Bu sûre (111) ayet
olup, Mekkî'dir. İbn Abbas (r.a), sebeb-i nüzulünde Uyeyne b. Hısn el-Fezâri
zikri geçen iki ayeti hariç, bu sûrenin Mekkî olduğunu söylemiştir. Katâde de
bu sûrenin Mekkî olduğunu söylemiştir. Resûlullah (s.a.s)'in ''Bakın, size,
nâzi!
olduğunda, kendisini yetmiş bin meleğin
getirdiği bir sûreyi söyleyeyim mi? O, Kehf Sûresi'dir" buyurduğu rivayet
edilmiştir.
"Katından olan en
çetin bir azap ile korkutmak, sâlih amellerde bulunan mü'miniere de, içinde
ebedî kalacakları, güzel bir ecri müjdelemek ve "Allah evlât edindi"
diyenlere, maruz kalacakları kötü akıbetleri haber vermek için, içinde hiçbir
eğrilik yapmadığı o dosdoğru kitabı, kulu (Muhammed) üzerine
indiren Allah'a hamdolsun"
(Kehf, 1-3).
Bu ayetle ilgili
birkaç mesele vardır:[1]
"Elhamdülillah"' cümlesinin
hakîkat ve incelikleri
hususundaki tefsirimiz daha önce geçmişti. Yalnız burada
şunu diyeceğim. Her nerede teşbih gelmiş ise, mutlaka
bir
hamdden önce gelmiştir. Baksana, hep
"Sübhânellâh
ve'l-hamdülillâh"
denilir. Bunu iyice anladığında biz diyoruz ki: Hak Teâlâ, Hz. Muhammed
(s.a.s)'i bir gece Kudüs'e götürdüğünü (İsra'yı) haber verdiği zaman, önce
teşbihi getirerek, (isra, 1) buyurmuş, Hz. Muhammed (s.a.s)'e Kur'ân'ı
indirdiğinden bahsederken de önce, hamdi ifade etmiş ve buyurmuştur. Bu ifade
ile itgili birkaç incelik vardır:
Birinci İncelik:
Teşbih, işin başıdır. Çünkü teşbih, Allah'ı, O'na yakışmayan şeylerden tenzih
etmek olup, bu O'nun, zâtı bakımından mükemmel olduğuna işarettir. Hamd ise,
Cenâb-ı Hakk'ın başkastnı kemâle erdirmesinden ibarettir. İşin başında O'nun
zatı bakımından mükemmel, işin sonunda da O'nun başkasını kemâle erdirdiğinde
şüphe yoktur. Binâenaleyh teşbih makamının başlangıç, tahmid (hamd) makamının
sonuç olduğuna dikkat çekmek için, zikirde önce sübhanellâh denir, sonra
elhamdülillah denir. Bunu iyice kavradığında biz deriz ki: İsrâ hadisesinde
teşbihi, Kur'ân'tn indirilmesi hâdisesinde de hamdi zikretmiştir ki bu, Allah
Teâlâ'nın İsrâ'nın, Hz. Peygamber'in kemâi derecelerinin ilki olduğuna,
Kur'ân'ı indirme işinin ise, onun kemâl derecelerinin zirvesi olduğuna dikkat
çekmedir. Durum gerçekte de böyledir. Çünkü geceleyin Hz. Peygamberi Mtrac'a
çıkartmak, onun için bir kemâlin tahakkuk ettiğini; ona kitabı indirmek ise
onun, beşerî ruhları kemâle erdirmeyi ve behîmiyyet derekesinden (çukurundan)
en yüce melekiyyet derecelerine çıkaracak hale geldiğini gösterir. İkincisinin,
daha ileri bir derece olduğunda şüphe yoktur. Bu, kulluk makamlarının en
yücesinin, kulun kendisinin âlim olup, başkasına ilim öğrettiği makam olduğuna
dikkat çekmedir. İşte bundan ötürü, bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle
dediği rivayet edilmiştir: "Kim öğrenir ve Öğretirse, bu kimse göklerde "büyük" diye
çağrılır, bilinir.[2]
İkinci İncelik: İsrâ,
Peygamberin zâtını alttan yukarı doğru yüceltmek; O'na kitap indirme ise, vahiy
nurunu yukarıdan aşağıya doğru indirmektir. İkincisinin daha mükemmel olduğunda
şüphe yoktur.
Üçüncü İncelik: İsrâ
hadisesinin faydalan sadece Peygamberedir. Baksana Cenâb-ı Hak o ayette,
"O (Peygambere) ayetlerimizden bazısını gösterelim diye (onu böyle gece
yürüttük)"(isra, i) buyurmuştur. Ona kitap indirmedeki faydalar ise,
insanlara da geçer. Baksana Hak Teâlâ "Çetin bir azap ile korkutmak...
güzel bir ecri müjdelemek için..." (Kehf, i) buyurmuştur. Başkasına da
ulaşan faydalar, başkasına geçmeyenden, daha üstündür.
[3]
Müşebbıhe, önceki
sûrede geçen İsrâ ve bu sûredeki inzale (Kur'ân'ın indirilmesine) dayanarak,
Allah Teâlâ'nın üstte olduğuna istidlal etmiştir. Buna karşı cevabımız, A'raf
Süresindeki ayetinin tefsirinde genişçe
geçti.
[4]
Cenâb-ı Halık'ın
Kur'ân'ı indirmesi, hem peygamber için, hem de bizim için bir nimettir. Onun,
Peygamber için bir
nimet oluşu şöyledir:
Allah Teâlâ, bu kerim kitap vasıtasıyla, onu tevhid ve tenzih ilminin ve celâl,
ikram sıfatlarının sırlarına, melekler ile peygamberlerin, kaza İle kaderin
hallerinin sırlarına, süfli âiemin (dünyanın) hallerinin, ulvî âlemin halleri
ile olan alakalarına, âhiret âleminin hallerinin dünya âlemi ile olan ç lerine,
gayb âleminden Cenâb-ı Makk'tn hükümlerinin nasıl indiğine, maddî âlemin,
njhânî âlem ile olan irtibatına ve nefsi, nasıl, melekût âleminin tecellî
ettiği, lahûtun tsiyyetinin keşfedildiği
bir ayna kılacağına muttalî etmiştir. Bunun büyük bir nimet olduğunda şüphe
yoktur.
Bu kitabın, bizim için
bir nimet oluşu ise, onun, teklif ve hükümleri, vaad ve va'îdi, sevap ve ikabı
ihtiva etmiş olmasından ötürüdür. Velhasıl bu, zirvede olan mükemmel br
kitaptır. Herkes kudreti ve anlayışı nisbetinde ondan istifade eder. O, böyle
olunca, hem peygamberin, hem de bütün ümmetin, ondan ötürü Allah'a hamdetmeleri
gerekmiştir. İşte bu sebeple Hak Teâlâ, onlara nasıl hamdedileceğini öğreterek:
"O dosdoğru kitabı, kulu (Muhammed) üzerine indiren Allah 'a
hamdolsun" buyurmuştur.
Allah Teâlâ bu kitabı
iki vasıfla niteleyerek, "içinde hiçbir eğrilik yapmadığı, dosdoğru
kitap'1 buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç bahis vardır:
[5]
Birinci Bahis: Biz,
birşeyin önce kendisi zâtı itibarı ile kâmil olması, daha sonra başkasını
kemâle erdirmesi gerektiğini söylemiştik. Yine birşeyin önce kendisinin :am
olduktan sonra, başkasına, kendi tamlığını ifaza etmek (yaymak) suretiyle[6],
tamdan da yukarı olması gerektiğini söylemiştik. Bunu iyice kavradığında biz
deriz Vt: Ayetteki "içinde hiçbir eğilik yapmadığı" tabiri Kur'ân'ın
kendisinin mükemmel D duğuna; (kayylmen) tabiri de, onun başkasını kemâle
erdirici olduğuna bir işaret vardır. Çünkü "kayylmen" başkasının
faydasına olan şeyleri yerine getiren demektir. Bunun bir benzeri de, Hak
Teâlâ'nın Kur'ân'ı anlatırken buyurduğu, "Bunda hiçbir şüphe yoktur.
Müttakiler için hidayettir" (Bakara, 2) ayetidir. Bu ayetteki, "Bunda
hiçbir şüphe yoktur" ifadesi, Kur'ân-ı Kerim'in aslında, doğruluk ve
kendisinde oozukluk olmaması bakımından her akıllının asla şüphe edemeyeceği
bir noktada olduğuna; "müttakiler için hidayettir" ifadesi ise,
Kur'ân'ın, insanların hidayetine ve hallerini mü kem mel (eştirmeye sebep
olduğuna bir işaret vardır. Binâenaleyh tefsir ettiğimiz ayetteki, "(Allah
onun) içinde hiçbir eğrilik yapmadı" ifadesi, "Bunda hiçbir şüphe
yoktur" ifadesi gibi, "Kayyimen" "dosdoğru, başkasının
faydasına olan şeyleri yerine getiren " vasfı da, "müttakiler için
hidayettir" vasfı gibi olmuştur. İşte bunlar, güzel incelik ve sırlardır.
[7]
İkinci Bahis:
Lügatçılar şöyle demişlerdir: "Sözün manasındaki "ivec"
(eğrilik), eşyalardaki eğrilik gibidir. Bu kelime ile şu manalar
kastedilmiştir:
1) Allah'ın
ayetlerinde tenakuz ve çelişki yoktur. Nitekim Hak Teâlâ, "Eğer bu
(Kur'ân) Allah'tan başkası katından olsaydı,
onlar bunda pek çok tenakuzlar bulurlardı" {Hısa, 82) buyurmuştur.
2)
Allah Teâlâ'nın Kur'ân'da
bahsettiği, tevhid, nübüvvet,
hüküm ve mükellefiyetlerin hepsi
haktır, doğrudur. Onların hiçbirinde kesinlikle bir kusur ve eksiklik yoktur.
3) İnsan,
sanki âhiret âlemine ve Allah'ın celâlinin huzuruna varmak için, gayb âleminden
yola çıkmış gibidir. Bu dünya ise, Kıyamete giden yol üzerinde yapılmış hanlar
gibidir. Yolcular burada konakladıklarında, yolculuğu esnasında kendilerine
lazım olan şeyleri hazırlarlar. Sonra buradan, âhiret âlemine yollanıp
giderler. O halde dünyada iken âhirete; maddeden manaya; haikdan hakka, şehevî
ve bedenî arzu ve isteklerden, samedî nurlar ile aydınlanmaya çağıran herşey,
bu kitaptadır. Böylece o kitabın eğrilikten, bozukluktan ve bâtıl şeylerden
temiz ve uzak olduğu sabit olur. Cenâb-ı Allah işte bundan ötürü, "(Allah
onun) içinde hiçbir eğrilik yapmadı" buyurmuştur.
Kitab'ın bu ayetteki
ikinci sıfatı, "kayyim-en" kelimesidir. İbn Abbas (r.a), bunun
"dosdoğru" manasına olduğunu söylemiştir. Ama bu mana, bence
müşkildir. Çünkü > "onda eğrilik yoktur" demek de, zaten
"dosdoğru" demektir. Binâenaleyh "kayyim-en" kelimesini,
müstakim (dosdoğru) manasına atmak, lüzumsuz tekrar demek olur ki, bu, Kur'ân
için söz konusu değildir. Doğrusu, bizim verdiğimiz manadır. Yani onun
"kayyim-en" oluşu ile, insanların hidayetine sebep olması ve adetâ
çocukların işlerini üzerine alan bir kayyim olmasıdır. Binâenaleyh beşerî
ruhlar tıpkı bir çocuk gibi; Kur'ân da o çocuğun işlerini yerine getiren,
hizmetini gören, şefkatli, onun üzerine titreyen bir mürebbî gibidir.
[8]
Üçüncü Bahis: Vahidî
şöyle der: "Bütün dilci ve müfessirier, bu ayette bir takdim-tehir
bulunduğunu ve kelamın takdirinin ise, şeklinde olduğunu söylemişlerdir."
Ben derim ki: Bu görüşün yanlış olduğunu ortaya koyacak şeyi izah etmiştik.
Çünkü, ayetteki ifadesinin, Kur'ân'ın zâtı bakımından mükemmel olduğuna,
kayyim-en kelimesinin ise, Kur'ân'ın başkasını kemale erdirici olduğuna delâtet
ettiğini beyan etmiştik. Zatî bakımından mükemmel oluş, başkasını kemâle
erdirici oluştan önce gelir. Binâenaleyh bu aklî delil ile, en
doğru tertibin, Allah'ın bu tertibi (sırası) olduğu
sabit olmuş olur. Böylece dilci ve müfessirlerin, ayette bir takdim-tehir
olduğu şeklindeki görüşlerinin, aklın kabul edemeyeceği bir yanlış olduğu
ortaya çıkmış olur.
[9]
Dördüncü Bahis:
Nahivciler, ayetteki "kayyim-en" kelimesinin mansub oluşu hususunda
ihtilaf etmiş ve şu izahları yapmışlardır:
1) Keşşaf
Sahibi şöyle der: "Bu kelimeyi, "kitap" lafzının
"hâl"i saymak caiz değildir. Çünkü ifadesi, enzele fiilinin üzerine
ma'tûftur. Binâenaleyh bu ifade, ellezî sıla edatını takip edenlere dahildir.
Dolayısıyla "kayyim-en" kelimesini "kitap"dan hal saymak,
sıla cümlesinin bir parçası ile, hal ve zi!-hâlin arasını ayırmış olmayı
gerektirir ki bu caiz değildir. Bu caiz olmayınca bu kelimenin, mukadder bir
fiil ile mansub olması gerekir ve takdiri
'Ve Allah o Kur'ân'ı dosdoğru kıldı" şeklindedir."
2) Isfehânî şöyle der: "Bizim
bu husustaki kanaatimiz
şudur: "Ayetteki ifadesi birinci
hal, kayyim-en ifadesi de ikinci hal'dir. Bu ikisi birbiri peşinde olan iki
"hal"dir. Buna göre kelamın takdiri, "O, kuluna kitabı, ona bir
eğrilik kılmaksızın ve dosdoğru olarak indirdi" şeklinde olur."
3) Haili'l-'ukad kitabının sahibi es-Seyyid
şöyle der "Ayetteki kayyim-en kelimesini ifadesinden bedel kılmak da
mümkündür. Çünkü bu cümlenin manası, "Allah onu eğrisiz yani dosdoğru
kıldı" demektir. Buna göre sanki, "Allah kuluna o kitabı indirdi ve
onu "kayyim" yani dosdoğru kıldı" denilmiştir.
4) Bunun,
Cenâb-ı Hakk'ın, cümlesindeki zamirden (lehû) hal olmasıdır. Yani, "o
kitap, kulların menfaatlerine olan şeyleri ve dini hükümleri bihakkın yerine
getirdiği halde" demektir.
[10]
Bil ki Allah Teâlâ,
kulu Muhammed (s.a.s)'e bahsedilen sıfatları taşıyan kitabı indirdiğini
belirtince, bunun peşinden o kitabı niçin indirdiğinin izahını da getirerek,
'maruz kalacakları kötü akıbetleri haber vermek için" buyurmuştur. Enzere
fiili, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı "Çünkü hakikaten biz size yakın bir azabın
tehlikesini haber verdik" (Nebe\40) ayetinde de olduğu gibi iki mef'ul
alır. Ancak ne var ki buradaki bir mef'ûl ile yetinilmiş olup, bu ifadenin
aslı, tıpkı karşıtı olan, ifadesinde
olduğu gibi "kâfir olanlara maruz kalacakları kötü akıbetleri haber vermek
için" şeklindedir. "Be's" kelimesi, Cenâb-ı Hakk'ın yiîfc
"şiddetli bir azab ile" (A'rsı. 165) ayetindeki manayı taşımaktadır.
Nitekim Arapça'da, "Kad buise'l-azâbu - buise'r-reculü -be'sen ve
bâseten" "Azab şiddetli oldu - Adam şiddetli bir azaba duçar oldu -
şiddetli olmak" denilir.
[11]
Ayetteki ifadesinin
manası, "O'nun katından, O'ndan sudur eden" demektir. Zeccâc şöyle
demektedir: "Bu kelime Arapça'da değişik şekillerde kullanılır. Meselâ
ve denilmektedir ki, bunların tamamı
aynı manadadır. Ledün kelimesi inde kelimesi derecesinde mütemekkin değildir.
Zira sen, meselâ "Bu görüş bana
göre doğrudur" diyebildiğin halde,
diyemezsin. Yine sen, yanında malum olmadığı halde, "yanımda büyük bir mal vardır
(evimdedir)" dersin. Ama, yanında olmayan mallar hakkında, diyemezsin. Ebu
Bekr'in rivayetine göre Asım, bu ifadeyi, damme'nin işmâmı, nûn'un ve hâ'nın da
kesresiyle beraber, dâl'ı sükûn olarak okumuştur ki bu, Benî Kilab'ın
lehçesidir.
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, "salih amellerde bulunan müzminlere de, güzel bir ecri müjdelemek
için" buyurmuştur. Bil ki, peygamberler göndermenin gayesi, günahkârları
inzâr etmek, itaat edenleri müjdelemektir. İnsanlara göre, zararı gidermek
menfaat temininden daha ehemmiyetli olunca, pek yerinde olarak Cenâb-ı Hak bu
ayette, uyarmayı müjdelemeden önce zikretmiştir. Keşşaf sahibi, fiilin, şeddeli
olarak okunduğu gibi, şeddesiz olarak yübşire diye okunduğunu da söylemiştir.
Ayetteki "onlar
orada ebedi kalıcılar olarak" demek olup, mâkisîn kelimesi, mü'mtnlere râci'
olan ifadesindeki hüm zamirinden
haldir.
Kadî şöyle der:
"Bu ayet, bizim pekçok mesele hakkındaki görüşümüzün doğruluğuna delâlet
eder.
Birincisi: Kur'ân'ın
mahlûk olduğuna. Bunu birkaç yönden izah edebiliriz:
a) Allah Teâlâ Kur'ân'ı, hem "inzal"
(indirme) hem de "nüzul" (inme) ile vasfetmiştir ki, gerek inzal,
gerekse nüzul, "muhdes" varlıkların sıfatlarıdır. Çünkü,
"kadîm" (ezelî-ebedî) olan kelâmın değişmesi caiz değildir.
b) Onu
"kitap" olarak vasfetmiştir. Kitap ise, toplanmış, bir araya
getirilmiş şey demektir. Kur'ân harflerden ve kelimelerden meydana geldiği için
bu adı almıştır.
torkih up tfiiifin
düşünüldüğü her sev ise. muhdestir.
c) Hamd ise, nimete mukabil yapılır. Nimet ise,
muhdes ve mahlûktur.
d) Allah Teâlâ, kitabı, eğri büğrü olmamak ve
dosdoğru olmakla vasfetmiştir. Kadim olanı ise, bu şekilde tavsif etmek mümkün
değildir. Böylece onun, muhdes ve mahlûk olduğu sabit olmuş olur.
İkincisi: Kulların
fiillerinin yaratılması meselesi. Bu ayetler, bu mesele hakkında da bizim
görüşümüzün doğruluğuna birkaç açtdan delâlet etmektedir:
a) Bizzat, "hamd"in emredilmesi.
Çünkü, kulun bir fiili olmasaydı, Kitap'tan istifade edemezdi. Çünkü
yararlanmak, ancak kul, kitabın, yapılması gerektiğini gösterdiği şeyi
yapabildiğinde, yapılması gerektiğini gösterdiği şeyi de yapmaması halinde tahakkuk eder. Bu ise, kul, kendi
fiili hususunda bağımsız olursa mümkündür., Ama, o, fiilinde müstakil, bağımsız
olmadığı zaman, kitabın eğri büğrü olmasının, onun fiilinin eğri büğrü
olmasında; kitabın "dosdoğru - eğrisiz, büğrüsüz" olmasının da, onun
fiilinin dosdoğru olmasında bir tesiri bulunmaz. Ama kul, kendi fiilini
yapabildiğinde ve onda tercih sahibi olduğunda kitabın eğri büğrü veya dosdoğru
olmasının, onun fiilinde bir tesiri bulunur.
b) Şayet,
Allah, kitabın bir kısmını, insanların bir kısmının küfrüne, bir kısmını da,
diğer bir kısım insanların iman etmesine sebep olsun diye indirmiş olsaydı,
daha nereden kitapta dosdoğrufuğun bulunduğunu, eğri büğrülük olmadığını
söyleyebiliriz? Çünkü onda bir eğri büğrülük olsaydı, bundan daha fazla
olamazdı.
c)
li-yünzire "uyarmak için" ifadesinde, Allah Teâlâ'nın, Hz. Muhammed
(s.a.s)'in herkesi inzâr etmesini ve herkesi müjdelemesini istediğine dair bir
delâlet vardır. Allah Teâlâ'nm, küfrün ve imanın yaratıcısı olduğunun
varsayılması halinde, "inzâr" ve "tebşîr"in bir manası
kalmaz. Çünkü O, kişide imanı yarattığında, kişi ister istesin isterse
istemesin, iman; onda küfrü yarattığında ise, yine ister istesin isterse
istemesin, küfür meydana gelecektir.
Binâenaleyh, küfre mukabil inzâr,
imana mukabil müjdeleme, âdeta, onun, kendisinde hiçbir dahlinin
bulunmadığı, boyunun uzun-kısa, renginin beyaz-siyah olmasından dolayı bir inzâr
ve bir müjdeleme gibi olmuş olur.
d) Allah,
mü'minleri, salih amel yapma iie vasfetmiştir. Binâenaleyh, şayet Allah'ın
yarattığı şeyler vuku bulmuş olsaydı, onların amelde bulunmaları kesinlikle
mümkün olmazdı.
e) Allah
Teâlâ, onların yaptıkları salih amellere mukabil, "güzel ücret"
vereceğini bildirmiştir. Binâenaleyh, eğer bu kullarda o amelleri yaratma işini
Allah yapmış olsaydı, onların yaptıklarına mukabil ücret vermemesi ve onların
buna müstehak olmaması gerekirdi."
[12]
Kadi, "Buradaki
li-yünzire ifadesi, Allah Teâlâ'ntn, fiillerini, doğru bir maksat ve gayeden
dolayı icra ettiğine delâlet
eder ki bu da,
"Allah'ın fiilleri, herhangi bir maksada bağlanamaz" diyenlerin
görüşünü iptal eder" demiştir. Bil ki, bu izahlar, bu eserde defalarca
geçti, binâenaleyh, onları tekrarlamanın bir faydası yok.
[13]
"Allah evlat
edindi'' diyenlere maruz kalacakları kötü akibetleri haber vermek
İçin... ne onların ne atalarının buna dair hiçbir
bilgisi yoktur. Ağızlarından
çıkan söz ne çirkin
bir iddia! Onlar yalandan başkasını söylemezler. Demek,
bu söze inanmazlarsa bir üzüntü duyarak arkalarından
kendini adeta
tüketeceksin" (Kem. 4-6).
Ayetle ilgili birkaç
mesele vardır:
[14]
Bil ki Ailah
Teâlâ'nın, "Allah evlat edindi" diyenlere maruz kalacakları kötü
akibetleri haber vermek için"
ifadesi, O'nun, "Katından olan en çetin bir azap ile korkutmak için"
ifadesine atfedilmiştir. Matufun, matufun aleyh'den başka olması gerekir.
Binâenaleyh birincisi, azabı hak etmiş olan herkes hakkında umumi bir ifade;
ikincisi ise, Allah'ın çoluk çocuğu olduğunu söyleyenlere has bir ifadedir.
Kur'ân'ın üslubu böyledir. O, genel bir hüküm ortaya koyduğunda o küllî hükmü
meydana getirenlerin en büyüğü olduğuna dikkat çekmek için, cüzlerinden bir
kısmını o küllî hükme atfeder. Bu meselâ, Cenâb-ı Hakk'ın (Bakara. 98) ayetinde
de böyledir. Binâenaleyh burada da, küfrün ve günahın en büyüğü olduğunu
göstersin diye, bu ifade, önceki ifadeye atfedilmiştir.
[15]
Allah'ın çotuk-çocuğu
olduğunu söyleyenler üç gruba ayrılır:
a)
Meleklerin, Allah'ın kızları olduğunu söyler, kâfir Araplar.
b) Hz.
İsa'nın, Allah'ın oğlu olduğunu söyledikleri için, hristiyanlar.
c) Uzeyr'in,
Allah'ın oğlu olduğunu söyleyen yahudiler. Allah'ın çoluk-çocuğu olduğunu
söylemenin büyük bir küfür olduğunu, bunu söylemekten dolayı nice
imkânsızlıkların ortaya çıktığını, Cenâb-ı Hakk'ın En'âm Sûresi'ndeki, (En'im,
100) ayetinin tefsirinde açıklamıştık. Bunun tamamı ise Meryem Sûresi'nde
zikredilecektir.
Allah Teâlâ,
kendisinin çocuğu olduğunu söyleyenlere, şu iki şekilde karşılık vermiştir:
a) "Ne
onların, ne atalarının buna dair hiçbir bilgisi yoktur" buyurmuştur.
Buna göre şayet,
"Allah'ın çocuk edinmesi, aslında imkânsızdır. O halde daha nasıl,
"onların bu konuda hiçbir bilgisi yoktur" denilmiştir?"
denilirse, biz deriz ki:
Bir şeyi bilmemek,
bazan o şeye ulaştıran yolu bilmemekle, bazan da, o şey aslında imkânsız olduğu
için, kendisine ilim taalluk etmediğinden meydana gelir. Bunun bir benzeri de
Cenâb-ı Hakk'ın, "Kim Allah'la beraber başka bir tanrıya, buna dair hiçbir
delili olmamasına rağmen, taparsa o kimsenin hesabı Rabbinin
nezdindedir"{Mü'minun, 117) ayetidir.
Bil ki kıyası kabul
etmeyenler bu ayete tutunarak şöyle demişlerdir: Bu ayet, "kıyas" ile
söz söylemek de, din hakkında bilmeden söz söylemektir. Binâenaleyh, kıyas
batıldır. Bunun tamamı, Cenâb-ı Hakk'ın (isrâ, 36) ayetinin tefsirinde ele
alınmıştır.
Ayetteki, ifadesinin manası, "onların atalarının
hiçbirisinin de" demek olup, bu, bu görüşün tamamen batıl ve fasit
olduğunu göstermektedir.
b) Ayetteki
"Ağızlarından çıkan söz ne çirkin bir iddia!" lafzının ifade ettiği
husus. Bununla ilgili birkaç bahis vardır:
Birinci bahis: Bu
kelime, hem temyiz olmak üzere nasb ile, kelimeten; hem de fail olmak üzere de
ref ile (kelimetun) şeklinde okunmuştur. Vahidî şöyle der: "Temyiz
getirmenin manası şudur: veya dersen, "yalan" "cehalet"
veya "iftira" bakımından müthiş bir şey olduğu sanılabilir. Fakat
demekle, diğer ihtimallerden ayırt etmiş olursan. Böylece temyiz olarak mansub
olur. buna göre ayetin takdiri, şeklinde olur. Ve burada
binaenaleyh bir takdim söz konusudur. Ama, bunu merfû
okuyanlar, herhangi bir takdirde bulunmazlar. Bu senin tıpkı, "Falanca
büyük oldu" demen gibidir. İşte bundan dolayı nahivciler " nasb daha
kuvvetli ve daha beliğdir" demişlerdir. Ayet-i kerimenin üslûbunda,
teaccüb manası da vardır, buna göre sanki, "Bu, ne acayip kelime, ne
çirkin söz!" denilmek istenmiştir.
İkinci bahis:
anlamında olup, bundan maksad, müşriklerin "Allah çocuk edindi"
sözlerinde iddia ettikleri şeydir. Böylece onların bu iddiaları sözünde zımnen
ifade edilmiştir. Arapların tıpkı kaideyi de "kelime" diye
isimlendirmeleri kabilinden, bu söz de "kelime" diye
isimlendirilmiştir.
[16]
Üçüncü bahis: Nazzâm,
kelâmullahın cisim olduğu iddiasını isbat etmek için bu ayetle istidlal ederek
şöyle demiştir: "Allah Teâlâ "kelime"yi onları ağızlarından
çıkmakla vasfetmiştir. Çıkmak, hareket ifade eder. Hareket ise ancak maddeler
için söz konusu olur." Nazzâm'ın bu görüşüne şöyle cevap verilir: Harfler,
ancak nefesin boğazdan çıkmasından ötürü meydana gelirler. Binâenaleyh, nefesin
çıkması kelimelerin meydana gelişine sebep olunca, "çıkmak" işi
kelimeye izafe edilmiştir.
[17]
Dördüncü Bahis:
Ayetteki "ağızlarından çıkan..." nitelemesi, bu sözün insanlar
nezdinde, gerçekten kötü olduğuna, hoş karşılanmadığına delâlet eder. Buna göre
Cenâb-ı Hakk sanki, "Onların söylemiş olduğu bu sözü, son derece fasit ve
batıl olduğu için, kendi akıl ve fikirleri de benimsememiştir.Binaenaleyh bu
sanki, onların lisanlarının taklit yoluyla söylemiş olduğu birşeydir. Çünkü
onlar, bu sözü söylemelerine rağmen akıl ve fikirleri ise bu sözü kabul
etmemiş, aksine bundan nefret etmiştir"[18]
Daha sonra Cenâb Hakk,
"Onlar yalandan başkasını söylemezler" buyurmuştur ki bunun manası
açıktır.
Bil ki alimler,
yalanın mahiyeti hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bize göre yalan, haber veren (o
sözü söyleyen), onun vakıaya mutabakat ettiğine, ister inansın isterse
inanmasın, hakkında bilgi verilen şeye uygun olmayan haberdir Bazı kimseler,
onun yalan olmasını, onu söyleyen kimselerin, vakıaya mutabık olmadığını
bildiği halde, haber verilen şeye uymayan, şeklinde tarif etmişlerdir ki, bu
bize göre yanlıştır. Bunun delili işte bu ayettir. Çünkü Allah Teâlâ bunun
batıl olduğunu onların Allanın çocuğu olduğunu söylemelerini "yalan"
olmakla nitelemiştir. Böylece biz, onu söyleyen onun vakıaya mutabık olduğunu
ister bilsin isterse bilmesin, haber verilen şeye uymayan her haberin yalan
olduğunu anlamış oluyoruz.
[19]
Daha sonra Cenâb-ı Hak,
"Demek,
bu söze inanmazlarsa bir üzüntü duyarak arkalarından kendini adeta
tüketeceksin" buyurmuştur. Bununla ilgili birkaç bahis vardır:
Birinci Bahis: Bu
ifadelerin maksadı, Hz. Peygamber (s.a.s)'e şöyle denilmesidir: "Onların
küfürleri sebebiyle hüznün ve kederin artmasın. Çünkü biz seni, uyarıcı ve
müjdeieyici olarak gönderdik. Onların kalplerinde imanı meydana getirmeye senin
gücün yetmez." Bu ifadelerin gayesi, Hz. Peygamber'i teselli etmektir.
İkinci Bahis: Leys
şöyle der: "Bir kimse nefsini, birşeye aşırı düşkünlüğünden dolayı öfkelenerek
helak edip tükettiğinde "kendini helak etti, yok etti" denilir."
Ahfeş ve Ferrâ da şöyle derler: "Aslında bah', yormak anlamına gelir.
Nitekim "onu tükettim, yordum" anlamında, "Baha tu leke
nefsî" denilir. Hz. Aişe (r.anha), bir hadisinde Hz. Ömer'den bahsederken
demiştir. Yani, "O, kendisini yordu ve o, yeryüzündeki meliklerin
mallarını aldı" demektir. Kisâî de şöyle der: "Arazîyi peşpeşe
ekmenden dolayı onu zayıf düşürdüğünde, 'yine kişi kendisini yorduğunda
denilir. Buna göre, ayet-i kerimedeki deyiminin manası, "O helak edecek
kadar, nefsini yoran ve tüketendir" şeklinde olur. Ancak ne var ki, tefsircilerin
hepsi de, bunun manasının, "O, neredeyse nefsini helak edecek,
öldürecek" şeklinde olduğunu söylemişlerdir, ama aslolan, bizim
naklettiğimizde. Vahidî de böyle demiştir:
Üçüncü Bahis: Cenâb-ı
Hak, "arkalarından " buyurdu. Bu, "onlardan sonra" demektir.
Nitekim Arapça'da, "ondan sonra öldü" manasında, denilir. Bunun aslı
şuna dayanır: İnsan öldüğü zaman, onun izleri ve eserleri ölümünden sonra bir
müddet devam eder. Daha sonra ise silinir ve adı-sanı kaybolur. Binâenaleyh o\t
kimsenin ölümü, bir diğerinin ölümünün peşisıra olursa, birincisinin izleri ve
alâmetleri silinmeden ölmüş olur. Böylece de, onun eseri üzerine öldüğünü
söylemek doğru olur.
Dördüncü Bahis:
Ayetteki, "6u söze inanmazlarsa" ifadesi ile, "Kur'ân"
Kastedilmiştir. Kâdî şöyle der: "Bu ifâde, Kur'ân'ın hadis
(sonradan-mahluk) olduğunu söylemeyi gerektirir ki bu da, Kur'ân'ın kadim
olduğunu söyleyenlerin görüşünün yanlış olduğunu gösterir." Buna şu
şekilde cevap veririz: "Bu, Kur'ân'ın lafızları manasına hamledilmiştir ki
zaten bu lafızlar hadistir."
Beşinci Bahis:
Ayetteki "esef", alabildiğine üzülmek demek olup, bunu A'râf
Sûresi'ndeki U-*ı oÇi* (Arâf, i a» ve (Yusuf, 64) ayetlerinin tefsirinde
tafsilatlı olarak açıklamıştık. Bu kelimenin mansup oluşu hususunda şu izahlar
yapılmıştır:
a) Bu,
mef'ûl-u mutlak olarak mansubtur. Hz. Peygamber (s.a.s)'in üzüldüğüne, bundan
öteki ifâdeler de delâlet etmektedir.
b) Bu,
mef'ûl-ü leh olarak mansubtur, yani J£Si\ (esef için) elemektir. Bu tıpkı
senin, "hayrı istediğim için sana geldim" demen gibidir.
c) Zeccâc,
bunun "hâl" makamında olan bir masdar olarak mansub olduğunu
söylemiştir.
Altıncı Bahis:
Ayetteki ifadesindeki şart cümlesinin cevabının başına gelen fâ'dır. Bu, lafız
itibarı ile önce gelmiştir, ama mana bakımından sonradır.
[20]
"Biz yeryüzünde
olan şeylere, oraya mahsus birer zinet verdik ki (insanların)
hangisinin daha güze! amel işleyeceklerini ortaya
koymak üzere imtihan
edelim. Biz elbette
onun üstünde olan şeyleri kupkuru toprak yapanlarız"
(Kehf, 7-8).
Bu ayetlerle ilgili
birkaç mesele vardır[21]
Kâdî şöyle demiştir:
"Ayetin, kendinden öncekilerle münasebeti
şudur: Allah Teâlâ
sanki şöyle demek
istemiştir:
"Ey Muhammed, Ben yeryüzünü yaratıp süsledim ve orada, menfaatinize uygun
şeyleri çıkarıp yetiştirdim. Orada faydalı şeyleri yaratmamın maksadı,
insanları mükellef tutarak, imtihan etmektir. Onlar buna rağmen, inkâr eder ve
isyanlarını sürdürürler. Ben yine de bu nimetlerimi onlardan kesmem.
Binâenaleyh ey Peygambet, senin de onlar kâfir oluyorlar diye üzülerek, işi
onlara hak dine davet etmeyi bırakma noktasına vardırmaman gerekir."
[22]
Alimler, ayette
bahsedilen "zinet" hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları bunun,
bitkiler ve ağaçlar olduğunu
söylemişler; bazıları
bunlara, altını, gümüşü ve madenleri ilave etmiş; diğer bazıları da, bütün
bunlara, diğer canlıları ilave etmiştir. Bazı alimler de, bu zinet ile
insanların kastedildiğini söylemişlerdir. O halde insanlar da yeryüzünün
süsüdürler. Velhasıl diyebiliriz ki: Yeryüzünde, madenler, bitkiler ve canlılar
olmak üzere üç esâs kaymak (mevâlid-i selâse) var. Bunlardan canlıların en
kıymetlisi ise
insandır. Kâdî şöyle der: "Evlâ
olan, ayetteki bu zinet (süs) tabirine, insanların dâhil olmamasıdır. Çünkü
Allah Teâlâ: "Biz yeryüzünde olan şeylere, oraya mahsus bir zinet verdik
ki, (insanları) imtihan edelim" buyurmuştur. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın,
imtihan ettiği kimselerin, bu zinete dâhil olmamaları gerekir. Ama diğer canlı
ve bitkiler, kendilerinden istifade edilen herşey gibi, bu "zinet"
mefhumuna dahildirler." Ayetteki, "oraya" ifadesi,
"yeryüzüne" manasınadır. Yeryüzünün, sayesinde güzelleştiği herşeyin
yeryüzü için bir zinet olması imkânsız değildir. Bu tıpkı, Cenâb-ı Hakk'ın gökyüzünü
de, yıldızlarla zinetlemesi, süslemesi gibidir.
[23]
Cenâb-ı Hakk'ın, (insanların)
hangisinin daha güzel amel işleyeceklerini ortaya koymak için..." ifadesi
ile ilgili birkaç mesele vardır:
[24]
Hişam b. Hakem,
hadiseler ancak var olduktan sonra, Allah'ın onları bildiğini, bundan ötürü
Allah'ın deneme ve
imtihan yapmasının
caiz olduğunu söyleyerek, bu hususta şöyle istidlal etmiş: "Eğer Allah
Teâlâ, cüz'iyyat (hâdisât) meydana gelmezden önce onları biliyor olsaydı,
meydana geleceğini bildiği herşeyin mutlaka meydana gelmesi; olmayacağını
bildiği şeyin de, kesinlikle meydana gelmemesi gerekirdi. Aksi halde Allah'ın
ilmi, cehalete dönüşmüş olurdu ki, bu imkânsızdır. İmkânsıza götüren herşey de
imkânsızdır. Eğer bu gerekli olsaydı, Allah'ın olacağını bildiği şeyi, O'nun
mutlaka yapması gerekir ve yapmaması imkânsız olurdu. Yine meydana
gelmeyeceğini bildiği şey de, kesinlikle meydana gelmezdi ve Allah onu asla
varedemezdi. Bu durumda, Allah'ın asla hiçbirşeye kadir olmaması, aksine
mûcib-i bizzat (zâtı gereği mûcib, yani iradesiz) olması gerekirdi. Binâenaleyh
o zaman da, kulun birşeyi yapıp yapmama kudreti söz konusu olmazdı. Çünkü
Allah'ın, meydana gelmeyeceğini bildiği şeyleri de kulun yapması imkânsız
olurdu. Dolayısıyla Allah'ın, hadiseleri, onlar meydana gelmezden önce
bildiğini söylemek, Allah'ın rubûbiyyetini, kulun ubûdiyyetini zedeler. Bu ise
bâtıldır. Böylece Hak Teâlâ'nın, herşeyi, ancak meydana geldikleri zaman
bildiği sabit olur. Ancak böyle olması halinde, Allah'ın denemesi, imtihan
etmesi söz konusu olabifir ve işte bu durumda, Hak Teâlâ'nın, "Onları
imtihan etmek için" ifadesini, zahiri manasına göre alırız."
Fakat İslâm
âlimlerinin büyük bir çoğunluğu bu görüçfl imkânsız kabul ederek, şöyle
demişlerdir: "Allah Teâlâ, ezelden - ebede k^dar olacak bütün cüz'iyyatı
(herşeyi) bilir. Binâenaleyh imtihan ve deneme. A!!ah hakkında imkânsızdır. Bu
kelimeler, ancak şu manada olmak üzere, ayette yer almıştır:' 'Allah Teâlâ
insanlara, aynı muamele başkası tarafından yapıldığında, "imtihan" ve
"deneme" denilecek bir muamelede bulunmuştur." Biz bu meseleyi
daha önce defalarca anlattık.
[25]
Kâdî şöyle der:
"Ayetteki "(insanların) hangisinin ameli
daha güzel olacak diye, onları imtihan etmek
için" ifadesi,
"Allah
hangisinin kendisine daha itaatkâr olduğunu ve
hizmetini sürdürdüğünü, onların kendilerine göstermek için, onları
böyle dener. Çünkü
durumu böyle olan
cenneti elde eder. Böylece Allah Teâlâ, kendisine isyan edilmesi
için değil de, işte bu maksaddan ötürü insanları
mükellef tuttuğunu beyân
buyurmuştur. Bu da,
"Allah insanların bir kısmını cehennem için yaratmıştır"
diyenlerin görüşünün yanlış olduğuna delâlet
eder."
[26]
"(Onları İmtihan etmek için)"
ifadesinin başındaki lâm, Mu'tezile'ye göre, Allah'ın fiillerinin bir gayeye
bağlı
olduğunu açıkça
gösterir. Alimlerimiz ise, "Bu imkânsızdır. Çünkü fiilleri maksadlara
bağlı olarak yapmak, ancak o maksadları (gayeleri), o fiiller vasıtasıyla elde
edebilenler için doğrudur. Bu, Allah'ın âciz olduğu neticesine götürür. Halbuki
bu, Allah hakkında düşünülemez" demişlerdir.
[27]
Zeccâc, buradaki
eyyühüm kelimesinin mübtedâ olarak merfû olduğunu, ama bunun istifham lafzı
olduğunu,
manasının da
"Biz, bunun mu, yoksa şunun mu daha güzel amel işlediğini görelim diye,
imtihan ederiz" şeklinde olduğunu söylemiştir.
[28]
Cenâb-ı Allah sonra, "Bununla
beraber biz, onun üstünde olan şeyleri elbet kupkuru toprak yapanlarız"
buyurmuştur. Bununla Allah Teâlâ, yeryüzünü, insanın orada devamlı olarak,
nimetler içinde yaşaması için değil de, imtihan ve denemek için süslediğini
beyan etmektedir. Çünkü o süsler, oradan giderilecektir. Bunun delili, bu
ayetteki, ''Biz, onun üstünde olan şeyleri elbet kupkuru bir toprak
yapanlarız" ifadesidir. Bunun bir benzeri de, "O (yeryüzünün)
üzerinde olan herşey fânidir" (Rahman, 26); "(Allah) yerleri dümdüz
bir toprak haline getirecek"(Bnbya. 106) ve "Yeryüzü uzatıldığı
zaman"(inşikak, 3) ayetleridir. Buna göre mana, "yeryüzündeki şeyler
son bulduktan sonra, mutlaka herkes yaptığının cezasını alacaktır"
şeklindedir. Bu ifade, sadece yeryüzünde olan şeylerin helak edileceğinin
söylenmesi, sanki yeryüzünün kalacağı vehmini vermektedir. Ama diğer ayetler,
yeryüzünün de yok olacağına delâlet etmektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "O
gün yer, başka bir yere tebdil olunacaktır" (İbrahim, ) buyurmuştur. Ebu
Ubeyde şöyle der: "Sa'id, yerin üstüdür, yani yeryüzüdür." Zeccâc,
bunun üzerinde hiç bitki bitmemiş olan yol olduğunu söyler. Biz bu kelimenin
izahını teyemmüm ayetinde yapmıştık. "Cürüz" hakkında ise Ferrâ şöyle
der: "Bu, üzerinde bitki olmayan toprak (yer) demektir. Nitekim Arapça'da,
"bu toprak, kıraç hale geldi, kıraçtır" denilir. Yine yeryüzünde olan
herşeyi yiyip bitirdiği zaman, çekirge,
koyun
ve deve hakkında, denilir. Yine çok fazla yiyen kadına, insanların kökünü
kazıdığı için, denilir. Ayette geçen j
O "Kıraç toprağa
"(Secde. 27) ifadesi de bunun benzeridir.
[29]
"Sen, bizim
ayetlerimiz içinden Kehf ve Rakım ashabının ibrete şayan olduklarını mı sandın?
Hani o genç yiğitler mağaraya sığınmıştı ve "Ey
Rabbimiz, bize tarafından bir rahmet ver ve işimizde
bizim için bir
muvaffakiyet hazırla" demişlerdi.
Bunun üzerine nice yıllar mağarada, onların
kulaklarına perde vurduk, iki zümreden hangisinin bekledikleri gayeyi
daha
iyi hesap edici olduklarını bilelim diye,
sonra da onları uyandırdık"
(Kehf,
9-12).
Ayetlerle ilgili
birkaç mesele vardır:
[30]
Bil ki müşrikler
Ashab-ı Kehf Kıssası'ndan dolayı hayrete düşmüş, hadiseyi de, imtihan için Hz.
Peygamber (s.a.s)'e
sormuşlardı. Bunun
üzerine Cenâb-ı Hak, "sen onların, sadece bazı ayetlerimizden ötürü
şaştıklarını mı sandın? Böyle sanma, çünkü süetlerimizin heps; narikulâdedir,
Çünkü gökleri ve yeri yaratıp, sonra yeri çeşitli -aden, bitki ve canlılarla
süsleyip, daha sonra da onu butun bunlardan boş, ıssız v.'aç) hale getirebilen
kimsenin, Ashab-ı Kehf i üçyüz yi! veya daha fazla uykuda bekletmeye kadir
olmasını, onlara merhamet edip, kftnditerini muhafaza edebileceğini -asit
akıldan uzak görürler?" demiştir, işte bu ayetlerin, önceki ayetlerle ilgi
ve - .nasebetinirı izahı budur. Allah en iyi bilendir.
[31]
Biz, Ashab-ı Kehf
Kıssası'nın sebebi nüzulünü,.(İsra, 85) ayetinin de sebeb-i nüzulü olarak
zikretmiştik. Muhammed b. İshak, bu kıssanın sebeb-i
nüzulü olan hadiseyi genişçe anlatarak şöyle demiştin
Nadr b. Haris, Kureyş'in şeytanlarından, kötü kimselerinden idi. O, Allah'ın
Resulüne eziyet eder, düşmanlık beslerdi. Hira"ya gidip, oradan (İran
efsânelerinden) Rüstem ve İsfendiyâr Hikâyelerini öğrendi. Hz. Peygamber
(s.a.s), bir topluluk içine oturduğunda, Allah'tan bahsederdi.
Etrafındakilerine, geçmiş ümmetlerin başına gelen hâdiseleri anlatırdı. Hz.
Peygamber o topluluktan ayrılınca; Nadr, hemen, onun yerini alıp şöyle derdi:
Vallahi ey Kureyşliler, ben ondan daha güzel (hikâyeler) anlatırım. Gelin, ben
size onun sözlerinden daha güzelini söyleyeyim" diyor ve onlara İran
krallarının efsanelerini anlatıyordu.
Daha sonra Kureyşliler
onu ve beraberinde Utbe b. Ebî Mu'ayt'ı, Medine'deki yahûdî alimlerine
gönderip, onlardan, "Hz. Muhammed (s.a.s)'i ve onun durumunu sorun.
Onlara, Muhammed (s.a.s)'in sözlerini nakledin. Zira onlar önceki kitap
sahipleridir. Dolayısıyla onlar bizim bilmediklerimizi de bilirler"
dediler. Bunun üzerine onlar, çıkıp Medine'ye geldiler ve yahûdî âlimlerine Hz.
Muhammed (s.a.s)'in durumunu sordular. Onlar da, "Ona şu üç şeyi sorun:
a) Asırlar
önce gidip kaybolan o gençlerin (Ashab-ı Kehf'in) durumunu sorun. Çünkü
bunların kıssası enteresandır.
b) Doğu-batı her yere ulaşabilen o seyyahın
hadisesini sorun.
c) Ona ruhu
ve ruhun ne olduğunu sorun. Eğer o size, bunların cevabını verirse, bilin ki
peygamberdir. Aksi halde, peygamber olduğunu uyduran birisidir" dediler.
Nadr ve arkadaşı
Mekke'ye dönünce, Kureyş'e: "Biz, bizimle Muhammed (s.a.s) arasında kesin
hükmü ortaya çıkaracak birşeyi getirdik" dediler ve yahûdîlerin
söylediklerini onlara haber verdiler. Kureyş, Resûlullah'a gelip, bu soruları
sordular. Hz. Peygamber (s.a.s) de, "inşaallah" demeden,
"sorduklarınıza, yarın cevap veririm" dedi. Bunun üzerine Mekkeliler
çekip gittiler. Hz. Peygamber (s.a.s), O'nların sorduğu şeylerin cevabını,
onbeş gün bekledi. Böylece Mekkeliler, onun hakkında ileri geri konuşmaya
başladılar ve "Muhammed bize 'yarın' dedi ama, bugün onbeşinci gün. Galiba
bu ona zor geldi" dediler. Derken Cebrail (a.s), Hz. Peygamber'e Kehf
Sûresi'ni getirdi ki bu sûrede Cenâb-ı Hakk'ın, Hz. Peygamber'i, Mekkeliler
iman etmiyorlar diye üzüldüğünden ötürü kınaması, o gençlerin (Ashab-ı Kehf)
ile o seyyahın haberi vardır.
[32]
"Kehf",
dağdaki büyük ve geniş oyuk (mağara) demektir. Bunun küçüğüne "gâr"
denir.
Ayette bahsedilen
"Rakîm" ile ilgili birkaç görüş vardır:
1) İkrime, İbn Abbas (r.a)'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Kur'ân'da geçen
kelimelerin hepsinin manasını bilirim, ancak şu dört kelime hariç: Bunlar
"gislîn, henân, evvâh ve rakîm kelimeleridir."
2) İkrime'nin
rivayetine göre, İbn Abbas
(r.a)'a, "rakim'in ne olduğu sorulduğunda o: "Ka'b, bunun
Ashab-ı Kehf'in çıkıp gittikleri memleketleri olduğunu iddia ediyor"
demiştir. Süddî de bu görüştedir.
3) Sa'îd b.
Cübeyr ve Mücâhid ise, "Rakîm, taş levhadır" demişlerdir. Bunun, o
mağaranın kapısında asılı olup üzerinde Ashab-ı Kehf'in isimleri ile kıssaları
yazılı olan kurşun bir levha olduğu da söylenmiştir. Bu, bütün me'ânî ile
Arapça âlimlerinin görüşüdür. Bunlar şöyle demişlerdir: "Rakîm, kitap
(yazma) manasınadır. Bunda asıl olan da, yazılmış olmasıdır. Daha sonra bu
kelime, fa'îl veznine dönüşmüştür. Binâenaleyh "rakîm", yazmak
demektir. Hak Teâlâ (Mutama. 20) ifadesi de, kitabün mektubun (yazılmış kitap)
manasınadır." Ferrâ şöyle der: "Rakîm, Ashab-ı Kehf'in isimlerinin ve
özelliklerinin yazıldığı bir levhadır. Biz, onların isimlerinin buraya
rakamlanmış (kazınmış) olduğundan ötürü buna "rakîm" dendiğini
sanıyoruz." İnsanların, Ashab-ı Kehf'in hadiselerini, mağaranın bulunduğu
dağın bir tarafına kazıyıp yazdıkları söylenmiştir.
buyruğu ile, Bizim
mahlûkatımızın değişik halleri nazar-ı
dikkate alındığında,
bunların yanında onların hadiselerinin (daha) enterasan olduğunu mu sanıyorsun
Böyle sanma, çünkü o hâdise, bunların yanında enteresan değildir" manası
kastedilmiştir. Ayetteki aceben kelimesi, mef'ûl manasında bir masdar olup,
ifadenin takdiri, "Onlar, kendilerinden dolayı hayrete düşülmüş
oldular" şeklindedir. Binâenaleyh, onların bu hali, masdar ile ifade
edilmiştir. Ve, mef'ûl-i bih durumunda olan onlar masdar (aceben) ile ifade
edildiler.
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, "Hani o genç yiğitler mağaraya sığınmıştı" buyurmuştur. Buradaki
iz edatının, takdirinde olarak kendinden önceki hasibte fiiline taalluk etmesi
caiz değildir. Çünkü, onlarla Hz. Peygamber arasında çok uzun zaman
bulunmaktadır. Binâenaleyh, hasibte'nin ifade ettiği zan ve sanma fiili,
onların, mağaraya sığındığı o zamana, o vakte taalluk
etmez. Tam aksine İz
edatı, hazfedilmiş olan bir kelimeye taalluk eder ki, buna göre
ifadenin takdiri "o, zamanı hatırla,
hani..." şeklinde olur. Buna göre bu
ifadenin
manası, "onlar oraya vardılar ve orasını kendilerine barınak
edindiler" şeklinde olur.
[33]
Ve bunun akabinde de
"Ey Rabbimiz, bize tarafından bir rahmet ver" dediler. Yani,
"rahmetinin hazinelerinden ve lütuf ve ihsanın celâlinden olmak üzere bize
rahmet ver" demektir. Rahmet, marifetuİlaha, sabra, rızka ve düşmandan
emin olmaya iletilmeleridir. Onların "tarafından" şeklindeki sözleri,
o rahmetin azametini, ululuğunu ve yüceliğini gösterir ki bu da, rahmetin,
Allah'ın lütfuna ve engin cömertliğine uygun olması demektir. "ve
hazırla" ifadesi ise, "ıslâh et" demektir. Bu senin,
"Heyyetu'l-emre fe teheyye'e" "işi düzelttim, ıslâh
ettim, o da düzeldi"
deyiminden alınmıştır
"işimizde bizim için bir muvaffakiyet"
ifadesine gelince, reşed ve reşâd "dalâl" (sapıklık, sapma)mn
zıddıdır. Bu ifadenin tefsiri hususunda şu iki izah yapılmıştır:
a) İfadenin
takdiri, "Bizim için, muvaffakiyetli bir iş hazırla. Böylece biz de onun
sayesinde, doğruya ulaşmış ve hakka vasıl olmuş kimseler olalım"
şeklindedir.
b) Bunun takdiri, "işimizi tastamam, kolay
kıl, kotaylaştır" demektir. Bu senin, "re'aytu minke reşedan"
"Senden hep iyilik, kolaylık, güzellik gördüm" demen gibidir.
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, "Onların kulaklarına perde vurduk" buyurmuştur. Müfessirler,
bunun manasının, "Biz onları uyuttuk" şeklinde olduğunu
söylemişlerdir ki. bunun takdiri, "Biz onların kulaklarına, onları
uyandıracak seslerin, kulaklarına ulaşmasına mani olacak perdeler vurduk"
şeklindedir ki, bu da "Biz onların kulaklarına perde vurduk"
demektir. Ancak ne var ki burada, mef'ûl durumunda otan "hlcâb-perde"
kelimesi hazfedilmiştir. Nitekim, Arapça'da, "hanımının (kabrinin) üzerine
kümbet yaptı" manasında, "Benâ alâ imreatihî" denilmesi gibidir.
Daha sonra Cenâb-ı Mak, onların kulaklarına bu perdeyi, mağarada vurduğunu
beyan buyurmuştur ki, buna göre (mağara) kelimesi, mekân zarfı olur.
[34]
O'nun, "nice
yıllar" ifadesi de, zaman zarfıdır. Ayetteki ifadesiyle ilgili iki bahis vardır:
Birinci Bahis: Zeccâc
şöyle der: "Burada adedfi kelimesinin zikredilmesi, bu yılların çok ve
uzun olduğunu göstermek içindir. Sayılan her şey hakkında "aded"
kelimesi getirilir ve o, onunla vasfedilirse, onun çok olduğu murad edilir.
Çünkü az olduğunda, onu saymadan da miktarı anlaşılır. Ama çok olduğunda,
saymaya ihtiyaç
duyulur. Binâenaleyh sen, "Günlerce
kaldım" dediğinde, bununla kesreti, çokluğu murat etmiş olursun."
İkinci Bahis: Adeden
kelimesinin mansub olması hususunda şu iki izah yapılmıştır:
1)Bu,
(o yıllar) kelimesinin
sıfatıdır. Buna göre
ifadenin takdiri, "sayılı
olan yıllar" şeklindedir. Bu, Ferrâ ve Zeccâc'ın görüşüdür. Buna göre, bu
ifade hakkında, şu iki tür takdir caiz olur:
a) Muzâfın hazfedilmesı;
b) İsm-i mef'ûrün masdar ile ifade edilmiş
olması.
2) Zeccâc,
bu ifâdenin, mef'ûl-i mutlak olarak mansub olmasının caiz olacağını da
ileri sürmüştür. Buna göre
ifadenin takdiri, "sayıyla sayılacak olan"
şeklindedir.
[35]
Daha sonra, Cenâb-ı
Hak, "iki zümreden hangisinin, bekledikleri süreyi daha iyi hesap edici
olduklarını bilelim diye, sonra da. uyumalarından sonra, onları uykularından
uyandırdık" buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:
[36]
kelimesinin başındaki
lâm, lâmu'i-garad, tafîl
(sebep, illet ve gaye lâmıjdır. Binâenaleyh
bu, Allah'ın
fiillerinin bir
maksada bağlı olarak meydana geldiğine
delâlet
eder ki, bu husustaki izahımız daha önce geçmişti.
[37]
Bu ifadenin zahiri,
Allah Teâlâ'nın, böyle bir bilgiyi elde etmek
için onları uyandırdığını iktiza etmektedir. Bu
durumda
bu mesele, Allah Teâlâ'nın, hadiseler meydana gelmeden önce onları bilip
bilmediği hususuna varıp dayanır. Bu cümleden olarak Hişâm: "Allah Teâlâ
hadiseleri, ancak onlar meydana geldiğinde bilebilir" denmiş ve bu ayetle
istidlal etmiştir ki bu husustaki açıklama daha önce geçmişti. Kur'ân-ı
Kerim'de benzeri ifadeler pek çoktur. Bu sûrede geçenler ise, bu ayetler
cümlesindendir. Bakara Sûresi'ndeki (Bakara. 143) Âl-i İmrân'daki (Al-i imran, 142) ayetleri de bunlardandır.
Yine, Cenâb-ı Hakk'ın (kehf,7)ve 31) ayetleri de bu anlamdadır.
[38]
ifadesinin başındaki
eyyü kelimesi, mübtedâ
olarak merfû, ahsa
kelimesi de, onun haberidir. Bu cümlenin tamamı da, fiilinin müteallakıdtr.
İşte bundan dolayı, fitli ifadesinin
lafzında âmil olamamış, tam aksine bu ifade, merfûiyyet üzere kalmıştır. Bunun
bir benzeri de, meselâ senin "git
ve onlardan hangisinin kalktığını öğren" demen gibidir. Nitekim Cenâb-ı
Hak da, "Sor kendilerine: Onlardan
hangisi bunun avukatı olacak?" (Kaiem 40) ve "Sonra her ümmetten
(Kaiem. 40) ve "Sonra her ümmetten hangisi rahman
olan (Allah 'a) karşı daha ziyade asi ve cüretkâr olmuşsa muhakkak ve muhakkak
ayırıp atacağız"(Meryem, 69) buyurmuştur. Bu kelime, meçhul siğasıyla
li-yu'leme şeklinde de okunmuştur ki, buna göre şu iki incelik söz konusu olur:
a) Böyle
olması halinde, Allah'a yeni bir bilginin nisbet edilmesi gerekmez; tam aksine
mana, "Bu bilgi, bazı kimseler için hasıl olsun diye onları uykularından
uyandırdık" şeklinde olur.
b) Böyle
okunması halinde, eyyü kelimesi, lafzan mansûb olması gerekir. Ancak ne var ki,
birisi şöyle diyebilir: Müşkillik henüz devam etmektedir. Çünkü eyyü
kelimesinin merfu olması, yu'leme fiilinin kendisine isnâd edilmesi sebebiyle
değil, mübtedâ olmasından dolayıdır. Bu müşkile, birisi cevap vererek şöyle
diyebilir: "Tek bir ma'mûl üzerinde iki âmilin müessir olması imkânsız
değildir." Çünkü nahvî âmillerin, birtakım alâmetleri ve işaretleri
bulunmaktadır. Binâenaleyh, pekçokaynı şey hakkında küçük tanıtıcının bulunması
sakıncalı değildir. Allah en iyisini bilendir.
[39]
Alimler bu iki grubun
kim olduğunda ihtilaf etmişlerdir:
1) Bu
cümleden olarak Atâ,
İbn Abbas (r.a)'ın, "Bununla, (gençlerin
bulunduğu) o şehre sırayla kral
olanlar kastedilmiştir.
Binâenaleyh, krallar bir grup, Ashab-ı kehf de bir grup kabul edilmiştir"
dediğini rivayet etmiştir.
2) Mücâhid, "Her
iki grup da gençlerden meydana
gelmiştir. Çünkü mağaradakiler
uyandıklarında, ne kadar süre uyumuş oldukları hususunda ihtilaf etmişlerdir.
Bunun delili, Cenâb-ı Hakk'ın, "İçlerinden bir sözcü dedi ki: "Ne
kadar eğleştiniz?" (Bazıları) "Bir gün, yahut bir günden az
eğleştik" dediler. (Diğerleri de) "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha
iyi bilendir"{KeM, 19) ifadesidir. Binâenaleyh, iki hizip bu ikisidir;
"Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilendir" diyenler de,
onların orada uzun süre (kaldığını bilenlerdir.
3) Ferrâ,
"Bu iki grup da, Ashab-ı Kehf zamanında yaşamış ve onların uykuda
kaldıkları süre konusunda ihtilaf etmiş olan müslümanlardandır" demiştir.
[40]
Ebu Ali el-Farisî
şöyle der: "Ayetteki ahsa kelimesi, ism-i tafdil değildir. Çünkü, bu
kalıbın, sülâsî mücerred fiillerin
dışından
gelmesi caiz değildir. şeklindeki ifadelere gelince, bunlar şaz kabilinden olan
kullanışlardır. Şaz ifadelere ise kıyas yapılmaz. Daha doğrusu, doğru olan
şudur: Buradaki ahsa kelimesi, mazi fiil olup, eyyü mübtedâsının haberidir.
Mübteda ve haber ise, li-na'leme fiilinin mef'ûlü. emedâ kelimesi de ahsa fiilinin
mef'ûl-ü bih'idir. ifadesinde mâ da, masdariyye mâ'sı olup, kelamın takdiri,
"Onların kalışlarının zamanını saydı" şeklinde olur. Netice olarak
kelamın takdiri, "Bu iki hizipten hangisinin bu bekleyişin müddetini daha
iyi sayacağını bilelim diye" şeklindedir. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı
Hakk'ın "Allah onu saymıştır" (Mücadele, 6) "Her şeyi sayı ile
saymıştır için, 28) ayetleridir.
[41]
Sufi ulemanın,
"keramet" görüşünün doğruluğuna, bu
ayetle istidlal etmişlerdir ki, bu apaçık bir istidlaldir. Biz
bu meseleyi burada,
tafsilatlı bir biçimde ele alacağız. Bu
sebeple
biz diyoruz ki: Kerametin caiz olduğunu gösteren
delillere girmeden önce şu mukaddimeyi sunma ihtiyacını duymaktayız:
[42]
Birinci Mukaddime: Bu
mukaddime, "velfnin ne olduğunu beyan hususundadır. Bu sebeple biz diyoruz
ki, burada şu iki izahı yapmak gerekir:
a) Bu kelimenin, tıpkı alîm ve kadîr gibi ism-i
failin mübalağa vezinlerinde olmasıdır. Buna göre "velî", araya
hiçbir günah girmeksizin, taatları birbirine eklenen ve birbirinf takip eden
kimse demektir.
b) Bu
kalıbın, tapkı katil ve cerîh kelimelerinin, makûl ve mecruh manalarına olması
gibi, mef'ûl manasıncja olmasıdır. Buna göre velî, Cenâb-ı Hakk'ın, korumasına
aldığı ve onu, her türlü günah nevinden koruduğu; kendisine itaata muvaffak
kılmayı sürdürdüğü kimsedir. Bil ki bu isim, Allah Teâlâ'nın (Bakara, 257);
(ATâi, 196) (Bakara286) dili "Bunun sebebi şudur. Çünkü Allah şüphesiz
iman edenlerin velisidir. Kâfirlere gelince, onların velisi yoktur" (Muhammed,
11) ve (Mâide, 55) ayetlerinde anlatılan mananın aynısıdır. Ben derim ki:
Arapça'da "velî" kelimesi, yakın olan demektir. Buna göre kul,
tartlarının çokluğu, ihlasının fazlalığı sebebiyle Allah'a yaklaşıp; Rab Teâlâ
da rahmet, lütuf ve ihsanıyla ona yaklaştığında, işte o noktada velîiik
tahakkuk eder.
[43]
İkinci Mukaddime: Bir
insanın elinde harikulade bir fiil meydana geldiğinde bu, ya bir iddia ite
ilgili olarak meydana gelmiş olur, ya da böyle olmaz.
1) Bir
iddiadan dolayı meydana gelen birinci kısma gelince, bu iddia, ya ulûhiyyet,
yahut nübüvvet, veyahut velayet, veyahut da sihir ve şeytana itaat davası olur.
Binâenaleyh, böylece bu dört kısım olmuş olur.
Birinci Kısım: Bu
kısım, ulûhiyyet iddiasında bulunmadır. Alimlerimiz, hiçbir muaraza olmaksızın,
ulûhiyyet iddiasında bulunan kimsenin elinde harikulade hallerin zuhur etmesini
caiz görmüşlerdir. Rivayet edildiğine göre Firavun, ulûhiyyet iddiasında
bulunmuş ve onun elinden, harikulade şeyler zuhur etmiştir. Bu tür şeyler, Deccâl
için de nakledilmiştir. Alimlerimiz şöyle demişlerdir: Bu, olabilir. Çünkü onun
şekli ve şemaili (tutumu), onun yalancı olduğunu zaten gösterir. Binâenaleyh,
onun etinde harikulade hallerin zuhur etmesi, herhangi bir karışıklığa
sebebiyet vermez.
İkinci Kısım:
Peygamberlik iddiasında bulunmak demek olan bu kısım da ikiye ayrılır: Çünkü
bunu iddia eden ya doğru söylemektedir, ya da yalancıdır. Eğer doğru
söylüyorsa, onun elinden harikulade hallerin zuhur etmesi vacip olur. Bu,
peygamberlerin nübüvvetinin doğruluğunu kabul eden herkes arasında
"müttefekun aleyh" bir meseledir. Eğer yalancı ise, onun elinden
harikulade hallerin zuhur etmesi caiz
olmaz. Faraza zuhur etse bile mutlaka onda muarız bir durumun bulunması
gerekir.
Üçüncü Kısım: Bu
kıstm, velayet iddiasında bulunmak ve velîlerin keramet sahibi olduklarını
iddia etmektir. Alimler velînin hem keramet iddia etmesinin caiz olup olmaması,
hem de o kerametin, onun iddiasına uygun olarak gelip gelmemesi hususunda
ihtilaf etmişlerdir.
Dördüncü Kısım: Ki bu,
sihir ve şeytana itaat iddiasıdır, biz ehl-i sünnete göre, böylesi kimselerin
elinden harikulade hallerin zuhur etmesi caiz olduğu halde, Mutezilo'ye göreyse
caiz değildir.
[44]
2) Herhangi
bir iddia olmaksızın, bir kimsenin elinden harikulade hallerin zuhur etmesidir.
Binâenaleyh bu insan ya salih, Allah'ın razı olduğu bir kimsedir; veyahutda
kötü, günahkâr bir kimsedir. Birincisi, böylesi salih ve veli kulların,
kerameti olduğunu söylemedir. Alimlerimiz bunun caiz olduğu hususunda ittifak
etmişlerdir. Mutezile'den Ebul-Huseyn el-Basrî ile talebesi Mahmud el-Harezmî
hariç, bunu kabul etmemişlerdir.
Allah Teâlâ'dan uzak
olan bazı kimselerden harikulade hallerin zuhur etmesine
gelince, işte, buna da "istidrâc" adı
verilmiştir. Bu iki mukaddime hususundaki ayrıntılı açıklamamız işte budur.
[45]
Bunu iyice
kavradığında biz diyoruz ki: Veli kulların kerametlerinin caiz olduğuna,
Kur'ân, hadis, eser ve aklî deliller delâlet etmektedir. Kur'ân'a gelince, bu
hususta bize göre delil olabilecek pekçok ayet bulunmaktadır:
[46]
Birinci Delil: Hz.
Meryem kıssasıdır. Ki biz bunu, Al-i İmrân Sûresi'nde açıklamıştık.
Binâenaleyh, tekrarlamıyoruz.
İkinci Delil: Ashab-ı
Kehf Kıssası ve onların, 309 (üçyüzdokuz) yıl gibi bir süre içinde, her türlü
kötülüklerden, afetlerden uzak bir biçimde diri kalmaları ve Allah Teâlâ'nın
onları, güneşin ısısından koruyup muhafaza etmesidir. Nitekim Cenâb-f Hak,
"Görürdün ki güneş doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafına yönelir,
battığı vakit de onların sol yanım kesip giderdi. Kendileri ise, oranın geniş
bir yerinde idiler. Sen onları uyanık kimseler sanırsın. Halbuki onlar,
uyuyorlardı"{Kem, 17-18) buyurmuştur. Bazı kimseler de bu mesele hususunda
Cenâb-ı Hakk'ın "Nezdinde kitaptan bir ilim olan (zât), "Ben dedi,
gözün sana dönmeden evvel onu sana getiririm" (Nemi, «) ayetine
tutunmuşlardır. Biz, katında kitap ilminin bulunduğu o kimsenin, Süleyman (a.s)
olduğunu açıklamıştık. Binâenaleyh bu istidlal düşer. Kadî buna şu şekilde
cevap vermiştir: "Onların içinde veyahut da o zamanda, kendisinde bir ilim
bulunan bir nebinin mutlaka bulunması gerekir. Çünkü bunda da, diğer mucizeler
gibi, harikulade bir durum vardır." Biz diypruz ki: Bu hadisenin, herhangi
bir peygamber için mucize olması imkânsızdır. Çünkü onların uykuya yönelmesi,
harikulade bir iş değildir ki, bu bir mucize kabul edilsin! Zira halkın bu
oiayda onları tasdik edebilmeleri için, bu uyku boyunca yaşayıp o vakit
kalkanların 309 sene önce uyumuş olan o kimseler olduklarını bilmeleri
gereklidir. Halbuki bu şartların hiçbiri tahakkuk etmemiştir. Binâenaleyh bu
hadiseyi, herhangi bir peygamber için mucize kabul etmek imkânsızdır. Geriye,
bunun velî kullar için bir keramet ve onlar için bir ihsan kılınmış olması
durum kalır.
