Yüce Allah'ın sonradan olanlara, sonradan yaratılmış olanlara benzememesi demektir. Yüce Allah'ın benzeri hiç bir şey yoktur. O'na eşit ve denk olan hiç bir varlık yoktur. Zaten kâdîm, bâkî ve bir tek olan varlığın sonradan olanlara benzememesi, yine O'nun bu sıfatlarının bir sonucudur ve O'nun yüce zatına mahsustur. Bu sıfata Şûrâ suresinin 11. âyetinde açıkça işaret buyurulmuştur: "O'nun benzeri hiç birşey yoktur, O işitendir, görendir." [1]
Sonradan var olanlara benzememek demektir. Allah (c.c.) sonradan var olanlara, yani yaratılmış varlıklardan hiçbirine, hiçbir yönden benzemez. İnsanın aklına geldiği, düşüncesinin ulaşabildiği herşeyden Allah mutlak surette başkadır. İnsan aklı Allah’ın zatının mahiyetini anlayamaz. Bu yüzden insanlar bu konuda düşünmekten men olunmuşlardır.
“O’na benzer hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ: 42/11)
Allah zat ve sıfatı ile sonradan yaratılmış olan hiçbir şeye benzemez. Bu sıfatın zıddı olan benzerlik, Allah hakkında akla aykırıdır, mümkün değildir. Sınırlı olan aklımızla Allah'ı nasıl düşünürsek düşünelim, hayâlimizde nasıl canlandırırsak canlandıralım, O, bizim düşündüklerimizden hayal ve tasavvurumuzdan geçirdiklerimizin hepsinden başka ve hiçbirine benzemeyen ilâhî bir varlıktır. Hayalimizden geçirdiğimiz bütün varlıklar, yok iken sonradan var olan, varlığı, bir başkasının varlığına muhtaç olan ve sonunda yok olmaya mahkûm, noksan varlıklardır. Allah ise her türlü noksanlıklardan uzak mükemmel ve mukaddes bir varlıktır. Böyle yüce bir varlık, önce yok iken var olan sonra yine yok olacak hiçbir varlığa benzemez. Allah kendi zatını "O'nun benzeri yoktur. O, herşeyi işitici ve görücüdür." (Şûrâ: 42/11) âyetiyle vasıflandırmıştır. Peygamberimiz de (s.a.s.), "Allah aklına gelen her şeyden başkadır." buyurmuştur. Allah, sonradan olanlara benzeseydi, bu takdirde hâdis yani başkasına muhtaç bir varlık olurdu. Kadim ve bakî olan bir varlık ise hâdis olamaz. Başkasına benzemeye muhtaç olan bir varlık, benzediği varlığın ve diğer varlıkların yaratıcısı olamaz. Allah, tek yaratıcı olduğuna göre, yarattıklarına benzemez ve muhalefetü'n li'l-havâdis sıfatıyla muttasıfdır. Bu sıfat aynı zamanda, Allah'ın, diğer varlıklarda bulunan cisimlik, cevherlik, arazlık, parçalardan bir araya gelmek, yemek, içmek, oturmak, uyumak, kederli ve sevinçli olmak gibi sıfatlardan da uzak olduğunu ifade eder. Fetih: 48/10; Rahmân: 55/27; Tâhâ: 20/5. âyetlerinde geçen "Allah'ın eli", "Allah'ın yüzü", ''Allah'ın arşı istiva-istilâ etmesi" gibi maddî varlıklara ait sıfatların Allah hakkında kullanılmış olması, Allah'ın başka varlıklara benzediğinin delili değildir. Bu kelimelerin hepsi mecâzî anlamdadır. Allah'ın eli: Allah'ın kudreti; Allah'ın yüzü: Allah'ın zatı mânâsında kullanılmıştır. [2]
Cenab-ı Allah'ın tenzîhî ve selbî zâtına layık ve vacib sıfatlarından birisi. Bu sıfat Cenab-ı Hakk'ın zat ve sıfatlarında hiç bir şeye benzemediğini ifade eder. Muhalefetün li'l-havâdîs Allah'ın sonradan olan şeylere muhalif olması (benzememesi) demektir. Bunun zıddı sonradan olan şeylere mümaselet (benzemek)'tir; ki, Cenab-ı Hakk bundan münezzehtir. Allah Teâlâ'nın, zat ve sıfatlarından mümaselet ve müşahebeti (benzeri olmayı) kaldırdığı ve mefhumunda selb (nefy) anlamı bulunduğu için bu sıfat da Tenzihât denilen sıfat-ı selbiyeden sayılır.
