DÖRDÜNCÜ BÖLÜM    1

ZEKÂT. 1

1- Genel Olarak Kur'an Ve Sünnette Zekat 1

2- Bir İbâdet Ve Kurum Olarak Zekât 1

A- Zekâtın Amacı 1

B- Zekâtın Ne Olduğu Ve Kimlerin Vereceği 1

C- Nisab (Zekât Vermek İçin Gerekli Zenginliğin Alt Sının) 1

1- Nisabla İlgili Şartlar 2

2- Nisab Belirlenirken Borçlar Ve Alacakların Hesaplanması 2

D- Zekâtın Mevzuu. 2

E- Zekât Nisbetleri 2

F- Zekâtın Masrafı (Harcanacağı Yerler) 2

G- Zekâtın Tahsili 2

H- Uygulama: Zekâtla İlgili Bazı Sorular 2

1- Maaşlı Ve Ücretliler Zekâtı Nasıl Ödemelidirler?. 2

2- Kamu Hizmeti Veren Kurumlara Zekât Verilebilir Mi?. 2

3- Ticaret Mallarının Zekâtı Nasıl Verilir?. 2

Zekât Vermenin Belirli Bir Zamanı Var mıdır?. 2

Ziynet Eşyasına Zekât Düşer mi?. 2

Zekât Kimlere Verilmez?. 2

1- Fitre: 2

BEŞİNCİ BÖLÜM... 2

HAC VE UMRE.. 2

1- GİRİŞ. 2

A- Haccın Tanımı 2

B- Haccın Tarihçesi 2

C- Haccın Hikmetleri 2

D- Haccın Fazileti (Sevabı) 2

2- Haccın Yapılışı (Uygulama) 2

3- Haccın Farz Oluşunun Delilleri 2

4- Haccın Farz Olmasının Şartları 2

5- Haccın Bizzat Edasının Farz Olmasının Şartları 2

A- Genel Şartlar 2

1- Yol Güvenliğinin Olması 2

2- Yolculuğa Engel Geçici Bir Durumun Bulunmaması 2

B- Kadınlara Özel Şartlar 2

1- Uzun Mesafeli Yolculuklarda Yanında Eşinin Veya Bir Mahreminin Bulunması 2

2- İddet Bekleme Durumunda Olmaması 2

6- Haccın Sahih Olmasının Şartları 2

1- Müslüman Ve Akıllı Olmak. 2

2- İhram.. 2

3- Vakit 2

4- Yer 2

7- Haccın Farz, Vacip, Sünnet Ve Âdabı 2

A- Haccın Farzları 2

B- Haccın Vacipleri 2

C- Haccın Sünnetleri 2

1- Kudüm (Varış) Tavafı 2

2- Hac Hutbeleri (Konuşma) 2

3- Arefe Gününün Gecesini Mina'da Geçirmek ve Bîr Gün Önceki Öğle Namazından Başlayıp Arefe Günü Sabah Namazı ile Tamamlanan Beş Vakit Namazı Mina'da Kılmak. 2

4- Bayram Gecesini Müzdelife'de Geçirmek. 2

5- Bayram Günlerinde Geceyi Mina'da Geçirmek. 2

6- Mina'dan Dönerken Muhassab'da Bir Süre Dinlenmek. 2

D- Haccın Âdabı 2

7- Haccın Çeşitleri 2

A- Hüküm Bakımından. 2

B- Uygulama Bakımından. 2

A- İhram.. 2

1- İhramın Tanımı Ve Hükmü. 2

2- İhramın Zamanı 2

3- İhramın Yeri 2

4- İhramın Vacipleri 2

5. İhramın Sünnetleri 2

6- İhram Yasakları 2

7- İhramdan Çıkma. 2

B- Tavaf. 2

1- Tanımı Ve Uygulaması 2

2- Çeşitleri Ve Hükümleri 2

3- Tavafın Şartlan Ve Rüknü. 2

Tavafın Şartları 2

Tavafın Rüknü. 2

4- Tavafın Vacipleri 2

5- Tavafın Sünnetleri 2

C- Sa'y. 2

1. Sa'yın Tanımı Ve Hükmü. 2

2- Sa'yın Şartları 2

3. Sa'yın Rükünleri Sa'yin Rükünleri İkidir. 2

4-  Sa'yin Vacipleri Sa'ym Vacipleri İkidir. 2

5- Sa'yin Sünnetleri 2

D- Arafat Vakfesi 2

1- Vakfenin Tanımı Ve Hükmü. 2

2- Vakfenin Şartları 2

3- Vakfenin Rüknü. 2

4- Vakfenin Vacibi 2

5- Vakfenin Sünnetleri 2

E. Müzdelife Vakfesi 2

1- Tanımı Ve Hükmü. 2

2- Müzdelife Vakfesinin Şartları 2

3- Müzdelife Vakfesinin Rüknü. 2

4- Müzdelife Vakfesinin Sünnetleri 2

F- Mina Ve Cemrelere Taş Atma (Şeytan Taşlama) 2

1- Şeytan Taşlamanın Tanımı Ve Hükmü. 2

2- Şeytan Taşlamanın Şartlan. 2

3- Şeytan Taşlamanın Rüknü. 2

4- Şeytan Taşlamanın Sünnetleri 2

5- Şeytan Taşlamada Taş Atma Günleri 2

6- Başkası Adına Şeytan Taşlama. 2

G. Hedy (Hac ve Umre İle İlgili Kurbanlar) 2

1- Hedyin Tanımı 2

2- Hedy Çeşitleri 2

3- Hedy Kurbanında Bulunması Gereken Şartlar 2

4- Hedyin Kesileceği Yer Ve Zaman. 2

5- Hedy Kurbanının Etleri 2

6- Hedy Yerine Oruç. 2

H- Cinayetler (Kural Veya Yasak İhlâlleri), Cezalan Ve Kefaretleri 2

1- Cinayet Teriminin Anlamı 2

2- Cinayetlerin Cezaları Veya Karşılıkları İle İlgili Genel Tanımlar 2

3- Cinsel Hayat İle İlgili Yasaklar Ve Cezaları 2

4- Vücutla İlgili Yasaklar (Elbise, Parfüm Vb.) Ve Cezalan. 2

5- Av Hayvanları İle İlgili Yasaklar Ve Cezalan. 2

6- Harem Bölgesindeki Bitkilerle İlgili Yasaklar Ve Cezaları 2

7- Hac Veya Umre Menâsikinin Yerine Getirilmesi Sırasındaki İhlâllerden Kaynaklanan Cezalar 2

A- Hacda Vekâlet 2

1- Genel Olarak İbâdetlerde Vekâlet 2

2- Hacda Vekâlet 2

B- Haccı Tamamlayamamak (İhsâr Ve Fevât) 2

1- İhsâr 2

2- Fevât 2

11- Medine'yi Ve Hz. Peygamberin Kabrini Ziyaret 2

12- Umre. 2

A- Umrenin Tanımı Ve Yapılışı 2

B- Umrenin Hükmü. 2

C- Umrenin Vakti 2

D- Umrenin Farzları Vacipleri Ve Yasakları 2

ALTINCI BÖLÜM... 2

KURBAN VE ADAK.. 2

1- Giriş. 2

A- Kurbanın Sözlük Ve Terim Anlamı 2

B- Kurbanın Fazileti Ve Hikmeti 2

2- Kurbanın Tarihçesi 2

3- Kurban Kesmenin Hükmü. 2

4- Kurban Kimlere Vaciptir 2

4- Kurban Olabilecek Hayvanlar 2

A- Kurbanlık Hayvanların Türü Ve Yaşı 2

B- Ortak Kurban. 2

C- Kurban Olmaya Engel Kusurlar 2

D- Kurbanlığın Kaybolması, Ölmesi/ Satılması 2

6- Kurbanın Rüknü, Kesim Zamanı, Şekli, Sünnetleri Ve Âdabı 2

7- Kurbanın Etinin Ve Diğer Ürünlerinin Değerlendirilmesi 2

8- Diğer Kurban Çeşitleri 2

A- Adak Kurbanı 2

B- Hedy Kurbanı 2

C- Akîka Kurbanı 2

D- Başka Maksatlarla Kesilen Kurbanlar (Karşılama, Temel Atma, Açılış Vb.) 2

9- Adak (Nezir) 2

YEDİNCİ BÖLÜM... 2

YEMİNLER VE KEFARETLER.. 2

1- Yeminler 2

A-Yeminin Sözlük Ve Terin: Anlamı 2

B- Yemin Çeşitleri 2

2- Kefaretler 2

A- Kefaretin Tanımı 2

B- Kefaret Çeşitleri 2

1- Yemin Kefareti 2

2- Zihar Kefareti 2

3- Katil (Adam Öldürme) Kefareti 2

4- Oruç Kefareti 2

5- Diğer Kefaretler 2

 

 

 

 

 

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

ZEKÂT

 

1- Genel Olarak Kur'an Ve Sünnette Zekat

 

Sevgili peygamberimizin de buyurduğu gibi İslâm beş esas üzerine kurulmuştur. Bunlardan birisi de zekâttır. Nasıl ki namaz İslâm'ın direği ise, zekât da köprüsüdür (kantaratü'l-İslâm). Zekât, toplumun varlıklı kesiminden yoksul kesimine mal ve beraberinde alâka (saygı ve sevgi) akışını sağlayan bir köprüdür.

Zekât, sözlük anlamı itibariyle arınmak, bereketli olmak, artmak gibi mânalara gelir. Terim anlamı ise, belirli şartların gerçekleşmesi halinde bir malın belirli bir miktarını, hak sahiplerine vermektir. Zekâta, tasdik etme fiilinden türetilen bir kelime olarak "sadaka" denildiği de olur. Bu takdirde, imanın gereği sanki verilen mal ile tasdik edilmiş gibi bir anlam ilişkisi taşır.

Zekât, sadece Hz. Muhammed'in (s.a.v.) getirdiği en son dine ait bir yükümlülük değil, aynı zamanda Hz. Âdem ile başlayıp Hz. Mu-hammed ile kemale eren İslâm sürecinin her döneminde mevcut bulu­nan bir yükümlülüktür.[1]

Kur'an ve Sünnet'te, zekâtın farz oluşu hakkında pek çok nas bu­lunmaktadır. Bunlardan birkaçı şunlardır:

"Namazı kılın, zekâtı verin ve Allah'a güzel ödünç takdiminde bu­lunun; kendiniz İçin yaptığınız hayrı daha iyi ve daha büyük ecir ola­rak Allah katında bulursunuz. Allah'tan bağışlanma dileyin, Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir".[2]

"Onların mallarından kendilerini temizleyen ve özlerini arındıran bir sadaka al".[3]

"Onların mallarında muhtaç ve mahrum olana ait belli bir hak var­dır".[4]

"Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyilik değildir. Asıl iyi­lik, Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitaba, peygamberlere inanan, yakınlarına, yetimlere, düşkünlere, yolda kalmışlara ve boyunduruk al­tında olanlara sevdiği maldan harcayan, namaz kılan ve zekât veren­ler...   İn   İyiliğidir".[5]

"Ey iman edenler! Kazandıklarınızın temizinden ve sizin için yerden çıkardıklarımızdan infak edin; gözü yumuk almayacağınız adi, bayağı şeyleri vermeye kalkmayın. Bilin ki Allah müstağnidir, Övülmeye layıktır. Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size çirkin şeyleri yapmayı emreder. Allah   ise  size   kendi   katından   bağışlama   ve  lütuf va'dediyor".[6]

"Ürün  verdiği  zaman   ürününden  yiyin,  hasat  edildiği  gün   hakkını Verin".[7]

"Onlara söyle, Allah mallarında zekâtı farz kıldı; zenginlerinden alı­nır fakirlerine verilir".[8]

"Sadakalar   (zekâtlar),   Allah'tan   bir   farz   olarak   fakirlere,   yoksullara (mesâkîn),  üzerinde  çalışanlara,  kalpleri  telif olacak olanlara  verilir, bo­yunduruk altında olanlar, borçlular, Allah yolunda ve yolcu olanlar uğ­runda sarfedilir. Allah bilendir, hikmet sahibidir"[9]. ."Sadaka zengine helâl olmaz".[10]

"Sadakaları açıktan verirseniz ne âlâ ne güzel! Ama onları gizlice verirseniz sizin için daha da hayırlı olur. Böyle yaptığınız için Allah sizin bir kısım günahlarınızı bağışlar. Allah yapmakta olduklarınızdan haberdardır".[11]

"Ey inananlar! Zekât dahil her türlü sadakanızı başa kakmak ve eziyete dönüştürmek suretiyle boşa çıkarmayın".[12]

"Yazıklar olsun o müşriklere ki, onlar zekâtı vermezler ve âhireti de inkâr ederler".[13]

"Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar var ya, işte onlara acıklı bir azabı müjdele. O gün bunlar cehennem ate­şinde kızdırılır ve onların alınları, böğürleri, sırtları dağlanır, İşte kendi­niz için  biriktirdikleriniz, biriktirmekte olduğunuzu tadın!' denir".[14]

Zekâtın dinî bir yükümlülük (farz) olduğunu ifade eden yukarıda mealleri verilenler yanında çok sayıda (30 kadar) âyet bulunmaktadır.[15]

Bunlardan yirmi yedisi namazla birlikte anılır. Böylece dinin ibâdet bo­yutu ile malî/iktisadî boyutunun birbirlerinden ayrı şeyler olmadığına dikkat çekilir.

 

2- Bir İbâdet Ve Kurum Olarak Zekât

 

Zekâtla ilgili âyetlerden sekizi[16] aynı zamanda Mekkîdir[17]. Bu, zekât yükümlülüğünün ahlâkî boyutta İslâm'ın daha ilk yıllarından itibaren mevcut olduğunu gösterir. Ancak İslâm'ın beş temel farzından biri ola­rak kurumlaşması ve devlet müeyyidesine (yaptırım) dayalı cebrî bir ödeme şeklini alması, doğal olarak devletin fiilen kurulması sonrasına rastlar. Buna göre zekât, kurumsal anlamda hicretin ikinci senesinde, oruçtan evvel farz olmuştur.

 

A- Zekâtın Amacı

 

Şüphesiz İslâm'ın bir din olarak amaçları vardır. Kişisel ilişkilerin kardeşlik esası üzerine oturtulması yanında toplumsal olarak da denge­li, huzurlu bir yapının oluşturulması ve orada erdemli bir siyasetin hâ­kim olması sözü edilen amaçların başında gelir.

Denge toplumunun oluşturulması bireylerin ahlaken olgunlaştırılma-sı esası üzerinden gerçekleştirilmeye çalışılır. Kabiliyetlerin farklılığı ve iş bölümü zarureti, insanların sahip oldukları mal varlıklarında farklı olma­larını kaçınılmaz kılar. Dolayısıyla bir toplumda hem zengin hem de yoksul kimselerin bulunması doğaldır. Ancak doğal olmayan, bunların birbirlerine olan nisbetleri arasında uçurumun oluşmasıdır.

Bir toplumun iktisadî bakımdan sağlıklı olabilmesi için, yapısının piramit gibi değil, yumurta gibi (küp gibi) olması gerekir. Yani kendi kendine yeterli olan son derecede şişkin bir orta tabaka, az sayıda da zengin ve yoksul kesim bulunmalıdır. Eğer bu doğal yapı bozulur ve yapılanma fakirlerin aleyhine olarak piramit şekline dönüşürse, orada ciddi problemler ve sınıflar arasında giderek artan bir gerilim var de­mektir. Vakıa günümüzde asırlardır kapitalizmin de egemenliği altında dünya nüfusunun yapısı büyük bir piramide dönüşmüş ve tepede bu­lunan çok az sayıdaki zengine karşılık, sayıları milyarlarla ifade edilen yoksul kesim piramidin altında ölüm kalım savaşı vermekte, açlıktan ölen  insanların sayısı -çoğu  çocuk olmak üzere- milyonlarla  ifade edilmektedir. Bu durum, üst tabakalara karşı küresel ölçekte bir kin, nefret ve düşmanlık doğurmakta, aradaki gerilim giderek artmaktadır.

İslâm'ın köprüsü olarak nitelenen zekât, işte bu gerilimi azaltmayı ve toplum yapısını olması gereken beyzî (oval) hale dönüştürmeyi ve o normal halini korumayı amaçlamaktadır. Nitekim Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de "(Servet) içinizden zenginler arasında dönüp dolaşan bir dev­let olmasın"[18] buyurmaktadır.

Yüce Kur'an, faizsiz verilen krediyi, Allah'a verilmiş güzel bir borç olarak niteler[19], sadakayı da ribâya (fai­ze) karşılık olarak zikreder. "Allah, ribâyı mahveder, sadakaları artırır".[20]

Ribâ, (faiz) paranın parayı çekmesinin en etkin aracıdır ve bunun sonucunda sermaye belirli ellerde toplanır. Bu durum, iş sahası (istih­dam) yaratsa da, toplumu işçi ve patron olarak iki sınıfa böler ve bun­ların kardeş olmaları zordur. İslâm'ın en büyük amaçlarından olan kar­deşlik ilkesi bu yüzden giderek zayıflar. Sermayenin belli ellerde top­lanması ise, piramitsel oluşuma sebep olur ve bunun sonunda korun­ması amaçlanan doğal toplumsal beyzî yapıdan uzaklaşilır. İşte İslâm, vazgeçilmez olan bu amaçlarının gerçekleşmesi için, sa'ye (üretme ça­basının gereğine) bunca vurgu yanında hem ribâ yasağını getirmiş, hem de zekâtın işlevsel olarak devreye sokulmasını emretmiştir.

Yeri gelmişken hemen belirtilmelidir ki İslâm, emeğe ve üretme çabasına bunca vurgusuyla, zekâtın yoksulluğu ortadan kaldırıcı bir faktör gibi yanlış algılanmasına imkân vermez. Çünkü sonuçta fakirlik sorunu ancak üretimle çözülür, üretim de çalışmakla ve âtıİ kapasitele­rin devreye sokulmasıyla mümkün olur.

Zekât kelimesinin anlamlarından birinin "arınmak" olduğu da dikka­te alındığında, bu ibâdetle insanların nefisleriyie ilgili saplantılarından arındırılmalarının ve böylece bireysel ahlâk üzerinden toplumsal ahlâka geçilmesinin amaçlandığından da bahsetmek mümkündür. Nitekim Yüce Allah bu konuyla ilgili olarak şöyle buyurmaktadır: "Onların mallarından kendilerini temizleyen ve özlerini arındıran bir sadaka al".[21]

İsiâmî anlayışta müslümanlar, bir bedenin organları gibidir, birinin çektiği acı ve ıstıraptan diğerlerinin de benzer şekilde etkilenmesi ge­rekir. Ya da bir yapıyı oluşturan tuğlalar gibidirler, tuğlaların harç ile kenetlenmeleri gibi, onların da aynı şekilde birbirlerine sevgi iie kenet­lenmeleri ve böylece birlikte müslümanlık binasını (İslâm toplumunu) oluşturmaları gerekir. Onları bir arada tutan bağlan güçlendiren unsur­ların başında da elbette ki zekât gelecektir. Zekât ve benzeri diğer sadakalar sayesinde  müminler arasında  bir bağ oluşacak,  insanlık dünyasında kaçınılmaz bir şekilde görülen sınıf farkının doğal olarak mey­dana getireceği gerilim bu sayede azaltılmış olacaktır.

 

B- Zekâtın Ne Olduğu Ve Kimlerin Vereceği

 

Zekât, malî bir yükümlülük müdür? Yoksa sadece bir ibâdet midir?

Bu konuda iki değişik bakış açısı bulunmaktadır. Bunlardan birisi zekâ­tın ibâdet oluşu yönünü öne çıkarmakta ve bunu bizzat mükellefin ibâdet niyetiyle yapmış olmasını gerekli görmektedir. Buna göre zekâtın farz olabilmesi için kişinin ibâdeti yapmaya ehil olması gerekir. Bu da yükümlünün müslüman, akıllı ve ergen olmasını gerekli kılar. Buna göre müslüman olmayanların, henüz çocuk yaşta olanların ve akıl has­talarının zekât ile yükümlü olmaları düşünülemez. Nitekim Hanefî mez­hebi İmamları, bu bakış açısını öne çıkararak çocukların ve akıl hastala­rının malına zekât düşmeyeceğini ifade etmişlerdir.[22]

Diğer bakış açısına göre ise, zekât malî bir yükümlülüktür. Bu yü­kümlülük mükellefin boynunda (zimmetinde) değil, bizzat malın üzerin­dedir. Nitekim "Onların mallarında muhtaç ve mahrum (yoksun) olana ait belli bir hak vardır"[23] şeklindeki âyetlerde zekât "belli bir hak" nitelemesiyle mal üzerinde belirmiş bir vazife olarak sunulmuştur. Bu anlamda zekât, bir tür malî yükümlülük­tür, eş nafakası, öşür ve haraç nasıl ki doğrudan mala yönelik bir yü-kümlülükse, zekât da öyledir. Çocuk ya da akıl hastası adına veli ya da vasisi onun malından çıkarır. Ancak bu malî yükümlülüğün (verginin) bir ibâdet neşvesi içerisinde yerine getirilmesi istenildiğinden, bu aynı zamanda İslâm'ın bir şartı, namazın eşi, imanın bir uzantısı olarak nite­lenmiş, kendisine aşırı denecek derecede bir önem verilmiştir. İslâmlıkla olan bu yakın ilgi sebebiyle gayrimüslimlerin mallarından zekât alınma­sı söz konusu edilmemiş, buna karşılık onlardan cizye, haraç gibi daha başka isimler altında vergiler toplanmıştır.

Zekâtın meşru kıiınışındaki aslî maksatların dikkate alınması halinde, bunun kişilerin sınanması ve böylece gönüllü kulluğa ulaştırılmalarının sağlanması amacından daha çok yoksulların, ihtiyaç içinde bulunanların yardımına koşulması, iktisadî anlamda düşkünlerin ellerinden tutulması amacının daha önce geleceği açıktır.

Bu itibarla, zekâtın bir ibâdet havası içerisinde yapılması gereken malî bir yükümlülük olduğu ve dolayısıyla mal üzerinde gerçekleşecek bir görev olduğu görüşünü tercih etmek yerinde olacaktır.

Hattâ gene bu ilkeden hareketle, şirket gibi malî kuruluşların yöne­timi altında olan mallar üzerinde de benzer şekilde zekât yükümlülüğü doğacak   ve   şirket   yöneticilerinin,   gerçek   mal   sahipleri   adına   şirketin zekâtını ödemeleri gerekecektir.

Zekâtın İslâm İktisadının toplumsal dayanışma ve sosyal güvenlik kurumu gibi değerlendirilmesi ve bu anlayışa göre kurumlaştırılmasının sağlanması durumunda, kanaatime göre bunun İslâm ülkelerindeki gay­rimüslimleri de kapsayacak şekilde düzenlenmesi ve esasen bir malî yükümlülük olan zekâtın -bir başka ad ile de olsa- onlardan da alın­ması, bunun doğa! sonucu olarak harcama mahallerine onların da dahil edilmesi mümkün gözükmektedir.[24]

 

C- Nisab (Zekât Vermek İçin Gerekli Zenginliğin Alt Sının)

 

Zekât vereceklerin zengin olması esastır. Zenginlik kavramı ise gö­receli olup zaman ve mekâna göre değişiklik arz eder. Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında pratik bir çözüm olmak üzere kimlere zengin denile­bileceği bazı zekâta tabi mallar üzerinden belirlenmişti. Zenginliğin alt siniri diyebileceğimiz bu miktara "nisab" denilmektedir. Bunlar kısaca altından yirmi miskal (81 gr.), gümüşten iki yüz dirhem (595 gr.), hay­vanlardan beş deve, kırk davar {koyun ya da keçi), otuz sığır, tahıldan beş vesk (652.8 kg. buğday) olarak belirlenmişti. Bunların daha azına sahip olanlar, zekât vermekle yükümlü zengin sayılmamaktaydı.

Hz. Peygamber (s.a.v.) dönemine ve o günkü refah düzeyine baktı­ğımızda, belirlenen bu miktarların (üç kişilik) en küçük bir ailenin bir sene boyunca temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek düzeyde olduğu görü­lür[25]. Ayrıca bir devenin en az sekiz koyuna denk tutulduğunu, beş dirheme bir koyunun alınabildiğini dikkate aldığımızda belirlenen nisab miktarları arasında da yuvarlak bir eşitliğin olduğu görülür.

Kanaatime göre o günkü tarım ve hayvancılığa dayalı hayat tarzı durağan bir biçimde asırlar boyu devam etmişti. Halen aynı şartların devam ettiği yerler olabilir ve o takdirde belirlenen bu ölçülerin kulla­nılması işi devam eder. Sözgelimi Toroslar'da hala çadırda yaşayan ve önüne kattığı koyunları ile geçinen bir oymak içinde, kırk koyunu olan bir yürük ağası, sadece beş-on davarı olan komşusuna göre zengin sayılır ve koyun nisabına itibarla kırk koyun üzerinden zekât öder. Hâlâ develerinin ardından vaha vaha dolaşan bir bedevi de beş deve ile, o kadarına sahip olmayan komşusuna nisbetle zengin sayılır ve zekâtını deve nisabı üzerinden öder.

Ancak herkes bilmektedir ki, dünyanın büyük çoğunluğu içinde ar­tık bu türden yaşam sürdürenler çok azdır. Kanaatime göre ender du­rumlar için genel geçer hükümler konulamayacağı bir fıkıh ilkesidir. Bunlar ancak istisnaî olarak varlığını sürdürür. Şu halde geneli ilgilendi­ren, onların yaşam biçimlerine uygun düşen kıstaslar (ölçütler) belirle­meye ihtiyaç vardır.

Bilindiği gibi sanayi devriminden sonra çok hızlı bir değişim süreci yaşanmıştır. Ülkeler geleneksel tarım toplumu olmaktan, sanayi toplu­muna doğru geçtikçe refah düzeyinin ve ona bağlı olarak zenginliğin birkaç kalemle belirtilmesinin imkân ve anlamı kalmamıştır. Hele bu birkaç kalem, insanların hayatında hiç yeri olmayan mallar ise, o bu çabayı daha da anlamsızlaştırmaktadır. İşte bu gelişmeye paralel olarak duyulan ihtiyacı karşılamak üzere bir ülkede kişi başına düşen millî gelirin tesbiti imkân dahiline girmiş ve refah düzeyini belirlemede dünkünden farklı usuller geliştirilmiştir. Kanaatime göre esas itibariyle göreceli olduğu kabul edilen zenginliğin artık günümüzde, vaktiyle tesbit edilmiş kalemler üzerinden değil, ülkelerin gelişmişlik düzeylerin­den, hayat standartlarından yararlanılarak belirlenmesi gereği vardır.

Bu da kısaca şöyle ifade edilebilir: Her ülkede kişi başına düşen ortalama millî gelir refah düzeyi için esas alınır. Kanaatime göre pratik bir çözüm olarak ülke ekonomisini izleyen aylık endekslerden yararlanı­lır. Bu endekslerden biri yoksulluk sınırını, diğeri açlık sınırını belirleme­yi amaçlar. Açlık sınırı ile yoksulluk sınırı arasında kalanlar, kendi yağı ile kavrulabilen orta tabakayı oluşturur, bunlar zekât ile yükümlü ol­mazlar, sadece fıtır sadakası verirler ve kurban keserler. Bunlar, zekât da alamazlar. Açlık sınırının altında hayat sürenler ise fakir sayılır ve bunlar zekâtın sarf edileceği en esaslı grubu oluştururlar.

 

1- Nisabla İlgili Şartlar

 

Nisabın belirlenmesine yaşam için gerekli olan temel ihtiyaçların ayrılmasından sonra başlanılmaktadır. Yani kişi önce kendisi ve bakmak­la yükümlü olduğu kişiler ve hattâ hayvanları için en alt düzeyde bir yıl süre ile yetecek kadar temel gereksinimlerini karşılayacak bir miktarı ayıracak, zekâta tabi olacak nisab ondan sonra hesap edilecektir. İşte bu temel gereksinimlere havâic-i asliyye denilmektedir.

Bir şeyin temel ihtiyaç olup olmaması görecelidir. Tarım ekonomisi­ne dayalı dünkü yaşam tarzında meselâ hizmetçi (kâhya, uşak, köle gibi) bulundurmak temel bir ihtiyaç sayılmaktaydı. Ev, ev eşyası, binek hayvanı, damızlık hayvan, meslek erbabının işini sürdürebilmesi için kullanacağı  araç  gereçleri,  iş aletleri,  ilim  adamının   kitapları,  kişisel silanlar..., bir yıl boyunca yetecek kadar ayrılmış yiyecek maddesi bu tür temel ihtiyaçların listesini oluşturmaktaydı.

Bu liste günümüzde de benzer şekilde güncelleştirilerek oluşturula­bilir. Meselâ ev sahibi olmak ya da kirasını verebilecek güçte olmak, araba sahibi olmak ya da toplu taşıma araçlarından yararlanabilme imkânına sahip olmak, bir yıl boyunca yetecek kadar gıda maddesine ya da yıl boyunca alacağı ücret ya da maaşla bunları satın alabilecek ekonomik güce sahip olmak, iş makineleri, meslek icrası için gerekli araç gereçler..., kişinin ekmek teknesi itibar ettiği teçhizat... bugün için de temel ihtiyaçlarımız olarak belirmektedir. Kiralık bir evde otu­ran, ancak güzel bir geliri olduğu için kendisini zengin gören bir kim­senin zekât verebilmesi için, mutlaka ev sahibi olması gerekmez. Önemli olan bu tür ihtiyaçlarını kolaylıkla karşılayabiliyor olmasıdır. İşte böyle birinin temel gereksinimlerini karşıladıktan sonra ilâve bir malvar­lığı bulunursa ve bu, sözü edilen zenginlik sınırının en alt düzeyine ulaşmışsa, artık o kimse zekât yükümlüsüdür.

Zekât yükümlüsünün, zekât borçlusu olabilmesi için nisab üzerin­den bir yıl geçmiş olması şartı da vardır. İlmihal kitaplarımızda buna "havl-i havelân" adı verilir. Yani, temel gereksinimler karşılandıktan son­ra fazladan kişiyi zengin kılacak kadar bir mal varlığı olacak ve üzerin­den de bir sene geçtiği halde ona ihtiyacı olmamış bulunacak. İşte bu şartlarda üzerinden bir (kamerî) tam yıl geçen nisabın zekâtı gerçekle­şecek ve ödenmesi gerekecektir.

 

2- Nisab Belirlenirken Borçlar Ve Alacakların Hesaplanması

 

Nisabın oluşmasında borçlar ve alacaklar da hesaba katılır. Nisabın oluşması önce kul borçlarının hesaplanarak mal varlığından düşülmesi ile sağlanır. Adak, kefaret gibi kul hakkı olmayan borçlar, zekât borcu gibi belli bir hak sahibi olmayan borçlar, ölüm ya da boşama ile ödenmesi gerekecek olan mehir borcu gibi borçlar nisaba mani değil­dir. Buna göre bir kimse iki yıl süre ile taksitle bir araba alsa ve borç­larını vadesi geldiğinde düzenli ödeme imkânı bulunsa, buna rağmen şu anda elinde nisab miktarı fazladan bir malı olsa, burada vadeli olan borç zekât nisabına bir engel teşkil etmez.

Alacaklar ise durumuna göre değerlendirmeye alınır. Giden ve fakat dönme imkânı bulunmayan mallar (mâl-ı dımâr) hesaba katılmaz. Varlı­ğı inkâr edilen ve delili olmayan borçlar gibi.

Hanefî imamları alacaklar konusunu özetle şöyle düzenlerler:

a- Mal bedeli olmayan  mehir ve diyet karşılığı olarak tahsil edile­cek olan  alacaklar alınmadıkça  zekâta  tabi  olmazlar.  Bu  tür alacaklara deyn-i zaîf adı verilir.

b- Ev   kirası   gibi   zekât   mevzuu   olmayan   bir   malın   bedeli   olmak üzere olan alacaklara deyn-i mutavassıt denilmektedir.  Bu tür alacakla­rın  zekâtı,  geçen  seneleri   de   kapsayacak şekilde,  ancak  nisab   miktarı tahsil edildikten sonra ödenir.

c- Borç verilmiş paralar, ticaret mallarının bedelleri gibi olan alacak­lar  ise deyn-i  kavî (sağlam  alacak)   kabul  edilir.  Elde  mevcut  bulunan çek  ve  senetler  de   bu   kabilden   sayılır.   Bunlardan   nisabın   beşte   biri oranında   bir   tahsilatın   yapılmış   olması   halinde,   geriye   doğru   geçen senelerin de zekâtı hesap edilerek ödeme yapılır.

 

D- Zekâtın Mevzuu

 

Zekâtın mevzuundan maksat, zekâta tabi olan mallardır. Konu ile ilgili âyetler şunlardır:

"Onların mallarından kendilerini temizleyen ve Özlerini arındıran bir sadaka al".[26]

"Ürün  verdiği  zaman   ürününden  yiyin,  hasat  edildiği   gün   hakkını verin".[27]

"Kazanç olarak elde ettiğiniz her bir şeyin beşte biri Allah'a, Pey-gamber'e, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir".[28]

Bu üç âyet, zekât konusunu en geniş biçimde ortaya koymaktadır. Buna göre örfen mal edinilen, iktisadî değer taşıyan her türlü mal, ürün ve üretikler (ziraî mahsûl ve sınaî mamülier), hizmet karşılığı elde edilen kazançlar, kira gelirleri... zekâta konu teşkil edebilecektir.

Vaktiyle nisab olarak belirlenmiş mallara bakarak, bunlardan iktisadî değeri olan her tür maldan zekât verilmesi gerektiği gibi bir sonuca ulaşmamız mümkündür. Yani damızlık için evde tutulan bir iki hayvan değil de merada otlayan ve çoğalması amaçlanan (sâime) deve, koyun-keçi, sığır gibi mallar, altın ve gümüş gibi tedavül araçları, her tür ticaret malları, ziraî ürünler zekâta tabi tutulmuştur.

Hz. Peygamber zamanında atların zekâttan muaf tutuldukları anla­şılmaktadır. Kanaatime göre herkes atları binek hayvanı olarak kullan­maktaydı, ticarî/iktisadî bir değeri bulunmuyordu. Ama Hz. Ömer, kendi döneminde bakmış ki atlar çok yüksek fiyatlarla alınıp satılıyor, iktisadî değer taşıyan bir mal haline gelmiş, at üretimi bir sektör olmuş, bu­nun üzerine her bir at başına bir dinar zekât koymak konusunda te­reddüt etmemiştir.

İşte buradan hareketle fıkıh kitaplarımızda zekât düşmeyen mallar arasında zikredilen, ama bugün için ticarî ve iktisadî değer kazanması sebebiyle zekâta tabi olacak pek çok kalem bulunabilir. Meselâ vaktiyle deve   kuşu   ve   balık  gibi   mallar  özel   çiftliklerde   üretilmiyordu,   günümüzde giderek yaygın bir şekilde deve kuşu ve balık üretim çiftlikleri kurulmaya başladı ve bunlar iktisadî değere ulaştı. Bundan dolayı üre­tim amaçlı olarak bunlara sahip olanların da zekât ödemeleri gerek­mektedir.

Gene fıkıh kitaplarımızda yılın yarısından fazla bir süre ahırda yem­lenerek beslenen hayvanların da zekâta tabi olmadığı söyleniyordu. Özellikle büyük baş hayvanlarda, ahırda besleme hem daha ekonomik hem de bir zaruret halini almıştır. Bu bakımdan bunların ya da bun­lardan elde edilen ürünlerin de zekâta tabi olması gerekmektedir.

Emvâl-i Zâhire/Emvâl-i Batine Ayırımı: Hz. Peygamber (s.a.v.) zama­nında zekâtlar bir ayırıma gidilmeksizin bizzat zekât memurları aracılığı ile toplanıyordu. Hz. Osman'ın zamanına gelindiğinde o, deve, koyun keçi, sığır, tarım ürünleri gibi herkesçe takip edilebilecek ve miktarı bilinebilecek olan mallar (emvâl-i zahire) ile, altın ve gümüş, ticaret malları gibi hesabını ancak sahibinin bilebileceği malları (emvâl-i batine) birbirinden ayırmış, birinci türden olanların zekâtının gene eskisi gibi zekât memurları tarafından toplatılması esasını sürdürürken, para ve ticaret malı türünden olanların zekâtının tesbit ve ödenmesini kişi­nin kendi diyanetine bırakmıştır.

Yaygın muhasebe ve denetim sistemlerinin olmadığı bir dönemde bu uygulama kabul edilebilir. Ancak geliştirilen yol ve yöntemlerle bu sakıncanın giderilmesi halinde İslâm açısından son derece önemli olan ve toplumsal yönü ağır basan bir yükümlülüğü, kişilerin kendi diyanet­lerine bırakmak ve bununla yetinmek uygun olmasa gerekir.

 

E- Zekât Nisbetleri

 

Kur'an'da hangi maldan ne oranda zekât verileceğine dair bir be­yan yoktur. Bununla birlikte "Onlara rızk olarak verdiklerimizden infak ederler" (ei-Bakara 2/3), "Kazanç olarak elde ettiğiniz her bir şeyin beşte biri Allah'a, Peygamber'e, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir" (ei-Enfâi 8/4i); "Sana neyi harcayacaklarını soruyorlar. De ki: (İhtiya­cınızdan) fazlasını!" (el-Bakara 2/219) gibi ifadelerden, kanaatime göre bu­nun duruma göre değişebileceği ve normal hallerde az bir miktar ye­terli olacakken, gerekli görülmesi halinde kişinin kendi ihtiyaç fazlasının tamamını kapsayacak şekilde bir uygulamanın söz konusu olabileceği anlaşılmaktadır.

Uygulayamaya dayalı olarak fıkıh kitapları bu nisbetleri şu şekilde belirlemiştir:

Yirmi mıskal (81 gram) ve daha fazla miktarda altını, iki yüz dir-lem (595 gram) ve daha fazla miktarda gümüşü bulunan kimse, kırkta 3ir (% 2,5)  oranında zekât öder. Altın ve gümüşün  külçe ya  da  para şeklinde olmasıyla, ziynet eşyası veya çatal kaşık takımı gibi kullanım amaçlı eşya olması arasında bir ayrım yoktur. Ticaret mallarından zekât alınırken de aynı şekilde kırkta bir oranı esas alınmıştır.

Develerde nisab miktarı beş olarak belirlenmiş ve yirmi deveye ka­dar her beş devede bir koyun zekât verilmesi esas alınmıştır. Deve sayısı yirmi beşe ulaştığında, zekât olarak iki yaşında dişi bir deve veri­lir. Ayrıntıları için daha geniş yazılmış eserlere bakılmalıdır.[29]

Koyun ve keçide (davar cinsinde) nisab olarak kırk sayısı belirlen­miştir. Buna göre yüz yirmiye kadar bir tane koyun/keçi, 121-200 ara­sında iki koyun/keçi, 201-399 arasında üç ve ondan sonra her yüz için bir koyun/ keçi verilir.

Sığır cinsinde nisab 30 olarak belirlenmiştir. 30-39 sığırı olan zekât olarak iki yaşına basmış bir dana verir. 40-59 arası sığırı olan üç yaşına girmiş bir dana (düve) verir. Sayı tam altmış olunca birer yaşını bitir­miş iki buzağı verilir. Sonra her otuzda bir buzağı ve her kırkta bir dana hesabı üzere zekât ödenmesi gerekir. Hz. Ömer'in başlattığı uygu­lama İle atlardan, her birinden bir dinar olmak üzere zekât alınması yoluna gidilmiştir. Uygulamada hayvanların zekâta tabi olabilmesi İçin yılın yansından fazla bir süre ahırlarda/ağıllarda yemle besleniyor ol­maması, bir ücret karşılığı olmaksızın meralarda otlatılıyor olması (sâime) şartı da aranmıştır

Tarım ürünleri elde edilince, yılın dolması şartı olmaksızın öşür adıyla zekât verilmesi gerekir. Yağmur ve nehir sularıyla sulanan ürün­lerden onda bir, zahmetli/masraflı sulama tarımlarında ise yirmide bir nisbetinde öşür alınırdı. (Tarım ürünleri için Hanefîler gibi nisab şartı aramayanlar yanında zekât verebilmek için en az beş vesk (652,8 kg. buğday) kadar olması gerektiğini savunanlar da olmuştur).