[47]
1) Ebu
Hureyre (r.a)'den gelen ve Sahîhayn'de yer alan bir hadise göre, Hz. Peygamber
(s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Şu üç kimse hariç, beşikte hiç kimse
konuşmamıştır. Meryem oğlu îsâ, Abid Cüreyc zamanındaki bir çocuk ve başka bir
çocuk. Hz. İsa'ya gelince, siz onu tanıyorsunuz. Cüreyc ise, Isrâiloğullan
arasında abid bir kimse idi. Ve onun
annesi vardı. O bir gün namaz kılıyordu. Derken
annesi oğlunu arzuladı da, "Ey Cüreyc" dedi. Cüreycde,
"Ey Rabbim, namazımı mıhlayım, yoksa annemi mi göreyim?" dedi. Sonra
namazına devam etti. Derken, annesi onu ikinci kez çağırdı. Cüreyc, yine aynı
şeyi üç defa tekrarladı. Cüreyc namaz kılıyordu, annesi ise onu çağırıyordu. Bu
durum, annesinin zoruna gitti. Bunun üzerine annesi, "Ey Allahım, ona
zinakâr kadtnlan göstermeden onun canını alma" diye beddua etti. O yörede
zinakâr bir kadın vardı. Bunun üzerine o kadın, İsrâiloğullarma, "Ben
Cüreyc'i yoldan çıkarayım da, o zina etsin" dedi ve onun yanma vardı, ama
muvaffak olamadı. Orada bir çoban vardı; geceleyin, onun manastırının duvarının
dibinde barınırdı. O kadın, Cüreyc'den kâm alamayınca, bu sefer, o çobandan kâm
almayı istedi ve yaptı. Derken onun bir çocuğu oldu; sonra da o kadın, "Bu
çocuğum, Cüreyc'dendir" dedi. Bunun üzerine Isrâiloğullan o kadının yanma
geldiler ve Cüreyc'in manastırını parçaladılar, ona sövüp saydılar. Derken o.
namazı kılıp duâ ettikten sonra, -ki Ebu hureyre (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s),
Cüreyc'in, "£y çocuk, baban kimdir?" deyip, eliyle ona vurduğunu
naklederken, ben Hz. Peygamber (s.a.s)'i görür gibi oluyorum" demiştir.-
İşte Cüreyc böyle sorunca, çocuk, "Çobandır" cevabını verir. Bunun
üzerine tsrâiloğullan yaptıklarına bin pişman olur ve Cüreyc'den af dileyerek,
"Biz senin manastırını altın ve gümüşten yapacağız" derler, o ise
bunu kabul etmeyerek, manastırını ilk hali üzere yapar."
[48]
"Diğer çocuğa
gelince, bu da şöyledir: Bir kadının, emzikte bir çocuğu vardı. Derken
kendisine, güzel görünümlü ve yakışıklı bir delikanlı uğrar. Bunun üzerine o
kadıncağız, "Allahım, benim çocuğumu da böyle yap!" deyince, memedeki
çocuk, "Allahım, sen beni böyle yapma" der. Sonra o kadına, halkın,
hırsız ve zinakâr olduğunu, bundan dolayı da ceza görmüş olduğunu söyledikleri
bir kadın uğrar. Bunun üzerine kadın da, "Allahım, sen benim oğlumu bu
şekilde yapma" der, buna mukabil çocuk da, "Allahım, beni onun gibi
yap" der. Bunun üzerine annesi ona, bu hususta niye böyle dedin? deyince,
o çocuk "O gördüğün genç, zorbalardan bir zorba idi. Ben onun gibi olmayı
istemedim. Bu kadın ise, zina etmediği halde onun zina ettiği, hırsızlık
yapmadığı halde hırsızlık yaptığı söylenen, her seferinde de, "Allah bana
yeter" diyen bir kadındır" der, "[49]
2) Bu,
mağarayla ilgili haber olup, bu da sahih hadis kitaplarında meşhur olan bir
haberdir. Zührî'nin, Salim'den, Salim'in de İbn Ömer'den rivayetine göre, Hz.
Peygamber (s.a.s) şöyle demiştir: "Sizden önceki bir zamanda üç kişi
yolculuğa çıkar. Derken, gece karanlığı çökünce, onlar bir mağaraya sığınırlar.
Oraya
girdiklerinde, dağdan büyük bir kaya
parçası yuvarlanır ve mağaranın kapısını tıkar. Bunun üzerine onlar,
"Allah'a yemin olsun ki, sizi bu kaya parçasından ancak, saJih
amellerinizi zikrederek, Allah'a dua etmeniz kurtarır" derler. Derken
onlardan birisi şöyle der: "Benim, ihtiyar ana-babam vardı. Ben, onlardan
önce akşam sütümü içmezdim. Derken onlar bir gün bir ağacın gölgesinde
uyuyakalmışlardı. Ben ise, onların yanıbaşından ayrılmadım. Onların, içecekleri
sütü akşamleyin sağarak onlara getirdim. Derken, onları yine uyur buldum. Ne
onları uyandırmak ne de onlardan önce sütümü içmek istedim. Elimde süt bardağı
olduğu halde, fecir doğuncaya kadar ayakta olarak onların uyanmasını bekledim.
Nihayet uyandılar ve sütlerini içtiler. Allahım, eğer ben bunu senin rızan için
yaptımsa, kaya parçasından dolayı içine düştüğümüz bu sıkıntıdan bizi
kurtar." Bunun üzerine, ram çıkmalarına imkân vermeyecek biçimde, kaya
parçası biraz aralandı.
Sonra diğer genç şöyle
dedi: "Benim amcamın bir kızı vardı. Ben onu çok seviyordum. Derken ondan
kâm almak istedim. Ama o, kaçındı benden. Bir yıl o. geçim sıkıntısına düştü.
Bunun üzerine benim yanıma gelince ben ona, onunla başbaşa kalmam mukabilinde
büyük bir mal verdim. Onu tam elde edeceğim zaman o, "Senin, bu mührü
(bekâret mührü) haksız yere (nikâhsız olarak) bozman caiz olmaz" dedi.
Bunun üzerine ben bu işten kaçındım ve onu verdiğim mal ile başbaşa bıraktım.
Allahım, eğer ben bunu senin rızan için yaptıysam, içine düştüğümüz bu sıkıntıyı
bizden gider." Bunun üzerine kaya biraz daha aralanır, ama onlar oradan
yine de çıkamazlar."
Hz. Peygamber (s.a.s)
sözüne devamla şöyle der: "Bunlardan üçüncü genç, "Allah'ım, ben
ücret mukabilinde işçi çalıştırıyordum. Onlara ücretlerini de veriyordum. Ancak
onlardan birisi ücretini almadan çekip gitti. Bunun üzerine ben onun parasını
değerlendirdim, bu paradan pekçok mal, mülk meydana geldi. Derken, bir müddet
sonra o adam çıkageldi ve "Ey Allah'ın kulu ücretimi ver" dedi. Bunun
üzerine ben de ona, "Şu gördüğün koyun, deve ve köle, senin ücretinin bir
mahsulüdür, ondan elde edilmiştir" dedim. Buna mukabil o, "Ey
Allah'ın kulu, benimle alay mı ediyorsun?" dediğinde ben, "seninle
alay etmiyorum" dedim. Bu cevap üzerine o, bütün bu malları aldı.
Allah'ım, ben bunu eğer senin nzan için yaptıysam içinde bulunduğumuz sıkıntıyı
bizden gider" dedi. Derken kaya parçası mağaradan ayrıldı; onlar da oradan
çıkıp yollarına devam ettiler."[50] Bu,
müttefekun aleyh, sahih hasen bir hadistir.
3) Hz.
Peygamber (s.a.s)'in "Saçı-başı dağınık, üstü-başı toz içinde, vücudunun
üst ve altını örtmek için sadece iki eski esvabı olan ve kendilerine önem
verilmeyen nice kimseler vardır ki, eğer onlar Allah'a yemin etse, Allah onu
yalancı çıkarmaz"[51]
(yani istediklerini verir)
hadisidir. Hz.
Peygamber, o kimsenin, kendisi için Allah'a yemin etmiş olduğu şeyteri muayyen
olarak belirtmemiş, mutlak bırakmıştır.
4) Said
İbnu'l-Müseyyeb, Ebu Hureyre (r.a)'den, Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle dediğini
rivayet etmiştir: "Bir gün, bir adam sırtına yük yüklemiş olduğu bir öküzü
sürüyordu. Derken öküz ona dönerek, "Ben bunun için yaratılmadım. Ben
ancak, ziraat ve tarla sürmek için yaratıldım" der. Bunun üzerine orada
bulunanlar, "sübhânellah! konuşan bir öküz!?" deyince, Hz. Peygamber
(s.a.s), buna hem ben, hem Ebu Bekir, hem de Ömer (r.a) iman ettik'1 der.'[52]
5) Ebu
Hureyre (r.a), Hz. Peygamber'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Bir gün
bir adam, buluttan şöyle bir ses veya gök gürültüsü duyar- "Falancanın
bahçesini sula!" O adam şöyle anlatır: "Ben o bahçeye vardığımda,
orada bulunan birisiyle karşılaştım ve ona "Adın ne?" dediğimde o,
falan oğlu falan oğlu filânca" dedi. Ben ona, "Sen bu bahçeyi
biçtiğinde onu ne yapıyorsun?" dedim. O, "Bunu niçin sordun?"
dediğinde ben, "Ben buluttan "Falancanın bahçesini sula!" diyen
bir ses duydum" dedim. Madem ki sen bunu sordun söyleyeyim, ben bunu üç
kısma ayırıyorum. Üçte birini ben ve ailem için, üçte birini fakirler ve
yolcular için, üçte birini de bu bahçeme harcıyorum" diye cevap verdi."[53]
Asardan olan delile
gelince, biz İşe, hulefâ-i râşidînden zuhur ettiği söylenen kerametlerle işe
başlayalım, daha sonra da diğer sahabilerden zuhur edenleri ele alalım:
[54]
1) Ebu Bekr
(r.a)'e gelince, meselâ şu onun kerametlerindendir: "Hz. Ebu Bekrin
cenazesi Hz. Peygamberin kabrinin kapısına kadar götürülüp ve, "Selâm
olsun sana. öy Allah'ın Resulü, kapıdaki Ebu Bekr'dir" diye nida
edildiğinde, birden kapı açılır ve kabirden ansızın gelen bir ses, "Seveni
onu sevenin yanına koyun" der.
Hz. Ömer'e gelince,
ondan pekçok keramet zuhur etmiştir. Bunlardan birisi, rivayet edilen şu
husustur: O bir ordu yollamıştı. Ordunun başına da, adı Sâriye İbn ei-Husayn
olan bir kimseyi emir tayin etmişti. Hz. Ömer cuma günü hutbe okurken, minberin
üzerinde bulunduğu sırada, hutbesinde, "Ey Sariye, dağa dağa! (dağ
tarafını tut!)" diye bağırır. Ali İbn Ebî Talib (k.v.) şöyle der:
"Ben bu sözün hangi günde söylendiğini yazdım." Derken, ordunun öncü
kuvvetlerinin temsilcisi çıkagelir ve "Ey mü'minlerin emiri, biz cuma günü
hutbe zamanında savaşıyorduk. Karşı taraf
bizi
hezimete uğratmıştı. Bir de ne görelim, "Ey Sariye, dağa dağa!" diye
bağıran bir insan. Bunun üzerine biz sırtımızı dağa verdik. Neticede Allah
kâfirleri hezimete uğrattı ve biz, o sesin bereketi sebebiyle büyük bir ganimet
elde ettik" der. Va'zu nasihat edenlerden birisi, bunun Hz. Peygamber'e
ait bir mucize olduğunu; zira O'nun, Hz. Ebu Bekir ve Ömer'e, "siz, benim
kulağım ve gözüm gibisiniz" dediğini; binâenaleyh, Hz. Ömer, Hz. Muhammed
(s.a.s)'in gözü gibi olunca, hiç şüphesiz, o kadar uzaktaki şeyleri
görebilmiştir" demiştir.
2) Rivayet
edildiğine göre Mısır'daki Nil Nehri, cahiliyye çağında, her yıl bir defa akmaz
ve dururmuş. Derken ona, güzel bir kız kurban ederlermiş. İslâmiyet gelince,
Amr İbnu'l-As, bu hadiseyi Hz. Ömer'e bildirdi. Bunun üzerine Hz. Ömer de bir
tuğla üzerine, Nil, eğer Allah'ın emri ile akacaksan, ak! Yok eğer, kendi
buyruğunla akacaksan, bizim sana ihtiyacımız yok" diye yazar ve o tuğlayı
Nil'e atar. O da bunun üzerine hiç durmaz ve akıverir.
3) Medine'de
bir deprem olmuştu. Hz. Ömer kamçısını yere vurup, "Allah'ın zniyle
dur!" dedi. O da durdu. Ve artık, bundan sonra Medine'de zelzele
görülmedi.
4)
Medine'nin kimi av ve bahçelerinde yangın meydana gelir. Bunun üzerine Hz. Ömer
bir tuğla üzerine "Ey ateş, Allah'ın izniyle sön!" diye yazar ve onu,
yanan yere atar. Derken orası, o anda söner.
5) Rivayet
olunduğuna göre, Rum kralının elçisi Hz. Ömer'e gelir ve evini sorar ve o, onun
evinin, kralların köşkleri gibi clduğunu tasavvur eder. Bunun üzerine onlar,
"onun böyle bir şeyi yoktur. O, sahrada kerpiç döküyor" derler. O
sahraya gelince, Ömer (r.a)'i, kamçısını başının altına koymuş ve uyur
vaziyette bulur. Elçi buna şaşar ve: "Doğu ve batıdakiler, bu insandan
çekinirler. Halbuki bunun durumu bu!" der, sonra da kendi kendine,
"Ben bunu yapayalnız bulmuşken öldüreyim de insanları ondan
kurtarayım" der, kılıcını kaldırınca, Allah Teâlâ da, oradan iki astan
çıkarıverir ve o iki aslan o adama saldırır. Bunun üzerine o, elinden kılıcı
atar. O esnada da Hz. Ömer uyanır ve hiçbir şey görmez. Bunun üzerine Hz. Ömer
ona durumu sorunca, o ona bu hadiseyi anlatır. Derken müslüman olur. Ben derim
ki: Bu hadiseler, ahâd haberlerle rivayet edilen hadiselerdir. Ama burada,
tevatür ile bilinen şöyle bir gerçek vardır: Hz. Ömer, dünya zinetinden uzak,
her türlü aşırılık ve zoraki I iklerden -zak olduğu halde, doğu ve batıya hakim
olmuş, kralları ve devletleri altüst etmiştir. Şayet sen, tarih kitaplarına
bakacak olursan, Hz. Adem zamanından o ana kadar Hz. Ömer'e müyesser olanın hiç
kimseye nasip olmadığını görürsün. Binâenaleyh o tekel I uf terden son derece
uzak olmasına rağmen, o, o hakimiyetleri nasıl elde edebilmiştir? Bunun, en
büyük kerametlerden olduğunda hiç şüphe yoktur.
Hz. Osman (r.a)'a
gelince, Enes şunu rivayet etmiştir:
a) Yolda
yürürken, gözümü kaldırıp bir kadına baktım. Sonra da, Hz. Osman'ın yanına
vardım. Bunun üzerine o, "ne oluyor, ben sizi üzerinizde apaçık zina
alametleri
olduğu halde yanıma
girerken görüyorum?" dedi. Ben hemen, "Allah'ın Resulünden sonra da,
vahiy geliyor mu?" dediğimde o, "Hayır, bu gerçek ve doğru bir
ferasettir" dedi.
b) Hz. Osman
mızrakla yaralandığında, kanından akan ilk damla, Cenâb-ı Hakk'ın mushaftaki,
"Allah onlara karşı sana kâfi gelecektir. O, hakkıyla işiten ve hakkıyla
bilendir" (Bakara. 137) ifadesi üzerine düşmüştür.
c) Cehcâhâ
el-Gıfârî, Hz. Osman'ın elinden âsâstnı çekip alır ve onu, dizi üzerinde kırar.
Bunun üzerine dizlerine o (öldürücü) kurtçuklar düşer.
Hz. Ali (k.v)'ye
gelince, rivayet edildiğine göre onu sevenlerden birisi hırsızlık yapar. Bu,
siyah bir köle idi. Derken o, Hz. Ali'ye getirilir. Bunun üzerine Hz. Ali ona:
"Çaldın mı, hırsızlık mı ettin?" dediğinde o, "Evet!"
cevabını verir. Derken Hz. Ali, onun elini keser ve o, Hz. Ali'nin yanından
ayrılır. Selman el-Farisî ve İbnu'l-Kerâ ile karşılaşır. Bunun üzerine
İbnu'l-Kerâ, "Elini kim kesti?" deyince, o, "Mü'minlerin emiri,
müslümanlann lideri, Hz. Peygamberin damadı ve Hz. Fatıma'nın kocası" diye
cevap verir. İbnu'l-Kerâ, "O senin elini kesmiş, sense halâ onu
methediyorsun" deyince, "onu niye methetmeyecekmişim? O, haklı olarak
benim elimi kesti ve böylece beni cehennem ateşinden kurtardı" dedi.
Selmân el-Farisî bunu duyup Hz. Ali'ye haber verince, Hz. Ali o köleyi çağırdı,
elini bileğinin üzerine koydu ve onu bir mendif ile örttü ve dua etmeye
başladı. Bunun üzerine biz, gökyüzünden şöyle bir ses duyduk: "Elinden
örtüyü kaldır." Örtüyü kaldırınca, bir de ne görelim, eli, Allah'ın izni
ve o güzelim sanatıyla iyileşmiş."
[55]
Diğer sahabenin bu
konudaki halteri de pek çoktur. Bu konuda, onlardan pek az bir şey
bahsedeceğiz.
1) Muhammed
İbnu'l-Münkedir, Hz. Muhammed (s.as)'in kölesinin gemisinde zuhur eden bir hali
şöyle anlatır: "Köle şöyle der: "Gemiye binmiştim; derken, içinde
bulunduğum gemi parçalandı. Geminin tahtalarından birisinin üzerine bindim. Bu
tahta parçası beni bir aslan ini olan bir yere attı. Derken karşıma bana doğru
gelmekte olan bir arştan çıktı. Bunun üzerine ben, "Ey Ebu'l-Hâris[56] ben
Hz. Peygamber (s.a.s)'in kölesiyim" dedim. Bunun üzerine arslan önüme
düştü ve bana yol gösterdi. Sonra arslan, hım hım edip kendince bir şeyler
söyledi; anladtm ki beni uğurluyor. Sonra da geri döndü."
2) Sabit,
Enes (r.a)'den şunu rivayet etmiştir: "Useyd İbn Hudayr ile Ensârdan başka
birisi Hz. Peygamber (s.a.s)'in huzurunda, ihtiyaç duydukları bir konuda
konuşuyorlardı. Derken gece epey ilerlemişti. Bunun
üzerine onlar Hz. Peygamberin evinden ayrıldılar. Gece alabildiğine karanlıktı.
Herbirinin elinde bir değnek vardı. Bu esnada, onların değneklerinden birisi
onlara ışık tuttu, yollarını aydınlattı ve onun ışığında yollarına devam
ettiler. Yolları ayrılınca, berikinin âsâsı, kendisinin yolunu aydınlattı; o da
onun ışığında yürüdü ve evine ulaştı."
3) Alimlerin
anlatmasına göre, Halid İbn el-Velîd'in askeri arasında içki içenler
bulunuyordu. O, bir gece atına bindi ve askerini dolaştı. Derken, yanında bir
küp içki bulunan, at üzerindeki bir adama rastladı. Ona, "bu nedir?"
diye sorduğunda o, "sirke!" cevabını verdi. Bunun üzerine Halid:
"Ey Allah'ım, onu sirke haline getir!" dedi. Adam, arkadaşlarının
yanına vardı ve: "Size, Arapların ömründe içmedikleri bir içki
getirdim" dedi. Onlar küpün ağzını açınca, onun sirke olduğunu gördüler
ve: "Allah'a yemin olsun ki, sen bize sirke getirdin" dediler. Bunun
üzerine o adam: "Bu, Allah'a yemin olsun ki, Halid İbn el-Velîd'in
duasının sonucudur" dedi.
4) Meşhur
bir hadise ki, bu şudur: Halid İbn el-Velîd, Allah'ın ismini anarak bir avuç
zehir yedi. Ama zehir ona zarar vermedi.
5) Rivayet
olunduğuna göre İbn Ömer, bir yolculuğunda, vahşî hayvanların korkusu sebebiyle
yolda bekleyen bir cemaate rastgelir. Bunun üzerine o, onların yolundaki vahşî
hayvanları kovar. Daha sonra da, "Allah, insanoğluna, korktuğunu musallat
kılar. Şayet o insanoğlu, Allah'dan başkasından korkmasaydı, ona hiçbir şey
musallat olmazdı" der.
6) Rivayet
olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a.s), Alâ İbnu'l-Hadrâmî'yi bir savaşa
yollamıştı. Derken onlarla, varacağı o yer arasına bir deniz parçası (kadar
büyük) bir su girer. Bunun üzerine o. İsm-i Azam duâsıyla duâ eder ve böylece
suyun üzerinden yürüyerek geçerler. Bu konuda sufîlerin kitaplarında sayısız
rivayetler bulunmaktadır. İsteyen, onları gözden geçirsin.
[57]
Kerametin caiz
olduğuna dair kesin aklî delillere gelince, bunlar pek çoktur.
Birinci Delil: Kul,
Allah'ın dostudur. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Haberiniz olsun ki Allah'ın veli
kullan için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir" jnus.
62) buyurmuştur. Rab Teâlâ da, kulunun dostudur. Nitekim Cenâb-ı Hak,
"Allah iman edenlerin yardımcısıdır" (Bakara. 257}, "O, bütün
sahhlere de velilik ediyor"iAsat, 197), "Sizin dostunuz ancak
Allah'tır, O'nun peygamberidir" (Mnde,288), Sen bizim T.evlâmızsm"
(Bakara, 55), ve "Bunun sebebi şudur: Çünkü Allah şüphesiz iman edenlerin
velîsidir" (Muhammed, n) buyurmuştur. Böylece Allah Teâlâ'nın, kulunun
dostu; kulunun da, Allah Teâlâ'nın dostu olduğu sabit olmuş olur. rlem Allah
kulunu sever, kul da Allah'ı sever. Nitekim Cenâb-ı Hak, "O onları sever.
onlar da O'nu severler" (Maide, s>, "îman
eden/er ise. Allah'ı daha çok severler" (Bakara 165), ve "Allah tevbe
edenleri sever, iyice temizlenenleri sever" (Bakara. 222) buyurmuştur.
Bunun böyle olduğu sabit olunca biz deriz ki: Kut, Allah'a itaatta, O'nun
emrettiği ve kendisinde rızasının bulunduğu her şeyi yapacak; O'nun nehyettiği
ve yasakladığı her şeyi de bırakacak bir dereceye ulaştığında, Hakîm ve Rahîm
olan Allah'ın, kulunun bir kerecik istediği o şeyi yapması ve yerine getirmesi
nasıl akıldan uzak görülebilir ki? Tam aksine, Cenâb-ı Hakk'ın, onun bu
isteğini yerine getirmesi daha uygundur. Çünkü kul, cimriliği, acizliği ve
tembelliğine rağmen Allah Teâlâ'nın kendisinden istediği ve kendisine emrettiği
her şeyi yapınca, Rahîm olan Rabb Teâlâ'nın, kulunun istediğini bir kerecik
yerine getirmesi haydi haydi gerekir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak,
"Ahdime riayet edin ki, ben de size olan ahdimi tutayım" (Bakara, 40)
buyurmuştur.
İkinci Delil: Keramet
izhar etmek eğer imkânsız olsaydı, bu imkânsızlık, ya Allah Teâlâ'nın bunu
yapmaya ehil olamamasından, veyahut da, o mü'min kulun, bu bağışın kendisine
verilmesine ehil olamamasından kaynaklanır. Birincisi Allah'ın kudretini
zedeler ki, bu küfürdür. İkincisi de batıldır, zira Allah'ın zâtını,
sıfatlarını, fiillerini, hükümlerini ve isimlerini tanımak, Allah'ı sevmek,
O'na itaat etmek, O'nu takdis, temcîd ve ululamaya devam etmek, çölde bir yufka
ekmeği vermekten veya bir yılanı ya da bir aslanı kulunun emrine vermekten daha
kıymetlidir. Binâenaleyh O, kuluna, kulu herhangi bir istekte bulunmaksızın,
kendisini tanımayı, sevmeyi zikir ve şükretmeyi nasib ettiğine göre ona, çölde
bir yufka ekmeği haydi haydi verir. Bunda, akla sığmayan ne var ki?!
Üçüncü Delil: Hz. Peygamber
(s.a.s)'in naklettiği bir hadis-i kudsîde Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur:
"Kul bana, kendisine farz kıldığım şeyleri eda
etmekle yaklaştığı kadar başka hiçbir amel ile yaklaşamaz. Farzların yanında
nafile ibadetlerle de kulum bana yaklaşır, yaklaşır; nihayet ben onu severim.
Ben onu sevdim mi, onun işiten kulağı, gören gözü, söyleyen dili, anlayan
kalbi, eh ve yürüyen ayağı olurum. O, benimle duyar, benimle görür, benimle
konuşur ve benimle yürür. "[58] Bu
hadis, bu gibi kimselerin kulağında, gözünde ve diğer uzuvlarında başkasına ait
bir nasip ve payın kalmadığını gösterir. Çünkü eğer orada, başkasına ait bir
hisse ve pay kalmış olsaydı, o zaman Cenâb-ı Hak, "Ben onun kulağı, gözü
oiurum" demezdi. Bunun böyle olduğu sabit olunca biz diyoruz ki: Hiç şüphesiz
ki bu makam, yılanı ve vahşî hayvanları o kulunu emrine vermekten ve ona bir
yufka ekmek, bir salkım üzüm ve bir bardak su vermekten daha değerlidir.
Binâenaleyh, Allah Teâlâ, rahmetiyle o kulunun bu
yüksek derecelere ulaştırdığına göre, ona çölde, bir parça ekmek bir
bardak su vermesinde akla sığmayacak ne vardır?
Dördüncü Delil: Yine
Hz. Peygamber (s.a.s)'in Cenâb-ı Hak'tan naklettiği bir hadis-i kudside,
"Kim benim has dostum olan kimseye eziyyet ederse, o açıkça bana savaş
ilan etmiş olur."[59] buyurmuş,
böylece dostuna eziyyet etmeyi kendisine eziyyet etme gibi addetmiş olur ki bu,
Cenâb-ı Hakk'ın, "Muhakkak ki sana beyat edenler, ancak Allah'a beyat
etmiş olurlar" (Feth, 10) ayetinin manasına yakın bir ifadedir. Yine
Cenâb-ı Hak, "Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman gerek mü'min olan
bir erkek, gerek mü'min olan bir kadın için, işlerinde kendilerine bir
muhayyerlik yoktur"(Ahzap, 36) ve "Muhakkak ki Allah'a ve Resulüne
ezâ edenler (yok mu?) Allah onları dünyada da ahirette de rahmetinden kovmuştur"(Ahzab.
57) buyurmuş, Hz. Muhammed (s.a.s)'e yapılan beyatı, kendisine yapılmış olan
bir beyat; onun rızasını, kendisinin rızası; ona eziyyeti kendisine eziyyet
kabul etmiştir. Hz. Muhammed (s.a.s)'in derecesinin, bütün derecelerin üstünde
olup zirveye çıktığında şüphe yoktur. İşte burada da böyledir. O, "Kim
benim has dostum olan kimseye eziyyet ederse, o açıkça bana savaş ilan etmiş
olur" buyurunca, bu, Allah Teâlâ'nın, velisine eziyyet etmeyi, kendisine
eziyyet etme addettiğini gösterir.
Bu husus, şu meşhur
hadis-i kudsî ile de desteklenir. "Cenâb-ı Hak Kıyamet gününde şöyle
buyurur: Hastalandım beni ziyaret etmedin; su istedim su vermedin; yiyecek
istedim yiyecek vermedin. "Bunun üzerine kul, "Ey Rabbim, sen
âlemlerin Rabbüken ben bunu nasıl yapabilirim?" dediğinde Cenâb-ı Hak,
"Falanca kulum hastalandı da, sen onu ziyaret etmedin, onu ziyaret etmen
halinde, bunufn karşılığını) benim yanımda bulacağını bilmedin mi?[60] Su
verme ve yiyecek vermedeki hüküm de aynıdır. Binâenaleyh, bütün bu hadisler,
Allah'ın velî kullarının bu derecelere ulaştıklarına delâlet eder. O halde,
Allah'ın o kuluna bir parça ekmek ve bir bardak su vermesinde, veyahut da bir
köpeği veya bir aslanı onun emrine amade kılmasında, akla sığmayan ne var ki?
Beşinci Delil: Biz
örfen, hükümdarın kendi özel hizmetine tahsis ettiği ve insanların meclisine
katılmasına müsaade ettiği kimseye, başkasının yapamayacağı şeyleri yapma
salâhiyeti de verdiğini müşahede etmekteyiz Hatta âkl-ı selîm, böyle bir
yakınlık meydana geldiğinde bu makamın bunu irileceğine de şehadet etmektedir.
Binâenaleyh, yakınlık asıl, makam da fer1 (peşinden geten) kılınmış olur.
Hükümdarların en büyüğü Rabbü'l-âlemîn'dir. Binâenaleyh o, kulunun kendisine
hizmet eşiklerine, ikram derecesine ulaştırmak ve onu, kendisini tanımanın
sırlarına vakıf kılmak ve kendisiyle kulu arasındaki perdeleri kaldıriD onu
kendisine yakınlık
seccadesi üzerine
oturtturmak suretiyle şereflendirdiğinde, bu alemdekilerin herbiri, ruhanî
mutlulukların ve rabbanî bilgilerin bir zerresine nisbetle, mahza yokluk gibi
olmasına rağmen, bu âlemde bazı kerametlerin zuhur etmesinde akla aykırı ne
vardır ki?
Altıncı Delil:
Fiilleri üstlenenin, beden değit, rûh olduğunda şüphe yoktur. Yine, beden için
rûh neyse rûh için de Allah'ı tanımanın aynen o durumda olduğunda bir şüphe
yoktur. Nitekim bunu Cenâb-ı Hakk'ın, (Nam, z)
ayetinin tefsirinde açıklamıştık. Yine Hz. Peygamber (s.a.s) de şöyle
buyurmuştur: "Ben, Rabbimin yanında gecelerim. O, beni yedim ve içirir,
[61] İşte
bundan dolayı, gayb aleminin hallerini en fazla bilenin kalb kuvveti bakımından
pek yüksek olup pek zaaf duymadığını görmekteyiz. Bundan dolayıdır ki Ali İbn
Ebi Talib (k.v), "Allah'a yemin olsun ki ben, Hayber'in kapısını, bedenî
kuvvetimle değil, rabbanî kuvvetimle söküp attım" demiştir. Bu böyledir,
zira Hz. Ali (k.v)'nin bakışları o vakitte maddî alemden uzaklaşmış; melekler,
kibriyâ aleminin nurlarıyla onu aydınlatmıştı. Böylece onun ruhu kuvvetlenmiş
ve melekî ruhların cevherine benzemişti. Ve onda, kudsiyyet ve azamet aleminin
ışıkları parlamıştı. İşte bu sebeple hiç şüphesiz ki o, başkasının yapamayacağı
şeyi yapmıştı. İşte kul da böyledir, o Allah'a itaata devam ettiği sürece,
Allah'ın, "Onun kulağı, gözü olurum" dediği makama ulaşır. Allah'ın
celâlinin nuru, kendisinin kulağı olunca da, o kimse yakını-uzağf duyar. Onun
gözü olunca da, o yakını-uzağı görür. O nur, onun eli olunca da o kimse,
zor-kolay, uzak-yakın her şey hususunda tasarrufta bulunabilir.
Yedinci Delil: Bu
delil, akli felsefî kanunlara dayalı bir delil olup, şudur: Biz, ruh cevherinin,
bölünmeye ve parçalanmaya müsait, bozulan maddeler cinsinden olmadığını; tam
aksine onun, melekler, gökfer aleminin varlıklarının cevherinden ve
arınmış-tertemiz şeyler türünden olduğunu beyan etmiştik. Ancak ne var ki rûh,
bedenle afâka kurup kendini tamamiyle onun işlerini görmeye verdiğinde, bu
kendini verme işinde, ilk vatanını ve ilk ikâmet ettiği âlemi unutacak dereceye
varır ve tamamen bozulup çürüyen maddelere benzemiş olur. Böylece de, gücü ve
kuvveti zayıflar. Kudreti kalmaz; o fiillerden herhangi birisini de yapamaz.
Ama, rûh, marifetullâh ve muhabbetullaha ünsiyet kazanır, bu bedenî işleriyle
olan meşguliyeti azalır, üzerinde semavî ve Arşa ait mukaddes ruhların nuru
parlar ve o nurlar bu ruha nüfuz ederse o, tıpkı feiekî ruhların bu işleri
yapabilmesi gibi, bu âlemin maddelerine tasarrufta bulunmaya da güç bulur ki,
işte keramet budur.
Bu husustaki diğer bir
incelik de şudur: Bize göre beşerî ruhlar, mahiyetleri bakımından farklı
farklıdır. Onların içinde kuvvetli olanlar zayıf olanlar; nuranî
olanlar-bulanık olanlar; değerli olanlar- değersiz olanlar bulunmaktadır.
Feiekî ruhlar da
böyledir; Cibril'e
baksana; Cenâb-ı Hak onu vasfederken, "Şüphesiz, muhakkak ki o, çok
şerefli bir eiçinin kelâmıdır. O, çetin bir kudrete maliktir. Arşın sahibi
yanında çok itibarlıdır. Orada kendisine itaat olunandır, bir emîrdir"
n*ekvir, 19-21); diğer melekleri vasfederken de, "Göklerde nice melek
vardır ki, onların şefaatleri bile hiçbir şeye yaramaz" (Necm, 26)
buyurmuştur. Burada da böyledir. Herhangi bir nefiste, tıpkı tabiatı yüce,
cevheri aydın ve parfak, unsurî ve kudsî kuvvet nevinden olmak üzere, bir
kuvvet görülür de, sonra da bu ruha, kevn-ü fesâd (yapılıp yıkılma) aleminin
tozlarını onun yüzünden silecek olan çeşitli riyazâtlar uygulanırsa, o aydınlanır,
ışır ve Samediyyetin huzurunda bulunmasının bilgisinin nurunun yardımı; celâl
ve izzetin huzurunda bulunmanın da ışıklarının kuvveti ile, bu kevn-ü fesad
âleminin heyulasında tasarrufta bulunabilir. Biz bu hususta, daha fazla
açıklamada bulunmayalım, çünkü bunun ötesinde çok ince sırlar elde
edemeyenlerin tasdik edemeyeceği derin haller bulunmaktadır. Biz, hayırları
idrak etmek hususunda Allah'ın yardımını isteriz.
[62]
Kerameti inkâr edenler
de, şu şüphe ve delilleri ileri sürmüşlerdir:
Birinci Şüphe: Ki bu,
kendisine dayandıkları ve bu yüzden de saptıkları şüphedir. Buna göre Cenâb-ı
Hak, harikulade halferin zuhurunu, nübüvvetin delili yapmıştır. Binâenaleyh bu
hal, nebî olmayanlar için zuhur ederse, o zaman bu delâlet yok olur. Çünkü,
medlul olmadan delilin bulunması, onun delil olmasını zedeler ki bu, batıldır.
İkinci Şüphe: Onlar,
Hz. Peygamber'den nakledilen şu hadis-i kudsiye dayanmışlardır: "Kulum
bana, kendisine farz kıldığım şeyleri eda etmekle yaklaştığı kadar, başka hiç
bir amel ile yaklaşamaz," Bu, farzları edâ etmek suretiyle Allah'a
yaklaşmanın, nafileleri edâ etmek suretiyle olan yaklaşmaktan daha büyük
olduğunu gösterir. Ama Cenâb-ı Hakk'a farzları eda etmek suretiyle yaklaşanlar
için herhangi bir keramet tahakkuk etmemektedir. Allah için nafileleri ifa
etmek suretiyle /aklaşmadan dolayı, böyle bir kerametin meydana gelmemesi daha
evlâdır.
Üçüncü Şüphe: Onlar
Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlar sizin ağırlıklarınızı yüklenir, yarı canınız
tükenmeden varamayacağınız bir memlekete götürür" (Nahi. 7) ayetine
tutunmuş ve şöyle demişlerdir: "Velînin, bir beldeden uzak bir beldeye,
ayette Delirtilen şeklin dışında geçmiş olduğunu söylemek, bu ayeti ta'n etmek
olur. Hem Hz. Muhammet! (s.a.s) de, Mekke'den Medine'ye büyük zorluklar içinde
birkaç günde ulaşabilmiştir. Binâenaleyh, velînin, kendi memleketinden bir gün
içinde hacca gidip haccettiğinin ileri sürülmesi nasıl düşünülebilir?
Dördüncü Şüphe:
Kendisinden kerametlerin zuhur ettiği bu velî, bir kimsede alacağının bulunduğunu
iddia ettiğinde, ondan bir delil isteyebilir miyiz, isteyemez
miyiz? Binâenaleyh, biz ondan şayet delil isteyecek
olursak, bu abes otur. Çünkü üzerinde kerametlerin gözükmesi, onun yalan
söylemeyeceğini gösterir. Kesin delil varken, zannî delil nasıl istenebilir.
Eğer biz ondan bu beyyineyi istemezsek, o zaman Hz. Peygamber (s.a.s)'in
"Beyyine (delil) iddia edene düşer"[63]
hadisi ile amel etmemiş oluruz. Binâenaleyh bu, kerametin varlığını söylemenin
bâtıl olduğunu gösterir.
Beşinci Şüphe: Bazt
veli kulların keramet göstermesi caiz olunca, diğerlerinin göstermeleri de caiz
(mümkün) olur. Kerametler, harikuladeliği kaldıracak bir nisbette çoğaldığında,
artık âdete uygun (alışılmış) bir hale gelir ki bu da, mucize ve kerameti
zedeler.
[64]
Birinci Şüpheye Şöyle
Cevap Verilir: Alimler, velînin, velayet iddiasında bulunmasının caiz
olup-olmayacağı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bir grup muhakkik âtim, bunun
caiz olmadığını söylemiştir. Bu görüşe göre mucize ile keramet arasındaki fark
şu olur: Mucizeden önce peygamberlik iddiası söz konusudur. Bu farkın sebebi
şudur: Peygamberler, ancak halkı küfürden imana, günahtan taata çağırabilmek,
çekebilmek için gönderilmişlerdir. Binâenaleyh peygamberlik davası ortaya
çıkmazsa, onu tasdik etmezler. Onlar onu tasdik etmedikleri sürece de, küfür
üzere devam etmiş olurlar. Peygamberler, peygamberlik iddiasında bulunup
mucizeler gösterdiklerinde, ümmetleri onlara iman ederler. Binâenaleyh
peygamberlerin nübüvvet iddiasına yönelmelerinin gayesi, kendilerini yüceltmek
olmayıp, aksine küfürden imana geçmeleri hususunda insanlara şefkati ortaya
koymaktır. Velinin velayetinin olduğunu bilmemek küfür sayılmadtğı gibi, bunu
bilmek de bir iman olmaz. Binâenaleyh velayet iddiasında bulunmak, nefsin
arzusunu yerine getirmek için olur. Böylece peygamberin, peygamberlik iddiasını
açıkça ortaya koyması gerektiğini, ama velinin, velayet iddiasında bulunmasının
caiz olmadığını anlarız. Dolayısıyla ikisi afasındaki fark ortaya çıkar.
Velinin velayet iddiasında
bulunmasının caiz olduğunu söyleyenler, mucize ile keramet arasındaki farkı şu
şekillerde anlatmışlardır:
1)
Harikulade fiillerin zuhur etmesi, o insanın günahtan bert olduğunu gösterir.
Sonra bu fiiller, eğer peygamberi i kldd tası ile birlikte yapılırsa, o
kimsenin, iddiasında doğru olduğunu gösterir. Yok eğer velayet iddiasıyla
yapılırsa, bu da o kimsenin velayet iddiasında sâdık olduğuna delâlet eder.
İşte bu yolla, veliler üzerinde zuhur eden keramet, Peygamberlerin
(aleyhimü's-selâm) mucizelerine zarar vermez.
2) Hz. Peygamber (s.a.s), mucize
iddiasında bulunmuş ve iddia
ettiğini gerçekleştirmiştir. Ama veli, keramet getirebileceği iddiasında
bulunduğunda, onu gerçekleştiremeyebilir Çünkü mucizenin zuhur etmesi gerekir.
Kerametin ise zuhur etmesi gerekli değildir.
3) Mucizeye,
karşılık verilemez. Ama keramete karşılık verilemeyeceği söylenemez.
4) Velayet
iddiasında bulunan bir velinin keramet göstermesi için, iddiası esnasında falan
peygamberin dinine mensup olduğunu belirtmesini* şart görürüz.
Durum böyle olunca da
onun göstereceği keramet, peygamberi için bir mucize ve o peygamberin
peygamberliğini destekleyen bir şey olmuş olur. Böyle olunca da, kerametin
zuhur etmesi, peygamberlerin nübüvvetini zedelemez, aksine onu takviye eden
birşey olmuş olur.
İkinci şüpheye şöyle
cevap verilir: Sadece farzların ifası ile Allah'a yaklaşmak,
sadece nafileleri ifâ
etmek ile Allah'a yaklaşmaktan daha mükemmel olur. Ama veli kimse, ancak hem
farzları, hem de nafileleri yerine getirmek suretiyle veli olur. Bunun
durumunun, sırf farzlarla yetineninkinden daha tam ve mükemmel olduğunda şüphe
yoktur. Böylece bu iki şey arasındaki fark ortaya çıkmış olur.
Üçüncü şüpheye şöyle
cevap verilir: HakTeâlâ'nın, "Onlar sizin ağırlıklarınızı yüklenir, yarı
canınız tükenmeden varamayacağınız bir memlekete (sizi) götürürler" (Naw,
7) ayeti, normal (alışılagelmiş) durumlara hamledilir. Halbuki velilerin
kerameti, nâdir hallerdendir. Binâenaleyh kerametler, ayetin umûmî manasından
müstesna tutulmuş gibi olur. Bu, aynı zamanda onların, Hz. Peygamber
(s.a.s)'in, "Beyyine (deli!) iddia edene düşer" şeklindeki hadisini
delil getirdikleri dördüncü şüphelerine de cevaptır.
Beşinci şüpheye şöyle
cevap verilir: Onların içinde itaatkâr olanlar pek azdır. Nitekim Cenâb-ı Hak,
"Kuiianndan (hakkıyla) şükreden azdır"(Set»,i3) buyurmuştur. İblis
de, "Sen, onların çoğunu şükredici bulamayacaksın"{Araf, 17)
demiştir. Onlar böyle az olduğuna göre, onlarda zaman zaman, kerametlerin zuhur
etmesi, kerametlerin adetin (alışılmışın) aksine olması durumunu zedelemez.
[65]
Bu, keramet ile
istidraç arasındaki farkı ortaya koyma
hakkındadır.
Bil ki birisinin birşey isteyip, Allah'ın da onun
istediğini vermesi; verilen şey ister adete (alışılmışa) uygun
olsun, ister olmasın, o kulun Allah katında itibarlı
bir kul
olduğunu göstermez. Aksine bu veriş,
bazan o kul için bir ikram, bazan da bir
"istidraç"
olur. İstidraç, Kur'ân'da çeşitli isimlerle anlatılmıştır:
1)
"İstidraç" lafzı ile
Cenâb-ı Hak, "Ayetlerimizi yalan
sayanları, Biz bilmeyecekleri
noktadan, istidraç ile helak ederiz"(Ajat, 182) buyurmuştur. İstidraç,
Cenâb-ı Hakk'ın, sapıklığı, zulmü, cehaleti ve inadı artsın diye, böyle bir
kula, dünyada iken istediği herşeyi vermesidir. Böylece, o insan, hergün biraz
daha Allah'tan uzaklaşır. Bunun aslı şudur: Aklî ilimlerde şu söylenir:
"Birşeyi tekrar tekrar yapmak, kök salmış bir melekenin meydana gelmesine
sebep olur. Binâenaleyh kulun kalbi, dünyaya temayüllü olup, Allah da ona
muradlarını verdiğinde, bu durumda o istediğini elde etmiş olur. Bu da,
lezzetin tahakkukuna sebep olur. Lezzetin tahakkuku da, meyli artırır. Temayül
ise, daha fazla koşuşturmayı gerektirir. Bunların herbiri, hep diğerine götürür
durur. Böylece de, bu hallerden herbiri, gittikçe, derece derece güç kazanır.
Dünyevî lezzetlerle meşgul olmanın, mükâşefe makamlarına ve ma'ârif
derecelerine manî olacağı malumdur. Haliyle o kimse, gittikçe Allah'tan
uzaklaşır ve iş birgün en son noktasına ulaşır. İşte istidraç budur.
2) "Mekr
(hile) lafzı: Cenâb-ı Allah, "Büyük zararı göze alanlar güruhundan
başkası, Allah'ın mekrinden
emin olmazlar" (Araf,
99), "Onlar mekr yaptılar,
Allah'da mekr yaptı. Allah
mekr yapanların en hayırhsıdır" (Ai-ı imran, 54)
buyurmuştur. Ve "Onlar bir mekr yaptılar, biz de bir mekr yaptık. Ama
onlar (bunun) farkında değiller" (Nemi. 50)
3)"Keyd"
(tuzak) lafzı. Allah Teâlâ, "o (münafıklar) Allah'a tuzak kurarlar.
Halbuki Allah da onlara tuzak kurmakta" (Nisa, u2> ve "Onlar,
Allah'a ve iman edenlere hud'a (tuzak) kurarlar. (Böyle yapmakla) ancak
kendilerine tuzak kurmuş olurlar" (Bakara, 9) buyurmuştur.
4) İmlâ (mühlet verme) lafzı, Allah Teâlâ,
"o kâfirler kendilerini imlâ etmemizi (mühlet vermemizi),- sakın kendileri için hayırlı sanmasınlar" (aı-i imran, ı?8) buyurmuştur.
5)
"Helak" ile. Nitekim Cenâb-ı Hak,
"Onlar, kendilerine verilen o (nimetler ve zenginlikler) ile
ferahladıkları vakit, onları ansızın yakalayıverdik" (En'am, 44)
buyurmuştur. Hak Teâlâ Firavun hakkında da, "O ve askerleri, yeryüzünde
haksız yere büyüklük tasladılar ve hakikaten bize döndürüimeyeceklerini
sandılar. Böylece Biz de hem onu, hem askerlerini yakalayıverip, denize attık" (Kasas, 39-40)
buyurmuştur. İşte bütün
bu ayetlerle, Allah'ın
bazı insanları istediklerine ulaştırmasının, onların
derecelerinin mükemmel olduğuna, böylece hayrı elde etmiş olduklarına delâlet
etmediği sabit olmuş olur.
[66]
Geriye kerametle
istidraç arasındaki farkı anlatmamız kalır: Biz diyoruz ki: Keramet sahibi,
kerametine fazla değer vermez. Aksine kendisinden keramet südûr ettikçe,
Allah'tan korkusu daha artar ve Allah'ın kendisini
kahretmesi hususunda duyacağı endişe daha şiddetlenir. Çünkü o, bunların
istidraç olabileceğinden korkar. Fakat istidraç sahibi olan ise, kendisinden
zuhur eden bu şeylere iltifat eder, elde ettiği ve hissettiği bu harikulade
hallerin hakettiği şeyler olduğunu sanır; bu noktada başkalarını küçük görmeye
başlar; onlara karşı bir kibir takınır, Allah'ın mekrt (tuzağı) ve ikabına
karşı kendisinde bir eminlik hisseder ve kötü akıbetten hiç endişe etmez.
Binâenaleyh bu hallerden herhangi birşey keramet sahibi üzerinde zuhur
ettiğinde bu, onların bir keramet değil bir istidraç olduğunu gösterir. İşte
bundan ötürü, muhakkik alimler şöyle demişlerdir "Allah'ın huzurundan
kopmanın çoğu, keramet makamında meydana gelir. Binâenaleyh hiç şüphesiz
muhakkik kimseler, belaların gelmesinden korktukları gibi, kendilerinde
kerametlerin zuhurundan da korkarlar."
[67]
Keramete fazla iltifat
etmenin, Cenâb-ı Hakk'a giden yolları kestiğine şunlar da delalet eder:
1) Bu
aldanış, insan kendisinin keramete müstehak olduğuna inandığı zaman meydana
gelir. Çünkü insan, buna müstehak olmadığını bilip (kabul ettiği) zaman, bu
kerametten dolayı sevinmesi imkânsızdır. Aksine insanın, mevtasının fazlı ve
kereminden dolayı, sevinmesinin, kendinden dolayı sevinmesinden daha fazla
olması gerekir. Böylece kerametten dolayı sevinmenin, kendi nefsinden dolayı
sevinmeden caha çok olduğu ve kerametten dolayı sevinmenin, ancak kendisinin
ona ehil ve müstehak olduğuna inandığı zaman tahakkuk ettiği sabit olmuş olur
ki, bu cahilliğin tâa kendisidir. Çünkü melekler bile "Senin bize
öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok" (Bakara. 32) demişlerdir.
Hak Teâlâ da, "Allah'ın azametini hakkıyla takdir edemediler" (Zümer.
67) buyurmuştur. Hem, hiçbir kimsenin Cenâb-ı Hak üzerinde hiçbir hakkı
bulunmadığı da, yakını, aklî kesin delil ile sabittir. Binâenaleyh böyle bir
haketme ve layık otma nasıl söz konusu olur.?
2) Kerametler, Hak Sübhânehû ve Teâlâ'dan başka
şeylerdir. Binâenaleyh kerametten dolayı sevinip şımarmak; haksız bir şeyden
dolay^sevinmektir. Haksız yere şımarmak ise, Hakk'a karşı bir perdedir. Hak'dan
perdelenmiş kimsenin, bundan dolayı sevinip neşelenmesi nasıl uygun düşer?
3)
Amellerinden Ötürü keramete müstehak olduğuna inanan kimsenin kalbinde, o
amelleri pek değerli olur. Kendisince amellerini böyle değerli gören ise, ancak
câhildir. Eğer o, Rabbisini bilmiş olsaydı, bütün mahlûkatın otanca taatının, Allah'ın
celâlinin yanında, kısır; onların bütün şükürlerinin, Allah'ın nimet ve
ihsanının yanında pek noksan ve tüm bilgi ve ilimlerinin de, Allah'ın izzeti
karşısında, sadece bir hayret ve cehalet olduğunu anlardı. Bir kitapta şunu
gördüm: Bir talebe, Üstad Ebu Ali ed Dehkâh'ın meclisinde (dersinde), Hak
Teâlâ'mn, "Ancak güzel kelimeler Allah'a
yükselir ve bunları da salih ameller yükseltir">atır, 10)
ayetini okur. Bunun üzerine Ebu AH, "Amelinin yükseltilmiş olduğunun
alameti; yaptığın şeyin sence tamamen unutulmasıdır. Binaenaleyh, eğer o amelin
halâ senin nazarında duruyorsa, o amel geri çevrilmiş demektir. Yok unutulmuş
ise, o da yükseltilmiş ve kabul edilmiş demektir1' der.
4) Keramet
sahibi, kerametini, zelil olduğunu ortaya koymak ve Allah huzurunda mütevazi
olmak için hisseder. Ama kerametlerinden dolayı kibirlenir, şımanr ve
böbürlenirse, sayesinde kerametlere ulaştığı amelleri de bâtıl olmuş olur. 8u
ise varlığı, yokluğuna götüren bir yoldur. Binaenaleyh merdûddur. İşte bundan
ötürü Hz. Peygamber (a.s.) kendisinin menklbe ve faziletlerinden bahsedince,
herbirinin sonunda ve-lâ-fahr "Bunda övünülecek birşey yok" yani
"Ben, bana verilen bu faziletlerle övünemem. Ben ancak onu veren, bana
ikram eden ile övünürüm" derdi.
5) İblis ve
Bel'âm eliyle zuhur eden birçok keramet olmuştur. Fakat İblis için, "o,
kâfirlerden oldu"{S&a. 74); Bel'âm için de, "O'nun hâli, tıpkı
bir köpeğin hali g/bid/r" (Apraf. 176); İsrâiloğullarının âlimleri
hakkında "Kendilerine Tevrat yüklenip de, sonra onu taşımayanların hâli, koca
koca kitaplar taşıyan eşeğin hâli gibidir"(Cum'a, 5) denilmiştir. Yine
yahudî ulemâsı için, "Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra,
aralarındaki ihtirastan dolayı, ihtilafa düştüler" (aı-i imran, 19)
buyurmuştur. Böylece Hak Teâlâ, onların zulmete ve sapıklığa düşmesinin,
kendilerine verilen ilim ve zühdden ötürü şımarmaları yüzünden olduğunu beyan
buyurmuştur.
6) Keramet,
onu ikram eden (veren)den başka birşeydir. İkram edenden başka olan herşey
zelildir. Zelil ile izzet (şeref) bulacağını sanan da zelildir. İşte bundu.ı
ötürü, Hz. İbrahim (a.s), ateşe atıldığında Cebrail ona "Bir ihtiyacın var
mı?" diye sorduğunda, "Sana
ise, hayır yok!" demiştir.
Binâenaleyh fakir sayesinde
zengin olmayı ummak, fakirliğin; âciz sayesinde güç-kuvvet sahibi
olmayı ummuk, acizliğin; noksan ile kemale ermeyi ummak da noksanlığın tâa
kendisidir. Muhdes (sonradan olan) birşey ile şımarmak aptallıktır. Tamamen
Hakk'a yönelmek ise kurtuluştur. Böylece fakirin, kerametleri ile sevinip
şımardığında, o derece ve makamdan düşeceği sabit olmuş olur. Fakat o,
kerametlerinde, bunları kendisine nasip ve ikrlm edeni; aziz kılındığında,
kendini aziz kılanı; halkta da Halikı gördüğünde, işte o zaman vuslat
gerçekleşir.
7) İnsanın
kendisi ve özellikleri ile övünmesi, İblis ve Firavun adetidir. Nitekim İblis,
"Ben ondan (Adem'den) daha hayırlıyım" (A'raf, 12); Firavun da,
"Mısır hakimiyeti benim değil m;"{Zuhruf, si) demiştir. Yalan yere
ilahlık veya peygamberlik iddia edenin, nefsini süslü göstermekten (kendisini
yüce göstermekten), hırsını ve ucbunu kuvvetlendirmekten başka gayesi yoktur.
İşte bunan dolayı Hz. Peygamber (s.a.s) "üç şey helak edicidir" demiş
ve üçüncü otarak insanın kendisini beğenmesini (ucbü) zikretmiştir.
8) Allah
Teâlâ, "Sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol" (A'raf, m»,
"Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et" buyurmuştur.
Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, kuluna büyük bağışı verdiğinde, ona bu bağıştan dolayı
sevinip şımarmayı değil, bunu verene ibadetle meşgul olmayı emretmiştir.
9) Hz.
Peygamber (s.a.s)'i, Cenâb-ı Allah, hükümdar peygamber olmak ile, kul peygamber
olmak arasında muhayyer bırakınca, Hz. Peygamber hükümdarlığı tercih etmedi.
Bütün doğu ve batıyı (bütün cihanı) kaplayabilen bir hükümdarlık bulmanın bir
keramet, hatta bir mucize olduğunda şüphe yoktur. Ama buna rağmen, Hz.
Peygamber (s.a.s) hükümdar olmayı değil, kulluğu tercih etmiştir. Çünkü kul
olduğu zaman, mevlâsı ile iftihar eder. Ama hükümdar olan ise köleleri ile
iftihar ederdi. Binâenaleyh Hz. Peygamber kulluğu tercih edince, pek yerinde
olarak; İbn Mes'ud'un rivayet ettiği "tahiyyat" duasında,
"Eşhedü enne Muhammeden abduhu ve rasûlühu'' (şehâdet ederim kî Muhammed,
Allah 'm kulu ve resulüdür)" diyerek, onun kul olduğunu belirtmeyi sünnet
kılmıştır. Yine İsra-Miraç ayetinde, "Kulunu gecenin bir vaktinde yürüten
Allah'ın şanı ne yücedir" (Isra, i) denilmiştir.
10) Mevlâ'yı
sevmek başka şey, Mevla için olanı sevmek ise başka birşeydir. Binâenaleyh
Mevlâ'yı seven, O'ndan başkası ile sevinemez ve O'ndan başkasına ülfet edemez.
Mevlâ'dan başkasına ülfet etmek ve O'ndan başkası ile sevinmek, insanın
mevtasını sevdiğine değil, aksine kendi payına düşecek şeyleri sevdiğine
delâlet eder. Kendisinin payı da, ancak kendisi için istenir. Binâenaleyh o,
sadece kendisini seviyor demektir ve Mevlâ, onun sevdiği olmamıştır. Hatta o,
gayesini gerçekleştirmeye, Mevlâ'sını vesile kılmıştır. En büyük put, Cenâb-ı
Hakk'ın da, "Hevâ-ü hevesini tanrısı edinmiş kimseyi gördün
mü?"(câsiye, 23) ayetinde beyan buyurduğu gibi, "nefis"dir.
Dolayısıyla bu ihsan, böylece en büyük putuna kulluk ve hizmet etmiş olur.
Hatta muhakkik âlimler şöyle demişlerdir: "İnsanın, kendi nefsine kulluk
etmesinden doğacak zarar kadar, herhangi bir puta ibadet etmeden doğacak büyük
zarar; insanın kerametleri ile sevinip şımarmasından ötürü duyulacak korku
kadar, herhangi bir puta ibadet etmekten dolayı duyulacak büyük korku
yoktur."
11) Hak
Teâlâ, "Kim Allah'dan korkarsa, (Allah) ona bir çıkış yolu ihsan eder ve
onu hatır ve hayaline gelmeyecek bir cihetten nzıklandtnr. Kim Allah 'a
tevekkül ederse, O, kendisine yeter"(Talak, 2-3) buyurmuştur. Bu,
Allah'dan ittikâ etmeyen ve ona tevekkül etmeyenler için, böylesi şeylerin söz
konusu olmadığını gösterir.
[68]
Bu, velinin,
kendisinin veli olduğunu bilip bilemeyeceği
olmayacağını söylerken, Üstad Ebu
Ali ed-Dehkâh ile
talebesi Ebu'l-Kâsım
el-Kuşeyrî, bunun mümkün olduğunu söylemişlerdir. Bunun mümkün olmadığını söyleyenlerin
delilleri şunlardır:
Birinci Delil: Eğer
kişi, kendisinin veli olduğunu bilebilse, kendisinde bir emniyet hissi meydana
gelirdi. Bunun delili, "Dikkat edin, şüphesiz Allah'ın veli kullarına ne
bir korku vardır, ne de onlar mahzun olacaklardır" (Yunus, 62} ayetidir.
Fakat kişinin,
kendisini (akıbetinden) emin hissetmesi caiz değildir. Bunun delili de
şunlardır;
a) Hak Teâlâ, "Allah'ın mekrinden
(tuzağından), ancak hüsrana uğramış kimseler emin olabilir" (*• rai,
9&) buyurmuştur. Kişinin tamamen ümitsizliğe düşmesi de caiz değildir.
Çünkü Allah Teâlâ, "Kâfirler güruhundan başkası Allah'ın rahmetinden
ümidini kesmez" (Yusuf, 87) ve tıRabbinin rahmetinden, sapıklardan başka
kim ümidini keser?" (h™, 56) buyurmuştur. Bu, "Emniyet, ancak (karşı
tarafın) âciz olduğuna inanıldığı zaman olur. Ümidsizük de, (karşt tarafın)
cimri olduğuna inanıldığında tahakkuk eder. Allah'ın aciz ve cimri olduğuna
inanmak ise küfürdür. Binâenaleyh hiç şüphesiz emniyet veya ümidsizliğe düşmek
küfür olur.
b) İnsanın
taatları ne kadar çok olursa olsun, Hakk'ın kahrı ondan daha büyüktür. Hakk'ın
kahrı daha büyük olduğuna göre, emniyet hissi gerçekleşemez.
c) Emniyet,
yani kişinin kendisini emin hissetmesi, kulluğun kalkmasına; Allah'a hizmet ve
kulluğu bırakmak ise düşmanlığa götürür. Emniyet hali, korkuyu gidermeye
götürür.
d) Allah
Teâlâ, hâlis kullarını "(Onlar) umarak ve korkarak (havf ve recâ ile) bize
dua ederler. Onlar bizim için derin bir saygı (huşu) duyarlar" (Enbiya,
90) diye tavsif etmiştir. Ayetteki bu havf ve recâya şu manalar verilmiştir:
"Sevabımızı umarak, ikabımızdan korkarak; fazlımızı umarak, adaletimizden
korkarak; bize ulaşmayı umarak, bizden ayrılmaktan korkarak..." En güzel
mana, "Bizi umarak, ve bizden korkarak" demektir.
İkinci Delil: Veli
(dost), kendisi Hakk'ı sevdiği için değil, Hak onu sevdiği için
"velî" olur. Düşman hakkında da aynı durum geçerlidir. Hakk'ın
sevmesi ve düşman olması, hiç kimsenin muttali olamayacağı iki sırdır.
Binâenaleyh kulların taat ve isyanları, Hakk'ın sevmesinde veya düşman
olmasında müessir olmaz. Çünkü taatlar ve günahlar muhdes (sonradan olma)
şeylerdir. Hakk'ın sıfatları ise, kadîm ve sonsuzdur. Muhdes ve sonlu olanlar,
kadîm ve sonsuz olana galip olamaz. Böyle olması halinde, kul bazan günah
içindedir ama, ezeldeki nasibi muhabbetin kendisidir. Yine kul şu anda taat
içinde olabilir ama, ezelî nasibi düşmanlıktır. Sözün özü şudur: Cenâb-ı
Hakk'ın sevmesi ve düşman olması bir sıfattır. Hakk'ın sıfatları ise, herhangi
bir şeye dayandırılamaz. Sevmesi herhangi bir illete (sebebe) bağlı olmayanın,
günah sebebi ile birisine düşman olması imkânsızdır. Yine düşman oluşu bir
sebebe bağlı olmayanın, taat sebebi ile, birisini sevmesi de imkânsızdır.
Hakk'ın sevmesi ve düşman olması hiç kimsenin bilemeyeceği iki sır olunca, Hz.
İsa (a.s) pek yerinde
olarak: "(Ey
Rabbim), benim içimde olan herşeyi sen bilirsin. Ben ise sende olanı bilemem.
Şüphesiz ki gayblan hakkıyla bilen şensin sen" (Maide. ne) demiştir.
Üçüncü Delil: İnsanın
veli, ehl-i cennetten ve mükâfaatı hakedenlerden olduğunu söylemek, onun son
nefesindeki hâline bağlıdır. Bunun delili, "Kim bir iyilik getirirse, ona
onun on misli (sevab) vardır" (Enram, ıeo) ayetidir. Cenâb-ı Hak bu
ayetinde, "Kim bir iyilik getirirse" buyurmuş, "Kim bir iyilik
yaparsa" dememiştir. Bu, mükâfaatı haketmenin, amelin başlangıcından
değil, sonucundan elde edileceğini gösterir. Bunu şu husus da destekler: Bir
kimse bütün ömrünü küfür içerisinde geçirip, sonunda müslüman olsa, mükâfaat
ehlinden, cennetliklerden olur. Zıddı da buna göredir. Bu da, amelin
başlangıcının değil, insanın akıbetinin (son halinin) nazar-ı dikkate alındığına
bir delildir. Nitekim Hak Teâlâ, "Kâfirlere de ki: "Eğer
(küfürlerinden) vazgeçerlerse, daha önce yaptıkları şeyler bağışlanır"
(Em, 38) buyurmuştur. Böylece Allah'ın dostluk (velayet) veya düşmanlığı,
kişinin cennetlik veya cehennemlik olması hususunda nazar-ı dikkate alınan
şeyin hatime (son durum) olduğu sabit olur ve böylece de hatimenin hiç kimse
tarafından (önceden) bilinemeyeceği ortaya çıkmış olur. Bu sebeple velinin,
kendisinin veli olduğunu bilemeyeceğini kesin olarak söylemek gerekir.
[69]
Velinin kendisinin
veli olduğunu bilebileceğini söyleyenler de, görüşlerinin doğruluğuna şu
şekilde hüccet getirmişlerdir: Velayetin iki rüknü vardır:
a) O kimsenin, zahiren şeriata uymuş olduğunun
görülmesi.
b) Batınen de hakikat nuruna gömülmüş olmasıdır.
Binâenaleyh bu iki şey tahakkuk ettiğinde ve insan bunların kendisinde
gerçekleştiğini farkettiğinde, kendisinin veli olduğunu hiç şüphesiz anlar. Bu
insanın, zahiren şeriata uyması meselesi açıktır. Bâtınen hakikat nuruna
müstağrak olmasına gelince, bu, sevincinin, Allah'a itaatta; ülfetinin Allah
zikrinde olması ve kalbinde Allah'dan başka hiçbir şeyin yer almamış olmasıdır.
Buna şöyle cevap
verilir: Bu konulara çok yanlış şeyler girmiştir ve bunlar gamız (kapalı ve
zor) meselelerdir. Bunlarda hüküm vermek (kesin konuşmak) zordur, denemek
tehlikelidir, kesin karara varmak aldanmadır. Rubûbiyyet âlemine ulaşma işinin
önünde, ateşten ve nurdan pek çok perdeler vardır. Sırların hakîkat ve özünü
bilen ise ancak Allah Teâlâ'dır. Biz şimdi tekrar tefsire dönelim.
[70]
"Biz, sana
onların kıssasını hakkı ile anlatalım: Doğrusu onlar, Rabierine iman
eden genç yiğitlerdi. Biz de onJann hidayetini
artırdık ve diki/ip de: "Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Biz
ondan başkasına tann demeyiz. Aksi
takdirde
anâolspn ki hakikatten uzaklaşmış oluruz. Şunlar, şu bizim
kavmimiz, O'ndan başka tanrılar edindiler. Bunlar
hakkında bari açık bir
bürhân getirselerdi
ya! Allah'a karşı yalan yere iftira edenlerden daha zalim
kimdir?" dedikleri zaman onların kalblerini
kuvvetlendirmiştik"
{Kehf, 13-15).
Bil ki Allah Teâlâ,
önce Ashab-f Kehf'in kıssasından bir parça zikretmiş, sonra da, " Biz,
sana onların kıssasını hakkı ile anlatalım. " buyurmuştur. Bundaki
"bi'l-hakkı" (hakkıile) ifadesi, "gerçeküzere" demektir.
Ayetteki, ifadesi, "onlar, bir grup genç idiler, Allah'a iman
etmişlerdi" demektir. Allah Teâla, daha sonra bunların özelliklerini
anlatarak, yani, "Biz onların kalblerine sabır ilham ettik, sebat verdik
ve kalblerini kuvvetlendirdik" buyurmuştur.
Ayetteki, kâmû
kelimesi ile bildirilen bu "kıyam" ile ilgili birkaç görüş vardır:
1) Mücâhid şöyle demiştir: "Onlar,
şehirlerinin önde gelen kimseleri idiler. Şehirlerinden çıktılar ve aralarında
önceden bir sözleşme olmaksızın şehrin dışında buluştular. Derken, içlerinden
kavminin en ulusu olanı "muhakkak ki gönlümde, hic kimsenin hissetmeyeceğini zannettiğim
bir şeyi hissediyorum." dedi.
"Ne hissediyorsun" dediklerinde, "Gönlümde, Rabbimin
göklerin ve yerin Rabbi olduğunu hissediyorum" dedi.
2) Onlar,
hükümdarları zalim Dikyanus'un karşısında dikildiler ve şöyle dediler:
"Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir." Bu böyledir. Çünkü
Dikyanus insanları, tağutlara (putlara) ibadet etmeye zorluyordu. İşte Allah bu
gençlerin kalblerini
kuvvetlendirdi ve
onları bundan korudu. Böylece de onlar bu zalime karşı baş kaldırdılar.
Allah'ın rubûbiyyetini kabul ettiler ve Allah'ın ortaklardan berî ve uzak
olduğunu açık açık söylediler.
3) Atâ ve Mukâtil'in
görüşüne göre, Ashab-ı Kehf bu sözü, (mağaradaki) uykularından kalktıktan sonra
söylemişlerdir. Bu, uzak bir ihtimaldir. Çünkü Allah Teâla, "Biz, sana
onların kıssasını hakkı ile anlatalım" diye onların kıssasını anlatmaya
yeni başlamıştır.
Şatat Nedir: Ayetteki
"Aksi takdirde and olsun ki hakikatten uzaklaşmış oluruz." ifâdesine
gelince, bundaki şatat kelimesi, Arapça'da haddi aşmak anlamındadır. Ferrâ
şöyle demiştir: "Arapça'da birisi alışverişinde haddi aştığı zaman,
denilir. Bu kelimenin ancak şeklindeki kullanılışı duyulmuştur." Zeccâc ve
başkaları ise şunu nakletmişlerdir. Kişi haddi aşıp, aşırı davrandığında, denilir.
Nitekim Cenâb-ı Hakk'ın, "Aşırı tfme"<sâd, 22) ayeti de böyledir.
Bu kelimenin aslı, Araplar'ın, ev uzak olduğu zaman söyledikleri, jıJüi çİıâ
ifadesidir. Öyleyse, şatat kelimesi, hakdan uzaklaşmak anlamına gelir. Ayette
bu Kelime, masdar (mef'ul-ü mutlak) olarak mansubtur. Buna göre cümlenin
manası, "Andolsun ki biz o zaman, hakdan uzak otan bir söz söylemiş
oluruz" şeklinde olur.
Ayetteki,
"Şunlar, şu bizim kavmimiz, O'ndan başka tanrılar edindiler" ifadesi
de, Ashab-ı Kehf'in sözferindendir. Onlar, bununla Dikyanus zamanında putlara
tapan kimseleri kastetmişlerdir.
