HZ.
MUHAMMED: SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM MÜKEMMEL BİR EŞ
HZ.MUHAMMED
@VE KADININ STATÜSÜ
Erkek
Ve Eşi Arasındaki Yakın
İlişkiler
Doğuştan Verilen İhsan: Cinsî
Duygu
Kadınlık, Hz. Muhammet! @'a
Neler Borçludur?
Kadınların Haklarının Korunması
Cinsiyet
Farklılığı Ve Eşitlik
Hulü Veya Muhâlâa (Kadının İsteği Üzerine Boşanma)
Evlilik
Ve Cinsî Arzunun
Kontrolü
ÇOK EVLİLİK (TAADDÜD-İ ZEVCAT) MÜESSESESİ
HZ.
MUHAMMED @'IN EVLİLİK
HAYATI
Hz. Muhammed @ kadın ve erkeğin insanî ilişkilerine
yeni boyutlar getirdi. Onlara yeni bir hayat anlayışı, aileyi sevgi ile
zenginleştirme, mutluluk, refah, rahmet ve eminlik vererek her iki cinse de bu
münasebetler sırasında ahlâki güzellik ve ruhi üstünlük kazandırdı.
Hz.Mu-hammed@'ın getirdiği din ile kadın, kaybolan vakar, şeref ve sosyal
statüsünü kazandı. Kendi faaliyet sahasındaki tabii kabiliyet ve meziyetleri
doğrultusunda insan toplumunun ve onun kültür ve medeniyetinin inşasında
erkeklerle eşit biçimde rol almaya çağrıldı.
Kadının medeni, sosyal, iktisadi ve hukuki hakları garanti
altına alındı.
Kadın ve erkek, her ikisi de kendilerinde bulunan
kabiliyetleri gerçekleştirmek ve insanlık medeniyetinin ilk ve temel esası olan
aileyi kurmak ve devam ettirmek suretiyle birbirlerine bağımlı olup, böyle bir
görevi yerine getirmek için yaratılmışlardır. Her biri, diğerinden ayrı olarak
saadet ve sükûnet içinde tam bir hayat süremez.
Rasulullah @ 'in aile hayatında, gerçek
ve ebedi huzur saadetini araştırma konusunda evli insanlar için değerli
tecrübe ve ibretler bulunmaktadır. Kadının
narin ve hassas tabiatına dikkat çekerek ona karşı şefkatli ve sevgiyle muamele
edilmesinin lüzumunu O öğretti. O, hanımlarına karşı davranışları, mükemmel ve
yüce karakteri sebebiyle bir hayat örneğidir.
İslam, kendi
içinde mükemmel ve kapsamlı bir hayat şekli olarak tarif edilmektedir. İslam ,
aynı zamanda, kat'i emirleri dolayısıyla üstünlük iddia eder. İnançla ilgili
meselelerin, ibadetlerin ve mükellefiyetlerin sadeliği yanında İslam,
emirlerinin yerine getirilmesinde azami gayret ister. Bütün öğretilerinde, aynı
veya başka maksatlar içinde, cemiyetin gerçek bir parçası olması sebebiyle
insanın davranış ve hareketleri üzerinde sağlam ve sıhhatli bir tesir meydana
getirme hedefindedir.
Tabii olarak erkek yalnız yaşamaz, yaşayamaz.
Aslında yalnız yaşamaya terkedilmemiştir. Adem @ bile yaratıldığında tek başına
yaşamak zorunda bırakılmamıştır. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyrulur. "Ey
insanlar! Sizi bir tek nefisten (nefes alan candan) yaratan ve ondan eşini
yaratıp ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten Rabbinizden korkun...
Allah, şüphesiz hepinizi görüp gözetmektedir." (4:1) Bir başka ayette
şöyle buyrulur. "Dedik ki: 'Ey Adem, sen ve eşin cennette oturun, ondan
dilediğiniz yerde bol bol yiyin, ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zâlimlerden
olursunuz." (2:35).
A'raf Sûresi'nde ise şöyle buyrulur:
"Doğrusu biz yeryüzünde sizi yerleştirdik, orada size geçimlikler verdik,
ne kadar az şükrediyorsunuz! Sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da
meleklere: 'Adem'e secde edin!' dedik; hepsi secde ettiler, yalnız iblis
etmedi, o, secde edenlerden olmadı. (Allah) buyurdu: 'Sana emrettiğim zaman
seni secde etmekten alıkoyan nedir?' (İblis): 'Ben, dedi, ondan hayırlıyım.
Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.' (Allah) buyurdu: 'Öyle ise
oradan in, orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık, çünkü sen
aşağılıklardansın!' (İblis) dedi: '(Bari) bana (insanların) tekrar
dirilecekleri güne kadar süre ver.' (Allah) buyurdu: 'Haydi, sen süre verilmişlerdensin." 'Öyle ise, dedi, beni azdırmana karşılık,
and içerim ki, ben de onlar(ı saptırmak) için senin doğru yolunun üstüne
oturacağım. Sonra (onların) önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından
onlara sokulacağım ve çoklarım şükredenlerden bulmayacaksın!' (Allah) buyurdu:
'Haydi, sen, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık. Andolsun ki onlardan sana
kim uyarsa (bilin ki) sizin hepinizden (derleyip) cehennemi dolduracağım
(azdıran sizler de, size uyup yoldan çıkan insanlar da cehenneme
gireceksiniz)". (7:10-18).
Baştan beri, Adem @ ve eşi sevgi ve karşılıklı muhabbet içinde
birlikte yaşadılar. Bir hadiste belirtildiği gibi, kadınla erkek arasındaki bu
karşılıklı muhabbet ve yakın ilişkinin, kadının cennette kocasının sol kaburga
kemiğinden fiziki olarak yaratılmasına atfedilir. (el-Talibî, Qisas
al-Anbiya).
Kur'an-ı Kerim'de, eşler arasında kökleşmiş
olan sevgi ve merhamet bağlarının evliliğin İslâmî hedefinde yatmakta olduğu
bildirilmektedir. Evlilik yalnızca neslin devamım sağlamak için değil, aynı
zamanda evli çiftleri cinsî sapıklık ve bozukluklardan korumak ve geniş bir
zihnî denge sağlaması sebebiyle lüzumludur. Bu zihnî rahatlık, onların zaman
ve enerjilerini önemsiz çabalardan uzak geçirmelerinden dolayı kendilerine
yardımcı olur ve makul bir şekilde ruhî ilerlemelerine katkı sağlar.
Eşler arasındaki sevgi ve merhamet konusunda Kur'an'da şöyle
buyurulur: "O'nun ayetlerinden biri, sizi topraktan yaratmasıdır. Sonra
siz, (yeryüzüne) yayılan insanlar oluverdinİz. O'nun ayetlerinden biri de,
kendileriyle kaynaşmanız için size kendi nefislerinlerinizden eşler yaratması
ve aranıza sevgi ve merhamet koymasıdır. Şüphesiz bunda, düşünen bir toplum
için ibretler vardır." (30:20-21).
Bir başka ayette ise: "O'dur ki sizi bir tek nefisten yarattı,
gönlü ısınsın diye ondan eşini var etti..." (7:189) Bunlara ilave olarak
Allah evli İnsanlara saadet ve bereket ihsan eder. Bu konuda Kur'ân'da:
"Allah size kendi nefislerinizden eşler yarattı ve eşlerinizden de size
oğullar ve torunlar yarattı ve sizi güzel (ve helal) rızıklarla besledi. Böyle
iken onlar, bâtıla mı inanıyorlar ve Allah'ın nimetini inkâr mı
ediyorlar?" buyurulmaktadır (16:72).
Bu ayetten ve diğer emirlerden, evliliğin mübarek
ve mukaddes bir vazife olduğu anlaşılmaktadır. İslâm, hiçbir zaman bekârlığı
uygun görmez. Rasûlullah @, erkek ve kadınların evlenmeleri gerektiğini sık sık
hatırlatmıştır. Bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır: "İmkânı olan
evlensin. Böylelikle, iffetini aşağılık bakışlardan muhafaza eder. Evlenmeye
gücü yetmiyorsa cinsî isteklerini sakinleştirmek için (gün aşın) oruç
tutsun." (Buharı).
Modern toplumlarda bazı insanlar bir aileye destek
olma hususunda vasıtaların yetersizliğinden şikâyet etmekte, ana-baba olmanın
beraberinde getirdiği mesuliyetlerden kaçmaktadırlar. Onların sakat
mazeretleri, Kur'ân-ı Ke-rim'de şöyle reddedilir: "İçinizden imanlı hür
kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan imanlı
genç kızlarınız (sayılan) cariyelerinizden alsın. Allah sizin imanınızı daha
iyi bilmektedir. Hepiniz birbirinizdensiniz... Onlarla velilerinin izni ile
evlenin..." (4:25). Bir başka ayette de şöyle buyurulmaktadır:
"Aranızdaki bekârları, köle ve cariyelerinizden elverişli olanları evlendirin.
Eğer bunlar fakir iseler, Allah kendi lüt-fuyla onları zenginleştirir. Allah
geniş (nîmet ve lütuf sahibi)dir, (her şeyi) bilendir.. Evlenme imkânını
bulamayanlar İse, Allah, lütfü ile kendilerini varlıklı kılmcaya kadar
iffetlerini korusunlar..." (24:32-33).
Evlilik her zaman eşlerin nezih bir hayat yaşamalarına
yardım eder. Eşler, birbirleriyle işbirliği yapmaya hazır ve bütün alanlarda
birbirlerinin tamamlayıcısıdırlar. Onların herbiri kendi ortağının eksiklerini
tamamlar ve eşlerinin zayıf noktalarını cesurca savunurlar. Birinin zayıflığı
diğerinin kuvvetliliği ile giderilir. Kur'ân'da bu durum açık bir şekilde dile
getilir: "Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar
sizin elbisenizdir, siz de onların elbisesisiniz. Allah, sizin kendinize yazık
etmekte olduğunuzu bildi ve tevbenizi kabul edip sizi affetti. Artık şimdi
onlara yaklaşın ve Allah'ın sizin için yazfıp takdir etmiş ol)duğunu talep
edin..." (2:187).
Önceleri
Müslümanlar oruç zamanlarında ne hammlarıyla yatıyorlar, ne de iftardan sonra
yiyip-içiyorlardı. Bu, kendilerini baskı altına sokan bir sınırlamaydı. Fakat,
yukarıdaki ayetin inzaliyle oruç gecelerinde müslümanların, hammlarıyla cinsî
münasebet hususunda yasağın olmadığı
ve gece boyunca yiyip içmelerine müsade edildiği açıklığa kavuştu.
Ahlâk sınırlan içinde meşru olan cinsî hisler, yaratıcıdan
gelen ve minnettarlıkla kabul edilmesi gereKen harikulade bir hediyedir.
Yukarıdaki ayet-i kerime'de (2:187) karşı cinse duyulan insiyak, açlık ve
susuzlukla bir bağlantı içindedir. Bu itibarla kat'i emirler, müslüman-lara
oruçlu olmadıkları zamanlar dünya nimetlerinden zevk almaya müsaade
edilmektedir. Kadın ve erkeğin birbirlerinde buldukları karşılıklı huzur, kendileri
tarafından inkâr edilemez. Hatta kadın ve erkek arasındaki ilişki teoride
daha yükseğe erişiyor. Onlar birbirleri için koruyucu ve süs vasıtası biçiminde
bir mahfaza rolündedirler. Nikâh hâli, eşlere şe.ref, mutluluk ve sevinç dolu
bir hava bahşederken olaylara iyimser bir gözle bakmalarını sağlar. Onlar,
kendileri ve başkalan için daha çok gayret göstermek amacıyla, kuvvetli,
enerjik ve sürekli canlı bir haldedirler.
Evlilik hayatı gündelik işlerin yorgunluğundan
sonra, erkeğe fizikî bir rahatlık sağlar. Bu da ertesi sabahın işleri için onu
dinçleştirir. Yemek hazırlamak, döşeği yaymak ve ev işleri gibi ferdî bir çok
ihtiyaçlardan onu kurtarır. Her zaman samimi, renkli ve anlayışlı bir hayat
arkadaşının yardımından emin olur.
Allah'ın rasulü Hz. Muhammed@'ın aile hayatındaki yüksek
vasıfları insanoğluna yeni hayat standartları getirdi. Evlilik müessesini
arındırdı, kadının; kız evlat,hamm ve anne olarak statüsünü yükseltti ve
insanoğlunu cehaletin karanlığından bilginin aydınlığına çıkardı, insanlar,
evliliğin aslî amaç ve hedefini unut: muşlar ve bu konuda tabii olmayan sapık
yollara
girmişlerdi. Kadınlığın iffeti, mütevaziliği ve sadeliği
unutulmuş ve onların, insanların gözünde hiçbir değeri kalmamıştı. Aslında
kadın, erkeklerin zevk ve eğlencelerinde bir oyuncak ve bir nesne olarak
niteleniyordu. Hatta bazıları şeref ve itibarlarını düşüreceği inancıyla kız
çocuklarını öldürüyorlardı. Kadın bir mal gibi babadan miras kalıyor ve oğlu,
babasından kalan dulları kendi karısı olarak alıyordu. Kadınlık şerefini
zedeleyici bu ve benzeri davranışlar bütün insan neslini yutuyor, evlilik
kurumunun değerini azaltıyor ve tam bir maskaralığa dönüştürüyordu.
Çocuğun Kız
Olmasının Sonuçlan: Kız çocuğunun doğumu bir utanç olarak kabul ediliyor ve
baba, böylesi haberler yüzünden sıkıntı duyuyordu. Kur'an-ı kerim, babanın bu
türden haberleri duyduğundaki hislerini şöyle tasvir eder: "Aralarından
birine bir kızı olduğu müjde-lendiği zaman içi öfkeyle dolarak yüzü kapkara
kesilir. Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı halkından gizlenir.
(Şimdi ne yapsın) onu, utana utana tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün! Bak, ne
kötü hüküm veriyorlar." (16:58-59) Zuhruf suresinde ise benzer tablolar
çizilir.: Ama Rahman olan Allah'a is-nad ettikleri kız evlat kendilerinden
birine müjdelendiği zaman, onun yüzü simsiyah kesilir, öfkesinden yutkunup
durur."(43:17).
Cariyelerle Fuhuş: Bu da o dönemde sık rastlanan
ahlâk dışı ve tüyler ürpertici uygulamalardan biriydi, insanlar cariyelerini
fuhuşa zorluyorlar ve onun kazancı ile yaşıyorlardı. Rasu-lullah bu tür
uygulamalara son verip toplumu iğrenç ve ahlâk dışı böyle hareketlerden temizledi.
Kur'an-ı Kerim'deki şu ayetlerle insanlar ikaz edilirler:" Dünya hayatının
geçici menfaatini elde etmek için, iffetli'olmak isteyen cariyer lerinizi
fuhuşa zorlamayın ...." (24:33).
Kadınlar,kredi karşılığında tefecilere rehin bırakılıyor ve
para ödendiğinde geri alınabiliyordu. Bu da cahili toplumlarda Hz. Muhammed@
'in risaleti öncesi kadının ve evlilik müessesesinin aşırı bir tarzda ayaklar
altına alındığını göstermektedir.
Kız Çocuklar inırHÖl dürülmesi: Rasulullah @'a, kız
çocuklarının öldürülmesini gayri
meşru sayarak tamamen yasakladı ve bu
adeti kaldırdı, "...fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin, sizi de
onlan da biz besliyoruz. ..." (6:151)- İsra Suresinde şöyle
buyrulur:" Çocuklarınızı fakirlik korkusuyla öldürmeyin. Biz onlara da
size de nzık veririz. Onları öldürmek şüphesiz büyük bir günahtır.
"(17:31). Tekvir Suresinde ise böyle suçlar işleyen insanların Hesap
Gününde cezalandırılacakları ihtar edilir: "Ve sorulduğu zaman o diri
diri toprağa gömülen kıza: ' Hangi günah (!) yüzünden Öldürüldü?' diye
."(81:8-9). Son ayet-i kerime, çocukları Öldürmenin yanlışlığını ve bu
suçun cezasının şiddetini beyinlere nakşediyor. Allah katında bu, o kadar
iğrenç ve nefreti mucip bir hareketti ki, katiller tamamen cahil kabul edilip,
niye Öldürüldüğü masum kız çocuğundan sorulacaktır. Bu ayet bütün insanlara,
özellikle de cahilliyye dönemi Araplarma hitap etmektedir. Çünkü onlar, ahlak
kurallarının bozulduğu, en alt seviyeye düştüğü bir dönemde kız çocuklarını
kendi elleriyle öldürdüler ve cahilliklerinden dolayı ısrarla, Hz.
Muhammed@'ın getirdiği sosyal ve ahlaki hususlardaki düzenlemeleri
reddettiler. Aynı zamanda bu korkunç suçun cezasız bırakılmayacağı ihtarı
veriliyordu. İslam, insanlığa nimetlerinin bir belirtisi olarak yalnızca bu tür
iğrenç suçlara toplum içinde son vermekle kalmamış, kız çocuğu doğmasının utanılacak
bir olay olduğu inancını da zihinlerinden kazımıştır.
Bununla birlikte islâm, kız çocuğuna daha iyi
davranmayı, iyi bir eğitim vermeyi, ev kadım ve anne olarak güzelce terbiye
etmeyi büyük bir fazilet, takva ve ibadet ile ilgili bir davranış olarak kabul
etmiştir. Siyer ve hadis kitaplarında yer aldığı gibi Rasûlullah @, söz ve
davranışlarıyla halkın bu konuyla İlgili görüşlerini bütünüyle değiştirmiştir.
Islâmm vahyi öncesi hemen hemen dünyanın her yerinde kadına,
aşağılanmış ve sanki hiç yokmuş gibi davranılıyordu. Kadınların çok az olan
hakları erkeklerin merhametine kalmıştı ve istediklerinde onları
uzaklaştırabiliyorlardı.
Sanayi Devriminden beri kadınlar Batı
ülkelerinde haklarını savunmaya başladılar. Yıllarca süren mücadele, grev ve
gösteriler sonucunda, şimdiki siyasi, iktisadi bazı hakları elde ettiler.
"Bütün bunlara rağmen, okuyucuyu şaşırtacak bir durumda demokrasinin
beşiği olan İngiltere Parlemantosunda bir çok kadın bulunmasına rağmen devlet
işlerinde çalışan (özel işlerde olduğu gibi) kadınlar erkeklerden daha az maaş
almaktadırlar. "(Muhammed Kutub, islam The Misunderstood Religion, sh.
90-131). Fakat İslam 1400 yıl önce kadınlara kendi hak ve itibarlarını
bahsetmiştir ki, bunlar ne diğer din ve cemiyetlerde, ne de bugünkü modern
endüstri çağının toplumlarında vardır.
Eğer kadının bu dünyada bir kişiye minnet borcu varsa o da
Hz. Muhammed @'dir. Dünyanın her yerinde kadına kötü muamele uygulanmıştır.
Bütün taşınabilir mallar gibi kadınların da satıldığı Arap yarımadasında
kadınlar her ikisine de sahip oldular. O dönemde Hindistan'ın iç kısımlarında
durum pek iç açıcı değildi; daima aşağılanan kadın, kocası öldüğünde
kendisini yakmak zorundaydı. Batıda ise hiç bir hakka sahip olmayan kadın,
yalnızca erkeğin şehevî arzularının tamin aracı idi. İslam, kadının statüsünü
yükselterek onun şerefini, saygınlığını ve erkeğin sahip olduğu bütün hak ve
imtiyazları vermiştir.
Aslında kadın ve erkeğin bütün hakları İslam İnancındaki kadın
ve erkeğin kendi taşıyabilecekleri yük ölçüsünde, dünyada yaptıkları iyilik ve
kötülüklerin azap veya mükâfatını yalnızca kendilerinin görecekleri hesap günü
inancından kaynaklanmaktadır. Bu inancın hikmeti şudur: Kişi, hiç bir baskı ve
zorlama olmadan İlahi emirlere uymak veya kendi hür iradesi ile reddetmek için
tam bir serbestiyete sahiptir, aksi halde sorumluluk akidesi anlamsız kalır.
Sonuç olarak, kadınlar dünyadaki iyi ve kötü işleri İçin
Allah'ın gazap ve mükâfatını almada eşit haklara sahip oldukları gibi gerçek
bir İslam toplumunda erkeklerin sahip olduğu şekilde hukuki, sosyal ve
ekonomik haklara riayet etme ve sahip olmada tam bir bağımsızlık istemeli ve elde
etmelidir.
Kur'an-ı kerim, hiçbir ayırım yapmaksızın
kadın ve erkeğe aynı şekilde muamele eder: "...Ben, sizden, erkek-kadm
hiçbir çalışanın işini zayi etmeyeceğim.," (3:195). Bu da göstermektedir
ki, Allah katında bütün insanlar eşittir, çünkü erkek olsun, kadın olsun hepsi
için aynı adalet ve hüküm Ölçüsü uygulanmaktadır. Muhakkak ki, kadın ve erkek
arasında Allah ayırım yapmadığından dolayı insan olarak aynı statüdedirler.
(Cobbald, Evelyn, Lady; Pilgrimage to Makkah).
Kur'an'ın birçok ayetinde kadın ve erkeğin
benzer fertler olarak ceza veya mükafata muhatap olacağı ve cinsiyetlerine
bakılmaksızın kendi hareketlerinin sonuçlarına katlanacakları ifade
edilmektedir. Nisa Suresi'nde şöyle buyurul-maktadır: "Erkek veya kadından
her kim inanarak iyi işlerden bir iş yaparsa, işte öyle kimseler cennete
girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar."(4:124). Nahl Suresi'nde
ise : "Erkek ve kadından her kim inanmış olarak iyi bir İş yaparsa, onu
(dünyada) hoş bir hayatla yaşatırız (daima huzur içinde bulunur, halinden
memnun olur. Ahirette ise) onların ücretini yaptıklarının en güzelîyle veririz. " (16:97)
.Bu-yurulmaktadır. Ahzâb Suresi'nde, konu inceden inceye değerlendirilir:
"Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mü'mİn erkekler ve mü'min
kadınlar, taate devam eden erkekler ve taate devam eden kadınlar, doğru
erkekler ve doğru kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, (gönülden
Allah'a) saygılı olan erkekler ve (gönülden Allah'a) saygılı kadınlar, sadaka
veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan
kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve ırzlarını koruyan kadınlar, Allah'ı çok
zikreden erkekler ve Allah'ı çok zikreden kadınlar (işte) Allah bunlar için
bağış ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır." (33.35).
Allah'ın emirlerine hiçbir ayırım yapmaksızın riayet etme
hususunda kadın ve erkek aynı şekilde muhatap alınmıştır. Aksi halde, Hesap
Günü'nde kendi söz ve davranışları sebebiyle kötü sonuçlarla
karşılaşacaklardır: "Allah ve Rasulü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık
inanmış bir erkek ve kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.
Kim Allah'a, Râsulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur."
(33:36).
Bu âyette Allah katında cinsiyet ayırımı yapılmaksızın gerçek
değere sahip olan fazilet ve üstünlükler anlatılmaktadır". Bunlar İslâm'ın
temel değerleridir ve bu konuda kadın ve erkek arasında kesinlikle bir ayırım
yoktur. Hareket sahaları ayrı olmasına rağmen, faaliyet sahaları ayrılıp ve
farkhlaşarak erkekler hayatın bir sahasında, kadınlar ise diğer sahasında
çalışmak zorundadırlar. Eğer onlar kendi özelliklerine eşit olarak sahip
olurlarsa,
Allah'tan eşit mükafat göreceklerdir. Biri
otorite ve hükmetme mevkiindeyken, diğeri ev işlerini yapar; biri evde
çocukların bakım ve eğitimini yapar, diğeri savaş alanında Allah için mücahede
eder. İslâm'ın temel değerlerine riayet ettikleri sürece çalışma alanları, onların
sosyal statülerinde ve Allah'tan alacakları mükafatta etkili olmayacaktır.
(Ebu'l-A'la Mevdûdî, Tafheem al-Quran, c. IV, sh. 97-98). Bu ayetler, kadının
erkekle aynı seviyede görüldüğü ve sonuç olarak İslâm toplumunda erkeğin sahip
olduğu hukukî, sosyal ve ekonomik haklardan eşit faydalanmaları gerektiğini
göstermektedir.
Bütün insanların atası birdir. Hz. Adem @ ve Havva. Bütün
kadın ve erkekler yeryüzündeki bu ilk insan çiftinden meydana gelmişlerdir.
Onlar kök itibariyle aynı dine sahiptirler. Ve bir tek dili konuşuyorlardı.
Aralarında herhangi bir farklılık yoktu ve sahip oldukları hayatın şartlarından
eşit olarak faydalanıyorlardı. Topluma ait önyargılar, sosyal zulümler veya
hiçbir insan, grup ya da sınıf için özel ayrıcalıkları yoktu. Çünkü onlar
aynı ümmete dahil olmalarının şuurunu taşıyorlardı. Bu hususa Kur'an-ı Kerîm
açıkça dikkat çeker: "Ey insanlar, sizi bir tek nefisten (nefes alan
candan) yaratan ve ondan eşini yaratıp ikisinden birçok erkekler ve kadınları
üreten Rabb'inizden korkun; adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan
ve akrabalık (bağlarını kırmak)tan sakının. Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde
gözetleyicidir." (4:1). Nİsâ Suresi'ndeki bu açıklama erkekle erkek ve
erkekle kadın arasındaki yakın ve hassas münasebetleri güzel bir biçimde
özetlemektedir.
Bu ayette, bir yandan insanlar Allah'ın emirlerine
riayet ederek O'nun gazabından sakınmaya çağrılırken diğer yandan bütün kadın
ve erkeklerin aynı atadan geldikleri belirtilerek eşit konumda olduklarına ve
aralarında yakın münasebet olduğuna dikkat çekiliyor.
Bu nokta üzerinde daha geniş bir şekilde
Hucû-rat Suresi'nde durulmaktadır: "Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir
dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi cemaatlere ve kabilelere
ayırdık. Allah yanında en üstün olanınız (Allah'ın buyruklan dışına çıkmaktan)
en çok ko-runanınızdır. Allah bilendir, haber alandır." (49:13). Bu kısa
ve özlü ayette insana bir bütün olarak hitap ediliyor. Kur'an birinin diğerine
karşı üstünlüğüne ölçü olan temel prensibi açıklıyor. Önce, kadm-erkek bütün
insanların kaynağının aynı olduğunu belirtiyor. Sizin ilk atanız birdir,
öyleyse aranızda ayırım yapmak için bir sebep yoktur. Kadın olsun, erkek olsun
hiçbir kimse özel bir üstünlük ve ayrıcalık hakkı iddia edemez. Sizin
yaratıcınız da birdir, anneniz babanız da. İkincisi, sizin ortak bir soydan
gelmenize rağmen taifelere ve kabilelere ayrılmanız tabii bir hadisedir.
Nüfusun artmasıyla birlikte,
insanların
aileleri oluşturmaları^ değişik coğrafi alanlarda yerleşmeleri ve bu sebeple
renklerinde, özelliklerinde ve farklı dillere sahip olmaları zaruriydi. Buna
rağmen böyle tabii değişiklikler erkekle erkek veya kadınla erkek arasında bir
çatışma için sebep oluşturmamalıdır.
Üçüncüsü,
insanlar arasındaki tek üstünlük ahlâkî üstünlüktür. Bütün kadınlar ve erkekler
yaratılış bakımından eşittir, çünkü yaratıcıları aynıdır.' Yaratılış usûl ve
esasları aynı olduğu gibi ataları da aynıdır. Bütün diğer şeyler yalnızca
nüanstır ve onların, ayrılık ve eşitlik esasının gerçekliği üzerinde tesiri
yoktur. Eğer bir erkeğin diğer bir erkek veya erkeğin kadın veya kadının erkek
üzerinde üstün olmasını sağlayan bir üstünlük Ölçüsü varsa o da onların
hürmetleri, iyilikleri, faziletleri ve Allah korkularıdır. Bu sıfatlarda
diğerlerini aşan kimseler, kadın olsun, erkek olsun Allah katında diğerlerine
üstün olur.
Bu gerçekleri, yukarıya aldığımız ayetiyle Kur'an-ı Kerim mükemmel
bir şekilde ortaya koyuyor. Peygamber @ da bu İnsanî değerleri muhtelif
hadisleriyle mufassalen izah etmiştir. Mekke'nin fethinde Kabe'yi tavaf
ettikten sonra şöyle buyurmuştur: "Allah'a hamdolsun ki, üzerinizden
cahiliyyenin kirlerini uzaklaştırdı ve sizinle iftihar etti. Ey insanlar!
Şüphesiz Rabbi-niz birdir. Atanız da birdir. Hepiniz Adem'in çocuklarısınız.
Adem ise topraktan yaratılmıştır. Allah yanında en değerliniz, O'ndan en çok
kor-kanmızdır. Arapların Arap olmayanlara hiçbir üstünlüğü yoktur. Üstünlük
ancak takva (Allah'tan korkmak ve O'na tam bir inançla inanıp ibadet etmek)
iledir. "Sonra o muhteşem müslüman topluluğuna sordu: "Ey insanlar!
Tebliğ ettim mi?" , "Evet ey Allah'ın rasûlü!" dediler.
"Hazır olanlar, burada bulunmayanlara iletsinler" buyurdu. (Beyhâki).
Yine şöyle buyurmuştur. "Hesap gününde Allah size soyunuzu
sormayacaktır. Allah katında en şerefliniz, aranızda en faziletli olan ve Allah'tan
en çok korkandır." (Ibn-i Cerîr). Bir başka hadis-i şerifte: "Allah,
sizin görünüşünüze ve zenginliğinize değil, kalplerinize ve amellerinize
bakar." buyuruluyor. (Müslim ve İbn Mâce). Bu Öğreti yalnızca sözde
kalan bir ihtar olarak sınırlandırılmamışlar.
İslam renk,
ırk, anlayış farklılığı ve cinsiyet gibi engellerin olmadığı cihanşümul bir
topluluk kurmakla bunu uygulama haline getirmiştir. Bu toplumda bütün ulus ve
ırklara mensup kadın ve erkekler aynı derecede hiçbir ayırım yapılmaksızın
eşit hak ve imtiyazlardan istifade ederler. Dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın,
hangi ulusa mensup olursa olsun, hangi dili konuşursa konuşsun, kadm-erkek
bütün insanlara eşit haklan yalnızca Hz. Muharnmed @ 'in tebliğ ettiği din
vermektedir.
Evlilik ilişkileri: Kur'an-ı Kerîm, kadın ve erkeğe
bütün faaliyet alanlarında eşit haklar vermektedir. Şeref ve itibar sahibi
olmalarının ölçüleri aynı, başarılı olmak ve ilerlemek için fırsatlar eşit,
hayatlarının emniyet altına alın ması, servetin kazanılması ve sarfında eşit!
Niye?... Kur'an-ı Kerîm, bize yeryüzündeki her şeyin kendi türünü sürdürmek
İçin sevk-i tabii ile bir his taşıdığını ve bu yüzden mizacının kendi türünden
bir eşe müsait şekilde yaratıldığını söylemektedir. Bu eş, erkeğin hislerine
cesaret ve hız kazandıracak, onun kendi türünün korunması için verdiği
mücadele erkeğe güç verecek ve aktivite kazandıracaktır. "Gökleri ve yeri
yoktan var eden (Allah), size kendinizden çiftler, hayvanlardan çiftler
yaratmıştır. Bu (düzen içi)nde sizi üretiyor. Zatına benzer hiçbir şeyden iki
çift (erkek-dişi) yarattık, tâ ki düşünüp öğüt alasınız. "(51:49). Yasin
Suresinde: "Ne yücedir O(Allah) ki, toprağın bitirdiklerinden, kendilerinden
ve daha bilmedikleri nice şeylerden olan bütün çiftleri yaratmıştır,"
(36:36) buyruluyor. Bu ayetler çiftleşme veya evlenme (zevciyat) kanununun çok
şümullü olduğuna ve yeryüzündeki herşeyi kapsadığına dair hiç bir şüphe
bırakmıyor. İnsanlan kuşattığı gibi diğer türleri de kuşatıyor. Eğer bu
münasebet biterse tabiatın son derece büyük olan güzelliği, ahenk, ve zerafet,
insan mizacına saygı ve sevgi kalmayacaktır. Bir başka deyişle biri diğeri
için güzelleştirici olan ve birlikte tabloyu tamamlar şekilde yeryüzündeki
tabiat kanunları yaratıcı tarafından tanzim edilmiştir. Evlilik kuralı, benzerliğin
etraflı ve tamamlayıcı şeklidir. Kısaca yeryüzündeki her canlı türü, kendi
hususiyetlerinin ifadesi için başka bir şeye bağımlıdır. Karşı cins, adı geçen
alam oluşturmaktadır. Bu, çiftler arasında var olan bir ilişkidir ve her ikisi
de birbirine eşit oranda
bağımlıdır. Bunda izzet ve zillet gibi üstünlük veya düşüklüğü gerektiren bir
durum sözkonusu değildir. Kur'an-ı Kerim'de, bu ilişkiden şöyle bahsedilir."....Onlar
sizin örtünüz, siz de onların Örtülerisiniz..." (2:187).
Bu ayet kadınla erkek arasındaki İlişkinin gaye
ve keyfiyetini güzel bir şekilde Özetliyor. (Erkeğin hayatında yalnızca
kadının aktif hale getirip aydınlatabileceği bir çok pasif yönün olduğuna
dikkat çekilmektedir. Bunun gibi, kadının hayatındaki bir çok alan da erkek
olmadan eksik kalmaktadır. Tekâmül ve gelişme, nefret, kızgınlık ve rekabete
değil, şefkat, sevgi ve işbirliğine erişmeye yöneliktir. Bu husus, Kur'ân'da
anlatıldığı şekildedir: "O'nun ayetlerinden biri de, kendileriyle
kaynaşmanız için size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranıza sevgi ve
merhamet koymasıdır. Şüphesiz bunda, düşünen bir topluluk için ibretler
.vardır." (30: 21).
Bu ayetler, İslam toplumunda kadının mevkii ve
statüsünün tesbiti ve bunlarsız bir İslam toplumunun düşünülemeyeceği temeline
dayanmaktadır. (Muhammed Kutub; İslam the Mi-sunderstood Religion, sh.
90-131).
Toplumun ve onun kültür ve medeniyetinin İnşasında
kadın ve erkek birbirlerine denk ortaklardır. Onların ortak çabaları ve
işbirliği ile toplum ortaya çıkacak ve gelişmesi de onlann birlikte
gayretleriyle olacaktır. Hayatın yükünü beraber taşıyacaklar, medeni ve
kültürel gelişme onlann işbirliğine dayanacaktır. Kadm ve erkek, hakkın
üstünlüğü için birlikte mücadele edecekler, medeniyetin bütün basamaklarında
kötülüklere karşı beraberce savaşacaklardır. Mümin kadın ve erkeklerle, gayri
müslim kadm ve erkekler arasındaki bu mücadeleye Kur'an-ı kerîm şöyle dikkat çeker:
"Münafık erkekler ve münafık kadınlar birbirlerindendir. Kötülüğü emreder,
iyilikten meneder ve ellerini sıkı tutarlar... İnanan erkekler ve inanan
kadınlar, birbirlerinin velisidirler. İyiliği emreder, kötülükten
menederler, namazı kılarlar,
zekatı verirler.. ."(9:67-71). Bu ayetler, toplumun güvenilir bir zemin
üzerine bina edilmesinde kadın ve erkeğin eşit yardımlarını açıkça
belirtmektedir. Bütün alanlarda insanlık kültür ve medeniyetinin gelişmesi
kadın ve erkeğin ortak kuvvetlerinin sonucudur. Onlar, toplumun inşasında ve
kültürel gelişiminde birlikte çalışmışlar, eşit katkılarda bulunmuşlar ve
hiçbir şekilde birinin diğerine üstünlük veya düşüklüğü olmamıştır. (Seyyid
Celaleddin Ensar Umeri, Women in the Islamic Society, Urdu, Lahor).
Yukarıdaki tartışma islam'ın; kadını eşit bir ortak, eşit bir
işçi ve toplumun erkekle birlikte eşit bir üyesi olarak gördüğüne dair hiçbir
şüphe bırakmamaktadır. Beşer olarak aralarında bir ayırım olmadığı gibi
insanlık camiasının inşasında eşit katılımlarda bulunurlar. Dünyadaki
hayatları süresince her ikisi de bir arada çalıştıkları için hiçbiri diğerine
üstünlük iddiasında bulunamaz.
Gerçekte İslam, kadına yönelik yanlış yargı ve davranışları
tümüyle reddetmekte ve hayatın kadın ve erkeğin ikisine de ihtiyaç duyduğunu
vurgulamaktadır. Erkeğin yaratılmasında bir gaye olduğu gibi, kadının
yaratılmasında da bir gaye vardır. Fıtrat, her ikisi vasıtasıyla kendini
gerçekleştirir. "Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. (O) dilediğini
yaratır, dilediğine kız çocuk bahşeder, dilediğine de erkek çocuk
bahşeder." (42:49).
Hakların Eşitliği: İslâm, kurallarını yalnızca ahlâkî öğretiler
veya sözlü bir takım ifadelerle sınırlandırmamışım Kadına aynı zamanda meşru
olan bütün haklan vermiş, uygun bir denge kurarak ne kadının zayıflığı, ne de
erkeğin üstünlüğü gibi bir anlayışa müsaade etmemiştir. Eğer herhangi biri
kadının haklarına tecavüz ederse, İslâm'ın bu konuda vazolunan kanunları
saldırganlara karşı kullanılır. Yine, herhangi biri bir kadını öldürürse,
hareketinin cezasını hiçbir ayırım veya imtiyaz olmaksızın görür. Peygamber
@, Yemen'e gönderdiği bir emirnamede konuya şu sözleriyle açıklık getirmiştir.
"Şüphesiz ki, bir kadını öldüren erkek asılacaktır." (Sünen
el-Kübrâ, c.VIII sh.208).
başına vurarak bir kızı öldürdü. O da aynı şekilde öldürülmek
kaydıyla kısasa tâbi tutuldu. (Nail al Autar, c.II, sh.İ6O). Hilafeti döneminde
Hz. Ömer, bir tek kadının öldürülmesine sebep olan birçok erkeğin kısas
edilmesine emir verdi. (Ahkam al Kur'an, Cessas, c.I, sh. 162). Meşhur
fıkıhçılar kısasta kadm-erkek ayrımının olmadığını belirtmişlerdir. (Sünen
el-Kübra, Beyhâki, c. VIII, sh.8) Eğer bir kadın, akrabasının katilim
bağışlarsa, diğer yakınlarının onun bu kararını bozma hakkı yoktur. (Ebu
Da-vud, Neseî). Kadm, savaş sırasında düşmanlarından bir kişiyi himayesi
altına alabilir. Peygamber @, bir hadislerinde buna İşaret etmektedir:
"Şüphesiz ki, bir düşmanı herhangi bir kadının himaye etmesi müslümanların
iyiliğin-dendir." (Tirmizî). Mekke'nin fethinde Ümmü Hani, İbni Hirah'a
himaye vermişti, fakat Hz. Ali onu öldürmek istedi. Peygamber @ bunu duyunca;
"Ümmü Hani! Senin himayen altındaki bizim himayemiz altındadır."
buyurdular. (Buharı).
Kadının Asıl Çalışma Sahası: Kur'an-ı Kerim,
kadının gerçek çalışma ve faaliyet sahasını
açıkça tesbit etmiştir: "Evlerinizde oturun, tik cahiliyye (çağı
kadınlarının açılıp saçılması gibi açılıp saçılarak yürümeyin..." (33:
33).
İslam, bütün
inananlar için takva ve dindarlığa erişmenin Önemini vurgulamıştır. Çünkü bu,
iyilik, sadelik ve adalet üzerine bina edilen toplumun görevlerini yerine
getirebilecek çok yüksek karakterli fertleri meydana getirmeye ve eğitmeye
yardım eder. Bu da toplumun safiyetinin korunmasının ve toplumun kötü
düşüncelerden olduğu kadar müstehcen sayılacak "hâdiselerden de
temizlenmesinin ölçülerinden biridir. Aynı zamanda toplumda eşlerin fıtrata
uygun işbölümünden kaynaklanan verimli arttırıcı bir faktördür.
Kadın ve erkek arasındaki bu fonksiyonel ayrımın devamı için
kadınlar, erkeklere emredilen bazı ibadet sekilerinden muaf tutulmuş, böylece
işlerini kesintisiz yapabilmeleri sağlanmıştır. Peygamber @: "Kadınlar
için en iyi ibadet yeri evlerinin içidir." (Ahmed b. Hanbel) buyurmuştur.
Sahabeden Ebu Hamid Sa'adi'nin hanımı Peygamber @'a gelerek: "Ey Allah'ın
Rasulü! Sizinle birlikte mescitte İbadet etmek istiyorum. Sizin düşünceniz
nedir?" diye sordu. Peygamber @ şöyle cevap verdi: "Eminim ki sizin
gerçek isteğiniz budur, ama bilin ki, sizin için evinizde dar bir odada ibadet
etmek, geniş ibadet etmekten daha iyidir. Odada yapacağınız bir odada ibadetten
daha İyidir. Odadadaki ibadetiniz, evin ortasında yapmanızdan daha.. İyidir;
evin ortasında yaptığınız ibadet, mescidinizde yaptığınızdan daha
iyidir." Hadisi rivayet eden şöyle demiştir: "Peygamber @'in tavsiyesi
Ebu Sa'adî'nin hanımını o kadar etkilemiştir ki, kendisi için dar bir oda
edinmiş ve Ömrünün sonuna kadar ibadetini o odada Cuma namazı yalnızca cemaat şuurunun bir
göstergesi olmakla kalmaz, aynı zamanda fertler arasındaki ilişkilerin
kuvvetli bir hale gelmesini ve İslam'ın emir ve nasihatlannm anlatılmasını da
sağlar. Bununla birlikte kadın bu tür toplu namazlardan da mes'ul
tutulmamıştır. Tarik b. Şihab, Peygamber @'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir:
"Cuma (namazı) köleler, kadınlar, çocuklar ve hastalar dışındaki bütün
müslümanlara farzdır." (Ebu
Davud).
Hak ile bâtıl arasındaki mücadelede hakkın zaferi
için müslümanlar herşeylerini ortaya koymak zorundadırlar. Fakat, kadınlar
gayri müslimlerle yapılan cihadda savaş alanında bulunmakla emrolunmamışiardır.
Hz. Aişe Peygamber @ in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Evinizde
oturmanız sizin için cihaddır." (Müsned-i Ahmed). Bir kadın sahabe şöyle
dedi: "Allah, cihadı erkeklere farz kıldı, galip gelirlerse savaş
ganimetlerini alırlar, eğer şehid olurlarsa Rabbleri katında rızıklanacakları
yerde yaşarlar. Peki bizim hangi hareketimiz onların bu hareketine
eşittir?" Peygamber @ şöyle cevap verdi: "Kocalarınıza itaat etmeniz
ve onların haklarını bilmenizdir." (Al-Targib wal-Tarhib, c.III, sh.
336).
Bir gün Hz. Aîşe Peygamber @'a kadınlara cihadın zorunlu olup
olmadığını sordu. Peygamber @ cevaben: "Evet, onlar cihada gitmekle
emrolundular, fakat bu cihadda dövüşmek yoktur ve bu; hacca gitmek ve Kabe'yi
ziyaret etmektir (umre)." buyurdular. (İbn Mâce). Hanımları, cihada
gitmek için izin istediklerinde; "Sizin cihadınız hac'dır." Bir başka
zaman da; "Sizin için hac en iyi cihaddır.TT buyurmuştur. (Buhari).
Cemiyetin iyiliği sözkonusu olduğunda evlerinden
çıkmalarına izin verilmiş veya onların iyiliği dikkate alındığında bazı toplu
ibadetlere katılmaları sağlanmıştır. Onların cemiyetteki aslî fonksiyonlarının,
zihinlerde tazeliğini muhafaza etmek için belirli adımlar atılmıştır. Meselâ,
erkeklerle birlikte cemaatle namaz kılmalarına izin verilmiş, ancak, karışık
olarak değil, ayrı safta kılmaları istenmiştir. Ebu Hurey-re'den rivayet edilen
bir hadis-i şerifte Peygamber© şöyle buyurmuştur: "Erkekler için en iyi
saf ön saf, en kötü saf da en son saftır. Kadınlar için ise en iyi saf sondaki
saf, en kötü saf da hepsinin önündeki saftır." (Müslim).
Bu hadis, İslâm'ın, kadınların aslî ve tabii
hareket sahalarım terkedip başka sahalara girmelerini hoş görmediğine açıklık
getirmektedir. Diğer taraftan bu emir, onu cemiyetin diğer meşgalelerinden
kurtarır ve kadını kendisine emanet edilen sahada görmek ister. Buna
rağmen hiçbir zaman kadın dış dünyadan
tamamıyla kopanlamaz. Bu, kadının zihnî ve pratik yeteneklerinin büyük bir
bölümünü kendi sahasında yapacağı anlamına gelir. Nasıl ki, toplumun genel
düzeninde değişik daireler, şubeler, cemiyetler, dernekler ve belediyeler
toplumun yararı için kendi sahalarında çalışırlar, ama hiçbir zaman ondan
ayrılmazlar. Onlar da toplumun parçalarıdır ve toplum onların üzerine
kurulmuştur. Ama hiçbiri kendi basma toplumun gayesini yerine getiremezler.
Hedefe, hepsinin işbirliği ile gidilebilir. Bunun gibi İslam, ev işleri ile
ilgili görevleri kadına vermiştir. Fakat bu, onun zihnî ve aktif kabiliyetlerini
bu alanda sınırlandırmadığı gibi sosyal hayatın gereği olan haklardan da mahrum
etmemiştir. Diğer taraftan kadını, toplumda başarılı bir hayat sürmesi için
eğitir ve terbiye eder. (Muhammed Kutub, islam the Misunderstood Religion, sh.
90-131).
Gerçek Başarı: Hiçbir fert şu üç şart sağlanmadan toplumda başarılı
bir hayat süremez:
Birincisi; kişi, iyi ile kötü arasında ayırım
yapabilmelidir. Bunun önemi yalnızca kişinin gelişmesi için değil, aynı
zamanda toplumun gelişme ve büyümesi de buna bağlıdır. Kadm-er-kek her ferde
görevi ne olursa olsun iyi ile kötüyü, hak ile bâtılı ayırdetme kabiliyetini kazandırmak
devletin görevidir.
İkincisi;
kendi muhakemesine göre çalışmak için bütün fırsatlara sahip olmalıdır.
Devletin de bu hakka yönelik saldırıları önlemek için gerekli güç ve
mekanizmaya sahip olması lazımdır. Aksi halde kişinin neyin iyi veya kötü
olduğunu tesbit etmesi kendi seçtiği yönü takip etmesini sağlayamayacaktır.
Üçüncüsü;
toplumla ferdin haklan arasında tam bir denge olmalıdır. Fertten, topluma ve
onun müesseselerine bağlı olması istenir. Toplumun faydası için ferde hak yolda
çalışma hürriyeti verilmelidir. Fert üzerindeki yanlış bir hareketin toplumun
menfaatlerine zarar vereceği gibi aynı şekilde, toplumun bir bölümündeki
kötülük ve zarar da ferdi rahatsız edecektir. Önemli bir nokta da, nasıl ki
topluma ferdin hareketlerini yargılama yetkisi verilmiştir, ferde de toplumun
hareketlerini kontrol etme ve onun
gelişimi için çalışma hakkı verilmelidir. (Sey-yid Celaleddin
Ensar Umerî, Woman in the Isla-mic Society, Urduca, Lahor).
Bu şartlar ışığında, şimdi de İslâm toplumunda kadınların
itibarı için yapılan faaliyetleri araştıralım:
İslâm,
kadına yalnızca insanlık tarihiyle başlayan haklarını vermekle kalmamış, bunun
yanında erkeklerden gelecek tecavüzlere karşı kadın haklarım himaye ermiştir.
Açık bir biçimde tecrübeler göstermiştir ki, bilinen genel prensipler içinde
kadınlar kocalarıyla aynı haklara sahiptirler. (2:228). Bu hakların ihlali
gayri meşrudur. Kadınlar bu durumda kocanın tek sorumluluğu olan bu haklarının
korunmasını isterler. (2:220-226 ve 4:34). Mehir isteme haklan vardır.
(2:236-237) ve (4:19-20) ki, bu da evliliğin şartlarındandır. (4:24-25).
Kadın, kocasının birden fazla evlenmesinde adalet mecburiyeti
getirilerek korunmuştur. Eğer, koca, İslâm kanunlarının öngördüğü şekilde
hanımlar arasında adaleti sağlayamaya-caksa birden fazla kadınla evlenmesi
yasaklanmıştır. (4:3 ve 129) Kocanın, hanımım merak içinde bırakması
yasaklanmış (4:129) ve eğer erkek
boşanmakta kararlı ise, bunu dostça ve kadına hiçbir zarar ve ziyan vermeksizin
yapmalıdır. (2:229-231). Aynı şekilde kadın her halükârda kocasıyla birlikte
yaşamıyorsa boşanma hakkına sahiptir (hul'u). Buna rağmen onlara tamamıyla
aynlmadan önce meseleyi bir hakime havale etmeleri tavsiye edilmiştir. (4:35).
Kadın, kocasını seçmekte tam bir serbestliğe sahiptir. Hiç
kimse onu isteği dışında evlendire-mez. Konumuz ile ilgili hadisi Neseî, Hz.
Aişe (r.anha)'dan şöyle nakleder: "Genç bir kız, Aişe'nin yanma girdi ve:
'Babam beni istemediğim halde kardeşinin oğluna verdi. Benimle, onun
i'tibarsızhğmı kaldıracak.' dedi. Aişe: 'Peygamber @ gelinceye kadar otur.'
dedi. Daha sonra Peygamber@ geldi ve kız O'na (olayı) anlattı. Bunun üzerine
Peygamber @ kızın babasına haber gönderdi ve onu çağırttı. O da, emri kıza
bıraktı. Kız: 'Ey Allah'ın Rasulü! Babamın yaptığına razıyım; lâkin ben
babaların bu işte rolleri olmadığını kadınlara öğretmek istedim.' dedi."
(Buhari).Babanın veya velinin, kızlarını zorla evlendiremeyecekleri bu hadisle
te'yid edilmiş oluyor. Berîre adındaki bir cariye Mu-giys adını taşıyan bir
köle ile evliydi. Bir müddet sonra Berîre azâd edildi ve bir kölenin nikâhı
altında kalmayı reddetti. Aişe (r. an-ha)'dan rivayet edilen hadiste:
"Berîre azad olduğu vakit kocasında kalıp kalmamak hususunda muhayyer
bırakıldı." denilmiştir.
Bu da İslam'ın kadın haklarını nasıl koruduğunu açıkça
göstermektedir. Halifeliği döneminde Hz. Ömer'in hanımı ile ilgili olan şu
olay meseleye daha bir açıklık kazandırmaktadır. Peygamber @ döneminde kadınlar
namaz için mescide gitmeye alışmışlardı. Bununla birlikte Hz. Ömer, halifeliği
döneminde kadınların evlerinden dışarı çıkmasının uygun olmayacağını
düşünüyordu. Ancak Peygamber @'in bu duruma müsaade ettiğini bildiğinden
kısıtlamaya gitmeyi de muvafık bulmuyordu. Hanımı Atike bu müsaadenin verdiği
rahatlıkla namazlarını cemaatle kılıyordu. Bİrgün Ömer (r.a) şöyle dedi:
"Bilirsin ki ben böyle bir şeyi sevmem." O da: "Vallahi sen beni
nehyetmedikçe ben de gitmekten vazgeçmem." (Buhari).
Bu misaller göstermektedir ki, İslam toplumunda kadın haklan nasslarla koruma altına alınmış ve saygı
görmüştür. Kadınlar ve erkekler toplumun saadeti için ortak bir ruh hali ile
birlikte çalışırlar. İkisi arasında fıtratlarında var olan farkh çok az mesele
vardır ki, onlar da sosyal hayattaki ahenk ve uyuma renk katarlar.
İslâmî
toplum düzeninde aile, insanlığın ilk ve asıl birimidir ve medeniyeti mümkün
kılan yapıcı bir kuvvettir. Aile evlilikle kurulur ve akrabalık bağlarının
büyümesiyle gruplar, aşiretler, toplumlar ve milletler meydana gelir. Toplumun
genç üyelerini sevgi ve saygı ile eğitip hazırlayan evlilik, onların insanlık
medeniyetinin gelişme ve devamında da kendilerini vak^ fetmeleri için
toplumsal görevlerini yerine getirme hususunda kutsiyet ve içtenlikle eğitir
ve hazırlar. Aileler, toplumun gelecek kuşaklarının kendilerinden daha iyi
eğitilip terbiye edilmesi ve insanlığın kültürel mirasının muhafazası,
gelişimi ve devamı için daha iyi imkanların verilmesini büyük bir ciddiyetle
isterler. Bunun için insanlık medeniyetinin güç, zenginlik ve ilerlemesinin
ana kaynağı ailedir. Ve bütün bunlar mevcudiyetlerini evliliğe borçludur;
evlilik olmaksızın, insanlığın değişik üyelerini birleştiren akrabalık bağları
ve aile olmayacaktır, dolayasıyla medeniyet de olmayacaktır. İnsanları
birleştirip medeniyeti mümkün kılan ailedir. Ailenin bu sözkonusu Öneminden
dolayı İslam, aileyi ilgilendiren sosyal meselelere özel bir ilgi göstermiş ve
toplumun bu en küçük biriminin sağlam, kuvvetli ve sağlıklı bir temel üzerine
kurulması için büyük çaba göstermiştir.
İslam'da
kadın-erkek ilişkilerinin biricik meşru şekli evliliktir, bunun için aileyi
kurar ve onlan şevk ve istekle doldurarak içtimaî sorumluluklarım şuurlu bir
şekilde icra edip yerine getirmeyi üzerine alır. İnsanlık medeniyetinin
refahı, iyiliği ve sadeliği, sosyal sistemin ilk birimi olan ailenin sadeliği,
dinine ve iyiliğine bağlıdır. Bundan dolayı İslâm konuyu ehemmiyetle ele almış
ve onu sağlam ve uygun ayaklar üzerine oturtmak için pratik ve meşru bir çok
ölçü
koymuştur.
İlk olarak
onun temin ettiği sosyal hayat; evliliği sadece fizikî bir gereklilik değil,
aynı zamanda dini bir görev kabul etmesi sebebiyle evlilik vasıtasıyla kurulmuş
olur. Gençler arasında evlilik teşvik edilmiş ve bekârlık kınanmıştır:
"İçinizden bekârları ve köle ve cariyelerinizden iyileri evlendirin. Eğer
yoksul iseler, Allah lütfuyla onları zengin eder. Allah geniş {nimet ve lütuf
sahibî)dir, (her şeyi) bilendir." (24:32). Yine Nisa Suresi'ndekİ bir
ayette şöyle denilmektedir:".... size helal olan (başka) kadınlardan
ikişer, üçer, dörder alın..." (4:3).
Evlenmeye gücü yetmeyenlerin iffetli olmaları
tavsiye edilmiştir. {24:33). Peygamber @ genç insanlara evliliği tavsiye ederek
bu kurumu güçlendirmiştir. Rasulullah @ şöyle buyurdular: "Evlilik benim
sünnetimdir. Benim davranışlarımı sevenler benim sünnetime uysunlar. Şu halde
kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir." Abdullah b.
Mes'ud'dan rivayet edilmiştir ki: "Rasulullah @ bize; 'Ey gençler
topluluğu, sizden kimin evlenmeye gücü yetiyorsa hemen evlensin; zira evlilik,
gözü (haramdan) daha yumdurucu, iffeti daha koruyucudur. Kimin gücü yetmezse
o da oruç tutmayı iltizam etsin. Çünkü oruç onun için hayalarını kesmek
demektir.' buyurdular." Yine buyuruyorlar ki: "Çok doğuran sevimli
kadınları alın, çünkü ben kıyamet gününde sair ümmetlere sizinle
öğüneceğim." Bir başkasında ise; "Ergenlik çağına gelen erkekler
evlensinler, çünkü evlilik onları aşırılıklardan korur." buyuruyorlar.
Diğer bir hadis-i şerifte konuya şöyle dikkat çekilir: "Bîr müslüman
evlendiğinde dininin yansını kurtarır. Diğer yansını kazanmak İçin dini bir
hayat sürmeye çalışsın."
İkincisi;
İslam, evlilik dışı bütün cinsî münasebetleri yasaklamış ve zinayı ağır
ifadelerle kınamıştır. (25:68). Kadınlara ve erkeklere iffetli olmalarını,
gözlerini harama dikmemelerini, kadınların zinet ve güzelliklerini toplum
İçinde sergilememelerini tavsiye etmiştir (24:30-31). Kadınlara ayrıca,
kendilerine haram olan erkeklerle gereksiz yere konuşmamalarını ve onlan
ağırlamamalan uyarısında bulunulmuştur (33:32). Kadınlarla erkeklerin kanşık
olmalan yasaklanmış (33:59) ve genelde
kadının
hareket alanı ev ile sınırlanmıştır. (33:33). Kadın ve erkek her ikisine de
izinsiz olarak başkalarının evlerine girmemeleri emredilmiştir (24:27).
Müstehcenliğe ve hayasızlığa yol açacak propaganda yasaklanmıştır (24:19).
Kumar ve içki gibi fuhşiyata götüren vasıtalar da yasaklanmıştır (5:90). Bunun
yerine vasat bir hayat düzeyi ile bunun sarf şekli teşvik edilmiştir (25:67).
Ailenin kutsiyetine karşı bir suç işlendiğinde, İslam diğerlerine ders ve ibret
olması için sert bir cezayı emreder (24:2-3).
Bütün bu Ölçülerin hedefi, toplumu sorumsuz hareketlere
teşvik etmeye sebep olan davranışlardan temizlemek ve böylelikle aileyi muhafaza
ederek sağlamlaştırmaktır. Aileyi bozan, zarar veren, sürtüşme ve ayrılmaya
sebep olan bütün hareketler yasaklanmıştır. Bu anlayışla aile haklarına ,
yönelik ihlâllere karşı İslam, doğru, esaslı ve ayrıntılı kurallar koymuştur.
Kurallan çevreleyen bu sağlam duvar ve esaslar aileye emniyet ve güvenlik
sağlar. Böylelikle aile fertleri iyilik, refah ve ibadet şuuru içinde canlı bir
hayat kurarlar. İnsanlık toplum ve medeniyetinin temel taşı olan ailenin saadet
ve refahı sosyal hayatın, medeniyetin mutluluk ve zenginliğini arttıracaktır.
Bunun önemine binaen islam, aile hayatına yalnızca arzu edilen şekliyle
bakmamış, yanısıra onu bir İffet ve İbadet şekli olarak telakki etmiştir.
Gençlere her fırsatta evlilik hayatının sorumluluklarını üstlenmeleri ısrarla
tavsiye edilmiştir. Aynı şekilde, dünyadan el-etek çekici bir zabitliği
değersiz olarak kabul etmiş, bu tür bir davranışı lüzumsuz bularak kınamış,
fıtrattan sapma ve ilahi davaya isyan olarak telakki etmiştir. Bunun gibi İslam,
evlenme işlemlerini basitleştirmiş, kolaylaştırmış, onu zorlaştırıcı gelenek,
merasim ve usulleri uygun görmemiştir. Bu itibarla İslam, doğuştan gelen
soyluluk, kast, aile ve zenginlik gibi imtiyaz belirleyici hurafeleri ortadan
kaldırmış; kendileri istediklerinde müslüman bir erkekle müslüman bir kadının
evlenmesine müsaade etmiştir. "Basit bir merasimle iki şahit önünde evlenebilirler,
fakat bu haberi yaymalıdırlar ki, halk onların evli olduklarını bilsin."
(Seyyid Celaleddin Ensar Umerî, Woman in the Islamic Society, Urduca, Lahor.).
Aile bağlarını kuvvetlendirmek, karı koca
arasındaki sevgi, muhabbet, münasebet ve irtibatın güçlenmesi için İslâm'da
değişik emir ve tavsiyeler vardır. Bunlar, onların ahlâkını güzelleştirip,
saadet, huzur ve refah içinde yaşamalarını temin ederek onların müşterek
çalışmaları ile insanlık kültür ve medeniyetinin amaç ve hedeflerini zirveye
çıkartır. (30:21,7:187 ve 2:189). Alışılagelen tartışmalar ve farklılıklar
neticesi ortaya çıkan karşılıklı anlayış ve hoşgörüyle düşüncesizce hareket
etmeyi bir yana bırakırlar. Aceleci bir tavırla hareket etmezler. (4:129-130).
Bütün böylesi durumlarda hususiyetle kocalara nezaket ve adalet tavsiye
edilir (2:229,4:19). Tartışırken bile ellerinden geldiği kadar sevgi ve
hoşgörüyle davranmalı, kibarca hareket etmelidirler. Buna rağmen dostça
yaşamaya devam edemeyecek -lerse hakkaniyet ölçüleri içerisinde hayatlarını
ayırmaları tavsiye edilir. (2:231 ve 65:2). Kocalar Öncelikle hanımları
arasında cömert ve nazik bir tavır içinde olmalıdırlar. (2:237).
Teamülde koca, ailenin geçimini temin eden ve güveni
sağlayandır. (54:34). Bu görevlerinde erkeğin hayırsever ve adil olması
tenbihlenir (2:226-227) ve görevlerini adalet ve işbirliği içinde ifa etmesi
istenir (4:4). Karısının menfaatlerini yersiz görmek veya sırf zarar vermek
için koca makul görülmez ve muhafaza edilmez (2:231). Adaletle davranabildiği
müddetçe birden fazla hanım almasına izin verilir. Aksi halde tek bir hanım
ile hayat sürmek zorundadır. (4:3). Fakat o, birden fazlaJtadmla evlenirse,
onların her birine eşit muamele etmeli ve herhangi birini itham altında
tutmamalıdır (4:129). Bunun gibi, kadınlara da kocalarına karşı itaatli ve sadakatli
olmaları (4:34) ve kocalarının arzu etmediği herhangi bir kimseyi evlerine
almamaları öğütlenmiştir. Hayatla ilgili pratik problemleri hesaba alıcı; kan
ve kocanın her ikisine de insaf, adalet ve fedakârlık temelleri üzerine kurulu
kendi hakları verilmiştir.
Bütün bu emir ve prensiplerin hedefi sadece evlilik
münasebetiyle ilgili bağlan korumak ve güçlendirmek olmayıp, aynı zamanda
aileyi sevgi ve anlayış güzelliği üzerine inşa etmektir. Bu arkadaşlık ruhu ve
muhabbet kaybolduğunda karı ve kocanın her ikisine aynlma hakkı verilir.
(2:226-227). Bununla birlikte kadın, cemiyet
içerisinde
olduğu gibi aile içerisinde de yapıcı rolünü oynayabilir. Yalnız, eğer o, tabii
içgüdülerine uyar, kendini erkekle eşit görür ve kendi davranışlarında
erkeğimsi içgüdüleri ortaya koymaya gayret ederse, kendisine bahşedilmiş olan
tabii rolü oynama hususunda başansız olacaktır. Yukanda zikredilenlerin sonucu,
kadın, insan şahsiyetini geliştirmede bir anne olarak kendi rolünü oynama
hususunda başarısız olursa, bu durumda da insan nesli için büyük bir kayıp
meydana gelecektir. Bilhassa, eğer o, kendi enerjisini boş ve yersiz çabalarla
tüketir ve eski çağa ait "kim üstündür kadın mı, erkek mi?" gibi
sorulara cevap aramaya çalışırsa.... (A. K. Brohİ, islam in the Modern
World,sh. 126-129).
İslam,
kadına onun gerçek mevkiini verdi ve onu erkekle aynı seviyede tuttu. Bu
mevkide hem kadına hem erkeğe şeref, itibar ve sevgide aynı şekilde muamele
edilir. Çocuklar müşterek bir ilgi, ihtimam ve muhabbet bağı içindedirler; aile
içi sorunlarda sevgi ve karşılıklı dayanışma ile, baskıya yönelmeksizin karar verilir.
Bu hayat tarzı ancak kadın ve erkeğin farklı fakat birbirlerini tamamlayıcı
tam idrakiyle, sevgiden ve aile münasebetlerinin anlaşılmasından hasıl olur.
Her ikisi birbirine ihtiyaç duyar ve birbirlerine bağlı olurlar. Kadın,
erkeğine huzur verir ve karşılığında ondan sevgi ve huzur elde eder. Böylece
kadın erkekle yarışa girmeyip onunla anlaşmış olur. Ayrıca o, beraberliğin
farkında olarak kendi tabii rolünü üstlenip kendi ortağına muhtaç hale gelir.
Erkek ve kadın arasında bu tabii, sıhhatli ve yapıcı durum, kültür ve medeniyette
olduğu gibi, cemiyeti de verimli bir noktaya getirir ki, bu husus, insanlık
idealinin hedefidir. (A.K. Brohi, islam in the Modern World, sh. 126-127).
İslam, iki
cins arasındaki biyolojik ve psikolojik farklılıkları, günlük hayattaki
fonksiyonlarını ve onların faaliyet sahaları veya yaratılıştan gelen
farklılıklarını kabul eder. İslam, kadın ve erkeğin asıl vazifelerini bu farklılık
temeli üzerinde kurulan sosyal sistem içindeki kendi görev ve yerlerini tesbit
eder. Bu hususta aşağıdaki yönlendirici prensipler esas alınır.
ilk olarak İslâm, yöneten ve yönetilen arasındaki
münasebet, köle ve efendi arasmdakİne Denmemesin diye, aile içinde düzenin
istismar edilmeyecek bir şekilde sürmesi için erkeğin otoritesine rıza
gösterir.
İkinci
olarak o, sosyal çatı içerisinde kadının tabii meziyetlerini en üst seviyeye
çıkaracak biçimde geliştirmek için onun yapabileceği şekilde bütün bu tür
fırsatları kadına verebilmeyi tavsiye eder. Böylece kadın, medeniyetin gelişmesinde
kendi rolünü etkili bir şekilde oynayabilir. Üçüncüsü, İslam, bir kadın için
ilerleme ve gelişmenin en üst basamağına eriştirmeyi mümkün hale getirir.
Erkek gibi olmak onun ne haklarından ne de vazifelerinden biridir. Aynı zamanda
bu durum ne sadece kendisi ne de erkeğin yapısına uygun bir halde düzenlenmiş
cemiyet için ve ne de aynı zamanda güçlü hayat içinde kadının yer
alabileceğine imkan verir.
İslam bu
prensiplerin muhafazasını ve kadının çok büyük sosyal ve iktisadi haklarını
garanti etmiş, onun mevkiini yükseltmiştir. Dünyadaki modern veya eski sosyal
bir sistemde bulunmayacak bu tür mevki ve hakların korunması için ahlakî ve
hukukî bir himaye sağlanmıştır. (Ebu'1-A'la Mevdûdî, Purdah and the Status of
Women in islam, Lahor, 1976).
İslam,
kadını erkeğe eşit ve onların evlilik münasebetlerinde tam bir ortak olarak
tanır. Erkek, baba ve evin geçimini üstlenen kişi; kadın ise anne ve ev işlerinin idarecisidir. Her ikisinin
rolü, İnsan medeniyetinin ilk ve esaslı kökü olan aile hayatının başarılı
işleyişi için eşit derecede lüzumludur. Kur'an şu ifadeler içinde bu ilişkiye
işaret eder: "Allah sizin için kendi (cins)iniz-den eşler yarattı.
Eşlerinizden de size oğullar ve torunlar yarattı ve sizi hoş (helal ve güzel)
şeylerden rızıklandırdı." (16:72). Kur'an-ı Kerîm, Şûra Suresi'nde iki
cins arasındaki yakın münasebetlere tekrar temas eder: "Gökleri ve yeri
(yoktan) yaratandır. Size içinizden eşler, çift çift hayvanlar var edendir. Bu
suretle çoğalmanızı sağlar.,." (42:11). Bu ayetler cinsî hayatın hikmeti ve önemini ortaya koyar ve taraflar arasında
sevgi ve eşitlik temeline dayalı aile hayatını kurma ihtiyacını belirtir.
Ayetler aynı zamanda taraflara bu münasebetlerini iyice yakınlaştırmalarım ve
onu sağlam bir müessese üzerine kurmalarım hatırlatır. Bu hususlar şuurlu bir
şekilde bu evlilik münasebetinin kendisine şükran ve minnet duymaları gereken
Allah'ın bir lütfudur. Ve Allah'a şükretmenin bir yolu, evlilik müessesesini
başanlı hale getirmek, adalet ve insaf ile her çabayı birisinin hayat ortağı
kabul ederek göstermesidir.
Allah'ın lütfunun bir başka işareti de, O'nun sevgi ve nezaket
hissini eşlere vermesidir. Bu yüzden onlar, kendilerinin de faydası için eşit
bir şekilde, muhabbet, sulh ve huzuru elde ederler. Bu husus ayrıca onların
evlilik bağlarını daha kuvvetli bir hale getirmeye yardım eder. Kur'an, bu
psikolojik ve ruhi bağlara şöyle temas etmektedir. "O'nun ayetlerinden
biri de, kendileriyle kaynaşmanız için size kendi nefislerinizden eşler
yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet koymasıdır. Şüphesiz bunda düşünen bir
toplum için ibretler vardır." (30:21). '
Bu ayet evlilik münasebetleriyle ilgili anlayış ve
hikmetleri ihtiva eder. Ev halkının eşit hak ve imtiyazları nasıl
kullanacakları konusunda da yönlendirici olmaktadır. İlk mesele "Yaratıcının
bir hikmeti mucibince insan, bir tek cins olarak değil, insan olarak birbirine
eşit, figür ve şekil olarak aynı temel formüle sahip, fakat farklı fiziki
yapıya, farklı zihni ve psikolojik niteliklere, farklı duygu ve arzulara sahip
olan iki ayrı cins halinde yaratılmıştır. Daha sonra bu ikisi arasında o denli
mükemmel bir ahenk yaratılmıştır ki, her ikisi de, diğerine mükemmel bir eş
olur. Birisinin fiziki ve psikolojik ihtiyaçları tam anlamıyla diğerinin
fiziki ve psikolojik ihtiyaçlarına denk gelir. Bundan başka, Hikmet sahibi
Yaratıcı, yaratılışının ta başlangıcından beri her İki cinsten eşit oranlarda
yaratmaktadır ki, hiçbir ülkede veya hiçbir bölgede sadece kızların veya
sadece, erkeklerin doğduğuna şahit olunmamıştır. Bu olay, insan aklının kesinlikle
hiçbir dahlinin bulunmadığı bir alandır. İnsan, kızların dişil niteliklerle,
erkeklerin de eril niteliklerle - ki bu nitelikler tamamen birbirlerini
tamamlayan özelliktedirlervam ettiği tabii
akışa, hiçbir müdahalede bulunamaz, dünyanın her yerinde kadınların doğmaya
devam ettiği belirli oranı da bozamaz. Yüzyıllardan beri, milyonlarca,
milyarlarca insanın doğusundaki bu ahenkli düzen ve bu düzenin işleyişi asla
tesadüfi olamaz. Bu da sadece bir Yaratıcının, bir tek Hikmet Sahibi'nin
başlangıçta sonsuz hikmeti ve kudreti ile mükemmel bir kadın ve erkek planı
düzenlediğini ve daha sonra bu mükemmel plana göre belirli oranlarda, ayrı
kişisel özelliklere sahip sayısız kadın ve erkeğin dünyaya gelmesi için
harikulade bir düzen kurduğunu göstermektedir.
İkincisi;
"bu sistem şans eseri gelmemiştir, bilakis Yaratıcı, bu düzeni, kadının
ve erkeğin birbirlerinin tabii ihtiyaçlarını karşılamalarını ve her ikisini
birbirlerinde huzur ve sükunet bulmaları amacıyla kurmuştur. Bu, yaratıcının
bir taraftan insan neslinin devamını sağlamak, diğer taraftan da bir insan
medeniyeti meydana getirmek için araç olarak seçtiği mükemmel bir düzendir.
Eğer iki cins değişik dizayn ve şekillerde yaratılmış ve her ikisine de
birlikte olduklarında duydukları ahenk ve huzur duygusu yerleştirilmemiş
olsaydı, insan nesli koyunlar ve keçiler gibi üreyebilirdi. Fakat bir
medeniyetin doğması ihtimali sıfır olurdu. Hayvan türlerinin hepsinin aksine
bir insan medeniyetinin ortaya çıkmasını sağlayan asıl özellik, Hikmet Sahibi
Yaratıcının her iki cinse, birbirlerine karşı bira-rada olmadıklarında tatmin
edemeyecekleri bir sevgi, istek ve arzu yerleştirmesidir. Bu huzur ve sükunet
arzusu, onları birlikte bir yuva kurmaya zorlamıştır. Yine bu arzu, aileleri
ve kabileleri oluşturmuş ve insan için sosyal hayatı mümkün kılmıştır. Sosyal
hayatın gelişmesinde insanın zihni özellikleri de mutlaka yardımcı bir rol
oynamıştır. Fakat bunlar asıl itici güçler değildir. Sosyal hayatın oluşmasını
sağlayan asıl İtici güç, kadın ve erkeğe yerleştirilen ve onları bir
"yuva" kurmaya zorlayan arzudur. Akl-ı selim sahibi bir kimse kalkıp
da bu Hikmet eserinin tabiat güçleri sonucu şans eseri meydana gelmiş olduğunu
söyleyebilir mi? Veya bunun birçok ilah tarafından düzenlendiğini ve binlerce
yıldan beri sayısız kadın ve erkeğin bu tabii arzu ile doğup varolmaya devam
ettiğini söyleyebilir mi? Bu, yalnız sağduyudan yoksun insanların kabul
etmeyeceği sadece ve sadece bir Tek
Varlığın,
o Hikmet Sahibinin hikmetinin bir ayeti, bir işaretidir. Üçüncüsü; "burada
cinsî bir sevgi olan aşk, erkek ve kadın arasındaki cazibe için birinci
derecede itici bir faktör olur ve onları birbirlerine bağlı bir şekilde
muhafaza eder. "Merhamet" ve "şefkat" evlilik hayatını
tedrici bir şekilde geliştiren ruhî münasebetlerin varlığını gösterir. Bu tür
faziletlerle onlar birbirlerine karşı nazik, şefkatli ve hoşgörülü olurlar.
Öyle ki yaşlılık döneminde cinsî sevgi asgariye düşer ve iki eş birbirine
gençliklerinde olduğundan daha bağlı olabilirler. Yaratıcının insanın içine
yerleştirdiği bu iki olumlu güç, insanda varolan tabii arzuyu destekler
niteliktedir. Bu istek ve arzu sadece huzur ve tatmin arar ve kadınla erkeği
bir araya getirir. Bundan sonra bu iki güç (sevgi ve merhamet) ortaya çıkar ve
birbirlerinden ayn ortamlarda yetişmiş olan iki yabancıyı o denli birbirine
bağlar ki, bu ikisi hayatının birçok zorluklarına rağmen yaşamaya devam
ederler. Milyonlarca insanın kendi hayatında yaşayıp tecrübe ettiği bu sevgi
ve merhamet, ölçülüp tartılabilen maddi bir şey değildir. Bu iki özellik, ne
insan vücudunu oluşturan yapısal elementlere bağlanabilir, ne de bunların
ortaya çıkışı ve doğuşu bir laboratuvarda incelenebilir. Bunun tek açıklaması
Hikmet Sahibi Yaratıcının belirli bir gaye için bu iki özelliği insanın
gönlüne yerleştirmiş olmasıdır. (Tafheem al-Quran, c. III, sh. 744-746).