Pazar amaçlı üretilen her türlü tahıl, sebze, gül, çiçek, kavak (keres­te) vb. de öşre tabi toprak ürünlerine dahildir. Gayrimenkul kira gelirle­rinin de toprak ürünleri gibi zekâta tabi kılınması uygun olur. An, ipek böceği gibi hayvanların ürettiği bal, ipek gibi mallardan da öşür veril­mesi gerekmektedir.

 

F- Zekâtın Masrafı (Harcanacağı Yerler)

 

Servetin belirli ellerde toplanmamasını amaçlayan İslâm,[30] bu hedef doğrultusunda mirası kabul eder, faizi yasak kılar. Zekât aracılığı ile servetin yeniden dağılımını ve bu yolla sosyal adaletin, sosyal güvenliğin gerçekleşmesini amaçlar.

Kur'an, zekâtın harcanacağı yerleri tahsisî bir biçimde, ancak geniş­çe yorumlanabilecek şekilde sıralar:

"Sadakalar (zekâtlar), Allah'tan bir farz olarak fakirlere, yoksullara (mesâkîn), üzerinde çalışanlara, kalpleri telif olacak olanlara verilir, bo­yunduruk altında olanlar, borçlular, Allah yolunda ve yolcu olanlar uğ­runda sarfedilir. Allah bilendir, hikmet sahibidir".[31]

Zekât harcama yerlerini açıklayan bu âyet en geniş biçimde aşağı­daki şekilde tefsir edilir[32]:

1-2- Fukara ve Mesâkîn: Hiçbir şeye sahip olmayan yoksul kimseler ile normal ölçülerde geliri giderini karşılamayan fakir kimseler zekâtın öncelikli harcama kalemini teşkil ederler.

Ülkenin sosyal ve iktisadî hayatını izleyen endeksler vasıtasıyla esa­sen  nisbî olan  yoksulluğun   bir nebze olsun   belirlenmesinin  daha  hik­metli olacağı açıktır.  Bu  noktadan  hareketle zekât konusunda yeni  bir ölçü  geliştirilebilir  ve  sözgelimi   Devlet  İstatistik   Enstitüsü   verileri  esas alınarak açlık sınırının altında  bir gelire sahip olanlar fakir olacakların­dan zekât almayı hak ederler. Gelirleri yoksulluk sınırının üzerinde olan-1 lar da  zengin  sayılırlar ve zekât vermekle yükümlü  olurlar.  Bu  iki  ra­kam   arasında   bir   gelire   sahip   olanlar   ise,   zengin   sayamadıkları   için zekât vermezler, ama fakir olmadıkları için de zekât alamazlar.

3- el-Âmilîne  aleyhâ:  Zekât  maliyesinin  yetkililerini  ve   memurlarını ifade eder.

4- Müellefe-i kulûb: Kalpleri kazanılacak olanlar. Kanaatime göre bu fondan   devletin   tebliğ   ve   davet   çalışmalarında   harcamalar  yapılabilir. Özellikle zekâtın  devlet eliyle toplanması halinde bu fon, iman  etmesi umulan   insanların   gönlünü   kazanmak,   imanı   zayıf   olanların   imanını güçlendirmek   ve   İslâm'a   düşmanlığı   olan   kimselerin   düşmanlıklarını ortadan kaldırmak gibi amaçlarla kullanılabilir.

5- Fi'r-Rikâb:  Boyunduruktan  kurtarılacak kimseler:  Bunlar özgür ol­mayan ve kurtarılması gereken  köleler, savaş esirleridir. Bu  konuda da müslim ve gayrimüslim ayrımı yapılmaz.[33]

6- Gârimîn:  Borçlu ve ağır maddî yük altında  olanlar: Su  baskını, yangın,   deprem   gibi   doğal  âfetlerden  zarar  gören   ve  zor  durumda kalan   kimselere,   kaza   sonucu   ödemek  zorunda   kaldığı   ağır  tazminat borcunu   ödeyemeyecek  durumda   olanlara   bu   fasıldan   ödeme   yapılır. Meselâ  kavga  halindeki  iki  kabileyi  barıştırmak için,  bir taahhüt altına ;iren kimseye de bu fasıldan ödeme yapılabilir.

Durumu0 iyi olduğu halde geçici olarak sıkıntıya düşmüş ve acil kredi bulması gereken, aksi halde batma durumunda olan kimselere de gene bu fasıldan karz-ı hasen (faizsiz kredi) olarak ödeme yapılabilir.

7- Fî sebîlillah: "Allah yolunda" tabiri, kendisini Allah yoluna adamış hac yolcuları, askerler ve nihayet ilim  için yollara düşenler gibi  kimse­leri kapsar. Bunlardan ihtiyaç içinde olanlara da zekâttan bir pay ayrılır.

8- İbnü's-sebîl   (Yolcular):   Memleketinden   ve   mal   varlığından   ayrı düşmüş,  parasını  çaldırmış, yolda  kalmış ve muhtaç bir halde  bulunan kimselere,   -esas   İtibariyle   varlıklı   olsalar   bile-   ihtiyaçlarını   giderecek ölçüde zekât verilebilir.

 

G- Zekâtın Tahsili

 

Zekât esas itibariyle devlet tarafından kurulan maliye teşkilâtınca toplanır. Bu konudaki dayanak "Onların mallarından kendilerini temizle­yen ve özlerini arındıran bir sadaka al, onlara dua et; senin duan on­lar için bir güvendir. Allah işitir, bilir" (et-Tevbe 9/103) âyetidir.

Bu halde bile zekâtın gerçekleşmesinde yükümlünün beyanı esas alınır. Şüpheli durumlarda araştırma yapılır.

Zekât mahallinde harcanır. Zekâtın bir başka mahalle nakline ancak ihtiyaç halinde müsaade edilir.[34]

Zekât aynî ve nakdî toplanabilir. Ancak günümüzde, artık her şeyin nakitle değerlendirilmesi ve ihtiyaçların para ile görülmesi bakımından zekâtın nakdî olarak ödenmesi esas olmalıdır.

Kanaatime göre zekât toplanmasında kolaylık yoluna gidilir ve ge­rekirse taksitler halinde alınabilir.

Zekâtı devletin toplamaması durumunda kişi kendisi öder ve bu durumda diyaneten sorumlu olur.

 

H- Uygulama: Zekâtla İlgili Bazı Sorular

 

1- Maaşlı Ve Ücretliler Zekâtı Nasıl Ödemelidirler?

 

Aylık maaş ya da ücret ile geçimlerini sağlayan kişiler, eğer gelirleri nisab miktarı demek olan aylık yoksulluk sınırını aşıyorsa, kırkta bir üzerinden zekât vermelidirler.

Meselâ 900 YTL alan iki çocuklu bir ücretli, dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı (2004 Haziran ayı itibariyle Türk-İş'e göre) 1.457.YTL olduğuna  göre, zekât yükümlüsü  değildir. Ancak ailesi  için  açlık sınırı olan 479 YTL'nın üstünde bir gelire sahip olduğu için zekât da alamaz, ayrıca fitresini vermek ve kurbanını kesmek durumundadır.

2.250 YTL alan bir ücretli ise, onun da dört kişiden oluşan bir ai­lesinin var olduğu düşünülürse, yoksulluk sınırının üzerinde bir refah düzeyi tutturduğundan maaşının kırkta biri olan 56.25 YTL'nı zekât olarak ödemesi gerekir.

 

2- Kamu Hizmeti Veren Kurumlara Zekât Verilebilir Mi?

 

Bilindiği gibi zekâtın öncelikli amacı, yaratılıştan saygın (mükerrem) olan başka bir ifade İle her türlü temel insan haklarına doğuştan bir lutf-ı ilâhî olarak sahip olan insanı, insan onur ve haysiyetine yakışma­yan bir duruma düşmekten korumak, toplum içinde kaçınılmaz olarak var olacak olan zayıf ve düşkünleri, fakir ve yoksulları korumak, kolla­mak, onlara insan olarak değer vermek ve bu duyguya inanan her insanı içten gelen bir müeyyide ile ortak etmektir. Bu yaptırım saye­sinde inanan insanın, her hakkı sahibine vermesi gerekir. "Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir" ve bir ülkede tek bir İnsan açlıktan bunalıyor ve insan onuru ile bağdaşmayan bir hayat yaşamak zorunda kalıyorsa, o ülkede diğer insanlar için dinî sorumluluktan kurtulduklarını söylemek çok zordur. İşte zekât bu dinî sorumluluğu yerine getirmenin en önemli araçlarından biri olarak dinimizde yer almış ve hem de ibâ­det seviyesine yükseltilmiştir,

Durum böyle olunca zekât, kamu harcamalarının finansman kaynağı olarak görülemez. Kamu hizmetlerinin karşılanması için devletin daha başka isimler adı altında gelir kaynaklan hep olagelmiştir ve bunları çeşitlendirmek, ihtiyaç oranında miktarlarını belirlemek şûra ile olmak kaydıyla ülülemrin yetkisi dahilinde bulunmaktadır.

İslâm, zekâtı zorunlu bir malî yükümlülük olarak belirlemenin ya­nında, yukarıdaki anlayışın tabiî bir sonucu olarak onun nereye ve na­sıl harcanacağı konusu üzerinde de önemle durur ve harcanacağı yer­leri tek tek sıralar.[35]

Bu âyette sözü edilen fukara ve mesâkînden maksat hiçbir şeye sahip olmayan yoksul kimseler ile normal ölçülerde geliri giderini karşı­lamayan fakirlerdir. Bunlar zekâtın öncelikli harcama mahallini oluşturur­lar. Toplum içinde kazanılan servetin üzerine bir hak olarak doğan zekât, işte bu kesimden başlanarak âyette sıralanan gruplar arasında pay edilir. Âyette zikredilenler hep insanlardır. Sadece "fi sebîlillâh (Al­lah yolu)", ifadesi, geçmişte olduğu gibi hac yolcusu ya da cihada işti­rak eden kişi ve ilim talibi anlamında dar şekliyle değil de, âyetteki "Allah yolunda"  ifadesine  uygun faaliyet gösteren  hayır kurumları şeklinde yorumlanabilir.  Bu yorum  dahi, önceliklere uyulması  gereğini  or­tadan kaldırmaz.

Şu hususu da belirtmek lâzımdır ki Türkiye'de işsizlik, fakirlik sigor­tası gibi herkesi şemsiyesi altına alan yaygın sosyal güvenlik kuruluşları bulunmamaktadır. Ülkemizin her tarafında gerçek anlamda yoksulluk çeken insanların yığınlarla ifadesi bir gerçektir. Hal böyle iken doğru­dan insanı hedefleyen, onun toplum içinde hiç olmazsa asgarî düzeyde insan onuruna yakışacak biçimde bir hayat sürebilme imkânını sağla­mayı amaçlayan zekâtın, en azından günümüz şartlarında hayır kurumu da olsa kamu hizmetlerinin karşılanması alanında kullanılmasının caiz olmayacağı kanaati hâkimdir.

 

3- Ticaret Mallarının Zekâtı Nasıl Verilir?

 

Kâr amacıyla alınıp satılan mallara "ticaret malları" denir. 80.18 gr, altın değerinde ticaret malına sahip olan kişinin, bu malın elde edil­mesinin üzerinden bir yıl geçmesi hâlinde, kırkta bir (% 2,5) oranında zekâtını vermesi gerekir.

Ticaret mallarının zekâtı, malın değeri üzerinden hesaplanıp parayla verilebileceği gibi, malın kendi cinsinden de verilebilir.

Ticaret malının zekâtında, kârsız olarak zekâtının verildiği tarihteki değeri esas alınmalıdır.

Hisse Senetlerinin Zekâtı Nasıl Verilir?

Şirket hisselerinin zekâtını vermek aslında sahiplerine düşer. Buna rağmen şirketin ana sözleşmesinde açıkça belirtilmiş, genel kuruldan bu yönde bir karar alınmış ise, hisse sahipleri bu konuda yönetime yetki vermişse, mevzuat da buna imkân veriyorsa o takdirde şirket yönetimi hisse sahiplerini temsilen zekâtı çıkarabilir. Gerçek şahıslar mallarının zekâtlarını nasıl hesaplıyorlarsa, şirket yönetimi de hisselerin zekâtını o şekilde tesbit eder. Yani hissedarların mallarının bütünü, tek bir şahsın malları gibi kabul edilir ve zekât o şekilde belirlenir.

Hisse senedi, yıllık kârdan (temettü) yararlanmak amacıyla alınmış ise, zekâtı gelir getiren malların zekâtı gibi hesap edilir. Bu da kârın tahsilinden itibaren bir sene sonra -zekât için gerekli diğer şartları da taşıması halinde- % 2,5 olarak gerçekleşir. Eğer hissedar, ticaret maksa­dıyla hisse edinmişse, bunların zekâtı ticaret mallarının zekâtı gibi tak­dir edilen piyasa değeri üzerinden % 2,5 olarak verilir.[36]

Herhangi bir şirkete kâr ve zararda ortaklığın belgesi olan hisse senetlerinin zekâtı ise; şirket mal alıp satmak suretiyle ticaret yapıyorsa,  böyle bir şirketin hisse senetlerine sahip olan kimse de, senetlerin de-Iğeri üzerinden zekât verir.

Şirket, sanayi veya işletmecilik yapıyor ve sermayesi makine, alet ve araçlara bağlanmış ise, böyle bir kuruluşa ortak olan kimse zekâtını, elindeki hisse senetlerinin değeri üzerinden değil, yıllık kazancından vermesi gerekir.

Zekât Vermenin Belirli Bir Zamanı Var mıdır?

Zekât vermenin belli bir zamanı olmayıp, farz olduğu andan itiba­ren verilmesi gerekir. Bunun için belli bir ayı veya ramazanı beklemeye gerek yoktur. Ancak, zekât vermekle yükümlü olanların, mükellef olduk­ları andan itibaren en kısa zamanda zekâtlarını vermeleri uygun olur.

Nisabın bulunması halinde zekât, henüz farz olmadan önce de ve-ilebilir.

Ziynet Eşyasına Zekât Düşer mi?

Altın ve gümüş dışındaki ziynet eşyaları zekâta tabi değildir. Altın /e gümüşten yapılmış ziynet eşyaları ise, zekât için gerekli diğer şartlaı da taşıdığı takdirde zekâta tabidir. Bu itibarla altından yapılmış ziy­net eşyaları, 81 gr. veya daha fazla ve üzerinden bir yıl geçmiş ise îekâta tabidir.

Zekât Kimlere Verilmez?

Zekât ve fitrenin, Tevbe sûresinin 60. âyetinde sayılanlar dışında çalan kişilere verilmesi caiz değildir. Ayrıca zekât verecek kişi, bu şart-arı taşısa bile;

1- Anne, baba, büyükanne ve büyük babalara,

2- Oğul,  oğlun   çocukları,  kız,  kızın  çocukları  ve  bunlardan  doğan :ocuklara,

3- Karı-koca birbirlerine zekât veremez.

Fakir olmak şartı ile bir kimse kardeşine, gelinine, damadına, kayın­validesine, kayınpederine, kayınbiraderine, üvey çocuğuna zekât verebi-ir. Kardeş, hala, amca, dayı, teyze, yeğen gibi akrabaya zekât vermek iaha çok sevap olur.

 

1- Fitre:

 

Sadaka-i fıtır, yaratılış sadakası demektir. Ramazan ayının sonuna 'etişen ve aslî ihtiyaçlarından başka en az nisab miktarı mala sahip >ulunan her müslümanin vermesi vacip olan malî bir ibâdettir.

Sadaka-i fıtır başımızın, gözümüzün zekâtı kabul edilmiştir. Bundan lotayı sadaka-i fıtra, "can sadakası" veya "beden sadakası" da denilir.

İbn Abbas bu konuda şöyle demiştir: "Rasûlullah, fitreyi, oruçlu için hata ve eksikliklerini telâfi, yoksullar için de karın tokluğu olmak üzere (hicrî 2'de [623]) vacip kılmıştır".[37]

Fitre, tuttuğumuz orucun ardından yaşayacağımız bayram sevincine yoksulları da ortak etmeyi amaçlayan bir sadakadır. Üzerimizdeki bunca nimetlerin sahibi olan Allah'a karşı şükretmiş olmak için, o kutlu bay­ram gününde, günlük nafakasını temin için ne yapacağını bilemeyen çaresiz insanların derdine çare olmak, hiç olmazsa bayram gününde olsun onların da bizim gibi, geçim derdinden uzak olarak yaşayabilme­sini sağlamak amacıyla verilir. Onların bizim yardımımıza, bizim de on­ların hayır duasına ihtiyacımız vardır. Tuttuğumuz oruçların kabulü, içimizdeki zayıfların, yoksulların gönlünü alıp, hayır dualarına ermemize de bağlıdır.

Fıtır sadakasının tesbitinde ölçü fakirin durumu değil, kendi duru-mumuzdur. Bu konuda ilke âyette geçen "ailenize yedirdiğinizin orta­laması" (ei-Mâide 5/89) ifadesi olmalıdır. Orta halli olan durumuna göre, zengin olan da kendi tükettiğince vermelidir.

Fitrenin hesaplanmasının en pratik yolu, ortalama aylık mutfak masrafımızı otuza, çıkan rakamı da ailedeki nüfus sayısına bölmektir. Söz gelimi mutfak masrafı 600 lira olan bir ailenin günlük ortalaması 60 lira eder. Ailede üç kişi varsa, bu ailenin kişi başına fitre miktarı 20 lira, altı kişi varsa, 10 lira olur. Harcama arttıkça, fitre miktarı yükselir, azaldıkça da azalır.

Kanaatime göre fitrenin buğday, arpa, hurma ve kuru üzüm gibi mallar üzerinden belirlenmesi, tarım toplumlarına mahsustur. Çünkü tarımla uğraşanların vaktiyle günlük gıda tüketimleri tamamen bu sayı­lan tahıllara bağlı idi. Asıl karın doyuran ekmek tahıldandı, ekmeğe katık yapılan yemekler de bulgur, tarhana gibi gene hep tahıldan yapı­lırdı. Dolayısıyla temel gıda maddesi buğday olan kişi, fitre olarak faki­re yarım ölçek buğday verdiği zaman ailesine yedirdiğinin ortalamasın­dan vermiş olurdu ve bu şekil son derecede hakkaniyetli idi.

Ancak zamanla beslenme imkânları ve alışkanlıkları değişti. Kanaa­time göre bu durumda İslâm'ın bu hükmünün günümüz için de hik­metli olabilmesi için, kişinin kendi ailesinin mutfak harcamalarını esas alması gerekeceği açıktır. Bu konuda Din İşleri Yüksek Kurulu, 18.10.2001  tarihli kararında konu ile ilgili şu görüşte bulunmuştur:

"Hadislerde sadaka-i fıtrin miktarı, buğday, arpa, hurma veya üzümden   bir  sâ'   (Hz.  Peygamber  döneminde   kullanılmakta   olan   bir ölçü birimi olup yaklaşık 2,917 gram) olarak belirlenmiştir. Sadaka-i fıtrin bu sayılan maddelerden belirlenmesi, o günkü toplumun ekono­mik şartları ve beslenme alışkanlıklarından kaynaklanmaktadır. Hz. Pey­gamber ve sahabe dönemindeki uygulamalar dikkate alındığında, sada­ka-i fitır miktarı ile bir fakirin, içinde yaşadığı toplumdaki orta halli bir ailenin hayat standardına göre bir günlük yiyeceğinin karşılanmasının hedeflendiği anlaşılmaktadır."

Sonuç olarak kurul, "Günümüzde sadaka-i fıtrin belirlenmesinde, bir kişinin bir günlük normal gıda ihtiyacını karşılayacak miktarın ölçü alınmasının uygun olduğuna, bunun için de asgarî ücret, geçim stan­dardı, gıda fiyatları gibi kriterler İle bir kişinin bir günlük asgarî gıda ihtiyacı göz önünde bulundurularak, sadaka-i fıtır miktarının belirlenme­sine" karar vermiştir.

Kurul kararına göre bu miktar, para ile ödenebileceği gibi, mai ola­rak da verilebilir. Kurulun bu kararı, günümüz kıstaslarını esas alması bakımından önemli olmakla birlikte sadaka-ı fitırda esas olarak yüküm­lüyü değil de fakirin halini esas alması, yukarıda sözünü ettiğimiz Kur'an'da belirtilen ilke ile tam bir uyum göstermemektedir.

Fitre, kendimiz ve bakmakla yükümlü olduğumuz kimseler adına verilir. Bayram sabahı vacip olur, ama fakirin ihtiyacının karşılanabilmesi için, bayramdan önce verilmesi uygun olur.

Fitre, zekât gibi fakir kimselere verilir. Kişi kendi bakmakla yükümlü olduğu kimselere (üst ve altsoyuna) zekât ve fitresini veremez.

 

BEŞİNCİ BÖLÜM

 

HAC VE UMRE

 

1- GİRİŞ

 

A- Haccın Tanımı

 

Arapça kökenli bir kelime olan haccın sözlük anlamı "saygın bir ye­ri veya şahsı ziyaret etmek maksadıyla yola çıkmak"tir. Müslümanlar için kullanıldığında ise "senenin belli zamanlarında Kabe'nin ve başta Arafat olmak üzere etrafındaki belli mekânların usulüne uygun şekilde ziyaret edilmesi" anlamına gelir.

Hac, İslâm'ın beş şartından biri olup belirli şartları taşıyan müslümanlar tarafından hayat boyu bir defa yerine getirilmesi gereken önemli bir ibâdettir.

Her sene hac mevsiminde dünyanın çeşitli bölgelerinden müslü­manlar beyaz kıyafetler içinde akın akın Mekke'ye gelirler ve her biri kendince büyük bir manevî haz yaşar. Orada kalınan süre içinde Kabe tavaf edilir, Safa ile Merve arasında sa'y yapılır. Niyet edilen hac çeşi­dine bağlı olarak kimileri ihramdan çıkıp normal elbise giyerken, kimi­leri de aynı kıyafette hacca devam eder. Nihayet kurban bayramı yak­laştıkça Mekke olağanüstü bir kalabalığa sahne olur. Hacılar fırsat bul­dukça Kabe'yi tekrar tekrar tavaf ederler.

Bayramdan iki gün önce (zilhiccenin sekizi) hac ibâdetini yapmak isteyen herkes ihramlı olarak Mekke'yi terk eder. Türk hacıları genelde doğrudan Arafat'a gider ve geceyi orada hazırlanmış çadırlarda geçirir­ler.

Bayramdan bir gün önce yani arefe günü bütün hacılar ihram el­bisesi denilen tek tip beyaz kıyafetleri ile her türlü ayırıcı görüntüden uzak bir şekilde Arafat'ta toplanırlar. Orada öğle ve ikindi namazları öğle namazının vaktinde arka arkaya kılınır, haccın bundan sonraki safhası hakkında hacılar bilgilendirilir, dualar edilir.

Güneşin batışı ile birlikte Müzdelife'ye doğru heyecanlı bir yolculuk başlar. Müzdelife'de akşam ve yatsı namazları, yatsı namazının vaktinde ard arda kılınır. Ertesi sabah yolculuk Mina'ya doğru devam eder, şey­tan taşlanır, kesilecekse kurban kesilir. Saçlar tıraş edilir. Mekke'ye gidi­lerek Kabe yeniden tavaf edilir, eğer daha önce yapılmamışsa tavafın peşinden sa'y da yapılır.

 

B- Haccın Tarihçesi

 

Kabe'nin İslâm'dan önce de kutsal sayıldığı, insanların dinî duygu­larla onun etrafında tavaf ettikleri bilinmektedir. O zaman İslâm'ın be­nimsemeyeceği bir tarzda yapılan bu tavafların, aslında geçmiş pey­gamberlerin tebliğ ettikleri dinin zaman içinde bozulmuş kalıntıları ol­duğu kabul edilir.

Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. İbrahim'in, oğlu İsmail ile birlikte Kabe'nin duvarlarını yaptığı anlatılır[38]. Allah, Hz. İbrahim'e 'Tavaf edenler, kıyam edenler, rükû ve secde edenler için evimi (Kabe'yi) te­mizle, insanlar arasında haccı ilân et"[39] diye emir verdiğini ifade eder. Bunlar Kabe'nin ve haccın Hz. İbrahim zamanına kadar uzanan bir tarihî geçmişi olduğunu ispat eder. Fakat acaba haccın daha öncesi var mıdır? Bazı kaynaklar bunun Hz, Âdem'e kadar uzan­dığını söyler.

İslâm, hicri dokuzuncu yılda (631) haccı farz kılarak Kabe'yi İslâm dışı uygulamalardan arındırmıştır. Onun farz kılındığı sene hakkında farklı görüşler de vardır, Hz. Peygamberin bizzat katılıp eda ettiği hac ise hicri onuncu yılda (632) olmuştur.[40]

 

C- Haccın Hikmetleri

 

Bütün ibâdetlerin, bilebildiğimiz-bilemediğimiz birçok hikmeti vardır. Söz gelimi ibâdetler müminin, yaratıcısı ile iletişim içinde olmasını sağ­lar ve ona Allah'ın memnun olacağı işler yapmış olmanın hazzını, mut­luluğunu verir. Haccın da ibâdetlerle ilgili genel hikmetler yanında bazı özel hikmetlerinden söz etmek mümkündür.

Hac görevini yerine getiren müslüman, beden sağlığı ve zenginlik nimetlerinin şükrünü yerine getirmiş olmanın huzurunu hisseder. Çünkü bu ibâdeti, sağlığı müsait olanlar ve aynı zamanda maddî imkânı bu­lunanlar eda edebilirler. Allah'ın nimeti olarak saydığı sağlık ve zengin­liği yine O'nun yolunda kullanmak insana bir iç huzuru ve mutluluk verir.

Hac, insanı Rabb'i karşısında mütevazi bir ortama çeker. O'nun em­rine boyun eğerek ve O'nun rızasını kazanmak gayesiyle zevklerinin önemli bir kısmından geçici bir süre için zorunlu olarak uzaklaşır, gün­lük hayatında önemli değişiklikler yaşar. Artık kıyafeti özel ve geneldir. Erkekler elbise yerine  iki  parçadan  oluşan ve bir nevi  iki  havlu  durumundaki örtüleri ile yetinmek zorunda oldukları için özel ve bunun bütün hacılar için aynı olması bakımından da genel kıyafetleri ile alı­şılmışın dışında ayrı bir görünüme bürünürler. Kadınlar da bazı kısıtla­malarla erkekler kadar olmamakla birlikte yine de beyaz rengin hâkim olduğu benzer görüntüler sergilerler. Lüks ve süsten uzak bir şekilde âdeta varlık içinde yokluk yaşanır.

Hac, müslümanı düzen, intizam ve disipline alıştırır. Namazın insanı bir taraftan bireysel hayatta, bir taraftan da toplumsal hayatta düzenli olmaya alıştıran yönü hacda çok daha kapsamlı halde ve uluslararası boyutta yapılan tatbikatlara benzer şekilde karşımıza çıkar. Bu tür tat­bikatların başarısı, katılımcı şahısların bireysel, grup veya birliklerin ge­nel eğitim ve disiplinine, bunlar arasındaki eşgüdümün mükemmel planlanmasına ve uygulanmasına bağlı olduğu gibi haccın başarısı da hacıların iyi bir müslüman olarak eğitilmiş olmalarına, belli zamanlarda belli yerlerde gerçekleştirilecek ibâdetlerle ilgili planlamanın her türlü bencillikten uzak evrensel bir kardeşlik, dostluk ve hoşgörü anlayışıyla yapılmasına ve uygulanmasına bağlıdır. Bu alanlarda var olan eksiklikler ve ihmaller, haccın hikmetine gölge düşüren facialara sebep olurlar. Müslümanların bunlardan ders çıkarmaları, aynı facianın bir daha tek­rarlanmaması için kafa yorup çalışmaları, bireysel ve toplumsal eğitim eksikliğini gidermeye yönelik politikalar geliştirmeleri gerekir.

Hac, dünya müslümanları için bir tanışma ortamı oluşturur. Bir kısmı belki de doğduğu şehrin dışına çıkmamış kişiler, orada bütün dünya milletlerinden gelen insanlarla karşılaşırlar. Hac, bazıları için dün­ya müslümanlarını ve müslümanlığını sadece uzaktan tanıma fırsatı oluştururken bilhassa dil bilen eğitimli kişiler için yakın ve kalıcı dost­lukların oluşmasına vesile olur. Dünyanın çeşitli yerlerinden gelen müslüman devlet adamları, bilim adamları, sanatçılar, tüccarlar karşılıklı görüş alışverişinde bulunurlar. İyi bir organizasyon ile hac, çok verimli kongre ve konferanslara eşlik edebilir.

Hac, bireysel olarak da müslümana çok şeyler verir. Beş vakit na­mazda yöneldiği Kabe ile karşı karşıya gelmek, onun etrafında tavaf etmek, bizzat onu görerek namaz kılmak, Hz. Peygamber'in ve ashabı­nın, başka peygamberlerin yaşadıkları yerleri görmek, oralarda bulun­mak insana açıklanması güç bir haz ve mutluluk verir, insanın iç dün­yasında büyük değişmeler ve gelişmeler olur. İnsan, inanç kökleri ile olan bağlantısını âdeta soyuttan somuta dönüştürerek kuvvetlendirir. Hz. İbrahim'den beri devam eden dinî anlayışla ilgili anılar tazelenir.

Hac esnasında insan, kendini Allah ile bir arada hissetme, insanlara, hayvanlara, otlara hattâ  haşerelere bile zarar vermeme alışkanlığı kazanır. Zorluklar karşısında sabır ve tahammül göstermeyi, eşitliği, birlik ve beraberliği yaşayarak öğrenir.

Hac ibâdetinin çeşitli safhaları ve bilhassa Arafat vakfesi, insana âhiret hayatını, bütün ölülerin dirilip beyaz kefenler içinde mahşerde toplanmasını hatırlatır. Mahşerde hesabı ve peşinden sevkıyatı bekler gibi hacılar da o gün güneşin batmasını ve ardından Müzdelife istika­metinde hareket için emir verilmesini bekler, o heyecanı yaşar.

Hac insana hayatta yeni ve beyaz bir sayfa açma imkânı verir. Hacca giden kişi, Hz. Peygamberin, makbul bir hac yapan müslürmanın anasından doğmuş gibi günahlarından arınmış olacağına dair müjdesini fırsat bilerek birtakım kötü alışkanlıklarını, hatalı davranışlarını terk et­me, bu konuda Allah'a söz verme ve hayatını yeniden şekillendirme imkânına da sahip olur. Hac esnasında edineceği yeni arkadaşlarının da desteği ile yepyeni ve müslümana daha yakışır bir hayata başlayabilir.

 

D- Haccın Fazileti (Sevabı)

 

Hac, İslâm'ın farz kıldığı temel ibâdetlerdendir. Farz İbâdetleri ya­panlar sevap kazanırken terk edenler de günaha girerler. Bu genel prensip yanında ayrıca hac ibâdetinin fazileti hakkında Hz. Peygam-ber'den çeşitli hadisler rivayet edilir. Bu hadislerden bazıları şunlardır:

"Kim cinsî hayattan uzak durarak ve yoldan çıkmaksızın (günah iş­lemeden) Allah için haccederse annesinden doğduğu gün gibi döner".[41]

"Usulünce yapılan haccın (hacc-ı mebrûr) karşılığı cennetten başkası değildir".[42]

"Hac ile umreyi peşpeşe yapınız. Körük (ateş); demirin, altının ve gümüşün pasını giderdiği gibi onlar da fakirliği ve günahları giderir. Usulünce yapılan haccın karşılığı cennetten başkası değildir".[43]

"Allah'a gidenler üçtür: Savaşan, hacceden ve umre yapan".[44]

"Yaşlının, küçüğün, zayıfın ve kadının cihadı hac ve umredir".[45]

"Hac,   öncesini   yıkar   {önceki   günahları   ortadan    kaldırır)".[46]

"Allah'ın cehennemden azad etmesi hiçbir gün, arefe günündekin-den   daha   çok  olmaz".[47]

Hz. Peygamber "Amellerin hangisi daha faziletlidir?" sorusuna önce "Allah'a   ve   Peygamberine   İman"  diye   cevap  vermiş,   "Sonra   hangisi?" denince   "Allah   yolunda   cihat"   demiş  ve   "Sonra   hangisi"   denince   de "Hacc-ı   mebrûr  (gereği   gibi  yapılan  hac)"   buyurmuştur.[48]

Bir gün Hz. Aîşe, Hz. Peygamber'e "Cihadı en faziletli amel sayıyo­ruz.   Biz  cihat  etmeyecek   miyiz?"  demiş,   o   da   "Sizin   için   en   faziletli Cİhat, mebrûrdur"   buyurmuştur.[49]

 

2- Haccın Yapılışı (Uygulama)

 

Haccın farzları, vacipleri gibi konulara girmeden önce onun nasıl yapıldığını anlatmak yerinde olacaktır. Böylece hacca gitmek isteyen bir kişi hangi aşamalardan geçeceğini daha kolay kavramış olacaktır. Aslın­da bu uygulama, niyet edilen hac çeşidine göre farklı olmaktadır. Bu­rada her birini ayrı ayrı anlatmak yerine hem daha kolay hem de da­ha faziletli olduğu için Türkiye'den giden hacıların çoğunun tercih etti­ği temettü' haccı esas alınıp anlatılacaktır. Aslında ihram, tavaf, sa'y, Arafat vakfesi, Müzdelife vakfesi, şeytan taşlama, İhramdan çıkış gibi menâsik her üç hac şeklinde de bulunduğu için diğerlerinin ayrıntıları hakkında bilgi sahibi olmak isteyen de bu açıklamalardan yararlanabilir.

Temettü' haccı yapmaya karar veren ve havayoluyla önce Mekke'ye gidecek olan kişi şöyle hareket eder:

Evinde: Yola çıkmadan önce tıraş olur, bıyıklarını düzeltir, tırnakları­nı keser, vücut temizliğini yapar, yıkanır. Bu, temizlik amaçlı bir yıkan­ma olduğu için âdet halinde olan kadınlara da tavsiye edilir. Arzu ederse parfüm ve benzeri güzel kokular sürer. İki rekat namaz kılar.

Erkekler eğer evleri hava alanına yakın ise ihram elbiselerini evle­rinde veya hava alanında giyerler.[50] İhram elbisesi dikişsiz iki parça havlu şeklindedir. Bir tanesi bele sarılır ve vücudun alt kısmını örter. Buna izâr denir. Diğeri omuza alınır ve onunla da vücudun üst kısmı örtülür. Buna da ridâ denir. Ayrıca hacılar için özel olarak hazırlanmış, aynı zamanda cüzdan görevi de yapan kemer takabilir.

Kadınlar için özel ihram elbisesi yoktur. Fakat beyaz ağırlıklı kıyafet­ler giyilmesi âdet olmuştur. Kadınların ihram kıyafeti ile ilgili yasağı, yüzü örtmemekten ibarettir.

İhram yasakları, kıyafet giymekle değil ihram namazı kılıp niyet etmek ve teibiye getirmekle başlayacağından bu kıyafetin evde giyil­mesi sadece bir hazırlık mahiyetindedir. Hacılar genellikle ihram elbise­lerini hava alanında giyerler ve orada namaz kılıp ihrama niyet ederler. Bu işlemin uçakta yapılması da caizdir.

Hava alanında: Kendisine belirtilen hava alanına vaktinde varmaya özen gösterir ve ilgililerin talimatına göre hareket eder.

Kafile hava alanında toplandıktan sonra din görevlisi bazı açıklama­lar yapabilir. Bunları dikkatle dinler. Daha önce giymemişse ihram elbi­sesini giyer. Erkeklerin üzerinde iki havludan ibaret ihram elbisesinden başka hiçbir giysi kalmaz. Baş açıktır ve ayaklarda da üstü tamamen kapalı olmayan terlik bulunur. Elbise değişimi sırasında vücudunun ör­tülü olması gereken yerlerinin açılmamasına dikkat eder. İhram elbise­sini kuşandıktan sonra da bilhassa oturup kalkarken daha dikkatli olur. Bazan hacı adaylarının ihramın üst kısmını boynuna atıp yarı çıplak vaziyette veya sağ omuz açık olarak dolaştıkları görülmektedir. Bunlar, hac veya umre yolcusuna yakışmayan hareketlerdir.

İhrama girmek: İhrama girmek İsteyen kişi iki rekat ihram namazı kılar ve bunun ardından "Allahım! Umre yapmak istiyorum. Onu bana kolaylaştır ve benden kabul eyle" diyerek kalbindeki niyeti sözlü olarak da ifade der.

Niyetin peşinden sesli olarak telbiyede bulunur. Teibiye şu sözlerden oluşur:

"Lebbeyk! Allâhümme lebbeyk! Lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk! İnne'l-hamde ve'n-ni'mete leke ve'l-mülk! Lâ şerîke fek!"[51]

Niyetin ardından yapılan teibiye ile ihrama girilmiş olur ve İhram yasakları başlar. Telbiye, hacıların bir tür sloganı gibidir. Zaman zaman yüksek sesle söylenir. Özellikle namazlardan sonra, hareket esnasında yokuş çıkarken ve inerken, başka yolculara rastlayınca ve seher vakitle­rinde bol bol telbiye getirilir.

Telbiye ile birlikte ihram yasakları başladığı için artık erkekler ihram elbisesinden başka hiçbir elbise veya çamaşır giyemez, başını örtemez; ayakları çorapsız olur; üstü tamamen kapalı olmayan terlik giyebilir; yüzük, saat veya gözlük takabilir; güneşe karşı başına değdirmeden şemsiye kullanabilir.

Gerek erkekler ve gerekse kadınlar tırnak veya saç kesemez, vücu­dundan tüy koparamaz. Parfüm ve başka kokular süremezler. Yıkanıp gusletmeleri mümkündür; fakat her türlü temizlikte kokulu sabunları tercih etmemelidirler. Hacı bu esnada eşi ile dahi cinsî ilişkide bulu­namaz hattâ onu öpemez, ona şehvetle dokunamaz.

Günah sayılan fiillerden, seviyesiz konuşmalardan ve şakalardan, in­sanlarla tartışmaktan uzak olmaya çok dikkat eder.

Kara av hayvanlarını öldürmez hattâ onları avcıya bile göstermez.

Yolculuk ve Mekke'ye Varış: Vakti gelince sakin bir şekilde uçağa biner; Cidde hava alanında uçaktan iner ve yetkililerin talimatına uya­rak kafile ile birlikte gerekli işlemlerin yapılmasını bekler. Bu işlemler bazan zaman alabilir. Onun için sabırlı olur. Hava alanındaki işlemler bittikten sonra kara yolu ile Mekke'ye hareket eder. Cidde-Mekke arası 70 kilometredir. Hacı adayı artık adım adım kutsal mekânlara yaklaş­maktadır. Bunun bilinci içinde vaktini dua ve istiğfar ile telbiye, zikir, tekbir ve tehlil ile geçirir.

Mekke ve Kabe: Mekke'de kalınacak yerler önceden hazırlanmış, kimin hangi odada ve kimlerle kalacağı planlanmıştır. Mekke'ye varınca kendisine ayrılan yere yerleşir. Bazan hacılar, kendilerine ayrılan yeri beklentilerinden daha düşük standartta veya Mescid-i Haram'a uzak mesafede bulabilirler. Hattâ o yer henüz içine girilmeye hazır olmadığı için bir miktar beklenmek zorunda kalınabilir ve bu durum, kutsal yol­culuğun daha ilk önemli noktasında tatsız gelişmelere sebep olabilir.

