KEHF SURESİ

Mekke döneminin sonlarına doğru, müşriklerin zulmünün en ağır ve şiddetli bir zamanında nazil olmuştur. Müslümanlar zulmün, işkence­nin, baskının altında daralıyor, bir çıkış yolu arıyordu. İşte böyle bir dö­nemde "Kehf suresi" nazil olur.

Bu sure; bir taraftan müslümanlara hitap ediyor ve teselli veriyor.

Yedi mücahidin kafir bir devlete karşı baş kaldırışını, hiç bir kim­senin hesap edemediği yerden Rabbimizin onları koruduğunu, onları koruduğu gibi, sizi de koruyacağını bildirir. Öbür taraftan kafirlere hitap ediyor ve "Ashabı-Kehf i öldürmeye, yok etmeye çalışan kafir devletin bunda başarılı olamadığı gibi, bu müslümanlara karşı siz de başarılı olamayacaksınız mesajı verilir.

Şu anda biz de bu sureyi okurken aynı mesajı alalım ve ilgili yerlere aynı mesajı verelim.

Yine bu sure de dünya zinetinin geçici olduğu vurgulanır. Ahireti is­tememiz emredilir. Ancak Zulkarneyn gibi Allanın salih kulunun, dün­yanın doğusuna ve batısına hakim olup Allahın adaletini yaydığını ve bununda "Rabbinin rahmeti olduğunıTsÖylediğini bize haber verirken, bu değersiz dünyayada müslümanların İslam adaleti içinde hakim ol­ması gerektiğine dikkat çeker.

Herşeyin Allahın dilemesiyle olduğunu,onun için İnşaallah, Maşaallah ve La kuvvete illa billah kelimelerini dilimizden eksik et­mememiz gerektiğini bize bildirir.

Buyurun sureyi birlikte okuyalım.

1- Kuluna kitabı indiren, onda hiçbir eğrilik koymayan Allah'a hamdolsun.

Kur'ân'da 5 sûre Elhamdülillah diye başlar. Ve bu âyetleriyle Allah'ın ni'metleri övülür. Allah'a hamdü senalar yapılır. Yememiz, iç­memiz ve giymemizde yani bize verilen bütün ni'metlerde Allah'a hamd etmemizi gerektirir. Bu ni'metlerin en büyüğü biz insanlara Kitab'ın in­dirilmesidir. Onun için bize bu Kitab'ı indirdiğinden dolayı hamd ediyo­ruz. O Kitap'ta hiçbir eğrilik kılmadı. Yani Kur'ân'ın lafızlarında eğrilik yoktur. Manasında eğrilik yoktur. Ayetlerin manalarında birbirleriyle çelişkili, birbirini yalanlayan bir durum yoktur. Bugün düşüncede en güçlü insanlar^ yazdığı söylediği ve savundukları fikirlerde bir Önceki veya sonraki düşünce ve fikirlerine aykırı davranabiliyor veya o günkü şartlarda böyle düşünmüş, bu fikri savunmuştum ama şartların değiş­mesiyle veya şu şu nedenlerden dolayı bundan vaz geçiyorum, şu fik­rimi veya hatta önceki fikrimi tekrar kabul ediyorum şeklinde açıklama ve beyanatlarda bulunabiliyor. Tabiiki insan olması hasebiyle...

Allah'ın ahkâmında da bir eğrilik yoktur. İnsanların ahkâmı ise bu gün içinde gözlerimizle görüyoruz. 1924 Anayasası 196O'ta değiştirili­yor, 1960 Anayasısı da 1980'de değiştiriliyor. Şimdi de 80 Anayasası'na itirazlar ediliyor. İtiraz edilmesi normaldir. Fakat yine İlâhî kanunlara göre değil de insanların düşünce ve görüşlerine göre yapılması anormal bir olaydır. 1980 Anayasası oya sunulup kabul gör­dükten sonra, onaylandıktan sonra, devrin cumhurbaşkanı Anayasa Mahkemesi'ni ziyarete gider ve orada bir konuşma yapar ve Anayasa Mahkemesi üyelerinden birisi kabul edildiği haftalar içinde bazı madde­lerinin değiştirilmesi gerektiğini kendisine söyleyince "Koruyacak olan sizsiniz, ilk değiştirilmesini savunan da yine sizsiniz der".

İnsanları kendilerinin yaptığı kanunlarla yaz boz tahtası olarak kullanma yerine, onları Allah'ın Kelamı Kur'ân'a çevirmek lazım. Bugün avukatlarımızın, yeni çıkan kanunları, içtihad kararlarını sıraya dizip ezberlemekten canı çıkıyor. Avukatın biri bir kira sözleşmesindeki ihti­laftan dolayı haksız olduğu halde davasını üstlendiği kişiye eğer o şu içtihad kararını bilmiyorsa, haberi yoksa biz kazanırız. Yoksa kayb

ederiz diyor. Müvekkili haksız olduğu halde, avukat karşı tarafın, hasmın o son içtihad kararını bilmediğinden faydalanarak davayı ka­zanır. Buradan şu anlaşılıyor. Hukuku bile hukukçular bilmiyor, belirli kanunlardan ve ictihadlardan habersiz.

Ama insanlığa mal olmuş 1400 yıldan beri hiçbir hükmü değişmeyen Kur'ân ise herkes tarafından bilinmektedir. Eğer O hayata hâkim olursa insanlar arasında problem, anarşi, terör ve kargaşa kalmaz, temiz bir toplum, güvenilir bir toplum ortaya çıkar.

2- Kendi katından şiddetli bir azab ile korkutması iman edip ameli salih işleyenleri güzel mükâfat ile müjdelemesi için dosdoğru olarak

(indirdi)

Kur'ân-ı Kerim'de var olan dört sekte'den biri de bu âyettedir. Durakta durmayıp vasıl yapmak isteyen bir kişi, nefesi kesmeden sesi keserek durması gerekir. Bunu şunun için yapar "ivecen"den sonra "kayyimen" kelimesi gelmiştir. Buna göre "Onun dilinde eğrilik kılmadı, âyeti vasıl ile okunup sekte yapmadığı zaman da "O Kur'ân'ı, doğru kılmadı" manası çıkar. Yani O, Kur'ân'ı eğri de kılmadı, doğruda kılmadı anlamı çıkar. Halbuki durum böyle değildir. "Kayyimen" kelimesi birinci âyetteki "Kitap" kelimesinin halidir. Mana "Dosdoğru olarak, Kitab'ı kuluna indiren Allah'a hamdolsun" şeklindedir. "Kâyyim" kelimesinde dosdoğru anlamına geldiği gibi, anlamı yukarıda belirttiğimiz gibidir. Bir de  Kayyim:   yönetme  anlamına  da  gelir.  O  zaman  da  "İnsanları

yönetmek için kuluna Kitab'ı indiren............" şeklinde olur. Kayyim,

devamlı manasına gelir, buna göre de "Kıyamete kadar devam edecek. Kitab'ı kuluna indiren Allah'a hamd olsun" şeklinde olur.

Bazı insanlar gelir, Allah'ın Kitabının hükmünü bu ülkede kaldırır. Şu ülkede kaldırır da yeryüzünden kaldırmaya gücü yetmez Kıyamete kadar devam edecektir. Ne tarihdeki haçlı seferleri, ne de doğudan gelen Cengiz Han'ı ve ne de günümüzün Cengizleri bu işin sonunu ge­tirmeye güc yetiremez.

Kur'ân'ı Öğretenlere eziyetler etmişler asıp idam etmişler, ama başkaları çıkıp Kur'ân'ı öğıetmiş, İslâm'ı anlatmış günümüzde de öğre­timi devam ediyor Elhamdülillah.

Kendi katında şiddetli bir azapla insanları sakındırmak ikaz etmek için indirdi. Yani ileride çok şiddetli bir azap vardır. Oraya düşmeyin diye Kitabını uyarıcı olarak indirdi. İnsanların durumu zor yola çıkmış bir kişinin hali gibidir. Yol ilende ikiye ayrılıyor. Biri emniyetli, uçurumu ve tehlikeleri yok. Diğeri de tehlikeli uçurumlar, gece zifiri karanlığı ve çeşitli tehlikelerle dolu. İşte Kur'ân sonunda çetin azap ve tehlikeleri olan bir yola gidilmemesi içirt insanları uyarıyor.

Salih amel işleyen mü'minleri de iyi ve güzel mükâfatla müjdelemek için Kitab'ını indirmiştir. Yukarıda verdiğimiz yol misalinde Allah em­niyetli yola giden mü'minleri de ahirette Allah'ın Cennetine varacakla­rım, gözlerin görmediği, gönüllerin düşünemediği güzel ni'metlere ka­vuşacaklarını müjdelemek üzere Kur'ân'ı indirmiştir.

3- Orada ebediyen kalacaklardır.

Yani Cennette ebedî olarak kalmak vardır. Bu dünyadaki şeyler son bulucudur. Kişinin bahçeye diktiği güller bir gün gelip son bulabiliyor. En sevdiği annesi, babası, evladı kendinden ayrılabiliyor, ebedî devam etmiyor. Veya kendisi onlardan ayrılıyor. Ama Cennetteki ni'metler ebedîdir sonsuza kadardır. Sıcağı yakmaz, soğuğu yok, insanı üşütmez. Yaşlanma ve ihtiyarlama yok.

4- "Allah çocuk edindi" diyenleride korkutmak için (kitabı indirdi)

Buradaki Mesaj da Hrıstiyanlaradir. Onlar Hz. İsa (a.s.)'ya ^a§" langıçta fazla muhabbet ve sevgilerinden dolayı, Onu ilahlaştırmışlar-dır. Onun için Hz. Peygamber "Hrıstiyanların Meryem oğlu İsa (a.s.)'yı aşın derecede sevdikleri gibi beni de sevmeyin buyurmuştur.(7?»/îan K. Enbiya 48) Peygamber'i canımızdan anne ve babamızdan çok seveceğiz (Buharı K. İman 7) ama Onun insan olduğunu hiç hatırımızdan çıkarmayacağız. Sevelim derken ona ilahhk makamı vermeyeceğiz. Arab'ın dilinde ilah; yaşatan, yöneten anlamındadır. Allah'tan başka da yaratan, yaşatan ve yöneten yoktur. Mutlak hâkimiyet Allah'ındır.

Kaside i bürde de:

"Muhammed'de bir insandır. Sıradan bîr insan değildir.

Bilakis o yakut taşı, insanlar ise değersiz bir taş gibidir,"

Bu surenin sonunda belirtildiği gibi.; "Deki; ben de sizin gibi bir be­şerim ancak bana vahyolunuyor." Allah rasulü de bir insandır. Bu 4 âyet ile Hrıstiyanlara bir reddiye yapılmaktadır.

5- Bu konuda onlarında atalarınında hiçbir bilgisi yoktur. Ağızlarından çıkan söz çok büyüktür. Onlar ancak yalan söylerler.

Bilerek yapmıyorlar, bu konuda ne Tevrat ne de İncil'de âyet yok­tur. Onlar fazlaca muhabbetten Hz. İsa (a.s.)'ya insan demeye dilleri varmıyor ve bu sefer de buna ilahdır, yan ilahdir. Şeklinde münâkaşalar yapmışlar. İlah, hem üçdür, hem de tekdir şeklinde insan aklının alma­yacağı şekilde izahlar yapmışlar.

Biz bilgisizce insanlar hakkında bile söz söylediğimizde utanıyoruz hatta "büyük lokma ye de büyük laf etme, büyük lokmanın zararı bo­ğaza mideye olur" diyoruz. Ama büyük lafın kişinin kendi şahsına, ev­ladına ve karşısındaki insanlara zarar olur. Ayetin devamında da Allah (c.c.) "Onların ağzından çıkan bu kelime ne büyük oldu." Kelime ola­rak yani hata olarak ne büyük bir hatadır. Allah'a ortak koşmaktır.

Bütün hacıların, hocaların ve Allah'a şirk koşmayan müslümanların bütün hatalarını toplasak Yahudi, Hnstiyan ve dinsiz imansız insanla­rın hataları daha fazla gelir. Elbette bizim Müslüman hacı hocanın da hatası vardır. Ama bir tek Hrıstiyan'ın hatasına denk olmaz, zira Müslümanın hatası ameldedir, diğerlerinin hatası temeldedir.

6- Bu söze inanmazlarsa sen onların arkasından üzülerek belki kendini helak edeceksin.

6. âyet ile Hz. Peygamber'i anlatıyor; öyle bir peygamber ki "Onu anamızdan, babamızdan kardeşimizden, canımız ve malımızdan daha çok sevmedikçe iman-ı kâmile ulaşmamızın mümkün olmadığını bildi­ren" bir peygamber:

"Bu Kur'ân'a iman etmemelerinden dolayı sen onlara olan üzüntün­den neredeyse kendini helak edeceksin." Yani bu imansızlar, Allah'ın verdiği lisan ile Onu inkâr edip Onun verdiği ellerle iş yaptıkları halde bu adamlar niye iman etmezler diye, Hz. Peygamber fazlaca üzülüyor oturduğu yerden değil, çarşı-pazarlarında dolaşarak tek tek her birine İslâm'ı anlattıktan sonra üzülüyor, öyle anlatıyorki gündüz hayalinde gece düşünde İslâmın insanlara duyurulmasını istiyor. Üzülmekten ne­rede ise kendini helak edecek. Bu âyette bunu anlatmak suretiyle Hz. Peygamber'in İslâm için nasıl çalıştığını bize anlatıyor. Hz. Peygamber; işkence ve eziyet gören Müslümanlara üzüldüğü kadar eziyet edenlere de üzülüyor. Zira eziyet gören Müslüman sonunda Cennete gidecek, bu dünyanın geçici eziyetlerinden kurtulacak. Ama küfür eden imansız ise ebedî hayatını mahvu perişan etmektedir.

Hz. Peygamber; "zâlim kardeşine de mazlumun kardeşine de yar­dım et" buyuruyor, Sahabe, "mazlumu anladık, zâlime nasıl yardım edeceğiz.?" dediklerinde; Hz. Peygamber, zâlimi zulmünden vazgeçir­mek ona yardım etmektir buyurdu.(Buharı K. Mezalim hah 4) Zulm eden insanların zulümlerini anlatma yerine bu sahada kitap yazarak onların zulümlerini işkencelerini ifşa etme yerine, onlara zulmün kötü­lüğünü işkencenin kötülüğünü anlatan kitaplar yazıp, hadisdeki zâlime yardım onu zulmünden vazgeçirmektir, diye ifade edilen hususu hayata geçirmek daha uygun olur. Hz. Ömer de Mekke döneminde eziyet eden zulüm eden bir insandı ama Müslüman oldu. Ondan sonraki insanlar Onu hep hayırla yâd ettiğini, hayır dua ile andığını bu zâlim olan insan­lara hatırlatmak gerekir. Hatırlatmakta fayda vardır.

7- Hangisinin daha güzel amel edeceğini denemek için yeryüzün-dekileri ona bir süs kıldık.

Yeryüzündeki eşya ve varlıklar biz insanlara ziynet olarak yara­tılmıştır. Çiçekler bir ziynettir. Altın, gümüş, yakut..... birer ziynettir.

Geçenlerde Van Gogh'un bir ayçiçek resmi 5 milyon dolara satıldı. Tabiatta bulunan bir eşyanın sahte kopyası, hakikisi değil, çekirdeğini çıkarıp yemek mümkün değil, sahtesine 5 milyon dolar veriyor ama as­lına fiyat biçmek mümkün değil. Aslının Sahibi sadece kendisine ibadet edip kırkta biri olan zekâtı vermemizi istiyor.

Allah'ın yarattığı kötü olmaz. Al-i İmran sûresi'nde âyetin'de tefsiri geçtiği gibi altın, gümüş ve kadınlar ve diğer metaların ona güzel gös­terildiğini, kullanılması gerektiğini de Allah'ın koyduğu kurallar içinde,

mesela kadının nikâh kuralı ile altın, gümüş gibi eşyaların ticaret, alış­veriş yoluyla elde edilmesi gerekir.