Ayetteki, "Bunlar
hakkında açık bir burhan, apaçık bir hüccet getirselerdi ya" cümlesindeki,
"bunlar hakkında" kısmı, "Bu ilahlara (putlara) ibadet etmeye
dâir' demektir. Bu sözün manası şudur: Buna delâlet edecek olan şeylerin
olmamasından ötürü, delilin bulunmaması, medlulün (delil getirilmek istenen
şeyin) olmadığını göstermez. Alimlerden, delilin yok olmasını, medlulün de yok
olduğuna delil getirip, görüşlerine bu ayeti delil getirenler vardır. Bu
görüşte olanlar şöyle demişlerdir: "Allah Teâla, ortağının ve zıddının
olmadığına, bunlara dair bir delilin olmaması ile delil getirmiştir.
Binâenaleyh delilin olmamasını, medlulün olmadığına delil getirmenin kuvvetli
bir yol olduğu sabit olur.
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, "Allah'a karşı yalan yere iftira edenlerden daha zalim kimdir?"
buyurmuştur. Bu, "kendisine delâlet edecek bir delil olmadığı halde,
birşeyin mevcut olduğuna hükmetmek, bir zulüm, Allah'a karşı bir iftira ve bir
yalandır" demektir. Bu, taklide tutunmak gerektiğini savunan görüşün
yanlışlığını gösteren en büyük delillerden biridir.
[71]
"(Birbirine şöyle
dediler): "Madem ki siz onlardan ve onların Aliah'dan başka
tapmakta oldukları şeylerden ayrıldınız, o halde
mağaraya sığının ki Rabbiniz
size rahmetinden
genişlik versin ve işinizden size faydalar hazırlasın." (Onlara
baksaydm) görürdün ki güneş doğduğu zaman,
mağaralarının sağ tarafına
yönelir, battığı
vakit de onlan sol yanını vurup giderdi. Onlar ise, oranın
geniş bir yerinde idiler. Bu Allah'ın ayetlerindendir.
Allah kime hidayet
ederse, o, doğru yola
erdirilmiştir. Kimi de şaşırtırsa, artık onun için hiçbir
zaman onu doğruya iletecek bir dost bulamazsın"
(Kehf, 16-17).
Bil ki bu ifâdeden
murad şudur: Onların bir kısmı bir kısmına, ''madem ki kavminizi ve onların
Allah'ı bırakıp taptıkları şeyleri terkettiniz ve yine madem ki Allah'a ibadeti
bırakmadınız, öyle ise mağaraya sığının" dediler. Ferrâ: "Mağaraya
sığının" ifâdesinin İz (madem ki) edatının cevabı olduğunu söyler. Nitekim
sen, "Madem ki şöyle yaptın, öyle ise şöyle yap" dersin. Ayetteki bu
ifâdenin manası "mağaraya gidin ve orayt mekân tutun" şeklindedir.
Ayetteki, ifadesi "Fobiniz size rahmetinden
genişlik versin, yani, orayı sizin için genişletsin" demektir. Ayetteki
"işinizden size faydalar hazırlasın" ifadesindeki son keümeyi Nâfi,
İbn Âmir ve bir riyayete göre Âsim, mim'in fethası ve fâ'nın kesresi ile,
msrfika şeklinde; diğer imamlar ise, mim'in kesresi ve fâ'nın fethası ile
mirfekâ şeklinde okumuşlardır. Ferrâ, bu ikisinin de kullanılan iki lehçe
olduğunu ve her ikisinin de "İrtifak" masdarından türemiş olduklarını
söylemiştir. Kisâf ise, insanın "dirseği" manasına mim'in kesresi ve
fâ'nın fethası ile olanı kullandığı halde, Ferrâ bunu hem işin faydası hem de
elin dirseği için kullanılabileceğini söylemiştir. Bu ikisinin, kullanılan iki
lehçe olduğu, ama mim'in fethası ile olanının kıyasa (dilin kaidesine) daha
uygun, kesreli olanın ise daha çok
kullanılan
şekil olduğu söylenmiştir. Yine "mlrfak" şeklinin, faydalanılan şey;
"merfîk"ın ise dirsek manasına geldiği de ileri sürülmüştür.
Cenâb-ı Hak "(Onlara baksaydın) görürdün ki güneş
doğduğu zaman, mağaralarının sağ tarafına yönelir. Battığı vakit de onların sol
yanını vurup giderdi" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç bahis
vardır.
Birinci Bahis: İbn
Âmir, tıpkı tehmerru gibi, zâ'nın sükûnu ve râ'nın şeddesi ile kelimeyi,
tezverru şeklinde; Âsim, Hamza ve Kİsat elif ile ve şeddesiz olarak, tezâverû;
diğer kıraat imamları da, şeddeli ve elifli olarak, tezzâveru şeklinde
okumuşlardır. Her üçü de aynı manayadır. "Tezâvür", meyletmek, dönmek
demektir. Nitekim, "O şeye meyletti" manasında, zârâhu denilir.
"Zûr" (yalan) da, doğrudan sapma ve meyletmedir. Bu kelimenin şeddeli
okunuşunun aslı, tetezâveru'dür. Bundaki ikinci tâ sakin kılınmış ve zâ harfine
idğâm edilmiştir. Fiilin şeddesiz okunuşu da, "tefâül" babındandır ve
"zûr" masdarındandır. Ama bunun tezverru şekli, "izvirâr"
masdarındandır.
[72]
İkinci Bahis: Cenâb-ı
Hak, yani, "Ey muhatab sen doğduğu zaman güneşi, onların mağaralarından
saptığını (uğramadığını) görürsün" demiştir. Bununla, "Bu ifâdenin
kendisine yöneltildiği kimse bunu görür" manası kastedilmemiştir. Fakat
hitablarda bu tarzı kullanmak adet olup bu, "Eğer sen onu görseydin, böyle
görürdün" demektir.
[73]
Üçüncü Bahis:
Ayetteki, "Zâte'l-yemin" deyimi "sağ tarafa" demektir.
"Zât" aslında, mevsûfun yerine geçmiş bir sıfattır. Çünkü bu kelime,
Arapların (Mal sahibi adam ve kadın) şeklindeki sözlerindeki "zû"nun
müennesidir. Suna göre ifâdenin takdiri: taraf yönüne" şeklindedir
Ayetteki "Battığı
vakit de onların sol yanma vurup giderdi" ifâdesi iie ilgili iki bahis
vardır:
Birinci Bahîs: Kİsâf
şöyle der: "Arapça'da "o mekândan (yerden) döndüm"
manasında denilir." Ebu Ubeyde ise, "Karz,
pek çok manada kullanılır
Mesela, "kesmek,
katetmek" manasında. Birinin bir yolu katetmesi veya beldenin
bir başından öbürüne geçmesini ifade eder. tabiri, de
böyledir.
Nitekim sen arkadaşına
"falanca yere geldin mi?" diye sorduğunda, cevap veren, "orayı
(çoktan) geçtim" der. O halde ayetteki tabiri, "Güneş onların tepe
noktasından sol tarafa dönerdi" demektir.
[74]
İkinci Bahis:
Müfessirlerin bu konuda iki görüşleri vardır.
1) Bu görüşe
göre, mağaranın kapısı sol tarafa doğru idi. Güneş, doğduğunda mağaranın sağ
tarafında; battığında da solunda oluyordu. Binâenaleyh güneşin ışığı, mağaranın
içine giremiyor, ama oradakilere uygun temiz hava oraya girebiliyordu.
Bunun sebebi, Hak
Teâla'nın, o mağaradakiieri, üzerlerine
güneş ışığının düşmesinden korumuş
olmasıdır. Aksi halde onların bedenleri bozulurdu. O halde onların bedenleri,
bozulmaktan ve kokmaktan korunmuştur.
2) Bu görüşe
göre kastedilen bu değil şudur: Güneş doğduğunda, Allah Teâla güneşin ışığının
mağaraya düşmesine mâni olmuştur. Batması ile ilgili durum da aynıdır.
Binâenaleyh bu, harikulade bir iş olup, Cenâb-ı Hakk'ın mağaradaki o insanlara
büyük bir ikramıdır. Bu görüş Zeccâc'a aittir. O, görüşünün doğruluğuna,
ayetteki "Bu, Allah'ın ayetlerindendir" cümlesini delil getirmiş ve
şöyle demiştir: "Eğer durum birinci görüştekilerin söylediği gibi olsaydı,
o zaman bu, alışılmış mûtad (normal) birşey olmuş olur ve Allah'ın ayetlerinden
(mucizelerinden) olmazdı. Ama ayeti ikinci manaya hamlettiğimizde, bu iş büyük
bir ikram olur ve Allah'ın ayetlerinden olmuş olur."
Bil ki Allah Teâla
daha sonra, onların, mağaranın geniş bir yerinde olduklarını, kendilerine
rüzgârın serinliğinin ve temiz havanın ulaştığını anlatmak için, "Oniar
ise oranın, yani mağaranın geniş bir yerinde idiler." buyurmuştur.
"Fecve" geniş yer demektir. Ebu Ubeyde bu kelimenin cemisinin,
"Fecevât" şeklinde olduğunu söyler. Hadisteki ifadesi de bu
manadadır.
Allah Teâla sonra,
"Bu, Allah'ın ayetlerindendir" buyurmuştur. Bu hususta iki görüş
vardır: Allah'ın kudreti ile, güneşin ışığının oraya girmesine mâni olduğunu
söyleyenler, ayetteki "bu" kelimesi ile, güneşin bu meylinin ve vurup
gidişin kastedildiğini; bu görüşte olmayanlar ise "bu" kelime ile şu
mananın kastedildiğini söylemişlerdir. "Allah'ın bu uzun müddet içinde
onları o mağarada muhafaza edişi, O'nun yüce kudretine ve güzel hikmetine delalet
eden ayetlerdendir.
Cenâb-ı Hak sonra,
onların bu uzun süre içerisinde Ölümden ve yok olup gitmekten korunmuş olarak
kalmalarının, kendisinin yönetmesi, lütfü ve keremi sayesinde olduğunu beyân
ettiği gibi, onları taa başta küfürden dönüp, imana arzu
duymalarının da Allah'ın lütfü ve yardımı ile olduğunu
beyân ederek, "Allah kime hidayet ederse, o doğru yola erdirilmiştir
(Ashab-ı Kehf gibi). Kimi de, (kâfir Dikyanus ve kavmi gibi) şaşırtırsa, artık
onun için hiçbir zaman, onu doğruya iletecek bir dost bulamazsın"
buyurmuştur. Kaderiye (Mu'tezile) ile Cebriye'nin, ayetteki bu ifade hakkındaki
münazaraları malumdur.
[75]
"Onlar uyuyan
kimseler oldukları halde, sen onları uyanık sanırsın. Biz onları sağ yanlarına
ve sol yanlarına çeviriyorduk. Köpekleri de, giriş yerinde ön ayaklarını uzatıp
(yatmıştı). Tırmanıp da yanlarına varıp hallerini görseydin,
mutlaka onlardan geri dönüp kaçardın ve mutlaka kalbin
onların korkusu ile
dolardı
(Kehf. 18).
Bil ki ayetteki,
tahsebühüm kelimesinin durumu tıpkı, ifâdesinin durumu gibidir. Yani,
"Onları pörseydin. onları uyanık sanırdın" demektir.
"Eykâz" "yakız" ve "yakzan" (uyanık) kelimelerinin
cemidir. Bunu Ahfeş, Ebu Ubeyde
ve
Zeccâc söylemişler ve buna Ru'be'nin,
"Onlar,
kardeşlerini uyanık buldular" şeklindeki beytini şahit getirmişlerdir.
Bunun bir benzeri de, necid ve necdan kelimelerinin çoğulunun encâd oluşudur.
Ayetteki Rukûd, masdar
olup, ism-i mef'ul (merkûd) manasınadır. Nitekim, "Rükû eden, oturan ve secde
eden topluluk" denir.Burada kavim, masdar ile tavsif edilmiştir. Rukûd
kelimesinin, "râkid"in cemi, oiduğunu söyleyenler yanılmışlardır
Çünkü "fail" veznindeki kelime, "fu'ûl" vezni üzere cemi
olmaz.
Vahidi: "Onları
gören, onları uyanık sanırdı. Çünkü onlar, gözü açık olarak uyuyorlardı"
demiştir. Zeccâc ise: "Onlar (sağa-sola) sık sık döndükleri için, uyanık
oldukları zannedilmiştir. Bunun delili ayetteki, "Biz onları sağ yanlarına
ve sol yanlarına çeviriyorduk" cümlesidir demiştir.
[76]
Alimler, bu çevirme
müddetinin ne kadar olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak,
mesela Ebu Hureyre (r.a)'den, onların yılda iki defa çevirildikleri rivayet
edilirken; Mücahld'den, "Onların, doksan yıl sağ taraf üzere durdukları,
sonra sol tarafa çevrilip doksan yıl da o tarafları üzere yattıkları"
rivayet edilmiştir. Bunların aşure günü (yılda) bir defa çevirildikleri de
söylenmiştir. Ben derim ki: Bütün bu izah edilen şeylere akıl ile ulaşmak
mümkün değildir. Kur'an'tn lafzı da bu hususu açıklamamıştır. Sonra bu hususta
sahih bir hadis de gelmemiştir. Öyleyse bu nasıl bilinebilir? İbn Abbas (r.a)
"onların böyle çevrilmelerinin sebebi, yeryüzünün (toprağın, uzun yatmadan
dolayı) onların etlerini çürütüp yememesidir" demiştir. Ben derim ki: Bu
da, hayret verici bir açıklamadır. Çünkü Allah Teâla, onları üçyüz küsur yıl
hayatta tutmaya kadir olduğuna göre, onları böyle çevirmeksizin de bedenlerini
koruyabilir. Ayetteki, "zâte" lafzı, zarf olarak mansubtur. Çünkü
bunun manası, daha önce cümlesinde de bahsettiğimiz gibi, "Biz onları sağ
tarafta veya sağ taraf üzerine çeviriyorduk" şeklindedir.
Ayetteki
"Köpekleri de ön ayaklarını uzatıp yatmıştı" cümlesinin izahında İbn
Abbas ve ekseri müfessirler, "Onlar, krallarından, bir gece vakti kaçmışlardı.
Yolda köpeği olan bir çobana rastladılar. Çoban da onların dinine tâbi oldu ve
köpeği ile birlikte onlara katıldı" demişlerdir. Ka'bu I-Ahbâr ise:
"Onlar yolda bir köpeğe rastladılar. Köpek havladı. Onlar da onu
kovaladılar. Ama o, döndü. Onlar onu yine kovaladılar. Bu iş defalarca oldu.
Bunun üzerine köpek (dile gelip): "Benden ne istiyorsunuz. Benden
korkmayın. Ben, Allah'ın sevgililerini severim. Siz yatıp uyuyunca, ben sizi
beklerim" dedi" demiştir. Ubeyd b. Umeyrde: "Bu, onların av
köpeği idi" demiştir. Ayetteki, tabiri " köpek, kollarını kırmaksızın
yere uzattı" demektir. Hadis-i şerifte, "Hz. Peygamber (s.a.s)'in,
namaz kılarken yırtıcı hayvanların yatışı gibi (secdeye) kapanmaktan nehyedip
"Yırtıcı hayvanın yatışı gibi. (secdede) kollarını yayma"[77]
buyurması da bu manadadır.
Bi'i-Vasîd
"mağaranın girişinde" demektir. Zeccâc: "Vasîd, evin ve obanın
giriş yeri, avlusu manasına olup, çoğulu "vesâld" ve
"vusud"dur" demiştir. Yunus, Ahfes ve perrâ da, ye (semer) kelimeleri gibi, vasîd ve asîd
kelimelerinin aynı manada olduğunu söylemiştir. Süddi de: "Vasid"
kapı demektir. Mağaranın ise kapısı ve eşiği olmaz. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak bu
tabirle onların köpeklerinin, mağaranın eşiği gibi yattığını söylemiştir"
demiştir.
Allah Teâla sonra,
"(Tırmanıp da) yanlarına vanp hallerini görseydin " yani,
"onlara yaklaşıp görseydin" demiştir. Arapça'da, "sen onlara muttali
oldun, gördün" manasında dersin.
"Falancayı, falanca şeyden haberdâr ettim,
o da onu gördü" manasında da, denilir.
"mutlaka onlardan geri dönüp
kaçardın" buyruğu hakkında Zeccâc şöyle der. "Firâren kelimesi,
mef'ul-u mutlak olarak masdardır. Çünkü velleyte fiili, fererte manasınadır.
Cenâb-ı Hak, "ve
mutlaka kalbin onların korkusu ile dolardı" yani 'korku ve dehşet
ile" dolardı" buyurmuştur. Bu tabirin izahı sadedinde şöyle
denilmiştir: Onların saçları ve tırnakları çok uzamıştı; uyurken de gözleri
açık olarak uyuyorlardı. Bundan dolayı eğer onları bu halde birisi görse,
korkar ve kaçardı. Allah Teâla'nın onları, görenlerin alabildiğine korkacakları
bir şekilde kıldığı da söylenmiştir. Bu korkunun sebebinin ne olduğunun
tafsilatını, en iyi ancak Allah bilir. Doğrusu da budur. Nâfi ve İbn Kesir
fiili lâm'ın şeddesi ve hemze ile, mülli'te diye okurken; diğer kıraat imamları
şeddesiz olarak, müli'te okumuşlardır. İbn Kesir'in de bunu şeddesiz okuduğu
rivayet edilmiştir. Bu iki okuyuşa göre kelimenin manası aynı olup, ancak
şeddeli okumada tekid vardır. Ahfeş, bu kelimenin şeddesiz okunuşunun Arapça
olarak daha güzel olduğunu, nitekim genel olarak, "O içimi korku ile
doldurdu" denildiğini, j&* şeklinin hemen hemen bilinmediğini; buna,
onların daha ziyade şeddesiz şekli kullanmalarının delâlet ettiğini
söylemiştir. Meselâ, İmri'u-I-Kays:
"O evimizi kaşar
peyniri ve yağ ile doldurur" demiştir. Bir diğer şâir de şöyle demiştir:
Bir diğeri,
"Kovayı tamamiyle
doldurma, ona azıcık su aktar."
Bir diğeri ise,
"Havuz doldu ve
"Yeter, kâfi" ded/"demiştir. Bu fiil bazan da şeddeli olarak
kullanılmıştır. Buna delil olarak, el-Muhbilüs-Sa'di'nin şu beytini nakletmişlerdir:[78]
"Hani Numan,
haram ayların içinde olduğu halde, insanları öldürmüştü de bunun üzerine, Avf
ibn Ka'b tarafından zincirlerle doldurulmuş, (zincire vurulmuş) tu..."
İbn Âmir ve Kisâî son
kelimeyi, Kur'an'ın her yerinde, ayn'ın zammesi ile, rüuben şeklinde
okurlarken, diğer kıraat imamları sükûn ile ru'ben şeklinde okumuşlardır.
[79]
"Böylece onları
kendi aralarında birbirlerine sorsunlar diye uyandırdık ve içlerinden biri
"Ne kadar uyudunuz?" dedi. Birisi "Bir gün, yahut bir günden az
uyuduk" dedi. Diğerleri de dediler ki: "Ne kadar kaldığınızı,
Rabbiniz daha
iyi bilir. Şimdi siz, birinizi şu gümüş
paranız ile şehre gönderin de baksın. Hangi yiyecek daha temiz ise, oradan size
yiyecek birşey getirsin. Çok nazik hareket etsin. Sizi, hiçbir kimseye sakın
hissetirmesin. Çünkü onlar size gâlib
gelirlerse,
ya sizi taşlar öldürürler, yahut kendi dinlerine döndürürler. O zaman da
ebediyyen felah bulamazsınız"
(Kehf,
19-20).
Bil ki bu ifadenin
takdiri, "Onların hidayetini artırdığımız, onların kalblerini
kuvvetlendirdiğimiz (yani kalblerine sebat verdiğimiz), kulaklarına vurduğumuz
ve onları böylece uyutup, yemeden içmeden hayatta bıraktığımız ve onları zaman
zaman sağdan sola çevirdiğimiz gibi, onları uyandırdık, yani onları, aralarında
ne kadar uyumuş oldukları hususunda değişik görüşler ileri sürüp, bunu
birbirlerine sorsunlar diye, ölüme benzer o uykularından uyandırdık,
dirilttik" şeklindedir.
[80]
İmdi eğer,
"onların diriltilmelerinin, uyandırmalarının esas maksadının birbirlerine
soru sormaları ve niza etmeleri olması caiz midir?" denilirse, biz deriz
ki: Bu uzak bir ihtimal değildir. Çünkü onlar, birbirlerine bunu sorduklarında,
Allah'ın kudreti ile
birtakım acayip
işlerin ve garip hallerin olduğunu anlarlar. Bu anlama ise, matlub olan bir
iştir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, buyurmuştur. Yani, "içlerinden biri,
"Ne kadar uyudunuz? Bu mağaradaki kalma miktarımız nedir?"
dedi." "Bir gün yahut bir günden daha az uyuduk" dediler."
Bu konuda müfessirler şöyle demiştir. "Onlar mağaraya tan yeri ağarmadan
girmişlerdi; Allah ise onları, günün sonunda uykularından kaldırmıştı. İşte
bundan dolayı da, (önce) "bir gün" dediler. Ama güneşin hâla batmamış
olduğunu gördüklerinde de, "yahut bir günden daha az" dediler." Cenâb-ı
Hak sonra "(Diğerleri) dediler ki:
"Ne kadar kaldığınız], Rabbiniz daha iyi bilir" buyurmuştur. İbn
Abbas şöyle demiştir: "Bunu söyleyen, onların lideri ofan Yemtiha olup, o
bunun ilmini Allah'a havale etmiştir. Zira o, saçlarına, tırnaklarına ve yüz
derilerine bakınca, orada şiddetli bir değişimin izlerini görmüş, böylece de,
böylesi şiddetli bir değişimin ancak, çok uzun günlerde meydana gelebileceğini
anlamıştı. Daha sonra, "Şimdi siz, birinizi şu
gümüş paranız ile şehre gönderin" buyurulmuştur. Ebû Amr, Hamza ve Asımın
ravisi Ebu Bekir bu kelimeyi râ'nın sükûnu ve vâv'ın fethasıyla verki-küm
şeklinde okurlarken, kıraat alimlerinden, bu kelimeyi vâv'ın kesresi ve râ'nın
sükûnuyla virki-küm şeklinde okuyanlar da vardır. İbn Kesir ise onu, râ'nın kesresi
ve kâfi da kafa İdğam ederek verlkküm şeklinde okumuştur. Jbn Muhaysın dan
rivayet edildiğine göreyse, o, vâv'ı kesreli, râ'yı sükûn ve kafi da kafa idgâm
ile virkküm şeklinde okumuştur. Kelime üzerinde iki sakin harf meydana geldiği
için, bu caiz değildir. Verİk kelimesi, ister basılı olsun isterse olmasın,
gümüşe verilen addır. Arfece'nin, (düşen burnu yerine) gümüşten yapılma (min
verlk-in) bir burun edindiğine dair rivayet edilen haber de buna delâlet eder.
Bu kelimenin kebid, kebd, kibd (ciğer), kelimelerinde olduğu gibi, verlk, verk,
vlrk (Verkun, verlkun ve vurkun) şeklinde olmak üzere değişik kullanım
şekilleri vardır. Bunu, Ferrâ ve Zeccâc zikretmiştir. Ferrâ vâv'ı kesreliyerek
(vırk) okumanın ise, bu kullanışların en az kabul edileni olduğunu söylemiştir.
Yine, darbolunmuş dirheme, paraya da rika, el-veriku, denilir. Ezheri ise
kelimenin anlamının tıpkı sıla ve ide (vaadetmek) kelimesinde olduğu gibi
rika'nın da aslının verik olduğunu söyler. Müfessirler şöyle demiştir: Onların
yanında, kendi zamanlarındaki, yani bu gün Tarsus denilen şehirdeki krallarının
resmi bulunan paralar bulunuyordu. Bu ayet, azık biriktirmenin mühim ve meşru
bir İş olduğuna ve bunun, tevekkülleri iptal etmediğine delâlet eder.
[81]
Ayetteki, "baksın...
hangi yiyecek daha temizise" ifadesine gelince, İbn Abbas şöyle demiştir:
"Bununla, (bu sözü söyleyen kimse), eti yenilmesi helâl olan hayvanları
kastetmiştir. Çünkü ülkelerinin halkının çoğu mecusi idi. Onlar içinde de
imanlarını gizleyen bir topluluk bulunuyordu." Mücahid ise şöyle demiştir:
"Onların kralları
zalim idi. Binâenaleyh, "hangi yiyecek daha temiz ise" sözleriyle
gasb ve elkoymadan en uzak şeyi kastetmişlerdir." Bunun, "hangisi hoş
ve lezzetli ise" veya "hangisi daha ucuz ise" manasında olduğu
da söylenmiştir. Zeccâc şöyle demiştir. Eyyühâ lafzı, mübtedâ olarak merfû ezkâ
onun haberi, taâmen kelimesi de temyiz olmak üzere mansûbtur.
[82]
Ayetteki J&£j
"ifadesi, şehre girme, yiyecek satın alma işi, gizlilik ve sır içinde
olsun" anlamındadır, ifadesi, "o giden, yerinizi şehir ahalisinden
hiç kimseye haber vermesin" demektir. ifadesi "Eğer onlar, sizin
yerinize muttali olur da sizi görür, bulurlarsa" veya "Sizi ele
geçirirlerse" anlamındadır. Bu kelime, birisine üstün geldiğinde söylenen
ve bir sathın üzerinde olduğun zaman söylenilen, ifâdesinden alınmıştır.
Cenâb-ı Hakk'ın, "bu suretle galib ve üstün oldular" (Saf, 14);
"o dini her dine galip kılmak için "(Tevt», 33) ayetlerindeki
kelimeler de bu anlamdadır. Yercümüküm kelimesi, "sizi öldürürler"
anlamındadır. Recm kelimesinin, Kur'ân'da öldürme anlamına gelmesi, oldukça
fazladır. Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer kabilen olmasaydı muhakkak ki seni
öldürürdük" ve (Duhan, 20) ayetlerinde olduğu gibi "Recm"
kelimesinin asıl manası, "atmak"tır. Zeccâc "Bu ifadenin manası,
"sizi taşlayarak öldürürler" demektir. Çünkü "recm" en acı
veren ve pis öldürme biçimidir" demiştir. Ayetteki ifadesi, "sizi
kendi dinlerine gönderirler" manasında; ifadesi de, "siz onların
dinine dönerseniz, ne dünyada ne de ahirette mesut olamazsınız"
manasındadır. Zeccâc "buradaki ifadesi şart manasına delâlet eder ve
"Eğer onların dinine dönerseniz, asla felaha eremezsiniz"
anlamındadır" demiştir. Kadî de şöyle demiştir: "Dini yüzünden firar
eden mümin için, şu iki şeyden daha ileri ve büyük bir akıbet yoktur. Bunlardan
birincisi, ya dini uğrunda canını vermesidir ki, bu Ölümlerin en kötüsü olan
taşlanarak öldürülmektir. İkincisi ise, kâfirlerin onu küfre döndürmesi
neticesinde, dinini helak etmesidir." Buna göre eğer, " eğer onlar,
küfre zorlanmış ve böylece de (zahiren) küfrü izhar etmiş olsalardı, onlara bir
zararın dokunmaması gerekmez miydi? O halde onlar niçin, "O zaman da
ebediyyen felah bulmazsınız" demişlerdir" denilirse biz deriz ki:
Bununla şu mananın murad edilmiş olması muhtemeldir: "Eğer o kâfirler,
zorlama yoluyla bu müslüman gençleri küfre döndürüp, anlar da, bir müddet küfür
izhâr ettiklerinde, o zaman kalbleri bu küfre meyletmeye başlar, derken
gerçekten kâfir olmuş olurlardı. İşte böyle bir ihtimal bulunmaktadır. Onların
korkuları da bundan dolayıdır. Allah en iyisini bilendir.
[83]
"Böylece halkı
onlara muttali kıldık ki Allah'ın vaadinin şüphesiz bir hak
olduğunu, Kıyametin vukuunda hiçbir şüphe
bulunmadığını bilsinler. O sırada
insanlar,
onların durumunu aralarında tartışıyorlardı. Derken, "onların etrafına
bir bina yapın" dediler. Rableri onları daha iyi
bilendir. Onların işlerine galibolanlar ise "mutlaka, yanlarında bir
mescid edineceğiz" dediler. "Sayıları
üçtür, dördüncüleri köpekleridir" diyecekler. "Beştir, altıncıları,
köpekleridir"
diyecektir. Bunlar,
gayba taş atmadır (tahmindir)" "Yedidir, sekizincileri de
köpekleridir" diyeceklerdir. De ki: "Rabbim
onların sayısını daha iyi bilendir.
Onları,
ancak insanların pek azı bilebilir. O halde bunlar hakkında ancak
delillerin açık olması dışında münakaşaya girişme.
Bunlara dair onların
hiçbirinden bilgi
isteme"
(Kehl, 21-22).
Bilesin ki bunun
manası şudur: "Biz onların hidayetini arttırıp kalblerine sebat verip,
onları uyutup, onları sağa-sola evirip çevirip, sonra onları, kendisinde apaçık
hikmetler bulunacak bir biçimde dirilttiğimiz gibi, aynı şekilde insanları da
onlara muttali kıldık. Yani, başkalarını onların hallerinden haberdar
ettik." Arapçada, "onu öğrendim"
Manasında denilir. Alimler, bunun şu anlama geldiğini söylemişlerdir:
Bir şeyden gafil olup, sonra da ona tökezlerse, ona bakar ve onu öğrenmiş olur.
Böylece tökezlemek (el-'ısar) da, bu bitmenin ve anlamanın sebebi olur. Bundan
dolayı, sebebin ismi müsebbebe (neticeye) verilmiştir.
[84]
Alimler, insanların
Ashâb-ı Kehf hadisesini, öğrenmelerine sebep olan şey hakkında değişik iki
görüş ileri sürmüşlerdir:
1) Onların
saçları ve tırnaklan, alışılmışa aykırı olarak, çok fazla uzamıştı. Derileri
ile yüzlerinde de, onların ömürlerinin alışılmıştan çok uzun olduğuna delâlet
eden acayip izler ve alametler bulunuyordu.
2)
"Bu adam, yiyecek almak için çarşıya
gidip de, yiyeceğin parasını kesmek üzere
dirhemleri çıkarınca, yiyeceği
satan adam, "Bu
paralar bu gün kullanılmamaktadır; bunlar,
bundan çok uzun
zaman önce, asırlarca
evvel kullanılıyordu. "Sen belki de bir hazine buldun" dedi.
Bunun üzerine insanlar, o şahsın hakkında ihtilâfa düştüler ve onu,
beldelerinin kralının yanına götürdüler. Kral ona, "Bu paraları nereden
buldun?" dedi. O da, "Dün bununla bir miktar hurma aldım. Sonra ben
ve arkadaşlarım, krai Dikyanus tan firar edip kaçtık" diye cevap verdi.
Böylece o kral, o adamın bir hazine bulmadığını ve Allah'ın onu ölümünden sonra
dirilttiğini anladı."
[85]
Sonra Cenâb-ı Hak buyurmuştur. Yani, "Biz, bu kimseleri,
onların hallerine ancak Allah'ın, ba's, haşr ve neşr ile ilgili vaadinin hak ve
gerçek olduğunu anlasınlar diye muttaki kıldık." Rivayet olunduğuna göre o
zamanın kralı, ba'sf inkar eden kimselerden idi. Fakat, kâfir olmakla beraber,
insaflı bir kimse idi. Bundan dolayı Allah Teâlâ, bu gençlerin durumunu, o kral
için bir delil yapmıştı. Yine denildiğine göre, belki, o zamandaki görüşler
çeşitli idi. Bazıları: "Ceset ve ruh beraberce d iri İt ilecektir"
derken, diğer bazıları, "Ruh dihltilecektir. Cesede gelince, toprak onu
yiyip bitirecektir' diyordu. Sonra bu kral, bu meselede, hak ve doğru olanın ne
olduğuna kendisiyle istidlalde bulunacağı bir mucizeyi kendisine göstermesi
için Allah'a duâ ve niyazda bulundu. Allah Teâlâ'da onu, Ashab-ı Kehf'in
durumuna muttali kıldı. Böylece o kral onların hadisesini, cesetlerin de
dirileceğine dair bir delil olarak kabul etti. Çünkü onların bu uzun uykudan sonra
uyanmaları, ölüp de, sonra da diriltilen kimsenin haline benziyordu.
Ayetteki, "O
sırada insanlar, onların durumunu aralarında tartışıyorlardı" ifadesi,
e'sernâ fiiline bağlıdır. Yani, "Onlar aralarında niza ettikleri zaman,
biz halkı onlara muttaki kaldık" demektir.
[86]
Alimler, buradaki
tartışma ile kasdedilen şey hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olmak
üzere denilmiştir ki:
1) Onlar,
yeniden dirilmenin doğru olup olmadığı hususunda münakaşa ediyorlardı. Bunun
gerçek olduğunu söyleyenler, bunun doğruluğuna bu hadiseyi
delil getiriyorlardı ve: "Allah Teâlâ onların
bedenlerini üçyüz dokuz sene muhafaza etmeye muktedir olduğu gibi, ölümlerinden
sonra cesedleri diriltmeye da kadirdir" diyorlardı.
2)
Denildiğine göre, o kral ve kavmi, Ashâb-ı Kehf'i görüp, hallerine vâkıf
olunca, Ashâb-ı Kehf, mağaralarına geri döndüler ve Altah o zaman, onların
canını aldı. İşte bu noktada o insanlar ihtilaf etmişler, bazıları, onların
yine önceki gibi uyuduklarını; bazıları ise aksine artık öldüklerini
söylemişlerdir.
3) Bazıları
"evlâ olan, onların yanına hiç kimsenin girmemesi ve hallerini görmemesi
için, mağaranın kapısını kapatmaktır" derken, bazıları da "evlâ olan,
mağaranın kapısına bir mescid yapılmasıdır" demişlerdir. "Bu görüş, o
zamanki bu insanların Allah'a inandıklarına, İbadet ve namazı kabul ettiklerine
delâlet eder.
4) Kâfirler,
"Onlar bizim dinimiz üzerinde idiler. Dolayısıyla onların üzerine bir oina
yapalım" derken; onlardan mü'min olanlar, "onlar bizim dinimiz üzere
idiler, : nâenaleyh biz de bir mescid yapalım" dediler.
5) Onlar,
Ashâb-ı Kehf'in ne kadar uyudukları hususunda münakaşa ettiler.
6) Ahali
onların sayılan ve isimleri hususunda münakaşa etmişlerdi.
Cenâb-ı Hak sonra,
"Rableri onları daha iyi bilendir" buyurmuştur. Bu hususta şu iki
izah yapılmıştır:
1) Bu cümle, o çekişenlerin sözler indendir.
Buna göre sanki onlar, Ashâb-ı Kehf'in durumunu müzakere edip, isimleri,
halleri ve ne kadar uyudukları hususunda Karşılıklı fikirler ileri sürüp, işin
hakikatine ulaşamayınca, bunu elde edemeyince 'Rableri onlan daha iyi
bilendir" demişlerdir.
2) Bu cümle,
Cenâb-ı Hakk'a âit olup, bunu, münakaşa eden o kimseleri Ashâb-ı Kehf hususunda
bilgisizce iteri geri konuşmaktan alıkoymak için söylemiştir.
Allah Teâla sonra,
"Onların işlerine gâlib olanlar ise şöyle demişlerdir..."
buyurmuştur. Bununla o müslüman kralın kastedildiği söylendiği gibi, bunu
söyleyenlerin Ashab-ı Kehf'in sahipleri (akrabaları) olduğu da söylenmiştir,
vine bu sözü, o beldenin İleri gelenlenn söylediği de ileri sürülmüştür.
(Bunlar demişlerdir ki:) "Mutlaka yanlarında bir mescid edineceğiz"
yani, "Orada ibadet edeceğiz ve bu mescid sayesinde Ashab-ı Kehf'in
eserlerini yaşatacağız.
[87]
Cenâb-ı Hak sonra,
"Diyecekler ki: "(Sayılan) üçtür, dördüncüleri köpekleridir"
buyurmuştur. Buradaki "diyecekler" fiilinin faili, o
çekişenlerdir. Rivayet olunduğuna göre Necrânlı olan
hristiyan heyetin seyyidi (veziri), âkibi (emiri) ve diğer adamları, Hz.
Peygamber (s.a.s)'ın yanında iken, söz dönüp dolaşıp Ashab-ı Kehf meselesine
geldi. Bunun üzerine Seyyid, "Onlar Ya'kûbi (mezhebinden) olup, üç kişi
idiler, dördüncüleri köpekleri idi" dedi. Âkib (reis) olan ise,
"Onlar Nastûrî (mezhebinde) olup, beş kişi idiler ve altıncıları köpekleri
idi" dedi. Müslümanlar da, "Onlar yedi kişi olup, sekizincisi
köpekleri idi" dediler. Müfessirlerin ekserisi, doğru sayının, bu
sonuncusu olduğunu söylemişlerdir. Bunun böyle olduğunun delilleri şunlardır:
[88]
1) Ayetteki ifâdesinin
vâv'ı,mârife kelimenin hali olarak gelen cümlenin başına dâhil olduğu gibi,
nekirenin sıfatı olarak gelen cümlenin de başına dâhil olan vavdır. Bu, Mesele
senin, "Bana, beraberinde bir başkası olan bir
adam geldi" ve "Zeyd'e, elinde kılıç olduğu
halde uğradım" demen gibidir. Hak Teâlâ'nın, (hict, 4) ayeti de bu
şekildedir. Bunun faydası ise, bu sıfatın o mevsûfa âit olduğunu iyice
belirtmek ve onun bu sıfatla muttasıf oluşunun sabit ve kesin birşey olduğunu
anlatmaktatır. Binâenaleyh bu "Vâv" Ashab-ı Kehf'in yedi kişi
olduklarını, sekizincisinin de köpekleri olduğunu söyleyenlerin sözlerinin
doğruluğuna ve bu sözü bilerek, itminan ile söylediklerine delâlet eder.
2) Bu görüşte olanlar şöyle dediler: Allah Teâlâ
bu ifadede, fazladan bir harf zikretmiştir ki bu da "vâv"dır.
Binâenaleyh bu lafzı, manasız saymaktan korumak için, bunun ifâde ettiği
fazladan bir mana bulunmuş olması gerekir. Bu ilave manayı kabul eden herkes,
bununla bu görüşün doğru ve gerçek oluşunun kastedildiğini söylemişlerdir.
3) Allah Teâla, ilk iki görüşün peşinden,
"Bunlar gayba taş atmaktır" (Yani rastgele konuşmaktır) buyurmuştur.
Bir vasfı, bir şeye vermek, (bu sıfat bakımından) durumun, diğer şeylerde bunun
aksine olduğuna delâlet eder. Binâenaleyh bâtıl bir zan ile söylenmiş olma
Özelliğinin ilk iki görüşte olması, üçüncü görüşün ise bu özellikte, onların
aksi olması gerekir.
4) Allah Teâla onların, "Yedidir, sekizincileri de köpekleridir"
dediklerini naklettikten sonra, "De ki: Rabbim onların sayısını daha iyi
bilendir. Onları ancak insanların pek azı bilebilir" buyurmuştur.
Binâenaleyh ilk iki görüşün peşinden, "Bunlar gayba taş atmaktır"
ifadesi getirilirken, üçüncüsünün peşinden, "De ki: Rabbim onların
sayısını daha iyi bilendir. Onları ancak insanların pek azı bilebilir"
ifadesinin getirilmesi, bu üçüncü görüşün, kuvvetli ve doğru oima açısından ilk
ikisinden ayrı olduğuna delâlet eder.
5) Allah
Teâla, "Onları ancak insanların pek azı bilebilir" buyurmuştur. Bu
ifade, Ashab-ı Kehf'in sayısını ancak bu az kimsenin bilebileceğini göstermektedir.
Müslümanlardan bu konuda söz söyleyen herkes onların yedi kişi olduklarını,
sekizincilerinin de köpekleri olduğunu söylemişlerdir. Binâenaleyh ayette
bahsedilen "pek az" ifadesi ile, bunu söyleyen müslümanların
kastedilmiş olması gerekir. Hz. Ali (r.a.): "Onlar yedi kişiydiler.
İsimleri şöyle idi: Yemlihâ, Mekselinâ, Meslesînâ-ki bu üçü kralın sağ
tarafında olanlardı. Kralın solunda olanlar ise, Mernos, Debernos ve Sadenos
idi. Kral mühim işlerde bu altı kişi ile istişare ederdi. Yedincileri ise, bunlar
krallarından kaçtıklarında kendilerine katılan o çobandı. Köpeklerinin adı ise
Kıtmîr idi" demiştir. İbn Abbas (r.a.): "Ben bu pek az kimselerdenim.
Onların sayıları yedidir, sekizincileri de köpekleridir" demiştir.
6) Allah Teâla, "Yedidir, sekizincileri de
köpekleridir" diyecekler. De ki: "Rabbim onların sayısını daha iyi
bilendir. Onları ancak insanların pek azı bilebilir"
buyurmuştur. (Kur'an
üslûbunda) genel olarak görülen şekil şudur: Cenâb-ı Hak görüşleri nakledince,
mesele ile ilgili hak ve bâtıl ne varsa bütün görüşleri nakleder. Çünkü Allah
Teâla'nın bâtıl görüşleri anlatıp, hak olanı anlatmaması uzak bir ihtimaldir.
Binâenaleyh bu hususta hak ve bâtıl görüşlerin hepsinin, bu üç görüşten ibaret
olduğu sabit olmuş olur. Ama Cenâb-ı Hak, ilk ikisini zikrettikten sonra,
onları "Gayba taş atmak" diye tavsif etmiştir. Binâenaleyh hak
olanın, üçüncü görüş olması gerekir.
7)
Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber (s.a.s)'e hitaben
"O halde bunlar hakkında delilin açık olması dışında münakaşaya girişme.
Bunlara dâir onların hiçbirinden bilgi isteme" buyurmuş ve böylece onu,
onlarla (ehl-i kitab ile) münazara etmekten ve onlardan fetva sormaktan
nehyetmiştir. Bu, ancak Allah'ın Hz. Peygamber (s.a.s)'e hâdisenin hükmünü
(aslını) bildirmesi halinde mümkün olur. Hem sonra Allah Teâla, "Onları
ancak insanların pekazı bilebilir" buyurmuştur. Binâenaleyh bunu, Hz.
Peygamber (s.a.s)'in değilde, başka bir insanın bilebilmesi uzak bir
ihtimaldir. Bu sebeble, Ashab-ı Kehf'in gerçek bilgisinin Hz. Peygamber (s.a.s)'e
verildiğini anlıyoruz. Açık olan odur ki bu bilgi ancak vahiy ile
gerçekleşmiştir. Çünkü vahiy dışında kalan şeyde asıl olan yokluktur ve işin de
böyle olmasıdır. Binâenaleyh doğrusu, u(Onlar) yedidir, sekizincileri de
köpekleridir" şeklindeki görüştür. Bil ki :_ izahların bir kısmı bir
kısmına nazaran daha zayıf ise de, hepsi birbirini destekleyince, bu konudaki
delil tam ve mükemmel olmuş olur. Allah en iyi bilendir.
[89]
Ayetle ilgili birkaç
bahis daha bulunmaktadır:
Birinci Bahis: Ayetin
takdiri, "Diyecekler ki: "Onlar üçtür" şeklindedir.
"Onlar"
kelimesi mahfuztur.
Sözden anlaşıldığı için mübtedâ olan hüm (onlar) kelimesi hazf edilmiştir.
İkinci Bahis: İlk
fiil, istikbal siğasıyla üjJjfc» (diyecekler) şeklinde gelmiştir.
Bunun sebebi atıf
harfinin, son iki görüşün, birincisine dahil olmasını gerektirmiş olmasıdır.
Üçüncü Bahis:
"Recm", atmak demektir. "Gayb" ise, insanın göremediği
bilemediği şeydir. Binâenaleyh ayetteki "Recmen bi-l'gayb" deyimi,
"bilemediği, göremediği şeyi (bilir gibi) ortaya atmaktır." Nitekim
Arapça'da "Düşünmeden konuşuyor manasında, "Falanca atıyor"
denilir.
Dördüncü Bahis:
Âlimler, ve sâminühüm'deki vâv'ın, ifade ettiği mana hususunda şu değişik
izahları yapmışlardır:
1) Daha
evvel de bahsettiğimiz gibi, bu vâv, bu üçüncü sözün, diğerlerinden daha evlâ
olduğunu gösterir.
2) Araplara
göre "yedi", sayının çok olduğunu ifade etmede kullanılan temel
rakamdır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Eğer onlar için 70 defa istiğfar etsen
bile, Cenâb-ı Hak (o münafıkları) kesinlikle bağışlamayacak." (Tevbe. eo)
buyurmuştur. Durum böyle olup Araplar sekize varınca, daha sonra söyleyecekleri
cümlenin müste'nef bir cümle olduğuna delâlet eden bir lafzı getirerek, mesela
ve semânlye (ve sekiz) derler. İşte ayetteki bu ifade, o tarz üzere gelmiştir.
Şu benzer üç ayet de buna delâlet etmektedir (Tevt», 112) Çünkü ayet
ortasındaki bu ifade, kendisinden önce sayılan sıfatların sekizincisidir.
(Bundan dolayı başına vâv gelmiştir.) Yine Cenâb-ı Hak, (Zümer, 73) buyurmuş, çünkü cennetin kapıları
sekiz, cehenneminkiler ise yedidir. Yine (Tahrim, 5) buyurulmuştur. Buradaki
"ebkâr", kendinden önce sayılan şeylerin sekizincisidir. Âlimler bu
vâv'a, vâvu's- semânîye adını vermişlerdir. Buna niçin bu adın verildiğini
anlattık. Kaffal şöyle der: Bu, tutarlı bir izah değildir. Hak Teâla'nin, (Hasr
23) ayeti, bunun aksine. bir delildir.
Cenâb-ı Hak bu ayette, sekizinci olarak zikrettiği sıfatın başında vâv
getirmemiştir.
Allah Teâla sonra,
"De ki: "Rabbim onların sayısını daha iyi bilendir. Onları ancak
insanların pek azı bilebilir" buyurmuştur. Doğru olan da budur. Çünkü
kâinatta meydana gelen, meydana gelmiş, gelecek bütün hadiselerin detaylı
bilgisi ancak Allah katında ve ancak Allah'ın haber verdiği kimselerde bulunur.
İbn Abbas: "Ben, o "pek az" kimselerdenim" demiştir. Kâdl,
İbn Abbas (r.a)'ın bu sözü hususunda şöyle demiştir: "Eğer o, bunu Hz.
Peygamber'in açıklaması Üe öğrenmiş ise doğrudur.
Ama yok bu hususta
"vâv" harfine tutunuyorsa, bu zayıftır. Ama şöyle denebilir:
"Delil getirilen o yedi izah, her ne kadar kesinlik ifade etmezsede yine
de zann-ı gâlib ifade eder."
Bil ki Allah Teâla bu
hadisevi zikrettikten sonra, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, bu hususta çekismemekten
ve fetva sormaktan nehyeden iki ifadeye yer vermiştir. Onu,
çekişmekten "O halde bunlar hakkında delilin açık
olması dışında münakaşaya girişme" buyurarak nehyetmiştir. "Mirften
Zahiren" ifadesi ile, Hz. Peygamberin, bu sayının ne kadar olduğu
hususunda onları yalanlamaması, aksine bunu belirlemek için delil yoktur.
Binâenaleyh bu hususta konuşmamak ve kesin hüküm vermemek gerekir demesi
kastedilmiştir. Bunun bir benzeri de, "Ehl-i kitab ile en güze! bir
şekilde mücâdele et" (Ankebût, 46) ayetidir. Hz. Peygamber, onlara fetva
sormaktan da, Bunlara dair, onların hiçbirinden bilgi isteme" ifadesi ile
nehyetmiştir. Çünkü (ehl-i kitabın) bu konuda kesin bir bilgilerinin
bulunmadığı sabit olunca, onlara görüş sormaktan menetmek gerekir.
Bil ki
"Kıyas"ı kabul etmeyenler, bu ayeti delil getirerek şöyle
demişlerdir: "Çünkü Cenâb-ı Hak, "Gayba taş atmaktır" buyurup,
bu ifadeyi "zan" yerine kullanarak, sanki "zannen
bi'l-gayb" (gayb hakkında zan yürüterek) demek istemiştir. Çünkü Araplar
"zan" yerine (Zannına göre atıyor) deyimini genellikle kullanırlar.
Hatta "recm" ile "zan" arasında onlara göre bir fark
yoktur. Şâirin şu sözüne baksana!
"Ondan,
ne idiği belirsiz, vehme göre söylenmiş söz çıkmaz." Burada müreccem,
maznun (zanna göre söylenen) manasınadır. Kelime ile ilgili bu izahı Keşşaf
sahibi de yapmıştır. Binâenaleyh bu, zanna göre söz söylemenin, Allah katında
kınanan bir şey olduğuna delâlet eder. Hem sonra Allah Teâlâ bu yolu kınayınca,
zannına göre konuşan kimselerden fetva sorma hususunu da bu kınamaya dahil
etmiştir. Binâenaleyh bu, zanna göre verilen fetvanın Allah katında caiz olmayacağına
delâlet etmektedir."
Kıyası (delil olarak)
kabul edenlerin, buna karşı cevabını daha Önce defalarca
zikrettik.
[90]
"Hiçbir şey
hakkında, "Inşâaliah" (Allah dilerse) demedikçe, "Ben bunu
mutlaka yarın yapacağım" deme. Unuttuğun zaman
Rabbini an ve şöyle de:
"Umulur ki
Rabbim beni doğruya, bundan daha yakm olan bir yola erdirir."
Onlar, mağaralarında üçyüz sene eğleştiler. Buna dokuz
yıl daha kattılar. De
ki: "Allah ne
kadar eğleştiklerini daha iyi bilendir. Göklerin ve yerin gaybını,
ancak o bilir. O, ne güzel görür, ne güzel işitir!
Bunların, O'ndan başka hiçbir
yardımcısı yoktur. O,
hiçbir kimseyi hükmüne ortak yapmaz"
(Kehf,
23-26).
Bil ki ayetle ilgili
birkaç mesele vardır:
[91]
Müfessirler şöyle
demişlerdir: Kureyşliler, Hz. Peygamber'e
üç
soru sorunca, Hz. Peygamber (s.a.s), "İnşaallah"
demeden, "Ben
yarın bunları cevaplarım" dedi. Bunun
üzerine
vahiy onbeş gün süre ile kesildi. Bir başka rivayette bu sürenin kırk gün
olduğu ileri sürülmüştür. Daha sonra bu ayet nazil oldu. Kâdi,
bu görüşe şu iki açıdan itiraz eder:
1) Hazreti
Peygamber (s.a.s) yarın falanca işi yapacağını haber verdiğinde, yarından önce
ölebileceğim veya o fiili yapmasına bir engel çıkabileceğini biliyordu. Bütün
bunlar ihtimal dâhilinde olduğu halde, Hz. Peygamber "İnşaallah"
(Eğer Allah dilerse) dememiş olursa, söyleyeceği söz, çoğu Kez meydana gelecek
şeyin aksine olmuş olurdu. Bu ise, hem peygamberden, hem de onun sözünden
insanların soğumasına sebebiyet verirdi. Ama o, "eğer Allah dilerse"
(inşaallah) diyerek, bunları söylerse, böyle bir sakıncadan korunmuş olur. Bu
böyle olunca da, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "İnşaallah" demeksizin,
herhangi birşeyi vaadetmesi (yapacağını) söylemiş olması uzak bir ihtimaldir.
2) Bu ayet,
pek çok faydayı (manayı) ve hükmü ihtiva etmektedir. Binâenaleyh ayeti sırf bu
manaya hamletmek uzak birşey olur,
Kâdi'nin birinci
görüşüne şöyle cevap verilir: Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "İnşaallah"
demiş olmasının daha evlâ olduğunda münakaşa yoktur. Fakat o, herhangi bir
sebepten Ötürü bunu söylemeyi bazan unutabilir. Binâenaleyh bu konu, efdal ve
evlâ olanın terkedilmesi kabilinden olur. Kâdi'nin ikinci görüşüne de şöyle
cevap verilir: Ayetin pek çok manayı ve hükmü ihtiva etmesi, sebeb-i nüzulün bu
mana ve hükümlerden birisi olmasına manî değildir.
[92]
Cenâb-ı Hakk'in,
"inşaallah (Allah dilerse) demedikçe" ifadesinde, Allah Teâla'nın
neyi dilediğinin beyanı yoktur. Binâenaleyh bu hususta şu iki görüş
bulunmaktadır:
1) Ayetin
takdiri, "hiçbir şey hakkında "inşaallah" demedikçe, yani
Allah'ın bu söz hususunda sana müsaade etmeyi dilemesi müstesna, "ben bunu
mutlaka *apacağım" deme "şeklindedir. Bu, "Allah'ın sana o haber
hususunda sana ~üsaade etmesi hali müstesna; senin, falanca işi yapacağını
kendiliğinden söylemen *e haber verme yetkin yoktur" manasmdadır.
2) Ayetin
takdiri, "Senin inşaallah demen müstesna hiçbirşey hakkında, "ben
Dunu mutlaka yarın
yapacağım" deme "
şeklindedir. Bu sözün
mutlaka
lilmesinin sebebi şudur:
İnsan "yarın falanca işi yapacağım" dediğinde hem .a'in gelmeden önce
ölmesi, hem de diri kalması halinde, o işi yapmaya mani bir e-gelin çıkması
uzak bir ihtimal değildir. Binâenaleyh o, "inşaallah" demezse, o rjmda
o vaadinde yalancı olmuş olur. Halbuki yalan, nefret ettirici bir husustur. Sj
ise, peygamberlere yakışmaz. Bu sebepten dolayı Cenâb-ı Hak ona,
"inşaallah" demesini vâcib kılmıştır, öyle ki onun bu vaadini yerine
getirmemesi halinde yalancı olmaz, o
zaman da bir nefret meydana gelmez.
[93]
Bil ki Mutezile'ye
göre, Allah Teâlâ kulunun iman ve itaatta bulunmasını istemiş,
kulu ise kendisi
için küfrü ve isyanı istemiştir. Böylece, bu demektir ki
Allah'ın değil, kuiun muradı yerine gelmiştir. Bu durumda da, kulun isi galib,
Allah'ın irâdesi ise, (hâşâ) mağiûb konumunda bulunmuş olur! Ama göre, Allah
Teâla'nın irade ettiği her şey, tahakkuk eĞeı ve meydana gelir. O bu demektir
ki Allah, kâfirin küfrünü, mü'minin de imanını irâde etmiş, istemiş Böyle olmasi halinde ise Allah'ın irâdesi
galib, kulun irâdesi de mağlub olmuş r. Bunu iyice anladığında biz diyoruz ki
kul, "Allah'ın dilemesi müstesna, yarın yapacağım" dediğinde, Allah,
kendisinin iradesi kulunun iradesine galib olduğu o kulundan yalanı savuşturmuş
olur. Çünkü kulun böyle (inşaallah) demesi
halinde,
ifadenin takdiri şöyle olur: Kul, "Ben falanca işi yapacağım. Ancak ne var
ki Allah'ın iradesi, bunun aksine olursa, ben bu durumda onu yapamam. Çünkü
Allah'ın iradesi, benim irademe galiptir. Galip olan bir mania bulunduğunda
ise, ben onu yapamam" demiş olur. Ama, Allah Teâla'nın irâdesinin mağlup
olması halinde, bu irâde bu konuda özür sayılamaz. Çünkü mağlub olanı, galib
olan engelleyemez. Bunun da böyle olduğu sabit olunca biz diyoruz ki: Ümmet-i
Muhammed, bir kimse, "Allah'a yemin olsun ki, şunu yapacağım" der de,
daha sonra da, yeminini bozmaktan dolayı endişelenerek, "İnşâaliarT derse,
Allah'ın iradesinin galib olması durumu hariç, onun bu sözünün, yemini bozmadan
dolayı kendisine terettüb eden keffareti savuşturamayacağı hususunda ittifak
etmiştir. Binâenaleyh, (Allah'ın iradesinin galib olması halinde) yemin
keffâretini savuşturacağı icmâ ile sabit olunca, Allah'ın iradesinin gâlib
olduğuna ve varlık âlemine, ancak Allah'ın irâde ettiği şeyler dahil olduğuna
kesinkes hükmetmemiz gerekir. Âlimlerimiz bu sözü, şu muayyen misalle tekidli
bir biçimde açıklamışlardır: Bir kimsenin, bir başkasından alacağı olsa, borçlu
kimse de , borcunu ödeyebilecek durumda olursa,bu şartların akabinde (borçlu
kimse), "Allah'a yemin olsun ki, ben bu borcu yarın ödeyeceğim" dese,
daha sonra da "İnşâallah" diye ilave ederse; yarın geldiğinde de bu
borcu ödeyemese, ona keffâret gerekmez. Mu'tezile'nin görüşüne göre ise Allah
Teâla o kimsenin borcunu Ödemesini dilemiştir. Böyle olması halinde, onun
"İnşâallah" demesi, bu hükmü olmuş bitmiş bir şarta bağlamak olmuş
olur. Binâenaleyh, keffâret gerekir. Utemâ, onun yeminini bozmuş olduğu
hususunda icmâ edince, biz bunun Allah Teâla'nın, o fiili emredip, ona teşvikte
bulunup da onu bozmaktan men etmesinin yanısıra, bunu dilemediği için böyle
olduğunu anlamış oluruz ve böyiece de Allah Teâla'nın bazan yapılmasını
dilediği halde herhangi bir şeyi nehyettiği, bazan da dilemediği halde bir şeyi
emrettiği sabit olmuş olur ki, elde edilmek istenen netice de budur.
Buna göre şayet,
"farzedelim ki durum sizin ileri sürdüğünüz gibi olsun. Ancak ne var ki,
fukahânın ekserisi, "bir kimse, hanımına, "İnşâallah sen boşsun"
dediğinde, talâkın vaki olmayacağını söylemişlerdir. Şu halde bunun sebebi
nedir? Biz deriz, ki: Bunun sebebi şudur: O talâkın meydana gelmesi, Allah'ın
meşietine bağlı olunca, bu talâk ancak, bizim o talâkın meydana geldiğini
bildiğimizde vaki olmuş olur. Halbuki biz, ilk önce bu meşietin meydana
geldiğini bildiğimiz o zaman talâkın meydana geldiğini biliriz. Ancak ne var
ki, Allah'ın meşieti gaybtır. Onu bilmek, bizim Cenâb-t Hakk'ın meşietine bağlı
olan şeyin ancak meydana geldiğini ve vukûbulduğunu bilmemiz halinde mümkündür.
Bu meydana gelecek şey de talâktır. Binâenaleyh bu metoda göre, biz, Cenâb-ı
Hakk'ın meşietinin tahakkuk ettiğini ancak talâkın vuku bulduğunu bildiğimizde;
talâkın vukûunun da, meşietin meydana geldiğini bildiğimizde bilebiliriz. Bu
demektir ki, bunlardan birini bilmek, diğerini bilmeye bağlıdır. Binâenaleyh bu
bir "devr"dir. Devr ise batıldır, işte bundan dolayı onlar,
"talâk meydana gelmez" demişlerdir.
[94]
"Madümât (mevcut
olmayanlara şey denilmez" diyenler,
Cenâb-ı
Hakk'ın "Hiçbirşey hakkında. "İnşallah" (Allah dilerse)
demedikçe, "ben bunu mutlaka
yapacağım"
deme" ifadesiyle istidâl ederek
şöyle demişlerdir: "Cenâb-ı Hak, bir kimsen;n yarın yapacağı o şeyi şu
anda "şey" diye adlandırmıştır. Çünkü O, "Hiçbir şey hakkında
(...) deme!" buyurmuştur. Halbuki, bir kimsenin yarın yapacağı o şeyin, şu
anda ma'dum olduğu (mevcut olmadığı) malumdur. Binâenaleyh, ma'duma da şey
denilmesi gerekir." Buna şu şekilde cevap verilebilir: Bu istidlal ancak,
madûmun "şey" diye adlandırılmış olduğunu ifade eder. Bize göre bunun
sebebi, "şey" olabilecek şeyin, şu anda "şey" diye
adlandırılmasının caiz olmasıdır. Nitekim Cenâb-ı Hakk, "Allah'ın emri
geldi" (Nah\t i) buyurmuştur. Halbuki bununla, Allah'ın emrinin geleceği
kastedilmiştir.
[95]
CenâtH Hakk'ın, "Unuttuğun zaman Rabbini an
"buyruğuna gelince, bununla ilgili olarak şu iki izah yapılabilir:
a) Bu, daha
önceki ifadede ilgili bir söz olup, kelamın takdiri, "o, inşaallah demeyi
unuttuğunda, hatırlasa onu söylesin, desin" şeklindedir. İşte bu noktada
ulemâ ihtilâf etmiştir. Bu cümleden olarak İbn Abbas (r.a): "Bu kimse uzun
bir müddet sonra inşaallah demeyi hatırlar da bunu söylerse, keffareti
savuşturmuş olma hususunda bu yeterlidir" demiştir. Said İbn Cübeyr'den
de: "Bir sene veya bir ay veya bir hafta veyahutda bir gün sonra dahi
inşaallah dese" şeklinde rivayetler gelmiştir. Tavus İbn Keysan da:
"Bulunduğu meclisten ayrılmadan inşaallah diyebilir" derken, Atâ:
"Sütlü bir devenin sağılma süresi kadar bir süre sonra diyebilir"
demiştir. Bütün fukahaya göreyse, inşaallah ifadesi, cümleye bitişik olarak
(aynı anda) söylenmediği müddetçe hükümlerde tesiri bulunmamaktadır.
[96]
İbn Abbae (r.a.),
Cenâb-ı Hakk'ın "Unuttuğun zaman Rabbini an" buyruğuna tutunarak
şöyle demiştir: "Görünen odur ki, bu ifâdeden kastedilen,
"İnşaallah" ifadesidir. Ayetteki "Rabbini an" emri, beill
bir vakte tahsis edilmeyip, tam aksine bütün vakitten içine alır. Binâenaleyh,
ng zaman olursa olsun, hatırladığında "inşâallaii" demesi ona vacib
olur. İnşaallah demek vacib olur diyen herkes, "yemin keffâretini
savuşturmak için vacib olur" demişlerdir ki, işte bu da, elde etmek
istediğimiz şeyi elde eder." Bil ki İbn Abbas (r.a)'ın istidlali,
"İnşaallah" demenin, söze bitişik olmasının gerekmeyeceği"
hususunda sarih bir ifadedir. Ama fukahaya gelince, onlar şöyle demişlerdir:
Şayet biz bunu caiz görürsek, o zaman akitlere ve yeminlere dair hiçoir şeyin
yerine oturtulamamasî, karar kılmaması gerekir.
[97]
Anlatıldığına göre,
Ebu Hanife (r.h.)'nin, İbn Abbas'ın, inşâallahın belirli bir zaman sonra
denilebileceği şeklindeki görüşüne muhalefet ettiği haberi Halife Mansur'a
ulaşmış; o da bunun üzerine, bu görüşü reddetmesi için, onu huzuruna çağırmış.
Bunun üzerine Ebu Hanife (r.h) de: "Bu senin aleyhine olur. Çünkü sen,
yemin ettirerek biat aldığında, onların senin yanından çıkıp da
"İnşâaltah" diyerek senin aleyhine başkaldıracaklarını düşünmez
misin?" der. Mansur, Ebu Hanife'nin sözünü beğenir ve ondan memnun kalır.
Bil ki bu sözün
neticesi de, nassı kıyas ile tahsis etmeye varıp dayanır. Halbu ki, bu su
götürür bir meseledir. Hem o, hiç kimsenin duyamayacağı bir biçimde ağzıyla
gizlice, "inşâallah" dediğinde, bu geçerli olur ve icmâen de,
keffâretten kurtulmuş olur. Halbuki bahsettiğiniz mahzur, bunda da
bulunmaktadır. Binâenaleyh, onların dayandıkları delilin kuvvetli olmadığı
sabit olmuş olur. Evlâ olanı, onların, "inşaallah"ı aynı anda
söylememesi vâcib olduğu hususunda, akde ve ahde vefa etmenin vâcib olduğuna
delâlet eden pekçok ayet ile istidlal etmeleriydi. Nitekim Cenâb-ı Hak,
"Akidleri hakkıyla yerine getirin " (Maide, i) ve "Ahdinizi
hakkıyla yerine getirin "(Isrâ, 34) buyurmuştur. Binâenaleyh, ahidde
bulunan kimsenin, bu ayetlerden ötürü, o ahdin gereğini tastamam yerine
getirmesi gerekir. "İnşaallah"ın aynı anda deniimesi durumunda, biz
bu delile uymadık. Çünkü, "müstesna" "müstesna minh" ile
beraber, (sadece müstesnanın hiçbir şeyi ifâde edemiyeceği delili ile) tek ve
müstakil bir cümle gibidir. Binâenaleyh müstesna, bir cümlenin yarısı mesabesindedir.
O halde, müstesna ve müstesna minh'den meydana gelen cümle, bir manâ ifade eden
tek bir kelime gibidir. Böyle olması durumunda o, sadece istisnayı (başka bir
zamanda) söylediğinde, bundan ötürü herhangi bir şeyin gerekmeyeceğini anlamış
olduk. Ama istisna, aynı anda yapıldığında ise, o cümleden dolayı tam bir
sorumluluk gerekir. Bu sebeple de o sorumluluğu yerine getirmesi vacib olur.
b) Cenâb-ı
Hakk'ın, "Unuttuğun zaman Rabbinî an" emri daha Önceki cümlelerle
alâkası bulunmayan, bilakis müste'nef bir sözdür. Bu görüşe göre, bu konuda şu
izahlar yapılabilir:
1)
"İnşâallah demeyi unuttuğunda, teşbih ve istiğfar ile Rabbini
zikret!" demektir ki bundan murad, inşâallah demeye ihtimam ve itinâ
göstermeye teşvikte bulunmaktır.
2) Bu,
"Unuttuğun şeyi sana hatırlatması için, bu durum sana arzolunduğunda
Rabbini an" demektir.
3) Bazıları
da bu emri, unutulması halinde, unutulmuş olan namazları edâ etme manasına
hamletmişlerdir. Bu görüş, hakkında yapılan bu üç izahla beraber uzak bir
ihtimaldir. Çünkü bu ifadeyi, kendinden önceki ifadelerle alâkalı kılmak, aynı
hüküm hususunda sözü tamamlamayı ifade eder. Ama bunu "müste'nef" bir
kelâm
kabul etmek ise, sözün kendinden
öncekilerle irtibatı olmayan bir ibtidâ (başlangıç cümlesi) olmasını gerektirir
ki, bu caiz değildir.
Daha sonra Cenâb-ı
Hakk, 'Ve öyle de: "Umulur ki Rabbim beni, doğruya bundan daha yakın olan
bir yola erdirir" buyurmuştur. Bu hususta şu izahlar yapılabilir:
a)
"İnşaallah" dememek güzel değildir. Bunu söylemek, söylememekten daha
güzeldir. Hak Teâlâ'nın, "bundan daha yakın bir rüşde" ifadesiyle bu
cümlenin söylenilmesi kasdedilmiştir.
b) O, onlara
herhangi bir şeyi vaadedip ve o vaadiyle beraber "inşaallah" da
dediğinde, O, "Umulur ki benim Rabbim beni, size vaadettiğim şeyden daha
güzel ve daha mükemmeline iletir ve götürür" demiş olur.
c) Ayetteki
"doğruya bundan daha yakın olan bir yola" ifâdesi, Ashâb-ı Kehf'in
tıssasına işaret olup, manası, "Belki de Allah Teâlâ bana, benim Allah
tarafından gönderilen bir peygamber olduğumun doğruluğu ve peygamberlik
iddiamdaki doğruluğum hususunda, delâlet ve doğruya en yakın olma bakımından,
Ashâb-ı Kehf'in haberinden daha büyük olan beyyine ve deliller verir"
şeklindedir. Allah, nitekim böyle de yapmıştır. Çünkü Hz. Peygamber'e,
peygamberlerin kıssalarını anlatmıştır. Halbuki gaybdan haber vermek, Ashâb-ı
Kehf'in haberinden daha önemlidir.
[98]
Ayetteki "Onlar
mağaralarında üçyüz sene eğleştiler. Buna dokuz yıl daha kattılar. De ki:
Allah, ne kadar eğleştiklerini daha iyi bilendir. Göklerin ve yerin gaybını,
ancak O bilir. O, ne güzel görür ve güzel işitir! Bunların, O'ndan başka hiçbir
yardımcısı yoktur. O, hiçbir kimseyi hükmüne ortak yapmaz" ifadesine
gelince, bil ki bu ifade, Ashâb-ı Kehf kjssası hakkında zikredilen ayetlerin sonudur.
Hak Teâlâ'nın, "Üç yüz sene eğleştiler" resiyle ilgili ki görüş ileri
sürülmüştür.
1) Bu,
Ashâb-ı Kehf'in zamanındaki kimselerin sözlerinin bir anlatımıdır. Bunun
aetili, Cenâb-ı Hakk'ın, (Kehf,22)ayetleridir. "Onlar mağaralarda
eğleştiler" ifadesi, "O kimseler böyle dediler" manasındadır.
Yapılan bu izahı, Cenâb-ı Hakk'ın bundan sonra belirttiği, "De ki: Allah,
ne kadar eğleştiklerini daha iyi Mendir." buyruğu da destekler.
Binâenaleyh bu söz daha Önce söylenenleri -eodedercesine gelmiş olan bir ifâdedir.
Bu izahı, Abdullah İbn Mesûd'un MShafında bulunduğu rivayet edilen,
"Dediler ki: "Mağaralarında ı eğleştiler" şeklindeki rivayet de
teyid eder.
2) Cenâb-ı
Hakk'ın bu buyruğu O'nun kendi sözü cümlesindendir. Çünkü O, bu müddetin ne
kadar olduğunu haber vermiştir. Ayetteki "Üçtür, dördüncüleri
köpekleridir" diyecekler" (Kent, 22) ifadesi, daha önce geçmiş ve bu
ifâdeyle o ifâde arasına, onları birbirinden ayıran bir mu'tanza cümlesinin
girmiş olduğu bir cümledir ki, bu da Cenâb-ı Hakk'ın, "O halde bunlar
hakkında delilin kuvvetli olması dışında bir münakaşaya girişme'' (Keht, 22)
ifadesidir. Cenâb-ı Hakk'ın, "De ki: Allah, ne kadar eğleştiklerini daha
iyi bilendir. Göklerin ve yerin gaybını, ancak O bilir" buyruğu,
kendisinden öncekinin nakledilmesini gerektirmez. Bu böyledir, zira Cenâb-ı
Hak, "De ki: Allah, ne kadar eğleştiklerini daha iyi bilendir. Göklerin ve
yerin gaybını, ancak o bilir. O halde, ehl-i kitabın dediğine değil, Allah'ın
verdiği habere müracaat edin" manasını murad etmiştir.