Şüphesiz
erkek kadın arasındaki evlilik münasebetleri, bu birlik içinde sadece onların
eşit ortaklığını değil, bu müessesenin arzu ettiği hedef ye gayeyi elde
edebilir. Bu ayet, bu yüzden İslam'ın kendi sosyal ve evlilik münasebetlerinde
cinsler arasındaki eşitliği arzu ettiği gerçeğine işaret eder. Bu sebeple o,
kadın ve erkek arasındaki yakın münasebetleri kuvvetlendirme hususundaki kendi
faydalı fonksiyonuna hizmet ve insanlık medeniyetini sağlam ve sıhhatli bir
temel üzerinde kurmaya yardım eder.
BöyJe sevgi dolu bir aileyi kurma yolunda kocanın
fonksiyonu, kendi eşine şefkat, sabır, nezaket ve saygı ile muamele konusunda
Allah'a karşı kendi görevini tam olarak yerine getirmeyi icabettirir. Kocanın
bu alicenap ve sevgi dolu davranışı kendi eşinin kalbini tamamiyle kazanmasına
sebep olacak ve onlar arasında düzenli, iyi bir münasebeti geliştirecektir.
Kur'an kadınlara karşı kötü muameleyi şiddetli
bir şekilde yasaklar ve onlara karşı nezaketi emreder: "Ey inananlar,
kadınları miras yoluyla zorla almanız size helal değildir. Onlara verdiklerinizin
bir kısmını (onlardan) alıp götürmek için onları sıkıştırmayın. Şayet açık bir
edepsizlik yaparlarsa başka. Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan
hoşlanmazsanız, bilin ki sizin hoşlanmadığınız bir şeye Allah çok hayır koymuş
olabilir." (4:19).
Hanımlara karşı bu nazik ve güzel muamele bütün devirlerde
inananlar üzerine onların iyi bir aile münasebeti sürdürmeleri ve dostça bir
arada yaşamayı veya ayrılmaya karar verildiğinde iyi bir şekilde evlilik
birliğini sona erdirmeyi emreder. Kur'an bütün şartlar altında, hatta onlarla
boşanma durumunda bile kadınlara karşı nazik muamele konusunda son derece
kat'i bir tavır içindedir: "Boşanma iki defadır. (Bundan sonra kadım) ya
iyilikle tutmak, ya da güzelce
salıvermek (lazım)dır. Onlara verdiklerinizden bir şeyi geri almanız, size
helal değildir. Şayet erkek ve kadın, Allah'ın sınırlarında
duramayacaklarından korkarlarsa başka. Eğer erkek ve kadının Allah'ın
sınırlarında duramayacaklarından korkarsanız, o zaman kadının (ayrılmak için)
verdiği fidyede (hakkında vazgeçmesinde) ikisine de bir günah yoktur. İşte
bunlar Allah'ın sınırlandır, sakın bunları aşmayın. Kim (ler) Allah'ın
sınırlarını aşarsa işte onlar zalimlerdir. Erkek (üçüncü kez) boşarsa, artık
bundan sonra kadın, başka bir kocaya varmadan kendisine helal olmaz.... Kadınları
boşadığmız zaman bekleme sürelerini bitirdiler mi, ya onları iyilikle tutun,
ya da iyilikle bırakın; haklarına tecavüz edip zarar vermek için onları (yanınızda)
tutmayın. Kim bunu yaparsa kendisine yazık etmiş olur. Allah'ın ayetlerini
eğlence yerine koymayın; Allah'ın size olan nimetini ve size öğüt vermek için
indirdiği, Kitab ve hikmeti düşünün, Allah'tan korkun ve bilin ki, Allah her
şeyi bilir." (2:229-231).
Kur'an'ın bu ayetleri kadın ve erkek
arasındaki karşılıklı münasebetlerin önemini ve bu konunun eşlerin
birbirlerine karşı sabır ve müsamaha, sevgi ve nezaketin güçlü bir temeli
üzerinde kurulması gerektiğini izah etmektedir. Ve bu davranış koca ve karı
arasında evlilik münasebeti vasıtasıyla böyle huzur, rahatlık ve memnuniyeti
ihsan etmede Allah'ın lütuf ve rahmeti olarak, O'na karşı herbirinin içinde
ciddi bir görevi muhafaza etmekle gelişir. Onlara ayrıca bu birliği gerçekten
taze, sıhhat ve faydalı sonuçlar meydana getirecek bir duruma sokmak için
münasebetlerin temelinde cinsler arası eşitlik olması gerektiğini gösterir.
Kur'an bu gerçeğe şöyle işaret eder: "
...(Ey erkekler) Sİzin bağışlamanız ise takvaya daha yakındır. (Ve bu
bağışlama ile) aranızdaki fazileti (üstünlüğü) unutmayınız. Allah sizin
(bütün) işlediğinizi (fazilet ve ihsanı) hakkıyla görücüdür." (2:237). Bu
husus göstermektedir ki, insani münasebetlerin iyileşmesi ve ahengi için esas
olan, eşlerdeki karşılıklı nezaket ve te-vazudur. Sosyal hayat, eğer her fert
kendi haklan üzerinde ısrarlı olursa, asla huzur bulamaz (The Meaning of the
Quran, c.I, sh. 174).
Rasulullah @ bu yüzden alicenap bir tavırla ve
müsamaha İle karısı üzerinde kendine
ait hak ve imtiyazları garanti altına alarak kullanma hususunu kocaya
emretmiştir.
Kocanın Seçimi: Kadının kendi kocasını seçmesi hususunda
hürriyeti tamamen güvence altına alınmıştır. Hiç kimse evlilikte onun arzu ve
rızasını kendinden uzaklaştıracak herhangi bir hakka sahip değildir. Ve eğer o,
kendi serbest iradesi ile bir müslümanla evlenmeye karar verirse, hiç kimse
onun bu evliliğini durduramaz. Bununla beraber o,gayri müslim veya kendisine
denk olmayan bir şahsı seçerse velileri kabul etmeme hakkına sahiptirler.
Fakat son tahlilde onun kendi isteği ve kocasını seçme hususundaki karan İslam
şeriatı tarafından tanmır.İbni Abbas'tan rivayet olunduğuna göre Peygamber @ :
"Dul kadın kendi nefsi hakkında tasarrufa velisinden daha haklıdır,
bakireden ise müsaade İstenir. Onun izni sükûtudur" buyurmuşlardır.
(Müslim). Benzer bir hadisi Ebu Hureyre rivayet ediyor: "Peygamber @ :
"Dul kadm, kendisinden emir alınmadıkça nikah edilemez. Bakire dahi
kendisinden izin alınmadıkça nikah edilemez!' demiş, ashab; 'Ya Rasulullah,
onun izni nasıl olacak?' deyince; 'Sus-masıdir!' buyurmuşlardır."
(Buhari-Müslim). Evlilik merasiminden sonra bile eğer o, tasvip etmediğini
açıklarsa evlilik sona ermiştir.
Boşanma Hakkı: Kadın kocasından eğer, zalim veya iktidarsız
veya kadının kendisinden nefret etmesi halinde ondan boşanmasını elde edici
meşru haklara aynı zamanda sahiptir. Mizaç ve alışkanlıkların uyuşmazlığı,
aile terbiyesi, sosyal hayat tarzı; İslam şeriatında boşanma İçin önemli
sebepler olabilir. Bütün bu boşanma haklan, bugün bile Batı'da kadına
tanınmazken müslüman kadına İslam tarafından garanti edilmektedir. Şimdi bazı
Batılı devletler, kendi boşanma kanunlarının aksaklıklarını anlamaya başlıyor
ve İslam şeriatı tarafından teklif edilmiş boşanma sebeplerinin bazısı ile
uygunluk içinde hatalarını düzeltmeye çalışmaktadırlar.
Dul ve boşanmış kadınlar ve evlilikleri hukuk
tarafından feshedilen bütün kadınlar veya meşru^olarak kocalarından ayrılanlar
bir daha evlenmek hakkına sahiptirler. Onların önceki kocaları, kendileri
üzerinde meşru hiçbir hakka sahip değildirler. Bu iftiraların hepsi, İslam'da
kadının cemiyette hiçbir mevkii ve
hakkının olmadığı yolundaki Batılı tenkitçilerin iddialarıdır. Çünkü bu
haklara müslüman kadın evlilikten dolayı sahip olur ve kadına boşanma hakkı
henüz Batı'da ve diğer doğu toplumlarında henüz verilmemiştir. Bundan başka
İslam, kadına evliliğim sona erdirmeyi sağlayan, kendini onun
mükellefiyetlerinden uzak tutan uygun yollar gösterir.
Medenî ve Cezaî Eşitlik: Bir kadın medenî ve cezaî kanunlara göre
erkekle tam bir eşitliğe sahip olmaktadır. Kanunlar nezdinde her ikisi de
eşit olup, benzer muamele görür; ahlakî, medenî ve cezaî
kanunlara aykırı hareket etmeleri durumunda, erkek ve kadın, her ikisi üzerinde
aynı kanuni cezalar uygulanır. Her ikisi de (İsla-mi cemiyetin üyesi olarak)
eşit hak ve imtiyazlara sahiptir.
Medenî kanunda kadın, erkek gibi aynı hak ve mükellefiyetlerle
aynı hayatı tam olarak sürdürür. Bununla birlikte kadınlar kendi biyolojik ve
psikolojik fonksiyonları yüzünden belirli hak ve muafiyetlere sahiptir. Onlar;
lohu-salık süresince Ramazan ayı içinde, hayız zamanlarında, yıllık oruç
halinde ve günlük namaz gibi bazı dini görevlerden ve cemaatle cuma namazı
mükellefiyetinden daimi olarak muaf tutulmaktadırlar.
halinde durmakta, onu daha karmaşık ve zor
bir hale getirmektedir. İslam bu zor ve hassas problemi çözmek için dengeli
bir hareket tarzını benimsemiştir. İslamî sistemde erkek ve kadın dünyadaki
maddî İhtiyaçlarını karşılamak için kendi haklarını kullanma konusunda
eşittirler.
Buna, kendi mallarına sahip olup onları istedikleri
biçimde tasarruf etme konusu dahildir. Oryantalistler İslam'ı, bilhassa
kadının rol ve durumu yönünden tenkit etmektedirler. Fakat onlar Avrupa'nın
"medenileşmiş kanunî sistemlerinin" çok yakın zamanlara kadar kadına
bu hakları vermediklerini unutuyorlar. Kadın, bu haklarını kendi kocası, babası
veya bir vâsi vasıtasıyla dolaylı bir şekilde kullanabilirdi. Diğer bir
ifadeyle, bunun manası, İslam bin yüz seneden daha fazla bir süre içinde bile,
Avrupalı kadından mahrum bırakılan bu haklan kadına garanti etmiştir. Sonuçta
kadın bu haklan elde edebilmek için şeref, şahsiyet ve haysiyetinden
İnsanın
kazanma kabiliyeti bütün gayri İslami toplumlarda kendi durum ve mevkisini
güçlendirmede hakim bir faktördür. Ve insan kendi iktisadi kuvvet temeli
üzerinde doğuşundan beri mevkisini sürdürmektedir. Bütün toplumlardaki
kanunlar kadının iktisadi durumunu zayıflatmış ve bu iktisadi çaresizlik,
cemiyette onu gerçek köleliğe indirmiştir. Endüstriyel devrimden beri kadın,
kendi haklannı iddia etmişti. Fakat bu talep onu büro, mağaza ve fabrikalar
içerisine sürükledi. Bu da onu Batı ülkelerindeki modern cemiyetler için hâlâ
büyük sosyal, iktisadi ve ahlâki problemler meydana getiren ve erkek gibi
cemiyetin kazanan bir üyesi haline getirdi. Bu durum hâlâ çözülmemiş bir
problem tavizler vermek
zorunda kalmıştı.
Böylece Avrupalı kadın bu tabii haklarını elde etme yolunda en değerli
varlıklarını harcamaya zorlandı. Onun bu duruma düşmesi ne iktisadi şartların
baskısından, ne de insanlar arasında süregelen sımflararası çatışmayı yakinen
bilememesin-dendi. Avrupalı kadm, bu yolda sefalet, mahrumiyet, ölümler ve güç
. şartlar altında çalışmalarla zalim Avrupalı erkeğin elinden zorla almaya
mecbur oldu. (Muhammed Kutub, islam The Misunderstood Religion, 1977, sh.
90-131).
İslam, evli
ve bekâr olduğuna bakılmaksızın; para ve kendi malına sahip olmak için kadının
miras hakkını tanır. O, kendi anne ve babasından, kocasından, çocuklarından ve
yakın akrabalarından
kendisine kalan menkul ve gayri menkul mülke mirasçı olabilir. Kur'an, kadının
erkekle beraber miras alabileceğini şöyle açıklamaktadır: "Ana-babanm ve
akrabanın (geriye) bıraktıklarından erkeklere pay vardır; ana-babanın ve
akrabanın bıraktıklarından kadınlara da pay vardır. Gerek azından gerek
çoğundan bir hisse ayrılmıştır." (4:7). Kadının kocasından intikal eden
maldaki payı hususunda Kur'an-ı Kerim'deki şu ayetlerden bilgi alıyoruz:
"Sizin çocuğunuz yoksa-ettiğiniz vasiyet veya borç çıktıktan
sonra-bıraktıkl arınız karılarmızmdır. Çocuğunuz varsa bıraktıklarınızın
sekizde biri onlarındır...." (4:12)..
Kızkardeş veya erkek kardeşlerden kalan miras
konusunda da şunlar ifade
edilmektedir: "...Eğer (ölen) erkek veya kadının mirasçısı, evladı ve ana
babası olmayıp (başka yakınları ise o zaman) bir erkek veya kızkardeşi varsa,
her birine altıda bir düşer. Bundan fazla iseler, üçte bire
ortaktırlar..." (4:12). Kızkardeş ve annelerin payı ise şu şekilde
açıklanır: "Allah size, çocuklarınızın alacağı miras) hakkında, erkeğe
kadının payının iki mislini tavsiye eder. (Çocuklar) ikiden fazla kadın iseler,
(ölenin geriye) bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer (çocuk) yalnız bir
kadınsa (mirasın) yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, ana babasından her birinin
altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da ana-babası ona varis oluyorsa,
anasına üçte bir düşer. Eğer kardeşleri varsa, anasının payı altıda birdir. (Bu
hükümler, ölenin) yapacağı vasiyetten, ya da borcundan sonradır. Babalarınız
ve oğullarınızdan, hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu
bilmezsiniz. Bunlar, Allah'ın koyduğu farzlardır. Şüphesiz, Allah bilendir, hikmet
sahibidir." (4:11). Böylece bir kadın, kendi babası, erkek kardeşi,
kızkardeşi, yakın akrabaları, kocası ve çocuklarının malından bir pay alır.
Kadın, evlilik öncesi sahip olduğu malı, kendi şahsi servetinin dışında ailesi
için herhangi kanuni bir mecburiyeti olmaksızın muhafaza eder.
Aynı zamanda ona kocasından gelen mehir konusunda da hak
sahibidir. Kur'an, Nisa suresinde bu hususu zikretmektedir."Kadınlara
mehirlerini bir hak olarak (gönül
hoşluğuyla) verin; eğer kendi istekleriyle o, mehrin bir kısmını size
bağışlarlarsa, onu da afiyetle yeyin." (4:4) O, kendi mülkünü arzu ettiği
veya düşündüğü en iyi şekilde değerlendirebilir. O tamamiyle bağımsız ve hatta
Avrupa, Asya ve Afrika'daki evli kadının durumunda olduğu gibi, kendi kocasının
İsmini evlendikten sonra almayıp kendi kızlık soyadını muhafaza eder. Kadının
jktisadi durumu, genelde kocasından daha iyi olamazken, İslam'da böylece
güvenlik içinde olur. (Ebu'1-A'la Mevdûdî, Purdah and the Status of Women in
islam, Lahor, 1976).
İslam'da
kadın, çalışma ve herhangi bir kısıtlama olmaksızın halk içinde serbestçe
hareket etme hakkına sahiptir, ilk dönemlerde kadın kendisi için herhangi
hakiki bir ihtiyaç olduğunda dışanaa çalışmıştı. Benzer bir biçimde islam,
kızların eğitimi, hemşirelik ve kadın hekimliği gibi sosyal hizmetlerde
çalışmasını ve dışarıya çıkmasını kadına yasaklamadı. Böylece toplumun bu
hizmetlere kadınları teşvik etmesi, erkeklerin savaş için hazırlandıktan gibi,
kadınların da o vazifelere hazırlanmalarını sağlaması şarttır. Kendine
bakacak bir kimsenin bulunmaması veya bakanın ona tahsis ettiği miktarın
azlığı, kadının çalışmaya olan hak ve ihtiyacını ifade eden diğer bir
sebeptir. Çünkü, kadın için çalışmak, yaşam yolunda mübtezel olmaktan daha
haysiyetli bîr durumdur. Ancak, hatırlanmalıdır ki, bunların hepsi birer
zarurettir. Bu zaruretlere göre İslam onları mubah sayar. İslam, Batıda ve
Doğu Bloku ülkelerinde olduğu gibi kadınm dışarıda faaliyette bulunmasını
prensipte kabul etmez. Çünkü bu, kadını asli vazifesinden uzaklaştırır ve
sağlayacağı hayırlardan daha büyük psikolojik, sosyal ve ahlâki problemlerin
meydana gelmesine sebep olur. (Muhammed Kutub, islam The Misun-derstood
Religion, 1977, sh. 90-131).
Kadın, eğitim ve bilgiyi elde etme hususunda erkekle aynı
haklara sahiptir. İslam, öncelikle eğitimin önemine ve bilginin ihtiyacına
temas etmiştir.
Cehalet ve karanlığın bütün dünyayı kapladığı dönemlerde beşerî yaratılış ve
kişiliği takviye eden sebeplere karşı verdiği önem ve takdir öyle bir seviyeye
ulaşmıştı ki, bilgiyi ve öğrenmeyi hayati bir zaruret kabul etmiş, bilgili
olmanın insanlardan sınırlı bir gruba değil, her kişiye gerekli olan zaruri bir
ihtiyaç olduğunu beyan etmiştir. Böylece İslam, Öğrenme hakkını herkese eşit
olarak sağlamış, hatta onu Allah'a imandan bir esas ve bir fariza kılmıştır.
Yine burada İslam'ın, tarihte kadına beşeri bir yaratık olarak bakan, bilgili
olmadıkça insani unsurlarını tamamlayamayacağını ve bu hususta, yani öğrenme
işinde statüsünün tamı tamına erkeğinki gibi olduğunu kabul eden ilk sistem ve
din olmakla iftihar etmesi hakkıdır. Bilginin elde edilmesi, İslam'ın onların
psikolojik yönleriyle birlikte elverişli yönlerini geliştirmek istemesi
sebebiyle, erkekler için olduğu gibi kadınlar için de büyük bir görevdi.
Böylece ruhî varlığın daha yüksek seviyelerine çıkıldığı zaman Avrupa, çok
yakın zamanlara kadar kadın için böyle bir hak bile tanımıyordu. Sonunda Avrupa
iktisadi şartların baskısıyla zorlandığında ancak kadına eğitim imkanların; garanti
edebildi. (Muhammed Kutub, a.g.e., sh. 90-131)
Rasulullah @: "Dim, her müslüman
kadın ve erkeğin üzerine farzdır." buyurmaktadır. Bu açık bir şekilde
gösteriyor ki, İslam bilgi ve kültürel eğitimin elde edilmesi ile ilgili olduğu
kadar, kadın ve erkek arasında bu konuda hiçbir ayırım yapmaz. Bununla birlikte
kadın ve erkeği itibarlı bir şekilde görmek için eğitim tarzında bir farklılık
ister. İslami bakış açısından kadın için eğitimin doğru şekli, onu iyi bir ev
kadını olarak hazırlamaktır. Kadının çalışma sahası evidir... Bu yüzden o, adı
geçen sahada kendini daha faydalı hale getiren bu bilgi dallarında öncelikle
eğitilmelidir.(Mevdudî, a.g.e.). Böylece günlük mesleki ve teknik konuların
seçiminde kadın, kendi psikolojik, biyolojik ve pratik ihtiyaç ve görevlerine
uygun olarak erkekten farklı konulan öğrenmesi gerekecektir. Bu, aynı zamanda
kadınların fonksiyonel farklılıklarına da uygun düşmektedir.-
Zaten kadın, ahlâkî olduğu gibi kültür ve
mevki-sini yücelten iyi bir insan olmaya yardım eden bu ilimlerde de eğitilmeye
ihtiyaç duymaktadır.
Böylece bu eğitim, bilgi ve kültürel talimi elde etmek için
her müslüman kadına mecburidir. Bununla beraber eğer, bir kadın olağanüstü zihni
kabiliyetlere sahip ve bilginin diğer dallarında da yüksek bir eğitimi
arzuluyorsa islam, hukuk (fıkıh) ilmi tarafından kadın için emredilen
sınırlara tecavüz etmeden, kadının yapısına uygun bir şekilde olmak
şartıyla,-bu isteğe engel olmaz. (Mevdûdî, a.g.e.).
peygamber @, kadınları, ilmi elde etmek için
cesaretlendirmiştir: Kadın din ve ahlâk konularında Peygamberimiz den
erkeklerle birlikte ders almaya alışıktı. Fakat onların bu maksat için ayrı
toplantıları olurdu. Peygamber efendimizin mübarek hanımları, bilhassa Aişe
(r. anha) sadece kadınlara değil, erkeklere de İslamı öğreten birisiydi. Bir
çok şöhretli sahabi ve sahabenin takipçileri, Kur'an, hadis ve İslam fıkhını
Aişe (r.anha)'dan öğrendiler. Hür ve asil insanlara eğitim serbestti. Yüce
Peygamberimiz @, önceden zikredildiği gibi müslüman-ların cariyelerine de
eğitim yaptırmalarını emretmiştir. Zikredilmeye değer bir başka husus,
İslam'daki bilginin laik ve dinî diye ikiye ayrılmadığıdır. İslâmî bilginin
hayata tahsis edilmesiyle kültür ve medeniyeti zenginleştirmek ve onlardan
İstifade etmek bakımından faydalı olan herhangi bir bilgiyi elde etmek, her
müslüman kadın ve erkeğin görevidir.
Eğitim ve Terbiye: İslâm'ın insanlığa en büyük hediyesi,
kendi mensupları ve bilhassa bütün diğer cemiyetlerdeki cahil bırakılan
kadınlar için gerçek bir eğitimdi. İslam, onlara, doğru ve yanlış hayat
tarzları, hukuk dışı davranışlar ve hukuki bilgi ve ahlâkî disiplinleri ihtiva
eden yeni bir hayat felsefesi verdi. İslam, müslüman erkek ve kadının her ikisi
için mecburi bilginin elde edilmesini gerçekleştirdi.
Peygamber @, kadının eğirimi hakkında o derece
ilgilendi ki, kendi sözlerinin kadınlar tarafından işitilmeyeceğini
hissettiğinde, onların yanına gitti ve sözlerini tekrarladı (Buharı), islâm,
bilgi konusunda büyük bir çaba sarfettiği JÇin, müslüman kadın dinî meseleleri
öğrenmek ıçn yeterli fırsatın sağlanmadığım hissetti. Bu sebeple onlar
Peygamber @'dan daha fazla zaman istediler. Ebu Said el-Hudri, bazı kadınların
Peygamber @'a şöyle söylediklerini haber
vermektedir: "Yâ Rasûlullah, (sözlerini dinlemek için) erkeklerden bize
meydan kalmıyor. Kendiliğinden bize bir gün tahsis et.": Rasûlullah @
onlara bellirli bir gün tayin etti. Kadınlar belirlenen günde Hz. Peygamber'in
huzuruna giderler, o da kendilerine vaaz eder, emir. ve nehiyleri bildirir veya
suallerini cevaplardı (Buharı). Huzeyfe'nin kızkardeşi şöyle anlatmaktadır:
"Peygamberimiz bize şöyle söyledi: 'Ey kadın ashabım! Neden gümüş süsleri
sevmiyor ve onları kullanmıyorsunuz? Aranızda kim ki altın ziynetini gösteriş
için takarsa, cezalandırılacaktır." (Ahmed. B. Hanbel Müsned).
Peygamberimiz bazan bu görevi başkasına tevdi eder. Ümmü Atiyye: "Peygamberimiz
Medine'ye gelince Ensar'ın kadınlarını bir araya topladı ve bizi İslam'ı
öğretmesi için Ömer b. Hattab'a gönderdi. O bize geldi ve kapıda 'Allah'ın
rasulünün elçisi olarak geldim." dedi. Ona, cenazenin ardından gitmeyi,
Cuma namazına iştirakimizi, Bayram namazı mahallerine hayızlı kadın ve
kızlarımızı beraber alıp götürmemizin Allah'ın Elçisinin emredip etmediğini
bildirmesini sorduk...." (Ebu Davud ve Neseî).
Ana-Babanın ve Kocanın Vazifesi: Kadın için
gerçek eğitim ve alıştırma merkezi evidir. Ana-babalara ve kocalara bu yüzden
görevleri şu şekilde hatırlatılmaktadır: "Ey İnananlar, kendinizi ve
ailenizi bir ateşten koruyun ki onun yakıtı insanlar ve taşlardır..."
(66.6) Ve bunun için tek yol eğitim ve alıştırmadır. Ayette geçen
"ehl"in gerçekte kadım ifade ettiği zikredilebilir. Mâlik b.
Huveyris birkaç genç insanla dinî konular hakkında öğrenim görmek için
Rasu-lullah'a geldiklerini ve onda yirmi gece misafir kaldıklarını haber
vermektedir. Gençler eve gitmek için sıkıldıklarında Peygamberimiz @:
"Gidin ailelerinizin yanına, onlarla birlikte kalarak din ve uygulamaları
hakkında bilgi verin." demiştir. (Buhari). Hz. Ömer, Küfe halkına şöyle
bir haber göndermiştir. "Hanımlarınıza Sure-i Nur'u öğretiniz."
(Tefsir-i Kurtubi, c.XII, sh. 158).
Peygamberimiz @ kadının eğitimi için çeşitli ölçüler
benimsemişti. Peygamberimiz @: "Kim üç kız yetiştirir, onlara islâmî
kültür ve İyi bir terbiye verip daha sonra onu serbest bırakır ve evlendirirse
onun için cennet vardır (Ebu Davud)
demektedir. Aynı zamanda kocalara şöyle Öğütte bulunmuştur: üç tür erkek en
büyük mükafatı elde edecektir. Onlardan biri de kızına iyi bir terbiye verip
sonra onu evlendirendir." (Buhari). Bir defasında Peygamberimiz @, bir
kadını ona hiç mehir veremeyecek derecede fakir bir erkekle evlendirdi.
Peygamberimiz @ erkeğe, karısına Kur'an'dan birkaç süre öğreterek mehrini
ödemesini söyledi. (Buhari) Rasulullah @, Kur'an'ın belirli bölümlerine halkın
dikkatini çekiyor ve bunları kendi hanımlarına öğretmelerini tavsiye
ediyordu. Meselâ Bakara suresinin son iki ayeti gibi. (Dârimİ). Peygamberimiz
@ her zaman kadınların kendi tesiri altında kalmalarını; İslam'ın temel
esasları konusunda cahil kalmamalarını görmek isterdi. Kendi kızlarından biri,
Peygamberimizin @ onlara şunu öğrettiğini söyler: "Sabahleyin kalktığınızda
şunu söyleyin: "Şeref Allah'a, medh ona, O'ndan başka hiçbir kudret
yoktur. O ne arzu ederse olur, O neyi istemezse o olmaz. Şunu bilin ki, Allah
her şeyin üzerinde bir kuvvete sahiptir. Ve O'nun bilgisi her şeyi
kaplamaktadır." (Ebu Davud). O'nun sözlerinden bir kısmı aşağıya
alınmıştır. "Eğer bir kimse üç kız evlat veya kız kardeş yetiştirip, ona
iyi terbiye öğretir ve şefkatle muamele eder ve bunların kendisine ihtiyacı
olmayıncaya kadar onlara muhabbetti bir şekilde davranırsa Allah onu mutlak bir
Şekilde cennetine yerleştirecektir." Bir adam dedi ki; "Eğer o kişi,
iki kıza sahipse!" Peygamberimiz @; "İki kıza da sahipse aynı şekilde
olacak." diye cevap verdi. Hadisin râvisi Ibni Ab-bas halktan birisinin,
bir kız olması halinde ne olacağı konusunda sual sorduğunu, Peygamberimizin @
ise aynı cevabı verdiğini söyler.
Bir kimsenin bir kız çocuğuna sahip olup onu canlı
olarak gömmeyip kendi erkek çocuğunu onun üzerinde bir değerde görmezse, Allah
onu cennete kabul edecek." (Ebu Davud). "Eğer bir kimse üç kız
çocuğuna sahip olur, onlara sabırlı bir şekilde bakar ve kendi imkanlarına göre
onları giydirirse, onlar, babanın cehennem ateşinden korunması için koruyucu
vasıta olacaklardır." (Buharî ve İbni Mace). "Eğer bir müslüman, iki
kız çocuğuna sahip olup, onlara iyi bir şekilde bakarsa, onlar babalarını
cennete götüreceklerdir. (Buhari) Peygamberimiz @, Süraka b. Cüş'um'a şöyle
demiştir: "Sana en büyük sadakanın ne olduğunu söyleyeyim mi?
O, "Şüphesiz, bize anlat Ey Allah'ın
rasulü" diye cevap verdi."
Boşandıktan veya dul kaldıktan sonra sizden başka hiçbir geçim
kapısı olmayarak size dönen kız çocuklarınızı muhafaza etmenizdir." (Buhari
ve İbni Mace).
Bu tür eğitim şekli, sadece Arabistan'da değil, Hz. Muhammed @
eğitiminden istifade eden dünyanın bütün bölgelerindeki diğer toplulukların
kız çocukları hakkında halkta mevcut bütün anlayışlarını değiştirmiştir. İslam,
kendini sadece bir tür reform ve yeniliklerle sınırlamadı, bundan başka
kadının statüsünü cemiyette itibarını ve gerçek durumunu yükseltti. Peygamberimiz
@ her, zaman kadının haklarına ehemmiyet verdi ve bu haklan korumaları ve
muhafaza etmelerini kendi takipçilerine emretti. O, bir seferinde ashabına
şöyle söyledi: "Ey halkım! iki çeşit zayıf insanın hakkından sakınmanıza
ehemmiyet veriyorum. Biri yetimler, diğeri kadınlardır." (Nevevi,
Riyazüssalihin) Kadına ve onun düzenli haklarına Rasulullah @'ın ne kadar önem
verdiğini, O'nun Veda Haccı vesilesiyle kendi konuşmasında en iyi şekilde hükme
bağlanmaktadır.
Böylece Allah rasulü Muhammed @, kadının eğitimi ve
alıştırması için bütün uygulanabilir ölçüleri kabul etti. Peygamber @'in
hanımlarına Kur'an'ın öğretilmesi şu ifadelerle hatırlatılmaktadır:
"Sizin evlerinizde okunan Allah'ın ayetlerini ve hikmeti hatırlayın.
Şüphesiz Allah latiftir, haber alandır." (33:34). Bu ayet açık bir şekilde
Peygamberin hanımlarına Peygamberin meclisinde her ne öğrendilerse, diğer
insanlara öğretmeleri gerektiği emredil mektedir. Onlar, Peygamberlerle
birlikte evde yaşamaları sebebiyle diğer insanların bilmedikleri birçok meseleye
vakıftılar. Peygamberimiz @ in çok evlilik yapmasının bir hikmeti de, onların
kadınlarla ilgili birçok meseleyi mevzu etmeleri ve onların da Peygamber @'den
dinledikten sonra bu konulan diğer insanlara anlatmasıydı. Aynca bu hususun
Kur'an ve Peygamber @'m sünnetinin halk arasında öğreniminin yaygınlaşmasının
en etkili vasıtalanndan biri olduğu ortaya çıktı.
Bu eğitimin neticesi, kadın her hususta cemiyetin aktif ve
tesirli üyesi oldu. İslam'ın ilk dönemlerinde,
kadın,
İslam'ın öğretilmesinde çok faal bir rol aldı. Hz. Aişe İslam ilahiyatı,
felsefe ve fıkhının en büyük alimlerinden biri sayılmaktadır. Yine onun
talebelerinden biri olan Urve b. Zübeyr'in, Aişe hakkındaki sözleri şöyleydi:
"Kur'an veya onunla ilgili vazifeler, mubahlar ve haramlar gibi konularda
ondan daha büyük bir alim görmedim." (Tazkirah al-Haffaz c. X, sh. 27).
Hz. Aişe'nin talebelerinden Umre binti Abdurrahman, aynı zamanda büyük bir
alimdi. O, Hz. Aişe'nin rehberliğinde yetişti ve meşhur oldu. Tabiin dönemi
meşhur hadis râvisi ve fa-kihî Kasım b. Muhammed, ez-Zührî'ye şu tavsiyede
bulunmuştu: "Umre binti Abdurrahman'm cemaatine katıl ve onun Aişe
tarafından yetiştirilmiş ve bu yüzden Aişe'nin en büyük bir bilgi varisi
olması sebebiyle ondan ayrılma." Ez-Zührî, kendisinin Umre'ye gittiğini ve
onda sonsuz bir bilgi deryası olduğunu söylemiştir. (Tazkirah al-Haffaz).
Ümmü Seleme
zekâ ve iyilik kadar sağlam bir muhakeme kabiliyetinede sahipti. (Al-Isabeh fi
Tamayyiz Al-Sahabah, c.IV, sh. 459) Ümmü Seleme'nin kızı Zeynep de aynı zamanda
büyük bir alimdi. Ebu Rafı', "Ne zaman bir kadın fakihi ansam, hemen
Zeynep binti Ebu Seleme'yi hatırlarım." (Al-Isabah). İmam Nevevi'ye göre
Safiye (r.anha) zeki ve arif bir kadındı. (Tahzibal-Asma 'wal-safat, c.H, sh.
349).
İslam
davasına büyük hizmetlerin yapıldığı dönemlerde birçok tanınmış ilim ehli kadın
bulunmaktadır. Bütün bunlar hem kadın hem de erkek halk kitlelerinin eğitimi
Üzerine çok fazla önem atfeden Kur'an ve Peygamberimiz @'ın süntıetini
öğretmenin neticesiydi. İbni Kayyım'a göre: "Allah'ın elçisinin
sahabelerine ait açık hükümler yüz otuz kişi civarında erkek ve kadın
tarafından muhafaza edilmekteydi. Bunların yedisinde o kadar çok hukukî
kararlar vardı ki, eğer bir araya toplanılmış olsaydı büyük bir kitap meydana
gelecekti. Bu kişiler arasında Ömer, Ali, Abdullah b. Mes'ud ve Aişe (r. anha)
vardı, ikinci derecedeki fakih sahabiler içinde Ebu Bekir, Osman ve onlarla
eşit derecede Ümmü Seleme (r. anha) geliyordu. Üçüncü derecede birkaç fıkhr
hüküm veren kişiler geliyordu. Bunlar: Hüseyin, Ebu Zer, Ebu Ubeyde, Ümmü
Atiyye, Safiye, Hafsa, Ümmü Habibe, Ümmü'd-Derda, Cuveyriye binti Haris, Meymûne
ve Fâtıma binti Muhammed gibi kişilerdi. (A'lam el-Muaqi'in, c.I, sh, 9-11).
Bunlar İslam'ın iyilik, dindarlık, adalet
ve hakikati arayan bir cemiyeti kurmak yolunda hem kadın hem de erkeğin çaba
sarfetmesi için nasıl teşvik edildiğini gösteren birkaç örnektir. Erkek ve
kadın bu hususta kendi görevleri sebebiyle eşit olarak sorumludurlar.
Dinî ve Ruhî Saha: İslam hem erkeği ve hem kadını aynı derecede
nazarı dikkate alır ve bütün dini konularda onlara eşit muamele eder. Bilginin
elde edilmesi, Allah'a itaat, emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmak;
dolayısıyla Allah'ın şeriatına uygun hakiki bir hayat tarzını bilip yaşamak
her İki cinsin muhatap olduğu bir konudur. Çünkü kadın da erkek de ahiret
gününde hesaba çekilip aynı şekilde sorumlu tutulacaklardır. Onlar bu bilgiyi
elde etmedikçe, nasıl Allah'ın yolunu takip etmeleri mümkün olur?
Şeriat
kurallarına itaat, günlük namazların kılınması, yılda bir ay oruç, hac, zekat
gibi temel vazifeler, erkekler üzerine olduğu gibi aynı şekilde kadınlar
üzerine de farzdır. Bununla birlikte onlar namazdan, oruçtan hayız ve
lohu-salık dönemleri süresince hac ibadetinden muaftırlar. Ancak onlar, eğer
normal şartlarda bu görevlerinden herhangi birini yerine getirmez-lerse
Rabb'lerine ileri sürecekleri hiçbir mazeretleri yoktur.
Allahu Teâlâ erkek ve kadınlara kendi
görevleri sebebiyle mükafat vereceğini şöyle bildirmektedir: "Rabb'leri
onlara karşılık verdi; 'Ben, sizden erkek kadın, hiçbir çalışanın işini zayi
etmeyeceğim. Hep biribirinizdensinİz. Hicret edenler, yurtlanndan
çıkarılanlar, yolumda işkence edilenler, vuruşanlar ve öldürülenler... Elbette
onların kötülüklerini örteceğim ve onları, altlarından ırmaklar akan
cennetlere sokacağım. (Yaptıklarına), Allah katında bir karşılık olarak (bu
nimetleri vereceğim). Karşılıkların en güzeli Allah katındadır." (3:195).
Ve yine Nisa Sure-si'yle Nahl suresi'nde şu hususlar yer almaktadır.
"Erkek ve kadından her kim inanmış olarak iyi bir iş yaparsa, onu
(dünyada) hoş bir hayatla yaşatırız (daima huzur içinde bulunur, halinden
memnun olur. Ahirette ise) onların ücretini yaptıklarının en güzeliyle
veririz," (4:124 ve 16:97)
Kur'an'ın bu ayetleri, Kıyamet gününde
kendi gayretleri sebebiyle Allah tarafından onlara verilebilecek mükafat
konusunda kadın ve erkeğin durumunun kesin bir şekilde eşit olduğunu
göstermektedir. Hucurat Suresi'ndeki şu ayet, erkek ve kadının statüsünü şu
ifadelerle belirtmektedir: "Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden
yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi topluluklara, kabilelere ayırdık.
Allah yanında en üstün olanınız, (Allah'ın buyrukları dışına çıkmaktan) en çok
korunanızdır. Allah bilendir, haber alandır." (49:13).
Görülmektedir ki, kadın ve erkek benzer ve eşit fertler
olarak aynı maksat içinde ahiret gününde Allah tarafından muamele görecek ve bu
muhakeme gününde, onlardan herhangi birine iltimas veya imtiyaz
gösterilmeksizin iyi veya kötü fiillerine göre mükafat veya ceza
göreceklerdir.
Kadın, aile birliğinin bir üyesi olarak tam bir eşitliğe
sahiptir. Belirli durumlarda eş ve anne olarak onun konumu büyük şeref ve
şöhreti sebebiyle eşsizdir. Bir eş olarak o, evinin hanımı ve öğretmenidir.
Kocanın mevkii, hanımına karşı olan muamelesi ile tesbit edilebilir. Mübarek
Peygamberimiz @: "Sizin aranızda en iyiniz hanımına karşı en iyi muamele
edeninizdir ve ben aranızda ailesine en iyi davranamnızım." demektedir.
(Mişkat). O, ayrıca şunları söylemektedir. "İnananlar arasında en hakiki
imana sahip olanlar, ailelerine karşı en şefkatli ve en iyi muamele
edenlerdir." (Mişkat).
Son hacları vesilesiyle irad ettikleri Veda
hutbelerinde Allah'ın rasulü Muhammed @ kadının haklan konusunda şunlan
söyledi: "Ey halkım! sizin kadınlar üzerinde birtakım hak-lannız vardır.
Onlar, sizin haklarınıza riayet etmelidirler. Onların da sizin üzerinizde
hakları vardır. Onlara karşı iyi davranınız. Eşlerinize şefkatle muamele
ediniz. Sîz, onları Allah'ın ahdi ile aldınız. Onlar, size Allah'ın ahdiyle helal
olmuştur." Kur'an-ı Kerîm'de açık bir şekilde şu ifadeler yer alır."
"...Erkeklerin kadınlar üzerinde bulunan haklan gibi, kadınların da erkekler
üzerinde haklan vardır." (2:228). Bir eş olarak kadın, kendi kocası için
huzur ve saadeti onun vasıtasıyla bulur ve kadın rahat, huzur ve güvenliğe
erkeğin yanında sahip olur. "O'dur ki sizi bir tek nefisten yarattı, gönlü
ısınsın diye ondan eşini var etti; eşini sanp örtünce (eşiyle birleşince) eşi,
hafif bir yük yüklendi..." (7: 189 ve 30:21).
Peygamber efendimiz @, kan koca arasındaki
münasebetlere ışık tutacak bir hadislerinde şöyle söylemektedirler: "Ebu
Hureyre, Allah'ın peygamberine 'en iyi kadın hangisidir?' diye sorulduğunda O
şöyle cevap vermişti: 'Kocası kendisine baktığında hoşuna giden, erkeğinin
isteklerine riayet eden ve onun tasvip etmediği herhangi bir şeyi yaparak şahsı
ve mülkü hakkında onun arzularına aykın bir hareketi yapmayandır."
(Mişkat). Aslında, yardımcı ve sükûn verici olarak kadın, erkeğin dünyasını
daha güzel, daha kolay ve daha yaşanabilir hale getirir.
Aile geçimsizliklerinin her çeşidinde erkek
ve kadın benzer bir muamele karşısındadır: "Eğer (karı-kocanın) aralarının
açılmasından endişe duyarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının
ailesinden bir hakem gönderin, bunlar arayı düzeltmek isterlerse, Allah onların
arasını bulur. Çünkü Allah (herşeyi) bilendir, haber alandır." (4:35).
Diğer aile meselelerinde kendi çocuklarıyla münasebet dahi karşılıklı anlaşma
ve dayanışma ile karara varılır: "Anneler, ço-cuklannı-emzirmeyi
tamamlamak isteyen kimse için- tam iki yıl emzirirler. Onların uygun biçimde
yiyeceğini, giyeceğini temin etmek çocuğun babasına aittir. Herkes ancak gücü
Ölçüsünde bir şeyle mükellef tutulur. Ne anne çocuğu yüzünden,'ne de çocuğun
ait bulunduğu baba, çocuğu yüzünden zarara sokulmasın. Mirasçının da aynı şeyi
yapması gerekir. Eğer (an-ne-baba), anlaşıp danışarak (çocuğu memeden) kesmek
isterlerse, kendilerine günah yoktur...." (2:233).
Kaaın, nasıl evlenme konusunda karar verme hakkına sahipse,
aynı şekilde, evliliği başarılı olmadığı takdirde ona son verme talebinde de
hak sahibidir. Bununla beraber, her halükârda kocalara, kendi hanımlarına
karşı, onları sevmeseler dahi şefkatle muamelede bulunmaları tavsiye
edilmiştir. Çünkü beğenmedikleri bazı Şeylerde Allah onlar için hikmetler
koymuş olabilir: "...Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız,
bilin ki sizin hoşlanmadığınız bir şeye Allah çok hayır koymuş olabilir."
(4: 19). Erkeklere, sonuçta hanımlarından ay-rılsalar bile, onlara güzel
davranışta bulunmaları emredilmektedir: "Kadınları boşadığıniz ve onlar
da bekleme müddetlerini bitirdikleri vakit ya onları iyilikle tutun veya
iyilikle bırakın; haksızlık ederek ve zarar vermek için onları nikâh altında
tutmayın. Kim bunu yaparsa muhakkak kendine kötülük etmiş olur. Allah'ın
âyetlerini eğlenceye almayın. Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini (size
verdiği hidayeti), size öğüt vermek için indirdiği Kitab'ı ve hikmeti düşünün.
Allah'tan korkun. Bilesiniz ki Allah, her şeyi bilir." (2:231).
Müslüman bir cemiyette anne olarak kadının durumu eşsizdir.
O, herkesten büyük itibar ve saygıya
sahiptir. Ailevî konularda onun görüş ve teklifleri büyük ağırlık taşır. Bir
rivayete göre, "Cennet annelerin ayakları altındadır" buyurulmuştur.
Buharî'nin naklettiği bir hadise göre, Rasûlullah @'e; "Allah'ın en çok
hoşnut olduğu amel hangisidir?" diye sorulduğunda, "Zamanında
kılınan namaz" diye cevaplamıştır. Daha sonra: "Allah'ın en çok
memnun olduğu kimlerdir?" diye sorulmuş, Rasûlullah @ buna da:
"Anneniz ve babanız" karşılığını vermiştir.
Ebu Hureyreden nakledilmektedir ki, bir adam Peygamber
@'a sordu: "Benden, en fazla yakın himayeye kim lâyıktır?"
Peygamberimiz @: "Annen" diye cevap verdi. Adam, "Ondan sonra
kim gelir?" diye sorduğunda O, "Annen" diye tekrarladı. Adam,
"Daha sonrakim gelir?" diye sorduğunda mübarek Peygamberimiz @:
"Baban" diye cevap verdi. (Mişkat).
Kur'an, Allah'a ibadete en yakın olarak
ana ve babaya iyi muamele etmeyi kabul eder: "Rab-bin, yalnız kendisine
ibadet etmenizi ve anaya-babaya iyilik etmenizi emretti. İkisinden birisi,
yahut her ikisi, senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa sakın onlara
"Öf!" deme, onları azarlama! Onlara güzel söz söyle." (17:23).
Kur'an'ın ifadelerinde kadın, erkekle yan yana zikredilmiştir: "Erkek
veya kadından her kim inanarak iyi işlerden bir iş yaparsa, işte öyle kimseler
cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar." (4:124) Ve;
Şüphesiz ki Allah'ın emrine boyun eğen erkeklerle Allah'ın emrine boyun eğen
kadınlar, iman eden erkeklerle iman eden kadınlar, ibadete devam eden
erkeklerle ibadete devam eden kadınlar, sadık erkeklerle sadık kadınlar,
sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, mütevazi olan erkeklerle mütevazi
kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle
oruç tutan kadınlar, gizli yerlerini haramdan koruyan erkeklerle gizli
yerlerini haramdan koruyan kadınlar, Allah'ı çok zikreden erkeklerle Allah'ı
çok zikreden kadınlar!... İşte, bunlar için Allah mağfiret ve büyük mükafat
hazırlamıştır." (33:35)
Kur'an'ın bu ayetleri kadın ve erkeğin
nisan olarak ne ekerlerse onu biçeceklerini, bu dünyada her yaptıklarını
Allah'ın görmüş olmasından dolayı her ne iyi şey yaptılarsa ondan ötürü
mükafat elde edeceklerini, bu hususta
erkek ve kadının tam bir şekilde eşit olduğu kesin olarak açıklanmaktadır.
Tabii görevlerini kendi ehliyet ve
kabiliyetlerine göre yerine getirme hususunda kadın sosyal hayatın ve bundan
da öte ailenin temel taşıdır. Kadın ve erkeğin her ikisi de birbirlerini tamamlayıcı
ehliyetlere sahiptir. Ve her ikisi de aileyi kurmak ve sürdürmek konusunda
birbirlerine muhtaçtırlar. Biri, diğeri olmaksızın ne mutlu ve ne de huzurlu
bir hayat sürdüremez.
Kısaca bunlar İslam hukukunda kadının sahip olduğu haklardır.
Buraya kadar sıralanan ifadelerden anlaşılıyor ki, İslam'ın kadına tanıdığı
hak ve hukukun hiçbir sistemde benzeri yoktur. İnsan medeniyetinin bütün tarihi
dönemleri, İslam hariç, dünyanın her yerinde kadının bir alçaklık, aşağılık,
utanç ve günah kaynağı olarak düşünüldüğüne şahittir. Kız evlat, onu dünyaya
getiren ana, baba için, sanki büyük bir kabahat-miş gibi utanç konusuydu. Hatta
iş o kadar ilerlemişti ki, bazı milletlerde, özellikle cahiliyye Araplannda
"kayın valide" ve "baldız" kelimeleri bir nevi
"küfür" anlamına kullanılıyordu. Nitekim, bugün bile, bahsi geçen
kelimelerin aynı manada kullanıldığı yerler, hâlâ rastlamak mümkündür. Birçok
topluluklarda, kız evlat sahibi olmanın utancından kurtulmak için çocuklar
öldürülmekteydi. Bu iş sıradan fillerdendi ve hatta gerekli görülüyordu. Sıradan
vatandaşlar ve cahiller şöyle dursun, bilginler bile, uzun zaman, kadının,
"insan olup olmadığı'nı tartışmış, bu suale uygun cevap bulmağa çalışmış,
Allah'ın kadına kendi ruhundan bağışta bulunup bulunmadığı konusunda
çekişmişlerdir. Hindu'ların dini kanunu olan "veda'lara göre kadınlar ilim
tahsili yapamaz. Bu yol kendilerine kapalıdır. "Buda" daha ileri
gider. Yalnız ilim yolunu tıkamakla kalmaz, kadınların kurtulamayacağını ileri
sürer. Hristiyanlık ve Yahudilik için kadın, insanı günaha götüren baş
müessirdir. Eski Yunan'da, ev halkı için ne ilim, ne de edeb öğrenmek
sözkonusuydu. Okuma yazma gereksiz sayılıyordu. Herhangi bir ilim dalında veya
fende araştırma yapmak mümkün değildi. Kadınların elde edebileceği ve öğreneceği
tek şey, sadece erkekleri eğlendirmesini bilmek ve cinsel isteklerini tatmin
etmenin usulleriydi. Yani kadın, ahlaksızlık dersi alıyordu. Roma, İran, Mısır ve Çin'de de durum aşağı
yukarı böyleydi. Öteki medeniyet merkezleri de farklı sayılmazdı. Kadınlar, ne
türlü bir alçaklık ve rezalet içinde yüzdüklerini biliyordu. Bunu kabul
ediyorlardı. Bu gibi düşünceler "izzet-i nefis"lerini ortadan
kaldırmıştır. İnanıyorlardı ki, dünyada herhangi bir hak ve hukukları yoktu.
Varlıkları faydasız ve lüzumsudu. Sadece erkeğin gönlünü hoş etmek için
yaratılmışlardı. Erkeklerin onlara zulmetmeğe ve baskı yapmağa haklan vardı.
Kadın denen yaratık erkeğin her türlü baskısına ve zulmüne maruz kalmalı,
bunu sineye çekip itiraz etmemeliydi. Kölelik zihniyeti o kadar ilerlemişti ki,
bir kadın, kocasının kendisini "hizmetçi" diye isimlendirmesinden
gurur duyar hale gelmişti. Onun dini, kocasını bir tanrı ve efendi gibi övüyor
ve ona tapındırıyordu.
Bu gibi görüş ve anlayışlar üzerine, sadece
pratik bakımdan değil, düşünce ve fikir alanında da, İslam büyük inkılablar
meydana getirmiştir. Hem kadının, hem de erkeğin anlayışını tama-miyle
değiştirmiştir. Kadına saygıyı, kadının bir "varlık" olarak kabul
edilmesini, hak ve hukuku olabileceği fikrini insanların zihnine İslam
sokmuştur.
Günümüz insanlarının ağzında "kadın hakları"
"kadının eğitim ve öğretim meselesi", "kadının uyanışı"
gibi ifadeler dolaşıp durmaktadır. Bunlar, Rasulullah @ tarafından, ondört asır
önce ortaya atılmış bulunan ve insanların psikolojisini değiştiren sesin
yankısıdır. Kainatın Efendisi, ta o zaman, kadının da erkek gibi bir
"insan" olduğunu anlatmış, belli bir hak ve hukuka sahib bulunduğu
gerçeğini belirtmiştir: "Allah, sizi tek bir nefisten yarattı, ondan da
eşleriniz yarattı..." (4:1) Ve yine aynı surede şu ifadeler vardır:"...
Erkeklere de kazandıkları-ndan bir pay var, kadınlara da kazandıklarından bir
pay var..." (4:32). Açıkça görülmektedir ki, erkek ve kadın arasında bir
ayırım yapılmamaktadır, Erkeğin kendi iman, fazilet ve salih amelleri ile
erişebildiği yüksek mevkilere kadın da erişebilir. "Allah onların
dualarına cevap verdi: 'Ben ister kadın ister erkek, hiçbirinizin amelinden
hiçbir şeyi zayi etmem. Çünkü bunlar bir-birlerindendir." (3:195).
Ve yine: "Erkek olsun, kadın olsun,
her kim de mümin olarak
iyi işler yaparsa, işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar."
(4: 124). Görülüyor ki, İslâm Peygamberi hangi konularda erkeklere bilgi ve
haber vermişse kadınlar için de aynı şeyleri söylemiş ve öğretmiştir. Böyle
bir çalışma sonucunda oluşan fikir sistemi ve zihniyette, kadınla erkeğin eşit
seviyede olacağı açıktır: "...Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi,
kadınların da erkekler üzerinde belli hakları vardır..." (2: 228).
Rasûlullah @, kadınlığın bir utanç sebebi veya zillet konusu
olmadığını belirten zattır; onu gerçek mevkiine yükseltmiştir. Babalara şunları
hatırlatmıştır:
a- 'Kız çocuğu sizin için bir utanç konusu, haysiyet kinci bir
mesele değildir. Onu iyi yetiştiriniz, güzelce bakar ve severseniz cennete
gidersiniz." (Müslim).
b- "İki kız büyütüp yetiştiren(ler)le
ben, kıyamet gününde (iki parmaklarını birleştirerek) şöyle olacağız. "
(Müslim).
c- "Dünyaya geldikten sonra iyi bir
şekilde büyütülüp yetiştirilen kız çocuğu, öteki tarafta, cehennem ateşiyle
babası arasında engel teşkil eder." (Müslim).
Kocalara hatırlatılan gerçek:
a- "En büyük dünya nimeti, iyi ve salih bir
hanımdır." (Nesei).
b- "Dünyada iki şey bana sevdirildi:
Kadın ve güzel koku. Fakat, gözümün nuru namazdır."
(Nesei).
c- "Bu dünya nimetleri içerisinde en fazla
tercihe layık olanı salına bir kadındır." (İbn-i Mace).
Rasûlullah @, anne olarak kadının statüsünü en iyi şekilde
belirlemişti. O, Allah'tan sonra, çocuklardan dolayı en fazla hürmet ve iyi
muameleye layık birinin anne olduğunu insanlığa öğretmişti: "Biz insana
ana-babasını tavsiye ettik. Annesi onu güçsüzlükten güçsüzlüğe uğrayarak
(karnında) taşımıştır). Onun (memeden) ayrılması da iki yıl içinde olmuştur.
(Bunların hepsi güç şeylerdir. Onun için biz insana): "Bana ve anana-babana şükret, dönüş banadır1 diye öğüt
verdik." (31:14). Yine, Ahkaf suresinde şunları okuyoruz. "Biz
insana, ana-babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Anası onu zahmetle taşıdı
ve zahmetle doğurdu. (Ana karnında) taşınması ile sütten kesilmesi otuz ay
sürdü. Nihayet (insan), güçlü çağına erip kırk yaşına varınca: "Ya
Rabbi, dedi, beni, bana ve anama-ba-bama verdiğin nimete şükretmeğe, razı olacağın
yararlı işler yapmağa sevkeyle, bana verdiğin gibi soyuma da salah ver,
doğrusu sana yöneldim, ben, kendimi sana verenlerdenim" demesi
gerekir." (46:15). Rasûlullah @, çocuklara hitaben: "Allah ve
Resulünden sonra en çok saygı duyulacak insan annedir." buyurmaktadır.
Hazreti Peygamber® le, ashabdan bir zat arasında geçen konuşma şöyle: "En
fazla sevilecek ve saygı duyulacak insan kimdir? Kime daha fazla hürmet
göstermeliyim ey Allah'ın Rasulü?" "Annene..."Tekrar aynı sual
ve cevabı: "Yine annene..."
"Daha sonra kim geliyor ya Rasulullah?" "Baban..." (Buhari)
işte size taptaze bir ölçü daha: "Allah, anne ve babanıza karşı gelmeyi
size haram kılmıştır."
Kâinatın Efendisi @ tarafından belirtilen gerçeklerden
birisi de şudur: Kadının yaratılışı, cazibelerin çokluğuna, duyguların
inceliğine, eğilimine ve yönelişine uygundur. Allah tarafından fıtratına konan
cazibe, erkeği kendisine çekme hassası, kadınlık ve dişilik bakımından ayıp ve
eksiklik değildir. Fıtrat ve yaratılışın gereklerine göre kadın, Özellikle
böyle olmalı, erkeği kendisine çekmelidir. Onu meşru ölçüler dahilinde
vücudundan faydalandırmah, erkek için bir nevi hoşlanılacak, zevk alınacak
faktör olmalıdır. Eğer kadın, vücud bakımından, erkek gibi sert ve kaba olsaydı
o zaman erkeği cezbe-debilir miydi? Yüce Peygamber @ kadının bu özelliğini
Buhari'nin şu rivayetinde veciz bir cümle ile ifade etmişlerdir: "Kadınlar
eğe kemiği gibidir. Eğer eğriliği doğrultmak için savaşırsan onu kırarsın. O
hâlini bilerek mesut bir hayat yaşamaya gayret edin."
Bütün bunlardan, Hz. Muhammed @'in, kadınla erkeğin
karşılaştırılması konusunda, hem erkeğin ve hern de kadının zihniyetini
değiştiren İlk ve son şahsiyet olduğu anlaşılır. O, cahiliyye düşüncesini
ortadan kaldırarak yerine İnsan fıtratına uygun, ölçülü ve gerçek bir anlayış
şeklini yerleştirmiştir. Bu zihniyet
değişikliğini,
sadece bir his ve vicdan meselesi olarak düşünmemiş, bunun için kanunlar
koymuş, yepyeni bir tertip ve düzen getirmiştir. Erkekler karşısında, kadın
hak ve hukukunu kanunla korumuş, onları zulümden kurtarmıştır. En önemlisi,
kendilerini uyarmış olmalarıdır. Artık kadınlar, sahip oldukları hak ve
hukukun şuuruna ermiş, hudutlarını iyice öğrenmiştir. Hem de kanun kuvvetiyle
korunduklarını bilerek...
Allah'ın rasulü @, kadın konusunda çok şefkatli ve merhametli
davranıyordu. Onları koruyor, himaye ediyordu. Öyle ki, en küçük bir şikayet
için huzuruna gelen bir kadınla karşılaştığı zaman çok üzülüyor, derhal
sözkonusu şikayetin giderilmesiyle meşgul oluyordu. Hatta kadınlar bizzat
huzurlarına varır, isteklerini kendisine iletirlerdi. Bu sebeple erkekler artık
hanımlarını incitemez olmuştu. Zira
biliyorlardı ki onlan incitip, haksızlık ettikleri takdirde durumu derhal
Rasulullah @'a ulaştıracak ve şikayet edeceklerdi.
Abdullah b. Ömer anlatıyor: "Peygamber zamanında
hanımlarımıza çıkışmaktan bile çeki-niyorduk. Çünkü Allah tarafından bu konuda
yeni bir hükmün indirilebileceğini düşünürdük. Ancak Rasulullah @'ın vefatından
sonra açık açık konuşma imkanını bulduk." (Buhari).
Allah 'in rasulü @, kadınlara karşı kötü muameleyi
kesinlikle yasaklamıştı. Bir defasında Hz. Ömer, kadınların şımardıklarını ve
küstahlıklarının arttığını, bu sebeple onları doğru yola getirmek için
dövülmeleri konusunda Peygamber @'dan müsaade İstedi. Kainatın Efendisi @'de,
itaat etmeyen ve kocasına karşı gelen kadınların hafifçe dövülmelerine müsaade
etti. Halk neye uğradığını şaşırdı. İzin çıktığı gün, yetmiş kadın evlerine
kapanarak ağlamaya, yas tutmaya başladı. Ertesi sabah Peygamber @'m evi
kadınların hücumuna uğradı. Halkın toplanmasını emreden Rasulullah @ onlara
şöyle dedi: "Bugün, yetmiş kadar hanım, Muhammed'in evine gelerek
kocalarından yakmrmştır. Hâlâ içinizde böyle işler yapan varsa, demek ki, henüz
kemâle ermemişsiniz." (İbn-i Mace).
Bu ahlâkî ve hukukî değişimin neticesi şudur:
İslam
cemiyetinde kadının yeri ve derecesi öyle yükselmiştir ki, dünyanın herhangi
bir toplumunda bunun örneğini görmek mümkün değildi. Müslüman kadının, ister
dünya işlerinde isterse dini alanda, maddi, akli ve psikolojik bakımdan
kazandığı üstünlük ve yüceliğe, başka din ve cemiyetlerde ancak erkek
ulaşabilirdi. Böyle bir makam ve dereceye varması için, mücerred
"kadınlık", hiç bir zaman engel teşkil etmemiş, yolu kapatmamıştır.
Günümüzde bile, yeryüzü, konumuzla ilgili hususlarda pek geridedir. Gerçi
Avrupa'da kadına bazı haklar tanınmış, bazı yetkiler verilmiştir. Fakat bunlar,
kadına kadınlığın karşılığı olarak değil, tam tersine, onu erkek yerine koymak
veya erkekleştirmek içindir. Şimdi bile, Avrupalının gözünde kadın, cahiliyye
devrini aratacak derecede aşağılık bir yaratıktır. Alçaklık ve itibarsızlık
içindedir, kadının gerçek durumu orada ne düşünülmüş,
ne de gereği gibi anlaşılmıştır. Yani
bir batılı insana göre kadın, hiçbir zaman evinin "hanımı",
çocukların "annesi" veya erkeğin "karısı" değildir. Kadına
bu gibi değerler için saygı gösterilmesi akıllarının köşesinden bile
geçmemiştir. Eğer dış hayatta kadına karşı saygılı davranıl-xyorsa, bu onun
"dişiliği"yle ilgilidir. Veya vücudu içindir. Yahut da, bu "dişi
yaratığı" erkek yerine koymak, kısaca erkekleştirmek, erkeğin yükünü
onun sırtına yüklemek içindir. Yani kadını erkek biçimine sokmaya
çalışmışlardır. Doğrusunu söylemek gerekirse, erkekler hakikaten bu işi
başarmıştır. Kadını, dış görünüşü itibariyle erkeğin yerine geçirmişlerdir.
Eğer bir kimsenin saygı duyulacak bir tarafı varsa, bu hürmete layık yön, onun
"kadın"lığı veya "erkek"ligiyle ilgili değildir. Yani bir
insanın "kadın" oluşu hürmetsizlik, "erkek"liği de saygının
sebebi olamaz. Böyle bir fikir yanlıştır. Çünkü erkek aklî, fikrî ve zihnî
kuvvetlerini daha iyi çalıştırdığı, medeniyet ve insanlığa daha iyi hizmet
ettiği, bu yolda kadından daha fazla mesai sarfettiği takdirde hürmete hak
kazanabilir.
Burada dikkati çeken bir nokta vardır: Daima hor
gördükleri, aşağılık bir yaratık sayıldıkları için Avrupalı kadınlar bu
düşüncenin etkisi altında kalmış, kendilerini "aşağılık duygusu"na
kaptırmışlardır. Bunun en büyük delillerinden biri, görüldüğü üzere Avrupa
kadınlarının, erkek elbisesi giydikleri zaman böbürlenip övünmeleridir. Zira
erkek elbisesi giyen kadın, psikolojik olarak kendisini farklı biri zanneder.
Koltuklan kabarır. Hele son zamanlarda, bu aşağılık duygusu neticesinde erkek
elbisesi giymek yaygın bir moda haline geldi. Halbuki, şimdiye kadar,
soytanlar ve bazı hasta ruhlu tipler hariç, hiçbir yerde, bir erkeğin kadın
elbisesi giyerek kendisini sokak, çarşı ve pazarlarda sergilediği ne görülmüş
ne de duyulmuştur. Hatta batılı kadınlara göre de bir erkeğin kendisini
kadınlara benzetmesi büyük ayıp sayılır. Meselâ bir erkeğin birisine karılık
yapması, milyonlarca Avrupalı kadının gözünde alçaklıktan başka birşey
değildir. Halbuki bir erkeğin "koca" olması veya "kocalık"
yapması erkeklere göre, hiçbir önem taşımaz. Kadınlar, kendilerini erkeklere
benzetmekten, erkek işi görmekten de gurur duyarlar. Fakat bir erkeğin
kadınlann yapabileceği şeyleri yürütmesi hiçbir zaman
hiçbir erkek için iftihar vesilesi
olmadığı gibi. Gurur verici bir hareket de sayılmaz.
İşte bütün
bu noktalan gözönüne alırsak, anlarız ki, Avrupa'da kadına gösterilen zahiri
saygının, onun "kadın" oluşuyle ilgisi yoktur. Bu iş, yani kadına
hürmet duygusu, en güzel örneğini, gerçek ölçüleriyle İslam'da bulmuştur.
Kadına, medeni düzende ve toplum hayatında gerçek ve fıtri yerini İslam
vermiştir. Hakiki ve doğru manada kadın, dişiliğiyle beraber yükseltilmiş ve
dişiliğinin yüceliğine işaret edilmiştir. İslam nizamı, kadını kadın, erkeği de
erkek olarak değerlendirmiş, her ikisine fıtratın koyduğu ölçülere uygun
şekilde, birbirinden ayrı ve gerçek yerini vermiştir. Başka bir deyimle,
herbiri hürmet ve değerlerine, bulunduk-lan yere göre düşünülmüş ve kıymet
hükmüne bağlanmıştır. İslam için erkeklik ve kadınlık diye iki ayrı konu yoktur.
Zira bunlar birbirinin tamamlayıcısı ve insanlığın ayrılmaz parçalandır. İkisi
de birbirine lazımdır. Birbiri için gerekli faktörlerdir. Erkek ve kadının iş
sahalan tamamiyle aynlmış, her ikisi de bu çerçeve içinde kendilerine düşen
görevleri yerine getirmekle yükümlü tutulmuştur. Yani her iki cinse men-sub
insanlar, faaliyet sahaları dahilinde, medeniyete faydalı olmaya devam edip giderler.
Bunun için, ne erkeğin, sırf "erkek" oluşundan doğan bir üstünlüğü
vardır ve ne de kadının, mücerred kadınlığından gelen bir alçaklık ve aşağılık
söz konusudur. Böyle bir şeyden bahsetmek mümkün değildir. Nitekim, erkeğin
"erkeklik" şerefi, insanlık yolunda, erkek kalarak, erkekçe
çalışmasından ileri gelir. Kadının da, yine kadın kalmak şartıyle, cemiyet
içinde faaliyet göstermesi, kendisine düşen görevleri yerine getirmesi başlı
başına övünç sebebidir. Zaten ölçülere uygun, gerçek bir medeniyet nizamı,
kadını kendi yerinde tutar. Ona aynlan iş çerçevesi dahilinde, medeniyetin
ilerlemesi için çalışmasını sağlar. Kadına, bütün hak ve hukukunu eksiksiz
olarak verir. Layık olduğu saygıyı göstermekte kusur etmez. Böylece insanlık
ölçüleri korunmuş olur. Kadının eğitim ve öğretim görmesi sağlanır. İstidat ve
kabiliyetleri geliştirilir. Kararlaştırılan iş çerçevesi ve çalışma alanı
içinde ilerlemesi ve yükselmesi sağlanır. (Mevdudi, Purdah and the Status of
Women in islam, Lahor, 1976).
İslam, kadının
haklarına çocukluğundan anneliğine kadar bütün durumlarda itibar gösterip,
toplumdaki fonksiyonlarına uygun ve dengeli bir şekilde bu hak ve görevleri
garanti altına aldı. Kadının kendisiyle ilgili bazı hakları olduğu gibi,
erkekler üzerinde de bir takım haklara sahiptir. (2:228).
Bununla birlikta kadın, erkekle eşit bazı haklara
sahip ve aynı muamele ve imtiyazlara muhatap olmasına rağmen cinsler arasında
bir farklılığın varlığı da vakıa olarak karşımızda durmaktadır. Tabiidir ki,
fiziki çalışma veya zor, sanayiinin iş hayatı bir kadın olarak onun cinsiyetini
ve hayat içinde erkekten farklı özel fonksiyonunu, farklı fizikî, biyolojik ve
hatta psikolojik yapısını değiştiremez. İslâm, her cinse ait ayırdedici
fonksiyonları ve farklılaştırıcı rolleri, cinsler arasındaki bu tabii
ayrılıkları gözönünde bulundurur. Bu yüzden kadın ve erkek arasındaki mutlak
eşitlik konusunu konuşmak, son derece makul olmayan bir tartışmadır. Onların
insan olarak tam eşitliği, aynı ana-babadan gelen insanlığın iki esas unsuru
erkek ve kadın sebebiyle tam olarak tabii ve makûldür. Fakat onları eşit ve
benzer fonksiyonlara tahsis etmek, gebelik, doğum ve emzirme gibi kadına has
konularda erkeği ortak etmek, kendi fonksiyonlarını değiştirmek, fiziki yönden
imkansız olması sebebiyle ihtimal dahilinde değildir. İslam bu meselede
insanlığın yaratılışını bilen ve anlayan pratik bir yol üzerinde yürür.
Böylece fıtratın doğru mantığına uygun eşitliğin mümkün olduğu yerde iki cins
arasında eşitlik kurar ve yine fıtratın doğru mantığına göre farkın bulunduğu
yerde ikisinin arasını ayırır. (Muhammed Kutub; islam, The Misun-derstood
Kelİgion, 1977).
Önceki
bahislerde hem kadın hem de erkeğin zaten bütün hayat safhalarında eşit hak ve
imtiyazlara sahip oldukları açıklanmış ve islam tarafından cemiyet içinde
mevkii ve konumlarına uygun hale getirildikleri söylenmişti. Onlara İs-lami
toplumun üyeleri olarak eşit şahıslar ve fertler nazarıyla muamele edilir.
Eğitim, ahlakî ve maneviyat sahasında ilerlemeye, şeref ve itibarın her
seviyesine erişmeye imkan tanınmıştır. O, insan olarak erkek kadar önemli ve
hayatın bütün alanlarında ona ortaktır. Kadın, kendi rolünü arkadaşça ve etkili
bir biçimde oynar. Bununla beraber kadının bir erkek değil, kadın olduğu
gerçeği değişmemektedir. O, bütün sahalarda erkekle eşit mevki ve haklara
sahiptir, fakat, birçok hususta erkekten farklıdır. Bu husus, tabii olarak
hayatta onun rolünü toplumdaki durum ve mevkiini etkile-meksizin
sınırlamaktadır.
İslam, bir
insan olarak kadını erkekle eşit statüde kabul eder ve hayatın bütün
sahalarında kadına eşit haklar verir. Fakat iki cins arasındaki farklılıklar
psikolojik ve biyolojik farklılıkla! sebebiyle hayattaki kendi özel
fonksiyonlarım bakılarak gerçekleşmiştir. Bu farklılığın tabii olarak ve temel
ihtiyaçlarını karşılamak üzere erkek ve kadının tabiatı birbirinden
ayrılmıştır. Hayat, mümkün olan bütün kolaylıklarıyla erkeğe imkanlar vermiş
ve vazifesine uygun nitelikleri ona bahsetmiştir. Onun için iki cins arasındaki
mekanik eşitlikten bahsedenlerin bu ifadeleri hiçbir değer taşımamaktadır.
Şüphe yok-. tur ki, insanlıkta eşitlik tabii bir hak ve makul bir İstektir.
Kadın ve erkek her İkisi birden insanlığın iki yarısıdır. Fakat hayat vazifelerinde
ve o vazifelerin yolundaki eşitliğe gelince, bu--hususta yeryüzünün bütün
kadınları onu istemiş olsa bile bu eşitliği tatbik etmek nasıl mümkün
eşyanın
tabiatını değiştirmek, kadınların kendi fonksiyonlarım erkeklere yüklemek
veya tersi mümkün değildir. İki cinsten birisinin gebelik, emzirme gibi
hususiyetlerde bir Özellik taşımaları, bu cinsin duygu, eğilim ve
düşüncelerinin özel bir sistem içinde, bu büyük hadiseyi karşılamağa, onun
devamlı istekleriyle beraber hazır olmasını gerektirir. Kadının özel hale
gelmiş fonksiyonları, böyle hissi, biyolojik ve psikolojik özellikleri davet
eder ve en güç görevleri yerine getirmek için ona kuvvet verir.
yaratılıştaki bu latif incelik, vicdandaki bu süratli infial,
duygulan bu kuvvetli heyecan; bunların hepsi fikri tarafı değil hissi tarafı
harekete geçiren, daima taşmaya hazır olan, ilk dokunmada derhal coşan bir
kaynaktır. Bunların hepsi analığın icaplanndandır. Çünkü çocuğun İhtiyaçlarına
cevap vermek, bu hususta faydalı olup olmamayı düşünmeye muhtaç değildir. O
ancak düşünmeyen, fakat süratle çağlayan ve çocuğun arzularına derhal cevap
verecek olan hislerle dolu bir temayüle muhtaçtır. İşte bunların hepsiyle
birlikte, asli vazifesine ve çizilmiş hedefine doğru devam ettiği zaman ancak
kadına en doğru hayat tarzı verilmiş olur.
Bundan başka erkek, dahili yönden oldukça
farklı bir şekilde, fakat uygun bir tarzda teçhiz edilen oldukça farklı bir
vazifeyi yerine getirmek zorundadır. Erkek, yerde ve gökte tabiatın
kuvvetlerine karşı veya ormanda vahşi hayvanların zorla itaat altına almak
şeklinde gerçekleşebilen, dış dünyada hayat mücadelesini sürdürmekle görevli
olmak veya ekonomi hakkında prensipler hazırlama veya hükümet kurmak
vazifesiyle yükümlüdür. Erkek, sıkıntılara ve zorluklara karşı şahsını, ailesi
ve çocuklarını muhafaza etmek ve bir hayat hazırlamak için bütün bu
problemlerin üstesinden gelmek zorundadır. Bu yüzden erkeğin hayattaki
vazifelerim yerine getirmek için çok kuvvetli duygusal bir mizaca İhtiyacı
yoktur. Duygular, zihin faaliyetlerini oldukça ters bir halde hızlı bir biçimde
değiştirmeye sebep olan bir kararsızlıkla tarif edilmeleri dolayısıyla,
görevlerini sürdürmede yardımcı olmaktan ziyade çok zarar verici olduklarım
isbat etmişlerdir. Onlar uzun süre bir hareket doğrultusu takip etmek hususunda
yetenekli değildirler. Cezbedici hedefler onları değiştirir. Bu gibi devamlı
değişen bir tabiattaki ruhî karakter,
değişen durumlar ve karşılıklı olarak meşguliyette olan anne için
uygundur. Fakat onlar, uzun süreler
içinde kendisinden sabit
istikrarlı
çalışmalar istenen erkek için faydalı değildir. Daha ziyade, birçok karşı güçle
mücadele etmek zorunda olduğu günlük hayata dönük yardımını ortaya koyan
erkeğin fikri tabiatıdır. Böylece o devamlı olarak harekete geçmeden önce kendi
planlarının muhtemel bütün sonuçlarını dikkate almak ve dikkatli bir tarzda
durumu tekrar gözden geçirme hususunda planlamayı daha ehil bir şekilde
başarır. Düşünce, kadının bütün varlığına renk veren kuvvetli hislere karşı
olduğu gibi, ondan dolayı umulmayan hareketin hızlılığı ve çabukluğu sebebiyle
ağır fakat emin bir biçimde hareket eder. Erkeğin bütün faaliyetleri onun
zihni özelliği üzerine kuruludur.
