlâkî normlar gibi ezelî hakikatlerin mevcudiyetinden hareketle ezelî bir İlletin varlığına ve bunun da Tanrı olduğu sonucuna ulaşmışlardır. Bunlara göre, söz konusu hakikatler insan nefsinden ayrı, müstakil şeylerdir. Bu ezelî hakikatlerin birer haki­ki vücutlarının olması için, ezelî bir ilimde bulunmaları gerekir. Bu ise, Tanrı'nın ilminden ayrı bir şey değildir

Saint Anselm, tanrı fikrinin zihinlerde mevcut olduğunu ve onun üzerinde yapılan tartışmaların meselenin özüyle ilgili değil, onun dış âlemdeki varlığı ile ilgili olduğunu bildirmekte ve mülhitlerin bunu inkâr ettiklerini kaydederek[124] Mezmurlar'dan şu örneği vermektedir:

"Ahmak içinden şöyle dedi: Tanrı mevcut değildir. Bunun üzerine biz ona açıkça ifade ediyoruz ki o, bu sözü ile bizzat kendi varlığı ile çelişkiye düşmektedir. O halde Tanrı daha büyüğü tasavvur olunamaya­cak bir varlıktır. Ahmak da bunu böyle bilir".[125]

Yine bir Batılı filozof olan Descartes, sonsuzluk (namütenahi) dü­şüncesinden hareketle Allah'ın varlığını ispat etme yolunu kullanmıştır. Ona göre insandaki sonsuzluk fikri bir eser, bir sonuçtur. Sebeplilik kanununa göre bu gibi şeyler bir müessire muhtaçtır. Her sonuç gibi bunun da bir sebebi olmalıdır. Descartes diyor ki: "Bendeki sonsuzluk düşüncesi bana ne benden ne de hariçteki şeylerden gelmiştir. Çünkü ben ve hariçteki şeyler sonludur. Sonlu şeylerin eseri sonsuz olamaz. Öyleyse bendeki sonsuzluk düşüncesinin kaynağı sonsuz bir varlıktır ki, o da Tanrı'dır."[126]

Kant ise, insandaki vazife duygusunu kullanarak Allah'ın varlığını is­pata çalışır. Ona göre, vazife duygusu insandan mutlak olarak görevini yapmasını istemektedir. Acaba görev duygusu bu gücü nereden almak­tadır? Bu güç ona ne bizden ne de hariçten gelmektedir. Olsa olsa ancak her yönden hayır ve âdil olan bir kudretin tecellisi olabilir ki, o da Tanrı'dır.

2- Allah'ın Birliği

İslâm inancının ilk ve en önemli esası tevhiddir. Tevhid sözlükte "birlemek, bir şeyin bir ve tek olduğunu kabullenmek" demektir. İs­lâm'da tevhid, "Allah Teâlâ'nın birliğine ve O'ndan başka ilâhın olmadı­ğına inanmak" demektir. İslâm'a göre âlem ve içindekilerin tümü eşi benzeri bulunmayan ve bir olan Allah tarafından yaratılmıştır. İhlâs sûresinde: "De ki: Allah birdir, Allah kimseye muhtaç değildir, doğur­mamış ve doğmamıştır. Hiç kimse onun dengi değildir" buyurulmak-tadır. Allah'ın ne zâtında, ne sıfatlarında, ne de fiillerinde eşi ve benze­ri vardır. Her türlü kulluk yalnız O'nadır, O'ndan başkasına tapmak şirk­tir.

Tevhid, insanın kalbiyle, zihniyle, hal ve hareketleriyle Allah Teâlâ'yı zâtında, sıfatlarında, fiillerinde birlemesi ve bütün benliğiyle O'na yö-nelmesiyle gerçekleşen bir şeydir.

Şirkten korunmak ve tevhidi sürdürebilmek için şu hususlara dikkat edilmelidir:

a- Allah'ı Zâtında Birleme. Allah Teâlâ zâtı itibariyle tek, eşi benzeri olmayan bir varlıktır. Onun zâtı her türlü terkipten münezzehtir. Varlığı zorunlu olduğu gibi birliği de zorunludur. Çünkü birden fazla İlâhın düşünülmesi halinde âlemdeki nizam ve ahengin devam etmesi müm­kün değildir. Kur'an'da: "Eğer göklerde ve yerde Allah'tan başka ilâhlar bulunsaydı, şüphe yok ki, kâinatın düzeni bozulurdu"[127] buyurulmaktadır. Müşrikler tapındıkları putları Allah'a ortak koştukları için, Mecûsîler iki farklı İlâh kabul ettikleri için, hırıstiyanlar Rûhulkudüs (veya Meryem) ve Oğul'u Allah'a eş tutup çocuk olarak isnat ettikleri için tevhidden uzaklaşmışlardır.

Kelâm âlimleri Allah'ın birliğini İspat etmek üzere naklî deliller ya­nında çeşitli aklî delillere de başvurmuşlardır. Bunlardan en çok kullanı­lanlar irade çatışmasına dayanan burhân-i temânu' ve irade çakışmasına dayanan burhân-ı tevârüd delilleridir.

Burhân-ı temânu1 deliline göre; eğer âlemde iki ilâh olsaydı, bun­lardan biri bir şeyin olmasını, diğeri ise olmamasını isteyebilirdi. Bu durumda ya her ikisinin istediği de olur, ya hiçbirininki olmaz ya da birinin istediği olur, diğerininki olmazdı. Birinci şık iki zıttın birleşmesi demek olacağından imkânsızdır. İkinci şık acziyetİ İçerir. Halbuki âciz olan varlık ilâh olamaz. Üçüncü şıkta ise, isteği olmayan ilâh olamaya­cağından geriye yalnızca isteği olanın ilâh olması kalır. Görülüyor ki bütün şıklarda ancak tek ilâhın olması durumunda âlemin varlığı düzen içinde devam edebilecektir.

Burhân-ı tevârüd deliline gelince; buna göre âlem ya birden fazla ihın ortak kudretiyle var olmuştur ya her biri tarafından ayrı ayrı satılmıştır ya  da  sadece  birinin  kudretiyle olmuştur. Birinci  ihtimalde

 biri tek başına yeterli olmadığı için işbirliğine gidiliyorsa bu tek aşlarına acizliklerini ifade eder. Âciz bir varlık da ilâh olamaz. İkinci timalde biri tek başına basara biliyorsa İkincisine gerek yoktur. Çünkü r malûle iki illet (bir sonuca iki sebep) gereksizdir. Üçüncü ihtimalde e sadece kudretiyle âlem meydana gelen ilâhtır. Tesirleri bulunmayan ğerlerinin ise Hanlıkları söz konusu değildir.

b- Allah'ı Sıfatlarında Birleme. Allah'ı zâtında birlemek gerektiği gibi atlarında da  birlemek gerekir. O, varlığının başlangıcı ve sonu olma-n, bilen,  işiten, gören,  güç yetiren  ve yaratan  gibi  sıfatlara  sahiptir.

j sıfatların bir kısmı sadece ona aittir, başka bir varlığa nisbet edil-eleri söz konusu olamaz. Bir kısmı ise nitelik yönünden olmasa bile iz olarak başkalarına da nisbet edilebilir. Mesalâ "ilim" Allah için dü-nüldüğü gibi insanlar için de düşünülebilir. Ancak Allah İçin düşü-jldüğünde ezelî, ebedî, sonsuz, her şeyi kuşatan, mutlak ve vasıtasız Imeyi ifade ederken, insanlar için düşünüldüğünde sonradan kazanıl-ş, sınırlı ve sonlu bir bilme kastedilir. Ehl-i sünnet kelâmcıları, âlemin demini İleri süren İslâm filozofları ile Allah'ın kudretinin sınırlandırıla-leceği iddiasına yer veren Mu'tezile'yi Allah'ı sıfatlarında tevhidden :aklaşmış saymaktadırlar.

c- Allah'ı  Fiillerinde  Birleme. Allah'ın fiillerinden  kasıt O'nun yaptığı erdir.  Kur'an'a  göre Allah  âlemlerin  rabbi yani  her şeyi yaratan, gö-tleyen ve yönetendir. O, zatında ve sıfatlarında tek olduğu gibi fiille-ıde de tektir. Hiçbir mümin Allah'tan başkasını yaratıcı ve yoktan var ici kabul edemez. Allah'a fiiller doğrudan ve dolaylı olarak yaratma mak üzere iki şeklinde nisbet edilir. Örneğin Allah'ın kâinatı ve insanı yaratışı doğrudan bir yaratmadır. Ancak insanlara rızk verişi, onları dayet veya dalâlete sevk edişi dolaylı bir yaratmadır. Dolaylı yaratma-rda yerine göre insan da Allah'ın yaratmasına İrade ve kesbiyle ortak maktadır. Bu sebeple de insana fiiller nisbet edilmektedir. Bu tarz bir Jİlanım tevhidi ortadan kaldırıcı değildir. Ayrıca örfte zaman zaman &pma, kazanma karşılığında yaratma fiili kullanılmaktadır. Söz gelimi |r ressamın resim çizmesi, bir romancının tipler düşünmesi, bir moda­nın değişik giyim modelleri geliştirmesi karşılığında yaratma kelimesi Jİlanılmaktadır. Şüphesiz ki buralarda kullanılan yaratma ifadeleri Allah in kullandığımız anlamda değildir. Ancak bu tarz kullanımlar İslâm dâbı açısından uygun değildir.

I   d.  Allah'ı   Kullukla   Birleme.  Tevhidin  Allah'ı   zât,  sıfat  ve  fiillerinde irleme  ile  oluşan  imanî boyutu yanında  bir de  amelî  boyutu vardır.

Bu, Allah Teâlâ'yı kalbiyle seven müminin, bu sevgisini davranışlarıyla ortaya koyması demektir. İslâm dini, inananlardan "Yalnız Allah'a kulluk etmelerini ve yalnız O'ndan yardım dilemelerini" ister. İnsanların birbir­lerine gösterecekleri saygı, hürmet ve sevgi ile Allah'a gösterilecek hürmet ve tazim arasında fark vardır. Secde ve duaya muhatap olma gibi yalnız Allah'a tahsis edilecek duygu ve eylemler başka varlıklara da yöneltilecek olursa, bu Allah'ı kullukta tevhidden uzaklaşma demek­tir. Hz. Peygamber, kendisinden önceki ümmetlerin, peygamberlerine aşırı şekilde tazimde bulunmaları yüzünden istikametten ayrıldıklarını bildirerek kendisine saygıda aşırıya gitmemelerini istemekte, bu sebeple de peygamberlerin kabrini namazgah edinmekten men etmektedir.

Tevhid inancı, insanı hem manevî alanda hem de maddî alanda geliştirir, özgür kılar. İnsan, tevhid inancı ile yalnızca canlı ve cansız varlıklara esir olmaktan kurtulmaz, aynı zamanda tabiat kuvvetlerinin esiri olmaktan da kurtulur. Kur'ân-ı Kerîm Allah'a inanan ve O'na bağ­lanan müminleri hür, Allah'a ortak koşan kimseleri de taptıkları putların köleleri olarak nitelemekte, bu iki grubun eşit olamayacağını şu şekilde bildirmektedir:

"Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının malı olmuş bir köle ile katımızdan kendisine verdiğimiz güzel rızktan gizli ve açık olarak harcayan (hür) bir kimseyi misal verir. Bunlar hiç eşit olur mu? Doğru­su hamd Allah'a mahsustur. Fakat onların çoğu (bunu) bilmezler.

"Allah, şu iki kişiyi de misal verir: Onlardan biri dilsizdir, elinden hiçbir şey gelmez ve efendisinin üstüne bir yüktür. Onu nereye gön­derse işe yarar bir iş yapamaz. Şimdi bu adamla doğru yolda yürüye­rek adaleti emreden kimse eşit olur mu?".[128]

Tevhid inancı, Allah dışındaki varlıklar karşısında insanları hem birey hem de toplum olarak özgürleştirmektedir. Çünkü tevhid inancına göre Allah tüm insanları aynı ana ve babadan yaratmış, bütün milletleri aynı kökten çoğaltmıştır. Dolayısıyla ne şahıs olarak ne de ırk olarak insan­ların hiçbirinin diğerine karşı bir üstünlüğü söz konusu değildir. Hiç kimse soy yönünden kendini diğerlerinden Allah'a daha yakın olarak göremez. Bütün insanlar Âdem'den, o da topraktan yaratılmıştır. Dola­yısıyla bütün insanlar aynı milletin üyeleri, aynı atanın torunları olarak çoğalmış bulunmaktadırlar[129]. Âlemlerin rabbi olan Allah, aralarında fark gözetmeksizin bütün insanları eşit yaratıp hepsine aynı şekilde muamele etmektedir. Öyleyse insan ne despotlara, ne firavunlara, ne sultanlara, ne de krallara köle olarak görülmelidir. O, yalnızca Allah'ın kuludur ve yöneticisinden halkına, işçisinden patronu­na, din adamından sade dindarına bütün insanlar insan olarak yaşama, insanî muamele görme, insan haklarından yararlanma noktasında eşittirler. İşte bu anlayış insana hem bireysel yönden hem de toplumsal açıdan büyük bir özgürlük alanı oluşturmakta, o kendini zihnen, vicda­nen, manen hür hissetmektedir.

3- Şirk ve Çeşitleri

Tevhidin zıddı olan şirk, sözlükte "ortak olmak, ortak koşmak, or­taklık" demektir. İslâmî literatürde ise, "Allah'a zâtında, sıfatlarında, fiille­rinde ve kullukta ortak koşma" demektir. İslâm, tevhid dini olduğu ve ilk muhataplarının çoğu müşriklerden oluştuğu İçin Allah'ı birlemeyi ve O'na ortaklar koşmaktan sakınmayı çok önemsemiştir. Kur'ân-ı Kerîm, şirki en büyük günah ve zulüm sayar. Allah'a şirk koşanların asla ba­ğışlanmayacağını, bunun dışındaki günahları işleyenlerin ise affedilebile-ceğini bildirir, müşriklerin gideceği yerin cehennem olduğunu ve onla­rın asla cennet yüzü görmeyeceklerini şöyle haber verir:

"Lokman oğluna öğüt vererek: Yavrucuğum! Allah'a ortak koşma! Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür, demişti".[130]

"Şüphesiz ki Allah kendisine ortak koşulmasını affetmez. Bundan başka dilediği kimselerin günahını bağışlar".[131]

"Kim Allah'a ortak koşarsa, muhakkak Allah ona cenneti haram kı­lar; artık onun yeri  ateştir ve zalimler için  yardımcılar yoktur".[132]

Şirk insanın cehalet ve şaşkınlığının ürünüdür. İslâm'a göre insanlı­ğın ilk dini tevhid üzere kurulmuştur. Allah Teâlâ insanları daha dün­yaya göndermeden önce onlara kendini tanıtarak söz almış, ilk insan ve ilk peygamber olan Hz. Âdem'i dünyaya gönderdiğinde de ona hem kendi varlığı hem de dünya hayatı ile ilgili temel kavramları öğ­retmiştir. Ancak tevhid inancını anlama, ifade etme ve bu inancın ge­reklerini yerine getirme konularında zaman zaman zayıf kalan, gevşeklik gösteren ve sorumluluktan kaçan İnsanlar peygamberlerin telkinlerini terk ederek şeytana ya da nefislerine kulak vermişlerdir. Demek ki şirk, insanın peygamberin getirdiği mesajdan uzaklaşması ve doğru yoldan ayrılması sonucu ortaya çıkmıştır. İnsan bunun sonucunda kendi fıtratı­na yabancılaşmış, sadece Allah'a göstermesi gereken kulluğu onun ya­rattıklarına gösterir hale gelmiş ve manen bir düşüşe geçmiştir. Kur'ân-ı Kerîm, şirke düşen insanın psikolojisini şu şekilde tasvir eder:

"Allah'a ortak koşan kişi, gökten düşüp parçalanmış da kendisini kuşlar kapmış, yahut rüzgâr kendisini uzak bir yere savurmuş (bir nes­ne) gibidir".[133]

Tevhid gibi şirk de değişik bağlamlarda ve mertebelerde gerçekle­şir. Kur'an'da Ay'a, Güneş'e, yıldızlara tapınmak[134];   iki   ilâh   edinmek[135];  cinleri   Allah'a   ortak   koşmak[136]; teslise  inanmak[137]; Allah'ın  oğul  ve  kızlarının ol­duğunu   İddia   etmek[138]  Şirk   sayılmış, Âl-i İmrân sûresinde ise şirkin üç türüne yer verilmiştir:

"De ki: Ey Ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda eşit olan bir söze ge­liniz: Yalnız Allah'a tapalım; O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah­'ı bırakıp da birbirimizi ilâhlaştırmayalım".[139]

Görüldüğü üzere, Kur'an bu âyette Allah'tan başkasına tapınmayı, O'na ortak koşmayı ve Allah'tan başkalarını Rab edinmeyi şirk çeşitleri olarak sıralamaktadır. Bunların birincisine örnek olarak taş, ağaç, hay­van, bitki gibi nesnelerden edinilen putlara tapınma; ikincisine örnek olarak hırıstiyanların teslisinde, Mecûsîler'in düalizminde ve Hindular'ın ruh ve maddeyi ezelî ve ebedî sayan anlayışında olduğu gibi Allah'a diğer varlıkları ortak edinme; üçüncüsüne örnek olarak İse yahudi ve hıristiyanların kendi din adamlarını ve münkirlerin hevâ ve heveslerini rab edinmeleri verilebilir.

Kur'an şirkin her üç şekli üzerinde de önemle durmuştur. Özellikle üçüncü tür şirk sevgi, saygı, hürmet ve tazim gibi duyguların aşırı bir şekilde tezahürü sonucu ortaya çıktığından yaygın kitlelerin benimseye­bileceği bir tavırdır. Bundan dolayı Kur'an bu hususa özel bir önem atfederek haham ve rahipleri rab edinmeyi şöyle dile getirmektedir:

"Allah'ı bırakıp bilginlerini, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih'i rab-ler edindiler. Halbuki onlara ancak tek ilâha kulluk etmeleri emroîunmuştu. O'ndan başka tanrı yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden uzaktır".[140]

Hevâ ve heveslerini rab edinenler ise, şu şekilde dile getirilmekte­dir: "Hevâ ve hevesini {kötü duygularını) kendine tanrı edinen kimseyi gördün mü? Sen, ona koruyucu olabilir misin?".[141]

Şirk, Allah'tan başkasına tapınma ve O'na ortak koşma şeklinde olabileceği gibi, yalnızca Allah'ın bilebileceği bir bilgiyi, yalnızca O'nun yapabileceği bir fiili ve yalnızca O'na gösterilebilecek bir taati O'ndan başkasına nisbet etme şeklinde de olabilir. Yalnızca Allah'a nisbet edi­lecek bilgiye örnek olarak gaybın bilinmesi verilebilir. Kur'an, "Gaybı ancak Allah bilir" buyurmaktadır. Buradaki gaybdan maksat, herhangi bir emareye dayanmadan gaybdan haber vermedir. Imâm-ı Âzam in­sanların kalbinden geçen şeyleri bilmenin Allah'a mahsus olduğunu, kalplerden geçenleri bildiklerini iddia edenlerin sadece Allah'a ait olan bir ilme sahip olduklarını iddia etmiş olacaklarını söylemektedir.[142]

Yalnızca Allah'a nisbet edilecek fiile örnek olarak "yaratma" gösteri­lebilir. İster istek dışı, isterse isteğe bağlı olsun bütün fiillerin yaratıcısı Allah'tır. Tabiatta olup bitenleri de, insanın eliyle olanları da O yaratır. O'nun yaratması, olayların tabiatta sebeplere bağlı olarak vuku bulma­sına mani olmadığı gibi, İnsanın irade etmiş ve kazanmış olmasına da engel değildir. Söz gelimi insan rızkını kazanmak için çalışır, çabalar. Allah da bunu yaratır. Bir çiftçi, Allah'ın yaratmasını görmezden gele­rek, rızkı tümüyle tabiata nisbet edemez. Eğer tabiatı tek başına bir rızık verici gibi görürse burada Allah'a ait olan işleri de tabiata nisbet etmiş olur ki bu tabiatı sadece bir sebep olarak değil, aynı zamanda yaratıcı olarak kabullenmek anlamına gelir.

Yalnızca Allah'a yöneltilecek tazim ve taate örnek olarak da ibâdet­ler, söz gelimi kurban kesme verilebilir. Kur'an, "Yalnız sana ibâdet ederiz ve yalnız senden yardım umarız" buyurmaktadır. Demek ki, sı­kıntıya giren bir mümin, onun kalkmasına sebep ve vesile olan başka unsurları kabul etmekle beraber nihaî merciin Allah olduğunu kabul etmelidir. Hastalık, darlık, yalnızlık gibi sıkıntılarla baş başa kalan bazı müminlerin bu sıkıntılardan kurtulmak için kurban kestikleri bilinmekte­dir. Kurban bir ibâdet olup yalnızca Allah rızası için kesilir. Bir mümin, kurbanını nerede keserse kessin, adağında da, isteyeceği yardımda da muhatabı Allah Teâlâ olmalıdır. Dolayısıyla bir yatırda bulunan zâtı memnun etmek kastıyla ve isteklerini onun karşılayacağı umuduyla kurban kesmek, yalnızca Allah'a yöneltilmesi gereken taabbüdî fiili O'­nun dışında birilerine yöneltmek demektir. İşte bu tavır, her türlü ibâ­det ve yardım talebini Allah'a tahsis etmeyi öngören Kur'an'ın tevhid anlayışına aykırıdır.

B- Allah'ın İsim ve Sıfatları

Kur'ân-r Kerîm'de ve hadislerde Allah Teâlâ'yı tanıtmak üzere çeşitli kelime ve kavramlar kullanılmaktadır. Bunların bir kısmına isim, bir kısmına da sıfat denir. Bu iki kavram arasında anlam yakınlığı olmakla beraber isimlerde lafız ve adlandırma, sıfatlarda ise anlam daha çok öne çıkmaktadır.

1- Esmâ-i Hüsnâ

"En güzel isimler" demek olan 'esmâ-İ hüsnâ', naslarda Allah Teâlâ hakkında kullanılan isim ve sıfatlardan oluşur. Kur'ân-ı Kerîm'de ve peygamberimizin hadislerinde Cenâb-ı Hakk'a nisbet edilen birçok isim bulunmaktadır. Bu durum bizzat Kur'an tarafından şu şekilde ifade edilmektedir: "En güzel isimler Allah'ındır. O'na bu isimlerle dua edin. O'nun isimleri hakkında eğri yola sapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasını göreceklerdir"[143]. Peygamberimiz ise: "Allah Teâlâ'nın doksan   dokuz   ismi   vardır.   Bunları   sayan   cennete   girecektir"[144] buyurmaktadır.

Kur'an ve hadislerde Allah'a verilen isimleri alfabetik olarak şu şe­kilde sıralayabiliriz:

Allah: Bütün kemal sıfatları kendinde toplayan, eşi ve benzeri bu­lunmayan Tanrı'nın adıdır. Allah'a nisbet edilen isimler hâs (özel) ve âm (cins) olmak üzere ikiye ayrılır. Allah adı özel İsim; Rab, er-Rahman, Rahîm gibi isimler ise, Allah'ın özel ismine nisbetle anılan isimlerdir.

Mutlak adalet sahibi olan, her şeyi yerli yerine koyan.

Bu isimler, İçerik itibariyle İncelendiği zaman kiminin Allah'ın zâtıy-ia, kiminin kemal sıfatlarıyla, kiminin fiilleriyle, kiminin tevhid ve tenzih­le ve kiminin de kâinatın idaresiyle ilgili isimler olduğu görülür. Tümü­nün bir arada değerlendirilmesiyle ortaya çıkan kompozisyon şudur: Allah Teâlâ kemal sıfatları İle muttasıf (nitelenen), her türlü noksanlık­tan münezzeh, varlıklar üzerinde etkin biridir. Allah Teâlâ hakkında doğru bir anlayışa ulaşabilmek için, bu isimlerin tümünü bir arada dü­şünmek gerekir.

2- Allah'ın Sıfatları

Allah'ın zatına nisbet edilen sıfatlar ya O'ndan tenzih edilmesi {uzak olması) gereken noksanlıkları ifade edebilir ya da O'na nisbet edilmesi gereken kemal ve üstünlükleri bildirir. Birinciler olumsuz cüm­lelerle, ikinciler İse olumlu cümlelerle ifade edilir. Söz gelimi, "Allah'ın başlangıcı ve sonu yoktur, varlıkların hiçbirine benzemez, eşi ve benze­ri bulunmamaktadır" dediğimizde birinci tür sıfatları; Allah "hay, alîm, kadir ve yaratıcıdır" dediğimizde ise ikinci tür sıfatları ifade etmiş olu­ruz. Allah Teâlâ'da bulunmayan şeyleri anlatan sıfatlara "selbî", bulunan nitelikleri dile getirenlere de "sübûtî" sıfatlar denilir. Bunların her iki türü de Allah'ın zâtıyla ilgili sıfatlardır.

a- Selbî Sıfatlan

Aciz, noksan ve eksik olmak gibi Allah'ın şanına yakışmayan ve O'ndan tenzih edilmesi gereken sıfatlara, selbî sıfatlar denir. Bu tür sıfatlarla Allah Teâlâ'yı her türlü yaratılmışlık ve şirkten uzak tutmak hedeflenmiştir. Bunlar Allah'ta bulunmayan nitelikler oldukları için sayı­lan sonsuzdur. Ne kadar yaratılmıştık özelliği varsa hepsi Allah'tan uzaklaştırılması gereken selbî sıfattır. Allah'tan selbî sıfatların uzaklaştı­rılmasında Kur'an'ın: "Hiçbir şey O'nun benzeri değildir"[145] buyruğu esas alınır.

Selbî sıfatlar sayı itibariyle çok olmakla beraber, öğretimde kolaylık sağlamak amacıyla sadece kapsamlı mânaya sahip olanlar bir araya getirilerek bir başlık altında toplanmıştır. Dolayısıyla bu başlık altında zikredilecek sıfatlar selbî sıfatların tümünü saymaya değil, bir çerçeve çizmeye yöneliktir.

i- Kıdem: Allah'ın ezelî olması yani 'varlığının başlangıcının olmama­sı' demektir. Allah Teâlâ kıdem sıfatına sahiptir ve onun dışındaki bü­tün varlıklar hadis yani Allah tarafından yaratılmıştır.

Allah Teâlâ'nın kadîm olduğu Kur'ân-ı Kerîm'de: "Evvel O'dur"[146] ifadesiyle dile getirilmektedir. Hz. Peygamber de O'nun ka­dîm olduğunu ifade etmek için: "Allah vardı ve onunla beraber başka hiçbir şey yoktu"[147] buyurmuştur.

ii- Beka: Ebedî olmak yani Varlığının sonsuz olarak devam etmesi' demektir. Allah bakîdir.

Kur'ân-ı Kerîm'de Cenâb-ı Hakk'ın bakî olduğu şu şekilde İfade edilmektedir: "Âhir odur"[148], "Ancak azamet ve ikram sahibi olan rabbinizin zatı bakî kalacak"[149]. Kâinattaki bütün var­lıklar Allah'ın  kudreti ile yaratılmıştır ve O'nun kudreti ile yok olacaktır.

Fakat Allah Teâlâ bakîdir. Çünkü O, başkasının kudreti ile yaratılmamış­tır ki onun kudreti ile değişsin veya yok olsun.

iii- Vahdâniyyet: Allah'ın bir olması yani 'eşi, benzeri ve ortağının olmaması' demektir. Allah Teâlâ zâtında, sıfatlarında, fiillerinde ve ken­disine kulluk edilmesinde birdir, ortağı, benzeri yoktur.

İhlâs sûresinde Allah'ın bir ve kimseye muhtaç olmadığı şöyle ha­ber verilmektedir: "De ki; Allah birdir, Allah kimseye muhtaç değildir. O,   doğurmamış   ve   doğmamıştır.   O'nun   hiçbir   dengi   yoktur".[150]

iv- Muhâlefetün li'l-havâdis: 'Yaratılmışlara benzememek' demektir. İslâm bilginleri, Cenâb-ı Hakk'ın bu niteliğini "Küllü mâ hatara bi-bâlik-Fallâhu sivâ zâlik" (Allah, kalbine doğan bütün varlıklardan başka bir şeydir) şeklinde ifade etmişlerdir. Kâinattaki şeyler birbirlerine benzeye­bilirler. Allah Teâlâ ise, bunların hiçbirine benzemez. Bu sıfat, Kur'ân-ı Kerîm'de "Leyse kemislihi şey" {Hiçbir şey O'nun benzeri değildir)[151], şeklinde dile getirilmiştir.

v- Kıyam bi-nefsihî: 'Varlığı kendi zâtıyla kaim olmak, başkasına muhtaç olmamak' demektir. Allah Teâlâ, vâcibü'l-vücûddur. Yani varlığı zorunlu olup, bir başkasına bağlı değildir. Halbuki Allah dışında varlık­lar bir başkasına muhtaçtır. Bunun için, "Allah'ı kim yarattı?" sorusu anlamsızdır. Allah, vâcibü'l-vücûddur. Bu gerçek kabul edilmeden âle­min meydana gelişini izaha imkân yoktur.

İhlâs sûresinde geçen ve Allah Teâlâ'nın kimseye muhtaç olmadığı mânasına gelen "es-samed" kelimesi Cenâb-ı Hakk'ın bu sıfatını ifade etmektedir.

Akaid ve kelâm kitaplarında Allah'ın zatî sıfatlarından söz edilirken vücûd sıfatına da yer verilir. "Allah'ın varlığı" anlamına gelen vücûdun selbî sıfatlar içinde sayılması isabetli değildir. Çünkü o, Allah'tan uzak­laştırılan olumsuz bir anlamı değil, Allah Teâlâ'nın kendine has bir za­tının mevcut olduğunu bildirmektedir. Bundan dolayı onu mutlaka sı­fatlar arasında göstermek gerekiyorsa, zâtı ifade eden müstakil bir sıfat olarak kabul etmek daha doğrudur. Nitekim bazı kelâmcılar bu düşün­ceden hareketle ona "sıfat-ı nefsiyye" demişlerdir.

b- Sübûtî Sıfatlar

Sübûtî sıfatlar, Allah Teâlâ'ya nisbet edilen kemal sıfatlarından olu­şur. Selbî sıfatlar gibi bunlar da sayı itibariyle çoktur. Çünkü Allah Teâlâ'nın şanına layık olan her türlü kemal, O'na sıfat olarak verilebilir. Kelâm âlimleri, konunun kolayca anlaşılmasını ve öğretilmesini sağla­mak için bu sıfatları belli toplayıcı kavramlarla ifade etmişlerdir. Bunlar Eş'arîler'e göre yedi, Matürîdîler'e göre ise sekizdir. Aradaki fark, bu iki mezhebin tekvin sıfatı konusundaki farklı değerlendirmesinden kaynak­lanmaktadır. Allah'ın fiillerini ilâhî sıfatlar içinde ayrı bir kategori olarak kabul eden Eş'arîler, O'nun yaratmasını da ilâhî fiiller içinde saymakta­dırlar. Dolayısıyla onlara göre Allah'ın kadîm sıfatlarını oluşturan sübûtî sıfatları içinde 'tekvin' diye bir sıfatı yoktur ve bütün fiilî sıfatlar gibi tekvin de hadistir.

i- Hayat. 'Dirilik' demek olup Allah Teâlâ, ebedî bir hayatla diridir. Hayat sıfatı olmadan ilim, kudret, irade gibi diğer kemal sıfatlarının hiçbir anlamı olamaz. Çünkü cansız varlıklar bu niteliklerin hiçbirine sahip değildirler. Kur'an'da Allah'ın "hay ve kayyûm" yani "diri ve kâi­natı idare eden" olduğu bildirilmektedir.[152]

Allah yanında diğer canlılar da hayat sıfatına sahiptirler. Ancak Al­lah'ın diri oluşu onlarınki gibi değildir. Çünkü diğer canlılarda hayat belli bir zaman ve mekânla sınırlıdır, doğar ve ölürler. Allah için ise bunların hiçbiri söz konusu değildir.

ii- İlim. 'Bilmek, idrak etmek' demektir. Allah Teâlâ açık, gizli, bü­yük, küçük, uzak, yakın her şeyi bilir. O'nun ilmi yaratılmış varlıkların ilmi gibi izafî ve sınırlı olmayıp mutlak ve sınırsızdır. Nitekim insanlar duyu organları ile algıladıkları şeyleri beyinlerinde değerlendirerek bilgi­ye dönüştürürler. Allah Teâlâ ise bir şeyi bilmek için ne göze, kulağa ne de başka bir organa muhtaçtır. O'nun ilmi vasıtasızdır.

iii- Sem'. İşitme' demektir. Allah'ın işitmesi, başkalarınınki gibi vası­talı, noksan ve sınırlı değildir. Diğer canlılar ancak işitme organı vasıta­sıyla, belli frekanstaki sesleri işitebilirler. İşittikleri vasıtalı olduğu İçin de zaman zaman eksik ve yanlış olabilir. Allah Teâlâ'nın işitmesi ise bu kusurların hepsinden uzaktır.

iv- Basar. 'Görme' demektir. Allah Teâlâ görme sıfatına sahiptir an­cak onun görmesi diğer canlıların görmesinden farklıdır, Örneğin, gör­me olayının olması için insanın görme organı olan göze sahip olması, ışık, mesafe, cephe gibi belli fizikî ve psikolojik koşulların gerçekleşmesi gerekir. Bunlar olmadan insan göremez. Halbuki Allah'ın görmesi için bunların hiçbirine gerek yoktur. Allah Teâlâ, her şeyi görür. Onun görmesinden hiçbir şey gizli kalmaz. O karanlık gecede, en ufak bir kara karıncanın, kara bir taş üzerindeki yürümesini bile görür.

v- Kudret. 'Gücü yetme' demektir. Allah Teâlâ kudret sıfatına sahip­tir. O mümkün varlıkları yaratma, yaşatma ve yok etme kudretine sa­hiptir. Onun kudreti sınırsızdır, kudretinin sonsuzluğunu düşünmek için yarattığı bu kâinata ve onda olup bitene bakmak yeterlidir. Allah Teâlâ yapıp ettiklerinde vasıtaya ve vesileye muhtaç değildir. O dilediği tak­dirde  olup   biteni   herhangi   bir  sebebe   baş  vurmadan   yaratabilir.   Bununla   beraber  O  varlıkları  ve  olayları   belli   sebep  ve   kanunlara   bağlı olarak yaratmaktadır. Kur'an bu kurallara "sünnetullah" demektedir.

vi- İrade. 'Dileme' demektir. Allah Teâlâ irade sıfatına sahiptir ve onun iradesi ezelî bir sıfattır. O, yaratacağı şeyleri irade sıfatı ile seçer ve tahsis eder (sıfat-ı muhassısa) ve irade ettiği şey mutlaka olur. Allah Teâlâ bu kâinatı ve onda olup bitenlerin tümünü irade sıfatı ile murat etmiştir. Onun irade etmediği hiçbir şey vuku bulmaz, hakkında mec­buriyet asla düşünülemez, iradesi dışında hiçbir şey olmaz.

vii- Kelâm. 'Bir mânayı ifade eden ve bir maksadı anlatan söz' de­mektir. Allah Teâlâ kelâm sıfatına sahiptir. O'nun kelâmı hançere, dil, ses, harf vb. vasıtalar yoluyla değildir. Bunlar konuşmak için yaratılmış­ların muhtaç olduğu vasıtalardır. Allah bunların tümünden münezzehtir. Allah'ın peygamberlere gönderdiği ilâhî kitaplar, O'nun kelâm sıfatının tecellisidir. Allah'ın diğer sübûtî sıfatları gibi kelâm sıfatı da kadîm sı­fatlardandır.

Allah'ın, kelâm sıfatına sahip olduğu itikadı İslâm mezheplerinin çoğunca kabul edilmekle beraber bu sıfatın kadîm sıfatlardan olması konusunda itiraz edenler bulunmaktadır. Cehmiyye ve Mu'tezile bunlar­dandır. Bunlar, Allah'ın kelâmını ezelî değil, sonradan olma kabul et­mektedirler. Böyle düşündükleri için ilâhî kelâmın bir tecellisi olan ilâhî kitapları da sonradan yaratılmış kabul etmektedirler. İslâm tarihinde büyük tartışmalara sebep olan "halku'l-Kur'an" (Kur'an'ın yaratılmışlığı) meselesinin temelinde bu ihtilâf yatmaktadır. İlk dönem kelâmcıları bu tartışmaları yaparken daha sonra gelenler kelâmı lafız ve mâna olarak İkiye ayırmışlar ve mâna şeklindeki ilâhî kelâmın (kelâm-ı nefsî) kadîm, kelâmın lafızlara dökülmüş halinin (kelâm-ı lafzî) ise hadis (mahluk) olduğunu söylemişlerdir. Bu duruma göre Kur'an, ilâhî kelâmı ifade eden mâna yönüyle gayr-i mahluk; onun harf, kelime, ses vb. şekline bürünmüş olan yönüyle ise mahluktur.

vüi. Tekvin. 'Yaratmak, var etmek' demektir. Allah Teâlâ tekvin sıfatı ile herhangi bir şeyi yoktan var eder veya var olan şeyleri yok eder. Allah Teâlâ'nın diriltmek, öldürmek, yaşatmak, beslemek, hidayete sevk etmek gibi fiilleri tekvin sıfatının tecellileridir.

Allah'ın kemal sıfatlarını oluşturan sübûtî sıfatlar, O'nun âleme dö­nük sıfatlarıdır. Allah, sem', basar ve ilim sıfatları İle âlemi görür, işitir, bilir. İrade sıfatı ile yaratacağı şeyleri murat eder, kudret sıfatının taal­luku ve tekvin sıfatının tecellisi ile bunları yaratır. Bütün bu sıfatların kendisi ile kaim olduğu zâtın diri olması gerekir. Görülüyor ki âlemin varlığı ve devamı için sözü edilen niteliklere sahip bir varlığın olması gerekmektedir. Bu varlığın insanlarla iletişimini sağlayan, Allah'ın mesa­jını insanlara ileten ise kelâm sıfatıdır.

Kur'an'da ayrıca Allah'a 'arş', 'kürsî', 'yed', 'vech', 'nefs' gibi sıfatlar nisbet edilmektedir. Bu anlatım bizi antropomorfik bir tanrı inancına götürmemeiidir. İslâm tarihinde bu tarz bir inanç Kerrâmiyye, Müşebbihe ve Hulûliyye gibi taraftan çok az olan fırkalar dışında kimse tarafından kabul görmemiştir. Çünkü İslâm inancına göre Allah her türlü maddî tasavvur ve tasvirin üstündedir. "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir".[153]

 

2- MELEKLERE İMAN

 

A- Meleklerin Varhk ve Mahiyeti

Meleklere iman, İslâm'da altı iman esasından biridir. Melek kelimesi sözlükte güç, kuvvet, haber taşıma, elçilik yapma anlamlarına gelir. Terim olarak ise "Allah tarafından yaratılmış, çeşitli şekillerde görünebi-len, zor işlere gücü yeten, erkeklik ve dişilikleri olmayan ve Allah'a itaatten ayrılmayan latif varlıklar" için kullanılı.[154] Kur'ân-ı Kerîm'de: "Gerçek iyilik yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere ina­nan... kimsenin iyiliğidir"[155] buyurulmakta; peygamber ve müminlerin Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettik­leri haber verilmekte[156], Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, pey­gamberlerini, âhiret gününü inkâr ederek kâfir olanların, doğru yoldan uzaklaşmış ve sapıklığa düşmüş olacakları[157], Allah'a, melekle­rine, peygamberlerine, Cebrail'e, Mîkâil'e düşman olan kâfirlere Allah'ın düşman olacağı[158] bildirilmektedir.

Kur'ân-ı Kerîm'de melek kelimesi iki yerde ikil[159], on iki yerde tekil ve yetmiş üç yerde de çoğul olarak geçmekte­dir.[160]

Meleklerin neden yaratıldığına dair Kur'ân-ı Kerîm'de herhangi bir bilgi yer almazken bir hadiste "cinlerin ve şeytanların ateşten, Hz. Âdem'in Kur'an'da bildirildiği gibi toprak ve çamurdan, meleklerin ise nurdan yaratıldığı"[161] bildirilmekte­dir.  Öte yandan  Kur'an,  meleklerin  insanlardan  önce  yaratıldıklarını[162],   yükseklerde   bulunduklarım[163], güçlü ve kuvvetli olduklarını[164], Allah'ın hitabına muhatap olup O'nunla konuştuklarını[165], dünyada Hz. İbrahim[166], Lût[167], Zekeriyyâ[168] ve Meryem[169] ile konuştuklarını, âhirette de ce­hennemliklerle konuşacaklarını[170], arşı taşıdıklarını[171], arşın etrafında tavaf ettiklerini[172], iri gövdeli oldukla­rını, sert tabiatlılarının bulunduğunu[173], saf tuttuklarını[174], kanat ve ellere sahip olduklarını[175] haber vermektedir.

Kur'an ve hadislerde yer alan bu ve benzeri ifadeler yanyana ko­nulduğu zaman meleklerin mücerret varlıklar değil, hariçte vücudu bu­lunan varlıklar olduğu anlaşılmaktadır. Kelâmcılar bu özellikleri göz önünde tutarak onların gözle görülemeyecek kadar latîf bir yapıya sa­hip (ecsâm-i latife) fakat mekânda yer tutan (mütehayyız) varlıklar ol­duklarını söylemektedir.[176] İslâm filozofları ise, onları bilgi ve kuvvetçe insanlardan daha üstün fakat mekânda yer işgal etmeyen (gayr-i mütehayyız) soyut cevherler olarak nitelemektedirle.[177] Görüldüğü üzere kelâmcılarla filozoflar arasında meleklerin cevher oluşunda ittifak, me­kân tutan varlıklar olup olmadıklarında ise ihtilâf vardır. Selefiyye ule­mâsı ise, meleklerin gaybî varlıklar olduklarını, mahiyetlerinin bilineme­yeceğini, bu yüzden onlara inanmanın ötesinde bir tekellüfe girmeme­nin gerektiğini söylemektedirler.[178]

Kur'ân-ı Kerîm'de meleklerin maddî tasvirleriyle ilgili olarak kullanı­lan en açık ifade onların "kanatlı" oluşlarıdır. Kitâb-ı Mukaddes'te de meleklerin dört kanatlı, dört yüzlü, ayak ve elleri olan varlıklar oldukları belirtilmektedir[179]. Oysa ki Kur'an'da kanat anlamına gelen "cenah" kelimesi, kuşların kanatları gibi somut ve maddî varlıklar anlamına alınabileceği gibi gayr-i maddî varlıkların görevlerini en seri şekilde yapabilmelerini sağlayan kudretin sembolü olarak da düşünüle­bilir. Kuşlar için kanat, nesneler için taraf anlamlarına gelen "cenah" kelimesi insan için kullanıldığında "el" anlamına gelir. Nitekim Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Peygamber'e: "Müminlere kanat ger"[180] emri, "himaye et" anlamındadır. Bundan dolayı Mevlânâ Mu-hammed Ali, nurdan yaratılan ve gayr-i maddî varlıklar olan melekier için maddî kanatlar düşünülemeyeceğini ileri sürerek Kur'an'da melekle­re nisbet edilen "ecniha"nın onlara sürati temin eden bir gücün sem­bolü olduğunu söylemektedir.[181]

Meleklerin mahiyetleri konusundaki bu farklı fikirler, beraberinde onların görülüp görülemeyeceği tartışmasını getirmiştir. Kur'ân-ı Ke-rîm'de meleklerin önce Hz. İbrahim'e varıp onu bir erkek evlât ile müjdeledikten sonra Lût'a giderek adamları ile şehri terk etmelerini, yakında kavminin cezaya çarptırılacağını söyledikleri[182], Cebrail'in Hz. Meryem'e beşer şeklinde görünerek ona tertemiz bir erkek çocuk bağışlaması için Allah'ın elçisi olduğunu söylediği[183] ve Hz. Peygamberin onu apaçık ufukta ve Sidretü'l-müntehânın yanında gördüğü haber verilmektedir[184]. İbrahim ve Lût'la ilgili olarak: "Elçilerimiz (rusülünâ) İbra­him'e müjde getirdiler de selâm dediler. O da "selâm" dedi ve bekle­meden kızartılmış bir buzağı getirdi. Ellerini yemeye uzatmadıklarını görünce onları yadırgadı ve onlardan kalbine bir korku girdi. Dediler ki:   Korkma,   çünkü   biz   meleğiz.   Lût   kavmine   gönderildik.   O   esnada hanimi   ayakta   İdi   ve   güldü".[185]

Hz. Meryem'le ilgili olarak: "Meryem onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Derken, biz ona ruhumuzu gönderdik de o, kendisine tasta­mam bir insan şeklinde göründü. Meryem dedi ki: Senden, çok esirge­yici olan Allah'a sığınırım! Eğer Allah'tan sakınan bir kimse isen (bana dokunma). Melek: Ben, yalnızca sana tertemiz bir erkek çocuk bağışla­mam için Rabbimin bir elçisiyim, dedi". Meryem: Bana bir insan eli değmediği, iffetsiz de olmadığım halde benim nasıl çocuğum olabilir? dedi. Melek: Öyledir, dedi. Zira rabbim buyurdu ki: Bu bana kolaydır. Çünkü biz, onu insanlara bir delil ve kendimizden bir rahmet kılacağız. Bu, hüküm ve kanuna bağlanmış bir iş idi".[186]

Hz. Peygamberin Cebrail'i görmesi hakkında da: "Andolsun ki onu apaçık ufukta görmüştür"[187]. "Sonra en yüksek ufukta iken asıl şekliyle doğruldu. Sonra yaklaştı, derken daha da yaklaştı. O kadar ki iki yay arası kadar, hattâ daha da yakın oldu. Bunun üzerine Allah kuluna vahyini bildirdi. Gördüğünü kalbi yalanlamadı. Onun gördükleri hakkında şimdi kendisi ile tartışacak mısınız? Onu sidretü'l-müntehânın yanında önceden bir defa daha görmüştü. Cennetü'l-me'vâ da onun yanındadır. Sidreyi kaplayan kaplamıştı. Gözü kaymadı, sınırı aşmadı. Andolsun o, Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü".[188]

Bu âyetlerde söz konusu edilen peygamberler ve Hz. Meryem'in, meleği gördükleri açıkça ifade edilmektedir. Ayrıca Cibrîl hadisinde sa­dece   peygamberimiz   değil,   beraberindeki   sahabîlerin   de   Cebrail'i   bir insan   suretinde   gördükleri   kaydedilmektedir.[189]

Bununla beraber Kur'an'da, Peygamber'e itiraz ederek bir melek görmek istediklerini yahut elçi olarak melek gönderilmesini isteyenlere cevap olarak meleklerin görünür varlıklar olmadıklarını, eğer dünyada insanlar değil de melekler yaşasaydı ancak o zaman elçi olarak gönde­rilebileceklerini, meleklerin hak ile indirildiği zaman onlara mühlet ve­rilmeyeceğini ve meleklerin görüleceği gün günahkârlara hiçbir sevinç haberinin olmayacağını vurgular[190]. İnsanlara görmedikleri askerler gönderildiğini[191], aynı türden varlıklar olan cin ve şeytanların da insan gözüy­le görülmediğini beyan eder.[192]

Öte yandan Hz. İbrahim, Meryem ve peygamberimizle konuşanların melekler olduğu açık olmakla beraber, bu görüşmenin keyfiyeti bilin­memektedir. Meleklerin Hz, İbrahim'le sofraya oturmaları, İbrahim'in onların ellerini sofraya uzatmadıklarını görmesi, mecliste bulunan hanı­mın gördüklerine gülmesi; Hz. Meryem'e gelenin insan şekline bürün­müş bir ruh olduğunun beyan edilmesi, Hz. Peygamberin sidretü'l-müntehânın yanında ve apaçık bir ufukta onu gördüğünün belirtilmesi, Hz. Âişe ve Ümmü Seleme rivayetlerinde Resûlullah'ın Cebrail'i gördü­ğünde ihtilâf olmaması, tartışmayı, meleklerin görülüp görülmemesin­den daha çok, peygamber olmayan kişilerin onları görüp göremeyeceği noktasına getirmiştir. Zira peygamber meleği yalnız görmekle kalmaz, sesini de işitir. Bu sebeple melek onun için elle tutulur, gözle görülür bir realitedir. Melek, gayr-i maddî (maddî olmayan) bir varlık olduğu için peygamber onu bazan insan suretinde, bazan da başka şekillerde görür. Cebrail, ekseriya birinci şeklinde görülmüştür. Fakat Peygamberin onu kendi aslî şeklinde gördüğü de olmuş ancak bunun nasıl bir şe­kilde gerçekleştiği belirtilmemiştir. Hz. Peygamber bir defasında Cebrail'i altı yüz kanadı ile beraber, bir başka zaman ise bulutun içinde gör­müştür.[193]

Gaybî (duyular ötesi) konularda akîdenin kaynağı Kur'an ve mütevâtir sünnettir. Melek inancı da Kur'an'ın kesin bildirimleri ile sabit bir konudur. Melekler mahiyet itibariyle bizim görme duyumuzun sınır­ları dışında bir yapıda yaratılmış varlıklardır. Zaten bu özellikleri dolayı-sıyladır ki onlara iman bir âmentü esası olmuştur. Duyularımızın gayb âlemine ait varlıkları müşahedesi bir kenara, madde âlemine ait birçok varlığı görme eşiği dışında olması dolayısıyla müşahede edemediğini bildiğimize göre, "görememe" gibi bir savunma İle onları inkâra kal­kışmak tutarlı ve ilmî değildir. Aksi takdirde görülemeyen şeylerin hep­sini inkâr etmek gerekir ki bu müşahede ettiğimiz fizik âlemin kat kat fazlasını inkâr demektir.

Sonuç olarak melekler, insanoğlunun beşerî idrak vasıtalarıyla tanı-namayacak yapıda varlıklardır. Bu sebeple yaratılış biçimleri, cevherleri, görünme şekilleri gibi konulara dalmamak gerekir. Zaten teferruata dair konulardan sorumlu olmadığımız gibi bu konularda sadık haber dışında geliştirilecek bütün yorumların meseleyi akla yaklaştırmaktan öteye bir yararı ve dinî değeri de yoktur.

B- Meleklerin Özellikleri

Meleklerin kendilerine   has yapı ve özellikleri bulunmaktadır. Biz bu yapıyı   bir  bütün   halinde   bilemiyoruz.   Naslarda   onların   bazı   özellikleri sıralanmaktadır.  Kur'an ve   hadislerde belirtilen  bu  özellikleri şu  şekilde sıralamak mümkündür:

1- Nurdan yaratılmış, yemek-içmek, erkeklik-dişilik, yorulma, usanma gibi maddî özelliklerden arınmış ruhanî varlıklardır.

2- Allah'ın   kendilerine  verdiği  görevi  yapan  ve  O'nun  emri  dışına çıkmayan itaatkâr varlıklardır. Bazı müellifler[194] meleklerin, Allah Teâlâ'nın insanı yeryüzünde halife olarak yaratmasına karşı çıkmalarını, İblîs'in Hz. Âdem'e secde etmekten imtina etmesini ve Hârût-Mârût kıssasını örnek göstererek  bütün   meleklerin   masum   olduğu   görüşüne   karşı   çıkmakta­dırlar. Bizce birinci örnekte bir karşı çıkış değil, geleceği bilememekten kaynaklanan  bir bilgisizlik ve acziyet söz konusudur. Nitekim  bu eksik­liklerini   anladıkları   anda   hemen   teslimiyetlerini   ilân   etmişlerdir.   İkinci örnekteki  itiraz, İblîs'in  melek olduğu faraziyesi  üzerine  bina edilmiştir. Halbuki    bu   faraziye   zayıf   bir   görüştür.   Bu   görüşün   tek   mesnedi Kur'an'daki İblis hariç, melekler secde ettiler" şeklindeki ifadedir. Hârût-Mârût'la   ilgili   olarak  ise   Kur'an,  onların   sihri   öğrettiklerini   haber ver­mektedir,  sihir yaptıklarını   bildirmemektedir.  Bir şeyi   öğretme  ile  onu yapma   ayrı   ayrı   şeylerdir.   Dolayısıyla   her   üç   örnekte   de   masumiyeti ortadan kaldırıcı bir unsur söz konusu değildir.