Hacı, hakkını ararken de bulunduğu yeri ve içinde olduğu ihram halini unutmayıp müslümana yakışan edep ve nezaket kurallarının dışı­na çıkmamaya çok dikkat etmelidir. Odalara yerleşildikten sonra ilk iş olarak Mescid-i Haram'a gidilecektir. Artık ortak yaşamın en önemli safhaları başlamıştır ve buna da alışmak gerekmektedir. Banyoda fazla kalmak, erkenden hazırlanıp kafilenin diğer elemanlarını bekleme esna­sında sabırsızlanıp sızlanmak, söylenmek, geç hareket edip kafileyi bek­letmek gibi haller başlıca tatsızlık sebebi olabilecektir.

İlk defa Kabe'yi görecek olmanın heyecanını hisseden hacı adayı bunun için hazırlık yapar. Mümkünse boy abdesti, değilse namaz ab-desti alır ve uygun zamanda din görevlisinin eşliğinde, ortasında Ka­be'nin yer aldığı Mescid-i Haram'a gider.[52]

Rükn-i Irâkî İle rükn-i Şâmî arasında yarım daire şeklinde bir duvar vardır. Hatîm denilen ve yerden 1,5 metre kadar yükselen bu duvar Kabe'ye tam bitişik değildir ve Kabe'ye yaklaşan iki ucundan duvar ile Kabe arasındaki alana girilebilir. Hicr ve Cedr de denen bu yer, Hz. Peygamber'in bir hadisine göre Kabe'ye dahildir[53]. Kabe'nin temellerinin aslında bu sahanın en azın­dan bir kısmını da içine alacak genişlikte olduğu ancak Mekkeliler'in İslâmiyet'ten önce Kabe'nin inşasını yenilerken maddî imkânsızlık sebe­biyle inşaatı bugünkü sınırlarda tuttuğu kabul edilir. Fırsat bulanlar Kabe'ye ait olması muhtemel bu alana girip orada dua etmeye ve namaz kılmaya da çalışırlar. Fakat tavaf esnasında buradan geçilmez. Çünkü tavaf Kabe'nin etrafında dönmek suretiyle olur. Buradan geçen ise Kabe'nin etrafında dönmemiş içinden geçmiş sayılır.

Tavaf için Mescid-i Haram'a gelen hacı adayı Kabe'yi görünce "Allâhüekber! Lâ ilahe illallâhu vallâhu ekber! Allâhüekber ve lillâhi'l-hamd!" der ve dilediğince dua eder. Kitaplarda hac veya umre ibâde­tinin çeşitli safhalarına ait dualar yazılı ise de bazı âlimler insanın için­den geldiği gibi dua etmesini tavsiye ederler.[54] Kimi kafilelerin, başla­rındaki görevlinin eline aldığı bir kitaptan okuduğu duaları yarım ya­malak duyup tekrar ettikleri görülmektedir. Çoğu kere okuyanın bile ne anlama geldiğini bilmediği ve bazı yazarlar tarafından kitaplara alınmış bu duaların şuursuzca tekrarlanması yerine samimi bir kalp ile Allah'a yönelip ihtiyaçları arz etmek ve O'ndan istemek daha uygundur. Buna rağmen Hz. Peygamber tarafından edildiği bilinen dualar varsa bunlar da okunabilir. Ama özel dua ihmaf edilmemelidir. Çünkü herkesin ihti­yacı farklıdır.

Tavaf; Mescid-i Haram'da yapılacak ilk iş tavaftır. Hacı adayı umre niyetiyle ihrama girdiği için bu tavafın peşinden sa'y de yapacaktır. Böyle peşinden sa'y yapılacak tavaflarda erkekler ihramın üst kısmını, sağ  omuz  açıkta   kalacak şekilde  kuşanır.  İhram   elbisesinin   bu  şekilde kuşanılmasına iztıbâ denir.[55] Umre için ihrama girenler tavafa başlayın­ca telbiyeye son verirler, bundan sonra telbiye getirmezler. Bunun ye­rine tekbir, tehlil ve dua ile meşgul olurlar. Kur'an okuyabilirler.

Önce Hacer-i evsed'in hizasına gelerek bütün vücudu ile oraya dö­ner, namazdaki gibi ellerini kaldırır ve "Allâhüekber! Lâ ilahe illallâhu vallâhu ekber! Allâhüekber ve lillâhi'l-hamd"[56] diyerek tavafa başlar.[57] Hacer-i esved'in bu şekilde uzaktan selamlanmasına istikbâl denir. Tava­fın başlangıç noktası, Hacer-i esved'den başlayan bir çizgi şeklinde işa­retlenmiştir.

Tavaf, Kabe sola alınarak onun etrafında yedi defa dönmektir. Ta­vaf yapan kişi, dönüşlerin Hatîm denilen duvarla çevrili hicrin arkasın­dan olmasına yani Kabe ile birlikte orayı da tavaf etmeye dikkat eder.

Tavaf esnasında cemaatle namaza başlansa tavafa ara verip bulun­duğu yerde imama uyup namazdan sonra kaldığı yerden tavafa devam edebilir. Abdest tazeleme ihtiyacı doğunca da tavafa ara verip abdest aldıktan sonra tavafına devam edebilir.

Her bir dönüşe şavt denir. Tavaf esnasında her şavta başlarken başlangıçta olduğu gibi Hacer-i esved istikbal edilir. Ayrıca Kabe'nin "Rükn-i Yemânî" denilen köşesine gelince imkân bulursa elini dokundu­rarak orayı da istilâm eder. Bu köşe ile Hacer-i esved arasının dua için ayrı bir önemi vardır.

Burada olduğu gibi arkasında sa'y yapılacak tavafların ilk üç şavtında erkekler âdeta savaşta düşmana karşı güç gösterisi yaparmış-çasına omuzlan dik tutarak ve sağa sola sallayarak meydan okur vazi­yette sert adımlarla havalı bir şekilde yürür. Bu yürüyüş şekline de remel denir. Üçüncü şavttan sonra remel yerine normal yürüyüşe ge­çer.

Yedinci şavtın sonunda yine Hacer-i esved'i istikbal ederek tavafı tamamlar. Bu tavaf, umrenin rüknüdür.

Bundan sonra durum uygun ise makam-ı İbrahim'in arkasında, orası müsait değilse başka bir yerde doğrudan Kabe'ye yönelerek iki rekat tavaf namazı kılar. Çoğu kere izdiham olacağından tavaf edenleri zora sokmak pahasına namazı makam-ı İbrahim'in arkasında kılmak için ıs­rarcı olunmaması tavsiye edilir. "İbrahim'in ayakta durduğu yer" anla­mına gelen makam-ı İbrahim, Hacer-i esved ile rükn-i Irâkî arasındaki duvarın karşısında bulunur. İçinde ayak izi belli taşın yer aldığı cam mahfaza orayı gösterir.

Hacı adayı namazdan sonra isterse zemzem sularının bulunduğu kısma gidip kana kana içer. Müslümanlarca kutsal ve şifa sayılan zem­zem, Kabe'nin 20 metre kadar doğusundan çıkan bir sudur. Eskiden burada bir kuyu bulunmakta ise de bugün Kabe etrafındaki zeminden merdivenlerle inilen alt bölümde yer alan ve teknolojik imkânlardan yararlanılarak çıkarılan bu su artık musluklardan akmaktadır. Zemzem suyu ayakta içilir ve dua edilir. Çoğu kere Türkçe'si "Allah'ım! Senden faydalı ilim, bol rızık ve her türlü dertten şifa istiyorum" şeklinde olan dua tercih edilir.

Sa'y: Sa'y, hızlı ve koşar adım yürümek, bir iş için çaba ve gayret göstermek anlamlarında Arapça bir kelimedir. Hac veya umrede sa'yden maksat Safa ile Merve arasında gidip gelmektir.

Hacı adayı, tavaf namazı bitince doğrudan veya zemzem içtikten sonra sa'ye başlamadan önce tekrar Hacer-i esved'i istikbal eder ve sa'y için Safa tepesine gider. Böylece tavaf gibi sa'ye de Hacer-i esved'i istikbal ile başlamış olur. Safa ve Merve tepeleri ile aralarındaki gidiş geliş yollarının üstü kapatılmış ve zamanla bunların üstünde bir kat daha yapılmış olup çok kalabalık olduğu takdirde sa'y bu katta da yapılmaktadır. Makam-ı İbrahim'de namaz kılan kişi geri dönüp Kabe'yi arkasına alarak yürüyünce mes'â (sa'y yeri) denen sa'y mahalline gider ve oraya varınca Safa tepesi sağ tarafında kalır. Zemininde bir miktar kayaların da bulunduğu yüksekçe yer Safa tepesidir. Oraya gelince tek­rar Kabe'ye döner, "Allahüekber! Lâ ilahe illallâhu vallâhu ekber!" der, peygamberimize salavât getirir ve ellerini açıp dua eder.

Safa tepesinden Merve tepesine gitmek üzere normal adımlarla ini­şe geçer. Düzlüğe inildiğinde biraz yürüyünce yeşil ışıklı iki sütun gö­rülür. Erkekler bu iki sütun arasını hafiften koşarcasına hızlı ve sert adımlarla geçerler. Bu yürüyüş veya koşuş şekline hervele denir. Hervele, bu iki sütun arasındaki gidiş gelişlerde hep tekrarlanır. İkinci yeşil sütun geçilince yine normal adımlarla yürünür ve hafif bir yokuş­tan sonra Merve tepesi denilen yere çıkılır.                 

Merve'de de Safâ'da olduğu gibi Kabe'ye dönerek "Allahüekber! Lâ ilahe illallâhu vallâhu ekber!" der, peygamberimize salavât getirir ve ellerini açıp dua eder.

Safâ'dan Merve'ye gidiş bir şavt, oradan Safâ'ya dönüş de bir şavttır. Sa'y dört gidiş, üç dönüşten oluşan yedi şavttır ve Merve'de sona erer. Safa ve Merve'ye her çıkışta tekbir, tehlil ve salavât okunur, dualar edilir. Gidiş gelişler esnasında da telbiye, tekbir, tehlil, zikir ve dua ile meşgul olunur.

Sa'y bitince tekrar mescid kısmına geçer ve iki rekat namaz kılar. Böylece tavaf gibi sa'yi de namazla bitirmiş olur.

İhramdan Çıkış/ Sa'y bitince umre yapmak üzere ihrama giren kişi istediği zaman tıraş olarak ihramdan çıkar. Tıraş saçın kazınması veya kısaltılması şeklinde olur. Kadınlar da saçlarının ucundan en az parmak ucu kadar keserek veya kestirerek ihramdan çıkarlar.

Bazı aceleci insanların daha sa'y biter bitmez Merve tepesinde bir­birlerini tıraş etmeye kalkışmaları hoş olmayan bir davranıştır. Böylece onlar hem diğer insanların rahatça sa'y yapmalarını engellemekte ve hem de bulunulan mekanı kirletmektedirler. Tıraş için Mescid-i Ha-ram'ın dışına çıkılıp uygun bir ortam seçilmesi tavsiye edilir. Bu konu­da dükkânlarında faaliyet gösteren berberlerden yararlanılabileceği gibi ihramdan çıkma durumunda olan kişilerin birbirini tıraş etmesi de ca­izdir. Bu konuda daha önce ihramdan çıkmış kişilerden de faydalanıla­bilir.

Mekke'de İkamet: Temettü' haccına karar veren kişi ihrama girerken sadece umreye niyet ettiği ve anlatılan şekilde ihramdan da çıktığı için artık Mekke'deki hayatını bir Mekkeli gibi devam ettirebilir; ihram ya­sakları sona erdiği için istediği kıyafeti giyebilir; ailesi ile olan ilişkile­rindeki kısıtlamalar da tamamen sona erer. Hacı adayı Arafat'a çıkma­dan önce hac için yeniden ihrama girene kadar bu şekilde Mekke'de kalır; fırsat buldukça Kabe'yi tavaf eder, vakit namazlarını Mescid-i Ha-ram'da cemaatle kılmaya gayret eder. Onun için nafile tavaf, nafile namazdan daha faziletlidir. Tavaf sırasında telbiye getirmez. Bunun dı­şında dua ve zikirle, tekbir ve tehlil ile meşgul olur.

Hac İçin İhram ve Arafat'a Çıkış: Temettü' haccına karar verdiği için önce umre yapan ve ihramdan çıkan kişi, zilhiccenin sekizinci günü (tevriye) veya daha önce Mekke'de hac için ihrama girer. Aynen baş­langıçta umre için ihrama girerken yaptıklarını bu sefer hac için yapar ve iki rekat ihram namazından sonra hacca niyet ederek "Allahım! Hac yapmak   istiyorum.   Onu   bana   kolaylaştır  ve   benden   kabul   eyle"  der telbiye getirir.[58]

Artık hemen hemen bütün hacı adayları Mekke'de toplanmış ve ih­rama girmiştir. Haccin zor günleri bundan sonra başlayacaktır. Bu sıra­larda insanı büyük bir heyecan sarar. Bütün haclar Mina veya Arafat'a intikal telâşindadır.

Hz. Peygamberin uygulamasına göre aslında bugün sabah namazı Mekke'de kılındıktan sonra Mina'ya gidilmesi ve o günün öğle nama­zından ertesi günün (arefe) sabah namazına kadar orada kalınması ve böylece Mina'da beş vakit namaz kılındıktan sonra oradan Arafat'a ge­çilmesi sünnettir. Fakat organizasyon güçlüğü sebebiyle Türk hacıların büyük çoğunluğu kafileler halinde sekizinci gün doğrudan Arafat'a çıkmakta ve geceyi orada geçirmektedir.

Zilhiccenin dokuzuncu günü (arefe) Arafat'ta geçirilir. Hem zaman hem de mekân bakımından o gün orada yapılan duaların kabul olma ümidi çok yüksektir. O kutsal mekândaki bu kutsal gün ibâdet, dua, zikir, tekbir, tehlil ve telbiye ile geçirilmeli, her zaman yapılabilecek sıradan işlere daha az zaman ayrılmalıdır. Peygamber Efendimiz insan­ların en fazla affedildiği günün Arefe günü olduğunu belirtmiştir[59]. O gün güneş battıktan sonra başlayacak Müzdelife yolculuğu ve ertesi gün yapılacak işler yorucu olabileceğin­den istirahat de ihmal edilmemelidir.

Arafat'ta öğle ve ikindi namazları öğle namazının vaktinde arka ar­kaya kılınır. Namazdan önce bir konuşma yapılır (hutbe okunur). Hz. Peygamber'in meşhur "veda hutbesi" işte bu sırada yaptığı bir konuş­madır. Cuma hutbesinde olduğu şekilde araları kısa bir oturma ile kesi­lerek iki bölüm halinde yapılan konuşmada (hutbede) Hz. Peygamber'in yaptığı gibi İslâm'ın evrensel mesajı anlatılır ve ayrıca hacılara daha sonra yapılacak işler; Arafat ve Müzdelife vakfesi, şeytan taşlama, kur­ban kesme, tıraş olup ihramdan çıkma, ziyaret tavafı gibi konularda bilgi verilir. Hutbeden sonra ezan okunur ve önce öğle namazı ve öğlenin farzının hemen peşinden de arada sünnet kılmadan veya baş­ka bir şey yapmadan ikindinin farzı kılınır (cem'-i takdim). Öğlenin far­zında olduğu gibi ikindinin farzına başlarken de kamet getirilir. İkindi için ayrıca ezan okunmaz.

Namazdan sonra vakfe yapılır, ayağa kalkılıp dualar edilir. Hz. Pey­gamber namazdan sonra yanmdakilerle birlikte Cebel-i Rahme yakınına gidip güneş batana kadar devesinin üzerinde kıbleye yönelik olarak orada kalmış ve Arafat vakfesini orada yapmışsa da[60] bugün için sayıları çok fazla olan hacıların oraya gitmeye kalkışması büyük izdihama ve kargaşaya sebep olabilir. Onun için hacılar genelde çadırlarında veya yakın kısımlarda vakfe yaparlar. Her şeye rağmen yine de Cebel-i Rahme civarında izdiham yaşanmaktadır.

Müzdeiife: Arefe günü güneş batınca akşam namazı kılınmadan Arafat'tan Müzdelife'ye hareket edilir. Müzdelife, Arafat ile Mina arasın­da genişçe bir alandır. Aslında uzun olmayan ve bazı hacılar tarafından yaya olarak da gidilebilen yol, izdiham sebebiyle fazla vakit alabilir ve yorucu olabilir. Bütün bu sıkıntıların sebebi, planlama ve işbirliğindeki eksiklikler, insanların sadece kendilerini düşünüp bencil duygularla tra­fiği tıkaması, Müzdelife'ye ilk varanların genden gelecekleri düşünme­den rasgele konaklamaları gibi yanlışlıklardır.

Müzdelîfe'de akşam ve yatsı namazları yatsı namazının vaktinde ve yine arka arkaya kılınır (cem'-i tehir). Ezandan sonra kamet ile önce akşam namazının farzı ve hemen peşinden arada sünnet kılınmadan ve kamet de getirilmeden yatsının farzı kılınır.

Gecenin Müzdelife'de geçirilmesi sünnettir. Sabahleyin fecir doğun­ca sabah namazı kılınır. Bugün, kurban bayramının birinci günüdür. Sabah namazının arkasından Müzdelife vakfesi yapılır, kıbleye dönülerek dualar edilir, tekbir, tehlil ve telbiye getirilir. Bu vakfe haccin vâciple-rindendir.

Şeytan taşlamada kullanılacak küçük taşlar da Müzdelife'den topla­nır ve mümkünse yıkanıp hazır edilir. Bunlar, bir canlıya isabet etse bile canını acıtmayacak kadar küçük taşlar olmalıdır. Toplam yetmiş taşa ihtiyaç olacaktır. Toplanacak taş sayısı İhtiyaten bundan bir miktar daha fazla olur. Bayramın dördüncü günü taşlama yapamayacakların kırk dokuz taşa ihtiyacı olur. Bu taşların başka yerden toplanması da mümkündür. Yalnız cemrelere atılmış taşların oradan alınıp atılması mekruhtur.

Ortalık iyice aydınlanınca vakfenin peşinden daha güneş doğmadan Mina'ya doğru hareket edilir.

Mina: Mina, kurban kesme yerlerinin bulunduğu alandır. Hacıların konaklaması için burada da çadırlar kurulur. Şeytan taşlama yerleri ola­rak bilinen cemreler de Mina'nın hemen bitişiğinde yer alır. Bayramın bu ilk gününde halk arasında büyük şeytan diye de bilinen Akabe cemresine yedi taş atılacaktır. Arafat ve Müzdelife yorgunu hacıların bir an önce şeytan taşlama telâşı son senelerde çoğu kere izdihama se­bep olmakta ve hattâ zaman zaman büyük sayıda hacının ölümü ile sonuçlanan facialar meydana gelmektedir. Bazı ülke hacılarının gruplar halinde kol kola girerek birlikte hareket etme yolunu seçtikleri ve aynı zamanda hayli güçlü olan bu insanların maalesef karşılarına çıkan güç­süz hacıları ezmekten çekinmedikleri görülmektedir. Bu tehlikeye karşı kafileler doğrudan şeytan taşlamaya gitmek yerine, çadırlarda istirahata çekilmeyi ve izdihamın daha az olduğu saatlerde taşlamaya gitmeyi tercih edebilirler.

Akabe cemresine İlk taşın atılması ile telbiyeye son verilir. Bundan sonra telbiye söylenmez. Taşlama, eldeki küçük taşların havuzu andıran bir yerin ortasındaki taştan sütuna atılması şeklinde olur. Taş atmanın sadece sembolik bir anlamı olduğu unutulmamalı ve taşlar sanki şey­tan karşıdaymış da ona atılıyormuş gibi sert atılmamalıdır. Bazı kitap­larda atışın 'Taşı sağ baş parmağının üstüne koyar ve şehadet parma­ğından da yardım alarak atar",[61] şeklinde tarif edilmesi, bu sırada bazan görülen sert ve kaba davranışların yanlış olduğunu göstermekte­dir. Her bir taşı atarken "Allâhüekber" denir. Mümkün olduğunca baş­kalarını rahatsız etmemeye dikkat edilerek yedi taş atılır. Taşların havu­zun ortasındaki sütuna mutlaka değmesi gerekmez. Yakınına düşmesi de yeter.

Taşlama esnasında, şeytanın tahrikleri sonucu işlemiş olduğu gü­nahları hatırlar ve onlardan sıyrılmaya karar verir.

Kurban Kesme: Temettü' haccı yapan kişi tek bir yolculukla hem umre hem de hac ibâdetini yerine getirmenin bahtiyarlığını yaşar. Bu nimetin şükrü olarak kurban kesmesi gerekir. Kurban kesme imkânı olmayanlar da on gün oruç tutarlar. Bu oruçların üç günü Mekke'de tutulur, kalan yedi günü ise dönünce herkes kendi memleketinde tutar.[62]

Günümüzde hacılar kurbanı daha çok İslâm Kalkınma Bankası vası­tasıyla kestirmektedir. Her kurban için ilân edilen miktarda para yatırı­larak bir kupon alınmakta ve Mina'daki modern mezbahalarda kestiril­mektedir. Bu kurbanlar dünyanın çeşitli yerlerindeki ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmaktadır.

Temettü' haccı yapan kişi, ilk günkü taşlamadan sonra kurban ke­ser veya kestirir. Kurban kestikten sonra tıraş olup ihramdan çıkar. Ebû Hanîfe'ye göre kurbanın taşlamadan sonra ve tıraştan önce olması va­ciptir.  Dolayısıyla  bu  sıralamanın  bozulması  cezayı  gerektirir ve  bunun cezası da temettü' kurbanından ayrı bir de ceza kurbanı kesmektir.[63] Fakat Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e (İmâmeyn) göre temettü' kur­banı sünnet olduğu için traştan sonra da kesilse bundan dolayı bir ceza gerekmez.[64] Günümüzde çok sayıda kurbanın kesilmesini bekle­mek, hacılara sıkıntı vereceğinden daha çok İmâmeynin görüşüne göre hareket edilir.

Tıraş ve İhramdan Çıkma: Kurbanını kesen hacı adayı istediği an tı­raş olarak ihramdan çıkar. Tıraş, erkekler için saçları tamamen kazıtma veya kısaltma şeklin'de olur. Kısaltmada saçların ucundan parmak ucu kadar alınır. Kadınlar da saçlarını kısaltırlar. Tıraş öncesine ait işleri ta­mamlamış olan hacılar bizzat tıraş olabilecekleri gibi birbirlerini de tıraş edebilirler.

Taş atma yerinin hemen yakıniannda veya yollarda tıraş olmak hem çevre kirliliğine hem de izdihama sebep olduğu için uygun de­ğildir. Türk hacılar daha çok çadırlara veya Mekke'deki konutlarına dö­nünce tıraş olmayı tercih ederler. Tıraşla birlikte ihram sona erer ve eşiyle cinsel ilişki dışındaki ihram yasaklan kalkar. Dolayısıyla banyo yapıp normal elbiselerini giyebilir ve ziyaret tavafına bu şekilde gidebi­lir.

Ziyaret Tavafı: Bundan sonra Kabe'ye gidilerek ziyaret tavafı yapılır. Ziyaret tavafının tıraştan önce yapılması da, bayramın ikinci veya üçün­cü günü yapılması da caizdir.

Bayramın bu ilk gününde Mescid-i Haram çok yoğun olur. Ziyaret tavafı yapacak hacı bu tavafın arkasından sa'y yapacaksa tavafa başla­madan önce umrenin tavafında olduğu gibi ihramının üst kısmını sağ omuzu açıkta kalacak şekilde sağ koltuk altından geçirip sol omzunun üstüne atar (ıztıbâ); tavafın ilk üç şavtında yine umre tavafında olduğu gibi biraz hızlı ve çalımlı yürür (remel); tavafa başlamak için Hacer-i esved'in karşısına geçer ve bütün vücudu ile ona dönüp "Allâhüekber! Lâ ilahe illallâhu vallâhu ekber! Allâhüekber ve lillâhi'l-hamd" diyerek tavafa başlar. Hz. Peygamber'e salâtu selâm getirir, dua eder ve zikirle meşgul olur; özellikle de duayı ihmal etmez, kabul olacağına yürekten inanarak ve samimiyetle dua eder, gönlünü ve ihtiyacını Allah'a arz eder; duada kendisi ile birlikte yakınları, komşuları, millet ve memleke­ti, bütün insanlık için iyilikler ister.

Normalde haccin vaciplerinden olan sa'y ziyaret tavafından sonra yapılırsa da o gün olacak izdihamı dikkate alan hacılar zilhiccenin sekizinci günü veya daha önce hac için ihrama girdikten sonra nafile tavaf ve arkasından da sa'y yaparlar. Bu durumdaki hacılar tavaf esnasında sağ omuzlarını açmadıkları gibi hızlı ve çalımlı yürüyüş de yapmazlar. Çünkü ıztıbâ ve remel, sadece arkasından sa'y yapılacak olan tavaflarda sünnettir.

Tavaftan sonra yine iki rekat namaz kılar. Ziyaret tavafı yapılınca -eğer daha önce tıraş olunmuşsa- ihram yasaklarının tamamı ortadan kalkar. Yani artık ailesi ile ilişkilerinde de ihramdan kaynaklanan bir sınırlama yoktur.

Şeytan Taşlama: Ziyaret tavafından sonra Mina'ya dönmek ve şey­tan taşlama günlerinin gecelerini orada geçirmek Hanefî mezhebine göre sünnet, diğerlerine göre ise vaciptir. Bunun için ziyaret tavafından sonra tekrar Mina'ya dönülmesi ve orada ikamet edilmesi tavsiye edilir. Bununla birlikte günümüzdeki uygulamada hacılar genellikle Mekke'de kalıp sadece şeytan taşlamak için Mina'ya gitmeyi ve cemrelere taş attıktan sonra hemen geri dönmeyi tercih etmektedir. Diğer taraftan geceyi Mina'da geçirmeyi ama çadırlara yerleşmek yerine yol kenarları­na ve bulabildikleri boşluklara yerleşmeyi tercih eden bazı hacılar maa­lesef hem yaya ve taşıt trafiğini aksatmakta hem de alt yapı hizmeti bulunmayan bu yerlerde çok çirkin görüntülere sebep olmaktadır.

Bayramın ilk günü sadece Akabe cemresine (büyük şeytan) taş atılmışken diğer günlerde sırasıyla önce birinci sonra ikinci cemreye ve daha sonra da Akabe cemresine taş atılır. Her bir taşı atarken "Allâhüekber!" denir.

Bayramın ikinci ve üçüncü günlerinde taş atma vakti, zeval vakti {öğle ezanından az öncesi) ile başlar ve ertesi gün fecrin doğuşuna (imsak vakti) kadar devam eder. Hanefî fıkıh kitaplarında taş atma iş­lemini güneş batmadan önce yapmanın sünnet ve geceye bırakmanın mekruh olduğu yazılıdır. Buna rağmen son senelerde taşlama esnasın­daki izdiham dolayısıyla ölümle sonuçlanan karışıklıkların meydana gelmesi bazı kafilelerin taşlama vaktini akşama almasına sebep olmuş­tur.

Birinci ve ikinci cemrelerde hacı adayı her birine taş attıktan sonra mümkünse uygun bir yerde durup Allah'a hamdini dile getirir, pey­gambere dua eder; tekbir ve tehlil ifadelerini seslendirir, ellerini açıp diiediğince dua eder sonra diğer cemreye geçer; Akabe cemresine taş attıktan sonra ise durmayıp yoluna devam eder.

Dördüncü günde de aynı şekilde cemrelere taş atılır. Fakat bir kişi eğer üçüncü gün güneş batmadan Mina'dan ayrıhrsa dördüncü gün taş  atması   gerekmez.   Dördüncü  günün   taş  atma  görevi   üçüncü   gün güneş battıktan sonra ve dördüncü gün sabah namazının vakti girme­den Mina'dan ayrılanlardan düşerse de böyle yapılması mekruhtur. Dördüncü güne mahsus olmak üzere taşların öğleden önce atılması da caizdir.

Veda Tavafı ve Mekke'den Ayrılış: Şeytan taşlama görevini de ya­pan hacı Mekke'ye gelir. Ziyaret tavafından sonra Mekke'den ayrılma­dan önce yapılan en son tavaf veda tavafıdır. Hacı Mekke'den hemen ayrılmayacaksa bu esnada nafile tavaflar yapar; veda tavafı diye niyet etmese bile yapacağı son tavaf veda tavafı olur. Bu tavaflarda ıztıbâ ve remel yoktur. Tavaftan sonra sa'y de yapmaz. Yalnız hacı her tava­fın peşinden iki rekat tavaf namazını kılar; sonra zemzem sularının bulunduğu kısma iner; kana kana içer, isterse başına da dökebilir.

Veda tavafından sonra artık Mekke'den ayrılık hüznü başlar. Hacı mümkünse Kabe'ye daha da yaklaşır ve fırsat bulursa Kabe kapısının bulunduğu Mültezem denen kısma gider, oraya ellerini sürer, dua eder ve bir dostu ile vedalaşıyormuş gibi vedalaşır; sonra Hacer-i esved'e el sürer veya onu uzaktan selamlar, ağır adımlarla ara sıra dönüp Kabe'ye bakarak oradan ayrılır. Yüzü Kabe'ye dönük olarak arka arkaya gitmeler çarpışmalara ve istenmeyen olaylara sebep olabilir, buna gerek yoktur. Yolculuk saati gelince hacı bir taraftan büyük, meşakkatli ve faziletli bir ibâdeti yerine getirmenin mutluluğunu, diğer taraftan da kutsa! mekân­lardan ayrılmanın hüznünü birlikte yaşar.

 

3- Haccın Farz Oluşunun Delilleri

 

Hac, İslâm'ın beş şartı arasında sayılan önemli bir ibâdettir ve bir­takım şartları taşıyan müslümanlar tarafından hayatta bir defa yapılması farzdır. Bu konuda İslâm âlimleri arasında ittifak (icma, görüşbirliği) vardır. Haccın farz oluşunun delilleri âyet ve hadislerdir:

"Beyti (Kabe'yi) ziyaret etmek, oraya gitmeye gücü yeten insanlar için Allah'a karşı borçtur".[65] "Haca ve umreyi Allah için tamamlayın".[66] "İslâm beş şey üzerine kuruldu: Allah'tan başka tanrı olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın peygamberi olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekâtı vermek, haccetmek, ramazanda oruç  tutmak" .[67]

Ebû Hüreyre anlatıyor: Resûlullah bize hitap ederek "Ey insanlar! Allah size haccı farz kıldı, haccediniz" buyurdu. Adamın birisi "Her sene mi ya Resûleilah?" dedi. O da sükût etti. Nihayet aynı şeyi üç kere söyleyince Resûlullah "Eğer 'evet' deseydim vacip olurdu ve buna gü­cünüz de yetmezdi" dedi.[68]

 

4- Haccın Farz Olmasının Şartları

 

Diğer ibâdetler gibi bir kimseye haccın farz olması için de bazı Artların mevcut olması gerekir. Bu şartları taşıyan kişiler hac ile yü-bmlü olurlar ve bu İbâdeti yapmadıkları takdirde Allah katında sorum-1 duruma düşerler. Şartlarını taşımayanlar ise hac ile yükümlü olma-ikları için onların Allah katında bir sorumluluğu da yoktur.

Haccın bir kişiye farz olması için gerekli şartlar şunlardır:

1- Müslüman oimak.

2- Akıllı olmak.

3- Baliğ (ergen) olmak.

Müslüman, akıllı ve baliğ oimak aslında bütün ibâdetler için ortak ırttır. Çünkü İslâmiyet'te her şeyden Önce Müslüman olmak esastır. lüslüman olmayanlardan beklenen davranış biçimi ise önce İslâmiyeti jbul etmektir. Ayrıca deliler ve çocuklar da mükellef değillerdir. Onun in onlara ibâdetler farz olmaz.

4- Hac İçin Gerekli Beden Sağlığına ve Maddî İmkâna Sahip Olmak ;titâa). Âyette de  ifade edildiği gibi  Kabe'yi ziyaret etmek için  oraya debilecek güce sahip olmak hacca özel bir şarttır. Çünkü hac ibâdeti rnı zamanda  bir yolculuğu gerektirmektedir. Bu yolculuk için de hem addî imkâna sahip hem de sağlıklı olmak gerekir.

Maddî imkândan maksat, temel ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra hac in gerekli yol ve ikamet masrafları ile dönünceye kadar bakmakla ikümlü olduğu kişilerin nafakasını sağlayacak mal varlığına sahip ol-aktır. Meselâ, ev satın almak için elinde bir miktar parası olsa ve bu ara hac masraflarını karşılayacak miktarda olsa bundan dolayı o kişiye ıc farz olmaz. Ama elindeki para temel ihtiyacını karşıladıktan sonra ıcca da yetecek kadar fazla ise o zaman diğer şartlar da bulunduğu kdirde hac kendisine farz olur.[69] Beden sağlığı konusunda Ebû Hanî-

ile Ebû Yûsuf ve İmam Muhemmed farklı görüşlere sahiptir. Ebû înîfe'ye göre bir kimseye haccın farz olması için onun beden sağlığı-ı sahip olması şarttır. Dolayısıyla ona göre gözleri görmeyenlere, hac-

gidemeyecek kadar hasta veya yaşlılara, felçlilere, ayaklan bulunma-nlara hac farz olmaz. Bunların bizzat haccetmeleri farz olmadığı gibi rlerine başkalarını vekil tayin edip hacca göndermeleri veya Öldükten nra kendileri adına hac yaptırılmasını vasiyet etmeleri de gerekmez.[70]

İmâmeyne göre ise eğer maddî imkânla ilgili genel şarta ek olarak yolculuk ve hac İbâdetinin yapılması sırasında kendilerine yardım ede­cek birisinin masraflarını da karşılayacak imkâna sahip iseler bunlara da hac farz olur.[71]

5- Vakit. Haccın farz olması için sayılan bu şartlar bulunduktan sonra, o kişinin bulunduğu yerden hacca gitmek için gerekli zamanın da olması lazımdır. Diğer şartlar hac günlerine çok yakın bir zamanda tamamlanmış ve o tarihten sonra hacca gitme imkânı kalmamışsa vakit şartı bulunmadığı için o kişiye hac farz olmaz.

Bir mesele: Haccın farz olması fevrî midir, ömrî midir?

Bir kimseye hac farz olunca onu ilk fırsatta yerine getirmesi gerekir mi, yoksa daha sonraki senelerde yapsa da olur mu? Ebû Yûsuf'a göre haccın farz olması fevridir. Yani bir kimsenin kendisine hac farz olduk­tan sonra onu ileriki senelere bırakması uygun değildir. Bırakırsa gü­nahkâr olur. Buna rağmen daha sonra ölmeden onu yaparsa bu günah ortadan kalkar ve haca da kaza değil eda olur. İmam Mâlik ile Ahmed b. Hanbel'in ve -bu konuda doğrudan bir beyanı olmamakla birlikte bazı görüşlerinden hareketle- Ebû Hanîfe'nin de aynı kanaatte olduğu belirtilir.[72]

Muhammed Şeybânî ve Şafiî'ye göre ise haccın farziyeti ömrîdir. Farz olduğu ilk sene yerine getirilmesi bir günaha sebep olmaz. Yap­ma imkânı bulmadan ölürse bu geciktirmeden dolayı günahkâr olup olmayacağı hakkında ise farklı yorumlar vardır.[73]

 

5- Haccın Bizzat Edasının Farz Olmasının Şartları

 

Haccın farz olmasının şartları yanında bir de edasının farz olması için bazı şartlar vardır. Aralarındaki fark ise şudur: Haccın farz olması­nın şartlarını taşıyan kişiye hac farz olur. Ama onun haccı bizzat yerine getirmesinin farz olması için ayrıca edasının farz olması şartlarını da taşıması gerekir. Önceki kısımda şartları taşıdığı halde buradaki şartları taşımayan kimse yerine başkasını vekil tayin edip hacca gönderebilir. Sağlığında göndermese bile öldüğünde bırakacağı terekeden kendi adına birisinin hacca gönderilmesini vasiyet etmesi gerekir. Ama haccın farz olmasının şartlarını tam olarak taşımayan birisine hac farz olmadığı gibi yerine bir başkasını göndermesi veya vasiyet etmesi de gerekmez.

Bu şartların bir kısmı kadın erkek ayırımı olmaksızın herkesi ilgilen­diren genel şartlar, bir kısmı ise kadınlara özel şartlardır. Aşağıda her iki grup da ayrı başlıklar altında anlatılacaktır.

 

A- Genel Şartlar

 

1- Yol Güvenliğinin Olması

 

Hacca gidilecek yol güvenli değilse haccın bizzat yapılması gerek­mez. Bundan dolayı haccedemeyen kişinin, hacca gitmeden ölmesi durumunda yerine hac yaptırılması için vasiyet etmesi gerekir. Bunun, haccın kendisinin farz olmasının mı yoksa edasının farz olmasının mı şartı olduğuna dair iki farklı görüş vardır.

Tarihte zaman zaman hac yolculuğunun tehlike arz ettiği, hacca gidenlerin öldürüldüğü, soyulduğu olmuş ve bu gibi durumlarda kimi âlimler haccın farz olmayacağı, kimisi de haccın farz ama bizzat edası­nın farz olmayacağı şeklinde fetva vermiştir.[74]

 

2- Yolculuğa Engel Geçici Bir Durumun Bulunmaması

 

Hac zamanı herhangi bir sebeple hapiste olanlara veya hacca git­meleri fizikî bir şekilde engellenenlere de bizzat haccetmek farz değil­dir. Bu durumda onların kendileri gidemedikleri ve bu şekilde öldükleri takdirde yerlerine bir kişinin hacca gönderilmesini vasiyet etmeleri ge­rekir.

 

B- Kadınlara Özel Şartlar

 

İbâdetler konusunda yer yer kadınlara özel hükümler olduğu bilin­mektedir. Haccın bizzat yapılmasının farz olması için kadınlar hakkında yukarıdakilere ek olarak iki şarttan daha bahsedilir.

 

1- Uzun Mesafeli Yolculuklarda Yanında Eşinin Veya Bir Mahreminin Bulunması

 

Bu konu, seferîlik (yolculuk) ile ve sefer sayılacak kadar uzak yerle­re kadının yanında eşi veya evlenmesi hiçbir şekilde caiz olmayacak derecede yakını olmadan yolculuk yapıp yapamayacağı ile ilgilidir. Eğer hac yolculuğu bir kadın için eşi veya yakını olmadan gidemeyeceği uzaklıkta ise ve böyle birisi de ona yolculuk sırasında eşlik etmiyorsa o zaman -diğer şartları taşıyor olsa bile- bizzat hacca gitmekle yükümlü değildir. Böyle bir imkânın doğmasını beklemesi ve bu mümkün olma­dan ölürse yerine bir kişinin hacca gönderilmesini vasiyet etmesi gerekir.   Diğer  taraftan   bunun,   haccın   edasının   değil   farz   olmasının   şartı olduğunu kabul eden bir görüş de vardır[75] ki, buna göre eşi veya mahremi olmayan kadına hac farz olmaz ve dolayısıyla yerine hac yap­tırılmasını vasiyet etmesi de gerekmez.

Hanefî mezhebine ait bu görüşe karşılık diğer mezheplerde eşi ve­ya mahremi olmasa da güvenilir yol arkadaşları bulduğu takdirde hac­cın kadına farz olacağı ve farz olan hacca bunlarla gidebileceği şeklin­de görüşler vardır. Ayrıca günümüz şartları dikkate alındığında sefer mesafesi veya zamanının ne olması gerektiği, kadınların eş veya mah­remi ile yolculuğuna dair hükmün şartlara bağlı olarak değişip değiş­meyeceği de tartışılmaktadır.