Bu yüzden erkek, ancak hayattaki hedefleri ve kendi gerçek
meşguliyetlerinde istihdam edildiğinde iyi bir düzenleyici olacaktır. Bu
husus, erkek ve kadının İtibarlı bir biçimde şekillenmesinde farklılıklar
bulunmasını açıklayacaktır. Bu hal, erkeğin fiziki ve zihni melekelerine
büyük ölçüde yakın bulunan mesleğini memnun olarak yerine getirdiği konusudur.
Halbuki, ruhi yapısıyla erkek, tıpkı bir çocuk kadar değişkendir ve bu hayat
kadına kendi dünyevi varlığının gerçek maksadını en iyi şekilde sağlayabilecek
olması sebebiyle niçin ruhi
faaliyetlerin onun tabii yönüne uydurulduğunu ve ondan dolayı büyük memnuniyet hasıl
ettiğini ortaya koyar. Bu gerçek, aynı zamanda kadının hemşire, öğretmenlik
veya çocuk bakıcılığı gibi kadınlık tabiatı için hissi bir Şefkati gerektiren
bu tür mesleklerde, sadece kadının kolaylık hissettiğini gösterir. Aynı şekilde
kadın bir iş yerine çalışmak için gittiğinde, orada erkek aramak suretiyle
hislerinin bir kısmını tatmin eder.
Ancak bu İşlerin hepsi, kadınlığa ait asıl
vazifesinden müstağni kılmayan geçici ve değişik şeylerdir. Kadında asıl olan
karakter, bir erkeğe, eve ve çocuklara yani aileye sahip olmaktır. Eğer
dışardaki işini bırakma fırsatı eline geçerse şüphesiz kendini evine hasreder.
Ancak mala olan ihtiyaç gibi kahredici bir engelin öne geçmesi hali müstesna.
Bu tür davranışların varlığını dile getirmemiz İki cins arasında
kat'i ve esaslı bir ayrılık bulunduğu anlamına gelmemeli. Yine bunun manası,
onlardan herbiri diğerinin işine, her ne suretle olursa olsun, selahiyetli
olmaz demek de değildir.
Öyle ise iki
cinsin karışık ve birbirinden farklı nisbetleri yüklü olarak yaratıldıkları
anlaşılır. İdari yetenekli, karar dağıtan, ağır yükler kaldıran ve savaşlarda
dövüşen veya erkeğe ait diğer fonksiyonları oldukça ehil olarak yerine getiren
bir kadın bulunabilir. Ve siz aynı zamanda yemek pişirebilen, ev işi
yapabilen, çocuklarına karşı annelik şefkati ve duygulanna sahip veya hissi
olarak çok kararsız ve değişen halet-i ruhi-yelerin gidip geldiği bir erkek de
bulabilme ihtimaline sahipsiniz. Bunun gayri tabii bir yanı yoktur. Hadisenin
mantıki sonucu, her cinsin kendi cinslerinin kabiliyetlerine sahip olduğudur.
Fakat bu husus, erkek ve kadının tamamen birbirinin benzeri olmadığım isbat etmez.
Bu benzerlik, kesinlikle onların karakterleri, hisleri veya zevklerinde bir
farklılık meydana getirmez.
Kısaca gerçek problem, bütün bu fazladan özellikleri kendi
gerçek ve tabii fonksiyonları yanında vekil olarak yerine getirmek hususunda
bir kadına başvurulabilir mi? Bunların mevcudiyeti halinde o, bir ev, çocuk ve
aile için daha fazla bir
istek duyabilir mi? Hepsinin üzerinde, o, cinsi arzularının tatmin edilmesi için bir
erkek arkadaşa fazla ihtiyaç hisseder mi? (Muhammad Kutub, islam, The
Misunderstood Religion).
İslam'ın
önemli farklı bir yanı, onun uygulanabilir bir din olduğu kadar tabii bir din
olması, hatta insan tabiatını gerekli ölçüde dikkate almak için hazırlayan ve
asla bu tabiatın tabii yönelişini değiştirmek hususunda onu zorlamaya veya ona
karşı bir çabaya girmemesidir. Çünkü bu husus, ne insan tabiatındaki bir
değişmeyi tam olarak sağlamakta ve ne de insanlığın refahı için faydalı ve
mümkün görünmektedir.
İslam, erkek
ve kadın meselesinde, insanın yaratılışını gözönüne alan pratik bir yol
üzerinde hareket eder. Bu politika, onlar arasında tabii faktörlerin
gerektirdiği bu tür farklılıkları tabii bir zeminde eşit bir şekilde kabul
eder. Bu noktayı önemle ele almak için İslam şeriatından birkaç örnek alalım:
1- Miras: Kur'an, kadın ve erkek arasındaki mirasın
paylaşılmasını şu ifadelerle farklı hale getirir: "Erkeğin hissesi, iki
kadının hissesi kadardır..." (4:11). Bu husus son derece tabii ve
adaletli görünmektedir. Çünkü erkek, ailenin bütün mali yükümlülüklerini ve
iktisadi sorumluluklarını tek başına omuzunda taşır. Kadın, bunun herhangi bir
parçasını taşımak veya kendi şahsı için olanı müstesna, herhangi birşey
harcama mecburiyeti altında değildir. İslam hukuku, kadına sadece onun kendi
şahsı için harcamak üzere miras kalan mülkten 1/3'ini vermektedir. Halbuki
erkeğe verilen 2/3'lik mirastan, onun karısı, ailesi ve çocuklarının bütün
mali sorumlulukları karşılanmak zorundadır. Normal şartlarda erkek,
karşısındakiler de dahil olmak üzere bütün mali sorumlulukları yüklenir.
Fakat, erkek onun rızası olmaksızın karısının mülkünden hiçbir şey alamaz.
Zaten kadın, erkekten zengin olsa bile bütün şartlar altında erkekten bir
nafaka tahsis etmesini isteyebilir. Sanki, kadın hiçbir şeye malik değilmiş
gibi itibar olunur ve ona bakmak erkeğin vazifesi olduğundan, vazifesinden sarf-ı nazar eden erkek aleyhine
şeriat, ya nafaka veya ayrılma ile hükmeder... Bu yüzden gerçek manada bu miras
bölünmesi son derece tabii ve adildir. Aynı zamanda İslam, kendi pratik ve
günlük ihtiyaçlarına göre kadın ve erkeğin payları arasında haklı bir biçimde
farklılık yaptı: "Herkese ihtiyacı kadar..."
Bununla beraber, işaret edilmelidir ki, ihtiyaç
ölçüsü, yapmakla mükellef oldukları vazife ve sorumlulukların getirdiği harcama
nisbetidir. Kazanılan mala gelince; ne iş karşılığında alınan ücretlerde, ne
ticari kazancında ve ne de arazi ve benzeri mülklerin akar ve gelirlerinde
kadın ile erkek arasında ayırım yoktur. Çünkü bu husus emek ve karşılık
arasında eşitlik prensibi diye ifade edilen başka bir Ölçüye tabidir. O halde
islam'ın bu ölçüsünde gayri adil bir durumun olmadığı ortaya çıkmaktadır.
2- Şahitlik: İki kadının şahitliğinin bir erkeğin şahitliğine
itibar olunması da hiçbir vakit kadının erkeğin yarısına eşit olduğuna delil olmaz.
Çünkü bu, sadece şahitlikte, yani her türlü teminatın bulunmasına önem verilmiş
olan hukuki sahada bir tatbikattır. Bu şahitlik ister İtham olunanın
aleyhine, isterse lehine olsun far-ketmez. Daha önceki bölümlerde bahsedildiği
üzere kadın, kendi eğilimleri sebebiyle çabuk heyecanlanan ve merhamet tarafı
üstün gelen; davanın şart ve sebeplerinin etkisi altında kalması mümkün olup
böylece haktan sapması ihtimallerini üzerine çeken bir yaratılışa sahiptir,
işte bu sebepten dolayı kadının şahitliğinin tam olması için yanında başka bir
kadının bulunmasına önem verilmiştir."... Ta ki kadınlardan biri unuttuğunda
diğeri ona hatırlatsın.." (2:282). Lehinde veya aleyhinde şahitlik yapacağı
şahıs, şahit kadının kıskançlığını celbede-cek güzellikte bir hemcinsi
olabilir. Veya tabii içgüdülerini ve analık şefkatini harekete geçiren bir
genç olabilir... Kendisinde bu eğilimler bulunan kadının iradeli veya iradesiz
olarak yanlış yola sapması mümkündür. Fakat, bir toplulukta iki kadın
bulunduğu zaman birisinin gizlediğini diğerinin açığa vurması tabii, bunun
aksine olarak sahte ve uydurma bir konuda ikisinin birden ittifak etmeleri
cidden nadir hallerdendir. Bununla beraber kadının bilgili sayıldığı
sahalarla kadınlara ait işlerde bir kadının şehadeti de
muteberdir.
3- Boşanma: Yukarıda birden fazla yerde işaret edildiği gibi,
kadına kendi evliliğini serbestçe bozmasına imkan vermek, bundan dolayı
mükellefiyetlerden kurtulmak hususunda pratik bir yol temin eden ayrılığa
gelince, onu güven altına almak için üç yol vardır.
a- Kadının boşanma hakkını kendi eline alması. Her ne kadar
kadınlardan pek azı o hakka sanlırsa da, bu hususu İslam Hukuku açıklıkla ifade
etmiştir. Bu, kadının dilediği zaman kullanacağı hususi bir haktır.
b- Kocasına olan nefreti ve onunla yaşamaya tahammülü olmadığı sebep
ve gerekçesi ile boşanmayı istemesi. Bu, Rasulullah @'ın ikrar ettiği ve bizzat
tatbik ettiği sarih bir kuraldır, İslam kanunundan bir cüz'dür. Onun tek şartı,
evlenme yoluyla sahip olduğu, mehir gibi, şeylerden kadının vazgeçmesidir. Bu,
adil bir şarttır. Çünkü koca, karısını boşadığı zaman evlenmek suretiyle ona
vermiş olduğu her şeyi kaybeder. Yani boşanma olayına sebep olan taraf, erkek
olsun kadın olsun, evlilik bağını çözmesine karşılık maddi bir zarar yüklenir.
c- Kötü muamele ve zarar verme bulunduğu takdirde, kadın bunu
isbat etmek şartıyla mallarını ve nafaka alma hakkını muhafaza etmekle beraber
boşanmayı talep etme hakkı kendine verilir. Önlerine gelen davaların çoğunun
karşılıklı hilelere sahne olduğunu bildikleri için mahkemeler bu hususta
dikkatlidirler. Mahkeme, kadının iddialarının meşruluğu neticesinde evlilik
akdini bozacaktır.
Bu hususlar, erkeğin kadın üzerinde sahip olduğu
otoriteyi tam bir şekilde dengeler.
Kadın ve çocukların başıboş, bakımsız bırakılmasından,
mahkemeler bitmeye doğru yaklaşırken yeniden başlayan nizalaşmalardan ve
boşanmaktan doğan elem verici hadiseleri pek çoğumuz işitmişizdir. Kadın evinde
sakin, huzurlu veya yorgun ve kederlidir. Çocuğunun birini emzirir, başka bir
çocuğun isteklerini yerine getirmeye çalışır. Bunların yanında fazladan
kocasının istirahatini temine çalışır. Yaşantıları bu minval üzere giderken
kadın, hiç beklemediği ve
önceden de hiçbir uyarma ve ikaz olmaksızın boşanma kağıdıyla karşılaşır. Ne
olmuştur?.. Erkek, geçici bir tamaha gönlünü kaptırmış, rastladığı bir kadını
daha güzel sanmış veya evliliğin tekdüze seyrinden bıkarak bir değişiklik
istemiş veya karısından kendini tatmin etmesini İstemiş, o da ya reddetmiş veya
yorgun olduğu bahanesiyle ilgisiz kalmış., işte sebeplerin hepsi bu kadar.
Erkeğin sadakatine bağlılığı oranında başvurabileceği; sakin ve
sabırlı bir kadının şahsiyeti, huzurlu bir yuva ve küçük yavruları bekleyen
mutlu bir istikbal ile oynadığı bu tehlikeli silahı yok edecek bir çözüm
bulunabilir mi?
Bu perişanlıkların temelinde boşanmanın
yattığı açıktır. Fakat çıkış yolu nedir? Erkeğin boşanma hakkını ortadan
kaldırabileceğimizi söyleyebilir miyiz? O zaman, boşanmayı yasaklamaktan
doğacak başka kötülükler hakkında ne yapabiliriz? Mesela., boşanma prensibini
kabul etmeyen katolik devletlerin pek iyi bildiği kötülükler?.. Bilindiği gibi
katoliklerde, taraflardan birinin veya ikisinin diğerinden nefret ettiği
hallerde bile evlilik bağı devam eder. Böylece biribirine zıt insanların yuvası
olur evlilik müessesesi. Çünkü, onlarda boşanmak imkansızdır. Bu sistem,
tarafları kötülüğe sürüklemez mi?.. Erkek, cinsi ihtiyaçlarına cevap veren bir
metres tutmaz, yalnız bırakılmış kadın da aynı yolu seçmez mi?.. Bu gibi
yürekleri törpüleyen karanlıklarla örtülü bir hava içinde yetişmeleri çocuklara
fayda verir mi?.. Zira mühim olan sadece çocukların ana-baba himayesinde
yetişmeleri değildir. Gerçekte mühim olan onların içinde yaşadıkları
atmosferdir.. Eğer böyle olmasaydı, kavgaları bitmeyen, birbirine düşman ana
ve baba ile beraber büyüyen çocuklar, bir takım sapıklık ve anormallikler yüklenip
taşımazlardı.
Aynı şekilde, erkeğin boşanma konusundaki hakkı sımrlanmalıdır,
diye bir istek öne sürülebilir. Bu sınırlama, erkek tarafından onun isteğinin
yerine getirilmesi biçiminde anlaşılmamalıdır. Erkeğin "boş ol"
demesiyle boşanma gerçekleşmez. O, ancak mahkemede tahakkuk eder. Mahkeme,
kadının yakınlarından birisiyle erkeğin yakınlarından birisini hakem olarak
gönderir. Onlar konuyu inceler, erkeğe müracaat ile nasihatta ve barıştırma denemesinde bulunurlar. Umulur ki, bu gayretler
erkeği yanlış tutumundan vazgeçilir, aileye ve evlilik müessesesine karşı
yeniden ilgisinin devamını sağlar. Barıştırma çabası bir fayda vermediği
takdirde işte ancak o zaman erkeğin eliyle değil, hakimin eliyle boşanma
(talak) hükme bağlanır. Tarafların yakınlarına müracaat ve uzlaştırma gayesiyle
İslam hukukunun tavsiyelerinden bir cüz'ünün tatbik edildiği bu uygulamada bir
mani göremiyorum. Fakat ben her ne kadar bunların bir fayda sağlayacağına
inanmıyorsam da ıslahatçıların irade buyurdukları İhtiyati tedbirler bir
mahkemeye muhtaç olmaksızın İslam dünyasında bilfiil mevcuttur. Farzedelim ki,
erkek, kadını boşadı ve şeriatın nassı ile boşanma gerçekleşti. O zaman
erkeğin ehliyle kadının ehlinin, tarafları barıştırmaya teşebbüs etmelerine,
yeni bir durum meydana gelmeden derhal kadının kocasına döndürülmesine engel
olacak bir durum var mıdır?.. Eğer ikinci defa bir anlaşmazlık vücut bulur ve
talak da vaki olursa, bu durum karşısında taraflardan bir rağbet veya evlilik
müessesesinin devamında bir fayda umulduğu zaman ceza yoluna giderek bir takım
yeni icraat ve yeniden mehir verdirmek suretiyle tarafların uzlaştırılması
imkansız mıdır?
Şüphe yoktur
ki, barışmaya karşı istek olunca mahkemenin müdahalesine muhtaç olmaz. Fakat
banşma imkansız olduğu zaman akraba ve dostlarının sahip olduğu şeylerden fazla
olarak kadı (hakim) neye maliktir?.. Yeryüzünde İslam kanunları ile hükmetmeyen
birçok devlet var. Oralarda boşanma ancak mahkeme ile tamamlanır. Tabii
mahkeme, hükmünü vermeden önce nasihat, irşat ve uzlaştırma çabalarım dener.
Acaba bunlardan sonra o ülkelerde boşanma nisbeti kaça ulaşmıştır?.. Mesela bu
nisbet Amerika'da % 40'a varmıştır.
Kusurlu olanın ancak kadın olduğu ve bu yüzden
onunla yaşamanın imkansız bulunduğu, hakimin nazarında kat'iyyetle sabit olduğu
vakit ancak, boşanma karan verilmesini isteyen zihniyetliler acaba bu yoldan
kadın için hangi haysiyet ve şerefi ümid ederler?.. Kadın için, kendisinden
nefret eden, evinde kalmasını istemeyen bir adamın yanında kalmakta hangi fayda
vardır?.. Öyle bir erkek ki, akşam-sabah kadına, herhangi bir sevginin
olmadığını, kalbinde onun için sevgi
mahalli bulunmadığını acıkÇa söyler. Bundan başka kadını yalnız bırakır- Onun
bilgisine rağmen başka kadınlarla münasebet kurar.
Kadın bu hilelerin içinde orada kalmak zorunda mıdır?-- Bu,
kanunun ısrar etmesi istenilen bir hedef midir?.. Veya aldatmanın tek yolu,
erkek istemediği halde, kadının sulta ve haysiyeti zedelenmiş olarak beraber
kalmaları mıdır?.. Yoksa çocukların terbiyesi için mi, kadın istemediği halde
evde kalmalıdır?.. Çocukların anneleriyle beraber evden ayrılmaları, gece,
gündüz devam eden bu karanlık ve nefret dolu hava içinde bulunmalarından daha
iyi ve terbiyeleri için daha faydalıdır.
Bütün bu problemlerin çözümü ancak ruh, ahlak ve kültür
bakımından toplumun tamamının seviyesini yükseltmek suretiyle ve terbiye duygularını
güzelleştirmekle hallolur. Yeter ki, hayatta galip olan ancak hayır, asıl olan
da ancak sevgi olsun. Kişinin evlilik müessesesine mukaddes bir bağ nazariyle bakmayı
itiyad edinmesi, en basit arzular için bu müessesenin emniyetini ihlal
etmemesi gerekir.
Terbiye ilacı güç, tedavisi uzun ve tesiri yavaş
bir yoldur.. Bu, evde, okulda, sinemada, radyoda, gazetelerde, kitaplarda,
camilerde., devamlı bir şekilde emek ve gayret sarfına muhtaçtır. Bu kadar uzun
ve sahası geniş olmakla beraber garantili olan tek yol budur. Kanuna gelince
onun vazifesi sadece her iki tarafa hakkını vermek hususunda adaleti temin
etmektir. Erkekle beraber yaşamasının evlilikte başarıya varmayacağım gördüğü
zaman kadına da ayrılma hakkını verir.
Bu itibarla, "Allah'ın insanlara
müsaade ettiği halde en hoşlanmadığı şeyin boşanma olduğunu" hatırlamak
durumundayız.
4- Liderlik: Ailenin liderliği. Şüphesiz
bu konu ailenin iktisadi sorumlulukları ile bundan nasıl olan hizmet
mükellefiyetlerini, erkek, kadın ve çocuklardan oluşan ailenin işlerini
gözetmek için bir idareciyi gerektirir. İnsanlar bütün düzen ve idarelerinde
mutlaka sorumlu Dır başın bulunması lazım geldiği kanaatine varmışlardır. Aksi
halde bütün açıklığıyla bir karmaşa ortalığı kaplar, böylece hüsran herkese
şamil olur..
Ailede mesuliyet bakımından üç durum düşünülebilir. Birincisi erkeğin, ikincisi
ise kadının aile reisi olması, üçüncüsü ise her ikisinin de aile reisliğini paylaşması.
İlk olarak ilk iki ihtimali aklımıza getirelim:
Birçok mesuliyetleri ile beraber aile reisliğine ve kumanda
vazifesine iki taraftan hangisi daha layıktır, fikir kaynağı olan akıl mı,
yoksa temayüller menbaı his mi?
Tabiatiyle sorunun fazla yorulmağa ihtiyaç
göstermeyen cevabı, kumandaya layık olanın, akıl olduğudur. Çünkü çok defa
düşünceye zarar vermeden, insanı doğru yoldan saptırmadar, heyecanlardan uzak
olarak işleri tedvir eden, akıldır. O halde münakaşaya mahal kalmadan mesele
hallolmuştur.
Zira erkek, heyacanlı tabiatiyle değil, düşünen,
mücadele yapmağa muktedir, sinirleri mücadelenin netice ve mesuliyetlerini
yüklenmeğe mütehammil olarak yaratılmış olması hasebiyle eve ve aileye reislik
işinde kadından daha elverişlidir. Hatta bizzat kadın da, kendisine itaat eden
ve arzularına boyun eğen erkeğe saygı göstermez. Çünkü kadın, yaratılışı icabı
o türlü erkeği küçümser ve ona hiçbir suret ve şekilde itibar etmez. Eğer bu
davranış, damgasını şuur altında bırakan ve habersizce kadının duygularını
niteleyen eski terbiyenin tesirindendir, denirse cevaben deriz ki, işte
tamamıyle erkeğe eşit olduktan ve kendisinin müstakil oluş ve hassasiyeti
bulunduktan sonra Amerikan kadını bu eşitlik haklarından vazgeçti ve dönüp
kendini erkeğe teslim etti. Böylece neticede erkeğe ilan-ı aşk etmeye, erkeği
memnun etmek için ona karşı lütufkar davranmaya, erkeğin kuvvetli adalelerini
ve geniş göğsünü temaşa etmeye, sonra kendine nisbetle onun kuvvetli ve üstün
olduğunu anlayınca erkeğin kucağına kendini atmaya başladı.
Her ne kadar kadın, evliliğin ilk zamanlarında
çocuklardan ve onların vücudu ve sinirleri yıpratan terbiye külfet ve
mesuliyetlerinden uzak iken emrinin nafiz olmasına can atarsa da, o
meşguliyetler gelip çatttığı zaman sür'atle bundan vazgeçer. İşte o zaman
kadın, fikir ve düşünce stokunda annelik sorumluluğundan daha fazlasına
tahammül edecek kuvvet ve kudbunun manası hiçbir
vakit erkeğin, kadının veya evin idaresinde diktatörlük etmesi değildir.
Sorumluluğu hakkiyle yüklenen aile reisi hiçbir zaman istişare ve yardımlaşmayı
ortadan kaldırmaz. Zira muvaffak aile reisliği, ancak karşılıklı tam anlaşma
ve devamlı sevgi üzerine teessüs eden reisliktir. İslamın bütün emirleri aile
yuvasında bu ruhun icadını, anlaşmazlık ve ayrılıklara karşı anlaşma ruhunun
galib gelmesini hedef tutar. Kur'an-ı Kerim buyurur ki: "Onlara iyilikle
muamele edin." (4:91) Rasulul-lah @ der ki: "Sizin en hayırlınız,
ehline (ailesine) en çok hayırlı olanınızdır." (Tirmİzi).
Böylece İslâm erkekteki iyilik ölçüsünü ailesine karşı
muamele tarzında arar. Bu adaletli doğru bir ölçüdür. Hiçbir normal erkek hayat
ortağına kötü muamele etmez. Ancak İçte, yani ruhundaki iyilik yapma düzenini
bozan veya onu iyiliğe koşmaktan alıkoyan çeşitli sapıklıkların yerleşmiş
olması buna sebep olur.
Burada, evliliğin birinci derecede şahsi bir
münasebet olduğunu ve diğer münasebetlerde olduğu gibi ilgili şahıslar arasında
ilk safhada şahsi psikolojik, fikri ve fiziki özelliklere bağlı olduğu ilave
edilebilir. Bu durumda onu herhangi umumi bir kanunla bağlamak cidden zor
olur. Anlaşma ve kaynaşmanın hakim olduğu bir havanın mevcudiyetinin, mutlaka
eşlerden her birinin diğerine karşı evliliğin temel prensiplerini
gözetmesinden ileri gelmesi zaruri değildir. El ve dil kavgasını aşan çetin bir
mücadeleden sonra ancak karı-koca arasında sevgi ve insicamın kuvvetlendiği,
çoğu zaman bir kısım evlilerden işitilen şeylerdir. Anlaşmazlık ve
uyuşmazlıktan doğan bir durum mevcut olduğu zaman buna erkeğin kabalığı veya
kadnrn serkeşliğinin sebep olması da şart değildir. Çok defa evli eşlerden
işitilir ki, onlardan her biri gerçekte insanlığa örnek olabilecek olgun
kimselerdir. Ancak, mizaçları uyuşmaz. Bundan dolayı her biri, aralarında
anlaşma imkânının yokluğuna yanarak ağlar. Fakat yine de anlaşmazlar.
Buna rağmen evlenme işine hükmeden genel
bir kanun bulunması şarttır. Hiçbir nizam bu hassas mesele için, en azından
tecavüz edilmesi doğru olmayacak genel hudutlar çizen, sonra şahsi tekafülü bu
hududlar arasında hükmeder halde bırakacak olan bir kanun vazetmeden beşerin
hayatı ile İlgili hususları bütünüyle tamamladığını ilan etmeye kadir olamaz.
Tabiidir ki, biz birbirimizi sevip anlaştığımız müddetçe de kanuna sığınmayız.
Başarılı evlilik, ne kanunun maddelerine istinad eder ne de
onun hükmüne girer. Eşlerden hiçbiri kendi kendine kanun böyle olmamı gerektiriyor,
mutlaka onu yapmalıyım, yoksa onun emirlerine muhalefet olur, demez. Muvaffakiyet
ancak - söylediğimiz gibi ekseriyetle - mizacın uygunluğundan, elmanın iki
yarısının birbirine tıpatıp gelmesinden ve eşlerden birinin diğerine olan aşk
ve sevgisinden meydana gelir. Evlilikteki bu başarı iki kalbi bir gaye üzerine
toplayan sevgiden ileri gelir. Bu gaye bazan birine veya her ikisine nisbetle
"adil" olmayabilir. Bazan da normal duruma nisbetle ters düşmüş
olabilir. Fakat bunların hepsine rağmen sevgi, istenilen maksadı sağlamakta
yeter derecede istikrara sahiptir.
Lakin biz ihtilafa düştüğümüz zaman kanundan dem
vurur ve anlaşmazlığı giderme Ümidi ile onun nasslarına müracaat ederiz.
Eğer bir çift arasında sevgi ve anlaşma varsa, fazlasıyla
tabii şekilde meşru müdafaanın ihtiyacı içinde nadir olarak hukuka
müracaatları düşünülebilir. Fakat onlar arasında ne zaman bir çatışma doğar,
anlaşmazlık başgösterirse, bu çatışmalarına son vereceği ümidiyle hukukun
yardımını arayacaklardır. Bununla beraber hukuk adil olmalı ve diğerinin
aleyhine olarak birinin lehinde olmamalı ve aynı zamanda mümkün olduğu kadar
hızlı, meselelerin çözümünü en geniş şekilde hükme bağlamazdır (Muhammed
Kutub, a.g.e.).
Kadının mükellefiyetleri konusuna dair Batılı tenkitçiler
tarafından ele alınan kadının mükellefiyetlerini tartışalım. İslam hukukunda
kadının mükellefiyetlerine bakınca aşağıdaki noktaları düşünme ihtiyacı
hissedilir.
1- Bu mükellefiyetler kadının aleyhine olarak haksızlık mı teşkil
etmektedir?
2- Yoksa bunlar tek taraflı sorumluluklar mıdır?
3- Bu mükellefiyetler kadım hiçbir şekilde serbest bırakmayacak
sürekli mükellefiyetler midir?
Kadın, kocasına karşı üç önemli mükellefiyete sahiptir: (a) Her
istediği zamanda yatakta kocasına itaat etmek, (b) Kocasının istemediği
kimseleri evine almamak, (c) Evinin ve kocasının sırlarım muhafaza etmek.
a- İlk mükellefiyetin hikmeti açıktır. Erkeğin fiziki bünyesi,
iş ve üretim ile ilgili diğer vazifelerine başlayabilmek için buhran ve
ıstırapların sarsmadığı sinir sistemiyle hayatın güçlüklerini karşılayabilmek
ve kendini onun tazyikinden kurtarmak için daha sıkı cinsi tatmine zorlar. Erkek,
özellikle gençliğinde, cinsi şevki tabiiler tarafından daha çok hakimiyet
altında olur ve bir kadınla olduğunda daha şiddetli bir biçimde onu gidermeye
ihtiyaç hisseder. Kadın cinsi bakımdan erkekten çok daha ileri derecede olmasına
ve fiziki ve psikolojik olarak daha fazla alaka ile ona yönelmesine rağmen,
onun yönelişi sadece fiziki hisler içinde kendini açıklamaz. Evlilik, erkeğin
ruhi, psikolojik, sosval vp iktisadî hayatının isteklerini karşılanıl olduğu
kaaar, unun bu tabii isteğini gidermek için bir vasıtadır. Cinsi arzusu kendini
zorladığı ve sinirlerini meşgul ettiği sırada, eğer kadın, erkeğin arzularını
is'af eder durumda olmazsa, o zaman erkek ne yapar? Evin dışında kötülüğe mı
baş vurur? Buna ne cemiyet müsaade eder, ne de kadın, erkeğin ruhu ve cismiyle
başka bir kadına iltifat etmesine razı olur. Ne olursa olsun, kadın için bu,
tahammülü güç bir İhanettir.
Kendini yatağa gitme konusunda kocasının davetini
rededen bir kadının reddetme sebebine gelince, bazı sebepler bulunabilir. İlk
olarak kadın birleşmeye tahammül edemeyecek derecede kocasından nefret ediyor
olabilir. İkincisi, kocasına karşı bir sevgi olmasına rağmen, genel olarak
cinsi temastan nefret etmesidir ki, bu normal olmayan psikolojik bir durumdur.
Fakat maalesef bazı kadınlarda
mevcut bir haldir. Ve üçüncüsü; kadın sevilen bir kişi olur, cinsi münasebetten
nefret etmeyebilir, fakat o anda isteksizlik vukubulabilir.
Reddi gerektiren bu üç sebep üzerindeki bir küçük
yansıma göstermektedir ki, birinci hal beÜi bir vakit ve belli bir işle ilgili
olmayarak devamlı bir durumdur. O öyle bir haldir ki, orada evlilik bağlarının bekası ümit edilemez. Bilakis
ayrılmağa doğru normal yolunu alması daha iyi olur. Biraz sonra geleceği gibi
İslam'da kadın, birden fazla yoldan bu imkana sahiptir.
İkinci
durumu devamlıdır. Bu da kocanın talebinde ısrar etmesinden doğan bir durum
değildir. İşin balangıcında onu, mütehassıs hekimlerin tam ve sarih
ittifakları mucibince tedavi etmek gerekir. Ya erkek, kendisine ne kadar ağır
gelirse gelsin, cinsi ihtiyacını gidermekten vazgeçmeyi kabul eder, ya da
kadın kocasını sevdiği ve ondan ayrılmak istemediği için meşakkate tahammülü
kabul eder. Veya anlaşmak mümkün olmadığı takdirde iyilikle ayrılırlar. Ama,
kanuna gelince o, kocası ısrar ettiği zaman kadını itaata zorlar. Bu, tahakküm
ve cebir yoluyla olmamalıdır. Esasen evlenmekteki tabii durum, cinsi alakaya
şamil olduğu İçindir ki, kadının -dediğimiz gibi- kaçınması, erkeği ahlaki
cürümler işlemeye sevkeder. (Veya erkek kadının sevmediği bir davranış olan
başka bir kadınla evlenmeye başvuracaktır. Ancak İslam, kadının tahammül
edemediğini, bu mesele yüzünden kocasına olan sevgisinin parçalandığını ve
nefrete dönüştüğünü gördüğünde, kadını bu durumu kabule mecbur etmez. Bu vaziyette
kadın, nefret sebebiyle kocasından aynin1.
Üçüncü hale
gelince, o geçicidir ve onun tedavisi kolaydır. Bu, cinsi temasa karşı meydana
gelen geçici nefret genellikle ya yorgunluktan veya bıkkınlıktan veyahut da
gönlün başka şeyle meşgul olmasından neş'et eder. Fakat bir miktar ruhi ve
cismi hazırlık onu gidermeye kafidir.
Bunun için Rasulullah @ bu alakayı, sırf
cismin hayvani arzulan olmaktan uzaklaştırmak ve bu günlük ülfetle ruhun
imtizacını hedef tutarak bazan nefrete sebeb olan bu anzi durumu izale etmek
İçin erkeklerin dikkatini, latif müdaabe-ye (oynaşmaya) ve işe başlamadan önce
karşılıklı sevgi alışverişi yapmaya çekmiştir.
Ama kadın istekli, erkek de herhangi bir
sebeble isteksiz olduğu zamanlara gelince, bu, erkeğin gençlik devresinde vukuu
nadir olan bir şeydir. Kadın ise bu hale düşmez. Fakat biz deriz ki, kadının
kocasına itaat etmesini emreden kanun, kadının arzularına da önem vermiş ve o
arzulan
gerçek yerine koymuş ve kocayı, kadın arzu ettiği takdirde
"kocalık vazifesi"ni tam olarak yerine getirmeye mecbur etmiştir.
Erkekte bu vazifeleri ifada iktidarsızlık olunca aynlma vuku bulur. Böylece
görürüz ki, mecburiyetler iki yönden vukua gelmektedir. Bunda hiçbir vakit ne
kadını zorlama ve ne de kadının şahsi varlığını heder etme vardır.
b- Kadının ikinci mükellefiyeti, kocasının istemediği kimseyi
evine atmamasıdır. Bu şartın hikmeti şudur ki, evli çiftler arasında birçok
büyük kavgalar, yanlış haberler yayan üçüncü kişiler ve iftiralar vasıtasıyla
meydana gelmekte ve bunlar da aile kavgalannı arttırmaktadır. Böyle bir
gelişmeyi önlemek için bile olsa koca, karısının isteğine ve hoşnutsuzluğuna
rağmen belirli şahıslan evine kabul etmemelidir. Aksi halde eşler arasında
tamiri mümkün olmayan değişmez bir fesat kaynağı olabilecektir. Böylece
kadının bu mükellefiyeti, çocukların düzenli ve normal büyümesi için sevgi ve
müsamahanın hoş bir ortamı gerektiren çocukların dahil olduğu iyi bir aile
hayatına yardım etmek şeklinde olacaktır.
c- Kadının üçüncü mükellefiyeti olan, kocasının yokluğunda evinin
ve malının muhafazası ise evliliğin tabii ve mantıki bir esasıdır. Bununla
beraber o, sadece tek taraflı bir mükellefiyet
olmayıp aynı zamanda iki taraflı bir görevdir. Hem koca ve hem de kadın,
birbirlerine karşı sadık olmak zorundadırlar. (Muham-med Kutub; a.g.e.).
İdareci
Olarak Erkek: Kur'an açık bir şekilde bu konuya temas eder: "Erkekler,
kadınlar üzerine yöneticidirler. Çünkü Allah kimini kimine üstün kılmıştır ve
çünkü erkekler (kadınlara) mallarından harcamaktadırlar. Onun için iyi kadınlar
itaatkar olup Allah'ın kendilerini korumasına karşılık kendileri de gizliyi
koruyan (kocalarına gizli gizli ihanet etmeyenlerdir.. ". (4:34). Allah,
erkeği kadının sahip olmadığı tabii nitelik ve güçler sebebiyle ailenin
idarecisi tayin etti. Ve kadın, erkeğe göre hiçbir şekilde aşağılanmadan
güvenlik ve korunması sebebiyle erkeğin himayesine verildi. Aile işlerinin
başanlı ve düzenli yürümesi için ikisinden birisinin ev işlerinden sorumlu
olması gerekiyordu. Daha önce de açıklandığı gibi, erkek, kadından
daha fazla bu dış görevleri
ifa etmek için kuvvet ve ehliyete daha maliktir. Aİlahu Teala adalet ve üstün
hikmet sahibi olarak bu mesleği erkeklere verdi. Bununla birlikte bu durum,
hiçbir şekilde erkeğin ailevi meselelerde diktatörce bir tutum takınmasına
ruhsat verildiği anlamına gelmez. Aksine, işaret edildiği gibi, ona bütün
ailevi meselelerde tek taraflı ve keyfi bir şekilde karar vermekten kaçınması,
dolayısıyla bir çok hususta müşterek tavır ve kararlarla bu müesseseyi
sürdürmesi istenir.
Hz- Peygamber @'in: "En iyi kadın, ona baktığınızda
hoşunuza giden, emirlerinize itaat eden ve evde bulunmadığınızda kendi namusuna
ve mallarınıza sahip çıkandır." sözü itaatli bir kadın hakkındadır. (İbni
Mace). Burada kocaya itaat, Allah'a olan itaate yakındır. Bu yüzden kadının
görevi, eğer kocası Allah'ın emirlerine zıt bir emirde bulunursa itaat
etmemektir. Bu durumda kocasına itaat, bir günah işlemek olacaktır. Bu
demektir ki, kadın, meşru emirlerinde erkeğe itaat edecektir.
Belirli durumlarda, eğer bir kadının diğer erkeklerle
fıkha aykırı münasebetler kurarar ailenin şerefine zarar verme ihtimali
olduğunda kocanın, aileyi dağıtmadan önce bu davranış çeşidini kontrol etmeye
izin verilmiştir. Kur'an, kocanın bu hakkını şu ifadelerle zikreder... İyi
kadınlar itaatkar olup Allah'ın kendilerini korumasına karşılık kendileri de
gizliyi koruyan (kocalarına karşı gizli gizli ihanet etmeyenlerdir. Dik
kafalılık, şirretlik etmelerinden korktuğunuz kadınlara öğüt verin,
yataklarınızdan ayırın ve (bunlarla yola gelmezlerse) onları dövün. Eğer size
itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın. Çünkü Allah
yücedir, büyüktür. Eğer (karı-kocanın) aralarının açılmasından endişe
duyarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem
gönderin, bunlar arayı düzeltmek isterlerse, Allah onların arasını bulur.
Çünkü Allah (herşeyi) bilendir, haber alandır." (4:34-35).
Geçimsizlik kadın tarafından yüz gösterir, zevce kadınlık
vazifesinden imtina eder, kocasına meşru olan hususlarda itaatsizlik yapar, ona
Karşı serkeşlik gösterirse, koca, ona üç
kademeli bir muamele tatbik eder: Birincisi öğüttür: Kendisine tesir
edebilecek tarzda öğüt verir, ita-
ate davet eder. Ona olan sevgisinden, onun hakkında
düşündüğü iyi şeylerden bahseder. Duruma göre sert bir şekilde ve ihtar
mahiyetinde sözler de söyler. Artık öğüt vermenin üslubu kendi anlayışına
bağlıdır. Fakat her halde sevginin iyi bir aracı olacağı muhakkaktır. Öğüt vermekten
müsbet bir netice alamazsa, İkinci merhale zevceyi "yatağında yalnız
bırakmak"tır. Kadının kendi görüşüne göre en kıymetli varlığı dişiliğidir.
Kocasının ona boykot etmesi kendisi için kuvvetli bir disiplin cezasıdır.
Kadın buna fazla sabredemez. Esasen bunun çok sürmesi başka mülahazalarla da
tehlikeli olabilir. Bundan da bir netice alamayınca koca, zevcesini hafifçe
dövebilir. Bu, aile reisi olan kocanın bir disiplin takdiridir. Yalnız bunun,
vücudu sakat-layıcı, fazla elem verici olmaması şarttır. Çünkü kocanın bu
kadarına hakkı yoktur. Eğer koca, sınırı aşarsa mukabil ceza görür. Ashabdan
biri Rasulullah @'a gelmiş, zevcesinden şikayette bulunarak, kem lisanından
dertlenmiş. Peygamber @ : "O'nu boşa" buyurmuşlar, sahabİ:
"Onun bana hayat arkadaşlığı olduğu gibi çocuğu da vardır." demiş.
Bunun üzerine Rasulullah @ şöyle buyurmuşlar: "Ona iyilik emret, öğütte
bulun. Eğer kendisinde bir hayır (kabiliyeti) varsa yapacaktır. Zevceni
-hizmetçini dövermiş gibi- dövmeyesin" (İlamu'l-muvak-kin ve
Neylü'l-evtar). Başka bir hadislerinde: "Sizden hiç biriniz, kölesini
dövermiş gibi, zevcesini dövmesin, sonra da gün bitiminde tutar onunla
münasebette bulunur!" buyururlar. (Buharı).
Dördüncü merhale, Nisa Suresi'nin 35. ayetinde sözkonusu
edilen hakem yoluyla çözümdür. Bu ayet, kan ve koca arasındaki kavga hususunda
karar vermek için bir aile heyetini tavsiye etmektedir. Hakemler hususi olarak
her iki tarafı dinler, aralarını ıslah etmeye çalışır.
Ayette: "Hakemler eğer sulh etmek isterlerse
Allah eşlerin arasını bulur, düzeltir." buyurul-maktadır. Hakemlerin iki
tarafın ailesinden seçilmesi, aile sırlarının dışarıya çıkmaması, eşlerin
hususi hallerinin daha iyi bilinmesi, iki taraftan her birinin, şikayetlerini
açık bir şekilde söyleyebilmesi., bakımından pek uygundur. Hatırlanacağı gibi
evlilik, cemiyette erkeğin ve kadının aynı haklara sahip ve onların iyiliği
için kurulmuş bir müessesedir. Orada kabul olan her
birine ait menfaatlerden imkan dahilinde
olanların
en önemlisinin gerçekleştirilmesidir. Ne zaman evlilik müessesine anlayış,
beraberlik hakim olursa, kanunun müdahalesi olmadan faydalı şeylerin hepsi
tahakkuk eder. Ancak anlayışsızlık meydan bulunca, kan-kocanın şahıslarına
münhasır kalmayan, belki onlardan daha ileri giderek çocuklara da geçen
zararlar doğar. Çocuklar ise müstakbel cemiyetin çekirdekleri olduğundan
onların yetiştirme vasıtalarının en iyİsiyle terbiye edilmeleri çok önemli bir
vazifedir.
Kadın böyle bir zarara sebebiyet verdiği zaman onu doğruya
yöneltme vazifesini üzerine kim alır?. Mahkeme mi? Kan koca arasındaki özel
münasebetlerde mahkemenin müdahalesi ihtilaf noktasını genişletmeye ve taraflar
arasındaki alakanın tamamen bozulmasına yol açar. Zira, bu müdahale aleni
olarak yapıldığı için taraflardan birinin izzet-i nefsine dokunur. Bu sebepten
taraflardan birini günahkarlık bocalaması yakalar ve kendi durumunu -batıl da
olsa-korumak teşebbüsüne geçer. Dolayısıyla mahkeme ancak her türlü sulh
denemelerinin fayda vermediği büyük anlaşmazlıklarda müdahale etmelidir.
Koca, bir huzursuzluk meydana getirir, hanımı ile
münasebetlerinde bir çekingenlik gösterirse kan-koca barışmalıdırlar. Kocanın
gönlünü yapmak için kadının, nezdinde bol imkanlar, çeşitli marifetleri vardır.
Bunu en iyi kendileri bilirler. Zaten yaratılışları buna elverişlidir. Erkeğin
sert tabiatı karşısında kadın yumuşak ve mülayim bir yaratılışa sahiptir. Kadın
bu tabiatıyla erkeği yumuşatmaya, onunla sükun ve huzur içinde yaşamaya
muktedirdir.
Ancak, tarafların her ikisinde de nefret vücuda
gelince o zaman kanun çeşitlidir. "Eğer bir kadın kocasından nefret veya
isteksizlik yüzünden korkar da anlaşmazlık meydana gelirse her ikisinin de
kendi aralarında sulh yoluyla bir anlaşma yapmalarında beis yoktur. Sulh daha
hayırlıdır..." (4:128).
Bu ayet aileyi bölüp çocukların huzurlu hayatını
parçalamaktansa uzlaşmanın her iki taraf için de daha hayırlı olduğunu tavsiye
ediyor. Bununla birlikte ayetin devamı, kocanın karısına karşı olan
davranışlarında cömert ve geniş fikirli olmasını belirtiyor. "... Zaten
nefisler cimriliğe hazır duruma getirilmiştir. (İnsanın mayasında cimrilik
vardır). Eğer güzel geçinir, (kötülükten) sakınırsanız, Allah yaptıklarınızı
haber alır." (4:128). Kadının gösterebileceği dar görüşlülük, kocasının
gözünde onu cazibeli kılan bütün özelliklerini kaybettiğini bildiği halde, hala
ondan sevilen bir eşe karşı olan davranışları beklemek ve bu hakkı kendisinde
görmektir. Diğer tarafta erkeğin dar görüşlülüğü ise, kendisi için cazibesini
kaybetmiş olan, fakat hala birlikte yaşamak isteyen ve bu yüzden dolayı da
kendi haklarım minimum düzeye indirmiş bulunan karsının haklarım daha çok
baskı altına almasıdır. Bütün bu durumların aşırı olaylarda meydana geldiğini
hatırlatmak gerekir.
Aile ilişkilerinin bütün problemlerini
toplayacak olursak şöyle denebilir: Birincisi; Kadının erkeğe karşı olan
yükümlülükleri keyfi ve ta-hakkümi birşey değildir. Ancak orada doğrudan
doğruya veya dolayısıyla kadına da şamil genel menfaatler nazarı dikkate
alınmıştır. İkincisi; Şüphesiz bu vecibelerin çoğunun aynı tesirden erkek için
de bir mukabili vardır. Kadına verilmemiş olan selahiyetlerden erkeğin bir
şekil ile özellik kazandığı pek nadir durumlara gelince, orada kadının ve
erkeğin birlikte fıtri durumları dikkate alınmış, fakat onunla kadını hakir
görme ye küçümseme gibi birşey kasdedilme-miştir. Üçüncü durum şu ki, gönlü onu
kabul etmediği veya kabul etmekte kendisi için bir zulmün bulunduğunu sezdiği
zaman onu reddetme hususunda kadına hak verilmiştir. (Mu-hammed Kutub,
a.g.e.).
Şimdi de
kadınların problemleri içinde yaygın olan birkaç şüpheyi ele alıp açıklayalım:
Çalışma, şüphesiz ki, bir haktır. Kadınlar ilk devirlerde şartlar
çalışmalarını gerektirdiği ve uygun düştüğü zamanlarda çalışırlardı. Ancak
mes'ele, aslında bu hakkın takrir edilmesi mes'elesi değildir. Gerçek şudur ki,
bir yönden toplumun ihtiyacı, başka bir yönden bizzat kadının ihtiyacının
gerektirdiği zaruri hallerin dışında çalışmak maksadiyle kadının dışarı
çıkmasını
İslam hoş görmez. Kızları okutmak, hastabakıcılık, kadın hekimliği gibi işler
yapması için onun çalışması şarttır. Böylece toplumun bu vazifelere kadınları
teşvik etmesi, erkeklerin cihad için hazırlandıkları gibi, kadınların da o
vazifelere hazırlanmalarını sağlaması şarttır. Kendine bakacak bir kimsenin bulunmaması,
ihtiyacını ifade eden diğer bir sebeptir. Çünkü, kadın için çalışmak, yaşama
yolunda müptezel olmaktan daha haysiyetli bir durumdur. Ancak bunların hepsi
birer zarurettir. Bu zaruretlere göre İslam onlan mubah sayar.
Fakat toplumda asıl olan şeyin -batılıların ve
komünistlerin iddia ettikleri gibi- kadının çalışmak için evinden çıkmasıdır,
düşüncesine gelince, bu, İslam'ın ikrar eylemediği bir hamakattır. Çünkü bu,
kadını asli vazifesinden uzaklaştırır ve sağlayacağı hayırlardan daha büyük
ruhi, sosyal ve ahlaki kötülüklerin meydana gelmesine sebep olur.
Kadının vücud, akıl ve sezgi itibarıyla anne olmak için en iyi
donanıma sahip olduğunu hiç kimse inkar edemez. Bu yüzden eğer onun dikkati
başka önemsiz çalışma alanlarına yönelti-lirse bundan insanlık zarar
görecektir. Bu durumda kadın, erkeklerin elinde bir oyuncak ve sınırsız zevkin
esiri olmuş, beyinsizlerin kötü arzularına cevap veren bir köleden farksız
olur. Eğer İslam, böyle hallere mahal bıraksaydı, en büyük meziyyetinden
uzaklaşırdı. İslam'ın o büyük meziyeti ise, bütün insanlığa nesilleri,
kesinliğe uğratmayan muttasıl bir yapı olarak bakmasıdır.
Denilir ki: "Muhakkak kadın hem ana,
hem de İŞÇİ olmaya muktedirdir. Hal böyle olunca bütün mesele, çocuk müşkülünü
halledecek çocuk yuvalarım tesis etmektir. Bunların hepsinin, araştırma
neticesinde hedefi sabit olmayan boş sözler olduğu tesbit edilmiştir.
Yuvalar, çocuğun her türlü bedeni bakımı,
akli, fikri, ilmi yönetimine muktedir olur. Ancak yuva, onsuz hayatın ayakta
durması, o bulunmadan vaziyetlerin doğrulması mümkün olmayan biricik unsuru
çocuğa vermeye kadir olamaz. O t*aı!'.ana sevgisi" ve bakımıdır. Başka
kadınların değil, sadece "ana"nın bakımıdır.
İnsanın
tabiatını değiştirmek, çılgın medeniyetin ve beyinsiz komünizmin imkanı
dahilinde değildir. Çünkü çocuk, en az iki senesinde kendi Öz kardeşi olsa bile
hiç bir kimsenin ortak olmadığı bir anaya muhtaç olduğunu hisseder. Öyle bir
ana ki, onun bütün istek ve arzularına cevap vermekte, iki kolu arasında
kucaklayıp emniyet ve sevgi hisleriyle onu kaplamakta tam
bir dikkat sarfeder. Bu ilginin dışında kalan
çocuğun gönlü ıstırap ve düğümlerle dolar. Çocuk için yuvadaki ana ne kadar
gariptir! On veya yirmi çocuk, bir tek yapmacık "ana"ya ortak olurlar.
Ona sahip olmak için, kendi aralarında mücadele ederler. Böylece bu minval
Üzere yetişirler. Onların iyilik temayüllerine mücadele duygusu galip gelir,
kalbleri taşlaşır. Bu yüzden orada onların kalplerinde sevgi ve kardeşlik
yeşermez.. Küçük çocuklar için yuva -kadın için çalışmak gibi- ancak ihtiyacın
gerektirdiği bir zarurettir. Mecbur edici bir zaruret bulunmadığı halde, onun
asıl olduğunu iddia meselesine gelince işte bu, akıl sahiplerinin uzak durmaları
icap eden bir deliliktir. İnsan üretimini telef ve heder olmaya terkederken,
maddi üretimi çoğaltmakta insan için nasıl bir fayda vardır?
Bu, çılgın batılıların tarihi, coğrafi, siyasi ve iktisadi
şartlarından doğan bir özrü olabilir. Fakat İslami doğuda yaşayan bizlere
gelince, nedir Özrümüz bizim? Acaba erkeklerden çalışan ellerin hepsini
tükettik de işin daha fazla ele muhtaç olduğunu mu gördük? Baba, kardeş, koca
veya akraba olsun müslüman erkek, kadını beslemekten acze mi düştü? Bu yüzden
kadını kendini yedirip içirmesi için çalışmaya mı terketti?
Kadının çalışması ona ekonomik özgürlük verdiği için toplum
içinde daha saygın bir yere sahip olur diyenler de var. Fakat bizim öğrenmek
İstediğimiz bir şey var, İslamiyet kadının hür iktisadi durumuna karşı mıdır?
Gerçek şudur ki, İslami dünyanın yüzyüze kaldığı asıl sorun bir yöntem değil,
ama erkek ve kadının dürüst bir yaşamdan mahrum kaldıklarından dolayı içinde bulundukları
yoksulluktur. Çözüm, maddi üretimimizi hızlandırıp bütün ülkeyi kalkındırmaktır.
Böylece kadın da erkek de fakirlikten kurtulur. Erkek ve kadın arasındaki
iktisadi üretim yarışı çözüm yolu değildir.
Bazı kişiler kadının da çalışmasıyla ailenin gelir düzeyinin
kesinlikle arttığını ifade ediyorlar. Bu belki birkaç vaka İçin geçerli
olabilir ama, tüm kadınlar çalışırlarsa aile hayatı felce uğrar ve iş
boşanmalara kadar gider. Kadının dışarıda çalışması bu kadar büyük bir bedel
ödemeye değer mi?
dığı ve onu başarmak için kendine eşsiz maharetlerin
verildiği ilk vazifesine tahsis ederken, toplumun ihtiyaçlariyle birlikte
beşeri fıtratı da nazarı itibare alıyordu. Böylece yaşama kaygısından kadının
gönlünü azade kılmak insanlıkla ilgili bulunan değerli gayeye riayet etmek ve
bütün güç ve kuvvetiyle o tarafa yönelmek için vazgeçilmez bir tarzda kadının
yaşama teminatını erkeğe yüklemiştir.
Şimdi
müslüman kadının istediği kadın hakları nerede? Hayatta İslam'ın, kadın için
gerçekleştirmediği hangi hedef kalmıştır?
Kadın, yoksa erkekle insani bakımdan eşitliğini mi istiyor?
Evet, İslam bu eşitliği kanun önünde nazari ve ameli olarak kadına verir.
İktisadî hürriyet ve toplumda doğrudan muamele yapmayı mı istiyor? Evet İslam,
bu hakları kadına veren ilk nizamdır.
Kadın öğrenme hakkı mı istiyor? Evet, bu
hakkı da İslâm kadına vermiş, hatta
öğrenmeyi onun üzerine bir "farz" kılmıştır.
Kadın, kendi izni olmadan evlendirilmemesini mi istiyor? Buna
mukabil kendi kendine nişanlanmak ve evlenmek mi istiyor?
Evet.. İslam, bunların hepsini, erkeğe bir
vazife olarak yüklemiştir. Kadın kendi lehine olmak şartıyla çalışma hakkını mı
istiyor?.. Evet., islam'da kadının o hakkı da kendisi için mahfuzdur. Yoksa,
müptezellik ve açık-saçıklık hakkını mı istiyor? İşte sadece bu, İslamın kadına
haram ettiği tek hürriyettir! Fakat İslam, erkeği de bir eşitlik esasına göre
ondan mahrum etmiştir. Çünkü, bu hürriyeti gerçekleştirmek için parlementoya
girmeye ihtiyaç yoktur. Bu ancak toplumun bağlarını ve geleneklerini çözüp
parçalamaya muhtaçtır. İşte o zaman dileyen dilediği müptezelliği yapar.
Batı İle karşılaştırıldığında doğudaki kadının durumunun çok
düşük olduğunu düşünüp protesto edenler de var. Onun batıdaki kopyası, yüksek,
sosyal bir mevkii kazanmış durumda; neden doğunun kadım da batıdaki hemcinslerinin
yolundan gitmesin?..
İslam, bu
sebeplerden kadını, yolunda yaratıl-
Bu, içinde bazı gerçekler bulunan bir sözdür.
fienel olarak İslam
memleketlerinde kadın, kişilik haysiyeti olmayan geri kalmış cahil ve değersiz
bir topluluktur. Maddi ve manevi pisliklerin içine gömülmüş vaziyette
hayvanlar gibi yaşar. Mesut olmaktan daha çok yorgundur. Aldığından daha
çoğunu verir. Ekseriye iç güdüler aleminden daha yukarı yükselemez, kendisine
yükselme İmkanı da verilmez.
Bu bir hakikattir. Lâkin bu acı hakikatten sorumlu
kimdir?.. O sorumlu İslam veya onun nizamı mı?
Muhakkak ki şarklı kadının ızdırabını çektiği bu
kötü durum, bir takım iktisadi, siyasi, içtimai ve psikolojik şartlara istinat
eder. O halde bu kötülüklerin bize nereden geldiğini bilmemiz, ıslahat yapmayı
düşünürken doğru yol üzere olmamız için esaslı bir şekilde bunların üzerine
eğilmemiz icabeder. Birçok nesiller boyunca şarkın iztırabını çekmekte olduğu
bu yüz karası geriliğin sebebi fakirliktir. Halk, bir lokma yiyecek ekmek ve
avret yerlerini örtecek kadar giyecek bir şey bulamazken, hakim durumda olan
zümreyi sefih lüks, çirkin israf ve kaba zevke garkeden içtimai zulüm, idareci
sınıfından müptezel bir zümre meydana getiren bu siyasi zillet ve meskenet...
Öyle bir sınıf ki, bütün haklan garantili, fakat, üzerlerine yapmaları lazım
gelen vecibeleri yok. Mahkum zümre, muka-bilsiz olarak bütün vergileri ve
mükellefiyetleri yüklenir ve taşır.. Bu şartlann neticesi olarak milletin büyük
bir çoğunluğuna içinde yaşadığı bu karanlık ve şaşkınlık, ümitsizlik telkin
eder., işte kadının duçar olduğu zillet ve zulüm dolu ahvalden ancak bu
saydıklarımız mes'uldür.
Şüphe yoktur
ki, kadının muhtaç olduğu en mühim şey, kendisiyle erkeği arasındaki karşılıklı
sevgi, hürmet temayülü ve duygulandır. Fakat herkesi içine alan bu kahredici
zillet ve kıvrandıncı fakirlik atmosferinde bu iyi duygular, nerede ve nasıl
yeşerir?.
Erkek, kadınına zulüm ve işkence eder. Çünkü,
o zavallı erkek, evinin dışında kaybettiği şahsiyetini evinde gerçekleştirmek
ister. O kişilik ki, bekçinin, polisin, muhtann ve arazi sahibinin hiçe sayıp
ihanet ettiği şahsiyet... Devletin mes'ul idarecisi bulunan beylerin veya fabrikatörlerin,
paralı askerlerinin ihanet ettiği kişilik veya
dairedeki müdürün ihanet ettiği kişilik... Bu böyle bir şahsiyet ki, muhtaçlık
ve zillet sebebiyle, karşı koymaya veya onu yenmeye muktedir olamadığı zalim
yönetmeliklerin kendini tehdit ettiği şahsiyet..
Bu sebeple, o, içinde birikmiş olan gazabını ailesi,
çocukları ve ehlinden kendisine yaklaşanların üzerine saçar. Cemiyette şamil
olan ve erkeğin çalışma gücünü dizginleyip ruhi ve asabi enerjisini tüketen bu
zalim fakirlik, içinde sevgi ve iyi muamele duyguları gelişen geniş kalplilik
ve hoşgörülüğün, kendi gönlüne düşmesine veya insanların basit hatalarına
tahammül gösterip ya sabreden ya affeden güçlülüğün sinirlerine hakim
olmasına imkan vermez.
İşte kadını
erkeğe köle yapan, onu erkeğin haşin muamelesine tahammüle mecbur eden,
anlatmaya çalıştığımız bu fakirliktir. Çünkü kadın ıçm o çileli durum, uuiıamen
Kocasız olmaktan daha iyidir. Şeriatın kendine tanıdığı kanuni haklarını
kullanmaktan kadını alıkoyan işte o fakirliktir. Eğer kadın o yola başvurmuş
olsaydı, erkeği kendi hudutlarında durdurmak mümkün olurdu. Kadın, kocasının
kendisini boşaması ihtimalinden doğan daimi bir korku içindedir. O zaman ne
yapar?.. Çocukları, babaları tekeffül eder. Amma, kendini kim tekeffül eder?..
Zaten yaşamaktan bıkmış olan fakir akrabaları mı?.. Onlar kendi maişetlerinin
darlığından dolayı zaten taşıyamadıkları yüklerinin ziyadeleşmemesi için,
kadının kocasından ayrılmasını tasvip etmiyorlar. Buna mukabil kadına, o
dayanılmaz zilleti taşımasını tavsiye ediyorlar.
İkincisi
geri kalmış bir toplumda, -şüphesiz doğu bugün geri kalmıştır, çünkü o, gerçek
hedefini yitirmiş, kendini kaybetmiş ve bu yüzden karanlıklara gömülmüştür.-
bütün insani değerler düşer. Bütün suret ve şekillerinde kabul olunan tek
fazilet, sadece madde ve kuvvet olur. Bu, toplumda zayıflık, tahkir ve alay
etmeyi haklı gösteren bir sebep sayılır.
Erkek, kadından daha kuvvetli olduğu zaman
kadını küçümser. Çünkü bizzat kendisi öylesine düşük bir seviyededir ki, insana
insan olduğu için saygı duyan insani seviyeye yükselmeye kadir olamaz. Ancak
kadının mah-mülkü olması hali, bu durumlardan istisna edilir. İşte sadece
kadın o zaman hürmet görür. Zira o, kuvvet ve sulta vesilelerinden bir vesileye
sahiptir.
Geri kalmış toplumlarda insanlar iç
güdülerine yönelirler veya onlara doğru yaklaşırlar. Özellikle insanlara cinsi
arzu galip gelir de hayatı o şehvet perdelerinin arasından seyreder ve her şeyi
onun hudutları içinde görür. İşte o zaman kadın, erkeğin duygularında başka bir
şey değil sadece bir meta oluverir. (Ve erkek de kadının nazarında o duruma düşer.
Ancak o, vazife ve bakım işini üzerine alması itibariyle kadının nazarında
cinsle ilgili hususlardan daha büyük bir yer işgal eder.) Böylece erkek
kendisinde, kadına karşı saygılı olmasını sağlayacak olan insani yüksek
manaları, akli ve ruhi fazileti bulamaz. Eğer hayvanlar alemindeki cinsi
münasebet içgüdüsünün, erkeğin dişiye karşı hakimiyetinden bir şekli temsil
ettiğini düşünecek olursak görürüz ki, derhal burada iki düşük şuurun karışımı
bir duygu birleşir:
a- İş anında yani münasebet esnasında erkeğin dişisine hakim
olma duygusu,
b- İş bittikten sonra ihmal etme duygusu.
Geri kalmış çevrelerde terbiye ciheti ihmal
olunmuştur. Çünkü o, cehalet ve meskenet ortamında gözlerin görmediği bir lüks
olarak gözükür. Terbiye ki, nisanı insan yapan, insanı hayvan seviyesinden
kurtarıp yükselten biricik vesiledir. Terbiye hiç bulunmadığı veya bozuk bir
şekilde bulunduğu vakit, insanlar, sadece kuvvete tapar. Hayatı, şehvet
ölçüleriyle ölçmekten doğan duygalara esir düşer. Böyle olan çevrede ana, elinde
olmayan bir duygusuzlukla, erkeğin kadına yönelen duygularını bozmaya, o
duygulan diktatörlük ve zalimane tahakkümle büyütmeye hizmet eder. Zira, çocuğunun
aşın derecede ve onu arsız yapacak bir tarzda seven, makul bir hudutta dur
demesini bilip onu durduramayan ana, çocuğa bilerek veya bilmeyerek, ancak
kendi sözünün kayıtsız şartsız itaat edilen söz alışkanlığını kazandırır.
bul ettirmek istediği emirleri, bu şehevi arzu ve
temayüllerin ilhamıdır. Eğer dış cemiyet, içinde ızdırap, baskı, zillet ve mahrumiyet
bulunan şeylerle beraber ferdin bünyesinde olgun kişiliği gerçekle ştirmez,
seyirci kalırsa, o zaman erkek, şuur altında birikmiş olan veya kötü terbiye
neticesi yüklü bulunduğu bütün kötülüklerini, kendinden zayıf olan kadın, erkek
ve çocukların üzerlerine intikal ettirmeye başlar.
Bundan İslamı mı suçlamak gerek? Bunlar
bugünkü doğunun huzursuzluğunun belli başlı kaynaklandır. Bütün bu problemler
olmasaydı, doğulu kadın bu kadar sıkıntı çekmez ve aşağılanmazdı.
Belirtilenlerin hiçbirinin İslam ile ilgisi yoktur ve onun ruhuyla bağlaşmaz.
Yoksulluk mu? Yoksulluk İslam'ın sonucu mudur? Tabii
ki değil. Ömer İbn Abdulaziz devrinde cemiyeti, içinde zekat isteyen veya
zekatı kabul eden hiçbir fakirin bulunmadığı bir seviyeye ulaştıran o İslam
değil midir? İşte, o İslam, bu yeryüzünde tatbik edilen ve bugün de tatbik
edilmesini ister olduğumuz İslam.
O, "Servetin sadece zenginler arasında el
değiştiren bir şey olmaması için..." (59:7). buyuran, halk sınıflan
arasında adil bir dağıtım yoluyla servetleri tevzi eden ve böylece insanların
seviyelerini birbirlerine yaklaştıran nizamdır. Çünkü o, lüksü sevmez, onu
yasaklar. Fakirliği sevmez; onun izalesi (ortadan kaldınlması) İçin çalışır.
Şarklı
kadının meselesinde birinci etken fakirliktir. O, ortadan kalktığı zaman en
büyük düğüm çözülür, kadın kendi haysiyet ve şahsiyetini bulur. Kazanmak
maksadıyla kadının çalışması, zaruri olan şeylerden değildir, her ne kadar bu
onun normal hakkı ise de.. Lakin milletin hepsi için servet seviyesini
yükseltmek, kadının -ki, o kendi şahsı müstesna hiçbir kimseyi doyurmakla
vazifeli değildir- mirastan olan nasibini erkeğin nzasiyle teminat altına alır
ve fakirlikle karşı karşıya kalmak korkusundan dolayı bırakmak mecburiyetinde
kaldığı haklarına sarılmak hususunda kadını teşvik eder.
Hal böyle olunca, erkeğin başkalanna zorla kaşağılık duygularını aşılayan ve sonunda onu evde boşalttıran
siyasi zulüm ve baskı mıdır? İslam, zulme isyan etmek ve zalimlere karşı mukavemete
çağırmaktan başka birşey midir ?.. İdare edenler ve edilenler olarak beşeri
terbiye hususunda şu örnek dereceye varmış olan İslam değil midir ki, Hz. Ömer
(r.a.) "Dinleyiniz ve İtaat ediniz." deyince, müslümanlar topluluğu
arasından biri Hz. Ömer'e: "Giymekte olduğun şu elbisenin sana nereden
geldiğini bize haber verinceye kadar seni dinlemek ve sana itaat etmek bizim
üzerimize lazım değildir." der. Bu durum karşısında Hz. Ömer, gazaplanmaz,
üstelik soranın sorusunu kabul eder, onu tatmin edip İnandırmcaya kadar
meselenin hakikatini açıklar. Nihayet adam: "Emret, şimdi dinler ve itaat
ederiz." der. İşte bizim özlediğimiz böyle bir yönetim şeklidir. Bu İslam,
tatbik edildiği zaman insanlar, tepeden inme baskıların meydana getirdiği İçe
dönüklüğü, bu sebeble ters nefes almaya zorlayan zillet ve hakareti elbette
görmeyeceklerdir. İşte o zaman amirin memura ve idarecinin idare edilenlere
muamelesi, her şahsın başka bir şahsa muamelesi, erkeğin eşine ve çocuklarına
adalet, sevgi, güzellik ve kardeşçe muamele etmesi hususunda örnek ve rehber
yapacağı bir ışık olacaktır.
Acaba bu hallere sebep, insanî kıymet ve
değerlerin düşük olması mıdır?..
İslam
insanları düşük seviyeden kaldırmak, insanı insan yapan hakiki kıymet ve
değerleri insan için vazetmekten başka birşey için mi geldi?..
"Allah katında en değerli olanınız, en muttaki
olanınızdır." (49:13). En zengin olanınız, en kuvvetli olanınız, sulta ve
hakimiyet bakımından en Üstün olanınız değil.. İşte İnsani kıymet ve değerler
bu seviyeye yükseldiği zaman, orada zayıflığından dolayı kadına kötü muamele
etmeye bir mecal kalmaz. Kaldı ki, İslam'ın insanlık ölçüsü, ancak erkeğin
kadına karşı güzel muamelesidir. Bu ölçü İse, Rasulullah@'ın şu hadisi söylemek
suretiyle sarahaten koymuş olduğu ölçüdür: "Sizin en hayırlınız, ehline
en hayırlı olanınızdır. Ben içinizden ehline en hayırlı olanınızım."
(Tİrmizi). Arap dilinde ehil kelimesinden murad ailedir. Böylece
Rasulul-lah@'ın, ruhların hakikatini idrak melekesi derindi. Hal böyle olunca
koruması altında hiçbir insana
kötü
muamele edemezdi. Herkesin böyle hareket etmesini, aksine davrananların İnsani
değerlerini kaybetmiş olacaklarını, bu sebeple ruhlarını bir ızdırap ve ukdenin
kaplayacağını ifade etti.
İslam
insanların, terbiye prensiplerinden uzak olarak içgüdüleriyle yaşamalarını ne
zaman mubah kıldı?.. Şüphesiz ki İslam, apaçık bir ifadeyle onların varlığını
ve te'sirini kabul eder.. Fakat ahlaken düşüşlerinde ona ayak uydurmaz ve
içgüdülerin insanlara tahakküm etmesini istemez. Ta ki, içgüdülerin tesiriyle
meydana gelen davranışlar, hayata bakacakları bir pencere olmasın. İslam'ın,
kadın ve erkekten her birini, diğerinin hacetini gidermeye mecbur etmesi,
insanı içgüdüler seviyesine düşürmek değildir. İslam bundan ancak insanları
kendi zaruri ihtiyaçlarında serbest hale getirmeyi kast ve irade eder. Yeter
ki, bu zaruretler, onların şuur ve sinirlerini meşgul edip de güçlerini en
yüksek istihsal sahalarına teksif etmekten alıkoymasın. Bunun bir işte veya
ilimde veya fende veya ibadette veyahut meşru bir yol ile kendini doyurmak
mümkün olmadığı zaman kötülüğe tevessül etmekte olması müsavidir. Lakin islam,
insanların hiçbir vakit şehvetlerin esiri olmalarına, o şehvetlere dalarak
yüksek insani hayat tarzından uzaklaşmalarına müsaade etmez. İslam, erkeği
bitmek tükenmek bilmeyen bir ci-had ile Allah yolunda cihad etmekle; kadını, çocuklarını terbiye ve evini tertip ve tanzim ciha-diyle vazifeli
kılar ki, her ikisinin de zaruretler ve şehvetler hududunda durup kalmayan bir
takım hedef ve gayeleri olsun.
Kötü terbiye veya ahlaki disiplin eksikliğinin İslam'dan
ileri geldiği mi söylenmektedir? Kur'an'ın tamamı ve hadislerin hepsi insanları
terbiye etmeye ve onları, nefis bakımından zapt u rapt altına almaya, adaleti
benimsemeye, başkalarına hürmet etmeye ve insanı, kendi canım sevdiği gibi
başkalarını da sevmeye alıştırmak hususunda ilahi bir davettir.
O zaman doğulu kadının geri kalmışlığının sebebi
bizim geleneksel toplum hayatımız mı? Hiçbir vakit, ilme mani, çalışmaya engel
olmayan, toplumla beraber yürüyen, teamüle karşı koymayan adetlerin ayıbı nedir?..
Onlardan ne gibi zararlar meydana gelmektedir. (Biz burada dışarıdan ithal
edilmemiş olan gerçek İslami gelenek ve adetlerini kastediyoruz. Halbuki geleneklere
hücum eden yazarlar, onlar arasında bir ayırım yapmadan hücum ediyorlar ve
hatta hiçbir İstisna dahi yapmıyorlar.) Bu gelenekler, sadece ahlaki
müptezelliği, hayasızlığı, taşkınlığı, fitneyi, ahlaki bağlardan çözülmeyi,
kötülüklerin yaygın hale gelmesini ve sokaklara dökülmesini yasaklar.
Kim diyebilir ki, kadının kişiliğini olgunlaştırması,
bilgi ve tecrübesini çoğaltması için biricik yol, gönül pazarlarına çıkması ve
kendini oradaki gençlerden birine peşkeş çekmesidir. Kendini teslim ettikten
sonra o gencin adi ruhlu, evlenmek arzusu olmayan, sadece cinsi ihtiyacını
tatmin etmek isteyen, kadının kişiliğine hürmet etmeyen birisi olduğunun
meydana çıkması üzerine o genç kadın, çıplaklaşmış uygar Batı gençkızlarmın
yaptığı gibi bir başka gence dönmeyi düşünmesini kim ve nasıl isteyebilir.
Öğretimin
vazifesi nedir?.. En azından hayatla ilgili işler hakkında nazari bilgi vermek
değil midir?..Evlenmek?.. O, ruhları olgunlaştıran, akıllan geliştiren temiz,
ameli bir tecrübe değil midir?..
Mısır'da gayri müslim bir yazar, bazan İma ederek, bazan da
açıkça İslam'ı kötülemek ve onunla alay
etmek için
haftalık bir gazetede her hafta kadınlara hitab ederek şöyle diyordu:
"Çürümüş (!) geleneklerinizi bozdunuz. Büyük bir cür'etle erkeklere
karıştınız. Çalışmak için fabrika ve ticarethanelere daldanız. Siz bunu bir
zarureti gidermek için yapmadınız. Ancak sizi. yalnız analığa ve beşeri üremeyi
korumaya mecbur eden geleneklerinize karşı harb ilan ederek onları parçalamak
için bunu yaptınız!"
Bu yazar diyor ki: "Kadın sokakta
yere bakarak yürür, çünkü o kendi varlığından emin değildir ve onu erkekten ve
toplumdan gelen bir korku çemberi içine alır! Lakin tecrübeler (!) onu geliştirince
her şeye meydan okuyarak başım kaldırır ve erkeklere sabit gözlerle
bakar..."
Tarihte Hz. Aişe bizzat siyasete karışıp, savaş
meydanlarında orduları yönelttiği zaman erkeklerle perde arkasından konuşurdu.
Gözü bakmaktan alıkoymak, sadece kadınlara mahsus bir ahlak değildi. Şüpheden
ârî olarak tarih rivayet eder ki, Rasulullah @ bakire kızlardan daha fazla haya
sahibi idi. Acaba o, varlığından emin olmadığı ve bütün beşeriyete ait olan peygamberliğinin
hakikatini bilmediği için mi öyle haya sahibi idi?.. Acaba bu hayasız yazarlar,
bu gibi hayasızlıklarından ne zaman vazgeçecekler?! (Muhammed Kutub; islam,
The Misun-derstood Religion).
Kadının kötü bir durumda oldu&undan süohe yoktur. Lakin
onun durumunu düzeltmenin yolu kendine göre özel şartları ve özel ayrılıkları
bulunan batılı kadınların tipik cinsi sapıklık yolu değildir.
Şüphesiz,
bizim eşit olarak kadın ve erkeğin hayatındaki hataları düzeltme yolumuz,
ancak ve ancak İslam nizamına dönmektir. Bizim yolumuz, erkek, kadın, genç,
ihtiyar hep birlikte insanları, İslam hükmüne ve İslam kanununa çağırmamız, bu
davaya hakkiyle iman etmemiz ve ona gücümüzü, temayüllerimizi ve düşüncelerimizi
adamamızdır. İşte o zaman, yani inandıklarımızı tatbik etmek için inanıp ve ona
göre çalıştığımız zaman İslam hükümran olur, böylece zulümsüz ve işkencesiz,
her şey doğruca yerli yerine yerleşir.
