Yüce Allah Tarafından Müşriklerle Savaşa İzin
Verilişi
Gazâ ve Seriyyelerin Sayıları ve Gayeleri
Peygamberimiz (a.s.)ın Savaş Birlikleri
Kumandanlarına Emir ve Tavsiyeleri
Hz. Hamza'nın Sîfü'l-Bahr'e Gönderilişi
İslam Mücahidlerinin Sîfü'l-Bahr'de Müşriklerle
Karşılaşmaları
Mecdi b. Amr el-Cühenî'nin Arabuluculuk Edişi
Ubeyde b. Hâris'in Râbığ'a Gönderilişi
Râbığ Seferine Katılan Süvarilerin Sayısı
Mücahidlerin Müşriklerle Karşılaşmaları
Mikdad b. Amr ile Utbe b. Gazvan'ın Müslümanlar
Tarafına Kaçmaları
Sa'd b. Ebi Vakkas'ın Harrar'a Gönderilişi
Seferin Gayesi ve Sefere Katılanların Sayısı
Peygamberimiz Ateyhissefamm Sancağı ve Sancaktan
Mahşi b. Amr ed-Damrî ile Anlaşma Yapılışı
Seferin Tarihi, İsmi ve Mevkii
Sefvan Seterinin Sebebi ve Gayesi
Zü'f-Uşeyre Seferine Katılan Mücahidlerin Sayısı
Müdlic ve Damrâ Oğulları ile Anlaşma Yapılışı
Hz. Ali'ye Şehit Edileceğinin Haber Verilişi
Abdullah b. Cahş'ın Nahle'ye Gönderilişi
Nahle Seferine Katılan Mücahidlerin Sayıları ve
İsimleri
Mücahidlere Tahsis Edilen Binitler
Abdullah b. Cahş'a Verilen Emir
Mücahidlerin Kervan Mallarını İğtinam Edip
Medine'ye Getirmeleri
Hakem b. Keysan'ın Müslüman Oluşu ve Osman b.
Abdullah'ın Kâfir Olarak Ölüşü
Abdullah b. Cahş ile Arkadaşlarının Nahle
Seferinden Dolayı Ecir Ummaları
Şam'dan Medine'ye Gelen İbn Heyyiban'ın Yahudilere
Peygamberimiz (a.s.)ın Geleceğini
Haber Verişi ve Ona Uymayı Vasiyet Edişi
Yahudilerin, Gelmesini Bekleyip Durdukları
Peygamberi, Gelince İnkâr Etmeleri
Yahudi Bilginlerinden Zebîr b. Bata'nın Gerçeği
Önce İkrar ve Sonra İnkâr Edişi
Yahudilerin Peygamberimiz (a.s.)ın Sıfatlarını
Kitaplarında Okudukları ve Çocuklarına da
Ölüm Döşeğinde Müslüman Olan Yahudi Genci
Necidlinin Peygamberimiz (a.s.) Hakkında Tevrat ve
İncil'de Bildirilenleri İtiraf Edişi
Hıristiyan Kıskançlığı ve İnkârcılığından da Bir
Örnek
Peygamberimiz (a.s.)ın Yumuşak Huyluluğunun Bir
Yahudiyi Müslüman Edişi
Yahudi Bilginlerinden Başlıcaları
Yahudi Bilginlerinin Birtakım Sorular Sorarak
Peygamberimiz (a.s.)ı Oyalamaya
Yahudi Bilgini Şe's b. Kays'ın Ensarı Birbirine
Düşürüşü
Yahudi Bilginlerinin Müşrikliği Müslümanlıktan
Üstün Göstermeye Kalkışmaları
Yahudi Bilginlerinden Münafık Olarak Müslüman Olanlar
Yahudilerle Düşüp Kalkan Ensar Münafıkları
Müslümanların Yahudilerle Dost Olmaktan Men
Edilmeleri
Namaz İçinde Beytü'l-Makdis'ten Kâbe Tarafına
Dönülüşü
Mü'minlerin Kıble Hususunda Duydukları Endişelerin
Giderilişi
Ebu'd-Derda Uveymir (Âmir)'in Müslüman Oluşu
Ramazan Orucunun Farz Kılınışı
Orucun Lügat Ve Şeriat Dilinde Mânâsı
Ramazan Orucunun Ne Zaman Ve Nasıl Farz Kılındığı
Ramazan Orucunun İslâm Dininin Beş Temelinden Biri
Oluşu
Ramazan Orucuna Ait Bazı Hükümler
Peygamberimiz (a.s.)ın Ashabı Ağlatan Konuşması
Sa'd b. Muaz'ın Kâbe'de Ebu Cehil ile Tartışması
Peygamberimiz
(a.s.); Akabe bey'atından önce, müşriklerle savaşmaya mezun değildi.
Ancak
müşrikleri Yüce Allah'ın birliğini kabule davet etmek, karşılaşılacak
işkencelere katlanmak, cahillerin uygunsuz davranışlarına aldırış etmemek, göz
yummakla memurdu.
Kureyş
müşrikleri ise; Peygamberimiz (a.s.)a tâbi olanları, dinlerinden döndürmek
için, işkenceden işkenceye uğratmakta idiler. Müslümanlardan kimi işkenceler
altında dinlerinden döndürülmüş, kimi yurtlarını yuvalarını bırakarak
Habeşistan'a, kimisi de Medine'ye hicret etmiş, dağılmışlardı.
Kureyş
müşrikleri; Yüce Allah'a karşı azgınlaştıkları, O'nun kendileri için dilediği
nimetleri red ve Resûlünü tekzib ettikleri; Allah'ın tevhid ve ibadet ehli olan
ve Resûlünü doğrulayan, dinine sarılan kullarını da işkenceden işkenceye
uğrattıkları ve yurtlarında yuvalarında tedirgin ettikleri zaman, Yüce Allah
Peygamberimiz (a.s.)a onlarla savaşma izni verdi.
O
zalimlere ve azgınlara karşı kendisine yardım edeceğini de va'd buyurdu.
Müşriklerle savaşmaya ilk defa izin veren ve kan dökmeyi, Peygamberimiz (a.s.)a
mubah kılan âyetlerde[1] şöyle
buyu-ruldu:
"Kendileriyle
çarpışılan (Müslüman)lara, zulme uğradıklarından dolayı, çarpışmaya izin
verildi.
Şüphe
yok ki, Allah onlara yardım etmeye her yerde her zaman kadirdir. Onlar
(Müslümanlar), 'Rabbimiz Allah'tır' demelerinden başka bir sebep olmaksızın,
haksız yere yurtlarından çıkarıldılar.
Eğer
Allah insanların bazısının şerrini bazısıyla def'etmemiş olsaydı, manastırlar,
kiliseler, havralar ve içlerinde Allah'ın ismi çok anılan mescidler, muhakkak
yıkılır giderdi.
Elbette
ki, Allah kendisine yardım edenlere yardım eder.
Hiç
şüphesiz, Allah Kavîdir. Kudretiyle herşeye üstün gelendir.
Onlara
(Müslümanlara) yeryüzünde bir iktidar mevkii verirsek, namazı gereği gibi
kılarlar, zekatı verirler. İyiliği buyururlar, kötülükten vazgeçirmeye
çalışırlar.
İşlerin
sonucu, döne dolaşa, Allah'a vanr."[2]
"Fitne
kalmayıncaya kadar onlarla (müşriklerle) savaşın!
Vazgeçerlerse,
artık, zalimlerden başkasına hiçbir husumet yoktur."[3]
Peygamberimiz
(a.s.) müşrikler tarafından Mekke'den çıkarıldığı,
çıkmak zorunda bırakıldığı zaman, Hz. Ebu Bekir
"Onlar
peygamberlerini Mekke'den çıkardılar.
İnnâ
lillâhi ve innâ ileyhi râciûn=Biz Allah'ın kullarıyız ve hep O'na dönücüleriz.
Onlar
(müşrikler), muhakkak, helak olacaklar!" demişti.
Yüce
Allah "Kendilerine zulüm ve haksızlık yapılmış, harb açılmış olanlara, savaş için izin verildi.
Şüphe yok ki, Allah onlara (Müslümanlara) yardıma elbette kadirdir" (Hacc:
39) ayetini indirdiği zaman da:
"Anladım
ki, yakında bir çarpışma olacak!" demiştir.[4]
Gaza;
düşmanla çarpışmaya gitmek,[5]
Seriyye
de; düşman üzerine gönderilen askerî birlikler demektir.[6]
Bunların
en azı 5, en çoğu da 300-400 kişilik olur.[7]
Peygamberimiz
(a.s.):
"Seriyyelerin
hayırlısı 400 kişilik,
Ordunun
hayırlısı da 4000 kişilik olanıdır.
12000
kişilik olan bir ordu ise, azlıktan dolayı yenilmez" buyurmuştur.[8]
Hadis
ve siyercilerin genellikle kabul ettiklerine göre; Peygamberimiz (a.s.)ın
bizzat hâzır bulundukları askerî hareketlere gazve; kendileri bulunmayıp
Ashabdan herhangi birisinin kumandası altında düşman üzerine saldıkları askerî
birliklere de seriyye denilmektedir.
Sayı
bakımından en az olan askerî birliğe cerîde,
50
kişiden 400 kişiye kadar olan askerî birliğe seriyye,
100
kişiden 1000 kişiye kadar olan askerî birliğe ketîbe,
1000
kişiden 4000 kişiye kadar olan askerî birliğe ceyş,
4000
kişiden 12000 kişiye kadar olan askerî birliklere hamîs,
Birliklerin
tümünü içine alan birliğe ise asker denilir.[9]
Peygamberimiz
(a.s.)ın bizzat katıldıkları gazaların sayısı 27, Ashabdan birisinin kumandası
altında gönderdiği seriyyelerin sayısı da 47 idi.[10]
Mes'ûdî,
Hayber'den Vâdi'l-kurâ'ya dönüşü ayrı bir gazve saydığı için, gazaların
sayısını 28, seriyyelerin sayısını da 35 olarak gösterir ve Vâkıdî'ye göre
seriyye sayısının 48 olduğunu ve 66'dır diyenler de bulunduğunu açıklar.[11]
Gazalardan
9'unda:
1- Bedir,
2- Uhud,
3- Müreysi1,
4- Hendek,
5- Kurayza,
6- Hayber,
7- Mekke'nin fethi,
8- Huneyn,
9- Taif gazalarında çarpışma yapılmıştır.
Bazılarına
göre; Beni Nadîr'de de, Hayber'den dönülürken uğranılan Vâdi'l-kurâ'da da,
Gâbe'de de çarpışma olmuştur.[12]
Peygamberimiz
(a.s.); bir gazaya gitmek isteyince, gideceği ciheti ve maksadını tevriyen
(başka mânâya da gelebilecek) kelimeler içinde gizlemeyi âdet edinmişti.[13]
Bunun
içindir ki, kaynaklarda Bedir savaşından önceki seriyye ve gazvelerin gayeleri,
cereyan tarzları ve neticeleriyle bağdaşamayacak şekilde telakki ve ifade
edilmiştir.
Halbuki,
bu seriyye ve gazveler, herşeyden evvel, Sa'd b. Muaz'ın da Ebu Cehil'e dediği
gibi, hac yollarını Müslümanlara tıkayan Kureyş müşriklerine, buna karşılık
Müslümanların da Suriye ticaret yollarını kesmek suretiyle kendilerini ticarî
ve iktisadî sıkıntıya düşürebilecekleri uyarısında bulunmayı; ve aynı zamanda
onların Müslümanlara karşı ne gibi bir hazırlıkta bulunduklarını öğrenmeyi,
ileride yapılacak savaşlarda bazı kabilelerin Kureyş müşriki eriyle
birleşmelerini önlemeyi amaçlıyordu.[14]
Peygamberimiz
(a.s.) da, vazifesinin esasını ve gayesini şöyle açıklamışlardır:
"Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in de Resûlullah olduğuna
şehadet getirinceye, namazı kılıncaya, zekat verinceye kadar, insanlarla
savaşmak bana emrolundu. Onlar bunları yapınca, Müslümanlık hakkının
gerektirdiği cezalar hariç olmak üzere, canlarını, mallarını elimden
kurtarırlar." [15]
Ashabdan
Abdullah b. Amr:
"Ya
Rasûlallah! Bana cihad ve gaza hakkında bilgi ver?" dedi.
Peygamberimiz
(a.s.):
"Ey
Abdullah b. Amr! Eğer sen Allah'ın rızasını umarak ve güçlüklere katlanarak
çarpışırsan, Allah da seni Kıyamet günü o hal üzere diriltir.
Eğer
sen gösteriş ve övünme için çarpışırsan, Allah da seni Kıyamet günü o hal üzere
diriltir!" buyurdu.[16]
Peygamberimiz
(a.s.)a bir çöl Arabi gelip:
"Şeref
ve şan kazanmak veya övülmek veya ganimet elde etmek veya gösteriş için
çarpışan kimse hakkında ne buyurursun?" diye sordu.[17]
Başka
birisi de:
"Yâ
Rasûlallah! Allah yolunda çarpışmak nedir? Kimi kızarak, kimi hamiyetinden
dolayı çarpışıyor?" diye sordu.
Peygamberimiz
(a.s.):
"Kim
yalnızca Allah'ın Kelimesi en yüce olsun diye çarpışırsa, işte onunkisi Allah
yolundadır!"[18]
Bir
adam da:
"Yâ
Rasûlallah! Bir adam Allah yolunda çarpışmak ve aynı zamanda dünya mallarından
birşeyler de elde etmek isterse, buna ne buyurulur?" diye sordu.
Peygamberimiz
(a.s.):
"Ona
bir ecir ve sevab yok!" buyurdu.
Halk,
bu cevabı ağır bularak, adama:
"Sen
Resûlullah (a.s.)a sorunu tekrarla!
Herhalde
cevabı iyi anlayamadın!" dediler.
Adam:
"Yâ
Rasûlallah! Bir adam Allah yolunda savaşmak ve aynı zamanda dünya mallarından
da birşeyler elde etmek isterse ne buyurulur?" diye tekrar sordu.
Peygamberimiz
(a.s.):
"Ona
sevab yok!" buyurdu.
Adama:
"Sorunu
bir kez daha tekrarla!" dediler.
O
da üçüncü kez sorusunu tekrarladı, Peygamberimiz (a.s.) da:
"Ona
sevab yok!" buyurdu.[19]
Peygamberimiz
(a.s.); ezan sesi işitilen memleketler üzerine yürümezdi.[20]
Gönderdiği
askeri birliklere de:
"Bir
mescid gördüğünüz veya müezzinin sesini işittiğiniz zaman, oradan hiç kimseyi
öldürmeyiniz!" buyururdu.[21]
Müslim
b. Haris et-Temimî demiştir ki:
"Resûlullah
(a.s.) bizi bir seriyye içinde göndermişti.[22]
Megar
mevkiine ulaştık.[23]
Oradaki
kavme hücum ettik.[24]
Ben
atımı şaha kaldırdım.[25]
Arkadaşlarımı geçtim.
Feryad
eden[26]
kadınlar ve çocuklarla karşılaştık. Onlara:
'Korunmak
ister misiniz?1 diye sordum.
'Evet!1
dediler.[27]
'Öyleyse,
Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden abduhû ve rasûlüh,
deyiniz[28] de
korununuz!' dedim.[29]
Dediler.[30]
Arkadaşlarım
bana:
'Sen
bizi hem ganimetin üzerine getirdin, hem de bizi ondan men[31] ve
ganimeti bize haram ettin!'[32] diyerek
beni kınadılar.
Resûlullah
(a.s.)ın yanına döndüğümüz zaman da,[33]
benim yapmış olduğum şeyi ona haber verdiler.
Resûlullah
(a.s.) beni çağırıp, yaptığımı benim için güzel buldu[34] ve:
'Hiç
şüphesiz, Allah sana onlardan her bir insan için şu kadar şu kadar ecir ve
sevab yazdı!' buyur-du"[35]
Peygamberimiz
(a.s.); bir orduya veya bir seriyyeye kumandan tayin ettiği,[36] bir
orduyu veya askerî birliği göndereceği zaman, kumandana:[37]
Allah'a
karşı takvalı ve yanındaki Müslümanlara karşı hayırlı olmayı, iyi davranmayı
tavsiye eder, sonra da şöyle buyururdu:
"Allah'ın
ismiyle, Allah'ın yolunda gaza ediniz! Allah'ı tanımayanlarla çarpışınız![38] Gaza
ediniz![39]
Ganimet
mallarına hıyanette bulunmayınız!
Gadr
etmeyiniz! Burun, kulak kesmeyiniz! Küçük çocuk [Ebu Hanifeye göre; küçük çocuk
ve yaşlı] öldürmeyiniz!
Müşriklerden
olan düşmanımla [Ebu Hanife'ye göre; düşmanınızla] karşılaştığın [Ebu Hanife'ye
göre; karşılaştığınız] zaman, onları[40] üç
haslete,[41] üç hasletten birini
kabule davet et![42]
Onların
hangisinde sana icabet ederlerse, icabetlerini kabul et ve kendilerini serbest
bırak!:
1) Onları İslâmiyete davet et![43]
Davetine icabet ederlerse, onların icabetlerini kabul et ve kendilerini serbest
bırak![44]
Sonra, onları kendi yurtlarından Muhacirlerin yurtlarına göçmeye davet et ve
kendilerine bildir ki; onlar bunu yaparlarsa Muhacirlere olan onlara da olacak,
Muhacirlere olmayan onlara da olmayacaktır! Yurtlarından göçmeyi kabul
etmezlerse, onlara bildir ki; kendileri Müslümanların bedevileri gibi olacaklar,
kendilerine Allah'ın bedevî olan Müslümanlar hakkında cari olan hükmü
uygulanacak; -Müslümanlarla birlikte cihada katılmadıkları için-ganimet ve
haraçta bir payları olmayacaktır.[45]
2) Eğer onlar Müslüman olmayı kabul
etmezlerse,[46] onları cizye [vergi]
vermeye davet et![47]
Onlardan cizye vermelerini iste[48]
Buna
icabet ederlerse, icabetlerini kabul et ve kendilerini serbest bırak!
3) İcabet etmezlerse, Allah'tan yardım dile,
onlarla çarpış![49]
Sen bir kale halkını muhasara ettiğin zaman,
onlar senden kendilerine Allah'ın ahdini ve Allah'ın peygamberinin ahdini
vermeni isterlerse, kendilerine Allah'ın ahdini de, peygamberinin ahdini de
verme!
Fakat,
kendi ahdini,[50] babanın ahdini,[51]
arkadaşlarının ahdini ver!
Çünkü,
sizin kendi ahidlerinizi,[52]
babalarınızın ahidlerini,[53]
arkadaşlarınızın ahidlerini[54]
bozmanız; Allah'ın ahdini ve Resûlünün ahdini bozmaktan[55] daha
iyidir.
Bir
kale halkını muhasara ettiğin zaman, onlar senden kendilerini Allah'ın hükmüne
göre indirmeni isterlerse, sen onları Allah'ın hükmüne göre indirme! Ancak
kendi hükmüne göre indir!
Çünkü,
sen onlar hakkında Allah'ın hükmüne isabet edip edemeyeceğini bilemezsin!"[56]
Sîfü'l-Bahr
seferi, Peygamberimiz (a.s.)ın Medine'ye hicretinden yedi ay geçtikten sonra,
Ramazan ayında idi.[57]
Sîfü'l-Bahr, lys nahiyesinde olup,[58]
Cühenîlerin arazisindendir.[59]
Kureyş
müşrikleri Peygamberimiz (a.s.)ı Medine'de de rahat bırakmamakta; kendisini
ter-ketmeleri için, Medineli Müslümanlara tehditli mektuplar göndermekte;[60] onu
öldürmeleri veya Medine'den sürüp çıkarmaları için de, Abdullah b. Übeyy b.
Selûl ile Evs ve Hazrec kabilesi müşriklerine ültimatomlar vermekte idiler.[61]
Aynı
zamanda, Müslümanlara hac yollarını da kapamışlardı.
Bunun
için, Suriye ticaret yollarını keserek, kendilerini ticarî ve iktisadî cihetten
sıkıntıya düşürüp yola getirmek gerekiyordu.[62]
Peygamberimiz
(a.s.), Sîfü'l-Bahr'e göndermek üzere, ilk defa olarak Hz. Hamza için bayrak bağladı.[63]
Hz.
Hamza'nın bayrağı beyazdı ve onu müttefiki Ebu Mersed b. Kennaz b. Husayn
taşımakta idi.
Ebu
Mersed, uzun boylu ve gür saçlı idi.[64]
Peygamberimiz
(a.s.), Hz. Hamza'nın maiyyetine-hepsi de Muhacirlerden olmak üzere-30 süvari
vermişti.[65]
Hz.
Hamza'nın maiyyetine Ensardan hiç kimsenin verilmemesinin, Akabe Bey'atında
Ensara sadece Peygamberimiz (a.s.)ı Medine'de koruma şartı koşulmuş olmasından
ileri geldiği; bunun için, Peygamberimiz (a.s.)ın, Bedir savaşına çıkıncaya
kadar, Ensardan hiç kimseyi askerî seferlere göndermediği, bu devrede onlara
kendisini ve Muhacirleri korutmakla yetinmiş olduğu söylenir.[66]
Hz.
Hamza'nın maiyyetindeki 30 süvari arasında:
1- Ebu Ubeyde b. Cerrah,
2- Ebu Huzeyfe Utbe b. Rebia,
3- Salim Mevlâ Ebi Huzeyfe,
4- Âmir b. Rebia,
5- Amr b. Sürâka,
6- Zeyd b. Harise,
7- Kennaz b. Husayn,
8- Mersed b. Kennaz,
9- Peygamberimiz (a.s.)ın azadlısı Enese de
bulunuyordu.[67] İçlerinde Ebu Cehil b.
Hişam'ın da bulunduğu, Mekkeli müşriklerden 300 süvarinin himayesinde Şam'dan
dönüp Mekke'ye git
mek isteyen ticaret kervanı Sîfü'l-Bahr'e (deniz sahiline) gelmiş bulunuyordu.[68] İki
taraf, çarpışmak için
saf bağladılar.[69]
O
sırada, iki tarafın da dostu ve müttefiki olan Mecdi b. Aımr el-Cühenî, yetişip
araya girdi.
Kâh
onlara, kâh bunlara gide gele, en sonunda iki tarafı da çarpışmaktan
vazgeçirdi.
Hz.
Hamza, arkadaşlarıyla birlikte Medine'ye döndü.
Ebu
Cehil de, ticaret kervanı ve arkadaşlarıyla birlikte Mekke'ye yöneldi.[70] Hz.
Hamza; Peygamberimiz (a.s.)ın yanına dönünce, Mecdi'nin araya girip yaptığı
hizmetini haber verdi.[71]
Peygamberimiz
(a.s.), Mecdi b. Amfin, Müslüman olmadığı halde[72]
kendiliğinden bu arabuluculuğu yapıp çarpışmayı önleyişine memnun oldu ve bu
husustaki başarısını tebrik ve takdir buyurduğunu
açıkladı.
Mecdi'nin
kendi cemaatından gönderdiği kimselere de elbiseler giydirdi.[73]
Râbığ
seferi, Peygamberimiz (a.s.)ın Medine'ye hicretinin 8. ayının başında, Şevval
ayında idi.[74]
Râbığ;
hacıların Mekke'ye giderken geçtikleri, Ebvâ ile Cuhfe arasında bulunan bir
vadi olup,[75] Cuhfe'ye uzaklığı üç
mildir.[76]
Râbığ
seferinin sebep ve gayesi de, Sîfü'l-Bahr seferi için gösterilmiş olan sebep ve
gayenin aynısıdır.[77]
Peygamberimiz
(a.s.); Ubeyde b. Hâris'i Râbığ'a gönderirken,[78] ona
bir bayrak bağlam işti .[79]
Bağlanan bayrak beyaz bezdendi.[80] ve
Ubeyde b. Haris, Hz. Hamza'dan sonra, bayrağı bağlanan Müslümanların ilki idi.[81]
Ubeyde
b. Hâris'in bayrağını Mıstah b. Üsâse taşımıştır.[82]
Ubeyde
b. Hâris'in maiyyetine verilen süvarilerin sayısı 60[83] veya
80 idi.[84]
Onların
hepsi Muhacirlerdendi.
İçlerinde
Ensardan hiç kimse yoktu.[85]
Muhacir
mücahidler Hicaz'da Seniyetü'l-mere'nin aşağısında,[86]
Râbığ vadisinde Ahyâ diye anılan bir suya eriştiler.[87]
Orada,
Kureyşîlerden, büyük ve kalabalık bir cemaata rastladılar.[88]
Kureyşîler,
Ebu Süfyan Sahrb. Harb'in kumandası altında 200 kişi idiler.[89]
Bu
müşriklerin, İkrime b. Ebu Cehil'in veya Mikrez b. Hafs'ın kumandası altında
bulundukları da söylenir.[90]
İki
taraf da, hayvanlarını otlatmak için, yoldan saptılar.[91]
Çarpışmak
için ne saf bağladılar, ne de kılıç sıyırdılar.
Ancak,
aralarında hafif bir tutuşma, çatışma, ok gösterisi yapıldı.[92] Sa'd
b. Ebi Vakkas o gün ilk oku attı ve İslâm'da ilk ok, onun tarafından orada
atılmış oldu.[93]
Sa'd
b. Ebi Vakkas arkadaşlarının önüne geçti, ok çantasını açtı.
Arkadaşları
da onu kalkanlarıyla siperiediler.
Sa'd
b. Ebi Vakkas, ok çantasındaki oklarını atıp tüketinceye kadar, müşriklere ok
yağdırdı.
Sa'd
b. Ebi Vakkas'ın çantasında yirmi ok vardı.