İşte bunları insana vermesinin sebebi amel bakımından hangisinin daha güzel olduğunu imtihan etmek için. Bazıları bu hususu yanlış an­lıyor. Sanki Allah bilmiyordu da bizi imtihana tabi tuttu. Bu yanlış bir düşünce ve yanlış bir bilgidir. Mülk Sûresi'nde; "Hiç o, yarattığını bil­mez mi?" Bu imtihanı kendisi bilmediğinden dolayı değil, imtihanı yapıp güzel amel yapanla yapmayanı ortaya çıkarıp bize göstermek içindir. Yoksa bizi imtihana tâbi tutmadan nasıl olsa kimin Cennete kimin de Cehenneme gideceğini bildiği için Cennete veya Cehenneme götürseydi insan itiraz ederdi. Kaldıki imtihan olduğu halde insanoğlu bu Kitab benim değil diye itiraz edecek. Yasin Sûresi'nde belirtildiği gibi, "O gün kişinin elleri ayakları konuşturulup ağzı da mühürlenecektir." (Yasin 65)

8- Ve elbette biz yerin üzerindekileri kupkuru toprak yapacağız.

Bu âyetler ahirete imana bir delildir. Birgün bahar mevsimi ile her tarafı yemyeşil yapan, zîynetlendiren Allah, daha sonra kış ve sonba­har mevsimlerinin gelmesi ile kupkuru çorak hale döndürdüğü gibi bu dünya hayatından sonra da âhireti var edeceğini, bu dünyayı kupkuru hale getireceğini, düşünen akıllar için bize haber veriyor. Böylelikle de âhiret hayatının varlığını ispat etmiş oluyor.

9- Yoksa sen Ashab-ı Kehfi ve Rakımı bizim ayetlerimizden şaşılacak bir şeymi sandın.

Bu âyet'ten itibaren de Ashâb-ı Kehf hakkında bilgi veriyor. Yalnız bundan önceki bölümde Ashâb-ı Kehf hakkında bir ön hazırlık yaptı, sayıları kesin olmamakla beraber tefsircilerin bildirdiğine göre 7 tane insan "zamanın zâlim sultanına itaat etmeyip, Allah'a itaat ederiz" deyip, ölüm tehlikesi ile karşı karşıya gelince bir mağaraya çekilip orada 309 sene kalmışlar.

Müslüman olarak insanın hatırına bir kişinin böyle bir mağarada hem de 309 yıl kalması aklen mümkün olmadığı, düşünülebilir ama Allah (c.c.) Mü'minin de kâfirin de hatırına böyle birşey gelmeden önce imansızların ürettiğinin yalan olduğunu iftira olduğunu, Allah'ın yeryü-

zünde çeşitli ni'metleri bitirip insanlara ziynet yaptığını, ama birgün gelip onları kupkuru hale getireceğini anlatıyor.

Daha sonra da olayı anlatmaya geçiyor. Tabiattaki olaylara dikka­timizi çektiğinden dolayı tabiatı dikkatli incelersek olayı daha iyi anla­rız. Zira sonbaharda yere düşen bir çekirdek Mart, Nisan aylarına ka­dar aşağı yukarı 3-4 aya yakın bir zaman toprakta kalıp üzerinden bir kış geçiyor, boy ve büyüklük açısından meseleye baktığımızda 3-4 ay toprakta kalan bir çekirdek ilahi kudretle, ondan kat be kat büyük olan insanın da 309 yıl toprakta kalması insanın mantığına en azından ters gelmez. Yine Anadolu'da ayrık otu denilen bir ot cinsi yedi yıl topraktan uzak kaldığı halde tekrar toprağa düştüğünde yeşeriyor çimlenip eski halini alıyor.

Doğum, ölüm olayı görmeyen Afrika ortalarında bulunmuş bir adama, sen dünyaya nasıl geldin denilip ona sen önce bir su idin sonra bak şöyle bir kadının karnında 9 ay 10 gün kaldıktan sonra 3-4 kiloluk bir bebek olarak dünyaya gelip, sonrada 80-90 kiloluk adam oldun dese­ler her halde o adama herşeyi yutturdunuz fakat bu konuyu yuttura-mazsmız. demesi gibi bir şeydir. Bu gün Ashâb-ı Kehf olayı, aslında etrafta gördüğümüz bütün olaylar birer mucize. Bu Ashâb-ı Kehf de her zaman görmediğimiz mucizelerdendir. Onun için bazı insanların aklına yatmıyor.

"Sen mağarada kalan insanlar ve O mağaranın kapısında olan yazı­ları bizim acaib olaylarımızdan mı zannettin?" Yani olağan üstü akıl al­maz bir şey mi zannettin? Yani öyle acaib bir olay değil, benim gücüm için de acaib birşey değil, çünkü tabiattaki binlerce olay bunun bir ben­zeridir.

10- Hani o delikanlılar mağaraya sığınmışlar ve "Ey Rabbimiz bize tarafından bir rahmet ver ve şu işimizde bize bir kurtuluş yolu hazırla" demişlerdi.

Biz kâfir devlet başkan na başkaldırdık, onun gazabından senin rahmetine sığındık, şu işimizdede bize çıkış yolu hazırla. Yani bu işten nasıl çıkış yapacağız? Sana sığınıyoruz, şu bizim işimizi kurtuluşa er­dir.

Allahu Teâlâ Kur'ân'da peygamberlerin ve sâlih zatların dualarını veriyor ve böylelikle de bize nasıl dua edeceğimizi, dua etmenin adabını öğretiyor. Dua memleketi düşman istila edip Müslüman da evine çekilip, kapılarını kapatıp, Yarabbi, şu düşmanları kahreyle, demesi değildir. Aksine kişi bu duasından dolayı da muaheze edilir.

Dua onçe, sebeplere sarılıp ondan sonra Allah'ın azametine sığına­rak kişinin aczini itiraf ederek istek ve hacetini bildirmesidir. Bu âyet'te bu yiğit delikanlı gençler zâlim hükümdara baş kaldırmışlar, karşılıklı mücadele verilmiş. Allahın mesajını da o adama ulaştırmışlar. Ondan sonra da şehirden çıkıp mağaraya sığınıp, sonunda da Allah'a dua edip ve Allah'dan çıkış yolu istemişler.

11- Bunun üzerine bizde onların kulakları üzerine senelerce (perde) vurduk (uyuttuk)

Mağaranın etrafındaki insanların, çobanların çanlarından, köpekle­rin havlamasından rahatsız olmasınlar diye tefsir edilebilir. Bazı insan­lar sese karşı çok hassas olduklarından dolayı, yatarken kulaklarına birşeyler bağlayıp o şekilde yatarlarmış, çok hassas olduğundan do­layı..!

12- Sonra iki tarafdan hangisinin kaldıkları süreyi daha iyi hesap ettiğini bilmemiz için onları uyandırdık.

13- Onların haberini doğru olarak sana biz anlatacağız. Onlar Rablerine iman etmiş gençlerdi. Bizde onların hidayetini artırmıştık.

Onların hikâyesini sana gerçek yönüyle biz anlatacağız. Yahudi ve Hristiyanlar'dan bilgi almana gerek yok. Bu konudaki olayın gerçek yö­nünü sana biz anlatacağız.

Onlar bir gençler topluluğu idi. Rablerine iman ettiler ve biz de on--ların hidâyetini artırdık imanları kuvvetlendi.

14- Onların kalblerini bağladık (sağlanılaştirdık. Birbirine bağlı kıldık.) ve kıyama kalkıp şöyle dediler: "Bizim Rabbimiz göklerin ve ye­rin Rabbidir. Ondan başka hiçbir ilaha dûa etmeyiz. Yoksa saçma sa­pan konuşmuş oluruz."

Ve onların kalblerini güçlendirdik, metin kıldık, birbirine bağladık. Kıyama kalkdıklannda, bizim Rabbimiz, yerin ve göğün Rabbidir. Biz Ondan başka hiç bir ilaha çağırmayız, dua da etmeyiz, itaat ta yapma­yız. Eğer biz Allah'tan başkasına ilah olarak çağıracak olursak o zaman haddi aşmış oluruz. Sınırı geçmiş oluruz. Allah Teâlâ bize şunu veriyor, burada onların kalbleri birbirine kenetlenmiş, birbirine bağlanmıştı. Ve onlar devlet başkanına "yerin ve göğün Rabbi bizim Rabbimiz'dir. Biz yeri ve göğü Yaratanı Rab kabul ederiz. Eğer Ondan başkasını çağıracak olursak yoldan çıkmış haddi aşmış oluruz" dediler.

Biz de kalbleri mi zi birbirimize kenetlemeliyiz. Bir Müslümana yapı­lan hakaret ve eziyeti diğerleri de hissetmeli Hz. Peygamber (s.a.v.)'de hadisinde, Müslümanlar bir vücudun azaları gibidir" buyurmaktadır. (Buharı K. Edep 27) Toplu kıyamın öncesi kalblerin önce birbirine bağlanmasından geçmektedir.

15- "İşte şu bizim kavmimiz AHah'dan başka ilah edindiler. Onlara karşı apaçık bir delil getirmeli değillermiydi. Allah'a karşı yalan yere if­tira edenden daha zalim kim vardır."

O ilah dedikleri de bizim gibi bir insan, anne ve babadan doğdu. Bizim gibi yiyip içiyor, ve de bizim gibi birgün gelip Ölecek. "Allah'a yalan uydurandan daha zâlim kim vardır?" Yani Allah'a yalan uyduran­dan daha zâlim bir kimse yoktur. Bazen insanlara eziyet eden, bu dün­yada onları sıkıntılara duçar eden kişiler ve yapılan işlemi zâlim ve

zülüm olarak değerlendiririz. Evet bunlar birer zulümdür. Yapanlar da zâlimdir. Ama kalbinde iman taşımayan ve Allah'a üstelik iftira eden bu saydığımız işleri yapandan daha zâlimdir.

16- Mademki onlardan (kafirlerden) ve AHah'dan başka ibadet ettik­lerinden ayrıldınız mağaraya sığmınki Rabbiniz rahmetinden size yaysın ve işinizde size kolaylık hazırlasın.

17- Güneş doğduğu zaman Mağaralarının sağ tarafına yöneldiğini görürsün. Battığı zaman sol tarafdan makaslar geçer. Onlar mağara­nın geniş bir yerindedirler. İşte bu Allah'ın ayetlerindendir. Allah kimi doğru yola iletirse o doğru yolu bulmuştur. Kimide sapıtırsa artık ona yol gösterecek bir dost bulamazsın.

Güneşin etkisinde kalmıyorlar tam güneş etkileyip yakmıyor, ta­mamen de kesilip güneşten alınacak gıdayı engellemiyor, ışıksız da kalmıyorlar. Bir önceki âyette sizin için lazım olacak size fayda verecek malzemeyi size hazırlayacaktır buyuruyordu. İşte bunlardan birisi güneşin etkisinden korumak ve onun ışığından da faydalandırmak. O Allah dilediğini hidâyette kılar. Kime hidâyet Sıratı Müstakim vermişse o doğru yoldadır. Kimi de sapıtmışsa onun için yol göstererek bir dost yardımcı bulunmaz.

18- Onlar uykuda iken sen onları uyanık sanırsın. Biz onları sağa sola çeviririz. Köpekleride ön ayaklarını kapının eşiğine uzatmıştır. Eğer onları görseydin elbette onlardan kaçarak dönerdin ve onlardan için korkuyla dolardı.

Demek ki nefes alıp veriyorlardı. Biz onları bir sağa, bir de sola döndürüyorduk. Yani hep sağ tarafta kalsa altı çürür; sağına soluna dönmek suretiyle altlan da çürümeden duruyorlar. Köpekleri de onların ayaklarını uzatmış mağaranın önünde yatıyor. Eğer sen onların üzerine geliverseydin korkarak kaçardın ve yüreğin korku ile dolardı. Sahabe Hz. Peygamber'e sorar: Müslüman insan da korkar mı? Efendimiz de, evet! buyurmuştur.(Muvatta Kelam 19)

Şimdi bu âyet'te Hz. Peygamber'e hitaben "Eğer sen o mağaradaki-lerini görmüş olsaydın korkardın, yüreğin korku ile dolardı ve geriye kaçardın. Hz. Peygamber için bu söylendiğine göre demekki insanda korku olayı vardır. Korkusu olmayan yalnız Allah'dır. Korkuyu da Yaratan O'dur. Kişide korkunun olmaması hayra alâmet değildir. Aklî dengesi yerinde yoktur. Yiğitlik korkuyu yenmektir. Korkaklık korkuyu yenmemektir.

19- Birbirlerine sorsunlar diye onları uyandırdık, içlerinden bir sözcü: "Ne kadar kaldınız?" dedi. "Birgün veya bir günün birazı kadar kaldık" dediler. "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi içinizden birini şu gümüş paranız ile şehre gönderinde hangi yemek daha temizse ona baksın ve ondan size bir yiyecek getirsin. Çok çabuk, dikkatli ve nazik davransın ve sizi hiçkimseye hissettirmesin.

»                    Ayet bir olayı hikâye ediyor o da şudur. Mağaraya sığınan gençler

orada uyanıyorlar ve kendi aralarında soruyorlar, ne kadar kaldık diye, kimi, birgün, kimisi de bir günden daha az, bir kışımı da diyorki; bizim burada ne kadar kaldığımızı en iyi bilen Allah'dır. Şimdi en iyisi birimizi şehre gönderelim. En temiz ve helal yiyeceklerden alsın demişler. Git bize ekmek al gel demiyorlar, yiyecek maddelerinin en temiz ve helalini getir diyorlar.

Kişi en aç olduğu zamanda bile yiyeceği gıda maddesinin helâl olup olmadığına bakması gerekir. Zira gıda maddesi temiz olmadı mı kişiyi hasta eder, hastaneye gitmesine sebeb olur. Ama helâl olmadığı zaman kişinin Cehenneme gitmesine ebedî hayatının mahvolmasına sebep olur. Âyet bize işte bu mesajı veriyor.

Ayrıca; nazik davransın, ince davransın ve kimseye çaktırmasın, bizim hakkımızda kimseye bilgi vermesin buyuruyor. Şimdi bazıları da bu âyeti kendilerine delil getirerek kâfire karşı kişi imanım saklayabilir sonucuna varıyorlar da bu yanlış bir metoddur. Buradaki gençler zâlim hükümdara karşı açıkça "bizim Rabbimiz yerin ve göğün Rabbi olan Allah'dır" fermanını açıkça söyleyip ondan sonra da ceza almamak için kaçmışlardır ve nazik davranması uyarısında bulunuyorlar arkadaşla­rına, nazik davranmak da bizim imanımız gereğidir.

20- Şüphesiz eğer onlar sizi ele geçirirlerse ya sizi taşla öldürürler veya sizi dinlerine döndürürler. O vakitte ebediyen kurtuluşa eremezsi­niz.

21- Allah'ın va'dinin gerçek olduğunu ve kıyamet konusunda şüphe olmadığını bilmeleri için onları tanıttırdık. (Halk onları tamdı ve böylece öldükten sonra diriltileceklerini daha iyi anladılar.) Onların işini ara-

larında tartışıyorlardı. (Bir kısmı) "üzerlerine bina yapın" demişlerdir. Rableri onları daha iyi bilir. Onların işleri üzerine galip olanlar (iman edip yönetimi elinde tutup Ashab-ı Kehf'i tanıyanlar) ise: "Mutlaka onların üzerine mescid yapacağız" dediler.

Burada âyet teferruata girmiyor. Onların kim olduğunu insanlara öğrettik. Aradan 309 sene geçtikten sonra şehre inince paranın üze­rinde, geçmiş krallardan Kral Dekyanos'un resmi var. Şehir halkı adamı, bir hazine bulduğunu sanarak devrin kralına götürürler. Fakat meselenin iyi yönü o zâlim Kral Dekyanos'un saltanatı sona ermiş o toplum Hrıstiyan olmuş yani Müslüman olmuşlar ve bu insanlar hak­kında kulaktan dolma bilgileri de olduğundan dolayı mağaranın yanına giderler.

O şehire giden genç te oraya girince yedisi de orada ölür. O durumu gören şehir halkı münakaşa etmeye başlarlar. Bir gurup bunların anı­sına bir bina yapalım dedi. Onların Rabbi onların kimliğini daha iyi bilir. Onların durumuna vakıf olanlar ise elbette onların yanına mescid yapa­cağız derler.