 

2- İddet Bekleme Durumunda Olmaması

 

Bulundukları yerde hacı adayları yola çıkacakları sırada kocalarından ayrıldıkları veya kocaları öldüğü için iddet bekleyen kadınların haca bizzat yapmaları farz olmaz. Hanefî mezhebinde hac yolculuğuna baş­ladıktan sonra kocası ölen veya boşanan bir kadının bazı durumlarda geri dönmesi veya -meselâ, o sırada bir şehirde ise- iddeti bitene kadar orada ikamet etmesi gibi görüşler zikrediliyorsa da bunların uy­gulanması zor ve sıkıntı vericidir. Diğer mezheplerde kadının yolculu­ğuna devam etmesi yönünde daha uygulanabilir görüşler vardır.[76]

 

6- Haccın Sahih Olmasının Şartları

 

Yapılan haccın sahih (geçerli, muteber) sayılması İçin şu şartlar aranır:

 

1- Müslüman Ve Akıllı Olmak

 

Bir kimsenin yapmış olduğu haccın geçerli sayılması için o kişinin müslüman ve akıllı olması gerekir. Müslüman olmayan veya akıllı ol­mayan biri herhangi bir şekilde hac fiillerini yerine getirse bile bu İs-lâmî mânada hac sayılmaz. Bu kişi daha sonra müslüman olsa veya aklî melekeleri yerine gelse ve haccın farz olması için gerekli olan şart­lan da taşısa yeni hali ile hac yapması gerekir.

Haccın sahih olması için ergenlik şart değildir. Fakat ergen olma­dan yapılan hac, nafile hac olur, farz oian hac yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz. Bu durumda hac yapan birisinin, ergen olduktan sonra diğer şartları da taşıyorsa yeniden hac yapması gerekir. Temyiz çağına gel­memiş  çocukların   haccı   da   nafile  olarak sahih   ise   de   hac   ibâdetinin uygulanışı    konusunda   mümeyyiz   olanlarla   olmayanlar   arasında   bazı farklar vardır.

 

2- İhram

 

Haccın sahih olması için hacca ait vakfe ve tavaf gibi görevlerin ihramlı olarak yapılması gerekir.

 

3- Vakit

 

Hac belirli günlerde yapılan bir ibâdettir. Yapılan fiillerin hac ola­bilmesi için zamanında yerine getirilmesi gerekir. Hanefîler'e göre hac­cın iki rüknü Arafat vakfesi ve ziyaret tavafıdır. Yapılan fiillerin hac sayılması için en azından bunların vaktinde yapılması şarttır.

 

4- Yer

 

Hac, belli yerlerde yapılan bir ibâdettir. Bu yerler de Mekke ve ci­varındadır. Haccın geçerli olması için en azından rükünlerinin bu belirli yerlerde yapılması gerekir. Bunun için Arafat vakfesi Arafat'ta ve ziyaret tavafı da Kabe'nin etrafında yapılmalıdır.

 

7- Haccın Farz, Vacip, Sünnet Ve Âdabı

 

A- Haccın Farzları

 

Haccın farzları biri şart, ikisi rükün olmak üzere üçtür. İhram haccın şartı, Arafat'ta vakfe ve ziyaret tavafı ise rüknüdür. Bunlar hakkında ileride geniş bilgi verilecektir.

 

B- Haccın Vacipleri

 

Haccın vacipleri aslî vacipler ve fer'î vacipler olarak ikiye ayrılır.

Aslî vacipler, haccın geçerli oiması için olmazsa olmaz derecede gerekli olmayan fakat yokluğu hacda önemli bir eksiklik meydana geti­ren hususlardır. Böylesi eksikliğin telâfisi için ceza gerekir.

Fer'î vacipler ise doğrudan hacca ait olmayıp haccın farz veya va­ciplerinin geçerli sayılması için aranan hususlardır. Meselâ, Safa ile Merve arasında sa'y etmek haccın aslî vacibi, sa'ye Safa tepesinden başlamak ise fer'î vacibidir. Burada sadece haccın aslî vacipleri anlatıla­cak, fer'î vacipleri ise "Hac Menâsiki Hakkında Geniş Bilgi" başlığı altın­da yeri geldikçe açıklanacaktır.

Hanefî mezhebine göre haccın aslî vacipleri şunlardır:

1- Safa ile Merve arasında sa'y etmek (yürümek).

2- Müzdelife vakfesinde bulunmak.

3- Cemrelere taş atmak (şeytan taşlama).

4- İhramdan çıkmadan önce saçların kazınması veya kısaltılması.

5- Veda tavafı yapmak.

 

C- Haccın Sünnetleri

 

Haccın vacipleri gibi sünnetleri de aslî ve fer'î olarak ikiye ayrılır. Burada sadece haccın aslî sünnetler sayılacak ve haklarında kısa bilgi verilecektir. Sünnetler haccın menâsiki arasındaki önem sıralamasında farz ve vacipten sonra üçüncü derecede yer alırlar. Bunların terk edil­mesi bir cezayı gerektirmezse de Hz. Peygamberi örnek alan ve onun gibi hac yapmak isteyen bir müslüman bunları da önemser ve elinden geldiği kadar yapmaya çalışır.

Hanefî mezhebine göre haccın aslî sünnetleri şunlardır:

 

1- Kudüm (Varış) Tavafı

 

Hac niyetiyle ihrama giren kişi Mekke'ye varınca fazla vakit geçir­meden Mescid-i Haram'a gider ve Kabe'yi tavaf eder. Bu tavaf sünnet­tir. Temettü' haccı yapmaya karar verdikleri için umre niyetiyle ihrama girenler umre ihramından çıktıktan sonra Mekkeli hükmünde oldukları için bunlar kudüm tavafı yapmazlar. Vakit darlığı sebebiyle Mekke'ye hiç uğramadan doğrudan Arafat'a giden hacılar da aynı durumdadır.

 

2- Hac Hutbeleri (Konuşma)

 

Hac esnasında zaman zaman bu ibâdetin seyri hakkında ve genel konularda hacıları bilgilendirmek maksadıyla konuşmalar (hutbe) yapılır. Bu konuşmalardan üç tanesi sünnettir.

Birincisi, zilhiccenin yedinci günü yani Mina'ya veya Arafat'a çıkma­dan bir gün önce Mekke'de yapılan, hacıları bilgilendirmeye yönelik konuşmadır.

İkincisi, Arefe günü Arafat'ta öğle ve ikindi namazları birleştirilerek (cem') kılınmadan önce yapılan konuşmadır. Bu konuşma (hutbe), cuma hutbesinde olduğu gibi arası kısa bir oturuşla kesilen iki hutbe şeklin­de icra edilir.

Üçüncüsü bayramın ikinci günü Mina'da yapılan konuşmadır.

Aslında sünnet olan, bu konuşmaların hac organizasyonunun ba­şındaki yetkili tarafından yapılmasıdır. Günümüzde bu şekildeki konuş­malar belirtilen günlerde öğle namazından önce birincisi Mescid-i Ha-ram'da, ikincisi Arafat'ta Mescid-i Nemire'de ve üçüncüsü de Mina'da Mescid-i Hayf'ta yapılmaktadır. Yalnız Hz. Peygamber zamanındakine nisbetle hacı sayısındaki muazzam artış sebebiyle bu konuşmaların bü­tün hacılara karşı yapılması da, yapılsa bile dil problemi sebebiyle bundan beklenen faydanın elde edilmesi de mümkün görülmemektedir. Bundan dolayı bu sünnetin yerine getirilmesi için merkezî konuşmalarla birlikte kafile başkanlarının ve din görevlilerinin hacıları vaktinde bilgi­lendirmesi gerekir. Uygulamada Arafat'taki hutbe önem arz etmekte ve Türk hacıları daha çok ilgili din görevlisi tarafından kendi çadırlarında yapılan konuşmayı (hutbe) dinlemektedir.

 

3- Arefe Gününün Gecesini Mina'da Geçirmek ve Bîr Gün Önceki Öğle Namazından Başlayıp Arefe Günü Sabah Namazı ile Tamamlanan Beş Vakit Namazı Mina'da Kılmak

 

Hz. Peygamber'in uygulaması bu şekilde olmuş ve arefe günü sa­bah namazını Mina'da kıldıktan sonra Arafat'a çıkmışsa da günümüzde hacıların önce Mina'ya, ertesi sabah oradan Arafat'a intikalinde güçlük­ler olduğundan Türk hacıları genellikle zilhiccenin sekizinci günü doğ­rudan Arafat'a intikal etmekte ve arefe gününün gecesini orada geçir­mektedir.

 

4- Bayram Gecesini Müzdelife'de Geçirmek

 

Arefe günü güneş battıktan sonra Arafat'tan ayrılan hacılar Müzdeiife'ye gelirler. O gecenin orada geçirilmesi Hanefîler'e göre sün­net diğerlerine göre vaciptir.

 

5- Bayram Günlerinde Geceyi Mina'da Geçirmek

 

Bayramın birinci, ikinci ve üçüncü gününü izleyen gecelerin Mina'da geçirilmesi sünnettir. Esasen bu günlerde -ziyaret tavafından sonra- yapılacak en önemli iş her gün cemrelere taş atmaktır. Cemre­ler Mina'da olduğu için gecenin de orada geçirilmesi Hanefîler'e göre sünnet, diğerlerine göre vaciptir.

 

6- Mina'dan Dönerken Muhassab'da Bir Süre Dinlenmek

 

Ebtah, Bathâ ve Hayf veya Hayf-ı Benî Kinâne de denen Muhassab, Mina ile Mekke arasında bir yerdir. Hz. Peygamber hac esnasında Mina'dan Mekke'ye dönerken burada konaklayıp bir süre dinlenmişti[77]. Onun aynı zamanda müşriklerin hic­retten önce müslümanlarla ve Hz. Peygamberle ilişkiyi kesmeleri için Hâşim ve Abdülmuttalip oğullarına karşı toplanıp ittifak oluşturdukları bu yerde dinlenmesini anlamlı bulan Hanefîler bunu sünnet sayarlar. Buna karşılık Hz. Peygamber'in bu dinlenmesini kasdî bir davranış değil sıradan bir dinlenme olarak görenler ise onu müstehap kabul ederler.

 

D- Haccın Âdabı

 

Haccın âdabı başlığı altında hacılara bazı tavsiyeler yapılır. Buna göre hacca gitmek isteyen kimse önce borcu varsa onu ödemeli, hak­sızlık yaptığı kişilerle helalleşmeli, günahlarından tövbe etmeli ve sa­mimi bir kalp ile hacca niyetlenmefidir. Bu kişi her türlü gösteriş, övünme,   böbürlenme  ve   benzeri   hallerden   uzak  olmalı;  Allah   rızasını on planda tutmalı; helal mal ile hacca gitmelidir. Hacca gidecek kişi ayrıca hac ve hac yolculuğu hakkında ehil kişilerden ve daha önce gidenlerden bilgi almalı, yolculuk için iyi arkadaşlar seçmelidir. Hac uzun ve zahmetli bir ibâdet olduğu için zaman zaman insan öfkelene­bilir. Hacca niyet eden kişi bunu bilerek öfkesine hâkim olmaya çalış­malı, beraberindeki kişileri sıkmamalı, onlara yük olmamalıdır. Evinden ayrılacağı zaman da evine döndüğünde de iki rekat namaz kılıp dua etmesi tavsiye edilir.

 

7- Haccın Çeşitleri

 

Hac hükmü bakımından farz, vacip ve nafile kısımlarına ayrıldığı gibi yapılış şekli itibariyle de ifrad, temettü' ve kıran çeşitlerine ayrılır.

 

A- Hüküm Bakımından

 

Hac hükmü bakımından farz, vacip ve nafile kısımlarına ayrılır.

Farz Hac: Yukarıda "Haccın Farz Olmasının Şartlan" başlığı altında sıralanan şartlan taşıyan kimselerin ömürlerinde bir defa hac yapmaları farzdır. Aslında hac yapması farz olacak derecede malî imkânı olmayan­lar da eğer herhangi bir şekilde hac yapma fırsatı yakalamışlarsa bu da onlar için farz olan hac yerine geçer,

Vacip Hac: Herhangi bir sebeple hac yapmayı adayan (nezr) kişinin bu adağını yerine getirmek maksadıyla hac yapması vaciptir. Bu, adak­larla ilgili genel hükmün sonucudur. Ayrıca bir nafile hacca başlayıp yanda bırakanın bu başlayıp bırakmış olduğu hacci sonradan kaza et­mesi de vaciptir.

Nafile Hac: Farz veya vacip olmadığı halde Allah rızası için yapılan hacdır.

Mekruh Hac: Hac yapıldığı takdirde bir kişinin hakkının zayi olması veya gecikmesi ihtimali söz konusu olursa hak sahibinden izin almadan hacca gidilmesi mekruhtur. Meselâ borçlu birisinin alacaklıdan izin al­madan hacca gitmesi mekruhtur. Hacca gidecek kişinin annesi, babası, eşi veya nafakasından sorumlu olduğu bir yakını, o hacca gidince mağdur olacaksa onların iznini almadan hacca gitmesi de mekruhtur.

Haram Hac: Gösteriş için yahut haram para ile hac yapmak ha­ramdır.

 

B- Uygulama Bakımından

 

Hac yolculuğuna çıkan kişi sadece hac yapma niyetinde olabileceği gibi  gitmişken  hem  hac hem de umre yapayım da  diyebilir. Bunların uygulamasına göre de hac ifrâd, temettü' ve kıran diye üçe ayrılır. Hanefî mezhebine göre haccın en faziletlisi kıran, sonra temettü' sonra da ifrâddır. Temettü' ve kıran haca yapanlar bir yolculukta hem umre hem hac yapmış olmanın şükrü olarak kurban keserler. Kurban kesme imkânı olmayan üçüncüsü arefe günü olmak üzere üç gün Mekke'de ve yedi gün de memleketine dönünce toplam on gün oruç tutar.

Temettü' ve kıran haccı mîkât sınırlarının dışındakiler için söz ko­nusudur. Mîkât sınırlarının içinde kalanlar sadece ifrâd haccı yaparlar. Bunlar temettü' veya kıran haccı yaparlarsa ceza olarak kurban kesme­leri gerekir.

Yapılan haccın temettü' sayılması için umrenin aynı sene şevval ayının başından itibaren hacca kadar devam eden süre içinde yapılma­sı ve umreden sonra memlekete dönülmemesi gerekir. Şevval ayından önce meselâ ramazan ayında umre yapan birisi aynı sene içinde daha sonra ihrama girip hac yapsa temettü' haccı yapmış sayılmaz. Aynı şekilde bir kişi şevval ayında ve takip eden günlerde umre yapıp son­ra memleketine dönse ve tekrar gidip hac yapsa yine temettü' haccı yapmış sayılmaz.

Buraya kadar haccın uygulaması ve hükümleri hakkında genel bilgi verilmiştir. Hacla ilgili anlatımlarda sıkça tekrarlanan bazı konulan her geçtiği yerde genişçe anlatmak yerine burada müstakil olarak ele alıp incelemek daha uygun görülmüştür.

 

A- İhram

 

1- İhramın Tanımı Ve Hükmü

 

İhram, hac veya umre yapacak kişinin bu ibâdete başlama işlemi­dir. Bir nevi namaza başlayan kişinin iftitah (tahrîme, başlama) tekbiri alması gibidir. Namaza başlayan kişi açısından iftitah tekbiri ile konuş­ma, yürüme ve benzeri faaliyetler namaz bitene kadar yasak hale gel­diği gibi ihrama giren kişiye de aslında helal olan bazı eylemler ih­ramdan çıkana kadar yasaklanmış olmaktadır. İhram, haccın ve umrenin geçerlilik (sıhhat) şartıdır. Dolayısıyla ihramsız olarak bu İbâdetlere ait vazifelerin tamamı yapılsa bile o geçersizdir.

İhrama, niyet ve telbiye İle girilir. İhrama girecek kişi hac için mi, umre için mi yoksa her ikisi için mi ihrama gireceğine karar vermiş olmalıdır. Bu kararlılığa niyet denir. Niyetin dil ile söylenmesi şart de­ğildir. Fakat dil ile de söylenirse daha iyi olur. Niyeti ile birlikte telbiye getirir.    Telbiyenin    sözleri    daha    önce    de    geçtiği    gibi    "Lebbeyk! Allâhümme lebbeyk! Lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk! İnne'l-hamde ve'n-ni'mete leke ve'l-mülk! Lâ şerike lek!" şeklindedir. Niyet ile birlikte getirilen bu telbiye ihramın geçerli olması için mutlaka gereklidir. Bun­dan sonra zaman zaman telbiye getirmek ise sünnettir.

 

2- İhramın Zamanı

 

Hac için ihrama hac ayları denilen günlerde girilir. Hac aylarından maksat ise şevval ve zilkade ayları ile zilhiccenin ilk on günüdür. Daha önce ihrama girilmesi tahrimen mekruhtur.

Umre için ise kurban bayramının arefesinde ve kurban bayramı günlerinde olmak üzere toplam beş gün haricinde istenildiği zaman ihrama girilebilir. Bu beş günde umre ihramına girmek tahrimen mek­ruhtur.

 

3- İhramın Yeri

 

Mekke ve çevresi kutsallık, saygınlık (harem, hürmet) bakımından iç içe üç bölgeye ayrılır.

Harem: Mekke, yakın çevresi ile birlikte harem yani kutsal, saygın bölge kabul edilmiştir. Harem sınırları işaretlerle belirtilmiştir. İsim ola­rak söylemek gerekirse Medine yönünde Ten'îm[78], Yemen tarafında Edâetü Libn, Cidde istikametinde Munkatıu'l-a'şâş, Ci'râne tarafında Ab­dullah b. Hâlid mahallesi, Irak tarafında Cebelünnakvâ ve cebelüimakta' ve Tâif tarafında da Arafat yakınındaki Ürene vadisi Harem'in sınırlarını teşkil eder. Bunların Mescid-i Haram'a uzaklığı 6 km. ile 18 km. arasın­da değişir.[79]

Harem dahilinde oturanlar hac ihramına bulundukları yerde girerler. Umre ihramına girecekleri zaman ise harem bölgesinin dışına çıkıp orada ihrama girmeleri ve hareme ihramlı olarak gelip umre yapmaları gerekir. Temettü' haccı yapmaya karar veren ve umre yaptıktan sonra Mekke'de ihramsız olarak kalanlar da Mekkeli hükmünde oldukları için hac ihramına Mekke dahilinde girerler. Hacdan sonra umre yapmak isteyenler de Mekkefiler gibi harem dışına çıkarak orada ihrama girer­ler. Yakınlığı ve ulaşım kolaylığı dolayısıyla genellikle Ten'îm tercih edi­lir.

Mekke haremini ve sınırlarını gösteren harita (D/A, XVI, 128).

Hil: Harem sınırları ile mîkâtlar arasında kalan bölgedir. Bu bölgede oturanlar hac veya umre yapmak istediklerinde harem bölgesine gir­meden önce ihrama girerler. Hac ve umre dışında bir maksatla harem dahiline İhramsız olarak girip çıkmaları serbesttir.

Âfâk: Harem ve onu çevreleyen Hill'in dışında kalan bütün dünya hakkında kullanılır. Bu geniş coğrafyada oturana da âfâkî denir. Türki­ye'de oturanların da dahil olduğu afakîler gerek hac veya umre için gerekse başka bir maksatla doğrudan Harem dahiline gitmek istedikleri takdirde Hill'in dış sınırını teşkil eden ve mîkât denilen yerleri ihramsız geçemezler. Dolayısıyla mîkâtta veya daha oraya varmadan herhangi bir yerde ihrama girerler. Mekke'ye varınca en azından umre ibâdetini yaptıktan sonra usulüne uygun olarak ihramdan çıkarlar. Harem ve Hil bölgesinde oturanlar da eğer mîkât sınırları dışına çıkmışlarsa ve doğ­rudan Harem bölgesine gitmek istiyorlarsa afakîlerle aynı hükme tâbi olarak en geç mîkâtta ihrama girmek durumundadırlar.

Mekke Harem'i İle onu çevreleyen Hill'in sınırları ve mîkâtlar (D/A, I, 398).

Mîkâtlar: Mîkât denilen yerler Mekke'ye geliş yönüne göre değişir ve Mekke'ye uzaklıkları da aynı değildir. Hz. Peygamber'in hadislerinde o günkü güzergâhlara göre mîkât olarak ismi geçen yerler Medinelİler için Zülhuleyfe, Şamlılar (bugünkü Suriye ve çevresi) için Cuhfe, Necidliler için Kam (Karnü'l-menâzil) ve Yemenliler için de Yelemlem'dir[80]. Daha sonra KÛfe ve Basra'nın fethedilmesiyle o taraftan gelenler kendilerine en yakın mîkât oian Karn'ın uzaklığından yakınınca halife Hz. Ömer onlar için de Zâtüırk'ı mîkât tayin etmiştir.[81] Bazı rivayetlerde Zâtüırk'ın da Hz. Peygamber tarafından mîkât olarak belirtildiğini ihti­mal dahilinde tutan ifadeler vardır.[82]

Medine çıkışındaki Zülhuleyfe bugün daha çok Âbâr-ı Ali diye bili­nir ve Türkiye'den kara yolu ile gidenler genelde bu istikametten git­tikleri için daha önce girmemişlerse orada ihrama girerler. Mekke'ye en uzak mîkât burasıdır. Cuhfe, Mekke'nin kuzey batısında Kızıl deniz sahilinde;   Karn,   Mekke'nin   doğusunda;   Yelemlem,   güney   doğusunda   ve Zâtüırk da kuzey doğusunda yer alır.

 

4- İhramın Vacipleri

 

a- Afakilerin İhrama mîkâtta veya daha önce girmesi. Mîkâtı ihram-sjz  olarak geçen   afakîler  bu  vacibi  terk  etmiş   olurlar ve  daha  sonra ihrama   girerek   hac   veya   umreye   başlarlarsa   ceza   kurbanı   kesmeleri gerekir. İsterlerse hac veya umreye başlamadan geçtikleri mîkâta döner­ler veya başka bir mîkâta giderler ve bu cezadan kurtulurlar.

b- İhram yasaklarından kaçınmak.

 

5. İhramın Sünnetleri

 

a- İhramdan   önce  genel  vücut temizliği  yapmak.   İhramdan  sonra bazı yasaklar başlayacağı  için  daha önceden tırnakların  kesilmesi, tıraş olunması  ve  bütün  vücudun  yıkanması  tavsiye  edilir.  Bu  yıkanma  te­mizlik amaçlı olduğu için ay halindeki kadınlar da dahil ihrama girecek herkese sünnettir. Yıkanmak için  müsait ortam  bulunamazsa abdest ile yetinilir.   Başkalarını   rahatsız etmeyecek güzel   koku   (parfüm)  sürülmesi de tavsiye edilir.

b- İhram  elbisesinin  izâr ve  ridâ  denilen  temiz iki  parçadan  oluş­ması. Bunların beyaz ve yeni olması daha faziletlidir.

c- İhramdan  önce -kerahet vakti  değilse-  iki  rekat namaz  kılmak. Eğer farz namazların  peşinden ihrama girilecekse ihram için ayrıca  na­maz kılınması gerekmez. Kılınan o namazın arkasından ihrama girilir.

d- İhramlı olduğu süre içinde zaman zaman telbiye getirmek.

 

6- İhram Yasakları

 

Bunlar beş grupta toplanabilir. Ahlâkî olanlar dışındaki yasaklara uymayanlar genelde ceza kurbanı kesmek zorunda kalırlar. Hangi ya­saklardan dolayı hangi cezaların gerektiği ileride cinayetler (haccın ci­nayetleri) bölümünde anlatılacaktır.

Ahlâkî Yasaklar: İhramlı her türlü davranışına, diğer zamanlara göre daha çok dikkat eder. Günahtan kaçınır, kavgadan, çirkin tartışmalar­dan, edep dışı konuşmalardan uzak durur. Bunlar aslında ihramlı olma­yanları da kapsayan genel yasaklar olmakla birlikte ihramiı bu yasaklara dikkat etme hususunda ayrıca uyarılmaktadır.

Giyim Kuşam ile İlgili Yasaklar: İhrama giren erkekler elbise giye­mezler. Dolayısıyla iç çamaşırı, gömlek, pantolon, ceket, çorap, şapka, başlık, bere, sarık, eldiven v.b. onlar için yasaktır. Elbise yerine büyükçe iki havlu şeklindeki izâr ve ridâ ile vücutlarını örterler. İçinde para gibi kıymetli eşyalarını korumak için bellerine kemer bağlamalarına müsaade edilir. Ceket,  palto ve benzeri  bir elbiseyi  normal  şekli  ile giymeksizin üzerine alması da caizdir. Ayaklarına da ayakkabı yerine terlik veya o tarzda bir şey giyer. Gözlük ve kol saati serbesttir.

Kadınlar için ihram ile getirilen giyim yasağı yüzün örtülmemesidir.

Vücut Bakımı ile İlgili Yasaklar: Tıraş olmak veya vücudun herhangi bir yerinden kıl almak, tırnak kesmek, ihram elbisesine veya vücudu­nun herhangi bir yerine güzel koku, parfüm sürmek, hattâ temizlikte kokulu sabun kullanmak, her türlü makyaj yapmak yasaktır.

Cinsel Hayatla İlgili Yasaklar: İhramiı için cinsel perhiz söz konusu­dur. Eşi ile bile cinsel ilişkide bulunması, sevişmesi, şehvetle ona do­kunması, öpmesi ve bu konularda tahrik edici veya müstehcen sözler söylemesi yasaktır.

Av Yasağı: Ihramltnın bizzat avlanması da avcıya yardım etmesi de yasaktır. Etinin yenip yenmediğine bakılmaksızın insanlardan kaçan, ürken bütün hayvanlar av sayılır. Av hayvanlarının yumurtaları da yasak kapsamındadır. Buradaki av yasağı, kara av hayvanları ile sınırlıdır. Do­layısıyla balık avlamak veya evcil hayvanları kesmek yasak değildir.

Harem Bölgesine Özel Yasaklar: Mekke, sınırları belli çevresi ile bir­likte harem bölgesidir. Harem bölgesinde bulunan av hayvanlarının avlanması ve buradaki kendiliğinden biten yeşil otların, çalıların ve ağaçların koparılması, kesilmesi, sökülmesi yasaktır. Yakacak ve kabir örtüsü olarak yaygın kullanımı dolayısıyla Hz. Peygamber tarafından hariç tutulan izhir bitkisi bu yasağın dışındadır. İhramlı harem bölgesi­ne girince bu bölgenin yeşil bitki örtüsü ile ilgili yasağa da dikkat eder. Bu yasağın ihramdan çıkanlar hakkında da geçerli olduğu unu­tulmamalıdır.

 

7- İhramdan Çıkma

 

Umre yapanlar sa'y'den sonra; ıfrad haccı yapanlar bayramın ilk günü akabe cemresine taş attıktan sonra, temettü' veya kıran haccı yapanlar ise taş atmanın ardından kurbanı da kestikten sonra tıraş olarak ihramdan çıkarlar. Erkekler saçlarını tamamen kazıtır veya ucunu en az parmak ucu uzunluğunda kestirirken kadınlar sadece uç kısmın­dan yine aynı miktarda kestirmek suretiyle ihramdan çıkarlar. Tıraş ile umrede bütün ihram yasakları, hacda ise cinsî ilişki dışındaki ihram yasaklan kalkar. Cinsel ilişki yasağının kalkması için ziyaret tavafının da yapılması gerekir.

 

B- Tavaf

 

1- Tanımı Ve Uygulaması

 

Tavafın sözlük manası bir şeyin etrafında dönmek, dolaşmaktır. Hac veya umrede tavaf denince, Kabe'nin etrafında usulüne göre yedi defa dönmek suretiyle yapılan bir ibâdet anlaşılır. Dönüşlerden her birine şavt denir ve bir tavaf, yedi şavttan meydana gelir.

Tavaf yapacak kişi Hacer-i evsed'in hizasına gelerek bütün vücudu ile oraya döner, namazdaki gibi ellerini kaldırır ve "Allahüekber! Lâ ilahe illallâhu vallâhu ekber! Allâhu ekber ve lillâhi'l-hamd"218 der ve Kabe'yi soluna alarak onun etrafında dönmeye başlar. Kimseyi rahatsız etmeden gidebilirse uzaktan selamlama yerine Hacer-i esved'in bizzat yanına gider ve onu öpüp tavafa öyle başlar. Hicr denilen yerin dışın­dan dolaşmaya dikkat eder. Hacer-i esved'den önceki köşeye (rükn-i yemânî) gelince kalabalık değilse her geçişte ona dokunur. Hacer-i esved'in bulunduğu köşeye gelince tavafın bir şavtını tamamlamış olur ve ikinci şavta başlarken aynen başlangıçta olduğu gibi Hacer-i esved'e döner ve ellerini kaldırıp yukarıdaki tekbir, tehlil lafızlarını tekrarlar ve önüne dönüp yoluna devam eder. Bu şekilde yedi şavt yapar. Yedinci şavtın sonunda da her bir şavta başlarken yaptığı uygulamayı yapar.

Tavaf esnasında bol bol dua eder. Rükn-i yemânî ile Hacer-i esved arasındaki duaya daha da önem verir. Tavaf esnasında tekbir, tehli! ve Kur'an kıraati de yapılır. Lüzumsuz konuşmalardan uzak bir tavaf, de-rûnî bir tefekküre dalmak, iç hesaplaşma yapmak ve geleceğe ait ka­rarlar almak için iyi bir fırsat olabilir.

 

2- Çeşitleri Ve Hükümleri

 

â- Kudüm Tavafı: Kudüm, sözlükte gelmek demektir. Hac niyeti ile ihrama giren afakîlerin Mekke'ye geldiklerinde yapacakları ilk tavaf, kudüm tavafıdır ve onlar için bu tavafı yapmak sünnettir. Mîkât sınırla­rı içinde olan, temettü' haccına niyet eden ve hiç Mekke'ye uğrama­dan doğrudan Arafat'a çıkan hacı adayları için bu tavaf sünnet değil­dir.

Hac ihramı ile Mekke'ye gelen kişinin yapacağı ilk tavaf, kudüm tavafıdır. Mekke'ye varınca bir an önce yapılması müstehaptır.

b- Ziyaret Tavafı: Haccm rüknü olan en önemli tavaftır. Buna ifâza tavafı veya farz tavaf da denir. Akabe cemresine taş atıldıktan ve tıraş olduktan sonra yapılması sünnet, bayramın ilk üç günü içinde yapılma­sı   vaciptir.   Farz  olan   vakti   ise   bayramın   birinci   günü   fecrin   doğuşu Bunlar Allah'n büyüklüğünü, O'ndan başka tanrı olmadığını, hamd ve övgünün O'na ait olduğunu dile getiren Arapça ifadelerdir. Kitaplarımızda bunlara yakın başka ifadelere de yer verilir: "Sübhânellah! Ve'l-hamdü lillâh! Ve lâ ilahe İllallâhu vallâhu ekber!"[83]. "Bismillâhi vallâhu ekber! Ve lillâhi'l-hamd! Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ Rasûlillâh!.[84]

yani sabah  namazının vaktinden  itibaren  ömür boyu  devam  eden sü­redir.

c- Veda Tavafı: Haccm edasından sonra memleketine dönmek İste­yen  kişinin yaptığı tavaftır. Afakîler hakkında vacip olan  bu  tavafa ta-vaf-ı  sader de  denir.  Ziyaret tavafından  sonra yapılan  son tavaf veda tavafıdır.   Bu  tavafın  dönüş yolculuğuna   çıkma  zamanına  yakın   olması müstehaptir.

d- Umre Tavafı: Umre yapmak İçin ihrama giren kişinin yaptığı ta­vaftır. Umrenin farzlarındandır.

e- Nafile (Tatavvu) Tavaf:  Hac ve umre  ibâdetlerine  bağlı  olmaksı­zın   zaman   zaman   Allah'ın   rızasını   kazanma   amacıyla   yapılan   tavaftır. Mescid-i   Haram'a   girince   hemen   yapılan   ilk  tavafa   tahiyyetü'l-mescid (selâmlama) tavafı denir.

f- Adak (Nezir) Tavafı: Tavaf yapmayı adayan kişinin bu adağını ye­rine getirmek üzere yaptığı tavaftır.

 

3- Tavafın Şartlan Ve Rüknü

 

Tavafın Şartları

 

Vakit: Tavafın vaktinde yapılması şarttır. Kudüm, ziyaret ve veda tavaflarının vakti yukarıda anlatılmıştı. Nafile tavaflar istenildiği zaman yapılır. Namaz için mekruh olan vakitler tavaf için mekruh değildir.

Yer: Tavaf, Kabe'nin etrafında ve Mescid-i Haram dahilinde olmalı­dır.

Niyet: Kabe etrafındaki dolaşmanın tavaf niyetiyle olması şarttır.

Hac ve umrenin menâsikinden olan tavafların geçerli olması için bu maksatla daha önceden ihrama girilmiş olması ve ziyaret tavafı için de daha önce Arafat vakfesinin yapılmış olması şarttır.

 

Tavafın Rüknü

 

Hanefîler'e göre tavafın dört şavtı rükündür. Fakat, bunu yediye tamamlamak vaciptir. Diğer mezheplere göre ise; yedi şavt da rükün­dür.

 

4- Tavafın Vacipleri

 

1- Tavafı abdestli olarak yapmak.

2- Setr-i avret. Erkeklerin en azından göbek ile diz kapağı arasının; kadınların ise, el ve yüz haricinde kalan yerlerinin açık olmaması.

3- Yürüyebilenlerin tavafı yürüyerek yapması.

4- Tavafı, Kabe'yi soluna alarak dolaşmak suretiyle yapmak.

5- Tavafa Hacer-i esved'den veya hizasından başlamak.

6- Tavaf esnasında Hicr'in dışından dolaşmak.

7- Tavafın rüknü olan dört şavtı yediye tamamlamak

8- Tavaftan sonra iki rekat namaz kılmak.

9- Ziyaret tavafını bayramın ilk üç günü içinde yapmak.

 

5- Tavafın Sünnetleri

 

1- Tavaf edenin vücudunun ve elbisesinin temiz olması.

2- Tavafa   başlarken   Hacer-i   esved'in   yanına  veya   hizasına   Rükn-i yemânî tarafından gelmek.

3- Tavafın   her   bir   şavtına   başlarken   ve   tavafın   sonunda   Hacer-i esved'i   istilâm   etmek.   İstilâm,   secdedekine   benzer   şekilde   iki   elin Hacer-i   esved   üzerine   konması   ve   ellerin   arasından   Hacer-i   esved'in öpülmesidir. Kalabalık sebebiyle buna imkân bulunmadığı takdirde hacı adayı  mümkünse eli ile Hacer-i esved'e dokunur ve onu öper. Bu da mümkün  olmazsa  hacı adayı  Hacer-i esved'in  hizasına gelince uzaktan ellerini   ona   doğru   kaldırır  ve   sanki   Hacer-i   esved   karşısındaymış   da ona dokunuyormuş gibi yapıp ellerinin içini öper tekbir ve tehlil geti­rip devam eder.

Rükn-i Yemâni denilen köşeye gelince mümkünse ellerin içleri ile orada Kabe'ye dokunmak da kimine göre müstehap, kimine göre sün­nettir.

4- Tavafın şavtlarını, ara vermeden peş peşe yapmak. Tavaf sırasın­da vakit namazı için cemaat oluşunca tavafa ara verilip cemaatle birlik­te   namaz   kılınması,   sonra   tavafa   kaldığı   yerden   devam   edilmesi   bu sünnete zarar vermez.

5- Tavafı  mümkün  olduğu  kadar Kabe'nin yakınından yapmak.  Ka­dınlar hakkında  sünnet olan  ise erkeklere  karışmayacak kadar uzaktan tavaf etmeleridir.

6- Arkasından   sa'y  yapılacak tavaflarda   erkeklerin   ıztıbâ   yapmaları yani ihram elbisesini sağ omuzlarını açıkta bırakacak şekilde kuşanmala­rı. Tavaf bitince omuzlar tekrar örtülür.

7- Arkasından   sa'y   yapılacak  tavafların   ilk   üç   şavtında   erkeklerin remel  yapmaları.  Remal  tavafta  omuzlar dik,  adımlar sert ve  kısa  bir şekilde düşmana meydan okur bir havada yürümektir.

 

C- Sa'y

 

1. Sa'yın Tanımı Ve Hükmü

 

Safa ile Merve arasında gidip gelmeye sa'y denir.[85] Haccın ve um­renin vâciplerindendir. Sa'ye başlayacak kişi tavafın arkasından İki rekat namaz kıldıktan ve arzu ederse zemzem içtikten sonra Hacer-i esved'i istikbal edip (ona dönerek eli ile de selâmlayıp) Safa tepesine gelir. Kabe'ye dönerek "Allahüekber! Lâ ilahe illallâhu vallâhu ekber!" der, peygamberimize salavât getirir ve ellerini açıp dua eder. Sonra oradan Merve tepesine gitmek üzere normal adımlarla inişe geçer. Düzlüğe inince sağda ve soldaki yeşil ışıklı iki sütunun hizasından itibaren er­kekler, daha sonra görülecek sağlı sollu iki sütuna kadar hafiften ko­şarcasına sert adımlarla yürürler. Bu yürüyüş veya koşuş şekline hervele denir. Hervele, bu aradaki geçişlerde hem giderken hem de dönerken hep tekrarlanır. Merve tepesi denilen yere çıkınca Safâ'da yaptıklarını tekrarlar. Sonra dönüş yolundan Safâ'ya gelmek üzere inişe geçer.

Safa'dan Merve'ye gidiş bir şavt, oradan Safâ'ya dönüş de bir şavttır. Yedi şavt olan sa'y Merve'de sona erer. Safa ve Merve'ye her çıkışta tekbir, tehlil ve salavât okunur, dualar edilir. Gidiş gelişler esna­sında da telbiye (umre sa'yi ve ziyaret tavafından sonraki sa'y hâriç), tekbir, tehlil, zikir ve dua ile meşgul olunur. Sa'y bitince tekrar mescid kısmına geçilir ve iki rekat namaz kılınır. Böylece tavaf gibi sa'y de namazla bitirilmiş olur.

Sa'y, bir defa hacda ve bir defa da umrede yapılır. Bunun dışında tavafta olduğu gibi nafile sa'y olmaz.

 

2- Sa'yın Şartları

 

Sa'yin sahih olması için hac veya umre için ihrama girildikten ve geçerli bir tavaftan sonra yapılması gerekir. Haccın sa'yinin ziyaret ta­vafından sonra yapılması daha faziletlidir. Fakat daha önce kudüm ta­vafından veya herhangi bir nafile tavaftan sonra yapılması da caizdir.

 

3. Sa'yın Rükünleri Sa'yin Rükünleri İkidir.

 

a- Sa'ya Safâ'dan başlamak. Bir kimse sa'ye Merve'den başlasa, ora­dan  Safâ'ya  gelişi  dikkate alınmaz. Safâ'dan  itibaren   birinci  şavta  baş­lamış sayılır.

b- Sa'yin   en   az  dört  şavt  olması.   Sa'y  dört  şavttan   eksik  olursa rüknü   bulunmadığı   için   geçersiz  olur.   Kalan   üç  şavt   Hanefîler'e   göre vaciptir. Diğer mezheplere göre ise yedi şavt da rükündür.

 

4-  Sa'yin Vacipleri Sa'ym Vacipleri İkidir.

 

a- Mazereti olmayanların sa'yı yürüyerek yapması.  Engelli, hasta ve yaşlılar araba ile sa'y yaparlar.

b- Sa'yin dörtten sonraki şavtları. Buniar Hanefîler'e göre vacip, di­ğerlerine göre rükündür.