[99]
Hamza ve Kisâî tenvinsiz olarak, şeklinde okurlarken, diğer kıraat
imamları tenvin ile şeklinde okumuşlardır.
Zira, ayettekikelimesi
kelimesinin atf-ı beyânıdır. Çünkü Cenâb-ı Hak, "onlar mağaralarında üçyüz
(...) eğleştiler" buyurduğunda, bunun gün mü, ay mı, yoksa yıl mı olduğu
anlaşılmaz. Ama o, sinine deyince, bu ifade, onun ifâdesinin bir beyanı olmuş
olur. Binâenaleyh (sinin) yıllar kelimesi, onun atf-ı beyânıdır. Bu ifâde de,
takdiri şeklinde olan bir takdim tehirin bulunduğu da ileri sürülmüştür.
Hamza'nın okuyuşunun izahına gelince, izafet durumunda gerekli olanın
denilmesidir. Ancak ne var ki, temyizlerde çoğulların müfred yerinde
kullanılması caizdir. Bu, mesele Cenâb-ı Hakk'ın "işler bakımından en çok
ziyana uğrayanlar''(Kehf. 103) ayetinde de böyledir.
[100]
Ayet-i kerimedeki, (Jna
dokuz yıl daha kattılar"
ifâdesi j&
Ijatijlj takdirindedir. Buna göre onlar şayet,
"Cenâb-ı Hak, niçin doğrudan doğruya "üçyüzdokuzyıl"
dememiştir? O'nun, "Buna dokuz yıl daha
kattılar" demesinin hikmeti nedir?" derlerse biz deriz ki: Bazı
kimseler şöyle demiştir: "Bu müddet, güneş yılıyla üçyüz, ay yılıyla ise
üçyüzdokuz sene idi." Bu müşkit bir meseledir. Çünkü, hesap yönünden bu
söz doğru değildir. Şöyle denebilir: Onlar belki de, üçyüz seneyi
tamamladıklarında, uyanmaları yaklaştı. Daha sonra da, dokuz yıl daha uykuda
kalmalarını gerektiren bir husus ortaya çıktı.
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, "De ki: "Allah ne kadar eğleştiklerini daha iyi bilendir"
buyurmuştur. Bu, "Allah Teâlâ, bu müddeti bu hususta ihtilâf eden
insanlardan daha iyi bilendir. O, daha iyi bilir: çünkü, O göklerin ve yerin
yaratıcısı ve âlemin idarecisidir. Durum böyle olunca, O göklerin ve yerin
gaybını da hakkıyla bilen olur. Bu sebeple de O, hiç şüphesiz o hadiseyi de en
iyi bilen olur" demektir.
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, "O, ne güzel görür, ne güze! işitir" buyurmuştur. Bu sığalar,
laaccüb için kullanılan ifâdeler olup, mana bakımından ise, "O, ne güzel
görür, ne güzel işitir!" anlamındadır. Biz, taaccübün ne demek olduğu
hususunda, Cenâb-ı Hakk'ın Bakara Sûresi'ndeki (Bakara. 175) ayetinin
tefsirinde mufassal açıklamalarda bulunmuştuk.
Daha sonra Cenâb-ı
Hakk, "Bunların, O'ndan başka hiçbir yardımcısı yoktur" buyurmuştur.
Bu hususta da şu izahlar yapılmıştır:
1) Ashâb-ı
Kehf'in Allah'dan başka dostu yoktur. Çünkü o uzun uykularında onları korumayı
tekeffül eden O'dur.
2) Ashâb-ı
Kehf'in orada ne kadar kaldıkları hususunda ihtilaf eden o kimselerin,
Allah'dan başka işlerini deruhte eden ve onların kendilerini idare eden başka
dostları yoktur. Binâenaleyh, onlar Allah'ın tedbir ve korumasına muhtaç iken,
daha nasıl "erhangi bir ipucu olmaksızın bu hadiseyi bilebilirler?
3) Bazı
kimseler bu konuda, Allah'ın bildirdiğinin aksine olan görüşler ileri sürünce,
azabı hak etmiş oldular. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak onların, kendilerine azâb
indirme hususunda Allah'a mani olacak bir dostlarının bulunmadığını beyân
buyurmuştur.
Cenâb-ı Hak, "O,
hiçbir kimseyi hükmüne ortak yapmaz" buyurmuştur. Bu, 'Allah Teâlâ,
onların şu kadar yıl uyuduklarını beyan edince, hiç kimsenin, O'nun
sildirdiğinin aksine olan bir görüş ileri sürme hakkı kalmamıştır!"
demektir. Bu hususta esas olan şudur: İki ortak müşterek bir iş yaptığında,
tarafların birbirlerine karşı azları
eksilmez. Bu da, herbirinin, o işi istediği biçimde yapmasını engeller. Bu
açıklamada, Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer gökte ve yerde Allah'dan başka tanrılar
olsaydı, - arın ikincisi de muhakkak ki harap olup gitmişti" (Enbiya, 22)
ayetine dayanmaktadır. Böylece Cenâb-ı Hak bu hususu, kendisinden "O hiçbir
kimseyi -ükmüne ortak yapmaz" hükmüyle nefyetmiştir. İbn Amir, bu kelimeyi
Cenâb-ı Hakk'ın (Kem. 23) ve {Kem. 23)
ifadelerine atfederek, 'â ile nehiy sîğasında olmak üzere "la tüşrik"
şeklinde okumuştur ki bu, "Allah'ın, 4shâb-ı Kehf'in sayısına dair sana
haber vermiş olduğu şeyi, hiç kimseye sorma; Z -ıun hükmü ve beyanıyla yetin ve
bu hadiseyi bilmeyi arzulama hususunda, hiç kimseyi ortak kılma"
manasındadır. Diğer kıraat imamları ise, yâ ile merfû olarak, zari sığasında
"lâ yüşrlkü" şeklinde okumuşlardır ki bu, "Allah Teâlâ bunu
yapmaz" anlamındadır.
[101]
Âlimler, Ashâb-ı
Kehf'in, hem ne zaman yaşadıkları, hem
de
nerede bulundukları hususunda ihtilâf
etmişlerdir. Yaşadıkları zamana geiince,
onların, Hz. Musa'dan önce yaşamış
oldukları; Hz. Musa'nın
Tevrat'ta onlardan işte bundan dolayı da yahudilerin onların
durumunu sordukları ileri
sürüldüğü gibi,
oniarın, Hz. İsa'dan önce mağaraya girdikleri, Hz. İsa'nın onlardan bahsettiği,
Hz. İsa ile Hz. Muhammed (s.a.s) arasındaki zaman içinde uyandırıldıktan da
ileri sürülmüştür. Onların, Hz. İsa'dan sonra mağaraya girdikleri de iddia
edilmiştir. Kaffâl bu görüşü Muhammed İbn İshâk'dan nakletmiştir. Bazı kimseler
de, onların ölmediklerini ve Kıyamete kadar da ölmeyeceklerini ileri
sürmüşlerdir.
Onların, mağaralarının
yerine gelince: Kaffâl, müneccim Muhammed İbn Musa el-Harezmî'den şunu
nakletmiştir: el-Vâsık Ashâb-ı Kehf'in yerini tesbit etmesi için onu Rum
diyarında inceleme yapmaya göndermişti. Muhammed İbn Musa, hadiseyi şöyle
anlatıyor: O "Rum kralı beni bazı kimselerle beraber, Ashâb-ı Kehf'in
yaşadığı iddia edilen o mahalle gönderdi. Oranın görevlisi, içeri girme
konusunda beni korkuttu. Ama, buna rağmen ben içeri girdim ve onların saçlarını
göğüslerinin üzerine kadar uzamış olarak gördüm ve ben bunun bir aldatmaca
olduğunu anladım. Anladtm ki bazıları, birtakım otlar ve ilaçlar sürmek gibi,
ölülerin bedenlerini çürümekten korumak için kurutulmuş olan ilaçlarla, Ashâb-ı
Kehf'in bedenlerini ilaçlamışlardır." Daha sonra Kaffâl sözüne devamla
şöyle der. Bize göre, orasının, Ashâb-ı Kehf'in bulunduğu bir yer mi, yoksa
başka bir yer mi olduğu hususu meçhuldür, bilinemiyor. Allah'ın haber verdiği
şeyin doğruluğuna kesinkes hükmetmek gerekir. Rumların, Ashâb-ı Kehf'in yeri
olduğunu söyledikleri o yere itibar etmemek gerekir.
Keşsâf da, Hz.
Muaviye'den şunu nakleder: Muâviye, Bizanslılarla savaşır, derken, (sözü
edilen) o mağaraya uğrar. Bunun üzerine, "Keşke burası bize açılsa da,
onlara bakabilsek" der. Bunun üzerine İbn Abbas (r.a.): "Bu, sana
mümkün değildir. Çünkü Allah Teâlâ, senden daha hayırlısını bundan men ederek,
"Üzerlerine tırmanıp da (hallerini bir) görseydin, mutlaka onlardan yüz
çevirir, kaçardın ve her halde için onlardan korku ile dolardı"(Kenf. ıs)
demiştir. Bunun üzerine o, İbn Abbas'a, "Ben onların durumlarını
öğrenmeden bu işten vazgeçmem" der ve birtakım kimseler göndererek,
"Gidiniz ve bakınız" der. Onlar da o mağaraya girince, Allah Teâlâ
onların üzerine bir rüzgâr gönderir ve onları yakar.
Ben derim ki: Onların
zamanını da bulundukları yeri de akıl yoluyla bilmek imkânsızdır. Bu ancak,
edilse edilse, nass'dan elde edilebilir. Böyle bir nâss (ayet, hadis) ise
yoktur. Böylece, bunun bilinemiyeceği sabit olmuş olur.
[102]
Bil ki öldükten sonra
dirilmenin ve Kıyametin isbat edilmesi, şu üç asla dayanır:
1) Allah
Teâlâ'nın bütün mümkinata kâdır olmasına;
2) O'nun
bütün malûmatı (her şeyi), küllîsini cüz'îsini bilmesine;
3) Bir zaman
meydana gelen birşeyin, diğer vakitlerde de meydana gelmesinin mümkün oluşuna.
Binâenaleyh bu üç temel esas sabit olunca öldükten sonra
dirilmenin ve Kıyametin mümkün olduğu da anlaşılır.
İşte burada da böyledir: Allah Teâlâ'nın herşeye kadir olduğu ve herşeyi
bildiği sabittir. İnsanın da bir gün müddetle uykusunda iken diri kaldığı
sabittir. O halde onun, âlemin ilahının muhafaza etmesi ve çeşitli belâ ve
zararlardan koruması ile, üçyüz yıl onları uykularında durdurmasının da mümkün
olması gerekir. Felsefeciler ise şöyle demişlerdir: "Kevn-ü fesad (yapılıp
yıkılma) âlemi olan dünyanın heyulasında, nâdir ve garib birtakım halleri
gerektiren, bazt felek? enteresan şekillerin (irtibatların) meydana gelmesi
olmayacak birşey değildir."
Ben derim ki:
Birbirini takib eden bu üç sûreden herbiri, bu alemde nâdir görülen enteresan
hallerin tahakkuk ettiğini anlatmaktadır. Mesela İsrâ (Benî israil) Sûresi, Hz.
Muhammed (s.a.s.)'in bedenen, Mekke'den Şam diyarına (Kudüs'e) götürüldüğünü
anlatmaktadır. 8u, enteresan bir hadisedir. Kehf Sûresi de Ashâb-ı Kehf'in
üçyüz küsur sene müddetle uyuduklarını anlatmaktadır. Bu da enteresan bir
durumdur. (Bundan sonraki) Meryem Sûresi de, bir çocuğun babasız olarak meydana
geldiğini anlatmaktadır ki bu da ilginç bir vakıadır. Binâenaleyh bütün bu
harika hallerin ve ard arda gelen bu üç sûrede bahsedilen bu hadiselerin mümkün
olduğunu ortaya koyma hususunda, dayanılacak esas, biraz önce bahsettiğimiz
yoldur. Bunların mümkün olduğuna, Ebu Ali İbni Sina'nın,
"Kltabu'ş-Şifâ'sının "zaman" bahsinde anlattığı şu şey de gösterir:
Filozof Aristo, kendisini dine vermiş bazı kimselerin, Ashâb-ı Kehf'in durumuna
benzer bir duruma mazhar olduklarını zikretmiştir. İbn Sina sonra şöyle der:
"Tarih, bunların Ashâb-ı Kehf'den önce yaşadıklarını göstermektedir."
[103]
"Rabbinin
kitabından sana vahyoiunanlan oku. Onun sözlerini değiştirebilecek yoktur ve
sen O'ndan başka asla bir melce de bulamazsın"
(Kehf, 27).
Bil ki bu ayetten, Hz.
Musa ve Hızır (a.s) kıssasına kadar olan kısım, tek bir konu hakkındadır. Çünkü
Kureyş kâfirlerinin elebaşları teklif ileri sürerek, Hz. Peygamber s.a.s)'e,
"Sana iman etmemizi istiyorsan, sana iman etmiş olan şu fakirleri
etrafından kov" dediler. Allah Teâlâ da, Hz. Peygamber'e böyle yapmayı
yasaklayıp menetti. şte bütün bu ayetlerin hepsinde, Hz. Muhammed (s.a.s)'den
bu istekte bulunan o
kâfirlerin
isteklerinin, yanlış bir talep ve batıl bir arzu olduğunu anlatmak için, Allah
Teâlâ uzun uzun bundan bahsetti. Cenâb-ı Hak evvelâ bu konuda, tek temel
düsturu getirmiştir. Bu da, Hz. Muhammed (s.a.s)'in, kendisine vahyettiği
kitabı okumaya ve onunla amel etmeye devam etmesi, yersiz ve bâtıl isteklerde
bulunanların isteklerine ve işi yokuşa sürenlerin bu durumuna aldırış
etmemesidir. İşte bu sebeble, "Rabbinin kitabından sana vahyolunanlan
oku" buyurmuştur. Ayetle ilgili şöyle bir mesele bulunmaktadır: Ayetteki
"Oku" emri, hem okumayı, hem de ona uymayı ifade eder. Binâenaleyh
mana, "Sana vahyedilen kitabı okumaya ve onunla amel etmeye devam et"
şeklinde olur.
[104]
Cenâb-ı Hak sonra
"Onun sözlerini değiştirebilecek yokur" yani "O kelimelere,
vahye değişikliğin ve tahrifin yol bulması imkânsızdır" buyurmuştur.
Nassı, kıyas ile tahsis etmenin (manasını sınırlamanın) caiz olmayacağını isbat
için bu ayet delil getirilebilir. Çünkü "Rabbinin kitabından sana
vahyolunanlan oku" demek, "Bu kitabın gereği ile amel etmeye devam
et" demektir. Bu ise, kitabın zahiri manasına göre amel etmeyi gerektirir.
Buna göre şayet, "O halde bu kitap için neshin de söz konusu olmaması
gerekir" denilirse, biz deriz ki: "Bu Ebu Müslim el-İsfehânî'nin
görüşüdür ve gerçekten pek de uzak bir görüş değildir. Hem sonra gerçekte
"nesh" bir değiştirme değildir. Çünkü mensûh olan, nâsih olanın
geleceği vakte kadar sabittir, yürürlüktedir. Binâenaleyh nâsih, sanki mensûh'un
bir gayesi (vaktinin sonunu gösteren bir şey) gibidir. Öyle ise, bu nasıl bir
tedbil (değiştirme) sayılabilir?"
Cenâb-ı Hak "Sen
O'ndan başka asla bir melce de bulamazsın" buyurmuştur. Alimler,
"mültehad" kelimesinin, melce (sığınak) manasına geldiği hususunda
ittifak etmişlerdir. Dilciler, bunun aslının "meyletmek" (sapmak)
manasına gelen, fiilleri olduğunu (Nam. 103) ayetindeki kelimenin de bu manada
olduğunu söylemişlerdir. "Mülhid" de dinden sapan demektir. Buna göre
ayetin manası, "Açıklama ve doğruya iletme hususunda, Allah'dan başka
melce bulamazsın" şeklinde olur.
[105]
"Sabah akşam
Rablerine, O'nun cemâlini dileyerek dua edenlerle beraber,
candan sabr-u sebat et. Dünya hayatının zinetini arzu
ederek gözlerini
onlardan ayırma.
Kalbine bizi anmaktan gaflet verdiğimiz, heva-ü hevesine
uyan ve işinde haddi aşmış kimselere boyun eğme"
(Kehf, 28).
Bil ki Kureyş'in ileri
gelenleri bir araya geldiler ve Hz. Peygamber (s.a.s)'e, "Sana iman
etmemizi istiyorsan, şu fakirleri yanından kov. Biz geldiğimizde onlar
bulunmasınlar. Onlar için, yanına gelecekleri ayrı bir vakit ayır"
dediler. Allah Teâlâ bunun üzerine, "Sabah akşam Rablerine duâ edenleri,
yanından kovma" ayetini indirdi, ve "onları kovmanın caiz olmayacağını
belirterek, aksine onlarla otur, onlarla uyum içinde ol, onlara kıymet ver.
Kâfirlerin sözlerine aldırma. Kâfirlere, yanına gelseler de gelmeseler de değer
verme" buyurmuştur. Binâenaleyh bu hâdise, kendinden önceki ayetlerde
anlatılanlardan ayrı, başiıbaşına bir şeydir. Bu ayetin bir benzeri de, En'am
Sûresi'ndeki, "Sabah akşam Rablerine duâ edenleri yanından kovma"
(En'am, 52) ayetidir. Cenâb-ı Hak o ayette, Hz. Peygamberin o kimseleri
kovmasını yasaklamış, bu ayette ise onlarla beraber oturmayı, onlara karşı
sabır göstermeyi emretmiş ve "Candan sabr-u sebat et" buyurmuştur.
Sabır kelimesinin asıl manası, engellemek, alıkoymak, hapsetmektir. Hz.
Peygamber (s.a.s.)'in insanları "masbûre"den nehyetmesi de bu
manadadır. Masbûre ise, bir yere hapsedilip, geriden bir şey atılarak öldürülen
hayvan demektir.
Ayeteki "Sabah
akşam Rablerine duâ edenlerle beraber" İfadesi ile ilgili iki mesele
vardır:
[106]
İbn Âmir, ğayn
harfinin zammesi ile, ğudvet; diğer kıraat imamları, gedâti
şeklinde okumuşlardır. İki şekil
de kelimenin kullanılan lehçeleridir.
[107]
"Sabah-akşam"
ifadebi ile ilgili olarak şu izahlaryapıimfşttr: a) Bununla, onların duaya her
zaman devam ettikleri manası kastedilmiştir. Bu bir kimsenin, "falancanın
işi, sabah akşam insanları tenkid ve onlara hakaret etmektir" demesi
gibidir.
b) Bununla, sabah ve ikindi namazı
kastedilmiştir.
c) Buradaki
"sabah" ile de, insanların uyumaya başladıkları zaman kastedilmiştir
ki bu da, hayattan ölüme geçişe benzer. Aklı olan, bu iki vakitte Allah'ı çokça
zikreder ve O'nun nimetlerine, lütûflarına alabildiğine şükreder.
Allah Teâlâ sonra,
"Gözlerini onlardan ayırma" buyurmuştur Arapça'da bir kimse bir
kimseyi geçtiğinde, to denilir Arapların sınırını aştı" "O topluluk, Zeyd'i
geçerek (Zeyd hariç) geldi" sözleri de bu manadadır. Bu fiil ân harf-i
cerri ile müteaddi olur. Çünkü bu harf-i cer, uzaklık manasın, taşır. Buna göre
Cenâb-ı Hak ayetle sanki, Hz. Peygamberi böylesi bir uzaklaşmaktan
nehyetmiştir. Bu ifade, ve şekillerinde ifâl ve tef'il babından olmak üzere de
okunmuştur. Şâirin şu şiirinde de böyledir:
''Gördüğünden yüz
çevir, çünkü onun yeniden talep edilmesi söz konusu değildir."
Ayetin anlatmak
istediği şey, Hz. Muhammed (s.a.s)'i fakir mü'minleri küçümsemekten ve
gözlerini,zenginlerin meclisinde oturmaya ve onların güzel şekillerine
(elbiselerine) dikmekten nehyetmektir.
Cenâb-ı Hak
"Dünya hayatının zinetini arzu ederek" buyurmuştur. Bu,
"hal" cümlesidir. Yani, "Eğer bunu yaparsan, ancak dünya
hayatının süs-püsünü arzu duymadan ötürü yapmış olursun" demektir.
Allah Teâlâ müslüman
fakirlerle oturup kalkmayı, te'kidli bir şekilde emredince, zenginlerin ve
mütekebbirlerin sözlerine iltifat etmekten de tekidli bir şekilde nehyederek
şöyle buyurmuştur: "Kalbine bizi anmaktan gaflet verdiğimiz, hevâ-ü
hevesine uyan ve işinde haddi aşmış kimselere boyun eğme-" Bu ifâde ile
ilgili birkaç mesele vardır:
[108]
Alimlerimiz, câhil
kimselerin kalblerinde cehaleti ve gafleti Allah'ın yarattığına bu ayeti delil
getirerek, "çünkü bu
ayetteki "gaflet
verdiğimiz" ifadesi buna delalet eder" demişlerdir. Mu'tezİle ise, bu
tabirin "Kalbini gafil bulduğumuz kimse" manasına geldiğini, yoksa
Allah'ın bununla, o kalblerdeki gafleti kendisinin yarattığını anlatmak
İstemediğini; bunun delilinin ise, Amr b. Ma'dikerb ez-Zebîdl'nln,
Süleym-oğullanna söylediği şu söz olduğunu söylemişlerdir:
"Sizinle
vuruştuk, bize karşılık vermediniz; istedik, bize cimri davranmadınız; sizi
hicvedip kınadık, ama bizi susturmaya kalkmadınız." Yani "Biz sizi
korkak, cimri ve hemen susturan kimseler olarak bulmadık" demektir. Hem
sonra biz (Mu'tezile) diyoruz ki: Ayeti bu manaya almak daha evlâdır. Bunun
birçok delili vardır:
1) Eğer bu
gafleti Cenâb-ı Hak yaratmış olsaydı, onlar zemmi haketmiş olmazlardı.
2) Allah
Teâlâ, bu ayetten sonra, "isteyen iman etsin, isteye kâfir olsun"umm.
29) buyurmuştur. Eğer onların kalblerindeki yaratan, Allah Teâlâ olsaydı, böyle
demesi uygun düşmezdi.
3) Eğer bu
ifade ile, Allah'ın onların kalblerini gafil kıldığı manası murad edilmiş
olsaydı, o zaman "Kalbine bizi anmaktan gaflet verdiğimiz, bundan dolayı
da hevâ-ü hevesine
uyan kimse" demesi gerekirdi. Çünkü böyle olması halinde, bu fiil
"mutavaat" fiillerinden olmuş otur. "Mutavaat" fiileri ise,
vâv ile değil fâ ile
atfedilir. Nitekim
Arapçada "Onu kırdım, o da kırıldı"; "Onu defettim, o da
defoldu" denilir, ama bunlar vâv ile atfedilerek, denilmez.
4) Allah
Teâlâ ayette, "hevâ-ü hevesine uyan" buyurmuştur. Binâenaleyh
kalblerini gafil kılan Allah Teâlâ olmuş olsaydı, bu gafletin, onların hevâ-u
heveslerine uymalarına nisbet edilmesi caiz olmazdı. Velhasıl cevap olarak
diyoruz ki: Ayetteki, "Biz o kalbieri gafil bulduk" manasına olan
tabirinden murad, "Kalblerde o gafleti yarattık" manası değildir.
Mu'tezile'nin bu
görüşlerine şu iki açıdan cevap veririz:
1) Müşterek olmak asıl değildir. Binâenaleyh bu
veznin (if'âl vezninin) bu iki manadan birinde,hakikat, diğerinde mecaz
olduklarına inanmak gerekir. Halbuki bunu gafleti var etmede hakikat manasına,
onda gafleti bulmak manasında da mecaz kabul etmek, bunun aksini yapmaktan daha
evlâdır. Bunu birkaç yönden izah edebiliriz.
a) İf'âl
vezninin, var etme, yapma manasına kullanılması, bulma (vicdan) manasına
kullanılmasından daha çoktur. Çok kullanılma, tercih sebebidir.
b) Bu
vezinden, var etme-yapma manasını anlamak, bulmak manasını anlamaktan daha
fazladır. Zihnin bundan, ilk nazarda bu manayı anlaması da tercih sebebidir.
c) Biz bunu,
var etme yapma manasında "hakikat" kabul ettiğimizde,
"bulma" manasında mecaz sayabiliriz. Çünkü birşeyi bilmek, bilinenin
varlığına bağlıdır. Binâenaleyh lafzı, bağlı olunan hakkında hakikat ve bağlı
olan hakkında mecaz kılmak akla daha uygundur. Fakat biz bu vezni, vicdan
(bulmak) manasında hakikat, icâd (var etme-yapma) manasında da mecaz kılarsak,
o zaman bunu tabi olanda hakikat, asılda mecaz kılmış oluruz ki bu, akla uygun
olanın tersidir. Böylece aslolanın bu kalıbı, "bulma" manasında
değil, "yapma" manasında hakikat saymak olduğu anlaşılır.
2) Biz, bu
lafzın, "var etme-yapma" ile "bulma" manasında müşterek
olduğunu kabul etsek bile, bu fiilin, "Gafleti kalbte varetme,
yaratma" manasına olduğunu söylüyoruz. Çünkü akli delil, kulun kendisinde
mevcut olan gafletin yaratıcısı olmasının imkânsızlığını göstermektedir. Bunun
delili de şudur: Bir kimse, gafleti yaratmak istediğinde, ya kendisinde mutlak
bir gaflet meydana getirmek isteyecektir, yahut da belli bir şeyle ilgili bir
gaflet meydana getirmek isteyecektir. Birincisinin olması imkansızdır. Aksi
halde, o kimse için birseye dâir gafletin bulunması, başka bir şeye
dâir gafletin bulunmasından daha evlâ değildir. Çünkü
pek çok nevi arasında müşterek olan bir mahiyetin o nevilerden her bir neve
olan nisbeti aynı durumdadır. İkinci ihtimalin olması da imkansızdır. Çünkü
şundan gaflet etmek, onun o belli şeye nisbet edilmesi durumu müstesna, diğer
gafletlerden ayırdedilemeyen bir gafletten ibarettir. Binâenaleyh o gafletin,
falf.n şeyden gaflet etmek olduğunu düşünmeksizin falanca şeyden gafleti içinde
etmeye yönelmek mümkün değildir. Çünkü bir işin, diğer işlere göre olan durumunu
bilmek, diğer işlerden herbirinin de düşünülmesine, bilinmesine bağlıdır.
Binâenaleyh onun falan şeye dâir gafleti yaratmaya niyetlenmesi ancak onu
bilmesi ile mümkün olduğu sabit olur. Fakat ne var ki herhangi bir şeyden
gaflet, o şeyi bilmenin zıddıdır. Böylece kulun bu gaflpti yaratmasının, ancak
iki zıddın biraraya gelmesi halinde olacağı sabit olmuş olur. Bu ise
imkansızdır. İmkansıza dayanan şey de imkansızdır. Böylece kulun, kendisinde
gafleti yaratmaya kadir olmadığı; gafletleri kulda yaratan ve varedenin,
Allah'ın olması aerektiği sabit olmuş olur. Bu, bu konuyu isbat hususunda, kafi
bir nüktedir (delildir). İşte bu durum, ayetteki ifade ile, "gafleti
bulma" manasının değil, "gafleti yaratma" manasının murad
edilmiş olduğu ortaya çıkar.
Mutezile'nin medh ve
zemle ilgili olarak öne sürdüğü meseleye gelince, biz buna, ilim ve dâi
prensipleri ile defalarca karşı çıktık. Onların, daha sonra gelecek olan,
"Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun "(Kehf, 29) ayetiyle
yaptıkları istidlale cevap ise, inşaallah bu ayetin tefsirinde gelecektir. Yine
Mutezile'nin, "Kalbine bizi
anmaktan
gaflet verdiğimiz kimselere boyun eğme" ifadesiyle Cenâb-ı Hakk'ın,
gafleti yaratmış olduğu manası murad edilmiş olsaydı, o zaman ifadesinin
başında kâf değil, fâ gelirdi" şeklindeki görüşlerine gelince, biz diyoruz
ki bu, ancak, kırma fiilinin neticesinde, mutlaka kırılma işinin bulunması gibi
Cenâb-ı Hakk'ın kalblerde gafleti yaratmasının neticesinde de hevaya uymanın
mutlaka bulunması halinde geçerli olurdu. Halbu ki durum böyle değildir. Çünkü
gafletin Allah tarafından olmasından, hevâ ve hevese uymak gerekmez. Çünkü bir
insan, Allah'ın zikrinden gafil olması halinde bile, hevâsına uymayabilir. Tam
aksine, o mütevakkıf (duraksayan) da olabilir, dalıp gitmez. Böyfece bu soru,
sakıt olmuş olur.
Kaffâl, bu ayetin,
Mutezile'nin inancına uygun olarak tefsiri hususunda şu değişik izahları da
yapmıştır:
1) Allah
Teâlâ onlara, bol bol dünyalık verip, bu durum da onların kalblerinde gafletin
kökleşmesi sonucunu verince, işte bu manada, Allah Teâlâ'nın onların
kalblerinde gafleti yaratmış olması doğru olur. Bu tıpkı, "Fakat benim
davetim, kaçmalarından başka bir şey arttırmadt" (Nuh. 6) ayetinde olduğu
gibidir.
2) Cenâb-ı
Hakk'ın, eğtelnâ ifadesinin manası, "Biz onları gatil olarak bıraktık. Biz
onları, temizlik ve takva ehlinin alâmetleriyle alâmetlendirmedik" demek
olup, bu Arabların, "üzerinde alâmet bulunmayan deve" deyimlerinden
alınmıştır.
3)
ifadesinden maksat, "O kalbi şeytanla başbaşa bıraktık; şeytanın o kalbe
girmesine mani olmadık" manasıdır.
Kaffâl'in birinci
izahı hususunda şöyle denebilir: Dünya lezzetlerinin kapılarının kimselere
açılması, onların kalblerinde gafletin meydana gelmesine tesir eder mi, etmez
mi? Eğer tesir ederse, lezzetlerin o kalbe vâsıl olmasının tesiri, o kalbde
gafletin -eydana gelmesine sebep olur ki, bu tıpkı, "Allah Teâlâ, o
kalbde, gafleti meydana getiren şeyi yarattı" demek gibi olur. Eğer onun
orada bir tesiri bulunmuyorsa, onun ona isnâd edilmesi batıl olur.
Kaffâl'in ikinci izahı
hususunda da şöyle denebilir. Cenâb-ı Hakk'ın ifâdesi, O'nun tıpkı,
"kalbini kararttık, yüzünü ağarttık" demesi gibidir. Bu da, bizim
söylediğimiz şeyi anlatır.
Üçüncü izahı hakkında
da şu denebilir: Eğer, o başbaşa bırakmanın, kişinin kalbinde gafletin meydana
gelmesinde bir tesiri varsa, o zaman bizim dediğimiz gibi olur. Aksi halde, o
gafil bırakmanın Allah'a isnâd edilmesi yanlış olur.
[109]
Cenâb-ı Hakk'ın,
"Kalbine bizi anmaktan gaflet verdiğimiz, hevâ ve hevesine uyan kimselere
boyun eğme" ifâdesi,
insanın en kötü
halinin, onun kalbinin, Hakk'ın zikrinden hâlî ve boş; mahlûkatla maşgul olmaya
götüren hevâ ü hevesle dopdolu olması olduğuna delâlet eder. Bu husustaki sözün
özü şudur: Allah'ı zikretmek, nurdur. Başkasını zikretmek ise, zulmettir. Çünkü
var oluş, nûr tabiat ve karakteridir. • okluk ise, zulmet kaynağıdır. Hak
Teâlâ, zâtı gereği vâcibu'l-vücûddur. Binâenaleyh gerçek nûr, Allah Teâlâ olmuş
olur. Allah'dan başkaları, Zâtları gereği mümkin'l-vücûddur. Mümkinı oluş ise,
yokluğun karakteridir. Binâenaleyh hu da, zulmetin kaynağı olmuş olur. Bu
sebeple kalbde Allah'ın zikri parladığında, orada nûr, ışık ve'aydınlık meydana
gelir. Ama kalp, mahlûkata yöneldiğinde, orada zulüm, zulmet, hatta zulumâtlar
meydana gelir. İşte bundan dolayı kalp, Hak'dan yüz çevirip mahlukâta
yöneldiğinde, bu tam ve katıksız bir zulmet olur. Binâenaleyh, "Kalbini
dizi anmaktan gaflet verdiğimiz" buyruğundan hak'dan yüz çevirmek,
"neva ü "evesine uyanı" buyruğunda ise halka yönelmek
kasdedilmiştir.
[110]
Ayette geçen furutâ,
haddi aşan demektir. Bu, Arapların, bir at, atları en başında bulunduğunda,
yarışta en önde olduğunda söylemiş oldukları
deyiminden
gelmektedir. Leys:
"Fart: Aşırı demektir. Nitekim
Vapçada,
"Falancanın her işi fart'dır, yani aşırılıktır" denilir demiş ve şu
beyti nakletmiştir:
"Andolsun ki sen
bana, haddi aşma ve boş çıkan ve aşırılık olan bir işle mükellef tuttun."
"Fart" kelimesinin
buradaki manası iva (zayi edilmiş) şeklindedir.
Buna göre Cenâb-ı
Hakk'ın, ifâdesinin manası, "Riâyet
edilip ihtimam gösterilmesi gereken iş" demektir. Taksir, yani ihmal
edilen bu iş din işidir. Bu durum ise, "dinini gözetmeyen, işi gücü sadece
dünyası olan kimselerin hali ve sıfatıdır" şeklindedir. Böylece Allah
Teâlâ, Allah'ın zikrinden gafil olup hevâsına uyan kimselerin durumunun,
görevlerini ihmal etme, Allah'ın ayetlerini düşünme ve, dünya ve ahiret
işlerini birlikte mülahaza etme gibi, kendilerine vâcib olan şeylerden yüz
çevirme olduğunu beyan buyurmuştur. Netice olarak, Cenâb-ı Allah o fakirleri,
Kendisini zikredip kendisinden başkalarını anmaktan yüz çevirmekle vasfederek,
"Sabah akşam Rablerine, O'nun cemalini dileyerek dua edenlerle beraber,
candan sabr-ü sebat et" buyurmuştur. O zenginleri de, Allah'ı zikremekten
yüz çevirmek ve Allah'dan başkasına yönelmekle tavsif etmiştir ki, bu da O'nun,
"kalbine bizi anmaktan gaflet verdiğimiz, hevâü hevesine uyan"
ayetiyle anlatılan husustur, Daha sonra da Resulüne, O fakirlerle oturup
kalkmayı; zenginlerden ise uzaklaşmayı emretmiştir.
Ebû Saİd el-Hudri
(r.a), şöyle demiştir: "Ben bir grup fakir ve zayıf muhacirle oturuyordum.
Çıplaklıklarından dolayı, birbirlerine siper olmuşlardı. İçlerinden birisi
Kur'an okuyordu. Derken, Allah'ın Resulü (s.a.s) çıka geldi ve "Ne
yapıyorsunuz?" dedi. Biz de, "Ya Resûlellah, birisi Allah'ın
kitabından okuyor, biz de onu dinliyoruz" dedik. Bunun üzerine Hz.
Peygamber (s.a.s.) "Ümmetimden, kendileri ile oturup kalkmam ve
beraberliklerine sabretmem emredilen kimseler nasib eden Allah'a hamdolsun[111]'buyurdu,
sonrada ortamıza oturarak,
''Ey fakir muhacirler,
kıyamet günü (sizin olacak) mükemmel nurdan dolayı sevinin. Sizler, cennete
zenginlerden eilibin sene (Sbu Davud'daki rivayete göre yarım gün, yani beşyüz
sene) önce gireceksiniz" buyurdu.[112]
"De kî: O,
Rabbinizden bir hakdir. Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir
olsun. Gerçekten biz, zalimlere öyle bir ateş
hazırladık ki, duvarı çepeçevre
kendilerini
kuşatmıştır. Eğer onlar feryâd eder, imdat dilerlerse kaim bir sıvıya
benzeyen, yüzleri kavuran bir su ile imdâd
olunacaklardır. O, ne fena
içecektir, (o ateş),
ne kötü bir dayanaktır!"
(Kehf, 29).
Ayetle ilgili birkaç
mesele vardır:
[113]
Ayetin, daha önceki
kısımla münasebeti hususunda şu izahlar yapılmıştır:
1) Allah
Teâlâ, peygamberine, "Fakirleri kovarsan seni tasdik ederiz" diyen o
zenginlere iltifat etmemesini emredince, bundan sonra, "De ki: O,
Rabbimizden bir haktır" buyurmuştur ki, yani "O kimselere," Hak
Din, Allah tarafından gelen dindir. Binâenaleyh, onu kabul ederseniz, bunun
faydası sizedir. Eğer kabul etmezseniz, zararı da sizedir. Bunun fakirlik
zenginlik, güzellik çirkinlik, şöhret ya da tanınmama ile bir ilgisi yoktur
de!" demektir.
2) "Hak, Allah katından gelendir. O'nun
katından bana gelen hak, kendini o fakirlerle beraber tutmam, onlarla oturup
kalkmam ve onları kovmamam; o reislere ve dünya ehline ise iltifat
etmememdir."
3)
"Allah katından gelen hak şudur: İsteyen iman etsin, isteyen de kâfir
olsun. Allah bana, bir grup kâfirin imana girmesi için, iman edip salih amel
işleyen kimseleri kovma husufunda müsaade etmemiştir."
Buna göre, şayet,
"Akıl, ahemmi (daha mühim oisny rrühimme (mühim olana) tercih etmeyi
gerektirmez mi? Binâenaleyh, o fakirleri kovmak, sadece onlara saygısızla,
ot;niş olmayı gerektirir kis bu büyük bir zarar değildir. Onları kovmama ise, o
kâfirlerin küfürlerinde kalmasını gerektirir ki, bu ise büyük bir
zarardır!" denilirse biz deriz ki: Unları kovmamanın, kâfirlerin
küfürlerini sürdürmesini iktizâ ettiğini kabul ediyoruz. Ancak ne var ki,
fakirlerle oturup kalkma endişesinden dolayı iman etmeyen kimsenin imanı,
gerçek bir iman olmayıp, aksine çirkin bir nifaktır. Binâenaleyh, insanın, hali
ve durumu böyle olan kimsenin imanına iltifat etmemesi gerekir.
[114]
Mutezile şöyle der:
Allah Teâlâ'nın "Arttk dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun" ifadesi,
iman-küfür, itaat-masiyet vb. şeylerdeki işin, kula ve onun iradesine
bırakıldığına, dair sarih bir ifâdedir. Binâenaleyh, kim bunu kabul etmezse,
Kur'ân'ın açık nassına muhalefet etmiş olur." Andolsun ki, bazı kimseler
bana bu ayeti sordular da, ben de, bu ayetin bizim görüşümüzün doğruluğuna
delâlet eden delillerin en güçlüsü olduğunu söyledim. Bu böyledir, zira bu
ayet, iman ve küfrün tahakkuk etmesinin, imanı ve küfrü dilemenin tahakkuk
etmesine bağlı olduğu hususunda sarîh bir ifadedir. Akıl da, açıkça bunu
gösterir. Çünkü, seçim yapabilen aklın, o şeye yönelmeksizin ve onu tercih
etmeksizin tahakkuk etmesi imkânsızdır. Bunun iyice kavradığında şimdi biz diyoruz
ki: O kasıt ve ihtiyarın, (seçmenin) gerçekleşmesi, eğer kendisinden Önce
bulunan bir kasıt ve ihtiyar ile olmuşsa, o zaman sonsuza kadar her kasıt ve
ihtiyardan önce bir kasıt ve ihtiyarın bulunması gerekir. Halbuki bu,
imkânsızdır. Binâenaleyh, o kasıt ve tercihlerin, o zorunlu kasıt bulunduğu
zaman, Cenâb-ı Hakk'ın kulda zarurî olarak yarattığı kasıt ve tercihe varıp
dayanması gerekir. Zarurî olan tercih ise, fiili gerektirir. O halde insan,
ister dilesin, isterse dilemesin, eğer onun kalbinde, muarızı bulunmayan o kafi
irade bulunmazsa, fiil meydana gelmez. Ama o kesin irâde bulunursa, kul ister
dilesin, isterse dilemesin, fiil o irâdeye varıp dayanır, Meşîetin bulunması,
fiilin bulunmasına; fiilin bulunması da, meşîetin bulunmasına dayanmaz.- Binâenaleyh
insan, görünüşte muhtar, ama aslında muztar ve mecbur olan bir varlıktır.
Ebu Hamid el-Gazali bu
hususu, İhyftu Ulûmi'd-dîn adlı eserinin Tevekkül bölümünde ele alarak şöyle
der: "Eğer sen, "Ben kendimde, bir şeyi yapmak istediğimde onu
yapabilme; yapmamak istediğimde de onu yapmamaya dair zarurî bir şey buluyorum.
Binâenaleyh, yapıp yapmamak başkasında değil, benim elimdedir" dersen, ben
buna şöyle cevâp verebilirim: Farzedelim ki sen kendinde böyle bir şey
hissediyorsun. Ama sen kendinde, bir fiili dilediğinde, o meşîetin olduğunu;
dilemediğinde de onun meydana gelmediğini hissedebiliyor musun? Tam aksine
akıl, o kimse fiili istediğinde, o istekten önce bulunan bir meşîete göre bunu
istediğine şehâdet eder. O, fiili istediğinde, o fiil, bu noktada hemencecik ve
bir seçme olmaksızın meydana gelir. Binâenaleyh, kalbde istemenin bulunması,
zorunlu birşeydir. Fiilin o meşîete (istemeye) dayanması da zorunlu birşeydir.
Binâenaleyh bu her şeyin Allah'tan olduğuna delâlet eder."
[115]
Cenâb-ı Hakk'ın, Artık dileyen iman etsin, dileyen
kâfir olsun" ifâdesinde, önemli bir kaç fayda bulunmaktadır:
Birinci fayda: Ayet,
kasıt (irade) ve sebep (dâî) olmaksızın,
herhangi
bir failden herhangi bir fiilin sadır olmasının imkânsız olduğuna delâlet eder.
İkinci fayda: Emir
sığası kendisiyle istek ve talep manası kastedilmeksizin, i. iah'ın kitabında
çokça kullanılmıştır. Hem sonra, Ali İbn Tâlib (r.a.) de, bu ayetteki sığanın, bir tehdit ve bir vaîd ifâde
ettiğini, muhayyerlik ifâde etmediğini söylemiştir.
Üçüncü fayda: Ayet,
Allah Teâlâ'ntn, mü'minlerin imanından yararlanmadığına;
kafirlerin küfürden de zarar görmediğine, tam aksine
imanın faydasının, küfrün de zararının insanlara raci olduğuna delâlet eder.
Nitekim Cenâb-ı Hak, Eğer iyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz.
Eğer kötülük ederseniz (yine) kendinize
kötülük
etmiş olursunuz" (isrâ, 7) buyurmuştur.
Bil ki, Allah Teâlâ,
küfrü-İmanı, batılı-hakkı tavsif edince, bunun peşinden küfre •ç batıl amellere
mukabil vaid ve tehdidini iman ve salih amellere mukabil de va'dini, kafaatını
zikretmiştir. O'nun vaîdıne gelince, bu O'nun Gerçekten biz, zalimlere öyle bir
ateş hazırladık ki" ifadesidir. Yani, Cenâb-ı Hakk "Biz.kendilerinezulmedenlere,
ibadeti yerinde yapmayanlara, gereksiz yeıe arun kıvıranlara bir ateş
hazırladık" buyurmuştur. Binâenaleyh, o kendi hevâsını zze görüp, fakir ve
yoksulları kabul etmiş diye hakkın kabulden yüz çevirenlerin uötün bu halleri,
bir hükümdür; birşeyi, olması gereken yerin dışında yapmadır. âcytece Allah
Teâlâ, böyle olan kimselere ateşi, yani cahimi hazırladığını haber erıış, sonra
da, o ateşi şu iki sıfatla vasfetmiştir:
a) Cenâb-ı Hakk'ın,
"duvarı çepeçevre kendilerini kuşatmıştır." £.etinin ifade ettiği
husus, "surâdık", kıl çadırın etrafında bulunan engel ve mania, ar
amındadır. Buna göre Cenâb-ı Hak cehennemin, o cehennemlikleri bütün yönden .satan benzeri birşeyi bulunduğunu haber
vermiştir ki, bundan maksat, onların o «hennemden kurtuluşlarının olmadığını ve
cehennemin dışında kalan şeylere saxmak suretiyle ferahlayacakları bir alanın
ve boşluğun bulunmadığını; tam aksine . riennemin onları her yönden kuşattığını
açıklamaktır. Bazı kimseler de bu ifâdeyle, Cenâb-ı Hakk'ın, "Haydi, üç
kola (ayrılmış duman) gölgesine gidin" (Mür«iât, 30) s.etinde nitelediği o
dumanın kastedildiğini; bu kuşatmanın, onlar cehenneme neden önce olacağını ve bu dumanın, onları
tıpkı, çadırın etrafında engeller ve r:ier gibi sarıp kuşatacağını
söylemişlerdir.
b) Cenâb-t
Hakk'ın, "Eğer onlar feryâd ve istimdâd
derlerse, kalın bir sıvıya benzeyen, bir su ile imdâd
olunacaklardır" ayetinin ifade
ettiği
hususun Merfû bir hadiste, mühl kelimesinin, "zeytinyağının tortusu"
olduğu
söylenmiştir. İbn
Mesûd'dan rivayet edildiğine o, beyti mâle girdi ve orada bulunan
svağın küçük bir parçasını çıkardı. Onu yaktı, o da
parçalayarak yandı ve sonra
za "işte mühl budur" der. Ebu Ubeyde
ve Ahfeş ise, "Altın, bakır ve gümüş
inden eritmiş
olduğun her şey,
mühl'dür" demişlerdir. Bunun,
cennemliklerden
akan irin ve kan oduğu ileri sürülmüş olduğu gibi, bunu bir çeşit
ran olduğu da ileri sürülmüştür. Bu yardım taleb etme işinin (istimdâd),
cehennemliklerin içecek su isteyip de, bunun üzerine
onlara bu "mühl" ün verilmiş olması şeklinde olması muhtemel olduğu
gibi, ayrıca Cenâb-ı Hak da, "Kızgın bir ateşe girecek, son derece sıcak,
bir kaynaktan içiriİecektir"(Gaşye, 4-5) buyurmuştur. 8u yardım isteme
işinin cehennemin hararetinden dolayı olması da, böylece de serinlemeleri için
kendilerine dökebilecekleri bir su istemiş olmaları, bunun üzerine de onlara
bir mührün kesilmiş olması da muhtemeldir. Nitekim Cenâb-ı Hak
cehennemliklerden naklen, "sudan veya Allah'ın size verdiğinzıktan birazda
bize ahtm"(Adi50) derken, başka bir ayette de, "Gömlekleri katrandandır.
Yüzlerini de ateş bürüyecektir." (İbrahim, 50) buyurmuştur. Binâenaleyh
onlar, cehennemin hararetinden dolayı yardım istediklerinde onların üzerlerine,
bir gömlek gibi bedenlerini saran katran dökülecektir. Cenâb-ı Hakk'ın,
"kaim bir sıvıya benzeyen, bir su ile imdâd olunacaklardır" ifâdesi,
şairin "onların aralarındaki selâmları, vuruşma ve döğüşmedir"
sözünde de olduğu gibi, istihza üslûbunda gelmiş olan bir sözdür.
Daha sonra Cenâb-ı Hak
"O, ne fena içecektir, "buyurmuştur. Yani, "Tıpkı bir mühl"
(tortu, eriyik) gibi olan o su ne kötüdür!" demektir. Çünkü, su içmeden
maksat harareti gidermektir... Bu ise, bedenleri yakma hususunda, son derece
kaynar olan bir şeydir.
Daha sonra Cenâb-ı
Hakk, "(o ateş), ne kötü bir dayanakhr" buyurmuştur. Bazı kimseler
şöyle demiştir: "Ateş, arkadaşlık gayesiyle bir araya toplanmak ve
konaklamak açısından ne kötü bir yerdir. Çünkü cehennemlikler de, tıpkı
cennetliklerde olduğu gibi arkadaşlık etmek için bir araya toplanırlar.
Nitekim, Allah Teâlâ cennetlikler hakkında, "Onlar ne iyi
arkadaştır!" (u\s&. 69) buyurmuştur. Cehennemdeki arkadaşlar ise,
kâfirler ve şeytanlardır. Buna göre ayetin manası, "O arkadaşlar ve
arkadaşlığın yapıldığı o yer, ne kötüdür" şeklinde olur. Bu tıpkı,
"Cennetteki arkadaşları ile o arkadaşlığın yapıldığı cennet, ne güzel
yerdir" denilmesine benzer." Başkaları ise, murtefak kelimesine,
mütteke (dayanak) manasını vermişlerdir. Çünkü, dirseğe de, kendisine
dayanıldığı için mirfek adı verilmiştir. "Dayanma" ancak dinlenmek
için yapılır. O halde murtefek kelimesinin manası, "istirahat edilecek
yer" şeklinde olur. Allah en iyisini bilendir.
[116]
"iman edip de
güzel güze! amellerde bulunanlara gelince, biz, şüphesiz iyi
amel ve hareket edenlerin mükafaatmı zayi etmeyiz.
Onlar için altından
ırmaklar akan Adn
cennetleri vardır. Orada, tahtlar üzerinde kurularak.
altın bileziklerle bezenecekler. ince ipek kumaştan,
kalın ipekten yeşil
elbiseler
giyeceklerdir. Ne güzel mükâfaat, ne güze! dayanak!"
(Kehf, 30-31).
Bil ki Altah Teâlâ
kâfirlerle ilgili tehdidi zikredince, bunun peşinden müminlerle gili vâ'dini
getirmiştir. Ayetle ilgili birkaç mesele vardır.
[117]
Cenâb-ı Hakk'ın,
"îman edip de güzel güzel amellerde bulunanlara gelince" ifâdesi,
salih amelin imandan başka olduğuna delâlet eder. Çünkü, oradaki atıf,
başkalığı gerektirir.
[118]
Cenâb-ı Hakk'ın,
"biz şüphesiz iyi amel ve hareket edenin
mükafaatmı zayi etmeyiz"
ifâdesinin zahiri, mümin
kimsenin
amelinin güzel olması sebebiyle Allah'dan bir
alacağı bulunduğunu iktiza etmektedir. Alimlerimize göre
alacaklı olmak, Cenâb-ı Hakk'ın va'dından dolayıdır.
Mu'tezile'ye göreyse,yapılan
ren dolayıdır. Halbu
ki, Mu'tezile'nin görüşü yanlıştır. Çünkü Allah'ın, kul üzerinde
pekçok nimeti vardır. Bu nimetler, şükrü ve kulluğu
gerektirir. Şükür ve kulluk ise,
başka
bir mükâfaat gerektirmezler. Çünkü görevi ifâ etmek, başka bir şey gerektirmez.
[119]
Cenâb-ı Hakk'ın
"İman edip de güzel güzel amellerde bulunanlara gelince biz şüphesiz iyi
amel ve hareket edenlerin
mükâfaatlarını zayi etmeyiz" ifadesinin senzeri, şairin şu sözüdür:
"Muhakkak ki
Allah halifeye, kendisiyle her şeyin (yetki) mührünün umulacağı, bir melik
elbisesi giydirdi (giydirsin.)" "Ayetteki inne, edatının tekrar
edilmesi, amelleri ve onlara mukabil verilen mükâfaatı tekid etmek içindir.
[120]
Ayetteki ülâike
kelimesi, inne'nin haberi olup, "biz zayi etmeyiz" cümlesi de,
mu'tarıza, ara cümledir. Sen, hem "biz zayi etmeyiz" ifâdesini, hem
de, "onlar" ifâdesini, inne'nin iki ayrı haberi kabul edebileceğin
gibi, ülaike ifâdesini, mübhem bırakılan "ecr" (mükâfaat) kelimesini
beyân eden müstenef bir kelâm da kabul edebilirsin.
Bil ki Allah Teâla
önce mübhem olan bir mükafaattan bahsedip, daha sonra da bu hususu şu
bakımlardan ayrıntılı biçimde açıklamıştır:
1) Onların
bulundukları yerin nitelenmesi. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın. "Onlar için, altından ırmaklar akan Adn
cennetleri vardır" ayetinin anlattığı husustur. Arapça'da "adn"
ikâmet etmek demektir. Buna göre ayetin manası, "onlar için,... ikâmet
edecekleri cennetler vardır" şeklinde olabilir. Bu tıpkı, "Burası
ikâmet edilecek bir yerdir, evdir" denilmesine benzer. Adn lafzının,
cennetin belli bir yerinin adı olması da caizdir ki, bu muayyen yer, cennetin
ortası, merkezi ve cennetin en kıymetli yeridir. Biz bu hususu daha önce
tafsilatlı olarak izah etmiştik. Ayetteki cennât, çoğul bir kelimedir.
Binâenaleyh, bununla murad edilenin, Cenâb-ı Hakk'ın, "Rabbinin huzurunda
durmaktan korkan kimseler için iki cennet vardır." (Rahman, 46) ayeti
olması mümkün olduğu gibi bununla her bir mükellefin payına düşenin başlı
başına bir cennet olduğu hususunun kastedilmiş olması da mümkündür. Cenâb-ı
Hak, o cennetlerin altlarından ırmakların aktığını belirtmiştir. Zira dünyada
iskân edilen yerlerin en üstünü içlerinden nehirlerin aktığı bağlık bahçelik
yerlerdir.
2)
Oünyadakilerin elbiseleri, ya zinet elbisesidir, ya da tesettür, giyinip
örtünme elbisesidir. Zinet elbisesi hakkında Cenâb-ı Hak, "Orada, altın
bileziklerle bezenecekler" buyurmuştur. Bu, "Allah onları bu şekilde
bezer ve süsler" veyahutta, " melekler onları bu şekilde süsler"
anlamındadır.
Bazı kimseler de,
onların herbirinin üzerinde üç çeşit bilezik bulunduğunu; tefsirini yapmakda
olduğunuz ayetten dolayı altın bilezikler; "Gümüşten bileziklerle
süslenmişlerdir' (insan, 21) ayetinden dolayı gümüş bilezikler. ,..
'incilerle" ... (Hac, 23) ayetinden dolayı da inciden yapılma bilezikler
bulunduğunu söylemişlerdir
Örtünme için
giyindikleri elbiselerine gelince, bu da "ince ipek kumaştan, kaim ipekten
yeşil elbiseler giyeceklerdir" ayetinin ifâde ettiği hususturki, bunlarla
ahiretteki ince ipek kumaş ile kalın ipek kumaş kastedilmiştir.
Birincisi (sündüs), ince ipek demektir. İkincisi de,
kalın ipek demek olup, bu kelimenin aslının Farsça olduğu, daha sonra
Arapçalaştığı da iteri sürülmüştü. Kelimenin Farsça'daki aslı ise "kalın"
anlamında olan (Istebreh) dir.
Buna göre şayet,
"Allah Teâlâ'nın zinetle ilgili ifadede meçhul olarak yuhallevne buyurup,
ipeklerle ilgili olan ifade de ise.yelbesûn şeklinde buyurarak böylece giyinme
işini o cennetliklere nisbet etmesinin sebebi nedir?" denilirse, biz deriz
ki:
Giyinme işinin,
onların ametleri karşılığı olarak hak ettikleri şeye; zinetlerin de, Allah'ın
doğrudan doğruya bol kerem ve lütfunun bolluğunun eseri olmak üzere onlara
ihsan edip verdiği şeylere bir işaret olması muhtemeldir.
3) Bu,
onların, o cennetlerde nasıl oturduklarıyla alâkalıdır. Cenâb-ı Hak bu hususu
da vasfederken, "tahtlar üzerine kurularak" buyurmuştur. Âlimler
şöyle demişlerdir: kelimesi erîke kelimesinin çoğulu olup, "erike"
de, "gelin odasında bulunan koltuk, divan" demektir. Gelin odasında
bulunmayan divana ise, "erîke" denilmez.
Cenâb-ı Hak, bu üç
kısmı böylece vasfedince "Ne güzel mükâfaat, ne güzel dayanak!"
buyurmuştur. Cenâb-ı Hak, bu ayetin sonunda bu ifâdeye, daha önce geçen 'Yo
ateş) ne kötü bir dayanaktır!" ifâdesine mukabil olmak üzere yer
vermiştir.
[121]
"Onlara, iki
adamı misal getir ki, biz onlardan birine iki üzüm bağı vermiş,
ikisinin de etrafını hurmalıklarla donatmış,
ortalarında da bir ekinlik
yapmıştık. Bu iki bağ, mahsulünü vermiş, bundan hiçbir
şeyi eksik
bırakmamıştı. Onların arasından bir de
ırmak fışkırtmıştık. Onun, başka geliride vardı. Derken o, arkadaşına
böbürlenerek, onunla konuşurken dedi ki:
"Ben,
malca senden zenginim. Adamlarım da seninkinden daha (çoktur)."
O, nefsine zulmeder olduğu halde, bağına girdi. Dedi
ki: "Bunun, ebediyen
helak olacağını
zannetmiyorum. Kıyametin de kopacağını sanmıyorum. Eğer
ben, Rabbime döndürülür götürülürsem, elbette, bundan
daha hayırlı bir
akıbet elde
ederim." Arkadaşı ona cevap vererek dedi ki: "Seni, bir topraktan,
sonra da bir damla sudan yaratıp, tekrar seni bir adam seviyesine
getiren Allah'a nankörlük edip inkâr mı ediyorsun?
Fakat bana gelince, o
Allah benim
Rabbimdir. Ben, Rabbime hiçbir şeyi ortak kılmam. Bağına
girdiğin zaman, "Mâşâalteh! Allah'dan başka
hiçbir kuvvet yoktur! demeli değil
miydin?
Malca ve evlâtça, beni kendinden az görüyorsan, Rabbimin bana,
senin bağından daha hayırlısını vermesi, (seninkinin)
üstüne ise gökten yıldırımlar göndererek onun kaypak bir toprak haline gelmesi
muhtemeldir.Yahut olabilir ki, suyu yerin dibine çekilirde, bir daha onu
aramaya güç
yetiremezsin." Nihayet, onun bütün
serveti, istilaya uğratıldı. Bağı uğrunda
harcadıklarına
karşı, avuçlarını ovuşturakaldı. Çardakları yere dökmüştü.
Diyordu ki: uNolaydım, Rabbime hiçbir şeyi ortak
kılmayaydım" Ona,
Allah'dan başka,
yardım edecek bir cemaat yoktu. Kendisi de öç alabilecek
değildi. İşte bu makamda, nusret ve hakimiyet, hak
olan Allah'ındır. O,
sevâbça da hayırlı,
akıbetçe de hayırlıdır"
(Kehf, 32-44).
[122]
Bil ki, bu ayetlerin
maksadı şudur: kâfirler, mallarıyla tarafdar ve yardımcılarıyla •»üstüman
fakirlere karşı övünüyorlardı. Böylece Allah Teâlâ, fakirin zengin, zenginin de
fakir olması ihtimalinden dolayı, bunun iftiharı gerektirmeyen şeyler nevinden
olmadığını beyân buyurmuştur. Kendisiyle fahretmenin gerekli olduğu şeye
gelince bu, Allah'a itaat ve O'na ibadettir ki bu da, fakir müminlerde
bulunmaktadır. Cenâb-ı Hak bunu, bu ayetle ele alınan darb-t mesel ile beyan
ederek," tanlara, iki adamı misal getir" buyurmuştur. Yani,
''Kafirlerin ve müminlerin duumları için, İsrail oğullan arasında bulunan iki
kardeşin durumunu misal getir. Şöyle ki: onlardan birisi kafir olup adı
Berâtus; diğeri ise mümin olup adı Yehûzâ z Bu ayette bahsedilen iki kişinin,
Cenâb-i Hakk'ın Saffât Sûresi'ndeki "İçlerinden bir sözcü dedi ki:
"Muhakkak ki, benim dünyada bir arkadaşım vard'" (Saffat, s )p-edilen
kimseler ofduğu da ileri sürülmüştür. Bunlara, babalarından sekiz >n dinar,
miras olarak kalmıştı. Her biri mirasın yarısını almıştı. Derken, kâfir
olanı arazi satın aldı. Mümin ise Allah'ım, ben bin
dinar mukabilinde, senden cennetle ^ arazi satın alıyorum" dedi ve, o bin
dinarı tasadduk etti. Daha sonra, kâfir olan kardeşi, bin dinar mukabilinde bir
ev yaptırdı. Mümin ise "Allah'ım, ben senden, bin anar mukabilinde bir ev
satın almak istiyorum" dedi ve onu tasadduk etti. Kâfir olan kardeşi, bin
dinar mukabilinde bir kadınla evlendi. Bunun üzerine mümin olan "Aİah'ım,
ben bu bin dinarı, hûr-i îyn'in mihri kılıyorum" dedi ve onu tasadduk
etti. Sonra kâfir olan kardeşi, bin dinar mukabilinde hizmetçi ve muhtelif eşya
aldı. Mümin se "Allah'ım, ben senden, bin dinar mukabilinde ebedi cenneı
çocukları satın aldım" dedi ve o bin dinarı da teberru etti. Daha sonra da
muhtaç duruma düştü. Zengin atan kâfir kardeşinin yolu üzerine oturdu. Derken,
o kâfir kardeşi, tebeasıyia beraber
onun
yanından geçti. Bu esnada, muhtaç olan o fakir kardeş, zengin olandan birşeyler
istedi, ama zengin olan kardeş onu kovdu, malını tasadduk ettiği için de onu
azarladı.
[123]
Cenâb-ı Hak, "ki,
biz onlardan birine iki bağ vermiştik." buyurmuştur. Bil ki Allah Teâlâ, o
cenneti birtakım vasıflarla nitelendirmiştir:
1) Onun, bir
"cennet" olması. Bağa ve bahçeye orada bulunan ağaçların,
gölgeleriyle içindekileri gizleyip örttüğü için, "cennet" ismi
verilir. Bu ketiminin aslı, "örtmek ve bürümek" manasındadır.
2) Genâb-ı
Hakk'ın, "İkisinin de etrafını hurmalarla donatmıştık" ayetinin ifade
ettiği husustur. Yani, "Biz, o iki cenneti, hurmalıklarla çevreledik"
demektir. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın, "Melekleri arşın etrafını kaplamış
olarak görürsün"(Zümer, 75) ayetidir. Yani, "onları, Arşın etrafında
durup onu kuşatmış oldukları bir vaziyette görürsün" demektir. Hafâf
kelimesi, bir şeyin tarafı, yanı anlamına gelip, kelimenin çoğulu ehiffe'dir.
Buna göre (Haffe bihil-kavmu) ifadesinin manasına, "onlar onun bir
yanında, tarafında oldu" şeklindedir. Ehlffe, o şeyin tarafları demektir.
Nitekim şair de,
demiştir ki hifaf-i
seririhi, "tahtın kenarları" manasına gelmektedir.
Keşşaf sahibi ise
şöyle der: "Onlar birşeyi kuşatıp onu tavaf ettiklerinde, etrafını
dolaştıklarında, Arapça'da bunu ifâde etmek için (Hafefhû); "onları onu
etrafında dolaştırdım" anlamında da, (Hafeftuhû bihlm) denilir. O halde bu
fiil, (aslında) bir mef'ûl alır. Ba harf-i cerri ona, İkinci bir mefûl
kazandırır. Bu, meselâ bir kimsenin, "Onu bürüdüm, örttüm; onu, onunla
bürüdüm" demesi gibidir o, sözüne devamla şöyle der: "Bu özellik,
zengin ve varlıklı kimselerin, bağları ve bahçeleri hakkında tercih ettikleri
bir vasıf olup, bu da, onların o (üzüm) bağlarını, meyve veren ağaçlarla
çepeçevre kuşatmalarıdır. Bunun aynı zamanda manzarası da çok güzeldir.
3) Ayetteki
"Ortalarında da bir ekinlik yapmıştık" cümlesinden şunlar
kastedilmiştir:
a) O
arazinin, her türlü besin ve meyveyi ihtiva etmiş olmasıdır,
b) O arazinin,
sınırlarının geniş ve sahasının da fazla olmasıdır. Bununla beraber, aynı
zamanda o arazinin içinde, onu birbirinden bölüp ayıracak (tepeler ve vadiler,
vb.) de bulunmamaktadır.
c) Böylesi
bir arazinin, her zaman başka menfaatler de temin etmesidir ki, bu da başka
mahsûl ve başka meyveler demektir. O halde, bu demektir ki, bu arazinin menfaat
ve faydası kesintisiz olup, hepsi ardarda gelir.
4) Cenâb-ı
Hakk'ın.ki "Bu iki bağ, mahsûlünü
vermiş,
bundan hiçbir şeyi eksik bırakmamıştı" ayetinin ifade ettiği husustur
(kilâ), kendisiyle, marife olan tesniye müzekker bir kelimenin tekid edildiği,
mahfe olan müfret bir kelimedir. Kiltâ kelimesi de, kendisiyle marife olan
tesniye müennes bir kelimenin tekid edildiği marife müfred bir kelimedir. Bu
iki kelime zahir isme muzaf kılındıklarında, üç hallerinde de elif ile olurlar
(irâbları takdiri olur). Bu, senin mesela
kardeşini gördüm ve bana, senin
iki kardeşin geldi senin iki kardeşini gördüm ve "senin iki kardeşine
uğradtm;"(Câeni kiltâ uhteyke), senin iki kız kardeşin bana geldi; senin
iki kardeşini gördüm; senin iki kız kardeşine -ğradım, demen gibidir. Bu iki
kelime, zamire muzaf olduklarında ise, ref halleri elif, nasb ve cer halleri
ise yâ ile olur. Bazı kimseler, bu kelimelerin zamire muzaf olmaları halinde
de, her üç halinde de elif ile olacaklarını söylemişlerdir. Ayetteki ifâdesi,
kiltâ lafzından dolayı böyle gelmiştir. Çünkü kiltâ müfred lafzı, bir lafızdır.
Şayet ayette, manadan dolayı âteta (o ikisi verdi) denilmiş olsaydı, yine caiz
olurdu. Cenâb-ı Hakk'ın, ifâdesinin manası, "Hiçbir şeyi
noksanlaştırmadı" şeklindedir. Çünkü zulüm, eksiltmek, noksanIaştırmak,
anlamındadır. Nitekim bir
kimse, "hakkımı noksan
verdi" der.
5) Cenâb-ı
Hakk'ın ''Onların arasından bir de ırmak fışkırtmıştık" ayetinin ifade
ettiği husustur. Yani, "Nehir ve ırmak, o iki bahçenin arasından geçer,
akar" demektir. Yaküb, bu ifadeyi; şeddesiz olarak (fecerna) şeklinde
okurken, diğer kıraat imamları şeddeli olarak feccernâ seklinde okumuşlardır.
Bunu, şeddesiz ı:nak asıldır zira o: tek
bir nehirdir. ŞedaeSi okumak ise, mübalağa içindi. Çünkü
nehir uzar da, böylece
birçok nehirler gibi olur. manast,
"ortasında, arasında" demektir. Cenâb-ı Hakk'ın, "aranıza
muhakkak ki fitne sokmak isteyerek koşarlardı" (Tevbe, 47) ayeti de
böyledir. Yine, "Aralarına girdim" anlamında ifâdesi de böyledir.
6) Cenâb-ı
Hakk'ın, "Onun, başka geliri vardı" ayetini ifâde ettiği husustur. Asım,
bu ifâdeyi her iki yerde de, sâ'nın ve mim'in fethasıyla şeklinde okumuştur ki,
bu ya simaru veya (semere) kelimesinin çoğuludur. Ebû Amr, her iki yerde sâ'nın
dammesi, mim'in de sükûnuyla şeklinde
okurken, diğer kıraat imamları, her iki yerde de sâ'nın ve mim'in dammesiyle
sumur şeklinde okumuşlardır. Dilciler, bu ifadenin, damme ile okunması halinde,
altın,
gümüş, vs. şeyler gibi çeşitli mallar
anlamına geldiğini, fetha ile olanının İse, ağaçların taşıdığı (meyveler)
anlamına geldiğini söylemişlerdir. Kutrub şöyle der: "Ebû Amr İbn el-Alâ,
sümr'un kelimesi, mal ve çocukları ifâde eder der ve, Haris İbn Kelde'nin şu
beytini okurdu:
"Andolsun ki ben,
Muâşir'i, mal ve oğullar elde etmiş olduğu halde gördüm" Nâbiğa da şöyle
demiştir:
"Hele biraz dur,
kalabalıkların tamamı, ister maldan isterse oğuldan yana olsun, elde etmiş
oldukları şeyi senin için hazırlayıp toparladılar."
O halde ayetteki
cümlesinin anlamı "çeşitli mallar" demektir. Bu, Arapların, mal
çoğaldığı zaman söyledikleri, ifadesinden iştikak etmiştir. Mücahid'in bu
ifadeye, altın ve gümüş manası verdiğide rivayet edilmiştir. Buna göre ayetin
manası, "O iki bahçenin yanısıra, pekçok nakit para da bulunuyordu"
şeklinde olur.
Cenâb-ı Hak bu
sıfatlan bu şekilde anlatınca, bundan sonra, "Derken o, arkadaşına
böbürlenerek, onunla konuşurken dedi ki: "Ben, malca senden zenginim.