Cenab-ı Allah, Vâcibü'l-vücûd'tur. Zâtından dolayı zorunlu olarak var olmak, varlığında başkasına muhtaç olmamak, başlangıcı olmayıp ezeli olmak, bâkî ve ebedî olmak, vâcibü'l-vücûd'a lazım gelen vasıflardır. Cenab-ı Allah'tan başka her şey mümkindir ve sonradan var edilmişlerdir (hadisdirler). İmkan (varlığı zorunlu olmamak), hudûs (sonradan olmak), varlığında başkasına ihtiyaç, fâni ve sonu olmak, zeval bulmak, noksanlık her mümkine lazım gelen vasıflardır. Vacib her bakımdan mümkinlerin zıddıdır. Zat ve sıfatları bakımından birbirine zıd olan iki şey asla birbirlerine benzemezler. O halde Vacib Teala'nın zatı ve sıfatları mümkinatın hakikat ve özelliklerine benzemez.
Allah, zat ve sıfatlarıyla ekmeldir. Başkaları noksan olup varlıklarında ve özelliklerinde Allah'a muhtaçtırlar. Kendisine muhtaç olunan ve kendisi mutlak ihtiyaçsız bulunan Allah Teâlâ, elbette her bakımdan kendisine muhtaç olan varhklara benzemez. Cenabı Allah'ın noksan varlıklara benzemesi, O'nun için nakisa (eksiklik) olur. O halde başkalarına benzemek Allah Teâlâ hakkında muhaldir. Mümkinatın her birinin birbirleri içerisinde cinsleri, tür ve benzerleri vardır. Cenab-ı Hakk'ın cins ve benzeri yoktur. Cins ve benzeri olmadığı için O'nun mahiyeti nedir? diye sorulamaz. O cüz ve parçalardan da mürekkep değildir. Cüz ve cisimlerin bitişme, ayrılma, hareket gibi hiç bir özelliği O'nda yoktur. Böyle olsa, bunlara muhtaç olmuş olurdu. O, mutlak ihtiyaçsızdır. O, bütün kâinatı yaratan tek yaratıcıdır. O, noksanlıklardan münezzeh, bütün ekmel sıfatlarla muttasıf, ekmel varlık ve tek yaratıcı olduğu için, azamet ve ahadiyyet perdesi ile gözlerden gizlenmiştir. Hattâ o kadar büyüktür ki, O'nun mahiyetini ve zatını akıllar idrak edemez, O'nun hakikatına hayal ve vehimler erişemez. Bunun için Peygamberimiz (s.a.s), (Aklına gelen her şeyden Allah başkadır) buyurmuştur. Allah Teâlâ'nın zat ve sıfatlarının hakîkatini kavramak, O'nun ilâhi mahiyetini tasavvur edebilmek mümkün olmadığından, akıl ve hayalimize ne gelirse gelsin ve ne şekilde nasıl düşünürsek düşünelim; O, hayal ve tasavvur ettiklerimizden ve düşündüklerimizden başkadır. Bu sebeple Hz. Peygamber (s.a.s), "Allah'ın mahlûkatı, nîmetleri ve varlığına delâlet eden ayetleri hakkında düşününüz. O'nun zat ve mahiyeti hakkında düşünmeyiniz" buyurmuştur.[3] Buna göre, Allah'ın varlığına, kudret, ilim ve hikmetine delalet eden ayet ve delilleri akıllar idrak eder, gözler görür, var ve bir olduğu kesin olarak anlaşılır.
Zatında ve sıfatlarında Allah Teâlâ'nın yerini tutacak ve O'nun makamına kaim olabilecek hiç bir şey de yoktur. Zatında O'nun yerini tutabilecek bir şeyin olmadığı malumdur. Cenab-ı Vacibul-Vücud'un hayat, ilim, kudret ve diğer bütün sıfatları, mahlûkatın sıfatlarından aralarında hiç bir münasebet ve benzerlik olmayacak kadar ekmel ve çok daha yücedir. Meselâ, bizim ilmimiz zorunlu olmayıp sonradan kazanılmıştır, arâzdır, bâki değildir; zail olur, her zaman yenilenir ve çok eksiktir. Yüce Allah'ın ilmi, O'nun zatına vacib zorunlu ezelî, ebedî ve tastamamdır. Geçmişte ve gelecekte O'nun ilminden bir zerre bile hariç kalmaz. O kudretiyle de ezelde ve ebed'te ekmeldir. O'nun her mümkine gücü yeter.
