Bakara, 178; Kavram 120

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

K Ö L E L İ K

 

 

Abd/Köle; Anlam ve Mâhiyeti

Köleliğin Tarihî Seyri

Köleliğin Kaynakları

Kur'ân-ı Kerim'de Köle ve Kölelik

Hadis-i Şeriflerde Kölelik

Kölenin Hukukî Statüsü

Fıkhî Hükümlere Göre Câriyelerden Cinsî Yönde Yararlanma Şartları

Kölelik Mantığı ve Naklî-Aklî Değerlerle Çatışması

Câriyelik ve Câriyeler

Câriyelerin Avret Yeri; Dine Bundan Büyük İftira Olamaz: "Örtünmelerini Din Yasaklıyor!"

Köle Âzâd Etme ve Önemi

Kölelikle İlgili Bazı Kelime ve Terimler

Kölelik Çok Önceleri Kalkmış Olmalı Değil miydi?

Kölelik Gerçekten Kalktı mı? Modern Kölelik ve Özgürlük Üzerine Düşünceler

"Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas yazıldı (farz kılındı). Hüre hür, köleye köle, kadına kadın öldürülür. Ancak kim kardeşi tarafından affedilirse kısas düşer. Bundan sonra ma’rûfa/iyiye uymak, öldürülenin velîsine (gereken diyeti) güzel bir şekilde ve tam olarak ödemek gelir. O halde söylenenler, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Her kim bundan sonra saldırıya kalkışırsa, muhakkak onun için elem verici bir azap vardır.” (2/Bakara, 178)

 

 

Abd/Köle; Anlam ve Mâhiyeti

Sâmi kökenli olduğu için İbrânice ve diğer akraba dillerde de görülen "abd"; Arapçada bazı mânâ farklılıklarıyla birlikte rakîk, rakabe, kınn, memlûk, vasîf, milk-i yemîn ve sadece kadın köle anlamında câriye, eme, vasîfe, memlûke, ğurre kelimeleriyle de ifâde edilmiştir. Kelimenin kökünü oluşturan ibâdet ve ubûdiyet köklerinde kulluk ve itaat anlamı vardır. Kulluk ve itaat Allah'a yapılıyorsa abd: "Hür insan"; kula yapılıyorsa: "Köle" mânâsında kullanılır. Kur'an'da bütün müslümanlarca "insanların en fazîletlisi" kabul edilen Hz. Muhammed (s.a.s.) için, ayrıca diğer peygamberler, cinler, hatta melekler için "abd" kelimesi kullanılmıştır (17/İsrâ, 1; 51/Zâriyât, 56; 4/Nisâ, 172).

Köle anlamında kullanılan "abd" için "Mü'min bir abd, hür bir müşrikten daha iyidir" (2/Bakara, 221) denilmekte, câriye için de yine aynı âyette "eme" sözcüğü kullanılmakta ve benzer yargıda bulunulmaktadır. Râgıb el-Isfahânî, "abd"in Kur'an'daki kullanılış tarzını dörde ayırmıştır: 1) Hukuk açısından abd, 2) Yaratılması bakımından abd, 3) Allah'a kulluk bakımından abd, 4) Dünyanın ve dünya servetinin kölesi olan abd. Kulların en kötüsü dördüncü gruptan olan abddır.

Kur'ân-ı Kerim'de, göklerde ve yerde bulunan herkesin, Allah'ın huzuruna abd olarak çıkacağı bildirilir (19/Meryem, 93). Câhiliyye döneminde pek az kullanılan Abdullah (Allah'ın kulu) şahıs adlarının, İslâm döneminde yaygın hale gelmesinin temelinde bu prensip vardır. Ayrıca, bu ismin yaygınlaşmasında, İslâm'daki vicdan özgürlüğü ve tevhid anlayışının yanı sıra, en güzel ismin Abdullah ve Abdurrahman olduğunu bildiren hadis-i şerifin (Ahmed bin Hanbel, IV/178, 345) de büyük rol oynadığını kabul etmek gerekir.

İnsanın başkalarına karşı isteyerek veya istemeyerek yaptığı kulluk hizmetleri de vardır. Bu durumda abd, sadece görevini yerine getiren, efendisinin emrini yapan insandır. Fakat insan, Allah'a kulluk görevinde, sadece O'nun emirlerini yerine getirmekle yetinmez, aynı zamanda O'nun rızâsını kazanmak amacıyla mümkün olan en içtenlikli söz ve davranışlarıyla saygı, sevgi ve bağlılığını gösterir. (1)

Köle; hukukî, iktisadî ve sosyal bakımlardan hür insanlardan farklı ve aşağı statüde kabul edilen kimse demektir. Bu statüde bulunan erkeğe “köle”, kadına ise “câriye” denir. Kul, bende, halayık ve halk dilinde esir, kölenin eş anlamlısıdır. Kadın köleye ise Türkçede câriye ve odalık denir. Farsçada “bende” ve “gulâm” köle; “kenîz” ise câriye anlamındadır.

Köle, hukukî muâmele ve tasarruflara konu olabildiği için bir yönüyle “mal” sayılırken; iman, ibâdet, muâmelât ve cezâ hukuku alanındaki sorumluluk ve yükümlülükleri dikkate alındığında “ed┠ve “vücub” ehliyeti kısıtlanmış kendine özgü bir insan statüsündedir. Velâyet, şâhitlik ve kazâ görevinden âciz olması ve mülk edinememesi köleliğin ehliyet ârızası yönünü güçlendirir.

 

 

 

Köleliğin Tarihî Seyri

Köleliğin tarihi çok eskilere uzanır. Eski Mısır ve Yakın Doğuda savaş esiri kölelerle, komşu kabile veya kavimlerden kaçırılan insanlar, babaları veya başka yakınları tarafından köle diye satılan çocuklar ve borçlarına veya işledikleri bazı suçlarına karşılık köle statüsüne geçirilen insanlar büyük bir sayıya ulaşmaktadır.

Tevrat’ta kölelikle ilgili bazı hükümler yer almıştır. Kişinin borcuna karşılık kendisini köle olarak satması (Levililer, 35/39), alacaklıların, mal bırakmadan ölen borçlunun çocuklarını köle edinebilmesi (II. Krallar, 4/1-7), bir kimsenin kendi öz kızını satabilmesi bunlar arasında sayılabilir. Tevrat’ta köle âzâdı ile ilgili bir hüküm yer almamıştır. Ancak efendisi tarafından gözü kör edilen veya dişi kırılan yahûdi olmayan kölenin hürriyetine kavuşacağından söz edilir (Çıkış, 21/26). İncil’de de köle âzâdından söz edilmez. Kiliseler, köleliği tarihî bir olay olarak kabul etmişlerdir.

Dinlerin yanında beşerî hukuk da, hatta filozoflar da kölelik kurumunu kabul etmişlerdi. Meselâ Aristo’ya göre, bazı insanla, kölelik için yaratılmışlardır. Onlar, insanın hizmetinde olan araç-gereç mesâbesindedirler. Araç-gereçten farkları, sadece canlı olmalarıdır. Aristo’nun hocası Eflatun’a göre de, köleler, vatandaşlık haklarından mahrum edilirler. Onlar, efendilerine itaat etmek mecbûriyetindedirler. Efendisine karşı gelen köle, devlet tarafından yakalanır ve cezâlandırılması için efendisine teslim edilir.

Roma hukukunda, İus Gentlum’a göre kölelerin hiçbir değeri yoktu. Başlangıçta âzâd edilmeleri de yasaklanmıştı. Sonraları köle âzâdına imkân sağlanmıştır. Eski Yunan ve Roma’da köleliğin başlıca kaynaklarını savaş esirleri ve ile korsanlık vb. yollarla kaçırılan veya yabancı (barbar) ülkelerden getirtilen insanlar ve kölelerden doğmuş olan çocuklar oluşturuyordu.

Önceleri, borçlunun borcuna karşılık alacaklısına köle olma kuralı ve terkedilmiş çocukları büyütüp yetiştirenlerin elinde köle sayılması uygulaması söz konusu iken, bu tâli kaynak sonradan yasaklanmıştır. Bu dönemde kölelerin yaşam şartlarının son derece elverişsiz olduğu ve bu durumun zaman zaman büyük sosyal patlamalara neden olduğu bilinmektedir. Roma hukukunda belirli bir dönemde kölelerin evlenme hakkı yoktu. Ancak köle ve câriyelerin kendi aralarında cinsel hayat yaşamalarına ses çıkarılmıyordu.

Eski Türklerde: Orhun yazıtlarında Göktürklerin Çin etkisinde uğradğı yıkımdan söz edilirken çocuklarının köle, genç kızlarının câriye yapıldıkları anlatılır: "Tabgaç budunka beglik urı oglı kul boldı, silik kız oglı küng boldı (Çin ulusana beylik erkek çocuğu köle oldu, el değmemiş kız çocuğu câriye oldu)."

Arap câhiliyyesinde kölelik: İslâm’ın çıkışı sırasında Arap Yarımadasında ve Hicaz yöresinde kölelik uygulaması hayli yaygındı. Bunların büyük çoğunluğunu Afrikalı zenciler teşkil etmekte idi. Nitekim Hz. Peygamber’in müezzini Bilâl-ı Habeşî de bunlardan biriydi. Bu kölelerin kaynağı tam olarak bilinmemekle birlikte, eski Yunan ve Roma’daki köle kaynağına benzemektedir. Bunlar, ya ele geçirilenler tarafından satılmış ve el değiştire değiştire Mekke’ye kadar getirilmiş esirler veya kıtlıklar yüzünden âileleri tarafından satılmış çocuklardı. Arap Yarımadasına başka beldelerden getirilen köleler de vardı. Meselâ; İkrime bin Ebî Cehil’in kölesi ile Ezrka bin Ukbe es-Sekafî ve Süheyb-i Rûmî Rum menşeli kölelerdi. Ancak Süheyb, kendisinin aslen Arap olduğunu ve bir savaş sonucu Rumlara esir düştüğünü söylemiştir. Selmân-ı Fârisî, İran’lı idi. Kaçırılarak yahûdilere satılmış, müslüman olmak için Medine’ye kadar gelmişti. Hz. Peygamber hürriyetine kavuşması için Selmân’a para yardımında bulunmuştur. Hz. Peygamber’in sonradan âzâd edip evlâtlık edindiği Zeyd bin Hârise (r.a.) ise Arap kölelerden idi.

 

 

 

Köleliğin Kaynakları

Bir İnsan, Nasıl Köleleştirilirdi? Köleliğin Sebepleri Nelerdi? İslâm, köleliğin sebep ve kaynaklarını 2'ye indirmiş, hatta onları da kısa süre sonra kurumaya ve kendiliğinden tarihe mal edilmeye mahkûm etmişti. İslâm öncesi din ve hukuklarda köleliğin çok sayıda ve çok basit sebepleri vardı. Bunları sıralayalım:

1- Savaşlar: Sırf köle edinmek için seferler düzenlendiği, çevredeki kabilelere baskınlar yapılıp insanların köleleştirilmek üzere kaçırıldığı bilinmektedir.

2- Özellikle beyaz olmayanların zulümle köle yapılması: Aristo’nnu felsefesini devletin temeli olarak gören toplumlarda, özellikle Batılılarda, aristokrat zümreye hizmet etmek üzere, özellikle beyaz olmayanların zulümle köle yapılması, toplumun sınıflara ayrılması ve “insanlar, yaratılıştan hür veya köle doğar” felsefesinin hayata geçirilmesi.

3- Suçluların kölelikle cezalandırılması: Suçluların köle statüsünü geçirilerek cezâlandırılması usûlü. Meselâ, Roma hukukunda idamlık suçlar, aynı zamanda kölelik sebebidir. Cinâyet ve soygun gibi bazı ağır suçlar da kölelik sebebi sayılıyordu.

4- İnsanın kendini veya çocuğunu köle olarak satması: Fakirlik sebebiyle, bir insanın kendisini veya çocuklarını ya da diğer yakınlarını köle olarak satması usûlü.

5- Bulunan insanın köleleştirilmesi: Terkedilmiş veya kimsesi çıkmayan insanların köle olarak kabul edilmesi. Meselâ Kur’an’da zikredildiği üzere (12/Yusuf, 19-21), kuyuda terkedilmiş olarak bulunan Hz. Yusuf, kervan tarafından alınarak Mısır’da köle çarşısında satılmıştır.

6- Borçluluk: Özellikle Roma hukuku gibi bazı sistemlerde borçluluk, borcunu vâdesinde ödeyememe, kölelik sebebiydi.

7- Serflik/işçilik: Feodalite rejiminde işçilik, yani serflik, bir nevi yarı kölelik demekti. Bu sınıfa ait olanlar köle muâmelesi görüyordu.

8- Köle çocuğu olmak: Köle ana-babadan veya köle anneden doğma da köleliğin sebebi idi.

9- Ticaret yoluyla: Ticaret gâyesiyle hür insanları köle yapmak, özellikle Amerika ve Avrupa’da uygulanan vahşi bir kölelik sebebiydi.

10- Haydutluk vb. sebepler: Haydutluk, eşkıyalık, ırkçılık, saldırganlık gibi sebepler de kölelik kaynağıydı.

İslâm’a Göre Köleliğin Temel Kaynağı Olan Savaş Esirlerinin Köleleştirilmesi

İslâm, hür insanların köleleştirilmesini tasvip etmemiş, "hür bir insanı köle yapıp satan kimsenin, kıyâmette hasmının Allah olduğunu" belirtmiştir." (Buhârî, Büyû' 106, İcâre 10). Yukarıda sayılan kaynakların hemen tümünü geçersiz saymış, sadece savaş esirlerinin bazı şartlarla köleleştirilmesini onaylamıştır. Savaşta "karşılık" esas olduğu için, özellikle İslâm'ın ilk dönemlerinde, savaştaki karşı tarafın müslümanları esir alıp köleleştirdiği duruma, aynı ceza ile karşılık verilmesi, eğer İslâm ve müslümanların maslahatına uygun ise, İslâm devlet başkanının tercihine bırakılmıştır. Bu konu da, tek seçenek değildir. Hatta Kur'an, esirlerin köleleştirilebileceğini de belirtmez. Bunun dışında müslümanların tarihsel süreç içinde kabul ettiği ikinci kölelik kaynağı ise, kölelerin çocuklarıdır. Başka yolla köleleştirmeyi hiçbir İslâm âlimi kabul etmez. İslâm'a göre, esirlerin köleleştirilmesi konusunu izah etmeye çalışalım:

"(Savaşta) İnkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihâyet onları iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (onları esir alın). Ondan sonra artık ya lütfen bırakır veya karşılığında fidye alırsınız. Harp, ağırlıklarını bırakıncaya (savaş sona erinceye) kadar (böyle yaparsınız.). Allah dileseydi (kendisi) onlardan öç alırdı, fakat sizi birbirinizle denemek için (size savaşı emrediyor). Allah, kendi yolunda öldürülenlerin yaptıkları işleri zâyi etmeyecektir." (47/Muhammed, 4). Bu âyette mü'minlere, kâfirlerle karşılaştıkları zaman onların boyunlarını vurmaları, onları sindirip savaşta gâlip gelince bağlayıp esir almaları, savaştan sonra esirleri ya bir iyilik ve ikram olarak veya fidye karşılığında serbest bırakmaları emrediliyor. Allah dilese, mü'minlerin öcünü bizzat kendisi alır, savaşmaya gerek kalmaz. Ama Allah insanları birbirleriyle denemek ve imtihan etmek için savaşı takdir buyurmuştur.

Savaşın amacı, vicdanlar üzerindeki baskıyı kaldırmak, insanlara inanç özgürlüğü sağlamaktır. Bu özgürlüğü sağlayabilmek için insanları baskı altında tutan saldırgan küfür ve zulüm liderlerini sindirmek, küfrün belini kırmak gerekir. Savaşılması ve sindirilmesi istenen kimseler, müslümanlara saldıran küfür liderleridir. Kendi hallerinde yaşayan kimselere saldırılmayacağı birçok âyette vurgulanmıştır: "Allah saldırganları sevmez." (2/Bakara, 190), "Zâlimlerden başkasına düşmanlık yoktur." (2/Bakara, 193)

Kur'an'daki esirlere karşı tatbikatla ilgili âyetten çıkarılan hüküm gereği, çoğunluğun kanısına göre imama (İslâm Devleti başkanına), esiri ya fidye ile veya fidyesiz serbest bırakma seçeneği verilmiştir. Ancak, fakîh ve müfessirlerin çoğunluğu, Hz. Peygamber'in, Bedir Savaşında alınan esirlerden ikisini öldürmüş, çoğunu fidye ile, bir kısmını da fidyesiz serbest bırakmış olmasına dayanarak imamın, dilerse esiri öldürebileceği düşüncesini benimsemişlerdir. İmam Şâfiî'ye göre imam (İslâm Devleti başkanı), dilerse esiri öldürür, dilerse fidyesiz veya fidye ile serbest bırakır, dilerse köle yapar. (İbn Kesir, 4/174). Başka bir görüşe göre esir, ya fidye ile veya fidyesiz serbest bırakılır veya köle yapılır, ama öldürülmez. Bir başka görüşe göre de, âyette esir hakkında sadece fidyesiz veya fidye ile serbest bırakma hükmü vardır. Bunun için esiri öldürme veya köle yapma câiz değildir. Hasan-ı Basrî bu görüştedir. Haccâc, getirdiği esirleri öldürmesi için Abdullah bin Ömer'e gönderdiği zaman Abdullah İbn Ömer şöyle dedi: "Bize böyle emredilmedi. Yüce Allah: "Onları vurup sindirdikten sonra bağlayın; daha sonra ya lütfen veya fidye ile serbest bırakın" buyurmuştur. (Câmiu'l-Beyân, 26/41).

Hz. Peygamber'in gönderdiği birliklerden biri, Necd yöresindeki Hanefiyye Oğullarından Sümâme İbn Esâl'i tutsak edip getirmişler ve Mescidin direklerinden birine bağlamışlardı. Allah'ın Rasûlü, Sümâme'nin yanına gelip: "Sümâme, yanında neyin var (Fidye verecek paran var mı)?" diye sordu. Sümâme: "Yâ Muhammed, yanımda param var. Eğer öldürürsen kanı araştırılacak birini öldürmüş olursun. Eğer lütfen serbest bırakırsan sana teşekkür edecek birini serbest bırakmış olursun. Mal istiyorsan, istediğin kadar verilir" dedi. Peygamber gitti, ertesi gün gelip aynı şeyi sordu ve aynı cevabı aldı. Üçüncü gün de sordu ve aynı cevabı alınca Sümâme'nin serbest bırakılmasını emretti. Serbest bırakılan Sümâme, Mescidin yakınındaki bir hurmalıkta yıkanıp Mescide geldi, şehâdet getirip müslüman oldu ve şöyle dedi: "Senin yüzün, en çok nefret ettiğim yüz idi; şimdi en çok sevdiğim yüz oldu. Dinin en sevmediğim din idi; şimdi en sevdiğim din oldu. Kentin en sevmediğim şehir idi; şimdi en sevdiğim kent oldu. Süvârilerin beni yakaladıkları zaman Umreye gidiyordum. Şimdi ne buyurursun?"

Allah'ın Elçisi onu müjdeledi, umre yapmasını emretti. Sümâme, umre için Mekke'ye gidince biri ona: "Sâbiî mi oldun?" diye sordu. Sümâme: "Hayır, Allah'ın Rasûlü'nün yanında müslüman oldum. Vallahi bundan sonra Rasûlullah izin vermedikçe Yemâme'den size bir dâne dahi buğday gelmez" dedi. (Müslim, Cihad 59; Hâzin, 6/174)

Bu âyet (47/Muhammed, 4), genel olarak esirler hakkında yapılacak işlemi belirlemektedir. Bu işlem de savaş esnâsında onları tutuklamak, savaştan sonra da ya menn veya fidye, yani ya lütfen veya fidye karşılığında serbest bırakmaktır. Gerek Kur'an'ın bu konudaki âyetlerinden, gerek Allah Rasûlünün uygulamasından şu sonuca varırız: 1) Esas prensip, esirlerin öldürülmemesidir. 2) Yaşaması ve serbest bırakılması tehlikeli olan, önceden ağır suç işlemiş esirler öldürülebilir. İşte Ukbe ve Nadr İbn Hâris, vaktiyle müslümanlara çok kötülük etmiş, azılı düşmanlar idiler. Onlar, müslümanlara yaptıkları kötülüklerden, işledikleri cinâyetlerden ötürü; Kurayzalılar da büyük hiyânetlerinden ötürü ölüm cezâsına çarptırılmışlardır. Ama normal savaş esirleri hakkında Kur'an'ın hiçbir âyetinde ölüm cezâsı yoktur. Bundan dolayı normal savaş esiri öldürülemez, toplu katliam kesinlikle yapılamaz.

Ne bu âyette, ne de başka bir âyette esirin öldürüleceğine dair bir hüküm vardır. Kur'an'ın hiçbir yerinde esirin köle yapılacağını bildiren bir âyet de mevcut değildir. Tam tersine, Kur'an: "Fakat o, sarp yokuşu aşamadı. Sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin? Bir boynu (kölelik zincirinden) çözmek." (90/Beled, 11-13) âyetleriyle temeli esârete dayanan köleyi özgürlüğe dayanan köleyi özgürlüğe kavuşturmayı, ulaşılması gereken ideal bir hedef olarak göstermekte; "Yoksula, yetime ve esire sevdikleri yemeği yedirirler." (76/İnsan, 8) âyetiyle de esire iyilik etmeyi, ona iyi bakmayı; çöpe atılacak yemekler değil; sevilen güzel yemekleri yedirmeyi öğütlemektedir.

Bazı Bedir esirleri ve Sümâme olayında olduğu gibi, Peygamber (s.a.s.), bir kısım esirleri fidyesiz serbest bırakmıştır. Ukbe ve Nadr'ın öldürülmesi, bu âyetin inzâlinden önce olduğu gibi, Kurayza Oğulları olayı da bu âyetten çok öncedir. Ve onlar hakkındaki hüküm, kendi hiyânetlerinin cezâsı olarak Tevrat'ta belirlenen hükümdür. Yani onlara, kendi Kitaplarının hükmü uygulanmıştır. O hüküm, Kur'an'ın hükmü değildir. Çünkü Kur'an'ın hiçbir yerinde Kitap ehli veya başka bir din mensubu esirin öldürüleceğine dair bir hüküm yoktur. Bedirde öldürülen iki esir, Mekke devrinde Peygamber'in en azılı düşmanı idiler. Ona etmedikleri eziyet bırakmamışlardı. Mekke'de nâzil olan âyetlerde onların bir azâba uğrayacakları bildirilmişti. Onlar, işledikleri suçların cezâsı olarak idam edilmişlerdir. Onları sıradan esir saymak doğru değildir. Onlar sadece savaş suçlusu değil, çok eskiden beri suçlu idiler. Eski hiyânetlerinden

ötürü öldürülmüşlerdir. Onlardan başka esir müşriklerin öldürülmemesi de gösterir ki onlar, savaş suçlusu olarak değil, fakat daha önceki suçlarından ötürü öldürülmüşlerdir. Kaldı ki sırf esir oldukları için öldürülmüş olsalar bile, onlar hakkındaki uygulama, bu âyetin hükmünü değiştirmez. Çünkü o uygulamadan çok sonra gelen bu âyet, esirin öldürülmesi uygulamasını kaldırmıştır.

Savaştan önce müslümanlar için büyük zarar vermiş, ağır suç işlemiş olanlar öldürülebilir. Ukbe ve Nadr gibi suçlu cânîler, Kurayzalılar gibi hâinler öldürülebilir. Bu da komutanın takdirine bağlıdır. Fakat normal bir esir öldürülmez. Âyet, müslümanların devlet başkanına, esirleri ya lütfen veya fidye ile serbest bırakma yetkisi vermektedir. Müslümanların genel yararı, siyasal durum hangi seçeneği gerekli kılıyorsa öyle yapılır. Ama âyete göre esir öldürülmez, çünkü âyette böyle bir seçenekten söz edilmemiştir. Kaldı ki kendi devletinin yasaları gereği savaşa girmekten başka bir suçu olmayan insanı esir alınca öldürmek, insanî bir işlem değildir ve esirlerin öldürülmeyeceği, onlara iyi muâmele edileceği hakkındaki bu Kur'an prensipleri, asırlar sonra rûhen Birleşmiş Milletlerce kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde de yer almıştır.

Peygamber (s.a.s.)'in bazı esirleri köle yaptığı ve onları mücâhidlere ganîmet olarak verdiği, beşte birini de Beytü'l-Mâl'e ayırdığı hakkında rivâyetler vardır. Meselâ Huneyn Savaşında esir alınan kadınları câriye yapıp müslümanlara dağıtmış, sonra kocaları fidye verince onları serbest bırakmıştır. Dört Halife devrinden beri de İslâm tarihi boyunca savaşlarda alınan esirler, henüz köle yapılmalarına karar verilmeden önce müslüman olmadıkları takdirde köle yapılmışlardır. Fakat henüz köleliklerine karar verilmeden müslüman olanlar, köle yapılamayacağı için ya lütfen veya fidyeyle serbest bırakılmışlardır. { Peygamberimiz, köle âzâdında öncülük ederek, ömrü boyunca, kendi parasıyla âzâd etmek üzere birçok köle almış, ömrü boyunca tam 63 köleyi hürriyete kavuşturmuştur. Eşi Hz. Âişe’nin 67; amcası Hz. Abbas (r.a.)’ın 70, Hz. Osman’ın, muhâsarada iken 20, Abdullah bin Ömer’in bin, Hz. Ebû Bekir’in çok sayıda köleyi âzâd ettiği nakledilir. (El-Askalânî, Bülûğu’l-Merâm Terc. Ve Şerhi, c. 4, s. 294) Vefat etmeden evvel, hizmetinde bulunan tüm erkek kadın kölelerini hürriyetlerine kavuşturmuş ve âzâd etmiştir. (Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, c. 2, s. 742-750)}

Âyette lütfen veya fidye ile esirin serbest bırakılacağı belirtilmiş, fakat fidye veremeycek durumda olanlar hakkında bir şey söylenmemiştir. İşte İslâm Devleti başkanının, fidyesiz bırakmayı uygun görmediği, fidye de veremeyecek durumda olan esirler köle yapılmışlardır. Savaş esirlerini köle yapmak, o zaman bütün dünyada yaygın bir âdet idi. İnsan köleliğinin en büyük kaynağı da savaşlardı. Tâ yakın zamanlara kadar çeşitli uluslarda görülen bu uygulama, İslâm ile büyük bir darbe yemiştir. Çünkü âyetleri göz önüne alırsak; esir hakkında yapılacak tek şey vardır: Savaştan sonra serbest bırakmak. Bu serbest bırakma da, ya fidyesiz veya fidye ile olur. Âyette "menn" daha önce anıldığına göre esiri fidyesiz serbest bırakmak daha makbuldür.

Kur'an, insan özgürlüğünün kısıtlanmasını asla doğru bulmaz. Peygamber (s.a.s.) de; "Hür bir insanı köle yapıp satan kimsenin, kıyâmette hasmı olacağını" (Buhârî, Büyû' 106, İcâre 10; İbn Mâce, Ruhûn 4) buyurmuştur. Öyle ise İslâm'ın köleliği benimsediğini, ya da teşvik ettiğini söylemek insafsızlık olur. O zaman kölelik, bütün dünyada yaygın olduğu ve müslümanlar da çeşitli düşmanlarla savaş halinde bulundukları için İslâm, köleliği tümden kaldırmamış, fakat kaldırılması yolunda büyük adımlar atmıştır. Bazı günahların ve hatâların keffâreti olarak köleyi özgürlüğe kavuşturma gereğini koymakla, insanları özgürlüğe kavuşturmanın ne denli önemli bir şey olduğunu göstermiştir.

Köleliğin en büyük kaynağı savaşlar idi. Kur'an, bu kaynağı kurutmakla köleliğin kaldırılmasına giden yolu açmıştır. Çünkü Kur'an'ın savaş tutsakları hakkındaki hükmüne göre esir ya lütfen veya fidye ile serbest bırakılır. Tutsağın köle de yapılabileceği bir üçüncü seçenek Kur'an'da yoktur. Demek ki İslâm'ın asıl hedefi, köleliği kaldırmaktı. Zaten kölelik, tevhid dininin özüne aykırıdır. Zira tevhidin temel ilkesi, insanları sadece Allah'a kul yapmaktır. Kölenin anlamı kul demektir. İnsan, insanın kulu olamaz; insan sadece Allah'ın kuludur.

“Allah Rasûlü’nün, esirlerden herhangi birini köle yaptığı sâbit olmamıştır. Aksine, Mekke, Benî Mustalik ve Huneyn kölelerini serbest bırakmıştır. Nebî (s.a.s.)’nin câhiliyye döneminde yanında bulunan köleleri âzâd ettiği, yine böyle kendisine hediye edilen köleleri de âzâd ettiği sâbittir.” (Seyyid Sâbık, Fıkhu’s-Sünne, c. 3, s. 381)

Şimdi bugün dünyada Kur'an'ın bu amacı, rûhen olmasa da görünürde gerçekleşmiş, kölelik Kur'an'ın bu hükümleri koymasından 12-13 asır sonra (o da şeklen) kaldırılmıştır. Aslında dünyanın birçok yerinde tutsaklar köle gibi çalıştırılır. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları süresince esir kamplarının durumu, oralardaki vahşet hâlâ unutulmamıştır. Uzağa gitmeğe hâcet yok. Saraybosna'da, Sırpların ve Hırvatların, müslüman esirleri aylarca esir kamplarında aç ve susuz bırakmaları, işkence altında ezmeleri, döverek, boğazlayarak öldürmeleri, kadınların ırzına geçmeleri bütün dünyanın gözleri önünde cereyan etmiştir. Dünyanın çeşitli ülkelerinde çoğunlukla güçlünün güçsüzü ezmesi; kapitalistin işçiyi, sanayileşmiş zengin ülkelerin geri bırakılmış yoksul ülkeleri sömürüsü sürmektedir. Ama ezilenlere, dövülenlere, sömürülene ismen köle denmemektedir. Şeklen de olsa dünyanın hiçbir yerinde tutsak, eşya gibi alınıp satılan bir varlık değildir. Bu uygulama, ortadan kaldırılmış, Kur'an'ın gösterdiği bu hedefe şeklen ve 12-13 asır sonra ancak ulaşılmıştır. Rûhen de ulaşılmasını dileriz. (2)

Kölelik hususunda, diğer bir husus; fıkhî mirasın, “kölenin çocuklarının da köle olacağı”nı hükme bağlamasıdır. Kur’an prensiplerine göre bu isâbetli değildir. Çünkü kölelik bir cezâdır; cezâ, ancak suç işleyene tatbik edilir. “...Herkesin kazanacağı yalnız kendisine âittir. Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez...” (6/En’âm, 164; 17/İsrâ, 15). Hiçbir şahıs, babası da olsa başka bir kişinin işlemiş olduğu suçtan dolayı sorumlu tutulamaz. Kölenin oğlu veya kızı, savaş suçu işlememiştir; dolayısıyla onlar hürdür, köleleştirilmeleri Kur’an rûhuna uygun değildir.

 

 

Kur'ân-ı Kerim'de Köle ve Kölelik

“Gerçek iyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin iyiliğidir ki, Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. Allah rızâsı için yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve boyunduruk altında bulunan köle ve esirlere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Andlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte sâdık/doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Muttakîler de ancak onlardır.” (2/Bakara, 177)

"Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas yazıldı (farz kılındı). Hüre hür, köleye köle, kadına kadın öldürülür. Ancak kim kardeşi tarafından affedilirse kısas düşer. Bundan sonra ma’rûfa/iyiye uymak, öldürülenin velîsine (gereken diyeti) güzel bir şekilde ve tam olarak ödemek gelir. O halde söylenenler, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Her kim bundan sonra saldırıya kalkışırsa, muhakkak onun için elem verici bir azap vardır.” (2/Bakara, 178)

“İman edinceye kadar müşrik/putperest kadınlarla evlenmeyin. İman etmiş bir câriye, beğenseniz bile müşrik/putperest bir kadından kesinlikle daha hayırlıdır/iyidir. İman edinceye kadar müşrik/putperest erkekleri de evlendirmeyin. Mü’min bir köle, beğenseniz bile müşrik bir kişiden kesinlikle daha hayırlıdır/iyidir. Onlar ateşe çağırır. Allah ise izni ve inâyeti ile cennete ve mağfirete çağırır, âyetlerini insanlara açıklar. Umulur ki düşünüp anlarsınız.” (2/Bakara, 221)

“Eğer (kendileriyle evlendiğiniz takdirde) yetimlerin haklarına riâyet edememekten korkarsanız, beğendiğiniz (veya size helâl olan) kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın. Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın;yahut da sahip olduğunuz (câriyeler) ile yetinin. Bu, adâletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır.” (4/Nisâ, 3)

(Harp esiri olarak) Sahip olduğunuz câriyeler müstesnâ, evli kadınlar(la evlenmeniz) de size haram kılındı. Allah’ın size emri budur. Bunlardan başkasını, nâmuslu ve zinâ etmemek üzere mallarınızla (mehirlerini vererek) istemeniz size helâl kılındı. Onlardan faydalanmanıza karşı kararlaştırılmış olan mehirlerini verin. Mehir kesiminden sonra (bir miktar kesinti için) karşılıklı anlaşmanızda size günah yoktur. Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir. İçinizden, imanlı hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan imanlı genç kızlarınız (sayılan) câriyelerinizden alsın. Allah sizin imanınızı daha iyi bilmektedir. Hep aynı köktensiniz (insanlık bakımından aranızda fark yoktur). Öyle ise iffetli yaşamaları, zinâ etmemeleri ve gizli dost da tutmamaları şartıyla, sahiplerinin izni ile onları (câriyeleri) nikâhlayın alın, mehirlerini de normal miktarda verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezâsının yarısı (uygulanır). Bu (câriye ile evlenme izni), içinizden günaha düşmekten korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah çok bağışlayıcı ve merhamet edicidir.” (4/Nisâ, 24-25 (Zinâ kesin olarak haramdır. Nikâhsız metres ve dost tutmak da zinânın başka bir çeşididir. Bir müslümanın evlilik ihtiyacı karşısında yapacağı şey, imkânı varsa, öncelikle bir mü’min ve hür hanımla evlenmektir; ehl-i kitap kadınla evlenmesi de câizdir. Sonra câriye ile evlenmesi gelir. Âyetin câriyelere; “kızlarınız” diyen ve “bütün insanların aynı kökten geldiklerini, insan evlâdı olduklarını” şünerek onların hor görülmemesini, onlarla evlenmekten çekinilmemesini isteyen kısmı, İslâm’ın insana verdiği değer bakımından önemli vesikalar mâhiyetindedir. İslâm’da köle ve câriyenin tek aslî kaynağı savaştır. O da halifenin gerekli olduğu istisnâî hallerde uygulanır. Kur’an, esirleri ya karşılıksız olarak veya fidye alarak salıvermeyi emreder (47/Muhammed, 4). Dolayısıyla savaş esirleri için tek alternatif, kölelik ve câriyelik değildir; hatta bu durum, zorunlu ve istisnâî hallerde devreye girmelidir. Esir, köle ve câriye statüsüne geçirilmiş ise, bu takdirde onlara yapılan muâmele, hür insanlarınkine oldukça yakındır ve hedef hidâyete ermelerini temindir.)