3- Kanatlan   olan,   son   derece   güçlü,   kuvvetli   ve   süratle   hareket edebilen varlıklardır.

4- Değişik kılığa girme (temessül) özelliğine sahiptirler yani Allah'ın emir ve izni  ile çeşitli  şekillere bürünebilmektedirler. Peygamberler on­ları asıl şekilleri ve büründükleri biçimleri ile görebilirler. Diğer insanlar ise, onları sadece temessül etmiş halleri ile görebilirler.

5- Gaybı  bilemezler.  Bilgisi  sadece Allah Teâlâ'ya  ait olan  konuları melekler bilemezler. Allah Teâlâ'nın  bildirdiği  hususları, öğrettiği  kada­rıyla bilebilirler. Kur'ân-ı Kerîm mutlak gaybı bilmenin Allah'a has oldu­ğunu  bildirmekte ve  Allah Teâlâ   bu   husustaki  bilgileri   meleklerle  bile paylaşmamaktadır. Nitekim Allah Teâlâ yeryüzünde bir halife yarataca­ğını meleklere bildirip bunun hikmetini anlamadıklarını görünce "Sizin bilmediğinizi ben bilirim" buyurmuş ve Âdem'e bütün isimleri öğrettik­ten sonra onları meleklere arz edip "Eğer sözünüzde sadık iseniz, şun-ların isimlerini bana bildirin" buyurmuştur. Allah'ı tenzih eden melekler "Bizim, senin bize öğrettiklerinden başka bilgimiz yoktur" diyerek acziyetlerini itiraf etmişlerdir.[195]

C- Meleklerin Görevleri

Melekler, Allah Teâlâ'nın âlemde yarattığı varlıkların bir türünü oluştururlar. Her biri Allah tarafından verilen görevleri yürütmekte olup tür olarak itaatkâr varlıklardır. İnsanlarla ilgili görev alanlar ise onların ruhî ve manevî hayatı ile ilgilenmektedirler. Bazıları ortak, bazıları ise müstakil olmakla beraber Allah tarafından meleklere verilen görevler şöyle sıralanabilir:

1- Peygamberlere   vahiy   getirme   yani   onlara   Allah'ın   buyruklarını ulaştırma. Allah Teâlâ  insanlar gibi  meleklerden  de  elçiler seçtiğini[196],  Nuh  ve  ondan  sonraki  peygamberler gibi  Hz.  Muhammed'e de vahiy gönderdiğini[197] ve Cebrail'in, Allah'ın izniyle Kur'an'ı apaçık bir Arapça  olarak Peygamber'in  kalbine  indirdiğini[198] haber vermektedir.

2- Peygamberlere   ve   müminlere  destek  olup   manevî  güç  verme, onları  sıkıntılı   ve   üzüntülü  anlarında  teselli   etme;  kâfirleri   ise   manevî bakımdan sıkıntıya  sokma. Kur'ân-ı  Kerîm'de Hz.  İsa'nın  Rûhulkudüs ile desteklendiğ[199],   meleklerin   Allah'a   inanıp dosdoğru   yolda   yürüyenlerin   üzerine   inerek:   "Korkmayın,   üzülmeyin, size vaat olunan cennete sevinin, biz dünya  hayatında da, âhirette de

\sizin dostlarınızız. Gafur ve Rahîm olan Allah'ın ikramı olarak, canlarını­zın çektiği ve istediğiniz her şey sizindir" diyecekleri[200], Allah'ın, kendisine ve âhiret gününe İnananları katından bir ruh ile desteklediği[201], melekleri göndererek düşmanlarına karşı müminleri takviye ettiği[202], iman edenlere destek olma­larını, kâfirlerin boyunlarına ve parmaklarına vurmalarını vahyettiği[203] ve bunların kâfirleri azarlayıp müminleri taltif ettikleri[204] haber verilmektedir.

3- Allah'ı  hamd  ile teşbih ve takdis etme, O'na  secdede  bulunm[205], emrolunduklan şeyleri yapma.[206]

4- İnsanların fiillerini kaydetme. Kur'ân-ı Kerîm'de üzerinde bir koru­yucu ve denetleyici bulunmayan hiçbir nefsin bulunmadığı[207], insanların   üzerinde   muhafızlık  eden   değerli   kâtiplerin   mevcut   olduğu ve onların yapmakta olduklarını bilip yazdıkları[208] haber verilmektedir. İki melek insanın yaptıklarını yazmaktadır. İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında gözetleyen, yazmayan hazır bir melek bulun­masın[209] "Sizden sözü gizleyen ile onu açığa vuran, geceleyin gizleyen ile gündüzün yürüyen eşittir. Onun önünde ve arkasında Al­lah'ın izniyle onu koruyan takipçisi vardır".[210]

5- Kâinatın idaresi ve ilâhî kanunların icrası. Kur'an'da bir iş çeviren ve âlemi  idare edenlere yemin edilmesi[211], insanların canını alan  "ölüm  meleği"nden  söz edilmesi[212],  meleklerin yalancı peygamberlere  ve   kâfirlere  pençelerini   uzatarak[213], yüzlerine ve arkalarına vurarak ve "tadın yakıcı cehennem azabını" diyerek[214]  canlarını  alacaklarının  bildirilmesi; hadiste ana   rahminde canlanan herkes   için   bir   doğum   meleğinin   mevcut   olduğundan   söz   edilmesi[215]; Cenâb~ı Hakk'ın insanı yaratacağı zaman  bu irade­sini meleklere açması ve yarattığında ona secde etmelerini istemesi[216]  onların   dünya   ile   irtibatlarının bulunduğunu ve ilâhî iradenin yerine getirilmesinde vasıta olarak kulla­nıldıklarını gösterir. Aksi takdirde kendilerine insanın yaratılacağı isteği­nin açıklanmasının  bir mânası olmaz. Ayrıca arşı taşıyan ve arşın  etra­fında dolaşan meleklerin[217] fonksi­yonları  da  düşünüldüğünde  meleklerin  tabiat kanunlarının  yerine  geti­rilmesinde  çok  etkili  oldukları  görülür.  Çünkü  arş,   kâinatın   ilâhî varlık tarafından   idaresini  gösteren  bir semboldür ve  bunu  taşıyan   melekler de bu idarenin temini hususunda kullanılan vasıtalardır.

6- Müminlere destek olma ve kâfirler için takdir edilen ilâhî cezala­rı icra etme. Kur'an, kendilerine elçi olarak melek gönderilmesini iste­yen kâfirlere[218] şöyle cevap vermektedir: "Gökyü­zünün beyaz bulutlar ile yarılıp meleklerin bölük bölük indirildikleri gün, gerçek mülk çok merhametli olan Allah'ındır. O gün kâfirler için de pek çetin bir gündür"[219]. Bu âyet, meleklerin inmesi ile söz konusu olan şeyin günahkâr kulların başına geleceği söylenen ceza olduğunu gösterir. Başka yerlerde ise: "Meleklerin, kâfir olanların yüzle­rine ve sırtlarına vurarak canlarını aldıkları zaman, "cayır cayır yakıcı ateş azabını tadın" dedikleri[220], meleklerin an­cak hak ile indirildikleri ve o zaman onlara mühlet verilmeyeceği[221] bildirilmektedir.

7- Peygamberleri salât ve selâm ile yüceltmek, müminlere âhirette şefaat etmek ve bütün insanlara dünyada hayır duada bulunmak. Kur'ân-ı Kerîm'de, "Allah ve melekleri Peygamber'e esenlik dilerler. Ey iman edenler, siz de ona salât ve selâm getirin"[222] buyurulmaktadir. Şefaat,  hüküm  gününde günahkârlar hesabına  Allah'a yalvarmak olup Kur'ân-ı Kerîm'de: "Göklerde nice melekler vardır ki Allah dilemedikçe onların şefaatları hiçbir fayda vermez" buyurulmakta[223], hadiste de meleklerin şefaatından söz edilmektedir[224]. Fakat meleklerin bu dünyada da insanlar için dua ettikleri ifade edilmektedir: "Melekler yerde bulunanlar için yarîıganmak dilerler"[225], "Arşı taşıyanlar arşın etrafında dolaşırlar, Rablerini överek teşbih ve tenzih ederler, kalpleri ile O'na İnanırlar, müminler için yarîıganmak dilerler. Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve İlmin her şeyi kapsamıştır. Artık tövbe edip yolunda gidenleri yarlığa. Ey Rabbimiz! Onları babalarından, zevcelerinden, zürriyyetlerinden salâh halde bulu­nanlara vadettiğin cennete sok... Onları kötülüklerden koru derler"[226]. Onların dualarının sonucu olarak salih kulların her çeşit karanlıktan aydınlığa çıkarıldığı bildirilmektedir: "Sizi karanlıklardan ay­dınlığa çıkarmak için lütuf ve inayette bulunan O'dur. Melekler de sizin için yarlıganmak dilerler[227]. Ayrıca melekler, şeytanların ak­sine insanları iyi işlere sevk ederler. Her insanın biri melek, biri de şeytan olmak üzere iki yandaşı vardır. Kur'an, bunlardan birincisine "şâhid", ikincisine "saik" (sevk eden) demektedir[228]. Hadiste ise insana eşlik eden bir melek ve bir de şeytanın olduğu ve her ikisinin de insana telkinde bulunduğu[229] beyan edilmektedir. Ayrıca hem Kur'an'da hem de hadislerde insanı takip eden "karîn" (ar-kadaş)den söz edilmektedir".

D- Meleklerin Sayısı ve Çeşitleri

Meleklerin sayısını ancak Allah Teâlâ bilir. Kur'ân-ı Kerîm'de cehen­nemin işleri ile görevli melekler bulunduğu belirtildikten sonra onların sayısının sadece bir imtihan olduğu beyan edilmekte ve "Rabb'inin ordularını, kendisinden başkası bilemez" buyurulmaktadır[230]. Bu ifadelerden meleklerin sayısının gayet çok olduğunu ancak sayıları ile ilgili bir rakam vermenin mümkün olmadığını ve onların sayısını sadece Allah Teâlâ'nın bildiğini anlamaktayız.

Meleklerin çeşitlerine gelince; Kur'an göklerin ve yerin ordularının Allah'a ait olduğunu[231]; O'nun, müminleri görünmeyen or­dularla desteklediğini[232] beyan etmekte; gök­lerde ulular meclisi anlamına gelen "mele-i a'lâ"nın bulunduğunu[233], cin ve şeytanların burada olup bitenleri ve melekle­rin kendi aralarındaki konuşmaları dinlemelerine mani olmak üzere göklerin muhafaza altına alındığını[234]   kaydetmektedir.   Bununla   beraber   naslarda   çeşitli   görevlerle bk. M. Fuad Abdülbâkî, el-Mu'cem, "krn" md.; Wensinck, ei-Mu'cem, "km" md. vazifeli meleklerin bulunduğu beyan edilmiştir. Bunların bir kısmı özel isimleri ile anılırken (Cebrail, Mîkâil gibi) bir kısmı da görevleri ile zik­redilmiştir (Ölüm meleği, arşı taşıyan melekler gibi).

1- Cebrail: Vahiy meleğinin özel adıdır. Kur'ân-ı Kerîm'de Cibrîl şek­linde geçmektedir[235]. Ayrıca, Cibrîl kastedil­mek Üzere er-RÛh[236], Rûhanâ[237],  RÛhulkudÜS[238],   er-RÛhu'lemî[239], Resulün kerîm[240] ve Resulü Rabbik[241] isimleri de zikredilmekte; hadiste ise bunlara ilâveten "en-Nâmusü'l-ekber" diye de isimfendirilmektedir.

2- Mîkâil: Tabiatla ilgili görevler üstlenmiş olan büyük meleğin özel adıdır. Kur'ân-ı Kerîm'de bir yerde geçmekte olup "Allah'a, meleklerine, peygamberlerine,   Cibrîl'e   ve   Mîkâil'e   düşman   olana   Allah'ın   düşman olacağı" şeklinde bildirilmektedir.[242]

3- Azrail: Ölüm  meleğinin özel adıdır.  Kur'ân-ı  Kerîm'de Azrail  ismi geçmez.  Bunun yerine ölüm  meleğinden  (melekü'l-mevt)[243], eceli   gelen   ve   vadesi   yetenlerin   ruhunu   kabzeden   meleklerden   söz edilmektedir.[244]

4- İsrafil: Sûra üflemekle görevli melektir. Kur'ân-ı Kerîm'de sûra üf­leneceği  bildirilmekle  beraber İsrafil adı  geçmemektedir. Hadislerde  ise

onun adı dört büyük melek içinde zikredilmektedir.[245]

5- Mukarrebûn  Melekleri:  Bunlara  İlliyyûn  ve  Kerûbiyyûn   melekleri de denilmektedir. Nisa sûresinin  172. âyetinde "Mesîh ve Allah'a yakın meleklerin  (el-melâiketü'l-mukarrebûn) Allah'ın   kulu  olmaktan  çekinme­dikleri"  bildirilmektedir.  Enbiyâ   sûresinde   İse  göklerde  ve  yerde   bulu­nanların   O'nun   hizmetinde   oldukları   beyan   edildikten   sonra;   "O'nun huzurunda   bulunanların   O'na   ibâdet   hususunda   kibirlenmedikleri,   on­dan   usanmadıkları,  gece  gündüz  O'nu  teşbih   ettikleri"  bildirilmektedir.[246]   Kur'ân-ı   Kerîm'de  arşı   taşıdıkları   ve   onun   çevresinde bulundukları[247]  ifade  edilen  ve  Allah'ı  hamd 'e teşbih eden melekler de bunlar içinde sayılmaktadır.

6- Hafaza  ve  Kirâmen  Kâtibin  Melekleri:  İnsanların  sağında  ve so­lunda oturup İyi-kötü her tür fiillerini kaydeden ve onları koruyan me­nlerdir.   Kur'ân-ı   Kerîm'de   "hafaza"[248],   "muakkıbât"   (er-Ra'd 3/n),  "rusülünâ...   yektübûn[249],   "el-mütelekkiyân",   "rakîbün itîd"[250],  "hafızın",  "kirâmen   kâtibin" kelimeleri le ifade edilmektedirler.

7- Cennet ve Cehennemde Görevli Melekler: Kur'ân-ı Kerîm'de me­nlerin, cennetlikleri "İşte bu size vadedilmiş olan (mutlu) gününüzdür" diye karşılayacakları[251], muttakiler bölük bölük cennete sevkedilip kapılar kendilerine açıldığında: "Onun bekçileri (hazenetühâ): Selâm size! Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya" diyecekleri[252], meleklerin, Adn cennetlerine babalarından, eşlerinden ve çocuklarından salih olanlarla beraber gireceklerin yanına her kapıdan vararak: "Sabrınıza karşılık size selâm olsun! Dünya yurdu­nun sonu ne güzeldir!" diyecekleri[253] haber verilmektedir. Küfredenlerin ise bölük bölük cehenneme sürülecekleri, kapıların açıla­cağı ve cehennem bekçilerinin (hazenâtühâ) onlara: "Size, içinizden Rabbinizin âyetlerini okuyan ve bugüne kavuşacağınızı ihtar eden pey­gamberler gelmedi mi?" diyecekleri[254], cehennemin başında iri gövdeli, sert tabiatlı, Allah'ın buyruklarına karşı gelmeyen ve emre-dildiklerini yapan meleklerin bulunacağı[255], "Ey Mâlik! Rabb'in bizim işimizi bitirsin" diye seslenecekleri ve Mâlik'in onlara: "Siz böyle kalacaksınız" diye cevap vereceği"[256] cehennem bek­çilerine (Hazenetü cehennem): "Rabb'inize dua edin, bizden bir gün olsun azabı hafifletsin" diyecekleri, bekçilerin onlara: "Size peygamberle­riniz açık açık deliller getirmediler mi?" diye karşılık verecekleri ve "Evet geldiler" cevabı üzerine, "O halde kendiniz yalvarın" diyecekleri[257] haber verilmekte; cehennemde oraya girenleri karşıla­mak üzere zebanilerin bulunduğu ifade edilmektedir.[258]

8-  Müminleri   Takviye   Eden   Melekler:   Allah   Teâlâ   müminlere   yar­dımda   bulunmak  üzere  melekleri   görevlendirdiğini:  "Hani   Rabb'in   me­leklere: 'Muhakkak ben  sizinle  beraberim; haydi  iman edenlere destek olun;  ben   kâfirlerin  yüreğine  korku  salacağım;  vurun   boyunlarına!  Vu­run onların bütün  parmaklarına!' diye vahyediyordu"[259] şeklin­de bildirmekte, bu amaçla Bedir'de önce bin, arkasından da üçbin me­leği gönderdiğini  ve gerekirse  beş bin  melek daha  göndereceğini  ha­ber  vermektedir.[260]

9- Hârût-Mârût:   Bunlar   hakkında   farklı\görüşler   olmakla   beraber Babil'de "insanlara  sihir ilmini öğretmek suretiyle onları  imtihan  etmek üzere  gönderilen"   iki   melek  oldukları   en  yaygın   görüştür.   Kur'an,  bu olayla  ilgili  daha   başka  bilgi  vermemektedir.  Muteber hadis  kitapların­dan Buhârî'de Kitâbü't-Tıbb'ın sihre tahsis edilen 47. babının başlığında Bakara  sûresinin   102. âyeti  zikredilmekte,  bu  münasebetle âyet içinde Hârût-Mârût  adı  geçmektedir.   Bunun   dışında   ise  söz  konusu   isimlerle ilgili   hiçbir   bilgi   yer   almamaktadır.   Ahmed   b.   Hanbel'de   ise   onların, insanlar  gibi   birtakım   arzu  ve   istekleri   bulunan  varlıklar  olarak  tasvir edildiği görülmektedir[261]. Kur'an, bu iki  melekle ilgili olarak yahudiler arasında meşhur olan hikâyeleri onaylamaz.

10- Münker-Nekir: Kabirde sorgu-sual işi ile görevli olan meleklerdir. Kur'ân-ı Kerîm'de adları geçmemektedir. Hadislerde ise, ölü defnedildiği zaman ona, birine Münker, diğerine Nekir denilen siyah tenli, gök göz­lü iki meleğin geldiği, kabrinde oturtup sorular sorduğu, verdiği cevap­lara    göre    kabrini   genişlettiği   veya   daralttığı   bildirilmektedir.[262]

E- Fazilet Yönünden Melekler ve İnsanlar

Meleklerin mi yoksa peygamberlerin mi daha üstün olduğu (tafdîl meselesi) hususu itikadı ilgilendiren temel bir mesele olmamakla bera­ber kelâmcılar arasında tartışma konusu olmuş ve ilgili literatürde yer almıştır. Bazı âlimler, meleklerden "Âdem'e secde etmelerini" isteyen âyeti delil getirerek "daha aşağı derecede olanın, üstün olana secde etmesi hikmetin gereğidir. Zaten ilâhî buyruk da bu yönde tecelli et­miştir. Öyleyse insan türü melek türünden daha üstündür" demişlerdir. Bu görüş sahipleri insanın davranışlarında hür olmasına, heves, hırs, arzu, öfke ve ihtiyaç gibi özelliklere sahip bulunmasına rağmen ibâdete iyönelmesini de aklî bir delil olarak ileri sürmüşlerdir. Mâtürîdîler'in bü­yük çoğunluğu bu görüştedir.

Bazı kelâm âlimleri ise, şeytanın cennette Hz. Âdem ve Havva'yı "Rabb'iniz, melek olursunuz diye bu ağaçtan yemeyi size yasakladı" diye kandırdığını ve onların da melek mertebesine çıkmak için yasak ağaçtan yediklerini ileri sürerek "demek ki meleklerin mertebesini ken­dilerinden üstün görüyorlardı" demektedirler. Bunlar ayrıca meleklerin masum ve Allah'a daha yakın oluşları ile her türlü hırs ve hevesin kaynağı olan bedenden (maddî yapıdan) arınmış bir yapıda yaratılmala­rını da insanlardan daha üstün oluşlarına delil getirmektedirler. İslâm filozofları ile bazı Eş'arî ve Mu'tezilî kelâmcılar bu görüştedirler.

Görüldüğü üzere, her iki tarafın delilleri de nasların yorumundan |<aynaklanmakta olup kesin bilgi ifade etmemektedir. Bundan dolayı da ;öz konusu delillere dayanılarak ortaya konulan inançlar itikad alanında kesinlik ifade etmemektedir.

F- Melek İnancının Dünyevî Etkileri

Allah, insanı diğer canlılardan farklı olarak irade sahibi bir varlık blarak yaratmıştır. İrade, farklı seçeneklerden birini tercih etmek demek-jir. Allah Teâlâ insana iradî fiillerinde farklı alternatifler sunmuş ve 3nun dünyaya gelişinin gayesini "imtihan olmak" şeklinde tesbit etmiş-:ir. İnsan, bu imtihana giren alanda kendisini iyilik veya kötülüğe teş­rik eden, iradesini daha özgürce kullanmasını sağlayan manevî rehber-erle karşı karşıyadır. Allah insanı şerre ve kötülüğe çağırmak üzere eytam;   iyilik   ve   hayra   davet   etmek   üzere   de   melekleri   yaratmıştır.

İnsanın meleklere inanması demek, önünde şeytan ve meleklerin sun­duğu seçeneklerle dolu manevî bir hayatın olduğunu, meleklerin telkin ve teşviklerine göre hareket edip mevcut yeteneklerini bu yönde geliş­tirmesi gerektiğini kabul etmesi ve Allah'ın görevlendirdiği meleklerin kendisini daima gözetlediğini ve yaptıklarını kaydettiklerini unutmaması demektir.

Meleklere iman, müminlerde sorumluluk duygusunu geliştirir ve bunun sonucunda otokontrol sistemi oluşur. Nitekim meleklerin gözet­lediği inancına sahip olan bir insan zabıta, polis, jandarma gibi kolluk kuvvetlerinin bulunmadığı yerlerde de hukukî, ahlâkî ve dinî açılardan olumsuz sonuçlar doğuracak işlerden uzak durur. Bu duygu, maddenin ve gücün hakimiyeti altında bulunan günümüz insanı için yeni bir ufuk, sabır ve metanet kaynağıdır.

Melekler kadar şeytanın varlığı da zihin dışında mevcut (ontolojik) bir gerçek olmakla beraber Kur'an, şeytana değil de meleklere imanı öne çıkarmıştır. Bu, şeytanın varlığına inanmanın gerekmediği anlamına gelmez. Ontolojik açıdan melekler ile şeytanın varlığını kabul etme arasında fark yoktur. Kur'an, meleklere inanmayı emredip onları öne çıkarmak suretiyle bizlerin meleklere kulak vermemizi, onlarla hemhal olmamızı öngörmüş ve şeytandan uzak durmamızı hedeflemiştir.

G- Şeytan ve Cin

1- Şeytan

Gözle görülmeyen varlıklardan olan şeytan, insanları saptırmaya ça­lışan azgın ve kibirli biridir. Kur'an'da şeytan ve İblîs kelimeleri zaman zaman aynı varlık için, zaman zaman da farklı varlıklar için ad olarak kullanılmakla beraber yaygın kullanım İblîs'in, şeytanların atası (ilk şey­tan), şeytanların ise onun soyundan gelen varlıklar oldukları şeklindedir. Nitekim meleklerden Hz. Âdem'e secde etmelerinin istendiğini bildiren kıssada İblîs, cennetten Hz. Âdem ve eşiniri çıkarılmasını anlatan kıssa­da ise şeytan kelimesi geçmektedir.[263]

Kur'ân-ı Kerîm'de İblîs'in mahiyeti hakkında fazla bilgi verilmez. Sa­dece "Âdem'e niçin secde etmediği" sorulduğunda; "Ben Âdem'den daha hayırlıyım. Çünkü beni ateşten, Âdem'i ise balçıktan yarattın"[264] dediği bildirilir, onun ateşten yaratıldığı kendi ağzın­dan ifade edilir. Ancak onun melek mi, cin mi ya da başka türlü bîr varlık mı olduğu açıkça belirtilmez. Anlam kapalılığı sebebiyle İslâm bilginleri bu hususta farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. İbn Abbas, İbn Mes'ûd ve Saîd b. Müseyyeb'e göre o, başlangıçta melek İken Allah'ın buyruğuna  karşı  gelmesinden ötürü  bu  rütbesini  kaybetmiştir. Saîd b. Cübeyr, Hasan-ı Basrî ve müfessirlerin büyük çoğunluğuna göre de o bir melek değil, cinlerin atası idi. Râgıb el-İsfahânî ise onu melek ve cinlerin dışında üçüncü tür ruhanî bir varlık olarak nitelemekte ve İb-lîs'i de bu türün ilki olarak zikretmektedir.[265]

Allah Teâlâ insana, onu daha yüksek ve ruhanî bir hayata yüksel­ten ulvî duygular ile alçaltan süflî duygular olmak üzere iki çeşit duy­gu vermiş ve bunlara mukabil de melekler ve şeytanlar olmak üzere iki çeşit varlık yaratmıştır. Şeytan insanın içindeki süflî arzuları uyan­dırmayı kendine vazife edinmiştir. Kur'an onun bu pozisyonunu 'Elbet­te senin kullarından muayyen bir pay edineceğim, onları saptıracağım, kuruntuya boğacağım" (en-Nisâ 4/ns-ıi9) ifadeleri ile haber vermekte, insanın tümüyle şeytanın aldatmasına terk edilmediğini, aksine ilâhî vahye kulak verenlerin onu mağlup edeceklerini bildirerek, "Âdem, Rabb'inden birkaç kelime telakki ederek tövbe etti. Allah da tövbesini kabul etti. Benden size ne zaman bir hidayet rehberi gelir de kim onun izinde giderse, onlara bir korku yoktur, onlar mahzun da olmaz­lar"[266] buyurmaktadır.

Şeytan, Allah'ın huzurundan kovulduktan sonra Cenâb-ı Hak'tan ce­zasının kıyamet gününe ertelenmesini istemiş, bu isteğinin kabul edil­mesi üzerine[267] Hz. Âdem'den itibaren insanları hak yoldan uzaklaştırmak için elinden geleni yapmaya başlamıştır[268]. Kur'an, şeytanın   insanoğluna  düşman  olduğunu  birçok vesile  ile  ifade etmekte[269],  Özellikle Hz. Âdem'le ilgili olaylara vurgu yaparak, onun Âdem'in soyuna (arşı düşmanlığının kıyamete kadar devam edeceğini bildirmektedir[270]. Kur'an'da şeytanın, insanları kendisini göremeyecekleri cihet­en gördüğü[271], onlara sağlarından, sollarından, önlerinden, arkalarından yanaştığı[272], kötülükleri güzel gösterdiği[273], boş kuruntular ve yalancı vaatlerde bulun­duğu[274],   Allah'ın amirlerini çiğnemeye,  haram  işlemeye teşvik ettiği[275], İnsanları birbirine düşürdüğ[276], vesvese verdiği, hile ve tU-raklar   kurduğ[277]  haber erilmektedir. Kur'an, onun vesvese ve tuzaklarından Allah'a sığınmayı avsiye etmektedir[278]. Şeytan, mihal seviyesindeki eserlerde ve vaazlarda karşı durulmaz bir güç ılarak tasvir edilmektedir. Bu bir nevi cebir ve insanı ümitsizliğe itiş »Iduğu  için  yanlıştır.  Halbuki  Kur'an'da  onun  tuzaklarının  zayıf olduğu[279], insanlar üzerinde bir sultasının bulunmadığı[280] bildirilmektedir.

2- Cin

"Örtme" ve "gizleme" anlamlarına gelen cin kelimesi, duyu organla­rı ile algılanamayan varlıklar için kullanılan genel bir addır. Bu mânası ile melek ve şeytanları da içine alır. Ancak onun ayrıca melek ve şey­tanlardan ayrı, hayırlı ve şerlisi olan gizli varlıkları ifade eden özel bir anlamı da vardır. Kur'ân-ı Kerîm'de onların mutlak itaatkâr varlıklar olan meleklerden ve daima isyankâr olan şeytanlardan ayrı statüde oldukla­rını bildiren âyetler bu özel anlama işaret etmektedir.[281]

İslâm'dan önce de hem Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi semavî din­lerde hem de Asur, Mısır ve Arap Yarımadası'nda mevcut olan dinlerde cinlerin varlığına inanılmaktaydı. Dolayısıyla cinlerin varlığına inanma İslâm'a özgü bir inanç değildir. Kur'an bu konuda yeni bir şey getir­memiş, aksine daha önceden mevcut olan cin İnancını tashih etmiş, sınırlarını çizmiştir. İslâm öncesinde Araplar cinleri, melek ve şeytanları da içine alan ve yarı tanrısal özelliklere sahip olan varlıklar olarak ka­bul etmekte, onların kötülüklerinden korunmak için adlarına kurban kesip tapınmaktaydılar. Kur'an, Câhiliye Arapları'nın cinlere yönelik bu nitelemelerini reddederek onların da insanlar gibi Allah'a karşı sorumlu, ŞUUr   ve    İrade   Sahibi    varlıklar[282] olduklarını, insanlar gibi Allah'a kulluk et­mek için yaratıldıklarını[283], kendilerine elçiler gönderildiğini, içlerinde inanan ve inanmayanların bulunduğunu[284] haber vermektedir.

Âyet ve hadislerde cinlerin tanrısal niteliklerinin bulunmadığı, aksine hadis varlıklar oldukları, kendilerine özgü bir bünyeye sahip bulunduk­ları, çeşitli şekil ve bedenlere girebildikleri vurgulanmaktadır. Kur'ân-ı Kerîm'de cinlerin atası sayılan "cânn"ın öz ateşten[285] ve çok zehirleyici bir ateşten[286] yaratıldığı beyan edilmektedir. Hz. Âişe'den rivayet edilen bir hadiste ise insanın çamurdan, meleklerin nurdan, cinlerin de öz ateşten yaratıldığı belirtilmektedir[287]. Kur'an'da cinlerin varlık ve mahiyetine (ontik yapısına) kısa ve öz ifadelerle temas edilmesine rağmen bazı İslâm bilginleri onların mahi­yeti konusunda birbirinden farklı detaylı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu tür haberlere konu ile İlgili literatürde genişçe yer verilmektedir. İslâm felsefesi ve kelâm literatüründe de varlık ve çeşitleri üzerinde durulur­ken  cinlerden  de  söz edilmiştir.  İslâm filozofları  onları  "soyut varlıklar, cismanî olmayan cevherler" (en-nüfûsü'l-mücerrede)[288] şeklinde, kelâmcı-lar ise "yoğunluğu bulunmayan cisimler" (el-ecsâmü'Hatîfe)[289] olarak ta­nımlamaktadırlar.

Cinlerin görülüp görülemeyeceği meselesi tartışmalı bir konudur. Ehl-i sünnete göre görülebilmenin aslî şartı "vücûd"dur. Bu sıfata sahip tüm varlıklar gibi cinler de görülebilir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'deki kıs­sadan Hz. Süleyman'ın cinleri gördüğü anlaşılmaktadır[290]. Hz. Peygamberin cinleri görüp görmediği noktasında ise farklı rivayetler bulunmaktadır. İbn Abbas'tan gelen rivayete göre Hz. Peygamber, Cin sûresinde sözü edilen "Kur'an dinleme" esnasında cinleri görmemiştir. Aksine onların Kur'an'i dinlediklerinden bilâhare haberdar olmuştur[291]. İbn Mes'ûd'a göre ise Hz. Peygamber cinlerin davetine icabet etmiş, onları bizzat müşahede etmiş ve irşatta bulunmuştur.[292]

Cinlerin insanlar üzerinde etkili olup olmadıkları meselesine gelince; bu hususta Kur'an ve hadislerde değişik örnekler bulunmaktadır. Kur'an'da cinlerle insanlar arasındaki ilişki Hz. Süleyman kıssası dışında hep olumsuzdur. Onların, yeryüzünde kendilerine yakın gördükleri kişi­leri (kâhinleri) aldatmak ve yönlendirmek için mele-i a'lâyı dinleyip bazı sözler kaptıkları haber verilmekte, ancak daha sonra haber çalmalarına engel olmak için üzerlerine ateş şuleleri (şihâb) gönderildiği[293], yıldızlar atılarak taşlandıkları, göğün itaatten çıkan şeytanlardan korunduğ[294] bildirilmekte, Resûluilah da onların gökten aşırdıkları sözlere kendilerinden de ekle­meler yaparak kâhinlere ulaştırdıklarını haber vermektedir[295]. Hz. Âİşe'den gelen bir başka rivayette ise Peygamberimize "kâhinlerin gayptan haber verdikleri" iddiası sorulunca, Efendimizin: "Onların hiçbir değerinin olmadığını" söylediği, soruyu soranın: "Ama söyledikleri bazan doğru çıkıyor" demesi üzerine: "Bu kulak hırsızlığı olup, cinlerin yüzlerce yalanla beraber kâhin dostlarına fısıldadığı söz­lerden İbarettir" dediği[296] kay­dedilmektedir. Her ne kadar Ebû Abdurrahman Herevî ve Mâverdî gibi oazı âlimler karşı çıkmakta iseler de İslâm bilginlerinin büyük çoğunlu­ğuna göre cinlerin gökten haber aşırması Peygamberimiz'in gönderil­mesi ile son bulmuştur. Beyhakî'de yer alan bir rivayet de bu görüşü eyit etmektedir.[297]

Cinlerin insanlarla ilişkisini ortaya koymak üzere dile getirilen diğer bir etkinlik de halk arasında "cin çarpması", "mecnun" veya "uğrama" terimleri ile ifade edilen ve cinlerin insan bedenine girerek onu ruhen veya bedenen hasta ettikleri telakkisidir. Kur'ân-ı Kerîm'de bu konuyla ilgili olarak bir yerde "şeytan çarpması"[298], on bir yerde "cinlere uğrama (mecnun)" ve birçok yerde "vesvese ve telkinle insanı etkileme" şeklinde ifadeler geçmektedir.[299]

Birinci örnekte faiz yiyenlerin (kabirlerinden) tıpkı şeytan çarpmış kimseler gibi çarpılmış olarak kalkacakları haber verilmektedir. Bu âyet­te çarpma fiili şeytana nisbet edilmekle beraber bunun hakiki mi yoksa mecazi mi olduğu tartışmalıdır. İmam Mâtürîdî, Zemahşerî, İbn Atiyye, Beyzâvî, Ebussuûd, Reşid Rıza ve Ömer Rıza Doğrul'un da içlerinde bulunduğu birçok müfessire göre, burada hakiki değil mecazi anlam kastedilmektedir[300]. Ünlü kelâm âlimi Teftâzânî ise, "cinlerin hava tabiatlı latif cisimler olduklarını, bu sebeple de çeşitli şekillere girebildiklerini ve olağanüstü işler yapabildiklerini; ateş tabiatlı varlıklar olan şeytanla­rın ise, insanları yoldan çıkarma ve kandırma İle meşgul olduklarını, latîf yapıları sayesinde dar menfezlerden sızarak insanın İçine kadar nüfuz edebildiklerini ve vücutlarında etkili olduklarını kaydeder[301]. Cin çarpmasına örnek gösterilen "mecnun" ifadesinde de açıklık bulunma­maktadır. Şöyle ki; Kur'an'da bulunan bu nevi ifadelerin büyük çoğun­luğu Hz. Peygamber'in düşmanlarının ona yönelttikleri ithamlar şeklinde yer almaktadır. Bir kısmı ise, bu ithamlara cevap mevkiinde zikredil­mektedir,

Allah Teâlâ, peygamberlerini insanlardan ve cinlerden korumuştur. Dolayısıyla onların peygamberleri yönlendirmeleri veya yanıltmaları söz konusu değildir. Diğer insanların durumuna gelince, cinlerin onlarla maddî temasta bulunmak ve bedenlerine zarar vermek gibi fizikî etki­leme şeklinde bir ilişkileri söz konusu değildir. Söz gelimi cinlerle in­sanların evlenmeleri mümkün değildir. Çünkü insanlar ve cinler ayrı ayrı yapılarda ve farklı âlemlere ait varlıklardır. Dolayısıyla bir araya geldikleri, evlendikleri, çocuklarının olduğu şeklinde halk arasında yay­gın olan inançların aslı yoktur.

 

3- Kitaplara İman

 

A- İlâhî Kitaplara İman

İslâm'ın temel inanç esaslarından biri de ilâhî kitaplara inanmadır. Kur'ân-ı Kerîm'de iman esasları sıralanırken Allah tarafından peygamber­lere gönderilen kitaplara inanmaya da yer verilmektedir. Bizden tek bir kitaba yani Kur'an'a değil, "kitaplar"a yani Allah tarafından gönderilen bütün ilâhî kitaplara inanmamız istenmektedir. Dolayısıyla bütün ilâhî kitaplara iman İslâm dininin iman esaslarındandır. Nitekim Kur'an'da müminlerin vasıfları sayılırken "Sana ve senden öncekilere indirilenlere inanırlar (el-Bakara 2/4) buyrulur, peygamber ve müminlerin Allah tarafın­dan kendisine indirilene inandıkları, bunların her birinin Allah'a, melek­lerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettikleri bildirili[302], Allah'ın kitabı olmaları bakımından aralarında ayırım yapmamaları istenir[303], ilâhî kitaplara İnanmayan veya bunların bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr edenlerin "tam manasıyla sapıklık" içinde oldukları haber verilir.[304]

B- İlâhî Kitapların Gönderiliş Sebepleri

Allah, insanı bu dünyaya iyi işler ve güzellikler konusunda dene­mek için göndermiştir. Bu amaçla da diğer varlıklardan farklı olarak onun tabiatına akıl, irade, nefis, ihtiras gibi birtakım yetenek ve duygu­ları yerleştirmiştir. Şüphesiz bunların bazısı insan için artı, bazıları da eksidir. İnsanın dünya hayatını yaratılış gayesine uygun olarak geçire­bilmesi için hem kendini hem de çevresini tanımaya ihtiyacı vardır. O, bu konuda Allah'a muhtaçtır. Çünkü o, kendi hakkında hayırlı ve hayır­sız olan işleri, kendisini bekleyen akıbeti, nefsiyle nasıl baş edeceğini, detaylı bir şekilde bilme durumunda değildir. Ayrıca bu konularda her zaman deneme yanılma yoluyla bilgilenme imkânını da yakalayama­maktadır. Zaten bu konularda kendi hallerine bırakıldıkları takdirde insanların farklı farklı tercihlerde bulunmakta ve değişik görüşler ileri sürmekte oldukları tecrübelerle sabittir. Halbuki tüm insanların kabul edebileceği hükümler koyan bir otoriteye ihtiyaç vardır. Bu otorite Al­lah Teâlâ olup, gönderdiği kitaplarda bütün insanların kabul etmesi gereken esasları açıklamıştır. Söz konusu esasları paylaşan insanlar, bu sayede kişisel bakış açısı, zaaf ve çıkarların üstünde değerlere sahip olmaktadırlar.

Öte yandan insan, sınırlı imkânlarıyla çevresinde olup bitenleri kav­ramaya çalışmakla beraber kendisini aşan noktalarda tam bir bilgisizlik içinde kalmaktadır. Söz gelimi insan, âlemin başlangıcı ve sonu, kim tarafından ve niçin yaratıldığı ve yine kim tarafından ve nasıl yönetil­diği, duyu organlarının sınırları dışında kalan makro ve mikro yönleriyle âlem gibi konuları merak etmekte fakat bunların içinden çıkamamakta­dır. Onun, bu konularda kendi kendine temelli görüşler ortaya koyma imkânı yoktur. Halbuki insanın bu dünyada kendini idare edebilmek ve tabiata hükmedebilmek için söz konusu alanlarda bilgilenmeye ihtiyacı vardır. Bu da ancak Allah ile irtibat kurmakla mümkündür. Bunun yolu da vahiydir.

Allah, insanları geçmiş ve gelecekleri açısından aydınlatmak ve on­lara yol göstermek üzere kitaplar göndermiştir. Ancak insanlar zamanla bu kitaplar üzerinde ihtilâfa düşmüşler, onlardan farklı anlamlar çıkar­mışlar, hattâ onları tahrif ederek (bozarak) ilâhî değerlerden uzaklaşmış­lar; bunun üzerine de Allah yeni peygamberler ve yeni kitaplar gön­dermiştir. Bu durum Kur'an'da şu şekilde dile getirilmektedir:

"İnsanlar bir tek ümmet İdi. Sonra Allah müjdeleyici ve uyarıcı ola­rak peygamberleri gönderdi. Beraberlerinde de anlaşmazlığa düşülen hususlarda hüküm vermeleri için hak yolu gösteren kitapları indirdi. Ancak kendilerine kitap verilenler, apaçık deliller geldikten sonra arala­rındaki kıskançlıktan ötürü dinde anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah iman edenlere üzerinde ihtilâfa düştükleri gerçeği kendi İzniyle gösterdi. Allah dilediğini doğru yola iletir".[305]

Kısacası insanın Allah tarafından gönderilecek bilgilere ihtiyacı bu­lunmaktadır. Kelâm sıfatına ve sınırsız rahmet, merhamet ve lütufa sa­hip olan Allah Teâlâ, kullarını kendi hallerine bırakmamış ve onlara bu isim ve sıfatlarının tecellîsiyle muamele ederek peygamber ve kitaplar göndermiştir. Peygamberler, insanlara ihtiyaçlarına göre vahiyler getir­miş, ihtiyaçları değiştikçe ve anlayışları geliştikçe vahyin alanı da deği­şip genişlemiştir.

C- Vahiy ve Şekilleri

Vahiy, sözlükte 'gizli konuşma, âni telkin, fısıldama ve ilham' gibi anlamlara gelir. Din dilinde İse; Allah'ın, peygamberlerine gönderdiği ilâhî mesaj demektir. Vahiy Allah ile peygamberi arasında cereyan eden bir iletişim şekli olup bunun mahiyetini apcak taraflar bilebilir. Üçüncü kişiler ise ancak onun tezahürlerine âşinâ olabilirler. Allah, canlı cansız bütün varlıklara buyruklarını ulaştırma kudretine sahiptir ve irade sahibi olanlar dışındaki bütün varlıklar onun emirlerini aynen yerine getirirler. Vahyin bu türüne fıtrî vahiy denilir. İnsan gibi irade sahibi olan varlık­lar ise Allah'ın kendilerine gönderdiği vahiylere uyup uymamada ser­besttirler. Çünkü onlar bununla imtihan olmaktadırlar. Vahyin bu çeşi­dine ise şer'î vahiy denilmektedir. Vahyin bu mânası sadece peygam­berler için geçerlidir.

Kur'an'da vahyin çeşitli şekillerinden söz edilir. Bunları iki grupta toplamak mümkündür:

1- İnsan Dişındaki Varlıklara Verilen Vahiy

Kur'ân-ı Kerîm'de Allah Teâlâ'nın canlı ve cansız birçok varlığa vahyettiğî bildirilmektedir. Söz gelimi yer ve göklerden söz edilirken şöyle buyurulmğktadır:

"(Allah), sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküre­ye: isteyerek veya istemeyerek, gelin' dedi. İkisi de 'İsteyerek geldik' dediler, Böylece onları iki günde yedi gök olarak yarattı ve her göğe görevini vahyetti".[306]

Bir başka yerde ise: "Yerküre kendine has sarsıntı ile sarsıldığı, top­rak ağırlıklarını dışarı çıkardığı ve insan 'Ne oluyor bunal' dediği vakit, işte o gün Allah'ın ona telkin buyuracağı vahiyle haberlerini anlatır".[307]

Görüldüğü üzere birinci örnekte tabiatta ilâhî kanunların işleyişinin, ikinci örnekte ise yerin sarsıntı sonucu içindekileri dışarı çıkarmasının bir çeşit vahiy yoluyla gerçekleştiği bildirilmektedir.

Allah Teâlâ'nm vahyine ikinci örnek İse, bal ansına olan vahiydir. Kur'an'da bu durum şöyle dile getirilmektedir:

"Rabb'in ba| arısına: 'Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan ev|er (kovanlar) edin, sonra meyvelerin her birinden ye ve Rabb'inİn sana kolaylaştırdığı yaylım yollarına gir' diye vahyetti"[308],

Burada söz konusu olan vahiy, arıya bal yapma ve bu amaçla çi­çeklerden öz suyu (usare) toplama içgüdüsünün verilmesidir.

Bir başka örnek ise, meleklere vahyedilmesidir. Kur'an'da: "Hani Rabb'in meleklet-e: 'Muhakkak ben sizinle beraberim; haydi iman eden­lere destek olun; Den kâfirlerin yüreğine korku salacağım; vurun bo­yunlarına, vurun onların bütün parmaklarına!' diye vahyediyordu"[309] buyurulmaktadır.

^ Ayrıca vahiy kökü ile olmasa da Allah Teâlâ'nın meleklere hitap et­tiğini ve onlarla konuştuğunu bildiren daha başka âyetler de bulun­maktadır.[310]

Bu örneklerde ortaya konan vahiy şekillerinin hiçbiri insana verilen vahiy türünden değildir ve sonuçları da din dilindeki vahyin sonuçları­na benzememektedir.

2- İnsana GÖnderilen Vahiy

Kur'an'da insana gönderilen vahyin çeşitleri şu şekilde dile getirilir:

"Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konu­şur,   yahut   bir   elçi   gönderip   izniyle   ona   dilediğini   vahyeder"[311]

Bu âyette vahyin İnsanlara üç şekilden biriyle gönderildiği bildiril­mekte ve bunların doğrudan vahiy, perde arkasından konuşma ve me­lek gönderme olduğu beyan edilmektedir. Allah, vahyini peygamberlere arada hiçbir vasıta olmaksızın doğrudan hitap ederek, kalplerine indire­rek veya rüya yoluyla ulaştırır. Örnek olarak Hz. İbrahim'e, Musa'ya, Musa'nın annesine ve Mi'rac gecesi Peygamberimiz'e verilen vahiyler gösterilebilir. Bu örneklerde Cenâb-ı Hak Hz. İbrahim'e rüyada oğlu İsmail'i kurban etmeyi, Musa'ya Tur dağında kendisinin bütün âlemlerin Rabb'İ olduğunu, Hz. Musa'nın annesine çocuğunu emzirmesini ve ken­disine zarar geleceği endişesini gördüğü anda da onu denize atmasını doğrudan ilham etmiştir. Peygamberlerin gördükleri sadık rüyalar da Allah Teâlâ'nın onlara doğrudan vahyi olup peygamber gördüğü rüya­nın doğru, kaynağının Allah ve yaptığı yorumun da isabetli olduğun­dan emindir (Buhârî, "Bed'ü'l-vahy", ı). ikincisine örnek olarak Hz. Musa'ya Tevrat'ın gönderilişi gösterilebilir. Nitekim, Allah Teâlâ Tevrat'ın âyetleri­ni tabletler üzerine yazılı olarak Musa'ya ulaştırmıştır. Üçüncüsüne ör­nek olarak da görevli meleğin vahiy getirmesi verilebilir. Allah tarafın­dan peygamberlere gönderilecek vahiyleri taşımakla görevli melek olan Cebrail, aslî suretinde veya insan şekline bürünerek {temessül ederek) peygamberlere vahiy getirmektedir. Nitekim peygamberimize ilk vahiy bu yolla gelmiş, Kur'ân-ı Kerîm de bu yolla gönderilmiştir. Sonuncusu vahyin en emin ve saf şeklidir. Buna ayrıca vahy-i metlüv de denilir.

Kur'an'dan, Allah'ın vahyinin hem peygamber olduklarını bildiğimiz kişiler hem de peygamber olup olmadıklarını kesin olarak bilemediği-xmiz insanlar hakkında söz konusu olduğunu öğrenmekteyiz. Nitekim Nûh, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub, Dâvud, Süleyman, Mûsâ, Harun, Eyyub, Yûnus, îsâ ve Hz. Muhammed'in bizzat adları zikredilerek veya zamir kullanılarak vahye mazhar oldukları haber verilmektedir.[312] Zaten peygamber olmanın başta gelen şartı da vahye mazhar olmaktır. Dola­yısıyla peygamberlere gönderilen vahiylep bu kavrama din dilinde yük­lenen anlam çerçevesinde gerçekleşmektedir. Ancak yine Kur'an'da Hz. Musa'nın annesi, Hz. isa'nın havarileri ve annesi Hz. Meryem gibi kişiler hakkında da doğrudan vahiy kelimesi kullanılarak veya melekle konuş­ma gibi dolaylı ifadelerle vahiyden söz edilmektedir. Söz gelimi Hz. Musa'nın annesi hakkında: 'Bir zamanlar vahyedilecek şeyi annene (şöy­le) vahyetmiştik..."[313]. "Musa'nın anasına: 'Onu emzir, kendisine zarar geleceğinden endişelendiğinde onu denize at, hiç korkup kaygı­lanma, çünkü biz onu sana geri vereceğiz ve onu peygamberlerden biri yapacağız' diye vahyettik"[314]. Havariler hakkında da: "Hani havarilere: 'Bana ve peygamberime iman edin' diye vahyetmiştim. On­lar da: 'İman ettik, bizim Allah'a teslim olmuş kimseler olduğumuza sen de şahit ol' demişlerdi" (el-Mâide 5/ni) buyrulmaktadır. Hz. Meryem'le ilgili ise meleklerin ona gelerek konuştukları, bazı konularda bilgi ve müjde verdikleri bildirilirken şöyle buyurulmaktadır: "Hani melekler de­mişlerdi: Ey Meryem! Allah seni seçti, tertemiz yarattı ve bütün dünya kadınlarına tercih etti"[315], "Hani melekler demişlerdi: Ey Meryem! Allah sana kendisinden bir kelimeyi müjdeliyor".[316]

D- İlâhî Kitapların Sayısı

Allah tarafından gönderilen peygamberlerin tümünü bilmediğimiz gibi, O'nun tarafından indirilen kitapların sayısını da tam olarak bilme­mekteyiz. Biz, Kur'an'da adı geçen peygamberlere ve ilâhî kitaplara ismen, onlar dışında gönderilmiş olanlara ise topluca inanmak duru­mundayız. Kur'an'a ve ondan önce gönderilen bütün ilâhî kitaplara inanırız[317]. Zaten bunların tümü bir muhteva birliğine sahiptir ve sonradan gelenler kendilerinden önce gönderilenleri doğrulayıcı ol­muşlardır.[318]

Kur'an'da zikredilen kitaplar tarihi, sırasına göre İbrahim'in Sahifeleri, Tevrat Zebur, İncil ve Kur'an şeklindedir.

1- İbrahim'in Sayfalan

Suhuf, 'yazılmış şey' anlamına gelen sahife (sayfa) kelimesinin çoğu­ludur. Mushaf kelimesi de bu kökten türeme olup "yazılı sayfalar mecmuası" demektir. Kur'an'da değerli ve güvenilir kâtiplerin elleriyle yazılıp tertemiz kılınmış ve yüce makamlara kaldırılmış mukaddes sahi-felerden[319] söz edilir. Hz. İbrahim ve Musa'ya indirilen sayfalarda yer alan bazı bilgilere işaret edilerek şöyle buyurulur: "Yoksa Musa'nın ve ahdine vefa gösteren İbrahim'in sahifele-rinde yazılı olanlar kendisine haber verilmedi mi?"[320]. "Şüphesiz bu (anlatılanlar) önceki sayfalarda, İbrahim ve Musa'nın sayfa­larında da vardır"[321]. Kur'an, her iki peygambere ait sayfa­larda yer alan bazı hükümlere gönderme yapmakta ve bizi muhtevaları hakkında bilgilendirmektedir.

Kur'an'da ve sahih hadis kaynaklarında yer almayan fakat halk ara­sında yaygınlık kazanmış görüşe göre Hz. İbrahim yanında on sayfa Hz. Âdem'e, elli sayfa Hz. Şît'e ve otuz sayfa da Hz. İdris'e İndirilmiştir.

