SEKİZİNCİ BÖLÜM    1

DUA.. 1

Yemek Duası 1

Arapça Yemek Duası (Örnek) 1

Türkçe Yemek Duası 2

Hatim Duası 2

ÜÇÜNCÜ KISIM... 2

AİLE HAYATI. 2

BİRİNCİ BÖLÜM... 2

EVLİLİĞİN KURULUŞU VE AKDİN SONUÇLARI. 2

1- İslâm'ın Evlilik Kurumuna Bakışı 2

2- Evlenmenin Hükmü. 2

3- Evliliğe Hazırlık Ve Düğün. 3

A- Eş Seçimi Ve Evlilik Teklifi 3

B- Nişanlanma. 3

C- Düğün. 3

D- Nikâh Merasimi Ve Duası 3

4- Evlilik Akdinin Mahiyeti Ve Akdin Rüknü. 3

5- Evlilik Akdinin Şartları 3

A- Evlilik Akdinin Geçerli Olmasının Şartlan. 3

1- Yetki 3

2- Delâleti Açık Lafızlar ve İcab-Kabul Uyumu. 4

3- Meclis Birliği 4

4- Akit Esnasında Şahitlerin Bulunması 4

5- Evlilik Engelinin Olmaması 4

6- Ta'lîkî, İzafî Veya İnfisah! Şartların Bulunmaması 4

7- Akdin Belli Bir Süre İçin Olmaması 4

8- Akdin Tehdit/İkrah Altında Yapılmaması 4

B- Evlilik Akdinin Bağlayıcı Vasfı Ve Bazı Muhayyerlikler 4

1- Kefâet (Denklik) Şartına Uyulm Ayışından Doğan Muhayyerlik. 4

2- Emsal Mehir Şartına Uyulmayışmdan Doğan Muhayyerlik. 4

3- Ergenlik (Buluğ) Muhayyerliği 4

4- Aldanma Muhayyerliği 4

5- Ayıp (Kusur) Muhayyerliği 4

6- Evlenme Engelleri 5

A- Sürekli (Ebedî) Engeller 5

1- Kan Hısımlığından Doğan Engeller 5

2- Sıhrî Hısımlıktan Doğan Engeller 5

3- Süt Hısımlığından Doğan Engeller 5

B- Geçici Engeller 5

1- Din Ayrılığı 5

2- Evlilik Ve İddet 5

3- Yakın Akraba Kadınların Aynı Kişinin Nikâhında Olması 5

4- Üç Defa Boşanma. 5

7- Evlilik Akdinin Hukukî Sonuçları 6

A- Geçerli (Sahih ve Nafiz) Evlilik Akdinin Sonuçları 6

1- Taraflar Birbirine Helâl Olur 6

2- Nafaka Hakkı Doğar 6

3- Kadının Mehirde Hakkı Doğar 6

4- Halvet-i Sahîha, Zifaf (Duhul) Yerine Geçer 6

5- Doğacak Çocuğun Nesebi Tanınmış Olur 6

6- Evlenen Kişi ile Eşinin Akrabalan Arasında Sihri Hısımlık Doğar 6

7- Ölüm Halinde Taraflar Arasında Miras Hükümleri Uygulanır 6

B- Sahih Olmayan Evlilik Akitlerinin Sonuçlan. 6

8- Anne-Baba Ve Çocukların Birbirlerine Karşı Görevleri 6

A- Anne-Babanın Çocuklarına Karşı Görevleri 6

1- Ad Koyma. 6

2- Emzirme. 6

3- Nafaka. 7

4- Eğitim.. 7

5- Sünnet Ettirme. 7

B- Çocukların Anne Babalarına Karşı Görevleri 7

1- Saygı Ve İtaat 7

2- Nafaka. 7

İKİNCİ BÖLÜM... 7

EVLİLİK BİRLİĞİNİN SONA ERMESİ VE BUNUN HUKUKÎ SONUÇLARI. 7

1- Evlilik Birliğinin Sona Erdirilmesi 7

A- Akdin Feshi 7

B- Boşama Ve Çeşitleri 7

1- Sünnete Uygunluğuna Göre: Sünnî Talâk, Bid'î Talâk. 7

2- Kocanın Geriye Dönme Hakkının Bulunup Bulunmamasına Göre: Ric’î Talâk, Bâin Talâk  7

3- Bedel Alarak Boşanma (HuI', Muhâlea) 8

4- Mahkeme Karan İle Boşanma. 8

a- Kocada Bazı Kusurların Bulunması 8

b- Nafakayı Temin Edememe. 8

c- Kötü Muamele (Kadının Evliliğin Devamından Zarar Görmesi) 8

5- Liân (Lanetleşme Sonucu Boşanma) 8

6- Îlâ (Yeminin Boşanma ile Sonuçlanması) 8

C- Boşanma Ve Hakem Kurumu. 8

2- Evlilik Birliğinin Sona Ermesinin Sonuçları 8

A- İddet Ve Süresi 8

1- Ölüm İddeti 8

2- Boşanma İddeti 9

3- Fâsid Nikâh Akdi Veya Şüphe İle Gerçekleşen Cinsel İlişki Sonrası İddet 9

B- İddet Ve Hıdâd (Yas Tutma) 9

C- İddet Ve Nafaka. 9

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM... 9

AİLE HUKUKU İLE İLGİLİ BAZI MESELELER.. 9

1- Evlilik Yaşı 9

2- Velayet 9

3- Mehir 9

4- Kefâet 9

5- Hısımlık Nafakası 9

6- Evlât Edinme. 10

7- Tüp Bebek Ve Doğum Kontrolü. 10

8- Hamileliği Sona Erdirme. 10

9- Ölenin Malları Ve Miras. 10

A. Ölenin Malları 10

B- Miras Ve Taksimi 10

DÖRDÜNCÜ KıSıM... 11

HARAMLAR VE HELALLER.. 11

BİRİNCİ BÖLÜM... 11

GENEL OLARAK HARAMLAR VE HELÂLLER.. 11

1- Giriş. 11

2- Haramların Sınıflandırılması 11

3- Haramlık Hükmünün Sonuçları, Haramlıkla İlgili Genel İlkeler 11

A- Haramiık Hükmünün Sonuçlan. 11

B- Haramlik-Helâllik Konusunda İlkeler Ve Genel Kurallar 12

İKİNCİ BÖLÜM... 12

GÜNLÜK YAŞANTIMIZDA HARAMLAR VE HELÂLLER.. 12

1- Yeme Ve İçme Konusunda Haramlar 12

A. Kur'an'a Göre Yenilmesi Hafam Olan Şeyler 12

A- İçilerek Tüketilen Şeyler Ve Hükümleri 13

2- Giyim-Kuşam Ve Süslenme. 13

A- Genel Olarak Örtünme Ve Giyinme. 13

B- Giyilmesi Haram Olan Elbiseler 14

C- Süslenme. 14

3- Tıp Alanında Ortaya Çıkan Yeni Sorunlar 14

A- Organ Nakli Ve Satışı 15

B- Sunî Dölleme Ve Tüp Bebek. 15

C- Klonlama: Genetik Kopyalama. 15

D- Öteııazi 15

4- Kötü Alışkanlıklar 15

A- Genel Olarak. 15

B- Kumar, Milli Piyango Ve Şans Oyunları 16

5- İktisadî Hayat 16

A- İktisadî Ve Ticarî Alanda Geçerli Olan İlke Ve Esaslar 16

B. Kazanç Yollan. 16

C- İktisadî Alanda Haram Olan Bazı Tasarruflar 17

Bazı Değişik Meseleler 19

E- Sigorta. 19

F- Enflasyon. 19

G- Borsa Ve Hisse Senedi, Tahvil 19

H- Lukata (Buluntu Mal) 19

6- Sanat, Eğlence, Spor 19

A- Sanat 19

C- Spor 19

7- Kadın Erkek İlişkileri Ve Cinsellik. 19

A. İslâm Dininde Kadın Ve Erkeğin Yeri 19

B- Cinsellik Konusunda Önemli İlke ve Hükümler 19

Birinci Bölüm Güzel Ahlâk. 19

1- İslam Ve Ahlakılık. 19

2- Güzel Ahlâk. 19

3- Hep Allah'la Beraber Olabilmek. 19

4- Allah Kimleri Sever 19

5- Takva. 19

6- Niyet Ve İhlâs. 19

7- Doğruluk. 19

8- Günahlardan Sakınma Ve Tövbe. 19

9- Tevekkül: Allah'a Güven. 19

10- Dilin Afetleri 19

11- İnsan Olmanın Gerekleri 19

12- İnsan Olarak Temel Vazifemiz. 19

13- Allah'a Karşı Olan Vazifelerimiz. 19

14- Peygamberimize Karşı Vazifelerimiz. 19

15- Kendi Özümüze Karşı Vazifelerimiz. 19

16- Anne Ve Babaya Saygı Ve Sevgi 19

17- Anne Sevgisi 19

18- Çocuklara Karşı Görevlerimiz. 19

19- İnsan Olma Ve Çevre Bilinci 19

20- Birlik Ve Beraberlik. 19

21- Barış, Sevgi, Kardeşlik Ve Diğerkâmlık. 19

22- Kötülüklere Karşı Toplumsal Duyarlılık. 19

23- İş Bölümü Ve Çalışmanın Önemi 19

24- Helâl Kazanç. 19

25- Cömertlik. 19

26- İsraf. 19

28- Adalet 19

29- Sosyal Adalet 19

Rezîletlerden Uzak Durmak. 19

Rezîletler: Ahlâka Uygun Olmayan Bazı Huy Ve Davranışlar 19

İKİNCİ BÖLÜM... 19

PEYGAMBERİMİZ HZ. MUHAMMED'İN HAYATI VE ÖRNEK YÜCE AHLÂKI. 19

1- Hz. Muhammed'in Hayatı 19

A- Dinî Merkez Olarak Mekke'nin Seçimi 19

B- Hz. Peygamberin Nübüvveti Öncesi Olaylar Ve Gelişmeler 19

1- Fil Olayı 19

2- Hz. Peygamberin Doğumu Ve Çocukluğu. 19

3- Hz. Hatice İle Evlenmesi 19

4- Kabe'nin Tamiri 19

C- Vahye Hazırlık Safhası Ve İlk Vahiy Tecrübesi 19

D- İslâm'a Çağrı Ve İlk Müslümanlar 19

E- Kureyş'in İnananlara Baskı Ve İşkence Yapması 19

F- Habeşistan'a Hicret 19

G- Hz. Hamza Ve Hz. Ömer'in Müslüman Oluşu. 19

I- Boykot Ve Acı Kayıplar 19

J- Tâif Seferi 19

K- Mi'rac. 19

L- Medine Dönemi Ve Olayları 19

1- Akabe Biatlan: Medine'nin Yeni Yurt Olarak Belirlenmesi Ve Hazırlıklar 19

2- Hz. Peygamber'i (s.a.v.) Öldürme Planı ve Hicret: Yeni Bir Tarih Başlangıcı 19

3- Mescidin İnşası Ve İslâm Toplumundaki İşlevi 19

4- Ezan. 19

5- Medine'nin Toplumsal Yapısı 19

6- Hz. Âişe İle Evlilik. 19

7- Yahudiler Ve Münafıklar 19

8- Bedir Savaşı 19

9- Yeni Kıble: Kabe. 19

10- Kaynukahlar'm Medine'den Sürülmesi 19

11- Uhud Savaşı 19

12- Nadîr Oğulları 19

13- Benî Mustalîk Gazvesi 19

14- Hendek Savaşı 19

15- Kureyza Oğulları 19

16- Umre Yolculuğu Ve Hudeybiye Barışı 19

17- Davet Elçilerinin Gönderilmesi 19

18- Hayber'in Fethi 19

19- Habeşistan Muhacirlerinin Dönüşü. 19

20- Kaza Umresi Ve Mekke'yi Ziyareti 19

21- Hâlid b. Velîd'in Müslüman Oluşu ve Mûte Savaşı (8/629) 19

22- Mekke'nin Fethi 19

23- Medine'ye Dönüş. 19

24- Tebük Seferi 19

25- Hz. Ebû Bekir'in Emirliğinde İlk Hac. 19

26- Hz. Feygamber'in İlk Ve Son Haccı Ve Evrensel Veda Hutbesi 19

27- Hz. Peygamber'in Vefatı 19

M. Hz. Peygamber'in Öğretisinin Temel Esasları Ve Amacı 19

N. Hz. Peygamber'in Yaşantısı 19

O. Hz. Peygamber'in Aile Hayatı 19

F- Hz. Peygamber'in Çocuklan. 19

2- Hz. Peygamber'in Örnek Yüce Ahlâkı 19

 

 

 

 

 

 

SEKİZİNCİ BÖLÜM

 

DUA

 

Dua, Allah'ın yüceliği karşısında kulun aczini itiraf etmesi, sevgi ve tazim duyguları içinde lütuf ve yardımını dilemesidir.[1]

Duanın dindeki yeri çok büyüktür. Sevgili Peygamberimiz, birçok vesile ile ve yaptığı benzetmelerle duanın önemini belirtmiştir. Bunlar­dan bir kısmı şöyledir:

"Dua, ibâdettir".[2]

"Dua, ibâdetin özüdür".[3]

"Dua, müminin silahıdır".[4]

"Dua, belâyı defeder".[5]

Duanın belli bir zamanı yoktur, her vesile ile yapılabilir. Hiçbir se­bebin olmaması da duaya bir vesile yapılabilir. Ancak, çoğu kez insa­nın tabiatında bolluk ve refah anlarında bir anlamda Allah'ı unuttuğu, ancak darlık içine düştüğü ve başı sıkıştığı zaman Allah'ı hatırladığı da bir gerçektir. Nitekim şu âyet bu gerçeği dile getirmektedir:

"O, sizi karada ve denizde gezdirip dolaştırandır. Öyle ki gemilerle denize açıldığınız ve gemilerinizin içindekilerle birlikte uygun bir rüz­gârla seyrettiği, yolcuların da bununla sevindikleri bir sırada ona şid­detli bir fırtına gelip çatar ve her taraftan dalgalar onlara hücum eder de çepeçevre kuşatıldıklarını (batıp boğulacaklarını) anlayınca dini Al­lah'a has kılarak 'Andolsun, eğer bizi bundan kurtarırsan, mutlaka şük-redenlerden olacağız' diye Allah'a yalvarırlar".[6]

Yüce Allah'ın bizden istediği, her an O'nun rabbimiz olduğu bilin­cini korumamızdır. Eğer biz bolluk anlarında Allah'a yönelirsek, darlık anlarında O bizi asla unutmaz, bizi kendi halimize terk etmez.

Dua etmenin belli bir şekli yoktur. Ancak İslâm geleneğinde ellerin L/ukarı doğru -ayaları duanın kıblesi olan göğe bakacak şekilde- açıla­cak yapılması yaygın bir şekildir.

Sevgili Peygamberimiz tarafından "ibâdetin özü, iliği" olarak nitelenen dua, insanın halini Allah'a arz etmesi ve O'na ni-'azda bulunması demek olduğundan, bir anlamda kul ile Allah arasın-tia bağlantı kurmak demektir. "Bana dua edin ki kabul edeyim..."[7] âyeti bu anlama işaret etmektedir.

Bir tarafta kulun acizliği ve bunun bilincinde olma ruh haleti, öbür anda Allah Teâlâ'nın sınırsız ve sonsuz kudreti, esirgeyici ve bağışlayı-ılığı, sınırsız lütuf ve keremi arasında bir bağ kurma çabası duanın (sasını oluşturur. Kulun acziyet içerisinde Allah Teâlâ'ya yönelmesi ve [akarması, niyaz ve tazarruda bulunması Allah nazarında çok makbul-lür. Hattâ o kadar ki Kur'an'da "De ki: Duanız olmasa Rabbim size ne liye değer versin?"[8] buyrulmuştur. Buna göre bizi O'nun atında değerli hale getiren en önemli özelliğimiz O'nun yüce katına ğan dualar yapabiliyor olmamızdır.

Duanın en makbul şekli kulun gizlilik içerisinde yalvarıp yakarması eklinde olanıdır. "Rabbinize alçak gönüllüce ve içten gelerek dua edin. unkü O, haddi aşanları sevmez"[9]. Buna göre dua, benlik avasıyla ve laubali bir şekilde yapılmaz. Duada içtenlik esastır, "bey-e'l-havfi ve'r-recâ" yani korku ile karışık bir umut içinde yapılmalıdır: 3'na korkarak ve umarak dua edin!".[10]

Dua, şükür ve hamdetme, teşbih ve tenzihte bulunma şeklinde de apılır. Duada, Yüce Allah'tan neyi istediğimizin bilincinde olmak, hayırlı îyler istemek gerekir: "İnsan hayra dua eder gibi şerre de dua eder. san çok acelecidir".[11]

Dua ederken aşırılıktan, zorakiiikten, tantanalı deyiş ve gösterişli üs-plardan kaçınmak gerekir. Duanın makbul olması için "En güzel isim-r Allah'ındır. O'na o isimlerle dua edin!"[12] âyetinin de ifa-3 ettiği gibi, O'nu en güzel isimleriyle anmak ve yakarmamızı bu kilde yapmak uygun olur. Bu halde yapılan duaların kabul edileceği s Hz. Peygamberin diliyle "Allah'ı güzel isimleriyle anan kimsenin jnahlarının deniz köpüğü kadar çok da olsa yine affedileceği"[13] belirtilir.

İnsan, iç huzuru ve özgüven arar. Bunun için her an güçlü, kudret-yaratıcısına sığınmak ister. Fıtratındaki yaratıcısına doğru bir meyil, jınma, onu tanıma arayışı İçinde bulunduğunun belki bilincinde ol-adan, eşini kaybeden bir güvercinin çırpınışı, sıla özlemiyle yanan yin   inleyişi,  ya   da   sahibinin   ıslığına   şahinin   gelişi   gibi dua ve daha geniş anlamda ibâdet tecrübesiyle rabbini arar, O'na er­meye çalışır, kendi benliğinde yok olup olup, O'nda baki olmayı arzu eder. Huzur ve güveni ancak böyle elde eder.

"Kullarım sana beni sorarlarsa, bilsinler ki ben, şüphesiz onlara ya­kınım. Benden isteyenin, dua ettiğinde duasını kabul ederim. Artık on­lar da davetimi kabul edip bana inansınlar ki doğru yolda yürüyenler­den   Olsunlar".[14]

Hz. Peygamber, bazı duaların özelliğine işaret etmiştir. Buna göre, bazı zamanlarda yapılan dualar çok makbuldür. Ezan ile kamet arasın­da, kulun Allah'a en çok yakın olduğu secde halinde, her gecenin son üçte biri içinde[15]. Ramazan, arefe, bayram, cuma gibi kutlu anlarda, tabiatın uyandığı seher vakitlerinde edilen dualar kabul edilir.[16]

Duanın kabulünün eden ya da edilen ile de yakın ilgisi olduğuna dikkat çekilmiştir: Buna göre: "Babanın çocuğuna olan duası, peygam­berin ümmeti için dua etmesi gibidir"; "Kardeşin, kardeşi için gıyabında yaptığı dua kabul görür"; "Mazlumun duası ile Allah arasında hiçbir perde yoktur". Misafirin, kendisini ağırlayanlar için yaptığı dua da aynı şekilde kabul edilir. [17]

Kul hakkı ve haram lokma, umutsuzluk, içtensizlik duaların kabul edilmesine engeldir.

Kur'an'da, çoğu peygamberlerin dilinden bizlere öğretilen pek çok dua bulunmaktadır. Bunlardan bir kısmı aşağıda takdim edilmiştir:

"Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanlarınkine ve sapıklarınkine değil".

"Ey Rabbim! Bana bir hikmet bahşet ve beni sâlih kimseler arasına kat".[18]

"Rabbim! İlmimi artır".[19]

"Ey Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve içinde bulunduğu­muz  şu  durumda  bize  kurtuluş ve  doğruluğa   ulaşmayı  kolaylaştır".[20]

"Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.[21]

"Rabbim! Şüphesiz ben nefsime zulmettim. Beni affet"[22]. "(Kulların) diriltilecekleri gün beni utandırma!".[23]

"Rabbİmiz!   Bize   dünyada   da,  âhirette  de   iyilik  ver  ve   bizi  ateşin indan   koru".[24]

"Ey Rabbimiz! Unutur, ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma! Ey Rab-bimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim mevlârmzsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize fardım   et".[25]

"Ey Rabbim! Beni; bana ve ana-babama verdiğin nimetlere şükret-meye ve razı olacağın güzel işler yapmaya yönlendir ve beni rahmetin­le sâlih kullarının arasına kat".[26]

Rabbimiz!   Bizi   doğru  yola  erdirdikten   sonra   kalplerimizi   eğriltme.

3ize   katından   bir  rahmet  bahşet.  Şüphesiz sen  çok  bahşedensin".[27]

"Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünyada ve âhirette sen benim velim-;in. Benim canımı müslüman olarak al ve beni iyilere kat".[28]

"Rabbim! Beni namaza devam eden bir kimse eyle. Soyumdan da böyle kimseler yarat. Rabbimiz! Duamı kabul eyle".[29]

"Ey Rabbimiz! Nurumuzu bizim için tamamla, bizi bağışla; çünkü ;enin her şeye hakkıyla gücün yeter".[30]

"Rabbim! Bana katından temiz bir nesil bahşet. Şüphesiz sen duayı lakkıyla işitensin".[31]

"Ey" mülkün sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin. Di-ediğinden de mülkü çeker alırsın. Dilediğini aziz edersin, dilediğini elil kılarsın. Hayır senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye hakkıyla gücü etensin. Geceyi gündüze sokarsın, gündüzü geceye sokarsın. Ölüden liriyi çıkarırsın, diriden ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de hesapsız rızık erirsin".[32]

"Rabbimiz! Hesap görülecek günde, beni, ana-babamı ve inananları ağışla".[33]

"Rabbim! Tıpkı beni küçükken koruyup yetiştirdikleri gibi sen de nne babama acı".[34]

"Bana ve anne babama verdiğin nimetlere şükretmemi, senin razı lacağın güzel iş işlememi bana İlham et. Neslimi de sâlih kimseler ap. Şüphesiz ben sana döndüm. Muhakkak ki ben sana teslim olan-ırdanım".[35]

"Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi ağışla. Kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin tutturma! Ey Rab-imiz! Şüphesiz sen çok esirgeyicisin, çok merhametlisin".[36]

"Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O hal­de tövbe eden ve senin yoluna uyanları bağışla ve onları cehennem azabından koru".[37]

"Biz yalnız Allah'a tevekkül ettik. Ey Rabbimiz, bizi zalimler toplulu­ğunun baskı ve şiddetine maruz bırakma!".[38]

"Ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur! Şüphesiz sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin".[39]

"Senin Rabbin; kudret ve şeref sahibi olan Rab, onların nitelendir­diği şeylerden uzaktır, yücedir. Peygamberlere selam olsun. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur".[40]

Sevgili peygamberimiz'den de değişik vesilelerle yapmış olduğu pek çok dua nakledilmiştir. Bu dualar, genelde dua mecmualarında toplan­mıştır. Her makamda edilecek dua ayrıdır. Bu itibarla, Kur'an'da yer alan ve Hz. Peygamber'den gelen bütün duaları bir araya getirip, onla­rı baştan sona okumak yerine, her makama uygun düşecek duayı, bir ilâç gibi ölçüşünce okumak, dualarımızı anlayarak ve duyarak yapmak, çok daha uygun olacaktır.

Sevgili peygamberimizin yaptığı dualardan iki örnek:

"Allah'ım!  Sen affedicisin, affı seversin, beni affeyle!".[41]

"Rabbim! Seni anmada, sana şükretmede ve sana güzelce ibâdet etmede bana yardım eyle!".[42]

 

Yemek Duası

 

Yemekten önce ellerin yıkanması sünnettir. Sofra adabına uygun olarak yemek yendikten sonra dua etmek ve Rabbimiz'e karşı şükret­mek bir kulluk borcudur.

Sevgili Peygamberimiz, yemeklerden sonra değişik dualar yapmıştır. Bunlardan bir kısmı şöyledir:

"Bize yediren, içeren, müslüman olmayı nasib eden Allah'a hamdolsun".[43]

"Allah'ım! Bize bu yediğimiz yemek sebebiyle bereket ver, hakkı­mızda  bu  yemeği  mübarek kıl. Bize bu yemekten daha  hayırlı olanını yedir".[44]

Enes b. Mâlik (r.a.) anlatıyor: Hz. Peygamber, "Yemeğini yedikten sonra şu şekilde dua eden kimsenin geçmiş günahları bağışlanır: "Sarfedilen güç ve kuvvet bana ait olmadığı halde bu nimeti bana yediren, bana rızık olarak veren Allah'a hamd olsun" buyurdu.[45]

Hz. Peygamber iftar davetinde şöyle dua ederdi: "Sofranızda oruçlu­lar iftar etsin, yemeğinizi iyiler yesin, üzerinize melekler insin, size hayır dua   etSİn!".[46]

 

Arapça Yemek Duası (Örnek)

 

"Eûzu billahi mine'ş-şeytâni'r-racîm,

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Külü ve'şrabû velâ tüsrifû İnnehû lâ yuhibbü'l-müsrifîn;

el-Hamdü    lillâhillezî    et'amenâ    ve    sekânâ    ve    cealenâ    mine'l-müslimîn;

Ve rahmetullâhi ve berekâtuhû alâ sahibi hâze't-taâmi ve'l-âkilîn;

Allahümme   nevvir   kulûbenâ   bi-envâri   mehabbetike   ve   zikrike   yâ ze'l-celâli ve'l-ikrâm;

Allahümme ahyinâ hayâten tayyibeten bl's-sıhhati ve's-selâmeti ve'l-afiye;

Allahümme zid velâ tenkus bi-hürmeti'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve sellem ve bİ-hurmeti'l-Fâtiha."

 

Türkçe Yemek Duası

 

Andık Allah adını, bulduk tadını Andımız daim yüceltmektir adını

"Yiyin için, israf etmeyin" buyurdun Yedirdin karnımızı doyurdun İçirdin özümüzü kandırdın Rızana da erdir yâ Rabbi Cemalini de göster yâ Rabbi

"Şükredin, artırayım" buyurdun Hamdi şükrü bildik sana Taatlerimizi kıldık sana Nimetlerini artır yâ Rabbi Sevdiklerini sevdir yâ Rabbi

Soframızı kuranları Mutfakta hizmet sunanları Bizleri davet kılanları

Lütfü keremine erdir yâ Rabbi Günahların bir bir sildir yâ Rabbi

Yiyenlere afiyet eyle Sunanlara mağfiret eyle Hem ölenlere rahmet eyle Cennette güller derdir yâ Rabbi Cemalini seyre erdir yâ Rabbi

Sağlığımızı dâim eyle Çocuklarımızı âlim eyle Türlü belâdan salim eyle Topluca huzura erdir yâ Rabbi Birbirimizi hep sevdir yâ Rabbi

Hastalarımıza şifâ ver Dertlerimize deva ver Borca eda, gönle safa ver Yüzlerimizi karartma güldür yâ Rabbi İçimizi huzurla doldur yâ Rabbi

Devamı devlet nasibi cennet Üzerimize hep yağdır rahmet Âsân eyle işimiz, gösterme zahmet Günahkârız, sana yüzümüz yoktur yâ Rabbi Çevirme, başka kapımız yoktur yâ Rabbi

Özümüzü dingin, aklımızı aydın eyle Kalbimizi doygun, gönlümüzü zengin eyle Peygamberimize salat, bize imdat eyle Rızana her dem erdir yâ Rabbi Cennette cemâlini göster yâ Rabbi

Yüzümüz Allah'a, özümüz Allah'a Son sözümüz lillâhi teâle'l-Fâtiha

 

Hatim Duası

 

Kur'ân-ı Kerîm başından sonuna kadar okunup, bitirildikten sonra yapılan duaya "hatim duası" adı verilir.

Sevgili Peygamberimizin, Kur'an'ı hatmetmeye teşvik ettiğini biliyo­ruz. Konuyla ilgili hadislerden birinde Hz. Peygamber; "Kim Kur'an'ı hatmederse, onun kabul olunmuş bir duası vardır"[47] buyurmuş, böyle­ce gerek ezberden, gerekse yüzünden Kur'an'ı hatmeden kişinin, duası­nın Allah katında makbul olduğunu bildirmiştir.

Hz. Peygamber, hatim duası yapacağı zaman ehl-i beytini toplar ve duaya onları da katardı. Yaptığı duaya onlar da "âmin" derlerdi.[48]

Sahabe her konuda olduğu gibi bu konuda da Hz. Peygamberi kendisine örnek almıştır. Enes b. Mâlik Kur'an'ı hatmedeceği zaman, ailesini, çocuklarını ve komşularını toplar ve hatmin sevabını umarak hep birlikte dua ederlerdi. Sahabe hatim duasına iştirak etmeye özel bir önem verir, ilâhî rahmet iner diye hatim esnasında hazır bulunur­lardı.

Hz. Peygamber Kur'an'ı hatmettikten sonra, bitirilmiş ve terkedilmiş gibi olmaması için baş tarafından beş âyet kadar okur ve böylece Kur'an'a yeni bir başlangıç yapmış olurdu.[49] Onun bu sünneti, gelenek halinde günümüze kadar gelmiştir. Hatim duası yapılmadan önce üç İhlas ile Felak ve Nâs sûreleri okunur, ardından Fatiha ve Bakara'nın ilk beş âyeti kıraat olunur ve ondan sonra dua edilir.

Hatim için belli bir dua şekfi yoktur. Meselâ şöyle bir dua yapılabi­lir:

"Bismillâhirrahmânirrahîm;

Allahümme Rabbena yâ Rabbena, tekabbel rninnâ, inneke entessemîu'l-alîm. Ve tüb aleynâ yâ Mevlânâ, inneke ente't-tevvâbü'r-rahîm. Vehdinâ ve veffiknâ ile'l-hakki ve ilâ sıratin müştekim. Bi-bereketi hatmi'l-kur'âni'l-azîm. Va'fü annâ yâ Kerîm, va'fü annâ yâ Ra-hîm. Vağfir lenâ zünûbenâ bi-fadlike ve keramike yâ ekrame'l-ekramîn ve yâ erhame'r-râhimîn.

Yâ Rabbi! Dualarımızı kabul buyur. Şüphesiz sen, her şeyi işiten ve bilensin. Bize hakkı ve doğru yolu göster. Sıratı müstakim (doğru yol) üzere  olmayı   nasip  eyle  yâ  Rabbi!   Hidâyet  verdikten   sonra  bir  daha şaşırtma, doğru yoldan ayırma yâ Rabbi. Bize dünyada iyilik ve güzel­lik, dirlik ve düzenlik, âhirette esenlik ver yâ Rabbii

Ey rahmeti bol, mağfiret ve ihsanı sonsuz olan Rabbimiz, bizi İnsan ve müslüman kıldın. Bize İslâm gibi bir din, Kur'an gibi bir kitap İhsan ettin. Sana sonsuz şükürler olsun. Bizi hidâyetinden ve inayetinden ayırma yâ Rabbi! Okumuş olduğumuz Kur'ân-ı Kerîm'in hatmini yüce katında en güzel şekilde kabul eyle yâ Rabbi!

Hasıl olan sevabı evvelâ sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) efendimizin mübarek ruh-ı şeriflerine hediye eyledik, sen vâsıl eyle ya Rabbi! Onun şefaatine bizleri nail eyle yâ Rabbi! Hasıl olan sevabı peygamberimizin ailesine, ashabına, Kur'an'a ve İslâm'a hizmet eden âlimlerimize, senin yolunda canlarını feda eden aziz şehit­lerimize hediye eyledik, sen onların ruhlarını şad eyle, onlara ikram eyle yâ Rabbi!

Hasıl olan sevabı anne, baba, hısım akrabadan, üzerimizde hakkı olanlardan âhirete iman ile göç eden bütün geçmişlerimizin ruhlarına da hediye eyledik haberdar eyle yâ Rabbi! Okunmuş olan Kur'ân-ı Ke­rîm'in nuru ile kabirlerini pür nûr, makamlarını cennet eyle yâ Rabbi!

Biz hayatta olanlara da sağlık, sıhhat ve afiyetler ihsan eyle ya Rabbi! Yavrularımızı koru, onları bize hayırlı halef eyle yâ Rabbi!

Yâ Rabbe'l-âlemîn! Bizi gaflet uykusundan uyandır, günahla karar­mış kalplerimizi İmanla aydınlat, Kur'an nuru ile içimizi nurlandır ya Rabbi!

Görünür görünmez kazadan, belâdan, her türlü musibetlerden sana sığınıyoruz, bütün ümmet-i Muhammedi sen koru ya Rabbi!

Hasta kullarına şifalar, dertli kullarına devalar, borçlu kullarına eda­lar ihsan eyle ya Rabbi!

Bizi kendine lâyık kul, habîbine lâyık ümmet eyle. Evlerimize huzur, bedenlerimize sağlık, rızıklarımıza bolluk ve bereket ver, iki cihanda bize saadet ihsan eyle yâ Rabbi!"

Sübhane rabbike rabbi'l-izzeti amma yesıfûn. Ve selâmün ale'l-mürselîn. Ve'l-hamdülillahİ rabbi'l-âlemîn."

 

ÜÇÜNCÜ KISIM

 

AİLE HAYATI

 

 

BİRİNCİ BÖLÜM

 

EVLİLİĞİN KURULUŞU VE AKDİN SONUÇLARI

 

1- İslâm'ın Evlilik Kurumuna Bakışı

 

İslâm dini, hayat dinidir. İnsanın her türlü ihtiyaçlarının karşılanma­sını ve hayatının mutluluk içinde sürmesini hedefler. İnsan neslinin devamına da büyük önem verir. İslâm âlimlerince dinî hükümlerin ana hedefleri beş maddede toplanmış ve bunlardan birisinin de "neslin" devamı olduğu tesbit edilmiştir. Yüce Allah bunu temin maksadıyla insanlara sırf sorumluluk yüklemekle kalmamış, aynı zamanda bu hede­fin gerçekleşmesini onlar İçin doğal bir ihtiyaç haline getirmiş, yapıları­na; karşı cinse ilgi duyma, ondan hoşlanma özelliğini yerleştirmiştir. Sağlıklı her insan için karşı cinsle beraber olmak bir ihtiyaçtır. Yalnız her ihtiyaç gibi bunun giderilmesinde de başıboşluk, kanunsuzluk dü­şünülemez. Meşru sınırlarını Allah'ın çizmiş olduğu bu birlikteliğe "evli­lik" diyoruz.

İnsan, sosyal bir varlıktır. Tek başına yaşayamaz, huzurlu olamaz. Yanında rahat edeceği, huzur bulacağı, aynı zamanda hayatı paylaşaca­ğı, ihtiyaçlarının giderilmesinde kendine yardımcı olacak bir eş ve ar­kadaşla, bir dostla beraber olmak ister. İnsanları yaratan Allah, yanında rahat etmeleri, sükûnet ve huzur bulmaları için onlara kendi cinslerin­den eşler yaratmış, aralarında sevgi ve merhamet tesis etmiştir. Kadın ve erkeğin birbirleri ile alâkasını mecazî bir anlatımla dile getirirken "elbise" anlamındaki "libâs" kelimesini tercih etmiş, onlardan her birinin diğeri için bir nevi elbise durumunda olduğunu ifade etmiş, böylece birbirlerinden vazgeçemeyeceklerine, birbirleri için gerekli olduklarına dikkat çekmiştir. Evlilik, Allah'ın insanlara bir lütfudur. Hayatın en mutlu oiduğu anlar, belki de aralarında karşılıklı sevgi ve saygı bulunan eşle­rin birlikte geçirdikleri anlardır. Uz. Peygamber, dünyada insana huzur veren en hayırlı varlığın iyi (sâliha) kadın olduğunu söylemiştir. Olaya kadın tarafından bakarsak şüphesiz onun için en hayırlı şey de iyi bir kocadır.

Yüce Allah, Kur'ân-ı Kerîm'de "İçinizden evli olmayanları evlendirin"[50] buyurmaktadır.

Hz. Peygamber imkânı olan gençlerin evlenmesini istemiş, bunun huzurlu ve günahsız bir hayata katkı sağlayacağını belirtmiş, İmkânı olmayanlara da kendilerini günahtan koruması için oruç tutmayı tavsiye etmiştir.

Dinimiz evliliği teşvik etmiş, Hz. Peygamber ümmetinin çok olması için, onların evlenip çoğalmalarını istemiştir. İslâm dini evliliğin, insanın fizikî ve ruhî ihtiyaçlarının giderilmesi için önemli ve etkili olduğunu kabul eder. Fakat bunu tek başına birinci gaye olarak almaz. O, evlili­ğe bu şahsî yararı yanında insan neslinin huzurlu ve mutlu bir şekilde devamını sağlayan kurum olarak bakar. Onun için Hz. Peygamber; gü­zel, soylu ve zengin fakat doğurgan olmayan bir kadınla evlenme hu­susunda görüşüne başvuran bir kişiye olumsuz cevap vermiştir. Aynı kişi ikinci defa gelip görüş sormuş yine olumsuz cevap almıştır. Üçün­cü gelişinde ise Hz. Peygamber şöyle demiştir:

"Sevecen   doğurgan   (kadın)la   evlenin.   Ben   diğer   ümmetlere   sizin çokluğunuzla öğüneceğim".[51]

Buna göre çocuk sahibi olmak ve neslin devamına, müslümanların sayısının artmasına katkıda bulunmak, evliliğin önemli hedeflerinden birisi, beiki de en önemlisidir. Dolayısıyla, müslümanlar toplum olarak evlilik kurumunu tamamen dışlama hakkına sahip olmadıkları gibi ço­cuksuz bir evliliği de toplumsal bir davranış biçimi haline getirmemeli­dirler. Hz. Peygamber, fert planında da olsa evlilikten uzak kalmak ka­ran alan ve bunu bir nevi "dindarlık" sayanlara karşı çıkmış, bu davra­nışlarının yanlış olduğunu bildirmiştir. Hanımlarından, onun İbâdet ha­yatı hakkında bilgi alan bazı sahâbîler; günah açısından Hz. Peygamber ile kendileri arasında bir karşılaştırma yapıp, kendilerinin daha çok ibâ­det etmeleri, daha dindar olmaları gerektiği sonucuna varmışlar ve bu maksatla her biri geceyi hep namaz kılarak geçirme, sürekli oruç tut­ma, evlenmeyip kadınlardan uzak durma gibi farklı kararlar almışlardı. Durumdan haberdar olan Hz. Peygamber onlara şöyle demiştir:

"Şöyle şöyle diyenler siz misiniz? Vallahi Allah'tan en çok çekineniz ve O'ndan en çok sakınanız benim. Ama benim oruç tuttuğum da oluyor, tutmadığım da. Hem namaz kılıyorum, hem uyuyorum. Kadın­larla da evleniyorum. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir".[52]

Hz. Peygamber evlilik, hayatından uzaklaşıp kendini İbâdete verme (tebettüi) kararı alan Osman b. Maz'un'un bu davranışını yasaklamıştır.[53]

İslâm dini, evlilik hayatını tamamen terk edip kendini ibâdete ver­meyi uygun görmediği gibi nikâhsız birliktelikleri de tasvip etmez. Kur'an, ahlâksızlık olarak nitelediği zinayı şiddetle yasaklar ve ondan uzak durulmasını ister[54]. Mümin erkeklerin ve kadınların, ırz ve namuslarını korumalarını, karşı cinse bakışlarının bile ölçülü olmasını, kadınların, çok yakın akrabaları dışındaki erkeklerin yanında örtülü ol­malarını emreder[55]. Peygamber Efendimiz zinanın çoğal­masını, kıyamet alâmetleri arasında sayar[56]. Günlük hayatta yakın akraba olmayan kadın erkek ilişkileri­nin belli bir disiplin altında kalmasını, bunun dışına çıkılmamasını özel­likle vurgulayarak "Bir erkek, yanında evlenmesi haram olan bir yakını bulunmayan bir kadınla baş başa kalmasın" buyurur[57]. Böylece o, hem kadını hem de erkeği, toplumda yan­lış anlamalara sebep olabilecek davranışlardan kaçınmaya davet eder. Çoğu kere "arkadaşlık" olarak nitelenen aynı evde yaşama olayı da, bu boyuta varmayan ama İslâmî ölçülerin hiçe sayıldığı diğer beraberlikler de İslâm'a uymaz.

Aslında müslüman olsun veya olmasın bütün toplumlar aileye bü­yük önem verirler. Aileyi özenle korumayan toplumlar er geç çökmeye ve dağılmaya mahkûmdurlar. Bir toplumda gerileme ve çökme belirtile­ri önce aile ocağında görülür. Ailede başlayan çatlamalar, düzensizlikler yavaş yavaş bütün topluma yayılır ve toplumu da devleti de çökertir. Aile yapısı zayıflamış veya bozulmuş toplumları ayakta tutmak ve tek­rar birbirine sahip çıkar hale getirmek uzun emek ve zaman ister. Aile-siz büyüyen, sevgiden mahrum çocuklar, bir gün gelir içinde yaşadığı toplumdan nefret eder ve öç almaya kalkışır, en yakınları da dahil çevresindeki herkesi düşman olarak algılamaya başlar. Batı toplumunda kısmen numunesi görülen bu durum, iyi değerlendirilmeli, iş işten geçmeden tedbiri alınmalıdır. Bu arada çocuğun ve gencin manevî dünyası, ruhî İhtiyaçları ve dinî eğitimi de ihmal edilmemelidir.

 

2- Evlenmenin Hükmü

 

Evlenmenin hükmü, normal şartlar altında fert açısından "sünnet-i müekkede"dir. Yani evliliğin gereklerini yerine getirme imkânı olan, fakat evlenmediği takdirde zina vb. günahlara düşme endişesi de bu­lunmayan bir kişi için evlenmek sünnettir. Fakat evlenmenin toptan terk edilmesi caiz değildir. Bu bakımdan evlilik hakkında farz-ı kifâye veya vâcib-i kifâye, hattâ vâcib-i ayn diyenler olmuştur. Diğer taraftan kişilerin özel durumları İtibariyle de evlilik hakkında farzdan harama, mükelleflerin fiillerine ait bütün hükümler söz konusu olabilir.

Eşine zulmetmeksizin evliliğin gereklerini yerine getirme imkânına sahip ve evlenmediği takdirde zinaya düşeceği kesin olan bir müslümanın evlenmesi farzdır. Aynı kişinin zina durumu ile karşı karşı­ya kalması kesin olmayıp kuvvetle muhtemel ise, o zaman onun ev­lenmesi vacip olur. Evliliğin gereklerini yerine getirme imkânına sahip olmayan veya evlendiği takdirde eşine zulmedeceği kesin olan birisinin evlenmesi haramdır. Eşine zulmetmesi kesin olmayıp kuvvetle muhte­mel ise o zaman mekruh olur.

Evliliğin normal şartlarda mubah ve farz-ı ayn olduğunu söyleyenler de vardır.

 

3- Evliliğe Hazırlık Ve Düğün

 

A- Eş Seçimi Ve Evlilik Teklifi

 

Evlilik, bir erkekle kadının meşru birlikteliği olduğuna göre bu ikisi arasındaki uyumun, kurulacak yuvanın mutluluğu üzerinde etkili olacağı açıktır. Evlenecek kişi, evlilikten ve eşinden beklediklerini ve ona vere­bileceklerini; eşinin onun bu beklentilerini ne ölçüde karşılayabileceğini ve kendisinin de onun beklentilerine ne kadar cevap verebileceğini düşünmeli, bunları bir süre zihninde tartıp düşüncelerini olgunlaştırdık­tan ve başta ana babası olmak üzere gerekli görüşmeleri yaptıktan sonra karar vermeli, uygun bulduğu adaya çevre kültür ve şartlarını da dikkate alarak bizzat veya münasip biri vasıtasıyla evlilik teklif etmeli­dir. Evlilik teklifi alan da aynı hususları değerlendirmeli ve ona göre karar vermelidir.

Çiftler prensip olarak anlaşabileceklerini düşünüyorlarsa bundan sonra da her biri uygun bir üslup içerisinde ve dürüstçe bir taraftan kendini daha ayrıntılı olarak tanıtmalı, diğer taraftan da eş adayını tanımaya çalışmalıdır. Bütün bunları yaparken kişi gerçekçi olmalı, eş adayında olağanüstü özellikler arayarak mutlaka olumsuz kararla sonuç­lanacak bir yol izlememelidir. Öte yandan, bazan birilerine kızarak bazan da başka sebeplerle bir evlilik olsun da kiminle ve hangi şart­larda olursa olsun anlayışı içinde de olunmamalidır.

Hz. Peygamber, evlenecek kişilerin daha önce birbirini görmesini tavsiye etmiş, bunun eşler arasında kaynaşma ve anlaşmaya katkısı olacağına dikkat çekmiştir[58]. Bu görme olayı karşı tarafa bilgi verilerek veya ondan habersiz de olabilir. Görmekle yetinmeyip uygun ortamda konuşmalarında, ilerideki hayatları ve düşünce dünyaları konusunda birbirlerini bilgilendirmelerinde, ondan sonra evlilik karan almalarında  çok  büyük faydalar vardır.  Yalnız  bütün   bunları  yaparken onlar henüz aralarında nikâh bağı olmayan iki  kişi olduklarını  unutma­malıdırlar.

Peygamber Efendimiz erkeklerin evlenmek istedikleri kadında ara­dıkları özellikleri; zenginlik, asalet, güzellik ve dindarlık olarak tesbit ettikten  sonra  "Sen  dindar olanını  elde et"  buyurmuştur.[59]

Yine Hz. Peygamber "Kadınların hangisi daha hayırlıdır?" sorusuna "Baktığında onu (kocasını) sevindiren, bir şey istediğinde isteğini yerine getiren, kendisi ve (kocasının) malı hakkında ona hoşlanmayacağı şekil­de muhalefet etmeyen", diye cevap vermiştir.[60]

Bir başka hadiste de Peygamberimiz dünyada insana keyif ve hu­zur veren en  iyi dünya  nimetinin, "sâliha (iyi, elverişli, uygun, uyumlu) kadın"   Olduğunu   bildirir.[61]

Bu hadislerde kadınlar hakkında sözü edilen hususlar aynı zamanda erkekler için de geçerli olmalıdır. Damat adayları için de dindarlık ve ahlâklılık önde tutulması gereken bir haslettir. Nitekim Hz. Peygamber bir hadisinde "Dininden ve ahlâkından memnun olduğunuz biri evlen­me talebiyle size gelirse onu evlendirin. Aksi takdirde yeryüzünde fitne ve büyük fesat olur" buyurur[62]. Ayrıca damadın kuru­lacak yuvanın geçimini sağlayacak malî imkâna sahip olması da göz­den uzak tutulmaması gereken bir husustur.

Bu sayılanlar yanında beden ve ruh sağlığı, karakter uyuşması gibi hususlar da huzurlu bir yuva kurulurken dikkate alınmalı, bu konularda ne kadar fedakârlık yapılabileceği ve nereye kadar tahammül edilebile­ceği iyi hesaplanmalıdır. Çoğu kere karşı tarafı değiştirebileceği varsa­yımı ile önemsenmeyen bazı ayrıntılar -bilhassa karşı taraf da aynı beklenti içinde ise- ileride mutsuzluk sebebi olabilmektedir. Alkol veya uyuşturucu bağımlılığı, sigara alışkanlığı, kumar düşkünlüğü, geç vakit­lere kadar kahve ve benzeri yerlerde vakit geçirme âdeti, hattâ ağız veya vücut kokusu, örf ve âdet farklılıkları evlilikleri tehdit eden husus­lar olarak görülmektedir.

Evlenecek kişiler arasında ileride açıklanacak evlilik engellerinden birinin olmaması gerekir. Bu bakımdan geçici evlilik engellerinden iddet hali özel bir durum arz eder. Boşandığı için iddet beklemekte olan kadına üstü kapalı ifadelerle de olsa evlilik teklifi yapılmaz. Kocası öl­düğü için iddet beklemekte olan bir kadına ise gene açıkça evlilik teklif edilemez.

Kendisine evlenme teklifi yapılmış bir kız veya kadına henüz o tek­life  olumsuz  cevap  verilmeden   başka   birisi  tarafından   evlenme  teklifi yapılması   hoş   karşılanmaz.   Hz.  Peygamber  bir  erkeğin,   başka   birisinin evlilik teklifi üzerine evlilik teklifinde bulunmasını yasaklamış ve ilk tek­lifi   yapanın,  teklifinden   vazgeçmesini   veya   sonrakinin   de   teklifte   bu­lunmasına  izin  vermesini  bu yasağın  kapsamı dışında tutmuştur.[63]  İslâm  hukukçularının  bu  konudaki  görüşü  ise şöyledir:  Eğer evlilik   teklifi   alan   kız  veya   kadın   buna   olumlu   cevap   vermişse   artık bundan sonra ona evlilik teklif edilmesi  haram veya en azından  mek­ruhtur.   Ama   ilk   teklifi   reddetmişse   veya   reddetmese   bile   o   teklife olumlu   cevap   verme   kararı   almamışsa,   bu   mânada   bir   beyanda   bu-lunmamışsa   ona   evlenme   teklifi   yapılması   caizdir.   Çünkü   sahabeden Fâtıma   bint  Kays,   Hz.   Peygamber'e  gelerek  Muâviye  ve   Ebû  Cehm'in kendisi ile evlenmek İstediklerini söylemiş, o da ona Üsâme b. Zeyd ile evlenmesini tavsiye etmiştir.[64]

 

B- Nişanlanma

 

Nişanlanma, tarafların, birbirlerine evlenme sözü verdiklerini etrafa duyurmaları ve bu arada birbirlerini daha yakından tanıyabilmeleri için çoğu kez ihtiyaç duyulan bir törendir. Mutlaka yapılması da gerekli değildir.

Nişanlanma,   evlilik  veya   nikâh   değildir.   Dolayısıyla   nişanlanma   ile taraflar arasında  evli  kişilerde olduğu gibi bir ilişki serbestliği doğmaz. Helâl-haram  bakımından  aralarındaki  durum,  nişanlanma  öncesi  ile ay­nıdır. Bu bakımdan zaman zaman bir araya gelip konuşma arzusu veya ihtiyacı   duyarlarsa   bu   esnada   henüz  evli   olmadıklarının   bilinci   içinde olmalı,   özellikle   de   hadislerde   dikkat   çekilen   ve   yasaklanan   "halvet" . halinde kalmamalıdırlar. Bu hadislerde Hz. Peygamber, aralarında sürekli 1 evlenme engeli  bulunmayan  bir erkek ve  kadının  gözlerden  uzak, baş başa  bir halde  kalmasını yasaklamıştır.[65]

Nişanlanma, bir evlilik vaadi olduğu için haklı bir sebebe dayan­maksızın nişanın bozulması ahlaken İyi bir davranış değildir. Çünkü İslâm, müslümanın vaadine sâdık olmasını ister. Buna rağmen tarafların her biri, herhangi bîr sebep açıklamadan tek taraflı olarak bu vaadin­den dönme hakkına sahiptir.

Nişan bozulduğu takdirde bu esnada tarafların birbirlerine vermiş oldukları hediyelerin durumu veriliş maksadına göre değişir. Her ne kadar nişan ile mehir borcu doğmuyorsa da ilende mehîr yerine geç­mek üzere kıza verilmiş olan altın ve benzeri hediyelerin İade edilmesi gerekir. Bu konuda anlaşmazlık çıkarsa örfe ve âdete göre çözülür.

 

C- Düğün

 

Evliliklerin düğün töreni ile duyurulması, bu vesileyle akraba ve dostların bir araya gelmesi, onlara ikramda bulunulması, eğlenilmesi âdet olmuştur. Düğünlerin en önemli işlevi, evliliği duyurma vesilesi oluşudur. Hz. Peygamber, evliliğin ilân edilmesini, duyurulmasını ister ve kadın erkek birlikteliğinde helâl olanı, haram olandan ayıran şeyin def ve ses olduğunu ifade eder.[66]

Hz. Peygamberin, evliliklerinde yemek ikram ettiği bilinmektedir. Hadislerden anladığımız kadarıyla onun bu ikramları bugünkü düğün yemekleri havasında olmaktan çok, zifafı takip eden günde kimi zaman birisi ile haber göndererek çevrede bulunan insanları o anda yemeğe davet etmek şeklinde oluyordu. Bazan sahâbî kadınların bu maksatla yemek hazırlayıp ona gönderdikleri de görülüyordu. Onun bu uygula­maları yanında ensardan bir kadınla evlendiğini söyleyen Abdurrahman b. Avf'a "Bir koyunla da olsa ziyafet ver" dediği de bilinmektedir. Bu ziyafetin hükmü hakkında farklı görüşler olmakla birlikte hâkim görüş onun sünnet olduğu şeklindedir. Ziyafetin zamanı hakkında da zifaftan önce, zifaftan sonra, nikâh akdi sırasında, veya sonrasında gibi değişik görüşler   ortaya   atılmışsa   da   bu,   örfe   bağlı   olarak   değişebilecek   bir durumdur.[67]

Düğün yemeğine davet edilen kişinin buna katılması esas itibariyle vaciptir. Ancak, makul mazereti olanlardan bu hüküm düşer. Hasta olunması, aynı gün ve saatte birden fazla davetin bulunması, düğün mahallinin meşakkat doğuracak şekilde uzak olması gibi.

Düğün eğlenceleri toplumların örfüne göre değişiklik arz eder. Hz. Peygamber'in kendi evliliklerinde eğlence yapıldığına dair bir bilgiye sahip değiliz. Ancak Hz. Âişe, ensardan bir kadını damadın evine gö­türdüğünü ve Hz. Peygamber'in de kendisine "Yâ Âişe! Beraberinizde lehv (eğlence, oyun) yok (mu)? Ensar, lehivden hoşlanır" dediğini riva­yet eder[68]. Diğer taraftan Muavviz b. Afrâ'nın kızı Rubeyyi', zifafa girdiğinin sabahı Hz. Peygamber'in, kendisinin bulundu­ğu odaya girdiğini, bu sırada küçük cariyelerinin veya kızlarının (cüveyriyât) def çalıp gelinin Bedir'de şehit düşen atalarını dile getirdik­lerini, içlerinden birinin onlara "İçimizde yarın ne olacağını bilen pey­gamber var" dediğini, Hz. Peygamber'in de "Onu bırak Söylemekte olduğun şeyi söyle" dediğini anlatır[69]. Âmir b. Sa'd da bir düğün esnasında Kuraza b. Ka'b ve Ebû Mes'ûd el-Ensârî'nin bu­lunduğu yerde cariyelerin şarkı söylediğini görünce onlara "Siz Resûlullah'ın sahâbîsisiniz ve Bedir ehlindensiniz. Yanınızda da bu yapı­lıyor?" diyerek hayretini ifade etmiş ve "İstersen otur, bizimle dinle. İstersen  git.  Bize düğün  sırasında  eğlenme  hususunda  izin  verildi" cevabınt almıştır[70]. Bu durum, düğünde öiçülü eğlenceye izin verildiğini ancak sahabe arasında bunu hoş karşılamayan kişilerin de bulunduğunu göstermektedir.

Müslümanın genei hayatında olduğu gibi düğününde de İslâm'a yakışmayan her şeyden ve bu arada israftan kaçınılmalıdır. Düğünlerde sadelik özendirilmelidir. Sünnete uygun düğün yapmak için zannedildiği gibi ihtişamlı salonlara büyük ücretler ödeme, davetlilere verilmek üze­re lüks nikâh hediyeleri ve yemekler hazırlama zorunluluğu yoktur. Maksat sünnete uygun düğün yapmak ise bu, sade bir nikâh ve sınırlı sayıda kişinin davet edildiği bir yemek ikramı ile de mümkündür. Bir taraftan maddî İmkânsızlık yüzünden evlenemeyen gençler varken diğer taraftan düğünlerde astronomik harcamalar yapılmamalı, bunun yerine imkânı olanlar, mutlu yuvaların artması için de fedakârlıkta bulunmalı­dır. Unutulmamalıdır ki toplumun huzuru ve mutluluğu, içindeki huzur­lu ve mutlu ailelerin çokluğu ile mümkündür.

 

D- Nikâh Merasimi Ve Duası

 

Fıkıh literatüründe, aralarında evlenme engeli bulunmayan   bir ka­dınla erkeğin, evlenme iradelerini, şahitler huzurunda açık ve   net bir şekilde ortaya koymaları nikâh akdinin oluşması için yeterli    olacağı belirtilir.

Mânası: "Allahım! Bu akdi uğurlu ve mübarek eyle. Onların arasında uyum, sevgi ve istikrar meydana getir. Onların arasında nefret, fitne ve birbirinden kaçış hali yaratma.                                           .     .

Allahım! Âdem ile Havva arasında, Muhammed ile Hatice-İ Kübrâ arasında ve Ali ile Fâtımetü'z-Zehrâ arasında uyum meydana getirdiğin gibi bunların arasında da öyle uyum meydana getir.

Allahım! Onlara iyi çocuklar, bol rızık ve uzun ömür İhsan eyle.

Ey Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatan eşler ve nesiller ihsan et, bizi müttekîlerin önderi eyle.

Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik ver ve bizi ateşin azabından koru."

 

4- Evlilik Akdinin Mahiyeti Ve Akdin Rüknü

 

İslâm hukukçuları evlilik akdini "muâvaza akdi" yani karşılıklı edim­leri içeren bir akit olarak değerlendirirler. Aslında o, kendine mahsus ve şartlarının büyük çoğunluğu sâri (Allah, Peygamber) tarafından tesbit edilen, tarafların irade hürriyeti büyük ölçüde dar tutulan özel bir akit kabul edilmelidir. Taraflar bu şekilde, şartları önceden kendi katkıları olmaksızın tesbit edilmiş olan bir akdi aynen kabul etmekte ve böylece oluşturulan bir müesseseye girmektedirler.

Hanefîler'e göre birçok akit gibi nikâh akdinin de rüknü 'îcab ve kabuldür'. Bir akitte önce akdin taraflarından biri o akdi yapmak iste­diğine dair irade açıklamasında bulunur, sonra da diğeri aynı yönde irade açıklamasında bulunur ve böylece akit tamamlanmış olur. Yapılan irade beyanı açıklamalarından birincisine 'îcab', İkincisine de 'kabul' denir. Meselâ, evlilik akdinde önce hangi taraf irade beyanında bulun­muşsa yani karşı tarafla evlenmeyi kabul ettiğini açıklamışsa onun be­yanı îcab, karşı tarafın aynı istikametteki beyanı da kabul sayılır. Bu bakımdan erkek ile kadın arasında fark yoktur. Diğer mezhepler bun­lardan başka evlenecek kadın ve erkek ile veliyi de akdin rüknü sayar­lar. Ayrıca kimine göre mehir kimine göre ise şahitler de akdin rüknü­dür.

 

5- Evlilik Akdinin Şartları

 

A- Evlilik Akdinin Geçerli Olmasının Şartlan

 

İslâm hukuk literatüründe akdin şartlarından söz edilirken kuruluş (in'ikâd), sahih olma ve geçerlilik (nefaz) şartlan ayrı ayrı açıklanır. Bu­rada ayrıntıya girilmeden bunların hepsi bir arada anlatılmaya çalışıla­caktır. Ayrıntılar için fıkıh kitaplarına bakılmalıdır.

 

1- Yetki

 

Evlenme akdinde irade beyanında bulunanlar bu konuda yetkili olmalıdırlar. Bunun için irade beyanı; aklî melekeleri yerinde ergen (ba­liğ) şahıslar veya bunların vekilleri tarafından yapılmalıdır.

 

2- Delâleti Açık Lafızlar ve İcab-Kabul Uyumu

 

Akit esnasında kullanılan kelimelerin evlenme iradesini açık ve ke­sin bir şekilde ortaya koyacak türden olması gerekir. Ayrıca îcab ve kabul beyanları birbiri ile uyumlu olmalıdır. Meselâ, belli bir mehir zikredilerek yapılan îcab açıklamasına, o miktarın altında bir miktar mehirle kabul açıklaması yapılması halinde, îcab ile kabul arasında uyum olmayacağından akit meydana gelmez.

 

3- Meclis Birliği

 

îcab ve kabul aynı mecliste yani aynı anda, aynı oturumda olmalı­dır. Bunun için de îcab ile kabul arasına başka meşguliyetler girmeme­lidir. Bu bakımdan "meclis birliği"nden maksat ilk anda akla geldiği gibi îcab ve kabulün aynı mekânda olmasından biraz farklıdır. Taraflar aynı mekânda olmaya devam etseler bile îcabdan sonra kabul ifadesi kullanılmamış, arada başka işlerle meşgul olunmuş ve daha sonra ka­bul ifadesi kullanılmışsa bu ifade kabul değil, yeni bir îcab olarak de­ğerlendirilir ve bunun peşinden karşı taraf, ona razı olduğu, onu kabul ettiği anlamında bir ifade kullanırsa akit o zaman tamam olur. îcabda bulunanın bundan dönmesi veya karşı tarafın îcabı reddetmesi halinde bu îcab geçersiz olur, artık onu kabul anlamındaki ifadeler hukukî an­lamda kabul sayılmaz, ancak yeni bir îcab olabilir.

İslâm hukukçuları ayrıca yazışma ve risalet (haberci gönderme) yo­luyla akit yapılmasını kabul ederler ve bunların da taraflar arasında yapılan sözlü akit gibi olduğunu söylerler.

 

4- Akit Esnasında Şahitlerin Bulunması

 

Nikâhın alenen yapılması ve ilan edilmesi şarttır. Bu sebeple bir hikâh akdinin sahih olması için şahitler huzurunda olması gerekir. İslâm hukukçularının çoğunluğu akdin sıhhati için şahitliği şart koşarlar. Dola­yısıyla taraflar birbirlerine karşı, yanlarında bu beyanlarını duyacak şa­hitler olmadan evlilik iradesi beyan etseler bu şekilde yapılan akit fasit­tir. Şahitlerin görevi, şahit oldukları nikâhı gizlemek değil, onu uygun bir biçimde başkalarına duyurmaktır.

Şahitlerin akıllı, baliğ, hür olmaları gerekir. Sayı itibariyle iki erkeğin veya bir erkek ile iki kadının şahitliği yeterlidir. Ayrıca evlenen eşlerin her ikisi de müslüman ise bu akdin şahitlerinin de müslüman olmaları gerekir.  Nikâh   şahitlerinin   "âdil" olmaları,   başka   bir  ifade  ile  fâsik olmamaları İyi ise de şart değildir. Fakat diğer mezhepler nikâh şahitleri­nin âdil olması şartı üzerinde hassasiyet gösterirler. Kişinin adalet vasfı­nı zedeleyen hususlar hakkında farklı ama birbirinden çok da uzak olmayan görüşler vardır.

1917 tarihli Osmanlı Hukuk-i Aile Kararnamesi, nikâhın sıhhati için şahitlerin mevcudiyetini yeterli görmemiş, ayrıca özellikle kadının, do­ğacak çocukların hak ve hukuklarının korunması için tescil edilmesini de şart koşmuştur.

 

5- Evlilik Engelinin Olmaması

 

Evlilik engelleri, ileride sürekli ve geçici engeller olarak iki ayrı baş­lık altında incelenecektir. Sürekli engeller, daha ziyade yakın akrabalık­tan doğan evlilik engelleridir. Geçici olanlar ise ortadan kalkması muh­temel engellerdir. Meselâ, evli bir kadınla evlenilmez. Ama evlilik hali herhangi bir sebeple ortadan kalkarsa ve iddet de sona ererse artık evlilik engelinden söz edilmez.

Evlenecek erkek ile kadın arasında herhangi bir evlilik engeli bu­lunmamalıdır. Buna rağmen bir evlilik akdi yapılmışsa bu akit, o enge­lin mahiyetine göre bâtıl veya fâsiddir. Eğer söz konusu engel, bütün müctehidler tarafından evlilik engeli sayılıyorsa yani bu konuda icma (fikir birliği) varsa ve sürekli engellerdense akit bâtıldır, yani yok hük­mündedir. Eğer onun evlilik engeli oluşu hakkında icma yoksa veya icma olsa bile sürekli evlilik engellerinden değilse o zaman bu akit fâsiddir. Fâsid akitte de, taraflar arasında evlilikle ilgili haklar doğmaz, böyle bir evliliğe derhal son verilmesi gerekir. Buna rağmen taraflar fiilen evli gibi yaşamışlarsa bâtıl evlilikten farklı olarak bunda bazı hü­kümler doğar.

Evlilik erkek ile kadın arasında olur; iki erkeğin veya iki kadının kendi aralarında evlenmesi düşünülemez. Buna rağmen günümüzde bazı devletlerin bu tür bir hayatı da evlilik olarak hukuk içine aldığı görülmektedir. Bunlar kanunla serbest bırakılsa bile müslümanın haya­tında hiçbir anlamı olmayan ahlâk dışı davranışlardır ve İslâm hukuku açısından da yok (bâtıl) hükmündedir.

 

6- Ta'lîkî, İzafî Veya İnfisah! Şartların Bulunmaması

 

Evlilik akdi talik ve izafe tarzında yapılamaz. Yani herhangi bir şar­tın gerçekleşmesi halinde, ona bağlı olarak vücut bulmak üzere bir evlilik akdi yapılamaz. Meselâ "Babam izin verirse seninle evlendim" ifadesinde akit, babanın iznine ta'lik edilmiş yani bağlanmıştır ve bu ifade -baba daha sonra izin verse bile- evlilik akdinin doğması için yeterli değildir. Ancak baba da orada mevcut ise ve îcab-kabul beya­nının olduğu mecliste o da rızasını bildirirse bu akit geçerlidir.

Gelecek bir tarihten itibaren meselâ "bir sene sonra" geçerli olmak üzere yapılacak akit de izafe şeklinde akittir ve geçerli değildir.

Taraflar bu şart gerçekleşince veya belirtilen tarih gelince evlenmek isterlerse yeni bir akit yapmaları gerekir.

İleride bazı olaylara bağlı olarak kendiliğinden sona ermek {infisah etmek) üzere yapılan şartlı evlilik akdi de geçersizdir.

 

7- Akdin Belli Bir Süre İçin Olmaması

 

Evlilik akdi, belli bîr süre İçin kurulamaz. Taraflar ayrılmamak üzere evlenirler. En azından evlendikleri sırada böyle bir şey düşünmezler veya bunu akde dahil edemezler. Bu şekilde yapılacak bir evlilik caiz değildir. İslâm hukukçuları genellikle belli bir süre için yapılan evlilik akdi esnasında müt'a kelimesi veya bundan türeyen Arapça kelimeler kullanılırsa buna müt'a nikâhı, böyle bir kelime kullanılmadan yapılan süreli evliliğe ise muvakkat (süreli) nikâh diyorlar. Her ikisi de bâtıldır, yok hükmündedir. Hattâ belirlenen sürenin normal insan ömrünü aş­ması bile bu hükmü değiştirmez.

