Hak rahmetinin insan gözünde damla damla olmasıdır gözyaşları. Dilin, duygunun ve gönlün el ele, yüz yüze birleştiği, iç içe girdiği ânın çiçekleşmesi üzerinde jâledir gözyaşları.
Gönül pasını yakan, kalpten sefîl arzuları sıyırıp atan, yüce hislerin çepeçevre ruhu sardığı ânın şehâdet kanıdır gözyaşları. Bulut bulut yükselip Hak rahmetine ulaşan bu fâni dünyanın, bâki âleme mazhar pırlantalarıdır gözyaşları.
Gözü dolu bulut ana, üzerimize ağlamasa nice olur halimiz? Yaz demez, kış demez, bahar demez, güz demez daima ağlar.
Hakkın sâfî nebîsi Âdem (a.s.) saâdet kâsesini gözyaşları ile doldurup içmedi mi? Dertli Nebî, tûfan peygamberi o damlalarla âlemi sele vermedi mi? Allah’ın halîli/dostu İbrâhim (a.s.) gözyaşlarıyla ateşi soğuk ve sâlim etmedi mi? İsa Rûhullah’ın hali, ağlamak değil miydi? Ve son durakta Son Nebî, kördüğümü çözer gibi esrârı gözyaşlarıyla çözmedi mi? “Ümmetim, ümmetim!” diyerek inlemedi mi?
Şâir Muhammed İkbal, hayâl âleminde bir yüksek toplulukta, ruhların huzurunda, Nebîler Nebîsine “en mûteber hediye” deyip, bir bardak şehid kanı takdim etmişti. Biz de gökler ötesi o yüce meclise çağrılsak, günahına ağlamış kimselerin gözyaşlarını alıp götürebiliriz.
Kavuşmak için ağlamak ve kavuşmuş olmaktan ötürü ağlamak... Yetimin ağlayışı, ümitsizin ağlayışı değil bu. Bu ağlayış tam bilemeden, öze eremeden, kavuşmanın neşesinden, huzurun heybetinden doğup gelen bir ağlayıştır. Sonunda rahmetin tebessümü olduğu için tatlıdır. Bu ağlayış, bulup bildiğini buldurma ve bildirme yolunda olduğu için müjde ve felâh ağlayışıdır.
Gözyaşları, ruh inceliğinin şâhitleridir. İnce insan, bağrını yakan gözyaşları ile yüzünü yıkayan insandır. İçi sızlamayanlar, kirpiği ıslanmayanlar kem talih hoyratlarıdır.
Uzun senelerden beri ne kadar hasretiz gözyaşlarına. Seccâdelere sormalı, kaç defa gözyaşlarıyla ıslandıklarını. Bu kadar içten uzaklaşılan, bu kadar gönle yabancı kalınan ikinci bir devir gösterilebilir mi? Şimdi siz ey ağlamayı unutmuşlar, gamsızlar, dertsizler ve ağlanacak hallerine gülenler! Gelin şu çıkmazın başında durup asırlık gamsızlığımıza bir son vererek beraber ağlayalım. Cehâletimize ağlayalım. Kaybettiğimiz şeylerden habersizliğimize ağlayalım. Kusurdan bir heykel haline gelmiş mâhiyetimize, duygularımızın dumûra uğrayışına ve hoyratlaşan gönlümüze ağlayalım.
Bu vaziyette öleceğimize, öldüğümüz gibi dirileceğimize, bazılarımızın tasmalı ve prangalı olarak götürüleceği büyük imtihanda, en büyük merâsimde fevc fevc geçecek olan mâzinin şanlıları arasında yer bulamayacağımıza ağlayalım. Daldan kopan bir meyve gibi yalnız düşüşümüze, ayaklar altında ezilişimize, rahmetten cüdâ kalışımıza ağlayalım. Yukarılara doğru güvercinler gibi kanat çırpalım. Çok yükseklerde öyle bir “ah!” edelim ki, ünümüz, gözyaşlarından meydana gelen bulutları harekete geçirsin. Sonra ateş söndüren o damlalar yağmurlar gibi başımızdan aşağıya insin, ateşimizi söndürsün; kin ve nefret ateşini, bütün dünya ve ukbâ ateşini...