Kendisinin
attığı hiçbir ok boşa gitmiyor, insan veya hayvandan, hangisine değiyorsa, onu
ya öldürüyor, ya da yaralıyordu.[94]
Müşrikler,
Müslümanlara yardımcı kuvvetler geleceğini sanarak korktular.[95]
İki
taraf da, adamlarını esirgeyerek, birbirlerinden aynldılar.[96]
Sa'd
b. Ebi Vakkas, Ubeyde b. Hâris'e:
"Ardlarına
düşseydik, onları öldürürdük! Çünkü onlar korkarak dönüp gittiler" dedi.[97]
Müslüman
oldukları halde o güne kadar Peygamberimiz (a.s.)ın yanına gelmeye muvaffak
olamayan Mikdad b. Amr ile Utbe b. Gazvan, Müslümanlara kavuşabilmek umudu ile,
müşriklerin yanına katılıp yola çıkmışlardı.
Müslümanları
görünce, onların yanına kaçtılar.[98]
Harrar
seferi, Peygamberimiz (a.s.)ın Medine'ye hicretinin 9. ayının başlarında,
Zilkade ayında idi.[99]
Harrar,
Hicaz'da[100] Cuhfe yakınında bir
suyun adı olup,[101]
Cuhfe'den Mekke'ye gelinirken Mahacca'nın solunda ve Gadîr-i Hum'un
yakınındadır.[102]
Peygamberimiz
(a.s.) Sa'd b. Ebi Vakkas için beyaz bir sancak bağladı. Harrar seferinde
sancağı Mikdad b. Amrtaşıdı.[103]
Sefere katılanların sayısı 8 idi.[104] 20
kişi oldukları da rivayet edilir.[105] Kervan halkı 60 kişi idi.[106]
Sa'd b. Ebi Vakkas derki: "Resûlullah (a.s.), bana: 'Ey Sa'd! Harrar'a
vanp kavuşuncaya kadar git! Çünkü, Kureyşîlerin kervanı oradan geçecektir"
buyurdu.[107] Harrar'dan ileri
geçmemeyi de tavsiye etti.[108]
Gündüzleri sinip gizlenmekte, geceleri yürümekte idik.
Beşinci
günün sabahında Harrar'da sabahladığımız zaman, kervanı, oradan bir gün önce
geçip gitmiş bulduk. Resûlullah (a.s.) Harrar'dan ileri geçmem ekliği mi bana
emretmişti. Böyle olmasaydı, onlara yetişmeyi arzu ederdim."[109]
Mücahidler, hiçbir çarpışma yapmadan, Medine'ye döndüler.[110]
Ebvâ
(Veddan) gazası, Peygamberimiz (a.s.)ın Medine'ye hicretinin onbirinci ayının
başlarında, Safer ayında vuku bulmuştur.[111]
Hicretin
onikinci ayının başlarında vuku bulduğu da rivayet edilir.[112]
Ebv'â;
Furu1 ile Cuhfe arasında bir karye olup, Medine'ye uzaklığı 23 mil
kadardır, yani beş günlüktür.
Peygamberimiz
(a.s.)ın annesi Hz. Âmine'nin kabri buradadır.[113]
Peygamberimiz
(a.s.) altı yaşlarında bulunduğu sırada, Hz. Âmine Medine'ye gidip zevci Hz.
Abdullah'ın kabrini ziyaret ettikten sonra Mekke'ye dönerken Ebvâ'da vefat
etmiş ve oraya gömülmüştü.[114]
Veddan
ise, Medine ile Mekke arasında Füru1 nahiyelerinden derli toplu
biryer olup Herşâya 6 mil, Ebvâ'ya 8 mil uzaklıkta ve Cuhfe yakınında Damrâ,
Gıfâr ve Kinanelere ait arazidendir.
Veddan'ın
Cuhfe'ye uzaklığı bir merhaledir.[115]
Peygamberimiz
(a.s.)ın Ebvâ, Veddan seferinden maksadı; Kureyş müşriki eriyle karşılaşmak ve
Damrâ b. Eiekr oğullarıyla da bir anlaşma yapmaktı.[116]
Ebv'â
gazası, Peygamberimiz (a.s.)ın bizzat katıldıkları ilk gaza idi.[117]
Peygamberimiz (a.s.), Ensardan Sa'd b. Ubâde'yi Medine'de yerine vekil bıraktı.[118]
Ebv'â,
Veddan gazasında Peygamberimiz (a.s.)ın sancağı beyazdı ve onu Hz. Hamza
taşımakta idi.[119]
Ebva
gazasında, Kureyş müşrikleriyle karşılaşılmadığından, bir çarpışma olmamış;
ancak, Kinane soyundan gelen Damrâ oğulları kabilesinin o zaman seyyidi ve
lideri bulunan Mahşi b. Amr ile Ebvâ'da bir anlaşma yapılmıştır.[120]
Buna
göre, Peygamberimiz (a.s.) onlarla çarpışmayacağı gibi, onlar da Peygamberimiz (a.s.)la
çarpışmayacaklar; Peygamberimiz Aieyhisseiama karşı yığınakyapmayacakiar, bir
düşmana da yardım etmeyeceklerdi.[121]
Peygamberimiz
(a.s.), bu hususta aralarında bir yazı da yazdırdı.[122]
Yazılan
yazıda şöyle denildi:
"Bismillâhirrahmânirrahîm.
Bu,
Muhammed Resûlullah'ın Benî Damrâlar için yazdığı yazıdır.[123]
Onların
malları ve canları emniyettedir.
Onlar,
Allah'ın dinine karşı çarpışmadıkça, düşmanlarının baskınına karşı yardım
görecekler; deniz bir kıl parçasını ıslatabilecek suya malik olduğu müddetçe,
Peygamber onlara yardım edecektir.
Peygamber
onlan kendisine yardıma çağırdığı zaman da, onlar Peygamberin davetine icabet
edeceklerdir. Bu, onlara, Allah'ın ve Resûlünün bir ahdi ve emânıdır. Yardım,
onlardan, iyilik eden ve kötülüklerden sakınanları içindir."[124]
Ebvâ
seferi 15 gece sürdü. Peygamberimiz (a.s.) bu sürenin sonunda Medine'ye döndü.[125]
Buvat
gazası Peygamberimiz (a.s.)in Medine'ye hicretinin onüçüncü ayının başlarında[126]
Rebiülevvel ayında vuku bulmuştur.[127]
Rebiülâhir ayında vuku bulduğu da rivayet edilir.[128]
Buv'at; Radvâ nahiyesinde, Zîrıuşub'un yakınında, Cüheynîlerin dağlarından bir
dağdır. Bunun Medine'ye uzaklığı dörtbürüd (36 mil) kadardır[129] Üç
bürüd olduğu da söylenir.[130]
Buvat'ın Bevat diye okunduğu da vardır.[131]
Radvâ;
Yenbu yakınında, sulu, ağaçlı, vadili bir dağdır, Tihâme dağlarının ilkidir.
Radvâ, Yenbu'ya bir günlüktür, Medine'ye yedi merhaleliktir.[132]
Peygamberimiz
(a.s.)ın maksadı bu sefierde Kureyş müşrikleriyle karşılaşmak,[133] o
sırada yolda olup içlerinde Kureyş müşriklerinin ileri gelenlerinden Ümeyye b.
Halefin de bulunduğu 100 kişilik bir kuvvetin himayesindeki 2500 develik Kureyş
ticaret kervanına da rastla m aktı.[134]
Peygamberimiz
(a.s.) Ensardan Sa'd b. Muaz'ı Medine'de yerine vekil bıraktı.[135]
Sâib
b. Osman b. Maz'un'un vekil bırakıldığı da rivayet edilir.[136]
Buvat
seferinde Peygamberimiz (a.s.)ın beyaz sancağını Sa'd b. Ebi Vakkas taşı m
ıştır.[137]
Buv'at
seferine katılan mücahidlerin sayısı 200 idi.[138]
Bu
seferde Kureyşîlerle bir karşılaşma ve çarpışma olmadan Medine'ye dönülmüştür.[139]
Sefvan
seferi; Peygamberimiz (a.s.)ın Medine'ye hicretinin onüçüncü ayının başlarında,
Rebiülevvel ayında vuku bulmuştur.[140]
Sefvan
seferine Bedrül-ûlâ, Bedrü'l-ewel=ilk Bedir seferi de denilir.[141]
Sefvan; Bedir nahiyesinde bir vadinin adıdır.[142]
Medine ile Bedir'in arası bir beridliktir.[143]
Bu
sefer, Medine'ye üç mil uzaklıktaki Akîk nahiyesinin Cürüf'e kadar uzanan Cemmâ
dağında yayılmakta bulunan deve ve sığır
gibi büyükbaş hayvanları sürüp götürmüş olan Kürz b. Cabirel-Fihrî'yi yakalamak
maksadıyla yapılmıştır.[144]
Kürz
b. Cabir bunu Müslüman olmadan önce yapmış, sonradan İslâmiyeti kabul etmiş,
iyi bir Müslüman olmuştur.[145]
Peygamberimiz
(a.s.), Sefvan seferine çıkarken, Medine'de yerine Zeyd b. Hâriseyi vekil
bırakmıştır.[146]
Sefvan
seferinde Peygamberimiz (a.s.)ın bağladığı beyaz sancağı Hz. Ali taşımıştır. [147]
Peygamberimiz
(a.s.) İslâm mücahidleriyle birlikte
Kürz b. Cabir'in arkasından Sefvan'a kadar gitmiş ise de, Kürz oralardan daha
önce savuşup gitmiş bulunduğundan kendisine yetişilememiş, Medine'ye geri
dönülmüştür.[148]
Zü'l-Uşeyre
seferi, Peygamberimiz (a.s.)ın Medine'ye hicretinin onaltıncı ayının
başlarında, Cumâdelâhir ayında yapılmıştır.[149]
Cumâdelûlâ
ayında yapıldığı da rivayet edilir.[150]
Zü'l-Uşeyre;
Mekke ile Medine arasında Yenbu nahiyelerinden bir nahiye olup, Müdlic oğullarına
aitti.[151]
Zü'l-Uşeyre
ile Medine'nin arası dokuz beridliktir.[152]
Zü'l-Uşeyre;
Hayberve Medine'nin meşhur hurmaları müstesna olmak üzere, Hicaz'da en üstün ve
en iyi cins hurma yetiştiren bir yerdi.[153]
Zü'l-Uşeyre
seferinden maksat, herşeyden evvel, oradaki Müdlic oğulları ve onların
müttefikleri olan Damrâ oğullarıyla anlaşma yapmaktı.[154]
Peygamberimiz
(a.s.)ın o sıralarda Kureyş müşriklerinin Şam'a yolladıklarını haber aldığı
ticaret kervanlarına elkoymak istediği de rivayet edilir.[155]
Zü'l-Uşeyre
seferine katılan mücahidler yüzelli-ikiyüz kişi kadardı[156] ve
hepsi de Muhacirlerdendi. Hiçbiri sefere katılmak için zorlanmadı.
Nöbetleşe
binilmek üzere, yanlarında otuz kadar da deve[157] ve
bir adet de at bulunuyordu.[158]
Peygamberimiz (a.s.), Ebu Seleme b. Abdulesed'i Medine'de yerine vekil bıraktı.[159]
Zü'l-Uşeyre seferinde Peygamberimiz (a.s.)ın beyaz sancağını Hz. Hamza taşıdı.[160]
Peygamberimiz
(a.s.) Zü'l-Uşeyne'cie Mücilic oğullarına uğradı.
Müdlic
oğulları Peygamberimiz (a.s.)ı son derecede ağırladılar.[161]
Peygamberimiz
(a.s.) orada hem Müdlic oğullarıyla, hem de onların müttefikleri olan Damrâ
oğullarıyla
anlaşma yaptı.[162]
Müdlic oğullarına da, daha önce Damrâ oğullarına yazılmış olan anlaşma
yazısının
bir nüshası yazıldı.[163]
Ammar
b. Yâsir der ki:
"Zü'l-Uşeyre
gazasında Ali b. Ebi Talib'le iki yoldaştık.
Resûlullah
(a.s.) Zü'l-Uşeyre'de konaklayınca, Müdlic oğullarından bazılarının su ve hurma
üzerindeki çalışmalarına baktık.
Ali
b. Ebi Talib bana:
'Ey
Ebu Yakzan! Şu kavmin yanına vanp nasıl çalışıyorlar bir baksak olmaz mı?1
dedi.
Ben
de:
'Gitmek
istiyorsan, gidelim' dedim.
Gittik,
onların yanlarına vardık. Yaptıkları işleri bir müddet seyrettik. Sonra, bizi
uyku tuttu. Ben ve Ali, gidip küçük bir hurma ağacının altına, yumuşak toprak
üzerine uzanınca, uyuyakaldık.
Vallahi,
Resûlullah (a.s.) yanımıza gelip ayağıyla kımıldatmadıkça, uyanamadık!
Uyuduğumuz
sırada, toza toprağa bulanmışız!
Resûlullah
(a.s.), Ali b. Ebi Talib'i tozlara topraklara bulanmış görünce:
'Sana
ne oldu Ebu Turab?1 diye sordu. Sonra da:
'Size
halkın en haydudu, yaramazı olan iki kişiyi haber vereyim, söyleyeyim mi?'
buyurdu.
'Evet
yâ Rasûlallah! Haber ver, söyle!' dedik.
Resûlullah
(a.s.):
'Biri,
Salih Peygamberin dişi devesini ayaklarını keserek öldüren Semud kavminin
Uhaymir'idir; diğeri de ey Ali, seni şöylece vuracak olandır!' buyurdu ve
Ali'nin başının neresine vurulup nereye kadar kana boyanacağını sakalını
tutarak işaret etti."[164]
Nahle
seferi Peygamberimiz (a.s.)ın Medine'ye hicretinin onyedinci ayının başlarında,[165]
Recep ayında idi.[166]
Seferin mevkii olan Nahle vadisi Mekke'nin yakınındadır, İbn Âmir'in bostanı
dır.[167]
Mekke ile Taif arasındadır.[168]
Nahle
seferinin gayesi; Kureyş müşriklerini gözetlemek, denetlemek, onlar hakkında
edinilecek bilgileri Peygamberimiz (a.s.)a getirmekti.[169]
Abdullah
b. Cahş derki:
"Resûlullah
(a.s.), yatsı namazını kıldırınca, beni yanına çağırdı:
'Sabah
vakti olur olmaz yanıma gel! Silahın da yanında bulunsun! Seni bir tarafa
göndereceğim!' buyurdu.
Sabah
olunca, Mescide gittim.
Kılıcım,
yayım, ok çantam, kalkanım da yanımda idi.
Resûlullah
(a.s.) halka sabah namazını kıldırdıktan sonra evine döndü.
Ben
ondan önce davranmıştım. Beni kapısının önünde dikilir buldu. Kureyşîlerden
(Muhacirlerden) benimle birlikte gidecek bazı kişiler buldu.[170]
Übeyy
b. Ka'b'ı çağırdı.
Gelince,
ona emretti. O da bir yazı yazdı.
Sonra
beni çağırdı. Bana Havlan işi deri üzerine yazılmış bir mektup verdi.
'Seni
şu kişiler üzerine tayin ettim'
buyurdu."[171]
Nahle
seferine memur edildiği zaman, Abdullah b. Cahş'a, ilk defa olarak
"mü'minler emîri" unvanı verildi.[172]
1- Abdullah b. Cahş,
2- Ebu Huzeyfe b. Utbe b. Rebia,
3- Vâkıd b. Abdullah,
4- Ükkâşe b. Mıhsan,
5- Halid b. Bükeyr,
6- Sa'd b. Ebi Vakkas,
7- Utbe b.Gazvan,[173]
8- Süheyl b. Beyzâ,[174]
9- Âmir b. Rebia,[175]
10- Âmir b. Füheyre,
11- Ammarb. Yâsir,[176]
12- Sa'db.Leys.[177]
Bunların
hepsi Muhacirlerdendi.[178]
Nahle'ye
kadar nöbetle binmek üzere, her iki kişiye bir deve tahsis edildi.[179]
Peygamberimiz
(a.s.), Abdullah b. Cahş'a, iki gün gitmedikçe mektubu açmamasını, açtığı zaman
da onda buyurulana göre hareket etmesini ve arkadaşlarından hiçbirini de
kendisiyle birlikte harekete zoriamamasını emir buyurdu.[180]
Abdullah
b. Cahş, Medine'den yola çıkacağı zaman da:
"Yâ
Rasûlallan! Hangi taraftan gideyim?" diye sordu.[181]
Peygamberimiz
(a.s.):
"Necdiyye
yolunu tut![182] Kuyuya yönel!"
buyurdu.
Abdullah
b. Cahş, İbn Dumeyre kuyusuna eriştiği ve mektubu açıp baktığı zaman,[183]
onda şöyle yazıldığını gördü:
"B
ismillâhirrahmânirrahîm.
Emmâ
ba'd:[184]
Benim
bu mektubuma bakınca, yürümeye devam et! Mekke ile Taif arasındaki Nahle'ye in
ve orada Kureyşîleri gözetle!
Onlar
hakkında edineceğin haberleri bize bildir!"
Abdullah
b. Cahş:
"İşittim
ve buyruğuna boyun eğdim!" dedikten sonra, arkadaşlarına:
"Resûlullah
(a.s.), bana Nahle'ye kadaryürüyüp gitmemi ve orada Kureyşîleri gözetlememi ve
onlar hakkında edineceğim haberleri kendisine götürmemi emr ve bu yolda sizden
herhangi bir kimseyi zorlamaktan da beni nehy buyuruyor.
O
halde, sizden herkim şehitlik ister ve onu arzularsa, benimle gitsin. Kim de
bundan hoşlanmazsa, geri dönsün!
Ben,
Resûlullah (a.s.)ın buyruğunu yerine getiriciyim" dedi ve yürüdü.
Arkadaşları
da onunla birlikte yürüdüler. Arkadaşlarından hiçbiri ondan geri kalmadı.
Abdullah b. Cahş arkadaşlarıyla birlikte Hicaz üzerinden Medine'ye kadar
ilerleyip Buhran'a vardılar.
O
sırada Sa'd b. Ebi Vakkas'la Utbe b. Gazvan nöbetle bindikleri develerini
kaybettiler, onu aramak için geri kaldılar.[185]
Orada
iki gün oyalandılar, arkadaşlarının arkasından gittilerse de buluşamadılar.[186]
Abdullah
b. Cahş ile yanındaki arkadaşları ise Nahleye kadar ilerleyip oraya indiler.
Orada,
Kureyşîlere ait, kuru üzüm ve deri gibi ticaret malları yüklü bir kervana
rastladılar ki; müşriklerden Amr b. Hadramî, Osman b. Abdullah b. MugiYe ve
kardeşi Nevfel b. Mugîre ile Hişam b. Mugîre'nin azadlısı Hakem b. Keysan bu
kervanda bulunuyorlardı.[187]
Kervan
Taiften gelip orada konaklamıştı.[188]
Kervandaki
müşrikler, Müslümanların yakınlarına indiklerini görünce, korktular.
Fakat,
Ükkâşe b. Mıhsan'ın başını tıraş etmiş olduğunu görünce de:
"Bunlar
umrecilerdir, bunlardan size bir zarar gelmez!" dediler.[189]
Kervan
halkı yüklerini çözüp develerini saldılar, yemek yapmaya da başladılar.[190]
Mücahidler kervan hakkında kendi aralarında görüştüler, konuştular.
Gün,
Recep ayının son günü idi.
"Vallahi,
eğer bunları bu gece bırakırsanız, Harem'e girerler ve kendilerini bununla
korurlar.
Eğer
onları bu gece öldürürseniz, muhakkak, Haram olan ayda öldürmüş olursunuz!"
dediler, tereddüde düştüler, onların üzerine yürümekten çekindiler.[191]
İçlerinden
birisi:
"Biz
bugün haram olan aydan mıdır, değil midir; pek bilemiyoruz"
Başka
birisi ise:
"Biz
bugünün haram olan aydan başka bir gün olduğunu bilmiyoruz! Onu helalleştirmeyi
uygun görmeyiz!" dedi.[192]
Peygamberimiz
(a.s.); Veda Haccı hutbesinde, haram olan aylar hakkında şöyle buyurmuştur:
"Allah
katında ayların sayısı 12'dir[193]
Bunlardan dördü haram aylardır. Üçü, birbiri ardınca gelir: Zilkade, Zilhicce
ve Muharrem.
Biri
de, iki Cumad ile Şaban arasında bulunan, Mudar'ın ayı Recep'tir."[194]
Mücahidler,
bir hayli tereddütten sonra, cesarete geldiler. Öldürebileceklerini öldürmeye
ve yanlarındaki malları almaya kalktılar. Vâkıd b. Abdullah, Amr b. Hadram?yi
bir okla vurup öldürdü, Osman b. Abdullah ile Hakem b. Keysan'ı esir aldı.
Nevfel
b. Abdullah ise kaçıp onlardan kurtuldu, arkasından yetişemediler. Abdullah b.
Cahş ve arkadaşları, ticaret kervanını ve iki esiri Medine'ye getirdiler.
Peygamberimiz
(a.s.), onlara:
"Ben
size haram olan ayda çarpışmayı emretmedim!?" buyurup, onlardan birşey
almaktan çekindi.
Mücahidlerin
elleri yanlarına düştü. Helak ve mahv olduklarını sandılar.[195]
Peygamberimiz
(a.s.) onlara ne haram olan ayda, ne de haram olan ayın başkasında çarpışmayı
emretmiş değildi; ancak Kureyşîlere ait haberleri sezmeye çalışmalarını
emretmişti.[196]
Onlara,
Medine'deki Müslüman kardeşleri de, yaptıkları bu işten dolayı çattılar:[197]
"Siz,
buyurulmadığınız birisi işlediniz!
Çarpışmakla
emrolunmadığınız halde, haram olan ayda çarpışma yaptınız!" dediler.[198]
Kureyş
müşrikleri de:
"Muhammed
ve ashabı haram olan ayı helalleştirdiler; onda kan döktüler, mal aldılar ve
adamları esir ettiler!" diyerek, yapılan işi kınadılar.[199]
Mekke'de
bulunan bazı Müslümanlar ise:
"Onlar
bu yaptıklarını ancak Şaban ayında yapmışlardır" diyerek, müşriklerin
sözlerini reddetmeye çalıştılar.[200]
Gerçekten
de, Mücahidler, kervan halkının üzerine yürüdükleri günün haram olan aydan olup
olmadığı hususunda şüphe ve tereddüt halinde idiler.[201]
Medine'de
Yahudiler bu hadiseden Peygamberimiz (a.s.) aleyhinde geleceğe ait birtakım
kehanetlerde bulunmakta, yorumlar yapmakta idiler:
"Amr
b. Hadramî'yi Vâkıd b. Abdullah öldürdü. Amr harbi geliştirdi, yaşattı! Hadramî
harbe yaklaştı! Vâkıd b. Abdullah harbi ateşledi!" demekte idiler.[202]
Halk
bu hususta sözü çoğaltınca, Yüce Allah Resûlüne indirdiği âyette şöyle buyurdu:
"Sana
haram olan ayı ve ondaki muharebeyi sorarlar.
De
ki: O ayda muharebe etmek büyük günahtır.
İnsanları
Allah yolundan men etmek, O'nu inkâr etmek, ziyaretçilerin Mescid-i Harama
gitmelerine engel olmak, onun halkını oradan çıkarmak ise, Allah katında daha
büyük günahtır.
Fitne,
adam öldürmekten de beterdir!
Kâfirler,
güçleri yetse, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle çarpışmaya devam
edeceklerdir.
İçinizden
kim dininden döner de kâfir olarak ölürse, o gibilerin yaptığı iyi işler,
dünyada da, ahirette de boşa gitmiştir.
Onlar
o ateşin (Cehennemin) arkadaşlarıdır.
Onlar
orada (hiç çıkmamak üzere) temelli kalıcıdırlar."[203]
Yüce
Allah bu âyeti indirip Müslümanların korku ve endişelerini dindirince,
Peygamberimiz (a.s.) kendisine ayrılan ganimet payını ve iki esiri kabul etti.
Kureyş müşrikleri esir edilen Osman b. Abdullah ve Hakem b. Keysan için
kurtulmalık akçesi gönderdiler.[204]
Gönderilen kurtulmalık akçesi, her birisi için 40 ukıyye gümüştü. 1 ukıyye, 40
dirhem di r.[205]
Peygamberimiz
(a.s.), kurtulmalık akçelerini getiren Kureyş elçilerine:
"İki
sahabimiz Sa'd b. Ebi Vakkas'la Utbe b. Gazvan sağ salim gelinceye kadar,
sizden kurtulmalık akçenizi kabul edemeyeceğiz.
Çünkü,
bu iki arkadaşımızın akıbetinden korkuyoruz.
Eğer
siz onları öldürürseniz, biz de sizin iki esirinizi öldürürüz!" buyurdu.[206]
Sa'd
b. Ebi Vakkas derki:
"Nihayet,
Resûlullah (a.s.)ın yanına geldik ki, onlar bizim öldürülmüş olduğumuzu sanıyorlardı.
Biz
bu seferimizde çok açlık çektik.
Müleyha'danyola
çıktık.
Müleyha
ile Medine'nin arası 6 beridliktir.
Müleyha'dan
bir cemaatla yola çıktığımız zaman, yanımızda tadacak hiçbir şey yoktu..
Dikenli
ağaçlara rastladıkça onları yemekte, üzerine de, su içmekte idik.
Nihayet
Medine'ye geldik
Medine'ye
gelince, orada Kureyşîlerden bazılarını, esir adamlarının kurtulmalıklarını
getirmiş bulduk.
Biz
gelince, Resûlullah (a.s.) onların getirdikleri kurtulmalık akçelerini kabul
etti."[207]
Peygamberimiz
(a.s.) Hakem b. Keysan'ı İslâmiyete davet etti ve ona İslâmiyeti uzun uzadıya
anlatmaya çalıştı.
Hz.
Ömer:
"Yâ
Rasûlallah! Bununla ne diye konuşup durursun? Vallahi bu hiçbir zaman Müslüman
olmaz! Bırak beni, onun boynunu vurayım da anasının yanına (Cehenneme) kadar
gitsin!" dedi.
Peygamberimiz
(a.s.) Hz. Ömer'in sözüne bakmadı, Hakem'e İslâmiyeti anlatmaya devam etti.