 

8- Akdin Tehdit/İkrah Altında Yapılmaması

 

İkrah, insanın istemediği bir şeyi yapması için zor kullanılması, teh­dit edilmesi, korkutulmasıdır. Bir erkek veya kadının böyle bir tehdit altında evliliği kabul etmesi ve akit esnasında bu şekilde irade beya­nında bulunması halinde bu akdin hükmünün ne olacağı tartışmalı bir konudur. Hanefîler rıza ile ihtiyarı farklı değerlendirerek bu şekilde İra­de beyanında bulunan kişinin o akde rızası yoksa da ihtiyarı vardır, o akdi kendi ihtiyarı ile kabul etmiştir (mâruz kaldığı tehdidin gerçekleş­mesi ile evliliğin gerçekleşmesi arasında seçim yapmış ve tercihini evli­lik yönünde kullanmıştır) derler ve yapılan akdi sahih sayarlardı. Bu durum, zaman içinde uygulamada problemler yaşanmasına sebep ol­muş, özellikle kadınların istemedikleri evliliklere zorlanması sonucunu doğurmuştur. Bunu gören İslâm hukukçuları Osmanlı Hukuk-ı Aile Ka-rarnâmesi'nde diğer mezheplerin görüşünü tercih ederek ikrah altında yapılan evlilikleri fasit (geçersiz) saymıştır (md. 57).

 

B- Evlilik Akdinin Bağlayıcı Vasfı Ve Bazı Muhayyerlikler

 

Evlilik akdi esas itibariyle lâzım (bağlayıcı) bir akittir. Fakat çok özel bazı durumlarda taraflara veya veliye akdi feshetme hakkı da doğmak­tadır. Bu hakka sahip olan kişi akdi feshedip etmemekte serbest (mu­hayyer) olduğu için bu haklara muhayyerlik hakkı denmektedir. Bunlar kısaca şunlardır:

 

1- Kefâet (Denklik) Şartına Uyulm Ayışından Doğan Muhayyerlik

 

Hanefîler, baliğ olmuş (ergen) bir kadın veya kızın, velisinin izni olmadan evlenebileceğini söylerler. Yapılan evlilik Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf'a göre nafizdir (ilgililerin itiraz hakkı saklı olmak üzere geçerli). Yalnız bu hakkını kullanan kadın, en azından kendine denk (küf) biri ile evlenmelidir. Mevki itibariyle daha aşağı birisi ile evlenirse velinin bu evliliğe itiraz etme ve mahkemeye müracaat ederek evliliği feshet­tirme hakkı vardır. Nikâh velinin izni ile bile olsa eğer veli, bu akde denklik (kefâet) şartı ile razı olmuşsa veya bu şart açıkça geçmese de damat adayının beyanına göre denkliğin bulunduğunu düşünerek razı olmuşsa ve daha sonra da denkliğin bulunmadığı ortaya çıkmışsa bu durumda da velinin yapılan akde itiraz etme hakkı olur.

Veliye tanınan denklik şartına uymamazlık sebebiyle akdi feshettir­me yetkisi, kadının bu evlilikten doğum yapması ile sona erer. Bazı fıkıh âlimleri kadının hamileliğinin belli olması halinde bunun da veli­nin akdi feshettirme hakkını sona erdireceği görüşündedirler.

 

2- Emsal Mehir Şartına Uyulmayışmdan Doğan Muhayyerlik

 

Bir kız veya kadın, velisinin izni olmadan evlendiği takdirde tesbit edilen mehir Ebû Hanîfe'ye göre benzerlerinden az olmamalıdır. Buna uyulmadığı takdirde velinin, yapılan akde itiraz etme hakkı vardır. Mehrİn miktarı benzerlerinin seviyesine yükseltildiği takdirde velinin itiraz hakkı düşer. Daha sonra kadının, hakkı olan bu mehrin bir kıs­mını veya tamamını kocasına bağışlaması veli için yeni bir hak doğur­maz. Ebû Hanîfe, mehrin yüksekliğinin veliler için iftihar vesilesi olacağı sosyal gerçeğinden hareketle miktarın düşük tesbiti halinde veliye akde itiraz hakkı tanırken Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed, en düşük mikta­ra uyulmak şartıyla mehrin kadının hakkı olduğunu düşündükleri için velinin bu gerekçeyle itiraz etme hakkı olmadığı kanaatini benimserler.

 

3- Ergenlik (Buluğ) Muhayyerliği

 

Daha sonraları -Hukuk-ı Aile Kararnâmesi'nde de yer aldığı gibi-bazı sınırlamalar getirilmişse de İslâm fıkhının klasik yorumunda küçük­lerin, velileri tarafından evlendirilmeleri caiz görülmüştür. Velilik baba­dan başlayarak bir sıra dahilinde diğer akrabalara doğru uzanan bir yetkidir. Bir küçük, babası veya onun olmaması durumunda babasının babası (dede) tarafından evlendirilmişse büyüdüğünde bu evliliğe itiraz edemez. Fakat bunların dışındaki velileri tarafından evlendirilen küçük­ler ergen olduklarında bu nikâhı devam ettirmekte veya mahkemenin onayıyla sona erdirmede serbesttirler. Buna buluğ muhayyerliği (hıyârü'l-büluğ) denir. Nikâhın bu işlemle sona erdirilmesi boşanma sayılmaz.

 

4- Aldanma Muhayyerliği

 

Evlilik akdi esnasında veya daha önce taraflardan biri diğerine, kendi kimliği hakkında yanlış bilgi vermişse; bu bilginin konusuna bağlı olarak bazı durumlarda Mâlikî mezhebine göre konu açıklığa kavuşunca mağdur durumdaki tarafın akdi feshetme hakkı doğar. Meselâ, kadın kendini müslüman olarak tanıtmış veya velisi öyle söylemiş, daha sonra hıristiyan veya yahudi olduğu anlaşılmışsa erkek bu akdi feshetme hakkına sahiptir. Şafiî mezhebine göre bu gibi durumların muhayyerlik sebebi olması için akit anında şart koşulması gerekir. Akitte şart olarak yer alan bir hususun daha sonra öyle olmadığı anlaşılırsa ve bu son durum, akitte şart koşulana nisbetle daha olumsuz İse o zaman karşı tarafın muhayyerlik hakkı vardır. Ama akitte böyle bir şart yer alma­mışsa muhayyerlik hakkı doğmaz.

 

5- Ayıp (Kusur) Muhayyerliği

 

Evlilikte ayıp muhayyerliğinden maksat, taraflardan birinin, diğerinde evlilikten beklenen gayenin gerçekleşmesine önemli ölçüde engel teşkil eden bir kusurun varlığını öğrenmesi ve bunu ileri sürerek evlilik akdi­ni sona erdirme, feshetme hakkına sahip olmasıdır.

Hanefîler, erkeğin boşama hakkını kullanabileceğini gerekçe göstere­rek ona ayrıca ayıp muhayyerliği hakkı tanımazlar. Buna karşılık kadın, kocasının cinsel ilişkide başarısız olduğunu ileri sürerek evliliğin sona erdirilmesini talep edebilir. Bu konu ile ilgili olarak fıkıh kitaplarında; kocanın cinsî organının kesik olması yani bir operasyonla veya herhan­gi bir sebeple erkeklik organının kesilmesi, hadım edilmesi, cinsî orga­nında fizikî bir kusur olmamasına rağmen karısı ile cinsel ilişki kura-maınası ve çift cinsiyetli olması halleri sayılır ki Arapça fıkıh kitapları birinci durumdaki koca için 'mecbûb' veya 'mecbûbu'z-zeker', ikinci durumdaki için 'hasiyy', üçüncü durumdaki için 'ınnîn' veya 'müehhaz' (bağlanmış yani psikolojik vb. etkiler sonucu karısı ile ilişki kuramayan kişi) ve dördüncü durumdaki kişi için de 'hünsâ' kelimelerini kullanır. Kocasının bu halini bilmeden evlenme akdi yapan kadın bu durumda muhayyerlik hakkını kullanarak evliliğin sona erdirilmesi (tefrik) talebin­de bulunabilir.

Hanefîler'den İmam Muhammed'e göre kadın, kocasının akıl hastası, cüzzamlı veya alaca (baras) hastalığına müptelâ olması gibi evlilik ha­yatının devamı halinde zararla karşı karşıya kalacağı hallerde de mah­kemeye başvurarak ayrılık talebinde bulunabilir. Fakat Ebû Hanîfe ve Ebû Yûsuf'a göre bunlar, kadına ayrılık isteme hakkı sağlayan ayıplar (kusurlar) değildir. Bu konuda diğer mezhepler de İmam Muhammed'in görüşüne yakındır. Mâlikî mezhebine göre cinsel ilişkiye dair problemler yanında akıl hastalığı, cüzzam ve alaca hastalığı her iki tarafa da mu­hayyerlik hakkı sağlar. Cinsel ilişkide problem kadından kaynaklanıyorsa erkek boşama hakkını kullanmayıp muhayyerlik hakkını kullanarak evli­liğe son verebilir. Yalnız bu kusurlar sebebiyle, muhayyerlik hakkı ol­ması için bunların akit anında mevcut olmaları gerekir. Evlilik içinde sonradan meydana gelen ve cinsel ilişki açısından problem doğuran kusurlar taraflara muhayyerlik hakkı vermez. Ama koca, evlilik akdinden sonra da akıl hastalığı, cüzam veya alaca hastalığı ile müptelâ olsa kadın, evliliği sona erdirmede muhayyerdir. Bu sayılan hastalıklar ve cinsel ilişki problemleri Şâfiîler'de ve Hanbelîler'de hem kadına, hem de erkeğe muhayyerlik hakkı sağlar.

 

6- Evlenme Engelleri

 

Evlilik engelleri sürekli ve geçici engeller olarak iki başlık altında incelenecektir. Sürekli engeller hiçbir zaman ortadan kalkmayacak olan evlilik engelleridir. Geçici engeller ise zamanla ortadan kalkması muh­temel evlilik engelleridir. Meselâ, evli bir kadınla evlenilmez. Ama evlilik hali herhangi bir sebeple ortadan kalkar ve iddet de sona ererse artık evlilik engelinden söz edilmez.

 

A- Sürekli (Ebedî) Engeller

 

Kan hısımlığı, sıhrî hısımlık ve süt hısımlığından doğan bu evlilik engelleri Kur'ân-ı Kerîm'de tek tek sayılmıştır:

"Anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, er­kek kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren süt anneleriniz, süt kız kardeşleriniz, kadınlarınızın anneleri, kendileriyle zifafa girdiğiniz kadınla­rınızdan olan sizin himayenizdeki üvey kızlarınız -eğer onlarla zifafa girmemişseniz bu durumda size bir vebal yoktur-, kendi sulbünüzden olan oğullarınızın hanımları ve iki kız kardeşi bir arada bulundurmanız -daha önce geçenler hariç- size haram kılındı. Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir" (en-Nisâ 4/23).

 

1- Kan Hısımlığından Doğan Engeller

 

a- Usûl-Fürû Akrabalığı: Bir kişinin anne ve babası ile onların anne babaları yani büyük anneleri ve dedeleri, daha sonra da onların anne babaları ve bu şekilde uzayıp giden akrabaları onun usulüdür. Başka bir deyişle kişinin, soyundan geldiği kişilerin tamamı onun usulüdür. Diğer taraftan bir kişinin oğlu ve kızı ile onların oğullan ve kızları ve bu şekilde uzayıp giden nesli onun fürûudur. Yukarıdaki âyette geçen "anneleriniz",   "kızlarınız"   ifadeleri   sadece   insanın   kendi   annesi   veya kendi kızı ile sınırlı kabul edilmemiş, âyetin maksadının usul ve fürû içinde mütalaa edilen bütün kadınlar olduğu benimsenmiştir.

b- Kardeşlik:   Kardeşler  arası   evlilik  yasaklanmıştır.   Bu   hususta   öz-üvey  ayırımı  da  yapılmaz.   Buradaki   kardeş  kavramı,  anne  ve  babaları bir olan veya sadece anneleri yahut sadece babaları bir olan kardeşleri içerir. Süt kardeşliği ayrıca ele alınacaktır.

c- Amca, Dayı, Hala, Teyze ile Yeğenler Arasındaki Akrabalık ilişkisi:

Bir erkeğin, halası veya teyzesi ile evlenmesi caiz değildir. Bu kendi halası ve teyzesi açısından böyle olduğu gibi anne ve babasının veya daha yukarı derecedeki usûlünün halası ve teyzesi açısından da böyle­dir. Yine bir erkek, kardeşinin çocukları veya torunları ile evlenemez. Olaya kadın açısından bakıldığında ise bir kadın, amcası veya dayısı ile, kardeşinin çocukları veya torunları ile evlenemez.

 

2- Sıhrî Hısımlıktan Doğan Engeller

 

Sıhrî hısımlıktan maksat evlilik sonucu eşlerden biri ile, diğer eşin akrabaları arasında doğan hısımlıktır. Bazı mezhepler zina eden erkek ile kadın arasında da evliliktekine benzer bir sıhrî evlilik engelinin do­ğacağı görüşündedir. Hattâ taraflar arasında cinsel ilişki olmasa bile birbirlerine şehvetle dokunma veya bazı hallerde bakma ile de evlilik engellerinin doğacağını söyleyenler vardır.

Sıhrî hısımlıktan doğan evlilik engelleri de şunlardır:

a-  Usul-Fürû Akrabalığı: Bir kişi, eşinin usulünü teşkil eden akraba­ları   ile   evlenemez.   Yani   eşinin   anne   veya   babası   ile   yahut   bunların anne   veya   babaları   ile   evlenmesi   caiz   değildir.   Eşler  arasında   nikâh akdi yapılmış olması bu evlilik engelinin doğması için yeterlidir. Ayrıca zifaf şartı   yoktur.   Buna   göre   iki   kişi   arasında   nikâh   akdi   yapılsa   ve bunlar  bir araya  gelmeden,  zifaf olmadan  ayrılsalar  her  biri,  diğerinin usulü ile evlenemez.

Bir kişi, eşinin fürûu ile de yani başka bir evlilikten olma çocukları veya torunları ile de evlenemez. Yalnız burada bir erkek ile karısının başka evlilikten olma kızı arasındaki evlilik engeli sadece nikâh akdi ile doğmaz, ayrıca zifaf da olmuşsa o zaman doğar. Bu husus yukarıdaki âyet-i kerîmede özellikle belirtilmiştir.

b-  Usulün veya Fürûun Eşi Olma: Bir kişi usulünü teşkil eden anne ve   babasının   veya   bunların   anne   ve   babalarının   evlendikleri   kişilerle evlenemez.  Burada  meselâ  bir erkek babasının eşi  ile  evlenemez der­ken,  o   kişinin   kendi   annesi   değil   de,   babasının   evlenmiş   olabileceği başka   kadınlar   kastedilmektedir.   Aynı   husus,   o   kişiye   uzaklığı   hangi derecede olursa olsun onun bütün dedeleri için de geçerlidir. Kadın da annesinin   veya   büyük  annelerinin   evlenmiş  olduğu   erkeklerle   evlene­mez.

Bir kişi fürûunu teşkil eden çocuklarının veya torunlarının eşleri ile evlenemez. Yani bir erkek, daha sonra ayrılmış bile olsa oğlu veya torunu ile evlilik akdi yapmış bir kadınla, bir kadın da kızı ile veya torunu ile evlilik akdi yapmış bir erkekle evlenemez.

 

3- Süt Hısımlığından Doğan Engeller

 

İslâm hukukunda bir çocuğun, annesi dışında bir kadının sütünü emmesi ile doğan ayrı bir hısımlık ilişkisi ve bundan kaynaklanan evli­lik engeli vardır. Süt annelerle ve süt kardeşlerle evlenilemeyeceği yu­karıda verilen âyet-i kerîmede açıkça belirtilmiştir. Diğer taraftan Hz. Peygamber buradaki evlilik yasağının daha genel olduğunu İfade et­miştir: "Nesep sebebiyle haram olanlar emme sebebiyle de haram olur­lar".[71]

Buna göre süt emme sebebiyle gelen evlilik engelleri aynen nesep sebebiyle var olan evlilik engelleri gibidir. Bir çocuğun, süt emdiği kadın onun süt annesi, o kadının kocası süt babası, onların çocukları süt kardeşi olur. Bu şekilde süt amcalar, halalar, dayılar, teyzeler vb. şeklinde süt akrabaları oluşur. Süt akrabalığından doğan evlilik engelle­rinin sınırını tesbit etme işi çoğu kere karmaşık bir şekilde takdim edilmektedir. Konuyu daha rahat kavrayabilmek için şöyle bir yol izle­nir: Süt emen çocuk için annesi, süt emdiği kadın, babası da o sütün teşekkülünde etkili olan kocası olmak üzere ikinci bir kimlik düşünülür. Çocuk bu ikinci kimliği İle o ailenin de çocuğu kabul edilir ve buna göre gerek kan hısımlığından gerek sıhrî hısımlıktan kaynaklanan hangi evlilik engelleri söz konusu İse onların hepsi sütten doğan evlilik en­gelleri olarak değerlendirilir. Süt emen çocuğun nesep yönünden kar­deşleri bundan etkilenmezler.

Diğer taraftan şu konularda İslâm hukukçuları arasında farklı değer­lendirmeler vardır: Bir çocuk, kaç yaşına kadar süt emerse bu emme­den süt akrabalığı doğar? Az bir miktar emme ile çok emme arasında fark var mıdır? İki veya daha çok kadının sütü karıştırılıp çocuğa içiri-lirse veya kadının sütüne su, ilâç veya hayvan sütü kanştırılsa bunun hükmü nedir? Bu gibi ayrıntılı konular için fıkıh kitaplarına bakılmalı­dır.[72]

 

B- Geçici Engeller

 

Geçici evlilik engellerinden maksat, süreklilik arz etmeyen, ortadan kalkması mümkün olan evlilik engellendir. Tarafların, mevcut şartlar dolayısıyla evlenmeleri caiz değilse de bu şartların her an değişmesi mümkündür ve bu takdirde evlenmelerinde bir sakınca olmaz. Geçici evlilik engelleri şunlardır:

 

1- Din Ayrılığı

 

Müslüman   bir   kadının,   müslüman   olmayan   bir   erkekle   evlenmesi

yasaklanmıştır. Müslüman erkeklerden de evlilikte müslüman kadınları tercih etmeleri istenmiş, fakat bir istisna olarak Ehl-i kitap (yahudi ve hıristiyan) kadınlarla da evlenebilecekleri bildirilmiştir.[73]

 

2- Evlilik Ve İddet

 

Evli kadınlar kocalarından ayrılmadan bir başkası ile evlenemezler. Boşanma veya kocalarının ölümü sebebiyle evlilikleri sona ermiş kadın­lar da iddet müddeti içinde yine herhangi bir evlilik akdi yapamazlar. İddetleri bittikten sonra bundan kaynaklanan evlilik manisi ortadan kalkar. Ayrıca bazan bir kadın sahih bir evlilik akdi olmadan da iddet bekleme durumunda olabilir ve bu durumlarda da onunla evlilik akdi yapılması caiz değildir.

 

3- Yakın Akraba Kadınların Aynı Kişinin Nikâhında Olması

 

'İslâm hukukunda bir erkeğin dörde kadar kadınla aynı anda evli olmasına -teşvik edilmemekle birlikte- müsaade edildiği bilinmektedir. Yalnız bu kadınların kardeş olmaları veya aralarında hala-teyze, yeğen ilişkisinin bulunması bunun dışında tutulmuştur. Yukarıda meali verilen ve evlilik manilerinin sayıldığı âyette "ve iki kız kardeşi bir arada bu­lundurmanız" denmek suretiyle iki kardeşin aynı anda bir kişinin nikâ­hında olması yasaklanmıştır. Bu konuda hadîs-i şerîf de vardır. Ayrıca diğer yakın akrabalar hakkında da Hz. Peygamber şöyle buyurur: "Ka­dın, halasının veya teyzesinin veya erkek kardeşinin kızının veya kız kardeşinin kızının üzerine nikahlanmaz"[74]. İslâm hukukçuları bunu "iki kadından biri erkek farz edildiği takdir­de aralarında evlenmeleri uygun görülmemişse bu iki kadının aynı an­da bir kişinin nikâhında olması da caiz değildir" şeklinde kural haline getirmişlerdir. Buna göre süt kardeşlerin veya bu ölçüde yakın süt ak­rabası iki kadının da aynı anda bir kişinin nikâhında olması caiz değil­dir.

 

4- Üç Defa Boşanma

 

Bir erkek üç defa boşamış olduğu bir kadın ile o kadın, bir başkası ile sahih bir evlilik yapmadan evlenemez. İslâm'da evliliklerin ömür boyu sürmesi esas olmakla birlikte boşanma da meşru sayılmıştır. Bir evliliğin boşanma ile neticelenmesi halinde taraflar istedikleri takdirde yeniden evlenebilirler. Fakat buna da bir sınır getirilmiş ve üç defa boşandıktan sonra artık bu kişilerin sağlıklı bir evlilik hayatını sürdür­mekte zorlandıkları kabul edilmiş olacak ki bir daha evlilik denemesine kalkışmaları yasaklanmıştır. Ancak bu da geçici bir evlilik engelidir. Çünkü aynı kadın başka birisi ile evlenip ayrılırsa eski kocası ile olan evlenme yasağı kalkar ve onunla tekrar evlenmesi caiz olur.

Üç defa boşanan kadının, eski kocası ile evlenmesinin caiz olması için bu üç boşamadan sonra yapacağı evliliğin sahih bir evlilik olması ve ayrıca aralarında zifafın gerçekleşmesi, bundan sonra da bu evliliğin boşanma veya ölüm ile sona ermesi şarttır. Bunun halk arasında "hül­le" olarak bilinen şekliyle uygulanması son derece kabadır ve İslâm'la bağdaştırılması ve hele ona mal edilmesi asla caiz değildir.

 

7- Evlilik Akdinin Hukukî Sonuçları

 

Evlilik akdi ile akdin tarafını teşkil eden erkek ve kadın yeni bir durum kazanır ve artık bir ailenin temelini atmış olurlar. Bu olayın birtakım hukukî sonuçlarının olması gerekir. Genelde evlilik akitleri, şartlarına riâyet edilerek yapılır ve bu durumda da "sahih ve nafiz" (geçerli) akit olarak karşımıza çıkarlar. Diğer taraftan kuruluş veya sıh­hat şartlarındaki eksiklik dolayısıyla "sahih" olmayan akitler de söz ko­nusu olabilir. Kuruluş (in'ikat) şartlarını taşımayan akit bâtıl (yok hük­münde), sıhhat şartlarını taşımayan akit de fâsiddir. Burada önce sahih ve nafiz evlilik akdinin sonuçlarından, daha sonra da diğerlerinin so­nuçlarından bahsedilecektir.

 

A- Geçerli (Sahih ve Nafiz) Evlilik Akdinin Sonuçları

 

1- Taraflar Birbirine Helâl Olur

 

İslâm dini, kadın erkek ilişkilerini belli bir disiplin altında tutmaya özen gösterir ve "zina" olarak nitelendirdiği evlilik dışı cinsel ilişkiden kaçınılmasını hattâ ona yaklaşılmamasını emrede[75]. Hz. Pey­gamber de yabancı kadınlarla halvet olmayı, aynı mekânda yalnız kal­mayı yasaklar[76]. Nikâh akdinden sonra bu yasaklar ortadan  kalkar. Artık -düğün yapılmasa  bile- hukuken evli bir çift vardır ve onlar karı-kocadırlar. İstedikleri zaman bir ve beraber ola­bilirler.

 

2- Nafaka Hakkı Doğar

 

İslâm aile hukukuna göre evin geçimini sağlamak kocanın ödevidir. Kocanın fakir olması veya kadının zengin olması bu hükmü değiştir­mez. Koca, evlendikleri günden başlayarak evlilik hayatını sürdürecekleri bir evle karısının nafakasını temin etmek durumundadır. Gerek ev ge­rekse nafaka konusunda her iki tarafın da sosyal ve malî durumları dikkate alınır. Bu konuda özellikle kocanın veya kadının malî durumu­nun esas alınacağı şeklinde görüşler de vardır.

Evlilik, karşılıklı anlayış ve fedakârlıkla yürüyen önemli bir kurum­dur. Bununla birlikte hukukçular karı kocanın hak ve ödevlerini ayrıca belirlemişlerdir. Buna göre evlilik için temin edilen ev, evli çiftin bera­ber yaşayacağı müstakil bir ev olmalıdır. Kadın rıza göstermediği tak­dirde koca aynı evde anne babasını veya başka evlilikten olma çocuk­larını barındıramaz. Buna karşılık koca da istemediği şahısların oraya gelmelerini yasaklayabilir. Bu yasak kadının yakın akrabaları hakkında bir ölçüde yumuşatılmıştır.

Evlilik akdinden sonra haklı bir gerekçeye dayanmaksızın kocanın temin ettiği eve gelmeyen veya bu evi terk eden kadın "nâşize" (dik kafalı, hak-hukuk tanımaz) sayılır ve bu hali sürdüğü müddetçe nafaka hakkına sahip olamaz. Fakat kadın, hukuken haklı bir sebeple evi terk ederse bu terk, kocanın nafaka yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz ve kadını "nâşize" durumuna düşürmez.

Eğer kadının ayrıca bir hizmetçisi varsa İslâm hukukçuları kocayı, onun nafakasını da temin etmekle yükümlü saymışlardır.

Normal hayatta devlet ve mahkemeler aile içi olaylara müdahale etmez. Ama koca, karısının nafakasını sağlamada kusurlu davranır ve kadının şikâyeti üzerine durum mahkemeye intikal ederse hâkim o zaman nafaka için miktar tesbiti yapar.

 

3- Kadının Mehirde Hakkı Doğar

 

Evlilik akdi ile birlikte kadın mehirde hak sahibi olur. Fakat bu, daha sonraki durumlara bağlı olarak farklılık arz edecek bir haktır. Akit sırasında miktarı belirtilse de belirtilmese de kadının mehir hakkı var­dır. Bu hak, eğer miktarı belirtilmişse mehr-i müsemmâ (belirlenip ad­landırılmış mehir), miktarı belirtilmemişse mehr-İ misildir (emsal mehir). Fakat kadının, mehrin tamamını hak etmesi, evlilik akdinin zifaf İle sonuçlanmasına bağlıdır. Ayrıca zifaftan önce taraflardan birinin ölmesi halinde   de   kadın,   mehrin   tamamını   hak  eder  ve   ölen   erkek   ise   bu borç, terekesinden  ödenir.  Kadının  ölmesi  halinde de  erkek  bu  borcu kadının mirasçılarına öder.

Hakikaten veya hükmen zifaf olmadan boşanma söz konusu olursa bu durumda mehirde yapılacak indirimle ilgili özel hükümler vardır. Evlilik, zifaftan önce kadından kaynaklanan bir sebeple sonlandırılırsa bu durumda mehir hakkının tamamı düşer.

 

4- Halvet-i Sahîha, Zifaf (Duhul) Yerine Geçer

 

Evlilik hükümleri genelde akit ile başlamakla birlikte zifafa bağlanan hükümler de vardır. Fıkıh kitaplarında bu mânada duhul (zifaf) kelimesi kullanılır. Meselâ; ayrılık halinde kadının iddet beklemesi, mehir hakkı bu ayrılığın zifaftan önce veya sonra olmasına göre farklılık gösterir. Sahih nikâh akdinden sonra taraflar arasında halvet-i sahîha bulunursa bu, zifaf ile ortaya çıkan sonuçların doğmasına sebep olur. Aralarında sahih nikâh akdi bulunan bir erkek ile kadın veya kızın; gözlerden uzak, başkalarına kapalı bir mekânda, cinsî ilişkide bulunmaları için şer'î veya fizikî bir engel bulunmaksızın başbaşa kalmaları halvet-i sahîhadır.

 

5- Doğacak Çocuğun Nesebi Tanınmış Olur

 

İslâm hukukuna göre, çocuğun nesebinin sahih olması için evlilik kurumu içinde doğmuş olması gerekir. Nikâhlı olmayan erkek ile kadı­nın cinsel ilişkisi zina olarak değerlendirildiği İçin bu ilişkiden doğacak çocuğun nesebi de tanınmaz. Buna bağlı olarak nikâh ile doğum ara­sında en kısa hamilelik süresinin geçmiş olması da gerekir. En kısa hamilelik süresiyle ilgili net ve kesin bir dinî metin yoksa da İslâm hukukçuları onu Ahkâf (46/15) ve Lokman (31/14) sûrelerindeki âyetle­rin değerlendirilmesi sonucu altı ay olarak tesbit ederler. Bu konuda tıbbın yaptığı ve yapacağı tesbitlere de açık olmak gerekir. Bu süre dolduktan sonra doğacak çocuklar nesebi sahih olarak doğarlar. Nese­bin sahih olması için babanın kabulü şart olmayıp doğumdan haberdar olduğu anda nesebi reddetmemiş olması yeterlidir. Nesebi reddetmesi halinde ise nesep hemen gayri sahih olmaz ve bu durum, "Mân" deni­len başka bir prosedürü başlatır.

Nesebin sahih olmasının tek yolu sahih nikâh değildir. Ayrıca fâsid nikâh veya "şüphe ile birleşme" sonucu doğan çocuklar da sahih ne­sepli olarak doğarlar. Nesep, babanın ikrarı ile de sabit olur.

 

6- Evlenen Kişi ile Eşinin Akrabalan Arasında Sihri Hısımlık Doğar

 

Evlilik engellerinden birinin de sıhrî hısımlık olduğu daha önce be­lirtilmişti. Zifaf olmasa bile evlilik akdi ile orada anlatılanlar çerçevesin­de bu çeşit bir hısımlık meydana gelir.

 

7- Ölüm Halinde Taraflar Arasında Miras Hükümleri Uygulanır

 

İslâm   miras   hukukuna   göre   ölüm   halinde   eşler   birbirine   mirasçı olurlar.   Bu   durum   Kur'an'da   belirtilmiştir.[77]   Evlilik   akdi   ile taraflar eş sayıldıkları  için zifaf olmasa  bile eşlerden  biri  ölünce diğeri ona mirasçı olur.

 

B- Sahih Olmayan Evlilik Akitlerinin Sonuçlan

 

Burada bâtıl, fâsid, mevkuf ve gayri lâzım evlilik akitlerinin sonuçla­rına kısaca temas edilecektir.

Bâtıl evlilik akdi yok hükmündedir. Dolayısıyla böyle bir evlilik akdi ile taraflar için bir hak da Ödev de doğmaz. Tarafların kendiliklerinden !derhal ayrılmaları, onlar buna yanaşmazlarsa yetkili kişi ve kuruluşların bu birlikteliğe mani olmaları gerekir. Bu şekildeki birliktelikte cinsel ilişki olması halinde bu, evlilik dışı bir ilişki hükmündedir ve doğacak çocuk da baba tarafından nesepsiz olur.

Fâsid nikâh akdi de taraflara birlikte yaşama hakkı vermez. Derhal hyrılmaları gerekir. Buna rağmen ayrılmazlarsa durumdan haberdar olan lerkes mahkemeye başvurarak bu birlikteliğin sona erdirilmesini isteye-Dilir. Eğer zifaf olmadan ayrılmışlarsa bu akitten dolayı herhangi bir lüküm doğmaz. Fakat ayrılık, zifaftan sonra olmuşsa bu durumda dört lüküm doğar: Kadın için iddet gerekir. Bu zifaf bir çocuğun doğması le sonuçlanırsa o, nesebi sahih bir çocuk olur. Taraflar arasında sıhrî Ikrabalık doğar. Kadın -sahih nikâhtakinden kısmen farklı da olsa-nehir alacaklısı olur.

Sahih fakat mevkuf nikâh akdi, akdi onaylama yetkisi olan kişi tarandan onaylanmadıkça taraflar arasında zifafa imkân sağlamaz. Buna ağmen zifaf olmuşsa bu durumda fâsid nikâh akdi sonrası zifafa ait ükümler uygulanır. Mevkuf nikâh akdinde zifaf olmadan önce akit naylanmayıp reddedilirse sanki hiç yapılmamış hükmünde olur.

Sahih fakat gayri lâzım akitten sonra fesih hakkı olan  kişi bu  hak-nı düşürmeden taraflar arasında zifaf olmamalıdır.  Buna  rağmen zifafursa bu, sahih ve lâzım nikâh akdine dayalı zifaf ile doğan sonuçları ^ğurur.

 

8- Anne-Baba Ve Çocukların Birbirlerine Karşı Görevleri

 

A- Anne-Babanın Çocuklarına Karşı Görevleri

 

1- Ad Koyma

 

Anne baba çocuklarına güzel ad koymalıdır. Hz. Peygamber insan­ların kıyamet gününde kendilerinin ve babalarının isimleri ile çağrıla­caklarını belirtir ve isimlerin iyi olmasını ister[78]. Onun bazı isimleri anlamlarındaki olumsuzluktan, bazılarını da anlamlarını fazla iddialı ve övücü bulduğundan veya başka maksatlarla değiştirdiği yahut bunların isim olarak alınmasını istemediği rivayet edilir. Değiştir­diği isimlerden bazıları şunlardır: Hazn (sarp, sert), Asram (keskin, katı), Harb (savaş), Âsiye[79] (âsi, isyankâr), Berra (iyi).[80]

Hz. Peygamber'in özellikle tavsiye ettiği veya başkalarının çocukları­na verdiği  isimler olarak da Abdullah, Abdurrahman,  İbrahim, Haris ve Hemmâm   nakledilir[81]. Hadis kitaplarındaki bu rivayetlere paralel olarak fıkıh kitaplarında da Abdullah ve Abdurrahman, en iyi isimler olarak zikredilir. Diğer taraftan toplumun bazı kesimlerinin bu isimlere bakışındaki değişimi gerekçe göstererek çocuklara bunların dışında isim­lerin verilmesinin daha iyi olacağını söyleyenler de vardır.

Bazı rivayetlerle desteklenen fıkhr ictihadlara bağlı olarak peygam­ber ve sahâbî isimlerinin bütün dünya müslümanları arasında yaygın olduğu görülmektedir. Esmâ-i hüsnâ olarak bilinen ve Allah hakkında kullanılan Rahman, Rahîm, Azız gibi isimler insanlara genellikle başına "kul" anlamındaki "abd" kelimesi eklenerek Abdurrahman (Rahmân'ın kulu), Abdülaziz (Azîz'in kulu) şeklinde verilir. Bununla birlikte esmâ-i hüsnâdan olan isimlerden bir çoğunun isim veya sıfat olarak insanlar hakkında kullanılmaları da caiz görülmüştür. Bunlardan bazıları ise sa­dece Allah hakkında kullanılır ki onların İnsanlara isim olarak verilmesi doğru değildir. Abdülkâhir el-Bağdâdî'ye göre bu açıdan insanlara ve­rilmesi caiz olmayan isimler şunlardır: Allah, İlâh, Rahman, Halik, Kuddûs, Rezzâk, Muhyî, Mümît, Mâlikü'l-mülk, Zü'l-celâli ve'l-ikrâm.[82]

Doğan çocuğun sağ kulağına ezan ve sol kulağına kamet okumak da  Hz. Peygamber'den nakledilen  bir uygulamadır, meselâ, onun, torunu Hz. Hasan'ın kulağına ezan okuduğu rivayet edilir[83]. Bu uygulama, fıkıh kitaplarında sünnet veya müstehap olarak değerlendirilir.

 

2- Emzirme

 

Kur'ân-ı Kerîm'de "Anneler, çocuklarını iki tam yıl emzirirler" (ei-Bakara 2/233) denir. Çocuğu emzirmenin anne için bir hak mı yoksa gö­rev mi olduğu konusunda farklı görüşler vardır. Hanefî mezhebine göre çocuğunu emzirmek anne için kazâî (yargısal) bir görev değilse de diyânî (dinî-ahlâkî) bir görevdir. Çocuğunu emzirmek istemeyen anne­nin, emzirme gücü olmadığı için böyle davrandığı kabul edilir. Anneye yargı kararıyla çocuğunu emzirme görevi verilemez fakat sütüne ihtiya­cı olan çocuğunu emzirmekten kaçınması doğru değildir.

 

3- Nafaka

 

Yetişkinler gibi malî imkânı olan çocuklar da öncelikle kendi nafa­kalarından sorumludurlar. Malî imkâna sahip olmayan küçük çocukların nafakasından ise öncelikle babaları sorumludur. Baba, fakir olduğu için bu yükümlülüğünü yerine getiremezse anne, o da fakir ise diğer akra­balar babanın nafaka yükümlülüğünü yerine getirirler ve daha sonra babaya dönerek (rücû) verdiklerini ondan geri alırlar. Hanbelî mezhebi­ne göre baba fakir, anne zengin ise anne, doğrudan nafaka yükümlüsü olur ve daha sonra babaya dönemez.

Kız çocukları, ergen olduktan sonra sağlıklı ve kazanabilecek du­rumda bile olsalar eğer malî varlıkları yoksa nafakaları babalarına veya babaları ile birlikte annelerine aittir. Onlar, çalışıp hayatlarını kazanmak zorunda bırakılamazlar. Fakat kazanç temin ettikleri takdirde kendi na­fakalarından sorumludurlar.

 

4- Eğitim

 

Anne babanın ve bunların hayatta olmaması halinde diğer velilerin önemli görevlerinden biri de çocukların, yaşayacakları çağa uygun eği­tim almalarını sağlamak olmalıdır. Çocukların dinî, millî ve meslekî eği­timleri ihmal edilmemeli, iyi bir insan ve iyi bir meslek sahibi olmaları sağlanmalıdır.

Hz. Peygamber çocukların daha yedi yaşından itibaren namaza alış-tırılmalarını ve on yaşından itibaren de namaz kılmalarının sağlanmasını tavsiye eder.[84] Günümüzde anne karnında bile eğitimden söz edilirken çocuğun dinî eğitiminin gecikti­rilmesinin ileride karşılanması güç birtakım sakıncaları olabilir. Bu amaç-a  uygun yaşta çocuğa bazı dinî pratikler kazandırılmalı, gerek bu eğitimin başlama yaşı, gerekse şekli ve aşamaları konusunda uzman, işinin ehli eğitimcilerden de yararlanılmalıdır.

İnsanın içinde yaşayacağı toplum ile uyumu ve kendine orada iti­barlı bir yer edinmesi onun eğitim ve öğrenimi ile yakından ilgilidir. Anne baba bu hususta üzerine düşeni yapmalı, kendi imkânları, çocu­ğun yetenek ve istekleri doğrultusunda onu yönlendirmeli, ona destek olmalıdır.

 

5- Sünnet Ettirme

 

Sünnet, penisin üst derisinin uzman bir kişi tarafından kesilip alın­masına denilmektedir. Arapça'sı "hıtân" kelimesi ile ifade edilen bu işlem, Hz. İbrahim'den beri devam etmektedir. Aslında bu işlemin dinî hükmü olan sünnet, memleketimizde işlemin kendisine ad olarak ve­rilmiştir. Peygamber efendimiz, vücudun bazı bölgelerindeki kılların giderilmesi gibi sünneti de, fıtrattan (insanın doğasına uygun) saymıştır.[85]  Onun   için bazi  sünnet karşıtı söylemlerde ifade edilmeye başlandığı gibi bu işlem, insanın doğasına veya Allah'ın yarattığına bir müdahale olarak değerlendirile­mez.

Çocuk, ergen olmadan sünnet edilmelidir. Kimi onun daha yedi günlükken sünnet edilmesini uygun görürken kimi yedi yaş ve sonrası­nı tavsiye eder. Bu konuda fıkıh kitaplarında başka görüşler de yer almakla birlikte daha uygun zaman konusunun, çocuktan çocuğa deği­şebileceği, bu konuda uzman kişilerin dinlenmesinin yerinde olacağı belirtilmektedir. Bazı çocukların, birtakım rahatsızlıklara veya özel du­rumlara bağlı olarak doğumun hemen arkasından veya ilk günlerde sünnet edilmesi, bazılarının ise bünyenin güçlenmesi İçin belli bir yaşa kadar beklenilmesi daha uygun olabilir. Çocuk sağlığı uzmanları, çocu­ğun ruhsal ve duygusal gelişimini de dikkate alarak bazı yaşlan sakın­calı bulabilirler. Hattâ fıkıh bilginleri gibi onlar arasında da görüş ayrı­lıkları olabilir. Karar, aslında çocuğun velisine aittir.

 

B- Çocukların Anne Babalarına Karşı Görevleri

 

1- Saygı Ve İtaat

 

Anne ve babaya iyi davranılması, saygı gösterilmesi, meşru istekle­rinin yerine getirilmesi dinimizin önem verdiği hususlardandır. Kur'ân-ı Kerîm çeşitli âyetlerde buna dikkat çekmektedir[86]. Hz. Pey­gamber de anne babaya iyi davranılmasını hep teşvik eder[87] ve onlara isyanı büyük günahlardan sayar.[88]

Cihada katılmak istediğini beyan eden bir şahsa Hz. Peygamber önce anne babasından birisinin hayatta olup olmadığını sorar ve "Evet. Hatta ikisi de" cevabını alınca "Allah'tan sevap istiyor musun?" diye ikinci sorusunu sorar ve ona da "Evet" cevabı alınca "Anne babana dön, onlarla iyi geçin" der.[89]

Hadislerde anne baba hakkına dikkat çekilerek bu ikisi arasında anneye öncelik verilmesi istenirken rnrmizî, babanın hakkı da özel olarak vurgulanmış, bu hakkın ancak onu kölelik gibi çok sıkıntılı hallerden kurtarmakla ödenebileceği[90], babanın bedduasının kesinlikle kabul olacağı dile getiril­miş[91], böylece anne babanın dualarının ve beddualarının önemi ortaya konmuştur.

Anne babaya saygı ve itaat bu kadar önemli olmakla birlikte, eğer çocuklarından Allah'a şirk koşma veya O'na itaatsizlik sayılacak bir dav­ranışı isterlerse bu durumda onlara itaat edilmez, fakat yine de gönül­lerinin   İnCİtİlmemesİne  çalışılır.[92]

Bu konu ilerde "Ahlâk" bölümünde daha geniş olarak ele alınacak­tır.

 

2- Nafaka

 

Çocuklar, fakir olan anne ve babalarının nafakasından sorumludur­lar. Hanefî mezhebinde kabul edilen görüşe göre bu hususta erkek ile kız arasında bir fark da yoktur. Zengin oldukları takdirde her ikisi de anne ve/veya babalarının nafakasına eşit olarak katkıda bulunurlar. Baş­ka bir görüşe göre ise çocuklar nafaka borçlusu olduklarında da anne ve/veya babalarının nafakasına mirastaki hisseleri oranında katkıda bu­lunurlar.

Mâlikîler'e göre nafaka alacaklısı usul akrabaları anne ve baba ile sınırlı İken diğer mezheplere göre fürûun, anne veya baba tarafından olduklarına bakılmaksızın büyük anne ve büyük babalar ile onların an­ne ve babalarına karşı da nafaka yükümlülüğü vardır.

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

EVLİLİK BİRLİĞİNİN SONA ERMESİ VE BUNUN HUKUKÎ SONUÇLARI

 

1- Evlilik Birliğinin Sona Erdirilmesi

 

Aileler kurulurken çoğu kere eşlere "Allah bir yastıkta kocatsın" di­ye dua edilir. Tarafların aile birliğini hayat boyu devam ettirmesi iste­nir. Buna rağmen bazan evlilikler ölüm dışı sebeplerle de sona erer.

Evlilik birliği genellikle boşanma yoluyla sona ererse de bazan da­ha akit kurulurken mevcut bir eksiklik sebebiyle veya sonradan ortaya çıkan ve evliliğin devamını imkânsız kılan bir sebepten dolayı akdin feshedilmesi suretiyle de sona erer.

 

A- Akdin Feshi

 

Evlilik, aslında taraflarca feshedilemeyen bir akittir. Ancak bazan daha kurulurken var olan bir eksiklikten dolayı, bazan da devamı için engel teşkil eden yeni bir durumun ortaya çıkması sebebiyle akit fes-hedilebilir. Fesih, boşamadan farklı hükümlere tâbi olduğu İçin ayrılığın fesih mi, boşanma mı olduğunun tesbit edilmesi önem arz etmektedir. İslâm hukukunda Bakara sûresinin 229-230'uncu âyetlerine de bağlı olarak eşler arasında en fazla üç defa boşanma (talak) olabileceği ka­bul edilir. Fesih sebebiyle gerçekleşen ayrılıklar bu sayıya dahil edilmez.

Fesih sebeplerinin bir kısmı takdiridir. Olayın, fesih sebebi olarak kabul edilmesinde farklı değerlendirmeler mümkündür. Meselâ kızın, velisinin izni olmadan yaptığı evlilik akdinde veli, denklik şartının bu­lunmadığını veya mehrin, benzerlerinden az olduğunu ileri sürerek kendisinin akdi feshetme hakkı doğduğunu iddia edebilir. Bu gibi tak­dirî konuların fesih sebebi olup olamayacağı hususunun tesbiti için mahkeme kararı şart kabul edilmiştir. Buna karşılık eski evliliği tama­men sona ermemiş bir kadının başka birisi ile evlilik yapması örneğin­de olduğu gibi fesih sebebi sayılması takdire bağlı olmayan konularda mahkeme kararı  gerekmeksizin tarafların  bu akdi feshetme hattâ  bundan haberdar olan üçüncü şahısların bile durumu mahkemeye götürme mecburiyetinde oldukları kabul edilmiştir.

Mahkeme kararı ile feshedilebilen evlilikler, karar çıkana kadar meş­ru sayılırlar ve dolayısıyla bu esnada gerçekleşen olaylarda akdin so­nuçları da doğar. Meselâ veli, izin almadan evlenen kızının evliliğine denklik gerekçesiyle itiraz etse ve henüz mahkeme sonuçlanmadan eşlerden biri ölse geride kalan eş meşru eş olarak mirasçı olur. Buna karşılık bir kadının henüz eski evliliği tamamen sona ermeden başka birisi ile evlilik akdi yapması halinde sona erdirmeleri gereken bu evli­liği feshetmemiş olsalar bile aralarında meşru bir evlilik yoktur, ölüm halinde sağ kalan taraf mirasçı olamaz.

 

B- Boşama Ve Çeşitleri

 

Boşama, Arapça'da "talâk" kelimesi ile ifade edilir ve Türkçe yazıl­mış birçok kitapta da bu şekli ile yer alır. "Talâk", fıkıh kitaplarında doğrudan veya dolaylı yoldan (kinaye) boşama manası taşıyan kelime­lerle nikâh bağını ortadan kaldırmak, nikâhı sona erdirmek anlamında kullanılır.

Klasik fıkıh kitaplarında genellikle koca tarafından açıklanan irade beyanı ile gerçekleştiği belirtilen talâk, sünnete uygun olup olmayışına, kocanın tek taraflı irade beyanı ile geriye dönme hakkının bulunup bulunmamasına, boşama hükmünün derhal veya daha sonraki bir tarih­te yahut bir olayın gerçekleşmesine bağlı olarak yürürlüğe girmesine göre çeşitli isimlerle anılır.

Koca tarafından gerçekleştirilen boşama yanında kadın tarafından ödenen bir bedel karşılığında karşılıklı rıza ile gerçekleşen (hul', muhâlea) veya kadının başvurusu ile hâkim tarafından karara bağlanan boşamalar da vardır.

 

1- Sünnete Uygunluğuna Göre: Sünnî Talâk, Bid'î Talâk

 

Sünnî talâk, sünnete uygun olan, bid'î talâk da sünnete uygun ol­mayan boşama demektir. İslâm'ın belirlediği ilke ve kurallara uymayan tarzdaki boşamalar bid'îdir.

Hanefîler, sünnî boşamayı da hasen (iyi) ve ahsen (daha iyi) diye ikiye ayırırlar. Ahsen talâkta erkek, karısını ay halinde değilken ve o dönemde hiç cinsel ilişkide bulunmadan bir ric'î talâk ile boşar. İddeti bitene kadar onunla ilişkiyi keser ve bu arada yeni bir boşama iradesi açıklamaz. Hasen talâkta ise koca, ikinci ve üçüncü temizlik dönemle­rinde ric'î talâkla boşama iradesini tekrarlar. Böylece üç temizlik döne­minde üç boşama gerçekleştirmiş olur. Hanefîler'in hasen dedikleri ve sünnete uygun buldukları bu şekil boşamayı diğerleri bid'î sayarlar.

Bid'î talak, yukarıdaki ölçülere uymayan talâktır. Buna göre karısını ay halinde iken boşayan, cinsel ilişkide bulunduğu temizlik halinde iken boşayan, bir temizlik halinde birden fazla boşama iradesi açıkla­yan veya bâin talâkla boşayan birisinin boşaması bid'î talaktır.

Boşamanın sünnî veya bid'î olması helâl-haram bakımından bir an­lam ifade ederse de fıkhî/kazâî sonuç bakımından büyük çoğunluğa göre ikisi arasında fark yoktur. Buna rağmen bilhassa ay halindeki bo­şama hakkında farklı düşünen âlimler de vardır.

 

2- Kocanın Geriye Dönme Hakkının Bulunup Bulunmamasına Göre: Ric’î Talâk, Bâin Talâk

 

Kocaya, iddet bitmeden tek taraflı İrade beyanı ile boşamadan vazgeçme ve eşine geri dönme hakkı sağlayan boşama şekline ric'î talâk denir. Ric'î, dönmek anlamındaki ric'at kelimesinden türetilmiştir

Zifaf sonrası eşler için söz konusu olan ric'î talâkta boşama, delâle­ti açık (sarîh) olan kelimeler kullanılarak yapılır ve ayrıca bu kelimelerle birlikte boşamanın kesinliğini ifade eden lafızların kullanılmaması, sayı­nın üçe ulaşmaması ve bir bedel karşılığı olmaması gerekir. Koca, iddet bitene kadar bu kararından tek taraflı olarak dönebilir ve bu dönmesi, yeni bir sözlü irade beyanı ile olabileceği gibi evlilik hayatına fiilen dönmesi (öpme, sarılma, cinsel ilişki vb.) suretiyle de olur.

Bazı mezhepler kocanın dönme iradesini en az iki şahit huzurunda sözlü olarak açıklamasını şart koşarlar. Hanefî mezhebinin de dahil ol­duğu bir kesime göre ise olayı şahitlendirme tavsiye edilir (müstehap) ise de şart değildir.

Bâin talâkta koca, tek taraflı irade beyanı ile eski nikâhı devam et­tiremez. Taraflar ancak karşılıklı rıza ile ve yeni bir akitle evliliklerini sürdürebilirler.

Zifaf gerçekleşmeden yapılan boşamalar bâin olur. Ayrıca şiddet ve mübalağa içeren, bir bedel karşılığı olan ve üç sayısına ulaşmış bulu­nan boşamalar da bâin olur.

Ric'î talâk da iddetin bitmesi ile bâin hâle gelir.

Arapça fıkıh kitaplarında ilk veya ikinci boşama ile meydana gelen bâin talâk hali için beynûnet-i suğrâ, üçüncü boşama ile meydana ge­leni için de beynûnet-i kübrâ ifadeleri kullanılır. Bu sonuncu halde, eşlerin yeni bir akitle de olsa artık bir araya gelmeleri mümkün değil­dir. Başka bir evlilik tecrübeleri sonrası durum bunun dışındadır.

 

3- Bedel Alarak Boşanma (HuI', Muhâlea)

 

İslâm hukukunda boşama hakkının erkeğe ait olduğu kabul edil­miştir. Bunun için özellikle Hanefî mezhebinde kadının, kocasının rızası olmadan boşanma imkânı bir hayli sınırlıdır. Kadın kocasını boşanmaya razı etmek için gerekirse ona bir miktar ödemede bulunur. Geçimsizlik­le süren evliliklerin boşama ile sonuçlandırılmak istenmesi halinde orta­ya çıkan bu çözüm şekli Bakara sûresinin 229'uncu âyetine dayandırılır. Verilen bu malın, bir ölçüde nikâh esnasında erkeğin vermiş olduğu mehir ile dengelendiği kabul edilir ve dolayısıyla da kocanın, eğer an­laşmazlıkta kusurlu taraf kendisi ise boşama bedeli olarak herhangi bir mal istemesi, kusurlu taraf kadın ise de verdiği mehirden daha fazlası­nı istemesi mekruh kabul edilir. Muhâlea, bâİn talâk sayılır.

Taraflar muhâlea yerine karşılıklı olarak haklarından vazgeçme şar­tıyla da boşanmayı kararlaştırmış olabilirler. "Mübâree" denilen bu şekil de Ebû Hanîfe'ye göre muhâlea gibidir ve her ikisinin sonucunda da eşlerin birbirine olan evlilikle ilgili borç ve alacakları (mehir, geçmiş günler nafakası vb.) düşer.

 

4- Mahkeme Karan İle Boşanma

 

İslâm hukukunda kadına, evliliği tek başına sona erdirme hakkı ta­nınmaz. Buna karşılık evliliğin sona ermesini isteyen kadın, mahkemeye başvurabilir.

İslâm hukuk mezhepleri içinde Hanefîler mahkemelerin evliliğe son verme yetkisini çok sınırlı tutarken Mâlikîler ve Hanbelîler bu konuda daha geniş düşünürler ve bazı sebeplere bağlı olarak kadının mahke­meye başvurması durumunda hâkime evliliği sona erdirme yetkisi tanır­lar. 'Günümüzde aile hukukunda İslâm hukukuna bağlı kalan devletler de kanunî düzenlemelerinde daha çok mahkemenin yetkisini genişleten görüşleri esas alırlar.

Kadına hâkim kararı ile evlilik birliğini sona erdirme imkânı sağla­yan durumlar şöyle sıralanabilir:

 

a- Kocada Bazı Kusurların Bulunması

 

Başta cinsel birleşmeye engel teşkil eden kusurlar olmak üzere er­kekte mevcut olan bazı kusurların kadın tarafından boşanma sebebi olarak ileri sürülüp sürülemeyeceği İslâm hukukçularınca inceleme ko­nusu yapılmış ve cinsel birleşmeye engel teşkil eden kusurlar çoğun­lukla boşanma sebebi olarak kabul edilmiştir. Klasik fıkıh kitaplarının bu durumda geçerli saydıkları kusurlar şunlardır: İktidarsızlık (inîn: erkeklik organı sağlıklı göründüğü halde cinsel birleşmede başarısız olan erkek), hadımlık fhasıy: erkeklik organı mevcut fakat testisleri alınmış veya işlevsiz hale getirilmiş erkek), mecbûbluk (erkeklik organı kesilmiş ol­mak).

Hanefîler'den İmam Muhammed'e göre kocanın akıl hastası (mec­nûn: deli)  veya  cüzzamlı  olması  yahut alaca  (baras,  abraş)   hastalığına müptelâ olması da kadın için boşanma isteği ile mahkemeye başvurma sebebidir.

Diğer mezheplerde kadına mahkemeye başvurarak boşanma hakkı sağlayan bu kusurları daha da genişleten ve ayrıca benzer kusurlar sebebiyle erkeğe de nikâh akdini feshetme hakkı tanıyan görüşler var­dır.

 

b- Nafakayı Temin Edememe

 

Hanefîler'in dışındaki mezheplere göre erkek karısına karşı nafaka yükümlülüğünü yerine getirmekten âciz olduğu takdirde bu durum, kadın için evlilik birliğini sona erdirme talebiyle mahkemeye başvurma sebebidir.

Hanbelî mezhebinde kocasının, mehir borcunu ödemekten acze düştüğünü ileri sürerek nikâhın feshini talep eden kadının bu talebi hakkında üç farklı görüş vardır. Bu görüşlerden birine göre mahkeme bu isteği zifaftan önce ise kabul, zifaftan sonra ise reddeder.

 

c- Kötü Muamele (Kadının Evliliğin Devamından Zarar Görmesi)

 

Bazan  evliliğin  devamı  eşlerden  birisi  için zararlı  hale  gelebilir.  Bu durumda kadının evliliği sona erdirmek maksadıyla mahkemeye baş­vurması durumunda hâkimin, o zararın ortadan kaldırılması için gerekli tedbirleri alması ortak kabul görmekle birlikte ayrılık isteğini yerine getirip getiremeyeceği İslâm hukukçularınca tartışılmıştır. Bilhassa Maliki ve Hanbelî mezhebi hukukçuları karı koca arasında geçimsizlik olması ve durumun mahkemeye intikali halinde hâkimin, geçimsizliğin ortadan kalkması için alacağı tedbirler, bu arada Nisa (4/35) süresindeki ilgili âyet çerçevesinde iki hakem vasıtasıyla durumun araştırılması, bu ha­kemlerin mümkünse taraflar arasında anlaşma zemini bulunması için gayret göstermeleri, bunda başarılı olamazlarsa evliliği sona erdirme yetkileri olup olmadığı konularında geniş açıklamalar yaparlar.

Kocanın, haklı bir sebebi olmaksızın karısından uzakta yaşaması da (terk) kadın için zarar verici bir davranış olabilir. Hattâ bazan kocanın hayatta olup olmadığı da bilinmeyebilir (mefkûd). Meselâ memleketin­den ayrılıp senelerdir evine dönmeyen veya gece evinden çıkan yahut götürülen ve bir daha kendisinden haber alınamayan, bir deniz kaza­sında kaybolan vb. kişilerin eşlerinin durumu tartışılmış bilhassa Mâlikî ve Hanbelî mezheplerinde bu gibi hallerde kadına mahkemeye başvu­rarak hâkim kararıyla birtakım şartlara göre evliliği sona erdirme hakkı sağlayan görüşler geliştirilmiştir.

 

5- Liân (Lanetleşme Sonucu Boşanma)

 

Sözlük anlamı "lanetleşme" olan liân, karısını zina ile itham eden ve bunu İsbat edemeyen koca ile karısı arasında başvurulan bir özel yöntemdir. Zina iie itham doğrudan olabileceği gibi evlilik içinde do­ğan çocuğun nesebini reddetmek suretiyle de olur.

Nûr (24/6-9) süresindeki âyetlerde açıklanan liân uygulamasından sonra hâkim, eşler arasındaki evliliğin sona ermesine hükmeder ve bu ayrılık bir bâin talâk sayılır.

 

6- Îlâ (Yeminin Boşanma ile Sonuçlanması)

 

Sözlük anlamı "yemin etmek" olan îlâ, İslâm hukukunda, evli bir erkeğin, en az dört ay içinde veya herhangi bir süreye bağlı olmaksı­zın mutlak olarak karısı ile cinsel ilişki kurmamak üzere yemin etmesi anlamında kullanılır.

Bakara sûresinde (2/226-227) sözü edilen îla, İslâm hukukçularına göre Allah adına yapılan yeminle gerçekleştiği gibi kocanın, cinsel iliş­kide bulunduğu takdirde kendisine ağır gelecek herhangi bir sorumlu­luğu üstlenmesiyle de olur.

Buna göre hanımına karşı "Vallahi seninle cinsel ilişkide bulunma­yacağım" veya "Vallahi seninle dört ay (dört ayı geçen süreler de böy­ledir) cinsel İlişkide bulunmayacağım" yahut "Seninle cinsel ilişkide bu­lunursam haccetmek boynuma borç olsun" gibi bir ifade kullanan kişi îlâ yapmış olur.

îlâ yapan kişi, eğer evliliğinin devamını istiyorsa yemin anından iti­baren dört kamerî ay geçmeden hanımı ile cinsel ilişkide bulunmak suretiyle yeminini bozmalıdır. Dört ay içinde yeminini bozmazsa evlilik kendiliğinden sona erer ve bu, bir bâin talak sayılır. Dört ay içinde yeminini bozduğu takdirde evliliği devam eder fakat bu durumda da yeminini bozduğu için yemin kefareti Ödemesi gerekir.

 

C- Boşanma Ve Hakem Kurumu

 

"Eğer onların arasının açılmasından korkarsanız bir hakem onun (kocanın) ailesinden, bir hakem de onun (kadının) ailesinden gönderi­niz. O ikisi ıslah etmek isterlerse Allah aralarını düzeltir".[93]

İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre bu âyette yönetimdeki kişilere hitap edilmektedir.[94] Buna göre evliliklerde doğabilecek ihtilâf ve an­laşmazlıkları çözmek için kamu velayetinin devreye girmesi ve bunun için özel kurumlar oluşturulması gerekir. Evliliklerinde problem yaşayan kişilerin başvurması halinde veya âyetin zahirine bakılırsa onların müracaatı olmasa bile böyle bir problemden haberdar olduğu takdirde bu kurum problemi çözmek üzere devreye girer. Bünyesinde bulunduraca­ğı uzman kişiler vasıtasıyla gerekli ön hazırlıkları yaptıktan sonra eşler­den her birinin yakın çevresinden birer kişiyi arabulucu (hakem) tayin eder ve bunlar, o evliliğin huzur içinde yürümesi, bu mümkün olma­yacaksa sona ermesi için gerekli görüşmeleri yaparlar.

Hanefîler'e göre hakemlerin boşama yetkisi yoktur. Mâlikîler'e göre hakemler boşama kararı verebilirler ve bunun için eşlerin veya hâkimin onayına da ihtiyaç yoktur. Şafiî ve Hanbelî mezheplerinde hakemlerin eşler tarafından veya onların rızasına bakılmaksızın hâkim tarafından görevlendirileceği şeklinde iki farklı görüş olmakla birlikte her ikisine göre de hakemler evliliği sona erdirebilirler.

Genelde Hanefî mezhebini esas almasına rağmen Osmanlı Hukuk-ı Aile Kararnamesi (md. 130), bu konuda Mâliki mezhebinin görüşünü benimsemiş, aralarındaki anlaşmazlıktan dolayı eşlerden birinin başvur­ması halinde hâkimin eşlerin ailesinden ve bu mümkün olmazsa dışarı­dan birer hakem tayin etmesi esasını kabul etmiştir. Buna göre hakem meclisi durumu inceleyip ailenin devam etmesi için eşlerin arasını bulmaya çalışacak, bunda başarılı olamazsa kusurlu tarafı tesbit edip erkek kusurlu ise bedelsiz olarak, kadın kusurlu ise belli bir bedel kar­şılığında evliliğin sona ermesine hükmedecek ve hakemlerin verdiği karar itirazsız yürürlüğe girecektir.

 

2- Evlilik Birliğinin Sona Ermesinin Sonuçları

 

Evlilik birliği sona erince taraflar ayrılırlar. Kadın İçin yeni bir evlilik yapmasına engel olan bir süre başlar ve buna iddet denir. İddet süresi bazı özel durumlarda erkek için de birtakım kısıtlamalara sebep olabilir. Burada iddetin süresi, bu arada kadının bir tür yas tutma hali (hıdâd) ve nafaka durumu ele alınacaktır.

 

A- İddet Ve Süresi

 

Kocanın ölümü, boşanma veya fesih ile evlilik sona ermişse yahut taraflar arasında fâsid bir nikâh akdi yapılmış ve buna bağlı olarak beraber olmuşlarsa veya şüphe ile cinsel ilişki olmuşsa kadın açısından yeni bir evlilik yapamayacağı belli bir süre söz konusudur ki buna iddet denir. Kadın, iddet süresince yeni bir evlilik yapamaz ve eğer bu süre içinde doğum yaparsa çocuğunun nesebi sahih olur.

İddet, bir taraftan kadının hamile olup olmadığının şüphe ve dedi­koduya meydan bırakmayacak şekilde anlaşılmasını sağladığı gibi bir taraftan da ayrılan eşlere yeniden bir araya gelme hususunda düşünme ve  durum  değerlendirmesi  yapma  fırsatı   sağlar.  Ölüm   halinde  de  bir nevi ölen eşin yasını tutma söz konusudur.

 

1- Ölüm İddeti

 

Sahih nikâh akdi ile evlendiği kocası ölen ve hamile olmayan ka­dının iddeti dört ay on gündür[95]. O, bu süre dolmadan bir başkasıyla evlenemez. Kocası ölen hamile bir kadının iddeti ise belli bir süreye   bağlı   olmaksızın  doğumun  gerçekleşmesi   ile  sona   erer.[96]

 

2- Boşanma İddeti

 

Hamile olmayan sağlıklı kadınlar boşanma iddeti bakımından ay ha­li görenler ve ay halinden kesilmiş olanlar diye ikiye ayrılır. Herhangi bir hastalık sebebiyle düzensiz âdet görenler veya iki âdet arasındaki müddet uzun sürenler için de özel açıklamalar vardır.

Kadın, zifaf gerçekleştikten veya halvet olduktan sonra boşandığı takdirde iddeti, eğer hamile değilse ve âdet görüyorsa üç âdet halinin, âdetten kesilmişse üç ayın bitimi ile sona erer[97]. Kadın, âdet halinde iken boşanmışsa içinde olduğu o âdet sayıya dahil değildir. Boşanan kadın eğer hamile ise iddeti doğum ile sona erer[98]. Halvet olmadan gerçekleşen boşanmalarda iddet yok­tur.[99]

 

3- Fâsid Nikâh Akdi Veya Şüphe İle Gerçekleşen Cinsel İlişki Sonrası İddet

 

Fâsid nikâh akdi, beraber yaşama hakkı vermediği halde taraflar bir süre beraber yaşamış olabilirler. Bunların hemen ayrılması gerekir. Diğer taraftan -çok az da olsa- şüphe ile gerçekleşen cinsel ilişki bulunmuş olabilir. Her iki durumda da kadın boşanma iddeti gibi iddet bekler.

Bazı hukukçular zina eden kadının bu ilişkiden hamile kalabileceği iddet beklemeden evlendiği takdirde nesepte karışıklık olacağı gekçesiyle onun da şüphe ile cinsel ilişkide bulunmuş kadın gibi bo­yanma iddeti bekleyeceği görüşündedirler.

 

B- İddet Ve Hıdâd (Yas Tutma)

 

Kocası Ölen kadın iddeti bitene kadar süslenmez, makyaj yapmaz, ;ına dahii parfüm ve benzerlerini kullanmaz, saçını boyamaz, süslü ve lösterişli kıyafetler giymez. Fıkıh kitapları kocanın ölümü ile duyulan ızüntünün bir nevi dışa yansıması olan bu hal için hıdâd veya ihdâd erimini kullanırlar. Hanefî mezhebine göre kocasından bâin talâkla oşanan kadın için de ihdâd yükümlülüğü vardır. Ric'î talâkla boşanmış kadının   ise   boşayan   kocasını   cezp   etmek   maksadıyla   süslenmesi   ve uğraş vermesi tavsiye olunur.

Ölüm iddeti veya boşanma iddeti bekleyen kadın, bu süre içinde kocası ile ölüm veya boşanma öncesi ikamet etmekte olduğu evinde ikamet eder. Özellikle geceyi başka yerlerde geçirmez.

 

C- İddet Ve Nafaka

 

Kocanın, karısına karşı olan nafaka ve oturacakları bir ev sağlama yükümlülüğünün iddet içinde de devam edip etmediği tartışmalı bir konudur.