Toplumca da, senden kuvvetliyim" buyurmuştur. Bu, "Müslüman olan
kardeş, kâfir olan kardeşe va'zu nasihatta bulunup, onu Allah'a ve Öldükten
sonra dirilmeye iman etmeye davet ediyordu" demektir. "Muhavere"
söze, yeniden başlamak demektir. Bu, Arapların bir şeyi geri döndüğünde
söyledikleri (Hâre) ifadesinden gelmektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak da,
"Çünkü o, hakikaten ve katiyyen dönmeyeceğini sanmıştı" (inşikak, u)
buyurmuştur. Böylece Allah Teâlâ, bu konuşma esnasında, kâfir olan kardeşin,
"Ben, malca senden zenginim. Toplumca da senden kuvvetliyim" dediğini
belirtmiştir. bir kimsenin akrabaları ve kendisini müdafaa edip onunla gezen
arkadaşları anlamına gelir. Netice olarak diyebiliriz ki: Kâfir olan kardeş,
mümin olana, makamı ve malı sebebiyle üstünlük taslamıştı.
Sonra kâfir olan,
müsiüman olan kardeşine malının çok olduğunu göstermek istedi. İşte Cenâb-ı Hak
bu durumu haber vererek, Saç ve bağına girdi" buyurdu. Yani, "O ona,
o bağının ve bahçesini, onlar huzur ve sükun verecek bir durumda oldukları
halde gösterdi; ona, sahib olduğu bütün mal ve mülklerini de sayıp döktü"
demektir. Buna göre şayet "Cenâb-ı Hak, bu lafın önce tesniye getirdiği
halde, burada niçin müfret (bağına) getirmiştir?" denilirse, biz deriz ki:
Bununla, onun mümin müttakilere va'dedilen cennetlerden yana bir nasibi ve
cenneti olmadığı; onun cennetinin bu dünyada sahip olduğu o şey olduğu; bu iki
ifade ile, ne iki cennet,
ne de onlardan
birinin murad edilmediği kastedilmiştir. Daha sonra Cenâb-ı Hakk, "o
nefsine zulmeden olduğu halde" buyurmuştur. Bu, iki cümle arasına girmiş
olan bir itiraziyye cümledir. Bununla, Cenâb-ı Hak şu hususa dikkat çekmek
istemiştir: "O kafir olan taraf, o nimetlerle kendisini üstün hissederek
gururlanıp, o nimetleri Cenâb-t Hakk'ın, öldükten sonra diriltmeye muktedir
olduğunu inkâr etmeye ve küfrân-ı nimette bulunmaya bir vesile edinince, o
nimetleri, yerinde kullanmamış olur. (Böylece de zalim olmuş olur)."
Daha sonra Cenâb-ı Hak
kâfir olan o kardeşin, "Dedi ki: "Bunun, ebediyen helak olacağını
zannetmiyorum. Kıyametin de kopacağını sanmıyorum" dediğini ve bu iki şeyi
birlikte söylediğini nakletmiştir. Bunlardan birincisi onun bu sahip olduğu
şeylerin helak olmayacağına ve değişmelerine rağmen asla yok olmayacağına
kesinkes hüküm vermesidir. Buna göre şayet, "Farzet ki bu, kıyamet
hakkında bir şüphe olsun. Binâenaleyh akıl ve zekâ, dünyanın bütün hallerinin
yok olduğuna, baki ve devamlı olmadığına delâlet ettiği halde, o kâfir daha nasıl,
"Ben onların yok olacaklarını sanmıyorum" diyebilmiştir?"
denilirse, biz deriz ki: O bununla, onların kendi hayatı ve mevcudiyeti
süresinde yok olmayacaklarını kastetmiştir.
[124]
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, "Eğer ben, Rabbime döndürülüp götürülürsem, mutlaka bundan daha
hayırlı bir akibet elde ederim" buyurmuştur. Munkalebâ kelimesi,
"merci ve akibet bakımından" anlamında olup, temyiz olduğu için
mansüb olmuştur. Bunun bir benzeri de Cenâb-t Hakk'ın, "Andolsun ki
Rabbime döndürülsem bile, hiç şüphesiz, O'nun nezdinde benim için daha güzel
(bir akibet) vardır" (Fussiiet, 50) "Bana elbette mal ve evlâd
verilecektir" (Meryem, 77) ayetleridir.
Onun bu şüpheye
düşmesinin sebebi şudur: Allah Teâlâ ona bu dünyada mal verince o, Cenâb-ı Hakk'ın
kendisine, o malı, müstehak olduğu İçin verdiğini, hak edilen şeyin ölümden
sonra da devam edeceğini, binâenaleyh, bu bağışın mutlaka orada da olacağını
sanmıştır. Birinci varsayım, yalandır. Çünkü, insana dünya kapılarını açmak,
çoğu kez istidrâç ve mühlet vermek için olur. Nafi ve İbn Kesîr, hayren
şeklinde okumuşlardır ki, maksatları zamirini, "iki bahçeye" râci
kılmaktır. Diğer kıraat imamları ise bu zamiri minha şeklinde müfret
okumuşlardır ki, bunların gayeleri de bu zamiri, kendisi ve girmiş olduğu
"o cennete, bahçeye" râci kılmaktır.
[125]
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, mümin olan, kardeşinin cevabına yer vererek "Arkadaşı ona cevap
vererek dedi ki: "Seni bir topraktan, sonra da bir damla sudan yaratıp,
tekrar seni bir adam seviyesine getiren Allah 'ı küfür ile inkâr mı
ettin?" buyurmuştur. Bununla ilgili iki bahis vardır:
Birinci bahis:
Birincisi, yani kafir olan, "kıyametin de kopacağını sanmıyorum"
demiş, her ikisi, yani mümin olan da onu küfre nisbet ederek, "Seni, bir
topraktan yaratanı inkâr mı ettin?" demiştir ki bu, o öldükten sonra
dirilmenin olacağına dair şüphe eden kimsenin kâfir olduğuna delâlet eder.
İkinci bahis: : Bu
istidlal, şu iki izaha muhtemeldir, a) Bu, Kur'anda daima ele alınan metoda
uygundur.Bu metod şudur: Allah Teâlâ, doğrudan doğruya yaşatmaya kadir olunca,
onu yeniden yaratmaya haydi haydi kadir olması gerekir. Binâenaleyh onun,
''Seni bir topraktan, sonra da bir damla sudan yaratıp, tekrar seni bir adam
seviyesine getiren" sözü, Allah'ın insanı, doğrudan, direkt olarak
yaratmasına bir işarettir, b) "O seni bu şekilde yarattığına göre, bu
demektir ki, o seni, boşuna yaratmamış, ancak ve ancak kulluk için yaratmıştır.
O seni, kulluk için yaratınca, itâât edenler için bir mükâfaatın günahkârlar
için ise bir cezanın tahakkuk etmesi gerekir." Biz bu ikinci kısmın
izahını Yasin Sûresi'nde yaptık. Bunun böyle olduğuna, Cenâb-ı Hakk'ın,
"tekrar seni bir adam seviyesine getiren" ifâdesi de delâlet
etmektedir. Yani, "Allah seni, düşünebilen ve mükellef kılınmaya ehliyetli
olarak yaratmıştır. Binâenaleyh buna rağmen, O'nun seni ihmâl etmesi aklen
düşünülebilir mi?" demektir.
Daha sonra mümin
kardeş, "Fakat bana gelince, o Allah benim Rabbimdir" demiştir. Bu
ifadeyle ilgili iki bahis vardır.
[126]
Birinci bahis:
Dilciler şöyle demişlerdir: Lâkinnâ'nın aslı, lâkin ene şeklindedir.
Su demektir ki, üt deki
hemze hazfedilmiş, harekesi nin nûnûna
verilmiş ve İki nün biraraya geldiği için de, nûnu, lakin'in kendisinden sonra
gelen nûna idğâm edilmiştir. Bunun bir benzeri de şairin
"Sen beni
gücendirip üzüyorsun, ama seni ben hiç üzmem, gücendirmem" ifadesidir.
demektir ifâdesindeki hüve şan zamiridir; ifâdesi, mübtedâ ve haberden meydana
gelmiş bir cümle oiup hüve zamirinin haberi mevkiindedir. Buna göre şayet ifâdesi ne için yapılmış bir istidrâktir?
denilirse, biz deriz ki: "O'nun, "inkâr mı ettin?" ifadesinden
yapılmış bir istidrâktir. Buna göre
sanki,
mümin olan kâfir olan kardeşine, "Allah'ı inkâr ettin ha? ama ben, mümin
ve muvahhidim" demek istemiştir. Bu, senin tıpkı, "Zeyd yoktur, lâkin
Amr buradadır" demen gibidir.
İkinci Bahis: İbn Amr,
Yakûb el-Hadramf ve, bir kıraat göre de Nâfi, vasıl halinde elif ile lâkinnâ
şeklinde okurlarken, diğer kıraat imamları ise elifsiz olarak, lâkinne şeklinde
okumuşlardır ki, her iki okuyuşa göre de mana doğrudur.
Daha sonra iki
kardeşten mümin olanı "Ben, Rabbime hiçbir şeyi ortak kılmam"
demiştir. K affa I bu konuda şu izahları yapmıştır: a) "Ben, fakirliğin ve
zenginliğin Allah'dan olduğunu görüyorum. Binâenaleyh, verdiğinde O'na
hamdeder, imtihan ettiğinde de sabrederim. O bana nimet verip mâmda
bulunduğunda kibirlenmem, mal ve taraftarlarımın çokluğunu kendimden
bilmem." Bu böyledir; zira kâfir, malının çokluğu ve makamı sebebiyle
kendisini izzet sahibi zannedince, böylece sanki o, o izzet ve zenginliğin
verilmesi hususunda Allah'a eş koşmuş olur. b) Belki de o kâfir, öldükten sonra
dirilmeyi kabul etmemesinin yanısıra, putperestti de. Böylece, mümin olan
kardeşi, onun Allah'a ortak koşmasının yanlışlığını açıklamış oluyordu, c) O
kâfir olan kardeş, Allah Teâiâ'yı, öldükten sonra diriltmeye kadir olma ve haşr
hususunda acziyete nisbet edince, böylece Cenâb-ı Hakk'ı, acziyyet hususunda
mahlûkata eş ve denk kılmış oldu. O böyle bir denklik olduğuna inanınca da,
müşrik olmuş olur.
[127]
Daha sonra, mümin olan
kardeş, kâfir olana "Bağına girdiğin zaman "mâşaallah! Ailah'dan
başka hiçbir kuvvet yoktur" demeli değil miydin?" demiş, böylece
kâfir kardeşine bu iki sözü söylemesini tavsiye etmiştir:
Birincisi,
"mâşaallah" ifadesidir. Bu ifâde ile ilgili iki açıklama yapılmıştır:
a) Bunun başındaki mâ, şartiyyedir, cevabı ise
mahzuftur. Buna göre manası, "Allah ne dilerse, o olur" şeklinde
olur.
b) Bu mâ,
mevsûledir ve mahzûf bir mübtedânın haberi olmak üzere mahallen merfûdur. Buna
göre manası, "iş, Allah'ın dilediğidir" şeklinde olur. Alimlerimiz,
Allah'ın dilediği herşeyin vuku bulacağının, irâde etmediği şeyin ise meydana
gelemeyeceğine bu ifadeyi delil getirerek'Bu, kâfirin iman etmeyişinin, Allah
Teâlâ tarafından irade edildiğine delâlet eder" demişlerdir. Bu
Mutezilenin görüşünün yanlış olduğunu ortaya koyan açık bir istidlaldir.
Ka'bî buna şu şekilde
cevap verir: Bu, şu demektir: Bu "Allah'ın yapmayı üzerine aldığı her şey
olur" manasına olup, yoksa kulun yaptığı işler buna dahil değildir.
Nitekim insanlar,
"Allah'ın emri geri çevrilemez" derlerken,
bununla kulun emrolunduğu şeyleri kastetmemişlerclir. " Ka'bî
sözüne devamla şöyle der:
Allah'ın mülkünde,
O'nun dilemediği şeylerin vukua gelmesi imkânsız olmadığı gibi O'nun nehyettiği
şeylerin meydana gelmesi de imkansız değildir." Bil ki Ka'bl'nin bu
cevabı, ehl-i sünnetin istidlaline bir cevab teşkil etmez. Aksine bu, ayetin
zahirine muhalif bir görüşü üstlenmedir. "irâde"yi "emre"
kıyas etmek batıldır. Çünkü nass (ayet), ancak Allah'ın irâde ettiği şeylerin
meydana geldiğine delâlet etmektedir. Halbuki naslarda, varlık alemine sadece
Cenâb-ı Hakk'ın emrettiği şeylerin girdiğine (olduğuna) delâlet eden yoktur.
Kaffâl da, (ehl-sünnet'e
karşı) şu şekilde cevap vermiştir: "Bağına girdiğin zaman,
"mâşaallah" demeli değil miydin" ifâdesi, tıpkı "Bu
bostanda mevcut olan şu şeyler, Allah'ın dilediği şeylerdir" demek
gıbKİtf. B\k\\h\ bta bsuzeU de, "orvlar, üç derler. (KeM,22) ifadesidir.
Bu, "Onlar üçtür" takdirindedir. Yine, "Hıtta"
deyiniz"(Bakara, 58) yani, "Bu, hırtadır." deyiniz."
ifâdesi de böyledir. Durum böyle olunca, ayetteki "mâşaallah"
(Allah'ın dilediği) ifâdesi ile, "Bu bostanda mevcut olan şeyler, Allah'ın
dilediği şeylerdir." manası kastedilmiş olur. Bu durumda da, "Allah
Teâlâ'nın dilediği herşey meydana gelir." denilmesi gerekmez. Çünkü
ayetteki bu ifade, herşey hakkında genel bir hüküm olmayıp, aksine o bostanda
bulunan şeylere mahsustur." Kaffal'ın bu izahı, Cübbâl ve Ka'bi'nin
izahlarından daha güzel. Takat ben derim ki: Onun bu cevabı da, Mu'tezile'nin
aleyhine olarak ortaya çıkan bu problemi savuşturamaz. Çünkü bostanının
böylesine mamur oluşu, bazan gasb ve zulüm yoluyla da olur. Binâenaleyh
Mu'tezile'nin görüşüne göre bile, "Bu Allah'ın meşieti ile meydana
gelmiştir" denilemez. Öyle ise geriye şöyle demek kalır: Bu ürünler
Allah'ın meşieti ile meydana gelmişlerdir. Fakat bu da, delilsiz olarak, ayetin
zahirî manasını tahsis etme (sınırlama)dır.
[128]
Mü'min kardeşin,
kâfire söylemesini tavsiye ettiği ikinci söz ise, "Allah'dan başka hiçbir
kuvvet yoktur.'* ifadesidir. Yani. "Hiç kimse, Allah'ın yardımı ve
muktedir kılması olmadan bir işe güç-kuvvet yetiremez" demektir. Bütün bu
iki sözden kastedilen şudur. Mü'min olan, kâfir kardeşine, "Keşke bahçene
girdiğinde "İş, Allah'ın dilediği şeylerdir. Meydana gelen, Allah'ın
takdir ettiği şeylerdir." deseydin. Böylece bu bahçenin ve bahçede bulunan
her türlü güzel şeylerin, Allah'ın meşieti ve fazlı ile olduğunu itiraf etmiş
olurdun. Çünkü bahçenin durumu, Cenâb-ı Hakk'ın kudret elindedir. O, isterse
bunu böyle bırakır; isterse harab eder. Onu mamur etmeye güç yetirmenin ve onun
işini yapmanın, ancak Allah'ın yardımı ve desteği ile olacağını, hiç kimsenin
ne kendi bedeni ne de malı hususunda, Allah olmaksızın tasarruf güç ve kuvveti
olamayacağını anlayarak, "Allah'dan başka hiçbir güç-kuvvet yoktur"
demeti
Mü'min kardeş, kâfire
iman etmesini bildirince, malı ve adamları ile övünmesi hususundaki
yanlışlığını göstererek "Malca ve evlatça beni kendinden az
görüyorsan" demiştir. Buradaki ekall kelimesini mansub okuyan kıraat, ene
lafzını, zamir-i fasi sayıp; ekalle'yi "kinci mef ul kılmıştır. Bu
kelimeyi, ekallü şeklinde merfü okuyan kıraat ene lafzını mübteda, ekallü
kelimesini haber kabul etmiş ve mübteda haber cümlesini, fiilin mef'ulü
saymışlardır. Bil ki burada veleden (evladca) ifadesinin getirilmesi, daha önce
geçen (Toplumca da senden kuvvetliyim)
ifâdesindeki "nefer" kelimesi ile, taraftarları ve çoluk-çocuğunun
kastedildiğine delâlet eder. Buna göre sanki mü'min kardeş, "Eğer sen beni
bu fâni dünyada, mal, evlâd ve taraftar bakımından daha güçsüz görüyorsan, (Bil
ki) Rabbimin bana senin bağından daha hayırlısını (ya bu dünya da, ya da
âhirette) vermesi, (seninkinin) üstüne ise gökten yıldırımlar göndererek, (onu
harab etmesi) muhtemeldir" demiştir. "Husbân", tıpkı
"hesâb" manasına, butlan ve gufran vezninde bir masdardır. Yani,
"Allah'ın takdir ettiği ve hesabettiği miktarda bir azab göndermesi"
demektir. Bu ise, o bahçenin harab edilmesine hükmedilmesi manasınadır. Zeccâc
husban'ın azab manasına kullanıldığını söylemiştir. Mesela sözü "Bu azab,
irtikâb ettiğin şeyin neticesidir" demektir. Bunun, "Atılan şeyler (oklar)
"manasına olduğu" müfredinin ise "husbânetün" şeklinde
olduğu ve bunun "yıldırım" manasına geldiği de söylemiştir.
Daha sonra o kardeş,
"Böylece o, kaypak bir toprak haline gelir" yani "bağın bahçen,
üzerinde ot bitmeyen, dümdüz bir toprak haline gelir" demiştir.
"Sa'id", yeryüzü (toprak) demektir. "Zelak" da yerin,
insanın ayağının kayacağı bir hale gelmesidir.
Sonra da. 'Yahut
olabilir ki, onun suyu yerin dibine çekilir de, bir daha onu bulmaya güç
yetiremezsin" yani "su, tekrar bulup yerine getiremeyeceğin bir hale
gelmiş olur" demiştir. Dilciler, ayetteki ğavr kelimesi tle ilgili şu
açıklamayı yapmışlardır: Bu, gâir (kaybolan) manasına olup, masdar şekli le
ifâde edilmiştir. Bu tıpkı, müfred, cemi, müzekker ve müennes için, aynı
şekilde, Falanca yalandır, ve oruçtur, yani yalancıdır, oruçludur"
denilmesi gibidir. Nitekim Arapça'da
yani "Nevaih (bağırıp-çağıran) ağıt yakan Kadınlar" denilir.
Daha sonra Allah,
mü'min kardeşin düşündüğünü gerçekleştirdiğini haber vererek, "Nihayet
onun bütün serveti ve ürünü, istilaya uğratıldı" Duyurmuştur. Bu, o
bahçenin tamamen yok edilmesi demek olup, bu fiilin asıl manası, düşmanın bir
yeri kuşatması" şeklindedir. Çünkü cüşman bir yeri kuşattığında, orayı eWe
eder ve oraya hükümran olur. Bu fiil, sonradan her türlü yok etme anlamında «jllantlmrştır.
Mesela, "sizin ihata olunmanız müstesna" (Yusuf, se» ayetinde de
böyledir. Arapların, birisi birşeyi yok ettiğinde,
helak ettiğinde, (Onun üzerine geldi) demeleri de bu manadadır. Bu, düşman
gelip, birilerini istila ettiklerinde kullandıkları "Düşman onların
üzerine geldi" ifâdesindendir.
[129]
Cenâb-ı Hak sonra, "Avuçlarım ovuşturakaldı"
buyurmuştur. Bu, onun pişman olup, hayıflandığını gösteren kinâi bir ifâdedir.
Çünkü pişmanlığı büyük olan, ellerini birbirine vurur, yahut ovuşturur. Bu,
mü'min kardeşin, hakkında kâfir kardeşine va'z-u nasihatta bulunup, kâfirin de
onu terslediği o bahçe hususunda, yapılan bütün harcama ve emeklerin boşa
gitmesinden dolayı duyulan pişmanlığı ifade etmek için kullanılan bir tabirdir.
Allah Teâlâ sonra
''Çardakları yere çökmüştü." yani, "Bitkileri, tepe takla
dönmüştü" demiştir. Buradaki "Urüş" ile, üzümün çardakları (asma
üzümlerin üzerine yayıldıkları çıtalar v.s) kastedilmiş olabilir. Buna göre,
"O çardaklar yıkıldı, ve bahçe duvarları da, onların üzerine göçtü. Yine
buradaki "urûş" ile, evlerin tavanlarının kastedilmiş olması da
mümkündür. Buna göre, tavanlar, evin yıkılan duvarları üstüne çökmüş olur.
Netice olarak diyebiliriz ki: Bu ifade, o bahçenin işe yaramaz bir hale geldiğini
ve yok olup gittiğini anlatan mecazi bir ifadedir.
Allah Teâlâ sonra
"O diyordu ki: Nolaydım, Rabbime hiçbir şeyi ortak kılmayaydim "
buyurmuştur. Bu, "Mü'min kardeş, "Fakat bana gelince, benim Rabbim
Altah'dir. Ben Rabbine hiçbir şeyi ortak kılmam" demiş olduğu için, kâfir
onun bu sözünü hatırlayınca, "Keşke ben de Rabbime hiçbir şeyi ortak
kılmasaydım" dedi" demektir.
[130]
Eğer, "Bu söz,
bahçesinin ancak, kendi şirkinin uğursuzluğu yüzünden helak olduğu vehmini
verir. Halbuki durum böyle değildir. Çünkü pek çok çeşit belânın ekserisi,
mü'minlerin başına gelmiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak, "Eğer insanlar tek bir
(küfür) ümmeti olmayacak olsaydı, Rahmanı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını
ve üstünden çıkacakları merdivenleri gümüşten yapardık "(Zuhrm.33)
buyurmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s) de, "Belâ öncelikle peygamberlere,
sonra velilere, sonra derece derece diğer insanlara verildi"
[131]
buyurmuştur.
Hem sonra kâfir,
"Nolaydım, Rabbime hiçbir şeyi ortak kılmayaydım " deyince, müşrik
oluşundan pişmanlık duymuş, mümin olmayı arzulamıştır. Binâenaleyh böylece onun
da mümin olmuş olması gerekirdi. Ama Cenâb-ı Hak daha niçin, "Ona Allah
'dan başka yardım edecek bir cemaat yoktu. Kendisi de öç alabilecek
değildi" buyurmuştur?" denilirse, bu sorunun birinci şıkkına şöyle
cevap verebiliriz: Ömrünü dünyayı elde etmek için harcadığı ve ömrü boyunca,
dini (imanı) elde etmekten yüz çevirmiş olduğu için, o kâfirin pişmanlığı çok
büyük olup, dünyalığı da tamamen yok olunca, hem dünyadan hem dinden mahrum
kalmış oldu. İşte pişmanlığı bundan ötürü büyük oldu. Sorunun ikinci şıkkına da
şöyle cevap verilir: Onun şirkinden pişmanlık duymasının sebebi sadece şu idi:
Tevhid ehlinden olması halinde çiftliğinin güzeice devam edeceğine inanmıştı.
İşte dini, sırf dünyalık için arzu etmesi yüzünden onun imanı Allah katında
makbul olmamıştır.
Hak Teâlâ sonra, Ona,
Allah'dan başka yardım edecek bir cemaat yoktu" buyurmuştur. Bu ifade ile
ilgili iki bahis vardır:
Birinci Bahis: Hamza
ve Kisâi, fiili, yâ ile yekûn şeklinde okumuşlardır. Çünkü "fietün"
(cemaat) kelimesi, manası itibarı ile çoğuldur. Binâenaleyh zamirinden önce yer
aldığı için, fiilin müzekker olarak gelmesi caizdir. Bunda, aynı zamanda manayı
gözetme vardır (çünkü fle kelimesi mana itibariyle çoğuldur). Diğer kıraat
imamları ise fiili tâ ile, tekün şeklinde okumuşlardır. Çünkü bu durumda fail
zamiri fie kelimesinin lafzına râci olmuş olur.
İkinci Bahis: Ayetteki
"Ona, Allah'dan başka yardım edecek bir cemaat" ifâdesi "Onun,
Allah'ın dışında kendisine yardım edebilecek bir cemaatı da yoktur. Ona ancak
Allah yardım edebilir. Allah'dan başka kimse ona yardım edemez" demektir.
Allah Teâlâ sonra.
"İşte bu makamda, nusret ve hakimiyet (velayet), hak olan Allah'ındır. O,
sevabca'da hayırlı, akıbetçe de hayırlıdır" buyurmuştur. (Bu hususta
birkaç mesele vardır.)
[132]
Kıraat imamları, bu
ayette üç yerde ihtilaf etmişlerdir:
a)
"Velayet" lafzında Hamza ve Kis-lî, bunun vâv'ın kesresi ile,
vilâyet" şeklinde okuriarksn: diğer kıraat imamları, vâv'ın feihasıyfa
okumuşlardır. Eku Amr İbn el-Alâ'nın, bu Kelimeyi vâv'ın kesrasi ile okumanın,
yanlış bir kıraat olduğunu söylediği nakledilmiştir. Keşşaf Sahibi ise,
kelimenin vâv'ının meftuh olması halinde, "nusret yardım etme ve işi üzerine
alma, idare etme." manasına geldiğini; kesreli olnası halinde ise,
"hükümran ve melik olma" manasına olduğunu söylemiştir.
b) Ebu Amr
ve Kisâî, "hak" kelimesini merfû olarak el-hakku şeklinde
okumuşlardır. Bu, "Gerçek velayet Allah'ındır" manasına gelir. Diğer
kıraat imamları 5e bunu, "Allah" lafzının sıfatı olarak, kesre ile
el-hakkı şeklinde okumuşlardır.
c) İbn
Kesir, Ebu Amr, Nâfi, Kisâi ve İbn Âmir, kâfin zammesi ile, ukuberı şeklinde
okurlarken; Âsim ve Hamza kâfin sükûnu ile ukben şeklinde okumuşlardır.
[133]
"İşte bu makamda
velayet Allah'ındır" ifâdesi hususunda şu açıklamalar yapılmıştır.
1) Allah
Teâlâ, bu iki kardeşin hadisesini anlatınca, biz ilahi
yardımın ve iyi neticenin mü'minin lehine, kâfirin
aleyhine gerçekleştiğini anladık. Böylece durumun her mü'min ve kâfir için de
aynı olacağını anladık. İşte bu sebeble Cenâb-ı Hak, "Bu makamda velayet
Allah'ındır." Yani, "Bu gibi vakitte ve yerde velayet Allah'ındır. O,
dostlarına yardım eder ve onları düşmanlarına gâlib getirir. Kâfirlerin işini
müminlere havale eder" buyurmuştur. O halele ayetteki, "Bu
makamda" ifâdesi, Allah'ın dostlarına ikram ettiği ve düşmanlarını zelil
bırakmak istediği vakit ve yerde" demek olur.
2) Mana
şöyle olabilir: Böyle şiddetli (zor) durumlarda, (insanlar) Allah'ı veli (dost)
edinir ve her muhtaç ve muzdar (darda kalmış), Allah'a iltica eder. Yani o
kâfir kardeşin, "Nolaydı Rabbime hiçbirşeyi ortak kılmayaydım!"
şeklindeki sözü, kâfirin kendisine sığındığı ve küfrünün uğursuzluğunun onu
sevkettiği şeyden yakınarak söylediği bir sözdür. Eğer o bu durumda olmasaydı
bunu söylemezdi.
3)Bu,
"orada velayet Allah'ındır. O velayetle mümin dostlarına, kâfirlere karşı
yardım eder. Müminlerin intikamını ve hakkını onlardan alır. Müminlerin kalblerine,
düşmanlarına karşı su serper, cesaret verir" demektir. Yani Allah Teâlâ,
kâfir kardeşe yaptığı ile, mümine yardım etmiş ve onun, "Rabbimin bana
senin bağından daha hayırlısını vermesi, (seninkinin) üstüne ise gökten
yıldırım göndererek, onun kaypak bir toprak haline gelmesi muhtemeldir"
şeklindeki isteğini doğru çıkarmıştır. Bu izahı, ayetteki, "O, sevapça da
hayırlı, akıbetçe de hayırlıdır" yani, "Allah'ın dostları için olan
böyledir" ifâdesi de destekler.
4) Ayetteki,
"Bu makamda" ifâdesi, "Ahiret yurduna" işarettir, yani
"Ahiret yurdunda velayet, Allah'a aittir" demektir. Bu tıpkı, "Bugün mülk kimindir.
Allah'ındır"(Uüm\n, 16) ayetinde ifade edildiği gibidir.
Cenâb-ı Hak sonra,
"O, sevabca da hayırlı akıbetçe de hayırlıdır." Yani, "Ahirette,
Allah'ı tasdik eden ve O'na iltica edenler için, bu, mükâfaatça daha
hayırlıdır; kendisini uman ve O'nun rızası için amel edenler için de, en
hayırlı bir neticedir" buyurmuştur. Ukuben kelimesinin, kâfin zammesi veya
sükûnu ile bir de fu'lâ vezninden ukbâ şeklinde okuduğunu söylemiştik. Her
ikisi de "akıbet, netice" manasınadır.
[134]
"Onlara dünya
hayatının misâlini îrâd et: (O), gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki bununla
yeryüzü nebatla dolar. Derken, kuru bir çöp kırıntısı haline gelir, rüzgârlar
onu savuruverir. Allah her şeyin üstünde br kudret sahibidir"
(Kehf, 45).
Bil ki Cenâb-ı Hak bu
ayetle, "dünyanın Önemsiz olduğunu, ömrünün az olduğunu gösteren başka bir
misal verir" demek istemiştir. Bu söz de, daha önce gecen, fakir müminlere
karşı böbürlenen müşriklerin hadiseleri ile ilgilidir. İşte bu sebebte Cenâb-ı
Hak, "Onlara dünya hayatını misalini irâd et" yani, "mallarıyla
ve taraftarlarının çokluğu ile, fakir müslümanlara karşı övünen o kimselere,
dünya hayatının nasıl olduğunu gösteren şu misâli ver" buyurmuş, daha
sonra da bu misâJi zikrederek:
O, gökden
indirdiğimiz, bir su gibidir ki bununla yeryüzü nebatla dolar" demiştir.
3u yağmur sayesinde nebatlar büyür, gelişir, rüzgârda salınır ve güzel manzara
arzeder. Nitekim Allah Teâlâ, "Biz onun üstüne suyu (yağmuru) indirdiğimiz
zaman, o (yer) harekete gelir, kabam her güzel çiftten nice nebat bitirir"
(Hacc, 5) Duyurmuştur. Bir müddet sonra o bitkiler kurumaya başlar ve
"heşim" olur. "Heşim", «ırtlıp ufanmış bitki demektir. Arapların
(Burnunu kırdım) ve Tirid yemeğine ekmek doğradım" deyimleri de bu
manadadır. Şâir de:
Amrsu kimsedir ki,
Mekke erkekleri kıtlık içinde olup zayıflamış oldukları halde, o çoluk çocuğu
için tiridin içine ekmek doğramtştır" demiştir. Bitkiler "beşim"
olunca, rüzgârlar onu savurur ve her parçasını başka yere taşır. "Allah
herşeyin üstünde muktedirdir" yani, "O bitkileri ilk önce böyle
bitirip, büyütmek, en sonunda cia boşa (hiçe) çıkma gibi, her şeye kadirdir.
Dünyanın halleri de böyledir. O haller önce güzel ve göze alıcı bir şekilde
ortaya çıkar. Sonra bu durum yavaş yavaş zirveye doğru yükselir. Daha sonra da,
yok olup hiçe çıkma noktasına kadar, yavaş yavaş nişe geçer. İnsanın böylesi
şeylere sevinmesi ve aldanması uygun düşmez. Ayetteki cümlesinde bulunan,
"bâ" harf-i cerri ile ilgili şu açıklamalar yapılmıştır:
a) Bu
ifâdenin takdiri, "Bu yağmur sebebi ile yeryüzünün bitkileri birbirine
karıştı" şeklindedir. Bu böyledir. Çünkü yağmur yağdığında bitkiler büyür,
kuvvetlenir, gelişir ve birbirlerine karışır, birbirleri ile sarmaş dolaş olur.
Böylece de son derece güzel ve süslü bir manzara arzeder.
b) Bu
yağmur, bitkilere, bitkiler de yağmura karışır. Böylece bitkiler suya kanar,
gelişir ve büyürler. Bu ifadenin açıklamaya göre, ifâde, "o (yağmur) suyu,
yeryüzünün bitkilerine karışır" şeklinde olmalıydı. Bu doğruluğunun izahı
şudur: Birbirine karışan iki şeyden her biri, diğerinin özelliğini de almış
olur.
[135]
"O mallar, o
oğullar (hep) dünya hayatının zinetidir. Bakı olacak olan sâlih ameller ise,
Rabbinin nezdinde sevabca da hayırlıdır, emelce de hayırlıdır"
(Kehf, 46).
Allah Teâlâ, dünyanın
çok çabuk sona ereceğini, sonlu olduğunu, son bulmanın ise, zeval, fânilik ve
helak olmak demek olduğunu beyân edince, mal ve oğulların da dünya hayatının
zineti olduğunu bildirmiştir. Bundan muradı, bu cüz'ı (bazı şeylerle ilgili)
durumu, külli hükmün içine sokmaktır. Biz şimdi, bu kıyasın neticesini şöyle
ortaya koruz: Mal ve evlâd dünya hayatının süsü püsüdür. Dünyanın süsü olan
herşey ise, fânidir, çabucak sona erer. İşte bu iki mukaddime çok net ve açık
olarak, mal ve evladlartn da, hemen sona ereceği ve fani olduğu neticesini
verir. Aklı olan insanın, böylesi şeylerle övünmesi, sevinmesi vd onlara değer
vermesinin, kabîr1 (çirkin) bir iş olduğu net olarak ortaya çıkar. Binâenaleyh
bu, mallarının ve evlâdının çok olması ile, fakir müminlere karşı böbürlenen o
müşriklerin bu görüşlerinin yanlış olduğunu çok net bir biçimde gösteren aklî
bir delildir. Cenâb-ı Allah daha sonra, o fakir müminlerin, bu zengin
kâfirlerden daha üstün olduklarına delâlet eden hususu zikrederek, "Baki
olacak olan saiih ameller ise, Rabbinin'nezdinde sevabca da hayırlıdır, emelce
de hayırlıdır" buyurmuştur.
Bu delili şu şekilde
açıklarız: Dünya iyilikleri, malları ve hayırları sonlu ve fânidir. Ahiret
hayırları ise devamlı ve bakidir. Devamlı ve baki olan, sonlu olandan daha
hayırlıdır. İşte bu, zarurî (kesin) olarak çıkarılan bir neticedir. Hele de,
dünya
hayırlarının değersiz ve önemsiz; ahiret
hayırlarının ise kıymetli ve yüce olduğu sabit ise. Çünkü dünya hayırları hissi
ve maddî; âhiret hayırları ise aklî ve manevîdir. Hak Teâlâ'nın, "Allah
göklerin ve yerin nurudur"(Nur, 25) ayetinin tefsirinde aklen idrâk edilen
şeylerin, hissî (duyularla bilinen) şeylerden daha efdal olduğunu beyan etmek
için, zikrettiğimiz pek çok delile göre, aklî olan şeyler, hissi olanlardan
daha kıymetlidir. Durum böyle olunca da, aklî ve hissî mutlulukların toplamı,
uhrevî saadet olur. Binâenaleyh uhrevî saadetlerin, dünyevî saadetlerden daha
üstün olmaları gerekir. Allah en iyi bilendir.
[136]
Müfessirler, bu
ayetteki "el-bâkiyâtu's-sâlihat" tabiri ile ilgili olarak, şöyle bazı
görüşler ileri sürmüşlerdir;
1) Bunlar
"Subhânallahi vel-hamdülillahi velâ ilahe illâllâhu vallahu ekber"
şeklindeki tesbihlerimizdir. Gazali bu teşbihin izahı hususunda güzel bir
açıklama yapmıştır: O şöyle der: "Rivayet olunduğuna göre, kim
"Subhânallah" (Allah'ı teşbih ve tenzih ederim) derse, onun için on
misli sevab gerçekleşir. "Velhamdülillahi" "Hamd,
Allah'adır" dediğinde, sevabı yirmi olur. "Ve lâ ilahe
illâllâhu" "ve Allah'dan başka hiçbir tanrı yoktur" dediğinde,
otuz olur. "vallâhu ekber" "Allah en büyüktür" dediğinde
ise, kırk olur. Gazali sözüne şöyle devam eder: "Bu hususta işin aslı
şudur: Mükafaat derecelerinin en büyüğü, marifetullaha ve muhabbetullaha
dalmaktır. Binâenaleyh insan,
"subhânallah"
dediğinde Hak Sübhanehû ve
Teâlâ'nın, Kendisine yakışmayan herşeyden münezzeh olduğunu anlamış olur. Bu
anlamanın tahakkuk etmesi ise, insan için büyük bir mutluluk ve mükemmel bir
sevinçtir. İnsan bu bilgi ile birlikte, "velhamdülillahi" dediğinde,
Hak Subhânehû ve Teâlâ'nın, kendisine yakışmayan herşeyden münezzeh olduğu
gibi, gerekli olan ->erşeyi vermenin ve bütün hayır ve kemalleri bol bol
akıtmanın mebdei olduğunu da ikrar etmiş olur. Böylece marifet dereceleri kat
kat artar. Muhakkak ki biz, "Onun sevabı kat kat artar" demiştik.
Bununla beraber kul, "Laiiâhe illallah" dediğinde, muhakkak ki uygun
olmayan herşeyden münezzeh olan o "2ât"ın, uygun olan "«rşeyin
mebdei olduğunu ve varlık aleminde bu özellikte ancak tek bir mevcûd >duğunu
ikrar etmiş olur. Böylece de marifetin mertebesi üç olmuş olur. Şüphesiz o
mükâfaatın dereceleri de üç olmuş olur. Kul, "Allahu Ekber" dediğinde
ise bunun -anası, "Allah kibriyâsımn ve celâlinin künhüne ulaşmaktan
akılların âciz kalacağı : r yücelik büyüklük ve aşkınlıktadır. Böylece
marifetin dereceleri dörde ulaşmış olur, ve böylece mükâfaatın dereceleri de
dört olur."
2) Baki olacak olan salih ameller'den murad, beş
vakit namazdır.
3) Bunlar,
güzel sözlerdir. Nitekim Cenâb-t Allah, "Onlar, sözün en güzeline irşâd
edilmişlerdir" (Hacc. 24) buyurmuştur.
4) Seni,
marifetullah, muhabbetullah ve hizmetullah ile meşgul olmaya sevkeden ve
çağıran her fiil ve söz, baki olan salih amellerdendir. Seni mahlûkatın halleri
ile meşgul olmaya sevkeden her söz ve fiil ise, bunun dışındadır. Çünkü Hakk'ın
dışındaki her şey, zâtından ötürü fânî ve yine zâtından ötürü yok olucudur.
Bundan dolay onlarla meşgul olup, onlara iltifat etmek, boş bir iş, boşa gitmiş
bir gayrettir. Zâtından ötürü hak ve gerçek olana gelince, o, bakî olandır.
Zevali kabul etmez. Muhakkak ki marifetullah, muhabbetullah ve itaatullah ile
meşgul olmak, işte yok ve fan olmayacak bir tarzda "bakî" kalacak
olandır.
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, "(Onlar) Rabbin nezdinde sevabca da hayırlıdır, emelce de
hayırlıdır" buyurmuştur. Bu, "Allah'ın rızasını elde etmek için
yapılan her amel ile ilgili mükafaat, arzu ve emel, şüphesiz daha hayırl ve
daha faziletlidir. Çünkü bu amelleri yapan, dünyada Allah'ın mükafaatını,
âhirette de nasibini arzu ve ümid eder" demektir.
[137]
"O gün biz dağlan
yürütürüz ve sen, yeryüzünü bir çöl olarak görürsün. Onları mahşerde
toplamışızdır da, içlerinden hiçbirini bırakmamışadır. Hepsi saf saf Rablerine
arz olunmuşlardı. Andolsunki sizi ilk defa yarattığımız gibi
bize geldiniz. Hayır, size olan va'dimizi yerine
getirecek bir zaman
belirlemediğimizi
sandınız değil mi? Kitab (meydana) konmuştur. Görürsün ki
günahkârlar, onun içinde olanlardan korkmaktadırlar:
"Eyvah bize,bu kitaba
ne oluyor da. büyük
küçük hiçbirşeyi geride bırakmadan hepsini sayıyor!"
derler. Onlar, işledikleri amelleri hazır (yazılmış)
bulmuşlardır. Rabbin hiçbir
kimseye
zulmetmez"
(Kehf, 47-49).
Bil ki Afteh Teâlâ,
dünyanın değersizliğini ve antrelin değer ve üstünlüğünü beyân edip
açıklayınca, bunun peşinden kıyamet hallerini zikretmeye başlayarak, "O
gün Biz dağlan yürütürüz" buyurmuştur. Bundan maksad, fakir müslümanlara
karşı, mal ve taraftarlarının çokluğu ile övünen müşriklere reddiyede
bulunmaktır.
Âlimler, ayetteki
"yevm" kelimesini nasbedenin ne olduğu hususunda değişik birkaç görüş
belirtmişlerdir:
1) Bu ifadenin takdiri "Onlara dünya hayatının misâlini irad
et" ifadesi irad et ifadesi üzerine
atfedilmek üzere, "ve onlara dağları yürüteceğimiz o günü anlat"
şeklindedir.
2) İfadenin
takdirinin, ve dağları yürüteceğimiz gün, şunlar şunlar olur ve onlara,
"Andolsun ki sizi ilk defa yarattığımız gibi bize geldiniz"
denilir" şeklinde olması da muhtemeldir. Çünkü "Onlara denilir."
ifâdesi, cümlede mahzûftur. Buna göre mana. "Bu yerde ve zamanda onlara
böyle denilir" şeklindedir.
3) İfâdenin
takdirinin, "Dağları yürüteceğimiz o günde, salih ameller (...) emelce
daha hayırlıdır" şeklinde olması da muhtemeldir. Birinci görüş, daha açtk
ve doğruya daha yakındır.
Bunu iyice anladığında
deriz ki: Allah Teâlâ bu ayette şu pek çok kıyamet ahvâlini
Birinci Hal:
1) "O
gün dağlan yürütürüz" ifadesinin anlattığı husus. Bununla ilgili iki bahis
vardır:
[138]
Birinci Bahis: İbn
Kesir, Ebu Amr ve İbn Âmir fiili, meçhul siğa üzere, tüseyve- (yürütülür)
şeklinde; "Cibal" dağlar kelimesini de, "Dağlar yürütüldüğü
zaman "(Tekvin 3) ayetinde olduğu gibi, yürütülme fiilinin nâib-i *âili
olarak, ref ile; diğer kıraat âlimleri ise, fiili, "yürütme" fiilini
Allah'a isnâd etmek suretiyle, nüseyyirü (yürütürüz) şeklinde,
"Cibal" kelimesini de, bu fiilin mef'ûlü otarak nasb ile
okumuşlardır. Bu kıraata, göre mana, "Onlan mahşerde toplamışızdır da,
içlerinden hiçbirini bırakmamışadır" ifadesi göz önünde bulundurularak,
"Biz o dağlara bunu yaparız" şeklinde olmuş olur. Binâenaleyh
buradaki "ahad" "hiçbiri" Kelimesi, "vâhrd"
anlamındadır. Çünkü dağlar yürütüldüğünde, onları yürüten ancak Atlah'dr.
Keşşaf Sahibi, yürüme işi dağlara nisbet edilir şekilde, "klinde, üçüncü bir kıraat zikretmiştir.
[139]
İkinci bahis: Hak
Teâlâ'nın "O gün Biz dağlan yürütürüz" ifadesinin içinde, dağların
nereye yürütüldüğünü gösteren birşey yoktur. Binâenaleyh şöyle denilebilir:
Allah Teâlâ o dağları, istediği bir yere yürütüp götürmüş, ama o yeri insanlara
açıklamamıştır. Gerçekte bununla, Allah Teâlâ'nın onları, yokluğa yürüttüğü,
yani yok ettiği kastedilmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Sana dağlan
sorarlar. De ki: Rabbim onlan ufalayıp savuracak ve yeryüzünü dümdüz bir toprak
haline getirecek. Artık orada ne bir iniş, ne bir yokuş göremeyeceksin"
(T*nft. 105-107) ve "Dağlar didik didik parçalanmıştır. Derken (hepsi)
dağılmış toz haline gelmiştir" (vakıa, 5-6) buyurmuştur.
[140]
İkinci Hal: Ayetteki,
"Yeryüzünü bir çöl olarak görürsün" ifadesinin anlattığı husus. Bunun
ne demek olduğu hususunda da şu izahlar yapılmıştır:
1)
Yeryüzünde mamurluktan hiçbir eser kalmaz, ne bir dağ, ne de bir ağaç. Böylece
yeryüzü, yüzeyini Örten hiçbirşey kalmaksızın, cascavlak kalakalır. İşte,
"Artık orada ne bir iniş, ne bir yokuş görmeyeceksin" (Tahâ, 107)
ayetinde anlatılan da budur.
2)
Yeryüzünün bir çöl gibi katmasından maksad, içinde olan herşeyi ve gömülü
cesedleri ortaya çıkarıp atmasıdır. Binâenaleyh yeryüzü, içindekileri ve
karnındakileri "barize" yani ortaya koyan olmuş olur. Buna göre
ayette "kamındakiler" ifadesi hazfedilmiştir. Bunun delili,
"(Yeryüzü) içinde ne varsa atıp, bomboş kaldığı zaman'' (taşikâk, 4)
"ve yeryüzü ağırlıklarını çıkardığı zaman," (zıuai, 2) ve "Hepsi
toplanıp Allah'ın huzuruna çıkarlar" (ibrahim, 21) ayetleridir.
3) Yeryüzü
dağlar ve denizlerle kaplı idi. Allah Teâlâ, dağları ve denizleri yok edince,
yeryüzü daha önce bunlarla örtülü iken, ortaya çıkmış olur.
[141]
Üçüncü Hal: Ayetteki
"Onlan mahşerde toplamışadır da, içlerinden hiçbirini
bırakmamıştzdır" ifâdesinin anlattığı husus. Bu, "Biz onları, hesab
için topladık ve onların evvelki sonraki hiçbir ferdini geri bırakmaksızın, bu
günde hepsini topladık" demektir. Bunun bir benzeri de, "De ki:
"şüphesiz hem evvelkiler, hem sonrakiler malûm bir günün belli vaktinde
mutlaka toplanacaklardır" (Vakıa. 49-50} ayetidir. Ayetteki lem nüğadlr
ifâdesi, "Hiçbirini bırakmayız" demektir.
Arapça'da "O'nu terketti" manasında denilir.
Ahdi bozmaya "Gadr" denilmesi de bu köktendir. Sellerin geride
bıraktığı şeylere de, "Gadîr" denilir. Yine kadının saç örüğüne de,
arkaya atıldığı (adetâ terkedildiği) için, "Gadîrâ" denilmesi de
bundan dolayıdır.
[142]
Cenâb-ı Allah,
mahlükâtın haşrinden bahsedince, onların huzur-u ilâhiye nasıl
arzedileceklerini de beyan buyurarak "Hepsi saf halinde Rabierine
arzoiunmuslardır"buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili iki mesele vardır:
[143]
"Saff"
kelimesinin tefsiri olarak şu izahlar yapılmıştır:
1) Bütün
mahlukât Allah'a birbirlerini perdelemeyecekleri
bir biçimde, hepsi görünür şekilde tek bir saf halinde
arzolunurlar. Kaffâl şöyle der: Ayetteki
"saff" kelimesi öyle anlaşılıyorki "görünmek,
ortaya çıkmak" manasına racidir. "Çöl"
manasında "saf saf" kelimesi de saf
lafzından türemiştir.
2)
Mahlükâtın, tıpkı Kabe'nin etrafında tavaf ederlerken, arka arkaya saflar
halinde oluşları gibi, mahşerde de birbiri ardında saf tutacak olmaları uzak
bir ihtimal değildir. Böyle olması halinde, ayetteki saf iie "saflar"
kastedilmiştir. Bu tıpkı, "Allah sizi çocuklar olarak çıkarır"
manasında "çocuk olarak çıkarır" (Mûmin,67) buyurması gibidir.
3)
"Saf", "ayakta olarak"
manasınadır. Nitekim Allah Teâla, "O halde o (kurbanlık develer)
"savâff" oldukları halde, üzerlerine (onlan keserken) besmele
çekin"(Hacc,zs) buyurmuştur. Müfessirler, buradaki "savâtf'ın
"onlar ayakta iken" manasına geldiğini söylemişlerdir.
[144]
Müşebbihe "Hak
Teâlâ'nın, "Rabbin ve saf saf olarak
melekler
gelirler" <Fecr, zt) ayeti, Allah Teâlâ'nın o mekanda
bulunduğunu
ve kıyamettekilerin saf
halinde O'na
arzolunduklarrnı gösterir. Tıpkı bunun gibi
"Andolsun ki sizi ilk defa yarattığımız gibi, Bize geldiniz" ifadesi
de Hak Teâlâ'nın o yerde bulunduğunu gösterir" demiştir.
Buna şu şekilde cevap
verilir: Allah Teâlâ, mahşerdekilerin, Kendisinin bir mekanda bulunması ve daha
evvel görmediği için onları görsün diye, Kendisine arzolunmalan manasında değil
de, onların orada amellerini, dünyada iken yaptıklarından hesaba çekmesi ve
amellerine göre, muamelede bulunması manasında, mahşerde toplamıştır.
[145]
Daha sonra Cenâb-ı Hak,
"Andolsun ki sizi ilk defa yarattığımız gibi Bize geldiniz"
buyurmuştur. Bu ifade ile, bu iki durumun her bakımdan birbirinin aynısı olduğu
manası kastedilmem iştir. Çünkü insanlar önce akılları olmaksızın ve mükellef
durumda olmaksızın yaratılmışlardır. Cenâb-ı Hak, dünyada iken mü'min fakirlere
karşı, malları ve taraftarları ile böbürlenen, öldükten sonra dirilmeyi inkâr
eden müşrikler hakkında, "Andolsun ki sizi ilk defa yarattığımız gibi Bize
geldiniz" buyuracaktır. Bu "Sizi çıplak, yalınayak, malsız, mülksüz
ve taraftarsız yarattığımız gibi, aynı şekilde bize geleceksiniz"
demektir. Bunun bir benzeri de, "Andolsun ki sizi ilk defa yarattığımız
gibi, yapayalnız, teker teker huzurumuza gelirsiniz" (Enam, 94) ve
"Ayetlerimizi inkar eden ve "bana elbette mal ve evlâd verilecektir"
diyen adamt gördün mü?" O, gayba mı vâkıf, yoksa Rahman katından bir ahid
mi edinmiş? Hayır, öyle değil. Biz, onun söylediği sözleri yazar,azabıni da
uzattıkça uzatırız. Onun söylediği şeylere Biz mirasçı olacağız ve o bize tek
başına geiekir" (Meryem, 77-eo) ayetleridir.
Cenâb-ı Allah sonra,
"Hayır, size olan va'dimiz yerine getirecek bir zaman belirlemediğimizi
sandınız değil mi?" yani "mallarınız ve taraftarlarınız ile,
mü'minlere karşı büyüklük taslamanızın yanısıra, bir de öldükten sonra
dirilmeyi ve kıyameti inkâr ediyordunuz. Şimdi ise mallarınızı ve
taraftarlarınızı dünyada bıraktınız ve öldükten sonra dirilme ite kıyametin hak
olduğunu gördünüz" buyurmuştur. Sonra da "Kitap meydana
konmuştur" buyurmuştur. Bu ifade ile, mahşer günü, her insanın kitabının,
sağ veya sol eline konulması kastedilmiştir. Kitap kelimesinin başındaki
eliflâm ile, "cins" (kitap cinsi) manası kastedilmiştir. Buna göre,
"kitap" lafzı ile, insanların "amel defterleri" murad
edilmiştir.
Allah Teâlâ,
"Görürsün ki günahkârlar, onun içinde olandan korkmaktadırlar" yani,
"Günahkârlar, amel defterlerinde kötü amellerinin yazılmış olmasından ve
onların mahşer ahâlisi tarafından bilinip, herkese rezil-rüsvây olacaklarından
korkarlar" buyurmuştur. Velhasıl onlar için, hem Hakk'ın ikâbından ve
halkın önünde perişan olmaktan dolayı bir korku meydana gelir. İşte o sırada,
kendilerine mahsus helaklerini çağırarak, "Eyvah bize, bu kitaba ne oluyor
da, büyük küçük hiçbir şeyi geride bırakmadan hepsini sayıyor" derler. Bu
ehsâha küçük büyük demeden her iş ve amelin o kitapta kaydedilmiş, istisnasız
bütün günahları tek tek yazmak manasında kuşatmak demektir. Bunun bir benzeri
de, "Hiç şüphesiz sizin üstünüzde hakiki bekçi (melekler), çok şerefli
yazıcılar vardır. Onlar, yaptıklarınızı hep bilir (yazarlar)" (iniıtar.
10-12) ve "Karşınızda hakkı söyleyip duran bu (kitab), bizim kitabımızdır.
Şüphe yok ki neler yapıyor idiyseniz Biz (hepsini) yazdırıyorduk" (Câsiye.
29) ayetleridir. Ayetlerdeki sağire ve kebire
kelimelerinin müennes oluşu takdirinde olmalarından ötürüdür,
"mutlaka onu kaydeder ve zabteder" demektir. Bazı âlimler, şöyle
derler: "Ey insanlar, büyük günahlardan önce, küçük günahlardan sakının.
Çünkü insana büyük günahları işleme cesareti veren, işte o küçük günahlardır.
Binâenaleyh küçük günahlardan da alabildiğine sakının."
Cenâb-ı Hak, "Onlar işledikleri amelleri hazır
(yazılmış) bulmuşlardır" buyurmuştur. Yani, "onlar yaptıkları
şeyleri, yahut yaptıklarının cezasının ne olacağını amel defterlerinde yazılmış
buldular. "Rabbin hiçbir kimseye zulmetmez" yani, "Cenâb-ı
Allah, hiç kimsenin defterine, yapmadığını yazmaz, hakettiğinden fazla ceza
vermez ve hiç kimseye başkasının suçundan dolayı azab etmez."
Geriye ayetle ilgili
birkaç mesele kalmıştır:
[146]
Cübbâi: "Bu ayet
Cebriye'nin (ehl-i sünnetin) şu birkaç husustaki görüşlerinin yanlışlığına
delâlet eder.
1) Eğer
Cenâb-ı Hak kullan, onlardan sâdır olmayan fiilden ötürü azab etmiş olsaydı
zalim olurdu.
2) Allah, günahsız çocuklara azab etmez.
3)
Ehli-sünnetin, "Allah istediğini yapar ve günah söz konusu olmadığı halde
de insana azab verebilir. Çünkü onları yaratan Allah'dır" şeklindeki
görüşlerinin yanlış olduğuna da, bu ayet delâlet eder. Çünkü eğer böyle
olsaydı, Cenâb-ı Hakk'ın, Kendisinin zalim olmadığnı söylemesinin bir manası kalmazdı.
Zira "Onun, irade ettiği şeyi yapması, O'ndan sâdır olan bir zulüm
olmaz" denilmesi halinde, Cenâb-ı Hakk'ın, ayette, ''zulmetmez"
ifâdesinin bir manası kalmaz" demiştir.
Cübbâî'ye Şöyle cevap
verilir: "İlk iki izahına, "ilim ve dâî" meselesiyle karşı çıkarız.
Üçüncü izahına ise şöyle cevap veririz: Allah Teâlâ, "Allah'ın bir çocuk
edinmesi olacak şey değil" (Meryem, 35) buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk'ın böyle
demiş olması, çocuk edinmenin O'nun hakkında düşünülebileceğine delâlet etmez.
İşte bu ayette de böyledir.
[147]
Hz. Peygamber (s.a.s)
şöyle buyurmuştur: "Cenâb-ı Hak
insanları
kıyamette şu üç kişiye kıyasla hesaba çeker: Hz.
Yusuf'a, Hz. Eyyûba
ve Hz. Süleyman'a. Köleleri
huzuruna çağırır ve onlara, "Sizleri Ben'den alıkoymuş
olan nedir?" der. Onlar, "Sen beni
insanoğluna kul (hizmetkâr) yaptın. Dolayısıyla bana, boş vakit bırakmadın"
der. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak Yûsuf (a.s)'u çağırır ve "bu da senin gibi
bir köle idi, ama köle oluşu, Bana kulluk etmesine mâni olmadı" der ve
onların cehenneme atılmalarını emreder. Sonra çeşitli dertlere müptelâ olanları
çağırır. Onlar da "Beni, basımdaki belam meşgul
etti" dediğinde, Cenâb-ı Hak, Eyyûb (a.s)'ı çağırır ve "buna,
seninkinden daha ileri belâ verdim. Ama o bela bunu, bana kulluktan
alıkoymadı" der. Bunların da cehenneme atılmasını emreder. Daha sonra
kendilerine zenginlik ve varlık vermesi sayesinde, dünyada padişah olanlar
getirilir. Hak Teâlâ onlara, "Size verdiğim şeylerle ne yaptınız?"
deyince, Onlar, "Mülküm beni kulluktan alıkoydu" der. Bunun üzerine
de Hz. Süleyman (a.s) getirilir ve CenAb-ı Hak, "Bu kulum Süleyman'a, sana
verdiğimden daha fazlasını verdim. Ama bu, onun Bana kulluk etmesine mâni
olmadı. Defol, senin için mazeret yok" deyip, cehenneme atılmasını
emreder."
Muaz (r.a), Hz.
Peygamber (s.a.s)'in şöyle dediğini nakletmiştir:
"Kul kıyamet günü
şu dört şeyden hesaba çekilmedikçe gidemez: Bedenini, hangi şeylerde yıpratıp
çürüttüğünden; ömrünü hangi işlerde tükettiğinden, malını nereden (nasıl)
kazanıp neye harcadığından ve ilmi ile nasıl amel ettiğinden"[148]
Ayet, günahların büyük
ve küçük olabileceğine delâlet
etmektedir. Bu,
müslümanlar arasında ittifak edilen bir
husustur. Fakat büyük
ve küçüğün izahı hususunda ihtilaf
edilmiştir.
Bu cümleden olarak, Mu'tezile, "Büyük günah, cezası, onu işleyenin
sevablarından daha fazla olan günahtır. Küçük günah ise, cezası onu işleyen
kimsenin sevablarından daha az olan günahtır" der. Bil ki bu tarif, ancak
yapılan işin, bir mükâfaat ve ikabı gerektirir olduğunun sabit olması halinde
doğru olur. Bu ise biz ehl-i sünnete göre, Bakara Sûresi'nde (217. ayet)
amellerin boşa gitmesi ve yok sayılması meselesinde anlattığımız, pek çok
izahdan ötürü bâtıldır. Bize göre hak olan şudur: Taatlar, iki çeşittir:
a) Allah'ın
emrine saygı ve
b) MahlÛkata
şefkat. Binâenaleyh Allah'ı tanımama hususunda, cehaleti en ileri olan kimse,
en büyük günahı işlemiş olur. Yine başkasına en fazla zarar veren kimse de, en
büyük bir günahı işlemiş olur. İşte genel kaidemiz budur.
[149]
"Hani Biz
meleklere, "Adem'e secde edin" demiştik de, iblis'den başkası
hemen secde etmişlerdi. O ise, cinden olduğu için,
Rabbinin emrinden
çıkmıştı. Şimdi siz,
beni bırakıp da onu ve onun zürriyetini, sizin düşmanlarınız
oldukları halde, dostlar mı ediniyorsunuz? (Bu),
zalimler için ne kötü bir
bedeldir! Ben, ne
göklerin ve yerin yaratılışında, ne kendilerinin yaratılışında, onlan şâhid
tuttum. Dalalete sevkedenleri yardımcı edinmiş de değilim. O gün, (Allah),
iddia edip, bana ortak koştuğunuz şeyleri çağırın" der. Onlar onları
çağırırlar, ama onlar kendilerine cevap veremezler. Biz
onlar ile aralarına bir uçurum koruz. Günahkârlar ateşi
görmüşler ve kendilerinin ona düştüklerini anlamışlar. Fakat ondan savuşacak
bir yer
bulamamışlardır"
(Kehf. 5043).
Bu ayetlerle ilgili
birkaç mesele vardır:
[150]
Bil ki bundan önceki
ayetlerin zikredilmesinin gayesi,
malları ve
taraftarları ile fakir
müslümanlara karşı
böbürlenen
müşriklere reddiyede bulunmaktadır. Bu
ayetlerin
maksadı da aynıdır. Çünkü iblis de Hz. Âdem'e
karşı kibir taslamıştı. İblis de aslı ve soyu ile iftihar ederek
"Beni ateşten, onu ise
çamurdan"
(A'râf. 12) "Binâenaleyh ben, soyum-sopum bakımından, ondan daha
şerefliyim. Bu sebeble, ben ona nasıl secde eder,
boyun eğebilirim" demiştir. O
müşrikler
de, fakir müslümanlara benzeri bir muamele yapmış ve "Biz şerefli,
asilzade; onlar ise
düşük kimseler oldukları halde ve bizler zengin, onlar ise fakir
oldukları halde, onlarla nasıl oturup kalkarız"
dediler. Dolayısıyla Allah Teâlâ burada,
müşriklerin
yolunun, aynen iblisin yolu olduğuna dikkat çekmek için bu kıssayı
zikretmiş, sonra da mü'minleri bu yola girmekten
alabildiğine sakındırarak, "Beni bırakıp da onu ve onun zörriyetini, sizin
düşmanlarınız oldukları halde, dostiaı mı edinirsiniz" buyurmuştur. İşte
bu ayetlerin, geçen ayetlerle ilgi ve münâsebetlerinin izahı budur ve güzel,
geçerli bir izahtır.
Kâdî bir başka izah
yaparak şöyle demiştir: "Allah Teâlâ daha önce kıyametten haşrdan ve amel
defterlerinin ellere verilmesinden bahsedince, burada da sanki, c müşriklere,
kıyamet günü ntdâ edeceğini ve onlara: "Ortaklarım olduğunu söylediğini; o
şeyler nerede?" diyeceğini anlatmıştır. O, insanları böylesi şirklere sevkedenin
iblis olduğunu bildiği için de, bu manayı tamamlamak için ayette bu kıssaya yer
vermiştir.' Kâdi sözüne şöyle devam eder: "Cenâb-ı Hak hernekadar bu
kıssayı pek çok sûred* tekrar tekrar anlatmış ise de, her bir anlatışında, yeni
değişik hususlar vardır."
[151]
Allah Teâlâ bu ayette, "İblis'in cinlerden olduğunu' söylemiştir. Âlimlerin, bu hususta şu üç
izahları vardır: 1) "İblis, meleklerden idi. Onun meleklerden olması
cinlerden olmasına ters değildir." Bu görüştekiler
ş izahları yapmışlardır:
a) Meleklerden bir kabile, "cin" diye
adlandırılmıştır. Çünkü Cenâb-ı Hak d£ "Onlar, o (Muhammed) ile, cinler
arasında bir hısımlık uydurdu]aı
[Sâffat. ise v "Cinleri O'na (Allah'a) ortak yaptılar" (En'am,
ıoo) buyurmuştur.
b) Cinlere, görülmedikleri için bu ad
verilmiştir. Melekler de görülme;
Binâenaleyh melekler de cinler sınıfına dâhildirler.
c) İblis, cennetin bekçisi idi ve bundan dolayı
cennete nisbet edilerek "chae idi" denilmiştir. Bu, Arapların Kûfî,
Basrî (Kûfeü-Basralı) demesi gibidir, Sa’id b. Cübeyr'in şöyle dediği rivayet
edilmiştir. "O, cennette çalışan "cinânile: "cer z Cinâniler,
yaratıldıklarından beri cennetlilerin taktlarını kalıba döküp yapan, bir mele
kabilesidir" bunu, Kâdi, tefsirinde Hişam'dan; Hişam da Sa'id b. Cübeyrden
rivayetin iştir.
2) İblis, ateşten yaratılmış olan cin
şeytanlarından idi ve onların ilk atası idi,
3) O meleklerden idi, ama sonra şeytana
dönüştürüldü. Bu meseleyi, Bakar Sûresi'nde oo.ayet) enine boyuna anlatmıştık.
İbüs'ın meleklerden olmadığına de â!ı eden asıl şey, Allah Teâlâ'nın bu ayette
onun zürriyyetir.in, soysopunun olduğun bildirmiş olmasıdır. Hak Teâlâ,
"Onu ve onun hürriyetini, dostlar mı edinirsinu buyurmuştur. Meleklerin
ise zürriyeti ve tenasülü söz konusu değildir. Binâenaîej İblis'in meleklerden
olmaması gerekir
Geriye sadece şöyle
demek kalır: "Allah Teâlâ meleklere, Âdem’e secde etmelerini emretmiştir.
Binâenaleyh eğer İblis, meleklerden değil ise, bu emir daha
nasıl
onu da içine alır? Hem sonra eğer o meleklerden değil idiyse, daha nasıl
onlardan istisna edilerek, "İblis müstesna, iblisten başkası"
denilmiştir?" Bütün bu soruların cevabını, Bakara Sûresi'nde tafsilatlı
olarak verdik.
Cenâb-ı Allah
daha sonra "Habbinin emrinden
çıkmıştı"
buyurmuştur. İfadenin
zahirinde bir müşkil bulunmaktadır; çünkü fasık, Rabbinin emrinden fısk etmez.
İşte bu sebepten dolayı âlimler bu hususta birkaç izah şekli zikretmişlerdir:
a) Ferrâ
şöyle demiştir: "O'nuntâatinden çıktı anlamındadır. Nitekim Araplar
"Hurma, kabuğundan çıktı anlamında "Fesekati'r-ratıbetu an
kışrıhâ" demektedirler. Nitekim, fareye de evinin yuvasının iki kapısından
çıktığı için, "fuvaysika" (fare, köstebek) denilir." Nitekim
Rü'be şöyle demiştir:
"O kadınlar
tepelerde ve vadilerde amaçlarından sapmış başıboş bir vaziyette, batıp çıkarak
kendi hevâ ü gönüllerince yürümekteler."
b) Zeccâc,
Halil, ve Sibeveyh'in şöyle dediklerini anlatır: "İblis ve emrolunup, da
isyan edince, onun bu fışkının sebebi, bu emrolunması oldu." Buna göre
mana şöyledir: "Eğer bu emir olmamış olsaydı, fısk meydena gelmeyecekti.
İşte bu manadan dolayı, "Rabbinim emri yüzünden" demlmesi güzel
olmuştur".
c) Kutrub,
"Bunun manası, "Rabbini reddetti" şeklindedir. Bu, Cenâb-ı
Hakk'ın, "Beldeye sor" (Yusuf, 82) ve "kervana (sor)"
(Yusuf. 82) ayetlerinde olduğu gibidir" demiştir. Cenâb-ı Hak, "Şimdi
siz,
Beni bırakıp da onu ve onu zürriyetini.
sizin düşmanlarınız oldukları halde, dostlar mı-ediniyorsunuz?"
buyurmuştur. Bu ifâdeyle ilgili birkaç mesele vardır:
[152]
Bu sözden maksad
şudur: "İblis, kendi aslının Adem'in
aslından
daha şerefli olduğunu, binâneleyh kendisinin,
Adem'den daha şeretJi
olması gerektiğini iddia ettiği
zaman, Adem'e karşı kibirlenmiş ve üstünlük
taslamıştı.
Bundan dolayı, Allah
Teatâ fukara müslümanlara karşı, asaletleri ve makamlarının yüceliği ile
böbürlenen b* *. firlere sanki şöyle demiştir: "Siz bu sözünüzle, Âdem'e
karşı büyüklenmesinde, İblis'e tabi oldunuz. İblisin sizin düşmanınız olduğunu
bildiğinize göre, bu kınanmış yolda, nasıl ona tâbi olurda uyarsınız?"
İşte sözün takrir edilip anlatılması budur.
Buna göre eğer,
"Bu söz ancak, şu mukaddimelerin ksbtot edilip gösterilmesiyle tamam olur:
1) İblls'in
isbatı.
2) İblis'in zürriyetinin isbatı.
3) İblis ve zürriyeti ile, Âdemoğulları
arasındaki düşmanlığın isbatı.
4) Bu kâfirlerin söylemiş oldukları o sözde,
İblise uyduklarının isbatı. Bu dört mukaddimenin isbatı ancak Hz. Peygamberin
sözleriyle isbat edilebilir. Dolayısıyla, Hz. Peygamber'in doğruluğunu bilip
inanmayan, bunları da bilmez. Sen bunu iyice anlayınca, biz deriz ki: Bu ayete
muhatap olanlar, Hz. Muhammed (s.a.s)'in, doğru bir peygamber olduğunu
biliyorlar mıydı, yoksa bilmiyorlar mıydı? Eğer onun doğru bir peygamber
olduğunu biliyor idiyseler, söylediği her sözü kabul etmişler demektir ve Hz.
Peygamber'in, onları nehyettiği her sözden de uzaklaşmışlardır. O zaman, İblis
kıssasını anlatmaya ihtiyaç yok. Ama eğer onlar, Hz. Muhammed'in bir nebi
olduğunu bilmiyor idiyseler, bu dört mukaddimenin tamamını da bilmiyor idiler;
bunların doğruluğundan da haberleri yoktu. Binâenaleyh bu durumda, İblis
kıssasını onlara anlatmanın bir faydası yoktur" denilirse, buna şöyle
cevap verilir:
Müşrikler İblis ve
Adem (a.s) kıssasını, Ehl-i kitabtan işitmiş idiler ve doğruluğa da inanmış
idiler. Biliyorlardı ki İblis, ancak asaleti sebebiyle Hz. Adem'e karşı
kibirlenmişti. Binâenaleyh bu kıssayı onlara anlattığımız zaman, bu, onların
fakir müslümanlara karşı gösterdikleri kibir ve büyüklenme hususunda, onları
bundan alıkoyacak bir şey olmuştur.[153]
Cübbaî: "Bu âyeti
kerimede, Cenâb-ı Hakk'ın, kulda küfrü murad etmeyip yaratmadığına dair bir
delâlet vardır. Çünkü,
eğer o küfrü murad
etmiş, kulda onu yaratmış, sonrada bundan dolayı ona ceza vermiş olsaydı,
İblis'in insanlara zararı, Allah'ın zararından daha az olmuş olurdu.