“Allah’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya (eş, dost ve arkadaşa), uzak komşuya, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara (köle, câriye, hizmetçi ve benzerlerine) iyi davranın; Allah kendini beğenen ve daima böbürlenen kimseyi sevmez.” (4/Nisâ, 36)

“Yanlışlıkla olması dışında bir mü’minin bir mü’mini öldürmeğe hakkı olamaz. Yanlışlıkla bir mü’mini öldüren kimsenin, mü’min bir köle âzâd etmesi ve ölenin âilesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir. Meğer ki ölünün âilesi o diyeti bağışlamış olsun! (Bu takdirde diyet gerekmez.) Eğer ölen mü’min olduğu halde, size düşman olan bir toplumdan ise mü’min bir köle âzad etmek lâzımdır. Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir toplumdan ise âilesine teslim edilecek bir diyet ve bir mü’min köleyi âzad etmek gerekir. Bunları bulamayan kimsenin, Allah tarafından tevbesinin kabulü için iki ay peşi peşine oruç tutması lâzımdır. Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” (4/Nisâ, 92)

“Allah, kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz, fakat bilerek yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Bunun da keffâreti, âilenize yedirdiğiniz yemeğin orta hallisinden on fakire yedirmek, yahut onları giydirmek, veya bir köle âzad etmektir. Bunları bulamayan üç gün oruç tutmalıdır. Yemin ettiğiniz takdirde yeminlerinizin keffâreti işte budur. Yeminlerinizi koruyun (onlara riâyet edin). Allah size âyetlerini açıklıyor; umulur ki şükredersiniz.” (5/Mâide, 89)

“Yeryüzünde ağır basıncaya (küfrün belini kırıncaya) kadar, hiçbir peygambere, esirleri bulunması yaraşmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, halbuki Allah (sizin için ebedî olan) âhireti istiyor. Çünkü Allah azizdir (dostlarını düşmanlarına gâlip kılar), hakîmdir (dünyanın mı âhiretin mi daha hayırlı olduğunu pek iyi bilir).” (8/Enfâl, 67)

“Ey Peygamber! Elinizdeki esirlere de ki: ‘Eğer Allah sizin kalbinizde (iyi niyet ve imandan) hayırlı davranış olduğunu bilirse, sizden alınandan (fidyeden) daha hayırlısını size verir ve sizi bağışlar. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” (8/Enfâl, 70)

“Allah, rızık hususunda bazınızı bazınızdan üstün kıldı.Üstün kılınanlar, rızıklarını ellerinin altındakilere (köle ve hizmetçilere) vermiyorlar ki rızıkta hepsi eşit olsunlar. (Onlar ellerinin altındakilerle kendilerini eşit tutmazlarken, Allah’ı putlarla nasıl eşit sayıyorlar? Yoksa) Allah’ın nimetini inkâr mı ediyorlar?” (16/Nahl, 71)

“Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının malı olmuş bir ile katımızdan kendisine verdiğimiz güzel rızıktan gizli ve açık olarak harcayan (hür) bir kimseyi misal verir. Bunlar hiç eşit olurlar mı? Doğrusu hamd Allah’a mahsustur. Fakat onların çoğu bunu bilmezler.” (16/Nahl, 75) (Allah Teâlâ, bu âyette bir benzetme yapmıştır. Hürriyetine sahip olmayan köleler ile güzel bir rızık ile rızıklandırıldıktan sonra, onu fakir ve yoksullara harcayan hür ve zengin kimseler eşit olur mu? Elbette bunlar eşit olmazlar. İşte bunun gibi, Allah’tan başkasına tapanlar da taptıkları şeylerin köleleri durumundadırlar. Allah’tan başkasına tapmayan mü’minler ise, hür kimselerdir. Onlar Allah’tan başka hiçbir gücün karşısında eğilmezler. Elbette bu iki grup da eşit değildir.)

“(Kurtuluşa eren mü’minlerin özelliği olarak...) Ve onlar iffetlerini korurlar; Ancak eşleri ve ellerinin altındaki sahip oldukları (câriyeler) hâriç. (Bunlarla ilişkilerden dolayı) kınanmış değillerdir.” (23/Mü’minûn, 5-6)

“Aranızdaki bekârları, kölelerinizden ve câriyelerinizden sâlih/iyi davranışlı olanları evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah kendi lutfu ile onları zengin kılar. Allah, (lutfu) geniş olan ve (her şeyi) bilendir. Evlenme imkânını bulamayan ise, Allah, lutfu ile kendilerini varlıklı kılıncaya kadar iffetlerini korusunlar. Ellerinizin altında bulunanlardan (köleler ve câriyelerden) mükâtebe yapmak isteyenlerle, eğer kendilerinde (hürriyete kavuşmalarında kendileri için) bir iyilik görüyorsanız, hemen mükâtebe yapın. Allah’ın size vermiş olduğu malından siz de onlara verin. Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde edeceksiniz diye, nâmuslu kalmak isteyen câriyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları zor altında bırakırsa, bilinmelidir ki zorlanmalarından sonra Allah (onlar için) çok bağışlayıcı ve merhametlidir.” (24/Nûr, 32-33). Mükâtebe, köle veya câriye ile efendisi arasında yapılan bir akiddir ki, bu anlaşmada köle veya câriye, belli bir bedel ödediği takdirde efendisinden, kendisine hürriyetini vermesini ister veya aynı teklifi efendisi ona yapar. Üzerinde anlaşmaya varılan bu bedel hazır ise, köle bu bedeli hemen ödemek; değilse, efendisinin kendisine tanıdığı bir süre içinde temin ettikten sonra ödemek şartıyla hürriyetine kavuşur. Bu âyette, “Allah’ın size vermiş olduğu malından siz de onlara verin” buyurulmakla, efendinin elindeki malın asıl sahibinin Allah olduğu, şu halde Allah’ın malından köle ve câriyelere de vermek sûretiyle onların hürriyete kavuşturmalarını kolaylaştırmanın dinî, ahlâkî, sosyal bir vazife olduğu ortaya konmaktadır. Bu görev, İslâm’ın asırlarca uygulana gelen ve bir çırpıda tasfiyesi mümkün olmayan kölelik kurumunu ortadan kaldırmak için almış olduğu bir dizi tedbirlerden biridir.)

“Ey mü’minler! Ellerinizin altında bulunan (köle ve câriyeleriniz) ve içinizden henüz erginlik çağına girmemiş olanlar, sabah namazından önce, öğleyin soyunduğunuz vakit ve yatsı namazından sonra (yanınıza gireceklerinde) sizden üç defa izin istesinler. Bunlar, mahrem halde bulunabileceğiniz üç vakittir. Bu vakitlerin dışında sizin için de, onlar için de birmahzur yoktur. Birbirinizin yanına girip çıkabilirsiniz. İşte Allah, âyetleri size böyle açıklar. Allah (her şeyi) bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (24/Nûr, 58)

“(Mûsâ (a.s.), Firavun’a:) O nimet diye başıma kaktığın ise, (aslında) İsrâil oğullarını kendine kul ve köle etmendir.” (26/Şuarâ, 22)

“Allah size kendisinden bir temsil getirmektedir: Mülkiyetiniz altında bulunan köleler içinde, size verdiğimiz rızıklarda birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekineceğiniz derecede sizinle eşit (haklara sahip) ortaklarınız var mı? İşte Biz âyetlerimizi, aklını kullanacak bir kavim için böyle açıklıyoruz.” (30/Rûm, 28). (Âyette, insanların, kendi cinslerinden ve aynı yaratılış evsâfına sahip olan kölelerini bile kendilerine denk tutmaya, geçici dünya mülklerine ortak etmeye rızâ göstermedikleri gerçeğine işaret edilerek; eşi ve benzeri olmayan Yüce Allah’a şirk koşmanın, O’nun mutlak mülkiyetine ortaklık atfetmenin ne kadar akıl almaz bir iş olduğu temsil yoluyla anlatılmakta ve Kur’an âyetlerinin, düşünen kafalara hitap ettiği de özellikle belirtilmektedir.)

“Ey Peygamber! Ücretlerini (mehirlerini) verdiğin hanımlarını, Allah’ın sana ganîmet olarak verdiği ve elinin altında bulunanları (câriyeleri), seninle beraber göç eden amca kızlarını, hala kızlarını, dayı ve teyze kızlarını sana helâl kıldık. Bir de kendisini (mehirsiz olarak) Peygamber’e hibe eden ve Peygamber’in de kendisini almayı dilediği mü’mine kadını, diğer mü’minlere değil; sırf sana mahsus olmak üzere (helâl kıldık). Biz hanımları ve ellerinin altında bulunan (câriyeleri) hakkında mü’minlere neyi farz kıldığımızı bildirdik (onların bu hususta ne yapması lâzım geldiğini açıkladık) ki, sana bir zorluk olmasın. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” (33/Ahzâb, 50). (Evlilikle ilgili olarak mü’minlere açıklanan hükümler, ancak dört kadına kadar evlenmek, velisiz, şâhitsiz ve mehirsiz evlenmemek, birden fazla evlilik halinde adâlete riâyet etmektir.)

“Bundan sonra artık başka kadınlarla evlenmen, bunları başka hanımlarla değiştirmen, güzellikleri hoşuna gitse bile sana helâl değildir. Ancak elinin altında bulunan (câriyeler) hâriç, başka kadınlar alamazsın. Allah her şeyi gözetler.” (33/Ahzâb, 52). (Buna göre Hz. Peygamber, bazılarını boşasa bile evlendiği hanımların dışında evlenemeyecektir.)

"(Savaşta) İnkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihâyet onları iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (onları esir alın). Ondan sonra artık ya lütfen bırakır veya karşılığında fidye alırsınız. Harp, ağırlıklarını bırakıncaya (savaş sona erinceye) kadar (böyle yaparsınız.). Allah dileseydi (kendisi) onlardan öç alırdı, fakat sizi birbirinizle denemek için (size savaşı emrediyor). Allah, kendi yolunda öldürülenlerin yaptıkları işleri zâyi etmeyecektir." (47/Muhammed, 4)

“Kadınlardan zıhâr ile ayrılmak isteyip de sonra söylediklerinden dönenlerin karılarıyla temas etmeden önce bir köleyi hürriyete kavuşturmaları gerekir. Size öğütlenen budur. Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.” (58/Mücâdele, 3)

“Onlar, kendi canları çekmesine rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. ‘Biz size Allah rızâsı için yemek yediriyoruz; O yüzden, sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz, sert ve belâlı bir günde Rabbimiz’den (O’nun azâbına uğramaktan) korkarız’ (derler). İşte bu yüzden Allah onları o günün fenâlığından korur; (yüzlerine) parlaklık, (gönüllerine) sevinç verir.” (76/İnsân, 8-12)

"Fakat o, sarp yokuşu aşamadı. Sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin? Bir boynu (kölelik zincirinden) çözmek." (90/Beled, 11-13)

 

Hadis-i Şeriflerde Kölelik

"Allah Teâlâ buyurdu ki: Hür bir insanı köle yapıp satan kimsenin, kıyâmette hasmı Ben olurum." (Buhârî, Büyû' 106, İcâre 10, 12, 15; İbn Mâce, Ruhûn 4; Ahmed bin Hanbel, II/292, 358, III-143, IV/274)

“Ashâbım! Hastaları ziyâret edin, açları doyun, elinizin altındaki köleleri salıverin.” (Buhârî, Et’ıme 1, Cihâd 171, Merdâ 4; Ahmed bin Hanbel, IV/299; Dârimî, Siyer 62)

“Kim bir mü’min köleyi âzâd ederse, Yüce Allah onun huzuruna karşılık âzâd edenin bir uzvunu cehennem ateşinden âzâd eder. (Hatta fercine karşılık fercini.)” (Buhârî, Keffârât 6, Itk 1; Müslim, Itk 21-24, hadis no: 1509; Tirmizî, Nüzür 14, 19, hadis no: 1547; Ahmed bin Hanbel, II/420, 422)

Vâile İbnu’l-Eskaf (r.a.) anlatıyor: “Kendisine -katl sebebiyle ateş- vâcip olan bir arkadaşımızla Rasûlullah (s.a.s.)’a gelmiştik. “Ona bedel bir köle âzâd edin, Allah da onun her bir uzvuna bedel sizden bir uzvu ateşten âzâd etsin!” buyurdu.” (Ebû Dâvud, Itk 13, hadis no: 3964)

"Hiçbir evlât babanın hakkını ödeyemez. Ancak, onu köle olarak bulup da satın alır ve onu âzâd ederse, o başka." (Müslim, Itk 25, hadis no: 1510; Ebû Dâvud, Edeb 120; Tirmizî, Birr 8; İbn Mâce, Edeb 1)

“Kölesini öldüreni öldürürüz; onun burnunu, kulağını kesenin burnunu, kulağını keseriz ve onu iğdiş edeni iğdiş ederiz.” (Buhârî, İlim 39, Cihad 17, Diyât 24, 31; Ebû Dâvud, Diyât 7, 11, 147, hadis no: 4515-4518; Tirmizî, Diyât 18, hadis no: 1414; Nesâî, Kasâme 9)

“Kötü muâmele sahibi cennete giremez!” (Tirmizî, Birr 29, hadis no: 1947)

"Mülkiyeti altında bulunan (köle ve câriye)lere kötü muâmele eden kimse cennete girmeyecektir... Onlara çocuklarınıza verdiğiniz değer gibi değer verin ve yediklerinizden yedirin... Onlar namaz kıldığı zaman artık o senin kardeşindir." (Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 477, hadis no: 1111 -3691- (7098)

"Bir kimseye günah nâmına, sahibi bulunduğu kimselerin yiyeceğini vermemesi yeter." (Müslim, Zekât 40, hadis no: 996)

"Kim kölesine tokat atar veya onu döverse, keffâreti o köleyi âzâd etmesidir." (Müslim, Eymân 29, hadis no: 1657)

Ali İbn Ebî Tâlib (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.)’ın ölmezden önce söylediği en son sözü: “Namaz, namaz! Ellerinizin sahip olduğu köleler hususunda Allah’tan korkun!” oldu." (Ebû Dâvud, Edeb 133, hadis no: 5156; İbn Mâce, Vesâyâ 1, hadis no: 2698)

“Köleleriniz kardeşlerinizdir. Allah onları sizin ellerinizin altına (emânet olarak) koymuştur. Öyleyse kimin elinin altında kardeşi varsa, ona, yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin, yapamayacağı işi emretmesin, emrettiği takdirde yardım etsin (Gündüz iş verirse gece iş vermesin, gece iş verirse gündüz vermesin.).” (Kütüb-i Sitte Terc. C. 11, s. 552)

Bir adam Rasûlullah (s.a.s.)’a gelerek: “Hizmetçiyi ne kadar affedeyim?” diye sordu. Allah Rasûlü sustu, cevap vermedi. Adam tekrar: “Ey Allah’ın Rasûlü! Hizmetçimi ne kadar affedeyim?” diye sordu. Bu sefer: “Her gün yetmiş kere affet!” cevabını verdi. (Ebû Dâvud, Edeb 133, hadis no: 5164; Tirmizî, Birr 31, hadis no: 1950)

“Kim yumuşak davranmaktan mahrum ise, hayırdan da mahrum olur.” (Müslim, Birr 23)

“Bir kavmin âzâdlısı o kavimden (bir âilenin âzâdlısı o âileden bir fert) sayılır.” (Tirmizî, Zekât 25, hadis no: 657; Ebû Dâvud, Zekât 29, hadis no: 1650; Nesâî, Zekât 97)

"Kimin câriyesi, kendisinden bir çocuk doğurmuşsa, o câriye (ümmü veled olur ve) kendisinin vefatından sonra hür olur." (Kütüb-i Sitte Terc. C. 17, s. 310, hadis no: 790 -2525- (6777)

İbn Abbas (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.)'ın yanında (oğlu) İbrâhim'in annesi zikredilmişti. Peygamber (s.a.s.): "Onu, oğlu İbrâhim âzâd etti!" buyurdu." (Kütüb-i Sitte Terc. C. 17, s. 310, hadis no: 791 -2516- (6778)

“Câriyenin talâkı iki talâktır, iddeti de iki hayız müddetidir.” (Ebû Dâvud, Talâk 6, hadis no: 2189; Tirmizî, Talâk 7, hadis no: 1182; İbn Mâce, Talâk 30, hadis no: 2080)

Muâviye İbn Süveyd dedi ki: "Bir kölemize tokat atarak kaçtım. Sonra öğleden evvel geldim ve babamın arkasında namaz kıldım. Babam köleyi de, beni de çağırdı ve köleye: "Ona misilleme yap!" dedi. Köle affetti. Sonra babam şunu söyledi: "Biz Mukarrin oğullarının Rasûlullah devrinde bir hizmetçimiz vardı. Birimiz onu tokatladı. Bu, Peygamber'in kulağına ulaşmış da: "Onu âzâd edin!" buyurdu." (Müslim, Eymân 31, hadis no: 1658; Tirmizî, Nüzür 14, hadis no: 1542; Ebû Dâvud, Edeb 133, hadis no: 55166, 5167)

Ebû Mes'ûd el-Bedrî (r.a.) şöyle dedi: "Bir kölemi kırbaçla dövüyordum. Derken arkamdan bir ses işittim. "Bilmiş ol ey Ebâ Mes'ûd!" diyordu. Ben öfkemden dolayı bu sesi anlayamadım. Bana yaklaşınca bir de baktım ki Rasûlullah (s.a.s.) imiş! Bana: "Bilmiş ol ey Ebâ Mes'ûd ki, Allah senin üzerine, senin bu köle üzerine olan kudretinden daha kaadirdir/muktedirdir" buyurdu. Ben de: Yâ Rasûlallah, o Allah rızâsı için hürdür! Bundan sonra ebediyyen bir memlûk dövmem!" dedim. Bunun üzerine: "Beri bak! Eğer bunu yapmasaydın senin yüzünü mutlaka ateş çalardı (çarpardı)!" buyurdu. (Müslim, Eymân 34, 35, hadis no: 1659; Ebû Dâvud, Edeb 133, hadis no: 5159, 5160; Tirmizî, Birr 30, hadis no: 1949)

Ma'rûr bin Süveyd (r.a.) diyor ki: Rebeze'de Ebû Zerr'in yanına uğradık. Üzerinde çizgili bir aba vardı. Kölesinin üzerinde de aynı abanın bir eşi vardı. Biz Ebû Zerr'e: "Yâ Ebâ Zer! Bu iki abayı birleştirsen bir kat elbise olurdu!" dedik. Bunun üzerine Ebû Zer şunları söyledi: "Benimle din kardeşlerimden bir zât (bir köle) arasında münâkaşa geçmişti. O zâtın annesi a'cemi idi. Ben de onu annesi sebebiyle kınadım/yerdim de beni Peygamber (s.a.s.)'e şikâyet etmiş. Derken Peygamber'e rastladım. "Yâ Ebâ Zerr! Gerçekten sen, kendinde câhiliyyet bulunan bir kimsesin!" dedi. "Yâ Rasûlallah, eğer bir kimse âleme söverse onun anasına babasına söverler!" dedim. Rasûlullah: "Yâ Ebâ Zerr! Gerçekten sen kendinde câhiliyyet bulunan bir kimsesin! Onlar (köleler) sizin din kardeşlerinizdir. Allah onları sizin elleriniz altına (emâneten) vermiştir. Onlara kendi yediğinizden yedirin! Kendi giydiğinizden giydirin! Onlara yapamayacakları şeyleri yüklemeyin!" buyurdular. (Buhârî, İman 22, Itk 15, Edeb 44; Müslim, Eymân, 38, 39, 40, hadis no: 1661; Ebû Dâvud, Edeb 133, hadis no: 5157, 5158, 5161; Tirmizî, Birr 29, hadis no: 1946)

Ebû Zer şöyle dedi: "Yâ Rasûlallah, amellerin hangisi daha fazîletlidir?" dedim. Peygamber (s.a.s.): "Allah'a imanla O'nun yolunda cihaddır" buyurdu. "Köle ve câriyelerin hangisi (ni âzâd etmek) daha fazîletlidir?" diye sordum. "Sahiplerince en nefis sayılanlarla fiyatı en yüksek olanlardır" buyurdu. "Ya (bunu) yapamazsam?" dedim. "Yapan bir kimseye yardım edersin, yahut yapamayan nâmına sen yaparsın" buyurdu. Ben: "Yâ Rasûlallah! Bu işin bir kısmını yapmaktan âciz kalırsam ne buyurursun?" dedim. "Şerrini insanlardan men edersin; zira bu, senden sana bir sadakadır." buyurdu. (Müslim, İman 136 -84-)

Hz. Âişe (r.a.) anlatıyor: “Ben karı-koca iki kölemi âzâd etmek istemiştim. Rasûlullah (s.a.s.), önce erkekten başlayıp sonra kadını âzâd etmemi emretti.” (Ebû Dâvud, Talâk 22, hadis no: 2237; Nesâî, Talâk 28)

“Köleyi ölme ânında âzâd edenin misali, doyduğu zaman hediyede bulanan adam gibidir.” (Ebû Dâvud, Itk 15, hadis no: 3968; Tirmizî, Vesâyât 7, hadis no: 2124)

"Üç kişi vardır ki, bunlara ecirleri ikişer defa verilir: 1- Ehl-i kitaptan olup peygamberine iman eden bir kimse Nebî'ye erişir; ona da iman eder, ona da tâbi olur ve tasdik ederse işte bu kimseye iki ecir vardır. 2- Başkasının mülkü olan bir köle, hem Allah Teâlâ'nın hakkını, hem de efendisinin hakkını öderse, ona da iki ecir vardır. 3- Câriyesi olan bir kimse, o câriyeyi besler, gıdasına iyi bakar; sonra onu terbiye eder ve terbiyesini güzelce yapar da sonra âzâd ederek kendisi ile evlenirse ona da iki ecir vardır." (Müslim, İman 241 -154-; Buhârî, İlim, Itk, Cihâd; Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, Nikâh)

Muâviye İbn Hakem es-Sülemî anlatıyor: "... Benim bir câriyem vardı. Uhud ve cevâniyye taraflarında koyunlarımı güderdi. Bir gün kendisini dolaşmaya gittim. Bir de ne göreyim! Onun koyunlarından birini kurt götürmüş! Ben de Benî Âdem'den bir adamım. Herkes gibi ben de üzülürüm! Lâkin câriyeye öyle bir tokat vurdum ki!... Sonra Rasûllah'a geldim. Bu yaptığımı bana fazla buldu. Ben: "Yâ Rasûlallah! O halde câriyeyi âzâd edeyim mi?" dedim. Rasûlullah (s.a.s.): "Sen onu bana getir" buyurdu. Derhal getirdim. Peygamber (s.a.s.) ona: "Allah nerededir?" diye sordu. Câriye: "Göktedir" cevabını verdi. Rasûlullah (s.a.s.): "Ben kimim?" dedi. Câriye: "Sen Rasûlullah'sın!" cevabını verdi. Rasûl-i Ekrem: "Onu âzâd et; çünkü o mü'minedir" buyurdu. (Müslim, İman 33 -537-)

"Allah yolunda infak ettiğin bir dînâr, köle âzâdı için infak ettiğin bir dînâr, bir fakire sadaka olarak verdiğin bir dînâr, âilene sarfettiğin bir dînâr vardır. Bunların sevabı itibarı ile en büyüğü; âilene sarfettiğindir" (Müslim, Zekât 39, hadis no: 995)

Bir bedevî: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bana bir amel öğret de beni Cennete koysun” demişti. Rasûlullah (s.a.s.): “Bir neseme (can) kurtar veya bir köle salıver” buyurdu. Adam: “Onun ikisi de bir değil mi?” dedi. Allah Rasûlü buyurdu ki: “Hayır, bir can kurtarmak, onu âzât etmekte senin yalnız ve tek olmandır. Fekk-i rakabe, yani bir köleyi salıvermek ise onun âzât edilmesine yardım etmendir.” (Ahmed bin Hanbel, IV/299)

"Şüphesiz ki köle, sahibine karşı samimi olup Allah'a ibâdetini güzel yaparsa, onun için iki defa ecir vardır." (Müslim, Eymân 43, hadis no: 1664)

"Sakın biriniz (kölesine:) 'abdim" ve 'emem' (kulum, kölem) demesin! Hepiniz Allah'ın abdleri/kullarısınız ve hepinizin kadınları Allah'ın emeleri/kullarıdır. Fakat, 'benim gulâmım/oğlum, benim câriyem, benim fetâm (delikanlım), benim fetâtım (genç kızım) desin! Köle de (efendisine:)'Rabbim' demesin, fakat 'seyyidim (efendim)' desin. Zira hepiniz memlüklersiniz/kulsunuz; Rab de Aziz ve Celil olan Allah’tır." (Buhârî, Itk 17; Müslim, Elfâz 13, 14, 15, hadis no: 2249; Ebû Dâvud, Edeb 83, hadis no: 4975, 4976)

"Birinize hizmetçisi yemeğini getirince, onu beraber yemek üzere oturtmayacaksa, hiç olmazsa bir iki lokma veya bir iki yiyecek versin. Zira yemeğin harâret (pişirme) ve muâmele (zahmeti)ni o çekmiştir." (Buhârî, Et'ime 55, Itk 18; Müslim, Eymân 42, hadis no: 1663; Tirmizî, Et’ıme 44, hds no: 1854; Ebû Dâvud, Et'ıme 51, hds no: 3846)

“Kim yakın akrabasına mâlik olursa, o yakın akrabası hürdür.” (Ebû Dâvud, Itk 7, hadis no: 3949; Tirmizî, Ahkâm 28, hadis no: 1365; İbn Mâce, Itk 5, hadis no: 2524)

Ebû Cuheyfe (r.a.) anlatıyor: “Hz. Ali (r.a.)’ye: ‘Ey mü’minlerin emîri! Yanınızda Kur’an’da bulunmayan yazılı bir şey var mı?’ diye sormuştum. Şöyle cevap verdi: ‘Hayır! Dâneyi yar(ıp ondan filizi çıkar)an ve insanı yaratan Zâta kasem olsun! Bildiğim şeyler, Allah’ın Kur’an’da olanı anlamak üzere kişiye verdiği anlayış ve bir de şu sahifede bulunanlardır. ‘Peki, bu sahifede ne var?’ dedim. ‘Diyet(le ilgili ahkâm), esirlerin hürriyete kavuşturulması (ile ilgili emir), kâfir karşılığında müslümanın öldürülmeyeceği!” cevabını verdi.” (Buhârî, Diyât 31, İlim 39, Cihad 171; Tirmizî, Diyât 16, hadis no: 1412; Nesâî, Kasâme 12)

İbn Ömer (r.a.) diyor ki: “Hangi câriye, efendisinden bir çocuk dünyaya getirirse, artık efendi bu câriyeyi satamaz, hibe edemez, miras da kılamaz. Hayatta oldukça ondan istifade eder, öldümü artık câriye hür olur.” (Muvattâ, Itk 6 -2, 776-)

"Eğer size âzâsı kesilmiş bir köle emîr tâyin edilir de sizi Allah'ın kitabı ile idâre ederse hemen kendisini dinleyip itaat edin!" (Müslim, Hacc 311, hadis no: 1298)

“Altına, gümüşe ve lükse kul-köle olan insan helâk olsun!” (Tirmizî, Zühd 42; İbn Mâce, Zühd 8)

 

 

 

Kölenin Hukukî Statüsü

Fıkhî ictihadlara göre, köleliğin iki kaynağı vardır:

1) Savaş esirlerinden uygun görülenler. Savaş sonrası halifenin veya vekili olan komutanın şu alternatiflerden birini seçme hakkı vardır: Öldürme, fidye karşılığı salıverme, meccânen salıverme, esir mübâdelesi (karşı tarafla esir değiştirme) ve köle edinme veya zimmî statüsünde İslâm Devletinin tebaası/vatandaşı haline getirilmesi. Bazı Hanefî hukukçulara göre esirleri köle olarak kullanma hükmü Muhammed sûresi 4. ve Enfâl sûresi 67. âyetlerle neshedilmiştir. Kur’anda ise savaş esirlerinin köle edinilebilmesi için izin veren bir âyet yoktur. Savaş esirleri ya karşılıksız veya fidye karşılığı salıverilmelidir (47/Muhammed, 4).

2) Kölelerin çocukları. Bir savaş sonrası köle statüsü ortaya çıkınca, ikinci kaynak olan doğumla kölelik statüsü de bunun doğal sonucu olarak ortaya çıkmış olur. Fıkhî ictihadlara göre, kural olarak köle, annenin statüsüne tâbidir. Bunun istisnâsı, hür bir baba ile onun câriyesinden doğan çocuk hür sayılır. Köle baba ile hür anneden doğan çocuk, genel kurala göre hürdür. İslâm hukukuna esas kabul edilen fıkhî ictihadlarda köleliğin bu iki kaynak dışında başka bir kaynağı yoktur.

O zamandaki şartların gereği olarak ortaya konulan bu ictihadların Kur’an ışığında tekrar gözden geçirilmesi gerektiğini ve Kur’an’ın köleliliğe yol açan tüm kaynakları kuruttuğunu söylemek zorundayız. İslâm, sadece kölelik konusunda değil; içki yasağı gibi birçok konuda tedricî bir yasaklamayı prensip edinmiştir. İslâm, köleliği câmi kapısına bırakılan çocuk gibi kendi başına da sarılmış bir problem olarak bulmuş; kısa dönem içinde yapılabilecek olanın en güzelini yapmış, bu kurumu öncelikle tümüyle ıslah etmiştir. İslâm’ın ilk dönemlerinde kölelik önemli bir vâkıadır. Büyük bir devlet olarak, sosyal hayata tümüyle hâkim ve büyük coğrafyalara sözünü geçirecek şekilde ve büyük çapta gücü ortaya çıkıncaya kadar kesin yasak getirilmemiş, ancak câhiliyyedeki haliyle de kabul edilmeyip o günkü anlayışa göre büyük bir devrim sayılacak şekilde ıslah edilmiş, ancak zarûret hallerinde ve çok istisnâî şekilde köleleştirilmeye gidilmiştir. O dönemin şartları gereği, kölelik fiilî bir durumdur ve hemen kaldırılması sosyal ve siyasal çok büyük yaralar açacak; müslümanların, İslâm Devletinin ve kölelerin zor durumda kalmalarına, toplumun da fesâdına sebep olacaktır. En güzel çözüm, zamana bırakmak ve kaynağını kurutarak kısa bir zaman sonra tarihe gömmektir. Kur’an ve sünnet de bu yolu göstermiştir. Asr-ı Saâdetteki çok sınırlı şekilde kullanılan köleleştirme hareketi, Kur’an’ın emri ve Rasûlullah’ın sünnetiyle terkedilmiş, köleleştirme kaynağı tümüyle kurutulmuştur. Ancak istisnâî durumlarda ve bir zarûret söz konusu olursa İslâm Devleti başkanının bu yola mürâcaat edebilme yetkisinden, yeni oluşacak şartlarla ve yeni ictihadlarla -belki- bahsedilebilir. Onun dışında Kur’an ve Sünnet prensipleri itibarıyla insanları köleleştirmek değil; tam tersine her türlü kulluk ve köleliği kaldırıp kişileri hürleştirmek ve yalnız Allah’a kul yapmaya çalışmaktır. Kur’an prensipleri ve Rasûl’ün çizgisi, tevhidi ikame etmeyi, hürriyet ve adâleti esas aldığından, insanlar arasında kul-efendi ilişkisini normal şartlarda onaylamaz.

Fıkhî Eserlerde Kölenin Hukukî Statüsü: Fıkhî ictihadlara dayalı fıkıh kitaplarında köle, satışa konu olması bakımından “eşya” gibi kabul edilmekle birlikte; diğer inanç, ibâdet ve muâmeleler bakımından ehliyeti kısıtlı bir insan statüsündedir. İslâmî emir ve yasaklara muhâtap olması bakımından bir kölenin hak ve sorumluluklarını fıkıh kitaplarından şöyle özetlemek mümkündür:

1- İnanç ve ibâdet hürriyeti bakımından: Bir müslümanın yanında ve mülkiyetinde bulunan köle veya câriyenin inanç özgürlüğü vardır. Gayri müslim olarak kalabileceği gibi, İslâm’a girmesi ve İslâmî akîdeye sahip olması da hakkıdır. Ancak efendisi onu, buna zorlayamaz. Çünkü iman kalp işi olduğu için, zor karşısında inanmış görünmek kişiyi “münâfık” durumuna düşürür. Bu durum çoğu zaman, karşı taraf için, kişinin gerçek yüzüyle görünmesinden daha zararlı olabilir. Müslüman köle, ibâdet ve dinî yükümlülükler bakımından temelde hür insanlar gibidir. Ancak ehliyeti kısıtlı olduğu için, bu yükümlülükler onun gücü ile sınırlıdır. Bu yüzden müslüman köle ve câriye, namaz ve oruçla yükümlü olmakla birlikte; mülk sahibi olamadığı için zekât ve hacdan muaftır. Fıtır sadakası, efendisi tarafından verilir. Cihadla yükümlü değildir. Câriyelerin örtünme konusundaki sorumlulukları, hür kadınlara göre sınırlı, yani daha hafiftir.

2- Muâmelât ve ukubât bakımından: Köle mülkiyete ve tasarruflara konu olması bakımından eşya gibidir. Alınıp satılabilir, hibe edilebilir, kiralanabilir, ortak mülkiyete konu olabilir. Eksik vücub ehliyeti vardır. Mülk edinemediği için, kazandıkları efendisine âit olur. Bu yüzden ona karşı yapılacak haksız fiilden elde edilecek diyet ve erş gibi tazminatları efensidi alır. Başkasına karşı işleyeceği haksız fiillerde ise köle kendi mülkiyetiyle sorumludur. Efendisi bu zararı ödemezse, zarar görene kölenin mülkiyetini devretmek zorunda kalır. Efendisi köleye hukukî tasarruflarda bulunma izni verebilir. Böyle bir köleye “me’zûn” denir. Me’zûn, borçlardan şahsen sorumlu sayılır. Efendisi bunları ödemezse, köle satılarak bunlar ödenir. Kazandığı efendisine ait olur. Ancak efendi köle ile “mükâteb” anlaşması yapmışsa köle vücub ve edâ ehliyetine de sahip olur. Çünkü bu durumda belli bir bedeli kazanarak efendisine ödeyince hürriyetine kavuşabilecektir. Bu da onun mülk edinmesini gerektirir. Efendi, verdiği tasarruf izninden her zaman dönebilirken “mükâteb” sözleşmesi, dönülemeyen bir tasarruftur.