Ölüm iddeti bekleyen kadının nafaka ve ikametgâh hakkı yoktur. İddet süresini kocası ölmeden önce ikamet ettiği evde geçirme yüküm­lülüğü de o evin hiç değilse ikamet etmesine yetecek kadar bir kısmı­nın miras olarak ona kalması veya mirasçıların onun orada kalmasına rıza göstermeleri hali İle sınırlıdır. Mâlikîler diğerlerinden ayrılarak ölüm öncesindeki ikametgâh kocanın mülkü ise veya onun tarafından kirası ödenmişse kadının iddet süresince orada oturmaya devam edeceğini söylerler. Hanbelî mezhebinde hamile kadının ikametgâh hakkı ile ilgili iki ayrı görüş vardır.

Hanefî mezhebine göre ric'î veya bâin talak sonrası boşanma iddeti bekleyen kadının nafaka ve ikametgâh hakkı vardır. İddet süresince boşanma öncesi yaşadığı evinde ikamete devam eder ve nafaka yü­kümlülüğü de evlilik esnasında olduğu gibi yine kocasına aittir. Diğer mezheplerde kimi kadının hamile olup olmadığına kimi de boşamanın ric'î veya bâin oluşuna göre değişen farklı görüşler vardır.

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

 

AİLE HUKUKU İLE İLGİLİ BAZI MESELELER

 

1- Evlilik Yaşı

 

Osman el-Bettî, İbn Şübrüme ve Ebû Bekir b. el-Esamm'a göre er­kek olsun kız olsun çocukların evlendirilmeleri caiz değildir. Çünkü ço­cukların evlenme ihtiyacından söz edilemez. Ayrıca Nisa sûresinde (4/6) yetimlerden söz edilirken "Yetimleri, nikâha (evlilik çağına) erişinceye kadar deneyin. Eğer onlarda bir rüşd görürseniz, mallarını kendilerine veriniz..." denmektedir. Buna göre çocukların, ulaşacakları bir nikâh (ev­lenme çağı veya yaşı) söz konusudur.

İslâm hukukçularının çoğunluğu ise evlilik için en düşük veya en yüksek bir yaş tesbiti yapmamışlardır. Görüşlerine delil olarak, Talâk sûresinin dördüncü âyetini ve başta Hz. Âişe'nin evliliği olmak üzere bazı uygulamaları gösterirler ve ayrıca çocukların da -cinsellik anlamın­da olmasa da- evlenmeye ihtiyaçları olabileceğinden, her zaman iyi bir adayın çıkmayabüeceğinden, bu bakımdan fırsatların değerlendirilmesin­den söz ederler.

Osmanlı Hukuk-ı Aile Kararnâmesi'nin yedinci maddesinde kadın ve erkek için ergenliğin muhtemel en erken yaşı esas alınarak bazı düzen­lemeler yapılmıştır.

Gençlerin, cinsel gelişme tamamlandıktan ve bir ailenin sorumlulu­ğunu taşıyacak olgunluğa erdikten sonra evlenmelerinde fayda vardır. Müslüman toplumlar bu konuda bilinçlendirilmelidir.

 

2- Velayet

 

İslâm Aile Hukukunda, kısıtlının (mahcurun) şahsını veya maİmı ilgi­lendiren hususlarda karar verme yetkisine sahip yakını anlamında veli, bu yetkiyi ifade etmek üzere de "velayet" kelimeleri kullanılır.

Küçükler ve diğer kısıtlılar üzerindeki velayet ikiye ayrılır: Onların mal   varlığı   üzerindeki   velayete   'velâye   ale'l-mâl'   ve   şahsı   üzerindeki velayete de Velâye ale'n-nefs' denir. Mal varlığı üzerinde velayet sahibi olan  kişi  fveliy ale'l-mâl)  o  kişiye ait malların  idaresinde söz sahibidir, bu  konuda yetkili ve sorumludur. Bu yetkisine dayanarak birtakım  hu­kukî   tasarruflarda   bulunma   hakkına   sahiptir.   Kısıtlının   şahsı   üzerinde velayet  sahibi  olan   kişi   (veliy  ale'n-nefs}   ise  onun;  bakımından,   eğiti­minden,  iyi  bir insan  olarak yetiştirilmesinden  sorumlu  ve  bu  hususta yetkili kişidir. Bu yetkilen arasında onu evlendirmek de vardır. Kısıtlının hem  malı  hem  de şahsı  üzerindeki  velayet aynı  kişi  üzerinde olabile­ceği gibi, her biri ayrı kişilere ait de olabilir.

Hanefî  mezhebine  göre  akıllı  ve  ergen   bir  kadın,   bakire  de  olsa, dul  da  olsa,  mehir ve  denklikle  (küfüv)  ilgili şartlara  riâyet ettiği tak­dirde velisinin  rızası olmadan  da  evlenebilir. Yalnız bu evliliğin  velinin de rızası ile olması tavsiye edilir. Hattâ kız veya erkek evlenecek genç­lerin,   karar   aşamasına   gelmeden   önce   anne   ve   babalarının   rızalarını almaları, anne ve babanın  da onların arzularına saygı duyup düşünce­lerini İfadeden öte geçen sert tepkiler vermemeleri en uygunudur. Mâ-likî,   Şafiî  ve   Hanbelî  mezheplerine   göre   ise   kadınlar  velilerinin   rızası olmadan evlenemezler.

Bir kimsenin velisi, İslâm miras hukukunda "asabe" olarak ifade edi­len erkek yakınlarıdır. Bunlar kısıtlıya yakınlıklarına göre belli bir sıra dahilinde velilik yetkisini kullanırlar. Onların veli olması için akıllı ve ergen olmaları gerekir, Velayet altındaki kişi müslüman İse ayrıca onun velisi de ancak müslüman birisi olabilir.

Velinin adaletli (dini bütün) ve reşit olması şartlan İslâm hukukçula­rı arasında tartışmalı bir konudur. Burada adaletli, fâsık; reşit de sefih karşıtı olarak kullanılır. Velilerin hepsi aynı derecede yetkiye sahip de­ğildir ve bu durum mezheplere göre farklılık arz eder.

 

3- Mehir

 

Evlilik akdi sonucu erkeğin, kadına ödeme durumunda olduğu be-ie\e mehir denir.

Mehir, evlilik akdinin hükümlerindendir. Dolayısıyla akdin vücut lulmasıyla birlikte, onun ardından mehir de vücut bulur yani erkeğin orcu olur.

Evlilik akdinin sahih ve geçerli olması için akit anında mehrin îsbit edilmesi şart değildir. Eğer mehir akit anında tesbit edilmişse jna "mehr-i müsemmâ" denir. Akit anında mehir tesbit edilmese de Faf halinde kadının mehir alacağı doğar ve bu durumda o kadının ehri, baba tarafından akraba olan emsali kadınların  mehri esas alınarak tesbit edifir. Bu şekilde tesbit edilen mehre de "mehr-i misil" denir. Mehir, peşinen ödenmesi veya borç olarak kalması açısından da "mehr-i muaccel" ve "mehr-i müeccel" diye isimlendirilir. Müeccel (vadesi be­lirsiz) mehir, ölüm ve boşanma anında kendiliğinde muacceliyet kaza­nır.

 

4- Kefâet

 

Kefâet, İslâm aile hukukunda, "evlenecek erkeğin, kadına denk ol­ması, ondan daha aşağı durumda bulunmaması" anlamına gelir. Eşler arasında gerek maddî imkânlar gerekse sosyal statü açısından büyük uçurumlar olması bazan onların mutlu ve huzurlu bir hayat sürmeleri­ne mani olabilir veya bu durum bilhassa kızın ailesinde rahatsızlık do­ğurabilir. Dinî açıdan herkes eşit olmakla birlikte, sosyal telakkilerde durumun farklı olması, fıkhın bu konuda mevcut sosyal olgu doğrultu­sunda düzenlemeye gitmesine sebep olmuştur.

İslâm hukukunun kendi yapısı içinde kızların genelde velisi tarafın­dan veya onun izni ile evlendirilmeleri yahut evlenmeleri kimine göre şart görüldüğü, kimine göre tavsiye edildiği için evlilikte birinci dere­cede yetkili kişinin, ikinci derecede yetkili kişinin onayını almadan ya­pacağı akitlerde denkliğe riâyet etmesi, buna riayetsizliğin diğer tarafa itiraz hakkı doğuracağı kabul edilmiştir. Buna göre evlilikte denklik mutlaka bulunması gereken bir şart değil, hak sahiplerinden akde işti­rak etmeyen tarafın itirazını önlemek için gerekli bir şarttır.

Bu denkliğin, bulunup bulunmamasının akdi ne şekilde etkileyeceği yanında, hangi alanlarda denklik aranacağı konusu da değişik mezhep­lerde ayrıntılı biçimde ele alınmıştır. Hz. Peygamber'e nisbet edilen bazı sözlere ve uygulamalara bakılınca denkliğin lehinde ve aleyhinde sayılabilecek genel ifadelere rastlamak mümkündür. Ancak bu ifadeler­de denkliğin ne anlama geldiği ve hangi alanlarda aranacağı yönünde açıklamalar yer almaz. Bu durumda İslâm hukukçuları da eşler arasında denkliğin önemi bakımından ikiye ayrılırlar. Kimine göre bütün insanlar eşittir ve dolayısıyla bir evliliğe eşler arasında denklik şartına uymama gerekçesiyle itiraz edilemez. Kimine göre ise bazı durumlarda denklik şartına riayetsizlik, rızası alınmayan taraf için bir itiraz sebebidir.

Kızlara, velisinin iznini almadan evlenme hakkı tanıyan Hanefî mez­hebi bu şekilde yapılan evlilik akdinde erkeğin, kadına denk veya on­dan daha iyi durumda olmasını şart koşar. Bu şarta riâyet edilmemişse veli o evliliği bozmak için mahkemeye başvurup dava açabilir. Burada denklik veli  lehinde bir hak gibi görünmektedir. Diğer taraftan denkliğin   kadın   lehine  tanınmış  bir  hak  olduğu   İzlenimini  veren   bazı   özel durumlar da vardır.[100]

Hanefî fıkhına dair kitaplar denkliğin; dindarlık, soy ve zenginlik alanlarında aranacağını söyler. Buna göre fâsık bir erkek, dindar bir adamın dindar kızının dengi değildir. Soyca denklikteki ölçü bir hayli tartışmalıdır. Kimi bunu Araplar'a ait bir olgu olarak kabul ederken kimi de onlar gibi soy ile övünme âdeti olan milletlerin de aynı du­rumda olacağını söyler. Zenginlik konusunda iki taraf arasında bir kı­yaslama yapmaktan çok erkeğin mehri ödeyecek ve karısının nafakasını temin edecek maddî imkâna sahip olması şartı aranır. Bununla birlikte tarafların sahip oldukları maddî varlık bakımından birbirine yakın olma­sının şart olduğunu söyleyenler de vardır. Ebû Yûsuf ve İmam Mu-hammed erkeğin mesleğinin, kızın babasının mesleğine denk olmasını veya hiç değilse toplum tarafından itibar edilmeyen bir meslek olma­masını da şart koşarlar.                                   ,

| Veliye, velayeti altındaki kızı onun rızası olmadan evlendirme hakkı |tanıyan Şafiî mezhebi de denklik şartı ile velinin bu yetkisini kısıtla­makta ve denklik şartına uyulmadığı takdirde yapacağı akdin bâtıl (yok hükmünde) olacağını söylemektedir. Bu mezhebin esas aldığı denklik konuları Hanefî mezhebininkilere yakın görülmektedir. Mâliki mezhebi, dindarlık dışındaki konularda denklik aramazken Hanbelî mezhebinde farklı rivayetlerin olduğu görülür.

 

5- Hısımlık Nafakası

 

Kocanın, karısının nafakasını temin etme yükümlülüğünden daha önce söz edilmişti. Burada kısaca çocuklarla ana baba ve diğer akraba­lar arasındaki nafaka yükümlülüğünü ele alacağız.

Hanefî mezhebinin bu konudaki tesbitleri şöyledir:

Küçük veya büyük herkes öncelikle kendi nafakasından bizzat so­rumludur. Mal varlığı olan küçüklerin İhtiyaçları velileri tarafından kendi fallarından karşılanır. Mal varlığı olmayan küçük (ergen olmayan) ço­cukların nafakasını temin etmek ise babanın görevidir. Bu görev çocuk-ar ergen olana kadar devam eder.

Ergen erkek çocuklar, eğer engelli değillerse kendi nafakalarını te­nin etmekle sorumlu sayılırlar, Kız çocukları ve engelli erkek çocuklar ığer fakir iseler ergenlik döneminde de kendi nafakalarını bizzat sağ-amakla yükümlü  sayılmazlar ve bunlara  karşı  kimin  nafaka yükümlüsü olduğu hususunda iki görüş vardır: Bir görüşe göre yine baba tek ba­şına nafaka yükümlüsü iken, diğer görüşe göre baba üçte iki oranında, anne de üçte bir oranında nafaka yükümlüsü olur. Yalnız fakir olan baba ve/veya annenin ergen çocuklarına karşı nafaka yükümlülüğü yoktur. Bu durumda baba ve anneden hangisi zengin İse o tek başına nafaka yükümlüsü olur. Her ikisi de fakir ise o zaman nafaka ile ilgili hükümler çerçevesinde diğer akrabalar devreye girer.

Fakir olan anne babaya veya büyük anne, büyük babaya karşı var­lıklı olan çocuklar ve torunlar nafaka yükümlüsüdür. Aynı şekilde varlık­lı büyük anne ve büyük baba da torunlarına karşı nafaka yükümlüsü­dür.

Erkek ve kız çocuklarının anne babalarına karşı nafaka yükümlülük­lerinin eşit olup olmayacağı hususunda iki görüş vardır. Bir görüşe göre aralarında fark olmaksızın eşit şekilde nafaka yükümlüsüdürler diğerine göre ise İslâm miras hukukundakine benzer şekilde erkek ço­cuk, kızın iki katı oranında nafaka yükümlüsüdür.

Bir kimsenin hısımlık nafakası alacaklısı olması için fakir olması şart­tır. Kadınlar için bunun dışında bir şart aranmazken erkeklerin ayrıca kazanma gücüne sahip olmaması da gerekir. Meselâ geçimini sağlaya­mayacak derecede engelliler böyle sayılır.

Hanefî mezhebine göre usul ve fürû dışında kalıp aralarında evlilik engeli oluşacak derecede yakın kan hısımları da birbirlerine karşı nafa­ka alacaklısı ve borçlusu olurlar. Bunlar arasındaki nafaka sorumluluğu İslâm miras hukukuna göre tesbit edilen oranlara göredir. Bir kişi miras hukukuna göre mirastan hangi oranda istifade edecekse aynı nisbette de nafaka yükümlüsü olur. Burada nimet-külfet dengesi gözetilmiştir.

Mâlikî mezhebinde sadece anne, baba ve evlât arasında, Şafiî mez­hebinde usul ve fürû hısımları arasında, Hanbelî mezhebinde ise miras hukukuna göre birbirine mirasçı olan bütün akrabalar arasında nafaka yükümlülüğü vardır.

 

6- Evlât Edinme

 

Çocuk, neslin devamını sağlayan ve aile bireylerini hem birbirine hem de hayata daha çok bağlayan bir unsurdur. İnsanlar eskiden beri genellikle çocuk sahibi olmak istemişlerdir. İnsanın tabiatında çocuk sevgisi ve çocuklu bir ortamda yaşama ihtiyacı vardır. Ayrıca çocuk zaman zaman yaşlılık ve hastalık hallerine karşı bir nevi güvence ola­rak görülmüştür. Buna karşılık sayıları az da olsa bazı insanlar, çocuk sahibi  olma  imkânından  yoksundurlar. Tarihte  ve  günümüzde  bu  gibi insanların, başta çocuktan beklenen fıtrî ve sosyal ihtiyaçlarını tatmin etmek olmak üzere değişik maksatlarla, başkalarına ait çocukları evlât edindikleri ve bu işlemi düzenlemek üzere birtakım hukuk kuralları tesbit edildiği görülmektedir.

İnsan ve çocuk sevgisine büyük önem veren, yetim çocuklarla ilgi­lenmeyi  özel olarak teşvik eden  İslâm dini, bu  insanî görevin  çocukla onu  büyüten aile arasında birtakım hukukî sonuçlar doğurmasını kabul etmez. Başka bir ifade ile, çocukların bakım ve gözetimini teşvik eder­ken  buna  karşılık çocukla  bakıcı  kişi veya aile arasında ebeveyn  (anne ve   baba)-evlât   ilişkisi   doğmasına   karşı   çıkar.   Ona   göre   hiç   kimsenin doğal anne veya  babasından  başka  anne ve  babası  yine doğal  çocu­ğundan   başka   çocuğu  yoktur.   Evlâtlık  gibi  yapay  bir  işlem   ile   gerek evlilik engellen  (süt akrabalığı  hariç), gerekse  miras  hukuku ve  nafaka sorumluluğu ile ilgili hükümlerde bir değişiklik meydana getirilemez. Bir insan ile babası dışında birisi arasında yapay bir nesep bağı kurulamaz ve   hiç   kimse  gerçek  babasından   başka   birinin   çocuğu  olarak takdim edilemez.[101]

Esasen kimsesiz çocuklarda dahil, toplumdaki hertürlü desteğe muhtaç ve güçsüz insanlarla ilgilenmek ve onların iyi birer vatandaş olarak yetişmelerini ve gelişmelerini sağlamak hem bireysel hem de toplumsal bir görevdir. Bu maksatla tarihimizde de Çocuk Esirgeme Kurumu ve benzeri kurumlar tesis edilmiştir.

 

7- Tüp Bebek Ve Doğum Kontrolü

 

Günümüz İslâm hukukçuları doğal yollarla çocuk sahibi olamayan evli erkek ile kadının tüp bebek yöntemi ile ve kendi sperm ve yu­murtaları kullanılarak çocuk sahibi olmalarını caiz görürler. Nikâha ve meşru birlikteliklere özel önem veren İslâm dininin, aralarında nikâh bağı bulunmayan kişiler arasında tüp bebek yöntemine baş vurulmasını onaylaması ise mümkün görülmez. Bu, aslında yöntemin değii evlilik dışı birlikteliklerin onaylanmamasıdır. (Bu konuda ayrıca "Tıp Alanında Ortaya Çıkan Yeni Sorunlar" bölümüne bakınız).

İslâm'da evlenmenin amaçları arasında çocuk sahibi olmak ve nesli sürdürme bulunmaktadır. Bu amacın yok edilmesi caiz değildir.

Hz. Peygamber'in evliliği ve bu arada müslüman nüfusun artmasını teşvik ettiği bilinmektedir[102]. Diğer taraftan genelde müslümanın güçlü olması da vurgulanmakta, kuvvetli müslümanın zayıf müslümandan    daha    iyi    olduğu    belirtilmektedir[103] müslüman toplumun  güçlü olabilmesi  için  de  bedenen  ve  ruhen sağ­lıklı nesillerin yetişmesine ihtiyaç vardır.

Bu genel tesbit esas alınarak müslümanların bir toplumsal harekete dönüştürmeksizin ferdî planda hamileliği önleyici tedbirlere başvurmala­rının müsamaha ile karşılandığı görülmektedir.

İslam Fıkıh Akademi Meclisi 10-15 Aralık 1988 tarihleri arasında Ku­veyt'te gerçekleştirdiği toplantısında, eşlerin çocuk sahibi olma hürriyet­lerinin sınırlandırılmayacağım kararlaştırmış ve doğum kontrolü ile İlgili olarak da aşağıdaki kararlan almıştır:

Şer'î kıstaslara göre zaruret bulunmadıkça, kısırlaştırma olarak bili­nen erkek veya kadının üreme gücünün kökünden yok edilmesi ha­ramdır.

Gebelik periyotlarını geniş tutma maksadıyla geçici olarak doğum kontrolüne gitmek veya şer'an geçerli bir ihtiyaca binaen, eşlerin danı­şarak veya anlaşarak belirleyecekleri belli bir süre gebeliği durdurmak, bir zarara sebep olmaması, yöntemin meşru olması ve bu yöntemin mevcut gebeliğe bir zarar vermemesi şartıyla caizdir.[104]

Burada hatırlatalım ki, hamileliği önleyici yöntemler bencil duygula­rın tesiriyle insan yetiştirme sorumluluğundan kaçma aracı olmamalıdır. İnsanlar, daha mutlu ve huzurlu toplumlar istiyorlarsa daha çok sayıda sağlıklı, iyi evlât yetiştirmenin yollarını aramalıdırlar.

 

8- Hamileliği Sona Erdirme

 

Dinimizin önem verdiği beş ana konu arasında insan neslinin ve canının korunması da vardır. Bunun için evlilik teşvik edilmiş ve insan öldürmek haram kılınmıştır.

Anne karnındaki çocuğa cenin denir. Anne veya başka biri tarafın­dan, ceninin düşmesine veya ölü doğmasına sebep olacak tarzda her­hangi bir müdahale, hem caiz olup olmama açısından hem de bu fiilin müdahale sahibi veya onun yakın çevresine getireceği hukukî sorumlu­luk açısından ele alınmıştır. Biz burada hukukî sorumluluk konusunu daha geniş fıkıh kitaplarına bırakıp sadece hamileliği sona erdirmek amacıyla yapılacak işlemin dinî hükmü ile ilgileneceğiz.

Bazı İslâm âlimlerine göre başlamış bir hamileliği sona erdirmek ca­iz değildir. Mâliki mezhebi fakihlerinden İbn Cüzey, sperm rahim tara­fından kabul edildikten sonra ona müdahale etmenin caiz olmadığını, şekillenince yapılacak müdahalede hükmün bundan daha ağır, ruh üf­lendikten sonra ise ondan da şiddetli olacağını belirtir ve bu son du­rumda   müdahalenin  adam  öldürmek sayıldığı   hususunda  görüş   birliği olduğunu ilave eder. Şafiî mezhebi âlimlerinden sayılan Gazzalî de aynı kanaattedir.

Şafiî mezhebine göre hamileliğin, ilk kırk gün içinde eşlerin rızası ile ve iki güvenilir doktor tarafından anneye zararı olmayacağı belirtilen bir yöntemle sona erdirilmesi haram değil, tenzihen mekruhtur. Kırk günden sonra ise haramdır. Bu süre arttıkça haramlık da şiddetlenir. Onlara göre çocuğun şekillenmesi (tahalluk) kırk günden sonra başlar.

Hanbelîler'den bazıları Şâfiîler'le aynı görüştedir ve onlara göre he­nüz şekillenme (tahalluk) başlamadan yani ilk kırk gün içinde, hamileli­ğin sona erdirilmesi caizdir. Çocuğun bundan sonra düşürülmesi ha­ramdır. Bazılarına göre İse çocuğun, canlılık alâmetleri görüldükten yani dört ay dolduktan sonra düşürülmesi haramdır.

Bu konuda Hanefî mezhebi fakihleri arasında farklı görüşler vardır. Kimine göre henüz şekillenmemiş, organları tamamlanmamış haldeki ceninin düşürülmesi caizdir ve bunun da süresi ilk yüz yirmi gündür.[105] Çocuğun şekillenme (tahalluk) süresi ile ilgili bu tesbite ve bu süreden önce çocuğun düşürülmesinin caiz sayılmasına yine bazı Hanefî fakihler karşı çıkarlar. Onlara göre anne karnında henüz dört ayını tamamla­mamış da olsa ceninin mazeretsiz düşürülmesi caiz olamaz. Onu düşü­ren, adam öldürme kadar ağır olmasa da gene bir cinayet işlemiş sayı­lır. Çocuğun şekillenmesinin de bu süreden önce gerçekleştiğini belir­ten bazı İslâm hukukçuları burada şekillenmenin, ruh üflenmesi anla­mında kullanılmış olabileceğine dikkat çekerler.[106] Çünkü yüz yirmi gün bir hadiste çocuğa ruh üflenme zamanı olarak zikredilir (Buharı, "Bed'ü'l-haik", 6; Müslim, "Kader", i). Yine Hanefî hukukçular şekli bir miktar da olsa belirginleşmiş, meselâ, parmağı fark edilebilen bir düşüğün çocuk sayı­lacağını ve böylece o olayın doğum hükmünde olacağını, bununla do­ğuma bağlı hukukî sonuçların doğacağını söylerler.[107] Bu durumda on­ların çabalarının, zamanlarının bilgileri ışığında anneden ayrılan parça­nın mahiyetini tesbit çabası olarak değerlendirilmesi, günümüzde geli­şen tıbbî imkânlarla ehil kişilerce yapılacak tesbitlerin daha önemli ol­duğu, zorunlu sebepler dışında hamileliğin müdahale ile sonlandırılma-sının uygun olmadığı, çocuk anne karnında büyüdükçe bunun sorumlu­luğunun da ona göre büyüyeceği söylenebilir.

 

9- Ölenin Malları Ve Miras

 

A. Ölenin Malları

 

İnsanın mallan üzerindeki mülkiyeti ölüm ile birlikte sona erer. Eğer ölümden önce hastalanmış veya yaralanmış ve tekrar sağlığına kavuşamadan ölmüşse buna ölüm hastalığı (marazu'l-mevt) denir ve bu esnada malları üzerindeki mülkiyeti İlke olarak devam etse de bilhassa birilerini kayırma veya mahrum etme ihtimali olan beyanları bakımın­dan bazı kısıtlamalar veya özel hükümler söz konusu olur. Ölünün ge­ride bıraktığı mal varlığına tereke denir. Ölümü takiben tereke denilen bu mallar üzerinde aşağıdaki sıra dahilinde birtakım haklar doğar:

Terekedeki belli bir maila ilintili olan borçların ödenmesi. Meselâ terekedeki mallardan biri veya birkaçı rehin durumundaysa o mal üze­rinde, onunla ilgili alacaklıların öncelik hakkı vardır. Terekede başka mal yoksa veya var fakat borcu ancak karşılıyorsa o mal satılır ve be­deli ile bu borç ödenir. Rehinin satışından elde edilen miktar, borcu karşılamazsa o alacaklı, alacağının kalan kısmında normal alacaklılar ile aynı durumda olur. Elde edilen miktar, borcu aşarsa fazla olan kısmı terekeye katılır.

Cenaze giderleri. Ölünün yıkanması, kefenlenmesi, defnedilmesi vb. hizmetler, onun terekesinden karşılanır. Bunda İslâm'ın ölçülerine de riâyet edilerek orta yol İzlenir, israftan da cimrilikten de kaçınılır. Bil­hassa tereke, borcu karşılamıyorsa veya mirasçılar arasında çocuk varsa israftan ve gereksiz harcamalardan kaçınma hususunda daha da dikkatli olunur. Aksi takdirde bu harcamalar, terekeden karşılanmaz, harcamayı yapan bundan şahsen sorumlu olur.

Birinci madde dışındaki borçların ödenmesi. Eğer tereke borçların tamamına yetmezse ölüm hastalığı sırasında ikrar ettiği ve herhangi bir belgeye veya isbat vasıtasına dayanmayan borçları" ikinci sıraya bırakılır, diğerlerine öncelik verilir. Tereke aynı derecedeki borçların tamamına yetmediği takdirde o derecedeki bütün borçlar, aynı oranda indirim yapılarak ödenir ve ödenmeyen kısım alacaklılar tarafından helâl edil­mezse, ölen insanın borcu olarak âhirete kalır. Tereke, borçların öden­mesine yetmediği takdirde mirasçılar onun borcunu, ödemek zorunda olmamakla birlikte isterlerse ödeyebilirler. Zekât, hac gibi alacaklı sıfa­tıyla herhangi bir İnsan tarafından talep edilemeyen dinî borçlar (Allah borcu, deynüllah), Hanefî mezhebine göre burada anlatılan borçların dışındadır. İnsanın, aslında bu tür borçlarının ödenmesini vasiyet etmesi vaciptir. Buna rağmen vasiyet etmemişse mirasçıların onları ödeme vazifesi yoktur. Vasiyet etmişse o zaman bunlar, dördüncü sırada ve oradaki vasiyet hükümlerine göre ödenir.

Vasiyetlerin yerine getirilmesi. Ölenin, İslâm'a uygun vasiyetleri, yu­karıdaki maddelere ait harcama ve ödemelerden sonra kalan malının üçte birinden yerine getirilir. Üçte biri aşan miktar mirasçıların rızasına bağlıdır. Vasiyet, mirasçılardan birine mal transferini içeriyorsa miktarı üçte birden az da olsa bu istek, Hz. Peygamberin bir hadisine aykırı sayıldığından diğer vârislerin rızâsı olmadıkça yerine getirilmez.

Kalan malın vârisler arasında taksimi.

 

B- Miras Ve Taksimi

 

Terekeden yukarıda sayılan ilk dört madde ile ilgili harcama ve ödemeler yapıldıktan sonra kalan kısım, mirasçılar arasında taksim edi­lir.

Miras taksimi ile ilgili bazı ilkeler:

1- Miras, ölenin ölüm anında hayatta olan yakınları ve eşi arasında taksim  edilir.  Buna  göre  ölenin,  kendinden  önce  ölmüş yakınları veya eşi ona mirasçı olamazlar. Ölümden sonra makûl süre içinde doğan ve bunun için ölüm anında anne karnında var olduğu kabul edilen çocuk­lar, canlı doğdukları takdirde mirasçı olurlar.

2- Ölüm bir öldürme sonucu olmuşsa ve öldüren de mirasçı olabi­lecekler arasında  ise ona  mirastan  pay verilmez ve  miras, o sanki  hiç yokmuş gibi kabul edilerek taksim edilir.

3- Miras   bırakan   ile  mirasçı  arasında   din   birliği   şartı   aranır.   Ölen müsiüman   ise   gayrimüslim   yakınlarına   veya   eşine;   gayrimüslim   ise müslüman yakınlarına veya eşine mirastan pay verilmez.

Miras taksimi ile ilgili hükümler büyük ölçüde Kur'ân-ı Kerîm'e da­yanır (bk. en-Nisâ 4/11 -12, 176). Bu konudaki bilgiler fıkıh kitaplarında "ferâiz" başlığı altında veya sadece bu konuya ayrılmış, adında genellik­le "ferâiz" veya "miras" kelimeleri bulunan kitaplarda anlatılır. Burada tafsilata girilmeden bilhassa Kur'ân-ı Kerîm'de anlatılan ve çokça karşı­laşılabilecek bazı esas meselelere değinilecek ve diğerleri fıkıh kitapları­na havale edilecektir.

Miras taksiminde,  hayatta  oldukları  takdirde  mirastan   mutlaka   pay alan   mirasçılar   üç   gruptur:  

a- Eş,  

b- Anne,   baba,  

c- Çocuklar   (kız ve/veya  erkek). Ölenin  babası  hayatta  değilse ve  sağ  oğlu  yoksa   kar­deşlere de miras kalabilir.

Eş. Hayatta kalan eş, ölen eşin sağ çocuğu olup olmamasına göre iki farklı pay alır. Koca ölmüşse ve sağ çocuğu varsa karısı, mirasın sekizde birini, sağ çocuğu yoksa dörtte birini alır. Kadın ölmüşse ve sağ çocuğu varsa kocası, mirasın dörtte birini, sağ çocuğu yoksa yarı­sını  alır.[108]

Anne, baba. Ölenin sağ çocuğu veya kardeşleri varsa ve anne ba­bası da hayatta ise anne babadan her biri mirasın altıda birini alır. Ölenin çocuğu veya kardeşleri yoksa ve mirasçı olarak anne babası kalmışsa annenin payı üçte birdir[109]. Bu durumda kalan üçte iki babanın olacaktır. Anne baba ile birlikte eş de varsa, eş hissesini aldıktan sonra kalanın üçte biri annenin, ikisi babanın olur.

Çocuklar. Ölenin oğlu yok ve sadece bir kızı varsa kız, mirasın ya­rısını alır. Aynı durumda kızların sayısı iki veya daha çoksa mirasın üçte ikisini eşit olarak paylaşırlar. Ölenin hem kızı/kızları hem de oğ­lu/oğulları varsa eş ve anne babanın paylan verildikten sonra kalanı aralarında bir erkeğe iki kız hissesi verilecek şekilde taksim edilirler[110]. Sadece oğlu veya oğulları varsa kalan miras, aralarında eşit olarak bölüştürülür.

Kardeşler. Ölenin oğlu veya babası hayatta ise kardeşler mirastan pay alamaz. Oğul yoksa oğlun oğlu, baba yoksa babanın babası onla­rın yerine geçer. Oğul/oğlun oğlu ve baba/babanın babası yoksa kar­deşler, cinsiyetlerine ve sayılarına göre üçüncü maddedekine benzer şekilde   mirasçı   olurlar.[111]

Öz kardeşlere ait bu hükümler üvey kardeşler hakkında değişebil­mektedir. Ayrıca Hz. Peygamberin bir hadisine bağlı olarak anne ol­madığı takdirde nineye (anne anne, baba anne) altıda bir pay verilir. İki nine de hayatta ise bu payı aralarında eşit olarak bölüşürler. Ölü­nün sağ oğlu yoksa oğul çocukları da mirastan pay alırlar ve diğer akrabaların paylarını etkileme bakımından, ölünün kendi çocuğu gibi kabul edilirler. Baba hayatta değil onun babası hayatta ise o da bazı farklarla baba yerine geçer.

Fıkıh bilginleri halefiyet prensibini benimsemedikleri ve âyette de torunların miras haklarından söz edilmediği için ölenin sağ çocuğu var ise anne veya babası ölmüş torunların, eğer hayatta olsalardı anne babalarının hakkı olacak olan miras payını almasını kabul etmezler. Bu durumda memleketimizde "dede yetimi" de denen bu torunlara dede­leri veya nineleri daha kendileri hayatta iken bağış yoluyla uygun gör­dükleri kadar mal verebilirler veya öldüklerinde yerine getirilmek üzere bu istikamette vasiyette bulunabilirler. Torunlar mirasçı sayılmadığından bu vasiyet, mirasçıya yapılmış sayılmaz ve yukarıda anlatılan vasiyet hükümleri çerçevesinde yerine getirilir. Fakİhlerin çoğunluğuna göre ancak vasiyete bağlı olarak gerçekleşebilecek bu mal transferi, İbn Hazm'ın mirasçı olmayan yakınlara vasiyetin farz olduğu ve ölenin va­siyeti olmasa da bu durumdakilere vasiyet faslından bir miktar mal verilmesi gerektiği şeklindeki görüşü de kısmen esas alınarak ve aslın­da yeni sayılacak bir İçtihatla bazı İslâm ülkelerince kanun  hükmü  haline getirilmiştir. Buna göre ebeveynleri (anne-babaları) hayatta olsalardı mirastan ne kadar pay alacaklarsa -bazı şartlarla ve ülkeler arasında farklı ayrıntılarla- o miktar, torunlara geçirilir.

 

DÖRDÜNCÜ KıSıM

 

 

HARAMLAR VE HELALLER

 

BİRİNCİ BÖLÜM

 

GENEL OLARAK HARAMLAR VE HELÂLLER

 

1- Giriş

 

Dinimizde haram maddeler ve fiiller belirlenmiştir ve onlardan ön­celikle uzak durulması istenilmiştir. Haram, dinen kesin tarzda yasak­lanmış olan şeylerdir. Ancak bir şeyin kesin "haram" olarak nitelene-bilmesi için onu haram kılan delillerin hem sübut açısı hem de delâlet açısından kesinlik arz etmesi gerekir. Başka bir deyişle bir şeyin haram olduğunun söylenebilmesi için o konuda Allah'ın muradının kesin bir tarzda bizce bilinir olması gereği vardır. Bu da ancak mânaya delâleti açık olan Kur'an âyetleri ve Hz. Peygamber'e nisbeti kesin (mütevatir) olan sünnet ile sabit olabilir.

Delâleti açık olmayan Kur'an âyetlerinin, delâleti açık olan ancak mütevatir derecesine ulaşmamış olan sünnetin yasaklık alanında getire­ceği hükme haram yerine "mekruh" denilir.

Mekruh da iki düzeydedir. Bir şeyden uzak durulması talebi kesin bir üslupla olur, ancak delilin sübutu aynı şekilde kesin olmazsa, o şeyin işlenmesi harama yakın mekruh anlamında "tahrîmen mekruh"tur. Kaçınma talebinin yumuşak bir üslupla istenmesi, bir şeyin "bunu yapmanız uygun düşmez", "hoş görülmez", "yakışık almaz", "ondan uzak durursanız iyi olur" gibi ifadelerle terkinin istenmiş olması gibi durumlarda ise söz konusu yasaklık hükmüne "tenzîhen mekruh" adı verilir.

 

2- Haramların Sınıflandırılması

 

Dinen tesbit edilmiş olan  haramlar hep aynı düzeyde değildir. Do­layısıyla bunların değişik kategorilerde ele alınması mümkündür:

1- Kimlik Oluşturma Amaçlı  Haramlar:  İslâm'a  aidiyeti  gösterme ve müslüman kimliğini oluşturma amacına yönelik konulmuş yasaklar bu cümledendir. Bunlardan bir kısmı Allah'tan başkasına kutsallık nisbet edilmesi anlayışını ortadan kaldırmaya yöneliktir. Putların ve onlara sunulan   kurbanların   "rics"   yani   murdar   olarak   nitelenmesi   Allah'tan başkasının   adına   kesilmiş   olan   hayvan   etlerinin   haram   kılınması   bu şekildedir.

Bir kısmı da domuz etinin haram kılınması örneğinde olduğu gibi İslâm'a aidiyeti sembolize eden bir yasaktır. Kanaatime göre Adem peygambere falanca ağacın meyvesinin yasaklanması, yahudilere cumar­tesi günü etkinliğinin yasaklanması ne için ise, müslümanların domuz etini yemelerinin yasak kılınması da onun içindir.

Bu anlamda haramlar, Allah Teâlâ tarafından çizilmiş bir sınır çizgisi gibidir, kimin orada durup yasağa riayet ederek içeride kalacağı, kimin de durmayıp dışarı çıkacağı bununla belli olacaktır. Müslümanlar olarak Avrupa'da yaşayanlarımızın dahi içki gibi diğer haramlara nisbetle do­muz ürünleri karşısında son derece hassas olmamızı, maşerî vicdanı­mızda bunun böyle algılandığını ifadeyle ancak açıklayabiliriz. Bu itibar­la, esasen pis olan ve birçok mikrobu bünyesinde taşıyan bu hayvanın etinin, modern teknoloji ile sakıncalarının bertaraf edilmesi halinde helâl sayılabileceği şeklindeki bir izahı kabul etmek mümkün değildir. Zira bunun haram kılınmasındaki maksat, salt olarak inananları domu­zun zararlarından korumak değil, yeni bir dinî kimlik oluşturmaktır.

2-  Zararlı Olması Sebebiyle Haram Kılınan Nesneler: Dünyada hiçbir şey ne tamamen  yararlı   ne  de tamamen  zararlıdır.   Nice faydalı  şeyin zararı, zararlı  şeyin  de  faydası  vardır.  Bu  konuda  dinî ölçü  şudur:  Bir şeyin zararı yararından  çok ise o şeyin  haram  kılınması  uygundur. Ni­tekim' yüce Allah "Sana içki ve kumarı soruyorlar. De ki: Onlarda büyük bir günah  {zarar) ve  birtakım faydalar vardır. Ancak günahı  daha bü­yüktür..."[112]  buyurmak  ve  ileriki  aşamada   içki  ve  kumarı kesin  tarzda  yasaklamak  suretiyle  bu  konuda   bize   bir  ilke  vermiş  ol­maktadır. Bir şeyin  zararı,  umulan  yararından fazla  ise, din  o şeyi  ya­saklamayı İlke olarak benimsemektedir.

Kur'an'da haramlar arasında sayılan örneklerdeki içki, kumar ve faizi bu tür haramlardan saymamız mümkündür. Bu ilkeden hareketle uyuş­turucu kullanmanın haramlığı öncelikli olarak anlaşılmış olur. Bunların zararının ortadan kaldırılması mümkün olduğunda, helâle dönüşmesi söz konusu olabilir. İçkinin, kimyasal bir tepkime sonucu içerdiği sar­hoşluk verici unsurun ortadan kaldırılması halinde olduğu gibi.

3- Pis ve  İğrenç Olan  Şeylerin  Haram  Kılınması:  Yüce  Allah,  pey­gamberimizden  bahsederken onun, "tayyib = güzel, hoş" olan şeylerin helâl, "habis = iğrenç, çirkin, kötü" olan şeylerin de haramlığıni açıkla­makla görevlendirilmiş olduğunu belirtmektedir.[113]

Buna göre dinimizde haram kılınan nesnelerin bir kısmı da pis ve iğrenç olan, tiksinti veren şeylerdir. Bunlar, kan, leş, dışkı gibi şeylerdir.

Ayrıca leş ve pislik yiyen hayvanlar da pis sayılmaktadır. Bunların dı­şında yılan, akrep, sümüklü böcek, fare, kurbağa, kaplumbağa gibi tik­sinti verici bulunan şeylerin yenmesinin haramlığı da söz konusudur.

Ancak bir şeyin iğrenç bulunması farklı kültürlere göre değişebil­mektedir. Kanaatime göre meselâ çekirgenin Arap dünyasında lezzetli bulunması ve yenilir kabul edilmesine karşılık, Türk kültüründe genelde tiksinti verici bulunması ve dolayısıyla yenmemesi söz konusu olabil­mektedir. Hele balık dışındaki deniz ürünlerinin iğrenç ya da lezzetli bulunması ve yenilmesi, deniz sahillerinde yaşayan toplumlarla karasal iklimlerde yaşayan insanlara göre oldukça farklı olabilmektedir. Bazı yörelerce iğrenç bulunup da yenmeyen şeyler hakkında da haram ye­rine "mekruh" tabiri kullanmak daha uygun düşecektir.

Aslan, kaplan, kurt gibi yırtıcı olanlar, avını pençesi ile yakalayıp köpek dişi ile parçalayan kara hayvanları ile, avını pençesiyle kapan yırtıcı ve alıcı kuşların dışında kalan diğer hayvanlardan hangilerinin yenilip yenilmeyeceği konusunda da naslarda bir bilgi bulunmazsa ge­ne örf ve âdetin hakem kılınması uygun olacaktır.

4-  Sosyo-Ekonomik   Yapının   Dikkate   Alınması   Sonucu   Yasaklanan Nesneler: Bunların tipik örneği altın, gümüş ve ipeğin değişik alanlarda ve  biçimlerde  kullanımının  yasaklanmasıdır. Sosyal  güvenceyi kendisine amaç edinen  bir dinin, komşusu açken tok yatanları bizden değil diye dışlayan  bir peygamberin, toplumda aç ve açıkta olan  nice insan var­ken, diğer bir kesimin fıtrî bir ihtiyaç olmayan süslenme türünden dav­ranışlar içine girmelerini yasaklaması çok anlaşılır bir şey olmalıdır. Ka­naatimce Hz. Peygamberin erkeklere altın ve gümüş kullanımını yasak­lamasını,  kadınlara  ise serbest kılmasını  bu şekilde izah  etmek en  uy­gunudur.

Altın ve gümüşün bir ihtiyaçtan ötürü ziynet ve takı dışında kulla­nılmasının caiz görülmesi, bunların özü itibariyle haram olmadıklarının bir belirtisidir.

5- Saygınlık Sebebiyle Haramlık Hükmünün Konulması: Allah insanı saygın  yaratmıştır.  Bu  itibarla  insana  ve  onun  manevî şahsına yönelik her türlü   saldırı   haram   kılınmıştır. Temel   insan   haklan   bu  saygınlığın bir sonucudur. Bunlar Allah Teâlâ'nın  lütfü olarak doğuştan vardır. Ge­rek hayatta iken ve gerekse öldükten sonra insanın vücuduna, organla­rına yönelik bir saldırı uygun görülmemiş, hiçbir organından bir şekilde yararlanmanın   caiz  olamayacağı   sonucuna   varılmıştır.   Etinin   haramlığı, derisinin  işlenemeyeceği, kan ve benzeri organlarının, hattâ saç ve tır­naklarının bile satılamayacağı... gibi hükümler hep insanın saygın yara-tılmışlığı ile ilişkilendirilmiştir.

6- Harama Bulaşma Yüzünden Getirilen Yasaklık Hükümleri: Bir di­ğer açıdan haram, "haram li-aynihî" ve "haram li-gayrihî" diye ikiye ayrılır. Haramiık hükmü, haram kılınan şeyin özünde bulunan bir kötü­lükten dolayı ise, o şeye haram li-aynihî denilir. Yukarıda örnekleri veri­len İçki, kumar vb. gibi haramlar genelde bu kabildendir.

Bazı yasaklamalar da vardır ki bunlar özü bakımından haram değil­dir. Ancak o şeyin yapılması bir şekilde harama bulaşmayı gerektirmek­tedir. Bu da o şeyin haram bir fiile bitişik olması, ya da harama sebe­biyet vermesi, yasaklanmaması durumunda haram olan fiili zımnen onaylamak anlamına gelmesi gibi düşüncelerle olmaktadır. Bu şekilde /asaklanan şeylere haram li-gayrihî denilir. Cuma namazına gitmeyi engelleyeceği için, ezan okunduktan sonra alış veriş yapmanın, gasp edilmiş bir arazide namaz kılmanın, yabancı bir kadınla halvet olma-ıın... haramlığı bu kabilden olmaktadır.

 

3- Haramlık Hükmünün Sonuçları, Haramlıkla İlgili Genel İlkeler

 

A- Haramiık Hükmünün Sonuçlan

 

Bir şeyin haram olması başka bir ifade ile bir şeyin kesin bir dille e sabit bir delille yasaklanmış olması hem amel bakımından hem de nan bakımından önem arz eder. Amel bakımından o şeyden kesinlikle zak durulması gerekir, Bir zaruret olmaksızın herhangi bir haramın ilenmesi günahtır. Böyle bir durumda çok geçmeden o şeyi işlemiş Imaktan dolayı pişmanlık duyup tövbe etmek, birinin hakkını yeme arsa onu yerine ulaştırmak, helâllik almak ve o şeyi bir daha işleme-lek üzere Allah'a söz vermek gerekir.

İman bakımından da o şeyin haramlıgına ayrıca İnanılması ve onun inin bir parçası olduğunun kabul edilmesi gerekir. Hai böyle olunca ıkâr edilmesi yahut hafife alınıp alay konusu yapılması inanan kimseyi, iandan çıkarır.

Dinî söylemde haram olan bir şeyi işlemek günah sayılır ve yaptı-tiı, -eğer hukukça aynı zamanda suç da sayılmıyorsa- âhiret hayatın-i azap görmektir. Aynı zamanda suç da sayılan haramların işlenmesi ilinde İse dünyada da öngörülen bir yaptırım söz konusu olur; cina-ıt zina, iffete iftira, hırsızlık, soygunculuk gibi haramlar bu türdendir.

Namaz, oruç gibi yapılması kesin olarak emredilen vazifelerin terk lilmesi günahtır. Gıybetin, kovuculuk yapmanın, kıskançlığın, çekeme­diğin haram olması gibi günahlar ise karşılığında dünyevî bir yaptı-n önerilmeyen dolayısıyla sadece "günah" olarak değerlendirilen ha­nlardır.

 

B- Haramlik-Helâllik Konusunda İlkeler Ve Genel Kurallar

 

1- Eşyada Asıl Olan İbâhadır: Bunun anlamı şudur: Evrende yaratıl­mış ne varsa  hepsi insanın emrine bir nimet olarak sunulmuştur. Yüce Allah'ın,   bunları   bir   nimet   olarak   insanlığa   sunduğunu   bildirmesi[114],   kullanmak,   tüketmek   vb.   bİr   yolla bunlardan   yararlanmanın   -belirtilen   Ölçüler   dahilinde-   helâl   olmasını gerektirir.

Ayrıca insanın, çalışması sonucunda geliştireceği yöntem ve teknik­lerle doğada bulunan ve şu haliyle insanın kullanımına hazır halde bulunmayan şeyleri kendi istifadesine sokmak ve onları nimet haline dönüştürmek üzere çalışıp çabalaması da helâl olacaktır.

Bu ilkeden hareketle bir şeyin helâlliğini İspat edici delil arayışına gidilmez. Sadece haramiık için delil aranır.

2- Haram ve Helâl Kılma Yetkisi Ancak Yüce Allah'a Aittir: Allah'tan başka   hiçbir  merci,  helâl   olan   şeyi   haram,  haram   olan   şeyi   de  heiâl kılamaz.

Bu hükme peygamberler ve daha sonra onların yerini tutan ülülemr (âlimler ve yöneticiler) de dahildir. Peygamberler, sadece neyin haram neyin helâl olduğunu açıklarlar, kendiliklerinden bir şeyi haram ya da helâl kılamazlar. Bunlar için eğer helâl ya da haram kılma ifade­si kullanılmışsa, bu, beyan etme anlamında mecazî bir kullanış biçimi­dir. Yüce Allah, dolaylı olarak bu yetkinin kullanımına kalkışmayı "rab-lik"   iddiasında   bulunma   olarak   nitelemiş   ve   peygamberimiz   de   öyle açıklamıştır.[115]

Aynı şekilde Allah Teâlâ, dayanıksız olarak -olur olmaz şekilde- 'şu helâldir bu haramdır' şeklindeki söylemleri "Allah'a iftira, yalan uydur­ma" olarak nitelemiştir. "Dillerinizin yalan yere nitelendirmesinden ötürü 'şu helâldir, şu haramdır' demeyin. Sonra Allah'a karşı yalan uydurmuş olursunuz.   Allah'a   karşı   yalan   uyduranlar   ise   iflah   olmaz".[116]

Selef âlimlerinin bu inceliğe uyarak hakkında kesin delil bulunma­yan şeyler hakkında "haram" tabiri kullanmaktan son derece kaçınıp, bunun yerine "mekruh, hoş değil, uygun değil, şık olmaz..." gibi ifade­leri yeğlemeleri bu anlayışın bir sonucudur.

3- Haramlara Riayet Önce Gelir: Haramlar arınmayı, erdemler be­zenmeyi amaçlar. Bu itibarla öncelikli olarak öne alınması gereken şey arınmayı sağlayıcı olan haramlardan kaçınmaktır. İnsanlar tarlaya tohum ekecekleri zaman önce orayı ayıklarlar, temizlerler ekilebilecek duruma getirirler, ondan sonra tohumlan ekerler. Eve oturmadan önce temizlik yapılır.   Mümkün   olduğunca   yasaklardan   kaçınmak,   elden   geldiğince emirlere yapışmak işin  temelidir.  Dinin  çokça  vurgu  yaptığı  "takva"nın özü de budur.

4-  Haramlar  Sınırlıdır:  Haramlar,  sınırlıdır.  Helâller  ise  sınırsızdır ve

harama ihtiyaç duyurmayacak kadar çoktur. Getirilen hudutlar özgürlü­ğü sınırlayıcı boyutta değildir, kaldı ki bir şeyin haram kılınması, sonuç .bakımından insanın kendi yararı içindir. Bunca içeceğe rağmen insanın 'alkollü içki alması gerçekçi bir İhtiyaca dayalı olmayacak ve yasağa rağmen almada ısrar ederse sonucuna katlanacaktır.

Diğer taraftan bir şeyin haram kılınması, o şeyin belli bir amaçla kullanımına yönelik olur. Örnek olarak alkolün haramlığı ele alındığında, bunun anlamı alkolün içiminin haram olmasıdır. Alkolün İçme dışında başka amaçlarla kullanımı söz konusu olduğunda aceleci davranarak hemen onların da haram olduğunu söylemek, bu ilkeye ters düşer. Bu bakımından meselâ, alkolün temizlikte, ilâç ve kozmetik sanayiinde kul­lanılması, aynen içilmesi gibi haram sayılmaz.

5- Harama Yol Açacak Şeyler de Haramdır: Zina haram olduğu için, zinaya götüren yolların da -özü bakımdan  helâl de olsa- haram  kılın­ması bu anlayışın sonucudur. Adam öldürmek haram olduğu için anar­şi  ve  terör  ortamlarında   silâh   satışının,   masum   insanları  zehirleyeceği için uyuşturucu satışının haram sayılması bu anlayışın sonucudur.

6- Harama Hileli Yollarla Ulaşmak da Haramdır: İçki firmalarının al­kollü  içki  reklam yasağını aşmak için, alkolsüz bira ürettikleri iddiasıyla ortaya çıkmaları, amaçlarına  hileli  bir yolla ulaşma çabalarına güzel bir örnek olabilir.  Her türlü fuhşun, sanat gibi adlar altında  işlenmesi, fai­zin  örtülü   işlemlerle  alınması  ve  rüşvetin  hediye  adı  altında  verilmesi iaramlık sonucunu değiştirmez.

7- İyi   Niyetli   Olmak   Haram   Hükmünü   Ortadan   Kaldırmaz:   Güzel amaçlar  için   haram  yollar  kullanılamaz.  Yoksullara   dağıtmak  için,  zen­ginlerin  mallarını yağmalamak doğru değildir. Kumar oynamak, uyuştuucu ticareti yapmak,  beyaz kadın ticareti yapmak gibi çok para  geti-;en   kirli   işlere  girişip,  buradan  elde edilecek  kara   paraların  ak  işlerde kullanılacağını söylemek dinin haram-helâl anlayışına uymaz.

8- Haramlar, Zaruretler Karşısında Geçici Olarak Mubaha  Dönüşebi-ir:  İslâm,  hayatı  kolaylaştırmak için  vardır.  Bir haram  hükmünün  dahi layatı  durdurmasına  göz yumulmaz,  geçici  olarak o  kapı  açılır ve  in-;an, hayatına devam eder. Ancak bu kapı ne sonuna kadar açılmalı ne Je  kalıcı  kılınmalıdır.  Hiçbir zaman  ruhsatlar,  kalıcı  biçimde  kullanılma-nahdır. Bu aynen  heyelan gibi yolu tıkayan bir engel karşısında geçici ervis  yolu  açmaya   benzer.  Asıl  amaç  bir an   evvel   o  zaruret  halinin »itadan  kaldırılması ve asıl yolun tekrar işler hale getirilmesi olmalıdır.

Deyim yerinde ise, haramların ruhsat olarak kullanılması diken üzerinde oturmak gibi anlaşılmalı ve o çaresizlik halinden anında kurtulmak için ne gerekli ise o yapılmalı ve dinin aslî hükmü doğrultusunda hayatımı­zı devam ettirebilir hale gelmek için özel çaba gösterilmelidir.

9- Haram  Her Yerde  Haramdır:  Dinin  haram   kıldığı  şeylere  uymak için İslâm ülkesinde olmak gibi bir şart yoktur. Kanaatime göre vaktiyle bazı   fıkıh   bilginlerinin   bu   konudaki   görüşleri,   kendi   dönemlerindeki İslâmî hükümlerin uygulanması ile devlet arasındaki birebir ilişkinin göz önüne alınması temeline göre yorumlanmalıdır. Riba ve kumar haramsa her yerde  haram  olmalıdır.  Bunların  İslâm  diyarında  haram,  başka  di­yarlarda helâl olduğunu söylemek, zannımca dinin haramlarda gözettiği amaçlarla bağdaşmamaktadır.

10- Haram   Olup   Olmadığı   Şüpheli   Olan   Şeyler   Hakkında   İhtiyatlı Davramlmalıdır:   Ancak   burada   iki   yönü   ayırmak   gerekir.   Birincisi   kişi, kendisi  açısından  şüpheli şeylerden  uzak durmayı  ilke olarak benimse­meli  ve  o  tür  işlerden   uzak  durmalıdır.  Buna   karşılık  başkaları   konu­sunda  ihtiyatlı  olmak,  bu  kez onları   hoşgörü  ile  karşılamak ve o şeyi işleyenler hakkında  hemen  itham yoluna  gitmemek şeklinde olmalıdır. Ola  ki o  işi  işleyenler,  kendilerince sağlam  bir delile ya  da  gerekçeye sahiptirler.    Böyle bir yaklaşım, dinin ruhuna daha uygun olacaktır.

11- Günah İşlemede İsrarlı Olunmaz: Her ne kadar "kebâir"-"sağâir" yani   "büyük   günahlar/küçük   günahlar"   şeklinde   bir   ayırım   varsa   ve bunların işlenmesi halinde sonuçları farklı ise de, küçük de olsa günah işlemede ısrarlı olmamak İlke olmalı, günahlar asla bilinçli olarak değil, bir  hata,  yanılgı,  yenilgi   sonucu   işlenmiş  olmalı   ve   hemen   pişmanlık duyularak tövbe yoluna gidilmelidir.

12- İslâm, Arınmaya  Çok Önem Verir:  İnanan   bir  kimsenin   umdu­ğuna  ermesi  ve  korktuğundan  emin  olması, dinî terminolojide "Felah" olarak isimlendirilir ve buna ancak arınan kimselerin  ulaşacağı vurgula­nır  "Kad   efleha   men   tezekkâ   =   (Elbet   arınan   felaha   ermiştir)".[117]

Arınmak, öncelikle maddî pisliklerden ve kirliliklerden temizlenme ile başlar ve asıl manevî yönden insan özünün durulması ve safiyete erişmesi ile tamam olur. Bu bağlamda kalp temizliğine büyük önem verilir. İşlenen her günahın, kalp safiyetine düşen kara bir leke olduğu, derhal temizlenip giderilmedikçe zaman içerisinde orada kalıcı izler oluşturacağı, özellikle ısrarlı şekilde sürdürülmesi halinde bu lekelerin orada yer edeceği ve bir müddet sonra kalbin tamamen kararacağı kabul edilir. Arınma işi, öncelikli olarak kalbe bu tür lekelerin düşmesi­ne engel olma ve buna rağmen düşmüş olanlarını temizleme şeklinde görülür.

Günahsızlık iddiası hoş karşılanmaz, insan fıtratına aykırı bulunur. Ancak günahkârlık da hoş olmayan, mutlaka bir an evvel kurtulmak gereken bir durumdur. Yüce Allah, bunun için imkânlar lütfetmiş ve hiçbir günahkâra umut kapısını kapatmamıştır: "De ki: Ey kendi özlerine karşı ölçüyü kaçırmış, günaha batmış kullarım! Allah'ın rahmetinden umut   kesmeyin.   Kuşkusuz  Allah,   bütün   günahları   bağışlar...".[118]

Evet, Allah Teâlâ bütün günahları affeder, ancak müminler de bile bile günah işlemezler, eğer işlemişlerse hemen tövbe ederler:

"Allah'ın kabul edeceği tövbe, ancak bilmeden günah işleyip de sonra hemen pişman olup tez elden tövbe edenlerin tövbesidir. İşte Allah bunların tövbesini kabul eder. Allah, her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. Yoksa günahları işleyip işleyip de içlerinden birine ölüm gelip çatınca 'Ben şimdi tövbe ettim' diyenler ile kâfir olarak ölenler için (kabul edilecek) tövbe yoktur. Onlar için acıklı bir azap hazırlanmıştır".[119]

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

GÜNLÜK YAŞANTIMIZDA HARAMLAR VE HELÂLLER

 

1- Yeme Ve İçme Konusunda Haramlar

 

A. Kur'an'a Göre Yenilmesi Hafam Olan Şeyler

 

İslâm dini, bu konuda her şeyi mubah gören veya çok şeyi haram sayan aşırı uç anlayışların aksine orta yollu bir yaklaşım göstermiş ve çok az şeyin yenilmesini haram kılmıştır. Bunlar şu âyet-i kerîmede sayılmış olan nesnelerdir:

"Leş, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına boğazlanan, boğul­muş, (taş, ağaç vb. ile) vurulup öldürülmüş, yardan düşüp ölmüş, boy­nuzlanıp ölmüş (hayvanlar ile) canavarların yediği hayvanlar -ölmeden yetişip kestikleriniz dışında- dikili taşlar (putlar) üzerine boğazlanmış hayvanlar  ve  fal   oklarıyla   kısmet  aramanız  size   haram   kılındı,   bunlar fâsikllktir".[120]

Bu âyette, haram kılınan maddelerin hepsi bir arada bildirilmiştir. Bunlar aşağıda teker teker anlatılacaktır:

1- Leş/Lâşe: Murdar Hayvan Eti: Murdar hayvan, âyette "meyte" ola­rak geçmektedir. Kendiliğinden ölmüş hayvan demektir. Türkçe'mizde "murdar" kelimesi ile de karşılanır. İnsanlar öteden beri murdar ölmüş hayvanların etlerini yemez. Din de fıtrî olma özelliğinin bir gereği ola­rak bunu yasaklamıştır. Burada murdar hayvandan maksat kara hayvan­larıdır. Deniz ürünleri bu hükme dahil değildir.

Ayrıca murdar bir hayvanın haram oluşu etinin yenmesi itibariyle­dir. Yoksa kılı/yünü/tüyü, boynuzu, kemiği, tırnağı gibi kısımlarından yararlanmak mümkündür. Aynı şekilde derisinin işlenerek kullanılmasın­da dinen bir sakınca yoktur. Nitekim Peygamber efendimiz, bir koyun leşi gördüğünde "Derisini tabaklayıp da kullansaydınız ya!" buyurmuşlar, kendisine onun murdar öldüğünü söylediklerinde de "Yalnızca yemesi haram kılındı" diyerek haramlık sınırının sadece yenmesine hasredilmesi gerektiğini vurgulamışlardır.[121] Ayrica   "tabaklanan   her   derinin   temiz   olacağı"nı   buyurması   da[122] bu hükmü desteklemektedir.

a- Murdar Hükmünde Olan Hayvanlar: Yukarıda Türkçe karşılığı veri­len  âyette anılan;  boğularak ölen ya  da  öldürülen,  sopa, tokmak gibi küt bir âletle başına vurularak Öldürülen, yardan yahut yüksek bir yer­den düşüp yahut yuvarlanıp ölen, bir başka hayvanın toslaması sonucu ölen, canavar tarafından parçalanmak suretiyle ölen hayvanlar da eğer, henüz  ölmeden  yetişilip  usulünce  kesilmemişlerse,  murdar olmakta  ve meyte   (lâşe)   hükmünde   sayılmaktadır.   Bunların   etlerinin   de  yenilmesi haram olmaktadır.

Canlı hayvanın usulünce boğazlanmadan etinin alınması halinde koparılan parçalar da murdardır, yenilmesi haramdır.

b- Boğazlama İşlemi ve Kimin Yapacağı: Eti yenilen bir hayvan, Al­lah'ın adı anılarak kesici bir aletle, hemen çenesinin altından boğazının kesilmesi   ile   usulünce   boğazlanmış   olur.   Devenin   kesilmesi,   boynun göğse bitiştiği yerden yapılır. Nefes borusu ile bunun yanındaki iki atar damarın ve yemek borusunun  (yada  Hanefîler'e göre  bunlardan  en az üçünün)   kesilmesi   halinde  -hayvanın   kafası  tamamen   bedeninden   ayrılmasa da- kesim işi tamamlanmış sayılır.

Kesim sırasında "Bismillah" diyerek Allah'ın adını anmak gerekir. Kasten terk edilmemesi halinde kesilen hayvan yenir. Çünkü müslüman, içselleştirmiş olduğu imanı ile yaptığı her şeyi zaten Allah adına yapar. Ama bunu dil ile ifade etmesi daha güzel olur.

Kesim işini, peygamberimizin tavsiyesi üzerine hayvana fazla eziyet vermeden yapmak gerekir[123]. Bu yüzden kesim işinin, kesimhanelerde ve ehlince yapılması tavsiye edilmelidir.

Boğazlama işini yapan kişinin müslüman ya da Ehl-i kitap yani se­mavî bir dine mensup olması şarttır. İbn Hazm Mecusîlerî, İmam Ebû Hanîfe Sâbiîler'i Ehl-i kitap saymışlardır. Günümüzde Güney Asya'dakİ bazı dinlere müntesip olanları da[124] Ehl-i kitap saymak mümkündür[125]. Dünyanın küçülmesi ve müslümanların her yerde değişik din müntesip-leriyle bir arada yaşamak zorunda kalışı, bu kabil yaklaşımları rahmete dönüştürecek bir durum arzetmektedir.

"Kendilerine kitap verilenlerin yemeği size helâl, sizin yemeğiniz de onlara helâldir".[126]

2- Kan: Yukarıdaki âyette geçen "kan", Enam süresindeki âyette (6/145) "akıtılan  kan" olarak kayıtlanmıştır. Buna göre haram olan  kan, usulünce de olsa boğazlanmış bir hayvandan akan kan olmaktadır. Damarlar, yürek, ciğer, dalak vb. gibi organlar içinde kalan ya da ete bulaşmış olan kanın yenmesinde bir sakınca yoktur. Kaldı ki bundan sakınmak da hemen hemen imkânsızdır.

3- Domuz Eti:  Kur'an'da   kayıtlı  olarak "domuz eti"  şeklinde zikre­dilmiş olmakla  birlikte müslümanların geneli, bu hayvanın haram  kılını-şındaki   hikmeti   maşerî  vicdanında   kavramış   olmalı   ki,   aynı   zamanda necisü'l-ayn  (özü  itibariyle pis ve murdar) da sayarak her şeyini haram ve  pis  kabul  etmişlerdir.  Buna  göre eti  dışında  yağı,  kılı, derisi...   her şeyi  görüş  birliği  ile  haram  sayılmıştır.  Daha  önce de değinildiği  gibi domuzun  haram  kılınmasında gözetilen asıl  maksat, zaten  pis olan bu hayvanın yenilmesinin yasaklanması ile İslâm kimliğinin oluşturulmasına çalışmak ve  domuz yememeyi  müslüman  olmanın  bir şiarı  haline ge­tirmektir.   Dünyadaki   tüm   müslümanların   haramlar   içerisinde   en  fazla bu konuda duyarlılık göstermeleri, bu hayvanın ismini dahi ağza alma­nın günah olduğunu düşünmeleri başka türlü açıklanamaz.

4- Allah'tan   Başkası   Adına   Kesilen   Hayvanlar:   Bütün   varlıkları   var eden de yok eden de Allah'tır. Canlılara hayat veren ve onları öldüren de  ancak Allah'tır.  O,  evreni  ve  bu  arada  diğer canlıları   insanlar  için yaratmıştır.   Ancak   bunun   istifadesi,   O'nun   izni   ve   adıyla   olmalıdır. O'nun   adına   kesilmeyen   hayvanların  yenilmesi   haramdır.   Bu  haramlık, Allah'tan başka kutsalların bulunmadığının ve bir canlının uğrunda feda edilecek   başka   hiçbir   güç   ve   kudret   kaynağının   olmadığının   ifadesi olmaktadır. Buna göre putlar ve diğer kutsanmış kişi ve mekânlar (veli­ler ve yatırlar gibi)   için  sunulan   kurbanların  eti  dinimizde   haram  ol­maktadır.