Hakem:
"İslâm
nedir?" diye sordu.
Peygamberimiz
(a.s.):
"İslâm,
Allah'a hiçbir şeyi eş, ortak koşmaksızın ibadet etmen ve Muhammed'in de O'nun
kulu ve resûlü olduğuna şehadet getirmendir" Duyurunca, Hakem:
"Müslüman
oldum!" dedi.
Bunun
üzerine, Peygamberimiz (a.s.), ashabına dönerek:
"Eğer
ben demin bu hususta size uyup onu öldürmüş olsaydım, Cehenneme girmiş gitmişti
o!" buy urdu.[208]
Hakem,
Müslüman olunca, Medine'de, Peygamberimiz (a.s.)ın yanında kaldı; Mekke'ye
gitmedi.[209]
Hz.
Ömer der ki:
"Hakem'in
Müslüman olduğunu görünce, sanki bütün geçmiş ve gelecek şeyler beni tuttu ve
sıktı! Kendi kendime:
'Peygamber
(a.s.), benden daha iyi bilirken, ben nasıl, ne diye ona karşı birşeyi dilemeye
kalkarım?!1 dedim. Sonra da:
'Benim
bu öğütten maksadım, ancak, Allah ve resûlünün rızasını kazanmaktı' diyerek
kendimi teselli ettim.
Hakem
Müslüman oldu. Vallahi, Müslümanlığını da güzelleştirdi: Allah yolunda cihad
etti. Nihayet, Bi'r-i Maûne'de şehit edildi.
Resûlullah
(a.s.) ondan hoşnut oldu, Hakem Cennetlere girdi."[210]
Nahle'de
esir edilip Medine'ye getirilmiş bulunan Kureyş müşriklerinden Osman b.
Abdullah ise, kurtulmalık akçesi ödenip serbest bırakılınca Mekke'ye gitti ve
orada kâfir olarak öldü.[211]
Abdullah
b. Cahş ve arkadaşları, haklarında âyet indiği zaman, Allah yolundaki
cihadlarından dolayı ecir ve sevaba nail olmayı da ummuşlarve:
"Yâ
Rasûlallah! Mücahidlere verilecek ecirden bizler de-gazamızdan dolayı-umabilir
miyiz?" diye sormuşlardı.[212]
Yüce
Allah, indirdiği âyette şöyle buyurdu:
"Şüphe
yok ki, iman edenler ve Allah yolunda hicret edip de cihad edenler, işte onlar,
muhakkak Allah'ın rahmetini umarlar.
Allah
Gafûr'dur, Rahîm'dir."[213]
Şam
Yahudilerinden İbn Heyyiban, İslâmiyetten birkaç yıl önce, Medine'ye gelip
yerleşmişti.
Kendisi
hayırlı ve salih bir zâttı.
Vefat
edeceği sırada, Yahudilere:
"Ey
Yahudi cemaat! Siz benim o yiyecekleri, içecekleri bol ülkeden şu yoksulluk ve
açlık yurduna gelişimin sebebini biliyor musunuz?" diye sordu.
Yahudiler
"Sen
daha iyi bilirsin!" dediler.
Bunun
üzerine, İbn Heyyiban:
"Ben,
buraya, ortaya çıkması çokyaklaşan peygamberin gelmesini beklemek üzere gelmiş
bulunuyorum. Bu şehir, onun hicret yurdu olacaktır! Ben onun daha evvel
gönderilmesini, benim de kendisine tâbi olmamı çok arzu ederdim! Onun geleceği
zaman, çok yaklaşmıştır. Ey Yahudi cemaatı! Sakın, ona inanmak ve tâbi olmakta
başkaları sizi geçmesin! O, kendisine muhalefet edecek olanların kanlarını dökmeye,
çoluk çocuklarını ve kadınlarını esir almaya da memurdur. Siz bu hususta ona
engel olamaz, ondan korunamazsınız da!" dedi, sonra da öldü.[214]
Allah
ondan razı olsun!
İbn
Heyyiban'ın vasiyeti ve öğüdü Yahudilerce dinlenmiş, fakat tutulmamış, bilakis
Peygamberimiz (a.s.)a düşmanlıklarını arttırmaktan başka bir işe yaramamıştır.
Nitekim,
Beni Nadîr Yahudilerinin başkanı ve bilgini Huyey b. Ahtab'la kardeşi Ebu Yâsir
b. Ahtab, Peygamberimiz (a.s.)ı Küba'ya geldiği zaman gidip dinledikleri ve
gelmesini bekledikleri peygamberin bütün sıfatlarını kendisinde gördükleri ve
bunu itiraf da ettikleri halde, Yahudilerin İslâmiyete girmelerini önlemek için
olanca gayretlerini sarfetmekten geri durmamışiardır.[215]
Evs
ve Hazrec kabilelerinden oluşan Ensar, önce putperest idiler. Bunlar, kendi
yurtlarında, Yahudilerle zaman zaman çarpışır dururlardı.
Yahudilerle
aralan bozuldukça, Yahudiler:
"Bir
peygamber gönderilmek üzeredir. Onun geleceği zamanın gölgesi düşmüştür.
O
peygamber gelince biz ona tâbi ve onunla birlik olup, Âd ve İrem kavminin
öldürüldükleri gibi, biz de sizi öldüreceğiz!" derlerdi.[216]
Yüce
Allah, Hz. Muhammed (a.s.)ı Araplardan gönderince, Yahudiler onu inkâr ettiler.
Muaz
b. Cebel ile Bişr b. Berâ1 b. Ma'rur:
"Ey
Yahudi cemaatı! Allah'tan korkunuz ve Müslüman olunuz!
Biz
putperest iken, siz Muhammed (a.s.)la size yardım geleceğini umuyor, onun
gönderilmek üzere bulunduğunu haber veriyor ve bize onun sıfatlarını
belirtiyordunuz" dediler.
Sellam
b. Mişkem:
"Bize,
bildiğimiz birşey gelmemiştir ve gelen, bizim size anlattığımız peygamber
değildir!" dedi.
Bunun
üzerine, Yüce Allah, indirdiği âyette[217]
şöyle buyurdu:
"Vaktâ
ki, onlara-yanlarındakini tasdik edici (ve doğrultucu)-bir Kitab geldi ki, daha
önce, küfredenlerin aleyhine böyle bir fetih istiyorlardı.
İşte,
tanıdıkları o şey gelince, inkâra kalkıştılar.
Artık
Allah'ın laneti o kâfiri ere dir."[218]
Peygamberimiz
(a.s.) Yahudileri İslâmiyete davet edip Allah'tan başkasına tapmaktan ve bunun
akıbetinden sakındırdığı zaman, Yahudiler Peygamberimiz (a.s.)ın davetine
icabetten kaçındılar. Onun Allahtan getirip tebliğ ettiklerini inkâr ettiler.
Bunun
üzerine, Muaz b. Cebel ile Sa'd b. Ubâde ve Ukbe b. Vehb, onlara:
"Ey
Yahudi cemaatı! Allah'tan korkunuz! Vallahi, siz elbette bilirsiniz ki, o
Allah'ın resûlüdür.
Andolsun
ki; onun peygamber olarak gönderilmesinden önce, siz onu bize anıyor ve sıfatını
bize tarif edip duruyordunuz!" dediler.
Râfi'
b. Hüreymile ile Vehb b. Yahuza:
"Bunu,
biz size hiçbir zaman söylemedik!
Allah
da, Musa'dan sonra ne bir Kitab indirmiş, ve ondan sonra ne bir müjdeleyici, ne
de bir korkutucu göndermiştir!" dediler.
Bunun
üzerine, Yüce Allah, indirdiği âyette[219]
şöyle buyurdu:
"Ey
ehl-i kitab! Peygamberlerin arası kesildiği bir zamanda, size gerçekleri apaçık
söyleyip duran Resûlümüz gelmiştir. Tâ ki, 'Bize ne bir rahmet müjdecisi, ne de
bir azab habercisi gelmedi!' demenize meydan kalmasın.
İşte,
size rahmet müjdecisi de, azab habercisi de, geldi artık!
Allah
herşeye hakkıyla kâdirdir."[220]
Yahudi
bilginlerinden Ebu Yâsir b. Ahtab, Nâfi' b. Ebi Nâfi', Azer b. Ebi Azer, İzar
b. Ebi İzar ve Eşya1, Peygamberimiz (a.s.)a gelerek; peygamberlerden
kimlere iman edileceğini sordular.
Peygamberimiz
(a.s.) da, onlara:
"'Biz
Allah'a ve bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yâkub'a ve torunlara
indirilenlere, Musa'ya ve İsa'ya verilenlere ve peygamberlere Rableri
tarafından verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırd etmeyiz.
Biz Allah'a teslim olmuş Müslümanlarız1 deyin" (Bakara: 136)
mealli âyeti okudu.
İsa b.
Meryem (a.s.) anılınca;
"Biz
İsa b. Meryem'e iman etmeyiz!
Ona
iman edene de iman etmeyiz!" dediler.
Bunun
üzerine, Yüce Allah, indirdiği âyette[221]
şöyle buyurdu:
"De
ki: Ey ehl-i kitab! Sizin bizden hoşlanmayışınızın sebebi; bizim Allah'a ve
bize indirilen ile daha önce indirilenlere iman ettiğimizden ve sizin de
birçoğunuzun fâsık kimseler oluşunuzdan başka birşey değildir."[222]
Yahudi
bilginlerinden Râfi' b. Harise, Sellam b. Mişkem, Malik b. Sayf, Râfi' b.
Hureymile de:
"Ey
Muhammed! İbrahim'in milleti ve dini üzerinde bulunduğunu ve Tevrat'tan
yanımızdakilere inandığını söyleyen ve onların Allah tarafından gelen hak ve
gerçek olduğuna şehadet eden sen değil misin?" diye sordular.
Peygamberimiz
(a.s.):
"Evet!
Amma, siz onda bulunmayan şeyleri ihdas ve onda Allah'ın sizden almış olduğu
ahdi inkâr ettiniz. Onda insanlara açıklamakla em rol un d uğun uz şeyleri de, ketmedip
gizlediniz.
Ben
sizin kendiliğinizden ihdas ettiğiniz şeyleri kabul ve tasdikten uzağım!"
buyurdu.
Onlar:
"Biz
elimizde bulunan şeyle amel ederiz! Biz hidayet ve hak üzereyiz. Sana ne iman
eder, ne de tâbi oluruz!" dediler.
Bunun
üzerine, Yüce Allah, indirdiği âyette şöyle buyurdu:
"De
ki: Ey ehl-i kitab! Tevrat'ı ve İncil'i ve Rabbinizden size indirileni dosdoğru
tatbik ve icra edinceye kadar, siz hiçbir şey üzere değilsiniz! Andolsun ki;
sana Rabbinden indirilen, onlardan birçoğunun taşkınlığını ve küfrünü
arttıracaktır. O halde, o kâfirler güruhuna karşı gam çekme!"[223]
Yahudilerden
Nahham b. Zeyd, Kardem b. Ka'b ve Bahri b. Amr, Peygamberimiz (a.s.)a gelerek:
"Ey
Muhammed! Allah ile beraber ondan başka ilah bulunduğunu biliyor musun?"
diye sordular.
Peygamberimiz
(a.s.):
"Allah
ki, O'ndan başka hiçbir ilah yoktur ve ben bunun için gönderildim ve buna davet
ediyorum" buyurdu.
Bunun
üzerine, Yüce Allah, indirdiği âyette[224]
şöyle buyurdu:
"De
ki: Şahit olmak bakımından, hangi şey daha büyük?
De
ki: Benim aramla sizin aranızda Allah hakkıyla şahittir.
Şu
Kur'ân, bana, sizi de, (sizden sonra kendilerine) erişecek olanları da inzar
etmekliğim için vahy-olundu.
Allah
ile beraber başka ilahlar da olduğuna gerçekten siz mi şahitlik ediyorsunuz?!
De
ki: Ben buna asla şahitlik etmem!
De
ki: O, ancak bir tek ilahtır. Sizin eş tutmakta olduğunuz şeylerle, muhakkak
ki, benim hiçbir ilişiğim yoktur!"[225]
Seleme
b. Selâme der ki:
"Abduleşhel
oğulları mahallesinde, bizim Yahudi bir komşumuz vardı.
Bu
Yahudi bir gün evinden çıkarak Abduleşhel oğullarının toplandıkları yere gelip
durdu.
O
zaman ben Abduleşhel oğulları içinde yaşça en genci idim.
Üzerimde
Yemen işi bir aba vardı. Abaya bürünmüş olduğum halde, avlumuzda yere
uzanmıştım.
Yahudi;
Kıyamet gününden, ölülerin tekrar dirilmesinden, ahiret hesabından, Mizandan,
Cennet ve Cehennemden bahsediyordu.
O,
bunları inkâr eden, puflara tapan ve insanların öldükten sonra tekrar
dirileceklerine inanmayan kimselere anlatıyordu.
Onlar,
Yahudiye dönüp:
'Ey
filan! Yazıklar olsun sana!
Sen
insanların öldükten sonra tekrar dirilip Cennet veya Cehenneme gideceklerine
inanıyor musun?' dediler.
Yahudi:
'Evet!
Yemin ederim ki, inanıyorum! Oradaki Cehennemde yanacağım müddet yerine, bu
dünyada en büyüktandırı kızdırarak beni içine atıp sonra ağzını kapatıp
sıvasalar, oradaki Cehennem azabından kurtulmak için, kabul ederdim!1
dedi.
Yahudiye:
'Yazıklar
olsun sana! Ey filan! Bu söylediğin şeylerin bir delili var mı?1
diye sordular.
Yahudi:
'Evet,
var! Şu beldelerden çıkacak olan bir peygamber bunun delilidir' dedi ve eliyle
de Mekke ve Yemen tarafına işaret etti.
Onlar,
Yahudiye:
'Peki,
sen bu peygamberin ne zaman ortaya çıkacağını tahmin ediyorsun?1
diye sordular.
Yahudi,
bana baktı-ki, ben o zaman orada bulunanların yaşça en küçüğü idim.
'Şu
çocuk, yaşarsa, onu görecektir!' dedi.
Vallahi,
çok geçmeden Yüce Allah resûlü Muhammed (a.s.)ı peygamber gönderdi ki, o Yahudi
o zaman aramızda yaşıyordu.
Biz
Resûlullaha iman ettik, o ise azgınlığı ve kıskançlığı yüzünden onu inkâr etti.
Kendisine:
'Yazıklar
olsun sana ey filan! Onun hakkında bize söylemiş olduğun şeyleri söyleyen sen
değil miydin?' dedik.
'Evet!
Fakat, bu, o gelecek olan değildir!" dedi.[226]
Safvan
b. Assai der ki:
"Ehl-i
Kitabdan[227] iki Yahudi[228] den
biri, öbürüne,[229]
arkadaşına:
'Haydi,
şu peygambere gidelim de, İsrail oğullarının men olundukları şeyleri soralım'
dediler.[230] Arkadaşı:
'Sen
ona peygamber deme! O senin kendisine peygamber dediğini duyarsa
(memnuniyetinden) dört gözlü olur!' dedi.
Gelip
soracaklarını sordular.[231]
Peygamber
(a.s.):
'1. Allah'a hiçbir şeyi şerik
koşmayınız!
2. Çalmayınız!
3. Zina yapmayınız!
4. Allah'ın haram kılmış olduğu nefsi,
haksız yere öldürmeyiniz!
5. Sihir (büyü) yapmayınız!
6. Riba (faiz) yemeyiniz!
7. Bir suçsuzu, öldürmesi için, devlet
adamına götürmeyiniz!
8. Namuslu, iffetli bir kadına zina isnad
etmeyiniz!
9. Savaştan
kaçmayınız!
10. Siz Yahudilere mahsus olmak üzere,
Cumartesi günü yasağına da tecavüz etmeyiniz!' buyurunca, onlar Resûlullah (a.s.)ın
ellerini ve ayaklarını öptüler ve:
'Biz
şehadet ederiz ki; sen, hiç şüphesiz, peygambersin!' dediler.
Resûlullah
(a.s.), onlara:
'Sizin
bana tâbi olmanızı ,[232]
Müslüman olmanızı[233]
engelleyen nedir?1 diye sordu.
Onlar:
'Davud
(a.s.), soyundan devamlı olarak peygamber gelip durması için Allah'a dua etmiştir.[234]
Eğer
biz sana tâbi olur,[235]
Müslüman olursak,[236]
Yahudilerin bizi öldürmelerinden korkarız dediler."[237]
Yahudi
bilginlerinin büyüklerinden Zebir b. Bata; babasının ölümünden sonra ve Peygamberimiz
(a.s.)ın peygamber olarak gönderilişinden önce;
"Ben
babamın bana okuduğu bir kitap buldum ki, içinde 'Peygamber Ahmed karaz (selem
ağacı) yurdundan çıkacaktır. Onun sıfatı da şöyle şöyle olacaktır!1
diye anılmaktadır" der dururdu.
Peygamberimiz
(a.s.)ın Mekke'de zuhur ettiğini işitir işitmez, elindeki kitabı imha etti ve
Peygamberimiz (a.s.)ın hal ve şanını gizledi:
"Onun
hakkında hiçbir bilgi mevcut değildir" dedi.[238]
Peygamberimiz
(a.s.)ın peygamber olarak gönderilmesinden biraz önce, Kurayza, Nadir, Fedek ve
Hayber Yahudileri de, onun sıfatlarını, hicret edeceği yerin Medine olacağını
yanlarındaki kitaplarda yazılı bulmuşlardı.[239]
Benî
Kurayza Yahudileri bunu çocuklarına da öğretiri erdi.[240]
Peygamberimiz
(a.s.), bir gün, Hz. Ebu Bekir'le Hz. Ömer'in arasında yürüyüp gittiği sırada,
kardeşinin veya kendisinin hasta olan oğluna şifa için Tevrat okuyan bir
Yahudiye rastladı.
Peygamberimiz
(a.s.), ona:
"Ey
Yahudi! Musa'ya Tevrat'ı indirmiş ve İsrail oğullarına denizi yarmış olan Allah
aşkına doğru söyle! Sen Tevrat'ında benim na'tımı, sıfatımı ve zuhur edeceğim
yeri yazılı bulmadın mı?" diye sordu.
Yahudi,
başıyla işaret ederek:
'Hayır!'
demek istedi.
Yahudinin
yeğeni veya oğlu, bu inkâra dayanamadı:
"Musa'ya
Tevrat'ı indiren, İsrail oğullarına denizi yaran Allah için şehadet ederim ki;
o, senin natını, sıfatını, zamanını ve zuhur edeceğin yeri kitabında yazılı
bulmuştur.
Ben
şehadet ederim ki; Allah'tan başka ilah yoktur.
Sen
de Allah'ın resûlüsün!" dedi.
Bunun
üzerine, Peygamberimiz (a.s.):
"Yahudiyi
arkadaşınızın başucundan kaldırınız!" buyurdu.
O
sırada, hasta gencin de ruhu kabzolundu.
Allah
ondan razı olsun!
Peygamberimiz
onun cenaze namazını kıldı.[241]
Ashabdan
Feletan b. Âsım'ın bildirdiğine göre; Peygamberimiz (a.s.), bir gün Mescidinde
ashabıyla birlikte otururken, birisinin gezindiğini gördü. Ona:
"Ey
filan!" diyerek seslendi.
O
da:
"Buyuryâ
Rasûlallah!" dedi.
Peygamberimiz
(a.s.):
"Sen
benim Resûlullah olduğuma şehadet ediyor musun?" diye sordu.
Adam:
"Hayır!"
dedi.
Peygamberimiz
(a.s.), ona:
"Sen
Tevrat okur musun?" diye sordu.
Adam:
"Evet!"
dedi.
Peygamberimiz
(a.s.), ona:
"Sen
İncil de okur musun?" diye sordu.
Adam:
"Evet!"
dedi.
Peygamberimiz
(a.s.), ona:
"Sana
and veriyorum: Sen beni Tevrat ve İncil'de yazılı bulmadın mı?" diye
sordu.
Adam:
"Senin
sıfatında, senin gibi birinin, senin çıktığın yerden ortaya çıkacağını yazılı
bulduk.
Amma,
biz onun içimizden çıkmasını umuyorduk.
Sen
ortaya çıkınca, baktık ki, sen bizim umduğumuz değilsin!" dedi.
Peygamberimiz
(a.s.), ona:
"Sen
nerelisin?" diye sordu.
Adam:
"Necidliyim!
O çıkacak peygamberin-korkusuz olarak Cennete girecek-yetmiş bin kişilik ümmetindenim.
Sizler
ise azıcıklarsınız!" dedi.
Bunun
üzerine, Peygamberimiz (a.s.), kelime-i tevhid ve tekbir getirerek:
"Varlığım
Kudret Elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki; ben, o peygamberim!
Benim
ümmetim de yetmiş binden, yetmiş binden, yetmiş binden çoktur!" buyurdu.[242]
Uteybe'nin
azadlı kölesi Sehl, anası ve amcasının himayesinde bir yetim olup, Hıristiyandı
ve İncil okurdu.
Sehl
der ki:
"Amcamın
(İncil) Mushaf'ını alıp okurken, bir
yaprağı geçeceğim sırada, yazısı hoşuma gitmedi. Yaprağı elimle yokladığım
zaman, yaprağın diğerine tutkalla yapıştırılmış olduğunu gördüm.
Yaprağı
birbirinden ayırınca, içinde Muhammed (a.s.)ın sıfatlarını yazılı buldum:
'O,
ne kısa, ne de uzun boyludur.
Ak
tenlidir.
İki
bölük halinde örgülü saçlıdır.
İki
omuzunun arasında peygamberlik hâtemi vardır.
Çoğu
zaman, dizlerini dikip iki elini kavuşturarak oturur.
Sadaka
kabul etmez.
Merkebe
ve deveye biner.
Davar
sağar.
Eskimiş
gömleği giyer. Böyle yapan kişi kibirden uzak olur; işte o böyle yapar.
O
İsmail'in soyundandır.
Kendisinin
ismi Ahmed'dir!"
Kendisinin
sıfatlarını buraya kadar okuyup bitirdiğim zaman, amcam geldi. Yapışık yaprağı
ayırdığımı görünce, beni dövdü ve:
'Şu
yaprağı açmak, okumak senin neyine gerek?!' dedi.
Ben:
'Onun
içinde Ahmed Peygamber ((a.s.))ın sıfatları var!' dedim.
Amcam:
'O
artık bundan sonra gelmeyecektir1 dedi."[243]
Peygamberimiz
(a.s.) bir Yahudiden belli bir vade ile 30 dinar borç almıştı.
Yahudi
borç vadesinin bitmesine daha bir gün varken, Peygamberimiz (a.s.)ın yanına
gelip:
"Ey
Muhammedi Hakkımı öde!
Zaten
siz Abdulmuttalib oğulları borcunuzun vaktini geçirir, uzatır durursunuz!"
dedi.
Hz.
Ömer, ona:
"Ey
habis Yahudi! Vallahi, eğer Resûlullahın evinde olmasaydın, gözünü
patlatırdım!" dedi.
Peygamberimiz
(a.s.), Hz. Ömer'e:
"'Allah
seni yarlıgasın ey Hafs'ın babası! Biz, senden, bu davranışından başkasını
beklerdik:
Sen
bana borcumu güzellikle ödememi söyleyecek, ona da, hakkının tahsilinde
yardımcı olmakla birlikte, alacağını isterken daha nazik davranmasını tavsiye
edecektin!?" buyurdu.
Peygamberimiz
(a.s.)ın bu derece uysal ve yumuşak davranışı, Yahudinin Peygamberimiz (a.s.)ın
yumuşak huyluluğu hakkında Tevrat'tan edinmiş olduğu bilgiyi azaltmadı,
arttırdı.
Peygamberimiz
(a.s.), Yahudiye:
"Ey
Yahudi! Senin bendeki alacağının müddeti ancak yarın sabah dolacaktır!"
buyurduktan sonra, Hz. Ömer'e:
"Ey
Hafs'ın babası! Onunla birlikte bahçeye git!
Beğenirse,
ona şu kadar sa' hurma ver ve hakkından biraz fazla da ver.
Verirken,
'Sana şu kadar da fazla veriyorum' de!
Razı
olmazsa, ona bahçeden şu kadar daha fazla ver!" buyurdu.
Yahudi,
bahçeye gidip gördü ve beğendi.
Hz.
Ömer ona Peygamberimiz (a.s.)ın dediği kadar hurma verdi.
Emir
buyurulan fazlayı da ödedi.
Yahudi,
hurmaları teslim alınca:
"Ben
şehadet ederim ki; Allahtan başka ilah yoktur! Muhammed de Allah'ın
Resûlüdür!" dedikten ve Peygamberimiz (a.s.)ın bütün sıfatlarıyla ve
özellikle hilm sıfatıyla tavsif buyurulduğunu gördüğünü ve sırf bunu anlamak
için ona bu şekilde davrandığını açıkladıktan sonra, Hz. Ömer'e:
"Sen
şahit ol ki; bu hurma ile birlikte, malımın bir kısmını Müslümanların
yoksullarından bir kısmına bağışladım" dedi.
Yüz
yaşlarında bulunan tek ihtiyar dışında, bütün ev halkıyla birlikte Müslüman
oldu.[244]
Allah
ondan ve onun Müslüman olan ev halkından razı olsun![245]
Peygamberimiz
(a.s.) Medine'ye hicret edip geldiği zaman, Medine'de ve Medine'nin çevresinde
pek çok Yahudi bilgini vardı.
Bunlar,
Peygamberimiz (a.s.)a ve İslâmiyete karşı açıktan cephe almışlardı.
Yahudi
bilginlerinin bütün düşmanlıkları, peygamberliğin kendilerinden alınıp Araplara
verilmesinden duydukları kıskançlık ve kinden ileri geliyordu.
Bunlar;
Evs ve Hazrec kabilesi müşrik ve münafıklarından birçoklarını da kandırarak
kendi saflarına çekmeye muvaffak olmuşlar, Peygamberimiz (a.s.)ı yalanlamak ve
İslâmiyeti reddetmekte birleşmişlerdi.