 

5- Sa'yin Sünnetleri

 

 

a- Tavaftan sonra -bir mazereti yoksa- ara vermeden  sa'ya  başla­mak.

b- Sa'ya   başlamadan   önce   Hacer-i   esved'i   mümkünse   istilâm,   bu mümkün değilse istikbal etmek.

c- Safa ve Merve tepelerine her gelişte Kabe'yi görecek kadar yük­seğe çıkmak ve Kabe'ye dönerek tekbir (Allahüekber) ve tehlil (lâ ilahe illaNâh)   lafızlarını   söylemek,   Hz.   Peygamber'e   salât   getirmek   ve   dua etmek.

d- Erkeklerin sa'y alanının düz kısmında  iki yeşil  ışıklı  sütunla  işa­retli   bölümü   koşar   adımlarla   geçmeleri   (hervele)   ve   diğer   yerlerde normal   yürüyüş   yapmaları.   Kadınlar   sa'y   alanının   tamamında   normal yürürler.

e- Sa'y sırasında mazeretsiz ara vermemek. Namaz için  kamet edil­diği takdirde ara verip cemaate iştirak etmek ve sonra  kalınan yerden devam etmek mümkündür.

Sa'yin abdestli yapılması ve bu sırada gerek vücudun gerekse üze­rindeki kıyafetin temiz olması da müstehaptır.

 

D- Arafat Vakfesi

 

1- Vakfenin Tanımı Ve Hükmü

 

Arafat, Mekke'nin 21 km. doğusunda etrafı dağlarla çevrili düz gö­rünümlü bir alandır. Kuzey kesiminde halk arasında Arafat dağı da denen Cebel-i Rahme (Rahmet tepesi) yer alır. Hz. Peygamber ve be­raberindeki müslümanlar vakfeyi burada yapmıştır. Arafat'ın batısında da Nemire Mescidi denen büyükçe bir cami vardır.

Arefe günü öğle namazının vakti girince imam tarafından öğle ve ikindi namazları birleştirilerek kıldırılır. İmam namazdan önce Cuma namazında olduğu gibi hutbe okur. Hutbesinde haccın bundan sonraki safhaları hakkında bilgi verir. Namazdan sonra kıbleye dönülür ve vakfe yapılır. Bu esnada dualar edilir. Zaman zaman telbiye lafızları söylenir. Bir taraftan da Arafat'tan Müzdelife'ye geçiş hazırlıkları yapılır ve güne­şin batma zamanı beklenir. Güneş battıktan sonra kafileler belli bir düzen içinde yola çıkarlar.

Vakfe, Arapça bir kelime olup "durmak", "ayağa kalkmak" gibi mâ­nalara gelir. Haccın rüknüdür ve bu rüknün yerine gelmesi İçin en azından Arefe günü bir an orada bulunmak yeterlidir. Hz. Peygam-ber'in   Arafat   vakfesinin   önemine   dikkat   çektiği   ve   "Hac,   Arafat'tır (arefedir)"[86] dediği rivayet edilir.

 

2- Vakfenin Şartları

 

a- Vakfe anında ihramlı olmak.

b- Vakfeyi  arefe  günü  zeval vaktinden  {öğle  namazı vaktinin  baş­langıcından  biraz önce)  başlayan ve bayramın birinci günü fecir doğa­na (sabah namazının ilk vakti girene) kadar geçen zaman dilimi  içinde yapmak.

c- Vakfe'yi Arafat sınırları içinde -Urane vadisi hariç- yapmak.

 

3- Vakfenin Rüknü

 

Vakfenin rüknü belirtilen süre içinde çok az bir zaman da olsa Arafat'ta bulunmaktır. Bunun için niyet veya başka bir şey şart değildir.

 

4- Vakfenin Vacibi

 

Vakfe gündüz yapıldığı takdirde güneşin batış vaktine kadar sürme­si, Arafat'ın güneş batmadan terk edilmemesi vaciptir. Güneş battıktan sonra yapılan vakfenin ise bir vacibi yoktur.

 

5- Vakfenin Sünnetleri

 

a- Vakfe  anında  abdestli  olmak. Arafat vakfesi   için   gusletmek  ise kimine  göre  sünnet  kimine  göre  müstehaptır.  Bugünkü  şartlarda  Ara­fat'ta gusletmek yerine oraya çıkmadan önce Mekke'de gusletmek tav­siye edilebilir.

b- Öğle   ve   ikindi   namazlarını   öğle   namazı   vaktinde   birleştirerek cemaatle kılmak.

c- Namazdan önce hutbe okunması.

d- Namazdan sonra vakfe için acele edilmesi.

e- Vakfe'nin Cebel-i Rahme yakınında yapılması.

f- Vakfeyi kıbleye dönük olarak yapmak.

g- Tekbir, tehlil ve telbiye lafızlarını zaman zaman tekrarlamak, dua etmek, zikirle ve Kur'an ile meşgul olmak.[87]

 

E. Müzdelife Vakfesi

 

1- Tanımı Ve Hükmü

 

Müzdelife Arafat ile Mina arasında bulunan genişçe bir alandır. Cem' ve Meş'ar-i Haram adlarıyla da anılır, Arefe günü güneş battıktan sonra kafileler akşam namazını kılmadan belli bir sıra ve düzen İçinde Müzdelife'ye hareket ederler. Akşam ve yatsı namazları Müzdelife'de cem' ile yani birleştirilerek yatsı namazının vaktinde kılınır. Ezan ve kametten sonra önce akşam namazının farzı, peşinden de yeniden ka­met getirilmeden yatsının farzı kılınır.

Sabaha kadar Müzdelife'de beklenir ve fecir doğunca sabah namazı kılınır. Namazın arkasından Müzdelife vakfesi yapılır, kıbleye dönülerek dualar edilir, tekbir, tehlil ve telbiye getirilir. Ortalık aydınlanınca vakfe­nin peşinden daha güneş doğmadan Mina'ya doğru hareket edilir.[88]

Müzdelife vakfesi haccın vâciplerindendir. Mazeretsiz olarak bu vak­feyi terk edenin ceza kurbanı kesmesi gerekir. Hastalık, zayıflık, kadınlar açısından aşırı kalabalık gibi hususlar mazeret sayılır ve bunlar Müzdelife vakfesini terk etseler ceza gerekmez.[89] Çünkü Hz. Peygam­ber ve ondan sonra da sahabe bu tür mazereti olanların sabahı bek­lemeden Müzdelife'den ayrılmalarına İzin vermiştir.[90]

 

2- Müzdelife Vakfesinin Şartları

 

İhramlı olarak Arafat vakfesini yapıp Müzdelife'ye gelen kişinin Müzdelife vakfesinin geçerli olması için vakfeyi yerinde ve vaktinde yapması şarttır. Müzdelife sınırları içinde Muhassir vadisi dışında kalan her yer vakfe yeridir. Kafile ile hareket edenler bu yerin tesbitinde sıkıntı çekmezler.

Vakfe zamanının başlangıcı hakkında mezhepler arasında görüş ay­rığı vardır. Hanefîler'e göre vakfe zamanı imsak vakti ile, Şafiî ve Hanbelîler'e göre ise gece yarısından İtibaren başlar. Mâlikîler'e göre vakfenin vakti akşam namazından sonra başlar ve vakfe için orada kısa bir an bulunmak yetmez, konaklayıp akşam ve yatsı namazlarını kıla­cak, bir şeyler yiyip içecek kadar sürmesi gerekir. Hepsine göre de Müzdelife'nin sabah namazından sonra terk edilmesi sünnettir.[91]

 

3- Müzdelife Vakfesinin Rüknü

 

Belirtilen vakit içinde kısa bir an da olsa Müzdelife sınırları içinde olmaktır. Arafat vakfesinde olduğu gibi bunda da niyet şart değildir.

 

4- Müzdelife Vakfesinin Sünnetleri

 

a- Geceyi Müzdelife'de geçirmek.

b- Sabah namazını ilk vakitlerinde alaca karanlıkta kılmak.

c- Vakfeyi Cebel-i  Kuzah  da  denen  Meş'ar-i  harâm'ın yanında yap­mak.

d- Namazdan sonra vakfe niyetiyle durup ortalık aydinlanana kadar dua etmek, tekbir, tehlil ve telbiye getirmek.

e- Güneş doğmadan Müzdelife'den ayrılıp Mina'ya doğru gitmek.

 

F- Mina Ve Cemrelere Taş Atma (Şeytan Taşlama)

 

1- Şeytan Taşlamanın Tanımı Ve Hükmü

 

Mina, Müzdelife ile Mekke arasında yer alan ve kurban kesme yer­lerinin bulunduğu bölgedir. Arafat gibi burada da geçici konaklama için çadırlar kurulur. Bayram gecelerinin Mina'da geçirilmesi sünnettir.

Şeytan taşlama olarak bilinen işlemin yapıldığı cemreler de Mina'nın Mekke tarafında yer alır. Cemrelere taş atmak için gidiş geliş­lerde görülen izdiham sebebiyle burada zaman zaman ezilmelerin ve ölümlerin yaşandığı bilinerek çok dikkatli olunması gerekir.

Cemerât olarak bilinen şeytan taşlama bölgesinde küçük cemre (bi­rinci cemre), orta cemre ve Akabe cemresi (büyük cemre) adında üç tane cemre bulunur. Hz. Peygamber ve ashabının da hac esnasında yaptığı bu sembolik taşlama için sanki şeytana atıyormuş gibi bir ha­vaya girilerek büyük taşlar seçilmemeli, nohut veya en çok fındık bü­yüklüğündeki taşlar kimseye zarar vermeyecek şekilde atılmalıdır.

Şeytan taşlamak vaciptir. İlk gün sadece Akabe cemresine yedi taş atılır. İkinci ve üçüncü gün her üç cemreye yedişer taş atılır. Dördüncü gün  imsak vaktinden önce Mina'dan ayrılanların o gün taşlama görevi olmaz. Ayrılmayanlar ise dördüncü gün de her üç cemreye yedişer taş atar.

 

2- Şeytan Taşlamanın Şartlan

 

a- Atılan şey taş ve benzeri  bir madde olmalıdır. Buna göre kuru çamur da atılsa geçerli ama metal bir şeyin atılması geçersizdir.

b- Yedi taş ayrı ayrı atılmalıdır.

c- Atılan   taşf   cemreye   isabet   etmese   bile   hiç   değilse   yakınına düşmelidir.

d- Taşlar vaktinde atılmalıdır.

e- Mazereti olmayanlar taşlama işini bizzat yapmalıdır.

 

3- Şeytan Taşlamanın Rüknü

 

Taşlamanın rüknü el ile "atma" fiilinin gerçekleşmesidir.

 

4- Şeytan Taşlamanın Sünnetleri

 

a- Taşı cemrelere en az yaklaşık iki buçuk metre (beş zira) uzaktan atmak.

b- Üç cemreye de taş atılan günlerde bu işlemi önce küçük (birin­ci), sonra orta (ikinci) sonra da büyük (Akabe) cemre sırasıyla yapmak.

c- Bir cemreye  taş  atarken  arada   kesinti  olmaksızın  yedi  taşı  peş peşe atmak.

d- Birinci ve  ikinci  cemrelere taş attıktan  sonra  bir miktar durup Allah'a hamd ve senada bulunmak, Peygamber'e salâtu selâm getirmek, tekbir ve tehlil  lafızlarını söylemek ve dua  etmek. Akabe cemresinden sonra ise durmayıp yürümek.

e- Her bir taşı atarken "Allâhu ekber" demek.

f- Taş   atmayı   ilk  gün   güneşin   doğuşu   ile  zevali   arasında,  diğer günlerde ise zevali ile batışı arasında yapmak.

 

5- Şeytan Taşlamada Taş Atma Günleri

 

Taş atma günleri bayramın  birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü gü­nüdür. İlk üç gün zorunlu, dördüncüsü ise isteğe bağlıdır.

Günlük taşlamaları  vaktinde  yapmayan,  taşlamanın   son  vakti   olan bayramın dördüncü günü güneş batana kadar kaza eder.

 

6- Başkası Adına Şeytan Taşlama

 

Cemrelere  gidip taş atamayacak kadar hasta  olanlar yerlerine  baş­kasını vekil tayin ederler. Bu vekiller onların yerine taş atarlar.

 

G. Hedy (Hac ve Umre İle İlgili Kurbanlar)

 

1- Hedyin Tanımı

 

Hedy, Harem için hediye edilen kurban anlamında kullanılır. Arap­ça'da hac ve umre ibâdeti sırasında kesilen kurbanlara hedy, kurban bayramında kesilen diğer kurbanlara ise udhiyye denir.

 

2- Hedy Çeşitleri

 

Temettü ve Kıran Hedyi: Temettü' ve kıran haccı yapanların hedy kurbanı kesmeleri vaciptir[92]. Onlar tek bir yolculukla önce umre sonra da hac yapmanın şükrü olarak kurban keserler. İfrad haccı yapıp da hac ihramından sonra yeniden ihrama girip umre yapanlar da aslında bir yolculukla iki ibâdeti bir arada yerine getirmiş olurlarsa da onların hedy kurbanı kesmeleri gerekmez.

Ceza ve Kefaret Hedyi: Hac ve umre ile ilgili düzenlemelere riâyet etmemekten dolayı ceza olarak veya meydana gelen eksikliği gidermek üzere (kefaret) kesilmesi vacip olan kurbanlardır. Hangi fiillerin yapılma­sından veya yapılmamasından dolayı ceza kurbanı gerektiği konusu "Cinayetler" başlığı altında işlenecektir.

İhsâr Hedyi: Hac veya umre için ihrama giren ama herhangi bir sebeple hac menâsikine devam etmesi mümkün olmayan kişi kendisi adına bir kurban alınıp Harem'de kesilmesi için para veya kurbanın bizzat kendisini gönderir ve o kurban kesildikten sonra ihramdan çıkar (ei-Bakara 2/196). Bu şekilde ihrama girdiği ibâdeti yapamaz duruma gel­meye ihsâr denir.

Adak (Nezir) Hedyi: Harem dahilinde kesilmesi adanan kurban.

Nafile Hedyi: Hac veya umre yapan kişinin üzerine vacip olmadığı halde Allah rızası için keseceği kurban.

 

3- Hedy Kurbanında Bulunması Gereken Şartlar

 

Hedy kurbanları, diğer kurbanlar (udhiyye) gibidir. Normal kurbanda olduğu gibi koyun ve keçi bir kişi için, deve ve sığır yedi kişiyi geç­memek üzere birden çok kişi için kurban olur. Hac literatüründe genel­likle koyun ve keçi için "dem", deve ve sığır için "bedene" kelimeleri kullanılır. Arafat vakfesinden sonra henüz ihramdan çıkmak için tıraş olmadan cinsel ilişki yasağını ihlal edenlerin veya ziyaret tavafını cünüp olarak yapanların -bu tavafı yeniden yapmazlarsa- bedene yani sığır veya deve kurban etmeleri gerekir. Bunun dışında gerek yasakların çiğnenmesi gerekse vaciplerin terki sebebiyle gereken kurbanlardan maksat bir koyun veya keçi yahut da bir sığır veya devenin yedide biridir.

 

4- Hedyin Kesileceği Yer Ve Zaman

 

Hedy kurbanı hangi türünden olursa olsun mutlaka Harem sınırlan içinde kesilir[93]. Etinin Harem dışına çıkarılması ve oradakilere dağıtılması caizdir.

Hedy kurbanının kesilme zamanı çeşitlerine göre değişir. Temettü' ve kıran hedyi kurban bayramının ilk üç gününde kesilir. Diğer hedy kurbanları ise istenilen zamanda kesilebilir. Nafile hedyin kurban bay­ramının ilk üç gününde kesilmesi daha faziletli kabul edilir.

 

5- Hedy Kurbanının Etleri

 

Temettü' ve kıran hedyi ile nafile hedyi kesen kişi, onun etinden kendisi yiyebileceği gibi başkalarına da ikram edebilir.

Ceza ve İhsâr hedyi ile adak hedyinin etinden sadece fakirler yiye­bilir. Bunları kesmekle mükellef olan kişi ile onun usul ve fürûu -fakir bile olsalar- bunların etinden yiyemezler. Bu etlerin Harem dışındaki fakirlere götürülmesi caizdir.

 

6- Hedy Yerine Oruç

 

Temettü' ve kıran haccı yaptığı için hedy mükellefi olanlar eğer kurbanlık bulamazlarsa veya herhangi bir sebeple kurban kesemeyecek durumda olurlarsa bunun yerine üçü hacda ve yedisi dönünce olmak üzere toplam on gün oruç tutarlar.[94]

Av yasağının ve vücutla ilgili yasakların mazeret sebebiyle çiğnen-mesinden dolayı gereken cezalarda mükellef, kurban, oruç ve sadaka (tasadduk) şıklarından istediğini tercih eder.[95]

 

H- Cinayetler (Kural Veya Yasak İhlâlleri), Cezalan Ve Kefaretleri

 

1- Cinayet Teriminin Anlamı

 

Hac ve umrede "cinayet" kelimesi "ihram veya harem sebebiyle uzak durulması gereken bir fiilin işlenmesi" anlamında kullanılır. Meselâ elbise giymek, tıraş olmak, tırnak kesmek, güzel koku sürmek gibi fiil­ler aslında helâl olduğu halde ihramlının bunlardan uzak durması ge­rekir. Bunlardan birini yaparsa bu, bir cinayet sayılır. Diğer taraftan Harem bölgesinin kendiliğinden biten bitki örtüsünü koparmak veya bu bölgede avlanmak ihramlı, ihramsız herkese yasaktır. Bu yasağın ihlâli cinayettir. Herhangi bir cinayet işleyen kişi, bu günahından dolayı töv­be edip Allah'tan af dilemesinin yanında ayrıca ceza veya kefaret ola­rak nitelenen bazı sorumluluklarla da karşı karşıya kalır.

Kıran haccına niyet ederek ihrama giren kişi hem haccı hem de umreyi ilgilendiren ihlâllerde her iki ibâdetin ihramına karşı birer cina­yet  işlemiş sayılır ve  karşılığında  da  iki  cezaya   muhatap  olur. Yapılan ihlâl sadece haccı ilgilendiriyorsa o zaman tek cinayet işlemiş olacağın­dan cezası da tek olur. Meselâ cemrelere taş atmak ve veda tavafı haccın vâciplerindendir. Bunlardan birini terk eden sadece bir ceza kurbanı keser.

 

2- Cinayetlerin Cezaları Veya Karşılıkları İle İlgili Genel Tanımlar

 

Haccın veya Umrenin Bozulması: Cinsel ilişki yasağının çiğnenmesi bazı durumlarda hac veya umrenin bozulmasına sebep olur. Bu du­rumda hac veya umre menâsiki yarıda bırakılmayıp devam ettirilir ve tamamlanır. Fakat yapılan hac veya umre geçerli sayılmaz ve sonradan kaza edilir. Ayrıca bu cinayetten dolayı kefaret olarak bir ceza kurbanı gerekir.

Bedene: Büyük baş hayvan yani deve ve sığır anlamında kullanılır. Ceza hedyi ile ilgili açıklamalara göre işlem yapılır.

Dem: Küçük baş hayvan yani koyun ve keçi anlamında kullanılır. Ceza hedyi ile ilgili açıklamalara göre işlem yapılır.

Sadaka: Bir miktardan söz edilmediği zaman fakire bir fit ir sadakası kadar ödeme sorumluluğunu ifade der. Hanefî mezhebine göre bu ödeme Harem dahilindeki fakirlere de Harem haricindeki fakirlere de yapılabilir.

Oruç: Bazı cinayetlere karşılık olarak doğan bir sorumluluktur.

Misli ile Tazmin: Av yasağı ihlâllerinde avlanan hayvanın değeri tesbit edilir. Bundan sonra tazminat yükümlüsü şu üç şeyden birini seçer: İsterse onun değerinde bir kurbanlık alıp Harem dahilinde keser. İsterse av hayvanının değeri fıtır sadakası olarak kaç sadakaya denk geliyorsa o kadar sadaka verir. Bu sadakayı Harem haricindeki fakirlere de verebilir. İsterse de her bir fıtır sadakası için bir gün oruç tutar.[96]

Fidye: Oruç tutma, sadaka ve ceza kurbanından birini seçme hakkı olan sorumluluğu ifade eder.

 

3- Cinsel Hayat İle İlgili Yasaklar Ve Cezaları

 

Hac için ihrama giren kişi Arafat vakfesinden Önce cinsel ilişkide bulunursa haccı bozulur. Bununla beraber hac menâsikini devam ettirir ve gelecek senelerde bozulan haccını kaza etmesi gerekir. Ayrıca ihram yasağını çiğnemekten dolayı ceza kurbanı olarak bir küçük baş hayvan kesmesi gerekir. Umre için ihrama giren ve umre tavafının dört şavtını yapmadan cinsel ilişkide bulunanın da umresi bozulur. O da umre menâsikini devam ettirip ihramdan çıkar ve sonra bu umresini kaza eder. Onun da aynı şekilde ceza kurbanı kesmesi gerekir.

Arafat vakfesini yaptıktan sonra ama henüz tıraş olup ihramdan çıkmadan cinsel ilişkide bulunan kişinin haca bozulmaz. Haccını ta­mamlar ve kefaret olarak bir büyük baş hayvan yani sığır veya deve kurban eder.

Tıraş olup ihramdan çıktıktan (birinci tahaljül) sonra fakat ziyaret tavafını yapmadan (ikinci tahaliül) önce cinsel ilişkide bulunan kişi de kefaret olarak bir küçük baş hayvan kurban eder. Umre tavafının en azından dört şavtını yaptıktan sonra henüz ihramdan çıkmadan cinsel ilişkide bulunan umresini tamamlar ve kefaret olarak bir küçük baş hayvan kurban eder.

İhramın başından başlayarak ziyaret tavafı yapılana kadar geçen sü­re içinde cinsel ilişki olmaksızın şehvetle öpme, dokunma ve benzeri davranışlar olması halinde kefaret olarak bir küçük baş hayvan kurban edilir. Doğrudan dokunma olmaksızın şehvetle bakma ve seyretme gibi davranışlardan dolayı bir şey gerekmez.

 

4- Vücutla İlgili Yasaklar (Elbise, Parfüm Vb.) Ve Cezalan

 

Giymemesi gereken elbiseyi en az bir gündüz veya gece süresince giyen, bu kadar süre başını veya yüzünü örten erkekler ile yine bu kadar süre yüzünü örten kadınlar bir ceza kurbanı keserler. Bu giyme veya örtme, belirtilen süreden az olursa sadaka gerekir. Vücudun baş ve yüz dışındaki kısmının herhangi bir şeyle örtülmesi, gömlek, ceket, pantolon, palto gibi giysilerin giyilmeksizin üste alınması, bunlara bürünülmesi halinde bir ceza gerekmez.

Saç veya sakalın tıraş edilmesi halinde bir ceza kurbanı kesilir. Ba­şın ve sakalın dörtte birinin veya daha fazlasının tıraş edilmesi tama­mının tıraş edilmesi gibidir.

Vücudun saç ve sakal dışındaki tüylerinin tıraş edilmesi halinde de bazı bölgeler bir organ gibi kabul edilir ve oranın tamamının tıraş edilmesi ceza kurbanı kesmeyi gerektirir. Fıkıh kitapları ense (rakabe), koltuk altlan, göğüs, baldır ve benzeri yerleri bir organ gibi değerlen­dirir ve buraların tıraş edilmesi halinde bir ceza kurbanı gerekeceğini söyler. Yalnız bunlarda dörtte bir, tam yerine geçmez ve o bölgenin tamamı tıraş edilmemişse kurban değil sadaka gerekir. Kendiliğinden düşen kıllardan dolayı ise bir şey gerekmez.

İhramlının kendi vücudundan bir yeri tıraş etmesi yasak olduğu gi­bi başkasını tıraş etmesi veya başkası tarafından tıraş edilmesi de ya­saktır. Bu gibi hallerde genelde tıraş eden sadaka vermekle, tıraş edi­len ise kurban kesmekle yükümlü olur.

Bir el veya ayak tırnaklarını kesmenin cezası kurbandır. Aynı or­tamda  (meclis)  olduğu  takdirde  el ve ayak tırnaklarının  tamamını  da kesse bir kurban gerekir. Ama farklı ortamlarda kestiği takdirde her bir el veya ayak tırnakları için bir kurban kesmekle yükümlü olur. Bir el veya ayağın tırnaklarının tamamını kesmemişse her bir tırnak için bir sadaka verir. El ve ayağından bazı tırnakları keserse Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf'a göre bunların tamamı beşi geçse de her bir tırnak için bir sadaka verir.

İhramlı, vücudunun en azından bir organına güzel koku (esans, parfüm vb.) sürerse koku sürdüğü yeri yıkayıp kokuyu gidermesi ve bir ceza kurbanı kesmesi gerekir. Aynı ortamda sürüldüğü takdirde koku, vücudun tamamına da sürülse cezası bir kurbandır. Koku sürülen yer bir organın tamamı değilse ceza olarak sadaka verir. Başına kına yak­manın veya jöle ve benzeri maddeler sürmenin cezası da bir kurban­dır.

Kokunun vücuda değil de ihram elbisesine sürülmesi halinde sürü­len yerin eni ve boyu birer karıştan fazla ise ve ayrıca koku, kısa sü­rede giderilmemiş, bir gündüz veya gece boyu devam etmişse ceza olarak bir kurban kesilir. Bu iki şarttan biri eksik olursa yani alanı bir karışa bir karıştan fazla değilse veya süresi bir gündüz veya geceden az ise sadaka gerekir.

Cezası kurban olan ihram yasaklarından birini hastalık, ateş, üşüme, baş ağrısı, yaralanma gibi geçerli bir mazeret sebebiyle çiğneyen kişi isterse kurban keser, isterse altı fakire birer sadaka verir ve isterse de üç gün oruç tutar. Cezası sadaka olan bir yasağı böyle bir mazeret sebebiyle çiğneyen de isterse bir sadaka verir, isterse bir gün oruç tutar.

 

5- Av Hayvanları İle İlgili Yasaklar Ve Cezalan

 

İhramlının kara avı yapması âyet ile yasaklanmıştır[97]. Âyete göre av hayvanını kasden öldüren kişi ya öldürdüğü hayvanın benzeri bir kurban hayvanını kurbanı eder ya fakirleri doyurur ya da ona denk bir oruç tutar. İslâm hukukçuları olaya bir tazminat gözüyle bakarlar ve av hayvanının hata ile öldürülmesini de aynı hükme tâbi tutarlar.

Etinin yenmesinin helâl olup olmadığına bakılmaksızın her türlü av hayvanının -istisnalar dışında- bizzat avlanıp öldürülmesi de, avcıya yardım edilmesi veya avın yerinin gösterilmesi de yasaktır. Yasak kap­samına girdiği halde avlanan hayvanların eti yenmez.

İhramlı tarafından veya onun yardımıyla öldürülen av hayvanına bulunduğu yerde, bulunduğu yer piyasa ortamı değilse oraya en yakın yerde iki ehil kişi tarafından değer biçilir. Bundan sonra o kişi ya bu değerde kurbanlık alıp onu keser ya bu miktarı sadaka olarak fakirlere dağıtır. Bu ikinci durumda her bir fakire vereceği, bir fıtır sadakası miktarından az olamaz. Yapabileceği üçüncü seçenek ise her bir fıtır sadakası miktarına karşılık bir gün oruç tutmaktır.

Yırtıcı hayvanların saldırısı karşısında onu öldüren ihramlı için her­hangi bir sorumluluk doğmaz. İhramlının su hayvanları avlaması ve evcil hayvan kesmesi de bir sorumluluk doğurmaz.

Harem bölgesindeki av hayvanlarının avlanması ihramlı olmayanlara da yasaktır. İhramlı olmayan birisi Harem bölgesindeki av hayvanını öldürürse onun kıymetini fakirlere dağıtır, bunun yerine oruç tutması yeterli olmaz.

 

6- Harem Bölgesindeki Bitkilerle İlgili Yasaklar Ve Cezaları

 

Harem bölgesindeki kendinden yetişen -izhir denen ot haricindeki-bitki örtüsüne yeşil haldeyken zarar vermek yasaktır. Bunların kurumuş­ları yasak kapsamının dışında kalır. Yasak kapsamındaki otları, çalıları, ağaçları kesen veya koparan kişinin bunların kıymetini fakirlere vermesi gerekir. Bu şekilde kıymetini ödeyince hukuken o otlara sahip olursa da bunları satması mekruh sayılmıştır.

 

7- Hac Veya Umre Menâsikinin Yerine Getirilmesi Sırasındaki İhlâllerden Kaynaklanan Cezalar

 

Hac veya umre yapacaklar için ihramsız geçmemeleri gereken yer­ler vardır. Eğer buraları ihramsız olarak geçmişlerse ve henüz hac veya umre menâsikine de başlamamışlarsa dönüp orada veya ihrama girebi­leceği başka bir yerde ihrama girmesi gerekir. Buna rağmen dönmeyip bulunduğu yerde ihrama girerse hem günahkâr olur hem de bir ceza kurbanı kesmesi gerekir. Hac veya umre menâsikine başladıktan sonra dönmesi bu kurbanı düşürmez.

Kudüm tavafını veya herhangi bir nafile tavafı cünüp olarak yapa­nın kurban kesmesi, abdestsiz yapanın sadaka vermesi gerekir. Cünüp veya abdestsiz olarak yapılan tavaf, abdestli olarak tekrarlandığı takdir­de cezası düşer.

Ziyaret tavafını abdestsiz yapanın cezası bir küçük baş hayvan, cü­nüp olarak yapanın cezası ise bir büyük baş hayvan kurban etmektir. Bu gibi durumlarda tavafın yeniden yapılmasf hem daha faziletlidir hem de cezayı düşürür.

Ziyaret tavafının dört şavtını yapıp onu yediye tamamlamayan kişi bir küçük baş hayvan kurban eder.

Tavaf, Hicr denilen yerin arkasından yapılmalıdır. Bunu ihmal eden tavafını yenilemezse ona bir ceza kurbanı gerekir.

Hastalık, yaşlılık gibi bir mazereti olmadığı halde ziyaret tavafını yürüyerek yapmayan da tavafı yenilemezse ceza olarak kurban keser.

Veda tavafını cünüp olarak yapanın kurban kesmesi, abdestsiz ya­panın sadaka vermesi gerekir. Eğer tavafı yeniden usulünce yaparsa ceza düşer.

Ay halindeki kadının tavaf yapması da cünüp kişinin tavaf yapması gibidir; eğer uygun vakti olmazsa sünnet olan kudüm tavafını yapmaz ve bundan dolayı bir ceza da gerekmez; ziyaret tavafını tehir eder ve ay hali sona erince yapar. Diyanet İşleri Başkanlığı bu hususta tedbir almakta ve gerektiğinde bu haldeki kadınlar için özel işlem yapmakta­dır. Bu durumdaki bir kadın veda tavafını hiç yapmadan Mekke'den ayrılabilir. Hac ve umre sırasında ay halindeki kadının yapamayacağı tek vazife (nüsük) tavaftır. Bunun dışındaki bütün uygulamaları mevcut hali ile yapar ve bundan dolayı da hiçbir şey gerekmez.

Umre tavafını cünüp veya abdestsiz yapanın bir ceza kurbanı kes­mesi gerekir. Özellikle Mekke'den ayrılmamışsa bu tavafı abdestli olarak yenilemesi istenir ve bu durumda cezası düşer.

Sa'y yapmayı terk etmenin cezası bir kurban kesmektir. Eğer hacı adayının hastalık, yaşlılık gibi bir mazereti varsa insanlar tarafından taşınarak veya meselâ, bir özürlü arabası ile de sa'y yapabilir. Böyle bir mazereti olmadığı halde sa'yi yürüyerek yapmayanın, sa'yi yenilemediği takdirde cezası bir kurban kesmektir.

Arafat'ta gündüz vakfe yapan hacı, güneş batmadan orayı terk ederse ceza kurbanı kesmesi gerekir. Eğer güneş batmadan geri döner ve battıktan sonra çok kısa bir süre de olsa orada kalırsa ceza düşer.

Müzdelife vakfesini terk etmenin cezası bir kurbandır.

Cemrelere taş atma işini tamamen terk ederse veya bir günde atılması gereken taşların çoğunu atmazsa cezası bir kurbandır. Bir günde atması gereken taşların çoğunu atıp azını terk ederse terk ettiği her taş için bir sadaka gerekir. Eğer sadakaların toplamı bir kurban değerine ulaşırsa o zaman kurban değerinden dilediği bir miktar azaltma yapar.

Tıraş olmayı ve ziyaret tavafını bayramın ilk üç gününden sonraya bırakırsa veya bayram günü Akabe cemresine taş atmadan, yahut temettü' ve kıran haccı yapan birisi kurban kesmeden tıraş olursa Ebû Hanîfe'ye göre bir kurban gerekir. İmameyne göre bu gibi hallerden dolayı bir ceza gerekmez. Ayrıca tıraş işleminin Harem dışında yapılma­sı da bir ceza kurbanı gerektirir. Umre ihramından çıkıştaki tıraşın ge­ciktirilmesinden dolayı -Harem sınırları içinde olmak şartıyla- bir ceza yoktur.

Haccın vaciplerinden birinin terk edilmesi durumunda ceza kurbanı gerekmesi mazeretsiz terkler hakkındadır. Geçerli bir mazerete dayanan terklerde ceza gerekmez.

X. HAC İLE İLGİLİ BAZI MESELELER

Bazı insanlar kendileri bizzat hacca gitme imkânına sahip olmadık­ları için yerlerine hac yapmak üzere başkalarını gönderirler. Diğer taraf­tan bazan hac veya umre için ihrama girildiği halde Mekke ve çevre­sinin İdaresini elinde bulunduran güçler müsaade etmediği için veya başka sebeplerle hac menâsikini tamamlamak mümkün olmaz (ihsâr) veya böyle bir engelleme olmasa bile vaktinde Arafat vakfesine yetişi-lemez ve dolayısıyla o senenin hac zamanı geçirilmiş olur (fevât). Diğer taraftan hacca giden insanlar, -haccın gereği değilse de- Medine'ye gidip Hz. Peygamber'in kabrini ziyaret etmeye ayrı bir özen gösterirler. Bu başlık altında bu gibi meseleler ele alınacaktır.

 

A- Hacda Vekâlet

 

1- Genel Olarak İbâdetlerde Vekâlet

 

İbâdetler genellikle bedenen yapılan faaliyetlerdir. Bunun yanında insanın mâlî varlığını ilgilendiren ve ilgili yerlere ödemede bulunma şeklinde yapılan ibâdetler de vardır. Bunlardan birincilere bedenî, ikinci­lere de malî ibâdetler denir. Meselâ namaz ve oruç bedenî, zekât mal­la veya para ile yapılan bir ibâdettir. Hac İbâdetinde ise bir taraftan -Mekke'den uzaktakiler için- maddî imkân, diğer taraftan da vücudun buna Katılması söz konusudur. Bu bakımdan hac, hem beden ile hemde mal ile yapılan bir ibâdettir.

Bedenle yapılan ibâdetlerde o etkinliğin insanın bizzat kendisi tara­fından yapılması gerekir. Bunlarda sağlık vb. sebeplerle ortaya çıkan problemler, vekâlet yerine ibâdetin şeklinde veya zamanında bazı hafif­letmelere gidilerek halledilir.

Malî ibâdetlerde herhangi bir mazeret şartına bağlı olmaksızın ve­kâlet yoluyla başkalarından yardım alınması mümkündür. Bir insan ze­kâtını ödemesi için birisini vekil tayin edebilir ve bu durumda ona vereceği para veya başka maddî değer, müvekkil adına vekil tarafından ilgili kişiye ödenir.

Hac gibi hem bedenî hem de mâlî bir ibâdette ise ibâdetin bizzat yükümlü tarafından yapılmasını engelleyen bir mazeret halinde vekâlet caiz olur. Bu durumda masraflar hac mükellefi tarafından karşılanır ve onun adına vekili hac yolculuğuna çıkıp hac menâsikini yerine getirir.

 

2- Hacda Vekâlet

 

Hac yolculuğuna dayanamayacak kadar yaşlı veya hac yapmadan ölmüş kişiler adına başkaları tarafından hac yapılmasının caiz olduğunu gösteren bazı hadisler vardır:

Abdullah b. Abbâs'm anlattığına göre; Has'am kabilesine mensup bir kadın Hz. Peygamber'e "Yâ Resûlellah! Allah'ın kullarına haccı farz kılması babama o, binek üzerinde duramayacak yaşlı bir adam iken geldi. Onun yerine ben hac yapayım mı?" diye sorar ve Hz. Peygam­ber  de   "evet"  diye   cevap  verir.[98]

Yine Abdullah b. Abbas anlatıyor: "Cüheyne kabilesinden bir kadın Hz. Peygamber'e "Annem hac yapmayı adadı ve hac yapamadan öldü. Onun yerine ben hac yapayım mı?" dedi. Hz. Peygamber de ona "Evet. Onun yerine hac yap. Baksana, annenin borcu olsaydı sen onu öder miydin? Allah'a olan borcu da ödeyin. Allah, ödemede daha ön­celiklidir" dedi".[99]

Bu ve benzeri hadisleri değerlendiren İslâm hukukçularının çoğun­luğu haccın farz olması için gerekli şartlan taşıyan ama yaşlılıktan veya iyileşme ümidi olmayan bir hastalıktan yahut engellilik halinden dolayı hac yolculuğuna katlanıp bizzat hac yapacak durumda olmayan kişile­rin, masraflarını karşılayarak kendi adlarına vekâleten hac yapacak biri­sini göndermeleri gerektiğini söylerler. Vekâleten yapılan bu hacca be­del haccı da denir.

Farz bir haccın vekâlet yoluyla yapılabilmesi için şu şartların bu­lunması gerekir:

a- Hac, adına  hac yapılacak kişiye farz olmalıdır. Şartlarını taşıma­dığı   için  henüz  kendisine  hac farz olmamış  birisi,  adına  hac yapması için   birini  gönderse ve  daha  sonra  da  gönderen  kişiye  hac farz olsa yeniden hac yapması gerekir.

b- Adına  hac yapılacak kişi, ölmüş veya  bizzat hac yapamayacak durumda   olmalıdır.   İyileşme   ümidi   olan   bir   hastalık   veya   tutuklu­luk/hükümlülük gibi bir sebeple bizzat hac yapma imkânı olmayan kişi, yerine bir başkasını gönderir ve daha sonra bu engel ortadan kalkarsa haccını   kendisinin  yapması  gerekir.  Buna  karşılık  iyileşme  ümidi  olma­yan  bir hastalık veya engellilik hali sebebiyle yerine başkasını gönder-mişse daha sonra  bu  hali ortadan  kalksa bile yapılan  hac onun  için farz hac olarak yeterli sayılır.

c- Adına hac yapılacak kişi bunu istemiş olmalıdır. Birisi böyle bir istek olmadan kendiliğinden başka biri adına hac yapacak olsa bu, hac mükellefini sorumluluktan kurtarmaz.

d- Vekil   gönderilen   kişi   müslüman,  akıllı,  ergen  veya   en   azından mümeyyiz olmalıdır. Adına  hac yapılacak kişi  ile vekil farklı cinsiyetler­den olabilir.