Boşanma: İslam hukukunda boşanma, evlilik hayatının devamına
imkan kalmadığı zaman başvurulacak son çaredir. Kur'an-ı Kerim: "Kadınlar
size itaat ederlerse aleyhlerinde bir yol aramayın." (4:34) buyurulmakta
zaruretsiz boşanma yasaklanmaktadır. Hz. Peygamber @: "Evleniniz, fakat
boşanmayınız. Çünkü Allah, zevkine düşkün erkeklerle zevkine düşkün kadınları
sevmez." buyururlar. (Ahkamu'l-Kur'an ve Keşfu'1-Hufa). Diğer bir hadis
şöyledir: "Allah nezdinde en sevimsiz mubah, talak (boşanma)drr."
(Ebu Davud). Ahmed, Ebu Da-vud, Tirmizİ, İbni Mace ve Darımi'de yer alan başka
bir hadiste ise şöyle buyurulmaktadır. "Eğer bir kadın çok güçlü bir
(meşru) sebepten olmadığı takdirde kocasına boşanmak istediğini söylerse,
cennetin kokusu ona menedilir" Hanefılere göre boşanmada aslolan
"haram ol-mak"tır. Çünkü, hakkında pek ağır hadisler va-rid olmuştur.
Boşanma aynı zamanda toplumun temel taşı olan aile birliğini bozmak, nikah nimetini
tepmektir. Dolayısıyla zaruret olmaksızın boşamak haramdır. Kur'an-ı Kerim,
erkeğe kansmdan hoşlanmasa dahi birlikte olmasını emreder: "Onlarla iyi
geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız, bilin ki sizin hoşlanmadığınız bir şeye
Allah çok hayır koymuş olabilir." (4:19). Ayette de belirtildiği gibi,
boşanma, kişinin başvurması gereken en son çözüm yoludur. Eğer her iki taraf
da birlikte yaşamayı imkansız görüyorlarsa o zaman boşanabilirler.
İslam'ın
gözünde evliliğin en önemli sebebi İnsanların faziletli ve saf, temiz bir
hayat yaşamalarını sağlamaktır. Bu gaye ve görev ancak karı ve kocanın
birbirlerinin cinsi arzularını tatmin ettikleri vakit amacına ulaşır. Ne zaman
ki her iki taraftan birisi diğerinin cinsi ihtiyaçlarına cevap veremez, işte o
zaman mağdur olan tarafın boşanma hakkı doğar. Hz. Ömer, Hz. Ali ve Peygamber
efendimiz@'in diğer ashabına göre sadece cinsi iktidarsızlık değil, aynı zamanda
cüzzam, körlük, delilik ve iktidarsızlıkla boşanmak için sebep sayılabiliyor.
İmam İbn Kayyım'ın bu konudaki görüşü şudur: "İki veya
altı, yedi veya sekizle sınırlandırmak
kusurludur, bunların eşitini veya üstünü dahil etmemek ise tüm Özellikleri
kaybettirir. Örneklerin gösterdiğine göre her iki tarafta da nefret uyandıran
kusurlar aradaki saygı, sevgi ve hoşgörüyü yok ettiği için kişilerde boşanma
hakkı doğururlar.
Burada şöyle denebilir; İslam, evlilikte
büyük saygının gerektiğini öğretip çok zor şartlar altında dahi tarafların bu
ilişkilerini sürdürmelerini tavsiye eder. Son ana kadar dahi evliliklerini
kurtarmaları için çaba sarfetmelerini isteyip ancak fiziki olarak birlikte
yaşamaları imkansı-zlaşınca boşanma hakkı verir. Gerçekte evlilik, bir
başkasıyla evlenmeyi gönlün istemesiyle bir kenara atabileceğiniz bir anlaşma
değildir. İstedikleri vakit evlenip istedikleri vakit boşanan insanları Allah
ve elçisi hoş görmez.
Ebu Hureyre'nin rivayetine göre Allah'ın
Elçisi @, bir gün şöyle buyurmuştur: "Kocalarından kendilerini çeken
kadınlar ve kocalarını boşanmak için tazminatla kandıran kadınlar
ikiyüzlüdür." (Nesei). Muaz b. Cebel'in rivayetine göre Allah'ın Elçisi @
bir gün ona: "Muaz! Yeryüzünde Allah için en değerli şey köle azad etmek,
en sevmediği şey ise boşanmaktır" demiştir. (Darekutni) ."Allah
yolunda savaşanların işleyebilecekleri en büyük günah, erkeğin bir kadınla
evlenip cinsel isteklerini tatmin etmesi
ve sonra kadının
mehrini harcayıp ondan boşanmasıdır." sözüyle Peygamber efendimiz @'in
konuşmalarından birisidir. (Hakim).
Bu kutsal beraberliğe saygı duyma zorunluğu sadece
kişilere has değil, toplum da aynı ölçüde bundan sorumludur. Kur'an, evli bir
kadınla evlenmeyi men eder bu emre uymayanlar ise İslam'ın nezdinde mahkum
olmuş, son derece nefret edilen tiplerdir. Hz. Peygamber @: "Kadını
kocasından çeviren bizlerden değildir" buyurmuştur (Ebu Davud). imam Ibn
Kay-yım'a göre; eğer herhangi bîr kimse, bir kadının kocasını öldürürse, ister
bu cinayet o kadınla evlenmek için olsun veya olmasın, kadının da bu
cinayette dahli olsun veya olmasın; adam, o kadınla evlenmekten men edilir.
Boşanma Muamelesi: Erkekle kadın arasındaki ilişki nefret
ettikleri bir düzeye ulaşmışsa İslam şeriatı onların ayrılmalarına müsaade
eder: "Boşanma iki defadır (Bundan sonra kadını) ya iyilikle tutmak, ya da
güzelce salıvermek (lazım)." (2:229).
Bu emir İslam'ın zuhurundan önce
Arabistan'da yaşanan toplumsal kötülükleri değiştirmek için inmiştir. Erkek ne
zaman istese boşanabilirdi. Karısıyla ilişkileri bozulunca ayrılıyor, kadın
isteyince tekrar birleşiyorlardı. Bunun sının olmadığı için birçok kereler
tekrar ediliyordu. Böylece kadının erkekle ne bir evlilik ilişkisi oluyordu, ne
de bir başkasıyla evlenmesine müsaade vardı. Kur'an'ın bu ayeti bu acımasız
kapıyı kapatmış oluyor. Bütün evlilik hayatı boyunca koca ancak iki
kezkarisıyla boşanma ve tekrar birleşme hakkını kullanabilir. Ondan sonra
karısından yine boşanmak isterse, yani üçüncü defa, o vakit kadın bir daha
birleşme-mek üzere ondan ayrılır. (The Meaning of the Quran, c.I, sh. 167-72).
Boşanma İşleminin en iyisi her iki tarafa da düşünme fırsatı
tanıyıp acele karar vermemeleri durumudur ki bu ayet Kur'an'da şöyle belirtilmiştir.
Kur'ân'da, boşanmış kadınlara şöyle emredilir: "Boşanmış
kadınlar, kendi başlarına (evlenmeden) üç ay hâli (hayız veya temizlik
müddeti) beklerler. Eğer Allah'a ve
âhiret gününe
inanıyorlarsa, Allah'ın kendi rahimlerinde yarattığını gizlemeleri
(karınlarında çocuk bulunduğunu saklamaları) kendilerine helal olmaz.
Kocaları da bu arada barışmak isterlerse, onları geri almaya daha çok hak
sahibidirler." (2:228). Bu bekleme esnasında koca, karısının evde
kalmasını emredebilir. Belki bu bekleme devresinde Allah onların tekrar birleşmeleri
için bir hayır yaratabilir; "Ey peygamber! Kadınları boşadığınız zaman
İddeüeri içinde (adetten temiz oldukları sırada) boşayın ve iddeti sayın (üç
defa adet görüp temizlenmelerini hesab edin.) Rabb'iniz Allah'tan korkun (bekleme
süresini uzatıp onlara zarar vermekten sakının. Bekleme süresi dolmadan) onları
evlerinden çıkarmayın. Kendileri de çıkmasınlar. Ancak apaçık bir edepsizlik
yaparlarsa başka. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa
kendine yazık etmiş olur. Bilmezsin belki Allah, bundan sonra (yeni) bir iş
ortaya çıkarır (bu bekleme süresi içinde eşler arasında bir sevgi yaratır, bir
anlaşma zemini hazırlar) Sürelerinin sonuna vardıklarında onları güzelce
(nikahınız altında) tutun, yahut, güzellikle onlardan ayrılın." (65:1-2).
Hz. Peygamber @ Efendimiz boşanma
yollarını şu açık kelimelerle ifade etmişlerdir: "Eğer kaçınılmaz hale
gelirse ve kadının adeti konusunda da hiçbir şüpheniz yoksa boşanılabilir,
fakat adeti hakkında şüphe mevcutsa kadın temize çıkana kadar beklemek
gerekir. Daha sonra arzu edilirse ilk kez boşanılabilir. Erkek, kadının bir
sonraki aybaşısmı bekleyip ikinci kez boşanabilir. Ve son olarak bir sonraki
ayda üçüncü ve son kez boşanır. Fakat birinci ve ikinci boşanmadan sonra
bekleyip düşünmek çok daha hayırlıdır, çünkü üçüncü kez boşamlırsa erkek o
kadını bir daha alamaz."
Aynı celsede üç kez boşanan cahiller kanuna karşı menfur bir
günah işlerler. Peygamberimiz @ bu alışkanlığı menetmİşlerdir ve Hz. Ömer (r.a)
ise bu suçu işleyene kırbaç cezası verirdi." (The Meaning of the Quran,
c.I, sh. 67-72).
Abdullah b. Ömer, bir gün eşini aybaşı halindeyken
boşamıştı. Bundan Allah'ın Elçisine bahsettiği vakit Peygamber @ kızmış ve:
"İki kez aybaşı olup temizlenene kadar karısını geri kabul etmesini, hala
boşanmakta ısrar ediyorsa Üçüncü aybaşının sonunda kansıyla
hiçbir cinsi İlişkide bulunmadan boşanabileceğini, Allah'ın İcadından
boşanabilmek için bu süreyi koyduğunu" belirtmiştir." (Buhari ve
Müslim). Ru-kane b. Abdi Zeyd bir gün karısı Şeyma'dan tamamen boşanır, bu
olaydan Peygamber @E-fendimizi haberdar ettiğinde: "Allah'a yemin ederim
ki, ben bir tek kez boşandığımı ifade etmiştim" der. Allah'ın elçisi @
ona doğru olup olmadığını sorduğunda, o da doğrular, bunun Üzerine karısını ona
geri iade eder. O da Hz. Ömer zamanında karısını ikinci defa, Utban b. Malik
zamanında da üçüncü kez boşar. (Ebu Davud,Tirmizi, İbni Mace, Darimi).
Yukarıda ayette de belirtildiği gibi (65:1-2) müslümanlara bu
süre zarfında eşlerini muhafaza etmeleri emredilir. Belki birlikte oldukları
bu süre onlara tekrar birbirlerini kazandırabilir. Eşleri aybaşı halindeyken
onları yine boşaya-mazlar. İlk ay başından sonra ilk boşanmayı, ikinciden sonra
ikinci boşanmayı, üçüncüden sonrada üçüncü boşanmayı üçüncüden sonrada üçüncü
ve son boşanma gerçekleşebilir. Bu uzun bekleme devresi belki iki tarafın
uzlaşmaz tutumlarını bir kenara itip tekrar barışırlar ümidiyle İslam'ın
koyduğu bir kuraldır. Üçüncü boşanmadan sonra ise geri dönüş yoktur.
Adet süreleri zarfında kadınlar genellikle asabi ve keyifsiz olurlar.
Vücutlarında öyle bedensel değişimler olur ki normal zamanda söylemeyecekleri
ve yapmayacakları şeyleri o vakit yaparlar. Bu bir tıp gerçeğidir. Bu yüzden o
anki anlaşmazlıkları ciddi değildir. Yine bu süre zarfında kan-koca arasında
bedensel bir ilişki olmaz, ki bu, aralarındaki sevgiyi ifade eden en önemli
etkenlerden biridir. Böylece meydana gelecek anlaşmazlıklar şaşırtıcı
olmamalıdır. Bu engel ortadan kalktıktan sonra aralarındaki yakınlık ve
sevginin tekrar doğacağı umulur. Bu yüzden Hz. Peygamber @, adet zamanı
boşanmayı men etmiştir. Yukarıda belirtilen Ibni Ömer'in karısını geri kabul
etmesi konusunda, İbni Ömer: "Ya Rasulullah, ya üç kez boşanmayı da aynı
anda yapsaydım, kanmla tekrar evlenebilir miydim?" dediğinde: "Hayır,
senden tamamen ayrılırdı fakat bu bir günah olurdu" cevabını alır.
(Darekutni). Bu aynı zamanda bir defada üç kez boşanmanın günah olduğu, çünkü
bununla şeriat hükümlerine aykırı olarak
Allah'ın
belirttiği sınırların dışına çıkıldığı bildirilir. (65:1-2).
Mahmud b. Lebid şöyle demiştir: "Bir gün Allah'ın
elçisine @ bir adamın karısını bir defada üç kez boşadığını söylemişler, Hz.
Peygamber Efendimiz @ sinirlenerek ayağa kalkmış ve: "Ben aranızda
bulunurken yüce ve şerefli Allah'ın kitabıyla oyun mu oynuyorsunuz?" demiştir.
(Nesei). Malik, bir adamın Abdullah b. Abbas'a "Ben eşimi tam olarak 100
defa boşadım, sence kendimi neye maruz bırakmış oldum?" dediğinde İbn-i
Abbas'ın "O senin ilk üç boşamanla senden ayrılmış oldu, diğer 97 kez
boşamanla ise Allah'ın ayetleriyle alay etmiş oldun" şeklinde cevap
verdiğini naklederler. (Muvatta). İbn-i Abbas'a bir günde karısını üç kez
boşayan birisi hakkında soruldu. O da şöyle cevaplandırdı: "O, Allah'a
itaat etmemiş oldu ve karısı ondan ayrı düşmüştür." (ibn-i Ce-rir). Hz.
Ali der ki: "Eğer insanlar Allah'ın koyduğu sınırlara dikkat etmiş
olsalardı, eşlerinden ayrılmak için acele etmezlerdi."
Boşanma hususundaki bu engel ve şartların en zoru, üç kez
boşadığı karısını erkeğin tekrar geri alamamasıdır. Ancak kadın bir başka erkekle
evlenir ve onunla münasebette bulunup, erkek daha sonra onu boşarsa eski
kocasıyla tekrar evlenebilir. "Erkek (üçüncü kez) boşarsa, artık bundan
sonra kadın başka bir kocaya varmadan kendisine helal olmaz." (2:230). Bu
şartlarda boşandıktan sonra aynı kocayla yapılacak olan her türlü evlilik gayri
kanunidir. "Bu gayri meşru bir hareket olup, böyle bir evlilik, evlilik
olmayıp zina ve kadın da erkeğin karısı değil ama hazırlanmış bir oyunun
parçası olur." (The Meaning of the Quran, c.I, sh. 167-72).
Hz. Ali, İbn-i Mes'ud, Ebu Hureyre ve Ukbe b.
Amir'in bu konudaki hadisleri, Rasulullah @'ın bu tür oyunlara göz yumanları
lanetlemiş olduğu doğrultusundadır.
Yine de eğer ikinci koca, kadını meşru
yollarla boşarsa ve İlk koca da artık eski kansıyla mutlu bir şekilde
yaşayabileceğine kanaat getirirse tekrar evlenmelerine müsaade edilir.
"Allah'ın sınırlarını ayakta tutacaklannı samyorlarsa(ilk koca ile kansı),
tekrar birbirlerine dönmelerinde ikisi için de günah yoktur..." (2:230)
Kansından hoşlanmadığı ve onunla yaşaması imkânsız hâle
geldiğinde kocaya boşanma hakkı verildiği gibi, aynı durumların söz konusu
olmasıyla kadına da bu haklar verilmiştir. Hulü', lügatte, çıkarmak ve gidermek
anlamındadır. Şeriatte ise, kadının kocasına verdiği mal karşılığında nikahı
ortadan kaldırmasıdır. Hulu'ün geçerli olduğuna delil:".. Eğer erkek ve
kadının, Allah'ın sınırlarında duramayacaklarından korkarsınız, o zaman
kadının (ayrılmak için) verdiği fidyede ikisine de bir günah yoktur.."
ayet-i kelimesidir.'' (2:229). Kadının bu hakkının iki yönü vardır: Birincisi
ahlaki diğeri hukukidir.
(a) Ahlakî Yön: İster erkek, ister kadın için
olsun bu Hulü' denilen ayrılma yolunu en son çare olarak görmelidirler. Kişi
bunu yalnızca kendi zevkini tatmin edici bîr oyun olarak görüp alay konusu
yapmamalıdır. Rasulullah @'m bu konuda kesin talimatları vardır: "Allah
kendi zevkleri doğrultusunda hareket eden erkek ve kadınları sevmez.J< Hz.
Peygamber @: "Allah zevk için boşanan her erkeği (ve kadını)
lanetle-miştir." diye buyurmuştur. Bir keresinde de: "Kocasının suçu
olmadan ondan Hulü' isteyen kadın, Allah ve melekleri tarafından lanetlenmiştir
ve Hulü'yü alay konusu yapan bu kadınlar ikiyüzlüdürler. (Huquq az-Zaujain).
(b) Hukukî Yön: Kanun kişilerin haklarını kararlaştırır:
Erkeğin boşanma hakkı olduğu gibi kadının da hul'ü hakkı vardır, böylece
kan-koca olarak yaşamaları imkansızlaşınca her ikisi de ayrılmak konusunda eşit
haklara sahip olur. Fakat kanunlar ancak İki taraftan birinin yetkilerini
kötüye kullandıklarını görürse müdahale eder. İnsanın haklarını iyiye veya
kötüye kullanması Allah'tan ne kadar korktuğuna bağlıdır. İnsanın, kendisinden
başka hiç kimse bu hakkı yerinde kullanıp kullanmadığını bilemez. Bu tabii hakkı
verdikten sonra kanun bunun hakkaniyetle yürümesi için ancak belirli birkaç
engel koyabilir. Daha önceki boşanma bölümünde belirtildiği gibi erkeğin
boşanabilmesİ için belirli şartlar gereklidir. Adet zamanı boşamlmaya-cağı, her
boşanmanın arasına bir ay müddet konulması gerektiği,
bu zaman zarfında karısını evde tutması gerektiği ve üç kez boşandığı takdirde
kadının başkasıyla evlenip tekrar boşanması gibi.
Aynı şekilde kadının da hulü' hakkı birkaç şarta bağlıdır.
Kur'an bunları şu kelimelerle anlatır: "Onlara verdiklerinizden bir şey
geri almanız size helal değildir. Şayet erkek ve kadın Allah'ın sınırlarında
duramayacaklarından korkarlarsa başka. Eğer erkek ve kadının, Allah'ın
sınırlarında duramayacaklarından korkarsınız, o zaman kadının (ayrılmak için)
verdiği fidyede (hakkından vazgeçmesinde) ikisine de bir günah yoktur."
(2:229).
Kur'an'ın bu ayetinde şu emirler mevcuttur:
a- Hulü' hakkı Allah'ın koyduğu sınırları aşma korkusu içine
girilince kullanılmalıdır. "Bir günah yoktur" kelimesi hulü'nün de
boşanma gibi kötü bir şey olduğu fakat Allah'ın sınırlarını aşma sözkonusu
olunca bu hakkın kullanılmasının günah olmadığını belirttir.
b- Nasıl ki adam, kansından boşanırken servetinin bir kısmını
feda ediyorsa, servetinin bir kısmını feda etmelidir. Erkek kadım boşayınca
evlenirken verdiği şeyleri geri alamaz, kadın boşanmak isterse evlenirken
verdiği şeyleri geri alamaz, kadın boşanmak isterse evlenirken aldığı şeylerin
bir kısmını veya tamamım kocasına geri vermek zorundadır.
c- Tazminat konusunda sadece ödeyecek
olanın teklif ettiği meblağ değil aynı zamanda alacaklının bu meblağı yeterli
görüp görmediği de önemlidir. Bu demektir ki, kadın, kocasına servetinin bir
kısmını vermekle boşanmış sayılamaz. Tavsiye olarak erkeğin kadının verdiğini
kabul edip boşaması çok önemlidir.
d- Hulü1 için kadının evlenirken aldığı mehirin bir kısmım veya
tamanını vermesiyle kocanın onu boşaması gerekir. "Kadının, her iki
tarafın anlaşmasıyla kocasına verdiği (fidyede) bir günah yoktur"
kelimeleri hûl'ünün her iki tarafın isteğiyle oluşacağına delildir. Bu, mahkeme
kararlarını hulü'nün tamamlanmasının ön şaruymış gibi düşünenleri de tekzip
eder. İslam, anlaşmazlıkların mahkemeye götürülmesini
emretmez; özellikle evde ortak ve
saygıdeğer bir çözüm yolu bulunabilirse.
e- Eğer kadının teklif ettiği tazminatı koca kabul etmezse,
"Allah'ın sınırlarında duramayacaklarından korkarlarsa başka" ayet-İ
kerimesinin ifade ettiği gibi kadın mahkemeye başvurabilir. Bu ayette
"korkarlarsa" kelimesiyle müslümaniar arasındaki yetkililere
seslenil-miştir. Allah'ın sınırlarını korumak onların görevidir. Böylece
Allah'ın koyduğu sınırlan ihlal sözkonusu olduğunda yetkililer müdahale edip
Allah'ın kadına vermiş olduğu haklan korumalıdırlar. (Huquq az-Zaujain).
Kısacası emirler var, fakat, hangi şartlar altında Allah'ın
sınırlarının zorlanacağı tam olarak belirtilmiyor. Dürüst bir tazminat miktarı
nedir? Kadın tazminat ödemek isterse, fakat erkek kabul etmezse ne olur? Bu
meselelerin detaylan Hz. Peygamber Efendimize kadınlar tarafından getirilen bu
konudaki olaylann sonuçlannda görülebilir.
Hz. Peygamber @'ın Örnekleri: Hulü' konusundaki en
önemli olay; Sabit b. Kays'ın iki hanımının da onun görünümünü sevmediklerinden
dolayı Kays'ı suçlamalanydı. Birisi şikayetini şu kelimelerle dile getirdi:
"Ya Rasulul-lah, hiçbir şey bizi birleştiremez. Örtümü aldığım zaman bana
doğru birkaç adamla geliyordu. Gördüm ki İçlerinde en karası, en kısası ve en
kötü giyinmişi oydu. Allah için, onu ahlak ve dinî hususunda ayıplamıyorum.
Fakat gİyİ-minî ve görünümünü hiç beğenmiyorum. Eğer Allah'tan korkmasaydım
bana doğru gelirken yüzüne tükürürdüm." (İbn-i Cerir). "Ya
Rasu-lullah, görüyorsunuz ben ne kadar güzelim ve Sabit ne kadar çirkin."
(Abdul Rezzak). "İnanç-lan ve ahlakı konusunda bir şikayetim yok fakat,
küfürden kocasına itaatsizlik ve ona buğz etmek gibi İslam'a yakışmayan bir şey
yapmış olmaktan korkanm." (Buhari ve Nesei).
Peygamber @ Efendimiz bunlan duyduktan sonra kadına dedi ki:
"Sana verdiği bahçeyi iade eder misin?" Kadın cevaben: "Evet Ya
Rasulul-lah, eğer isterse fazlasını bile verebilirini." Peygamber
Efendimiz ise: "Fazlası değil, fakat bahçeyi iade etmelisin!" dedi ve
Sabit'e bahçeyi kabul edip kadını boşamasını emretti. (Buhari
ve Nesei).
Habibe binti Sehl isimli diğer
karısının şikayeti şöyle dile getirilmiştir. "Bir gün Peygamber Efendimiz
evinden çıktığında Habibe'yi dışan-da bekler buldu. Ne olduğunu sorduğunda
kadın ona, Sabit ile birlikte yaşayamayacağını söyledi. Sabit b. Kays
geldiğinde Peygamber Efendimiz ona karısının söylediklerini anlattı. Habibe
bunun üzerine, "Ya Rasulullah, Sabit'in bana verdiği herşey duruyor."
dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz Sabit'e karısına verdiği herşeyi geri
alıp onu boşamasını söylemiştir." (Malik ve Ebu Davud). Bu hadiseyi Hz.
Aişe (r. anha) şöyle nakletmiştir: "Sabit, Habibe'yi o kadar döverdi ki
kadının kemikleri parçalanmıştı. Bunun üzerine kadın Peygamber @'a şikayet
etti, Hz. Peygamber de Sabit'e, karısının malından bir kısmını alıp onu
boşamasını emretti". (Ebu Davud ve İbnİ Mace) Yine de İbni Mace'nin
rivayetine göre Habi-be'nin sözleri Sabit'in ilk karısının şikayetleriyle aynı. Cemile isimli ilk karısının şikayetinin Habibe'nin
şikayetiyle aynı olduğunu hadis belirtmektedir. (İbn-i Mace).
Bir keresinde bir kan-kocanın davası
halife Ömer'e getirilmişti. Hz. Ömer (r.a) kadım uyararak kocasıyla kalmasını
tavsiye etmişti, fakat kadın kabul etmedi. Bunun üzerine çöplerle dolu bir
odaya kapatıldı. Üç gün sonra çıkartıldığında Hz. Ömer ona nasıl olduğunu
sordu. Kadın, "Allah için içeride çok rahattım" dedi. Bunu duyan Hz.
Ömer bir çift küpe için dahi olsa adama karısının hulü' hakkım vermesini emretti.
Rebi'a binti Muavviz b. Hedre, kocasından hulü'
alabilmek için ona tüm mallarım teklif etti, fakat adam kabul etmedi. Dava Hz.
Osman'a götürüldü. Hz. Osman (r.a) adama teklif edilen her şeyi hatta kadının
saçlarım dahi alabileceğini belirttikten sonra karışma hulü' hakkını vermesini
emretti. (Huquq az-Zaujain).
Hulü1 Konusunun Sonuçları: Bütün bu haber ve rivayetlerden şu
neticeler çıkmaktadır:
a- Kur'an'm bazı sözlerinin açıklamaları, "Eğer Allah'ın
sınırlarını aşacaklarından korkuyorsanız", Hz. Peygamber @ Efendimize,
getirilen davadan da anlaşılacağı gibi kadın, kocasından nefret ediyorsa ve
onunla eş olarak yaşaması imkansızsa onları ayırmak daha İyidir. Böyle bir
durumda kadını kocasının yarımda zorla tutmanın yaratacağı tehlikelerden daha
kötü olabilir. Böylece görünüyor ki, kadın, kocasından nefret ediyorsa ve
onunla yaşayamayacak durumda ise hulü' hakkı verilmelidir.
b- Hz. Ömer (r.a)'ın hareketi şunu gösteriyor, mesela hakim,
kadının kocasından ne kadar nefret ettiğini ortaya çıkarırsa bu ikilinin birlikte
yaşamalarının imkansızlığı da ortaya çıkmış olur.
c- Hz. Ömer'in hareketi aym zamanda nefretin nedenini öğrenmemiz
gerekmediğini de belirtiyor. Bu nefretin başkalarının önünde açıklana-mayacak
birçok nedeni olabilir. Bir de başkaları tarafından yeterli sayılamayacak bir
neden o kişiyle gece-gündüz yaşayan kişi için yeterli bir
vsebep olabilir. Bu yüzden
hakimin görevi kadının kalbinde kocasına karşı bir nefreti olup
olmadığını öğrenmektir. Kadının
gösterdiği sebeplerin yeterliliğine karar vermek onun görevi değildir ve onu
ilgilendirmez.
d- Hakim, kadına kocasıyla yaşamasını tavsiye
edebilir, fakat onu bana zorlayamaz, çünkü hulü' hakkını kadına Allah
vermiştir. Eğer kadın kocasıyla yaşamaya devam ettiği takdirde Allah'ın
sınırlarını aşacağından korktuğunu söylüyorsa, o vakit hiç kimse ona Allah'ın
sınırlarını aşma pahasına kocasıyla yaşamaya devam edebileceğini söyleyemez.
e- Hâkim, kadına kocasıyla yaşamasını tavsiye edebilir, fakat
buna zorlayamaz. Çünkü tatmin etmek için olsun bu konular Hz. Peygamber
Efendimiz ve Halifeleri tarafından dikkate alınmıyor. Birincisi böyle bir soru
üzerine karar verebilmek hiçbir hakimin harcı değildir. İkincisi hulü', kadına
Allah'ın verdiği bir haktır, tıpkı erkeğin boşanma hakkı gibi. Çeşitli zevkleri
tatma ihtimali erkeğe de kadına da tanınmıştır. Fakat erkeğin boşanma hakkı
kanunda bir şartla sımrlandırılmamıştır, bunu istediği yön ve zevkte
kullanabilir. Bu yüzden kadının kanuni hakkı olan hulü' ahlaki ölçülerle
sınırlandırılamaz. Üçüncüsü, iki ihtimaldan birisi doğrudur: Ya gerçekten
hulü' için ihtiyaç duyar, ya da sadece zevk peşindedir. Eğer sorun ilk ihtimalsa
kadının isteğini kabul etmemek onun haklarına tecavüz olur. Eğer ikinci
ihti-malse, kadının isteğini kabul etmemek şeriat kanunlarının önemini
tehlikeye düşürebilir. Çünkü kadın zevk peşinde koşuyorsa istediğini yapabilmek
için başka planlar yapabilir. Eğer kadının isteklerini kanunen yerine
getirmezseniz, o, bu ihtiyacını gayrımeşru yollarla karşılar; bunun sonuçlan
ise kadına hulü' vermenin sonuçlarından daha kötü olur. Bir kadiri evliyken
bir kez zina yapmasındansa elli kez koca değiştirmesi daha iyidir.
f- Kadın hulü' peşindeyse ve koca bunu kabul etmiyorsa, o zaman
hakim, erkeğe karısını bırakmasını söyler. Böyle durumların hepsinde Hz.
Peygamber Efendimiz ve halifeleri kadının tazminat için verdiğini kabul
etmesini söyleyip adamın, karısını bırakmasını emretmişlerdir. Adam, hakimin
kararına uymak zorundadır, uymadığı takdirde itaatsizlikten kendisine ceza
uygulanır. İslam şeriatında hakimin statüsü tavsiyesi niteliğinde değildir. Her
ne kadar ko-puşmalan tavsiye niteliğinde olsa da. Mağdurun kabul etme veya
reddetme hakkı vardır, gğer hakimin mevkii bu olsaydı, o zaman mahkemesine
adalet aramaya gelen insanların bir anlamı kalmazdı.
e- Hz. Peygamber Efendimizin açıklamasına
göre, hulü' üçüncü ve son boşanmaya eşittir. Bundan sonra koca, bekleme
devresinde uzlaşma yoluna gidemez. Çünkü bu hak hulü'nün geçerliliğini iptal
etmiş olur. Kadın, kocasından boşanmak için malının bir kısmını verir, adam da
bunu kabul ettikten sonra kadını bırakmamakta direnirse bu, İslamî hükümlere
aykırılık ve bir sahtekarlık olur. Yine de eğer kadın aynı adamla tekrar
evlenmek isterse bu olabilir. Çünkü hulü'nün hükümleri boşanma gibi değildir.
h- Allah, hulü'nün tazminat düzeyini belirlemek
için derece koymadı. Her iki tarafın da tazminat konusunda ne alıp vereceklerini
tayin etmeleriyle hulü' verilebilir. Yine de Hz. Peygamber @ erkeğin mehir
olarak verdiğinden fazlasını almasını onaylamamıştır. Hazreti Ali (r.a) de bu
konuyu nefret edici ve mekruh olarak değerlendirmiştir. Bütün belli başlı
hukukçular bu konuda fikir birliği etmişlerdir. Eğer kadın, kocasının
saldırganlığı sonucu hulü' hakkını arıyorsa, kocanın herhangi bir malı kabul
etmesi kerih görülmüştür.
Bu açık görüşlerin neticesinde İslamî kuralların prensibinden şu
emir ortaya çıkar. Eğer hulü' hakkını arayan kadın, kocasının kendisine karşı
saldırgan ve düşmanca tutumunu ispat eder veya hakime geçerli mazeret sunarsa,
aldığı me-nir'in bir bölümü veya yarısı karşılığında ona bu hak verilir. Fakat
kadın, kocasının saldırganlığını ispat edemez ve geçerli mazeret su-namazsa
aldığı mehrin tamamını iade etmesi gerekir. Yine de eğer hakim, kadının zevk
için böyle davrandığı konusunda bir şüpheye düşerse, ceza olarak mehir'den çok
daha fazlasını geri vermeye zorlayabilir. (Huquq az-Zaujain).
Hulü1 Konusunda Hakimin Yetkileri: Bakara Suresi'nin 229.
ayetinde hulü' konusu şöyle açıklanır: ".. Eğer erkek ve kadının, Allah'ın
sınırlarında duramayacaklarından
korkarsınız, o zaman kadının (ayrılmak için) verdiği fidyede ikisine de bir
günah yoktur..." (2:229). Bu ayette geçen "korkarsanız" kelimesi
mahkeme heyeti veya hakim için söylenmiştir. Bu ise, şer'i kuralların
meseleleri vuzuha kavuşturmadaki pratikliğini gösterir. Eğer karı-koca hulü'
konusunda anlaşamazlarsa hukukî yola başvurabilirler. Bu, kadınların bazı
davaları Rasulullah @'a ve halifelerine götürmeleriyle isbatlanmıştır. Anlaşılmaması
halinde kadının mahkemeye başvurması açık bir dille belirtilmiştir. Kocanın
kabul etmediği iddiaları hakim yalnızca dinler ve değiştiremezse ona bu yetkiyi
vermek manasız olur.
Hakimin yetkisini Öğrenebilmemiz için uygulamalara
bakmamız gerekir. Teamülde Rasulullah @ ve halifelerinin bu konudaki kararlan
"kadını boşaym" veya "kadından ayrılın" türünden olmuştur.
Ibni Cerir'in Ibni Abbas'tan naklettiğine göre Rasulullah @: "Onları
aynın" demiştir. Bundan dolayı hakimin hulü' konusunda yetkisi mevcuttur.
Rasulullah @ ve halifelerin devrinde, verilmiş olan
kararları kabul etmeyen hiçbir mümin çıkmamıştır. Bununla ilgili olarak Hz. Ali
(r.a)'nm inatçı bir kocaya hitaben: "Hakemlerin kararını kadının kabul
ettiği şekilde kabul etmezsen serbest bırakılmazsın." sözlerini örnek
alabiliriz. Eğer hakim, hakemlerin kararını kabul etmediği gerekçesiyle bir
insana hapis cezası verirse, o vakit kendi yetkisini kullanmaya daha fazla hak
kazanmış olur. Dünyadaki bütün meseleler içinde bir tek hulü' konusunun istisna
edilmesinin hiçbir anlamı yoktur. Hukuk sistemi kitaplarında, eğer koca,
karısını boşamak istemezse, hakimin onlan boşama yetkisinin olduğuna dair
örnekler vardır. O zaman neden hulü' için de hakimlerin aynı türde yetkileri olmasın?
(Huquq az-zaujain).
İslam
hukuku'na göre, kocanın hangi durumlarda kocalık vazifesinden
uzaklaştmlabileceğine dair hususların hepsi için içtihad yapılmıştır. Bunlar;
güçten düşmesi, cinsi yakınlığa mani kusurları, cüzzam ve zührevî hastalıklara
yakalanması, nikah akdinden sonra delirmesi, devamlı cinnet hali,
ihtiyarlamasiyla evlilik bağlarından geri çekilmesi ve benzeri diğer hususlardır. Bütün bunların bulunması halinde
hakimin mutlaka bütün selahiyetini kullanıp kadına hulü' tahsis etmesi
gerekir. Aksi halde kadın, hayatının tamamını sefaletle geçirir veya intihar
eder veya arzu ve isteklerinin zorlamasıyla müstehcen bir hayata kapılabilir
veyahut da dinden dönerek evlilik bağlarından kendini kurtarmak ister.
Boşanma veya hulü' problemleri bahsi, bu hukukun genel
prensipler üzerinde neticelenmiş olduğunu açıkça göstermektedir. Şöyle ki;
şayet kan-koca arasındaki evlilik bağının muhafazası gerekiyor ise, bu bağ
Allah'ın koymuş olduğu sınırlar içinde sevgi ve muhabbetle korunmalıdır.
Kur'an'da buna şümullü ve anlamlı bir
şekilde
değinilmiştir:"Imsaq bil ma'ruf Onlar için böyle bir beraberlik eğer
mümkün değilse, o
halde güzellikle ayrılmalılar. "Tasrihum bi'l-ihsan" Bir başka ifadeyle,
huzur ve sükûnet içinde yaşayamayan eşler, hiçbir telaşa meydan vermeden
birbirlerinden banş ve nezaketle ayrılmalıdırlar. Öyle bir duruma mahal
vermemelidirler ki bu sadece kendi huzurlarını yok etmez, aynı zamanda aileler
arasında kin, düşmanlık ve toplumda dağılma ve nefret doğurmuş ve hatta gelecek
nesillerde de ahlaki bozulmalara sebep olmuş olurlar. İslam hukuku toplumdaki
bazı fenalıklara son vermek için erkeğe boşanma hakkı (talaq) ve kadına da (hulü') hakkı vermiştir ki, eğer dilerlerse Kur'an'ın nasihatına
uygun hareket edebilirler. (tasrihum bi ihsan). Fakat her zaman birtakım
kavgacı kimseler vardır ki, onlar ne imsaq bil ma'ruf'ne de tasrihum bi'İ
ihsan'a. göre hareket ederler. Bazen de tarafların haklar konusunda ayrılığa
düştüğü oluyor veya onlar hem imsaq bil
ma'ruf ve hem de tasrihum bi'î ihsan nasihatine göre davranmayı zor görüyorlar.
Bundan dolayı İslam hukukunda Allah tarafından
konan sınırlan korumak için, boşanma (talaa) ve hulü'yü bünyesinde toplayan,
ayrılıkları gideren bir başka metod tayin edilmiştir ki ona mahkeme karan
uyannca şer'i hüküm denir. Bir başka ifdeyle bu, insanlar arasında bütün
anlaşmazlıklan gidermektedir. Müslümanlar, mahkeme hükümlerinin İslam hukukuna
göre olması konusunda titizlik gösterirler.
Koca ve zevcesi arasında çıkan herhangi bir anlaşmazlık
halinde boşama ve ödeme konusunda Kur'an çok net ve hususi hükümler
getirmiştir. Nikah, hiçbir mehir tayin edilmeden akdolu-nup, sonra da bazı
sebeplerden dolayı zifaf öncesi aynlık kararlaştınldığı takdirde kocaya hiçbir
sorumluluk düşmemektedir. Kur'an'ın mezkûr ayetinde bilirtildiği gibi:
"Henüz dokunmadan ya da mehir kesmeden kadınları boşarsaniz size bir
günah yoktur. Onları faydalandırın (bir miktar birşey verin). Eli geniş olan,
kendi gücü nisbetinde, eli dar olan da kendi kaderince güzel bir şekilde
faydalandırılmalı (herkes gücü ölçüsünde birşey vermelİ)dir. Bu, iyilik
edenlerin üzerine bir borçtur." (2:236), Bu durumda evlilik tamamlanmamış,
koca tarafından hiçbir mehir sözü verilmemiş de olsa, evlilik va'dİnin
bozulması sebebiyle kadının şöhretine zarar verilmiştir. Tekrar evlenmesi
halinde bakire ile aynı statüde düşünülmeyecektir, halbuki bakiredir. Fakat
resmi muamelede ona boşanmış denecektir. Bu sebeple, Kur'an kişinin gelir ve
gücü nisbetinde, ona bir şeyler ödenmesini tavsiye etmektedir.
Boşanma ve hulü' durumunda iki tarafın feda edeceği meblağın
mahkeme ve hakimin karan-na bağlı olduğu da belirtilebilir. Aynlık için kim
resmi muamelelere başlarsa asıl bağın fedakarlığını o yapar. Şayet koca kendi
isteğiyle karısını boşarsa, ona vermiş olduğu mehrin hepsinden vazgeçmesi
lazımdır ve şayet öte yandan kadın hulü1 arıyorsa, o halde onun, kocasından
aldığı mehrin tamamını veya bir kısmını geri ödemesi lazımdır. Her ihtimale
karşı boşama veya hulü' yüzünden koca, adalet dışı aksi davranışlara karşı şu
sözlerle uyarılmaktadır, "Bir eşin yerine başka bir eş almak istediğiniz
takdirde, onlardan birine (evvelki eşinize) yüklerle mal vermiş olsanız dahi
verdiğinizden hiçbir şeyi geri almayın. İftira ederek ve açık günaha girerek
verdiğinizi alacak mısınız?" (4:20).
Mehir miktarını tayin etmek için zorlayıcı kurallar
yoktur, fakat halk arasında hüküm süren mali
durum ve toplum seviyesine göre karşılıklı olarak tarafların anlaşmasına bırakılmıştır.
Kur'an bunun için sadece genel ifadeler kullanmaktadır. Mehir, tarihte hiçbir
2aman kocanın zevcesine ödemesi için belli bir jjıeblağ olarak tayin edilmedi.
Farklı milletten zevcelerine, hallerine göre değişik meblağlarda para ve başka
şeyler Ödediler. Erkek, karısı tarafından kabul edildiği takdirde ne meydana
ge-tirebilmişse onu öder.
Hz- Peygamber @ zamanında bir İnsan sadece bir
yüzük, bir başkası bir sepet hurma verir ve bir diğeri de karısına Kur'an'dan
bir sure Öğretirdi. Bir zevcenin, kocası tarafından İslam'a döndürülmesi
yeterli olurdu. Onun mehri, kocasından elde ettiği İslam serveti olurdu. Aslında,
mehir için ne bir altın, ne bir servet, ne de daha değerli bir başka şey
tavsiye edilmemiştir. Herhangi bir meblağ veya zevce tarafından kabul edilecek
herhangi bir şey onun mehri sayılırdı. Mamafih, mehir için tayin edilecek
herhangi bir şey kadının rızasıyla olmalı, onun tarafından kabul edilmelidir.
Bu konuda en önemli unsur kadının nzasıdır.
Kadının boşanması sırasında koca tarafından ödenmesi gereken
mettir Kur'an'da şu cümlelerle beyan edilmiştir: "Bir mehir kestiğiniz
takdirde, henüz dokunmadan onları bogamışsanız, kestiğinizin yansını (verin.)
Ancak kadınlar vazgeçer veya nikah bağı elinde olan erkek vazgeçse başka.
(Dokunmadan boşadığınız kadınlara kesilen mehrin yansını verin. Şayet onlar bu
haklanndan vazgeçerlerse başka. Yahut siz cömert davranır, müsamaha gösterip
kestiğiniz miktarın tümünü
verirsiniz. Bu husus, sizin rızanıza bırakılmıştır, Erkekler) Sizin affetmeniz
(müsamaha gösterip mehrin tümünü vermeniz) takvaya daha yakındır. Aranızda
birbirinize iyilik etmeyi unutmayın. Şüphesiz Allah, yaptıklannızı
görür." (2:237). Koca, bu durumda zevcesine mehrin yansını ödemekle
emro-lunmaktadır, çünkü evliliği tamamlamamıştır. Bu şunun içindir; kadın
evlilik işinde birtakım sıkıntı ve zararlara maruz kaldı, yukarıda izah
edildiği gibi bu yüzden zevce, koca tarafından tanzim edilmelidir. Özellikle bu
gibi durumlarda Kur'an, erkeklere boşadıkları zevcelerine çok cömert
davranmalannı nasihat etmektedir, iffet ve bekaretleri korunmuş da olsa
prestijleri ve şahsiyetleri yıpranmıştır. (2:237).
Müçtehidlerİmizİn hepsi evliliğin tamamlanmasından sonra
zevcenin mehir tutannın tamamına sahip olmakta yetkili olduğunda ittifak
etmişlerdir, tabii, kadın kendi nzasıyla tamamından veya bir kısmından
vazgeçmedikçe. Fakat Hİnt-Pakistan kıtasında cari olan geleneğin tamamen kanun
dışı, gayri tabii ve Hz. Peygamber @'ın yaygın sünnetinden uzak olduğu belirtilebilir.
Kocalar, gerdek gecesinde ilk bu-luşmalannda, mehir'in bağışlanmasını eşlerinden
talep ediyorlar. İslam-dışı adet ve görenekler içinde bulunan bu İki
memlekette, zaten altta kalmış sıkı bir baskı içindeki kadının, kocasının malum
talebine nza göstermekten başka bir seçeneği yoktur, (Aslında razı etmek için
gizlice tehdit ve tedricen de incitilmeye başlayacaklardır). Gerçekten kadının
tayin edilmiş olan mehir tutannı kocasından aldığı çok nadirdir. Hİn-Pakistan
kıtasında yaşayan müslüman toplumlarda
mehrin İslam
hukukuna uygun talep edilmesi uzun zaman alacak bir mesele. Bu bakımdan
müslüman talebelere büyük mesuliyetler düşmektedir; Cuma günlerini saatler boyu
yersiz ve önemsiz mevzuları ele alarak geçirmeleri yerine, bu vakitlerini
alelade erkek ve kadınların günlük hayatlanndaki pratik problemlerini çözerek
faydalandırmaklar.
İddet,
kadına emredilmiş ve tayin olmuş, boşanmasından veya kocasının ölümünden sonra
İslam hukuku tarafından beklenmesi istenen bir zaman dilimidir. Bu hem kocaya,
hem de kadına boşanmanın bütün sonuçlarını düşünmeleri bakımından tanınan bir
tür geçiş süresidir. Ve hatta kadının hamile olup olmadığını bilmelerine de
imkan vermektedir. Ayrıca kadına boşanma veya kocanın ölümü sebebiyle meydana
gelen şokun etkisinden kurtulup kendine gelme müddeti vermektedir, islam
hukuku müslümanlara boşanma meselelerinde çok hassas ve sabırlı olmalarını
tavsiye eder ve onlara pişmanlık duyacakları acele adımlar atmamalarını
emreder. Bu bakımdan, zevcelerinin bekleme müddetini (iddet) bitirmelerine
kadar beklemelerini emreder. Aslında kadının bekleme müddetinin sebeplerinden
bir tanesi de her ikisine tekrar düşünmeleri ve anlaşmazlıklarında uyuşmaya
çalışmalarına imkan vermektedir. Kur'an bunu şu şekilde ifade ediyor: "Ey
Peygamber, kadınları boşadığınız zaman iddetleri içinde (adetten temiz
oldukları sırada) boşaym ve iddeti sayın (üç defa adet görüp temizlenmelerini
hesap edin) Rabbiniz Allah'tan korkun (bekleme süresini uzatıp onlara zarar
vermekten sakının. Bekleme süresi dolmadan) onları evlerinden çıkarmayın.
Kendileri de çıkması-nlar. Ancak apaçık bir edepsizlik yaparlarsa başka. Bunlar
Allah'ın sınırlandır. Kim Allah'ın sınırlarım aşarsa kendine yazık etmiş olur.
Bilmezsin, belki Allah bundan sonra yeni bir iş ortaya çıkarır, (bu bekleme
süresi içinde eşler arasında bir sevgi yaratır, bir anlaşma zemini
hazırlar)" (65:1).
Bu durum Bakara Suresi'nde şu sözlerle
izah edilmiştir: "Boşanmış kadınlar, üç kur (üç âdet
veya üç temizlik süresi bekleyip)
kendilerini gözetlerler (hamile olup olmadıklarına bakarlar.) Eğer Allah'a ve
ahiret gününe inanıyorlarsa, Allah'ın kendi rahimlerinde yarattığını gizlemeleri
(karınlarında çocuk bulunduğunu saklamaları) kendilerine helal olmaz. Kocaları
da bu arada barışmak isterlerse, onları geri almaya daha çok hak sahibidirler.
Erkeklerin kadınlar üzerinde bulunan haklan gibi kadınlann da erkekler
üzerinde haklan vardır. Erkeklerin kadınlar üzerinde (ki haklan), bir derece
daha fazladır. Allah azizdir, hakimdir" (2:228),
Kur'an'ın bu ayetleri kadının bekleme
müddeti ile ilgili kuralları açıklıyor. "Emrolunan müddet pek tabii ki
kadını, kocayı, doğmamış çocuğu (eğer varsa) ve tabii cinsel hukuku ve bundan
dolayı mevcut nisan toplumunun iptidai yazarlannı ilgilendiriyor. İngiliz
hukukundaki "decreenisi" (bozulmasını gerektirecek bir sebep
çıkmadığı takdirde belirli bir süre sonra kesinleşecek olan boşanma karan) ve
kesin boşanma karan arasındaki altı aylık süre dolaylı olarak aynı sebebe
dayanıyor." (A. Yusuf A1İ, The Holy Qur'an, sh. 1561). Bu ayetler boşanma
metodunu ve kadınla ilgili bekleme süresinin hikmetini anlatıyor. Kadın,
kocası tarafından boşandıktan sonra beklemekle emrolunmuştur. "Fatıma
bintü Kays kocası tarafından üç defa boşandığı vakit, Hz. Peygamber'e gitti.
Peygamber©, ona evlenmeden önce iddetini beklemesini emretti." (Buhari).
Peygamber @, el-Furai bint Malik b. Sinan'a da emredilen sürenin bitimine kadar
evinde durmasını söyledi. (Ebu Davud, Tirmizİ, Malik, Nesei, İbn Mace ve Darimi).
Emredilen Süre: Boşanmış kadın için bekleme
süresi aç aybaşı süresidir. İmam Ebu Hani-fe'ye göre, bu süre üç tam aybaşı
süresidir, İmam Şafii'ye göre İse Üç temizlik süresidir. (Kadın üç aybaşı
geçirdikten sonra temizlik haline gelir) Böylece burada tayin edilmiş bir gün
veya ay sayısı yoktur, ancak kadının tamamladığı üç aybaşı veya üç tuhur
dönemine kadar uzatmakta ve bu, kadının bekleme süresİfâi-det)nin tayinini
oluşturmaktadır. İmam Ebu Hanife'nin görüşüne göre, aybaşı ile iddet dönemi
başladığı gibi, koca, tuhur sırasında karısıyla ilişki kurmamalıdır. Boşamaya
karar ver takdirde bunu tuhr'un sonunda
aybaşı
, gjamadan evvel açıklamalıdır. İmam Şafii'ye 2öre, iddet, tuhr ile başladığı
gibi boşama, fw/ir'un başında ilan edilmelidir. Kur'an, müslümanlara,
"Onları emrolundukları süre içinde boşamalarını" emretmektedir.
(65:1) .Bir başka ifadeyle, onlan zamanında boşamakla, bekleme sürelerini
gereksiz yere uzatmamış, ızdıraplannı gidermiş olur. Eğer kadın, aybaşı halinde
iken boşanmış ise geçerli olan müddet aybaşı ile başlar.
Şayet tuhur
süresi içinde, koca, karısıyla ilişki kurmuş ve bu ilişkiden kadın hamile
kalmış ise, o vakit bekleme süresi çocuğun doğumuna kadar uzar, bundan dolayı
kadına sıkıntı vermekten kaçınılmış olur. Bundan Holavı İslam Hukuku,
Kadınlarını boşamayı tasarladıkları vakit, tuhur sırasında erkeklere eşleriyle
ilişki kurmayı yasaklamaktadır. Ancak erkeğin üçüncü boşama ilanını yapmadan
Önce evlilik Dağlarını
tekrar koruma haklan vardır, ancak, kadını geri alma hakkını, boşama ilanından
sonra, bekleme süresi başladıktan sonra kullanır. Fıkıhçılar bu ayetin (2:228)
izahında farklılık gösteriyorlar. Hanefi fıkıhçılan, kadının guslederek üç
aylık temizlenme süresini bitirmesinden sonra erkeğin tekrar birleşmek için
kadını alıkoyma hakkı olduğu görüşündedirler. Bu görüş Hz. Ebubekir, Ömer, Ali,
İbn Abbas, Ebu Musa, Eş'âri ve İbn Mesud'undur. Bununla be raber Şafii ve
Malikî fıkıhçıları, erkek salıverdiği kansı ile üç aylık aybaşı dönemine girer
girmez birleşme hakkını kaybettiği görüşündedirler. Bu görüş, Hz. Aişe, İbn
Ömer ve Zeyd b. Sa-bît tarafından benimsenmiştir. Mamafih açıkça anlaşılmıştır
ki koca, birleşme hakkına, boşamayı sadece bir veya İki kez İlan etmiş olması
halinde sahip, fakat üç kez boşadığını ilan etmiş olması halinde ise bunu
kaybetmektedir." (The Meaning of the Quran, c.I, sh. 166-67).
Ayet (2:229) koca haklarını beyan etmektedir. Ve yine
aynı ayet Üçüncü boşama ilanı yapılmadan önce iki tarafın tekrar
barışabİleceğine değiniyor. "Kadını şerefiyle sakla" ayeti zevce- '
lerini iki kez boşamış olanların yeni bir nikah yapmadan bekleme süresi içinde
zevcelerini geri alabileceklerini ve nikah bağlarını ilk nikah esasları
üzerinden devam ettirebileceklerini beyan
ediyor. Yine, şayet koca, karısıyla huzur ve iyi ilişkiler içinde hayatını
devam ettirmeye niyetli ise onu geri alabileceğini, yok değilse kadının
müddetini tamamlayıp başka bir kişiyle evlenmesi için onu serbest bırakması
konusunda kocayı uyarmaktadır. Ayetin İkinci bölümü (2:229), evlilik
bağlarının bozulmasından sonra, üçüncü kez boşama ilanı yapmaya veya herhangi
bir davranışta bulunmaya gerek olmadığını, çünkü "geri almadan"
nikah bağlarına son vermek için sadece bekleme süresinin tamamlanmasının kafi
olduğunu beyan etmektedir. "Onları güzellikle bırakın" sözü bu
manayı açıklamaktadır. Yine Kur'an, evlilik akdi nasıl ki güzellik ve nezaketle
yapılmış ise yine aynı ruh ile sonuçlandırılmalıdır, diyor. Nezaket ve asaletin
gereği budur. Bu anlaşmayı sürdüreme-meleri talihsizliktir, fakat bu hiç bir zaman
ak-din kin, kavga ve husumetle sonuçlandırılması gerekir demek değildir. Son
ayette üçüncü boşama ilanının kullanılmasına karşı durulmaktadır. Çünkü onu
kullanmakla koca, bekleme süresinden önce karısını alma hakkına gereksiz yere
son vermiş olmaktadır. Bu hem lüzumsuzdur, hem de buna müsaade edilmemiştir.
Aybaşı olamayacak kadar yaşlı kadınlar veya henüz ergenlik çağına gelmemiş genç
kızlar için bekleme süreleri bakımından aybaşı olma veya temizlenme (tuhur)
sözkonusu değildir. Bekleme süresi aylara göre hesaplanır ve üçüncü aym
nihayetinde boşama yürürlüğe girer, herhangi bir vakitte hatta onlarla ilişki
kurduktan sonra bile boşanabilirler.
Yine Kur'an müslümanlara "onların
emrolun-dukları günleri sayın" diye emretmektedir. (65:1). Bu tam sayma yükümlülüğü
hem kocadan hem zevceden, beklemenin düştüğünü beyan eden bir süredir, her ne
kadar ayette erkek kelimesi kullanılmışsa da bu, kadın ve erkeğin sürelerinin
eşit olarak bittiğini belirtmektedir. Ondan sonra kocalara şöyle emrolundu:
"Ey Peygamber, kadınları boşadığınız zaman iddet-leri içinde boşayın ve
iddeti sayın (üç defa adet görüp temizlenmelerini hesap edin) Rabbiniz
Allah'tan korkun (bekleme süresini uzatıp onlara zarar vermekten sakının.
Bekleme süresi dolmadan) onlan evlerinden çıkarmayın. Kendileri de
çıkmasınlar. Ancak apaçık bir edepsizlik yaparlarsa başka. Bunlar Allah'ın
sınırlarıdır. Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa, kendine yazık etmiş
olur. Bilmezsin belki Allah bundan sonra
(yeni) bir iş
ortaya çıkarır (bu bekleme süresi İçinde eşler arasında bir sevgi yaratır, bir
anlaşma zemini hazırlar)" (65:1). Bu emir açıkça onların, meşru zevceleri
oldukları sürece kocalarının evlerinde oturmalarının tabii haklan olduğunu ve
kocaların onlan bundan men edemeyeceklerini gösteriyor. Yani erkeklerin,
zevcelerini evlerinde banndırmalan bir hayır gösterisi değildir. Bu,
zevcelerin kocalanndan hukuken ayrılana kadar kalabilecekleri kanuni bir hak
olmakla beraber kocalar üzerinde de hem ahlaki hem de kanuni bir vazifedir. Bu
hak boşama ilanıyla son bulmaktadır. Fakat zevce, bekleme süresi sona erene
kadar bu hakkını kullanır. Bu süre sona ermeden zevceyi evinden çıkarmak koca
tarafından yapılmış bir ihlaldir, tecavüzdür. Mamafih, eğer kadın "apaçık
bir edepsizlikten" suçlu ise, kadının bekleme süresi tamamlanmadan önce de
erkeğin onu evinden çıkarmaya hakkı vardır. Bekleme süresinin sonunda,
taraflara tekrar düşünmeleri, ayrılıklarını gidermeleri, şikayet ve
dargınlıklarım unutmaları nasihat edilir, süre sının geçtikten sonra uzlaşma
şansları kalmayacaktır: "Sürelerin sonuna vardıklarında onları güzelce
(nikahınız altında) tutun, yahut, güzellikle onlardan aynlın. (Eşinize tekrar
dönmek veya ondan ayrılmak için) içinizden adalet sahibi iki kişiyi şahit
tutun. Şahitliği Allah için yapın. İşte Allah'a ve Son Gününe inanan için
Öğütlenen budur. Kim Allah'tan korkarsa Allah ona bîr çıkış (yolu)
yaratır." (65:2). Bir başka ifadeyle, barışmayı ciddi olarak düşünmek için
şimdi son Şans, fakat barışmamakta halen ısrarhysanız, o halde onlan adaletle
ve güzellikle bırakın. Her iki durumda da geri alırken de "bırakırken
de", Kur'an "ihsan ve adalet" üzerinde ısrarla durmaktadır.
Eğer geri almayı tasarladıysanız, bu himaye, hayır veya mütevazilik duygusuyla
değil, adaletle olmalı; ve şayet bırakmayı tasarladıysanız bu dahi adalet ve
eşitlik esaslanna dayalı olmalıdır.
Ayet (64:1), Allah'ın onlara uzlaşma getirebileceğini
beyan etmektedir. "Geri alma" ve "bırak-ma"nın erkeğe
serbest bırakıldığı önceki ayette desteklenmektedir. Mamafih boşama ilanının
geri dönüş kapısını kapatabilecek sözler kullanmadan, mülayim ve nazik bir
şekilde ilan edilmesinin lüzumu Kur'an'da şu ifadelerle belirtilmektedir: "Erkek (üçüncü kez) boşarsa, artık
bundan sonra kadın, başka bir kocaya varmadan kendisine helal olmaz. O (vardığı
adam) bunu boşarsa, Allah'ın sınırlan içerisinde duracaklarına inandıklan
takdirde (eski kan-kocanın) tekrar birbirlerine dönmelerinde kendilerine bir
günah yoktur. İşin bunlar Allah'ın sınırlandır. (Allah) bunlan, bilen bir
toplum için açıklıyor." (2:230). Bekleme süresinin sonunda, koca onu ister
"geri almayı" isterse "bırakmayı" tasarlasın, her iki
durumda da iki şahit bulmalıdır: "Sürelerinin sonuna vardıklarında onlan
güzelce (nikahınız altında) tutun, yahut, güzellikle onlardan aynlın, (Eşinize
tekrar dönmek veya ondan ayrılmak için içinizden adalet sahibi kimseye)
öğütlerim budur. Kim Allah'tan korkarsa (Allah) ona bir çıkış (yolu) yaratır.
"(65:2). Bu iki şahitin sağlıklı ve dürüst kimselerden olmaları gerekir.
Bu, ilgili tarafların korunması içindir. (Mevlana Mufti Muhammed Şâfı, Ma'arif
al-Quran, c.I ve VIII.).
Diğer canlılar gibi insan da erkek ve dişi olmak Üzere çift
yaratılmıştır. Fıtrat kanunu yaratıklar arasında öyle bîr "çift"
meydana getirmiştir ki, biri ötekinin etkisine ve cazibesine maruz kalır. Biri
diğerine meyleder, ötekinin tarafına gitmek ister. Fakat diğer canlıların
aksine insan, cinsiyet konusunda Ölçü tanımaz, hislerini serbest ve başıboş
bırakmayı tercih eder. Ayrıca insanın hilkatinde ve tabiatında cinsi
faaliyetleri belirli zaman ve mekâna bağlayıcı usul ve kurallar da
bulunmamaktadır. Vücut yapılan, uzuvları aralarındaki ahenk ve tenasüb,
derilerinin rengi, öbür cinse temas, kısaca vücudun her azası kar;;; tarafın hislerini
tahrik edecek unsurlardır. Ses leri, hareket ve tavırları, yürüyüşleri, edaları
ve hatta en ufak mimikleri bile karşılıklı olarak birbirlerinin duygularını
kamçılamaktadır. Bunun için dünyanın neresinde olurlarsa olsun, cinsî
mevzularla ilgili faaliyetlerin sebeplerini, vasıtalarını, alet ve çarelerini
hazırlar ve karşılıklı olarak birbirlerinin hislerini tahrik ederler. Böylece
iki ayn cinsi yekdiğerine meylettirirler. Rüzgarın tatlı tatlı esişinden
tutunuz da suların akışına varıncaya kadar, yeşil manzaraları, çiçekleri,
güzel kokuları, kuşların cıvıltısını, açık havayı, mehtaplı geceyi, kısaca
tabiatta ne kadar güzellik unsuru varsa, kainatta gözü ve gönlü okşayan neler
mevcutsa, insan, bunları ya doğrudan doğruya veya dolaylı olarak bu mahut işe
alet etmektedir.
Sonra insanın vücud nizamını ve düzenini
araştırdığımız zaman, görüyoruz ki, bizzat tabiatında bu hususla ilgili zengin
bir hazine gizlenmiştir. Bu hazine, aynı zamanda hem hayat, hem de iş ve
aksiyon kuvvetidir. Böyle olmakla beraber, bahsettiğimiz hazine, cinsî
faaliyetlerin de kudret kaynağıdır. Bu kuvvetler insan vücudunda birkaç
gudde'nin mahsulüdür ki, on-lan "hayata ulaştıran", yani
"hormon" denmektedir. İnsanın cevvalİyeti, kuvvet ve kudreti, hareketliliği, zihnî kabiliyetlerinin
gelişmesi, iş görme kudretinin intizam ve düzeni, hep "hormon"
denilen "beze"lerin normal şekilde çalışmalarına bağlıdır.
Hormonların başka vazifeleri de vardır.
Hormonlar iyi çalıştığı takdirde insan vücudunun
güzellik ve tenasübünü ve diğer birçok hususları da sağlarlar. Bezelerin
düzensiz faaliyetleri ve itidallerini kaybetme halinde İse vücudun her
tarafında, hatta gözde, kulakta, burnun koku alma sinirlerinde, elin temas
hissinde, hatta fikir ve düşüncede, zihnî faaliyetlerde dahi tesirini
gösterir.
Yaratıcı kudretin bu harikulade mekanizması,
insanın şehevî kuvvetinin, gelişmesinde
de açık şekilde kendisini göstermektedir. Zira insan vücudunda tahrik edici ne
kadar kuvvet varsa, istisnasız hepsinin adıgeçen hormonlarla doğrudan doğruya ilgisi
bulunmaktadır. Burada öyle bir kuvvet ve kudret müşahade edilmektedir ki, bir
taraftan vücudu korumakta, diğer taraftan da ona hizmet etmektedir. Yine
burada ikinci bir enerji kaynağı da vardır kî, içinde bulunduğu vücudu mukabil
cinse karşı teşvik ve tahrik eder. Gençlik devrinde insanın çalışma gücünü
artırır. Fakat aynı zamanda insandaki diğer kuvvetleri de cinsî arzular
karşısında mağlubiyete uğratabilir. Hatta bu yenilgi o derece kuvvetli olur
ki, insan, kendi varlığını bile tehlikeye düşürebilir, ölümü dahi göze
alabilir. Hatta bazı anlar olur ki, İntihar etmekte de tereddüt göstermez.
(Abu'l A'la Mevdudi: Purdah and Status of Women in islam).
Şimdi şöyle
bir soru ortaya çıkıyor: Cinsi arzu tabiatın diğer canlı türlerinde olduğu gibi
sadece insan neslinin korunup çoğalması İçin midir? Bilakis cevap bunun tam
tersidir. İnsanların diğer türlere karşı daha çok üstünlükleri vardır. Peki ona
bu arzu sadece zevk ve eğlence için mi verildi? Cevap yine tam tersidir: Zevk
ve eğlence tutkusu insan için nihayeti olmayan bir tutkudur. Açıktır ki,
büyük ve yüce bir gayeye hizmet maksadiyle nisan da, hayvan da, bazı hususlara
mecburen riayet edecek şekilde yaratılmıştır. İnsana, yahut da hayvana verilen
bu bir tadımlık zevk ve lezzet, işi tatlıya bağlamak, daha doğrusu ağızlara
bir parça bal çalmak kabilindendİr. Bunun sebebi, insanın, hayvanın, kendisine
tevdi edilen vazifeyi benimsemesi ve sevmesi, onu angarya kabul etmemesi, bu
vazifelerin başkasına ait olduğunu zannetmemesi ve on-lann kendi öz vazifeleri
cümlesinden olduğunu bilmesi içindir. Bu zevk, bu lezzet, daha doğrusu, insanı
yahut da hayvanı, görevini yapmaya teşvik şeklinde, çocuğa verilen şeker
kabilinden bir hediyedir. Şimdi düşününüz! Acaba Yaratıcı Kudretin bu işte
takib ettiği büyük hikmet ve gaye nedir? Bu üstün kudretin asıl gayesi, insanoğlunu
diğer yaratıklardan ayırdetmek ve ona medeni bir hayatı gerçekleştirme imkanı
vermektir.
İşte bu
sebeple, o büyük varlık, insanın gönlüne aşk ve sevgi gibi kudretleri
koymuştur. Bu aşk ve sevgi sadece cinsî münasebetlere mahsus değildir. Hatta
bedenen, kadın ve erkeğin, yekvücud haline gelmesi ve bildiğimiz muameleyi
tekrarlaması için de değildir. Belki insanların daimî şekilde birbirlerine
bağlı kalmalarını, karşılıklı olarak birbirleriyle ilgilenmelerini, ruhen ve
kalben aralarında sıkı bir yakınlığın bulunmasını temin etmek içindir.
Buna göre, insana diğer yaratıklara göre daha üstün kuvvet ve
kudrette cinsi' temayül imkanları vermiştir. Bununla beraber, insanın yaratılışına
ve fıtratına ilave edilen bu temayül ve cazibe kuvvetinin belki de ancak onda
biri cinsî faaliyete tahsis edilmiştir. O halde, birisi kalkar da, bu
kuvvetlerin hepsini, istisnasız, yalnız cinsiyet konusuna hasrederse, o
takdirde, tabiidir ki, insanın diğer kuvvet ve kudretleri normal faaliyet
imkanı bulamayacak, belki de tabii ömrünü bitirmeden zayıflayacak, yorulacak,
vaktinden evvel bitip tükenecektir. Bu meselenin açıklığa kavuşması için şu
noktayı da hemen belirtelim ki, insanın yaratılış itibariyle cinsî meselelere
karşı duyduğu alaka ve eğilimin büyüklüğü, öteki mahlukata verilenlerden kat
kat fazla oluşu, onları yarı yolda bırakacak şekilde hep cinsî konularla meşgul
olması ve başka birşey düşünmemesi için değildir.
Belki, bu cazibenin insanoğlunda daha
kuvvetli olmasının sebebi,'kadınla erkeği birbirine sımsıkı bağlamak içindir
Onları uzun bir zaman birbirleriyle ilgilenmeye mecbur etmek ve aralarındaki
münasebetlerin müddetini uzatmak, yani bir kelime ile onları medeni bir hayata
namzet kılmak gayesini gütmektedir.
Bütün bunları özetlersek; kadın, cinsî arzu ve eğilimlerle
birlikte yaratılışta kendisine bahşedilen utanma, çekinme, ar ve haya, kaç-göç
gibi fıtrî hasletlere sımsıkı sarılmalı, nefsini her erkeğe peşkeş çekici bütün
faaliyetlerden uzak bulunmalıdır. Nitekim bunlar, çok eski zamandan beri,
aşağı yukarı bütün kadınların çekindiği hususlardır. Bu kaçış ve erkeğe kolay
kolay teslim olmama hissi, az çok diğer canlılarda da vardır. Fakat insandaki
cinsî arzuların fazlalığ1
sebebiyle, bilhassa kadınlarda bu kaçış temayülü daha kuvvetlidir. İnsan
dişisinin fıtratında utanma ve haya duygulan fazlasiyle mevcuttur. Buradan
anlaşılıyor ki, insandaki cinsi ilgi, manyetik cazibe tek bir maksada
bağlanmıştır. Yoksa herhangi bir cinsî cazibe-nin arkasında mutlaka cinsî
muamele bulunması icap etmez. Bu sebepledir ki, insan yavrusu, diğer bütün
canlıların yavrularına nazaran daha zayıf ve daha kuvvetsiz doğmaktadır. O,
uZun bir zaman ebeveynin alaka ve bakımına şiddetle muhtaçtır. Anne ve baba,
daimî bir fedakarlık içinde yavrusunu yetiştirecek, terbiye edecek ve
büyütecektir. Elbette ki, böyle bir çalışma senelerin mahsulüdür. Bu yaratılış
özelliğinde de şüphesiz belli bir maksat ve gaye vardır.
Bu müddet zarfında kadın ve erkek sımsıkı birbirlerine
sarılacak, beraber bulunacaklardır. Daimi şekilde birbirleriyle alakalan olacak
ve yardımlaşacaklardır. Birbirlerinin dertleriyle derleneceklerdir. Yani
böylece insan medeniyetinin bir çeşit çekirdeğini teşkil edeceklerdir.
Yine böyle bir gaye uğruna, öbür canlıların hepsinden daha fazla
insan kalbine çocuk muhabbet ve şefkati konmuştur. Hatta bu muhabbet, bu sevgi
ve alaka sadece evlatlara inhisar etmez. Onlan aşar, torunlara, torunların
torunlarına kadar genişleyen bir zamana kadar uzanır gider. Kısaca, bu
muhabbet ve aşk bir ömür boyu devam eder. İnsanlarda evlad sevgisi bazan o kadar
taşkın bir ruh hali belirtir ki, nefsi için arzu ettiğinden çok daha fazlasını
anne ve baba, çocukları için ister. Hatta, bu ruh halinin galeyana geldiği
anlarda, ebeveyn, imkanlannın son haddine kadar evladlannın rahatını temin
etmeye Çalışır ve kendi istirahatini, huzur ve sükununu feda ettirir. Çalışır,
çabalar, uğraşır, didinir, sadece evladını rahat ettirmeyi düşünür. Vanm
yoğunu onların uğruna sarfeder. Cinsî cazibe ve arzunun erkek ve kadım kalıcı
bir dostluğa bağladığı, sonra da onlan birçok aileler haline getirerek, kan
bağı yolu ile aile hayatının esaslarını kurduğu, onlan sevgi ve yardımlaşma vesilesiyle
birbirine Ördüğü, sonuç olarak, toplumu geliştirdiği ve dostça işbirliği
tarzındaki medeniyet hayalının esaslannı tesis ettiği, zihinlerde hiç şüphe
bırakmayacak kadar aşikardır.
Cinsî eğilim ve arzular insanın en ince damar-lanndan tutunuz da
kalbinin en ücra köşelerine kadar yayılmış bulunmaktadır. Bu kuvvetli duyguya
yardımcı olmak üzere, kainatta sayısız sebep ve vesileler hazırlanmıştır. O
halde, asıl maksat, cinsî eğilimlerin tesirinde bulunan İnsanı ferdilikten
kurtanp sosyal kişilik merhalesine ulaştırmak meselesidir. Yaratıcı kudret, bu
hususu, yani cinsî meyilleri ve cazibe kuvvetini, medeniyetin asıl itici
kuvveti olarak koymuş bulunmaktadır. Bu şiddetii eğilim ve çekicilik kuvvetini,
kadın-erkek arasında bağlılık ve yakınlığın vasıta ve vesilesi yapmıştır ki,
bunun neticesinde de sosyal hayat tesis edilmiş bulunmaktadır.
Kadınla erkek arasındaki münasebetler medeniyetin temel
meselesi olmuştur. Bu meselenin doğru ve mantıklı çözümü, insanın yeryüzündeki
rahatını, huzurunu ve dengesini belirleyecektir. Erkek ve kadın birbirlerine
iki tür bağlılık ile sınırlandırılmışlardır. Onlar arasındaki bağlılığın bir
türü (behimî) hayvanî veya tabiî cinsî ve şehevî bağlılıktır ki bu, sadece
insan neslinin korunmasına sebep teşkil etmektedir. Diğer tür bağlılık ise
beşerîdir. Bu da her birinin kabiliyetlerine uygun, umumi hayatın hedefine
ermeleri için onları işbirliğine götüren bir bağlılıktır. Cinsî arzu, erkek ve
dişi arasındaki işbirliğinin başanlması yolunda vasıta ve bağlayıcı bir güçtür.
Hayvani ve beşeri faktörler insanı sadece medeniyetin gelişip korunmasına
çalışmaya zorlamamakta, aynı zamanda bu fonksiyonun idamesi için gerekli
fertleri sağlamaktadır. Bu suretle medeniyetlerinin başanlı ve kuvvetli olması
tamamen bu iki unsurun mantıklı düzeni ve dengesine bağlıdır. (Mevdûdî,
a.g;e.).
Şimdiki
hedefimiz, dünya üzerinde iffetli ve pak bir toplum hayatı oluşturulabilmesi
için hayvan ve insan unsurlan arasındaki yakınlığı doğru ve mantıklı bir tarzda
bulmaktır. Daha önce de izah edildiği gibi erkekteki cinsî arzu, hayvan
topluluğu içerisinde en güçlü olandır. Bu zorlama (arzu) insanın cinsî iştahını
daha da şiddetlendiren ve tahrik eden debdebeli bir hayat yoluyla olursa,
nitekim insan tabiatının beşeri yönü
hayvani yönü tarafından dehşetle bastırılmıştır, onu kontrol veya disiplin
altına almak çok güçtür. Eğer bu husus araştırılmadan bırakılır ise, ihtimal
odur ki, insanın beşeri ve medeni yönü kendiliğinden hayvani yönüne yenilecek,
mahkum olacaktır. İnsan tarihi, maddi zevkler ne zaman hayatın bütün gayesi
haline gelmiş ise, bu, onun perişanlığı ile sonuçlanmış olduğunu
göstermektedir. Bu iddiayı destekleyecek birçok tarihi delil mevcuttur.
Milletler yükselmiştir ve düşmüştür. Onların harabe haline gelmelerinin yegane
sebebi her zaman maddî zevklere aşın düşkünlüklerinden olmuştur.