2- Tevrat

Hz. Musa'ya indirilen ilâhî kitabın adıdır. Kur'an, Tevrat'tan kitap, suhuf, furkan, ve elvâh adlarıyla söz eder[322].   Biz  müslümanlara   göre Tevrat Hz. Musa'ya gönderilmiş ilâhî bir kitaptır ve ona inanmak zorun­ludur. Çünkü Kur'an'da onun Allah kelâmı olduğu açıklanmaktadır:

"Biz, içinde doğruya rehberlik ve nur bulunan Tevrat'ı indirdik. Kendilerini (Allah'a) adamış peygamberler onunla yahudilere hükmeder­lerdi. Allah'ın kitabını korumaları kendilerinden istendiği için rablerine teslim olmuş zahitler ve bilginler de (onunla hükmederlerdi). Hepsi ona (hak olduğuna) şahitlerdi. Şu halde insanlardan korkmayın, benden korkun. Âyetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. Kim Allah'ın in­dirdiğiile   hükmetmezse  İşte  onlar  İnkarcıların  ta   kendileridir".[323]

Kur'an, onun insanların hidayetini sağlamak, rablerinin huzuruna va­racaklarına   inanmalarını   temin   etmek   üzere   indirildiğini[324] bildirir.   Tevrat'la   yükümlü dukları halde onunla amel etmeyen yahudileri ciltlerce kitap yüklenmiş merkebe benzetir[325]. Onları, Tevrat'ın kelimelerinin yerini de­ğiştirmek, hakkı gizlemek, hakkı batıla karıştırmak, yanlış telaffuz etmek, tahrif etmekle (bozmakla) itham eder[326], İçlerinde Allah'ın kitaptan indirdiklerini gizleyen ve az bir menfaat karşılığında satanların bulunduğunu haber verir.[327]

Bugün yahudilerin elinde bulunan ve Tekvin, Huruç, Levililer, Sayı­lar ve Tesniye bölümlerinden oluşan Tevrat, Kur'an'ın sözünü ettiği kitabın aynı değil, değişikliğe uğramış şeklidir. Dolayısıyla biz Tevrat'a inanırken onun bugünkü nüshalarına değil, Hz. Musa'ya gönderilen orijinal haline inanmaktayız.

3- Zebur

'Yazı' ve 'kitap' anlamlarına gelen zebur kelimesi, tekil olarak Kur'an'da üç defa geçer ve bunların ikisinde Hz. Davud'a verilen ilâhî kitap kastedilir[328]. Bir yerde ise, Zebur'dan iktibas yapılarak: "Andolsun Zikir'den sonra Zebur'da da: 'yeryüzüne iyi kulla­rım varis olacaktır' diye yazmıştık"[329] buyurulur. Zübûr şek­linde çoğu! olarak ise yedi defa geçmekte olup 'ilâhî kitaplar', 'sayfalar' anlamlarına gelir.[330]

Zebur'un içinde nelerin bulunduğu hakkında çok az bir bilgiye sa­hip bulunmaktayız. Yaygın kanaate göre o, bir şeriat kitabı (kanun ve hükümler koyan  kitap) olmaktan daha çok irşat ve öğütler manzumesi idi. Biz, Hz. Davud'a gönderilen Zebur'un ilâhî kitap olduğunu kabul ederiz. Biz müslümanlara göre Tevrat gibi Zebur da tahrife uğramış (bozulmuş), hattâ tamamen kaybolmuştur. Bugün Kitâb-ı Mukaddes içinde yer alan Mezmurlar, Dâvud peygambere gönderilen kitap olma­yıp, onun tahrif edilmiş veya sonradan yazılmış bir şekli olabilir.

4- İncil

İncil, Hz. îsâ'ya indirilmiş bulunan İlâhî kitap olup Kur'ân-ı Kerîm'de değişik vesilelerle ondan söz edilir ve on bir yerde onun Hz. îsâ'ya verilen  bir kitap olduğu  beyan edilir.[331]   Bu    huSUS Mâide sûresi 46-47. âyetlerde şu şekilde ifade edilir:

"Kendisinden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı olarak peygamberlerin izleri üzerine, Meryem oğlu îsâ'yı arkalarından gönderdik. Ve ona içinde doğruya rehberlik ve nur bulunmak, önündeki Tevrat'ı tasdik etmek, sakınanlara bir hidayet ve öğüt olmak üzere İncil'i verdik. Ehl-i İncil (İncil'e inananlar), Allah'ın onda indirdiği (hükümler) ile hükmetsinler. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar fasıklardır."

Bizler, Hz. îsâ'ya gönderilen İncil'i ilâhî kitaplardan sayar ve onun Allah kelâmı olduğuna inanırız. Bugün Kitâb-ı Mukaddes içinde yer alan ve Matta, Markos, Luka ve Yuhanna gibi nüshalardan oluşan me­tinler Hz. îsâ'ya gönderilen orijinal İndiler değildirler. Bu metinler Hz. İsa'dan sonra bazı Hıristiyan azizleri tarafından yazılan, onun tebliğ ve çalışmalarını dile getiren bir tür biyografik denemelerdir. Dolayısıyla bizim inanmakla yükümlü olduğumuz kitap tahrif edilmemiş ve değişti­rilmemiş olan İncil'dir ve o, bugün Allah'tan inmiş haliyle mevcut de­ğildir.

5- Kur'an

İlâhî kitapların sonuncusu olan Kur'an, bizim peygamberimiz Hz. Muhammed'e gönderilmiştir. Hz. Muhammed son peygamber olduğu gibi Kur'an da son kitaptır. Cenâb-ı Hak onu bize şu şekilde takdim etmektedir:

"Sana da kitabı (Kur'an'ı), daha önceki kitabı doğrulamak ve koru­mak üzere hak olarak indirdik. Artık onların aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet; sana gelen gerçeği bırakıp da onların arzularına uyma".[332]

Kur'an, Peygamberimiz'e 610 yılının Ramazan ayında indirilmeye başlanmış ve yaklaşık 23 senede tamamlanmıştır. İnen Kur'an âyetleri hem Hz. Peygamber tarafından vahiy kâtiplerine yazdırılmak hem de hafızlar tarafından ezberlenmek suretiyle koruma altına alınmıştır. Böy­lece Cenâb-ı  Hak, onu diğer ilâhî kitapların durumuna düşmekten muhafaza etmiştir. Çünkü Kur'an'dan önce gönderilen ilâhî kitapların hiçbi­ri korunamamıştır. 114 sûre ve hâkim anlayışa göre yaklaşık 6666 âyet­ten oluşmaktadır. Hz. Peygamber her sene ramazan ayında bir yıl bo­yunca gelen vahiyleri Cebrail'e okumaktaydı. Vefat ettikleri sene ise, bu olay İki kere tekrar edilmiştir. Günümüze kadar süre gelen "Mukabele" geleneğinin başlangıcı Hz. Peygamber İle Cibril arasındaki Kur'an arzı­dır. Hz. Peygamber'in vefatı öncesinde Kur'an'ın indirilmesi tamamlan­mış ve vahiy sona ermiştir. Peygamberimizden sonra hilâfete seçilen Hz. Ebû Bekir, bir komisyon kurarak sahabe elinde sayfalar halinde bulunan Kur'an nüshalarını mushaf haline getirmiş, üçüncü halife olan Hz. Osman da bu ana mushaftan çoğalttırarak müslümanların yoğun olduğu merkezlere göndermiştir. Daha sonraları ise okumayı kolaylaş­tırmak İçin Kur'an'a nokta ve hareke konulmuştur. Elimizde bulunan Kur'an, Hz. Peygamber'den itibaren her devirde bütün müslümanların ittifakı İle (mütevâtir olarak) nakledilerek günümüze gelmiştir.

a- Kur'ân-ı Kerîm'in Özellikleri

Kur'ân-ı Kerîm, kendi özelliklerini şu şekilde dile getirmektedir: Bu, kendisinde şüphe, çelişki ve tutarsızlık olmayan, Arapça olarak vahyedilmiş (Arabi), daha önceki kitapları doğrulayan (musaddık), göze­tip tanıklık eden (müheymin), mesajı evrensel (âlemlere rahmet/öğüt), Allah tarafından korunan, âyetlerinin bir kısmı muhkem bir kısmı ise müteşâbih, aydınlatan (nur), yol gösteren (hüdâ), hakkı batıldan ayıran (furkan), uyarıcı ve müjdeleyici, hikmetli, açıklayıcı ve beyan edici (tib-yan) bir kitaptı.[333]

Kur'an, kelâm kitaplarında ise özellikleri göz önünde bulundurularak şu şekilde tanımlanmaktadır: "Allah tarafından Cebrail vasıtasıyla pey­gamberimize indirilen, ondan da bize mütevâtir olarak gelen, tilâvetiyle ibâdet olunan mû'ciz bir kitaptır."

Bu tanımdaı>şu önemli hususlar ortaya çıkmaktadır:

1- Kur'an'ı  Hz. Peygamber'e gönderen  Allah'tır. Cebrail, onun  Resû-lullah'a  ulaşmasında  sadece aracıdır.  Dolayısıyla  Kur'an, Allah'ın  kelâmı­dır.

2- Kur'an, Hz. Muhammed'e Cebrail vasıtasıyla gönderilmiştir. Vahyin gönderilişinin  değişik şekilleri  bulunmakla   beraber Kur'an  Hz.  Peygam­ber'e tümüyle Cebrail aracılığıyla gönderilmiştir.

3- Kur'an, sadece Hz. Muhammed'e indirilen  lafızlardan oluşur. Do­layısıyla   geçmiş   peygamberlere   indirilen   metinler  veya   o   metinlerden bölümler Kur'an sayılamaz, onlara Kur'an muamelesi yapılamaz. Ancak onlardan alıntı olarak Kur'an'da yer alanlar Kur'an metnidir. Bunun gibi Hz. Peygamber'e melek dışında değişik yollarla vahyedilen hususlar da Kur'an içinde yer almazlar.

4- Kur'an,  Peygamberimizden  bize  mütevâtir olarak  gelmiştir.  Pey­gambere kadar tevatür yoluyla ulaşmayan bir kitabın nisbetinde şüphe olacağı için Allah tarafından indirilmiş sayılamaz. Kur'an mütevâtir yolla geldiği  için  âhâd yolla  gelen  rivayet ve kıraatler Kur'an  metnine dahil edilemez. Dolayısıyla böyle bir metnin muhtevasına da Kur'an muame­lesi yapılamaz.

5- Kur'an,  hem   lafzı   hem  de  mânası   itibariyle  mu'ciz yani   erişile-mezdir.   Onun    son    derece   fasih,   beliğ   ve   edebî   bir   lafzı   vardır. Kur'an'ın;  "Kulumuza   indirdiğimiz   hakkında   bir   şüpheniz   varsa,   onun benzeri bir sûre getirin"[334], "Yoksa onu uydurdu mu diyorlar? De ki onun benzeri olan on tane uydurma sûre getirin" {Hûd n/13) şek­linde   muarızlarına   meydan   okuması   karşısında   fesahat   ve   belagatına güvenen nice kişiler onun kısa bir sûresini bile yazamamışlardır. Kur'an, onların bu işi başaramayacaklarını şu şekilde dile getirmektedir: "İnsan­lar  ve   cinler   bu   Kur'an'ın   benzerini   getirmek   için   bir  araya   gelseler, birbirlerine  destek de  olsalar onun  benzerini asla  ortaya  getiremezler".[335]

Kur'an'ın lafzı gibi mânası da son derece geniş ve derindir. Onu anlayarak okuyan insanların zihninde ve kalbinde çok yüksek duygular uyanır. Kur'an hakkında günümüze kadar birçok tefsir yazılmış olmasına rağmen, o yine de tükenmez bir hazinedir. Kur'an lafız ve mânanın bir arada oluşu ile ilâhî kitap özelliğini kazanmakta olup sadece mânaya Kur'an denilemez. Dolayısıyla namaz gibi Kur'an okumanın gerekli ol­duğu yerlerde kıraatin buna uygun olması gerekir.

Kur'an'ın kendine has bir iç örgüsü vardır. O, bir konuyu belli bir bölümde ele alarak sonuçlandırmaz. Aksine yerleştirmek istediği hü­kümleri kitabın muhtelif yerlerine serpiştirir. Söz gelimi savaş ve yetim­lerden söz eden âyetlerin arasına şarabın haramlığının[336], talaktan (boşanmadan) bahseden âyetlerin arasına namazla ilgili hü­kümlerin[337] yerleştirildiği, hacla ilgili hükümlerin bir kıs­mının Bakara sûresinde (196-203) bir kısmının Hac sûresinde (26-37) geçti­ği görülmektedir. Aynı şekilde evlenme ve boşanma ile ilgili âyetlerin bir kısmı Bakara, bir bölümü Nisa, başka bir bölümü de Talak sûresin­de yer almaktadır. Dolayısıyla onun iç örgüsünde farklı bir bütünlük söz konusudur ve ondan bir bölümünü okuyan da tümünü okumuş gibi bir mesaj alabilir. Kur'an'ın bu yöntemini Mahmut Şeltut şöyle bir benzetme  ile  ifade etmektedir: "Onun  konuları ele alış şekli  her tarafı meyve ve çiçeklerle dolu bir bahçeye benzer. İnsan bu bahçenin nere­sine giderse gitsin kendisine yararı olacak rengârenk çiçekler ve farklı farklı meyveler bulabilir".[338]

Kur'an'ın bir özelliği de koyduğu hükümlerde teşvik etme ve kor­kutma (terğîb ve terhîb) yoluyla motivasyonu sağlamasıdır. O, muha-taplarındaki korku, gözetme, sevgi, yarar umma gibi psikolojik faktörleri harekete geçirerek onları emirlerine uymaya ve yasaklarından sakınma­ya yönlendirir.

b- Kur'ân-ı Kerîm'in Muhtevası

Kur'ân-ı Kerîm İnsanlara yol göstermek, dünya ve âhirete dair bilgi vermek, canları, malları, dinleri, aile ve toplumları ile İlgili konularda onlara ışık tutmak üzere gönderilmiştir. Onun gönderilişindeki asıl he­def tabiat veya tarihle ilgili konularda insanlara bilimsel bilgi vermek değil, onlara ilâhî mesajı iletmektir. Bundan dolayı Kur'an'ın muhtevası­nın anlaşılması çok önemlidir.

Kur'an'da birçok konuya temas edilmekle beraber, onda ağırlıklı olarak ele alınan konular şu şekilde belli başlıklar halinde toplanabilir:

Allah'ın varlığı ve birliği, azamet ve kudreti, yaratması ve bundaki hikmet gibi ulûhiyet konuları; ruh, melek, cin, şeytan, âhiret, cennet, cehennem gibi gayb âlemine ilişkin meseleler.

İnsanlara adalet, istikamet, tevazu, dostluk, şefkat, merhamet, eşitlik, bağışlama gibi yüksek hasletlerin tavsiye edilmesi ve onların zulüm, kibir, hıyanet, cimrilik, intikam, merhametsizlik gibi kötülüklerden'sakın­dırılarak erdemli bireylerden oluşan bir toplum oluşturulması.

İnsanların Allah'a nasıl kulluk edeceklerinin belirlenmesi, bununla il­gili hükümlerin konulması ve düzenlemelerin yapılması. Söz gelimi na­maz, oruç, zekât, sadaka, hac, cihad, yemin, adak gibi konular üzerinde durulması.

Evlilik, miras, boşanma, mehir, nafaka, emzirme, nesep, iddet ve vasiyet gibi ailevî; savaş, barış, şûra, adalet, eşitlik gibi yönetimle ilgili; alış veriş, kiralama, rehin, borç alıp verme, faiz ve tefecilik gibi ticarî; hırsızlık, cinayet, zina, iftira ve bunlara verilecek cezalar gibi hukukî ve zenginlerle yoksulların ilişkileri, işçi haklarının düzenlenmesi, servetin dolaşımı gibi sosyal konuların ele alınması.

Allah'ın "yapınız" ve "yapmayınız" diye buyurduğu emir ve yasakla­rın   açıklanması,   bunlara   uymanın   istenmesi   ve   müminler   için   takdir edilmiş  olan   nimetlerin   müjdelenip  kâfirler  için  hazırlanan   kötü  sonu­cun hatırlatılması.

Geçmiş milletlere ait ibretli hadiseler ve tarihî olayların anlatılması, günahkâr toplulukların başına gelen felâketlerden söz edilmesi, insanla­rın bunlardan ibret almaya davet edilmesi, peygamberlerin vazifelerini nasıl başardıklarının ve bu uğurda ne denli fedakârlıklarda bulundukla­rının hikâye edilmesi, Allah'ın salih kullarına vadettiklerinin ve kötü insanlara tehdidinin nasıl gerçekleştiğinin gözler önüne serilmesi. Kur'an, bu kıssalar ile zaman ve mekân boyutunu öne çıkaran ve şa­hısları ele alan bir tarih bilgisi vermeyi değil, insanlara öğüt vermeyi ve yol göstermeyi hedeflemektedir. Çünkü bu anlatımlarda bilgi boyu­tuna yönelince asıl hedefi teşkil eden hidayet ve öğüt boyutu gölgede kalmaktadır.

İnsanları, Allah Teâlâ'nın kudret ve hikmetini ortaya koyan eserleri üzerinde düşünmeye ve araştırmaya davet eder; göklerin ve yerin yara­tılış kanunlarını incelemeye, varlıklardaki olağanüstülükleri görüp ibret almaya teşvik eder. Allah'ın koymuş olduğu fıtrat ve hilkat kanunlarını kimsenin değiştiremeyeceğini bildirir ve insanları bu kanunlara uymaya çağırır.

c- Kur'an'i Diğer İlâhî Kitaplardan Ayıran Hususlar Kur'ân-ı   Kerîm'i   diğer   ilâhî   kitaplardan   farklı   ve   üstün   kılan   bazı özellikler bulunmaktadır:

Kur'an, ilâhî kitapların sonuncusudur. Hz. Muhammed'den sonra peygamber gönderilmeyeceği gibi Kur'an'dan sonra da ilâhî kitap indi-rilmeyecektir.

Kur'an, günümüze kadar bozulmadan ve tahrif edilmeden gelmiştir ve kıyamete kadar da böyle devam edecektir. Halbuki Kur'an'dan önce gönderilen ilâhî kitaplar muhafaza edilememiş ve değişikliklere uğramış­lardır.

Kur'an, kendisinden önce gönderilen kitapları tasdik edicidir[339]. Bununla beraber o, bu kitapların muhtevalarının zamanla tahrif edildiğini[340] haber vermektedir. Şüphesiz ilâhî kitapların doğru olanlarının yanlışlarından ayrılması ancak daha sonra gelecek vahiylerin kıstaslığı ile mümkündür[341]. Kur'an da bunu yap­makta, Allah'ın birliği esası üzerine kurgulanan ilâhî kitaplardan bu esasın dışına çıkarılanları hükümsüz kılarak tevhid çizgisini devam et­tirmekte, onlarda açık kalan hususları tamamlamakta, yeni ihtiyaçlara göre yeni hükümler getirmektedir.

Kur'an'ın getirdiği esaslar ve değerler evrenseldir. O, bütün insanlı­ğa gönderilmiştir ve hükmü  kıyamete kadar geçerlidir. O, evrensel (değişmeyecek) olan hükümleri açık bir şekilde, değişebilir olanları ise yoruma müsait (mücmel) olarak ortaya koymaktadır. Nitekim, onda namaz, oruç, zekât ve haccın farz oluşları ve zina, iftira, hırsızlık gibi fiillerin haram oluşları açık ve kesin olarak ortaya konulmuş; emzirme­de haramlığı doğuracak miktar, abdestte başın meshedilecek alanı gibi konular ise yoruma açık tutulmuştur.

Kur'an, kendisinden önceki ilâhî kitapları neshetmiş yani yürürlükten kaldırmıştır. Nesih, genel olarak daha sonra gelen dinî bir delil ile ön­ceden konulmuş olan dinî bir hükmü ortadan kaldırmak demektir. Bu, Kur'an'ın daha önce gönderilmiş ilâhî kitapları neshetmesi şeklinde ola­bileceği gibi; kendinde önceden mevcut olan bir hükmü yeni bir hü­kümle neshetmesi şeklinde de olabilir. Kur'an, daha önce gönderilmiş olan kitapları neshetmiştir. Bu konuda bir ihtilâf söz konusu değildir. Kendi kendisinde neshin olup olmadığı ise ihtilaflıdır35.

Kur'an, Peygamberimiz'e toptan değil, çeşitli olaylar, sorular ve is­tekler doğrultusunda tedrici olarak inmiştir. Buna paralel olarak da, bilhassa günlük hayatla ilgiii konularda son söyleyeceği şeyi baştan söylemek yerine insanları ruhen ve bedenen hazırladıktan sonra açık­lamayı tercih etmiştir.

Kur'an, insanları dinî ve dünyevî bakımdan ıslah etmeyi hedeflemiş­tir. Bu nedenle alışverişten evliliğe, mirastan anlaşmazlıkların halline, Câhiliye Arapları'nın yapageldikleri şeylerden doğru bulduklarını onay­lamış, yanlış olanlarını İse düzeltmiş veya tümüyle yürürlükten kaldır­mıştır. O, insanların sahip oldukları bütün değerleri kökten yıkıp enkaz üzerine yeni bir düzen kurmayı değil, insanların haklarını korumayı, çıkarlarını sağlamayı ve adaletin teminini hedefleyen bir düzenlemeyi amaç edinmiştir. Bunun İçin indiği toplumda yararlı ve düzgün olan uygulamaları yerinde bırakmış, yanlış ve zararlı olanları ise kaldırmıştır.

 

4- Peygamberlere İman

 

Âmentünün altı esasından biri de Allah tarafından gönderilen pey­gamberlere inanmaktır. Yüce Yaratıcı insanlara geçmiş ve gelecekleri ile ilgili bilgiler vermek, dünya ve âhirette huzurlu ve mutlu olabilmeleri için yapmaları gereken şeyleri öğretmek üzere aralarından peygamber olarak seçtiği bazı kişilere vahiyler göndermiştir. İlâhî dinlerde bu ku­ruma "nübüvvet" (peygamberlik) adı verilmektedir.

Allah Teâlâ, Hz. Âdem'i peygamber olarak görevlendirmek suretiyle nübüvveti İlk insanla başlatmış ve bu sünnetini son peygamber olarak gönderdiği Hz. Muhammed'e kadar devam ettirmiştir. Bu sebeple nü­büvvet müessesesinin varlığına ve Allah tarafından gönderilen peygam­berlere iman İslâm dini gibi diğer ilâhî dinlerin de vazgeçilemez iman esaslarından biridir.

A- Nübüvvetle İlgili Kavramlar

1- Peygamber:   Farsça'dan   girmiş   bir   kelime   olup   "haberci,   haber getiren,   elçi"   anlamlarına   gelmektedir.   Dinî   terim   oiarak   ise:   "Allah Teâlâ'nın,   kullarına   emir  ve   yasaklarını   bildirmek   ve   dinini   öğretmek üzere   seçtiği   ve   görevlendirdiği   kişi"   demektir.   Kur'an'da   peygamber kavramı  karşılığında  "nebî" ve "resul" kelimeleri geçmektedir. Türkçe'de yaygın  bir şekilde  nübüvvet  karşılığında  "peygamberlik",  nebî ve  resul karşılığında da peygamber kelimeleri kullanılmaktadır.

2- Nebî:  Arapça'dan   girmiş  bir  kelime  olup  "yükseltilmiş",  ve  "ha­berci"   anlamlarına   gelmektedir.   Nebîde   bu   anlamların   her   ikisini   bir arada görmek mümkündür. Zira  Allah  bir insanı  nebî olarak seçmekle onun   makamını  yükseltmekte,  vahiy  göndermek  suretiyle  de  onu   ha­berci kılmaktadır. Nebî, dinî terim olarak ise, "Allah  ile kullan arasında elçilik görevi üstlenen kişi" demektir.

3- Resul: Resul kelimesi de Arapça olup "elçi, gönderilen, mesaj ta­şıyan"  anlamlarına   gelir.   Dinî  bir terim  olarak   ise,   "Allah'ın,   kendisine vahiy  göndererek,   kitap   indirerek  ve  yeni   bir  şeriat  vererek  tebliğle görevlendirdiği peygamber" demektir.

Kur'an'da nebî nitelemesi sadece insanlar için, resul nitelemesi ise İnsanlar yanında melekler için de kullanılmış ve ilâhî iradeyi yerine getirmek üzere haber taşımalarından dolayı meleklere de resul denil­miştir[342]. Dolayısıyla, resul terimi nebiden daha kap­samlıdır. Kur'an'da bazan aynı kişiye hem nebî hem de resul; bazan ise sadece nebî veya resul denilir. Bir başka değerlendirmeye göre de peygamberin Allah'tan haber alışı nübüvvet yönünü, bu haberleri in­sanlara iletmesi ise risâlet yönünü ifade der. Yaygın kullanıma göre ise yeni  bir  kitap  ve  şeriat  ile  gönderilene  resul,   kendisinden   önceki   bir peygamberin kitabını ve şeriatını bildirmeye memur olana da nebî denir. Bu duruma göre her resul aynı zamanda nebîdir fakat her nebî resul değildir. Söz gelimi, Hz. İbrahim ve Mûsâ hem nebî hem de re­sul; İsmail ve Harun ise yalnızca nebidirler.

4- Vahiy:   Nübüvvetle   ilgili   temel  terimlerden   biri   de  vahiydir.   Bu hususta  "Kitaplara  İman" kısmında  genişçe  bilgi  verilmiştir.  Burada  ha­tırlatma kabilinden kısa bir bilgi ile yetinilecektir.

Vahiy, sözlükte 'gizlice konuşma, ilham etme, işarette bulunma'; te­rim olarak ise 'Allah Teâlâ'nın, kullarına bildirmek istediği şeyleri özel bir tarzda (ibare şeklinde veya sadece mâna olarak) peygamberlerine ulaştırması' anlamlarına gelmektedir.

Allah Teâlâ, peygamberlere değişik şekillerde vahiyler göndermiştir. Bunlar şöylece sıralanabilir:

a- Sadık  Rüya  Yoluyla  Vahiy:  Allah  Teâlâ'nın,   peygamberlere   ulaş­tırmak istediği mesajları rüya yoluyla bildirmesi demektir. Bu tecrübede peygamber gördüğü  rüyanın  doğru,  kaynağının Allah ve yaptığı yoru­mun da isabetli olduğundan emindir. Onun için de bu tür tecrübelere "sadık rüya" denilmiştir.  Kur'ân-ı  Kerîm  Hz.  İbrahim, Yûsuf ve Peygam-berimiz'e bu yolla vahiyler gönderildiğini bildirmektedir.[343]

b- Melek Yoluyla Vahiy: Allah tarafından  peygamberlere gönderilen vahiyleri taşımakla  görevli  melek Cebrail'dir. O, aslî suretinde veya  in­san şekline bürünerek (temessül ederek) peygamberlere vahiy getirmiş­tir.  Nitekim  Peygamberimiz'e  ilk vahiy  bu  yolla  gelmiş,  Kur'ân-ı  Kerîm de bu yolla gönderilmiştir.

c- Doğrudan   Vahiy:   Allah,   vahyini   arada   hiçbir   vasıta   olmaksızın doğrudan hitap ederek veya mânâyı kalplerine ilka ederek peygamber­lere ulaştırır. Hz. Mûsâ Tur dağında ve Hz. Peygamber Mîrac gecesi bu yolla vahiy almışlardır.

5- Mucize:   Sözlükte   'karşı   konulamayan,   âciz   bırakan,   olağanüstü' anlamlarına gelir.  Dinî terim  olarak ise: 'Peygamberlik iddiasında  bulu­nan  bir kimsenin elinde, davasını doğrulamak için Allah tarafından ya­ratılan   olağanüstü   bir  durum'  demektir.  Mucizeler  nübüvvet  iddiasına bağlı ve uygun olarak zuhur eden olağanüstü işlerdir ve esas itibariyle peygamberin   değil,   Allah'ın   fiilidirler.   Kur'ân-ı   Kerîm'de   mucize   karşılı­ğında  delil,  işaret, alâmet anlamlarına  gelen   "âyet";  delil,  kanıt,   belge anlamlarına   gelen   "beyyine";   kesin   delil   anlamına   gelen   "burhan"  ve "sultan" kelimeleri kullanılmaktadır. Mucizelerin tabiat kanunlarına aykırı olanlarına   hissî,   gaybdan   haber  verme   şeklinde   olanlarına   haberî  ve insanların akıl ve idraklerine hitap eden ve onları hayrette bırakanlarına da aklî/mânevî mucizeler denilir. Nemrut tarafından ateşe atılan Hz. İbrahim'i Cenâb-ı Hakk'ın ateşten koruması[344]; Hz. Salih'in deve mucizesi[345], oğlunun gömleği yüzüne sürülünce Hz. Yâkub'un görmeyen gözlerinin açılması[346], Hz. Musa'nın, asası ile sihirbazların sihirlerini bozması, denizi yarması, taştan   su   çıkarması,   kendisine  gökten   kudret   helvası   ve   bıldırcın   eti İndirilmesi[347],   Hz.   Süleyman'ın karıncanın konuşmasını anlaması ve kuşla konuşması[348]; Hz. İsa'nın çamurdan yapılmış kuşları diriltmesi, kör ve alacalıyı iyileştirmesi, ölüleri diriltmesi[349] hissî mucizele­re; Hz. İsa'nın, insanların evlerinde ne yiyip, ne biriktirdiklerini bilmesi[350] gaybdan haber verme şeklindeki mucizelere ve Peygam-berimiz'e Kur'ân-ı Kerîm'İn verilmesi aklî mucizelere örnek teşkil eder. | İnsaniar, kendileri gibi beşer olan peygamberlerin nübüvvet maka­mına getirilişlerine itiraz edip, bunun için kanıt İsteyebilirler. Nitekim Kur'an'da, kavminden bazı İleri gelenlerin bu gerekçe ile Hz. Nuh'a karşı geldikleri haber verilmektedir[351]. İşte bu durumlarda pey-igamberin muhatapları üzerinde otorite kurabilmek ve bunu devam ettirebilmek için bir desteğe ihtiyacı bulunmaktadır. İşte mucizeler bu ihtiyacı karşılamaktadır.

Kur'an'ın ifadesine göre mucizeler muhatapların durumuna göre bazılarının hidayetini arttırıcı, bazılarına yardım edici, bazılarını ise hela­ke sürükleyici bir görevi yerine getirirler. Yani mucizelerin sonuçlan farklı farklıdır. Söz gelimi Hz. Salih'in dişi devesi, Hz. Musa'nın asasının /ilana dönüşmesi, elinin beyaz bir ışık saçması, Hz. îsâ'nın çamurdan /aptığı kuşları canlandırması, ölüleri diriltmesi, anadan doğma körlerle alacalı hastalan iyileştirmesi birinci tür; Hz. İbrahim'i ateşin yakmaması, Musa'nın İsrâiloğulları'nı kayadan su çıkararak sulaması, kudret helvası /e bıldırcın etiyle beslemesi, Hz. îsâ'nın havarilere gökten yiyecek dolu pir sofra İndirmesi ikinci tür ve Nuh'un kavminin tufan ile helâkî, Âd, j>emûd ve Medyen halkının korkunç bir gürültü ile yok edilmeleri, Lût pvminin zelzele ile cezalandırılması, Firavun ve ordusunun denizde soğulması üçüncü tür sonuçlar doğuran mucizelere örnektir.

B- Nübüvvetin Gerekliliği

Nübüvvetin gerekliliğine hem insan hem de Allah açısından bakılabilir. Konuya insan açısından baktığımızda şunları söyleyebiliriz:

İnsanı, birçok üstün özelliklerle teçhiz edip varlıkların en değerlisi ;ılan Yüce Allah, onu halife yaparak evrendeki her şeyi onun emrine 'e  hizmetine vermiştir.  Bunlar karşılığında da  ondan   kendisini  tanımasını, buyruklarına itaat etmesini, İyi bir insan, itaatkâr bir kul olmasını istemiştir. İnsanın kendisine tevdi edilen bu görevleri yerine getirebil­mesi için rızâ-i bâriye uygun olan ve olmayan şeylerin neler olduğunu bilmesi, ona kulluğun nasıl olacağı konusunda bilgi sahibi olması ge­rekmektedir. İnsan, yeteneklerini iyice kullandığı takdirde kendisinin ve çevresindeki varlıkların tesadüfen değil, belli bir plana göre yaratıldıkla­rını ve bunları yapan bir varlığın olduğunu sezebilir, kendisini yaratan bir tanrının mevcut olduğunu kavrayabilir. Ancak onun, bu varlığı ken­di kendine lâyıkıyla bilmesi ve yarattıkları ile olan ilişkisini anlayabilme­si mümkün değildir. Yüce Allah onu bu güç ve kudretle donatmamış-tır. Cenâb-ı Hak, insanın sıkıntılara tahammülde zayıf, aceleci, hırslı, sabırsız ve nankör olduğunu, bir nimete nail olduğunda kibir ve şıma­rıklığa kapıldığını, ondan mahrum olduğunda da ümitsizliğe bürünüp nankörleştiğini, dolayısıyla onun fıtratının tek başına bunu başarmaya müsait   olmadığını   haber   vermektedir.[352]

Öte yandan Allah Teâlâ insanları dünyada iyilik yapanlarla kötülük işleyenleri birbirinden ayırmak üzere imtihan ettiğini, bu hayatın so­nunda iyilerle kötüleri birbirinden ayıracağını, iyilik yapanları cennetle ödüllendirirken kötüleri de cehennemde cezalandıracağını bildirmektedir.[353] Cenâb-ı Hak bunları yaparken de insanların Allah'a karşı bir bahanelerinin olmamasını istemektedir.[354]

Bir başka husus ise; insanoğlunun fizik âlem kadar metafiziği de merak etmekte olduğu, geçmişini ve geleceğini öğrenmek istediği ger­çeğidir. Mebde ve meâd meseleleri filozofundan sade insanına herkesin ilgi duyduğu ve cevap aradığı konular arasında yer almaktadır. Ölüm sonrasını merak etmeyen kimse var mıdır? Âhiret hayatına inanmayan insanların, hastalandıklarında ve ölümle yüz yüze geldiklerinde yaşadık­ları stres ve paniğe yakın çevreden birçok örnek gösterilebilir. Bütün bunların önüne geçmek, sözü edilen konularda bilgi sahibi olmakla mümkündür. Ne var ki insanın beşerî imkânları ve bilgi vasıtaları sınırlı olup, merak ettiği konularda onu aydınlatmaya yeterli değildir. Duyu organları ve aklı onu mikro ve makro düzeyde kozmosun sınırlı bir alanında bilgi sahibi kılmakta ve ötesine geçme imkânı vermemektedir.

İnsanoğlu bu noktaların tümünde peygambere muhtaçtır. Çünkü onlar diğer insanların sahip olduğu bilgi1 vasıtaları yanında başka im­kânlara da sahiptirler. Mesalâ onlar diğer insanlardan farklı olarak vah­ye mazhar olmuşlardır. Yani insanların sahip olduğu beşerî imkânlara ilâve olarak vahiy alma ayrıcalığına sahiptirler. Allah onları insanlara rehber kılmıştır. Kur'an, her toplumun bir yol göstericisinin bulunduğunu  ve  peygamberlerin  gönderildikleri  toplumlara  doğru  yolu  gösteren rehberler olduklarını bildirmektedir.[355]

Brahmanizm ve Sümeniyye gibi bazı dinler insanın tek başına akılla doğruyu bulabileceğini, dolayısıyla peygambere İhtiyacının olmadığını ileri sürmekte iseler de, bu iddialar isabetli değildir. Çünkü insan aklı Allah'ın varlığı, bazı şeylerin iyi veya kötü olduğu, insanlar arası ilişkiler gibi konularda doğruyu yanlıştan ayırma ve hakikati bulmada başarılı olsa bile, bu alanın dışında kalan konularda tek başına karar veremez, hakikati bulamaz. Söz gelimi Allah'ın verdiği nimetlere nasıl şükredece­ği, emir ve yasaklarındaki hikmetler, O'na nasıl ibâdet edeceği gibi konuları kendi kendine bilemez, bunlar gibi ancak peygamberler yoluy­la öğrenilebilen metafizik bilgilere ulaşamaz, Allah-insan İlişkisi gibi farklı şekillerde düzenleme İmkânı olan konularda murâd-ı ilâhînin tah­sisi açısından değer hükümleri oluşturamaz. İnsanın, bu konularda pey­gamberin yol göstericilik ve rehberliğine ihtiyacı vardır ve onun bunları bilmesinin tek yolu peygamberliktir. Metafizik konularda, Allah-kul ilişki-sine ait düzenlemelerde ve murâd-ı ilâhînin tahsisi ile oluşan değer hükümlerinde nübüvvete ihtiyaç vardır.

Nübüvvetin gerekliliğini ortaya koyan bir husus da, Allah Teâlâ'nın peygamberlere insanlar arasında çıkan ihtilâfları gideren hakem rolünü vermiş olmasıdır. Hz. Âdem'in evlâtlarından itibaren tarih boyunca in­sanlar arasında dinî veya dünyevî sebeplerle birçok ihtilâf çıkmıştır. İnsanlar bunlardan bazılarını kendi kendilerine çözebilmişse de bilhassa değer hükmü niteliği taşıyanları çözmede peygamberin hakemliğine ihtiyaç duymuşlar ve Allah Teâlâ'nın gönderdiği peygamberler aracılığıy­la aralarındaki ihtilâfları gidermişlerdir.[356]

Nübüvvetin gerekliliğine hikmet-i İlâhî açısından baktığımızda ise şunları söyleyebiliriz: Allah, insanları dünya hayatlarından mükellef tut­tuğunu ve sonunda hesaba çekeceğini bildirmektedir. Bunun gerçekle­şebilmesi için hoşnut olduğu ve olmadığı hususları onlara önceden bildirmesi gerekmektedir. Bu bildirimi murâd-ı ilâhîye delâlet eden kelâmullahı insanlara ulaştıran ve Allah ile kulları arasında elçilik görevi üstlenen peygamberler yapmaktadır.

Allah, peygamberler vasıtasıyla kullarını Önce bilgilendirmekte, sonra da bu bilgilere dayalı olarak onları sorumlu tutmaktadır. Dolayısıyla peygamberler Allah'ın insanlara karşı birer hüccetidirler. Allah, peygam­ber göndermek suretiyle insanların "Ne yapayım, Allah'ı bilemedim, O'na dair bilgi edinemedim" şeklinde bir mazeret ileri sürmelerini orta­dan kaldırmıştır.

C- Peygamberlerin Özellikleri

Peygamberler, üstlendikleri görevin gereği olarak örnek ve her tür­lü güzel niteliğe sahip insanlardır. Söz gelimi; Hz. İbrahim dostluğu, Hz. Eyyûb sabrı, Hz. Mûsâ zekâsı, Hz. Süleyman hükümranlığı, Hz. îsâ itibarı ile meşhur olmuşlardır. Onların her biri bir nitelikle şöhret bul­muş olsa bile birçok ortak özellikte buluşmaktadırlar. Peygamberlerin sahip olduğu ortak özelliklerin başında doğruluk, emanet, ismet, fetânet ve Allah'tan alınan mesajın tebliği gelir.

1- Doğruluk

Peygamberlerin sahip oldukları hasletlerin başında doğruluk (sıdk) gelir. Özde ve sözde doğruluk onlar için çok önemlidir. Çünkü onların verdikleri bilgilerin çoğu beşerî yollarla doğrulanması veya yalanlanması imkânsız olan gaybî hususlardan oluşmaktadır. Dolayısıyla onlar, asıl güçlerini doğru sözlülük ve dürüstlüklerinden alırlar.

Kur'an'da Hz. İdrİs, İbrahim ve İsmail'in dosdoğru oldukları bildiril­mekte[357], Musa'nın temizlenmiş biri olduğundan söz edilmekte[358] ve Hz. Peygamber hakkında "Eğer o, bazı lâflar uydurup bize iftira etseydi, elbette ondan sağ elini {gücünü, kuvvetini) alırdık. Sonra da can damarını keserdik. Sizden hiç kimse buna engel olamazdı"[359] buyurulmaktadır. Kur'an'ın bu ifadelerinden de anlaşıldığı gibi peygamberlerin doğruluğunun kefili Allah Teâlâ'dır. Allah, onların doğruluğunu kendilerine verdiği mucizeler yoluyla tasdik etmiştir. Bilindiği üzere mucizeler peygamberleri iddialarında tasdik eden harikulade işler olup, onlar dışında hiç kimse bu imkâna sahip değildir.

Allah, peygamberlerin doğru sözlü olduklarını bildirdiğine göre, O'-nun ilminin vakıaya mutabık ve kelâmının doğru olduğu konusunda tereddüdü içeren aksi bir görüşü paylaşmak iman açısından kabul edi­lemez.

2- Güvenilir Olma

Peygamberler emîn ve güvenilir kişilerdir. Onların güvenilir olması, yüklendikleri görevin gereğidir. Çünkü Allah Teâlâ, onları peygamberlik gibi şerefli bir göreve seçmiş ve her birinden güçlük ve zorluklara rağmen davalarından dönmeyeceklerine dair söz almıştır. Görev esna­sında da onları hiçbir zaman yalnız bırakmamış; aksine başta mucize olmak üzere her türlü yardımı ile desteklemiştir. Dolayısıyla onların risâlet görevini yürütürken Allah'tan aldıkları vahiylere ekleme veya çıkarma yapma, şu veya bu nedenle onu gizleme veya değiştirme gibi güvenilirlikleri ile bağdaşmayan tavırlar sergilemeleri asla düşünülemez.

Onlar  görevlerini  yaparken   karşılaşacakları  güçlüklere  aldırmaz,  bu  hu­susta Allah'tan başka hiç kimseden korkmaz ve çekinmezler.

Kur'an'da Nûh, Hûd, Salih, Lût ve Şuayb peygamberlerin kendilerini yalanlayan kavimlerine "Bilin ki ben sizlere gönderilmiş güvenilir bir elçiyim"[360] dedikleri haber verilmektedir. Hz. Peygamberin tebliğ ettiği hükümleri beğenmeyen inkarcıların, ondan bunları değiştirmesini istemeleri üzerine Resûlullah onlara şu mukabe­lede bulunmuştur: "Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, sadece bana vahyolunanlara uyarım. Çünkü Rabb'ime İsyan edersem büyük günün azabından korkarım"[361]. Ganimet­lerin dağıtımının gecikmesi sebebiyle münafıkların dedikodu yapması üzerine de Yüce Mevlâ: "Bir peygambere emanete hıyanet yakışmaz. Kim emanete hıyanet ederse, kıyamet günü hainlik ettiği şeyin günahı boynuna asılı olarak gelir"[362] buyurmuştur.

Allah'ın, kendilerine önderlik ve rehberlik görevi verdiği, insanlara ulaştırmak üzere emir ve buyruklarını kendilerine emanet ettiği pey­gamberlerin elbette güvenilir kişiler olmaları gerekir. Çünkü aksi durum onların inandırıcılıklarını ortadan kaldırır, muhatapları üzerinde etkili olmalarını engeller.                                             

3- Günah İşlememe

Peygamberlerin sahip oldukları ortak özelliklerden biri de günahlar­dan korunmuşluk anlamına gelen "ismet" sıfatıdır. Peygamberler insan­lardan seçilmiş oldukları için diğer insanlar gibi beşeriyetin gerektirdiği artı ve eksilere (avantaj ve dezavantajlara) sahiptirler. Allah Teâlâ onla­ra peygamberlik vermek suretiyle büyük bir sorumluluk yüklemiştir. Böyle zor ve bir o kadar da onurlu olan görevin gereği olarak da onları özel koruma altına almıştır.

Hıristiyanların, Hz îsâ'nın aslî günahı affettirmek için geldiğini söy­leyip îsâ öncesi bütün peygamberlerin günahkâr olduğunu iddia etme­lerine karşı Kur'an, bütün peygamberlerin Allah'ın buyruğuna göre ha­reket ettiklerini, O'nun emri dışına çıkmadıklarını, dolayısıyla günahsız olduklarını bildirir[363]. Cenâb-ı Hak Peygamberimizi nasıl ko­ruduğunu; "Eğer seni sebatkâr kılmasaydık neredeyse onlara birazcık meyledecektin"[364] âyetiyle beyan etmekte ve ganimetlerin tak­simi konusunda münafıkların Hz. Peygamber'! itham eden sözlerini "Bir peygambere emanete hıyanet yakışmaz"[365] ifadesi ile karşı­lamaktadır.

Kur'an'da günah karşılığında "zenb" ve "ism" kelimeleri geçmekte olup birincisi bütün günahları, ikincisi ise sadece kasıtlı olarak işlenen günahları  içine alır.  Peygamberlerin  kasıtlı günahları değil, sadece hata olarak kabul edilen günahları işlemeleri mümkündür. Onlar, Allah'ın vahyettikleri dışında şahsî söz, hüküm ve fiillerinde (ictihadlarında) di­ğer insanlar gibi hata da işleyebilir, isabet de edebilirler. Mesalâ Abese sûresinde (1-10) Hz. Muhammed'e hitap edilerek: "Kör geldi diye sura­tını astı ve döndü. Ne bilirsin belki o arınacak, yahut öğüt dinleyecek de öğüt kendisine yarayacak. Kendini zengin görüp tenezzül etmeyene gelince, sen ona yöneliyorsun. Onun arınmamasından sana ne? Fakat koşarak ve korkarak sana gelenle de ilgilenmiyorsun" buyurulmuş ve azarlayıcı bir üslûpla uyarılmıştır.

Bu konuda önemli bir mesele de peygamberlerin, nübüvvet görevi almadan önce de korunmuş olup olmadıklarıdır. Kur'an'da bu hususta açık bir bilgi olmamakla beraber her iki tarafı da destekleyen örnekler gösterilebilir. Söz gelimi Hz. Âdem'in yasak meyveden yemek suretiyle Rabb'ine âsi olup yolunu şaşırdığının bildirilmesi[366], Hz. Musa'­nın bir kıbtînin ölümüne sebep olması[367], Hz. Peygamber'e Kur'an gönderilmeden önce "kitap nedir, iman nedir bilmeyenlerden olduğunun haber verilmesi"[368] onla­rın nübüvvet öncesinde korunmadıkları konusunda bir kanaat vermek­tedir. Buna karşı Salih peygamberin, nübüvvet öncesinde de iyi haslet­lere sahip olduğunun kavmi tarafından ifade edilmesi[369], Hz. Mûsâ hakkında "en hayırlı, güçlü ve emîn" nitelemesinde bulunulması[370] ve Peygamberimİz'e Mekkeliler'in "Emîn" adını vermeleri nübüvvetten önce de iyi hasletlerle donatıldıklarına, dolayısıyla korun­duklarına ilişkin işaret sayılabilir.

Esas İtibariyle peygamberler için ayrıcalık, nübüvvet görevi ile baş­lamaktadır. Bu yüzden peygamber olduktan sonra korunmuş olmaları önemli ve esastır. Peygamberlik öncesine gelince, bu devrede diğer insanlardan farklı olmadıkları için özel bir koruma altında olmaları ge­rekmez. Ancak geçmişte, yeni görevi yapmalarını zorlaştıracak işler yapmamış olmaları da etkinlik ve inandırıcılık bakımından önemlidir. Kısacası peygamberlerin nübüvvet öncesinde mutlak olarak masum olmaları gerekmemekle beraber, yalan söyleme, zina etme gibi hizmet­lerine engel olacak fiilleri de işlemiş olmamalıdırlar. Kelâm kitapları hizmete mani olacak günahlara örnek olarak yalan söylemek, puta tapmak, zina etmek gibi fiilleri zikretmektedirler.

4- Zeki ve Anlayışlı Olma

Akıllı İnsanları muhatap alan ve sadece onları sorumlu tutan İslâm dini, onu tebliğ etmek ve açıklamak durumunda olan peygamberlerin zeki ve anlayışlı olmasını (fetânet) öncelikle gerekli görmektedir. Çünkü peygamberlerin üstlendiği görevler, onların zeki, anlayışlı ve aklî muha­keme   yönünden   mütekâmil   olmalarını   gerektirmektedir.   Bunun   aksi olan gaflet, dalgınlık, eblehlik gibi nitelikler onlar için asla caiz değildir. Peygamberlerin ilâhî buyrukları insanlara tebliğ ederken ve açıklarken sergiledikleri başarı; söz gelimi Hz. İbrahim'in kavmini tevhide inandır­mak İçin baş vurduğu akıl yürütme ve muhakeme, Hz. Nuh'un kavmi ile giriştiği mücadeleler, Peygamberimiz'in düşmanlarını ikna ederken sergilediği üstün başarı bunun kanıtıdır. Eğer onlar bu özelliklere sahip olmasalardı, muhataplarını ikna edemezler ve görevlerinde başarılı ola­mazlardı.

5- Tebliğ

Peygamberler Allah ile insanlar arasında elçilik görevi yapmakta, O'ndan aldıkları haber, emir ve bilgileri insanlara, iletmekte; ümmetinin meşru olan taleplerini ise dua ve niyaz olarak O'na ulaştırmaktadırlar. İslâm dininde peygamber olmayanların Allah'tan haber almaları müm­kün değildir. O'na dua ve niyazda bulunma ise her insanın hakkıdır.

Cenâb-ı Hak peygamberlerin üstlendikleri bu önemli görevi şu şe­kilde dile getirmektedir: "Size âyetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size kitabı ve hikmeti tâlim edip bilmediklerinizi öğreten bir elçi gönderdik"[371]. Kur'an, peygamberlerin öncelikli görevinin tebliğ olduğunu sıkça vurgular: "Sana ancak tebliğ etmek düşer. Hesap ise bize aittir"[372]. "Ey Resul! Rabb'inden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan Onun elçiliğini yerini getirmiş olmazsın"[373]. "Eğer yüz çevirirlerse, bilesin ki biz seni onların üzerine bir bekçi olarak göndermedik. Sana düşen sadece uyarmaktır".[374] "Allah dileseydi onlar ortak koşamazlardı. Biz seni onlar üzerine bir bekçi kılmadık. Sen onların vekili de değilsin"[375]. Pey­gamberler, insanlara ulaştırdıkları haber ve bilgilerin içeriğine göre müjdeci (mübeşşir), uyarıcı (münzir), davetçi (dâî) ve okuyucu (talî) gibi adlarla adlandırılırlar.

Tebliğ emri kesin olup onda muhayyerlik söz konusu değildir. Do­layısıyla onun bir süre için bile olsa gizlenmesi veya ertelenmesi söz konusu değildir. Peygamberler tebliğleri esnasında birçok zorlukla karşı­laşmışlardır. Söz gelimi Hz. İbrahim ateşe atılmış, Şuayb memleketinden çıkarılmak, îsâ öldürülmek istenmiş, Hz. Muhammed görevi esnasında taşlanmış ve Medine'ye hicret etme zorunda kalmıştır. Bütün bunlar karşısında onlar sabır ve metanet göstererek üstlendikleri görevi ak­satmadan ifa etmeye devam etmişlerdir.

Peygamberlerin, tebliğ çerçevesinde yaptıkları bir başka iş de be­yan yani ilâhî mesajın kapalı kısımlarını insanlara anlayacakları şekilde açıklamadır. Peygamberlerin bu niteliği, Kur'an'da "Resulün mübîn" (açıklayan  elçi) şeklinde ifade edilmektedir[376]. Peygamberlerin yaptıkları açıklamalar, mücmel (anlamı kapalı) ifadelerin anlamını açıklama şeklinde sözlü olabildiği gibi; namazın nasıl kılınacağı, orucun nasıl tutulacağı, zekâtın hangi mallardan ve ne kadar verileceği ve haccın nasıl ifa edileceği örneklerinde görüldüğü gibi uygulamalı da olabilmektedir. Yüce kitabımız Kur'an, peygamberlere bu görevin veril­diğini müteaddit defa dile getirmektedir. Örnek olarak Peygamberimiz'e hitap eden şu âyet gösterilebilir: "İnsanlara, kendilerine indirileni açık­laman için ve düşünüp anlasınlar diye sana da bu Kur'an'ı indirdik".[377]

D- Peygamberlere İmanın Önemi

Dinin kurallarını koyan Allah Teâlâ, hem kendi hakkındaki bilgileri hem de bizimle ilgili öğüt ve buyruklarını bize doğrudan değil, pey­gamberler aracılığı İle bildirmiştir. Bu itibarla onlara inanmadan sahih bir Allah ve din inancına ulaşmak mümkün değildir. Dolayısıyla pey­gambersiz kendilerine dinî bir yol çizmeye kalkışanlar ve Allah'ın mu­radına bu şekilde ulaşacaklarını iddia edenler istikameti bulamazlar.