Allah’ım, Senden diliyor ve dileniyoruz: Gözlerimize yaş ver ve merhamet etmen için bizi ağlat... Senden uzak kalış hasretini duyamayışımıza ağlat. Gönlün parça parça oluşuna, ağyâr ateşine yanışına... Ağlat bizi, gece kadar karanlık ruhumuza şefkat et de ağlat. Ağlamalarımıza bile ağlamak lâzım geldiği için ağlat. Bizim uzaklığımız itibariyle değil; Senin yakınlığın hürmetine kalbimize rikkat ver ve ağlat bizi yâ Rab! (18)
Sakın “bu ağlama da nereden” demeyin. Eğer bir cemaat kendi adına bir kurtuluş ufkuna ulaşmayı düşünüyor ve planlıyorsa, o, gözyaşlarından meydana getirdiği kanatlarla yükselecektir. Zeminin cennet bağ ve bahçelerine dönmesini bekliyorsa şayet, bu bereket, gözyaşlarından meydana gelen bulutlardan inen damlalarla olacaktır. Evvelâ gözyaşları bulut olacak, sonra damlalar haline gelecek ve kinini, nefretini, gayzını söndürecek. Ve bir rahmet çağlayanları halinde her yerde esip çağlayıp duracak. Eğer zeminin cennet olmasını istiyorsa, o cennete giden yol buradan geçer. Eğer yeni bir asr-ı saâdet yaşanmak isteniyorsa, meseleye sahâbi gibi yaklaşmak gerekecektir. Onların başındaki Peygamber gibi yaklaşmak icab edecektir. Dünya ve âhireti itibariyle ağlamak ve gülmek birbirinin aleyhine işler. Dünyada gülenler, orada mutlaka ağlayacaktır denilmez; fakat âhirette kendileri için ağlama mukadder olanlar, dünyada Allah için ağlamayıp çok gülen insanlardır.
“Gülüyorlar da ağlamıyorlar” (53/Necm, 60) Gönüllerine sağnak sağnak Kur’an iniyor. Gülüyorlar, ağlamıyorlar. Kur’an bize de iniyor. Gülüyoruz ağlamıyoruz. Burada kendilerini emin zannedenler, orada emniyetlerini bütün bütün kaybetmiş olacaklar.
“Şüphesiz günahkârlar, (dünyada) iman edenlere gülerlerdi.” (83/Mutaffifîn, 29) Suç işleyen, kendini cürme salanlar, hep günah içinde bocalayıp duranlar, isyan içinde yüzüp gidenler, mü’minleri gördüklerinde gülüyorlardı. “Gerici” diyorlar, “yobaz” deyip alaya alıyorlardı. “İşte o gün (âhirette) de iman edenler, kâfirlere gülerler.” (83/Mutaffifîn, 34) İşte o gün bu defa da mü’minler gülecek, kâfirler kıvrım kıvrım iki büklüm olacaklar. Bakın gülme ve ağlama, birbirinin aleyhine işliyor. Burada Allah’ı unutup gülme varsa, kahkaha varsa, çakır keyf olma varsa, orada başka türlü olacak. Mü’minler burada ağlamış, gözyaşlarını akıtmışlar, ötede: “O gün birtakım yüzler parlak, güleç ve sevinçlidir.” (80/Abese, 38-39) O gün burada ağlayanlar, kendilerine gülenlere karşılık orada gülecekler.
“Benim bildiğimi bilseniz, az güler, çok ağlardınız.” buyuruyor Rasûl-i Ekrem. Bildiğimi bilseydiniz rahat koltuklar üzerinde zevk ve lezzeti terkedecektiniz. Belki yamaçlara çıkacak, dağlara tırmanacaktınız. Allah’a sığınacaktınız. Yürekleriniz ürperecekti diyor. Yürek hopluyorsa, gönül bir güvercin kalbi gibi ürkek ürkek atıyorsa, gözler buna yaşlarla dem tutuyorsa, içte ma’rifet/ilim var demektir. “Kendilerine ilim verilen kimselere o (Kur’an) okununca, derhal yüz üstü secdeye kapanırlar. Ağlayarak yüz üstü yere kapanırlar.” (17/İsrâ, 107-108) İlim irfan sahibi mü’minlerin hali bu, âyetler okununca çeneleri üzerine secdeye kapanıyorlar ve hıçkıra hıçkıra ağlıyorlar. Yine Kur’an diyor: “Bu, onların huşûunu/saygı ve korkularını artırır.” (17/İsrâ, 109) Zaten gözyaşları sînede haşyetin dışarıya sızması demektir.
Allah’a karşı hakkıyla saygı duyup korkanlar, ancak Allah’ı bilenlerdir, âlimlerdir (35/Fâtır, 28). Gökte, yerde âyetlerini araştıranlar, enfüsî incelemelerde bulunanlardır. Sîneler haşyetle dolunca insan çatlayacak hale gelir. Sînenin çatlamaması için bir boşalmadır gözyaşı. Boşalmıyorsa bir boşluk var demektir içinde. Doluysa boşalacaktır. (19)