Hanefî mezhebine göre vekilin daha önce kendi adına hac yapmış birisi olması şart değüdir. Fakat başka mezheplerdeki farklı görüşlerin dikkate alınarak daha önce hac yapmış ve hac menâsikini bilen birinin gönderilmesi tavsiye edilir ve bunun daha faziletli, hac yapmamış biri­nin gönderilmesinin ise tenzîhen mekruh olacağı söylenir.

e- Vekilin  masrafları, adına hac yapılan  kişi tarafından  karşılanmalı ve vekil ayrıca  ücret talep etmemelidir. Vâris dışındaki  bir vekilin  hac masraflarının tamamını veya ekseriyetini kendi parası ile karşıladığı tak­dirde bu haccın, vekil adına yapılmış olacağı ve müvekkilin hac borcu­nu düşürmeyeceği kabul edilir.

f- Vasiyet üzerine yapılacak  hacda terekenin  vasiyete ayrılan  kısmı yeterli ise vekil, vasiyet edenin yaşadığı şehirden hacca gitmelidir. Buna göre meselâ, Türkiye'de yaşayan  birisi için Mekke veya civarından biri­sine hac yaptırılması yeterli olmaz.

g- Hacca gönderenin izni yoksa vekil, haccı bizzat kendisi yapmalı, başkasına yaptırmamalıdır. Müvekkil meselâ "İstersen benim adıma baş­kasına  da  hac yaptırabilirsin" demişse veya  "Dilediğin  gibi  hareket et" tarzında bir ifade kullanmışsa vekile başkasına hac yaptırma izni vermiş kabul edilir.

h- Vekil, hacca gönderenin isteğine uymalıdır. Vekil, hacca gönde­renin istediği hac için onun adına niyet ederek ihrama girmelidir. Ken­disinden ifrad haccı yapması istendiği halde temmettu' haccına veya birden fazla kişi adına niyet ederse yapacağı hac kendi adına olur ve müvekkilin parasını iade eder.

I- Vekil, başladığı haccı herhangi bir sebeple ifsat etmemeli, boz­mamalıdır. Eğer haccı bozarsa, bozulan o hac da, daha sonra yapacağı kazası da kendisine ait olur. Dolayısıyla onu vekil gönderenden masraf­larına karşılık herhangi bir bedel alamaz.

 

B- Haccı Tamamlayamamak (İhsâr Ve Fevât)

 

Hac yapmak için ihrama giren kişi, herhangi bir sebeple hac menâsikine devam etme imkânını kaybedebilir. Bu durum, hastalık, savaş hali ve benzeri sebeplerden kaynaklanabileceği gibi, haccın en önemli unsuru olan Arafat vakfesine vaktinde yetişememekten de kay­naklanabilir. Fıkıh kitaplarında birincisi "ihsâr", ikincisi de "fevât" başlığı altında anlatılır.

 

1- İhsâr

 

Arapça bir kelime olan ihsâr; tutmak (tutulmak), hapsetmek (hap­sedilmek), hareketini engellemek (engellenmek), kuşatmak (kuşatılmak) gibi mânalara gelir. İhsâr durumundaki kişiye de "muhsar" (engellenen) denir.

Hanefîler'in anlayışına göre her türlü engellenme ihsâr kapsamında­dır. İhrama girdikten sonra hastalık sebebiyle veya harçlığı çalındığı, tükendiği için yoluna devam edemeyen veya yoluna devamı meşru yahut gayri meşru güçler tarafından fiilen engellenen kimseler ile be­raber yola çıktığı kocası veya mahremi öldüğü için bazı durumlarda yolculuğa devamına dinen izin verilmeyen kadınlar muhsar durumun­dadırlar.

Ebû Hanîfe'nin yorumuna göre hac veya umre yapmaktan engelle­nen ihramlı, Harem sınırları içinde kesilmek üzere bir kurbanlık koyun veya sığır, deve gönderir. Kıran haca için ihrama girmişse iki kurban göndermesi gerekir. Kurbanlığı bizzat gönderebileceği gibi isterse kur­banlık alınıp kesilmek üzere bedelini de gönderebilir. Gönderdiği kişi ile onun ne zaman kesileceği hususunda anlaşır. Kararlaştırılan o vakit­ten sonra ihramdan çıkar.

Bu şekilde ihramdan çıkan kişi eğer hac ihramından çıkmışsa bir hac ve bir umre borçlusu olur. Umre ihramından çıkmışsa sadece umre borçlusu olur. Engellendiği hac, -nafile hac bile olsa- başlamakla vacip hale gelmiştir ve kaza edilmesi gerekir. Umrenin kazası için de aynı mantık yürütülür. Kıran haccı için ihrama giren bir hac ve iki umre yükümlüsü olur. Arafat vakfesini yaptıktan sonraki engellenme ihsâr sayılmaz.

 

2- Fevât

 

"Fevât", bir şeyin vaktinin geçmesi demektir. Hac için ihrama giren bir kişi arefe günü Arafat vakfesine yetişemezse o seneki haccın vaktini geçirmiş olur. Bu durum fıkıh kitaplarında "fevât" başlığı altında incele­nir. Haccın vaktini geçiren ihramlı, umre menâsikini yerine getirir ve ihramdan çıkar. İhrama girerken ifrad haccına niyet etmiş kişiye ait bu davranış şekli kıran niyeti ile ihrama girenlerde farklı olur.

 

11- Medine'yi Ve Hz. Peygamberin Kabrini Ziyaret

 

Medine, Mekke'de müşriklerin amansız takibinden ve zulmünden bunalan Hz. Peygamberin ve ilk müslümanların hicret edip kısmen rahat nefes aldıkları şehirdir, Hz. Peygamber, İslâm'ı anlatmaya ve yay­maya orada devam etmiş, ömrünün sonunda o zaman Mescid-î Nebevî'ye bitişik durumda olan ve hanımlarından Hz. Âişe'nin oturmasına ayrılmış olan evde vefat etmiş, oraya defnedilmiştir. Daha sonra Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'in de defnedildiği bu kısım Mescid-i Nebevî'nin genişletilmesi sırasında cami içinde özel bir bölüm halinde kalmıştır.

Müslümanlar öteden beri Hz. Peygamber'in kabrini ziyaret etmeye özen göstermişlerdir. Kabir ziyareti ile ilgili genel ifadeler yanında Hz. Peygamber'in kabrini ziyaret ile ilgili özel teşvikler içeren bazı rivayetle­rin de bunda tesiri olmuştur. Bu rivayetlerden bazıları şunlardır: "Kim beni öldükten sonra ziyaret ederse sanki sağlığımda ziyaret etmiş gibi­dir", "Kim kabrimi ziyaret ederse ona şefaatim vacip olur", "Kim hac yapar da beni ziyaret etmezse benimle ilişkiyi kesmiş olur".[100] Bu ve benzeri hadisleri de dikkate alan İslâm âlimleri, Hz. Peygamber'in kab­rini ziyaret etmeyi en faziletli müstehaplardan saymışlar, onun sünnet-i müekkede, vacibe yakın derecede müstehap veya vacip olduğunu söy­leyenler de olmuştur.[101]

Diğer taraftan Medine'de bulunan Mescid-i Nebevî, İçinde kılınacak namaz diğer camilere ve mescidlere göre daha sevap olan ve sırf bu maksatla   ziyaret  etmeye  değer  bulunan   mescidler  arasında   sayılmıştır.[102]

Hz. Peygamber "Benim bu mescidimdeki namaz, -Mescid-i Haram hariç- başkalarındaki bin namazdan daha üstündür" buyurur[103]. Bu meSCİddekİ minberini kast ederek de "Minberim ile evimin arası cennet bahçele­rinden bir bahçedir" der.[104]

Müslümanlar Hz. Peygamber'in mescidinde namaz kılmaya büyük değer verirler. Bilhassa özel işaretli sütunlarla ayrılmış olan ve "ravza" (bahçe) olarak bilinen kısımda namaz kılmak için âdeta yarışırlar. Medi­ne'de ayrıca Hz. Peygamber'in genellikle cumartesi günleri ziyaret edip içinde   namaz   klldiğl   Küba[105],  dile   getirdiği   Uhut   dağı[106]   ve   ilk   müslümanlann   birçok   hatıralarını   taşıyan   çeşitli   mekanlar vardır. Bütün bunlar hacıları Medine'ye çeker.

Medine'ye giderken Hz. Peygamber'in mescidini ve kabrini ziyaret niyetiyle   gidilir.   Yolculuğun   kavgasız,   gürültüsüz,   huzurlu   geçmesine özen gösterilir. Mümkün mertebe dua ve zikir ile, Hz. Peygamber'e salât ve selâm ile meşgul olunur. Medine'deki ev veya otele yerleştik­ten sonra mümkünse boy abdesti alınır, vücut temizlenir, güzel kıyafet­ler giyilir, Hz. Peygamber'! sağlığında ziyaret ediyormuş gibi hazırlanılır.

Saygılı ve ağırbaşlı tavırlarla Mescid-i Nebevî'ye girilir. Uygun bir yer bulununca iki rekat namaz kılınır. Bu, genelde camilere girişte tav­siye edilen tahiyyetü'l-mescid namazıdır. Namazdan sonra kimsenin rahatsız edilmemesine dikkat edilerek kabrin bulunduğu tarafa doğru yürünür.

Kabir ziyaretleri, düşünen insanlara âhireti, dünya hayatının geçicili­ğini, dünyada yaşananların daha sonra bir hesabının olacağını, geride iyi bir isim bırakmanın önemini hatırlatır. Hz. Peygamber ilk önceleri yasakladığı kabir ziyaretini daha sonra serbest bırakmış[107], bu ziyaretin âhireti hatırlatıcı özelliğine dikkat çekmiştir[108]. Bununla beraber geçmiş ümmetlerin, peygamberlerinin ve iyi insanların kabirlerine karşı saygı adına yaptıkları yanlışlara da dikkat çekmiş, kendi ümmetini bu gibi tehlikelere karşı uyarmış ve peygamberlerinin kabirlerini ibadetha­ne   (mescid)   haline   getirenleri   lanetlemiştir.[109]

Ziyaret maksadıyla Hz. Peygamber'in kabrine gelen müslüman, onu sağlığında ziyaret ediyormuş gibi saygılı bir duruş sergiler; kabrin bu­lunduğu yere gelince durur ve selâm verir; onu müslümanlardan olu­şan bir grup halinde ziyaret ettiğinin bilinci içinde itişip kakışmaz, kav­ga etmez; selâm için "Es-selâmu aleyke yâ Resûlellah!" veya benzeri ifadeler kullanabilir, gönlünce ona hitap edebilir. Bu kişinin bazı kitap­larda yer alan uzun Arapça veya Türkçe cümleleri tekrarlamasına gerek yoktur. Bunlar, ancak örnek cümleler olarak kabul edilebilir.

Peygamberini ziyaret için gelen bu Müslüman ziyaretini tamamla­yınca sükûnetle Mescid-i Nebevî'den ayrılır veya mescidin kimseyi ra­hatsız etmeyeceği uygun bir yerine geçip namaz kılabilir, itikâf niyetiy­le oturup hayatının muhasebesini yaparak daha iyi bir müslüman olma yönünde düşünceye dalabilir, zikir ve teşbihle, Kur'an ile meşgul olabi­lir.

Medine'de kaldığı müddetçe vakit namazlarını Mescid-i Nebevî'de kılmaya ve bunun dışında da vaktinin çoğunu orada geçirmeye çalışır.

 

12- Umre

 

A- Umrenin Tanımı Ve Yapılışı

 

Umre, belii bir takvime bağlı olmaksızın yılın herhangi bir gününde ihramlı olarak Kabe'nin tavaf edilmesi ve ardından Safa ile Merve ara­sında sa'y yapılıp tıraş olunarak ihramdan çıkılması şeklinde yapılan bir ibâdettir.

Hz. Peygamber umrenin, daha önceki umre ile yapılan bu umre arasında geçenler (günahlar) için kefaret olduğunu belirtir[110] ve Ramazan ayında yapılan umrenin sevabına da özel   olarak  dikkat  çekerek  "Ramazandaki   umre   hacca   denktir"[111]  buyurur.

Daha önce temettü' haccının yapılışında anlatıldığı gibi mîkât deni­len yerlerde ihrama girilir ve Mekke'ye varınca tavaf yapılır. Umrede telbiye tavaf başlayana kadardır. Tavaf ile birlikte telbiyeye son verilir. Mekkeliler ve Mekkeli hükmünde olanlar umre ihramına girmek için Harem bölgesinin dışına çıkarlar. Bunun için en çok tercih edilen yer, Hz. Âişe Mescidi'nin bulunduğu Ten'îm'dir. Hil bölgesinde olanların da Harem bölgesine girmeden Önce ihrama girmeleri gerekir.

Hac menâsikini yerine getirdikten sonra tekrar tekrar Ten'im'e gidip ihrama girerek umre yapmak Hz. Peygamberin sünnetinde yoktur. Yal­nız Hz. Âişe gibi ifrad haccı yapanların bu şekilde bir defa umre yap­maları tavsiye edilir.

 

B- Umrenin Hükmü

 

Hanefî mezhebine göre ömürde bir defa umre yapmak sünnettir. Bunun vacip olduğunu söyleyenler de vardır. Kıran veya temettü' haccı yapanlar veya ifrad haccını tamamladıktan sonra umre yapanlar bu sünneti de yerine getirmiş olurlar. Hacdan bağımsız olarak yapılacak umrenin ramazanda yapılması daha sevaptır.

 

C- Umrenin Vakti

 

Senenin her gününde yapılabilirse de dördü Kurban bayramında ve biri bayramın arefesinde olmak üzere yılda beş gün umre yapılması tahrimen mekruhtur.

 

D- Umrenin Farzları Vacipleri Ve Yasakları

 

Umrenin farzları ihram ve tavaftır. İhram, şart; tavaf, rükündür. Sa'y ile sonrasında tıraş olmak veya saçları kısaltmak öa vaciptir. Bu farz ve vaciplerin ayrıntıları daha önce hac konusu içinde anlatıldığı gibidir.

Hac için ihrama girenlere ait yasaklar aynen umre ihramında da geçerlidir.

Umre için ihrama girip de tavafın en az dört şavtını tamamlama­dan cinsel ilişkide bulunanların umresi bozulur. Bunlar yine de umre fiillerine devam edip usulünce ihramdan çıkarlar. Ceza olarak en azın­dan bir koyun veya keçi kurban ederler ve ayrıca bu umreyi kaza ederler.

 

ALTINCI BÖLÜM

 

KURBAN VE ADAK

 

1- Giriş

 

A- Kurbanın Sözlük Ve Terim Anlamı

 

"Kurban" kelimesi Arapça'da "yaklaşmak", "yakın olmak", "Allah'a yakın olmak için takdim edilen şey" anlamındadır. Kur'ân-ı Kerîm'de de Hz. Âdem'in iki oğlu arasında geçen bir olay anlatılırken bu mânada kullanılır: "Âdem'in iki oğlunun haberini gerçek şekliyle anlat: Hani on­lar bir kurban takdim etmişlerdi de birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti...".[112]

Kurban kelimesi Arapça olmakla birlikte Türkçe'de mâna değişikliği kazanarak kurban bayramında kesilen hayvan anlamında kullanılır ol­muştur. Arapça'da bu mânadaki "kurban" kelimesi yerine "udhiyye" (çoğulu "edahî"), "dahıyye" {çoğulu "dahâyâ") ve "edhâ(t)" (çoğulu "edhâ") kelimeleri kullanılır. Bu sonuncusundan hareketle kurban bay­ramı anlamında da "îdü'l-adhâ" denilir.[113]

Arapça ifadesiyle udhiyye, kurban bayramının ilk üç günü içinde Allah'a yaklaşmak maksadıyla kesilen belli şartları taşıyan davar, sığır veya deve demektir. Türkçe'deki kurban kelimesi daha genel olup Al­lah'a yaklaşmak maksadıyla başka zamanlarda ve başka sebeplerle kesi­len hayvanları da kapsar. Yine de kurban kelimesi tek başına kullanı­lınca Türkçe'de de öncelikle kurban bayramında kesilen hayvan anlaşı­lır.

 

B- Kurbanın Fazileti Ve Hikmeti

 

Kurbanın fazileti hakkında Hz. Âişe, Hz. Peygamberin şöyle dediğini rivayet eder: "Bir insan kurban bayramı gününde, Allah katında kan akıtmaktan daha İyi bir iş yapmamıştır. O, kıyamet günü boynuzları, kılları   ve  tırnakları   ile   mutlaka   gelecektir.   O   kan,   toprağa   düşmeden önce Allah tarafından bir yere düşer. Onun gönlünü hoş tutun".[114]

Kurbanın sevabı hakkındaki bir soruya Hz. Peygamber "Her bir tüye karşılık bîr hasene {iyilik) var" diye cevap vermiş, bunun üzerine mak­sadın daha iyi anlaşılması için kendisine "Ya Resûlellah! Yün?" denmiş ve o da "Yünün her bir tüyüne karşılık bir hasene (iyilik)" demiştir.[115]

İmrân b. Husayn'ın anlattığına göre Hz. Peygamber, kurbanı kesile­cek olan Hz. Fâtıma'ya "Kalk, kurbanının yanına git ve onu izle. Onun akıtılan   ilk   damlası   ile   senin   geçmiş   günahların   affedilecek"   demişti.[116]

Kurban, bir bayram olarak müslümanların kaynaşmasına vesile ol­ması yanında toplumsal barışa da katkıda bulunur. Fakirler gözetilir, ihtiyaçları giderilir. Hz. Peygamber'in kıtlık sebebiyle sıkıntı içindeki in­sanların çok olduğu bir senede kurban etlerinin dağıtılmasını ve üç günden sonra evde kurban eti bırakılmamasını istemesi bunu gösterir.

Kurbanın, insan sağlığının önemli bir unsuru olan dengeli ve sağ­lıklı beslenmeye katkısı da dikkat çekicidir. Çeşitli sebeplerle et yeme­yen veya yiyemeyen insanlar bu günlerde aynı zamanda bir ibâdet neşesi ile et yerler. Toplum bir bütün olarak etten istifade eder. Hattâ dünyanın uzak bölgelerindeki muhtaç insanlara bile et gönderilir veya orada kesilip dağıtılmak üzere kurban siparişleri verilir. Yalnız bunun, sağlıklı bir beslenme olabilmesi için kıvamında yenmesi ve sağlığı açı­sından etli beslenmeden uzak durması gerekenlerin doktorların ve bes­lenme uzmanlarının tavsiyelerinin dışına çıkmaması gerekeceği unutul­mamalıdır.

Kurban, hayvancılığın gelişmesine de katkıda bulunur. Bayram gün­lerindeki tüketim hesaplanarak hayvan yetiştirilir. Bu günlerde kesilecek hayvan sayısının çokluğu, bu ihtiyacın karşılanması için hayvan yetiştiri­ciliğini teşvik ettiği için genelde sayıyı azaltmaz, hattâ artırır.

Kurban ve hayvan kesimi veya et tüketimi, acımasızlık olarak nite-lenemez. İslâm kurbanlık olsun veya olmasın hayvanlara iyi muameleyi tavsiye eder, onlara eziyet ve işkence etmeyi yasaklar. Diğer varlıklar gibi hayvanlar da insanların istifadesine verilmiştir. İnsanların onlara olan ihtiyacı, onların ihtimam görmesine vesile olur. Bu bakımdan etinden veya sütünden faydalanılan hayvanların üretimi artar. Buna karşılık, faydalanılmayan hayvanların nesli tükenir. Hayvanların neslinin devamı bir ölçüde de onlardan istifade imkânının devamına bağlıdır.

 

2- Kurbanın Tarihçesi

 

Kurban, Allah'a yaklaşmaya vesile olan şey mânasında Hz. Âdem zamanına kadar uzanır. Ama bu maksatla kesilen hayvan anlamında Hz. İbrahim'den gelen bir uygulama olarak değerlendirilir.

Kur'an'da anlatıldığına göre Hz. Âdem'in iki oğlu, birer kurban tak­dim ederler. Bunlardan birininki kabul edilir, diğerininki kabul edilmez[117]. İki kardeşten birinin diğerini öldürmesi ile sonuçlanan bu olayda kurban olarak takdim edilen şeyin ne olduğu açıklanmaz. Mü-fessirlerin naklettiğine göre kurban olarak bu kardeşlerden Hâbil koç, Kabil ise bir demet başak takdim etmiştir.[118]

Hz. İbrahim olayı da Sâffât sûresinde anlatılır. Buna göre Hz. İbra­him Allah'tan iyi evlat ister. Ona akıllı, yumuşak huylu bir erkek çocu­ğunun olacağı müjdesi verilir. Çocuk biraz büyüyüp koşacak çağa ge­lince rüyasında onu kestiğini görür ve bu rüyayı oğluna da anlatır. Oğlu da babasına "Babacığım! Sana emredilen şeyi yap" der. Baba-oğul, aldıkları bu emre boyun eğerler ve baba, oğlunu kurban etmek üzere yatırınca "İbrahim! Rüyanı tasdik ettin" diye ona seslenilir ve ona fidye (bedel) olarak büyük bir kesimlik (hayvan) gönderilir[119]. Kur'an'da Hz. İbrahim'in burada sözü edilen oğluna dair açık bir bilgi yoktur. Müfessirler bunun İshak veya İsmail olduğuna dair çeşitli görüşlere ve rivayetlere yer verirler.[120] Yine onların anlatımına göre fidye olarak gönderilen kesimlik hayvan da koçtur.[121]

Hz. Peygamber ve sahâbe-i kiram da kurban kesmişlerdir. Abdullah b. Ömer, Hz. Peygamber'in Medine'de on sene boyunca kurban kesti­ğini söyler[122]. Onun "Kurban gerekli mi?" şeklindeki bir soruya "Resûlullah ve müslümanlar kurban kesti" diye cevap verdiği, soru tekrarlanınca da 'Resûlullah ve müslümanlar kurban kesti'nin ma­nasını kavrıyor musun?" dediği anlatılır[123]. İslâm dünya­sında asırlardır kurban, bir ibâdet olarak devam etmiş, toplumsal kay­naşma ve dayanışma açısından da önemli bir rol oynamıştır.

 

3- Kurban Kesmenin Hükmü

 

Kurban kesmek, Ebû Hanîfe'ye göre vacip, diğer mezheplere göre müekket (kuvvetli) sünnettir. Mâliki mezhebinde de kurbanın vacip olduğunu savunanlar vardır. Hanefî mezhebinin önemli şahsiyetlerinden Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'in görüşleri ise farklı şekillerde rivayet edilmektedir. Onlar kimine göre Ebû Hanîfe ile aynı kanaatte, kimine göre ise kurbanın vacip değil sünnet olduğu kanaatindedir.[124]

Kurbanın vacip oluşunun en güçlü delili, Hz. Peygamber'den rivayet edilen "Kim imkânı olur da kurban kesmezse namazgahımıza yaklaşma­sın"[125]  hadisidir.[126] Ayrıca bazı hadislerde geçtiğine göre Hz. Peygamber'in kurbanını namazdan önce kesenlerin yeniden kesmelerini emretmesi[127] de onun hükmünün vacip olduğuna delil kabul edi­lir.[128] Bir başka delil de her ev halkına senede bir kurbanın borç oldu­ğunu[129] ifade eden hadistir.[130] Diğer taraftan Kevser sûresinin son âyetindeki Hz. Peygamber'i muhatap alan "Rabbin için namaz kıl ve (deve vb. hayvan) kes" İfadesini kurbanın vacip oluşunun delili sayanlar da var­dır.[131]" Kurbanın sünnet oluşunun delili olarak aralarında kurbanın da bulunduğu bir kısım ibâdetlerin Hz. Peygamber'e farz, ümmetine ise tatavvu (gönüllü iş) olduğuna dair[132] hadisle­re yer verilir[133] ve ayrıca Hz. Peygamber'in bazı hadislerinde geçen "...sizden birisi kurban kesmek istiyorsa..."[134] ifadesine dikkat çekilerek bunun isteğe bağlı bir ibâdet olduğu, vacip olamaya­cağı söylenir.[135] Kurbanın sünnet olduğunu ileri sürenler de onun önemine ayrıca dikkat çekerler. İmam Şafiî "Kurban sünnettir" cümlesi­nin hemen arkasından "Onun terk edilmesini istemem (sevmem)" der.[136]

 

4- Kurban Kimlere Vaciptir

 

Kurban, yolcu (sefer halinde) olmayan, aklî melekesi yerinde, ergin ve dinen zengin sayılan müslümanlara vaciptir. Kadın erkek ayırımı olmaksızın bu tanıma  uyan her kişi  kurban kesmekle yükümlüdür. Dolayısıyla bir evde kim zenginse, diğer şartları da taşıdığı takdirde kur­ban kesme görevi de onundur. Buna göre aynı evde birden çok kişi kurban kesmekle yükümlü olabileceği gibi sadece anne veya oğul, kız yahut gelin de kurban mükellefi olabilir. Hanefî mezhebinde benimse­nen görüşe göre küçüklerin ve akıl hastalarının mallarından kurban kesilmez. Zenginlikten maksat, borcundan ve temel ihtiyaçlarından (havâic-i asliyye) fazla olarak nisab miktarı mal varlığına sahip olmaktır. Fıkıh bilginlerinin tesbitine göre fakirlik ve zenginlik sınırı olarak kabul edilen nisab, miktar olarak her ne kadar zekât mükellefiyetindeki ile aynı ise de zekâttaki "üzerinden sene geçmesi", "sahip olunan mal varlığının artıcı olması" gibi şartlar kurbanda aranmaz. Kurban kesme günleri olan bayramın ilk üç gününde nisab miktarı mala sahip olanlar kurban mükellefi kabul edilirler. Nisab ve temel ihtiyaç kavramı, zekât konusunda işlendiği için burada yeniden ele alınmayacaktır.

Kurbanlık hayvan satın almak, kesmek ve kesim sonrası işlemler se­fer halinde olanlar için sıkıntı sebebi olacağından hareketle bunların kurban mükellefi olmayacakları kabul edilmiştir. Seferî (yolcu) durumda­ki hacılar için -temettü' ve kıran haccı yapanlara vacip olan hedy ha­riç- kurban vacip değildir. Ancak Mekkeli birisi haccediyorsa -şartlarını taşıdığı takdirde- seferî durumda olmadığı için kurban ona da vaciptir. Buna göre kurban kesim günlerinde Mekke'de mukim olan yabancı hacıların da kurban mükellefi olmaları gerekir. Diğer taraftan kurbanın ihramlı olanlara vacip olmadığı şeklinde bir görüş de vardır.[137]

Seferî olanlarla ilgili bu ruhsat İstismar edilerek sırf kurban yüküm­lülüğünden kurtulmak için yolculuğa çıkmak dindarlıkla bağdaşmayan bencil bir davranış olur ve samimi bir müslüman hiçbir zaman böyle bir yola baş vurmaz. Hattâ birçok konu gibi bu ruhsatın "meşakkat" olarak ifade edilen gerekçesi de tartışılabilir ve günümüzde bunun ne ölçüde var olduğu, varsa bile aşılmasının imkânı sorgulanabilir. Kurba­nın ve bayramın toplum hayatında meydana getirdiği dinî-sosyal hava, dayanışma ruhu ve bunun gelecek kuşaklara aktarılma ihtiyacı bu gibi ruhsatların istismar edilmemesini gerekli kılabilir.

 

4- Kurban Olabilecek Hayvanlar

 

A- Kurbanlık Hayvanların Türü Ve Yaşı

 

Kurban   olabilen   hayvanlar  şunlardır:   Koyun,   keçi,  sığır,  manda  ve deve.  Kur'ân-ı  Kerîm'de[138]  İbâdet veya Allah'a  yaklaştıran bir amel (kurbet) niyeti ile kesilmesinden söz edilen hayvanlar, "behîmetü'l-en'âm" olarak ifade edilmiştir. "Behîmetü'l-en'âm" da deve, sığır ve davar hakkında kullanılır.[139] En'âm sûresinde de (6/142-144) önce "en'âm" kelimesi geçer ve sonra koyun, keçi, deve ve sığırdan bahsedilir. Hz. Peygamber ve ashabının da bu hayvanları kurban ettiği bilinmektedir. Bu durumda başka hayvanların kurban edilmesi caiz de­ğildir. Hattâ bazı kitaplarda kurban bayramında tavuk ve benzerlerinin kesilmesinin kurban yerine geçmemesi bir yana mekruh olacağı ifade edilmiştir.[140]

Koyun ve keçi normalde bir yaşını doldurmuşsa kurban kesilebilir. Fakat bir yaşını doldurmadığı halde iyi gelişmiş ve bir yaşını doldur­muş koyunlar arasına katılıp uzaktan bakıldığında fark edilmeyen en az altı ayını doldurmuş kuzulardan da kurban olur. Kuzularla ilgili bu şartlı asgarî yaş sınırını yedi ay olarak tesbit edenler de vardır. Bu özel izin sadece kuzular hakkındadır ve bir yaşını doldurmamış oğlakların-gelişmiş de olsalar- kurban edilmeleri caiz değildir.[141] Kurbanlıklarla ilgili bu en aşağı yaş tesbitini sadece çıkacak etin miktarı ile değerlen­dirmeyip, henüz gelişmesini tamamlamamış hayvanların erken kesiminin İktisâdı açıdan da olumsuz etkileri olabileceği unutulmamalıdır. Bu ba­kımdan kurbanlık olarak mümkün mertebe yaşını tamamlamış koyunla­rın tercih edilmesi daha isabetli görülebilir. Zaten Hz. Peygamber bir hadisinde, belirtilen yaşını tamamlamamış hayvanların kesilmemesini ister ve sadece zor durumda olanlar için koyun türünün altı-yedi ayını tamamlamış   ve   gelişmiş   (cezea)   olanını   bunun   dışında   tutar.[142]

Kurban olarak kesilecek sığırların ve mandaların en az iki yaşını, develerin de beş yaşını doldurmaları şarttır. Daha küçüklerden, iri ve etli de olsa kurban olmaz.

Kurbanlık hayvanların dişisinin mi erkeğinin mi daha faziletli oldu­ğuna dair görüşler, etin lezzet ve kalitesi, hayvanın parasal değeri gibi işin özünden kaynaklanmayan ölçülere bağlı ve zamanla değişebilecek görüşler olarak değerlendirilmelidir. Kurbanın toplumsal dayanışmaya ve yardımlaşmaya katkısı düşünüldüğünde erkeği veya dişisi yerine daha kaliteli ve lezzetli, daha çok et veren, bir taraftan da ülke hayvancılığı­nın şartlarına göre daha uygun olan hayvanların kesilmesi tavsiye edi­lebilir.

 

B- Ortak Kurban

 

Koyun ve keçi sadece bir kişi tarafından kurban kesilebilir. Sığır ve deve ise bir kişi tarafından kesilebileceği gibi yediyi geçmemek üzere birden fazla kişi tarafından da ortak olarak kurban edilebilir.

Deve veya sığır ortak olarak kurban edilecekse ortakların hepsinin de müslüman olmaları, onu Allah'a yaklaştırıcı bir amel (kurbet) olarak kesme niyeti taşımaları ve hiçbir ortağın hissesinin yedide birden az olmaması gerekir. Buna göre ortakların hepsinin de kurban bayramında vacip veya kimine göre sünnet olan kurbana niyet etmesi şart değildir. Ortaklar arasında temettü' veya kıran kurbanına, ceza veya kefaret kur­banına, ihsâr kurbanına, akîka veya adak kurbanına niyet edenlerin olması caizdir. Fakat içlerinden biri sırf çıkacak etin belli bir hissesine sahip olmak niyetindeyse veya kurban niyeti taşısa bile hissesi meselâ, sekizde bir ise o zaman onun hissesine düşen bu miktar kurban ola­mayacağı için kesilen hayvanın tamamının kurban vasfını kaybedeceği kabul edilir.

Ortak kurban keseceklerin kurbanlığı satın almadan önce kaç kişi olacaklarını tesbit edip ona göre satın almaları tavsiye edilir. Çünkü bir anlayışa göre kurbanlık alınırken bir nevi o hayvanın tamamı veya belli hissesi Allah'a yaklaştırıcı bir amele tahsis edilmiş ve sonradan da bundan vazgeçilerek onun bir miktarı satılmış gibi değerlendirilebilir. Bu duruma düşmemek İçin satın alma esnasında muhtemel ortaklar çıkarsa onları da kurbana dahil etme niyetinde olmak daha uygun olur.

Ortak kesimde kurbanın etinin tartı ile taksim edilmesi istenir. Bu mesele aslında doğrudan kurbanla değil, ortak malların taksimi ile ilgi­lidir. Fıkıh bilginleri Hz. Peygamber'in bir hadisini[143] esas alarak piyasada tartı veya ölçek ile alınıp satılan ortak malların tartı veya ölçek ile taksim edileceğini, aksi takdirde bir tarafın fazla almış olabileceğini ve aynı cins malların de­ğiştirilmesinde eşitlik şartına riâyet edilmediği takdirde bir çeşit ribâ (faiz) meydana geleceğini kabul ederler. Buna karşılık hisseler, etlerin yanma sakatat veya iç yağı da eklenerek tahminî bir tarzda (göz kararı ile) ayrıldığı ve ondan sonra kur'a veya karşılıklı rıza ile herkes bir hisse aldığı takdirde, iki cins malın İki cins mal ile değiştirilmesindeki genel anlayışa bağlı olarak bunun caiz olacağını söylerler. Yine de da­ha sonra tatsızlıklar olmaması için çok zahmet vermeyecekse et ve diğer ürünlere ait hisselerin tartı ile ayrılması, hatta bu ayırım esnasın­da mümkün mertebe etin kalitesinin de dikkate alınması ve sonra kur'a ile sahiplerinin belirlenmesi tavsiye edilir.

Kurban ortaklarından birisi, kurbanlık kesilmeden ölse o hayvanda ona ait hissenin mülkiyeti vârislerine geçer. Bu durumda o hayvanın kurban edilebilmesi için vârislerin rızasına ihtiyaç vardır.

 

C- Kurban Olmaya Engel Kusurlar

 

Kurban kesilecek hayvanın sağlıklı, etinin kaliteli ve lezzetli, organ­larının tam ve sağlam olmasına dikkat edilir. Hz. Peygamber'den bu konuda rivayet edilen hadisleri[144] esas alan âlimler iki veya bir gözü kör, yürüyemeye-cek kadar topal, çok zayıf, kulağının veya kuyruğunun tamamı veya ekserisi kesik, kısaca söylemek gerekirse belirgin vücut kusuru olan hayvanlardan kurban olmayacağını belirtirler. Bu kusurlar hayvan satın alındıktan sonra meydana gelse veya önceden var olan kusur sonradan anlaşılsa, sahibi zengin ise yeniden bir hayvan alıp onu keser. Kesim esnasında meydana gelecek kusurlar kurban edilmesine engel değildir. Sahibi fakir İse yeniden kurbanlık alması gerekmez, hattâ böyle bir hayvanı doğrudan kurbanlık olarak alıp kesebilir.

Buna karşılık hafif kusurlu hayvanlardan kurban olur. Beslenmesi İçin bir problem teşkil etmemişse delirmiş veya uyuz olmuş bir hayva­nın kurban olarak kesilmesi caizdir. Erkek hayvanların burulmuş olmala­rı kurban olarak kesilmelerine engel değildir. Fıkıhçılar bir hayvanın doğuştan boynuzunun olmayışını veya boynuzunun kırık olmasını kusur olarak değerlendirmezler ama doğuştan kulağı olmayan bir hayvanın bu halini kusur sayarlar ve ondan kurban olmayacağını söylerler.[145] Bazı kitaplarda boynuzun kısmen kırık olması ile kökten kırılması farklı de­ğerlendirilir ve kökten kırıklık kusur kabul edilir.[146]

Koyunun daha semiz olması için doğunca kuyruğunun kesilmesi, besicilik ve gıda tekniği ile ilgili bir olay olarak bakıldığında kurbana engel bir kusur sayılmayabilir.

 

D- Kurbanlığın Kaybolması, Ölmesi/ Satılması

 

Kurbanlık olarak alınan hayvan kaybolsa veya ölse kurban kesmekle yükümlü olan kişi bunun yerine başka bir hayvan alır ve onu keser. Kaybolma halinde ikinciyi kesmeden birincisi bulunursa bunlardan iste­diğini keser. Ama kurban mükellefi olmadığı halde nafile kurban olarak kesmek üzere hayvan satın almış olan bir kişi, bu hayvan öldüğü veya kaybolduğu  takdirde  onun yerine  başkasını  almak  mecburiyetinde  de­ğildir.

Kurbanlık olarak alınan hayvan satılır ve yerine başkası alınırsa ikin­cisinin kıymeti daha az olduğu takdirde aradaki fark sadaka olarak yoksullara verilir. Ebû Yûsuf'a göre ise, alınan kurbanlık satılmaz.

 

6- Kurbanın Rüknü, Kesim Zamanı, Şekli, Sünnetleri Ve Âdabı

 

Kurbanın rüknü, kurban olması caiz olan hayvanın kesilmesidir. Ke­simin vaktinde ve usûlüne uygun biçimde kurban niyetiyle yapılması şarttır. Bedelinin tasadduk edilmesi (sadaka olarak verilmesi) kurban yerine geçmez.

Kurbanın kesim zamanı, bayramın ilk günü bayram namazından sonra başlar ve üçüncü gün güneş batana kadar sürer. Bayram namazı kılınmayan yerlerde sabah namazının vaktinin girmesi ile kesim zamanı da başlamış olur. Vaktinden önce kesilen hayvanlar kurban sayılmaz. Hz. Peygamber bir bayram günü "Bu günümüzde yapacağımız İlk şey, namaz (bayram namazı) kılmaktır. Sonra döneceğiz ve (kurban) kesece­ğiz. Kim daha önce keserse onunki, ailesine sunduğu ettir, ibâdetle ilgisi yoktur" buyurmuştur[147]. Başka bir hadisinde de "Kim namaz kılmadan önce (kurban) kesmişse onun yeri­ne başkasını kessin. Kesmeyen de (şimdi, namazdan sonra) kessin" der.[148]

Bu süre içinde yeterli aydınlanma sağlanamayan ortamlarda kurban­ların karışması, sağlıklı kesim yapılamaması, kaza ile yaralanmaların ol­ması gibi ihtimallerden dolayı gece kesim yapılması mekruh görülmüş­se de günümüz şartlarında iyi aydınlatılmış ortamlarda böyle bir sakın­ca olmayacağından gece de kesilebilir. Ancak zamanımızda da gün boyu kesim yapmış yorgun kasapların gece de buna devam etmeleri hattâ gündüz bile olsa yorgun argın çalışmaları bazı kazalara sebep olabilir ki bu sakınca da göz ardı edilmemelidir.

Kendisine kurban vacip olan bir kişi kurban almamış ve kesim sü­resi de geçmişse veya aldığı kurbanlığı süresi içinde kesmemişse bir kurbanlık bedelini fakirlere dağıtır. Ama adak yoluyla kendisine vacip olan kurbanı süresi içinde kesmeyen onun bedelini değil canlı olarak kendisini tasadduk eder. Kendisine vacip olmadığı halde kurbanlık alan fakirin   süresi   içinde   kesmediği   hayvanın   da   adak  kurbanı   hükmünde olduğu kabul edilir.[149]

Kesim şekli: Kurbanlık hayvanlar için özel bir kesim şekli yoktur. Hayvan kesimi İle ilgili genei kurallar kurbanlık için de geçerlidir.

Kurbanlık hayvanlar olan davar, sığır ve deve hakkında Hz. Pey­gamber zamanından bize iki kesim şekli nakledilmektedir. Birisi hayvanı yatırıp boğazının altından, çenenin boyuna bitiştiği yerden kesmektir ve buna Arapça'da "zebh" denir. Türkçe'deki mezbaha kelimesi de aynı kökten gelir. Bu kesim şekli davar ve sığırlarda uygulanır. Diğer kesim şekli ise, hayvanı boynun göğse bitiştiği yerden kesmektir. Develerde uygulanan bu kesim şekline de Arapça'da "nahr" denir. Develerde nahr, sığır ve davarlarda zebh tavsiye edilmekle birlikte aksi de mekruh ola­rak caiz kabul edilir.

Diğer taraftan kesim ihtiyarî ve ıztırârî (zorunlu) diye de ikiye ayrı­lır. İhtiyarî kesim, serbest ortamda yapılan kesimdir. Genelde ihtiyarî kesim uygulanır. Iztırârî kesim ise yakalanamadığı veya bulunduğu ko­num uygun olmadığı için istenen şekilde kesme imkânı olmayan bir hayvana uygulanan zorunlu kesimdir. Meselâ dar bir çukura baş üstü düşen ve oradan çıkarılamayan, müdahale edilmediği takdirde ölecek olan hayvana ıztırârî kesim uygulanır. Iztırârî kesimde hayvan damarla­rındaki kanın boşalmasını sağlayacak, bulunduğu konumun imkân ver­diği herhangi bir yerinden kesilir, boğazdan kesilmesi şart değildir.