Yahudi
bilginleri, Peygamberimiz (a.s.)ı uğraştırmak, müşkil duruma düşürmek,
sıkıntıya sokmak maksadıyla birçok karışık, dolaşık sorular sormaktan da geri
durmazlardı.
Muhtelif
kabilelere mensup bulunan bu Yahudi bilginlerinden başlıcalan şunlardı:
Nadir oğulları kabilesinden
olanlar:
1- Huyey b. Ahtab,
2- Ebu Yâsir b. Ahtab,
3- Cüdeyyb. Ahtab,
4- Sellam b. Mişkem,
5- Kinane b. Rebi1 b. Ebi Hukayk,
6- Sellam b. Ebi Hukayk (Ebû Râfi1
AVer)
7- Rebi1 b. Rebi1 b.
Ebi Hukayk,
8- Amr b. Cahhaş,
9- Ka'b b. Eşref,
10- Haccac b. Amr,
11- Kardem b. Kays.[246]
"Şu
muhakkak ki, küfredenleri inzaretsen de, etmesen de, onlarca birdir;
inanmazlar. Allah onların kalbleri
üzerine de, kulakları üzerine de mühür basmış, gözlerinin üzerine bir de
perde çekmiştir. En büyük azab da onlar içindir"[247]
mealli âyetlerin Huyey b. Ahtab'la kardeşleri hakkında nazil olduğu rivayet
edilir.[248]
Kureyş
müşriklerinin ileri gelenlerinden Ebu Süfyan Sahr b. Hart Medine'ye geldikçe
Sellam b. Mişkem'e konuk olur, ondan gördüğü bol ikramdan memnun kalırdı.
Peygamberimiz
(a.s.)a zehirli koyun kebabı ikram eden de, bu Sellam b. Mişkem'in karısı
Zeyneb binti Haris idi.
Sa'febe oğulları
kabilesinden o tan Yahudi bilginleri:
12- Abdullah b. Suriya Aver,
13- İbn Saluba,
14- Muhayrık.
Hicaz'da,
o zaman, Tevrat'ı İbn Suriya kadar iyi bilen Yahudi bilgini yoktu. Başlangıçta
İslâm'a düşmanlık gösteren Muhayrık ise daha sonra Müslüman olmuş ve Uhud
savaşında şehit düşmüştür. Allah ondan razı olsun!
Kaynuka oğuiian
kabilesinden olan Yahudi bilginleri:
15- Zeyd b. Lasit (veya Lusayt),
16- Sa'db.Huneyf,
17- Mahmud b. Seyhan,
18- Uzeyz b. Ebi Uzeyz,
19- Abdullah b. Sayf (veya Dayt),
20- Süveyd b. Haris,
21- Rifaa b. Kays,
22- Finhas,
23- Eşya',
24- Numan b. Eda',
25- Bahri b. Amr,
26- Şe's b. Adiyy,
27- Şe's b. Kays,
28- Zeyd b. Haris,
29- Sükeyn b. Ebi Sükeyn,
30- Adiyy b. Zeyd,
31- Numan b. Ebi Evfa,
32- Numan b. Amr,
33- Ebu Enes,
34- Mahmud b. Dahya,
35- Malik b. Sayf (veya Dayf),
36- Ka'bb.Raşid,
37- Âzer,
38- Rafi’ b. Ebi Rafi’,
39- Helid,
40- Ezar b. Ebi Ezar (veya Azer b. Azer),
41- Rafi’ b. Haris,
42- Rafi’ b. Hureymile,
43- Rafi’ b. Harice,
44- Malik b. Avf,
45- Rifaa b. Zeyd,
46- Abdullah b. Selam,
Abdullah
b. Selam Yahudi bilginlerinin en bilgilisi olup, Müslüman olunca, Husayn olan
adını Peygamberimiz (a.s.) Abdullah'a çevirmiştir.
Allah ondan razı olsun!
Benî Kurayza kabilesinden
olan Yahudi bilginleri:
47- Zebir b. Bata,
48- Gazzal b. Şemvil,
49- Ka'b b. Esed,
50- Şemvil b. Zeyd,
51- Cebel b. Amr,
52- Nehham b.Zeyd,
53- Kardem b. Ka'b,
54- Vehb b.Zeyd,
55- Nafi'b.EbiNafi',
56- Ebu Nafi',
57- Adiyy b. Zeyd,
58- Haris b.Avf,
59- Kardem b. Zeyd,
60- Üsame b. Habib,
61- Rafi' b. Rümeyle,
62- Cebel b. Ebi Kuşeyr,
63- Vehb b.Yehuda,
Zurayk oğulları
kabilesinden olan Yahudi bilgini:
64- Lebid b. A'sam.
Harise oğulları
kabilesinden olan Yahudi bilgini:
65- Kinane b. Suriya.
Amr b. Avf oğulları
kabilesinden olan Yahudi bilgini:
66- Kardem b. Amr.
Neccar oğulları
kabilesinden olan Yahudi bilgini:
67- SiItıile b. Berham.
Bunlardan,
Abdullah b. Selam ile Muhayrık hariç, hepsi Peygamberimiz (a.s.)a, ashabına
düşmanlık, kötülük eden, kötü maksatlarla sorular soran Yahudi bilginlerinden
başlıcalan idiler.[249]
1. Rivayete göre İbn Abbas demiştir ki:
"Bir
gün,[250]
Yahudi bilginlerinden bir topluluk, Resûlullah (a.s.)a geldiler:[251]
'Ey
Ebu'l-Kâsım[252] Ey Muhammed![253]
Peygamberden başka kimsenin bilemeyeceği[254]
dört şeyi sana soracağız.[255]
Sen
bunu yapar (sorularımızı cevaplarsan, biz sana tâbi olur, seni doğrular, sana
inanırız dediler.[256]
Resûlullah
(a.s.), onlara:
'Siz
istediğiniz şeyi sorunuz.
Eğer
ben sizin sorduğunuz şeyi söyler,[257]
size haber verirsem, beni doğrulayacağınıza,[258]
İslâmiyet üzere bana tâbi olacağınıza[259]
Allah ahd ve misakıyla[260] ve
Yâkub ((a.s.))'un oğullarından aldığı söz üzere[261] söz
veriniz' buyurdu.
Yahudi
bilginleri:
'Olur.[262]
1. Tevrat indirilmeden önce, İsrail'in
(Yâkub (a.s.)ın) kendisine haram kıldığı yemeğin
hangisi olduğunu bize haber ver?
2. Kadının dölsuyu, erkeğin dölsuyu
nasıldır, bize haber ver?
3. Dölsuyundan erkek nasıl olur ve dişi
nasıl olur, bize haber ver?
4. Son zamanda gelecek olan şu ümmî
peygamberin uykusu nasıldır ve meleklerden dostu hangi
sidir, bize haber ver?' dediler.
Resûlullah
(a.s.):
'Ben
sorduğunuz şeyleri size haber verecek olursam muhakkak bana tâbi olacağınıza,
Allah ahdiyle söz veriniz1 buyurdu.
Yahudi
bilginleri Resûlullah (a.s.)a istediği sözü verdiler.
Bunun
üzerine, Resûlullah (a.s.):
'Musa'ya
Tevrat'ı indiren Allah aşkına,[263]
Allah'ın İsrail oğullarıyla geçen günleri aşkına![264]
Siz
İsrail (Yâkub (a.s.))'in şiddetli bir hastalığa tutulup hastalığının uzaması
üzerine, Yüce Allah şifa verirse hastalığından kurtarırsa kendisine en sevdiği
içeceği ve en sevdiği yiyeceği haram kılmayı adadığını ve en sevdiği yiyeceğin
deve eti, en sevdiği içeceğin de deve sütü olduğunu bilmez misiniz?' diye
sordu.
Yahudi
bilginleri:
'Allah
için, evet!1 dediler.
Resûlullah
(a.s.):
'Allah'ım!
Onların üzerine şahit ol!' dedi.[265]
'Musa'ya
Tevrat'ı indiren ve Kendisinden başka hiçbir ilah olmayan Allah aşkına!
Erkeğin
dölsuyunun beyaz ve yoğun, kadının döl suyunun ise sarı ve ince olduğunu;
Erkeğin
dölsuyu kadının dölsuyuna üstün gelirse, Allah'ın izniyle çocuğun erkek olup
ona benzediğini;
Kadının
dölsuyu erkeğin dölsuyuna üstün gelirse, Allah'ın izniyle çocuğun kız olduğunu
bilmez misiniz?' diye sordu.
Yahudi
bilginleri:
'Allah
için, evet!1 dediler.
Resûlullah
(a.s.):
'Allah'ım!
Onların üzerine şahit ol!' dedi ve:
'Tevrat'ı
Musa'ya indiren Allah aşkına!
Şu
ümmî olan peygamberin gözünün uyuduğunu, fakat kalbinin uyumadığını bilmez
misiniz?' diye sordu.
Yahudi
bilginleri:
'Allah
için, evet!1 dediler.
Resûlullah
(a.s.):
'Allah'ım!
Şahit ol!'dedi.
Yahudi
bilginleri:
'Şimdi,
sen bize, meleklerden dostun olanı da söyle!
Onun
hakkında seninle ya birleşiriz, ya da ayrılırız' dediler.
Resûlullah
(a.s.):
'Benim
dostum Cebrail (a.s.)dır.
Allah
hiçbir peygamber göndermemiştir ki, Cebrail ((a.s.)) onun dostu olmasın!'
buyurdu.
Yahudi
bilginleri:
'İşte,
biz bu hususta senden ayrılırız!
Eğer
senin dostun ondan başka bir melek olsaydı, muhakkak sana uyar ve seni
doğrulardık1 dediler.
Resûlullah
(a.s.):
'Sizin
onu doğrulamanıza engel olan nedir?' diye sordu.
Yahudi
bilginleri:
'O,
bizim düşmanımızdır1 dediler.[266]
Resûlullah
(a.s.):
'Allah
aşkına! Allah'ın İsrail oğullarıyla geçen günleri aşkına!
Siz
bana Cebrail'in geldiğini bilmez misiniz?' diye sordu.
Yahudi
bilginleri:
'Allah
için, evet! Biliriz!
Fakat,
ey Muhammedi O bize düşmandır!
O
ancak şiddet için, kan dökmek için gelen bir melektir.
Eğer
o böyle olmasaydı, biz sana tâbi olurduk' dediler."[267]
Bunun
üzerine, inen âyetlerde[268]
şöyle buyuruldu:
"De
ki: Kim Cibril'e düşmansa, bilsin ki; o Kur'ân'ı, kendisinden önceki kitablan
tasdik edici ve mü'minlere bir hidayet ve müjde kaynağı olmak üzere senin
kalbine-Allah'ın izniyle-o indirmiştir.
Her
kim Allah'a, Allah'ın meleklerine ve peygamberlerine, Cebrail ve Mîkâil'e
düşman olursa, bilsin ki; Allah da, kâfirlerin düşmanıdır.
Andolsun
ki; Biz sana apaçık mucizeler indirdik. Bunları ancak fâsıklar inkâr ederler.
Ne
zaman bir andlaşma ile bağlansalar, içlerinden bir grup onu bozup atıverecek,
öyle mi?!
Zaten
onların çoğu inanmazlar."[269]
Kaynuka
oğulları Yahudilerinin bilginlerinden olan Şe's b. Kays, yaşlı kalbinde
Müslümanlara karşı çok kin ve kıskançlık bağlayan, küfrü katı bir adamdı.
Peygamberimiz
(a.s.)ın Evs ve Hazrec kabilelerine mensup sahabilerinden bir cemaatın oturup
konuştuklarını, Cahiliye devrinde aralarında varolan düşmanlığın İslâmiyet
sayesinde kalkarak aralarının düzeldiğini görünce, kızdı ve:
"Bu
beldelerde Kayle oğullarının [Ensarın] ileri gelenleri biraraya gelip
toplandılar hal?
Hayır!
Vallahi onların cemaat ve eşrafı oralarda toplandı mı, biz onlarla hiçbir zaman
karar kılamayız" dedi.
Müslümanların
yanında bulunan Yahudi gencini çağırdı ve ona:
"Şunların
yanına var, yanlarında otur.
Sonra
da, daha önce Buas gününde aralarında geçenleri an; o zaman birbirlerine karşı
söylemiş oldukları şiirlerden bazılarını da oku" dedi.
Buas
gününde zafer Hazrecîlere karşı Evste idi.
O
gün, Evs'in başında Hudayr b. Simakel-Eşhelî, Hazrecilerin başında da Amrb.
Numan el-Beyâzî vardı.
İkisi
de öldürülmüşlerdi.
Yahudi
genci, Şe's'in emrini yerine getirdi.
Bunun
üzerine, orada bulunan, Evs ve Hazrec'e mensup sahabiler konuşmaya, tartışmaya
ve birbirlerine karşı övünmeye başladılar.
Evs
kabilesinden Evs b. Kayzî ile Hazrec kabilesinden Cebbar b. Sahr, birbirlerine
meydan okudular ve birbirlerine:
"İsterseniz
başa dönelim!" dediler.
Her
iki kabile mensupları kızdılar ve:
"Yapalım!
Buluşma yeriniz Sahîre (Harre)'dir! Silah başına! Silah başına![270] Ey
Âl-i Evs! Ey Âl-i Hazrec!" diyerek, iki taraf kabilelerine seslendiler,
silahlandılar, çarpışmak için toplandılar![271]
Peygamberimiz
(a.s.), bunu haber alır almaz, Muhacirlerden, yanında bulunan sahabi-leriyle
birlikte hemen oraya vardı ve:
"Ey
Müslümanlar cemaatı! Allah! Allah!
Allah
sizi İslâmiyete hidayet ettikten ve onunla şereflendirdikten, Cahiliye işlerini
sizden kesip attıktan ve sizi küfürden kurtardıktan, kalblerinizi birbirinize
ısındırıp birleştirdikten sonra ve ben de aranızda bulunduğum halde, demek siz
o Cahiliye davasıyla ayaklandınız ha?!" buyurunca;[272] Evs
ve Hazrec kavmi, kendilerini birbirine düşürecek, aralarını bozacak olan bu
davranışlarının şeytandan geldiğini, Yahudi düşmanlarının kurdukları
tuzaklardan olduğunu anladılar. Ağlayarak birbirlerinin boyunlarına sarıldılar.
Peygamberimiz
(a.s.)la birlikte, söz dinler ve itaat eder oldukları halde oradan ayrıldılar.[273]
Yüce
Allah, Allah düşmanı Şe's b. Kays'ın tuzağını böylece söndürdü.[274]
İndirdiği âyette[275]
şöyle buyurdu:
"De
ki: Ey Ehl-i Kitab! Kendiniz (İslâm dininin hak olduğunu kitablarınızda okuyan)
şahitler olduğunuz halde, iman edenleri Allah yolundan-onda bir eğrilik aramaya
yeltenerek-niçin döndürmeye çalışıyorsunuz?! Şüphe yok ki, Allah
yaptıklarınızdan gafil değildir."[276]
Yüce Allah, Evs b. Kayzî ile Cebbar b. Sahr ve her ikisinin kabilelerinden
yanlarında bulunanlar hakkında indirdiği âyetlerde de:[277]
"Ey
iman edenler! Eğer kendilerine Kitab verilenlerin içinden herhangi bir zümreye
boyun eğecek olursanız, sizi imanınızdan sonra döndürüp kâfirler yaparlar.
Halbuki,
siz nasıl küfredersiniz ki; hepinizin karşısında Allah'ın âyetleri okunup
durmakta, O'nun resûlü de içinizde bulunmaktadır.
Kim
Allah'a sımsıkı tutunursa, muhakkak ki, o doğru yola iletilmiştir.
Ey
iman edenler! Allah'tan, nasıl korkmak lazımsa, öylece korkunuz!
Sakın,
siz Müslümanlar olmaktan başka bir sıfatla can vermeyiniz!
Hepiniz
toptan Allah'ın ipine sımsıkı sanlınız, parçalanıp ayrılmayınız.
Allah'ın,
üzerinizdeki nimetini düşününüz.
Hani,
siz birbirinizin düşmanlar idiniz de, O, kalblerinizi İslâm'a ısındırıp
birleştirmişti.
İşte,
O'nun bu nimeti sayesinde din kardeşleri olmuştunuz.
Ve
yine, siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken, oradan da sizi O kurtardı.
İşte,
Allah size âyetlerini böylece, apaçık bildiriyor-tâ ki doğru yola eresiniz.
Bir
de içinizden öyle bir cemaat bulunsun ki, onlar herkesi hayra çağırsın; iyliği
emretsin, kötülükten vazgeçirmeye çalışsın!
İşte
onlar murada erenlerin ta kendisidirler.
Siz,
kendilerine apaçık deliller, ayetler geldikten sonra parçalanıp aynlanlar,
ihtilafa düşenler gibi olmayınız!
İşte
onların hali! En büyük azab onlarındır."[278]
Yahudi
bilginlerinden:
1. Huyey b. Ahtab,
2. Sellam b. Ebi Hukayk,
3. Ebu Ammar,
4. Vahvah b. Âmir,
5. Hevze b. Kays, Mekke'de Kureyş
müşriklerinin yanına vardıkları zaman, Kureyş müşrikleri bir
birlerine:
"Bunlar
Yahudilerin bilginleridir, ilk Kitabı bilenlerdir.
Bunlara
sizin dininizin mi, yoksa Muhammed'in dininin mi daha hayırlı olduğunu bir
sorun bakalım?" dediler.
Sordular.
Yahudi
bilginleri, Kureyşlilere:
"Bilakis,
sizin dininiz onun dininden daha hayırlıdır.
Siz
ondan ve ona uyanlardan daha doğru yoldasınız" dediler.
Bunun
üzerine, Yüce Allah, indirdiği âyetlerde[279]
şöyle buyurdu:
"Bakmadın
mı, şu kendilerine Kitabdan biraz nasip verilenlere?
Kendileri
cibt ve tâğuta (Allah'tan başka şeylere) inanırlar (taparlar).
Küfredenler
için de:
'Bunlar
iman edenlerden (Müslümanlardan) daha doğru bir yoldadır' derler.
Bunlar
Allah'ın kendilerine lanet ettiği kimselerdir.
Allah
kime lanet ederse, artık ona hakikî hiçbir yardımcı bulamazsın!"[280]
Yahudi
bilginlerinden, kötü maksatla[281]
İslâm'a sığınan ve münafık olarak Müslüman olanlar vardı.
Kaynuka oğulları Yahudi
bilginlerinden münafık olanlar:
1- Sa'd b. Huneyf,
2- Zeyd b. Lusayt.[282]
3- Numan b. Evfa b. Amr,
4- Osman b. Evfa,[283]
5- Süveyd,
6- Dâis,
7- Malik b. Ebi Kavkal.[284]
Peygamberimiz
(a.s.); Hicr'den kalkıp Tebük'e doğru gittiği ve bir konak yerinde konaklayıp
sabaha çıktığı zaman, Peygamberimiz (a.s.)ın devesi Kasvâ kayboldu.
Ashabı
onu aramaya gittiler.[285]
Ensardan
Umâre b. Hazm'ın konvoyu içinde Yahudi münafıklarından Zeyd b. Lusayt
bulunuyordu.
Umâre
b. Hazm Peygamberimiz (a.s.)ın yanında bulunduğu sırada, Zeyd b. Lusayt:
"Kendisinin
peygamber olduğunu söyleyen ve size gök haberlerinden haberler veren, Muhammed
değil midir? Halbuki o, devesi nerededir; bilmiyor!?" diyerek söylendi.
Peygamberimiz
(a.s.):
"Adamın,
münafıkın biri:
'Muhammed,
kendisinin bir peygamber olduğunu, size gök emriyle haber verdiğini söylüyor.
Halbuki,
devesi nerededir; bilmiyor!1 diyor.
Vallahi,
gerçekten de ben birşeyi, Allah bana bildirmedikçe, bilemem!
Fakat,
Allah şimdi onu bana gösterdi:
O,
işte şu vadinin içinde, vadinin içindeki şı'bda ve şı'b'ın da şöyle şöyle olan
tarafında; bir ağaç onu yularından tutmuş bulunuyor!
Haydi,
gidiniz de, onu bana getiriniz!" buyurdu.
Hemen
gittiler, deveyi getirdiler.
Umare
b. Hazm, konvoyuna döndü ve:
"Vallahi,
Resûlullah (a.s.) az önce bize şaşılacak birşey söyledi. Bir adamın söylemiş
olduğu sözü, Allah, resûlüne haber vermiş! Adam şöyle şöyle söylemiş!"
diyerek Zeyd b. Lusayt'ın söylediklerini tekrarlayınca, o sırada Umâre b.
Hazm'ın konvoyunda olup Peygamberimiz (a.s.)ın yanında bulunmayanlardan bir
adam, (Umare b. Hazm'ın kardeşi) Amr b. Hazm:
"Vallahi,
bu sözü, sen yanımıza gelmeden önce Zeyd söyledi!" dedi.
Amr
b. Hazm hemen Zeyd'in üzerine yürüyüp boynuna vurmaya başladı ve:
"Ey
Allah'ı n kul lan! Yanı m a geliniz!
Meğer
Allah'ın belası benim konvoyumun içinde imiş de, ben bilmiyormuşum!
Hemen
çık, git konvoyumdan ey Allah düşmanı! Sakın bana arkadaş olma!" dedi.[286]
Malik
b. Kavkal, Peygamberimiz (a.s.)ın haberlerini Yahudilere taşırdı.[287]
Kurayza oğulları Yahudi
bilginlerinden münafık olanlar:
8- Rafi' b. Hureymile,
9- Silsile b. Şerham,
10. Ki nane b. Suriya,
11. Rifaa b.Zeyd b. Tâbût.[288]
Rafi'
b. Hureymile öldüğü zaman, Peygamberimiz (a.s.):
"Bugün,
münafıkların büyüklerinden bir büyük münafık öldü!"[289]
Rifaa
b. Zeyd b. Tâbut hakkında da:
"O,
kâfirlerin büyüklerinden biridir!" buyurmuştur.
Beni
Mustalık gazasından dönülürken, esen rüzgârdan Müslümanlar korktuğu sırada,
Peygamberimiz (a.s.) "Korkmayınız!" buyurup kâfirlerin büyüklerinden
birisinin öldüğünü haber vermiş; Medine'ye gelinince, Rifaa b. Zeyd'in rüzgâr
estiği günde öldüğü anlaşılmıştır.[290]
Amr b. Avf oğullarından:
1- Züvey b. Haris,
Hubeyb oğullarından:
2- Cülas b. Süveyd,
3- Haris b. Süveyd.
Cülas;
Tebük gazasında Peygamberimiz (a.s.)dan geride kalan kimselerden olup,
Peygamberimiz (a.s.) aleyhinde:
"Andolsun,
bu adam doğru ise, biz eşeklerden daha kötüyüzdür!" demişti.
Cülas'ın
üvey oğlu olan Umeyr b. Sa'd:
"Vallahi
ey Cülas! Sen bana insanların en sevgilisisin ve cömertlik bakımından benim
katımda insanların en iyisi ve en güzelisin ve hoşa gitmeyen birşeyin kendisine
isabet etmesi bana en ağırve en güç gelenisin!
Fakat
sen öyle bir söz söyledin ki, eğer onu senin aleyhine açıklarsam, seni perişan
ve rüsvay ederim!
Eğer
o sözünün karşısında susarsam, dinim helak olur!
Bunlardan
biri, bana ötekinden daha kolaydır!" dedikten sonra, Peygamberimiz (a.s.)a
gidip Cülas'ın söylediği şeyi anlattı.
Cülas,
Peygamberimiz (a.s.)ın huzurunda Allah'a yemin ederek:
"Umeyr
benim hakkımda muhakkak yalan söylemiştir. Ben Umeyr b. Sa'd'ın söylediği şeyi
söylemedim!" dedi.
Bunun
üzerine, Yüce Allah, Cülas hakkında indirdiği âyette[291]
şöyle buyurdu:
"Onlar
(söyledikleri sözü) söylemedikleri hakkında Allah'a yemin ediyorlar.
Andolsun
ki, onlar o küfür kelimesini söylemişlerdir.
Onlar
Müslümanlıklarını açıkladıktan sonra da kâfir oldular.
Onlar,
başaramadıklar birşeye de yeltendiler.
Halbuki,
intikam almaya yeltenmeleri için, Allah ile peygamberinin lütuf ve inayetiyle
onlan zengin-leştirmiş olmasından başka da (bir sebep) yoktu.
Eğer
(nifaktan) tevbe ederlerse, onlar için hayırlı olur.
Yüz
çevirirlerse, Allah onlan dünyada da, ahirette de pek acıklı bir azaba uğratır;
yeryüzünde onlar için ne bir yar, ne de bir yardımcı vardır artık!"[292]
L evzan oğullarından:
4- Nebtel b. Haris.
Peygamberimiz
(a.s.), bunun hakkında:
"Kim
şeytana bakmak isterse, Nebtel b. Hâris'e baksın!" buyurmuştur.
Nebtel;
iri yapılı, uzun boylu, tepesinin saçı kabarık, kıpkızıl gözlü, siyahımsı kızıl
yanaklı bir adamdı.
Peygamberimiz
(a.s.)in yanına gelir, onunla konuşur, onu dinler, onun sözlerini münafıklara
nakleder ve:
"Muhammed
ancak bir kulaktır!
Kim
ona birşey haber verirse, onu doğrular!" derdi.
Cebrail
(a.s.), Nebtel'in sakınılacak bir adam olduğunu bildirmiştir.
Yüce
Allah, onun hakkında indirdiği âyette[293]
şöyle buyurdu:
"(Yine
o münafıkların) içinde öyleleri vardır ki, peygamberi incitirler ve 'O bir
kulaktır!1 derler.
De
ki: O sizin için bir hayır kulağıdır!
Allah'a
inanır, mü'minler(in sözün)e inanır.
İçinizden,
iman edenler için de, bir rahmettir o!
Allah
Resûlünü incitenler (yok mu, işte) en acıklı azab onlarındır."[294]
Dubay'a oğullarından:
5- Ebu Habibe b. Ez'ar,
Ebu
Habibe, Dırar mescidini yapanlardandı.
6- Muatfib b. Kuşayr,
7- Rafi b.Zeyd,
8- Bişr.
Bunlarla
Müslümanlar arasında çıkan bir ihtilaf üzerine, Müslümanlar Peygamberimiz (a.s.)a,
bunlar da kâhinlere başvurmuşlardı.
Bunun
üzerine, Yüce Allah, indirdiği âyette[295]
şöyle buyurdu:
"Sana
indirilene de, senden önce indirilmiş olanlara da her halde iman ettiklerini
boş yere iddia edenlere bakmadın mı ki, -onlar, kendini inkâr etmeleriyle
emrolundukları halde-yine sihirbazın huzurunda muhakeme olunmalarını isterler.
Şeytan da onları (bir daha dönemeyecekleri kadar) uzak bir sapkınlıkla
büsbütün saptırmak ister."[296]
Muattib
b. Kuşayr, Uhud gününde de, şöyle demişti:
"Eğer
bize bu işten birşey (bir pay) olsaydı, burada öldürülmezdik!"
Yüce
Allah, bu hususta indirdiği âyette[297]
şöyle buyurdu:
"...
Bir zümre de, canları sevdasına düşmüş, Allah'a karşı, Cahiliye zannı gibi,
hakka aykırı bir zan besliyorlar ve 'Bu işten bize ne?1 diyorlardı.
De
ki: Bütün iş Allah'ındır!
Onlar,
sana açıklayamayacaklarını içlerinde saklıyorlar ve:
'Bu
işten birşey (bir pay) olsaydı, burada öldürülm ezdik!' diyorlardı.
Onlara
de ki: 'Siz evlerinizde olsaydınız bile, üzerlerine öldürülmesi yazılmış
olanlar, yine muhakkak, yatacakları (vurulup düşecekleri) yerlere çıkıp gidecekti.
(Allah,
bunu) sinelerinizin içindekini yoklamak, yüreklerinizdekini temizlemek için
(yaptı).1
Allah,
sinelerdeki özü hakkıyla bilendir."[298]
Muattib
b. Kuşayr, Hendek savaşı gününde de;
"Muhammed
bize Kayserin hazinelerini yiyeceğimizi va'd ediyor. Halbuki bizden birisi
abdest bozmaya giderken bile güvenlik içinde bulunamıyor!" demişti.
Bunun
üzerine, Yüce Allah, indirdiği âyette[299]
şöyle buyurdu:
"O
vakit, münafıklar ile kalblerinde bir hastalık bulunanlar; Allah ve Resûlü bize
bir aldatıştan başka birşey va'd etmemiş!' demişlerdi."[300]
9- Sehl b. Huneyf'in kardeşi Abbad b.
Huneyf,
10- Bahzac,
11- Amr b. Hizam,
12- Abdullah b. Nebtel.
Bunlar,
Dırar mescidini yapanlardandı.
Sa'lebe oğullarından:
13- Cariye b. Âmir,
14- Yezid b. Cariye b. Âmir,
15- Mücemmi' b. Cariye b. Âmir.
Bunlarda,
Dırar mescidini mescid edinenlerdendi.
Ümeyye oğullarından:
16- Vedia b. Sabit.
Dırar
mescidini yapanlardan ve:
".
. . Andolsun ki, biz ancak lafa dalmış, şakalaşıyorduk!" diyenlerdendi.
Yüce
Allah, haklarında indirdiği âyette[301]
şöyle buyurdu:
"Şayet
kendilerine sorsan, 'Andolsun ki, biz ancak lafa dalmış bulunuyor,
şakalaşıyorduk!' derler. De ki: Allah ile, O'nun âyetleriyle, O'nun resûlü ile
mi eğleniyordunuz?!
Siz
özür dilemeye kalkmayın!
Siz,
iman ettiğinizi söyledikten sonra, küfrettiniz!
İçinizden
bir zümreyi affetsek bile, diğer zümreyi, onlar cürümlerinde ısrar eden
kimseler oldukları için, azabımıza uğratacağız.
Münafık
erkekler de, münafık kadınlar da birbirinin parçasıdırlar.
Onlar
kötülüğü emreder, iyilikten vazgeçirmeye uğraşırlar.
Ellerini
yumarlar.
Onlar
Allah'ı unuttular. Allah da onları unuttu!
Şüphe
yok ki, münafıklar fâsıkların ta kendisidirler!
Allah,
erkek münafıklara da, kadın münafıklara da, bütün kâfirlere de, kendileri
içinde temelli kalmak üzere, Cehennem ateşini va'd etti. Bu, onlara yeter!
Allah
onları rahmetinden kovdu! Onlara bitmez tükenmez bir azab vardır."[302]
Ubeyd b. Zeyd oğullarından:
17- Hizam b. Halid.
Dırar
mescidi evinde yapılmış olan kişidir.
Nebit oğullarından:
18- Mirba' b. Kayzî,
Bu
adam, Peygamberimiz (a.s.) Uhud'a giderken önüne çıkıp, bahçesinden geçirmek
istememiş:
"Ey
Muhammed! Eğer sen gerçekten peygambersen, bahçemin içinden geçmeni sana helal
etmem!" diye konuşmuş ve eline bir avuç toprak alıp:
"Vallahi,
ben bu toprağın senden başkasına değmeyeceğini bilsem, onu sana atardım!"
demiş; Müslümanlar onu öldürmeye kalkıştıkları zaman, Peygamberimiz (a.s.):
"Bırakınız
onu! O kördür! Onun kalbi de kördür! Görüşü de kördür!" buyurmuştur.
Abduleşhellerin
kardeşi Sa'd b. Zeyd, yayı ile vurup onun başını yarmıştı.
19- Mirba' b. Kayzî'nin kardeşi Evs b.
Kayzî.
Hendek
savaşı gününde, Peygamberimiz (a.s.)a:
"Yâ
Rasûlallah ! Evlerimiz açık bir haldedir. Bize izin ver de onlara
dönelim!" demiştir. Yüce Allah, bu hususta indirdiği âyette[303]
şöyle buyurmuştur:
"...
Onlardan bir kısmı da, 'Gerçekten, evlerimiz açıktır!1 diyerek
Peygamberden izin istiyordu. Halbuki, onların evleri açık değildi. Onlar
kaçmaktan başka birşey arzu etmiyor!ardı ."[304]
Zafer oğullarından:
20- Hâtıb Ümeyye b. Râfi',
İri
yapılı ihtiyar bir kimse olup, kendisinin Yezid b. Hâtib isminde Müslüman ve
hayırlı bir oğlu vardı ki, Uhud savaşı gününde yaralanmış ve Zafer oğullarının
evine götürülmüştü.
Kendisi
ölmek üzere iken, oradaki Müslüman erkek ve kadınlar onun yanına
toplanmışlardı. Kendisini Cennetle müjdeledikleri zaman, babası Hâtıb,
münafıklığını açığa vurarak: "Evet! Vallahi, yüzerlik otundan bir Cennet!
Vallahi bu zavallıyı aldattınız!" demiştir.
21- Büşeyr b. Ubeynk.
Kendisi
iki zırh hırsızı Ebu Tu'ma olup, Yüce Allah onun hakkında indirdiği âyette[305]
şöyle buyurmuştur:
"Nefislerine
hainlik etmiş kimselerden yana mücadele etme!
Çünkü,
Allah hainlikte ileri gitmiş günahkarları sevmez."[306] Zafer oğullarının müttefiklerinden:
22- Kuzman.
Peygamberimiz
(a.s.), bunun hakkında:
"O
muhakkak Cehennem ehlindendir!" buyurmuştu.
Uhud
savaşı günü, şiddetli bir savaş oldu.
Müşriklerden
birtakım kimseler öldürüldü.
Kuzman'da
da yaralar açıldı.
Kendisini
Zafer oğullarının evine götürdüler.
Müslümanlardan
bazı kimseler, ona:
"Ey
Kuzman! Müjdeler olsun, bugün ibtilâya uğradın. Sana, Allah yolunda, gördüğün
şey isabet etmiştir!" dediler.
Kuzman:
"Ben
ne diye müjdeleneyim? Vallahi, ben ancak kavmimden utandığımdan dolayı gayrete
gelip savaştım!" dedi.
Kuzman,
yaralarının ağrısına dayanamadığı zaman, ok çantasından bir ok alıp elinin
damarlarını kesti ve intihar etti.[307]
Hazrec Kabilesinden olan
münafıklar:
23- Rafi' b. Vedia,
24- Zeyd b. Amr,
Amr
b. Kays,
Kays
b. Amr b. Sehl.
Cüşem oğullarından:
27- Cedd b. Kays.
Cedd
b. Kays; Peygamberimiz (a.s.)a:
"Yâ
Muhammedi Bana izin ver, beni fitneye düşünme!" diyen kimsedir.
Yüce
Allah, onun hakkında indirdiği âyetlerde[308]
şöyle buyurdu:
"Onlardan
kimi de 'Bana izin ver! Beni fitneye düşürme!1 diyecektir.
Haberin
olsun ki; onlar zaten fitne çukuruna düşmüşlerdir.
Cehennem
ise, o kâfirleri her halde ve her halde çepeçevre kuşatıcıdır.
Sana
bir iyilik gelirse, bu onların fenasına gider.
Sana
bir musibet erişirse, 'Biz daha önceden ihtiyat tedbiri erim izi almışızdır!'
derler ve böbürlene böbürlene dönüp giderler.
De
ki: Allah'ın bizim için yazdığından başkası asla bize erişmez! O bizim
Mevlâmızdır.
Onun
için, mü'minler yalnız Allah'a güvenip dayansınlar.
De
ki: Siz bizde iki güzelliğin birinden başkasını mı beklersiniz? Halbuki, biz
sizde Allah'ın ya Kendi katından, ya da bizim elimizle bir azab getireceğini
bekliyoruz. Haydi, siz bizim akıbetimizi bekleyedu-run; biz de sizinle
beraber
bekleyiciyiz.
De
ki: Gerek gönül rızasıyla, gerek istemeyerek harcayın, sizden hiçbir şey
kat'iyyen kabul olunmayacaktır. Çünkü, siz fâsıklar güruhu oldunuz!
Onların
nafakalarının kabul edilmesine engel olan da, sırf şudur
Çünkü,
onlar Allah'a ve resûlüne küfrettiler.
Namaza
da, ancak üşene üşene gelirler.
İştihasız
olmadıkça da, harcamazlar."[309]
Abduleşhel oğullarından:
28- Dahhâk b. Sabit.
Hassan
b. Sabit, söylediği bir şiirde Dahhâk b. Sabitin Yahudiliği sevdiğini ve
Müslümanlığı sevmediğini açıklamıştır.[310]
Avf b. Hazrec oğullarından:
29- Abdullah b. Übeyy b. Selûl.
Münafıkların
başı idi.
Yahudi
bilginlerinin münafıklarından Vedia, Malik b. Ebi Kavkal, Süveyd ve Dâis,
Abdullah b. Übeyy b. Selûl'ün yanında toplanırlardı.
Beni
Mustalık gazasında:
"Medine'ye
dönersek, andolsun ki, en şerefli ve en güçlü olan, en hakir ve en zayıf olanı,
oradan mutlaka çıkaracaktır" diyen, o idi.[311]
Yüce
Allah, bu hususta indirdiği âyette şöyle buyurdu:
"Onlar,
'Eğer Medine'ye dönersek, andolsun ki, en şerefli ve güçlü olan, oradan en
hakir ve zayıf olanı muhakkak çıkaracaktır1 diyorlardı.
Halbuki,
şeref, güç ve galibiyet Allah'ındır, Allah'ın resûlünündür ve mü'minlerindir.
Fakat
münafıklar (bunu) bilmezler."[312]
Peygamberimiz
(a.s.) Beni Nadîr Yahudilerini muhasara altına aldığı zaman, bunlar dessaslık
yapmışlar;
"Siz
yerinizde sabit durunuz! Vallahi, eğer siz yurdunuzdan çıkarılırsanız, biz de
muhakkak sizinle birlikte çıkar gideriz! Sizin aleyhinizde, hiçbir kimseye
itaat etmeyiz! Eğer sizinle çarpışılırsa, muhakkak ve muhakkak, biz size yardım
ederiz!" demişlerdi.[313]
Bunun
üzerine, Yüce Allah, indirdiği âyetlerde şöyle buyurdu:
"Ehl-i
kitabdan da küfreden kardeşlerine, 'Andolsun ki, eğer siz yurtlarınızdan
çıkarılırsanız, biz de muhakkak sizinle birlikte çıkar gideriz. Sizin
aleyhinizde, hiçbir kimseye, hiçbirzaman itaat etmeyiz! Eğer sizinle
çarpışılırsa, muhakkak ve muhakkak, biz size yardım ederiz!' demekte olan o münafıkları
görmedin mi?
Halbuki,
Allah şahitlik eder ki, onlar hakikaten ve kesin olarak yalancıdırlar.
Andolsun
ki, onlar yurtlarından çıkanlacak olurlarsa, onlarla birlikte çıkmazlar,
gitmezler.
Eğer
onlar muharebeye tutulurlarsa, onlara yardım da etmezler.
Faraza
yardım etseler bile, andolsun ki, mutlaka arkalarını dönerler.
Sonra
da, kendileri yardım göremezler.
Herhalde
sizin onların yüreklerinde yaşayan korkunuz, Allah'tan korkularından daha
şiddetlidir.
Bu
da, onların ince anlamazlar güruhundan oluşundandır.
Onlar
müstahkem kasabalarda yahut duvarlar arkasında bulunmaksızın, sizinle toplu bir
halde vuruşam azlar.
Kendi
aralarındaki savaşları ise çetindir.
Sen
onları derli toplu sanırsın. Halbuki, kalbleri darmadağınıktır.
Bu
da, onların akıllarını kullanmaz bir kavim oluşundandır.
Onların
hali, kendilerinden az zaman öncekilerin hali gibidir ki, onlar yaptıklarının
akıbetini tatmışlardı.
Onlar
için, âhirette de, çetin bir azab vardır.
Münafıkların
hali de, şeytanın hali gibidir:
Çünkü,
şeytan insana Küfret!' derde, o küfredince; 'Ben âlemlerin Rabbi olan Allahtan
korkanm' der.
Nihayet,
ikisinin de akıbeti, hakikaten, temelli ateşin içinde kalmaları olmuştur.
İşte,
zalimlerin cezası budur!"[314]
Münâfıkûn
sûresi de, işte, başta Abdullah b. Übeyy b. Selûl olmak üzere, bu münafıklar
hakkında nazil olmuş[315] ve
bu sünede şöyle buy uru I m ustur:
"Münafıklar,
sana geldikleri zaman, 'Şehadet ederiz ki; sen, muhakkak ve mutlak,
Resûlullah'sın' dediler.
Allah
da bilir ki; sen elbette ve elbette O'nun resûlüsün.
Fakat,
Allah o münafıkların hiç şüphesiz yalancılar olduğunu da biliyor.
Onlar
yeminlerini bir kalkan edindiler de, Allah'ın yolundan saptılar.
Gerçekten,
onların yapmakta olduklan şeyler ne kötüdür!
Onlar
(zahiren) iman ettiler. Fakat, sonra da kâfir oldular.
Bu
yüzden, kalblerinin üzerine (küfür) mühr(ü) basıldı.
Bunun
için, onlar (imanın hakikatini) anlayamazlar.
Onları
gördüğün zaman, gövdeleri (kalıplan, kıyafetleri belki) hoşuna gider.
Söyleseler,
sözlerini dinlersin.
Halbuki,
onlar (elbise) giydirilmiş kocaman odunlar gibidir!
Her
gürültüyü kendi aleyhlerinde sanırlar.
Asıl
düşman onlardır. Allah gebertsin onlan!
Nasıl
olup da (haktan) döndürülüyorlar?
Onlara,
'Geliniz! Allah'ın Resûlü sizin için istiğfar ediversin' denildiği zaman,
başlarını çevirdiler!
Gördün
ki, onlar, kibirlerine yediremeyerek, hâlâ yüz döndürüyorlar!
Sen,
onlar için ha istiğfar etmişsin ha etmemişsin, haklarında birdir Allah onlan
kat'iyyen yariıga-maz!
Şüphe
yok ki, Allah, fâsıklar güruhunu doğru yola iletmez.
Oniaröyie
kimselerdir ki: 'Resûlullahm yanındaki kimseleri beslemeyiniz-tâ ki dağılıp
gitsinler!' diyorlardı.
Halbuki,
göklerin ve yerin bütün hazineleri Allah'ındır!
Fakat
o münafıklar ince anlamazlar.
Onlar,
'Eğer Medine'ye dönersek, andolsun ki, en şerefli ve güçlü olan, en hakir ve en
zayıf olanı oradan muhakkak çıkaracaktır1 diyorlardı.
Halbuki,
şeref, kuvvet ve galibiyet Allah'ındır, Resûlullahındır ve mü'minlerindir.
Fakat
o münafıklar bunu bilmezler."[316]
Müslümanlardan
bazıları, vaktiyle antlaşma yaptıkları Yahudilerle dost idiler.
Yüce
Allah, indirdiği, onları Yahudilerle dostluktan men ettiği âyetierde[317]
şöyle buyurdu:
"Ey
iman edenler! Sizden olmayanları dost edinmeyiniz!
Çünkü,
onlar size şer ve fesad yapmakta hiç kusur etmezler.
Sizin
sıkıntıya girmenizi arzu ederler.
Onların
kinleri, kızgınlıkları ağızlarından taşmaktadır.
Göğüslerinde
gizledikleri düşmanlıksa, daha büyüktür.
Siz
o kimselersiniz ki, onları seversiniz; halbuki onlar sizi sevmezler!
Siz
kitabların hepsine inanırsınız; onlar ise, sizinle buluştukları zaman 'İnandık'
derler, aralarında başbaşa kaldıkları zaman da size olan kinlerinden dolayı
parmaklarının uçlarını ısırırlar!
De
ki: Kininizle geberin!
Hiç
şüphesiz, Allah göğüslerin gizlediklerini hakkıyla bilir.
Size
bir iyilik dokunsa, bu onları tasaya düşürür.
Başınıza
bir musibet gelse, onunla ferahlanırlar.
Eğer
siz güçlüklere göğüs gerer, korunursanız, onların hileleri size hiçbir zarar
vermez.
Çünkü,
Allah onları kendi amelleriyle kuşatıcıdır."[318]
Mü'min
olmadıkları halde Müslüman görünen Yahudi bilginlerinden Rifaa b. Zeyd ile
Süveyd, bazı Müslümanlarla dost olmuşlardı. Yüce Allah, bu hususta indirdiği
âyetierde[319] şöyle buyurdu:
"Ey
iman edenler! Kendilerine sizden önce kitab verilmiş olanlarla kâfirlerden,
dininizi bir eğlence ve bir oyun yerine tutanları, sakın dost edinmeyin! Eğer
mü'minlerseniz, Allah'tan korkun!
Onlar
birbirinizi namaza ezanla davet ettiğiniz zaman, onu bir eğlence ve bir oyun
yerine tutarlar.
Onların
böyle yapmaları, kendilerinin hakikaten akıllarını kullanmaz bir kavim
olmalarındandır.
De
ki: 'Ey ehl-i kitab! Sizin bizden hoşlanmayışınızın sebebi, bizim Allah'a
inandığımızdan ve bize indirilenle daha önce indirilmiş olanlara iman
ettiğimizden, sizin ise birçoğunuzun fâsık kimseler olduğunuzdan başka bir şey
değildir.1
De
ki: 'Size bundan daha kötüsünü haber vereyim mi?
Allah'ın
lanet ve gazab ettiği, aralarından maymunlar ve domuzlar çıkardığı kimseler ile
şeytana tapanlardır ki, işte Allah katında bunların yeri daha kötü ve doğru yoldan
daha sapıktır. Onlar size geldikleri zaman İman ettik!' derler. Halbuki onlar
muhakkak küfür ile girmişler, yine muhakkak küfür ile çıkmışlardır. Allah
onların neler gizlemekte olduğunu çok iyi bilendir."[320]
Yüce
Allah, Kur'ân-ı Kerîminde Yahudileri de, Hıristiyanlar! da kendimize dost
edinmememizi emretmekte, onların ancak birbirlerine dost olacaklarını haber
vermektedir.[321]
Yine
Kur'ârvı Kerîm'de açıklandığına göre; Yahudiler Hıristiyanların dinen uymaya
değer hiçbir şeye sahip olmadıklarını söylerler. Hıristiyanlar da, onlar
hakkında aynı sözleri söyleyerek, birbirlerinin dinlerini red ve inkâr
ederler.[322]
Hatta,
Yahudiler Hıristiyanların tanrılaştırıp taptıkları İsa (a.s.)ı[323]
öldürdüklerini ve astıklarını da iddia ederler.[324] Ona
ve annesine en ağır küfür ve iftirada bulunurlar.[325]
Bütün
bunlara rağmen, Hıristiyanların Yahudilerle dost olup gerek İsa (a.s.)ave gerek
onun afif ve nezih annesine en derin saygıyı gösteren Müslümanlara düşman
kesilmelerindeki mantıksızlığa şaşmamak elde değildir.
Kur'ân-ı
Kerîm'in bin dörtyüz yıl sonra yaşanan bu i'cazkâr ihbarından Müslümanların
hâlâ ibret alamamış olmaları karşısındaki hayretimiz de, bundan aşağı değildir.[326]
Kıble;
aslında, herhangi bir tarafa yönelme haline denirken, namaz kılınacağı sırada
yönelinen yere isim olmuştur.[327]
İslâm'da
ilk kıble, İbrahim (a.s.)ın Kıblesi olan Kabe idi.[328]
Kabe,
İbrahim (a.s.)ın kıblesi olduğu gibi, Arapların babası, atası olan İsmail (a.s.)ın
da kıblesi idi.[329]
Kabe;
insanlarve herkes için mübarek bir hidayet mahalli olmak üzere, yeryüzünde
kurulmuş olan ilk mâbeddi.[330]
İnsanların ilk kıblesi idi.[331]
Kabe; ilk önce, Âdem (a.s.) tarafından yapılmıştı.[332]
Sonra da, bu mabedin yeri İbrahim (a.s.)a Yüce Allah tarafından gösterilmiş;[333] o
da oğlu İsmail (a.s.)la birlikte onun temellerini yükseltmişlerdi.[334]
Kabe'nin;
tavaf edenler, ibadet etmek üzere gelip orada kalanlar, rükû ve sücud edenler
için temiz tutulması da, kendilerine Allah tarafından em rol unm ustu.[335]
Musa
(a.s.) da, Kudüste Sahra yanında namaz kılacağı zaman, Sahra'yı önünde bulundurarak
Kabe'ye yönelirdi.
Salih
Peygamber mescidi ile Zülkameyn mescidinin mihrablarının da Kabe'ye doğru
olduğu rivayet edilir.[336]
E
bu Zer-i Gıfârî:
"Yâ
Rasûlallan ! Yeryüzünde ilk kurulan mescid hangisidir?" diye sormuştu.
Peygamberimiz
(a.s.):
"Mescid-i
Haram'dır!" buyurdu.
E
bu Zer-i Gıfârî:
"Ondan
sonra, hangisidir?" diye sordu.
Peygamberimiz
(a.s.):
"Ondan
sonra, Mescid-i Aksâ'dır!" buyurdu.[337]
Mekke'de
bulunduğu sırada, Peygamberimiz (a.s.)a önceleri Kabe'ye; Medine'ye gelince de,
Beytü'l-Makdis'e (Kudüs'e) doğru namaz kılması emir buyuru İm ustur.[338]
Bu,
hikmet ve maslahat icabı idi:[339]
Ehl-i kitabı, Yahudileri İslâmiyete ısındırmak içindi.[340]
Peygamberimiz
(a.s.)ın Medine'ye hicretinden önce, Müslümanlar namazlarını Beytü'l-Makdis'e
doğru yönelerek kılarlardı .[341]
Peygamberimiz
(a.s.), Mekke'de bulunduğu sırada, namaz kılarken Beytü'l-Makdis'e doğru
yönelir, Kabe de kendisinin önünde bulunurdu.[342]
Medine'ye
hicret edince, kıbleyi böylece birleştirmek mümkün olmadı .[343]
Namazlarını
Kabe tarafına yönelerek kılmayı ise, özlerdi.[344]
Nitekim,
Cebrail (a.s.)a, bir gün:
"Ey
Cebrail! Yüce Allah'ın yüzümü Yahudilerin kıblesinden Kabe'ye çevirmesini arzu
ediyorum!" demiş, Cebrail (a.s.) da:
"Sen
Rabbine niyaz et, bunu O'ndan iste!" demişti.
Bunun
üzerine, Peygamberimiz (a.s.), Beytü'l-Makdis'e doğru namaz kılacağı zaman,
başını sık sık semaya çevirir dururdu.[345]
Kıblenin
Beytü'l-Makdis'ten Kabe'ye doğru çevirilişi, Peygamberimiz (a.s.)ın Medine'ye
hicretinin onsekizinci ayının başlarında, Şaban ayında,[346]
Şaban ayının yarılandığı sırada idi.[347]
Bunun,
onyedinci ayın başlarında, Recep ayının ortalarında olduğu da rivayet edilir.[348]
Peygamberimiz
(a.s.)la ashabının Beytü'l-Makdis'e doğru namaz kılmaları, Yahudilerin
hoşlarına gider, sevinirlerdi.
Kabe'ye
yöneldikleri zaman, bu kıbleyi inkâr ettiler:[349]
"Vallahi,
Muhammed ve ashabı, biz kendilerine gösterinceye kadar, kıblelerinin de neresi
olduğunu bilmiyorlardı!" diyerek yaygaraya başladılar;[350] ve
hatta, Peygamberimiz (a.s.)ı dininden saptırmak maksadıyla, Yahudilerin
bilginlerinden Rifaa b. Kays, Kardem b. Amr, Ka'b b. Eşref, Râfi' b. Ebi Râfi',
Haccac b. Amr, Rebi' b. Rebi' b. Ebi Hukayk, Kinane b. Rebi' b. Ebi Hukayk
gelerek:
"Ey
Muhammed! Üzerinde bulunduğun kıbleden seni çeviren nedir?
Halbuki,
sen İbrahim'in milleti, dini üzere bulunduğunu söylüyordun!?
Sen
yine o kıblene dön de, biz sana tâbi olalım ve seni doğrul ayali m!"
dediler.
Bunun
üzerine, Yüce Allah, indirdiği âyetlerde[351]
şöyle buyurdu:
"İnsanlardan,
birtakım beyinsizler, 'Onları üzerinde durduklan kıblelerinden çeviren nedir?'
diyeceklerdir.
Onlara
de ki: 'Doğu da Allah'ındır, batı da! O, kimi dilerse, onu doğru yola iletir.'
Biz
sizi doğru bir yola çıkarıp orta yolda yürüyen bir ümmet kıldık ki, siz bütün
insanlara şahitler olasınız, Peygamber de sizin üzerinize şahit olsun!
Senin
halen üzerinde bulunduğun Kabe'yi tekrar kıble yapışımız da, Peygambere
uyanlan, iki ökçesi üzerinde geri döneceklerden ayırd etmemiz içindir.
Elbette
ki bu, Allah'ın hidayet ettiği, doğru yola erdirdiği kimselerden başkasına
muhakkak ağır gelecektir.
Şüphesiz
ki, Allah sizin imanınızı zayi edecek değildir.
Çünkü,
Allah insanları çok esirgeyendir ve onlara rahmetini saçandır.
Biz
senin yüzünü çok kere göğe çevirip durduğunu görüyoruz.
Seni
artık hoşnut olacağın bir kıbleye çevireceğiz!
Sen
namazda yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir!
Sizler
de (ey mü'minler!) nerede bulunursanız, namazda yüzlerinizi o tarafa çeviriniz!
Şüphe
yok ki, kendilerine kitab verilenler, bunun Rablerinden gelen bir hak olduğunu
çok iyi bilirler.
Allah
onların yaptıklarından, yapacaklarından gafil değildir.
Andolsun
ki; sen kendilerine kitab verilenlere her âyeti getirsen de, onlar senin
kıblene uymazlar.
Sen
de, onların kıblesine uyacak değilsin!
Zaten,
onlar birbirlerinin kıblesine de uymazlar.
Andolsun
ki, sana gelen bunca ilimden sonra faraza onların heva ve heveslerine uyacak
olursan, o takdirde sen de muhakkak kendilerine yazık etmişlerden olursun!
Kendilerine
kitab verdiklerimiz, onu kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Böyle
iken, içlerinden bir kısmı hakikati bile bile gizlerler.
O
hak, Rabbindendir; o halde, sakın şüpheye düşenlerden olma!"[352]
Rivayete
göre; Peygamberimiz (a.s.), Benî Selime semtinde oturan Bişr b. Berâ1
b. Ma'rur'un annesini ziyarete gitmişti.
Kendisine
yemek yapıldı. Yenildi.
Öğle
vakti girince, oradaki mescidde ashabıyla birlikte iki rekat kıldıktan sonra,
namaz içinde, Kabe tarafına dönmesi emrolundu, döndü ve arkasındaki cemaat da
döndüler; ki bu, Hicretin onyedinci ayının başlarına doğru, bir Pazartesi
gününe rastlamıştı.
Bunun
için Benî Selime mescidine "İki Kıbleli Mescid" adı verildi.[353] Bu
namazı Peygamberimiz (a.s.)la birlikte kılanlardan bir zât, mescidden çıkıp
başka bir mescide uğramıştı ki, onlar rükû-da idiler.
Onlara
"Ben Allah için şehadet ederim ki; namazımı Resûlullah (a.s.)la birlikte
Mekke'ye doğru yönelerek kıldım" deyince, onlar da namazlarını bozmadan
oldukları yerde Beytullah'a doğru yönelmişlerdir.[354]
Benî
Selimelerden bir zât da, sabah namazının bir rekatını kılmış, rükûa varmış bir
cemaata rastlayınca, onlara:
"Haberiniz
olsun ki; kıble Kabe'ye çevrildi!" diyerek seslenmiş, onlar da oldukları
yerde Kabe tarafına çevrilmişlerdi.[355]
Küba
mescidine de, sabah namazında birzât gelip, Kabe'ye dönmesi için Resûlullah (a.s.)a
vahiy geldiğini haber vermiş ve "Siz de o tarafa dönünüz!" deyince,
Şam'a doğru yönelmiş bulunan cemaat, oldukları yerde yönlerini Kabe'ye
çevirmişlerdir.[356]
Ensar
kadınlarından Nevle (Nüveyle) binti Eşlem de der ki:
"Biz
Benî Harise mescidinde Beytü'l-Makdis'e doğru yönelerek öğle veya ikindi
namazını kılarken, ikinci secdede bize birzât gelip Resûlullah (a.s.)ın kıbleyi
Beytü'l-Haram'a çevirdiğini haber verince, erkekler kadınların yerine,
kadınlar da erkeklerin yerine geçti ve Beytü'l-Haram'a yönelmiş olarak
namazımızı kıldık!"[357]
Kıble
değiştirilmeden önce, Beytü'l-Makdis'e doğru namaz kılarak vefat etmiş veya
herhangi bir suretle öldürülmüş olan Müslümanlar vardı.
Bunun
için:
"Yâ
Rasûlallah! Bundan önce ölen kardeşlerimiz nasıl olacak?
Onlar
Beytü'l-Makdis'e doğru namaz kılıp dururlarken ölmüşlerdi?" dediler.
Yüce
Allah, onların yaptıkları ibadetlerin de boşa gitmediğini Bakara sûresinin 143.
âyetiyle haber vererek, duyulan endişeleri giderdi.[358]
Ebu'd-Derda
Uveymir (veya Amir) b. Salebe, Bedir seferi sırasında Müslüman oldu.[359]
Ensardan
Müslüman olanların sonuncusu idi, evvelce puta tapardı.[360]
Ebu'd-Derda'nın
ev halkı, kendisinden önce Müslüman olmuşlardı.[361]
Ebu'd-Derda,
Abdullah b. Revâha ile, bir anneden doğma kardeş idi.[362]
Ya
da, Abdullah b. Revâha, Ebu'd-Derda'nın öteden beri kardeşliği idi.[363]
Abdullah
b. Revâha ile Muhammed b. Mesleme, Ebu'd-Derda'nın bulunmadığı bir sırada,
evine girerek putunu kırdılar.
Ebu'd-Derda,
eve dönüp putunun kırıldığını görünce, hem putun kırıklarını toplamaya, hem de:
"Yazıklar
olsun sana! Sen ne diye mütecavizlere engel olmadın? Ne diye üzerinden
defetmedin?" demeye başlamıştı.
Ebu'd-Derda'nın
zevcesi Ümmü'd-Derda (Hayret) Hatun:
"Eğer
o bir kimseye yarar verebilse veya gelecek bir zararı önleyebilse idi,
kendisine gelen zararı önler, kendisine yarar verirdi!" deyince,
Ebu'd-Derda uyandı[364] ve
kendi kendine:
"Eğer
bunda bir hayır olsaydı, kendisini korurdu" diye söylendi[365] ve
Ümmü'd-Derda'ya:
"Gusletmek
için bana su hazırla!" dedi.
Yıkanıp
elbisesini giydikten sonra, Peygamberimiz (a.s.)ın yanına varıp Müslüman olmak
üzere, yola çıktı. Ebu'd-Derda gelirken, Abdullah b. Revâha Peygamber (a.s.)ın
yanında bulunuyordu ve:
"Yâ
Rasûlallah! Bu, Ebu'd-Derda'dır! Ben onun ancak bizi aradığını sanıyorum!"
dedi.
Peygamberimiz
(a.s.):
"O,
Müslüman olmakiçin geliyor! Çünkü, Rabbim Allah, Ebu'd-Derda'nın Müslüman
olacağını bana va'd etti" buyurdu.[366]
Türkçesi
oruç demek olan Arapça savm'ın lügatta mânâsı, tutmaktır.
Orucun
şeriat dilinde mânâsı; sabahleyin tanyerinin ağarmaya başlamasından güneş
batıncaya kadar olan müddet içinde, yemekten, içmekten, cinsel
ilişkilerden-ibadet niyetiyle-geri durmak, nefsi alı koymaktır.[367]
Ramazan
orucu Peygamberimiz (a.s.)ın Medine'ye hicretinin onsekizinci ayının
başlarında, kıblenin Kabe tarafına çevrilişinden sonra, Şaban ayında farz
kılınmıştır.[368]
Ramazan
ayında oruç tutulması, Kur'ân-ı Kerîm'de emredilmiş ve bu husustaki âyetlerde
şöyle buy uru I m ustur:
"Ey
iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de-takvaya eresiniz,
nefsinize hakim olasınız diye-oruç farz kılındı.
O,
sayılı günlerdir.
İçinizden
her kim o günlerde hasta olur, yahut seferde bulunursa, tutamadığı günler
sayısınca, başka günlerde kaza eder, öder.
Oruç
tutmaya güç yeti re m eyen I erin de, biryoksul doyumu fidye vermeleri gerekir.
Kim
hayrına fidyesini arttınrsa, bu, onun için daha hayırlıdır.
Ramazan
ayı öyle bir aydır ki, insanlara doğru yolu gösteren açık âyetleri kendisinde
toplayan, hak ile bâtılı ayırd eden Kur'ân onda indirildi.
İmdi,
sizden her kim o aya erişirse, onu oruçlu geçirsin.
Kim
de hasta olur, yahut bir sefer üzerinde bulunursa, tutamadığı günler sayısınca,
başka günlerde kaza etsin.
Allah
size kolaylık diler, güçlük dilemez.
Bu
da o sayıyı ikmal ve size olan hidayetine karşı Allah'ı tekbir etmeniz içindir;
gerek ki şükre-desiniz!
Oruç
gecesi kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı.
Onlar
sizin için libastır. Siz de onlar için libassınız.
Allah
nefislerinize karşı zaafınızı bildiği için, kabul etti, sizi bağışladı.
Artık
onlara yaklaşınız da, Allah'ın sizin için yazdığını isteyiniz!
Fecrin
siyah ipliğinden beyaz ipliğini seçinceye kadar, yiyiniz, içiniz. Sonra, ertesi
geceye kadar, orucu tam tutunuz!
Mescidlerde
itikatta bulunduğunuz zaman, kadınlarınıza geceleri de yaklaşmayınız!
Bu
hükümler, Allah'ın koyduğu sınırlardır. Sakın, onlara yaklaşmayınız! İşte,
Allah âyeti erin i-korunsunlar diye-insanlara böyle açıklar."[369]
Ramazan
orucu, İslâm dininin beş temelinden birisidir.
Abdullah
b. Ömer, Peygamberimiz (a.s.)ın bu hususta şöyle buyurduğunu bildirir:
"İslâm,
beş şey üzerine kuruldu:
Allah'tan
başka hiçbir ilah olmadığına ve Muhammed'in Resûlullah olduğuna şehadet etmek,
Namazı
kılmak,
Zekâtı
vermek,
Ramazan
orucunu tutmak,
Hacc
etmek."[370]
1- Ramazan orucu, kamerî aya göre tutulur.
Bu
da, bazan 30, bazan da 29 gün çeker.
2- Her yıl, Ramazan hilali görülünce
tutulmaya başlanıp, Şevval hilalinin görülmesiyle sona erer.
3- Hava bulutlu veya kapalı olur da hilali
görmek mümkün olmazsa, oruçların sayısı 30'a doldurulur.[371]
4- Oruç, güneş batar batmaz, açılır.[372]
Tanyeri ağarmaya başlamadan biraz evvele kadar da,[373]
sahur yemeğine devam edilebilir.[374]
Sahur
vaktinin bitmesiyle sabah namazı vaktinin girmesi arasındaki müddet 50 âyet
okuyacak kadar bir zaman[375]
olup, bu da ortalama olarak 18-20 dakika tutar.
5- Kadınlar, hayız ve nifas hallerinde namaz
kılamaz ve oruç tutamazlar. Ancak, orucu sonradan kaza eder, öderler.[376]
6- Sefer halinde, oruçlu oruçsuzu, oruçsuz
da oruçluyu kınamaz.[377]
7- Hatırlanır hatırlanmaz geri durulup oruca
devam edilmek şartıyla, unutarak birşey yemek ve içmekle oruç bozulmuş olmaz.[378]
8- Oruçlu iken, hiçbir mazeret ve zaruret
olmaksızın bile bile oruç bozmak, gününe gün oruç tutmakla birlikte, ayrıca
keffaret ve ceza olarak da bir köle azad etmeyi; buna gücü yetmezse, ara verme
den iki ay oruç tutmayı; buna da gücü yetmezse, 60 yoksulu akşamlı sabahlı
doyurmayı gerektirir.[379]
Oruç
açılırken, "Ey Allah'ım! Senin nzan için oruç tuttum. Senin verdiğin rızıkla
da orucumu
açtım!" denilerek iftar duası yapılır.[380]
Ramazan
gecelerinde Teravih namazı kılınması Peygamberimiz (a.s.)ın sünnetidir.
Peygamberimiz
(a.s.) bunu birhadis-i şeriflerinde:
"Yüce
Allah, Ramazan ayında orucu farz kıldı.
Ben
de, teravih namazını Müslümanlara sünnet kıldım!" buyurarak
açıklamışlardır.[381]
Hz.
Âişe der ki:
"Resûlullah
(a.s.) Mescidde geceleyin teravih namazı kıldı. Müslümanlar da, kendisine
uyarak teravih namazı kıldılar.
Erteki
günü sabah olunca, Müslümanlar bunu birbirlerine anlattılar.
İkinci
gece, Müslümanlar Mescidde önceki gecekinden ziyade toplandılar.
Resûlullah
(a.s.), Mescide çıkıp onlara teravih namazı kıldırdı.
Sabah
olunca, cemaat bunu da anlattılar.
Üçüncü
gece, cemaat daha da çoğaldı.
Resûlullah
(a.s.) çıkıp onlara teravih namazı kıldırdı.
Dördüncü
gece Mescid cemaatı alamayacak bir hale gelince, Mescid cemaatla dolup taşınca,
Resûlullah (a.s.) teravih namazını kıldırmak için cemaatın yanına çıkmadı.
Cemaattan
bazıları namaz için toplandıklarını Resûlullah (a.s.)a hatırlatmak istedilerse
de, Resûlullah (a.s.), sabah namazına kadar onların yanlarına çıkmadı.
Sabah
namazını kıldırdıktan sonra, cemaata yöneldi. Şehadet getirdi ve:
'Biliniz
ki; sizin, cemaatla teravih namazı kılmak hususunda yaptığınızı gördüm.
Beni
sizin yanınıza çıkmaktan alıkoyan, ancak, bu namazın size farz kılınacağı,
sizin de onun edasında acze düşeceğiniz, günaha gireceğiniz hakkındaki
korkumdur1 buyurdu."[382]
Zeyd
b. Sabit'in anlattığına göre de:
Cemaat
Peygamberimiz (a.s.)ın teravihi kıldırmak için Mescide çıkmadığını görünce,
uyuyakaldığını sanarak, uyansın da yanlarına çıksın diye, bazıları öksürür gibi
yapmaya başladılar.
Peygamberimiz
(a.s.) cemaatın yanına çıkınca:
"Ey
insanlar! Teravih namazını Mescidde cemaatla kılmak hususunda gösterdiğiniz
arzu ve iştiyakın sonu gelmeyeceğini gördüm de, bunun size farz kılınacağından,
farz kılınınca da onu kılamayacağınız-dan korktum.
Ey
insanlar! Siz onu evlerinizde kılınız!
Çünkü,
kişinin farz namazlardan başka namazları evlerinde kılmaları efdaldir"
buyurdu.[383]
İmam
Zührî de, Peygamberimiz (a.s.)ın vefatına kadar teravih namazının böyle evlerde
kılındığını ve Hz. Ebu Bekir'in halifeliği devrinde de, Hz. Ömer'in halifeliği
devrinin başlarına kadarda, bu şekilde hareket edildiğini bildirdikten sonra;
Urve b. Zübeyr'den Abdurrahman b. Abdulkari'nin şöyle dediğini rivayet eder:
"Bir
Ramazan gecesi, Ömer b. Hattab (r.a.) ile Mescide gitmiştik.
Mescidde
halk münferid ve dağınık bir halde teravih namazı kılıyordu.
Kimi
kendi başına yalnızca namaz kılıyordu, kimi namaz kılıyor, bir kısım halk da
onun namazına uyuyordu.
Ömer
b. Hattab:
'Bunları
bir kari' imam arkasında toplasam, daha iyi olur sanırım1 dedi ve
bunun üzerinde durdu.
Hakikaten,
ertesi günü de, Übeyy b. Ka'b'ı teravih imamı tayin edip cemaati onun arkasında
topladı.
Teravih
namazı cemaatla kılınmaya başlandı.
Başka
bir gece, yine, onunla birlikte Mescide gitmiştim.
Halk,
imamları Ü beyy b. Ka'b'la birlikte teravih namazı kılıyorlardı.
Ömer
b. Hattab:
'Şu
namazın cemaatla kılınması ne güzel bir âdet oldu.
Fakat,
namazlarını gecenin sonunda kılmak üzere erteleyip şu anda uyumakta olanlar,
şimdi namaz kılanlardan daha ziyade fazileti haizdirler' dedi."[384]
Übeyy
b. Ka'b'ın teravih namazını halka 20 rekat olarak kıldırdığı,
Hz.
Ömer'in, Hz. Ali'nin de, halka teravih namazını 20 rekat olarak kıldırmalarını
görevlilere emrettikleri,
Abdullah
b. Ömer'in de kendilerine İbn Ebi Müleyke'nin teravih namazını 20 rekat olarak
kıldırdığını bildirdiği,
Hz.
Ömer'in, Ramazan'da teravih imamlarını çağırıp sür'atli okuyanlara her rekatta
30,
Orta
derecede sür'atli okuyanlara her rekatta 25,
Ağır
okuyanlara da her rekatta 20 âyet okumalarını emrettiği de rivayet edilir.[385]
Hz.
Ömer'in teravih namazını böyle cemaatla kıldırmayı ihdas ve Medine'de biri
erkeklere, diğeri kadınlara teravih kıldırmak üzere kari^Kur'ân okuyucu hafız
tayin edişi ve bu hususta İslâm beldelerine de yazılı emirler verişi, Hicretin
14. yılı Ramazan ayında idi.[386]
Birtakım
kimseler istihza için, bazıları da ölen babaları hakkında, "Babam
kim?" yahut, yitirdikleri develeri hakkında, "Devem nerede?"
diyerek sorular sormaya başladılar.[387]
Peygamberimiz
(a.s.), bu hususta ashabdan da bazı şeyler işitmiş bulunuyordu.[388]
Peygamberimiz
(a.s.), hoşlanmadığı böyle şeyleri halkın gelip sormaya başladıklarını görünce,
kızdı.[389]
Güneş
batıya doğru eğildiği zaman, evinden Mescide geçti.
Öğle
namazını kıldırdıktan sonra, ayakta dikilerek Kıyameti ve Kıyametten önce de
büyük işler olacağını anlattı.[390]
Enes
b. Malik der ki:
"O
güne kadar bir benzerini daha işitmediğim bir hutbe irad buyurdu:[391]
'Kim
bana birşey sormak istiyorsa, hemen sorsun!
Vallahi,
bana soracağınız şeyi, şu makamımda durduğum müddetçe, size haber vereceğim!'
buyurdu.[392]
Cemaat,
Resûlullah (a.s.)dan bunu işitir işitmez, sustular; birfelâketle karşılaşmaktan
korktular.
Sağa
sola dönüp baktım: Herkes, elbisesini başına çekmiş, ağlıyordu.
Resûlullahın
ashabına, o günkünden daha çetin bir gün gelmemişti.[393]
Resûlullah
(a.s.):
'Haydi,
soracağınızı sorsanıza bana?' buyruğunu tekrarlayıp durduğu sırada,[394] bir
adam ayağa kalktı:
'Yâ
Rasûlallah! Benim gireceğim yer neresi?1 diye sordu.
Resûlullah
(a.s.):
'Ateştir
(Cehennemdir)!' buyurdu.[395]
Sonra,
Abdullah b. Huzâfe ayağa kalktı:
'Yâ
Rasûlallah! Benim babam kimdir?' diye sordu.
Resûlullah
(a.s.):
'Senin
baban Huzâfe'dir!' buyurdu.[396]
Abdullah
b. Huzâfe kiminle çekişecek olsa, hemen kendisini başkasına nisbet ile tahkir
ederlerdi.[397]
Başka
bir adam da, kalkıp:
'Yâ
Rasûlallah! Benim babam kimdir?' diye sordu.
Resûlullah
(a.s.):
'Senin
baban, Şeybe'nin azadlısı Sâlim'dir!' buyurdu.
Hz.
Ömer, Resûlullah (a.s.)ın yüzüne bakınca,[398]
onun kızdığını anladı,[399] iki
dizinin üzerine çökerek:[400]
'Yâ
Rasûlallah! Biz Yüce Allah'a tevbe ediyoruz![401]
Biz
Allah'ı Rab, İslâm'ı din, Muhammed (a.s.)ı resûl olarak kabul ettik!' dedi.
Bunun
üzerine, Resûlullah (a.s.) sustu, sakinleşti. Sonra da:
'Muhammed'in
varlığı Kudret Elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki; bana, demin şu duvarın
yüzünde Cennet ile Cehennem gösterildi!
Ben
hayır ve şende bugünkü gibisini görmedim ![402]
Siz
benim bildiğimi bilmiş olsaydınız, muhakkak ki, çok az güler, çok ağlardınız!'
buyurdu."[403]
Rivayete
göre; Yüce Allah, bunun üzerine indirdiği âyette[404]
şöyle buyurdu:
"Ey
iman edenler! Siz öyle şeylerden sormayınız ki, onlar size açıklanırsa ağırınıza
gidecektir.
Halbuki,
Kur'ân indirilmekte iken, sorarsanız, onlar size açıklanır. Allah onlardan sizi
affetmiş, mükellef tutmamıştır.
Allah
çokyarlıgayıcıdır, cezalandırmakta da aceleci değildir."[405]
Abdullah
b. Mes'ud der ki:
"Sa'd
b. Muaz ile Ümeyye b. Halef, eskiden beri tanışık ve dost idiler. Sa'd b. Muaz,
Mekke'ye gidince, onun evine inerdi. O da, Şam'a gidince, Medine'ye uğrar,
Sa'd b. Muaz'ın evine inerdi.
Resûlullah
(a.s.) Medine'ye geldikten sonra, Sa'd b. Muaz umre yapmak üzere Mekke'ye
gitmiş, Ümeyye b. Halefin evine inmişti.
Sa'd
b. Muaz, Ümeyye b. Halefe:
'Benim
için tenha bir zaman kollasan da, Beytullah'ı tavaf etsem' dedi.
Ümeyye
de:
'Günün
ortalandığı, herkesin uykuya daldığı sırayı bekle' dedi.
Sa'd
b. Muaz, o vakitte gelip tavafa başladı.
O
sırada, Ebu Cehil çıkageldi. Ümeyye b. Halefe:
'Şu
yanında bulunan, Kabe'yi tavaf eden kim?' diye sordu.
Ümeyye
b. Halef:
'Sa'd'dırol'
dedi.
Sa'd
b. Muaz da:
'Sa'd'ım
ben!1 dedi.
Ebu
Cehil, Sa'd b. Muaz'a:
'Bak!
Sen Kabe'yi emniyet içinde tavaf ediyorsun.
Halbuki,
siz ortaya yeni bir din çıkarmış olan Muhammed'in ashabını barındınyor, onlara
yardım ediyorsunuz!?
Vallahi,
Ebu Salvan'ın yanında olmasaydın, sen buradan evine sağ salim dönemezdin!' dedi.
Sa'd
b. Muaz, bağırarak:
'Eğer
sen beni tavaftan men edersen, ben de vallahi sana daha ağırını yapar, senin
Medine'deki Şam ticaret yolunu keserim!' dedi.
Ümeyye
b. Halef, Sa'd b. Muaz'ı tutarak:
'Ey
Sa'd! Sen bu vadi halkının büyüğü olan Ebu'l-Hakem'e karşı bağırma!' deyince,
Sa'd b. Muaz kızdı ve:
'Ey
Ümeyye! Sen de beni tutma, bırak!
Vallahi,
ben Allah'ın Resûlü Muhammed (a.s.)ı, seni öldüreceğini söylerken işittim!'
dedi.
Ümeyye
b. Halef:
'Beni
mi?' diye sordu.
Sa'd
b. Muaz:
'Evet!
Seni!' dedi.
Ümeyye
b. Halef:
'Mekke'de
mi?' diye sordu.
Sa'd
b. Muaz:
'Bilmiyorum'
dedi.
Bunun
üzerine, Ümeyye b. Halef
'Vallahi,
Muhammed yalan söylemez' diyerek, büyük bir korku ve heyecan içinde ailesinin
yanına döndü ve ona:
'Ey
Ümmü Salvan! Bizim Medineli kardeşlik Sa'd bana ne söyledi, bilir misin?' dedi.
Karısı:
'O
sana ne söyledi?' diye sordu.
Ümeyye:
'Muhammed'i,
beni öldüreceğini haberverirken işittiğini söyledi. Kendisine, 'Mekke'de mi?'
diye sordum. 'Bilmiyorum' cevabını verdi' dedi.
Ümeyye
b. Halefin karısı:
'Vallahi
Muhammed yalan söylemez!' deyince, Ümeyye:
'Ben
de vallahi Mekke'den dışarı çıkmam' dedi.
Bedir'e
çıkış gününde, Ebu Cehil halka 'Develerinize bininiz!' dediği zaman, Ümeyye b.
Halef Mekke'den çıkmak, ayrılmak istemedi.
Ebu
Cehil geldi ve:
'Ey
Ebu Safvan! Sen Mekke vadisinin eşrafındansın!
Halk
senin geri kaldığını görürse, onlar da seninle birlikte geri kalırlar.
Sen,
bir-iki gün olsun, sefere katıl!' diyerek kandırıncaya kadar, Ümeyye'nin
yanından ayrılmadı.
En
sonunda, Ümeyye b. Halef Mekke'nin en iyi, en süratli devesini satın aldı.
Karısının yanına gelip:
'Ey
Ümmü Salvan! Beni sefere çabuk hazırla!' dedi.
Karısı
feryad ederek:
'Ey
Ebu Safvan! Sana Medineli kardeşliğinin söylediğini unuttun mu?!' dedi.
Ümeyye
b. Halef:
'Hayır,
unutmadım. Onlarla birlikte bulunmayı ben de istemiyorum. Ancak azıcık bir
müddet aralarında bulunacağım' dedi.
Bedir
harbine katıldı. Çok geçmeden de, Yüce Allah onu Resûlullahın eliyle öldürdü.[406]
[1] İbn İshak, İbn
Hişam, Sîre, c. 2, s. 110-111.
[2] Hacc: 3941.
[3] Bakara: 193.
[4] Ahmed b.
Hanbel, Müsned, c. 1, s. 21 6, Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 325, Nesâî, Sünen, c.
6, s. 2, Taberî, Tefsîr, c. 17, s. 172,
Târih,
c. 2, s. 242, Vâhidî, Esbâbu'n-nüzül, s. 208.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/181-182.
[5] Râgıb, Müfredâtu'l-Kur'ân,
s. 360, Fîruzâbâdî, Kâmûsu'l-Muhît, c. 4, s. 372.
[6] İbn Esîr,
Nihâye, c. 2, s. 363.
[7] Fîruzâbâdî,
Kâmûsu'l-Muhît, c. 4, s. 343.
[8] Ahmed b.
Hanbel, Müsned, c. 1, s. 294, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 36, Tirmizî, Sünen, c.
4, s. 125, İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 944, Dârimî, Sünen, c. 2, s. 135.
[9] Diyarbekrî,
Târîhu'l-hamîs, c. 1, s. 355, 356.
[10] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 5,6.
[11] Mes'ûdi,
Murûcu'z-ZEheb, c. 2, s. 289.
[12] İbn Sa'd,
Tabakât, c. 2, s. 6.
[13] İbn İshak, İbn
Hişam, Sîre, c. 4, s. 39, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 130, Beyhakî, Sünenü'l-kübrâ,
c. 9, s. 150.
[14] Ahm ed b.
Hanbel, Müsned, c. 1 , s. 400, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 2, 3.
[15] Hemmam b.
Münebbih, Sahile, 80. hadis, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 339, Buhârî,
Sahih, c. 21, s. 11, 12, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 44, Dârimî, Sünen, c. 2, s.
218.
[16] Ebu Dâ'vud,
Sünen, c. 3, s. 14,1 5, Beyhakî, Sünenü'l-kübrâ, c. 9, s. 168.
[17] Müslim, Sahih,
c. 3, s. 1512, 1513, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 14, Nesâî, Sünen, c. 6, s. 22.
[18] Buhârî, Sahih,
c. 1, s. 40, Müslim, Sahih, c. 3, s. 1513.
[19] Ahmed b.
Hanbel, Müsned, c. 2, s. 290, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 1 4
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/182-186.
[20] . Buhârî,
Sahih, c. 1, s. 151, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 43, Tirmizî, Sünen, c. 4, s.
163, Dârimî, Sünen, c. 2, s. 137.
[21] İbn Ebi Şeybe,
Musannef, c. 12, s. 367, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 448-449, Ebu Dâvud,
Sünen, c. 3, s. 43, Beyhakî, Sünenü'l-kübrâ, c. 9, s. 108, İbn Esîr,
Usdu'l-gâbe, c. 4, s. 352-353, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 4, s. 315.
[22] Ebu Dâvud,
Sünen, c. 4, s. 321, İbn Esîr, Usdu'l-gâbe, c. 5, s. 166.
[23] Ebu Dâvud,
Sünen, c. 4, s. 321.
[24] İbn Esîr,
Usdu'l-gâbe, c. 5, s. 166.
[25] Ebu Dâvud,
Sünen, c. 4, s. 321.
[26] Ebu Dâvud,
Sünen, c. 4, s. 321, İbn Esîr, Usdu'l-gâbe, c. 5, s. 166.
[27] İbn Esîr,
Usdu'l-gâbe, c. 5, s. 166.
[28] Ebu Dâvud,
Sünen, c. 4, s. 321, İbn Esîr, Usdu'l-gâbe, c. 5, s. 166.
[29] Ebu Dâvud,
Sünen, c. 4, s. 321.
[30] Ebu Dâvud,
Sünen, c. 4, s. 321, İbn Esîr, Usdu'l-gâbe, c. 5, s. 166.
[31] İbn Esîr,
Usdu'l-gâbe, c. 5, s. 166.
[32] Ebu Dâvud,
Sünen, c. 4, s. 321.
[33] Ebu Dâvud,
Sünen, c. 4, s. 321, İbn Esîr, Usdu'l-gâbe, c. 5, s. 166.
[34] Ebu Dâvud,
Sünen, c. 4, s. 321.
[35] Ebu Dâvud,
Sünen, c. 4, s. 321, İbn Esîr, Usdu'l-gâbe, c. 5, s. 166.
[36] Ahmed b.
Hanbel, Müsned, c. 5, s. 352, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1357, Dârimî, Sünen, c.
2, s. 135, Beyhakî, Sünenü'l-kübrâ, c.9,s.69.
[37] Ebu Hanife,
Müsned, s. 33, İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 12, s. 328, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3,
s. 37, Tirmizî, Sünen, c. 4,s. 162, Beyhakî, Sünen, c. 9, s. 49.
[38] Ebu Hanife,
Müsned, s. 33, İbn Ebi Şeybe, Musannef, c.12,s. 328, Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 5, s. 352, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1357, Tirmizî, Sünen, c. 4, s. 162,
Dârimî, Sünen, c. 2, s. 135, Beyhakî, Sünen, c. 9, s. 49.
[39] İbn Ebi Şeybe,
Musannef, c. 1 2, s. 328, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 358, Müslim, Sahîh,
c. 3, s. 1357, Dârimî, Sünen, c. 2, s. 135, Beyhakî, Sünen, c. 9, s. 69.
[40] Ebu Hanife,
Müsned, s. 33, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 352, Müslim, Sahîh, c. 3, s.
1357, Ebu Dâvud, Sünen, c. 4, s. 37, Tirmizî, Sünen, c. 4, s. 162, Dârimî,
Sünen, c. 2, s. 136, Beyhakî, Sünenü'l-kübrâ, c. 9, s. 49.
[41] Müslim, Sahîh,
c. 3, s. 1357, Beyhakî, Sünenü'l-kübrâ, c. 9, s. 49.
[42] Ahmed b.
Hanbel, Müsned, c. 5, s. 352, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 37, Tirmizî, Sünen, c.
4, s. 1 62, Dârimî, Sünen, c. 2, s. 136, Beyhakî, Sünenü'l-kübrâ, c. 9, s. 49.
[43] Ebu Hanife,
Müsned, s. 33, Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 352, Müslim, c. 3, s. 13357, Ebu
Dâvud, c. 3, s. 37, Tirmizî, c. 4, s.162, Dârimî, c. 2, s. 136
[44] Ahmed b.
Hanbel, c. 5, s. 352, Müslim, c. 32, s. 1357.
[45] Ahmed b.
Hanbel, c. 5, s. 358, Müslim, c. 3, s. 1357, Ebu Dâvud, c. 3, s. 37, Tirmizî,
c. 4, s. 162, Dârimî, c. 2, s. 136, Beyhakî, c. 9, s. 49.
[46] Dârimî, Sünen,
c. 2, s. 1 37.
[47] Ebu Hanife,
Müsned, s. 33, Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 352, Ebu Dâvud, c. 3, s. 37.
[48] Ahmed b.
Hanbel, Müsned, c. 5, s. 358, Müslim, c. 3, s. 1357.
[49] Ahmed b.
Hanbel, c. 5, s. 352, Müslim, c. 3, s. 1357, Ebu Dâvud, c. 3, s. 37, Tirmizî,
c. 4, s. 162, Dârimî, c. 2, s. 136, Beyhakî, Sünen, c. 9, s. 49.
[50] Ahmed b.
Hanbel, Müsned, c. 5, s. 358, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1357, Tirmizî, Sünen, c.
4, s. 162, Dârimî, Sünen, c. 2, s. 136.
[51] Ahmed b.
Hanbel, Müsned, c. 5, s. 358, Dârimî, Sünen, c. 2, s. 136.
[52] Ahmed b.
Hanbel, Müsned, c. 5, s. 358, Müslim , Sahîh, c. 3, s. 1357, Tirmizî, Sünen, c.
4, bs. 162, Dârimî, Sünen, c. 2, s. 136.
[53] Ahmed b.
Hanbel, Müsned, c. 5, s. 358, Dârimî, Sünen, c. 2, s. 136
[54] Müslim, Sahîh,
c. 3, s. 1358, Tirmizî, Sünen, c. 4, s. 162.
[55] Ahmed b.
Hanbel, Müsned, c. 5, s. 358, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1358, Tirmizî, Sünen, c.
4, s. 162, Dârimî, Sünen, c. 2, s. 136.
[56] Ahmed b.
Hanbel, Müsned, c. 5, s. 358, Müslim, Sahîh, c. 3, s. 1358, Tirmizî, Sünen, c.
4, s. 1 62,163, Dârimî, Sünen, c. 2. s. 136.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/186-189.
[57] Vâkıdi, Megâzî,
c. 1, s. 9, İ bn Sa'd, Tabakâtü'l -kübrâ, c. 2, s. 6.
[58] İbn İshak, İbn
Hişam, Sîre, c. 2, s. 245, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 6.
[59] İbn Abdilberr,
İstiâb, c. 1, s. 370.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/189.
[60] İbn Habıb,
Kitâbu'l-muhabber, s. 271.
[61] Abdurrezzak,
Musannef, c. 5, s. 358-359, Ebu Dâvud, Sünen, c. 3, s. 156.
[62] Ahm ed b.
Hanbel, Müsned, c. 1 , s. 400, Buhârî, Sahîh, c. 5, s. 2, 3.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/189-190.
[63] İbn İshak.İbn Hişam,
Sire.c.2, s. 245, Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 9, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 6.
[64] İbn Sa'd,
Tabakât, c. 2, s. 6, 3, s. 47.
[65] İbn İshak.İbn Hişam,
Sîre.c.2, s. 245, Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 10, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 6.
[66] Vâkicidi,
Megâzî, c. 1, s. 11, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 6.
[67] Vâkıdî, Megâzî,
c. 1, s. 9.
[68] İbn İshak, İbn
Hişam, Sîre, c. 2, s. 245, Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 9, İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 6.
[69] Vâkıdî, Megâzî,
c. 1, s. 9, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 6.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/190-191.
[70] Vâkıdî, Megâzî,
c. 1, s. 1 0, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 6.
[71] Vâkıdî, Megâzî,
c. 1, s. 1 0, Halebî, İnsânu'l-uyûn, c. 3, s. 136.
[72] Halebı,
İnsânu'l-uyûn, c. 3, s. 136.
[73] Vâkıdî, Megâzî,
c. 1, s. 1 0, Halebî, İnsânu'l-uvûn, c. 3, s. 136.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/191.
[74] Vâkıdî, Megâzî,
c. 1, s. 1 0, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 7.
[75] Yakut,
Mu'cemu'l-büldân, c. 3, s. 11.
[76] Vâkıdî, Megâzî,
c. 1, s. 1 0, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 7.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/191-192.
[77] Abdurrezzak,
Musannef, c. 5, s. 358, 359, İbn Habîb, Kitâbu'l-m uhabber, s. 271, Ahmed b.
Hanbel, Müsned, c. 1, s. 400, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 2, 3, E bu Dâvud, Sünen,
c. 3, s. 156.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/192.
[78] Vâkıdı, Megâzî,
c. 1, s. 1 0, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 7.
[79] İbn İshak, İbn
Hişam, Sîre., c. 2, s. 245.
[80] İbn Sa'd,
Tabakât, c. 2, s. 7.
[81] İbn İshak, İbn
Hişam, Sîre,c.2, s. 245, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 7
[82] İbn Sa'd,
Tabakât, c. 2, s. 7, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 111.
[83] İbn İshak, İbn
Hişam, Sîre,c.2, s. 241.
[84] İbn İshak, İbn
Hişam, Sîre, c. 2, s. 241, İbn Hazm, Cevâmiu's-Sîre, s. 1 00.
[85] İbn İshak, İbn
Hişam, Sîre, c. 2, s. 241, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 7.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/192.
[86] İbn İshak, İbn
Hişam, Sîre,c.2, s. 241.
[87] Vâkıdî, Megâzî,
c. 1, s. 1 0, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 7, c. 3, s. 51.
[88] İbn İshak, İbn
Hişam, Sîre,c.2, s. 241.
[89] Vâkıdî, Megâzî,
c. 1, s. 1 0, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 7, c. 3, s. 51.
[90] İbn İshak, İbn
Hişam, Sîre, c. 2, s. 242, İbn Hazm, Cevâmiu's-Sîre, s. 1 01.
[91] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 7.
[92] Vâkıdî, Megâzî,
c. 1, s. 1 0, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 7.
[93] İbn İshak, İbn
Hişam, Sîre, c. 2, s. 241, Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 10, İbn Sa'd, Tabakât, c.
2, s. 7.
[94] Vâkıdî, Megâzî,
c. 1, s. 1 0.
[95] Diyarbekrî,
Târîhu'l-hamîs, c. 1, s. 357.
[96] İbn İshak, İbn
Hişam, Sîre, c. 2, s. 241, 242, Vâkıdî, Megâzî, c.1, s. 10, İbn Sa'd, Tabakât,
c. 2, s. 7.
[97] Vâkıdî, Megâzî,
c. 1, s. 11.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/192-193.
[98] İbn İshak, İbn
Hişam, Sîre, c. 2, s. 242, İbn Hazm, Cevâmiu's-Sîre, s. 1 01.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/193-194.
[99] Vâkıdî, Megâzî,
c. 1, s. 11, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 7, Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf,
c. 1, s. 371.
[100] İbn İshak.İbn
Hişâm, Sîre,c.2, s. 251.
[101] Yâkût,
Mu'cemu'l-büldân, c. 2, s. 350.
[102] İbn Sa'd,
Tabakât, c. 2, s. 7.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/194.
[103] İbn Şa'd,
Tabakât, c. 2, s. 7.
[104] İbn İshak.İbn Hişam,
Sîre,c.2, s. 251.
[105] Vâkıdî, Megâzî,
c.1, s. 11, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 7.
[106] İbn İshak.İbn
Hişâm, Sîre,c.2, s. 251, Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1,5.371, Taberî, Târih,
c. 2, s. 259.
[107] Vâkicif,
Megâzî, c. 1, s. 11, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 7.
[108] Vâkıdî, Megâzî,
c.1, s. 11, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 7, Taberî, Târih, c. 2, s. 259.
[109] Vâkıdî, Megâzî,
c. 1, s. 11.
[110] İbn Hazm,
Cevâmiu's-Sîre, s. 1 04, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 111.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/194-195.
[111] Vâkıdî, Megâzî,
c. 1. s. 11, 12.
[112] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 8, Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 286.
[113] Yakut,
Mu'cemu'l-buldan, c. 1, s. 79, Semhûdî, Vefâu'l-vefâ, c. 4,5.1118,1119.
[114] İbn İshak, İbn
Hişam, Sîre, c. 1 , s. 177.
[115] Yâkût, M
u'cemu'l-buldan, c. 5, s. 365.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/195.
[116] İbn İshak, İbn
Hişam, Sîre, c. 2, s. 241, İbn Haldun, Târih, c. 2, ks. 2, s. 176.
[117] İbn İshak, İbn
Hişam, Sîre, c. 2, s. 241, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 8, İbn Hazm,
Cevâmiu's-Sîre, s. 100, İbn Haldun, Târîh,c.2,ks, 2,5.176.
[118] İbn Sa'd,
Tabakât, c. 2, s. 8, Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 287, Taberî, Târîh, c.
2, s. 261.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/195-196.
[119] İbn Sa'd.
Tabakât. c. 2. s. 8. Taberî. Târîh.c. 2. s. 261.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/196.
[120] İbn İshak.İbn Hişam,
Sîre.,c.2, s. 241, Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 12, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c.
2, s. 8.
[121] İbn Sa'd,
Tabakât, c. 2, s. 8, Belâzurî, E nsâbu'l-eşrâf, t 1, s. 237.
[122] Vâkıdî, Megâzî,
c.1, s. 12, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 8.
[123] Süheylî,
Ravdu'l-ünüf, c. 5, s. 78, Kastalânî, Mevâhibu'l-ledünniye, c. 1, s. 98.
[124] İbn Sa'd, Tabakât,
c. 1, s. 274, 275, Süheylî, Ravdu'l-ünüf, c. 5, s. 78
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/196-197.
[125] Vâkıdî, Megâzî,
c. 1, s. 12, İbn Sad, Tabakât, c. 2, s. 8.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/197.
[126] Vâkıdı, Megâzî,
c. 1, s. 12, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 8.
[127] İbn İshak.İbn
Hişâm, Sîre.c.2, s. 248, Vâkıdî, Megâzî, c. 1 ,s.12, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2,
s. 8.
[128] Taberî, Târih,
c. 2, s. 260.
[129] İbn Sa'd,
Tabakât, c. 2, s. 9.
[130] Vâkıdî, Megâzî,
c. 1, s. 12.
[131] İbn Esîr,
Kâmil, c. 2, s. 112.
[132] Semhûdı,
Vefau'l-vefa, c. 4, s. 1218.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/197.
[133] İbn İshak. İbn
Hişam, Sîre.c.2, s. 248, Taberî, Târih, t 2, s. 260, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s.
112.
[134] Vâkidi, Megâzî,
c. 1, s. 1 2, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 9, Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s.
287, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 112.
[135] İbn Sa'd,
Tabakât, c. 2, s. 8, Belâzurî, E nsâb, c. 1, s. 287, İbn Esîr, c. 2, s. 112.
[136] İbn İshak. İbn
Hişâm, Sîre.c.2, s. 248.
[137] İbn Sa'd,
Tabakât, c. 2, s. 8, İbn Esir, Kâmil, c. 2, s. 112.
[138] İbn Sa'd, c. 2,
s. 8, 9, İbn Esîr, c. 2, s. 112.
[139] İbn İshak. İbn
Hişâm, c. 2, s. 248, Vâkıdî, c.1 , s. 12, İbn Sa'd, c. 2, s. 9.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/197-198.
[140] Vâkıdî, Megâzî,
c. 1, s. 12, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 9.
[141] İbn İshak, İbn
Hisam , Sîre, c. 2, s. 251 , Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 12, Taberî, Târih, c. 2,
s. 60, Yâkût, Mu'cemu'l-büldân, c. 3, s. 225.
[142] İbn İshak, İbn
Hi^am, Sîre, c. 2, s. 251, Yâkût, Mu'cemu'l-büldân, c. 3, s. 225, Semhûdî,
Vefâu'l-Vefâ, c. 4, s. 1233.
[143] Yâkût,
Mu'cemu'l-büldân, c. 1, s. 358.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/198.
[144] İbn Sa'd,
Tabakât, c. 2, s. 9.
[145] İbn Abdilberr,
İstiâb, c. 3, s. 1310, İbn Esîr, Usdu'l-gâbe, c. 4, s. 468.
[146] İbn İshak, İbn
Hişam, Sîre, c. 2, s. 251, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s:. 9.
[147] İbn Sa'd,
Tabakât, c. 2, s. 9, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 112.
[148] İbn İshak, İbn
Hişam, Sîre, c. 2, s. 251, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 9.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/198-199.
[149] Vâkıdî, Megâzî,
c. 1, s. 12, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 9.
[150] İbn İshak. İbn
Hişâm, Sîre.c.2, s. 249, Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1.S.287.
[151] Yâkût,
Mu'cemu'l-büldân, c. 4, s. 127.
[152] İbn Sa'd,
Tabakât, c. 2, s. 10, Ebu'l-Ferec İbn Cevzî, el-Vefâ, c. 2, s. 675
[153] Yâkût,
Mu'cemu'l-büldân, c. 4, s. 127.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/199.
[154] İbn İshak. İbn
Hişâm, Sîre,c.2, s. 249.
[155] Vâkıdî, Megâzî,
c.1, s. 12, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 10, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 112.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/199-200.
[156] Vâkıdî, Megâzî,
c.1, s. 12, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 9.
[157] İbn Sa'd,
Tabakât, c. 2, s. 9, 10.
[158] Belâzurî,
Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 287.
[159] İbn İshak. İbn
Hişâm, Sîre,c.2, s. 248, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 9, Taberî, Târih, c. 2, s.
261.
[160] İbn Sa'd,
Tabakât, c. 2, s. 9, Taberî, Târih, c. 2, s. 261, İbn Esir, Kâmil, c. 2, s.
112.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/200.
[161] Belâzurî,
Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 287.
[162] İbn İshak.İbn
Hişâm, Sîre,c.2, s. 249, İbn Sad, Tabakât, c. 2, s. 1 0..
[163] Kastalânî, M
evâhibu'l-ledünniye, c. 1, s. 98.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/200.
[164] İbn İshak. İbn
Hişâm, Sîre,c.2, s. 249-250, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 263, Taberî,
Târih, c. 2, s. 261.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/201.
[165] Vâkıdî, Megâzî,
c. 1, s. 13, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 10.
[166] İbn İshak, İbn
Hişam, Sîre,c.2, s. 252, Vâkidî, Megâzî, c. 1 ,s.13, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ,
c. 2, s. 1 0.
[167] İbn Sa'd,
Tabakât, c. 2, s. 10.
[168] İbn İshak, İbn
Hişam, Sîre,c.2, s. 252.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/201-202.
[169] İbn İshak, İbn
Hişam, Sîre, c. 2, s. 252, Yâkubî, Târih, c. 2, s. 69-70, Taberî, Târih, c. 2,
s. 262, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 113, Zehebî, Megâzî, s. 29, İbn Haldun,
Târih, c. 2,ks. 2, s. 18, İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 223.
[170] Vâkıdî, Megâzî,
c.1, s. 13.
[171] Vâkıdî, Megâzî,
c. 1, s. 13, Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 271.
[172] Vâkıdî, Megâzî,
c. 1, s. 19, İbn Sa'd, Tabakât, c. 2, s. 11.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/202.
[173] İbn İshak, İbn
Hişam, Sîre, c. 2, s. 252, Vâkıdî, Megâzî, c. s. 1 9.
[174] İbn İshak, İbn
Hişam, Sîre, c. 2, s:. 252.
[175] Vâkıdî, Megâzî,
c.1, s:. 19, İbn Haldun, Târih, c. 2, ks. 2, s. 18.
[176] Taberi, Târih,
c. 2, s:. 264.
[177] İbn Haldun,
Târih, c. 2, ks:.2, s. 13.
[178] İbn İshak, İbn
Hişam, Sîre, c. 2, s:. 252, Vâkıdî, Megâzî, c. 1 , s:. 19, Zehebî, Megâzî, s:.
29.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/203.
[179] Vâkıdî, Megâzî,
c. 1, s. 17, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 10.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/203.
[180] İbn İshak, İbn
Hişam, c. 2, s. 252, Vâkıdî, c. 1, s. 13, Yâkubî, Târih, c. 2, s. 69, Tabeıî,
c. 2, s. 262, İbn Hişâm, Cevâmiu's-Sîre, s. 104, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 113,
İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 227, Zehebî, Megâzî, s. 29, İbn Haldun,
Târih, c. 2, ks. 2,s.18.
[181] Vâkıdî, Megâzî,
c.1, s. 13.
[182] Vâkidi, Megâzî,
c. 1, s. 13, Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 371, 372.
[183] Vâkıdî, Megâzî,
c.1, s. 13.
[184] Diyarbekrî,
Târîhu'l-hamîs, c. 1, s. 365.
[185] İbn İshak, İbn
Hişam, Sîre.c. 2, s. 252,253, Yâkubî, Târîh.c. 2, s. 69,70, Taberî.Târîh, c. 2,
s. 262, İbn Hazm, Cevâmiu's- Sîre, s. 104,105, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s.
113,114, İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 227, Zehebî, Megâzî, s. 29,
Ebu'l-Fidâ, el-Bidâyeve'n-nihâye, c. 3, s. 248-249, İbn Haldun, Târih, c. 2,
ks. 2, s. 18.
[186] Vâkıdî, Megâzî,
c. 1, s. 17, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 11 .
[187] İbn İshak, İbn
Hişam, c. 2, s. 253, Vâkıdî, c.1, s. 14, Yâkubî, c. 2, s. 70, Taberî, c. 2, s.
262, 263, İbn Hazm, s. 105, İbn Esîr, c. 2, s. 114, İbn Seyyid, c. 1, s. 228,
Zehebî, s. 29,30, Ebu'l-Fidâ, c. 3, s. 249, İbn Haldun, c. 2, ks. 2, s. 18.
[188] Vâkıdî, Megâzî,
c.1, s. 16, İbn Sa'd, t 2, s. 11.
[189] İbn İshak, İbn
Hişam, c. 2, s. 253, Vâkıdî, c. 1, s. 14, İbn Sa'd, c. 2, s. 10, Taberî, c. 2,
s. 263, İbn Esîr, c. 2, s. 114, Zehebî s. 29, Ebu'l-Fidâ, c. 3, s. 249.
[190] Vâkıdî, c.
1,s.14, İbn Sa'd, c. 2, s. 10.
[191] İbn İshak İbn
Hişam, Sîre, c. 2, s. 253, Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 14, Taberî, Târih, c. 2, s.
263, İbn Hazm, Cevâmiu's-Sîre,s. 105, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 114, İbn
Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 228, Zehebî, Megâzî, s. 29, İbn Haldun, Târîh,
c. 2, ks. 2, s. 18.
[192] Vâkıdî, Megâzî,
c.1, s. 14.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/203-205.
[193] Tevbe: 26.
[194] İbn İshak, İbn
Hişam, c. 4, s. 251, Vâkıdî, c. 3, s. 1112, İbn Sa'd, c. 2, s. 186, Ahmed b.
Hanbel, Müsned, c. 5, s. 37, Buhârî, Sahih, c. 6, s. 235, Ebu Dâvud, Sünen, c.
2, s. 195, 196, Yâkubî, Târih, c. 2, s. 110, Taberî, Tefsir, c. 10, s. 125.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/206.
[195] İbn İshak, İbn
Hişam, c. 2, s. 253-254, Vâkidî, c. 1 , s. 14-16, Taberî, c. 2, s. 263, İbn
Seyyid, c. 1, s. 228, Ebu'l-Fidâ, c. 3, s. 249.
[196] Vâkıdî, Megâzî,
c.1, s. 16.
[197] İbn İshak, İbn
Hişam, Sîre, c. 2, s. 254, Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 16, Taberî, Târih, c. 2, s.
263, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 114, İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 228, E
bu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 3, s. 249-250.
[198] Taberî, Târih,
c. 2, s. 263.
[199] İbn İshak, İbn
Hişam, c. 2, s. 254, Vâkıdî, c. 1, s. 16, Taberî, c. 2, s. 263, İbn Seyyid, c.
1, s. 228, Ebu'l-Fidâ, c. 3, s. 250.
[200] İbn İshak, İbn
Hişam, c. 2, s. 254, Taberî, c. 2, s. 263, İbn Seyyid, c.1, s. 228, Ebu'l-Fidâ,
c. 3, s. 250.
[201] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 2, s. 10.
[202] İbn İshak, İbn
Hişam, c. 2, s. 254, Vâkıdî, c. 1, s. 16, Taberî, c. 2, s. 263, İbn Esîr, c. 2,
s. 114, İbn Seyyid, c.1, s. 228, Ebu'l-Fidâ, c. 3, s. 250.
[203] Bakara: 217.
[204] İbn İshak, İbn
Hişam, Sîre, c. 2, s. 254, 255, Vâkıdî, Megâzî, c. 1, s. 17, Taberî, Târih, c.
2, s. 263, İbn Hazm, Cevâmiu's-Sîre, s. 105-106, İbn Esîr, Kâmil, c. 2, s. 114,
İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 228, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c.
3, s. 250.
[205] Vâkıdî, Megâzî,
c.1, s. 17.
[206] İbn İshak, İbn
Hişam, c. 2, s. 255, Taberî, c. 2, s. 263, İbn Seyyid, c.1, s. 229, Ebu'l-Fidâ,
c. 3, s. 250.
[207] Vâkıdî, Megâzî,
c. 1, s. 16,17.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/206-209.
[208] Vâkıdî, Megâzî,
c. 1, s. 15,16, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 4, s. 137.
[209] İbn İshak, İbn
Hişam, Sîre, c. 2, s. 255, Taberî, Târih, c. 2, s. 263, İbn Hazm, Cevâmiu's-sîre,
s. 106, İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 229, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye
ve'n-nihâye, c. 3, s. 250.
[210] Vâkıdî, Megâzî,
c.1, s. 15, İbn Sa'd, Tabakât, c. 4, s. 137.
[211] İbn İshak, İbn
Hişam, Sîre, c. 2, s. 255, Taberî, Târîh, c. 2, s. 263, İbn Hazm,
Cevâmiu's-Sîre, s. 106, İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 229, Zehebî, Megâzî,
s. 30, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 3, s. 250.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/209-210.
[212] İbn İshak. İbn
Hişâm, Sîre, c. 2, s. 255, Taberî, Tefsir, c. 2, s. 356, İbn Seyyid,
Uyûnu'l-eser, c. 1,s. 229, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ye'n-nirıâye, c. 3, s. 250.
[213] Bakara: 218.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/210.
[214] İbn İshak, İbn
Hişam , Sîre, c. 1, s. 227-228, İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 1, s. 160-161,
Ebu Nuaym, Delâilü'n-nübüvve c. 1, s. 81-82, Beyhakî, Sünenü'l-kübrâ, c. 9, s.
114.
[215] İbn İshak, İbn
Hişam, Sîre, c. 2, s. 165,1 66, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 3, s.
212.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/210-211.
[216] İbn İshak, İbn
Hişam, Sîre, c. 2, s. 70, Taberî, Târih, c. 2, s. 234, Tefsir, c. 1, s. 410,
Ebu Nuaym , Delâilü'n-nübüvve, c. 1, s. 298, Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, c. 2,
s. 434, İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 156, Zehebî, Târîhu'l-İslâm, s. 290,
E bu'l-Fidâ, el -B idâye ve'n-nihâye, c. 3, s. 148, 149, Kastalânî,
Mevâhibu'l-ledünniye, c. 1, s. 76, Diyarbekrî, Târîhu 'l-hamîs, c. 1, s. 3 06.
[217] İbn İshak, İbn
Hişam, Sîre, c. 2, s. 1 96, Taberî, Tefsîr, c. 1, s. 411, İbn Seyyid,
Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 212, Ebu'l-Fidâ, Tefsîr, c.1,s.124.
[218] Bakara: 89.
[219] İbn İshak, İbn
Hisam, Sîre, c. 212, Taberî, Tefsîr, c. 6, s. 166, Kurtubî, Tefsîr, c. 6, s.
122.
[220] Mâide: 19.
[221] İbn İshak, İbn
Hişam, Sîre,c.2,s. 21 6, Taberî, Tefsir, c. 1, s. 576, Kurtubî, Tefsîr, c. 2,
s. 141.
[222] Mâide: 59.
[223] Mâide: 68.
[224] İbn İshak, İbn
Hişam, Sîre, c. 2, s. 217, Taberî, Tefsîr, c. 1, s. 164.
[225] En'am: 19.
[226] İbn İshak, İbn
Hişam, Sîre, c. 2, s. 417, 418, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 467, 468, İbn
Esîr, Usdu'l-gâbe, c. 2, s.429.
[227] Beyhakî,
Sünenü'l-kübrâ, c. 8, s.166.
[228] Tirmizî, Sünen,
c. 5, s. 306, Kurtubî, Tefsîr, c. 10, s. 334.
[229] Tirmizî, Sünen,
c. 5, s. 306, Kurtubî, Tefsîr, c. 10, s. 334.
[230] Ahmed b.
Hanbel, Müsned, c. 4, s. 239, Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 306, Taberî, Tefsîr, c.
1 5, s. 172, Beyhakî, Sünenü'l-kübrâ, c. 8, s. 166, Begavî, Mesâbîhu's-sünne,
c. 1, s. 6, Kurtubî, Tefsîr, c. 1, s. 335, Ebu'l-Fidâ, Tefsîr, c. 3, s. 67.
[231] Ahmed b.
Hanbel, Müsned, c. 4, s. 239, Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 306, Taberî, Tefsîr, c.
15, s. 172, Beyhakî, Sünen, c. 8, s. 166, Begavî, Mesâbîh, c. 1, s. 6, Kurtubî,
c. 10 s. 335, Ebu'l-Fidâ, c. 3, s. 67.
[232] Ahmed b. Hanbel,
c. 4, s. 239, Taberî, c. 15, s. 173, Beyhakî, c. 8, s. 166, Begavî, c. 1 , s 6,
Ebu'l-Fidâ, c. 3, s. 67.
[233] Tirmizî, c. 5,
s. 306, Taberî, c. 15, s. 172, Kurtubî, c. 10, s. 336.
[234] Ahmed b.
Hanbel, c. 4, s. 239, Tirmizî, c. 5, s. 306, Taberî, c. 15, s. 1 72, Beyhakî,
c. 8, s. 166, Begavî, c. 1, s. 6, Kurtubi, c. 10, s. 336, Ebu'l-Fidâ, c. 3, s.
67.
[235] Taberî, Tefsir,
c. 15, s. 173, Beyhakî, Sünen, c. 8, s. 166, Begavî, c. 1, s. 6.
[236] Ahmed b.
Hanbel, c. 4, s. 239, Tirmizî, c. 5, s. 306, Kurtubî, c. 10, s. 336,
Ebu'l-Fidâ, c. 3, s. 67.
[237] Ahmed b.
Hanbel, Müsned, c. 4, s. 239, Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 306, Taberî, Tefsîr, c.
15, s. 173, Beyhakî, Sünen, c. 8, s. 166, Begavî, Mesâbfhu's-sünne, c. 1, s. 6,
Kurtubî, Tefsîr, c. 10, s. 33 6, Ebu'l-Fidâ, Tefsîr, c. 3, s. 67.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/211-217.
[238] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 1, s. 159.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/218.
[239] İbn Sa'd,
Tabakât, c. 1, s. 159-160.
[240] İbn Sa'd.
Tabakât. 11. s. 160.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/218.
[241] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 1.S.185, İbn Esîr, Usdu'l-gâbe, c. 6, s. 171.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/218-219.
[242] İbn Esîr,
Usdu'l-gâbe, c. 4, s. 368, İbn Hacer, el-İsâbe, c. 3, s. 209.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/219-220.
[243] İbn Sa'd.
Tabakâtü'l-kübrâ. c. 1. s. 363.
M.
Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/.220-221.
[244] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 1, s. 361.
[245] M. Asım Köksal, İslam
Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/221-222.
[246] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre,c.2, s. 160.
[247] Bakara: 6-7.
[248] Belâzurî,
Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 283.
[249] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre,c.2, s. 160-163.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 3/222-226.
[250] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 1, s. 174, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 278.
[251] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 2, s. 1 91, İbn Sa'd, Tabakât, c. 1, s. 174, Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c.1, s. 278, Taberî, Tefsir, c. 1, s. 431, Ebu'l-Fidâ, Tefsir, c. 1, s. 129.
[252] İbn Sa'd, Tabakât, c. 1,
s. 174, Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 278, Taberî, Tefsîr, c. 1, s. 431 ,
Ebu'l-Fidâ, Tefsir, c. 1, s. 129.
[253] İbn İshak, İbn Hisam,
Sîre, c. 2, s. 191.
[254] İbn Sa'd, Tabakât, c. 1,
s. 174, Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 278, Taberî, c. 1, s. 431 Ebu'l-Fidâ, c.
1,s.129.
[255] İbn İshak, İbn Hişam, c.
2, s. 191, İbn Sa'd, c. 1, s. 174, Ahmed b. Hanbel, c.1 , s. 278, Taberî, c. 1,
s. 431, Ebu'l-Fidâ, c.1,s.129.
[256] İbn İshak, İbn Hisam,
Sîre, c. 2, s. 191.
[257] İbn Sa'd, c. 1, s.
174,175, Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 278, Taberî, c. 1, s. 431, Ebu'l-Fidâ, c.
21, s. 129.
[258] İbn İshak, İbn Hisam,
Sîre, c. 2, s. 191.
[259] İbn Sa'd, c. 1, s. 175,
Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 278, Taberî, c. 1, s. 431, Ebu'l-Fidâ, c. 1,s.129.
[260] İbn İshak, İbn Hişam, c.
2, s. 1891, İbn Sa'd, c. 1, s. 175, Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 278, Taberî, c.
1, s. 431, Ebu'l-Fidâ, c.1,s.129.
[261] İbn Sa'd, c. 1, s. 175,
Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 278, Taberî, c. 1, s. 431, Ebu'l-Fidâ, c. 1,s.129.
[262] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 2, s. 191, İbn Sa'd, c. 1, s. 175, Ahmed b. Hanbel, c. 1, s. 278,
Taberî, c. 1, s. 431, Ebu'l- Fidâ, c. 1, s. 129.
[263] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 1 , s. 175, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 278, Taberî,
Tefsir, c. 1, s. 431, 432, Ebu'l-Fidâ, Tefsîr, c. 1 , s. 129.
[264] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 2, s. 192.
[265] İbn Sa'd, Tabakât, c. 1,
s. 1 75, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 278, Taberî, Tefsîr, c. 1, s. 432,
Ebu'l-Fidâ, Tefsîr, c. 1 ,s. 129.
[266] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 1, s. 175, Ahmed b. Hanbel, M üsned, c. 1, s. 278, Taberî,
Tefsîr, c. 1, s. 432, E bu'l-Fidâ, Tefsir, c. 1,5.129.
[267] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 2, s. 192, Taberî, Tefsîr, c. 1, s. 432-433, Ebu'l-Fidâ, Tefsir, c. 1,
s. 129-130.
[268] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 2, s. 1 92, İbn Sa'd, Tabakât, c. 1, s. 175, Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 1, s. 278, Taberî, Tefsir, c. 1, s. 432, Ebu'l-Fidâ, Tefsîr, c. 1, s. 130.
[269] Bakara: 97-100.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 3/226-229.
[270] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 2, s. 204, Taberî, Tefsir, c. 4, s. 23.
[271] Kurtubi, Tefsir, c. 4,
s. 155.
[272] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 2, s. 205, Taberî, Tefsîr, c. 4, s. 23.
[273] İbn İshak, İbn Hisam,
Sîre, c. 2, s. 205, Taberî, Tefsîr, c. 4, s. 23, Kurtubî, Tefsîr, c. 4, s. 155.
[274] İbn İshak, İbn Hisam, c.
2, s. 205, Taberî, c. 4, s. 23.
[275] İbn İshak, İbn Hisam, c.
2, s. 205, Taberî, c. 4, s. 23, Kurtubî, c. 4, s. 155.
[276] Ali-İmran: 99.
[277] İbn İshak, İbn Hisam, c.
2, s. 205, Taberî, c. 4, s. 24.
[278] Ali-İmran: 100-105.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 3/230-232.
[279] İbn İshak, İbn Hisam,
Sîre,c.2, s. 210, Ebu'l-Fidâ, Tefsîr, c. 1.S.513.
[280] Nisa: 51-52.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 3/232-233.
[281] Onların maksatları,
Kur'ân-ı Kerim'de şöyle açıklanır:
"Kitaplılardan bir güruh şöyle
dediler 'Kendilerine indirilene iman edenlere, gündüzün ewelinde iman ediniz;
âhirinde inkâr ediniz! Olur ki, (mü'minler, dinlerinden dönerler)"' (£J-i
İmran: 72).
[282] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre,c.2, s. 174, Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1.S.284, 285.
[283] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 2, s. 174.
[284] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 2, s. 173, Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1.S.285.
[285] Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s.
1009.
[286] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 4, s. 166-167, Vâkıdî, Megâzî, c. 3, s. 1009, 1010, Taberî, Târih, c.
3, s. 145.
[287] Belâzurî,
Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 285.
[288] İbn İshak, İbn Hisam,
Sîre, c. 2, s. 175, Belâzurî, Ensâbu'l-esrâf, c. 1,s.285.
[289] İbn İshak, İbn Hisam,
Sîre, c. 2, s. 174.
[290] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 2, s. 174-175.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 3/.233-235.
[291] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre,c.2, s. 166, Ebu'l-Fidâ, Tefsir, c. 2, s. 371.
[292] Tevbe: 75.
[293] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre,c.2, s. 168.
[294] Tevbe: 61.
[295] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre,c.2, s. 172-173.
[296] Nisa: 60.
[297] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre,c.2, s. 169.
[298] Ali-iİmran: 154.
[299] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 2, s. 169.
[300] Ahzab: 12.
[301] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 2, s. 170.
[302] Tevbe: 65-68.
[303] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 2, s. 171.
[304] Ahzâb: 13.
[305] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 2, s. 171.
[306] Nisa: 107.
[307] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 2, s. 171-172.
[308] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 2, s. 173.
[309] Tevbe: 49-54.
[310] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 2, s. 172.
[311] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 2, s. 173, Taberî, Tefsîr, c. 28, s. 112, Vâhidî, Estoâbu'n-nüzül, s.
287.
[312] Münâfikûn: 8.
[313] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 2, s. 173-174.
[314] Haşr: 11-17.
[315] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 2, s. 173-174.
[316] Münâfikûn: 1-8.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 3/235-245.
[317] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 2, s. 207.
[318] Ali-iİmran: 118-120.
[319] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre, c. 2, s. 217, Taberî, Tefsir, c. 6, s. 290.
[320] Mâide: 57-61.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 3/245-247.
[321] Bakara: 51.
[322] Bakara: 113.
[323] Mâide:116.
[324] Nisa: 157.
[325] Nisa: 156-158.
[326] M. Asım Köksal, İslam
Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/247.
[327] Râgıb,
Müfredatü'l-Kur'ân, s. 392.
[328] Taberî, Tefsir, c. 2, s.
5, 20.
[329] Nesefi, Medârik, c. 1,
s. 83, İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 233.
[330] ÂI-iİmran: 96.
[331] Ezrakî, Ahbâru Mekke, c.
1, s. 76.
[332] Ezrakî, Ahbâru Mekke, c.
1, s. 37, 43.
[333] Hacc 26.
[334] Bakara: 127.
[335] Bakara: 125, Hacc 26.
[336] İbn Seyyid,
Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 237.
[337] Ahmed b. Hanbel,
Müsned.c. 5, s. 150, Buhârî, Sahih, c. 4, s. 117, Müslim, Sahih, c. 1, s. 370, Nesâî,
Sünen, c. 2, s. 33, İbn Mâce, Sünen, c. 1, s. 248.
[338] Taberî, Tefar, c. 2, s.
5, Ze mahşerî", Keşşaf, c. 1, s. 318.
[339] Zemahşeri, Keşşaf, c. 1,
s. 317, Beyzâvf, TefaY, c. 1 , s. 86, Ebussuud, TefaY, c. 1, s. 172.
[340] Taberî, TefaY, c. 2, s.
4, Zemahşerf, Keşşaf, c. 1, s. 31 8, Kurtubî, TefaY, c. 2, s. 150, Neseff,
Medârik, c. 1, s. 80, Beyzâvf, Tefar, c. 1, s. 87, Hâzin, TefaY, c. 1, s. 63,
Ebussuud, Tefsîr, c. 1, s. 1 72.
[341] Taberî, Tefsir, c. 2, s.
12.
[342] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 1, s. 243, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 325, Heysemî,
Meonau'z-zevâid, c. 2, s. 12.
[343] İbn Esîr, Kâmil, c. 2,
s. 115.
[344] İbn Sa'd, Tabakât, c. 1,
s. 241-243, Tirmizî, Sünen, c. 2, s. 169, Taberî, TefaY, c. 2, s. 5, 20, Târih,
c. 2, s. 265.
[345] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 1, s. 241.
[346] İbn İshak, İbn Hisam,
Sîre,c.2, s. 257, Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 271.
[347] Taberî, Târîh, c. 2, s.
265.
[348] İbn İshak, İbn Hisam,
Sîre,c.2, s. 198, İbn Sa'd, Tabakât, c. 1, s. 242, Taberî, Tefsir, c. 2, s. 3.
[349] Taberî, TefaY, c. 2, s.
3-5, E bu'l -F id â, TefaY, c. 1, s. 192.
[350] Taberî, Tefsir, c. 2, s.
20, Târih, c. 2, s. 265.
[351] İbn İshak, İbn Hişam,
Sîre.c.2, s. 199-200, Taberî, Tefsîr, c. 2, s. 3.
[352] Bakara: 142-147.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 3/247-251.
[353] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 1, s. 241 -242, Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 246,
Yâkubî, Târih, c. 2, s. 42, İbn Seyvid, Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 232, Diyarbekıi,
Târîhu'l-hamîs, c. 1, s. 368.
[354] İbn Sa'd, Tabakât, c. 1,
s. 242, 243, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 15, c. 5, s. 150-151, Tiımizf, Sünen, c.
2, s. 170.
[355] İbn Sa'd, Tabakât, c. 1
,s.242, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 284, Müslim , Sahîh, c. 1, s. 375.
[356] Mâlik, Muvatta, c. 1, s.
195, .^medb. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 113, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 151-153.
[357] İbn Abdilberr, İstiâb,
c. 4, s. 1919-1920, İbn Esîr, Usdu'l-gâbe, t 7, s. 284.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 3/251-252.
[358] İbn Sa'd, Tabak ât, c.
1, s. 243-244, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 347, Buharı Sahih, c. 1, s.
15, Taberı, Tefsir, c. 2, s.1.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 3/252-253.
[359] Zehebî, Si yem
a'lâmi'n-nübelâ, c. 2, s. 246.
[360] Zehebî, Si yem
a'lâmi'n-nübelâ, c. 2, s. 245.
[361] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 7, s. 391, İbn Esîr, Usdu'l-gâbe, c. 6, s. 97.
[362] Zehebî, Siyem
a'lâmi'n-nübelâ, c. 1, s. 1 66.
[363] İbn Sa'd, Tabakât, c. 7,
s. 391 .
[364] Zehebî, Si yem
a'lâmi'n-nübelâ, c. 2, s. 245-246.
[365] İbn Sa'd, Tabakât, c. 7,
s. 391 .
[366] Zehebî, Si yem
a'lâmi'n-nübelâ, c. 2, s. 246.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 3/253-254.
[367] Râgıb,
Müfredatü'l-Kur'ân, s. 291, Se^id, Ta'rifât, s. 91.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 3/254.
[368] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 1, s. 248.
[369] Bakara: 183,185,187.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 3/254-255.
[370] Ahmedb. Hanbel, Müsned,
c. 2, s. 26, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 8, Müslim, Sahih, c. 1, s. 45, Nesâî,
Sünen, c. 8, s. 109.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 3/255.
[371] Mâlik, Muvatta, c. 1, s.
287, Ahmed b. Hanbel, M üsned, c. 1 , s. 256, Buhârî, Sahih, c. 2, s. 229-230,
Müslim, Sahih, c. 2, s. 760-762, E bu Dâvud, Sünen, c. 2, s. 298-299.
[372] Mâlik, Muvatta, d, s.
288, Ahmed b. Hanbel, M üsned, c. 6, s. 173, Buharı, Sahih, c. 2, s. 241,
Müslim, Sahih, c. 2, s. 771, Ebu Dâvud, Sünen, c. 2, s. 305.
[373] Bakara: 1 87.
[374] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 6, s. 173, Buhârî, Sahih, c. 2, s. 231 .
[375] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 5, s. 185, Buhârî, Sahih, c. 2, s. 231 -232, Nesâî, Sünen, c. 4, s. 143,
Dârimî, Sünen, c. 1 , s. 338.
[376] Buhârî, Sahih, c. 2, s.
239.
[377] Mâlik, Muvatta, c.
1,s.295, Buhârî, Sahih, c. 2, s. 238, Müslim, Sahih, c. 2, s. 787.
[378] Abdurrezzak.Musannef, c.
4, s. 173, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 385, Buhârî, Sahih, c. 2, s. 234,
Müslim , Sahih, c. 2, s. 809, Ebu Dâvud, Sünen, c. 2, s. 315, Dârekutnî, Sünen,
c. 2, s. 178.
[379] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 2, s. 241, Buhârî, Sahih, c. 2, s. 236, Müslim, Sahih, c. 2, s. 781-782, Ebu
Dâvud, Sünen, c. 2, s. 31 3.
[380] Ebu Dâvud, Sünen, c. 2,
s. 306.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 3/256-257.
[381] İbn Ebi Şeybe, Musannef,
c. 2, s. 395-396, Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 1 95, İbn Mâce, Sünen, c.
1, s. 421.
[382] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 6, s. 169, 177, Buhârî, Sahih, c. 2, s. 252, Müslim , Sahih, c. 1, s.
524-525.
[383] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 5, s. 182, Buhârî, Sahih, c. 8, s. 142, Begavî, Mesâbıhu's-sünne, c. 1, s.
64.
[384] Buhân, Sahih, c. 2, s.
252.
[385] İbn Ebi Şeybe, Musannef,
c. 2, s. 392-393.
[386] İbn Sa'd,
Tabakâtü'l-kübrâ, c. 3, s. 281-282.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 3/257-259.
[387] Buhârî, Sahih, c. 5, s.
1 90, Taberî, Tefsîr, c. 7, s. 80.
[388] Müslim, Sahih, c. 4, s.
1832.
[389] Buhârî, Sahih, c. 1, s.
32, Müslim, Sahih, c. 4, s. 1834.
[390] Ahmedb. Hanbel, Müsned,
c. 3, s. 162, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 136, Müslim, Sahih, c. 4, s. 1834.
[391] Buhârî, Sahih, c. 5, s.
1 90.
[392] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 3, s. 162, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 136, Müslim, Sahih, c. 4, s. 1832.
[393] Müslim, Sahih, c. 4, s.
1834.
[394] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 3, s. 162, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 136, Müslim, Sahih, c. 4, s. 1832-1833.
[395] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 162.
[396] Ahmedb. Hanbel, Müsned,
c. 3, s. 162, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 136, Müslim, Sahih, c. 4, s. 133.
[397] Müslim, Sahih, c. 4, s.
1834.
[398] Buhârî, Sahih, c. 1, s.
32, Müslim, Sahih, c. 4, s. 1834.
[399] Müslim, Sahih, c. 4, s.
1835.
[400] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 3, s. 162, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 32, Müslim, Sahih, c. 4, s. 1835.
[401] Buhârî, Sahih, c. 1, s.
32, Müslim, Sahih, c. 4, s. 1835.
[402] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 3, s. 162, Buhârî, Sahih, c. 1, s. 1, s. 136, Müslim, Sahih, c. 4, s.
1832-1833.
[403] Ahmed b. Hanbel, Müsned,
c. 3, s. 1 80, Buhârî, Sahih, c. 5, s. 190, Müslim , Sahîh, c. 4, s. 1832,
Dârimî, Sünen, c. 2, s. 216.
[404] Buhârî, Sahih, c. 5, s.
1 90, Müslim, Sahih, c. 4, s. 1832, Taberî, Tefsîr, c. 18, s. 80.
[405] Mâide: 101.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 3/259-261.
[406] Ahmed b.Hanbel, Müsned,
c. 1, s. 400, Buhârî, Sahih, c. 4, s. 184-185, c. 5, s. 2, 3, Zehebî, Siyeıu
a'lâmi'n-nübelâ, c. 1, s. 203, Ebu'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 3, s.
258-259.
M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal
Yayıncılık: 3/262-264.