Maddî zevkler ne zaman hayatlarına girdiyse, onların fikir
mahsulü eserleri, hikaye ve romanları, destan, şiir ve resimleri, heykelleri,
tapınak yerleri, kale ye sarayları ve hayatlarının tamamı duygusal konularla
renklendirilmiştir. Onların kültür ve medeniyetlerinin tamamı edep sınırlarım
tamamiyle aşan, insanı baştan çıkarıcı cinselliklerini sergilemektedir. Dişi
çıplaklığının çeşitli biçimlerde popüler hale gelmesi onların cinsi açlığını ve
toplumun behi-mi arzulara düşkünlüğünü göstermektedir. Yani nesiller fizikî
olarak zayıf hale gelmişlerdir. Bu suretle değişik anlayışlara geçilmiş ve
zihin kabiliyetleri yok olmuştur. Toplumda müstehcenliğin yayılmasıyla,
insanlar arasındaki hürmetsizlik umumi hale geliyor, erkek ve kadın da cinsî
hayatlarında hayvanlar gibi davranmaya başlıyorlar. İşte bu, ölmekte olan bir
medeniyetin dış görünüşüdür.
Yine, cinsî arzuyu son derece günah ve zararlı
sayıp onu bastırmak isteyen toplumlar da tabiata karşı savaş açmış olurlar.
Hiç kimsenin fıtrî kuralları yenemediği tarihi bir gerçektir. Her kim ki
tabiata karşı savaşmaya kalkarsa o, kaybedilmiş bir savaşın mücadelesini
yapmaya kalkışmış olur. Ruhbanlık anlayışı hiçbir zaman medeniyetlerin esası
haline gelemez, zaten medeniyet ve toplum hayatını çıkmaza sürükleyen *de o
olmuştur. Ruhbanlık fikirlerini toplumun zihninde geliştirip onları eğiterek
cinsî yakınlaşmaya karşı duran, bu yakınlığın ahlak inceliği ve fazilet
olduğunu kabul etmekten kaçınan pis ve alçakça bir medeniyet kurmak mümkündür.
Fakat esasen bu, insanlığa yapılmış bir baskı olur, çünkü böylece biz insanın
zihni ve fiili enerjisini, idrak ve düşünce ve cesaret gücünü baskı altına almış oluruz.
Bu şekilde İnsanın cinsî tahrikini baskı altına almak, onun
hem zihnî ve hem de fizikî kabiliyetlerini ve kapasitesini baskı altına almaya
bedeldir. Kabiliyetlerini işlemez ve çarpık bir hale getirir, gelecek
nesillere hiçbir ümit bırakmaz, insanın en büyük kuvvet vasıtası onun cinsî
gücü ve kabiliyetidir.
Bu, faziletli ve sağlıklı bir toplum hayatının en büyük
fonksiyonu olan cinsî arzuyu yabanî sayarak onu alıkoyup asgariye indirmek
yerine onu kontrol altına alıp disipline edilmesi gerektiğini gösteriyor.
Bundan dolayı, toplum sisteminin muhtemel bütün sebepleri baskı altına alması
ve anormal derecedeki şehvanî eğilimlerle baş etmesi ve insanların tabiî
ihtiyaçlarına uygun normal cinsî isteklerini tatmine imkân sağlayacak yollan
araştırması ve teşvik etmesi gerekmektedir (Mevdûdî,a.g.t?.).
Evlilik tarih boyunca erkeğin cinsi
davranışlarını kontrol altına alan koruyucu bir yapı oluşturmuştur. İnsanın bu
behimî duygusunu tatmin etmek için serbestiydi sınırlıdır. Dünyanın hiçbir
yerinde ve hiçbir zaman diliminde cinsî ve şehevî duyguların tatbikinin serbest
ve kontrolsüz bırakıldığı ileri sürülemez. (Hamid Abdulâlim, The Family
Structure in islam, American Trust Publ. 1977). Ancak, sosyal hayatın ve
kişinin gelişmesi için bu itici gücün lüzumu ve diri tutulması hiçbir toplumun
kayıtsız kalamayacağı bir gerçektir. Bu, gözardı edildiğinde, sebebiyet
vereceği kargaşanın önüne geçilmesi de zor bir meseledir. Erkekteki bu itici
gücün önemini aldırmazlıktan gelen veya fiilî hayattaki rolüne kayıtsız kalan
herhangi bir sosyal nizam veya din, gerçeklere sadece gözünü kapatmış olmakla
kalmaz, insanlığın ve medeniyetin sebebine de zarar vermiş olur. İslam kendi
nizamı içinde cinsî güce en doğru yer vermiş, bu arzuyu baskı altına almak
yerine onun sıhhatli ve normal yoldan tatmin bulması için her türlü imkanı
sağlamıştır. İslam, evlilik dışı cinsî tatmini yasak etmiş ve cinsî arzunun
tatmini için evlilik kurumunu tesis etmiştir. İslam'da evlilik meşru bir
akittİr. Bu akit damat ile gelinin rızasına dayalı şahitler huzurunda tasdik olunur.
Kur'an, evlilik akdini şu sözlerle beyan etmektedir: "(Savaşta esir olarak) ellerinize geçen (cariye)ler müstesna, evli
kadınlarla evlenmeniz) de (yasaklandı). İşte bunlar) size, Allah'ın yazdığı
yasaklardır. Bunlardan Ötesini, iffetli yaşamak, zina etmemek şartıyla
mallarınızla istemeniz (mehirlerini ve-Ijp almanız), size helal kılındı. O
halde onlardan ne kadar yararlandınızsa, ona karşılık kesilen Ücretlerini
(mehirlerini) bir hak olarak verin. Mehrin kesiminden sonra karşılıklı anlaşmak
suretiyle kesilenden az veya çok vermenizde Üzerinize bir günah yoktur.
Şüphesiz Allah bilendir, hikmet sahibidir" (4:24) Ve: "bugün size
İyi ve temiz şeyler helal kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yemeği, size
helal, sizin yemeğiniz de onlara helaldir.. Ve inananlardan namuslu hür
kadınlar ve sizden önce kendilerine kitap verilenler de namuslu hür kadınlar
-zina etmeksizin, gizli dost tutmaksızın namuslu bir biçimde mehirlerini
verdiğiniz takdirde- size helaldir. Kim inanmayı kabul etmezse, onun ameli
boşa çıkmıştır ve o, ahirette kaybedenlerdendir." (5:5) Arapça ihsan
kelimesi bir kimseyi sanki kalede imiş gibi emniyete ve korumaya almayı ifade
ediyor, (hisri).
Hazreti Ömer'e göre, bu kelime iffete
delalet ediyor. İffetli kadınlar ve müslümanlar yalnız bu kimselerle evlenmekle
tavsiye olunuyorlar. Bundan dolayı, evlilik, iffetin ve paklığın kalesidir.
Her ikisinin paklığını ve İffetini koruyor, onları evlilik kalesi ile
korunmamış bir takım bozuk kimselerin her türlü fena düşünce ve fiillerinden koruyor.
Öte yandan, Arapça sefahet kelimesi şehvete düşkünlüğü ve kadınlarla yatıp
kalkmayı ifade etmektedir ki, bunu İslam yasaklamaktadır.
Yukarıdaki ayet açıkça evlilik kurumunun gaye ve sebebini izah
etmektedir. Erkek ve kadının meşru yoldan cinsî taleplerini karşılamak onların
iffetli bir hayat sürebilmeleri içindir. İffetli ve pak kimseler şeytani fikir
ve fiillerin tesirinde kalmazlar. Mamafih, evlilik akdi için iki şart vardır.
Birincisi, evlilik {nikah) kadına ödenmesi gereken mehir ile yapılmalı;
ikincisi, evliliğin gayesi geçici cinsî arzulan tatmin, kadını arkadaş edinmek
ve onu emniyetine almak için değildir. Bu, evliliğin ciddi bir iş olduğunu,
oyun ve şakaya alınamayacağını ifade ediyor. Kadına saygın ve itibarlı bir yer
veriyor. Evlilik, kadının sosyal statüsünün bir sembolüdür.
Rasulullah @, nikahın açıkça ilan edilmesini, gizli
tutulmamasım emretmiştir. Hz. Aişe, Rasulullah @ 'in şöyle buyurduğunu
anlattı: "Bu evliliği halka bildir, merasimi mescitte yap ve onun şerefine
def çal." (Tirmizi). Muhammed b. Hâtıb'a göre: "Liüğünde meşru ile
gayrimeş-rûnun farkı şarkı ile deftir" (Ahmed, Tirmizi, Nesei ve Ibn
Mace). Hz. Aişe, Ensar'dan birine gelin verildiği zaman Peygamber @'in şöyle
buyurduğunu anlattı: "Eğlenceniz yok mu? En-sar eğlence ile
neşelendirilmişlerdir." (Buharı), insanlara yardım ederek sevap ve
fazilete ermek için evliliğin önemine değinen Peygamber @ şöyle buyurdu:
"Dünya bir eğlencedir, fakat dünyada en hayırlı şey hayırlı
zevcedir." (Müslim). Yine buyurdu ki: "Üç şey vardır ki, onlara
yardım etmek Allah üzerine hak olur, onlardan bir tanesi de iffetli bir hayatı
arzuladığı için evlenen kimsedir." (Tirmizi. Nesei ve İbni
Mace). Ve İbni Abbas, Rasulullah @'ın
şöyle buyurduğunu
bildiriyor: "Sizler iki insanın sevgisini arttırmak için evlilikten daha
iyi bir şey görmediniz." Enes, Rasulullah @'ın şöyle buyurduğunu
bildiriyor: "Allah ile buluştukları zaman pak ve paklanmış olmayı arzu
eden o kimseler iffetli ve namuslu kadınlarla evlensinler." (İbn Mace).
Ve yine Rasulullah @'dan şöyle nakletti, "Bir adam evlendiği zaman dinin
yarısını tamamlamış olur, kalan yansı hakkında Allah'tan korksun."
(Beyhaki). Görüldüğü gibi din bu kurumu insanların ahlak ve karakterini
düzeltmek, şeytanî ve bozuk hayata mukavemetlerini arttırmak için kurmuştur.
Bu ahlak eğitimi onlara insanlık hizmetinde aşın sıkıntı ve kayıplara tahammül
edebilecekleri bir güç ve kuvvet kazandırdı. Bu güç, evliliğe giren kız ve
erkeklere verilmiştir. Onları disiplinsiz, serbest ve dizginlenmeyen bir cinsî
tatminden uzak tutacak her türlü vazife ve sorumluluklarını üslenmişlerdir. Bu
şehvet ve cinsî arzuyu zapt edip kontrol altına almak çok zordur. Sabır,
dindarlık, fedakârlık ve daima mücadele gerektiriyor. İşte evlilik kuralı bu
canavarı çok başan-lı bir şekilde uysallaştinp, onu aile hayatım inşa etmek,
karı-koca arasında kalıcı bir işbirliği amacı olarak kullandırmıştır.
Bu suretle evlilik müessesesi erkeğe cinsi arzusunu
tatmin edip doyurmak, onu kayba uğratmamak için düzenli ve huzur verici bir
yön verirken, diğer taraftan hem kan-koca hem anne-baba ve çocuklar arasında
kalıcı bir sevgi bağı kurmak için vazifelendirilirken insan, toplum hayatı ve
medeniyetinin yükselişinin başlıca halkası olan bir aile düzeni sergilemiş
olmaktadırlar.
Böylece evlilik toplumsal bir yükümlülük haline gelirken,
aynı zamanda cinsî arzunun meşru yoldan tatmin bulmasını temin etmiş oluyor.
Bu, hayatın devamına ve İnsan neslinin korunmasına vesile olmaktadır. Hz.
Peygamber @'m yukarıdaki hadisinde de değinildiği gibi evliliğe gönüllü olmak
övgü ve medhe değer bir Şeydir.
Evlilik teşvik edilmiştir. Genç erkek ve henüz
bülüğ çağına ermiş kızların hemen evlenmelerinin teşvik edilmesi, evliliğin
öneminin büyüklüğünü ve mükemmelliğini göstermektedir. Kur'an bunu şu sözlerle
beyan etmektedir:
"İçinizden bekarları ve köle ve cariyelerinizden iyileri
evlendirin. Eğer yoksul İseler, Allah, lütfuyle onlan zengin eder. Allah geniş
(nimet ve lütuf sahibi)dir, (herşeyi) bilendir." (24:32) ve "Evlenme
(imkanı) bulamayanlar, Allah kendilerini lütfundan zengin ed(ip evlenme imkanına
kavuştur)uncaya kadar iffetlerini korusunlar. Elleriniz altında bulunan (köle
ve cariyelerden mükatebe (akdi) yapmak isteyenler (çalışıp belli bir para
ödemek karşılığında hürriyetlerini kazanmak isteyenlerde eğer kendilerinde
bir iyilik görürseniz mükatebe yapın. Ve Allah'ın size verdiği maldan onlara da
verin. (Onlann size verecekleri mal veya paradan bir kısmını onlara bağışlayın
veya hürriyete kavuşmak isteyen bu insanlara zekattan yardım edin) Dünya hayatının
geçici menfaatlerini elde etmek için, namuslu kalmak isteyen cariyelerinizi
fuhşa zorlamayın. Kim onlan (fuhşa) zor-larsa, şüphesiz Allah (fuhşa)
zorlanmalarından sonra (o kadınlara karşı) bağışlayıcı, esirgeyicidir."
(24:33).
Emir fiilinin kullanılışı olan "arayın"
kelimesinden bazı alimler evliliğin farz olduğunu anladılar, halbuki
meselenin aslı bu değildir. Bu, kişinin evlenmeyi talep etmemesi için aleni bir
emir olamaz. Evlilik tek taraflı bir mesele değildir. İkinci tarafı da
ilgilendirmektedir. Şayet emir olsaydı evlenecek kişinin hali ne olurdu?
Görüşlerin hepsini hesaba alalım, alimlerin çoğu bu emrin icbar değil tavsiye
niteliğinde olduğunda ittifak etmişlerdir. Gaye, Müslümanların toplumda hiç
kimsenin evlilik dışında kalamayacağını bilmiş olmalarıdır. Evlilik konusunda
kişinin ev halkı, arkadaşları ve komşulan gereken ilgiyi göstermelidir, yardım
edemedikleri yerlerde devlet bu meselelerde gerekli tedbiri almalıdır. (The
Meaning of the Quran , c. VIII).
Kesin emir olması İnsanın evliliğe hesaplı yaklaşımı
cesaretini kırmaktadır. "Bu emir, kız ve erkeğin anne-babasınadır. Fakir
olsa bile kız, dindar ve namuslu bir talibi redetmemelidir. Bunun gibi henüz
tam kazanç sahibi bir kişi olmadığından veya yeterli derecede kazanamadığından
dolayı erkeğin anne-babası da onun evliliğini sonraya bırakmamalıdır. Genç
erkeğe gerekli olmadıkça evliliği tehir etmemesi tavsiye edilmelidir. Hatta,
kişinin geliri yeter değilse bile,
Allah'a tam bir tevekkülle evlen-elidir. Çoğu kez evlilik sıkışık durumların
düzelmesine sebep olmaktadır. Kadın aile bütçesini kontrol etmek için yardımcı
olmakta veya koca yeni talep ve sorumlulukları karşılamak için daha çok
çalışmaya başlamaktadır. Dolayısıyla bu konuda hesaplı olmaktan ve tehir
etmekten kaçınılmalıdır.
Hz. Peygamber @, çoğu kez genç erkekleri evlenmeye
teşvik etmiştir. Abdullah b. Mes'ud'un rivayetine göre; "Rasulullah @
bize: "Ey gençler topluluğu, sizden kimin evlenmeye gücü yetiyorsa
evlensin. Çünkü evlilik, gözü (haramdan) daha yumdurucu, iffeti daha
koruyucudur. Kimin gücü yetmezse, o da oruç tutsun, çünkü oruç ihtirasları
dondurur." buyurdular. (Buharî ve Müslim). Ebu Hureyre, Peygamber @'dan
işitmiş olarak rivayet olunduğuna göre Peygamber @: "Kadın dört şey için
nikah edilir; malı için, şerefi için, güzelliği İçin ve dini için. Sen dindarı
al da yoksulluktan ellerin toprağa yapışsın." buyurmuşlardır. (Buhari ve
Müslim). Bu hadisde de görüleceği gibi erkekleri evlenmeye sevkeden şeyin bu
dört husustan biri olduğu, fakat onlarca en sona kalan dindarlığın tavsiye
edildiği haber veriliyor.
Ebu Ümame, Rasulullah @'ın şöyle buyurduğunu bildirdi:
"Mü'min bir kimse Allah korkusundan sonra, kendisi için hayırlı bir kadından
başka bir şey kazanmaz." (İbni Mace). İbni Abbas ve Ebu Said el-Hudrî,
Rasulullah @'in şöyle buyurduğunu naklettiler: "Çocuğu doğan kimse ona iyi
bir isim, iyi bir terbiye versin ve buluğ (ergenlik) çağına geldiğinde de onu
evlendirsin. Eğer ergenlik çağma girdiği zaman, evlendirmezse günaha girer,
bunun suçu sadece babaya olur." Ömer b. Hattab ve Enes b. Malik,
Rasulullah @'dan şöyle naklettiler: "Tevratta (Torah) bir kimse kızını
onikİsine geldiği za-_ man evlendirmezse (sıcak ülkelerde) ve kızı da günah
işlerse bunun suçlusu babası olur diye yazılıdır." (Beyhaki).
Kendilerine uygun bir eş bulamayan kimseler Allah
onlara evlilik için yol açana kadar iffetli bir hayat yaşasınlar. Kur'an'ın ve
Peygamber @'m sünnetinin öngördüğü evlilik suretiyle kadın ve erkek, iffetli ve
mutttaki bir hayat sürebilmektedirler. Bu suretle evlilik, nefsin temiz
ve helal yoldan tatmin bulmasıyla ulvi ve
asıl bir fonksiyonu aksettirmektedir. Bu tür ahlâkî terbiye ile yapılan
eğitim, genç erkek ve eşlerin çocuklarını sevgi ve itina ile büyütüp, onlara
en iyi eğitimi ve terbiyeyi vererek toplumun iyi birer üyeleri haline
getirmekte, insanlığın hizmetine ve istifadesine hazırlamış olmaktadır. Hz. Peygamber
@'in aşağıdaki hadisi, evlilik konusuna yeterince ışık tutmaktadır.
"Gördüğü bir kadından hoşlanan adam, derhal evine dönüp karsıyla
buluşmalıdır. Zira onunla birleştiği zaman berikiyle kalmış gibidir."
(Tirmizî). Cabir (r.a)'ın benzer bir rivayeti de vardır: "Rasulullah @ bir
kadın gördü, sonra da hanımı Zeyneb'e geldi. Zeynep güneşte deri kurutuyordu ve
onunla buluştu. Daha sonra ashabına gittiğinde onlara şöyle dedi: "Kadın,
İblis'in şekline girer, o halde sizden biri ne zaman (kalbinde cinsî arzu
oluşturacak) bir kadın görse, eşine gitsin, bu, onun kalbindeki düşünceyi
uzaklaştırır." (Müslim). Bu hadis, Peygamber @'ın ashabını, cinsî arzunun
galeyanından, evlenmek suretiyle normal ve helâl yoldan tatmin bulması konusunda
tavsiyelerde bulunarak, onları nasıl korumaya çalıştığını göstermektedir. Her
ne zaman kişiler üzerinde dışarıdan cinsî bir baskı olsa, bir defa olsun bu
zorlayıcı arzuyu helal ve meşru yoldan gidermeleri lâzımdır. Meseleye bu
şekilde yaklaşmak, insanların yeryüzünde temiz ve iffetli bir hayat
sergilemelerine öncülük edecektir.
Rasulullah @: "Nikah benim sünnetimdir.
Kim benim sünnetimi yerine getirmezse, benden değildir. Evlenin!.. Zira ben
diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim." buyuruyor.
(İbn Mace). Bu hadisden de anlaşılacağı gibi İslam, nikah ile evlilik dairesi
içine girmeyi emir, gayri meşru ilişkilerden kaçınmayı da men etmektedir.
Hatta karı-kocamn bu şekilde birbirlerine bağlılığına ve böyle bir bağ ile
ömür sürmelerine "ibadet" gözüyle bakılır. Her ibadette olduğu gibi
evliliğin de belirli şartları veya icapları vardır. Bunlar; mehir, aleniyet (nikahın
ilam) veya ilanın merasimle olması. Bunlar müslüman erkek ve kadın arasında
yerine getirilmesi gereken yükümlülüklerdir. Bilindiği
gibi evlilik, Allah indinde yerine
getirilmesi gereken belli vazife ve icapları ihtiva eden şer'î (hukukî) bir
akittir.
Sonuç itibariyle diyebiliriz ki, kadın ve erkeğin birbirinden
istifade etmesini helâl kılan şer'i akid'e nikâh denir.
1- Hân: Ahbed b. Hanbel'in Müsnedinde yer alan bir hadiste
Rasûlullah @: "Nikâhı ilân edin" buyurmuşlardır. Tirmizî'deki hadis
ise Hz. Aişe'den rivayetle şöyledir: "Nikâhı ilân edin ve onun için def
çalınT Bir başka rivayet de şöyledir: "Bu nikahı ilan edin, hem onu
mescid-lerde kıyın, onun için defleri çalın. Biriniz hiç olmazsa bir koyun ile
düğün daveti yapsın..." (Tirmizi). Bu hadisler nikahı İlân etmenin lüzumuna
delalet etmektedir. İlan için def çalmak dahi emrolunmuştur.
Peygamber @, ashabına nikâhlarını ilân etmelerini ve
en az iki şahid bulundurmalarını özellikle bildirmiştir. İlân'dan maksat kadın
ve erkeğin toplum içinde haklarının belirlenmesi, korunmaları ve kendi
lehlerine olabilecek durumlardan istifadeleri içindir. Evliliğin ilanının
düğün ile olması, akraba ve dostlar veya halk içinde icrasıyla ilgilidir. Düğün
sünnettir. Rasûlullah @ 'in: "Düğün yap, bir koyunla da olsa ziyafet
ver." ifadeleri velime 'ye işaret etmektedir. Düğün bir şenlik, neşe ve
sevinç vesilesi olduğuna göre dinen yasaklanmayan tarzda eğlenmekte bir mahzur
yoktur. Ancak, edebe aykırı ve lükse, israfa kaçan eğlenceler Peygamber @'m
sünnetine ve İslam terbiyesinin özüne aykırıdır.
2- Mehir: İslam hukukunda nikah akdi sebebiyle
erkek tarafından verilmek üzere kadının hak kazandığı mala mehir denir. Mehir,
annenin, babanın veya velinin değil, kadının kendi hakkıdır. Bu, erkek
tarafından ödenen bir çeşit tazminattır. Kadının ihtiyaçlarını görür, ona bir
değer verir. Kur'an-ı Kerim'de şöyle emredilir: "Kadınlara mehirlerini bir
hak olarak (gönül hoşluğuyla) verin; eğer kendi istekleriyle o mehrin bir
kısmını size bağışlarlarsa, onu da afiyetle yiyin." "(4:4). Ve yine
Maide Sure-si'nde şöyle buyurulur. "Bugün size iyi ve temiz şeyler helâl
kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin
yemeği
size helal, sizin yemeğiniz de onlara helâldir. Kim inanmayı kabul etmezse,
onun ameli boşa çıkmıştır ve o, ahirette kaybedenlerdendir." (5:5). Ukbe
b. Amir Peygamber @'dan şöyle rivayet etmiştir: "Şüphesiz yerine getirilmesi
en gerekli şart, helâl olan cinsî münasebettir." (Buhari ve Müslim).
Müslümanların Hıristiyan ve Yahudi kadınlarla evlenmelerine
müsade edildi, ancak ahlâksız ve düşük karakterli olanlarıyla değil. Onlarla
gayrimeşrû bir ilişki için değil, daimi bir beraberlik için evlenmelidirler.
Hz. Ömer'e göre muhsane kelimesi faziletli ve iffetli kedınlara işaret
etmektedir. Bundan dolayı o, Ehl-i Kitabın kötü ve karaktersiz kadınlarını bu
müsadenin dışında tutmaktadır (Mevdudi, The Meaning of the Qur'an, c. IH, s.
21).
Mehrin miktarı için bir sınır yoktur. İslam'da evlenme
güçleştirilemez. Aksine, neslin çoğalması, fuhşun ortadan kalkması için
kolay-laştınhr. Dolayısıyla mehrin, erkeğin durumuna göre fazla olmaması
makbuldür. Hz. Peygamber @: "Mehrin en iyisi az olanıdır." buyurmaktadırlar.
(Şevkânî, Neylü'l-Evtar). Ebu Se-lemete'bni Abdirrahman'dan rivayet edildiğine
göre şöyle demiştir: "Peygamber @'ın zevcesi Aişe'ye, Rasûlullah @'ın
evlenirken kadınlarına vermekte olduğu mehri ne kadardı? diye sordum:
"Zevceleri (verdiği) mehri, oniki uqiyye bir de ne§§ idi. Neşş nedir,
bilir misin?' dedi:
Hayır, dedim: Vqiyye' nin yarısıdır. Ki olup olacağı beşyüz
dirhemdir. İşte Rasulullah'ın zevcelerine verdiği mehir bu idi.' dedi."
(Müslim). Ömer b.el-Hattab şöyle dedi: "Kadının mehirini verirken aşırıya
gitmeyin, eğer bu, dünyada şeref ve Allah indinde sevap olsa idi, bunu yapmaya
en yetkiliniz Allah'ın Peygamberi olurdu. Ben, Rasulullah'ın zevcelerinden
biriyle evlenirken/veya kızlarından birini evlendirirken oniki uqiyyeaen fazla
verdiğinden haberdar değilim.11 (Müsned-i Ahmed, Tirmizî, Ebu Davud, Nesei,
İbni Mâce ve Dârimî).
Enes'e göre, Ebu Talha, Ümmü Süleym ile evlendiğinde
aralarındaki mehir İslam'ın kabul ettiği mehir idi. Ümmü Süleym Ebu Talha'dan
evvel müslüman oldu. Ebu Talha evlenme teklif ettiği zaman, Ümmü Süleym: "Ben İslam ile ku-caklaştım,
eğer sen de müslüman olursan seninle evlenirim" dedi. Ebu Talha da İslam'ı
kabul etti ve müslüman oluşu mehirleri oldu. (Nesei). Ümmü Habibe, ilk kocası
olan Abdullah b. Cahş'm Habeşistan'da ölümünden sonra Ne-caşi'nin onu Peygamber
@ ile evlendirdiğini ve kendisine Peygamber @'in namına dörtbin dirhem
verdiğini söyledi. (Ebu Davud ve Nesei). Peygamber @, Sehl b. Sa'd es-Sâidî'nin
rivayetine göre, sahabeden bir zatı evlendirirken, kadına vereceği bir şeyi
olup olmadığını sormuştu. Adam, zırhlı bir elbiseden başka bir şeyi olmadığını
söyledi. O zaman Rasûlullah @, Kur'ân bilip bilmediğini sordu. O da "(filan
ve filan sûreleri) bilirim" dedi. Hz. Peygamber @, "Onları ezbere
okuyabiliyor musun?" dedi. Adam: "Evet" cevabını verince
Ra-sulullah @" "Haydi git, onu sana bildiğin Kur'an mukabilinde
verdim." buyurdular. (Buhari ve Müslim). Böylece, Kur'an'da ve Sünnet'de
me-hir miktarı konusunda zorlayıcı kurallar olmadığı görülüyor. Mehir aslı
evlenecek kızın da rızası alınarak erkeğin sosyal ve mali durumuna göre
belirleniyor. Eğer gelin az miktarda para veya başka birşey almaya razı ise
İslam bunu kabul etmektedir. Çünkü Allah, insanlardan kaldıramayacaklarından
fazlasını istememektedir: "Allah kimseye gücünün üstünde birşey teklif
etmez. Herkesin kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zarannadır.
"Rabbi-miz, unutur, ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma! Rabbimiz, bize,
bizden öncekilere yüklediğin gibi bize ağır yük yükleme! Bizi affet, bizi
bağışla, bize acı! Sen bizim mevl§mız (sahibimiz, efendimiz)sin! Kafirler
toplumuna karşı bize yardım eyle!" (2:286). Yine aynı sure'de şöyle
denilmektedir: "Henüz, dokunmadan ya da mehir kesmeden kadınları,
boşarsaniz size bir günah yoktur. Onları faydalandıran (bir miktar bir şey
verin), eli geniş olan, kendi gücü nisbetinde, eli dar olan da kendi kaderince
güzel bir şekilde faydalandırmak (herkes gücü ölçüsünden birşey vermelİ)dir.
Bu, iyilik edenlerin üzerine bir borçtur." (2:236). Hz. Peygamber @, bu
prensibi şu sözlerle açıklamıştır: "En hayırlı evlüik en az mehir ile
yapılan evliliktir." (Beyhaki). Bu da iki genç arasında yapılacak evlilik
konusunda lüzumsuz güçlükler ortaya Çıkarılmaması gerektiğini göstermektedir.
Ne Kızın anne-babası, kocanın sosyal ve mali durumunun üstünde bir talepte bulunmalı, ne de erkeğin anne-babası
kızın ailesinin imkanı dışında bir talepte bulunmalıdır. Düğün merasimi için
borcu gerektirecek fazladan bir istekle bulunmadan ailedeki umumi gelenek ve
sosyal statüye göre gönüllü olarak mehir ödenmelidir. Borcu gerektirecek
harcamalar lüzumsuzdur ve evlenecek çiftlerin ailelerine büyük harcamalar ve
sıkıntılar getirecek bu tür düğün masraf ve hediyeleri İslam'ın istemediği
israftır. Bu konuda Hz. Peygamber @'ın hayatında ve gelecek nesillere doğru
yolu gösteren nur kaynağı raşit halifelerin uygulamalarında bir çok Örnekler
vardır. Cabir, Rasûlullah @'dan şöyle rivayet eder; "Eğer bir kimse
zevcesine mehir olarak iki avuç dolusu un veya hurma verse, onu kendisine helâl
yapmış olur." (Ebu Davud). Emir b. Re-bi'a, Beni Fazara'nın evlendiğinde
karısına iki sandal mehir verdiğini rivayet eder. Rasûlullah @, Beni Fazara'ya,
zevcesine verdiği iki san-dal'ın şahsiyetine ve servetine göre yeterli olup
olmadığım sordu. O da, ona uygun olanı verdiğini söyledi.
(Tirmizi). Alkame, b. Mes'ud'dan,
kendisi bir kadınla evlenmiş olup ona hiçbir şey ödememiş veya
bırakmamış olan bir adamm durumu soruldu. İbn Mes'ud; kadın aşırıya kaçmamak
üzere kendine denk kadınlara verilen mehri almalı, iddet dönemini gözetmeli ve
mirasa ortak olmalı, dedi. O vakit Ma'kıl b. Sinan el-Eşcai ayağa kalktı ve
şöyle dedi: "Rasulullah'ın, kabilemizin kadını Vasik'in kızı Bivave
hakkında verdiği hükümle senin neticelendirdiğin hüküm aynıdır. (Tirmizi, Ebu
Davud, Neseî ve Dârimî).
Kişinin sosyal ve mali durumuna bakmamak bu toplum kitlesinde
umumiyetle iyi bilinen uygulamaları ihmal etmek olur. Halbuki mehir konusunda
bütün müslümanlann uyacağı, tespit edilmiş belli bir meblağ almadığını ispat
etmek için Hz. Peygamber @ ve ashabının sünnetinden misaller yeterlidir. İslam
Hukuku bu hususta bazı kurallar koymuştur, ancak esas, mehir miktarını
tarafların durumlarına ve yürürlükte olan toplumsal geleneklerinin gözönünde bulundurulmasına
bırakmıştır. Mehir, zenginler için statülerine göre yüksek, ev gereçlerine bile
malik olamayan fakirlere göre ise çok düşük olabilir. Bu sebeple her kadın için
her zaman tespit edilmiş bir mehir miktarı olamaz. Bu, kadının ailesinin sosyal
ve mali şartlarına göre değişebilir. Fakat bunda esas faktör zevcenin
rızasıdır. Zevce gönül rızasıyla almaya hazırsa koca tarafından verilen meblağ
ne olursa olsun farketmez, bu, zevcenin tercihine kalmıştır. Bu şekliyle
evliliklere kimsenin kanunen itiraz hakkı yoktur. Çok küçük yaşta evlilik telaş
ve meseleleriyle sarılan kızların durumuna gelince; anne-babası onlara makul
ve münasip meh-rin hikmetini anlatır, fakat yine de, netice itibariyle tercih
kıza bırakılır.
Bu meseleyle ilgili bir başka husus da
çiftlerin evlendikten sonra karşılıklı anlaşmaya dayanarak mehir miktarını
değiştirme hakkına sahip olmalarıdır, koca tarafından hiçbir baskı ve zorlama
olmadan karşılıklı rızayla bu miktarı arttırabilirler veya indirebilirler.
Bununla beraber, şayet karşılıklı rızaya dayalı olarak mehir indirilip
yükseltildikten sonra Kadın, mehrini is^ terse, indirim veya arttırım konusunda
mükafa-katını serbest vermemiş olduğu nazarı dikkate alınarak koca onu
zevcesine ödemelidir. Bu husus Hz. Ömer'in içtihadiyle desteklenmiştir.
"Hz. Ömer ve Kadı Şurayh, şayet bir kadın, mehrin hepsini veya bir kısmını
bağışlarsa fakat sonra geri isterse, koca onu Ödemek zorundadır çünkü kadının
mehri istemesi onun bunu kendi rızasıyla bağışlamadığının açık bir
delilidir." diye hükmettiler. (The Meaning of the Quran c.II, sh. 96-109).
Ancak, İslam Hukuku evli çiftlere
evliliklerinin tamamlanmasından sonra mehir hususunda aralarında anlaşma şansı
vermektedir: "(Savaşta esir olarak) ellerinize geçen (cariyeleriniz)
müstesna, evli kadınla(la evlenmeniz) de (yasaklandı. İşte bunlar) size
Allah'ın yyazdiğı yasaklardır. Bunlardan ötesini, iffetli yaşamak, zina etmemek
şartıyla mallarınızla istemeniz, (mehirlerini verip almanız) size helal
kılındı. O halde onlardan ne kadar yararlandınızsa, ona karşılık kesilen
ücretlerini (mehirlerini) bir hak olarak verin. Mehrin kesiminden sonra
karşılıklı anlaşmafk suretiyle kesilenden az veya çok vermeniz) de üzerinize
bir günahı yoktur. Şüphesiz Allah bilendir, hikmet sahibidir." (4:24).
Yine aynı surede şöyle okumaktayız: "Kadınlara mehirlerini bir hak olarak
(gönül hoşluğuyla) verin; eğer kendi istekleriyle o, mehrin bir kısmını size
bağışlarlarsa, onu da afiyetle yeyin." (4:4). Fakat metinden de anlaşıldığı
gibi,mehir'in indirimi veya bağışlanması konusunda kocanın zevce üzerinde
hiçbir tehdidi olmadan veya ona zarar verici hiçbir vasıta kullanmadan iki
tarafın da serbestçe ve gönül rızasıyla karşılıklı görüşüp anlaşmaya varmaları
gerekmektedir.
Kocalar zevcelerinden bir şeyler talep
etmek için yanlış ölçüler kullanmaktan men edilmişlerdir. Kur'an bu hususu şu
sözlerle beyan etmektedir: "Ey inananlar, kadınları miras yoluyla zorla
almanız size helal değildir. Onlara verdiklerinizin bir kısmını (onlardan) alıp
götürmek için onları sıkıştırmayın. Şayet açık bir edepsizlik yaparlarsa başka.
Onlarla iyi ge-Çİnin. Eğer onlardan hoşlanmazsınız bilin ki, sizin
hoşlanmadığınız bir şeye Allah, çok hayır koymuş olabilir." (4:19). Bu
uyan zevcelerini boşamış olmaları halinde devam etmektedir: "Nasıl
alırsınız ki, birbirinize geçmiş (içli-dışlı olmuş) idiniz ve onlar, sizden
sağlam teminat almışlardı." (4:21). Ve yine Bakara suresinde şu ayetleri
okumaktayız: "Boşama iki defadır. (Bundan sonra kadım) ya iyilikle tutmak,
ya da güzelce
salıvermek (lazım)dır. Onlara verdiklerinizden birşey geri almanız, size helal
değildir. cayet erkek ve kadın. Allah'ın sınırlarında durmayacaklarından
korkarlarsa başka. Eğer erkek ve kadının, Allah'ın sınırlarında duramayacaklarından
korkarlarsa, o zaman kadının (ayrılmak için) verdiği fidyede (hakkından vazgeçmesinde)
ikisine de bir günah yoktur. İşte bunlar Allah'ın sınırlandır, sakın bunları
aşmayın. Kim(ler) Allah'ın sınırlarını aşarlarsa işte onlar zalimlerdir."
(2:229).
"Dînî Merasim-Nikah" sözü kadının
kendisini erkeğe vereceğine dair bir teminattır. Bundan dolayı, eğer erkek
kendi isteğiyle bu sözden dönerse, sözkesme sırasında mehir olarak vermiş
olduğu şeyleri geri almaya hakkı yoktur. Kadına mehir olarak verilen hiçbir
şeyi hatta ona hediye olarak verilenleri, süsler, elbiseler v.s. gibi kocanın
geri istemeye hakkı olmadığı az bir tefekkür ile görülecektir. Birine hediye
olarak verilen herhangi bir şeyin geri istenmesi, İslamın ahlak prensibine
tamamen zıttır. Hz. Peygamber @, bu nezaket dışı davranışı "köpeğin kendi
kusmuğunu yalamasına" benzetmektedir. Boşadıktan sonra verdiğini zevcesinden
saklamak veya geri istemek koca için gerçekten çok utanç vericidir. Kanun hassasiyetine
binaen, İslam, zevceyi gönderirken ona birşeyler vermesini ve ona nazik ve
cömert davranmasını kocaya tenbih etmektedir.
Kur'an bu prensibi şu sözlerle izah etmektedir:
"Boşanmış kadınların uygun olan geçimlerini sağlamak, (Allah'ın azabından)
korkanlar Üzerine bir borçtur." (2:241). Böylece, asla şüphe yok ki,
İslam mehir için verdiğini geri istemeyi kocaya sert bir şekilde
yasaklamaktadır. Öte yandan, karısına her hususta cömert ve nazik davranması
için koca uyarılmıştır, hatta karısını boşamış da olsa. İnsan ilişkilerinin
daha uyumlu ve iyi olmasında, davranışların karşılıklı nezaket esaslarına
dayandığı bu fiili hayatın bir gerçeğidir. Eğer herkes kendi meşru hakkı üzerinde
ısrar ederse toplum hayatı asla mutlu olamaz. Mamafih, eğer zevce, kocasından
birtakım sebeplerden dolayı iyilikle ayrılmak istiyorsa, mahkeme kararı
aramak yerine ona meh-rin bir kısmını vererek boşanmasını talep edebilir.
Kur'an bu konuda çok hassastır. "Bir mehir kestiğiniz takdirde, henüz
dokunmadan onları boşamışsanız,
Kesugımzin yarısını (verin). Ancak kadınlar vazgeçer yahut nikah bağı elinde
bulunan erkek vazgeçerse başka. (Dokunmadan boşadığınız kadınlara kesilen
mehrin yansını verin. Şayet onlar bu haklarında vazgeçerlerse başka. Yahut
siz cömert davranır, müsamaha gösterip kestiğiniz miktarın tümünü verirsiniz.
Bu husus sizin rızanıza bırakılmıştır. Erkekler), sizin affetmeniz (müsamaha
gösterip mehrin tümünü vermeniz) takvaya daha yakındır. Aranızda birbirinize
iyilik etmeyi unutmayın. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı görür" (2:237).
Karısına karşı nazik ve cömert davranması için baskı yine kocaya yapılmaktadır.
Abdullah b. Mes'ud şöyle rivayet ediyor: "Peygamber
bize, ne zaman bir ihtiyacı yerine getirecek olsak (evlenme merasiminde, istek
üzerine) bu ihtiyacı kısa yoldan halletmemizi öğretti. Bu nasihatin hikmeti,
kendilerini göstermenin, inceliğin ve karşı tarafı etkilemenin bunun en iyi ve
uygun yolu olmasındandır. Bu merasim (düğün) evlilik ile fuhş'un arasını
ayırdetmekte-dir. Evliliğin önemini de vurgulamaktadır. Bundan başka, Allah'ın
medhini yaparak ve O'nu teşbih ederek işbu merasime İslami bir renk verilmiş
olmaktadır, buna göre Peygamber @ şöyle dedi: "Kelime-i Şehadet'i ihtiva
etmeyen (kapsamayan) her hutbe elleri doğramak gibidir." Yine buyurdu ki:
"Elhamdu lillah ile başlanmayan her hutbe bitmemiş kabul edilir."
Mehrin Önemi: Mehir, kocanın zevcesini
boşama gücüne karşı bir engeldir. Karısını önemsiz ve basit sebeplerden dolayı
mehir'i kaybetmeme korkusundan dolayı boşamaya-caktır. O, boşamayı kesinlikle
lüzumlu olduğu zaman, çok şiddetli geçimsizlik durumlarında, ayrılmaktan başka
bir çıkış yolu bulamadığı zaman deneyecektir.
Bu husus evlilik akdinin önemini de
göstermektedir. Erkek çoğu kez parasını harcarken müsriflik yapar. Fakat
evliliği için daha çok para harcamasının lüzumu, evlililk müessesesinin
ehemmiyetini artırmış oluyor. Diğer yandan mehrin tayin edilerek, Allah'ın
koruması altında kızlarının bir erkeğe varması, anne-babasmın prestijini de
artırmış oluyor.
Mehir, evlilik ile fuhuş arasındaki farkı açık bir
şekilde ayirdetmektedir. Kur'an'ın şu ayetinde buna değinilmektedir:
"(Savaşta esir olarak) ellerinize geçen (cariye)ler müstesna, evli
kadı-nlar(la evlenmeniz) de (yasaklandı. İşte bunlar) size Allah'ın yazdığı yasaklardır.
Bunlardan Ötesini, iffetli yaşamak, zina etmemek şartıyla mallarınızla
istemeniz (mehirlerini verip almanız) size helal kılındı. O halde onlardan ne
kadar yararlandınızsa, ona karşılık kesilen ücretlerini (mehirlerini) bir hak
olarak verin. Mehrin kesiminden sonra karşılıklı anlaşma(k suretiyle kesilenden
az veya çok vermeniz)de üzerinize bir günah yoktur. Şüphesiz Allah bilendir,
hikmet sahibidir." (4:24). Bu şunu gösteriyor, sanmayın ki sizler onları
sadece cinsî arzunuzu tatmin etmek için aldınız, hayır, sizler onların
namusunu ve paklığını korumakla em-rolundunuz. Bu sebepten dolayı Peygamber @,
evlilikte mehrin tayin şartını bulundurdu.
Velime: Velime de (düğün merasiminden sonraki
ziyafet) evliliğin duyurulması için iyi bir vasıta olup, neslin korunması esası
açısından bakıldığında, evliliğin doğruluğunda hiç şüphe bırakmamaktadır. Bu
kutlama açıkça evliliği gayrimeşru yaşantıdan üstün bir yere oturtmakta olup,
evlilik bağının halkla ilişkilerden daha ileride olduğunu ifade etmektedir. Bu
ziyafet aynı zamanda kişinin resmen yuva kurup evliliğin şükrünü eda etmesi
bakımından Allah'a karşı olan minnettarlığını da ifade etmektedir. Gerçekten de
Allah'ın geniş lütfuyla bir aile yuvası kurmak her bakımdan yüce bir bahtiyarlıktır.
Bu ziyafet Allah'ın lütfuna karşılık teşekkür etmek için iyi bir yoldur.
Velime aynı zamanda, zevcenin ve ailesinin
Şeref ve prestijini de ifade etmektedir. Koca, düğünde para harcamak ve
İnsanları davet etmek suretiyle bu akrabalığa büyük bir saygı gösterdiğini de
ispat etmiş oluyor. Bu tür ziyafetler, birçok ailenin birleşmesine ve bu
suretle akrabalık bağlarının düzelmesine yardımcı olmaktadır. Genç çiftlerin
hayatında evlilik büyük bir adımdır. Çiftler arasında yeni bir başlangıçtır, bu
suretle medeniyetin temel ünitesi olan aile yuvasını tesis etmeye özendirilmiş
olmaktadır. Tabiatiyle, büyük sevinç ve mutluluk duymaktadırlar; işte velime
bu sevincin bir ifade yolu olmaktadır. Bu, cömertliği teşvik etmekte ve sefalete götürecek tıerhangı diı lc-mayülü de
kontrol etmektedir.
Aslında, velime ziyafetlerinin insan medeniyetinin ve aile
dostlarının güçlenmesinde çok muazzam meziyet ve menfaati vardır. Kişinin
kültür ve eğitiminde ve hayırseverliğinde (ah-sen)'de büyük ehemmiyeti vardır.
Lüzumuna binaen Hz. Peygamber @ bu geleneği devam ettirmiş ve halkı da
evliliklerini velime ile kutlamaları için teşvik etmiştir. Bununla beraber,
Peygamber @ mehir'e hiçbir azami veya asgari sınırlama tayin etmediği gibi, bu
düğün yemeğinin tabiat ve sınırını da tayin etmemiş, bunu ilgili tarafların
statü ve toplumsal geleneklerine bırakmıştır. Peygamber @ bunu teşvik etti,
ama soyluluk gösterisi şeklinde kutlama yapanları, lüzumsuz süslemeleri,
tantana ve gösteriş yapmayı men etti. Rasulullah @, şöyle buyurdu: "Eğer
iki kişi birbirine üstünlük taslamak için ziyafet verirse (düğün gibi), onların
yemeği alınmamalıdır." Bu olaylar cahiliyet günlerinde olurdu, müşrikler
gösteriş ve kibir için böyle şeylere para sarfederlerdi.
3- Şahitlik: İslam Hukuku en az iki erkek veya bir erkek, iki
kadın şahit hazır bulunmadan evliliğin akdolmayacağını beyan etmektedir. Bu
şahitlerin aklı başında, reşit ve müslüman olmaları gerekmektedir. Şahitlik,
evliliğin temel şartıdır. Onun için evlilik merasiminin şahitlerin huzurunda,
icra edilmesi gereklidir. Aksi halde şahitler olmadan evlilik akdi yürürlüğe
konamaz. Kur'an bu hususa şu ifadelerle değinmektedir: "Ey inananlar,
belirli bir süreye kadar birbirinize borç verdiğiniz zaman onu yazın. Aranızda
adaletli bir yazıcı onu yazsın. Yazıcı, Allah'ın kendisine öğrettiği şekilde
yazmaktan kaçınmasın, yazsın; borçlu olan da yazdırsın, Rabb'i (olan) Allah'tan
korksun, borcundan hiçbir şeyi eksik etmesin. Eğer borçlu olan kimse aklı
ermez, yahut zayıf, ya da kendisi yazdıra-mayacak durumda ise velisi onu
adaletle yazdırsın. Erkeklerinizden iki kişiyi de şahit tutun. Eğer iki erkek
yoksa razı olduğunuz şahitlerden bir erkek, iki kadın (şahitlik etsin). Ta ki
kadınlardan biri unuttuğunda dİâeri ona hatırlatsın. Şahitler çağrıldıkları
zaman (geliçten) kaçınmasınlar. Az olsun, çok olsun, me süresine kadar
yazmaktan üşenmeyin. Bu, Ajlah katında daha adaletli, şahitlik için daha elam,
şüpheye düşmemeniz için daha elverişlidir.'Yalnız aranızda hemen alıp
vereceğiniz Jşin ticaretiniz olursa onu yazmamanızdan ötürü üzerinize bir günah
yoktur. Alışveriş vaptığınız zaman da şahit tutun. Yazana da, şahide de asla
zarar verilmesin. Eğer (bir zarar) yaparsanız, bu, kendinize kötülük olur. Allah'tan
korkun, Allah size öğretiyor, Allah herşeyi bilir." (2:282).
Hz. Peygamber @, şahitsiz evlilikleri mahkûm etti.
İbni Abbas'a göre, Allah'ın rasulü @ şöyle dedi: "Zâniler o kadınlardır
ki, şahitler olmadan kendi başlarına evlenirler." Peygamber @'ın ashabının
hepsi ve onların tabiileri (tabi'in) iki şahit olmadan evliliğin (nikah) bâtıl
olduğu görüşündedirler. (Tirmizi).
Evlilik akdine tabii olarak bakıldığında,
kan-koca arasında boşanma veya hulü' meselelerinde, mehir ve diğer hediyeler
hususunda meydana gelebilecek muhtemel anlaşmazlıkları doğru ve yeterli bir
şekilde halledebilecek bir şahidin olması gerekli görülmektedir.
4- Muvafakat: Mutlu ve başarılı bir evliliğin başlıca
faktörlerinden biri de karşılıklı rıza ve anlaşmaya dayalı olarak akdolmasıdır.
Eğer kadın ve erkek muvafakatlan olmadan aileleri veya vasilerinin özel arzu ve
tutumları doğrultusunda zorla evlendirilirler ise, karı-koca birbirini
istememe ve anlaşamamazlık tohumlarını henüz evlilik akdi sırasında ekmiş
olacaklardır. Allah ve O'nun Rasulü @ indinde bu tür evlilikler ne meşrudur ne
de evli çiftlere saadet ve huzur vericidir. Onun için evlenecek çiftlere evlenmeden
önce başvurulup muvafakatlarının alınması kesinlikle gerekli ve zaruridir.
Ebu Hureyre, Rasulullah @'ın şöyle
buyurduğunu nakletti: "Kocasız bir kadın kendisine danışılmadan evlendirilmemelİ,
bakire bir kız da izni (rızası) olmadan evlendirilmemelidir." izin verdiği
nasıl belli olacak, diye sorulduğunda, "sükutuyla" diye cevapladı.
(Buhari ve Müslim).
Hansa bintü Hıdam'dan, rızası olmadan babası
onu evlendirdiği zaman
Rasulullah @'a gittiği, Rasulullah @'m da onun evliliğini iptal ettiği
nakledildi. (Buhari).
Bu, açıkça hiçbir kadının (dul) kendisine başvurulmadan velisi
tarafından evlendirilmemesi gerektiğini ve hiçbir bakirenin de kendi rızası
veya izni olmadan evlendirilmemesi gerektiği gerçeğini göstermektedir. Onun
rızası, evliliğin lehine veya aleyhine bir şey söylememesidir. Bu husus
Peygamber @'ın bir çok hadisiyle ortaya konulmuştur.
İbn Abbas,
Rasulullah @'ın şöyle buyurduğunu anlattı: "Kocası olmayan bir kadının
kendi üzerinde daha çok hakkı vardır ve bakirenin izni de kendisine
sorulmalıdır, onun sükutu iznidir."(Müslim). Ve Ebu Hureyre, Rasulullah
@'m şöyle buyurduğunu nakletti:
"Yetim bir kıza kendisi için başvurulmalıdır: Eğer bir şey demez ise bu
onun iznini gösterir, fakat eğer reddederse, vasi, yetkisini onun arzusu
hilafına kullanamaz." (Tirmizi, Ebu Davud, Nesei ve Dârimi). İbn Abbas,
Rasulullah @'a bir bakirenin geldiğini ve babasının kendisini nzası olmadan
evlendirdiğini beyan ettiğini, Peygamber @'ın de onu tercihinde muhayyer
bıraktığını bildirdi. (Ebu Davud).
Peygamber @'m emir ve uygulamalanna riayet etmek
ilgili herkese düşen vazifedir ve kızlarını, kızkardeşlerini veya
vesayetleri altında olan ailenin diğer hanım üyelerini, eğer boşanmış veya dul
kalmışlar ise, veya bakire iseler kendilerine başvurulup izin ve rızaları
alınmadan hiçbir durumda evlendirilmemelidirler. Evlenip, boşanmış veya dul
kalmış kadınlara evlilik hususunda başvurmamak için hiç bir sebep yoktur,
çünkü onlar evliliğin getirdiği bütün problem ve yükümlülükleri anlayacak
yaştadırlar. Bununla beraber bakireler, evliliğin getirdiği birtakım
problemlerden tamamen habersiz ve cahil olurlar, bazı hususlarda
beceriksizdirler, fakat alışmaları zor değildir. Bunların düşünceleri ve bu konuda
rızaları dolaysız olarak anneleri tarafından veya dolaylı olarak kızkardeşleri
veya kız arkadaşları tarafından Öğrenilebilir. Mamafih, onların evlilik
konusunda düşüncelerini, izin ve rızalarım elde etmek için pek çok çeşit yol
vardır. Eğer razı olmazlarsa evlendirilmemelidirler. Bu, kadının kişiliğini,
sıhhatini ve şerefini esas alan, en doğru ve en uygun şeriatın kuralıdır.
Ailede mutlu ve sükunet dolu bir akrabalığı koruyup geliştiren en doğru yoldur.
5- Vasilik: Bazı durumlarda, özellikle kızın küçük
olması durumunda evlilik İçin velinin mevcudiyeti ve rızası esastır. Bu husus
küçük kızın evliliğine bağlı olarak haklarının korunması, ilgilenilmesi ve
diğer meseleler için talep edilmiştir. Eğer kız, evlilikte meydana gelebilecek
karmaşık meseleleri bu yaşta tam olarak anlayıp kavramaya muktedir değilse, o
zaman babasının veya velisinin evliliğinde ona tavsiye ve nasihatlarda bulunma
hakkına sahip olması hem uygundur, hem de lüzumludur. Bazı kötü niyetli kimseler
masum Kızları, pembe hayaller, cazibeli sevgi tablolarıyla ve nefse hoş gelebilecek
diğer iğrenç vasıtalarıyla tuzaklarına düşürmektedirler.
Bu masum günahsızları korumak amacıyla, velinin bu çok genç kızın evliliğinde
ona söyleyeceği bazı şeyler olmalıdır. Bununla birlikte, tahlillerin sonunda,
kızın karan esas olacaktır. Velinin vazifesi kıza, hoş olmayan ve bilinmeyen
kimseyle yapılan ihtiyatsız evliliklerin akıbeti konusunda öğüt vermektir,
fakat yine tercih hakkı kızındır.
Hz. Peygamber @'in bunun hikmetini gösteren bazı
hadisleri vardır. Ebu Musa, Peygamber @'ın şöyle buyurduğunu nakletti:
"Velisiz bir evlilik olamaz.." (Ahmed, Tirmizi, Ebu Davud, İbni Mace
ve Dârimi). Ve Aişe, Rasulullah @'m şöyle buyurduğunu nakletti: "Eğer
herhangi bir kadın velisinin rızası olmadan evlenirse, onun evliliği batıldır,
onun evliliği batıldır, onun evliliği batıldır." (Tirmizi, Ahmed, Ebu
Davud, İbni Mace ve Dârimi).
Yukanda izah edildiği yanıyla, bu tedbirlerdeki bütün
gaye, kızın meşru haklarını koruyup, emniyete almaktır. Özellikle kız, bakire
ve çok genç yaşta olduğu zaman. Bu durum kadının toplumdaki mevkii ve şerefini
belirler, kan-ko-ca toplum içinde saygıdeğer ve terbiyeli bir hayata öncülük
etmiş olurlar. Şayet kız, anne-ba-banın veya vâsi'nin haberi olmadan gizlice
bir adamla kaçarsa, o tıpkı bakımsız bir arazide kaybolmuş koyuna benzer,
rüzgann esmesiyle savrulan bir yaprak veya fırtınanın etkisinde kalan dalga
gibi, dünyanın her yerine düşebilir, erkeğin şehveti tatmin olup onunla
ilişkisi bittiği zaman onu her zaman ve her yerde terkedebilir. Erkek, o kızın
şeref ve haysiyetini hiçe sayarsa; kız da hiçbir yerde bannıp asla toplum
içinde iffet iddiasında bulunamaz. Bununla beraber, zürriyetme ciddi şekilde
tesir edecek fizikî ve sosyal faktörler de mevcuttur.
Bu sebeple şeriat, kızın anne-babasına ve vâsilerine
evliliğinde onu gözetip ilgilenme hakkını veriyor. Bütün bunlara rağmen tercih
yine kıza bırakılmıştır. Hz. Aişe, evine bir kızın gelip babasının kendisini
yeğeniyle evlendirdiğini fakat kendisinin onu istemediğini söyledi. Aİşe de ona
Peygamber @ gelene kadar beklemesini söyledi. Peygamber @ geldiğinde Aişe, ona
kızın bütün hikayesini anlattı. Hz. Peygamber de kızı babasına (meseleyi
doğrulaması için) gönderdi. Babası da kızma kocasını tercih etmemekte serbest olduğunu söyledi, Kız, evliliğin
devamını tercih ettiğini, fakat sadece kadının bu hususta herhangi bir hakkı
olup olmadığını öğrenmek için bu yola başvurduğunu söyledi. İbni Ömer'den
şöyle bir hadis rivayet edilmiştir." Osman b. Ma'zun vefat edince geride
genç bir kız ve amcasını bıraktı. Amcası da kızı İbni Ömer ile nikahladı, ancak
nikahlarken kıza danışmadı. Kız bunu öğrenince, bu evliliğe razı olmadı, onun
niyeti Muğire b. Şube ile evlenmekti. İbn; Ömer ile olan nikahını feshederek
Mugire ile evlendi. (İbni Mace).
Vâsinin koruması, hususen bir ailesi olmayan ve haklarını
uyanık kimselerin saldırılarına karşı koruyacak kimseleri olmayan kızların evlilik
haklarının emniyeti için zaruridir. Onların sosyal durumları zayıftır. Kur'an,
evliliklerini gözetip ilgilenmeleri için onların vasilerine şu sözlerle bazı
haklar vermektedir: "İçinizden inanmış hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen
kimse, elleriniz altında bulunan inanmış genç kızlarınız (olan cariyelerinizden
alsın. Allah sizin imanınızı daha iyi bilir. Hepiniz bir-birinizdensiniz
(hepiniz Adem soyundansmız, insanlık bakımından aranızda fark yoktur.). Öyle
ise iffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost tutmamaları şartıyla,
sahiplerinin izniyle onlarla evlenin, ücretlerini (mehirlerini) de güzelce
verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınlara yapılan
işkencenin yarısı (uygulanır). Bu (cariye ile evlenme), içinizden sıkıntıya
düşmekten korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha iyidir. Allah
bağışlayan, esirgeyendir." (4:25). Bu nassların hepsi, evliliğinde kızın
tercih hakkı olduğunu şüphe götürmez bir şekilde ortaya koymaktadır.
6- Birbirini Görme: Birbirini görme hadisesi
çiftler arasındaki sevgi ve etkiyi kurmaya ve geliştirmeye yardım eden
evliliğin bir başka ihtiyacıdır. Erkek ve kadının evlenecekleri kimseye sık
sık bakmak istemeleri gayet tabiidir ve evliliğin kaderini belirleyecek olan
da o ilk bakıştır. Bazan mantıklı hiçbir sebebi veya makul zemini olmadan
belirli çehreleri sevmediğiniz olur, fakat gerçek ortadadır. Şayet bir erkek
(veya kadın) çehresini sevmediği biriyle evlenmişse bu büyük bir ihtimalle
başarısız ve mutsuz bir evlilik bırakacaktır, velev ki evliliğin ilk günleri
iyi gitse bile, ki bu çok
şüphelidir. Bundan dolayı en iyisi erkek ve kadının birbirlerini görmeleridir.
Ebu Hureyre, Rasulullah @'a eşlik ederken
bir adamın gelip Ensar'dan bir kadınla nikah-landığım söylediğini bildirdi.
Bunun üzerine Rasulullah @ Onu gördün mü?" dedi. O: "Hayır"
dedi. (Müslim). Câbir, Rasulullah @'m şöyle buyurduğunu nakletti: "Sizden
biri ne zaman evlenmek için bir kadın ararsa, eğer arzuladığı kadına bakma
imkânı varsa, bırakın baksın." (Ebu Davud). Mugire, bir kadınla evlenmek
istediğini söyledi. Hz. Peygamber @ ona kadını görüp görmediğim sordu. O, menfi
olarak cevapladı. Bunun üzerine Peygamber @: "O halde ona bak, çünkü
aranızda sevgi meydana gelmesi için daha doğru olan budur." dedi.
Yukarıdaki misalde de değinildiği gibi, erkeğin nişanlısına bakması istendi.
Müslüman alim ve fakihler kadının hayatındaki müstakbel kocasını görmesi
hususunda benzer ve eşit haklara sahip olduğunda ittifak ettiler. Dört İmam da
bu noktada aynı fikirdedirler. İmam Ebu Hanife, gelin ve damadın birbirlerini
görmelerine cevaz vermektedir. İmam Mâlik'e göre, gelinin rızası olduğu
takdirde cevaz vardır, İmam Şafii ve İmam Ahmed ise birbirlerinin rızası
olmadan da müstakbel karı-kocanm birbirlerini görebileceği görüşündedirler.
7- Kefa'et (eşitlik, anlayış, uygunluk): İslam
Hukuku, evliliklerinin akdinden önce erkek ve kadın arasındaki anlayış ve
uygunluk meselesini ele almıştır. Şeriat, evlilik öncesinde çiftler arasındaki
(kefa'et) eşitliğin gözönünde bulundurulmasını emretmektedir. Bu durum, mutlu
ve başarılı bir evlilik için önemli bir faktördür. Ahlak eğitimi, dine bağlılık,
aile durumu, kültür ve hayat tarzı bakımından birbirlerine yakın ve eşit olan
eşlerin birbirlerine olan düşkünlüğü nezaket ve sevgilerinin daha kuvvetli
olmasını sağlar. Bu, çiftlerin yakınlığının iki aileyi de birbirine daha
yakınlaştırması muhtemeldir. Bu hususta yakınlık ve benzerlik olmayanlarda,
aile geçimlerinde veya maddi ve manevi bağlarda birlik olmama tehlikesi vardır.
İslam Şeriatı'mn ehemmiyeti budur.
Şeriat'a
göre, sevgi, muhabbet ve nezakette bütünleşmeleri
muhtemel olan kişiler arasında evlilik kurmak daha uygundur. İhtimal bulunmayan
kişiler arasında bağ kurmak hiç uygun düşmez. Bu nedenle Hz. Peygamber @,
erkeğe evlenmeden önce kadına bakmasını tavsiye etmiştir. Peygamber @,
ashabına şu tavsiyede bulundu: "Sizden biri ne zaman bir kadına evlenme
teklifinde bulunsa, onu mümkün olduğunca görmeye çalışsın, olur ki onda
evlenmeyi teşvik edecek bir şey görebilir." (Ebu Davud).
Ahlak ve iffetten sonra, evlilik hukukunda İslam, çimer
arasındaki sevgi ve nezaketin önemli bir gaye oıaraK ele alındığını açıkça
göstermektedir. Onların yakınlığı bu unsurda umulmaktadır. İslam Hukuku bu
yakınlığın korunması için bütün gücünü s arfe önektedir. Fakat, artık sevgi,
merhamet ve nezaket unsurları kalmadığı zaman, onun yerini kayıtsızlık,
umursamazlık, ilgisizlik, kin veya nefret alır, bu durum evlilik bağlarını
çözülmeye doğru götürür. Evlilik bakımından, İslam Hukukunda
bu husus çok önemlidir. (Ebu'I A'la
Mevdûdî, Huquq az-Zaujain, Lahor, 1974). Burada belirtilmesi icab eden bir
husus vardır ki, o da İslam şeriatında kefa'atm ehemmiyetidir. Bazı aileler
bunu Üstünlük olarak ele almazlar, bazılarına göre ise bu, gözden düşmedir. Bu,
sadece evlenecek erkek ve kızın sosyal statülerinde bir eşitlik demektir,
yoksa herhangi bir müslüman erkek herhangi bir müslüman kadın ile yasaklanmış
ölçüleri bir tarafa bırakarak evlenebilirler. Evlilik hayatının başarılı
olması, birlikte yaşamaları ve ilişkilerini samimi ve sükunet içinde devam
ettirebilmeleri için eşler arasında azami bir düzen, uygunluk, alışkanlıklarda,
niteliklerde, hayat tarzlarında, aile gelenekleri ve sosyal ve mâlî
durumlarında benzerlikleri olması zarureti açık bir gerçektir. Benzerlikten
(kefa'et) maksat budur. Bu hususların hangisinde erkek ve kadın arasında büyük
fark varsa, orada evliliklerinin başarı ihtimali azdır. İslam Şeriatı, bu
hususlardaki az bir uygunluk ve benzerlik yüzünden veya birinin şerefli bir
aileye, diğerininse sıradan bir aileye mensup olması sebebiyle iki kişiyi bir
arada tutmamayı emrediyor değildir. Kimin şerefli ve kimin gözden düşmüş
olduğunu Allah bilir. Bütün insanlar için önemli olan Allah indinde şerefli
olmaktır. Şeref lafla olmaz. Erkek-kadm bütün insanlar amelleri nisbetinde
Allah indinde eşittirler. Onlar Allah indindeki şereflerini lafla değil, emelleri
sebebiyle kazanırlar. Kadın olsun, erkek olsun üstünlük ancak takva
ölçüsündedir. (Tafhe-em al-Quran, c.IV, sh. 95-99).
Dünyanın neresinde olursa olsun, müslümanın ibadet ederken
yönü birdir. (Nijer ırmağı kenarında. Mali).
İslâm,
evliliği sosyal bir yükümlülük saymaktadır. Bu, Allah tarafından takdir edilen
ve O'nun elçisi'nin emrettiği bir husustur. Çünkü evlilik, erkek ve kadın
arasında tabii bir yakınlaşmadır. Kur'an-ı Kerîm, meseleye şöyle yaklaşmaktadır:
"Ne yücedir o (Allah) ki, toprağın bitirdiklerinden, kendilerinden ve
bilmedikleri daha nice şeyleri olan bütün çiftleri yaratmıştır." (36:36).
Necm Suresinde de şunları okumaktayız: "O yarattı iki çifti: erkeği,
dişiyi -atıldığı zaman nutfe (sperma)dan." (53:45-46). Yine Kur'an'da,
Kıyamet Suresi'de şu ifadeler yer almaktadır: "Ondan iki çifti; erkeği ve
dişiyi var etti." (75:39).
Kur'an'ın bütün bu ayetleri cinsiyet
hayatının esranyla ilgilidir. "Herşey çift olarak yaratıldı. Her cinsiyet
kendine has fonksiyonu icra ediyor ve bu fonksiyon Allah'ın yarattığı usûlün en
iyi çalışan kısmıdır." (A. Yusuf Ali-The Holy Qu-ran, dipnot, sh. 1450).
Bu ayetlere bir göz atmak, insanın kadın ve erkek olarak çift yaratıldığını
göstermektedir. Bu yaratılış sadece cinsî uzvun ve hayvanî ihtirasın tatmin
bulması için değildir. Eğer öyle olsaydı, o zaman aynı şeyi yapan ,insan ile
diğer yaratıklar arasındaki fark ne olurdu? Ancak, bir anlamda onlar insandan
daha iyidir, çünkü onlar tabii fonksiyonlarını yaratılışlarına koyulan tabii
kurallara göre düzenli olarak yerine getirmektedirler. Öte yandan insan,
fonksiyonunu yaratılış maksadına uygun şekilde yerine getirmemektedir.
Erkeğin dişisiyle ilişkisi, hayvanlar ve diğer yaratıklarda
olduğu gibi aynı seviyede değildir. Hayvanlardan farklı olarak doğru ve meşru
yollardan tatmin olması için insanın arzu've içgüdüsü serbest bırakılmıştır.
Erkek, her kadına gidip cinsî ve şehevî arzularını tatmin edemez. Bu hal,
İslam şeriatı ve bilinen diğer kültür ve medeniyetlerde sınırlanmış ve tahdit
altına alınmıştır. Ona fiilî hayatının sonuna kadar, hatta cinsî arzulan yok
olana kadar tatmin olma hakkı, ancak kadınla meşru yoldan; bütün mesuliyet ve vazifelerine ve uzun bir süre İçin
ailesi ve çocuklarının sorumluluklarını taşıyacak bir evlilik akdi yapması
yoluvla verilmiştir. Bu da, erkeğin eşine yakınlığının sadece hissî bir zevk ve
eğlence için değil, daha yüce ve asil gayeler için olduğunu açıkça
göstermektedir.
Kadın, erkeğin eğleneceği bir oyuncak değildir. Kadın da erkek
gibi akıl ve ruh taşıyan bir insandır. Kadınla sağlam ve daimi esaslar üzerine
kurulu manevî ve ahlakî bir bağ tesis etmek erkeğin yaratılış fonksiyonu için
uygun ve zaruridir. Bu, onlar arasında ulvî bir işbirliğini sağlayacak ve
aile hayatının mümkün hale gelmesine yardımcı olacaktır. Bu suretle fertler
birbirleriyle sevgi ve muhabbet bağı ile örülürler ve ni-hayat yeryüzünün her
yerindeki topluluklarda medeni bir hayatın büyüyüp gelişmesine öncülük ederler.
Buna ilaveten, Kur'an, insanın çift yaratılmasındaki
diğer amaç ve sebeplerden de bahsetmektedir.
Bu, İslâm Hukukunda evliliğin ilk gayesidir. Toplum ahlakını
korumak istediği için, fuhuşu ve zinayı yasaklamaktadır. Onları müstehcenlikten,
hayasızlıktan men ediyor, kültürlerini fesat ve ahlaksızlıktan korumak için
erkeğe ve kadına tabii arzularını disiplin altına almalarını mecbur kılıyor. Bu
ned^le Kur'an evlilik akdini (nikâh) kale manasına gelen ihxâıtia\>wyle
anmadadır. Evlilik akdi yapan erkek muhsıri dir, diğer bir deyişle kale inşa
etmektedir. Onunla evlenen kadına da muhsine deniyor, şu sebeple kî, o,
nefsini ve ahlâkını korumak için evliliğin meydana gelmesiyle nikâh inşa
olunan kalenin koruması altına girmiştir. (Mevdudi, Huquq az-Zaujain).
Bu mecaz şu sebeple kullanılmaktadır;
İslam'da ahlak ve iffetin korunup muhafaza edilmesi evliliğin ilk gayesidir.
Ve evliliğin İslam Hukukundaki ilk adımı, bu çok kıymetli nesnenin korunması
için, nikah sırasında inşa edilen kalelerini sağlamlaştırmak oluyor. Kur'an bu
hakikate şu sözlerle değinmektedir: "(Savaşta esir olarak) ellerinize geçen (cariye) leriniz müstesna, evli
kadınlar(la evlenmeniz)de (yasaklandı. İşte bunlar) size Allah'ın yazdığı
yasaklardır. Bunlardan ötesini, iffetli yaşamak, zina etmemek artiyle
mallarınızla istemeniz (mehirlerini verip almanız), size helal kılındı. O
halde onlardan ne kadar yararlandınızsa, ona karşılık kesilen ücretlerini
(mehirlerini) bir hak olarak verin. Mehrin kesiminden sonra karşılıklı anlaşmak
(suretiyle kesilenden az veya çok vermeniz) de üzerinize bir günah yoktur.
Şüphesiz Allah bilendir, hikmet sahibidir." (4:24).
Ve yine şöyle beyan etmektedir:
"İçinizde (inanmış bir kadınla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, elleriniz
altında bulunan inanmış genç kızlarınız (olan cariyelerinizden alsın. Allah
sizin imanınızı daha iyi bilir. Hepiniz bİrbiriniz-densiniz (hepiniz Adem
soyundansımz, insanlık bakımından aralarınızda bir fark yoktur). Öyle ise
iffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost da tutmamaları şartiyle,
sahiplerinin izniyle onlarla evlenin, ücretlerini (mehirlerini) de güzelce
verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınlara uygulanan
cezanın yansı (uygulanır). Bu (cariye ile evlenme), içinizden sıkıntıya
düşmekten korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha iyidir. Allah
bağışlayan, esirgeyendir." (4:25). Ve Ma-ide Suresi'nde de şu cümleleri
okumaktayız: "Bugün size iyi ve temiz şeyler helal kılındı. Kendilerine
kitap verilenlerin yemeği size helal, sizin yemeğiniz de onlara helaldir. Ve
inananlardan, namuslu hür kadınlar ve sizden önce kitap verilenlerden namuslu
hür kadınlar-zina etmeksizin, gizli dost tutmaksızm namuslu bir biçimde
mehirlerini verdiğiniz takdirde- size helaldir. Kim inanmayı kabul etmezse,
onun ameli boşa çıkmıştır ve o, ahirette kaybedenlerdendir." (5:5).
Kur'an'ın bu ayetleri Allah indinde en
önemli şeyin, evlilik (ihsan) kalesinin tam olarak korunması, veya bir başka
ifadeyle, ahlak, iffet ve namusun evlilik bağı yoluyla korunması olduğunu
açıkça belirtmektedir. Bu öyle bir gayedir ki, bütün diğer saikler feda
edilebilir. Ama o, hiçbir amaçla asla feda edilemez. Kan-koca tabii arzu ve
isteklerini Allah'ın belirlediği sınırlar içinde tatmin etsinler diye evlilik
kalesine kapatılmışlardır,
Allah'ın sınırlarını (hudut ) korumak evliliğin malum kalesini korumaktan daha
evladır. Bu nedenle zevcelerinden ayrılmayı tasarlamış olan kimseler yerlerine
dört aydan fazla bağlı olmamakla emrolundular ve şayet dört ay geçtikten sonra
barışmazlarsa, o kadım evlilikte tutmalarına haklan yoktur, aksi takdirde bu,
mecburen kadının tabii arzusunu tatmin etmesiyle neticelenebilir ki, Allah'ın
kanununda buna izin yoktur. Kur'an onlan şu sözle ihtar etmektedir:
"Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler için ancak dört ay bekleme (hakkı)
vardır. Eğer (o süre) içinde dönerlerse Allah bağışlayan, merhamet
edendir." (2:226). "... Eğer boşanmaya kesin karar verirlerse,
şüphesiz Allah işitendir, bilendir." (2:227).
Şu bir
gerçek ki, kan-koca arasındaki ilişkiler her zaman candan olmayabilir, ancak
yine de Allah'ın kanunu, gerilemiş ilişkilerin belirsiz bir şekilde devam
etmesine izin vermemektedir. Bundan dolayı, hukuken kan-koca olarak, ancak
fiili yaşantıda cinsî ilişki olmadan ayrı yaşayacaklan azami süreyi dört ay
olarak koymaktadır. İslam Hukuk nizamında bu tür ayrılıklara çile
denmektedir. Bu süre içinde aralarında ya barışırlar veya hoşlarına gidecek
uygun bir kimse ile evlenmekte serbest olabilmeleri için iyilikle ayrılırlar.
(The Meaning of the Qu-ran, c.V).
Yine kadına bir çok amaca yönelik olarak
hulü' (kadının talebine dayalı boşanma) hakkı verilmiştir. Mutluluğu almadığı,
tatmin olmadığı veya onu Allah'ın sınırlarını aşacak durumlara getirme
tehlikesi bulunan bir erkekle yaşamamak için bazı kadınlara kocasından aldığı
mehrin bir kısmım veya hepsini vermek suretiyle evlilik kalesinden kendini
azad etme hakkı verilmiştir.
Şüphesiz bu,
İslam Hukukunun ahlak ve iffetin korunmasına herşeyden daha çok önem verdiğini
göstermektedir. Gerçi İslam, evlilik kalesinin düzelmesi için mümkün olduğu
kadar çalışmaktadır, ancak evlilik akdinin ayakta tutulmaya çalışılmasının
ahlak ve iffete tehlike getireceğinden endişe edilirse, bu en değerli hususiyetlerin
(ahlak ve iffet) korunması için evlilik bağlannın kopmasını daha iyi
bulmaktadır.
Evliliğin ikinci önemli bir amacı da, karı-koca ^asındaki evlilik
ilişkilerinin karşılıklı duygusal sevgi, merhamet ve iyilik esaslarına
dayan-masıdır, dolayısıyla karşılıklı işbirliği yoluyla evliliğe bağlı olan
kültür ve medeniyetin azami gayesini ifa etmiş olup böylece, kültürün önemli
ve yüksek gayesini yerine getirmek için zaruri olan saadet, huzur, barış ve
mutluluğu tatmış olurlar. Evliliğe dayalı kadın-erkek ilişkileri hususunda
Kur'an ayetlerinin derinden tetkik edilmesi neticesinde evliliğin maksat ve
hedefinin sevgi, merhamet ve ihsan olduğu görülmektedir. İnsanlar evlilik
İlişkilerine ondan huzur ve saadet elde etmek için girişirler. Kur'an bu hususu
şu sözlerle zikretmektedir. "Onun ayetlerinden biri de, kendileriyle
kaynaşmanız için size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranızda sevgi
ve merhamet koymasıdır. Şüphesiz bunda, düşünen bir toplum için ibretler
vardır." (30:21).
Ve A'raf Suresi'nde şu sözleri okuyoruz:
"O'dur ki, sizi bir tek nefisten yarattı, gönlü ısınsın diye ondan eşini
var etti; eşini sarıp örtünce (eşiyle birleşince) eşi, hafif bir yük yüklendi,
onu gezdirdi. (Yükü) ağırlaşınca ikisi beraber Rabb'leri Allah'a dua ettiler:
'Eğer bize iyi, güzel bir çocuk verirsen elbette şükredenlerden olacağız!'
(dediler)." (7-189). Ve yine bir başka yönden evliliğin amacı şu güzel
sözlerle özetlenmiştir: "Oruç gecesi, kadınlarınıza yaklaşmak, size helal
kılındı. Onlar sizin elbisenizdir, siz de onların elbisesisiniz. Allah, sizin
kendinize yazık etmekte olduğunuzu bildi ve tevbenizi kabul edip sizi affetti.
Artık şimdi onlara yaklaşın ve Allah'ın sizin için yaz(ıp takdir etmiş
ol)duğunu talep edin; şafağın beyaz ipliği siyah İpliğinden ayırdedilinceye
kadar yeyip, için; sonra da gece oluncaya dek orucu tamamlayın; mescidlerde
ibadete çekilmiş iken kadınlara yaklaşmayın. Bunlar Allah'ın (yasak)
sınırlarıdır, bunlara yaklaşmayın. Allah insanlara ayetlerini böyle açıklar ki
korunup sakınsınlar." (2:187). Burada evli çiftler birbirlerinin elbisesine
benzetilmişlerdir, aralarındaki ilişki de elbise ve vücud gibi gösterilmiştir.
"Sanki birbirine öylesine girmiş ve sıkışmışlar ki aralarına hiçbir şey
giremeyen, tıpkı birbirlerine sıkıca bağlanmışlar gibi karşılıklı olarak birbirlerine huzurun menbaı
olmuşlardır.
Elbiseler insanın çıplaklığını örterler ve vücudu
dışarıdaki atmosferin ve havanın zararlı tesirinden korurlar. Bu benzetmenin
amacı, aslında erkek ve kadının işbirliğini tıpkı vücud ve elbise arasındaki
işbirliği gibi göstermektir. Onların kalpleri ve ruhları birbirine bağlıdır ve
birbirlerinin namus ve ahlaklarını tıpkı elbisenin, vücudu zararlı
tesirlerden koruduğu gibi korurlar. Bu, sevgi ve merhametin fonksiyonudur ve
İslam açısından da, evlilik ilişkilerinin asıl ruhu ve özü budur. Herhangi bir
evlilik ilişkisinde eğer bu ruh bulunmazsa, evlilik ölü bir vücuda benzer.
islam Hukuku evlilik işbirliğine bağlı bu gayeyi
gözönünde bulundurmaktadır. Eğer karı-koca bir arada yaşıyorlarsa, canı
gönülden barış, sevgi, nezaket ve birlik içinde yaşayıp, birbirine alicenap
ve cömert davranıp, hak ve yükümlülüklerini yerine getirmelidirler. Fakat,
şayet bunu yapmazlarsa, o zaman ayrılıkları birliklerinden daha iyidir. Çünkü
aralarındaki sevgi ve birliğin son bulmasıyla, evlilik ilişkileri tıpkı, gömülmediği takdirde aile hayatının bütün havasını
fena koku ve zehir saçarak sağlığı tehlikeye düşürecek Ölü bir vücuda benzer.
Bu nedenle Kur'an diyor ki: "Ne kadar isterseniz de kadınlar arasında
(tam) adalet yapamazsınız. Öyle ise (birine) tamamen yönelip ötekini muallakta
(kocasızmış) gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir sakınırsanız, Allah
bağışlıyıcı esirgeyicidir." (4:129). "Eğer (eşler) aynhrlarsa, Allah
bol nimetiyle onların herbiri-ni zengin eder (diğerine muhtaç eylemez).
Al-lah(m nimeti) geniştir. (O) hikmet sahibidir." (4:130).
Kur'an, her ne zaman aile ilişkilerini
açıklasa, değişmez bir şekilde, özellikle erkeği edep ve nazik davranışa teşvik
etmektedir. Bakara suresinde şu ifadelere rastlarız: "Boşanma iki defadır.
(Bundan sonra kadım) ya iyilikle tutmak, ya da güzelce salıvermek
lâzımdır." (2: 229). Talak suresinde şöyle okuyoruz: "Sürelerinin
sonuna vardıklarında onları güzelce (nikahınız altında) tutun, yahut güzellikle
onlardan aynim." (65:2) Yine Nisa Suresinde şöyle zikredilmektedir:
"Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız, bilin ki sizin hoşlanmadığınız
bir şeye Allah, çok hayır koymuş olabilir." (4:19). Ve yine Bakara
suresinde şu sözler vardır: "Ya onları İyilikle tutun, ya da iyilikle
bırakın-, haklarına tecavüz edip zarar vermek için onları (yanınızda) tutmayın.
Kim bunu yaparsa'kendine yazık etmiş olur." (2:231). Aynı surede:
"Sizin affetmeniz (müsamaha gösterip mehrin tümünü vermeniz) takvaya daha
yakındır. Aranızda birbirinize iyilik etmeyi unutmayın. Şüphesiz Allah,
yaptıklarınızı görür." (2:237).
Koca, zevcesini boşadığını ilan ettikten sonra, onu
taciz etmek veya evlilik yükümlülüklerini yerine getirmeden onu muallakta
bırakmak için değil, sevgi ve huzur içinde yaşamaya niyetli olduğu takdirde
karısını geri almaya imtiyazlıdır: "Kocaları da bu arada barışmak
isterlerse, onları geri almağa daha çok hak sahibidirler." (2:228).
Müslümanların erkek ve kadınlarının kitap ehlinin dışındaki
gayri müslimlerle evlenmelerinin yasak oluşu bu sebepledir. Onlar dinlerinde,
düşüncelerinde, kültürlerinden toplum hayatı ve diğer yönlerden Müslümanlardan çok farklıdırlar. Hakiki bir
muslüman onlarlaa gerçek bir sevgi ve samimi bir beraberlik kurmaz. Ve eğer bu
farklılıklara rağmen, birleşirlerse, o zaman onların ilişkileri gerçek bir
kültür ilişkisi değil, sadece şehveti memnun edici bir ilişki olur. O'nun
hiçbir sevgi ve rahmetinin olmadıği muhtemeldir, eğer varsa bu İslam kültür ve
medeniyetine ve hatta o Müslümana bile zarardır. "Allaha ortak koşan
kadınlarla, onlar inanınca-ya kadar evlenmeyin. (Allah'a ortak koşan kadın),
hoşunuza gitse dahi, inanan bir cariye, ortak koşan (hür) bir kadından iyidir.
Ortak koşan erkekler de inamncaya kadar, onlarla (kadınlarınızı) evlendirmeyin.
(Allah'a ortak koşan hür bir erkek) hoşunuza gitse dahi, inanan bir köle, ortak
koşan bir adamdan iyidir. (Zira) onlar ateşe çağırıyorlar." (2:221).
İslam Hukuku
Ehli Kitabın kadınlarıyla evlenmeye izin verdiği halde, muslüman kadınların
onların erkekleriyle evlenmelerine müsaade etmiyor. Çünkü kadınların onların
dinini fikrini ve kültürlerini kabul etmeleri ihtimal dahilindedir. Erkekler
ise kadının fikir ve görüşlerine kolayca muhabbet beslemezler; bunun yanında
evli erkekler Müslüman cemiyette yaşamaktadırlar, fakat kadınların kocalarının
yanına gidip gayrimüslim toplumda yaşamaları gerekir. Ehli kitabın
kadınlarıyla evlenme izni verilmiş olmasına rağmen, emredilmemiştir. Ka'b bin
Malik, Ehli Kitaptan bir kadınla evlenmek istediğinde Hz. Peygamber @, onu
tahkim edip emniyetli {muhassan) olmaz, diyerek men etmiştir. Bu esasta ihsan
'ı (dürüstlük ve şeref) gerektirecek gerçek sevgi ve merhametin olamayacağı
demekti. Huzeyfe, bir Yahudi kadınıyla evlenmek istediğinde Hz. Ömer ona o
kadını bırakmasını söyleyen bir mektup yazdı. Hz. Ali ve îbn Ömer açıkça Ehli
kitap kadınlarıyla evlenmeyi tasvip etmeyip mekruh olarak nitelendirdiler. Ve
bunun kerahat'i (tasvip etmeme ve nefretlik) için şu sebebi gösterdiler:
"Allah'a ve ahiret gününe inanan bir milletin, babaları, kardeşleri,
oğullan yahut akrabaları da olsa Allah ve Rasulüne düşman olanlarla dostluk
ettiğini görmezsin." (58:22) (Mevdudi, Huquq ez-Zau-jain).
İslam
Hukukunun Prensibi: Bu hususla ilgili kısa emirlerin nedenini anlayabilmek için
İslam hukukunun evlilik ilişkilerine
dayalı prensiplerini izah etmek gerekir. İslam Hukukunun ilk prensibi, erkeğin
yerinin kadından bir derece üstün olmasıdır: "Erkeklerin kadınlar üzerindeki
haklan, bir derece daha fazladır." (2:228). Bu derecenin izahı Nisa
suresinin müteakip ayetinde bulunmaktadır: "Onun için iyi kadınlar itaatkar
olup, Allah'ın, kendilerini korumasına karşılık kendileri de gizliyi koruyan
(kocalarına gizli gizli ihanet etmeyenlerdir." (4:34).
Burada ayrıntılara girmeden aile hayatının
prensiplerini izah etmek mümkündür. İkisinden birisinin aile reisi olması
lüzumludur, başsız bırakılamaz. Eğer ailede her ikisine de eşit güç ve statü
verilmiş olsa, daha önce de bu bölümde açıklandığı gibi bu karışıklığa ve
kargaşalığa davet çıkarmak olur. Sorumluluk bölünmüş olduğundan, aile meselelerinin
düzenli çalışması için sorumlulukları omuzlayacak kimse olmaz, aslında bölünmüş
(parçalanmış) sorumluluk, sorumsuzluk demektir. Bu durum, bu meselede
kan-kocayı aynı seviyede tutmaya çalışan toplumların aşağılık ve kargaşalı
aile hayatından bilinmektedir. Fıtrat dini olarak İslam, insan tabiatına
gerekli müsaadeyi vermiş ve kocayı ailenin reisi, zevceyi de aile
meselelerinde ikinci derecede kılmıştır. Fakat kadını genelde toplum
hayatındaki sosyal yükümlülüklerde eşit tutmuştur. Aile reisliğinin secimi pak
meziyetler üzerinde yapılmış; bu vazife kabiliyet ve güç ile donatılmış olana
verilmiştir. Bununla beraber, bu kurala fiili hayatta şurada veya burada bir istisna
olabilir. Önceki kısımlarda zaten izah edildiği gibi; evlilik ilişkilerinin
ilk prensibini karı-koca hak ve yükümlülükleri ihtiva etmektedir.
İslam
Hukukunun evlilik hususundaki ikinci esası, evlilik ilişkilerini mümkün olduğu
kadar düzeltmek; erkek ve kadın bir kez evlilik kalesini inşa ettiğinde, onun
korunması için mümkün olan bütün gayreti sarfetmektir. Fakat aralarında,
sevgiden, dostluktan ve uyumdan eser kalmadığı ve evlilik ilişkilerinde
lüzumsuz çekişmeleri yüzünden hukukun esas amacına karşı tehlike oluştuğu
zaman, birbirlerine karşı kin, nefret ve hoşnutsuzluk içinde kalmaları yt rine
ayrılmaları daha uygundur,! birlikte kalmaları için zorlanmamalıdırlar. Bu
şartlar altında, onlar ve toplum için en iyi çözüm, serbest kalacakları yolu
onlara açmaktır. Bu meselede İslam Hukuku, diğer hiçbir beşeri
kanunda bulunmayan, insanın tabii saadetinin ve kültürel değerlerinin
korunması arasında bir denge kurmuştur. Bir taraftan evlilik ilişkilerinin
düzeltilmesini isterken, Hristiyanlıkta karı-kocanın aynlamayıp hayatlarının
evlilikte nasıl berbat hale geldiğinin bir önemi olmadığı gibi, onu
güçleştirmemeli; öte yandan, evlilik ilişkilerinde sürekliliğin kalmadığı ve
aile havaimin bütün nizamlarımn| altüst edildiği ve Darcalara bölündüğü Rusya,
ABD ve diğer batı ülkelerinde olduğu gibi zayıf bırakılmamalıdır.
Evliliğe bağlı bir diğer prensip de, boşama ve kadının kocasından
boşanma talep etmesiyle {hulü ') İlgilidir. Bu hususlar daha önce izah edildi.
Başlıca Emirler: Kur'an evlilikle ilgili bütüa ince detayları
ve hususları birtakım geniş prensip ve kuralları birer birer saymıştır. Bundan
dolayı, uygulanması talep edilen hususların daha iyi anlaşılabilmesi için bu
prensip ve kuralların kesinlikle izah edilmesi gerekmektedir.
1- Müşrik (Allah'a ortak koşan) kadınla evlenmek: İslam,
müşriklerle evliliği yasaklamaktadır. Kur'an bunu şu sözlerle zikretmektedir:
"Allah'a ortak koşan kadınlarla, onlar inanı-ncaya kadar evlenmeyin."
(2:221). Bu ayetler müşrik bir kadınla evlenmenin haram olduğunu
açıklamaktadır, ta ki onlar inanana kadar. Ancak bu evlilik bir Ehli kitap
kadınla akdolunabil-mektedir. Mamafih, Müslüman bir kadın ise, iman etmedikçe
ne bir müşrik ile evlenebilir ne de Ehli Kitaptan bir erkek ile.
2- Evlilik Hakkı: Yukarıda mezkur ayet (2:221) de
erkeğin kendi tercihiyle evlenmekte hür olduğunu göstermektedir, fakat kadın
hür değildir. Onu evlendirmek anne-babanın veya vasi'sinin üzerine vazifedir,
zaten kadının evliliğinin aile değerleriyle güçlü bir alakası vardır. Kur'an,
kadının kendi fikir ve geçiminin yeterli olmadığı intibaını vermektedir; erkek
akrabalarının yardımları da gerekmektedir.
3- Bakımı: Kocanın zevcesine karşı üstlenmiş olduğu bir hak
olarak, evlilik, erkeği zevcenin bakımını üstlenmeyi mecbur kılmaktadır.
Kadının bu hakkı asla bir tarafa atılamaz, ta ki,
kendisi onu gçrİ alıp
veya isyan edip kocaya meydan okuyana kadar. Kur'an'ın aşağıdaki ayeti bunu
desteklemektedir: "Erkekler kadınlar üzerinde yöneticidirler. Çünkü
Allah, kimini kiminden üstün kılmıştır ve çünkü (erkekler) kadınlara
mallarından harcamaktadırlar." (4:34). İslam Hukukunun, kadının bakımından
kocanın mali imkanına göre tayin edilmesini istemektedir. Zengin erkek kendi
imkanına göre ve fakir erkek de kendi imkanına göre harcama yapar. Kur'an bu
hususta çok açıktır: "Eli geniş olan genişliğine göre nafaka versin. Rızkı
kısılmış bulunan da Allah'ın kendisine verdiğinden versin. Allah bir kişiye ne
vermişse ancak onu yükler." (65:7).
4- Ceza Hakkı: Kur'an'ın müteakip ayeti ceza
prensibini şu sözlerle aydınlatmaktadır: "Dik kafalılık, şirretlik
etmelerinden korktuğunuz kadınlara öğüt verin, yataklarınızdan ayırın. Ve
onları dövün. Eğer size İtaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol
aramayın." (4:34)
Bu ayete göre, erkeğe zevcesine ceza uygulama
hakkı verilmiş olup, bu hale yalnız zevce, meydan okuma tavrı içine girer ve itaatsizlik
gösterirse uygulanır, hatta bu durumda bile, iki çeşit ceza konmuştur: Biri
yataklarınızdan uzaklaştırma, ikincisi ise hafit ma olmadan ceza vermek
günahtır, itaatsizlik halinde uygulanabilmesi teklif edilen ceza Hz. Peygamber
@ in sözüyle Hayr müberri (sert olmayan ve iz bırakmayan ceza)dır. (Huquq
ez-Zaujain).
5- Hakem Yoluyla Barışma: Bu, kan-koca anlaşmazlığını
mahkeme dışında her iki tarafın nzasıyla akrabaları arasında birer hakem tayin
etmek suretiyle arabuluculuk yoluyla giderme tavsiyesidir. Ondan sonra
anlaşmazlıklarını gidermeye çalışmak
hakemlere düşmektedir. "Eğer endişe ederseniz" ve "tayin
et" kelimeleri hakem tayinini Müslümanların yetkililerine havale
etmelerini işaret etniğini göstermektedir. Veya eğer hakem hiçbir karara varamazsa
meseleler karar gücü elinde bulunan yetkililere havale edilir, denmektedir.
Ayette şöyle buyurulmaktadır: "Eğer (karı-kocanın) aralarının açılmasından
endişe duyarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir
hakem gönderin, bunlar arayı düzeltmek isterlerse, Allah onların arasını bulur." (4:35).
6- Mahkemelerin Vazifeleri: Aşağıdaki
ayetler kan-koca meselelerini halletmede mahkemelerin vazifesini
açıklamaktadır: "Eğer erkek ve kadının, Allah'ın smırlannda duramayacaklarından
korkarsanız, o zaman kadının (ayrı-lmak için) verdiği fidyede (hakkından vazgeçmesinde)
ikisine de bir günah yoktur." (2:229).
Bu ayet, hakime iki tarafın bu
hususta İslami hükümlerin yüklediği sınırlar dahilinde yaşayıp
yaşayamayacaklannı hesap etmesini tavsiye etmektedir. Eğer kanunun sınırını
koruyamaya-caklan ihtimali yüksekse, o zaman onları bir arada tutmak hukuka
uygun değildir. En önde gelen husus, Allah tarafından konan sınırları
korumaktır, bunun için herşey feda edilebilir. "Allah'ın sınırlarını ihlal
edenler günahkardırlar." ayeti alimlerin bu konudaki görüşlerini
desteklemektedir.
7- Kadın Üzerinde Baskı Uygulanamaz: İslam
Hukukunun maddi ilişkiye dayalı bir başka görüşü; şu ifadelerle izah
edilmektedir: "Haklarına tecavüz edip zarar vermek için onları
(yanınızda) tutmayın." (2:231). Bu ayet zevcesini sadece onu incitmek ve
haklanndan mahrum etmek için alıkoyması hususunda kocayı ihtar etmektedir.
Eğer onu geri almak isterse, o zaman insaf ve adalet üzerine olmalı, buna ümit
yoksa ve haklanndan mahrum olma endişesi varsa, o halde onları adalete uygun
bir şekilde serbest bırakmalıdırlar. Hz. Peygamber @, İslamm hükmünü şu açık
sözlerle İzah etmiştir: "Zarar vermek de yoktur, zarara uğratılmak
da."
8- Kadının Muallakta Bırakılması: Bu kural şu sözlerle izah
edilmiştir: "Öyle ise (birine) tamamen yönelip Ötekini muallakta
(kocasızmış) gibi bırakmayın." (4:129) Kur'an'ın bu ayeti Müslümanların,
zevcelerini tamamen muallak-da bırakmalarım yasaklamaktadır. Muallakta olanlar
ne hayatlannda kendi kocalanna eşlik edebilirler, ne de başkasıyla evlenmekte
serbesttirler.
9- Azamî Bekleme Sının: Kur'an'ın aşağıdaki ayeti, bu hususu şu
şekilde izah etmektedir: "Kadınlarına yaklaşmamağa yemin edenler için
ancak dört ay bekleme (hakkı)
vardır." (2:226). Bu ayet, kadının kocasız dayanma gücüne değinmektedir.
Diğer bir ifadeyle zevceye hiçbir zarar gelmeden veya Allah'ın sınırlarını
ihlal etme endişesi olmadığı takdirde, kocasına eşlik etmekten ve zevk almaktan
mahrum edilebilir. Ondan sonradır ki, her ikisinin iffet ve dürütlüğünde
tehlike ihtimali vardır.
10- Lian'ın Hükmü: Lian, kan veya koca tarafından ileri sürülen
ciddi bir iddiadır, fakat bu iddia delilsiz desteklenmez. "Eşlerine (zina
suçu) atan ve kendilerinden başka şahitleri bulunamayan kimseler(e
gelince).." (24:6) bu ayet li'an kuralını izah etmektedir. Eğer koca,
zevcesine zina İsnad ediyor ve fakat iddiasını destekleyecek hiçbir şahit
göstererniyorsa, o zaman doğru söylediğine dair dört kez yemin etmesi istenir,
yalan söylemiş olduğu takdirde beşinci yemin, kendi üzerine lanet etmesi olur.
Zevcenin ise, kocasının iddiasında doğru olmadığına dair dört defa yemin etmesi
halinde zina cezasından kurtulabilirse beşinci yemini (şayet kocası doğru
söylüyorsa) onun üzerine lanet olur. Bundan sonra karı ve koca ayrılırlar.
11- Evlilik Bağlarını Koca Tutar: Bu husus şu
ifadelerle tayin edilmiş bir başka prensiptir: "Ancak kadınlar vazgeçer
veya nikah bağı elinde bulunan erkek vazgeçerse başka." (2:237). Kur'an
ayeti, evlilik bağının, bunu tutmaya ve bırakmaya hakkı olan kocanın elinde
olduğunu açıkça göstermektedir. Kur'an'ın neresinde boşanmadan bahsedilmişse,
bu erkeğe atfedilmiş ve rol erkeğe dayandırılmıştır. Misal olarak
a- "Eğer boşanmağa kesin karar verirlerse.."
(2:227);
b- "Erkek (üçüncü kez) boşarsa.." (2:230);
c- "Kadınları boşadığınız zaman.." (65:1);
d- "Kadınları boşadığınız zaman.." pu ayetlere göre.
erkeğin ya koca olarak zevcesini aııkovmas'"11 veya serbest bırakmasına
tam oır yetKisı vardır. Ve hiçbir kânun ondan bu hakkı alma yetkisine sahip
değildir. (Mevdudi; Huquq az-Zaujain).
Adalet Kuralı: İslâm'daki bütün haklar Allah'ın
koyduğu sınırları (hududulîah) ihlal etmeyecek durumdadır. ".. Bunlar
Allah'ın sınırlarıdır. Allah'ın sınırlarını kim aşarsa, şüphesiz kendine yazık etmiş
olur..." (65:1). Ayetin ortaya koyduğu bu prensibe göre, her
kim, Allah'ın sınırlarını aşarsa kendine
yazık etmiş olmaktadır ve bu da kendi kaybıdır. Bu sınırlara riayet ve
Allah'tan sakınmanın karşılığı ise yine ayette belirtilinektedi:"..
Böylece haksızlık etmemiş ve haksızlığa uğramamış olursunuz." (2:279).
Bu, bütün yönleriyle genel kabul görmüş ve İslâmî hükümlerin insan haklarını
hiçbir şekilde inkar etmeyen genel bir kaidesidir. Kur'an'da şöyle buyuruluyor:
"Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; -Allah'a ve ahiret
gününe (gerçekten) inanıyorsanız- onu Allah'a ve Rasulüne götürün."
(4:59). Evlilik süresince koca aleyhine bir şikayetin vukuu halinde
yetkililerin kocanın boşama hakkını elinden alıp kullanmaları sözkonusudur.
Kadı (hakim)'nın gücü evliliği fesh etme, kan-kocayı ayırma (tefrik), kocanın
boşama hakkını elinden alma ve zevceyi boşama gibi bir takım prensipler üzerine
dayalıdır. Fakihlerden bir grup, Kur'an'ın "evlilik bağı elinde
bulunan" ifadesi üzerinde tartıştılar. Ayetteki (2:237) ifadeye
dayanılarak; erkeğin boşama hakkı hiçbir suretle sımrlandır-ılmamiştır,
denilmektedir. Bu kural için istisna yoktur. Eğer koca, karısını boşamaya razı
değilse, hakimin (kadı'nın) hiçbir surette bu hakkı onun elinden alıp bizzat kullanmaya
yetkisi yoktur. Bunun için Kur'an'dan da fikirlerini destekleyecek hiçbir
delil çıkaramazlar. İslam devlet reisi veya Kadı, kamuya ait bir maslahatın
gereği olarak dahi boşama hakkını erkekten alamaz veya boşamaya başka bir
şekil veremez. Çünkü İslam hukuku açısından İslam devlet reisi veya kadı,
ancak hakkında nas bulunmayan hususlarda
bu yetkiye sahiptirler. Kesin delillerle sabit olmuş bir hakkın
sahibinden alınması o delilleri iptal etmek demektir. Bu ise hiçbir mahlukun
hakkı değildir. "Yaratana asi olacak yerde yaratılmışlara itaat
yoktur." Boşanmanın erkeğe ait olduğu Kur'an'da açıkça beyan edilmiştir.
Ancak, erkekte bulunan kusurlar sebebiyle ayrılmak için kadının islamı kabul
edip erkeğin İmtina etmesi gibi bazı zaruri ve özel hallerde erkeğin bu
selahiyetine müdahale edilebilir.
Kur'an erkeğin hak derecesini ve boşama prosedürünü
gözden uzak tutulmayacak bir şekilde açıkça belirlemektedir: "Boşama iki
defadır. (Bundan sonra kadını) ya iyilikle tutmak, ya da güzelce salıvermek (lazım)dır."
(2:229). Yine Bakara suresinde şu ifadelere rastlıyoruz. "Erkek (üçüncü
kez) boşarsa, artık bundan sonra kadın başka bir kocaya varmadan kendisine helal
olmaz. O (vardığı adam) da bunu boşarsa..." (2:230). Kur'an'm bu ayetleri
zulüm kapısını kapatmaktadır. Koca, hayatı boyunca boşama hakkını kullanabilir
ve bir kadınla sadece ikinci kez birleşebilir. Ondan sonra eğer üçüncü kez
boşadığını ilan ederse, o kadın ondan ebedî olarak ayrılmalıdır. (The Meaning
of Quran, c.l, sh. 167). Bu, kocanın hakkının ne kesin, ne de sınırsız olduğunu
göstermektedir. O dürüst davrandığı ve meşru sınırlar içinde olduğu müddetçe
bu hakkı şeriat tarafından hürmet ile karşılanmaktadır. Ancak aykırı bir
davranışta bulunduğu ve Allah'ın sınırlarını çiğnediği takdirde, koca bu hakkı
kaybetmekte ve yetkililer boşama hakkını ondan alıp, bu hakkı zevcenin
menfaatine kullanmaktadırlar.
İslâmî
hükümlerin esas gayelerinden biri, her ne olursa, sosyal değişikliklerde,
toplumu bütün imkanları birleştirerek cinsi heyecanlardan ve şehveti tahrik
edici tesirlerden uzak tutmaktır. İnsanın bedenî ve aklî kuvvetleri ancak
böyle bir ortamda, sükunetli bir atmosferde gelişip ilerleyebilir. Cinsî
münasebetlere tamamıyla evlilik çerçevesi içinde müsaade edilmiş, nikah
dairesinin dışına taşmasına engel olunmuştur. Evlilik dışı bütün ilişkiler
haram kılınmıştır. Kadının faaliyet alanı erkeğinkin-den ayrılmıştır. Kadın ve
erkeğe yaratılışlarını gözönüne alarak, düşünce ve fizikî yeteneklerine göre,
medeniyetin gelişmesi için ayn ayn vazifeler takdir edilmiştir. Kadın zarurî
ihtiyaçları ve makbul sebepleri için ancak evinden çıkabilir; bu da başını
örtüp dış giysilerini giymesiyle mümkün olmaktadır. İslâmî hayat sistemi bu
metodlar üzerine kurulup korunması için de bazı tedbirlere ihtiyaç
duyulmaktadır. İslâm'da korunması gereken hususlar üç kısımdır:
a- İç hayatta reform (Nefsi ıslah)
b- Cezaî kanun ve yaptırımlar,
c- Önleyici tedbirler
a- Nefsi Islah: Bu husus aslında İslâmî
hayat tarzının esaslarındandır. İslâm'da hükümlere uymanın temeli imandır.
Herhangi bir konuda hüküm verilmişse, muhatap olanlar, Alllah'a ve O'nun
rasulüne @ iman ederler. İşte bu iman sahipleri, peygamber aracılığıyla gelen
şeriat emirlerine doğrudan doğruya mımatap insanlardır. Hakkın hükümlerine
boyun eğer, yasaklanmış şeylere yanaşmazlar. Böyle hareket etmeleri için,
Allah'ın "emrettiğini" veya "yasakladığım" bilmeleri
yeterlidir. O halde, iman eden herkes bilir ki, Kur'an-ı Kerîm'e göre "Allah
fuhşu yasaklamıştır." Kötü işlere başvurulmasını haram kılmıştır. Bu
durumda imanın gereği şudur: Söz konusu fiil ve hareketlerden çekinmek ve
böyle şeylerin yanına yaklaşmamak.
İman eden kişi, Allah'ın ve Rasulü'nün, sosyal
hayatı düzenleyici ne gibi emirleri olduğunu, hangi prensipleri koymuş
bulunduğunu, Kur'an'a bakarak kolayca anlayabilir. İşte bunları her zaman için
göz önünde bulundurmak ve pratik hayatta örnek edinmek de imanın gereklerindendir.
Bu icaplara göre mü'min, kendi isteği ve gönül hoşluğu ile sözü geçen prensipleri
kabul edecek ve sınırları dışına çıkmayı veya onları bozmayı aklının köşesinden
bile geçir-meyecektir.
Nefsin islahıyla yalnız ahlakî konular değil,
bütün İnsanî ilişkiler de düzelir. İnsan bütünüyle İslamî hüküm ve prensibe
tabi olur. Bundan sonra, özellikle ahlak alanında, İslâmî eğitim ve Öğretim
sistemiyle kişiler terbiye edilir. Halk hikmetli bir yol tutar. Gidişatını
kendisi düzeltir. Bunun çeşitli yollan vardır.
Haya, utanma ve ar anlamındadır. İslâm terminolojisine
göre haya, münkerden çekinmek ve kaçınmak duygusuyla insanın kendi kendisini
ayıplaması, bu gibi fiillerden uzaklaşması demektir. Haya, kötü işlerden,
utanılacak şeylere başvurmaktan men eden duygudur. O, insanı arsızlık ve
iffetsizliğin ağına düşmekten koruyan bir güçtür. Onu zina dahil, yasaklanmış
her türlü ahlakî fenalıklardan muhafaza eder. İslam ahlak eğitimi, insan
tabiatında uyuyan utanç duygusunu çok kuvvetli bir şekilde uyandırıp, onu
geliştirip kuvvetlendirmeyi, bütün fena arzu ve isteklere karşı güçlü ahlakın
vazgeçilmez hizmetçisi ve kişinin zihnî davranışının bir parçası haline
getirmeyi amaçlamaktadır.
Hz. Peygamber @'ın sözleri bunun manasını bütünüyle
izah etmektedir: "Her dinin bir ahlakı vardır; İslam'ın ahlakı
hayadır." (Malik, İbni Mace, Beyhaki). İbni Ömer, Rasulullah @'ın;
"haya ve iman arkadaştırlar; biri yok olduğunda öbürü de gider."
dediğini nakleder.
Ebu Hureyre, Rasulullah @'ın şöyle
buyurduğunu nakletti: "Haya imanın bir parçasıdır ve iman Cennettedir,
fakat hayâsızlık, kalp katılığının bir
parçasıdır ve katı kalp cehennemdedir." (Ahmed ve Tirmizi). İmran b.
Husayn'a göre Rasulullah @ şöyle buyurmuştur: "Haya iyilikten başka birşey
meydana getirmez." (Bu-hari ve Müslim). Buhari tarafından nakledilen bir
başka hadiste bu tabirin ehemmiyeti çok açık bir şekilde izah edilmektedir.
İbni Mes'ud, Rasulullah @'ın: "Halkın ilk peygamberlerden Öğrendikleri
sözlerden bir tanesinin de, 'haya etmezsen bildiğini yap." buyurduğunu
nakletti.
İslam,
hayanın fıtri niteliği hakkında toplumu eğitmek için ahlak dersleri koymuştur
ki, bununla sadece açık günah ve kötülükleri bilmiş olmayacak, aynı zamanda
fena arzu ve niyetlerin tehlikesinden de haberdar olmuş ve kötü etkilerden
korunmuş olacaklardır. Haya'nın keyfiyeti ahlak eğitimi yoluyla çok sağlamlaştırılmıştır,
o hayâsızlık ki, zihnin en basit arzusundan bile fenalık ve günah meydana
getirir. Bunun ehemmiyetini tam olarak tasvir edebilmek için birkaç misal
verilmiştir. (Mevdudi, Purdah and the Status of Women in islam).
İslam hukuku
nazarında sadece cinsler arasında meydana gelen fizikî birleşme zina sayılmaktadır;
halbuki ahlak noktasından bakıldığında, evlilik dışında karşı cinsten bir
kişiye karşı meydana gelen her türlü istek zinaya denktir. Böylece, kadınları
gördüğünde, onlarla konuştuğunda ve onları ziyaret ettiğinde meydana gelen her
türlü şehvani arzu zinadır ve zinaya doğru atılmış ilk adımdır ve şayet
erkeklere fırsat verilmiş olsa yapacakları en tabii hareket bu yolda muhtemel
bir vukuun meydana gelmesidir. Bu fiili istemeyenin dışında kanunun yapacağı
birşey yoktur. Çünkü o İnsanların kalplerinde gizlidir. Ancak bu istekleri
onların davranışlarıyla meydana çıkartılabilİr.
Rasulullah @, bu hususu şu sözlerle izah etmiştir:
"Gözlerin zinası bakışmak, ellerinki İse dokunmaktır. Ayaklar, bakanın
duygularını kamçılayacak şekilde yürümekle, dil söylediği sözlerle zina eder.
Gönül ise istemekle.... Sonuçta cinsiyet organları, bunları ya kabul veya
reddeder."
Şehevî
Bakışlar: Nefsî isteklerin en büyük kaçamağı gizli bakışlardır. Bu tür
bakışlar cinsî temayülün ateşim yakar. Kur'an ve Sünnet bu kötülüğe
dikkatimizi çekerek bazı öğütlerde bulunur.
Kur'an'da Allah'u Teala şöyle buyurmaktadır:
"Mü'minlere şöyle: 'Gözlerini (harama bakmaktan) sakınsınlar, ırzlarını
korusunlar. Bu (hareket) onlar için daha temiz (ve faydalı)dır. Şüphesiz Allah,
onların her yaptıklarını haber almaktadır.' Mü'min kadınlara da söyle: 'Gözlerini
(haramdan) sakınsınlar, ırzlarım korusunlar." (24:30-31).
Rasulullah @'ın konuyla ilgili izahı şöyledir:
"Ey insan! Senin ilk (kayıtsız) bakışın affolunur, fakat ikinci bakıştan
şakırı!" (Cessas). Hz. Ali'nin rivayetine göre: "Allah'ın Rasulü bana
dedi ki: 'Ey Ali! Gözünün bir defa (yabancı kadına) takılması normaldir. Fakat
ikinci defa bakmaya hakkın yok..." (Ebu Davud). Câbir'e soruldu:
"Ansızın, rastlantı sonucu gözümüz bir şeye takılırsa ne yapalım?" O,
"Hemen başınızı yere İndirin", dedi. (Ebu Davud).
Teşhir (Gösteriş Arzusu): Kadınlar arasında yaygın olan bir
başka kötü hal ise güzelliğini ve zinetlerini teşhir etme arzusudur. Cinsî
istekler, teşhir yoluyla gün yüzüne çıkar, belirginleşir. Karşısındakini
açıktan açığa davet eder. Gönüllerinden ne geçerse geçsin. Üzerlerinde örtü
bulunsun veya bulunmasın, güzelliği teşhir için çeşitli yollar kullanılır.
Mesela; süs eşyaları, saç yapısı, makyaj, vücudun uzuvlarım belli eden ince
ve dar elbise ve benzerleri karşı cinsin arzularını kabartmak içindir.
Kur'an-ı Kerîm sözkonusu fiil ve hareketleri "teberrüc ül-cahi-liye "
gibi genel bir terimle açıklamıştır. Buna cahiliye devri kırıtması ve gösterişi
denir.
Koca'dan başka herhangi bir erkeğin nazarı dikkatini
çekmek için kullanılan bütün süs eşyaları, boya ve makyaj takımları, yabancı
erkek ve kadınların ilgisini kazanmak için yapılan her
hareket teberrüc ül-cahiliye
'dendir. Kadının bu gibi gösterişlerden kaçınması onun imam ve vicdanı ile
ilgilidir. Bu manevî kontrol mekanizması ancak
nefsinin bu eğilimlerine set çekebilir. Kur'an şu ayetlerle ihtar etmektedir:
"İlk cahiliye (çağı kadınlarının açılıp saçılması gibi açılıp saçılarak
(kırıta kırıta) yürümeyin." (33:33).
Ses: Kadının sesi de cinsî duygulan tahrik
eden unsurlardan biridir. Sesin rengi, her kelimeyi telaffuz ederken sadânın
aldığı makam -belki önemsiz bir hâdise, fakat- sevgi heyecanlan üzerinde
marnlamayacak ölçüde tesirler icra eder. Kadınla erkeğin bu tür konuşmaları,
sözleri eğip bükmeleri fena fiillerinin başlamasına bir çağrı olabilmektedir.
Kur'an bu fenalığa karşı uyarmaktadır: "Eğer (Allah'ın buyruğuna karşı
gelmekten konmuyorsanız, sözü yumuşak (tatlı bir eda ile söylemeyin ki, kalbinde
hastalık bulunan kimse tamah etmesin; güzel, (kuşkudan uzak bir biçimde) söz
söyleyin." (33:32).
Başkalanmn meşru-gayri meşru ilişkilerini anlatmak, dinlemek,
benzeri hikaye ve olaylardan zevk almak, uydurma aşk romanlan ve masalları
düzenlemek... bütün bunlar fesat kaynağıdır. Kur'an, Nur suresinde bu tür davranışlarda
bulunanları mahkum etmektedir: "İman edenler arasında edepsizliğin yayılmasını
isteyenler için dünyada da, ahirette de acı bir azap vardır:" (24:19).
Dİ1 fesadının çeşitli şekilleri vardır. İslam bun-lann
Üzerinde ayn ayn durmuş ve yapmak istediklerini birer birer ortaya koymuş ve
tehlikelerine dikkat çekmiştir. Mesela:; kadına, kocasıyla da olsa, başka
hanımların durumunu konuşma izni verilmemiştir: "Hiçbir kadın, gözüyle
görmüş de olsa, başka kadınların yaptığı işleri kocasına anlatmamalıdır."
(Tirmi-zi). Böyle bir hareket erkeğe de kadına da yasaktır." Erkekler ve
kadınlar gizli ilişkilerini başka kimselere açıklamaktan men edildiler. Çünkü
bu, başkalarının kalbinde kötü arzular meydana getirerek İffetsizliğin
yayılmasına yardımcı olur." (Ebu Davud).
Namaz sırasında bile, ne zaman imam hata
yapsa, arkasındaki erkekler " subhanallah" diyerek imamı
uyarabilirler. Ancak, kadınlar sadece ellerini çırpabilirler. Yüksek sesle
birşey söyleyemezler. (Ebu Davud, Buhari). Kadınlara zinet'cin ayaklarını (yere) vurmasınlar. Ey mümın-I r
topluca Allah'a tevbe edin ki felaha eresi-ruzV' (24:31).
Güzel Kokut Güzel koku, kötü nefsin habercisidir. Önce koku
duyulur, sonra da kötülük yolunu tutan nefis uyanmaya başlar. Bu haberci,
diğerlerine oranla daha gizli, fakat etkisi daha kuvvetlidir. İslami edep ve
haya duygusu bakımından bu hususun üzerinde dikkatle durulması gerekmektedir.
Bir müslüman kadına, . tahrik edici güzel kokular sürünerek güzel elbiseler
içinde sokaklarda gezip dolaşma, gelen geçenlerin bu vesile ile cinsî
duygularını tahrik etme izni verilmemiştir. Aksi halde, İstediği kadar
süslerini gizlemiş olsun, ne faydası vardır? Hz. Peygamber @, şöyle buyurdu:
"Güzel koku sürünerek insanların arasından geçen kadın zina edenler
gibidir." (Tirmizi). "Mescidlere gelen kadın güzel koku
sürünmesin." (Müslim, Muvatta). Yine Peygamber @ 'in buyruğu: "Erkek
için en güzeli, kokusu belli ve rengi belli olmayan güzel kokudur. Kadınlar
için ise rengi belli, fakat kokusu belli olmayan..." (Tirmizi, Ebu Davud).
Çıplaklık:
İslâm, örtünme konusuna çok Önem vermiştir. Onu, utanma ve haya gibi,
insanlığın temel gereklerinden saymış ve psikolojik neticeleri üzerinde de
ayrıca durmuştur. Dünyada hiçbir medeniyet bu hususta, İslam'da olduğu gibi,
derli-toplu kanun ve prensipler koymamıştır. Modern toplumlarda, ne yazık ki,
ge-Çerli olan usule göre kadın ve erkekler vücud-larının bir kısmını, hatta
pekçok yerini açıp teşhir etmektedirler. Elbiseyi bir süs ve fantazi olarak
görmektedirler. İslam'da süs ve zinet, gizlenmesi ve örtünmesi (setr) gereken
konu-'ardandır. Bunun sebebi, iki cinsin karşılıklı olarak birbirlerinin
vücudlannı görmek suretiy-e cJnsî arzu ve şehevi isteklerin tahrik edilmesini
Önlemektir. Çıplaklık, iffetsizlik ve hayasızlık olarak addedilmiş ve asla bu
konuda müsamaha gösterilmemiştir. İslâm'da nikahlı eşler bile edep yerlerine
dikkat etmeleri ve Çırılçıplak birarada bulunmamaları konusunda Sarılmışlardır.
Peygamber @: "Bir insan zev-Cesınin yanma (yatağa) girmek istediği zaman
da örtünmeli, eşekler gibi her şeyi
meydanda olmamalıdır." diyerek bu konuya bîr ölçü getirmiştir. (İbni
Mace). Hz. Aişe şöyle dedi: "Ben, Rasulullah'ın fercine hiçbir zaman
bakmadım." (Tirmizi). İnsan tek başına bile bulunsa, tenha bir yerde de
olsa, yine çırılçıplak gezmemelidir. "Allah, kendisinden utanmak konusunda
her varlıktan daha fazla hak sahibidir." (Tirmizî).
Hz. Peygamber @ buyurdu: "Dikkat edin! Çıplak
olmaktan sakının. Çünkü yanınızda, tuvalete gittiğiniz veya zevcelerinizle buluştuğunuz
zamanlar hariç, sizi hiçbir vakit ter-ketmeyen, sizden ayrılmayan birisi
vardır. Bunun için haya etmeniz ve örtünmeniz gerekir." (Tirmizi).
İslam, vücudu
iyice kapatmayan, bazı kısımları açıkta bırakan giymiş şeklini de tasvip etmemektedir.
Hz. Peygamber @ bu tür giysilere karşı, özellikle de kadınları şu sözleriyle
uyardı: "Giyindikleri halde çıplak gezen, vücudlarını sağa-sola eğip
çalımlı ve kırıtarak yürüyen ve başlan Horasan develerinin hörgüçleri gibi
(saçları kabartılmış) olan kadınlar... Bunlar cennete giremezler, kokusunu da
bulamazlar. Halbuki cennetin kokusu şu kadarlık yoldan alınır." (Müslim).
Özetlemek
gerekirse, İslâmi cemiyette fuhuş ve cinsi sapıklığa asla yer yoktur. Hatta bu
gibi işlere götürücü en küçük vesilelere bile tahammül edilmez. İslam ahlak
eğitiminin hedefi, erkeğin ve kadının nefsinde güçlü bir haya duygusu
yerleştirerek, yaptıklarını kontrol etmeye, kötülüğü tümüyle söküp atmaya
muktedir fertler yetiştirmektir. (Ebu'l A'la Mevdudi, Purdah and the Status of
Women in islam).
İslam'ın
ceza ölçülerindeki başlıca prensibi, kişi gerçekten suç işlemeden aleyhine
hiçbir kanuni muamelenin yapılamayacağıdır. Fakat suç işlediği sabit
görüldüğünde, onu cezasız bırakmak için mantıkî veya hukukî hiçbir sebep
yoktur. İslam hukukunda, konumuz ile ilgili suçların is-batı, şahitlik meselesi
dolayısıyla pek zordur. Nitekim genel konularda ve muamelatta iki şahitle yetinildîği
halde, zina davalarında en az dört şahidin bulunması şart koşulmuştur. Buradaki
prensip de, suçsuz kişileri korumak gayesiyle suçu isbat için kesin şartın
koyulmuş olmasıdır. Rasulullah @ şöyle buyurmuştur: "Müslümanları mümkün
olduğu kadar cezalandırmaktan çekininiz. Suçluyu, her ne şekilde olursa olsun,
beraat ihtimali varsa bırakınız. Ernir'in af konusunda hataya düşmesi, ceza vermekte
yanılmış olmasından çok daha iyidir." (Tirmizi). Fakat, suç İşlendiği
zaman, bir takım sert tedbirler uygulanmaktadır ki, bu, sadece suçluyu, suçu
tekrar işlemekten alıkoymakla kalmayıp, aynı zamanda ona meyilli olanlan da
vazgeçirmektir. Üstelik sözkonusu ceza binlerce insanın gözü önünde
uygulanacağından, her bakımdan "ibret li'n-nâs " (insanlara bir ibret
dersi) olarak kabul edilir. Kanunun maksadı sadece cezalandırmak değildir.
Aynı zamanda ceza tatbikatıyla toplumun bu gibi kötü fiillerinden
temizlenmesini sağlamaktır.
Toplum düzenini cinsî tecavüzlerden korumak
için iki tur hüküm ve müeyyide öngörülmüştür: (1) Zina ve (2) Kazf (Zina ile
suçlama).
1- Zina: Zina'nın herkesçe bilinen anlamı,
"aralarında kan-koca ilişkisi olmayan erkekle
kadın arasındaki cinsî münasebet"
tir. İnsanlık tarihinin en eski günlerinden bugüne değin bu fiilin ahlakT
açıdan kötü, ^im açıdan günah ve sosyal açıdan şerli ve kabul edilmez oıaugu konusunda
tüm sosyal sistemler görüş birliği halindedir ve akıl ve mantıklarım
şehvetlerine uydurmuş veya yolsuz düşüncelerine "orjinal"
yaklaşımlarla felsefi olma çabasında görülen sapmış bireylerin dışında hiçbir
aykırı ses de çıkarmamıştır. Bu konudaki evrensel görüş birliği, insan
fıtratının zinadan nefret ettiği gerçeğine bağlıdır. Gerçekten, insan soyunun
ve medeniyetinin geleceği, kan-koca ilişkisinin, sosyal hayatta bütünüyle tanıpmış
olmakla kalmayıp, sosyal yapmının da garanti ettiği kalıcı ve kırılmaz bir
sadakat bağına dayanmasına bağlıdır. Bu olmadan insan türü varlığını
sürdüremez. Çünkü, çocuk yaşaması ve gelişmesi için yıllarca sürecek bir
bakıma ve şefkate muhtaçtır. Kadın, çocuğunun doğum nedeni olan erkeğin
işbirliği olmadan bu yükü tek başına taşıyamaz. Aynı şekilde, insan medeniyeti
de bir erkek ve bir kadının birlikte geçen hayatının, bir ev kurup, bir aile
oluşturup, aileler arasında ilişkilere ve bağlantılara girmelerinin ürünüdür.
Eğer erkekler ve kadınlar bu temel gerçeği, yani bir ev ve aile kurmayı gözardı
ederler ve yalnızca zevk ve şehvetlerinin doyumu için serbestçe bir araya
gelecek olurlarsa, insan toplumunun yapısı bütünüyle çöker. Böyle bir durumda,
gerçekten insan medeniyeti ve kültürünün Üzerinde oturduğu temeller yıkılacak
ve sosyal hayat kavramının tüm ana esası kaybolacaktır. İşte bu sebeplerledir
kî, erkeklerle kadınların orada kabul edilmiş ve değişmez sadakat bağlan
olmadan serbestçe bir arada yaşamaları insan fıtratına bütünüyle iğrenç gelen
bir şeydir ve yine bu sebepledir ki, zina her çağda ahlakî bir şer ve dini
terminolojide ağır bir günah sayılmıştır. Dolayısıyla, her Çağda sosyal
sistemler evlilik kurumunu kabul etmiş ve benimsenen tedbirlerin şekli ise
farklı sosyal, kültürel ve dini sistemlere göre değişiklik göstermiştir. Bu
farklılık, zinanın korkunç etkilerinin çeşitli derecelerde kavranmasının
sonucudur; bazı toplumlar onu diğerlerinden daha iğrenç görürken, bazılan onu
açıkça ele alıp düşünmüş, daha bazılan ise diğer sorunlarla karıştırmışlardır.
İslâm, zinayı mutlaka cezalandırılması gereken bir suç, aynı zamanda büyük bir
günah saymıştır. İşte Kur'an'daki hikünı:
"Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüz değnek vurun; Allah'a
ve ahiret Ününe inanan (insan)lar iseniz Allah'ın dini(ni uygulama hususu)nda
sizi, onlara karşı acıma duygusu tut(uP engelle)mesin. Mü'minlerden bir grup ^a
onlara yapılan azaba şahid olsun." (24:2).
İslâm
nazarında zina müstakil bir suçtur. Eğer İşe, bir de icbar ve tecavüz gibi
başka faktörler de karışırsa, o zaman bunlar ayrıca suç teşkil ederler ve zina
olayı katmerledir.
Modem Batı yasalarında zina, ahlaksızlık ve
günah ölçüsüyle kötü birşey olarak kabul edilmekte, ancak bir suç vasfı belirtilmemektedir.
Yasadışı ilişki ancak karşı tarafın rızası olmadan yapılırsa bir suç teşkil
etmektedir. Evli bir erkeğin zina etmesi durumunda, karısı isterse şikayetçi
olur, bunu isbatlar ve boşanır. Aynı şekilde zina eden bir kadının kocası da,
karısından boşanmak için zina ettiği adamdan davacı olabilir.
İslam hukuku
bu anlayışların tersine zinayı ceza gerektirir bir suç olarak görür ve bu
fiilin evli biri tarafından işlenmesi halinde suçun cezasını arttırır. Cinsî
arzuları gidermede meşru yol varken gayri meşru bir yola başvurulması şiddetli
ve sert cezaları gerekli kılmaktadır. İslam hukuku, zinaya nesil emniyeti ve
insan medeniyetinin temelini sarsan bir fiil olarak bakar. İnsan neslinin
korunması ve medeniyetin İstikran için kadın-erkek münasebetleri yalnızca meşru
ve güvenilir vasıtalarla düzenlenmelidir. Cinslere serbestçe birbirine karışma
fırsat ve imkanı verildiğinde, böyle bir ortamda cinsî ihtiyaçlarını serbestçe
giderme fırsatı bulacak bir kadın ve erkekten aile hayatının ağır sorumluluklarına
katlanması beklenemeyecektir. İslâm, zina belasından insanlığı kurtarmak için
yalnızca ceza kanunlarına dayanmaz. O, geniş düzeyde yapıcı, ıslah edici ve
önleyici tedbirler de alır. Cezaya ancak son çare olarak bakar. Mü'minlerin
gönlüne herşeyi bilen ve herşeye gücü yeten Allah'ın korkusunu yerleştirir.
Yaptıklarından bu dünyada olduğu gibi, ahirette de hesap vereceği duygusunu
verir. İman ve itaate alıştırır. Zina ve iffetsizliğin Allah'ın şiddetli bir
biçimde cezalandıracağı çirkin ve ağır suçlardan olduğunu
defalarca Kur'an'mda ifade eder.
2- Kazf (Zina ile Suçlama): İftiranın kötü sonuçları
zinadan daha az şiddetli ve zararlı değildir. Bu, nesilde şüpheye
sebebiyettir. Evlilik münasebetlerine zarar verir. Aileye bağlı birçok kimsenin
huzurunu bozar. Dilini tutamayan bir kimsenin ağzından çıkan üç-beş söz,
senelerce bir yığın insanın hayatı üzerinde zehirleyici tesirini devam
ettirir. Onları ızdırap içinde bırakır. Bu sebeple herhangi bir kimsenin haksız
yere, suçsuz insanları zina ile itham etmesi Kur'an-ı Kerim'in ölçüsüyle ağır
cezayı gerektirir: "Namuslu kadınlara (zina suçu) atıp da sonra (bu
suçlamalarını isbat için) dört şahit getirmeyenlere seksen değnek vurun ve
artık onların şahitliğini asla kabul etmeyin. Onlar yoldan çıkmış
kimselerdir." (24:4).
Görülüyor ki, İslam'ın ceza kanunları, bir taraftan zabıta
kuvvetleriyle kötülüklerin Önünü alırken, öte yandan da toplumun iffetli ve
namuslu kişilerini, durup dururken lekelemekten ve itham altında bırakmaktan
kurtarmaya çalışır.
İslam, her
şeyden önce insanın iç dünyasını ıslah ve bu yolla kişilerin ahlakını
düzeltmeye çalışır. Getirdiği cezaî yaptırımlar, ahlaki terbiyesinin
bozulmasını önleyici veya gayri meşru istifade yollarını tıkayıcı özelliktedir.
Bu gaye için kullanılacak kuvvet sayesinde de kötü alışkanlıkların önü
alınabilir. Bunun için, bahsettiğimiz iki tedbirden başka, bazı çözüm yollarının
bulunması zaruridir. Ahlakın düzeltilmesi ve kalbin ıslahı konusunda yardımcı
diğer faktörlerle, toplumda üç-beş zayıf ahlaklı İnsanın bulunması pek de
Önemli olmamaktadır. Çünkü onlar gayri meşru bir faydalanma yoluna hiçbir zaman
gidemezler. Ancak bir toplumda suçlu insanların yanında, başkalarını itham etmek
suretiyle suç işleyenler de bulunabilir. Bunlar, fırsat buldukları takdirde
iftira yoluyla kişileri toplumun karşısında kötü duruma düşürebildikleri gibi,
haksız yere ceza verdirmek suretiyle de, toplumu kişinin nazarında zalim bir
otorite merkezi olarak gösterebilirler.
Sonuçta yıkıcı hareketler zincirlemesi birbirini takip eder,
gider. Böyle bir ortamda cinsi anarşinin sebepleri azalmayacağı gibi Üstelik bu
iftira silahını kullananlar toplum hayatını ifsada sürüklemiş olurlar. Aşağıda
sayılan tedbirler bu maksatları önleyici Özelliktedir:
Giyim ve Çıplaklık: İslam, toplum içinde hayasızlığın
ve çıplaklığın bütün şekillerini yasaklamıştır. Kadın ve erkek, toplumun her
ferdine âçîk" saçık olmayacak bir giyim öngörülmektedir.
Avret Yerlerinin Sınırları: İslam, aynı zamanda kadın
ve erkek olsun İslam toplumunun üyelerine yukarıda açıklandığı şekilde vücudun
nerelerinin nasıl örtüleceğini açıkça göstermiştir.
Girişte İzin İsteme: Sistemi sağlıklı bir zemine oturtmak için
göz önüne alınması gereken tedbirlerden birisi de, herhangi bir eve ansızın
girmemek için oturanlardan izin istemektir. Kendi evlerine bile olsa
erkeklerin, kadınlarım uyarmadan ve gizlice girmeleri men edilmektedir:
"Sizden henüz ergenlik çağına girmemiş olanlar, üç vakitte (odalarınıza
girebilmek için) sizden izin istesinler..." (24:58). Bu izin çocuklar
için duygu ve cinsiyetin sırlarını öğrenmeye başladıkları zaman gerekli olmaya
başlamaktadır. Müslümanlar başkalarının evine de izinsiz girmekten men
edilmişlerdir: "Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere, izin
alıp halkına selam vermeden girmeyin. Bu sizin için daha hayırlıdır, herhalde
anlayıp öğüt alırsınız." (24:27). Bu ayetlerde, herkesin kendi evinde bir
gizliliği olabileceği ve dolayısıyla kimsenin bir başkasının evine ev halkının
izni olmadan habersizce giremeyeceği prensibi belirtilmektedir. Rasulullah @Tm
getirdiği düzenlemeleri şöyle sıralayabiliriz:
"Gizlilik hakkı" yalnızca evlere giriş
sorunuyla ilgili olmayıp, bir evi dışardan gözlemeyi de kapsamaktadır. Azadlısı
Sevban'a göre Peygamber @, şöyle buyurmuşlardır: "Sen evin içine bir kez
göz attıktan sonra, giriş için izin istemenin ne anlamı kalır?" (Ebu
Davud). Huzeyl b. Şurahbil'in rivayetine göre, bir adam Peygamber @'ı görmeye
gelir ve tam kapının önünde dururken giriş izni ister. Peygamber @,
ona şunu söyler: "Kenarda dur, izin
isteme hükmünden gaye evin içine göz atmayı önlemektir." (Ebu Davud).
Peygamber @'ın bu konudaki uygulaması şöyleydi: Ne zaman birini görmeye gitse,
kapının sağında veya solunda bir kenarda durur ve izin isterdi, o zamanlar
kapılara perde aşılmazdı (Ebu Davud). Peygamber (§>'in hizmetkârı Enes'in
anlattığına göre, "bir adam dışardan Peygamber @'m odasına bakar. Bu
sırada Peygamber @'in elinde bir ok vardır ve bu okuyla sanki onu kamına
saplayacakmış gibi adamın üstüne yürür." (Ebu Davud). Müslim ve Buhari'nüı
rivayet ettikleri bir hadiste Hz. Peygamber @, şöyle buyurur: "Eğer bir
kimse senin evini dikizler ve sen de taşla onun gözünün yaralarsan, bunun
hiçbir günahı yoktur." Bir başka hadiste ise şöyle bu-yurulur: Evlerini
dikizleyen bir adamın gözünü yaralayan ev halkına ceza yoktur." İmam Şafii
bu hükmü olduğu gibi almış ve bu şekilde davranan bir adamın gözünün
patlatılabileceğine izin vermiştir. Hanefiler ise bu hükmü zahiri anlamıyla
almazlar. Onlar, dışardan bir kimsenin, ev sahiplerinin karşı koymasına rağmen
bir eve zorla girmeye çalışır ve bu durumda çıkan kavgada gözü veya başka bir
organı zarar görürse, ev sahiplerine sorumluluk yoktur görüşündedirler.
(Ahkamü'l - Kur'an, el-Cessas c.III, sh. 385).
Fakihler, "dinleme"yi de
"gormek"le birlikte ele almışlardır. Sözgelimi, kör bir adam
izinsiz bir eve girse kimseyi göremeyecektir ama, evde olup bitenleri duyarak
anlayabilecektir. Bu da, bir başkasının gizlilik hakkını İhlal etmektir.
İzin isteme
hükmü yalnızca kişinin başkalarının evlerine girmesinde değil, kendi annesi ve
kızkardeşinin evine girmesinde de geçerlidir. Bir adam, Hz. Peygamber @'a:
"Efendim, annemin odasına girerken de izin isteyecek miyim?" diye
sorar, Hz. Peygamber: "Evet" cevabını verir. Adam, annesine
kendinden başka bakacak kimsenin bulunmadığını söyler ve her girişinde izin
isteyecek miyim?" diye sorar. Hz. Peygamber @: "Evet, anneni çıplak
durumda görmeyi mi istersin?" (İbni Cerir, Ata b. Yesar'dan). Abdullah
İbni Mes'ud'a göre, kişi annesini veya kızkardeşini görmeye gittiğinde bile
izin isteyecektir (İbni Kesir). O'na göre, bir kişi karısı evdeyken eve
geldiğinde bile, sözgelimi öksürerek
geldiğini
bildirmelidir. Karısı Zeynep'den Abdullah İbn-İ Mes'ud'un her zaman Öksürerek
gelişin' belli ettiği ve hiçbir zaman eve aniden »irmek istemediği rivayet
edilmektedir. (İbni Cerir).
Bu genel kuralın tek istinası, hırsızlık, yangın
vs. gibi ani durumlarda izne ihtiyaç olmamasıdır. Böyle durumlarda kişi yardım
için izinsiz eve girebilir.
İzin isteme
kuralının konmasının daha ilk günlerinde, müslümanlar izlenmesi gereken
prosedürü iyice bilmiyorlardı. Bu günlerde bir adam Hz. Peygamber @'a gelmiş ve
kapıda "Girebilir miyim?" diye bağırmıştı. Bunun üzerine, Hz.
Peygamber @ hizmetçisi Ravda'ya "Git ve ona doğru şekli göster. 'Es-Selamü
aleyküm, girebilir miyim?' desin" buyurdu. (İbni Cerir, Ebu Davud). Cabir
b. Abdullah, bir keresinde ba-basının borçlarıyla ilgili olarak Hz. Peygamber
@'ın evine gidip, kapıyı çaldığım ve Hz. Peygamber @'ın: "Kim o?"
diye sorduğunu, kendisinin "Ben" deyince, Hz. Peygamber'in "Ben
ben" diye iki veya üç kez tekrarda bulunarak "kim olduğun böyle
anlaşılır mı?" demek istediğini anlatır. (Ebu Davud).
Katede b. Hanbel adında bir adam Peygamber @'ı görmeye
gider ve selam vermeden oturur. Bunun üzerine, Rasulullah @, kendisine;
"Git ve es-selamü aleyküm dedikten sonra gir" der. (Ebu Davud). Bütün
bunlardan, izin istemede doğru olan usulün önce kişinin kimliğini açıklaması,
sonra da izin istemesi olduğu anlaşılmaktadır. Hz. Ömer'in ne zaman Rasulullah
@'ı görmeğe gitse, "Es-Selamü aleyküm ya Rasulullah, ben Ömer, girebilir
miyim?" dediği rivayet olunmaktadır. (Ebu Davud). Hz. Peygamber @, en çok
üç defa İzin isteme gereğine hükmetmiştir. Üçüncüde cevap gelmezse, geri
dönülmelidir. (Buhari, Müslim, Ebu Davud). Peygamber @, bizzat kendisi böyle
yapardı. Bir kere Sa'd b. Ubade'nin evine gitmiş ve iki kez "es-Selamü
aleyküm ve rahmetullah" diye selam verip izin istemişti. Üçüncü defa da
izin isteğine herhangi bir cevap gelmeyince dönüp gitmişti. Ardından Sa'd
koşarak gelmiş ve "Ey Allah'ın Rasulü, Seni pekala duyuyordum, fakat
mübarek ağzından Allah'ın selam ve rahmetini mümkün olduğu kadar sık ve çok
almak için yavaş sesle
cevap veriyordum" demiştir. (Ebu Davud, İmam Ahmed).Üç defa izin hemen birbiri
ardınca değil, ev sahiplerinden, eğer o anda cevap verebilecek durumda
değillerse, cevap verebilmeleri için gerekli zamanı tanımak amacıyla belli
aralıklarla istenmelidir.
Giriş izni ya ev sahibinden ya da ev sahibi adına izin
verebilecek hizmetçi veya sorumlu şahıs gibi bir başka güvenilir kişiden
gelmelidir. Üç izin isteğinden sonra cevap gelmez veya ev sahibi geleni görmek
istemezse geri dönüp gidilmelidir. Israrla izin isteğinde bulunmak veya
reddedildikten sonra da inatla kapıda durmak doğru değildir.
İçeri girmek
için izin almak üzerinde ısrar etmek veya reddedildikten sonra bile inatla
kapının önünde beklemeye devam etmek yasaktır. Üç kere kapıyı çaldıktan sonra
giriş izni verilmezse veya ev sahibi görmek istemediğini belirtirse geri
dönülmelidir.
Kadının Mahremiyeti: Erkeklere, kendi mahremleri dışındaki
kadınlarla başbaşa kalmalanna ve vücudlanndan
herhangi bir yerlerine dokunmalarına izin verilmemiştir. Yakın akraba olmaları
da durumu değiştirmez. Ukbe b. Amir, Rasulullah @'m şöyle buyurduğunu nakletti:
"Sakın! Yalnız oldukları zaman kadınların yanına girmeyin." Ensar'dan
biri şöyle sordu: "Ey Allah'ın Rasulü! Kocanın büyük ya da küçük
kardeşlerinin durumu nedir?" Peygamber @ "Ölüm..." dedi.
(Buharı, Müslim, Tirmi-zi). Yine buyurdular: "Kocaları yokken kadınların
evine girmeyin. Çünkü şeytan, kanınız gibi içinizde dolaşmaktadır."
(Tİrmizİ). Amrb. As'ın rivayetine göre, Rasulullah, kocalarından izin
alınmaksızın kadınların evlerine girmekten bizi men etmiştir." (Tirrnizi).
Peygamber @ yine buyurdular: "Bugünden itibaren kocası bulunmadığı zaman
hiç bir kadının evine girmeyiniz. Ancak yanında bir veya iki kişi olursa
başka..." (Müslim).
Aynı sebepten dolayı erkekler, kadının vücudunun herhangi bir
kısmına dokunmaktan da men edilmişlerdir. Peygamber @ şöyle buyurdu:
"Meşru bir bağı olmadan her kim bir kadının eline dokunursa Hesap gününde
eline ateş parçası almış demektir." (Feth ül Kadir). Aişe, Peygamber @'ın
da kadınların biat(bağlılık yemini)nı, onların ellerini kendi elleri içine
almadan (tokalaşmadan) sadece sözlü olarak kabul ettiğini, kendisiyle nikahlı
olmayan hiçbir kadının eline asla değmediğini söyledi. (Buharı). Umeyme binti
Rakika, bazı arkadaşlarıyla birlikte Peygamber @'a bağlılık yemini vermeye
gittiğini, Peygamber @'m da onlara Allah'a ortak koşmamaları, hırsızlık
yapmamaları, zina etmemeleri, iftiradan ve Peygamber'e itaatsizlikten sakınmalarına
dair yemin ettirdiğini, yemin verdikten sonra, (Umeyme) bağlılık alameti
olması için ellerini tutmasını Peygamber @'dan talep ettiğini, Hz. Peygamberin
de: "Ben kadınların eline dokunmam. Yüz kadına söyleyeceğim söz, bir
kadına söyleyeceğim söz gibidir." buyurduğunu nakleder." (Nesai,
İbni Mace).
Yasaklanmış ilişkiler: İslam, evlilik içinde
erkeklere ve kadınlara, çok yakın beraberlikleri ve münasebetleri olmaları
sebebiyle bazı ilişkileri yasaklamıştır. Kur'an bu yasaklamanın sınırlarını
şöyle çiziyor: "Size (şunlarla evlenmeniz) haram kılındı: Analarınız,
kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeş
kızları, kız kardeş kızları, sizi
emziren analarınız, süt bacılarınız, karılarınızın anaları, birleştiğiniz
kanlarınızdan olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız -eğer onlarla henüz
bir-leşmemişseniz, (Kızlarını almaktan ötürü) üzerinize bir günah yoktur.-
kendi sulbünüzden gelen oğullarınızın karılan ve iki kızkardeşi bir arada
almanız." (4:23). Ayetler ve bazı hadisler İslam'daki muharremaîı (nikah
edilmeleri haram olan kimseleri) açıklamaktadır. Bunlar şu şekilde sıralanabilir:
a) Nesep sebebiyle haram olanlar; anneler, kızlar, kardeşler, halalar, teyzeler,
yeğenler, b) Hısımlık sebebiyle nikahı haram olanlar; kayınvalideler, üvey
kızlar, gelinler, Üvey analar, c) Süt sebebiyle haram olanlar; süt anneler,
süt kızlar, süt kardeşler.... sütkayınvalideler, süt üvey kızlar... d) Bazı
şartların bulunmasıyla dörde kadar izin veren İslam, beşinci kadınla evliliği
yasaklamıştır, e) Birbirine mahrem olan kadınları bir nikahta toplamak
haramdır. İki kız kardeşi veya teyze ile yeğenini toplamak gibi. i) Nikahlı bir
kadınla veya iddet beklemekte olan kadınla evlenile-mez. g) Müslüman veya Ehli
kitap dışındaki kadınlarla evlenilemez. h) Kesin suretle (üç talak) boşanmış
olan kadınlar, boşayan erkekle tekrar evlenemez. Ancak başka kocaya gidip de
boşanmış veya kocaları Ölmüş ise başka.
Peygamber @, İbni Abbas'dan rivayet edilen bir
hadislerinde: "Yasaklanan kişilerle zina eden herkes ölüm cezasına
çarptırılır." buyurmuşlardır. (İbni Mace). İslam, bağlılarına aşıladığı
terbiye ve ahlakla; muharremaîı belirlenmiş bu kişilere cinsî arzu veya eğilim
duyulmasının önüne geçmiştir.
İslam'ın
temel prensiplerinden biri, fazilet, iyi-Hfc ve adalete dayalı bir düzen
kurmaktır. Bu sebeple* yüryüzünde böyle bir toplumun tesisi için çalışan takva
sahibi, dürüst, iffetli erkek ve kadınları eğitmektedir. Diğer işleriyle
birlikte insan, kendine varolan cinsi ihtiyaç ve arzuyu terbiye ve ahlaki
sınırlan içinde tutmakta, yaratılıştan gelen bu ihtiyaçlarını ancak meşru
yollarla gidermektedir. Bu meşru yol ise nikah ile mümkün olmaktadır.
Böylelikle iffetli ve te-nıiz bir yol tutan insan, cinsi arzu ve isteklerinin
tatmininde de diğer canlı türlerinden farklılığını ortaya koymaktadır. Bütün bu
meselelere ait kadın ve erkeğin davranışlarını düzenleyen usuller vardır. Bu
usullere göre herhangi bir davranışın toplum düzenini bozması veya toplumun
iffet ve iyiliğini muhtemel tehlikelere sürüklemesi mü'minlere haram
kılınmıştır.
İyiliğin,
faziletin ve adaletin herşeyden daha değerli olduğu bir toplum düzeni kurmak
isterken, belli bir terbiye ve davranış seviyesi kazanmalarına yardımcı olmak
amacıyla İslam; bağlılarını, şeytani vesvese ve etkilerden alıko-yucu
metodlarla teçhiz eder. Onlara, koıu lesıi ve eğilimlerden korunmak için
gözetmeleri istenen bir takım vasıta ve kuralı açıklar. Bunlara
genel olarak hicap hükümleri
denir. Kur'an'da, erkek ve kadınlara şu ifadelerle emredilir: "Mü'minlere
söyle: 'Gözlerini (harama bakmaktan) sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Bu
(hareket) onlar için daha temiz (ve faydalı) dır. Şüphesiz Allah, onların her
yaptıklarını haber almaktadır.' Mü'min kadınlara da söyle: 'Gözlerini
(haramdan) sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Süslerini göstermesinler. Ancak
(elbise, yüzük gibi örtünmesinde güçlük bulunan ve) kendiliğinden görünenler
hariç. Başörtülerini yakalarının üzerine koy(up Ört)sünler. Süslerini kimseye
göstermesinler. Yalnız kocalarına yahut kocalarının babalarına, yahut
oğullarına, yahut kocalarının oğullarına, yahut kardeşlerine, yahut
kardeşlerinin oğullarına, yahut kız kardeşlerinin oğullarına, yahut
kadınlarına, yahut ellerinin altında bulunan
(köle ve cariye)le-rine, yahut kadına ihtiyacı bulunmayan (iktidarsız,
şehvetsiz) erkeklerden tabi'lerine (yani hizmetçilere, yardıma muhtaç
ihtiyarlara, "Bunaklara ve dilencilere), yahut henüz kadınların mahrem
yerlerini anlamayan çocuklara (gösterebilirler). Gizledikleri süslerinin
bilinmesi için ayaklarım (yere) vurmasınlar! Ey mü'minler, topluca Allah'a
tevbe edin ki, felaha eresiniz." (24:30-31).
Ahzab suresinde de şöyle buyurulmaktadır: "Ey
peygamber kadınları! siz kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer
(Allah'ın buyruğuna karşı gelmekten) konmuyorsanız, sözü yumuşak (tatlı bir
eda ile) söylemeyin ki, kalbinde hastalık bulunan kimse tamah etmesin; güzel,
(kuşkudan uzak bir biçimde) söz söyleyin. Evlerinizde oturun, ilk cahiliye
(çağı kadınlarının açılıp saçılması gibi açılıp saçılarak (kırıta kmta)
yürümeyin." (33:32-33). Yine aynı surede şu ifadeler yer almaktadır:
"Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve inananların kadınlarına söyle: (Bir
ihtiyaç İçin dışarı çıktıklarında) örtülerini üstlerine salsınlar (vücutlarını
örtsünler); onlann (iffetli ve hür) tanınması ve incitilmemesi için en
elverişli olan budur." (33:59).
Kur'an ayetleri, erkek ve kadınlann
davranış, ahlak, iffet ve namuslannı korumalanyla ilgili hükümler mecmuasım
teşkil etmektedir. Erkeklere sadece gözlerini sakındırıp iffetsizliğe karşı
ahlaklarını korumalan emredildi. Diğer yandan kadınlar da sosyal davranışlarda
ilahi emirlere riayet etmekle emrolundular. Bu açıkça gösteriyor ki, ahlak ve
namusun korunması için sadece bakışları sakındırmak yeterli olmamaktadır. İffet
ve haya ile İlgili diğer kuralların da gözetilmesi gerekmektedir. Şimdi bu kurallan
aynn-tılanyla inceleyeceğiz:
Bütün erkek ve kadınlar, karşı cinsten biriyle
karşılaştıklannda gözlerini indirmeleri, birbirlerine bakmamalan emrolundu. Bu
emrin gerçek manası, insanın her zaman hislerinin etkisinde kalabileceğini ihtar etmektedir. Dolayısıyla
insan, nefsini bu tesirden ancak bakışlarını çevirerek ve yüzünü karşı cinsten
çekmek suretiyle koruyabilir. Bu ilahi, hükmün Rasulullah @'ın sünnetinde
açıklanan ayrıntıları şu şekildedir:
a- Karısı veya bir başka mahremi dışında, bir erkeğin başka
kadınlara gözünü dikip bakması helal değildir. Tesadüfi bakışlar bağışlanmışsa
da, nesnenin çekiciliği hissedildikten sonra ikinci kez bakmak bağışlanmış
değildir. Hz. Peygamber @, bu tür bakışa "gözün zinası" adını vermiş
ve insanın tüm duyu organlarıyla zina edebileceğini belirtmişlerdir. Bir başka
kadına kötü niyetle bakmak gözlerin zinasıdır, şehevi konuşmalar, dilin
zinasıdır, başka kadınların seslerinden zevk almak kulakların zinasıdır elle
kadına dokunmak veya haram amaç için yürümek ellerin ve ayakların zinasıdır. Bu
ilk hareketlerden sonra cinsî organlar
ya zina olayını tamamlar, ya tamamlamadan bırakır. (Buharı, Müslim, Ebu Davud).
Büreyde'nin rivayet ettiği "hadiste, Peygamber @, Hz.
Ali'ye şöyle buyurmuşlardır: "Ya Ali, ilk bakıştan sonra ikinci kez bakma,
ilk bakış bağışlanabilir, ama ikincisi değil." (Tirmizi, İmam Ahmed, Ebu
Davud, Darımı). Cerir b. Abdullah el-Becelî, Peygamber @'a: "Eğer tesadüfen
bakarsam ne yapayım?" diye sormuş, "Gözlerini çevir veya bakışını
indir." cevabını almıştır. (Müslim, Ahmet, Tirmizi, Ebu Davud, 'Nesei).
Abdullah b. Mes'ud, Peygamber @'dan şu sözü
nakleder: "Allah, bakışın Şeytanın zehirli oklarından biri olduğunu
söyler. Kim Allah korkusuyla onu terkederse, tadını kalbinde duyacağı bir
imanla mükafatlandırılır." (Taberani). Umame'nin rivayet ettiği bir
hadis-i şerifte de Peygamber @ şöyle buyurur: "Bîr müslüman tesadüfen bir
kadının güzelliğine bakar ve sonra gözlerini çevirirse, Allah ona ibadet ve
sadakat nimeti verir ve bu nimeti daha bir tadlandırır." (Müsned-İ Ahmed).
İmam Cafer es-Sadık babası İmam Muhammed el-Bakır'dan, o da: (Ca-bir b.
Abdullah'tan rivayet eder: "Veda Haccı'nda, Peygamber @'m, genç yeğeni
Fazl b. Abbas, Meş'arü'l-Haram'dan dönüşte deve üzerinde Peygamber @'ın
terkisinde bulunuyordu. Yolda birkaç kadına
rastladıklarında Fazl onlara bakmaya başladı. Bunun üzerine Peygamber @ elini
onun yüzüne koyup öte tarafa çevirdi". (Ebu Davud). Yine aynı Hac esnasında
Has'em kabilesinden bir kadın yolda Peygamber @' ı durdurup, Hacc'la ilgili
bir konuda açıklama ister. Fazl b. Abbas gözünü o kadına diker, fakat Peygamber
@, Fazl'ın yüzünü Öte tarafa çevirir. (Buhari, Ebu Davud, Tirmizi)
b- Bakışların sakındırılnıası emrinden, kadınların açıkça ve
serbestçe hareket etmelerine müsaade edildiği anlamı çıkarılmaz. Tesettüre
riayet edilse bile bakışma mümkündür. Kadın olsun, erkek olsun her mü'mine
yasaklanan-bakış; görülmemesi gereken şeylere bakmaktır. Ve bu bakış iradi,
şuurlu ve kasıtlı bakıştır. Tesadüfi olan değil. Tesettür emri, Ahzab suresinde
vahyolunan emirlerden sonra uygulandı. Ve bu uygulama Hz. Peygamber @'ın birçok
hadİ-siyle şekillendi. Hz. Aişe'nin bildirdiğine göre, hadis kitaplarında
"İfk" olayıyla İlgili olarak şu rivayet yer almaktadır: "...
Konak yerine döndüğümde kervanı gitmiş buldum. Yere uzandım ve beni ağır bir
uyku bastırdı. Sabahleyin Safvan b. Muattal geçerken beni tanıdı; çünkü beni,
örtünme emri nazil olmadan önce de görmüştü. Beni tanıyınca bağırarak 'İnna
lil-lahi ve inna ileyhi raciun' (Biz A'lfllh'a «iti? ve ona döneceğiz) dedi.
Ben ayağa kalkıp vüzumü örttüm." (Buhari, Müslim, Ahmea, lonı Cerir, İbni
Hişam). Ebu Davud'un naklettiği bir hadiste de örtünme konusundaki dikkat ele
alınmaktadır: Ümmü Hallad'ın oğlu savaşta şehid edildiğinde annesi onu sormak
için Rasulullah @'a gelmişti. Her zamanki gibi örtülerine bürünmüştü. Bu son
derece üzüntülü bir anında bile örtüsüne dikkat ettiğini görenler, o an için
tesettürden sorumlu olamayabileceğini düşünerek sordular. O ise:
"Muhakkak ki, ben oğlumu kaybettim, ama iffetimi değil." dedi. Yine
Ebu Davud'da Hz. Aişe'den naklen bir hadis daha vardır. Rivayet ediyor ki: bir
kadın perde arkasından elini uzatarak Peygamber @ şöyle dedi: "Eğer o
kadın eliyse en azından tırnaklarını kınalamalıydı." Hz. Aişe, Veda
Haccı'nda ih-ramlı halde Mekke'ye giderlerken kadınların yolculara
rastladıkları yerlerde başörtüleriyle yüzlerini kapadıklarını ve yolcular
geçince açtıklarını anlatır. (Ebu Davud).
c- Bakışını indirme veya sakınma hükmünün hir takım istisnaları
vardır. Bu istisnalar, sözgelimi bir erkeğin evlenmek istediği kadının vüzünü
görmek istemesi gibi, kadının yüzünü açmasının gerekli olduğu durumlarla
ilgilidir. Böyle bir durumda, kadının yüzünü görmek, İzinden de öte emirdir.
Muğire b. Şu'be anlatı-yor: Belli bir aileden kız almak istedim." Peygamber
@ kızı görüp görmediğimi sordu. ^jjayır" cevabını verince, "Ona bak,
bu, aranızdaki ilişkinin ahenkli olmasını sağlar." buyurdu" (İmam
Ahmed, Tirmizi, Nesai, İbni Mace, Darimi).
Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği bir
hadise göre, bir adam Ensardan bir aileden kız almak ister. Hz. Peygamber @
kendisine, Ensar kadınlarının gözlerinde kusur olduğunu söyleyerek, "Kıza
bir bak" der. (Müslim, Nesai, İmam Ahmed).
Cabir b. Abdullah'ın bir rivayetinde Peygamber @ şöyle
buyurur: "İçinizden biri bir kadınla evlenmek istediğinde, kadında onun
evlenmesi konusunda kendisini ikna edecek bir nitelik bulması için ona
baksın." (İmam Ahmed, Ebu Davud).
Müsned-i Ahmed'de Ebu Humeyd'den rivayet edilen bir hadiste,
Peygamber @ böyle bir bakışın zararı olmadığını belirtir. Kızın, kendisinin
haberi olmadan görülebilmesine de izin verilmiştir. Bu hadislerden fakihler,
gerçekten gerekli olduğu durumlarda kadına bakılabile-ceği sonucunu
çıkarmışlardır. Mesela bir doktorun kadm hastasını muayene etmesi; yaralama
ve benzeri olaylarda hakimin yara izlerini incelemesi; kadının şahitlik için
mahkemeye gelmesi, hakimin önüne çıkması; herhangi bir kaza ve felaket anında
mesela, yanan bir evin içinde kalan; su baskınına uğrayan bir kadının
kurtarılması; can, mal, namus ve şerefin korunması hallerde olduğu gibi...
Böyle durumlarda yalnız yüz değil, öteki organlar için de herhangi bir yasak
hükmü düşünülemez. Hatta boğulmak ve yanmak üzere olan bir kadını kucaklayıp
götürmek sadece caiz olmakla kalmaz, üstelik farz bile olur. Ancak
"Şeriat"ın bu konularla ilgili emri yine de herhangi bir ard düşünce
ile değil, iyi niyetle hareket edilmesidir. Fakat beşeri yaratılış gereğince
böyle durumlarda da insanın aklına
bazı şeylerin gelmesi mümkündür ve suç değildir. Çünkü burada erkeğin, kadının
vücuduna dokunması zorunludur ve esasen söz konusu hareket de bu zaruretten
doğmuştur. Fakat elden geldiği kadar akla başka şeyleri getirmemek gerekir.
İnsan kendi nefsini mümkün mertebe hakimiyet altına almalıdır." (Mevdudi,
a.g.e.).
d- Bakışı kısıtlama hükmünün bir diğer amacı da, hiçbir erkek veya
kadının bir başka erkek ya da kadının gizli yerlerine bakmasını yasaklamaktır.
Bu konuda Hz. Peygamber @ şöyle buyurmuştur: "Hiçbir erkek bir başka erkeğin
avret yerine, hiçbir kadın da başka bir kadının avret yerine bakmasın"
(İmam Ahmed, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi).
Hz. Ali, Peygamber @'dan şu hadisi
şerifi nakleder: "Ölü veya diri, bir başkasının uyluk bölgesine
bakma." (Ebu Davud, İbni Mace).
Erkeklerin kadınlar karşısında bakışlarım indirme
hükmü, erkekler karşısında kadınlar için de aynıdır. Kadınların başka erkeklere
gözlerini dikip bakmaları yasaktır, ister istemez erkekleri
gördüklerinde hemen gözlerini
çevirmeli ve başkalarının avret yerlerine bakmaktan kaçınmalıdırlar. Bununla
birlikte erkeklerin kadınlara bakıp bakmamalarıyla ilgili hükümler, kadınların
erkeklere bakıp bakmamalanyla ilgili hükümlerden biraz farklıdır. Bu konuda
bir rivayet şöyle gelmektedir: Hz. Peygamber @ hanımlarından Ümmü Meymune ve
Ummü Seleme İle otururlarken, âmâ bir sahabi olan Ümmü Mektum çıkagelir. Hz.
Peygamber @ hanımlarına "yüzünüzü ondan gizleyin" buyu-rulur.
Hanımlarının, "Ey Allah'ın Rasulü, o kör değil mi? Bizi ne görebilir, ne
tanıyabilir" demeleri üzerine de şu cevabı verir: "Siz de mi
körsünüz? Onu görmüyor musunuz?" Ümmü Seleme bu olayın örtü hükümlerinin
inmesinden sonra meydana geldiğini açıklar. (İmam Ahmed, Ebu Davud, Tirmizi).
Bunu destekleyen bir başka rivayet daha vardır ki,
şöyledir:" Amâ bir adamın kendisini görmeye gelmesi üzerine Hz. Aişe
ondan gizlenir. Adam kendisini göremezken Örtünmeye neden gerek duyduğunu Hz.
Aişe şöyle açıklar: "Ama, ben onu görüyorum." (Muvatta).
Burada, kadının erkeğe bazı Özel durumlarda
bakabileceğine dair hadisleri de kaydetmemiz gerekmektedir. Peygamber @, bir
bayram günü Aişe'yİ Habeşli cambazların gösterilerine götürmüştür. Hadise hicrî
7. yılda bir Habeşli cambaz topluluğunun Medine'ye geldiği sıralarda vuku
bulmuştur. (Buhari, Müslim ve Ahmed). Bir başka hadiste ise Fatıma bİnti
Kays'ın boşandıktan sonra iddetini Ümmü Şerİk'in evinde geçirmek istemesi
üzerine Rasulullah @'ın: "Ümm-ü Şerik'in evi kalabalıktır. Gelen gideni
çoktur. Sen Ümmü Mektûm'un evinde kal. Gözleri görmediği için orada daha serbest
olursun" demiştir. (Müslim, Ebu Davud).
Bu rivayetler, kadınların erkeklere bakması konusunda
getirilen sınırlamaların erkeklerin kadınlara bakmalanyla İlgili sınırlamalar
kadar sert olmadığını gösterir. Kadınların erkeklerle karşı karşıya oturmaları
yasaklanmış olmakla birlikte, yoldan geçerken erkeklere bakmaları veya
erkeklerin mahzur bulunmayan gösterilerini uzaktan izlemeleri haram değildir.
Yine, gerçek ihtiyaç durumunda kadınların birlikte kaldıkları evdeki erkekleri
görmelerinde de mahzur yoktur. İmam Gazali
ve İbni Hacer de aşağı yukarı aynı görüştedirler. Bununla birlikte, kadınların
serbestçe istedikleri kadar erkeklere bakıp durmaları ve bununla göz zevki
almaları caiz değildir.
"Irzlarını korusunlar" sözleri gayri
meşri cinsel ilişkiden ve avret yerlerini başkalarına açmaktan kaçınmak,
anlamındadır. Avret yerleri erkekler için göbekle diz arası olup, erkeğin
karısı dışında bir başkasının önünde vücudunun bu bölümünü göstermesine izin
yoktur. (Darekut-ni, Beyhaki).
Cerhed Eslemî, bir defasında, Peygamber @'m
yanında otururken, göbekle diz arasının açıldığını, bunun üzerine Peygamber
@'m: "Uyluk bölgesinin (göbekle diz arasının) gizlenmesi gerektiğini
bilmiyor musun?" dediğini aktarır." (Tirmizi, Ebu Davud, Muvatta).
Hz. Ali (r.a)'nin bir rivayetinde Peygamber @ şöyle
buyurur: "Baldırınızı açmayın." (Ebu Davud, İbni Mace). Avret yeri
yalnızca başkalarının yanında değil, yalnızken de açılmaz. Peygamber @
uyarıyor: "Dikkat edin, sakın çıplak durmayın, çünkü, rahatlama ve
karılarınıza yaklaşma zamanlarınız dışında sizden ayrılmayanlar (yani, rahmet
melekleri) sizinledir. O halde, onlardan utanın ve kendilerine gerekli saygıyı
gösterin." (Tirmizi).
Bİr başka rivayette de şöyle buyurulur: "Karınız ve
cariyeniz dışında avret yerinizi herkesten saklayın, "Yalnızken de
mi?" diye soruldu. Peygamber @: "Evet, yalnızken de, çünkü Allah'ın
O'ndan utanman konusunda daha büyük bir hakkı yardır" cevabını verdi. (Ebu
Davud, Tirmizi, İbni Mace) Bu konudaki hüküm kadınlar ve erkekler için aynıysa
da avret yerinin sınırlan kadınlar ve erkekler için farklıdır. Ayrıca kadınların
avret yeri erkekler karşısında ve kadınlar karşısında da değişiklik gösterir.
Kadınların erkekler karşısındaki avret yerleri el ve yüz
dışında kalan tüm vücudlarıdır, avret yerlerinin açılması koca dışında,
kardeşleri ve babalan için dahi doğru değildir. Vücud çizgilerini ve deriyi
ortaya koyacak biçimde ince ve dar giyinmek de yasaktır. Hz. Aişe'den gelen bir
rivayete göre, bir defasında kızkardeşİ Esma ince bir elbise içinde Peygamber @'a gelir. He-rtign yüzünü çeviren Peygamber
@ şöyle buyurur: "Ey Esma, bir kadın ergenlik çağına geldiği zaman, yüz
ve el dışında vücudunun herhangi bir parçasının açığa çıkmasına izin
yoktur." (Ebu Davud).
penzer bir hadisi İbni Cerir yine Aişe'den nakleder.
Buna göre bir defasında, Aişe'nin annesinin önceki kocasından olma Abdullah b.
Tufeyl'in kızı kendisini ziyarete gelir. O esnada eve giren Hz- Peygamber @,
kızı görünce yüzünü çevirir. Aişe "Ey Allah'ın Rasulü, o benim
yeğenimdir" der. Buna Peygamber @ şöyle karşılık verir: "Bir kadın
ergenlik çağına geldiği zaman, el ve yüz dışında vücudunu göstermesi helâl
rleöîldır (Sonra da, elle nereyi kasdettiğinı göstermek için bileğini tutar ve
kavradığı yerle avucunun arası kadar bir mesafe kalır). Bu durumda gösterilen
tek hoşgörü, vücudunun bir kısmını yakın akrabalarının önünde (kardeş, baba
gibi) gösterebilmesi için tanınan izindir. Bu da, kadın ev işlerini yaparken
gereklidir. Sözgelimi, hamur yoğururken kolunu, döşemeleri yıkarken şalvarını
sıvayabilir.
Kadınların kadınlar karşısındaki avret yerleri, erkeklerin
erkekler karşısındaki avret yerlerinin aynısı, yani göbekle diz kapağı
arasıdır. Fakat bu, kadının kadın karşısında yan çıplak duracağı anlamına
gelmez. Şu kadar ki, vücudun göbekle diz kapağı arasının her halükarda kapanması
gerekirken, vücudunun diğer bölümleri için bu böyle değildir.
İlahi Kanun'un kadınlardan istediği yalnızca erkeklerden
istediğiyle, yani bakışlarını sakınıp, ırzlannı korumakla sınırlı olmayıp,
erkeklerden istenmeyen daha başka şeylerin de kadınlardan istendiği önemle
belirtilmelidir. Kadınlardan uymaları istenen ilk emir, süs ve zinetlerini belirlenmiş
çevrenin dışında göstermemeleridir. Ziynet, çeKicı elbiseler, süslemeler ve
Kadınların genellikle kullandığı el, yüz, baş, ayak vb. süsleri içine alır ki,
bu, modern anlamda makyaj ile ifade edilebilir. Mahrem yerlerin
örtülmesi
ve giyinme hakkındaki kesin emirlerle ilgili yukarıda verilen bilgiler bu
emirlerin gaye ve hikmetini anlatmada yeterli derecede ışık tutmaktadır. Avret
yerlerinin örtülmesi ile süs ve zinetin örtülmesi farklı şeylerdir. Avret yeri,
baba ve erkek kardeş gibi erkeklerin bile yanında açılmaması zorunlu olan
yerlerdir; oysa örtü, kadını mahremi olmayan erkeklerden ayıran şeydir.
Buradaki husus avret yerleriyle değil, süs ve zinetin teşhiri ve örtünmesi
hükmüyle İlgilidir. Buna göre, kadınlar süs ve zinetlerini yalnızca kocaları,
kendilerine mahrem olan yakınları ve kontrolleri altındaki diğer insanların
yanında açabilirler.
Bunlan şöyle sıralayabiliriz:
a- Kadın, süslerini kocasının, babasının, kayı-nbabasımn, oğlunun,
üvey oğlunun, kardeşinin ve yeğenlerinin yanında açabilir.
b- Hizmetçlerinin yanında açabilirler. Fakat
başkalarının hizmetçilerinin yanında değil. Bazı alimlere göre de bunlar sadece
kadm hizmetçilerdir.
c- Yine, zinetlerini ellerinin altında bulunan
ve emirlerine tabi olanlar ile cinsî ilişkiye kabiliyeti olmayanların yanında
açabilirler. Bunların kadınlara karşı kötü temayül ihtimali veya tehlikesi bulunmaması
şarttır.
Buna göre müslüman bir kadın mahrem erkeklerden ayn olarak şu iki
şarta sahip olan erkekler karşısında da zinetlerini açabilmektedir. 1. Ancak
ikinci derecede, yani kadına tabi bir statüde olmak. 2. Efendisinin karısı,
kızı, kızkardeşi, veya annesi hakkında kötü düşünce veya arzu taşımayacak
şekilde yaşlılık, güçsüzlük, yoksulluk ve düşük sosyal mevkilerde olma gibi sebeplerle
cinsi etkilerden uzak bulunmak. Müfessir ve fakihler ayette geçen ifadeden kastedilen
erkeklerin tümünü ortaya koymuşlardır. Şöyle ki: Kadınlara karşı hiç ilgi
duymayan alık kimseler (İbni Abbas), sadece gerekli rızkını kazanmak için size
bağlanmış olan yoksullar (Katade), yalnızca yiyeceğe ihtiyaç duyup, kadınlara
karşı ilgisi olmayan alık erkeklere (Mücahid), her bakımdan efendisine bağlı
olan ve evdeki kadınlara köjü nazarla bakma cesareti
bulunmayan kimseler (Şa'bi)...
Ne var ki, evde çalışan herhangi bir erkeğin
güvenilir olmadığı veya kötü tabiatlı olduğu sonradan görülmüş ise, o derhal
evden uzaklaştırılır. Bu konuda en güzel açıklama Hz. Peygamber @ zamanında
meydana gelen ve Buha-ri, Müslim, Ebu Dayud, Nesai, ve İmam Ah-med'in, Hz. Aişe
ve Ümmü Seleme'den rivayet ettikleri şu olaydır: Medine'de iktidarsız ve cinsî
etkilerden uzak sanıldığından Hz. Pey-gamber'in hanımlarının yanına serbestçe
girebilen bir hadım erkek (hunsa) vardı. Hz. Peygamber birgün hanımlarından
Ümmü Seleme'nin evine gittiğinde, bu adamı kardeşi Abdullah ile konuşurken
işitti. Abdullah'a ertesi gün Taİf i fethederlerse, hemen Ğaylan Sekafi'nin
kızı Be-dia'yı elde etmesini tavsiye ediyordu. Sonra, Bedia'nm güzelliğini ve
çekiciliğini Övmeye başladı ve o kadar ki, onun gizli yerlerini tasvir etmeye
kadar gitti. Hz. Peygamber @ bunları duyunca şöyle dedi: "Ey Allah 'm
düşmanı, sanki onun her yanını görmüşsün". Sonra da, bu adam karşısında
kadınların örtüye tam riayet etmelerini ve bir daha onun evlere alınmamasını
emretti. Bunun ardından, onu Medine'den çıkardı ve diğer hadımların da evlere
girmelerini yasakladı. Çünkü, kadınlar onların varlığına aldırmazken, onlar
bir evdeki kadınları diğer evlerdeki erkeklerin karşısında tasvir ediyorlardı.
Bu da gösteriyor ki, "cinsi arzu duyama-yan" ifadesi, yalnızca bedeni
iktidarsızlığı be-lirtmemektedir. Bedeni açıdan iktidarsız olmakla birlikte,
içten içe cinsî arzu besleyen ve kadınlara karşı ilgi duyan kişiler pek çok
serlere neden olabilirler.
(d) Süslerini erkeklik sırlarından henüz haberi olmayan
küçüklerin yanında da açabilirler. Bunlar cinsi duyguları henüz uyanmamış olan
çocuklardır. En fazla 11-12 yaşındaki çocukları için geçerli bir ifadedir. Bu
yaşın üstündeki çocuKiar, henüz bulûğa
ermemiş bile olsalar, cinsî duygu sambı olmaya başlarlar.
(e) Zinetlerini
kendi kadınlarının
yanında da açabilirler.
"Kendi kadınları" ndan kasıt müslüman bir kadının, müslüman
olsun veya olmasın, günlük hayatında yakından ilişki içinde bulunduğu ve
hergünkü ev işini paylaştığı vs. tanıdık-bildik
kadınlardır. Burada amaç, kültürel ve
manevi kökenleri bilinmeyen veya geçmişleri şüpheli görünen ve dolayısıyla
güvenilmezlik arzeden yabancıları çevrenin dışına çıkarmaktır. Bu görüşü, zımmî
kadınların Peygamber @'ın hanımlarını ziyarete geldiğini ifade eden sahih
hadisler de desteklemektedir. Burada göz önünde bulundurulması gereken ana
nokta, dini inanç değil, ahlaki karakterdir. Müslüman kadınlar, gayrimüslim de
olsalar tanınmış ve güvenilir ailelerin soylu, iffetli ve faziletli
kadınlarıyla görüşebilir ve içten sosyal bağlar kurabilirler. Fakat müslüman da
olsalar, iffetsiz, ahlâksız ve adî kadınlar karşısında örtüye riayet etmelidir.
Bu kadınlarla bir arada bulunmak ahlaki açıdan erkekle bir arada olmak kadar
tehlikelidir. Bilinmeyen ve tanıdık olmayan kadınlara ise, en fazla mahrem
olmayan yakınlar gibi davranılır. Bunlar karşısında yüz ve eller açılabilir.
Fakat vücudun kalan kısmı ve zinetler kapatılmalıdır. (The Me-aning of the
Quran, c. VIII).
Kadının süs ve zinetlerini göstermesini kısıtlayan Kur'an'ın
kesin emirlerini tafekkür etmemiz bizlere aşağıdaki neticeleri idrak etmemizi
sağlayacaktır. Birincisi, kadın tarafından sınırlandırılmış çevrede
gösterilebilecek olan zinetler avret yerlerine dahil değildir. Bu sadece
zinetlerin, edepli giyinmenin, göz sürmesinin, kınanın, makyajın ve benzeri
çeşit kadın süslerinin de gösterilmesi demektir. İkincisi, kadın tarafından bu
zinetler, kendisine ebediyen haram olan veya cinsî istek duymayan veya başka
sebeplerden dolayı kötülük kaynağı olmaya kabiliyetsiz erkeklerin yanında
gösterilebilir. Bu sebeple izin, kadınlar hususunda "kendi kadınlarına'1,
erkekler hususunda "cinsî duyguları noksan olanlara" ve çocuklar
hususunda "erkeklik sırlarından henüz habersiz olanlara" diye
sınırlandırılmıştır. Bu, açıkça kanun koyucunun, kadının çekicilik ve
ziynetlerinin sebep olacağı tahrik ve cinsî anarşiyi asgariye indirmek
amacıyla sınırlandırmalar getirmesini yansıtmaktadır (Mevdûdî, Purdah and the
Staîus ofWoîen in islam).
Kadınlara, bu dairenin dışında kalan yabacıla-ra süslerini
göstermemeleri emredilirken, ayrıca yürüyüşlerine dikkat etmeleri lüzumu hatırlatılmıştır:
"Gizlemiş olduğunuz şeyleri belli edecek.şekilde ayağınızı yere
vurmayınız." (24:3l)
denmiştir.
Yabancı erkeklerden gizlemekle ernrolunduğu zinetler yukanda değinilen
erçevede gösterilebilen zinetlerle aynıdır.
Eğer kadınlara, cinsi duygulardan mahrum ve cinsi istek
duymayan erkeklerin yanına zinetle-rivle serbestçe çıkmalarına müsaade edilse
idi bunun neticelerine göz yummak gerekirdi. Burada çekici bir elbisenin
gösterilmesinin her kadını fahişeye çevireceği veya her erkeği zâni yapacağı
iddia edilemez. Bununla beraber, eğer kadın süslenerek evinden dışan çıkıp
serbestçe erkeklere karışırsa toplum için açık ve gizli, maddi ve manevi
mahzurlara sebep olacağı ihtimalini kimse inkar edemez. Şehvani ve cinsi
ta-vizkârlığm sebep olduğu kötülüklerle Amerika ve Avrupa'nın ahlâki ve manevi
iflası yorum gerektirmeyecek kadar açıktır. Ancak, İslam bu tür durumlara asla
müsamaha göstermemektedir. Önceden şekillenen fesatlığı durdurmak yerine,
bunları başından kontrol altına almaya çalışmaktadır. Böylelikle toplumun
tahrik ve tahrip olmasına yol açacak "zararsız" ve "masum"
oluşu aşikâr olan zinetlerin meydana çıkartılmasını kesinlikle yasaklamaktadır.
Hz. Peygamber @ kadın ve erkeklerin birbirlerine karışmalarını şu sözlerle
nehyetmiştir: "Karşı cinse serbestçe kansan ve zinetlerini gösteren kadın
nursuz ve iffetsizdir." (Tirmizi).
Kur'an-ı Kerim'de ifade edilen; kadınların
zinet ve süslerini "açıkta olan-kendiliğinden görünen" ve
kontrollerinin ötesine taşanın dışında göstermemeleri gerektiğidir. Yani kadınlar,
bilerek ve kasden süslerini açığa vuramazlar. Fakat niyet ve kasıt olmaksızın,
başörtünün savrulup zinetin ortaya çıkması veya kadın giyiminin bir parçası
olarak çekiciliği bulunmakla beraber gizlenmesi mümkün olmayan dış elbisenin görünmesi
gibi durumlarda zinetin açığa Çıkmasında bir sakınca yoktur. Bazı müfessirle-re
göre ayet "vücudun genellikle açıkta kalan ve örtülmeyen kısımları"
anlamına gelmektedir.
İslam, Nisa
Suresi 3. ayetiyle birden fazla kadınla evlenmeye müsaade etmiştir. Ayet meali
şöyledir: "Eğer yetim kızlar hakkında adaleti yerine getiremeyeceğinizden
korkarsanız sizin için helal olan diğer kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak
üzere nikah edin. Şayet onlar arasında da adalet yapamayacağınızdan endişe
ederseniz, o zaman bir tanesi ile veya sahip olduğunuz cariyelerle yetinin.
Adaletten ayrılmamanız için en uygun olan budur." (4:3).
Müfessirler bu ayete üç anlam veriyorlar:
a- Hz. Aişe bu ayetin, cahiliye döneminde
yaygın olan kötü bir alışkanlığı ortadan kaldırmak üzere indirildiğini
söylemiştir. Yetim kızların velileri, onları kendi kontrolleri altında tutmak
için, koruyucuları olmamasından yararlanarak güzellikleri ve zenginlikleri
için bu yetimlerle evleniyorlardı. Daha sonra da hiç çekinmeden onlara
adaletsiz davranıyorlardı. Bu nedenle müslüman olduktan sonra yetim kızlarla evlenme konusunda şüpheye düştüler. Bunun
üzerine Kur'an, onlara eğer adil davranamaya-caklarmdan korkarlarsa, yetim
kızlar yerine, kendilerine helal olan diğer kadınlarla evlenmelerini tavsiye
ediyor. Bu husus aynı sûrenin bir başka ayeti tarafından daha fazla desteklenmektedir:
"Senden kadınlar hakkında fetva istiyorlar. De ki: 'Allah, size onlar
hakkında hükmünü açıklıyor: Kendilerine yazılmış olan (miras hakların)]
vermeyip, kendileriyle evlenmek istediğiniz öksüz kadınlar ve zavallı çocuklar
hakkında ve öksüzlere karşı adaleti yerine getirmeniz hakkında kitab'da size
okunan ayetler, Allah'ın hükmünü açıklamaktadır! Yaptığınız her hayrı muhakkak
ki Allah bilmektedir." (4:127). Yani; Allah, sırf mallarını yemek
niyetiyle yetim kadınlarla evlenmemenizi, Öksüzlere adaletle muamele etmenizi
emrediyor.
b- Bu ayeti tefsir ederken Ibni Abbas ve talebesi İkrime
(Allah hepsinden razı olsun) bu emrin o dönemde varolan bir adaletsizliği
ortadan kaldırmak için verildiğini
iddia ederler. İslam'dan önceki
günlerde, evlenilen kadınların sayısında herhangi bir sınırlama yoktu; bazıları
bir düzine kadınla bile evlenirlerdi. Fakat onların artan ihtiyaçlarını
karşılayamayınca, yetim yeğenlerinin veya diğer akrabalarının çaresiz yetim
kızlarının mallarına el koyarlardı.Bu sebeple Allah, evlenebilecek kadınların
sayısını en fazla dört ile sınırladı ve bunu da hepsine adaletli davranma şartına
bağladı.
c- Sa'id b. Cübeyr, Katade ve diğe bazı
müfes-sİrler bu emrin kadınların haklarını korumak için verildiğini söylerler.
Onların İddiaları şudur: İslam'dan önce de yetimlere yapılan haksızlık kötü
görülürdü, fakat kadınlara gelince bu başkaydı. İstedikleri sayıda kadınla
evlenirler, vicdan azabı hissetmezler ve toplumdan çekinmeksizin onlara
adaletli davranabilecekler ise bu sayıda kadın almalıdırlar. (The Mea-ning of
the Quran, c. II, sh. 94-95).
Fıkıh alimlerinin ortak fikri şudur: Bu ayet, evlenilen
kadınların sayısını sınırlar ve dörtten fazla kadınla aynı anda evli olmayı
yasaklar. Hadisler de bunu destekler niteliktedir. Taİf in reisi Gıylan,
müslüman olduğunda dokuz karısı vardı. Hz. Peygamber @, ondan sadece dört tanesini bırakıp diğerlerini boşamasını
istedi. Peygamber @, Nevfel b. Muaviye'ye de beş karısından birini boşamasını
emretmiştir.
Bu ayetin kadınlar arasında eşit davranmak
şartıyla çok evliliği sınırladığına dikkat edilmelidir. O halde kim adalet
şartını tam olarak yerine getirmeksizin bu izinden yararlanır ve birden fazla
kadınla evlenirse, Allah'ı aldatmaya çalışmış olur. Bu nedenle İslam devletinin
mahkemeleri, bir kadına veya kadınlara yapılan haksızlıkları ortadan kaldırmak
için zorlayıcı tedbirler alma hakkına sahiptir. Aynı zamanda bu emirde şart
koşulan adalet esasından yola çıkarak, çok kadınla evliliğin tamamen yasaklandığı
sonucuna varmak da kesinlikle yanlıştır. Bu, Kur'an'ın görüşü değil, sadece
Batılı Hristi-yanlığından çok etkilenmiş olan bazı müslümanlann görüşüdür.
Bunlar, Kur'an'ın da çok kadınla evliliğe karşı olduğunu, fakat o dönemde bu
geleneğin çok yaygın olması nedeniyle, çok sert olmasından kaygı duyarak
doğrudan yasaklamadığını söylerler. Kur'an çok evliliğe, bütün eşlere eşit
davranıldığı sürece izin vermiştir. Bu şartı yerine getirmek ise, çok zor
olduğuna göre tek kadınla evlilik tavsiye edilmiş olmalıdır.
Açıkça görülmektedir ki, bu görüş, zihin ve düşünce
bağımlılığının bir sonucudur. Çünkü cok kadınla evlilik bazı durumlarda
kültürel ve ahlâkî bir1 ihtiyaçtır ve aslen kötü değildir. Öyle kimseler1
vardır ki, isteseler bile bir tek kadınla yetinemezler. Çok kadınla evlilik
izni, onların imdadına yetişir ve hem onları, hem de bütün toplumu yasak cinsi
ilişkilerin zararlarından korur. Kur'an, İşte bu sebeple bu tür kimselere
adalet şartını yerine getirmek şartıyla çok kadınla evlenme izni vermiştir.
(The Meaning of the Quran).
Yukarıda da işaret edildiği gibi, bazı şartlarda, çok evlilik
"kültürel, sosyal ve ahlaki ihtiyaç haline gelmektedir." Mesela,
"savaş sırasında, özellikle çok sayıda insan öldürüldüğü zaman, cinsler
arasındaki denge ciddi bir şekilde sarsılmaktadır. Bazı durumlarda, çok
evlilik toplumu cinsî anarşiden koruyabilir, umumiyetle çok sayıda insanın
öldürülüşünü müteakip erkeksiz kalmış birçok kadının bulunmasından doğacak
sosyal keşmekeş ve ahlaki kötülüklerden koy
birden fazla evlenme zaruret haline gelir.
Böyle
hallerde kadın, kendisini ve ehlini ^eslemek maksadıyla bazan çalışır. Ancak
cinsi ihtiyacını nasıl giderecektir?
pu, onları bir av olarak erkeğin şehvetine
kolayca düşürebilir. Fakat bundan başka, onların fıtri duyguları olan ve
hayatlarını sıkıcı olmaktan kurtaran, yaşantılarını zevkli hale getiren şiddetli
çocuk arzuları halen içlerinde kalacaktır.
Bazı durumlarda, dul kadınlar iffet ve namuslarının hiçbir
itibarı olmadan cinsi arzularını istedikleri şekilde tatmin etmeye mi
bırakılacaklardır? Ancak erkeğin meşru olarak birden fazla kadınla evlenmesine
izin verilirse ve hepsine her hususta adaletle muamele olunmaları sağlanırsa
(ki erkeğin kontrolü dışındaki bir alakanın ötesinde) bu gibi toplumsal
parçalanmaların önüne geçilebilir.
Burada çok evliliğin gerekli olduğu başka
durumlar da olabilir. "Bazı insanlar vardır ki, normalin üstünde bir
cinsî kudrete sahiptirler. Birçokları ise, bir kadınla tatmin olurlar ve
sırasında taşan cinsi aktivitelerini kontrol edebilirler. Kontrol edemedikleri
takdirde, herhangi bir sıhhatli toplumun müsamaha göstermesi güç olan, başka
kadınlarla meşru olmayan bir cinsî ilişkiye girmiş olurlar. Bunun yanısıra,
burada çözümün sadece çok evlilik talebinde olduğu diğer başka hususlar da
vardır, mesela zevcenin kısırlığı veya cinsî yakınlığı imkansızlaştıran müzmin
bir hastalık bunlardan biridir. Birinci hususta, zevce kısır olduğu zaman, ona
bunun için kabahat bulamadığımıza göre, zevce veya kocaya gönüllerinde
besledikleri sevgiyi çıkartıp atmaları söylenebilir mi? Yine çocuk sahibi olmak
gibi meşru bir hakkından dolayı kocayı -arzusu hilafını- mahrum etmenin adilane
bir hareket olduğu söylenebilir mi? Böyle bir durumda en makul çözüm ikinci bir
evliliktir. İlk zevce ortaklığa razı olursa erkeğin ikinci kadınla evlenmek
hakkıdır. Eğer birinci kadın buna dayanamazsa onun için ayrılma kapısı açıktır.
Ayrıca, cinsî birleşmeye mani devamlı hastalık hali de çok evliliği gerekli
kılan bir durumdur. Elbette ki, hiç bir kimse cinsî temas arzusunun
haddizatında çirkin birşey olduğunu iddia edemez. Dolayısıyla bu işin, bir
kadının saadetini yıkmağa sebep olması doğru olmaz da
diyemez. Aslında bu
mesele kimsenin müstağni olamayacağı bir zarurettir. Eğer erkek kendi rızasıyla
ve zevcesinin mutluluğunu dikkate alarak cinsî zorlamaya aldırmamazhktan gelirse,
bu, erkek namına asil ve cömertçe bir davranış olarak daha hoş karşılanır,
fakat Allah insana kolayca taşıyacağından fazlasını yükle-mez. Umumiyetle çok
evliliğe müsaade edilmeyen toplumlarda her türlü rezaletin irtikab ettiği
sahte bir asalettense, hakikatlerle olduğu gibi yüzyüze gelmek gerçeğe daha
uygun ve daha iyidir." (Muhammed Kutub, islam the Misun-derstood Religion,
sh. 121-123).
İlk
zamanlardan beri, çok evlilik insan toplumunun yaygın bir kurumu ve tarihte
bilinen bütün medeniyetlerin parçasıdır. Eski Hindistan'da, gelenekler birden
fazla evliliğe izin vermekle kalmamış umumiyetle uygulanmıştır. Hindu
krallarının birden fazla eşleri vardı. Rig Veda ve diğer Hindu dinlerinin
kitaplarında kralların ve ünlü kahramanların birden fazla eşleri olduğunu
zikreden birçok örnek vardır: Sarih olarak dört eş Krallar ve kahramanlar için
zikredilmiştir ki bir Brahman'ın birçok karısı olabilir. Pandoe'lann kraliyet
ailesine mensup ünlü atalarından Raja Pando'nun iki karısı vardı. (Abdül Hamid
Sıddıkî: The Life of Mu-hammad @, Islamic publications ltd. Lahor, 1975).
Bu, Tevrat, Zebur ve İncil zamanlarında da uygulanmıştı.
Tevrat'taki hükümler çok evliliği teşvik etmiştir. Önceki Peygamberlerin @ birçoğunun
birden fazla zevcesi vardı. İbrahim @'ın iki zevcesi vardı. Yakub @'m dört ve
Musa @'m da dört zevcesi vardı. "Davud @'m dokuz zevcesi vardı. Ancak,
bazı kaynaklara göre, onun daha fazla sayıda zevcesi vardı ve bu zevcelerinin
isimleri Tevrat'da anılmıştır." (Kadı Muhammed Süleyman; Rahmatal-Hl
Alamin, cilt. I-II). Süleyman Peygamber @'ın binye-diyüz karısı ve üçyüz cariyesi
vardı. (Krallar: 11-3) Ve Encyclopaedia Biblica'e göre, "sıradan bir
Yahudi en fazla dörde, kari da, onse'kiz'e kadar karı alabilirler. (Cheyne and
Black: Eneylopaedia Biblica, Birk
(London), s. 2946). Tevrat'ın umumî halkın ve Peygamberlerinin birden fazla karı alma
geleneğini hususi olarak zikretmesinde birçok sebep var. Peygamber İsa @,
gelişini şu sözlerle zikretti: "O zamanda Se-ma'ın krallığı böyle olacak.
Bir zamanla güveyle buluşmak için yağ lambalarını alıp dışarı giden on kız
vardı. Onların beş tanesi sersem ve diğer beşi de akıllıydı. Akıllı olanlar,
lambaları için yağ dolusu kaplar aldıkları halde, sersem olanlar lambalarını
aldılar, fakat ilave yağ almadılar. Güvey gelmekte gecikmişti. Hazır olan beş
kız onunla düğün şölenine girdiler ve kapı kapandı. Diğer kızlar geç
kalmışlardı ve içeriye alınmadılar (Matta; 25:1.11). Mecazi bir tabir de olsa,
eğer halen bu fiil İsa @ indinde gayrimeşru veya övgüye değer olmasaydı böyle
bir misal vermezdi. Ve St. Paul, Korint'lilere şu sözlerle nasihat ediyor:
"İnsan evlenmemekle iyi etmiyor. Çünkü orada çok ahlaksızlık var, her
erkeğin kendi karısı olmalı ve her kadının kendi kocası olmalı... Kendinizi
birbirinize yalanlamayın, ta ki önceden bir müddetliğine vaktinizi duayla
geçirmeye anlaştınız ise, fakat sonra evlilik ilişkilerinize tekrar
başlayınız."
"Aslında, hepinizin benim gibi olmasını
tercih ederdim, fakat herbirinin Tanrı'dan hususi bir marifeti vardır; bir
kişinin bu hüneri, başka kişinin şu hüneri. Şimdi evlenmeyenlere ve dullara
diyorum ki, size benim yaptığım gibi yalnız yaşamaya devam etmek daha iyidir.
Fakat arzularınızı bastıramazsanız ilerleyin ve evlenin. İhtiras içinde
yanmaktan evlilik daha iyidir. Evli kimseler için benim olmayan, fakat Rabb'ın
olan emrim var: Karı, kocasını bırakmamalı, eğer yaparsa bekar durmalı, aksi
takdirde kocasıyla barışmalı; ve koca da, karısını boşama-malı."
"Fakat eğer evlenirseniz, günah işlemiş olmazsınız;
ve eğer evlenmemiş bir kadın evlenirse günah işlemiş olmaz."
(Korintliler, 7:1,5,7,10,27,28).
Hristiyan krallarının birden fazla kadınla evlenmelerine
dair birçok örnek var. Frederick Wil-hem II ve Philip, Kilise'nin ve St.
Luther'in tas-vibiyle birden fazla kadınla evlendi. 1650 Nu-renburg
konferansı'nda da birçok problemin önüne geçmek için halkın birden fazla
kadınla evlenmesine izin
verilmesi kararlaştınİdi.
Bu, çok evlilik kurumunun bütün zamanlarda bütün topluluklar
tarafından meşru bir kurum olarak uygulandığını göstermektedir; hatta Yahudilerin
Peygamberlerinin bile birçok zevceleri vardı ve sonraki Yahudiler de bunu
yasaklamadılar.
O halde, bu kurumu kendi sisteminde kurup, onu bütün
kötülüklerden tasfiye edip, ve hatta yalnız bütün kadınlar için adaleti şart
koşarak müsaade ettiği için Hristiyanlar özellikle onların papazları İslam'ı
nasıl tenkid edebilirler. Adaleti yerine getiremeyen kimseler için sadece bir
kadına izin verildi. Bu, herkese (birden fazla) 4 kadınla evlenmeye bir emir
değil, ancak birden fazla kadına ihtiyacı olanlara ve hepsine adaletle muamele
etmeye kabiliyetli olan kimselere verilmiş bir ruhsattır. Bunun yanısıra,
burada hiç bir yanlışlık yoktur, o insanın beşerî zaafı sebebiyle verilmiş bir
ruhsattır. İnsan tarihindeki birtakım fikirler, dini veya seküler hiçbir
destek bulamamıştır. Bütün dürüst ve asil kimseler, hatta Allah'ın Peygamberleri
@ bile, Hz. İsa @ ve Hz. Yahya @ hariç, birden fazla zevce aldılar ve bunu asla
günah veya düşüklük saymadılar. Hristiyanların uygulamaları olan nefsini
tutma (self-daniel), nefsini yok etme ve (self-annihilation) ve münzevi hayat
(monasticism) dahil çeşitli vasıtalar yoluyla nefsini köreltme ne bir mukaaaes
kitap sahibi Peygamber tarafından Öğretilmiştir, ne de yaratıcı tarafından
emredilmiştir. Bunlar İsa @'ın gayretli tabilerinin hiçbir ilahi tasdike veya
Peygamberi tatbike dayanmadan kendilerinin kabul ettikleri bir hayat tarzıdır.
Diğer yandan onlar, çok evliliğin, bayağılık ve düşüklük olduğunu,
kurumlaşmamış ve asılsız olduğunu iddia etmektedirler. Eğer onlar İsa
<2>'ın uygulamasına göre karar verselerdi, o zaman sadece çok evliliği
değil, evliliğin bütün kurumlarını mahkûm etmeleri lazımdır. (The Meaning of
the Quran, c.II, sh. 94-95).
Aslında hakikat bundan çok uzaktır. Çünkü onların birçok
bilgin ve reformistleri tarafından lütfedilen evlilik değil, bazı durumlarda
çok ev- büyük bir
coşkuyla tasvip ve tavsiye dlmişr: "Evliliğin yegane ve hususi birbiçi
olarak, tek evlilik anlayışına göre bir kadının «"tüne evlenmek ağır bir
suç, hakaret ve günah; Onunla beraber dine hürmetsizlik etmek sayı-ı aktadır.
Birtakım özel mefkure ve sert evlilik kralları, aslında yeni gelişmiş modern
Batı kültürü dışındaki kültürlerde bulunmamaktadır. Böyle birşey Hristiyan
doktrininin konularının içine bile alınmamıştır. Bu sert kurallar, ni çıkan
Latter Days Sorints "Son Zamanlar Azizleri'nİn (Mormons) Kilisesi ve
akideye muhalif olan Anabaptistler (14. asır) gibi birtakım garip kilise ve
grupların bir parçasıdır. Çok evlilik Ortaçağda Kilise tarafından kanunen
uygulanmış ve kabul edilmişti ve kilise tarafından arasıra vukubulan resmi bir
müessese olarak kabul edilmiş olup, geçen 17. asrın ortalarına kadar vaziyet
buydu." (Ecyclopaedia Bri-tannica, London 1900, XIII, Article Marriage,
sh. 950).
Şüphesiz,
çok evlilik Batının ve Doğu'nun her yerinde birkaç asır öncesine kadar sosyal
bir vakıa ve gelenek olarak kabul edilmiş ve uygulanmıştı. İngiltere'de bile
çocuk katlini, zinayı, fahişeliği vesair gayrimeşru cinsî ilişkileri kontrol
etmek için 17. ve 18. asırlarda çok evliliğin kanunlaştırılması teklif
edilmişti. (M. Mazharuddin Sıddıki, Women in islam, 1978, sh. 165-166). Zorunlu
tek evliliğin mahzurlarına ünlü cinsiyet bilimcisi tarafından şu sözlerle
işaret edilmektedir: "Gerçi tek evlilik iyi olur, ama iyi bir emir
değildir. Eğer serbest tercih ile olsa; onunla ilgili kanun başka birşey."
Bir başka yazara göre, "Fakat sıkıntısı çekilen birtakım
hususların çaresi ve tasavvur edilebilen başka ihtimaller var. "Ekseriyet
için", diye ilave ediyor, "çok evlilikle uğraşmanın en iyi yolu onu
kendi haline bırakmaktır." Yine, Mr. Sauthern'a göre, "halkın
ekseriyetinin tercih ettiği tek evliliği sebepsiz yere devlet niçin zorla
kabul ettirsin. Karşılıklı rızaya dayanan ve çocuklara zararlı tesiri olmadan
uygulanan başka Çeşit evlilikler çok mu uzak? Devletin onları reddetme hakkı
nereden çıkıyor?" (M. Mazharuddin Sıddıki; Women in islam, 1978, sh.
165-166).
Büyük üne sahip bir başka cinsiyet bilimcisi, Dr. Norman
Haire, kanunlaştırılacak olan çok evliliğin toplumun çoğunluğuna birçok menfaatler
sağlayacağını iddia etmektedir. Şunu ileri sürmektedir: "Eğer çocuklar
devlet tarafından desteklenmiş olsalar, meşru arkadaşlığın sayısını
sınırlandırmaya gerek kalmayacaktır." Ve Profesör Dunlop'a göre,
"Fertlerin bazısının tek evlilikle tam bir tatmin olmaya eremedikleri
olabilir, fakat çok evlilikle, tatmin olma imkanına kavuşabilirler ve
bireylerin kendilerine ne türde bir evlilik beraberliğinin kendilerine daha
rnenfaatli olduğunu formüle etmelerini geleceğin nizamı onlara serbest
bırakacaktır. Fransız bilgin,
Dr. Le Bon şöyle diyor: "Cinsler arasındaki tabii ilişki olan çok evliliğe
dönüş birçok kötülüklere çare olacaktır; fahişelik, zührevi hastalıklar, çocuk
düşürme, gayri meşru çocukların sefaleti, cinsler arasındaki nisbetsiz-likten
meydana gelen milyonlarca evlenmemiş kadınların talihsizliği, zina ve hatta
kıskançlık bile sona ermiş olacak ve hakir görülegelen kadın, kocası tarafından
gizlice aidatı-lmadığından haberdar olacak ve bundan teselli bulacaktır.
Dr. Westermack, çok evliliğin te'yîdi hususunda bir
başka sebebi beyanla, hamilelik sırasındaki cinsî münasabetlerden sakınmayı
sözkonusu etmektedir. Kadınlar, hamilelik sırasında cinsî münasebetle ya az
isteklidir veya istekleri hiç yoktur ve tamamen bu ilişkiden sakınmayı tercih
ederler.Hatta uzmanlardan bazıları ilişkinin hamilelik sırasında kadının ve
doğmamış çocuğun sıhhatine zararlarım belirtiyorlar. Dr. Westermarck'a göre
çok evliliğe bir başka sebep de, kadına nisbetle erkeğin cinsi güç ve isteklerinin
fazlalığıdır. Dr. Robinson İse şöyle diyor: Erkekler genel olarak birden fazla
kadına eğilimlidirler.,.. Yapılan araştırmalarda erkeklerin sayıca önemli bir
kısmı tek evliliği bıkkınlık verici, tatminden uzak ve hoşnutsuzlukla
karşılamakta, durumu bir çıkmaz olarak görmektedirler. Mr. Michels, şöyle
yazıyor: Ne kadar iffetli olursa olsun, hiçbir erkek yoktur ki, en azından
düşüncesinde veya hayal aleminde birden fazla kadına düşkünlüğü olmasın, olmamasından
şüphe ederim. Bilim ve edebiyat kitaplarının sayısız yazarları tarafından
eserlerinde dikkatler bu gerçeğe çekilmiştir. Erkekte cinsî arzu ve heyecan
uyandıran tahrik kabiliyetleri fevkalade çoktur ve değişkendir; öyle ki bir
kadının bunların hepsine mâlik olması tamamen İmkânsızdır. Dr. Miesel-Hess ise
şöyle diyor: Erkek, arzusunun hedefine varır varmaz tokluk hissetmekte, ancak
bu defa da yeni cinsi tecrübeler peşinde koşmaktadır. Halbuki kendini erkeğe
veren kadın bu ilişkiye tam bir sebatla bağlı kalmaktadır. (M. Mazharuddin
Sıddıki, Women İn islam, 1978, sh. 165-166).
Çoğu alim ve
cinsiyet bilimcilerinin ortak görüşü; "erkek, yaratılışı itibariyle birden
fazla evliliğe meyyaldir ve hiçbir kanun ve sistem bu fiili hakikati asla
gözden uzak tutmamalıdır." şeklindedir. Aksi takdirde gayri meşru
ilişkiler teşvik edilmiş
olacak, toplumda ahlaksızlık ve zinaya sebebiyet verilmiş olacaktır. İslam,
kadının evlilik haklarını korumak suretiyle toplumun tabii ihtiyaçlarını
tamamen tanımakta ve erkeğin yaratılışında var olan istekleri için gerekli
ruhsatı vermektedir. Zevceler tam bir adalet Ölçüsü uygulandığı zaman çok
evlilik hayatına izin vermekte ve eş sayısını dörtle kısıtlamaktadır. Bir
defada ve aynı anda dörtten fazla kadın ile evlenmeyi yasaklamaktadır. Bunu kabul
etmez görünen batılılar genellikle fiilen birden fazla kadın ile evlilik
ilişkisi içinde bulunmaktadırlar. Dr. Annie Besaht'ın sözleriyle: Batıda tek
evlilik yapıldığı iddia ediliyorsa da gerçekte sorumluluğu olmayan fiili bir
poligami vardır; erkek bıktığı zaman metresini atmakta ve o da tedricen sokak
kadını olmaya doğru batmaktadır. İlk eşlerin kadının geleceğinde hiçbir
sorumluluğu olmamakta ve o kadın, çok evli bir yuvada barınan eş ve anneden yüz
kat daha kötü bir konumda bulunmaktadır. Gece vakti batı şehirlerinin
sokaklarında binlerce sefil kadını gördüğümüzde, batının, İslam'ın bu hükmünü
suçlayıp yalanlamasmdaki iki yüzlülüğünü hissederiz. Kadın için, yine onun
saadeti ve ihtiramı için cok evlilik içinde yaşamak, tek bir erkekle, ilişkide
olmak, kucağındaki meşru çocuğuyla saygı ııc Kuşatılmış olarak iffetsizlikten,
alçalmaktan, sokaklara dökülmekten, gayrimeşru çocukla yuvasız ve ilgisiz
kalmaktan, her gelip geçenin kurbanı olmaktan, gece üstüne gece geçirmekten,
ehil olmayan analıktan, hakir görülmekten; daha iyidir çok evlilik. (Muhammed
Kutub; islam, The Misunderstood Religion, sh. 121-23).
Gerçek şudur ki, yukarıda da izah edildiği gibi, çok evlilik
biyolojik olarak tabii ve mantıklı olmakla beraber hayatın çeşitli alanlarında
-fizikî, dini, ahlâk* ve birçok faydaları ihtiva etmekte toplum için daha uygun
ve daha münasiptir. (Abdul Hamid Sıddıki, The Life of Muham-mad, Lahor, 1975).
İslam,
toplumu pak ve iffetli tutmak istemektedir. Bundan dolayı çok evliliğe adaleti
yerine getirmek suretiyle izin vermektedir, ancak metrese ve flörtlüğe müsaade
etmemektedir. Aynı şekilde fahişeliği her şekliyle yasaklamakta, zina fiiline
karışan kimseleri cezalandırmaktadır. Ceza, kadına ve kendisiyle bu fiili
işleyen erJseğedir.
İslam, bu suretle insanları çeşitli türde-)0 bulaşıcı hastalıklardan ve ahlak
dışı fiillerden korumaktadır. Bazı fiillerin diğer kötülüğü de sosyal ve malt
sorumluluk duymadan her türlü cinsî zevk ve eğlence hayatım teşvik etmektir.
İslam, toplumun böyle bir hayata sahip olmasına izi" vermemektedir. Çünkü
cins* ilişkinin amacı yalnızca fiziki zevk değildir. Bunda cinsî tatminden daha
önemli, olmasa da buna münasip başka fonksiyonlar vardır. Anneyi ve çocuğu
korumak babanın toplumsal bir sorumluluğudur. Gayrimeşru ilişkilerden doğacak
çocuklar problemi başlı başına bir meseledir. Onların mesuliyetini kimse
üstlenmemektedir. Bunun yanında evlilik dışı bağlarla bu tür ilişkilere diğer
birçok sosyal, ahlâkî ve dinî etkenler karışmıştır ki, bu etkenler ahlaksız ve
inançsız nesillerle toplumda te'sirini göstermektedir. Ayette geçen
"Allah'a ve ahiret gününe inanan (insan)lar iseniz Allah'ın dini (ni
uygulama hususumda sizi, onlara karşı acıma duygusu tut(up
engelle)mesin." (4:2) ifadeleri bu sayılan kişisel ve toplumsal facialara
işaret etmektedir. Bundan dolayı mü'minler İslam'ın bu hükümlerinden asla
taviz vermez ve böyle kişilere müsamaha etmezler. Dolayısıyla Batı toplumunda
yaygın bir uygulama olan metresleri,sekreterle-ri, kız arkadaşlığı, bayan
müdireleri, vs. gibi caiz olamayan her münasebeti ve evlilik bağı dışındaki
cinsî tatmin vasıtalarını yasaklayarak, kendi düzeninde meydana gelebilecek
bütün bu gibi problemleri önlemiştir.
Hz. Muhammed @'ın çok başarılı ve huzurlu bir aile
hayatı vardı. Aile hayatı içinde ne bir münakaşasına ne de herhangi bir
hanımını azarlayıp kötü davranmasına rastlanmadı. Onun evlilik hayatı
kusursuzdur ve bugünün evli çiftlerine bir örnektir. İnsanlar, yalnız tek eşle
yaşamalarına rağmen halen eşleriyle yığınla problem, sıkıntı, kavga ve
anlaşmazlıklarla karşı karşıyadırlar. O, farklı yaşlarda, farklı mizaçlarda,
farklı aile görüşlerinde ve farklı anlayış seviyesinde bulunan zevceleriyle
oldukça me-sud ve huzurlu yaşadı. Aişe (r.a) dışındaki bütün zevceleri dul idi,
fakat hepsinin onunla karşılıklı çok iyi münasebetleri vardı ve ev halkının
bütün üyeleri olarak saadet ve sükunet dolu bir hayat yaşardılar. Hz. Peygamber
@ onların hepsine eşit davranırdı ve onlar da onu çok severlerdi. Hepsi sağlam
ve güzel bir davranışla onun sevgisini kazanmaya çalışırdı. Hakikaten, O, bir
sevgi ve muhabbet timsali bir ev halkı idi ve herkes için bir modeldi. Onun
ehli beytinin her üyesi bir diğeriyle barış ve huzur içinde yaşadı.
Bir defasında Hz. Muhammed @, Aişe'ye kendisine
ne zaman kızgın olduğunu bildiğini söyledi. Aişe "Nasıl?" diye
sorunca, dedi ki: Benimle iyi olduğun zaman "Muhammed'in Rab-binden"
diyerek yalvanyorsun. Aişe tasdik etti. Bir bayram gününde, bazı erkekler
mescidin avlusunda silah gösterisi yapıyorlar, mızrak-lanyla oynuyorlardı. Aişe
de bu gösteriyi izlemek istedi. Peygamber @ ona yardımcı oldu ve hanımı İle
gösteri bitene kadar orada uzun zaman kaldı. Bir başka seferinde, Muhammed @,
Aişe'nin, kendisi ile yarış etmesini istedi. Koştukları zaman, Aişe genç ve
zayıf olduğundan öne geçti ve yarışı kazandı. Birkaç yıl sonra, Aişe büyüyüp
ağırlaşınca, yine yarış ettiler ve Hz. Muhammed @, yansı kazandı ve hesaplarının şimdi tamam olduğunu söyledi.
Hadis ve Siyer kitaplarına geçen karşılıklı
münasebetlerinde yumuşaklık, sevgi ve
asaleti gösteren benzeri birçok hadise vardır. Enes şöyle rivayet ediyor:
Safiye, Hafsa'nın, kendisini "Yahudi'nin kızı" diye çağırdığını
duyunca ağlamaya başladı. O ağlarken Rasulullah @ geldi ve ağlamasının sebebini
sordu. O da Haf-sa'nm kendisine nasıl hitap ettiğini söyledi. Hz. Muhammed @
şöyle cevapladı, "Sen Peygamber kızısın; senin, amcan Peygamberdi ve sen
bir Peygamberle evlendin, o halde onun senin üzerine övünecek neyi var?"
Sonra da Hafsa'ya Allah'tan korkmasını söyledi. (Tirmizi ve Ne-sei).
Rasulullah @, ne zaman bir sefere çıkmaya
ni-yetlense hanımları arasında kur'a çekerdi. Hz. Aişe'den şöyle rivayet
edildi: "Bir seferde kur'a Aise ile Hafsa'ya isabet etti. Rasulullah gece
olunca Aişe'nin mahfesine biner ve onunla görüşerek yol alırdı. Bir gün Hafsa
Aişe'ye, Bu gece sen benim deveme binsen, sen görmediğin manzaraları görürsün.
Ben de görmediğim yerleri görmüş olurum, dedi. Aişe de 'pekâlâ diyerek kabul
etti. Bunun üzerine Hafsa, Aişe'nin devesine bindi. Rasulullah @ Aişe'nin
devesine geldi. Halbuki onda Hafsa bulunuyordu. Hafsa'ya selam verdi. Sonra
yola devam etti. Nihayet bir durak yerinde indiler. Bu suretle Aişe
Ra-sullah'ı kaybetmişti. Durak yerinde indiklerinde Aişe (teessüründen
intihara teşebbüs edip) iki ayağını izhir otlarının arasına sokarak: Rab-bim
bana akrep yahut yılan musallat etde beni soksun. Ben Rasullah'a birşey
söylemeye muktedir olmayayım, diye dua etti." (Buharı).
Hz. Aişe anlatıyor:
Peygamber efendimiz Hz. Aişe'nin
odasında İken kızı Fatıma çıkageldi. İzin isteyip içeri girdi. Kendisini
buraya diğer hanımlarının gönderdiğini, Aişe konusunda eşitlik İstediklerini
söyleyince Peygamber @; "Kızım sen benim sevdiğimi sevmez misin?"
diye sordu. Hz. Fatıma: "Elbette severim." deyince: "Öyleyse
Aişe'yi de sev" buyurdular.
Hz. Fatıma, diğer ezvac-ı tahiratm yanına
gidip durumu haber verdi. Onlar, mesele hallolmadı,sen bir daha git, dedilerse de Rasulullah'ın sevgili
kızı: "Vallahi, O'nun hakkında hiçbir zaman konuşmam." dedi ve
gitmedi.
O zaman temsilci olarak Zeynep binti Cahş'ı
gönderdiler. Rivayetin bu noktasında Hz. Aişe diyor ki: "Peygamber
hanımları içinde bana rakip olabilecek sadece Zeynep'ti. Dini yaşama konusunda
Zeynep'ten daha hayırlı bir kadın görmedim. Allah'dan O'nun kadar korkan, O'nun
kadar doğru söyleyen, O'nun kadar akrabalarıyla ilgilenen, O'nun kadar çok
sadaka veren ve verdiği sadakayı O'nun kadar yetersiz ve değersiz bulan ve
böylece Allah rızasını kazanmaya çalışan birini daha bilmiyorum. Yalnız çok
hiddetlenip birden köpürür, sonra da hemencecik İniverirdi. Zeynep İçeri
girmek için izin istedi, girdi. Diğer hanımlarının temsilcisi olduğunu
söyleyerek "Aişe konusunda eşitlik istiyoruz." dedi. Sonra da Hz.
Aişe hakkında atıp-tutmaya başladı ve bir hayli şeyler söyledi. Bu arada Hz.
Aişe Rasul-i Ekrem @'in gözüne bakıyor, acaba karşılık vermek için bana müsaade
edecek mi diye fırsat kolluyordu. Peygamber @'m kızmayacağım anlayınca, Aişe
karşılık vermeye başladı ve Hz. Zeyneb'i susturdu, bunun üzerine Rasul-i Ekrem
@ gülümseyerek: "Ee, Ebubekir'in kızı" buyurdu (Buhari, Müslim, Nesei
ve Ahmed). Buhari'deki rivayette Rasul-i Ekrem @'in Aişe'ye duyduğu muhabbeti
pek iyi bilen ashab-ı kiram, O'na birşey hediye etmek istedikleri zaman
özellikle Hz. Aişe'nin gününü kollar ve hediyeyi O'nun odasına gönderirlerdi,
ilavesi var. Ezvac-ı tahi-rat bu durumdan rahatsız oldukları için istiyorlar
ki; Peygamber @ mü'minlere söylesin de, hediyelerini sadece Aişe'nin gününde
gönder-mesinler. İstedikleri eşitliğin sebebi bu.
Bu hadise, Peygamber @'ın ev hayatının mahiyetine
ve usulüne ışık tutmaktadır. Peygamber @, hanımları arasında eşitliğe riayet
etmiştir. Onların hepsini mümkün olduğu kadar adalet ve hakkaniyet ölçüsünde,
sıralarına göre ziyaret etmiş ve bütün ihtiyaçlarını tedarik etmiştir. Maddi
İstek ve ihtiyaçlarının ana meseleleri arasında bir ayrım yapmamış ve hepsine
aynı ikram ve muamelede bulunmuştur.
Fakat insanın sevgi ve muhabbet duyguları
sözkonusu olur olmaz onlar üzerinde bir kontrolü yoktur.
Peygamber @, da Aişe'ye diğer hanımlarından daha fazla muhabbet besledi. Rasul
@'ın hanımlarının talebi sevgi ve muhabbette de eşitlikti. Allah bu beşeri
zaafı şu sözlerle zikretmektedir: "Ne kadar isteseniz de kadınlar
arasında (tam) adalet yapamazsınız. Öyle ise (birine) tamamen yönelin ötekini
muallakta (kocasızmış) gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir sakınırsanız,
Allah bağışlayıcı, esirgeyicidir." (4:129).
Bu ayette Allah, kocanın zevceleri arasındaki
eşitliği kelimesi kelimesine yapamayacağını açıklığa kavuşturmuştur. Çünkü
onlar bu hususların hepsinde eşit olamazlar. Erkekten, güzel hanımla çirkin
hanıma, genç hanımla yaşlı hanıma, sıhhatli hanımla hasta hanıma, iyi huylu
hanımla kötü huylu hanıma veya öğrenmiş, bilgili hanımla bilgisiz olana sevgi
ve muhabbet meselelerinde eşit muamele talep etmemektedir. İstediği şudur ki,
zevce ihmal edilip fiilen hiç kocası olmayan kadın durumuna düşürülmemelidir.
Eğer herhangi bir sebepten dolayı koca, onu boşamaz veya kadın da onu talep
etmezse, o halde en azından zevce muamelesi görmelidir. Bazı durumlarda
kocanın tabia-tiyle gözde zevcesine daha fazla meyilli olduğu doğrudur. Fakat
koca, konuşmamazlık yapıp sanki diğerleri onun zevcesi değillermiş gibi onları
muallakta bırakmamalıdır. (Mevdudi, The Meaning of the Quran, c. II, sh.
171-174).
Hz. Aişe, Peygamber @'m hanımları arasındaki vaktini eşit
böldüğünü ve, "Ey Allahım, bu sahip olduklarımla ilgili benim bölüşüm; o
halde senin malık oldukların hakkında beni mesul tutma ve ben de mesul
olmayayım" dediğini söyledi. (Tirmizi, Ebu Davud, Nesei ve Ibni Mace).
Yukarıda nakledilen hadise, Peygamber @'m bütün zevceleri her ne
kadar Allah korkusu ve takva ile muttasıf mümtaz hanımlar ise de, herşeyden
önce insandılar ve insanın tabiatına aşılanmış beşeri zaafiyetlerden azade
olamayacaklarını ve olamadıklarını vurgulamıştır. Onların hepsi Peygamber @'ı
üstün bir sevgi ile sevdiler ve ondan azami sevgi ve muhabbeti samimiyetle
talep ettiler. Taleplerim Peygamber @'ın önüne bu ruh ile sürerlerdi. Yoksa
kıskançlık veya hasetle değil. Ve bu sadece Peygamber @'a olan sevgilerinden
dolayı tamamen onların beşerî
duygularının tabii ifadesiydi. Eğer Peygamber <g> onlara adil ve
hakkaniyetli davranmasaydı (sevgi ve muhabbet duygularında) bu Peygamber @'ın
kusuru olmazdı. (Müslim).
Bir rivayete göre Peygamber @, onbir defa evlendi.
Bir başka rivayete göre onüç defa ve bir başkasına göre de onbeş defa evlendi.
Vefat ettiğinde geride dokuz zevce bıraktı. Onlar farklı yaşların, mizaçların,
tabiatların ve isteklerin kadınıydı. Birçokları Arabistan'ın asil ve zengin
ailelerinden gelmiş olup, evlerinde lüks ve rahat yaşadılar. Fakat Peygamber
@'ın evinde değil lüks ve konfor'dan konuşmak, hayatın zaruretlerinden
bahsetmek ancak mümkündü. Peygamber©, zaman zaman günlerini aç ve oruçlu
geçiriyor ve hanımları İçin ancak kanaat edebilecekleri kadar erzak tedarik
edebiliyordu. Bu durumda onların şikayet edebilecekleri pek çok sebep vardı,
fakat bu pek nadir olurdu. Bununla beraber, Peygamber (§>, Rabbine hep
şükrederdi. Bu sıkıntılı durumlarda asla acı ve keder alameti göstermezdi.
Hz. Muhammed @, ilk defa derin muhabbetle sevdiği ve onun
da aynı sevgi ve muhabbetle mukabele ettiği Hz. Hatice ile evlendi. Hz. Muhammed
@, gençliğinin olgunluk çağında idî ve
Hz. Hatice de yaşlanmaktaydı. Ancak Peygamber @, onunla çok mesut yaşadı ve
biri hariç bütün çocukları ondan oldu. Tam yirmibeş mutlu yılını onunla
geçirdi ve hayattayken başka kadınlarla evlenmedi. Vefatından sonra kim onun
ismini ansa, Peygamber @, onun için sevgi hisleriyle yerinde duramaz ve heyecanlanırdı.
Hatice'den sonra, Aişe, hanımlarından en çok
sevileni oldu. O'nun Aişe'ye olan sevgisi halkın umumunun zevcelerine olan
sevgilerinden tamamen farklıydı. O'na Aişe'den daha çok huzur ve sükunet
verecek Safiyye, Cuveyriyye ve Zeynep binti Cahş gibi daha güzel, ilgi ve sevgi
uyandıran genç hanımlar vardı. Safiyye son derece güzel ve gençti. Cuveyriyye
de öyle. Aişe kendisi bizzat onların büyüleyici fiziki güzellik ve zerafe ti
erinden bahsetmiştir. Fakat Peygamber @'ı Aişe'ye meylettiren onun fiziki zevk
veya çekiciliği değildi. Aslında, onun zeka kabiliyeti, anlayışı, bağımsız
yargısı, sorulan, keskin ve derin feraseti ve geniş bilgisidir Peygamber @'ı
cezbetmiş olan. Bundan dolayı Peygamber @ ona derin muhabbet besledi kî,
kendisine daha yakın olabilsin ve insanların menfaati neyi gerektiriyorsa onu
öğrensin. Zaman, Peygamber @'m bu konuda nasıl da haklı oluduğunu ispatladı.
Bazı alimlere göre, İslami meselelerin dörtte biri sonraki nesillere Hz. Aişe
tarafından ulaştırıldı.
Peygamber @'ın indinde en önde gelen şey, Allah'ın
Dini idi; onun için hanımlarından onu en çok sevindireni, en çok öğreneni ve
Allah'ın Dininde en gayretli olan idi. Dolayısıyla hanımlarının onu görüp
onunla olma fırsatları daha çoktu, bundan dolayı onların problemleri ve dinin
emirlerini görerek uygulama konusunda bilgi sahibi olmaları için geniş
vakitleri vardı. Fakat, bununla birlikte, problemlerin, görüşlerin ve şeriatın
ince noktalarının onlar tarafından dosdoğru bir şekilde anlaşılması istenildi.
Birtakım meseleleri anlamak için gerekli olan kabiliyet ve
gayrettir. Dolayısıyla, kişinin onlardan fayda sağlaması önemli bir husustur.
Hz. Aişe bir müctehid kalbi ve zihniyetine malik idi; dinin hassas ve muğlak
görünen meselelerini öğrenip anlamak için Peygamber @'a olan yakınlığını tam
kullandı ve bu suretle Peygamber @'ın birçok
mümtaz sahabesini geçti. Çoğu meselede, onun anlayış ve ferasetinin örnekleri
vardı. Peygamber @'ı sevgide ve muhabbette diğer hanımlarından yakın yapan
husus işte Hz. Aişe'nin bu yönleriydi.
Hanımlarının evlerine gidip onlarla bir süre oturup konuşmak
Peygamber @'m normal günlük uygulamalarmdandı. Sırası gelen hanımın evine
gittiği zaman, geceyi orada geçirirdi. (Ebu Davud). Bu uygulamaya Peygamber @'m
öğle (zuhr) namazından sonra gidip Ümmü Seleme ile başladığı bildirildi. (Zarkani).
Yine, Peygamber @'m geceyi geçireceği hanımının yanına gittiği ve bütün
hanımlarının orada toplanıp gece geç vakitlere kadar orada kaldıkları ve sonra
da odalarına gittikleri bildirildi. Bu açıkça, her ne kadar aralarında
istenmeyen hadiseler geçmişse de umumiyetle birbirleriyle çok iyi ilişkiler
içinde olduklarını ve birbirlerinin arkadaşlıklarından hoşlandıklarım
yansıtmaktadır. Peygamber @'ın yegane idareciliği ve eşsiz arkadaşlığı
hanımlarının davranış seviyelerini yükseltti ve iftira hadisesi dolayısıyla Hz.
Aİşe ile ilgili olan vahiyde onun iffet ve namus sahibi olduğu açıklandı. Bu
ahlak dışı hadiseyi paylaşanlar ya münafıklardı yahut da ilgisiz kimselerdi.
Peygamber @'ın bütün hanımları bunun dışındadır. Aişe'nin (r.a.) en büyük rakibi
Zey-neb idi, fakat Peygamber @ ondan Aişe hakkında sorduğu zaman, o ellerini
kulaklarının üstüne koydu ve şöyle dedi: "Ey Allah'ın Ra-sulü! Ben
kulağımı, gözümü işitmediğim, görmediğim şeyden muhafaza ederim. Vallahi ben,
Aişe hakkında hüsn-ü şehadetten başka birşey bilmem." Aişe, ne zaman bu
hadiseyi hatırlasa, doğruluğundan dolayı ona her zaman müteşekkirdi. (Siret
en-Nebİ, c.II).
Peygamber @'ın hanımların zayıf ve hassas tabiatlarını
nasıl nazarı dikkate aldığı aşağıdaki hadiseyle gösterilmektedir. Bir defasında
hanımları onunla birlikte seyahate çıkmışlardı. Sürücüsü develeri (mü'minlerin
anneleri üzerinde olduğu halde) hızlı sürmeye başladı. Peygamber @ şöyle
dedi: "Dikkat et, bunlar cam bardak gibidirler. " (Buhari).
Safiyye, çok iyi yemek pişirirdi. Yine birgün
yemek pişirdi ve Peygamber @, Aişe'nin evinde iken ona gönderdi. Aişe
hizmetçinin elinden kabı aldı ve
yere attı. Kab parçalara bölündü; peygamber parçaları kaldırdı ve birleştirdi.