Peygamberler, aynı davayı güden ve aynı hedeflere ulaşmak iste­yen kutsal davanın öncüleridir. Aralarındaki ilişki zincirin halkalarının birbiri ile kenetlenmesi gibidir. Halkalardan birinin kopması zincirin bütünlüğünü dağıttığı gibi onlardan birini inkâr etme de nübüvvet inancını bozmaktadır. İman açısından birini kabul etmemek de sonuçta hepsini inkâr muamelesi görür. Müslümanlar, Allah tarafından gönderi­len peygamberler arasında fark gözetmeksizin hepsine inanır, onların Allah'tan getirdiklerini tasdik ederler. Müslümanların İnandığı peygam­berler içinde yahudi ve hıristiyanlara gönderilenler de vardır. Buna kar­şılık onlar müslümanların peygamberlerini inkâr etmek suretiyle zincirin halkalarını muhafaza edemeyen ve nübüvvet inancını koruyamayan insanlar konumuna düşmüşlerdir.

E- Peygamberlikle İlgili Diğer Hususlar

1- Beşer Oluşları ve Cinsiyetleri

Kur'an, birçok âyette peygamberlerin beşer olduklarını vurgular, Al­lah tarafından elçi olarak seçilmeleri ile beşer tabiatından sıyrılmadıkla-rını bildirir. Dolayısıyla onları beşer dışı, ilâhî varlık olarak kabul eden­leri istikametten ayrılmış ve yanlış inançlara sapmış olarak görür. Kur'an gibi Hz. Muhammed de, peygamberlerin bu yönüne vurgu yapar ve kendisinden önce bazı toplulukların peygamberlerini -yüceltip ilâh mer­tebesine çıkardıkları İçin istikametten uzaklaştıklarını kaydeder. İnkarcılar Hz. Peygamberden "Allah'ı ve meleklerini gözlerinin önüne getirmek, gökten parçalar yağdırmak, göğe çıkmak" gibi olağanüstü işler yapma­sını istediklerinde, Cenâb-ı Hak: "Andolsun, biz, önce de elçiler gönderdik, onlara da eşler ve çocuklar verdik"[378],"Biz, senden önce de kendilerine vahiy indirdiğimiz kişilerden başkasını göndermedik"[379] buyurur ve Hz. Peygamberden onlara: "Ben, sadece beşer bir elçiyim"; "De ki ben de sizin gibi insanım; Ancak bana ilâhınızın bir tek ilâh olduğu vahyolunuyor"[380] şeklinde cevap vermesini ister.

Peygamberler, ilâhî vahyi tebliğ etme yanında onun günlük hayata nasıl uygulanabileceğini de gösterirler. Bundan dolayı onların örnek alınabilen ve uyulabilen kişiler olmaları gerekir. Bu da onların insan olmalarını gerektirmektedir. Eğer inkarcıların beklediği gibi meleklerden peygamber gönderilecek olsaydı[381], bu amaçların gerçekleşmesi mümkün olmazdı.

Kısacası peygamberler, insanlarla aynı tabiata ve aynı beşerî özellik­lere sahiptirler. Bu sebeple de insanların onlardan bilgi almaları, yaptık­ları ve söylediklerinde onları izlemeleri daha kolaydır.

Peygamberlerin cinsiyeti meselesine gelince; bütün müslümanlar onların beşer olduğunda ittifak etmekle beraber cinsiyetleri konusunda farklı görüşler söz konusudur. Kur'an'da "kendilerine vahiy indirilen kişi­lerden (erkeklerden) başka peygamber gönderilmediği"[382] bildirilmektedir. Tartışma da bu âyetlerde geçen "rical" kelimesi etrafında cereyan etmektedir. Bu kelimeyi "beşer" anla­mına alanlar, peygamberlerin melek veya cin cinsinden değil, sadece beşer olduklarını söylemekte; söz konusu görüşlerini desteklemek üzere Kur'an'da  Allah Teâlâ'nın  İbrahim'in  karısı Sâre'ye[383], Mûsâ'nin   annesine[384]  ve   Hz.   Meryem'e[385] hitap ettiğinin bildirilmesini delil getirmekte, dolayısıyla onların da en azından nebî olduklarını kaydetmektedirler. Aynı kelimeyi "erkekler" anlamına alanlar ise, Kur'an'da peygamberlerin erkeklerden seçildiğini ve kadınlardan peygamber gönderilmediğini savunmakta, ayrıca Kur'an'da zikredilen peygamberlerin tümünün erkek adı taşıdığını kay­detmektedirler.

Ehl-i sünnet'ten Matürîdîler yalnızca erkeklerden, Eş'arîler ise hem erkeklerden hem de kadınlardan peygamber olabileceğini kabul etmek­tedirler.

2- Seçilmiş Oluşları

Peygamberlik çalışarak kazanılan bir makam olmayıp Allah vergisi-dir. Allah peygamber yapacağı kimseyi kendisi seçer. Onlar, meleklerin getirdikleri vahyi almaya, korumaya ve insanlara tebliğ etmeye layık kişilerdir. Kur'an'da: "Allah dilediğini kendisine (peygamber) seçer"[386] buyurulmaktadır.

3- Vahiy Almaları

Peygamberler yiyen, içen, çarşı pazarda gezen, çalışan, yorulan kişi­ler olmaları hasebiyle beşerdirler ve bütün insanlar gibi sosyal ve biyo­lojik kanunlara tabidirler. Bununla beraber onlar, Allah'tan vahiy almak­tadırlar ve bu yönleri ile diğer insanlardan ayrılmaktadırlar. Kur'an, peygamberlerin bizimle ortak oldukları yönleri: "Biz, onları yemek ye­mez cesetler olarak yaratmadık. Onlar ölümsüz de değildirler"[387] ifadeleri ile; bizden ayrıldıkları yönü ise "Senden önce de, kendile­rine vahyettiğimiz kişilerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sorun. Apaçık mucizeler ve kitaplarla (gönderildiler). İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve düşü­nüp anlasınlar diye sana da bu Kur'an'ı indirdik"[388] şeklin­de beyan etmektedir.

Sonuç olarak peygamberler beşer oluşları itibariyle bizim gibi, vahiy alışları itibariyle İse bizden farklı kişilerdir. Onları beşeriyetten uzaklaştı­rıp takdis etmek doğru olmadığı gibi, vahiy alma gibi bir imtiyaza sahip olduklarını unutarak sıradan insanlar gibi değerlendirmek de doğru değildir.

4- Aralarında Amaç ve Hedef Birliğinin Oluşu

Peygamberlerin tümü aynı davayı gütmüşlerdir. Kur'an'ın beyanına göre, başlangıçta insanlar aynı hedef ve gayelere sahip tek ümmet iken zamanla birbirlerine düşerek farklı grup ve fırkalara ayrılmışlardır[389]. Resûlullah, peygamberler arasındaki amaç ve hedef birliğini ifade etmek üzere "Bütün peygamberler anne bir kardeş gibidir, vazifeleri aynı, sâlikleri değişiktir" buyurmuştur.[390]

Allah, insanı mahlûkatın en şereflisi olarak yaratmış, dünyadaki işle­rini hikmete uygun olarak yapması için de ona rehber olarak peygam­berleri görevlendirmiştir. Bu ilâhî sünnet halktan halka, kuşaktan kuşağa sürüp giderek Peygamberimiz'e kadar gelmiştir. Peygamberlerin tümü­nün ortak hedefi insanı dünya ve âhirette mutlu kılmaktır. Kur'an'da: "Dini ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin" diye Nuh'a tavsiye etti­ğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve îsâ'ya tavsiye ettiğimizi Allah size de din kıldı. Fakat kendilerini çağırdığın bu (din), Allah'a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine (peygamber) seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir"[391] buyurulmak-tadır. Hz. Peygamber, Allah'ın elçilerini aynı evin mimarlarına benzet­mekte, sonrakilerin öncekilerin kurdukları binayı takviye edip destekle­diklerini ve onlara bir şeyler daha eklediklerini kaydetmektedir[392]. Cenâb-ı Hak bu noktada peygamberler­den ahid ve söz almıştır: "Hani Allah peygamberlerden: Ben size kitap ve hikmet verdikten sonra nezdinizdekileri tasdik eden bir peygamber geldiğinde ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz, diye söz alıp 'kabul ettiniz ve ahdimi yüklendiniz mi?' dediğinde 'Kabul ettik' cevabını vermişler, bunun üzerine Allah: O halde şahit olun; ben de sizinle bir­likte şahitlik edenlerdenim, buyurmuştu".[393]

5- Peygamber Göndermenin İlâhî Lütuf Oluşu

Allah Teâlâ'nın peygamber gönderdiği sadece müslümanların değil, ilâhî din mensuplarının tümünün kabul ettiği bir olgudur. Bununla be­raber bu işin Allah İçin vacip mi yoksa caiz mi olduğu konusunda farklı görüşler söz konusudur. Allah için hiçbir şeyin vacip olamayaca­ğını kabul eden çoğunluğa göre peygamber gönderme de Allah için zorunlu değil, sadece lütuftur. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: "Andolsun ki içlerinden kendilerine Allah'ın âyetlerini okuyan, kendilerini temizleyen, kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle Aliah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur"[394] buyurulmaktadır.

Cenâb-ı Hak kullarını bilgilendirmek üzere seçtiği kişileri peygamber olarak göndermek suretiyle hem bu kişilere hem de onları kendilerine gönderdiği kullarına lütfuyla muamele etmiş, herkesin bu lütuftan isti­fade etmesini istemiştir.

6- Peygamber Göndermede Tedricilik

Bütün peygamberlerin amaç ve hedefleri ortak olmakla beraber, bunları gerçekleştirecek araçlar zamana ve zemine göre değişebilmek­tedir. Bu sebeple din sabit kalmakla beraber şeriatlar değişmiş, önceki­ler nesholunarak yerlerine yenileri getirilmiştir.

İnsanları irşad etmek için gönderilmiş bulunan peygamberlerin en önemli görevi tebliğdir. Tebliğin içeriği ise muhatapların ihtiyaç ve durumlarına göre şekillenir, dinlerin hükümleri insanlığın gelişmesine paralel olarak gelişir. Tarihin ilk dönemlerinde haberleşme İmkânlarının zor oluşu nedeniyle peygamberlerin belli bir kavim, kabile veya coğraf­yaya hitap ettikleri görülüyor. Kur'an Nûh, Hûd, Salih ve Şuayb'ın kendi kavimlerine gönderildiklerini bildirmekte[395], Mûsâ ve îsâ'nın "İsrâiloğulları'na gönderilen peygamberler" olduklarını haber vermekte, Hz. Muhammed'den ise "bütün insanlara gönderilen" peygamber olarak söz etmektedir.[396]

Peygamberler, bir taraftan ihtiyaçların değişmesi İle miadını tamam­lamış hükümleri kaldırırken (nesh), bir taraftan da bunların yerine yeni şartların gerektirdiği hükümler inşa etmişlerdir.

7- Her Millet İçin Bir Peygamberin Gönderildiği

Allah, kullarını önce güçleri dahilinde bulunan şeyler hakkında bil­gilendirmekte sonra da bunlardan sorumlu tutmaktadır. İnsanların, iman esaslarına giren konulardan ve Allah'a nasıl ibâdet edileceğine dair hususlardan sorumlu olabilmeleri için önceden bilgilendirilmelerine ihti­yaç vardır. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, önceden uyarmadan ve bilgi­lendirmeden kimseyi cezalandırmayacağını haber vermiştir. Bu noktada yüce kitabımız Kur'an'da şöyle buyurulmaktadır: "Biz seni müjdeleyici ve uyarıcı olarak hak ile gönderdik. Her millet için mutlaka bir uyarıcı (peygamber) bulunmuştur"[397]; "Rabb'in, kendilerine âyetlerimizi okuyan bir peygamberi memleketlerinin ana merkezine göndermedikçe, o memleketleri helak edici değildir"[398]; "Her ümmetin bir peygamberi vardır. Peygamberleri geldiği za­man  aralarında  adaletle  hükmedilir ve  onlara  asla zulmedilmez".[399]

8- Ayırım Gözetmeksizin Peygamberlerin Tümüne İnanma

Allah tarafından gönderilen peygamberler aynı hedefe gitmek iste­yen bir yolun yolcuları gibidir. Bu sebeple onlar, kendilerinden önceki­leri   tasdik   edİCİ[400],   sonrakileri   de   müjdeleyicidirler. Nübüvveti bir bütün olarak gören Kur'an, aralarında ayı­rım yapmaksızın peygamberlerin tümüne inanmayı istemekte, bazılarına inanırken diğer bazılarını inkâr etmeyi doğru bulmamaktadır. Bu husus Kur'an'da: "Biz, Allah'a ve bize indirilene; İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlara indirilene, Mûsâ ve îsâ'ya verilenlerle Rableri tarafından diğer peygamberlere verilenlere, onlardan hiçbiri arasında ayırım gö­zetmeksizin inandık ve biz sadece Allah'a teslim olduk" deyin"[401] şeklinde beyan edilmekte, "Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminler de (iman ettiler). Her biri Allah'a, melek­lerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. 'Allah'ın peygamberle­rinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız' dediler"[402] buyurul-makta, "Allah'a ve peygamberlerine iman edip, onlardan hiçbirini diğer­lerinden ayırmayanları Allah'ın bir gün mükâfatlandıracağı"[403] haber verilmektedir. Bu esasa uymayarak peygamberlerin bir kısmına inanırken bir kısmını inkâr edenlerin ise küfre girecekleri bildirilmektedir.[404]

9- Peygamberlerin Görevve Sorumlulukları

Allah Teâlâ, davete muhatap olan insanlar gibi davetçi konumunda olan peygamberlerin de sorguya çekileceklerini bildirmektedir[405]. Dolayısıyla ümmetleri gibi peygamberlerin de Allah'a karşı sorumlu­lukları vardır. Onlar, İnsanlar arasında güzel ahlâkları ile örnek, Allah'ın çizdiği  sınırların   korunması açısından  emir sahibi  ve  İhtilaflı  konularda hakem olan kişilerdir. Allah, peygamberleri insanlara rehber, yol göste­rici ve haberci olarak göndermiştir. İnsanlar kendi irade ve istekleri ile onların getirdikleri haberleri kabul edip rehber edindikleri takdirde, nübüvvet nuru ile aydınlanmış, istikameti bulmuş olurlar. Aksi durum­larda ise peygamberlerin onları Allah'a havale etmekten başka yapacak­ları bir şey yoktur.

Peygamberlerin faaliyetinin sınırlan da belirlenmiştir. Onlar insanları hakka ve hakikate çağırırlar, davete icabet ettikleri takdirde elde ede­cekleri şeyleri, reddettikleri takdirde de başlarına gelecekleri onlara bil­dirirler. Onlara düşen tebliğ etmek, öğüt vermek ve uyarmaktır. Yüz çevirdikleri takdirde üzerlerinde bir zorba veya bekçi değildirler. Dolayı­sıyla peygamberlerin, insanlara getirdikleri dini zorla kabul ettirmek gibi bir amaç veya görevleri söz konusu değildir.

Bazı peygamberler sadece yaşadıkları muhitin insanlarını ve gönde­rildikleri topluluğu aydınlatmaya memur kılınmışlardı, bazıları ise daha geniş vazifelerle gelmişlerdi. Hz. Muhammed de ikinci şekilde görev yüklenen peygamberlerdendir.

10- Peygamberlerin Derece Derece Oluşları

Peygamberler, vahiy almış olma ve nübüvvet görevi üstlenmiş bu­lunma bakımından aynı; üstlendikleri yükümlülükler ve karşılaştıkları zorluklar bakımından farklı farklı konumdadırlar. Nitekim Allah Teâlâ "Peygamberlerin bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Allah onlardan bir kısmı ile konuşmuş, bazılarını da derece derece yükseltmiştir"[406] buyurmak suretiyle bu farklılığı beyan etmektedir.

Allah Teâlâ içlerinde Hz. Nûh, İbrahim, Mûsâ, îsâ ve Muhammed'in de bulunduğu bazı peygamberlerden sağlam bir söz almış[407], bunlar nübüvvet görevi esnasında karşılaştıkları zorluklan aşmak için çok büyük gayret sarf etmişler ve hiçbir fedakârlıktan geri kalmamış­lardır. Bu özellikleri sebebiyle de Cenâb-ı Hak onları "azim sahibi" (ülü'l-azm) olarak nitelendirmiştir.[408]

11- Darlık ve Bollukla Sınama

Allah Teâlâ peygamber gönderdiği toplumlardan ona kulluk etme­lerini ve davetine uymalarını istemiştir. Bu davete icabet edenler dünya ve âhiret saadetini elde etmişlerdir. Ancak durum onu gösteriyor ki İnsanlar peygamberlere kulak verme ve uyma konusunda hiç de iyi bir sınav vermemişlerdir. Kur'an, bu tarihsel olguyu şu şekilde dile getir­mektedir: "Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek, ora halkını, (peygambere baş kaldırdıklarından ötürü bize) yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır. Sonra kötülüğü (darlığı) değiş­tirip yerine  iyilik (bolluk)  getirdik.  Nihayet çoğaldılar ve 'Atalarımız da böyle sevinç ve sıkıntı yaşamışlardı' dediler. Biz de onları kendileri far­kına varmadan ansızın yakaladık".[409]

12- Peygamberlerin Sayısı

Kur'an'da ibret için verilen örnekler veya anlatılan kıssalarla ilgileri sebebiyle değişik peygamberin adı geçmekle beraber özel olarak onla­rın adlarını sayma gibi bir amaç hiçbir zaman güdülmüş değildir. Kur'an, bizim önümüze peygamberlerin sayısı ile ilgili kesin bir rakam koymamaktadır. Aksine "Peygamberlerin bir kısmını daha önce sana anlattık, bir kısmını ise anlatmadık"[410] şeklinde buyurulmak suretiyle peygamberlerin tümünün değil, sadece bir kısmı­nın açıklanmış olduğunu beyan etmektedir. Dolayısıyla Kur'an'dan hare­ketle peygamberlerin sayısı hakkında kesin bir rakam vermek mümkün değildir. Biz Allah tarafından gönderilen peygamberlerin tümüne inanır, sayılarını ise Allah'a bırakırız.

13- Kur'an'da Adı Geçen Peygamberler

Allah tarafından gönderilen peygamberlerin ilki Hz. Âdem, sonun­cusu ise bizim peygamberimiz Hz. Muhammed'dir. Bu ikisi arasında sayılarını ancak Allah'ın bildiği birçok peygamber gelip geçmiştir. Biz, Allah tarafından gönderilen peygamberlere bütün olarak, Kur'an'da adı geçenlere ise bizzat inanırız. Kuran'da adı geçen peygamberler şunlar­dır:

Âdem, İdrİs, Nûh, Hûd, Salih, İbrahim, Lût, İsmail, İshak, Yakub, Yû­suf, Eyyûb, Zülkifl, Şuayb, Mûsâ, Hârûn, Dâvûd, Süleyman, İlyas, Elyesa, Yûnus, Zekeriyya, Yahya, îsâ ve Muhammed.

Bunlar dışında Kur'an'da Üzeyr, Lokman ve Zülkarneyn isimleri geçmekte, "genç adam" nitelemesiyle Hızır'dan söz edilmektedir. Ancak dördünün de peygamber olup olmadıkları ihtilaflıdır.

Kur'an, peygamberlerden söz ederken kronolojik akışa göre bilgi vermeyi değil, onların inanç tarihi içindeki yerlerini, öğretilerinin ana hatlarını, tebliğ faaliyet ve yöntemlerini, kişiliklerinin dinî, ahlâkî, top­lumsal ve ailevî boyutlarını tanıtmayı hedeflemekte, muhataplarını dinî ve ahlâkî yönden aydınlatmayı esas almaktadır. Bu sebeple Kur'an'dakİ bilgilere dayanarak peygamberlerin biyografisini vermek mümkün de­ğildir. Esasında buna ihtiyaç da yoktur.

Kur'an'da peygamber oldukları kesin olarak beyan edilen zatlar hakkında bilgi sahibi olmak bir müslüman için gereklidir:   

a- Hz. Âdem

Hz. Âdem, bütün insanların atası (ilk insan) ve ilk peygamberdir. Kur'an'da: Allah Teâlâ'nın onu topraktan yarattığı, sonra "ol!" dediği ve onun oluverdiği[411]; sonra ona bütün isimleri öğret­tiği ve meleklere anlatmasını istediği, Âdem'in yaratılışındaki hikmet konusunda bilgisizliklerini anlayan meleklerin Allah'tan af dileyerek "Se­ni noksan sıfatlardan tenzih ederiz, senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm ve hakîm olan sensin" dedikleri bildirilmektedir[412]. Âdem'in üstünlüğü bu şekilde ortaya çıkınca, Yüce Mevlâ meleklerden Âdem'e secde etmelerini istemiş, tü­mü bu emre uydukları halde İblîs, kendisinin ateşten, Âdem'in ise top­raktan yaratıldığını, dolayısıyla kendisinin ondan daha üstün olduğunu söyleyerek secde etmeyi (onun önünde eğilmeyi) kabul etmeyip Allah­'ın emrine karşı gelmiş[413], bu yüzden de ilâhî rahmetten kovulmuştur.

Allah, daha sonra Âdem'i yalnızlıktan kurtarmak ve insan neslinin çoğalmasına imkân vermek İçin aynı özden eşini yaratmış[414] ve ikisini birden içinde açlık ve susuzluk çekilmeyen, sıcaktan bunalma olmayan, çıplak kalınmayan cennete yerleştirmiştir[415]. Âdem'e de İblîs'in hem kendisi hem de eşi için büyük bir düşman olduğunu bildirmiş ve cennetten çıkmalarına sebep olabileceği uyarısında bulunmuştur. Buna rağmen şeytan onların aklını karıştırarak yasak ağacın meyvesinden yemelerini ve Allah'a âsi olarak şaşırmalarını sağlamıştır. Durum devam ederken Rabb'inden birtakım ilhamlar alan Âdem işlediği hatanın farkına vararak derhal tövbe etmiş[416], Allah da bunu kabul ederek onu seçkin kılmış ve doğru yola yöneltmiştir. Sonra da "Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan inin, artık benden size hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime uyar­sa o sapmaz ve mutsuz olmaz. Kim de beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu kıyamet günü kör olarak   hasredeceğiz"   buyurmuştur.[417]

Allah, dünya hayatında Âdem'i seçip âlemlere üstün kılmış[418], kendisinden çoğalacak insanlara hem baba hem de peygamber yapmıştır. Kur'an'ın beyanlarından anlaşıldığı üzere oğulları içinde bile onun öğütlerini unutan ve nefsine uyarak isyanda bulunanlar olmuştur.[419]

Hz. Âdem Kıssasında İtikadî Açıdan Dikkat Edilmesi Gereken Husus­lar Şunlardır:

Hz. Âdem insanlığın atası olup kendisi anasız ve babasız olarak ya­ratılmıştır. Yaratıkların en saygınıdır ve başka bir varlığın tekâmülü so­nucu meydana gelmiş değildir.

Âdem ve eşi cennette bir müddet kalmışlardır. Demek ki cennet daha önceden yaratılmış ve şu anda da mevcuttur.

Âdem cennette yasak ağacın meyvesinden yemek suretiyle günah işlemiş ve âsi olmuştur. Bu demektir ki, peygamberler en azından nü­büvvet öncesinde günah işleyebilirler. Ancak o, insanlığın bir gereği olarak derhal pişmanlık duymuş ve tövbe ederek Allah'a sığınmış, bu şekilde hatasını telâfi etmesini de öğrenmiştir.

Cenâb-ı Hak Hz. Âdem'i seçip, ona birtakım bilgiler vermiş ve onu âlemlere üstün kılmıştır. Onun seçilmesi, Allah'tan bilgiler alması ve âlemlere üstün kılınması peygamberliğine işarettir.

b- Hz. İdris

Kur'an'da İdris peygamberin adı dört defa geçmekte olup bu âyet­lerde onun peygamber olduğu, yüce bir mertebeye yükseltildiği bildi­rilmekte, doğru ve sabırlı olduğu, Allah'ın rahmet ve yardımına ulaştığı

haber  verilmektedir.[420]

"Onu üstün bir makama yükselttik"[421] ifadesinden hare­ketle Hz. îsâ gibi onun da bedenen semaya yükseltildiğini ileri sürenler olmuş ise de çoğunluk bu İfadeyi mecaz kabul ederek söz konusu "yükseltilme"ye "Allah yanındaki derecesinin artması" anlamını vermiştir.

Kur'an'da yer almamakla beraber hadis, kelâm ve tarih kaynakların­da onun elbise diken, kalem kullanan, ilm-i nücûm ve hesapla uğraşan ilk kişi olduğu ve kendisine 30 sayfa halinde vahiy verildiği kaydedilir.

c- Hz. Nûh

Hz. Nûh, İdris peygamberden sonra gönderilmiş olup 950 sene ya­şamıştır[422]. Kur'ân-ı Kerîm'de yaşadıkları zorluklara rağmen davalarından dönmeyecekleri konusunda kendilerinden pek sağlam söz (mîsâk-ı  galîz)  alınan   peygamberler arasında  Nuh'un  adı  da  geçer.[423]

Kur'an'da zikredilen peygamber kıssaları içinde onun, kavmi ile mü­cadelesi önemli bir yer tutar. Örneğin, Hûd sûresinde şu bilgilere yer verilmektedir:

"Andolsun biz Nuh'u kavmine elçi olarak gönderdik. Onlara: Ben si­zin için apaçık bir uyarıcıyım, Allah'tan başkasına tapmayın! 'Ben, size gelecek elem verici bir günün azabından korkuyorum' dedi. Kavminden ileri gelen inkarcılar ise şu karşılığı verdiler: 'Biz, seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz. Bizden basit görüşle hareket eden alt taba­kamızdan başkasının sana uyduğunu ve bize karşı bir üstünlüğünüzün olduğunu görmüyoruz. Aksine yalancılar olduğunuzu düşünüyoruz';

Nûh dedi ki: 'Ey kavmim! Eğer ben Rabb'im tarafından bildirilen açık bir delil üzere isem ve bana kendi katından bir rahmet vermiş de bu size gizli tutulmuş ise, bana ne dersiniz? Siz onu istemediğiniz hal­de biz sizi ona zorlayacak mıyız? Ey kavmim! Allah'ın  emirlerini  bildirmeye karşılık sizden herhangi bir mal istemiyorum. Benim mükâfatım ancak Allah'a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim; çünkü onlar Rab'leri'ne kavuşacaklardır, Fakat ben sizi bilgisizce davranan bir toplu­luk olarak görüyorum. Ey kavmim! Ben onları kovsam, beni Allah'ın azabından kim korur? Düşünmüyor musunuz? Ben size Allah'ın hazine­leri yammdadir demiyorum, gaybı da bilmem, melek olduğumu da iddia etmiyorum. Gözlerinizin hor gördüğü kimseler için Allah onlara asla bir hayır vermeyecektir diyemem. Onların kalplerinde olanı Allah daha iyi bilir. Onları kovduğum takdirde ben gerçekten zalimlerden olurum';

Dediler ki: 'Ey Nûh! Bizimle mücadele ettin ve bize karşı mücade­lede çok ileri gittin. Eğer doğrulardan isen, kendisiyle bizi tehdit etti­ğin azabı bize getir';

(Nûh) dedi ki: 'Onu size ancak dilerse Allah getirir ve siz onu âciz bırakacak değilsiniz. Eğer Allah sizi azdırmak istiyorsa, ben size öğüt vermek istesem de, öğüdüm size fayda vermez. Çünkü o sizin Rabb'inizdir. Ve nihayet ona döndürüleceksiniz".[424]

'Nuh'a vahyolundu ki: kavminden iman etmiş olanlardan başkası ar­tık asla inanmayacak. Öyle ise onların işlemekte olduklarından dolayı üzülme. Gözlerimizin önünde ve vahyimiz uyarınca gemiyi yap ve zul­medenler hakkında bana bir şey söyleme! Onlar mutlaka boğulacaklar­dır. Nûh gemiyi yaparken kavminin ileri gelenleri yanına her uğradıkça onunla alay ediyorlardı. Dedi ki: 'Eğer bizimle alay ediyorsanız, iyi bilin ki siz nasıl alay ediyorsanız biz de sizinle öyle alay edeceğiz. Kendisini rezil edecek azabın kime geleceğini ve sürekli bir azabın kimin başına ineceğini yakında bileceksiniz'. Nihayet emrimiz gelip de sular coşup yükselmeye başlayınca Nuh'a dedik ki: 'Canlı çeşitlerinin her birinden iki eş ile aleyhinde söz geçmiş olanlar dışında aileni ve iman edenleri gemiye al!' Zaten onunla beraber pek azı iman etmişti".

"(Nûh) dedi ki: 'Gemiye binin! Onun yüzüp gitmesi de, durması da Allah'ın adıyladır. Şüphesiz ki Rabb'im çok bağışlayan, pek esirgeyendir'. Gemi, dağlar gibi dalgalar arasında onları götürüyordu. Nûh gemiden uzakta bulunan oğluna: 'Yavrucuğum! Bizimle beraber bin, kâfirlerle beraber olma!' diye seslendi. Oğlu: 'Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım dedi.

Nûh: 'Bugün Allah'ın azabından, merhamet sahibi Allah'tan başka koruyacak kimse yoktur', dedi. Aralarına dalga girdi, böylece o da bo­ğulanlardan oldu.

Nihayet; 'Ey yer, suyunu yut! Ve ey gök, suyunu tut!' denildi. Su çekildi, iş bitirildi; (gemi de) Cûdî üzerine yerleşti ve 'O zalimler toplu­luğunun canı cehenneme' denildi.

Nûh Rabb'ine dua edip dedi ki: 'Ey Rabb'im! Şüphesiz oğlum da ailemdendir. Senin va'din ise elbette haktır. Sen hakimler hakimisin.'

Allah buyurdu ki: 'Ey Nûh! O asla senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı kötü bir İştir. O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Ben sana cahillerden olmamanı tavsiye ederim'.

Nûh dedi ki: 'Ey Rabb'im! Ben, senden hakkında bilgim olmayan şeyi istemekten sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve esirgemezsen, ziyana uğrayanlardan olurum'.

Denildi ki: 'Ey Nûh! Sana ve seninle beraber olan ümmetlerine bizden selâm ve bereketlerle (gemiden) in!' Kendilerini dünyada fayda­landıracağımız, sonra da bizden kendilerine elem verici bir azabın do­kunacağı ümmetler de olacaktır".[425]

"Yine de onu yalanladılar, biz de hem onu hem de onunla bera­ber gemide bulunanları kurtardık ve onları yeryüzünde halifeler kıldık.; âyetlerimizi yalanlayanları da denizde boğduk. Bak ki, uyarılanların sonu nasıl   Oldu!".[426]

Nûh, insanoğlunun yeniden çoğalmasına sebep olduğu için ona ikinci Âdem de denilmiştir. Tarih kaynaklarına göre Nuh'un üç oğlun­dan Sâm'ın soyundan Araplar, Yahudiler ve Farslar; Hâm'ın soyundan Sudanlılar ve Yâfes'in soyundan da Türkler ve Çinliler çoğalmıştır.

Bu kıssada, Hz. Nuh'un peygamber olduğu ve kavmini Allah'a inanmaya çağırdığı ancak bu çağrıya olumlu cevap vermedikleri, bunun üzerine de Allah'ın emri ile bir gemi yaparak inananları ona aldığı ve geri kalanların tufanla helak oldukları bildirilmekte; tufandan korunmak için Allah yerine dağa sığınmayı tercih eden oğlunun, bu tercihi sebe­biyle inkarcılardan olduğu, oğlu olması nedeniyle onu gemiye almak isteyen Nuh'un hatalı bulunduğu, hatasını anlayan Nuh'un Allah'tan af dilediği ve bu dileğinin kabul edildiği anlaşılmaktadır.

d- Hz. Hûd

Hûd peygamber, Yemen bölgesinde yaşamış bulunan Âd kavmine gönderilmiştir. Âd kavmi Allah'ın birçok nimetine ulaşmış ve muhteşem binalar yapmış olmaları yanında, Allah'ın birliğini inkâr ederek putlara tapmaya devam etmiş ve Hûd peygamberin uyarılarını dinlememiş bir topluluktur, Kur'an, Âd kavminin Hûd'u f^asıl inkâr ettiklerine ve bunun üzerine   üzerlerine  gönderilen   belâ  ve   musibetlere  birçok  yerde  atıfta bulunur. İşte birkaç örnek:

"Âd kavmine de kardeşlen Hûd'u gönderdik, 0 dedi ki: 'Ey kav­mim! Allah'a kulluk edin; sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Hâlâ sa­kınmayacak mısınız?

Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: 'Biz seni kesinlikle bir be­yinsizlik içinde görüyoruz ve gerçekten seni yalancılardan sanıyoruz'.

(Hûd) dedi ki: 'Ey kavmim! Ben beyinsiz değilim; fakat âlemlerin Rabb'inİn gönderdiği bir elçiyim. Size Rabb'imin vahyettiklerini duyuru­yorum ve ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm. Sizi uyarmak için içinizden bir adam vasıtasıyla Rabb'inizden bir zikir (kitap) gelmesine şaştınız mı? Düşünün ki O sizi, Nûh kavminden sonra onların yerine getirdi ve yaratılışta sizi onlardan üstün kıldı. O halde Allah'ın nimetle­rini hatırlayın ki kurtuluşa eresiniz.'

Dediler ki: 'Sen bize tek Allah'a kulluk etmemiz ve atalarımızın (tapmakta olduklarını bırakmamız için mi geldin? Eğer doğrulardan isen, bizi tehdit ettiğin azabı bize getir'.

(Hûd) dedi ki: 'Üzerinize Rabb'inizden bir azap ve bir hışım inmiş­tir. Haklarında Allah'ın hiçbir delil indirmediği, sadece sizin ve atalarını­zın taktığı (gerçekliği olmayan) kuru isimler hususunda benimle tartışı­yor musunuz? Bekleyin öyleyse, şüphesiz ben de sizinle beraber bekle­yenlerdenim'.

Onu ve onunla beraber olanları rahmetimizle kurtardık ve âyetleri-İmizi yalanlayıp da iman etmeyenlerin kökünü kestik".[427]

"Ad kavmine de kardeşleri Hûd'u gönderdik. Dedi ki: 'Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Siz yalan uyduanlardan başkası değilsiniz.

Ey kavmim! Ben ona (peygamberliğe) karşılık sizden bir ücret iste-hiyorum. Benim ücretim, beni yaratandan başkasına ait değildir. Hâlâ fklınızı kullanmıyor musunuz?

Ey kavmim! Rabb'inizden bağış dileyin; sonra da ona tövbe edin ki, zerinize   göğü   (yağmuru)   bol   bol   göndersin   ve   kuvvetinize   kuvvet atsın. Günah işleyerek Allah'tan yüz çevirmeyin.

Dediler ki: 'Ey Hûd! Sen bize açık bir mucize getirmedin, biz de ;enin sözünle tanrılarımızı bırakacak ve sana iman edecek değiliz. Biz: "anrılarımızdan biri seni fena çarpmış, demekten başka bir söz söyle­meyiz.

Hûd dedi ki: 'Ben Allah'ı şahit tutuyorum; siz de şahit olun ki ben ;izin  ortak  koştuklarınızdan  uzağım.  O'ndan  başka  (taptıklarınızın  hepsinden uzağım). Haydi hepiniz bana tuzak kurun; sonra da bana müh­let vermeyin. Ben, benim de Rabb'İm, sizin de Rabb'iniz olan Allah'a dayandım. Çünkü yürüyen hiçbir varlık yoktur ki, O, onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz Rabb'İm dosdoğru yoldadır. Eğer yüz çevirir­seniz şüphesiz ki benimle size gönderileni size bildirdim. Rabb'İm diler­se sizden başka bir kavmi yerinize getirir de ona hiçbir zarar veremez­siniz. Çünkü benim Rabb'İm her şeyi gözetendir'. Emrimiz gelince, Hûd'u ve onunla beraber iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle kur­tardık, onları ağır bir azaptan kurtuluşa erdirdik.

İşte Âd (kavmi). Rableri'nin âyetlerini inkâr ettiler; O'nun peygam­berlerine asi oldular ve inatçı her zorbanın emrine uydular. Onlar hem bu dünyada hem de kıyamet gününde lanete tabi tutuldular. Biliniz ki Âd kavmi Rableri'ni inkâr ettiler. Şunu da bilin ki Hûd'un kavmi Âd, Allah'ın rahmetinden uzak kılındı".[428]

Kur'an'da Âd kavminin başına gelen belâ ve felâketler ise şu şekil­de dile getirilmektedir:

"Âd kavmi (Hûd'u) yalanladı da azabım ve tehdidim nasılmış (gör­düler). Biz onların üstüne uğursuzluğu devamlı bir günde dondurucu bir rüzgâr gönderdik, o rüzgâr insanları sökülmüş hurma kütükleri gibi yere seriyordu. Nasılmış benim azabım ve uyarılarım!".[429]

"İşte sizi Âd ve Semûd'un başına gelen kasırgaya benzer bir kasır­gaya karşı uyarıyorum. Peygamberler onlara önlerinden ve arkalarından gelerek 'Allah'tan başkasına kulluk etmeyin' dedikleri zaman, 'Rabb'imiz dileseydi elbette melekler indirirdi. Onun için biz, sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz' demişlerdi.

Âd kavmine gelince yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve: 'Bizden daha kuvvetli kim var?' dediler. Onlar kendilerini yaratan Allah­'ın onlardan daha kuvvetli olduğunu görmediler mi? Onlar bizim âyet­lerimizi inkâr ediyorlardı. Bundan dolayı biz de onlara dünya hayatında zillet azabını tattırmak için o uğursuz günlerde soğuk bir rüzgâr gön­derdik. Âhİret azabı elbette daha çok rüsvay edicidir. Onlara yardım da edilmez".[430]

"Âd kavmi ise uğultulu, kasıp kavuran bir fırtına ile mahvedildiler. Allah onu ardarda yedi gece, sekiz gün onların üzerine musallat etti. Öyle ki (eğer orada olsaydın), o kavmi, içi boş hurma kütükleri gibi oracıkta yere serilmiş halde görürdün. Şimdi onlardan geri kaian bir şey görüyor musun?".[431]

Bu kıssada Hûd peygamberin Allah'a inanmaya ve O'na kulluğa çağırmak üzere Âd kavmine gönderildiği, onu beyinsizlikle itham ede­cek   karşı   çıktıkları   ve   mucize   istedikleri,   bunun   üzerine   "uğursuzluğu devamlı" bir günde fırtına ile mahvedildikleri bildirilmekte, hak ve hi­dayeti tercih edenlerin, sabırlı oldukları takdirde mutlaka Allah'ın rah­metine ulaşacakları mesajı verilmektedir.

e- Hz. Salih

Salih peygamber, Hicr bölgesinde (Medine ile Şam arasında Vâdiikurâ diye isimlendirilen bölge) yaşamış bulunan ve taşları yontarak yaptıkları putlara tapan Semûd kavmine gönderilmiştir. 5emûdlular, dağları delmek ve taşlan oymak suretiyle sağlam binalar yapan bir topluluktu. Tevhİd inancından sapmışlardı ve Salih peygamberin tebliğ ve uyarılarına aldırmıyorlardı.

Kur'an'da Salih peygamber ile Semûdlular arasında geçen diyalogla­ra ve Semûdlular'ın başına gelen belâ ve felâketlere şu şekilde yer verilir:

"Semûd kavmine de kardeşleri Salih'i gönderdik. Dedi ki: 'Ey kav­mimi Allah'a kulluk edin; sizin ondan başka tanrınız yoktur. Size Rabb'inizden açık bir delil gelmiştir. O da size bir mucize olarak Allah­'ın şu devesidir. Onu bırakın Allah'ın arzında yesin, (içsin); ona kötülük etmeyin; sonra sizi elem verici bir azap yakalar. Düşünün ki Âd kav­minden sonra yerlerine sizi getirdi, yeryüzünde sizi yerleştirdi; onun düzlüklerinde saraylar yapıyorsunuz, dağlarında evler yontuyorsunuz. Artık Allah'ın nimetlerini hatırlayın da yeryüzünde fesatçılar olarak karı­şıklık çıkarmayın'.

Kavminin ileri gelenlerinden büyüklük taslayanlar, içlerinden zayıf görünen insanlara dediler ki: 'Siz Salih'in, Rabb'i tarafından gönderildi­ğini biliyor musunuz?' Onlar da: 'Şüphesiz biz onunla ne gönderiimişse ona inananlarız' dediler.

Büyüklük taslayanlar dediler ki: 'Biz de sizin inandığınızı inkâr edenlerdeniz.' Derken o dişi deveyi ayaklarını keserek öldürdüler ve Rab'lerinin emrinden dışarı çıktılar da: 'Ey Salih! Eğer sen gerçekten peygamberierdensen bizi tehdit ettiğin azabı bize getir' dediler. Bunun üzerine onları o sarsıntı yakaladı da yurtlarında diz üstü dona kaldılar.

Salih, o zaman onlardan yüz çevirerek: 'Ey kavmim! Andolsun ki ben size Rabb'imİn vahyettiklerini tebliğ ettim ve size öğüt verdim; fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz' dedi".[432]

"Semûd kavmine de kardeşleri Salih'i gönderdik. Dedi ki: 'Ey kav­mim! Allah'a kulluk edin. Sizin ondan başka tanrınız yoktur. O, sizi yerden yarattı ve orada yaşattı. O halde ondan mağfiret isteyin; sonra da ona tövbe edin. Çünkü Rabb'in (kullarına) çok yakındır, (dualarını) kabul edendir'.

Dediler ki: 'Ey Salih! Sen bundan önce içimizde ümit beslenen biri­siydin. Şimdi babalarımızın taptıklarına tapmaktan bizi engelliyor mu­sun? Doğrusu biz, bizi kendisine çağırdığın şeyden ciddî bir şüphe içindeyiz'.

Salih dedi ki: 'Ey kavmim! Eğer ben Rabb'imden verilen apaçık bir delil üzerinde isem ve O bana kendinden bir rahmet vermişse buna ne dersiniz? Bu durum karşısında ona asi olursam beni Allah'tan kim korur? O zaman siz de bana ziyan vermekten fazla bir şey yapamazsı­nız. Ey kavmim! İşte size mucize olarak Allah'ın devesi. Onu bırakın Allah'ın arzında yesin (içsin). Ona kötülük etmeyin; sonra sizi yakın bir azap yakalar'. Fakat Semûd kavmi o deveyi ayaklarını keserek öldürdü­ler.

"Salih dedi ki: 'Yurdunuzda üç gün daha yaşayın (sonra helak ola­caksınız)!' Bu söz yalanlanamayan bir tehdit idi. Emrimiz gelince, Salih'i ve onunla beraber iman edenleri bizden bir rahmet olarak (azaptan) ve o günün zilletinden kurtardık. Şüphesiz Rabb'in kuvvetlidir, galip gelendir. Zulmedenleri de o korkunç ses yakaladı ve yurtlarında diz üstü çöke kaldılar. Sanki orada hiç oturmamışlardı. Biliniz ki Semûd kavmi gerçekten Rab'lerini inkâr ettiler. Yine bilisiniz ki Semûd kavmi (Allah'ın rahmetinden) uzak kılındı".[433]

"Semûd kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladı. Kardeşleri Salih onlara şöyle demişti: 'Sakınmaz mısınız? Biiiniz ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan ancak âlemlerin Rabb'idir. Siz burada, bahçelerin, pınarların İçinde; ekinlerin, salkımları sarkmış hurmalıkların arasında güven içinde bırakı­lacak mısınız? (Böyle sanıp) dağlarda ustaca evler yontuyorsunuz. Artık Allah'tan korkun ve bana İtaat edin. Yeryüzünde bozgunculuk yapıp dirlik düzenlik vermeyen aşırı gidenlerin emrine uymayın'.

Dediler ki: 'Sen, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin! Sen de ancak bizim gibi bir İnsansın. Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi bize bir mucize getir'.

Salih: İşte (mucize) bu dişi devedir; onun bir su içme hakkı vardır, belli bir günün içme hakkı da sizindir' dedi. 'Ona bir kötülükle ilişme­yin, yoksa sizi muazzam bir günün azabı yakalayıverir'.

Buna rağmen onlar deveyi kestiler; ama pişman da oldular. Bunun üzerine onları azap yakaladı. Doğrusu bunda büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler. Şüphesiz Rabb'in işte o, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir".[434]

"Andolsun ki, 'Allah'a kulluk edin' demesi için Semûd kavmine kar­deşleri Salih'i gönderdik. Hemen birbiri ile çekişen iki zümre oluverdi-ler.

Salih dedi ki: 'Ey kavmim! İyilik dururken niçin kötülüğe koşuyorsu­nuz? Allah'tan mağfiret dileseniz olmaz mı? Belki size merhamet edilir'. Şöyle dediler: 'Senin ve beraberindekilerin yüzünden uğursuzluğa uğra­dık'. Salih: 'Size çöken uğursuzluk Allah katında yazılıdır. Hayır siz imti­hana çekilen bir kavimsiniz' dedi. O şehirde dokuz kişi vardı ki, bunlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyorlar, iyilik tarafına hiç yanaşmıyorlardı. Allah'a ant içerek birbirlerine şöyle dediler: 'Gece ona ve ailesine bas­kın yapalım (hepsini öldürelim)' sonra da velisine: 'Biz (Salih) ailesinin yok edilişi sırasında orada değildik, inanın ki doğru söylüyoruz' diyelim. Onlar böyle bir tuzak kurdular. Biz de kendileri farkında olmadan, planlarını alt üst ettik. Bak işte tuzaklarının akibeti nice oldu; onları da, kavimlerini de toptan helak ettik. İşte haksızlıkları yüzünden çökmüş evleri! Anlayan bir kavim için elbette bunda bir ibret vardır. İman edip Allah'a karşı gelmekten sakınanları ise kurtardık".[435]

"Semûd kavmi de uyarıcıları yalanladı. 'Aramızdan bir beşere mi uyacağız? O takdirde biz apaçık bir sapıklık ve çılgınlık etmiş oluruz' dediler. 'Vahiy, aramızda ona mı verildi? Hayır o yalancı ve şımarığın biridir' (dediler). Yarın onlar, yalancı ve şımarığın kim olduğunu bile­ceklerdir. Gerçekten onları imtihan etmek için dişi deveyi gönderen biziz. Sen onları gözetle ve sabret. Onlara suyun aralarında paylaştırıl-dığını haber ver. Her biri kendi içme sırasında gelsin. Arkadaşlarını çağırdılar o da kılıcını kaptı ve deveyi kesti. (Bu azgınlara) azabım ve uyarım nasıl oldu! Biz onların üzerine korkunç bir ses gönderdik. He­men hayvan ağılına konan kuru ot gibi oluverdiler".[436]

Sıraladığımız âyetlerden anlaşıldığı üzere Hz. Salih Allah'a inanmaya ve O'na kulluk etmeye davet etmek üzere Semûd kavmine peygamber olarak gönderilmiş, ibret almaları için de deve mucizesi ile desteklen­miştir. Ancak kavmin büyüklük taslayanları onun yalancı ve büyülenmiş olduğunu söyleyerek getirdiği deveyi öldürmüşlerdir. Bunun üzerine onlara üç gün mühlet verilmiş, bu esnada Salih ve kendisine inananlar orayı terk etmişler, geri kalanlar ise korkunç bir ses ile helak edilmiş­lerdir.

Salih kıssası da iman ve tevhit mücadelesinin zor olduğunu, bu hususta sabır ve sebat gösterenlerin mutlaka başarıya ulaşacaklarını ortaya koymaktadır.

f- Hz. İbrahim

Hz. İbrahim, yıldızlara ve onların yeryüzündeki temsilcileri kabul et­tikleri putlara tapınan Bâbilliler'e peygamber olarak gönderilmiştir O, Önce babasına hak dini tebliğ etmiş fakat o sert tepki göstererek oğ­lunu kovmakla tehdit etmiştir.

Hz. İbrahim ile Babası Arasında Geçen Diyalog:

"Kitapta İbrahim'i an. Zira o, özü sözü doğru bir peygamberdi. Bir zamanlar babasına dedi ki: 'Babacığım! Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin taparsın? Babacığım! Hakikaten sana gelmeyen bir ilim bana geldi. Öyle ise bana uy ki, seni düz yola çıkarayım. Babacığım! Şeytana kulluk etme! Çünkü şeytan çok merha­metli olan Allah'a âsi oldu. Babacığım! Allah tarafından sana azap do­kunup da şeytana yakın olmandan korkuyorum'.

(Babası): 'Ey İbrahim! Sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, ant olsun seni taşlarım. Uzun bir zaman benden uzak dur' dedi.

İbrahim: 'Selâm sana' dedi. 'Rabb'imden senin için mağfiret dileye­ceğim. Çünkü O, bana karşı çok lütufkârdır. Sizden de, Allah'ın dışında taptığınız şeylerden de uzaklaşıyor ve Rabb'ime yalvarıyorum. Umulur ki Rabb'ime dua etmemle bedbaht olmam'.

"Nihayet İbrahim onlardan ve Allah'tan başka taptıkları şeylerden uzaklaşıp bir tarafa çekildiği zaman biz ona İshak ve Yâküb'u bağışla­dık".[437]

"Bir zaman İbrahim babasına ve kavmine demişti ki: 'Ben sizin tap­tıklarınızdan uzağım. Ben yalnız beni yaratana taparım. Çünkü o beni doğru yola iletecektir.' Bu sözü, ardından geleceklere devamlı kalacak bir  miras  olarak  bıraktı   ki,  insanlar  (onun  dinine)   dönsünler".[438]

"İbrahim'in babası için af dilemesi sadece ona verdiği sözden dola­yı idi. Ne var ki onun, Allah'ın düşmanı olduğu kendisine belli olunca, ondan uzaklaştı. Şüphesiz ki İbrahim çok yumuşak huylu ve pek sabırlı İdi".[439]

İbrahim'in Putları Kırması:

"Andolsun biz İbrahim'e daha önce sağduyu (rüşdünü) vermiştik ve onu iyi tanırdık. O, babasına ve kavmine: 'Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor?' demişti.

Dediler ki: 'Biz babalarımızı bunlara tapar kimseler bulduk'. (İbra­him): 'Doğrusu siz de, babalarınız da açık bir sapıklık içindesiniz' dedi.

Dediler ki: 'Bize gerçeği mi getirdin, yoksa sen oyun bozanlardan biri misin?'

'Hayır', dedi, 'sizin Rabb'iniz, yarattığı göklerin ve yerin de Rabb'idir ve ben buna şahitlik edenlerdenim. Allah'a yemin ederim ki siz ayrılıp gittikten sonra putlarınıza bir oyun oynayacağım'.

Sonunda İbrahim onları paramparça etti. Yalnız onların büyüğünü bıraktı; belki ona müracaat ederler diye.

'Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Muhakkak o, zalimlerden biridir' de­diler. (Bir kısmı) : 'Bunları diline dolayan bir genç duyduk; kendisine İbrahim, denilirmiş' dediler. 'O halde', dediler, 'Onu hemen İnsanların gözü önüne getirin, belki şahitlik ederler.' (İbrahim'i bulup getirdikten sonra:)

'Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın ey İbrahim?' dediler.