İhtiyarî kesim esnasında hayvanın yemek borusu ve nefes borusu ile bunların çevresinde yer alan iki damar kesilir. Tam kesim bu dör­dünün kesilmesi ile sağlanır. Kesimin meşru ve dolayısıyla etin helâl olması İçin hayvan ölmeden önce bunlardan en az ne kadarının kesil­mesi gerektiği konusunda farklı görüşler vardır. Ebû Hanîfe'ye göre bu dördünden üçünün kesilmesi, Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre yemek ve nefes buruları ile bir damarın kesilmesi şarttır.

Kesimin müslüman veya Ehl-i kitap birisi tarafından yapılması ve kesim esnasında besmele çekilmesi şarttır. Allah'ın isminin unutulması halinde bu durum, etin helâl olmasına zarar vermez. Fakat Allah'ın isminin kasden anılmaması halinde Hanefî mezhebine göre o hayvan, meyte (murdar) hükmündedir, dolayısıyla eti de yenmez.[150] Diğer mez­heplerde Allah'ın ismini anmayı sünnet kabul eden ve Allah'ın ismi kasden  bile terk edilse eti  helâl sayan farklı görüş ve  ictihadlar vardır.[151] Allah'ın ismini anma hususunda sahabeden beri nakledilen uygu­lamaya göre hayvan genelde "Bismillâhi vallâhu ekber" veya "Bismillah, Allahüekber" denerek kesilir.[152] Buna rağmen "Bİsmillâhirrahmânirrahîm" veya sadece "Bismillah" denmesi yahut benzer ifadeler kullanılması da yeterli olabilir.[153]

Kesimin sünnet veya müstehapları arasında sayılan veya riâyet edilmemesi mekruh kabul edilen bazı hususlar şunlardır:

Gerek kesim esnasında gerekse kesim öncesinde hayvana eziyet edilmemeli, bunun için kesim hazırlıklarına özen gösterilmeli, kesimde kullanılacak âlet keskin olmalıdır.

Kesilecek hayvan mümkünse kıbleye çevrilerek kesilir. Kesim esna­sında baş hemen ayrılmamalı ve yukarıda açıklanan yemek ve nefes boruları ile damarlar kesildikten sonra kanın akması için bir müddet beklenmeli, boyun omurları arasındaki ilik daha sonra kesilmelidir.

Hayvan kesebilen, bu hususta mahareti olan birisinin kurbanını kendisinin kesmesi tavsiye edilir. Fakat günümüzde bilhassa şehirlerde bunu yapabilecek insanların sayısı hayli azdır. Diğer taraftan bazı ka­sapların da dinî hassasiyetten uzak oldukları, bir an önce işi bitirip başka bir kesime yetişmek için acele ederek bazan hayvana eziyet verdikleri görülmektedir- Onun için kesim işini bilen müslüman kasap­lardan yararlanılmasında fayda vardır.

Sığır ve davarlar sol yanları üzere yatırılarak, deve ise sol ön ayağı bağlanarak ayakta kesilir. Uzman kişilerce bulunulan ortam ve imkânla­ra göre daha uygun görüldüğü takdirde başka tarz kesimler de sünne­tin ruhuna aykırı sayılmaz. Burada önemli olan hayvana en az eziyet ile kesimi gerçekleştirmek ve damarlardaki kanın boşalmasını sağlamak­tır.

Hayvanın derisinin yüzülmesi için acele edilmez, ölüm tam olarak gerçekleşmeden yüzmeye başlanmaz. Bu ve benzeri tavsiyeler hayvana eziyet vermeme ile ilgili ayrıntılardır.

Kurbanı, yahudi veya hıristiyan bir kasaba kestirmek caiz ise de mekruhtur. Kendisi kesemeyenlerin mümkünse müslüman bir kasaba kestirmeleri tavsiye edilir.

Kurbanlık hayvanların kesiminde kesime başlamadan önce ayrıca Al­lah'ın kabul etmesi için dua da edilir. Hz. Peygamberin "Bismillah! Al­lah'ım! Muhammed'den, Muhammed'in ailesinden ve Muhammed'in ümmetinden kabul et" diye dua ettiği rivayet edilir[154]. Hanefî fikıhçılar, önce dua yapılıp sonra besmele çekilerek kesime ge­çilmesinin daha iyi olacağını söylerler. Onlara göre besmeleden sonra dua yapılacaksa o zaman da duanın besmeleye bitiştirilmemesi, besme­le ile duanın ayrılması daha uygun olur.[155]

Kurban kesiminde temizliğe de dikkat etmek gerekir. Gerek kesim yeri, gerekse kesim sonrası hizmetlerin görüldüğü yerler temiz olmalı, çevre kirliliğine karşı tedbir alınmalıdır. Son zamanlarda büyük şehirler­de belediyelerin sağlıklı ortamda kesim yapılması için tedbir almaları sevindiricidir. Bu daha da geliştirilerek sürdürülmeli, vatandaşı sıkıştırma yerine ona yardımcı olma amaçlı gayretler artırılmalıdır. Kamu kuruluş­larınca sağlanan imkânlar yetersiz bile olsa vatandaşlar, çevreyi kirlet­memeli, bakanları rahatsız eden, hastalıklara davetiye çıkaran uygulama­lardan kaçınmalıdır. Kurban atıkları gömülmeli veya bunlar için ayrılmış mekânlara götürülmelidir. İslâm'ın temizliğe verdiği önem unutulmama­lıdır.

 

7- Kurbanın Etinin Ve Diğer Ürünlerinin Değerlendirilmesi

 

İslâm hukukçuları kurbanlık olarak alınan hayvandan kesilene kadar herhangi bir şekilde yararlanılmasının mekruh olduğu görüşündedir. Buna göre kurbanlık hayvanın sütü sağılmaz, ona binilmez veya üze­rinde yük taşınmaz, yünü kırkılmaz. Eğer böyle bir şey yapılırsa karşılı­ğının sadaka olarak verilmesi gerekir. Çünkü hayvan, o haliyle Allah'a takdim edilmek üzere satın alınmıştır. Diğer taraftan bu hükmün adak kurbanı İle sınırlı olduğunu, kurban bayramında vacip olan kurban ibâ­detini yerine getirmek için alınan hayvanları kapsamayacağını söyleyen âlimler de vardır.[156] Kesilmeden yününün kırkılmasının mekruh olduğu­nu belirtenler de kesildikten sonra bunda bir sakınca görmezler.

Kurbanın eti değerlendirilirken bir taraftan bu ibâdetin toplumsal dayanışmaya katkısı, diğer taraftan da şahsî veya ailevî ihtiyaç dikkate alınmalıdır. Hz. Peygamberin de böyle yaptığı ve kimi senelerde kur­ban etinin üç günden sonraya kalmamasını istediği, kimi senelerde ise bir miktarının daha sonrası için bırakılmasına izin verdiği görülmektedir.

Hz. Peygamber (s.a.v) bir sene "İçinizden kim kurban kesmişse üçüncü geceden sonra evinde ondan bir şey bırakmasın" buyurdu. Ertesi yıl olunca "Ya Resûlellah! Geçen sene yaptığımız gibi (mi) yapa­cağız?" dediler. O da "Yiyin, yedirin ve biriktirin. O sene insanlarda sıkıntı vardı da onlara yardımcı olmanızı istemiştim" buyurdu.[157] Bu hadisten anlaşıldığına göre toplumun ihtiyacı da dikkate alınarak bulunulan zamana en uygun hareket tarzı seçilmelidir.

İslâm âlimleri kurbanın etinin yenebileceğini, zengin fakir ayırımı olmaksızın başkalarına ikram edilebileceğini ve daha sonra yemek için uygun yöntemlerle muhafaza altına alınabileceğini, tasadduk edilen yani muhtaç kişilere verilen miktarın üçte birden az olmamasının da müstehap olduğunu söylerler. Onların tesbitine göre durumu pek İyi olmayan kalabalık ailelerde ev halkı gözetilerek eve daha fazlasının hattâ gerekiyorsa tamamının bırakılması da müstehaptır. Tasadduk edi­lecek kısım muhtaç kişilerin bizzat kendilerine verilebileceği gibi bunla­rın onlara ulaşmasına aracılık edecek güvenilir kişi ve kuruluşlara da verilebilir.

Kurban eti satılmaz, ondan kasap ücreti de verilmez. Kurbanın et dışındaki diğer ürünleri de (ciğer, yürek, böbrek, iç yağı, işkembe, ba­ğırsak, baş, bacak, deri v.s.) eti hükmündedir. Bunlar da satılmaz. Ye­nenler kurban sahibi tarafından yenebileceği gibi başkalarına da verile­bilir. Derisi de kurban sahibi tarafından kullanılabilir veya başkalarına verilebilir, tasadduk edilebilir (sadaka olarak verilebilir). Ayrıca derinin, tüketilmeyip kullanılan maddelerle doğrudan değiştirilmesi de caiz gö­rülmüştür. Deri para karşılığında satıldığı veya kullanılmayıp tüketilen mallarla takas edildiği takdirde alınan bedel tasadduk edilir.[158]

Ortak kurbanda ortaklardan bir kısmı olmadan diğerleri kesseler, hatta ortaklık olmasa bile birisi arkadaşının veya yakınının kurbanını onun açık izni olmadan kesse kurban, sahibi adına caizdir ve eti ona ait olur. Çünkü kurban olarak alınmış bu hayvanların kesilmesine delâleten izin verilmiş sayılır. İki kişi yanlışlıkla birbirinin kurbanını ke­secek olsa kurban ibâdeti yerine gelmiş olur. Eğer mevcut ise herkes kendi   kurbanını   veya   yüzülüp   parçalanmışsa   kurbanının   etini   alır.   Bu durum et tüketildikten sonra fark edilmişse taraflar kendi aralarında helâlleşirler, bir değerlendirmeye gidilerek onlardan birine ödeme ya­pılmaz. Ama bu şekilde helâlleşmezler ve aralarında anlaşmazlık olursa her biri kesmiş olduğu kurbanın değerini karşı tarafa öder. Alınan bu para kurban etinin bedeli olduğundan tasadduk edilir.[159]

 

8- Diğer Kurban Çeşitleri

 

Kurban denince öncelikle kurban bayramına özel kurban akla geli­yorsa da bunun dışında adak kurbanı, hedy, şükür kurbanı gibi kur­banlar da vardır. Ayrıca bazan toplumun değer verdiği kişilerin karşı­lanması esnasında hayvan kesilmesi de giderek bir âdet halini almakta ve halk arasında buna da kurban denmektedir.

 

A- Adak Kurbanı

 

Bir müslüman, kendisine vacip olmadığı halde Allah  rızası için kur-| ban  kesmeyi adarsa  buna adak (nezir)  kurbanı denir.  Kurban ve diğer adaklar   herhangi   bir  şart  veya   kayda   bağlı   olmaksızın   adanabileceği 1 gibi  bir şarta  bağlı  olarak veya zaman  yahut  mekanla  kayıtlı  (mukay­yet) olarak da adanabilir.

Adak kurbanlarının etinden ve diğer ürünlerinden sadece fakirler is­tifade edebilir. Ayrıca adak sahibinin bakmakla yükümlü olduğu kişiler yani annesi, babası, büyük annesi, büyük babası, çocukları ve torunları ile hanımı da -fakir bile olsalar- onlardan yiyemezler. Kurbanın derisi ve yünü de aynı hükme tâbi olup yakın akraba olmayan fakirlere dağı­tılır.

Adak kurbanı, istendiği zaman kesilebilir. Fakat belli bir zamanda kesilmesi adanmışsa özürsüz olarak o zamandan sonraya bırakılması günah olur. O zaman gelmeden önce de kesilebilir. Fıkıh kitaplarında "udhiyye adayanın onu kurban bayramı günlerinde kesmesi gerektiği­ne" dair görüş, "udhiyye" kelimesinin Arapça'daki manasından kaynak­lanmaktadır. Bu dilde "udhiyye", kurban bayramında kesilen kurban hakkında kullanılır. Halbuki Türkçe'deki kurban kelimesinin kapsamı daha geniştir.

 

B- Hedy Kurbanı

 

Hac bahsinde ele alındığı gibi hedy, Harem (Mekke ve civarını içi-"ie alan  sınırlan  belli  bölge)  için  hediye edilen  kurban anlamında  kullamlır.   Arapça'da   hac   ve   umre   ibâdeti   esnasında   kesilen   kurbanlara hedy denir.

Temettü' ve kıran hedyi ile nafile hedy kesen kişi bunların etinden kendisi yiyebileceği gibi başkalarına da ikram edebilir. Normal kurban etinde olduğu gibi bunun da en az üçte birinin fakirlere verilmesi ve kurban sahibinin de ondan bir miktar yemesi müstehaptır.

Ceza ve ihsâr hedyi ile adak hedyinin etinden sadece fakirler yiye­bilir. Bunları kesmekle yükümlü olan kişi, onun usûl ve fürûu, hanımı -fakir bile olsalar- bunların etinden yiyemezler. Yememesi gerekenler bu etlerden yediği takdirde bedelinin sadaka olarak fakirlere dağıtılması gerekir. Bu konu, hac bölümünde daha geniş olarak ele alınmıştır.

 

C- Akîka Kurbanı

 

Akîka kurbanı, çocuğun doğumunun ilk günlerinde kesilen kurban­dır. Akîkanın hükmü Hanefîler'e göre mubah, diğer mezheplerde sün­net veya vaciptir. Kitaplarda daha çok doğumun yedinci gününde veya bunun katlan olan on dört yahut yirmi birinci gününde kesildiği, başka günlerde de kesilebileceği yazılıdır. Akîka kurbanı, kusurları, etinden istifade ve dağıtılması bakımından kurban bayramında kesilen kurban gibidir. Herkes tarafından yenebilir ve herkese yedirilebilir.

Hadislerde Hz. Peygamber'in, "çocuğu için kurban kesmek isteyen kessin"[160] dediği, torunları Hasan ve Hüseyin   için   birer  veya   ikişer   koç   kestiği[161] belirtilir.

 

D- Başka Maksatlarla Kesilen Kurbanlar (Karşılama, Temel Atma, Açılış Vb.)

 

Zaman zaman çeşitli sebeplerle halk arasında kurban olarak nitele­nen kesimler görülmekte veya haber olarak duyulmaktadır. Bilhassa devlet adamlarının veya toplum önderlerinin, liderlerin bir şehri ziyare­tinde, ticarî veya gayri ticarî müesseselerin açılışında, spor kulüplerinin sezon açılışlarında, temel atmalarda, düğünün ardından gelin eve girer­ken veya gurbetten yahut hacdan dönüşlerde kurbanlar kesildiği, ke­simde amaç olan kişi veya kişilerin kesilen kurbanın üzerinden atladığı, alınlarına kurban kanı sürüldüğü görülmektedir.

Bu kurbanlar eğer yaşanan ortamdan duyulan mutluluk dolayısıyla Allah'a şükür maksadıyla kesiliyorsa bunları şükür kurbanı olarak, etinin verilecek ziyafette yenilmesi amaçlanıyorsa da bu çerçevede değerlen­dirmek mümkündür. Ama bunlardan bilhassa şahıslara yönelik olanlar, onlara karşı misafire gösterilen saygının ötesinde bir yüceltme (tazim) niyetiyle yapılırsa bunların  kurban olarak kabul edilmesi  bir yana helâl bir kesim o!up olmadığı bile şüphelidir. Bazı fıkıh kitaplarında insanı yüceltme maksatlı kesimlerin haram olduğu belirtilir.[162] Şahıslan öne çıkaran ve onların önünde yapılan, çoğu gösteri amaçlı kesimlerden uzak durulması tavsiye edilir.

Kurbanın üzerinden atlamak ve alna kurban kanı sürmek, İslâmî uygulamanın dışında (bid'at) bir davranıştır ve bundan uzak durulmalı­dır.

 

9- Adak (Nezir)

 

İnsanlar, umdukları şeyleri elde etmek veya korktukları şeylerden korunmak için zaman zaman kendi iradeleriyle yapmaya söz verdikleri bir ibâdet ya da iyilikle Allah'a yaklaşmak ve O'nun bu konuda yardı­mına erişmek isterler. Bu şekilde yapılmasına söz verilen ibâdet türün­den olan şeylere "adak" denilmektedir.

Dinî bir terim olarak adak şöyle tarif edilir: Dinen yükümlü olma­dığı halde, kişinin farz veya vacip türünden bir ibâdeti yapacağına dair Allah'a vaatte bulunmasıdır.

Adağın Arapça karşılığı "nezir"dir ve Kur'an'da birkaç kere şu şekil­de geçmektedir:

"Harcadığınız her şeyi, adadığınız her adağı Allah mutlaka bilir (ve karşılığını verir)".[163]

"Bu kullar, dünya hayatında iken sözlerinde dururlar, adadıkları şey­leri yerine getirirler ve felâketi bütün ufukları tutan kıyamet gününden endişe ederler".[164]

"İmran'ın karısı, 'Rabbim! Ben karnımda olanı sadece sana hizmet etmesi için adadım. Benden kabul buyur! Doğrusu her şeyi işiten ve bilen Sensin' demişti".[165]

"İnsanlardan birini görecek olursan de ki: 'Ben Rahmân'a oruç ada­dım, bugün hiçbir insanla konuşmayacağım,[166]

Bir olgu olarak hemen bütün dinlerde rastlanan adak hakkında Kur'an'da doğrudan teşvik eden veya yasaklayan herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. Ancak yukarıda yer alan âyetlerden birincisinde teş­vik edilen sadaka ile birlikte anılması, ikincisinde cennet ehlinin övgüye değer özellikleri arasında sayılması, bizzat adakta bulunmanın değilse de yapılan adakların yerine getirilmesinin Kur'an tarafından da teşvik edildiği anlaşılmaktadır. Üçüncü âyette ise İmran'ın hanımının, karnın­daki çocuğunu mabede adamış olduğu anlatılır ve bu, aslında adama­nın, hiçbir şekilde kötü bir şey olduğu anlamı taşımaz. Sonuncu âyette ise Meryem'e doğum sonrasında, "oruç adağı bulunduğunu ve bu se­beple kimseyle konuşmayacağını" ifade etmesi işaret edilir. Söz konusu âyetten o dönemde susmak suretiyle oruç adağı yapılageldiği anlaşıl­maktadır.

Bu âyetler yanında ayrıca Kur'an'da yer alan ve ahde vefa temasını işleyen bir dizi âyet bulunmaktadır. Sonuç itibariyle adak da Allah'a verilmiş bir sözdür. Bu yüzden yerine getirilmesi, ahde vefa ilkesinin bir  gereğidir.[167]

Bunların yanında Hz. Peygamberin, Allah'a itaat kabilinden olan adakların yerine getirilmesini emretmiş olduğu bilinmektedir. Bu konu­da o, şöyle buyurmuştur:

"Her kim Allah'a itaati gerektiren bir hayır iş ve ibâdet adarsa, adağını yerine getirsin. Her kim de Allah'a karşı günah işlemeyi gerek­tiren   bir  adakta   bulunursa,  Allah'a   âsi   olmasın".[168]

Sa'd b. Ubâde'den gelen bir rivayete göre o, annesinin bir adağı olduğunu, fakat adağını yerine getiremeden öldüğünü Hz. Peygamber'e sormuştu. Cevabında Hz. Peygamber, ona, annesi adına adağını yerine getirmesini bildirmiştir.

Bütün bunlar, adağın dinde yeri olduğunu göstermektedir. Ancak, adak sebebiyle ilâhî kaderin değiştirileceği şeklindeki bir anlayışın Hz. Peygamber tarafından reddedildiği de bilinmektedir. Bu anlamda o şöyle buyurmuştur:

"Adak  hiçbir  şeyi  değiştirmez; ancak  adakla   cimrinin   malı  elinden ÇlkmiŞ   olur".[169]

Adağın hükmüne gelince, adanan şeyin, farz ya da vacip olan bir ibâdet cinsinden olması gerekmektedir. Bu durumda adağın yerine getirilmesi dinen vacip olmaktadır. Bu konuda şu hadisler açıklayıcıdır:

"İbn Abbâs şöyle anlatmıştır: Bir cuma günü Hz. Peygamber hutbe verdiği sırada, bir kişinin ayakta dikildiğini gördü. Bu kişinin halini sor­du. Sahabîler, 'Bu adam (Ensâr'dan) Ebû İsrail'dir. Ayakta durmak, oturmamak, güneşte dikilmek, gölgelenmemek, hiç konuşmamak üzere oruç tutmayı adamıştır' dediler. Hz. Peygamber de: 'Bu adama söyleyin, konuşsun, gölgelensin, otursun, orucunu ise tamamlasın' buyurdu".[170]

Bir diğer hadis de şöyledir: "Bir hac yolculuğu sırasında Hz. Pey­gamber, iki oğlunun kollan arasında (sürüklenircesine) götürülmekte olan yaşlı bir adam gördü ve 'Buna ne olmuş?' diye sordu. 'Hacca yaya gitmeyi adamış!' dediler. Hz. Peygamber, 'Yüce Allah'ın, bu ada­mın kendisine İşkence etmesine ihtiyacı yoktur' buyurdu ve sonra da adamın hayvana binmesini emretti"[171]

Buna göre kişinin adakta bulunurken namaz, oruç, itikâf, hac, um­re, sadaka, kurban gibi bizatihi maksûd olan ibâdetler türünden bir şeyi adaması gerekecektir. Buna karşılık güneş altında dikilmek, soğukta denize atlamak, horoz kurban etmek, falanca türbeye/ yatıra mum yakmak, çaput bağlamak... gibi insanların kendilerince kutsiyet atfettik­leri fiilleri yapmak şeklindeki adaklar hem anlamsız hem de dinen ge­çersizdir. Öte yandan Allah'tan  başkası adına  kurban  adanması  ve kesilmesi,  Allah'tan   başkasından  yardım  istenmesi,   medet  umulması  asla caiz değildir.

Aynı şekilde abdest almak gibi bizzat amaç olmayan, ibâdetlere vesile olan bir şeyi veya zaten yapılması üzerimize farz olan namazları kılmayı adamak da dinen geçerli adak sayılmaz.

Günah işlemeye götürecek adaklar da geçersiz olur. Şu işim olursa, çocuğumu hak yolunda kurban edeceğim, yahut kendimi köprüden atacağım... gibi esasen işlenmesi haram olan fiillerin adanması, dinen haramdır ve geçersizdir.

Bazı hallerde adağın yerine getirilmesi günaha girmeye yahut -yaya hac örneğinde olduğu gibi- kendimize eziyet etmeye sebebiyet verebi­lir. Bu gibi durumlarda adak yerine getirilmez.

Dinen geçerli bir adağın yerine getirilememesi halinde kefaret ver­mek gerekir. Adak kefareti, aynen yemin kefareti gibidir.

 

YEDİNCİ BÖLÜM

 

YEMİNLER VE KEFARETLER

 

1- Yeminler

 

A-Yeminin Sözlük Ve Terin: Anlamı

 

Arapça bir kelime olan yemin sözlükte "kuvvet, kudret, bereket, uğur, sağ taraf, sağ kol" gibi mânalar yanında Türkçe'deki "yemin" anlamında da kullanılır.

Yemin, yapılış şekli itibariyle ikiye ayrılır:

Birincisi; Arapça'da "kasem" kelimesiyle ifade edilen şeklidir ki adı veya sıfatı zikredilmek suretiyle bir nevi şahit tutularak Allah adına yapılan yemindir. "Allah" lafzının başına bir harf ilavesiyle "Vallahi", "Billahi" veya "Tallahi" şeklinde yapılır ve bu ifadelerden biri kullanıldık­tan sonra yeminin konusu olan husus ifade edilir. Meselâ "Vallahi, bu eve girmedim", "...girdim" veya "...girmeyeceğim" yahut "...yarın girece­ğim" tarzındaki ifadeler kasem şeklinde yemindir. Allah'ın sıfatlarından hangilerinin yeminde kullanılabileceği konusunda da bazı ayrıntılar ve kimi örfe bağlanan farklı değerlendirmeler vardır, Allah adına da yapıl­sa ihtiyaç olmadıkça yeminden kaçınılması tavsiye edilir.

İkincisi; şartlı ifadelerle yapılan yemindir. Fıkıh kitaplarındaki yaygın misalleri, şart olarak zikredilen bir fiil veya olay ile köle azadı veya boşama arasında irtibat kurulması şeklindedir. Meselâ tarihte, kölesi olan birisinin, karşısındakine "Yarın sana gelmezsem kölem hür osun" demesi yemin olarak değerlendirilmiştir. Bu ifadelerin kullanılması ha­linde, şart olarak belirtilen fiil veya olayın gerçekleşmesi ile birlikte ona bağlanan sonucun da gerçekleşeceği kabul edilmiştir. Diğer taraftan bu ifadeyi, kefaret gerektiren bir yemin gibi değerlendirerek belirtilen şar­tın   gerçekleşmesi   halinde   köle  azadı   şeklindeki   sonucun   değil, yemin kefaretinin gerekeceğini veya  bunun yemin de sayılmayacağını ve hiç­bir şey gerekmeyeceğini söyleyenler de vardır.[172]

Yeminde adı zikredilen varlık çok büyük ölçüde yüceltilmiş olduğu için Allah'tan başkası adına yemin edilmez. Hz. Peygamber, Hz. Ömer'in "ve ebî" (Babama yemin olsun ki...) şeklinde yemin etmesi üzerine "Al­lah, babalarınıza yemin etmenizi yasaklıyor. Kim yemin edecekse Allah'a yemin etsin veya sussun" buyurmuştur[173]. Hadisin bir rivayeti de "Babalarınıza yemin etmeyin. Kim Allah'tan başka bir şeye yemin ederse şirk koşmuş olur" şeklindedir.[174] Allah'ın Kur'an'da çeşitli varlıklara veya zamanlara yemin etmiş ol­ması, O'nun zâtına mahsus bir özellik olarak kabul edilir. Fıkıhçılar bu ilkeden hareketle Peygamber, Kabe, veya Kur'an da dahil olmak üzere Allah'tan başkasına kasem şeklinde ('ve'l-Ka'beti' gibi) yemin edilmesini uygun görmezler ve bunları başlangıçta yemin de saymazlarken daha sonrakiler, örfe bağlı olarak görüş değiştirmişler ve Kur'an'a doğrudan yapılan yeminde de kefaret gerekeceğini söylemişlerdir.

Buna karşılık söze kuvvet vermek ve muhatabı inandırmak için itikadı açıdan küfrü gerektiren hususların zikredilmesi, helâl olan bir şeyin haram sayılması da yemin kabul edilir. Meselâ "...yapmışsam Kur'an'dan uzak (berî) olayım", "...Peygamber'den uzak olayım", "...namazdan uzak olayım", "...yahudi olayım", "...hıristiyan olayım", "...Allah'ım olmasın" veya "...yemek yemek haram olsun", "...şu arabaya binmek haram olsun" şeklindeki ifadeler böyledir. Örfe bağlı olarak Allah'ın adı veya sıfatı zikredilmeksizin "...yemin ederim", "...and içerim" tarzındaki ifadeler de yemin sayılır.

 

B- Yemin Çeşitleri

 

Yemin üç çeşide ayrılır: Yemİn-i lağv, yemin-i ğamûs ve yemin-i mün'akide. Buna bir de dördüncü olarak anlık yemin eklenebilir.

1- Yanlış Yemin (Yemin-i lağv): Geçmişe veya bulunulan zamana ait bir olay üzerine doğru bildiğini zannederek yapılan yanlış yemindir. Meselâ birisi, babasının evde olduğunu zannederek "Vallahi babam evde" dese, ama babası onun haberi olmadan daha önce evden çıkmış olsa, bu bir yemin-i lağvdır. Sözlükte "boş söz", "hatalı söz", "çirkin" gibi mânalara gelen "lağv" kelimesinin yemin kefareti ile ilgili âyetteki (el-Mâide 5/89) mânasını Hanefîler bu şekilde açıklarlar. Âyette de belirtil­diği gibi bu yeminden dolayı kefaret gerekmez.

2- Yalan Yemin  (Yemin-i ğamûs): Geçmişe veya  bulunulan zamana ait bir olay üzerine bile bile yapılan yalan yemindir. Meselâ birisi, ba­basının evde olmadığını bildiği halde yalan yere "Vallahi  babam evde" dese,   bu  yemin-i   ğamûstur.  Sözlük   manası   "batıran   yemin"  demektir. Gerçekten de sahibini günaha batırır ve cehenneme götürür. Bir hadis­te  Hz.  Peygamber bizzat "el-yemînü'l-ğamûs" kelimesini  kullanarak bu­nun  büyük günahlardan  olduğunu açıklar.[175]  Dinimizde yalan büyük bir günah iken bunun bir de yeminle desteklenmesi daha büyük bir günahtır. Bilhassa bu yemin, bir haksızlığa sebep olursa gü­nahın  şiddeti  daha  da  artar.  Peygamber Efendimiz bile  bile ettiği ye­min ile bir insanın hakkının başka birisine geçmesini sağlayan insanla­rın  Allah   ile  karşı   karşıya  geldiklerinde  Allah'ın  onlara  öfkeli  olacağını belirtir[176].  Müslüman,  devamlı  şekilde Allah'ın rahmetini istemeli, O'nu öfkelendiren işlerden de uzak durmalı­dır.  Bir gün   Hz.  Peygamber "Yemini  İle bir müslümanın  hakkını  kesip alana Allah cehennemi vacip kılar ve cenneti haram eder" buyurur ve oradakilerden biri "Ya basit bir şey ise?" diye konuyu açmasını İster. O da "Bir misvak ağacı dalı olsa da" buyurur.[177]

3- Vaad-yemin   (Yemin-i  mün'akide):  Gelecek  için   bir  işi  yapmaya veya  yapmamaya,   bir  olayın   olacağına   veya   olmayacağına  yemin   et­mek. "Vallahi, ... ile konuşmayacağım", "Vallahi yarın borcumu Ödeyece­ğim", "Vallahi bu eve girmeyeceksin", "Bu eve girersen kölem azat ol­sun"   tarzındaki   yeminler   böyledir.   Konuşmayacağım   dediği   kimse   ile konuşursa, olmayacak dediği  iş olursa  veya yapacağım dediği işi  vak­tinde   yapmazsa   yemine   riâyet   edilmemiş,   bir   başka   ifade   ile   yemin bozulmuş   olur   ve   buna   fıkıh   kitaplarında   "hıns",   veya   "hânis   olma" denir.   Yemin   bozulunca   yemin   eden   kefaret  yükümlüsü   olur.   Yemin kefareti ile ilgili âyette[178] sözü edilen yemin de budur.

Genel kural olarak yeminlere sâdık kalınması istense de bu tarz yemin ile aslında haram olan bir fiilin yapılması vaat edilmişse meselâ bir kişi, babası veya başka bir yakını ile konuşmamaya yemin etmişse yeminini bozması ve kefaret yükümlülüğünün gereğini yerine getirmesi istenir. Hz. Peygamber "Kim yemin ile söz verirse ve başkasını ondan daha iyi bulursa o daha iyi olanı yapsın ve yemininden dolayı da ke­fareti yerine getirsin"[179] buyurur.

Hz. Ebû Bekir'in bir talihsiz olay üzerine akrabası olan bir insandan yardım elini çekmeye yemin etmesi sebebiyle indiği rivayet edilen[180] "İçinizden faziletliler, akrabalara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere (yardım) vermeyeceklerine yemin etmesinler. Onlar affetsinler ve bıraksınlar. Allah'ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Allah  çok bağışlayıcı ve merhametlidir[181]" âyetinde iyilik yapmamaya yemin edilmemesi istenmektedir.

Hz. Peygamber, bir grup sahâbî ile birlikte gelip kendisinden binek İsteyen Ebû Mûsâ el-Eş'arî'ye önce "Vallahi size binek veremem. Benim sizi bindirecek bir şeyim yok" demiş, sonra kendisine bir miktar deve getirilince onları aratıp kendilerine binek develeri vermiştir. Daha sonra yeminin hatırlatılması üzerine de "Size bineği ben vermedim. Size Allah binek verdi. Vallahi, -Allah dilerse- ne zaman yemin edersem ve baş­kasını ondan daha iyi görürsem daha iyi olanı yaparım ve yemini çö­ze r i rrT buyurmuştur[182]. Bu durum, yemin edenin, yemin anındaki halinin ve maksadının dikkate alınacağını gösterir.

4- Anlık Yemin (Yemin-i fevr): Bunun, vaad-yeminden farkı, kullanı­lan söz itibariyle onun gibi olsa da bulunulan ortam gereği o andaki halin kast edilmiş olmasıdır. Meselâ hazırlanmış yemeğe davet edilen birisi "Vallahi yemem" dese sadece o andaki davete katılıp yemek yer­se yeminini bozmuş olur. Başka bir zamanda veya başka bir yerde yemek yese yeminini bozmuş sayılmayacağı için kefaret de gerek­mez.[183] Bir tartışma anında öfke ile evi terk etmek için kapıdan çıkmak üzere olan birisine karşı "Kapıdan çıkarsan..." şeklinde başlayan bir cümle ile yemin edilmesi halinde de bu yemin, herhangi bir kapıdan çıkma İle veya o kapıdan her hangi bir 2amanda çıkma ile bozulmaz. Burada o kapıdan o andaki çıkma kast edilmiştir.

 

2- Kefaretler

 

A- Kefaretin Tanımı

 

Kefaret, "örtmek", "üstünü kapatmak" anlamındaki Arapça "k f r" kökünden türetilmiş bir kelimedir. Kefaret kelimesi, bu haliyle hepsi de el-Mâide sûresinde olmak üzere dört âyette geçse de yine "k f r" kö­künden türeyen ve aynı manaya gelen (tekfir) kullanımlar bunlarla sı­nırlı değildir[184]. Ayrıca bu kökten türemiş kelimeler kullanılmaksızın   doğrudan   kefaret   hükümlerinin   anlatıldığı   âyetler   de vardır.[185]

Kefaret kelimesinin hadislerde çokça kullanıldığını, hattâ hadis ki­taplarında bazan ana başlık (kitap)[186] ve çoğu kere de alt başlık (bab) olarak yer aldığını görüyoruz.

Hadislere  göre  beş  vakit  namaz ve  cuma  namazı,  ramazan  oruc[187], umre[188] gibi ibâdetler, tekrarlandıkça arada işlenen küçük günahlar için kefaret olur. Bir müslümanın başına gelebilecek her türlü üzüntü, sıkıntı, hastalık ve benzerleri[189] veya İlim elde etme çabası[190] onun bazı günahları için kefarettir veya bunlar onun derecesinin yükselmesine sebep olur.

Diğer taraftan yemin, zıhar, adam öldürme, ramazan orucunu se­bepsiz bozma, cuma namazını kılmama, kölesini dövme, ay halindeki karısıyla cinsel ilişkide bulunma gibi birtakım istenmeyen davranışlar sebebiyle görev haline gelen ve ibâdet özelliği taşıyan cezalardan bah­seden hadisler de vardır.

Fıkıhçılar kefareti, bazı hata, günah veya suçların telafisi için yapıl­ması istenen ibâdet/ceza mânasında kullanırlar. İbâdet özelliğinden do­layı yapılması sadece Allah veya Peygamber tarafından istenebilir. Kıyas veya başka yöntemler kullanılarak yeni kefaretler konamaz. Aynı sebep­le sadece müslüman kişiler onunla yükümlü olur. Ceza özelliğinden dolayı da yapılması, doğrudan ve herkesten istenmez. Ancak bazı fiille­ri yapan akıllı, baliğ (ergen) kişiler, affedilmelerine vesile olması için onu yerine getirmekle yükümlü olurlar. Hak ayırımında onu Allah hak­larının (hukûkullah) bir kısmını teşkil eden "ibâdet ve ceza arasında kalan haklar" grubunda sayan fıkıhçılar, genellikle ondaki ibâdet özelli­ğinin ceza özelliğine baskın olduğunu kabul ederler. Âyet~i kerîmelere bağlı olarak hata ile adam öldürenin ve ileriye dönük ettiği yemini (vaad-yemin, yemin-i mün'akide) bozanın kefaret yükümlülüğünü kabul ettikleri halde, kasten adam öldürene ve geçmişe dönük olarak yalan yere yemin edene böyle bir yükümlülük getirmeyen Hanefîler, bunun sebebini ondaki ibâdet özelliğinin baskınlığı ile açıklarlar. İhramlı iken mecburiyet karşısında da olsa av yapanın veya tıraş olanın kefaret so­rumluluğunu da aynı gerekçe ile izah ederler. Buna karşılık kefâretler-deki ibâdet ve ceza özelliklerinden hangisinin baskın olduğu konusun­da farklı düşünen ve bu bakımdan sebebe bağlı olarak kiminde ceza özelliğinin baskın olduğunu iddia edenler de vardır.

 

B- Kefaret Çeşitleri

 

1- Yemin Kefareti

 

Bir işi yapmaya veya yapmamaya yemin eden kimse daha sonra bunun tersini yaparsa kefaret borçlusu olur. Bu hususta Allah şöyle buyurur: "Allah yeminlerinizdeki kasda dayanmayan ifadelerden dolayı sizi sorumlu tutmaz. Fakat O, kasda dayalı yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutar. Onun kefareti; ailenize yedirdiklerinizin ortalamasından on yoksula yedirmeniz veya onları giydirmeniz yahut da  bir köle azat etmenizdir. Kim bunları bulamazsa o da üç gün oruç tutar. Eğer ye­min ederseniz onların kefareti işte budur. Yeminlerinize sahip çıkınız. Allah   âyetlerini   size   bu   şekilde  açıklıyor.   Umulur  ki   şükredersiniz".[191]

Buna göre kefaret borçlusu öncelikle; ailesine yedirdiğinin orta hal­lisinden, on fakire yemek yedirmek veya onları giydirmek yahut da bir köle azat etmek konusunda isteğine bağlı olarak bunlardan birini seç­me hakkına sahiptir.

Eğer yemek yedirmeyi seçmişse bir fakirin on günlük veya on faki­rin birer günlük yemek ihtiyacını karşılaması gerekir. Fıkıh bilginleri zamanlarının veya Hz. Peygamber zamanının örfüne bağlı olarak gün­lük yemeğin öğle ve akşam olmak üzere İkişer öğün olmasını yeterli görürler. Kefaretini bu şekilde ödemek isteyen kişi yemeği hazır olarak veya malzeme halinde de verebilir. Hanefî mezhebine göre yemek ye­dirme yerine bedelinin verilmesi de caizdir ve genelde bir gün için bir fit ir sadakası hesabıyla verilir. Diğer mezheplerde ise gıda maddesi olarak verilmesi gerekenler veya elbise yerine onların değerinin veril­mesi ile kefaret yükümlülüğü sona ermez.

Kefaret olarak giydirme seçeneğine karar verildiği takdirde verilecek elbisenin en azından ne kadar olması gerektiği hususunda farklı görüş­ler vardır. Genelde bir İnsanın giyinik sayılması için gereken en az miktarda olması veya içinde namaz kılınacak kadar olması yahut bütün bedeni örtmesi şeklinde ölçüler verilir. Bu durumda verilecek kıyafetin türü veya türleri yaşanan zamanın ve mekânın örfüne, verilen kişinin kadın veya erkek olmasına göre farklı olur. Diğer taraftan verilen elbi­se, bu konudaki ölçülere uymasa bile kıymet itibariyle yukarıda anlatı­lan şekliyle on günlük yemeğe denk olursa bunun da yemek faslından kabul edilerek kefaret olarak yeterli olacağı kabul edilir.

Yemek veya elbiseden yararlanacak fakirlerin, kefaret yükümlüsünün zekât konusunda anlatılan derecede yakın akrabası olmaması gerekir.