Binâenaleyh, o zaman, (Bu), zalimler için ne kötü bir bedeldir"tüyerek,
insanları kınaması nasıl doğru olurdu. Allah, Yüce ve büyük olarak bundan
münezzehtir. Hatta bu görüşe göre, İblis'in hiç zararı yok bütün zarar
Allah'dan!" demiştir. Bunun cevabı, "Buna daî ve ilim meseleleriyle
mukabalede bulunmadır."
[154]
Asaletleri ve
mallarıyla fakir müslümanlara karşı övünen
kâfirlere,
Allah Teâlâ sadece "Şimdi siz, Beni bırakıp da
onu ve onun zürriyetini, dostlar mı ediniyorsunuz?" mdemiştir. Çünkü onları, Hz. Muhammed (s.a.s)'in dinini
terketmeye sevkeden sebep,
bu övünmeleri ve
kendilerini büyük görmeleridir. İşte, bu da, bu sebepten dolayı,
bir fiil ve söze yönelen herkesin İblis'e tâbi olduğuna;
hatta ilmini izhar edip
münazaradaki gayesi
övünmek, büyüklenmek ve üstünlük taslamak olan herkesin
de, yine İblfs'e uymuş olduğuna; bunun ise, ekseri
insanların içinde boğuldukları
zor bir makam
olduğuna delâlet eder. Allah Teâlâ'dan, bundan kurtulmamızı niyaz
ediyoruz.
Sonra Cenâb-ı Hak
"(Bu, zalimler için, ne kötü bir bedeldir!" buyurmuştur. Yani,
"İblisi Allah ile değişip de, Allah'a itaat yerine İblis'e itaat eden
kimse için, Allah yerine İblis ne kötü bir bedeldir, trampadır!" demektir.
[155]
Cenâb-ı Hak daha
sonra, "Ben, ne göklerin ne yerin yaratılışında, ne kendilerinin
yaratılışında, onlan şahid tuttum" Duyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili iki
mesele bulunmaktadır:
[156]
Alimler, ifadesindeki,
"onları" zamirinin neye râci olduğu hususunda, ihtilaf etmişlerdir. Bu hususta bir kaç izah şekli vardır:
1) Ekseri
alimlerin benimsediği görüşe göre mana şöyledir: "O kâfirlerin dostlar
edindikleri şeyleri, göklerin ve yerin yaratılışında şahid tutmadık. Yine
onları, oirbirlerinin yaratılışına da şahit tutmadık." Bu,
"Nefislerinizi öldürün" (Bakara. 54) ayetinde olduğu gibidir. Yani,
"onlarla güçleneyim diye onları şahid tutmadım" demektir. Bunun
delili, "Dalâlete sevkedenleri yardımcı edinmiş de değilim"(Kenf, 51)
ayetidir. Bu ayette, onların saptırıcı olduklarını beyan etmek için, zahir isim
zamir
yerine
konulmuştur. Buradaki
kelimesi, "yardımcılar" anlamındadır.
2) Bence, en
doğru görüş olan bu görüşe göre, buradaki zamir, Hz. Peygamber'e Eğer, meclisinden
şu fakirleri kovmazsan, sana iman etmeyiz" diyen, kâfirlere
aittidir. Binâenaleyh, Allah Teâlâ sanki şöyle demek
istemiştir: "Bu yanlış teklifte •e bâtıl teahhütte bulunan bu kimseler,
âlemin tedbir ve idaresinde benim ortağım :eğillerdir." Bunun delili,
Cenâb-ı Hakk'ın, "Ben, ne göklerin ne yerin yaratılışında anları şahid
tuttum"; dünyanın ve ahiretin idaresinde onlardan güç kuvvet almadım. B
akis, onlar da diğer mahlûklar gibidirler. Binâenaleyh, onlar böyle bir bozuk
teklife niye yeltendiler." Bu şuna benzer: Bir kimse, sana büyük
tekliflerde bulunduğunda sen ona, "sen bu beldenin ne sultanısın, ne de
krallık aiiesindensin. O halde, senin : j ürkütücü tekliflerini nasıl kabul
edelim? Niye böyle bir şeye yönetiyorsun ki" :ersin." Bu hususu destekleyen
şey İse zamirin, kendinden önce zikredilenlerden, endisine en yakın olanına râci olmasının
gerektiği hususdur. Bu ayette zikredilen en yakın şey ise, kâfirlerdir. Bu,
"(Bu), zalimler için ne kötü bir bedeldir" cümlesinde ; kredi İm
iştir. Buradaki "zalimler"den murad kâfirlerdir.
3) Bu ayetle
anlatılmak istenen şey, bu kâfirlerin, kader kalaminin ezelde yazmış : duğu
saadet ve şakâvet hallerini bilmedikleridir. Buna göre sanki onlara,
"Saîd, - ah'ın ezelde, saîd, (cennetlik) olacağına hükmettiği kimsedir.
Şakî, bedbaht da Aıah'ın ezelde şakî (cehennemlik) olacağını takdir ettiği
kimsedir. Siz ise, ezel
hallerinden
habersizsiniz" denilmiştir. Allah Teâlâ sanki şöyle demektedir: "Ben.
ne göklerin ne yerin yaratılışında, ne kendilerinin yaratılışında, onları şahit
tuttum." Siz bu halt bilmediğinize göre, daha nasıl kendinin yüce, üstün,
kâmil olduğuna; sizden başkalarının ise, düşük ve adi olduğuna
hükmedebiliyorsunuz. Aksine iş dünyada ve ahirette genellikle sizin hükmünüzün
tersinedir."
[157]
Keşsâf Sahibi,
ayetteki ma küntü ifadesinin fetha ile mâ künte "sen..-madın"
şeklinde okunduğunu söylemiştir. Bu
hitab,
Hz. Peygamber'e olup mana, "Senin, onları kendine destekçi edinmen doğru
değildir. Yine, senin, onlarla şeref kazanmayı umman da yakışık almaz"
şeklindedir. Hz. Ali (r.a), ifadesini, tenvinli olarak aslı üzere şeklinde;
Hasan el Basrî de '-Ca* kelimesini, dâd harfinin dammesini ayn'a nakledip,
dâd'ı da sükun ile şeklinde okumuştur. Bu kelime, ayn'ın fethası ve dâd'ın
sükûnuyla iki damme ile ve
(yardımcı) kelimesinin çoğulu olmak üzere, iki fethasıyla lü£ şeklinde
okunmuştur. Bu son okuyuş hadim (hizmetçi) kelimesinin çoğulunun hedem ve râsıd
(gözcü, bekçi) kelimesinin çoğulunun (resad) olmasına benzer. Bu, "onu
destekledi, ona yardım etti" manasındaki
(Adadehû) fiilindendir.
Bil ki Allah Teâlâ o
kâfirlerin, İblise uyarak, fakir m üsl umanlara karşı övünmek için söyledikleri
bu sözü nakledip iyice anlatınca, bunun peşinden, Kıyamet gününün halleriyle
korkutmaya yöneldi ve şöyle buyurdu: :O gün, (Allah), iddia edip, bana ortak
koştuğunuz şeyleri çağırın" der" Bu ifadeyle ilgili birkaç bahis
bulunmaktadır:
Birinci Bahis: Hamza,
fiili ifadelerine atfederek, nün ile nekûlû diğer kıraat imamları da yâ ite
yekûlû şeklinde okumuşlardır.
İkinci Bahis: Bu,
"Hani biz meleklere, demiştik" ifadesine atfen, "şu günü hatırla
ve an ki" takdirindedir.
[158]
Üçüncü Bahis: Bunun
manası şudur. "Ey Muhammed, onlara Kıyamet günü, Allah'ın onlara, J&j*
ıjiü yani," kendilerini ibâdete layık görmek suretiyle bana eş olduklarını
iddia ettiğiniz şeyleri çağırın; çağırın onları da size şefaat ve yardım
etsinler" dediği zaman, onların ve ilâhlarının ne halde olacaklarını
anlat." Buradaki "şürekâ" dan murad, cinlerdir. Bunun üzerine
onlar onları çağırır. Allah Teâiâ bu ayette, müşriklerin eş koştukları şeyleri
nasıl çağırdıklarını belirtmedi. Zira, bu hususu başka bir ayette belirtmiş
olup bu ayet de şudur: "B/z sizin tebeanız idik. Şimdi siz Allah'ın
azabından bir şeyi olsun bizden uzaklaştırıp def edebiliyor musunuz?"
(İbrahim, 21).
Cenâb-ı Hak sonra, buyurmuştur. Yani, "o putlar, müşriklerin endileriden istedikleri şeye icabet edemezler; onlardan ne zarar giderebilir, ne de 30lara bir fayda verebilirler" demektir. [159]
Cenâb-ı Hak sonra biz
onlar ile aralarına bir uçurum koruz" buyurmuştur. Bununla ilgili birkaç
izah bulunur:
1) Keşşaf
sahibi şöyle demiştir: mevbık kelimesi, "helak oldu" anlamında olan
fiilinden gelen ve "helak edici" anlamında otan bir kelimedir
(Evbekahü)
kelimesi de "başkasını helak etti" anlamındadır. Bu kelimenin,
svrld" (gelmek) ve "mevîd" (sözleşmek) kelimeleri gibi masdar
olması da .mkündür. Bu görüş, şöyle denilerek izah edilebilir: "Allah'ı
bırakıp da melekler, (a.s) gibi başka varlıkları ilâh edinen o müşrikler ilâh
edindikleri şeylere seslenirler, . onlar onlara cevâp vermezler. Sonra
müşrikler ile onlar arasına bir engel çekilir Allah Teâlâ, müşrikleri cehenneme
sokarken, İsa (a.s)'yı da cennete girdirir, derde de, Allah'ın dilemiş olduğu
bir "ikram yurdu"na giderler. Böylece o kâfirler melekler ve İsa
(a.s) arasında böylesi bir uçurum meydana gelir. El-Mevbiku, »nnemde bir
vadidir."
2) Hasan
el-Basri "el-mevbiku, düşmanlık, demektir. Buna göre ifadenin manası: arma
öylesi bir düşmanlık konulur ki, o düşmanlığın şiddetinde ölüm ve helak
ir" şeklindedir. Bu, "Sevgin, bir meşakkat;
buğzun da bir telef ve ölüm olmasın", gibidir" demektir.
3)
Ferrâ^Öyle demiştir: "Ayetteki "aralarına" ifadesi, "ilgi
ve münasebetlerin" imadır, yani, "Dünyadaki ilgi ve münasebetlerini,
sıkı fıkı olmalarını Kıyamette
helak sebebi
kıldık" demektir.
4) Mevbik,
uzun aralık demektir, yani, o kâfirler ile melekler ve İsâ (a.s) arasına, uzun
oluşundan dolayı, onu yürüyüp geçmek isteyenin öleceği, helak olacağı
uzun bir mesafe koruz.
Çünkü onlar cehennemin dibinde, berikiler ise, en üst îtlerdedirler"
demektir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak
"Günahkârlar ateşi tüşler ve kendilerinin ona düştüklerini
zannetmişlerdir" buyurur. Ayetteki .netme" ile ilgili iki görüş
belirtilmiştir:
a) Bu zan,
bilme ve yakinen anlama manasınadır.
b) Doğruya
daha yakın olan görüşe göre, bunun manası, "O kâfirler cehennemi jzaktan
görürler ve cehhennemin gazablanışı ile uğultusunun şiddetinden dolayı,
hemen, o anda oraya düştüklerini sanırlar"
şeklindedir. Nitekim Cenâb-ı Hak. "Cehennem, kendilerini uzak bir yerden
gördüğü zaman, onlar onun o müth
gazablarmı ve uğultusunu duyacaklar" (Furkan, 12) buyurmuştur.
Ayetteki. "düştüklerini" ifadesi, "ona karıştıklarını,
battıklarını" manasınadır. Çünkü birşeyin. birşeye karışması ileri
derecede olduğunda, "O ona düştü" denilir.
Allah Teala sonra
"Fakat ondan savuşacak bir yer bulamamışlardır" yani melekler
kendilerini cehenneme doğru sevketmekte oldukları için, cehennemden kaçıp
kurtulacak bir yer bulamazlar" buyurmuştur.
[160]
"Celâlim hakkı
için, biz bu Kur'an'da insanlar için, her misâli açıkladık. Faka: insan,
cedelleşme bakımından, herşeyden ileridir, insanlara hidayet geldiği
zaman, onların iman etmelerine, Rablerinden mağfiret
istemelerine,
evvelkilerin sünnetinin kendilerine de
yetişip çatacağını, yahut onlara gözler
önünde
azab geleceğini beklemelerinden başka birşey mâni olmadı. Biz,
peygamberleri müjde vericiler ve uyarıcılar olmaktan başka bir şekilde
göndermeyiz. Kâfir olanlar ise hakkı, batıl
vasıtasıyla yerinden kaydırmak içr
mücâdele
ederler. Ayetlerimizi ve tehdid edildikleri cehennemi onlar, bir ala?
vasıtası edinirler"
(Kehf, 54-56}.
Bil ki o kâfirler;
müslüman fakirlere karşı mallarının ve taraftarlarının çokluğu 1 * övünüp,
Allah Teâlâ da, pek çok delil ile, onların tutumlarının yanlış, şüphelerine
asılsız olduğunu ortaya koyup, bu hususta önceki ayetlerdeki iki meseleyi
zikredince burada da, "Celâlim hakkı için, biz bu Kur'an'da insanlar için
her misâli açıkladı -buyurmuştur ki bu, daha önce geçen misallere bir
işarettir. "Tasrif", tekrar tekrar yapma manasını taşır ki durum da
böyledir. Çünkü Allah Teâlâ, müşriklern şüphelerine pek çok açıdan, tekrar
tekrar cevab vermiştir. Bu yeterli cevablara, uygm
mesellere rağmen, kâfirler o batıl mücâdelelerini
bırakmamışlardır. İşte bundan ötürü Cenâb-ı Hak, "Fakat insan, cedeileşme
bakımından herşeyden ileridir" buyurmuştur. Bu, "Kendisinden
cedelleşmenin en çok sâdır olduğu varlık insandır" demektir.
"Cedel" kelimesi ayette, temyiz olarak mansubtur. Bazı muhakkik
âlimler şöyle demişlerdir: "Ayet, peygamberlerin, kavimleri ile dinieri
hususunda mücâdele ettiklerine, kavimlerinin de peygamberlere karşı mücâdele ve
münakaşaya girdiklerine delâlet eder. Çünkü mücâdele, iki taraflıdır. Bu da,
taklidi kabul etmenin bâtıl olduğuna delâlet eder.
Allah Teâlâ sonra,
"İnsanlara hidayet geldiği zaman, onlann iman etmelerini ve Rabîerinden
mağrifet istemelerini ancak şu mâni oldu" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili
iki bahis vardır:
[161]
Birinci Bahis:
Mu'tezile, "Ayet, insanın imana yönelmesine mâni olacak şeyin Allah'dan
sâdır olmadığına delâlet ediyor. Bu da, mânilerin Allah tarafından olduğunu söyleyenlerin
görüşlerinin yanlış olduğunu gösterir" demiştir. Âlimlerimiz ise,
"Cenâb-ı Hakk'ın, insanın iman etmeyeceğini bilmesi, ondan imanın meydana
gelmesine terstir. Böyle bir ilâhi ilim söz konusu olduğu müddetçe, bir engel
var demektir. Hem sonra, insanı küfre sevkeden "dâî" (davet eden şey)
vardır. Eğer böyle olmasaydı, o küfür fiili meydana gelemezdi. Çünkü
"dâî" olmaksızın, ihtiyarî olarak bir fiilin yapılması imkansızdır.
Küfre götüren şeyin mevcut olması, imanın meydana gelmesine mânidir. Bunun
böyle olduğu sabit olunca, ayetten kastedilenlerin, maddi engellerin miktarı
olduğu ortaya çıkar" demişlerdir.
İkinci Bahis: Ayetin
manası şöyledir: "İslam'ın doğruluğuna delâlet eden delil demek olan o
hidayetin, kendilerine gelip, iman etmelerine, istiğfar ve tevbede
bulunmalarına, arada bir engelin olmadığı ve hiçbir Özür bulunmadığı sabit
olduğuna göre, onlar daha niçin iman etmiyorlar?"
Cenâb-ı Hak sonra
"Evvelkilerin sünnetinin, yani kökünü kazıma azabının kendilerine de
yetişip çatacağını, yahut onlara gözleri önünde azab geleceğni beklemelerinden
başka birşey mâni olmadı" buyurmuştur. Hamza, Âsim ve Kisâi, son kelimeyi
kâfin ve bâ'nın zammesiyle kubul şeklinde okumuşlardır. Bu kabı! kelimesinin
çoğuludur. Kabîl ise, onlar hayatta iken kendilerine peş peşe gelen çeşitli
azablar" demektir. Bu kelimenin, mukabele (hemen karşıda bulunan, aşikâr)
manasına olduğu da söylenmiştir. Diğer kıraat imamları bu kelimeyi kıbel
şeklinde okumuşlardır. Bu da, keza "görülen" aşikâr manasınadır.
Keşşaf sahibi, bunun hem kâfin, hem de bâ'nın fethası ile "müstakbif, yani
yönelen, gelen" manasında kabal şeklinde olduğunu da rivayet etmiştir.
Buna göre ayetin
manası, "Onlar,
ancak başlarına köklerini kazıyacak bir azabın inmesi ve böylece helak
olmaları; yahut dünyada yaşarlarken peşpeşe çeşitli azablann gelmesi durumunda
imana yönelirler" şeklindedir. BU ki, onlar ancak mezkûr İki durumda,
imana gelirler.
Halbuki akıllı insan, bu iki durumu da istemez. Buna rağmen onların hali, işini
bu iki şarta bağlayan kimsenin halini andırır. Daha sonra Cenâb-ı Hak, taatlara
karşı sevabı müjdeleyen, masiyetlere karşı da ilâhi ikabı haber vererek
korkutan peygamberler gönderdiğini, böylece insanların kendi irâde ve
ihtiyarlan ile imân etmelerini istediğini, ama bütün bunlara rağmen, kâfirlerden
her zaman, hakkı batıl vasıtası ile yıkma gayretinin müşahede edildiğini beyan
etmiştir. Bu da, -mücâdelenin iki taraflı olduğuna beyân ettiğimiz,-
peygamberlerin de onlarla mücâdele ettiğine delâlet eder. Yine Hak Teâlâ,
kâfirlerin ayetleri, Kur'an'ı, peygamberlerin inzârfarını {uyarı ve
korkutmalarını) alaya aldıklarını beyan buyurmuştur. Bütün bunlar kâfirlere,
cehaletin ve kalb kasvetinin hakim olduğunu gösterir. Nahivcifer, ayetteki
ifadesindeki (mâ) edatının, hem ism-i mevsul {bu durumda sıla cümlesinde
bulunması gereken âid zamirinin mahzûf olduğunu); hem de mâ-i masdariyye
olabileceğini, yani, "onların inzân" manasında olduğunu
söylemişlerdir.
[162]
"Kendisine
Rabbinin ayetleri ile nasihat edilip de onlardan yüz çeviren, irtikâb
ettiği günahları unutan kişiden daha zalim kimdir? Biz
onların kalblerinin
üzerine, onu iyice
anlamalarına engel perdeler, kulakları üzerine de ağırlıklar
koyduk. Sen onları doğru yola çağirsan da, onlar bu
durumda kesinlikle
hidayete
gelmezi" Rabbin mağfiret ve rahmet
sahibidir. Eğer onları kazandıkları günahlar yüzünden yakalayacak olsaydı,
elbette onların azabım
çarçabuk verirdi.
Hayır onlar için vaadedilmiş olan bir zaman vardır. (O
zaman), onun karşısında sığınacak hiçbir yer
bulamazlar, işte halkı zulmettiği
zaman
helak ettiğimiz memleketler! Biz bunların helâklan için, bir zaman
belirlemişizdir
(Kehf,
57-59).
Bil ki Allah Teâlâ,
kâfirlerin bâtıla sarılarak mücâdele ettiklerini nakledince, daha sonra hor ve
hakir kılınmalarına ve de yardımsız bırakılmalarına sebeb olan, sıfatlarını
saymıştır.
Birinci Sıfat:
"Kendisine Rabbinin ayetleri ile nasihat edilip de onlardan yüz
çeviren,irtikâb ettiği günahları unutan kişiden daha zalim kimdir?"
ayetinin ifade ettiği husustur. Bu, "Kendisine Allah'ın ayetleri,
açıklamaları, ve delilleri geldiği halde onları kabul etmeyen ve de elinin
takdim ettiği (yaptığı) şeyleri unutan kimsenin
nkânndan daha büyük
bir zulüm yoktur, yani, o kimse ilâhi delil ve beyyineler üzerinde düşünüp,
ibret almaktan yüz çevirmesinin yanı sıra, yaptığı kötü amellere bâtıl
inançlarını da unutmuştur" demektir. Ayette bahsedilen "unutma"
ile, insanın üzerinde bulunduğu küfrünü sürdürüp, ayetlere kulak asmaması
kastedilmiştir.
İkinci Sıfat:
"Biz onların kalblerinin üzerine onu iyice anlamalarına engel perdeler,
kulaklarının üzerine de ağırlıklar koyduk. Sen onları doğru yola çağırsan da
onlar bu durumda kesinlikle hidayete gelmezler" ayetinin ifade ettiği
husus. Bu ayetin tefsiri En'am Sûresi (25. ayette) geçti. Şaşılacak şey! Hak Teâlâ'nın,
"Kendisine Rabbinin ayetleri ile nasihat edilip de onlardan yüz
çevirentirtikâb ettiği günahları unutan kişiden daha zalim kimdir?"
ifadesine Kaderiyye (Mu'tezile) tutunuyor; (Hemen bunun peşisıra olan)
"Biz onların kalblerinin üzerine onu iyice anlamalarına engel perdeler,
kulaklarının üzerine de ağırlıklar koyduk. Sen onları doğru yola çağırsan da,
onlar bu durumda kesinlikle hidayete gelmezler" ifadesine de Cebriye
tutunuyor. Biz, Kur'an'da böyle bu iki fırkadan birisinin lehine gibi görünen
bir ayet bulduğumuz yerde, öbür fırka lehine de diğer bir ayetin bulunmayışına
pek az rastlarız. Tecrübeler hep (ehl-i sünnetin) görüşünün doğru olduğunu
ortaya koymuştur. Bu durum, râsih (köklü) alimlerin, mukallidlerden
ayırabilmesi için, Cenâb-ı Hakk'ın kullarını tâbi tuttuğu çetin bir imtihandır.
Aİlah Teâlâ daha
sonra, "Rabbin mağfiret ve rahmet sahibidir" buyurmuştur. Gafur, çok
alabildiğine mağfiret eden manasına olup, Cenâb-ı Hakk'ın insanlardan zararları
defetmesine işarettir. Rahîm ise, rahmet sıfatı ile mevsuf demektir. Cenâb-ı
Hak, rahmetini değil de mağfiretini mübalağa (tekid) sigası ile zikretmiştir.
Çünkü mağfiret, zarar vermemektir. Allah Teâlâ, gücü yettiği halde, sonsuz ve
sınırsız nice zararları yapmamıştır. Rahmet ise, sonludur. Çünkü sonu olmayan
şeyi bırakmak mümkündür. Fakat sonu olmayan (sonsuz) şeyleri yapmak
imkansızdır. Şöyle de denebilir: "Cenâb-ı Hak bu beyanı ile, kendisi
rahmet sahibi olduğu için, çokça
bağışlayacağını
anlatmak istemiştir. Kendisinin, rahmete ihtiyacı yoktur. DotayvM bu rahmeti,
buna muhtaç çok kimseye hibe eder.
Allah Teâlâ sonra,
Mekke müşriklerinin Hz. Peygamber (s.a.s)'e düşmar gitmiş olmalarına rağmen,
onları hemen hesaba çekip yakalamadığını bildirip. "H=. onlar için
vaadedilmiş bir zaman vardır" buyurmuştur. Bu, vaadedilen zaman
kıyamettir, yada dünyada olan bir zamandır. Bu da, Bedir ve benzeri
müslümanlann fcrtr (zafer) günleridir.
Cenâb-ı Allah,
"(O zaman) O'nun karşısında sığınacak hiçbir yer bulamadar' buyurmuştur.
Yani kaçacak, kurtulacak bir yer bulamazlar. Arapça'da "stğno manasında
"Oraya sığındı" manasında da, denilir.
Daha sonra Hak Teâlâ
"işte o memleketler" buyurmuş ve bu ifadesi Semûd, Lût ve benzeri kavimlerin
memleketlerini kastetmiştir. O, ibret alınsın diye bu memleketlere işarette
bulunmuştur. Bu ifade de, tilke mübteda, el-kurâ ise onu* sıfatıdır. Çünkü
ism-i işaretler çeşitli cinslerle tavsif edilebilirler. Daha sonra-ehleknâhûm
(helak ettik onları) cümlesi ise, haberdir. Buna göre mana, "işte :
memleketlerin ahalisini, tıpkı Mekkeliler gibi zulmettikleri için, Biz imha
ettik1 şeklindedir. "Biz bunların helâklan için bir zaman belirledik"
yani, "onları hela" etmek için savuşturmayacakları bir zaman
belirledik. Tıpkı Bedir gününü, Mekke müşrikleri için, bir vâde olarak belirlediğimiz
gibi" "mehlik", helak etmek veya "hela-zamanı"
manasınadır. Bu kelime, mim'in fethası ve famın fethası veya kesresi ile mehlik
ve mehlek (helak vakti ve helak etmek) şeklinde okunmuştur. "Mev'id"
kelimesi de, ya ism-i zamandır, ya masdardır. Buna göre ifade ile kastedilen,
"Biz onları çarçabuk helak ettik. Bununla beraber onlar tevbe edebilsinler
diye, bir müdde: mühlet de verdik" manasıdır.
[163]
Bir zamanlar Musa,
yardımcısı gence şöyle demişti: Ben iki denizin birleştiği yere varıncaya kadar
gideceğim, yahut uzun zamanlar geçireceğim." Bunun üzerine
O ikisi bu iki denizin arasının birleştiği yere
ulaşınca, balıklarını unuttular. (Balık) benizde bir deliğe doğru yolunu tutup
gitmişti. Musa, genç yardımcısına "Kuşluk
(Sabah) yemeğimizi çıkar.
Yolculuğumuzdan yemin olsun ki yorulduk' dediği zaman, genç
"(Başımıza geleni) gördün mü? Kayaya sığındığımız vakit balığı (orada)
unutmuşum. Onu söylememi bana ancak şeytan unutturdu. O, şaşılacak bir suretle,
denize atlayıp, yolunu tuttu ve gitti" dedi. Musa, "İşte bizim
aradığımız da o idi" dedi ve İzleri üstüne gerisin geri döndüler"
(Kehf. 60-64).
Bil ki bu, Allah
Teâlâ'nın bu sûrede anlattığı üçüncü kıssanın başlangıcıdır. Çünkü Musa (a.s),
kendisinden ilim öğrenmek için Hızır (a.s)'t aramaya gitti. Bu, her -ekadar
başlıbaşına bir kıssa ise de, ilk iki kıssada anlatılan hususları destekler. Bu
kıssanın, mallarının ve taraftarlarının çokluğu ile müslüman fakirlere karşı
övünen c kâfirleri reddetmesi hususunda taşıdığı mana şudur: Musa (a.s) onca
ilmine, ameline, yüce makamına ve son derece şerefli olmasını sağlayacak
şeylerin şahsında :cplanmış olmasına rağmen, ilim elde etmek için Hızır (a.s)'a
gitmiş ve-tevazu göstermiştir. Bu, tevazünün, tekebbürden hayırlı olduğuna
delalet eder."
Bu kıssanın, Ashab-ı
Kehf kıssasını desteklemesi de şu bakımdandır: Yahudiler, Vekke kâfirlerine,
"eğer, Muhammed, size bu hadiseyi haber verirse, o r-eygamberdir; aksi
halde hayır" demişlerdir. Halbuki bu, önemli bir şey değildir, :jnkü onun
Allah katından gönderilmiş bir peygamber olmasından, onun bütün • ssaları
bilmesi sonucu gerekmez. Bu tıpkı, Hz. Musa (a.s)'nın da Allah katından
gönderilmiş sadık bir peygamber olmasından, Allah'ın,
Hz. Musa'ya. iNm alması Hızır (a.s)'a gitmesini emretmesine mani olmaması
gibidir. Binâenaleyh, bütün bu anlattıklarımızdan, bu kıssanın başlıbaşına bir
hadise olduğu, ama bununla beraber ilk iki kıssada anlatılan şeyi ortaya koyma
hususunda da faydalı bir kıssa olduğu ortaya çıkmış oldu.
[164]
Alimlerin ekserisi, bu
ayette zikredilen Musa'nın, Tevrat'ın ve birçok mucizelerin sahibi olan Musa
ibn İmrân olduğu görüşündedirler. Said İbn Cübeyr den rivayet edildiğine
göre o, İbn Abbas'a şöyle demişti: "Ka'b'ın
karısının oğlu Nevfâ, Hızır'ın, Musa İbn İmrân'ın değil de, Musa ibn Mîşâ İbn
Yusuf İbn Ya'kûb'un iddia ediyor. Onun, Musa İbn İmrân'dan önce geçmiş bir
peygamber olduğu söyleniyor." Bunun üzerine İbn Abbas; "Yalan
söylemiş Allah'ın düşmanı bil ki, Yusuf (a.s)'un iki oğlu vardı. Efrayim ve
Musa. Efrayim'in oğlu Nûn, Nûn'un oğlu da Yûşa İbn Nûn'dur. Bu da, Musa'nın
arkadaşı ve vefatından sonra da veliahdıdır" der. Musa'nın oğluna gelince,
ona, Musa ibn İmran'dan önce peygamberliğin geldiği söylenilmiştir. Tevrat'a
inananlar ise, bu ilmi öğrenmek için taleb edenin, o olduğunu; Hızır'ın da,
gemiyi yaran, çocuğu öldüren ve duvarı doğrultan olduğunu iddia etmektedir.
Onun yanında da Musa İbn Musa vardı. Bu yahudilerin çoğunluğunun görüşüdür.
Kaffaf, bizim
görüşümüzün doğruluğuna dair şu şekilde hüccet getirmiştir: "Ayette
bahsedilen Musa, kendisine Tevrat verilen Musa'dır. Çünkü Allah Teâlâ Kur'an-ı
Kerim'de bu ismi zikrettiği her yerde, Tevrat'ın sahibi olan Musa'yı
kastetmiştir. Binâenaleyh, bu ismin mutlak olarak zikredilmesi halinde, ona,
yani Tevrat sahibi Musa'ya hamledilmesi gerekir. Cenâb-ı Hak şayet bu isimle,
ondan başkasını murat etmiş olsaydı, o zaman bu ismi, onları birbirinden
ayırdedecek ve şüpheyi ortadan kaldıracak bir sıfatla zikredip anlatması
gerekirdi. Bu tıpkı şuna benzer: Örfte meşhur olan duruma göre, Ebu Hanife
isminden, o belli zat (müçtehid) Ebu Hanife anlaşılır. Binâenaleyh, biz bu ismi
zikreder de, onunla başkasını kastedersek, onu, Ebu Hanife ed-Dineverî diye bir
kayıtla kayıtlamamız gerekir."
"Burada
bahsedilen Musa ile Tevrat sahibi olan Musa kastedilmem iştir" diyenler de
şu şekilde hüccet getirmişlerdir: "Cenâb-ı Hak ona Tevrâtı indirip"
onunla vasıtasız olarak konuşup, o da hasmına (Firavun'a) benzeri, büyük
peygamberlerin çoğuna nasib olmamış olan büyük ve kesin mucizelerle hüccet
getirince, artık bu merhaleden sonra Cenâb-ı Hakk'ın, ilim öğrenmek için onu
bir başka yere göndermesi uzak bir ihtimaldir." Buna şu şekilde cevap
verilebilir: Pekçok ilimde kâmil olan bir alemin, bazı şeyleri bilememesi ve
onları kendisinden daha aşağı kimselerden öğrenme ihtiyacını hissetmesi uzak
bir hal olmayıp aksine bilinen maruf bir şeydir.
[165]
Alimler, "Musa'nın yardımcısı
gencin kim olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir:
1) Ekseri
ulemâ, bunun Yuşa İbn Nûn olduğu kanaatindedirler. Kaffal'ın Süfyân İbn
Uyeyne'den. onun da Amr İbn Dinar'dan, onun Said İbn Cübeyr'den, onun İbn
Abbas'tan, İbn Abbas'ın Ebu Hureyre'den, Ebu Hureyre'nin Ubeyy İbn Ka'b'tan,
onun da Hz. Peygamber'den rivayetine göre Hz. Peygamber, o genç adamın Yuşa İbn
Nûn olduğunu söylemiştir.
2) Bu genç adam, Yuşa'nın kardeşidir, bu
yolculukta Hz. Musa'ya arkadaşlık etmiştir.
3) Amr İbn
Ubeyd, Hasan el-Basrl'nin, Cenâb-ı Hakk'ın, "Bir zamanlar Musa, yardımcısı
gence şöyle demişti: ... kadar gideceğim" ayetindeki "fetâ genç
adam" kelimesine, Musa'nın kölesi manasını verdiğini rivayet etmiştir.
Kaffal şöyle der: "Dil, Duna müsaittir. Hz. Peygamber (s.a.s)'in,
"Sizden biriniz," benim kölem, benim cariyem" demesin; o,
"yiğidim, benim kızım" desin'[166] buyurmuştur.
Bu da, onların, köleye "fetâ"; cariyeye de, "fetât" dediklerini gösterir.
[167]
1) Rivayet
edildiğine göre Hz. Musa'ya levhalar verilip ve
Cenâb-ı Hakda onunla vasıtasız olarak konuşunca,
Hz. Musa, "Benden daha üstünü ve daha bilgini var
mıdır?" dedi. Bunun üzerine, adalarda oturan bir
Atlah
kuludur ki, adı da Hızır'dır, denildi.
2) Bir başka
rivayete göreyse Hz. Musa'ya bunca ilmi verilince, o yeryüzünde kendisinin bir
mislinin olmadığını zannetti. Bunun üzerine, deniz kenarında olduğu bir sırada
Cebrail (a.s) ona gelerek şöyle dedi: "Ey Musa, şu denize doğru uçan ve
gagasıyla oraya vuran, sonra da yükselen şu küçük kuşa bir bak. İşte sen, o
kuşun gagasıyla denizden alıp taşıdığından daha az bir ilme sahipsin."
Usûl alimleri, şöyle demişlerdir: Bu rivayet zayıftır. Çünkü, peygamberlerin,
Allah'ın malûmatının sonsuz olduğunu; mahlûkatın bilgisinin ise, sınırlı olması
gerektiğini bilmeleri gerekir. Sonlu ve sınırlı olan her şeyin üzerine başka
bilgilerin ilâve edilmesi mümkündür. Binâenaleyh, her ilim derecesinin üstünde,
mutlaka başka bir ilim mertebesi vardır. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak,
"Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen vardır" .Yusuf. 76)
buyurmuştur. Bu mukaddimeler bilinen şeyler olduğuna göre insanın, 'benden daha
bilgin kimse yoktur" diye kesin hüküm vermesi, cidden uzak bir ihtimaldir.
Hele hele Musa (a.s) eşyanın hakikatine dair onca ilminin, kendini
beğenme, hayrete kapılma ve olduğundan fazla
büyüklenme gibi kötü huylardan son derece uzak bir kimse iken.
3) Rivayet
olunduğuna göre Musa (a.s), Cenâb-ı Hakk'a "Senin hangi kulun sana daha
sevimlidir?" diye sorduğunda, Cenâb-ı Hak, "Beni hatırlayan ve beni
hiç unutmayan kulum" buyurdu. Bunun üzerine Musa {a.s), hangi kulun daha
hükmeder diye sorduğunda, Cenâb-ı Hak, "Hak ile hükmedip, hevasına
uymayan" dedi. Yine, Hz. Musa, "Hangi kulun daha bilgindir!"
diye sorduğunda, Cenâb-ı Hak, "insanların ilmini, kendi ilmine katmayı
arzulayan; böylece de bu sayede, kendisini hidayete ileten veyahutta kendisini
bir uçurumdan kurtaran bir kelimeyi elde etmiş olan" diye buyurur. Bunun
üzerine Musa {a.s), "Eğer kulların arasında benden daha bilgini varsa,
onun bana göster" deyince de, Cenâb-ı Hak, "senden daha bilgini,
Hızır'dır "Onu nerede bulabilirim?" diye sorunca, "Sahilde bir
kayanın yanında" diye cevap verildi. Hz. Musa, "Ya Rabbi, ben onu
nasıl bulabilirim?" diye sorunca da, Cenâb-ı Hak, "Sen bilene bir
öncelik de buyurdu. Bunun üzerine Hz. Musa onu nerede kaybedersen, işte o
oradadır" buyurdu. Bunun üzerine Hz. Musa genç arkadaşına, "Balığı
kaybettiğin an, bana haber ver" diye tenbihte bulundu. Derken, çekip
gittiler.. Musa {a.s), uyudu. Bu esnada balık harekete geçerek, denize sıçradı.
Kuşluk vakti olduğunda, Hz. Musa balığı istedi; bunun üzerine yardımcısı onun
denize düştüğünü söyledi. Bunun üzerine oradan geriye dönerek, balığın denize
sıçradığı mahalle geldiler. Derken elbisesine bürünmüş bir adam. Musa (a.s)
kendisine selâm verdi ve, "Senin yanında güven içindeyim!" dedi ve
ona, kendisini tanıttı. Bunun üzerine o, "Ey Musa, ben Allah'ın bana
öğrettiği; fakat senin bilmediğin bir ilme; sen de, Allah'ın sana öğrettiği
fakat benim bilemediğim bir ilme sahipsin" dedi.
Derken, gemiye
bindiklerinde, bir serçe geldi ve geminin kenarına kondu. Suyu gagalamaya
başladı. Bunun üzerine Hızır, "Benim ve senin ilminin, Allah'ın ilmi
yanındaki miktarı, bu serçenin gagasıyla denizden aldığı miktar kadardır"
dedi. Ben de derim ki: O serçenin o sudan aldığı o azıcık miktarın, o denizin
suyunun tamamına nısbati, sonlu ulan şeyin yine sonlu olan şeye nisbetidir.
Halbu ki bütün mahlûkatın bilgilerinin Allah'ın bilgilerine nisbeti ise, sonlu
olan şeyin sonsuz olan şeye nisbetidir. Binâenaleyh, bu iki nisbet birbirinden
ne kadar da farklı! işlerin hakikatini ancak Allah bilir. Biz yine tefsire
dönelim.
[168]
Ayet-i kerimedeki
"gideceğim" ifadesine gelince, Zeccâc şöyle demiştir: 'Bunun manası,
"ayrılmayacağım" demek değildir. Çünkü, şayet bu anlamda olsaydı, Hz.
Musa, herhangi bir yere gitmemiş ve orada çakılıp kalmış olurdu." Ben
derim ki: Buna şu şekilde cevap verilebilir: Bir şeyden zeval", onu
bırakmak ve ondan ayrılmak demektir. Nitekim Arapça'da, "Terketti,
bıraktı" anlamında
beğenme, hayrete
kapılma ve olduğundan fazla büyüklenme gibi kötü huylardan son derece uzak bir
kimse iken.
"Fatanca, cömertlik konusundaki
âdetini, eski yolunu bıraktı" denilir. Buna göre, lâ ebrahu tabiri
"yürümeyi, gitmeyi bırakmam "yani, bu işi bırakmam" demektir.
Ben derim ki: Cumhura göre meşhur olan şudur: Hak Teâlâ'ın, lâ ebrahu tabirinin
manası Bırakmayacağım" şeklindedir. Araplar aynı manada üzere ve derler.
Kaffâl şöyle der: "Alimler, Arapların şeklindeki sözlerinin aslının,
tıpkı kelimesinin astını zeval dan alması
gibi, berâh (ayrılmak) kelimesinden olduğunu söylemişlerdir. Nitekim (Devam
etti - devam ediyor) ve (öldü - ölüyor) denilmesi gibi, (ayrıldı -
ayrılıyor) denilir. Ancak ne var ki, bu ifade de kullanılan jtji
kullanılışıdır. Buna göre ifadesinin
manası
'Kalıyorum" demek
olur. Çünkü, bu kelimenin kökü olan berâh kelimesi, olumsuzluk ifade eder.
Binâenaleyh ifadesi, olumsuzluğu nefyetmiştir. Böylece de mana, müsbete
dönüşmüştür. Bu sebeple, ve kelimeleri, bir işe devam etmeyi ve sebatı ifade
ederler. Buna göre şayet, "Hak Teâlâ'nın ifadesi manasına olursa o zaman
mutlaka bir haber gerekir" denilirse, biz deriz ki: Haber azledilmiştir.
Çünkü, haberin hazfıne, hem hal ile ilgili bir karîne; hem de sözle ilgili bir
karîne, emare vardır. Hal ile ilgili karîneye gelince, bu onun, yolculuk
halinde olmasıdır. Sözle ilgili karîneye gelince, onun, "İki denizin
birleştiği yere varıncaya kadar" ifadesi, muayyen bir mesafeyi gösteren
bir ifade olup, bu da onun, gideceği yeri gösterir. Buna göre mana, "Ben
iki denizin birleştiği yere varıncaya kadar yürüyeceğim" şeklinde olur.
Mananın şöyle olması da muhtemeldir: "Ben oraya varmadıkça, şu halimi,
yani hareketimi bırakmam, ondan ayrılmayıp yürümemi sürdürürüm." Bu, senin
tıpkı, ebrahu'l-mekâne"
"Buradan ayrılmam" demen gibidir.
[169]
İki denizin birleştiği
yere gelince, Hz. Musa ile Hızır (a.s)'ın karşılaşmaları va'dedilen ve
belirlenen yer ofup, burası, Fars deniziyle Rum denizinin doğu yakasından
birleştikleri yerdir, mültekâlarıdır. Burasının başka bir yer olduğu da
söylenmiştir. Ayette bu iki denizi tayin edip belirtecek herhangi bir delâlet
bulunmamaktadır. Binâenaleyh, sahih bir haberle bir şey doğru olarak ortaya
konulursa, kabul edilecek olan şey işte odur. Aksi halde, susmak daha evlâdır.
Bazı kimseler de şöyle
demiştir: İki deniz, Musa ile Hızır (a.s)'dır. Çünkü onlar da adeta iki ilim
denizi gibiydiler. Bu kelime, mim'in kesresiyle micm'â şeklinde okunmuştur.
Ayetteki "Yahut
uzun zamanlar geçireceğim" "Uzun zaman yürüyeceğim" demektir.
Hukub kelimesinin, seksen yıllık bir süre olduğu ileri sürülmüştür ki, biz bu
kelime hakkında Cenâb-ı Hakk'ın, (Nebe.23) ayetinin tefsirinde, gerekli
açıklamayı yaptık. Netice olarak diyebiliriz ki: Allah (c.c), Hz. Musa'ya, bu
âlim kişinin halini bildirdi, ama onun nerede bulunduğunu ve yerini bildirmedi.
Bunun üzerine Musa (a.s), "O iki denizin birleşip tekbir deniz haline
geldiği yere kadar yürüyeceğim"; yahut, "Bu âlimi buluncaya kadar,
uzun bir süre bu işe devam edeceğim" dedi ki bu Hz. Musa'nın, ilmi elde
etmek amacıyla, bu yolculuğundaki büyük sıkıntı ve güçlüklere katlanacağını
kendi kendine telkin ettiğinin ve bu hale konsantre olduğunun bir ifadesidir.
Bu da, ilmi elde etmek isteyen kimsenin, tek bir mesele öğrenmek için bile
doğudan batıya yolculuk etmesi gerektiğinde, bu yolu mutlaKa katetmesi gerektiğine
dikkat çekmektir.
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, "Bunun üzerine o ikisi, bu iki denizin arasının birleştiği yere
ulaşınca" buyurmuştur. Bu, "o ikisi, o iki denizin birleştiği yere
ulaşıncaya kadar gittiler" demektir. Beynehümâ kelimesindeki hüma zamirinin
neye râci olduğu hususunda iki görüş bulunmaktadır:
a) Bu ifade,
"iki denizin birleştiği yer" anlamındadır. Böyle olması halinde bu
sanki, Hz. Musa'nın, "Ben iki denizin birleştiği yere varıncaya kadar
gideceğim" şeklindeki sözüne bir işaret olmuş olur ki, bu da, Allah
Teâlâ'nın, Hz. Musa'nın bu sözünü tahakkuk ettirdiğini gösterir.
b)
Mana, "Musa ve kendisini kastettiği
arkadaşının (Hızır'ın) birleştikleri yere varınca" şeklindedir. Çünkü,
balığın unutulduğu o yer, Hızır (a.s)'ın oturduğu veyahutta onun oturduğu yere
yakın olan bir yerdir. İşte bu manadan dolayı, Musa ve genç arkadaşı, balığı
hatırladıktan sonra, geri döndüklerinde, Musa (a.s) oraya gelmiş oldu. Bu,
güzel bir manadır. Ama müfessirler, birinci görüşü benimsemişlerdir.
[170]
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, "balıklarını unuttular"
buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç bahis vardır:
Birinci bahis:
Rivayetler, Cenâb-ı Hakk'ın, Hz. Musa'ya bu âlimin yerinin, iki denizin
birleştiği yer olduğunu beyân ettiğine; ancak ne var ki Cenâb-ı Hakk'ın,
balığın dirilmesinin, o âlimin oturduğu yerin alâmeti kıldığına delâlet
etmektedir. Bu tıpkı, bir insanı arayan bir kimsenin durumuna benzer. Böylece o
kimseye, "onun yeri ftey şehrinin falanca mahallesidir. Binâenaleyh o
mahalleye vardığında, birilerine onun evini sor, o seni nereye götürürse ona
tâbi ol; işte o zaman sen o adamı bulmuş ve ona ulaşmış olursun, denilmesi
gibidir. İşte burada da böyledir. Hz. Musa'ya sanki,
"Onun yeri, iki denizin birleştiği yerdir.
Binâenaleyh, sen oraya vardığında batığın dirildiğini ve denize sıçradığını
göreceksin" denilmiştir. Binâenaleyh, bu noktada ona, "İşte yeri
orasıdır" denilmiş olması muhtemel olduğu gibi, ona, "O balığın
gittiği yöne doğru git, işte onu orada bulacaksın" denilmiş olması da
muhtemeldir. Bunu iyice kavradığında biz diyoruz ki: Hz. Musa ve yardımcısı
genç o iki denizin birleştiği yere vardıklarında, balık denize sıçradı ve
yüzmeye başladı. Balığın nasıl sıçradığı hususunda da bir takım rivayetler
vardır. Denildiğine göre, genç adam, tuzlu olduğu için o balığı yıkıyordu. Bu
esnada balık sıçradı ve yüzdü. Yine rivayete göre Yûşa, orada abdest alıyordu.
Derken o tuzlu balığın üzerine su değdi. Balık hemen canlandı ve denize
sıçradı. Yine şu da denilmiştir: Orada, cennet çeşmelerinden bir pınar fışkırdı,
o gözenin su damlacıkları balığa ulaştı, bunun üzerine balık canlandı ve denize
sıçradı. İşte balıkla ilgili söz de bundan ibarettir.
[171]
İkinci bahis: Ayetteki
"balıklarım unuttular" ifadesinden, "O ikisi, yani Hz. Musa le
genç adam, bu hususî özel halle, maksatlarına ulaşacakları hususunda nasıl
istidlalde bulunacaklarını unuttular" manası kastedilmiştir. Bana göre
şayet, "O tuzlu balığın canlı hale dönüşmesi, acayip bir durumdur.
Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak bu acayip halin tahakkukunu, onların maksatlarına
ulaşmalarının bir emaresi kılınca, du hususun unutulabileceği nasıl
düşünülebilir?" denilirse, deriz ki: Alimler buna şu şekilde cevap
vermişlerdir: "Yüşâ, Hz. Musa'dan, daha nice büyük mucizeler Tiüşahedeetmişti.
Binâenaleyh, ona göre bu mucize o kadar büyük bir mucize değildi. Bu sebeple
de, onu unutmuştu." Buna göre burada verilecek başka bir cevap da şudur.
Hz. Musa (a.s), kendisinin ilmini gözünde büyütünce, onun ilmin ancak Allah'ın
öğretmesi ve kalblerde muhafaza etmesi ile tahakkuk edeceğine dikkat çekmek
için, arkadaşının kalbinden bir zarurî yani unutulmaması gereken bilgiyi, silip
izâle etti.
Ayet-i kerimedeki
"(balık) denizde bir deliğe doğru .olunu tutup gitmişti" ifadesine
gelince, bu hususta şu izahlar yapılmıştır:
a) İfadenin takdiri, "Denize akıp gitti" şeklinde olup,
ancak ne var ki, ayetteki fetteheze ifadesi, serebe (kayıp gitti) yerine ikame
edilmiştir. (sereben) kelimesi, "gitmek" anlamındadır. Bir başka
ayette geçen sündüz yoluna
giden"(Mu ıû) ifadesi de bu manadadır.
b) Allah
Teâlâ, denizdeki suyun hareketini engelledi ve onu, balık oraya girinceye bir kemer (tak) ve bir tünel, menfez haline
getirdi."
Yani, "Musa ve
genç arkadaş, belirlenen o yere ulaştıklarında -ki bu da onların, adıgecen unutmadan
dolayı tekrar o kaya parçasının yanına varmalarıdır-, çok yol yürüyüp yorgun
düşüp acıktıkları için "Musa yardımcısı gence: "Kuşluk (sabah)
yemeğimizi çıkar. Yemin olsun ki, bu yolculuk bizi bayağı yordu'' dedi. Bunun
üzerine genç adam da, "(Başımıza geleni) gördün mü? Kayaya sığındığımız
vakit" dedi. Eraeyte ifadesindeki hemze, istifham hemzesidir ve bu fiil
asıl manası olan "görme" anlamındadır. Bu ifade, insanlar arasında
bilinen (kullanılan) şekli ile yer almıştır. Çünkü bir insanın başına, dikkate
değer bir iş geldiğinde, "Başıma geleni gördün mü" der. İşte ayette
de bu manayadır. O genç adam, "Kayaya sığındığımız vakit başıma geleni
gördün mü" demiştir. Buna göre, fiilin mef'ûlü hazfedilmiştir. Çünkü,
"daha sonra gelen, "Balığı unutmuşum" cümlesi, bu mef'ûle işaret
etmektedir.
[172]
Daha sonra o, "Onu söylememi bana ancak şeytan
unutturdu" demiştir. Bu ifade ile ilgili birkaç bahis vardır:
Birinci Bahis: Bu,
ma'tûf ile ma'tûfun aleyh (birbiri üzerine atfedilen iki şeyin) arasına girmiş,
bir cümle-i mu'tanza olup, takdiri "Balığı orada unutmuşum. O, şaşılacak
bir şekilde denize atlayıp, yolunu tuttu ve gitti" şeklindedir. Araya bu
ara cümlesinin girmesinin sebebi ise, bu unutmanın özrü ve illeti sadedinde olmasından
ötürüdür.
İkinci bahis: Ka'bi,
"Onu söylemeni bana ancak şeytan unutturdu" ifadesi unutmayı Allah'ın
yaratmadığına ve irade etmediğine delalet eder. Aksi halde bunun burada şeytana
değil Allah'a nisbet edilmesi gerekirdi. Çünkü eğer unutmayı Allah yaratmış olsaydı,
unutmanın meydana gelmesinde, şeytanın hiçbir tesiri olmamış olurdu"
demiştir. Kâdİ ise şöyle der: "Ayette bahsedilen "nisyan"
(unutma) ile, insanın kalbinin, şeytanın işi olan vesveselerle meşgul (dolu)
olması manasınadır, yoksa hatırlamanın zıddı olan unutma manasına değildir.
Çünkü bu unutma, ancak Allah tarafından yaratılabilir" demiştir.
Üçüncü Bahis:
Ayetteki ifadesi, deki hû zamirinden bedel olup, takdiri
"Onu yani onu söylemeyi bana ancak şeytan unutturdu" şeklindedir.
Daha sonra gelen,
"O şaşılacak bir surette denize atlayıp, yolunu tuttu ve gitti"
cümlesi ile ilgili olarak şu izahlar yapılmıştır:
1) Acebâ lafzı, mahzûf bir masdarın sıfatı olup,
"Şaşılacak bir yol tutuşla" takdirindedir. Bu işin şaşılacak bir şey
olması ise, o balığın gencin zenbilinden (torbasından) sağ olarak çıkıp,
onların haberi olmadan denize atlamasıdır.
2) Bundan maksad, daha önce de bahsettiğimiz
gibi, Allah Teâlâ'nın denizin
suyunu, o balık için
bir tünel ve kemer gibi kılıp (balığın onun içinden denize -almasıdır).
3) Bu sözün
(cümlenin), "O, denize atlayıp yolunu tuttu ve gitti" ifadesinde
tamamlandığı daha sonra (yeni bir cümleye başlayarak) acebâ denildiği de
söylenmiştir. Bundan maksad, gencin gördüğü o hayret verici işten ve balığı
unutmasından ötürü şaşakalmış olmasıdır. Yine bu "aceben" (hayret)
sözün, Hz. Musa (a.s)'ya ait olup, gencin sözü olmadığı da söylenmiştir.
[173]
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, "Musa, 'İşte bizim aradığımız o idi" :edi" buyurmuştur.
Yani, Hz. Musa (a.s) "Bizim aradığımız işte o idi. Çünkü o, bizim
a-adığımız şeyi elde etmemizin bir işareti idi" dedi. Aradıkları şey ise
Hızır (a.s) ile i'şılaşmaktı. Nebği
kelimesinin aslı, ^ dir. Kesre'den anlaşıldığı için ve kolay jnsun diye, yâ harfi hazfedilmiştir. Normal
olan, bunu hazfedilmemesidir. Çünkü Vaplar, normalde isimlerin sonundaki bu
gibi yâ'ları hazfederler. Bu ise fiildir. Fakat zayıf bir kurala göre, bazı
durumlarda hazfi mümkündür. Çünkü bu yâ, kendisinden sonra gelen, sakin harften
ötürü hazfedilir. Mesala demen gibidir. Şu -îıde, kendinden sonra sakin harf
olduğunda hazfedilebiiince, o sakin harf otmadan di hazfedilebilir.
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, "ve izleri üstüne gerisin geri îöndüler" buyurmuştur. Buradaki
"Kasasan" ifadesi ile ilgili olarak şu iki izah yapılmıştır:
a) Bu
kelime, "hal" yerinde kullanılmış bir masdardır, "onlar,
izlerini takib eden « -nseler olarak (yani
jSasSİ) geri döndüler"
demektir,
b) Bu
kelime, fiilin mef'ul-ü mutlaktdır. Çünkü irtedde fiili, burada j&\ (izini
tokib etti, izledi) manasınadır. Velhasıl, o ikisi, aradıkları o alim zâtın
oturduğu yeri seçmiş olduklarını anlayınca, geri döndüler ve ona
vardılar." Allah en iyi bilendir.
[174]
"Derken, orada
kullarımızdan bir kul buldular. Biz ona tarafımızdan bir
rahmet vermiş, kendisine nezdimizden bir ilim
öğretmiştik. Musa ona, "Sana
öğretilen
bu doğru ve faydalı ilimden, bana da öğretmen için, sana tabi
olabilir miyim?" dedi. O da, "Doğrusu sen,
benim yanımda asla sabredemezsin. Kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredeceksin?"
dedi. O da,
"Allah dilerse (inşallah) beni
sabırlı bulacaksın. Sana hiçbir işte karşı
gelmeyeceğim"
dedi. (Hızır da) "Bana tâbi olacaksan, (bil ki) ben sana
hakkında bir açıklamada bulunmadıkça, bana hiçbirşey
sorma" dedi"
(Kehf
65-70).
Ayetle ilgili birkaç
mesele vardır:
[175]
Ayetteki, "Derken
orada kullarımızdan bir kul buldular' ifadesi ite ilgili iki bahis vardır:
[176]
Birinci Bahis: Ekseri
âlimler, bu ayette bahsedilen o kulun, bir peygamber olduğunu söyleyerek, şu
delilleri getirmişlerdir:
1)Cenâb-ı
Hak, "Biz ona tarafımızdan bir rahmet verdik" buyurmuştur. Bu rahmet,
nübüvvettir. Delili ise, "Rabbinin rahmetini (peygamberlik mansıbını)
onlar mı paylaştırıyorlar"(Zuhtut 32) ayeti ile "Sen, Rabbinden bir
rahmet olan bu kitabın sana ilkâ (vahy)
edilmesini ummuyordun" (Kasas, 86) ayetidir. Binâenaleyh bu ayetteki
"rahmet" ile de, "peygamberlik" kastedilmiştir. Bu delile
karşı birisi şöyle diyebilir: "Biz nübüvvetin, bir rahmet olduğunu kabul
ediyoruz. Ama bundan, her rahmetin nübüvet manasına olduğu neticesi çıkmaz.
2)
"Cenâb-ı Hak, burada, "Kendisine nezdimizden bir ilim öğrettik"
buyurmuştur. Bu, onun ilminin insanlardan bir muallim ve mürşidin öğretmesi ve
irşadı ile olmadığını
gösterir. İnsanların
vasıtası olmaksızın, Allah'ın kendisine ilim verdiği herkesin bildiklerini
Allah'dan aldığı vahiyle bilen bir peygamber olması gerekir." Bu delil de
zayıftır. Çünkü, insandaki zarurî (fıtrî) bilgilerde, Allah'dandır. Ama bunlar,
insanın peygamber olmasını gerektirmez.
3) Musa
(a.s) ona "Bana öğretmen için, sana tâbi olabilir miyim?" Halbuki bir
peygamber, öğrenme hususunda, peygamber olmayana tâbi olamaz. Bu delil de
tutarsızdır. Çünkü peygamber, kendisinin peygamber olması hususunda nazar-ı
'dikkate alınacak ilimleri öğrenmede başkasına tâbi
olmaz. Ama diğer bilgileri öğrenmede, tâbi olabilir.
4) Ayette
bahsedilen o kul, "Kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredeceksin?"
diyerek, kendisinin Musa (a.s)'dan (ilim bakımından daha ileri olduğunu ortaya
koymuş; Musa (a.s) da, "Sana hiçbir işte karşı gelmeyeceğim" diyerek,
ona boyun eğmiştir. Bütün bunlar, o alim kulun, Hz. Musa'dan daha ileri
olduğunu gösterir. Halbuki peygamber olmayan, peygamberden üstün olamaz."
Bu delil de tutarsızdır. Çünkü peygamber olmayan bir kimse, peygamberlikle
ilgili olmayan bazı ilimler (bilgiler) bakımından, peygamberden daha ileri
olabilir. Öyle ise, bunun olamayacağını niçin söylüyorsunuz? Eğer bu delilleri
ileri sürenler, "Bu, insanların peygamberden soğuyup uzaklaşmasına sebebiyet
verir" derlerse, biz deriz ki: Allah ona Tevratı indirmesine ve onunla
vasıtasız olarak konuşmasına rağmen, Hz. Musa'yı o kuldan ilim almaya
göndermesi de, aynı neticeye sebeb olur. Eğer bu göndermenin, aynı neticeye
sebeb olmayacağı söylenirse, ileri sürülen husus hakkında da durum böyle olur.
5) Esâmm,
ayette bahsedilen bu "kurun peygamber olduğuna, onun "Ben bunu kendi
reyimle yapmadım "(Kem. 82) şeklindeki sözünü delil getirerek: "Bu,
"Ben o işi, Allah'ın vahyi ile yaptım" demektir ve dolayısıyla onun
peygamber olduğuna delalet eder" demiştir. Bu delil de zayıftır ve
zayıflığı aşikârdır.
6) Rivayet edildiğine göre, Hz. Musa (a.s)
aradığı bu kulu bulunca, "selâmün aleyküm" dedi. O da, "Ve
aleyke's selâm, ey isrâtloğullarının peygamberi" dedi. Bunun üzerine, Musa
(a.s) "Sen bunu nasıl bildin? Bunu sana kim bildirdi?" deyince, o,
"Seni bana gönderen" cevabını verdi. İşte bu rivayet, o kulun vahiy
ile bunu bildiğini gösterir. Vahiy ise ancak, peygamberlere olur. "Buna
karşı birisi: Bunun keramet ve ilham cinsi birşey olması niçin caiz
olmasın" diyebilir.
İkinci Bahis: Ekseri
âlimler şöyle demişlerdir: "Bu kul, Hz. Hızır (a.s) idi. Ona du isim,
durduğu, bastığı her yerin, yeşillenmesinden (hazırlanmasından) ötürü
verilmiştir." Cübbâî şöyle der: "Hızır (a.s)'ın Hz. Musa'dan İsrâi
loğu Harın a gönderilen oir peygamber olduğu hususunda rivayetler vardır. Eğer
bu rivayetler doğru ise, ayette bahsedilen kulun, Hızır (a.s) olması mümkün
değildir. Hem o kulun, Hızır (a.s) olması takdirinde, bir peygamber olması gerekir
ki, bu da Hızır (a.s)'ın, Tevrat sahibi Musa
(a.s)'dan daha üstün
olmasını gerektirir. Çünkü biz, bu ayetlerde yer alan ifadelerin, o kulun Hz.
Musa'dan üstün olduğunu ifade ettiğine ve Hz. Musa'nın ona boyun eğdiğini
açıkladık. Fakat Hızır (a.s)'ın Hz. Musa'dan daha üstün olması caiz değildir.
Çünkü onun, yâ İsrâiloğullarından birisi olduğu veya olmadığı söylenebilir.
Eğer onun İsrâiloğullarından olduğunu söylersek, Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Musa'nın
Firavun'a söylediğini bildirdiği, "Isrâiloğutiarmı benimle beraber sal,
bırak" (Şuâra, 17, ifadesinden ötürü, Musa (a.s)'nın ümmetinden olmuş
olur. Ümmet ise, hal ve makam bakımından peygamberinden üstün olamaz. Yok eğer
onun İsrâiloğullanndan olmadığını söylersek, o zaman Cenâb-ı Hakk'ın, "Hiç
şüphesiz ben, sizi bütün âlemlere üstün kıldım' {Bakara. 47) ayetinden ötürü,
Hz. Musa (ve kavminden) daha üstün olması caiz olmaz. "Bu izahlar, ayette
bahsedilen "Musa"mn Tevrat sahibi Hz. Musa olmadığını (ondan başka
birisi) olduğunu söyleyenlerin görüşünü destekler.
[177]
Ayetteki,
"Kendisine nezdimizden bir ilim öğrettik" ifadesi, o kulda olan
İlimlerin, vasıtasız olarak
Allah'dan elde edilen
bilgiler olduğunu gösterir. Sofiler, mükâşefe yoluyla elde edilen ilimleri
"Ledünnî ilim (ilm-i ledünnî)" diye adlandırmışlardır. Allâme Ebu
Hâmid el-Gazali'nin, Ledünnî ilmin isbatı hususunda bir kitapçığı var. Ben
derim: Bu konuda sözün özü şöyle söylemektir: Siz, herhangi bir şeyi idrâk
edip, herhangi bir hakikati tasavvur ettiğimizde, (düşündüğümüzde), o şey
hakkında bir hüküm verir, bir neticeye ulaşırız ki buna "tasdik"
denir; yahut da bir hüküm vermeyiz, buna da "tasavvur" denir. Bu iki
kısımdan herbiri, bir kesb (kazanma) ve talep (arama) olmaksızın, mevcud nazari
bir şey olur, yahut da kesb (kazanma, öğrenme) yolu ile elde edilen birşey
olur. Nazarî ilimler, herhangi bir kesb ve taleb olmaksızın, gönlümüzde ve
aklımızda meydana geten şeylerdir. Mesela, acıları, lezzetleri, varlığı,
yokluğu tasavvur etmemiz gibi... Yahut da "olumlu ile olumsuzun yani iki
zıt şeyin aynı anda bulunamayacağını, ikisinin birden yok olamayacağını; birin,
ikinin yarısı olduğunu tasdik etmemiz, bilmemiz gibi... Kesbî ilimler ise,
nefis cevherinde vasıtasız olarak meydana gelmeyen, aksine mutlaka sayesinde
elde edildikleri bir yol ve vasıtanın olması gereken ilimlerdir. Bu yol da iki
türlü olur:
a)İnsanın,
birtakım bilinmeyen şeyler öğrenmek gayesiyle kullanmak üzere o nazari, bedîhî
ilimleri dinleyip toplamaya çalışması. Bu yola nazar, tefekkür, tedebbür,
teemmül, terevvî (inceleme) istidlal adı verilir. İlim elde etmedeki bu yol,
ancak çalışıp çabalama ile, gayretle olur, tamam hale gelir.
b)İnsanın,
çeşitli riyazat ve nefis mücâhedeleri vasıtası ile, his (duyu) ve hayal
kuvvetlerini (nefsini) zayıflatmaya gayret etmesi yolu. Bunlar zayıflayınca
aklî kuvvet artar, akıl cevherinde ilâhi nurlar parıldamaya başlar ve herhangi
bir tefekkür teemmül gayreti olmaksızın, bilgiler meydana gelir ve ilimler
mükemmellesin İşte buna ilmi
ledünnî" denir.
Bunu iyice kavradığında biz deriz ki: İnsanların nefsi natıka cevheri
(nefisleri), mahiyet açısından çeşit çeşittir. Bazan o nefis, müşrika
(aydınlık), nurâni, ilâhi, ulvi ve bedeni cazibelerle maddi çekişmeler ile az
alakalı olan bir nefis olur. Bu sebeble de, kutsi cilayı ve ilahi nurları almaya
devamlı ve ileri bir kabiliyeti olur. Dolayısıyla da ona gayb âleminden gelen o
nurlar tam ve mükemmel bir şekilde akar da akar. İşte ilm-i ledünnî ile
kastedilen budur. Ayetteki, "B/z ona tarafımızdan bir rahmet verdik,
kendisine ledünnümüzden bir ilim Öğrettik" ifadesi bu manayadır.
Cevherindeki saflığı ve unsurlarının aydınlığında bu derece ve mertebeye
varmamış nefisler ise, bu bilgileri ve ilimleri (me'ârifi) ancak, bunları
öğrenmede ve ona öğretmede çaba sarfeden bir insanın vasıtası ile öğrenebilecek
olan, aptal ve noksan nefislerdir. Birinci kısım nefisler, ikinci kısma
nisbetle. tıpkı güneşin çok cüz'i ışıklara, denizin çok az su akıntılarına ve
en büyük ruhun (ruh-u a'zamın) da cüzi (küçük) ruhlara nisbeti gibidir. Bu, bu
konuda azıcık bir dikkat çekiştir. Bunun ötesinde, bu kitabta ele alınması
mümkün olmayan nice esrar vardır.
[178]
Daha sonra "Musa
"Sana doğru öğretilen ve faydalı ilimden bana da öğretmen için, sana tâbi
olabilir miyim?" dedi" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili iki mesele
vardır:
[179]
Ebu Amr ve Ya'kûb son
kelimeyi râ ve şın harfinin fethast ile reşedâ şeklinde okumuşlardır. İbn Abbas
(r.a)'ın bunu,
râ ve şın'ın zammesi ile ruşuda şeklinde
okuduğu rivayet
edilmiştir. Diğer kıraat imamları ise
râ'nın zammesi ve şin'ın sükûnu ile, ruşdâ şeklinde okumuşlardır. Kaffal şöyle
der: "Bunlar, aynı manaya gelen değişik kullanışlardır. Nitekim Arapça'da
aynı manada, neker ve nükr denilmesi gibi, reşed ve rüşd de denilir. Bu yine
tıpkı sekam ve sukm; seğal ve şûğl, behal ve buhl ve adem ve udm denilmesi
gibidir. "Rüşden" ifadesi, -ti; ü Uİ* "Rüşd bulunan bir
ilim" demektir. Kaffâl şöyle der: "Bu kelime şu iki manaya gelebilir:
a) Bu
rûş'de, Hz. Musa ile ilgilidir ve manası "Sen bana sana öğretilenden
oğretesin ve beni irşâd edesin" demektir.
b) Bu rü'd,
Hz. Musa ile ilgilidir ve manası "Sen bana sana öğretilenden öğretesin ve
beni irşâd edesin" demektir.
[180]
Bil ki bu ayetler, Hz.
Musa (a.s)'ın. Hızır'dan öğrenmek istediğinde, pekçok edeb ve inceliğe riâyet
ettiğine delâlet etmektedir:
1) Musa
(a.s) kendisinin Hızır'a ittibâ edeceğini bildirmiştir. Çünkü o, "Sana
tabi olabilir miyim?" demiştir.
2) O, bu
tâbi olma hususunda, izin istemişti, çünkü o, "kendimi sana tâbi kılmam
için bana müsaade eder misin?" demiştir ki, bu ileri derecede bir
tevazudur.
3) Hz. Musa
(a.s), "bana da öğretmen için" demiştir ki bu, kendisine cehaleti;
hocasına da ilmi nisbet etmektir.
4) Hz. Musa (a.s) başındaki min ba'ziyyet ifade
eder. Binâenaleyh o ondan, Allah'ın kendisine öğrettiği şeylerin bazısını
kendisine öğretmesini istemiştir ki bu da, Hz. Musa'nın ne kadar mütevazı
olduğunu göstermiştir. Buna göre Hz. Musa Hızır'a sanki, "Ben senden, sana
ait olan ilim hususunda, beni kendine denk kılmanı istemiyorum. Tam aksine ben
senden, çok çeşitli olan ilminden sadece bir kısmını bana vermeni istiyorum
demiştir. Bu, tıpkı fakir bir kimsenin zengin bir kimseden malının bir kısmını
istemesi gibidir.
5) Hz.
Musa'nın, "sana öğretilen ilimden" ifadesi, o ilmi ona, Allah'ın
öğrettiğini itiraf etmedir.
6) Hz. Musa'nın "doğru ve faydalı
ilim" şeklindeki sözü, ondan doğruyu ve hidayeti talep etmektir. Doğrunun
tahakkuk etmemesi halinde, (yerini) azgınlık ve sapıklığın aldığı bir şeydir.
7) Hz.
Musa'nın, "sana Öğretilen ilimden, bana da öğretmen için"ifadesi,
"Hz. Musa'nın Hızır (a.s)'dan, Allah'ın Hızır'a yaptığı muamele gibi
kendisine muamelede bulunmasını istemesi" manasında olup bunda, bu öğretim
esnasında Hızır'ın, ona bulunduğu lütuf ve inamın, öğretimi esnasında Allah'ın
Hızır'a karşı gösterdiği in'âm ve lütfa benzediğine birîma bulunmaktadır. İşte
bundan dolayı, "Ben, kendisinden bir harf öğrendiğim kimsenin kuluyum,
kölestyim" denilmiştir.
8) İttibâ, o fiilin başkasına ait olmasından
dolayı, o başkasının işinin bir mislini yapmak, demektir. Binâenaleyh biz,
"Lâ ilahe illallah" dediğimizde, bilesin ki, yahudiler de bizden önce
aynı kelimeyi söylüyorlardı. Bundan dolayı, bu kelimeyi söyleme hususunda,
bizim onlara ittiba etmiş olmamız gerekmez. Çünkü biz bu cümleyi, onlar onu
söyledikleri için, söylemiyoruz. Tam aksine biz bunu, söylenmesini gerektiren
delil bulunduğu için söylüyoruz. Ama biz, beş vakit namazı, Hz. Peygamber'in
fiiline muvafık olarak yaptığımızda, biz bu namazı Hz. Peygamber o şekilde
yapıp kıldığı için biz de yapıp kılıyoruz. Bu sebeple hiç şüphesiz, bu beş
vakit namaz fiili hususunda, Hz. Peygamber (s.a.s)'e ittibâ etmiş oluyoruz.
Bunun böyle olduğu sabit olunca, Hz. Musa'nın, "sana tâbi olabilir
miyim?" ifadesi sırf hocası o fiili yaptığı için, hocasının yaptığı
fiillerinin benzerini yapma hususunda ona tâbi olacağına delâlet eder ki bu da,
öğrenimde bulunan kimsenin tâ baştan, hocasına teslim olması. münazaa ve
itirazları bırakması gerektiğinde delâlet eder.
9) Hz.
Musa'nın, "tâbi olabilir miyim?" cümlesi bütün işlerinde mutlak
manada
ona tâbi olmayı istediğine, bunun
herhangi bir kayıtla mukayyet olmadığına delâlet eder.
10) Hızır
(a.s)'tn, ilk başta Hz. Musa'nın, İsrâiloğullarının peygamberi olduğunu ve
bunun, kendisine Tevrat verilmiş olan Musa olduğunu kabul ettiği, haberlerle
sabittir. Musa, Cenâb-ı Hakk'ın vasıtasız olarak kendiyle konuştuğu ve
kendisine apaçık ve kesin mucizeleri verdiği bir zattır. Sonra buna rağmen,
makamının bunca yüksekliği ve derecelerinin de yüceliğine rağmen Musa (a.s), bu
pekçok çeşit tevazûyu göstermiştir ki, bu da, Hz. Musa (a.s)'ın ilim taleb etme
hususunda, her türlü fedakârlığı yaptığına delâlet eder ki ona yakışan da
budur. Çünkü pekçok ilmi elde etmiş olan kimsenin, o ilimlerdeki güzellik ve
mutluluğu daha çok olur. Binâenaleyh, o kimsenin, o ilimleri talep etmesi daha
kuvvetli ve şiddetli olur ve, ilim erbabına olan saygısı da o nisbetle mükemmel
ve güçlü olur.
11) Hz.
Musa, "bana da öğretmen için, sana tâbi olabilir miyim?" buyurmuş,
ooylece önce, ona tâbi olmayı kabul etmiş; ikinci olarak da, ondan, kendisine
öğretmesini istemiştir ki, bu da Hz. Musa'nın, Hz. Hızır'a ilk önce hizmet
edeceğini: ikinci derecede olarak ondan ilim istediğini gösterir.
12) Hz.
Musa, "bana öğretmen için, sana tâbi olabilir miyim?" buyurmuş, bu
öğrenme işinde ona tâbi olmadan dolayı, ondan herhangi bir şeyi istememiştir.
Buna göre sanki o,"Ben senden, sana bu ittibâma mukabil, mal ve makam
istemiyorum. Benim maksadım, sadece ilim taleb etmektir" demek istemiştir.
[181]
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, Hızır (a.s)'ın "Doğrusu sen, benim yanımda asla sabredemezsin.
Kavrayamadığın oir bilgiye nasıl sabredeceksin?" dediğini bildirmiştir. Bu
ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır.
[182]
Bil ki, öğrenimde
bulunanlar iki kısımda mütalaa edilir:
a) İtimden
herhangi bir nasibi olmayan görüşleri incelemeye alışmamış, bir konuyu anlatma
veya itiraz etmeyi itiyat haline getirmemiş olan öğrenci
b) Pekçok
ilim efde etmiş, istidlal ve itirazlara da alışmış, sonra da, tâm ve mükemmel
olma derecesine ulaşabilmek için, kendisinden daha mükemmel birisiyle paşbaşa
kalmayı isteyen kimse. Bu ikinci kısımdaki öğrenimi, çok zor ve çetindir. Bu
böyledir, zira o öğrenci birşey gördüğünde veya birşey duyduğunda, ona göre bu
iş zahiren çoğu kez kabul edilemez bir şey olur; halbuki o iş, gercekteyse hak
ve doğru olandır. Binâenaleyh bu öğrenci
görüşlere vakıf olduğu, itiraz ve
cedelleşmeyi itiyat haline getirdiği için, işin
zahirine aldanır. Fakat henüz kemale ermediği için, o işin sırnna,hakikate
eremez. Bu yüzden de çekişmeye, itirazaya ve mücadeleye yönelir ki, bu tür
şeyleri duymak, okyanus gibi olan, mükemmel bir hocaya ağır gelir. Böylesi
haller iki veya üç defa meydana geldiğinde, o zaman tam bir arzusuzluk ve
hoşnutsuzluk meydana gelir ki, işte bu, Hz. Musa'nın mütalaa beyan etmeye
alıştığına, isbâtı, ibtâli, istidlali ve itirazı alışkanlık haline getirdiğine
bir işaret olmak üzere, Hızır (a.s)'ın "Doğrusu sen, benim yanımda asla
sabredemezsin" ifadesiyle işarette bulunmuş olduğu husustur. Hızır'ın
"Kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredeceksin?" ifadesi de, Hz.
Musa'nın, eşyanın hakikatlerini olduğu gibi bilmediğine bir işarettir. Biz daha
evvel, bu iki durumun bulunması halinde, susmanın zor olacağını, öğretimin
çetinleşeceğini, işin, sonunda nefrete, hoşnutsuzluğa varıp dayanacağını ve
karşılıklı nefretin doğacağını ve münasebetlerin kesileceğini söylemiştik.
[183]
Alimlerimiz, ayet-i
kerimedeki "Doğrusu sen,
benim yanımda asla sabredemezsin" ifadesiyle fiilden önce
istitâ'anın bulunamıyacağına, istidlal ederek, şöyle
demişlerdir: Şayet herhangi bir fiile muktedir olma işi (istitâa), fiilden Önce
mevcut olsaydı, o zaman, sabra muktedir olma işi, sabır fiilen tahakkuk etmeden
önce Hz. Musa'da mevcut olmuş olurdu. Böylece de Cenâb-ı Hakk'ın, "Doğrusu
sen, benim yanımda asla sa£>rectemezs/n- ifadesinin, yalana dönüşmesi
gerekirdi. Bu böyle olamayacağına göre biz, fiilden önce,
"istitâa"nın bulunamayacağını anlıyoruz. Cübbal buna şu şekilde cevap
vermek İster: "Cenâb-ı Hakk'ın bu ifadesinden kastedilen Hz. Musa'nın ona
muktedir olamaması değil, bu işin ona ağır gelmesidir. Bu, tıpkı örfte o ona
ağır geldiğinde, "Falanca, falancayı görmeye.o onunla oturup kalkmaya
muktedir değildir" denilmesine benzer. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı
Hakk'ın, "onlar işitmeye tahammül edemezlerdi"(Hûd.20) ifadesidir.
Yani, "Dinlemek onlara zor gelir" demektir. Cübbai'ye şöyle
denilebilir: Bu, delil bulunmaksızın, ayetin zahirinden dönmektir ki, caiz
değildir. Ben derim ki: Alimlerimizin yapmış olduğu bu istidlali,
"kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredeceksin?" ifadesi de
desteklemektedir. Çünkü bu ayet, insanın bir şeyin hakikatine vakıf olmadan
sabretmesini akıldan uzak görmüştür. Binâenaleyh, şayet "Fiilden önce
istitâ'a bulunsaydı, o zaman, o ilme de, o ilim bulunmazdan önce kadir
olunabilirdi. Eğer böyle olsaydı, o zaman, o iVım bulunmadığında öa sabrın
bulunması., \myans12 görülmezdi. Çünkü, bir şeye kadir olan kimseden, o şeye
yönelmesi uzak görülemez. Cenâb-ı Hak, o "sabr"ın imkânsız olduğuna
hükmedince biz, fiilden önce istitâ'anın olamıyacağını anlamış oluyoruz.
[184]
Daha sonra Cenâb-ı Hak
Musa (a.s)'nın 'Allah dilerse (inşaallah),
beni sabırlı bulacaksın. Sana hiçbir
işte karşı deyeceğim"
dediğini nakletmiştir. Bununla ilgili birkaç mesele vardır:
[185]
Allah'ın,
peygamberlerini korumasını(ismetu'l-enbiyâ)
tenkid edenler bu ayetle istidlal ederek, şöyle demişlerdir:
"Hızır
(a.s),
Hz. Musa'ya "Doğrusu sen, benim yanımda asla
sabredemezsin" demiş, Hz. Musa da, "Allah dilerse
(inşaallah), beni sabırlı bulacaksm. Sana hiçbir işte karşı gelmeyeceğim"
diye cevap vermiştir. Binâenaleyh, ou iki sözden her biri diğerini yalanlar. Bu
sebeple de bunlardan birisinin yalan olduğunun söylenilmesi gerekir. Her iki
duruma göre de, peygamberler (a.s)'den yalanın sudur etmesi gerekir." Buna
verilecek cevap şudur: "Doğrusu sen, benim ımmda sabredemezsin"
ifadesi, genel ve daha çok görülen duruma hamledilir. Böyle olması halinde de
onların ileri sürmüş olduğu durum sözkonusu olmaz."
[186]
"eğer şöyle
olursa" sözü şüphe ifade eder. O
halde,
Hz. Musa'nın, ifadesinin
manası, "Eğer
Allah benim sabredici olmamı dilerse, sen
beni
sabırlı bulacaksın" demek olur ki, bu, Allah Teâlâ'nın Hz. Musa'nın
sabırlı olmasını dileyip dilemediği hususunda bir şüphe bulunduğunu gösterir.
Tavakkuf -lakamında sabretmenin vacib olduğunda hiç şüphe yoktur. Binâenaleyh
bu, Allah 'eâlâ'nın, kuluna vâcib kıldığı şeyi bazan, irade etmediğini
gösterir. Bu da, ilimlerimizin, "Allah bazan, herhangi bir şeyi istemediği
halde, emreder" şeklindeki sözlerinin doğruluğuna delâlet eder. Mu'tezile
ise, "Bu söz insanın ilerde, gelecekte . apacağı şeyler hakkında, edebe
riâyet etmek için söylenilmiş bir sözdür" demektedir. Uu'tezile'ye şöyle
denilebilir: "Eğer bu edebin anlamı doğru ise, o zaman matlub hakkuk
etmiştir. Eğer bozuk ise, bu batıl ve gayesiz sözün zikredilmesinde ne gibi :
edeb olabilir?"
[187]
Ayet-i kerimedeki
"Sana hiçbir işte karşı gelmeyeceğim"
ifadesi, emrin zahirinin, vücûb ifade ettiğine delâlet eder.
çünkü bu ayetin delâletine göre, emredileni yapmayan
isyankâr olur. İsyankâr İse, Cenâb-ı Hakk'ın,
"kim Allah'a ve peygamberine isyan ederse şüphesiz onun için cehennem
ateşi vardır"'(pn, 23) r-eyanından dolayı, ilahi cezaya müstehak olur ki,
bu da emrin zahirinin vücûb ifade ettiğini gösterir.
[188]
Hızır (a.s)'ın Hz.
Musa'ya "Kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredeceksin?" şeklindeki
sözü, Hz. Musa'nın ilim
ve bilgisini
azımsadığını gösterir. Hz. Musa'nın Hıztr (a.s)'a
Allah dilerse (inşaallah) beni sabırlı bulacaksın. Sana hiçbir işte
karşı gelmeyeceğim " remesi de, yoğun bir tevazu hususunu, bir tahammül ve
alçak gönüllülüğü ortaya
koymaktır ki, bütün
bunlar, öğrenimde bulunan kimsenin, kusursuz bir tevazu sergilemesi gerektiğini
gösterir. Öğreten kimseye gelince, öğrenimde bulunan kimseye sert davranmasının
ona yarar sağlayacağını ve onu güzele iteceğini görürse, ona düşen, bu metodunu
devam ettirmesidir. Çünkü onun bu tür şeylere göz yumması öğrenciyi mağrur olma
ve kendini beğenme hissine sürükler ki bu da, onun öğrenimine mani olur.
Daha sonra Hızır,
(Hızır da), "Bana tâbi olacaksan, (bil ki) ben sana bir açıklamada
bulunmadıkça bana hiçbir şey sorma" demiştir. Yani, "Manasını ve
sebebini bilemediğin şeyler kabilinden benden sadır olduğunu gördüğün şeylere
dair, bana bir şey sorma. (Eğer böyle yaparsan), o zaman ben onları doğrudan
doğruya anlatırım" demektir, İbn Amr
yâ'sız
olarak harekeli lâm ve şeddeli nün ile şeklinde okumuştur ki "sakın
sorma" demektir. Yine İbn Amr'in yâ ve şeddeli nûn ile şeklinde okuduğu da
rivayet edilmiştir ki, bu aynı zamanda Nafi'in de kıraatidir. Diğer kıraat
imamları ise, şeddesiz olarak diye okumuşlardır
ki, manaları birdir.
[189]
"Bunun üzerine
gittiler. Nihayet, gemiye bindikleri zaman o, bunu deüverdi. Dedi ki:
''içindekileri boğasın diye mi, onu deldin?" Andolsun, sen büyük bir
iş yaptın" (Hızır), "Sen, beraberimde
sabretmeye asla güç yetiremezsin demedim mi?" dedi. "Unuttuğumdan
dolayı, beni muaheze etme. Şu işimde
bana
güçlük yükleme" dedi"
(Kehf,
71-73).
Bil ki Hz. Musa ve o
alim, bahsedilen şart üzere anlaşıp gittiler. Derken, gemiye binmeleri gereken
bir yere vardılar ve gemiye bindiler. O bilgin, gemiyi delmeye başladı. Ben
derim ki: Anlaşılan, o âlim zat, geminin duvarını (bordosunu) delmeye teşebbüs
etti. Böylece, gemidekilerin boğulmalarına sebebiyet vermeyecek derecede
gemide göze çarpan bir kusur meydana getirmek istemişti.
İşte o esnada Hz. Musa ona, "İçindekileri boğasın diye mi, onu
deldin?" demiştir. Bu ifadeyle ilgili iki bahis vardır:
Birinci bahis: Hamza
ve Kisâî ehlehâ kelimesini fail yaparak, yâ'nın fethastyla "ehli boğulsun
diye" şeklinde okurlarken,
diğer kıraat imamları muhatab
sîğasıyla şeklinde okumuşlardır ki, bunun manası, "Sen, bu gemidekileri
boğasın diye" şeklinde olur.
İkinci bahis: Musa
(a.s), zahiren kabul edilemez bu şeyi müşahede edince, önceki belirlenen şartı
unutmuş, işte bundan dolayı bu sözü söylemiştir.
Peygamberlerin (a.s)
masum oldukları hususunu tenkit eden kimseler, bu ayetle şu İki bakımdan
istidlal etmişlerdir:
1) O alimin,
peygamberlerden olduğu delil ile sabittir. Ama buna rağmen Musa (a.s) ona,
'içindekileri boğasın diye mi?" demiştir. Binâenaleyh, eğer, Musa (a.s) Du
sözünde doğru ise, bu ondan (Hızır'dan), o peygamberden büyük günahın sâdır
olacağını gösterir. Yok eğer Musa (a.s) yalan söylüyorsa bu, Hz. Musa'dan
yalanın sudur ettiğine delâlet eder.
2) Hz. Musa, o alime itirazda bulunmayacağını
taahhüd etmiş, aralarında da Döylece kuvvetli bir sözleşme vuku bulmuştu. Ama
buna rağmen Hz. Musa, o antlaşmaya muhalefet etmiştir ki, bu bir günahtır.
Bunların birinci
görüşlerine şu şekilde cevap verebiliriz: Hz. Musa (a.s) o alimden şudur eden
bu alışılmadık şeyi görünce, bu sözü söylemiştir. O, o alimin kötü bir ş
yaptığına inandığı için bunu söylememiş, tam aksine o işin izahına ve
gerekçesine .akıf olmayı arzuladığı için, böyle demiştir. Nitekim, sebebi
bilinmeyen ilginç bir şey nakkında, "işte o, büyük bir iştir,
imr'dir" denilir. Nitekim iş büyük ve çok olduğunda (Emire'l-emru)
denilir. Şair de, "Görülmedik, çok korkunç bir belâ" der. İkincisine
de şu şekilde cevap verilir: O, bunu unuttuğu için yapmıştır.
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, Hz, Musa, konulmuş olan şartı ihlâl edince, o âilimin sadece, "Sen.
beraberimde sabretmeye asla güç yetiremezsin" dediğini; tam o sırada :a
Hz. Musa'nın, "Unuttuğumdan dolayı, beni muaheze etme" diyerek özür
beyan ertiğini haber vermiştir. Hz. Musa bu. sözüyle, âlimin o tavsiyesini
unuttuğunu, ,-tutanın ise, herhangi bir biçimde muaheze edilemeyeceğini
kastetmiştir.
Musa (a.s), "Şu
işimde bana güçlük yükleme" demiştir. arapca'da bir şey bir şeyi sarıp
bürüdüğünde, ii»j (Rehikahu); birisine bir güçlük, -eşakkat yüklediği zaman da
o kimse için M ittjı (Erhakahu iyyâhu) denilir. Sana göre mana, "Bana
güçlük yükleme işimi zorlaştırma" şeklinde olur. Bu iş de,
Hz. Musa'nın Hızır'a tâbi olmasıdır. Yani, "Bana,
sana tâbi olmamı güçleştirme. Onu bana, göz yumman ve münakaşayı bırakman
suretiyle kolaylaştır" demektir. Usrâ kelimesi, iki damme ile usurâ
şeklinde de okunmuştur.
[190]
"Yine gittiler.
Nihayet, bir oğlan çocuğuna rastgeldikleri zaman o, bunu
hemen öldürdü, Musa dedi ki: "Tertemiz (masum)
bir canı, diğer bir can
karşılığı olmaksızın
öldürdün ha! Andolsun ki, sen kötü bir şey yaptın." Ben
sana, "beraberimde sabretmeye asla güç
yetiremezsin" demedim mi?" dedi.
(Musa),
"eğer, bundan sonra sana bir şey sorarsam, benimle arkadaşlık
etme. Artık ben, seni kesinlikle mazur sayarım''
dedi"
(Kehf, 74-76).
Bil ki, gulâm
kelimesi, bazan, bulûğa ermiş genç delikanlı anlamını da taşır Bunun delili,
"ihtiyarın görüşü ve fikri, delikanlının (gulâm) bulunmasından, (ont
bizzat yapmasından) daha üstündür" denilmiş olmasıdır. Böylece bu ifade
de, şeyh (ihtiyar) kelimesi, delikanlının (gulâm) zıddı, mukabili kabul
edilmiştir ki bu da "gulâm" kelimesinin, genç delikanlı anlamına
geldiğini gösterir. Gulâm kelimesinin aslı "Clmâya alabildiğine düşkün ve
arzulu olmak" anlamına gelen Iğtllâm tabiridir Bu hal ise ancak
Delikanlılarda olur. Bu lafzın, küçük çocuk anlamını kapsadığı da aşikârdır.
Kur'an'da, Hızır (a.s)'ın, o çocukla, o çocuklarla oynuyorken mi, yoksa yalnız
iken mi karşılaştığı; onun müslüman mı, yoksa Kâfir mi olduğu; yalnız yaşayıp
yaşamadığı; buluğa erip ermediği, vb. hususlarda bir açıklama bulunmamaktadır
Bu kelime, her ne kadar büyük kimseler hakkında da kullanılsa bile,
küçüklere itlak edilmesi daha uygundur.
Ancak ne var ki, Cenâb-ı Hakk'ın, "diğer bir can karşıhğ. olmaksızın"
ifadesi, çocuktan ziyâde, baliğ olan kimselere daha uygun düşer. Çünk-çocuk
başkasını öldürse dâhi, (kısasen) öldürülmez. Yine, Hızır (a.s)'ın, o çocuğun
başını koparmak veya başını duvara vurmak ya da başka bir yol ile öldürdüğü
hususunda da, Kur'an'da, bunları gösterecek bir şey
yoktur. İşte bu öldürme esnasında Hz. Musa
"Tertemiz (masum) bir canı, diğer bir can karşılığı olmaksızın
öldürdün ha! Andolsun ki, sen kötü bir şey yaptın" demiştir. Bu konuda
birkaç bahis vardır.
Birinci bahis: Nâfi,
İbn Kesir ve Ebu Amr, elif ile zâkiye; diğer kıraat imamları ise, elifsiz
olarak zekiyye şeklinde okumuşlardır. Kisaî de, bu iki kelimenin iki ayrı
kullanış olduğunu, anlamlarının ise "temiz" şeklinde olduğunu
söylemiştir. Ebu Amr ise, bu iki kelime arasında, mana bakımından fark olduğunu
söyleyerek, zâkiye hiç günah işlemeyen; zekiyye ise, günah işleyip de, daha
sonra tevbe eden kimsedir" demiştir.
İkinci bahis: Ayetin
zahiri, Hz. Musa'nın, bir nefse mukabil, olmaksızın (kısasen öldürülme durumu
hariç) Hızır'ın bir cana kıymasını yadırgadığına delâlet eder. Halbu ki durum
böyle değildir, çünkü maktulün kanı bazan, herhangi bir sebepten dolayı helâl
olabilir. Bunun cevabı ise, öldürme hususundaki en kuvvetli sebebin, kısas
olduğudur.
Üçüncü bahis: Nukr,
imr kelimesinin ifade ettiğinden daha aşın bir çirkin fiil Hakkında kullandır
ki bu, çocuğu öldürmenin, gemiyi delmekten daha kabîh ve çirkin olduğuna bir
işarettir. Çünkü gemiyi delmek işi, herhangi bir canı telef etmemiştir. Ve
çünkü gemi delinse, bile boğulmamak mümkündür. Ama, burada ise, kesinlikle Dır
telef, can zayiatı söz konusudur. Binâenaleyh, bu hadise daha çirkin olmuş
olur. Cenâb-ı Hakk'ın, İA Î4i £*r JÜÜ ifadesindeki imrâ kelimesinin,
"şaşırtıcı" ucbâ anlamına geldiği, nukrâ kelimesinin de ucbâ
kelimesinden daha şiddetli ve aşın bir kabahati ifade ettiği ileri sürüldüğü
gibi, nukr kelimesinin, akılların kabul etmediği, -efislerin kendisinden nefret
ettiği şey anlamına geldiği de ileri sürülmüştür. Binâenaleyh, nukr kelimesi,
bir şeyi takbih etmede, imr kelimesinden daha kuvvetli ot mana ifade
etmektedir. Bazıları da, imr kelimesinin nukr kelimesinden, daha fazla :r
çirkinliği ifade ettiğini ileri sürerek şöyle demişledir: "Çünkü, gemiyi
delmek, sekçok canın zayi olması neticesini verebilir. Halbu ki, bu öldürme işi
ise, sadece tek bir canı telef etmedir. Hem imr "büyük bir belâ"
demektir. Binâenaleyh bu kelime nukr kelimesinden daha aşırı derecede bir
çirkinliği ifade eder.
Cenâb-ı Hak, o alimin,
Hz. Musa'ya, yapmış oldukları antlaşmayı hatırlatmaktan öteye bir şey
söylemediğini haber vererek, ''Ben sana, beraberimde sabretmeye î-.d güç
yetiremezsin demedim mi?" buyurmuştur ki bu, Hızır'ın, birinci soru
hakkında söylemiş olduğu sözün aynısıdır. Ancak ne var ki o, bu ayette leke
"sana" • r meşini ilave etmiştir. Çünkü bu kelime, kınamayı
kuvvetlendirir. İşte bu noktada Hz. Musa, "Eğer, bundan sonra sana birşey
sorarsam, seninle
arkadaşlık etmeye çok
arzulu ve düşkün olmama rağmen, benimle arkadaşlık etme" demiştir ki bu
ifade, çok şiddetli bir pişmanlığı ortaya koyan bir ifadedir.
Daha sonra Hz.
Musa "Artık ben seni kesinlikle
mazur sayarım" demiştir ki. onun bundan kastı, onu işte bu yolla medhedip
yumuşatmaktır. Çünkü, aralarında çok fazla zaman bulunmamasına rağmen, o bu
işe, hem birincisinde hem de ikincisinde katlanmıştır. Bu ayette, geriye,
kıraati ilgilendiren üç yerin açıklanması hususu kalmıştır:
1) Versin
rivayetine göre, Nâfi, Kâlûn, İbn Amr ve Asım'ın ravisi Ebu Bekir, Kur'anın
tamamında, kâfin dammesiyle nukura şeklinde okurlarken, diğer kıraat imamları,
geçtiği her yerde, bu kelimeyi kâfin sükûnuyia nukra şeklinde okumuşlardır ki,
her ikisi de birer kullanıştır.
2) Yakûb
hariç, bütün kıraat imamları etif ile lâ tusahionî, şeklinde okurlarken,
Yakûbsehibe (arkadaş oldu, birlikte bulundu) fiilinden olmak üzere, (lâ
teshabnî) şeklinde okumuştur ki her ikisinde de mana aynıdır.
3)
ifadesiyle ilgili çeşitli okuyuş şekilleri vardır:
a) Nâfi ve
bazı rivayetlerinde Asım'ın ravisi Ebu Bekir, şeddesiz nün ve dammeli dâl ile
J& j* (min ledunî) şeklinde
okumuşlardır.
b) jbn
Kesir, İbn Amir, Ebu Amr, Hamza, Kisaî, ve Asım'ın ravisi Hafs şeddeli nûn ve
dammeli dâi ile, ^Ü j» (min ledunnî) şeklinde okumuşlardır.
c) Asım'ın ravîsi Ebu Bekr, işmâm ile işbâ'sız
okumuştur.
d) Asım'dan
gelen bazı rivayetlere göre bu kelime, lâm'ın dammesi ve dâl'ın da sükûnuyia
^JJ (ludnî) şeklinde okunmuştur ki, bütün bu kıraatlerin hepsi, bu lafızla
ilgili olan kullanışlardır.
[191]
"Yine gittiler.
Nihayet bir memleket halkına vardılar, oranın ahalisinden yemek istedikleri
halde, onlar kendilerini misafir etmekten kaçınmışlardı.
Derken, yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar buldular da, o
(Hızır), bunu doğrultuverdi. (Musa), "Dileseydin, elbette buna karşı bir
ücret alırdın" dedi (Hızır),
"işte, dedi, birbirimizden ayrılmamızın vakti geldi, şimdi sana
sabredemediğin o şeylerin içyüzünü haber
vereceğim"
(Kehf, 77-78).
Bil ki, o belde
Antakya'dır. Bunun, Eyle olduğu da ileri sürülmüştür. Burada, şöyle birkaç soru
sorulabilir:
[192]
1) Yemek
istemek, kerîm kimselerin âdetlerinden değildir. Binâenaleyh, daha nasıl Kz.
Musa ve o alim bunu yapabilmişlerdir? Çünkü, ihtiyacım arzedip yiyecek istemek,
Hz. Musa'nın âdeti değildi.[193]
Baksana, Cenâb-t Hak, Hz. Musa'dan naklen, onun Medyen suyunun yanına
geldiğinde, "Ya Rabbi, bana indireceğin hayra gerçekten
"j'ntacım!" (Kasas,24) dediğini (yani ihtiyacını yalnız Allah'a
arzettiğini) beyan etmiştir.
Cevap: Aç kimsenin
yemek istemesi bütün şeriatlarda mubah olan bir iştir. Hatta Dazen, açlıktan
dolayı büyük bir zarar meydana geleceği hissolunduğunda, bunu yapmak vacib olur.
2) Cenâb-ı
Hak niçin, buyurmuştur? Halbuki O'nun demesi gerekmez miydi?
Cevap: Tekrar, bazen
tekîd ifade eder. Nitekim şair,:
Bu beyitte ikinci defa
geçen gurâb kelimesi, tekrar edilmiştir) demiştir.
3) Ziyafet,
mendûb olan şeyler cümlesindendir. Binâenaleyh, onu yapmamak, mendûbu yapmamak
olur. 8u ise, pek yadırganacak bir husus değildir. Öyleyse daha nasıl Hz. Musa
makamının yüceliğine rağmen, kendisinden dolayı, "Eğer, bundan sonra sana
bir şey sorarsam, benimle arkadaşlık ntme" (Kbm, jç) o âlime verdiği
sözden kendisini caydıracak derecede şiddetli bir öfke içine girmiş olabilir?
Hem, Döylesi bir öfke, Allah'ın kelîmı olan Musa şöyle dursun, bir gece yemek
yiyemediği çın, en basit insana dahi yakışmaz?
Cevap: Muarızın,
"Ziyafet, mendûb olan şeyler cümlesindendir" şeklindeki sözüne karşı
biz deriz ki: Ziyafet bazan, mendûbdur, bazan da, misafirin, yememes^ halinde
ölecek bir noktaya gefmi$ olması durumunda, farz şeyler cümlesinden olur
İfadenin takdiri, bizim bahsettiğimiz şekilde olursa, o aşırı öfke bir gün
yemek yememeden ötürü olmamış olur.
Bu noktada onlar,
"O açlıktan ölecek dereceye varmamıştı. Bunun delili ise, onun,
"Dilseydin, elbette buna karşı bir ücret alırdın" demesi ve, oduvarın
düzeltilmesine mukabil bir ücret talep etmesidir. Binâenaleyh, şayet o açlıktan
ölece!' noktaya varmış olsaydı, o bu işi (duvar düzeltme işini) yapamazdı. Bu
sebeple onun, bu iş mukabilinde, (yemek yeme yerine) ücret talep etmesi daha
nasıl olabilir?" derlerse, biz deriz ki: Bu açlık, belki de çok fazlaydı.
Ancak ne var ki, neticesi, ölüm olacak bir dereceye varmamıştı.
[194]
Daha sonra Cenâb-ı Hak
''Onlar, kendilerini misafir etmekten kaçındılar" buyurmuştur. Bununla
ilgili iki bahis vardır:
Birinci bahis:
Arapça'da bir şahsın birini misafir etmesi hakkında dâfehu denir Bu kelimenin
temel esprisi, "o misafirin o kimseye yönelmesi, manasına dayanmaktadır.
Bu, Arapların, (Dâfe's-sehmu am'l-garadı) "Ok hedefinden saptı"
şeklindeki deyimlerinden alınmadır. Bunun bir benzeri de. "ziyaretçisi
oldu" anlamında olan, döndü, saptı manasına gelen el-izvirâr kelimesinden
olan ijlj (Zârehû) fiilidir. Yine, onu konaklattı, misafir etti manasında.
denilir. Hz. Peygamber (s.a.s)'den de, "O beldenin ahavalisi cimri
kimselerdi" dediği rivayet edilmiştir.
İkinci bahis: Kıssa
kitapfannda şunu gördüm: "O belde halkı, böyle bir ayetin nasıl olduğunu
duyduklarında, utandılar; bunun üzerine, Hz. Peygamber (s.a.s)'e bir yük altın
getirerek, "Ey Allah'ın Resulü, biz bu altın ile, ıjfıi
"kaçındılar" ifadesindeki bâ'yı te'ye çevirmeni, böylece de kıraatin
"onları misafir etmeye, ağırlamaya geldiler" şeklinde olmasını
arzuluyoruz" dediler. Buna göre mana "o beldenin halkı, Hz. Musa İle
o alimi misafir etmek için geldiler" şeklinde olur. Bu kimseler,
"Bizim bundan gayemiz, bu kınamayı ve tâ'n edilmeyi kendimizden
uzaklaştırmaktır" dediler. Ama, Hz. Peygamber (s.a.s) bunu kabul etmedi
ve: "Bu tek noktayı bile değiştirmek, Allah'ın kitabına yalan
sokuşturulması manasına gelir, bu da, ulûhiyyeti rencide eder" dedi. Biz
bu misalden, Kur'ân'ın tek noktasını dahi değiştirmenin, hem ubûbiyyetin.hem de
ubûdiyyetin iptal edilmesine sebeb olacağım anlıyoruz.
[195]
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, "Derken, yıkılmaya yüz tutmuş
bir duvar buldular da, o (Hızır), bunu doğrultuverdî" buyurmuştur. Yani,
"O ikisi o beldede, eğrilmiş, neredeyse devrilecek olan bir duvar gördüler"
demektir.
Buna göre şayet,
"irâde, dileme, canlılara has bir vasıf iken, bu nasıl duvar hakkında
söylenebilmiştir?" denilirse, biz deriz ki: Bu ifade, istiare yoluyla
söylenmiş bir ifadedir. Bunun şiirde, benzeri olan pekçok örneği vardır.
Nitekim şair:
"Mızrak Ebu
Berâ'nm göğsünü diliyor ona yöneliyor, ama Ukayi oğullarının kanlarına ise hiç
rağbet etmiyor!" demiştir. Ferrâ:
beytini
nakletmiştir ki bu beytinde şair, âkil olmayan dehre (zamana) fiil izafe
etmiştir. Bir çoban da,
demiş, baltalara
"çıkmak ve yarmak" isteme izafe etmiştir. Kur'ân-ı Kerim'de bu
fadenin bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın, "Vakta ki o öfke Musa'dan
uzaklaşıp sükût 6uldu"(Aral. 154); "... ona ancak "ol"
demesinden ibarettir. O da oluverir"(Yasin,82) ve "gök ile yer9'
isteye isteye geldik" dediler" (Fussiiet, ti) ayetleridir.
Ayetteki yankadda'nın
izahına gelince: Arapça'da, bir şey hızlıca düştüğünde, inkadda denilir ki bu,
(şahinin) inişe geçişi manasına gelen, JîtfıJi Jo&\ deyiminden olup bu
kadda fiilinin mutavaat sîğasıdır. Bu fiilin, j^-i (kızardı) kelimesinin humre
kızarma masdarından olması gibi, nakd (yıkmak) masdarından geldiği
söylenmiştir. Yine bu kelime, nakd masdarından olmak üzere, şaz olarak yunkada
şeklinde okunmuştur. Yine bu kelime, Arapça'da, "Pınar, uzunlamasına
yarıldı" anlamına
gelen deyiminde olmak
üzere, entenkâda şeklinde de okunmuştur.
Ayetteki ifadesinin manasına gelince, bu hususta
şunlar söylenmiştir:
a) O, onu
yıktı, sonra yaptı.
b) O, onu
eîiyle düzeltti.
c) O, ona
elini sürdü de, bunun üzerine o dosdoğru oldu. düzeldi. Binâenaleyh bu, onun
mucizelerinden o!muş olur.
Bil ki o alim, böyle
yapıp, o andaki durumları da mutlaka yemek yeme zorunda olmalarını
gerektirince, işte bundan dolayı Hz. Musa, daha önce, "Eğer bundan sonra
sana bir şey sorarsam benimle arkadaşlık etme" (Kehf, 76) dediğini unuttu'da
"Dileseydin, elbette buna karşı bir ücret alırdın " dedi-Yani,
"sen, yiyecek elde etmek için, ayrıca diğer işlerinde kullanabileceğin bir
ücreti, bu yaptığına mukabil isteyebilirdin" demektir. Bu ifade,
(tebia-uydu) fiilinde olduğu gibi, deki tâ aslî harf kabul edilerek şeklinde de okunmuştur. fiili, tıpkt fiilinin 'den olması gibi, (Tehize) fn'inin ifteâle veznine aktarılmış
şeklidir.
[196]
Bil ki Musa (a.s) bu
sözü söyleyince, o alim, 'İşte birbirimizden ayrılma vakti geldi" dedi.
Burada birkaç soru sorulabilir:
Birinci soru: Bu
ifadedeki haza lafzıyla neye işaret edilmiştir? Buna, şu iki şekilde cevap
verilir:
a) Musa
(a.s) "Eğer bundan sonra sana birşey sorarsam, benimle arkadaşlık
etme" diyerek, bundan sonra, kendisine yeni bir soru sorması halinde bu
ayrılığın meydana geleceği şartını koşmuştu. Binâenaleyh, Musa (a.s), bu soruyu
sorunca, o zaman o alim onu terkeöerek, "İşte, bu benimle senin
ayrılışımtzdır" demiştir ki, buradaki hazâ ile, üzerinde anlaşma yapılmış
olan ayrılmaya işaret edilmiştir.
b) Bu
ifadenin, (sorulan) üçüncü soruya işaret olmasıdır. Yani, "Bu itiraz,
bizim ayrılığımızın sebebidir" demektir.
İkinci soru: Hak
Teâlâ'nın, "işte, bu benimle senin aynhşımızdır" ifadesi ne demektir?
Cevap: Bunun manası,
"İşte birbirimizden ayrılma vakti geldi" şeklindedir. Böylece,
"ayrılmak" masdarı, zarfa muzâf kılınmıştır. Kafffil, Arap dili
alimlerinin bir kısmından şunu nakfstmiştir: Beyn kelimesi, münasebet, vuslat,
ilgi demektir. Zira Cenâb-ı Hak da "Andolsun, aranızdaki (bağ) parça parça
olmuştur" (Enam, 94) buyurmuştur. Buna göre mana, "Bu, aramızın
ayrılığı, yani aramızdaki münasebetlerin sona ermesidir" şeklinde olur.
Bu, bir kimsenin tıpkı, "Allah, ben ve senden hangimiz yalancı ise, onu
rezil rüsvay etsin" demesi gibidir. Yani "birimizi" demektir.
Zeccâc da böyle söylemiştir. Daha sonra o alim kimse Hz. Musa'ya "Sana, asla sabredemediğin şeylerin
içyüzünü
haber vereceğim" demiştir. Yani,
"Bu üç sorunun hikmetini haber vereceğim" demektir. Te'vil kelimesinin
aslı, Arapların, "iş ona varıp dayandı, vardı" manasında
söyledikleri, (Âle-l-emru ilâ keza) şeklindeki
deyimlerine varıp dayanır. Binâenaleyh (Mâte'vîluhû) denildiğinde, bunun
manası, "Onun varacağı yer neresidir, bu iş nereye varacaktır?"
şeklindedir.
[197]
Gemiye gelince,
denizde iş yapan yoksullarındı. Ben onu kusurlu göstermek
istedim. Zira arkalarında her (sağlam) gemiyi zorla
almakta olan bir
hükümdar vardı.
Çocuğa gelince, onun anası da babası da İman etmiş
kimselerdi. Bunun için onları, bir azgınlık ve bir
kâfirliğin bürümesinden
endişe ettik. Diledik
ki, bunun yerine Rableri kendilerine daha temiz ve
hayırlı, şefkate daha layık bir evlat versin. Duvara
gelince bu, o şehirde iki
yetim çocuğun idi.
Altında ise, onlara ait bir define vardı. Babaları iyi bir
adamdı. Binâenaleyh. Rabbin diledi ki, ikisi de
rüştlerine ersinler, böylece
definelerini
çıkarsınlar. Bu, Rabbinden bir merhametti. Ben bunu. Kendi
görüşümle yapmadım. İşte sabredemediğin şeylerin iç
yüzü"
(Kehf. 79-82).
[198]
Ayetle ilgili birkaç
mesele vardır:
Bil ki, buradaki üç
mesele, tek bir şeyde bir araya gelirler ki, o da şudur: Peygamberler (a.s)'in
hükümleri (işlerin) zahirlerine bina edilmişlerdir. Nitekim Hz. Peygamber
(s.a.s) de, "Biz, zahire göre hüküm veririz;
sırlan üstlenen ve bilen ise, Allah'dır" buyurmuştur. Bu alimin hükümleri
ise, işlerin zahirine değil, tam aksine, işin aslında mevcut olan sebeplere
bina edilmiştir. Bu böyledir, zira, "zahir" (dış görünüş), hem
birinci hem de ikinci meselede bu tasarrufu mubah kılan açık bir sebep
bulunmaksızın, insanların malları ve canları hususunda tasarrufta bulunmayı
haram kılar. Çünkü, gemiyi delmek, ortada açık bir sebep bulunmaksızın insanın
mülkünü eksiltmek demektir. Çocuğu öldürmek de, zahir bir sebep bulunmaksızın,
masum bir canı yok etmek demektir. Üçüncü meselede geçen "yıkılmaya yüz
tutmuş olan duvarı düzeltmek de" zahiri bir sebep olmaksızın, bir
yorgunluk ve meşakkati üstlenmek demektir. Binâenaleyh, bu üç meselede o âlimin
hükümleri zahiri sebeplere dayanmamış, tam aksine, işin aslında gözetilmesi
gereken sebeplere dayanmıştır ki, bu da o âlime Cenâb-ı Hakk'ın, sayesinde,
işlerin içyüzüne vakıf olacağı ve eşyanın hakikatini bilebileceği akli bir
kuvvet verdiğine delâlet eder. Binâenaleyh, Hz. Musa'nın şeriatları ve
hükümleri bilmedeki derecesi, işleri, zahirlerine hamletmek; o âlimin derecesi
ise, eşyanın içyüzüne, işlerin hakikatlarına vakıf otmak, eşyanın gizli
sırlarına muttali olmak üzerine dayanır. İşte bu yolla, o âlimin ilimdeki derecesinin,
Hz. Musa'nın derecesinin üstünde olduğu ortaya çıkmış olur.
[199]
Bunu iyice
kavradığında şimdi biz diyoruz ki: Bu üç mesele, tek bir usûle dayanır ki, o da
şudur: İki zarar çeliştiğinde, daha büyüğünü savuşturmak için, daha küçüğünü
üstlenmek gerekir. Binâenaleyh, bu üç meselede nazar-ı dikkate alınan temel
düstur işte budur.
Birinci meseleye
gelince; o âlim, o gemiyi delmek suretiyle, onu kusurlu ve ayıplı yapmaması
durumunda, arkadaki o kiralın, onu gasbedeceğini ve o geminin, faydalarının,
sahiplerinin elinden tamamiyie çıkacağını biliyordu. Böylece, o âlimin o gemiyi
delmesi ve onu kusurlu hale getirmesi, bu sayede de onun, sahipleri elinde
kalmasıyla; onu delmemesi, böylece de onu o kralın gasbetmesi, derken o geminin
faydalarının, sahiplerinin elinden tamamiyie alnması arasında bir tearuz ve
çelişki meydana geldi. Birinci zararın daha hafif olduğunda şüphe yoktur.
Binâenaleyh, iki zarardan en büyüğü olan ikinci zararı savuşturmak ve
atlatabilmek için, bu birincisini üstlenmek gerekmiştir.
İkinci meselede
böyledir. Çünkü, o çocuğun hayatta kalması, ana-babası için, zerek dinleri
gerekse dünyaları bakımından bir mefsedet olacaktı. Belki de o âlim, : oğlanı
Öldürmesinden dolayı meydana gelecek olan zararın, ana-babası için söz - nusu
olan o mefsedetlerden ötürü ortaya çıkacak zarardan daha az olacağını vahiy
.c.uyla anlamıştı. İşte bundan dolayı onu öldürmeye yöneldi.
Üçüncü meselede
böyledir. O duvarı düzeltmeye yeltenmeden dolayı meydana
galen sıkıntı ve meşakkatin verdiği zarar, o duvarın
yıkılmasından hasıl olacak
«arardan daha azdır.
Çünkü, o duvarın yıkılması halinde o yetimlerin mallan zayi
:acaktı ki, bunda da büyük bir zarar bulunmaktadır.
Netice olarak diyebiliriz ki,
yanın içyüzüne vakıf
olma ve onların, aslında olduğu gibi hakikatlarına muttali olması z âlime has kılınmıştı. Ve yine, gerçek
hükümleri gizli hallerine dayandırmak da,
r'-a
nas idi. Ama, Musa (a.s)'ya gelince, o böyle değildi, tam aksine onun hükümleri
se-n zahirlerine bina edilmişti. Bu sebeple de hiç
şüphesiz, bu iki zat arasında,
- açısından bir
farklılık ortaya çıkıyordu.
[200]
ndi, birisi çıkıp
şöyle bir soru sorabilir: "Yukarıdaki izahlardan anlaşıldığına göre Teâlâ o âlimi, eşyanın iç yüzüne ve aslında
oldukları hakikatlerine muttali ıştır. Bu tür ilmin öğrenilmesi ise mümkün
değildir. Halbuki Musa (a.s) İanesinden ilim öğrenmek için o âlime gitmişti.
Binâenaleyh, o âlime gerekli olan, he Musa'nın öğrenebileceği bir ilmi ortaya
koymasıydı. Bu üç mesele ise, öğrenilmesi
mümkün
olmayan ilimlerdir. Binâenaleyh, bu meselelerin zikredilip ortaya er-masındaki
fayda ve hikmet nedir?"
Su sualin cevabı
şudur: Eşyanın zahirim bilmek ve tanımak, zahiri kanun ve atarı bilmeye bina
edilmiş ve aynı zamanda elde edilmesi mümkün olan bir ilimdir. ]flk~a eşyanın
iç yüzünü bilmeye gelince, bunu elde etmek, bâtını temizlemeye, nefsi İd etmeye
ve kalbi, maddi alâka ve münasebetlerden uzak tutmaya dayanır. İşte dolayı
Cenâb-ı Hak, o âlimin ilmini vasfederken, "... kendisine nezdimizden d
öğretmiştik"(Kehf,65) buyurmuştur. Musa (a.s)'nın şer'î ifimlerdeki
derecesi girince, Allah Teâlâ Musa (a.s)'nın, kemal derecesinin, insanın, işin
zahirine edilmiş olan şer'î ilimlerden, işin içyüzüne ve işlerin hakikatine muttali
olmaya eden bâtını ilimlere geçmesinde olduğunu bilmesi için onu o âlime
göndermişti,
[201]
Bil ki, bu âlim,
birinci soruya "Gemiye gelince, denizde iş yapan yoksullarındı. Ben onu ı
göstermek istedim. Zira arkalarında her (sağlam) gemiyi zorla almakta olan
ümdar vardı" diyerek cevap vermiştir. Bu ayette, önemli birkaç nokta
bulunmaktadır:
[202]
Birinci fayda: O gemi,
sayesinde denizde geçimlerini sağlayan muhtaç kimselere ait idi. Allah Teâlâ
onlara "yoksullar" adını vermiştir. Bil ki, Şafiî (r.h), sıkıntı ve
ihtiyaç açısından fakirin durumunun miskinin, yoksulun durumundan daha ileri
olduğuna, bu ayetle istidlal etmiştir. Çünkü Allah Teâlâ onları, gemileri
olduğu halde, miskin, yoksul diye adlandırmıştır.
[203]
İkinci fayda: O âlimin
bu sözüyle şu kastedilmiştir: "O gemiyi delmesinin gayesi, oradakileri
suda boğmak değil, tam aksine gayesiz, kusursuz gemilere el koyan o zalim
melike mani olmaktır. Böylece, o zalim kral o gemiye el koymasın diye, bu
gemiyi kusurlu hale getirdim, detdim. Çünkü, gemiyi delmeden dolayı meydana
gelecek olan zarar, "gasb" neticesinde meydana gelecek olan zarardan
daha hafiftir."
İmdi, şayet,
"Yabancı bir kimsenin başkasının mülkünde, işte böylesi bi maksattan
dolayı tasarrufta bulunması caiz midir?" denilirse, biz deriz ki;
Bu, şeriatların
farklılığına göre durumu değişen bir husustur. Belki de böyle bir şey, o
şeriatta caiz idi. Ama bizim şeriatımızda da, bu gibi hükümler pek uzak bir
hüküm değildir. Çünkü biz, yol kesen ve insanın mülkünü ellerinden tamamiyle
alar kimselerle karşılaşacağımızı ve o yol kesenlere o malın bir kısmını
vermemiz halinde geriye kalan malın kurtulacağını bildiğimizde bizim, geriye
kalan malı kurtarmak maksadıyla, o İnsanın malının bir kısmını yol kesenlere
vermemiz güzel ve yerinde olur. Bu, o mal sahibine, tarafımızdan yapılmış bir
lütuf yerine geçer.
Üçüncü fayda: Bu delme
işinin, o gemiyi tamamıyla işe yaramaz hale getirmeyecek bir tarzda olması
gerekir. Çünkü böyle olması halinde, o geminir gasbedilmesinden dolayı meydana
gelecek olan zarar, onu delmeden dolayı meydana gelecek olan zarardan daha
fazla olmamış olur. Aksi halde, o gemiyi delmek caiz olmaz.
[204]
Dördüncü fayda:
Ayetteki ifadesindeki verfi' kelimesi hakkında şu iki görüş ileri sürülmüştür.
a) Bu
ifadeyle, o gemiyi gasb yoluyla alan melikin, onların önünde olması
kastedilmiştir. Bu izahı, Ferrâ yapmıştır. Bunun böyle izah edilmesinin delili
ise
"Onların önünde de cehennem
vardır" (ibrahim. 16) ayetidir. Keza erindeki o çetin günü
bırakırlar" (insan, 27) ayeti de böyledir. Bu işin hakikati s-cur: Senin
göremediğin şey, senden gizlenmiş; sen de ondan gizlenmişstndir. O -=oe, senin
göremediğin her şey, senin "verâ"ndadir, ötendedir. Bir şeyin önüne
ae o şey ondan galib olduğunda ve görülmediğinde, "verâ" lafzının
itlâk edilmesi zhk olmaz.
b) Melikin,
o geminin sahiplerinin gemiye bindikleri yerin ötesinde olması ve zeminin de
varacağı yerin o melikin bulunduğu taraf olması da muhtemeldir.
[205]
O âlim, Hz. Musa'nın
kendisine sormuş olduğu çocuğun öldürülmesi meselesine 3e. "Çocuğa
gelince, onun anası da babası da iman etmiş kimselerdi. Bunu için :n!an, bir
azgınlık ve bir kâfirliğin bürümesinden endişe ettik de, diledik ki, bunun
yetine Rableri kendilerine daha temiz ve hayırlı, şefkate daha layık bir «
Aat" diyerek cevap vermiştir. O çocuğun baliğ ofduğu, yol kestiği, kötü
fiiller yaptığı; ana-babasıntn .-a insanların kötülüklerini o çocuktan
savuşturmaya, ona ilgi ve özen göstermeye ^ o çocuğa kötü isnâdlarda
bulunanları yalanlamaya ihtiyaç hissettikleri, bu davranış •arzının ise,
ana-babasmın fıska düşmelerine sebep olduğu, böylece bu fışkının, =
-3-babalannı küfre götürdüğü ileri sürüldüğü gibi, o çocuğun henüz çocuk
olduğu, ancak ne var ki Allah Teâlâ'nın, o çocuğun bulûğa ermesi halinde
kendisinden böylesi «ctü fiillerin sudur edeceğini bildiği... de ileri
sürülmüştür.
Ayet-i kerimdeki
"onları bir azgınlık ve bir qin bürümesinden endişe ettik de' cümlesinde
geçen heşîna "endişe ettik" -adesi korkmak, endişelenmek ve zann-ı
gâlib manasındadır. Allah Teâlâ o alime oaun, böylesi bir fesadın kendisinden
sadır olacağını zann-ı galibiyle bildiği kimseleri 6 dürmesini mubah kılmıştır.
Bu ayetteki ifadesiyle ilgili iki ;c"rüş bulunmaktadır:
a) Bununla,
o çocuğun, ana-babasını tuğyana ve küfre sevketmest kastedilmiştir. Bu,
(Kehf,73) ayetinde olduğu gibidir. Yani, "Beni bir güçlüğe • e darlığa
itme" demektir. Bu böyledir, zira o çocuğun ana-babası onu sevdikleri
için, onu müdafaa etmek ihtiyacını duyuyorlardı. Böylece de çoğu kez, yaptığı o
kötü er hususunda ona muvafakat etme mecburiyetinde kalıyorlardı.
b) Bu,
"O çocuk, ana-babasına, azgınların
ve kâfirlerin davranışı
gibi cavranıyordu" demektir.
İmdi, eğer,
"Böyle bir zandan dolayı, bir kimsenin bir kimseyi Öldürmeye yeltenmesi
caiz midir?” denilirse biz deriz ki: Bu zan, Allah’ın vahyi, ile de
desteklenirse caiz olur.
Ayet-i kerimede
“diledik ki, bunun yerine Rableri kendilerine daha temiz ve hayırlı bir evlat
versin” buyurmuştur.Yani, “Biz Cenab-ı Hakk’ın o ana-babaya dince ve salah
bakımından bu çocuktan daha ve seninde zikrettiği gibi daha temiz olan bir
çocuk ihsan etmesini istedik” demek istemiştir.Buna göre, alimin ifadesinde yer
vermiş olduğu zekaten kelimesinde, “temiz olmak” manası kastedilmiş olur.Buna
göre Musa (a.s.)sanki, “sen, temiz bir cana kıyarmısın? Çünkü o, henüz büluğa
ermemiştir. Dolayısıyla o, günahlardan arınmıi bir kimsedir” demiş de, o alim
de, “o nefis her ne kadar şu anda temiz bir nefis ise de, ancak ne var ki Allah
Teala, onun büluğaermesi halinde tuğyna ve küfre düşeceğini biliyor.Bu sebeple
biz O’nun ana-babaya, daha temiz bir çocuk vermesini istedik ki, bu daha temiz çocuk da, Allah Teala’nın, büluğa
erdiğinde bu tür haram şeyleri yapmayacağını bildiği kimsedir” demek
istemiştir.O çocuğun baliğ olduğunu söyleyenler, Hz. Musa’nın onu “temiz”
olarak vasfetmesi ile, “Onda, öldürülmesini gerektiren bir şey zuhur
etmemiştir” manasını kastettiğini söylemişlerdir.
Daha sonra “şefkate
daha layık (versin)” buyurulmuştur.Yani “Bu bunun yerine verilen o çocuk,
ebeveynine daha itaatkar ve daha şefkatli
olmak suretiyle, ana-babasına daha şefkatli ve merhametli olur”
demektir.”Ruhm” , şefkat ve rahmet demektir. Rivayet olunduğuna göre, o
ana-babanın bir kız çocuğu doğdu.Sonra onunla bir peygamber evlendi.Böylece o
kız, Cenab-ı Hakk’ın, sayesinde büyük bir milleti hidayete erdireceği bir
peygamber doğurdu.
[206]
Geriye bu ayetle
ilgili olarak şu iki değişik kıratın izahı kaldı.
a) Nafi ve
Ebu Amr gerek bu ayette, gerkse: Tahrim Suresi’ndeki (5.ayette) ve kalem
Suresi’ndeki, (32.ayette), fiili, ba’nın fethası ve dal’ın şeddesi ile,
yübeddile okurlarken, diğer kıraat imamları ba’nın sükunu ve şeddesiz dal ile
yubdile okumuşlardır.Bu iki okuyuş, if’al ve tef’il babından (aynı manaya) iki
değişik kullanıştır.
b)
İbn Amir ile Ebu Amr’den olan iki rivayetin birinde, hanın zammesi ile
kelimeyi, ruhuma okurken; diğer kıraat imamları da hanın sükunu ile ruhma
okumuşlardır. Bu iki okuyuş da, (aynı manaya) iki değişik kullanıştır. Bu tıpkı
nukr ve nükur, şugl ve şuğul kelimelerinde olduğu gibidir.
Duvarın düzeltilmesi
(tamiri) ile ilgili olan üçüncü mesele o âlim zât şu şekilde cevap vermiştir:
"Beni buna sevkeden şudur: O duvarın altında bir hazine vardı ve bu hazine,
o şehirdeki iki yetime âit idi. Onların babaları, salih bir zât idi. O duvar,
yıkılma ile yüz yüze kalmış olduğu, yıkılması halinde de o hazine zayi olacağı
(bulunamayacağı) için, Allah Teâlâ, hem o iki yetimin hakkını, hem de
babalarının iyiliğinden doğan hakkı qözeterek, o hazinenin o iki yetime
kalmasını istivordu. Böylece bana. bu fta
yerini bulmasını sağlamam için. O duvsrı düzeltmemi
emretti."
[207]
Bu ayetle ilgili
olarak birkaç incelik bulunmakta:
Birinci incelik: Allah
Teâlâ, "Nihayet bir memleket halkına vardılar" (Kehf, 77) buyurarak,
oraya "memleket (karye)" demiştir. Cenâb-ı Hık yine oraya,
"Duvara gelince, bu o şehirdeki iki yetim çocuğun foÖ"buyurara<,
şehir (Medine) adını verdi.
[208]
İkinci incelik:
Âlimler, ayette *-ansedilen o kenzin (hazinenin) ne olduğu hususunda ihtilaf
etmişlerdir. Onun bir mal olduğu ileri sürülmüştür ki bu, şu iki sebebten ötürü
doğrudur:
a) "Kenz" lafendan mal anlaşılır.
b) Ayetteki
"Böylece kerizlerini (definelerini) çıkarsınlar" ifadesi de, o kenzin
bir mal olduğunu gösterir.
Bu kerzin, ilim olduğu
da söylenmiştir. Bunun delili ise ayetteki, "Bat 'an iyi bir adamdı"
ifadesidir. İyi (salih) kimseden kalan hazine, mal değil, ilimdir. Çünkü malın
biriktirilip gömülmesi (kenz edilmesi), salın kimselerin yapacağı şey değildir
Bunun delili Hak Teâlâ'nın "Altını-gümüşü biriktirip, onları Allah yolunda
harcamayanlar (yok mu}, işte onlara pek acıklı bir azabı müjdele"(Tevbe.
34) ayetidir. Bu hazinenin, üzerinde şöyle yazılı olan, altın bir levha olduğu
da söylenmiştir: 'Kadere iman eden, nasıl üzülür, kederlenir şaşarım. Allah
Teâlâ'nın rızık verdiğine manan, nasıl kendini yorar yıpratır şaşarım, Ölüme
inanan kimse, nasıl neşelenebilir şaşarım. Cenâb-ı Hakk'ın hesaba çekeceğine
inanan kimse nasıl gaflet eder, şaşarım. Dünyayı ve dünyanın içindekileri
evirip-çevirdiğini (oyaladığını) anlamış olan kimse, nasıl dünyaya mutmain olur
(dünya ile tatmin olabilir), şaşarım. Atlah'dan başka ilah yoktur. Muhammed
Allah'ın Resulüdür."
Üçüncü incelik:
Ayetteki, "Babalan iyi bir adamdı" ifadesi, babaların salih (iyi)
oluşunun, çocuklarının durumlarına itinâ gösterdiklerini ifade ettiğine delalet
eder. Cafer b. Muhammed'in "O iki çocuk ile salih babaları (dedeleri)
arasında, yedi baba (göbek) vardı" dediği rivayet edilmiştir. Hz. Hasan b.
Ali'nin de Haricilerden birisine aralarında cereyan eden münakaşadan ötürü
şöyte dediği rivayet edilmiştir: "Allah, o iki çocuğun malını niçin
korumuştur?" Bunun üzerine hârici, "Babaları salih bir zât olduğu
için" cevabını vermiştir. Hz. Hasan da: "Peki, benim babam ve dedem,
ondan daha hayırlı değil midir" deyince, o "Allah bize sizin hasım
ofan (çekişen) bir kavim olduğunuzu haber verdi" dedi.
Alimler şunu da
söylemişlerdir: "o sâlih babaya, zamanındaki insanlar emanetlerini
bırakırlardı. O da, onları sahiplerine sapasağlam iade ederdi." Buna göre
şayet, "iki yetimden herhangi biri o duvarın altında, o hazinenin olduğunu
bitiyor muydu, bilmiyor muydu? Eğer biliyor idiyse, duvarı öyle yıkılma ile
yüzyüze bırakmış olmaları imkansızdır. Eğer bilmiyor idiyse, onların bulûğa
ermelerinden sonra o hazineyi çıkarıp, ondan istifâde etmeleri nasıl mümkün
olur?" denilirse, buna şu şekilde cevap verilir: Belki o iki yetim
hazineden haberdâr değil idiler, ama vasileri bunu biliyordu. Sonra o vasî,
ortadan kayboldu (öldü). Böylece de o duvar, onun yokluğundan ötürü, yıkılacak
hale geldi.
O Âlim zât bu cevaptan
verince, "Bu, Rabbinden bir rahmet idi" yani "Bütün bu işleri,
Allah'ın rahmeti görülsün diye yaptım" demiştir. Çünkü bütün bu işler, şu
tek esasa dayanır: Daha evvel de izah ettiğimiz gibi, büyük bir zararı
savuşturmak için, daha küçük bir zarar yapılabilir.
Daha sonra o zât,
"Ben bunu kendiliğimden yapmadım"yani, "Bu işleri kendiliğimden,
kendi görüşümle yapmadım, ancak Allah'ın emri ve vahyi ile yaptım. Çünkü
insanların mallarını yaralamaya, kusurlu hale getirmeye ve kanlarını akıtmaya
yeltenmek, ancak vahy İle ve kesin nass ile caiz olur" demiştir.
[209]
Geriye ayetle ilgili
şöyle bir soru kalır: O âlim, sözünün birinde, "o (gemiyi) kusurlu
göstermek diledim"; birinde, "Diledik ki, bunun yerine Rableri
kendilerine temizlikçe daha hayırlısını versin "; bir diğerinde de,
"Rabbin diledi ki ikisi de rüşdlerine etsinler" demiştir. Binâenaleyh
hepsi de aynı kıssa hakkında, aynı fiili ifade ettikleri halde. bu üç
"dileme"nin failleri farklı gelmiştir?
Buna şöyle cevap
verilir. O âlim, "kusurlu kılma" işinden bahsedince, bunu dilemeyi
kendisine nisbet ederek, "O (gemiyi) kusurlu hale getirmek istedim"
dedi. C jürme işinden bahsedince, kendisinin hikmet ilimlerindeki yerinin
büyüklüğüne dikkat çekmek için, kendisini cemi siğası ile, "Diledik"
diye anlattı. Binâenaleyh bu
öldürme işine, ancak
yüce bir hikmetten ötürü teşebbüs edilebilir. O, babalarının iyi kimse
olmasından Ötürü, yetimlerin menfaatlarını gözetmesinden bahsederken de bu işi
Allah'a nisbet etmiştir. Çünkü atalarının hakkına riayeten, çocuklarının
faydasına olan işleri tekeffül eden, ancak Allah Teâlâ'dır.
[210]
"Sana
Zülkarneyn1! sorarlar. De ki: "Size onu da anlatayım. Doğrusu, biz ona
yeryüzünde imkan verdik ve ona herşeyin vesîlesini bahşettik. O da o
yolu tuttu"
(Kehf,
83-85).
Bil ki bu, Kehf
süresindeki dördüncü kıssadır. Bu hususta birkaç mesele vardır:
[211]
Bu sûrenin başında,
yahûdilerin müşriklere, Hz. Peygamber (s.a.s)den Ashab-ı
Kehf, Zülkarneyn kıssaları ile ruhu sormalarını tavsiye
ettiklerini söylemiştik. İşte, "Sana Zülkarneyn'i sorarlar" ifadesi
ile, bu sorma kastedilmiştir.
[212]
Âlimler, Zülkarneyn'in
kim olduğu hususunda şu değişik
görüşleri
zikretmişlerdir:
Birinci Görüş: O
Yunanlı İskender (Filip'in oğlu) idi. Bunun delili şudur: Kur'ân, Zülkarneyn
adındaki o padişahın memleketinin, batının en uç noktasına kadar uzandığını
göstermektedir. Çünkü Hak Teâlâ, "Nihayet güneşin battığı yere ulaşınca,
güneşi kara bir balçıkta batar buldu"(Kom, 86) buyurmuştur. Yine Kur'ân,
onun mülkünün doğunun en uzak noktalarına kadar uzandığını da gösterir. Bunun
delili de, "Nihayet, güneşin doğduğu yere ulaştığı zaman, onu öyle bir
kavmin üzerine doğuyor buldu ki" (Kehf, 90) ayetidir. Onun mülkü Kuzeyde
de en uzak bir yere kadar uzanıyordu. Bunun delili de, Türk kavimlerinden bir
topluluk olan Ye'cûc ve Me'cûc'ün[213]
Kuzey'in en uzak noktasında yerleşmiş olmalarıdır. Yine bunun delili, Kur'ân'da
bahsedilen o şeddin tarih
kitablarında bunun Kuzeyin
en uzak yerlerinde
yapılmış olduğunun
söytenmesidir. Binâenaleyh Kur'ân'da Zülkarneyn diye
bahsedilen bu insanın, mülkünün doğu-batı ve kuzeyin en uç noktalarına kadar
uzandığına, ayetler delalet etmektedir Yeryüzünde mamur oian ve meskûn olan
bütün yerler, bundan ibarettir. Böylesine yaygın bir mülkün, fevkalâde birşey
olduğunda şüphe yoktur. Böyle bir mülke sahib olan (bir kralın) adının, uzun
zaman hatırlarda kalması gizli ve bilinmez kalmamış olması gerekir. Tarih
kitablarında mülkü böyle olarak şöhret bulmuş hükümdar ise, sadece
İskender'dir. Çünkü babası ölünce o, daha evvel kabileler halinde olan rumların
krallarını emri altında bir araya toplamış, sonra da batının krallarına hakim
otup onları emri altına almış. Böyle el-Bahru'l Ahdar'a dayandı. Sonra Mısır'a
dönüp, İskenderiye şehrini yaptı ve oraya kendi adını verdi. Daha sonra Şam'a
girdi ve İsrailoğullanna yöneldi. Derken Beyt-i M^kdis'e geldi ve orada kurban
kesti. Sonra Ermenistan'a ve Bâbu'l-Ebvâb a yöneldi. Böylece Iraklılar,
Kiptiler ve Berberîfer ona boyun eğdiler. Daha sonra aa Dara oğlu Dâra'ya
yöneldi ve onu defalarca yendi. Sonunda muhafız kıtası komutanı Dâra'yı
öldürdü. Böylece İskender, İranlıların mülküne de sahip oldu. Sonra
Hindistan'a^Çin e yöneldi, uzak diyarlardaki milletlerle savaştı. Sonra
Horasan'a döndü. Pek çok şehirler yaptı. Irak'a geldi ve Şehrizûr'da hastalandı
ve orada öldü. Binâenaleyh Zülkarneyn'in bütün dünyaya, yahut dünyanın tamamına
yaktn kısmına sahip olmuş bir kral olduğu Kur'ân ile sabit olduğuna ve tarih
ilmine görede, bu vasıftaki kral iskender olduğuna göre ayette Zülkarneyn diye
bahsedilen bu şahıs ile, Yunanlı Filip oğlu İskender'in kastedildiğini kesin
olarak söylemek gerekir.[214]
Daha sonra âlimler,
bunun o adı atmasının sebebi hususunda şu izahları yapmışlardır:
1) O, bu lakabı, tıpkı Erdeşir b. Behmen'in,
nüfuzunun istediği heryerde geçmesinden dolayı, "Tavilu'l-yedeyn"
{iki eli uzun) lakabını alması gibi, bu da güneşin iki karn"ına yani
doğusuna batısına ulaştığı için iki karn sahibi (Zülkarneyn) diye
lakablanmıştır.
2) Farslıiar
şöyle iddia etmişlerdir: Büyük Dârâ,Filip'in kızıyla evlenmişti. Ona yaklaşınca,
onun kötü koktuğunu hissetti ve onu babası Fllip'e geri gönderdi. Kız ise,
ondan İskender'e hâmile kalmıştı. Kız babasının yanına döndükten sonra
İskender'i doğurdu. Böylece İskender, Filip'in yanında kalmış otdu. Filip
aslında Büyük Dârâ'nın oğlu olan İskender'i kendisinin oğlu diye takdim etti.
Bunun delili şudur: İskender, Dâraoğlu Dârâ'ya son nefesinde yetişince onun
başını kucağına aldı ve "Ey babacığım, bunu sana yapanı bana söyle, ondan
İntikamını alayım" dedi. "Bu, Farsltlann iddia ettiği bir şeydir.
Onlar sözlerine devamlı şöyle derler: "Böyle olması halinde, iskender'in
babası Büyük Dârâ annesi de Filip'in kızı idi. O halde iskender iki farklı
asıldan, yani Rum ve Fars asıllarından doğmuş bir çocuktur." Farslıiar
bunu, İskender'i kendi krallarının soyundan saymak istedikleri, böylece de,
kendi krallarının soyunun dışından böyle büyük bir
kralın olmasını k bul edemedikleri için, bu fikri ileri sürmüşlerdir ki bunlar
gerçekte tamamen yatandır Çünkü İskender Büyük Dârâ'ya tevazu göstermek için
babam demiş ve ona ikrarr stmek için böyie hitab etmiş olabilir.
İkinci Görüş: Müneccim
Ebû Reyhan el-Herevi el-Bîrunî "el-Âsâru'l-Bâkiye
ani'l-Kurûnu'l-Hâliye" (Geçmiş asırlardan geride
kalan eser.er) (. . verdiği kitabında
söyle der: "Rivayete göre Zülkarneyn, Ebu kerb Şem: b. Ubey h Efrîk'ış
el-Himyerî'dir. Çünkü bunun mülkü (memleketi), yeryüzünün doğusuna-batısına
uzanmıştı. Bu, Himyer şâirlerinden birisinin, şöyle derken övündüğü kimsedir:
"Züİkarneyn,
benden önce yeryüzünde hüküm sürmüş, müslüman bir kraldı. Beni de,
yalanlamazdı. Kerim bir kişiden hakimiyet vesilelerini eldi etmek arzusuyla,
doğu ve bahya ulaşmıştı" Ebu Reyân sonra şöyle der: "Bu görüş,
doğruya yakın görünüyor. Çünkü ezivvayi (Başında "zû" bulunan
isimleri) Yemenliler kullanır. Çünkü Yemenli hükümdarların isimlen hep
"zû"ludur. Zü'n-Nadi, Zü-Nuvas, Zün-Nûn gibi.