'Belki de bu işi, şu büyükleri yapmıştır. Hadi onlara sorun; eğer konuşuyorlarsa' dedi.

Bunun üzerine kendi vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) 'zalim­ler sizlersiniz, sizler!' dediler. Sonra tekrar eski inanç ve tartışmalarına döndüler: 'Sen bunların konuşmadığını pekala biliyorsun' dediler.

İbrahim: 'Öyleyse, Allah'ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar ver­meyen bir şeye hâlâ tapacak mısınız? Size de, Allah'ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere de yuh olsun! Siz akıllanmaz mısınız?' dedi.

"(Bir kısmı): 'Eğer iş yapacaksanız, onu yakın da tanrılarınıza yardım edin' dediler. (İbrahim'i yakalayıp ateşe atmaları üzerine:)

'Ey ateş! İbrahim için serinlik ve esenlik ol!' dedik.

Böylece ona bir tuzak kurmak istediler; fakat biz onları daha çok hüsrana uğrayanlar durumuna soktuk. Onu ve Lût'u kurtararak içinde cümle âleme bereketler verdiğimiz ülkeye ulaştırdık. Ona İshak'ı ve fazladan bir bağış olmak üzere Yâküb'u lütfettik".[440]

Yıldızlara Tapan Kavmi ile Tartışması:

"İbrahim, babası Âzer'e: 'Birtakım putları tanrılar mı ediniyorsun? Doğrusu ben, seni de kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum' demişti. Böylece biz, kesin iman edenlerden olması için İbrahim'e gök­lerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk.

Gecenin karanlığı onu kaplayınca bir yıldız gördü, 'Rabb'im budur' dedi. Yıldız batınca, 'batanları sevmem' dedi. Ayı doğarken görünce, 'Rabb'im   budur'  dedi.  O  da   batınca,  'Rabb'im   bana   doğru  yolu   göstermezse, elbette yoldan sapan topluluklardan olurum' dedi. Güneşi doğarken görünce de, 'Rabb'im budur, zira bu daha büyük' dedi. O da batınca dedi ki: 'Ey kavmim! Ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Ben Hanîf olarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan yaratan Al­lah'a çevirdim ve ben Allah'a ortak koşanlardan değilim'. Kavmi onunla tartışmaya girişti. Onlara dedi ki: 'Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz? Ben sizin ona ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Ancak Rabb'imin bir şey dilemesi hariç. Rabb'imin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ ibret almıyor musunuz? Siz, Allah'ın size haklarında hiçbir hüküm indirmediği şeyleri ona ortak koşmaktan korkmazken, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım!' Şimdi biliyorsanız (söyleyin), iki gruptan hangisi güvende olmaya daha layıktır? İnanıp da imanlarına herhangi bir şey bulaştırmayanlar var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır. İşte bu, kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz delillerimizdir. Biz dilediğimiz kimselerin de­recelerini yükseltiriz. Şüphesiz ki senin Rabb'in hikmet sahibidir, hakkıy­la   bilendir".[441]

Ölülerin Nasıl Diriltileceğim Bizzat Görmek İstemesi:

Ölülerin nasıl diriltileceğim düşünen İbrahim, bu merakını gidermek için Rabb'ine: "Ey Rabb'im! Ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster" demişti. Rabb'i ona: "Yoksa inanmadın mı?" dedi. İbrahim: "Hayır! İnandım, fakat kalbimin tatmin olması için (görmek istedim)" dedi. Bunun üzerine Allah: "Öyleyse dört tane kuş yakala, onları yanına al, sonra (kesip par­çala), her dağın başına onlardan bir parça koy. Sonra da onları kendi­ne çağır; koşarak sana gelirler. Bil ki, Allah azîzdir, hakimdir"[442] buyurdu.

Allah'tan Bir Çocuk İstemesi ve Meleklerin Bu Müjde ile Gelmeleri:

"Andolsun ki elçilerimiz (meleklerimiz) İbrahim'e müjde getirdiler ve 'selâm (sana)' dediler. O da: '(Size de) selâm' dedi ve hemen kızartıl­mış bir buzağı getirdi. Ellerini yemeğe uzatmadıklarını görünce, halleri­ni yadırgadı ve onlardan dolayı içine bir korku düştü. Dediler ki: 'Korkma! Lût kavmine gönderildik'. -O esnada hanımı ayakta idi ve güldü-. Ona da İshak'ı, İshak'ın ardından da Yâküb'u müjdeledik.

(İbrahim'in karısı): 'Olacak şey değil! Ben bir kocakarı, bu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım? Bu gerçekten şaşılacak bir şey' dedi.

 (Melekler) dediler ki: 'Allah'ın emrine şaşıyor musun? Ey ev halkı! Allah'ın rahmet ve bereketi sizin üzerinizdedir. Şüphesiz ki o, övülmeye layıktır, iyiliği boldur'. İbrahim'den korku gidip kendisine müjde gelince, Lût kavmi hakkında bizimle mücadeleye başladı. İbrahim cidden yumu­şak huylu, bağrı yanık, kendisini Allah'a vermiş biriydi.

(Melekler) dediler ki: 'Ey İbrahim! Bundan vazgeç. Çünkü Rabbim'in emri   gelmiştir  ve   onlara,   geri   çevrilmez   bir  azap   mutlaka   gelecektir.[443]

İsmail'i Kurban Etmek İstemesi:

"(İbrahim:) 'Rabb'İm! Bana salihlerden olacak bir evlât ver' diye dua etti. İşte o zaman biz onu uslu bir oğul İle müjdeledik. Babasıyla be­raber yürüyüp gezebilecek çağa gelince: 'Yavrucuğum! Rüyada seni boğazladığımı görüyorum; bir düşün, ne dersin?' dedi. O da cevaben: 'Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulursun' dedi. Her ikisi de teslim olup onu alnı üzerine yatırınca: 'Ey İbrahim! Rüyayı gerçekleştirdin. Biz iyileri böyle mükâfatlandırırız. Bu, gerçekten çok açık bir imtihandır' diye seslendik. Biz, oğluna bedel ona büyük bir kurban verdik. Geriden gelecekler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık; İbrahim'e selâm!' dedik. Biz iyileri böyle mükafatlandırırız. Çünkü o, bizim mümin kullarımızdandır. Salihlerden bir peygamber olarak ona İshak'ı müjdele­dik. Kendisini ve İshak'ı mübarek eyledik. Lâkin her ikisinin neslinden iyi   kimseler   olacağı   gibi,   kendine   açıktan   açığa   kötülük   edenler   de olacak" .[444]

Oğlu İsmail ile Beraber Ka'be'yi İnşâ Etmesi:

"Bir zamanlar Rabb'i İbrahim'i birtakım kelimelerle sınamış, onları tam olarak yerine getirince: 'Ben, seni insanlara önder yapacağım' de­mişti.

O, 'Soyumdan da (önderler yap)' dedi.

Allah: 'Ahdim zalimlere ermez' buyurdu.

Biz, Beyti (Kabe'yi) insanlara toplanma mahalli ve güvenli bir yer kıldık. Siz de İbrahim'in makamından bir namaz yeri edinin. İbrahim ve İsmail'e: Tavaf edenler, ibâdete kapananlar, rükû ve secde edenler için Evimi temiz tutun' diye emretmiştik.

İbrahim de demişti ki: 'Ey Rabb'im! Burayı emin bir şehir yap, hal­kından Allah'a ve âhiret gününe inananları çeşitli meyvelerle besle!'

"Allah buyurdu ki: 'Kim inkâr ederse onu az bir süre faydalandırır, sonra cehennem azabına sürüklerim. Orası ne kötü varılacak yerdir!'

Bir zamanlar İbrahim, İsmail ile beraber Beytullah'ın temellerini yük­seltiyor, (şöyle diyordu): 'Ey Rabb'imiz! Bizden bunu kabul buyur; şüp­hesiz sen işitensin, bilensin. Ey Rabbimiz! Bizi sana boyun eğenlerden kıl, neslimizden de sana itaat eden bir ümmet çıkar, bize ibâdet usul­lerimizi göster, tövbemizi kabul et; zira tövbeleri çokça kabul eden, çok merhametli olan ancak sensin. Ey Rabbimiz! Onlara, içlerinden se­nin âyetlerini kendilerine okuyacak, kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir peygamber gönder. Çünkü üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan yalnız sensin.[445]

Ülü'l-azm peygamberlerden biri olan Hz. İbrahim yahudi, hıristiyan ve müslümanların üzerinde ittifak ettikleri bir peygamberdir. Misafir perverliği, cömertliği ve Allah'ın dostu (Halîlullah) oluşu ile anılır. Al­lah'ın birliğini yerleştirmek üzere yaptığı akıl yürütmeler ve verdiği mü­cadeleler ile tanınmıştır. Kabe'yi ilk olarak o yapmıştır. Kur'an'da: "İbra­him'in dininden, kendini bilmeyenlerden başka kim yüz çevirir? Andolsun ki, biz onu dünyada seçtik, şüphesiz o âhirette de iyilerden­dir. Çünkü Rabb'i ona: 'Müslüman ol!' demiş, o da: 'Âlemlerin Rabb'ine boyun eğdim' demişti. Bunu İbrahim de kendi oğullarına vasiyet etti"[446] buyurulmakta, ona verilen sahifelerden ve bu sahife-lerde yer alan bazı bilgilerden söz edilmektedir.[447]

g- Hz. Lût

Hz. Lût, hak dinden uzaklaşmış ve diğer toplumlarda görülmeyen türde fuhuş yapan bir topluluk olan Sodom şehri halkına peygamber olarak gönderilmişti. Hz. Lût onlara şöyle demişti:

"(Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız? Bilin ki ben size gön­derilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum, benim ecrimi verecek olan ancak âlemlerin Rabb'idir. Rabb'inizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıp da insanlar içinden erkeklere mi yaklaşıyorsu­nuz? Doğrusu siz, sının aşmış bir kavimsiniz".

Onlar şöyle dediler: 'Ey Lût! Vazgeçmezsen, iyi bil ki sürgün edile­ceklerden olacaksın'.

Lût: 'Doğrusu, ben sizin bu İşinizden tiksinmekteyim. Rabbim! Beni ve ailemi, onların yapageldiklerinden kurtar'.

Bunun üzerine onu ve bütün ailesini kurtardık Ancak bir koca karı müstesna. O, geride kalanlardan oldu. Sonra diğerlerini helak ettik. Üzerlerine öyle bir yağmur yağdırdık ki... Uyarılanların (fakat yola gel­meyenlerin)  yağmuru   ne   kötü!   Elbette   bunda   büyük  bir  ibret  vardır;

fakat  Çoklan   İman   etmezler".[448]

Lût kavmi söz konusu ahlâksızlıklarını o kadar ileri götürmüşlerdi , kendilerine melekler gelince onlara kötü gözle bakmaya (sulanmaya) aşladılardı. Onların durumuna çok üzülen, içi daralan Lût peygamber îu çetin bir gündür" dedi. Bu olay Kur'an'da şöyle anlatılır:

"(Lût): 'Ey kavmim! İşte şunlar kızlarımdır, sizin için onlar daha te-izdir. Allah'tan korkun ve misafirlerimin önünde beni rezil etmeyin! inizde aklı başında bir adam yok mu?' dedi.

Dediler ki: 'Senin kızlarında bizim bir hakkımız olmadığını ve bizim 5 istediğimizi sen elbette biliyorsun'.

(Lût): 'Keşke benim size karşı koyacak bir gücüm olsaydı veya güç-bir kaleye sığınabilseydim!' dedi.

(Melekler) dediler ki: 'Ey Lût! Biz Rabb'inin elçileriyiz. Onlar sana as-dokunamazlar. Sen gecenin bir kısmında ailenle yürü. Karından baş-ı sizden hiçbiri geride kalmasın. Çünkü onlara gelecek olan azap iphesiz ona da isabet edecektir. Onlara va'dolunan helak zamanı sa-ah vaktidir'. Sabah yakın değil mi? Emrimiz gelince oranın altını üs-ine getirdik ve üzerlerine pişirilip istif edilmiş taşlar yağdırdık. (O taş-r) Rabb'inin katında işaretlenerek (yağdırılmıştır). Onlar zalimlerden ?ak değildir"[449]

Allah Teâlâ Lût'a hüküm ve ilim verip onu çirkin işler yapmakta an bu memleketten kurtarmıştır.[450]

Bu kıssada Hz. Lût'un peygamber olduğu, insanların hemcinsleri ile sraber olmasının büyük günah olduğu, Allah'ın yasaklamasına ve sygamberin muhalefetine rağmen bu günahı işlemeye devam edenle--\ Allah'ın gazabına uğradıkları, meleklerin uyarıcı olarak gönderilmele-ıin sonucunun çok ağır olduğu ve inananların Allah'ın yardımı ile lâha ulaşacakları mesajı verilmektedir.

h- Hz. İsmail

Hz. İbrahim'in Hacer'den olma çocuğu olan İsmail'in Kur'ân-ı Ke-n'de 12 yerde adı geçmektedir. Babası İbrahim'in yaşlılık döneminde î bir duası üzerine dünyaya gelmiş[451], çok jçükken babası tarafından Beytü'l-haram'ın bulunduğu yere bırakılmış[452]. Belli bir yaşa gelince Allah tarafından onu kurban et-ıesi istenmiş[453], bağışlandıktan sonra babası ile beraber  Beytullah'ın temellerini yükseltmiş hem de orayı temiz tutmakla prevlendirilmiştir[454]. Daha sonra da peygamber olarak îçilmiş ve  diğer peygamberler gibi  kendisine vahiy gelmiştir[455]. Kur'an'da onun resul ve nebî olduğu, hidayete erdirilen, âlemlere üstün kılınan, Allah'ın rahmetine kabul edi­len, sözüne sadık, halkına namazı ve zekâtı emreden, Rabb'i nezdinde hoşnutluk   kazanmış,   iyilerden   ve   sabredenlerden   biri   olduğu   bildirilir.[456]

i- Hz. İshak

Hz. İbrahim'in Sâre adlı eşinden olan oğludur. Putperest olan kav­mi tarafından ateşe atılan Hz. İbrahim, ilâhî yardımla bundan kurtulun­ca onları terk ederek içinde cümle âleme bereketler verilmiş olan bir diyara (Şam ve Filistin) yerleşir[457]. Burada salihlerden bir evlat vermesi için Allah'a dua eder. İbrahim'e gelen elçileri (melekler) karısı   Sâre'ye   İshak'ı   müjdelerler.   Her   ikisi   de   kutlulardan   kılınır.[458]

Kur'an'da   17   yerde   İshak'ın   adı   geçmekte   olup   kendisine   vahiy gönderildiği[459], hidayete erdirildiği[460], salihlerden olduğu,   mübarek   kılındığı,   doğumunun   müjdelendiği,   ilâhî   bir   bağış olduğu bildirilmektedir.[461]

k- Hz. Ya'küb ve Yûsuf

Hz. Ya'küb İshak'ın, Yûsuf ise Ya'küb'un oğludur. Kur'an'da Hz. İb­rahim'e  İshak ve Ya'küb'un  armağan  edildiği   bildirilmekte[462],   her    İkİSİne    vahiy gönderilerek peygamber yapıldıkları haber verilmekte[463], İbrahim ve İsmail gibi İshak ve Ya'küb'un da yahudi veya hıristiyan olmadıkları ve Hz. Yûsufun zindandaki gençlere nasihatta bulunurken ifade ettiği gibi "Ataları İbrahim, İshak ve Ya'küb'un dinine uydukları" beyan edilmektedir[464]. Allah Teâlâ on­ları doğru yolu gösteren önderler kılmış, kendilerine hayırlı işler yapma, namaz kılma ve zekât vermeyi vahyetmiş ve daima Allah'a ibâdet eden kimseler yapmıştır.[465]

"Ya'küb da: 'Oğullarım! Allah sizin için bu dini seçti. O halde sade­ce müslümanlar olarak ölünüz' (dedi). Yoksa Ya'küb'a ölüm geldiği za­man siz orada mı idiniz? O zaman (Ya'küb) oğullarına: 'Benden sonra kime kulluk edeceksiniz?' demişti. Onlar: 'Senin ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilâhı olan tek Allah'a kulluk edeceğiz; biz ancak O'na teslim olmuşuzdur' dediler. Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların ka­zandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz, onların yaptıkla­rından sorguya çekilmezsiniz".[466]

"(Ey Muhammedi) Kuvvetli ve basiretli kullarımız İbrahim, İshak ve Ya'küb'u da an. Biz onları özellikle âhiret yurdunu düşünen ihlâslı kimseier kıldık.  Doğrusu  onlar bizim  katımızda  seçkin  iyi   kimselerdir".[467]

Ya'küb'un lakabı İsrail idi. Bundan dolayı onun soyundan gelenlere İsrâiloğulları; Ya'küb'un oğullarının soyundan gelenlere de "torunlar" anlamına gelen "esbat" denilir.

Kur'an'da Ya'küb'un 12 oğlundan biri olan Hz. Yûsuf hakkında da genişçe bilgi verilmekte, onun hayatında bizim için birçok ibret ve delilin mevcut olduğu bildirilmektedir[468]. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'in bildirdiğine göre Yûsuf bir gece rüyasında on bir yıldızla gü­neş ve ayın kendisine secde ettiklerini görüyor ve bunu babasına anla­tıyor. Babası bunu kardeşlerine anlatmamasını, çünkü Allah'ın kendisini seçeceğini, olayların yorumunu öğreteceğini, daha Önce ataları İbrahim ve İshak'a nimetini tamamladığı gibi ona ve Ya'küb soyuna da nimeti­ni tamamlayacağını söylüyor[469]. Yûsuf erginlik çağına gelince Allah ona (isabetle) hükmetme (yeteneği) ve ilim veriyor[470]. Kardeşleri Hz. Yûsufu babalarından alarak uzaklara götürüp bir kuyuya atıyorlar. Babalarına da onu kurdun yediğini söylüyorlar. Babaları üzün­tüden görme duyusunu kaybediyor. Buradan geçen bir kervan onu kurtararak Mısır'da köle olarak satıyor. Yûsufu satın alan maliye baka­nının karısı onu yoldan çıkarmak istiyor. Kadının kocası halkın dediko­dularını kesmek için Yûsufu zindana atıyor. Burada iki delikanlının ve şehrin kralının rüyalarını yorumluyor. Tabirin doğru çıkması üzerine kral Yûsufu zindandan çıkararak ülkenin hazinelerinin başına getiriyor. Yû­suf, hazineden çevredeki yoksullara yardım dağıtmaya başlıyor ve bu esnada kardeşleri de gelip yardım alıyorlar ve bu sayede kardeşlerine ulaşıyorlar. Babalarına kardeşlerinin gömleğini getiriyorlar. Ya'küb, oğlu Yûsufun gömleğini yüzüne sürünce tekrar görmeye başlıyor. Sonra da hep beraber Mısır'a gidiyorlar ve Yûsuf ana ve babasını tahtın üstüne çıkarıp oturtuyor. Hepsi birden secdeye kapanıyorlar. Bunun üzerine Yûsuf diyor ki: 'Ey babacığım! İşte bu, daha önce gördüğüm rüyanın yorumudur. Rabb'im onu gerçekleştirdi. Doğrusu Rabb'İm bana çok şey lütfetti. Çünkü beni zindandan çıkardı ve şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra sizi çölden getirdi. Şüphesiz ki Rabb'im diledi­ğine lutfedicidir. Kuşkusuz o çok iyi bilendir, hikmet sahibidir. Ey Rabb'im! Bana mülk verdin ve olayların yorumunu öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyada da âhirette de benim sahibimsin. Beni müslüman   olarak  öldür ve  salihler  arasına   kat".[471]

1- Hz. Eyyûb

Eyyûb peygamber Hz. İshak'ın torunlarındandır. Yûsuf peygamber zamanında   Şam   bölgesinde   yaşamıştır.   Kur'ân-ı   Kerîm'de   ona   vahiy gönderildiği ve hidayete erdirildiği bildirilmekte[472], iki yerde hastalıkla imtihan edildiği haber verilmektedir. Bunların ilkine göre Eyyûb Rabb'ine: "Bu dert bana dokundu, sen merhametlile­rin en merhametlisisin" diye niyaz etmiş, bunun üzerine Allah da onun duasını kabul ederek başına gelen felâketi kaldırmış, kendi tarafından bir rahmet ve ibâdet edenler için bir ibret olmak üzere ona ailesini ve onlarla beraber bir mislini vermiştir[473]. Diğer açıklamada ise: "Kulumuz Eyyûb'u da an. O Rabb'ine, şeytan gerçekten bana bir yorgunluk ve eziyet verdi" diye seslenmişti. 'Ayağını yere vur, işte yı­kanılacak ve içilecek soğuk bir su' dedik. Bizden bir rahmet ve akl-ı selim sahiplerine ibret olmak üzere ona hem ailesini hem de onlarla beraber bir mislini armağan ettik. 'Eline bir demet buğday sapı al, onunla -bir hatasından dolayı dövmeye yemin ettiğin karına- vur da yeminini yerine getir' dedik. Gerçekten biz onu sabreden bir kul bul­muştuk. Ne güzel kuldu o! Daima Allah'a yönelirdi".[474]

m- Hz. Zülkifl

Kur'an'da adı 2 yerde geçmekte olup birincisinde İsmail ve Idris gibi sabreden kimselerden[475], ikincisinde ise İsmail ve Elyesa gibi iyilerden[476] olduğu bildirilmektedir.

Zülkifl kelimesinin özel isim olmayıp, "nasip sahibi" anlamında sıfat olduğunu söyleyenler yanında, onunla ilgili ifadelerde kendisine vahiy verildiğiyle İlgili bir kayıt olmadığını ileri sürerek kendisinin peygamber değil, veli olduğunu iddia edenler de vardır.

n- Hz. Şuayb

Şuayb peygamber Medyen ve Eyke halklarına gönderilmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de adı 10 defa geçmekte olup nübüvvet mücadelesi şu şekilde hikâye edilmektedir:

"Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı gönderdik. Dedi ki: 'Ey kavmim! Al­lah'a kulluk edin, sizin ondan başka tanrınız yoktur. Size Rabb'inizden açık bir delil gelmiştir; artık ölçüyü, tartıyı tam yapın, insanların eşyala­rını eksik vermeyin. Düzeltilmesinden sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Eğer İnananlar iseniz bunlar sizin için daha hayırlıdır. Tehdit ederek, inananları Allah yolundan alıkoyarak ve o yolu eğip bükmek isteyerek öyle her yolun başında oturmayın. Düşünün ki siz az idiniz de o sizi çoğalttı. Bakın ki, bozguncuların sonu nasıl olmuştur! Eğer içinizden bir grup benimle gönderilene inanır, bir grup da inanmazsa, Allah aranızda hükmedinceye kadar bekleyin. O, hakimlerin en iyisidir'. Kavminden ileri gelen kibirliler dediler ki: 'Ey Şuayb! Seni ve seninle beraber inananları memleketimizden kesinlikle çıkaracağız veya dinimize döneceksiniz'.

 (Şuayb): İstemezsek de mi?' dedi. 'Doğrusu Allah bizi ondan kur­tardıktan sonra tekrar sizin dininize dönersek Allah'a karşı yalan uy­durmuş oluruz. Rabb'imiz Allah dilemiş başka, yoksa ona geri dönme­miz bizim için olacak şey değildir. Rabb'imizin İlmi her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allah'a dayanırız. Rabb'imiz! Bizimle kavmimiz arasında ada­letle hükmet! Sen hükmedenlerin en hayırlısısın'.

Kavminden ileri gelen kâfirler de dediler ki: 'Eğer Şuayb'a uyarsanız o takdirde siz mutlaka ziyana uğrarsınız'. Derken o şiddetli deprem onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü dona kaldılar. Şuayb'ı yalan­layanlar sanki yurtlarında hiç oturmamış gibiydiler. Asıl ziyana uğrayan­lar Şuayb'ı yalanlayanların kendileridir.

(Şuayb) onlardan yüz çevirdi ve dedi ki: 'Ey kavmim! Ben size Rabb'imin gönderdiği gerçeklen duyurdum ve size öğüt verdim Artık kâfir bir kavme nasıl acırım!".[477]

o- Hz. Mûsâ ve Harun

Ülü'l-azm peygamberlerden olan ve İsrâiloğulları'na gönderilmiş bu­lunan Hz. Musa'nın nesebi Hz. Ya'küb ve İshak yoluyla Hz. İbrahim'e ulaşır. Kur'an'da kendisinden en çok söz edilen peygamberlerden biri­dir. İmrân adında bir zatın oğludur. Harun ise onun kardeşidir.

Kur'an'da Hz. Musa'nın hayatı ve mücadelelerine ilişkin birçok kıs­saya yer verilir.

Doğumu ve Çocukluğu:

"İman edecek bir kavim için Mûsâ ile Firavun'un haberlerinden bir kısmını sana dosdoğru nakledeceğiz. Çünkü Firavun, (Mısır) toprağında gerçekten azmış, halkını parça parça etmişti. Onlardan bir zümreyi güç­süz buluyor, bunların oğullarını boğazlıyor, kızlarını ise sağ bırakıyordu. Belli ki o bozgunculardandı. Biz ise o yerde güçsüz düşürülenlere lü-tufta bulunmak, onları önderler yapmak, {mukaddes topraklara) varis kılmak ve o yerde onları hakim kılmak, Firavun ile Hâmân'a ve ordula­rına, onlardan çekinmekte oldukları şeyi göstermek istiyorduk. O esna­da Musa'nın anasına 'Onu emzir, kendisine zarar geleceğinden kaygı­landığında onu denize (Nil nehrine) bırakıver, hiç korkup kaygılanma, çünkü biz onu tekrar sana vereceğiz ve peygamberlerden biri yapaca­ğız' diye bildirdik. Nihayet Firavun ailesi onu yitik olarak aldı. Aslında o, sonunda kendileri için bir düşman ve bir tasa olacaktı. Şüphesiz Firavun ile Hâmân ve askerleri yanılıyorlardı. Firavun'un karısı (sepetin içinden çocuk çıkınca kocasına): 'İkimizin de gözü aydın! Onu öldürmeyin, belki bize faydası dokunur ya da onu evlâd ediniriz' dedi. Halbuki onlar işin sonunu sezemiyorlardı. Musa'nın anasının yüreğinde yalnızca çocuğunun tasası kalıverdi. Eğer biz, (vaadimize) inananlardan olması için onun kalbini pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse işi meydana çıkara­caktı. Annesi Musa'nın ablasına: 'Onu takip et' dedi. O da, onlar farkı­na varmadan uzaktan kardeşini gözetledi. Biz (annesine geri vermez­den) daha önce, onun süt analarının sütünü kabulüne müsaade etme­dik. Bunun üzerine ablası: 'Size, onun bakımını sizin namınıza üstlene­cek, hem de ona iyi davranacak bir aile göstereyim mi?' dedi. Böylelik­le biz onu, gözü aydın olsun, gam çekmesin ve Allah'ın vaadinin ger­çek olduğunu bilsin, diye anasına geri verdik. Fakat yine de pek çoğu (bunu) bilmezler" (el-Kasas 28/3-13).

"Allah buyurdu: 'Ey Mûsâ! Dilediğin (şeyler) sana verildi. Andolsun biz, sana diğer bir defa daha ihsan etmiştik. Hani bir vakit ilham edilmesi gereken şu ilhamı annene verdik: Onu (Musa'yı) tabut içine koy da denize bırak. Deniz de onu sahile atsın. Onu hem bana düş­man, hem ona düşman olan biri alsın. Bir de benim gözetimim altında yetiştirilmen için, üzerine katımdan bir sevgi bırakmıştım. Hani kız kar­deşin (Firavun'un sarayına) giderek: 'Ona bakacak birini size buluvere-yim mi?' diyordu. Böylece seni tekrar annene verdik ki, gözü aydın olsun da kederlenmesin. Hem sen, bir adam öldürdün de seni gamdan kurtardık. Seni çeşitli musibetlerle imtihan ettik. Bu sebeple yıllarca Medyen halkı içinde kaldın. Sonra ey Mûsâ! Belli bir çağa (peygamber­lik görevini yüklenecek bir yaşa) geldin".[478]

Hz. Musa'nın Gençliği ve Mısırlı Bir Kıptîyi Öldürmesi:

"Mûsâ yiğitlik çağına girip olgunlaşınca, biz ona hikmet ve ilim verdik. İşte güzel davrananları biz böyle mükâfatlandırırız. Mûsâ, halkı­nın habersiz olduğu bir sırada şehre girdi. Orada, biri kendi tarafından, diğeri düşman tarafından olan iki adamı birbirleriyle dövüşür buldu. Kendi tarafı olan, düşmana karşı ondan yardım diledi. Mûsâ da ötekine bir yumruk indirip onun ölümüne sebep oldu. 'Bu, şeytan işidir. O, gerçekten saptırıcı, apaçık bir düşmandır' dedi. Mûsâ: 'Rabbim! Doğrusu kendimi ziyana uğrattım. Beni bağışla!' dedi; Allah da, onu bağışladı. Çünkü, çok bağışlayıcı, çok merhamet edici olan ancak O'dur. Mûsâ: 'Rabb'im! Bana lütfettiğin nimetlere andolsun ki, artık suçlulara asla arka olmayacağım' dedi. Şehirde korku içinde, (etrafı) gözetleyerek sabahladı. Bir de ne görsün, dün kendisinden yardım isteyen kimse fer­yat ederek yine ondan imdat istiyor. Mûsâ ona dedi ki: 'Doğrusu sen, besbelli bir azgınsın!' Mûsâ, ikisinin de düşmanı olan adamı yakalamak isteyince, o adam dedi ki: 'Ey Mûsâ! Dün bir cana kıydığın gibi, bana da  mı  kıymak istiyorsun?  Demek, sen arabuluculardan olmak istemiyor da, bu yerde ille yaman bir zorba olmayı arzuluyorsun!' Şehrin öbür ucundan bir adam geldi ve dedi ki: 'Ey Mûsâ! İleri gelenler seni öl­dürmek için hakkında müzakere ediyorlar. Derhal {buradan) çık! İnan ki ben senin iyiliğini isteyenlerdenim'.

"Mûsâ korka korka, (etrafı) gözetleyerek oradan çıktı. 'Rabb'im! Beni zalimler güruhundan kurtar' dedi. Medyen'e doğru yöneldiğinde: 'Uma­rım Rabb'im beni doğru yola iletir' dedi. Mûsâ, Medyen suyuna varın­ca, orada (hayvanlarını) sulayan birçok insan buldu. Onların gerisinde de (hayvanlarını suyun olduğu yerden) geri çeken iki kadın gördü. Onlara: 'Derdiniz nedir?' diye sordu. Şöyle cevap verdiler: 'Çobanlar sulayıp çekilmeden biz (onların içine sokulup hayvanlarımızı) sulamayız; babamız da çok yaşlıdır' Bunun üzerine Mûsâ, onların davarlarını sula-dı. Sonra gölgeye çekildi ve: 'Rabb'im! Doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım' dedi.

"Derken, o iki kadından biri utana utana yürüyerek ona geldi. 'Ba­bam, bizim yerimize (hayvanları) sulamanın karşılığını ödemek için seni çağırıyor' dedi. Mûsâ, ona (Hz. Şuayb'a) gelip başından geçeni anlatın­ca o, 'korkma, o zalim kavimden kurtuldun' dedi.

(Şuayb'ın) iki kızından biri: 'Babacığım! Onu ücretle (çoban) tut. Çünkü ücretle istihdam edeceğin en iyi kimse, bu güçlü ve güvenilir adamdır' dedi.

(Şuayb) dedi ki: 'Bana sekiz yıl çalışmana karşılık şu iki kızımdan birini sana nikahlamak istiyorum. Eğer on yıla tamamlarsan artık o kendinden; yoksa sana ağırlık vermek İstemem. İnşallah beni iyi kimse­lerden bulacaksın'.

Mûsâ şöyle cevap verdi: 'Bu, seninle benim aramdadır. Bu iki süre­den hangisini doldurursam doldurayım demek ki, bana karşı husumet yok. Söylediklerimize Allah vekildir".[479]

Hz. Musa'nın Tûr'a Çıkışı ve Peygamber Olarak Görevlendirilişi:

"(Habîbim!) Musa'nın (başından geçen hayat) hikâyesi sana geldi mi? Hani o bir ateş görmüştü de, ailesine: 'Yerinizde durun, benim gözüme bir ateş ilişti, belki size bir kor getiririm, yahut ateşin yanında bir yol gösterici bulurum' demişti. Ateşe vardığı zaman şöyle çağrıldı: 'Ey Mûsâ! Ben, şüphesiz senin Rabb'inim. Hemen ayakkabılarını çıkar, çünkü sen kutsal bir vadi olan Tuvâ'dasın. Ben seni seçtim, şimdi (sa­na) vahyolunacak şeyleri dinle. Şüphesiz ben Allah'ım, benden başka hiçbir ilâh yoktur. Onun için bana kulluk et ve beni anmak için namaz kıl. Çünkü kıyamet muhakkak gelecektir. Onun vaktini gizli tutuyorum ki, herkes yaptığının karşılığını görsün. Sakın kıyamete inanmayıp, kendi hevâ  ve   hevesine   uyan   kimse  seni,  ona   iman   etmekten   alıkoymasın; sonra helak olursun".[480]

"Sonunda Mûsâ süreyi doldurup ailesiyle yola çıkınca, Tûr tarafın­dan bir ateş gördü. Ailesine: 'Siz (burada) bekleyin; ben bir ateş gör­düm, belki oradan size bir haber, yahut ısınmanız için o ateşten bir parça getiririm' dedi. Oraya gelince, o mübarek yerdeki vadinin sağ kıyısından, (oradaki) ağaç tarafından kendisine şöyle seslenildi: 'Ey Mû­sâ! Bil ki ben, bütün âlemlerin Rabb'i olan Allah'ım' Ve 'Asanı at!' de­nildi. Mûsâ (attığı) asayı yılan gibi deprenir görünce, dönüp arkasına bakmadan kaçtı. 'Ey Mûsâ! Beri gel, korkma. Çünkü sen emniyette olanlardansın' (buyuruldu). 'Elini koynuna sok, kusursuz bembeyaz çıka­caktır. Korkudan (açılan) kollarını kendine çek. İşte bu ikisi Firavun ve onun adamlarına karşı Rabb'İn tarafından iki kesin delildir. Çünkü onlar, yoldan çıkan bir kavim olmuşlardır'.

Mûsâ dedi ki: 'Rabb'im! Ben onlardan birini öldürmüştüm, beni öl­dürmelerinden korkuyorum. Kardeşim Harun'un dili benimkinden daha düzgündür. Onu da beni doğrulayan bir yardımcı olarak benimle birlik­te gönder. Zira bana yalancılık ithamında bulunmalarından endişe edi­yorum'.

Allah buyurdu: 'Seni kardeşinle destekleyeceğiz ve size öyle bir kudret vereceğiz ki, âyetlerimiz sayesinde onlar size erişemeyecekler. Siz ve size tâbi olanlar üstün geleceksiniz".[481]

Hz. Musa'nın Firavun'la Mücadeleleri:

"Mûsâ onlara apaçık âyetlerimizi getirince: 'Bu, olsa olsa uydurul­muş bir sihirdir. Biz önceki atalarımızdan böylesini işitmemiştik' dediler.

"Mûsâ şöyle dedi: 'Rabb'im, kendi katından kimin hidayet rehberi getirdiğini ve hayırlı akıbetin kime nasip olacağını en iyi bilendir. Mu­hakkak ki zalimler, kurtuluşa eremezler'.

Firavun: 'Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir İlâh tanımı­yorum. Ey Hâmân, haydi benim için çamur üzerine ateş yak (ve tuğla imal et), bana bir kule yap ki, Musa'nın ilâhına çıkayım; ama sanıyo­rum, o mutlaka yalan söyleyenlerdendir' dedi. O ve askerleri, yeryü­zünde haksız yere büyüklük tasladılar ve gerçekten bize döndürülme-yeceklerini sandılar. Biz de onu ve askerlerini yakalayıp denize atıver-dik. Bir bak, zalimlerin sonu nice oldu! Onları ateşe çağıran öncüler kıldık. Kıyamet günü onlar yardım görmeyeceklerdir. Bu dünyada arka­larına lanet taktık. Onlar, kıyamet gününde de kötülenmişler arasında­dır. Andolsun ki biz, ilk nesilleri yok ettikten sonra Musa'ya olur ki düşünür, öğüt alırlar diye, insanlar için apaçık deliller, hidayet rehberi ve rahmet olarak o Kitab'ı (Tevrat'ı) vermişizdir".[482]

'Ey Mûsâ! Sağ elindeki nedir?'

Mûsâ: 'O benim asâmdır, ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak silkerim ve ona benim başkaca ihtiyaçlarım da var' dedi.

Atlah: 'Ey Mûsâ! onu (yere) bırak' dedi. Mûsâ da onu bıraktı, bir de ne görsün! O bir yılan olmuş koşuyor.

Allah buyurdu ki: Tut onu, korkma; biz onu yine eski durumuna çevireceğiz. Bir de diğer bir mucize olmak üzere elini koynuna koy ki, kusursuz olarak bembeyaz çıksın. Bunları, sana en büyük mucizeleri­mizden (bir kısmını) gösterelim diye yaptık. Firavun'a git, çünkü o ha­kikaten azdı.'

Mûsâ dedi ki: 'Ey Rabb'İm! Benim göğsüme genişlik ver, işimi ko-laylaştır, dilimden düğümü çöz ki, sözümü iyi anlasınlar. Bir de bana ailemden bir vezir ver. Kardeşim Harun'u (ver). Onunla arkamı kuvvet­lendir. (Elçilik) işimde onu bana ortak et ki, seni çok teşbih edelim, çok analım. Şüphe yok ki sen bizi görüp duruyorsun".[483]

"Ben, seni kendime (peygamber) seçtim. Sen kardeşinle birlikte mucizelerimle git. İkiniz de beni anmakta gevşeklik etmeyin. Firavun'a gidin, çünkü o gerçekten azdı. Varın da ona yumuşak söz söyleyin; olur ki, öğüt dinler, yahut korkar'.

(Mûsâ ile Harun): 'Rabb'imiz! Onun bize kötülük yapmasından veya azgınlığını artırmasından korkarız' dediler.

Allah buyurdu ki: 'Korkmayın, zira ben sizinle beraberim, işitir ve görürüm. Hemen gidin de Firavun'a deyin ki: 'Biz Rabb'inin (sana gön­derilen) elçileriyiz. Artık İsrail oğullan'nı bizimle gönder, onlara azap etme; biz sana Rabb'inden bir mucize ile geldik. Selâm doğru yolda gidenleredir. Bize kesin olarak vahyolundu ki, azap şüphesiz (gerçeği) inkâr edip ona sırt çevirenleredir'.

Firavun: 'Ey Mûsâ! Sizin Rabb'iniz kimdir?' dedi.

Mûsâ: 'Bizim Rabb'imiz her şeye şeklini veren, sonra da yolunu gösterendir' dedi.

Firavun: 'Öyleyse geçmiş asırlar (daki insanlar)ın durumu nedir?' dedi.

Mûsâ dedi ki: 'Onların bilgisi Rabb'imin katında bir kitapta (yazı-lı)dır. Rabb'im yanlış yapmaz ve unutmaz. Yeryüzünü sizin için bir dö­şek yapan, oradan sizin için yollar açan ve gökten bir su indiren 0'-dur. İşte biz o su ile türlü türlü bitkilerden çiftler çıkardık. Hem siz yiyin, hem de hayvanlarınızı otlatın. Akıl sahipleri için bunda nice ib­retler vardır! Sizi yerden (topraktan) yarattık, yine (ölümünüzden sonra) ona   döndüreceğiz.   Hem   de   ondan   sizi   bir   kere   daha   çıkaracağız.

Andolsun ki, biz, Firavun'a mucizelerimizin hepsini gösterdik. Böyle iken o yine onları yalan sayıp kabulden çekindi'.

(Firavun Musa'ya şöyle) dedi: 'Ey Mûsâ! Sen sihrinle bizi yerimizden çıkarmak için mi geldin bize? O halde biz de senin sihrin gibi bir si­hirle sana geleceğiz (karşına çıkacağız); şimdi bizimle senin aranda bir vakit ve bir buluşma yeri tayin et ki; ne senin, ne bizim caymayaca­ğımız uygun bir yer olsun'.

Mûsâ: 'Sizinle buluşma zamanı, süslenme (bayram) günü ve insan­ların toplanacağı kuşluk vaktidir' dedi. Bunun üzerine Firavun döndü gitti ve bütün hile vasıtalarını topladıktan sonra geldi.

Mûsâ onlara dedi ki: 'Yazıklar olsun size! Allah'a yalan uydurmayın. Sonra bir azap ile kökünüzü keser. Gerçekten (Allah'a) iftira eden hüs­rana uğramıştır'. Sihirbazlar aralarında işlerini tartıştılar ve konuşmalarını gizli tuttular. (Sihirbazlar daha sonra Mûsâ ve Harun'u göstererek şöyle) dediler: 'Bu ikisi muhakkak sihirbazdır; büyüleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak ve de örnek dininizi yok etmek istiyorlar. Onun için bütün tuzaklarınızı bir araya getirin, sonra hep bir sıra halinde gelin. Bugün üstün gelen muhakkak zafer kazanmıştır'.

Sihirbazlar: 'Ey Mûsâ! Ya sen at, yahut ilk atan biz olalım' dediler.

Mûsâ dedi ki: 'Hayır, siz atın'. Bir de ne görsün! Onların ipleri ve değnekleri, yaptıkları sihirden ötürü kendisine sanki yürüyorlarmış gibi geldi. Bu yüzden Mûsâ içinde bir korku hissetti. Biz dedik ki: 'Korkma, çünkü sen muhakkak üstünsün (galib geleceksin). Sağ elindekini atıver, o, onların yaptıklarını yutar. Çünkü onların yaptıkları ancak bir büyücü tuzağıdır. Büyücü ise, her nerede olursa olsun başarıya ulaşamaz'. So­nunda bütün sihirbazlar secdeye kapandılar, 'Mûsâ ile Harun'un Rabb'ine iman ettik' dediler.

Firavun: 'Ben, size izin vermeden mi ona iman ettiniz? O, muhak­kak size sihir öğreten büyüğünüzdür. Andolsun ki, ellerinizi ve ayakla­rınızı çaprazlama keseceğim ve muhakkak sizi hurma dallarına asaca­ğım. Böylece hangimizin azabının daha şiddetli ve devamlı olduğunu bileceksiniz' dedi.

(İman eden sihirbazlar şöyle) dediler: 'Bize gelen bu açık mucizeler ve bizi yaratana karşı, asla seni tercih edemeyiz. Ne hüküm vereceksen ver. Sen, ancak bu dünya hayatına hükmedebilirsin. Doğrusu biz hem günahlarımıza, hem bizi zorladığın sihre karşı, bizi bağışlasın diye, Rabb'imize iman ettik. Allah (sevapça senden) daha hayırlı ve (azap verme bakımından da) daha devamlıdır'. Her kim Rabb'ine suçlu olarak varırsa, şüphesiz ki ona cehennem vardır. Orada ne ölür, ne de dirilir. Kim de ona bir mümin olarak salih ameller İşlemiş olduğu halde varırsa, İşte onlara en yüksek dereceler vardır. Adn cennetleri vardır ki, altlarından ırmaklar akar, onlar, orada ebedî olarak kalacaklardır. Ve işte bu, (küfür ve isyandan) arınanların mükâfatıdır".[484]

İsrâiloğullarını Firavun'un Zulmünden Kurtarıp Filistin'e Götürme Gayretleri:

"Gerçekten Musa'ya şöyle vahyettik: 'Kullarımla geceleyin yürü (Mı­sır'dan çık) de (asanı vurarak) onlara denizde kuru bir yol aç; (artık Firavun tarafından) yetişilmekten korkmazsın ve (boğulmaktan) endişe de etmezsin'. Firavun ordularıyla hemen onları' takip etti, denizden kendilerini sanveren (korkunç boğulma) sarıverdi. Böylece Firavun kav­mini yanlış yola sürükledi ve doğru yola götürmedi".[485]

"Hatırlayın ki, size işkencenin en kötüsünü yapan Firavun'un adam­larından  sizi   kurtardık. Onlar,  oğullarınızı  öldürüyorlar,  kadınlarınızı  sağ bırakıyorlardı.  İşte bunda  Rabbiniz tarafından  büyük bir imtihan vardır".[486]

"Derken (Firavun ve adamları) gün doğumunda onların ardına düş­tüler. İki topluluk birbirini görünce, Musa'nın adamları: işte yakalandık' dediler. Mûsâ: 'Asla!' dedi. 'Rabbim şüphesiz benimledir, bana yol gös­terecektir.' Bunun üzerine Musa'ya: 'Asan ile denize vur!' diye vahyettik. (Vurunca deniz) derhal yarıldı (on iki yol açıldı). Her bölük koca bir dağ gibi oldu. Ötekilerini de oraya yaklaştırdı. Mûsâ ve beraberinde bulunanların hepsini kurtardık. Sonra ötekilerini suda boğduk. Şüphesiz bunda bir ibret vardır, ama çokları iman etmiş değillerdir".[487]

"Biz İsrâiloğulları'nı denizden geçirdik. Ama Firavun ve askerleri zulmetmek ve saldırmak üzere onları takip ettiler. Nihayet (denizde) boğulma haline gelince,(Firavun:) 'Gerçekten İsrail oğullarının inandığı Tanrı'dan başka ilâh olmadığına ben de iman ettim. Ben de müslümanlardanım' dedi".[488]

Hz. Harun'un Musa'ya Vekâleti

"Mûsâ, kardeşi Harun'a: 'Kavmimin içinde benim yerime geç, onları ıslah et, bozguncuların yoluna uyma' dedi".[489]

"Ey İsrâiloğulları! 'Sizleri düşmanınızdan kurtardık ve Tûr dağının sağ yanında size söz verdik, üzerinize de kudret helvası ve bıldırcın indirdik. Size verdiğimiz rızkların en temizlerinden yiyin ve bunda taş­kınlık etmeyin, sonra üzerinize gazabım iner. Kimin üzerine de gazabım inerse, muhakkak o mahvolur. Bununla beraber, şüphe yok ki ben, tövbe eden, iman edip salih amel işleyen, sonra da hak yolda sebat gösteren kimse için çok bağışlayıcıyım. Ey Mûsâ! 'Seni kavminden (ayı­rıp) daha çabuk (gelmeye) sevk eden nedir?' (dedik).

Mûsâ: 'Onlar benim izimdeler (arkamdan beni takip edip geliyorlar). Ben sana acele ettim (geldim) ki, hoşnut olasın' dedi.

Allah: 'Doğrusu biz senden sonra kavmini imtihan ettik. Sâmirî on­ları saptırdı' dedi.

Mûsâ öfkeli ve üzgün olarak hemen kavmine döndü (onlara şöyle) dedi: 'Ey kavmim! Rabb'iniz size güzel bir vaat ile söz vermedi mi? Size bu süre mi çok uzun geldi, yoksa Rabb'inizden size bir gazap inmesini arzu ettiniz de mi, bana olan vaadinizden caydınız?'

Onlar dediler ki: 'Biz, sana verdiğimiz sözden, kendiliğimizden cay­madık. Fakat biz o (Kıbtî) kavminin süs eşyasından birtakım ağırlıklar yüklenmiştik. Onları (ateşe) attık. Sâmirî de (kendi mücevheratını) böy­lece atmıştı. Nihayet Sâmirî onlara böğüren bir buzağı heykeli ortaya çıkardı. Bunun üzerine Sâmirî ve adamları: İşte sizin de, Musa'nın da ilâhı budur, ama o unuttu' dediler.

Onlar görmüyorlar mıydı ki, o buzağı, kendilerine hiçbir sözle karşı­lık veremiyor; onlara ne bir zarar, ne de bir yarar vermeye sahip bu­lunamıyordu. Andolsun ki Harun daha önce onlara: 'Ey kavmim! Siz bununla (buzağı ile) imtihana çekildiniz. Sizin gerçek Rabb'iniz Rah-mân'dır. Gelin bana uyun ve emrime itaat edin' demişti.

Onlar (cevap olarak şöyle) demişlerdi: 'Mûsâ bize dönüp gelinceye kadar, ona tapmaya elbette devam edeceğiz'.

(Mûsâ gelince kardeşine şöyle) dedi: 'Ey Harun! bunların sapıklığa düştüğünü gördüğün vakit, seni engelleyen ne oldu? (Neden) benim yolumu takip etmedin, benim emrime karşı mı geldin?'

Harun: 'Ey anamın oğlu! Sakalımı ve başımı (saçımı) tutma. Ben, senin İsrâiloğulları arasında ayrılık çıkardın, sözüme bakmadın' diyece­ğinden korktum' dedi.

(Mûsâ bu defa Sâmirî'ye dönerek): 'Ey Sâmirî! Senin bu yaptığın nedir?' dedi.

Sâmirî: 'Onların görmedikleri bir şey gördüm; (sana gelen) ilâhî el­çinin (Cebrail'in) izinden bir avuç (toprak) aldım ve onu (erimiş mü­cevheratın içine) attım. Bunu, bana böylece nefsim hoş gösterdi' dedi.

Mûsâ: 'Defol!' dedi, artık hayatın boyunca sen: 'Bana dokunmayın' diyeceksin. Ayrıca senin için, kurtulamayacağın bir ceza günü var. Bir de tapmakta olduğun ilâhına bak; elbette biz onu yakacağız, sonra da kül edip muhakkak onu denize savuracağız. Sizin  ilâhınız, ancak kendisinden  başka  hiçbir ilâh  bulunmayan  Allah'tır. Onun  ilmi  her şeyi  ku­şatmıştır.[490]

Ayrıca Hz. Mûsâ, Allah'ın kendisi ile konuşmuş olması[491] sebebiyle "Kelîmullah" diye nitelendirilmiş, dokuz değişik mucize ile desteklenmiş[492], Hızır ile karşılaşarak yolculuk yapmış[493] bir peygamberdir.

ö- Hz. Dâvud

Hz. Dâvud, Ya'küb peygamberin soyundan gelmektedir. Kendisine kitap olarak dua ve öğütleri içeren ve içinde "yeryüzüne iyi kulların varis olacağı" hükmü yazılı olan Zebur verilmiştir.[494] Hz. Dâvud, Zebur'u güzel sesiyle okuyarak tebliğde bulunur ve bu suretle dinleyenleri etkilerdi.

Kur'an'da Câlût'u öldürmesi münasebetiyle ondan şöyle söz edilir: "Tâtût'un askerleri Câlût ve askerlerine karşı çıktığında şöyle dediler: 'Rabb'imiz! Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sağlam tut ve o kâfir millete karşı bize yardım et'. Derken, Allah'ın izniyle onları bozguna uğrattılar, Dâvud Câlût'u öldürdü. Bundan sonra da Allah ona hem hükümdarlık hem de hikmet (peygamberlik) verdi".[495]

Kur'an, Hz. Davud'un demiri işleyip zırh yapma[496], dağlarla ve kuşlarla beraber Allah'ı teşbih etme[497], ibâdete çok düşkün olma, günah işlemekten titizlikle kaçınma, Allah'ı çok zikretme, salih amele düşkün olma, yeryü­zünde halife kılınma, halkın şikâyet ve dileklerini bizzat dinleyerek çö­züme ulaştırma gibi özelliklere sahip olduğunu bildirir.[498]

Enbiyâ sûresinde bu özelliklerden bazısı şu şekilde dile getirilir: "Dâvud ve Süleyman'ı da an. Bir zaman, bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı; bir grup insanın koyun sürüsü, geceleyin başıboş bir vazi­yette bu ekinin içine dağılıp ziyan vermişti. Biz, onların hükmünü gö­rüp bilmekte idik. Böylece bunu Süleyman'a biz anlatmıştık. Biz, onların her birine hükümdarlık ve ilim verdik, kuşları ve teşbih eden dağları da Davud'a boyun eğdirdik. Bunları biz yapmaktayız. Ona savaş sıkıntı­larınızdan   sizi   koruması   İçin   zırh   yapmayı   öğrettik.   Artık   şükredecek mİSİnİZ?".[499]

Hz. Dâvud hem hükümdar hem de peygamber olarak görev yap­mıştır.   Bu   sebeple   de   insanlar   arasında   adaletle   hükmetmeye   büyük gayret göstermiştir. Kur'an, onun adaleti ikamet etme yönündeki gay­retlerine de dikkat çekmektedir:

"{Ey Muhammedi) Sana davacıların haberi ulaştı mı? Mabedin duva­rına tırmanıp Davud'un yanına girmişlerdi de Dâvud onlardan korkmuş­tu. 'Korkma biz birbirine hasım iki davacıyız, aramızda adaletle hükmet, haksızlık etme, bize doğru yolu göster' dediler. (Onlardan biri şöyle dedi:) 'Bu, kardeşimdir. Onun 99 koyunu var. Benimse bir tek koyunum var. Böyle iken 'Onu da bana ver' dedi ve tartışmada beni yendi'.