Köle ve câriyelerin evlenmesi, efendilerinin iznine bağlıdır. Erkek köle mehri ve evliliğin getireceği bazı mâlî yükümlülükleri bizzat karşılamak zorunda kalacağı için, onun evlenmesi efendisini de ilgilendirmektedir. Bu yüzden kölenin evlenmesinde efendisinin rızâsı aranmaktadır. Efendi köleyi evlenmeye zorladığı takdirde, köle hürriyetine kavuşunca muhayyerlik hakkına (hıyâru’l-ıtk) sahiptir. Kölelerin evlenmesinde şu durumlar söz konusu olabilir:

a. Hür bir erkek kendi câriyesi ile nikâh söz konusu olmaksızın cinsel hayat yaşayabileceği gibi, onu nikâh akdi ile eş edinmesi de mümkündür. Ancak hür olan eşle câriye bir nikâh altında toplanamaz. Diğer yandan hür bir erkek, başkasının câriyesi ile, onun efendisinin izniyle ve mehir de vererek evlenebilir (bkz. 2/Bakara, 221).

b. Hür bir kadın kendi rızâsıyla, başkasının mülkü olan bir köle ile evlenebilir (2/Bakara, 221). Ancak, kadının velîsi, böyle bir evliliğe kefâet (denklik) bakımından itiraz ederek evliliği feshetme hakkına sahiptir. Velîsi bu yetkiyi kullanmazsa akit kesinleşir. Doğacak çocuklar anneye tâbi olarak hür sayılır. Koca, satın alma, hibe, miras, vasiyet ve benzeri yollarla karısının mülkiyetine geçerse nikâh akdi münfesih (bozulmuş) olur. Çünkü nikâh akdi, mülkiyet kadın bakımından aynı kişide toplanamaz. Böyle bir kadın evliliği sürdürmek isterse, kölesi statüsünde olan kocasını âzâd eder. Erkek serbest kaldıktan sonra yeni bir akitle evlenmeleri mümkündür. Ancak serbest kalan kölenin bu ikinci evliliği kabul etmeme imkânı vardır.

c. Köle ve câriyenin efendilerinin izniyle evlenmesi mümkündür. Bunların aynı efendinin veya ayrı ayrı efendilerin kölesi olması sonucu değiştirmez. Doğan çocuklar annenin efendisine âittir. Çoğunluğa göre, köle ister hür olsun ister câriye, yalnız iki kadınla, İmam Mâlik’e göre ise dört kadınla evlenebilir. Erkek kölenin, çocukları üzerinde velâyet, kadın kölenin de hidâne hakkı vardır. Köle, boşama konusunda efendisinden izin almak zorunda değildir. O, bu konuda tam ehliyetli sayılır. Ancak câriyenin iki defa boşanması mümkündür. Bununla beynûnet-i kübrâ meydana gelir. Kocası olan veya boşanan câriyeler, hür kadınların yarısı kadar iddet beklerler. Doğum halinde iddet doğumla sona erer. Köle ve câriye, miras veya vasiyet yoluyla mülk edinemez. Aksi halde ona intikal edebilecek mal, efendisinin sayılacağı için, servet dolaylı yoldan ilgisi olmayana geçmiş sayılır.

Köle, had cezâsı gerektiren suçların cezâsını hürlere göre, yarı olarak çeker. Meselâ; zinâda bekâr köleye, hür kimselere verilen cezânın (24/Nûr, 2) yarısı verilir (4/Nisâ, 2). Köle ve câriye, evli de olsa muhsan sayılmaz ve onlara zinâda recm cezâsı uygulanmaz. Zinâ iftirâsı (kazf) suçunda hürlere verilen cezânın yarısı (24/Nûr, 4), hırsızlık (5/Mâide, 38) ve irtidad suçlarında cezânın yarıya indirilmesi mümkün olmadığı için tam cezâ uygulanır.

Kısası gerektiren suçlarda köle, hür veya köle karşılığında kısas olarak öldürülür. Bir köleyi öldüren hür kimse de kısas yoluyla öldürülür. Hanefîler dışındaki mezheplere göre ise, bu durumda, aralarında eşitlik olmadığı için kısas uygulanmaz. Yaralamalarda da kısas yoluna gidilmez. Diyet gereken durumlarda kölenin sahibi dilerse, hak sahiplerine diyeti öder, dilerse diyet yerine karşı tarafa kölenin mülkiyetini devreder. Hanefilere göre, kölenin diyeti, hür kimsenin diyetini aşamaz. Şâfiîlere göre ise, böyle bir sınırlama söz konusu değildir.

Ta’zir cezâları İslâm Devletinin toplum düzenini sağlamak için serbestçe koyacağı cezâlar olduğu için, Devlet köle ve câriyelerin had ve kısas cezâları dışında kalan suçları için, hürlere eşit veya farklı biçimlerde cezâ koyma hakkına sahiptir.

Kölelerin hak ve görevleri: Ehliyeti, hak ve yetkileri çeşitli bakımlardan kısıtlanmakla birlikte, köle bir insandır ve Allah’ın bir kuludur. Bu yüzden âyet ve hadislerde köle ve câriyelere insanca muâmele yapılması tavsiye edilmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de: “...Sahip olduğunuz kölelere iyilikte bulunun.” (4/Nisâ, 36) buyurulması, çeşitli hadis-i şeriflerde: “Onlara ‘kölem’ demeyin; ‘oğlum, kızım’ diye hitap edin.” (Buhârî, Itk 17; Müslim, Elfâz 13, 14, 15; Ebû Dâvud, Edeb 83), “Köleler, Allah’ın sizin yanınızda bulundurduğu kardeşlerinizdir. Allah sizi de onların hizmetine tâbi kılabilirdi. O halde onlara iyi davranın.” buyurması, bu tavsiyelere örnek olabilir. (3)

 

 

 

 

Fıkhî Hükümlere Göre Câriyelerden Cinsî Yönde Yararlanma Şartları

Kur'ân-ı Kerim'e göre câriye, "bilek gücüyle elde edilen kadın" olduğu, bilek gücünün de ancak Allah yolunda savaşla sınırlandırıldığından, câriye olacak kadın ancak İslâm'a göre câiz ve gerekli olan bir savaş sonucu olarak yakalanan savaş suçlusudur. Peki, fıkhî eserlere göre, bunun prosedürü nasıldır?

Savaşta ele geçirilen kadınlardan faydalanmak savaşan gâzilere müsaade edilmiştir. Ancak, bunu Allah korkusu olmayan orduların düşmanlarının yurduna girer girmez kadınları özgürce yakalayıp, nerede bir kadın bulursa onu kendi pis arzularına kurban etmelerine benzeten, yani İslâm'ın da kendi ordularına aynı şekilde bir izin verdiğini zanneden kişi zır câhildir. Aslında bu müsâade birkaç şartla birlikte verilmiştir:

1. İslâm'da kadınları esir almak, hangi şekilde olursa olsun, ordunun cinsel gereksinimlerini karşılamak amacıyla düşman ulusun kadınlarını koyun sürüsü gibi toplamaya yönelik bir eylem değildir. Asr-ı Saâdetteki ve Hulefâ-yı Râşidîn zamanındaki misallerden kadınların sadece iki durumda esir alınabileceği açıkça anlaşılmıştır. Birincisi; kadın eğer düşman ordusuyla birlikte savaşa katılmışsa. Bu durumda ordunun erkekleri nasıl yakalanıyorsa, aynı şekilde kadınlar da yakalanır. İkincisi; eğer herhangi bir şehir halkı İslâm ordusuna karşı koyar da, şehir ânî baskın neticesinde fethedilirse. İslâm ordusu komutanı gerekli görürse tüm şehir halkını esir alma hakkına sahiptir. Bu durumda İslâm ordusu, âile reisleri savaşta vurulmuş kadın ve çocukları kendi himâyesine alır.

2. Bu durumlardan herhangi bir durumla İslâm ordusunun eline geçen kadınlara, İslâmî hükümet bu kadınların câriye yapılmasına karar verinceye ve kadınlar ordu içerisinde düzenli bir şekilde dağıtılıncaya kadar hiçbir asker el süremez. Ayrıca bu karar, sırf düşmanla herhangi bir fidye anlaşması veya savaş esirlerinin değişimi gibi bir muâmele olmadığı zaman verilebilir. (Ve bu kararın, İslâm'ın ve müslümanların maslahatlarına uygun olması halinde verilebileceği unutulmamalıdır.)

3. Aynı şekilde, İslâmî yönetim tarafından herhangi bir erkeğin mülkiyetine verilen kadın üzerinde sadece o erkeğin tasarruf hakkı vardır. O erkeğin kendisine verilen kadına sahip olabilmesi içinse kanun şu şekildedir: Erkek istibrâ-yı rahim için kadına bir temizlik müddeti geçinceye kadar yaklaşamaz. Bundan gaye, kadının hâmile olup olmadığını anlamaktır. Kadın eğer hâmile ise, erkeğin, kadın çocuğunu doğuruncaya kadar beklemesi gerekir. Bu müddet içerisinde onunla ilişkiye girme hakkına sahip olamaz.

4. Bu yolla, herhangi bir şahsın mülkiyetine verilen kadınla o şahıs münâsebette bulunursa, o kadından olacak çocuk, zikri geçen şahsın meşrû evlâdı olarak görülür ve onun mirasçısı olur. Yine, kadın çocuk anası olduktan sonra o şahıs kadını satma hakkına sahip değildir ve o şahsın ölmesiyle birlikte kadın kendiliğinden özgür kalır. (4)

Unutmayalım, her câriye, istifrâş (yatak hizmeti) için değerlendirilmez. Câriyelerin çoğu, efendilerine göre, bugünkü hizmetçi statüsündedir. Onun cinsel ihtiyaçları efendisi tarafından karşılanmayacaksa, fakir hür gençlerle veya kölelerle nikâhlanıp evlendirilerek karı-koca hayatı ile giderilir. Ama, her durumda câriye kadından sadece bir erkek (efendisi veya nikâhlı kocası) cinsî yönden yararlanabilir.

Müslümanların hukukunda câriyeler diğer kadınlardan farklı bir statüye tâbidirler. Efendileri nafakalarını ödemek ve iffetlerini korumak mecbûriyetindedirler. Onlara iyi davranılması da Kur'an'da emredilmektedir (4/Nisâ, 36). Efendileri, yediklerinden onlara yedirir, giydiklerinden giydirirler. Âzâd edilmesi sözkonusu edilmemiş olan câriyeler alınıp satılabilirler. Ancak âzâd edilmeleri efendilerinin ölümüne bağlı olanlar (müdebbereler), âzâd edilmeleri karşılığında kendilerinden bir bedel talep edilmiş olanlar (mükâtebeler) ve efendilerinden çocuk doğurmuş olup "ümm-i veled" statüsünü kazanmış olanlar alınıp satılamazlar.

 

 

 

 

 

Kölelik Mantığı ve Naklî-Aklî Değerlerle Çatışması

İnsanların ırk, renk, cinsiyet vb. açılardan farklılık taşımaları, kendi seçimlerine bağlı değildir. Rabbimiz bu farklılıkların sebebini insanların birbirleriyle tanışıp kaynaşmaları olduğunu açıklamış, farlılıkların bir zümrenin diğer zümreye üstünlüğü olarak algılanma tehlikesinden dolayı üstünlüğü takvâya bağlamıştır (49/Hucurât, 13). Vahiyle irtibatını kestikçe adâlet ölçüsünü kaybeden insan, farklılıkları birtakım imtiyazlı sınıfların oluşmasına temel yapmıştır. Tarih boyunca gücü elinde bulunduranlar âciz ve dirençsiz olanlara karşı otorite kurmuş ve onların en tabiî haklarını dahi ellerinden almışlardır. Tarih, insanın mal haline getirilişini ve onlara yapılan utanç verici muâmeleleri gösterdi ve göstermeye devam ediyor. Sosyal statü itibarıyla köleleşen bu insanlar hallerine rızâ gösterdikleri oranda zulmün devamına sessizce katıldılar. Artık köleler efendilerinin hâkimiyetine karşılık kendilerinin teslimiyetini o kadar normal görmeye başladılar ki kendi çocuklarına da bu zihniyeti âdeta kalıtımsal olarak geçirdiler.

 

İslâmiyet'ten Önce Kölelik

Eski çağlarda kölelik, bütün kavimlerde ortak bir kavramdı; kölesiz bir toplum düşünülemezdi. Toplumların ekonomik hayatı için köle vazgeçilmez bir unsur idi. Aynı zamanda bütün maddî ihtiyaçları köleler giderir, ev işi görür, tarlalarda çalışırlardı. Hatta bugünkü toplumlarda saygıdeğer meslekler sayılan hizmetleri bile köleler görürlerdi. Çünkü bu meslekleri para karşılığında özgür kişilerin yerine getirmesi utanç verici olarak görülüyordu. Roma'da bazı köleler köylerde kâhyalar tarafından çok kötü muâmeleye mâruz kalıyorlar ve toprakla birlikte alınıp satılıyorlardı. Bu tutum, "toprak köleliği" kavramını doğurdu. M.Ö. 2. yüzyıldan başlayarak Romalılarda lüks ve eğlenceye düşkünlük artınca köleler bir eğlence aracı haline geldiler. (5)

Köleliğin gelişimine yardım eden kaynaklar çok çeşitli idi. Harplerde esir alınıp köle edinilenlerin yanında, korsanlık ve kaçırma ile insanlar köle haline getirilebiliyorlardı. Öldürmek, çalmak, zina etmek gibi birtakım suçları işleyenler köleliğe mahkûm ediliyorlardı. Borçlunun borcunu ödeyememesi de bazı hukuklarda köle edilmesi için yeterliydi. Babanın çocuğunu köle olarak satması mümkünken, belli bir para karşılığında kişinin kendini satma yetkisi mevcuttu. Bütün bunlara babası hür de olsa, köle bir anneden doğan çocuğun köle statüsünde olması köle toplumuna her gün binlerce insan katıyordu. O kadar ki birçok milletlerde köle adedinin özgür insanların sayısını kat kat aştığı görülüyordu. (6)

İslâmiyet'e kadar köleliğin kaldırılmasına yönelik ciddi bir çaba gözükmemektedir. Hatta Antik Çağın ünlü filozofları kölelik kurumunu doğal ve gerekli görmektedirler. Ayrıca Tevrat'ta da, İncil'de de kölelerin âzâd edilmesinden bahsedilmemektedir. St. Thomas d'Aquino'ya göre ise kölelik, Hz. Âdem'in ilk günahının kaçılmaz sonucudur. (7) Bazı yerlerde tarih boyunca görülen köle ayaklanmalarının başlıca sebebi ise kölelik kurumu olmayıp, kendilerine karşı uygulanan işkence ve kıyımlardır. Bunlardan biri M.Ö. 73 yılında Sicilya Adası'nda meydana gelen Spartaküs isyanıdır. Ayaklanmanın sebebi, Romalı aristokratların kölelere karşı davranışlarıydı. Kutlama törenlerinde güçlü kölelere güreş tutturuluyor ve güreşte kazanan, seyircileri eğlendirmek için rakibini öldürmek zorunda kalıyordu. Spartaküs, Roma ve Kuzey Afrika'nın kölelerini etrafında toplayarak Roma'ya savaş açtı. Kısmî başarılarından sonra altı bin köle Roma'ya giden yol üzerinde çarmıha gerildi. (8)

İslâmiyet, geldiği dönemde köleliği, ekonomi ve geçimin yükünü sırtında taşıyan önemli bir kurum olarak buldu. Araplar'da kölelerin çoğunluğu siyah tenliydi. Köle değerli ve menkul mallardan sayılırdı; alınır, satılır, miras bırakılır, kiralanırdı. Bir köle ya da câriyeye bir'den çok adam ortak olarak sahip olabiliyordu. Câriye sahipleri, onların fuhşa düşmelerine sebep olabiliyorlardı. (9)

Bir bütün olarak kölelik kurumuna baktığımızda, bu kurumun iki ayırt edici özelliği olduğunu görürüz. Bunlardan birisi, kölenin bir mal olması, yani başka bir insan tarafından mülk edinilebilmesidir. Bu anlamda kölenin insan olmasının fazla bir önemi yoktur. Yani köle toplumsal ilişkilerde bir özne değil; nesne olarak görülür. Kölenin diğer bir özelliği ise, herhangi bir üretim aracına sahip olmaması, dolayısıyla belirli durumlarda özerk olabilse de, kullandığı ve ürettiği her şeyin sahibinin olmasıdır. (10)

 

İslâm'ın Kölelik Kurumuna Bakışı

İslâm, tebliğinin ilk yıllarından itibaren insanın insana kulluğuna karşı mücâdele etmiştir. Bu tevhid dini, insanların cins, renk, makam vb. ayrımları ile oluşturdukları sınıfsal yapıyı temelinden sarstı. İslâm tarihinde siyah bir Habeşli olan Bilal'in konumu, Hz. Peygamber'in köle ve köle çocuğu olan Zeyd ve oğlu Üsâme'yi birçok Arap ileri gelenlerinin, muhâcir ve ensârın görev yaptıkları ordulara komutan tâyin etmesi, beşerî sistemlerde görülmeyecek bir durum ve büyük bir devrimdir. Özellikle İslâm'ın Mekke'de yayılma dönemlerinde müslüman oldukları için ezâ ve işkence gören müslüman köleleri Hz. Ebû Bekir'in satın aldığı ve hürriyetlerine kavuşturduğunu biliyoruz. Bu açıdan değerlendirildiğinde her türlü fikirsel, sosyal, siyasal bağımlılığa/tutsaklığa karşı çıkan ve bu uğurda yanına köleleri de alan bir sistemin, kölelikten rahatsız olacağı ve bu müessese ile mücâdele edeceği mantıksal bir zorunluluktur. Ancak, niçin İslâm'ın köleliği bir kalemde silip atmadığı, hazır bulduğu köleliği kaldırmaya yönelik çabalarının yanında, köleleştirme yolunu tamamen ve birden kapatmadığı yolunda da sorular yöneltilmektedir. Onlar Batı ülkeleri ve Amerika'da yayınlanan bildirgelerle köleliğin bir hamlede kaldırıldığını örnek göstermektedirler. Ancak, unutulmamalıdır ki, bu kaldırış, görüntüden öteye gidememiştir.

İslâmiyet, ekonomik hayatın bütün yönleriyle kölelik sistemine dayandığı ve kölelerin o asırda ekonominin buharı ve enerji kaynağı kabul edilebileceği bir çağda doğmuştu. (11) Bunlara bir de tarihî ve psikolojik sebepleri eklediğimizde köleliğin kaldırılmasının tek bir hükümle gerçekleşemeyeceği sonucuna varmamız zor olmaz.

İşte İslâm, birçok hükmün haram kılınması konusunda müslümanların hazır hale gelmesine kadar tedricî bir yöntem izlemesi gibi, mevcut köleliğin kaldırılmasında da batıdaki uygulamaların aksine, aynı yöntemi izlemiştir:

a- Köle âzâdına teşvik: Rabbimiz âhirette kitapları sağ taraftan verilecek olanların, yani sarp yokuşa atılanların amellerinden biri olarak köle âzâd etmeyi zikretmiştir. "Fakat o, sarp yokuşu aşamadı. Sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin? Bir boynu (kölelik zincirinden) çözmek." (90/Beled, 11-13). Kölelere mal vermek, gerçek iyiliğin ölçülerinden kabul edilmiştir: “Gerçek iyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin iyiliğidir ki, Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. Allah rızâsı için yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve boyunduruk altında bulunan köle ve esirlere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir...” (2/Bakara, 177)

b- Keffâret için köle âzâdı: Hata ile bir mü'mini öldüren kişi, öncelikle mü'min bir köle âzâd etmesi gerekir. “...Yanlışlıkla bir mü’mini öldüren kimsenin, mü’min bir köle âzâd etmesi ve ölenin âilesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir. Meğer ki ölünün âilesi o diyeti bağışlamış olsun! (Bu takdirde diyet gerekmez.) Eğer ölen mü’min olduğu halde, size düşman olan bir toplumdan ise mü’min bir köle âzad etmek lâzımdır. Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir toplumdan ise âilesine teslim edilecek bir diyet ve bir mü’min köleyi âzad etmek gerekir...” (4/Nisâ, 92) “Allah, kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz, fakat bilerek yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Bunun da keffâreti, âilenize yedirdiğiniz yemeğin orta hallisinden on fakire yedirmek, yahut onları giydirmek, veya bir köle âzad etmektir...” (5/Mâide, 89) Zıhar yapanlar da köle âzâdıyla mükellef tutulmuşlardır: “Kadınlardan zıhâr ile ayrılmak isteyip de sonra söylediklerinden dönenlerin karılarıyla temas etmeden önce bir köleyi hürriyete kavuşturmaları gerekir...” (58/Mücâdele, 3)

c- Mükâtebe: Kur'an'a göre âzâd etme sebeplerinden biri de kölenin "mükâtebe" istemesidir. Yani kölenin sahibine belirli bir mal veya para verdiği takdirde, âzâd edileceği hususunda karşılıklı anlaşmaya varmış olmalarıdır. İslâm’ın özgürlüğe ne kadar kıymet verdiği, bu nevi köleler için gerekli malın/paranın elde edilmesi hususunda her türlü çareyi araştırmış olması, bunun açık delilidir. Onlara, kendi boyunlarını kölelik zincirinden kurtarmak için anlaşmış oldukları malı toplayabilme hususunda, hür insanlar gibi davranmak, akidler yapmak, ticaretle meşgul olmak, almak ve satmak yeterliliklerini vermiştir. (12) “Ellerinizin altında bulunan (köle ve câriye)lerden, mükâtebe (akdi) yapmak isteyenlerle -eğer kendilerinde iyilik görürseniz- mükâtebe yapın. Allah’ın size verdiği malından onlara da verin.” (24/Nûr, 33). Kölenin sosyal hayatta tek başına ayakta kalabilmesi için mükâtebe ile belli bir geçiş dönemi yaşaması da özgürlüğüne kavuştuktan sonraki zorlukları en aza indirebilmek için ideal bir yöntem olarak gözüküyor. Âyetteki “eğer kendilerinde bir iyilik görürseniz” ifâdesinin, özgürlüğe hazır olma durumunu da içermesi mümkündür.

d- Zekâttan kölelerin özgürlüğü için pay ayrılması: Kur’ân-ı Kerim’in zekât verilecek kişilerden olarak köleleri zikretmesi (9/Tevbe, 60) bizzat devlet eliyle köleliğin kaldırılmaya çalışılmasına çarpıcı bir örnektir. Çünkü zekâtı toplayan, organize eden, dağıtan İslâm devletidir. Ayrıca, İslâm hukukunda mecburi veya kanuni olarak köle âzâdının gerektiği yerlerden bahsedilmektedir. Meselâ savaş esnâsında müslümanlara sığınan İslâm’ı kabul etmiş bir köle hürriyetine kavuşur. Bir’den fazla sahibi bulunan köle, âzâd edilmeyen payın bedelini efendisine ödemekle mükelleftir. Yine bir kimse kölesini kendisinin ölümünden sonra hürriyetine kavuşturmak üzere âzâd edebilir. (13)

Kur’an’ı en iyi anlayan ve hayata geçirilmesinde müslümanlar için örnek olan Allah Rasûlü’nün vefat ettiğinde bir tek kölesi bile bulunmayışı (14) bizler için çok önemli bir ipucudur. Köleliğin kaldırılmasına yönelik hükümler gerek Kur’an’da, gerekse rasûl’ün sünnetinde açıktır. Konunun esas can alıcı noktası, bizzat İslâm’ın var olanın dışında, hür olan insanları köleleştirip köleleştirmediği hususudur.

Genelllikle bu konuyla ilgili yapılan araştırmalarda İslâm’ın savaş esirleri dışında köleliğe giden yolları tamamen kapattığı belirtilip, akabinde de niçin savaşta esir alındığı konusunda da açıklamalarda bulunulur. (15) Burada üzerinde önemle durulması gereken bir nokta vardır ki, o da, “köle” ve “esir” kavramlarının aynı anlama gelmediğidir. (16) Kısaca tarihini vermeye çalıştığımız anlamda köle, alınıp satılan bir mal hükmündedir. Esir ise “savaş tutsağı”dır. O halde soru; “İslâm, esirlerin köleleştirilmesine izin veriyor mu? Hz. Peygamber esirleri köle haline getirmiş midir?” şeklinde sorulmalıdır.

Öncelikle, esirlerle ilgili iki âyet ve bu çerçevede Rasûl’ün uygulamalarına bakalım: “Yeryüzünde ağır basıncaya (küfrün belini kırıncaya) kadar, hiçbir peygambere, esirleri bulunması yaraşmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, halbuki Allah (sizin için ebedî olan) âhireti istiyor. Çünkü Allah azizdir (dostlarını düşmanlarına gâlip kılar), hakîmdir (dünyanın mı âhiretin mi daha hayırlı olduğunu pek iyi bilir). (Yanılma ile verilen hükümlerden ötürü azap etmeme hususunda) Allah tarafından önceden belirlenmiş bir hüküm olmasaydı, aldığınız fidyeden dolayı size mutlaka bir azap dokunurdu. Artık elde ettiğiniz ganimetten helâl ve temiz olara yiyin ve Allah’tan korkun. Şüphesiz ki Almlah bağışlayan ve merhamet edendir.” (8/Enfâl, 67-69). Bu âyet Hz. Peygamber’in Bedir Gazvesinden sonra ashâbıyla görüşüp esirlerin fidye karşılığında salıverilmesini kararlaştırması üzerine nâzil olmuştur. İbn Abbas’a göre bu savaşta esir almanın hoş karşılaşmaması, müslümanların o sırada zayıf durumda bulunmaları sebebiyledir. (17) Bazı âlimler bu âyetin (8/Enfâl, 67) aşağıda mealini vereceğimiz Muhammed sûresi 6. âyetini neshettiği görüşündeyken, bazı açıklamalarda da yukarıdaki âyetin savaş esirlerinin kaderiyle ilgili genel geçer bir kural olmayıp Allah’ın gerçek irâdesinin şu âyetteki esirlerle ilgili hükümler olduğu söylenmektedir. (18) "(Savaşta) İnkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihâyet onları iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (onları esir alın). Ondan sonra artık ya lütfen bırakır veya karşılığında fidye alırsınız. Harp, ağırlıklarını bırakıncaya (savaş sona erinceye) kadar (böyle yaparsınız.). Allah dileseydi (kendisi) onlardan öç alırdı, fakat sizi birbirinizle denemek için (size savaşı emrediyor). Allah, kendi yolunda öldürülenlerin yaptıkları işleri zâyi etmeyecektir." (47/Muhammed, 4)

Birinci âyette fidye alınmasının eleştirilmesi müslümanların henüz zayıf durumda olduğu bir dönemde düşmanın tamamen yerle bir edilmesinin, düşman açısından da psikolojik olarak daha etkileyici olmasındandır. İkinci âyetin müslümanların mutlak zaferinin düşünülebildiği bir dönemde geldiği görülürse, esirlere muâmele konusundaki âyetlerin hukukî olmaktan çok siyasi olduklarını görürüz. (19) Ancak, âyetlerde esirlerin köle edilebilirliği konusunda bir hükme rastlamamaktayız. Nitekim Hz. Peygamber, Bedir savaşında 70 esir almış, bu esirlerin bir kısmından fidye alınmış, okuma-yazma bilenlerden ise on kişiye okuma-yazma öğretmeleri şart koşulmuştu ve mâlî imkânları yeterli olmayan yedi esir ise karşılıksız serbest bırakılmıştı. Beni Mustalik gazvesinde esir edilen 600 kişinin içinden Hz. Peygamber, bir kabile reisinin kızıyla evlendi ve müslüman askerler de esirlerin bırakılmasına râzı oldular. Ayrıca Mekke fethinde Hz. Peygamber, herkesin serbest bırakılmasını istemesi üzerine, karşılıksız bırakmayan sahâbeye Beytülmâlden fidye ödeyerek esirleri serbest bırakmıştır. (20) Rasûlullah’ın uygulamalarından çıkarılacak sonuç, onun esirlerden herhangi birini köle yaptığının sâbit olmayışıdır. (21)

Muhammed Sûresi 4. âyete dikkat çeken Reşid Rıza, esirleri ya fidye karşılığında ya da karşılıksız serbest bırakma arasında muhayyer olduğumuzu, dolayısıyla bu âyetin İslâm’da, köleliğe yeniden başlangıç yapmanın ortadan kaldırıldığı şer’î bir temel sayıldığını vurguluyor. (22) Bunun yanında imamın nâdir durumlarda da olsa köleleştirme yetkisinin olduğunu ekliyor. Esirler için serbest bırakma ya da fidye karşılığı salıverme seçenekleri âyetle (47/Muhammed, 4) belirtildikten sonra yine de imamın köleleştirme yetkisinin bulunduğunun belirtilmesi, diğer fıkıh kitaplarında da yer almaktadır. (23) Kanaatimizce esirlerin, şartlara bağlı olarak gelişen herhangi bir siyasi durum gereğince, İslâm topraklarında alıkonulması ve doğal olarak özgürlüklerinin kısıtlanması -ki savaşa çıkan herkes bunları baştan kabullenmektedir- köle statüsünde olduklarına hükmetmek için yeterli sebep değildir. Bu nedenle esirlere uygulanacak herhangi bir kısıtlamanın köleleştirme anlamında anlaşılmasının, köle ve esir kavramlarının farklılığı gözönünde bulundurularak doğru olmadığı kanaatindeyiz.

Rasûlullah’ın uygulamalarında her ne kadar az da olsa, rivâyetlerde geçen esirlerin müslüman âilelere dağıtılması, onların mülkiyetlerine verilmesi değil; onların Batı’da görüldüğü gibi kamplarda olumsuz şartlarda barındırılmaktansa, merhamet ve insan haklarına riâyet ölçüsünde müslüman toplumun içinde bulundurulmalarının bir göstergesidir. Rabbimiz Kur’an’da bir yerde cennet ehlinden bahsederken, onların davranışlarından biri olarak; sevdikleri yemeği yoksula, yetime ve esire yedirmeleri olduğunu belirtmiştir (76/İnsan, 8). Örneğin, Hicretin 8. senesinde Arap Hevâzin kabilesinin esirleri askerler arasında taksim edilmişti. Ancak, kabilenin İslâm’ı kabul ettikten sonra vâki olan ricâlarına cevap olarak hepsi serbest bırakılmışlardır. İçlerinden esirleri bırakmak istemeyenlere devlet tarafından tazminat verilmiştir. (24) Bu ve benzeri örnekler esirlere uygulanan muâmelenin tarihte anlaşılan şekliyle köleleştirme sayılamayacağını göstermektedir.

Rasûlullah’tan sonra Hulefâ-i Râşidîn dönemi fetih hareketlerine bakıldığında da bunların çoğunun barış yoluyla gerçekleştiği görülür. Bu dönemde antlaşma yapıp müslümanlarla barış içinde yaşamak isteyen milletlerle savaş yapılmamış, anlaşma şartlarına bağlı kaldıkları sürece esir ve köle muâmelesine tâbi tutulmayacakları hükme bağlanmıştır. Buna karşılık barışa yanaşmayanlara karşı savaşılmış, esir alınan savaşçı erkeklerin bazen öldürüldüğü de olmuştur. Öte yandan başta Irak olmak üzere birçok yerde fetihten sonra hiç kimseye dokunulmayarak halk zimmî statüsüne geçirilmiş ve toprakları vergi (cizye) karşılığında kendilerine bırakılmıştır. Hatta Hz. Ömer’in uygulamalarında görüldüğü gibi birçok defa gâziler arasında dağıtılan veya Medine’ye gönderilen esirler bile serbest bırakılmış ve toprakları kendilerine iâde edilmiştir. (25) Ebû Ubeyde (r.a.), Irak ve Suriye toprakları işgal edildiği zaman Hz. Ömer’e bir mektupla gayr-i müslimlerin hezîmetini, Allah’ın müslümanlara ihsân ettiği ganimetleri, fetholunan memleketlerin ahâlisinin teklif ettikleri sulh şartlarını ve müslümanların kendi aralarında savaş ganimeti olarak şehirlerin ve ahâlisinin, ağaçlarıyla beraber topraklarını tevzîini/dağıtılmasını istediklerini bildirerek, kendisinin bunları reddettiğini ilâve etti ve mütâlaasını sordu. Yapılabilecek yanlış uygulamaların bilincinde olarak Hz. Ömer’in verdiği cevap şöyledir: “Onlara cizye tarh et ve onları köle yapma. Müslümanların onlara zulüm yapmalarına, zarar vermelerine, meşrû yol müstesnâ, onların mallarını almalarına meydana verme! Onlara verdiğiniz barış şartlarını tam olarak yerine getirin.” (26)

Câriyelik ve Câriyeler

Câriye: Köle kadın veya kız. “Câriye”, aslında, denizin üzerinde akıp giden gemiye denir. Câriyeler de efendilerinin emir ve hizmetleri çerçevesinde hareket etmeleri sebebiyle bu ismi almışlardır. Savaş neticesinde esir edilen veya para ile satın alınan erkeklere "köle" denildiği gibi, kadın ve kızlara da "câriye" denilirdi. Sahibi, bunun üzerinde mutlak tasarruf hakkına sahipti. İstediği işi gördürür, istifraş (yatak hizmeti) eder veya satabilirdi. Hukuk bakımından cansız eşyadan farksızdı. Câriyelerin aslı, bir yeri fetheden fâtihler tarafından savaş esnâsında ganimet olarak alınan kadın ve kızlardan ibaretti. Bu esirler, aslında hükümdarlarla eşrâf ve seçkin kızlarından olsalar bile yine fâtihlerin malı sayılırdı. Câriyelik de, kölelik gibi, insanlık tarihi kadar eskidir. Kendisinde ötekinden fazla kuvvet ve kudret gören, diğerini hizmetinde kullanmış ve ona tahakküm etmiştir.