Yüce Allah hiç bir şeye benzemediği için araz değildir. Çünkü araz, var olabilmesi için kendisini tutup taşıyan bir mahalle muhtaçtır. O'nun şekil ve sureti yoktur. Sonlu ve sınırlı değildir. Sonu yoktur. O zaman ve mekandan münezzehtir. Zaman ve mekânın fevkindedir. Hülâsa; Yüce Allah, mümkinât ve hadisler denilen varlıklara hiç bir şekilde benzemeyen ve bunların özelliklerinden münezzeh ekmel varlık ve tek yaratıcıdır.
"O'nun benzeri şöyle dursun, benzeri gibisi bile yoktur. O, hakkıyla işitici ve görücüdür." (eş-Şura: 42/11)
"Melekler saf saf olduğu halde Rabbin (in emri) geldiği vakitte." (el-Fecr: 89/22)
"Rahman olan Allah Arş'ın üzerine istiva etmiştir." (Taha: 20/5)
"Allah'ın eli, onların ellerinin üstündedir." (el-Feth: 48/10) gibi ayetlerde Allah Teâlâ'ya bir tür teşbihi (benzetmeyi) andıran sıfatlar isnad edilmiştir. Bu sıfatlara, haberî sıfatlar (es-Sıfatü'l-haberiyye) denilir. Selef uleması bu sıfatları tecsimsiz (cismiyat isnad etmeyerek) teşbihsiz (başkalarınınkine benzetmeyerek ve benzerliğini reddederek ve te'vilsiz kabul ederler ve bunlardan murad edilen manâyı Allah'a havale ederler. Halef uleması: (Kelamcıların müteahhirîni) ise, halkı teşbih vadisine düşmekten, Cenab-ı Allah'ı başka şeylere benzetmekten korumak için haberî sıfatlara Arap dili ve belağatına uygun olarak Cenab-ı Hakk'ın zatına lâyık bir anlam vermişlerdir. Meselâ yedullah'taki" yed'e kudret ve nimet; "vechü Rabbike" (er-Rahman: 55/27) deki vech'e, zat anlamını vermişler ve verdikleri bu manâların ihtimal dahilinde olduğunu ve kesinlik kazanamayacağını da söylemişlerdir ve neticede bu haberi sıfatlardan kesin olarak murad edilenin ne olduğunu yine Allah'a havale etmişlerdir.[4]
Allah Teâlâ'dan başka her şey eski anlatımla “Hâdis” tir. Yani sonradan olmadır. Halbuki Zât-ı İlahiye için böyle bir şey söz konusu değildir. Bu nedenle O'nun benzeri yoktur. [5] Dolayısıyla kâinâtta ne varsa ya “pozitif”, ya “negatif” veya “nötr” dür; Halbuki Allah Teâlâ'nın bunlarla nitelenmesi söz konusu değildir. Çünkü O, ne cisimdir, ne maddedir; O, ezelî ve ebedî'dir; Doğmamıştır, doğurmamıştır. Bu bakımdan “Hâdis” olan her şeye muhaliftir. (Yani sonradan olma her şeye aykırıdır.) İnsanın düşünce kapasitesi ve kavrayış gücü O'nun Zât-ı İlahiye'sini idrak edemez. O'nun için Allah Teâlâ'nın zâtı hakkında düşünen insan, bütün kapıları kapalı bulur.
Bunun nedeni ise Yüce Allah'ın, en büyük gerçek [6] olmasında ve hiç bir şeye benzememesinde saklıdır. Başta en mükemmel yaratık olan insan aklı olmak üzere, Allah Teâlâ hiç bir şeye sığmayacak kadar yüceler yücesidir ve herhangi bir şeye benzemekten münezzehtir. İnsan aklı bütün gerçeklere inanabilecek kadar olgundur, ancak bütün gerçekleri tam anlamıyla kavrayacak aşkınlıkta değildir. Bu nedenle Allah Teâlâ hakkında ulaşabileceğimiz en üst bilgi limitleriyle yetinmek zorundayız. Bu da ancak vahye bağlı kalmakla olur. Bununla yetinmek istemeyen insanlar zorunlu olarak bu limitlerin engellerine daima çok şiddetli bir şekilde çarpmış ve bocalamışlardır. İşte “Vahdet-i vücut”'çu ve “Fenafillah”'çı zındıklarla [7] bazı filozofların ve diyalektisyenlerin başına gelen felaketler bundan kaynaklanmıştır. [8]
[1] Cihad Tunç, Şamil İslam Ansiklopedisi: 5/406.
[2] Cengiz Yağcı, Şamil İslam Ansiklopedisi: 1/116.
[3] İbn Kesir, Tefsiru'l-Kur'ani'l-Azim; en-Necm: 53/42, et-Talak: 65/12. ayetlerinin tefsirinde el-Azîzî, Siracü'l-Münir Şerhu'l-Camiu's-Sagir Mısır, 130 h. 2/170.
[4] Şamil İslam Ansiklopedisi: 4/241-242.
[5] Şura: 42/11
[6] (Kur'ân-ı Kerim Sure: 112) Şeytanî eylencenin cümbüşü içinde kendini kaybetmiş sürülerin daha çok stadyumlarda attıkları bir slogan vardır ki, en az onlar kadar gaflet içinde bulunan insanların kulak zarlarını sıyırır geçer : « En büyük (...), başka büyük yok » (!) Bu gafil zavallıların, sevdiklerini göklere çıkarmak için o anki sersemlikle kustukları bu sözler, aslında sinsi pozitivistler tarafından uydurulmuş ve yaygınlaştırılmıştır. Bu tür sloganların asıl amacı en büyük gerçeğ'i zihinlerde basitleştirmektir. Ama onlara rağmen : En büyük Allah Teâlâ'dır, başka büyük yoktur!!!
[7] a) Vahdet-i Vücud: Kainatla Allah arasında (haşa !) özde bir ayrılık olmadığı inancıdır. Bu inanca göre “kainattaki her şey O'nunla eş değerdedir. Yaratıklar Yaratıcının bizzat özünden fışkırarak var olmuşlardır.”
İlk kez Helenistik Yunan filozofları tarafından ortaya atılan bu düşünce çok sonraları Zunnun-i Mısrî, Celalüddin-i Rûmî ve özellikle Muhiddin-i Arabi gibi filozoflar tarafından işlendi. Birçok insan bilerek veya bilmeyerek bu küfrün içine düştüler. Genellikle tarikatların hepsi bu inancı benimsemektedir. Bu, onların “Vahdet,i vücut” felsefesini ve amacını bildikleri için değil, -maalesef- bu felsefeyi yayan insanlara karşı duydukları aşırı saygıdan kaynaklanmaktadır. Örneğin Muhiddin-i Arabi Hallac-ı Mansur ve Bayezid-i Bistâmî gibi kimseler tarikatçıların gözünde o kadar yüce, o kadar büyüktürler ki bunların bir yanlışlık yapmış olabileceklerine asla inanmamaktadırlar. Halbuki Muhiddin-i Arabî'nin, ünlü yahudi filozof Musa b. Meymun (M.1204)'un eserlerini okuyarak O'nun derin etkisinde kaldığı birçok kaynaklarda vardır. Keza Bayezid-i Bistâmî'nin, Namlı zındıklardan Ebu Ali es-Sindî aracılığıyla “Patanjalizm” i aşılandığı, vaktiyle Hanefi fıkhı ile meşgulken bu yola saptığı yine kaynaklarda yazılıdır. “Vahdet-i Vücûd”'u, Muhiddin'i Arabî öyle edebi ve havalı üsluplar kullanarak anlatmış ve yorumlamıştır ki O'nun bu alanda sergilediği parlak başarı insanları büyülemiş, dolayısıyla bu kadar bilgili bir insanın ancak evliya olabileceği izlenimi uyanmıştır.
b) Fenâfillah: Tasavvuf dilinde “riyâzet” veya “çile” olarak bilinen bir çeşit yoga ile sözde zaman içinde “benlikten sıyrılarak Allah'ın varlığında yok olmak” (?!) demektir. Kaynağı bir Hind felsefesi olan patanjalizm'dir. Bazı kaynaklara göre “Fenafillah” sözcüğünü ilk defa kullanan Ebu Said El-Harrâz'dır. Gerek “Vahdet-i Vücûd”, gerekse “Fenâfillah” idealleri anlatılırken: Genellikle ön açıklamalarda (Her şeyin Allah'ın tecellisi olduğu ve her şeyin ancak O'nunla var olduğu) şeklinde hazırlayıcı ve İslamın ruhuna aykırı olmayan sözlerle insanlara yaklaşılmaktadır. Halbuki bu inanca kapılmış kimseler zaman zaman “Cennet ve cehennem önemli değildir.” diyerek Ku'rân gerçeklerini açıkça küçümsemiş ve bunu da “Önemli olan Allah'ın hoşnutluğudur.” gibi spekülatif sözlerle ve sinsi bir şekilde örtbas etmeye çalışmışlardır. Onlara göre “Fena” makamından sonra, yani Allah'da eriyip yok olduktan sonra (!) insan Allah'ın melekûtuna ulaşarak bu kez de “Bakâ”, yani sonsuzluk makamına yükselir ve Allah ile birleşerek ölümsüzleşir. Bunun en çarpıcı bir örneği: Gerdek gecesi demek olan “Şeb-i arus” söylemiyle anlatılmıştır.
[8] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 218-219.