Bu âyetten hareketle Türkiye ve dünya genelinde Müslümanların şöyle bir münakaşası vardır. Ölülerin bulunduğu yere mescid yapılmaz, orada namaz kılınmaz; kendilerine delil olarak Hz. Peygamber'in "Kabirleri mescid yapmayınız, kabirlerini mescid yapan Yahudi ve Hrıstiyanlar'a Allah lanet etmiştir." hadisleridir.(Buhari K.Salat 48, K. Cenaiz 62)

Bir kısmı da bu âyet delildir. O zamanın Müslüman insanları bu Ashâb-ı Kehf in mağarasına mescid yaptılar. Hz. Peygamber vefat edip, Hz. Aişe Validemiz'in evine defn edilince Hz. Aişe Validemiz, evinde namaz kılmıştır. Yine Kabe'de Makamı îbrâhim etrafında Allah için namaz kılıyoruz. Yani "peygamber ve veli insanların anıları olan yerde Allah'a namaz kılmak caizdir derler." Her iki tarafın delilleri de kuvvetlidir. İbadet sadece Allah'a yapılır. (Şifa Tefsiri cilt 1/249)

22- "Onlar üç kişidir, dördüncüleri köpekleridir" diyecekler. "Beşdir, altıncıları köpekleridir" diyecekler, (ikiside) gaybı taşlıyorlar. "Yedidir, sekizincileri köpekleridir" diyecekler. Deki: onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Onları pek azı bilir. Onlar hakkında açık (deliller) dışında münakaşaya girme ve onlar hakkında kimseden hiçbir şey sorma.

Bu Ashâb-ı Kehf sadece bizim dinimizde değil bütün dünya edebi­yatlarında "yedi uyuyanlar" diye mevcuttur. Bu konuda yazılan ilk eserin miladi 5. asırda yazıldığını kaydeder Mevdûdî. Daha sonra Batı dillerine tercüme edilmiş. Batılılar Ashâb-ı Kehfin kendi memleketle­rinde olduğunu iddia ederler. Bizim ülkemizde de Efes, Tarsus, Maraş gibi vilayetlerdedir iddiasında bulunulmaktadır.

Dikkat edilmesi gereken husus; Allah (c.c.) yer bildirmiyor, tarih bildirmiyor, sayıları konusunda da kesin açık bir bilgi vermiyor. Alimlerimiz yedi olduğu görüşündeler. Zira âyette Yahudi ve Hrıstiyanlar 3 idi 4'üncüleri köpekleriydi, 5 idi 6'ıncıları köpekleri dedik­ten sonra, onlar gaybı taşlıyorlar dedikten sonra yediydi 8'incisi köpek­leriydi dedikten sonra, onlar gaybı taşlıyorlar demiyor. îşte buradan sayılarının yedi olduğuna bir işarettir, deniliyor. Kur'an ve sahih sün­netin açıkça bilgi vermediği konularda yahudi ve hıristiyanlara geçmişle ilgili tarihi bilgileri sormamamız istenmektedir. Çünkü onlarda gayba taş atıyorlar. (Ahmet B. Harihel, Müsned 61395)

Sayı önemli değil önemli olan çalışmaktır. Allah'ın dini için gayret göstermektir. Kendi hesabımızı yapacağız ama Allah'ın da hesabını unutmayacağız.

23- Hiçbir şey için "bunu yarın muhakkak yapacağım" deme.

Bu âyetin anlamı halkımızın dilinde yer etmiş halkımıza malolmuş her konuşmasında yapacağını vaadettiği bir işin yapılması için, "inşaallah yapacağım, inşaallah geleceğim, inşaallah söyleyeceğim" şeklindedir.

Geçmişte âlimlerimiz bu İslâm kültürünün yerleşmesi için çok gay­ret göstermişler, Kur'ân ve sünneti hayata nakşetmişler, örf ve adet­lerimizin güzel olanlarının hemen hemen tamamı Kur'ân'dan veya ha­disten hayata geçirilenlerdir. Hatta sözlerimizin, şiirlerimizin birçoğu âyet ve hadislerden alınmıştır.

Allah (c.c.) bu âyet-i kerimeyi Peygamber (s.a.v.) şahsında bize herhangi birşey için, bunu yarın yapacağım, inşaallah, Allah dilerse, de.

Yani inşaallah (Allah dilerse anlamında) demeden, bu işi ben yarın yaparım deme. İnşaallah de ondan sonra yap. Zira Allah dilemedi mi insan hiçbirşey yapamaz. İyilik te kötülük te yapmamız mümkün de­ğildir.

Ayetin nüzul sebebi olarak ta Hz. Peygamber Efendimiz'e Ashabı Kehf hakkında soru sorarlar, Hz. Peygamber de yarın size bilgi veririm der. Bunun üzerine 15 gün Vahiy gelmez ve onbeş gün sonra Kehf sû­resi nazil olur ve sûre içinde hem sorulanların cevabı var hem de Peygamber Efendimiz'e; inşaallah demeden, yarın şu işi yaparım de­mediği için uyarı vardır. Buna da Efendimiz'in şahsında biz de uyarılı-yoruz. Çünkü yapacağımız zaman akıl ile yapıyoruz. Akıl ile yapaca­ğımız işlerde Allah'ın ilmini, iradesini unutmamamız gerekir. Zira akim bir sınırı ve gücü vardır. Onun ilerisine gidemez. Onun için biz de yapa­cağımız işlerde inşaallah demeden yapmamamız, söz vermememiz ge­rekir. Yeryüzüne, cinlere, rüzgara hükmeden Süleyman aleyhisselam birgün; "Bu gece bütün kadınlarımı dolaşacağım ve onlardan kahraman, kılıç kuşanan bir oğlum olacak"der ama İnşallah demez. Dokuz ay sonra sakat bir çocuk doğar...! (Nesai, Süneni kübra babü iş retinnisa hadis 149, Buharı K. Eyman 3, K, Keffarat 9, Müslüm K. Eyman 25, Buharı K. Enbiya 40) Halbuki elleri, kolları kesik bir insandan, çok sıhhatli çocukların dünyaya geldiğini görüyoruz. Bunlarda bize gösteri-yorki; Herşey Allanın dilemesiyle oluyor. Diyelim ki inşaallah demeden yaptık, veyahutta söz verdik, işte o zaman da:

24- Ancak Allah dilerse (yaparım de) unuttuğun zaman Rabbini an ve deki: "umulurki Rabbim beni doğruya bundan daha yakın bir yoldan ulaştırır.

Unuttuğun zaman hatırına geldiğinde Rabbini zikret. Veya unuttu­ğun zaman Rabbini hatırla. Bazen insan koyduğu bir eşyayı nereye koyduğunu bulamaz. İşte o zaman Fesübhânellah, nereye koydum bi­lemedim der. İşte bu âyet-i kerîmenin gereği ile amel etmedir. Fakat zamanla diline yerleştirildiğinin farkına varmaz. Bununla ifade edilen şey bütün herşeyin yaratıcısı Allah'tır. Unutmayı da hatırlamayı da ya­ratan Allah'tır. Öyle ise Onu an, Onu zikret ki sana hatırlama kuvveti versin demektir.

Âyette iki mâna vardır. Birincisi inşaallah demeyi unuttuğun zaman hatırladığında inşaallah de, ikincisi de; birşeyi unuttuğun zaman Rabbini zikret, Onu an demektir.

Deki; olaki Rabbim bundan daha doğru bir yola daha yakın bir yere beni ulaştırır. Bir iş yapmak isteyip te gerçekleşmediği zaman sonucu­nun hayırlı olduğunu bile zannetse kişi ola ki Rabbim bundan daha ha­yırlısını bana verecek daha hayırlısını nasib edecektir demelidir. Geçmişe üzülmenin, hayıflanmanın bir faydası yoktur. Testi kırıldıktan sonra çocuğu dövmenin ve üzülmenin bir anlamı olmadığı gibi.

25^ Onlar mağaralarında üçyüz yıl kaldılar. Dokuzda ilave ettiler.

Onlar mağarada üçyüz sene kaldılar ve dokuz sene daha ona ilave ettiler. Tefsircilerin bir kısmı bu Ashabı Kehfin mağarada 300 sene kaldıkları görüşünde iken, birkısım tefsirciler de 309 sene kaldıkları gö­rüşündedir. Başka bir müfessir gurubu da bu iki görüşü uzlaştırıcı bir mahiyette güneş takvimine göre 300 sene Ay takvimine göre de 309 sene diyor. Zira her 35 senede bir yıl alan ay takvimi 300 senede 9 yıl alır. Yani güneş yılı 300 yılı gösterirken ay yılı da 309 yılı gösterir. Şemsî yılın 365, Kamerî yılın da 354 gün olmasından kaynaklanmakta­dır.

Güvenilir tefsircilerde Ashabı Kehfin ne kadar kaldığının sayısını adedini biz bilemeyiz. Bu söz Allah'ın kelamı değil münakaşa edenlerin sözüdür. 26. âyette ise Allah (c.c);

26- Deki: "Ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. Gökleri ve ye­rin gaybı ona aittir. O ne güzel görendir, o ne güzel işitendir. Onların Allah'dan başka dostu yoktur. O hükmüne hiçbir kimseyi ortak yapmaz.

Onların ne kadar kaldığını Allah bilir. Kur'ân'daki tarihî olayları in­celediğimizde meselâ Ashabı Kehfin isimleri yazılı değil yer ve zaman belirtilmemiş. Sadece yaptıkları anlatılmış, sünnette de aynıdır. Önemli olan yaptıklarıdır. Bize de gerekli olan yapanların isimleri yeri zamanı değil, önemli olan yapılan şey ve ibret alınması gerekli olan yönüdür.

Hz. Peygamber bu yedi gencin isimlerini hadislerinde zikretmemiş fakat bazı tefsir kitaplarında mevcuttur. Bu da israiliyat dediğimiz Yahudilerden tefsirlerimize girmiş bir bilgidir. Bazı kitaplarda bunların isimlerini Yemliha, Mekselina, Mislena, Mernüş, Debernüş, Şazenüş, Kefeşdadayüş, Kıtmir diye yazılıdır. Bunun doğruluğunu kabul de etmi­yoruz, red de etmiyoruz. Hz. Peygamber; "Onları tasdik etmeyin tekzib de etmeyiniz" buyuruyor. (Ahmet B. Hanbel Müsned 61395 ve 3/338, Buharı K. I'îisam 25 ve Tevhid 42 Ahdürrezzak, Musannef 6/109-114)

Yerin ve göğün kaybı yani onların kaç yıl kaldığı Allah'a aittir. Allah (c.c.) bilir. Diğer bilmediğimiz herşeyi Allah bilir. O ne güzel görendir! Ne güzel işitendir! Ondan daha güzel göreni, Ondan daha güzel işiteni yoktur. Onlar için Allah'tan başka bir dost bir yönetici de yoktur. O Allah (c.c.) hükmünde, ahkâmında, hâkimiyetinde bir başkasını ortak koşmaz. İnsanlar Ona başka şeyleri şirk koşsa ortak olarak kabul etse de O asla hiçbir zaman hiçbir neden ve gerekçeden dolayı kendisine şerik edinmemiştir. İnsanların şirk koşması da Ona asla zarar veremez. Mü'min insan da bu hususa riayet eden kişi olması gerekir.

27- Rabbiyin kitabından sana vahyolunam oku. Onun kelimelerini değiştirecek yoktur. Sen ondan başka sığınak bulamazsın.

Kur'ân'ın lafzını korumak Allah'a aittir, ahkâmını korumakta biz insanlara düşüyor. Kur'ân günümüze kadar yazılarla değil hafızlar va­sıtası ile geldi. Lafızları yanlış basılı Kur'ân'ı piyasaya sürüp insanları yanlış yönlendirebilirler. Ama Abdurrahman Gürses gibi bir hafızın beynindeki bilgileri ortaya koyup da beyninden, zihninden kazıyacak durumları yoktur.

Kur'ân'ın ahkâmının korunması da insanlarladır. Fakir, zayıf, güçlü, kuvvetli, zengin insanlarla bunu gerçekleştirmeli.

Sadece gençliğe önem verip ihtiyarlara ve de ayrıca kadınlara pek önem vermeme düşüncesi, aslında yanlış bir harekettir. Bir gurub kimse de çıkıp ihtiyarlara ve kadınlara yönelik çalışmalar yapıp bu canların da Cehenneme gitmesini önlemeleri gerekir.

Fakat imansızların bir mantığı vardır. Birşey olacaksa zengin ve güçlü olanlarla olur. Hz. Peygamber'e müşrikler gelirler, biz Senin ya­nma gelmek Seninle beraber oturmak istiyoruz, ama şu etrafındaki

köleleri, fakir insanları yanından uzaklaştır. Ondan sonra gelelim. Günümüzde de bu aynıdır. İnsanın kıyafetine insanın sosyal mevkiine bakarak değer veren kişiler vardır bu memlekette. Aynen Ebu Cehil gibidirler. Hz. Peygamber'e Allah (c.c.) buyuruyor.

28- Nefsini, sabah akşam rızasını dileyerek Rablerine dua edenlerle beraber tut. Sen dünya zinetini arzu ederken gözlerin onlardan kay­masın. Bizi anmakdan kalbini gafil kıldığımıza, hevasına uyana ve işi hep aşırılık olana uyma.

Sabah ve akşam Allah'ın rızasını isteyen ve Rablerine dua eden, Ona yalvaran kişilerle beraber sabret. Yoksa o kâfir insanlarla beraber değil, onların hatırına bunları feda etme, gözlerin onlardan kaymasın, onların üzerinden gözlerini ayırma, yani zengin olanlarla beraber olup fakir olanları yanından tard etme. Yani dükkanımızda bir fakir, gariban ile oturuyor konuşuyor çay içiyorsunuz, derken zengin, hatırı sayılır biri daha geldi, başladınız onunla konuşmaya. Onunla daha fazla ilgilenip ilk önceki garibana hiç iltifat etmiyor ona doğru gözünüzü kaydırmıyor­sunuz. İşte bu gözün kaymasıdır. Kişinin bu şekilde zengin olan kim­seye gözünün kayması, ona fazla iltifat etmesinin sebebi âyetin ifade­siyle, Dünya ziynetini istemesinden dolayı bunu yapar.

Ali Çelebi:

"İmrenme görüp meyveyi bağın ümeranın

Kim sular onu gözleri yaşı fukaranın" der.

Yani zenginin elindeki o taze meyveler, fukaranın göz yaşı ile su­lanmıştır. Sen zengine imrenme, gözünü ona dikme diyor.

Kalbini Allah'ın zikrinden gafil kıldığımız kişilere itaat etme. Yani Allah'ı anmayan, Allah'ın emir ve yasaklarına riayet etmeyen kişiye itaat etme, zikirden kasıt Kur'ân-ı Kerîm'dir. Kur'ân'dan kalbini gafil kıldığımız kişiye itaat etme. Bir adam Kur'ân'a iman ediyorda Onun, emir ve yasakları günümüz şartlarına pek uygun değil, onun için biz in­sanların yaptığı kanunlara göre amel ediyoruz diyorsa bu kişiye itaat edilmez. Çünkü o kendi nefsinin uydurduğuna itaat etmektedir. Onun işi

aşırı gitmektir. İşlerinde aşın giden, Allah'a isyan eden, kendi koyduğu kurallara uyan ve Kur'ân'dan kalbi gafil olan kişiye sakın itaat etme. Bu tablo sanki günümüz insanının filmini gösteriyor. Yani itaat edilme­yecek özellikleri taşıyan insanı anlatıyor.

29- Deki "O hak Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen kafir olsun. Biz zalimlere öyle bir ateş hazırladıkki duvarları onları ku­şatmıştır. Eğer su isterlerse yüzleri haşlayan erimiş maden gibi su ile yardım edilirler. O ne kötü içecek ve ne kötü bir siğınakdır.

Hak, sizin Rabbiniz kalındandır. Hukuk Rab'tendir. Yani Hukuk insanın yaptığı değil, hukuk Rab'ten gelendir ve Rabten gelenin doğrul­tusunda olandır. Mesela Kur'ân ceza, ticaret, evlenme, boşanma gibi hususların genel hatlarını çizer, sünnet onu açar, yeni hükümler kor. Daha sonra da İslâm müçtehidlerini her asırda serbest bırakır. Herkes çağının ihtiyacını Kur'ân'm doğrultusunda karşılar. Trafik ile ilgili Kur'ân'da hüküm var mı derler. Trafik ile ilgili hadislerimiz mevcuttur. Meselâ yoldaki eziyet veren taşı kaldırmak imanın bir şubesinden buy-rulmuştur. (Buharı K, Hibe 35) Yoldaki taşı kaldırmak ile yoldaki in­sanların zarar görmeyeceği bir şekilde arabayı park etmek aynıdır.