Bir mal sahibi, malında nasıl tasarruf hakkına sahipse, bu câriyelerin sahipleri de câriyelerini tasarrufta aynı haklara mâliktiler. Dolayısıyla câriyelerini hizmetlerinde kullanırlar, odalık edinirler ve nihayet, arzu ettikleri zaman da satarlardı. Bir zamanlar at, eşya vs. nasıl hediye edilir idiyse, câriye de küçükten büyüğe, akrandan akrana öylece hediye edilirdi. Özellikle, kim mevki-makam sahibi birinin sevgisini kazanmak isterse ona hobi ve sevdiği meşgalelerinden birine âşinâ bir câriye hediye ederdi. Meselâ o zât, güzellikten hoşlanıyorsa ona endâmı güzel bir câriye, şarkı-türküden hoşlanıyorsa güzel bir muğanniye (şarkıcı, müzisyen) takdim olunurdu. Hatta bazen o kimselere her biri birer farklı sanatta mâhir farklı câriyeler hediye edilirdi. Bazı kere, o gibi câriyeler bir müddet sonra efendilerinden çocuk doğurarak içinde bulundukları konakların vâlide ve sahibeliğini aldıkları olurdu. Abbâsi halifelerinin ve Osmanlı Padişahların hemen hepsinin anneleri de bu şekilde "vâlide sultan" olan câriyelerdi.

Câriye kullanmak, İslâmiyet'le başlamış bir durum değildir. Daha önceleri İran ve Yunan hükümdarlarının câriyeleri vardı ve bu hükümdarlar birbirlerine câriye hediye ederlerdi. Hatta eski İran krallarından birinin sarayında bulunan câriyelerin miktarı altı bine ulaşmıştı. Abbâsi halifelerinden bazılarında biner câriye mevcuttu.

Câriyeler, esir tâcirleri tarafından Türk, Hint, Gürcü, Hata, Ermenistan, Rum, Berber, Nobe, Sudan ve Habeş'ten, çoğunlukla küçük yaşta getirilerek yeteneklerine uygun bir sûrette terbiye edilirlerdi. Bunlardan süt analar, dadılar, maşitalar, odalıklar, hânendeler (şarkıcılar), sâzendeler (çalgıcılar), hatta allâmeler (bilginler) yetişmiştir. Bir zamanlar câriyelerin eğitim ve öğretimi, çok kazançlı bir işti. Bu yolla para kazanmak isteyen kimse esir pazarına gider, zekâ ve yetenekli bir câriye satın alırdı. Câriyeye şiir ve edebiyat, şarkı ve çalgı, Kur'an okumak ve ev idaresi gibi şeylerden birisini öğrettikten sonra aldığı fiyatın birkaç misliyle satardı. Câriyelere rağbet artınca, zengin ve makam sahiplerinin konaklarında câriyelerin sayısı çoğaldığı gibi, onları süslü ve güzel giydirmek için de her türlü tezyînât ve isrâfa mürâcaat edilirdi.

Câriyelerin nüfuz ve tesiri de önemlidir. Güzelliklerini silâh gibi kullanmasını bilenler vezirleri ve sultanları bile etkilemişlerdi. Hükümdarların içinde câriyeler uğrunda akıl ve izanlarını kaçıranlar bile olmuştur. Emevî hükümdarı Yezit İbn Abdülmelik'in mâşukası Hubâbe, sultanı çılgın, saltanat işlerine bakamaz hale getirmiştir. Zâtulhal adıyla bilinen bir câriye de Abbâsi hükümdarlarından Reşid'i kendine âdeta esir etmişti. Bunlardan başka birçok halife ve emir, saltanat ve idare işlerini bırakarak düşkün oldukları câriyelerle vakit geçirmişlerdi. Hânende ve sâzendeler (şarkıcı ve çalgıcı sanatçı câriyeler), diğer câriyelerden daha fazla halife ve sultanlara etki ederlerdi. İşte bunların bu nüfuz ve etkilerinden istifadeyle en önemli hafiyelik (ajanlık) işleri veya rütbe ve makam elde etme için câriyeler kullanılırdı. Abbâsi halifelerinden Me'mun, bir adamın durumunu anlamak istediği zaman hafiyelik etmek üzere o adama güzel bir câriye hediye ederdi. (27)

 

Câriyelik: Kadın köle anlamında câriye, köleliğin içinde incelenecek bir durum olmakla birlikte müslümanların tarihindeki ilginç uygulamalar, konuyu daha farklı boyutlara itmiştir. Tarihî süreçte yaşananları, Osmanlılardaki durumunu daha sonra aktarmak üzere, öncelikle İslâm’ın mevcut câriyeliğe karşı tutumunu değerlendirelim:

İslâm, câriyelerin özgür kadınlar konumuna getirilmesini istemiş, ancak bunu yaparken gerek toplumun câriyelere bakışı, gerekse câriyelerin kendi durumlarını iyileştirme bilincine sahip olmaları noktasında tedrîcîliği elden bırakmamıştır. Köleliğin tedrîcî bir yöntemle kaldırılması konusunda ifâde ettiğimiz tüm hususlar, burada da geçerlidir. İslâm, câriyeleri öncelikle farklı statüleri itibarıyla sosyal bir vâkıa olarak kabul etmiş ve özgür kadınlarla bir tutmamıştır (4/Nisâ, 3, 14). Zira mevcut sorunlar, yok sayılarak çözümlenemez. Ancak, bu kısmî farklılığın kabul edilişine rağmen câriyeler, dışlanmak yerine topluma kazandırılmaya çalışılmıştır.

Arap toplumunda hor görülen ve fuhşa zorlanan câriyeler konusunda Allah, “Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde edeceksiniz diye, nâmuslu kalmak isteyen câriyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları zor altında bırakırsa, bilinmelidir ki zorlanmalarından sonra Allah (onlar için) çok bağışlayıcı ve merhametlidir.” (24/Nûr, 33). Aşağıda vereceğimiz iki âyet de câriyenin konumunu iyileştirme konusunda oldukça önemlidir: “İman edinceye kadar müşrik/putperest kadınlarla evlenmeyin. İman etmiş bir câriye, beğenseniz bile müşrik/putperest bir kadından kesinlikle daha hayırlıdır/iyidir. İman edinceye kadar müşrik/putperest erkekleri de evlendirmeyin. Mü’min bir köle, beğenseniz bile müşrik bir kişiden kesinlikle daha hayırlıdır/iyidir...” (2/Bakara, 221) “İçinizden, imanlı hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan imanlı genç kızlarınız (sayılan) câriyelerinizden alsın. Allah sizin imanınızı daha iyi bilmektedir. Hep aynı köktensiniz (insanlık bakımından aranızda fark yoktur). Öyle ise iffetli yaşamaları, zinâ etmemeleri ve gizli dost da tutmamaları şartıyla, sahiplerinin izni ile onları (câriyeleri) nikâhlayın alın, mehirlerini de normal miktarda verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezâsının yarısı (uygulanır). Bu (câriye ile evlenme izni), içinizden günaha düşmekten korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah çok bağışlayıcı ve merhamet edicidir.” (4/Nisâ, 25; ayrıca bkz. 24/Nûr, 32) âyetleri câriyelerle evlenmeyi öngörmekle onların şerefini yüceltmeye ve özgür kadınlar statüsüne çıkarmaya yöneliktir. Aynı zamanda câriyelerin yetişme şartları, ahlâk anlayışları, psikolojileri gözetildiğinde toplumsal normlara intibakları zor olduğundan hareketle evlendikten sonra fuhuş yapma durumunda özgür kadınlara uygulanan cezanın yarısının uygulanmasına hükmedilmiştir.

Mevcut olanın dışında hür kadınların câriye edinilmesi konusunu tarihteki uygulamaların yanlışlığını kabul ederek esirin köle olmadığı çerçevesinde değerlendirebiliriz. Bu görüşe karşı delil olarak getirilen âyet meâli şöyledir: “Ey Peygamber! Mehirlerini verdiğin hanımlarını, Allah’ın sana ganîmet olarak verdiği ve elinin altında bulunan câriyeleri... sana helâl kıldık.” (33/Ahzâb, 50). Âyetteki “Allah’ın sana ganîmet olarak verdiği” ifâdesinden, hür olan kadınların câriye haline getirildiği anlamı çıkarılmıştır. Ancak, Rasûlullah’ın sünnetini gözönünde bulundurarak bu ganîmet olarak verilen câriyelerin, savaşta alınan esirlerin köleleri/câriyeleri olabileceğini düşünmemize herhangi bir engel yoktur ve bir bütün olarak Kur’an mantığı, köle ve esirlerle ilgili hükümlere baktığımızda ikinci anlayışın daha uygun olduğunu söyleyebiliriz.

Rasûlullah’ın vefat ettiğinde hiçbir kölesinin bulunmayışı, Benî Müstalik Gazvesinde esir kadınları câriye yapmak yerine, içlerinden biri ile evlenmesi ve bu yolla tüm esirlerin sahâbe tarafından serbest bırakılması, İslâm’ın harem uygulamaları için müsâit bir din olmadığını göstermektedir. Rasûl’ün şu hadisi de bu görüşü destekler niteliktedir: “...Câriyesi olan bir kimse, o câriyeyi besler, gıdasına iyi bakar; sonra onu terbiye eder ve terbiyesini güzelce yapar da sonra âzâd ederek kendisi ile evlenirse ona iki ecir vardır." (Müslim, İman 241 -154-; Buhârî, İlim, Itk, Cihâd; Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, Nikâh)

Kur'ân-ı Kerim'de câriye, "bilek gücüyle elde edilen kadın" şeklinde tarif edilmiştir. Yalnız, Kur'ân-ı Kerim, "bilek gücü"nü kullanmayı sadece Allah yolunda savaşla sınırladığı için, Kur'an'ın tarifine göre câriye, "Allah yolunda savaşta yakalanan ve müslümanların eline geçen kadındır." "Size anneleriniz... evli kadınlar haram kılındı, bundan sağ ellerinizin sahip olduğu (bilek gücüyle elde ettiğiniz kadınlar) müstesnâdır." (4/Nisâ, 23-24). "Milk-i yemîn", yani bilek gücüyle elde edilen kadın anlamında bu ifade Kur'an'da 15 yerde geçer: 4/Nisâ, 3, 24, 25, 36; 16/Nahl, 71; 23/Mü’minûn, 6; 24/Nûr, 31, 33, 58; 30/Rûm, 28; 33/Ahzâb, 50, 50, 52, 55; 70/Meâric, 30. Arapçada sağ el; kudret, galebe, kahır, bilek gücü mânâlarında kullanılmaktadır. Bu âyetler, câriyenin yukarıda zikredilen tarifi lehinde yeterli bir delildir.

 

Emevî ve Abbâsilerin Saltanat Döneminde Köle ve Câriye

Hulefâ-i râşidîn döneminden sonra sistemli bir şekilde yozlaştırılan dinî anlayış, her konuda olduğu gibi kölelik meselesine de yansımıştır. Emevîlerde artan fetihler sonucu kölelerin sayısı mübâlağalı rakamlara ulaşmıştır. Meselâ, el-Muktedir’in sarayında on bir bin Grek ve Sudanlı hadım köle barınmaktaydı. Bir rivâyete göre de Mütevekkil dört bin câriyeye sahipti. (28) Yine Abbâsiler döneminde Halife el-Mutemed’in idaresi zamanında 14 yıl boyunca süren köleler harbi dikkate değerdir. Bu isyan, Batı Asya tarihinde kaydedilen en kanlı isyan harekâtı olarak tasvir edilmektedir. Bu köleler Aşağı Fırat vâdilerindeki kaya tuzu madenlerinde çalıştırılan Doğu Afrika’dan getirilmiş siyahî kölelerdi. Tarih kitapları, başkanlarının düzenbaz Haricî gibi suçlamalarla isyanı farklı boyutlara taşısa da, resmî tarihin isyanlara karşı mâlum bakış açısının arkasında 14 yıl kadar süren bir isyanın haklı nedenleri olabileceği düşünülmelidir. (29) Abbasi döneminde kölelerle ilgili gayri ahlâkî uygulamalar İslâm tarihi kitaplarından birinde şöyle yer almaktadır: “...Hizmetçiler zümresi harp esnâsında esir düşen ya da sulh zamanında satın alınmak sûretiyle elde edilen gayri müslimlerden oluşuyordu.

Bazı köleler hareme ait işleri gören iğdişlerdi. Diğerlerine gılman adı verirlerdi ki bunlar iğdiş olabilir, fakat efendilerinin özel lütuf ve himâyelerine mazhar kimseler olarak zengin ve göz alıcı elbiseler içinde dolaşırlar, ekseriya kadıncıl tavırlar içinde güzel koku sürerler ve güzellik bakımı yaparlardı. Harun Reşid devrinde gılmanların mevcûdiyetine dair bazı bilgilerimiz vardır (Taberî, İbn Esir). Açıkça anlaşılmaktadır ki Harun Reşid İran’da eskiden mevcut olanları tâkiben gayri tabiî seksüel münâsebetler için müslüman dünyasında gılman müessesesini ihdas eden kimsedir. El-Me’mun zamanında bir kadı bunlardan dört yüz kadar genci eli altında bulunduruyordu. Ebû Nuvas gibi şâirler, azgınlaşmış hislerini açığa vurmaktan ve genç oğlanlara dair aşk şiirlerini ortaya koymaktan utanç duymuyordu.

Câriyelerin bazılarının halifeler üzerinde önemli tesirleri olmuştur. Hârun Reşid, câriyelerden birini tam yetmiş bin dirheme satın almış, fakat araya giren bir kıskançlık sonucu onu erkek kölelerinden birine hediye etmişti. Harun Reşid’in zevcesi Zübeyde, bağlandığı câriyelerden birini ondan soğutmak amacıyla kocasına on câriye ihsân etti. (30) Görülüyor ki saltanatla başlayan dönemle birlikte kölelik kurumunun savaş esirleriyle sınırlanması bir yana, sulh zamanlarında köle ve câriye satın alınmış ve gayri ahlâkî uygulamalarda bir zevk aracı olarak kullanılmıştır.

 

 

 

Osmanlılar Döneminde Câriye

Osmanlılarda, hemen son zamanlara kadar sarayı ve konakları câriyeler doldururdu. Saray bir zamanlar binlerce câriyenin mekânı olmuştur. Yüzlerce câriyesi olan vezirler, Osmanlı tarihinde pek çoktur. Kanuni'nin sadrâzamı İbrahim Paşa'nın, Sokulllu Mehmet Paşa'nın konakları câriye ve kölelerle doluydu. İstanbul'da ve taşranın büyük şehirlerinde esir pazarları bulunuyorsa orada kölelerle birlikte câriyeler de alınıp satılıyordu. Câriye yetiştirmek gibi sanatlarla uğraşanlar çoktu. Padişahların câriyelerden oluşan sâzende ve hânendeleri vardı. Esasen vâlide sultanların çoğu, câriyelikle saraya girmişler, çocuk doğurmaları sayesinde o mertebeye ulaşmışlardı. Câriyelerin saraylardaki nüfuz ve etkisi çok önemliydi. Önemli ve büyük işler, câriyeler tarafından görülürdü. Hürrem Sultan, Kösem Sultan, Turhan Sultan, Safiye Sultan gibi âdeta saltanat sürmüş olan kadınlar, hep câriyelikten yetişmişlerdir.

Vezirlerle devlet erkânı, güzel câriyeler takdimi suretiyle padişahların gözlerine girmeye çalışırlardı. Seraskerler, kumandanlar, hele fütûhat zamanlarında zaptettikleri yerlerdeki en güzel kız ve kadınları saraya takdim ederler, bu sâyede teveccüh ve iltifata nâil olurlardı. Padişahların da vezirlerine karşı muhabbetlerini göstermek için câriye hediye ettikleri olurdu. Osmanlılarda son zamanlardaki câriyelerin çoğu Çerkez ve Gürcü idi. Sudan'dan getirilmiş olan siyahî câriyeler de epey bir yekün teşkil ediyordu. Yalnız, birincilere olan rağbet daha fazlaydı. Çünkü Çerkez ve Gürcüler aynı zamanda odalık hizmetini de görüyorlardı. Siyahîler ise sadece ev hizmetini görürlerdi. İstanbul'da câriye satışında "pençik" adıyla bir fındık altını resim (vergi) alınırdı. Hicrî 1215 senesinde maktu bir fındık altınının yerine, diğer ticarî mallar gibi, satış bedelinden yüzde üç vergi alınmasına karar verilmişti. (31)

Gedikli câriye: Saray câriyeleri içinde bir derece. Saray câriyeleri; Acemiler, Câriyeler, Şâkirtler, Ustalar ve Gedikliler adıyla beş sınıftı. Gedikliden sonra gelen derece, en yüksek olup buna "Kadın" denirdi. Gedikliler mutlak sûrette çamaşırcı, çaşnigir (sofracı) gibi belirli bir vazife sahibi olup kendilerine Usta ünvânı verilirdi. Bunların içinden en genç ve güzel on ikisi, padişahın şahsî hizmetlerinde bulunurlar, hünkârın gönlünü çelmeye muvaffak olana has odalık, gözde veya ikbal denirdi. İkbal birkaç tane olursa en gözde olanına baş ikbal adı verilir, padişahın hanımlarından birisi vefat eder veya gözden düşüp eski saraya gönderilirse onun yerine geçerek Kadın ünvânını alırdı. Yalnız padişahtan hâmile kalan ikballer hemen Kadın olurlardı. Bunlar, hükümdarların zevcesi sayılır, sayıları dörtten yediye kadar olurdu. En sevilenlerine Haseki, çocuk doğuranlarına Haseki Sultan denirdi.

Kadın derecesine yükselen câriye, padişahın eteğini öperek samur kürk giyer, kendisine bir daire ve çokça câriyeler tahsis olunurdu. Padişahın ilk zevcesi, yani birinci kadın, daima öbürlerinden üstün olurdu. Gedikli câriyeler, ucu yerde sürünen uzun elbiseler giyerler, bellerine altın işlemeli ve bazen mücevherli kemer takarlardı. İkballer ise kışın kürkle kaplı elbise giymek hakkına sahiptiler. Padişah vefat edecek olursa, erkek çocuk doğurmamış, kız çocuk doğurmuş veya doğurduğu erkek çocuk ölmüş olan kadın ve hasekileri, devlet ricâlinden biriyle evlendirilirlerdi. (32)

Osmanlılarda Köle:

Osmanlılarda, kuruluştan 20. yüzyılın başlarına kadar kölelik ve köle ticareti yasaldı. Devletin özellikle Avrupa’da genişlediği dönemlerde köle ihtiyacı büyük ölçüde savaş esirlerinden ve devşirme yöntemiyle karşılanıyordu. Duraklama ve gerileme dönemlerinde Afrika, Güney Rusya ve Kafkasya gibi bölgelerden köle ticareti giderek önem kazandı. Özellikle 15. yüzyılda Kafkas köle ticaretini ele geçirmeye başlayan Osmanlılar bu ticaretten gelir elde etmek için 15. yüzyılın sonunda Karadeniz bölgesinden getirilen köleler için pençik resmi (gümrük vergisi) almaya başlamış ve bu iş için mültezimler atamıştır. 19. yüzyıla gelindiğinde Osmanlı köle nüfusunun üç ana kaynaktan geldiği görülmektedir: 1- Siyahî köleler: Merkezî Afrika’dan ve Sudan’dan, 2- Etyopyalı köleler (Habeşler), 3- Çerkez ve Gürcü köleler; Kafkasya’dan. Diğer köleler arasında farklı konumu olan hadımlar (iğdişler) Mısır ve Sudan’dan getiriliyordu.

Osmanlı köle tüccarları arasında işbölümü gelişmişti. İlk iş bölümü, köle toplayıcıları ve yerel (kentli) köle tüccarları arasındaydı. Her kentsel meslekte olduğu gibi köle tüccarları da aktif köle pazarı olan kentlerde loncalar halinde örgütlenmişti. Beyaz ve siyah köle tüccarlarının loncaları farklıydı ve “esirci esnafı” ismiyle bilinen beyaz köle tüccarları saygın meslekler arasında sayılıyordu. İstanbul’daki “Köle Tüccarları Loncası” 1857’de yasal olarak kapatıldı. Fakat kölelerin yanı sıra başka malların da ticaretini yapan köle tüccarlarının loncaları yasadışı olarak faâliyetlerine devam etti.

Köleler genellikle esir pazarlarında satılırdı. Osmanlılar’ın ilk başkenti Bursa ve Edirne’de esir pazarları vardı. İstanbul’un ele geçirilmesinden sonra bugün Haseki semtinde kurulan esir pazarı, Üçüncü Murad döneminde eski ve yeni bedestenlerde merkezîleştirilmişti. 1609’da I. Ahmed’in emriyle yeni bedestenin yakınlarında altlı üstlü 300 odalı büyük bir han yaptırıldı ve esir pazarı buraya taşındı. Zenginlere satılan beyaz köleler kapalı odalarda müşterilere gösteriliyordu.

Sayılamayacak ve açıklanamayacak istismarlara müsâit olan esir ticareti ve câriye alım satımı konusunda, fuhuş ve zinânın, kitabına uydurulmuş ve fetvâsı alınmış şekilde uygulandığı da olmuyor değildi: Esir pazarına câriye satın almaya gelmiş gibi görünen bazı erkekler, esirciye bir miktar kaparo verip beğendikleri câriyeyi evlerine veya müsait bir yere götürürler; Birkaç gece beraber olur, sonra “kusurlu çıktı” bahanesiyle iâde ederlerdi. Fetvâlar gereği, kusurlu kabul edilen câriyenin üç gün içinde iâde edilmesi gerektiğinden, bu süre içinde geri verilmeleri gerekmekteydi. Bir malın satın alınmasında denenebileceğine, kusuru varsa iâde edileceğine ve câriye de erkeğin malı olduğuna göre ortada fıkhî hükümler açısından bir mahzur yok gibi görünmekteydi. Zaten bir erkeğin sahip olduğu câriyeden istifadesinde sakınca olmadığından, sık sık câriye değiştiren veya câriye koleksiyonu yapan, ya da pahalı olmasına rağmen aralıklarla, hepsi bâkire yüzlerce câriye satın alan keyif ehli zenginler de oluyordu. Nikâh, dört kadınla sınırlı olduğu halde, nasıl olsa fıkhî hükümlerde câriyeler için üst sınır yoktu. Meselâ, Osmanlı tarihinin ünlü kahramanlarından biri olan Kapdân-ı Derya Kılıç Ali Paşa, câriyelere aşırı düşkünlüğüyle tanınan ve doksan yaşına gelinceye kadar, her akşam bâkire bir câriyeyle beraber olma alışkanlığından hiçbir fedâkârlıkta bulunmamış bir kişidir. III. Murad'ın tam 130 çocuğu olmuştu. Câriyelerinin yanında, tam 40 has odalığı vardı.

Bu konuda katkısı olsun diye Osmanlı Devletinde Kölelik adlı kitaptan küçük bir iktibasa yer verelim: “1534 yılında idam edilen Defterdar İskender Çelebi’nin 6-7 bin kölesi mevcuttu. 1546’da vefat eden Barbaros Hayrettin Paşa’nın mirası içinde iki bin köle bulunmaktaydı. Sadrazam Rüstem Paşa 1561 yılında vefat ettiğinde 1700 kölesi vardı. Kendisinden önce sadrazam olan Hadım Süleyman Paşa, ziynet eşyalarıyla süslenmiş bin köleye mâlikti. 1589 yılında mahallî bir ayaklanmayı bastırırken bir kaza kurşunu ile ölen Cezayir Beylerbeyi Ramazan Paşa’nın hanımı, bu olaydan sonra İstanbul’a gitmek üzere bindiği gemiye yüklediği servetinin yanı sıra 400 köle ve 40 tane de câriyesi mevcuttu. Evliya Çelebi, 1670 yılında Mekke’ye giderken uğradığı Sakız Adası’nda 4. Murad’ın veziri Recep Paşa’nın hemşîre-zâde ve mühürdarı olan zâtın muhteşem bağına hizmet eden iki bin adet köle olduğunu yazmakta ve o civardaki halktan bir adamın 3 câriyesi olduğundan bahsetmektedir. Cezâyir’de bazı zamanlarda o kadar çok sayıda esir mevcut olmuştur ki, bir hıristiyan esirinin bir baş soğana satın alınabileceği darbımesel olmuştu. 1360-1920 yılları arasında her sene Osmanlı Devletine ortalama yedi bin köle gelmiştir. Bu da yaklaşık 4 milyon insan demektir. Fidye, mübâdele (esir değişimi) veya mükâtebe ile kölelikten kurtulanların hâricinde olduğunu zannettiğimiz 4 milyon esirin % 80’inin genç kadın ve çocuklardan ibaret olduğunu düşünürsek, kölelik sisteminin Osmanlıların nüfus artışı için ne derece önemli katkıda bulunduğu tahmin edilebilir.” (Nihat Engin, Osmanlı Devletinde Kölelik, s. 106-110)

Bazı tarihçiler, esirler arasında muhabbet tellâllığı (pezevenklik) yapanların -her türlü tedbir ve şiddete rağmen- her zaman bulunduğunu yazıyorlar.

Tanzimat döneminde 1847 Fermanı ile esir pazarı kapatıldıysa da zenciler Fatih, Tophane gibi yerlerde evlerde satılmaya devam etti.

Beyaz köle ticaretinin yasaklanmasına direnen Osmanlı hükümeti, siyah köle ticareti ile ilgili farklı bir tutumdaydı. Beyaz köle ticareti siyah köle ticaretinin yasaklanmasından çok sonra, ancak 1909’da yasaklanmıştır. Osmanlı’da 20. yüzyılın başlarında çıkarılan bir yasa, oldukça çarpıcıdır: “Çerkes vesâir köle ve câriyelerin de üserâ-yı zenciye gibi men’i bey’ ü şîrâsı (Çerkez ve diğer köle ve câriyelerin de zenci esirler gibi alım satımının yasaklanması) (33)

Osmanlı Köle Ticareti adlı kitabın yazarı Toledano’nun bazı yazışmalar üzerinde yaptığı incelemeler okunduğunda niçin beyaz köle ticaretinin yasaklanmasına direnildiğinin ipuçlarını yakalayabiliriz. 1891-1892 yıllarında Abdülhamit’in baş kâtibi Süreyya Paşa’nın, Konya valisi Hasan Paşa ile yaptığı şifreli telgraf yazışmaları, bu dönemde saraya nasıl câriyelerin alındığını göstermektedir. Süreyya Paşa, Türk âdetlerini bilmeyen 14 yaşından büyük, tercîhen sarı saçlı mavi gözlü kızlar bulmasını istemiştir. Hilmi Paşa kendi bölgesi dışında Sivas, Ankara ve Bursa vilâyetlerinde de araştırmalar yapmış ve sonuçta birkaç kız alınarak saraya yerleştirilmiştir. (34)

Osmanlıda haremle ilgili olarak Yılmaz Öztuna’nın verdiği bilgiler de oldukça dikkat çekicidir: Haremdeki câriyeleri, başhazinedar usta denen en büyük câriye yönetir. Derecesi vezire eşittir ve vezir maaşı alır ve padişahın üç mühründen biri bu câriyededir. 18. asır sonlarında maaşı yılda 15 bin altın idi. (35)

Haremdeki câriye sayısı dönemlere göre değişiyordu. İlk câriye miktarını gösteren liste I. Mahmud dönemine âittir. Buna göre haremdeki câriye sayısı 456 idi. Bu sayı Abdülmecid döneminde 688, Abdülaziz devrinde 809’a yükselmişti. (36)

Tarih kitapları, saray câriyelerinin birbirleriyle çekişmeleri, Vâlide Sultan ile câriyeler arasındaki ilişkiler konusunda ilginç vâkıalarla doludur. Örneğin yüzden fazla çocuğu olduğu söylenen III. Murad’ın annesi Nur Banu Sultan, oğlunun Venedikli bir câriye olan Safiye’ye bağlılığını, egemenliğinin silinmesinden dolayı çekemiyordu. Bunun için Sokullu Mehmet Paşa ve babası ile anlaşarak Safiye ile boy ölçüşecek güzellikte hareme kızlar soktu. Padişahın gittikçe kendisinden uzaklaştığını gören Safiye, kocasını kıskandırmaktan vazgeçerek devlet işlerine el attı. (37) Ayrıca Kösem Sultan ve Hürrem Sultan da bu anlamda tarihte önemli rol oynamışlardır.

Kolaylıkla anlaşılacağı gibi saltanat döneminde köle ve câriye ile ilgili uygulamalar, Kur’an’daki köle konusunu doğru anlamamıza en büyük engel teşkil etmektedir. Bütün imtiyazlara son verme iddiasında bulunan İslâm, Allah dışındaki bütün bağımlılıklara karşı mücâdelenin adıdır. Zaten İslâm savaşlarının hedefi de dünya halklarını Allah’ın kendilerine sunmuş olduğu özgürlüklerine kavuşturmak, kulların kulları kul edinmesini yasaklayıp tüm insanları sadece Allah'a kulluğa çağırmak değil midir? Ve nasıl olur da böyle bir din, köleliği kabul edebilir?

Allah’a rağmen ve her türlü köleci zihniyete karşı hayatını mücâdeleyle geçiren Rasûlü’ne rağmen, meşru imişçesine kölelikle ilgili hüküm geliştirenler, vahyi düşüncelerinin temeline almamaktadırlar. Vahiyle aramıza konan bu engel, doğru-yanlış demeden, savunma psikolojisiyle tarihte yapılanları kutsamak yerine; meselelere Kur’an bütünlüğünde bakmakla aşılacaktır. Aksi takdirde zihnimizi bir yığın hurâfe ile doldurduktan sonra oluşturduğumuz bakış açıları ile Kur’an’ı anlamamız mümkün değildir. (38)

İslâm, insanları her çeşit tutsaklıktan kurtarıp her bakımdan hürriyete kavuşturmak için gelmiş, Allah'a kulluğun dışındaki tüm kullukları reddetmiştir. Hz. Ömer (r.a.)'in dediği gibi, anaların hür doğurduklarını köle edinmeye kimsenin hakkı yoktur. İslâm, köleliği onaylasa idi, onu âzâd etmeyi hayırlı bir iş olarak görmez, kaynaklarını da kurutmazdı.

 

 

 

 

Câriyelerin Avret Yeri; Dine Bundan Büyük İftira Olamaz: "Örtünmelerini Din Yasaklıyor!"

Câriyeler konusundaki tartışmalardan biri de, câriyelerin hür kadınlar gibi örtünmesinin yasak olduğu inancıdır. Bu konuda açık bir âyet ve hadis bulunmamaktadır. Hz. Ömer’in, rivâyetlere göre, başörtülü bir câriye gördüğünde (Y.Ö.K. gibi) onu kamçıladığı ve “Ey kokmuş câriye! Hür kadınlara mı benzemek istiyorsun?” dediği iddiâ edilmiştir. Bu rivâyet üzerine binâ edilen fıkhî hükümler, dinin nasıl yozlaştırıldığının önemli verilerindendir. (Kur’an’ın örtünme ile, fitne ve fuhşa giden yolların tıkanmasıyla, genel ahlâkla, câriyelerin normal kadın statüsüne çıkarılması ve câriyeliğin kaldırılmasına giden yolla... ilgili tüm hükümleri gözardı edilmiş, bu konulardaki âyetler görmezden gelinmiş, Rasûl’ün sünnetinden de aksine hiç delil bulunmamış olmasına rağmen bir sahâbeden gelen rivâyetin sıhhati de değerlendirilmemiş, sözgelimi, kütüb-i sitte gibi sahih kabul edilen hadis kitaplarında da olmamasına rağmen sahih kabul edilmiş ve de sahih olsa bile Kur’an ve Sünnet çerçevesinde te’vil ve yorumu yapılması gerektiği halde bu rivâyet, her hükmü iptal edecek şekilde tek başına hüküm kaynağı olmuştur.) Meselâ Hanefî mezhebine göre câriyenin başörtüsüz namaz kılması gerekir.

Dört mezhebe ve özellikle Mâlikî mezhebine göre, kadınların örtünmesi ile ilgili Kur’an âyetleri, sadece hür kadınlara mahsustur ve câriyenin avreti, erkek gibi diz kapağı ile göbeğinin arasıdır. Ayrıca câriyelerin satışında tanınmasını temin edecek kadar yerlerine bakılabilir, hatta göğüslerine ve benzeri yerlerine dokunulabilir, etinin yumuşaklığı-sertliği kontrol edilebilir (39) şeklindeki fetvâlarla zihinlerimizde savaş esirlerinin satıldığı pazarlar canlanıyor ki, bu pazarlarda câriyelerin satılışında ahlâk kuralları da bir tarafa itiliyor ve iffetli olmak isteyen müslüman olmuş câriyeler emîru’l-mü’minîn tarafından kırbaçlanıyor. Oluşturulan bu tablo, Kur’an’ın insana verdiği değer ve Rasûlullah’ın kölelikle mücâdelesine karşı yapılmış bir ihânettir. Bir yandan İslâm’ın köleliği kaldırdığından övgüyle bahsedilirken öte yandan İslâm topraklarında köle pazarları düşünmek nasıl bağdaşabilir? Atalarının köle pazarları ve harem dairelerini meşrûlaştırma çabasıyla oluşturulan bu çarpık inancın Kur’anî ve mantıkî hiçbir temeli olamaz. (40)

Câriyenin avret yeri konusunda, sınırları tâyin eden bir âyet olmadığı gibi, sahih bir hadis de yoktur. Zâhirîlerin dışında cumhûrun görüşü, câriyenin avret yerinin erkeğinki gibi olduğudur. Fakat Zâhirîlerin dışında, bu görüşe katılmayan az da olsa âlimler vardır. Meselâ, el-Hasenu'l-Basrî'ye göre, evlenen veya kişinin kendi için edindiği câriyenin başını örtmesi gerekir. Atâ'ya göre câriyenin namazda başını örtmesi müstahaptır.