Buna karşılık bir hayvanın kesilmesi anında "Besmele" çekmenin unutulması, o hayvanın etini haram kılmaz. Çünkü sevgili peygamberi­mizin de ifade ettiği üzere "Bir müslüman, bir hayvanı keseceği zaman, onu zaten Allah adına keser, besmele çekse de çekmese de"[127]. Bunun anlamı şudur, müslüman içselleştirdiği imanla her işini Allah ile, O'nun izniyle ve O'nun adına/adıyla yapar, bunu dil ile ifade etmesi her ne kadar daha güzel ise de şart değildir. Önemli olan onun niyeti ve Allah ile her an birlikte olma bilincidir.

5- Yenilmesi   Haram  Olan   Diğer  Hayvanlar:  Yukarıda   geçen   âyette sayılan   haramların   dışında   da   yenilmesi   haram[128]  olan   hayvanlar  bu­lunmaktadır.   Bunlar  ya   sünnetle  ya   da   din   bilginlerinin   ictihadlarıyla sabit olmaktadır.

Hz. Peygamber'in belirttiği üzere yırtıcı hayvanlar ile alıcı kuşların yenilmesi haram olmaktadır. Eşek ve katır eti haram kılınmıştır. At eti, İmam Ebû Hanîfe'ye göre helâl değil, Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed (İmâmeyn'e) ve Şafiî'ye göre helâldir. Bazı Türk boylarınca yenildiği ve sütünün de içildiği bilinmektedir.

Etleri yenilmekte olan davar ya da sığır cinsine benzeyen av hay­vanları da yenilebilmektedir. Davara benzeyen geyik, ceylan, dağ keçisi ve sığıra benzeyen yaban öküzü (buffalo, bizon) gibi.

Kara hayvanlarından etleri yenilip yenilmeyenler konusunda mez­heplerin farklı yaklaşımları bulunmaktadır. Bunlar içerisinde bazı Mâlikî bilginlerinin yaklaşımı en geniş olanıdır. Onlara göre domuz haricindeki bütün kara hayvanları yenilebilir; aslan, kaplan gibi yırtıcı hayvan, şa­hin, kartal gibi alıcı kuş olmaları fark etmez. Hattâ pislikle beslenen kuşlar ile yiyene zararının olmaması halinde haşarat bile haram değil­dir281.

6- Deniz Ürünleri: Hanefî âlimleri, deniz hayvanlarından sadece ba­lık suretinde  olanların   helâl  olduğu  görüşündedirler.   Balıkların   boğaz­lanması gerekmez, ancak kendiliğinden ölenler de yenmez. Buna  karşı­lık âlimlerin çoğunluğu balık dışındaki deniz ürünlerinin de helâl oldu­ğu kanaatindedirler.  Bu  konuda  gene en  geniş kabul  Mâlikîler'e aittir. Sadece   deniz  domuzu   gibi,  yenmesi   haram   olan   hayvanların   ismiyle anılan deniz hayvanlarının helâl olup olmadığında ihtilâf etmişlerdir. Bu konuda   delil   olarak   şu   âyeti   kullanmışlardır  "Taze   et  yemeniz...   için denizi    emrinize    veren    odur".[129]

7- Av: Avcılık, mevsiminde ve bir ihtiyaca dayalı olmak şartıyla he­lâldir. Yumurtlama ya da yavrulama  mevsiminde iken avlanmak, henüz yeterince   büyütmemiş  yavruları   beslemek  amacıyla   değil   de   öldürerek avlamak uygun olmaz.

Besmele çekilerek atılan silahla vurulan yahut av hayvanıyla yakala­nan av hayvanlarının eti yenilir. Burada önemli olan kullanılan âletlerin delici/kesici olması, köpek ya da doğan, şahin gibi avcı hayvanların sahibi adına tutacak şekilde eğitilmiş olmasıdır[130]. Yakalanan av, henüz canlı İse gene usulünce boğazlanır. Silâhın etkisiyle ya da av hayvanının yaralaması ile ölmüşse o haliyle de yenilebilir. Küt aletle vurulup öldürülen, yahut kaçarken düşüp ölen ve ölmeden önce de yetişilip kesilemeyen av yenilmez.

 

A- İçilerek Tüketilen Şeyler Ve Hükümleri

 

1- İçki: "Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir. Bunlardan kaçının ki saadete eresiniz. Şeytan kuş­kusuz içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi, Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçmektesiniz değil mi".[131]

Bu âyette adı konularak haram kılınan İçki "hamr"dır. Bu, üzüm, hurma, şeker kamışı gibi maddelerden elde edilen şıranın, kaynatılma­dan mayalanması, ekşiyip köpük atması sonucu elde edilen "şarap" hakkında kullanılan bir kelime olmaktadır. Bu kelimenin kök anlamında "örtme" manası vardır. İçimi sonucunda aklı örtmesi yahut attığı köpü­ğün, yüzeyini örtmesi gibi ortak bir noktadan hareketle şarabın bu isimle anılması söz konusu olmuştur. Ayrıca hamur vb. şeylerin maya­lanması ve kabarması hakkında da gene bu kökten türetilen kelimeler kullanılmaktadır. Hal böyle olunca içimi sonucunda beyni sulandıran ve aklı örterek onu faaliyetten çıkaran her türlü içki Kur'an'da bizzat ya­saklanmış olan "hamr" kapsamına girecek demektir. Nitekim bu mâna­da olmak üzere Hz. Peygamber'in (s.a.v.) "Her sarhoşluk veren şey hamrdır ve her hamr da haramdır" buyurduğu rivayet edilir.[132] Bu kelimenin sadece şarap anlamında kullanıldığının söy­lenmesi halinde de, bunun yasaklanmasının gerekçesi (illeti) olarak tesbit edilen "sarhoşluk verme özelliği"nden hareketle, diğer sarhoş edici (alkollü) içecekler de kıyas yoluyla şarabın hükmüne katılacak ve onların da haram olduğu sonucuna varılacaktır.

Günümüzde hukuk sistemleri içki içmeyi genellikle suç saymamakla birlikte, içkili bazı davranışları suç sayabilmektedir. İçkili araba kullan­manın suç sayılması gibi. Oysa İslâm dininde doğrudan içki içmek gü­nah sayılmıştır. Günahın oluşması için sarhoş olma şartı aranmamakta­dır. Çoğu sarhoşluk verenin azı da haramdır. Sigara, alkol ve diğer madde bağımlılıklarının hep az ile başladığı ve zaman içinde kontrolün kaçtığı gerçeği göz önüne alındığında, dinimizin bu konudaki duyarlılığı takdir edilmelidir. Ayrıca bütün dünyada yeşilay, yeşilhaç gibi örgütlerin sarhoşluk veren nesnelere karşı savaş açmış olmaları, sağduyu sahibi insanların dindar olmasalar bile içkiden uzak durmaları dikkate alındı­ğında, dinin bu tavrını aşırılıkla nitelemek uygun olmayacaktır.

a- Alkol ve Türevleri: Meyve, şekerpancarı, şekerkamışı vb. şıraları gibi glikoz içeren özsular mayalandırıldıktan sonra damıtılarak elde edi­len ve temel maddesi etanol olan sıvıya yahut damıtma yöntemiyle elde edilen her türlü içkiye alkol denilmektedir. İçkilerde değişik nisbetlerde  bulunan  alkol, asıl  sarhoşluk veren  madde  olmaktadır. Ancak  içki  dışında   üretilen  saf alkol, ya  da  alkollü   başka  sıvılar  da   bu­lunmaktadır.

Yukarıda geçen âyette içki hakkında "rics" yani pislik tabiri kulla­nılmıştı. Buradaki pislik nitelemesi birçok insanın içmeye meyyal oldu­ğu, hakkında nice, övgülerin dizildiği İçkiye karşı, içten gelen bir tik­sinme duygusu uyandırmak amacıyladır ve "murdarlık" anlamındadır; dışkı, sidik gibi gerçek anlamda pislik demek değildir. Hal böyle olunca özellikle saf alkolün içme dışında başka amaçlarla kullanımında dinen herhangi bir sakınca bulunmamalıdır. Nitekim tıpta dezenfekte aracı olarak çok yaygın şekilde kullanılmaktadır. Aynı şekilde ilâç ve kozme­tik sanayii gibi değişik alanlarda da kullanıldığı bilinmektedir. Ham­maddesinde az miktarda alkol bulunan bir ilâcın içilmesi, belli bir oranda alkol içeren içkinin içilmesi gibi değildir. Helal ilaçlarla tedavi mümkün iken şarabın, rakının ilâç olarak içilmesi elbette haramdır[133]. Ancak alkol içeren ilâcın durumu Öyle değildir. Nite­kim zehirlerin İçimi de haramdır. Bununla birlikte belli oranlarda ilâç hammaddesi olarak kullanılmasında bir sakınca bulunmamaktadır.

İçki konusundaki duyarlılığın bir sonucu olarak içki yapımı, alım-satımı, içki nakliyatı, içki ikramı hepsi yasaklanmış ve peygamberimiz tarafından   içki   içmeye  götürecek,   katkı   sağlayacak   her  türlü   davranış lanetlenmiştir.[134]

Hz.   Peygamber  içki   sofrasına   oturulmasını   da   aynı   şekilde   uygun görmemiştir.[135]

Fıkıh bilginleri içki fabrikasına üzüm ve şıra satmanın ve geçerli olup olmadığını tartışmışlar; Hanefîler, günah olmakla birlikte böyle bir satımın geçerli olduğunu söylemişlerdir282. Ancak diğerleri, günah ve zararlı olan bir şeyin yapımına katkı ve yardım olacağı gerekçesiyle bunu da caiz görmezler.

2- Uyuşturucu ve Kullanımı: Doğada öteden beri uyuşturucu olan ve bu özelliği ile bilinen maddeler vardır. Ancak günümüzde uyuşturu­cu çok çeşitlenmiş, kimi doğal kimi sentetik değişik uyuşturucu türü ortaya çıkmış, ayrıca bunların kullanımı amaç ve boyut değiştirmiş, modern insanın bir tür intihar sığınağı halini almıştır. Yani insanlarımız, bunalımdan kaçmak için çok daha tehlikeli olan uyuşturucu uçurumuna yuvarlanmaktadırlar.

Uyuşturucu maddelerin ilâç yapımında, tıpta ve insanlığa hizmet amaçlı benzeri alanlarda kullanımında herhangi bir sakınca yoktur.

Uyuşturucunun keyif verici bir madde olarak insan vücudunda kul­lanılması ise, içkiden daha büyük zararlara sebebiyet vermekte ve ba­ğımlılığa sebep olmaktadır. Gözlemler, nice değerli insanın uyuşturucu­nun avucuna düşmekle her şeyini yitirdiğini, sonunda ziyan olup gitti­ğini, uyuşturucu krizlerinde hayatını kaybettiğini göstermektedir.

Bu bakımından, dinin uyuşturucu karşısındaki hassasiyetinin, alkollü içkilere göre daha fazla olması doğal olacak ve her türlü uyuşturucu maddenin insan vücudunda kullanımını yasaklayacak, sedd-i zerâi' yani kötülüğe götüren kapıları kapatmak ilkesi gereği uyuşturucu ticareti yapmayı, dağıtmayı, aracı olmayı vb. hep yasaklayacak, bu yoldan elde edilen kazançları haram sayacaktır.

Bu ve benzeri dinen haram olan yolların kullanılması ve büyük pa­ralar kazanılması, bu paraları sözde İslâm'a hizmet yolunda kullanmak gibi amaçlarla dahi olsa asla caiz görülemez. "Müslüman olmayan özel­likle Batı medeniyetine mensup, sömürgeci insanları bu yolla uyuşturu­yoruz" gibi gerekçeler, yaratılış bakımından saygın olan insanı uyuştu­rucunun kucağına atmayı temize çıkaramaz. Uyuşturucu kullanımına şöyle ya da böyle katkıda bulunmak, bir insanlık suçu olarak bilinmeli­dir.

3- Sigara: Tütün ve türevlerinin içimi belki de dünyanın en kötü alışkanlığıdır. En kötü olması yaygınlığında ve sürekliliğindedir. Ülke­mizde sigaraya başlama yaşının 10-13 arasına düştüğü söylenmektedir. Sigaranın sebebiyet verdiği zararlar dikkate alındığında onun masum bir şey olduğunu söylemek mümkün değildir.

Geçmişte âlimlerimiz sigara hakkında "eğer zararlı ise..." diye baş­layarak hakkında haramdan mubaha kadar değişik görüşler ileri sür­müşlerdir. Bugün bu konuda söz tıbbındır ve tıp bize sigaranın zararla­rını saymakla bitirememektedir, hemen her ülkede yetkililer bu konuda duyarlılık göstermekte ve sigara paketlerine "Sağlığa zararlıdır" yazısını zorunlu olarak koydurmaktadırlar. Buna rağmen sigara içimi korkunç boyuttadır. Bu öyle bir nesnedir ki tiryakileri neşelenince neşelerinden, üzülünce de üzüntülerinden içmektedirler. Üstelik korkunç bir çevre kirlenmesine, pis izmarit görüntü ve kokularına ve nice yangınlara se­bebiyet vermektedir. Kapalı mekânlarda duman altı olanların gördüğü zarar en az içenler kadardır. Halk arasında "Dumanını yel, parasını el alır, sana da zararı kalır" şeklinde hikmetli bir tarifi de bulunan sigara­nın bir müslümanın keyfince içebileceği mubah/helâl türünden bir nesne olmadığı açıktır. En hafifiyîe kerahetten başlayarak haramlığa kadar giden bir hüküm yelpazesi vardır.

İslâm, zarar vermeyi -kişi, kendi özüne de olsa- haram sayar, israfı ve malı  boşa  harcamayı yasaklar. Kul  hakkına  son  derece önem  verir.

Hele  kendi  çoluk çocuğunun   nafakasından  keserek sigara  içmek daha çok zararlar ortaya çıkarmaktadır.

Sigarayla mücadele etmenin yolu yasaklamak değil, eğitim olmalı­dır, çoğu kez büyüklere özentiyle başladığı için, ailedeki büyüklerin, okuldaki Öğretmenlerin ve her alanda önde olanların çocuklara bu ko­nuda güze! örnek olmaları gerekmektedir.

4- Meşrubat: Adı "içki" olmayan ve deneysel olarak da içildiği za­man sarhoş etmeyen her türlü içecek yani "meşrubat" helâldir. Örnek olarak her türlü meyve suları, ayran, kola, gazoz, boza gibi içecekler gösterilebilir. Bunların çok az miktarda alkol, kokain vb. gibi maddeler içerdiği şeklindeki iddialara -kesinlik kazanmadıkça- itibar etmemek gerekir. "Eşyada asıl olan ibahadır" ilkesi ve haram dairesinin mümkün mertebe sınırlı olması gerektiği ilkeleri bu konuda yol gösterici olabilir.

Tarih boyunca Orta Asya'da Moğollar'ın ve Türklerin çok düşkünlük gösterdikleri kısrak sütünün mayalanması (fermantasyon) ile elde edilen kımız içeceği, çok düşük oranda (% 1-3°) da olsa alkol içermektedir. Bu itibarla kımızın içki kapsamına girdiğini belirtmek gerekir.

 

2- Giyim-Kuşam Ve Süslenme

 

A- Genel Olarak Örtünme Ve Giyinme

 

"Ey âdemoğulları! 5ize çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek el­bise indirdik. Korunma giysisi ise en iyisidir..."[136] âyeti, giyim kuşam ile ilgili en genel ve temel düzenlemeyi göstermektedir.

Buna göre İslâm'ın giyim kuşamda aradığı temel şartlar şu şekilde sıralanabilir:

1- Elbisenin Helâl Olması: Giysi olarak bazı şeylerin  kullanılması Al­lah (kamu) hakkına binaen, bazıları da kul hakları (özel hukuk) sebebiy­le haram olmaktadır. Gerek Allah hakkına saygısızlık ederek ve gerekse gasp,   yağma,   hırsızlık,   kumar  gibi   rneşrû   olmayan   yollara   başvurarak elde edilen mallarla alınan elbisenin giyilmesi haramdır.

2- Elbisenin Temiz Olması: İslâm'ın genel temizlik hükmü, giyim ku­şam   konusunda   da   aranılacak  ve   giyeceğimiz   elbiselerin,   din   ve   örf nazarında  pis  kabul  edilen  şeylerden   uzak tutulması,  her halde temiz olması gerekecektir.

3- Elbisenin Örtücü Olması: Sözü edilen âyetin getirmiş olduğu gi­yim  kuşam  ile ilgili  özel şartlara gelince bunlardan ilki, örtücü olması­dır. Âyette "sev'e" kelimesi geçmektedir. Bu kelime, açılması çirkin olan kaba   avret  yerlerini   ifade   edeceği   gibi,   Mâide   süresindeki   âyette   de  (5/31) "toprakla örtülmesi gereken ceset" anlamında kullanıldığına ba­karsak tüm bedeni de İfade edebilir. O takdirde bu âyette söz konusu edilen, elbisenin örtücü özelliğidir, yoksa nerelerin örtülmesi gerektiği bu âyette ifade edilmemiştir. Aşağıdaki âyetler örtünme ile alakalıdır:

"Ey Muhammedi Mümin erkeklere söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, edep yerlerini korusunlar. Bu, onların arınmasını daha iyi sağlar. Allah yaptıklarından şüphesiz haberdardır. Mümin ka­dınlara da söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, edep yerlerini korusunlar. Süslerini, kendiliğinden görünen kısmı dışında, aç­masınlar. Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar. Süslerini kocaları veya babaları veya kayınpederleri veya oğulları veya kocalarının oğulları veya kardeşleri veya erkek kardeşlerinin oğullan veya kız kardeşlerinin oğulları veya müslüman kadınları veya cariyeleri veya erkekliği kalma­mış hizmetçiler, ya da kadınların mahrem yerlerini henüz anlamayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar. Ey İnananlar! Saadete ermeniz için hepiniz tövbe ederek Allah'ın hükmüne dönün".[137]

"Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına, dışarı çıkarken üzerlerine cilbâblarını almalarını söyle; bu, onların tanınmalarını ve incitilmemelerini daha iyi sağlar".[138]

Hadislerde "giyinik çıplaklar"[139] ifadesi geçer ve böy­le olanlar lanetlenir. Sünnetin, Kur'an'ı açıklayıcı özelliği de dikkate alındığında elbisenin örtücü olma özelliğinin, vücut hatlarını aşırı dere­cede belirtecek kadar dar ve içindekini gösterecek kadar şeffaf olma­ması gerektiği anlaşılır.

4- Elbisenin Vücuda Uygun Olması: Hiç şüphesiz insanların ev ve dış kıyafetleri farklıdır. Yine insanların iş elbiseleri, günlük giydikleri elbiseleriyle bayram, toplantı, tören vb. yerlerde giydikleri elbiseler de farklıdır. Yukarıdaki âyetten hareketle özellikle toplantı, tören ve bay­ramlarda giyilecek elbisede aranılacak bir diğer şart da elbisenin yakışı­yor olması, vücut üzerine oturması ve eğreti halde durmamasıdır.

İnsanların elbiseye iki açıdan ihtiyaçları vardır: Birincisi örtünmedir. İnsanın "yüzü kızaran tek canlı" olması onu örtünmeye zorlamış ve ilk insanlardan beri insanlar örtünmüşlerdir. Âdem babamızla Havva vali­demiz ilk çıplak kaldıklarında hemen "cennet yapraklarıyla örtünmeye" çalışmışlardı[140]. Mağaralardaki eski devirlere ait resimler, o za­manlarda da insanların örtünmekte olduklarını göstermektedir. Şu halde örtünme temel insanî bir ihtiyaçtır. Bu bakımdan dinlerin örtünme ko­nusunda ilgisiz kalmamaları da anlaşılabilecek bir şeydir.

İnsanlar, sahip oldukları üstün insanî meziyetler sebebiyle örtünme­nin aynı zamanda giyinme şeklinde olmasını, sanat, estetik ve güzellik duygularını da tatmin etmesini istemektedir. Yüce Allah, "Ey Âdemoğul-iarı! Her mescide gidişinizde/namaz kılışınızda ziynetinizi alınız" buyurmakla, elbiseden "ziynet" olarak bahsetmiştir. Gerek "rîş" kuş tüyü benzetmesi ve gerekse "ziynet" nitelemesi, elbisede aranması ge­reken dördüncü şartı yani elbisenin örtünmenin ötesinde giyinme ihti­yacını da karşılıyor olmasını ifade eder.

Bu dört şarta uyulduktan sonra elbisenin hammaddesinin ne ola­cağını, neden yapılacağını, renginin, deseninin, şeklinin ne olacağını şüphesiz ki iklim şartları, insanların refah düzeyleri, teknolojik imkânları ve moda belirleyecektir. Durum böyle iken bütün bu ayrıntılara dînin karıştırılması, onu evrensellikten uzaklaştırır ve bütün insanları belli bir kalıba sokma gibi anlamsız bir çabaya maruz bırakır.

 

B- Giyilmesi Haram Olan Elbiseler

 

1- İpek: Halis ipekten yapılmış elbise giyilmesi Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından erkekler için yasaklanmıştır. Sevgili peygamberimiz sağ eline ipek, sol eline de altın alarak "bu ikisinin ümmetinin erkeklerine haram olduğu"nu İfade etmişlerdir.[141] Buradaki yasak, ipeğin elbise olarak kullanılmasına yöneliktir. Arma, alem gibi sembolik bir değer İfade etmek üzere kullanımında bir sakınca yoktur. Aynı şekilde altın nişan yüzüğü (alyans) kullanma hakkında cevaz veren âlimlerimiz bulunmaktadır.[142]

Altın ve ipeğin erkeklere yasaklanmış olmasının gerekçesi anlaşılabi­lir bir durumdur. Kanaatime göre İslâm, erkeklerden ziynete değil, me­ziyete düşkün olmalarını istemekte ve onlar İçin süslenmenin doğuştan ; gelen  bir ihtiyaç olmadığını öngörmektedir. Kaldı ki bunların  kullanımı, iktisadî açıdan gereksiz bir harcamaya sebebiyet vermektedir. Toplumda nice aç ve açıkta  insan varken, diğer bazılarının takılara bürünüp, ipek ^elbiseler içinde arzı endam etmelerinin sosyal adaletin zedelenmesinde 'olumsuz etki  yapması  göz ardı edilemeyecek  kadar açıktır.  İslâm  dini­nin  böyle bir konuda sözü edilen altın ve ipeği erkeklere yasaklarken, kadınlara   mubah   görmesi,   hem   doğuştan   gelen   ihtiyaçların   hem   de toplumsal   beklentilerin   dikkate  alınmasında   önemli   bir  denge   unsuru olmaktadır.

2- Dar ya da Şeffaf Giysiler; Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Cehennemliklerden kendilerini henüz dünyada görmediğim iki grup cardır: Biri sığır kuyrukları  gibi  kırbaçlarla  insanları döven  bir topluluk.

Diğeri, giyinmiş oldukları halde çıplak görünen, erkek özentili ve görü­nüşleriyle de erkeğimsi olmaya çalışan ve başları deve hörgücüne ben­zeyen kadınlardır. İşte bu kadınlar cennete giremedikleri gibi, şu kadar uzak mesafeden  hissedilen  kokusunu  bile alamazlar".[143]

Giysilerin, vücut hatlarını kalıba koyar gibi belli etmemesi ve altını gösterecek şekilde ince ve şeffaf olmaması gerekir. Özellikle günümüz­de bazı kadınların bu tür giysilere özenti duydukları bilinmektedir. Bu tür giyim tarzının modacıların öncülüğünde, medyanın da teşvik ve tahriki ile giderek çok yaygınlaştığı gözlemlenmektedir. Bu hem sağlık bakımından uygun değildir hem de bir tür teşhircilik olmaktadır. İnsan­lar, kendi bedenlerinin sahipleri değillerdir. Bu itibarla "mal benim de­ğil mi, istediğim gibi pazarlarım, hattâ satarım..." mantığı ile hareket edemezler. İnanan kullar, Allah Teâlâ bedenimizi bize bir emanet ola­rak lütfettiği bilinciyle, emanete hıyanet etmeyerek hareket ederler ve kendi nazlarını da ancak onun meşru kıldığı çerçeve İçerisinde ararlar.

3- Karşı Cinse Özgü Elbiseler: Hz. Peygamber, kadınlaşan erkeklere ve erkekleşen kadınlara lanet etmiştir[144]. Aynı şekilde erkek gibi giyinen kadınlara, kadın gibi giyinen erkek­lere   de   lanet  etmiştir.[145]

Laneti gerektiren muhannes tavır, yaratılışında olmadığı halde kişi­nin karşı cinse özenti içinde olması, erkeğin kadın gibi işve ve naz yapması, kırıtarak yürümeye çalışması vb. gibi sağduyu sahiplerince hoş karşılanmayacak olan tutumlardır.

Kadının erkeksi tavırlara girişmesi de aynıdır. Ama kadının sesinin erkek sesi gibi kalın, erkeğinkinin kadın sesi gibi ince olması gibi kişi­nin yaratılışında olan bir durum ise, o takdirde laneti gerektirici bir husus söz konusu olmaz. Burada yasak kılınan şey, kişiliği zedeleyici bir şekilde karşı cinse olan özentidir.

Bu özenti elbiselere indirgendiğinde uzak durulması istenen, cinsler arasında ortaklaşa giyilmeyip, karşı cinse özgü kabul edilen elbiseler şeklinde anlaşılmalıdır. Kaldı ki bunlar da örf ve âdetle ilgilidir. Vaktiyle kadınlara mahsus olan bir kıyafet zamanla her iki cinsin giydiği bir elbise halini alabilmekte, tersi de mümkün olabilmektedir. Aynı şekilde İrlandalı erkeklerin etek giymeleri gibi, bir yerde kadınlara ait bir elbise şekli başka yerde erkekler için de geçerli olabilmektedir. Bu itibarla müslüman toplumun İslâm'a uygun örf ve âdetlerini ve genel kabulle­rini dikkate almak ve aykırı davranışlar içine girmemek uygun olacaktır.

 

C- Süslenme

 

Müslüman   bir  kişi  önce  içini,  sonra  da   dışını   süslemelidir.  Çünkü Allah   insanların   şekillerine   değil   kalplerine  ve  amellerine   bakar.   Buna göre insan kafasını faydalı bilgilerle süslemeli, güzel ahlâk sahibi olmalı, dış süsleri iç süslerle uyumlu olmalıdır. İnsanların kendilerine bakmaları, üstlerine    başlarına    özen    göstermeleri,    saçlarını    başlarını    taramaları, ayakkabılarını   parlatmaları,   ütülü  elbiseler giymeleri   insanlığımıza  yakı­şan ve bizi diğerleri  nazarında daha saygın  kılacak olan davranışlardır. Bu  bakımdan   dinimizin  de  bizden  bunları  isteyeceği  bellidir,  Kur'an'ın ebise için "ziynet" nitelemesi yaptığı[146] hepimizin malumudur. "Allah, güzeldir, güzelliği sever"[147] hadisince insanla­rın   süslenme   ve   güzel   görünme   çabalan   aslından   helâl   çerçevesinde kabul ve hattâ teşvik edilir. Ancak bu aşırılığa dönüşür ve insan kişili­ğini zedeleyici hal alır ve yaratılışı değiştirme noktasına ulaşırsa bunun da şiddetine göre haram ya da mekruh olacağı açıktır.

İnsanlar süslenmek için değişik usul ve yollara başvururlar. Bunlar­dan bir kısmı aşağıda tek tek ele alınacaktır:

1- Yüzden Tüy Alma, Estetik Ameliyet ve Protez: Kadınların güzel görünme arzuları, yaratılışlarında mevcut olan bir tutkudur. Erkekler meziyete, kadınlar da ziynete düşkünlükleriyle bilinirler. Bu itibarla on­arın bu yaratılış özelliğini görmemek ya da onlardan buna aykırı bir Javranış beklemek yanlış olur.

Hz, Peygamber (s.a.v.), "tüylerini alan ve aldıran kadınlara lanet itmiştir"[148]. Âlimlerin çoğu, söz konusu laneti gerektirici iili, kadının kendi yakınları dışında yabancı kimseler için kaşını aldırma-ı, İnceltmesi vb. şeklinde yorumlamışlardır. Buna göre kadının kocası e yakınları için yüzünde biten tüyleri aldırması, kaşını düzeltmesi, in-eltmesi, makyaj yapması caiz olacaktır.

Kadınların dışarı çıkarken aşırılığa kaçmayacak şekilde süslenmele-nde de bir sakınca yoktur. Yüz ve ellerdeki ziynetlerin, kadınların ya-ancı erkeklere göstermeleri caiz olan "illâ mâ zahera minhâ (süslerin-en kendiliğinden görülenler dışında)"[149] kısmından sayılacağııktır.

Buna rağmen bu konuda kadınlarımızın duyarlı olmaları ve Câhiiiye Snemi kadınları gibi açılıp saçılma (teberrüc) haline düşmemeleri için :en göstermeleri yerinde bir tavır olur.

Bir insanın kırılan ya da düşen dişinin yerine yapay olarak diş yap­ması bir tedavi şeklidir ve gereklidir. Sevgili peygamberimiz, bizden davi olmamızı istemiştir. Sonradan ortaya çıkmış olan ur ve benzeri natsızlik   verici   hususların   alınması   yerine   göre   gerekli   bile   olur.

Urfece adlı bir sahabînin savaş esnasında burnu isabet almış ve yerine gümüşten bir burun taktırmış, koku yapması üzerine sevgili peygambe­rimiz onun  altından  bir burun yaptırmasına  izin vermiştir.

Demek bu türden protezlerin yaptırılması da aynı şekilde tedavi sayılmakta ve teknolojik imkân bulunması halinde uygulanmasında bir sakınca olmamaktadır. Gözü bir kaza sonucu çıkarılmış bir kimsenin, görme imkânı tamamen ortadan kalksa bile çirkin olan görüntüsünden kurtulmak için yapay göz taktırması gibi çabalar caiz olmaktadır. Bir kimsenin büyüme çağındaki düzensizlikler sonucu burun şeklinin de­ğişmesi gibi durumlarda, bunların düzeltilmesinde de bir sakınca bu­lunmayacaktır. Düzensiz olarak gelen dişlerin düzeltilmesi, ya da aldı-rılmasında fayda görülen artık dişlerin çekilmesi, doğuştan sarkık vazi­yette bulunan parmakların kesilmesi -eğer bir zarar vermeyecekse- caiz kabul edilir.

İnsanları olduğu halleriyle kabullenmek ve hoşgörü ile karşılamak bir erdem olmakla beraber bu gibi durumda bulunanların bazı girişim­lerde bulunmasında yadırganmamalıdır. Çünkü bu kabil teşebbüsler Allah Teâlâ'ın yaratmış olduğu fıtratı değiştirmek kapsamında değerlen­dirilemez. Aynı şekilde fonksiyon bozukluğu ya da eksikliği olmasa bile bir kimsenin toplum içinde kendisini rahatsız hissetmesine sebebiyet veren, aşağılık kompleksine iten, insanlar tarafından horlanma ve aşağı­lanma, lakap takma, hakarete maruz kalma gibi durumlara sebep olan bazı organlarındaki ölçüsüzlükler, tıbbın imkânları içinde bir zarar gör­meden giderilebilirse, bu tür estetik müdahalelere de müsaade edilebi­lir. Doğum sırasında veya daha sonra yüzde meydana gelmiş yara, yanık vb. gibi kalıcı izlerin, gözdeki şaşılık ve benzeri şekil bozuklukla­rının giderilmesi bu türdendir.

Ancak günümüzde daha çok genç, güzel ve çekici görünmek gibi kaygılarla yapılan estetik ameliyatları aynı kategoride düşünmek yanlış olur. Yaşlanma sonucu ciltte meydana gelen kırışıklıkların gerdirilerek giderilmesi, aşırı ve dengesiz beslenme sonucu meydana gelmiş fazla kilolardan kurtulmak ve ideal bir yapıya sahip olmak İçin vücut yağla­rının ameliyatla aldırılması, burun, çene, kulak, göğüs, bacak gibi or­ganların daha güzel ve çekici görünmesi için kesilip biçilmesi gerçek anlamda bir tedavi amacı taşımadığı sürece kolayca kabul edilebilecek durum değildir. Bu gibi fiillerin, fıtratı değiştirme çabası içinde olduğu açıktır. Bu ise, helâl değildir.

2- Saç Ekme, Ekletme, Boyama: Hz. Peygamber (s.a.v.), "Eğreti saç takana  da taktırana  da  Allah  lanet etmiştir"  buyurmuştur.[150]

Bu ve benzeri hadisler ilk bakışta mutlak olarak anlaşılabilir ve saç ektiren veya eklettiren kimse sözü edilen laneti hak etmiş sayılabilir. Ancak bu fiillerin, Hz. Peygamber döneminde genelde gizli fuhuş ya-'panlarca bir tür işaret olmak üzere yapıldığı[151] öğrenilince, lanetin ge­rekçeli olduğu ve bunu fuhşa âlet etmek isteyenlerle kayıtlı olduğu anlaşılacaktır. Böyle bir durumun söz konusu olmaması halinde bu tür fiillerde bir sakınca olmayacaktır. Vaktiyle Anadolu'da kızların saçları gür ve uzun görünsün diye yapay belik (saç örgüsü) takarlardı. Günümüzde saç dikiminin de mümkün hale geldiği bilinmektedir. Kanaatime göre özellikle dazlak erkeklerin kendi görüntülerinden ve kellikle ilgili takıntı­larından kurtulmaları için saç ektirme yoluna gitmeleri bir tür tedavi ve psikolojik rahatlama sebebi sayılabilir. Saçların ağarması halinde beyaz kılların alınması pek hoş karşılanmaz. Hz. Peygamber (s.a.v.), "Ak saçla--ınızı yolmayınız, saçını sakalını müslüman olarak ağartan kimse İçin 3nlar kıyamet gününde nur olacaktır" bir başka nakilde "Yüce Allah, ağarmış  her bir kıl  için  bir hasene yazacak,  bir hatayı  silecek" buyurmuştur.[152]

Saçların boyanması konusunda ruhsat olduğu anlaşılmaktadır. Ancak ;iyah renkten kaçınılmalıdır. Kişi kendi yaşını başını gösterecek bir gö-ünümde olmalıdır. Yahudilerin saçlarını boyamadıkları, onlara muhalefet îtmek için Hz. Peygamber'in müslümanlara saçlarını boyayabileceklerini söylemesi[153], kalıcı bir emir mahiyetinde anlaşılma-nalıdır. Öyle gözüküyor ki bu konuda, bir serbestlik vardır. Ancak bu, raşlı bir erkeğin genç bir kızla evlenmek istemesi ve kendisini genç löstermek amacıyla saçını siyaha boyatması gibi başkalarını aldatmaya önelik olmamalıdır.

3- Peruk Takma  ve   Dövme:  Peruk  değişik  amaçlarla   takılabilir ve ükmü de ona göre değişik olur. Hz. Peygamber'in laneti[154] meşru olmayan bir amaca yönelik peruk takılması haline yorulur.

Dövme yaptırma da aynı şekilde lanet ile anılan bir fiildir[155]. Bu gibi davranışlar Allah'ın yaratmış olduğu fıtratı bozmak ibi kabul edilmektedir. Bu işlere genelde kişilik zaafı olan kimseler onelmektedir. Bir müslümanın bu gibi fiillerden uzak durması en uy­un davranış biçimi olmalıdır. Dövme de, ancak bir zaruret ya da ciddî ilamda ihtiyaç halinde caiz olur.

4- Kulakların   Delinmesi   ve   Küpe   Takılması:   Kadınların   süslenme "nacıyla vücutlarına takı takabilmek için  kulak, burun gibi bazı organ-rını deldirdikleri öteden beri bilinen bir husustur. Genelde İslâm âlim-ri bu tür fiilleri caiz görmüşler, fıtratı değiştirme çabası olarak değerlendirmemişlerdir. Zamanımızda aynı şeyleri erkeklerin de yapmaya baş­ladığı görülmektedir. Meziyet sahibi olması beklenen insanların ziynete düşkünlük göstermeleri, fıtratta bir sapma işareti görülebilir. Ancak bu fiilleri kesin haram diye nitelemek de uygun olmaz.. Bunlar daha çok mürüvvetle, kişilikle ilgili şeylerdir ve bu gibi konularda İnsanların ge­nel anlayışları çok önemlidir. Buna göre erkeklerin küpeleri de zaman içinde normalleşirse, hüküm de ona göre değişir. Kaldı ki eskiden me­selâ, kölelerin kulaklarında küpe olduğu, Yavuz Sultan Selim'in de ken­disinin Hakk'ın kölesi olduğunu göstermenin bir işareti olmak üzere kulağına küpe taktırdığı bilinir. Buna göre bu gibi fiillerde amaç da önemlidir.

 

3- Tıp Alanında Ortaya Çıkan Yeni Sorunlar

 

A- Organ Nakli Ve Satışı

 

1- Organ Nakli: Organ nakli konusunda İslâm bilginleri genellikle belli bir çizgiye ulaşmış durumdadır. Kan nakli gibi şu anda çok yaygın olarak kullanılan uygulamadan, doku ve organ nakli aşamasına gelin­miştir.

Makinelerin yedek parçası olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Bozulan ya da randımanı düşük olarak çalışan parçanın yenisiyle değiş­tirilmesi halinde makinenin eskisi gibi tıkır tıkır çalışmaya başladığı da bir gerçektir. Ancak yedek parçanın, uyduruk, adi ve taklit olması ha­linde daha büyük sorunlar çıktığı da bilinmektedir. İnsan bedeni için henüz doku ve yedek parça üretimine ulaşılabilmiş değildir. Ancak bu alanda çaba gösterildiği hattâ klonlama yönteminin temel amacının da bu olduğu bilinmektedir.

Sorunlar bir tarafa, tıbbın şöyle ya da böyle bu konudaki engellen aşarak, organ naklini başardığını kabul ettiğimizde bunun hükmü ne olacaktır?

Organ naklinin, ölüden diriye, diriden diriye ve kişinin kendisinden kendisine olmak üzere çeşitli şekilleri bulunmaktadır. Vücudun bir ye­rinden alınan derinin, meselâ yanmış olan başka bir yerine dikilmesi gibi kişinin kendi vücudundan alınıp yine kendisine nakledilmesi hali, genelde bir sorun olarak görülmemektedir.

Bir başkasından alınıp başkasına nakledilme hali de ölüden ve diri­den olabilir. Her iki halde de bunun mutlak bir şekilde caiz olması mümkün değildir. Çünkü sonuç bakımından ne insanın kendisi, ne de ölümünden sonra mirasçıları, kişinin bedeni ve organları üzerinde mâlikdirler. Bu bakımdan insan, keyfî olarak "organlarımı şöyle yaparım, böyle ederim, keserim, satarım, başkasına bağışlarım." diyemez. Can da ten de emanettir ve Allah Teâlâ, bir emanet olarak bunları bizim ko­rumamızı   İstemektedir.[156]

Hayvan da olsa cana kıymak, ancak o canı veren Allah'ın adıyla/ ladına olabilmektedir, aksi halde yapılan murdar bir İş kabul edilmekte-idir. İfahî yasada "Haksız yere bir cana kıymak, bütün insanlığı öldür­mek gibi, bir can bağışlamak da bütün insanlığı diriltmek gibidir" (el-Mâide 5/32). Öyleyse mutlaka organ naklinde de, gerçek sahip olan Al-ilah'in rızasının aranması gerekmektedir.

Değişik İslâm bilginleri çeşitli toplantılarda bu konuyu ele almış ve caiz olması durumunu sıkı şartlar altına almışlardır. Meselâ İslâm Konfe­ransı Teşkilatına bağlı İslâm Fıkıh Akademisi'nin[157] bu konudaki şartları şu şekildedir:

1- Organ   naklinde  zaruretin   bulunması   ve   başka   bir  alternatifinin olmaması,

2- Bu yolla hastanın iyileşme ümidinin güçlü olması,

3- Organ  nakline,  kişinin  kendisinin  ve eğer ölmüşse  mirasçılarının ızasınin olması,

4- Organı  alınan  kişinin  tıbbî ve  hukukî ölümünün   kesinleşmiş ol-nası,

5- Organın  herhangi  bir şekilde ücret ve menfaat karşılığı verilme-niş olması,

6- Alıcının da buna razı olması.

2. Organ Satışı: İnsan, yaratıklar içerisinde eşsiz bir yere sahiptir. O, 'aratılışı itibariyle çok saygındır, hürmete layıktır. Bu bakımdan onun itinin yenilmesi, derisinin ya da bir başka organının bir şekilde eşya libi kullanılması asla helâl olamaz. İnsan ve bedeni metalaştırılıp bir lal gibi satış akdi konusu yapılamaz. Bu, büyük bir cinayettir. Ne var i insanların organlarının bir başka insana nakledilebilmesinin tıbben lümkün olması, insan ve organlarının satımını da maalesef gündeme etirmiştir. Organ mafyaları türemiş ve masum insanlar kaçırılarak or­anlarının pazarlanması gibi iğrençlikler yapılmıştır. Bütün bunlar İnsan-ğımızla asla bağdaşmayacak şeylerdir. Hiçbir insanın -kan da dahil Imak üzere- organı para ile satılamaz.

Organ   bağışı,   yukarıda   anılan   şartlar  çerçevesinde   caiz  görülebilir î hattâ teşvik de edilebilir.

Böbrek, göz gibi çift olan  organlardan  birinin,  hayatî ihtiyacı  olan sanlara  kişinin  kendisi tarafından bağışlanmasının caiz olup olmaması tartışılabilir. İnsan vücuduna ait kan, ilik gibi hayatî önemi bulunan ve vücudun zaman içinde sürekli üretimde bulunduğu ve eksilen kısmı telâfi   ettiği   ürünler,   tek  ve   yenilenmesi   imkânı   olmayan   organlardan farklı değerlendirilmelidir.

Bunlar, karşılanması mümkün olmayan acil durumlarda -başka çare bulunmaması halinde- satın alma yoluyla da temin edilebilir ve bu zarurete bağlı olarak da caiz görülebilir. Organı satan için ise, haramlık hükmü her türlü durumda devam eder.

 

B- Sunî Dölleme Ve Tüp Bebek

 

Normal yoldan gebe kalamayan çiftlerin çocuk sahibi olabilmesi için başvurulan yöntemlerden biri de sunî döllemedir. Kocanın spermi ile kadının yumurtasının normal şartlar altında içeride döllenememesi halinde gerek iç gerekse dış dölleme yollarına başvurulabilmektedir. Tıp, bunu başarı ile uygulamıştır.

Kocanın sperminin zayıf olması ve yumurtaya ulaşamaması, aşıla-yamaması gibi sebepler koca açısından, kadının yumurtasının sağlıklı bulunmasına rağmen yumurta kanallarının hastalıklı olması yahut döl­lenme gerçekleştiği halde embriyonun rahim cidarına tutunamaması gibi sebepler de kadın açısından hamile kalmayı engelleyici sağlık so­runları olabilmektedir. İşte bu engellen aşmanın bir yolu olarak sunî dölleme teknikleri geliştirilmiş ve gerek rahim içinde ve gerekse dışarı­da bir tüp içerisinde döllenmeyi gerçekleştirmenin yolları bulunmuştur. Bu yollarla oluşan embriyon rahme yerleştirilmekte ve bu yolla nice çocuksuz aile çocuk sahibi olabilmektedir.

Burada gene bazı sağlık sorunlarından dolayı embriyonun yabancı bir kadının rahmine taşıyıcı anne olmak üzere yerleştirilmesi de çokça söz konusu olmaktadır.

Tüp bebek uygulamasında başvurulan çeşitli usuller vardır. Bunları şöyle sıralamak mümkündür:

1- Kocanın   sperminin   alınıp,   karısının  döl  yatağı  ya   da   rahminde uygun bir bölgeye bırakılarak iç döllenmenin sağlanması.

2- Kocanın   spermi   ile   karısının  yumurtası  alınarak dışarıda  döllen­mesi ve oluşan embriyonun aynı kadının rahmine yerleştirilmesi.

3- Kocanın  spermi  ile  karısının  yumurtasının  dışarıda  döllenmesiyle oluşan embriyonun kocanın diğer bir karısının rahmine yerleştirilmesi.

4- Eşlerden  alınan  yumurta  ve  sperm   hücrelerinin  dışarıda  döllen­mesi  ile  oluşan  embriyonun  çocuğa  hamile  kalmaya  gönüllü     bir ya­bancı kadının rahmine yerleştirilmesi.

5- Kocanın sperminin, yabancı  bir kadından  alınan yumurta  hücre­siyle   döllendirilmesi   ve   oluşan   embriyonun   kendi   karısının   rahmine yerleştirilmesi.

6- Bir   kadının   yumurta   hücresinin  yabancı   bir  erkeğin   spermi   ile döllendirilmesiyle oluşan embriyonun bu kadının rahmine yerleştirilmesi.

7- Yabancı bir erkeğin spermi ile yabancı  bir kadının yumurtasının dışarıda  döllendirilmesiyle  oluşan  embriyonun   karının  rahmine  yerleşti­rilmesi.

11-16 Ekim 1986 tarihlerinde Amman'da toplanmış olan İslâm Fıkıh Akademi Meclisi bu yollardan son beşinin özü bakımından dinî esaslara aykırılığı ya da nesep karışıklığına, annenin kim olduğunun belirlene-memesine yol açması vb. gibi sakıncaları dolayısıyla kesin olarak haram olduğu kararını vermiş, gerekli tüm önlemlerin alınması şartıyla ihtiyaç olduğu durumlarda birinci ve ikinci metotlara başvurulmasında bir sa­kınca olmadığını bildirmiştir.[158]

 

C- Klonlama: Genetik Kopyalama

 

Bilim ve teknolojinin gelişmesi sonucu klonlama adı verilen genetik kopyalama bir dizi sorunu beraberinde tartışmaya açmıştır, Klonlama konusunda seslendirilen amaçlar şunlardır:

1- Tür  Islah  Çalışmaları:  Gen  transfer yöntemi  ve   ıslah   çalışmaları sonucu elde edilen verimli hayvansal ürünün, niteliği değişmeksizin seri olarak üretilmesi amaçlanıyor.

2- Tedavi  Amacı:   İnsanlar  söz   konusu   olduğunda   hastalıkların   ve özellikle  kısırlığın  tedavisinde  kullanım  amacı  daha  belirgin   bir hal al­maktadır.   Bu   yolla   hiç  spermi  olmayan   bir erkeğin   bile  çocuk  sahibi olmasının mümkün olacağı iddia edilmektedir.

3- İlaç ve Özellikle Doku Üretimi: Günümüzde ilim çevrelerince tar­tışılan  klonlamanın, tedavisi mümkün olmayan  hastalıklarla  mücadelede ve özellikle  doku   üretiminde  bir devrim  başlatacağı   İddiası  ileri  sürül­mektedir.

Korkular ve  Tepkiler:   Umut  verici   bu   gelişmelere   karşılık  duyulan ciddî endişe ve sakıncalar vardır.

Bazıları klonlamanın yaratılışa müdahale olduğu iddiasını gündeme getirmektedirler, Bu yaklaşım yeterince güçlü gözükmüyor. Hayat iksiri, sncak Hayy olandan gelir. Bu bakımdan bir canlıyı yaratma her zaman çin Yüce Kudret'e mahsus kalacaktır. Burada yapılanın yaratılış sırrının ;ebeplerini hazırlamak olduğu söylenebilir.

Duyulan endişelerden biri de her şeyden önce genetik müdahale­nin, ne gibi olumsuz sonuçlar doğuracağının yeterince bilinememesidir. Klonlama sonucu anomalili, eksik organlı insanların ve ne olduğu belli olmayan canlıların meydana gelmesi çok muhtemel gözükmektedir.

Öbür taraftan çok pahalı ve riskli bir yöntem olmasına karşılık ba­şarısı çok düşüktür. Yüzlerce deneyden ancak bir ikisi başarılı olmakta, onlar da ya sakat doğumla ya da doğumdan hemen sonra ölümle neticelenmektedir. İstenilen amaca ulaşılamayacağının anlaşılması ve sakat olma ihtimalinin bulunması halinde yüzlerce ceninin çöpe atılma­sı söz konusu olmaktadır. Durum böyle olunca, daha başta kürtaj kar­şıtlarının klonlamaya olumlu bakmalarının imkânı bulunmamaktadır.

Kopyalamayla sosyal yönü ağır basan sorunlar da ortaya çıkacaktır. Akrabalık ilişkileri ve buna bağlı olarak velayet miras ve benzeri hü­kümler nasıl düzenlenecektir?!

Kopyalama sonucu doğan çocuğun anne ve babasının kim olduğu­nun tesbiti ciddî bir sorun olacaktır. Çünkü yetişkin bir kimseden alı­nan hücre İle klonlamanın yapılması halinde ortaya çıkacak çocuk o hücre sahibinin çocuğu değil, genetik ikizi olmaktadır. Aktarılan genetik özellikler ise, hücre sahibinin anne ve babasına ait bulunmaktadır. Di­ğer yandan uygulamada, klonun taşıyıcı annenin rahmine konulması halinde iki tane annesinin olması söz konusu olacaktır. Bu durumda, çocuk ile bu kadınlar arasındaki ilişkiler nasıl bir hukukî zemine oturtu­lacaktır?

Bu ve benzen sorunlar ve endişeler yeterince cevap bulmuş değil­dir. O yüzden konunun fıkhî açıdan ele alınabilmesinin şartları henüz yeterince oluşmamıştır. Bu konuda ileri sürülen görüşler sadece sesli düşünmek ve nazarî fıkıh kabilindendir.

 

D- Öteııazi

 

Şiddetli acılara ya da sıkıntılara maruz kalan hastaların, kendilerini öldürmeleri için doktorlardan yardım istemelerinin, son zamanlarda bir insan hakkı olup olmadığı tartışılmaktadır. Ötenazi, dışarıdan ilâç zerki gibi bir müdahale ile olursa aktif, tedaviyi durdurma, tedavide kullanı­lan makinenin fişinin çekilerek hastanın ölüme terk edilmesi şeklinde ise pasif olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır. Türk Ceza Hukuk sistemi ötenazinin her iki çeşidini de ayırt etmeksizin cinayet olarak görmekte­dir. Hollanda gibi bazı ülkelerde ise aktif Ötenazi bile yasal hale geti­rilmiştir.

Bu konudaki değerlendirmeler, insana bakışla ilgilidir. Kimileri, insa­nı özerk görmekte ve bunun sonucu olarak kendi canı ve bedeni üzerinde mutlak söz sahibi olduğu düşüncesini benimsemekte, dolayısıyla da ötenazi istemesinin doğal bir hakkı olduğu sonucuna varmaktadırlar. Genelde dinlerin de taraf olduğu yaklaşıma göre ise, insan ne be­deninin ne de canının malikidir. Ten de, tendeki can da emanettir. İnsana düşen emanetin gereklerini yerine getirmektir. Bu durumda te­davi bir tercih değil, zorunluluktur. Tedavi için, tıbba yeterince önem vermek ve uzman doktorlar yetiştirmek de farz-i kifâyedir yani toplum­sal bir ödevdir.

İnsan dünyaya ölmek için değil, yaşamak için gelir. Her ne kadar kaçınılmaz son ölüm ise de o hiçbir şekilde bizim isteyeceğimiz bir şey olamaz. Yaşamak için uğraş vermek, hem bize, hem de bu iş için yetiştirilmiş hekimlerimize bir vazifedir.

İntihar etmek nasıl bir tür cinayet ise, aktif ötenazi de aynı şekilde bir cinayettir. Hem burada cinayetin, hastayı iyileştirmek, daha uzun süre yaşatmak için var olan doktoru tarafından işlenmesi, cinayeti daha da ağırlaştırıcı bir husus olarak değerlendirilebilir.

Ancak, bütün yöntemler denendiği halde, hasta tedaviye olumlu cevap vermez ve doktorlar gerçek anlamda ümitlerini keserlerse bu durumda tedaviyi kesmiş olmaları, cinayet olarak değerlendirilmeyebilir. Şu kadar var ki bu durumda dahi doktorların hastaya karşı gerekli şefkati göstermeleri, onun acısını azaltıcı/ dindirici ilâçlar vermeleri ve ölümü esnasında yalnız bırakmayıp psikolojik destek vermeleri ahlâkî bir borç olacaktır.

Eskiden bu vazifeyi hocalar yaparlar, ölüye Yasın okurlardı. Sevenle­ri başına toplanır, telkinde bulunulur ve manevî destek verilirdi. Şimdi modern tıp bu vazifeyi kendi üzerine almış gözükmektedir. Tabiî gere­ğini de yerine getirmesi ve bu özel hizmet için uygun vasıfta insanlar yetiştirmesi özellikle inançlı insanlar tarafından haklı olarak beklenecek­tir. Tıp fakülteleriyle ilahiyat fakültelerinin işbirliği halinde, hastaneleri­mizde ölümü bekleyen hastalara bu kabil özel hizmet verecek eleman­ların yetiştirilmesi bir ihtiyaç halini almıştır.

 

4- Kötü Alışkanlıklar

 

A- Genel Olarak

 

İnsanlar, gündelik hayatlarında bir şeyi devamlı yaparak, onu bir alışkanlık haline getirebilirler. Bunlar hem iyi hem de kötü olabilir. Me­selâ erken kalkmak, düzenli olmak, yemeklerden sonra dişleri fırçala­mak, spor yapmak gibi alışkanlıklar yararlı olanlardandır. Bu tür güzel alışkanlıkların kazanılması ve sürdürülmesi için insanların teşvik edilmesi, özellikle çocukların bu doğrultuda eğitilmeleri yerinde bir tedbj, olur. İslâmiyet de bunları teşvik eder, bu gibi güzel alışkanlıklar sebe­biyle sevap vadeder. Çünkü bu tür güzel alışkanlıklar, sonuçlan bakı­mından insanın kendisine, diğer insanlara ve çevresine faydalı şeylerdir. Erken kalkıp, işe erken başlamanın bereketi herkesçe bilinir. Düzenli olmanın, temizliği alışkanlık haline getirmenin, spor yapmanın faydası inkâr edilemez.

Ne var ki alışkanlıklar hep iyi değildir. Kötü ve zararlı şeyleri itiyat edinme, onları alışkanlık haline getirme de söz konusu olmaktadır. Ta­biî özünde kötü olan bir şeyin bir defa işlenmesi ile kahnmayıp, sürekli tekrarlanmış olması son derece zararlı sonuçlar doğurmaktadır.

Bu tür kötü alışkanlıkların başında sigara, uyuşturucu, son zaman­larda sokak çocukları arasında yaygınlaşan tiner -balİy çekme alışkanlığı sayılabilir. Bu alışkanlıklardan bir kısmı, kullanılan maddelerin özelliği dolayısıyla zamanla daha da kötü bir hal almakta ve bağımlılık doğu­rabilmektedir. İşin bu noktaya gelmesi halinde, bağımlılık yapan nesne­leri bırakıverme öyle kolay olmamakta, kişinin (belki hasta denilmeli) profesyonel yardım alması gerekmektedir. Bu yüzden, zamanla alışkanlık ve bağımlılık yapan bu tür maddelerin hiç kullanılmaması, bunlara hiç başlangıç yapılmaması için önlemler alınmalı, özellikle körpe yavruları­mız bu konuda eğitilmeli, insan avcılarına fırsat verilmemeli, gerekli kesin tedbirler alınmalı, bunlarla mücadele elbirliği ve işbirliği içinde yürütülmeli, bu iş sadece yetkili makamlara bırakılmamalıdır.

Kötü alışkanlığa dönüşmeyen, kumar halini almayan oyunların arada sırada oynanmasında bir sakınca bulunmamaktadır. Ancak bunlara düş­künlük gösterilir ve bir alışkanlık haline getirilirse, hele hele bunlar ayrıca kumara alet edilirse o zaman helâl olmaktan çıkacağı apaçıktır. Üç taş, dokuz taş, dama, domino, langırt, bilardo, satranç, vb. oyunları bu şekilde değerlendirmek gerekir.

 

B- Kumar, Milli Piyango Ve Şans Oyunları

 

Kötü alışkanlıklardan biri de kumardır. Kumar, oyunların zamanla aslî amacından çıkarılması ve işin içine şansın, bazen kurnazlıkla hilenin de katılarak emeksiz ve haksız kazanç elde etmenin bir yolu haline getirilmesidir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar (putlar) ve şans okları birer şeytan işi pisliktir. Onlardan uzak durun ki, kurtuluşa eresiniz. Şeytan, içki ve kumar ile aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Al­lah'ı  anmaktan  ve  namazdan  alıkoymak istiyor. Artık vazgeçtiniz değil mi?".[159]

Bu âyet, kumarı içki İle birlikte zikretmiş, onların zararlı olduğunu açıklamış, İnsanlar arasına kin ve düşmanlık sokacağına, Allah'a karşı kulluk görevlerini yerine getirmeye engel olacağına dikkat çekmiştir. Gerçekten de içki ve kumar ikiz kardeş gibidirler ve çoğunlukla da bir arada bulunurlar. Şimdiye kadar nice ocağın sönmesinin, nice canların yanmasının, kavgaların, öldürmelerin, intiharların sebebi bunlar olmuş­tur. Filimler, içki ve kumar yüzünden kendisini, ailesini, çocuklarını, haysiyet ve namusunu satanların ibret verici öyküleriyle doludur.

Kumarın bir kazanç kapısı olarak görülmesi hem kişinin kendisi hem de ülke ekonomisi bakımından son derece zararlıdır. Kendisini kumara angaje eden kişi üreticiliğini yitirmektedir, Yüce Allah, "İnsan için ancak emeğinin karşılığı vardır" buyurur. Yani bir emek ortaya koyan insan, onun iktisadî karşılığını almayı elbette hak eder. Emekle yaratılan değerin paylaşılması esas kabul edilir ve herke­sin buna katkıda bulunması istenir.

Emeğinin karşılığını alamayan yahut emeğini ortaya koyabilmenin imkân ve araçlarını bulamayan kimselerin, şans oyunları ve kumar gibi yollarla sömürülmesi çok kolay olmaktadır. Normal yollardan, çalışarak, emeğini ortaya koyarak kazanamayacağına, zengin olamayacağına ina­nan bir kimsenin tek umut yolu olarak şans oyunlarını ve kumarı görmesi kaçınılmaz olur. Bu durum, o ülkedeki iktisadî dengelerin bo­zuk olduğunun, gelir ve servet dağılımı adaletsizliklerinin önemli gös­tergelerinden biridir. Ülkemizde çarkı felek gibi şanslı izleyicilerine bü­yük hediyeler dağıtan televizyon programlarının reytinglerinin çok yük­sek, millî piyango, kazı kazan, at yarışları gibi oyunların olabildiğince yaygın olması bu anlamda hayra alâmet gözükmemektedir.

Bu  konuda  millî piyango ve benzeri  şekilde yapılan  çekilişlerin  de kumar   türünden   olduğu   anlaşılmaktadır.Millî   piyangoda   da   insanlar müşterek bahis oynamakta ve şans kime çıkarsa o kazanmaktadır. Böy­lece birileri  hak edilmemiş, haksız bir kazanç elde etmektedir. Bilindiği gibi bâtıl yollarla mal edinme haramdır (en-Nisâ 4/29). Buna  bizzat yetkili kuruluşun aracılık etmesi ve elde edilen  hasılattan önemli  bir kısmının hayır  hizmetlerinde   harcanması   sonucu   değiştirmemektedir.   Meşru   bir amaca  ulaştıracak sebeplerin de meşru olması gerekir.  Kur'an'ın yasak­lamış  olduğu[160] ezlâm yani  fal  okları  ile oynanan  ku­mar da  bir tür çekiliş  idi ve sonunda  bu  iş  için  kesilen  deve fakirler arasında   dağıtılırdı.   Hayra   hizmet   kumara   âlet   ediliyordu.   Burada   da durum   benzer şekildedir.  İnsanların  çaresizlikleri  bu  tür çekilişlerle sö­mürülmekte  ve  her çekiliş yeni  bir umut  haline getirilmektedir.  Kaza­nan birkaç kişiye rağmen  birazcık daha yoksullaşan yüz binler, milyon­lar son umutlarını da yıkılan hayalleriyle birlikte yitirmektedirler.

Ülkemizde bu tür şans oyunlarının giderek artması tam bir sosyal boşvermişlik görüntüsü verebilir ve sanki işin şansa havale edildiği anlamına gelebilir.

 

5- İktisadî Hayat

 

A- İktisadî Ve Ticarî Alanda Geçerli Olan İlke Ve Esaslar

 

Yüce Allah, âlemlerin Rabbidir; bu bakımdan siyasî, iktisadî, top­lumsal ne kadar alan varsa rab olarak hepsine müdahildir. Bu anlamda yaratmada yüce kudretin, yönetmede ilahî iradenin tecellî etmediği hiçbir alan yoktur. Ancak hidayet iki ayaklıdır. Bunlardan birincisi, belki de daha öncelikli ve önemfisi yaratılış sırasında insanların özüne konu­lan donanımların hidayetidir ve bu, onların insanı gitmesi gereken isti­kamete yöneltmesi şeklinde gerçekleşir. Bunların başında da, duyular, deneyim ve bunların verilerini değerlendirip yeni çıkarımlar yapabilen akıl gelmektedir. İnsan bu nimet sayesinde çok önemli bir ölçme ve değerlendirme aracına sahip olmakta ve hidayetin ikinci ayağı teşrî (ilahî kelâmın indirilmesi) vasıtasıyla ortaya konulan ölçülerin ışığında çok başarılı bir faaliyet göstermekte ve sonunda Allah'ın hoşnut ve razı olacağı neticelere ulaşabilmektedir.

Yüce Allah, insan akıl ve tecrübesine açık olan alanlara teşrî aşa­masında fazla müdahil olmamıştır. Bu gibi konularda genel kural ve ilkelerin konulması, amacın net bir biçimde belirlenmesi ile yetinilmiş, çerçeve boşluğuna yer verilmemiş olmakla birlikte içinin doldurulması insan akıl ve tecrübesinin fonksiyonelliğine, insanlığın ortak birikiminin değerlendirilmesine bırakılmıştır.

Kur'an ve Sünnet'teki naslar incelendiğinde muamelât (günlük ya­şayış) alanında özellikle iktisat, siyaset gibi insanlık akıl ve deneyimine bırakılmış alanlarda ayrıntılı biçimde düzenlemelere gidilmediği, teşrî aşamasında yeni usuller ihdası yerine var olan iktisadî ve ticarî usullere atıflarla yetinildiği, ancak bu alanlara ilkesel bazda müdahalelerde bu­lunulduğu görülecektir. Hz. Peygamberin bir münasebetle "Siz dünya işlerini daha iyi bilirsiniz"[161] buyurması teşrîde tutulan bu tavrın sözel bir ifadesi olmaktadır.

İşte bu ilkelerden bazıları şunlardır:

1- Ataletin yani her türlü kapasitenin atıl tutulmasının kınanması, her çeşit iktisadî faaliyetin teşvik edilmesi, müteşebbislerin ödüllendiril­mesi, spekülatörlerin lanetlenmesi.

Emek âdeta kutsanmış ve Kur'an'da "insanoğlu için ancak emeğinin karşılığı   vardır"[162] buyurulmuştur.   Hz.   Peygamber  ise   "Hiç kimse elinin  emeğinden  daha  hayırlı  bir şey yememiştir"[163]  buyurmuştur.   Bir defasında  Hz.  Peygamber,  Sa'd  b.  Muaz'ın,  çalış­maktan   nasır  tutmuş   elini   Öpmüş   ve   "İşte   bu   eller,   Allah'ı sevdiği ellerdir[164]" buyurmuştur. "Güçlü müminin, zayıf müminden  hayırlı oldu­ğu[165]" vurgulanmıştır. "İki günü  eşit olanın aldanmışlığı"[166] belirtilmiştir. Ticaret rızkın onda dokuzu olarak takdim edilmiş ve risk alarak pazara mal getiren böylece insanların rızıklarının kendilerine ulaşmasına aracılık eden teşebbüs sahibi övülürken, spekülasyonla  üretime  katkıda  bulun­madan  sömürü  yoluna   başvuranlar  lanetlenmiştir.   Her türlü  tembellik, asalaklık   ve   yüz   suyu   dökerek   dilenmek  verilmiştir[167]. "Fakirliğin neredeyse küfür olacağını"[168] beyan buyuran Hz. Peygamber, bu  sözünde dinî esasları  iyice özümsememiş  kişiler için fakirliğin  pek çok  huzursuzluğun  temel  kaynağı  olacağına  işaret  buyurmuş  olmakta­dır. Yoksulluk ve fakirlikten  kurtulmak ve güçlü  ve zengin  mümin  ol­mak iç'n var gücümüzle çalışmak müslümaniık gereğidir.

2- Sözleşmelere Uyulması: İnsan, "elest bezmi"ndeki Allah Teâlâ'ya verdiği İlk söz ile birlikte sorumluluk altına girmiş ve gereğini yerine getirmekle yükümlü tutulmuştur. Bu sorumluluk benzer şekilde diğer insanlara karşı da mevcuttur. Eğer bir kimse, bir başkasına söz vermiş-se, bir ahitte bulunmuşsa, karşılıklı bir akit yapmışlarsa, elbette ki onun gereğini yerine getirecektir; bu öncelikli olarak bir insanlık gereğidir. İslâm bunu ayrıca vurgulamış ve "Ey İnananlar! Yaptığınız sözleşmelere uyup gereğini yerine getirin"[169] buyurmuştur.

3- Haksız   Kazanç   Yollarının   Haram   Kılınması:   "Mallarınızı   aranızda haksız yollarla yemeyin. Karşılıklı rızaya dayanan ticaret yolu başka"[170]; "Mallarınızı aranızda  haksız sebeplerle yemeyin"[171] gibi   naslar,   iktisadî   alanda   da   her   şeyi   mubah   gören   bir   anlayışın (ibâhîlik)  değil,  bir nizamın  varlığını  ortaya   koymaktadır.  İslâm,  kazanç elde  etmenin   meşru  yollarını  belirlemiştir.  Hırsızlık,  gasp, zimmet,  rüş­vet, emanete  hıyanet...  gibi  haram yollarla elde edilen  mallar haram­dır.  Bir kazancın   meşru  olabilmesi  için  sermaye,  emek,  risk alma  gibi sebeplerinin   bulunması291,   ihraz   {denizden   balık   tutma   gibi   sahipsiz olan bir mala el koyma), alış veriş gibi akit, miras gibi halefiyet (ardıl­lık) ya da haksız fiil sonucu eline geçen malın karşılığının tazmin edil­miş olması gerekmektedir.