Sonra da başka bir kab aldı ve Safiyye'ye gönderdi. Bu arada tek kelime bile
sarfetmedi. (Buhari). Birgün Aişe, Peygamber @ ile yüksek sesle konuşuyordu;
tesadüfen Ebu Bekir içeriye girdi ve Aişe'yi tokatlamak istedi. Fakat Peygamber
@ ikisinin arasına girdi. Ebu Bekir kızgın olduğu halde dışarı çıktı. Sonra
Peygamber @ Aişe'ye şöyle dedi:" Yaa! Seni nasıl korudum?" Birkaç
gün sonra Ebu Bekir (r.) geldi ve durumu değişmiş buldu ve şöyle dedi: "O
defasında harbe İştirak ettiğim gibi şimdi barışa da iştirak edeyim."
Peygamber @, "Evet, evet" dedi. (Ebu Davud).
Peygamber @'ın hanımlarının hayatı çok sade idi.
Her ne kadar çoğunluk zengin aileden gelmiş olsa bile, beslenmek için az bir
gelirle İktifa ederlerdi. Eğer tarih yapraklarına bakacak olursak, Muhammed
@'m hayat tarzını yegane tarz olarak buluruz. Bu O'nun kendi modelidir. O insanoğluna
mümtaz ahlak, manevi görüş ve uygulama ile net bir model olarak kalacak olan
basit yaşantı örneğini yerleştirmiştir. Bir anda kendisi ile birlikte yaşayan
ve bu yüksek idealleri paylaşan dokuz hanımı vardı, fakat günde çeşit çeşit
yemek için pek nadir umutları olurdu. Onlardan bazıları bu evlilikleri
öncesinde çok lezzetli ve pahalı yemeklerden tattılar ve çok iyi ve zarif
elbiseler giydiler. Bütün bunları kulla-nageldiler. Onlara bu alışkanlıklarını
bırakmak zor gelirdi. Bunun yanısıra, iyi elbiselere, güzel yemeklere ve
konforlu hayatın cazibesine tutulmak kadının tabiatındandır. Fakat Peygamber
@'ın eşliğinde onlar bu şeylerin hepsini unuttular ve hayatlarının her
dakikasını aziz bir şekilde onunla değerlendirdiler, beğenisini kazanmak
istediler. Peygamber @ da onların hepsine muhabbet duydu ve onlara büyük bir
şefkat ve nezaketle nuamele etti.
Peygamber @ İslam'da inziva hayatını yasakladı.
Ancak kendisi çok sade ve mütevazi bir hayat sürdürdü. Hayatının son
yıllarında, artık Peygamber @ tüm Arabistan'ın gerçek yöneticisiydi ve her
taraftan Medine'ye servet akmaktaydı. Hanımları bunları seviyordu ancak Ehli
beyt'inin lükse müsamaha göstermelerini istemiyordu. Hanımlarına, hepsinin
kabul edip, insanlığın uyması için eşsiz bir örnek yerleştirdikleri, mütevazi, temiz bir hayatı, tenbih,
nasihat ve teklif etti. İnsan tabiatı zayıftır ve bazen, dünyanın fizikî, maddi
cazibesi ulvî fikirleri mağlub etmekte ve yüksek ideallerin önünde büyük bir
engel oluşturmaktadır. Bunda gayri tabii bir yön yoktur. O'nun hanımları
Medine'ye zengin savaş ganimetlerinin, servetin geldiğini ve halk arasında
dağıtıldığını görüyorlardı. Onlara ise, ya çok az veriliyor ya da hiç
verilmiyordu. O'nun hanımlarından bazıları çok zengin ailelere mensuptular,
bazıları da kabile reislerinin kızlarıydı.
Şimdi
beytülmal'e pek büyük servetin aktığı görülmekteydi. Onlar günlük ihtiyaçlarını
karşılayabilmek için bundan büyük pay istemeye başladılar. Bu durumda, onlar
Hz. Peygamber @ ile kalmak veya maddi servet olarak ne isterlerse alıp
ayrılmaları arasında tercih ile başbaşa bırakıldılar. "Ey Peygamber!
Eşlerine şöyle: 'Eğer siz, dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, gelin
size mül'a (boşanma bedeli) vereyim ve sizi güzellikle salayım. Eğer siz, Allah'ı
ve ahİret yurdunu istiyorsanız, (biliniz) ki, Allah, sizden güzel hareket
edenlere büyük mükafat hazırlamıştır." (33:28-29).
Hanımlarının hiçbiri bu dünyayı istemedi. Peygamber @'m
hanımlarının durumu diğer kadı-nlarmki gibi değildi. Onların halk arasında Allah'ın
emirlerini ve Peygamber'in uygulamalarını yaymalarında özel vazife ve
sorumlulukları vardı. Onların mü'minlerin anneleri (Vmmü'l-Mü'minin) olarak
İslam'ın yavüması-na çalışıp, yardım etmeleri lâzımdı. Onlaı kendi keyiflerine
göre serbest bir hayat sürecek değillerdi. Onun İçin Knr'ân'ın yukarıdaki
mezkur ayeımue; Kimıer yalnız aunyanın zevK ve zenginliğini istiyorlarsa
onların Peygamber @'in mübarek ev halkının içinde yerleri yoktur, denildi.
Fakat Hz. Muhammed @'ın sevgi ve dostluğuyla birlikte yoksulluk hayatı onlara
dünyanın bütün zenginliğinden ve zevkinden daha sevgiliydi, onlar Muhammed @
ile kalmayı tercih ettiler ve bir daha bu dünyanın büyük payından
istemeyeceklerine dair söz verdiler.
Kur'an'ın müteakip ayetinde de açıklandığı
gibi, onların karşılıklı fedakârlıkları, manevi ve toplumsal mevkileri onların
dini ve toplumsal vazifelerinden
ileri gelmekte idi: "Ey Peygamber kadınları! Siz, kadınlardan herhangi
biri gibi değilsiniz. Eğer (Allah'ın buyruğuna karşı gelmekten)
korunuyorsanız, sözü yumuşak (tatlı bir eda ile) söylemeyin. -Sizin evlerinizde
okunan Allah ayetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah latiftir, haber
alandır." (33:32-34).
Aslında, Peygamber, ehlibeytinin huzur ve mutluluğu birçok
maddi varlık ve imkanlar üzerine bağlı değildi, samimiyete, ruhi-manevi
münevveriyetlerine bağlıydı. Onların fiziki yakınlıkları ve bunun tesisi ilahi
rehber ve Ra-suı'ün@, uygulamalarına bağlılıkları sebebiyle ahlaken, manen ve
münevver oluşları üzerine kurulmuştu. Onlann seviyeleri ve hayat ölçüleri
başkalarınınkinden tamamen farklıydı. Bundan dolayı ihtiyaçlarının kıtlığına
rağmen onlar Ra-sulullah @'ın dostluğuna gerçek bir barış ve mutluluk kattılar.
Onlar, kocalarının ve onun dininin hizmetinde
gece-gündüz çalıştılar ve bunda, dünyanın bütün zevkini tattılar. Paklığın,
iffetin ve teva-zuun yüceliği şu sözlerle izah ve medhedilmek-tedir: "Ey
Ehl-i Beyt (Ey Peygamberin ev halkı)! Allah sizden, kiri gidermek ve sizi tertemiz
yapmak istiyor." (33:33). Hanımlarının hepsi fakirlik ve kıtlık çektiler.
Hepsi de hiçbir yardım almadan işlerinde bizzat çalıştılar. Hamur yoğurdular,
ekmek pişirdiler, evi temizlediler ve diğer günlük işleri yaptılar, tıpkı
diğer kadınlar gibi. O'nun en genç ve en sevdiği hanımı Aişe (r.) yatağını
yapardı ve giysilerini yıkardı; gece abdest alması için misvak'ını ve suyunu
yatağının yanına koyardı. Vücuduna ve saçma yağ sürme gibi bir kısım işlerine
bizzat Aişe refakat ederdi. Aişe onun her isteğini memnuniyetle yapardı.
Rasulullah @'a bağlılığı o kadar büyüktü ki, dilekleri Aişe için emirdi ve onun
sevip sevmedikleri Aişe'nin de sevip sevmedikleriydi.
Bir defasında Aişe onunla birlikte seyahate
çıkmıştı. Devesi azgınlaşıp Aişe üzerinde olduğu halde büyük bir hızla koşmaya
başladı. Peygamber @ yerinde duramayarak: "Eyvah Zevcem!" diye
bağırdı. Ve deve yakalanana kadar huzur duymadı.
Peygamber @ Aişe'yi bütün hanımlarından daha
fazla severdi. Fakat bu sevgisini asla zenginlikle ve pahalı elbiselerle
göstermedi. O da peygamber @'ın giydiği aynı basit elbiseyi giydi. Hz.
Aişe'nin rivayetine göre Peygamber hanımlarının herbirinin sadece bir elbisesi
vardı. (Buhari). Peygamber @ onların üzerinde ne zaman bir süslü elbise görse
bunu onlara yasaklardı. Altın ve mücevherat kadınlara helal olmasına rağmen,
Peygamber @ ev halkının böyle şeyler takmasını sevmiyordu. Bir defasında
Aişe'yi altın bilezikler takınmış gördü. Bu, Peygamber'in hoşuna gitmedi ve ona
(yabanî) yonca(dan yapılan) bilezikleri takmasının daha iyi olacağını ve onları
safran ile boyamasını tavsiye etti. (Nesei) Aslında, Peygamber @'ın bütün ev
halkına ipek veya altın süslerden müteşekkil elbiseler giymeleri yasaklanmıştı.
Peygamber ©hanımlarına eğer bunları Cennette giymeyi arzuluyorlarsa bu dünyada
onlardan kaçınmalarım söyledi.
Yıllık masraflarını görmek için ehlibeyt üyelerine muayyen
bir tahsisat verilirdi. Fakat hanımları çoğunlukla cömert davrandıklarından zaman
zaman tahsisat yıl sonundan önce biterdi. Ayrıca Peygamber @ da misafirler
getirirdi, özellikle mescidde yaşayan ve geçim vasıtaları olmayan Suffa
ashabını davet ederdi. Bundan dolayı ehlibeyt zaman zaman ve bazen de günlerce
yİyeceksiz kalırlardı. Peygamber @ ve hanımlarından bazıları, bu gibi
durumlarda oruç tutarlardı. Allah'ın bir lütfü olarak hepsi kanaat ederek
Peygamber ile kaldılar ve hiçbir şey hakkında asla şikayetçi olmadılar. Peygamber
@'ın umumi davranışı gayet kibar, nazik ve ehlibeyt üyelerine muhabbet doluydu,
öyleki, hepsi ona meftun oluyor ve seviyorlardı. Onu memnun etmede her biri
diğerinden üstün olmaya çalışıyordu.
Peygamber @, sabah namazından sonra, eğer Aişe
uyamksa gelip onunla konuşurdu, yoksa yan tarafına yatar bir süre istirahat
ederdi. Gündüz vaktinde eve geldiğinde, diğer insanlar gibi normal işler
yapardı. El-Esved, Aişe'ye Peygamber @'ın evde ne yaptığım sordu. Aişe şöyle
cevapladı: "Kendini ailenin hizmetiyle meşgul eder ve vakti geldiğinde
namaz için dışarı çıkardı." (Buhari). Yine şöyle dedi: "Rasulullah
ayakkabılarını tamir eder, giysilerini diker
ve evinde hepinizin kendi evinde dav-andiğ1 S'b' davranırdı. O bir insandı
koyununu ağıyor ve günlük işlerini yapıyordu." (Tirmi-:\ Hişam b. Urve,
babasının Aişe'ye şöyle sorduğunu anlattı: "Peygamber @ evde ne
yapar?" O da cevapladı: "Sizden biri evinde ne yaparsa; giysilerini
yamalar ve ayakkabılarını tamir eder." (İbni Saad). İbni Şihab, Aişe'nin
şöyle dediğini bildirdi: "Peygamber evde her zamanki işini yapar, fakat
daha çok giysilerini dikmekle meşgul olur." (İbni Saad). Gerektiğinde
evinin duvarlarım da onarırdı ve bu hususta başkalarının yardım etmesini
istemezdi.
Hz- Aişe (r.) Rasulullah'dan şöyle nakletti: "Di-leseydim, ey
Aişe, bana dağlar dolusu altın verilirdi. Kuşağı Kabe gibi yüksek olan bir
melek bana gelip Rabbimin selam gönderdiğini ve eğer dilersem hem Peygamber hem
hizmetkar olabileceğimi veya dilersem hem Peygamber hem de kral olabileceğimi
söylediğini bildirdi. Ben Cebrail'e baktım. O ise mütevazi olmamı işaret etti.
O zaman ben hem Peygamber hem de hizmetkâr olmak istediğimi söyledim."
Aişe dedi ki: Ondan sonra Peygamber uzanarak yemedi, hizmetkâr gibi yiyeceğini
ve hizmetkâr gibi oturacağını söyledi. (Şerh es-Sünne). Aişe, Rasulullah @'ın
şöyle buyurduğunu bildirdi: "Dünya, ikametgahı olmayanın ikametgahıdır ve
mülkü olmayanın mülküdür. Bu, aklı olmayan ve mal biriktiren içindir."
(Ahmed) Aynı Şekilde şöyle dedi: "Üzerinde kuş resmi olan bir perdem
vardı. Rasulullah şöyle dedi: 'Onu kaldır Aişe! Onu ne zaman görsem dünyevi şeyleri
hatırlıyorum." (Ahmed).
Peygamber @'ın ehlibeytinin yaşantısının zorluklar
içinde sürdüğü ve çok defa kıtlık seviyesine ulaştığı, fakat bunu kimsenin
asla Peygamber @'e şikayet etmediğini bildiren birçok hadis mevcuttur. Aişe,
ailesinin Rasulullah @ vefat edene kadar kendilerine iki gün peşpeşe doyuracak
kadar yeterli arpa ekmekleri olmadığını bildirdi. (Buhari ve Müslim). Peygamber
@ şöyle buyurdu: "Ey Allahım! Bana fakir bir insan hayatı ver, beni fakir
olarak öldür ve beni fakirlerle hasret" Aişe niçin böyle dua ettiğini
sordu. Peygamber şöyle dedi: "Çünkü onlar cennete zenginlerden kırk yıl
önce girecekler. Ey Aişe! Fakir bir insanı geri çevirme, verebileceğinin
hepsini ver, yarım hurma olsa bile. Eğer fakirleri
sever, onları
yanına yaklaştırırsan, Allah da kıyamet günü seni kendi yanma yaklaştırır."
(Tirmizi ve İbni Mace). Yine buyurdu ki: "Müsrifçe bir yaşantıdan sakının.
Allah'a kulluk için müsrifçe yaşamayın." (Ahrned). Bir defasında da
"Eğer bir kimse Allah'ın verdiği az rızka razı olursa, Allah da ondan
sadır olan az bir amele razı olur." buyurmuşlardır. (Beyhaki).
Fakirlik hayatı Peygamber @ tarafından kendi
tercihiyle uygulandı. O, hayatta çeşitli problemlerle karşılaşan mutat
insanların basit hayatı gibi, yaşamayı tercih etti; onlar bazen yer, bazen aç
kalırlar ve işlerini kendi elleriyle yaparlar. Bu yüzden Peygamber @ evinde
hanımlarıyla, dışarıda ashabıyla mütevazi bir hayat geçirdi.
Birisi Hz. Aişe'ye sordu: "Peygamber
yalnızken evde nasıl yaşar?" Aişe şöyle dedi:"O yere oturur ve yerde
yer. Ve der ki: 'Ben kölenin yediği gibi yerim ve oturduğu gibi otururum çünkü
ben Allah'ın kölesiyim." (İbni Saad). Aişe şöyle dedi: "Peygamber @
bir gün beni görmeye geldi ve yiyecek bir şeyim olup olmadığını sordu. Hiçbir
şeyim yok dediğim zaman, 'O halde orucu gözetmeliyim"
diye cevapladı. Bir başka gün bana geldiğinde, O'na, bana hediye olarak biraz
hurma ve yağ verildiğini söylediğim zaman, 'Onu bana göster, çünkü güne oruçla
başladım' dedi. Sonra yedi." (Müslim). Aişe dedi ki: "Bazen aylar
geçerdi, yemek pişirmek için ateş yakmazdık. Az bir et alınana kadar sadece hurma
ve su ile yetinirdik. (Buhari ve Müslim).
Hz.Aişe, Peygamber @'m ailesinin iki gün peşpeşe buğday ekmeği
yiyemediklerini ancak birinde hurma bulunduğunu bildirdi. (Buhari ve Müslim).
Yine, Rasulullah @'ın vefatına kadar dolu hurma ve suları olmadığını bildirdi.
(Mu-hari ve Müslim). Ebu Hureyre'nin Peygamber @'ın yaşantısından etkilenmesini
Saad el-Mak-buri şöyle nakletti: Ebu Hureyre geçerken önlerinde kızarmış bir
koyun olan bazı kimseler onu yemeğe davet ettiler. O ise bunu reddetti ve
"Rasulullah bütün bir buğday ekmeği olmadan bu dünyadan göç etti."
dedi. (Buhari).
Enes, Medine'deki bir Yahudiye keçi postunu
rehin verip ailesine biraz buğday alan Peygamber @ için koşup biraz buğday
ekmeği aldığını anlattı. Ravi, Enes'den şöyle duyduğunu söyledi:
"Muhammed @'ın ehlibeytinin akşamları asla bir sa' ağırlığında buğdayları
veya bir sa' ağırlığında hububatları olmazdı, halen dokuz zevcesi vardı."
(Buhari).
Müşfik ve nazik bir kişi olarak Peygamber @'in ince ve asil
vasıflarına Kur'an ebedi yaşayan bir şahittir." (3:159). Bu, O'nun
mü'minlere karşı olan tabii davranışıydı. Nezaket ve şefkate daha Çok muhtaç ve
layık olan hanımların göstermiş olduğu tabii davranışı insan tasavvur edebilir.
Sağlam ve güvenilir bir insanlık medeniyetinin başlıca ve esas birliğim kurup
sağlamlaştırmak için bu ilişkinin tabiatı, koca'dan olağanüstü ve nadir görülen
bir muhabbet ve sevgi istemektedir. Siret, Hadis ve tarih kitapları Peygamber
@'m evde hanımlanyla beraberliklerinin misalleriyle doludur. Bu misallerde;
sıradan bir kimseyi ezebilecek türdeki imtihan şartları altında hanımlarına
karşı göstermiş olduğu tutum ve davranışlarına şahit oluruz. Fakat, Peygamber
@, hayatı ve ehlibeyti'ne karşı davranışları ile ebedi yaşayacak olan örneği
tesis etmesi için gönderilmişti. Ve O, bu görevi layıkıyle yaptı. O'nun
insanlık tarihinde bir eşi daha yoktur.
Yokluk içinde hanımları fızikt've malı durumlarına
bakmadan, ona dünyadaki herşeyden daha çok muhabbet duydular. O'na yâr
oldular. Onlar sıradan bir kadın değil, Peygamber hanımlarıydı. Onlardan da,
diğer kadınlar için sonsuz bir asalet, tevazu ve kanaat örneği tesis etmeleri
beklenmekteydi.
Bu suretle ehlibeyti, gösterişten ve dünya me-taının
çalımından âzâde; mümkün olduğu kadar sâde tutmak için Peygamber @'ın hanımları
onunla sıkı bir işbirliğinde idiler. Hanımları da tıpkı onun gibi sâde yaşayıp,
çalıştılar, pişirdi-ler, evlerini kendileri temizlediler. Kısaca, Peygamber @
ve hanımları evlerinde normal faaliyet ve meşguliyet içinde yaşadılar,
çalıştılar ve hizmet ettiler, aynen diğer insanlar gibi onlar da evlilik
müessesesinin zorluk ve kolaylıklarını, zevk ve sıkıntılarını yaşadılar.
Peygamber @'ın kendi tercihiyle ehlibeyti ile
bir hayat geçirdiği, kendisine yeryüzünün hükümdarı veya mütevazi bir Peygamber
olması arasında seçim hakkı verildiği ve kendisinin de yukarıda izah edildiği
gibi- ikinci hali seçmesinin İslam'ın talim, terbiye ve tatbiki hususlarında
yanlış anlamalara fırsat bırakmayacak açıklıktaki örnek yaşayışı burada önemle
zikredilmelidir. Aslında O, bu tarz bir hayatı kabullendi, sevdi. Lüks ve
bolluk içinde bir hayattan uzak durdu, hanımlarına ve ashabına da, bunu
tavsiye etti. Peygamber @'ın kendisi için söylemiş olup Ebu Umame tarafından
nakledilen sözleri, "Rabbim benim için Mekke vadisini altına çevirmeyi
teklif etti. Fakat ben: 'Ey Rabbim! Yetecek kadar yiyeyim ve bazı günler aç
kalayım. Aç olduğum zaman sana tevazu gösterebilir ve seni hatırlarım; ve
yetecek kadar olduğu zaman da sana hamd ve sena ederim' dedim"
şeklindedir. Hz. Ömer'in rivayetine göre: "Muhammed @'m evine girdiğim
zaman, içindeki eşyanın durumuna baktım. Vücudunun bir kısmını örtmek için
yayılmış bir bez örtüsü ve ceviz lifiyle doldurulmuş bir yastıkla beraber basit
bir yatak vardı; odanın bir tarafında biraz buğday ve ayağının yanında bir
köşede yayıl t bir hayvan postu vardı. Yatağının yanında birkaç tane su tulumu
asılıydı." Ömer, bunu görünce gözlerinin yaş dolduğunu söyledi. Rasulullah
@, bu gözyaşlarının sebebini sorduğunda o şöyle cevapladı: "Ya
Rasulullah! Niağlamayayım!
Yatağının lifleri yüzünde iz-ı bırakmış* Eşyalarınla birlikte bu küçük bir
dadır- burada ne olduğunu görebiliyorum. Rum'un Kayser'i veya Pers'in Kisra'sı
lüks ve konfor içinde yaşıyorlar. Halbuki sen Allah'ın Rasulü, seçilmiş kişi
böyle yaşıyorsun" Pey-eamber<§>, şöyle dedi: "Ibni'l Hattab!
Takdir etmiyor musun ki, onlar bu dünyayı seçtiler, biz de bundan
sonrakini?"
yoksulluk içinde ahlak üstünlüğü: Hakikaten,
yoksulluğun ve yan kıtlığın bu belli mütevazi hayatında, onlar çok yüksek
manevi ve ahlaki mükemmelikte asil bir hayat sürdürdüler. Bu maddi hayatın
manasını tam olarak kavrayamamış olan düşük anlayışlı bayağı kimseler, hayatın
fiziki zevkine kapılmışlar ve maddi varlıklarını reklam edip servet
biriktirmektedirler. Ne var ki onlar aklın ve saadetin asıl huzurunu çok az
elde ederler. Onlar hayatın muhtelif meşguliyetlerine içki ve kadınla
geçirecekleri zamanlar için dayanmakta, bu dünyanın geçici zevk, eğlence ve
konforuna aldanmaktadırlar. Bu geçici zevkler peşinde koşarken bütün mülk ve
servetlerini bırakıp, hüsran içinde Ölmektedirler. Diğer taraftan,
"kişilik" servetini amaçlayan bir kimse ise ebedi mesut kalmaktadır.
Doğu'nun ünlü şair ve düşünürü Dr. Muham-med İkbal'in sözleriyle, "Kişilik
serveti bir kez erdi, bizi bırakmıyor, halbuki 'bedenin' serveti gölgedir;
gelir ve gider."
Peygamber @ ve ehlibeyti, fiziki zevklerin ve maddi
varlığın
manasını yitirdiği o manevi ve ahlakî kemalata vasıl oldular. Onlar hayatın
görünüşünün hakikatini ve onun berbat sonunu görebiliyorlardı, onun için
huzurun ve bahtiyarlığın Rabbinin dostluğunda olduğu ebedi ve eskimeyen
zevkine gittiler: "Bunlar; iman edenlerdir, Allah'ın zikriyle gönülleri
(vicdanları) huzur-u sükuna kavuşanlardır. Haberiniz olsun ki, kalbler ancak
zikrullah ile huzura kavuşur." (13:28). Hiç şüphe yok ki, bu geçici
dünyada huzur ve bahtiyarlığı elde etmek sadece Rabb'ın hatırlanmasına ve
O'nun yolunda gayret sarfetmeye bağlıdır. Peygamber @ ve ehlibeyti daima
Rabblerini hoşnut eden dua ve işlerde hizmetteydiler. Onların hayatlarının her
dakikası Allah'ın rızasına rapt olmuştu. Kur'an'm aşağıdaki ayetinde geçen şu
ifadeler onların hayatlarının gerçek tablosudur: "Onlar
(o salim akıl sahipleri öyle insanlardır
ki,) ayakta iken, otururken, yanlan üstünde (yatar) iken (hep) Allah'ı
hatırlayıp anarlar ve göklerin, yerin yaratılışı hakkında İnceden inceye
düşünürler. (İmâl-i fıkr ederler ve şöyle derler:) 'Ey Rabbimİz! Sen bunları
boşuna yaratmadın. Sen (bundan) pâk ve münezzehsin. Bizi ateşin azabından
koru." (3:191).
Peygamber @ ve ehlibeyti sözleriyle ve
fiilleriyle İslam talim ve terbiyesini her zaman insanlara açıklayıp
yaymaktaydılar ki, hayatın bu yönü her alanda ve bölgede diğer bütün yönlerden
üstün gelsin ve tatbik edilsin. Onlann kendi arzu ve istekleri, hoşlandıkları
ve hoşlanmadıkları önemli değildi, onlar kendilerini tamamen Allah'ın dininin
emrine teslim ettiler. Aslında, onlann arzu ve dilekleri tamamıyle Allah'ın kanununa
boyun eğmişti. Bundan dolayı onlann fiil ve eylemleri kendiliğinden olan bir
itaatle Allah'ın emrine itaat etmekteydi. Ve onlann fiziki varlıkları Allah'ın
mesajını yeryüzü halkı arasında yayan belgelerdi. Böyle bir anlayış ve tavırda,
maddi zenginlik veya kıtlık önemsenecek bir mesele değildir. Hayatın hikmet ve
felsefesini doğru anlayan bir kimse için, onun dostluk sevgisinde açlık onun
cennetidir ve onun yokluğunda bir zenginlik tıpkı çöl veya cehennem gibidir.
Peygamber @ ve ehlibeyt mensupları
Rabble-riyle şüphe olmayan sıkı bîr yakınlık geliştirdiler ve her meselede ona
tam güvendiler, herşeyi O'nun için ve O'nun rızası için yaptılar: "Sen O
mutlak galib, o çok esirgeyici (Allah'a) güvenip dayan. Çünkü hakkıyla işiten,
hakkıyle bilen bizzat O'dur." (26:217-220). İnsan ve onun işleri her
zaman Rabbinin gözetlemesi altındadır: "Sen herhangi bir işte bulunmaya
dur, onun hakkında Kur'an'dan birşey okumaya dur ve sizlerde hiçbir iş işlemeye
durun ki, onun İçine daldığınız vakit biz başınızda şahidizdîr. Ne yerde, ne
gökte zerre ağırlığınca birşey Rabbi-nizden uzak (ve gizli) kalamaz. Bundan daha
küçüğü de daha büyüğü de hariç olmamak üzere (hepsi) muhakkak apaçık bir
Kitab'da (yazılıdır." (10:61).
İnsan,
Rabbine en yakın namazda olur; onun için Peygamber @ "namaz gözümün
nurudur" demiştir. Diğer bir ifadeyle, zihnin gerçek huzuru namazdadır ve hiçbir servetin çokluğu veya
azlığı zihnin bu vaziyetine tesir edemez.
Peygamber @, ev halkını da kendisi ile birlikte
bu anlayış seviyesine ve tarzına çıkarmak için büyük gayret gösterdi ve bu
gayretinde tama-miyle başarılı oldu. Peygamber @'ın hanımları, dünyevî varlık
ve Peygamber @ arasında bırakılınca, maddi zenginliğe ve dünyevi zevklere
karşı onların hepsi Peygamberi @, yoksulluğu ve kıtlığı seçtiler. Bu, şu
gerçeğin elle tutulur delilidir ki: O'nun bütün hanımları, Peygamber @'la
manen ve ruhen rahat ve zevkli bir hayat sürüyorlardı. Bu hayatı teklif edilen
maddi zenginliğe değişmek istemediler. (33:28-29). Hz. Peygamber ve ehli beyti,
şartlar gereği yoksulluk ve kıtlığa zorlanmış değillerdi. Onlar lüks
yaşantıdan daha çok sevdikleri bu sade hayatı kendi ihtiyarlanyla seçtiler. Bu
sebeple Peygamber @: "Ey Allahım! Bana fakir bir adam hayatı ver, beni
fakir bir adam olarak öldür ve beni fakirlerle hasret." demiştir^
(Tir-mizi ve İbni Mace).
Bununla birlikte, yoksulluk bir meziyet veya
Kur'an ve Rasul tarafından
emredilmiş bir hal değildir. Ruhbanlık ve onun bütün dayanağı İslam'da
yasaktır: "Onların (yeni bir adet olmak üzere) ihdas ettikleri ruhbanlığa
(gelince) onu üzerlerine biz farz kılmadık..." (57: 27).
RasûluUah @, "İslâm'da ruhbanlık yoktur." ve "Bu
ümmette ruhbanlık, Allah yolunda cehd göstermektir (cihad ft
sebilitillah)." buyurmuştur (Müsned-i Ahmed).
RasûluUah @'in ashabından birkaç kişi onun zevcelerine, evinde
gizlice yaptığı ibadeti sormuşlardı. Aldıkları cevaba göre bu ibadeti az gören
birisi: "Ben iftar etmeksizin sürekli oruç tutacağım"; diğeri:
"Ben yatağa yatmayacağım" demişlerdi. RasûluUah @ bunları duyunca,
Allah'a hamdu senadan sonra, şöyle buyurmuştur: "Bazı kimselere ne oluyor
ki, (şöyle şöyle) diyorlar. Fakat ben namaz kılarım, uyurum, oruç da tutar,
hanımlarımla da bulunurum. Şu halde kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden
değildir." (Buharî ve Müslim).
Enes, Rasulullah @'ın şöyle buyurduğunu bildirdi:
"Nefislerinizi ağır baskı altında tutmayınız, yoksa Allah size baskı
yapar. Bir grup kendi nefislerine ağır hayatı benimsediler ve Allah da onlara
sert muamele yaptı. Bak! Onların kalıntıları manastırlarda ve kiliselerde
bulunuyor." (Ebu Davud). İşte bu yol Peygamber @'m benimseyip tatbik
ettiği ve hanımlarının da benimseyip tatbik etmelerini istediği yoldur. Bununla
beraber bu ruhbanlık yolu değildi. Hayatı halk arasında gayret ve faaliyetle
geçti, onlarla sevinç ve neşelerini olduğu kadar keder ve acılarını da
paylaştı. Savaşlar dolayısıyla Medine'ye çok servet akmaktaydı ve bunlar
Peygamber @'ın elinden geçmekteydi. O ise hepsini halk arasında dağıtıyordu ve
ev halkı için ondan hiçbir şey almıyordu. Bu, O'nun kendi tercihiydi ve O,
Allah nzası için hayatının her dakikasını yoksullukla geçirerek tatlandırdı.
Onun hayatı bütün zengin ve fakirler için ibretlerle doludur. Rasulullah @
öncelikle fakirlerle olmayı tercih etti ki, fakirler onun kanaat ve yoksulluğundan
ders alsınlar. Zenginler de mal ve servetlerini fakirlerin saadeti için
harcamaları hususunda uyarılmışlardır. Bununla beraber
İslâm,
zenginliği emrediyor veya yasaklıyor veya konforlu bir hayat yaşayan kimseyi
tasvip etmiyor demek değildir. Bilakis, İnsanların bu hayattan hoşlanmalarına
ve Allah'a minnettar olmalarına izin vermektedir: "De ki: 'Allah'ın,
kulları için çıkardığı zİneti, temiz ve hoş rızikları kim haram etmiş?"
(7:32). Allah, servetinden istifade etmelerini, fakat boşa sarfet-memelerini
emretmektedir. (7:32). Daha çok onlara Allah'ın servetini kullanmaları, gizlememeleri
emredilmiştir: "Onlar, hem cimrilik yapan, hem insanlara cimriliği
emredenler, Allah'ın lütfü inayetinden kendilerine verdiğini gizleyenlerdir.
Biz o nankörlere hor ve hakir edici bir azab hazırlamışızdır." (4:37).
Aslında, yasaklanan cimrilik ve israftır. Eğer kişi servetini Allah'ın
sınırları içinde kendisi için indirilmiş olan davranış kanununu ihlal etmeden
harcarsa, o başarılı bir insandır. Bu suretle asıl olan Allah korkusu
(takva)dır ve eğer insan takvayı servet içindeyken muhafaza eder tutarsa, o
fazilet sahibi bir kimsedir. Diğer yandan, eğer fakir bir insan Allah'ın
sınırlarını çiğnerse, takvasını kaybeder ve kötü bir insan olur. Bu suretle takvayı
elde etmek insanın kendi elindedir. İster fakir
olsun, ister zengin; Allah, insanın şekline veya servetine bakmaz,
insanların kalblerine ve amellerine bakar.
Hz. Muhammed @, bazıları zengin ailelere mensup olan,
bazıları da kabile reislerinin ailelerinden gelen ev halkının fedakârlıklarına
tam müdrikti; bundan dolayı O sık sık onları memnun etmeye ve maddi varlığın
azlığını telafi etmek için onları mesud etmeye çalışırdı. Günümüzde insanlar
sadece bir eşle evlilik hayatını sürdürdükleri halde ailenin huzur ve sükununu
temin edememekte, eşler arasında sık sık tartışma ve ayrılıklar baş göstermektedir.
Peygamber @, hayatı boyunca onbir kez evlendi, Fakat hanımlanyla huzurlu ve
saadet içinde bir hayat geçirdi. Aralarında pek müşfik ve samimi münasebetleri
vardı. Hanımlarına karşı davranış ve tavırları sebebiyle onlardan herhangi bir
şikayet almadı.
Hz. Muhammed @, son derece latif ve muhabbet dolu bir
koca idi. Hanımlarının
her birinin hissiyatına dikkat gösterir, onları hiçbir zaman incitmezdi. O bir
rasul, devlet başkanı, hakim, başkomutan gibi değişik alanlarda, çok çeşitli
hizmet ve sorumluluklarına rağmen hanımlarını her gün ziyaret eder, onlarla
oturur, sohbet eder, problemlerini büyük bir ilgi ve muhabbetle dinlerdi. Bu
O'nun çok bilinen bir uygulamasıydı. Bütün ashabı da O'nu izlemekle
emro-lundu. Ebu Hureyre, Rasulullah @'ın şöyle buyurduğunu anlattı: "Bir
adamın iki hanımı olup da onlara hakkaniyet ve adaletle muamelede bulunmazsa,
Kıyamet Günü o adam bir tarafı yere sarkık olduğu halde gelecektir."
(Tirmizi, Ebu Davud, Neseİ, İbnİ Mace ve Darimi).
Peygamber @, her hanımına eşit gün tahsis etti ve
bu düzene bağlı kaldı. Fakat Sevde'nin yaşlanıp sırasını Aişe'ye vermesiyle
Peygamber @, Aişe'ye iki gün tahsis etmiş oldu. Hz. Aişe anlatıyor: "Şevde
yaşlandığı zaman şöyle dedi: 'Ey Allah'ın Rasulü! Ben Aişe'ye, beni ziyaret
ettiğin günü veriyorum." Böylece Rasulullah @, Aişe'nin günlerini ikiye
çıkarmış oldu. (Buhari ve Müslim).
Hastalığı sırasında son günlerini diğer hanımlarının müsaadesiyle
Aişe'nin yanında geçirmek istiyordu. Yine Hz. Aişe anlatıyor: "Öldürücü
hastalığı sırasında sordu: 'Yarın nerede kalacağım?' Peygamber @ aşikare
Aişe'nin tarafına bakıyor ve hanımlarının kendisine müsaade etmelerini
istiyordu. Hanımlarının hepsi de, nerede isterse orada kalmasına müsaade
ettiler ve Peygamber @ vefat edene kadar Aişe'nin evinde kaldı. (Buhari). Bu,
O'nun hanımlarına karşı davranışında ne kadar nazik ve kibar olduğunu
göstermektedir. O, hastalık halinde bile sıralarını gözetiyor, fakat onlara
hepsinin de kabule hazır oldukları isteğini ima ediyordu. Bu onların ilişkilerinin
bir başka safhasını göstermektedir. Hanımlarının hepsi O'na sonuna kadar
bağlıydı ve asla Rasulullah @'ın memnun olmayacağı birşeyi yapmıyorlardı.
Onlar Peygamber @'ın son günlerini Aişe'nin yanında geçirmek istediğini anlar
anlamaz, hepsi birden anlaşıp kendi tercihine bıraktılar. Gerçekte, Peygamber
@'ın hanımlarına karşı göstermiş olduğu adil ve hakkaniyet içindeki muamelesi
onlar arasındaki bu sevgi ve muhabbeti geliştirip güçlendirdi. Hanımları
arasındaki sıra eşitliği prensibi Peygamber @ tarafından kesin bir şekilde
yürütülmekteydi. Enes'in rivayetine göre: "Peygamber @'m uygulaması ve
ümmetine tavsiyesi şudur: 'Bir kimse ikinci evliliğini bir bakire ile yapmışsa,
yedi gün bakire İle kalmalı, sonra sırası ile kalmalı; eğer bir kadınla
yapmışsa onunla üç gün kaldıktan sonra sıralarına riayet etmelidir."
(Buhari).
İhtiyaçların
Temini: Peygamber @, yeterli derecede yıllık ihtiyaçlarım hanımları arasında
dağıtır, ev halkı arasında hiçbir şekilde fark gözetmezdi. Beni Nadir ve
Hayber'in ganimetleri alındığı zaman, Peygamber @, yıllık masraflarını
karşılamak için hanımlarının hepsine eşit pay verdi. Hz. Ömer'den şöyle
nakledildi: "Peygamber @, Beni Nadir bahçelerinin hurmalarını satardı ve
ailesi için bîr yıl yetecek kadar yiyecek ihtiyacını depolardı."
(Buhari). Malik b. Evs, Ömer b. Hattab'dan şöyle rivayet etti:
"Kur'an'ın, "Allah'ın rasulüne ganimet olarak verdiği, kâfirlerden
geri kalan mallar için, siz ne at ne de deve koşturdunuz..." (59:6)
ayetini naklederken şöyle dedi:
"Bu malın içinden Ra-sulullah @, ailesinin yıllık ihtiyaçlarını sağlardı.
Şayet artmışsa, onu Allah'ın mülkü nereye sarfediIİrse oraya sarfederdİ."
(Buhari). peygamber@'ın her bir hanımına yıllık masraflarını karşılamak için
80 mıskal hurma ve 30 miskal buğday verildiği beyan edildi. (Buhari). (I
Miskal= 1.5 dirhem= 4.875 gr.'a tekabül eder). Bütün yıl için hanımlarının
ihtiyaçlarını eşit olarak dağıtması O'nun ömrü boyunca yerine getirdiği bir
uygulamaydı. Ve bunu ashabına da tavsiye etmişti. (Tabaqat İbn Sa'd, c. VIII).
Rasulullah @'ın ümmetine yaşayarak tavsiye ettiği
muameleleri bütün insanlık için örnek, ebedi davranış kurailarıdır. Ebedi
prensip şu ifadelerle zikredilmektedir: "Sana (Allah yolunda) ne
harcayacaklarını soruyorlar. De ki: 'Verdiğiniz hayır (mal), ana-baba,
yakınlar, öksüzler, yoksullar ve yolda kalmış(lar) içindir. Yaptığınız her
hayrı muhakkak Allah bilir." (2:215).
İslam,
kişinin ailesinin ihtiyaçlarını karşılamasına büyük önem vermekte ve onu
fazilet ve ibadet olarak nitelendirmektedir. Peygamber @ şöyle buyurdu:
"Aliah adına bir dinarı köle azad etmeye, bir dinarı muhtaç ve çaresizlere
ve bir dinarı da ailenize harcadığınız zaman, aileniz için harcadığınız bir
dinar ibadet ve fazilet ameli sayılır ve Allah tarafından cömertçe mükafatlandırılır."
(Müslim ve Tirmİzİ).
Peygamber @'ın şöyle buyurduğu bildirildi:
Adamın biri elindeki dinar ile ne yapması gerektiğini Peygamber @'a sordu. O
da: "O'nu kendin İçin harca." dedi. Bir başka hadisinde Hz. Peygamber
@ şöyle buyurmuştur: "Kendi nefsinize harcamakla başlayın." (Ebu
Davud). Ebu Musa el-Ensari, Peygamber @'dan şöyle nakletti: "Allah'ın
mükafatını elde etmek maksadıyla bir Müslüman ailesine harcadığı zaman bu onun
için sadaka sayılır." (Buhari). Bîr başka seferinde Peygamber @ şöyle
buyurdu: "Kendinize,, çocuklarınıza, hanımınıza ve hizmetçilerinize ne
harcarsanız o sizin adınıza hayırdır." (Müslim, Ebu Davud ve Nesai). Sa'd
anlatıyor: "Ben hasta iken Peygamber @, beni Mekke'de ziyaret etti. O'na:
Benim malım var; bütün malımı Allah yolunda miras bırakabilir miyim?
dedim. Peygamber @ 'Hayır' dedi.
Ben, 'Yansını?' dedim.
O, 'Hayır' dedi. Ben: 'Üçte birini?' dedim. Peygamber (§>: 'Üçte biri olur,
yine de fazla. Sen onları başkalarına el açmamaları için ehline miras bırak.
Ehlin için her ne harcarsan sana hayır yazılır ve bunlar sadaka sayılır."
dedi ve İlave etti: "Şüphesiz sen, Allah rızasını arayarak hiçbir nafakayı
infak etmezsin ki, ondan dolayı ecir kazanmış olmayasın, Karının ağzına
verdiğin lokmaya varıncaya kadar." (Buhari). Ebu Mes'ud, Ukbe b. Amr'dan
şöyle demiştir: "Peygamber© buyurdu ki: 'Birkimse, ehline ecrini yalnız
Allah'dan umarak infak etse, bu nafakası kendisi için sevabca sadaka gibi
olur." (Buhari).
Kişinin ev halkına ve ihtiyaçlarına harcamaları zaruridir. Ebu
Hureyre'den Peygamber <a)'ın şöyle dediği rivayet olunmuştur:
"Rasulullah @; "Yüksek el, alçak elden hayırlıdır. Biriniz nafakası
kendisine ait olandan başlar. Kadın; beni ya doyur ya boşa, dtr."
buyurmuşlardır. (Dare Kutni). Yine Ebu Hureyre'den şöyle dediği rivayet
edilmiştir: "Biz bir defa Nebi @'m huzurunda otururken birisi geldi ve:
'Ya Rasulullah ! Perişan oldum' diye halinden yakındı. Rasulullah: 'Sana ne
oldu ki?' diye sordu. O kimse: 'Ya Rasulullah oruçlu iken zevceme yaklaştım'
cevabında bulundu Rasululiah: 'Azad edecek bir köle bulabilir misin?' buyurdu.
Adam: 'Bulamam.' dedi. Rasulullah: 'Öyle ise iki ay ardarda oruç tutmağa gücün
yeter mi?' diye sordu. Adam:'Gücüm yetmez, hem ben bu felakete oruç yüzünden
uğramadım mı?' dedi. Rasulullah: 'Altmış yoksulu doyurmak yolunu da bulamaz
mısın?' buyurdu. Adam: 'Hayır, bulamam' dedi. ve Ebu Hureyre'nin rivayetine
göre huzurda oturdu, bekledi. "Biz ne olacağına intizar etmekte iken Nebi
@'a içi hurma dolu bir zenbil getirildi. Rasulullah : 'Hani o kişi, nerededir?'
buyurdu. Adam: 'Benim' diye ayağa kalktı. Rasulullah @, 'Bu hurmayı al,
yoksullara sadaka et!' buyurdu. Adam: 'Ben fakir bir yoksula mı vereceğim ya
Rasuiullah! Allah'a yemin ederim ki, Medine'nin kara taşlı iki nahiyesi
arasında benim ailemden daha fakir bir aile yoktur!' dedi. Bunun üzerine Nebi @
dişleri görününceye kadar güldü. Sonra da adama: 'Haydi bu hurmayı al, ailene
yedir!' buyurdular." (Buhari).
Eğer koca cimri olup ailesine ve halkına geçimleri için
yeteri kadar vermiyorsa, o zaman kadın kocasının
malından izinsiz olarak uygun bir pay almaya yetkilidir. Aişe (r.a)'dan rivayet
edilmiştir. Demiştir ki: "Ebu Süfyan'm karısı Hind binti Utbe
Rasulullah'm yanma girdi ve 'Ya Ra-sulullah, gerçekten Ebu Süfyan pek cimri bir
adamdır. Bana, kendime ve çocuklarına yetecek kadar nafaka vermiyor. Ancak
onun haberi olmaksızın malından bir şey alırsam o başka. Acaba bana bunda bir
günah var mıdır?' dedi. Rasulullah @: 'Onun malından sana ve çocuklarına
yetecek kadannı bilinen bir şekille al, buyurdular" (Buharı). Bu hadis,
bîr kimseye karısı İle çocuklarının nafakasını vermenin vacib olduğuna delalet
etmektedir.
Böylece Peygamber @, kocaya karısının ve çocuklarının
bakımını zorunlu kıldı. Bunu kocanm namına sevap
olarak saydı. Bir başka ifadeyle, erkeğin, ev halkının bakım ve ihtiyaçlarını
karşılaması için sarfettiği gayret, kendi hesabına hayırdır ve Allah nezdinde
ibadettir. Bu şekilde Peygamber @, bu ahlaki ve iktisadi uygulamayı aileye
şamil kılarak evliliğe ait ilişkilerde yeni bir Ölçü tayin etmiştir. Aileye
verilen bu ehemmiyet, onun insanlık medeniyet ve kültüründeki statüsünü
yükseltmiştir. Bundan böyle erkek
tarafından nikah bağı içinde fiziki arzuları tatmin etmeye düşkün olmak kötü
bir fiil olarak sayılmayacaktır. Bilakis, İslam tarafından genç erkek ve
kızların olgunluk çağına erdiklerinde evlenmeleri emir ve teşvik edilmiştir.
Peygamber @, kişinin fıtratında var olan cinsî arzularını hanımiyla gidermesini
sevap olarak vasıflandırdı. Ebu Zer, Peygamber @'ın şöyle buyurduğunu rivayet
etti: "Her birinizin cinsî fiilinde sevap vardır. "Bunun üzerine ashabı
şöyle dedi: "Ya Rasulullah! Herhangi birimiz cinsî arzusunu ifa ettiğinde
bunun için bir mükafat mı var?". Rasulullah @ şöyle buyurdu: "Onun
gayri meşru bir şekilde ifa edilmesiyle günahkar olmuyor musunuz? Aynen onun
gibi, eğer onu meşru olarak yaparsa mükafatı olacaktır." (Müslim).
Bu sebeple ailenin iffet ve namusunu korumak için yapılan
her meşguliyet hayırdır ve İslam'da salih ameldir. Ailenin başkalarına karşı
mesuliyetlerini doğru ve dürüst bir şekilde ifa etmesi ev halkının her
üyesinin vazifesidir, Abdullah b. Ömer, Rasulullah @'dan şöyle nakletti:
"Sizler hepiniz maiyyetinizde bulunanların çobanısınız ve
onlara karşı sorumlusunuz.
Hükümdar halkına karşı bir çobandır, erkek de ailesinin
çobanıdır, evinden ve çocuklarından mes'ul olan kadın da çobandır; ve böylece
hepiniz çobansınız ve maiyyetinizdekilerden sorumlusunuz." (Buhari).
Peygamber @, idaresi altında bulunanlara karşı
mesuliyetlerini yerine getirmeyen o kimseleri uyardı. Ebu Bekr Sıddık,
Peygamber @'m şöyle buyurduğunu bildirdi: "İdaresi altında olanlara karşı
kötü muamele eden kimse cennete giremeyecektir." (Tirmizi ve İbni Mace).
Ve Rafi b. Makit, Peygamber @ 'm şöyle buyurduğunu bildirdi: "İdaresi altında
olanlara iyi muamele ^en kimse saadeti üretir, fakat kötü huylu kimse de kötü
talih üretmiş olur." (Ebu Davud).
Kibarlık ve Nezaket: Peygamber @, hanı-rolarirm nezaketle ve
kibarlıkla muamele etti ve ashabma da bu hususta kendisini izlemelerini tavsiye
etti. Peygamber @, hanımlarının hepsine, h^r zaman nazik ve kibar davranırdı.
Aişe, Pevg;ımber@'a on birincisinin kocası Ebu Zer olan "Onbir kadının
hikayesi"ni anlattı? Ebu hanımına
karşı çok nazik, cömert ve ki-Dardı, Hikayesini bitirince Peygamber @, ona:
Ey Aişe, ben sana Ebu Zer'in Ümmü Zer'e nis-beti gibiyim. Şu
farkla ki, Ebu Zer, Ümmü Zer'i boşamıştır. Fakat ben seninle beraber yaşayacağım."
Buyurdu. Hz. Aişe, bu on bir kadın kıssasını yüksek bir edebi uslûb ile hikaye
etmiştir. Hikayenin sonunda Aişe de Peygamber @'a " Anam babam sana
kurban olsun ya Rasu-lullah. Hatta sen bana Ebu Zer'den daha hayırlısın."
diye yüksek bir zeka ve fetanetle cevap vermişti. (Buhari). Aişe yine şöyle
anlattı: "Allah'a yemin ederim ki, Habeşiler mescidde mızraklarıyla
oynarlarken ben Peygamber @'ın odamın kapısında durduğunu gördüm. Rasulul-lah,
onların gösterilerini omuzlarının üzerinden görebileyim diye önümde durdu. Ben
de cübbe-si ile örtünerek onları seyrettim. Rasulullah, ben ayrılana kadar
hatırım için orada kaldı. Zamanı düşünün, eğlenceye hevesli bir genç kızı bekliyor."
(Buhari ve Müslim).
Ebu Hureyre, Rasulullah @'ın şöyle
buyurduğunu nakletti: "... Bir de ey mü'minler, size kadınlar hakkında
hayırlı olanı vasiyet edip dilerim Kadınlar eğe kemiğinden yaratılmışlardı. Bu
kemiğin en eğri kısmı üst tarafıdır. Eğer sen eğri kemiği
doğrultmaya savaşırsan onu
kırarsın. Kendi haline bırakırsan
daima eğri kalır, (ve öyle kullanırsın), bu cihetle size kadınlar hakkında
hayırlı olmanızı vasiyet ederim." (Buharİ ve Müslim). Yine Rasulullah @'ın
şöyle buyurduğu bildirildi: 'Mti'min bir kimse mü'min bir kadından nefret
etmemelidir; eğer onun vasıflarından sevmediği varsa bir başkasıyla hoşnut
edilir." (Müslim). Abdullah b. Zem'a, Rasulullah'ın şöyle dediğini rivayet
etmiştir: "Sizden biriniz karısını köleyi yahut cariyeyi döğer gibi
döğmesin; sonra onunla cima' eder." (Buharı, Müslim, Nesei). Son cümle,
men etmeye sebeptir ve bu dövmenin adeten hoş karşılanmaması olduğunu
gösteriyor. Çünkü cima', ancak nefsin meylettiği, beraber yaşamayı arzuladığı
kimse İle münasip olur. Bu konuda Aişe şöyle demiştir: "Rasulullah @,
hiçbir zevcesini ve hizmetkarını dövmemiş; eli ile de asla vurmamıştır. Yalnız
Allah yolunda vurur veya Allah'ın haram kıldığı şeyler ayaklar altına alınır da
Allah için intikam alırsa o başka." (Nesei).
Yukarıda da izah edildiği gibi Peygamber @, hanımlarına nezaket
ve muhabbetle muamele etti ve asla hanımlarından hiçbirine hissiyatını
incitecek bir söz söylemedi. Onlara hep cömert davranmaya çalıştı. Bazen
hanımları arasında kadınlık gayret ve kıskançlığının izharı olan ufak tefek
hadiseler başgösterdi; fakat hiçbirini hareketlerinden dolayı mahkum etmedi.
Peygamber @ hanımları arasındaki rekabete, hiç taraf tutmadan veya herhangi
bir tarafı zarara uğratmadan, tamamıyla müsamahakar bir tavır takındı.
Bir defasında Aişe, Peygamber @'ın yanında
Safiyye için "cüce" dedi. Peygamber @ ona kızarak: "Ey Aişe!
Öyle bir söz söyledin ki, o denizin bütün sularını kirletir." Aişe özür
dileyerek: "Ben sadece gerçeği beyan ettim." dedi. O zaman Peygamber
<g>:"İştet hiçbir menfaat bana başkası hakkında kötü söz
söyletemez." dedi. Bir defasında Aişe'nİn hücresinden bir şey çalındı.
Bunun üzerine Aişe hırsıza lanet etmekte iken Peygamber @: "Hırsıza lanet
ederek günahından pay alıp kendi sevabını kaybetme." dedi. Peygamber @,
hanımlarına ikramda bulunurdu. Bütün kadınlar hürmet ve nezaketle, hiç
çekinmeksizin, başka insanlarla konuşamadıkları problemlerini ona rahatça
açabiliyorlardı.
Bu yüzden Peygamber @'ın hanımları, onun yanında çok
cüretliydiler ve onunla rahatça konuşurlardı. Karşılık da verirlerdi, fakat
Peygamber @ onlara sert davranmazdı.
Hz. Ömer anlatıyor: Bir defasında Ömer, hanımına bağırmış,
hanımı da ona karşılık vermişti. Fakat Ömer bu durumdan hoşlanmadı. Hanımı;
"Sana karşılık vermeme neden şaşırıyorsun? Rasulullah @'in hanımları da
ona karşılık veriyorlar, hatta bazıları bütün gün geceye kadar konuşmadan
duruyor" dedi. Bu söz onu kızdırdı ve : "Bunu yapan pişman
olacak" dedi. Giyindikten sonra doğru kızı Hafsa'ya gitti ve: "Sizden
bazıları Rasûlullah'ı geceye kadar kızgın mı bırakıyor?" dedi. Haf-sa da
"Evet" diye cevap verdi (Buharî).
Gerçekten, Peygamber @, bütün insanlara karşı merhametliydi.
Hanımları O'na olan yakınlıklarından dolayı bu merhametten büyük pay aldılar.
Enbiya Suresi'nde Peygamber <§>'a hitaben: "(Ey Muhammed), biz seni
alemlere rahmet olarak gönderdik." buyurulmaktadır. (21:107). Tevbe
Suresi'nde ise şöyle buyurulmaktadır: "Andolsun, içinizden size Öyle bir
peygamber geldi ki, sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir; size düşkün, mü'minlere
şefkatli, merhametlidir." (9:128).
Peygamber @, o kadar şefkatli ve hürmetkar idi ki,
her zaman başkalarının his ve alakalarına hürmet gösterir, dikkat ederdi. İbni
Mes'ud, Peygamber @'ın kendilerine dini meseleler hakkında seyrek konuştuğunu,
hergün bunları dinlemenin belki onları sıkabileceği endişesiyle böyle
davrandığını bildirdi. (Buharı ve Müslim). Peygamber @'in bu vasıfları hanımlarına
karşı daha fazlaydı. Onları memnun etmek için hiçbir sıkıntıdan kaçınmadı,
onları üzecek veya hissiyatlarını rencide edecek her şeyden sakındı.
Ashabıyla birlikte zevceleri de onun müşfik vasıflarından
istifade ettiler. (9:128). Şüphe yok ki o, ümmetinin saadetine ihtimam ve alaka
gösterir, halkın acı çekmesi ve yokluklara katlanması ona üzüntü ve elem
verirdi. Başta hanımları olmak üzere herkese karşı son derece cömert
davranırdı. Ashabına sünnetini yaymalarını ve
akrabalık bağlarını muhabbet, nezaket ve cömertlikle sağlamlaştırmalarını
emretti. Amr b. el-As Rasuluilah @'dan şöyle duyduğunu anlattı: "Ashabım,
iyilikle muamele eden, akrabalarına İyi davransın." (Buharı ve Müslim).
Ebu Hureyre, Rasuluilah @'ın şöyle buyurduğunu rivayet etti: Hangi akrabalık
bağına bağlandığınızı göstermek için nesebinizi öğrenin, akrabalık bağlarını
birleştirmek, aile içinde muhabbeti ve saadeti arttırmak, yeni bir hayata sebep
olmaktır." (Tirmizi).
Peygamber @, hanımlarının her birine basit, çamurdan
ve hurma dallarından müteşekkil, içinde oturulacak yeri sınırlı olan tek gözlü
evler yaptı. Bu evlerin tavant çok alçaktı ve girişleri kalın bez ile
örtülüydü. Rivayetlere göre Hz. Peygamber @'ın evi, kare bir avlu etrafında
sıralanan dokuz adet hücreden oluşuyordu. Bunlardan iki tanesi Mescid-i
Nebevi'nin İnşası sırasında yapılmış, diğerleri ihtiyaç hasıl oldukça bilahare
ilave edilmiştir. Bu, bİravlu etrafında dışarı kapalı, hepsi avluya açılan
odalardan müteşekkil ev tipiydi. Peygamber @'ın hanımlarının evlerinin
sadeliği, Peygamber @'ın şerefli ve pak ehlibeytinin mütevazi ve kanaatkar
yaşantısını aksettirmektedir. Bu evler, aynı zamanda Medine İslam devletinin
hükümdarı ve adil kumandanı ve yeryüzünde, Allah'ın son elçisi'nin hanımları
olarak onların büyüklüğünü, manevî mertebelerini ve ahlakî kemâlatını göstermektedir.
Onlar servet içinde zevk ve eğlence dolu bir hayat yerine Peygamber @ ile
birlikte sade, mütevazi ve temiz bir hayatı tercih ettiler. Abdullah b.
Yezid-i Hatmî şöyle anlatıyor: "Ben Peygamber @'ın hanımlarının evlerinin
Velid b. Abdülmelik (h. 86-97)'in emriyle Medine Valisi Ömer b. Abdula-ziz
tarafından yıktırılırken gördüm. Onlar toprak tuğlalardan yapılmış ve çamurla
sıvanmıştı. Onların hepsini saydım; dokuz odaydı. Bunlar Aişe'nİn evinden
(şimdi Peygamber @'ın türbesi) Peygamber kapısı (babii'n-Nebî) yanındaki
kapıya kadar, oradan da Esma bİnti Hasan b. Abdullah b. Ubeydullah b. Abbas'ın
evine kadar uzanıyordu. Ümmü
Seleme'nin evini gördüm ve oğullarından birine sordum .Dedi ki: "Peygamber
@ Dûmetü'I-Cendel gazvesine hazırlandığı sıralarda, Ümmü Seleme odasını toprak
tuğlalarla yaptı. Peygamber @ onu gördüğünde Ümmü Seleme'ye giderek: "Ey
Ümmü Seleme, Müslümanın servetini sarfettiği en kötü yer inşaattır."dedi.
(Tabaqat, c. II). Atâ Horasanı oradaydı. Atâ Horasanı, Sa'id b. el-Müseyyeb'den
şöyle duyduğunu nakletti: "Allah için, dilerim bu kişiler odaları aynı
vaziyette bırakırlar da Medine'den ve yabancı memleketten halk Peygamber @ ve
ehlibeyti'nin ne ile kanaat ettiğini kendi gözleriyle görürler. Bu, insanları
mal yığmaktan ve birbirlerine karşı Övünmekten alıkoyabilecek bir şeydi."
Atâ, hadisini bitirdiği zaman Ömerb. Ebu Enes şöyle ilave
etti: "Odaları hurma dallarından yapılmış dört ev toprak tuğladandı. Beş
ev de çamur İle sıvanmış hurma dailanndandı. Ben o kalın perdeleri ölçtüm; üç
arşın uzunluğunda ve bir arşın genişliğindeydi." Umâme b. Es'ad b. Sehl
şöyle anlattı: "Yazık! Onları bırakmalılar ve yıkmamalılar ki, halk az
inşaat yapsın ve dünyanın hazinelerinin anahtarları elinde olmasına rağmen,
Rasuluilah @'ın neden hoşnut olduğunu görsünler." (Tabaqat).
Ebu Bekrb. Hazm, Abdullah Amir el-Eslemî'ye şöyle
dedi: "Peygamber @'ın türbesinin en ucuna yakın sütundan bâbu'n-Nebi'ye
doğru olan yer Zeynep binli Cahş'm odasıydı. Peygamber @, dualarını burada arz
ederdi. Bütün bunlar (Peygamber @'ın hanımlarının evleri) Esma binti Hasan b.
Abdullah b. ubeydullah b. Abbas'ın evlerinden mescidin bitişiğine doğru zamanımıza
kadar genişletildi. Bunlar, hurma dallarından yapılıp çamurla sıvanmış ve kapılarının
kalın bezlerle örtülmüş olduğunu gördüğüm Peygamber @'ın evleridir. Medine'li
bir başka yaşlıdan da, bu evlerin yıkılmadan Önceki halini gördüğünü, duydum.
Onların hepsi hurma dallanndandı ve üzerlerine deri parçalan yapıştırılmıştı.
Dâvud b. Şaban, Peygamber <a>'ın hammlannın odalarım gördüğünü ve kapıların
üzerlerinde kalın çarşaflar asılı olduğunu bildirdi. Ve Hasan, Hz, Osman'ın
halifeliği sırasında Peygamber @'ın hammlannın oda-lanna girdiğini ve
tavanlarına elleriyle değebil-diğİni bildirdi. (Tabaqat).
Hz. Peygamber @'ın aynı zamanda dokuz zevcesi vardı.
Onlarla fevkalade düzenli ve iyi bir evlilik münasebeti kurmuştu . Ehli beyt
mensupları olarak hepsi ile mesut bir hayatı vardı. Peygamber @, zevceleriyle
huzur dolu, saadet içinde ve muhlisâne bir hayat sürdü. Bu haliyle bütün
evlilere kusursuz bir Örnek teşkil etti. O, asil örneğiyle hürmet, şeref, vakar
ve merhametle sürdürdüğü aile hayatında harikulade bir bağlılık göstermiştir.
(4:1). Erkek ve kadın arasındaki bu yakınlık, onların karşılıklı güven,
dayanışma, menfaat, huzur, himaye ve saadetleri içindir (7:189). Ailede, kadın
ve erkek, birbirlerinin duygu ve fikirlerine, arzu ve emellerine hürmet
göstermeli, "haksızlık etmemiş ve haksızlığa uğratılmamış olursunuz"
(2:279) geniş prensibini tatbik etmeye çalışmalı veya daha basit bir ifadeyle
"ver ve al" kaidesine uymalıdırlar. Kendi hususi hayatıyla Peygamber
@, cinsî arzu ve temiz muhabbet hislerinin meşruiyet sınırları içindeki
haliyle, gayri meşru bir yaşantıdaki arzu ve şehvet hislerinin arasındaki farkı
açıkça göstermiştir.
Bu durumda O, evlilikte gerçek bir
mutluluğu arayanlar için ebedî bir rehber oldu. Peygamber @, nikâhlı kimselerin
münasebetlerini yönlendirecek aile mensupları arasındaki her türlü ilişkiyi
düzenleyecek ve sağlamlaştıracak temel prensipleri ümmetine açıklamıştır. Hadis
ve tefsir kitaplarında bu hususlara geniş yer verilmiştir. Batı toplumu kadını
bir şehvet, eğlence, düşkünlük ve zevk aracı gibi kullanmakla, onu alçatmakla
kalmayıp, evlilik içi cinsi münasebetleri de nefrete dönüştürmüştür. Şimdi
binlerce genç erkek ve kadın, evlilik sorumluluklarını omuzlamak s izm fizikî
ve cinsî tatmin ve zevkleri peşindedirler. Batı dünyasında binlerce genç kızın
sokaklarda ve parklarda dolaşıp bir geceliğine birlikte oldukları iğrenç ve
sefil hayatlarına pek sık tanık olunmaktadır.
Onlar kendi toplumlarında hiçbir saygı
tanımamakta, genelevlerde veya kendi dairelerinde fuhuş içinde berbat bir
ölümle ölmektedirler. Hz. Muhammed @, bütün insanlara, hiçbir gayri meşru unsur
olmadan , tam bir emniyet ve himaye altında evlilik hayatının mazbut halini
bütün zevk, mutluluk ve heyecanlarıyla sunarak, iffetli ve şerefli yolunu
göstermiştir. (Ayrıntılı bilgi için; Siret Ansiklopedisi, c.I, sh. 328-335'e
bakınız.).
Hz. Muhammed @, kendi yaşayışı ile, huzurun, saadet
ve sükunetin normal evlilik hayatı münasebetlerinde olduğunu göstermiştir.
Karşı cins tarafından tahrik olma ve onun cazibesine kapılma hali tabiidir ve
Allah vergisidir. Ancak, kadm-erkek arasındaki tabii münasebetler, erkekler arasındaki
nitelik ve mizaçlar açısından tamamen farklıdır. Kadm-erkek arasındaki bu
ilişki özel bir sevgi ve muhabbeti lüzumlu kılmaktadır. Kadının nazik ve latif
tabiatı, erkeğin zevcesine karşı müşfik ve merhametli davranmasını gerektirir.
Hz. Muhammed @, ilk evliliklerini yirmibeş
yaşlarındayken Hz. Hatice ile yapmış, bu evlilikleri peygamberlik yıllarını da
içine alarak 25 yıl sürmüştü. Hz. Hatice validemizin vefatını takiben Hz.
Peygamber @ 53 yaşından sonra ve kendine has sebepler içinde çok sayıda hanımı
nikahı altında tutarak aile hayatını sürdürmüştür. Hanımlarına, çeşitli
kabiliyet, bilgi, mizaç gibi seviyelerine göre samimiyetle muhabbet besledi. Ne
zaman onlardan birini ziyaret etse, ona karşı tam bir muhabbet, şefkat ve
hürmet gösterdi. Onları her zamanki sıralarına göre ziyaret ederdi. Hz. Hatice
ile evlendiklerinde, Hatice kırk yaşlarındaydı. Birbirlerine büyük bir muhabbet
beslediler. Onların evlilik hayatı saadetin, nezaketin ve kanaatin bir
örneğiydi. Hatice bütün servetini Allah yolunda sarfetti. Rasulullah @'a vahiy
gelince büyük bir teslimiyetle O'nu destekledi. Hicretten üç yıl önce vefat
etti. Peygamber @, onu dokuz hanımla evli olduğu zamanlar bile daima hayırla
anar,Hatice'nin büyüklüğünü, faziletini anlatırdı.
Yukarıda verilen birçok misal, Peygamber @'m hanımlarının sevgi,
muhabbet ve bağlılıklarına ışık tutmaktadır. Hz. Aişe'den: "Peygamber
@,oruçlu iken hanımlarım kabul eder,
eliyle dokunur ve kucaklaşırdı. Peygamberiniz jcendine en ziyade sahip
olanımzdı. " dediği rivayet edilmiştir. (Buharı). Yine Aişe'nin bir başka
rivayetinde: "RasuluUah @, oruçlu iken bazı kadınlarını öperdi, sonra
tebessüm ederdi." demiştir. (Buhari). Yine Aişe'den olan diğer
rivayette,kendisi hayız ve hücresinde mukim ve RasuluUah @, mescidde i'tikafta
iken Efendimiz (mübarek) başını ona doğru uzatır, o da tarar imiş. (Buhari).
Mü'minlerin annelerinin her birine mahsus olan hücrelerinin kapıları Mescid-i
Şerife açılırdı. Buna göre Peygamber @ Aişe'nin hücresine bitişik bir
halvetgahta i'tikaf buyurmuşlardır. Yine Aişe'den; şöyle demiştir:
"RasuluUah @'a ben ıtır (hoş koku) sürerdim . O da (gece) zevcelerini
dolaştıktan sonra sabahleyin koku eseri Üzerindeyken ihrama girerdi"
(Buhari). Yine o, RasuluUah @'m saçını ortadan ikiye böldüğünü, ayrımı tepesinden
itibaren yaptığını, başın önündeki saçları alnından aşağı bıraktığını bildirdi.
(Ebu Davud). Aişe anlatıyor: "RasuluUah ile aynı kabdan yıkanırdık. O'nun
omuzlarına gelmeyen, ancak kulaktan aşağıya uzanan saçlan vardı."
(Tirmizi).
Hz. Aişe, Peygamber @'ın herhangi bir seferden dönünce ilk önce
kendisine geldiğini, sırayı böylece başlattığını anlatıyor: "Ahzab
Suresi'nin "Onlardan geri bırakır, dilediğini yanma alırsın..." ayeti
nazil olduktan sonra Rasulullah @ biz kadınlarından nöbetinde bulunduğu kadının
gününde (öbür kadına gitmeye teveccüh etmek isteyince) her zaman müsaade
isterdi. Benden müsaade isteyince, ben de ona: Ya Rasulullah, eğer izin vermek
bana ait bir hak ise, ben senin üzerine hiçbir kimseyi kabul etmek istemem1
diye cevap verdim" (Buhari). Yine şöyle rivayet etmiştir: Rasulullah @,
Zeyneb binti Cahş'ın nöbetinde bal şerbeti içerdi ve bu suretle onun yanında
çok kalırdı. Bunun üzerine Hafsa ile ben ittifak ederek ikimizden hangimizin
yanına Rasulullah @ gelirse ona: 'Ya Rasulullah, meğâfîr (yapışkan ve tatlı bir
zamk, urfut denilen ağacın usaresi) mi yediniz? Sizde meğâfîr kokusu duyuyorum'
desin, diye söz birliği yaptık. (Rasul-i Ekrem geldiğinde Hafsa tarafından
böyle söylendi). Peygamber @: 'Hayır, ben meğâfîr yemedim. Yalnız Zeyneb
binti Cahş'ın yanında bal şerbeti
İçmiştim. Artık bir daha içmem.' diye and içti. Ve (işte yemin ettim, sakın
bunu ne Aişe'ye ne de başka bir kimseye duyurma) diye tenbih buyurdu"
(Buhari,Müslim). Bunun üzerine vahiy geldi: "Ey Peygamber, Allah'ın sana
helal kıldığı şeyi zevcelerinin hoşnutluğunu arayarak, niçin (kendine) haram
ediyorsun?" (66:1). ömer,Hafsa'ya gittiğini ve ona: "Ey kızım!
Rasulullah'ın ona olan sevgisinden dolayı güzelliğiyle gururlananın yolundan
gitme" dediğini anlattı. "Onu" sözüyle kasdettiği Aişe idi. Ömer
İlave etti: "Sonra Rasulullah'a söyledim ve O da onlara doğru tebessüm
etti." (Buhari).
Hz. Aişe, Rasulullah @'in bir gece, sırasında kendisini terkettiğini, bunun
üzerine çok
kıskandığını anlattı. Sonra Peygamber
@ geldi, Aişe'nin haline bakıp: "Mesele nedir, Aişe? Kıskandın mı?"
dedi. Aişe şöyle cevapladı: "Seni sevdiğimden dolayı kim beni sevmez ve
kıskandırır ki?" Peygamber @ "Şeytan sana geldi" dedi. Aişe:
"Ey Allah1 in Rasulü, benim şeytanım mı var?" diye sordu. O da
olduğunu söyledi. Bu sefer Aişe Peygamber @'a şeytanı olup olmadığını sordu.
Peygamber @ da: "Evet, fakat ona karşı Allah beni korudu ve yardım etti.
" dedi (Müslim).
Hz.Muhammed @'ın ilk zevcesi Hatice'ydi.
Evliliklerinin onbeşinci yılında Muhammed @, Peygamberlikle müjdelenmiş ve ilk
vahyi almıştı. Hatice, Muhammed @'ı büyük bir teslimiyetle destekledi. Hz.
Ali'den rivayet olunmuştur ki, Rasulullah @, şöyle buyurmuştur:
"Zamanındaki dünya kadınlarının hayırlısı Meryem'dir. İslam Ümmetinin
kadınlarının hayırlısı da Hatice'dir" (Buhari). Ebu Hureyre'nin rivayetine
göre: "Peygamber @'ın Hira dağında iken yanına Cebrail gelmiş de şöyle
demiştir: "Ya Rasulullah! İşte şu Hatice'dir; sana doğru geliyor. Yanında
bir yemek kabı var. Hatice bana geldiğinde ona, Rabb'inden ve benden selam
söyle! Ve Cennet'te inciden yapılmış bir sarayla da müjdele ki, onun içinde
(Hatice'nin hoşlandığı gibi) gürültü, patırtı yok ve çalışmak, çabalamak da,
yok!" (Buhari). Allahu Teala, Hatice'nin Peygamber @'a olan muhabbetinden
ve yardımından razı idi.
Yukarıya aldığımız hadisden de anlaşılacağı gibi ona Cibril
aracılığıyla iltifat etti. (Ibni Hişam).
Buharİ'nin kaydettiği bîr rivayete göre Aişe şöyle demiştir:
"Rasulullah (2>'ın kadınlarından hiçbirisi hakkında ben, Hatice'ye
karşı kıskançlığım derecesinde kıskanç değildim. Halbuki ben Hatice'yi
Rasukıllah'ın yanında görmemiştim de. O, beni Rasulullah almazdan önce vefat
etmişti. Fakat Nebi @, onu (yanımda) çok anardı. Çok defa koyun keser, etini
budunu parçalar sonra Hatice'nin sâdık kadın dostlarına gönderirdi. Bazen ben,
sabırsızlanarak Rasulullah @'a: 'Sanki yeryüzünde hiç kadın yok da yalnız
Hatice mi vari diye İtiraz ederdim. Rasulullah da: 'Hatice (şöyle) idi. Hatice
(böyle) idi diye güzelliklerini ve hayırlarını sayar ve ondan çocuklarım var! buyururdu.
" (Buharı). Kadınlık gayreti ile söylenen bu sözlerden sonra, bir rivayete
göre Aişe şöyle demiştir: "Rasulullah'ın sözlerimden kırıldığını
anlayınca: 'Ya Rasulullah, seni hak Peygamber olarak gönderen Allah'a yemin
ederim ki, bundan sonra Hatice'nin her zaman menkıbelerini yâd et!' diye
gönlünü almaya çalıştım." (Ahmed, Taberânî).
Peygamber @'ın diğer hanımları da onunla çok
mesud yaşadılar. Cüveyriyye genç ve güzeldi. Aişe onu ilk gördüğünde,
güzelliğine çok imrenmişti. Bununla birlikte, daha sonra Peygamber @'ın
kendisine olan muamelesinde hiçbir değişiklik görmedi. Çünkü Peygamber @'ın
muhabbeti ve kadınları takdir etmesi dış görünüşe göre değildi. Aişe, Peygamber
@'ın hanımları içinde kendisi ile boy ölçüşebilen sadece Zeyneb binti Cahş'ın
olduğunu söyledi (Müslim). Hz. Aişe'den rivayet edildiğine göre:"Peygamber
@, Ramazan ayının son on gününde i'tikaf a girerdi. Çadırını ben kurardım. O da
sabah namazını kıldıktan sonra çadıra çekilirdi. "Hafsa kendisine bir
çadır kurmak için Aişe'den izin istedi. O da verdi. Hafsa Çadırını kurunca onu
gören Zeyneb binti Cahş da oraya çadır kurdu. Sabah Peygamber @ Çadırları
görünce: "Bu çadırlar da nedir? diye sordu. Aişe de durumu anlattı. O
zaman Peygamber @: "Onlar bunu yapmakla doğru mu yaptıklarını zannediyorlar?"
dedİ.Ve Peygamber @ o ay içinde i'tikafı bıraktı. Bu on