Hanefî, Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezhebinde, câriyenin avreti ile erkeğin avreti arasında ayrım yapılmamaktadır. Zâhirîlere göre ise câriye, bu konuda hür kadınlar gibidir. Hanefîlere göre câriyenin avreti, erkeğin avreti gibidir. (Erkeğin avretine ek olarak karnı ve sırtı ile iki yanı da avret sayılır.) Çünkü Hz. Ömer, bir câriyeye şöyle demiştir: "Ey Deffâr! Başörtüsünü at, yoksa hür kadınlara mı benzemek istiyorsun?" (Zeylaî bu hadis rivâyeti hakkında "gariptir" demiştir. Kütüb-i Sitte'de bulunmayan bu mânâdaki bir hadis rivâyetini -ehl-i sünnete göre sahâbenin sözü de hadis kabul edilmiştir- Abdürrazzak Hz. Ömer'den rivâyet etmiştir. Beyhakî de bu hadisi rivâyet etmiştir.) Aynı zamanda câriyeler, efendilerinin ihtiyaçlarını karşılamak için âdet olarak iş elbiseleri ile dışarı çıkarlar, dolayısıyla güçlükleri gidermek için yabancılar, mahremleri gibi kabul edilmiştir. Mâlikî mezhebine göre, câriyeler avret konusunda aynen erkekler gibidir. Câriyenin namazda avret yeri, uyluklar ile birlikte iki müstehcen uzuvdur. Bu uzuvlardan bir kısmı açıldığı zaman, yahut kişi uyluğunun tamamını veya bir kısmını açtığı zaman, vakit içinde namazını kesin olarak iâde etmelidir. Şâfiîlere göre câriyenin avret yeri erkeğin avret yeri gibidir. Çünkü her ikisinin başı avret olmamak bakımından birbirine benzemektedirler. Baş ile kollarının açılmasına ihtiyaç vardır. Hanbelî mezhebine göre, câriyenin

avret yeri erkeğinki gibi olup diz kapağı ile göbeği arasıdır. Çünkü Amr bin Şuayb'tan rivâyet edilen merfû hadiste şöyle buyurulmuştur: "Sizden biri erkek kölesini, câriyesi veya hizmetçisi ile evlendirirse, bu câriye yahut hizmetçinin avret yerine hiç bakmasın. Çünkü göbeği ile diz kapağı arası avret yeridir.” (41)

Bir fıkhî fetvâdan daha alıntı yapalım: "Kişi, kendi câriyesiyle istifraş edebilir, onu yatak hizmetlerinde nikâhsız olarak kullanabilir. Başkalarının câriyeleri de, mahrem olan kadınlar gibidir. Erkekler, mahrem (nikâhları kendilerine haram olan, birinci derecede yakın akrabalar) kadınların bakabilecekleri ziynet yerleri gibi, başkalarının câriyelerinin ziynet yerlerine de bakabilir ve dokunabilirler. Ama mahrem kadınlarında olduğu gibi göbekle diz kapağı arasına bakmaz ve dokunmazlar. Bu konuda kanıt, şu olaydır: Hz. Ömer, örtülü bir câriye görmüş, çubukla örtüsüne dokunup: "Şu baş örtünü at, ey kokmuş! Hür kadınlara mı benzemek istiyorsun?" demiş. Bu da câriyenin başına, saçına, kulağına... bakmanın helâl olduğunu gösterir. Yine Ömer (r.a.) satılmakta olan bir câriyenin yanına geldi, eliyle kadının göğsüne vurdu ve: "Haydi, alın!" dedi. Eğer câriyenin göğsü haram olsaydı, elbette Ömer ona dokunmazdı. Kaldı ki insanlar, câriyenin alım-satımı esnâsında kadının derisinin yumuşaklık ve sertliğini öğrenmek isterler. Çünkü buna göre kadının fiyatı değişir. Bundan dolayı câriyenin avreti de diğer mahrem kadınların avreti gibi sayılmıştır. Bunlarla yalnız başına bulunmak, beraber yola gitmek câizdir. Hem bakıp hem dokunduğu zaman şehvetinin uyanacağından korkan kimse, yalnız bakmakla yetinir. Fakat satın almak istediği câriyeye istek (şehvet) duysa da, yine bakabilir; hatta Ebû Hanife'ye göre (şehvetle) dokunabilir de." (42). Bu anlayış sonucu, müslüman bir câriyenin namaz kılarken bile başını örtmesine müsâade edilmemiş; bu zulüm, kitaplarda müslümanlara İslâm adına tavsiye edilebilmiştir.

Bu fıkhî görüşlere rağmen, Kur'an ve Sünnet ekseninde olayı değerlendirdiğimizde, erkekleri fitneye düşürecek her türlü kıyafet ve açıklığın yasaklandığını, kadın ve kızların örtünmelerinin dinin şiarlarından olduğunu belirtmeliyiz. Kur'an, toplumu âdî şehvet duygularından korumak, güzel ahlâkı korumak için normal bir giyim emretmiştir. Kadının erkeklerin şehvet nazarlarını üzerine çekmeyecek biçimde sokağa çıkmasına müsaade edilmiştir. Müslüman câriyeler için tesettürün erkeklerinkiyle aynı olması, Kur'an ve Sünnetten değil; tarihin yanlış örfünden kaynaklandığı kanısındayız. Âyet ve hadislerde kadının örtünmesi konusundaki emirlerde câriyelerin istisnâ edilmediği, emrin genel olduğu değerlendirilmelidir. "Mü'min kadınlara da söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Ziynetlerini (süslerinin takılı olduğu boğaz, baş, gerdan, kol, bacak ve kulakları gibi yerlerini) açıp göstermesinler." (24/Nûr, 31). Bu âyette Allah, mü'min kadınların örtünmelerini emrediyor. Mü'min câriyelerin açılmalarına izin veren herhangi bir âyet de kesinlikle yoktur. "Allah, bülûğa ermiş kadının namazını başörtüsüz kabul etmez." (İbn Mâce, Tahâre 132; Tirmizî, Salât 160; Ahmed bin Hanbel, IV/151, 218, 259) ve "Kadın bülûğ çağına erince elleri ve yüzü dışında başka yerlerinin başkasına görünmesi helâl olmaz." (Ebû Dâvud, Libâs 31) şeklindeki hadisleri, bu konuyla ilgili de değerlendirmek zorunda olduğumuz kanaatini taşıyoruz. Yoksa, çarşıda sokakta câriyelerin göbeklerinin üstü açık, yani üstsüz veya şeffaf bir giysiyle dolaştıklarını düşündüğünüzde bunun İslâm âdâbı ile ne kadar bağdaşacağını ve bunun dinin verdiği bir hak olduğunu nasıl iddiâ edersiniz?

 

 

 

Köle Âzâd Etme ve Önemi

İslâm, köleliğin kaldırılmasının önemli bir adımı olarak, insanın gönlüne hitap ederek köle âzâd edilmesini tavsiye etmiş, takvâ sahibi olmak isteyenler için köleyi hürriyetine kavuşturmayı büyük bir fazilet ve sevap olarak takdim etmiştir. Bunun yanında bazı hallerde ise, köle âzâdını zorunlu kılmıştır. Kölesiz yapamayan insan ve toplumlara, ilk olarak kölelere insanca muâmeleyi şart koşmuş, savaş dışında köleleştirme kaynaklarını kurutmuştur. Sonra, sınıf farklılığının yok edilmesi için ilk aşamalardan biri olarak köleleri hürriyete kavuşturmanın fazilet ve güzelliklerini göstermiştir. Bu yol bile, İslâm’ın ilk yayılış yıllarında dahi köleliği kaldırmak için nasıl bir yol izlediğini göstermesi açısından önemlidir.

Kur’an, âhirette zor hesabı verip, sırat köprüsünden geçmek gibi zorlukları yeneceklerin durumunu “sarp yolu aşmak” olarak vurgular ve bunun köleyi âzâd etmek sâyesinde mümkün olacağını belirtir. "Fakat o, sarp yokuşu aşamadı. Sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin? Bir boynu (kölelik zincirinden) çözmek." (90/Beled, 11-13).

İslâm, bazı hata ve günahların cezâlarından kurtulmak için keffâret olarak köle âzâdını şart koşar. Meselâ, hatâ ile bir mü'mini öldüren kişinin, öncelikle mü'min bir köle âzâd etmesi gerekir. “Yanlışlıkla bir mü’mini öldüren kimsenin, mü’min bir köle âzâd etmesi ve ölenin âilesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir. Meğer ki ölünün âilesi o diyeti bağışlamış olsun! (Bu takdirde diyet gerekmez.) Eğer ölen mü’min olduğu halde, size düşman olan bir toplumdan ise mü’min bir köle âzad etmek lâzımdır. Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir toplumdan ise âilesine teslim edilecek bir diyet ve bir mü’min köleyi âzad etmek gerekir...” (4/Nisâ, 92). Yine yeminin keffâret yollarından biri de köle âzâd etmektir. “Allah, kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz, fakat bilerek yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Bunun da keffâreti, âilenize yedirdiğiniz yemeğin orta hallisinden on fakire yedirmek, yahut onları giydirmek, veya bir köle âzad etmektir...” (5/Mâide, 89). Zıhar yapanlar da köle âzâdıyla mükellef tutulmuşlardır: “Kadınlardan zıhâr ile ayrılmak isteyip de sonra söylediklerinden dönenlerin karılarıyla temas etmeden önce bir köleyi hürriyete kavuşturmaları gerekir...” (58/Mücâdele, 3)

Kur'an'a göre köleyi âzâd etme sebeplerinden biri de kölenin "mükâtebe" istemesidir. Yani kölenin sahibine belirli bir mal veya para verdiği takdirde, âzâd edileceği hususunda karşılıklı anlaşmaya varmış olmalarıdır. İslâm’ın özgürlüğe ne kadar kıymet verdiği, bu nevi köleler için gerekli malın/paranın elde edilmesi hususunda her türlü çareyi araştırmış olması, bunun açık delilidir. Onlara, kendi boyunlarını kölelik zincirinden kurtarmak için anlaşmış oldukları malı toplayabilme hususunda, hür insanlar gibi davranmak, akidler yapmak, ticaretle meşgul olmak, almak ve satmak yeterliliklerini vermiştir. “Ellerinizin altında bulunan (köle ve câriye)lerden, mükâtebe (akdi) yapmak isteyenlerle -eğer kendilerinde iyilik görürseniz- mükâtebe yapın. Allah’ın size verdiği malından onlara da verin.” (24/Nûr, 33). Kölenin sosyal hayatta tek başına ayakta kalabilmesi için mükâtebe ile belli bir geçiş dönemi yaşaması da özgürlüğüne kavuştuktan sonraki zorlukları en aza indirebilmek için ideal bir yöntem olarak gözüküyor.

Kur’ân-ı Kerim’in zekât verilecek kişilerden olarak köleleri zikretmesi (9/Tevbe, 60) bizzat devlet eliyle köleliğin kaldırılmaya çalışılmasına çarpıcı bir örnektir. Çünkü zekâtı toplayan, organize eden, dağıtan İslâm devletidir. Zekât, İslâm devleti tarafından toplanan özel bir vergi olduğuna göre, İslâmî devletin kendisi, kölelerin hürriyete kavuşmaları için bir fon ayırmaktadır. Ayrıca, İslâm hukukunda mecburi veya kanuni olarak köle âzâdının gerektiği yerlerden bahsedilmektedir. Meselâ savaş esnâsında müslümanlara sığınan İslâm’ı kabul etmiş bir köle hürriyetine kavuşur. Bir’den fazla sahibi bulunan köle, âzâd edilmeyen payın bedelini efendisine ödemekle mükelleftir. Yine bir kimse kölesini kendisinin ölümünden sonra hürriyetine kavuşturmak üzere âzâd edebilir, ki buna tedbîr denilir.

Kur’an’ı en iyi anlayan ve hayata geçirilmesinde müslümanlar için örnek olan Allah Rasûlü, vefat ettiğinde bir tek kölesi bile bulunmuyordu; onu örnek almak zorunda olan bütün müslümanların da bu yolu izlemeleri gerektiği halde, tarihte makam ve mal sahibi çoğunluğun kölesiz yapamamaları Kur’an ve Peygamber çizgisinden sapmak olarak değerlendirilebilir.

Şimdi de hadis-i şeriflerde köle âzâd etmenin sevap ve faziletini görelim: “Kim bir mü’min köleyi âzâd ederse, Yüce Allah onun huzuruna karşılık âzâd edenin bir uzvunu cehennem ateşinden âzâd eder. (Hatta fercine karşılık fercini.)” (Buhârî, Keffârât 6, Itk 1; Müslim, Itk 21-24, hadis no: 1509). Vâile İbnu’l-Eskaf (r.a.) anlatıyor: “Kendisine -katl sebebiyle ateş- vâcip olan bir arkadaşımızla Rasûlullah (s.a.s.)’a gelmiştik. “Ona bedel bir köle âzâd edin, Allah da onun her bir uzvuna bedel sizden bir uzvu ateşten âzâd etsin!” buyurdu.” (Ebû Dâvud, Itk 13, hadis no: 3964). "Hiçbir evlât babanın hakkını ödeyemez. Ancak, onu köle olarak bulup da satın alır ve onu âzâd ederse, o başka." (Müslim, Itk 25, hadis no: 1510; Ebû Dâvud, Edeb 120; Tirmizî, Birr 8; İbn Mâce, Edeb 1).

İslâm, kölelerin otomatikman özgür olacakları durumları da hayli genişletmiştir. Meselâ, köleler, dâru’l-harp veya dâru’l-küfürden çıkıp dâru’l-İslâm’a girince kendiliğinden özgür olurlar. Efendisinden çocuk doğuran câriye, otomatikman, efendisi öldükten sonra hür haline gelir, zaten “ümmü’l-veled denilen böyle câriyelerin doğurduğu çocuk da hürdür. "Kimin câriyesi, kendisinden bir çocuk doğurmuşsa, o câriye (ümmü veled olur ve) kendisinin vefatından sonra hür olur." (Kütüb-i Sitte Terc. C. 17, s. 310, hadis no: 790 -2525- (6777)

Peygamber (s.a.s.)’in emrine göre, bir köledeki hissesini âzâd eden kimse, eğer malı varsa, diğer hisse karşılığını da ödeyerek köleyi tamamen özgür kılmalıdır. Kim kölesine işkence eder ya da ona büyük bir ceza verirse veya iğdiş ederse, kölesi özgür olur. Köleye ağır cezâ vermek haram olduğu gibi, aynı zamanda bu suçun keffâreti, o kölenin âzâd edilmesidir: "Kim kölesine tokat atar veya onu döverse, keffâreti o köleyi âzâd etmesidir." (Müslim, Eymân 29, hadis no: 1657). Muâviye İbn Süveyd dedi ki: "Bir kölemize tokat atarak kaçtım. Sonra öğleden evvel geldim ve babamın arkasında namaz kıldım. Babam köleyi de, beni de çağırdı ve köleye: "Ona misilleme yap!" dedi. Köle affetti. Sonra babam şunu söyledi: "Biz Mukarrin oğullarının Rasûlullah devrinde bir hizmetçimiz vardı. Birimiz onu tokatladı. Bu, Peygamber'in kulağına ulaşmış da: "Onu âzâd edin!" buyurdu." (Müslim, Eymân 31, hadis no: 1658; Tirmizî, Nüzür 14, hadis no: 1542; Ebû Dâvud, Edeb 133, hadis no: 55166, 5167). Ebû Mes'ûd el-Bedrî (r.a.) şöyle dedi: "Bir kölemi kırbaçla dövüyordum. Derken arkamdan bir ses işittim. "Bilmiş ol ey Ebâ Mes'ûd!" diyordu. Ben öfkemden dolayı bu sesi anlayamadım. Bana yaklaşınca bir de baktım ki Rasûlullah (s.a.s.) imiş! Bana: "Bilmiş ol ey Ebâ Mes'ûd ki, Allah senin üzerine, senin bu köle üzerine olan kudretinden daha kaadirdir/muktedirdir" buyurdu. Ben de: Yâ Rasûlallah, o Allah rızâsı için hürdür! Bundan sonra ebediyyen bir memlûk dövmem!" dedim. Bunun üzerine: "Beri bak! Eğer bunu yapmasaydın senin yüzünü mutlaka ateş çalardı (çarpardı)!" buyurdu. (Müslim, Eymân 34, 35, hadis no: 1659; Ebû Dâvud, Edeb 133, hadis no: 5159, 5160; Tirmizî, Birr 30, hadis no: 1949)

Önemli ve faziletli olan köleye ihtiyacı olduğu halde âzâd etmektir. Bu, nefse ağır gelen sarp yokuştur, ama onu aşarak insan yücelir. Yoksa, öldükten sonra köle âzâdı gerçek anlamda ve önemli bir fazîlet değildir: “Köleyi ölme ânında âzâd edenin misali, doyduğu zaman hediyede bulanan adam gibidir.” (Ebû Dâvud, Itk 15, hadis no: 3968; Tirmizî, Vesâyât 7, hadis no: 2124). "... Câriyesi olan bir kimse, o câriyeyi besler, gıdasına iyi bakar; sonra onu terbiye eder ve terbiyesini güzelce yapar da sonra âzâd ederek kendisi ile evlenirse ona da iki ecir vardır." (Müslim, İman 241 -154-; Buhârî, İlim, Itk, Cihâd; Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, Nikâh). Bir bedevî: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bana bir amel öğret de beni Cennete koysun” demişti. Rasûlullah (s.a.s.): “Bir neseme (can) kurtar veya bir köle salıver” buyurdu. Adam: “Onun ikisi de bir değil mi?” dedi. Allah Rasûlü buyurdu ki: “Hayır, bir can kurtarmak, onu âzât etmekte senin yalnız ve tek olmandır. Fekk-i rakabe, yani bir köleyi salıvermek ise onun âzât edilmesine yardım etmendir.” (Ahmed bin Hanbel, IV/299)

Allah Rasûlü, hayatında bütün kölelerini âzâd etmiştir. O, ümmetine örnek olmak için âzâd etmek üzere çok sayıda köle alıp, eğitip âzâd etmiştir. Hz. Ali’nin, önemine binâen sayfalara yazdığı ön önemli Peygamber tavsiyelerinden biri kölelerin hürriyete kavuşturulmasıdır: Ebû Cuheyfe (r.a.) anlatıyor: “Hz. Ali (r.a.)’ye: ‘Ey mü’minlerin emîri! Yanınızda Kur’an’da bulunmayan yazılı bir şey var mı?’ diye sormuştum. Şöyle cevap verdi: ‘Hayır! Dâneyi yar(ıp ondan filizi çıkar)an ve insanı yaratan Zâta kasem olsun! Bildiğim şeyler, Allah’ın Kur’an’da olanı anlamak üzere kişiye verdiği anlayış ve bir de şu sahifede bulunanlardır. ‘Peki, bu sahifede ne var?’ dedim. ‘Diyet(le ilgili ahkâm), esirlerin hürriyete kavuşturulması (ile ilgili emir), kâfir karşılığında müslümanın öldürülmeyeceği!” cevabını verdi.” (Buhârî, Diyât 31, İlim 39, Cihad 171; Tirmizî, Diyât 16, hadis no: 1412; Nesâî, Kasâme 12). Hürriyet, fıtrî bir özellik, Allah’ın tüm yarattıklarına verdiği bir haktır. Bu yüzdendir ki Hz. Ömer (r.a.): “Ne hakla, insanları köleleştirdiniz? Halbuki anaları onları hür olarak doğurmuştur” demiştir. Yani, onların hür olmaları, fıtrî bir husustur.

Fukahânın “Şâri’, daima hürriyeti yeğler” şeklindeki sözü, fıkhî kaidelerden birini meydana getirir. Bu, hukukun en önemli gâyelerinden birinin, köleliği ortadan kaldırmak ve hürriyeti yaygınlaştırmak olduğunu gösteren düzenlemelerin tümevarım yoluyla incelenmesi sonucu ortaya konulmuştur.

 

 

Kölelikle İlgili Bazı Kelime ve Terimler

Kul: Osmanlılarda kullanıldığı şekliyle köle mânâsınadır. Yeniçeri için kullanılırdı. Yeniçeri ve altı bölük süvari askerine Kapıkulu veya Padişah kulu denirdi. Padişahlar bunlara "kullarım" diye hitap ederdi. Bunun gibi bütün devlet adamları, hemen tamamen enderundan yetiştikleri için, padişahın kulu sayılırlardı. Satın alınmış köle veya câriyeler de kul diye anılırdı. Aslında, bırakın askere, normal kölelere bile, köle olduğunu hatırlatıp “kullarım!” demesine dinimiz müsâade etmez. Allah Rasûlü, bir efendinin kölesine bile “kulum!” veya “kölem!” demesini kesin bir dille yasaklamıştır: "Sakın biriniz (kölesine:) 'abdim" ve 'emem' (kulum, kölem) demesin! Hepiniz Allah'ın abdleri/kullarınız ve hepinizin kadınları Allah'ın emeleri/kullarıdır. Fakat, 'benim gulâmım/oğlum, benim câriyem, benim fetâm (delikanlım), benim fetâtım (genç kızım) desin! Köle de (efendisine:)'Rabbim' demesin, fakat 'seyyidim (efendim)' desin. Zira hepiniz memlüklersiniz/kulsunuz; Rab de Aziz ve Celil olan Allah’tır." (Buhârî, Itk 17; Müslim, Elfâz 13, 14, 15, hadis no: 2249; Ebû Dâvud, Edeb 83, hadis no: 4975, 4976). Kendisinin halkın rabbı/efendisi olduğunu ilân edip (79/Nâziât, 24) “kullarım!” diye hitap eden, aslında insanların hakkı olan bazı şeyleri başa kakarak hatırlatan zâlim Firavun’un bu durumu, insanları köleleştirmekten başka bir şey değildir: “(Mûsâ (a.s.), Firavun’a:) O nimet diye başıma kaktığın ise, (aslında) İsrâil oğullarını kendine kul ve köle etmendir.” (26/Şuarâ, 22)

Yeniçerilere kul denildiği başları olan ağaya da kul ağası denilirdi. Kapıkulu: Osmanlı devletinin daimi ordusunu teşkil eden yaya ve atlı ücretli asker. Bunlara Dergâh-ı âli kulları da denirdi. Yeniçeri ocağı mensupları hakkında "kul tâifesi" denirdi. Ocak bireyleri padişahın kulu sayıldığı için yeniçerilere kul tâifesi denilmiştir. Genel olarak, sultana bağlı asker ve hizmetlilere kapı kulu denilirdi. Sonradan, sultana ve onun anlayışına bağlı bilginlere de da kapıkulu mollaları denilmeye başlanmıştır. Bu tür resmî görevlere de “kulluk görevi” denilirdi, sonradan bu “kolluk görevi” şekline dönüştü. Eskiden karakollara kulluk denirdi; kul yeri demekti. İnzıbatı temine mahsus karakollara "kulluk", buralarda nöbetçi olarak bekleyen yeniçerilere de kullukçu veya karakullukçu denirdi. Şimdiki "karakol" tâbiri, Osmanlılar zamanındaki "karakul" kelimesinin bozulmuş şeklidir. Kulluğun ismi değişse de cismi değişmemiş olacak ki, özellikle karakollardaki görevliler, kendilerine yakıştıramadıkları bir uygulama yapmak zorunda olduklarında hâlâ öyle derler: “ne yapayım, ben emir kuluyum!”

Reâyâ: Raiyyet kelimesinin çoğuludur. Kelime mânâsı güdülen, idâre olunan kimseler olup genellikle Osmanlı tebaası ve daha özel anlamda müstahsil (üretici) köylü anlamında kullanılmıştır.

Devşirme: Saray hizmetleriyle yeniçeri ocağında kullanılmak üzere toplanan hıristiyan çocuklarına denir. Yıldırım Bayezid'in Ankara mağlûbiyetinden sonra fetihlerin duraklaması sebebiyle yeniden esir elde edilememesi üzerine Acemi oğlan ihtiyacı için hıristiyan tebaadan alınmaya başlanan genç çocuklar ve onların böylece alınmasına devşirme adı verilirdi. İhtiyaca göre üç beş senede bir ve bazen daha uzun fâsılalarla hıristiyanlardan 8-20 yaş arasındaki çocukların gürbüz ve sağlam olanları alınırdı. Kırk evden bir oğlan hesabıyla ihtiyaç oranında devşirilen çocukların daha çok 14-18 yaş arasında olanları tercih olunur ve evliler alınmazdı. Kanun gereği çocukların en asilleri, papaz çocukları, iki çocuğu olanın biri, birkaç çocuğu olanın en güzeli ve sıhhatlisi seçilirdi. Bir oğlu olanın çocuğu alınmaz, babasının hizmetine bırakılırdı. Alınacak çocukların orta boylu olmasına dikkat edilirdi. Uzun boylu ve endâmı mütenâsip olanlar saray için seçilirlerdi. Yahûdiler (ticaretle meşgul olduklarından) onlardan devşirme hiç alınmaz, sadece hıristiyan çocukları toplanırdı. Devşirmelik; Arnavut, Bulgar, Ermeni ve Bosnalılara münhasırdı.

Tek oğul, yahudi ve evlilerden başka; köy kethüdâsı (köy kâhyası, muhtarı)nın oğlu, çoban ve sığırtmaç, köse, kel, doğuştan sünnetli, Türkçe bilen, sanat sahibi, İstanbul'a gelip gitmiş, çok uzun veya çok kısa boylu olanlar da devşirilmezdi. Rus, çingene ve Acemlerden oğlan devşirmek kesinlikle yasaktı. Devşirilen çocuklar sürü denilen 100-200 kişilik kafileler halinde ve sürücülerin muhâfazası altında hükümet merkezine sevkolunurdu. Sürü, devlet merkezine gelince iki üç gün istirahat eder, oğlanlar şehâdet getirtilip müslüman edilirdi. Sonra yeniçeri ağası tarafından teftiş olunur, içlerinde sünnetli bulunup bulunmadığına bakılır, uygun çıkanlar eşkâl defterine kaydolup Acemi ocağı cerrahı tarafından sünnet edilirlerdi. Bundan sonra güzelleri saray için, gürbüzceleri Bostancı ocağı için ayrılır, öbürleri Anadolu ve Rumeli ağaları vasıtasıyla Türk köylülerine dağıtılırdı. Buna Türke vermek denirdi. Orada belirli bir müddet hizmet ettikten sonra eşkâli yoklanıp Acemi oğlanı yazılırlardı. Bu Acemi oğlanlar, ihtiyaca göre devşirilirdi. Bazen ölenler, kaçanlar ve kapıya çıkarılanlar çok fazla olduğu zaman, noksanı kapatmak için de oğlan devşirilirdi. Osmanlı ricâlinin çoğu, devşirme usûlüyle alınan, İslâm ve Osmanlı terbiyesi gören hıristiyan çocuklarından yetişme idi.

Esir (esâret): Arapçada “savaş tutsağı” karşılığında kullanılan esîr kelimesi, “ip vb. şeylerle sağlamca bağlamak” anlamındaki esr (isâre) kökünden türemiş bir sıfattır. Esâret de, esir olma hali, esirlik, tutsaklık demektir. Arap dilinde ve Kur’an literatüründe “savaş tutsağı” anlamında kullanılmasına rağmen, Osmanlı kaynak ve belgelerinde, bu anlam yanında, daha çok “köle” anlamında kullanılmış olup “esirci, esir tüccarı, esir pazarı, esirciler şeyhi” gibi tâbirler, köle alım satımıyla ilgilidir. Türkçeye bu şekilde geçmesine rağmen, İslâmî ıstılahta “esir” ile “köle” farklı anlamdadır.

Osmanlılarda, harpte alınan esirlerden Acemi Ocağına yaramayanlar veya sayısı beşten aşağı olanlardan devlet pençik resmi adıyla belli bir vergi alır, bu vergiye esas olmak üzere esirleri yaşlarına göre sıraya koyardı. Buna göre erkek esirler: 1- Şirhor (süt emen demektir, yani henüz meme emen) 2- Beççe (yavru anlamındadır, 3 ilâ 8 yaşındaki çocuklar için kullanılır), 3- Gulâmçe (çocuk anlamındadır, 8 ilâ 12 yaşındakiler için kullanılır), 4- Gulâm (delikanlı anlamındadır, bıyığı yeni terlemiş, bülûğa ermiş oğlanlar için söylenir), 5- Sakallı (iyice tıraşı gelmiş genç veya orta yaşlı), 6- Pir (yaşlı, ihtiyar) olmak üzere sınıflara ayrılırlardı. Kadın esirler ise, buna uygun olarak şu isimleri alırlardı: Şirhor: Şirhor, Beççe: Duhterek, Gulâmçe: Duhter, Gulâm: Ümmü'l-veled, Sakallı: Mariye, Pir: Acûze ve daha ihtiyar olursa Fertûte. Bundan başka, bir kusuru olanına Ma'yûbe, hastalıklı bulunana Bîmâre dendiği gibi esirler arasında vücutça sakatlığı bulunanlar da bu sakatlığa göre Yekdest (tek elli), Yekçeşim (tek gözlü) vb. şeklinde anılırlardı.

Osmanlılarla ilgili belgelerde baba adları “Abdullah” diye geçen şahıslar, umûmiyetle köle veya hıristiyan asıllı kişilerdir.

Esirci: Kölelik milletlerarası anlaşmalarla kaldırılmadan önce esir alıp satanlara verilen isim. Satmak üzere İstanbul'a kız getiren erkeklere "esirci esnafı" veya "esir tüccarı" da denirdi. Esir tüccarları, getirdikleri kızları esir pazarına götürüp sattıkları gibi, çoğu İstanbul'lu olan esirci kadınlar vasıtasıyla sattıkları olurdu.

Esirci, köle ticareti yapan kimsedir. Osmanlı Devletinde esir ticâreti, Orhan Gâzi’nin son zamanlarında görülmeye başlanmış, I. Murad’ın tahta çıkmasının ilk senelerinde esircilik mesleği ortaya çıkmıştır. Osmanlılar’da esircilik, müslümanlara mahsus bir esnaflıktır; gayri müslimlerin esir ticâreti yapmalarına izin verilmemiştir. Osmanlı Devleti’ndeki esircilerin sayısını tesbit etmeye imkân yoktur. Reşad Ekrem Koçu, 17. asırda yaşamış büyük yazar Evliya Çelebi’nin sadece İstanbul’da Esirhâne esnafının 1 ağa ve 400 kişi ile denetlediği Esirciler Bezirgânı esnafının iki bin kişi olduğunu belirttiğini söylemektedir.

Esir pazarı: Esirlerin satıldığı yer. Osmanlılarda İstanbul'da Tavukpazarı civarında bulunan ve esirlerin satılması için kullanılan yere denirdi. 1847'de esirciliğin ilgâsı üzerine bu pazar kapatılmıştır. Bundan başka 16. Yüzyıl sonlarına kadar Cerrahpaşa Câmiinin biraz ilerisinde Arkadyus meydanı diye anılan yer, esir pazarı olarak kullanılmıştır. Burada daha çok kadın esirler satılır, bu yüzden de "avrat pazarı" diye anılırdı. Fakir kızların yanında, asil ve zengin kızların da satıldıkları olurdu. Satılığa gelen câriyeler arasında güzel, çirkin her çeşidi bulunduğu gibi, güzelliğine, yaşına ve seviyesine göre her fiyatta kızlar vardı. Beğenilen câriyenin; uykusunu tecrübe için bir gece müşterisinin evinde bırakılması âdetti. Eğer uykusu ağırsa, horluyorsa fiyatında indirim yapılırdı. Câriyenin bedeli, doktor ve ebe muâyenesinden sonra verilir, esirci kadın da hem tüccardan, hem müşteriden tellâliye (komisyon) alırdı. Satın alacak erkek, kızın göğsünü, kollarını ve dizlerine kadar bacaklarını muâyene ederdi. Esir pazarı 1847'de dağıtıldıktan sonra zenci köle ve câriyeler, Fatih civarında bazı hanlarda, Çerkesler de Tophane'deki evlerde esirciler tarafından satılırdı. Durumu müsait olan bazı kişiler de, küçük çerkez câriyeler alırlar, evlerinde kimine saz, kimine raks öğretirler, bazılarını da çağına geldiklerinde odalık olmak üzere sağlıklarına ve terbiyelerine özen göstererek yaşları ve hünerleri yeterli olunca ağır paha ile satarlardı. Hicrî 1263, milâdî 1847'de esir pazarının dağıtılması üzerine esir tüccarı tarihe karışmış ise de, köle ve câriye alım satımı 1908'e kadar devam etmiştir.

Başta İstanbul olmak üzere, Osmanlılarda çeşitli merkez şehirlerde esir pazarları kurulmuştur. Bazı büyük panayırlarda esir satışına mahsus bölümler olduğu görülmektedir. Osmanlı Devletinde köle ticaretinin yasaklanmasında, Koca Reşid Paşa’nın ve dolayısıyla İngiliz tesirinin olduğu kesindir. Osmanlı Devletinin son seksen yılında köle ticareti resmen yasak olmakla beraber, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna kadar bu alış-veriş devam etmiştir.

Bugünkü medyanın bazı şeyleri reklâmladığı veya pazarladığı gibi, yeni yaygınlaşan gazetelerin de 19. yüzyıldan itibaren esir pazarına rakip çıktığı veya onun rolünü de üstlendiği göze çarpar. Örnek olarak şu iki gazete reklâmını iktibas edebiliriz: “”Kabaymak (ebelik) bilir ve yeni dahi doğurmuş sütü gür olarak tâyelik (dadılık, süt anneliği) için satılık bir Arap câriye olmağla, üç bin kuruşa doğru verileceği sahibi tarafından haber verildiğinden, isteklisi olur ise, yerini gelip Cerîde-i Havâdis Gazetesi’nden öğrenmesi için derc olundu.” (Cerîde-i Havâdis, 20; 9 Zilkade 1256 / 2 Ocak 1841), “Âlâ keman ve santur ve saz ve kafes çalgısında yegâne (eşsiz üstünlükte) ve rakkâselikte (dansözlükte) pek âlâ (çok iyi) satılık bir Arap câriye olduğu ve üç bin kuruşa verileceği ve isteyen olur ise Elçi Hanı’nda kahveci Bayburdî Osman Ağa’dan sorulması haber verilmiştir.” (Cerîde-i Havâdis, 57; 7 Ramazân 1257 / 23 Ekim 1841)

İnsan avcısı: Esir pazarlarında zenginlere satılmak üzere genç ve güzel kızları çeşitli şekillerde çalıp avlayan kimselere denir. Osmanlılarda, Kafkasya'nın güzel kızları, bunları avlamak üzere gizlenen insan avcıları tarafından çalındıkları gibi evlenme vaadiyle de kaçırılırlar, yahut istikbal ümidiyle İstanbul'a gelip satılmayı kendileri isterlerdi.

İstifrâş: Bir kadını, bir câriyeyi nikâhsız olarak yatak hizmetinde kullanmak.

Halayık: Câriye demektir. Osmanlılarda câriyelere halayık da denilirdi.

Câriye: Köle kadın veya kız. “Savaş neticesinde esir edilen veya para ile satın alınan erkeklere "köle" denildiği gibi, kadın ve kızlara da "câriye" denilirdi. Sahibi, bunun üzerinde mutlak tasarruf hakkına sahipti. İstediği işi gördürür, istifraş (yatak hizmeti) eder veya satabilirdi.

Gedikli câriye: Saray câriyeleri içinde bir derece. Saray câriyeleri; Acemiler, Câriyeler, Şâkirtler, Ustalar ve Gedikliler adıyla beş sınıftı. Gedikliden sonra gelen derece, en yüksek olup buna "Kadın" denirdi. Bu "kadınlar", hükümdarların zevcesi sayılır, sayıları dörtten yediye kadar olurdu. En sevilenlerine Haseki, çocuk doğuranlarına Haseki Sultan denirdi.