4- İş  Bölümüne  Uyulması: "Rabbinin  rahmetini  onlar mı  bölüştürü­yorlar?   Dünya   hayatında   onların   geçimliklerini   aralarında   biz   taksim ettik ve onlardan  kimini kimine üstün  kıldık ki, biri diğerine iş gördü-rebilsin.  Rabbinin  rahmeti,  onların  toplayıp yığdıklarından  daha  hayırlı­dır".[172]

5- Birer Emanet Olan İşlerin Ehline Verilmesi: "Allah, size emanetleri ehline  vermenizi,  insanlar arasında   hükmettiğiniz zaman  adaletle  hük­metmenizi emreder".[173]

6- "İyi ve Güzel Olan Her Şeyde Dayanışma ve Yardımlaşma İçinde Olunması:   "İyilik  ve   takva   üzerinde  yardımlasın,   günah   ve   düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın, Allah'tan korkun!".[174]

7- Üretim  Aşamasında  Malın  Standartlara  Uygun   Üretilmesi,  Kalite­den Ödün Verilmemesi: Sevgili Peygamberimiz bunu, "itkan" ve "ihsan" tabirleriyle açıklamışlardır. Yine o insanın yaptığı işin  hakkını vermesini, onu sağlam ve güzel yapmasını istemiştir.[175]

8- Pazarlama Sırasında Müşterinin Aldatılmamasr: Ölçü ve tartıda hi­leye   başvurulması[176]   yalan   dolan,   asılsız   ve   abartılı   reklamlar   yoluyla müşterinin  aldatılması  helâl  olmaz.  Hele  malın  tervici   için  Allah  adına yemin ve  kutsal değerlerin âlet edilmesi  müslümanlıkla  bağdaşabilecek bir şey değildir[177],  Peygamber "doğru  sözlü ve gü­ven veren tacirin, kıyamet gününde peygamberler, sıddîklar ve şehitler­le   beraber   olacağı"[178] müjdesini   vermiş,   "Bizi   aldatanın bizden olamayacağını"[179] ilân etmiştir.

9- Spekülatif Faaliyetlerden Kaçınılması: Arz ve talep dengesiyle oy­nayarak malın pahalanması sonucunu doğuracak ve haksız kârlar sağla­yacak her türlü faaliyet ahlâk dışı kabul edilmiş ve yasaklanmıştır. Üre­tici olmayan  insanların tekel oluşturup stratejik malları  kapatmaları, bu yolla  arz daralması  oluşturmaları  ve arkasından  yüksek  kârlar elde  et­meleri   ihtikâr   olarak   anılmakta   ve   bunu   yapanlar   Hz.   Peygamber'in dilinden lânetlenmektedirler.[180]

Hz. Peygamber, fiyatlara müdahale edilmesi şeklindeki bir talebe olumlu bakmamış ve "Fiyatları belirleyenin (bolluk ve darlığı yaratan) Allah olduğunu..."[181] ifade etmiştir. Bu sözler şu şekilde yorumlanmalıdır: Devlet, tekellerin oluşmasının, piyasalara yönelik spe­külatif faaliyetlerin ve dışarıdan yapılacak müdahalelerin önlenmesi şek­linde duruma el atmalı, fiyatların oluşmasına karışmamalıdır. Çünkü hem   üreticinin   hem   de  tüketicinin  zarar görmeyeceği   âdil   bir fiyatın oluşması ancak bu tür serbest piyasalarda olacaktır. Bolluk olunca ucuzluk, darlık, kıtlık ve yokluk olunca da pahalılık olacaktır. Fiyatları belirleyenin Allah olmasının anlamı bu şekilde açıklanabilir.

Hz. Peygamberin, tüccarın, üretici henüz pazara girip piyasaları görmeden elindeki malı alıp kapatmasını yasaklaması, şehirlinin köylü adına satış yapmasını (simsarlık) onaylamaması bu ilkeden hareketle olmalıdır.

10- İş Ahlâkını Özümsemek, Kanaatkar Davranmak, Müşteriyi Velini­met Görmek ve İyi Davranmak: Hz. Peygamber, "satarken, alırken, bor­cunu   isterken   ve   ödeme   yaparken   kolaylık   gösteren   kimseye   Allah merhamet eylesin" buyurmuştur[182]. Yüce Allah  da  "Borç­lunun   elinin   darda   olması   halinde,   ona   mühlet   verilmesini"[183] emir buyurmuştur.

Allah, kullarının rrzıklannı birbirine sebep kılarak vermektedir. Alıcı­nın satıcıya, satıcının da diğerine ihtiyacı vardır. Bu bakımdan biri di­ğerini sömürmek değil, birlikte yarar görmek ilkesini benimsemeleri, tarafların birbirlerini aldatmamaları, hakkaniyetli davranmaları, karşılıklı zarar görmemeleri kuralından hareket etmeleri gerekir.

"Lâ zarara velâ zırâr (zarar vermek ve zarara zararla mukabele et­mek  yoktur)".[184]

Pazarlık kızıştırmak, pişmiş aşa su katmak kabilinden bitirilmiş ya da sonuna yaklaşılmış bir pazarlığı bozmaya yönelik bir harekette bu-ilunmak Hz. Peygamber tarafından yasaklanmış, İslâm kardeşliği ile bağdaştırılamaz bulunmuştur. Bu deyiş iktisadî davranışlarda işin bir de sosyal boyutu olduğunun ayrıca  ifadesidir.[185]

11-   İşlemlerin   Kayıt  Altına   Alınması:   "Ey   insanlar!   Belli   bir  süreye kadar  insanlara   borç  verdiğiniz  zaman   onu  yazın.  Aranızda   bir  yazıcı onu adaletle yazsın. Yazıcı  Allah'ın  kendisine öğrettiği  şekilde yazmak­tan kaçınmasın, yazsın. Borçlu olan da yazdırsın...".[186]

Yüce Allah henüz yazının yaygın olmadığı, okur-yazar sayısının son derece düşük olduğu bir ortamda, borç işlemlerinin doğru ve dürüst bir kâtip tarafından yazılmasını tavsiye buyurmuştur. Hak ve hukukun korunması için bu son derece önemlidir. Öbür taraftan ekonominin kayıt altına alınmış olmasının, maliye açısından son derece önemi bu­lunmaktadır. Kanaatimce her türlü hırsızlığın, yolsuzluğun, kaçakçılığın önüne geçilme yollarının başında borç ilişkilerinin kayıt altına alınması, sağlıklı denetiminin yapılması ve her şeyin şeffaf olması gelir.

 

B. Kazanç Yollan

 

Eşyada asıl olan ibahadır. Bunun anlamı şudur: Allah, yeryüzünde, göklerde ve ikisi arasında her ne yaratmışsa, bunları bir nimet olarak yarattığından karşılığında da bizden şükretmemizi istemektedir. Demek ki her şey biz İnsanlar için yaratılmıştır. Ancak, bazı nimetler hava, güneş ışığı gibi; elde edilmesi bir zahmeti gerektirmekte, aynı anda ve yerde herkese yetecek kadar da bulunmamaktadır. O durumda da 'bir nimet üzerinde birden fazla insanın talebi olunca işin içinden nasıl çıkılacaktır?' sorusu gündeme gelmektedir.

İslâm âlimleri, yeryüzünü mescide benzetirler. Kim erken davranır da mescide girer ve bir yere oturursa, artık oradan yararlanma hakkı, ayrılıncaya kadar ona aittir, bir başkası gelerek onu oradan kaldırıp da kendisi onun yerine geçemez. Mülkiyet hakkının anlamı da budur. Kim, önce davranır ve kimsenin mülkü olmayan bir nimeti elde ederse, artık ondan yararlanma, kendi iradesiyle vazgeçinceye kadar o kimseye aittir. Bir başkası zorla onu elinden alamaz. Öyle ise mülkiyetin anlamı, önce­likli olarak yararlanma hakkının bulunması demektir, yoksa mutlak an­lamda mülkiyet ancak Allah için söz konusudur, her şeyin gerçek mâli­ki de zaten Allah'tır, diğer mâlikiyetler mecazî olmakta ve ondan yarar­lanmakta öncelik sahibi olma anlamı taşımaktadır.

Aslında bütün insanlar için olan, yani doğada mevcut bulunan ve belli bir kimseye aidiyeti bulunmayan bir malı, bir insanın kendi mülki­yeti altına geçirmesinin asıl yolu, bir emek sarf ederek onu ihraz et­mesi yani eli altına almasıdır. Sudaki balığın avlanarak, dağdaki odunun kesilerek toplanması ve tasarruf altına alınması, devletin izin verdiği ölü bir toprağın ayıklanıp, sürülerek tarıma elverişli duruma getirilmesi ih­raz {el altına almak) için verilecek örneklerdir.

İlk elde edilişin ardından insanlar, daha önceden kazanmış oldukları malları çoğu kez emeklerini de katarak üretim için devreye sokarlar ve böylece mallarını çoğaltırlar. Bir ölçek tohum ekip, on ölçek mahsul elde etmek, bir fidanı dikip, sulayıp, bakıp şu kadar meyve elde et­mek, bir koyunu besleyip, kuzusunu, sütünü, yününü almak bu kabil­dendir.

Sonra insanlar elde ettikleri malları, ihtiyaçlarına göre değiş tokuş yaparlar ve zamanla değiştirme aracı olarak para ve benzeri araçları kullanırlar. Ellerindeki mallar için uygun pazarlar ararlar, arz ve talebe uygun olarak malın akışını sağlarlar, bu yolda risk alırlar, zahmete kat­lanırlar ve doğal olarak karşılığını da görürler. Ellerindeki mallar giderek ihtiyaçlarını aşar ve zengin olurlar.

Zenginleşmeyle birlikte insanların onlara yönelik beklentisi de artar, bunu da onların karşılamaları gerekir. Şöyle düşünülür: Bu insan, aslın­da bütün insanlığa ait olan bu nimetleri bir şekilde elinde toplamayı başarmışsa, bunda elbette kendisi başta olmak üzere eli altındakilerin, yardımcılarının, işçilerinin, pazarı oluşturan şehir halkının, güvenliği sağ-ayanların, alt yapı hizmetlerini görenlerin vb. katkıları ve buna mukabil de hakları olmalıdır. Eğer o kişi, tek başına bir adada yaşasaydı bu <adar mal biriktirmesinin ne imkânı, ne de mânası olacaktı. Öyle ise, cinde bulunduğu toplumun bir anlamda o malda hakkının olması tabiî görülmelidir. İşte bu hakkın yerine getirilmesi bir Ödev olmaktadır. Bu-ıa zekât, vergi vb. gibi adlar konulmakta ve toplanan bu vergiler sa-'esinde servetin yeniden bölüştürülmesinin, gerekli hizmetlerin görül-nesinin ve gerçekten kazanma durumu bulunmayan insanların İhtiyaç-arının karşılanmasının imkânı hazırlanmış olmaktadır.

O kişinin ölmesi halinde, elinde biriktirmiş olduğu malların haklı )larak onun soyundan gelen insanlar arasında dağıtılması yerinde ola-:aktır (veraset). Bunu en çok da malın sahibi olarak insan isteyecek ve junun meşru bir düzen olarak kabul edilmesi, insanın özünde mevcut »ulunan mal kazanma ve biriktirme tutkusunu gemlemeyecek, insanlar (ütün hırslarıyla çalışarak daha çok kazanmak isteyecekler ve böylece laha çok iş, daha çok iş alanı, dolayısıyla da daha çok bayındırlık sağ-inmış olacaktır.

Aslında insanların mal mülk kazanmaya karşı yaratılış bakımından ırslı olmaları, esasen kötü bir şey değildir; kötü olan bu amacı hiçbir mek ortaya koymadan, meşru yollara başvurmadan, işin çilesini çek-leden gerçekleştirme çabası içinde olunmasıdır.

 

C- İktisadî Alanda Haram Olan Bazı Tasarruflar

 

1- Hırsızlık: Bir kimseye ait bir malın, korunduğu yerden başka biri-tarafından gizlice alınmasına hırsızlık denilmektedir. i   İslâm,  meşru  yoldan   kazanılmış  malların   korunması  gerektiğini   bil-rmekte ve mala karşı işlenen suçları cezalandırma yoluna gitmektedir. ı   cezalandırma   hem   dünya   da   hem   de  âhirette   vardır.   Buna   göre rsızlık hem maddî yaptırımı olan  bir suç, hem  de âhirette azabı ge-ktiren  büyük bir günah olmaktadır. Yüce Allah, "Hırsızlık eden  erkek kadının, yaptıklarına   karşılık Allah'tan  bir ceza  olarak ellerini  kesin" Mâide 5/38) buyurmaktadır.

İslâm'ın, hırsızlığı suç sayıp şiddetli bir şekilde cezalandırdığı doğ­dur. Ancak onun asıl amacı hırsızların ellerini kollarını kesmek değil, sızlığa engel olacak bir İman ve ahlâkî düzlemin oluşturulmasıdır. anlar aç ve açıkta bırakılmaz, her türlü ihtiyaçları en düşük düzeyde de olsa karşılanır ve buna rağmen hırsızlık yapılırsa, o zaman o kişi başkalarına da İbret olacak şekilde cezalandırılır. Suç sabit olduktan sonra, belirlenmiş cezaların uygulanmaması, toplumda daha büyük ya­raların açılmasına, suçluların ve suçu işlemek üzere fırsat kollayanların cesaretlendirilmesine sebep olur. O yüzden Hz. Peygamber "Kızım Fâtıma da olsa, eğer hırsızlık yapmışsa elbet cezasını verirdim"[187] buyurmuş, bu konuda kararlılık göstermiş, ve benzeri du­rumlarda aracılık yapmanın hoş karşılanamayacağını belirtmiştir.

2- Gasp: Mülkiyet hakkına karşı yapılan tecavüzlerden bir diğeri de "Bir kimsenin malını, izni olmaksızın alıp zaptetmek" (Mecelle, md. asi) demek olan gasptır. Bu hırsızlıktan farklı olarak açıkça ve zor kullanıla­rak yapılır. Mülkiyet hakkının korunması dinin en esaslı kurallarından biridir. Bu uğurda karşı koymak ve gerekirse saldırganı etkisiz hale getirmek meşru savunma hakkı olarak tesbit edilmiş ve "Malı uğruna ölenin şehit olduğu"[188] hükmü getirilmiştir.

Gasbın dünyadaki hükmü, malın aynen geri verilmesidir. Mal geri verme imkânı kalmayacak şekilde telef edilmiş yahut kusurlu hale geti­rilmiş, eksiltilmiş ise bu durumda gasp edildiği yer ve zamandaki kıy­metinin ödenmesi gerekmektedir. Bu durum, hukuk düzeni içinde ayrı­ca gasp edene bir ceza verilmesine engel değildir.

Âhiretteki günahı ise pek büyük olacak, yapılan haksızlık kimsenin yanına kalmayacaktır. Hz. Peygamber, bir karış bile olsa bir toprak par­çasını gasp eden biri hakkında, yarın kıyamet gününde "orasının yedi kat yerin dibine kadar o kimsenin boynuna geçirilmiş olacağını"[189] buyurmuş ve bu gibi tecavüzkâr fiillerden sakindır-mıştır. Bu bakımdan bu gibi fiillerden sakınılmalı, eğer vaktiyle böyle bir şey işlenilmişse tövbe edip hak, sahibine ulaştırılıp ondan helâllik alınmalıdır.

3- İtlaf: İtlaf, başkasının canına ve malına haksız olarak ve tazmin sorumluluğu doğuracak şekilde zarar vermektir. Dinimiz, bir başkasına haksız yere zarar vermeyi asla onaylamaz. Sevgili Peygamberimiz müslümanı "elinden ve dilinden kimsenin zarar görmediği kimse" ola­rak tanımlamıştır[190]. Bir başkasına kötülük yapmak, verilen zarara gene zararla mukabele etmek ilke olarak yasak kabul edilmiştir.

İtlaftan söz edilebilmesi için fiilin işlenmiş olması, hukuka aykırı olması, herhangi bir zararın meydana gelmesi, fiille zarar arasında illi­yet rabıtasının bulunması gibi şartlar aranır.

Mübaşereten (doğrudan bir fiil ile) itlaflarda zararın ödenmesi için kusurlu olma şartı aranmaz. Meselâ bir kimse bir başkasının malını kırarak, yırtarak, ateşe atarak, suda boğarak, uçurumdan yuvarlayarak zarar verse değerini ödemek zorunda kalır.

Belediyenin   yolda   açmış   olduğu   çukura   bir  arabanın   düşmesi   ve zarar  görmesi   ise  tesebbüben   (dolaylı  olarak)   verilen   bir zarardır.   Bu durumda   zararın   ödenmesi   için   kusurlu   (kasıt,   ihmal   ve   tedbirsizlik) olma şartı aranır. Meselâ o çukuru yetkisiz birisinin açmış olması, yetki­li olsa bile çevresine uyarıcı işaretler koymaması bir tür ihmal sayılır ve bu kusur sebebiyle zararın tazmini gerekir. Buna karşılık bir kimse bah­çesine bir kuyu  kazmış olsa, bir hırsız da geceleyin  bahçe duvarından atlayarak  içeri  girse  ve  kuyuya  düşse  ölse,  ev sahibinin   herhangi  bir kusuru  bulunmadığı  için  tazmin  sorumluluğu  olmaz (bk. Mecelle, md. ssı vd.).

Akıl hastası, küçük çocuk gibi eda (fiil) ehliyeti olmayanların da doğrudan itlafa yol açan fiilleri sebebiyle tazmin sorumlulukları bulu­nur. Meselâ bir çocuk, bir arabanın camını kırsa, zararın (malından) tazmin edilmesi gerekir.

4- İhtikâr: Karaborsacılık: İktisadî hayatta temel gıda maddesi, İlaç, temizlik ürünleri, yahut sanayi ham maddesi vb. olma gibi özel bir değeri olan herhangi bir malın fiyatını sunî olarak artırmayı amaçlayan, tüketicinin haksız yere zarar görmesi sonucunu doğuran her türlü stok­lama ve karaborsacılık faaliyetine "ihtikâr" adı verilmektedir.

Hz. Peygamber "Ancak günahkâr kişi ihtikâr yapar"[191] hadisi ile ihtikârın ahlâkî bir davranış olmadığını ifade etmiş, "Bir gıda maddesini kırk gece tezgah altında tutup da satışa sunmayan kişi Allah'tan, Allah da ondan uzaktır"[192] buyur­muştur.

Bu, müslümanlıkta mülkiyet hakkının mutlak olmadığını, depomuzda da olsa  her türlü malda, ihtiyaç duyan insanların -rayiç fiyattan bede-i lini   ödeme   koşuluyla-   haklan   bulunduğunu   ifade   etmektedir.   İslâmi­yet'te başkalarına zarar vermek kesinlikle yasaklanmıştır. Eğer depolama ve talebe rağmen  -sırf fiyatlar daha  da yükselsin  diye- satışa sunma­ma, ihtiyaç sahiplerine zarar veriyorsa, bu fiil meşruluktan çıkar ve ha­ram   olur.   Bu   gibi  durumlarda   özel   mülkiyete  müdahale   edilmesi   söz konusu   olur  ve   o   kişinin   de  zarar  görmesine   izin   verilmeden,   diğer insanların ihtiyaçlarının karşılanması yoluna gidilir.

İhtikâr, İnsanların ihtiyaç duyduğu ve yokluğu halinde zarar göre­cekleri malların, sunî arz daraltılmasıyla yapay olarak fiyatların yüksel­tilmesini   amaçlamaktır.   Meselâ   bir  fındık   üreticisinin,   fiyatların   istikrar bulması için ürününü belli bir süre depoda tutması, meyvelerin soğuk hava depolarında saklanması ve mevsim boyunca geçerli fiyattan satıl­ması, ticaret hayatının gereklerinden olan toptan alım, depolama ve perakende satış, İhtikâr sayılmaz.

5- Narh: Eşya fiyatlarının yetkili makamlarca belirlenmesi, esnaf ve tüccarın bu fiyatların dışına çıkmasının yasaklanmasına narh (tes'îr) de­nilir. Narh tek fiyat olarak belirlenebileceği gibi en yüksek ya da en düşük satış fiyatlarının belirlenmesi biçiminde de olur.

Bazı âlimler, Hz. Peygamberin kendi döneminde narh uygulamadı­ğından da hareketle fiyatların yetkili makamlarca sınırlandırılmasına sı­cak bakmazlar. Bir kimse kendi malı üzerinde, başkalarına zarar ver­memek kaydı ile dilediği gibi tasarruf edebilmelidir. Hile, yalan ve al­datmanın olmayacağı bir pazar öngörüsü içinde, ahlâk ölçüleri çerçeve­sinde, arz ve talebin karşılaşması sonucunda oluşacak piyasa fiyatları geçerli olmalıdır. Piyasalara denetleme dışında fiyatları belirleme şeklin­de dışarıdan müdahaleler uygun değildir. Hz. Peygamberin de belirttiği gibi fiyatları belirleyen, bolluğu ve arkasından ucuzluğu, kıtlığı ve ona bağlı olarak da pahalılığı getiren Allah Teâlâ'dır.

Öbür taraftan insanların kendi haklarını kullanmada her zaman iyi niyetli olmadıkları, açgözlülükle, piyasalarda vurgunculuk yaptıkları ve fiyatlarla istedikleri gibi oynadıkları bilinmektedir. Genel ahlâkın bozul­ması sonucunda yaygınlaşan bu gibi durumlara el konulmaması halin­de, kişisel çıkarların korunmasına karşılık toplumun zararına bir sonucun doğması kaçınılmaz olmaktadır. İşte bu düşüncelerle ilk zamanlar da çoğunlukla serbestlik yanlısı olan âlimlerimiz giderek narh siyasetinden yana tavır koymaya başlamışlar ve birçoğu devletin fiyatlarla yakından ilgilenmesinin gereğine inanmışlardır. Bunun sonucunda da devletler ve özellikle Osmanlı Devleti narh siyasetini yaygın ve sıkı bir şekilde takip etmiştir.

Temel ihtiyaç maddelerinin sıkı bir denetime tabi tutulması ve fi­yatlarının -çok gerekli durumlarda- bizzat yetkili makamlarca belirlen­me yoluna gidilmesi, buna karşılık diğer malların ticaretinin -tröst ve kartel benzeri tekelciliklerin oluşumuna fırsat verilmeksizin- sadece denetimi ile yetinilmesi, bu yolda orta yollu ve dengeli bir yaklaşım olur. Nitekim günümüzde de petrol, tüp gaz, kömür, şeker, ilâç... gibi bazı temel ihtiyaç maddelerinin, noter, avukat, doktor gibi hizmet sek­töründe çalışanların ücretlerinin hükümetlerce belirlenmesi yoluna gidil­diği görülmektedir.

6- Tağrîr (Aldatma): Tağrîr âkit yapılırken, taraflardan birinin söz ve­ya davranışı ile karşı tarafı aldatmasıdır.

Akit sırasında tarafların özgür bir şekilde İradelerini ortaya koymala­rı önemlidir. Yapılan bir anlaşmanın taraflar açısından bağlayıcı olması ise, hukukta istikrar ve güven ortamının oluşması açısından gereklidir. Fakat hata, hile ve ikrah (tehdit) gibi tarafların gerçek iradelerini sakat­layan geçici durumların varlığı halinde bile akdin bağlayıcılığını savun­mak, tarafların iradelerini hiçe saymak olur. Bu bakımdan, istikrar ve güven ortamını zedeleyeceği düşüncesiyle tarafların iradelerinin gerçek anlamda gerçekleşmediği durumlarda anlaşmanın gene de bağlayıcı olacağını savunmak hakkaniyetli olmaz.

Tağrîr, yani aldatma sonucu karşı taraf, fazla bir ödemede bulun­muşsa yahut ucuza satmışsa, aldanma miktarı da gabn-i fahiş adı veri­len miktara ulaşıyorsa, sadece bu durum o akdin bozulmasını mümkün kılar.

Gabn-İ fahiş nisbetleri akarda %20, hayvanda %10, uruz yani tica­ret mallarında %5'dir. Bu nispetlerin üzerinde olan aldanmalar sözleş­meyi fasit kılar. Fasit akitler ise riba hükmündedir; düzeltilmesi müm­kün değilse derhal ortadan kaldırılması gerekir.

Meselâ satıcının malın değerini yüksek göstererek veya "daha önce şu fiyatı verdiler, vermedim" şeklinde yalan beyanda bulunarak kendisi­ne   güvenen   veya   akit   konusu   hakkında   fazla   bilgisi   olmayan   alıcıyı etkilemesi, sattığı malın kalitesi, özellikleri hakkında yanlış bilgi vermesi, malda akit sırasında  mevcut bulunan ayıp ve kusurları saklaması, hay­vanı   uzun   bir süre  sağmayıp  sütlü  göstermesi,  mostranın  asıl  maldan farklı  olması, emanet akitleri adı verilen ve  maliyet hesapları  esas alı­narak  yapılan   alış   verişlerde,   maliyeti   etkileyen   hususlarda   yanlış   be-! yanda   bulunması,   yahut   söylemesi   gereken   şeyleri   söylememesi   vb. tağrîre verilebilecek örneklerdendir.

İlişkilerini      kardeşlik     temeli      üzerinde     tutması      gereken      bir jmüslümanın,   basit  çıkar  hesapları   uğruna   kardeşini   aldatması,   üç  beş kuruşa tamah  etmesi  helâl  olmaz.  Bu  gibi  durumlarda  görme  muhay-jyerliği,   şart   muhayyerliği,   ayıp   muhayyerliği,   fesih   muhayyerliği   gibi yollarla   mağdur   olan   tarafın   hukuku   korunmaktadır.   Ancak   herkesin hakkını  koruması,  mahkemeye  baş vurup davacı  olması, deliller ikame etmesi zordur, birçok kimse bunu yapamaz, kimisi de yapmaz. Bu ba­kımdan asıl yaptırımın insanların özünde olması, hak ve hukuka uygun-!uk içinde her türlü işlemin yapılması asıl olmalıdır. Müslümanlar olarak <ul hakkının ne kadar büyük bir vebal olduğu bilinci ile hareket etme-iyiz  ve  Allah'ın   huzuruna,   boynumuzda   kimsenin   hakkı  olmadan  var-naya çalışmalıyız.

7- Rİba   (Faiz):  "İvazlı  akitlerde  şart  koşulmuş   karşılığı   bulunmayan )ir fazlalık" demek olan riba, yaygın şekliyle borç veya  kredi alıp verme (karz) işleminde olur ve meselâ, yüz altın borç alınır, belli bir vade sonrasında yüz on altın ödenmesi şart koşulursa bu fazlalık riba olur.

Ancak özellikle sünnete ve ondan hareketle de fıkıh kitaplarımıza baktığımızda riba kavramı sadece sözü edilen örneğe mahsus değildir. Aynı cins mislî (standart) malların -ki bunlar altın gümüş gibi tartılan, buğday arpa gibi ölçülen, piyasada benzeri kolaylıkla bulunabilen mal­lardır- değiştirilmesi durumunda her iki tarafın da peşin ve eşit olması gereği şart koşulmaktadır. Eğer bedellerden biri eşit olmazsa, yahut eşit olsalar bile biri vadeli olursa, bu halde de ribadan söz edilmekte­dir. Meselâ yüz gram altını, yüz on gram altınla değiştirmek durumun­da ribadan söz edilir. Yüz gram altını, gene yüz gram vadeli altınla değiştirmek de riba sayılmaktadır. Buna karşılık yüz ölçek buğdayı, iki yüz ölçek arpa ile, TL'yi dolar iie değiştirmekte her iki tarafın da peşin olması şartıyla riba gerçekleşmez. Ama bunlardan birisi vadeli olursa gene riba söz konusu olur. Hanefî imamları, uygunsuz bir şart ile fâsid hale gelen akitleri dahi riba hükmünde sayarlar. Buna göre riba, ivazlı akitlerde olur, karşılığı bulunmayan bir fazlalık içerir, taraflarca şarta bağlanır.

Rİba aslında Câhİliye Arapları nezdinde de helâl bir kazanç yolu değildi ve bu yüzden de Kabe'nin onarımı sırasında açılan yardım kampanyasında faiz ve fuhuştan elde edilen kazançlardan yapılacak yardımları kabul etmemişlerdi.

Kur'an, riba yasağına önemle yer verir. Konuyla ilgili ilk âyet Mekke döneminde iner ve ribanın, görünürde malın artışına sebep olsa da Allah katında böyle olmadığını, ribanın değil asıl sadakanın/zekâtın gerçekte artışa/berekete sebep olacağını açıklar.[193]

Medine döneminde inen Nisa süresindeki âyetler (4/160-161) "ribanın vaktiyle yahudilere haram kılındığını, fakat onların bunu helâl sayıp alıp vermeye devam ettiklerini, birçok ceza ve azaba uğramaları­nın bir sebebinin de bu olduğunu" ifade eder.

Üçüncü aşamada inen Âl-İ İmrân süresindeki âyette ise (3/130), ribanın kat kat olması halinde yenmesinin haramlığı belirtilir.

Dördüncü aşamada ise riba kesin bir dille ve herhangi bir kaytt ta­şımaksızın haram kılınır: "Riba yiyen kimseler, tıpkı şeytan çarpmış kim­seler gibi kalkarlar. Bu onların 'Alış-veriş de riba gibidir' demelerinden ötürüdür. Oysa Allah, alış-verişi helâl ribayı haram kılmıştır. ...Allah, ribayı mahveder, sadakaları artırır. Allah hiçbir günahkâr nankörü sev­mez. ...Ey İnananlar, Allah'tan korkun, eğer inanıyorsanız ribadan geri kalanını bırakın. Eğer böyle yapmazsanız Allah'a ve resulüne karşı savaş açmış olacağınızı bilin. Tövbe ederseniz, anamalınız sizindir. Ne haksızlık edersiniz, ne de haksızlığa uğratılırsınız".[194]

Hz. Peygamberin, Veda haccında önemle üzerinde durmuş olduğu hususlardan biri de Câhiliye ribasının kaldırılmasıdır. İlk kaldırmış oldu­ğu riba da amcası Hz. Abbâs'ınki olmuştur.

Bazıları günümüzdeki banka faizlerinin haram olan riba olmadığını, ribanın bir tür tefecilik olduğunu, düşük miktarda alınan faizin ise yatı­rılan paranın bir ücreti, yapılan tasarrufa bir prim değerinde olduğunu söylerler. Bazı iktisatçılar ise asıl suçlunun bu masum faiz olduğunu iddia ederler. Çünkü faiz üzerine kurulu ekonomik sistemler, sonuç itibariyle İslâm'ın nihaî amaçlarının gerçekleşmesini engellemekte ya da zorlaştırmaktadır.

İslâm kişisel ilişki olarak kardeşliği amaçlar; müminler kardeş olma­lıdırlar der. İktisadî yapı olarak da vasat ümmeti amaçlar; bu dengeli bir toplum yapısının hedeflenmesi demektir. İktisadî açıdan toplumlar, günümüzdeki yapılanmalara baktığımızda genelde piramidi andırırlar. Piramidin tepesinde çok az sayıda zengin, nisbeten biraz fazla orta tabaka vardır. Ancak bunun karşılığında da yığınlarla ifade edilen fakir ve yoksul tabaka bulunmaktadır. Kapitalist ekonomiler ne yazık ki top­lumları bu hale getirmişlerdir. Günümüzde dünya servetinin % 80'ini, nüfusun sadece % 20'si kontrol etmektedir. Bir umut olarak görülen küreselleşme, bu makası giderek daha fazla açmakta, aradaki uçurum her geçen gün daha da artmaktadır.

İslâm'ın amaçladığı iktisadî toplum modeli ise iki ucu basık, ortası şişkin yumurta (beyzî, yahut küp) modelidir. Az sayıda zengin, gene az sayıda fakir bulunmalı, bunu karşılık da olabildiğince çok kendi kendi­ne yeterli sayılabilecek orta tabaka olmalıdır. İşte denge toplumu ancak bu şekilde oluşur. Toplumda az sayıda zengin ve onlara karşı gelecek kadar az fakir bulunur, sayıca da en büyük kesimi orta tabaka oluştu­rursa, o toplum iktisadî açıdan sağlıklı bir toplum demektir.

Masum diye nitelendirilen faizin en büyük suçu işte bu yapıyı en­gellemesi ve piramide dönüştürmede etkin rol üstlenmesidir. Şöyle ki, faizin en önemli fonksiyonu, parayı sahibinden koparması ve onu ser­best dolaşır hale getirmesidir. Sahibinden serbest hale getirilen para, tabiatı itibariyle büyük balığın küçük balığı yutması gibi belirli ellerde toplanmakta ve büyük teşebbüs sahiplerinin kullanacağı kredilere dö­nüşmektedir. Teşebbüs sahibi, aslında küçük tasarruflardan oluşan bu büyük meblağlarla yatırım yapmakta ve böylece iş alanları doğmakta­dır. Bu talep, ellerindeki küçük meblağları, faiz karşılığında bankalara bırakan mudiler arasından karşılanmaktadır. Sonuçta kişi, kendi parası­nın  da  içinde  bulunduğu  sermâye ile finanse edilen  bir fabrikada  işçi olmaktadır. Müteşebbis patron, kendisi işçi olmuştur. Aralarında statü farkı olan bu insanlar arasında kardeşliğin tesis edilmesi imkânsızdır. Oysa para sahibinden koparılmadan hareket etmiş olsaydı, bugün işçi olan bu kimsenin parasıyla birlikte müteşebbisin yanında yer alması imkânı doğacak ve onunla ortak olacaklardı. Ortaklar arasında kardeşlik kurmak ise mümkündür.

Risksiz küçücük bir dilim karşılığında banka havuzlarına terk edilen paraların, müteşebbisin elinde büyük kârlı yatırımlara dönüşmesi tabiî olacağından, krediyi kullananlar giderek daha çok büyüyecek, buna karşılık, piramidin alt kısmı giderek daha da çok genişleyecektir. Sonuç­ta masum görülen faiz, iktisadî dengeleri, zenginlerin lehine daha çok bozmuş olmaktan başka bir iş görmeyecektir.

Bütün dünya ülkeleri, aslında faizin ne denli bir belâ olduğunu tecrübe etmişlerdir. Ülkemiz, faiz sarmalından bir türlü kurtulamamakta, sırf faiz ödemelerini karşılayabilmek için yeni yeni ve giderek yükselen oranda faizli borçlar altına girmekte ve bu sarmal tam bir kısır döngü­ye dönmektedir.

Allah gerçekten zekâtı (vergiyi, infakı, sadakayı) bereketlendirmekte, faizi ise bir zulüm ve kan emiciliği olarak göstermekte ve ondan uzak durmamızı aksi takdirde bizi şeytan çarpmıştan daha kötü edeceğini açıklamaktadır.

8- İyne Satışları (Örtülü Riba İşlemleri): İslâm bilginleri, riba şüphe­sini de riba hükmünde saymışlar ve uzak durulması konusunda titizlik göstermişlerdir.

Riba ile ilişkin görülen bir kavram da "İyne" yahut "âcâl" satışları denilen işlemlerdir. Bunların değişik şekillerde uygulamaları olmaktadır. Bunlara "örtülü riba İşlemleri" ortak adı verilebilir.

İynenin en yaygın şekli, bir malın belli bir fiyat karşılığında vadeli olarak satılıp, daha düşük bir fiyatla peşin olarak geri satın alınmasıdır. Bu iş meselâ şöyle olur: Beyaz eşya ticareti yapan A'nın kredi ihtiyacı vardır. Emekliye yeni ayrılmış B'de para olduğunu bilir. Her ikisi de ribanın haram olduğuna inandığı için, faizli borç para teklifi uygun düşmez. Kredi şöyle bir formülle elde edilir: Dükkândaki şu kadar buz dolabı, B'ye peşin olarak meselâ on milyara satılır. A, B'den on milyarı alır ve buzdolapları B'nin olur. Sonra A, B'ye "Buzdolaplarını bana bir yıl vade ile on iki milyara sat der, o da kabul eder. Böylece dükkân­dan ayrılıp giderken, bu iki alış verişi görmezsek sonuçta şu olur: A, B'den on milyar peşin para almıştır ve ona bir yıl sonra on iki milyar ödeyecektir.

İşte bu sonuç, görüldüğü gibi riba olmaktadır. Ancak iki tane işle­min arkasına saklanılmıştır.

9- Rüşvet: Haksız kazanç yollarından biri de rüşvettir. Bir hakkın ip­tali ya da bir bâtılın gerçekleştirilmesi için verilen şeye rüşvet denmek­tedir. Yetki sahibi olan ya da kamu görevi yapan bir kimseye, haksız yere kendisine bir çıkar sağlaması ya da bir haksızlığa göz yumması için mal vermek veya bir menfaat sağlamak esasına dayanmaktadır.

Rüşvet sadece dinimizde haram değildir, mevcut hukuk sistemlerin­de de bir suç olmaktadır.[195]

Rüşvetin tarafları vardır. Bunlar veren, alan ve aracı olan olmak üzere genelde üç kişiden oluşur.

Bir kimsenin, ifasıyla yükümlü olduğu bir hakkı sahibine vermesi veya yapmak zorunda olduğu kamu görevini yerine getirmesi ya da işlemekte olduğu zulüm ve haksızlığı durdurması karşılığında almış olduğu rüşvet (mal ya da sağladığı çıkar) her türlü durumda büyük günahtır. Kamuya ait bir hakkın, rüşvet mukabilinde ehil olmayan kim­selere verilmesi ise gene aynı şekilde büyük bir vebaldir.

Rüşvet veren kişi, hakkı olmayan bir şeyi bu yolla elde etmek isti­yorsa, yaptığı işin büyük bir günah olduğu açıktır. Bir başkasına ait olan hakkın, rüşvet yoluyla kendisine verilmesini sağlamaya çalışıyorsa, bunun günahı daha da büyüktür. Ancak ilgili makamın kendisine hak­sızlık ve zulüm yapmasını engellemek amacıyla rüşvet veriyorsa o tak­dirde hüküm farklı olur. Ayrıca kendi hakkını, her yolu denemesine rağmen bir türlü elde edemiyor ve rüşvet vermekten başka çare de göremiyorsa, bu takdirde bazı âlimler o kişinin rüşvet vermesinin helâl olacağını, ama alan açısından gene büyük bir günah sayılacağını be­lirtmişlerdir. Rüşvete aracı olanın durumu da aynıdır. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yeme­yin. Kendiniz bilip dururken, insanların mallarından bir kısmını yalan yemin  ve  şehadetle yemeniz  için  o  malları   hâkimlere  el  altından  aktarmayin".[196]

ı Hz. Peygamber de rüşveti alana, verene lanet etmiş[197] ve rüşvetin yaygın hale geldiği toplumlarda ru'b yani kor­ku, endişe, tedirginlik, güvensizlik ve huzursuzluk gibi toplumu içten içe kemiren ve rahatsız eden duyguların yer edeceğini bildirmişlerdir.[198]

Rüşvetin avanta, hediye, komisyon, iş takibi gibi adlar altında alın­ması hükmü değiştirmez. Diğer haram kazançlar gibi rüşvetten de kur­tulmanın yolu, alınan malları iade edip, hakkı sahibine vermek ve sıkı bir   tövbe   etmektir.   Rüşvet,   günah   olması   yanında   İslâm   hukukunda ayrıca suç sayılmış, rüşvetle verilen/alınan hükümler geçersiz kılınmış ve İlgililerin ta'zîr cezasıyla cezalandırılması yoluna gidilmiştir. İslâm tari­hinde, önemli makamlara getirilen kimselerin mal varlıklarında aşırı bir artış görülmesi halinde onun yarısına ve hattâ tamamına el konulması (müşâtara, müsadere} gibi maddî yaptırımlar da uygulanmıştır.

Şu nokta belirtilmelidir ki, adalet, hakseverlik, güven duygusu gibi yüce değerler bir topluma tepeden başlayarak dalga dalga yayılır. Me­murlarımızın dürüst ve hak sever olmasını istiyorsak, önce onları ahla­ken donatmalıyız, bir insan olarak ihtiyaçlarını karşılamalı, ondan sonra da onlara güzel örnek olmalıyız. Hz. Ömer, savaş sonrası ganimet mal­ları arasında Kisrâ'nın çok değerli mücevherlerle işlenmiş altın kemerini (veya tacını) eline almış, evirip çevirdikten sonra "Vallahi bunu teslim eden kimseler gerçekten emanet sahibi kimselermiş" diye hayretini ifade etmişti. Yanında bulunan Hz. Ali'nin bu olaya tepkisi şöyle ol­muştur: "Kendinde ara! Sen güven verdiğin için onlar güvenilir oldular. Eğer sen tırtıklasaydın, onlar da hamuduyla götürürlerdi".[199]

İnsanlara helâl ve haramı öğretmek, kamu hizmetlerini ahlâklı ve liyakatli olanlara, hırsla talep edenlere değil Allah rızası için yapanlara vermek, yukarıdan aşağı sorumluluk, doğruluk, dürüstlük ve adalet gibi yüce değerleri toplumda yaymak, onlara mal etmek ve egemen kılmak; giderek toplumda yaygınlaşan köşe dönmece edebiyatı, bal tutan par­mağını yalar, devletin malı deniz vb. teraneleri ile ciddî anlamda mü­cadele edip, toplumun ufkuna yeniden yüce değerlerin yerleştirilmesine çalışmak gerekmektedir. Tabiî bütün bunların yanında tüm kamu hiz­metlerinin herkesin gözü önünde (şeffaf) cereyan etmesinin, objektif kriterlere bağlanmasının esaslarını ortaya koymak ve güçlü bir denet­leme ve öz denetim sistemi oluşturmak lâzımdır. Bunlar olmadan, rüş­vetin yalnızca ceza yasasında mahkum edilmesiyle önlenmesi mümkün değildir. Konuya şu tablo gerçekten güzel bir örnektir: Hayber fethe­dilmiş ve toprakları yahudi sakinlerinin elinde bırakılmış, buna karşılık da çıkacak ürünün yarısının müslümanlara verilmesi kararlaştırılmıştı. Hz. Peygamber, ürünler toplanmadan önce Abdullah b. Revâha'yı oraya gönderir ve elde edilecek ürünün muhammen miktarını tayin ve tesbit ettirirdi. Abdullah b. Revâha ilk varışında yahudiler, kadınlarından top­ladıkları mücevherlerle yanına geldiler ve "Bunlar senin, buna karşılık sen de bizim yükümüzü hafiflet, taksimatta bizi kolla!" dediler. Abdul­lah onlara şöyle cevap verdi: "Ey yahudi topluluğu! Doğrusu sizi zerre kadar sevmem. Fakat bu, beni size zulmetmeye sevketmez. Hak ne ise o yerini  bulur. Teklif ettiğiniz rüşvete gelince, biz müslümanlar haram yemeyiz". Oradaki yahudiler onun bu asil tavrını gördükten sonra. "Yer-gök  işte  bu  adalet ve  hakkaniyetle ayakta  duruyor" dediler.[200]

10- Hz. Peygamber'in Yasakladığı Diğer Bazı İşlemler: Hz. Peygam­ber (s.a.v.), Medine pazarını ve kendi içinde bulunduğu şartları dikkate alarak, insanların zarar görmemesi için bazı tasarrufları yasaklamıştır. Bunlardan bazıları şunlardır:

a- Şehirlinin Köylü Adına Satış Yapması: Tarımla uğraşıp da ürünü­nü pazara getiren üreticinin zarar görmemesi, aynı şekilde tüketicilerin de zarar görmeden ihtiyaç duydukları ürünleri gerçek diğeri üzerinden elde edebilmeleri için Hz. Peygamber (s.a.v.), kendi döneminin şartları içerisinde şehirlinin köylünün mallarını satmasını bir anlamda tekel oluşturacağı ve tüketicilerin bundan zarar göreceği gerekçesiyle yasak­lamıştır. "Şehirli köylü adına satış yapamaz. İnsanları kendi haline bıra­kınız. Allah, onlardan  bir bölümünü  diğerleri sebebiyle rızıklandınr".[201]

Hadiste geçen köylü (bâdî) kelimesi, ürettiği malın fiyatını bilmeyen kimse olarak yorumlanmıştır. Bu durumda, fiyattan haberi olan kimse­nin malını, şehirliye devretmesi ve satışı onun yapmasında -eğer genel tüketici zarar görmüyorsa- bir sakınca olmayacaktır.[202]

b- Telakki'r-rükbân Yasağı: Hz. Peygamber, pazara mal getiren kafi­leyi, daha şehre girmeden karşılamayı ve ellerindeki malı almayı yasak­lamıştır. Çünkü dışarıdan gelmekte olan kimseler, henüz pazara İnme­miş ve mallarının gerçek fiyatlarını Öğrenememişlerdir. Bu bakımdan daha şehir girişinde ellerindeki malların alınması, belki zarar görmeleri­ne sebep olacaktır. Kaldı ki tüccarın bu şekilde üreticinin yolunu kesip elindeki bütün malı kapatmış olması, pazarda mal bekleyen tüketiciler açısından da zararlı bir tasarruf olmaktadır. Bu yüzden de sevgili pey­gamberimiz bu işlemi yasaklamıştır.

c- Neceş ve Pazarlıkta Araya Girme Yasağı: Neceş, pazarlık kızıştır­mak demektir. Hz. Peygamber bu işlemi de yasaklanmıştır. Alıcı olma­dığı halde, sanki malı alacakmış gibi davranıp malın fiyatını sunî olarak yükseltme, gerçek alıcıya zarar vereceğinden yasaklanmıştır. Bu durum­da hem satıcı hem de ona âlet olan alıcı rolündeki kızıştırıcı günahkâr olur.   Hz.   Peygamber   bu   konuda   "Müşteri   kızıştırmayın"   buyurmuştur.[203]

"Bey'u rnen yezîd" denilen "açık artırma" ya da "açık eksiltme" şek­linde yapılan  ihaleler/ pazarlıklar İse,  mahiyet itibariyle farklı  olup,  Hz. peygamber'in hadislerinde sözünü etmiş olduğu yasak (neceş) kapsamı­na girmez.

Hz. Peygamber, satıcı ve alıcının pazarlıkları arasına -pişmiş aşa su katma kabilinden- girilmesini hoş görmemiştir. Ancak bu, tarafların akit yapmaya karşılıklı eğilimli olmaları halinde olur. Meselâ bir kimse biri­sinin malına talip olsa ve bir fiyat verse, satıcı olmaz dese, buna rağ­men alıcı yeni bir fiyat vermese pazarlık bitmiş olur. Dolayısıyla bu arada bir başkasının araya girip talepte bulunmasında bir günah olmaz. Aynı durum dünürlükte de söz konusudur. Sevgili Peygamberimiz bu konuda şöyle buyurmuşlardır: "Biriniz, diğerinin satışı üzerine satış yapmasın. Ve biriniz diğerinin dünürlüğü üzerine dünür göndermesin!" (Müslim, "Nikâh", 49). Hadisin değişik rivayetlerinde "diğeri" tabiri yerine "kardeşi" ifadesi kullanılmaktadır. Bu da aradaki ilişkinin kardeşlik boyu­tunda olduğuna ve bundan dolayı daha bir özen içinde hareket edil­mesi gerektiğine işaret olur. Bir insanın, kardeşinin bitmek üzere olan pazarlığını araya girerek bozmaya kalkışması, dünürlüğü üzerine dünür­lükte bulunması yakışık almaz. Bu tür davranışlar aradaki sevgi ve say­gı bağlarının koparılmasına, bunun yerine kin ve düşmanlık tohumları­nın ekilmesine sebep olur. Kin ve düşmanlık üzerine kurulu ilişkiler içinde de insanların mutlu olması mümkün olamaz. İnsanın kendi çıka­rını, kendi mutluluğunu bir başkasının zararında ve mutsuzluğunda araması ahlâk dışı bir davranış olur. İslâm'ın en son amacı ise, topluma ahlâkî esasların hâkim olması, erdemli İnsanlardan oluşan dengeli, hu­zurlu, güvenli bir toplum inşasıdır.

11- Cuma Namazı Sırasında Alış-Veriş Yasağı: Yüce Allah şöyle bu­yurmaktadır: "Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığınız za­man, hemen Allah'ı anmak üzere namaza koşun; aliş-verişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır. Namaz kılındıktan sonra yeryü­züne dağılıp Allah'ın lütfundan nasibinizi arayın. Allah'ı çokça anın ki kurtuluşa eresiniz".[204]

Cuma, müslümanların haftalık kongresi gibidir; mülkî âmirin ya da onun görevlendirdiği bir kimsenin imamlığında bir araya gelirler, işlerini aralarında görüşürler, geçen bir haftanın muhasebesini yapar, gelecek hafta için de hareket tarzını belirlerler. Cuma, herkesin katıldığı bir birlik gösterisi şeklinde ve büyük bir coşkuyla yapılması istenen bir ibâdettir. İsminin büyük toplantı anlamına gelen "cuma" olması da bu anlama işaret etmektedir. İşte böylesine önemli olan bir ibâdete git­meyi engelleyen ya da geciktiren alış-veriş ve benzeri tasarruflar yasak­lanmış bulunmaktadır. Burada yasak, işlemlerin kendisine değil, işlenmiş oldukları zamana yöneliktir. Bu yüzden de o alış-veriş aslında geçerlidir, ancak bu bir günah olduğundan uzak durulması ve Allah'ın emrine bir an evvel koşulması gerekmektedir.

 

Bazı Değişik Meseleler

 

a- Şarap Fabrikasına Üzüm Satmak: Şarap üretmek, içmek, taşımak vb. fiillerin hepsi de haramdır. Ancak şarap üreticisine üzüm satmak, depolanması için yer, taşınması için araç kiraya vermek vb. gibi tasar­ruflara gelince, bunların aslında helâl olması gerekmektedir. Çünkü bir kimsenin üzümünü satması, binasını veya aracını kiraya vermesi gayet tabiîdir ve bunu haram kılıcı bir sebep yoktur. Nitekim Hanefî ve Şafiî imamları bu açıdan bakarak bu tür tasarrufların hukukî sonuç doğura­cağını ifade etmişlerdir.

Ancak burada bir başka durum vardır; bu meşru fiillerle, haram olan bir duruma yardımcı olunması, haramın kolaylaştırılması ve yay­gınlaştırılması söz konusudur. İşte bu noktadan bakıldığında yukarda sözü edilen türden tasarrufları aynı imamlar mekruh görmüşlerdir. Mâ­liki ve Hanbelî mezhebi imamlarına göre ise, harama giden yolların kesin olarak kapatılması gerekir. Dolayısıyla onlara göre sedd-i zerâi' İlkesine göre bu gibi satışlar zaten geçersiz kabul edilmiştir.

b- Kehanet (Falcı, Bakıcı, Afsuncu, Üfürükçü vb.) Ücreti: Gelecekte olacak işleri bildiğini iddia eden, gizli ve görünmeyen âlemden haberi olduğunu söyleyen, insanların kaderlerini, yazgılarını okudukları iddiasıy­la umutlarını sömüren insanlar hep var olagelmiştir.

İslâm öncesinde Araplar önemli işlerde söz gelimi savaş ilân etme, yitik eşyayı bulma, rüya yorma, anlaşmazlıkları çözme, hastalıklara şifa verme gibi her türlü probleme çare bulma konusunda kâhinlere başvu­rurlar ve karşılığında da "hulvan" adı verilen bir ücret öderlerdi. Bu ücret taraflarca açıkça belirlenmezdi, ancak az olması halinde kâhinin asıl bağlı olduğu kaynağın (cin) doğru haber vermeyeceği, ya da yara­ya merhem olmayacağı inancı taşınırdı. Bu bakımdan da mutlaka hatırı sayılır bir ücret ödenirdi. Kâhinler problemleri remil atarak, ipe düğüm­ler atıp üzerine üfleyerek çözer, uyuşmazlıkları fal oklarına bakarak hal­leder, hırsızları kumkuma adını verdikleri kabın içine üfürerek keşfeder, düşüncelerini seçili ve kafiyeli sözlerle bildirirlerdi.

Kur'an ve sünnefte, kehanet yasaklanmış, kâhinler yerilmiş, onları tasdik edenin Hz. Peygamber'e indirileni inkâr etmiş olacağı[205], cennete giremeyeceği[206], kırk gün namazının kabul olmayacağı[207] ifade edilmiştir.

Günümüzde, dinde yasak olmasına rağmen bu gibi falcılardan, kâ­hinlerden hâlâ medet umanlar vardır. Ne din, ne de bilim bir prim vermediği halde, falcılık, bakıcılık, medyumluk gibi çağdaş adlar altında toplumda geçerlidir. Bu durum, İnsanların zaaflarından yararlanmasını ve her türlü imkânı paraya çevirmesini fırsat bilen kimseler için bu­lunmaz bir fırsattır. Çağın sözde aydınlığına rağmen pek çok şarlatan bunu hâlâ bir meslek (ekmek teknesi) olarak sürdürebilmektedir. Hattâ medyumluğun itibarlı bir meslek olduğu, pek çok ünlünün bu gibi insanlardan medet umduğu gözlenmektedir.

Daha düne kadar toplumumuzda muskacılık oldukça yaygındı. Tıp, fazla ileri ve yaygın değildi. İnsanlar fakirdi. Hastalar doktora değil, daha çok hocalara giderlerdi. Ölenin başucunda doktor değil, sevenleri ve çeşitli dualar okuyan hocalar bulunurdu. Cinci hocalar, her şeye ait muska yazarlardı. Kızın gönlü muska ile edilir, ineğin buzağısını alma­ması muska ile halledilir, kurdun ağzı muska ile bağlanırdı. Ocaklar vardı ve bunlar afsunculuk yaparlardı. Kuduz bir köpeğin daladığı kişi, ocağa gider ve orada afsunlanırdı. Tabii bütün bunlar karşısında bir ücret alınırdı.

İşte bu gibi, dinde ve bilimde bir yeri olmayan kazançların helâl olmadığını söyleyebiliriz. Çünkü Allah Teâlâ, "Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin"[208] buyurmaktadır. Kehanetin, falcılığın, bakıcılığın, üfürükçülüğün, afsunculuğun, medyumluğun dinde bir yeri olmadığına göre, bunların birer kazanç aracı yapılması helâl olmayacak­tır. Kutsal değerlerin istismar edilerek ranta dönüştürülmesi sonucu elde edilen kazançlar da aynı hükümdedir.

c- Hava Parası (Tahliye Bedeli): Kiracının, kiralanan taşınmazı bo­şaltması veya devretmesi karşılığında yeni kiracıdan -bir karşılığı ol­maksızın- istemiş olduğu paraya hava parası denmektedir.

Bilindiği gibi haksız ve meşru bir sebebe dayanmaksızın elde edi­len kazançlar haramdır. Kiracı, henüz sözleşme müddeti bitmeden çıka­rılmak isteniyorsa, bu durumda hakkından vaz geçmesi karşılığında kiralayandan veya ikinci kiracıdan bir bedel alması caiz olur. Ancak sözleşme biter ve yenilenmezse bu durumda kiracının işyerini tahliye etmesi gerekir. Buna rağmen o kişi, tahliyeye yanaşmaz ve hava parası namında bir bedel almak isterse, o zaman bu aldığı para caiz olmaz. İslâm Fıkıh Akademisi'nin görüşleri de bu doğrultudadır.[209]

Ancak bir kimse kira ile bir işyeri açar ve yıllar içinde müşteri tu­tar, önemli bir ticarî çevre oluşturur ve daha sonra da burasını, ismi ve içindeki demirbaşlarıyla birlikte bir başkasına devrederse bu kişinin, devir esnasında, bir anlamda geçmişe dönük emeğine karşılık bir bedel alması  -telif hakkı,  patent ve  isim  hakkı  gibi  manevî  hakların  satışını caiz görenlere göre- caiz olabilir. Bu durumda bu kişinin aldığı bedel, haram olan hava parası kabilinden sayılmaz.

d- Manevî Haklar: Ticarî isim,  unvan, marka  ile telif ve patent, in­sanların   mal   olarak  değerlendirmeleri  sebebiyle  çağımız  örfünde   malî değere   sahip   haklar   haline   gelmiştir.   Bunlar   sahiplerine   özgü   haklar kabul edilmektedir. Dolayısıyla bu haklar şer'an geçerlidir ve ihlâl edil­meleri caiz değildir.

Malî birer hak olduklarına göre bunlar üzerinde tasarrufta bulun­mak ve malî bir bedel karşılığında devretmek garar (belirsizlik), hile ve aldatma bulunmamak şartıyla caizdir. Bu tür haklar üzerinde tasarrufta bulunma hakkı sahiplerine aittir. Başkalarının izinsiz olarak bu haklardan yararlanmaya kalkışmaları caiz değildir.

İslâm Fıkıh Akademisi'ne ait bu görüşler, ülkemiz âlimlerinin çoğu tarafından paylaşılmaktadır.[210]

e- Pey Akçesi (Kaparolu Satış): Bir alış-verişte alıcının satıcıya, malı aldığı   takdirde   bedelinden   düşülmesi,   caydığı  takdirde   yanması   kaydı ile önceden bir miktar para (ya da mal) vermesi halinde buna kaparo­lu satış, verilen paraya da kaparo ya da pey akçesi denmektedir. Satı­cının  cayması  halinde  ise, alıcıya  aldığı  paranın   iki  katını   iade  etmesi âdettir. Böylece taraflar cayma halinde karşısındakine bir miktar tazmi­nat   vermiş   olmaktadırlar.   Kaparoya,   akdin   yürürlüğe   konulması   duru­munda   bedele  mahsup  edilen  "pey akçesi" veya  cayma   halinde  yan­ması durumunda da "pişmanlık akçesi" de denilmektedir.

İslâm  âlimlerinin   çoğunluğu   "Hz.   Peygamber'in   kaparolu   (bey bi'l-urbÛn)   satIŞI   yasaklamış   olduğu"[211]

şeklinde rivayet edilen bir hadise de dayanarak, böyle bir satış akdinin garar (bilinmezlik) içerdiği ve akdin gerçekleşmeme riski taşıdığı, cayma halinde başkasının malını haksız ve bedelsiz yeme kabilinden olduğu vb. gibi gerekçelerle pey akçesinin caiz olmayacağı sonucuna varmış­lardır. Akitler ve ileri sürülen şartlar konusundaki esnek tutumlarıyla bilinen Hanbelî âlimleri ise, sözü edilen hadisin de zayıflığından bahis­le, uygulamaya da atıfla bu şekilde yapılan alım satım akdini caiz görmüşlerdir.

Günümüzde ticaret işlemlerinde zaman kazanma, düşünme, piyasa araştırması yapma, malın kapatılarak başkasına satılmasını engelleme gibi ticarî hayatın gerekleri dikkate alındığında İslâm hukukunun genel ilkeleri ışığında böyle bir akdin caiz kabul edilmesinde genel bir yarar olduğu söylenebilir. Bu durumda pey akçesinin satıcı açısından daha iyi bir satım imkânını kaçırma riski karşılığı almış olduğu bir tür tazminat olarak kabul edilmesi gerekir, Alıcı açısından da karşılıklı edimlerin ye­rine getirilmemesi halinde, kusurlu olanın bir tür tazminat ödemesini gerekli kılan cezaî şartın gereğinin yerine getirilmesi kabilinden sayıl­ması mümkün gözükmektedir. Buna rağmen görüş birliğinin bulunma­dığı konularda ihtiyatlı olmak gerektiği dikkate alınarak, alıcının cayması halinde satıcının elindeki kaparoyu iade etmesi daha uygun ve teşvik edilmesi gereken bir davranış olacaktır.

f- Mevcut Olmayan Malların Satışı: Hukukî işlemlerde karşılıklı olarak haksızlığa uğramamak ve zarar görmemek esastır. Bu yüzden İslâm âlimleri taraflardan birinin zarar görmesi kaçınılmaz olan ya da muh­temel bulunan işlemleri yasaklamışlardır. Bu cümleden olmak üzere anlaşma anında mevcut olmayan malların satımını da ayrıntılı olarak ele almışlardır.

Mevcut olmayan mallar değişik durumlarda olabilir:

1- Henüz  varlığı  ortada  olmayan, varlığının  garantisi  de  bulunma­yan türden  mallar olur. Söz gelimi bir ineğin ileride yavrulayacağı bu­zağısı  gibi.  Bu  türden  malların  konu  edilmesi  halinde  mevcudiyetinde garar   (bilinmezlik   ve   risk)   taşıdığı   için,   anlaşma   geçersiz   (bâtıl)   olur. Dolayısıyla karşılığında alınacak mal da haram olur, geri verilmesi gere­kir.   Sevgili   Peygamberimiz,   mevcut   olmayan   malların   satımının   yasak olması   ilkesinden   hareketle   "erkek devenin  erlik  suyunu,  dişi  devenin karnındaki   dölünü,   doğacak   dölün   dölünü...   satmayı   yasaklamıştır"[212]. Boğalarla  ilgili yasak, kesin döl alınması şartına  bağlı­dır.  Böyle olmaksızın  bir ücret  karşılığında, damızlık erkek  hayvanların belli  bir süre için  kiralanmış olması ve bu zaman  içinde belli sayıdaki dişilere çekilmesi bu kabilden değildir.[213]

2- Çalınan, nerede ve ne halde olduğu bilinmeyen araba gibi mal­lar türünden olabilir. Bunların anlaşma konusu edilmesi de aynı şekilde hükümsüzdür.   Çünkü   bir   kere   o   araba   bulunamayabilir,   bulunsa   bile özelliklerini kaybetmiş, yanmış, kaza yapmış, hurdaya çıkmış ve parçala­rına  ayrılmış vb. durumlarda olabilir.  Bütün  bu  ihtimaller, anlaşma  ko­nusundaki garar sebebiyle akdi geçersiz kılar.

3- Çalınan  ve  şu anda  durumu,  nerede ve  kimde  olduğu   bilinen bir  arabanın   satımı,   bazı   özel   şartlarla   mümkün   olabilir.   Bu   satımda alıcı, önce  arabayı  teslim  almak üzere vekil,  sonra  da   müşteri  olarak kabza yetkili kılınmış olur.

4-  Bir  fabrikanın   üretmekte   olduğu   mal   cinsinden   henüz   mevcut olmayan malların satımı ise, caizdir. Bu hadislerde yasaklanan "yanında (mevcut)   olmayan   malın   satımının   yasaklanması"[214] gibi değildir.

Selem yani paranın peşin, malın veresiye olması hali, yasak satışlar kabilinden değildir. Çünkü selemin şartlarından biri, benzeri çarşı pa­zarda her zaman için uygun bir fiyatla bulunabilen mallar hakkında olmasıdır. Bir mandıra sahibinin imal edeceği peynirleri şu anda satmış olması -ihtiyaçtan dolayı- caizdir. Çünkü her ne kadar satılan mal şu anda yok ise de üretilecektir, üretilmese bile, akit konusu kalite ve miktarda peynirin piyasadan bulunması mümkündür. Dolayısıyla tarafları zarara sokacak bir bilinmezlik içermemektedir. Üstelik her iki tarafın da böyle bir işlemin caiz olmasına ihtiyaçları vardır. Bu yolla hem üretici faize bulaşmadan kredi bulabilecek, hem de alıcı ihtiyaçlarını daha ucuza gidermiş olacaktır. Bu durum, bu akdin genel kuralın dışında tutulmasını (istihsan) gerektirmiştir.

Devamlı olarak hep aynı üretimi yapabilen fabrikaların malları hak­kında da durum böyledir. Bunlar, üretecekleri malları şu anda pazarla-yabilirler. Meselâ bir halı fabrikası sahibi şu kalitede, şu kadar metreka­re halıyı henüz ortada yokken satabilir. Ancak el tezgâhında dokunan halılar için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Çünkü elde dokunan halılarının hepsi aynı olmayabilir, dokuyana, tezgâha göre değişir, bu durumda da aralarında kalite ve fiyat farkı olur. Bu sebepten halının henüz ortaya çıkmadan satılması caiz değildir.

5- Bazı  mallar da vardır ki,  bunlar peyderpey ortaya  çıkar.  Meselâ kavun, karpuz, salatalık, domates gibi  ürünler böyledir. Bunların  kökleri üzerinde mevcutlarına tabi olarak henüz olgunlaşmamış halde olanlarını satmak caiz görülmüştür. Meyve ve ekinlerin, belli bir olgunluğa gelmiş olmaları halinde henüz hasat edilme zamanı gelmese de tarlada ya da ağaç   üzerinde  satılmaları  caiz  olmaktadır.  Ancak   henüz  ortaya   çıkma­mış,  muhtemel  âfetlerden  kendisini  kurtarmamış, durumunu  gösterme­miş meyve ve sebzenin satımı Hz. Peygamber tarafından yasaklanmıştır.[215]  Buna  göre  henüz çiçek  halinde  ya  da  çağla  halinde iken ağaç üzerinde meyve satışı caiz değildir.

6- Senet Kırdırmak: Bir kimsenin vadeli alacağını nakde çevirmek amacıyla daha az bir bedel karşılığında bir başkasına devretmesine "senet kırdırma" denilir. Bu işlem, alacaklı ile borçlu arasında olursa bunda bir sakınca görülmez. Ama üçüncü bir şahıs ya da kurum ile olursa,   üçüncü   şahıs  ya   da   kurum   şu   anda   meselâ   yüz  verip,  vade bitiminde yüz elli alacağı için, aradaki bu fark vade karşılığı olacak ve faiz sayılacaktır.[216]

h- Kâr Haddi: "Karşılıklı rızaya dayanan ticaret yolu dışında, malları­nızı aranızda bâtıl yollarla yemeyin"[217]; "Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin[218] gibi âyetlerde haksız kazancın haram kılındığı belirtilmektedir.

Hile, aldatma, karşı taraftakinin saflığından ve tecrübesizliğinden, piyasa fiyatları hakkındaki bilgisizliğinden yararlanma ve buna bağlı olarak fahiş (çok yüksek) denilebilecek bir fiyatla satma, görünürde rıza ile de olsa caiz değildir. Buna karşılık, maliyeti her ne olursa olsun, bir malın rayiç (geçerli) bedelle satılması caizdir ve bu konuda herhangi bir sınırlama yoktur. Bir tüccar, elindeki malın şu andaki rayiç bedeli yerine, aldığı fiyatın üzerine koyacağı az bir kârla satmaya kalkışsa, hepsini ilk gelen alıcı alır ve kendisi, sattığı fiyattan o malın yerine yenisini koyamaz. Bu bakımdan belirli bir kâr payı yerine, sağlıklı işle­yen piyasada, sunî müdahalelerden uzak olarak arz ve talebin oluştur­duğu fiyatlar esas alınarak karşılıklı rıza ile alış veriş yapılırsa bu helâl olur.

Rayiç fiyat üzerinden gabn-i fahiş oranlarını bulan aldatmalar İse hukuken de o akdin iptali için geçerli bir sebep sayılır.

Burada şunu da belirtelim: Bazı akitler vardır ki maliyet hesabı esas alınarak yapılır. Maliyet artı yüzde şu kadar kâr şeklinde olursa buna "murabaha", maliyet eksi yüzde şu kadar indirim şeklinde olursa "va-dî'a" (zararına satış), tam maliyeti üzerinden olursa ona da "tevliye" adı verilir. Maliyet hesabı yapılmadan tarafların pazarlık usulü yaptıkları muamelelere de "müsâveme" denilir. Maliyet hesabı üzerinden yapılan satım akitlerinde, satıcının maliyeti etkileyici beyanlarda bulunması, ya­hut beyan etmesi gereken hususları söylemeyip susması, hıyanet kabul edilmekte ve bunlar akdin sıhhatini de engelleyici sebep sayılmaktadır. Bu bakımdan alıcının "Benim aklım ermez, maliyetini söyle, sana % 20 kâr vereyim" demesi halinde satıcının tam bir emanet sorumluluğu içinde hareket etmesi dinî bir görev olmaktadır.