Yemek yedirme veya elbise temin etme imkânına sahip olmayan, ara vermeksizin üç gün oruç tutar. Hangi sebeple olursa olsun ara verdiği takdirde üç güne yeniden başlar.

Gelecekte bir işi yapmamaya veya yapmaya yemin eden ve bu yeminini bozan kişinin kefaret ödeyeceği konusunda Hanefî, Mâliki, Şafiî ve Hanbelî mezhepleri (dört mezhep) ittifak halindedirler. Fakat geçmişe ait bir olay için yalan yere yemin eden kişinin durumu bun­dan farklıdır. O yalan yere yemin etmek suretiyle büyük bir günah işlemiş olduğundan tövbe etmesi ve Allah'tan af dilemesi gerekir. ŞâfİÎ dışında diğer üç mezhebe göre bundan dolayı kefaretle yükümlü ol­maz.

Hanefîler'e göre kefaret, yemin bozulduktan sonra yerine getirilir. Önce kefareti yerine getiren sonra da yemini bozan kişi, önceki kefaret geçersiz olduğu için yeniden kefaret yükümlüsü olur. Kefaret olarak fakire verdiği yiyecek veya giyeceği geri alması da mümkün değildir. Çünkü onları sadaka olarak vermiş ve ondan sevap kazanmıştır. Şafiî, Mâlikî ve Hanbelî mezheplerine göre ise yemin bozulmadan önce de kefaret yerine getirilebilir. Ancak ŞâfİÎ mezhebinde kefaretin oruçla ye­rine getirilmesi bunun dışında kabul edilir ve bedenî ibâdet olan oru­cun yemin bozulmadan önce tutulması, namazın vakti girmeden kılın­ması gibi değerlendirilir. Her iki görüşü de destekleyen hadisler vardır.

Bir nevi boşanma sebebi olan ve aile hayatında boşama sebepleri arasında anlatılan îlâ (kocanın, eşinden uzak durmaya yemin etmesi) olayında da orada anlatıldığı şekilde yemin eden kişi eğer bundan vazgeçip eşi ile cinsel ilişkide bulunursa âlimlerin büyük çoğunluğuna göre yemin kefareti öder.

 

2- Zihar Kefareti

 

Arapça'da vücudun sırt bölgesi için kullanılan "zahr" kelimesinden türeyen "zıhâr", Kur'an'ın indiği dönemde, Câhiliye çağından gelen bir âdetin devamı olarak hanımı ile ilişiğini kesmek İsteyen kimsenin ona "Ente aleyye ke-zahri ümmî" demesi anlamında kullanılıyordu. "Sen, benim için anamın sırtı gibisin" anlamındaki bu söyleyiş aynı zamanda kinaye yoluyla artık onunla cinsel ilişkiye kesin bir şekilde son verdiğini de ifade ediyordu.[192] O dönemde aynı zamanda boşama sayılan bu söz, Allah tarafından çirkin ve yalan beyan sayılmış ve onu kullanan kocaya, hanımına dokunmadan önce kefaret yükümlülüğü getirilmiştir. Böylece onun boşanma şeklindeki sonucu da iptal edilmiştir. Karısını, anası dışında da evlenmesi kesinlikle ve ebedî olarak haram olan baş­ka bir akrabası kadına veya onun sırt dışında bakması caiz olmayan başka bir organına benzeterek bu ifadeyi kullansa yine zıhâr yapmış sayılır. Aynı zamanda ahlâkî bakımdan da yanlış olan bu gibi benzet­melerden uzak durulması gerekir. Yüce Allah zıhâr konusunda şöyle buyurur:

"Sizden hanımlarına karşı (Sen bana anamın sırtı gibisin diyerek) zıhâr yapanlar (bilsinler ki) onlar, onların anaları değildir. Onları doğu­ranların dışındakiler onların anaları değildir. Onlar kesinlikle çirkin bir söz ve yalan söylüyorlar. Allah, çok affedici ve bağışlayıcıdır.

Hanımlarına karşı zıhâr yapan ve sonra da dediğinden dönecekler, birbirlerine dokunmadan önce bir köle azat etmelidirler. Size bu tavsi­ye ediliyor. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

Kim (onu) bulamazsa o da birbirlerine dokunmadan önce peş peşe İki ay oruç tutmalıdır.

(Ona da) gücü yetmeyen altmış fakiri yedirmelidir. Bunun sebebi, Allah'a ve resulüne iman etmenizdir. İşte bunlar, Al­lah'ın   sınırlarıdır.   İman   etmeyenler   için   de   acı   bir   azap   vardır".[193]

Zıhâr yapan, kefaret olarak -günümüzde köle olmadığından- birinci derecede iki kamerî ay (veya altmış gün) oruç tutmakla yükümlü olur. Bu iki aylık orucu ara vermeden tutmalıdır. Ramazan ayı, farz oruca tahsis edildiğinden, ramazan bayramının birinci günü ile kurban bay­ramının dört günü de bu günlerde oruç tutulması haram veya tahrimen mekruh olduğundan bu günlerde tutulacak oruç kefaret oru­cundan sayılmaz ve dolayısıyla iki ayın içinde bu günler varsa ve kefa­ret orucuna niyet de edilse ardışıklık bozulmuş olur. Bu durumda iki aylık oruca yeniden başlanır. Oruçlar tamamlanmadıkça zıhâr yaptığı karısı ile cinsel ilişkide bulunması da ona dokunması veya onu öpmesi de haramdır. Bu sırada onunla cinsel ilişkide bulunması veya bir maze­rete de dayansa bir gün bile oruca ara vermesi iki aylık oruca baştan başlamasını gerektirir.

Zıhâr yapanın oruç tutacak gücü yoksa altmış fakire birer gün ye­mek yedirir. Âyetteki "yedirme" İfadesi, hadislerin de desteği ile fıtır sadakasında olduğu gibi buğday vb. bazı gıda maddelerinden belli miktarların verilmesi olarak yorumlanmış ve uygulanmıştır. Hanefî mez­hebine göre bunların kıymeti olan paranın verilmesi de caizdir. Zıhâr kefareti ile yükümlü olan kişi yemek yedirme şıkkını tercih ederse günde iki öğün öğle ve akşam yemeği verir. Yemek yiyen, süt çocuğu olmamak şartıyla küçük çocuk da olabilir. Yemek yedirme yerine gıda maddesi veya değerinde para vermeyi tercih eden kişi, bir fakire aynı günde bir günlük miktardan fazlasını vermez. Çünkü farklı günlerde doyurulan bir fakir, her gün için sanki başka bir fakir gibi kabul edile­rek âyette istenen altmış fakirden biri olarak değerlendirilir. Ama bir fakirin önüne aynı günde meselâ on kişilik yemek de konsa o yine bir fakir sayılır. Aynı günde meselâ, on günlük gıda maddesi veya para verilmesi de bu mantıkla değerlendirilir ve tamamı bir günlük sayılır.

Zıhâr yapan erkek, Hanefîler'le Hanbelîler'e ve Mâlik'ten yapılan meşhur rivayete göre, zıhâr yaptığı karısıyla cinsel ilişkiye karar vermesi İle, Şâfiler'e göre zıhârdan sonra karısını boşayabileceği kadar vaktin-geçmesi ve bu sırada  boşamanın gerçekleşmemesi  ile, Mâlik'ten nakledilen başka bir görüşe göre de cinsel ilişkide bulunması ile kefaret yükümlüsü olur. Bir kişi, aynı veya ayrı meclislerde karısına karşı birden fazla zıhâr yapsa; sonrakilerde ilk zıhârını tekit kasdı yoksa, her zıhâr için ayrı bir kefaret gerekir.

 

3- Katil (Adam Öldürme) Kefareti

 

İslâm dini, adam öldürmeyi kesinlikle yasaklamıştır. Allah, el-Mâide sûresinin 32. âyetinde Tevrat'ta yer verdiği bir hükmünü hatırlatarak "Bundan dolayı İsrâiloğullarına şöyle yazdık: Kim bir cana karşılık veya yer yüzünde fesattan dolayı olmaksızın bir can öldürürse, o sanki bü­tün insanları öldürmüştür. Kim bir cana hayat verirse, o da sanki bü­tün insanlara hayat vermiştir" buyurur. Başta kasta dayanan adam öl­dürme olmak üzere bazı suçlara karşı tesbit edilen ve mahkemelerce verilen idam cezası bunun dışında tutulmuştur. Kur'ân-ı Kerîm'de bir müslümanın öldürülmesine ayrıca dikkat çekilerek bu fiili işleyenlerin cezasının cehennem azabı olacağı açıkça bildirilir: "Kim bir mümini kasten öldürürse onun cezası orada devamlı kalmak üzere cehennem­dir. Allah ona gazap etmiş, onu lanetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır" (en-Nisâ, 4/92). Buradan gayri müslimlerin öldürülmesi­nin serbest olduğu gibi bir netice çıkarılmamalıdır. İslâm âlimleri, savaş şartları dışında onların öldürülmesini de caiz görmezler.

Diğer taraftan bazan kasıt ve niyeti olmadığı halde kaza sonucu öldürmeler olmaktadır. Kur'ân-ı Kerîm, bir müslümanın hata İle öldü­rülmesinden doğan sorumluluğa özel yer vermiş ve bunu ayrıntılı sayı­labilecek bir şekilde açıklamıştır:

"Bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı yoktur. Ancak hata İle öldürmüş olabilir.

Kim bir mümini hata ile öldürürse, bir mümin köle azat etmesi ve ailesine -onların karşılıksız bağışlamaları hali hariç- teslim edilecek bir diyet gerekir.

Eğer o (öldürülen), kendisi mümin olduğu halde size düşman bir topluluğa mensup ise, o zaman bir mümin köle azat etmesi gerekir.

Eğer o, aranızda antlaşma bulunan bir topluluğa mensup ise, aile­sine teslim edilecek bir diyet ve bir mümin köle azat etmesi gerekir. Bunları yapamayan, art arda iki ay oruç tutar. Bu, tövbesinin Allah tarafından kabulü içindir. Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir".[194]

Bu âyet hata ile bir müminin öldürülmesi halinde diyet yanında öldüren için kefaret olarak bir mümin köle azad etme mecburiyeti getirmiştir. Bu mümkün olmadığı takdirde öldüren, kefaret olarak ara vermeden   iki   ay  oruç  tutar.   Hanefî  mezhebi  âlimleri   öldürme  olayını kasıt ile kasta benzer şekilde, hata ile hata sayılacak şekilde ve sebe­biyet İle olmak üzere beş gruba ayırırlar ve bunlardan iki, üç ve dör­düncü gruptakilerde öldürene kefaret yükümlülüğü getirirler. İslâm âlimlerinin çoğunluğu bunlar yanında ölüme sebebiyette de kefaret olacağını kabul ederken büyük günah olan kasıtlı öldürme ile ilgili âyette ceza olarak cehennemde kalma dışında bir şeyden söz edilme­mesini gerekçe göstererek kasıtlı öldürmede öldürene kefaret gerekme­diğini söylerler. Şâfiîler onlardan ayrılırlar. Onlara göre kasıtlı öldürmede de öldürene kefaret gerekir.

Öldürme işine birden fazla kişi iştirak etmişse çoğunluğa göre her birine ayrı ayrı kefaret gerekir. Hamile bir kadının karnındaki çocuğun ölümüne sebep olan kişiye de çoğunluğa göre kefaret gerekir. Annenin ilâç içerek veya başka yollarla çocuğunu düşürmesi veya düşüğe sebep olan darbenin babadan gelmesi halinde de sebep olana kefaret gerekir.

 

4- Oruç Kefareti

 

Orucun kefareti sünnete dayanır. Hz. Peygamber'e gelip "mahvol-! dum" diyen bir müslüman bunun sebebini "oruçlu iken eşim ile cinsel ilişkide bulundum" diye açıklar. Bunun üzerine Hz. Peygamber ona önce bir köle azat edip edemeyeceğini, sonra iki ay ara vermeden oruç tutup tutamayacağını, daha sonra da altmış fakiri yedirip yedire-meyeceğini sorar. Gelen şahıs sıra ile sorulan bu soruların her birine "hayır"- cevabı verir. Bir müddet sonra zekât olarak biraz hurma getiri­lir. Hz. Peygamber o adama "Bunu al da sadaka olarak ver" der. O da "Benden daha fakır olana mı ya Resûlallah?!" der ve yemin ederek Medine vadisinde kendi ailesinden daha fakir bir aile bulunmadığını söyler. Bu cevap karşısında gülen Hz. Peygamber "Onu ailene yedir" der.[195]

Bu hadisi yorumlayan İslâm hukukçularından bir kısmı kefaret se­bebini bu olayda olduğu gibi "orucun cinsel ilişki ile bozulması" olarak tesbit ederken Hanefîler onu "orucun tam anlamıyla (alâ vechi'I-kemâl) bozulmuş olması" şeklinde genelleştirirler. Bundan dolayı da cinsel ilişki /anında gıda olarak veya tedavi amacıyla yenmesi veya içilmesi âdet Dİan bir şeyin herhangi bir meşru mazerete dayanmadan yenilip içil-"nesi halinde de oruç tam anlamıyla, başka bir deyişle hiç şüpheye yer bırakmayacak şekilde bozulmuş olur ve oruca karşı işlenen bu saygısız 5ylem kefaret sebebidir. Bazı rivayetlerde bozma sebebi belirtilmeksizin Hz. Peygamberin, "Ramazanda orucunu bozan bir adamdan bir köle Jzad etmesini veya iki ay oruç tutmasını ya da altmış fakire yemek 'edirmesini istedi"ği belirtilir.[196]

Diğer taraftan bazı fıkıh kitaplarında "Kim ramazanda oruç bozarsa (veya tutmazsa) ona zıhâr yapana gereken gerekir" şeklinde bir hadis daha rivayet edilir. Ancak İbn Hacer el-Askalânî hadisi bu şekliyle bu­lamadığını, İbnü'l-Hümâm da onun "gayri mahfuz" olduğunu söyler.

Saîd b. Cübeyr, yukarıdaki hadisin bazı rivayetlerinin sonunda Hz. Peygamberin "Onu sen ve ailen yeyiniz" demesini gerekçe göstererek ve böylece hadisin son kısmının, baştaki hükmü ortadan kaldırdığını kabul ederek bozma sebep ve şekli ne olursa olsun oruçtan dolayı kefaret gerekmeyeceği görüşündedir.

Orucun kefareti İle ilgili hadiste belirtilen hususlar zıhâr kefareti ile ilgili âyettekilerle paralellik arz eder. Buna göre kefaret olarak öncelikle bir köle azat edilmesi gerekir. Maddî imkânı olmadığı veya günümüzde olduğu gibi kölelik olayı bulunmadığı için buna gücü yetmeyenler iki ay peş peşe oruç tutarlar. Zıhâr kefâretindeki gibi burada da bir maze­retten dolayı olsa da ara verilmesi halinde iki aylık oruca yeniden baş­lanır. Yalnız kadınların ay hali sebebiyle verecekleri ara bunun dışında tutulmuştur. Onlar aradaki bu günleri yok sayarak toplam oruç süresini iki aya tamamlarlar.

Oruç tutamayanlar da altmış fakire yemek verirler. Yemek olarak fitir sadakası ile ilgili esaslar çerçevesinde belli gıda maddelerinden muayyen miktarların verilmesi caiz olduğu gibi Hanefî mezhebine göre günde iki öğün yemek verilmesi veya bunların bedeli olarak her birine bir fıtır sadakası verilmesi de caizdir. Altmış fakire yemek verilmesi yerine tek bir fakirin altmış gün doyurulmasını da caiz gören fıkıhçılar bu durumda bir günde sadece bir günlük yemek, yemek maddesi ve­ya yemek bedeli verilebileceğini, daha fazlası verilse bile aynı günde verilenin bir günlük sayılacağını belirtirler. MâÜkî mezhebine göre kefa­rette bu şekilde bir sıra izlenmesi şart olmayıp kefaret borçlusu bu üç husustan istediğini yerine getirebilir. Ramazan dışındaki oruçların bo­zulması halinde kefaret gerekmez.

Bir ramazan ayında kefaret gerektiren fiili henüz kefareti yerine ge­tirmeden birden fazla işleyen kişiye, İkinci ve daha sonraki fiilleri için tekrar kefaret gerekmez. Fakat birincinin kefaretini yerine getirdikten sonra o fiili tekrar işlerse yeni bir kefaret gerekir. Diğer taraftan farklı ramazanlarda kefaret gerektiren fiilin, birincinin kefareti yerine getiril­meden önce tekrarlanması yeni bir kefaret borcu doğurur. Ebu Hanî-fe'deh ve İmam Muhammed'den bu durumda da yeni bir kefaret bor­cu doğmayacağına dair bir rivayet de vardır.

 

5- Diğer Kefaretler

 

Ay halinin kadın için sıkıntılı ve eziyetli bir durum olduğunu belir­ten Kur'ân-ı Kerîm bir kişinin, o haldeki karısı ile cinsel ilişkide bulun­masını yasaklamıştır[197]. Bu yasağı çiğneyenler haram olarak nitelenen önemli bir günah işlemiş olurlar. Bunun için tövbe edip Al­lah'a sığınmaları, kendilerini affetmesi için O'na yalvarmaları gerekir. Kur'an'da bunun dışında bir sorumluluktan söz edilmese de bazı hadis­lerde[198] kefaret olarak bir veya yarım dinar; yahut bu günah ay halinin başında veya ortasında işlenmiş ise bir dinar, sonlarında işlenmiş ise yarım dinar sadaka verilmesi istenir. Bazı âlimler böyle bir işi yapanın bu hadislerde belirtilen esaslara göre kefaret yükümlüsü olduğunu söy­lerse de çoğunluğa göre kefaret gerekmez, yapılan iş bir günah oldu­ğu için Allah'tan af dilenmelidir. Loğusa halindeki eşle cinsel ilişkinin hükmü de aynıdır.

Hac veya umre için ihrama girenlere bazı özel yasaklar getirilmiştir. Bunları İhlâl edenlere de kefaret gerekir. Hangi ihlâllerin hangi ceza veya kefareti gerektirdiği hac konusunda "Cinayetler" başlığı altında anlatılmıştır.

Hadis kitaplarında cuma namazını mazeretsiz terk etmenin kefareti­ne dair rivayetler de vardır.[199]

 



[1] Tevrat ve İncil'de zekât hakkında bk. A. Osman Ateş, Cahİlİye ve Ehli Kitab Örf ve Adetleri, İst. 1996, s. 113-122; Zekât konusunda geniş bilgi için bk. Kardavî, Fıkhu'z-zekât, Beyrut 1988; M. Erkal, Zekât - Bilgi ve Uygulama, İstanbul 2004.

[2] el-Müzzemmü 73/20

[3] et-Tevbe 9/113

[4] el-Meâric 70/22-25. Ayrıca bk. ez-Zâriyât 51/19

[5] el-Bakara 2/177

[6] el-Bakara 267-268

[7] el-En'âm 6/141

[8] Buhârî, "Zekât", I

[9] et-Tevbe 9/60

[10] Ebû Dâvûd, "Zekât", 25

[11] el-Bakara 2/271

[12] el-Bakara 2/264

[13] Fussüet 41/6-7

[14] et-Tevbe 9/34-35

[15] bk. el-Mu'cemü'l-müfehres, "zekât" maddesi, s. 331.

[16] Bunlar; el-A'râf 7/156-157, el-Müminûn 23/4; en-Neml 27/1-3; er-Rûm 30/38-39; Lokman 31/4; Fussİlet 41/6-7; el-A'lâ 87/14; eş-Şems 91/9 âyetleridir.

[17] İzah için bk. Kardavî, Fıkhu'z-zekât, I, 58; Seyyid Sabık, Fıkhu's-sünne, 1, 276.

[18] el-Haşr 59/7

[19] el-Müzzemmü 73/20, el-Mücâdele 57/n

[20] el-Bakara 2/275-279

[21] et-Tevbe 9/113

[22] Merğînânî, Hidâye, I, 96.

[23] el-Meâric 70/22-25: ayrıca bk. ez-Zâriyât 51/19

[24] Bu   konuda   Hz.   Ömer  tarafından   başlatılan   Benî  Tağlib   Hristİyan-Araplan   ile ilgili uygulama örnek alınabilir (bk. Kardâvî, Ftkhu'z-zekât, I, 95 vd., 100)

[25] Dihlevî, Hüccetuilâhi'l-bâliğa, II, 131.

[26] et-Tevbe 9/113

[27] el-En'âm 6/141

[28] el-Enfâi 8/41

[29] bk. Ömer  Nasuhi  Bilmen,  Büyük İslam İlmihali,  İstanbul ty.,  s. 340 vd.; ISAM, İlmihal İman ve İbadetler, İstanbul 2000, I, 454 vd.

[30] bk. el-Haşr 59/7

[31] et-Tevbe 9/60

[32] bk. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, II, 970 vd

[33] bk. Hamidullah, İslâm Peygamberi, II, 976.

[34] bk. Buhârî, "Zekât", I; Ebû Dâvûd, "Zekât", 22, 1625; MerğTnânî, Hidâye, 115.

[35] bk. et-Tevbe 9/60

[36] bk. İslâm Fıkıh Akademisi, Kararlar ve Tavsiyeler, İstanbul  1995, s. 65.

[37] Şevkânî, Neylü'l-evtâr, IV, 206.

[38] el-Baksra 2/127

[39] el-Hac 22/26-27

[40] Müslim, "Hac", 147

[41] Buhârî, "Hac", 4, "İhsâr", 9-10; ayrıca bk. Müslim, "Hac", 438; Tirmizî, "Hac", 2; Nesâî, "Menâsik", 4

[42] Müslim, "Hac", 437; Nesâî, "Menâsik", 5

[43] Nesâî, "Menâsik", 6

[44] Nesâî, "Menâsik", 4

[45] Nesâî, "Menâsik", 4

[46] Müslim, "İman",  192

[47] Müslim, "Hac", 436: Nesâî, "Menâsik", 194

[48] Buhârî,; "Hac", 4; Müslim, "İman",  135

[49] Buhârî, "Hac", 4; Nesâî, "Menâsik", 4

[50] Türkiye'den erken giden hacılar önce Medine-i Münevvere'ye giderler ve genel­likle sekiz gün orada kaldıktan sonra Meke'ye geçerler. Bu durumdaki hacılar İhram elbisesi giymeden yola çıkarlar ve Mekke'ye gidecekleri zaman bulun­dukları konuttan ayrılırken veya en geç Medine çıkışındaki Âbâr-ı Ali (Zülhuleyfe) denilen yerde ihrama girerler. Buradaki anlatım uçakla Cidde'ye inecek ve oradan Mekke'ye gidecek hacılara göredir.

[51] Manası; "Davetine uydum, davetine uydum Allah'ım! Davetine uydum. Yoktur senin ortağın. Davetine uydum. Hamd sana. Nimet de senin, hakimiyet de. Yoktur senin ortağın".

[52] Mescid-i Haram, kutsal mescid (cami) anlamına gelir. Kabe'nin etrafındaki tavaf ve namaz kılma yerleri Mescid-i Haram'dır. Kabe, kareye yakın planda inşa edilmiş, duvar yüksekliği 13 metre, duvar uzunlukları da her bin farklı olmak üzere 11,03 ile 13,10 m. arasında değişen ve toplam 145 metrekare alana sa­hip bir yapıdır. Siyah ipekten dokunan ve üzerine altın  ile âyetler işlenen  bir örtü ile kaplı olduğu için taş duvarları görülmez. Her bir köşesinin, bulunduğu yöne veya o yöndeki ülkeye göre adı vardır. Hacer-İ esved'in bulunduğu köşe­ye rükn-i şarkî {doğu köşesi) denir. Diğer köşeler de Hacer-İ esvedden başlaya­rak sırayla rükn-i Irâkî {İrak köşesi), rükn-i Şâmî (Şam köşesi) ve rükn-i Yemânî (Yemen köşesi) adını alır. Hacer-i esved yerden yaklaşık 1,5 metre yükseklikte­dir ve etrafı gümüş mahfaza ile kaplıdır. Hacer-İ esved ile rükn-i Irâkî arasında yerden iki metre kadar yükseklikte Kabe kapısı vardır. Buradan sadece çok özel şahıslar bazan Kabe'nin içine girerler ve orayı süpürüp temizlerler. Hacer-İ esved ile Kabe kapısının arasındaki kısma mültezem denir.

[53] Buhârî, "Hac", 42; Müslim, -Hac", 400-401, 404-405

[54] Merğinânî, el-Hidâye, I, 140.

[55] Iztıbâ, sadece arkasından sa'y yapılacak olan tavaflarda sünnettir. Hacıların ıztıbâ halinde dolaştıkları görülmektedir ki bu sünnete uygun değildir.

[56] Bunlar Allah'n büyüklüğünü, O'ndan başka tanrı olmadığını, hamd ve övgünün O'na ait olduğunu dile getiren Arapça İfadelerdir. Kitaplarımızda bunlara yakın başka İfadelere de yer verilir: "Sübhânellah! Ve'l-hamdü lillâh! Ve lâ ilahe illallâhu vallâhu ekber!" (Mevsılî, el-İhtiyâr, I, 147). "Bismillâhi vallâhu ekber! Ve lillâhi'l-hamd! Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ Rasûlillâh!" (İbn Âbidîn, Reddü'l-muhtâr, II, 493).

[57] Kimseyi rahatsız etmeden Hacer-i esved'in yanına gelme imkânı bulanlar iki elini Hacer-İ esved'e koyup onu öperler. Buna istilâm denir. Bu mümkün ol­madığı takdirde orada izdihama sebep olunmayıp anlatıldığı şekilde uzaktan Hacer-i esved'e dönmek (istikbâl) de onun yerine geçer. Hacer-i esved'e el sürmek için başkalarını itip kakmak, rahatsız etmek zulümdür ve müslüman zu­lümden uzak olmalıdır.

[58] Bu ihramdan sonra Kabe'ye gidip tavaf ve arkasından da sa'y yapsa bayramın birinci günü veya daha sonra yapması gereken ziyaret tavafının peşinden sa'y yapması gerekmez. Bu maksatla yapacağı tavaf esnasında ıztıbâ ve ilk üç şavtta remel olayına da dikkat eder.

[59] Müs­lim, "Hac", 436; Nesâî, "Menâsik", 194

[60] Müslim, "Hac", 147

[61] Merğinânî, el-Hidâye, I, 147.

[62] el-Bakara 2/196

[63] İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-kadîr, II, 417; İbn Âbidîn, Reddü'l-muhtâr, II, 533.

[64] İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-kadîr, III, 81.

[65] Âl-i imrân, 3/97

[66] el-Bakara 2/196

[67] Buhârî, "İman", 1; Müslim, "İman", 22

[68] Müslim, "Hac", 412

[69] Mehmet Zihni Efendi, N'imet-i İslam, Diyarbakır 1393, s. 30-31

[70] MerğTnânî, el-Hidâye, I, 134; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-kadîr, II, 326.

[71] MerğTnânî, el-Hidâye, I, 134; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-kadîr, II, 326.

[72] İbn Kudâme, el-Muğnî, III, 195; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-kadîr, II, 324.

[73] İbnü'l-Hümâm, a.g.e., II, 324.

[74] İbnü'l-Hümâm, a.g.e., II, 328-329.

[75] Merğînânî, el-Hİdâye, I, 135-136.

[76] İbn Kudâme, el-Muğnî, IX, 183-185; Şirbînî, Muğni'l-muhtâc, III, 404.

[77] Buhârî, "Hac", 45; Müslim, "Hac", 337-345

[78] Gününmüzde  Hz.  Âişe  Mescidi  (Mescidi)  Âişe)  olarak  bilinen  ve  hac  sonrası İsteyenlerin umre için ihrama girmek üzere gittikleri yer.

[79] Salim Öğüt, "Harem", D/A, XVI, 128.

[80] Buhârî, "İlm", 52, "Hac", 5, 7-11, "İ'tisâm", 16; Müslim, "Hac", 11-15

[81] Buhârî, "Hac", 13; "i'tisâm", 16

[82] bk. Müslim, "Hac", 18

[83] Mevsılî, el-İhtiyâr, I, 147

[84] İbn Âbidîn, Reddü'i-muhtar, II, 493

[85] Sa'y, Hz. İbrahim tarafından oğlu İsmail ile birlikte boş ve verimsiz bir arazi halindeki o alana bırakılan, bir taraftan çocuğundan uzaklaşmak istemeyen di­ğer taraftan da onun susuzluğunu gidermek için su arayışında olan Hz. Hâcer'in bu iki tepe arasındaki heyecanlı koşuşturmasını sembolize eder (bk. Buhârî, "Enbiya", 9).

[86] Ebû   Dâvud,   "Menâsik",   69;   Tirmizî,   "Hac",   57;   'Tefsir",   3;   Nesâî,   "Menâsik", 203, 211

[87] Hz. Peygamber ve ashabının tutumları İçin bk. Buhârî, "Hac", 85-91; Müslim, "Hac", 272-275; Nesâî, "Menâsik", 191-202.

[88] Hanefiler'e göre vakfenin sabah namazı vaktinde yani fecr-i sâdık (imsak) ile güneşin doğuşu arasında yapılması gerekir. Fakat vakfenin vaktinin diğer mez­heplerde gece yarısından hattâ Mâlikîler'de daha önceden başladığını dikkate alan Türk hacıları son senelerde sabahı beklemeden Müzdelife'den ayrılmakta­dır.

[89] Merğinânî, el-Hidâye, I, 146; İbn Âbidîn, Reddü'l-muhtâr, II, 511

[90] Buhârî,   "Hac",   98;   Müslim,   "Hac",   293-304.   Bu   rivayetlere   göre   mazeretliler Müzdelife vakfesini tamamen terk etmemekte, sadece zaman  bakımından özel muamele görmektedirler.

[91] Derdîr, eş-Şerhu's-sağlr, II, 363; Nûruddin Itr, el-Hac ve'l-umre, s. 99-100.

[92] el-Bakara 2/196

[93] el-Bakara 2/296; el-Mâide 5/95

[94] el-Bakara 1/195

[95] el-Bakara 2/196; el-Mâide 5/95

[96] el-Mâide 5/95

[97] el-Mâide 5/95-96

[98] Buhârî, "Hac",  1; Müslim, "Hac", 407, 408

[99] Buhârî, "Cezâü's-sayd", 23; benzer bir olay için bk. Buhârî, "Eymân", 30; Nesâî, "Menâsik", 7

[100] bk. Beyhaki, es- Sünen, V, 245-246: İbn Kudâme, el-Muğnî, III, 588; Mevsılî, ei-İhtiyâr, 175; İbnü'l-Hümâm, Fethu't-kadîr, III, 94; Itr Nûreddin, ei-Hac ve'I-umre, s. 257.

[101] İbn  Kudâme,  el-Muğnî,  III,  588;  Mevsılî,  el-lhtiyâr,   175;  İbnü'l-Hümâm,  Feîhu'l-kadir, III, 94; Itr Nûreddin, el-Hac ve'l-umre, s. 256.

[102] Buhân, "Fazlü's-salâti fî mescidi Mekke'", 14; Müslim, "Hac", 511

[103] Buhârî, "Fazlü's-salâti fî mescidi Mekke", 1; Müslim, "Hac", 505, 506, 508-510

[104] Buhârİ, "Fazlü's-salâti fî mescidi Mekke", 5; Müslim, "Hac", 500-502

[105] Buhârî, "Fadlu's-salâti fî mescidi  Mekke", 2, 5; Müslim,   "Hac",   515-521

[106] Müslim,  "Hac",   503- 504

[107] Müslim, "Cenâiz", 106; "Edâhî", 37

[108] Tirmizî, "Cenâiz", 60; ayrıca bk. Ebû Dâvud, "Cenâiz", 81; "Eşrİbe", 7

[109] Buhârî,  "Mesâcid",  22;  Müslim, "Mesâcid",  16-23

[110] Buhârî, "umre", i; Müslim, "Hac", 437

[111] Buhârî, "Umre", 4; Müslim, "Hac", 221

[112] el-Mâide 5/27

[113] Cevherî, es-Sıhâh, "dhv" md.

[114] Trrmizî, "Edâhî",  I; İbn  Mâce "Edâhî", 3

[115] ibn Mâce, "Edâhî'', 3

[116] Hâkim, el-Müstedrek, IV, 247

[117] ei-Mâide 5/27

[118] Kurtubî, el-Câmi' li-ahkâmi'l-Kur'ân, VI, 133-134

[119] es-sâffât, 37/100-107)

[120] a.g.e., XV, 99-101.

[121] a.g.e., VX, 107

[122] Tirmizî, "Edâhî", 11

[123] Tirmizî, "Edâhî", 11

[124] İbn   Kudâme,   ei-Muğnî,   XI,  94;   MerğTnânî,   el-Hidâye,   IV,   70;   Şirbînî,   Muğni'l-muhtâç İV, 282-283; Sâvî, Buğyetü's-sâlik {Haşiye ale'ş-Şerhi's-sağtt), II, 468.

[125] İbn   Mâce,   "Edâhî",   2;  Ahmed   b.   Han bel,   Müsned,   II,   321

[126] Serahsî,  el-Mebsût, XII, 8; MerğTnânî,  el-Hidâye,  IV,  70; Zeylaî,   Tebyînü'l-hakâik, VI, 2-3.

[127] Buhârî, "Edâhî", s, n, 12; Müslim, "Edâhî", 1-12

[128] Serahsi, el-Mebsût, XII, 8; Zeylaî,  Tebyinü'l-hakâik, VI, 3.

[129] Ebû Dâvud, "Dahâyâ", 1; Tirmizî, "Edâhî",19; Nesâî, "Fera"', 1; İbn Mâce, "Edâhî", 2

[130] İbn Kudâme, el-Muğnî, XI, 94.

[131] Serahsî, el-Mebsût, XII, 8; Mevsılî, el-İhtiyâr, V, 16.

[132] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1, 231

[133] İbn Kudâme, el-Muğnî, XI, 94; Şirbînî, Muğni'l-muhtâc, IV, 282-283.

[134] Müslim, "Edâhî", 39, 41

[135] İbn Kudâme, el-Muğnî, XI, 94.

[136] eş-Şâfiî,  el~Üm, II,  187.

[137] el-Fetâva'l-Hindiyye, V, 293; Haskefî, ed-Dürrü'l-muhtâr, VI, 315.

[138] el-Hac 22/28, 34

[139] İbn Kudâme, ei-Muğnî, XI, 99

[140] el-Fetâva'l-Hindiyye, V, 300

[141] Serahsî, el-Mubsût, XII, 10.

[142] Müslim, "Edâhî",  13; Ebû Dâvûd, "Edâhî", 5; Nesâî, "Dahâyâ",  13

[143] Buhârî, "Büyü"' 74, 76-78, 80, 81; Müslim, "Müsâkat", 75-101

[144] Ebû Dâvud, "Edâhî", 6; Tirmizî, "Edâhî", 5, 6; Nesâî, "Dahâyâ", 5-12

[145] Serahsî,   a.g.e.,   XII,   15-17;   Merğînânî,   ef-Hidâye,   IV,   73;   Bâbertî,   el-İnâye,  VIII, 433; ef-Fetâva'l-Hindiyye, V, 297-299.

[146] el-Fetâva'l-Hİndiyye, V, 297.

[147] Buhârî, "Edâhî", 1; Müslim, "Edâhî", 7

[148] Buhârî, "Edâhî", 12

[149] Merğînânî, el-Hidâye, IV, 73.

[150] Merğînânî, a.g.e,, IV, 63.

[151] İbn Kudâme, el-Muğnl, XI, 32-33; İbn Cüzey, el-Kavânfnü'i-fıkhiyye, 161; Şirbînî, Muğni'l-muhtac, IV, 272.

[152] İbn   Kudâme,    el-Muğnî,   XI,   117;   Merğînânî,   el-Hidâye,   IV,   64;   "el-Fetâva'l-Hindiyye, V, 288.

[153] Semerkandî,   Tuhfetü'l-fukahâ,   III,  67;   İbn   Cüzey,   el-Kavâninü'l-fıkhiyye,   s.   161; el-Fetâva'l-Hindiyye,   V,    285;   Şirbînî,    Muğni'l-muhtac,    IV,    273;    İbn    Âbidîn, Reddü'l-muhtâr, VI, 301-302.

[154] Müslim, "Edâhî", 19

[155] Semerkandî,   Tuhfetü'l-fukahâ,   III,  67;  Zeylaî,   Tebyinü'i-hakâik,  V,   288;   Haskefî, ed-Dürrü'l-muhtâr, VI, 299-300.

[156] Celâleddîn el-Harizmî, el-Kifâye, VIII, 438; el-Fetâva'l-Hindiyye, V, 300-301.

[157] Buhârî, "Edâhî", 16; Müslim, "Edâhî", 34

[158] Merğinânî, el-Hidâye, IV, 76.

[159] Semerkandî, a.g.e., M, 539; Merğinânî, ei-Hidâye, IV, 77.

[160] Ebû Dâvud, "Edâhr, 21; Nesâî, "Akîka", i

[161] Ebû  Dâvud, "Edâhî", 21; Tirmizî, "Edâhî", 20; Nesâi, "Akîka", 1, 4

[162] Haskefî, ed-Dürrü'l-muhtâr, VI, 309-310; İbn Âbidîn, Reddü'i-muhtar, VI, 309-310; İbn Âbidînzâde, el-Hediyyetü'l-alâiyye, s. 226, 326-327

[163] el-Bakara 2/270

[164] el-İnsân 76/7

[165] Âl-i imrân 3/35

[166] Meryem 19/26

[167] bk. en-Nahl  16/91; el-İsrâ 17/34

[168] Buhârî, "Eymân", 26, 27, Tecrid-i Sanlı, XII, 237

[169] Buhârî, "Eymân", 26

[170] Tecrid-i Sarih, XII, 239

[171] Müslim, "Nüzür", 9

[172] Bk.   İbn   Kudâme,    ei-Muğnî,   XI,   219-220;   İbn   Kayyim   el-Cevziyye,   İ'lâmü'l-muvakkıîn, III, 54-59; Ebû Zehre, ei-Ahvâiü'ş-şahsiyye, 301.

[173] Buhârî, "Eymân", 3

[174] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 47

[175] Buhârî, "Eymân", 16

[176] Buhârî, "Eymân", 16; Müslim, "iman", 220

[177] Müslim, "iman", 218

[178] el-Mâide 5/89

[179] Müslim, "Eymân", 12, 13

[180] Buhârî, "Eymân", 17

[181] en-Nur 24/22

[182] Buhârî, "Humus", 15

[183] Serahsî, el-Mebsût, VIII, 131.

[184] bk. el-Bakara 2/271; Âf-i İmrân 2/193, 195; en-Nisâ 4/31; el-Mâide 5/12, 65;   el-Enfâl   8/29;   el-Ankebût   29/7;   ez-Zümer   39/35;   Muhammed   47/2;   el-Feth 48/5; et-Tegâbün 64/9; et-Talak 65/5; et-Tahrîm 66/8

[185] bk. el-Bakara 2/196; en-Nisâ, 4/92; el-Mücâdele, 58/3-4

[186] bk. Buhârî, ibn Mâce

[187] Müslim, 'Taharet", 16

[188] Buhârî, "Umre", 1

[189] Müslim, "Bin", 53

[190] Tirmizî, "ilm", 2

[191] el-Mâide 5/89

[192] Kurtubî, el-Câmi' ii-ahkâmi'l-Kur'ân, XVII. 273.

[193] el-Mücâdele 58/2-4

[194] en-Nisâ 4/92

[195] Buhârî, "Savm", 30, 31; Müslim, "Sıyâm", 81

[196] bk. Müslim, "Sıyâm", 83-84

[197] el-Bakara 2/222

[198] Ebû   Dâvud,   'Taharet"   105,   "Nikâh",   47;  Tirmizî,   'Taharet",   103;   Nesâî,   'Taharet", 182

[199] Ebû Dâvud, "Salât", 205