Odalık: İstifrâş edilen, yani efendisinin yatak hizmetinde kullanılan câriye. Odalık, evin erkeğine ait hususi hizmetler gördürülmek üzere alınan kadınlar hakkında kullanılan bir tâbirdir. İstifrâş edilen, yani yatak hizmetinde kullanılan câriyeye, sadece hizmetçilik yapanlardan ayırmak için odalık denirdi. Efendilerinin "firâşına dâhil olan" (yatağına giren) odalıklar, "câriye" genel adını da taşırlardı. Bütün câriyeler gibi odalıklar da son zamanlarda Kafkas tarafları halkından idiler. Bununla beraber içlerinde başka halktan olanlar da vardı. Bunlar ilkin sırf bu işler için eğitilir, esirciler tarafından güzellik ve câzibelerine göre değerlendirilen fiyatlarla satılırlardı. İçlerinden bir kısmı odalıktan efendilerinin meşrû zevceliğine (nikâhlı karılığına) geçenler olduğu gibi, heveslerini aldıktan veya ihtiyaçlarından dolayı satılarak aynı maksatla başkasının mülkiyetine transfer olanlar da vardı. Odalıklardan ömürleri boyunca esirlik hayatı yaşayanlar, gençlik ve güzellikleri geçtikten sonra evlerin ağır işlerinde kullanılanlar olduğu gibi, azledilenler ve efendileri tarafından evlendirilenler de olurdu. Odalık kullanımı son zamanlara kadar devam etmiş ise de ilk zamanlara oranla azalmış ve özellikle 1908'den sonra tamamen ortadan kalkmıştır. Osmanlı sarayındaki hasekiler odalık idiler.

Hasodalık: Osmanlılarda saray câriyelerinin içinden en genç ve güzel olanlardan, padişahın şahsî hizmetlerinde bulunanlar içinde sultanın gönlünü çelmeye muvaffak olan câriyeye denirdi.

Haseki: Câriyelerden padişahların gözüne girenler hakkında kullanılan bir tâbirdir. (Haseki, aslında, has-eski sözünden değişmiştir. Genellikle bir hizmette eskiyenlere verilen unvândır, Enderun'da çeşitli hizmetlerde kıdem sahibi olanlarla, saray câriyelerinden acemilikleri geçenler içinden padişah tarafından seçilenlere denirdi.) Saray câriyelerinden özel bir konumda olan Gedikli câriyelerden padişahın hizmetinde bulunanlardan bazıları padişahın gözüne girer has odalık, gözde veya ikbal olurdu. Padişahın hanımlarından birisi vefat eder veya gözden düşerse, onun yerine geçerek Kadın unvânını alırlardı. Bunlar, hükümdarların zevcesi sayılırdı. En sevilenlerine haseki, padişahtan çocuk doğuranlarına haseki sultan denirdi.

Saraya alınan veya hediye edilen câriyeler ilkin "acemi", sonra "kalfa", daha sonra "hazinedar" olurlardı. Bu mertebelere geçme sırasında güzellikleri ve işvebazlıkları dolayısıyla padişahın teveccühüne mazhar olanlar haseki olurlardı. Hasekilerin dört, altı veya yedi tanesi diğerlerinin üstünde idi. Bunlar hükümdarı en sevgisi zevceleri olup kendilerine "kadın" unvânı verilir ve haslar tâyin olunurdu. Ayrı ayrı daireleri ve maiyetleri olurdu.

Osmanlı padişahlarına göre, asıl ve nesilleri çoğunlukla belirsiz veya milliyetleri farklı kadınların nikâhla alınmaları saray gururuna uygun düşmediğinden, evlât yetiştirmelerine ve birçoğu bu özellikle Vâlide Sultanlık mevkiine yükselmelerine rağmen hasekilerin nikâhlanması âdet değildi. Fâtih Sultan Mehmet'ten sonra nikâhla kadın almayı düşünen İkinci Osman'la Sultan İbrahim'dir. Bunlardan birincisi Şeyhülislâm'ın kızını alarak sarayda bir yenilik vücuda getirmek, Osmanlı padişahlarının neslini nikâhsız kadınlardan sürdürme âdetini değiştirmek istemişti. Deli İbrahim ise, hasekilerden birini, düğün yapıp eğlenmek düşüncesiyle nikâhlamıştı. Fakat her iki hareket, bir an'ane mâhiyetini alamadı, onları izleyenler olmadı, istisnâî olarak kaldı. İkinci Abdülhamit zamanına kadar Osmanlı padişahlarının karılarına "haseki", çocuklara "haseki sultan" denilmek âdeti devam etti. Ondan sonra "kadın efendi" unvânı kullanılmaya başlandı.

Aileleri belli olanlardan saraya câriye alınmaması ve bunların hasekilik ve kadın efendilik mevkiine çıkarılmaması, saray sırlarının dışarıya sızdırılmaması maksadına mâtuftu. Çünkü şehir halkından saraya intisap edeceklerin âileleriyle bağlarını korumaları ve o yüzden saray sırlarını etrafa yaymaları ihtimali vardı. Bu ise, saray için tehlikeli kabul ediliyordu.

Kadınefendi: Saray câriyelerinin en seçkinlerine denilen gedikliden sonra gelen derece, en yüksek olup buna "Kadın" denirdi. Bunların içinden en genç ve güzel on ikisi, padişahın şahsî hizmetlerinde bulunurlar, hünkârın gönlünü çelmeye muvaffak olana has odalık, gözde veya ikbal denirdi. İkbal birkaç tane olursa en gözde olanına baş ikbal adı verilir, padişahın hanımlarından birisi vefat eder veya gözden düşüp eski saraya gönderilirse onun yerine geçerek Kadın ünvanını alırdı. Yalnız padişahtan hâmile kalan ikballer hemen "Kadın" olurlardı. Bunlar, hükümdarların zevcesi sayılır, sayıları dörtten yediye kadar olurdu. En sevilenlerine Haseki, çocuk doğuranlarına Haseki Sultan denirdi.

İkbal ve Gözde: Saray câriyelerinin içinden en genç ve güzel on ikisi, padişahın şahsî hizmetlerinde bulunurlar, hünkârın gönlünü çelmeye muvaffak olana "has odalık", "gözde" veya "ikbal" denirdi. İkbal birkaç tane olursa en gözde olanına baş ikbal adı verilir, padişahın hanımlarından birisi vefat eder veya gözden düşüp eski saraya gönderilirse onun yerine geçerek Kadın ünvanını alırdı.

Hadım: Doğuştan veya daha çok sonradan yapılmış bir ameliye yüzünden erkeklik özelliklerinden mahrum olan kimse. Abbâsi ve Osmanlı saraylarındaki zenci erkek hizmetçilerin tümü Mısır vâlisi tarafından Habeşistan veya Sudan yöresinden toplanıp Mısır’da iğdiş edilerek İstanbul’a öyle gönderilirlerdi. Erkeklik kabiliyetinden mahrum edilmiş bu kimselere "iğdiş" de denir. Saraylarda ve vezir konaklarında Harem denilen kadınlara mahsus dairelerde vazife görürlerdi. Bir adı da Tavaşî idi. Hadım etme işleminin nasıl yapıldığına dair ayrıntılı bilgilere sahip değiliz. İslâm hukukunda hiçbir şekilde ve hiçbir kimseye câiz görülmeyen bu işlemin iki şekilde yapıldığı bilinmektedir: Erkeğin cinsel organının kesilmesi veya hayaları kesilerek ya da işlevsiz hale getirilerek hadım edilme. Osmanlılarda, organı tümden kesme şeklinde icrâ edildiği belgelerdeki bazı ifâdelerden anlaşılmaktadır. Bunun yanında, bu işlemle ilgili tarihî deyimler, çeşitli gerçekleri ortaya çıkartır. Bunlar arasında "ezme", "vurma", "kesme" ve "içe itme" gibi yöntemler olduğu belgelerde geçen bu deyimlerden anlaşılmaktadır. Hayaları veya erkeklik uzuvları kesilen hadımların, tamamında olmasa bile, bir kısmında sonradan erkeklik uzvunun yeniden geliştiği ve hatta cinsî hayata hazır hale geldiği de araştırmaların ve tarihî olayların ortaya koyduğu bir gerçektir. Bu yüzden arada kontroller yapılır, erkeklik görevi yapabilme ihtimali olanlar, başka bir görevle saraydan uzaklaştırılırdı. Tedbir olarak, Osmanlı haremine alınan hadımların erkeklik organlarının tamamıyla kesilmiş olduğuna dikkat edilmiştir. Hadım edilmiş erkeklerde birtakım rûhî bozukluklar da ortaya çıkmaktadır. Bu sebeple, iğdiş edilmiş erkekler; huysuz, çocuksu ve sinirli olmanın yanında, basit, saf, zararsız, iki yüzlü insanlar olduğu belirtilir. Ayrıca, kıllanmanın durması, şişmanlık ve irâdesiz bir yumuşaklık, böbrek hastalıkları ve uykusuzluk gibi problemler de yaşarlardı.

Bir erkeğin iğdiş edilmesi, ona yapılacak çok büyük bir zulümdür. İslâm, hiç kimseye zulmedilmesini onaylamaz. Köleye bu çeşit zulmeden kimseye Peygamberimiz misliyle cezâ vereceğini belirtir: “Kölesini öldüreni öldürürüz; onun burnunu, kulağını kesenin burnunu, kulağını keseriz ve onu iğdiş edeni iğdiş ederiz.” (Buhârî, İlim 39, Cihad 17, Diyât 24, 31; Ebû Dâvud, Diyât 7, 11, 147, hadis no: 4515-4518; Tirmizî, Diyât 18, hadis no: 1414; Nesâî, Kasâme 9). Kim kölesine büyük bir ceza verir veya onu iğdiş ederse, kölesi özgür olur. İmam Ahmed’in rivâyet ettiğine göre, Zinbağa Ebî Rebâh’ın bir kölesi ve bir câriyesi vardı. Kölenin burnu kesilmiş ve hadım edilmişti. Bundan dolayı köle Nebi (s.a.v.)’ye şikâyet etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber, köleye: “Git, sen özgürsün!” dedi.

Bu hadisten çıkan sonuç, iğdiş/hadım etme, haramdır ve kölenin âzâd edilmesini gerektirir ve bunu hâkim uygular. Bundan dolayı iğdiş edilen her köleye iki zulüm yapılmış olur. Birincisi böyle bir zulümden, ikincisi, bu zulümden sonra âzâd edilme hakkını gasbedip hâlâ köle olarak tutmaktan dolayı. Adamın biri, Hz. Peygamber’e bağırarak geldi. Nebî ona: “Neyin var, ne oldu?” demesi üzerine adam: “Efendim beni, bir câriyesini öperken gördü ve beni hadım etti” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah: “Bana adamı getirin!” dedi. Adam çağrıldı fakat gelmeye cesâret edemedi. Bunun üzerine Nebî (s.a.s.) köleye: “Git, sen özgürsün!” dedi. (Ebû Dâvud, Diyât 7, hadis no: 4519; İbn Mâce, Diyât 29, hadis no: 2680)

Akağa: Osmanlı sarayında çalıştırılan hadım ağalarının bir sınıfı. Hadım ağalardan zenci veya Habeş olanlar, daha çok Harem ağaları diye anılırlar. Hadım ağalarının zenci veya habeş olmayıp beyaz renkte olanlarına hadım akağası veya ak hadımlar denirdi.

Haremağası: "Harem": Sarayların ve konakların yalnız kadınlara mahsus olan kısmı. "Harem-i Hümâyun": Topkapı Sarayının harem dairesine verilen isim. "Harem ağası”: Saray hareminde câriye ve diğer kadınlar içinde görev yapan, çoğunlukla iri yarı zencilerden olan hadım edilmiş olan görevli. Ahlâkî çöküntünün zirvede olduğu Bizans’ta aristokrat zenginlerin livâta gibi değişik çirkin zevklerinin aracı olarak, güzel görülen bazı genç erkek köle ve hizmetçilerin iğdiş edilmesi âdet idi. Eski câhiliye çağlarında Doğuda ve Roma'da; Ortaçağlarda Abbasîlerde ve Memlûk saraylarında rastlanan ve önemli vazife sahibi olup erkekliği yok edilmiş bulunan çoğu Habeşî ve zenci olan hadım ağaları, Osmanlı saraylarında da kullanılmıştır. Harem-i Hümayunda yani sarayın kadınlara mahsus kısmında hizmet, muhâfaza ve nezârette bulunduklarından kendilerine harem ağası denmiştir. Bunlar, hemen daima Mısır valileri tarafında saraya takdim olunurlardı. III. Ahmed zamanında sadrâzam olan Şehid Ali Paşa zamanında 1715 senesinde Mısır ve havâlisindeki Habeşlerin hadım edilmemeleri hakkında Mısır valisine bir hüküm gönderilmişse de kısa zaman sonra onun şehid olması üzerine bu hüküm tatbik olunmamış ve bu usûl Osmanlılarda hep devam etmiştir. Erkek zenci kölelerin hemen hemen hepsi hadım edilerek İstanbul’a yollandığından, nüfus artışında rol oynamamışlardır. Fâtih zamanında 20 civarında olan saraydaki harem ağalarının sayısı, son dönemlerde 100 civarında olmuştur.

Kızlarağası: Sarayda bulunan harem ağalarının başı ve en büyük âmiri. Resmî ünvânı Dâru's-saâde ağası idi. 17. Yüzyıldan itibaren nüfuzları artmış ve padişahların üzerinde çok etkili olmuşlardır. Zencilerden olurdu, resmî teşrifatta sıraları sadrâzam ve şeyhülislâmdan sonra gelirdi.

Ğulâm, Ğılman: Gulâm: Lügat mânâsı, bülûğa ermiş genç çocuk demektir. Gılmân; Gulâm'ın çoğuludur. Osmanlılarda, harpte alınan erkek esirlerin bir cinsine gulâm denirdi. Gulâmçe: Sekiz ilâ 12 yaşına kadar olan çocuk demektir, bu da savaşta alınan erkek esirlerin bir cinsidir. Gılman tâbiri, daha çok saray hizmetlerinde bulunanlar hakkında kullanılırdı. Meselâ, Enderun oğlanlarına "gılmân-ı Enderun" denirdi.

Saraylarda kadın gibi süslenen, güzel elbiseler giyip makyaj yapan, parfümler süren gulam ve gılmanların hangi işlerde kullanıldığı tam olarak bilinememekte, ama görüntülerden ve bu konularda yazılmış şiir ve yazılardan anlaşıldığı kadar, bu gılmânın erkek câriye olarak kullanıldığı değerlendirilmektedir. Bu güzel ve yakışıklı gençler hakkında, bunların güzelliklerini ve mârifetlerini öven kitaplara "Hûbânnâme" adı verilir. Güzel kadınlar hakkında yazılanlara da "Zenânnâme" denilir. Enderun'lu Fâzıl'ın manzum Hûbânnâmesi meşhurdur.

Bazı köleler hareme ait işleri gören iğdişlerdi. Diğerlerine gılman adı verirlerdi ki bunlar iğdiş olabilir, fakat efendilerinin özel lütuf ve himâyelerine mazhar kimseler olarak zengin ve göz alıcı elbiseler içinde dolaşırlar, ekseriya kadıncıl tavırlar içinde güzel koku sürerler ve güzellik bakımı yaparlardı. Osmanlılardan önce, Harun Reşid devrinde saraylarda gılmanların mevcûdiyetine dair bazı bilgilerimiz vardır (Taberî, İbn Esir). Açıkça anlaşılmaktadır ki Harun Reşid İran’da eskiden mevcut olanları tâkiben gayri tabiî seksüel münâsebetler için müslüman dünyasında gılman müessesesini ihdas eden kimsedir. El-Me’mun zamanında bir kadı bunlardan dört yüz kadar genci eli altında bulunduruyordu. Ebû Nuvas gibi şâirler, azgınlaşmış hislerini açığa vurmaktan ve genç oğlanlara dair aşk şiirlerini ortaya koymaktan utanç duymuyordu.

Mevâlî: Hürriyetlerine kavuşmuş eski köleler. Mevlâ kelimesinin çoğulu. Birçok İslâm büyüğü (komutan, âlim) mevâlidendi. Allah Rasûlü tarafından Bizans’a karşı hazırlanan ve içinde Ebû Bekir ve Ömer (r.a.)’in de bulunduğu ensâr ve muhâcirlerden oluşan ordunun başına kumandan olarak mevâlîden ve o gün henüz 18 yaşlarında bulunan Üsâme idi. Zâten babası Zeyd bin Hârise de mevâlîdendi, o da Mûte’de İslâm ordusuna kumanda etmiş ve orada şehid düşmüştü. İmam Mâlik gibi birisini yetiştiren, devrinin belki en meşhur âlimi olan Nâfi, mevâlîdendi. Mesrûk, Tâvûs bin Keysân ve daha nice âlim hep mevâlîdendi.

Osmanlılarda mevâli, farklı anlamda kullanılırdı. Mevâli, Osmanlılarda vilâyet kadılarına verilen isimdi. Devriye mevâlisi, mahreç mevâlisi, bilâd-ı hamse, Haremeyn, Galata, İstanbul kadıları olmak üzere altı sınıftı.

Tedbir (müdebber): Efendinin vefatı veya herhangi bir olaya bağlamakla yapılan hürriyet vaadidir. Daha çok, efendinin kölesine“Sen, ben öldükten sonra özgürsün!” demesiyle tedbir akdolunur. Bu şekildeki söze muhâtap olan köleye “müdebber” denilir. Tedbir’den dönmek câiz değildir. Böyle bir kölenin satışı da câiz olmaz. Birkaç kölesine de tedbire gücü yetiyorsa, tedbir hususu kalanlara da sirâyet eder. Tedbir yapılan câriyenin çocukları, âzatlıkta ve kölelikte annelerine tâbidirler. Anneleri âzat edilirse, onlar da âzat olunurlar.

Mükâtebe: Kölenin, belli bir para (veya hizmet) karşılığında efendisinden özgürlüğünü satın alma akdidir. Köle, efendisine bunu önerirse, âyetin (24/Nûr, 33) hükmüne göre, efendisi bunu kabul etmek zorundadır. Âyetin mendupluk bildirdiğini iddiâ edenlere göre âyet bunu efendiye emir değil; tavsiye ediyor. Ancak, Hz. Ömer'in âyetten buna uymanın farz olduğu hükmünü çıkardığı da bilinmektedir.

Ümmü veled: Efendisinden çocuk doğuran câriye. Otomatikman, efendisi öldükten sonra özgür hale gelir. Efendisi, hayattayken de onu satamaz.

Itk (Âzât): Bir köleden köleliği kaldırmak, onu hürriyetine kavuşturmak. Arapça’da ıtk, Farsça’da ve Türkçe’ye geçmiş şekliyle âzâd denir. Itk’ın sözlük anlamı: Güç, kuvvet, bolluk, güzellik, kerem ve iyiliktir. Köle de âzâd edilmekle daha önce yapamadığı işleri yapmaya güç bulduğu, insanlar arasında itibar kazanıp kölelik darlığından kurtulduğu için hürriyete kavuşturma “ıtk” kelimesiyle ifâde edilmiştir.

Pençik: Farsça beşte bir mânasına olan pençüyek kelimesinden bozmadır. Savaşta elde edilen esirlerden beşte biri devlet hazinesi nâmına alınarak asker yetiştirmek üzere Acemi ocaklarına verilirdi. İşte bu beşte bir esirlere pençlik denirdi. Yaşı Acemi ocağına alınmaya müsait olmayan veya sayısı beşten az bulunan esirlerden ise "pençik resmi" adlı belirli bir vergi alınmakla yetinilirdi.

Forsa: Buharlı gemilerin icadından önce gemilerde kürek çekmeye mahkûm savaş esirlerine verilen isimdir. Kaçmamaları için birer ayakları güvertelere çakılı olurdu. Ayaklarından bağlı olmaları münâsebetiyle bunlara "payzen" adı da verilirdi. Bununla birlikte, payzen tâbiri, daha çok, bir cinayet veya suç işleyenlerden kürek cezâsına mahkûm olanlar hakkında kullanılırdı. Forsa tâbiri İtalyaca'dan alınmadır. Osmanlı bahriyesi teriminde, kürekte kullanılan hıristiyan harp esirlerine isim olmuştu. Bu esirlerin gençleri ve çocukları saraylara ve acemi oğlanları kışlalarına verilir, yirmi yaşından yukarı olanları da küreğe konulmak üzere tersaneye gönderilirdi.

 

 

 

 

Kölelik Çok Önceleri Kalkmış Olmalı Değil miydi?

İslâm’ın, niçin köleliği bir anda devrimci bir tarzda kaldırmadığı, köleliği kaldırmaya yönelik çabalarının yanında, köleleştirme yolunu birden ve tamamen niye kapatmadığı tarzında sorular yöneltilmektedir. Bu soruları iyi niyetle, öğrenmek için soranlar olduğu gibi; bazen itham edecek tarzda, “üzüm yemek için değil; bağcı dövmek için” kasıtlı olarak soranlar da çıkmaktadır. Onlar, Batı ülkeleri ve özellikle Amerika’da yayınlanan bildirgelerle köleliğin bir hamlede kaldırıldığını örnek göstermektedirler. Ancak bu kaldırış, şekilden ve görüntüden öteye gidememiştir.

Nitekim bildirgelerle, kanunlarla köleliğin kaldırılamayacağına tarih şâhitlik etmiştir. Üstelik köleliğin bazı ülkelerde sanayi devriminden sonra çıkarılan özel kanunlarla resmî olarak lağvedilmesi merhamet duygularından da kaynaklanmamaktadır. Sebebi, sanayi devrimi ile ilgâ edilen feodalitenin yerine kapitalizmin geçmesiyle toprak sahipleri için işçi ve köleleri elde tutmanın çok pahalı ve tehlikeli hale gelmesiydi. Daha önemlisi, başka milletleri sömürgeleştirmenin yolunun açılmasıydı. Bu tür geniş kapsamlı bir köleleştirme ile milletler üzerinde hegemonya kurmak ve onların servetleri, hayatları ve kaynaklarına el koymak mümkün iken geleneksel kölelikte ısrar etmenin kârlı bir yanı yoktu. Avrupa ülkeleri arasında köleliği kaldırmada öncülük yapmış olan İngiltere, denizlere ve limanlara tamamen hâkim olmak ve diğer güçlerin hareketlerini kontrol altına almak için bahaneler arıyordu. Bunu yapmanın en iyi yolu, o zaman yaygın olan kölelerin alınıp satılmasının yasaklanmasıydı. Bu yasak yardımıyla İngiltere deniz trafiğini dostlarının da desteğiyle kendi güvenliğini koruyacak şekilde düzenledi.

Batıda köleliği kaldırma çabaları insan hakları ihlâllerine son vermekten öte, çağdaş ve daha kapsamlı, insanların kabullenmede daha az zorlanacağı köleliği oluşturmaya hizmet etmiştir. Kaldı ki niyet iyi olsa dahi, böyle köklü bir tarihî kurum, bildirgelerle kaldırılabilir mi? Nitekim A. Lincoln’ün köle tüccarları tarafından direnç gösterilerek kanlı bir savaşa dönüşen 1863’teki Özgürlük Bildirgesi’nin sonucunda ABD’de köle ticareti yasaklanmasına rağmen fikrî ve ekonomik olarak özgürlüğe hazır olmayan birçok köle serbest bırakıldıktan sonra efendilerine yeniden dönmek istediler.

İslâm’ın geldiği ortamda da kölelik tamamen yerleşmişti. Kölelik imtiyazlı sınıflar lehine kullanılıyordu. Köle avcıları aralarında işbirliği yaparak birbirleriyle alışverişe girerlerdi. Bakımları ve idareleri savaşçılar için bir problem olan savaş esirleri ucuz fiyattan satın alınmak için savaş alanları ve kabileler arasında mekik dokurlardı. Köle tüccarları karşısında köle alım ve satımının bir veya birkaç ülkede yasaklanmasının hiçbir etkisi yoktu ve sürekli bir uygulama alanı bulamazdı. (43) Bunun yanında İslâmiyet, ekonomik hayatın bütün yönleriyle, kölelik sistemine dayandığı ve kölelerin o asırda ekonominin buharı ve enerji kaynağı kabul edilebileceği bir çağda doğmuştu. (44) Bunlara bir de tarihî ve psikolojik sebepleri eklediğimizde köleliğin kaldırılmasının tek bir hükümle gerçekleşemeyeceği sonucuna varmamız zor olmaz. İslâm, içki gibi birçok hükmü haram kılma konusunda müslümanların hazır hale gelmesine kadar nasıl bir tedrîcî yöntem izlemişse, mevcut köleliğin kaldırılmasında da -Batıdaki uygulamaların aksine- aynı yöntemi izlemiştir. (45)

Bununla birlikte, Peygamber çizgisi ve hulefâ-i râşidîn yolu tâkip edilse ve hepsinden önemlisi Kur’an prensiplerinin, tevhid ve sadece Allah’a kulluk bilincinin hayata geçirilme endişesi nefsî arzuların önüne geçmiş olsa, Hicrî birinci asırda kölelik kurumu müslümanlar açısından kesinlikle tarihe karışmış olacaktı. Müslümanların kölelikle ve câriyelikle ilgili yaklaşım ve uygulamalarını tasvip etmediğimizi, ama bu konuda İslâm’ın en küçük bir itham edilecek eksikliğinin veya yanlışlığının bulunmadığını belirtmek istiyoruz. Tarihi kutsallaştırmak, köle ve câriye sahibi her çeşit müslümanı savunmak zorunluluğu hisseden kimseler, bilerek veya bilmeyerek bu yanlışları savunarak İslâm’a zarar vermektedirler. Onlarca yanlış bakış ve uygulama İslâm adına savunulduğu için akılsız (gâfil veya hâin) dostun düşmandan beter olduğunu göstermektedirler.

Saray haremlerini, orta malı olarak pazara sunulan para veren kim olursa kendisine sahip olacağı esir ve köle ticaretini, zevk ve eğlence aracı olarak saray ve konakların süsü olduğu halde pâdişahların hemen hepsinin de nikâhlı veya nikâhsız hanımı ve anaları olacak şekilde uygulanan câriyeliği, ona başörtüsünü bile çok gören, örtülmesi gereken yerlerinin erkeklerden farklı olmadığını değerlendiren yaklaşımları tasvip etmemiz mümkün değildir. Câriyeleri, avret yerleri olarak erkeğe benzeten anlayış, erkekleri de hanıma benzetmekten uzak durmamış, gulam/gılmân denilen saraylarda süslü erkekler(!) bulundurulurken, bazı iri cüsseli zencilerin de erkeklikleri alınmıştır. Bütün bunları tevil ve fetvâlarla savunarak dinin onayladığını söylemek, hatalı müslümanları savunacağım derken hatasız İslâm’a iftira atmak demektir.

Hem sâhi, Osmanlılar, 18. ve 19. yüzyıllarda gayri müslimlere karşı nerelerde zafer kazandılar, onlardan savaş ganimeti olarak esir elde ettiler ki? Hani, “Osmanlılar, her konuda ve tabii köle ve câriye konusunda da İslâmî kuralları hiç çiğnemediler” diyenler var ya, İslâm hukukunda da köle ve câriyenin tek kaynağı olarak savaş esirleri gösteriliyor ya... Bırakın Kur’an ve Sünnetin köleleştirmeye giden tüm yolları kapattığını ve Osmanlıların bunu uygulamak zorunda olduğunu, fıkhî hükümlere bile ne oranda uyulduğunu test edin: Son asırlardaki köle ve câriyeler, hangi savaşlarda ve hangi şartlarda esir alınmıştır? Fetih mi olmaktadır ki, o fethedilen yerdeki kadınlar esir alınsın? Hıristiyan kadınlar hangi savaşa katılıp Osmanlılara yenilmişlerdi ki savaş esiri olsun ve sonra köleleştirilsin?!

Bu konuda Osmanlı Devletinde Kölelik adlı kitaptan kısa bir iktibas yapalım: “Osmanlılar’da harplerin dışındaki kölelik kaynaklarını “ticaâret yoluyla kölelik” başlığı altında değerlendirmek uygun olur. Çünkü bunların hepsinde maddî menfaatin ilk planda görüldüğü müşâhede edilmektedir. Bu kaynakların çeşitleri şunlardır:

a- Kaçırma Yoluyla Kölelik: İnsanların, hayvanlar ve diğer ticaret malları gibi para ile alınıp satıldıkları zamanlarda, barış sırasında, zorla kaçırılarak Osmanlı sınırları içinde esir diye satılan zavallı insanlarla ilgili çok sayıda bilgi ve arşiv vesikasına sahibiz. Kafkasya’dan, Eflâk, Boğdan ve Budin taraflarından böyle birçok hür insanın kaçırılarak satıldıklarının yanı sıra, hür ve müslümanların bile zaman zaman haraç mezat satıldıklarına şâhit olmaktayız. İslâm ve Osmanlı hukuklarında insan hürriyetinin asıl olmasına rağmen, fütûhât dönemlerinde dahi, korsanların kaçırma yoluyla hür insanları köle yaptıklarını bilmekteyiz. Bu insan avcılarına en ağır cezaların uygulanmasına rağmen, kaçırma yoluyla köleliğin, saltanatın kaldırılmasına kadar Osmanlı Devletinde devam ettiğini bilmekteyiz.

17. yüzyılda fetihlerin hemen hemen tamamen sona ermiş olması ve Avrupa eyâletlerinin devşirme uygulamasına tepki göstermeleri nedeniyle, köle elde etme yolu olarak yalnızca satın alma kalmıştır. Bu yüzyıldan itibaren Mısır tarafından Bâb-ı âlî’ye vergi olarak yapılan ödemeler arasında, Mısır vâlisinin Nübye veya Sudan’dan sağlayabileceği siyah kölelerin mevcûdiyeti söz konusudur. Kaçırma yoluyla kölelik kaynakları olarak başlıca üç bölge görülmektedir: 1) Macaristan, Eflâk, Boğdan, Rusya, Polonya, Ukrayna; 2) Kafkasya; 3) Afrika.

b- Ailenin Satışı: Fütûhât devrinin sona ermesinden sonra, kaçırmanın yanı sıra, bizzat âilelerin kendi çocuklarını satmaları, önemli bir köle kaynağı olarak müşâhede edilmektedir. Osmanlı Devletinin sona ermesine kadar saray ve konakların köle-câriye ihtiyaçlarını, kaçırma ve ailelerin satışı yoluyla kölelik tarzı karşılamıştır diyebiliriz. Âileler, kendi çocuklarını daha çok kıtlık ve yokluk sebebiyle, para hırsıyla satmışlardır.

c- Hediye Yoluyla Kölelik: Osmanlı Devletindeki köle kaynaklarından biri olan hediye yoluyla kölelik, sayı bakımından az olmakla beraber, bir realitedir. Padişah veya devletin ileri gelenlerine başka ülkelerden, devlete bağlı hanlıklardan veya Cezayir Ocağı denilen denizcilerden gönderilen hediyeler arasında, köle ve câriyelerin de bulunduğunu görmekteyiz. Buna mukabil Osmanlıların da büyük zaferlerden sonra habercileri veya elçileriyle komşu müslüman ülkelere yolladıkları hediyeler arasında köle ve câriyeler gönderdiklerini müşâhede etmekteyiz. Komutanlar, ele geçirdikleri esirler arasında bulunan müstesnâ güzelliğe sahip kız ve oğlanları satmaz, fidye ile serbest bırakmaz, genellikle padişaha veya vezirlere hediye olarak sunarlardı.

d- Anlaşma Üzerine Köle Verme: Meselâ, 1764 yılında Gürcüler’in bir bölümünü oluşturan ve Türkler’in “Açıkbaşlar” dedikleri İmerler, Bâb-ı âlî’ye her yıl üç yüz kese vergi verecek ve sayısını Ahıska paşasının ya da Çıldır vâlisinin tespit edeceği miktarda esir göndereceklerdi.” (46)

İslâmiyet, köleliği ancak kendi kendini yok etme yeterliliğine sahip bir formülle tanımlamıştır. Bu formülün başlıca özellikleri, köleliği besleyen kaynakları daraltması, bunların ancak belirli bir süre için kalmalarına müsâade etmesi ve âzâd etme kapılarını da en geniş şekliyle açmasıdır. Böylece kölelik sistemini, akış yollarının çoğaldığı ve suyunu almış olduğu asıl kaynağının da kesildiği eski, küçük bir nehre benzetmek mümkündür ki, böyle bir nehrin kurumağa mahkûm olduğu açık bir gerçektir. (47)

İlk asırda, müslümanların gücü arttığı ve dünya devleti olduğu ilk anda, Kur’an’ın öngördüğü, İslâm devletinin de doğal görevi olan hürriyet için, kölesiz ve sınıfsız bir hayat için altyapı oluşturulup sosyal ve ekonomik tedbirler alınarak, köleliğin her çeşidiyle ve tümüyle kaldırdığı ilân edilmeli, Peygamber’in Vedâ Haccındaki İnsan hakları bildirisi, son şeklini bulmalıydı. Artık tedric ilkesine göre şartlar oluştuğu ve kesin yasağı uygulamanın zamanı geldiği gerçek halifeler ve Kur’an ve Sünnet çizgisindeki âlimler tarafından değerlendirilmeliydi. Böylece, köleliğin tümüyle kaldırılmasının ilânı bütün dünyada yankısını bulacak, ezilen ve köleleştirilen tüm dünya insanı İslâm’ı kurtarıcı olarak bilecekti. Kur’an’a ve Sünnete rağmen, müslümanlar köleci ve zâlim Batı ülkeleri ve Amerika tarafından köleliği şeklen kaldırmaya zorlanmayacaklar, onlar yalancı kahramanlığa soyunamayacaklardı. Osmanlıların köleliği, Batının zoruyla kaldırması, onların dayatmasıyla kölelikten vazgeçmek zorunda kalması, yoksa kimbilir daha ne kadar sürdürecek olmaları, müslüman bilginler ve yöneticiler ve kölelikten yararlananlar için çok acı bir durumdur, büyük bir lekedir. Allah’a kul olamayanlar, sadece Allah’a kul olduğunu iddia edenlere, kulları kul edinmenin kötülüğünü anlatacaklar...

İslâm, başından beri kölecilerin değil, kölelerin yanında yer aldı, onlara sahip çıktı. Başta Hz. Ebû Bekir olmak üzere ilk müslümanlar, onları özgürleştirmek için büyük fedâkârlıklarda bulundu. Tevhid dini İslâm, insanın insana kulluğuna son vermeyi temel prensiplerinden biri olarak ilân etti. Böylece kısa zamanda köleliğin temellerini sarstı ve sonunda tam olarak çökertti.

Kur’an’da insanların birbirini ezmesi, tahakküm etmesi, zulmetmek bir tarafa, zâlimlere en küçük çapta meyledilmesi, Allah’ın kulları arasında takvâdan başka üstünlük yolları aranması, toplumun sınıflara ayrılması şiddetle kınanmış, önemli günahlar olarak sayılmıştır. Bütün bunlar, şeytanî bir özellik olan istikbâr kavramıyla izah edilmiş, müstekbirler şiddetle kınanmıştır. Köleliğin kabulü ezilen sınıfın kabulü demektir. Ezilen ve hor görülen insanın varlığı, ister istemez ezen müstekbir karakteri de oluşturacaktır. Halbuki dinimiz, böyle bir yolu tıkayacak nice tedbirler almış, bunlara müsâade etmemiş, insanları bunlara karşı uyarmıştır.

Osmanlılar tarafından, hıristiyan vatandaşlardan sulh zamanlarında saray hizmetleri ve yeniçeri ocağında kullanılmak üzere devşirilen, anne ve babalarından zorla alınan çocuk ve gençlerden oluşturulan sistemin, yani devşirmeliğin Kur’an ve Sünnette yerinin olmadığı, kapıkulu ulemâsının gündemine bile hiç girmemiş olmalıdır.

"Allah Teâlâ buyurdu ki: Hür bir insanı köle yapıp satan kimsenin, kıyâmette hasmı Ben olurum." (Buhârî, Büyû' 106, İcâre 10, 12, 15; İbn Mâce, Ruhûn 4; Ahmed bin Hanbel, II/292, 358, III-143, IV/274)

Eski çağlar câhiliyyesinde Doğunun ve Roma'nın sefâhat ortamında rastlanan iğdiş edilmiş köleler, Ortaçağlarda Abbasîlerde ve Memlûk saraylarında da aynen ortaya çıkmıştır Daha sonra iyice kurumlaşıp adına Harem ağası denilen ve önemli vazife sahibi olup erkekliği yok edilmiş bulunan çoğu Habeşî ve zenci olan harem ağaları, Osmanlı saraylarının vazgeçilmezleri arasına girmiştir. Bu câhiliyye âdetini aynen uygulayan ve insanlık onuruyla bağdaşmayacak biçimde yaratılışı değiştirip fıtrata müdâhale eden padişah ve vezirlerin Kur’an’ın kısas emri ve Rasûl’ün hadisi gereği iğdiş edilmesi gerekiyordu. Sadece bunları değil, atalar yolunu kutsayan, onların tüm yaptıklarında hikmetler arayan, Osmanlıya toz kondurmayan günümüzdeki fanatiklerin/hayranların da, kardeşlerine uygun gördükleri bu sistem kendilerine uygulansın isterler mi acaba? “Kölesini öldüreni öldürürüz; onun burnunu, kulağını kesenin burnunu, kulağını keseriz ve onu iğdiş edeni iğdiş ederiz.” (Buhârî, İlim 39, Cihad 17, Diyât 24, 31; Ebû Dâvud, Diyât 7, 11, 147, hadis no: 4515-4518; Tirmizî, Diyât 18, hadis no: 1414; Nesâî, Kasâme 9), “Kötü muâmele sahibi cennete giremez!” (Tirmizî, Birr 29, hadis no: 1947), "Mülkiyeti altında bulunan (köle ve câriye)lere kötü muâmele eden kimse cennete girmeyecektir... Onlara çocuklarınıza verdiğiniz değer gibi değer verin ve yediklerinizden yedirin... Onlar namaz kıldığı zaman artık o senin kardeşindir." (Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 477, hadis no: 1111 -3691- (7098), Ali İbn Ebî Tâlib (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.)’ın ölmezden önce söylediği en son sözü: “Namaz, namaz! Ellerinizin sahip olduğu köleler hususunda Allah’tan korkun!” oldu." (Ebû Dâvud, Edeb 133, hadis no: 5156; İbn Mâce, Vesâyâ 1, hadis no: 2698)

İslâm inancına göre insan yaratıkların en fazîletlisi, en saygıdeğer olanıdır. “Biz, gerçekten, insanoğlunu şan ve şeref (mükerrem) sahibi kıldık.Onları, (çeşitli nakil vâsıtalarıyla) karada ve denizde taşıdık; kendilerine güzel güzel rızıklar verdir; yine onları, yarattıklarımızın birçoğundan cidden üstün kıldık.” (17/İsrâ, 70), “Biz insanı en güzel biçimde (ahsen-i takvîm) yarattık.” (95/Tîn, 4), “Hatırla ki; Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım’ dedi...” (2/Bakara, 30), "Allah Teâlâ buyurdu ki: Hür bir insanı köle yapıp satan kimsenin, kıyâmette hasmı Ben olurum." (Buhârî, Büyû' 106, İcâre 10, 12, 15; İbn Mâce, Ruhûn 4; Ahmed bin Hanbel, II/292, 358, III-143, IV/274)

Müslüman bir câriyeye veya köleye revâ görülen, yani bir müslümanın din kardeşine uygun gördüğü şeylere bir bakın hele... Gayri müslim bir köle ve câriye, bu şartlarla nasıl ve ne şekilde müslüman olacaktır? Savaşa katılmadığı, müslümanlarla savaşmadığı halde, elinden zorla çocuğu alınan (devşirilen) bir hıristiyan ana ve baba, İslâm’a ve müslümanlara hangi gözle ve hangi duygularla bakacaktır? Bir İslâm âliminin dâveti, bu uygulamalarla işlevsiz kalmayacak mıdır? Gayri müslim köle, sahibinin elinde müslüman oldu; uygulamada bolca görüldüğü şekilde din kardeşi onu köle olarak kullanmaya devam mı edecek? Veya zaten satın aldığında müslüman idiyse, kardeşini nasıl köle olarak kullanacak? Bir insanı, hele bir müslümanı köle olarak kullanmak veya sarayda diğer câriyelere karşı tedbir olsun diye hadım etmek...

Kur’anî prensipleri ve Peygamberî tavsiyeleri önemseyen bir müslüman kul, nasıl başka bir kulu kendine kul edecektir? “Mü’minler ancak kardeştir...” (49/Hucurât, 10), “Ey insanlar! Doğrusu Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi şûbelere ve kabilelere ayırdık. Hiç kuşkusuz, Allah yanında en üstün olanınız takvâca en ileri olanınızdır...” (49/Hucurât, 13), “Köleleriniz sizin kardeşlerinizdir. Allah onları sizin ellerinizin altına (emânet olarak) koymuştur...” (Kütüb-i Sitte Terc. C. 11, s. 552) “Sizden biriniz kendi nefsiniz için arzu ettiğini, kardeşi için de arzu etmedikçe iman etmiş olmaz.” (Buhârî, İman 7), "Eğer size âzâsı kesilmiş bir köle emîr tâyin edilir de sizi Allah'ın kitabı ile idâre ederse hemen kendisini dinleyip itaat edin!" (Müslim, Hacc 311, hadis no: 1298) Ve Rasûlullah'ın, âhirete irtihalinden evvel çok net emri: “Ashâbım! Hastaları ziyâret edin, açları doyun, elinizin altındaki köleleri salıverin.” (Buhârî, Et’ıme 1, Cihâd 171, Merdâ 4; Ahmed bin Hanbel, IV/299; Dârimî, Siyer 62)

Fıkhî mirasın, “Köleliği savunan müslümanların tek haklı gibi olduğu gerekçe şudur: “Kölelik, İslâm’a ve müslümanlara karşı savaş suçunun bir cezâsıdır.” Ama, unutuluyor ki, cezâlarda adâlet, İslâm’ın temelidir. Aynı suçu işleyenlere aynı cezâ verilir. Karşı tarafın esirleriyle değiştirilerek kurtulan veya fidye karşılığı salıverilen, ya da Peygamber (s.a.s.) zamanında olduğu ve Kur’an’ın da tavsiye ettiği doğrultuda karşılıksız serbest bırakılan benzer savaşçılarla karşılaştırınca adâlet kavramı nereye oturacak? Bu köleleştirilen esirin, aynı suçu işlediği halde köleleştirilmeyen diğerlerinden fazla olan suçu nedir? Başkalarının (kendi devletinin veya müslümanların komutanının) davranışları, onun ceza çekip çekmemesini belirliyor. Bu durumda eşitlik ve adâletin uygulanması, nasıl oluyor?

Yine, fıkhî mirasın “Kölelerin çocuklarının da köle olacağı”nı hükme bağlaması da Kur’an prensiplerine göre isâbetli değildir. Cezâ, ancak suç işleyene tatbik edilir. “...Herkesin kazanacağı yalnız kendisine âittir. Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez...” (6/En’âm, 164; 17/İsrâ, 15). Kur’an ve hadislere göre, hiçbir şahıs, babası da olsa başka bir kişinin işlemiş olduğu suçtan dolayı sorumlu tutulamaz. Kölenin oğlu veya kızı, savaş suçu işlememiştir; dolayısıyla onlar hürdür, köleleştirilmeleri Kur’an rûhuna uygun değildir.

 

 

 

 

Kölelik Gerçekten Kalktı mı?

Modern Kölelik ve Özgürlük Üzerine Düşünceler

İslâm’ın köleliği icad etmediği, onu çok yaygın ve çeşitli zulümlere müsâit bir gelenekle dolu bulduğu halde, onu ıslah edip, kaynaklarını kurutmuş ve kısa zamanda kendiliğinden yok olacağı bir kapıyı açtığı halde, köleliği birden kaldırmadı, zarûret halinde ve geçici bir süre için de olsa onu câiz gördü diye eleştiren art niyetli insanlara her dönemde rastlanmıştır. Bu insanlar, samimi olsa, diğer din ve toplumlardaki kölelikle ilgili hüküm ve uygulamaları da gündeme getirirler ve İslâm’la ve müslümanlarla mukayesesini yaparlardı. Bunların hemen hepsinin derdi, “üzüm yemek değil; bağcı dövmek”tir. Bu insanlar, gerçekten insan onurunu, insan hak ve özgürlüklerini savunsalar, günümüzdeki -hem de en vahşi uygulamalarla mevcut olan- köleliğe cephe alırlardı.

İsimlendirilmiş ve kurumsallaşmış "kölelik"ten başka, her zaman diliminde ve tabii günümüzde mevcut olan, fakat adı konmamış köle, câriye ve efendilik düzeni ve uygulaması vardır ki, bu klasik kölelikten daha fecîdir, çünkü bu tür kölenin beyni ve gönlü de esir alındığından, köleliğinin farkında bile değildir. Zâlim efendisine âşıktır bu gönüllü köle. Günümüzdeki insan çoğunluğunun rağbet ettiği ideolojiler, hep birer köle rejimidir. Komünizm ve sosyalizm, başta mülkiyet hakkı olmak üzere şahsî hürriyetlerin hemen hiçbirinin olmadığı, devletin ve komünist partisinin efendi, halkın da köle olduğu bir sistem değil midir? Kapitalizm, işçilerin kanını emen, halkı sömüren, paranın ve para babası kapitalistlerin efendi, vatandaşın köle olduğu bir sömürü düzeni değil midir? Demokrasi adına oynanan oyunlar ve kandırmacalar, köleliğin yapısını değil, ancak şeklini değiştirmiştir. Demokrasi, gerçekten uygulanıyorsa, kölelerin efendilerini özgür bir şekilde seçtiği; Türkiye’deki gibi uygulanıyor gözüken yerlerde ise, köleleştirilenlerin efendilerini seçtiğini zannettiği bir yönetim tarzından başka nedir ki? Demokratik rejimlere göre, özgürlüğün anlamı, kişinin efendisini seçme hakkıdır. Demokrasi ve hürriyet var; bireyler dilediği kimsenin kölesi olmakta serbesttir. Beşerî rejimler, yönlendirdikleri medya gibi sihirbaz değnekleri, direkt ve dolaylı yollardan kafa ve gönüllerini eğitip etkiledikleri halkları gönüllü köle haline getirmişlerdir. Halkın içinden hemen hiç kimsenin memnun olmadığı rejime, nasıl halkın kendi kendini idare etmesi denebilir, bilinmez ama öyle yutturulabilmektedir. Egemenlik kayıtsız şartsız paranın, üniformanın, medyanın, dış güçlerin, masonik kuruluşlarındır; ama kesinlikle ulusun, halkın değildir. Yönetimler, istediği kadar vergi isterler, diledikleri kanunu çıkarırlar, ülkeyi ve halkı kendi belirledikleri ölçülerle yönetirler. İstedikleri ülkeye ve diledikleri inanca karşı savaş açarlar, halka ve askerlik yapan erlere sadece “emredersiniz!” demek kalır. Halkın devletle ve devlet kurumlarıyla, özellikle polislerle ilişkisini ve mecburî eğitim, mecburî askerlik, mecburî vergi karşısındaki tavrını konuyla ilgili yönüyle değerlendirmek ilginç sonuçlara götürecektir.

Uluslararası emperyalizmi, NATO’yu, Birleşmiş Milletler’i, Uluslararası Para Fonu’nu, Dünya Bankasını, Avrupa Birliği’ni, ABD’yi ve bunların direktiflerini uygulamak zorunda olan ülkeleri ve ulusları düşündüğümüzde köleliğin global boyutu ortaya çıkar. İkinci Dünya Savaşına kadar Batının emperyalist ülkelerinin kendi ülkelerindeki nüfustan birkaç misli büyük çoğunluktaki diğer ülkeleri sömürgeleştirdikleri, işgal ettikleri ülkelerin yeraltı ve yerüstü zenginliklerini memleketlerine taşıdıkları, sömürdükleri insanları sadece bedenen değil, aynı zamanda beyinsel ve ruhsal yönden de köleleştirdikleri unutulmamalıdır. “Artık, o devirler geride kaldı, şimdi sömürgecilik yok” demek, ne kadar doğru olur? Sömürgecilik sadece şekil değiştirmiştir; daha ucuz, daha kalıcı, daha az risk taşıyan ve daha kapsamlı şekilleri icad edildiğinden klasik sömürgecilik ve klasik kölelik kabuk değiştirdi. Sanayileşmiş zengin ülkelerin geri bırakılmış yoksul ülkeleri sömürmesi ve adı konulmayan fakat çok kapsamlı işgali, en çirkin boyutlarda sürmektedir. Ama ezilenlere, dövülenlere, sömürülenlere ismen köle denmediğinden köleler köleliklerini fark etmemektedirler. Ortadoğunun müslüman halkları, kendi yaşadıkları ülkelerinde iki defa köle durumundalar. Ülkelerinin dış ülkelere köleliği yanında, başlarındaki rejimlerin de kendilerine köle muâmelesi yaptıkları bir gerçek. Bir başka deyişle, onlar, kölelerin kölesi durumundalar. Şâir de öyle diyor ya: “Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!”

Nefsine, arzu ve hevâsına, istek ve zevklerine tutsak/köle olan yığınların durumu, kişilerin ne kadar özgür olduğu ve özgürlerse bu özgürlüğün insanî ve ölçülü bir hürriyet mi, hayvanî bir özgürlük mü olduğu değerlendirilmelidir. Başta futbol olmak üzere çeşitli spor dalları, müzik, moda, sinema, yabancı dil, Batı kültürü, ideolojiler... hep köleleştirme araçlarıdır. Bireyler homo-ekonomikus haline getirilmekte, kalabalıklar tüketim toplumuna dönüştürülmekte, yani insan maddeye, eşyaya (dolayısıyla onları üreten ve satanlara) köle yapılmaktadır. Eşyalar, teknolojik aygıtlar, televizyonlar, bilgisayarlar mı insana hizmet eden cansız kölelerdir, yoksa insan bu araçların mı kölesi durumundadır? Bu soruya, insanların bunları elde etmek için nelere katlandıkları ve bunlara sahip olduktan sonra bu âletlerin hayatlarını ne oranda değiştirdiği ve bunlar olmaksızın yapamayan tutsak haline gelip gelmediğinin tesbit edilmesiyle cevap verilebilir.

Hayata ait hükümleri, ilâhî ölçüleri Allah’tan almamak, kulluğu, mutlak itaati başka sahte ilâhlara yapmak, onlara kul-köle olmaktır. Allah’a hakkıyla kul olamayanlar, başkalarına kul-köle olacaktır. Sadece Allah’a kul olan ise, başka bütün kulluk ve köleliklerden kurtulup özgürlüğün en güzel hazzını tadacaktır. Sadece Allah’a kul olması gereken insan, insandan daha aşağıda olan nelerin kulu olmuyor ki?! Para, eşya, içki, uyuşturucu, kanun ve kurallar, örf ve âdetler, sigara ve kötü alışkanlıklar günümüz insanını kendine esir eden efendilerden sadece birkaçı. Aşk ve sevdâ da, köleliğin gönüllü kabulü, gönlün esâreti; kendini, çılgınca sevdiği kişinin irâdesine tümüyle teslim etmek... Tutkuların her biri de tutsaklık...

Çirkin kapitalist düzen, işçileri ücretli köle haline getirirken, memurluk da emir kulu olmak anlamına gelmekte. Kişilerin en temel hakkı olan ibâdet hürriyeti, örtünme hürriyeti, inandığını ifade edebilme, tebliğ edebilme, emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker görevini icrâ edebilme, cihâd hürriyeti, gözlerini harama bulaştırmadan sokağa çıkma, harama girmeden ticaret yapma özgürlüğü olmayan insanların kafaları ve gönülleri ne kadar hür olabilir ki? Câriyelik kalktı deniyor. Aslında adı değişti, kimi hizmetçiler ve sekreterler gönüllü olarak bu görevi yürütürken, hediye karşılığı odalık hizmeti yapanlar var. Bu işi dobra dobra ve kiralama ücreti belli târifeye göre yapanlara fâhişe denilirken; aynı işi hediye karşılığı yapanlara bayan arkadaş, hanımefendi, metres veya sanatçı deniliyor. Esir pazarlarının yerini, güzellik yarışmaları, mankenlik ajansları, barlar, pavyonlar, magazin sayfaları ve televoleler almış, beyaz kadın ticareti sadece isim değiştirmiş, keyif düşkünü insanın eskiden esirpazarından sık sık câriye alarak yaptığının çok daha çirkinini, hiçbir sınır tanımadan, isterse her gün ve daha ucuza vizite ücreti vererek günümüz insanı yapabilmektedir. Eskiden bu iş satın alınarak yapılıyordu, şimdi kiralanarak. Ama eskiden kadın köle/câriye sadece satın alanın sayılıyordu, şimdi orta malı olarak herkesin. Bu işler, vergisi alınarak yasal halde yapıldığından câriyeliğin en çirkinin resmî olarak sürdüğünü görmemek mümkün mü?

Ama bütün bunlar, kölelik değil; tam tersine özgürlük olarak sunulabilmektedir. Anadolu’yu işgal edenler, Afrika’yı sömürenler, Afganistan’ı yerle bir edenler de oralara medeniyet götürmek, oradaki insanları kurtarmak, uygarlaştırmak, özgürleştirmek adına yapmadılar mı bunları? Fransız devriminden yana, eşitlik, hürriyet, adâlet gibi parlak laflarla modern kölelik oluşturulmadı mı? Sonra kafalar bile köleleşti; "Apaçiler (kızılderililer) vahşîdir, Afrikalılar da yamyam. Zenciler mi? Onlar da akılsız serseri grubu... Batılılarsa; kahramandır, süpermendir, üstündür, yani efendi..." Artık, geri bırakılmış ülkelerin köle psikolojisine sahip insanı, efendilerine öyle âşıktır ki: “Bir yolunu bulsak da özgür Avrupa’ya kapağı atsak!”, “Keşke Amerika vatandaşı (gibi) olabilsek!”, “Arapça’yı ne yapacaksın, İngilizce çok önemli arkadaşım...” Yeni dünya kölelik düzeninin köleleştirdiği yığınların efendilerine duydukları hayranlıkları “köle zihniyeti”nin dışında neyle izah edebiliriz? Efendilere duyulan bu aşk olmasa kaka kola bu kadar yaygınlaşabilir, Mc Donalds’lar adım başı hamburger dükkânı açabilir, kişiler Amerikan bayraklı tişörtleri sevgiyle giyebilir miydi? Onların modalarına, ideoloji ve ahlâk(sızlığ)ına özenilir miydi?

İnsan, köleliğe râzı olunca, muhakkak onu emri altına alacak efendiler çıkacaktır. Müstaz’aflığı kabul eden bir yapı içinde ezilip büzülmüş ve karşısındakini gözünde büyütmüş biri, takvâ sahibi mütevâzi bir mü’minle karşılaşmadıysa, kölelik halkası geçirsin diye boynunu efendi adayına uzatmış demektir. Böyle bir durum, müstekbirlerin arayıp bulamadığı bir tavırdır. İnsanlar sadece bacaklarının arasından hadım edilmezler, esas iğdişlik, kafalarda ve gönüllerde yapılıyor. Darağaçlarıyla, İstiklâl mahkemeleriyle, takrîr-i sükûnla, tek parti faşizan baskılarıyla, her on yılda bir yapılan ihtilâl ve darbelerle, olağanüstü haller ve sıkı yönetimlerle, tek tip insan oluşturmaya yönelik baskı ve dayatmalarla yetişen nesillerin köle karakterinin dışında bir yapı oluşturmaları çok zordur.

“Büyük balık küçük balığı yutar.” Yaşadığımız çağın, acımasız ve çıkarcı asrın felsefesi bu. Allah’a hakkıyla kul ol(a)mayan, kendinde güç görüyorsa efendilik taslayacak, başkalarını kendine köle edinecek; yok kendini güçlü görmeyen müstaz’af ise, mutlaka bir efendi bulup ona kul-köle olacaktır. Askerî hiyerarşi gibi, bir üstün bir altı köle görmesi... İşçi patronunun, memur âmirinin, asistan profesörünün, çocuk babasının, kadın kocasının kölesi.Vatandaş devletin, devlet hortumcuların ve dış güçlerin... Gücü yeten yetene... Müstaz’af-müstekbir, ezen-ezilen ilişkisi, yani köle-efendi uygulaması! Kravatlar kölelik tasmaları, diplomalar kölelik belgeleri mi acaba?

“Altına, gümüşe ve lükse kul-köle olan insan helâk olsun!” (Tirmizî, Zühd 42; İbn Mâce, Zühd 8). Amerikan emperyalizmine karşı çıkmak lafla olmuyor. Üzerindeki Amerikan blue jeani, elindeki Amerikan sigarası, içtiği kaka kolası ile Amerika karşıtlığı, Amerika için bir baraj kapağıdır. Dolar efendinin karşısında iki büklüm olup eğilmeyecek kaç özgür insan çıkar toplumda? İnsanlar niçin köle gibi çalışıyorlar? İyi bir ev, bir araba ve buna benzer bazı maddî şeyler için mi? Öyleyse insan arabanın veya evin kölesi mi oluyor? Kim kime hizmet edecek? Araba insana mı, insan arabaya mı? Çeşitli oyunlar ve chat yapmak gibi tutsak edici özelliğiyle bilgisayar mı insanın her emrini yerine getiren sessiz kölesi, yoksa farkında olmadan insan mı onun kölesi? Televizyonun düğmesine hükmedemeyen, ama programların saatine göre akşamdan sonraki hayatını ayarlamak zorunda kalan insan, televizyonun kölesi olmuyor mu? Amerika, ta uzaklardan kovboycasına attığı Hollywood marka kementleriyle, dünyanın öteki ucundaki, evinde veya sinemada koltuğuna yaslanmış insanı esir mi alıyor dersiniz? Nelerin tutsağı olduğumuz nelersiz yapamayacağımızı düşünerek, alışkanlıklarımızı, evimizi, işimizi, giysilerimizi, yiyip içtiklerimizi, kafa ve gönlüümüzü bu anlayışla gözden geçirerek değerlendirebiliriz. Tabii bunu değerlendirebilmek için de özgür bir terazi gerek.

Bütün bunların yanında, bir de madalyonun diğer tarafına göz atalım: Günümüzde özgürlük de bir put, bir efendi haline gelmiş; insan da, özgürlüğün kölesi! Şâir de öyle diyor ya: "Ne efsunkâr imişsin âh ey dîdâr-ı hürriyet / Esîr-i aşkın olduk, gerçi kurtulduk esâretten." Günümüzde “özgürlük” denen şey; çoğu insan açısından nefse, arzu ve hevâya köleliğin adından başka bir şey değil! Hiçbir şeyi beğenmeyen, kendinden başka adam tanımayan, herkesi eleştiri kılıcıyla doğrayan, isyankâr, büyüklere saygı, ana-babaya hürmet, dinî ahlâk... tanımayan ukalâ gencin bütün bunları ne adına yaptığını sorarsanız, cevap tek kelimedir: Özgürlük! Günümüzde, özgürlük putunun kulu olan gençlere göre, bağımsızlık ve özgürlük demek, kural ve sınır tanımamak, özellikle de İlâhî hududu çiğnemek demektir, nefse/hevâya bağımlılık demeye gelmektedir. Söz veya davranışla “Allah’a kulluk” eleştiriliyor; nefse kul olanlar tarafından, nefse ve daha birçok şeye... Allah’ın kulu anlamında “abdullah” olamayanlar, abd-i abd veya daha çirkini, abd-i ABD oluyor. Allah’ın kulu olmak yerine, emir kulu olmayı tercih ediyor. Bir kulun kula kulluk yapması kadar kulu alçaltan şey yoksa; sadece Rabbe kulluk kadar yücelten bir şey de yoktur.

Bireyin özgürlüğü, öncelikle beynin özgürlüğüyle sağlanır. Önyargılarının, hevâsının, düzenin, âdet ve alışkanlıkların sağlıklı düşünceye prangalar vurduğu durumda özgürlük, köleliğin maskeli halidir ancak. Giyeceği bir kıyafeti ta Paris'teki modacıların yönlendirdiği, onların izni olmadan giyeceği elbiseyi bile seçemeyen bir kadın, ne kadar özgür olabilir?

Aslında, insan için mutlak özgürlük yoktur. Sınırsız hürriyet isteği, insanlıktan çıkma arzusu demektir. İstediği yerde anırmak ve istediği yere pislemek özgürlüğü ancak eşeklere aittir, onlara özenen kişi ancak bu tür bir hürriyet hasreti çeker. İnsanî hürriyet, başka insanların hürriyetlerinin başladığı yere kadardır denilir ama, öncelikle "Rabbinin çizdiği sınırlar kadardır" hükmü unutulur. Bu ölçü olmayınca, özgürlük istekleri çatışınca hakem kim olacaktır? Sözgelimi, günümüzde kadınların istediği gibi açılıp saçılma özgürlüğü, erkekleri tahrik edecek şekilde sokağa çıkma hürriyetleri vardır. Peki, müslüman bir erkeğin günaha girmeden sokağa çıkma hürriyeti ne olacak? Hangisinin özgürlüğü, diğerini sınırlayacak, kim, kimin lehine kendi özgürlüğünden vazgeçecek? Bu, sadece, sokakta ve yalnız gözleri korumakla sınırlı değil elbet, gayri İslâmî tüm ortamlar için sorunun özü bu; kime göre hürriyet, kime ve ne özgürlüğü?

Allah'ın hükmünün hakem olmadığı bir ortamda, müslümanın müslümanca yaşama hürriyeti elinden alınmış, ona zulmedilmiş olmaktadır. Kâfirin de elbette cehenneme gitme özgürlüğü vardır, dilediği gibi inanma ve yaşama hakkına sahiptir, ama başkalarını ifsâd etmediği, bireysel fesâdını topluma taşımadığı müddetçe. Fesadın pis bir mikrop gibi başkalarına yayılması, "fitne"nin ortaya çıkması demektir. Müslümanlar böyle bir ortama giden yolları tıkayacaklar, tıkamaya çalıştıkları halde veya kendi inisiyatifleri dışında oluşup büyüyen toplumsal fesat/fitne yayıldıysa, bunu kaldırmak için savaşacaklardır: "Fitne tamamen yok edilinceye ve din de (kulluk da) yalnız Allah için oluncaya kadar savaşın. Şayet vazgeçerlerse zâlimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur." (2/Bakara, 193)

Hükümdara: "Senin kölesi olduğun şehvet, mide, öfke, hırs... gibi şeyler, benim kölemdir; sen benim kölemin kölesi, ben de senin efendinin efendisiyim" diyebilen ve onun ihsânına ihtiyaç duymayan kişi mi, yoksa hükümdar mı daha özgürdür? Kul-köle, sahibinin istediğini ve emrettiğini yapar. Onun sahibi varken, kendi arzusu, isteği olmaz. Başka tüm kullukları reddedip sadece Allah'a kulluk yapma bilincinde olan mü'min de, irâdesini Allah'ın hükmüyle sınırlamalı, O'nun tâyin ettiği alan içinde hürriyetini kullanmalıdır. "Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü'min bir erkek ve mü'min bir kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur." (33/Ahzâb, 36)

“Münâfığa ‘seyyid/efendi’ demeyin. Çünkü o sizin efendiniz olursa, Aziz ve Celil olan Rabbinizi gazaplandırmış olursunuz.” (Buhârî, Edebu’l-Müfred, II, hadis no: 760)

Müslümanların çoğunluğunun ictihadına göre, savaş esirleri konusunda, İslâm’ın ve müslümanların maslahatına ise, savaş esirlerinin köleleştirilip gâzilere dağıtılmasını imam veya vekili uygun görebilir. Tarihte müslümanların kölelik uygulaması, kaynak itibarıyla esir kamplarının alternatifi olarak değerlendirilmelidir. Önce, unutulmamalıdır ki, köleliği icad eden ve onu ilk uygulayanlar müslümanlar değildir. Din, köleliğin koruyucusu ve devam ettiricisi değildir. Kölelik, devletlerin savaşlar münâsebetiyle oluşturduğu bir kurumdur. Şimdi düşünelim. Bir savaş oldu. Müslümanlar esir aldı ve onlardan esir aldılar. Esirlere yapılacak muâmele seçeneklerini sayalım: a- Esirlerin hepsini öldürmek, b- Esir kampları, c- Kendi memleketlerine serbestçe dönmelerini sağlamak, d- Ganimet olarak gâzilere dağıtmak. e- Mübâdele, yani esirleri karşılıklı olarak değiştirmek. Son şık, o devirlerde istisnâlar dışında uygulanmıyordu. Ayrıca, kölelik yadırganmıyor, kimse onu çirkin bir şey saymıyor ve savaşa katılan kimse, ölümü göze aldığı gibi köleliği de ihtimal olarak görüyordu.

İslâm, Peygamber zamanındaki sosyal, psikolojik zorunluluk dolayısıyla kölelik konusunu iki merhalede ele aldı. İlk merhale; köleliği ıslah, kölenin de insan olduğu zihniyetini herkese kabul etttirmek ve rûhî hürleştirme. İkinci merhale, ideal olan durum ki, tüm köleleri ve tüm insanları hürleştirme, Allah’tan başkasına kulluk yapılmasına engel olma aşaması. Tarihteki müslümanların kabahati, birinci merhale konusunda çok az olmakla birlikte, esas olarak, ikinci aşamaya geçmeyi çok geciktirmek olmuştur.

Aslında dünyanın birçok yerinde tutsaklar köle gibi çalıştırılır. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları süresince esir kamplarının durumu, oralardaki vahşet hâlâ unutulmamıştır. Uzağa gitmeğe hâcet yok. Ağır sıklet güreşçisiyle küçücük bir çocuğun güreşi şeklindeki, Amerika’nın Afganistan’daki rezilce ve alçakça gâlibiyetinden sonra Afgan esirlerini alıp götürdüğü esir kampında insanlık dışı durumları gözümüzün önüne getirelim ve bunu asr-ı saâdetteki kölelerin haklarıyla ve onlara yapılanlarla karşılaştıralım. İsrail adı verilen Ortadoğudaki vampirin işgal ettiği yerlerde tutukladığı Filistin’li müslümanlara esir kamplarında, tutukevlerinde neler yaptığını düşünelim; bunu müslümanların kölelerine yapmak zorunda olduğu Kur’anî prensiplerle ve Sünnetteki uygulamalarla mukayese edelim. Ne çabuk unuttuk, daha dün Saraybosna'da, Sırpların ve Hırvatların, müslüman esirleri aylarca esir kamplarında aç ve susuz bırakmaları, işkence altında ezmeleri, döverek, boğazlayarak öldürmeleri, kadınların ırzına geçmeleri bütün dünyanın gözleri önünde cereyan etmiştir. “Allah’tan korkan, kul hakkını bilen ve zulmün her çeşidinin haram olduğu bilincinde olan bir müslümanın kölesi olmayı mı, yoksa esir kamplarında günümüzde bile sürdürülen uygulamayı mı, hangisini tercih edersin?” diye savaştan mağlup olarak çıkan esirlere sorup anket yapalım, sonuç ne çıkar dersiniz? Köleliği şeklen kaldırmak yetmiyor, savaş esirlerine alternatifler getirmek ve köleliğin her çeşidine, her ne ad verilirse verilsin karşı çıkıp modern köleliğin kaynaklarını da kurutmak gerekiyor.

Görüldüğü gibi müslümanların işi hayli zor. Görünmeyen zincirleri kırmak, işgal altındaki beynini ve gönlünü öncelikle kurtarmak, köleleştirilen çoluk çocuğunu, müslümanları ve tüm insanları Allah’a kulluğun dışında tüm tutsaklıklardan kurtaracak çalışmalar yapmak... Öyleyse hâlâ ne diye gündelik işlerle oyalanıyorsunuz? İşiniz, okulunuz mu var? İşinizin mi kölesisiniz ki, bu mâzerete sığınıyorsunuz? Haydi içinizdeki ve dışınızdaki, kendinizdeki ve çevrenizdeki, müslümanlardaki ve diğer mazlumlardaki zincirleri kırmak için çalışmaya.

Allah’ın dışındaki tüm kulluk ve bağlardan arınmaya ve tüm esâret zincirlerinden kurtulmaya çalışanlara selâm olsun!

 

 

"Hiç kimse, diğer bir kimsenin kulu değildir." (Hz. Ali)

"Allah, hürriyeti ancak onu sevenlere ve onu korumaya ve savunmaya hazır olanlara verir."

"Allah bize hayatı verirken, hürriyeti de verdi."

"Allah, dilsiz hayvanlara bile özgürlük vermiştir."

"Allah özgürlüğü, kişi de tutsaklığı yaratmıştır."

"Allah, özgürlüğü ancak onu arayanlara verir."

"Özgürlük, başkalarından el çekmek değil, onlara el uzatmaktır."

"Özgürlüğünden vazgeçen kimse, insanlıktan, hak ve görevlerinden vazgeçmiş demektir."

"Hürriyetin en yüksek hazzı Allah'a kulluktadır."

"Özgürlük, evet özgürlük ama, İlâhî sınırlara kadar."

“Müslüman, inancının hâkim olmadığı yerde kölesin!”

"Hevâî/nefsî özgürlük, (b)alıklar için, oltanın ucundaki yemden yararlanma isteğidir."

"Özgür olmayıp kendisini özgür sanan kimseden başka tutsak/köle kalmamıştır."

"Ruhunda kölelik olan 'taht'a çıksa da yine köledir."

"Köleliğin en kötüsü, nefsine köle olmaktır."

"Koyunu kurdun elinden kurtaran çoban, koyuna göre kurtarıcı, kurda göre ise özgürlüğüne engel olan bir kimsedir. Demek ki, koyun ile kurdun özgürlük deyince söylemek istedikleri şeyler birbirlerinden değişiktir."