Üçüncü Görüş:
Zülkarneyn Allah'ın yeryüzüne hakim kıldığı, sâlih bir kimse idi. Allah ona
ilim ve hikmet vermiş ona heybet elbisesini giydirmiştir. Fakat biz onun tam
tamına kim olduğunu bilemiyoruz.
Âlimler bu kimseye
Zülkarneyn denilmesi ile alakalı olarak şu izahları yapmışlardır:
a) İbnu'l-
Kevvâ' Hz. AH (r.a)'ye, Zülkarneyn'in kim olduğunu, bir kral mı, yoksa bir
peygamber mi olduğunu sorduğunda, Hz. Ali: "O, ne bir kral, ne de bir
peygamber idi. O, sağ karninden (alnının sağ tarafından), Allah'a itaat yolunda
vurulmuş ve böylece Ölmüş. Oaha sonra Allah Teâlâ onu diriltmiş. Sonra bu sefer
de, sol karninden (alnının sol tarafından) vurulup ölmüş. Derken Allah onu
tekrar diriltmiştir. O, böyle salih bir kuldur. İşte bundan dolayı, o,
"Zülkarneyn" adını almış ve o mülke sahip olmuş" demiştir.
b) Onun
hayatı boyunca, iki karn (nesil) insan gelip geçtiği için,
"Zülkarneyn" (iki karn sahibi) adını almıştır.
c) Onun
başının iki yanı bakırdan olduğu için bu aldığı da söylenmiştir.
d) Onun
başında, iki boynuza benzer iki şey olduğu için bu adı almıştır.
e) Tacının
iki boynuzu olduğu için bu adı almıştır.
f) Hz.
Peygamber (s.a.s)'den, "O, dünyanın iki karnini, yani doğusun u batısını
dolaştığı için bu adı almıştır" dediği rivayet
edilmiştir, g) Onun iki karni, iki saç örüğü olduğu için bu adı aldı.
h) Allah
Teâlâ, hem nuru hem zulmeti (karanlığı ve ışığı) onun emrine vermiş-Bundan
dolayı o yürüdüğünde, ıştk önünden onu gideceği yere iletir, karanlık da
arkasından uzar giderdi.
i)
Akranlarını âdeta boynuzlayıp (yendiği) için, cesur insanlara, "koç"
dem; gibi, Züikarneyn de cesaretinden ötürü böyle lakablanmış olabilir.
k) O,
rüyasında kendisinin feleklere (yıldızlara) tırmandığını ve güneşin tarafından
(karninden) tutunduğunu görmüştü. İşte bu sebeble bu adı almıştı.
I) Nura ve
zulmete girdiği için bu adı almıştır.
Dördüncü Görüş:
Züikarneyn, meliklerden bir melektir. Hz. Ömer (r.a)'den rivayet edildiğine
göre, Hz. Ömer bir adamın "Ya Zülkarneyn" dediğini işitti ve şöyle
dedi: "Affet Allah'ım, Demek siz, peygamberlerin isimlerini koymaktan
hoşlanmıyorsunuz da, meliklerin isimlerini, (isim olarak) koyuyorsunuz
ha!" İşte bu konuda söylenenlerin hepsi bunlardır.
Birinci görüş,
zikrettiğimiz şu delilden ötürü, daha açıktır: Böylesine büyük bir kralın,
eht-i dünyaca halinin bilinir olması gerekir. Böylesine hali (herkesçe) biliner
büyük kral da, İskender'dir. Binâenaleyh "Züikarneyn"den murad onun
olma* gerekir. Fakat bu görüşte, şöyle güçlü bir müşkil bulunmaktadır: O,
Feylesof Aristo'nun talebesi idi ve onun inancı üzere idi. Binâenaleyh
(Kur'an'da) Allah'ın onu yüceltmesi Aristo'nun mezhebinin (inanç ve
düşüncesinin), hak ve doğru olduğuna hükmetmeyi gerektirir. Halbuki buna imkan
yoktur. Allah en iyi bilendir.
[215]
Âlimler, Zülkameyn'in peygamber
olup olmadığı
hususunda ihtilaf etmişler ve bazıları, "O bir
peygamber
idi" deyip, buna
şu birkaç bakımdan istidlal etmişlerdir:
1) Allah
Teâlâ, "Doğrusu, biz ona yeryüzünde imkan verdik" buyurmuştur. Bu
imkan vermenin, din hususunda imkan verme manasına olması daha evlâdır. Dinde
tam manasıyla imkan verme ise, peygamberlik (verme)dir.
2) Allah
Teâlâ, "Ona herşeyin vesilesini bahşettik" buyurmuştur. Peygamberlik
de, bu herşey cümlesindendir. Çünkü, ''Ona herşeyin vesilesine bahşettik"
ayetinin umûmî manası, Allah'ın ona, peygamberlikle de bir vesîle (imkân)
vermiş olmasını gerektirir.
3) Cenâb-ı Hak, "Dedik ki: "Ey
Züikarneyn, onlara azab etmekte, yahut haklarında güzellik (tarafını) tutmakta
(serbestsin)" (Kehf. 86) buyurmuştur. Allah Teâlâ'nın kendisi ile
konuştuğu kimsenin, bir peygamber olması gerekir."
Diğer âlimler ise, "O, sâlih (iyi) bir zât idi,
ama bir peygamber değildi" demişlerdir.
[216]
Bu, (anlatacağım, haber
vereceğim) fiilinin
başına, (gelecek zaman, anlatan) sın harfinin gelmesi
ile
ilgilidir. Bunun manası, "Eğer Allah
beni (o bilgiye) vakıf
kılar, o hususta bir
vahy indirir ve bu halin keyfiyetinden bana haber verirse, mutlaka ben bu (okuma
işini) yapacağım" şeklindedir.
Biz ona yeryüzünde
imkan verdik ayetindeki, bu imkan vermeden murad nübüvvet (peygamberlik)
vasıtası ile imkan verme olabileceği gibi, onun yeryüzünün doğularına ve
batılarına mâlik olması hasebiyle, mülk (iktidar) vasıtası ile imkan verme
manası da olabilir. Birinci ihtimal daha uygundur. Çünkü nübüvvet vererek
kudretli kılmak, mülk vererek kudretli kılmaktan daha üstündür ve Allah'ın
sözünü, en mükemmel ve efdal manaya hamletmek daha uygun olur.
Allah Teâlâ sonra
"Ona herşeyin vesilesini bahşettik" buyurmuştur. Müfessirler şöyle
demişlerdir: "Sebeb" kelimesi, asıl lügat manası itibarı ile,
"ip" demektir. Sonra bu kelime, maksada erişmekte tutunulan, vesile
edilen herşey için mecazi olarak kullanılmıştır. Bu manası ile o, ilmi, kudreti
ve aletleri için alır. Binâenaleyh ayetteki, "ona herşeyin sebebini
bahşettik" ifadesi, "ona, sayesinde-vasıtası ile bu şeylerin elde
edildiği işlerin herbirinden ona verdik" demektir.
Zülkarneyn'in bir
peygamber olduğunu söyleyenler, "Peygamberlik de. o şeyler cümlesindendir.
Dolayısıyla bu ayet, Hak Teâlâ'nın ona, sayesinde peygamberliğe ulaşılan yolu
da bahşettiğine delâlet eder" demişlerdir.
Zülkarneyn'in
peygamber olduğunu kabul etmeyenler ise şöyle demişlerdir: "Bu ifadeden
murad, "Biz ona mülkünü ıslah etme ve geliştirme konusunda, ihtiyaç
duyulan herşeyin vesîlesini bahşettik" manasıdır. "Fakat buna karşı
birisi şöyle diyebilir: Umûmî olan bir ifadeyi, tahsis etmek (sınırlamak),
zahirin hilafına bir şeydir. Binâenaleyh delil olmaksızın bu yapılmaz."
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, "O da o vesileyi (yolu) tuttu" buyurmuştur Bu, "Allah ona
herşeyin sebebini verdiği için, o birşey dilediğinde, kendisini o dileğine
ulaştıracak ve yaklaştıracak olan sebebi, volu tutardı" demektir. Nafi,
İbn Kesir ve Ebu Amr, bu fiili, tâ harfinin şeddesi ile fe'ttebea şeklinde
okumuşlardır. km. B&-92) ayetlerinde de böyle okumuşlardır. Bu, "o
yolu tuttu ve gitti" demektir. Diğer kıraat âlimleri ise bu fiiti, hemze-i
kat'ı ile ve şeddesiz olarak, tâ'nın sükûnu ile fe'etbea şeklinde okumuşlardır.
[217]
"Nihayet o,
güneşin battığı yere ulaşınca, onu kara bir balçıkta batar buldu.
Onun yanında bir kavim buldu. Dedik ki: "Ey
Zülkarneyn, onlara azab etmekte, yahut haklarında güzellik (tarafım) tutmakta
(serbestsin)." O dedi ki: "Kim zulmederse, onu azablandıracağız.
Sonra da, Rabbine döndürülür ve O
da,
ona görülmedik bir azâbla âzâb eder. Ama kim de iman eder ve salih amel
işlerse, onun için en güzel bir mükafaat var. Ona, emrimizden kolayını
söyleyeceğiz"
(Kehf, 86-89).
Bil ki bu, şu
manayadır: "Zülkarneyn batı tarafına ulaşmayı istedi ve bunun için,
kendisini oraya ulaştıracak bir yol tuttu. Derken oraya ulaştı."
[218]
Cenâb-ı Hakk'ın
"Onu kara bir balçıkta batar buldu" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili
birkaç bahis vardır:
Birinci Bahis: İbn
Amir, Hamza, Kisâî ve Âsım'ın râvisi Ebu Bekr, bu kelimeyi hemzesiz elifle
ofarak, "sıcak, hararetli" manasına,
(sıcak bir gözede) şeklinde okumuşlardır. Ebu Zerr'den rivayet edildiğine
göre o şöyle demiştir: "Bir deve üzerinde Resûlullah (s.a.s)'in terkisinde
idim. Derken Hz. Peygamber (s.a.s) batmak üzere olan güneşi gördü ve bana,
"Ey Ebâ Zerr. bunun nerede battığını biliyor musun?" dedi. Ben,
"Allah ve Resulü daha iyi bilir" deyince, "Muhakkak ki o sıcak
ve kaynar bir gözede batmaktadır" buyurdular.
Bu İbn Mes'ud, Taiha
(r.a) ve İbn Âmir'in kıraatidir. Diğer kıraat imamları ise bu kelimeyi,
hamîatfn (balçık) şeklinde okumuşlardır. Bu da, İbn Abbas (r.a)'ın kıraatidir.
(Anlatıldığına göre) bir gün, İbn Abbas, Muâviye'nin yanında bulunuyordu.
Muaviye, bu kelimeyi elif ile, (sıcak) şeklinde okuyunca, o, "Hayır o
şeklinde olacak" dedi. Bunun üzerine Muaviye,
Abdullah b. Ömer (r.a)'e: "Sen -asıl okuyorsun?" dedi. O:
"Emirel-mü'minînin (yani senin) okuduğun gibi" cevabını /erdi. Sonra
Muaviye, Ka' bu 'I- Ah bara dönüp: ."Güneşin nasıl battığını
buluyorsun?" dedi. O: "Bir su ve çamur içine? Bunu Tevrat'ta da böyle
bulmaktayız" dedi. içinde su bulunan şey demektir. Nitekim Arapça'da
(siyah balçık) denilir. Bil ki (balçık)
ile (sıcak) arasında bir zıdlık yoktur.
O gözenin, bu iki özelliği de taşıyan bir göze olması mümkündür.
[219]
İkinci Bahis:
Yeryüzünün küre şeklinde olup, gökyüzünün onu kuşattığı delil ile sabittir.
Yine güneşin de, bu felek içinde yer aldığında şüphe yoktur. Hem Cenâb-ı Hak
da: "Onun yanında bir kavim buldu" buyurmuştur. Güneşin yakınında
oturan :»r kavmin olamayacağı malumdur. Hem sonra güneş, yeryüzünden kat kat
büyüktür. 3inâenaleyh o güneşin, yeryüzünündeki bir gözeye girip batması nasıl
düşünülebilir? 3unun böyle olduğu sabit olunca, ayetteki "Onu kara bir
balçıkta batar buldu" ifadesi, Dirkaç şekilde yorumlanabilir:
a) Zülkarneynin mülkünün sınırları batıya
ulaşıp, ondan daha ileri gidilecek -neskûn bir yer kalmayınca, her ne kadar
aslında böyle değilse de güneşi bir gözede, oranlık bir çukura batıyormuş gibi
gördü. Bu tıpkı, denizde yolculuk eden kimsenin güneşi, gerçekte denizin
ötesinde kaybolduğu halde, sahili göremediği için, sanki nenize batıyormuş gibi
görmesine benzer. Bu izahı, Ebu Ali el-Cübbâi, Tefsir'inde yapmıştır.
b) Yeryüzünün batı tarafında, denizce kuşatılmış
yerler vardır. Binâenaleyh güneşe bakan, onun sanki o denizde batıp
kaybolduğunu sanır. Batı denizinin, çok sıcak
olduğunda şüphe yoktur.
Dolayısıyla, bu deniz
bu açıdan "hamiye" (sıcak-hararetii) olmuş
olur. Yine kendisinde balçık, kokuşmuş
çamur çokça oulunduğu için "hamle"
(balçık) olmuş olur. O halde ayetteki, "Onu kara bir balçıkta batar
buldu" ifadesi, yeryüzünün batı tarafını denizin kuşattığına ve orasının
çok sıcak olduğuna bir işarettir.
c) Ehl-i Ahbar (rivayete;ler), "Güneş, suyu
ve balçığt çok bir gözede batar" demişlerdir. Bu, son derece akıldan uzak
bir şeydir. Çünkü, ayın tutulmasını gözetlediğimizde ve bunu araştırdığımızda,
bstıhiann, "Bu tutulma işi, gecenin evvelinde olduğunu söylediklerini;
doğuluların sse bu işin, gündüzün evvelinde vuku Dulduğunu söylediklerini
gördüğümüzde; o zaman, batılılara göre gerenin başlangıcı olan zamanın, doğululara
göre, gündüzün başlangıcı olduğunu anlamış oluruz. Hatta Dize göre gecenin
başlangıcı olan o vakit, bir başka beldede ikindi, bir başka beldede öğle, bir
diğer beldede kuşluk, dördüncü bir beldede, güneşin doğuş vakti, beşinci
bir beldede de gece yarısı olduğunu anlarız. İşte bu
durumlar, istikra (arama-tarama) ve araştırmalardan sonra elde edilen bilgiler
olup, biz de güneşin bütün bu vakitlerde doğmuş, mevcut, görünürde olduğunu
anladığımıza göre, güneşin bir çamura, kokmuş bir balçık gözeye battığının
söylenmesi, bu yakînî bilginin aksine olmuş olur. Allah Teâlâ'nın kelamı ise
böyle töhmetlerden berîdir. Binâenaleyh geriye, zikrettiğimiz, önceki yorumlara
başvurmak kalır.
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, "Onun yanında da bir kavim buldu" buyurmuştur. "Onun yanında"
ifadesindeki "Onun" zamirinin neye râci olduğu hususunda iki görüş
vardır:
a) Bu, "güneş" (şemse) râcidir.
Zamirin müennes oluşu, "Şems" kelimesinin (müennes-i semai oluşundan)
ötürüdür. Çünkü insan, güneşin orada battığını hayal edip, (öyle olduğunu
zannedince), orada meskûn olan insanlar, sanki güneşe yakın bir yerde oturmuş
gibi olurlar.
b) Bu zamir,
"Kara bir balçık göze" (aynin hamietin) ifadesine râcidir. Bu görüşe
göre, bunun izahı da bahsettiğimiz gibi olur.
Cenâb-ı Allah daha
sonra, "Dedik ki; "Ey Zülkarneyn, onlara azab etmekte, yahut
haklarında güzellik (tarafım; tutmakta (serbestsin)" buyurmuştur. Bu ifade
ile İlgili birkaç bahis vardır:
Birinci Bahis: Bu
ifade, Allah Teâlâ'nın, Zülkarneyn ile vasıtasız olarak konuştuğuna delâlet
eder. Binâenaleyh bu ifadeyi, "Cenâb-ı Hak ona, bir peygamber vasıtası ile
hitab etmiştir" manasına hamletmek, ayetin zahirinden sapmak demektir.
İkinci Bahis: Ehl-i
Ahbar, bu yeri anlatırken, acâip şeyler söylemişlerdir. Ibn Cüreyc şöyle
demiştir: "Orada, onikibin kapısı bulunan bir şehir vardı. Oradakilerin
sesleri ve gürültüleri olmasaydı, insanlar güneşin batarken (çıkardığı sesi)
duyarlardı.'
Üçüncü Bahis: Ayetteki
bu ifade, batının en uç noktasında oturanların kâfir olduklarına defâlet
etmektedir. Bundan dolayı Allah Teâlâ, küfürlerinde ısrar ederlerse onlara azab
etme ile, onlara minnet edip, affetme arasında Zülkarneyn'i serbest
bırakmıştır. Bu serbest bırakma işi, Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Peygamberi, müşrikleri
(salıp; minnet etme (başa kakma) ile öldürme arasında muhayyer bırakmasında
olduğu gibi. bu iki işin en uygununu düşünüp bulma manasında bir muhayyer
bırakmadır. Eksen âlimler şöyle demişlerdir: "Ayette bahsedilen azab
etme" öldürme; onlar hakkında güzellik tarafını tutma ise, onları
öldürmeme, sağ bırakma manasınadır.
Daha sonra Zülkarneyn
''Kim zulmederse" yani, "inkarın sürdürmek suretiyle kendisine
zulmederse" demiştir. Bunun bu manaya olduğun . delili, Hak Teâlâ'nın buna
mukabil, "Ama kim de iman eder ve salih amel işlerse ' buyurmuş olmasıdır.
Sonra o "Onları,
dünyada îken, öldürmek
suretiyle
azablandıracağız.
Sonra da onlar Rablerine döndürülür ve o da onlara görülmedik, korkunç bir
azabla azab eder. "Ama kim de iman eder ve salih amel işlerse onun için en
güze! bir mükafaat var" demiştir. Hamza, Kisâi ve Asım'ın râvtsi Hafz nasb
ve tenvin ile şeklinde diğer kıraat imamları se ref ve izafetle, şeklinde
okumuşlardır. Birinci kıraata göre, ef ve izafetle, cennet), mükafaat olarak
onundur" demek olur. Bu tıpkı, 'Bu elbise, hibe olarak senindir" demene
benzer. İkinci kıraata göre, bu ifadenin tefsiri hususunda şu iki izah
yapılabilir:
a) "Onun için, en güzel fiilin mükafaatı
vardır. En güzef fiil ise, iman ve salih ameldir.
b) Bu,
"Onun için engüzel sevap mükafaatı vardır" demektir. Buna göre mana,
Onun için, en güzel mükafaat olan mükafaatlar vardır" şeklinde olur.
"Ceza",
kelimesi, "güzel
mükafaat" ile tavsif edilmiştir. Mevsûfun sıfatına muzaaf kılınması,
yaygın bir kullanıştır. Nitekim, "Daru'l-Âhireti" ve
"Hakku'l-yakîn" izafetlerinde de böyledir.
Allah Teâlâ sonra,
"Ona emrimizden kolayım söyleyeceğiz" buyurmuştur. Bu, "biz ona
çetin ve zor olan şeyleri emretmeyiz. Ancak zekat, haraç ve benzen kolay
şeyleri emrederiz" demek olup, "bu kolaydır" takdirindedir. Bu
tıpkı, "kolay bir söz" (Isrâ, 26) ifadesinde olduğu gibidir. Son
kelime, iki zamme ile yüsurâ şeklinde de okunmuştur.
[220]
"Sonra o başka
bir yol tuttu. Nihayet üstüne güneşin doğduğu yere ulaştığı
zaman,onu öyle bir kavmin üzerine doğuyor buldu ki,
biz onlar için buna
karşı hiç bir siper
yapmamıştık, işte böyle idi. Halbuki onun yanında olan
şeyleri, biz ilmimizle kuşatmişızdır"
(Kehf, 90-91).
Bil ki Allah Teâlâ
önce Zülkarneyn'in güneşin battığı yere en yakın meskûn beldelere gittiğini
beyan buyurup, sonra onun güneşin doğduğu yere en yakın meskûn beldelere
gittiğini anlatmıştır. Böylece de Zülkarneyn'in başka bir yol tutup, güneşin,
kendisine karşı Allah'ın hiçbir siper kılmamış olduğu bir kavmin üzerine doğar
bulduğunu beyân etmiştir. Bu ifade ile ilgili iki görüş vardır:
Birinci Görüş: Orada
güneşin ışığının üzerlerine düşmesine mani olacak ne bir ağaç, ne bir dağ ne de
bir yapı yoktu. İşte bundan dolayı güneş doğduğunda onlar, ya yerin içine doğru
kazılmış tünellere giriyorlardı, yahut suya dalıyorlardı. Böylece de güneş
doğunca, geçimlerini sağlamak için çalışıp çabalayamıyorlardı. Diğe insanların
durumunun aksine, onlar geçimlerini güneş battığı zaman sağlamakle
uğraşıyorlardı.
İkinci Görüş: Onların
elbiseleri yoktu ve hayvanlar gibi hdp çıplak idiler. Astronom (coğrafya)
kitaplarında ileri sürüldüğüne göre, ekseri zencilerin ve Ekvatora yakır
beldelerdeki insanların durumu böyledir. Tefsir kitaplarında şu anlatılmıştır;
"Biris şöyle demiştir: Yola çıktım ve gide gide Çin'i geçtim. Sonra bu
kavmi sordum. Benimte onlar arasında bir gün - bir gecelik bir mesafenin
kafdığı söylendi. Derken onlare ulaştım. Bir de ne göreyim, onlardan birisi
kulağının birisini (altına) sermiş, b:: de üzerine giyinmiş (örtmüş). Güneşin
doğuşu yaklaştığında çana benzer (şiddeti bir ses duydum ve bayılıp düştüm.
Kendime geldiğimde, onların beni yağ 8» ovaladığını gördüm. Yine güneş doğunca,
güreş suyun üzerindeki zeytinyağı gib duruyordu. Böylece onlar beni,
tünellerine soktular. Güneş yükselip, gün ilerleyince balık avlamaya ve onları
güneşin sıcağı altına atmaya başladılar. Böylece onlar pist
Daha sonra Cenâb-ı Hak
" "İşte böyle idi. Halbuk onun yarımda olan şeyleri biz ilmimizle
kuşatmişızdır" buyurmuştur. Bu hususta şu izahlar yapılmıştır:
a) İşte
Zülkarneyn bunları yaptı. Bu yolları tutup, ulaşmak istediği yerlere ulaş-Biz
onu hükümdar yapakken, onun bu hakimiyete layık olduğunu pek iyi biliyordu*.
b) Allah Teâlâ, o kavmin durumunu Kur'ân'da Hz.
Peygamber'e bildirdi^ şekilde kılmıştı.
c)
Zülkarneyn'in doğuda olanlara karnı tutumu, tıpkı batıaakilere karşı tutur ı
gibi idi. Onlar hakkında verdiği hükmü, bunlar için de vermişti. Bu karar da,
zâlimle-* (kâfirlere) azab etmek, mü'minlere iyilik etmek idi.
d)
Cümle Kezalik "İşte böyle idi"
lafzında tamamlanmıştır. Buna göre "AMı Teâlâ, o kavimlerin durumu,
Zülkarneyn'in bulduğu bu şekilde idi" demiş. Daha sonra da, "Durumun
böyle olduğunu Biz zaten biliyorduk" buyurmuştur.
[221]
"Sonra yine bir
yol tuttu. Nihayet iki dağ arasına ulaştığı zaman, onların önünde hemen hemen
hiç söz anlamaz bir kavim buldu. Onlar dediler ki: "Zülkarneyn, doğrusu
Ye'cûc ve Me'cÛc, yeryüzünde fesat çıkarıyorlar. Bizimle onlar arasına bir set
yapman İçin sana bir vergi verelim mi?" O dedi
ki: liRabbimin, beni içinde bulundurduğu nimet daha
hayırlıdır. Haydin siz bana kuvvetle yardım edin de, sizinle onlar arasına
sağlam bir mania
yapayım" (Kehf,
92-95).
Bil ki Zülkarneyn doğu
ve batıya ulaşınca, başka yollar aradı ve böylece onlara girdi. Derken iki dağ
arasına ulaştı. Şüphesiz Allah ona bu işleri yapabilecek ilim ve kudreti
vermişti. Bu konuda birkaç bahis vardır:
[222]
Birinci Bahis: Hamza
ve Kisâi, seddeyn kelimesini, sinin zammesi ile süddeyn, sedd kelimesini ise
Kur'ân-ı Kerim'de her yerde fetha ile sudd şeklinde okumuşlardır. Âsım'ın
râvisi Hafs ise, gerek seddeyn, gerekse sedd kelimelerini her yerde sinin
fethası ile; Nâfi, İbn Âmir ve Âsim in râvisi Ebu Bekr, Kur'an'ın her yerinde,
zamme ile sedd şeklinde; İbn Kesir ve Ebu Amr, bu ayette sin'in fethası ile, sedd
ve seddeyn şeklinde, Yâsin'de geçtiği iki yerde zamme i!e sudd seklinde
okumuşlardır. Kisâi, her iki şeklin de, aynı manaya iki kullanış (lehce>
oidtr^mı söylemiştir. Yine sîn'in fethası ile olanın, insanın yaptığı şedde;
zamme?' ile planın ise, Allah'ın yaptığı (tabii olan) şedde denildiği
söylenmiştir. Bunun cem'i sudud şeklinde gelir. Bu, Ebu Ubeyde ve
İbnü'l-Enbârî'nin görüşüdür. Keşşaf sahibi ise şöyie der: Bu kelime zamme ile
olursa, ism-i mef'ul manasında olur. O zaman, "Allah'ın yaptığı ve yarattığı
şey" hakkında kullanılır. Fetha ile okunursa masdar olmuş olur ve
"insanların yapması ve icâd etmesi" demek olur.
[223]
İkinci Bahis: Zahir
olan şudur ki bu iki sed kuzeydedir. Bunların, Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki
iki dağ olduğu söylenmiştir. Yine bu yerin,
topraklarının sona erdiği yerde olduğu da söylenmiştir. Muhammed İbn
Ce-et-Taberî, Tarlh'inde şunu nakleder: "Azerbaycan'ı fetheden orayı
fethettiğin;» Hazar Denizi'ne doğru birisini gönderdi, O da gidip orayı gördü
ve "Orada öer i güvenilir, engel olucu bir hendeğin ötesinde yüksek bir
duvar (sur) var" diye anla-.. İbn Hurdâzbe, "Kitabu'l-Mesalik
ve'l-Memalik" adlı eserinde şöyle der: "(Halrfaj Vâaıtbillah
rüyasında, kendisinin sanki "sağlam bir maniayı" aşıp fethettiğini
gör. I Orasını görüp müşahede etsinler diye bazı adamlarını gönderir. Onlar
"Bâbul Ebvâb"dan çıkıp oraya ulaşır ve orasını görürler. Orasını,
eritilmiş bakırlar ve birbır -kenetlenmiş, demir kerpiçlerden yapılma bir de kilitli
kapısı olan sur olara* anlatmışlardır. Sonra onlar, bu yerden dönmek isteyince,
kılavuzları onları* Semerkand şehrinin hizasında bir yere çıkardı. Ebu Reyhan:
"Bu sözden anlaşılan şudur: O şeddin yeri, meskûn arzın kuzeybatısının
rub'unda (dörtte birinde)dir." İşin aslını ve hakikatini en iyi Allah
bilir.
Üçüncü Bahis:
Zülkarneyn o iki sed arasına varınca, onların gerisinde, onlardan uzakta,
sözden anlamaz bir insan topluluğu buldu. Hamza ve Kisâİ fiili, "başka
tarına bir şey anlatma kudretleri olmayan" manasında, yânın zammesi ve
kâfin kesras ile yufkıhûne şeklinde; diğer kıraat imamları ise, yânın ve kâfin
fethası ile
anlamazlar"
şeklinde okumuşlardır.
[224]
Daha sonra Allah
Teâlâ, "Onlar dediler ki: "Zülkarneyn, doğrusu, Ye'cûc ve Me'cûc,
yeryüzünde fese: çıkarıyorlar" buyurmuştur. Buna göre eğer,
"Zülkarneyn, Allah'ın kendilerini "heme-hemen hiç söz anlamaz bir
kavim" diye tavsif ettiği bu kavmin sözlerini nas* anlamıştır?"
denilirse, şöyle cevap verilir: Kâde fiili ile ilgili iki açıklama vardır:
a) Bu fiilin
müsbetinden menfi, menfisinden müsbet mana anlaşılır. Buna göre ayetteki Sjİ
'üjfâ bj&ft ifadesi onların hiçbirşey anlamadıklarını değil, güçlü* ve
zorlukla anlayabildiklerine delâlet eder.
b) Bu fiil,
"yaklaşma" (olayazma) manasınadır. Buna göre, ayetteki o ifade
"onlar bitemezler, anlamaya yaklaşmazlar," demektir. Bu görüşe göre
ayette şöyfs bir takdir yapmak gerekir: "Onlar sözü, ancak işaret ve
benzeri şeylerin yardımı ile, güçlükle anlarlar." Bu kâde'nin manası hususunda,
birinci görüşün doğruluğuna istidlale daha elverişli bir ayettir.
[225]
Dördüncü Bahis: Ye'cûc
ve Me'cûc hakkında iki görüş vardır:
a) Bunlar, gayr-ı munsarıf olmalarından da
anlaşılacağı gibi, isim olarak icâd edilmiş a'cemî (arapca olmayan) iki isimdir.
b) Bunlar, müştak (türetilmiştirler.
İsım, bunları hemzeli
olarak, diğer kıraat imamları hemzesiz olarak «a'cûc ve mecûc şeklinde
okumuşlardır. Bir başka rivayete göre bunlar,
şeklinde okunmuştur. Bu kelimelerin, iki müştak isim olduğunu
söyleyenler şu izahları .akmışlardır:
1) Kisâî, birincisinin ateşin tutuşması ve cayır
cayır yanması manasına olan, deyiminden alındığını, çok hızlı hareket ettikleri
için "Ye'cûc" adını ıdıklannı; ikincisinin de, denizin dalgası
manasına olan tabirinden geldiğini söylemiştir.
2) Ye'cûc,
"çok tuzlu oldu" manasındaki, ifadesinden alınmıştır. Onlara hızlı
hareket ettikleri için bu ad verilmiştir.
3) Kuteybi şöyle der: Bu kelime, "Erkek
deve kuşunun, koşmasındaki sesi duyulduğunda, kullanılan ^lui £ı deyiminden
alınmadır.
4) Halil
şöyle der: Acc, mercimek gibi bir tahıldır. Mecc de,
tükrüğün sürülmesidir. O iki
kelimenin, bundan alınmış olunması muhtemeldir.
Müfessirler Ye'cûc ve
Me'cûc'un hangi kavimden olduğu hususunda değişik şeyler söylemişlerdir. Bu cümleden olarak
onların Türklerden olduğu ileri sürüldüğü gibi; Ye'cûc'ün Türklerden.[226]
Me'cûc'ün Ceyi ve Deylam kabilelerinden oldukları ia ileri sürülmüştür.
Sonra bazı kimseler,
bunları bedenleri küçük, boylan bir karış kadar kısa insanlar arak tavsif ederken; bazıları da, uzun boylu,
iri cüsseli olarak tavsif etmiş ve kuşların pençesi gibi pençeleri bulunduğunu,
yırtıcı hayvanların azı dişi gibi dişleri olduğunu söylemişlerdir.
Âlimler onların
yeryüzünde nasıl fesat çıkardıkları hususunda da ihtilaf etmişlerdir. 3u cümleden
olarak, onların insanları öldürdüğü; insan etleri yedikleri ya da, bahar
günlerinde çıkıp insanların yeşilliklerini, ekin ve sebzelerini bitirdikleri
söylenilmiştir. Kısaca, "fesat" kelimesi, bütün bu manalara da
muhtemeldir. Muradını en iyi bilen AİIah'dır.
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, iki sed arasındaki bölge halkının, Zülkameyn'e "Bizimle onlar arasına bir seç! yapman
için, sana bir vergi verelim mi?" dediklerini nakletmiştir. Hamza ve Klsât
hare kelimesini haraç şeklinde okumuşlar; diğer kıraat alimleri ise hare diye
okumuşlardır. Hare ve Harâc kelimelerinin aynı anlama geldiği söylenmiştir.
Yine bunların, farklı iki kelime olduğu da belirtilmiştir. İşte âlimler bu iki
görüş üzere ihtilâf etmişlerdir. Buna göre elifsiz olara-hare kelimesinin, "ücret"
anlamına geldiği söylenmiştir. Çünkü insanlardan her bir bir miktar ücret, para
çıkarmış, derken öteki başka şeyler, diğeri daha başka şeyle-Harâc ise, her
sene sultanın topladığı şeydir, (vergi, öşür). Ferrâ: harfle, aslî, kö«
isimdir; hare ise, bir masdar gibidir" derken, Kutrub, hare cizye; harâc
ise topraktadır" demiştir.
[227]
Onların bu talebi
üzerine Zülkarneyn "Rabbimin beni içinde bulundurduğu nimet daha
hayırlıdır. Haydi siz bana yardım edin " de* Yani, "Rabbimin beni
sahibi kıldığı bol mal ve geniş zenginlik, sizin harcayacağın:: haraçtan daha
hayırlıdır. Benim ona ihtiyacım yoktur" demektir. Bu, tıpkı
Süleyma-(a.s)'ın, "İşte Allah'ın bana verdiği, sizin verdiğinizden daha
çok hayırlıdır"(Ne-' 36) demesi gibidir. İbn Kesir bu ifadeyi, izhâr edip
iki nün ile mekkenenî şeklinoe okurken, diğer kıraat âlimleri de, idgâm üzere,
şeddeli tek bir nûn ile mekker-şeklinde okumuşlardır.
Daha sora
Zülkarneyn "Haydi siz bar kuvvetle
yardım edin de, sizinle onlar arasına sağlam bir mani yapayım "
demişt Yani, "Benim sizin malınıza
ihtiyacım yok. Fakat, adam ve alet-edevatla yardımca bulunun da, onlarla
seddi-yapayım." Yine bunun manasının, "Bana, mal yardımındı I bulunun
da, o malı bu önemli işe sarfedeyim. Yoksa, kendim için sizden ma
istemiyorum" şeklinde olduğu da söylenmiştir. Redm kelimesi, sed,duvar
anlamıa gelir. Arapça'da "kapıyı kapattım" anlamında yine, elbisemin
yırtığı dikorek tamir ettim, onardım manasında, denilir. Redm kelimesi, seoc
kelimesinden daha fazla kullanılır. "Üzerine yamalar vurulmuş"
anlamında» £&jJJ tabiri de bu köktendir.
[228]
"Bana, demir
kütleleri getirin. Onun iki yanı tam denkleştiği vakit, "üfleyin"
dedi. Nihayet onu bir ateş haline getirdiği zaman da,
"Getirin bana, üstüne
erimiş bakır
dökeyim" dedi. Artık onu aşmaya da güç yetiremediler. Onu
delmeye de muktedir olamadılar. "Bu, dedi,
Rabbimden bir rahmettir. Fakat
Rabbimin vaadi
gelince, o bunu dümdüz yapar. Rabbimin vaadi haktır"
(Kehf, 96-98).
Bil ki, zûbere'l-hadîd
tabiri "Demir blokları ve parçalan" demektir. Halil: "ez-zubretu
mine'l-hadtd" ifadesi, "büyük demir blok ve parçaları"
demektir" demiştir. Hamza hariç, bütün kıraat imamları fiili, elifi
uzatarak âtûnî şeklinde okumuşlardır. Hamza ise, "getirmek"
masdarından olmak üzere (İ'tûnî)
şeklinde okumuştu. Bu, Âsım'dan da rivayet edilmiştir. Bu, takdirinde olup,
sonra bu bâ harf-i cerrî, şu ifadelerde de olduğu gibi, hazfedilmiştir: ve
(orta teşekkür ettim); (Onu inkâr ettim; ona nankörlük yaptım).
Daha sona Cenâb-ı Hak
"Onun iki yanı tam denkleştiği vakit" buyurmuştur. Bu cümlede bir
hazf bulunmaktadır. Yani, "onlar o demir bloklarını Zülkarneyn'e
getirdiler. Zülkarneyn onları üstüste koydu. Böylece, en aşağısından en
yukarısına kadar iki dağın arasında yükselen birsed oluştu. Sonra Zülkarneyn,
bu demir bloklara körükler yerleştirdi. Bu demirler, ısıtılıp da ateş haline
gelince, bu ısınmış demirler üzerine erimiş bakırlar döktü. Böylece onlar
birbirlerine kenetlenerek, âdeta yekpare, yalçın bir dağ haline geldiler"
demektir. Bil ki, bu kesin bir mucizedir. Çünkü, böyle çok olan demir parçalan
körüklenip ateş gibi olunca, hiçbir canlı ona yaklaşamaz. Halbuki onu
körüklemek, ancak ona yakın olmakla mümkündür. Binâenaleyh, Allah Teâlâ sanki,
bu büyük sıcaklığın tesirini o demirleri körükleyen insanların bedenlerinden
uzaklaştırmıştır. Keşsâf sahibi: "Bu iki sed arasında yüz fersah mesafe
olduğu söylenmiştir" der. İki fetha ile olmak üzere (sadefân) kelimesi,
"iki dağın birbirine bakan iki yanı" anlamına gelir. Çünkü o iki yan,
birbirlerine "tesadüf ederler" (birbirlerine
bakarlar) ve birbirlerine tekabül ederler. Bu kelime, iki damme ile sudufeyn ve
bir damme ve sükûn ile sudfeyn şeklinde de okunmuştur. Kıdr kelimesi,
"bakır eriyiği"ne denir; zira o, sıvı olup akar. Bu kelime ufrığ (üfleyeyim)
fiilinin mefûlü olarak mansubtur ve takdiri de, "bana bakır eriyiği
getirin de, o bakır eriyiğini o demir parçalarının üzerine dökeyim"
şeklindedir. Ancak, birinci "demir eriyiği" kelimesi, ikincisi
kendisine delâlet ettiği için hazfedilmiştir.
Cenâb-ı Hak daha sonra
"...muktedir olamadılar" buyurmuştur. Fiilde, kolaylık olsun diye, te
harfi hazfedilmiştir. Çünkü te mahreç bakımından tîya yakındır. Bu ifade, sînin
sâd'a çevrilmesiyle şeklinde de okunmuştur. ifadesine gelince, bu "onun
üstüne çıkmaya ve onu aşmaya" demektir. Yani, "çok yüksek olduğu ve
birbirine iyice kenetlendiği için ne onun üzerine çıkabildiler, ne de çok katı
ve sert olduğuj için onu delebildiler" demektir.
Sonra Zülkameyn
"Bu, Rabbimden bir rahmettir" demiştir. Burada "bu" ifadesi,
o şedde işarettir. Yani, "Bused, Allah'tan bir nimet ve kullarına bir
rahmettir" demektir. Veya bu zamirle, "o iki dağın yakasını bir araya
getirip dümdüz yapma imkanı ve kudreti Allah'tan bir rahmettir" demektir.
"Fakat, Rabbimin vaadi gelince" yani Kıyametin gelmesi yaklaşınca,
Allah Teâlâ o şeddi, dümdüz eder. Yerle bir eder. Arapça'da, yüksek iken, yerle
bir, dümdüz olan herşey hakkında Ütt (indekke) "dümdüz oldu" fiili
kullanılır. Bu kelime, "dümdüz arazi, toprak" manasında olmak üzere,
med ile Vsİ (dekkae) şeklinde de okunmuştur. "Rabbimin vaadi haktır"[229]
"O gün, biz
onları birbiri içinde dalgalanır halde bırakmtşızdir. Artık, sûra da
üfürülmüştür. Böylece, hepsini (mahşerde) derleyip
toparlamışadır. Beni
anma hususunda gözleri
perdeli olan, (Kur'ân'ı) dinlemeye tahammül
edemeyen kâfirlere, o gün cehennemi öyle bir arzedeceğiz ki"
(Ketıf, 99-101).
[230]
Bil ki, buradaki
"onları" zamiri, Ye'cûc ve Mecûc'a râcidir. "O gün"
ifadesiyle ilgili birkaç görüş bulunur:
1) Şeddin
yapıldığı gün onlar, şeddin gerisinde, orayı aşmaktan men edildikleri için,
birbirine girerek dalgalandılar" demektir.
2) Buradan
çıkış esnasında, birbirlerine girerek dalgalanacaklardır. Denildiğine göre,
onlar, şeddin gerisinden çıktıkları zaman, dalga dalga sürüler halinde ülkelere
yayılacakları denize ulaşıp bütün
suyunu içecekler ve bütün canlılarını da yiyeceklerdir. Sonra,
ağaçları yiyecekler; insanların etlerini yiyecekler. Ama, Mekke, Medine ve
Beyt-i Makdis'e gelemiyecekler. Daha sonra Allah Teâlâ, onların üzerine bazı
canlılar gönderecek, bu canlılar da onların kulaklarının içine girecekler,
böylece de onlar ölecekler.
3) Buradaki
"o günden murad, "Kıyamet günü"dür. Bütün bu görüşler muhtemel
olmakla beraber doğruya en yakın görüş, bundan muradın, "Allah'ın o şeddi,
yerle bir ettiği gün" olmasıdır. İşte o esnada, Yecûc ve Mecûc birbirine
girip dalgalanır, bundan sona da Sûra üflenir. Böylece bu da Kıyametin
alâmetlerinden olmuş olur.
Sûr" hakkındaki
izah daha önce geçmişti; sonra yine gelecek. Cehennemin kâfirlere arzedilmesi
ve gösterilmesi; böylece de, bütün dehşetiyle ortaya çıkması kâfirlere Dir tür
ceza yerine geçirilmiştir. Çünkü bu onlara, büyük bir gam ve hüzün, endişe
verir. Allah Teâlâ cehennemi, kör ve sağır olan kâfirlere açıp göstereceğini
beyan etmiştir. "Körlük" ayetteki, "Beni anma hususunda gözleri
perdeli olan" ifadesiyle anlatılmıştır. Bundan murad, o kâfirlerin hakkı
kabulden şiddetle kaçınmalarıdır. Buradaki "sağırlık" ise, ayetteki;
"Kur'an'ı dinlemeye tahammül edemezler" ifadesiyle anlatılmıştır.
Yani, "onların halleri sağırlıktan daha ileridir. Çünkü sağır olan kimse,
eğer kendisine iyice bağınlırsa, duyabilir. Bunlar ise, bu güçten de
yoksundurlar" demektir. Alimlerimiz, "(Kur'ân-ı) dinlemeye tahammül edemezler"
'fadesini, "istitâ'anın, fiille beraber olduğu'na delil getirmiştir. Bu
böyledir, çünkü onlar, işitmedikleri zaman, muktedir olamamış oldular. Kâdî
ise, "Bundan murad, o kâfirlerin, kelâm-ı ilahiyi dinlemekten nefret
etmeleri ve bunun onlara çok ağır gelmesidir. Bu, bir adamın, "Falancaya
bakmaya tahammül edemiyorum" demesi gibidir" demiştir. İşte burası,
Zülkarneyn kıssasının sonudur.
[231]
"Kâfirler, Beni
bırakıp da kullarımı dostlar edineceklerini mi sandılar? Biz, cehennemi o kâfirler
için bir konak olarak hazırladık. De ki: "işler bakımından
en çok ziyana uğrayanları, kendilerinin iyi
yaptıklarını sanarak, dünya
hayatındaki
gayretleri boşa gitmiş olanları size haber vereyim mi? Onlar,
Rablerinin ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr edip de
yaptıkları boşa gitmiş
olanlardır. Biz,
Kıyamet gününde onların işte bunlar amellerini tutmak için
terazi koymayacağız. Cezası, inkâr ettikleri ve
ayetlerimle peygamberlerimi
alaya aldıkları için
cehennemdir"
(Kehf, 102-106).
Bu ayetlerle ilgili
birkaç mesele vardır:
[232]
Bil ki Allah Teâlâ,
kâfirlerin halini beyan edip, onların Kur'ân'dan ve Resûlullah'ın getirdiği
şeyleri dinlemekten yüz çevirdiklerini beyan edince, bunun peşisıra,
"Kâfirler,
beni bırakıp da kullarımı dostlar edineceklerini
mi sandılar?" buyurmuştur. Bundan murad şudur, "Onlar, ayetleri
tefekkür etmekten yüz çevirip Allah'ın ve Resulünün emirlerini kabul etmemede
direnirlerken, kendilerine taptıkları o şeylerden faydalanabileceklerini mi
zannediyorlar?" Bu, kınama ye azarlama üslûbunda gelmiş olan bir
istifhamdır,
[233]
Ebu Bekir, Asım'a
nisbet etmeksizin, bu ayeti sînin sükûnu,
bâ'nın
ref'iyle (efe hasbu) şeklinde
okunmuştur. Bu,
Ebu Bekir'in, Asım'dan farklı okuduğu
yerlerden birisidir.
O, bu kıraatin,
Buradaki
"kullarım" kelimesi hakkında birkaç görüş bulunmaktadır. Bununla, Hz.
İsa (a.s)'nın ve meleklerin
kastedildiği
söylenmiştir. Yine, "Bunlar, kâfirlerin dost edinip kendilerine itaat
ettikleri şeytanlardır" denilmiştir. Bunların putlar olduğu da
Öftenmiştir. Putlar, "sizin gibi kullardır" (Araf, 194) ayetinde
olduğu gibi; kullar olarak
Allah Teâlâ sonra
"Biz, cehennemi o kâfirler için bir monak olarak hazırladık"
buyurmuştur. Nüzülâ kelimesiyle ilgili iki görüş rc-nmaktadır:
1) Zeccâc,
"Bu kelime, gidilecek ve konaklanacak yer demiştir" demiştir.
2)
Bu, "konaklayan misafirler için
hazırlanmış yer" anlamındadır. Bunun bir ttanzeri de, "Onları elim
bir azâb ile müjdele" (Al-i imrân. 21» ayetidir.
[235]
AJlah Teâlâ sonra, bu
kavmin cehaletine işaret eden şeye dikkat çekerek "De ki: İşleri bakımından çok ziyana uğrayanları, dünya hayatındaki
gayretleri boşa gitmiş olanları size paber
vereyim mi?" buyurmuştur.
Burada kastedilenlerin ruhbanlar
olduğu szyenmiştir. Bu, "Yorucu işler yapan(lar)" (Gftsiye, 3)
ayeti gibidir. Mücahid'den, zkt anp ehl-i kitab oldukları görüşü; Hz. Ali'den
de Ibnu'l-Kevvâ' bunları Hz. Ali'ye «arınca, onun, "Bunlar, Harûrâ
halkıdır" dediği rivayet edilmiştir. Esas oian işe şöyle animesidir:
Bunlar, aslında günah olan bazı amelleri taat (ibadet) zannı ile «canlardır. Bu
ameller taat olsa bile, onlar kâfir oldukları için, kendilerinden bunlar
edilmez. O halde onlar, bu amelleri mükafaat ümidi ile yapmışlar, ücret almak
Kıyamette paçalarını kurtarmak için böyle gayret etmiş ve yorulmuşlardır. Onlar
iKİarını elde edemedikleri için, Allah onların dâllin (sapmış) olduklarını
beyân taaştir.
Daha sonra Cenâb-ı Hak
onların ne yaptıklarını beyân ederek
"Onlar Rablerinin ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr edip de lan
boşa gitmiş olanlardır" buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili iki mesele
vardır:
[236]
"Onu gördüm"
manasında islâJ denilmesinin de deia ettiği gibi, "Allah'a lika
(kavuşma)", Allah'ı görme demek İmdi, eğer, "Lika,
"kavuşmak" demektir. Nitekim Cenâ b-ı
Hak da, "$u, takdir edilmiş bir emr üzere, iltikâ etti (birbirine
kavuştu)"(Kam ), buyurmuştur. Halbuki bu manada kavuşma Allah Teâlâ için
imkansızdır. Binâenaleyh bunu, Allah'ın mükafaatına kavuşma manasına hamletmek
gerekir?" denilirse, şöyle cevap verilir: "Lika" aslında
kavuşmak,karşı karşıya gelmek manasına ise :-"görme" manasında
kullanılması da zahir ve meşhur bir mecazdır (yaygınc Mu'tezile'nin
"Bununla, Allah'ın mükafaatına kavuşma" kastedilmiştir"
şeklinde* hükümleri, ancak ayette bir takdir yapma ile olur. Halbuki lafzı,
meşhur ve yay; n mecazî manasına hamletmek, onu, yapılacak bir takdire göre
ortaya çıkacak : r manaya hamletmekten daha uygun olduğu malumdur.
[237]
Mu'tezile, ayetteki,
"Amelleri boşa gitmiştir" ifadesr ı amellerin boşa gitmesinin ve
silinmesinin doğru bir hüku
olduğuna delil
getirmişlerdir. Biz bu meseleyi Baka ti Sûresi (217) ayetinin tefsirinde
tafsilatlı olarak ele almıştık. Bundan dolayı buraca] tekrar etmiyoruz.
[238]
Daha sonra Cenâb-ı Hak
"Biz, Kıyamet günün z-. \ onların amellerini tartmak için terazi
koymayacağız" buyurmuştur. Bu hususta
şu izahlar yapılmıştır:
1) Biz onları, hor görüyoruz. Onların, yanımızda
hiçbir kıymetleri yoktur.
2) Biz onlar için, bir terazi kurmayız. Çünkü
terazi, ancak taat ve günahla' -nisbetini belirlemek ve hem günah hem sevabı
olan mü'minler için konulur.
3) Kâdf şöyle der: "Günahları fazla olan
kimsenin yapmış olduğu ibadet .-* taatlar, sanki hiç yapılmamış gibidir.
Binâenaleyh o taatlann hiçbiri, tartıya girmez Bu tefsir Mu'tezilî KAdl'nin,
"amellerin boşa çıkması ve silinmesi" görüşüne göredir.
Allah Teala sonra
"İşte bunlar onların cezası cehenneme-buyurur. Binâenaleyh buradaki zalfke
"Bahsettiğimiz bütün bu çeşitli ceza vs tehdidier, onların bâtıl
amellerinin'karşılığıdır" demektir. "Cehennem" cezâühu-ifâdesinin
atf-ı beyanıdır. Cenâb-ı Hak, bu cezanın, şu iki suçun toplamına gör?
verildiğini beyan etmiştir: -
a) Onların
inkârları,
\
b)
İnkârlarına ilaveten, Allah'ın ayetleri ve peygamberleri ile alay etmeleri,
sırf inkar ve yalanlama ite yetinmeyip, işi onlarla alay etmeye kadar
vardırmaları...
[239]
"iman edip, sâlih
ameller işleyenlere gelince, onların konaklan da Firdevs cennetleridir. Onlar,
orada ebedi kalırlar ve oradan ayrılmak istemezler"
(Kehf. 107-108).
Bu ayetle ilgili
birkaç mesele vardır:
[240]
Allah Teâla, vaidinin
peşisıra vaadinden bahsetmiştir. Yine O, cehennemin kâfirler için bir
konaklama-ağırlama (!) yeri
olduğunu belirtince,
bunun peşisıra, iman ve sâlih amele
teşvik
edecek şeyleri zikrederek, "iman edip sâlih ameller işleyenlere gelince,
onların konaklan da Firdevs cennetleridir" buyurmuştur.
[241]
Amel-i sâlih,
iman üzerine atfedilmiştir. Birbirine atfedilenler, birbirinden farklı
şeylerdir. Binâenaleyh bu,
sal ıh amelin imandan
başka olduğunu gösterir.
[242]
Katade: Firdevs'in,
cennetin merkezi ve en üstün yeri olduğunu söylerken, Kâ'b "Cennetler
içinde, Fİrdevs'den
daha üstün ve yücesi
yoktur. Orada, emr-i bi'lmarûf, nehy-i münker (iyiyi .emir, kötüyü nehyeden)
kimseler bulunacaklardır" demiştir. Mucahid "Fİrdtvt, Rumca,
"Bahçe" manasınadır" der. Hz. Peygamber (s.a.s)'in
söyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
"Cennet yüz
derecedir ve her iki derecesi - -andaki mesafe yüz yıllık yoldur. En üst
derecesi ise Firdevs'dir. Dört nehir de v nettendir. Firdevs onların da
üstündedir. Binâenaleyh Allah'dan cenneti rediğinizde, ondan Firdevs'i
isteyiniz. Çünkü Firdevs'in üzerinde o Rahman'm ; Arşı vardır ve cennet nehirleri oradan çıkar."
[243]
Bazıları şöyle
demişlerdir: Allah Teâlâ, bütün cenneti
rnü'minler
için bir konaklama ve ağırlama yeri kılmıştır.
Kerim (cömert) olan,
ağırlamanın yanısırahil'at da giydirir (elbiseler verir). Halbuki cennetin
bütününden sonra, geriye sadece ru'yetullah (Allah'ı görme) kalır, imdi:
"Allah Teâlâ ilk ayette cehennemin tamamını kâfirler için bir konaklama
kılıp, cehnnemden sonra da daha ileri bir azab kalmayacağına göre, burada da
cennetin tamamını müminlere konaklama kılmış ve artık cennetin ötesinde bir
ikram kalmamıştır?" diye bir sual sorulacak olursa şöyle cevap veririz:
"Cehenneme girdikten sonra kâfir için, bundan daha ileri bir azab derecesi
daha vardır. Bu da, kâfirin Allah'ı görememesidir. Nitekim Hak Teâlâ, "Hayır,
şüphesiz ki onlar o gün Rablerinden katiyyen mahrumdurlar. Sonra onlar muhakkak
ve muhakkak o alevli cehenneme gireceklerdir"(Tatfit, 15-16} buyurmuş ve
cehenneme girmeyi, Allah'ı görememeden sonra zikretmiştir.
[244]
Daha sonra Cenâb-ı Allah,
"Oradan ayrılmak istemezler" buyurmuştur. "Hİvel",
tahavvül, yer değişimi demektir. Arapaca'da "O, yerinden ayrtldt"
denilir. Bu tıpkı, "Yine onu sevmeye döndü" denilmesi gibidir. Yani
"Cennet mutlulukları ve mükafaatları üzerinde, bunlardan daha ileri başka
bir mutluluk ve hayır yoktur. Ehl-i cennet bunlardan başa birşey
istesinler" demektir. Bu ifade, cennetin son derece mükemmel olduğuna
delalet eder. Çünkü insan dünyada iken, saadet sayılacak bir dereceye
ulaştığında, gözü yine de'ondan üstün olana geçer."
[245]
'De ki: "Rabbimin
kelimelerini yazmak için, denizler mürekkeb olsa ve bir o
kadarını da, yardımcı olarak onlara ilave etsek,
Rabbimin kelimeleri (yazılıp)
yenmeden, o denizler
tükenir." De ki: "Ben de ancak sizin gibi bir insanım.
Fakat bana ilahınızın, ancak tek ilah olduğu
vahyediliyor. Artık kim Rabbisine
avuşmayı
ümid ve arzu ediyorsa, sâlih amel işlesin ve Rabbisine ibadette hiç
kimseyi ortak tutmasın"
(Kehf. 109-110).
Ayetle ilgili birkaç
mesele vardır:
[246]
Bil ki Allah Teâlâ bu
sûrede, çeşitli delil ve beyyinelere
(açıklamaları) getirip, geçmiş kimselerin kıssalarından
bahsedince, Kur'ân'ın
mükemmelliğine dikkat çekerek,
'De ki:
"Rabbimin kelimelerini yazmak için, denizler mürekkeb olsa" buyurmuştur,
Midâd" mürekkeb demektir. Bu, kandilin yağına da
denilir. Buna göre mana, "Eğer
Van'ın
ilmini ve hükümlerini kelimelerle yazacak olsan ve denizler de bu yazma
c n mürekkep olsa" şeklindedir. Buradaki Bahr
kelimesi ile, cins (bütün denizler)
-i^rad
edilmiştir, yani "Bütün denizler mürekkep olsa, Cenâb-ı Hakk'ın kelime
ve-'.Kümleri yazılıp bitmeden, bu mürekkep tükenirdi" demektir. Sözün özü
şudur:
Denizleri ne kadar
geniş ve büyük görürsen gör, bil ki bunlar sınırlıdır. Ama Allah'ın
nı sonsuzdur. Sınırlı olan şey, kesinlikle sınırsız
olana yetmez."
Hamza ve Kisâî fiil
cemi olan fail "kelimât" lafzından önce yer aldığı için, yâ e
(müfret) olarak yenfede şeklinde okurlarken; diğer kıraat imamları, fail
müennes olduğu için (müennes olarak) tenfede şeklinde okumuşlardır.
Rivayet olunduğuna
göre, Huyeyy b. Antab, "Kitabınızda, "Kime hikmet .eriiirse, muhakkak
ki ona çok hayır verilmiştir" (Bakara. 269) denilmektedir. Fakat azler
(yine o kitabınızdan), "Size az bir ilimden başkası verilmemiştir"'(im.
bsj ayetini x okuyorsunuz" deyince, işte bu ayet nazil olmuştur: Yani
"Evet, bu çok olan -ayırdtr. fakat bu çok hayır, Allah'ın kelimeleri
(ilim) denizinden ancak bir katredir" aenilmek istenmiştir.
[247]
(Ehi-i sünnet)
âlimlerimizin, "Allah'ın kelamı bir bütündür" şeklindeki sözlerini
tenkid eden muhalifler, bu ayeti delil
getirerek şöyle demişlerdir: "Bu
ifade, Allah'ın pek
çok
kelimeleri olduğunu gösteren açık bir ifadedir." Alimlerimiz, ayetteki
"kelimeler" sözünü, Allah'ın ilminin müteallekâtı (yani bildiği
şeyler) manasına almışlardır. Cübbâî şeyle der: Ayetteki, "Rabbinin
kelimeleri tükenmeden" İfadesi, Allah'ın kelimelerinin ---enebilir
olduğunu gösterir. Yokluğu (tükenebilirliği) söz konusu olan şeyin kadim zıması
imkansızdır. Hem sonra Cenâb-ı Hak, "Bir o kadarını da yardımcı olarak
: denizlere) ilave etsek"
buyurmuştur ki bu da, Allah Teâîâ'nın, bunu getirmeye
(yapmaya) kadir
olduğuna delâlet eder. Getirilebilen şey muhdes (mahluk) olur. Muhdee olan da,
onun mislidir. O halde, o da muhdestir."
Âlimlerimiz buna,
"Bununla, Cenâb-ı Hakk'ın o ezeli ilim sıfatının tealluk ettiği (bildiği)
şeyler kastedilmemiştir (yoksa o sıfatın bizzat kendisi kastedilmiştir)"
diyı cevap vermişlerdir.
[248]
Bil Ki Allah Teâlâ,
Kelâmının (Kur'ân'ın) mükemmel olduğunu beyan buyurun; r Hz. Mvıhammed
(s.a.s)'e tevazu yolunu tutmasını emrederek, "De ki: "Ben de ancak
sizin gibi bir insanım. Fakat bana yalnız vahyolunuycr* buyurmuştur. Bu, (insan
olarak) herhangi bir bakımdan aramızda bir farklılık yoktu-Fakat Cenâb-ı Hak
bana, "Bir, tek ve samed (hiçbir şeye muhtaç olmayan ve herşeyn kendisine
muhtaç olduğu) Allah'dan başka ilahın olmadığını" vahyediyor" demek-
-Ay«t şu iki neticeye delâlet eder.
a) turadaki
innema (ancak) kelimesi hasr manasını ifade eder.
b) Allah'tn
tek bir ilah oluşunu, şem'î (nakli) delillerle isbat etmek mümküne Biz bu iki neticeyi, diğer sûrelerde çok
kuvvetli izahlarla anlattık.
Allah Teâlâ sonra
"Artık kim Rabbisine kavuşma ümid ve arzu ediyorsa" buyurmuştur.
"Recâ", insanın faydalı şeylerin kendis ulaşıp gedeceğini sanması ve
ummasıdır; "Harf" ise, zararlı şeylerin kendisine ulaşa geleceğinden
korkması ve endişe etmesidir. Âlimlerimiz ayetteki, "Rabbe kavuşm*
ıfadeemi, Allah'ı görme manasına alırlarken; Mu'tezile bunu, Allah'ın
mükai kavuşma ve ulaşma manasına
almıştır. Bu münazaranın, bahsi biraz önce
geçmişti. Hayret... Allah Teâlâ bu sûrenin sonunda Kendisinin
görülebileceğ -* detftlşt edecek hususları şu üç ayette ortaya koymuştur:
a)
"Onlar Rablerinin ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr ederler"(Kefh,
105) ayeti
b) "O
(mü'minlerin) konakları da Firdevs cennetleridir" (Kefh, 105) ayeti.
c)
"Artık kim Rabbisine kavuşmayı, ümid ve arzu ederse" iKew, no» ayeti.
Bı ayeiief#en daha güçlü bir beyân olamaz.
Daha eoma Cenâb-ı Hak,
"Salih amel işlesin" yani "Allah1
kavuşma arzu ve ümidini taşıyan kimse, sâlih amellerle meşgul
olsun" buyurmuştu Salih(iyi-güzel) amel, bazan Allah rızası için, bazan da
görsünler-duysunlar (riya ve sum'a) için yapılaığından dolayı, ayette şu
iki şarta yer verilmiştir:
rızası için yapılmaları şartı.
b) Her türlü
şirkten uzak olmaları şartı. İşte bu sebeble Cenâb- Hak, 'Ve Rabbisine r-adette
hiç kimseyi ortak tutmasın" buyurmuştur.
Rivayete göre bu ayet
Cündeb b. Züheyr fra) hakkında nazil olmuştur. Çünkü ;. Hz. Peygamber
(s.a.s)'e: "Ben amellerimi Allah rızası için yapıyorum ama. onları
.asarken eğer birisi beni görürse, bu da hoşuma gidiyor" dedi. Hz.
Peygamber (.a.s) bunun üzerine "Hiç şüphesiz Allah, kendisinde bulunan ameli kabul etmez"[249] buyurmuştur.
Yine rivayet edildiğini gör Hz.
Peygamber (s.a.s) ona: "Senin için
iki iki ecir vardır: Gelinin ücreti ve açık olanın ücreti" demiştir
[250]
Birinci rivayet, "Yaptığı ameli ile "ya ve gösterişi
kastetiğindeki" şeye; ikinci rivayet de, yaptığı amekte, (başka -sanların
da) kendisine uymalarını, (aynını yapmasını) isteyerek, göstermesine şarettir.
Birincisi, mübtedilerin (işe yeni başlayanların); ikincisi ise kâmil ktmeeterin
-akamıdır. Âlemlerin Rabbi Allah'a hamd; Efendimiz Hz. Muhammed'e âlime ve
ashabına salat olsun.
Musannif (Râzî) şöyle
der: Bu sürenin tefsiri, Gaznîn şehrinde, 602 senesinin safer ayının 17'sinde
Salı günü tamamlandı. Ekremü'l-Ekremin ve Erhamur-Hahimin olan Allah'dan,
Kıyamet günü bize mağfiret ve fazlını nasib etmesini niyaz ederiz. O, en büyük
lütuf sahibidir.
[251]
[1] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/93
[2] Kenzu'l Ummal, 10/28850
[3] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/93-94
[4] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/94
[5] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/94-95
[6] Burada ibare, naşirin, düzeltiği şekilde Kabul
edilerek tercüme edilmiştir (ç.).
[7] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/95
[8] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/96
[9] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/96-97
[10] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/97
[11] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/97-98
[12] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/98-99
[13] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/100
[14] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/100
[15] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/100
[16] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/100-102
[17] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/102
[18] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/102
[19] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/102
[20] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/102-104
[21] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/104
[22] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/104
[23] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/104-105
[24] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/105
[25] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/105
[26] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/106
[27] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/106
[28] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/106
[29] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/106-107
[30] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/107
[31] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/107
[32] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/108
[33] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/09
[34] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/110
[35] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/110-111
[36] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/111
[37] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/111
[38] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/111
[39] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/112
[40] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/112
[41] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/113
[42] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/113
[43] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/113
[44] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/114
[45] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/114-115
[46] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/115
[47] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/115
[48] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/115-116
[49] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/116
[50] Buhâri, İcâre 12.
[51] Tirmizi, Mevahib, 55 (V/693); Müslim, bir 138.
[52] Müslim fezaili"s-sehabe, 13 (4/1857).
[53] Müslim, Zühd, 45 (4/2288).
Fahruddin Er-Râzi,
Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 15/116-118
[54] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/118
[55] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/118-120
[56] Arap dili geleneğinde arsalanın künyesi
Ebu'l-Hâris'dir (ç.).
[57] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/120-121
[58] Müsned, 6/256; Buhari, rikak, 38.
[59] İbn MAce, fiten. 16 (2/1321).
[60] Mürcim brrr, 43 (4/1990).
[61] Benzeri, Buharı, savm, 20. Müslim, siyam, 57 (2/775).
[62] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/121-125
[63] Tirmizi, Ahkâk,. 12 (3/626).
[64] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/125-126
[65] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/126-127
[66] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/127-128
[67] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/128-129
[68] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/129-131
[69] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/131-133
[70] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/133
[71] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/134-135
[72] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/136-137
[73] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/137
[74] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/137-138
[75] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/138-139
[76] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/139
[77] Müslim selat, 240 (1/358); Müsned, 6/31
[78] Lisanu'l-Arab, Xl/122 (H.R.M mad).
[79] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/140-142
[80] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/142
[81] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/142-143
[82] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/143-144
[83] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/144
[84] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/145
[85] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/145-146
[86] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/146
[87] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/146-147
[88] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/147-148
[89] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/148-149
[90] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/149-151
[91] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/152
[92] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/152-153
[93] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/153
[94] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/153-154
[95] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/155
[96] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/155
[97] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/155
[98] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/156-157
[99] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/157-158
[100] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/158
[101] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/158-159
[102] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/159-160
[103] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/160-161
[104] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/161-162
[105] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/162
[106] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/162-163
[107] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/163
[108] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/163-164
[109] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/164-167
[110] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/167
[111] Ebu Davud, İlim, 13 (3/323).
[112]Ebu Davud, İlim, 13 (37323).
Fahruddin Er-Râzi,
Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 15/167-168
[113] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/169
[114] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/169
[115] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/170
[116] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/170-172
[117] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/173
[118] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/173
[119] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/173
[120] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/173-174
[121] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/174-175
[122] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/176-177
[123] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/177-178
[124] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/178-181
[125] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/181
[126] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/182
[127] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/182-183
[128] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/183-184
[129] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/184-186
[130] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/186
[131] Benzeri, Buhari, mevda, 3: Tirmizl, zühd, S 6 (4/602).
[132] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/186-187
[133] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/187-188
[134] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/188
[135] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/189-190
[136] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ
Yayınları: 15/190-191
[137] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/191-192
[138] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/192-193
[139] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/193
[140] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/194
[141] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/194
[142] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/194-195
[143] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/195
[144] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/195
[145] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/195
[146] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/196-197
[147] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/197
[148] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/197-198
[149] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/198
[150] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/199
[151] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/199-200
[152] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/200-201
[153] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/201-202
[154] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/202
[155] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/202-203
[156] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/203
[157] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/203-204
[158] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/204
[159] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/204-205
[160] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/205-206
[161] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/206-207
[162] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/207-208
[163] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/208-210
[164] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/211-212
[165] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ
Yayınları: 15/212
[166] Müslim, elfaz, 13 (4/1764).
[167] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/213
[168] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/213-214
[169] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/214-215
[170] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/215-216
[171] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/216-217
[172] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/217-218
[173] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/218-219
[174] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/219
[175] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/220
[176] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/220
[177] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/220-222
[178] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/222-223
[179] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/223
[180] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/223
[181] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/223-225
[182] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/225
[183] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/225-226
[184] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/226
[185] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/226-227
[186] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/227
[187] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/227
[188] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/227
[189] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/227-228
[190] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/228-230
[191] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/230-232
[192] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/232-233
[193] Matbu nüshada kâne'nin başında nefy edatı yoktur.
Fakat siyak gerektirdiğinden tercüme bunagöre yapıldı (ç.}.
[194] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/233-234
[195] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/234
[196] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/235-236
[197] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/236-237
[198] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/237
[199] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/238
[200] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/238-239
[201] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/239
[202] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/239
[203] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/240
[204] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/240
[205] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/240-241
[206] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/241-242
[207] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/242-243
[208] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/243
[209] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/243-244
[210] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/244-245
[211] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/245
[212] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/245
[213] Me'cuc ile mogo4 kelimesi arasında benzerlik kuran
bazı müfessirler vardır. Böyle olsa bile mogollann türk olmadığı malumdur. Bu
konudaki tarihi bilgisinin yetersizliği sebebiyle merhum Razî de, me'cuc ile
mogolu, mogol ile de türkleri aynılaştırmış görünüyor. "Doğrusu lisan-ı
islamda maruf otan
[214] Kur'an-ı Kerim Zülkarneyn hakkında âdil ve muttaki,
vahye seyn ilhama muhatap, Ye'cuc ve Me'cuc ülkesine ulaşma, hakkında bilgi
olma gibi sıfatlar saymaktadır Bunlar ise bu Zülkarneyn olmasına manidir. Onun
adını teyin etmek, kur'anın mezakına uygun değildir, (ç).
[215] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/245-248
[216] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/248-249
[217] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/249
[218] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/250
[219] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/250-251
[220] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/251-253
[221] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/253-254
[222] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/255
[223] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/255
[224] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/256
[225] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/256
[226] bkz. s. 243
[227] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/257-258
[228] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/258
[229] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/259-260
[230] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/260
[231] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/261
[232] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/262
[233] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/262
[234] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/262-263
[235] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/263
[236] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/263
[237] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/264
[238] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/264
[239] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/264-265
[240] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/265
[241] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/265
[242] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/265
[243] Müsned, 2/335, 339.
Fahruddin Er-Râzi,
Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 15/265
[244] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/266
[245] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/266
[246] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/266-267
[247] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/267
[248] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/267-268
[249] Benzeri, Mûsned, 5/5.
[250] Tirmizi, zühd, 49 (4/594).
[251] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 15/268-269