Hukuk, Rabbimiz tarafından gelmiştir. Dileyen iman etsin dileyen de inkâr etsin. Kimse de zorlanmaz. Allah'tan gelen hukuka uyup uy­mama konusunda serbestir. Fakat zalimlere öyle bir ateş hazırladık ki onların duvarları onları tamamıyla çevirmiş ihata etmiştir. Kadının ko­luna bilezik taktığı gibi, kâfirleri de ateş, bilezik gibi çepeçevre çevir­miştir. Ne tarafa kaçmaya çalışırsa çalışsın o ateş çemberinden kurtu­luşu yoktur. Yanıp kül olma da yoktur. Yanarken de susayacaktır. Susuzluktan dolayı su istiyecek olursalar o zaman yüzleri paramparça eden maden eriğiyi su olarak verilir onlara. O ne kötü bir içecektir ve ne kötü bir dayanaktır. Dünya suyu harareti söndürürken, Cehennemde verilen su da onları paramparça eder. Fakat elemin, acının devam et­mesi için ölmek yok, acı duyması devam etmesi için.

30- Şüphesiz iman edip amel-i salih işleyenlerin güzel amelinin mü­kafatını biz zayi etmeyiz.

İman edip sâlih amel işleyenlere gelince, mutlaka onlar için biz iyilik yapanların amellerini zayi etmeyiz. İyilik yapmaktan kasıt Cibril hadisinde geçtiği gibi orada her ne kadar biz Allah'ı görmesek te o bizi görüyormuş gibi; ibadet etmektir. Birşey yapacağımız zaman, birşey yiyeceğimiz zaman, bir yere gideceğimiz zaman her halükârda Allah'ın bizi gördüğünü bilerek bu şuur ve inançla hareket etmek gerekir.

Böyle hareket edince kişinin elinden iyilik akar, gözlerinden sevgi muhabbet akar, ağızdan kötü kelime yerine iyi kelimeler çıkar. İhsan makamı denilen makam da budur. İyilik yap Onların amelleri zayi edil­meyip karşılığı verilir.

31- İşte onlar için altından ırmaklar akan adn cennetleri vardır. Orada altın bileziklerle süslenirler. Koltuklara dayanmış olarak ince ve kaim ipekden yeşil elbiseler giyerler. Ne güzel bir sevap ve ne güzel bir sığınakdır.

Kişi, ben zîneti, süsü, ipekli elbise giymesini sevmem diyebilir. Ama aslında herkes ziyneti sever, ziynet diye belirli bir şeye kendini şartlar da onu sevmez. Yoksa o da ziyneti sevmektedir. Onun da ken­dine göre ziynet anlayışı vardır. Son günlerde inançsız kesim arasında yeni bir gurub türedi. Biz, milyarlarca mal varlığımız olduğu halde, biz ziynete karşıyız diyenler var. Ama onların giyimi de kendilerine göre bir ziynettir.

1960'lı yıllarda Avrupa'dan bir sanatçı gelmişti. Saçlarını kazıt­mıştı. O günlerde Türkiye'de gençler arasında saç kazıtma modası başladı. 1970-74 yıllarında da saç uzatma modası başladı. Ben saç uzatana da saçı kazıyana da kızmam, her ikisi de sünnettir. Ama bunu sünnet niyetiyle yapması gerekir.

Her insanın bir ziynet anlayışı vardır. Zîynet anlayışı olmayan belki aklî dengesi olmayan delilerdir. Cennette, Allah her insanın isteği doğ­rultusunda zîynet verecektir. Hz. Peygambere bir bedevi Cennette de­ve de olacak mıdır? Efendimiz (a.s.v.)'de, evet deve de olacaktır diye cevap verdi. Hiçbir gözün görmediği, hiçbir insan zihninin hayal bile edemediği ziynetler ni'metler vardır.

O ne güzel sevabtır. Karşılıktır ve oradaki olanlar da insana ne gü­zel malzemedir. Eviniz güzel yiyecekleriniz güzel, etrafınızdaki nesne­ler güzel olacak, insanın yiyip içtikleri rahatsız etmeden hafif güzel koku şeklinde çıkıp gidecek.

Bunu böyle söylediğimiz zaman inançsızlardan şöyle bir itiraz yük­selmekte. "Olur mu, öyle insan her istediğini yiyecek daha sonra da boşaltım ihtiyacı duymadan bunlar hafif güzel kokulu ter gibi çıkacak.? mümkün değil" diyor. Ama dünyadaki benzerlerini de unutuyor. Mesela dünyada çiçekler kökleriyle toprağı yiyor etrafa da güzel kokular saçıyor, hem de boşaltım yapmadan. Yine insanın topraktan elde ettiği gıda maddelerini yediği zaman onlar da insanda güzel saç ve karşı cinsini etkileyecek güzel kokular olarak ortaya çıkmaktadır. İşte bunlar bu, dünyada böyle iken âhirette niye olmasın?

32- Onlara iki adamı misal olarak anlat: Onlardan birine iki üzüm bahçesi verdik, etrafını hurma ağaçlarıyla çevirdik ve iki bahçe arasi-nada ekin bitirdik.

33-  Her iki bahçede meyvelerini verdi. Hiçbir şeyi eksik etmedi. Aralarındanda ırmak akıttık.

34- Onun (adamın) başka geliride vardı. Konuşurken arkadaşına dediki: "Ben malca senden fazlayım, adam yönündende senden güçlü­yüm."

35-  O kendisine zulmederek bahçesine girdi, "Bunun (bahçenin) sonsuza değin yok olacağını sanmam" dedi.

İmansız insanın, malına güvenip üstünlük taslaması, imanlı insanın da ona karşı nasıl tavır alması gerektiğine bir örnek vermekte Allah (c.c.) 32. âyette.

Onlara bir misal ile iki adamı anlat. O iki adamdan birine üzüm bahçeleri vermiş, her ikisinin de etrafını hurmalarla donatmış, arala­rında da ekinler bitirmiştik. İki bağın ikisi de yemişlerini vermiş hiçbirini eksik bırakmamıştık. Aralarından bir de nehir (geçirmiştik) fış­kırtmıştık.

O, fakir olan arkadaşına birgün demişti ki; mal bakımından da, ordu bakımından da ben senden daha fazlayım diyen var. Bahçesine, kendi­sine zulm ederek girdi. İfade gayet güzel, bahçesine girip görünce kibir­lenip gururlanıyor benim bir benzerim yok diyor. Bugün de bunu tica­rethanesi, bankası, veya parti bürosu olarak da anlayabiliriz.

Ve dedi ki; ebediyen bu saltanatın benden gideceğini zannetmiyo­rum. Yani elindeki bu imkan ve saltanatın veya o malın ebediyen kala­cağını zanneder. Veyahut ta mahkeme kadının mülkü zanneder. Beni buradan alacak güç ve otorite yoktur der. Bu sadece inançsızlarda değil bazen inanan Müslümanlarda da vardır. Birkaç makale bir iki de kitap yazdı mı, artık benden daha üstün kimse yoktur zehabına kapılır kişi.

Allah bu âyetlerle şu mesajı vermek istiyor. Allah'a tevekkül ede­ceksiniz, başka hiç kimseye tevekkül etmeyeceksiniz. Anne, baba, ar­kadaş, tanıdık beni korur, bana torpil geçer, belki bu dünyada dünya menfaati için size torpil geçer ama, âhirette Allah'ın izni ile izin verdiği kimseler hariç kimse sizi kurtaramaz.

36- "Kıyametin kopacağımda sanmam. Eğer Rabbime döndürülür-sem bundan daha iyi bir yer bulurum."

Ben Kıyametin olacağını da pek zannetmem. Eğer Rabbime geri çevrilecek olursam yani ölüp de Rabbimin huzuruna varacak olursam bu dünyadakinden daha hayırlısını bulurum.

Gerekçe olarak da; Rabbim bu dünyada sana vermemiş, lâyık olsan sana da verirdi. Bu dünyada lâyık olamayan öbür dünyada da lâyık

olamaz.

Arkadaşı onunla konuşurken ona diyor ki:

37- Arkadaşı ona konuşarak dediki: "Seni toprakdan sonra meni­den yaratan sonrada seni adam yapan Rabbini inkarmi ediyorsun?"

Seni topraktan yaratan sonra meni'den yaratan -ki topraktan Hz. Âdemi yarattı sonra da bizi meni'den yarattı- sonra da insan haline getiren Allah'ı mı inkâr ediyorsun? Dikkat edilecek olursa zengin Allah'a inanıyor. Ben birgün Rabbime döndürülecek olursam diyor. Buradan anlaşılıyor ki Allah'ın varlığını kabul ediyor. Müslüman arka­daşı da; seni meni'den yaratan sonra da sana insan şeklini veren Allah'ı mı inkâr ediyorsun diyor. Bunun manası yani sen Allah'ın var­lığını kabul edip Onun kitabındaki hükümlerini inkâr ediyorsun demek­tir.

38- "Fakat O Allah benim Rabbimdir. Ben Rabbime hiçbir kimseyi ortak koşmam."

Müslüman olan diyor ki ancak o Allah benim Rabbimdir ve ben Rabbime hiçbir kimseyi ortak koşmam. Bunu Allah'ı inkâr edene karşı söylenince sen Allah'a ortak koşuyorsun demektir.

Yine namussuz adama "beni bırak ben Allah'tan başkasına tap­mam deyin ondan başkasına itaat etmem deyince. Adama sen yaparsın bu işi ben yapmam" demektir.

39- "Bahçene girdiğinde - Maşaallah La Kuvvete illa billah -Allah'ın dilediği olur. Allah'dan başka hiçbir kuvvet yoktur." demen gerekmezmiydi. Sen beni mal ve evlatça kendinden az görsende.

Maşallah deseydin. Bu Allah'ın dilemesi ile meydana gelmiştir. Allah'ın dedidği olur, deseydin bu bahçe bu ağaçlar bu sularla bu hale gelmişse Allah'ın dilemesi ile olmuştur. Allah dilemeseydi olmazdı deseydin Allah'ın güç ve kuvvetinden başka güç ve kuvvet yoktur. Ağaca büyüme güç ve kudretini kişiye fidanı dikme güç ve kuvvetini veren Allah'tır. Eğer sen beni mal ve evlat'bakımından az görüyorsan bunları bu şekilde yapan Allah'tır. Senin maşaallah demen gerekirdi.

Burada Allah-u Teâla bir zengin ile,bir fakiri karşı karşıya getirip örnek olması için karşılıklı konuşturuyor. Zenginler ile fakirler arasın­daki diyalogun nasıl olması açısından. Bazen bugün günümüzde bazı Müslüman kardeşlerimizde Cumhuriyetin kuruluşundan sonra Türkiye'ye getirilip reklamı edilen komünistliğin etkisi ile zengin ke­sime karşı aşırı bir düşmanlık besleyip onları devamlı kötü gözle bakma alışkanlığı var. İşte eline alıp silahı şu şu zengin hacıları şu şekilde mallarını İslâm için elinden alacaksın gibi fikirler üretmeler bunun bir görünümüdür.

İslâmı tebliğde her kesime gidilip her kesimin eksik olduğu yönle­rinden girilerek İslâm tebliğ edilmeli. Yani Şuayb (a.s.) zamanında onun kavmi uluslararası ticareti ellerinde tuttuğundan dolayı ölçü ve tartıyı eksik yapıyorlardı. İşte Müslüman zengine de gidildiğinde önada Allah'ın bu âyetlerde söylediği daha doğrusu fakir Müslümanın lisanında söylettiği sözleri söyleyip onu İslama davet edilmeli. Kazandığın mal seni ebedîleştirmez. Allah'ın dilemesi ile bunlar oluyor. Onun gücü ve kuvveti üzerinde hiçbir güç ve kuvvet yoktur. Malın hakkı olan zekâtı da ver şeklinde olması gerekir.

40- "Umulurki Rabbim senin bahçenden daha hayırlısını bana verir ve (senin) bahçen üzerine gökyüzünden onun hesabını görecek azap gönderirde kupkuru toprak oluverir."

(Zengin olana fakir mü'min diyor ki) belki Rabbim bana senin bah­çenden daha hayırlısını bana bu dünyada verir. Çalışır kazanır senden de daha zengin hale gelirim. Senin bahçenede bir yıldırım düşer herşey yerle bir olur. Sanki ona hiç ot bitmemiş hale geliverebilir. Zaman za­man görülür Allah çeşitli afetlerle tarlanın bahçenin birini yerle bir edi-yorda hemen yanmdakine hiçbir şey olmaz bilhasa yazmevsimlerindeki dolu aynı tarla içinde bile çizgi gibi çizergider.

Eldeki nimete bakıp da gururlanmaya gerek yok aksine şükretmek gerekir.

41- "Veya suyu çekiliverirde bir daha arayıp (bulmaya) gücün yet­mez.

Veyahutta senin suyun toprağın altına çekilirde geri getirmeye gü­cün yetmez tekrar aramayada gücün yetmez. Mülk sûresi sonuncu âyette de sularınız çekiliverse akarsuları size kim getirir buyurulmakta.

42- Meyveleri (azapla) kuşatıldı. Çardakları yere çöktü. Oraya har­cadıklarına (üzülerek) ellerini oğuşturmaya ve "keşke Rabbime hiçbir kimseyi ortak koşmasaydim" demeye başladı.

Ayetler o kadar güzel bir şekilde insanın psikolojik taraflarını or­taya koyuyor ki burada kişinin servetine, saltanatına bakarak insanları hafife alması anlatılıyor. Servetine bahçesine girerken ki iç dünyası gu­rurlanması ve bunun neticesinde nefsine yapmış olduğu zulüm dile ge­tiriliyor. İşte bu duygu ve düşüncede inançta olan insanın kendisine servetine bir felâket geldiğindeki haleti ruhiyesi de âyette güzel bir şekilde izah edilmiş. Ah! keşke Rabbime hiç kimseyi ortak koşma-saydım" diyor. Demek ki gurur, insanları hor görme dünya zevklerine aldanma gibi her türlü pislik müşriklikten şirkten kaynaklanıyor. Onun

içinde Allah(cc) Lokman sûresinde; "Şirk en büyük zulümdür." buyurur. Şirkten daha büyük zulüm yoktur.

Afrika'daki binlerce insan açlık zulmü içinde kıvranıyorsa, bu müş­rik Avrupa ve ABD'nin dünyayı emelleri doğrultusunda ki sömürülerin­den kaynaklanmaktadır. Dünyanın neresinde bir gözyaşı varsa mutlaka bunların ve benzeri müşrik devletlerin bir parmağı vardır ve onların bir müdahelesinden kaynaklanmaktadır

43- Allah'dan başka ona yardım edecek bir topluluk yoktu. Kendi kendinide kurtaramadı.

Allah (c.c.) onun malını saltamtım elinden aldığında ona yardım edecek Allah'tan başka hiçbir kimse yoktur ve o kimsedende yardım görmez.

44- Bu durumda velayet, hak olan Allah'a aittir. Sevap yönündende sonuç yönündende en hayırlı olan O dur.

Gerçekten yardım etmek Allah'a aittir. Yönetmek ve yardım etmek. O Allah (c.c.) Sevab bakımından en hayırlısıdir ve sonuç bakımından da en hayırlı sonuçlar Allah'a aittir.

45- Onlara dünya hayatının örneğini şöyle anlat: (Dünya hayatı) gökden indirdiğimiz su gibidir. Onunla yeryüzü bitkileri birbirine karıştı (yeşerdi sonunda) rüzgârın savurduğu çerçöp haline geliverdi. Allah herşeye kadirdir.

Onlara duya hayatımda bir misal ile anlat Dünya hayatı gökyüzün­den yağan bir yağmur gibidir. Yağmurun yağması ile yeryüzünde çiçek­ler otlar biter her taraf yemyeşil rengarenk olur. Derken rüzgarın önüne katıp götürdüğü ot kırıntıları haline gelir.

İşte Kıyamet günü dünyanın da bütün güzelliği böyle yok olup gide­cektir. Günlük hayatımızda da bunun yok olup gittiğini görüveriyoruz. Nimetlerimiz yok olup gitmezse bile nimetlerin ortasından biz yok olup gidiyoruz. Bu şuna benzer toprak bize daima nimetlerini veriyor ama birgünde deniz kenarında olta ile balığa yem vererek onun oltaya ta­kıldığı gibi bizide oltasına takıp alıp gidiyor.

Yine dünya bir oyun sahnesi gibidir. Her gelen canlı bu sahnede bir rol oynayıp gidiyor. Ama Allah'ın koyduğu kurallara göre oynayan sevab alıyor. Kendi kurallarına göre oynayanlara da Cehennem...

Allah herşeye gücü yetendir.

46- Mal ve oğullar dünya hayatının süsüdürler. Geride kalan salih ameller Rabbin katında sevapça daha iyi amelce daha hayırlıdır.