İslâm Fıkıh Akademisi de bu konuda şöyle bir karar almıştır: "Tüccarların ticarî muamelelerinde, bağlı kalmaları gereken belirli bir kâr haddi yoktur. Bu  husus orta yol,  kanaat, hoşgörü ve kolaylık gös­terme   gibi   dinî   âdabın   gereklerine   uyulması   şartıyla,   ticaretin   genel şartlarına ve tüccar ile söz konusu malın özel durumuna bırakılmış­tır".[219]

i- Eski Malların Zamlı Fiyattan Satılması: Satış bedelinin belirlenmesi

için maliyetin esas alınması diye bir şart yoktur. Önemli olan malın geçerli fiyattan satılmasıdır. Bu itibarla bir kimse zamanla piyasa fiyatla­rının değişmesi halinde eski fiyattan almış olduğu elindeki malları yeni fiyat üzerinden satabilir. Bunda dinî açıdan bir sakınca yoktur.

j- Döviz Satışı: Para, riba cereyan eden mallardandır. Bu bakımdan paranın para ile mübadelesinde bazı ek şartlar aranmaktadır. Bunlardan biri her iki tarafın peşin olmasıdır yani akit meclisinde bedeller karşı tarafa teslim edilmek zorundadır. Ayrıca aynı cins olmaları halinde her iki taraf eşit olmalıdır. Buna göre yüz doların, vadeli yuz dolar karşılı­ğında satımı, yüz doların yüz on dolar karşılığında peşin satımı (ki bunu aklı olan zaten yapmaz), yüz elli doların, yüz euro karşılığında vadeli satışı... haram olmaktadır. Ancak borç verme (karz) akdi, satım gibi değerlendirilmez. Akit meclisinde teslim tesellüm şartıyla bir para cinsi karşılığında başka bir paranın satımı caizdir. Klasik İslâm alimleri, altın ve gümüşü asıl (hilkaten) para sayarlar. Bu anlayışa göre altının da döviz gibi vadeli ödeme araçları (kredi kartı gibi) ile alınıp satılması caiz olmayacaktır. Ancak, piyasanın işleyişi ve bu kıymetli madenlerin değerinin de artık para ile ölçüldüğü dikkate alındığında, bunların di­ğer mallar gibi kabul edilmesi gerektiği kanaati ağır basmaktadır.

k- Teminat Mektubu: Günümüzde birçok taahhüt işlerinde ya ban­kalarda belli bir miktar paranın tutulması ya da bir bankanın belli bir miktarı içeren teminat mektubu vermesi İstenmektedir. Teminat mektu­bu aslında, bankanın müşterisine kefil olması demektir. Kefil olmak ise, bir teberru akdidir. Teberru karşılığında ücret alınamaz. Bu açıdan ba­kıldığında teminat mektupları karşılığında ücret ya da belli bir komis­yon almanın helâl olmayacağı söylenebilir.

Bugün bu tür kefil olma işlemleri artık kurumlar üzerinden gerçek­leşmektedir. Eskiden olduğu gibi kişilerle sınırlı olmaktan çıkmıştır ve buna ihtiyaç bulunmaktadır. Bu işlerin bir bedel karşılığı olmaksızın yürütülmesi de mümkün değildir. Müteahhidin elinde hiç parası olma­dan işi alabilmesi, ancak bankanın vereceği güvence ile mümkün ola­bilmektedir. Durum böyle olunca bankanın bu hizmeti kurumsal olarak sürdürebilmesi için maktu ya da komisyon biçiminde bir ücret alması caiz görülebilir.

D. Özel Finans Kurumları ve Fon Kullandırma Yöntemleri Bunlar, faiz ile çalışan bankalara alternatif olmak üzere kurulmuş müesseselerdir. Ülkemizde faizden kaçan ve yastık altında bulunan önemli miktardaki tasarrufun, ülke ekonomisine katkısının sağlanabilme­si için bu kurumlardan yararlanma yoluna gidilmiştir. Bu kurumlar kâr-zarar esası üzere çalışmaktadırlar. Sistemin esası, "emek-sermaye" ortak­lığı olan mudârabe akdidir. Bu akitte, ana para birinden, emek diğe­rinden olur ve oluşacak kâr da aralarında belirli nisbetlerde bölüşülür. İşte bu geleneksel akit, bu kurumların ilham kaynağı olmuştur. Mûdi-lerden (para yatıran) kâr-zarar ortaklığı ile alınan paralar bir havuzda toplanır. Özel finans kurumu da toplanan bu parayı çalıştırır. Mûdiler, sermayedar, kurum emek sahibi olur. Havuzda biriken paralan üçüncü şahıslara kullandırma da ise bu kez kurum sermayedar, müteşebbisler de emek sahibi oiur. Elde edilen kârlar da belirli nisbetlerle bölüşülür. Özel finans kurumlarının fon kullandırma yöntemleri şunlardır:

1- Kâr ve Zarara  Katılma  Yöntemi: Kurum  topladığı  fonları,  uzman birimlerinin  yapacağı  inceleme  ve  değerlendirmeler sonucunda,  gerçek veya  tüzel   kişilere  "Kâr ve  Zarara   Katılma  Yatırım  Akdi"  çerçevesinde kullandırır. Kâra  belirlenen oranda ortak olur. Zararı ise, en fazla o işe ayırdığı sermaye kadar olur.

2- Üretim   Desteği   Sağlama   Yöntemi:   Bu   yönteme,   işletmeler   için gayrimenkul, ham ve yarı mamul maddeler, teçhizat ve makine temini amacıyla  başvurulur.  Kurum, bu  mallan  üçüncü  kişilerden  peşin fiyatla ucuza alır ve üzerine koyacağı kârla vadeli olarak destek sağlanan kişi­ye satar. Aradaki fark da kurumun kârı olur.

3- Kiralama  (Leasing) Yöntemi:  Mal ve  hizmet üretiminde  kullanıla­cak araç ve gerecin, mülkiyeti kurumda kalmak şartıyla işletmelere kira­lanması şeklinde uygulanan bir yöntemdir. Sürenin bitiminde ise mülki­yet kiracıya devredilir.

4- Mal  Karşılığı  Olan Vesaikin Alım-Satımı Yoluyla  Fon   Kullandırma: Bu  tür fon   kullandırma dış ticaret rejimi   ile  izin  verilen   hususlar  için söz  konusudur.  Kurum'la,  fon   kullanan  arasında,  mal   karşılığı  vesaikin, kurumca peşin satın alınması ve vadeli olarak fon kullanana daha yük­sek bir fiyattan geri satılmasını düzenleyen bir akit imzalanır.

Bu kurumlar, fon kullandırma dışında döviz alım satımı, poliçe, muharrer senet, temettü belgesi, çek, konşimento, tahvil ve diğer vesi­kaları   keşide   etmek,  akreditif  açmak,  teyit   etmek,  gelen   akreditiflerin uygulanmasını sağlamak ve benzeri banka faaliyetlerini de yürütmekte­dir.[220]

Mûdilerin genelde paralarını kısa dönem için yatırmış olmaları, bir yatırımın en erken üç beş sene sonra kâra geçebilmesi gibi şartlar, bu kurumlardaki fonların daha çok üretim desteği sağlamada başvurulan murabaha yöntemiyle kullandırıldığını ortaya koymaktadır. Bu ise, bu kurumların "İslâm ülkelerindeki kaynaklan tümüyle harekete geçirmek, İslâm ülkelerindeki tabii kaynak, insan gücü, tecrübe, teknik ve finans imkânlarının adaletli bir yapı içinde birleşerek büyük bir ekonomik di­namizm kazanmasını sağlamak, faizin olumsuz etkilerini yok etmek, müslüman ülkeler arasında ekonomik işbirliği sağlamak" şeklinde ifade edilen asıl amacı gerçekleştirmekten uzaktır.

Bu yüzden İslâm Fıkıh Akademisi bu noktaya dikkat çekmiş ve bu kurumların faaliyetlerini başkalarıyla gerçekleştirecekleri müşâreke (ser­maye ortaklığı) ve mudârabe ortaklıklarına yönlendirmelerini tavsiye etmiştir.

 

E- Sigorta

 

Belli bir teknik ve sistem içerisinde, olabilirlik hesaplarına dayalı olarak kaza ve kayıpların zararını maddî olarak karşılamayı amaçlayan ve karşılıklı ödeme esasına dayanan bir güvence akdidir.

Sözleşme gereği sigortalı prim ödemeyi, sigorta eden de güvence verilen konuda, sözleşmede belirlenen şartların meydana gelmesi halin­de zararı maddî olarak karşılamayı taahhüt eder.

Sistem, yangın, deprem, sel baskını, trafik kazası, yaşlanma gibi be­lirli risk alanlarında ben2er durumda olanların bir araya getirilmesi ve onlardan toplanacak primlerin belli bir havuzda toplanması, içlerinden birinin başına bir kaza ya da zarar gelmesi halinde o zararın o havuz­dan karşılanması, arta kalanın da sigortacının kârı olması şeklinde dü­şünülmüş ve hayata geçirilmiştir. Bu yapılırken olabilirlik hesapları ya­pıldığından, ayrıca sigorta eden de kendisini bir başkasına sigorta et­tirdiğinden (mükerrer sigorta) ucu uluslararası boyuta varan oldukça güçlü bir güvence zinciri oluşmaktadır.

Sigorta akdi ilk kez deniz taşımacılığında ortaya çıkmış ve Osmanlı­lar döneminde  ilk defa  bu  konuya  İbn Âbidîn  temas etmiş  ve  sonuç olarak İslâm  ülkesinde  değil, ancak ecnebi  ülkesinde caiz olabileceğini söylemiştir.[221]

İslâm âlimleri devletin tesis ettiği sosyal sigorta veya "karşılıklı üye­lik sigortasını genellikle caiz görmektedirler. Tartışmalar ve İslâm'a ay­kırılık iddiaları daha çok belirli bir prim ödeme esasına dayalı "ücretli sigorta" sistemi ile ilgilidir.

İslâm Fıkıh Akademisi'nin sigorta konusundaki kararı şöyledir:

1- Ticarî sigorta  şirketleriyle yapılan  sabit  primli  ticarî sigorta  söz­leşmesi,  bu  sözleşmeyi  geçersiz  (fâsid)  kılacak oranda  büyük bir belir­sizlik (garar) unsuru içerdiğinden dinen haram bir işlemdir.

2- İslâm'daki muamelât ilkelerine uygun alternatif sigorta sözleşmesi ise, bağış ve karşılıklı yardım esasına dayalı yardımlaşma sigortası akdi­dir. Bu esasa dayalı reasürans için de durum aynıdır.

3- İslâm  iktisadının Allah'ın  bu  ümmet için  hoşnut olduğu sisteme aykırılıktan ve sömürüden kurtarılması amacıyla İslâm ülkelerine yardım­laşma   esasına   dayalı   sigorta   ve   reasürans   kurumlarının   oluşturulması çağrısı yapılmalıdır.[222]

Bu kararda da görüldüğü gibi ticari sigortaya olumlu bakmayan âlimler haramlık hükmüne şu gerekçelen göstermişlerdir:

1- Sigorta akdi belirsizlik (garar) İçermektedir. Çünkü iki taraf da ne verip ne alacağını tam bilmemektedir.

2- Sigorta bir çeşit kumar anlamı taşımaktadır.

3- Sigorta faiz içermektedir.

4-  Sigorta,  karşılıksız  olarak  bir  başkasının   malını  almak demektir. Bu ise yasaktır.[223]

Muhammed Abduh, Reşid Rıza, M. Yûsuf Mûsâ, Muhammed el-Behiy, M.A. Mennân, Mustafa Ahmed ez-Zerkâ, Hayreddin Karaman gibi âlimler ise bazı kayıt ve şartlar ileri sürmekle birlikte kural olarak sigor­ta akdini caiz görmektedirler.

Kanaatimce yukarıdaki gerekçeler, haramlık hükmünü doğuracak kadar yeterince güçlü değildir. Sigortanın garar içerdiği iddiası doğru değildir. Bir kere her akdin konusu kendi durumuna göredir. Satım akdinin konusu, kira akdinden, kefalet akdininki vekâlet akdinden... farklı olur. Bu işin tabiatında böyledir. Sigorta akdinde asıl mevzu, veri­len teminattır. Karşılığı ise ödenen primlerdir. Her iki taraf için de du­rum gayet açıktır ve tartışmaya mahal verecek bir durum yoktur.

Kumar olduğu iddiası da yerinde değildir. Sigorta yaptıran kişi ku­mar oynayan gibi kendisini riske atmıyor, aksine kendisini, işini, iş ma­kinesini vb. muhtemel risklere karşı güvence altına alıyor.

Riba içerdiği iddiasını şöyle açıklamaktadırlar: Meselâ bir kasko si­gortası yaptıran kişi yüz lira prim ödemiş olsun. Kaza sonucu sigorta edenin ödediği hasar bedeli ise beş yüz lira olsun. Yüz vermiş, beş yüz almış. Aradaki fark ribadır, deniyor.

Bu sonuç da gene, her akdin kendi doğası içinde ele alınmaması­nın bir sonucudur. İslâm hukukunda tartışılan ve bazı âlimlerce caiz kabul edilen bazı akitler vardır. Meselâ muvâlât akdi. Bu akit şöyle yapılır: Kimsesiz biri (azadlı köle gibi) gelir ve birine der ki: "Sen bana arka çık (velim ol), hata yoluyla birini öldürürsem diyetimi öde, buna karşılık öldüğümde de mirasçım ol, ne mal bırakırsam senin olsun." Yukarıdaki yaklaşıma göre bu akdin caiz olmaması lâzımdır. Çünkü bir kere içerdiği garar, sigorta akdi ile kıyaslanamayacak kadar fazladır. İkincisi, diyet olarak ödenen ile, mirasçı olarak alınan arasında eşitlik nasıl (faiz olmaması için) ve ne şekilde sağlanacaktır. Eşitlik sağlansa bile, arada zaman farkı olacağı için, gene nesîe ribası (vade karşılığı olan riba) söz konusu olacaktır.

Gene bazı âlimlerce caiz görülen bey' bi'l-vefâ uygulaması vardır. A tarlasını yüz liraya B'ye satar. Ancak parayı geri ödemesi halinde B tarlayı kendisine iade edecektir. Aslında bu işlemde olan şudur: A, B'deh yüz lira almıştır. Faiz vermemiştir, ancak tarlasını satım adı altın­da ona bir anlamda rehin bırakmıştır. Parayı veren, geri ödeme yapı­lıncaya kadar tarlayı ekip biçmiş veya icara vermiş ve ondan gelir elde etmiştir. Geri ödeme ile de verdiği yüz liraya kavuşmuştur. Sonuca bakıldığında burada bir kredi işlemi vardır, yüz lira verilmiş, karşılığında da yüz lira alınmış ilâve olarak da o süre içinde tarladan yararlanılmış­tır. Menfaat getiren her karz işlemi, ribadır. Öyle ise bu işlem de riba olmalıdır. Oysa, insanların krediye olan ihtiyaçları, fıkıh bilginlerini arayış içine itmiş ve sonunda bulunan vefaen satış formülü caiz görülmüştür.

Sigortayı doğuran ihtiyaç ise, günümüz şartlan içinde gerçekten gi­derek mübrem bir hal almaktadır. Meselâ trafik gibi bunca risk orta­mında insanların sigortasız yapabilmeleri nerdeyse imkânsız hale gel­miştir. Bu yüzden de trafik sigortalan zorunlu hale getirilmiştir.

Bir başkasının malının bedelsiz alındığı iddiası ise isabetli değildir. Hiç hasarın olmaması halinde de, sigortalının aldığı bir karşılık vardır. O da kendisini güvencede hissetmesidir. Akit tabiatı itibariyle, böyle bir mevzu üzerine kurulmaktadır.

Sonuç olarak, devlet eliyle kotarılan sigortaların caiz olması ve teş­vik edilmesi gerektiği, meslekî kuruluşlar ve üyeler (âkile) arasında kar­şılıklı bağış esasına dayalı sigortaların aynı şekilde caiz ve ideal olduğu, ücretli primli sigortanın günümüz şartları içinde giderek bir zaruret halini aldığı ve ihtiyaç duyanların bunu da yaptırabileceği kanaati hâ­kim olmaktadır. Örnek vermek gerekirse, belli bir meslek sahibi herke­sin, kendi aralarında bir âkile (dayanışma ünitesi) sistemleri olmalı, mensuplardan birinin hata yoluyla bir zararla karşılaşması yahut tazmi­nat ödemesi gerektiği durumda da, söz konusu zarar bütün üyelerden toplanmakta olan aidatlardan karşılanmalıdır. Böylece "kasâme" örne­ğinde de olduğu gibi hem özdenetim, hem de karşılıklı dayanışma ve yardımlaşma gerçekleşmiş, mağdurun zararı maddî olarak karşılanmış ve zararı veren meslek erbabı da ödediği yüklü tazminat altında ezilmek­ten kurtulmuş olur. Buna imkânın bulunmadığı yerlerde kişiler bireysel olarak aynı sonucu sigorta şirketleriyle karşılamaya çalışacaklardır. Sigor­tanın zayıf gerekçelerle haram olduğunu söylemek ne hayatın içinden çıkarılmış bir sonuçtur ne de duyulan ihtiyacı karşılamaya bir alternatif­tir. Âlimler arasında konuya olumlu bakanların giderek çoğalması, bu konuda dikkate alınması gereken gerçek bir ihtiyacın bulunduğunun bir göstergesidir.

 

F- Enflasyon

 

Bir ülkede tedavülde bulunan bütün mallara karşı para arzında olan artışa enflasyon denilmektedir. Malların artışına oranla para arzın-daki artış enflasyon değildir.

Mallar sabit iken, onlara mukabil arza sunulan paranın hacmindeki artış, adı konulmamış bir vergi olarak devletin kasasına girmekte ve o oranda da paranın alım gücünde düşüş meydana gelmektedir. Gücü olanlar bunun etkisini tüketicilere yansıtırken, zayıf olanlar okkanın al­tında kalmaktadırlar. Enflasyon, ülkelerin iktisadî ve sosyal hayatında önemli tahribatlara yol açmakta, özellikle borç ilişkilerinde taraflardan birinin aleyhine, diğerinin lehine büyük haksızlıkların olmasına sebebi­yet vermektedir. Yüksek enflasyon ortamında vadesinde ödenmeyen bir borcun altı ay bir sene gibi bir süre sonra aynı miktarda ödendiğini düşündüğümüzde borcunu geciktiren haksız bir kazanç elde etmekte, alacaklı olan ise zarara uğramaktadır.

Bu konuya, fıkıh kitaplarımızda pek rastlanmaz. Çünkü onların dö­neminde altın ve gümüş paralar (dinar ve dirhem) kullanılmakta ve diğer madenlerden yapılmış mangırlar sadece küsuratın ödenmesinde işe yaramaktaydı. Altın ve gümüşün kullanım değeri ile, öz maden değeri arasında da dikkate değer bir fark olmazdı. Zamanla altına bağlı kaimeler (kâğıt paralar) çıkarıldı. Arkasından da  kağıt paralar tamamen altın ve gümüşten bağımsız olarak basılmaya ve itibarî değer taşımaya başladı. Aynı ebattaki iki kupür, birbirinin binlerce katı farklı değer ifade edebilir oldu. Bu durum, karşılıksız olduğu için para basımını kolaylaştırdı ve hükümetler bütçe açıklarını kapatmada enflasyonu da bir yol olarak kullanmaya başladılar. Enflasyon, açığı daha da büyüttü, açık büyüyünce hükümetler daha çok para bastılar. Sonunda ezilenler daha çok ezildi, büyüyenler daha çok büyüdü.

Ebû Yûsuf, altın ve gümüş dışındaki madenî paralarla (o zaman kağıt para yoktu) yapılan işlem ve borçlanmalarda, para değerinde düşme ve yükselme olması halinde, ödemenin akdin yapıldığı günkü altın ve gümüşün değeri üzerinden olması gerektiğini söyler.[224] Hanefî mezhebinde benimsenen ve fetvaya esas olan görüş de bu olmuştur.

Yüce Allah, riba ile ilgili âyetin sonunda "ne zâlim olun ne de zulme uğrayın"[225] buyuruyor. Yani haksızlık etmek, başkası­na zarar vermek yok, ama haksızlığa uğramak, zarar görmek de yoktur. Bu bakımdan özellikle borç ilişkilerinde -Ebû Yûsuf'un da görüşünden ilhamla- enflasyon farkının ödemelerde dikkate alınması bir hak ve ödev olmaktadır. Hz. Peygamber, "varlıklı olduğu halde borcunu öde­meye yanaşmayanın zulüm işlediğini" buyurmuştu (Buhârî, "Havâlât", i). Bu buyruk, enflasyon nedir bilmeyen bir toplumdaki fırsatçıların, sırf za­mandan çalma kaygılarıyla yapmış oldukları ahlâksızlığa karşı söylenmiş­ti. Enflasyon ortamında borcun bile bile geciktirilmesi, hakkın canavara kemirtilmesi, döküntüsünün de borçlunun eteğine toplanması demek oluyor. Acaba böyle bir durum için sevgili peygamberimiz ne buyurur­lardı.

 

G- Borsa Ve Hisse Senedi, Tahvil

 

Menkul (taşınır) kıymetlerin alınıp satıldığı piyasaya "borsa" denir. Ortaklık senedi ve değişken gelirli senet mahiyetinde olan hisse senet­leri anonim ve paylı komandit şirketlerde payları temsil eden bir kıy­metli evraktır. En önemli işlevi payı temsil etmesidir. Bir başka özelliği de payı tedavül ettirebilmesidir. Sermaye piyasasının en önemli aracıdır. Borsada alınıp satılabilir. Hisse senetleri nama veya hamiline yazılı olur. Sahibine malî ve yönetime ilişkin haklar sağlar.

Hisse senetlerinin serî hükmü konusunda farklı yaklaşımlar vardır. Bir kısım İslâm âlimleri Batı'dan alınan çağdaş şirketlerin ve özellikle sermaye şirketlerinin, Batının kapitalist ve sömürgeci karakterini ve de­ğerlerini yansıttığı, İslâm hukukunun şirketlerle ilgili geleneksel şekil ve kurallarına   uymadığı  gerekçesiyle  bu  şirketlerle yapılacak  muamelelerin geçerli olmayacağı, dolayısıyla kârının da helâl olmayacağı görüşünü taşımaktadırlar. Bunlar özellikle anonim şirketlerin çoğunluk paya sahip ortakların azınlığın haklarını çiğnemesine imkân veren yapısına, itibarî kıymetinden daha düşük bedelle hisse senedi ihracı, imtiyazlı hisse senetlerinin olması gibi bazı mağduriyetlere sebep olmaları gibi işleyi-sindeki aksaklıklara dikkat çekmektedirler. Bu görüşü benimseyenler tabiî olarak hisse senetlerini de caiz görmemektedirler[226]. Çoğunluğa göre ise hisse senedi, kâr ve zararı ile birlikte şirketin mal varlığına ortaklığı temsil eder. Bu düşünceden hareketle kural olarak hisse sene­di alım satımı caiz görülür. Ancak şirketin dinen caiz olmayan alanda faaliyet göstermemesi gerektiği kaydı da düşülür.

Tahvil: Anonim şirketlerin ve kamu hükmî şahıslarının ödünç para bulmak için İtibarî kıymetleri eşit ve ibareleri aynı olmak üzere çıkar­mış oldukları borç senetlerine "tahvil" denir. Bunlar sahibine önceden belirlenen oranda sabit bir faiz geliri temin eden bir borç işlemidir. Bu itibarla da helâl değildir.

 

H- Lukata (Buluntu Mal)

 

Mülkiyet, aynî bir haktır. Bu bakımdan bir kimse, kendisine ait olan bir malı kaybetmekle, onun üzerindeki mülkiyet hakkı yok olmaz. Dola­yısıyla onu bulan kimse, üzerinde bir başkasına ait mülkiyet hakkı bu­lunan bir malı bulmuş olur. Konuyu kısaca şu şekilde özetlemek müm­kündür: Bir kimse, yitik bir mal bulduğunda onu alması mendup, kay­bolacağından korkması halinde de vacip olur. Sahibine vermek amacıy­la alınan buluntu mal, o kişinin elinde emanet hükmündedir; dolayısıy­la kusur ya da ihmali olmaksızın telef olması halinde kendisine bir sorumluluk gelmez. Sahiplenmek amacıyla yerden kaldırmışsa, o takdir­de her türlü telef ve zarardan sorumlu olur. Günümüzde buluntu mal­ların kişilerce değil de, belediye, emniyet gibi kurumlar tarafından ko­runması ve ilanının yapılması uygundur. Geleneksel fıkhımızda bu konu özetle şöyledir:

Buluntu mal, bulan tarafından malın durumuna uygun düşecek bir süre ile ilân edilir. Değeri yüksek mallar için bunun bir yıl kadar oldu­ğu söylenir. İlk hafta her gün, daha sonra haftada bir kez ilân yeterli görülür. Mal sahibi çıkar gelir ve kendisinin olduğu da anlaşılırsa bu­luntu kendisine geri verilir. İlân süresi geçtiği halde sahibi çıkmazsa o takdirde ister mala dokunmadan elinde bekletir, ister bir fakire verir, ihtiyacı varsa kendisi kullanır. Eğer fakire vermişse, daha sonra sahibi­nin   çıkması   halinde   değerini   ödemeyebilir.   Şafiî  ve   Hanbelîler'e   göre ilân yapıldığı halde sahibi çıkmayan buluntu mallar, bulanın mülkü olur. Yitik mal hayvan da olabilir. Yolunu kaybetmiş, sürüsünden ayrıl­mış, ziraata zarar vereceğinden yahut canavar tehlikesinden, aç susuz kalmasından endişe edilen hayvanlar kendi hallerine bırakılmaz ve ko­ruma altına alınırlar. Bu durumda bulan kişinin yapacağı masraflar, da­ha sonra mal sahibinden alınır. Yaylak gibi uygun ortamlarda kendi haline terk edilen deve, sığır gibi başıboş büyükbaş hayvanlara yitik mal muamelesi yapılmaz. Çünkü örfe göre bunlar, kendi başlarına yayı­lırlar ve ara sıra da sahiplen tarafından kontrol edilirler.

Yitik malı  bulana ödül fcuale) vaadinde bulunulması, bulan  kişinin, bu durumda vadedilen ödülü alması caizdir.

 

6- Sanat, Eğlence, Spor

 

A- Sanat

 

Sanatı,  bir  işi,  bir zevki,  üstün  bir estetik duyguyu  yansıtacak  bi­çimde gerçekleştirme biçimi şeklinde tarif etmek mümkündür.

Yüce Allah, güzeldir, güzelliği sever. Bu itibarla kullar olarak bizim yaptığımız her işi, bir zevk ile, estetik bir duygu ile yapmış olmamız, Allah'ın güzel isimlerinin kendinde tecelli etmesi için çaba sarf etmesi gereken insandan beklenen bir şey olmalıdır. Sevgili peygamberimiz de,- insanın yaptığı işi güzel yapmasını, Allah'ın seveceğini ifade etmiş­lerdir. Sanatlardan bir kısmı maddî ihtiyaçlarımızı karşılamayı amaçlar. Bunlara zanaat da denilir. Bizim kültürümüzde her zanaatın bir piri ve kendine göre uyulması gereken ahlâkî kuralları vardır. Bunlar ustalık-çıraklık ilişkisi içerisinde öğrenilir ve bu anlamda "dört atanın hakkı birdir" denilir ve ustalar da ata kabul edilir.

Bir   de   insan   olarak   ruhî-mânevî   ihtiyaçlarımızı   karşılamayı   amaç edinen sanatlar vardır. Musiki, şiir, mimarlık, resim... gibi.

İslâm'ın özü bakımından sanatı destekleyeceği açıktır. Ancak sanatın bir amaç mı yoksa bir araç mı olduğu konusu üzerinde durulabilir. İnsanın varlık amacı, sanatı da aracı kılarak Allah'a ulaşmak, O'nda be­ka bulmaktır. Hal böyle olunca sanatın içeriği bir anlamda önem kaza­nacaktır. Meselâ şiir konusunda lehte olduğu gibi aleyhte nitelemeler de vardır. Eğer şiirin içeriği, müstehcenlik, düşmanlık, kin ve nefret gibi insanlığımıza uygun düşmeyecek şeylerden oluşmuşsa, bu şiirlerin tas­vip edilmeyeceği açıktır. Buna karşılık şiir, büyüleyici bir etkiye sahiptir. Bu bakımdan öteden beri İslâm kültür ve medeniyeti içerisinde önemli bir yer tutmuştur. Hele Hz. Peygamber ile ilgili yazılmış kasidelerin, na'M şeriflerin edebiyat içinde önemli bir yeri bulunmaktadır.

Mûsikinin güzelliği, yakaladığı evrensel dili, insan ruhu üzerindeki etkisi nasıl görmezlikten gelinebilir. Ezanın, Kur'an'ın, mevlidin, tekbir ve tehlillerin içinde bulunulan hallere uygun olarak çeşit çeşit makamlarla okunuyor olması, bu idrakin bir sonucu olmuştur.

İslâm geldiği zaman Câhiliye toplumunun şirke ve putperestliğe ne kadar gömülmüş olduğunu biliyoruz. Dolasıyla bu dinin, putperestliğe ve onun araçlarına karşı top yekun bir savaş açması ve bundan resim yapmanın da nasibini alması doğaldır. Kanaatimce bütün bunlar, resim ve heykel gibi sanatların özü bakımından yapılmasına değil, alet edili­şine yönelik bir uyarı şeklinde anlaşılmalıdır. Durum böyle iken İslâm medeniyetinde bu sanatlar yeterince ilgi görmemiştir. Buna karşılık yazı sanatı (hüsn-i hat) ebru, tezhip, mimarlık, çinicilik gibi sanatlar olağa­nüstü bir biçimde gelişmiş ve her türlü mimari yapılar, seçkin eserler en güzel hat örnekleriyle süslenmiştir. Bu süslemelerde, hattın içerdiği mâna ile sanat eseri arasında her zaman zarif bir alâka da kurulmuş­tur.

Sonuç oiarak söylemek gerekirse, sanat, bütün güzellikleri kendisin­de toplamış olan Yüce Allah'ın cemal sıfatlarından bir tecelli olarak özümüze yerleştirdiği güzelliklerin, ince zevkin ve estetik duyguların, tutulan bir ayna sebebiyle dışa vurması ve musiki, şiir, mimari, resim, yazı vb. bir yolla tecessüm etmesi, görünür kılınmasıdır.

Hiçbir edebî zevk taşımayan, estetikten yoksun, kaba ve düşük ar­zulara hitap eden, bayağı ve çoğu müstehcen, cinselliği istismar eden, İnsanların zaaflarını sömürmeyi amaçlayan düzenbazlıkların çoğu kez sanat olarak nitelenmesi, yukarıda kısaca sözünü etmiş olduğumuz ger­çek sanatı mahkum etmemize sebep olmamalıdır.

B. Eğlence ve Kutlamalar

Kur'an dünya hayatının aslında bir oyun ve eğlence olduğunu bil­dirir[227]. Bununla birlikte Allah'a ulaşmanın yolu da bu hayatın içinden geçer. Allah katında olan şeyler, dünyaya ait her şeyden daha değerli­dir. Yaratılış, bakımından İnsanın her zaman ciddî konularla uğraşması mümkün değildir. Gönül bazan eğlenmek de ister. Sinirlerin gergin ve yorgun olduğu bir ortamda, yerinde yapılan bir latife havayı yumuşatır, İnsanın enerjisinin yenilenmesine katkı sağlar. Ancak latife de latif olsa gerektir. Gün boyu çalışmaktan yorgun düşmüş bir bedenin dinlenme­ye ve eğlenmeye ihtiyacı olur. Bunu kimse inkâr edemez. İnsanın do­ğasını   dikkate   alan   dinimiz  de,   böyle   bir  ihtiyacı   toptan   yasaklamayı düşünmez. Aksine, her alanda olduğu gibi eğlencenin de yerinde, ilkeli ve ölçülü olmasını arar.

Eğlence İçin başvurulan yollar, her zaman için ölçünün kolayca tut-turulamayacağı   şeylerdir.  O  yüzden   bu   konudaki  genel   uyarıcı  vurgu, sanki din, eğlencenin  karşısında  imiş  gibi algılanabilmekte,  eğlence ve dinlencenin her türlüsünün toptan yasaklanması gibi aşırı bir tavır içine girilebilmektedir.  Meselâ,  fıkıh   kitaplarında  "Eğlencenin  tümü  haramdır, bir çubukla vurarak ahenkli sesler çıkarmak bile..."[228] şeklindeki ifadeler, bu tür bir tepkinin sonucu olmalıdır. Temel kaynaklara ve uygulamaya bakıldığında,  eğlencenin  kesin   bir dil  ve tavırla  haram  kılındığını  söy­lemek  mümkün   değildir.   Ancak  eğlence  hakkında   hep   uyarıcı   bir  dil kullanıldığı   da   doğrudur.   Bunun   anlamı,   ölçülü,   yerinde   ve   tadında olduğu  sürece  eğlencenin  meşru,  bunun  dışında  ise  haram  olacağıdır. Eğlencenin   bizzat  kendisi   mubah  olmakla   birlikte  çoğu   kez ona   eşlik eden   haram   fiiller,   İslâm   âlimlerinin  eğlenceye   bakışında   da   etkili  ol­muştur. Söz gelimi eğlence meclislerinin içkili olması, özellikle cinsellik­le ilgili  kurallara  uyulmaması, bu gibi yerlerde fuhuş zemininin  oluştu­rulması, oyunların  dozunun  kaçırılarak  kumara  dönüştürülmesi, tembel­liğe ve sefalete  kapı  aralanması  gibi  aşırılıklara   kaçılması  âlimlerin ya­saklayıcı bakışına zemin hazırlamıştır.

Sözü edilen sakıncaların bulunmaması halinde insanların devamlı olmaksızın zaman zaman bir araya gelerek samimi bir hava oluşsun diye.satranç, dama, dokuztaş, domino... gibi oyunlar oynamalarında bir sakınca yoktur. Bu gibi oyunların eğlenme yanında zihin jimnastiği olması sebebiyle zekâ ve muhakemenin gelişmesinde faydası da bu­lunmaktadır. Kumara ve tam bir tembelliğe dönüştürülmemesi şartıyla diğer oyunları ve bunların çağdaş versiyonlarını da aynı şekilde dü­şünmek mümkündür. Bu arada İslâm âlimlerinin zar ile oynanan oyun­lara -şans oyunlarında olduğu gibi- sıcak bakmadıklarını da söylemek gerekir.

1- Mûsiki: Bülbülün şakıması, kuşların cıvıldaması, suyun şırıltısı, bö­ceklerin vızıltısı, tınlaması vb. zaten doğada bulunan ahengin notalarda da yakalanması ve bir sanat eserinin ortaya konulması ve onun dinle­nerek ruh yüksekliğinin kazanılması neden haram olsun? Ama mûsiki, eğer harama alet edilmekteyse o zaman hükmü elbette ki başka ola­caktır. Bütün araçlar gibi mûsiki de iyiye kullanıldığında iyi, kötüye kullanıldığında kötü olur. Bıçakla ekmek kesersek iyi, adam kesersek kötü olması gibi. Bu bakımdan musikinin bizzat kendisinin haram diye nitelendirilmesi doğru olmaz. Nerede ve nasıl  kullanıldığı, neye hizmet ettiği önemlidir. Durum böyle olunca bu konuda rivayet edilen yasak­layıcı hadislerin gerekçelerini araştırıp ona göre yorumlamak gerekecek­tir.[229]

Kaldı ki, musikinin öteden beri dinî alanda kullanıldığı da herkesin bildiği bir durumdur. Hz. Davud'un mizmarlarından bahsedildiği, Hz. Peygamber'in,   yanık  sesli   müezzini   Bilâl-İ   Habeşî'ye,   "Haydi   Bilâl,   bizi şöyle    bir   dinlendir"[230] dediği, onu ezanı nağmeli şekilde okumaya teşvik ettiği bilinmektedir. Kur'an'ın okunuşu da bilindiği gibi öteden beri belli bir nağme iledir. Hz. Peygamber, "Kur'an'ı seslerinizle güzelleştirin"[231] buyurmuş ve Kur'an'ın nağmesiz düz okunmasını istememiştir[232]. Çünkü herkes bilir ki, mûsikinin insan üzerinde derin bir etkisi vardır.

2- Toplu Eğlenme; Bayram, Düğün vs.: Eğlencenin en önemli araç­larından biri, toplanma, bir araya gelmedir. İnsanlar, hemcinsleriyle bir araya geldikleri zaman neşelenmekte, eğlenmekte ve pek çok şeyi unutmaktadırlar. Dinimizin bu vesile ile özel bayramlar oluşturduğu, cuma ve bayram namazlarını teşvik ettiği bilinmektedir. Hele bayram namazlarında sevgili Peygamberimiz'in kadın, kız herkesi namazgahta toplaması, elbisesi olmayanların ödünç alacakları elbiselerle katılmalarını istemesi (Buhârî, "îdeyn", 20) ve mahşerî kalabalıklarla bir etkinlik göster­mesi bu konuda dikkatlerden uzak tutulmamalıdır.

Demek oluyor ki, toplanmak eğlenmenin en kestirme yoludur. Bir araya gelen insanların, taziye meclislerini bile, cenaze sahiplerini de aralarına alarak kısa zamanda sevgi ve neşe meclislerine dönüştürdük­leri herkesin bildiği bir durumdur. Dinimizin, her vesile ile bir araya gelmeyi teşvik etmesi, Allah Teâlâ'nın topluluk ile birlikte olduğunu bildirmesi bu konuda hatırlanmalıdır.

İnsanlar öteden beri düğün ve derneklerde eğlenirler. Çocuklarının sünnet ve mürüvvetlerini görmek, onların en mutlu anlarıdır. Bu mutlu­luklarını başkalarıyla da paylaşarak çoğaltmak isterler. Hz. Peygamber (s.a.v.), düğün evlerinde özellikle şarkı söyleyenlerin ve def çalanların bulunmasını isterdi, bizzat kendileri de katılarak muhabbetin artmasını sağlardı. Gelinin başına saçılan hurma, üzüm gibi şeylerin kapışılmasın­da bizzat kendisi de yer alır, insanların eğlencesine bir şekilde renk katardı.[233]

Sevgili eşinin başını kolu altına almış bir vaziyette, mescitte oy­nanmakta olan bir oyunu -hem de eşi doyasıya kadar- birlikte izlemiş­lerdi[234]. Hattâ kendisi oyuncuları teşvik ederdi ve dinimiz-dekî bu hoşgörünün yahudilerce de görülmesini  İsterdi.[235]

Bir bayram günü Hz. Âişe'nin odasında şarkı söyleyen cariyelerin yanına Hz. Ebû Bekir girmiş ve onları "Hz. Peygamber'in evinde şeytan düttürüsü ha!" diye azarlamıştı. Hz. Peygamber (s.a.v.), Hz. Ebû Bekir'e "Onlara   dokunma,   çünkü   bugün   müslümanların   bayramıdır"   demişti.[236]

O, heybetinden karşılaşmaları halinde şeytanın bile yolunu değişti­receği Hz. Ömer, bir şamata bir gürültü duyduğunda sorardı, neyin nesi diye. Sünnet ya da düğün merasimi denildiği zaman hiç ses çı­karmazdı[237]. Çünkü bilirdi ki insanların bu tür eğlencelere ihtiyacı var­dır. O zaman bu hususta yanlış olan ölçüyü kaçırmak ve yerli yersiz kutlamalara kalkışmaktır. Giderek geleneksel yapıdan uzaklaşılmakta buna mukabil bunların yerine örnek uygumlalar koymamanın sancıları yaşanmaktadır. Hiç şüphesiz günümüzde öncü durumda olan insanlar, sanatçılar ve ilgili kimseler elbirliği ile eğlenceli ancak ölçülü bir şekil­de düğünler yapabilmenin İmkânlarını hazırlamaları gerekmektedir. Dü­ğünlerin neşeli bir havada geçmesi için doğrudan sevgili peygamberi­mizin uygulamalarının örnek alınması gerekmektedir.

3- Bayramlar ve Kutlamalar: Peygamberimiz ve ona inanan Mekkeli müslümanlar, Medine'ye hicret ettiklerinde oradaki insanların İran kültü­rünün etkisinde Nevruz ve Mihrican günlerinde kutlamalar yaptıklarını görmüşlerdi. Hz. Peygamber, bu iki gün yerine ramazan ve kurban bayramlarının kutlanmasını istemiş ve o günden bu zamana kadar bü­tün müslümanlarca bu iki bayram birlikte kutlanagelmiştir.

Din açısından insanların bir araya gelmeleri ve ortak dinî duygu oluşturmaları çok önemlidir. Bazılarının sandığının aksine din, salt bilgi­den çok, herkesçe tecrübe edilmesini istediği dinî duyguyu önemser. Hele bunun maşerî bir hal alması, dinin güç bulması açısından son derece önemlidir. Duygu ise, sirayet edici özelliği ile paylaşılabilen ve paylaşıldıkça çoğalan bir özellik arz eder. Bunun sonucunda müslümanlar ortak düşüncelere, ortak tavırlara ulaşırlar ve bu inananla­rın birliğini güçlendirir, toplum nizam ve ahengini sağlar ve uzun va­dede korur.

Bu kutlamalarda, dikkat edilirse merkezde ortak dinî değerler var­dır. Herkes o merkez etrafında pervaneleşir ve tek parça, bölünmemiş bir İslâm dünyası ortaya çıkar.

Mevlid ve diğer kandil kutlamaları da benzer şekilde maşerî bir duygunun oluşmasına ve korunmasına önemli katkı sağlamaktadır.

4- Doğum Günü  Kutlamaları: Yukarıda sözü  edilen  bayramların ye­rini başka  kutlamaların alması,    söz konusu maşerî duygunun oluşması ve   korunması   amacının   gerçekleşmesi   önünde   bir  engel   olabilir.   Do­ğum günü  kutlamaları  bu  bağlamda ele alınabilir. Meselâ herkesin bir­likte   kutladıkları   bayram   yerine   kişinin   kendi   yaş   gününü   kutlaması halinde,   kişi   diğer   insanlarla   olan   ilişkilerinde   mihver  olarak   kendisini koymuş   olacak  ve   ortak   bir  cazibe   merkezi   yerine,   kişisel   bir  çekim alanı  oluşturmaya  çalışacaktır.  Bu  durum,  dünyanın  etrafındaki  uydusu ile   birlikte,  güneşin   etrafında   dönmesi   gibi  aslî amacı  engellemiyorsa, sistem   açısından   bir  zarar  oluşturmaz.  Ancak,  dünya   kendi   uydularını peşine takarak başka  bir yöne doğru  kaymaya  başlarsa,  işte  o zaman tehlike çanları çalıyor demektir.

Dinimizin, bu gibi kişisel kutlamaları en azından tasvip ve teşvik etmemesinin sebeplerini işte burada aramak gerekir. Yoksa, bir insan pekâlâ eşi ve dostlarıyla beraber çeşitli münasebetlerle bir araya gele­bilir ve ölçüsünde eğlenebilirler. Bunda dinî açıdan herhangi bir sakın­ca yoktur. Önemli olan bu gibi kutlamaların, herkesin katılması gereken büyük kutlamalara alternatif hale getirilmemesi, bireye verilen değerin onun toplumsallığını göz ardı etmemesidir.

5- Yılbaşı   Kutlaması:  Yılbaşı   kutlamalarını   daha   değişik  bir  şekilde ele   almak  gerekmektedir.   Müslümanlar  ibadetlerine   esas   olmak   üzere ay   takvimini   kullanmaktadırlar.   1   Muharrem   ile   başlayan   bu   takvime göre   her yıl  on  gün  önce  gelmektedir.  Başlangıç  olarak  da   Hz.  Pey­gamber'in  Mekke'den  Medine'ye  hicret ettiği  sene kabul  edilmiştir.  Bir de güneş takvimi  vardır ve  bu  takvime göre ayların  yeri  sabittir. Os­manlılar takvimle ilgili  ıslahatlarında önce !. Sultan Mahmut zamanında hicret takvimi yanında, genellikle malî ve resmî işlerde kullanılmak üze­re  başlangıcı  gene  hicret olan  ancak  1   Mart yılbaşı  olan  Julius takvi­mine  dayanan   rumî (malî)  sene  esaslı  takvimi   kabul   etmişlerdir.   1917 yılında   da   Gregorius  takvimi  ve  yılı   kabul   edilmiş   ve  yılbaşı   1   Ocak olmuştur.   1   Ocak  1926'da  da  takvim   başlangıcı   Hicret  olmaktan  çıka­rılmış ve  Batı  dünyasıyla  uyum  sağlayabilmek için  Hz. îsâ'nın  doğumu (milad) esas alınmıştır.

Demek oluyor ki Türkler, 1917 yılından itibaren yılbaşı olarak 1 Ocak'ı esas almışlardır. Dünyanın pek çok ülkesi, ayrıca yerel takvimleri kullanmakla birlikte esas olarak miladî takvimi benimsemiş durumdadır.

Bu arada yılbaşı kutlamaları televizyonlar aracılığı ile canlı olarak yayın­lanmaktadır. Tâ uzak doğudan başlayarak dalga dalga gelen ve Batı'ya doğru devam eden kutlama manzaraları görülmektedir. Bu insanlık coşkusunu ve heyecanını belli bir dine bağlamanın imkânı gözükme­mektedir. Kanaatime göre yılbaşı kutlamaları belli bir dine ve kültüre aidiyet içermekten çıkmış, bütün İnsanlığa mal olmuş durumdadır. Bu yüzden yılbaşı kutlamalarının dinî bir söylem içerisinde kalınarak eleşti­rilmesi isabetli olmayabilir.

Karşı konulamayan bu insanlık coşkusuna direnmek yerine, hayırlı bir şekilde olması için kanalize edilmesi daha hikmetli bir davranış olacaktır. Müslümanlar yeni bir yıla girerken ne yapmalıdır, kutlamaları gereken bir durum varsa nasıl kutlamalı, ne gibi alternatifler geliştirme­lidirler... İşte bu vesileyle, bu gibi sorulara cevap aramak için daha fazla düşünmek gerekmektedir.

 

C- Spor

 

Fizik kondisyonu iyileştirmeyi amaçlayan, oyun, yarışma ve mücade­le anlayışıyla yapılan fiziksel etkinliklere spor denmektedir. Eski çağlar­dan beri spor, bir eğitim ve eğlence unsuru olarak var olagelmiştir. Günümüzde ise birçok dalda ulusal ve uluslararası düzlemlerde bireysel ve kollektif oyunlar biçiminde gerçekleştirilmekte, hem profesyonel hem de amatör olarak hemen her alanda bu tür etkinlikler yapılmaktadır.

Sevgili peygamberimiz de, kendi döneminde geçerli olan bazı spor ve eğlence şekillerini tasvip ve teşvik etmiştir. Bizzat kendisinin, eşi Hz. Âişe ile birlikte koşuda yarıştığı bilinmektedir. Bunların ilkinde Hz. Âişe peygamberimizi geçmiş, birkaç sene sonra kendisinin kilo alması sonu­cunda da Peygamberimiz onu geçmiş ve "Bu, onun rövanşıdır" buyur­muşlar, latife ederek, eğlenmişlerdir.[238]

İslâmiyet'in ilk günlerinde Araplar arasında güreş hayli yaygındı. Hz. Peygamber de bizzat güreş yapardı. Peygamberimiz bir keresinde Rükâne ile güreş tutmuş ve onu yenmişti.[239]

İslâmiyet'te okçuluk, "güçlü olmanın" vazgeçilmez şartı olarak teşvik edilmiştir[240]. Binicilik de aynı şekilde teşvik görmüş, at eğitimi için özel alanlar tahsisine gidilmiştir[241]. Yüzme de mutlaka öğrenilmesi gereken bir spor sayılmaktadır. Sevgili Peygambe­rimiz, bir babanın çocuklarına karşı vazifelen arasında onları helâl rızıkla besleme yanında, onlara yazı yazmayı, atıcılığı ve yüzmeyi öğ­retmeyi de saymıştır.[242] Yapılan at ve deve yarışlarına bizzat kendisi de katılmıştır.[243]

Günümüzde ise spor çok daha önem kazanmış bulunmaktadır. Ça­lışma biçiminin çoğu kez masa başında olması, vücut sağlığı açısından spor yapmayı gerekli  hale getirmiştir.

Ayrıca profesyonelce yapılması sonucunda spor önemli bir sektör halini almıştır. Bunlardan bir kısmı atletizm, güreş, okçuluk, yüzme vb. gibi faydalı sporlardır. Bunların ülke tanıtımında da önemli paylan bu­lunmaktadır. Buna mukabil pankras, boks gibi şiddet içeren sporlar da bulunmaktadır. Bu gibi şiddet ve vahşet İçeren sözde sporların insanî olmadığını dolayısıyla dinimizce de hoş karşılanmayacağını söylemek gerekmektedir. Aynı şekilde köpek boğuşturmak, horoz dövüştürmek, boğa güreştirmek gibi hayvanlara karşı şiddet ve vahşet uygulanan etkinliklerin de dinimizce hoş karşılanmayacağı açıktır.

Medyanın da rolü ile günümüzde bazı spor etkinlikleri çok büyük İlgi alanı haline gelmiştir. Özellikle futbol gibi oyunlar, gösterilen aşırı ilgi sonucu milyonları hattâ milyarları kendisine çekmektedir. Bu duru­muyla futbolun, kitlelerin afyonu olduğundan bile bahsedilmektedir. Birkaç elin parmakları kadar kişiden oluşan iki takım sahada oynarken, binlerce, milyonlarca İnsan onları seyretmektedir. Bu büyük bir coşku yaratsa da, sonunda oyunun fiziksel faydası sadece oyuncularla sınırlı kalmaktadır.

Spor faaliyetlerinden başka herkesin hem bedenen, hem zihnen ve hem de ruhen katılabileceği veya istifade edeceği amatör jimnastik hareketleri, halk koşuları, yüzme, yürüyüş gibi topluca yapılabilen spor etkinlikleri teşvik edilmelidir.

Asrımızın özellikle zengin kuzey ülkeleri için en önemli hastalıkla­rından biri şişmanlıktır. Amerika gibi ülkelerde en çok tüketilen ilâçların kalp, damar ve aşırı yağlanmaya karşı kullanılanlar olduğu bilinmekte ve bu ülkelerde insanlar, beslenmek için harcadıklarından daha fazlasını kendilerini formda tutabilmek için harcamaktadırlar. Yani insanlar, ihti­yaçlarından çok fazla yemekte ve sonra onu eritebilmek için spor veya benzeri değişik etkinliklerde bulunmaktadırlar.

Böyle bir zihniyet ve hayat tarzını, "ölçülü olma"yı ilke edinmiş olan İslâm'ın kabul etmesi mümkün değildir. Spor, elbette çok faydalı bir faaliyettir ve yapılmalıdır. Vücudun güçlü olması, idmanlı olması ile olur. Ama, fazla kilolardan kurtulmak için spor yapmak gibi bir amaç, uygun değildir. Devamlı surette aşın denecek miktarda yemek yedikten sonra da spor yapıp yediklerini eritmeye kalkışmak, şeklindeki bir anla­yış hiçbir şekilde müslümana yakışmaz. Önemli olan yeterince gıda almak ve vücuda ilâve yük getirecek besinlerden uzak durmaktır. Unu­tulmamalıdır ki, vücuda yağ olarak sıkıntı veren o fazlalıklar, nice aç insanlar için hâlâ hayatî önem taşıyan besin değeri taşımaktadır.

 

7- Kadın Erkek İlişkileri Ve Cinsellik

 

A. İslâm Dininde Kadın Ve Erkeğin Yeri

 

Yüce Allah, insanı çok saygın yaratmıştır. Bu özelliği ile o, Allah Teâlâ'ya gösterilecek saygının kendi üzerinden gerçekleştirilmesine lâyık olmuştur. İnsana saygı göstermeyen de İblis gibi lanetlenmiştir.

Yüce Allah, bütün varlıkları erkek ve dişi yarattığı gibi[244] insanı da erkek ve dişi olarak yaratmıştır[245]. Bu farklılık, varlık âleminin mevcudiyeti ve devamlılığı için zorunludur. Bu zaruret erkek ve dişilerin kendilerine biçilen rollere uy­gun olarak farklı beden, duygu, düşünce ve davranış biçimi sahibi kı­lınmasını gerektirmiştir. Bu bakımdan söz konusu cinsiyet farklılıklarının göz ardı edilmesi, yaratılış amacının dikkate alınmaması demek olur.

Yüce Allah erkek ve kadını insan olmada eşit kılmıştır. Bu anlamda üstünlük ancak Allah'a olan yakınlıktadır. Bu ise kulların iman düzeyi, bilgi birikimi ve kulluk bilinçleriyle (takva) olmaktadır.[246]

Allah, erkek ve kadını hukuk ve sorumlulukları açısından da eşit tutmuştur; erkek-kadın herkes kendi yaptığından sorumludur: "Hiçbir taşıyıcı, başkasının yükünü taşımaz"[247]. "Ben, sizden erkek ka­dın,- hiçbir çalışanın  işini zayi etmeyeceğim".[248]

O, erkek ve kadını birbiriyle mücadele etsinler diye değil, birbirleri­ne yardımcı olsunlar diye yaratmıştır. "İnanan erkekler ve kadınlar bir­birlerinin velileridir"[249]. Yalnız ve yalın halleriyle her iki cins de   eksiktir,   bu   anlamda   kadınlar   bir   elmanın   yansı   gibi,   "erkeklerin diğer   yanlarıdır"[250], erkeklere olan nisbetleri, aynen erkeklerin kadınlara olan nisbeti gibidir, yani hem erkek hem kadın "zevç (eş)"[251] olarak "birbirlerinin elbisesi"dir[252], biri olma­dan diğeri çıplaktır.

Yaratıcı tarafından eşleştirilmelerinin amacı birbirleriyle ünsiyet et­meleridir. "Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan da ünsiyet etmesi için eşini var eden O'dur"[253]; "Onun âyetlerinden biri de, size nefislerinizden, kendileriyle sükun bulacağınız eşler yaratması ve aranıza sevgi ve acıma koymasıdır".[254]

İşte bu sevgi, rahmet ve merhametin bir sonucu olarak insanlar birbirlerine ünsiyet etmişler ve günümüze kadar yeryüzünde insan ola­rak   varlıklarını   sürdürmüşlerdir.   Cinsiyet   farkı,   karşı   cinsten   insanların birbirlerine alâka duymaları sonucunu doğurmuştur. Hayatı birlikte ya­şama zorunluluğu rollerin dağılımı sorununu gündeme getirmiştir. Erkek ya da kadın, bir kimsenin karşı cinse ilgi ve alâka duyması sapıklığının değil, yaratılışının bir gereğidir. Sapıklık olan, bu ilgi ve alâkanın meş­ruiyetten uzak olması ve doğal bulunmamasıdır.

 

B- Cinsellik Konusunda Önemli İlke ve Hükümler

 

Yüce dinimiz her alanda olduğu gibi, cinsellik konusunda da önemli ilke ve hükümler koymuştur.

Her şeyden önce şu husus belirtilmelidir ki, eşyada asıl olan ibâha olmasına rağmen cinsellik konusunda asıl olan haram ve saygınlıktır (hazr). Bu ilke ile cinsellik, metalaştırma aracı olmaktan çıkarılmıştır. Yani her insan, karşı cinsine saygı göstermek ve onu bir şekilde kul­lanmak kabilinden sayılacak davranış içine girmemek zorundadır. Bir insandan cinsel anlamda yararlanma, ancak meşruiyet çerçevesinde ve usulünce olacaktır. Yani taraflar karşılıklı rıza ile bir akit yaparak, meşru bir kurum içinde ancak cinsel olarak birbirlerinden yararlanabilecekler­dir. Bu anlamda cinsel özgürlük ve özellikle kadının metalaştırılması İslâm'ın asla kabul edebileceği bir tutum ve anlayış değildir. Karşılıklı rıza ile de olsa, ilişkilerini meşru hale getirici bir akit ve kurum olmak­sızın yapılan her türlü cinsel ilişki ve alâka kesin bir şekilde haram kılınmış ve bunlar "fuhuş" olarak nitelenmiştir: "Gizli aşikar, fuhuş na­mına  ne varsa  hiçbirine yaklaşmayın".[255]

Bu meyanda zina en büyük günahlardan sayılmış ve uzak durul­ması istenmiştir[256]. Zina, kadınlar için olduğu kadar erkekler için de çok çirkin bir iştir. İslâm hukukunda zina günah olmasının ya­nında ayrıca bir suçtur ve işleyenler, suçun sabit olması halinde ağır bir şekilde cezalandırma yoluna gidilir. Eşcinsel eğilimler (lîvata ve sevi­cilik)    haram    kılınmıştır[257]. Hayvanlarla cinsel İlişkiye girmek, insaniyetimize yakıştı-rılamamış ve iğrenç bulunmuştur[258]. El ile cinsel tatmin yoluna gitmek de hem sağlık hem de dinî yönden pek uygun görülmemiştir.

Aralarında ebedî olarak evlenme engeli bulunmayan erkek ve ka­dınların, izinsiz girilemeyecek şekilde kapalı mekânlarda baş başa kal­maları da, bir ihtiyat tedbiri olarak iyi görülmemiştir. Buna halvet de­nilmektedir. Sevgili Peygamberimiz, bu gibi durumlarda üçüncünün şeytan olacağına dikkat çekmişti.[259] Bu yasaklık hükmü, tarafların töhmet altında kalmamaları için de önemlidir.

Evlilik-içi cinsel ilişkilerde oldukça geniş bir serbestlik vardır. Bu konuda eşlerin hareketlerini sınırlayıcı birkaç husus vardır:

"Sana âdet görmeyi soruyorlar. De ki: O eziyettir. Âdet halindeki kadınlardan uzak durun, temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Te­mizlendikleri zaman, onlara Allah'ın emrettiği yerden yanaşın. Allah, tövbe edenleri ve temizlenenleri sever".[260]

"Kadınlarınız sizin ekinliğinizdir. Ekinliğinize dilediğiniz biçimde va­rın. Kendiniz için (geleceğe hazırlık olarak) güzel davranışlar takdim edin. Allah'a karşı gelmekten sakının ve her hâlde onun huzuruna va­racağınızı bilin. (Ey Muhammedi) Mü'minler'i müjdele!".[261]

Bu âyetler, cinsellik konusunda bir çerçeve çizmektedir. Buna göre hayız halinde bulunan eşe yanaşmak haramdır. Loğusa kadının durumu da öncelikli olarak aynı hükümdedir. Kadınlara, ancak vajinadan yanaşı-labileceği açıklanmaktadır. Bu meyanda sevgili peygamberimizin de, bir erkeğin, hanımına arka uzvundan yanaşmasını, "bir tür livata" olarak nitelendirdiği bilinmektedir.[262] Buna göre, bu İki ya­sak dışında evlilik içi her türlü cinsel ilişki ve alâka serbest bırakılmak­tadır.

Cinsel ilişki sonrasında eşlerin boy abdesti (gusül) almaları ve bu şekilde cünüplük adı verilen manevî kirlilikten arınmış olmaları gerek­mektedir. Cünüp halde insanlar, ibâdetleri yerine getiremezler. Ancak bu durum, onların maddî olarak necis (pis) oldukları anlamına da gel­mez. Boy abdesti yapılmadan birden fazla cinsel ilişkiye girilmesi halin­de, sadece cinsel organların yıkanması ile yetinilebilir. Namaz abdesti gibi abdest de alınabilir. Bu durumda en sonunda yapılacak olan gu­sül, hepsi için yeterli olur.

Cinsellikte mahremiyetin önemi büyüktür. Ancak hastalık, rahatsızlık, tatminsizlik gibi durumlarda, mahremiyetin gerekli tedavi yollarına baş­vurmayı engellememesi gerekir.

Kötülüklerin şüyuu vukuundan (duyulması meydana gelmesinden) beterdir, denilir. Özellikle bu söz cinsel alanda çok daha doğrudur. Her çeşidiyle fuhuş toplumun içten içe çürümesine ve çalkalanmasına se­bep olur. Bu yüzden olabildiğince önlenmesi, önüne geçilememesi du­rumunda da gizli kalması için çalışılması ve bu konuda önlemler alın­ması gerekir.

Bu konuda alınacak önlemler arasında şunlar sayılabilir: Cinsel özgürlük anlayışı  kabul edilmemiştir.  Bunun  bir sonucu  ola­rak  da   kontrolsüz  bir  karışık  hayat  (ihtilât),   halvet  ve  evlilik  dışı   her türlü cinsel ilişki yasak sayılmıştır.

İnsanların dışarı çıktıklarında şer'an örtülü olması gereken yerlerini örtmüş olmaları istenmiş, karşı cinse bakarken gözlerin indirilmesi ve şehvetle bakılmaması emredilmiş, Câhiliye (ve günümüz bazı) kadınları­nın yaptığı gibi açılıp saçılma yasaklanmış, yürürken kırıtarak işveli ta­vırlar sergilenmesi, ziynet eşyalarının ve bedenî güzelliklerin sergilen­mesi, teşhircilikte bulunulması yasaklanmış, karşı cinse benzeme özenti­sine girilmesi lanetlenmiştir.[263]

İnsanda bulunan şehvet, kontrolü gerekli bir güçtür. İnsana nisbetle şehvet, arabaya nisbetle motoru gibidir. Motorsuz araba olmaz. Ancak, bu motorun ondan daha güçlü bir fren mekanizmasıyla daima kontrol altında tutulabilmesinin şartlarının da hazırlanması gerekmektedir. Aksi takdirde arabanın uçuruma yuvarlanması, başkalarına çarpması gibi, insanın da dizginleyemediği cinsel arzuları yüzünden felâkete maruz kalması kaçınılmaz olur.

Evliliğin kolaylaştınlarak teşvik edilmesi, evlenemeyecek durumda olan gençlere de oruç tutmalarını tavsiye edilmesi gerekmektedir.

 

Birinci Bölüm Güzel Ahlâk

 

Ahlâk, "huluk" kelimesinin çoğuludur. Bu kelime "seciye, karakter, huy, tabiat" gibi anlamlara gelir. Bir terim olarak ahlâk, insanın iyi veya kötü olarak vasiflandırılmasına yol açan manevî nitelikleri, huyları ve bunların etkisiyle ortaya koyduğu iradeli davranışlar bütünü demektir. Ahlâk terimi temel İslâm kaynaklarında iyi ve kötü huyları, fazilet ve rezîletleri ifade etmek üzere kullanılır ve "güzel ahlâk", "kötü ahlâk" şeklinde nitelenir.

Ahlâk alanında genel olarak insanların doğuştan iyiye de kötüye de yatkın oldukları kabul edilir. Eğitimin amacı, bu yatkınlığı iyiye doğru yönlendirmek ve insanın yetkinliğe ulaşmasını sağlamaktır. Dinlerin ni­haî amacı budur.

İslâm, kabile asabiyeti ve soy sop (hasep nesep) anlayışına dayalı bir ahlâk anlayışını tamamen değiştirmiş ve yerine takvaya dayalı bir ahlâk anlayışı ortaya koymuştur. İslâm'ın getirmiş olduğu en büyük inkılap bu alanda olmuştur. Bunun sonucunda insanlar, yaratıcıya itaa­tin yanında yaratılmışlara şefkati insanlığın bir gereği olarak öğrenmiş, bütün yaratıklara karşı merhametli olmayı, insanî ilişkilerde dürüstlük ve güvenilirliği, karşılıklı saygı, sevgi ve fedakârlığı, samimiyet ve iyi niyeti, kısaca ilâhî ahlâkla ahlâklanmayı, hak, adalet, eşitlik gibi evrensel de­ğerlere yönelmeyi, her türlü rezîletlerden uzak durmayı, olumsuz eği­limlerin bastırılmasını insanlığının ve müslümanlığının bir gereği olarak öğrenmiş ve bu özelliklerin kendisinde bir meleke halinde kalıcı Özellik olması için çaba gösterir olmuştur. Buna göre İslâm ahlâkının temel kaynağı bizzat Kur'an ve onun açılımı ve örnekliği olan sünnet olmak­tadır. Kur'an, bir hidâyet olarak hayata cevap olması hasebiyle hiçbir konuyu özel olarak ve bir plan dahilinde açıklamamıştır. Bu sebeple ahlâk konulan da Kur'an'da bir ahlâk kitabının konuyu ele alışı gibi işlenmemiştir. Ancak insanlığın bu alanda da duyacağı her türlü nazarî prensipler ve amelî kurallar Kur'an'da yeterince mevcuttur. İşte bu en temel kaynağımızdan hareketle zaman içinde ahlâka dair özel literatür de oluşmaya başlamış ve günümüze kadar önemli bir birikim oluşmuştur. Bunlar içerisinde Buhârî'nin el-Edebü'l-müfred\, Maverdî'nin Edebü'd-dünyâ ve'd-dîn"\, Kınalızâde Ali Efendi'nin Ahlâk-ı Alâîs\ gibi hem Arapça'da hem de Türkçe'de değişik türden pek çok klasikleşmiş eser insanlığa kazandırılmıştır. Bu arada ahlâkî konuların özetle de olsa ele alınması ilmihal geleneğimizin de vazgeçilmez bir parçası olmuştur. Klasik anlatımda genelde ahlâk, nazarî ahlâk ve amelî ahlâk şeklin­de iki kısma ayrılır. Nazarî ahlâkta; ahlâk felsefesine dair konular, bu konuda ileri sürülen nazariyeler, değerlendirmeler yer alır. Amelî ahlâk­ta ise ahlâkî vazifelerin neler olduğu üzerinde durulur. Bu arada fazilet­ler ile rezîletler ortaya konur. Bizim bu ilmihalde bu konuya yer ver­memizin amacı insanların yaşantılarında ihtiyaç duydukları amelî ahlâka dair özet bilgi vermektir.