"Dâvud: 'Andolsun ki senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana haksızlıkta bulunmuştur. Doğrusu ortakçıların çoğu, birbirlerinin haklarına tecavüz ederler. Yalnız iman edip de iyi işler yapanlar müstesna. Bunlar da ne kadar az!' dedi. Dâvud kendisini denediğimizi sandı ve Rabb'inden mağfiret dileyerek eğilip secdeye kapandı, tövbe edip Allah'a yöneldi. Sonra bu tutumundan dolayı onu bağışladık. Kuşkusuz yanımızda onun yüksek bir makamı ve güzel bir geleceği vardır. Ey Dâvud! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet. Hevâ ve hevese uyma, sonra bu seni Allah'ın yolundan saptırır. Doğrusu Allah'ın yolundan sapanlara hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır'".[500]

Hz. Dâvud'la ilgili bilgilerden onun kendisine kitap verilmiş pey­gamberlerden biri olduğu, insanlar arasında adaleti dağıttığı, dağlar ve kuşlarla beraber Allah'ı zikrettiği, demiri işleyip zırh yapmak suretiyle demircilik zenaatının kurucularından olduğu anlaşılmaktadır.

p- Hz. Süleyman

Hz. Süleyman Dâvud peygamberin oğludur. Onun ölümünden son­ra yerine hükümdar olmuş, sonra da kendisine peygamberlik verilmiştir. Kur'an'da   diğer   peygamberler   gibi   ona   da   vahiy   gönderildiği[501], kuşların dilini anladığı, insan, cin ve kuşlardan müte­şekkil ordularının olduğu bildirilmektedir.

Hz. Süleyman'ın Kuşlarla Konuşması:

"Andolsun ki biz, Davud'a ve Süleyman'a ilim verdik. Onlar: 'Bizi, mümin kullarının bir çoğundan üstün kılan Allah'a hamd olsun' dediler. Süleyman Davud'a vâris oldu ve dedi ki: 'Ey insanlar! Bize kuş dili öğ­retildi ve her şeyden (nasip) verildi. Doğrusu bu apaçık bir lütuftur'. Süleyman'ın, cinlerden, insanlardan ve kuşlardan müteşekkil orduları toplandı; hepsi bir arada (onun tarafından) düzenli olarak sevk edili­yordu. Nihayet Karınca vadisine geldikleri zaman, bir karınca: 'Ey karın­calar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin!' dedi. (Süleyman) onun sözünden dolayı gülümsedi ve dedi ki: 'Ey Rabb'im! Beni, gerek bana gerekse ana-babama verdiğin nimete şükretmeye ve hoşnut olacağın iyi işler yapmaya muvaffak kıl. Rahme­tinle beni iyi kulların arasına kat'. (Süleyman) kuşları gözden geçirdi ve şöyie dedi: 'Hüdhüd'ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı? Ya bana (mazeretini gösteren) apaçık bir delîi getirecek ya da onun canını iyice yakacağım yahut onu boğazlayacağım!' Çok geçmeden (Hüdhüd) gelip: 'Ben, dedi, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sebe'den sana çok doğru (ve önemli) bir haber getirdim- Gerçekten, onlara (Sebeliler'e) hükümdarlık eden, kendisine her şey verilmiş ve büyük bir tahtı olan bir kadınla karşılaştım. Onun ve kavminin, Allah'ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan, kendilerine yaptıklarını süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Bunun için doğru yolu bulamıyorlar'. (Şeytan böyle yapmış ki) göklerde ve yerde gizle­neni açığa çıkaran, gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilen Allah'a secde etmesinler. (Halbuki) büyük arşın sahibi olan Allah'tan başka tanrı yok­tur".[502]

Hüdhüd'ün Süleyman'ın Mektubunu Belkıs'e Götürmesi ve Sonra­sında Olanlar:

"(Süleyman Hüdhüd'e) dedi ki: 'Doğru mu söyledin, yoksa yalancı­lardan mısın, bakacağız. Şu mektubumu götür, onu kendilerine ver, sonra onlardan biraz çekil de, ne sonuca varacaklarına bak'.

"(Süleyman'ın mektubunu alan Sebe' melikesi): 'Beyler, ulular! Bana çok önemli bir mektup bırakıldı' dedi. 'Mektup Süleyman'dandır, Rah­man ve Rahîm olan Allah'ın adıyla (başlamakta) dır'. 'Bana baş kaldır­mayın, teslimiyet gösterip bana gelin' diye (yazmaktadır). (Sonra Meli­ke) dedi ki: 'Beyler, ulular! Bu işimde bana bir fikir verin. (Bilirsiniz) siz yanımda olmadan (size danışmadan) hiçbir işi kestirip atmam'.

Onlar, şu cevabı verdiler: 'Biz güçlü kuvvetli kimseleriz, zorlu savaş erbabıyız; buyruk ise senindir; artık ne buyuracağını sen düşün'.

Melike: 'Hükümdarlar bir memlekete girdiler mi, orayı perişan eder­ler ve halkının ulularını alçaltırlar. (Herhalde) onlar da böyle yapacak­lardır' dedi. 'Ben (şimdi) onlara bir hediye göndereyim de, bakayım elçiler ne (gibi bir sonuç) ile dönecekler'.

(Elçiler, hediyelerle) Süleyman'a gelince şöyle dedi: 'Siz bana mal ile yardım mı ediyorsunuz? Allah'ın bana verdiği, size verdiğinden daha iyidir. Hediyenizle (ben değil) siz sevinirsiniz. (Ey elçi!) Onlara dön; iyi bilsinler ki, kendilerine asla karşı koyamayacakları ordularla gelir, onları muhakkak surette hor ve hakir halde oradan çıkarırız!' (Sonra Süleyman müşavirlerine) dedi ki: 'Ey ulular! Onlar teslimiyet gösterip bana gel­meden önce, hanginiz o melikenin tahtını bana getirebilir?'

Cinlerden bir ifrit: 'Sen makamından kalkmadan ben onu sana geti­ririm. Gerçekten bu işe gücüm yeter ve bana güvenebilirsiniz' dedi.

Kitaptan (Allah tarafından verilmiş) bir ilmi olan kimse ise: 'Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm' dedi.

(Süleyman) onu (melikenin tahtını) yanı başına yerleşmiş olarak gö­rünce: 'Bu, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabb'imin (gösterdiği) lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük edene gelince, o bilsin ki, Rabb'imin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, çok kerem sahibidir' dedi. (Sü­leyman devamla) dedi ki: 'Onun tahtını bilemeyeceği bir hale getirin; bakalım tanıyacak mı, yoksa tanıyamayanlar arasında mı olacak'.

Melike gelince: 'Senin tahtın da böyle mi?' dendi. O şöyle cevap verdi: Tıpkı o!' (Süleyman şöyle dedi): 'Bize daha önce (Allah'tan) bilgi verilmiş ve biz müslüman olmuştuk'.

Onu, Allah'tan başka taptığı şeyler (o zamana kadar tevhid dinine girmekten) alıkoymuştu. Çünkü kendisi inkarcı bir kavimdendi.

Ona: 'Köşke gir!' dendi. Melike onu görünce derin bir su sandı ve eteğini yukarı çekti. Süleyman: 'Bu, billurdan yapılmış, şeffaf bir zemin­dir' dedi.

Melike dedi ki: 'Rabb'im! Ben gerçekten kendime yazık etmişim. Sü­leyman'la   beraber âlemlerin  Rabb'i  olan  Allah'a teslim  oidum".[503]

Hz. Süleyman'a Verilen Mucizeler:

"Biz Davud'a Süleyman'ı verdik. Süleyman ne güzel bir kuldu! Doğ­rusu o, daima Allah'a yönelirdi. Akşama doğru kendisine, üç ayağının üzerine durup bir ayağını tırnağının üzerine diken çalımlı ve safkan koşu atlan sunulmuştu. Süleyman: 'Gerçekten ben mal sevgisini, Rabb'imi anmak için istedim' dedi. Nihayet güneş battı. (O zaman:) 'Onları (atları) tekrar bana getirin' dedi. Bacaklarını ve boyunlarını sıvaz­lamaya başladı.

Andolsun biz Süleyman'ı imtihan ettik. Tahtının üstüne bir ceset bırakıverdik, sonra o, yine eski haline döndü.

Süleyman: 'Rabb'im! Beni bağışla; bana, benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver. Şüphesiz sen, daima bağışta bulu­nansın' dedi. Bunun üzerine biz rüzgârı onun emrine verdik. Onun emriyle istediği yere yumuşacık akardı. Dalgıç ve yapı ustası şeytanları ve daha başkalarını da zincirlerde bağlı olarak (onun emrine verdik.) İşte bu bizim bağışımızdır. 'İster ver, ister (elinde) tut; hesapsızdır' de­dik. Doğrusu onun, bizim katımızda büyük bir değeri ve güzel bir yeri vardır".[504]

"Sabah gidişi bir aylık mesafe, akşam dönüşü yine bir aylık mesafe olan rüzgârı da Süleyman'a (onun emrine) verdik ve onun için erimiş bakın kaynağından sel gibi akıttık. Rabb'İnin izniyle cinlerden bir kısmı, onun önünde çalışırdı. Onlardan kim emrimizden sapsa, ona alevli aza­bı tattırırdık. Onlar Süleyman'a kalelerden, heykellerden, havuzlar kadar (geniş) leğenlerden, sabit kazanlardan ne dilerse yaparlardı. Ey Dâvud ailesi! Şükredin. Kullarımdan şükreden azdır!".[505]

Hz. Süleyman'ın Hayatının Son Dönemleri:

"Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü, ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. (Sonunda yere) yıkılınca anla­şıldı ki cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlar­dı.

Andolsun, Sebe' kavmi için oturduğu yerlerde büyük bir ibret var­dır. Biri sağda, diğeri solda iki bahçeleri vardı. (Onlara:) 'Rabb'inizin rızkından yiyin ve O'na şükredin. İşte güzel bir memleket ve çok ba­ğışlayan bir Rab!' (dedik). Ama onlar yüz çevirdiler. Bu yüzden üzerle­rine Arim selini gönderdik. Onların iki bahçesini, buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde biraz da sedir ağacı bulunan iki (harap) bahçeye çe­virdik. Nankörlük ettikleri İçin onları böyle cezalandırdık. Biz nankörden başkasını cezalandırır mıyız?

Onların yurdu ile, içlerini bereketlendirdiğimiz memleketler arasında, kolayca görünen nice kasabalar var ettik ve bunlar arasında yürümeyi konaklara ayırdık. 'Oralarda geceleri, gündüzleri korkusuzca gezin doia-şın' dedik. Bunun üzerine: 'Ey Rabb'imiz! Aralarında yolculuk yaptığımız şehirlerin arasını uzaklaştır' dediler ve kendilerine yazık ettiler. Biz de onları, ibret kıssaları haline getirdik ve onları büsbütün parçaladık. Şüphesiz bunda, çok sabreden ve çok şükreden herkes için ibretler vardır.

Andolsun İblîs, onlar hakkındaki tahminini doğruya çıkardı. İnanan bir zümrenin dışında hepsi ona uydular. Halbuki şeytanın onlar üzerin­de hiçbir nüfuzu yoktu. Ancak ahrete inananı, şüphe içinde kalandan ayırdedip bilelim diye (ona bu fırsatı verdik). Rabb'in gerçekten her şeyi koruyandır".[506]

Ayrıca Kur'an, yahudilerin Hz. Süleyman'ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurup söyledikleri sözlere uyarak onun büyücü olduğunu iddia ettiklerini belirtmekte ve Hz. Süleyman'ın bu tür davranışlardan uzak olduğunu bildirmektedir.[507]

r- Hz. İlyas ve Elyesa

Her ikisi de İsrâiloğullan'na gönderilmiş peygamberlerdir. İlyas pey­gamberden   Kur'an'da   iki   defa   İlyas,   bir   defa   İlyâsîn   şeklinde   olmak üzere üç defa söz edilmekte, onun mümin kullardan olduğu, kavminin inandığı Ba'l inancı44 ile mücadele ettiği ve daha sonra gelenler ara­sında hayırla anıldığı belirtilmektedir.[508]

Kur'an'da İlyas peygamber hakkındaki bilgiler bu kadarla sınırlı ol­duğu halde müslüman halk arasında onun sağ olduğu, Muhammed ümmetinden karada darda kalanların İmdadına koştuğu şeklinde bir inanç şüyu bulmuştur. Bu inancın dayanağı olan rivayetler zayıf veya uydurma olup İsrâiliyat kaynaklıdır.

İlyas peygamberden sonra gönderilmiş bulunan Elyesa'nın adı ise Kur'an'da 2 yerde geçmekte olup birinde "İsmail, Elyesa', Yûnus ve Lût'a da yol gösterdik; hepsini âlemlere üstün kıldık"[509], buyurulmaktadır; diğerinde ise İsmail ve Zülkifl gibi onun da iyilerden olduğu bildirilmektedir.[510]

s- Hz. Yûnus

Yûnus   peygamber,   Asur   devletinin   başkenti   olan   Ninova   halkına gönderilmiştir.   Cenâb-ı   Hak   diğer   peygamberler   gibi   ona   da   vahiy göndermiş  ve  onu   âlemlere   üstün   kılınan   kişilerden   eylemiştir.[511]

Balığın Yuttuğu Yûnus'un Allah Tarafından Kurtarılması:

"Doğrusu   Yûnus   da   gönderilen   peygamberlerdendi.   Hani   o,   dolu bir gemiye   binip  kaçmıştı.  Gemide  olanlarla   karşılıklı   kur'a  çektiler de kaybedenlerden   oldu.   Yûnus   kendini   kınayıp   dururken   onu   bir   balık yuttu.   Eğer   Allah'ı   teşbih   edenlerden   olmasaydı,   tekrar   diriltilecekler! güne  kadar onun  karnında   kalırdı.  Halsiz  bir vaziyette  kendisini  dışarı çıkardık ve üstüne (gölge yapması için) kabak türünden geniş yapraklı bir nebat bitirdik. Onu, yüz bin veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik. Sonunda ona iman ettiler, bunun üzerine biz de onları bir süreye kadar yaşattık".[512]

Kur'an, Yûnus peygamberin kavminin meskun olduğu şehri korkunç bir dumanın kapladığını, başlarına felâket geleceğini sezen halkın hata­larını anlayarak tövbe edip Allah'a sığındıklarını ve bu suretle felâkete uğramaktan kurtulduklarını şu şekilde haber vermektedir:

"Yûnus'un kavmi müstesna, (halkını yok ettiğimiz ülkelerden) her­hangi bir ülke halkı, keşke (kendilerine azap gelmeden) iman etse de bu   imanları   kendilerine  fayda   verseydi.  Yûnus'un   kavmi   iman   edince, Şam bölgesinde ikamet eden Bek halkının taptığı altın putun adı idi. Bu put ile ona inanan halkın adının birleştirilmesiyle Ba'lebek kelimesi türetilmiştir. Günümüzde söz konusu bölgeye Ba'lebek adı verilmektedir.               

kendilerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını kaldırdık ve onları bir süre (dünya nimetlerinden) faydalandırdık".[513]

ş- Hz. Zekeriyya ve Yahya

Zekeriyya peygamber Hz. Ya'küb'un soyundan gelmekte olup hayatı Kudüs'te geçmiştir. Yahya ise onun oğludur ve Hz. îsâ ile aynı dö­nemde yaşamıştır. Kur'an îsâ ve İlyas gibi Zekeriyya ve Yahya'nın da iyilerden olduğunu bildirmekte[514] ve onlarla ilgili şu bilgilere yer vermektedir:

"(Bu,) Rabb'inin, Zekeriyya kuluna rahmetinin anılmasıdır. Hani o, gizli bir sesle Rabb'ine niyaz etmişti: 'Rabb'im! dedi, (vücudumun), ke­mikleri zayıfladı, saçım başım ağardı. Ve ben, Rabb'im, sana (ettiğim) dua sayesinde hiç bedbaht olmadım. Doğrusu ben, arkamdan iş başına geçecek olan yakınlarımdan endişe ediyorum. Karım da kısırdır. Tara­fından bana bir veli (oğul) ver ki, o bana vâris olsun; Ya'köb haneda­nına da vâris olsun. Rabb'im, onu rızana lâyık kıl!'

(Allah şöyle buyurdu:) 'Ey Zekeriyya! Biz sana bir oğul müjdeleriz ki, onun adı Yahya'dır. Daha önce ona kimseyi adaş yapmadık'.

Zekeriyya: 'Rabb'im! dedi, karım kısır olduğu, ben de ihtiyarlığın son sınırına vardığım halde, benim nasıl oğlum olabilir?'

Allah: 'Öyledir' dedi; Rabb'in: 'O bana kolaydır. Daha önce, sen hiçbir şey değilken seni de yaratmıştım' buyurdu.

O:''Rabb'im! (çocuğum olacağına dair) bana bir İşaret ver' dedi. Al­lah: 'Sana işaret, sapasağlam olduğun halde üç gün insanlarla konuşa-mamandır' buyurdu.

Bunun üzerine Zekeriyya, mâbedden kavminin karşısına çıkarak on­lara: 'Sabah akşam teşbihte bulunun' diye İşaret verdi.

Ey Yahya! Kİtab'a (Tevrat'a) var gücünle sarıl!' (dedik) ve henüz sa-bî iken ona hikmet verdik; tarafımızdan kalp yumuşaklığı ve temizlik ihsan ettik. O, çok sakınan bir kimse idi. Ana-babasına çok İyi davra­nırdı; isyankâr bir zorba değildi. Doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak   kabirden   kaldırılacağı   gün   ona   selam   olsun!".[515]

"Zekeriyya'yı da (an). Hani o, Rabb'ine şöyle niyaz etmişti: 'Rabb'im! Beni yalnız bırakma! Sen, vârislerin en hayırlısısın, (her şey sonunda senindir)'. Biz onun da duasını kabul ettik ve ona Yahya'yı verdik; eşini de kendisi için (çocuk doğurmaya) elverişli kıldık. Onlar, hayır işlerinde koşuşurlar, umarak ve korkarak bize yalvarırlardı ve bize karşı derin saygı içindeydiler".[516]

Kur'an, Hz. Zekeriyya'nın, baldızının kızı Meryem'in bakımını üstlen­diğini de şu şekilde açıklamaktadır:

"Rabb'i Meryem'e hüsn-İ kabul gösterdi; onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriyya'yı da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriyya, onun yanına, mabede her girişinde orada bir rızık bulur ve 'Ey Meryem, bu sana nereden geliyor?' der; o da: 'Bu, Allah tarafındandır. Allah, diledi­ğine sayısız rızık verir' derdi".[517]

t- Hz. îsâ

Kur'an'da kendisinden çokça söz edilen peygamberlerden biri olan Hz. îsâ, Hz. Meryem'in oğlu olup babasız olarak dünyaya gelmiş ve beşikte iken konuşmuştur. Kur'an, onun babasız dünyaya gelmesini anlayamayanlara Hz. Âdem'i örnek gösterir. Yüce Kur'an'a göre Hz. îsâ Allah'ın kulu[518], kelimesi[519] ve Meryem'in oğlu[520] olan bîr beşer; kendisinden önce gönderilmiş olan Tevrat'ı doğrulayan[521], Hz. Muhammed'in geleceğini müjdeleyen[522], kendisine mucizeler verilmiş ve Rûhulkudüs'le desteklenmiş[523] bir peygamberdir. Gerçek bu iken, onun Allah'ın oğlu olduğunu söyleyenler küfre ve in­kâra düşmüşlerdir.[524]

Hz. Meryem'in Allah'a Adanması ve Hz. Zekeriyya Tarafından Hima­ye Edilmesi:

"İmrân'ın karısı şöyle demişti: 'Rabb'im! Karnımdakini azatlı bir kul olarak sırf sana adadım. Adağımı kabul buyur. Şüphesiz (niyazımı) hak­kıyla işiten ve (niyetimi) bilen sensin'. Onu doğurunca, Allah, ne do­ğurduğunu bilip dururken: 'Rabb'im! Ben onu kız doğurdum. Oysa er­kek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Kovulmuş şeytana .karşı onu ve soyunu senin korumanı diliyorum' dedi.

"Rabb'i Meryem'e hüsn-i kabul gösterdi; onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriyya'yı da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriyya, onun yanına, mabede her girişinde orada bir rızık bulur ve 'Ey Meryem, bu sana nereden geliyor?' der; o da: 'Bu, Allah tarafındandır. Allah, diledi­ğine sayısız rızık verir' derdi".[525]

Hz. Meryem'in îsâ'ya Hamile Kalışı ve Onu Dünyaya Getirişi:

"(Resulüm!) Kitap'ta Meryem'i de an. Hani o, ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmişti. Meryem, onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Derken, biz ona ruhumuzu gönderdik de o, kendisine tastamam bir insan şeklinde göründü.

Meryem dedi ki: 'Senden, çok esirgeyici olan Allah'a sığınırım! Eğer Allah'tan sakınan bir kimse isen (bana dokunma)'.

Melek: 'Ben, yalnızca, sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamam çin Rabb'inin bir elçisiyim' dedi.

Meryem: 'Bana bir insan eli değmediği, iffetsiz de olmadığım halde [benim nasıl çocuğum olabilir?' dedi.

Melek: 'Öyledir', dedi; (zira) Rabb'in buyurdu ki: 'Bu, bana kolaydır. Yünkü biz, onu insanlara bir delil ve kendimizden bir rahmet kılacağız. Bu, hüküm ve karara bağlanmış {ezelde olup bitmiş) bir iş idi'.

Meryem ona hamile kaldı. Bunun üzerine onunla (karnındaki çocuk­la) uzak bir yere çekildi. Doğum sancısı onu bir hurma ağacına (da­yanmaya) sevk etti. 'Keşke, bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!' dedi. Aşağısından (îsâ yahut melek) oha şöyle seslendi: 'Tasalan-,17la! Rabb'in senin alt yanında bir su arkı vücuda getirmiştir. Hurma 'dalını kendine doğru silkele ki, üzerine taze, olgun hurma dökülsün. Ye, iç. Gözün aydın olsun! Eğer insanlardan birini görürsen de ki: 'Ben, çok merhametli olan Allah'a oruç adadım; artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım'.

Nihayet onu (kucağında) taşıyarak kavmine getirdi. Dediler ki: 'Ey Meryem! Hakikaten sen iğrenç bir şey yaptın! Ey Harun'un kız kardeşi! Senin baban kötü bir İnsan değildi; annen de iffetsiz değildi'. Bunun üzerine Meryem çocuğu gösterdi. 'Biz, beşikteki bir sabî ile nasıl konu­şuruz?' dediler. Çocuk şöyle dedi: 'Ben, Allah'ın kuluyum. O, bana Kitab'ı- verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, O beni mübarek kıldı; yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti. Beni anneme saygılı kıldı; beni bedbaht bir zorba yapmadı. Doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağım gün esenlik bana­dır'.

İşte, hakkında şüphe ettikleri Meryem oğlu îsâ -hak söz olarak-budur. Allah'ın bir evlât edinmesi, olur şey değildir. O, bundan münez­zehtir. Bir işe hükmettiği zaman, ona sadece 'OH' der ve hemen olur.

(îsâ şunu da söyledi:} 'Muhakkak ki Allah, benim de Rabb'im, sizin de Rabb'inizdir. Öyle ise O'na kulluk ediniz. İşte doğru yol budur'.

Sonra guruplar kendi aralarında ayrılığa düştüler. Büyük güne şahit olunduğu zamanda vay o kâfirlerin haline! Onlar, bizim huzurumuza çıkacakları 'gün (başlarına gelecek olanları) ne iyi duyarlar ve ne iyi görürler (bir görsen)! Fakat o zalimler bugün açık bir sapıklık içindedir­ler".[526]

Hz. îsâ'nın Peygamber Olarak Görevlendiriiişi, Tevhid Mücadelesi ve Mucizeleri:

"(Melekler, Meryem'e hitaben îsâ hakkında sözlerine devam ettiler:) Allah ona yazmayı, hikmeti, Tevrat'ı, İncil'i öğretecek. İsrâiloğullarına bir elçi olacak (ve onlara şöyle diyecek:) 'Size Rabb'inizden bir mucize getirdim: Size çamurdan bir kuş sureti yapar, ona üflerim ve Allah'ın izni ile o kuş oluverir. Yine Allah'ın izni ile körü ve alacalıyı iyileştirir, ölüleri diriltirim. Ayrıca evlerinizde ne yiyip ne biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer inanan kimseler İseniz, bunda sizin için bir ibret vardır'.

Benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılı­nan bazı şeyleri de helâl kılmam için gönderildim. Size Rabb'inizden bir mucize getirdim. O halde Allah'tan korkun, bana da itaat edin. Allah, benim de Rabb'im, sizin de Rabb'inizdir. Öyle ise O'na kulluk edin. İşte bu doğru yoldur.

îsâ, onlardaki inkarcılığı sezince: 'Allah yolunda bana yardımcı ola­caklar kimlerdir?' dedi. Havariler: 'Biz, Allah yolunun yardımcılarıyız; Allah'a inandık, şahit ol ki bizler müslümanlanz' cevabını verdiler. 'Rabb'imiz! İndirdiğine inandık ve peygambere uyduk. Şimdi bizi (birli­ğini ve peygamberlerini tasdik eden)  şahitlerden yaz' dediler.[527]

Hz. îsâ'nın Öldürülmek İstenmesi ve Refi:

"Andolsun ki 'Allah, kesinlikle Meryem oğlu Mesih'tir' diyenler kâfir olmuşlardır. Halbuki Mesîh: 'Ey İsrailoğulları! Rabb'im ve Rabb'iniz olan Allah'a kulluk ediniz. Biliniz ki kim Allah'a ortak koşarsa muhakkak Al­lah ona cenneti haram kılar; artık onun yeri ateştir ve zalimler için yardımcılar yoktur' demişti.

Andolsun Allah,  üçün   üçüncüsüdür'   diyenler  de   kâfir  olmuşlardır. Halbuki   bir tek Allah'tan   başka  hiçbir tanrı  yoktur.  Eğer  demekte  ol­duklarından   vazgeçmezlerse,   içlerinden   kâfirlere   acı   bir   azap   isabet .   edecektir. Hâlâ  Allah'a tövbe edip O'ndan  bağışlanmayı  dilemeyecekler mi? Allah çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir.

Meryem oğlu Mesîh ancak bir resuldür. Ondan önce de (birçok) resuller gelip geçmiştir. Anası da çok doğru bir kadındır. Her ikisi de yemek yerlerdi. Bak, onlara delilleri nasıl açıklıyoruz, sonra bak nasıl (haktan) yüz çeviriyorlar".[528]

"Allah'ın peygamberleri toplayıp da 'Size ne cevap verildi' dediği gün, 'Bizim hiçbir bilgimiz yok, şüphesiz gizlilikleri hakkıyla bilen ancak sensin' diyeceklerdir. Allah o zaman şöyle diyecek: 'Ey Meryem oğlu Isâ! Sana ve annene (verdiğim) nimetimi hatırla! Hani seni mukaddes ruh (Cebrail) ile desteklemiştim; (bu sayede) sen beşikte iken de yetiş­kin çağında da insanlarla konuşuyordun. Sana kitabı (okuyup yazmayı), hikmeti, Tevrat ve İncil'i öğretmiştim. Benim iznimle çamurdan, kuş şeklinde bir şey yapıyordun da ona üflüyordun, hemen benim iznimle o bir kuş oluyordu. Yine benim iznimle anadan doğma körü ve alacalıyı iyileştiriyordun. Ölüleri benim iznimle (hayata) çıkarıyordun. Hani İsrâiloğullan'nı (seni öldürmekten) engellemiştim; kendilerine apaçık deliller (mucizeler) getirdiğin zaman içlerinden inkâr edenler, 'Bu, apa­çık bir sihirden başka bir şey değildir' demişlerdi.

Hani havarilere, 'Bana ve peygamberime iman edin' diye ilham etmiştim. Onlar (da), 'İman ettik, bizim Allah'a teslim olmuş kimseler (müslümanlar) olduğumuza sen de şahit ol' demişlerdi.

Hani havariler 'Ey Meryem oğlu îsâ, Rabb'in bize gökten, donatıl­mış bir sofra indirebilir mi?' demişlerdi. O, 'İman etmiş kimseler iseniz Allah'tan korkun' cevabını vermişti.

Onlar, 'Ondan yiyelim, kalplerimiz mutmain olsun, bize doğru söy­lediğini (kesin olarak) bilelim ve ona gözleriyle görmüş şahitler olalım istiyoruz' demişlerdi.

"Meryem oğlu îsâ şöyle dedi: 'Ey Rabb'imiz! Bize gökten bir sofra indir ki, bizim için, geçmiş ve geleceklerimiz için bayram ve senden bir âyet (mucize) olsun. Bizi rızıklandır; zaten sen, rızık verenlerin en hayırlısısın'.

Allah da şöyle buyurdu: 'Ben, onu size şüphesiz indireceğim; ama bundan sonra içinizden kim inkâr ederse, kâinatta hiçbir kimseye et­mediğim azabı ona edeceğim!'

Allah: 'Ey Meryem oğlu îsâ! İnsanlara, 'Beni ve anamı, Allah'tan başka iki tanrı bilin' diye sen mi dedin, buyurduğu zaman o, 'Hâşâ! Seni tenzih ederim; hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz. Hem ben söyleseydim sen onu şüphesiz bilirdin. Sen benîm içimdekini bilirsin, halbuki ben senin zâtında olanı bilmem. Gizlilikleri eksiksiz bi­len yalnızca sensin. Ben onlara, ancak bana emrettiğini söyledim: Be­nim de Rabb'im, sizin de Rabb'iniz olan Allah'a kulluk edin, dedim. İçlerinde bulunduğum müddetçe onlar üzerine kontrolcü İdim. Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız sen oldun. Sen her şeyi hakkıyla görensin.[529]

(Yahudiler) tuzak kurdular; Allah da onların tuzaklarını bozdu. Allah, tuzak kuranların tümünün üstündedir.

Allah buyurmuştu ki: 'Ey îsâ! Seni vefat ettireceğim, seni nezdime yükselteceğim, seni inkâr edenlerden arındıracağım ve sana uyanları kıyamete kadar kâfirlerden üstün kılacağım. Sonra dönüşünüz bana olacak. İşte o zaman ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda ben hükmedeceğim".[530]

"Allah elçisi Meryem oğlu îsâ'yı öldürdük" demeleri yüzünden (on­ları lanetledik). Halbuki onu ne öldürdüler, ne de astılar; fakat (öldür­dükleri) onlara îsâ gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilâfa düşenler bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedirler; bu hususta zanna uymak dışında hiçbir (sağlam) bilgilen yoktur ve kesin olarak onu öldürmedi­ler. Bilakis Allah onu (îsâ'yı) kendi nezdine kaldırmıştır. Allah izzet ve hikmet sahibidir. Ehl-i kitaptan her biri, ölümünden önce ona muhak­kak iman edecektir. Kıyamet gününde de o, onlara şahit olacaktır".[531]

Özet olarak Kur'an, Hz. İsa'nın insanları Allah'ı Rab olarak kabule ve ona kulluğa çağırdığını bildirir. Hıristiyanların iddialarının aksine Hz. îsâ'nın kendisini Allah'ın İsrâiloğulları'na gönderdiği elçisi olarak tanıtır ve bu özelliği dolayısıyla Allah Teâlâ'nın onu doğumundan beşikte iken konuşmasına; hastaları iyileştirmesinden ölüleri diriltmesine ve insanların evlerinde ne yiyip ne içtiklerini haber vermesine kadar birçok mucize ile desteklendiğini beyan eder; âhirette Allah'ın huzuruna çıkıldığında kendisine bu dünyada Tanrı yakıştırmasında bulunanlardan uzak oldu­ğunu ve onları Allah'a havale edeceğini bildirir.

u- Hz. Muhammed

Peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed'e 40 yaşında iken nübüvvet görevi verilmiştir. 610 yılının ramazan ayında Hira dağında iken vahiy meleği gelerek Allah tarafından peygamber olarak görevlen­dirildiğini bildirip Kur'an'ın ilk nazil olan şu âyetlerini getirmiştir:

"Yaratan Rabb'inin adıyla oku! O, insanı bir aşılanmış yumurtadan yarattı. Oku! İnsana bilmediklerini belleten, kalemle (yazmayı) öğreten Rabb'in, en büyük kerem sahibidir".[532]

Aldığı görevden heyecanlanan ve gerektirdiği sorumluluktan ürpe­ren Hz. Muhammed evine dönüp istirahata çekildi. Bir müddet vahiy kesildi. Aradan epey bir süre geçtikten sonra Cebrail kendisine şu âyet­leri getirdi:

"Ey bürünüp sarınan (Resulüm)! Kalk ve (insanları) uyar. Sâdece Rabb'ini büyük tanı. Elbiseni temiz tut. Kötü şeyleri terk et. Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma. Rabb'inin rızasına ermek için sabret".[533]

Bu emir, Hz. Muhammed'i yürütmekte olduğu içe dönük muhase­beye ilâve olarak dışa yönelik mücadeleye de davet ediyordu.

Hz. Muhammed'in 23 yıllık peygamberlik süresinin 13 yılı Mekke'de, 10 yılı da Medine'de geçmiştir. O, Allah Teâlâ'nın gönderdiği âyetleri, emir ve yasakları tereddüt etmeden ve duraksamadan insanlara tebliğ etmiş ve 632 yılında geride sağlam bir ümmet, güçlü bir devlet, ina­nanların dünya ve âhiret saadetini sağlayacak yüce bir kitap ve her zaman insanlara örnek olacak bir sünnet bırakarak Hakk'a yürümüş, Rabb'ine kavuşmuştur.

Kur'an'da  onun  adı  bir yerde Ahmed[534], 4 yerde  de  Muhammed[535]   olarak geçer.  Kur'an, onun  hem  beşer hem de Allah'ın  elçisi  olduğunu sıkça vurgular[536] ve İnsan­lardan ona inanmalarını ister[537]. Ona inanma­yanların ise, kâfir ve inkarcı olacaklarını ilân eder.[538]

İslâm, Hz. Âdem'den beri devam ede gelen ilâhî dinlerin sonuncu­su ve en gelişmişi olduğu gibi Hz. Muhammed de nübüvvet zincirinin son ve en mütekâmil halkasıdır.

İman esaslarını iç içe halkalar şeklinde düşünürsek bunların merke­zinde Kelime-i şehâdet yani Allah'ım varlığına ve Hz. Muhammed'in peygamberliğine inanmak bulunmaktadır. İslâm dininin özünü ve özeti­ni ifade eden kelime-i şehâdet yani "Eşhedü enlâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resulün" sözü Allah'ın varlığına ve birliğine inanma yanında Hz. Muhammed'in de O'nun kulu ve elçisi olduğuna tanıklık etmeyi gerektirir. Biz, bu şekilde inanmaya icmâîî iman diyoruz. Bir kişinin mümin sayılabilmesi için kelime-i şehâdetin iki öğesine de inanması gerekmektedir.

Kur'an, Allah'a saygı ve itaat ile Hz. Peygamber'e hürmet ve itaati bir arada zikretmekte, Peygamber'e gösterilen saygı ve hürmeti, onu gönderen Allah Teâlâ'ya duyulan saygı ve hürmetin sonucu kabul et­mektedir. Nitekim Kur'an'da Hz. Peygamber'den muhataplarına şöyle hitap etmesi istenmektedir:

"Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın".[539]

Yine Kur'an'da Allah ve resulünün önüne geçilmemesi, peygamberle konuşurken seslerin onun sesinin üstüne yükseltilmemesi tenbih edil­mekte ve onun huzurunda saygıdan seslerini kısanların takva sahibi kimseler oldukları bildirilmektedir[540]. Peygamber'e itaat vurgulanarak onun getirdiklerini itiraz edilmeksizin aynen kabulü, yasak­ladıklarından da sakınılması istenmektedir[541]. Ayrıca Hz. Pey­gamber'e gönülden bağlılık dile getirilerek insanların birbirlerine ses­lendikleri gibi ona seslenmemeleri tenbih edilmekte ve huzuruna girip çıkarken   ondan   izin   isteme   iman   alâmeti   olarak  görülmektedir.[542]

Sonuç olarak, Hz. Peygamber'e inanma, ona itaat etme, onu sevme ve sayma imanımız gereği sergileyeceğimiz tavırlardır.

i- Hz. Muhammed'in Nübüvvetinin Özellikleri

ia- Hz. Muhammed'in Peygamberliğinin Evrensel Oluşu Kur'an,   Allah   Teâlâ'nın   bütün   âlemlerin   Rabb'i   olduğunu[543], insanlığın   başlangıçta  tek  millet  iken  daha   sonra  farklı   kavim  ve kabilelere   bölündüklerini,   dolayısıyla   aralarında   renk,   dil,   ırk  ayırımları yapmanın   doğru   olmadlğini[544],

her milletten peygamber gönderildiğini[545] kabul eder ve Hz. Muhammed'den önceki peygamberlerin belli bir kavme veya bölgeye gönderildiklerini bildirir. Söz gelimi Nûh kendi milletine[546], HCıd, Âd ve Salih Semûd kavimlerin[547], Şuayb Medyen halkına[548], Mûsâ ve îsâ, İsrâiloğullarına[549] gönderilmişlerdir. Buna karşılık Hz. Muhammed, belli bir kavme, kabiSe-ye   veya   bölgeye   değil,   bütün   insanlığa   gönderilen   bir   elçi,   rahmet, müjdeci   ve   uyarıcıdır.[550]

Kur'an, Allah Teâlâ'nın Hz. Muhammed'den önce gönderilen pey­gamberlerden ona inanıp yardımda bulunmaları konusunda söz aldığını, onun da aralarında fark gözetmeksizin kendisinden önceki peygamber­lerin tümünü tasdik ettiğini şu şekilde haber vermektedir:

"Hani Allah, peygamberlerden: 'Ben size kitap ve hikmet verdikten sonra nezdinizdekileri tasdik eden bir peygamber geldiğinde ona mut­laka İnanıp yardım edeceksiniz' diye söz alıp, 'kabul ettiniz ve bu ah­dimi yüklendiniz mi?' dediğinde, 'Kabul ettik' cevabını vermişler, bunun üzerine Allah: 'O halde şahit olun; ben de sizinle birlikte şahitlik eden­lerdenim' buyurmuştu. Artık bundan sonra her kim dönerse işte onlar yoldan çıkmışların ta kendileridir.

"De ki: Biz, Allah'a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Ya'küb ve Ya'küboğullan'na indirilenlere, Mûsâ, îsâ ve (diğer) peygamberlere rab-leri tarafından verilenlere iman ettik. Onları birbirinden ayırdetmeyiz. Biz ancak O'na teslim oluruz. Kim İslâm'dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, âhirette ziyan edenlerden olacaktır".[551]

Hz. Muhammed'in bu evrensel niteliği Kur'an'ın bildirimleri yanında kendisinin ifade ve tutumlarında da görülmektedir. Onun bu tarz ifade ve tutumlarına örnek olarak "Ey insanlar" şeklindeki kuşatıcı hitapları; ırk, renk ve bölge ayırımı gözetmeksizin ve Arap, Acem demeksizin karşılaştığı herkese tebliğde bulunması verilebilir. Nitekim ona peygam­berlik görevi Mekke'de verilmiş, ilk tebliğini burada yapmış, kabulde direnmeleri üzerine Tâif, Habeşistan ve Medine gibi bölgelere yönelmiş; zamanı geldiğinde Bizans, İran, Habeşistan gibi dönemin büyük devlet­lerinin  başkanlarına  davet  mektupları yazmıştır. Ayrıca  onun  dinini  kabul edenlerin etnik yapısına  baktığımız zaman sözünü  ettiğimiz evren­selliği kolayca görebiliriz.

Hz. Muhammed'in nübüvveti bütün insanları içine almakla kalma­makta, cinleri de kuşatmaktadır. Nitekim bu konuda Cin sûresinde şu açıklamalar bulunmaktadır:

"(Resulüm!) de ki: 'Cinlerden bir topluluğun (benim okuduğum Kur'an'ı) dinleyip de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur: Gerçekten biz, doğru yola ileten harikulade güzel bir Kur'an dinledik de ona iman ettik. Artık kimseyi Rabb'imize asla ortak koşmayacağız".[552]

"Doğrusu biz, o hidayeti (Kur'an'ı) işitince ona iman ettik. Kim Rabb'ine iman ederse, artık ne bir (ecrinin) eksikliğe uğratılmasından ne de haksızlık edilmesinden korkar".[553]

ib- Hz. Muhammed'in Son Peygamber Oluşu

Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. Muhammed'in peygamberlerin sonuncusu ol­duğu şu şekilde beyan edilmiştir: "Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah'ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur".[554]

Bu âyette "Nebilerin sonuncusu" anlamında "hâtemü'n-nebiyyîn" ve­ya "hâtimü'n-nebiyyîn" ifadesi geçmektedir. Her iki kıraat da doğrudan veya dolaylı olarak "peygamberlerin sonuncusu" anlamını ifade etmek­tedir. Bazıları, tamlamada yer alan "nebiyyîn" (nebiler) sözcüğünden hareketle "nübüvvetin son bulduğu fakat risaletin devam ettiği", dolayı­sıyla Hz. Muhammed'le nübüvvetin sona erdiği fakat risaletin devam ettiği anlamını çıkarmaya kalkışmışlardır. Bu görüş doğru değildir. Çün­kü Kur'an'da "resul" kelimesi peygamberler yanında melekler için de kullanılmaktadır. Şayet "nebîler" yerine "resuller" denilseydi, gerçeğe uygun olmazdı. Çünkü melekler, Allah'ın resulleri olmaya devam etmek­tedirler. Ayrıca Kur'an'da nübüvvet daha umumî, risalet ise ona göre daha hususî anlamda kullanılmıştır. Dolayısıyla genel olan son bulunca özel olan da son bulmuş olur. Bazıları ise peygamberliğin nübüvvet ve velayet adı verilen iki unsurdan oluştuğunu, Hz. Muhammed'le birinci unsurun sona erdiğini, ikinci unsurun ise devam ettiğini savunmakta, peygamberliğin mutlak olarak değil, sınırlı bir şekilde sona erdiğini ileri sürmektedirler. Bu da istismara açık bir görüş olup isabetli değildir. Çünkü Hz. Muhammed'in ölümü ile vahiy kesilmiş, din tamamlanmış, onun dünyadaki beşerî ve nebevî fonksiyonları son bulmuştur. Bundan böyle insanlar kendileri için din olarak kabul edilen İslâm'ın nurundan feyizlenmekle   yetineceklerdir.   Yeni   bir   peygamber   bekleyenlerin   veya İslâm'dan başka din arayanların istekleri dikkate alınmayacak ve onlar âhirette hüsranda olacaklardır.[555]

Hz. Peygamber de kendisinin peygamberlerin sonuncusu olduğunu değişik ifadelerle bildirmektedir. Müslim'in Sahîfimde yer alan bir riva­yette Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

"Ben ve benden önceki peygamberler çok sağlam ve güzel bir ev kurup da yalnızca bir köşe taşını yerleştirmeden bırakan bir adama benzeriz. İnsanlar bu taşın etrafında dolaşıp 'Bu taş neden yerine konmadı' diye birbirlerine sormaya başlarlar. İşte o taş benim ve ben de peygamberlerin sonuncusuyum".[556]

Nübüvvetin son bulmasına pratik açıdan baktığımızda da hem İs­lâm dininin mükemmelliğini hem de vahiyle belirlenmeyen hususları akla bıraktığını dolayısıyla insan aklına çok önem verdiğini ifade eder. Kur'an gibi korunmuş yüce bir kitaba ve hayatı detayları ile tesbit edilmiş bir peygambere sahip olan günümüz insanının yeni bir pey­gambere ihtiyacı yoktur. Çünkü İslâm dininin getirdiği hükümler evren­sel ve diğer dinlere göre daha esnektir. Dolayısıyla insanların kendileri­ne tanınan inisiyatif ile yeni durumlar karşısında yeni değerlendirmeler yapma imkânları vardır. Yeter ki gelişen ve değişen şartlara paralel olarak ve ortaya çıkan yeni ihtiyaçlar ışığında Kur'an'ı ve Efendimizin sünnetini doğru anlayıp yorumlama gayreti göstersinler. Hz. Peygamber bu işi yapacak yenilikçilere (müceddit) kapıyı aralamış ve onların her devirde bulunacağını haber vermiştir.[557]

ii- Hz. Muhammed'in Nübüvvetinin Delilleri

Peygamberler, Allah tarafından seçilen kişilerdir. Onlar, beşer olarak bizden birileridir ve bu yönlen ile bir şeyi ispata muhtaç değildirler. Ancak Allah tarafından seçildikleri ve O'nunîa irtibat halinde oldukları iddiası kanıta muhtaçtır. Bundan dolayı da peygamber olarak ortaya çıkan kişinin iddiasını isbat edecek deliller ortaya koyması gerekir. Pey­gamberlerin, kendilerini kanıtlamalarının en pratik şekli mucize göster­meleridir. Allah Teâlâ, peygamberlerin iddialarının doğruluğunu kanıtla­mak için, başkalarının yapamayacağı olağanüstü işleri onların elinden yaratır. Ancak onların iddialarının doğruluğunu kanıtlamanın tek yolu mucize değildir. Peygamberler kişilikleri, davranışları, güzel ahlâkları, başarıları ile de kendilerini kanıtlayabilirler.

Bu genel şablon bütün peygamberler gibi Hz. Muhammed için de geçerli olmakla beraber, onun hayatında tabiî yollar daha fazla öne çıkmıştır. Kur'an'da verilen bilgilerden, daha önce gönderilen peygam­berlere kendi dönemlerinde yaygınlık kazanmış bulunan ilim ve sanat­lardan   mucizeler   verildiği,   onların   bu   yöntemle   insanları   daha   kolay etki altına alma imkânı buldukları anlaşılmaktadır. Peygamberimiz dö­neminde ise insanlığın eski ümmetlere göre bilgi, görgü, tecrübe ba­kımından daha fazla geliştiği; o günkü muhataplarının dil, mantık, hi­tabet, şiir gibi edebi sanatlarda daha çok ilerlediği ve aklî bakımdan olgunlaştığı görülmektedir. Bu nedenle insanları ruhî ve ahlâkî bakım­dan olgunlaştırmayı hedeflemiş olan Hz. Muhammed bu gayesine ulaşmak için olağanüstü yollara başvurmaktan daha çok insanın aklına ve duyularına hitap etmeyi tercih etmiştir. Onun getirdiği Kur'an, insanı kendisi ve çevresi üzerinde düşünmeye davet etmekte, ondan hayvan­lar ve bitkiler üzerinde gözlemde bulunmasını ve dünyada olup biten­lerden sonuçlar çıkarmasını istemektedir. Bu çerçevede tarihten alınan örneklerle, hakikati kabul etmiş olanların hep kazançlı çıktıklarını, onu inkâr ve reddedenlerin ise hüsrana uğradıklarını bildirmektedir.

Demek ki, Hz. Muhammed, getirdiği mesajların İlâhî olduğunu gös­termek için ara sıra olağanüstü yöntemler kullanmışsa da, onun tebli­ğinde esas olan, tabiî yollara başvurmaktır. Bu yönüyle Hz. Muham­med'in hayatında mucizenin yeri diğer peygamberlerinkinden farklıdır. Söz gelimi Hıristiyanlık'ta din delillerle değil, mucizelerle ayakta durur ve Hz. îsâ'nın tebliğinde en önemli unsur mucizedir. İslâmiyet'te ise Allah'a imanı, O'na kulluğu insanlara aşılamak ve güzel ahlâkı yerleş­tirmek için esas olan, ortaya deliller koyarak hakikati ispat etmek ve bu yolla insanları ikna etmektir. Kısacası İslâm dini mucizeyi kabui et­mekle beraber onu Ön plana çıkarmaz; tabiî yollan esas, mucizelere başvurmayı istisna sayar.

Hz. Muhammed'in en büyük mucizesi şüphesiz ki Kur'ân-ı Kerîm'dir. Bununla beraber ondan bazı hissî ve gayptan haber verme şeklinde mucizeler de zuhur etmiştir. Şimdi bunlar hakkında detaylara girmeden kısa bilgiler verelim.

iia- Hz. Muhammed'in Manevî/Aklî Mucizesi: Kur'an

Hz. Muhammed'e verilen en büyük mucize olan Kur'an, gönderildi­ği dönemden kıyamet kopuncaya kadar her devirde yaşayan akıl sahibi insanlara hitap eder. Sık sık akla ve duyu organlarına hitap eden delil­ler ortaya koyar, geçmiş milletlerden örnekler getirir, insanları düşün­meye, İbret almaya davet eder ve olağanüstü yollardan nadiren söz eder. Kur'an'ın, kendisinin hak ve doğru olduğunu ispat etmek için başka bir şeye ihtiyacı yoktur. Onun doğruluğunu ispat eden yine kendisidir.

Kur'an, hem lafzı hem de anlamı bakımından mucize olup Arap Edebiyatı'nın zirvede olduğu bir dönemde gönderilmiştir. O, kendisinin mucize olduğunu bizzat kendisi haber verir ve bir benzerinin insanlar tarafından   getirilemeyeceğini   bildirerek   inkarcılara   meydan   okur.   Hz. Muhammed'in onu uydurduğunu iddia edenlerden, önce kendilerinin onun bir benzerini ortaya koymalarını ister. İnsan ve cinler bir araya gelseler ve birbirlerine destek olsalar bile bunu başaramayacaklarını bildirir[558]. Arkasından Allah dışındaki bütün yardımcılarını da toplayarak onun gibi on sûre getirmelerini ister[559]. Bunu da yapamadıkları ortaya çıkınca bu defa hiç olmazsa onun gibi bir sûre getirmelerini  talep eder ve  bunu  asla  başaramayacaklarını  vurgular.[560]

Ayrıca Kur'an iç kompozisyonu, belagatı, ikna kudreti, ihtiva ettiği kevnî ve gaybî bilgiler bakımından da eşsiz bir kitap ve mucizedir. Onun sayesinde müslümanlar tarihte çok kısa sürede eşi görülmemiş bir medeniyet kurmuşlar, çok büyük başarılara imza atmışlardır.

iib- Hz. Muhammed'in Gaybdan Haber vermesi

Peygamberimizin geçmişte olmuş yahut gelecekte olacak olan gayb nitelikli olaylardan haber vermesi de onun mûcizelerindendir. Bütün peygamberler gibi Hz. Muhammed de bir beşerdir ve bu özelliği ile diğer insanlardan farklı değildir. Herkes gibi o da duyuları ve aklı ile elde ettiği bilgilere sahiptir. Bununla beraber her peygamber gibi o da vahye mazhar olmuş ve mucize ile desteklenmiş bulunmaktadır ve Allah'tan aldığı vahiy sayesinde beşerî imkânlarla elde edilemeyen bilgi­lere ulaşabilmiştir.

Yahudi, hıristiyan ve müşrikler Resûl-İ Ekrem'in peygamberliğinin doğruluğunu sınamak için geçmişle, o günkü durumla veya gelecekle ilgili bazı konuları ona sorup beşerî imkânları ile sahip olamayacağı bu hususlarda kendilerine açıklamalarda bulunmasını istemişlerdir. Hz. Pey­gamber bu tür talepleri vahiyle bilgilendirildiği ölçüde karşılamış ve bu mazhariyete ulaşamadığı durumlarda da beşer olduğunu ve gaybı bil­mediğini ifadeden geri kalmamıştır.

Nitekim kendisine Ashâb-ı Kehften sorulması üzerine vahyin nüzu­lünü beklemeden ertesi gün bilgi verebileceğini söylemiş, vahyin gelişi gecikince de zor durumda kalmıştır. Bunun üzerine ona Allah'ın dile­mesine bağlamadıkça hiçbir şey için "Bunu yarın yapacağım" dememesi uyarısı yapılmıştır[561]. Gelecekte nelerle karşılaşacağı soru­lunca da "Bana ve size ileride ne yapılacağını bilemem. Ben sadece kendime indirilen vahye tâbi olmaktayım"[562] demesi istenmiş­tir.

Kur'an Hz. Âdem, Nûh, Yûsuf, Dâvud, Ya'küb, Zekeriyya, Yahya, Meryem, Hızır ve Ashâb-ı Kehf gibi geçmişe ve Bizanslılar'ın İranlıları yeneceği, Bedir'de müşriklerin bozguna uğrayacağı, Mekke'nin fethedile­ceği   ve   müslümanlann   istikbalinin   parlak   olacağı   gibi   geleceğe   dair haberlere yer vermekte ve Hz. Peygamber'i bu kişi ve olaylar hakkında bilgilendirmektedir. Ancak Hz. Peygamberin verdiği gaybî haberler Kur'an'la sınırlı değildir. O, bunlar dışında da gaybdan haberler vermiş­tir. Nitekim düşmanlarının kendisi hakkında kurdukları bazı tuzakları, bazı şehir ve ülkelerin fethedileceğini, fitne ve savaşların ortaya çıkaca­ğını, kıyamete doğru bir kısım alâmetin zuhur edeceğini önceden ha­ber vermiştir.[563]

Kur'an'da yer almayan ve haber-i vâhid yoluyla rivayet ediien gaybî haberler tek tek ele alındıklarında kesin bilgi ifade etmezler. Bundan dolayı da itikadî açıdan bağlayıcı değildirler. Bununla beraber söz ko­nusu haberler bir bütün olarak değerlendirildiğinde rivayet sayısındaki çokluk, Hz. Peygamber'in mutlak mânâda gaybdan haber verdiğini or­taya koyar niteliktedir.

İic- Hz. Muhammed'in Hissî Mucizeleri

Hz. Peygamber'in gösterdiği mucizeler içinde hissî olanlar da vardı. Hissî mucize, duyu organları İle algılanabilenlerdir. Diğer peygamberler­de olanın aksine bizim peygamberimizin tebliğ hayatında hissî mucize­lerin yeri azdır. Nitekim Hz. Peygamber'den mucize göstermesi istendiği zaman "Böyle bir şey ancak Allah dilediği zaman olabilir"[564] diye cevap vermiştir.

Kur'an, genelde hissî mucize taleplerine olumsuz bakmaktadır. Nite­kim müşrikler Hz. Peygamber'den: "Yerden bir kaynak fışkırtması, için­den gürül gürül ırmaklar akan hurma bahçeleri ve üzüm bağlarına sahip olması, üzerlerine gökten parçalar yağdırması, Allah'ı ve melekleri gözlerinin önüne getirmesi, altından bir evinin olması ya da göğe çık­ması" gibi mucizeler istediklerinde[565], Cenâb-ı Hak onlara kendisinin "sadece beşer bir elçi" olduğunu söylemesini bildirmekte ve iddialarını görmemesinin gerekçesini şu şekilde açıklamaktadır: "Bizi, âyetler (mucizeler) göndermekten alıkoyan tek şey, öncekilerin bu âyet­leri yalanlamış olmasıdır. Nitekim Semûd kavmine, açık bir mucize ol­mak üzere bir dişi deve vermiştik. Onlar ise, (bu deveyi boğazladılar ve) bu yüzden zalim oldular. Oysa biz âyetleri ancak korkutmak için göndeririz".[566]

Hadis ve kelâm ve kitapları Hz. Muhammed'e verilen hissî mucize­leri, onun şahsı/bedeni ile ilgili olanlar ve şahsının/bedenin dışında meydana gelenler olmak üzere ikiye ayırmaktadır. Bunlardan birincilere örnek  olarak   Hz.   Peygamber'in   kendisinden   önce  ve   sonra   hiçbir  insanda toplanmamış olan güzel ahlâk ve üstün meziyetleri bir arada bulundurması, yüksek yaratılışı, birbiriyle gayet uyumlu olan endam ve uzuvları, geçmiş ilâhî kitaplarda zuhur edeceğinin müjdelenmiş olması; ikincilere örnek olarak da ayın ikiye ayrılması, isrâ ve mi'rac olayları, taşın Hz. Peygamberle konuşması, üzerinde hutbe okuduğu hurma kütüğünün inlemesi ve Hz. Peygamber'in okşaması ile sesinin kesilmesi, kendisine yedirilmek üzere kızartılan zehirli koyun etinin dile gelerek, zehirli olduğunu söylemesi, parmaklarından su akıtması, sahibinin ihmal ettiği devenin, hâlinden yakınması, bir bulutun Resûlullah'ı devamlı gölgelendirmesi gösterilebilir.[567]

Hissî mucizeler duyulara hitap ettikleri için bizzat görenler üzerinde gayet etkili olabilmektedirler. Fakat aradan zaman geçip onları doğru­dan tecrübe edenler yok olunca rivayet haline dönüşmektedirler. Bu nedenle hissî mucizeler Kur'an gibi sürekli değil, sınırlı ve yaşayanlar üzerinde etkilidir.

F- Veli ve Keramet

Veli kelimesi sözlükte 'yardımcı, dost, ermiş' anlamlarına gelir. Terim olarak ise 'imkân nisbetinde Allah'ı tanıyan, O'na kulluğa devam eden, günahlardan kaçınan, düşük arzu ve zevklere dalmayan, Allah'ı seven ve O'nun tarafından sevilen kimse' demektir.

Veli kelimesi Kur'an'da türevleri ile beraber birçok yerde geçer ve genelde sözlük anlamında kullanılır; Allah'a ve şeytana dost olan insan­ların bulunduğu zikredilerek[568] bunların her birinin özellikleri hakkında bilgi verilir.

Kur'an, İnananların dostunun Allah, onun elçisi ve namazlarını dos­doğru kılıp zekâtlarını veren müminler olduğunu[569], Allah'ın kendisine dost olanları karanlıktan aydınlığa çıkardığını[570], O'na dost olanlarda korku ve hüznün olmadığını[571] bildirilir. Müminlerden Allah'ı ve birbirlerini dost edinmelerini ister[572]. Allah'ın müttekilerin dostu olduğunu[573] haber verir. Kur'an terminolojisinde 'muttaki' gayba inanan, namaz kılan, Allah yolunda harcayan, Hz. Muhammed'e ve ondan önceki pey­gamberlere indirilenlere ve âhiret gününe inanan[574], öfkesini yutan, insanları affeden, günah işlemekte ısrar etmeyen ve işledikleri günahlardan pişmanlık duyup tövbe eden[575] kimsedir.

Özet olarak İfade edecek olursak; Kur'an'da ifade edildiği şekliyle inanan, ibâdetlerini yerine getiren, güzel ahlâk sahibi ve kötülüklerden kendini  koruyan  herkes Allah'ın dostluğunu  kazanmaya  adaydır.  Kimlerin bu dostluğa layık görüldüğü ise dışarıdan bakarak anlaşılamaz, onu ancak Allah bilir. Dolayısıyla veliliği belli kişilere tahsis etmek, bu hu­susta bir tekel oluşturmak uygun düşmez.

Keramet, sözlükte 'değer, kıymet, ikram'; dinî literatürde ise 'velide görülen olağanüstü hâl' demektir. Bu tür olağanüstülükler güzel amel ve ahlâka sahip olmayan kişilerden de vuku bulabilir. Bunlar bir rast­lantı (tevafuk) ve şimdilik sebebi bilinmeyen normal bir hâl olabileceği gibi; Allah'ın bazı kişileri sınaması maksadıyla da vuku bulmuş olabilir.

Kur'an'da ve hadislerde Hızır, Hz. Musa'nın annesi, kitaptan bir ilmi olan kimse (Hz. Süleyman'ın veziri Âsaf), Hz. Meryem gibi iyi kişilere nisbet edilen bazı olaylar bu çerçevede değerlendirilebilir.

Mucize dışındaki olağanüstü olaylarda karşılaşılan en önemli prob­lem, bunların mucize ile eşdeğer kabul edilerek onun karşısına çıkarıl­ması ve bunun sonucunda mucizenin öneminin azaltılması, hattâ işlev­siz hale getirilmesidir. Mu'tezile kelâmcıları bu durumun önüne geçmek için mucize dışında olağanüstü halin olmadığını savunmuşlardır. Ehl-i sünnet kelâmcıları ise söz konusu sakıncayı gidermek için mucize ile olağanüstü kabul edilen diğer olaylar arasındaki farklara dikkat çekmiş­lerdir. Nitekim diğer olayların aksine mucizede tehaddînin (meydan okuma) ve peygamberlik iddiasına paralel olarak zuhurun söz konusu olduğunu, onun herhangi bir teknik ve sanata dayanmaksızın doğrudan Allah'ın fiili olarak vuku bulduğunu söylemişlerdir.

İslâm inancında, Hıristiyanlık'takine benzer azizler söz konusu değil­dir. Dolayısıyla veliler, diğer insanlardan farklı bir kutsallığa ve özel imtiyazlara sahip değildirler, kendi inisiyatifleri ile günahları bağışlaya­maz, şefaat edemez, gaybdan haber veremez ve beşer üstü tasarrufta bulunamazlar. Kur'ân-ı Kerîm'de:

"De ki: Allah dışında (kutsal) sandığınız kişileri çağırın. Onlar ne sizden sıkıntıyı giderebilir, ne de onu başka bir yana çevirebilirler"[576] buyurulmaktadır.

İslâm'ın ortaya koyduğu açık inanca rağmen, bu konuda müslümanlar arasında birçok hurafe ve yanlış telakki ortaya çıkmıştır. Mesalâ; velilerin kâinatta tasarrufta bulundukları, dualarının mutlak ola­rak kabul edildiği, gaybı bildikleri ileri sürülmüş, kendileri aracılığıyla tevessül ve İstiânede bulunulması tavsiye edilmiş, hattâ öldükten sonra da bu faaliyetlerine devam ettikleri savunulmuştur. Bu anlayışın sonucu olarak söz konusu kişilerin kabirleri teamüllerin dışında muamele gör­müş, buralarda adaklar adanıp kurbanlar kesilmiştir.

Şüphesiz Hz. Peygamber'in gönderiliş gerekçeleri içinde bu tür yan­lış anlayış ve uygulamaları kaldırmak veya düzeltmek de vardı. Nitekim Allah Teâlâ bu konuda Resûlullah'tan şöyle konuşmasını istemektedir: "De ki: Ben kendime, Allah'ın dilediğinden başka ne bir yarar ne de zarar verme gücüne sahibim. Eğer gaybı bilseydim elbette çok hayır elde ederdim ve bana kötülük dokunmazdı. Ben sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeciyim".

 

5- Âhirete İman

 

İslâm'da iman esaslarından biri de âhiretin varlığına inanmaktır. Kur'an'ın "el-yevmü'l-âhir" (öteki/son gün) olarak isimlendirdiği âhirette, insanoğlunun yaratılışı için gözetilen gaye ve hikmetler gerçekleşmiş ve yolun sonuna gelinmiş olacaktır.

Kur'an'da insanın bedenî ve ruhî gelişmesi değişik aşamalarda ele alınır. Bedenî gelişimin ilk merhalesi toprakla başlar, ikinci aşama ana rahminde geçer, üçüncüsü ise doğumla gerçekleşir[577]. İnsan sonra da basamak basamak kemâle ulaşır. İnsandaki ruhî gelişime gelince, onun da ilk safhası dünya haya­tında, ikinci safhası kabirde, üçüncü safhası da öldükten sonra tekrar dirilme (ba'sü bâde'l-mevt) iledir. İnsan sonuncu aşamada dünya hayatında işlediği iyilik ve kötülükler sebebiyle ceza veya mükâfat görecek­tir.

A- Kabir Hayatı

Bu hayata, mezara konulan insanın yaşadığı bir devre olması dola­yısıyla "kabir hayatı" denildiği gibi, dünya hayatı ile âhiret hayatı ara­sındaki bir geçiş dönemini ifade etmesi dolayısıyla "berzah âlemi" adı da verilmiştir. Berzah, iki şey arasındaki engel, mania anlamlarına gelip Kur'ân-ı Kerîm'de hem sözlük anlamında[578], hem de ölümle yeniden dirilme arasındaki hali ifade etmek için kulla­nılır[579]. Kabir ifadesi de Kur'an'da: "Sonra onu öldürür ve kabre koyar. Ondan sonra dilediği bir vakitte onu yeniden diriltir"[580] şeklinde yer almaktadır.

Kabir hayatı mezara bağlı bir hayat değildir. Dolayısıyla bir insanın kabir hayatını yaşaması için onun bedeninin mutlaka mezara konulmuş olması gerekmez. Ölen kişi ister mezara konulsun, ister denizde balıkla­ra yem olsun, İsterse yakılıp kül olsun, kabir hayatını geçirir. Kabrin, makber çağrışımı yapması dolayısıyla yanlış anlaşılmaları önlemek için ölümden sonra ve yeniden dirilmeden önce insanın içinde bulunduğu durumu ifade eden bu hayatı "berzah" diye ifade etmek belki daha doğrudur.

Kabir hayatını bedenin bütün uzuvları ile diri olması şeklinde değil, insanın lezzet veya elemler hissetmesi tarzında anlamak gerekir. Burada hissedilen lezzet ve elemler konusunda iki farklı görüş bulunmaktadır. Birinci görüşe göre hayatta mizaç ve bünye şart olmayıp Allah, ölünün kabre konulmasında Münker ve Nekir'in sorularına cevap verecek kadar onu diriltir sonra da haşre kadar bedenini oluşturan cüzlere elem ve lezzetleri tattırarak bu hayatı devam ettirir. İkinci görüşe göre ise söz konusu lezzet ve elemleri tatma cismanî haşre kadar insanın hakikatini oluşturan nefs-i natıkaya aittir. Her iki durum da Allah'ın kudretinde olmakla beraber ikinci görüş, birinciye göre daha güçlü, akla ve naslara daha uygundur. Elem ve lezzetlerin bedene taalluku konusunda da, farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazılarına göre bu durum elem ve lezzetlerin bedenin tümünü kapsaması suretiyle, bazılarına göre ise bedenin cüzlerinden sadece birine taalluk etmesi şeklinde olabilir. Ka­birde, bedenin bütün halinde muhafaza edilmediğini düşünürsek, bura­daki azabın, insanın bütün özelliklerini taşıyan*bir cüzün diriltilerek ona elem ve lezzetlerin tattırılması şeklinde olması kabulü daha kolay bir durumdur.

Kur'ân-ı Kerîm'de kabir hayatı ve azabına açık bir şekilde delâlet eden bir âyet bulunmamaktadır. İleri sürülen örnekler tevil suretiyle elde edilmiş olup bunların kabir hayatına delâleti kesin değildir. Dola­yısıyla ortaya konan bilgiler zannîdir.

Çeşitli kaynaklarda kabirde hayatın mevcudiyetine delil olarak getiri­len âyetler şunlardır:

1- "Onlar: 'Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Biz de suçlarımızı  itiraf ettik, bir daha çıkmaya yol var mıdır?' derler".[581]

2- "Ölü  idiniz sizleri diriltti, sonra  öldürecek sonra tekrar diriltecek ve  sonunda  O'na  döneceksiniz; öyleyken  Allah'ı   nasıl   inkâr edersiniz?".[582]

3- "Kötü azap Firavun'un adamlarını sardı. Onlar sabah akşam ateşe sunulurlar. Kıyamet çattığı gün, "Firavun'un adamlarını azabın en ağırı­na   Sokun"  denir".[583]

4- "Onları   iki   kere   azaba   uğratacağız.   Sonra   da   daha   büyük  bir azaba döndürüleceklerdir".[584]

Bu âyetlerden birincisinde iki defa ölüm ve İki defa diriltilme, ikin­cisinde ise sayı verilmeden ancak yine iki defa ölüme ve iki defa da dirilmeye delâlet eden kelimeler kullanılmaktadır. Bu iki ölümden biri­nin dünya hayatının sonundaki, diğerinin ise kabir hayatındaki sorgu­dan sonra gerçekleşecek olan ölüm olduğu kabul edilmektedir. Üçüncü âyette sözü edilen sabah akşam ateşe sunularak azaba çarptırılmanın da kabirde olacağı müfessirlerin ittifakı ile kabul edilmektedir[585]. Dör­düncü âyette sözü edilen azaptan birinin kabir azabı olacağı da mü-fessirlerce ifade edilmiştir.[586]

Kabir hayatı ve kabir azabı ile ilgili hadis kitaplarında birçok rivayet bulunmaktadır. Buhârî, SahîH'm'm Kitâbü'l-Cenâiz bölümünde kabir aza­bına tahsis ettiği baba Kur'an âyetleri ile başlar. Hadis literatüründe yer alan rivayetlerden aşağıdaki hadisler örnek olarak verilebilir:

1- İbn   Abbas'tan   rivayet  edildiğine   göre   Hz.   Peygamber   bir  gün mezarlıktan   geçerken   iki   mezardaki  ölülerin  büyük  olmayan   günahlar­dan   dolayı   azap   çektiklerini   görmüş,   sonra   da   "Evet   biri   koğuculuk eder, diğeri de idrarından sakınmazdı" buyurmuştur. Arkasından da yaş bir dal alarak iki  parçaya  bölmüş ve her birini  bir kabrin  üzerine dik­miş ve şöyle buyurmuştur: "Bunlar kurumayıp taze kaldıkları müddetçe bu kabirlerdekilerin azabının hafifletileceği umulur".[587]

2- Abdullah b. Ömer'den rivayet edildiğine göre Resûlullah: "Sizden biri öldüğü zaman, ona varıp oturacağı yeri sabah akşam gösterilir. O kimse  cennet  ehlinden   ise  cennetten;  cehennem  ehlinden   ise  cehen­nemden olan yeri gösterilir ve ona: işte senin oturacağın yer burasıdır, nihayet   kıyamet   günü   Allah   seni   buraya   gönderecek'   denilir".[588]

3- Ebû   Hüreyre'den   rivayet   edildiğine   göre   Hz.   Peygamber  şöyle buyurmuştur: "Ölü  kabre gömüldüğü zaman ona -birine Münker, diğe­rine  Nekir denilen- kara yüzlü ve gök gözlü  iki  melek gelip: 'Siz,  bu zat (Hz. Muhammed) hakkında  ne dersiniz?' diye sorar. Eğer o mümin ise:   'O,   Allah'ın   kulu   ve   peygamberidir.   Şehâdet   ederim   ki   Allah'tan başka   hiçbir   tanrı   yoktur.   Ve   yine   şehâdet   ederim   ki   Muhammed O'nun   peygamberidir'   cevabını   verir.   Melekler   de:   'Biz   de   (dünyada) böyle   ikrar   ettiğini   biliyorduk'   derler.   O   ölünün   kabri   enine   boyuna yetmişer zira  genişletilip aydınlatıldıktan  sonra  ona  'uyu' denir.  Bunun üzerine  o,  ailesine  dönüp  mutluluğunu  haber  vermek  ister.  Melekler ona: 'Döşeğinden ancak ailesinin sevgisi ile uyandırılan gelin ve güvey gibi uyu' derler. O, ba's vaktine kadar bu hal üzere kalır. Eğer ölü, bir münafıksa cevabında  der ki: İnsanlardan, ona  Allah'ın  peygamberi de­diklerini  işitir de ben de öyle derdim. Hakikatte onun  bir peygamber olup olmadığını bilmiyorum'. Bunun üzerine melekler: 'Biz de öyle söy­lediğini   biliyorduk'  derler.  Toprağa   'Onu   olanca   şiddetinle  sık'  denilir. Toprak da onu sıkar, yan kemikleri birbirine geçer ve artık o ba's vak­tine kadar bu durumdan kurtulamaz".[589]

4- Çeşitli rivayetlerde Hz. Peygamberin ashaba kabir azabından Al­lah'a sığınmayı tavsiye ettiği, kendisinin de böyle davrandığı bildiril­mektedir. Örnek olarak şu Buhârî hadisi gösterilebilir: Ebû Hüreyre'den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber: "Ey Allahım! Kabir azabından, cehennem azabından, hayat ve ölüm imtihanlarından ve Deccal Mesîh fitnesinden sana sığınırım, diye dua ederdi".[590]

Bunlara ilâve edilebilecek daha başka rivayetler de bulunmaktadır. Örnek olarak Hz. Âişe'nin sorması üzerine Hz. Peygamberin: "Kabir azabı haktır" buyurduğunu bildiren rivayet gösterilebilir.[591]

Sıraladığımız âyet ve hadisleri delil gösteren Ehl-i sünnet âlimleri kabir hayatının ve kabir azabının hak ve gerçek olduğunu söylemekte­dirler[592]. Ancak bu hayatın ve azabın mahiyeti konusun­da ortak bir şey söylememektedirler. Aabın ruha mı, bedene mi yoksa her İkisine birden mi olduğu konularında farklı görüşler ileri sürmekte­dirler[593]. Âyetlerin delâletinin zannî oluşu ve hadislerin de bir kısmı sa­hih olmakla beraber tevatür derecesine ulaşmamış olmaları sebebiyle sübût yönünden kesin bilgi ifade edecek yeterlikte olmadıkları, dolayı-sıyla inkâr edenlerin küfür ile itham edilemeyeceği kanaatini serdet-mektedirler.

B- Âhiret Hayatı

Âhiret kelimesi son, sonra olan ve son gün anlamlarına gelmekte­dir. İslâm akaidinin altı esasından birini teşkil eder. Âhiret kelimesi Kur'ân-ı Kerîm'de 110 yerde geçmektedir. Tek başına kullanıldığı gibi el-yevmü'l-âhir (son gün), ed-dârü'l-âhirâ veya dârü'l-âhirâ (son ikamet mahalli/öteki dünya) ve en-neş'etü'l-âhirâ {son yaratılış) şekillerinde de kullanılmakta, ayrıca bu kavram yüzden fazla terimle ifade edilmektedir. Yevmü'l-ba's (diriliş günü), yevmü'l-kıyâme (kıyamet günü), yevmü'd-dîn (ceza günü), yevmü'l-hisâb (hesap günü), yevmü't-telâk (kavuşma gü­nü), yevmü'l-hulûd (ebedîlik günü), yevmü'l-hasre (pişmanlık günü) bunlardan bazılarıdır.

İslâmî bir terim olarak ise âhiret, dünya hayatını takip eden, ona benzer fakat daha değişik ve ölümsüz bir hayattan, ebediyet âlemine ait çeşitli merhaleler ve hallerden ibarettir.[594]

Kur'an'da Hz. Nûh[595], İbrahim[596], Yûsuf[597], Mûsâ[598], îsâ[599] ve diğer peygamberlerin âhiret inancını telkin ettikleri bildirilmektedir. İslâm dini ise iman esas­ları içinde bu konuya özel bir yer vermiş ve her fırsatta onu vurgulamıştır. Örnek olarak Nisa sûresinin 136. âyeti gösterilebilir:

"Ey iman edenler! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği ki­taba ve daha önce indirdiği kitaba iman ediniz. Kim Allah'ı, melekleri­ni, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse tam ma­nasıyla sapıtmıştır".

Kur'ân-ı Kerîm'in ifadelerine göre dünya hayatı bir oyun ve eğlen­ce, âhiret hayatı ise ölümsüz âlem (dârü'l-karar) ve Allah'la buluşma (likâullah) yeridir.[600]

Dünya hayatının gelip geçici, âhiret hayatının ise sürekli, gerekli ve imkân dahilinde olduğu akılla; kıyametin nasıl kopacağı, âhiretin nasıl başlayıp devam edeceği ise naslarla bilinebilir. Dolayısıyla âhiret inancı bir yönüyle akla, bir yönüyle de vahye dayanır. Âhiret hayatını gerekli kılan, bu dünya hayatının bir imtihan yeri olmasıdır.[601] Herkes bu dünyada imtihan olmakta; kimi zengin kimi fakir, kimi âmir kimi memur, kimi sağlam kimi hasta olarak denenmektedir ve sonuçta ita­atkâr veya isyankâr, âdil veya zalim, güzel ahlâk sahibi veya çirkin işler yapmış olarak Allah'ın huzuruna çıkacaklardır. Dünya hayatındaki haksız­lıkların, haddi aşmaların cezasının verilmesi ve işlenen iyiliklerin ödül­lendirilmesi için ilâhî divan kurulacak, herkes birbiri ile hesaplaşacak, haklı ile haksız ayırdedilecek ve ameline göre karşılık verilecektir. Kur'ân-ı Kerîm'de bu ilâhî adalet divanının kurulacağı ve insanların dünyada işlediklerinin karşılığını görecekleri şu şekilde ifade edilmekte­dir:

"Yoksa kötülük işleyenler ölümlerinde ve sağlıklarında kendilerini, inanıp iyi ameller işleyen kimselerle bir mi tutacağımızı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar! Allah gökleri ve yeri yerli yerinde yaratmıştır. Böylece herkes kazancına göre karşılık görür. Onlara haksızlık edilmez. Dediler ki: 'Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır, ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman helak eder'. Bu hususta onların hiçbir bilgisi de yok­tur. Onlar sadece zanna göre hüküm veriyorlar. De ki: 'Allah sizi diriltir, sonra öldürür. Sonra da sizi şüphe götürmeyen kıyamet gününde bir araya toplar. Fakat insanların çoğu bilmezler'. Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Kıyametin kopacağı gün var ya, işte o gün batıla sapanlar hüsrana uğrayacaklardır. O gün her ümmeti diz çökmüş görürsün. Her ümmet  kendi   kitabına  çağrılır  (onlara  şöyle  denilir):  Bugün, yaptıkları­nızla cezalandırılacaksınız!".[602]

Âhiretin imkânına gelince, onun varlığı aklen mümkün ve naslarİa da bizzat öngörülmüş bir husustur. Âhiretin varlığının aklî delillerinin başında onun imkânsız değil, mümkün oluşu gelmektedir. Zira sonra­dan yaratılan bir şeyi yok ederek ilk haline (ma'dûm) döndürmek mümkün olan işlerdendir. Aksi durumda bu imkânsızlığın sebebi ya söz konusu şeyin (ma'dûmun) kendisi, ya zâtından ayrılmayan bir vasfı ya da onun dışında bir şey olurdu. Halbuki ilk ikisinin böyle bir sebep illet) olması gerçek dışıdır. Çünkü bunların, zâttan ayrı düşünülmeleri mkânsızdır. Dolayısıyla bunların, yok olan bir şeyin eski haline döndü-rülmesinin imkânsızlığına sebep olmaları halinde, onun, ilkinde de var dilmesinin imkânsız olması lâzım gelir. Bu ise gerçek dışıdır. Aynı şe­kilde söz konusu imkânsızlığın sebebi ma'çjûmun dışında bîr şey de olamaz. Çünkü ma'dûmun dışında olan şey ya varlığın yok edilmeden önceki veya yok edildikten sonraki haline sebep olmalıdır. Halbuki bunların her ikisi de onun imkânsızlığını gerektirmez. Çünkü ma'dûm ;bir varlığın eski haline İadesinin imkânsızlığına sebep olarak mümkün bir varlığı göstermek, onun kendi kendinin yokluğunu (ademini) gerek­tirdiğini kabul etmeye götürür. Bu durumda ise her mümkünün kendi varlığında yok oiması, dolayısıyla hiçbir mümkünün devamlılık (beka) ile nitelenmemesi gerekirdi. Eğer söz konusu imkânsızlığın sebebi olarak mümkünün var kılındıktan sonra yok olmaması gösterilecek olursa bu durumda da varlığı veya yokluğu imkân dahilinde olan şeylerin (mümkinât) yokluğu, varlığının imkânsızlığını gerektirici olurdu. Bu hal­de de zâtına nisbetle varlık ve yokluk eşit olan mümkün şeylerin varlı­ğının imkânsız olması lâzım gelirdi. Halbuki bu batıldır. Binaenaleyh ilm-i ilâhî bütün mümkinâtı kuşatıcı ve kudret-i ilâhî de bütün mümkinâtı kapsayıcıdır. Dolayısıyla mümkinâtın yokluktan sonra tekrar var kılınması caizdir ve Allah Teâlâ'nın her bedenin yok olan organları­nı yeniden yaratmak veya parçalanmış kısımlarını bir araya toplamak suretiyle eski haline getirmesi, söz konusu bedene ait ruhu da ona iade etmesi ve herkese dünyada kazandığı dereceye göre mükâfat ve­ya ceza vermesi tereddüde konu olmadığı gibi, böyle bir günün ger­çekleşeceğine iman da inkârı mümkün değildir.

Nitekim Allah Teâlâ bu imkâna işaret etmek ve eline çürümüş bir kemik alıp ufaladıktan sonra Resûlullah'a dönerek: "Allah'ın bu çürümüş kemikleri dirilteceğine mi inanıyorsun?" diyen inkarcıya (Ubey b. Halef) karşılık olarak Kur'an'da: "İnsan görmez mi ki, biz onu meniden yarat­tık. Bir de bakıyorsun ki apaçık düşman kesilmiş. Kendi yaratılışını unu­tarak  bize   karşı   misal   getirmeye   kalkışıyor ve:  'Şu   çürümüş   kemikleri kim diriltecek?' diyor. De ki: Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir"[603] buyurmakta­dır.

Kur'ân-ı Kerîm âhirete inanmayanların sadece zanna uydukların[604], inkarcı, kibirli, maddî hazlara düşkün, merhametsiz olduk­larını[605],   onlara   yüz   verİlmemesini[606] bildirir. Dünyadan nasibi unutmadan âhiret yurdunu aramayı öğütler[607]. İnsanoğlunun boş yere yaratıl­madığını, başıboş bırakılmayacağını, öldükten sonra diriltilip huzûr-ı ilâhîye çıkarılacağını haber verir[608]. Böy­lece dünyada sorumluluk duygusuna sahip tek canlı varlık olan insanın hayatını anlamlı kılanın da bu duygular olduğunu, dolayısıyla sorumlu­luğunu idrak etmeyenlerin, gerçek insanlık değerini yitirmiş olacaklarını, böyleleri dünyada bazı sorumluluklardan kurtulsalar bile İlâhî sorumlu­luktan ve Allah'ın huzurunda hesap vermekten kurtulamayacaklarını, dünyevî yaptırımlardan kurtulsalar bile âhiret azabından kurtulamaya­caklarını haber verir ve onlar üzerinde yaptırım gücü oluşturur.

Ayrıca Kur'ân-ı Kerîm kıyamet inancını bütün peygamberlerin tebliğ ve telkin ettiğini haber vermektedir[609]. Günümüzde de başta Hıristiyanlık ve Yahudilik olmak üzere yaşayan ilâhî dinlerin hepsinde âhiret inancı bulunmaktadır. Bu da insan­lığın âhiretin varlığı konusunda ortak bir kanaati paylaştığını ve genel bir kabulün oluştuğunu gösterir.

Öte yandan insanda beka hissi ve sonsuzluk duygusu vardır. Bu dünyadaki ayrılıkların, eksik kalmış özlemlerin beka âleminde karşılana­cağı inancı onu rahatlatmakta ve teskin etmektedir. Allah yolunda öl­dürülenlerin ölü zannedilmemesini, onlara ölü denilmemesini, onların rableri nezdinde diri olduklarını bildiren âyetler[610] ile iyilerin ruhlarının arşın altında yeşil kuşların kursağı içinde asılı olduklarını, hayır ve sadakalardan ruhların haberdar edildiklerini haber veren hadisler[611] insandaki beka duygusuna cevap veren ve ölümle her şeyin bitmediğini anlatan ifadelerdir. Bunun aksi olan fena (yokluk) duygusu ise onu strese ve ümitsizliğe itmektedir. Dolayısıyla hem sosyolojik açıdan hem de psiko­lojik açıdan âhiret inancı gerekli ve zorunludur.

Âhiret hayatının mahiyetine gelince, bu alan gayba taalluk eden bir konu olduğu için onun içeriğini akıl ve müşahede ile değil, naslarla tayin etmek mümkündür. Bu konuda Kur'an ve hadislerde verilen bilgi­lerle yetinmek ve ötesine geçmemek durumundayız. Âhiretle ilgili kul­lanılan sûr, mizan ve amel defteri gibi terimler dünyada bildiğimiz boru, terazi ve defterlere benzetilemez. Onların mahiyetini ancak Allah bilir. Naslardaki ispat metodu ise duyular ötesinde olanın (gaib) duyu­larla algılanana (şahid) benzetilmesi şeklindedir. Bununla beraber Kur'ân-ı Kerîm insanın başlangıç {mebde) ve son (meâd/âhiret) hakkın­da bilgilenme merakına dayanarak insan aklına hitabeder ve âhireti ispat yoluna başvurur. Bu çerçeveden Allah'a imanla âhirete imanı bir arada sıkça zikreder.

1- Kıyamet

a- Kıyamet Kavramı

Kıyamet kelimesi sözlükte kalkmak, dikilmek, ayaklanmak, doğrul­mak ve dirilmek anlamlarına gelir. Dinî terim olarak ise bazan dünya­nın nizamının bozulması ve dünya hayatının sona ermesi (es-sâat), bazan da ölen ve helak olan varlıkların yeniden diriltilerek ayağa kalkmaları ve mahşere doğru yönelmeleri (ba'sü ba'de'l-mevt) anlamla­rına gelmektedir. Kıyamet birinci anlamında İsrafil'in sûra ilk üflemesi ile, ikinci anlamında ise ikinci kez üflemesi ile başlayacaktır.

Râgıb el-İsfahânî'ye göre saat kelimesi Kur'ân-ı Kerîm'de kıyamet anlamına kullanıldığında şu üç anlamdan birini ifade etmektedir:

i- Kıyâmet-i suğrâ: "İnsan  ölünce, kıyameti  kopar" sözünde olduğu

gibi bir ferdin ölümü demektir. En'âm sûresinin 31. âyetinde kıyameti inkâr edenlerin ölümünden bahsolunurken: "Allah'ın karşısına çıkacakla­rını inkâr edenler, nihayet saat gelip ansızın kendilerini bastırıverince; 'hayattaki taksiratımız yüzünden çektiğimiz hasretlere bakın' derler" buyurulmakta, kıyameti inkâr eden kişilerin ölümünden ve bu esnada duyacakları pişmanlıktan söz edilmektedir.

ii- Kıyâmet-i vustâ: Dünya hayatında bir neslin yok olması, ölümle tamamen ortadan kalkması demektir. Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. Peygam-ber'e karşı gelenlerin akıbetinden söz edilirken, bunların Allah'ın âyetle­rini yalan saydıkları belirtilmekte, başlarına gelecek azaptan söz edil­mekte "bu saat geldiğinde Allah'tan başkasına mı yalvaracaksınız?" diye sorulmaktadır.[612] Buradaki saatten maksat Hz. Peygamber'e karşı gelenlerin mahkûm oldukları akıbetin tecelli edeceği vakittir. Yine Kamer sûresinin başındaki âyette "saatin yaklaştığı" bildirilmektedir. Burada yaklaşan saat, Hz. Peygamber'e karşı gelenlerin mahkûm olduk­ları sondur. Aynı sûrenin 45-46. âyetlerinde ise "Herhalde o cemaat, yani müşrikler topluluğu bozulacak ve arkalarını dönüp gidecekler. Fa­kat onların asıl vadeleri saattir ve o saat daha acı ve daha beterdir" buyurulmaktadır. Nitekim Buhârî bu âyetin tefsirinde Bedir muharebesi­ne dair şu olayı nakletmektedir: İbn Abbas: Hz. Peygamberin Bedir günü: "Ey Allahım! Ahd u va'din yerine gelsin diye niyaz ediyorum. Bu cemaat mahvedilecek olursa yeryüzünde sana kulluk eden kalmaz" şeklinde dua ettiğini, bu esnada Hz. Ebû Bekir'in Resûl-i Ekrem'in yanına gelerek: "Ey Allah'ın peygamberi! Allah sana elverir" dediğini, bunun üzerine Hz. Peygamber'in düşmana bakarak: "Yakında bu güruh hezi­mete uğrayacak, arkasını dönüp kaçacak. Onların vadesi (beklenen saat­tir) ve o saat daha dehşetli, daha acıdır" mealindeki âyetleri okuduğu­nu rivayet etmektedir.[613]

iii- Kıyâmet-i kübrâ: Dünyanın sonu ve insanların kabirlerinden kal­dırılıp hesap vermek üzere mahşerde toplanacakları gün anlamına gel­mektedir.

Kur'ân-ı Kerîm'deki ifadelerden insanların kıyamet konusunda şu üç sorunun cevabını merak ettikleri anlaşılmaktadır: Kıyamet nedir? Ne zaman kopacak? Alâmetleri nelerdir? Kur'an, birinci ve üçüncü soruların üzerinde durmuş, ikinci sorunun cevabına dair bilginin ise Allah'a ait olduğunu  vurgulamıştır.  Örnek olarak: "İnsanlar sana  saatin   ne zaman olduğunu   sorarlar".[614]   "Saatin   (kiyametin) ne zaman geleceğini bilmek Allah'a mahsustur. Hepinizin dö­nüşü onadır[615] meallerindeki âyetler gösterilebilir. Birinci örnekte Hz. Peygamber'e sadece Allah Teâlâ'nın bildiği kıyametin vakti sorulmakta, ikinci örnekte ise bu sorunun cevabı olacak bilginin sadece Allah'a ait olduğu bildirilmektedir.

b- Kıyamet Alâmetleri

Dinî literatürde kıyametin alâmetlerini ifade etmek üzere "eşrâtü's-sâat", "âyâtü's-sâat", "emârâtü's-sâat" ve "alâmâtü'l-kıyâme" gibi değişik terimler kullanılmaktadır.

Kur'ân-ı Kerîm'de Muhammed sûresinin 18. âyetinde şöyle buyurulmaktadır: "Onlar saatin kendilerine ansızın gelmesini mi bekli­yorlar? Şüphesiz onun alâmetleri belirmiştir. Kendilerine gelip çatınca ibret almaları neye yarar?"

Taberî ve Zeccac gibi müfessirler bu âyetin kıyamet alâmetleri ile ilgili olduğunu söylerlerken[616] bazı müfessirler de âyetlerin öncesine ve sonrasına (siyak ve sibakına) bakarak sözü edilen saatin kâfirlerin başı­na gelecek olan helak vakti olduğunu kaydetmektedirler.[617] Bazı müfes­sirler ise En'âm sûresinin 158. âyetinde geçen "Rabbinin bazı işaretleri" (Ba'du âyâti rabbik) ifadesi ve saat, gerçek va'd ve hesap gününün gelmekte olduğunu[618] haber veren âyetlerin kıyametin  yaklaştığına  delalet  ettiğini   dile  getirerek,  bunu   ifade  eden alâmetlerin de söz konusu olması gerektiğini ve bunların kıyamet alâ­metleri olarak ifade edilen olaylar olduklarını açıklamaktadırlar. Hadis­lerde ise kıyamet alâmetleri anlamına "eşrâtü's-sâat", "emârâtü's-sâat", "kıyametten önce vuku bulacak alâmetler..." şeklinde ifadeler içeren birçok rivayet yer almaktadır.

i- Küçük Alâmetler

Hadis külliyatında kıyamet alâmetleri olarak takdim edilip kıyametin küçük alâmetleri olarak ifade edilen ve dinî, ahlâkî, sosyal ve siyasî içerikli mesajlar veren alâmetlerin belli başlıları şunlardır:

1- Cariyenin efendisini doğurması[619], yalın ayak ve çıp­lak kişilerin insanların başına geçmesi[620], insanların bina dikmede yarış etmesi.[621]

2- İlmin azalması, cehaletin yaygınlaşması[622], fitnele­rin   ortaya   çıkması,   öldürme   hadiselerinin   artması,   servetin   çoğalması.[623]

3- Zinanın  açıkça  işlenmesi,  içki tüketiminin  artması,  kadınların  ço­ğalıp  erkeklerin  azalması.[624]

4- İkisi de hak iddiasında bulunan iki  büyük müslüman ordusunun birbirleri ile savaşması.[625]

5- Emanetin ehline tevdi edilmemesi ve işlerin ehil olmayanlara ve­rilmesi.[626]                                          

Sayılarını daha çoğaltabileceğimiz bu rivayetlerin amacı kıyametin vaktini belirlemek değildir. Bunlar aile ve toplumlarda meydana gelen bozulma ve dejenerasyona işaret etmekte, Allah'ın toplumlar için koy­duğu sosyal kanunları ifade etmektedir. Bu nevi olaylar büyük kıyame­tin yaklaştığı zamanda da bulunabilir, ancak hadislerde ifade ediliş maksatları bu değil, toplumların ölümüne (kıyâmet-i vustâ) işaret eden ilâhî kanunların hatırlatılmasıdır. Ana-babaya itaatin olmaması, para pul görmemiş insanların birden bire zengin olarak ekonomiye hükmetmele­ri ve bilgisizlikler nedeniyle de toplumun ahlâkını ve ekonomisini boz­maları; zina, içki, emanete hıyanet gibi toplumu içten çökerten ahlâk­sızlığın yaygınlaşması şeklinde sosyal kanunlara işaret vardır. Nitekim Kurtubî, İbn Hacer ve Aynî gibi tefsir ve hadis âlimleri de söz konusu rivayetleri bu minval üzere yorumlamaktadırlar.[627]

ii- Büyük Alâmetler

Kıyametin büyük alâmetleri, dinî literatürümüzde kıyamet alâmetleri olarak takdim  edilen  ve  belirmeleri  durumunda  kıyametin  kopmasının yaklaştığını   veya   fiilen   başladığını   gösteren   alâmetlere   denilmektedir. Bunlar şu şekilde sıralanmaktadır:

iia- Ye'cûc-Me'cûc

Ye'cûc-Me'cûc kelimeleri Kur'ân-ı Kerîm'de iki yerde geçmekte olup biri Kehf sûresi 83-101. âyetlerde Zülkarneyn'in muasırı olan, komşula­rını huzursuz eden yakıcı, yıkıcı ve çapulcu bir milleti ifade etmektedir. Bunlar, geçmişte yaşamış ve tarihte kalmış bir topluluk olup nerede yaşadıkları ve hangi millet oldukları hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de bilgi verilmemektedir. İkincisi ise, Enbiyâ sûresinin 95-97. âyetlerinde geç­mekte olup istikbalde zuhur edecekleri haber verilmekte ve Zülkarneyn ile bir ilgi kurulmamaktadır. Ye'cûc ve Me'cûc'un ortaya çıkışının kıya­met öncesi bir alâmet (mukaddime) mi yoksa kıyametin kopmaya baş­lamasıyla beraber vuku bulacak bir hadise (safha) mi olduğu; ayrıca Ye'cûc ve Me'cûc'un özel isim mi yoksa sıfat mı olduğu Kur'ân-ı Ke­rîm'de açık değildir. Bu hususta geniş açıklamalar daha çok hadislerde verilmektedir.

iib- Dâbbetü'1-arz

Dâbbetü'l-arz da hem Kur'ân-ı Kerîm hem de hadislerde zikredilen kıyamet alâmetlerindendir, "Debb" kökü Arap dilinde "yavaş ve sessizce yürümek, nüfuz ve sirayet etmek, emeklemek, debelenmek" anlamlarına gelir. Dâbbe kelimesi Kur'ân-ı Kerîm'de tekil ve çoğul şekillerinde on sekiz defa geçmekte olup bunlardan sadece birinde kıyamet alâmetle­rine konu olacak şekilde zikredilerek şöyle buyurulmaktadır:

"Onlar hakkında söz gerçekleştiği vakit yerden bir çeşit canlı çıkarı­rız ki o, onlara insanların âyetlerimize kesin olarak inanmadıklarını söy­ler. O gün her ümmetten âyetlerimizi yalanlayanları toplarız. Onlar bir arada tutulup hesap yerine sevkedilirler".[628]

Hadislerdekİnin aksine Kur'ân-ı Kerîm'de dâbbenin "kâfirlere vâdedilen azabın vaki olacağı zaman yerden çıkacağı ve onlarla konu­şacağı (veya onları yaralayacağı)" dışında herhangi bir tasvir yapılma­maktadır. Devam eden âyette "Bu günde yalancıların haşredileceği" (toplatılacağı) ifade edilmektedir. Kur'an'ın ifadelerinden azabın vuku bulacağı zaman ile haşr (toplamma) günü arasında bir ilginin bulun­duğu anlaşılmaktadır. Bu da Ye'cûc ve Me'cûc'da olduğu gibi dâbbetü'l-arzın da kıyametin vukuundan önce ortaya çıkacak bir alâmet (mukaddime) değil, kıyametin vukuu ile ortaya çıkacak bir olay (saf­ha/makam) olduğunu gösterir.

iic- Duhan

Duhan kelimesi, Kur'ân-ı Kerîm'de iki defa geçmekte olup aynı za­manda   44.   sûreye   ad   olmuştur.   Sadece   Duhan   süresindeki   kullanım kıyamet alâmetleri ile İlgili olup: "Göğün insanları bürüyecek açık bir duman çıkaracağı günü gözetle. Bu elem verici bir azaptır"[629] şeklinde buyurulmaktadır.

İbn Mes'ud'dan rivayet edilen bir habere göre bu âyette söz konu­su edilen duhan, Bedir savaşında müşriklerin başına gelecek olan bir olaydır. Buhârî'nin İbn Mesruk kanalıyla Sahîh'ine aldığı rivayete göre ise âyet Mekke müşrikleri hakkındadır. Hz. Ali, İbn Ömer, İbn Abbas ve Ebû Hüreyre gibi sahâbîlere isnad edilen rivayete göre ise söz konusu âyette geçen duhandan maksat kıyametin yaklaştığı zaman ortaya çıka­cak olan dumandır.

iid- Deccâl

Deccâl kelimesi; Kur'ân-ı Kerîm'de geçmemektedir. Hadis mecmuala­rında ise, "rüzgar gibi hızlı, yağmur yağdırıp kurumuş bitkileri yeşerten, kıtlık ve bolluk icad eden kıvırcık saçlı, bir gözü kor, kızıl, esmer veya parlak beyaz tenli, cüsseli biri" olarak tanıtılmaktadır.[630] Bazı rivayetlerde Nuh'tan beri bütün peygamberle­rin, kavimlerini Deccâl fitnesine karşı uyardıkları, Hz. Peygamberin otu­za kadar Deccâl'in çıkacağını haber verdiği ve onların kötülüklerinden Allah'a sığındığı haber verilmektedir. Başta Ebû Hanîfe, Ahmed b. Hanbel, Eş'arî ve Matürîdî olmak üzere sünnî kelâm âlimlerinin büyük çoğunluğu kıyamete yakın Deccâl'in çıkacağı ve Hz. îsâ tarafından öl­dürüleceği görüşünde birleşirlerken, Muhammed Abduh, Mahmud Şeltut, Said Nursî gibi bazı âlimler de tevil ederek onun şer ve boz­gunculuğu temsil eden bir kavram, bir prototip olduğunu; bu tip ile, her devirde deccâl olarak isimlendirilebilecek yalancı ve aldatıcıların bulunabileceğini, onların yalan ve aldatmalarına karşı ümmetin uyanık olmasının amaçlandığını söylemişlerdir.

iie- Hz. îsâ'nm Nüzulü

Kur'ân-ı Kerîm'e göre Hz. îsâ, babasız olarak dünyaya gelmiş, Rû-hu'l-kudüs tarafından desteklenmiş, kendisine birtakım mucizeler verile­rek İsrâiloğulları'na peygamber olarak gönderilmiş bir insandır. İsrâiloğulları onu önce yalancılıkla itham etmişler, sonra çarmıha ger­mek istemişler, ancak Allah Teâlâ onu kurtararak kendi katına yükselt­miştir.[631] Bu yükseltme işinin ruh-beden ola­rak mı, yoksa sadece ruh olarak mı gerçekleştiği tartışmalıdır. Bazı mü-fessirler Kur'an'dan, onun tekrar dünyaya döndürüleceği mânasını elde etmek için yükseltme (ref) kelimesine ruh-beden bakımından yükseltme mânası vermişlerdir. Âl-i İmrân sûresinin 55, âyetinde geçen "Seni vefat ettirip katıma yükselteceğim" cümlesinde öne-sona alma (takdim-tehir) olduğunu öne sürerek bu görüşü doğrulamaya çalışmışlardır. Sonra da madem Hz. îsâ bedeni ile göğe çıkarıldı ve şu anda da orada bulunuyor, öyleyse bir gün yeryüzüne gönderilecek ve orada son görevini yaptıktan sonra ölecektir, demektedirler. Nüzulü hakkında ise hadisler yanında "Ehl-i kitaptan herbiri ölümünden önce ona muhakkak iman edecektir"[632] âyetindeki "ölümünden önce" ifadesi ile "O, kıyametin kopacağını bildirir"[633] âyetindeki "o" zamirinin Hz. îsâ'ya döndüğünü, dolayısıyla îsâ'nın kıyametin habercisi olduğunu kay­detmektedirler.

Bazı müfessirler ise, Kur'ân-ı Kerîm'deki ifadeleri "Hz. îsâ'nın yahudilerden korunduğu, daha sonra eceli gelince öldüğü ve ruhunun göğe yükseltildiği" şeklinde yorumlamaktadırlar. Dolayısıyla Hz. îsâ çar­mıhta değil, tâbü bir ölümle ölmüştür. Nüzulü konusunda Kur'ân-ı Ke­rîm'de sarih bir ifade bulunmadığı gibi, bu konudaki hadisler de teva­tür derecesine ulaşmış değildir. Bundan dolayı nüzûl-i îsâ'yı kabul et­memek, dince inanılması zorunlu olan (zarûrât-ı dîniyye) bir şeyi inkâr etmek demek değildir[634]. Mesih kelimesine de Kur'ân-ı Kerîm'de yahudi ve hıristiyanlar gibi beklenen kurtarıcı anlamı yüklenmemiştir. Meryem oğlu îsâ anlamına gelmektedir. Ayrıca hâlen yaşayan bir îsâ düşüncesi Sünnetullah'a da aykırıdır. Çünkü Sünnetullah'ta beşerin yemeden iç­meden ve bu kadar uzun süre yaşaması yoktur.

iif- Güneşin Batıdan Doğması

Güneşin kıyamete doğru batıdan doğacağı haberi hadislerde bildi­rilmekle beraber, buna Kur'ân-ı Kerîm'de de işaret edildiğini iddia edenler bulunmaktadır. Bunlar, delil olarak En'âm sûresinin 158. ve Kıyamet sûresinin 9. âyetlerini göstermektedirler.[635] Birinci âyette "Al­lah'ın âyetleri geldiğinde, daha önceden inanmış veya imanı uğrunda bir hayır kazanmış olmayan kimseye, o günde inanmanın fayda sağla­mayacağı"; ikinci âyette ise "ay ile güneşin birleştirileceği" haber veril­mekte, güneş sistemine bağlı yerküresinin kozmolojik değişikliğe uğra­yacağına işaret edilmektedir. Hadislerde de "Rabbinin birtakım âyetleri­nin gelmesi"nden maksadın "güneşin batıdan doğması" olduğu ifade edilmektedir.[636] Tefsirlerde ise bu âyet, daha çok be's (zorluk) veya ye's (ümitsizlik) halindeki imana işaret olarak yorumlanmaktadır.

iig- Yemen veya Hicaz'dan Kuvvetli Bİr Ateşin Zuhuru Kıyamet alâmetlerinin sayıldığı rivayetlerde Yemen veya Hicaz yöre­sinden kuvvetli bir ateşin çıkıp çok uzak yerleri aydınlatacağı ve insanlan   bir   araya   toplanacakları   yere   (mahşer)   sürükleyeceği   haber  veril­mektedir.[637]

iih- Üç Hasef {Yer Yarılması/Batması) Hadisesi

Kıyamet alâmetlerine yer veren rivayetlerde kıyametten önce biri batıda, biri doğuda ve biri de Arap yarımadasında olmak üzere üç yer batması  hadisesinin  olacağı  haber verilmektedir.[638]

Bazı kaynaklarda kıyamet alâmetleri arasında Mehdî'nin zuhuruna da yer verilmektedir. Buhârî ve Müslim gibi hadis âlimlerinin Sa~ Melerinde yer vermedikleri bu rivayetlere göre dünyanın sonuna doğru Mehdî diye biri zuhur ederek beş, yedi veya dokuz yıl hüküm sürecek, zulümle dolu olan dünyayı adaletle yönetecektir. Her ne kadar Ahmed b. Hanbel, İbn Mâce, Ebû Dâvud ve Tirmİzî gibi hadis âlimleri de eser­lerinde bu tarz rivayetlere yen- vermiş iseler de İbn Haldun, İsmail Hak­kı Bursevî ve İsmail Hakkı İzmirli gibi âlimler bu rivayetleri ya güve­nilmez bularak hiç değerlendirmeye almamışlar ya da farklı şekillerde yorumlamışlardır. Şiîler'de ise, Mehdî tarihsel bir şahsiyet olup bu da gaybete karıştığına inanılan ve ortaya çıkması beklenen onikinci imam Muhammed b. Hasan'dır. Genelde Ehl-i sünnet âlimleri bu tarz bir Mehdî inancını onaylamazlar.

c- Kıyametin Kopması ve Kıyamet Tasvirleri

Kur'an, kıyamet konusuna sık sık temas eder. Bununla ilgili âyetle­rin bir kısmında kıyameti inkâr eden insanları düşünmeye davet etmek; onun, zannettikleri gibi çok uzak olmadığını anlatmak, buna rağmen İnanmayanları da kınamak amacı güdülmektedir. Kur'an: "İnsanı rahme dökülen meniden bir parça iken nutfe, (sperma) alaka (embriyo) aşa­malarından geçirerek yaratan Allah'ın, onu tekrar diriltemeyeceğini dü­şünenlere yazıklar olsun"[639] demektedir.

Kur'ân-ı   Kerîm   kıyametin   geleceğinin   kesin   olduğunu[640],    vaktinin    yaklaştığım[641],   ne   zaman   kopacağım   sadece Allah'ın bildiğini[642] ve ansızın geleceğini[643] haber verdikten sonra kıyametin nasıl kopacağı konusunu ayrıntılı sayılacak bir şekilde anlat­maktadır. Bu cümleden olmak üzere görevli melek tarafından sûra üf­leneceği, Allah'ın diledikleri dışında gökte ve yerde bulunan bütün canlıların öleceği[644], arz ve dağların yerlerinden oynayıp birbirine çarparak darmadığın olacağı[645] bildirilmekte; kı­yamet kopmaya başladığı zaman yerin dümdüz olacağı, paramparça döküleceği  ve   içinde  bulunanları  dışarı  çıkaracağı[646],   dağların   yürütüleceği[647],   ufalanıp parçalanacağ[648], atılmış renkli yüne dönüşeceği[649],   denizlerin   birbirlerine   katılacağı[650], göğün yarılacağ[651], açılıp orada ger­çek kapılar oluşacağı[652], sıyrılıp alınacağ[653], kâğıt gibi dürüleceği[654], kızarmış yağ renginde gül[655] ve erimiş maden gibi olacağı[656], Güneş'in dürüleceği[657], Ay'ın tutulacağı[658], yanlacağl[659], gü­neş ve ayın bir araya getirileceği[660], yıldızların döküleceği[661], ışıklarının söndürüleceği[662], kulakları sağır eden bir sesin duyulacağı[663], bu tabloyu gören her emzikli kadının emzirdiği çocuğunu unutacağı, her gebe kadının çocuğunu düşüreceği[664], vahşi hayvanların toplanıp bir araya getirileceği; sûra ikinci üfleyişte ise herkesin diriltilip mah­şer alanına gitmeye hazır olacağı[665], kabirlerde bulunanların diriltilip dışarı atılacağı[666], etrafa yayılmış çekirge sürüsü gibi bakışları perişan bir halde dışarı çıkarılacakları[667] haber verilmektedir.

Kur'ân-ı Kerîm'de ortaya konan bu çerçeve, hadislerde de vurgu­lanmaktadır. Meselâ bazı rivayetlerde kıyametin yaklaştığı[668], Hz. Peygamber'in kıyametin soluğunda gönderildiği[669], kıyamet ile kendisi arasında (parmaklan ile işaret ederek) kısa bir sürenin bulunduğu[670], dünya­nın geçirdiği ömre nazaran geride kalan sürenin, güne nazaran ikindi ile akşam arasındaki süre kadar kısa olduğu[671], vaktini Allah'tan başka kimsenin bilemeyece­ği[672], insanlar yeni doğum yapmış devesi-,.ni sağmak, alış veriş yapmak, havuzunu sıvamak gibi günlük işlerini yaparken aniden kopacağı[673], bu esnada yerin yarılacağı[674], ayın ikiye bölüneceği[675] gibi kevnî (doğa ile ilgili) hadiselerin vuku bulacağı bildirilmektedir.

Her ne kadar kıyametin ne zaman kopacağı bilinmemekte ise de o yaklaştığı zaman bazı alâmetlerin belireceği hadislerde ifade edilmekte­dir.

2- Ahirette Hesabın Başlaması

a- Sûra İkinci Üfleniş ve Yeniden Diriliş (Ba's)

Sûr, sözlükte boru, üflenince ses çıkaran boynuz ve seslenmek an­lamlarına gelip, akaid terimi olarak kıyametin kopuşu ve yeniden dirilti-lişi (ba'sı) haber vermek üzere üflenecek bir aleti ifade eder. Dünya ölçüleri ile mahiyeti kavranamayacak bir alet olup Resûlullah tarafından boynuza benzetilmiştir. Kıyamette İsrafil tarafından iki defa sûra üflene-cektir.   Birincisinde  Allah'ın  diledikleri  dışında   göklerde  ve  yerde  bulu­nanların   hepsinin  öleceğ[676], yeryüzü  ve  dağların   kaldırılıp birbirine tek çarpışla  çarpılıp darmadağın  edileceği[677], kı­saca   kâinattaki   nizamın   bozulacağı   ve   bütün   canlıların   yok   olacağı; ikincisinde   ise   insanların   ayağa   kalkacakları[678],   bir   araya getirilecekleri[679],   gözleri   gömgök   bir   halde   günahkârların mahşerde   toplanacakları[680],   aralarındaki   akrabalık   bağlarının kalmayacağı,  birbirlerini arayıp sormayacakları[681], Allah'ın diledikleri   dışında   göklerde   ve   yerde   bulunanların   hepsinin   dehşete kapılacağı  ve  boyunları   bükük olarak Allah'a   gelecekleri[682], kabirlerinden   kalkıp   koşarak   Rableri'ne   gidecekleri[683],   bölük bölük Allah'a  gelecekleri[684],  kabirlerden, çağıranın  görülme­miş bir şeye çağırdığı gün, etrafa yayılmış çekirge sürüsü gibi bakışları perişan  bir halde ve davetçiye koşarak çıkacakları[685], sanki dikili bir şeye koşuyorlar gibi, gözleri düşmüş ve kendileri zillete duçar bir halde   kabirlerinden  fırlaya  fırlaya  çıkacakları[686] haber verilmektedir.

Ba's  ise,  sözlükte  dirilmek,  göndermek ve  sevketmek demek  olup dinî terim  olarak kıyamet koptuktan  sonra  sûra  ikinci  defa  üfürülmesi ile bütün canlı yaratıkların hesap vermek üzere tekrar diriltilmeleri an­lamına  gelmektedir. Ehî-i sünnet inancına  göre ba's, çürümüş olan  in­san   bedeninin   parçalarının   bir araya  getirilmesi  ve  bu   bedene   ruhun iade edilmesi suretiyle (ruh maa'l-bedehT vuku bulacaktır. Dirilişte insan bedenine temel teşkil eden yapı taşlarının ya tümüyle veya bir kısmıy­la   dünyadaki   bedenin   aslî   parçalarından   oluşacağı,   aksi   takdirde   bu bedene dünyadaki  beden  denilemeyeceği  kabul  edilmektedir.  Hz.  Pey­gamber bir  hadislerinde  insanın   kuyruk sokumu  kemiği  (acbü'z-zeneb) dışındaki her şeyin, ölümden sonra çürüyüp yok olacağını, tekrar yara­tılışın  ise  bu  çürümeyen  kemikten  derlenip toparlanacağını  haber ver­miştir.[687] Bazı âlimler acbü'z-zeneb ifade­sine canlıların bütün özelliklerini taşıyan hücre anlamı vererek, doğum­daki gibi tekrar yaratılışta da bedenin bütün özelliklerinin bundan olu­şabileceğini   söylemektedirler.[688]   Kur'ân-ı   Kerîm'de  azapla   ilgili   âyetlerde ağızların    mühürlenmesi,   ellerin   konuşması,   ayakların   şahitlik   etmesi, gözlerin   kör   edilmesi,   derilerin   yanması   ve   yenilenmesi   gibi   bedenle ilgili tasvirlerin yapılması[689] da ba'sin  ruhla birlik­te bedenle olacağını göstermektedir.

b- Haşr

Haşr, sözlükte toplamak, bir araya getirmek anlamlarına gelir. Akaidde ise kıyamet günü ba'sin arkasından müteakip bütün yaratıkla­rın bir araya gelmesini ve toplanma yerine sevkedilmesini ifade eden bir terimdir. Toplanma yerine ise mahşer denir.

Kur'ân-ı Kerîm'de bütün insanların bir araya toplanacakları bir gün­den[690] söz edilmekte, o günün aldananların ortaya çıkacağı bir gün olacağı[691], Allah Teâlâ'nın sanki günün ancak bir saati kadar kaldıklarını zanneder vaziyette insanları yeniden diriltip toplaya­cağı[692], bütün insanların haşrolunacaklan[693], o günde kimsenin bir başkasına fayda veya zararının dokunmayacağı[694], günahkârların gözlerinin (korkudan) gömgök bir halde olacağı, âmâ olarak haşrolunacaklan[695], kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzü koyun haşredilecekleri[696], melek­lerle yüzleştirilecekleri[697], dağılmış çekirgeler gibi bakışları peri­şan bir halde kabirlerinden çıkıp çağırana doğru koşacakları[698], inkâr edenlerin yüzlerinin siyah ve kederli, inananlarınkinin ise parlak ve sevinçli olacağı[699] haber veril­mektedir.

Hz. Peygamber'İn hadislerinde ise mahşerin dümdüz bir yer olacağı[700] insanların çıplak, yalınayak, sünnetsiz ve kusursuz ola­rak haşrolunacakları[701], mahşer yerinde beklerken güneşin tepelerine yaklaşacağı ve ter içinde kalacakları[702], yedi sınıf insanın bu günde gölgeleneceği[703], insanların o gün yaya, binitli ve yüzü üstüne sürünenler olmak üzere üç grup halinde haşrolunacaklan[704], bazılarının develere bineceği, bazılarını ise arkalarından bir ateşin kovalayacağı[705] haber verilmektedir.

c- Amel Defteri (Kitab)

Amel defteri, insanların dünya hayatında yaptıkları bütün işlerin ka­yıtlı bulunduğu ve âhirette kendilerine verilecek olan defter (tutanak) veya hesaptan sonra sahibinin durumunu bildiren berat (belge) anlam­larına gelmektedir. Cenâb-ı Hak, Kur'ân-ı Kerîm'de insanların açık-gizli bütün söz ve işlerini işittiğini ve görevlendirdiği meleklerin bunları zap­ta geçirdiğini, kötülük edenlerin amellerinin siccîn denilen bir kitapta sayılıp yazıldığını haber vermektedir.

"Yoksa onlar, bizim kendilerinin sırlarını ve gizli konuşmalarını işit­mediğimizi mi sanıyorlar? Aksine İşitiriz ve yanlarındaki elçilerimiz yaz­maktadırlar".[706]

"Onun sağında ve solunda oturan, her davranışını yakalayıp tesbit eden iki melek vardır. İnsan, hiçbir söz söylemez ki yanında gözetleyen ve söylediklerini zapteden bir melek bulunmasın".[707]

"Bu durumda her kim, mümin olarak iyi davranışlar yaparsa, onun çabasını görmezlikten gelmek olmaz. Zira biz onu yazmaktayız".[708]

"Şunu iyi bilin ki üzerinizde muhafızlık eden değerli kâtipler vardır. Onlar yapmakta olduklarınızı bilir ve yazar".[709]

"Gerçek şu ki kötülük edenlerin yazısı, amellerin yazıldığı siccîn de­nilen   kitaptadır".[710]

Kur'ân-ı Kerîm bu işle görevli meleklerin adını "Kirâmen kâtibîn, rusûl, hafaza,  muakkıbât,  rakîb ve atîd" şeklinde açıklamaktadır.[711]

Hadislerde de kıyamet günü insanların üç defa arzda bulunacakları, bunlardan ikisinin cidal (tartışma) ve meâzir (mazeretler beyan etme) şeklinde olacağı, üçüncüsünde İse sayfaların elde uçuşacağı, kiminin sağ eliyle, kiminin sol eliyle alacağı vurgulanmaktadır.[712]

d- Hisab ve Mîzan

Âhirette amel defterleri dağıtıldıktan sonra adalet terazilerinin kuru­lacağını ve hesabın görüleceğini bildiren safhadır.

Allah Teâlâ yer, gök ve ikisi arasındal<!leri boş yere yaratmadığını[713], insanların dünya hayatına İmtihan için gönderildiklerini[714], iman edip iyi amel işleyenlerle, bozgunculuk yapanların bir tutulmayacağını[715] haber vermektedir. Zulümden mü­nezzeh ve mutlak âdil olan Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de "Din (ceza) gününün sahibi olduğunu"[716], "insanların gerçek sahipleri olan Allah'a döndürüleceklerini"[717], herkese kazandığının karşılığı yerilmek üzere hesapların görüldüğü bir günün bulunduğunu[718], Allah'ın her şeyin hesabını arayan olduğunu[719] bildirmekte, bu gün yaklaştığı halde insanların gaflet içinde ondan yüz çevirdiklerini[720], bu günde insanların gizli açık bütün amellerinden hesaba çekileceğini[721] haber vermektedir. Bu günde Rableri'nin emrine uyanlar için en güzel mükâ­fatların bulunduğu[722], kitabı sağından verilenlerin kolay bir hesapla sorguya çekilecekleri[723], kitabını sağdan alanın: "Alın, kitabımı okuyun, doğrusu ben bu hesapla karşılaşacağımı zaten biliyor­dum" diyeceği[724]; Allah ile birlikte diğer bir tanrıya tapan-arın hesabının da ancak Rableri'nin katında olacağı[725] dile getirilmekte, onların  böyle bir günü beklemedikleri haber verilmektedir[726]. Kitabı sol tarafından verilenlerin, keş­ke bana kitabım verilmeseydi de, hesabımın ne olduğunu bilmeseydim, diyeceği[727], herkese dünyada işlediklerini gösteren bir amel defteri verilerek "Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter[728] denileceği, o gün kulak, göz ve derileri­nin işledikleri şeye karşılık alayhlerine şahitlik edeceği; derilerine, niçin aleyhimize şahitlik ettiniz, diyecekleri ve "Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu" karşılığını alacakları[729], onların yaptıklarının ıssız çöllerdeki seraba benzeyeceği (susayanlar onu su zanneder, niha­yet ona vardığında herhangi bir şey bulamaz, üstelik yanı başında Al­lah'ı bulur)[730], onların kötü hesaptan korktukları[731], o gün kurtulmak için yeryüzünde bulunanların tümü ile bunun yanın­da bir misli daha kendilerinin olsa onu mutlaka feda edecekleri, hesa­bın en kötüsünün onların olacağı, varacakları yerin cehennem olacağı haber verilmektedir.[732] O gün herkesin kendi hesabından so­rumlu olacağ[733], peygamberin vazifesinin kendisine gelen­leri İnsanlara bildirmek ve öğüt vermek olduğu, Allah'ın ise hesap so­racağı,[734] O gün Allah Teâlâ'nın hükmedeceği, O'nun hükmünü bozacak hiç kimsenin olmaya­cağı[735], Allah'ın çok çabuk hesaba  çekeceği[736], hesap sonucu olarak  Allah Teâlâ'nın yeteceği[737], hesap esnasın-da asla adaletsizlik yapılmayacağı, zerre kadar iyilik yapanın mükâfatını, yine zerre kadar kötülük yapanın da cezasını göreceği[738] haber verilmektedir.

Hadislerde ise Allah Teâlâ'nın, bütün insanları herhangi bir aracı olmaksızın bizzat kendisinin sorguya çekeceği[739], müminlerin hesabının kolay, kâfirlerinkinin ise çok ince ve   çetin   olacağı[740], insanın ömrünü nasıl geçirdiğinden, gençliğini nerede tükettiğinden, malını nereden kazandığından ve nereye harcadığından, bildiklerini uygulayıp uygulamadığından[741] mutlaka hesaba çekilece­ği haber verilmiştir.

Mizan İse; sözlükte ölçü, terazi anlamına gelmektedir. Terim olarak ise âhirette hesaptan sonra insanların amellerini tartacak olan terazi, ilâhî adalet ölçüsü demektir.

Cenâb-ı Hak âh i ret günü tartının hak olduğunu[742], bu gün­de adalet terazilerinin kurulacağını, kimseye hiçbir şekilde haksızlık edilmeyeceğini, (yapılan iş) bir hardal tanesi kadar dahi olsa onun (adalet terazisine) getirileceğini[743], tartılan ameli ağır gelenin hoşnut   edici   bir  yaşayış   içinde   olacağını[744] ve   kurtuluşa ereceğini[745]; ameli hafif olanın İse anasının ağlayacağını[746] bildirmekte; Allah'ın âyetlerini inkâr eden bu tür kişilerin kendi­lerini ziyana sokmuş olacaklarını[747], amellerinin boşa gideceğini ve kıyamet gününde onlar için hiçbir ölçü tutulmaya­cağını[748] haber vermektedir.

Mizan, her ne kadar "terazi ve ölçü âleti" demek ise de bu dün­yadaki ölçü âletlerine benzetilemez. Bundan dolayı da onun nasıl bir şey olduğunu kavramak mümkün değildir. Mu'tezile âlimleri, amellerin nicelik değil, birer nitelik olduklarını, ağırlıklarının olamayacağını, bu sebeple de tartılmalarının düşünülemeyeceğini ileri sürerek mizanla ilgili âyetleri mecazî mânalara tevil etmişlerdir. Bazı selef âlimleri ise mizanı tamamen maddîleştirerek iki kefesi ve dili olan terazi şeklinde canlandırmışlardır. Ehl-i sünnet kelâmcıları her iki yaklaşımı da isabetsiz görerek bir anlamda iki görüşün orta noktasında yer almışlar, mizanın amelleri ölçmeye yarayan ve aklın iç yüzünü bilmekten aciz kaldığı ilâhî adalet ölçüsü olduğunu belirtmişlerdir.

e- Şefaat ve Havz-ı Kevser

Şefaat, âhirette günahkâr müminlerin günahlarının affedilmesi, gü­nahı olmayanların ise daha yüksek derecelere yükselmeleri için Allah'ın İzin verdiği peygamber, âlim, şehid ve diğer Allah dostu kişilerin Allah katında girişimde bulunmaları demektir.

Kur'ân-ı Kerîm şefaat konusuna Özel bir önem vermekte ve onu tevhi'd meselesi ile irtibatlandırmaktadır. Şefaat etme (şefi') Allah Teâlâ'nın güzel isimlerinden biridir. Kur'an, Allah'tan başka şefaatçinin olmadığını ve bütün şefaatin O'na ait olduğunu haber vermektedir[749]. Müşriklerin, tapındıkları putları Allah katında kendilerine şefaatçi saydıklarını[750], onların âhirette yanlarında olmayacaklarını[751], şefaat edemeyeceklerini[752], müşriklerin âhirette putların şefaatçi olmadıklarını itiraf ede­ceklerini[753] Allah'ın zarar vermesi karşısında putların aracılı­ğının fayda vermeyeceğini[754] haber vermektedir.

Âhiret gününde hiç kimsenin başkası namına bir şey ödeyemeye­ceği, kimseden fidye kabul edilmeyeceği, kimseye şefaatin fayda ver­meyeceği, yardım da görmeyecekleri bildirilmekte[755], Allah'ın izni olmadan hiç kimsenin şefaatte bulunamayacağı[756] ve hiç kimseden şefaat kabul edilmeyeceği[757] haber verilmektedir. Müminler, kendisinde alış-veriş, dostluk ve şefaat bulun­mayan gün gelmeden Allah'ın verdiği rızıklardan hayır yolunda harca­maya davet edilmekte[758], o gün zalimlerin ve inkâr edenle­rin şefaatçisinin olmayacağı[759], kâfirlere şefaatin fay­da  vermeyeceği[760] bildirilmektedir.  Allah  Teâlâ'nın  takva sahipleri (Allah'ın emirlerini yayan ve haramlardan sakınanlar) için şefa­at edeceği[761], nefis için Allah'tan başka şefaatçi bulunmadığı[762], Allah'ın izin verdiklerinden, hoşlandıklarından, O'nun nez-dinde söz ve izin alandan başkasının şefaatinin fayda veremeyeceği[763], O'nun izni olmadan meleklerin şefaa­tinin bile bir işe yaramayacağı[764] haber verilmekte, Allah rızasına ulaşmış olanlardan başkasına şefaat edilmeyeceği[765] bildirilmektedir.

Görülüyor ki, Kur'an'a göre şefaat âhirete ait bir işlem, Cenâb-ı Hak veya O'nun izin verdiği insanların yapacağı bir tasarruftur ve kâfirlerle şirk koşan ve inkâr edenler bu tasarrufun dışındadır. Kur'an âyetlerinin büyük kısmı putların şefaatçi olamayacakları, kâfirlere şefaatçilerin şefaa­tinin fayda sağlamayacağı ve bütün şefaatin Allah'ın tasarrufu altında olduğu şeklinde tevhid ve tenzihî esas alan bir anlatım söz konusudur.

Hz.  Peygamber ise  bir  hadislerinde  ümmetinden  günah  işleyenlere şefaat   edeceğini    haber   vermiş[766], bir başka hadislerinde ise "Her peygamberin kendine has ve kabul olunan bir duasının bulunduğunu, hep onunla dua etti­ğini, kendisi ise bu duasını âhirette ümmetine şefaat etmek için yapa­cağını bildirmiştir[767]. Bir başka hadîslerin-de de mahşerde bütün İnsanların heyecan ve ızdırap içinde bulunduk­ları bir anda kendisine şefaat-ı uzmâ {büyük şefaat) yetkisi verileceğini, bu sayede hiçbir peygamberin nail olamayacağı büyük bir şefaat yetki­sine (Makam-ı Mahmûd'a) sahip olacağını haber vermektedir[768]. Hz. Peygamber şefaat edecekler arasında peygamberleri, âlim­leri ve şehitleri saymıştır.[769]

Havz-ı kevser ise; suyun toplandığı, etrafı duvarlarla örülü yer de­mek olan "havz" ile cennetteki nehir anlamına gelen "kevser" kelimele­rinden oluşan bir terkip olup içerisinde kevser nehrinden gelen suların toplandığı havuz demektir. Hz. Peygamber kıyamet günü ümmetine içmeleri için bu havuzun suyundan verecektir.

Kur'ân-ı Kerîm'de havz kelimesi geçmemektedir. Kevser ise yalnızca bir yerde zikredilmektedir[770]. Müslim'de yer alan bir rivayet­te kevserin Allah Teâlâ'nın Hz. Muhammed'e vâdettiği bir nehir ve havzın da o nehir üzerinde bulunan bir havuz olduğu belirtilmektedir[771]. Havz-ı kevserle ilgili bilgiler sahih hadis kitaplarında yer alan rivayetlerle sabit olup bu rivayetlerde havz ve kevserdeki su­yun tadı, kokusu, rengi, genişliği ve mekânı konu edilmektedir. Bu sudan bir yudum bile olsa içenlerin bir daha susamayacakları, suyunun sütten daha beyaz, kardan daha soğuk olacağı, oraya ilk varanın Resûlullah   olacağı,   ondan   ilk   içenlerin   Allah   yolunda   cihad   edenler.

İslâm'a hizmette bulunan müminler, dünya nimetlerine ulaşamadan şehit olan muhacirler olacağı, Hz. Peygamber'in, mahşerde havzın ba­şında ümmetini beklerken, hayattayken gördüğü ve sohbet ettiği bazı insanların cehenneme doğru götürüldüğünü göreceği, bunun üzerine onları "ashabım" veya "ümmetim" diyerek yanına çağıracağı, ancak bir meleğin buna engel olacağı, bunların niçin cehenneme götürüldüklerini sorunca, onların kendisinden sonra dinden gensin geriye döndüklerinin haber verileceği; bunun üzerine Hz. Peygamber'in "Ben aralarında bu­lunduğum sürece onlar üzerinde gözetleyici idim. Sen beni ne zaman vefat ettirdin, işte o vakit gözetleyici sen oldun"[772] âyetini okuyarak  bu  insanları  huzurundan  kovacağı  haber verilmektedir.[773]

f- Sırat

Sırat, cehennem üzerine kurulacak ve herkesin üzerinden geçmek zorunda olacağı köprü veya yol demektir.

Kur'ân-ı Kerîm'de sırat kelimesi sıkça geçmesine rağmen akaid ki­taplarında kullanılan anlama açıkça delâlet eder şekilde bir kullanım söz konusu değildir. Kur'ân-ı Kerîm'de sırat kelimesi büyük oranda müstakim kelimesi ile nitelenmiş olarak zikredilmektedir[774]. Ayrıca Övgü­ye layık olan Allah'ın yolu[775], doğru düz­gün yol[776], yolun ortası[777] olarak da tav­sif edilmektedir. Bu yolun gökleri ve yeri yaratan Allah'ın yolu olduğu[778], âhirete inanmayanların ısrarla yoldan çıktıkları[779] haber verilmekte ve "yolun eğrisini arayarak, insanları tehdit ede­rek, inananları Allah yolundan alıkoyarak öyle her yolun başında otur­mayın"[780] buyurulmaktadır. Bütün bunlar dünya ile ilgili olup doğru yol ile Allah'ın peygamberlere gönderdiği hak din kastedilmek­tedir.

Kur'an'da ayrıca Allah Teâlâ'nın, âhirette meleklere: Zalimlere, yol arkadaşlarına ve Allah'tan başka tapmış oldukları putlara "cehennem yolunu" göstermelerini emredeceği[781] o gün kâfirlerin ağızla­rını mühürleyeceği, ellerinin konuşacağı, ayaklarının şehâdet edeceği haber verilmekte ve dilersek gözlerini büsbütün kör ederiz, yolda itişir kakışırlar, çünkü yolu göremezler[782], buyurulmaktadır.

Bazı müfessirler: "İçinizden oraya uğramayacak hiç kimse yoktur. Bu, Rabbin için kesinleşmiş bir hükümdür. Sonra biz Allah'tan sakınan­ları kurtarırız; zalimleri de diz üstü çökmüş olarak orada bırakırız.."[783] mealindeki âyetlerin cehennem üzerine kurulu olan sırata işaret  ettikleri  görüşündedirler.  Onlara  göre  bu  âyetlerde  herkesin  cehenneme  uğrayacağı   haber verilmektedir. Cennetlikler  için  bu  uğrama sırattan geçmek suretiyle olacaktır.

Hadislerde sırat kelimesi hem doğru yol, hem de akaid kitapların­daki kullanımı ile cehennem üzerine kurulacak köprü anlamında geç­mektedir.[784] Söz konusu rivayetlerde sıratın cehennem üzerine uzatılaca­ğı, ondan ilk geçenlerin Hz. Muhammed ve onun ümmeti olacağı, o gün sadece peygamberlerin konuşacakları, bütün duaların "Kurtar Allahrm! Kurtar Allahım!" şeklinde olacağı[785], insanların bir kısmının oradan şimşek şek­linde, bir kısmının rüzgâr gibi, bazılarının sürünerek geçeceği, kâfirlerle günahları affolunmayan müminlerin iki tarafında asılı kancalar tarafın­dan tutularak cehenneme atılacakları bildirilmekte[786], sıratı  geçenlerin  cennete girecekleri   haber verilmektedir.[787]

3- Hesap Sonrası Hayat

Âhiret hayatında hesap görülüp herkesin yeri belli olduktan sonra insanlar cehenneme veya cennete gidecektir. Her ne kadar insanlar son aşamada bu iki makamdan birine gideceklerse de bazı kişiler geçici olarak cennet ve cehennemden uzak tutulacaklardır. Kur'ân-ı Kerîm bu kişilere "ashâbü'l-a'râf" adı vermektedir. Bu duruma göre hesap sonrası hayat cehennem, cennet ve a'raf olmak üzere üç nevidir. Ebedî hayat ise, sadece cennet ve cehennemden oluşmaktadır.

a- Cehennem

Cehennem, âhirette günahkâr müminlerin geçici, kâfirlerin ise sü­rekli olarak kalacağı azap yeridir.

Kur'ân-ı Kerîm'de cehennem kelimesi yetmiş yedi yerde zikredilmek­te olup, daha çok cehennemin nitelemesi olarak kullanılan daha başka kelime ve terkipler de bulunmaktadır. Örneğin; harîk (yakıcı), hamîm (kaynar su), semûm (sıcak rüzgâr), siccîn (hapishane, derin çukur), gay (kuyu, çukur), veyl (belâ), dârü'l-bevar (helak yurdu), sûü'd-dâr (kötü yurt) ve esfel-i sâfilîn (aşağıların aşağısı) nitelemeleri bunlardan bazıları­dır. Ancak en yaygın olarak kullanılanlar nâr (alevli ateş), cahîm (ısı derecesi yüksek ateş), hâviye (uçurum, derin çukur, harareti yüksek ateş), hutame (tutuşturulmuş ateş), lezâ (halis ateş), saîr (tutuşturulmuş alevli ateş) ve sekar (yakıp kavuran)dır. Bunların toplamı yedi etmektedir. Kur'an'da "cehennemin yedi kapısı olduğunu" beyan eden âyete dayanarak bunların cehennemin bölümleri (tabakaları) oldukla­rını söyleyenler bulunduğu gibi, azap türlerini bildirdiklerini ileri süren­ler de olmuştur.

Hadis kitaplarında Kur'an'da geçen bu isimlere ilâveten "bûlüs ha­pishanesi, hüzün kuyusu, lemlem ve hebheb vadileri, kallût nehri, saûd dağı, akabe" gibi isimler de cehennemle ilgili olarak kullanılmıştı.[788]

Kur'ân~ı Kerîm'de cehennemin dar bir mekân olduğu[789], kızgın ateşten oluştuğu[790], yedi kapısının bulunduğu[791], münafıkların en aşağı tabakasında olacağı[792] bildiril­mekte; cehennem hayatı, cehennemlikler oraya vardıklarında cehenne­min onlara konak gibi büyük kıvılcımlar saçacağı[793], onun kaynamasının ve uğultusunun uzaktan İşitileceği[794], in­karcılar için bir zindan olacağı[795], oraya girenlerin uzun sütun­lar arasında her yönden ateşle kapatılacakları[796], ateşten örtü  ve yatakiarıyla  cehennemlikleri  her taraftan   kuşatan[797],   yüzleri    dağlayan   ve   yakan[798], deriyi soyup kavuran[799], yüreklere çöken[800], kızgın ateş dolu bir çukur olduğu[801], yakıtının insanlar ve taşlardan oluştuğu[802], kendisine atılanlardan bıkmayacağı, aksine "daha var mı?" diyeceği[803], cehennemliklerin, oraya elleri boyunlarına bağlı olarak dar bir yerden atılacakları[804], boyun­larında halkalar ve zincirler olduğu halde kaynar suya sürüklenecekleri ve sonra da ateşte yakılacaklar[805], ateşten elbiseler giye­cekleri[806], ateş ve kaynar su içinde, kara bir dumandan bir gölge altında bulunacakları[807], her yanışında azabı tatsınlar diye derilerinin yenileneceği[808], azıklarının cehennemin dibin­den çıkan ve tomurcukları şeytan başı gibi olan[809] zak­kum ağacı olacağı, bu ağaçtan yiyip karınlarını doyurduklarında susamış develerin suya saldırması gibi kaynar su ve irin içecekleri[810], orada serinlik ve içilecek güzel bir şey bulamayacakları[811], başlarına kaynar su dökülerek karınlarındakilerin ve deri­lerinin eritileceği ve bu azaptan kurtulmak istedikleri her defasında geri çevrilecekleri[812], cennetliklerin suyundan ve rızıklarından isteyecekleri ve "Bunlan Allah kâfirlere haram kıldı" denilerek reddedile­cekleri[813], onlara ebediyyen merhamet edilmeyeceği[814] ve Allah'ı görmekten mahrum bırakılacakları[815] şeklinde tasvir edilmektedir.

İnanç açısından önem taşımamakla beraber cehennemin hâlen ya­ratılmış olup olmadığı ve yaratılmış ise yerinin neresi olduğu kelâm kitaplarında ve mezhepler arasında tartışma konusu olmuştur. Cehmiy-ye, Mu'tezile ve Haricîler önceden yaratılmasının abes olduğunu, kıya­metin kopmasından önce her şeyin yok edileceğini söyleyerek cennet ve cehennemin henüz yaratılmamış olduklarını ve kıyametin gerçekleş­mesinden sonra yaratılacaklarını ileri sürmektedirler. İslâm bilginlerinin çoğu ise Hz. Âdem ile Havva'nın Kur'an'da yer alan kıssalarını, cennet ve cehennemden söz edilirken geçmiş zaman kipinin kullanılmasını delil göstererek cennet ve cehennemin hâlen mevcut olduklarını be­nimsemektedirler. Muhyiddin İbnü'l-Arabî ise, bunların şu anda inşa halinde olduklarını ve bu durumun kıyamete kadar devam edeceğini ileri sürmüştür.[816]

Cehenneme kimlerin gireceği ve oranın sakinlerinin kimler olduğu konusuna gelince, iman etmeyenlerin oraya gireceği konusunda ittifak vardır. Çünkü iman bütün iyiliklerin anahtarıdır ve kâfirler böyle bir anahtardan mahrumdurlar. Ancak cehennemin sakinleri sadece kâfirler değil, iman ettiği halde işlediği günahlardan dünyada tövbe etmemiş ve âhirette şefaate mazhar olmamış olanlar da bu günahlarının cezasını çekmek üzere cehenneme gireceklerdir. Ehl-i sünnet bu insanların ce­henneme girişinin geçici olduğunu, günahlarının cezasını çektikten son­ra cehennemden çıkarılarak cennete yerleştirileceklerini söylerken Haricî­ler ve Mu'tezile'ye mensup olanlar bunların cehennemde devamlı kala­caklarını iddia etmektedirler.

Cehennemin veya azabın ebediliği de müslüman âlimler arasında tartışmalı bir husustur. Bu konudaki görüşleri dört noktada toplamak mümkündür:

1- Cehenneme  giren   kişi   hiçbir  şekilde  oradan   çıkmaz  ve  sonsuz olarak  orada   azap  görür.   Bu   görüş   Haricîlerle  ve  Mu'tezile'ye  ait  bir görüştür.

2- Cehennemlikler   ebediyyen   cehennemde   kalmakla   beraber   bir müddet azap gördükten sonra  bir nevi bağışıklık kazanarak elem duy­mayacak hâle gelirler. Bu görüşü  ise Hişâm b. Hakem, Ebü'l-Hüzeyl el-Allâf, Bıttîhiyye ve Muhyiddin İbnü'l-Arabî savunmuştur.

3- Müminler cehennemden  çıktıktan  sonra  uzun  bir zaman  kâfirle­rin azabı  devam  etmekle beraber o da  bir gün sona erecektir. Orada azap ebedî değildir. Bu görüşü ise Cehm b. Safvan savunmaktadır.

4- Müminler cehennemden çıkarılarak cennete yerleştirilirler, kâfirle­rin azabı ise ebediyyen devam eder. Bu görüş ise Ehl-i sünnet'in ka­naatidir". Cehennemin ebedî olduğunu savunanlar daha çok Kur'an'da birçok kere tekrar edilen ve sonsuzluk ifade eden "ebeden" ve "hâli-dîn" ifadelerine dayanmaktadırlar. Azabın sona ereceğini iddia edenler ise bazı âyetlerde yer alan istisnalar ile[817] "sı­nırlı bir zaman dilimi" mânasına gelen "ahkâb" kavramına[818], adalet ilkesine ve  ilâhî rahmetin  her şeyi,  bu  arada  gazabını  kuşattığı[819] İnancına dayanırlar.

b- Cennet

Cennet, âhirette müminlerin içinde ebedî olarak kalacakları âhiret yurdudur.

Kur'ân-ı Kerîm'de cennet kelimesi tekil, tesniye (İki) ve çoğul şekil­leri ile 147 defa geçmekte olup, bunların yirmi beşi dünyadaki bağ bahçe, biri Hz. Peygamber'in yanında Cebrail'i gördüğü sidretü'l-müntehânın civarında bulunan me'vâ cenneti[820], diğerleri ise âhiretteki cennet anlamına gelmektedir. Kur'an'da cennet için kulla­nılan diğer isimler ise: Ravza (yeşil bahçe), cennetü'l-me'vâ (müminlerin barınağı olan cennet), cennetü'l-huld (ebedîlik yurdu), cennetü'n-naîm (nimetlerle dolu cennet), adn (ikamet yeri), firdevs, hüsna, dârü's-selâm (esenlik yurdu), dârü'l-mukame (durma yeri), dârü'l-âhire veya ed-dârü'l-âhire (âhiret yurdu), ukba'd-dâr ve âkibetü'd-dâr (dâr-ı dünyanın sonu), makamün emîn (güvenilir yer) kelimeleridir.

Kur'ân-ı Kerîm'de cennet hem yapısı hem de sakinlerinin hayatı iti­bariyle cehennemden daha fazla tasvir edilmiştir. Yapısı ile ilgili olarak, genişliğinin göklerle yer kadar olduğu[821], yakıcı sıcak ve dondurucu soğuğun olmadığı[822], içinde bozulmayan sudan, tadı değişmeyen sütten, içenlere lezzet veren şaraptan (temiz içecek­ten) ve süzme baldan ırmaklar bulunduğu ve meyvelerin her çeşidinin sunulduğu[823], suyun zencefille kokulandırılmış selsebil (tat­lı su) pınarı[824] ve misk kokusu bırakan bir içeceğin bulundu­ğu[825] haber verilmektedir. Cennet şarabının baş ağrıt­madığı, sarhoş etmediği, içenlere zevk bahşettiği ve bembeyaz bir kaynaktan çıktığı[826], günah İşlemeye itmediği ve saçma­latmadığı[827] bildirilmekte; orada türlü türlü meyveler, hurma­lıklar, nar ağaçları[828], bağlar[829], dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları ve çeşit çeşit kuş etleri[830] bulunduğu belirtilmektedir.

Cennetliklerin   süslen   altından   olan   ince  ve   kalın   atlastan   dikilmiş elbiseler  giyecekleri[831] ve güzel evlerde oturacakları[832]; güzelliklerinden dolayı saçılmış bir inci sanılan ölümsüz gençlerin[833], ellerinde altın kadeh ve tepsilerle onlara hizmet edecekleri, canlarının istediği ve göz­lerinin hoşlandığı her şeyin orada hazır bulunacağı[834], orada üst üste bina edilmiş, altlarından ırmaklar akan köşklerin mevcut oldu­ğu[835],- cennetin gölgesinde tahtları üzerine kurulup yaslandıkarı[836] ter temiz eşler bulunduğu[837], kalplerinden kinin sökülüp atılacağı ve kardeşler halinde karşı karşıya tahtlarına oturacakları, yorgunluk ve zahmet hissetmeyecekleri[838], boş ve yalan söz işitmeyecek­leri[839] bildirilmektedir.

Kur'an, cennetliklerin bu nimetler ile dünya nimetlerini hatırlayacak­larını haber vermekte ise de[840], oradaki nimetlerin bu dün-yadakiler ile aynı olduğu düşünülmemelidir. Nitekim bir kudsî hadiste Allah Teâlâ'nın cennette hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitme­diği ve insanın kalbinden bile geçmeyen güzellikte nimetler hazırladığı haber verilmiştir.[841]

Allah Teâlâ'nın cennette müminlere vereceği nimetlerin en büyüğü rü'yetullahtır. Kur'an'da "iyi iş ve güzel amel işleyenlere daha güzel karşılık ve bir de ziyade olduğu" bildirilmektedir[842]. Buradaki ziyade (fazlalık)den maksadın rü'yetullah olduğu, Hz. Peygamber'in ifa­deleri ile sabittir[843]. Allah'ın yaratıklara benzetilmiş olaca­ğı endişesi ile Cehmiyye ve Mu'tezile mezhepleri rü'yetullahı inkâr et­mişlerdir. Onlara göre rü'yetin gerçekleşebilmesi için yön, mesafe, mu­kabele, kuşatma, ışık vb. gibi maddî unsurlar gereklidir. Mekândan ten­zih edilen Allah Teâlâ'yı böyle bir konumda düşünmek mümkün değil­dir. Onlar, ayrıca "Gözler O'nu idrak edemez, fakat O gözleri idrak eder"[844] âyeti ile Hz. Musa'nın talebine karşılık Cenâb-ı Hakk'ın "Beni asla göremeyeceksin"[845] cevabını delil getirirler. Bunların görüşlerini reddederek Allah Teâlâ'nın âhirette görüleceğini benimseyen Ehl-i sünnet ise; rü'yetullahın aklen mümkün, naklen sabit olduğunu, rü'yetin ortak paydasının varlık (vücud) olduğunu, âhirette Allah'ın görülmesi İçin de dünyadaki rü'yet şartlarının gerçekleşmesinin gerekmediğini, âhiret hayatı gibi oranın şartlarının da farklı olacağını söylemişler ve ayrıca birçok naklî delilin rü'yeti vurguladığını dile ge­tirmişlerdir. Nitekim Kur'an'da "O gün, Rableri'ne bakan parıl parıl par­layan yüzler olduğu"[846], cennetten başka fazlalık (ziyade) nimetin verileceği[847] haber verilirken; hadislerde de inananların

Allah'ı,   dolunay   halinde   ayı   gördükleri   gibi   açıkça   görecekleri[848] bildirilmektedir.

Kur'an ve hadislerde cennetin yapısı ve cennetteki hayatla ilgili tasvirlerden, cennetteki hayatın sadece ruhlar âleminde değil, ruh-beden oluşacağı ve bağı, bahçesi, nehri, köşkü vs. ile bir gerçeklikler dünyasında cereyan edeceği anlaşılmaktadır. Bütün kelâmcılar bu şekil­de düşünmekte ve buna karşı çıkan filozoflarla bazı sûfîleri de eleştir­mektedirler. Gazzâlî'nin eleştirileri bütün âhiret hayatı ile beraber cen­net hayatını da içermektedir.

Kur'an'da cennet, iman edip salih amelde bulunanlara vadedilmiştir. Bu temel prensip yanında çocukların, delilerin ve fetret döneminde yaşayan insanların da cennete girecekleri ulemânın çoğunluğunca be­nimsenmiştir.

c- A'râf

Urf kelimesinin çoğulu olup yüksek yer, sur, dağ ve tepenin en üst noktası anlamlarına gelen a'râf iyi ve kötü amelleri eşit olan mü­minlerin bir müddet bekleyecekleri yerdir. Hasan-ı Basrî'ye nisbet edilen bir görüşe göre ise a'râf, marifet kökünden gelmektedir. Ashâbü'l-a'râf da cennet ehli ile cehennem ehlini yüzlerinden tanımak üzere görev­lendirilen bazı kişilerden oluşmaktadır. Hasan-ı Basrî'ye ashâbü'l-a'râfın hasenat ve seyyiatı eşit olan kişilerden oluştuğu söylenince, hayretin­den ellerini dizlerine vurarak, öyle olmadığını, bunların cennet ehli ile cehennem ehlini ayırmak üzere görevlendirilen kişiler olduklarını söy­lemiştir.[849]

Kur'ân-ı Kerîm'de a'rafta bulunanlar için "ashâbü'l-a'râf" deyimi kul­lanılmaktadır. A'râf sûresinde "iman edip iyi amel işleyenlerin cennetlik oldukları, içlerindeki kin türünden şeyler sökülüp atılarak cennete ko­yulduklarında, Allah'a hamd ve senada bulunduktan sonra, cehennem ehline: "Biz, Rabbimiz'in bize vadettiğinin gerçek olduğunu gördük, siz de Rabbinizin size vadettiklerini gerçek buldunuz mu?" diye seslenecek­leri, onların da "evet" diyecekleri ve aralarından bir kişinin "Allah'ın laneti zâlimlerin üzerine olsun" diye sesleneceği buyurulmakta, iki taraf arasında bir perde ve a'râf üzerinde de (cennetlik ve cehennemliklerin) her birini simalarından tanıyan kişilerin bulunacağı, bunların henüz cennete giremedikleri halde (gireceklerini) umarak cennet ehline: "Se­lâm sizin üzerinize olsun!" diye seslenecekleri, gözleri cehennem ehli tarafına çevrildiği zaman ise: "Ey Rabbimiz! Bizi zâlimler topluluğu ile beraber bulundurma" diyecekleri, yine a'râf ehli  kâfir olduklarını yüzlerindeki alâmetlerinden tanıdıkları, birtakım adamlara: "Ue çokluğunuz, ne de taslamakta olduğunuz büyüklük size hiçbir yarar sağlamadı" diye seslenecekleri haber verilmektedir.[850]

A'râf ashabının kimlerden oluşacağı konusunda farklı görüşler var­dır. Ebû Huzeyfe'den rivayet edilen bir görüşe göre a'râf ehli iyilik ve kötülükleri eşit olan muvahhidler (Allah'ın bir olduğuna inanan kişiler) dir. Bunlar cennetle cehennem arasında bir müddet kaldıktan sonra haklarında hüküm verilecektir[851]. Bazılarına göre bunlar, fetret ehli ve Allah'a şirk koşanların çocuklarından, bazılarına göre ise peygamber, şehit, âlim ve veli gibi Allah yanında dereceleri yüksek olan kişilerden oluşmaktadır. Ancak a'râf ashabı ile ilgili âyetlerin devamında onların "arzu ettikleri halde cennete giremedikleri" kaydına bakarak sonuncu görüşün İsabetli olmadığını söyleyebiliriz.

Her türlü durumda a'râf, devamlı bir ikamet yeri değildir. Allah Teâlâ bu zümreye mensup insanları burada bir müddet beklettikten sonra haklarında hüküm verecek ve ebedî ikamet yerlerine gönderecek­tir.

Kur'ân-ı Kerîm'de a'râf ehli hakkında şu ifadeler geçmektedir:

"İki taraf (cennetlikler ve cehennemlikler) arasında bir perde ve A'râf üzerinde de herkesi simalarından tanıyan adamlar vardır ki, bun­lar henüz cennete girmedikleri halde (girmeyi) umarak cennet ehline: 'Selam size!' diye seslenirler. Gözleri cehennem ehli tarafına döndürü­lünce de: 'Ey Rabbimiz! Bizi zâlimler topluluğu ile beraber bulundur­ma!' derler.

"(Yine) A'râf ehli simalarından tanıdıkları birtakım adamlara seslene­rek derler ki: 'Ne çokluğunuz, ne de taslamakta olduğunuz büyüklük size hiçbir yarar sağlamadı. Allah'ın kendilerini hiçbir rahmete erdirme-yeceğine dair yemin ettiğiniz kimseler bunlar mı?' (ve cennet ehline dönerek; 'Girin cennete; artık size korku yoktur ve siz üzülecek de değilsiniz' derler".[852]

Vakıa' sûresinde ise, kıyamet hakkında tasvirler yapıldıktan sonra âhirette insanların üç sınıfa ayrılacakları bildirilmektedir. Bunlar öncüler (es-sâbikün), kitabı sağından verilenler (ashâbu'l-meymene) ve kitabı solundan verilenler (ashâbu'l-meş'eme) dir. İlk ikisi cennete, üçüncüsü ise cehenneme girecektir. Kur'an her üçünün durumu île ilgili tasvirler­de bulunmaktadır. Konunun daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacağın­dan bu sûrenin baştan 56 ayetinin mealini vermek yerinde olacaktır:

"Kıyamet koptuğu zaman, -ki onun oluşunu yalanlayacak hiçbir kimse yoktur- o, alçaltıcı, yükselticidir. Yer şiddetle sarsıldığı, dağlar parçalandığı, dağılıp toz duman haline geldiği ve sizler de üç sınıf olduğunuz zaman, kitabı sağından verilenler, ne mutlu onlara! Kitabı solundan verilenler, ne bahtsızdır onlar! (Hayırda) önde olanlar, (karşılı­ğını almada da) öndedirler.

"İşte bunlar (hayırda önde olanlar), naîm cennetlerinde (Allah'a) en yakın olanlardır. (Onların) çoğu Önceki ümmetlerden, birazı da sonraki­lerdendir. Mücevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler. Karşılıklı olarak oturup yaslanırlar. Çevrelerinde maîn çeşmesinden doldurulmuş testiler, ibrikler ve kadehlerle ölümsüz gençler dolaşır. Bu İçkiden ne baş ağrısı çekerler, ne de akılları giderilir. (Onlara) beğendikleri meyveler, canları­nın çektiği kuş etleri, saklı inciler gibi iri gözlü huriler, yaptıklarına karşılık olarak (verilir). Orada boş bir söz ve günaha sokan bir lâf işit­mezler. Söylenen yalnızca 'selâm, selâm'dır.

"Kitabı sağından verilenler, ne mutiu onlara! Onlar, dikensiz sedir ağacı, meyveleri salkım salkım dizili muz ağaçları, uzamış gölgeler, çağ­layarak akan sular, tükenmeyen ve yasaklanmayan sayısız meyveler içinde ve kabartılmış döşekler üstündedirler. Gerçekten biz hurileri apayrı biçimde yeni yarattık. Onları eşlerine düşkün ve yaşıt bakireler kıldık. Bütün bunlar kitabı sağından verilenler içindir. Bunların bir kısmı önceki ümmetlerden, bir çoğu da sonrakilerdendir.

"Kitabı solundan verilenler, ne yazık onlara! İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içinde serin ve hoş olmayan kapkara dumandan bir göl­ge altındadırlar. Çünkü onlar bundan önce varlık içinde zevk ve eğlen­ceye dalmışlardı. Büyük günahı işlemekte direnir dururlardı. Diyorlardı ki: Biz öldükten, toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra, biz ve önceki atalarımız bir daha mı diriltileceğiz? De ki: Hem öncekiler hem de sonrakiler belli bir günün belli bir vaktinde mutlaka toplanacaklar­dır. Sonra siz ey sapıklar, yalancılar! Elbette bir ağaçtan, zakkum ağa­cından yiyeceksiniz, karınlarınızı onunla dolduracaksınız. Üstüne de kay­nar sudan içeceksiniz. Susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz. İşte ceza gününde onlara sunulacak ziyafet budur".

 



[1] Cevheri,   es-Sıhah,   "dyn"   md.;   İbnü'l-Manzûr,   Lisanü'l-Arab,   "dyn"   md.;   Asım Efendi, Kamus Tercemesi, "dyn" md.

[2] et-Tîn 95/4

[3] Bakara 2/31, 37

[4] Al-i imrân 3/19

[5] Bk. el-Bakara 2/213

[6] er-Rûm 30/30

[7] el-Mâîde 5/3