Mal ve çocuklar dünya hayatının süsüdürler. Bazıları bu âyeti yanlış anlayıp sanki mal ve çocukları kişiyi Allah'tan uzaklaştıranlar olarak görmüş o şekilde anlamışlardır. Allah-u Teâla âyette mal ve çocuklar dünya hayatının süsüdür, ziynetidir, biz bu ziynetten yararlanacağız ve ziynetlerimizin iyi korunması gerekir. Bunlar Allah'tan birer emanettir ve emanetleri iyi bir şekilde koruyup tekrar Rabbimize iade etmemiz gerekir.

Malımızda bir zînettir onuda içine haram karıştırmamak zekâtını ve sadakasını vererek ayrıca Allah'ın hoşnut olacağı yerlerde harcayarak onu korumak gerekir. Salih olan, baki olan Allah katında daha hayırlıdır.

47- O gün dağları yürütürüz ve sen yeryüzünü çırılçıplak görürsün. Onların hiçbirini bırakmadan toplayacağız.

O günde dağlan yerinden oynatır yürütürüz. Birde bakmışsın yer­yüzü apaçık ortada dağı yok ağacı yok, ormanı yok, böylece yeryüzü çıplak bir halde olur.

Ve bütün Hz. Âdem (a.s.)'rîan Kıyamete kadar gelecek olan en son insanı orada toplarız ve hiçbir insanı da bırakmayız kendi haline bı­rakmayız. Dünyaya gelen her can mahşerde bir araya gelecektir.

48- Saf, saf Rabbine arzolunurlar. Şüphesiz sizi ilk defa yarattığımız gibi bize (malsız mülksüz) geleceksiniz. Oysa siz size bir zaman tayin etmediğimizi sanmıştınız.

Rabbinin huzuruna saflar halinde arz olunarlar. Hz. Âdem (a.s.)'ın mü'mirileri onun safında Hz. Peygamberin mü'minleri, onun safında biz sizi nasıl ilk defa yaratmişsak huzurumuza öyle geleceksiniz. Burada iki vecih vardır. Birincisi teker teker geleceksiniz. Yani bu dünyaya teker teker geldiğimiz gibi ana rahminden o günde kabir rahminden teker teker mahşere gideceğiz. Orduların korucuların yardımcıların faydası yoktur.

İkincisi anne rahminden nasıl hiçbirşey olmaksızın çıplak isek ahi-rette de aynı şekilde çıplak olarak haşrolacağız. Hz. Aişe validemiz bu âyet hakkında orada utanmayacak mıyız diye sorunca Hz. Peygamber; "herkes kendi derdine düştüğünden diğerini görmeyecektir." buyuru­yor. (Buhari K. Rikak hadis 6527, Müslim K. Cennet bahü fenaid-dünya, îbni Mace K. Zühd hadis 4276)

Oysa siz, size vaad olunanın tahakkuk edeceği bir zaman tayin etmediğinizi sanmıştınız değil mi?

49- Kitap konulur. Kitabın içindekilerden suçluların korktuğunu görürsün, (suçlular) "Vay bize, şu kitaba ne oluyor ki büyük, küçük hiçbir şey eksiltmeden sayıp döküyor" derler. Onlar yaptıklarını hazır bulacaklar. Rabbin hiçbir kimseye zulmetmez.

Kitap sunulur, herkesin kitabı kendine verilir, bütün dünyada yap­tıkları kayıtlıdır. Suçlular korkarak günahlarını-kitaplarını görürler ve derler ki; bu kitaba ne oluyor, büyük-küçük hiçbirşey bırakmamış ve yaptıklarını o defterde hazır bulacaklardır. Rabbin hiç kimseye zulm etmez, hiçbir şeyi de eksiltmez, aynı ile verir.

50- Hani Meleklere: "Adem'e secde edin" demiştikde İblis'den baş­kası hemen secde etmişlerdi. O cinlerdendi. Rabbi'nin emrinden çıktı. O size düşman olduğu halde beni bırakıp onu ve neslini dostlar mı edini­yorsunuz? Zalimler için ne kötü bir değiş tokuşdur.

Bu âyet-i kerîmede Allah (c.c.) meleklerin Hz. Adem (a.s.) için saygı secdesi üzerinde duruyor. Bu olay bir çok sûrede tekrar edilmiş­tir. Tekrar edilme sebebi olarak ta 1. Bize ençok vesvese veren Şeytan'dır. Yani çokça zikrediliyor ki düşmanınızı iyi tanıyın demektir. İkinci olarakta bu daha önceki âyetlerde Allah (c.c.) Müslüman bir fakir ile isyan edenin zenginin durumunu misal ile anlatıyor.Onun akabinde bu olaydan bahsedilmiş, daha önceki âyetlerde ise kendilerine göre zengin ve saygın insanların Peygamber Efendimiz (a.s.)'a, fakirlerle beraber oturduğun müddetçe. Senin yanma gelmeyiz, köleleri yanından kovarsan geliriz demişlerdi. İşte bunları anlattıktan sonra İblisin, Hz. Âdem (a.s.)'a olan düşmanlığına tekrar geri dönüyor.

Hani Biz meleklere; Adem'e secde edin, demiştik de bütün melek­ler Âdem'e secde ettiler. Ancak İblis secde etmedi. O cinlerdendi ve Rabbinin emrinden dışarı çıktı, Rabbine isyan etti.

Bazı insanlarımız anlatırlar, Şeytan meleklerin reisi idi; derler bu doğru değildir. Bu daha ziyade, tasavvuf erbabıyım diyerek cahilliğini örtmek isteyen ve insanları sapıtan müteşeyyihler tarafından; bu zahir ilmidir, bu da bâtın.ilmidir. Biz zahire değil, bâtın ilmine itibar ederiz diye kendini şeyh göstermeye çalışanlar tarafından uydurulmuştur. Ama âyet gayet açık. Şeytan cinlerdendir. Şeytan size düşman olduğu halde siz Onu ve Onun zürriyetini kendinize dost mu edindiniz? Bu âyet Şeytanın da neslinin ürediğine işaret ediyor. Halbuki o sizin düş-manınızdır. Zalimler için ne kötü bir bedeldir.

Yani Allah'ı kendilerine dost edinmeleri gerekirken, kendilerini Yaratan ni'metler veren Allah'ı dost edinmeleri gerekirken hiçbir şey verememenin de ötesinde insanı Cehenneme götüren bir Şeytanın vesvesesine uyup Onu dost kabul eden kişi ne de bir kötü karşılık, be­del, almıştır.

Bu şuna benzer; Kendinin dünyaya gelmesine vesile olan, her zor­luklara rağmen büyüyüp beslenmesine, yetişmesine, gelişmesine yar­dımcı olan babayı bırakıp tanımadığı üstelik onu kötü yollara sevk eden ona kötülüğü emreden birisini baba edinmesi gibi birşeydir. Herşeyi Allah (c.c.) verdiği halde Allah'ı dost kabul etmeyip Şeytanı kendisine dost kabul eden kişiye deli demekten başka birşey söylenemez, hem de sorumlu bir deli.

51- Ben göklerin ve yerin yaratılışında ve kendilerinin yaratılışında

onları şahit tutmadım. Saptıranları kendime yardımcı edinmedim.

Ben* o Şeytanı ve Onun zürriyetini ve bu insanların dost kabul ettik­lerini göklerin ve yerin yaratılışına şahid kılmadım, yani bu adamlar birşey yaratamazlar, bunlar yeryüzünün ve gökyüzünün yaratılışında bulunmadılar, bunlar da yaratıldılar. Kendilerinin yaratılışını bile gör­mediler. Bunlar insanlara nasıl dost ve yönetici olur? Buradaki dost, dünyadaki oturup konuştuğumuz arkadaşlık ettiğimiz kişi anlamında değil, "veli" kelimesi kullanılmıştır. Yönetimi kendisine verdiğiniz ve bu benim hakkımda en doğruyu düşünür en iyiyi yapar dediğiniz kişidir dost.

Veli kelimesi, Vali kelimesi olarak ta Türkçemize geçmiş. Vali; şehrin yönetimini eline alan ve o halkın da ona güvendiği kişrdir.

Bazıları, Şeytanı lanetlediğini, Euzü besmele çektiklerini söylerler ama onun dediğini de yaparlar. Onun dediğini yapan her ne kadar ona lanette etse, Euzübesmele de çekse, onun yolundan gidiyor demektir. Hani bazı kötü işlerle meşgul olan insanların bizim açımızdan hakaret kabul edilen bazı sözleri sarf etmesi onların dostluğunu bozmuyorsa, aynı şekilde Şeytana lanet yağdıran insanlar da onun dediklerini yap­tıkça Şeytanla olan dostluğu devam eder.

52- O gün (Allah) der: "Bana ortak olduğunu iddia ettiklerinizi çağırın." Çağırdılar fakat cevap vermediler. Biz onların arasına teklikeli bir uçurum kıldık.

Allah-u Teâla âhirette kâfir ve müşriklere, "Bana ortak koştuğunuz putlarınızı çağırın" ilahlık iddiasında bulunduğunuz o ilahlarınızı çağırın. Onlar da o şirk koştukları kişileri, putları, atalarını çağırırlar; biz sizin izinizden peşinizden gidiyorduk derler. O ilahlar da onlara karşılık veremez. Ve Allah onlarla şirk koştukları arasına bir uçurum koyar.

"Mevbigun" Cehennemde bir yerin adı. veyahut ta tehlikeli bir alan anlamındadır. Yani ikisi arasında korkunç bir uçurum vardır. Birbirlerine yardım edecek durumda değiller. Şöyle hayal edilebilir: Kendisine ilah olarak tapılan put adam ile o put adama tapanlar Cehennemde ateşin içinde yakılır ve aralarında da ateşten meydana gelmiş daha korkunç bir alev var. Birbirlerinin seslerini duyuyorlar, çığlıklarını duyuyorlar ama ne tapanlar ilahlarına yardım ediyor, ne de ilahları tapanlarına yardım edebiliyor. Bir kendinin yanma acısı, bir de kendi arkasından gelenlerin yanışının feryadını duyma acısı vardır. (Nahl suresi 25)

53- Suçlular ateşi görürler ve oraya kendilerinin düşeceğini bilirler. Kaçacak bir yerde bulamazlar.

Suçlular Cehennemi görürler ve oraya kesinlikle düşecekler de bilir­ler. Cehennem suçluların önünde durur, amel defterleri de pek iç açıcı değil, hiçbir tane iyi amel yok; etraflarına bakıp kurtarıcı ararlar. Hiç onları oradan kurtaracak birini de bulamazlar. Malın, evladın, orduların, hizmetçilerin hiç fayda vermeyip ancak sâlih amellerin fayda vereceği bir yerdir orası. Orada Allah'tan başka sığınılacak hiçbir sığmak yoktur.

54- Yemin olsunki biz bu Kur'anda her çeşit misali insanlar için açıkladık. Ama insan herşeyden daha fazla cidalci olmuştur.

Allah (c.c.) insanlar için bu Kur'ân'da, herşeyi misallerle açıkladı­ğını ifade ediyor. Örnekler vererek, geçmiş ümmetlerden bahsederek âyetleriyle emir ve yasaklarını açıklamıştır. Örnekler vererek anlat­masının gayesi, bizim daha iyi anlamamız, zihnimize yerleşmesi içindir. İki insanın olayını veya bir peygamberin başından geçen bir olayı anlatarak o misallerle beraber bize bazı emir ve yasaklar da bildiriliyor.

Bir zinanın kötülüğünü, Yusuf (a.s.)'ın kıssasında, ölçü, tartı ve ti­carette dürüst davranmamanın kötülüğünü Şuayb (a.s.)'m kavmi ile an­latıyor. Allah'ın emirlerine uymanın neticesini ise oğlunu Allah'ın emri ile kurban olarak kesme girişiminde bulunan kulu Hz. İbrahim (a.s.) kıssası ile anlatıyor. İşte bütün bunlar, bizim zihnimizde birer obje halinde daha iyi kalması içindir. Biz de davet konuşmalarımızda bu metodu uygularsak daha etkili oluruz.

Daha sonra âyet. insanın bir sıfatına dikkat çekiyor; insan çok mü­cadele edicidir buyuruluyor. Allah'ın o kadar ni'met vermesine rağmen, Rabbine karşı ne verdin der. Ayette "insana çalıştığının karşılığı var­dır." İnsan ne kadar çalışırsa onun karşılığını alacaktır. Ama mücadeleci olunca da; ne verdin.? der, isyan eder. Mücadelecinin Türkçe karşılığı çekişkenliktir.

Bu çekişkenlik bize Allah tarafından verilmiş bir sıfat ve özelliktir. İnsan bunu kendisi üretmez. Yine bunun gibi, inat etme, korku gibi şeyler de insanın birer sıfatı olup iyi yönde kullanılırsa ni'met, kötü yönde kullanılırsa külfet olur. Mesela; inat, Allah'a olan ibadetleri ye­rine getirmemek için kullanılırsa külfet, ama Allah'ın dinini yayma ve Ona ibadet etme yolunda kullanıldığı zaman ni'met olur.

Mücadeleci olma da Allah için olursa ni'met, ama Allah'ın vermiş olduğu ni'metleri az görüp Ona isyan mahiyetinde olursa bu da külfet olur. El gibidir. El dövmek için de kullanılır, sevmek için de kullanılır. Dövmek için kullanılırsa külfet, sevmek için kullanılırsa ni'mçttir. Bunlarda aslolan kalptir. Kalb neye niyet ederse amel de ona göre mu­amele edilecektir.

Efendimiz birgün kızı Hz. Fatıma ile damadı Hz. Ali'yi(R.A.) ziya­ret eder ve gece namazını kılıp kılmadıklarını sorar. Hz. Ali; "Nefsisniz Allahın elinde O kılmamızı dilerse bizi gece uyandırır" deyince Efendimiz dizine vurarak; "İnsan herşeyden daha çok cidalci olmuştur" ayetini okuyarak geri döndü. (Buharı K. Teheccüd hadis 1127,K.Tefsir 4724, K. Tevhid 7465, Müslim K. Salatül Müsafirin 2061775)

Evet nefsimiz Allahın elinde ancak, akşam yatarken kalkmaya niyet etmek o saatte uyandırılmamızasebeptir.

55- Onlara hidayet geldiğinde insanları iman etmekden ve Rabferine istiğfar etmekden alıkoyan şey ancak evvelki (ümmet) lere ait sünnetin (adetullahın) kendilerinede gelmesini veya azabın onlara önlerinden gelmesi(ni beklemeleri) dir.

Bu âyette Allah (c.c), insanların niçin iman etmediklerini açıklıyor. Kendilerine hidâyet rehberi geldiği halde insanları imandan alıkoyan şey nedir? dersiniz: Allah Teâla âyette, "Onlara daha önceden geçmiş kişilerin başına gelenleri beklemelerindendir. Açık bir azabın gelmesini beklemelerindendir." Peygamber, âhiretin azabı ile korkutuyor, bakalım azabı getirsin, taş yağdıracaksa yağdırsın. Nuh (a.s.) zamanında in­sanların Tufan'da boğulduğu gibi boğulsunlar da bir de biz görelim. Geçmiş kâfirlerin yaptığının aynısını tekrar edip bunları görmek için Allah'ın Peygamberine Onun getirdiği hidâyet rehberi Kitab'a iman et­mezler, işte bu onların imanını engelleyen şeydir.

56- Biz peygamberleri ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderi­riz. Kafirler ise hakkı batılla gidermek için mücadele ederler. Ayetlerimi ve uyarıldıkları şeyle alay ederler.

Allah'ın azabını peygamberler getirmez. Peygamberleri, sadece in­sanlara müjdeci ve gittikleri yolun tehlikelerini söylesin, onları uyarsın diye göndeririz. Kâfirler ellerine batılı alırlar, hakkı yok etmek için mü­cadele ederler ve Allah'ın âyetleriyle ve Onun sakındırdığı şeylerle alay ederler, sakındırdığı şeyler arasında kıyamet vardır, kabir azabı, Cehennem ve Cehennemdeki çeşitli azâblarla, adamlar dalga geçerler.

Hakkı kaldırıp onun yerine batılı getirmek için gayret sarf ederler, günümüzde olduğu gibi. Hz. Peygamber zamanında ve Ondan önceki Peygamberler zamanında da bu hak-batıl mücadelesi vardır; bundan sonra da yine devam edecektir. Tâ kıyamet gününe kadar. Devamlı, hak ile batıl birbirini götürme gayreti içindedir. Bugünün kâfir devletleri

Türkiye'nin neslinin tükenmesi, doğum kontrolü için bütün masrafları karşılamakta, Müslümanların neslinin çoğalmaması için. Amaçları Müslümanların sayısının azalması yani hakkın ortadan kalkıp batılın

hâkim-üstün olması içindir.