 

1- İslam Ve Ahlakılık

 

İslâm ahlâkı, peygamber ahlâkı demektir. Ahlâkî değerler onun şah­sında örnekliğini bulur. Yüce Allah sevgili peygamberimiz hakkında "Şüphesiz sen, yüce bir ahlâk üzeresin" (ei-Kalem 68/4) buyurur. Onun övgüsü, yüce değerleri sadece getirmesi ve duyurmasında değil, bizzat kendi üzerinde gerçekleştirmesinde ve bu şekilde "üsve-i hasene = en güzel örnek"[264] oluşundadır. Yani erdemli olmak isteyen her müslüman, en güzel örnek olarak onu kendisine model almak duru­mundadır. İslâm'ın temel kavramlarından birincisi Kitab'a bağlılıksa, ikin­cisi de Sünnet'e uymaktır. Bunun anlamı da, hal ve gidişatta, yaşam biçiminde peygambere benzemeye çalışmaktır. Birincisi yani Kitap, mü­cerret aşkın değerler dizisini, ikincisi (Sünnet) de bu değerlerin yeryü­zünde ete kemiğe bürünüp görünmesini temsil eder. Hz. Peygamberin asıl yüceliği, gerçekleştirdiği işte bu örneklikte olmuştur. O, öylesine yüce bir ahlâkî mevkidedir ki, kendisinden onu anlatmasını İsteyenlere Hz. Aişe validemiz: "Siz hiç Kur'an okumuyor musunuz? Onun ahlâkı, Kur'an'dı"[265] demiş ve böylece onun hayatını "yaşa­nan Kur'an"a irca etmişti.

Sevgili Peygamberimiz, İslâm dininin üç ana esasının olduğunu be­lirtmiştir. Bunlar önce inançlardır. İnançların kalbe iyice yerleştirilmesi ve içselleştirilmesi gerekir. Sonra içselleştirilmiş bu iman ve inançtan kaynaklanan davranışlarımız gelir. Bunlar gerek Allah Teâlâ'ya karşı, gerek kendi özümüze, ailemize ve sırasıyla yakın çevremizden başlaya­rak tüm insanlığa kadar uzanan geniş bir yelpazede yerine getirilmesi gereken insanî vazifelerimizdir. Üçüncüsü ise imandan kaynaklanan dav­ranışlarımızın, yapıp ettiklerimizin içini dolduran ruhtur. Elde edilmek istenen  semere işte budur. İman ve İslâm'ın  hem gayesi  hem de sonucu insanımızı bu mertebeye eriştirmek, onun ruh halini olgunlaştır­mak ve kendisine derinlik kazandırmaktır. Hadiste "ihsan" olarak nitele­nen ve "Allah'ı görüyormuş gibi O'na kulluk etmendir, her ne kadar sen O'nu görmüyorsan da O seni görüyor"[266] şeklinde tarif de edilen bu özellik bizim ahlâk anlayışımızın özünü ve esasını teşkil eder. Risâletin yani Hz. Peygamberin gönderilmesindeki en son amacın bu olduğunu bilmekteyiz. Sevgili Peygamberimiz "Ben sadece ahlâkî güzellikleri tamamlamak için gönderildim”[267] buyurmuş ve kendisinin peygamber ola­rak gönderilişini "ahlâkîlik" ilkesine özgülemiştir.

Öyle ise imanımız bizi salih amele yani gerek kendi özümüz ve gerekse insanlar için yararlı olan davranışlara itmeli, ama bu davranışla­rımızın içini de güzel ahlâk doldurmalıdır. İçimiz arınmış olmalı ki, gü­zelliklere yer açılsın. Bir şeyi süslemeden önce temizleme ameliyesi yapılır. Tarlaya tohumlar serpilmeden önce güzelce ayıklanması gerekir. Aynı şekilde bizim de güzelliklere ulaşabilmemiz, erdemli olabilmemiz için önce kötülüklerden arınma yolu ile işe başlamamız, bütün fiiliyatı­mızda sırf Allah'ın rızasını gözetmemiz gerekmektedir. O'nun ahlâkı ile ahlâklanmak varlık gayemiz olmalıdır. O seviyorsa, sevgi bizim de gön­lümüzü doldurmalıdır. O affedici İse, hoşgörülü ve affedici olma bizim de meziyetimiz olmalıdır. O settâr sıfatıyla, gecenin karanlığı ile her şeyi Örtüyorsa, bizim de aynı şekilde hem kendi kusurlarımızı hem de başkalarının kusurlarını, mahrem sırları örtmemiz, teşhircilik yapmama­mız gerekir. Allah rahman sıfatıyla mü'min kâfir ayırmıyor ve rezzâk olarak herkesin rızkını veriyorsa biz de aynı şekilde herkese karşı ayırım yapmadan hak ve hukuku gözetmek, herkese lâyıkı olan değeri ver­mek, kimsenin rızkı ile oynamamak, aksine insanların geçimlerini kolay-laştırabilmeleri için onlara yardımcı olmak, işsizlere iş imkânı bulmaya çalışmak zorundayız. O rahîm olarak, özelde müminlerine inayet ve ikramda bulunuyorsa, biz de müminleri kardeş bilip, onların olması gereken özel hukukuna riayetkar olmalıyız.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, dinin hem amacı hem de sonucu ahlâkî güzelliklere sahip olgun insanlar yetiştirmek ve bunlardan oluşan er­demli bir toplum (medîne-i fâzıla) inşa etmektir. Böylece içinde yaşadı­ğımız dünyayı cennete çevirmek ve huzur devşirmek, onun izdüşümü olan gerçek cenneti ve ebedî mutluluğu kazanmak mümkün olacaktır.

 

2- Güzel Ahlâk

 

Güzel   ahlâk,   insanın   kendisinde  mevcut  bulunan   özelliklerin   itidal hallerine sahip olması ve bunların gereği doğrultusunda hareket etmesidir. Cimrilik ve savurganlık arasında cömertlik itidal halidir. Korkaklık ve saldırganlık arasında vakar sahibi olmak, ar duygusundan uzaklık ile lüzumsuz utangaçlık arasında yer alan iffetli olmak, yersiz öfke ile ha­karete varan hareketlere bile tepkisiz kalma arasında hilim sahibi olmak ve teenni ile hareket etmek, insanlarla olan ilişkileri bir denge üzerine oturtabilmek ve onlarla iyi geçinebilmek güzel huyun görüntülerinden sadece birkaçıdır.

İslâm âlimleri güzel ahlâk için çeşitli tarifler yapmışlardır. Bunların çoğu bizim yaptığımız gibi örnekler üzerinden yapılan tariflerdir. Mese­lâ Hasan Basrî şöyle demiştir: "Güzel ahlâk, güler yüzlülük, tatlı dillilik-tir, iyilik yapmak, kötülük etmemektir", bir başkası "İyi günde kötü günde halkı memnun edebilmektir" demiştir. Hz. Ali de şöyle bir izah getirmiştir; "Ahlâk şu üç haslette aranır: Haramdan uzak durmak, her şeyin helâlini elde etmeye çalışmak, ev halkına mümkün mertebe ge­nişlik göstermek".

Halkımızın son derece veciz ve hikmetli bir şekilde "Eline, beline, diline sahip olacaksın" şeklindeki formülü, ahlâk için yapılabilecek en güzel tarif denilebilir. Buna göre insan ne kadar eline, ne kadar beline ve ne kadar diline sahip olabiliyorsa, işte o kadar güzel ahlâk sahibidir, o kadar iyi insandır ve Allah katındaki yeri de o kadar muteberdir. "Müslümanların güzel bulduğu, Allah katında da güzeldir"[268] şeklinde bir söz vardır. Güzel ahlâk sebebiyle insan­lar arasında önemli bir mevki sahibi olan kimselerin, elbette Allah ka­tında da çok önemli yerleri olacaktır.

Sevgili peygamberimizin yanında bir kadın anıldı ve gündüzleri hep oruçlu olduğu, geceleri de ibâdetle geçirdiği ve hep fakirlere yardım ettiği söylendi. Ne var ki bu kadın komşuları ile iyi geçinmezdi, onlara çirkin ve kötü sözler söyler, eziyet ederdi. Huysuzluğu ile insanları ra­hatsız ederdi. Peygamberimiz kadın hakkında konuşulanları dinledikten sonra,  "Öyle   bir  kadında   hayır yoktur,  o  cehennemliktir"[269]   buyurdu.

Bizim ibâdetlerimiz, tâatlerimiz hep daha iyi insan olabilmemiz, ah­lâkımızı güzelleştirebilmemiz içindir ve güzel huylu olmak bizim için bir amaçtır. Eğer biz güzel huylu olursak, insanlarla iyi ilişkiler içinde bu­lunursak, herkesle güzel geçinebilirsek, bu iyi huylarımız yarın kıyamet gününde amel terazisine konulacak en önemli sevabımız olacaktır. Sev-gili^ peygamberimiz, güzel ahlâkı, "hesap gününde mizanda akıbetimizi belirleyici en faziletli amel" olarak nitelemiştir.[270]

Şu hadise kulak verelim: Adamın biri bir gün geldi ve sevgili pey­gamberimize: "Ya  Resûlallah!  Bana  bir öğüt ver" dedi.  Peygamberimiz ona: "Her nerede olursan ol, Allah'tan kork, kulluk bilincini unutma!" buyurdu. Adam, "Biraz daha öğüt ver" dedi. Peygamberimiz: "Bir kötü­lük işlediysen, hemen ardından bir iyilik yap ki, o kötülüğün eserini ortadan kaldırsın, hatanı telâfi etmiş olasın" buyurdu. Adam: "Biraz da­ha" deyince,  Peygamberimiz:  "Ahlâklı  ol,  insanlarla   iyi  geçin"  buyurdu.[271]

Bizler bu dünyada yalnız yapamayız, mecburen insanlarla birlikte yaşamak zorundayız. Karun kadar zengin olsak, bütün insanlara malı­mızla yetişemeyiz. Ama gülümseyen bir yüzümüz, tatlı konuşan bir dilimiz ve hiç kimseye kötülük beslemeyen bir kalbimiz varsa, o zaman bütün insanların hoşnutluğunu kazanabilmemiz mümkündür. Zaten peygamberimiz de böyle öğütlemiş ve herkese karşı hasbî olmamızı, sırf insan olması hasebiyle insanlara değer vermemizi bizden istemiştir.

İnsan yaratılmışların en güzeli ve üstünüdür. O'nun bu üstünlüğü Yaratıcının ruhundan bir soluk (nefha) taşıması sebebiyledir. Yüce Allah insanı saygın yaratmıştır. O, bu saygınlığı ile melekleri kendisine hayran kılabilmekte, fakat aynı insan hayvanlardan da daha aşağı bir duruma düşebilmektedir.

Her türlü güzelliğin, değerin kaynağı Yüce Allah'tır. İnsanın yücel­mesi ise Allah'a olan yakınlığı ile doğru orantılı olmaktadır. Allah'a ne kadar yakınsa o kadar yüce, O'ndan ne kadar uzaksa, o kadar alçalmış olacaktır. İş dönüp dolaşıp ahlâklı olmaya ve Allah'ın ahlakıyla ahlâklanmaya gelmektedir. Bunun en sağlıklı yolu da, örnekliği önü­müzde mevcut olan sevgili peygamberimizi kendi yaşantımızda model almak ve onun hal ve gidişatını kendi hayatımızda özümsemektir.

 

3- Hep Allah'la Beraber Olabilmek

 

"Nerede olursanız olun, Allah sizinledir".[272]

Yüce kudret, her şeyi ve bu arada biz insanları yaratmış, bir nizam içinde yerli yerince koymuştur. Evrende, çok ince bir nizam bulunmak­tadır. Özellikle dünya, insanın yaşayabilmesi için özel bir itina ile dona­tılmış, ince bir ayarla ölçülü olarak yaratılmıştır. Varlık âlemine çıkabil­memiz o kadar büyük riskler altında olmuştur ki, bütün bunlar gizli bir elin özel koruması altında olduğumuzu göstermektedir. Havanın ve suyun bulunması, güneşin belli bir mesafede olması, dünyanın eğikliği ve basıklığı, atmosfer tabakasıyla korunuşu gibi pek çok husus, dünya­da insanın varlık düzlemine çıkarılması için özenle yapılmış hazırlıkların sadece birkaçı olmaktadır. Bu dengelerde hafif bir bozulma, gezegeni­mizde insan hayatını imkânsız kılacak boyuttadır.

Öyle anlaşılıyor ki, bizi yaratan Allah, bizi sahipsiz ve kimsesiz bı­rakmıyor. Koruyucu eli her zaman üzerimizde bulunuyor. O, yaratıp da, yarattıklarını başıboş bırakıp, kendisi uzağa çekilip onları seyreden, hiç karışmayan bir rab değil, yarattıklarına her an müdahil olan etkin bir Allah'tır. O, her an bizimledir; yücelerde olduğu kadar içimizdedir de.

Onun bizimle olması, varlığımızın O'nun irade ve kudretiyle olması ve devam etmesi anlamına gelir. Bu, bizim yaratılış olarak O'nun kulu oluşumuz demektir. Yani biz istesek de istemesek de O'nun kulu olu­şumuz, O'nun yaratmasıyla var oluşumuz, O'nun yarattığı yasalar içinde soluk alışımız, kan dolaşımımızın sağlanması, beslenmemiz, büyümemiz her şey O'nun iradesi ve kudreti ile gerçekleşmektedir. Bu konuda ina­nan inanmayan arasında da fark yoktur.

Allah'ın bizimle olmasının diğer anlamı ise, bizim O'nu tanımamız ve her an O'nun varlık ve kudretini benliğimizde hissetmemiz, O'na büyük bir saygı ile bağlanmamız ve kulluk etmemizdir. Dinin amacı da zaten bu inanç ve bilince ulaşmamızdır. Din, insanları zoraki kulluktan, gönüllü kulluğa yüceltmek için gelmiştir. Bu bir bilinç halidir, imanın içselleştirilmiş şekli olmaktadır. Bu bilinç düzeyine ulaşan kul, artık hep Allah iledir; O'nunla yer, O'nunla içer, O'nunla yürür, her şeyi O'nunla yapar, eder.

O'ndan gelen ve O'na dönecek olan insanın, burada da O'nunla olması, bu şuur üzere hayatını sürdürmesi hadiste "İhsan" olarak isim­lendirilen kulluk bilincinin en üst düzeyini oluşturur[273],

"Yerde ve gökte hiçbir şeyin kendisine asla gizli kalmayacağı"[274] Yüce Allah ile birlik ve beraberlik olmak, her adımımızda, her işimizde O'nu kendimize "Şah damarımızdan daha yakın"[275] his­setmek, bizlere neler kazandırmaz ki? Eğer biz bunu yapabilirsek yüce­liriz, aşağılık duygulardan ve bayağı davranışlardan sıyrılırız, melekler bile bize gıpta eder. Özümüz, sözümüz doğru olur, yaptığımız her işi­mizin hakkını veririz.

"Allah, gözlerin sinsi bakışlarını ve kalplerin gizlemeye çalıştığı sırla­rı bilir"[276]. O'ndan hiçbir şeyimizi gizlemek, saklamak müm­kün değildir. Öyle ise yarın utanacağımız hiçbir şey yapmayalım, sözü­müz özümüze uygun, dışımız içimize ayna olsun.

İslâm'ın bir din olarak hayat felsefesi Allah'tan gelip Allah'a dön­mekten ibarettir. Ünlü halk ozanı Âşık Veysel'in "İki kapılı bir handa Gidiyorum gündüz gece" dizelerinde kastettiği doğumla başlayan, ülümle biten dünya serüvenimiz, bu gelişle gidiş arasında da bütün /aşantımız boyunca Allah ile hemdem olmak inancı her an diri tutuiaçaktır.   O   her   an   bizimledir.   Zihnimizde,   kalbimizde,   gönlümüzdedir. Sevgi şairi Yunus ne güzel söyler:

Sensin bize bizden yakın                       Görünmezsin hicap nedir.

Çün aybın yok gökçen yüzün               Yüzündeki nikap nedir.

 

4- Allah Kimleri Sever

 

"Hükmettiğinde   aralarında   adaletle   hüküm   ver.   Allah   âdil   olanları sever".[277]

Allah ile kulları arasında özel bir ilişki vardır. İnsanın yeryüzündeki konumu halife sıfatıyla Allah adına hareket etmektir. O yüzden, insanın davranışlarını Allah'ın hoşnut ve razı olacağı şekilde ayarlaması, yaptık­larında, ettiklerinde Allah'ın emir ve yasaklarını gözetmesi gerekmekte­dir.

Yüce kitabımız Kur'an'da ve sevgili peygamberimizin hadislerinde Allah'ın hangi türden davranışlarımızdan hoşnut ve razı olduğu ve kim­leri sevip kimlere buğzettiği noktasında bir dizi açıklama vardır. Bun­lardan bir kısmını burada belirtmek yerinde olacaktır.

Yüce Allah affedicidir, affetmeyi sever. Tövbe edip de Allah'a yöne­len, pişmanlık duyarak O'na sığınan ve her türlü maddî ve manevî pisliklerden arınanları sever.

Yukarıdaki âyette, Allah adaletle hükmetmeyi emrediyor ve âdil olanları sevdiğini belirtiyor. Yer gök adalet üzeredir, derler. Her şey denge noktasında ve ince bir nizam üzeredir. Bir şey lâyık olduğu yere konulmazsa orada haksızlık ve zulüm vardır. Ülkeler küfür ile âbâd olabilir, ama zulüm ile asla. O yüzden Allah Teâlâ adalete ayrı bir önem vermekte ve "Adi" sıfatının tecellisinin bizim üzerimizden gerçek­leşmesini istemekte, buna aracı olanları sevmekte, haksızlık ve zulüm edenlere buğz etmekte, onları mutlaka cezalandıracağını, mazlumun ânının yerde, zâlimin zulmünün yanına kâr kalmayacağını buyurmakta­dır.

Allah, iyileri ve iyilik yapmayı kendilerine kalıcı bir özellik haline getirmiş olanları sever. Onlar öyle insanlardır ki bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcamaktan kaçınmazlar, geleceklerini tehlikeye atıp günün peşin hazları uğrunda ömür tüketmezler. Onlar kin ve öfkelerini yutarlar, insanları bağışlarlar. Sevgili peygamberimin "Allah'a en sevimli din, hoşgörü ve kolaylık üzerine kurulu olan dindir"[278] buyruğu üzere bağışlamayı, hoş görmeyi kendilerine şiar edinirler. Etrafındaki insanlara karşı yumuşak davranır, kaba ve katı kalpli olmaz­lar, bağışlamasını, hattâ onlar için Allah'tan af dilemesini bilirler, onlara danışırlar, işbirliğinden geri durmazlar. Bütün bunlara karşılık bir konu­da azmettiklerinde de tam bir kararlılık gösterirler, sabır ve tahammülle sonuç alıncaya kadar gevşeklik göstermezler. Kendi üzerine düşen vazi­feyi eksiksiz yaptıktan sonra tam bir imanla Allah'a güvenir ve ona tevekkül ederler. Bilirler ki ancak bu durumda Allah tevekkül edenleri sever.

Allah'ın haya edilmeye en lâyık olduğunu, her türlü kusur ve ayıbı örtücü olduğunu, O'nun hayayı ve örtmeyi sevdiğini bilirler ve O'nun ahlakıyla ahlâklanarak kendileri de hayayı bir meziyet, örtücü olmayı bir erdem görürler ve ona göre davranırlar.

Onlar, "elest bezmi"nde verdikleri yaratıcıya kulluk sözleri başta ol­mak üzere, her türlü vaadi yerine getirirler.

Mahşer günü sevgili peygamberimize en yakın olacaklar kimlerdir? Zenginler, güçlüler, krallar mı? Hayır. Elbetteki, "Ahlâkça en güzel olan­larınız" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, iv, 193). Ondan en uzak olacaklar ise kötü huylular, insanlarla geçimsiz olup başkalarını rahatsız edenlerdir. Kimi boşboğazlık eder, kimi insanlara tepeden bakar, gurur ve kibir gösterir, ^kimi konuşurken alaycı ve aşağılayıcı bir tavır takınır, kaş göz işaretiyle insanları incitir, ona buna lakap takar, gıybet eder arkasından çekiştirir, laf taşır, bozgunculuk eder. Allah hiç böylelerini sever mi?

Allah güzeldir, güzelliği sever. Allah üstümüzün başımızın, evimizin, sokağımızın, çevremizin tertemiz olmasını, aklımızın, zihnimizin, gönlü­müzün; kalbimizin her türlü kötülüklerden arınmış olmasını ister. Allah elbiselerimizi "ziynet" diye adlandırmış ve kuşa nisbetle tüyü nasılsa, elbiselerimizin de bedenimize nisbetle öyle uyumlu ve güzel olmasını istemiştir. İnsanın elbisesinin, ayakkabısının güzel olmasını istemesi ve bundan hoşlanması kibir değildir. Kibir, hakkı kabul etmemek ve insan­ları hor görmektir. Allah güzeli ve her şeyi güzel yapanı sever. Pey­gamberimiz insanların yanına çıkacağı zaman üstüne başına çeki düzen /erir, hattâ kaptaki suyu ayna olarak kullanarak, saçını sakalını kontrol îderdi. Allah düzenli olanları sever.

Allah, davranışlarımızda ifrat ve tefrite düşmemizi yani aşırılıklara açmamızı yasaklar. İtidal noktasını tavsiye eder. İbâdetlerimizde, duala-ımızda bile ölçülü olmamızı ister, haddi aşanları sevmez.

Helâlinden yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz. Biliniz ki Allah israf denleri sevmez. Yüce Allah infak etmeyi teşvik etmiş, ancak tutumlu-jğu hiçbir zaman elden bırakmamayı İstemiştir. Ne cimrilik edeceksin, e de yoksul düşecek şekilde elindekini hayır yolda da olsa harcaya-aksın.   İkisinin   ortası   bir  yol   Allah'ın   sevdiği   yoldur.   Ne   cimrilik,   ne savurganlık, tutumluluk. Sevgili peygamberimiz 'Tutumlu olan yoksulluk görmez"[279]   buyurmuştur.

Allah doğruları sever ve onlarla beraberdir. O, yalancıları, hâinleri, emânete hıyanet edenleri sevmez. Allah, halkını düşünen devlet adam­larını sever, kendi çıkarı için çalışanları sevmez. Allah iffetine düşkün gençleri sever, zinakâr yaşlılara buğzeder. Allah, kendisine kavuşmayı isteyenleri sever. Mevlâna'nın ölüm gecesine "düğün gecesi" anlamında "Şeb-i Arûs" derler. Sevgili peygamberimizin son sözü de "ile'r-refîki'l-a'lâ = En Yüce dosta..." olmuştu.

Bizler de inşallah aynı şekilde sevgi dolu olarak, O'nun tarafından da sevilerek huzura çıkar, rızasına erer, iyilerle, doğrularla, peygamber­lerle, şehitlerle birlikte oluruz.

 

5- Takva

 

Dinimizde temel kavramlardan biri "takvâ"dır. İyi bir müslüman ol­mamız, dinî yaşantımızda yol alabilmemiz, inancımızı ve Müslümanlığı­mızı sağlam bir zemine oturtabilmemiz, dinî kaynaklardan yararlanabil­memiz bizzat Kur'an'ın ifadesiyle müttakî yani takva sahibi olmamıza bağlıdır.

Takva, sakınmak, korunmak anlamına gelen "vikaye" kökünden gelmektedir. Tırnağı incelmiş hayvanın yürürken ayağını taştan sakın­ması anlamında kullanılmaktadır. Daha sonra bu kelime Kur'an termino­lojisi içinde, kök ile irtibatı sürdürülmekle birlikte yeni anlam kazanmış ve Allah'ın haram ve yasaklarından sakınma, emirlerine yapışma ve bu yolla elde edilen saf, temiz dindarlık, dinî bütünlük, her an huzurda olma düşüncesinin kazandırdığı ilâhî sorumluluk bilinci anlamına gelir olmuştur.

Hz. Ömer, Übeyy'e "Takva nedir?" diye sorar. Übey: "Sen hiç dikenli yolda yürüdün mü?" der. O da: "Evet!" cevabını verir. "Peki ne yapar­dın?" diye sorar. "Eteğimi çemrer ve dikkat ede ede yürürdüm" ceva­bını alınca, "İşte takva budur" der ve bu benzetme ile takva terimini açıklamak ister.

Kur'an'da takva üç anlamda kullanılmıştır: Birincisi ebedî azaptan korunmak için şirkten kaçınma, ikincisi büyük günahları işlemekten ve küçük günahlarda ısrarlı olmaktan sakınma ve üçüncüsü de "İttekullâhe hakka tükâtihî"[280] âyetinde olduğu gibi kalbi meşgul edici her şeyden uzak durarak, kalbi tamamen Allah'a teslim etme, orada O'ndan başkasına yer vermeme.

Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere takvanın iki boyutu vardır:

Birincisi, Allah'ın emirlerini mümkün mertebe yaparak onun rızasını kaybetmekten sakınmak, ikincisi de O'nun yasaklarından mutlak anlam­da kaçınarak O'nun gazabına uğramaktan sakınmak.

Buna göre takva bir yönüyle cemal tutkusu, öbür yönüyle de celâl korkusudur. Bu itibarla, takvanın her ne kadar bazan "haşyetullah" yani Allah korkusu anlamında tefsir edildiği olmuşsa da, onu sırf korku bo­yutu İle ele almak ve sevgi boyutunu göz ardı etmek eksik bir tanım­lama olur. Nitekim bu iki boyut müttakîler için sonuç olarak belirtilen "felah yani kurtuluş" kavramı için de aynısıyla geçerlidir; hem umulana nail olma hem de korkulandan emin olma söz konusu olmadıkça ger­çek anlamda "felah" olmaz. Takvanın cemal boyutunda, her türlü gü­zellik işlenerek umulanlara erme; celâl boyutunda ise her türlü kötülük­lerden uzak durularak korkulanlardan emin olma tecellî etmelidir. İşte o zaman gerçek anlamda kurtuluş ve saadet olacaktır.

Bu, kuşun uçmasına benzer; nasıl ki tek kanatlı kuş uçamazsa sa­dece korku boyutu ile ya da sadece sevgi boyutu ile ilâhî sorumluluk bilincine de erişilemez, dengeli biçimde ikisi bir arada olmalıdır. Nefsin her türlü çirkefliklerden arındırılması sağlanırken, ruhun her türlü güzel­liklerle bezenmesine çalışılmalıdır.

"Tırnağımıza taş değmesin" anlamında ilâhî azaptan korunma olarak aldığımızda takva, nihâî amaç olmayıp, kurtuluş ve saadetimize vesile olur. Bu vesileyi elde edebilme hem âhiret hem de dünya için bir dizi önlem almayı gerektirir.

Âhiret için ele aldığımızda takva, tevhit üzerine kurulu bir inanca sahip olma, imanı koruyucu ve derinleştirici ibâdetler ve salih ameller­de bulunma ve her türlü güzel ahlâkla bezenmeye çalışma gibi fiil şeklinde; şirkten, küfürden, her türlü ahlâksızlıktan uzak durma gibi terk biçiminde bir hayat çizgisini sürdürmeyi gerektirir.

Takvanın yani kulluk bilincinin bir de davranışlarımızın dünyevî so­nuçlarına dönük yönü vardır. Bu önemli kavramın bir veçhesini de ilâhî dünya azabından sakınma çabası oluşturmaktadır.

Böyle bir sonuçtan kurtulma, her şeyden önce doğal ve sosyal ni-Izamda geçerli olan ilâhî yasaları (sünnetullah) tesbit etmeyi, kurulu dengelerin bozulmaması için gerekli önlemleri almayı zorunlu kılar. Bu ise bütünüyle ihtisas İlimlerinin en üst düzeyde tahsil edilmesini, çevre, sağlık, güvenlik gibi her alanda yeterli bilinç ve donanıma ulaşmayı gerekli kılar. İşte o zaman insanlar top yekun ilâhî dünyevî azaptan korunmuş ve sonuçta da kurtulmuş olurlar. Aksi takdirde ozon tabaka­lının delinmesi, dünyanın giderek ısınması, buzulların eriyip suların /ükselmesi,   ağaçlardan   yoksun   kalmış   mümbit  toprakları   yel   süpürü sel alması, dünyanın her gün biraz daha çölleşmesi gibi çevre; bulaşıcı, tedavisi imkânsız hastalıklar gibi sağlık; uyuşturucu bağımlılığı, terör, bir yanda açlık ve yetersiz beslenme, öbür tarafta aşırı tıkınma ve şişman­lık gibi insanlık adına utanç verici manzaralar, sosyal yaralar, renk, ırk, dil, coğrafya vb. ayrımlar, masum insanların kıyımına sebep olan dünya savaşları, milletleri sömürüp yok eden emperyalizm ve daha nice belâ­lar dünyevî anlamda takvâsızlığımızın sonucu olmaktadır. Şu halde tak­va, dünya^ ve âhiret saadetinin, gerçek kurtuluşun (felah) zorunlu şartı olmakta ve en üst bilinç düzeyi olarak mü'minlerden istenmektedir.

 

6- Niyet Ve İhlâs

 

"Oysa onlar, doğruya yönelerek, dini yalnız Allah'a has kılarak O'na kulluk etmek, namazı kılmak ve zekâtı vermekle emr olunmuşlardı. Dosdoğru olan din de budur".[281]

Din, Allah ile kul arasıdaki ilişkiler bütünüdür. Tam bir samimiyetle, hiçbir dünyevî çıkar beklemeksizin Allah'a kulluk etmek, O'na yalvar­mak, O'nunla olmaktır. Hattâ bazı İslâm büyükleri, Allah'a tapınma sâikinin cennet olmasını bile hoş görmezler. Yunus diyor ki:

Cennet cennet dedikleri,            Birkaç köşk ile birkaç huri.

İsteyenlere ver sen anı,              Bana Sen'i gerek Sen'i.

Dini Allah'a has kılmanın anlamı herhalde Allah'a sırf rabbimiz ol­duğu için kulluk edip ibâdette bulunmak olmalıdır. O'nun yaptığımız güzel işlere sayısız sevap vermesi, O'nun lütuf ve kereminin bir sonu­cudur. Ama kullukta bizim böyle bir beklentimiz bile olmamalıdır. İlk İslâm mutasavvıflarından Rabia Hatun şöyle dermiş: "Allahım! Eğer ben sana cennet umuduyla tapıyorsam, beni cennetinden mahrum bırak, cehennem korkusundan tapıyorsam beni cehennemine at. Ey Allahım, sırf senin rızanı kazanmak için, sana olan sevgimden dolayı kullukta bulunuyorsam, ne olur, beni sevginden mahrum bırakma!"

İyi niyet sahibi olmak, bizim en büyük meziyetimiz olmalıdır. Ya­pamadığımız nice hayırlı amellerin sevabını Yüce Allah sırf niyetimizden ötürü bize bahşetmektedir. Sevgili peygamberimizin bu konuda açıkla­maları vardır: "Ameller, ancak niyete göredir. Herkesin niyeti ne ise, onun karşılığı verilecektir. Kim Allah ve rasûlü için hicret etmişse hicre­ti Allah'a ve Rasûlünedir, ona göre sevabını alacaktır. Kim de dünyevî bir çıkar elde etmek yahut evlenmek istediği bir kadına erişmek İçin hicret ederse, onun hicreti de o şeyedir. Onun hicret sevabı alması mümkün değildir".[282]

"Her kim, geceleyin teheccüde kalkmak niyetiyle yatağına girer, fa­kat  uykuya  yenik  düşerek  kalkamaz ve  o  şekilde  sabahlarsa,  o  kişiye sanki   kalkmış   da   ibâdetini  yapmış  gibi   sevap  yazılır,   uykusu   da   ona rabbinden bir sadaka olur".[283]

"İnsanların niyetleri üzerine haşrolunacaklarını"[284] ifade buyuran sevgili peygamberimiz, bu zikretmiş olduğumuz hadislerinde niyetin ne kadar önemli olduğunu açıklamışlardır.

Yüce Allah, ne  mallarımıza,  ne yüzlerimize bakacak, sadece ve sa­dece  kalplerimize   bakacaktır.  Allah'ın   nazargâhı  olan   kalplerimizi,   nasıl kötü  düşüncelere  açabiliriz.  Her türlü   iyilik ve  iyi  niyet varken,   başta Allah  hakkında suizan  beslemek olmak üzere, diğer insanların aleyhine düşüncelere kapılmak, kalbimizi karartmaktan, içimizi daraltmaktan  baş­ka  neye yarar. O yüzden  herkese karşı dürüst, herkese karşı iyi niyetli olalım. Herkesin iyiliğini isteyelim. Kimseye yaltaklık, yalakalık yapmaya­lım,  doğru   ne   ise  onun   peşinde  olalım,   bütün   davranışlarımızın   saiki Allah  ve  O'na   ait  yüce  değerler  olsun.  Ölümümüz  de,  yaşantımız da sırf O'nun için olmalı, varlığımızı bizi var edene adamalıyız. Allah, mut­lak iyidir, mutlak hakikattir. İyiyi, güzeli, doğruyu,  hakikati  başka yerde aramanın   hüsrandan   başka  getirişi  olmayacaktır.  Din  gününün  yegâne sahibi   Allah'ın   huzuruna   çıkacağız  ve   geleceğimizi,   ebedî  saadetimizi O'ndan  bekleyeceğiz. Öyle İse burada O'nun  hesabına çalışalım, Ali'nin yanında  çalışıp da  ücretini Veli'den  bekleyenin  durumuna  düşmeyelim. İçi çürük ceviz gibi, içine kurt düşmüş yemiş gibi meyvelerin görünüş-ı   ferine aldanıp da  onlara  bel  bağlamayalım. Yapacağımız iş  sağlam  olsun, Allah için olsun ki yarın kıyamet gününde bir işe yarasın.

"Size,   amelce   en   çok   kayıpta   bulunanları   haber  verelim   mi?   de. Dünya hayatında, çalışmaları boşa gitmiştir, oysa onlar güzel iş yaptık­larını sanıyorlardı. Bunlar, rablerinin  âyetlerini ve O'na  kavuşmayı  inkâr 1 edenlerdir.   Bu   yüzden   işleri   boşa   gitmiştir.   Kıyamet  günü   Biz  onlara değer vermeyeceğiz".

 

7- Doğruluk

 

Doğruluk; gerçeğe uygunluk, için ve dışın, özün ve sözün bir ol-1 ması, istikamet üzere olma, hak ve hakikatten ayrılmama, ahlâklı, na­muslu ve dürüst olma demektir.

"Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!" (Hûd n/112).

Yüce Allah, bu âyetinde istikamet üzere doğru olmayı, doğru kal­mayı emrediyor. Bu ilâhî emir öncelikle sevgili peygamberimize yönelik bir hitaptı. Bu emir, son derece ağır bir sorumluluk bilinci ve yaşantımızı dosdoğru bir çizgi üzerine oturtabilmemizi gerektirir. Ciddiyet, hassasiyet ve gayret olmadan bunu başarabilmek çok .zordur. Sevgili peygamberimizin bu âyetten ötürü "Beni Hûd sûresi kocattı"[285] buyurmasını da dikkate aldığımızda doğruluk emrinin gere­ğinin ne kadar zor olduğu kolayca anlaşılabilir.

Herkes kendince doğru olabilir, ancak istenilen o değildir. Yüce Al­lah bizden "emrolunduğumuz gibi doğru olmamızı" istemektedir. Öyle ise doğrunun ölçüsü biz değiliz, onun bizim dışımızda mutlak hakikate uygunluk biçiminde bir ilkesi bulunmalıdır. İşte doğruluğu zor kılan da budur. Yoksa herkes kendince zaten doğru yaptığını, doğru söz söyle­diğini, doğru iş işlediğini düşünür. Bu yanlışlığın sebebi, kendimizi ha­kikate giden yolda bir ölçü olarak görmemizdir. Oysa bizler insan ola­rak salt iyi değil, salt kötü de değil, ancak her ikisine de yatkın varlık­larız. İyilik de kötülük de yapabilmekteyiz. Akıl ve tecrübelerimize gü­venebildiğimiz gibi, heva ve heveslerimizin peşine de düşebilmekteyiz. Seçkin önderlerin peşinde doğru yolda ilerleyebildiğimiz gibi, cerbeze­sine kapıldığımız şeytanî önderlerin peşinde helake doğru da sürükle-nebilmekteyiz. İşte bundan dolayı yüce Allah bizden "emrolunduğumuz gibi doğru olmamız"ı istemiştir.

Doğruluk her şeyden önce özümüzde olmalıdır. Özümüz doğru ol­madan, dışımız doğru olmaz. İçinde katran olan küp dışına bal sızdır­maz. Ne yapıp edip işe içimizden, özümüzden başlamalı ve kalbimizi, aklımızı her türlü kötülüklerden, yanlışlıklardan arındırmalıyız. Herkese karşı dürüst olmalıyız, hiçbir kimseye karşı hesaplı davranmamalı, hasbî olmalıyız. Sevdiklerimizi bir çıkar için değil, Allah için sevmeliyiz. Kendi yakınlarımız da olsa haksızlıklarına karşı kalbimizde bir aklama işine girmemeliyiz.

Sözümüz doğru olmalıdır. Dil, kalbin tercümanıdır; içimizi dışa vu­rur. Hal böyle olunca dilimizi de aynı şekilde doğru kılmalıyız. Halk arasında "Dilin kemiği yok" diye bir deyim vardır. Bu insanın isterse yalan söyleyebileceği anlamına gelir. Bu doğrudur, insan isterse yalan söyleyebilir. Ama herkes bilir ki yalancının mumu yatsıya kadar yanar. Bir kez yalan söyleyenler, zamanla bunu alışkanlık edinirler ve çok sürmeden insanlar onların sözlerine güvenmez olur. İçi ve dışı doğru olan insanlar toplumda büyük güven kazanırlar. Sevgili peygamberimiz gençlik çağında öyle doğru, öyle dürüst bir hayat yaşamıştı ki herkes ona Muhammed el-Emîn der, bununla onun güvenilir biri olduğunu İfade ederlerdi. İnsanlar kıymetli eşyalarını emanet olmak üzere sakla­ması için kendisine verirler, ona son derece güven duyarlardı. Kabe'nin tamiri sırasında Hacer-i Esved'in yerine konulması anında bu şerefli vazifeyi kimin yerine getireceği konusunda kabileler arasında anlaşmazlık çıkmış ve işi hakeme bırakmışlardı. Hakem olarak Hz. Muhammed'in seçilmesi halinde hiç kimse buna itiraz etmemiş, herkes sevinmişti. Çünkü o, dost düşman herkesin güvenini kazanmıştı. O da bu güvene lâyık bir şekilde hareket etmiş, çıkardığı hırkasına Hacer-i Esved'i koy­muş, herkesin hırkanın bir ucundan tutarak taşı taşımalarını sağlamış ve yakına getirilince de kendi elleriyle alarak yerine koymuştu. Böylece büyük bir anlaşmazlık önlenmiş, bu şerefli görev onun önderliğinde herkesin elbirliği İle yerine getirilmişti. Peygamberimiz, o kadar güveni­lir biri idi ki, hicret esnasında kendisini öldürmek için komplo kuruldu­ğunu öğrendiği bir hengâmede yerine Hz. Ali'yi bırakmış ve kendisin­deki emanetleri teker teker sahiplerine vermesini sıkı sıkıya tembih etmişti. Onunla mücadele eden, onunla savaşan, her türlü iftirayı yap­madan çekinmeyen İslâm düşmanları, Hz. Peygamber'e hiçbir zaman "Sen yalancının birisin, senin sözüne inanmayız" dememişler, "Evet sen doğru sözlüsün, ama biz senin sözlerini inkâr ediyoruz" demişlerdir.

En büyük erdem düşmanın itiraf ettiği erdemdir. Sevgili peygambe­rimiz durup dururken büyük olmadı. Dosdoğru bir çizgisi vardı ve ha­yatında hiçbir zaman o çizgiden sapmadı. Özü de, sözü de, bütün yaptıkları da doğru oldu. Doğruluktan ayrılmadı. Doğrularla beraber oldu.

Bize de aynı çizgi gerektir. Özümüzde, sözümüzde ve bütün dav­ranışlarımızda doğru olmak, dürüst olmak ve mutlaka doğrularla bera­ber olmak şiarımız olmalıdır.

 

8- Günahlardan Sakınma Ve Tövbe

 

Yüce Rabbimiz şöyle buyurur:

"Kim zerre ağırlığınca bir hayır yaparsa onun sevabını görecek, kim de zerre ağırlığınca şer yaparsa onun cezasını görecek".[286]

"Yoksa o kötülük İşleyenler, bizden kurtulacaklarını mı sandılar. Ne de fena hüküm veriyorlar".[287]

"Hayır (iş öyle değil)! Kim bir kötülük (günah) kazanır da suçu kendisini çepeçevre kuşatırsa onlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebe­dî  kalıcıdırlar".[288]

Sevgili peygamberimizin de tanımladığı üzere günah, kişinin vicda­nını rahatsız eden, iç huzurunu gideren şeylerdir. Müftüler fetva verse bile içimizi kemiren şeylerden uzak durmamız bizim yararımızadır.

Rabbimizin de ifade buyurduğu üzere eğer biz yasak edildiğimiz günahların büyüklerinden sakınırsak, diğer kabahatlerimizi rabbimiz ör­tecek ve bizi cennetine koyacaktı.[289]

Biz nefsimizi temize çıkaramayız. Çünkü nefis, gerçekten hep kötü­lüğü emreder. Rabbimiz esirgerse ancak o zaman korunabiliriz.

Bizler "mütekebbir, kaba, sokaklarda bağırıp çağıran, şamata çıka­ranlardan, dünya işinde âlim, âhiret işinde câhil olanlardan olamayız."

Mümin olarak mutlaka dünya ve âhiret dengesini İyi kurmamız ge­rekir. Dengeyi bunlardan biri lehine bozmak müminin basiret ve fera­setine yakışmaz. Hem dünyamızı hem de âhiretimizi mamur etmek, her ikisine de gereği kadar değer ve önem vermemiz gerekir.

"Size isabet eden her bir musibet ellerinizle işlediğiniz sebebiyledir. Allah, çoğunu da affediyor"[290] ilâhî buyruğunca başımıza gelenlerin kusurunu hep kendimizde arar, başkalarını suçlama ucuzlu­ğunda bulunmayız.

"Allah'ı diliyle çokça zikredip ameliyle Allah'a isyan eden kimseye yazıklar olsun!"[291] buyuran Sevgili peygamberimizin sözünü hiç aklımız­dan çıkarmayız. Kalbimizdeki imanın, dilimizdeki zikrin gereğinin mutla­ka fiillerimize yansıması gayreti içinde oluruz. Başkalarını eleştirmeden çok özeleştiride bulunuruz. Bu konuda bakınız rasûlullah (s.a.v.) efen­dimiz ne güzel buyurmuşlardır:

"Günah, işleyenden başkası hakkında uğursuzluktur. Eğer kişi onu işleyeni ayıplarsa, o günah kendi başına da gelir, gıybetini ederse gü­nahkâr olur, eğer razı olur ise o (günahta) ona ortak olmuş olur".[292]

Dinimiz İslâm, hiç suç işlenmeyen, günah irtikâb edilmeyen bir toplumu gerçekçi bulmaz ve öngörmez. Müslüman toplum içerisinde de günahlar işlenebilir. İslâm'ın müntesiplerinden istediği şey, işlenilen bu kötülüklerin düzeltilmesi ve mümkün mertebe örtülmesidir. Gücü yettiğince her müslüman kötülüklerin önünü almaya çalışacak ve bu uğurda bir katkısı olacaktır. Ancak gücü yetmemesi ve değiştirme im­kânının ortadan kalkması halinde ise, o günahı teşhir etmeyecek, mümkün mertebe örtecektir. Zira kötülükler sâri hastalıklar gibi yayılma temayülündedir. Ne kadar çok yayılırsa o kadar çok işlenmekte, şüyuu vukuundan beter olmaktadır.

İşte bu noktadan hareketle hadiste, müslüman toplum içerisinde iş­lenen suçların diğer insanlar için bir deneme unsuru olduğu belirtil­mekte, düzeltme amacı olmaksızın yalnızca teşhir İçin o kişinin kınan­maması istenilmektedir. Atalarımız "Gülme komşuna gelir başına" de­mişlerdir.   Bu   durumda   yapılacak  şey,   o   kişinin   o   günahı   işlemesinin sebeplerini, arka plânını araştırmak ve onları gidermenin yollarına bak­maktır. Günah işleyene lanet okumak hiçbir zaman çözüm olmayacaktır. Müslümanın işlemiş olduğu günahlar için her zaman telâfi imkânı vardır. İlahî rahmete açılan ve hiç kapanmayan bu telâfi kapısı tövbe­dir.

"Hepiniz Allah'a tövbe edin, ey rnü'minler! Belki böylece korktuğu­nuzdan kurtulur, umduğunuza nail olursunuz".[293]

Kul ve insan olarak bizim en önemli özelliklerimizden biri yaptığı­mız kötülüklerden pişmanlık duyup, vazgeçebilmemiz ve özür dileye-bilmemizdir. İslâmî terminolojide bunun adı tövbedir. Tövbe, işlediğimiz günahların, kötü bir şey olduğuna inanıp, hemen pişmanlık duyup onu bir daha işlememek üzere vazgeçmek demektir.

İnsanlığın ilk atası Hz. Âdem, ilk günahı işlediğinde hemen pişman­lık duymuş ve kendisini kınayarak Allah Teâlâ'dan özür dilemiş, tövbe etmişti. Buna mukabil İblis de aynı şekilde ilk isyanını gerçekleştirdi­ğinde pişman olmak şöyle dursun, küstahça davranarak kendi kusurunu Allah'a yıkmaya çalışmış ve kendince Yüce Rabbi suçlamıştı. Sonuçta Âdem babamız affedildi ve halife olarak yeryüzünü yurt edinmesi ve buradan ebedî hayatı kazanabilmesi için kendisine fırsat verildi. İblis ise İlâhî rahmetten kovuldu ve ebedî azaba müstahak oldu.

Şimdi bize yakışan atamız Âdem'in peşinden gitmek mi, yoksa ilâhî rahmetten kovulmuş, taşlanmış, lanetlenmiş şeytanın peşinden giderek insanlığımızdan uzaklaşmak, İblisleşmek mi? Elbette ki biz atamız Âdem'in peşinden gideceğiz. Yaptığımız hatalarımızı, işlediğimiz günah­larımızı kabul etmeyi ve bunlardan dönmeyi, bir daha asla işlememeyi, bu yüzden başkalarına verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür dilemeyi büyük bir erdem, bilecek ve insaniyetimize yaraşır şekilde davranacağız. Bu bizi alçaltmayacak, aksine daha da yüceltecektir.

Hatasız kul olmaz, insan ne kadar çabalasa da günahsız edemez. Hata etmek, kusur işlemek, günaha düşmek biz insanların özelliklerin-dendir. Biz melek değiliz ki özel korunma zırhı içinde rahat edelim. Bizim insan olarak yapımızda İyiliklere olduğu kadar kötülüklere de yatkınlığımız vardır. Ancak Allah Teâlâ bize İrade ve akıl vermiş, pey­gamberler göndererek yolumuzu belirlemiş, önümüzü aydınlatmıştır. Hal böyle iken bizim bir kötülük işlememiz halinde derhal ondan pişmanlık duyup, vazgeçmemiz ve şayet içinde kul hakkı bulunuyorsa, ilgili kim­selerden helâllik dilememiz bir İnsanlık ve müslümanlık gereği olmak­tadır. Eğer biz bunu yapabilirsek o zaman, yaptığımız hatalar bize zarar vermez, İnsanlık yolunda ilerlemeye devam ederiz. Eğer bunu yapmaz ve işlediğimiz hatalarda ısrar etmeye, yanlışları sürdürmeye, başkalarına verdiğimiz rahatsızlığı giderek artırmaya devam edersek o zaman insan­lıktan adım adım uzaklaşır, şeytanın arkasına düşer ve İblisleşme yo­lunda ilerlemeye başlarız.

Şunu da belirtelim ki inanan bir insan, hiçbir zaman bile bile kötü­lük işleyemez. Onu ancak ya bilgisizlikten, ya bir anlık gafletten, ya arzularına yenilmekten dolayı işleyebilir. Ancak onun sahip olduğu do­nanımları derhal onu uyarır ve pişmanlık duygusunu Öne çıkarır, vicda­nı sızlamaya başlar. Bize düşen böylesi bir durumda derhal vicdanımı­zın sesine kulak vermek ve Allah Teâlâ'nın arzusu doğrultusunda tövbe ederek kendimize çeki düzen vermek ve yaptığımız kötülüğün müm­künse sonuçlarını da ortadan kaldıracak şekilde harekete geçmektir.

Sevgili peygamberimiz "Tövbe eden hiç günah işlememiş gibidir”[294] buyururlar. Ancak tövbe geciktirilmemelidir, sıcağı sıcağına yapılmalıdır. Günah, kalbimiz üzerinde aynanın üzerindeki pus gibi etki eder, hemen silinirse aynaya pek zararı olmaz, ama uzun süre kalırsa ayna bozulur, sadeliğini, parlaklığını kaybeder. O yüzden, her nasılsa işlemiş bulunduğumuz bir günah sebebiyle derhal harekete geçmeli ve onun eserinin kalıcı olmasına meydan vermemeliyiz.

Burada önemine binâen bir şeyin üzerinde özel olarak durmamız gerekiyor: O da tövbenin başkalarının hakkına ilişkin olan boyutudur. Hatanın telâfi edilebilmesi, ancak sonuçlarının ortadan kaldırılması ile mümkün olabilir. Eğer biz işlediğimiz hata ile başkalarına da zarar vermişsek, bunun tövbesi sadece Allah'a yönelip, "Ya rabbi beni affet!" demekle olmaz. Bu durumda öncelikli olarak kime zarar vermişsek, eğer maddî bir zarar ise onun zararını karşılamak ve ayrıca özür dile­mek, manevî bir zarar ise onun rızasını almak ve helâllik dilemek zo­rundayız. Yüce Allah, kendi hakkına ilişkin alanda her türlü günahları­mızı dilerse affedebilir ve bu konuda bizzat kendisi umutsuz olmama­mızı buyurmaktadır. Onun kapısı umutsuzluk kapısı değildir. Ancak işin ucunda kul hakkı varsa, Yüce Allah, tövbenin kabulü için, hak sahibinin rızasını aramaktadır. Kul hakkı ile Allah'ın huzuruna varmamak için eli­mizden gelen her şeyi yapmaya çalışmamız gerekecektir. Yoksa burada yaptığımız nice ibâdetlerimiz, nice iyiliklerimiz, yarın hak sahiplerine verilir de elimiz boş kalabilir, iflas etmiş tüccarın durumuna düşeriz. Elimizde malımız var, ama onların değerinden çok borcumuz olduğun­da, hak sahipleri gelip birer birer haklarını istediklerinde, vermeye ya­naşmadığımız zaman nasıl haciz yoluyla zorla da olsa elimizden alını­yorsa, aynı duruma öbür dünyada da düşebiliriz. Sevgili peygamberimiz bu konuda bizi uyarmış ve iflas etmiş tüccarın durumuna düşmememiz için, kul haklarına aşırı bir özen göstermemizi emir buyurmuştur.

 

9- Tevekkül: Allah'a Güven

 

"Allah bize yeter, ne güzel vekildir O".[295]

Dinimizin önem verdiği insanî özelliklerden biri de Allah'a güven duygusudur. Bu, hiçbir ortamda, şartlar ne kadar kötü olursa olsun umut ve güveni yitirmemek demektir. İnsanın en kötü anında sığınabi­leceği güçlü bir kuvvetin bilincinde olması ve O'nu kendisine yakın hissetmesi kadar güzel bir şey olamaz.

İnsanlar sınırlıdır; güçleri, kuvvetleri bir noktaya kadar erişebilir. Oy­sa onları kuşatan şartlar, içinde bulunduğu ortam, coğrafi özellikler, fizik kuralları insanları aşan, onların güç ve kudreti altına her zaman girmeyen şeylerdir. Böyle bir ortamda insanın kendisini yalnız hissetme­si, onun psikolojisi açısından önemli bir zaaftır. Tevekkül işte bu yalnız­lığı, bu çaresizliği ortadan kaldırmaya yönelik bir inanç halidir.

Ancak "neden Allah'a tevekkül ediyoruz ve bu nasıl olmalı?" sorusu ! üzerinde önemle durmamız gerekmektedir. Allah'a tevekkül ediyoruz, .yalnızca O'na sığınıp, O'ndan yardım umuyoruz. Çünkü O'nun dışında hiçbir sığınak, hiçbir korunak mutlak değildir. Nice güçlü, kudretli kim­seler, makamlar, mevkiler, kuruluşlar zaman içinde yıkılmaya, yok olma­ya mahkûmdurlar. Mutlak güç ve kudret ancak Allah'a aittir. Öyle ise biz mutlak olana, sonsuz kudret sahibine sığınmadan başka bir yolu denememiz yarı yolda kalmamız demektir. Nice yardakçı, nice yalaka belli bir süre sonra yüz üstü kalakalmalardır. İkbali, insanların gölgesine sığınarak aramaya çalışan zavallılar, onların yıkılmasıyla açıkta kalmışlar, jçaresiz duruma düşmüşlerdir.

Önemli olan bir husus da tevekkülden ne anlayacağımız ve bunu nasıl yapacağımızdır. Tevekkül "Bir lokma bir hırka" demek değildir. Tevekkül Allah'a dayanmak, O'na güvenmek demektir. Allah'a dayan­mak, atâletle, tembellikle hiç olur mu? Allah'a dayanmak, O'nun ahla­kıyla ahlâklanmaktan geçer. Yüce Kudret sahibi, her an bir oluşta, bir iştedir; her an yaratmadadır, her an faaldir. O'nun ahlakıyla ahlâklan-mak, bizim de her an faal olmamızı gerektirir. Yüce Allah, hakimdir, hikmet sahibidir, her şeyi yerli yerince yaratır. Öyle ise bizim de hik­metli olmamız ve her yaptığımızı yerli yerince yapmamız gerekir. Yüce Allah'ın bir sünnetullahı vardır; her şeyi belli bir yasa çerçevesinde /ürütür, evrendeki düzen, bu yasaların işlemesiyle vücut bulur. Hiçbir >ey tesadüfi değildir. Ay, güneş, zerreden kürreye her şey ince bir he-;aba bağlıdır. Allah'ın ahlakıyla ahlâklanmak bizim de her şeyimizin lesaplı ve Allah'ın ortaya koyduğu yasalar doğrultusunda olması de­nektir. Yüce Allah bu yasalardan olmak üzere "İnsan için ancak eme­cinin karşılığı vardır"[296] buyurur. Emek yoksa, zahmet yoksa ahmet de yoktur.  Bu  bir yasadır.  İlâhî hikmet bu  yasaya  göre tecellî etmektedir. Armudun pişmiş olarak ağzımıza düşmemesi işte bu yasa­nın bir gereğidir. İnsanlar dünyada huzur arıyorlarsa, bunun için gerekli şartları hazırlamak zorundadırlar. İnsanlar dünya hayatlarında öbür dün­ya saadetini de birlikte kazanmak istiyorlarsa, onun için gerekli şartlar neyse onları yerine getirmek durumundadırlar. Yoksa sadece "Ben Al­lah'a tevekkül ettim, Allah büyüktür, Allah rezzâktır, rızkımı nasıl olsa verir" demekle bu işler olmamakta, sonuçta kendi hatalı anlayışımızla Allah'ı suçlama noktasına varmış olmaktayız.

Şu halde sağlıklı bir tevekkül anlayışı için bizim sahih bir Allah inancına sahip olmamız, O'nun sünnetullahını çok iyi kavramamız ve onun gereği doğrultusunda yaşantımızı sürdürmemiz gerekmektedir. Devemizi sağlam kazığa bağlamadan Allah'a tevekkül etmek, Allah'ı suçlamaktan başka bir şey değildir. Allah'ı suçlamak İse, sonuçta bizim kayıplarımızı telâfi etmeyecek aksine daha da çok artıracaktır.

 

10- Dilin Afetleri

 

"Ey inananlar! Zandan çok sakının, zira zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin suçunu araştırmayın; kimse kimseyi çekiştirmesin; hangi biri­niz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır? Ondan tiksinirsiniz; Allah'tan sakının,   şüphesiz  Allah   tövbeleri   daima   kabul   edendir,   acıyandır".[297]

Yüce Allah bize bir kalp, bir de ona tercüman olmak üzere dil vermiştir. Bu ikisini tutabilmek çok zor, ama meyvesi çok tatlıdır. Riva­yete göre Hz. Davut, Lokman Hekim'e "Git bir koyun kes ve en tatlı iki uzvunu al getir" demiş. Lokman gitmiş ve hayvanın kalbi ile dilini getirmiş. Bir başka seferinde "Git ve bu kez de en kötü iki uzvunu al getir" demiş. Lokman yine kalbi ile dilini kesmiş getirmiş ve: "Efendim, eğer bu iki uzuv, iyi olursa onlara doyum olmaz, yok kötü olursa, bunlardan daha kötü başka bir şey bulunmaz" diye izahta bulunmuş.

Yüce Allah bize her şeyden önce yerinde ve yeterince konuşmamı­za işaret olmak üzere iki kulak bir kalp vermiş. Yani iki dinle bir ko­nuş demeye getirmiş. Dilini, kalbinin arkasına koy, düşün taşın ondan sonra konuş. Eline, beline, diline sahip olma erenlerin yaşam felsefesi­dir. Her türlü erdem, bununladır.

Dilin nice afeti vardır. Dili tutmak çok zordur. Konu başına alınan âyette, Yüce Allah başkalarına karşı kötü zan beslemeyi ve hemen akabinde de insanları arkalarından hoşlanmayacakları şekilde anmayı yasaklıyor. Buna dinî terminolojide gıybet denmektedir. Sevgili pey­gamberimiz,   "Gıybetin   ne   olduğunu   biliyor   musunuz?"   diye   sormuş, oradakilerin, "Allah ve rasûlü daha iyi bilir" diye mukabele etmeleri üzerine de "Gıybet, kardeşini hoşlanmayacağı şekilde anmandır" bu­yurmuştur. "Eğer söylediğim, kardeşimde varsa?" diye birisi sorunca, "Eğer söylediğin onda varsa gıybet etmiş olursun, yok onda mevcut olmayan bir şey söyiüyorsan o zaman iftira etmiş olursun" şeklinde açıklama getirmiştir.[298]

Hadiste de belirtildiği üzere bir insanın kanı, ırzı ve malı başkaları­na haramdır. Hiç kimse başkalarının şeref ve haysiyetiyle oynayamaz. Yüce Allah, iffetli insanlara iftira atmayı, suçsuz kimselere zina isnadın­da bulunmayı en büyük günahlardan biri saymış ve hem dünyada, hem de âhirette cezalandırılması gerekli bir suç kabul etmiştir.

Dilin en büyük âfetlerinden biri de yalan söylemesidir. Yalan ve hı­yanet ile iman bir arada bulunmaz, derler. Sevgili peygamberimiz, bir insanın emanete hıyanetlik etmesini, verdiği sözde durmamasını, konuş­tuğu zaman yalan söylemesini kişinin münafıklığının alâmeti saymıştır.

Yalanın içine bir de yemin girer ve bununla başkasının hakkı da yenirse, bunun vebalinin katmerleneceği açıktır. Mahkemelerde yalan yere şahitlik yapmanın ne kadar büyük günah olacağını söylemeye gerek yoktur.

Boşboğazlık hiç hoş bir şey değildir. Bazı insanlar görürüz, hiç ol­madık yer ve zamanlarda patavatsızlık ederler, onu bunu güldürmek için olmadık şaklabanlık yaparlar, müstehcen şeyler anlatırlar üstelik bunu • da yarenlik adına yaparlar. Cenaze evinde kahkaha ile gülen kimseler çıkar. Bütün bunlar, dilimize sahip olamayışımızdandır.

Dilin önemli afetlerinden bir başkası da kovuculuk etmek, laf götü­rüp getirmektir. Bu şekilde nice dostların arası açılmış, nice aileler yı­kılmış, nice ocaklar sönmüş, nice masum kanların dökülmesine sebep olunmuştur. Sevgili peygamberimiz "Bir kişinin yalancı olması için her duyduğunu söylemiş olması yeterlidir"[299] buyurmuş ve duyduğumuz sözlerin çoğunu içimize gömmemiz ve hiç duymamış gibi davranmamız gerektiğini belirtmiştir. Bırakın ara açmak için doğru da olsa laf taşı­mayı, ara bulmak İçin yerine göre yalan söylemeyi caiz görmüştür. Demek oluyor ki, halk arasındaki tabiri ile "Doğrucu Davut" olmanın anlamı yok, her söylediğimiz söz doğru olmalı, ama her doğruyu da her yerde söylememeliyiz. Ölçüp, biçip, uygun ve gerekli gördüğümüz zamanlarda   konuşmak,   uygunsuz   zamanlarda   ise   susmak   zorundayız.

Zaten  hikmet de,  insanın   ne zaman   konuşacağını,  ne  zaman  susması gerektiğini bilmesidir.

Yüce Allah buyuruyor ki "Ey inananlar! Eğer yoldan çıkmışın biri si­ze bir haber getirirse, onun iç yüzünü araştırın, yoksa bilmeden bir millete fenalık edersiniz de sonra ettiğinize pişman olursunuz"[300]. Kovuculuk eden, jurnalde bulunan herkesi dinleyip, sözlerine iti­mat ederek harekete geçmemiz, âyetin de işaret buyurduğu gibi çok kötü sonuçlara sebebiyet verecek, sonunda pişmanlık duyacağız ama iş işten geçmiş olacaktır.

Bu sebepten önce başkalarına karşı iyi niyetli olmalı, onlara hüsnüzan beslemeli, sonra başkalarını bizlere gammazlayan, kovuculuk eden kimselere itibar etmemeli, onları dinlemeyerek heveslerini kursak­larında bırakmalı, buna rağmen bir harekette bulunacaksak, mutlaka araştırmalı ve iyice emin olmadan herhangi yanlış bir davranış içine girmemeliyiz. İşte o zaman pişman olmayız ve insanlığımıza yakışan bir davranış içinde olmuş oluruz.

 

11- İnsan Olmanın Gerekleri

 

İnsan olarak bizler, tabir caizse Allah'ın özene bezene yarattığı var­lıklarız. Doğuştan saygın yaratı İm iş izdir. Daha baştan akıllı, bilgili ve kabiliyetli kılınmışızdır.

Ölçme ve değerlendirme aracı olarak akla sahibiz. Eşyayı tanıma ve onlara isim verme, onları kullanma yeteneğimiz vardır. Bugün sözü edilen ve üzülerek belirtelim ki dünyanın çok yerinde tam olarak uy­gulama alanı hâlâ bulunamayan temel hak ve özgürlükler, bizim insan olarak yaratılmamızın doğal sonucudur. Bu haklar insan olarak doğa­mızda vardır; dolayısıyla bunları bize bahşettiği iddiasında bulunan hiçbir güce, hiçbir kuruma insan olarak borcumuz yoktur. Biz sadece ve sadece bizi insan olarak yaratan ve bizi bin bir nimetlerle donatan, dünyanın bayındır kılınması, düzen ve intizamın sağlanması ve böylece bütün insanlığın huzur içinde yaşaması göreviyle görevlendiren Rabbi-mize karşı kendimize borçlu hissederiz.

İçinde bulunduğumuz nimetleri sayma imkânına bile sahip değiliz. Bedenimizdeki organların çalıştığından bile haberimiz olmamakta, ancak acıdığı, ağrı verdiği, hasta olduğu zaman organlarımızın varlığından haberdar olmaktayız.

İnsan olmamızın gereği her iyiliğe bir teşekkür borcumuz olmalıdır. Bize basit bir iyilik yapan insanların bizden nasıl teşekkür beklediklerini hep biliriz ve minnet altında kalmak asla istemeyiz. Bir de Rabbimiz'in nimetlerini düşünelim. Hangi nimetin şükrünü yerine getirebiliriz?! Bir nefeste iki can bahşeden Allah'a hakkıyla şükretmek ne mümkün? Hoş, Allah'ın da bizim şükrümüze ihtiyacı yoktur. Ama O'nun istediği şekilde bir hayat sürmek bizim hem birey olarak, hem de toplum olarak hu­zurlu olmamız arzusuna uygun düşecektir.

Sevgili peygamberimiz bu konularda her insanın, bedenindeki her bir eklemine karşı bir sadaka borcu olduğu beyanında bulunur. Sonra bunun nasıl ödeneceğinin yolunu gösterir: "Her teşbih bir sadakadır, her övgü (hamd) bir sadakadır, her lâ İlahe illallah demek bir sadaka­dır, her tekbir bir sadakadır, iyi ve güzel olan şeylerin yerleşmesi, kötü ve çirkin olan şeylerin ortadan kaldırılması için uğraş vermek bir sada­kadır..."[301]

Başka bir hadiste ise Rasûlullah (s.a.v.) "Her müslümanın sadaka vermesi gerekir" buyurur. Bunun üzerine ashabdan biri ile aralarında şu konuşma geçer:

—Ya bulamazsa ne buyurursun?

—Elleri ile çalışır, hem kendisi yararlanır hem de başkalarına İyilik yapar.

—Ya buna güç yetiremezse?

—Çaresiz durumda olan ve ihtiyacı bulunan birine yardım eder.

—Buna da İmkân bulamazsa?

—İyi ve güzel olan şeylerin yerleşmesi için çaba harcar.

—Onu da yapamazsa?

—O  zaman   kötülüklerden   uzak durur,  o  da   bir sadakadır".[302]

Bu iki hadis gösteriyor ki insan olarak bizlerin sürekli kendimizi ge­liştirmek, Allah'ı anarak, sadece O'nu yüce bilerek, sadece O'nu övgüye lâyık görerek, O'ndan başkasının övgüsüne ihtiyaç duymayarak iç dün­yamızı geliştirmek ve zenginleştirmek, bunun yanısıra da dış dünyamız­da insanlarımıza yararlı hizmetler üretmek, onların yanında yer almak, iyi ve güzel olan şeylerde onlarla dayanışma içinde olmak, güzelliklere jöncülük etmek, zayıflara, düşkünlere yardımcı olmak, basit de görülse, 'önemsenmese de iyilik yapmadan geri kalmamak, çevremize yararlı olmak; eğer bunu yapamıyorsak hiç olmazsa kimseye zarar vermemek ve böylece toplum huzurunun sağlanmasına bu yoldan olsun bir kat­kıda bulunmak vazifemiz olmaktadır.

Yapacağımız katkıları önemsememek yanlış olur. Bazan küçük bir katkı, çok faydalı sonuçlar doğurabilir. Bizim o küçücük katkımız başka­ları için örnek olabilir ve onların çok büyük hayırlar işlemesine, yararlı hizmetler vermelerine zemin hazırlamış   olabilir. Bu takdirde onların sevabı kadar bizim de sevap alacağımız,   buna karşılık onların sevapla­rının azalmayacağını bilmemiz rabbimizin   bizi ödüllendirme konusunda ne kadar arzulu olduğunun delili olur.