"Özgürlük ağacı, ancak şehitlerin kanları ile sulandıkları vakit büyür"

"Özgürlük ağacı, arada sırada, zorba ve zâlimlerin kanıyla sulanmalıdır. Çünkü bu onun doğal gübresidir."

"Ey Hürriyet! Ey Hürriyet! Adına ne cinâyetler işleniyor."

"Hürriyeti hakkıyla anlamayan, er geç onu kötüye kullanır."

"Mantıksız ve erdemsiz hürriyet nedir? Kötülüklerin en büyüğü."

"Bir adamın kendi hürriyetini başkasına devretmesine müsâade etmek, hürriyet değildir."

"Düşüncesini anlatmak hürriyeti olmadımı, insanlarda hürriyet yok demektir."

"Hürriyetin, hakkın korundukça insansın."

"Kendi selâmeti için hürriyetten vazgeçmek isteyenler, ne selâmeti, ne de hürriyeti hak etmişlerdir.

"İsteyeni arttıkça, özgürlüğün bedeli düşer."

"Özgürlük istemiyoruz, özgürlükler istiyoruz!"

"İnsan özgür olmadan mutlu olamaz."

"İnsan, yaşamayı ve yaşamamayı aynı şey diye kabul ettiği zaman hürriyete kavuşur."

"İnsanlar, ancak tutkularına gem vurabilecekleri oranda özgürlüğe hak kazanırlar."

"İnsanları tam bir hürriyete kavuşturmayan ezelî ve ebedî iki zorba kuvvet vardır: İhtiyaç ve alışkanlık."

"İnsanın hürriyeti, komşusunun (kardeşinin) hürriyetinin başladığı yerde biter."

"Müslümanın hürriyeti, Rabbinin çizdiği isınır içindeki çok geniş alandadır."

"Kuşların özgürlüğü bir yem boyudur."

"Tek başına (sadece nefsiyle) kumanda etmek, bir köleliktir aslında."

"İnsanlar köleyseler bu, onların kendi hak ve güçlerini bilmemelerindendir."

"Köle, düşüncesini söyleyemeyen adamdır."

"Köleliğin beteri, kendinin kölesi olmak değil midir?"

"Başkalarının özgürlüğünü tanımayanlar, özgürlüğe lâyık değildirler."

"Başkalarına da vermeden sahip olamayacağımız tek şey, özgürlüktür."

"Başkasının kölesi olmayan ve başkasını kendine köle etme hırsına kapılmayan bir kimseye ne mutlu!"

"Köle olmayan var mı bu dünyada?"

"Şeytana köle olmak, bir kadına köle olmaktan daha ehvendir."

"Kölelik insanı alçaltır, alçaltır, o kadar ki ona köleliği sevdirir."

"Köle, kanaati nisbetinde hürdür. Hür adam ise tamahı/hırsı nisbetinde köledir."

"Asil bir ruh için başını boyunduruğa uzatmakla balta önünde eğmek arasında fark olmamalıdır."

"İnsanlara boyun eğdirmek isteyenin kulağı sağırdır."

"Hiçbir şey insan hayal gücü kadar hür değildir."

"En hür insan bile efendisiz değildir."

"Nefsinden ferâgat etmeyen, gerçek hürriyete kavuşamaz."

"Cesâret yoksa, esâret var demektir."

"Kendisi için olduğu kadar, hasımları için de hürriyet hakkını istemeyen ve kabul etmeyen bir kimse hür olmaya lâyık değildir."

"Hürriyet, bir kişinin değil, herkesin hakkıdır."

"Herkes için eşit hak olan hürriyet, bir şahsa âit kalamaz. Hürriyetin sınırı, başkalarınınki ile tahdit edilir."

"İslâm hukukunda köle almak, köle olmaktır." (Ahmed Cevdet Paşa)

"Özgürlük yok olunca, bir ülke kalır, ama artık bir vatan yoktur."

"Bir şahıs için sıhhat ne ise, toplum için de hürriyet odur. Eğer insan, sıhhatini kaybederse dünyada hiçbir zevk onu tatmin etmez. Şayet cemiyet de hürriyetini kaybederse zaafa uğrar ve saâdet yüzü görmez."

"Özgürlüğü elinden alınmış bir ulus, ne kadar zengin ve rahat olursa olsun, uygar insanlık gözünde bir uşaktan daha aşağıdır."

"Hürriyete karşı güveni kalmayan bir toplum derhal yıkılır."

"Hürriyetten vazgeçmek bir suçtur."

"En güzel hürriyet rüyası hapiste görülür."

"Düşünceye gem vurmak, zihne gem vurmak demektir; bu ise, rüzgârı zaptetmekten de zordur."

"Hürriyet verilmez, alınır."

"Hürriyet, hiçbir vakit hapsedilemez, hatta o tazyike uğradığı oranda genişler."

"Hürriyet, ancak hürriyetini her gün yeniden kazanan insana lâyıktır."

"Hür insanın vücudu esir edilebilir, ama ruhu yakalanamaz."

"Hür insan, mahpus olabilir, fakat asla esir olamaz."

"İnsan hür olmadan huzurlu ve mutlu olamaz."

"Hürriyetsiz dünya, kuru bir makineye benzer."

"Hürriyetsiz ahlâk mevcut olmayacağından, onsuz vazife ve mes'ûliyet de olamaz."

"İnsanlar ancak alışkanlıklarına gem vurabilecekleri nisbette hürriyete hak kazanırlar."

"Özgürlüğü olmayan adamın davranışları, kendi davranışları değildir."

"İnsanlar hür oldular, ama yine abdullahtırlar (Allah'ın kuludurlar)."

"Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam."

"Hürriyet, hayat makinesinin buharıdır."

"Hürriyetin şânı odur ki, kendine de, başkasına da zararı dokunmasın."

"Tam ve mükemmel hürriyet, kişinin Firavunlaşmaması ve başkasının hürriyeti ile alay etmemesidir."

"Hürriyet odur ki, İlâhî ve evrensel adâlet kanunu ve edebe dâvet dışında hiç kimse, kimseye tahakküm etmesin. Herkesin hukuku korunsun, herkes meşrû hareketinde şahlar kadar serbest olsun."

"Şeriat dâiresi dışındaki özgürlük, ya istibdat/tahakküm ya nefse esirlik veya da canavarcasına hayvanlık ya da vahşettir."

"Nâzenin hürriyetin, Şeriat âdabıyla terbiye edilmesi gerekir. Yoksa sefâhet ve rezillikteki özgürlük, hürriyet değil; hayvanlıktır. Terbiyesiz özgürlük şeytanın tahakkümüdür, nefs-i emmâreye esir olmaktır."

"Mü'min, gerçek anlamda hürdür. Yaratıcıya kul ve hizmetçi olan, halka tezellüle tenezzül etmez. İnsanda iman ne kadar kuvvetli olursa, hüriyyeti de o kadar büyür. Ama mutlak hürriyet (sınırsız özgürlük), sınırsız vahşettir, hayvanlıktır. Özgürlükleri sınırlamak, insanlık açısından zarûrîdir. Vicdan bağıyla, İslâmî hükümlerle kayıtlanan özgürlük de olgunluktur."

"Câhil halk, avamdan insanlar, sınırsız özgür olsa, tüm şartlardan uzak sonsuz serbest olsa, sefih ve itaatsiz olur; (hem kendilerine ve hem de topluma sınırsız zararları dokunur)."

"Bazı lâubâlîler (gerçek anlamda) özgürce yaşamak istemediklerinden, nefs-i emmârenin tahakkümüne ve rezilce esâretinin altına girmek istiyorlar."

"İslâmî özgürlük, Cenâb-ı Hakk'ın Rahmân ve Rahîm tecellîsiyle bir ihsânıdır ve imanın bir hassasıdır."

"Haklı hürriyetten hakkıyla istifâde etmek, imandan yardım almakla olur. Zira tüm yaratıkların teslimiyetle kulluk ettikleri Yaratıcı'ya kul ve hizmetkâr olanın, halka kulluğa tenezzül etmeyeceği kesindir."

"Mü'min, Allah'ın kendine tanıdığı meşrû hürriyet ve serbestliğinin, hiçbir keyfî kanunla sınırlandırılmasını kabul edemez."

"Özgürlükleri üretmek yetmez, paylaşmak gerekir."

"Hürriyet, hürriyetin ne olduğunu bilmeyenin hakkı değildir."

"Hürriyet, Eşitlik, Kardeşlik!" (Fransız İhtilâli Sloganlarının En Meşhuru)

"Aşk esirleri fidye ile esâretten kurtulamazlar."

"Özgürlüğünden geçmek, insan olma niteliğinden, insanlık haklarından, hatta ödevlerinden geçmektir."

"Ba'zan sana ağlanırsa ba'zan gülünür; / Uğrunda ömürler, ortasından bölünür...

Dünyada sevincin yaşanır, Hürriyet / Ve senin için ölünür!"

"Hür olmak eğer ister isen, olma cihanın

Zevkında, safâsında, gamında, kederinde."

"Ezizim ne hazeldir / Ne güldür, ne hazeldir.

Beyin köleliğinden / İtin damı gözeldir." (Azerbaycan halk bayatısı)

"Bir bende ki âzad ola elbet olur şâd

Amma ki Senin benden olan olur şâd"

"Bir başıma kalsam şehe, sultâna kul olmam.

Vîran kalası hânede evlâd u iyâl var."

"Ne efsunkâr imişsin âh ey dîdâr-ı hürriyet

Esîr-i aşkın olduk, gerçi kurtulduk esâretten."

"Kimsenin lûtfuna olma tâlib / Bedeli cevher-i hürriyettir."

"İnsan esirliği, / Memleketlere sığmaz.

Millet esirliği / Yeryüzüne."

 

 

 

 

Muhammed Hamidullah, T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 57

Süleyman Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, c. 12, s. 51-56

Hamdi Yusufoğlu, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 394-395

Mevdûdi, Fetvâlar, Nehir Y. İst. 1992, c. 2, s.182-183

Özcan Karadeniz-C. Celiban, Roma Hukuku, A.Ü. Hukuk Fak. Y. Ank. 1986, s. 129-131

Ali Abdülvâhid Vâfi, İslâmiyet'e Göre Kölelik, A.Ü.İ.F. Dergisi, Ank, 1961, s. 208

M. Akif Aydın, M. Hamidullah, T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, Köle md. Örnek Fasikül, İst. 1986

Mahmut Talegâni, İslâm ve Mülkiyet, Yöneliş Y. İst. 1989, s. 234

İzzet Derveze, Kur'an'a Göre Hz. Muhammed'in Hayatı, Yöneliş Y. İst. 1989, c. 1, s. 217-218

Hasan Kanbolat-Erol Taymaz, Kafkas-Osmanlı İlişkileri ve Köle Ticareti, Tarih ve Toplum, İletişim Y. İstanbul 1990, c. 14, s. 36

Ali Abdülvâhid Vâfi, a.g.m.

Vâfi, a.g.m.

M. Akif Aydın, T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, Köle md. Örnek Fasikül, İst. 1986

Hayreddin Karaman, İslâm’ın Işığında Günün Meseleleri, Nesil Y. , İst. 1992, c. 3, s. 185

Örneğin, adı geçen makaleler ve Tahir bin Aşur’un İslâm Hukuk Felsefesi, İklim Y. İst. 1988, s. 116-117

Yılmaz Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi, Faisal Finans Kurumu Y. İst, 1986, c. 2, s. 219

Ahmet Özel, T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, Esir Maddesi, c. 11, s. 382-389

Ahmed Ebû Süleyman, İslâm’ın Uluslar arası İlişkiler Kuramı, İnsan Y. İst. 1985, s. 107; Ahmet Özel, a.g.m. (İsl. Ans.)

Ahmed Ebû Süleyman, a.g.e. s. 108

M. Ali Kapar-Vecdi Akyüz, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saâdet, Beyan Y. İst. 1994, c. 2, s. 359-360

Seyyid Sâbık, Fıkhu’s-Sünne, Pınar Y. İst. 1987, c. 3, s. 381

M. Reşit Rıza, Muhammedî Vahiy, Fecr Y. Ank, 1991, s. 346

Muhammed Hamidullah, İslâm’da Devlet İdaresi, A. Said Matbaası, İst. 1963, s. 177

M. Hamidullah, a.g.e. s. 176

Ahmet Özel, a.g.m. (İslâm Ans.)

Muhammed Hamidullah, a.g.e. s. 199

M. Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, c. 1, s. 259

P. K. Hitti, İslâm Tarihi, Boğaziçi Y. İst. 1980, c. 2, s. 370, 526

A.g.e. c. 3, s. 736-737

A.g.e. s. 524-525

M. Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, c. 1, s. 260

Midhat Sertoğlu, Osmanlı Tarih Lügatı, Enderun Kitabevi Y. İstanbul, 1986

33- Hasan Kanbolat-Erol Taymaz, a.g.m.

34- E. R. Toledona, Osmanlı Köle Ticareti (1840-1890), Tarih Vakfı Yurt Y. s. 154

35- Yılmaz Öztuna, a.g.e. c. II, s. 26

36- Meral Altındal, Osmanlıda Harem, Altın Kitaplar Y. İst, 1993, s. 68

37- Alphonse de Lamantine, Osmanlı Tarihi, Sabah Y. c.I, s. İst, 1991, c. 1, s. 518

38- H. Koç, Câriyeliğin Mantığı ve Kölelik, Haksöz, sayı 51 (Haziran 95)

39- Daha geniş bilgi için bkz. Hüseyin Hatemi, İlâhi Hikmette Kadın, İşaret Y. İst, 1995, s. 257 vd.

40- H. Koç, a.g.m. s. 40

41- Vehbe Zuhayli, İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, Risâle Y. c. 1, s. 458-465

42- Bedâyiu's-Sanâyi fî Tertîbi'ş-Şerâyi', c. 6, s. 2956; Süleyman Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, c. 3, s. 244

43- Mahmut Talegâni, a.g.e. s. 230-231

44- A.g.e. s. 235

45- H. Koç, a.g.m. s. 36

46- Nihat Engin, Osmanlı Devletinde Kölelik, İFAV Y. İst. 1998, s. 89 vd. (özetlenerek) (Konuyla ilgili birçok belge ve bilgiler için bkz. s. 89-102)

47- Ali Abdülvâhid Vâfi, a.g.m. s. 212

 

 

 

 

Kölelik Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler

A- Kur’ân-ı Kerim’de Abd/Köle Kavramıyla İlgili Âyet-i Kerimeler:

a- Abd kelimesi, Kur’an’da toplam Olarak 275 Yerde Geçer. Köle Anlamında Abd Kelimesi (6 Yerde): 2/Bakara, 178, 178, 221; 16/Nahl, 75; 24/Nûr, 32; 26/Şuarâ, 22.

b- Köle Anlamında Rakabe Kelimesi (6 Yerde): 4/Nisâ, 92, 92, 92, 5/Mâide, 89; 58/Mücâdele, 3; 90/Beled, 13.

c- Çoğulu Rikab (Köle Anlamında 1 Yerde): 2/Bakara, 177.

d- Kadın Köle (Câriye) Anlamında Eme Kelimesi (1 Yerde): 2/Bakara, 221.

e- Eme’nin Çoğulu İm⒠Kelimesi (1 Yerde): 24/Nûr, 32.

f- Milk-i Yemîn (Köle Olarak Sahip Olmak -bilek gücüyle elde edilen kadın ve eli altında olmak- Anlamında 15 Yerde: 4/Nisâ, 3, 24, 25, 36; 16/Nahl, 71; 23/Mü’minûn, 6; 24/Nûr, 31, 33, 58; 30/Rûm, 28; 33/Ahzâb, 50, 50, 52, 55; 70/Meâric, 30.

g- Memlûk (Mülk Edinilen Köle). 1 Yerde: 16/Nahl, 75.

h- Esîr Kelimesi (1 Yerde): 76/İnsân, 8.

i- Esîr Kelimesinin Çoğulu Esrâ Kelimesi (2 Yerde): 8/Enfâl, 67, 70.

j- Esîr Kelimesinin Çoğulu Üsârâ Kelimesi (1 Yerde): 2/Bakara, 85.

k- Hurr (Kölenin Zıddı Olarak Hür, hürriyet sahibi Anlamında (2 Yerde): 2/Bakara, 178, 178.

l- Tahrîr (Köle Âzâd Etmek) 5 Yerde: 4/Nisâ, 92, 92, 92; 5/Mâide, 89; 58/Mücâdele, 3.

B- Köle ve Câriyelerin Özgürlüğünü Vermek: 4/Nisâ, 92; 5/Mâide, 89; 24/Nûr, 33; 58/Mücâdele, 3; 90/Beled, 12-13.

a- Zıhâr Yapan Kimse, Köle Âzâd Etmelidir: 58/Mücâdele, 3.

b- Öldürülen Mü'mine Karşılık Köle Âzad Etmek: 4/Nisâ, 92.

C- Köleyi Kurtarmak İçin İnfak/Fidye: 2/Bakara, 177.

D- Köleye İyilik Etmek: 4/Nisâ, 36; 16/Nahl, 71.

E- Mü'min Bir Köle Nikâhlamak, Müşrik Nikâhlamaktan Daha Hayırlıdır: 2/Bakara, 221

a- Bekârları ve Köleleri Evlendirmek: 24/Nûr, 32

b- Câriyelerin Nikâhı: 4/Nisâ, 24-25.

F- Câriyeleri Fuhşa İtmek: 24/Nûr, 33.

G- Hürriyet/Özgürlük:

a- Vicdan Özgürlüğü: 2/Bakara, 256; 5/Mâide, 99; 9/Tevbe, 6; 10/Yûnus, 41, 43, 39; 16/Nahl, 35; 17/İsrâ, 54; 18/Kehf, 29; 50/Kaf, 45; 88/Ğâşiye, 21, 22; 96/Alak, 9-10; 109/Kâfirûn, 6.

H- Savaş Esirleri:

a- Düşmana Karşı Tam Üstünlük Sağlayıncaya Kadar Esir Almakla Uğraşmak Doğru Değildir: 8/Enfâl, 67.

b- Esirlere İyi Davranmak: 8/Enfâl, 69-71; 47/Muhammed, 4.

c- Esirlere Yedirip İçirmek: 76/İnsân, 8-12.

d- Esirleri Kurtarmak İçin İnfak: 2/Bakara, 177.

e- Bedir Esirleri: 8/Enfâl, 69.

f- Savaş Esirlerinin Fidyesi: 8/Enfâl, 67-69; 47/Muhammed, 4.

 

Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar

1. İslâm Hukukunda Kölelik-Câriyelik Müessesesi ve Osmanlıda Harem, Ahmed Akgündüz, Osmanlı Araştırmaları Vakfı Y.

2. Osmanlı Devletinde Kölelik, Nihat Engin, İFAV Y.

3. İslâm Devletler Hukukunda Savaş Esirleri, Ahmet Özel, T. Diyanet Vakfı Y.

4. Köleliğin Alfabesi-Hürriyetin Elifbâsı, Mahmut Toptaş, İnkılab Y.

5. Kölelik Bir Yazgı Değilse Eğer, Bülent Sönmez, Birleşik Dağıtım Ank. Y.

6. Kölelikten Efendiliğe, Sâmiha Ayverdi, Kubbealtı Neşriyat

7. Kölelik, Maurice Lengelle, Çev. Emine Su, İletişim Y.

8. Kölelikten Kurtuluş, Booker Washington, çev. Ayşe Pertev Akıncı, Timaş Y.

9. Kölelik Yolu, Friedrich A. Von Hayek, çev. T. Feyzioğlu-Y. Arsan, Liberal Düşünce Topluluğu Y.

Kanun, Yaşama Faâliyeti ve Özgürlük; Sosyal Adalet Serabı, F. A. Von Hayek, T. İş Bankası Y.

Efendilik, Şarkiyatçılık, Kölelik, Jale Parla, İletişim Y.

12. İslâm Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, Servet Armağan, D.İ.B. Y.

13. İslâm Toplumunda Vatandaşlık Hakları, Raşid Gannuşi, Birleşik Y.

14. İslâm Hukukunda Gayri Müslimlerin Temel Hakları, Osman Şekerci, Nun Y.

15. Müslümanlar Gayri Müslimlere Nasıl Davrandı, Yusuf el-Kardavi, İhya Y.

16. İslâm’da Düşünce Özgürlüğü, Mehmet Bayrakdar, Türk Demokrasi Vakfı Y.

İnsanın Özgürlük Arayışı, Ali Bulaç, Beyan Y. / İz Y.

şünce Özgürlüğü ve Türkiye, Heyet, Can Y.

Yine Düşünce Özgürlüğü, Yine Türkiye, Heyet, Can Y

Kadının Özgürlüğü, Safinaz Kâzım, Denge Y.

21. Kadının Özgürlük Savaşı, Muhammed Kutup, Ravza Y.

22. Çağımızın Özgürlük Sorunu, Eric Fromm, Gündoğan Y.

23. İslâm ve Emperyalizm, Seyyid Kutup, Şelâle Y.

24. Özgürlüğün Bittiği Yerde, Ayla Çeliktürk, Timaş Y.

25. İnsan Hakları (Müslümanca Bir Yaklaşım), Heyet, Akabe Y.

26. Özgürlükler Hukuku, İbrahim Ö. Kabaoğlu, Afa Y.

27. Hürriyet Bildirgeleri, Janko Musulin, Belge Y.

28. İnsan Hürriyeti, Necati Öner, Vadi Y.

29. Bediüzzaman’ın Görüşleri Işığında İslâm ve Hürriyet, İsmail Mutlu, Mutlu Y.

30. Ben Devletim, Vururum, Halil Nebiler, BDS Y.

31. Medine Düşünceleri, Hüseyin Hatemi, Nesil Basım Yayın

32. Özgürlük Arayışı ve İslâm, Muhammed Selâhaddin, Çeviren: N. Ahmed Asrar, Pınar Y. İst., 1989

33. Amerika'da Zenci Müslümanlık Hareketi, Kadir Mısıroğlu, Sebil Y. s. 40 vd.

34. İslâm Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, Servet Armağan, D.İ.B. Y. Ankara, 1946

35. Asr-ı Saâdette Kölelik ve Câriyelik (Bütün Yönleriyle Asr-ı Saâdette İslâm, Beyan Y. c. 1, s. 493-494), Nihat Engin, Vecdi Akyüz, İstanbul, 1994

36. Eski Hukukumuzda Kölelik, Hasan Tahsin Fendoğlu, Basılmamış Doçentlik Tezi, Diyarbakır 1994

37. Şer’iye Sicillerine Göre Sosyal ve Ekonomik Hayatta Köleler (17 ve 18. Yüzyıllar), İzzet Sak, Basılmamış Doktora Tezi, Konya 1992

38. Çağlar Boyu Kölelik (Eski Yunan ve Roma), Hasan Malay, Gündoğan Y. Ankara, 1990

39. Antik Devirde Gladyatörler, Hasan Malay-H. Sılay, Arkeoloji ve Sanat Y. 1991

40. Eski Yunan'da Eşitlik ve Eşitsizlik Üstüne, Alaaddin Şenel, Bilim ve Sanat Kitabevi Y. Ankara, 1970

41. Gâvurların Esiri, Temeşvarlı Osman Ağa, Çev. Esat Nermi, İst. 1971Trtbatı

42. Tanzimat Edebiyatında Kölelik, İsmail Parlatır, Türk Tarih Kurumu Y. Ankara, 1992

43. İnsan Hakları Tarihi, Erol Anar, Çivi Yazıları Y.

44. Hepimiz Bir Katiliz –Sömürgecilik Bir Sistemdir-, Jean Paul Sartre, Belge Y.

45. Sömürgeciliğin Çöküşü (Dekolonizasyon), M. E. Chamberlain, Rehber Y.

46. Sömürgecilik, İbrahim Erdinç Şumnu, Zafer Y.

47. Yeryüzünün Lânetlileri, Frantz Fanon, Birleşik Y.

48. Soğuk Savaş Dönemi: Süper Güçlerin Hâkimiyet Kavgası, Cemal Acar, Şahsi Y.

49. Süper Güçlerin Hâkimiyet Kavgası, Cemal Acar, İrfan Y.

50. Medeni Vahşet, Hüsnü Aktaş, Düşünce Y.

51. Sömürgecilik ve Panislamizm Işığında Türkistan, Alaaddin Yalçınkaya, Timaş Y.

52. Harp Suçları ve Devletlerarası Hukuk, İlhan Lütem, Ank. 1951, s. 17-18

53. Haçlı Seferleri Tarihi, Steven Runciman, Çev. Fikret Işıltan, Türk Tarih Kurumu Y. 3 cilt, Ank. 1992

54. Bosna’da Soykırım Günlüğü, Roy Gutman, Çev. Şakir Altıntaş, Pınar Y. İst. 1994

55. Roma Hukuku, Ziya Umur, Beta Basım Yayım, İst. 1950

56. Osmanlı Saray Kadınları, Pars Tuğlacı, İstanbul, 1985

57. Ümem-i Nasrâniye'deki İstirkak Hakkında Mütalaât, Larok Patris, Paris

58. Osmanlı'da Harem, Meral Altındal, Altın Kitaplar Y. İstanbul, 1993

59. Abdülhamid'in Haremi, Nahit Sırrı Örik, Arba Y. İstanbul, 1989

60. Harem-i Hümâyun, İ. Mouradja d'Ohson, Terc. Ayda Düz, Hayat Tarih Mecmuası İlâvesi, İst. 1972

61. Osmanlı Köle Ticareti 1840-1890, Ehud R. Toledano, Tarih Vakfı Yurt Y. İstanbul, 1994

62. Osmanlı Saraylarında Harem Hayatının İç Yüzü, M. Çağatay Uluçay, İstanbul, 1959

63. Haremden Mektuplar I, Harem II, M. Çağatay Uluçay, Ankara, 1992

64. Harem Penceresinden Sultan Abdülhamid, İsmet Bozdağ, Emre Y.

65. Haremden Mahrem Hâtıralar, Melek Hanım, Çeviren: İsmail Yerguz, Oğlak Y.

66. Harem-i Hümâyun, Leslie P. Peirce, Çeviren: Ayşe Berktay, Tarih Vakfı Yurt Y. 1996

67. Harem, Alev LytteCroutier, Yılmaz Y.

68. Câriyeler, Sema Ok, Kamer Neşriyat, İst, 1996

69. Köleliğin Alfabesi Hürriyetin Elifbası, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.

70. Kulluk, İbn Teymiyye, Çev. İ. E. Dal, İhyâ Y.

71. Kulluğum Sultanlığımdır, Ömer Sevinçgül, Zafer Y.

72. Kulluk Bilinci, Beşir İslamoğlu, Denge Y.

73. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. (abd maddesi: M. Hamidullah,) c. 1, s. 57; (esir maddesi: Ahmet Özel,) c. 11, s. 382-389; (hürriyet md. Mustafa Çağrıcı,) c. 18, s. 502-505; (köle md. M. Hamidullah-M. Akif Aydın,) Örnek Fasikül, İst. 1986

74. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. Köle-Kölelik: (Hamdi Yusufoğlu,) c. 3, s. 392-395, Câriye: (M. Said Şimşek,) c. 1, s. 274; Hürriyet: (Ahmet Özalp,) c. 3, s. 36-37

75. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risale Y. Kölelik: (İzzet Er,) c. 2, s. 411-413; Özgürlük: (R. Özdenören,) c. 3, s. 211-213, Sömürgecilik: (D. Dursun,) c. 3, s. 494-509

76. Kur'an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 12, s. 51-58

77. 76. Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, M. Zeki Pakalın, M.E.B. Y. Köle: c. 2, s. 300-302; Câriye: c. 1, s. 259-261

78. Osmanlı Tarih Lügatı, Midhat Sertoğlu, Enderun Kitabevi Y. , İstanbul, 1986

Hz. Peygamber’in Savaşları, Muhammed Hamidullah, Yağmur Y. İst. 1994, s. 92-93, 158

79. Kur'an'ın Ana Konuları, M. Said Şimşek, Beyan Y. s. 189-193

80. Örnekleriyle İslâm Ahlâkı, M. Yaşar Kandemir, Nesil Y. s. 134-142

81. İslâm'a Göre Câhiliye ve Ehl-i Kitab Örf ve Âdetleri, Ali Osman Ateş, Beyan Y. s. 404-412

82. İslâm'ın İnsana Verdiği Değer, Muhammed Abdullah Draz, Kayıhan Y. s. 51-58

83. İslâm ve Mülkiyet, Mahmut Talegani, âm ve Mülkiyet, Mahmut Talegani, Yöneliş Y. s. 228-248

84. Muhammedî Vahiy, M. Reşid Rızâ, Fecr Y. s. 343-358

85. İlâhî Hikmette Kadın, Hüseyin Hatemi, İşaret Y. s. 257 vd.

86. Fıkhu’s-Sünne, Seyyid Sâbık, Pınar Y. c. 3, s. 379-384

87. İslâm Hukuk Felsefesi, M. Tâhir b. Âşûr, İklim Y. s. 115-121

88. İslâm'ın Etrafındaki Şüpheler, Muhammed Kutub, Hisar Y. s. 48-90

89. Modern Çağda İslâmî Meseleler, Mevdudi,. Çeviren: Yusuf Işıcık, Tekin Y. Konya, s. 86-147

90. #9; Son Barış Çağrısı, Muhammed Ebu Zehra, Şûle Y. s. 103-111

91. #9; Sorular-Cevaplar, M. F. Dahhâk, s. 103-120

92. #9; Şüpheler ve Çıkış Yolları, M.Abdülfettah Şahin, s. Zaman Gazetesi Y. Kitap 1, s. 58-71; Kitap 5, s. 82-90

93. #9; Şüpheler ve Çıkış Yolları, M.Abdülfettah Şahin, s. Zaman Gazetesi Y. s. 1/58-71

94. #9; Bülûğu’l-Merâm (Selâmet Yolları), İbn Hacer el-Askalânî, Terc. Ahmed Dâvudoğlu, Sönmez Neşriyat, c. 4, s. 292 vd.

95. #9; İslâm Peygamberi, Muhammed Hamidullah, Çev. Salih Tuğ, İrfan Y. c. 2, s. 742-750

96. #9; İbn-i Âbidin, (Reddü'l-Muhtar Ale'd-Dürri'l-Muhtar), İbn-i Âbidin, Şamil Y. 6 5-31; 7/423-477

97. #9; Sorulu-Cevaplı İslâm Fıkhı, Ahmet Şerbâsî, Özgü Y. c. 7, s. 172-175, 338-341

98. #9; Fetvâlar, Mevdûdi, Nehir Y. 2/225-226; 2/179-184; 3/77-84

99. #9; Câriyeliğin Mantığı ve Kölelik, Hülya Koç, Haksöz, sayı 51 (Haziran 95), s. 35-41

100. #9; İslâmiyet'e Göre Kölelik, Ali Abdülvâhid Vâfi, AÜİFD. Sayı, 9, 1961, s. 207-212

101. #9; İslâm’da Köle ve Câriye, Ahmed Akgündüz, Eğitim Bilim, Ocak 2002 s. 59

102. #9; Gerçek Harem Nedir? Ahmed Akgündüz, Türk Edebiyatı, sayı 247, Mayıs 1994, s. 6-10

103. #9; İslâm'da ve Osmanlı'da Kölelik ve Câriyelik, Neşet Çağatay, Bilim ve Ütopya, Ocak 1996

104. #9; Osmanlı İmparatorluğunda Kölelik, Bülent Tahiroğlu, İÜHF Mecmuası, XLV-XlVII, s. 1-4, İst. 1982

105. #9; Kafkas Osmanlı İlişkileri ve Köle Ticareti, Hasan Kanbolat-E. Taymaz, Tarih ve Toplum, 14/79, 1990

106. #9; Osmanlı Türk Toplumunda Köleler ve Câriyeler, Hayat Tarih Mecmuası, 3/8, 1977

107. #9; Osmanlı İmparatorluğunda Kölelik, Bülent Tahiroğlu, İ.Ü.Hukuk Fak. Mecmuası, 45/47 (1/4), 1979/1981

108. #9; Esir Ticareti, Şemsi Rıza Zobu, Hayat Tarih Mecmuası, I, s. 3, 1971

109. #9; Esir, Esirciler, Reşad Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi, X, İst. 1970

110. #9; Esir Hanı, Esir Pazarı, Reşad Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi, X, İst. 1971

111. #9; Esir Pazarı ve Câriyeler, Cemal Kutay, Tarih Konuşuyor, I/3, 1964

112. #9; Esirler ve Esirciler, Reşad Ekrem Koçu, Hayat Tarih Mecmuası, I, 1972

113. #9; Esir Pazarından Beşiktaş Sarayına, Sermet Muhtar Alus, Tarih Hazinesi 5, 1951

114. #9; Saraya Câriye Alınması, Türk Folklor Araştırmaları, 16, 1976

115. #9; Câriyeler Hakkında, Hurşid Paşa, Hayat Tarih Mecmuası, I/5, 1965

116. #9; Osmanlı Haremi Ne Zaman Kuruldu? Zıya Ergins, Tarih Dünyası, Yı. 1, sayı 8-9, 15 Ağustos 1950

117. #9; Harem Bir Okuldu, Halil İnalcık, Tempo 10-16 Kasım 1994, Sayı, 175, s. 34

118. #9; 15. Y.Y.ın Sonu ile 16. Y.Y.ın Başında Bursa'da Kölelerin Sosyal ve Ekonomik Hayattaki Yeri, Halil Sahillioğlu, ODTÜ Gelişme Dergisi, 1979-1980 Özel Sayı, s. 74

119. #9; Harem ve İçyüzü, Muammer Lebib, Tarih Dünyası I, İstanbul 1950

120. #9; Eski Sarayın Harem Hayatı, Yekta Ragıb Öncü, Dünya Gazetesinde Tefrika, ?1992

121. #9; Harem ve Saray Âdât-ı Kadîmesi, Leyla Hanım -Saz-, Vakit Gazetesi, 1332

122. #9; Saray ve Harem Hâtıraları, Leyla Hanım -Saz-, Yeni Tarih Dergisi II, İstanbul, 1958

123. #9; 17. Yüzyıl İstanbul'unda Harem, Walch, Terc. Filiz Aydın, Hayat Tarih Mecmuası, Sayı 10, s. 46-49, İstanbul, 1970

124. #9; 18. Asırda Harem, M. Çağatay Uluçay,Tarih Dergisi, XVII, İstanbul, 1963

125. #9; Osmanlı Toplum Yaşayışıyla İlgili Belgeler-Bilgiler, Kölelik, Tarih ve Toplum, İst. 1984

126. Amerika'nın Mazlum Sahipleri Kızılderililer -Toprak İçin Bir Irk Kurutuldu-, Zaman, 25. 10. 1992