Yine, küfür topluluğu olan NATO da bugüne kadar düşman güçleri hep kırmızı rengi ile temsil edilirken, bugün artık düşman kuvvetlerin rengini yeşile çevirdiler. Bu yeşil İslâm'ın yeşilidir. Askerlikte bir hedef gösterilir ve askerin hedefe koşması istenir. Gösterilen hedefe asker ulaşır. İnşallah bunlar İslâm'ı hedef gösterdiler birgün olur hedefleri olan İslâm'a ulaşırlar. Tarihte hep böyle olmuş, hedefe ulaşılmış, düş­manca tavırlarının sonunda Müslüman güçlenmiş, kendilerinin kurduğu hile ve tuzaklara kendileri düşmüştür.

57- Kendisine Rabbinin ayetleri hatırlatıldığında ondan yüz çeviren ve ellerinin öne sürdüğünü unutan kişiden daha zalim kim vardır? Biz onların kitabı anlamamaları için kalbleri üzerine örtüler, kulaklannada ağırlık kıldık. Onları hidayete çağırsanda bu durumda ebediyen hidayete eremezler.

Allah'ın âyetleri kendisine hatırlatıldığında, Onun âyetlerinden yüz çevirenden daha zâlim kim vardır?

"İnsanları Allah'ın mescidinden alıkoyan ve mescidleri tahrip eden daha zalim kim vardır" şeklinde Kur'ân'm birçok yerinde 57. âyete benzer bir şekilde zalim tarif edilmiştir ki Türkiye'de bu yaşanmış, camiler boşaltılmış, içine askeriyenin atları için samanlar doldurulmuş, şu Eminönü'nde de birçok caminin yerine hanlar yapılmıştır.

Şimdi bazı insanların yapmış olduğu kanunlar düşünülmeden, fıtrata uygunluğu araştırılmadan, ilahî vahye dayanmadan yapıldığı ve yıllarca yürürlükte kaldığı için insanlara eziyet vermekte, zulmetmektedir. Fakat o kişiye; Allah'ın şu emirleri şu kanunları var, bunları da bir düşün dendiği zaman hemen ondan yüz çevirmektedir. İşte bu kişiden daha zalim bir kişi yoktur. Diyelim ki üç beş kişiye çeşitli eziyetler ederek onlara zulmeden kişinin zulmü ençok bu kişilerin ölümüne kadar sürer, ondan sonrada son bulur. Fakat insanları kötü bir yola sevkedip

Allah'ın kanunlarından uzaklaştıran bir kişi üç-beş değil yıllarca ve ne­siller boyu insanlara zulmetmiş olur.

İşte Allah'tan Onun âyetlerini anmaktan yüz çeviren o zalim kendi elleriyle yaptıklarını da unutur. İnsan bu kadar zalim, insan bu kadar zulmünden sonra nasıl rahat eder diye hayret eder. Âyetin ifadesiyle, yaptığı zulmü unutur da ondan dolayı vicdanı rahat eder. Binlerce ye­timin hakkını haksız yere yer, milyonlarca insanın kazancını haksız yollardan gasb eder, daha sonra da oturur gece âlemlerinde onu yer. Masaya oturduğu zaman onun hesabını yapmaz. Gasb ettikten sonra da yaptıklarını unutur. Sanki alınteriyle kazanmış gibi gönül hoşnutluğu içinde hareket eder.

Yine, insanları Allah'ın kanunlarından yüz çevirtenler de bunları sanki çağdaşlaşma, medenîleşme adına yapmış edasıyla, yaptıklarını unutup kendilerini millete süslü göstermeye çalışır. Biz onların kalpleri üzerine kilitler vurduk ve kulaklarını da sağır yaptık. Söyleneni anla­mazlar, kulakları da hak sözleri duymazlar, duydukları zaman da ra­hatsız olurlar.

Nasılki pisliğe alışmış sinek, gülün üzerine konmaz, konsa bile üzerinde fazla durmadan hemen çekip giderse, âyetin tarif ettiği inançsız insanlar da Allah'ın âyetlerinden yüz çevirir kendilerine âyetler okunduğu zaman rahatsız olur. Zira o insanlar pislik içinde ya­şayıp pisliğe alışmış kişilerdir.

Soğuktan midesini üşütmüş insan nasılki her yediğini kustuğu gibi, hak olan sözler kendisine verildikçe o da devamlı kusar, ama nasıl onu tedavi etmekten doktor yüz çevirmeyip onun tedavisi için çalışırsa, biz de bu insanların tedavisi için daima gayret gösterip onlardan vazgeç­memeliyiz. Onlar bizden yüz çevirse bile biz onlardan yüz çevirmeden, bıkmadan, usanmadan İslâm'ı onlara anlatmalıyız. Âyette, "Rabbinin yoluna öğüt ve hikmetle çağır, onlarla en güzeliyle mücadele et" buyu-rulmakta. (Nahl 125)

58- Rabbim Gafurdur, rahmet sahibidir. Eğer onları yaptıklarından dolayı cezalandirsaydı elbette onlara azabı çabuklaştırırdı. Fakat onlar için belirlenmiş bir zaman vardirki ondan başka hiç bir sığınak bula­mayacaklar.

Senin Rabbin rahmet sahibidir ve günahları örtendir. İnsanların gii-j nahı ne kadar büyük olursa olsun... Ondan sonrasını Rabbine bıraksın*: O Allah günahları örter ve rahmet sahibidir. Allah, insanların yapmış olduğu günahlarından dolayı onları hesaba çekivermiş olsaydı, onların azabını çarçabuk verirdi. Fakat onların kendilerine tanınmış bir müddeti vardır. Yani ölünceye kadar insanlara çoğu kere fırsat tanır. Mühlet verir, sonunda ihmal etmez.

59- İşte bunlar zulmettikleri zaman helak ettiğimiz kentler. Onların helaki için belirli bir zaman tayin ettik.

İşte, bu şehirleri, başkentleri halkının zulmetmesi sebebiyle helak ettik ve helak zamanına bir vakit tayin ettik. Geçmiş toplumlardan he­lak edilenlere bir vakit tayin edilmiş vakitleri geldiği zaman helak edilmişlerdir. Bugünkü imansızlıkların da helaki için zamanı vardır. Kimin ne zaman helak olacağını Allah bilir. Küfür devam eder fakat zulüm devam etmez. Tarihte hiçbir zulüm devleti, devamlı olmamıştır. En kısa zamanda helak olup gitmiştir. Devam etse idi, zulüm üzerine kurulu olan Roma İmparatorluğu devam ederdi. Ama Hz. İsa (a.s.)'ın 4 tane havarisine yenik düşmüştür.

60- Hani muşa, delikanlısına "Ben iki denizin birleştiği yere varın­caya kadar durmadan gideceğim veya uzun yıllar gideceğim" demişti.

61-  İkisi iki denizin birleştiği yere varınca balıklarını unuttular. Balık denizde bir deliğe doğru yolunu aldı.

Buharı ve Müslimde geçen bir hadisde de Hz. Peygamber bu âyeti tefsir ederken şunları söylemiştir. Birgün Musa (a.s.) insanlara hitab ederken aralarından biri sormuş, en âlim kimdir? Musa (a.s.) da benim, der. —Aslında en âlim; herşeyi bilen Allah'dır demesi gerekirdi— Bunun üzerine Allah (c.c.) Musa (a.s.) vahy eder senden âlim benim kullarım vardır. Musa (a.s.) da Yarabbi, ben o kulun ile görüşmek is­terim der. Allah (c.c.) görüşmek istersen yanma bir yoldaşım ve azı­ğına, tuzlanmış bir balığı al, iki denizin birleştiği yere kadar var. Orada

balık canlanıp denize kaçacaktır. Balığın canlanıp denize kaçtığı yerde benim sâlih kullarımdan birini bulacaksın; o, sana öğretecektir.

Musa (a.s.) da o delikanlıyı yanına alır. Ayetin ifadesiyle delikanlı, Hz. Peygamber'in hadisinde de Yûşa (a.s.)'dır. İman etmiş bir gençtir. Tuzlanmış balığı alıp yola çıkarlar. Bir yere kadar gelir orada dinlenmek için otururlar. Dinlenip kalktıktan sonra yürürler. Bir müddet sonra Musa (a.s.) yanındaki delikanlıya azığımızı getir, uzun bir yol yürüdük yorulduk, yemeğimizi yiyelim der.

Genç Yûşa (a.s.)'da Şeytan bana söylemeyi unutturdu. Hani biz kayanın yanında oturmuştuk ya, o zaman balık canlandı ve de denize girdi. Girdiği yerde de büyük bir delik açtı gitti. Bunun üzerine Musa (a.s.) da aradığımız yer orasıdır der ve izleri üzerine geriye dönerler ve o kayanın yanında bir adamın oturmakta olduğunu görürler.

O adama, "Rabbimin sana öğrettiği bu Ledunnî ilimden bana da öğ­retir misin?" der. O Sâlih Kul da, sen sabredemezsin, demesi üzerine Musa (a.s.) da, inşallah beni sabr edenlerden bulacaksın der ve bera­ber yürürler. Derken bir gemiye binerler gemiciler bunlardan ücrette almaz. Gemiye binince, Hızır (a.s.), geminin tahtalarını da sökmeye başlar. Musa (a.s.); Hızır (a.s.)'a, "sen ne yapıyorsun? adamlar bizden ücret almadı, sen ise onların gemisini mi batıracaksın?" Hızır (a.s.) da; "ben sana, sabredemezsin demedim mi?" Musa (a.s.); özür diler, bir daha yapmıyacağım der.

Derken biraz daha yürürler. Gemiden indikten sonra sokakta ço­cuklarla oynamakta olan bir çocuğu görürler. Hızır (a.s.) varıp çocuğu öldürüverir. Musa (a.s.) bu sefer bilerek kızar. Suçsuz yere çocuğu öl­dürdün deyince, ben sana demedim mi, sen sabredemezsin diye? Musa (a.s.), bir daha yaparsam aramız açılsın der ve yollarına devam ederler. Bir köy halkına varırlar, oradaki insanlar öylesine kaba saba insanlar ki misafir kabul etmezler, bunları evlerine almazlar, yiyecek maddesi de vermezler. Köyden dışarı çıkıp giderken bakarki bir duvar yıkılmak üzere, hemen Hızır (a.s.) o duvarı tamir eder. Musa (a.s.) Hızır (a.s.)'a, hiç olmazsa bunun karşılığında ücret alsaydın der ve Hızır ^a.s.) şimdi ayrılacağız, bu üçüncüsü der ve bunların hikmetlerini anla­tır.

Geminin tahtalarını tahrib etmiştim ya, kralın biri korsanlık yapıp iyi olan bütün gemileri eline geçiriyor ve bu kişilerde gemilerini savunacak durumda değiller bu gemiye doğru geliyorlardı, ben gemiyi ayıplı hale getirdim ki korsanlar gemiyi beğenmesinler, bu garip çocukların elinden bu gemiyi almasınlar diye yaptım der.

İkinci olarak çocuğu öldürmüştüm. Büyüdüğü takdirde kâfir olacağını biliyorum, Rabbim bana bunu öğretti. Onun annesi ve babası da salih

iki insandı, eğer çocuğu öldürmese idim anne ve babası da çocuklarına olan muhabbetlerinden onun yolundan gideceklerdi, onun için öldürdüm.

Üçüncü olarak, o tamir ettiğimiz duvar iki yetime aitti ve altında babalarının sakladığı bir hazine vardı. O duvar yıkılsaydı bunu köy halkı alacaktı. Çocuklar buluğ çağına gelinceye kadar yıkılmasın diye de o duvarı düzelttim. İşte bütün bunlar, Rabbimin bana öğrettiği ilimledir der. Hz. Peygamber de; keşke kardeşim Musa (a.s.) biraz daha sabr gösterseydi de Hızır (a.s.)'in hikmetlerinden biz de istifade etseydik buyurur. (Buharı K. ilim hadis 74, 78, 122, K. icara 2267. Müslim K. Feıail hadis 2380. Tirmizi K. Tefsir hadis 3149, 3385. Ebu Davut hadis 3984. İbni ebi Şeybe Musannef 10/219-220. Hakim Müstedrek 21574)

62- Orayı geçince delikanlısına "Kuşluk yemeğimizi getir. Biz bu yolculuğumuzda gerçekden yorulduk." dedi.

63- (Delikanlı) "Gördün mü? Biz o kayanın yanına sığındığımızda ben balığı unuttum. Onu söylememi bana Şeytan unutturdu. Şaşılacak şekilde denizde yolunu aldı" dedi.

64-  (Musa) "İşte aradığımız o" dedi. Bunun üzerine izlerini takip ederek geri döndüler.

65- Tarafımızdan kendisine rahmet verdiğimiz ve katımızdan bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kul (Hızın) buldular.

66- Musa ona "Doğruyu bulmam için sana öğretilenden bana öğ­retmen için sana tabi olabilir miyim?" dedi.

67- (Hızır) "Sen benimle beraber olmaya sabredemezsin" dedi.

68- "İlmini kavrayamadığın şeye nasıl sabredeceksin?"

Buradaki âyetler üzerinde âlimlerimiz çok durmuş. Zira Musa (a.s.) Ulü-1-azm peygamberlerdendir. Şimdi burada Allah'ın Peygamber'i bilgi bakımından daha üstün Hızır (a.s.)'a tâbi oluyor. Buradan şu çıkıyor kişi ne kadar âlim olursa olsun, bilmediği konuda kendisinden üstün olan kişilere tâbi olması gerekir. Bir sahada ihtisas sahibi ise makamınız ve mevkiniz ne olursa olsun, ihtisas sahibinin ihtisasına önem verin. Efendim ben Allah'ın sevgili ve veli kuluyum. Allah'ın Peygamber'i soruyor da veli kulu niye sormasın.

İlmi Ledunnî Hızır (a.s.)'a verilmiş. Peygamber diyenler olduğu gibi, buradaki âyette salih kul olarak ifade edilmiş ve velinin kerameti haktır. Ayetle sabittir. Süleyman (a.s.)'ın yanındaki bir âlimin, Belkıs'ın tahtını gözaçıp kapamadan daha kısa bir sürede getirdiği gibi.

Fakat kerametine dayanarak, Allah'ın haram kıldıklarını helâl, helâl kıldıklarını da haram kılıyorsa o da melanet olur. Diğer alınacak bir ders de, çok güvendiğiniz insanlara bazen soru sormadan teslim olmak gerektiğine bir delildir. Mesela İslâmî bir faaliyet yapılacak, yıllardır tanımışsınız, o güne kadar hiç bir aksi hareketini görmediğiniz bir kişiye de belirli konularda hiç soru sormadan ona teslim olunması ge­rektiği gibi...

Ayette Musa (a.s.); Hızır (a.s.)'a ben sana tâbi olabilirmiyim? dediğinde, Hızır (a.s.) da; Sen sabredemezsin. Nasıl sabır edersin ki, hakkında bilgin olmadığı yüreğinin kavrayamadığı konuda nasıl sabr edersin? diyor. Bakın bir peygamber sabredemiyor.

Günümüzde de İslâmî düsturları söylediğimiz zaman adam diyor ki bunları benim aklım almıyor. Tabiiki almaz. Son 70 yılda Türkiye'de sunî bir kültür geliştirdiler. Tıpkı altın; ocakta eritilip, istenilen şekli vermek için kalıba dökülüyorsa, işte böyle naylon akıllı insanlara da

74- İkisi yürüdüler. Bir oğlan çocuğuna rastgeldiler. Hemen o ço­cuğu öldürdü. (Musa): "Bir can karşılığı olmaksızın tertemiz bir insanı öldürdünmü? Muhakkak sen kötü bir iş yaptın" dedi.

75- (Hızır): "Ben sana benimle sabredemezsin demedim mi?" dedi.

76-  (Musa): "Eğer bundan sonra herhangi bir şeyden sorarsam artık benimle arkadaşlık etme. Muhakkak benim tarafımdan ma'zur olmaya eriştin.

Tabi bir iki daha suç işleyince Allah ayıbını gizlermiş üçüncü işledi­ğinde ayıbını ortaya çıkarırmış. Hz. Ömer zamanında birisi hırsızlık su­çundan yakalanmış ve halifenin huzurunda yemin etmiş ilk defa yapıyo­rum diye. Hz. Ömer de, yalan söylüyorsun, ilk defa işleseydin Allah senin bu ayıbını ortaya çıkarmazdı der. Adam, haklısın ey halife; ger­çekten de bu benim 3. işleyişim, der.

77- İkisi gittiler, nihayet bir köy halkına vardılar ve köy halkından yiyecek istediler, onları misafir etmekden kaçındılar. Orada yıkılmak is­teyen bir duvar buldular ve (Hızır) onu düzeltiverdi. (Musa): "Eğer is­teseydin bir ücret alırdın" dedi.

78- (Hızır): "İşte bu benimle senin aramızın ayrılışıdır. Sana o sab-redemediğin şeylerin yorumunu yapacağım" dedi.

79- (Deldiğim) Gemiye gelince, o denizde çalışan yoksulların idi. O gemiyi ayıplamak istedim, çünkü arkalarında her (sağlam) gemiyi zorla alan bir kıral vardı."

80- "(Öldürdüğüm) çocuğu gelince: Onun annesi ve babası mümin idiler. O ikisini azgınlık ve küfrün sarmasından korkduk."

81- "Rableri onlara O çocukdan temizlik yönüyle daha hayırlı mer­hametçe daha yakın birini versin istedik."

82- (Düzelttiğim) duvara gelince: O, şehirdeki iki yetim çocuğun idi. O duvarın altında o iki çocuğa ait bir hazine vardı. Babaları salih biri idi. Rabbin o iki çocuğun ergenlik çağına erince hazinelerini çıkarma­larını istedi. (Bunlar) Rabbinden bir rahmet olarak (gerçekleşti). Ben bunları kendiliğimden yapmadım. İşte o sabredemediğin şeylerin yo­rumu budur.

Bu âyetlerden hareketle düşünmeliyiz, ilim için en uzak yollara gidilmelidir. Musa (a.s.) yanına bir delikanlı alıp uzun yollar katederek ilim öğrenmeye gidiyor. Kendisinden mertebe bakımından aşağıda olan Hızırın yanma gitti. Zira Hz. Musa Peygamber, Hızır (a.s.) da Salih bir kul.

Sahabe ve ondan sonra gelen asırlardaki Müslümanlar, ilim için yolculuklar yapmışlar. Sahihi Buhari'nin yazan îmam Buharı, Buhara'da doğmuş olmasına rağmen bütün İslâm âlemini karış karış gezmiş. İlim için yapılan yolculukların adım başı sevabı vardır. Alimlerin ilim için seyahat edilmesi gerektiğini, Kur'ân'dan da delil olarak Musa (a.s.)'ın ilim için uzun yollar katetmesi gösterilir. Yine Hz. Peygamber (s.a.v.), "İlim yolunda olana, melekler kanatlarını gerer" buyuruyor. (Ebu Davut K. ilim 1, Tirmizi ilim 19)

İlmi Ledunnî, Allah'ın dilediği kullarından Kur'ân ve sünnete muha­lefet etmeyenlere verilen vehbî bir ilimdir. Bu ilme lâyık olabilmenin şartı sünneti yaşamak ve sünnetin ötesinde de mekruh olan şeylerle dahi meşgul olmamaktır.

Bu hususları yapabilmek için başka ilim gerekir. Hz. Musa (a.s.) zahirde itirazlarında haksız da değil. Zira kendisine verilen Şeriatta kişinin haksız yere öldürülmesi haramdır. Yine başkasının malına ka­sıtlı bir şekilde zarar vermek te haramdır.

Ama bazı olayların da arkasındaki hikmeti biz kavrayanlayız. Me­sela, bir taşın altında kalarak adamın ölmesi gibi. Hz. Musa ile Hızır (a.s.)'ın olayı bize bazı olayların arkasında hikmetlerin var olduğunu ve bu olayların zahirine bakıp ta karşı tavır almamamız, daha dikkatli ve temkinli olmamız içindir.

Mesela, doktor, bütün hastalarına tatlı servisi yaptırır da iki has­tasına bu tatlıdan verdirmez. Dışından bakıldığında anormal bir olaymış gibi gözükür bu davranışı. Fakat içindeki hikmeti araştırılırsa me­selenin öyle olmadığı O iki hastanın şeker hastası olduğu, tatlı ver­memenin daha iyi olduğu ortaya çıkar.

Türkler Orta Asya'da iken kıtlığın, kuraklığın olması ve oradan et­rafa göç etmeleri, Araplarla karşı karşıya gelmesine Müslüman olma­larına sebep olur. Milâdî 900 yıllarına kadar İslâm'ı getiren Arapların elinden bu sefer Türkler alırlar İslâm'ı ve Viyana'ya kadar iletirler. İşte bu kuraklık ve kıtlık İslâm'ın yayılmasının bir hikmetidir.

Yine Türkiye'nin ekonomik açıdan zayıf düşmesi 3 milyon insanın. Batı'ya iş için gidip orada çalışırken İslâm'ın da ileride Batı'dan doğ­masına sebep olacak bir olaydır.

Biz yaptığımız işi islamın kuralına uygun yapalım. Netice olumlu veya olumsuz olursa, her iki halde de biz sevabımızı alırız. Bizim hayır gördüğümüz şer, şer gördüğümüz hayır olabilir.

83- Sana Zülkarneyn'den soruyorlar. Deki: "Size ondanda bir ha­ber okuyacağım."

Zülkarneyn Kıssası da bizim için ibretlerle doludur. Ashabı Kehf i Zülkarneyn kıssasında okurken, Allah'ın bunları geçmişten birer hikâye kabilinde bize hoş vakit geçirmemiz için indirdiğini düşünmemeli, içinde bizim için nice ibretler vardır.

Daha önceki âyetlerde de anlatıldığı gibi Ashabı Kehf de 7 tane de­likanlı devrin hükümdarına Allah'ın varlığını birliğini anlatırlar, onların Allah'a inanmaları gerektiği tebliğini yaptıktan sonra öldürülmekle tehdid edilince mağaraya sığınırlar ve orada üçyüz küsur yıl kalırlar.

Buradan, Kur'ân'da anlatılan daha önceki Müslümanlar ve bu Ashabı Kehf de de olduğu gibi hep zahmetler, eziyetler, savaşlar, sı­kıntılar, içindemi yaşadı? diye bir soru akla gelebilir. Müslümanlar her zaman azınlıkta her zaman eziyet gören olarak yaşamamışlar. İşte böyle yaşamadıklarının bir delili olarak Allah-u Teâla, Zülkarneyn kıs­sasını bize anlatıyor. Zira o Allah adına bütün dünyaya hâkim olmuş biridir.

Yine Peygamber olarak ta Süleyman (a.s.)'da dünyaya hâkim ol­muştur. Süleyman (a.s.)'m Peygamberliği Kur'ân'ın ifadesiyle kesindir. Fakat Zülkarneyn'in Peygamber olduğuna dair herhangi bir işarete rastlanmamaktadır. Alimlerimiz Zülkarneyn gibi Üzeyir Lokman (a.s.)'ın da Peygamber olup olmamaları konusunda ihtilaf etmişler.

Zülkarneyn Arabm dilinde iki yönlü veya iki boynuzu olan anla­mındadır.

1.  olarak Zülkarneyn'i Doğu ile Batı'yı yönettiğinden dolayı bütün dünyayı Doğusu ile Batısı ile yönetimi altında bulundurduğundan dolayı Zülkarneyn denmiştir.

2.  olarak Zülkarneyn Osmanlıca'da kullanıldığı gibi Zülcenaheyn; iki yönlü anlamında, yani maddî ve manevî ilimleri bilen kişi. Zülkarneyn de   bu   anlamda   olup,   o   da   maddî   ilimleri,   yani   devletin  nasıl yöneticileğini, askerin nasıl eğitileceği gibi hususları hem de bu dünya-

dan sonraki manevî âlem dediğimiz Âhiret âlemini de bildiği için Zulkarneyn denmiştir.

84- Biz Zülkarneyne yeryüzünde büyük bir kudret hazırladık ve ona herşeyin sebebini verdik.

Biz onu yeryüzüne yerleştirdik, yeryüzünde yönetimi ona verdik. Mekkennakelimesi; Mekan, makam sahibi yaptık, vatan sahibi yaptık demektir. Bir devletin devlet olabilmesi için önce insanın üzerinde ya­şayabileceği bir vatanın, toprak parçasının olması gerekir, bu vatandır. Vatandan sonra insan unsuru gelir, insanlar olmalı ki onlar üzerinde yönetim yapılabilsin. Bu yönetimi de gerçekleştirecek vatan üzerinde yaşayan insanlar tarafından seçilmiş bir idarecinin olması gerekir. Ona bir vatan verdik, yönetimi tatbik edeceği bir yer verdik. O yönetimi de­vam ettirmesi için de ona her sebebi lütuf ettik. O sebebden kasıt bi­rinci derecede ilimdir. İkincisi kudret, güç, yönetim bilgisini insanlar üzerinde uygulayabilecek otoriteyi, bir de bunları yerine getirebilecek âlet, yani teknik imkanlar...

Eskilerin ifadesiyle ilmî dirayet, medenî cesaret, bunları uygula­yabileceği âleti, teknik imkanları Zülkarneyn'e verdik.

Bunları anlatmakla beraber Allah-u Teâla bize kıssa anlatmıyor, bunun yanısıra devlete giden yolun veya elde edilmiş bir devletin de­vam etmesi için önce devlet bilgisinin olması daha sonra medenî cesa­ret ve de teknik imkanlar âlet ve edevatın olması gerektiğini de bize bildiriyor. Bunlar birbirini tamamlayan üç önemli ana unsurdur. Biri ol­madan diğerlerinin bulunması çok zordur. Diyelim devleti elegeçirmiş ise bunu yönetme kabiliyeti, medenî cesareti olan, âletleri de olan bir devlet başkanı bilgisi yoksa, devleti istediği ve istenilen şekilde yö­netmesi mümkün değildir. Yine bilgisi var, medenî cesareti var, gerekli âlet ve organlar yoksa bu sefer de bilgisi olmayan devlet başkanı gibi eli kolu bağlı bir şekilde kalır.

85- Derken sebebe sarıldı.

86- Güneşin battığı yere vardığında güneşi kara balçıklı bir su kay­nağında batarken buldu. Bu balçıklı suyun yanında birde kavim buldu. Dedikki: "Ey Zülkarneyn, onlara ya azap edersin veya iyilikle tutarsın."

Burada olay, Zülkarneyn'in bakışı içinde anlatılıyor. Allah (c.c.) ta­rafından Zülkarneyn tefsircilerin ifadesine göre bugünkü Fas devletinin yani Afrika'nın en batısına kadar gitti ve oraya kadar varınca yani de­nize kadar varınca, vardığı zaman da güneşin batış zamanı idi. Bilhassa bulutlu havalarda okyanus güneşin batışı ve havanın bulutlu olması hasebiyle sanki bir siyah çamuru andırır bir hal arz ediyordu. İşte Zülkarneyn, okyanusun kenarına gelince güneş sanki kara çamuru andıran bir siyahlığın içinde batıp gidiyor bir vaziyette olduğunu görür, Allah (c.c.)'de bunu Zülkarneyn'in görüşü ve Onun bundaki anlayışı algılayışı ile anlatıyor.

Biz dedik ki: "Ey Zülkarneyn..." Zülkarneyn'e peygamberdi diyen­ler, âyetin bu kısmını delil olarak gösteriyorlar. Çünkü Allah (c.c.) Zülkarneyn'e şöyle dedi diyor Kur'ân, Allah da Peygamber-leriyle ko­nuşur diyorlar.

Allah (c.c.) o yeri fetheden bir komutan olarak Zülkarneyn'e bir yetki veriyor. Dilersen onları cezalandırır, dilersen de onlara iyilik edersin şeklinde serbest bırakıyor.

Bu şekildeki serbestlik Musa (a.s.)'ın Tevrat'ında vardır. Zülkarneyn'in Peygamber olmadığını ileri sürenler de, Zülkarneyn'e Allah hitabı değildir, demektedirler. Mesela, biz günlük konuşmaları­mızda Allah, Kur'ân'da şöyle şöyle söylüyor bize, dediğimizde direk hitap bize mi hayır, ama Hz. Peygamber'in şahsında bizedir. İşte bura­daki durum da Hz. Musa (a.s.)'ın şahsında Zülkarneyn'edir. Zülkarneyn azâb etme ile iyilik yapma arasında serbest bırakılıyor. Muhayyer kılınıyor.

Günümüzdeki imansız veya imanı olup da amelsiz olanların, Müslümanlardan korktuğu bir yön var o da cezalandırılmaktır. İçki içene 80 sopa vurulacağını; 1000 defa içene de 80 bin sopa vururlar, hırsızlık yapanın elini keserler, zina edene de 100 sopa veya evli ise recm cezası gibi cezalar verirler korkusuyla suçlular hepsi bir ağızdan, hepsi

bir olup, "Müslümanları iktidara yürütmeyelim" düşüncesindeler. Müslümanlar iktidarı elde eder, yönetimi ele geçirirseler yapacakları şey Kehf Sûresi 86. âyetine göre amel etmek olacaktır. Dilerlerse azâb edip dilerlerse de cezalandırmayıp iyilikte bulunabilirler.

Müslümanlar, Hz. Peygamber'in Mekke'yi fethettiğinde müşriklere yaptığı ile Zülkarneyn'in yaptığı gibi yapması gerekir. Zira ;

87- (Zülkarneyn) dediki: "Kim zulmederse ona azap edeceğiz, sonra O Rabbine döndürülür ve ona bilinmedik bir azapla azab eder."

Zülkarneyn dediki, bundan sonra haksızlık edene gelince onu ceza­landıracağız. Yani Zülkarneyn yönetimi elimize aldık, bundan sonra haksızlık edenleri haddi aşanları cezalandıracağız, ama geçmişi affedi­yoruz. Kanun geçmişi şâmil değildir. Bundan sonra olacaklar için ge­çerlidir. Hz. Peygamber'in yaptığı da budur. Sonra o Rabbine gönderilir de bunun üzerine Allah ona müthiş bir azâb eder. Tanımadığı bilmediği azâbla azâb eder.

88- "Amma her kimde iman eder ve salih amel yaparsa ona güzel mükâfat vardır. Ona emrimizden kolay olanı söyleriz.

Kim de iman eder ve de iyi işlerde bulunursa, sâlih amel yaparsa, sâlih amel; elinden, gözünden, gönlünden, dilinden imanın dışarıya çık­masıdır. Yani işinde, evinde, caddesinde yürümesi, üzerindeki giyiminin düzenli ve temiz olması gibi bütün güzellikler ve bunların İslâm'a uygun olmasıdır. Ameli sâlih, sadece namaz ve diğer ibadetler değil, bunlar birer ameli sâlihin parçasıdır. İşte bu sâlih amel işleyenler için en güzel mükâfat vardır. Hüsnâ; en güzel manasına geldiği gibi Cennet manasına da gelir. Ve biz ona yakın zamanda kendi işlerimizden en güzelini söyleyeceğiz. Yani bizim işlerimiz zor değil, kolaydır. Yapılması mümkün olan emirlerdir.

Halkımız arasında, bu din kıldan ince, kılıçtan keskin şeklinde bir kanaat vardır, bu yanlıştır. Zira bu uydurulmuştur. Sanki İslâm'ın yaşa­nılması yapılması çok zor olarak gösterilmektir. Aksine, İslâm'ın yaşa­nılması çok kolaydır. Yaşanamayacak, yapılamayacak hiçbir emri yok­tur ve bugüne kadar da bütün emir ve yasakları yaşanmış uygulanmış­tır. Hz. Peygamber de bizzat önce kendi nefsinde yaşamış ve bütün

İslâm hukukunu kendi zamanında bir peygamber ve devlet adamı olarak uygulamıştır.

89- Sonra sebebe sarıldı.

90-  Güneşin doğduğu yere varınca Onu öyle bir kavmin üzerine doğarken bulduki onlar için güneşin önüne hiçbir perde kılmamiştik.

Sonra tekrar sebeplere sarıldı (yine bir yol tuttu) başka taraflara doğru yöneldi. Güneşin doğduğu yere vardı. Bugün biz günümüz coğ­rafyasına göre konuşuyoruz daha öncesi nasıldı? neler, ne zaman, nasıl değişti? biz bilemiyoruz. Zülkarneyn Asya'dan yoluna devam edip bu­günkü Asya ile Amerika kıtasını birbirine bağlayan Bering Boğazı geldi (buranın o zamanlar kapalı olup da daha sonradan açıldığı şeklinde kanaat var.) Belki de Zülkarneyn bu boğazdan Amerika Kıtası'nı da ge­çip yine Atlas Okyanusu'na tekrar geldi diye anlamamıza âyette her­hangi bir mani yoktur.

Zülkarneyn Doğu'nun da en uç noktasına varınca orada güneşin bir toplum üzerine doğduğunu ve toplumu güneşten engelleyecek hiçbir şeyin olmadığını görür. Müfessirler bunu; güneşten kendilerini siper edecek çadır kurma ve ev yapma gibi şeyleri de öğrenememiş bir top­lumdu şeklinde tefsir etmişlerdir.

91- İşte böyle Biz Zülkarneynin yanındaki bilgiyi biliyorduk.

İşte böylece, onun yanındaki bilgi onun elindeki âlet ve asker sa­yısını tamamını biz biliyoruz. Müfessirler burada; Allah Zülkarneyn'in gücüne, kuvvetine ve bilgisine dikkat çekiyor.

92- Sonra yine sebebe sarıldı.

93- İki şeddin önünde neredeyse hiçbir sözden anlamayan bir kavim buldu.

Sonra sebeplere sarılarak başka yöne gitti. Tefsirciler de kuzeye doğru gittiğini belirtiyorlar. Bazı müfessirler de; Kur'ân'da ismi zikredi­len kişinin, büyük İskender olduğu, önce batı'ya, sonra doğu'ya, ondan sonra da Güney'e indi daha sonra Kuzey'e yöneldi diye yorumlar yap­mışlar.

Tefsirlerde; Peygamber ve sâlih zatların kıssalarını anlatırken, (daha önce belirttiğimiz gibi) Allah-u Teâla'nın biz Müslümanlar için nelerin bilinmesi lazım geldiği kadarıyla bilgi verdiğinden dolayı tarih ve yer isimleri belirtilmemiş. Zülkarneyn için de aynı şeyler söz konu­sudur. Bu, ileride gelecek bazı araştırmacılar için âyetin yalın, sade, tefsirsiz anlatılmasını gerektirir. Onun için biz açıklamalarımızda da­yanaksız dedikodulara pek girmek istemiyoruz.

Lokman Sûresinin son âyetinde, Allah (c.c); "Rahimler de olanı Allah bilir.". buyurdu, şeklinde geçmektedir, meal yazanlar bunu "Rahimlerde olanı, parantez açıp (erkek mi kız mı olacağını) Allah bi­lir" şeklinde tercüme etmişler. Ayetin metninde, Arapça ibaresinde "erkek mi? kız mı?" kelimeleri yoktur. Bu daha önceki tefsir yazanların kanaati. Tıbbın bu kadar ilerlemediği devirlerde yapılmış bir görüş, yo­rumdur. Biz, rahimlerde olanı Allah bilir diyeceğiz. Zülkarneyn olayında da aynı durum geçerlidir.

Tâ ki iki şeddin arasına ulaştı ve onların önünde bir toplulukla karşılaştı. Onlar söz anlamaz cinstendi. Yine dilleri ayrı idi. Onlar Zülkarneyn'in Zülkarneyn'de onların dilini bilmiyorlardı.

94- Dedilerki: "Ey Zülkarneyn, Ye'cuc ile Me'cüc bu yerde bozgun­culuk yapıyorlar. Bizimle onlar arasına sed yapman için biz sana bir vergi verelim mi?

Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki iki dağ geçidi diye bilgiler ve­rilmiş.

97- Onu aşmaya güçleri yetmedi, onu delmeyede güçleri yetmedi.

O Sed'din üzerinden aşmaya güçleri yetmedi. O şeddi delmeye de güçleri yetmedi.

Bize de düşen şey Bakara Sûresi'nde belirttiğimiz gibi Allah-u Teâla kahramanların ismini verir, anne-baba isimleri, zaman ve gerek­tiğinde de yer isimlerini açık ve net olarak bildirmez. Mesela Lût (a.s.)'ın annesinin babasının ismini söylemez. Bir Nuh (a.s.)'ın anne-babasının ismi de, olayın ne zaman ve nerede gerçekleştiği de belirtil­mez. Önemli olan olayın geçtiği yer ve zaman değildir. Önemli olan verilen kıssadan alınacak dersler, kahramanın İslâmî tavır ve tutumu, Allah'a olan bağlılığı gibi hususlardır.

Zülkarneyn olayında da Yecüc ve Mecüc hakkında âyet ve hadis­lerde kesin bir ifade yok. Kim olduğu da belirli değil, fakat bunun Türkler olduğunu söyleyenler olduğu gibi, Çinliler diyenler, Ruslar di­yenler, şeklinde çeşitli yorumlar yapılmaktadır.

İnşaallah çok yakın bir zamanda İslâm-Müslümanlar dünyanın yö­netimine el koyacaklar. Bu Kırıkkale silahla, askerî güçle değil. Her Müslüman kendi bölgesine sahip çıkarak yani İngiltere'deki Müslümanlar İngiltere'ye Japonya'dakiler Japonya'ya sahip çıkarak olacaktır deniliyor.

Günümüz Müslümanları Zülkarneyn'inde ötesine geçip bütün dün­yaya hâkim olacaklardır. Zira Zülkarneyn sadece karalara hâkim olup denizlere hâkim olamamıştı, şimdi ise hem denizlere, hem kara, hem de hava diğer bir tabirle uzaya da hâkim olacaklardır.

98- (Zülkarneyn) "Bu, Rabbimden bir rahmettir. Rabbimin va'di geldiği zaman onu (şeddi) dümdüz eder. Rabbimin va'di gerçekdir." dedi.

Bu Rabbimin bir rahmetidir dedi Zülkarneyn. İnsanoğlu daima güç­süz aciz olduğunu hisseder ve bir başarı elde ettiği zaman bir takım insanlar giderler ilah diye taptıkları şeyler önüne gidip orada huzurun-

dayız, yolundan gideceğiz, senden aldığımız güçle devam ediyoruz, derken inananlar da Allah'a hamd ve sena eder. Burada Zülkarneyn (a.s.)'ın böyle bir duada bulunduğunu görüyoruz, başarısından dolayı kendini Allah'a teslim edip bu benden değil, Rabbimin bir rahmetinden bu böyledir, şeklinde aczini ve Ona olan şükrünü belirtiyor.

Rabbinin va'di geldiği zaman Kıyamet geldiği zaman bunu yerle bir eder ve Rabbimin va'di gerçektir. Mutlaka bir gün gelecek (va'di) ger­çekleşecektir.

Bu âyetin tefsirinde bir hadis-i şerif zikrederler. Kıyamete yakın zamanlarda Yecüc ve Mecüc diye bir insan topluluğu çıkıp yeryüzünde fesat tohumlan ekeceklerdir. Bu hadis sahihdir. Yorumunda bazı Müslüman kardeşlerimiz hatalar yapmakta, hadisle pek yakından ala­kası olmayan biri bu Kıyametle ilgili hadisleri topladı bir hesap kitap yaptıktan sonra 1989 yılında Kıyametin kopacağını söylüyordu. 89 yılı oldu birşey olmadı, dedi 90 yılında kopacak. 90 yılında da birşey olmadı. Peygamber'ine kesin bilgi vermeyen Allah'ın Kıyâmeti'nin ne zaman kopacağı konusunda kesin tarih verenler elbette yanılacaktır. Yine âyet Yecüc'ün ve Mecüc'ün kim olduğunu kesin bir ifade ile belirtmemişki. Yecüc ve Mecüc'ün kimler olduğunu bilmemiz bize faydalı olsa idi Allah (c.c.) bildirirdi.

99- Onları o gün birbiri içinde dalgalanır halde bırakmışız. Sur'ada üfürülür ve onların hepsini toplarız.

100- O gün Cehennemi kafirlere gösteririz.

O gün insanların bir kısmını diğerleri üzerinde dalgalar halinde bı­rakırız ve derken Sur'a üfürülmüş ve böylece onları bir araya getiririz. Hz. Adem'den en son insana kadar hepsini biraraya toplayıveririz ve Cehennemi o gün kâfirler için açarız, onlara arz ederiz.

F:33

101- Onların gözleri beni anmakdan perde içinde idi ve (Kur'am) dinlemeyede tahammül edemiyorlardı.

Cehenneme arz olunan kimseler benim zikrime, yani Allah'ın kita­bına Kur'ân'ına karşı gözlerini perdelemiş kimselerdir. İslâm'a gözlerini, kapatmış İslâm'ı görmezlikten gelmiş insanlardır. Cehenneme ar-zolunurlar ve İslâmı Kur'ân'ı dinlemeye işitmeye de tahammülleri yok­tur. İslâm'dan ve Kur'ân'dan rahatsız olurlar. Şeytanın kaçtığı gibi Kur'ân'dan kaçarlar veyahut ta elinde imkanı varsa onun susturulması için gayret sarfederler.

102- Kafirler beni bırakıpda kullarımı dost üd ineceklerini mi sandı­lar? Şüphesiz biz cehennemi kafirler için konak olarak hazırladık.

O kâfirler benden başka kullarımdan kendisine dost ve yardımcı olacak birinin varlığını mı zannediyorlar? Kıyamet gününde mahşerin dehşetli anında o tapındıkları ki onlar da benim yarattığım kullanmdır. Onlardan fayda geleceğini mi zannediyorlar? Bugün peşindeyiz, izin­deyiz dedikleri kişi Kıyamet gününde onlara şefaatçi mi olacak? Biz, kâfirler için yer olarak Cehennemi hazırladık. Varılacak yer, inilicek yer olarak onlara cehennemi hazırladık.

103- Deki: "Amelleri en fazla boşa gidenleri haber vereyim mi?"

104- Onların dünya hayatındaki çalışmaları boşa gitmiştir. Onlar ise güzel yaptıklarını zannediyorlar.

O, amelleri boşa giden, ziyana uğrayan kişiler, amelleri dünya ha­yatında iken boşa giden insanlardır.

Bunun iki türlü anlamı vardır.

Onların amelleri, onları dünyada sapıttırmıştır. İkinci anlamı da dünyada yapmış olduğu ameller Âhirette boşa gitmiştir. Âhirette hiçbir karşılık görmeyeceklerdir. Dünyada ne kadar iyilik yaparsa yapsın, hangi vakfa ne kadar bağışta bulunursa bulunsun, sonuç aynıdır. Yine en çok sorulan soru işte elektriği bulan adamın durumu ne olacak? Bu kadar insanlığı karanlıkta yaşamaktan kurtardı. Elektriği bulan adam; yolda giderken herhangi bir kişinin yol üzerine bırakılmış bir eşyayı bulması gibidir. Binlerce insan o yoldan geçti onu göfemedi, arkadan birisi geldi, yola daha değişik bir gözle bakarak diğerlerinin farkede-mediği o eşyayı görüp attı. Binlerce insan da bu dünya yolunda yürüdü fakat içlerinden biri tabiattaki eşyaların arasındaki ilişkiyi daha değişik bir gözle gördüğü için onu ortaya çıkardı. Elektiriği yoktan var etmedi; varolan birşeyi herkesin gözüyle görebileceği bir hale getirdi.

O kâfirler çok iyi şeyler yaptıklarını zannederler. Her kafir kötü ni­yetli değildir. Çok iyi niyetlerle koydukları kanunlar,yönetmelikler akıllarının gücüyle orantılıdır. Akıllarıyla yaptıklarını yine akıllarıyla yüceltirler. Ancak birkaç sene sonra bir de bakarlarki milyonlarca fa­hişe, ibne, katil, aidsli, sarhoş, eroinman, soyguncu sokakları işgal edivermiş. İyilik yaptığım zanneden bu insan, yaptığının boşa çıktığını görüveriyor.

105- İşte onlar Rablerinin ayetlerini ve ona kavuşmayı inkâr ettilerde amelleride boşa gitti. Kıyamet günü onlar için hiçbir ölçü tutmayacağız.

"Habita" kelimesi Arab'ın dilinde karnı şişip daha sonra da adamı ölüme götüren bir hastalık için kullanılır. Bu hastalığa da yakalanan kendisinin sıhhatinin gayet iyi olduğunu zannedermiş. Amelleri boşa çıkacak olan kâfirlerin durumu da bu karın hastalığına yakalanan, kimse gibi amelleri boşa çıkacak fakat farkında değiller.

Kendilerinin ürettiği medeniyet te kendilerini ortadan kaldıracak durumda, fakat farkında değil bugünün Batı'sı.

Kıyamet gününde onlar için hiçbir tartı ikame etmeyiz. Yani iman­sızın terazide iyi ameli tartılmaz. îman etmedikçe hiçbir iyiliği lehine yazılmaz.

106- Kâfir olmaları, ayetlerimi ve peygamberlerimi alaya almaları sebebiyle işte onların cezası Cehennemdir.

İnkâr edenlerin işte cezası Cehennemdir. Onlar, âyetlerimi ve Peygamberlerimi alay edinirler. İşte onlar için Cehennem vardır. İşte kâfirlerin durumıf böyledir. Mü'minlere gelince;

107-   Şüphesiz iman edip salih amel işleyenlere firdevs cennetleri konak olmuştur.

108- Orada sonsuza değin kalacaklar ve oradan çıkmak istemeye­cekler.

İman edip sâlih amel işleyenler için konaklama yeri olarak yerleşim yeri olarak Firdevs Cenneti vardır. Orada ebedî olarak kalacaklardır. Bir yerde ebedî kalan insan oradan bıkıp usanmaz mı? diye akla bir soru gelebilir. O, Cennetten hiç te ayrılmak istemezler. Çünkü hergün bir yenilik, hergün bir değişiklik tadına da doyum olmadan devam edip gider Âhiret hayatı.

109- Deki: "Eğer Rabbimin kelimeleri için deniz mürekkep olsaydı Rabbim'in kelimeleri tükenmeden elbette deniz tükenirdi. Yardım için bir o kadar daha (deniz) getirsek (yinede deniz tükenir kelimeler tü­kenmezdi.)

Günümüzde üniversitelerde doktora tezleri yapılmakta, konular enine boyuna tartışılmakta, sayfalar dolusu kitaplar yazılmakta. Mesela insanın gözündeki kılcal damarlar için 500 sayfalık bir tez ya­zılmakta, yine denizin 10 bin metre derinliğindeki bir kayanın üzerine yapışarak doğmuş ve bir santimetre büyüklüğünde bir canlı için; orada üç yıl yaşar ve ondan sonra ölür, acıkınca da şu maddeler onun koku-

sunu alır, ona doğru gelirler o da onları kapıp yiyiverir. Buna bir doktora tezi yaptırılsa 500-600 sayfalık yazı yazılır, bir santimlik bir canlı için bu kadar bir sayfalar dolusu yazılırsa "Kün" emri ile meydana gelen bu âlem için kimbilir ne kadar sayfalar yeterli olabilir?

Denizin kendisi için deniz yetmez, deniz kaç damladan meydana gelmiş? Onu yazacaksın bir damladaki canlıları, onların özelliklerini, sayılarını yazmakla bitmez.

Bu Kur'an ayetlerinin tefsiri de yazmakla bitmez. 1400 senedir tefsir yazılmış. Kıyamete kadarda yazılacak ama hiçbir kimse bitiremeyecek.

110- Deki: "Bende ancak sizin gibi bir beşerim. Ancak bana şöyle vahyolunuyor: "Sizin ilahınız ancak birtek ilandır." Kim Rabbine ka­vuşmayı arzu ediyorsa salih amel işlesin ve Rabbinin ibadetine hiçbir kimseyi ortak etmesin.

Kehf Sûresinde de Allah-u Teâla geçmişten ve tabiattaki olan olaylardan bahsediyor. Tabii bunları bildiren insan, acaba insanüstü, tabiatüstü harikulade, ilahlık derecesine yakın biri midir? Aklımıza ge­lebilir. Ama âyet açık bir şekilde ifade ediyor. "Ben de sizin gibi bir adamım. Bunu tefsir ederken bir tasavvuf şairi;

"Muhammed (s.a.) de bir insandır. Bizim gibi değil, hani çakıl taş­lan arasındaki yakut nasılsa, Muhammed, insanlar arasında aynen öyledir. Çakıl taşlan da taşdır. Yakut ta taştır. Ama Yakut'un değeri başkadır. Muhammed (a.s.) bir insandır fakat değer bakımından diğer insanlardan farklıdır."der.

İşte benim farkım "bana vahiy olunur. Sizin ilahınız, yaradanımz, yaşatanınız ve de yöneteniniz bir tek olan ilahdır. Kim Rabbi ile karşı­laşmayı, Rabbine kavuşmak, Onun huzuruna açık alınla varmak isti­yorsa sâlih amel yapsın, her işi İslâm'a uygun olsun. Rabbine kullukta bir başkasıyla- şirk koşmasın.

Elhamdülillah Kehf Sûresi'nin tefsiri bitti.