 

12- İnsan Olarak Temel Vazifemiz

 

"Doğrusu biz, emaneti göklere, yere, dağlara sunmuşuzdur da onlar bunu yüklenmekten çekinmişler ve ondan korkup titremişlerdir. Pek zalim ve çok cahil olan insan ise onu yüklenmiştir".[303]

Bu âyette "emanet" diye çok önemli bir kavram vardır. Bu, kısaca yeryüzünde Allah adına hareket etme yetki ve sorumluluğu demektir. Yüce Allah, bunu önce başkalarına arz etmiş, fakat onlar bunu yapa­mayacaklarını, çünkü bu ağır sorumluluk için yetkin olmadıklarını ileri sürmüşler. İnsan ise bu sorumluluğun altına girmiştir. Çünkü insan bu­na ehil olan yegâne varlıktır. Zaten âyetin sonunda da bu sorumluluğu insanın neden yüklendiğinin ipuçları bulunmaktadır. İnsan, bilgilenmesi mümkün olan, ama cahil de kalabilen, adaletle davranabilen ama zu­lüm de yapabilen bir özelliktedir. İşte bu kıvama sahip olmasıdır ki, onu emaneti yüklenmeye ehil kılmış ve yeryüzünde halife olma yani Allah adına burasını bayındır kılma ve yaşanabilir bir yurt haline ge­tirme yetki ve sorumluluğunu üstlenmeye hak kazandırmıştır.

İnsanın vazifesi işte bu önemli mevkiinden kaynaklanmaktadır. Öyle ise insan bir başka âyette de ifade edildiği gibi yeryüzüne başıboş hareket etsin, hiçbir sorumluluk almasın, hiçbir görev yerine getirmesin, keyfince gezsin, tozsun, yesin, içsin ve şehvetlerinin peşinde koşsun diye gönderilmemiştir. Elbette bunları da yapacaktır, ama insan bunları yapmak için yaratılmamıştır.

İnsanın bu önemli konumu ona bir dizi sorumluluk yüklemektedir. Her şeyden önce o, kendisini yaratan, bu vazife İçin donatan ve dünya hayatını cennete çevirebilme için etkin ve olgun kılan rabbine karşı sorumlulukları vardır. İnsan, Yüce Allah'ı Rab olarak görmek ve O'na karşı kullukta bulunmak, O'nu saygı ile anmak ve sadece O'na tapın­mak durumundadır. Çünkü her şeyin başı burasıdır. İkinci aşamada vazifesi Allah'a ait olan değerleri yüceltmek ve onun din olarak gön­derdiği kurallara saygı duymak ve onların gereklerini yerine getirmektir. Bu bağlamda, Allah ile kullar arasındaki özel ilişkiyi sağlayan aracı ku­rum olarak peygamberliği tanımak ve gönderilen peygamberlerin tü­münü saygı ile anmak, özellikle son peygamber olarak gönderilmiş bulunan   sevgili   peygamberimiz  Hz.  Muhammed'in   peygamberliğini  ve getirdiklerini tam  bir iman  ile  kabul  etmek,  gereklerini  mümkün  mer­tebe yerine getirmeye çalışmak durumundadır.

Allah'a ve O'ndan gelen her şeye, peygambere ve onun Allah'tan getirmiş olduğu her şeye inanmak bu anlamda insan olarak en başta gelen vazifemiz olmaktadır.

Gene bununla bağlantılı olarak kendi özümüze karşı vazifelerimiz vardır. Kendimizi tanımak ve özümüze saygılı olmak, mevcut konumu­muza uygun düşecek davranışlar içinde bulunmak durumundayız. Ken­dimizi yeterince tanımadan bizim Allah'ı da tanımamız mümkün olmaz. Bir öz deyiş vardır "Kendini tanıyan, rabbini tanır" diye. Ben kimim, neyim, burası neresi, buradaki yetki ve sorumluluklarım nedir? Bugünün yarını ne olacaktır? Bu ve benzeri sorularla insan olarak kendi konu­mumuzu çok iyi tesbit etmek ve bize yüklenen emanetin gerektirdiği şekilde davranmak ve yeryüzünü, bu geçici mekânımızı, ebedî yurdu­muzu kazanabilmenin tarlası haline dönüştürebilmek zorundayız.

İnsan   şüphesiz   kendisini,   yeteneklerini   ve   zaaflarını   tanıyarak   işe başlamak zorundadır. İnsan olmamın anlamı, iyiye de kötüye de yatkın olmam,  adaletle   hareket  edebildiğim  gibi  zulüm  de  yapabilmem,  ilim sahibi  olabileceğim  gibi cahil de  kalabilmem  İse ve  sorumluluğu  yük­lenmeye ehil kılan donanımlarım arasında bulunan aklımla, tecrübemle, insanlık   sezgilerimle,   insanlık   birikiminden   İstifade   yeteneğimle   iyiye, güzele,   bilgili   olmaya,   adalete,   doğruya   ulaşabilmem   mümkünse   ve Yüce Allah'ın benden isteği de zaten bunu başarabilmem ise, o zaman benim özümdeki kabiliyetleri bu doğrultuda kullanmam en büyük vazi­fem olacaktır. Tabiî bunun için Ön  hazırlık olmak üzere, bedenimi, ak­lımı,   ruhumu   geliştirmiş   olmam,   her  türlü   zararlı   şeylere   karşı   onları korumuş olmam kendiliğinden anlaşılacak olan bir husus olacaktır.

Sonra sorumluluk halkası elbette bir insan olarak kendimden, yakın "evreme doğru dalga dalga genişleyecek ve önce ailemden başlayarak cinde yaşamış olduğum kendi toplumuma, aynı inançları paylaşmış jlduğum kardeşlerime, huzur ve güven İçinde hayatımı geçirdiğim ül-teme, kendi bağrından kopmuş olduğum milletime, ve nihayet dünya layatını birlikte paylaşmakta olduğumuz diğer insanlara, inançları, milli-retleri, ırkları, renklen ne olursa olsun, onların hepsini insan olarak, endime eş görmek ve hepsine kendi özüme gösterdiğim saygının bir lenzerini göstermek olacaktır. Tabiî buna mukabil, haklı olarak ben de erkesten aynı saygıyı bekleyeceğim.

İş bununla da kalmayıp etrafımızı kuşatan fizik çevreye karşı da ynr şekilde vazifelerimiz olacak, bize bahşedilen doğanın en güzel ?kilde kullanılmasına çalışacak, doğal kaynaklan kullanmada israfa dü-?rek,   çevremizi   kirletmek,   tüketmek   gibi   bir   duruma   düşmeyeceğiz.

Unutmayalım ki çevremize vereceğimiz zararın cezasını gene biz çeke­riz. Hâlihazırda bir sürü çevre problemi yaşıyorsak, bunun sorumluları elbette ki insanlardır. Doğadan ihtiyacımız ölçüsünde yararlanmayı Allah bize bir lütuf olarak bahsetmiştir. Ama onu kirletmek, tüketmek bize ait olmayan emanete hıyanet sayılmaktadır. Sevgili peygamberimiz, nehir kenarında olsak bile abdest alırken ihtiyaçtan fazla suyun kulla­nılmasını israf bilmiş, yolda insanlara rahatsızlık veren şeyleri gidermeyi imandan bir şube saymış, yeşili korumayı, çevreyi kirletmemeyi her vesile ile salık vermişlerdir.

Hayvanlara karşı merhametli davranmamız da gene çevre bilincimi­zin bir parçası olmaktadır.

İşte, eğer biz bu halkayı oluşturabilirsek, yani Allah Teâlâ'dan baş­layarak, özümüze ve oradan diğer insanlara ve çevremize uzanan bir sorumluluk çemberi geliştirebilirsek, o zaman bizden beklenen aslî gö­revi layıkı ile yerine getirebiliriz demektir.

 

13- Allah'a Karşı Olan Vazifelerimiz

 

"De ki: Namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm, âlemlerin rabbi Allah içindir. O'nun hiçbir ortağı yoktur; böyle emrolundum ve ben müslümanların ilkiyim".[304]

Yüce Allah'a karşı olan vazifelerimiz vardır.

Allah, bizim yaratıcımızdır ve var oluşumuz ve varlığımızın devamı O'nun irade ve kudretiyle olmaktadır. Dalından düşen bir yaprak dahi, Allah'ın ilmi, iradesi ve kudreti dahilindedir. Buna tam bir imanımız vardır. O, bizim rabbimizdir; bizi esirger, korur, her şeyimizi görür, gö­zetir, yaptıklarımızdan bizi sorguya çeker, kötülüklerimizi dilerse bağışlar ve dilerse adl-i ilâhî ile bire bir karşılığı ile cezalandırır, iyiliklerimizi ise lütf-ı ilâhî ile en az bire on ile, isterse bire yedi yüz ve dilerse daha da fazlasıyla ödüllendirir. Mülk O'nundur. Bizim mülk sahibi oluşumuz mecazî anlam taşır ve sadece niyabet suretinde, O'nun izin verdiği şekil ve ölçüde cereyan eder. Bedenimiz, ruhumuz hep O'na aittir. Can da, ten de bize emanettir. Bu itibarla yaşamımız da, ölümümüz de ancak O'nun irade ve kudretiyledir. Kendi kendimizi öldürmenin büyük günah oluşu da gene bu gerçeğin bir uzantısıdır. Dünyadaki yaşantı­mız, ebedî hayatımızın kazanılması içindir. Yüce Allah, öbür hayatımızı bu hayatımızın izdüşümü kılmıştır. Bu, dünyamızın mamur olması için çalışmamız, aynı zamanda âhiretimiz için de çalışmak anlamına gelmek­tedir.

O Rezzâk'tır, rızkımızı verir. Ancak, bunu sebeplere bağlamıştır. Bize düşen sebeplere yapışmak, Allah'a düşen de sonuçlan yaratmaktır. O, gökte ve yerde her ne varsa bizim emrimize âmâde kılmış, dünyayı rızkımızı çıkarabileceğimiz nimetlerle donatmıştır. Bunlardan kimileri hazır vaziyette, kimisi de bizim katkımızı, bizim emeğimizi beklemekte­dir. Yüce Allah, insanoğlu olarak hayatî ihtiyaç duyduğumuz hiçbir şeyi eksik bırakmamıştır.

Yüce Allah'ın isimlerini ve onların tecellîlerini anlatmakla bitireme­yiz. O, ne kadar güzel sıfatlar varsa hepsini zatında toplamıştır, ne kadar kusur varsa hepsinden uzaktır, yerde ve gökte olan her şey hal diliyle onu teşbih eder.

Peki biz insanlara düşen vazife ne olmalıdır? Biz en başta O'nun ahlakıyla ahlâklanmalı ve O'nun isimlerinin tecellîsine vasıta olmalıyız. Madem ki Allah rezzâktır; öyle ise bu sıfat bir insan olarak benim üze­rimden gerçekleşecek ve ben başta kendim olmak üzere, bakmakla yükümlü olduğum kimselerin rızkını kazanmak için var gücümle uğra­şacağım, ayrıca toplumda zayıf olan ve kazanma imkânı bulamayan kimselerin de rızkının kendilerine ulaştırılmasında gene aracı olacağım. Bu bir örnek, Allah'ın bütün sıfatlarının bizde tecellî etmesi gerekiyor. O esirgiyor ve merhamet ediyorsa, bizim de esirgeyici ve merhamet edici olmamız, O seviyorsa bizim de sevmemiz, O, ayıpları örtüyor, kusurları bağışlıyorsa, bizim de örtücü ve bağışlayıcı olmamız gibi. Al­lah'ın .ahlakıyla ahlâklanmaktan kastedilen şey işte budur.

Bunların dışında hepinizin bildiği görevlerimiz vardır ve bunları da kısa kısa sıralamamız güzel olacaktır.

Başta tabii ki Allah Teâlâ'yı tanımak, O'na kalbî bir imanla bağlan­mak, O'nu her türlü noksanlıklardan tenzih edip, her türlü kemal sıfat­larıyla takdis etmek ve O'na asla ortak koşmamak gelecektir. Buna dinî terminolojide "tevhid" denmektedir ve dinimizin esasını "tevhid inancı" oluşturur. Bu, varlık âleminde ve zihin dünyamızda alan ayırımını İm­kânsız kılar ve mülkün maliki olarak her yerde O'nun iradesini esas almayı, mutlak anlamda O'na teslim olmayı ve O'na kulluk etmeyi ifa­de eder.

Bu inancın uzantısı olarak sadece O'na ibâdet edip, sadece O'ndan yardım istememiz gerekecektir. Madem ki mutlak güç ve kudret O'na aittir, öyle ise başkalarına kulluk etmenin, başkalarından yardım İste­menin ne mantığı'ne de imkânı vardır. Hal böyle iken, pek çok müslümanın yatırlardan, türbelerden, şeyhlerden medet umması, halimi­ze acınacak bir durumdur.

Vazifelerimizi saymaya devam edelim:

Her an Yüce Allah İle olmak, yaptığımız her şeyi O'nun adıyla ve O'nun rızası için yapmak. Her an O'nun huzurunda olduğumuz bilinciy­le kullukta bulunmak, tam bir ihlâs ile İbâdetlerimizi yerine getirmek.

Allah'a, O'nun isimlerine ve O'na nisbet edilen Kur'an, Kabe, mabet gibi kutsal değerlere saygılı olmak. O'nun emir ve yasaklarına uymak, her zaman için korku ve umut arasında olmak. O'nun azabından emin olmak da, rahmetinden ümit kesmek de yanlıştır. Üzerimizdeki nimetle­rine karşı sonsuz şükür duygusu içinde olmak ve bunu elimizden gel­diği kadar dışa da vurmak. Her nimetin şükrünün kendi cinsinden ol­duğu da unutulmamalıdır; malın şükrü mal vermekle, dilin şükrü zikir ve hamdle, aklın şükrü, başkalarına öğüt vermek ve yol göstermekle olur. Kısaca bizden istenilen sadece Allah'a kul olmak ve O'na kullukla, her türlü kölelikten, bağımlılıktan âzâd olmaktır.

 

14- Peygamberimize Karşı Vazifelerimiz

 

"...O peygamber, onlara, uygun olanı emreder ve fenalıktan men eder, temiz şeyleri helâl, murdar şeyleri haram kılar, onların ağır yükle­rini İndirir, zor tekliflerini hafifletir. Bu peygambere inanan, hürmet eden, yardım eden, onunla gönderilen nura uyanlar yok mu? İşte onlar kurtuluşa erenlerdir".[305]

Yüce Allah bu âyet-i kerîmede sevgili peygamberimizin özelliklerin­den söz etmekte ve müminlerin ona inanmalarını ebedî kurtuluşları için şart kılmaktadır.

Yüce Allah, insanlığı başıboş, kimsesiz, sahipsiz bırakmamış, ilk in­sanların ortaya çıkmasıyla başlayan bir süreç halinde onlara yol göste­rici, Allah'ı tanıtıcı, nasıl kulluk edeceklerini Öğretici peygamberler gön­dermiştir. Bizim peygamberimiz bu zincirin son halkasıdır. Bütün pey­gamberler aynı yolun yokuşudurlar ve bir önceki bir sonrakini müjde­ler, bir sonraki de öncekilerini tasdik eder.

Sevgili peygamberimiz, kendisini görkemli İslâm binasının son yapı taşı olarak tanıtır. Onunla artık din tamamlanmış, insanlık düze çıkmış ve kıyamete kadar sapmadan gidebileceği doğru yola ermiştir.

Yirmi üç yıl süren peygamberliği boyunca İnen Kur'an'ı insanlara duyurmuş, açıklamış ve bizzat kendi hayatında yaşayarak, inananlara örneklik etmiş, böylece Kur'an, sevgili peygamberimizin üzerinden ger­çekleşmiş, diğer müslümanlar da ona uyarak yeni hayatlarını yaşamaya başlamışlar ve çok kısa bir zaman dilimi içinde üç kıtaya uzanan ve oradan da tüm dünyaya yayılan yepyeni bir medeniyet vücut bulmuş­tur. Bu medeniyetin esasını Allah ve peygamber inancı oluşturmaktadır.

Bu elbette kolay olmamıştır. Sevgili peygamberimiz, Allah'ın dinini öğretme ve yayma uğrunda çok büyük çileler çekmiştir. Düne kadar kendisini güvenilir bulanlar, bugün yalanlıyorlar, dinlemiyorlar, gürültüye boğuyorlar ve giderek artan bir şekilde ezâ ve işkence etmeye koyulu­yorlardı. Getirdiği din, bütün insanları eşit görmekteydi ve kölelerin dahi insan olduğunu haykırmaktaydı. Irk, renk ayırımına karşı çıkıyor, insan olarak herkesin eşit olduğunu ilan ediyordu. Bu itibarla ilk etapta daha çok köleler, kimsesizler arasında yayılmaya başlamıştı. Kureyş'in ileri gelenleri, bu yeni din yüzünden itibarlarının sarsılacağını düşüne­rek önlem almaya başlamışlar ve kimsesiz zayıf insanları, sırf müslüman oldukları ve Rabbimiz Allah'tır dedikleri için ağır işkencelere maruz bırakmışlardı. Bu yolda şehitler verilmişti. Peygamberimiz, birbiri ardı sıra hamilerini kaybetmesi sonucu Mekke'yi terk etmek ve kendisine güçlü bir sığınak aramak zorunda kalmıştı. Ne yazık ki gittiği her yer­den kovulmakta ve ayak takımına taşlatılmakta idi. Kabilesi ve inanan­larla birlikte yıllar süren boykota maruz bırakılmış, aç ve susuz kalmış­lardı. Sonunda Medine'ye göçmek zorunda kalmışlar ve İslâm'ı oradan yaymaya başlamışlardı. Bu defa sistemli savaş yılları başlamıştı. Kâh kazanıyor, kâh kaybediyordu. Ama o hiçbir zaman yılmıyor ve umut­suzluğa düşmüyordu. Nihayet sekiz yıl sonra, ayrılmak zorunda kaldığı Mekke'yi fethetmiş ve kısa zamanda İslâm bütün Arap yarımadasında yayılmıştı. Vefatının ardından, bayrağı değerli ashabı devralmış ve baş döndürücü bir hızla fetihler başlamış, koca koca medeniyetlerin hüküm sürdüğü yerleri İslâm'ın nuru aydınlatmaya başlamıştı.

Bu başarı sevgili peygamberimizin başarısıydı, çektiği acı ve ıstırap­ların bir karşılığı idi. Sabırla mücadele sonunda elbette hak galip gele­cek, bâtıl yok olup gidecekti. Tevhidin sembolü olarak Kabe kıble edi­nilecek ve bütün putlar birer birer yıkılacaktı.

Bize dinimizi miras bırakan, tevhidi öğreten, putlara kul olmaktan kurtaran, her türlü tabuyu yıkan, büyü, tılsım, yıldıza bakma, uğursuz­luğa inanma gibi her türlü anlamsız inançları, hurafeleri yok eden, her türlü erdemi bize öğreten, kötülüklere savaş açan, her türlü kan dava­larını, töre cinayetlerini ayaklan altına alan sevgili peygamberimize karşı elbette yerine getirmemiz gereken vazifelerimiz vardır. Şüphesiz bunla­rın başında ona olan inancımız ve onun bize Allah'tan getirdiklerine sıkı sıkıya bağlanmamız gelecek, onun bize miras bıraktığı emanete cân ü gönülden sahip çıkacağız. Onu canımızdan çok sevecek, adını saygı ile anacak, onun güzel adlarını çocuklarımızda yaşatacağız.

Ancak ona olan sevgimiz bir İnsan peygambere olmalı, onu hâşâ hiçbir zaman tanrılaştırma noktasına ulaşmamalıdır. Unutmayalım ki, o da bizim gibi insandı, yaşadı, yedi içti, evlendi, çoluk çocuk sahibi oldu ve sonunda öldü. Bütün insanlar gibi, o da fâni idi. O ölürken "Allahım, kabrimi tapınılan bir put yapma!"[306] diye dua etmişti. Ona en güzel yakışan sıfat, ken­disinin de çok sevdiği "kul peygamber"di.

 

15- Kendi Özümüze Karşı Vazifelerimiz

 

"İnsanoğlu    kendisinin    başıboş   bırakılacağını    mı   sanır?".[307]

İnsan olarak sorumluluklarımız vardır. Büyük bir iman ile bağlandı­ğımız Allah'a karşı sorumluluğumuz, sorumluluk anlayışımızın odak nok­tasını oluşturur ve buradan dalga dalga etrafa yayılır.

Hemen sonra insan olarak kendi özümüze karşı olan vazifelerimiz vardır. İnsan, ruh ve bedenden yaratılmıştır. Öyleyse hem bedenimizi hem de ruhumuzu geliştirmeyi amaçlayan bir dizi görevimiz olacak demektir. İnsanın, bir canlı olarak bedeninin temiz tutulması ve her türlü ihtiyacının karşılanması gerekir. İnsanı insan yapan aklımızın da aynı şekilde korunması ve geliştirilmesi gerekir. Öbür taraftan insanın bir de kalbi vardır. Kalp, inançlarımızın ve duygularımızın merkezidir.

Beslenmemiz ölçülü olacaktır. Bedenimizin ihtiyacı neye ve ne mik­tarda ise o kadar alınacak, abur cubur şeyler yenilmeyecek, israfa ka-çılmayacaktır. Yiyeceklerimizin başta temiz ve helâl olmasına son dere­ce özen göstermemiz gerekecektir. Az beslenme zayıf düşmemize, aşırı beslenme gereksiz kilo almamıza ve ömür boyu hamallık yapmamıza, vücudumuzun hantallaşmasına, pek çok derde davetiye çıkarmamıza sebep olur. Hele hele açlıktan ölen insanların milyonlarla ifade edildiği dünyamızda lüzumundan fazla yemek, içmek ve sonra da onları haz­medebilmek için olmadık hareketler yapmak, akıl ve insanlıkla izah edilebilecek bir şey değildir. Sözde gelişmiş ülkelerde, insanların vücut­larını formda tutabilmek İçin harcadıkları miktarın, beslenmeleri için harcadıklarından fazla olması, dünyamızın hastalıklı bir ruh hali içinde olduğunun bir ifadesi olmalıdır.

Aklımız, Allah'ın bize en önemli hediyesidir. Diğer canlılardan aklı­mızla ayrılırız ve sorumluluğumuzun esasını da akıllı oluşumuz oluştu­rur. Aklı eksik olan çocukların ve akıl hastalarının dinde muhatap kabul edilmemesi, din nazarında aklın ne kadar önemli olduğunun açık gös­tergesidir.

Dinlerin getirdikleri hükümler arasında hatırı sayılır bir kısmı aklı korumak içindir. Aklı korumak iki şekilde olur. Birincisi ve öncelikli ola­nı aklı ortaya çıkarmak, geliştirmek, aklın fonksiyonlarını eğitim yo\uy\a güçlendirmek ve işlevsel hale getirmektir. Çalışmayan akılda hayır yok­tur. Nice akıllı insan biliriz, aklını kullanmadıkları için bir varlık göste­remezler. İşin zor olan kısmı aklı geliştirme ve işlevsel kılmadır. Bunun için daha küçük yaştan itibaren ciddî anlamda bir eğitim sürecinden geçirilmesi ve aynen bedenin maddî gıdalarla beslenmesi gibi, aklın da bilgi ile beslenmesi ve katma değer üretebilecek bir düzeye gelinceye kadar düzenli ya da örgün eğitime devam edilmesi gerekecektir. Bura­da verilecek bilgilerin önemi, öncelik sırası ve hazmedilerek götürülüşü Önemlidir.

Aklın korunmasının ikinci aşaması -ki bu çoğu zaman eş zamanlı da olur-, onu her türlü dışarıdan gelecek zararlardan korumak için önlemler alınmasıdır. Bunların bir kısmı kötü fikirler, yanlış düşünceler, kapalı ideolojiler, satanizm gibi tehlikeli akımlar olabilir. Körpe beyinler, bu gibi zararlı fikirlerden, sapık ideolojilerden korunmalı, bunun için yetkililer ve özellikle de aile büyükleri önlemler almalıdırlar.

Aklın korunmasına yönelik önlemlerden biri de, onu saf dışı bıraka­cak olan her türlü alkol ve bağımlılık yapan maddelerin kullanımından uzak tutmak, bu tür zararlı maddelere karşı mücadele etmektir. Dini­miz, bilindiği üzere alkol ve uyuşturucu kullanmayı haram kılmakta, bunların alınmasını, satılmasını, taşınmasını, aracı olunmasını hep bir tutmaktadır. Ülkemizdeki Yeşilay gibi sivil kuruluşların bu tür zararlı maddelerin kullanımına karşı mücadelesini elbirliği ile desteklememiz gerekmektedir. 1920'de TBMM hükümetince çıkarılan ilk yasanın "Men~i müskirat (yani alkollü içkilerin yasaklanması) Yasası" olduğunu ve bu yasanın dört yıl yürürlükte kaldığı bilinmektedir. ABD alkol kullanımını yasaklamış ve bunun için çok büyük miktarda harcamalar yapmış ol­masına rağmen sonuç alamamış ve sonunda vazgeçmişti. Osmanlı pa­dişahlarının da bu konuda yasaklar getirdiği biliyoruz. Bu demek oluyor ki, bunları yasa ile yasaklamak çözüm olmuyor. Tümden serbest bırak­mak da özellikle körpe dimağların zehirlenmesine yol açmaktadır. Öyle ise bu gibi zararlı maddelere karşı eğitim yoluyla karşı koymalı ve in­sanlarımızı bilinçlendirmeliyiz.

Cinsiyet ayırımı yapmadan beşikten mezara kadar yaygın bir eğitim ve öğretim anlayışı, ancak aklımızı geliştirme ve korumada çıkar bir yol olabilir.

İnsan olarak bizim üçüncü yönümüzü ise kalbimiz oluşturur. Kalp, duygu ve inançlarımızın merkezidir. Kalbimiz, boş olamaz, oraya öyle bir inanç yerleştirmeliyiz ki, ruhumuzu yüceltsin, gözümüzü aydın eyle­sin, korkularımızı bitirsin, umutlarımızı gerçekleştirsin. Ancak burada bir nokta önemlidir. Kalbe herhangi bir inanç girip de yerleşirse oradan kolay   kolay  sökülüp  atılamaz.   Bu   itibarla,   inanacağımız  şeylerin   önce akıl ve ilim süzgecinden geçirilerek kalbimize indirilmesi ve ondan son­ra inanç haline dönüştürülmesi bir gereklilik olmalıdır. Akıl ile iman arasında bir çelişki yaşanmayacaksa, öncelikli olarak bu yapılmalıdır. Dinin, muhatap olarak öncelikle aklı seçmesi de işte bu espriden kay­naklanmaktadır.

Demek oluyor ki, kendi başımıza sağlıklı olabilmemiz, bedenimizi, aklımızı ve kalbimizi diri tutmakla mümkündür. Bu yetmemekte, sağlıklı bir fizik çevre, aynı şekilde gene sağlıklı bir sosyal çevre de insan ola­rak varlığımızı sürdürebilmemiz için gerekli olmaktadır. İnsanlık, şimdi­lerde vaktiyle kendi eliyle tahrip ettiği doğal çevrenin intikam almasına mâni olamamakta ve atomize edilmiş bireylerin bir araya gelmesiyle oluşmuş kalabalıkların içinde yalnızlık çekmektedir.

Ruh ve beden sağlığımız yerinde, elverişli doğal bir iklimde, içinde huzur ve güven duyduğumuz sağlıklı bir sosyal çevrede aklı aydın, gönlü zengin, kalbi doygun bir hayat sürmek varken, bazan özgürlük adına, bazan hevâ ve heveslerin baskısı altında kalarak akıl almaz ma­ceralara kalkışmakta ve tabiî bundan dolayı da ağır bedeller ödemek­teyiz.

 

16- Anne Ve Babaya Saygı Ve Sevgi

 

"Rabbin, yalnız kendisine tapmanızı ve ana babaya iyilik etmenizi emir buyurmuştur. Eğer onlardan biri veya her ikisi, senin yanında iken ihtiyarlayacak olurlarsa, sakın onlara karşı "Üf!" deme, onları azarlama. İkisine de hep güzel söz söyle. Onlara acıyarak merhamet kanatlarını üzerlerine indir ve: 'Rabbim! Küçükken beni yetiştirdikleri gibi sen de onlara merhamet et!' de".[308]

Yüce Allah, yukarıdaki âyette anne babaya saygılı olmayı, onların hizmetinde kusur etmemeyi, kendisine itaatle birlikte anmıştır. Bu şu demektir: Bizi yoktan var eden Allah'tır. Bu itibarla yaratıcımıza sonsuz minnet ve şükran duygusuyla en içten gelen sevgiyle bağlanmamız bir insan olarak varlık borcumuzdur. Anne ve babamız da bizim varlık sahnesine çıkmamızın sebepleri olmuşlardır. Bizim yaratılışımıza sebep onlar kılınmışlardır. Öyle ise bu açıdan onlara karşı da saygı ve sevgiy­le bağlılık göstermemiz gene insanlık borcumuz olacaktır.

Ne var ki insanoğlu unutkandır, daha kötüsü nankördür. Nimete karşı her zaman şükretmesini, o nimetin bize ulaştırılmasında emeği geçenlere teşekkür etmesini her zaman bilmez; bilse de gereğini lâyıkı şekilde yerine getirmez. O yüzden özel bir uyarıya ihtiyacı vardır. İşte Allah   Teâlâ,   bu   özel   uyarıyı   yaparak   bizim   hayata   gelmemize   sebep olan aziz varlıklarımızı saygı ve sevgiyle anmamızı, onlara karşı vefalı olmamızı, nankörlük etmememizi istemekte bunu da kendisine itaatle birlikte aynı âyette anmaktadır.

İnsanlığın ilk atası Hz. Âdem'in anne ve babası yoktu. Belki bu yüzdendir insanlığın ilgi ve sevgisi, kendiliğinden aşağı doğru akarken, çocuklara ve torunlara yönelik çok güçlü bir muhabbet varken, babala­ra ve annelere karşı aynı güçlü duygu hissedilememektedir. Yüce Allah "Çocuklarınızı sevin" deme ihtiyacını duymamıştır. Çünkü çocuk sevgisi çok güçlü bir motif olarak içimizde bulunmaktadır. Aksine çocukların ve malların bir imtihan vesilesi olduğunu belirterek uyanlarda bulun­maktadır. Buna karşılık anne ve baba hukukuna karşı ilgisiz kalınmama-sı için çok güçlü uyanlar gelmiştir. Bunlardan bir tanesi de yukarıda geçen âyettir. Bu konuda benzer pek çok âyet ve hadis bulunmaktadır. Allah, bunu içinizden gelmese bile insanlığınızı hatırlayarak, onların vaktiyle size yaptıkları hizmetleri anarak, hayatlarını tehlikeye atarak, her türlü zorluğa katlanarak sizi nasıl doğurup, büyütüp, yetiştirdilerse ve şimdi de ilâhî yasa gereği onlar zayıf düştü ve siz güçlü kuvvetli İseniz, bu kez onların dün size yaptıkları iyilikleri, bugün siz onlara yapmaya çalışın. Her ne kadar siz bu konuda onlar kadar olamasanız bile, hiç olmazsa onları incitmeyin, gerekli hizmetlerini görün, gücen­dirmeyin. Diyelim ki yanınızda yaşlandılar, varsın yaşlılıklarını sizin yanı­nızda torunlarıyla oynayarak geçirsinler. Ne olur onları yalnızlığın acı­masız kucağına atmayın. Siz vaktiyle yalnızlığa terk edilseydiniz, bugün hayatta olamazdınız. Onlar sevgileriyle, şefkatleriyle üzerinize titrediler, uykularından oldular, kendi dertlerini unuttular sizi büyüttüler, adam ettiler. İnsanlık sırası şimdi sizde. Öyle ise ey insanlar, Haydin anne babanıza karşı hayırlı evlatlar olun; onlara şefkat ve merhamet kanatla­rınızı gerin ve yorgun gönüllerini yıkmayın, kırılgan kalplerini üzmeyin. Belki şu anda onlar çocuk gibi davranmakta ve çocuksu hareketlerde bulunmaktadırlar. Unutmayın ki sizin çocukluğunuz onların elinde geç­mişti. Biz, günümüzü yaşıyoruz. Onlar dünümüz, çocuklarımız ise yarı­nımız olacak. Çocuklarımız kendi günlerini yaşamaya başladıklarında biz de bugünkü anne babalarımız gibi, onların dününü temsil ediyor ola­cağız. Öyle İse geleceğimizin nasıl olacağı bugün bizim elimizde. Eğer onlara iyi bakar ve iyi davranırsak, onları değerli varlıklarımız bilir, tec­rübelerine kulak verirsek, bu aynı zamanda bizim kendi geleceğimizi de inşa etmek demek olur. Etme bulma dünyasında, herkes ettiğinin karşılığını bulmakta iyiler, iyilik, kötüler de kötülük görmektedirler. Hiç­bir şey karşılıksız kalmamaktadır. Ahiret de bunun üstü ve elbette çok daha önemlisidir. Çünkü oradaki hayatımız ebedî olacak, saadetimiz de bedbahtlığımız da sonsuz olacaktır.

Bu itibarla anne ve babalarımızın hayır dualarını alalım. Onların hukukunu gözetelim. Onları incitmeyelim, gücendirmeyelim. Huzur evle­ri de olsa, onları aile ortamından uzak yerlere terk etmeyelim. Huzuru, kendi ailelerinde bulsunlar. Bu belki bize dünyada sıkıntı verebilir, işle­rimiz aksayabilir, belki bizi bazı zevklerden mahrum bırakabilir. Ama bütün bunlar, onları razı etmemiz karşılığında elde edeceğimiz huzur için değer ve artar bile. Öbür taraftan Allah'ın rızası da işte buradadır. Allah bizi boşa uyarmamaktadır. Unutmayalım ki iyi bir kul olmanın yolu, iyi bir evlât olmaktan da geçmektedir.

Bir adam peygamberimize gelerek dedi ki: "Ya Resûlallah! Annem babam öldükten sonra da onlara iyilik adına yapacağım bir vazifem var mıdır?" Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Evet, dört şey yapmalısın: Onların arkasından hayır dualar etmeli, günahlarının affı için istiğfarda bulunmalısın, verilmiş sözlerini yerine getirmelisin, dostlarına İkramda bulunmalısın   ve   onlar  vasıtasıyla   olan   akrabalık   ilişkilerini   sürdürmelisin .[309]

Yüce Allah'tan  hayatta olan anne ve babalarımıza sağlık, sıhhat ve afiyet diler, ölmüş olanlarını da rahmetle anarız.

 

17- Anne Sevgisi

 

"Biz insana, ana ve babasına karşı iyi davranmasını tavsiye etmişiz­dir. Annesi onu, güçsüzlükten güçsüzlüğe uğrayarak karnında taşımıştı. Çocuğun sütten kesilmesi iki yıl içinde olur. Bana ve ana babana şük­ret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş Bana'dır".[310]

Bu âyet-i kerîmede Allah Teâlâ, bizi dünyaya getiren anne ve ba­balarımıza iyi davranmamızı emretmektedir. Ancak burada annenin ay­rıca önemine de vurgu yapmaktadır.

Annelerimiz, ne kadar cefakâr, ne kadar müşfiktirler. Rahimlerine düştüğümüz andan itibaren onlara yük oluruz, ama onlar bunu hiç önemsemezler. Âyetin de İfade buyurduğu üzere zorluk üstüne zorluk, sıkıntı üstüne sıkıntı çekerler. Ağızlarının tadı bozulur, bir gariplik his­sederler. Bunu canlarından yeni bir can doğacağına İşaret sayıp mutlu olurlar. Aylar geçer, ağırlık artar. Onlar bu kadar ağır yükü seve seve taşırlar. Sonra sancılar başlar, can pazarına düşerler, ölümün soğuk nefesini yüzlerinde hisseder, soğuk terler dökerler. Sonunda başarılı bir doğum bütün sancıları, bütün ağrıları, yorgunlukları unutturur. Kucağına bastığı yavrucuğu ile avunur. Memesinden emzirir ve  bunu  iki yıl  boyunca yapar. Bebeği altına yapar, o yüzünü buruşturmadan temizler ve bunu aylarca sürdürürler. Üstünü başını giydirir, yıkar, bakar, her şeyiy­le o ilgilenir. Şu söz onun durumunu çok güzel anlatır: "Çocuk dokuz ay annenin   karnında,  iki yıl  kucağında,  ömür boyu  da   kalbinde olur­muş".   Ayağımıza   diken   batsa,   acısını   annelerimiz   yüreklerinde   duyar, ciğerleri  sızlar. Annelik öyle bir güdü  ki, etrafımızdaki diğer canlılarda bile  bunu  açık  seçik  gözleriz.  Nice  kedi   köpek  kovalayan  anaç tavuk görmüşüzdür, yavrusuna  bir kötülükleri dokunmasın  diye. Nice anneler biliriz,  yavrusu  için  akıl  ile  izah  edilemez  ne  büyük fedakârlıklar yap­mışlardır.   İşte   annelik   budur,   annelik   şefkattir,   sabırdır,   dayanmadır, özveridir. Nice gencecik kadın kendi arzu ve İsteklerini bebeğinin huzu­ru ve rahatı için feda eder, kendisini eve hapseder, hep onunla ilgile­nir.   Bir  anneden   başka   hangi   insan   yorgun   gecelerin   tatlı   ve   derin uykusundan  sızlanmadan  kalkıp da  bir açı doyurabilir, altı  ıslak birinin altını değiştirebilir.

İşte bu yüzden Allah Teâlâ, cenneti bir halı gibi annelerin ayaklan altına sermiştir. Anneler adeta  kutsanmıştır. Sevgili  peygamberimiz, an­nenin ayağına  kapanmayı, cennetin  eşiğini öpmek gibi  nitelemiştir. Şu unutulmamalıdır   ki   "Cennet   annelerin   ayakları   altındadır"[311]   hadisinin muhatabı   biz   evlâtlardır.   Bu   şu   demektir:   Ey   çocuklar!   Eğer  Allah'ın rızasını kazanmak ve cennete girmek istiyorsanız, bunun yolu anneleri­nizi   razı   etmekten   geçer.  Anneleriniz  sizden   hoşnut  ve   razı   olmadan siz cennete gidemezsiniz.  Madem  öyle, annelerimize  özel  ilgi  göstere­lim. Onları  saygı  ve sevgiyle yüceltelim. Annelerimizi, evlerimizde birer hizmetçi    gibi    görmeyelim.    Sevgili    peygamberimiz    kendisine    "Ya Resûlallah!  Kime  iyilik  edeyim?" diye soran   bir kimseye  "Annene"  bu­yurmuş, sonra  kime sorusuna  iki defa gene "Annene" diye cevap ver­dikten sonra dördüncüsünde "Babana" buyurmuştur[312]. Demek ki kendisine iyi davranmada anne, anne, gene anne,  sonra  da  baba  gelecek ve iyiliğimiz daha  sonra  diğer in­sanlara uzanacaktır. Çünkü anne hem hamilelik, hem doğum sancısı ve hem  de  süt  emzirme  noktasında  çocuğun  yükünü  tek  başına   üstlen­mekte,   diğer   konularda   ise   gene   yükün   büyük   kısmı   annenin   nahif omuzlarında   olmaktadır.   İlâhî   rahmet,   âdeta   çocuğu   annenin   müşfik ellerine emanet etmiş gibidir. Üç kere anne, ondan sonra babanın ge­lişi, bu hikmetten dolayı olmalıdır.

Hal böyle iken bir de başkalarına İyi davrandığı halde annelerine karşı kırıcı olan, onları üzen, onları aşağılayan, hele onların bedduasını alan   kimselere   ne  demeli?   Bunlar,  kendilerine  yazık  etmiş  kimselerdir.

Cebrail, anne babası yanında ihtiyarlamış olduğu halde onların duasını alamayan, onları hoşnut ve razı edemeyen kimselerin burnu yerde sür­tülsün diye beddua etmiş, peygamberimiz de ona âmin diyerek katıl­mıştır.

 

18- Çocuklara Karşı Görevlerimiz

 

"Ey inananlar! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem ateşinden koruyun; onun yakıtı, insanlar ve taşlardır; görevlileri, Allah'ın kendileri­ne   verdiği   emirlere   baş   kaldırmayan,   kendilerine   buyrulanları   yerine getiren pek haşin meleklerdir".[313]

Bu âyette, sorumluluğumuzun sadece bizde kalmadığına, özellikle ailemize, çoluk çocuğumuza karşı da önemli vazifelerimiz olduğuna işaret edilmektedir.

Çocuklar, Allah'ın bize en büyük lütfü, en büyük nimetidirler. Her nimetin bir külfeti olması ise doğaldır. Çocuklarımıza karşı daha ana rahmine düşmeden önce başlayan görevlerimiz vardır. Her şeyden önce sahip olmayı amaçladığımız çocukların doğup büyümesi ve eğitimleri­nin verilmesi aşamasında bize ihtiyaç duyacakları açıktır. Acaba, biz tüm bu vazifeler için hazır mıyız? Kendimizi babalık ya da annelik için hazırlayabilmiş miyiz? Bunun için gerekli donanıma sahip miyiz? İşe bu sorularla başlamalı ve çocuk ana rahminde iken özellikle anne bu ko­nuda son derece dikkatli olmalı, bebeğe zarar verecek davranışlardan, sigara ve alkol gibi kötü alışkanlıklardan kesinlikle kaçınmalıdır.

Baba, bu aşamada her an anneye destek olmalı, onun yükünü manevî olarak paylaşmalıdır.

Çocuk doğduğu zaman, ona dinimize, örf ve âdetimize uygun bir şekilde, güzel bir isim verilmelidir. Bazı anne babalar, kendi ideolojik kimliklerini çocuklarına verdikleri isimler üzerinden gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar. Bu uygun bir davranış değildir. Vereceğimiz isimler güzel olmalı, millî kimliğimizi yansıtmalıdır. Hz. Ömer şöyle dermiş: "Biz, sizi görmeden isminize bakarız. Görünce simanıza, tanıyınca da illâ ki huyunuza" Çok hikmetli bir sözdür bu, ilk etapta isimlerimiz, sonra yüzümüz, dış görünüşümüz, bir arada yaşam tecrübesinden sonra da elbette huyumuz bizim hakkımızda başkaları üzerinde önemli intibalar bırakacaktır. Bu itibarla isim seçimi konusunda dikkatli olunmalı, olur olmaz isimler, yahut ideolojik isimler konulmamalıdır.

Çocuklarımızın bize verilmiş birer emanet olduğu bilincinden hiçbir zaman ayrılmayalım. Bunun için sorumluluğumuzun idraki içinde onları güzel  bir şekilde eğitip, topluma yararlı bir üye haline getirmeye çalışalım. Bunun ilk adımının aile içerisinde atılacağı ve ailenin etkisinin çocuk üzerinde ömür boyu devam edeceği gerçeğinden hareketle, ço­cuklara karşı iyi örnek olalım. Çocuğun kişiliği çok erken yaşlarda oluşmaya başlıyor ve ailede başlayan eğitimin okulda da aynı şekilde olumlu yönde devam etmesi lazım geliyor. Ailede verilen terbiye ile okulda verilmeye çalışılan eğitimin birbiriyle çelişmemesi, aksine birbiri­ni tamamlaması gerekmektedir. Aksi takdirde kişilik problemi olan ço­cuklar yetişiyor ve bunlar kendi yaşamlarında bocaladıkları gibi, başka­larıyla birlikte paylaşmak zorunda oldukları toplumsal alanda da prob­lemli olabiliyorlar.

Bazı ilkel toplumlarda görülen kız erkek ayrımı maalesef yer yer toplumumuzda da görülebiliyor. Bunlar Câhiliye devrinden kalma anla­yışların birer uzantısı olarak tarihe gömülmeli, kesinlikle kız ve erkek çocuklar arasında bir ayrım yapılmamalı, özellikle babalar böyle bir hataya düşmemelidirler. Çocuklarımızın cinsiyetlerini belirlemek bizim elimizde olmadığı gibi, üstünlük de cinsiyetle değildir. Allah katında üstünlük kulluk bilincinin, insanlık anlayış ve erdeminin yüksekliği, bilgi ve salih amel iledir. Bu itibarla kız erkek ayrımı yapmadan bütün ço­cuklarımızı mümkün olduğu yere kadar okutmaya, onlara bu yolda her çeşit desteği vermeye çalışalım.

Çocuklarımıza vereceğimiz en büyük hediye, para, mal mülkten ön­ce güzel bir terbiye olmalıdır. Bencil olarak yetiştireceğimiz çocuğumu­za dünya kadar mal bıraksak, gözü doyacak mı? Bunun İçin sakın ola <i, gayri meşru kazanç yollarına düşmeyelim, çocuğumuzun istikbali için diyerek rüşvet, irtikap, hırsızlık, dolandırıcılık gibi haram yollara tevessül etmeyelim. Unutmayalım ki onlar için en hayırlı şey, onların güzel huy-u ve iyi bir eğitim görmüş olmalarıdır. En büyük zenginlik de gönül zenginliğidir.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Ey inananlar! Allah'a, peygambere ve sizin emanetinize bırakılan eylere bile bile hıyanet etmeyin. Mallarınızın ve çocuklarınızın, aslında )ir sınama olduğunu ve büyük ecrin Allah katında bulunduğunu bilin"

 

19- İnsan Olma Ve Çevre Bilinci

 

Resûlullah'a (s.a.v.) ümmetin iyi kötü bütün amelleri arz olunur. İyi :1er arasında "gelip geçenlere eza veren şeylerin yollardan kaldırılması"[314]  da   bulunur.

Düşünün tertemiz bir çevre, kendi mutluluğumuz için ne kadar ge­reklidir. Bunu temin İçin yolda ayağımıza takılan bir taş parçasını uzak­laştırmamız bile, sevgili peygamberimizin diliyle bize sevap kazandıran hayırlı bir iş olmaktadır. Buna karşılık İnsanların gelip geçecekleri yolla­ra, toplu halde bulunacakları okul, mabed, hastane vb. yerlere, park ve bahçelere, insanların gölgesinde oturup dinlenecekleri ağaç diplerine, dere kenarlarına, sahillere, mesire yerlerine gelişi güzel tükürmek, süm-kürmek, pislemek, çer çöp atmak da ümmetin kötü işleri arasında sa­yılmıştır.

Sağlıklı bir çevre her şeyden önce onu korumakla elde edilebilir. İnsan olarak şunu unutmamalıyız ki tükettiğimiz çevre kendi öz mül­kümüz değildir; o da tenimiz gibi, tendeki canımız gibi Allah'ın bize emanetidir, bütün insanlığın ortak kullanımına sunulmuş bir nimettir. Çevreyi gereğince kullanmayan, aksine onu saygısızca tüketmeye çalı­şanlar, kendilerini doğanın mutlak sahibi olarak görmektedirler. Bu dü­şünce onları hoyratça hareket etmeye doğru sevk etmektedir. Bunlar, bindiği dalı kesen kimsenin durumundan farksız halde olduklarını da bir türlü görememektedirler.

Çevre temizliği iç dünyamızdan başlayarak dış dünyamıza dalga dalga yayılarak genişler. Her şeyden önce düşüncelerimizi, inançlarımızı çöplük olmaktan arındırmak, insanlığımıza yaraşır inanç ve düşüncelerle aklımızı, kalbimizi ve gönlümüzü bezememiz gerekir. Nice düşünce vardır ki, onu öğrenen insanların midesini bulandırır. Yapacağımız ibâ­detler büyük ölçüde özümüzü arındırmayı, iç dünyamızı temizlemeyi amaçlar.

Sonra beden temizliği gelir. Bir müslümanın günlük, haftalık ve ay­lık olarak muntazaman yapacağı görevler onun bedenen de temiz ol­masını sağlamayı amaçlar. Eğer bugün müslüman denince temiz insan imajı doğmuyorsa, yaşantımızda yanlışlıklar var demektir.

Beden temizliği, üst baş temizliği ile tamamlanır. Kur'an, insanın kı­yafetini "kuşa nisbetle tüyü" gibi[315] olmakla niteler, toplum içine çıkacak insanın elbisesinden de "ziynet"[316] şeklinde söz eder. Bunun anlamı giyeceğimiz elbisenin, iklim şartlarına uygun, kuşun tüyleri kadar güzel, uyumlu ve örtücü olmasıdır. Ziynet gibi üzerimize yakışmasıdır. İslâmlık adına pejmürde bir hayatı kim ve niçin öngörür, bilinmez. Bu ancak İslâm'a karşı olanların destek vereceği bir anlayış olabilir. "Allah'ın güzel olduğu ve güzelliği sevdiği"; "her şeyi güzel yapmamızı istediği" bilincinde olan müslümanların üst başlarına riâyet etmeleri, tertemiz ve şık olmaları arzulanır.

Ancak temiz İnsanlar, temiz çevre isterler. Kirli insanlar ise sadece kirletirler ve onların temiz bir eve, temiz bir çevreye İhtiyaçları olmaz.

İşte bu gerçekten hareketle İslâm çevre temizliğine insandan başlamış­tır. Artık onun dünyası dalga dalga genişleyecektir. Onun için yeryüzü tümüyle mescit kılınmıştır; öyleyse her yer ibâdet edilecek kadar temiz olmalıdır. O, yaratılışta ilkenin "ölçü" ile olduğunun bilincindedir; öyley­se onun bütün hareketleri, doğa ile olan ilişkisi ölçülü olacaktır; ölçü ile yiyecek, ölçü ile içecek, ölçü ile tüketecektir. O bir ırmak kenarında olsa bile suyu ölçülü kullanacaktır. Küçücük bir moloz taş, eğer bir duvarda bir oyuk dolduracaksa ve o yerini bulmamışsa ölçünün kaçı­rılmış olduğu, israfa gidildiği düşüncesini taşıyacaktır. Her bir şeyin, yerinde kullanılması halinde nimet olduğu bilinciyle hareket edecek ve kendisini asla doğanın sahibi görmeyecek, emanetçi gibi davranacaktır. Bütün bunların sonucunda doğal dengeler bozulmayacak, çevre alabil­diğine tükenmeyecektir.

 

20- Birlik Ve Beraberlik

 

"Toptan Allah'ın ipine sarılın, ayrılmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz düşmandınız, kalplerinizin arasını uzlaştırdı da onun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Bir ateş çukurunun kenarında idiniz, sizi oradan kurtardı. Allah, doğru yola erişesiniz diye size böylece âyet­lerini açıklar".[317]

Yüce Allah bu âyet-i kerîmesinde bizden birlik ve beraberlik olma­mızı .istemektedir.

Yüce Allah, biz insanları bir erkekten ve dişiden yaratmış, sonra da büyük boylara ve kabilelere ayırmıştır. Bunlar bizim tanışabilmemiz içindir ve birbirimizle bir arada yaşamamıza asla mâni değildir, olma­malıdır. İnsanlar arasında ister istemez bir iş bölümü vardır ve görün­mez bir el, her şeyi düzenlemektedir. Herkes kendisi olduğu kadar, aynı zamanda başkaları için de yaşamak durumundadır. Kendi yaşamı da aynı şekilde başkalarının yaşamına bağlıdır. Bu itibarla bir arada kardeşçe yaşamanın yollarını aramak zorundayız. Başka çâremiz bulun­mamaktadır.

Dinimiz, inananların kardeş olduğunu ilan eder. Bütün müminler din kardeşidir. Bu anlayışla birbirimizin arkasından konuşmak, onları hoşnut olmayacakları şekilde anmak bile büyük bir haram kabul edil­miş ve bu, ölü kardeş etinin yenilmesi gibi iğrenç görülmüştür. İnsan­ları birbirlerine karşı düşmanca davranışa itecek her türlü saik dinimiz­ce yasaklanmıştır. Çekememezlik etmek, kin gütmek, birbirine sırt çe­virmek, tecessüste bulunup onun bunun ayıplarını araştırmak, başkala­rının pişmiş aşına su katmak kabilinden sayılabilecek alış veriş arasına girmek, dünürlük üstüne dünürlük yapmak gibi hareketlerin tümü sevgili peygamberimiz tarafından yasaklanmıştır. Çünkü bu gibi davranışlar, ilişkilerimizi bozar ve bizi düşmanlığa iter. Oysa Allah Teâlâ bizden birlik ve beraberlik istemektedir. Bir başka âyette ise "Allah'a ve pey­gamberine itaat edin; çekişmeyin, yoksa korkar başarısızlığa düşersiniz ve kuvvetiniz gider. Sabredin, doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir"[318] buyurulmak suretiyle, aramıza kin ve nifak düşmesi, birbi­rimizle kavgalı olmamız halinde rüzgârımızın kesileceği, güç ve kuvve­timizin yok olacağı ve haliyle başarısızlığa düşeceğimiz gayet açık bir dille ortaya konulmaktadır.

Gelin hep birlikte Allah'a ve onun sevgili peygamberine İtaat ede-lim, kardeşlik esasında birleşelim. Hiç kimseyi hor görmeyelim, kin gütmeyelim. Aynı dini paylaşmadığımız diğer insanlara karşı da insanca davranalım. Hz. Ali'nin de dediği gibi müminler kardeşimiz ise, onlar da bizim yaratılışta eşimiz olmaktadırlar. Herkese, insan muamelesi ya­palım ki, herkes de bize aynısını yapsın. Aramızda saygı ve sevgi doğ­sun, birlik ve beraberlik oluşsun.

Şu şehit ve gazilerimizden bizlere miras kalan aziz vatanımızda, semalarımızda dalgalanan şühedâ kanıyla boyanmış hür bayrağımızın ve göklere ağan tevhid nişanesi ezanlarımızın altında, el ele vererek yapamayacağımız hiçbir iş, altından kalkamayacağımız hiçbir zorluk olamaz. Ama, ayrı ayrı baş çekersek, her birimiz merkeze kendisini ko­yar ve diğerlerimiz için en ufak fedakârlıkta bulunmaya yanaşmazsa, o zaman adım adım yokluğa sürükleniriz. Tarihimiz, birlik ve beraberlik olduğumuzda kazandığımız başarılarla, ayrılığa düştüğümüzde başımıza gelen hezimetlerle doludur.

 

21- Barış, Sevgi, Kardeşlik Ve Diğerkâmlık

 

Herkesle barışık olmak, huzur içinde bir arada yaşamayı mümkün kılar. Sevgi ise, sevdirir ve kolaylaştırır. Nice çekilmez işler, durumlar vardır ki, sevgi sayesinde zevke dönüşür. Meselâ, bir insanın başka birisine hizmet etmesi, bir ücret vb. karşılığı olmaksızın işlerini görmesi bir nevi köleliktir ve tahammülü çok zordur. Hele bu ömür boyu süre­cek bir şey ise. Ama birbirine sevgi ve muhabbetle bağlı olan aile efradı arasında bu tür hizmetler ömür boyu yapılır ve bu fertler asla tahammülsüzlük göstermezler. Kadın kocasına zevkle hizmet eder; koca da aynı şekilde onun ihtiyaçlarını karşılamak için bin bir zorluğa katla­nır ve hiçbir zaman bunu bir angarya kabul etmez. Hele anne, yavru­suna olan sevgisi ve annelik şefkati sayesinde hiçbir kimsenin yapama­yacağı fedakârlıkları yapar. Hiçbir anne yavrusunun altını temizlerken burnunu   çevirip,  yüzünü   buruşturmaz.  Ama  aynı   kadın   bir  başkasının çocuğuna  karşı  bu ilgi ve tahammülü  gösteremez. Yapılan   iş aynı ol­makla birlikte, farklı tepkilerin ortaya çıkması sevgiye bağlıdır.

İşte sevginin kolaylaştırıcı olan bu özelliği sebebiyledir ki, İslâm, müminlerinden Allah'ı (c.c.) ve peygamberi (s.a.v.) kendi özlerinden daha çok sevmeyi istemektedir. İmanın kemâli buna bağlıdır.

Sevgili peygamberimiz müslümanlann bir sevgi toplumu oluşturma­sını arzulamakta ve sevgiyi imanın önşartı kılmakta ve şöyle buyurmak­tadır:

"Canım elinde olan Allah'a yemin ederim ki sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de (tam) iman etmiş ol­mazsınız. Ben size bir şey göstereyim mi, onu yaparsanız birbirinizi seversiniz: Aranızda selâmı yayın!".[319]

Selâm vermek, insanın karşı taraftakini tanımasının ve ona değer vermesinin bir tezahürüdür. Kendisine selâm verilen kimse de benzer bir şekilde mukabelede bulunmakla, kendisine selâm veren kimseye değer verdiğini, onu kendisi gibi bir insan olarak tanıdığını belirtmiş •e ona teşekkür etmiş olur. Birbirini tanıyan bu iki insanın anlaşması artık çok kolaydır. Birbirini anlayan insanların, birbirine sevgi ve saygı duymamaları için de hiçbir sebep yoktur.

Cenneti dünyada iken yaşamaya başlayabileceğimiz bir sevgi top­umu oluşturmak için sevgili peygamberimizin bu öğüdü hepimizin iüsturu olmalıdır.

Sevgiyle "insanları yaratılışta eşimiz ve ayrıca  müminleri   kardeş bilnemiz" gerekiyor.  Genel  huzurumuz için  aramızda  sevgiye   dayalı   karleşiik  ve   diğerkâmlık  tesisi   gerekiyor,  elimizdeki   imkânları   paylaşabilnemiz lazım geliyor.

Yüce Allah şöyle buyurur:

"Onlar içleri çektiği halde, yiyeceği yoksula, öksüze ve esire yediririr".[320]

Bu âyet, bazılarına göre Ensâr'dan Ebü'd-Dahdâh (r.a.) hakkında ımiştir. Bu zat bir gün oruç tutmuştu. İftar zamanında bir yoksul, bir etim ve bir esir geldi. Dört ekmeğinden üçünü onlara yedirdi. Kendisi e ailesi için ancak bir ekmek kalmıştı. Bu âyetin Hz. Ali ve ailesi hak-ında indiği de söylenir.[321]

Yüce Allah Ensâr hakkında da şöyle buyuruyor: "Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine İmanı yerleş-rmiş  olan   kimseler,   kendilerine   hicret  edip  gelenleri   severler;  onlara verilenler karşısında içlerinde bir çekememezlik hissetmezler; kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerinden önde tutarlar. Nefsi­nin tamahkârlığından korunabilmiş kimseler, işte onlar saadete erenler­dir".[322]

Nadîr Oğullan, ihanetleri yüzünden Medine'den sürülmüşlerdi. Sev­gili peygamberimiz, onlara ait toprakların, her şeylerini Mekke'de bıra­karak hicret etmiş olan muhacirlere verilmesi ve bu şekilde onların durumlarının bir nebze olsun iyileştirilmesini arzuluyordu. Bunun için peygamberimiz Medine'nin yerlisi ve muhacirlere evlerini, işlerini ve aşlarını ortak eden Ensârâ danışmıştı. Onlar peygamberimizin bu arzu­sunu gönül hoşnutluğu ile kabul ettiler. Âyet, işte bu yüzden inmiş ve Ensârâ övgüde bulunmuştu.

Peygamberimiz, Mekke'den Medine'ye hicret eden müslümanları, Medineli müslümanlarla kardeş ilan ederek onlara geçici olarak bir sı­ğınak sağlamış ve kura ile 186 aile bu şekilde yerleştirilmişti. Daha sonra kendilerine yardımcılar anlamında Ensâr adı verilecek olan Medi­neli müslümanlar, her şeylerini muhacir kardeşleriyle paylaşmışlar, Mek-keliler de onlara yardımcı olmuşlar, bir an evvel kendi ayaklan üzerin­de durabilmek için canla başla çalışmışlardı. Muhacirler ticareti iyi bil­dikleri için, kısa zamanda içlerinden zenginleşenler olmuştu.

Kardeşlik işte bu gibi günler için vardır. Her insan, yardıma muhtaç olması halinde diğerine yardım elini uzatmalıdır. Bu bir insanlık ve müslümanlık borcudur. Sevgili peygamberimiz, "kendimiz için istediği­miz   şeyi,   kardeşimiz   için   de   isteme"yi   iman   şartı   olarak   belirlemiştir.[323]

Kardeşler arasında dargınlık, kırgınlık olamaz. Müslüman, herkesle ülfet edebilen, herkesle güzel geçinen, kimsenin malında, ırzında, ca­nında gözü olmayan kimsedir. Gene peygamberimizin tarifiyle "Müslü­man, kimsenin elinden ve dilinden zarar görmediği kimsedir".[324]

Aramızdaki ülfet ve muhabbetin oluşması ve devamının sağlana­bilmesi İçin bazı basit şartlara dikkat etmemiz gene sevgili peygambe­rimizin bizden arzu buyurdukları şeyler olmaktadır. Bunların başında selâmın yayılması ve tanıdığımız tanımadığımız herkese selâm verme­miz gelmektedir.

Kardeşler arasındaki kavga halinin, diğer müslümanlar tarafından or­tadan kaldırılması bir emir olmakta, nemelâzımcılık asla kabul edilme­mektedir. İyilikte, güzellikte yardımlaşma ve dayanışma içinde olmamız da gene aynı şekilde Allah Teâiâ'nın bizlere emridir. Sevgili peygambe­rimiz, darda  kalanın imdadına yetişmeyi hep teşvik etmiş ve şöyle buvurmuşlardır: "Zorda kalanın işini kolaylaştıran, ona yardım elini uzatan kişinin dünyada ve âhirette Allah işini kolaylaştırır. Kul, kardeşinin yar­dımında olduğu sürece Allah da o kulunun yardımındadır".[325] Dinimizce bir insanın işine yardımcı olmak için bir süre koşuşturan kimse, o işi yapamamış da olsa, nafile ibâdetle meşgul olmaktan daha hayırlı iş yapmış sayılmaktadır.

Kardeşlik hukukundan olmak üzere gene sevgili peygamberimiz uyarılarda bulunmuş ve bir müslümanın diğerine silâh çekmesini asla kabul edilemez bulmuş, mümine sövmeyi nifak, öldürmeyi kâfirlik kabul etmiş, bizi aldatanı bizden saymamıştır.

Yine kardeşlik hukukundan olmak üzere şunlar sayılmıştır: Davet et­tiğinde katılmak, öğüt İstediğinde akıl vermek, hastalanınca yoklamak ve gerekli hizmetlerini görmek, öldüğü zaman ölüsüne sahip çıkmak...

Bütün bunlar, hepimiz İçin gerekli olan şeylerdir. Bugün biz yapa­rız, yarın aynısı bizim için yapılır.

Selamlaşma ve davete icabette bulunma, karşımızdakine değer ver­diğimizi, onu kendimiz gibi insan gördüğümüzü ifade eder. Attığımız her adım, bizleri birbirimize yaklaştırır. Gerektiğinde başkalarına öğüt vermemiz, tecrübe ve birikimimizi ortaya koymamız, hayırhahlığımızı gösterir. Hasta sayrı olanları ziyaretimiz, insanlarımızın yalnızlık duygu­suna kapılmalarını önler. Ölen insanlarımızın naaşının yerde kalmaması, insana saygımızın bir İfadesi oiur. Bütün bu davranışlar, insanlarımızı birbirine bağlar ve kardeşlik duygusunu geliştirir, dostlukları pekiştirir.

Böyle bir toplumda hepimiz güven duyar, huzur İçinde yaşarız. Üretimine katkıda bulunduğumuz değerler, hepimize mal olur ve top­lumumuzun daha güçlü bir şekilde kenetlenmesini sağlar.

 

22- Kötülüklere Karşı Toplumsal Duyarlılık

 

Hepimiz aynı ülkede yaşamaktayız. Birimizin huzuru hepimizin  hu­zuruna  bağlıdır. Bütün dünya  milletleri olarak da aynı gezegende yaşı­yoruz. Bir milletin  başına gelen felâket, sonuç itibariyle bütün gezege­nimizi etkilemektedir. Bu eskiden de böyle idi. Ama kitle iletişim araç­ları  yeterli  ve  yaygın   olmadığı   için   bu   etkileşim   yavaş  seyrediyor ve geç   haberdar   olunuyordu.   Ama   günümüzde   artık   durum   çok   farklı, ölçekler   çok   büyük.   Gezegenimizin   doğusundaki   bir   ülkede   olan   bir gelişme, anında en batıdaki ülkeleri etkiliyor. Nasıl ki beden bütünlüğü içinde başımızın sağlıklı olması bütün organların sağlıklı olmasına bağlı ise,   dünya   ölçeğinde   bütün   insanlığın   huzuru,   milletlerin   huzuruna, ülkeler düzeyinde   milletlerin   huzuru  da,  tüm   halkının   huzuruna   bağlı olmaktadır. Halka rağmen devletlerin, fakirlere rağmen zenginlerin, za­yıflara rağmen güçlülerin huzura ermeleri hiçbir zaman mümkün ol­mamıştır. Öyle ise en azından kendi huzurumuz için dahi olsa herkesin huzurunu istemek ve bunun için bir katkıda bulunmak gerekmektedir.

Millî huzurumuzu kemiren toplumsal yaralarımız karşısında el birliği İle duyarlı olmalıyız. İçki, uyuşturucu, tiner ve benzeri bağımlılık yapan maddelerin kucağına her gün biraz daha çok yuvarlanan körpe dimağ­ların varlığına rağmen, kendimize bir huzur geleceği inşa edemeyiz. Âdi hırsızlıkların, ırza tasallutların, zevk için adam öldürmelerin yaygın­laştığı bir ortamda can, mal ve ırz güvenliğinden söz edemeyiz ve bunlar olmadan aradığımız huzuru bulamayız.

Çetelerin, yeraltı dünyasının, uluslararası cinayet şebekelerinin büyük örgütlenmeler gerçekleştirip, silâh ve uyuşturucu kaçakçılığı, beyaz ka­dın ticareti, işadamlarını haraca bağlama gibi yollarla elde ettikleri kor­kunç paralarla devletleri dahi sarmalına aldığı ülkelerde ulusal bağım­sızlıktan söz edemeyiz. Küresel bir tehdit halini alan terör belâsı ile baş etmeden huzur ve sükuna eremeyiz.

İnsanlık olarak insan haysiyet ve şerefi ile bağdaşacak onurlu bir hayat yaşamak istiyorsak, bütün bu şer güçleri karşısında duyarsız ka­lamayız. "Bana değmeyen yılan bin yaşasın" diyemeyiz. Yılanın bin ya­şaması halinde ejderha olacağını ve artık önüne atılan ufak tefek yem­lerle yetinmeyeceğini, önüne gelen ne varsa yutmaya başlayacağını hatırımızdan uzak tutamayız. Nemelâzımcılığın ortak bilinç, vurdum­duymazlığın ortak tavır haline gelmesi durumunda sonucun nereye varacağını görmek durumundayız. Sırasını bekleyen kurbanlık koyunların tavrını insan olarak gösteremeyiz. O halde bu gibi kötülükler ve şer güçleri karşısında şu anda bize zarar vermese bile, geleceğimiz için, yarınımız için, çocuklarımız için, onların yarınları için karşı durmamız, ufkumuzun karartılmasına izin vermememiz gerekir. Bizden çalınan gü­neşimizi geri yerine taşımamız, yaşadığımız yerleri huzur ülkesine çe­virmemiz, bunun mücadelesini vermemiz gerekir.

İşte bu konuda Resûlullah (s.a.v.) efendimiz "Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine