BİRİNCİ BÖLÜM... 1

HZ. MUHAMMED: SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM MÜKEMMEL BİR EŞ. 1

KISIM 1. 1

HZ.MUHAMMED @VE KADININ STATÜSÜ.. 1

Giriş. 1

Evliliğin İslâmî Gayesi 1

Kutsal Vazife. 2

Erkek Ve Eşi Arasındaki Yakın İlişkiler 2

Doğuştan Verilen İhsan: Cinsî Duygu. 2

Kadınlık, Hz. Muhammet! @'a Neler Borçludur?. 2

Kadının Yeri 3

İnsanların Eşitliği 3

Eşit Ortaklar 3

Kadınların Haklarının Korunması 3

Aile. 3

KISIM 2. 3

KADININ HAKLARI. 3

Sosyal Haklar 3

İktisadî Haklar 3

Eğitim Hakları 3

Eş Olarak Kadının Hakları 3

Anne Olarak Kadının Hakları 3

KISIM 3. 3

KADIN VE EŞİTLİK.. 3

Cinsiyet Farklılığı Ve Eşitlik. 3

Farklılık. 3

Şahsî Münasebet 3

Kadının Problemleri 3

KISIM 4. 3

BOŞANMA VE MEHİR.. 3

Hulü Veya Muhâlâa (Kadının İsteği Üzerine Boşanma) 3

Boşanmada Mehir Problemleri 3

İddet (Bekleme Müddeti) 3

KISIM 5. 3

EVLİLİKTE CİNSİYETİN ROLÜ.. 3

Giriş. 3

Cinsî Cazibenin Fonksiyonu. 3

Evlilik Ve Cinsî Arzunun Kontrolü. 3

Evliliğin İcapları 3

KISIM 6. 3

EVLİLİĞİN HİKMET VE FELSEFESİ. 3

1- Ahlâk Ve İffetin Korunması 3

2- Sevgi Ve Merhamet 3

KISIM 7. 3

İFFETİN KORUNMASI. 3

Haya. 3

Görünmeyen Arzular 3

a- Cezai Tedbirler 3

b- Önleyici Tedbirler 3

KISIM 8. 3

HİCAB VE MEŞRU İLİŞKİLER.. 3

Bakışları Çevirmek. 3

Süs Teşhirinin Yasaklanması 3

KISIM 9. 3

ÇOK EVLİLİK (TAADDÜD-İ ZEVCAT) MÜESSESESİ. 3

Çok Evliliğin Tarihi 3

Gerçeklere Dayalı Deliller 3

KISIM 10. 3

HZ. MUHAMMED @'IN EVLİLİK HAYATI. 3

Giriş. 3

Hürmetkar Eş. 3

KISIM 11. 3

EVLİLİK MÜNASEBETLERİ. 3

 

 

 

 

BİRİNCİ BÖLÜM

 

HZ. MUHAMMED: SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM MÜKEMMEL BİR EŞ

 

Hz. Muhammed @ kadın ve erkeğin insanî ilişkilerine yeni boyutlar getirdi. Onlara yeni bir hayat anlayışı, aileyi sevgi ile zenginleştirme, mutluluk, refah, rahmet ve eminlik vererek her iki cinse de bu münasebetler sırasında ahlâki güzellik ve ruhi üstünlük kazandırdı. Hz.Mu-hammed@'ın getirdiği din ile kadın, kaybolan vakar, şeref ve sosyal statüsünü kazandı. Kendi faaliyet sahasındaki tabii kabiliyet ve meziyet­leri doğrultusunda insan toplumunun ve onun kültür ve medeniyetinin inşasında erkeklerle eşit biçimde rol almaya çağrıldı.

Kadının medeni, sosyal, iktisadi ve hukuki hak­ları garanti altına alındı.

Kadın ve erkek, her ikisi de kendilerinde bulu­nan kabiliyetleri gerçekleştirmek ve insanlık medeniyetinin ilk ve temel esası olan aileyi kur­mak ve devam ettirmek suretiyle birbirlerine bağımlı olup, böyle bir görevi yerine getirmek için yaratılmışlardır. Her biri, diğerinden ayrı olarak saadet ve sükûnet içinde tam bir hayat süremez.

Rasulullah @ 'in aile hayatında, gerçek ve ebedi huzur saadetini araştırma konusunda evli insan­lar için değerli tecrübe ve ibretler bulunmaktadır. Kadının narin ve hassas tabiatına dikkat çekerek ona karşı şefkatli ve sevgiyle muamele edilmesinin lüzumunu O öğretti. O, hanımları­na karşı davranışları, mükemmel ve yüce karak­teri sebebiyle bir hayat örneğidir.

 

KISIM 1

 

HZ.MUHAMMED @VE KADININ STATÜSÜ

 

Giriş

 

İslam, kendi içinde mükemmel ve kapsamlı bir hayat şekli olarak tarif edilmektedir. İslam , aynı zamanda, kat'i emirleri dolayısıyla üstünlük id­dia eder. İnançla ilgili meselelerin, ibadetlerin ve mükellefiyetlerin sadeliği yanında İslam, emirlerinin yerine getirilmesinde azami gayret ister. Bütün öğretilerinde, aynı veya başka mak­satlar içinde, cemiyetin gerçek bir parçası ol­ması sebebiyle insanın davranış ve hareketleri üzerinde sağlam ve sıhhatli bir tesir meydana getirme hedefindedir.

Tabii olarak erkek yalnız yaşamaz, yaşayamaz. Aslında yalnız yaşamaya terkedilmemiştir. Adem @ bile yaratıldığında tek başına yaşamak zorunda bırakılmamıştır. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyrulur. "Ey insanlar! Sizi bir tek nefis­ten (nefes alan candan) yaratan ve ondan eşini yaratıp ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten Rabbinizden korkun... Allah, şüphesiz hepinizi görüp gözetmektedir." (4:1) Bir başka ayette şöyle buyrulur. "Dedik ki: 'Ey Adem, sen ve eşin cennette oturun, ondan dilediğiniz yerde bol bol yiyin, ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zâlimlerden olursunuz." (2:35).

A'raf Sûresi'nde ise şöyle buyrulur: "Doğrusu biz yeryüzünde sizi yerleştirdik, orada size ge­çimlikler verdik, ne kadar az şükrediyorsunuz! Sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere: 'Adem'e secde edin!' dedik; hepsi secde ettiler, yalnız iblis etmedi, o, secde eden­lerden olmadı. (Allah) buyurdu: 'Sana emret­tiğim zaman seni secde etmekten alıkoyan ne­dir?' (İblis): 'Ben, dedi, ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.' (Allah) buyurdu: 'Öyle ise oradan in, orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık, çünkü sen aşağılıklardansın!' (İblis) dedi: '(Bari) bana (in­sanların) tekrar dirilecekleri güne kadar süre ver.' (Allah) buyurdu: 'Haydi, sen süre verilmişlerdensin." 'Öyle ise, dedi, beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onlar(ı saptırmak) için senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra (onların) önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve çoklarım şükredenlerden bulmayacaksın!' (Al­lah) buyurdu: 'Haydi, sen, yerilmiş ve kovul­muş olarak oradan çık. Andolsun ki onlardan sana kim uyarsa (bilin ki) sizin hepinizden (der­leyip) cehennemi dolduracağım (azdıran sizler de, size uyup yoldan çıkan insanlar da cehenne­me gireceksiniz)". (7:10-18).

Baştan beri, Adem @ ve eşi sevgi ve karşılıklı muhabbet içinde birlikte yaşadılar. Bir hadiste belirtildiği gibi, kadınla erkek arasındaki bu karşılıklı muhabbet ve yakın ilişkinin, kadının cennette kocasının sol kaburga kemiğinden fi­ziki olarak yaratılmasına atfedilir. (el-Talibî, Qisas al-Anbiya).

 

Evliliğin İslâmî Gayesi

 

Kur'an-ı Kerim'de, eşler arasında kökleşmiş olan sevgi ve merhamet bağlarının evliliğin İslâmî hedefinde yatmakta olduğu bildirilmek­tedir. Evlilik yalnızca neslin devamım sağla­mak için değil, aynı zamanda evli çiftleri cinsî sapıklık ve bozukluklardan korumak ve geniş bir zihnî denge sağlaması sebebiyle lüzumlu­dur. Bu zihnî rahatlık, onların zaman ve enerji­lerini önemsiz çabalardan uzak geçirmelerin­den dolayı kendilerine yardımcı olur ve makul bir şekilde ruhî ilerlemelerine katkı sağlar.

Eşler arasındaki sevgi ve merhamet konusunda Kur'an'da şöyle buyurulur: "O'nun ayetlerinden biri, sizi topraktan yaratmasıdır. Sonra siz, (yeryüzüne) yayılan insanlar oluverdinİz. O'nun ayetlerinden biri de, kendileriyle kay­naşmanız için size kendi nefislerinlerinizden eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet koymasıdır. Şüphesiz bunda, düşünen bir top­lum için ibretler vardır." (30:20-21).

Bir başka ayette ise: "O'dur ki sizi bir tek nefis­ten yarattı, gönlü ısınsın diye ondan eşini var et­ti..." (7:189) Bunlara ilave olarak Allah evli İnsanlara saadet ve bereket ihsan eder. Bu ko­nuda Kur'ân'da: "Allah size kendi nefisleri­nizden eşler yarattı ve eşlerinizden de size oğullar ve torunlar yarattı ve sizi güzel (ve helal) rızıklarla besledi. Böyle iken onlar, bâtıla mı inanıyorlar ve Allah'ın nimetini inkâr mı ediyorlar?" buyurulmaktadır (16:72).

 

Kutsal Vazife

 

Bu ayetten ve diğer emirlerden, evliliğin mü­barek ve mukaddes bir vazife olduğu anlaşıl­maktadır. İslâm, hiçbir zaman bekârlığı uygun görmez. Rasûlullah @, erkek ve kadınların evlenmeleri gerektiğini sık sık hatırlatmıştır. Bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır: "İmkâ­nı olan evlensin. Böylelikle, iffetini aşağılık bakışlardan muhafaza eder. Evlenmeye gücü yetmiyorsa cinsî isteklerini sakinleştirmek için (gün aşın) oruç tutsun." (Buharı).

Modern toplumlarda bazı insanlar bir aileye destek olma hususunda vasıtaların yetersizli­ğinden şikâyet etmekte, ana-baba olmanın be­raberinde getirdiği mesuliyetlerden kaçmakta­dırlar. Onların sakat mazeretleri, Kur'ân-ı Ke-rim'de şöyle reddedilir: "İçinizden imanlı hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan imanlı genç kızla­rınız (sayılan) cariyelerinizden alsın. Allah si­zin imanınızı daha iyi bilmektedir. Hepiniz birbirinizdensiniz... Onlarla velilerinin izni ile evlenin..." (4:25). Bir başka ayette de şöyle buyurulmaktadır: "Aranızdaki bekârları, köle ve cariyelerinizden elverişli olanları evlendi­rin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah kendi lüt-fuyla onları zenginleştirir. Allah geniş (nîmet ve lütuf sahibi)dir, (her şeyi) bilendir.. Evlen­me imkânını bulamayanlar İse, Allah, lütfü ile kendilerini varlıklı kılmcaya kadar iffetlerini korusunlar..." (24:32-33).

 

Erkek Ve Eşi Arasındaki Yakın İlişkiler

 

Evlilik her zaman eşlerin nezih bir hayat yaşamalarına yardım eder. Eşler, birbirleriyle iş­birliği yapmaya hazır ve bütün alanlarda bir­birlerinin tamamlayıcısıdırlar. Onların herbiri kendi ortağının eksiklerini tamamlar ve eşleri­nin zayıf noktalarını cesurca savunurlar. Biri­nin zayıflığı diğerinin kuvvetliliği ile gideri­lir. Kur'ân'da bu durum açık bir şekilde dile getilir: "Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar sizin elbisenizdir, siz de onların elbisesisiniz. Allah, sizin kendinize yazık etmekte olduğunuzu bildi ve tevbenizi kabul edip sizi affetti. Artık şimdi onlara yak­laşın ve Allah'ın sizin için yazfıp takdir etmiş ol)duğunu talep edin..." (2:187).

Önceleri Müslümanlar oruç zamanlarında ne hammlarıyla yatıyorlar, ne de iftardan sonra yiyip-içiyorlardı. Bu, kendilerini baskı altına sokan bir sınırlamaydı. Fakat, yukarıdaki aye­tin inzaliyle oruç gecelerinde müslümanların, hammlarıyla cinsî münasebet hususunda yasağın olmadığı ve gece boyunca yiyip içmeleri­ne müsade edildiği açıklığa kavuştu.

 

Doğuştan Verilen İhsan: Cinsî Duygu

 

Ahlâk sınırlan içinde meşru olan cinsî hisler, yaratıcıdan gelen ve minnettarlıkla kabul edil­mesi gereKen harikulade bir hediyedir. Yukarı­daki ayet-i kerime'de (2:187) karşı cinse duyu­lan insiyak, açlık ve susuzlukla bir bağlantı içindedir. Bu itibarla kat'i emirler, müslüman-lara oruçlu olmadıkları zamanlar dünya nimet­lerinden zevk almaya müsaade edilmektedir. Kadın ve erkeğin birbirlerinde buldukları karşılıklı huzur, kendileri tarafından inkâr edi­lemez. Hatta kadın ve erkek arasındaki ilişki te­oride daha yükseğe erişiyor. Onlar birbirleri için koruyucu ve süs vasıtası biçiminde bir mahfaza rolündedirler. Nikâh hâli, eşlere şe.ref, mutluluk ve sevinç dolu bir hava bahşederken olaylara iyimser bir gözle bakma­larını sağlar. Onlar, kendileri ve başkalan için daha çok gayret göstermek amacıyla, kuvvetli, enerjik ve sürekli canlı bir haldedirler.

Evlilik hayatı gündelik işlerin yorgunluğundan sonra, erkeğe fizikî bir rahatlık sağlar. Bu da er­tesi sabahın işleri için onu dinçleştirir. Yemek hazırlamak, döşeği yaymak ve ev işleri gibi ferdî bir çok ihtiyaçlardan onu kurtarır. Her za­man samimi, renkli ve anlayışlı bir hayat arka­daşının yardımından emin olur.

 

Kadınlık, Hz. Muhammet! @'a Neler Borçludur?

 

Allah'ın rasulü Hz. Muhammed@'ın aile ha­yatındaki yüksek vasıfları insanoğluna yeni ha­yat standartları getirdi. Evlilik müessesini arındırdı, kadının; kız evlat,hamm ve anne ola­rak statüsünü yükseltti ve insanoğlunu cehale­tin karanlığından bilginin aydınlığına çıkardı, insanlar, evliliğin aslî amaç ve hedefini unut: muşlar ve bu konuda tabii olmayan sapık yollara

girmişlerdi. Kadınlığın iffeti, mütevaziliği ve sadeliği unutulmuş ve onların, insanların gözünde hiçbir değeri kalmamıştı. Aslında kadın, erkeklerin zevk ve eğlencelerinde bir oyuncak ve bir nesne olarak niteleniyordu. Hat­ta bazıları şeref ve itibarlarını düşüreceği inancıyla kız çocuklarını öldürüyorlardı. Kadın bir mal gibi babadan miras kalıyor ve oğlu, ba­basından kalan dulları kendi karısı olarak alı­yordu. Kadınlık şerefini zedeleyici bu ve benze­ri davranışlar bütün insan neslini yutuyor, evli­lik kurumunun değerini azaltıyor ve tam bir maskaralığa dönüştürüyordu.

Çocuğun Kız Olmasının Sonuçlan: Kız ço­cuğunun doğumu bir utanç olarak kabul edili­yor ve baba, böylesi haberler yüzünden sıkıntı duyuyordu. Kur'an-ı kerim, babanın bu türden haberleri duyduğundaki hislerini şöyle tasvir eder: "Aralarından birine bir kızı olduğu müjde-lendiği zaman içi öfkeyle dolarak yüzü kapkara kesilir. Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı halkından gizlenir. (Şimdi ne yapsın) onu, utana utana tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün! Bak, ne kötü hüküm veri­yorlar." (16:58-59) Zuhruf suresinde ise benzer tablolar çizilir.: Ama Rahman olan Allah'a is-nad ettikleri kız evlat kendilerinden birine müjdelendiği zaman, onun yüzü simsiyah kesi­lir, öfkesinden yutkunup durur."(43:17).

Cariyelerle Fuhuş: Bu da o dönemde sık rastla­nan ahlâk dışı ve tüyler ürpertici uygulamalar­dan biriydi, insanlar cariyelerini fuhuşa zorlu­yorlar ve onun kazancı ile yaşıyorlardı. Rasu-lullah bu tür uygulamalara son verip toplumu iğrenç ve ahlâk dışı böyle hareketlerden temiz­ledi. Kur'an-ı Kerim'deki şu ayetlerle insanlar ikaz edilirler:" Dünya hayatının geçici menfaa­tini elde etmek için, iffetli'olmak isteyen cariyer lerinizi fuhuşa zorlamayın ...." (24:33).

Kadınlar,kredi karşılığında tefecilere rehin bırakılıyor ve para ödendiğinde geri alınabili­yordu. Bu da cahili toplumlarda Hz. Muhammed@ 'in risaleti öncesi kadının ve evlilik müessesesinin aşırı bir tarzda ayaklar altına alındığını göstermektedir.

Kız Çocuklar inırHÖl dürülmesi: Rasulullah @'a, kız çocuklarının   öldürülmesini gayri meşru sayarak tamamen yasakladı ve bu adeti kaldırdı, "...fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin, sizi de onlan da biz besliyoruz. ..." (6:151)- İsra Suresinde şöyle buyrulur:" Çocuk­larınızı fakirlik korkusuyla öldürmeyin. Biz on­lara da size de nzık veririz. Onları öldürmek şüphesiz büyük bir günahtır. "(17:31). Tekvir Suresinde ise böyle suçlar işleyen insanların Hesap Gününde cezalandırılacakları ihtar edi­lir: "Ve sorulduğu zaman o diri diri toprağa gömülen kıza: ' Hangi günah (!) yüzünden Öldürüldü?' diye ."(81:8-9). Son ayet-i kerime, çocukları Öldürmenin yanlışlığını ve bu suçun cezasının şiddetini beyinlere nakşediyor. Allah katında bu, o kadar iğrenç ve nefreti mucip bir hareketti ki, katiller tamamen cahil kabul edilip, niye Öldürüldüğü masum kız çocuğundan soru­lacaktır. Bu ayet bütün insanlara, özellikle de cahilliyye dönemi Araplarma hitap etmektedir. Çünkü onlar, ahlak kurallarının bozulduğu, en alt seviyeye düştüğü bir dönemde kız çocuk­larını kendi elleriyle öldürdüler ve cahilliklerin­den dolayı ısrarla, Hz. Muhammed@'ın getir­diği sosyal ve ahlaki hususlardaki düzenlemele­ri reddettiler. Aynı zamanda bu korkunç suçun cezasız bırakılmayacağı ihtarı veriliyordu. İslam, insanlığa nimetlerinin bir belirtisi olarak yalnızca bu tür iğrenç suçlara toplum içinde son vermekle kalmamış, kız çocuğu doğmasının utanılacak bir olay olduğu inancını da zihinle­rinden kazımıştır.

Bununla birlikte islâm, kız çocuğuna daha iyi davranmayı, iyi bir eğitim vermeyi, ev kadım ve anne olarak güzelce terbiye etmeyi büyük bir fazilet, takva ve ibadet ile ilgili bir davra­nış olarak kabul etmiştir. Siyer ve hadis kitap­larında yer aldığı gibi Rasûlullah @, söz ve davranışlarıyla halkın bu konuyla İlgili görüş­lerini bütünüyle değiştirmiştir.

 

Kadının Yeri

 

Islâmm vahyi öncesi hemen hemen dünyanın her yerinde kadına, aşağılanmış ve sanki hiç yokmuş gibi davranılıyordu. Kadınların çok az olan hakları erkeklerin merhametine kalmıştı ve istediklerinde onları uzaklaştırabiliyorlardı.

Sanayi Devriminden beri kadınlar Batı ülkele­rinde haklarını savunmaya başladılar. Yıllarca süren mücadele, grev ve gösteriler sonucunda, şimdiki siyasi, iktisadi bazı hakları elde ettiler. "Bütün bunlara rağmen, okuyucuyu şaşırtacak bir durumda demokrasinin beşiği olan İngiltere Parlemantosunda bir çok kadın bulunmasına rağmen devlet işlerinde çalışan (özel işlerde ol­duğu gibi) kadınlar erkeklerden daha az maaş almaktadırlar. "(Muhammed Kutub, islam The Misunderstood Religion, sh. 90-131). Fakat İslam 1400 yıl önce kadınlara kendi hak ve iti­barlarını bahsetmiştir ki, bunlar ne diğer din ve cemiyetlerde, ne de bugünkü modern endüstri çağının toplumlarında vardır.

Eğer kadının bu dünyada bir kişiye minnet borcu varsa o da Hz. Muhammed @'dir. Dünyanın her yerinde kadına kötü muamele uygulanmıştır. Bütün taşınabilir mallar gibi kadınların da satıldığı Arap yarımadasında kadınlar her ikisine de sahip oldular. O dö­nemde Hindistan'ın iç kısımlarında durum pek iç açıcı değildi; daima aşağılanan kadın,   kocası öldüğünde kendisini yakmak zorundaydı. Batıda ise hiç bir hakka sahip olmayan kadın, yalnızca erkeğin şehevî arzularının tamin aracı idi. İslam, kadının statüsünü yükselterek onun şerefini, saygınlığını ve erkeğin sahip olduğu bütün hak ve imtiyazları vermiştir.

Aslında kadın ve erkeğin bütün hakları İslam İnancındaki kadın ve erkeğin kendi taşıyabile­cekleri yük ölçüsünde, dünyada yaptıkları iyilik ve kötülüklerin azap veya mükâfatını yalnızca kendilerinin görecekleri hesap günü inancından kaynaklanmaktadır. Bu inancın hikmeti şudur: Kişi, hiç bir baskı ve zorlama olmadan İlahi emirlere uymak veya kendi hür iradesi ile red­detmek için tam bir serbestiyete sahiptir, aksi halde sorumluluk akidesi anlamsız kalır.

Sonuç olarak, kadınlar dünyadaki iyi ve kötü işleri İçin Allah'ın gazap ve mükâfatını almada eşit haklara sahip oldukları gibi gerçek bir İslam toplumunda erkeklerin sahip olduğu şekilde hu­kuki, sosyal ve ekonomik haklara riayet etme ve sahip olmada tam bir bağımsızlık istemeli ve el­de etmelidir.

Kur'an-ı kerim, hiçbir ayırım yapmaksızın kadın ve erkeğe aynı şekilde muamele eder: "...Ben, sizden, erkek-kadm hiçbir çalışanın işini zayi etmeyeceğim.," (3:195). Bu da göster­mektedir ki, Allah katında bütün insanlar eşittir, çünkü erkek olsun, kadın olsun hepsi için aynı adalet ve hüküm Ölçüsü uygulanmaktadır. Mu­hakkak ki, kadın ve erkek arasında Allah ayırım yapmadığından dolayı insan olarak aynı statü­dedirler. (Cobbald, Evelyn, Lady; Pilgrimage to Makkah).

Kur'an'ın birçok ayetinde kadın ve erkeğin ben­zer fertler olarak ceza veya mükafata muhatap olacağı ve cinsiyetlerine bakılmaksızın kendi hareketlerinin sonuçlarına katlanacakları ifade edilmektedir. Nisa Suresi'nde şöyle buyurul-maktadır: "Erkek veya kadından her kim inana­rak iyi işlerden bir iş yaparsa, işte öyle kimseler cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar."(4:124). Nahl Suresi'nde ise : "Erkek ve kadından her kim inanmış olarak iyi bir İş yaparsa, onu (dünyada) hoş bir hayatla yaşatırız (daima huzur içinde bulunur, halinden memnun olur. Ahirette ise) onların ücretini yaptıklarının en güzelîyle veririz. " (16:97) .Bu-yurulmaktadır. Ahzâb Suresi'nde, konu inceden inceye değerlendirilir: "Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mü'mİn erkekler ve mü'min kadınlar, taate devam eden erkekler ve taate devam eden kadınlar, doğru erkekler ve doğru kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, (gönülden Allah'a) saygılı olan erkek­ler ve (gönülden Allah'a) saygılı kadınlar, sada­ka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve ırzlarını koruyan kadınlar, Allah'ı çok zikreden erkekler ve Allah'ı çok zik­reden kadınlar (işte) Allah bunlar için bağış ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır." (33.35).

Allah'ın emirlerine hiçbir ayırım yapmaksızın riayet etme hususunda kadın ve erkek aynı şekilde muhatap alınmıştır. Aksi halde, Hesap Günü'nde kendi söz ve davranışları sebebiyle kötü sonuçlarla karşılaşacaklardır: "Allah ve Rasulü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir erkek ve kadına, o işi kendi istekleri­ne göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a, Râsulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur." (33:36).

Bu âyette Allah katında cinsiyet ayırımı yapıl­maksızın gerçek değere sahip olan fazilet ve üstünlükler anlatılmaktadır". Bunlar İslâm'ın te­mel değerleridir ve bu konuda kadın ve erkek arasında kesinlikle bir ayırım yoktur. Hareket sahaları ayrı olmasına rağmen, faaliyet sahaları ayrılıp ve farkhlaşarak erkekler hayatın bir sa­hasında, kadınlar ise diğer sahasında çalışmak zorundadırlar. Eğer onlar kendi özelliklerine eşit olarak sahip olurlarsa,

Allah'tan eşit mükafat göreceklerdir. Biri otori­te ve hükmetme mevkiindeyken, diğeri ev işle­rini yapar; biri evde çocukların bakım ve eğiti­mini yapar, diğeri savaş alanında Allah için mücahede eder. İslâm'ın temel değerlerine ria­yet ettikleri sürece çalışma alanları, onların sos­yal statülerinde ve Allah'tan alacakları müka­fatta etkili olmayacaktır. (Ebu'l-A'la Mevdûdî, Tafheem al-Quran, c. IV, sh. 97-98). Bu ayetler, kadının erkekle aynı seviyede görüldüğü ve so­nuç olarak İslâm toplumunda erkeğin sahip ol­duğu hukukî, sosyal ve ekonomik haklardan eşit faydalanmaları gerektiğini göstermektedir.

 

İnsanların Eşitliği

 

Bütün insanların atası birdir. Hz. Adem @ ve Havva. Bütün kadın ve erkekler yeryüzündeki bu ilk insan çiftinden meydana gelmişlerdir. Onlar kök itibariyle aynı dine sahiptirler. Ve bir tek dili konuşuyorlardı. Aralarında herhangi bir farklılık yoktu ve sahip oldukları hayatın şart­larından eşit olarak faydalanıyorlardı. Topluma ait önyargılar, sosyal zulümler veya hiçbir in­san, grup ya da sınıf için özel ayrıcalıkları yok­tu. Çünkü onlar aynı ümmete dahil olmalarının şuurunu taşıyorlardı. Bu hususa Kur'an-ı Kerîm açıkça dikkat çeker: "Ey insanlar, sizi bir tek ne­fisten (nefes alan candan) yaratan ve ondan eşini yaratıp ikisinden birçok erkekler ve kadınları üreten Rabb'inizden korkun; adına birbiriniz­den dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akra­balık (bağlarını kırmak)tan sakının. Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde gözetleyicidir." (4:1). Nİsâ Suresi'ndeki bu açıklama erkekle erkek ve erkekle kadın arasındaki yakın ve hassas müna­sebetleri güzel bir biçimde özetlemektedir.

Bu ayette, bir yandan insanlar Allah'ın emirleri­ne riayet ederek O'nun gazabından sakınmaya çağrılırken diğer yandan bütün kadın ve erkek­lerin aynı atadan geldikleri belirtilerek eşit ko­numda olduklarına ve aralarında yakın münase­bet olduğuna dikkat çekiliyor.

Bu nokta üzerinde daha geniş bir şekilde Hucû-rat Suresi'nde durulmaktadır: "Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirini­zi tanımanız için sizi cemaatlere ve kabilelere ayırdık. Allah yanında en üstün olanınız (Al­lah'ın buyruklan dışına çıkmaktan) en çok ko-runanınızdır. Allah bilendir, haber alandır." (49:13). Bu kısa ve özlü ayette insana bir bütün olarak hitap ediliyor. Kur'an birinin diğerine karşı üstünlüğüne ölçü olan temel prensibi açık­lıyor. Önce, kadm-erkek bütün insanların kay­nağının aynı olduğunu belirtiyor. Sizin ilk atanız birdir, öyleyse aranızda ayırım yapmak için bir sebep yoktur. Kadın olsun, erkek olsun hiçbir kimse özel bir üstünlük ve ayrıcalık hakkı iddia edemez. Sizin yaratıcınız da birdir, anne­niz babanız da. İkincisi, sizin ortak bir soydan gelmenize rağmen taifelere ve kabilelere ay­rılmanız tabii bir hadisedir. Nüfusun artmasıyla birlikte, insanların aileleri oluşturmaları^ değişik coğrafi alanlarda yerleşmeleri ve bu se­beple renklerinde, özelliklerinde ve farklı dille­re sahip olmaları zaruriydi. Buna rağmen böyle tabii değişiklikler erkekle erkek veya kadınla erkek arasında bir çatışma için sebep oluştur­mamalıdır.

Üçüncüsü, insanlar arasındaki tek üstünlük ahlâkî üstünlüktür. Bütün kadınlar ve erkekler yaratılış bakımından eşittir, çünkü yaratıcıları aynıdır.' Yaratılış usûl ve esasları aynı olduğu gibi ataları da aynıdır. Bütün diğer şeyler yalnı­zca nüanstır ve onların, ayrılık ve eşitlik esa­sının gerçekliği üzerinde tesiri yoktur. Eğer bir erkeğin diğer bir erkek veya erkeğin kadın veya kadının erkek üzerinde üstün olmasını sağlayan bir üstünlük Ölçüsü varsa o da onların hürmetle­ri, iyilikleri, faziletleri ve Allah korkularıdır. Bu sıfatlarda diğerlerini aşan kimseler, kadın ol­sun, erkek olsun Allah katında diğerlerine üstün olur.

Bu gerçekleri, yukarıya aldığımız ayetiyle Kur'an-ı Kerim mükemmel bir şekilde ortaya koyuyor. Peygamber @ da bu İnsanî değerleri muhtelif hadisleriyle mufassalen izah etmiştir. Mekke'nin fethinde Kabe'yi tavaf ettikten sonra şöyle buyurmuştur: "Allah'a hamdolsun ki, üze­rinizden cahiliyyenin kirlerini uzaklaştırdı ve sizinle iftihar etti. Ey insanlar! Şüphesiz Rabbi-niz birdir. Atanız da birdir. Hepiniz Adem'in ço­cuklarısınız. Adem ise topraktan yaratılmıştır. Allah yanında en değerliniz, O'ndan en çok kor-kanmızdır. Arapların Arap olmayanlara hiçbir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva (Al­lah'tan korkmak ve O'na tam bir inançla inanıp ibadet etmek) iledir. "Sonra o muhteşem müslüman topluluğuna sordu: "Ey insanlar! Tebliğ ettim mi?" , "Evet ey Allah'ın rasûlü!" dediler. "Hazır olanlar, burada bulunmayanlara iletsinler" buyurdu. (Beyhâki).

Yine şöyle buyurmuştur. "Hesap gününde Al­lah size soyunuzu sormayacaktır. Allah katında en şerefliniz, aranızda en faziletli olan ve Al­lah'tan en çok korkandır." (Ibn-i Cerîr). Bir başka hadis-i şerifte: "Allah, sizin görünüşünüze ve zenginliğinize değil, kalpleri­nize ve amellerinize bakar." buyuruluyor. (Müslim ve İbn Mâce). Bu Öğreti yalnızca sözde kalan bir ihtar olarak sınırlandırılmamışlar.

İslam renk, ırk, anlayış farklılığı ve cinsiyet gibi engellerin olmadığı cihanşümul bir topluluk kurmakla bunu uygulama haline getirmiştir. Bu toplumda bütün ulus ve ırklara mensup kadın ve erkekler aynı derecede hiçbir ayırım ya­pılmaksızın eşit hak ve imtiyazlardan istifade ederler. Dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, hangi ulusa mensup olursa olsun, hangi dili ko­nuşursa konuşsun, kadm-erkek bütün insanlara eşit haklan yalnızca Hz. Muharnmed @ 'in teb­liğ ettiği din vermektedir.

Evlilik ilişkileri: Kur'an-ı Kerîm, kadın ve er­keğe bütün faaliyet alanlarında eşit haklar ver­mektedir. Şeref ve itibar sahibi olmalarının ölçüleri aynı, başarılı olmak ve ilerlemek için fırsatlar eşit, hayatlarının emniyet altına alın ması, servetin kazanılması ve sarfında eşit! Ni­ye?... Kur'an-ı Kerîm, bize yeryüzündeki her şeyin kendi türünü sürdürmek İçin sevk-i tabii ile bir his taşıdığını ve bu yüzden mizacının ken­di türünden bir eşe müsait şekilde yaratıldığını söylemektedir. Bu eş, erkeğin hislerine cesaret ve hız kazandıracak, onun kendi türünün korun­ması için verdiği mücadele erkeğe güç verecek ve aktivite kazandıracaktır. "Gökleri ve yeri yoktan var eden (Allah), size kendinizden çift­ler, hayvanlardan çiftler yaratmıştır. Bu (düzen içi)nde sizi üretiyor. Zatına benzer hiçbir şey­den iki çift (erkek-dişi) yarattık, tâ ki düşünüp öğüt alasınız. "(51:49). Yasin Suresinde: "Ne yücedir O(Allah) ki, toprağın bitirdiklerinden, kendilerinden ve daha bilmedikleri nice şeyler­den olan bütün çiftleri yaratmıştır," (36:36) buyruluyor. Bu ayetler çiftleşme veya evlenme (zevciyat) kanununun çok şümullü olduğuna ve yeryüzündeki herşeyi kapsadığına dair hiç bir şüphe bırakmıyor. İnsanlan kuşattığı gibi diğer türleri de kuşatıyor. Eğer bu münasebet biterse tabiatın son derece büyük olan güzelliği, ahenk, ve zerafet, insan mizacına saygı ve sevgi kalma­yacaktır. Bir başka deyişle biri diğeri için güzel­leştirici olan ve birlikte tabloyu tamamlar şekil­de yeryüzündeki tabiat kanunları yaratıcı ta­rafından tanzim edilmiştir. Evlilik kuralı, ben­zerliğin etraflı ve tamamlayıcı şeklidir. Kısaca yeryüzündeki her canlı türü, kendi hususiyetle­rinin ifadesi için başka bir şeye bağımlıdır. Karşı cins, adı geçen alam oluşturmaktadır. Bu, çiftler arasında var olan bir ilişkidir ve her ikisi de birbirine eşit oranda bağımlıdır. Bunda izzet ve zillet gibi üstünlük veya düşüklüğü gerekti­ren bir durum sözkonusu değildir. Kur'an-ı Ke­rim'de, bu ilişkiden şöyle bahsedilir."....Onlar sizin örtünüz, siz de onların Örtülerisiniz..." (2:187).

Bu ayet kadınla erkek arasındaki İlişkinin gaye ve keyfiyetini güzel bir şekilde Özetliyor. (Er­keğin hayatında yalnızca kadının aktif hale geti­rip aydınlatabileceği bir çok pasif yönün ol­duğuna dikkat çekilmektedir. Bunun gibi, kadının hayatındaki bir çok alan da erkek olma­dan eksik kalmaktadır. Tekâmül ve gelişme, nefret, kızgınlık ve rekabete değil, şefkat, sevgi ve işbirliğine erişmeye yöneliktir. Bu husus, Kur'ân'da anlatıldığı şekildedir: "O'nun ayet­lerinden biri de, kendileriyle kaynaşmanız için size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet koymasıdır. Şüp­hesiz bunda, düşünen bir topluluk için ibretler .vardır." (30: 21).

Bu ayetler, İslam toplumunda kadının mevkii ve statüsünün tesbiti ve bunlarsız bir İslam top­lumunun düşünülemeyeceği temeline dayan­maktadır. (Muhammed Kutub; İslam the Mi-sunderstood Religion, sh. 90-131).

 

Eşit Ortaklar

 

Toplumun ve onun kültür ve medeniyetinin İnşasında kadın ve erkek birbirlerine denk or­taklardır. Onların ortak çabaları ve işbirliği ile toplum ortaya çıkacak ve gelişmesi de onlann birlikte gayretleriyle olacaktır. Hayatın yükünü beraber taşıyacaklar, medeni ve kültürel ge­lişme onlann işbirliğine dayanacaktır. Kadm ve erkek, hakkın üstünlüğü için birlikte mücadele edecekler, medeniyetin bütün basamaklarında kötülüklere karşı beraberce savaşacaklardır. Mümin kadın ve erkeklerle, gayri müslim kadm ve erkekler arasındaki bu mücadeleye Kur'an-ı kerîm şöyle dikkat çeker: "Münafık erkekler ve münafık kadınlar birbirlerindendir. Kötülüğü emreder, iyilikten meneder ve ellerini sıkı tutar­lar... İnanan erkekler ve inanan kadınlar, birbir­lerinin velisidirler. İyiliği emreder, kötülükten menederler, namazı kılarlar, zekatı verir­ler.. ."(9:67-71). Bu ayetler, toplumun güvenilir bir zemin üzerine bina edilmesinde kadın ve er­keğin eşit yardımlarını açıkça belirtmektedir. Bütün alanlarda insanlık kültür ve medeniyeti­nin gelişmesi kadın ve erkeğin ortak kuvvetleri­nin sonucudur. Onlar, toplumun inşasında ve kültürel gelişiminde birlikte çalışmışlar, eşit katkılarda bulunmuşlar ve hiçbir şekilde birinin diğerine üstünlük veya düşüklüğü olmamıştır. (Seyyid Celaleddin Ensar Umeri, Women in the Islamic Society, Urdu, Lahor).

Yukarıdaki tartışma islam'ın; kadını eşit bir or­tak, eşit bir işçi ve toplumun erkekle birlikte eşit bir üyesi olarak gördüğüne dair hiçbir şüphe bırakmamaktadır. Beşer olarak aralarında bir ayırım olmadığı gibi insanlık camiasının inşasında eşit katılımlarda bulunurlar. Dünya­daki hayatları süresince her ikisi de bir arada çalıştıkları için hiçbiri diğerine üstünlük iddi­asında bulunamaz.

Gerçekte İslam, kadına yönelik yanlış yargı ve davranışları tümüyle reddetmekte ve hayatın kadın ve erkeğin ikisine de ihtiyaç duyduğunu vurgulamaktadır. Erkeğin yaratılmasında bir gaye olduğu gibi, kadının yaratılmasında da bir gaye vardır. Fıtrat, her ikisi vasıtasıyla kendini gerçekleştirir. "Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. (O) dilediğini yaratır, dilediğine kız çocuk bahşeder, dilediğine de erkek çocuk bahşeder." (42:49).

Hakların Eşitliği: İslâm, kurallarını yalnızca ahlâkî öğretiler veya sözlü bir takım ifadelerle sınırlandırmamışım Kadına aynı zamanda meşru olan bütün haklan vermiş, uygun bir den­ge kurarak ne kadının zayıflığı, ne de erkeğin üstünlüğü gibi bir anlayışa müsaade etmemiştir. Eğer herhangi biri kadının haklarına tecavüz ederse, İslâm'ın bu konuda vazolunan kanunları saldırganlara karşı kullanılır. Yine, herhangi bi­ri bir kadını öldürürse, hareketinin cezasını hiç­bir ayırım veya imtiyaz olmaksızın görür. Pey­gamber @, Yemen'e gönderdiği bir emirname­de konuya şu sözleriyle açıklık getirmiştir. "Şüphesiz ki, bir kadını öldüren erkek asıla­caktır." (Sünen el-Kübrâ, c.VIII sh.208).

başına vurarak bir kızı öldürdü. O da aynı şekil­de öldürülmek kaydıyla kısasa tâbi tutuldu. (Nail al Autar, c.II, sh.İ6O). Hilafeti döneminde Hz. Ömer, bir tek kadının öldürülmesine sebep olan birçok erkeğin kısas edilmesine emir verdi. (Ahkam al Kur'an, Cessas, c.I, sh. 162). Meşhur fıkıhçılar kısasta kadm-erkek ayrımının ol­madığını belirtmişlerdir. (Sünen el-Kübra, Beyhâki, c. VIII, sh.8) Eğer bir kadın, akra­basının katilim bağışlarsa, diğer yakınlarının onun bu kararını bozma hakkı yoktur. (Ebu Da-vud, Neseî). Kadm, savaş sırasında düşman­larından bir kişiyi himayesi altına alabilir. Pey­gamber @, bir hadislerinde buna İşaret etmekte­dir: "Şüphesiz ki, bir düşmanı herhangi bir kadının himaye etmesi müslümanların iyiliğin-dendir." (Tirmizî). Mekke'nin fethinde Ümmü Hani, İbni Hirah'a himaye vermişti, fakat Hz. Ali onu öldürmek istedi. Peygamber @ bunu duyunca; "Ümmü Hani! Senin himayen altında­ki bizim himayemiz altındadır." buyurdular. (Buharı).

Kadının Asıl Çalışma Sahası: Kur'an-ı Kerim, kadının gerçek çalışma ve faaliyet sahasını açıkça tesbit etmiştir: "Evlerinizde oturun, tik cahiliyye (çağı kadınlarının açılıp saçılması gibi açılıp saçılarak yürümeyin..." (33: 33).

İslam, bütün inananlar için takva ve dindarlığa erişmenin Önemini vurgulamıştır. Çünkü bu, iyilik, sadelik ve adalet üzerine bina edilen top­lumun görevlerini yerine getirebilecek çok yüksek karakterli fertleri meydana getirmeye ve eğitmeye yardım eder. Bu da toplumun safi­yetinin korunmasının ve toplumun kötü düşüncelerden olduğu kadar müstehcen sayıla­cak "hâdiselerden de temizlenmesinin ölçülerin­den biridir. Aynı zamanda toplumda eşlerin fıtrata uygun işbölümünden kaynaklanan ve­rimli arttırıcı bir faktördür.

Kadın ve erkek arasındaki bu fonksiyonel ayrı­mın devamı için kadınlar, erkeklere emredilen bazı ibadet sekilerinden muaf tutulmuş, böylece işlerini kesintisiz yapabilmeleri sağlanmıştır. Peygamber @: "Kadınlar için en iyi ibadet yeri evlerinin içidir." (Ahmed b. Hanbel) buyur­muştur. Sahabeden Ebu Hamid Sa'adi'nin hanımı Peygamber @'a gelerek: "Ey Allah'ın Rasulü! Sizinle birlikte mescitte İbadet etmek istiyorum. Sizin düşünceniz nedir?" diye sordu. Peygamber @ şöyle cevap verdi: "Eminim ki sizin gerçek isteğiniz budur, ama bilin ki, sizin için evinizde dar bir odada ibadet etmek, geniş ibadet etmekten daha iyidir. Odada yapacağınız bir odada ibadetten daha İyidir. Odadadaki ibadetiniz, evin ortasında yapmanızdan daha.. İyidir; evin ortasında yaptığınız ibadet, mesci­dinizde yaptığınızdan daha iyidir." Hadisi ri­vayet eden şöyle demiştir: "Peygamber @'in tavsiyesi Ebu Sa'adî'nin hanımını o kadar et­kilemiştir ki, kendisi için dar bir oda edinmiş ve Ömrünün sonuna kadar ibadetini o odada Cuma namazı yalnızca cemaat şuurunun bir göstergesi olmakla kalmaz, aynı zamanda fert­ler arasındaki ilişkilerin kuvvetli bir hale gel­mesini ve İslam'ın emir ve nasihatlannm an­latılmasını da sağlar. Bununla birlikte kadın bu tür toplu namazlardan da mes'ul tutulmamıştır. Tarik b. Şihab, Peygamber @'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Cuma (namazı) köleler, kadınlar, çocuklar ve hastalar dışındaki bütün müslümanlara farzdır." (Ebu Davud).

Hak ile bâtıl arasındaki mücadelede hakkın za­feri için müslümanlar herşeylerini ortaya koy­mak zorundadırlar. Fakat, kadınlar gayri müslimlerle yapılan cihadda savaş alanında bu­lunmakla emrolunmamışiardır. Hz. Aişe Pey­gamber @ in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Evinizde oturmanız sizin için cihaddır." (Müsned-i Ahmed). Bir kadın sahabe şöyle de­di: "Allah, cihadı erkeklere farz kıldı, galip ge­lirlerse savaş ganimetlerini alırlar, eğer şehid olurlarsa Rabbleri katında rızıklanacakları yer­de yaşarlar. Peki bizim hangi hareketimiz on­ların bu hareketine eşittir?" Peygamber @ şöyle cevap verdi: "Kocalarınıza itaat etmeniz ve on­ların haklarını bilmenizdir." (Al-Targib wal-Tarhib, c.III, sh. 336).

Bir gün Hz. Aîşe Peygamber @'a kadınlara ci­hadın zorunlu olup olmadığını sordu. Peygam­ber @ cevaben: "Evet, onlar cihada gitmekle emrolundular, fakat bu cihadda dövüşmek yok­tur ve bu; hacca gitmek ve Kabe'yi ziyaret et­mektir (umre)." buyurdular. (İbn Mâce). Hanı­mları, cihada gitmek için izin istediklerinde; "Sizin cihadınız hac'dır." Bir başka zaman da; "Sizin için hac en iyi cihaddır.TT buyurmuştur. (Buhari).

Cemiyetin iyiliği sözkonusu olduğunda evle­rinden çıkmalarına izin verilmiş veya onların iyiliği dikkate alındığında bazı toplu ibadetlere katılmaları sağlanmıştır. Onların cemiyetteki aslî fonksiyonlarının, zihinlerde tazeliğini mu­hafaza etmek için belirli adımlar atılmıştır. Me­selâ, erkeklerle birlikte cemaatle namaz kılma­larına izin verilmiş, ancak, karışık olarak değil, ayrı safta kılmaları istenmiştir. Ebu Hurey-re'den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Peygam­ber© şöyle buyurmuştur: "Erkekler için en iyi saf ön saf, en kötü saf da en son saftır. Kadınlar için ise en iyi saf sondaki saf, en kötü saf da hep­sinin önündeki saftır." (Müslim).

Bu hadis, İslâm'ın, kadınların aslî ve tabii hare­ket sahalarım terkedip başka sahalara girmele­rini hoş görmediğine açıklık getirmektedir. Diğer taraftan bu emir, onu cemiyetin diğer meşgalelerinden kurtarır ve kadını kendisine emanet edilen sahada görmek ister. Buna rağmen hiçbir zaman kadın dış dünyadan ta­mamıyla kopanlamaz. Bu, kadının zihnî ve pra­tik yeteneklerinin büyük bir bölümünü kendi sahasında yapacağı anlamına gelir. Nasıl ki, toplumun genel düzeninde değişik daireler, şubeler, cemiyetler, dernekler ve belediyeler toplumun yararı için kendi sahalarında çalışırlar, ama hiçbir zaman ondan ayrılmazlar. Onlar da toplumun parçalarıdır ve toplum on­ların üzerine kurulmuştur. Ama hiçbiri kendi basma toplumun gayesini yerine getiremezler. Hedefe, hepsinin işbirliği ile gidilebilir. Bunun gibi İslam, ev işleri ile ilgili görevleri kadına vermiştir. Fakat bu, onun zihnî ve aktif kabili­yetlerini bu alanda sınırlandırmadığı gibi sosyal hayatın gereği olan haklardan da mahrum etme­miştir. Diğer taraftan kadını, toplumda başarılı bir hayat sürmesi için eğitir ve terbiye eder. (Muhammed Kutub, islam the Misunderstood Religion, sh. 90-131).

Gerçek Başarı: Hiçbir fert şu üç şart sağlanma­dan toplumda başarılı bir hayat süremez:

Birincisi; kişi, iyi ile kötü arasında ayırım yapa­bilmelidir. Bunun önemi yalnızca kişinin ge­lişmesi için değil, aynı zamanda toplumun ge­lişme ve büyümesi de buna bağlıdır. Kadm-er-kek her ferde görevi ne olursa olsun iyi ile kötüyü, hak ile bâtılı ayırdetme kabiliyetini ka­zandırmak devletin görevidir.

İkincisi; kendi muhakemesine göre çalışmak için bütün fırsatlara sahip olmalıdır. Devletin de bu hakka yönelik saldırıları önlemek için gerek­li güç ve mekanizmaya sahip olması lazımdır. Aksi halde kişinin neyin iyi veya kötü olduğunu tesbit etmesi kendi seçtiği yönü takip etmesini sağlayamayacaktır.

Üçüncüsü; toplumla ferdin haklan arasında tam bir denge olmalıdır. Fertten, topluma ve onun müesseselerine bağlı olması istenir. Toplumun faydası için ferde hak yolda çalışma hürriyeti verilmelidir. Fert üzerindeki yanlış bir hareke­tin toplumun menfaatlerine zarar vereceği gibi aynı şekilde, toplumun bir bölümündeki kötülük ve zarar da ferdi rahatsız edecektir. Önemli bir nokta da, nasıl ki topluma ferdin ha­reketlerini yargılama yetkisi verilmiştir, ferde de toplumun hareketlerini kontrol etme ve onun

gelişimi için çalışma hakkı verilmelidir. (Sey-yid Celaleddin Ensar Umerî, Woman in the Isla-mic Society, Urduca, Lahor).

Bu şartlar ışığında, şimdi de İslâm toplumunda kadınların itibarı için yapılan faaliyetleri araştıralım:

 

Kadınların Haklarının Korunması

 

İslâm, kadına yalnızca insanlık tarihiyle başla­yan haklarını vermekle kalmamış, bunun yanında erkeklerden gelecek tecavüzlere karşı kadın haklarım himaye ermiştir. Açık bir biçim­de tecrübeler göstermiştir ki, bilinen genel prensipler içinde kadınlar kocalarıyla aynı hak­lara sahiptirler. (2:228). Bu hakların ihlali gayri meşrudur. Kadınlar bu durumda kocanın tek so­rumluluğu olan bu haklarının korunmasını is­terler. (2:220-226 ve 4:34). Mehir isteme hak­lan vardır. (2:236-237) ve (4:19-20) ki, bu da evliliğin şartlarındandır. (4:24-25).

Kadın, kocasının birden fazla evlenmesinde adalet mecburiyeti getirilerek korunmuştur. Eğer, koca, İslâm kanunlarının öngördüğü şekilde hanımlar arasında adaleti sağlayamaya-caksa birden fazla kadınla evlenmesi yasak­lanmıştır. (4:3 ve 129) Kocanın, hanımım me­rak içinde bırakması yasaklanmış (4:129) ve eğer erkek boşanmakta kararlı ise, bunu dostça ve kadına hiçbir zarar ve ziyan vermeksizin yap­malıdır. (2:229-231). Aynı şekilde kadın her halükârda kocasıyla birlikte yaşamıyorsa boşanma hakkına sahiptir (hul'u). Buna rağmen onlara tamamıyla aynlmadan önce meseleyi bir hakime havale etmeleri tavsiye edilmiştir. (4:35).

Kadın, kocasını seçmekte tam bir serbestliğe sahiptir. Hiç kimse onu isteği dışında evlendire-mez. Konumuz ile ilgili hadisi Neseî, Hz. Aişe (r.anha)'dan şöyle nakleder: "Genç bir kız, Aişe'nin yanma girdi ve: 'Babam beni isteme­diğim halde kardeşinin oğluna verdi. Benimle, onun i'tibarsızhğmı kaldıracak.' dedi. Aişe: 'Peygamber @ gelinceye kadar otur.' dedi. Daha sonra Peygamber@ geldi ve kız O'na (olayı) an­lattı. Bunun üzerine Peygamber @ kızın babası­na haber gönderdi ve onu çağırttı. O da, emri kıza bıraktı. Kız: 'Ey Allah'ın Rasulü! Babamın yaptığına razıyım; lâkin ben babaların bu işte rolleri olmadığını kadınlara öğretmek istedim.' dedi." (Buhari).Babanın veya velinin, kızlarını zorla evlendiremeyecekleri bu hadisle te'yid edilmiş oluyor. Berîre adındaki bir cariye Mu-giys adını taşıyan bir köle ile evliydi. Bir müddet sonra Berîre azâd edildi ve bir kölenin nikâhı altında kalmayı reddetti. Aişe (r. an-ha)'dan rivayet edilen hadiste: "Berîre azad ol­duğu vakit kocasında kalıp kalmamak hususun­da muhayyer bırakıldı." denilmiştir.

Bu da İslam'ın kadın haklarını nasıl koru­duğunu açıkça göstermektedir. Halifeliği döne­minde Hz. Ömer'in hanımı ile ilgili olan şu olay meseleye daha bir açıklık kazandırmaktadır. Peygamber @ döneminde kadınlar namaz için mescide gitmeye alışmışlardı. Bununla birlikte Hz. Ömer, halifeliği döneminde kadınların ev­lerinden dışarı çıkmasının uygun olmayacağını düşünüyordu. Ancak Peygamber @'in bu duru­ma müsaade ettiğini bildiğinden kısıtlamaya gitmeyi de muvafık bulmuyordu. Hanımı Atike bu müsaadenin verdiği rahatlıkla namazlarını cemaatle kılıyordu. Bİrgün Ömer (r.a) şöyle de­di: "Bilirsin ki ben böyle bir şeyi sevmem." O da: "Vallahi sen beni nehyetmedikçe ben de git­mekten vazgeçmem." (Buhari).

Bu misaller göstermektedir ki, İslam toplumunda kadın haklan nasslarla koruma altına alınmış ve saygı görmüştür. Kadınlar ve erkekler toplu­mun saadeti için ortak bir ruh hali ile birlikte çalışırlar. İkisi arasında fıtratlarında var olan farkh çok az mesele vardır ki, onlar da sosyal hayattaki ahenk ve uyuma renk katarlar.

 

Aile

 

İslâmî toplum düzeninde aile, insanlığın ilk ve asıl birimidir ve medeniyeti mümkün kılan yapıcı bir kuvvettir. Aile evlilikle kurulur ve ak­rabalık bağlarının büyümesiyle gruplar, aşiret­ler, toplumlar ve milletler meydana gelir. Top­lumun genç üyelerini sevgi ve saygı ile eğitip hazırlayan evlilik, onların insanlık medeniyeti­nin gelişme ve devamında da kendilerini vak^ fetmeleri için toplumsal görevlerini yerine ge­tirme hususunda kutsiyet ve içtenlikle eğitir ve hazırlar. Aileler, toplumun gelecek kuşak­larının kendilerinden daha iyi eğitilip terbiye edilmesi ve insanlığın kültürel mirasının muha­fazası, gelişimi ve devamı için daha iyi imkan­ların verilmesini büyük bir ciddiyetle isterler. Bunun için insanlık medeniyetinin güç, zengin­lik ve ilerlemesinin ana kaynağı ailedir. Ve bütün bunlar mevcudiyetlerini evliliğe borçlu­dur; evlilik olmaksızın, insanlığın değişik üye­lerini birleştiren akrabalık bağları ve aile olma­yacaktır, dolayasıyla medeniyet de olmaya­caktır. İnsanları birleştirip medeniyeti mümkün kılan ailedir. Ailenin bu sözkonusu Öneminden dolayı İslam, aileyi ilgilendiren sosyal mesele­lere özel bir ilgi göstermiş ve toplumun bu en küçük biriminin sağlam, kuvvetli ve sağlıklı bir temel üzerine kurulması için büyük çaba göster­miştir.

İslam'da kadın-erkek ilişkilerinin biricik meşru şekli evliliktir, bunun için aileyi kurar ve onlan şevk ve istekle doldurarak içtimaî sorumluluk­larım şuurlu bir şekilde icra edip yerine getirme­yi üzerine alır. İnsanlık medeniyetinin refahı, iyiliği ve sadeliği, sosyal sistemin ilk birimi olan ailenin sadeliği, dinine ve iyiliğine bağlıdır. Bundan dolayı İslâm konuyu ehemmi­yetle ele almış ve onu sağlam ve uygun ayaklar üzerine oturtmak için pratik ve meşru bir çok ölçü koymuştur.

İlk olarak onun temin ettiği sosyal hayat; evliliği sadece fizikî bir gereklilik değil, aynı zamanda dini bir görev kabul etmesi sebebiyle evlilik vasıtasıyla kurulmuş olur. Gençler arasında ev­lilik teşvik edilmiş ve bekârlık kınanmıştır: "İçinizden bekârları ve köle ve cariyelerinizden iyileri evlendirin. Eğer yoksul iseler, Allah lütfuyla onları zengin eder. Allah geniş {nimet ve lütuf sahibî)dir, (her şeyi) bilendir." (24:32). Yine Nisa Suresi'ndekİ bir ayette şöyle denil­mektedir:".... size helal olan (başka) kadınlar­dan ikişer, üçer, dörder alın..." (4:3).

Evlenmeye gücü yetmeyenlerin iffetli olmaları tavsiye edilmiştir. {24:33). Peygamber @ genç insanlara evliliği tavsiye ederek bu kurumu güçlendirmiştir. Rasulullah @ şöyle buyurdu­lar: "Evlilik benim sünnetimdir. Benim dav­ranışlarımı sevenler benim sünnetime uysunlar. Şu halde kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir." Abdullah b. Mes'ud'dan riva­yet edilmiştir ki: "Rasulullah @ bize; 'Ey genç­ler topluluğu, sizden kimin evlenmeye gücü ye­tiyorsa hemen evlensin; zira evlilik, gözü (ha­ramdan) daha yumdurucu, iffeti daha koruyu­cudur. Kimin gücü yetmezse o da oruç tutmayı iltizam etsin. Çünkü oruç onun için hayalarını kesmek demektir.' buyurdular." Yine buyuru­yorlar ki: "Çok doğuran sevimli kadınları alın, çünkü ben kıyamet gününde sair ümmetlere si­zinle öğüneceğim." Bir başkasında ise; "Ergen­lik çağına gelen erkekler evlensinler, çünkü ev­lilik onları aşırılıklardan korur." buyuruyorlar. Diğer bir hadis-i şerifte konuya şöyle dikkat çe­kilir: "Bîr müslüman evlendiğinde dininin yansını kurtarır. Diğer yansını kazanmak İçin dini bir hayat sürmeye çalışsın."

İkincisi; İslam, evlilik dışı bütün cinsî münase­betleri yasaklamış ve zinayı ağır ifadelerle kınamıştır. (25:68). Kadınlara ve erkeklere if­fetli olmalarını, gözlerini harama dikmemeleri­ni, kadınların zinet ve güzelliklerini toplum İçinde sergilememelerini tavsiye etmiştir (24:30-31). Kadınlara ayrıca, kendilerine ha­ram olan erkeklerle gereksiz yere konuşmama­larını ve onlan ağırlamamalan uyarısında bulu­nulmuştur (33:32). Kadınlarla erkeklerin kanşık olmalan yasaklanmış (33:59) ve genelde kadının hareket alanı ev ile sınırlanmıştır. (33:33). Kadın ve erkek her ikisine de izinsiz olarak başkalarının evlerine girmemeleri emre­dilmiştir (24:27). Müstehcenliğe ve hayasızlığa yol açacak propaganda yasaklanmıştır (24:19). Kumar ve içki gibi fuhşiyata götüren vasıtalar da yasaklanmıştır (5:90). Bunun yerine vasat bir hayat düzeyi ile bunun sarf şekli teşvik edil­miştir (25:67). Ailenin kutsiyetine karşı bir suç işlendiğinde, İslam diğerlerine ders ve ibret ol­ması için sert bir cezayı emreder (24:2-3).

Bütün bu Ölçülerin hedefi, toplumu sorumsuz hareketlere teşvik etmeye sebep olan dav­ranışlardan temizlemek ve böylelikle aileyi mu­hafaza ederek sağlamlaştırmaktır. Aileyi bo­zan, zarar veren, sürtüşme ve ayrılmaya sebep olan bütün hareketler yasaklanmıştır. Bu an­layışla aile haklarına , yönelik ihlâllere karşı İslam, doğru, esaslı ve ayrıntılı kurallar koymuştur. Kurallan çevreleyen bu sağlam du­var ve esaslar aileye emniyet ve güvenlik sağlar. Böylelikle aile fertleri iyilik, refah ve ibadet şuuru içinde canlı bir hayat kurarlar. İnsanlık toplum ve medeniyetinin temel taşı olan ailenin saadet ve refahı sosyal hayatın, me­deniyetin mutluluk ve zenginliğini arttıracaktır. Bunun önemine binaen islam, aile hayatına yalnızca arzu edilen şekliyle bakmamış, yanısıra onu bir İffet ve İbadet şekli olarak telak­ki etmiştir. Gençlere her fırsatta evlilik ha­yatının sorumluluklarını üstlenmeleri ısrarla tavsiye edilmiştir. Aynı şekilde, dünyadan el-etek çekici bir zabitliği değersiz olarak kabul et­miş, bu tür bir davranışı lüzumsuz bularak kınamış, fıtrattan sapma ve ilahi davaya isyan olarak telakki etmiştir. Bunun gibi İslam, evlen­me işlemlerini basitleştirmiş, kolaylaştırmış, onu zorlaştırıcı gelenek, merasim ve usulleri uygun görmemiştir. Bu itibarla İslam, doğuştan gelen soyluluk, kast, aile ve zenginlik gibi imti­yaz belirleyici hurafeleri ortadan kaldırmış; kendileri istediklerinde müslüman bir erkekle müslüman bir kadının evlenmesine müsaade et­miştir. "Basit bir merasimle iki şahit önünde ev­lenebilirler, fakat bu haberi yaymalıdırlar ki, halk onların evli olduklarını bilsin." (Seyyid Celaleddin Ensar Umerî, Woman in the Islamic Society, Urduca, Lahor.).

Aile bağlarını kuvvetlendirmek, karı koca arasındaki sevgi, muhabbet, münasebet ve irti­batın güçlenmesi için İslâm'da değişik emir ve tavsiyeler vardır. Bunlar, onların ahlâkını güzelleştirip, saadet, huzur ve refah içinde yaşamalarını temin ederek onların müşterek çalışmaları ile insanlık kültür ve medeniyetinin amaç ve hedeflerini zirveye çıkartır. (30:21,7:187 ve 2:189). Alışılagelen tartışmalar ve farklılıklar neticesi ortaya çıkan karşılıklı an­layış ve hoşgörüyle düşüncesizce hareket etme­yi bir yana bırakırlar. Aceleci bir tavırla hareket etmezler. (4:129-130). Bütün böylesi durumlar­da hususiyetle kocalara nezaket ve adalet tavsi­ye edilir (2:229,4:19). Tartışırken bile ellerin­den geldiği kadar sevgi ve hoşgörüyle davran­malı, kibarca hareket etmelidirler. Buna rağmen dostça yaşamaya devam edemeyecek -lerse hakkaniyet ölçüleri içerisinde hayatlarını ayırmaları tavsiye edilir. (2:231 ve 65:2). Koca­lar Öncelikle hanımları arasında cömert ve nazik bir tavır içinde olmalıdırlar. (2:237).

Teamülde koca, ailenin geçimini temin eden ve güveni sağlayandır. (54:34). Bu görevlerinde erkeğin hayırsever ve adil olması tenbihlenir (2:226-227) ve görevlerini adalet ve işbirliği içinde ifa etmesi istenir (4:4). Karısının menfa­atlerini yersiz görmek veya sırf zarar vermek için koca makul görülmez ve muhafaza edilmez (2:231). Adaletle davranabildiği müddetçe bir­den fazla hanım almasına izin verilir. Aksi halde tek bir hanım ile hayat sürmek zorundadır. (4:3). Fakat o, birden fazlaJtadmla evlenirse, onların her birine eşit muamele etmeli ve herhangi biri­ni itham altında tutmamalıdır (4:129). Bunun gibi, kadınlara da kocalarına karşı itaatli ve sa­dakatli olmaları (4:34) ve kocalarının arzu et­mediği herhangi bir kimseyi evlerine almama­ları öğütlenmiştir. Hayatla ilgili pratik problem­leri hesaba alıcı; kan ve kocanın her ikisine de insaf, adalet ve fedakârlık temelleri üzerine ku­rulu kendi hakları verilmiştir.

Bütün bu emir ve prensiplerin hedefi sadece ev­lilik münasebetiyle ilgili bağlan korumak ve güçlendirmek olmayıp, aynı zamanda aileyi sevgi ve anlayış güzelliği üzerine inşa etmektir. Bu arkadaşlık ruhu ve muhabbet kaybolduğun­da karı ve kocanın her ikisine aynlma hakkı ve­rilir. (2:226-227). Bununla birlikte kadın, cemiyet içerisinde olduğu gibi aile içerisinde de yapıcı rolünü oynayabilir. Yalnız, eğer o, tabii içgüdülerine uyar, kendini erkekle eşit görür ve kendi davranışlarında erkeğimsi içgüdüleri or­taya koymaya gayret ederse, kendisine bahşedilmiş olan tabii rolü oynama hususunda başansız olacaktır. Yukanda zikredilenlerin so­nucu, kadın, insan şahsiyetini geliştirmede bir anne olarak kendi rolünü oynama hususunda başarısız olursa, bu durumda da insan nesli için büyük bir kayıp meydana gelecektir. Bilhassa, eğer o, kendi enerjisini boş ve yersiz çabalarla tüketir ve eski çağa ait "kim üstündür kadın mı, erkek mi?" gibi sorulara cevap aramaya çalışırsa.... (A. K. Brohİ, islam in the Modern World,sh. 126-129).

İslam, kadına onun gerçek mevkiini verdi ve onu erkekle aynı seviyede tuttu. Bu mevkide hem kadına hem erkeğe şeref, itibar ve sevgide aynı şekilde muamele edilir. Çocuklar müşterek bir ilgi, ihtimam ve muhabbet bağı içindedirler; aile içi sorunlarda sevgi ve karşılıklı dayanışma ile, baskıya yönelmeksizin karar verilir. Bu ha­yat tarzı ancak kadın ve erkeğin farklı fakat bir­birlerini tamamlayıcı tam idrakiyle, sevgiden ve aile münasebetlerinin anlaşılmasından hasıl olur. Her ikisi birbirine ihtiyaç duyar ve birbir­lerine bağlı olurlar. Kadın, erkeğine huzur verir ve karşılığında ondan sevgi ve huzur elde eder. Böylece kadın erkekle yarışa girmeyip onunla anlaşmış olur. Ayrıca o, beraberliğin farkında olarak kendi tabii rolünü üstlenip kendi ortağına muhtaç hale gelir. Erkek ve kadın arasında bu tabii, sıhhatli ve yapıcı durum, kültür ve mede­niyette olduğu gibi, cemiyeti de verimli bir nok­taya getirir ki, bu husus, insanlık idealinin hede­fidir. (A.K. Brohi, islam in the Modern World, sh. 126-127).

 

KISIM 2

 

KADININ HAKLARI

 

İslam, iki cins arasındaki biyolojik ve psikolo­jik farklılıkları, günlük hayattaki fonksiyon­larını ve onların faaliyet sahaları veya ya­ratılıştan gelen farklılıklarını kabul eder. İslam, kadın ve erkeğin asıl vazifelerini bu farklılık temeli üzerinde kurulan sosyal sistem içindeki kendi görev ve yerlerini tesbit eder. Bu hususta aşağıdaki yönlendirici prensipler esas alınır.

ilk olarak İslâm, yöneten ve yönetilen arasın­daki münasebet, köle ve efendi arasmdakİne Denmemesin diye, aile içinde düzenin istismar edilmeyecek bir şekilde sürmesi için erkeğin otoritesine rıza gösterir.

İkinci olarak o, sosyal çatı içerisinde kadının ta­bii meziyetlerini en üst seviyeye çıkaracak bi­çimde geliştirmek için onun yapabileceği şekil­de bütün bu tür fırsatları kadına verebilmeyi tav­siye eder. Böylece kadın, medeniyetin gelişme­sinde kendi rolünü etkili bir şekilde oynayabilir. Üçüncüsü, İslam, bir kadın için ilerleme ve ge­lişmenin en üst basamağına eriştirmeyi mümkün hale getirir. Erkek gibi olmak onun ne haklarından ne de vazifelerinden biridir. Aynı zamanda bu durum ne sadece kendisi ne de er­keğin yapısına uygun bir halde düzenlenmiş ce­miyet için ve ne de aynı zamanda güçlü hayat içinde kadının yer alabileceğine imkan verir.

İslam bu prensiplerin muhafazasını ve kadının çok büyük sosyal ve iktisadi haklarını garanti et­miş, onun mevkiini yükseltmiştir. Dünyadaki modern veya eski sosyal bir sistemde bulunma­yacak bu tür mevki ve hakların korunması için ahlakî ve hukukî bir himaye sağlanmıştır. (Ebu'1-A'la Mevdûdî, Purdah and the Status of Women in islam, Lahor, 1976).

 

Sosyal Haklar

 

İslam, kadını erkeğe eşit ve onların evlilik münasebetlerinde tam bir ortak olarak tanır. Er­kek, baba ve evin geçimini üstlenen kişi; kadın ise anne ve ev işlerinin idarecisidir. Her ikisinin rolü, İnsan medeniyetinin ilk ve esaslı kökü olan aile hayatının başarılı işleyişi için eşit derecede lüzumludur. Kur'an şu ifadeler içinde bu ilişki­ye işaret eder: "Allah sizin için kendi (cins)iniz-den eşler yarattı. Eşlerinizden de size oğullar ve torunlar yarattı ve sizi hoş (helal ve güzel) şey­lerden rızıklandırdı." (16:72). Kur'an-ı Kerîm, Şûra Suresi'nde iki cins arasındaki yakın müna­sebetlere tekrar temas eder: "Gökleri ve yeri (yoktan) yaratandır. Size içinizden eşler, çift çift hayvanlar var edendir. Bu suretle çoğal­manızı sağlar.,." (42:11). Bu ayetler cinsî hayatın hikmeti ve önemini ortaya koyar ve taraf­lar arasında sevgi ve eşitlik temeline dayalı aile hayatını kurma ihtiyacını belirtir. Ayetler aynı zamanda taraflara bu münasebetlerini iyice yakınlaştırmalarım ve onu sağlam bir müessese üzerine kurmalarım hatırlatır. Bu hususlar şuur­lu bir şekilde bu evlilik münasebetinin kendisi­ne şükran ve minnet duymaları gereken Allah'ın bir lütfudur. Ve Allah'a şükretmenin bir yolu, evlilik müessesesini başanlı hale getirmek, ada­let ve insaf ile her çabayı birisinin hayat ortağı kabul ederek göstermesidir.

Allah'ın lütfunun bir başka işareti de, O'nun sev­gi ve nezaket hissini eşlere vermesidir. Bu yüzden onlar, kendilerinin de faydası için eşit bir şekilde, muhabbet, sulh ve huzuru elde eder­ler. Bu husus ayrıca onların evlilik bağlarını da­ha kuvvetli bir hale getirmeye yardım eder. Kur'an, bu psikolojik ve ruhi bağlara şöyle te­mas etmektedir. "O'nun ayetlerinden biri de, kendileriyle kaynaşmanız için size kendi nefis­lerinizden eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet koymasıdır. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır." (30:21). '

Bu ayet evlilik münasebetleriyle ilgili anlayış ve hikmetleri ihtiva eder. Ev halkının eşit hak ve imtiyazları nasıl kullanacakları konusunda da yönlendirici olmaktadır. İlk mesele "Yaratıcı­nın bir hikmeti mucibince insan, bir tek cins ola­rak değil, insan olarak birbirine eşit, figür ve şekil olarak aynı temel formüle sahip, fakat farklı fiziki yapıya, farklı zihni ve psikolojik ni­teliklere, farklı duygu ve arzulara sahip olan iki ayrı cins halinde yaratılmıştır. Daha sonra bu ikisi arasında o denli mükemmel bir ahenk ya­ratılmıştır ki, her ikisi de, diğerine mükemmel bir eş olur. Birisinin fiziki ve psikolojik ihtiyaç­ları tam anlamıyla diğerinin fiziki ve psikolojik ihtiyaçlarına denk gelir. Bundan başka, Hikmet sahibi Yaratıcı, yaratılışının ta başlangıcından beri her İki cinsten eşit oranlarda yaratmaktadır ki, hiçbir ülkede veya hiçbir bölgede sadece kızların veya sadece, erkeklerin doğduğuna şahit olunmamıştır. Bu olay, insan aklının ke­sinlikle hiçbir dahlinin bulunmadığı bir alandır. İnsan, kızların dişil niteliklerle, erkeklerin de eril niteliklerle - ki bu nitelikler tamamen birbir­lerini tamamlayan özelliktedirlervam ettiği tabii akışa, hiçbir müdahalede bulu­namaz, dünyanın her yerinde kadınların doğmaya devam ettiği belirli oranı da bozamaz. Yüzyıllardan beri, milyonlarca, milyarlarca in­sanın doğusundaki bu ahenkli düzen ve bu düzenin işleyişi asla tesadüfi olamaz. Bu da sa­dece bir Yaratıcının, bir tek Hikmet Sahibi'nin başlangıçta sonsuz hikmeti ve kudreti ile mükemmel bir kadın ve erkek planı düzenle­diğini ve daha sonra bu mükemmel plana göre belirli oranlarda, ayrı kişisel özelliklere sahip sayısız kadın ve erkeğin dünyaya gelmesi için harikulade bir düzen kurduğunu göstermekte­dir.

İkincisi; "bu sistem şans eseri gelmemiştir, bila­kis Yaratıcı, bu düzeni, kadının ve erkeğin bir­birlerinin tabii ihtiyaçlarını karşılamalarını ve her ikisini birbirlerinde huzur ve sükunet bul­maları amacıyla kurmuştur. Bu, yaratıcının bir taraftan insan neslinin devamını sağlamak, diğer taraftan da bir insan medeniyeti meydana getirmek için araç olarak seçtiği mükemmel bir düzendir. Eğer iki cins değişik dizayn ve şekil­lerde yaratılmış ve her ikisine de birlikte olduk­larında duydukları ahenk ve huzur duygusu yer­leştirilmemiş olsaydı, insan nesli koyunlar ve keçiler gibi üreyebilirdi. Fakat bir medeniyetin doğması ihtimali sıfır olurdu. Hayvan türlerinin hepsinin aksine bir insan medeniyetinin ortaya çıkmasını sağlayan asıl özellik, Hikmet Sahibi Yaratıcının her iki cinse, birbirlerine karşı bira-rada olmadıklarında tatmin edemeyecekleri bir sevgi, istek ve arzu yerleştirmesidir. Bu huzur ve sükunet arzusu, onları birlikte bir yuva kur­maya zorlamıştır. Yine bu arzu, aileleri ve kabi­leleri oluşturmuş ve insan için sosyal hayatı mümkün kılmıştır. Sosyal hayatın gelişmesinde insanın zihni özellikleri de mutlaka yardımcı bir rol oynamıştır. Fakat bunlar asıl itici güçler değildir. Sosyal hayatın oluşmasını sağlayan asıl İtici güç, kadın ve erkeğe yerleştirilen ve on­ları bir "yuva" kurmaya zorlayan arzudur. Akl-ı selim sahibi bir kimse kalkıp da bu Hikmet ese­rinin tabiat güçleri sonucu şans eseri meydana gelmiş olduğunu söyleyebilir mi? Veya bunun birçok ilah tarafından düzenlendiğini ve binler­ce yıldan beri sayısız kadın ve erkeğin bu tabii arzu ile doğup varolmaya devam ettiğini söyle­yebilir mi? Bu, yalnız sağduyudan yoksun in­sanların kabul etmeyeceği sadece ve sadece bir Tek Varlığın, o Hikmet Sahibinin hikmetinin bir ayeti, bir işaretidir. Üçüncüsü; "burada cinsî bir sevgi olan aşk, erkek ve kadın arasındaki ca­zibe için birinci derecede itici bir faktör olur ve onları birbirlerine bağlı bir şekilde muhafaza eder. "Merhamet" ve "şefkat" evlilik hayatını tedrici bir şekilde geliştiren ruhî münasebetle­rin varlığını gösterir. Bu tür faziletlerle onlar birbirlerine karşı nazik, şefkatli ve hoşgörülü olurlar. Öyle ki yaşlılık döneminde cinsî sevgi asgariye düşer ve iki eş birbirine gençliklerinde olduğundan daha bağlı olabilirler. Yaratıcının insanın içine yerleştirdiği bu iki olumlu güç, in­sanda varolan tabii arzuyu destekler nitelikte­dir. Bu istek ve arzu sadece huzur ve tatmin arar ve kadınla erkeği bir araya getirir. Bundan sonra bu iki güç (sevgi ve merhamet) ortaya çıkar ve birbirlerinden ayn ortamlarda yetişmiş olan iki yabancıyı o denli birbirine bağlar ki, bu ikisi ha­yatının birçok zorluklarına rağmen yaşamaya devam ederler. Milyonlarca insanın kendi ha­yatında yaşayıp tecrübe ettiği bu sevgi ve mer­hamet, ölçülüp tartılabilen maddi bir şey değil­dir. Bu iki özellik, ne insan vücudunu oluşturan yapısal elementlere bağlanabilir, ne de bunların ortaya çıkışı ve doğuşu bir laboratuvarda ince­lenebilir. Bunun tek açıklaması Hikmet Sahibi Yaratıcının belirli bir gaye için bu iki özelliği in­sanın gönlüne yerleştirmiş olmasıdır. (Tafheem al-Quran, c. III, sh. 744-746).

Şüphesiz erkek kadın arasındaki evlilik müna­sebetleri, bu birlik içinde sadece onların eşit or­taklığını değil, bu müessesenin arzu ettiği hedef ye gayeyi elde edebilir. Bu ayet, bu yüzden İslam'ın kendi sosyal ve evlilik münasebetlerin­de cinsler arasındaki eşitliği arzu ettiği ger­çeğine işaret eder. Bu sebeple o, kadın ve erkek arasındaki yakın münasebetleri kuvvetlendirme hususundaki kendi faydalı fonksiyonuna hiz­met ve insanlık medeniyetini sağlam ve sıhhatli bir temel üzerinde kurmaya yardım eder.

BöyJe sevgi dolu bir aileyi kurma yolunda ko­canın fonksiyonu, kendi eşine şefkat, sabır, ne­zaket ve saygı ile muamele konusunda Allah'a karşı kendi görevini tam olarak yerine getirme­yi icabettirir. Kocanın bu alicenap ve sevgi dolu davranışı kendi eşinin kalbini tamamiyle ka­zanmasına sebep olacak ve onlar arasında düzenli, iyi bir münasebeti geliştirecektir.

Kur'an kadınlara karşı kötü muameleyi şiddetli bir şekilde yasaklar ve onlara karşı nezaketi em­reder: "Ey inananlar, kadınları miras yoluyla zorla almanız size helal değildir. Onlara verdik­lerinizin bir kısmını (onlardan) alıp götürmek için onları sıkıştırmayın. Şayet açık bir edepsiz­lik yaparlarsa başka. Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız, bilin ki sizin hoşlan­madığınız bir şeye Allah çok hayır koymuş ola­bilir." (4:19).

Hanımlara karşı bu nazik ve güzel muamele bütün devirlerde inananlar üzerine onların iyi bir aile münasebeti sürdürmeleri ve dostça bir arada yaşamayı veya ayrılmaya karar veril­diğinde iyi bir şekilde evlilik birliğini sona erdirmeyi emreder. Kur'an bütün şartlar altında, hatta onlarla boşanma durumunda bile kadınla­ra karşı nazik muamele konusunda son derece kat'i bir tavır içindedir: "Boşanma iki defadır. (Bundan sonra kadım) ya iyilikle tutmak, ya da güzelce salıvermek (lazım)dır. Onlara verdikle­rinizden bir şeyi geri almanız, size helal değil­dir. Şayet erkek ve kadın, Allah'ın sınırlarında duramayacaklarından korkarlarsa başka. Eğer erkek ve kadının Allah'ın sınırlarında durama­yacaklarından korkarsanız, o zaman kadının (ayrılmak için) verdiği fidyede (hakkında vaz­geçmesinde) ikisine de bir günah yoktur. İşte bunlar Allah'ın sınırlandır, sakın bunları aşmayın. Kim (ler) Allah'ın sınırlarını aşarsa işte onlar zalimlerdir. Erkek (üçüncü kez) boşarsa, artık bundan sonra kadın, başka bir ko­caya varmadan kendisine helal olmaz.... Kadın­ları boşadığmız zaman bekleme sürelerini bitir­diler mi, ya onları iyilikle tutun, ya da iyilikle bırakın; haklarına tecavüz edip zarar vermek için onları (yanınızda) tutmayın. Kim bunu yaparsa kendisine yazık etmiş olur. Allah'ın ayet­lerini eğlence yerine koymayın; Allah'ın size olan nimetini ve size öğüt vermek için indirdiği, Kitab ve hikmeti düşünün, Allah'tan korkun ve bilin ki, Allah her şeyi bilir." (2:229-231).

Kur'an'ın bu ayetleri kadın ve erkek arasındaki karşılıklı münasebetlerin önemini ve bu konu­nun eşlerin birbirlerine karşı sabır ve müsama­ha, sevgi ve nezaketin güçlü bir temeli üzerinde kurulması gerektiğini izah etmektedir. Ve bu davranış koca ve karı arasında evlilik münase­beti vasıtasıyla böyle huzur, rahatlık ve memnuniyeti ihsan etmede Allah'ın lütuf ve rahmeti olarak, O'na karşı herbirinin içinde ciddi bir görevi muhafaza etmekle gelişir. Onlara ayrıca bu birliği gerçekten taze, sıhhat ve faydalı so­nuçlar meydana getirecek bir duruma sokmak için münasebetlerin temelinde cinsler arası eşit­lik olması gerektiğini gösterir.

Kur'an bu gerçeğe şöyle işaret eder: " ...(Ey er­kekler) Sİzin bağışlamanız ise takvaya daha yakındır. (Ve bu bağışlama ile) aranızdaki fazi­leti (üstünlüğü) unutmayınız. Allah sizin (bütün) işlediğinizi (fazilet ve ihsanı) hakkıyla görücüdür." (2:237). Bu husus göstermektedir ki, insani münasebetlerin iyileşmesi ve ahengi için esas olan, eşlerdeki karşılıklı nezaket ve te-vazudur. Sosyal hayat, eğer her fert kendi hak­lan üzerinde ısrarlı olursa, asla huzur bulamaz (The Meaning of the Quran, c.I, sh. 174).

Rasulullah @ bu yüzden alicenap bir tavırla ve müsamaha İle karısı üzerinde kendine ait hak ve imtiyazları garanti altına alarak kullanma husu­sunu kocaya emretmiştir.

Kocanın Seçimi: Kadının kendi kocasını seç­mesi hususunda hürriyeti tamamen güvence altına alınmıştır. Hiç kimse evlilikte onun arzu ve rızasını kendinden uzaklaştıracak herhangi bir hakka sahip değildir. Ve eğer o, kendi ser­best iradesi ile bir müslümanla evlenmeye karar verirse, hiç kimse onun bu evliliğini durdura­maz. Bununla beraber o,gayri müslim veya kendisine denk olmayan bir şahsı seçerse velile­ri kabul etmeme hakkına sahiptirler. Fakat son tahlilde onun kendi isteği ve kocasını seçme hu­susundaki karan İslam şeriatı tarafından tanmır.İbni Abbas'tan rivayet olunduğuna göre Peygamber @ : "Dul kadın kendi nefsi hakkında tasarrufa velisinden daha haklıdır, bakireden ise müsaade İstenir. Onun izni sükûtudur" bu­yurmuşlardır. (Müslim). Benzer bir hadisi Ebu Hureyre rivayet ediyor: "Peygamber @ : "Dul kadm, kendisinden emir alınmadıkça nikah edi­lemez. Bakire dahi kendisinden izin alınmadık­ça nikah edilemez!' demiş, ashab; 'Ya Rasulul­lah, onun izni nasıl olacak?' deyince; 'Sus-masıdir!' buyurmuşlardır." (Buhari-Müslim). Evlilik merasiminden sonra bile eğer o, tasvip etmediğini açıklarsa evlilik sona ermiştir.

Boşanma Hakkı: Kadın kocasından eğer, za­lim veya iktidarsız veya kadının kendisinden nefret etmesi halinde ondan boşanmasını elde edici meşru haklara aynı zamanda sahiptir. Mi­zaç ve alışkanlıkların uyuşmazlığı, aile terbiye­si, sosyal hayat tarzı; İslam şeriatında boşanma İçin önemli sebepler olabilir. Bütün bu boşanma haklan, bugün bile Batı'da kadına tanınmazken müslüman kadına İslam tarafından garanti edil­mektedir. Şimdi bazı Batılı devletler, kendi boşanma kanunlarının aksaklıklarını anlamaya başlıyor ve İslam şeriatı tarafından teklif edil­miş boşanma sebeplerinin bazısı ile uygunluk içinde hatalarını düzeltmeye çalışmaktadırlar.

Dul ve boşanmış kadınlar ve evlilikleri hukuk tarafından feshedilen bütün kadınlar veya meşru^olarak kocalarından ayrılanlar bir daha evlenmek hakkına sahiptirler. Onların önceki kocaları, kendileri üzerinde meşru hiçbir hakka sahip değildirler. Bu iftiraların hepsi, İslam'da kadının cemiyette hiçbir mevkii ve hakkının ol­madığı yolundaki Batılı tenkitçilerin iddia­larıdır. Çünkü bu haklara müslüman kadın evli­likten dolayı sahip olur ve kadına boşanma hakkı henüz Batı'da ve diğer doğu toplumların­da henüz verilmemiştir. Bundan başka İslam, kadına evliliğim sona erdirmeyi sağlayan, ken­dini onun mükellefiyetlerinden uzak tutan uy­gun yollar gösterir.

Medenî ve Cezaî Eşitlik: Bir kadın medenî ve cezaî kanunlara göre erkekle tam bir eşitliğe sa­hip olmaktadır. Kanunlar nezdinde her ikisi de

eşit olup, benzer muamele görür; ahlakî, me­denî ve cezaî kanunlara aykırı hareket etmeleri durumunda, erkek ve kadın, her ikisi üzerinde aynı kanuni cezalar uygulanır. Her ikisi de (İsla-mi cemiyetin üyesi olarak) eşit hak ve imtiyaz­lara sahiptir.

Medenî kanunda kadın, erkek gibi aynı hak ve mükellefiyetlerle aynı hayatı tam olarak sürdürür. Bununla birlikte kadınlar kendi biyo­lojik ve psikolojik fonksiyonları yüzünden be­lirli hak ve muafiyetlere sahiptir. Onlar; lohu-salık süresince Ramazan ayı içinde, hayız za­manlarında, yıllık oruç halinde ve günlük na­maz gibi bazı dini görevlerden ve cemaatle cu­ma namazı mükellefiyetinden daimi olarak mu­af tutulmaktadırlar.

halinde durmakta, onu daha karmaşık ve zor bir hale getirmektedir. İslam bu zor ve hassas prob­lemi çözmek için dengeli bir hareket tarzını be­nimsemiştir. İslamî sistemde erkek ve kadın dünyadaki maddî İhtiyaçlarını karşılamak için kendi haklarını kullanma konusunda eşittirler.

Buna, kendi mallarına sahip olup onları istedik­leri biçimde tasarruf etme konusu dahildir. Or­yantalistler İslam'ı, bilhassa kadının rol ve du­rumu yönünden tenkit etmektedirler. Fakat on­lar Avrupa'nın "medenileşmiş kanunî sistemle­rinin" çok yakın zamanlara kadar kadına bu hakları vermediklerini unutuyorlar. Kadın, bu haklarını kendi kocası, babası veya bir vâsi vası­tasıyla dolaylı bir şekilde kullanabilirdi. Diğer bir ifadeyle, bunun manası, İslam bin yüz sene­den daha fazla bir süre içinde bile, Avrupalı kadından mahrum bırakılan bu haklan kadına garanti etmiştir. Sonuçta kadın bu haklan elde edebilmek için şeref, şahsiyet ve haysiyetinden

 

İktisadî Haklar

 

İnsanın kazanma kabiliyeti bütün gayri İslami toplumlarda kendi durum ve mevkisini güçlen­dirmede hakim bir faktördür. Ve insan kendi ik­tisadi kuvvet temeli üzerinde doğuşundan beri mevkisini sürdürmektedir. Bütün toplumlarda­ki kanunlar kadının iktisadi durumunu zayıf­latmış ve bu iktisadi çaresizlik, cemiyette onu gerçek köleliğe indirmiştir. Endüstriyel dev­rimden beri kadın, kendi haklannı iddia etmişti. Fakat bu talep onu büro, mağaza ve fabrikalar içerisine sürükledi. Bu da onu Batı ülkelerinde­ki modern cemiyetler için hâlâ büyük sosyal, ik­tisadi ve ahlâki problemler meydana getiren ve erkek gibi cemiyetin kazanan bir üyesi haline getirdi. Bu durum hâlâ çözülmemiş bir problem tavizler vermek zorunda kalmıştı. Böylece Av­rupalı kadın bu tabii haklarını elde etme yolunda en değerli varlıklarını harcamaya zorlandı. Onun bu duruma düşmesi ne iktisadi şartların baskısından, ne de insanlar arasında süregelen sımflararası çatışmayı yakinen bilememesin-dendi. Avrupalı kadm, bu yolda sefalet, mahru­miyet, ölümler ve güç . şartlar altında çalışmalar­la zalim Avrupalı erkeğin elinden zorla almaya mecbur oldu. (Muhammed Kutub, islam The Misunderstood Religion, 1977, sh. 90-131).

İslam, evli ve bekâr olduğuna bakılmaksızın; para ve kendi malına sahip olmak için kadının miras hakkını tanır. O, kendi anne ve babasın­dan, kocasından, çocuklarından ve yakın akrabalarından kendisine kalan menkul ve gayri menkul mülke mirasçı olabilir. Kur'an, kadının erkekle beraber miras alabileceğini şöyle açık­lamaktadır: "Ana-babanm ve akrabanın (geri­ye) bıraktıklarından erkeklere pay vardır; ana-babanın ve akrabanın bıraktıklarından kadınla­ra da pay vardır. Gerek azından gerek çoğundan bir hisse ayrılmıştır." (4:7). Kadının kocasından intikal eden maldaki payı hususunda Kur'an-ı Kerim'deki şu ayetlerden bilgi alıyoruz: "Sizin çocuğunuz yoksa-ettiğiniz vasiyet veya borç çıktıktan sonra-bıraktıkl arınız karılarmızmdır. Çocuğunuz varsa bıraktıklarınızın sekizde biri onlarındır...." (4:12)..

Kızkardeş veya erkek kardeşlerden kalan miras konusunda da şunlar ifade edilmektedir: "...Eğer (ölen) erkek veya kadının mirasçısı, ev­ladı ve ana babası olmayıp (başka yakınları ise o zaman) bir erkek veya kızkardeşi varsa, her biri­ne altıda bir düşer. Bundan fazla iseler, üçte bire ortaktırlar..." (4:12). Kızkardeş ve annelerin payı ise şu şekilde açıklanır: "Allah size, çocuk­larınızın alacağı miras) hakkında, erkeğe kadının payının iki mislini tavsiye eder. (Çocuklar) ikiden fazla kadın iseler, (ölenin geriye) bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer (çocuk) yalnız bir kadınsa (mirasın) yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, ana babasından her biri­nin altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da ana-babası ona varis oluyorsa, anasına üçte bir düşer. Eğer kardeşleri varsa, anasının payı altıda birdir. (Bu hükümler, ölenin) yapacağı vasi­yetten, ya da borcundan sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan, hangisinin fayda bakı­mından size daha yakın olduğunu bilmezsiniz. Bunlar, Allah'ın koyduğu farzlardır. Şüphesiz, Allah bilendir, hikmet sahibidir." (4:11). Böylece bir kadın, kendi babası, erkek kardeşi, kızkardeşi, yakın akrabaları, kocası ve çocuk­larının malından bir pay alır. Kadın, evlilik öncesi sahip olduğu malı, kendi şahsi servetinin dışında ailesi için herhangi kanuni bir mecburi­yeti olmaksızın muhafaza eder.

Aynı zamanda ona kocasından gelen mehir ko­nusunda da hak sahibidir. Kur'an, Nisa suresin­de bu hususu zikretmektedir."Kadınlara mehirlerini bir hak olarak (gönül hoşluğuyla) verin; eğer kendi istekleriyle o, mehrin bir kısmını size bağışlarlarsa, onu da afiyetle yeyin." (4:4) O, kendi mülkünü arzu ettiği veya düşündüğü en iyi şekilde değerlendirebilir. O tamamiyle bağımsız ve hatta Avrupa, Asya ve Afrika'daki evli kadının durumunda olduğu gibi, kendi ko­casının İsmini evlendikten sonra almayıp kendi kızlık soyadını muhafaza eder. Kadının jktisadi durumu, genelde kocasından daha iyi olamaz­ken, İslam'da böylece güvenlik içinde olur. (Ebu'1-A'la Mevdûdî, Purdah and the Status of Women in islam, Lahor, 1976).

İslam'da kadın, çalışma ve herhangi bir kısıtla­ma olmaksızın halk içinde serbestçe hareket et­me hakkına sahiptir, ilk dönemlerde kadın ken­disi için herhangi hakiki bir ihtiyaç olduğunda dışanaa çalışmıştı. Benzer bir biçimde islam, kızların eğitimi, hemşirelik ve kadın hekimliği gibi sosyal hizmetlerde çalışmasını ve dışarıya çıkmasını kadına yasaklamadı. Böylece toplu­mun bu hizmetlere kadınları teşvik etmesi, er­keklerin savaş için hazırlandıktan gibi, kadı­nların da o vazifelere hazırlanmalarını sağla­ması şarttır. Kendine bakacak bir kimsenin bu­lunmaması veya bakanın ona tahsis ettiği mik­tarın azlığı, kadının çalışmaya olan hak ve ihti­yacını ifade eden diğer bir sebeptir. Çünkü, kadın için çalışmak, yaşam yolunda mübtezel olmaktan daha haysiyetli bîr durumdur. Ancak, hatırlanmalıdır ki, bunların hepsi birer zaruret­tir. Bu zaruretlere göre İslam onları mubah sa­yar. İslam, Batıda ve Doğu Bloku ülkelerinde olduğu gibi kadınm dışarıda faaliyette bulun­masını prensipte kabul etmez. Çünkü bu, kadını asli vazifesinden uzaklaştırır ve sağlayacağı hayırlardan daha büyük psikolojik, sosyal ve ahlâki problemlerin meydana gelmesine sebep olur. (Muhammed Kutub, islam The Misun-derstood Religion, 1977, sh. 90-131).

 

Eğitim Hakları

 

Kadın, eğitim ve bilgiyi elde etme hususunda erkekle aynı haklara sahiptir. İslam, öncelikle eğitimin önemine ve bilginin ihtiyacına temas etmiştir. Cehalet ve karanlığın bütün dünyayı kapladığı dönemlerde beşerî yaratılış ve kişiliği takviye eden sebeplere karşı verdiği önem ve takdir öyle bir seviyeye ulaşmıştı ki, bilgiyi ve öğrenmeyi hayati bir zaruret kabul etmiş, bilgili olmanın insanlardan sınırlı bir gruba değil, her kişiye gerekli olan zaruri bir ihtiyaç olduğunu beyan etmiştir. Böylece İslam, Öğrenme hakkını herkese eşit olarak sağlamış, hatta onu Allah'a imandan bir esas ve bir fariza kılmıştır. Yine burada İslam'ın, tarihte kadına beşeri bir yaratık olarak bakan, bilgili olmadıkça insani unsurlarını tamamlayamayacağını ve bu husus­ta, yani öğrenme işinde statüsünün tamı tamına erkeğinki gibi olduğunu kabul eden ilk sistem ve din olmakla iftihar etmesi hakkıdır. Bilginin elde edilmesi, İslam'ın onların psikolojik yönle­riyle birlikte elverişli yönlerini geliştirmek iste­mesi sebebiyle, erkekler için olduğu gibi kadı­nlar için de büyük bir görevdi. Böylece ruhî varlığın daha yüksek seviyelerine çıkıldığı za­man Avrupa, çok yakın zamanlara kadar kadın için böyle bir hak bile tanımıyordu. Sonunda Avrupa iktisadi şartların baskısıyla zor­landığında ancak kadına eğitim imkanların; ga­ranti edebildi. (Muhammed Kutub, a.g.e., sh. 90-131)

Rasulullah @: "Dim, her müslüman kadın ve er­keğin üzerine farzdır." buyurmaktadır. Bu açık bir şekilde gösteriyor ki, İslam bilgi ve kültürel eğitimin elde edilmesi ile ilgili olduğu kadar, kadın ve erkek arasında bu konuda hiçbir ayırım yapmaz. Bununla birlikte kadın ve erkeği iti­barlı bir şekilde görmek için eğitim tarzında bir farklılık ister. İslami bakış açısından kadın için eğitimin doğru şekli, onu iyi bir ev kadını olarak hazırlamaktır. Kadının çalışma sahası evidir... Bu yüzden o, adı geçen sahada kendini daha faydalı hale getiren bu bilgi dallarında öncelikle eğitilmelidir.(Mevdudî, a.g.e.). Böylece günlük mesleki ve teknik konuların seçiminde kadın, kendi psikolojik, biyolojik ve pratik ihtiyaç ve görevlerine uygun olarak erkekten farklı konu­lan öğrenmesi gerekecektir. Bu, aynı zamanda kadınların fonksiyonel farklılıklarına da uygun düşmektedir.-

Zaten kadın, ahlâkî olduğu gibi kültür ve mevki-sini yücelten iyi bir insan olmaya yardım eden bu ilimlerde de eğitilmeye ihtiyaç duymaktadır.

Böylece bu eğitim, bilgi ve kültürel talimi elde etmek için her müslüman kadına mecburidir. Bununla beraber eğer, bir kadın olağanüstü zih­ni kabiliyetlere sahip ve bilginin diğer dalları­nda da yüksek bir eğitimi arzuluyorsa islam, hu­kuk (fıkıh) ilmi tarafından kadın için emredilen sınırlara tecavüz etmeden, kadının yapısına uy­gun bir şekilde olmak şartıyla,-bu isteğe engel olmaz. (Mevdûdî, a.g.e.).

peygamber @, kadınları, ilmi elde etmek için cesaretlendirmiştir: Kadın din ve ahlâk konu­larında Peygamberimiz den erkeklerle birlikte ders almaya alışıktı. Fakat onların bu maksat için ayrı toplantıları olurdu. Peygamber efen­dimizin mübarek hanımları, bilhassa Aişe (r. anha) sadece kadınlara değil, erkeklere de İslamı öğreten birisiydi. Bir çok şöhretli sahabi ve sahabenin takipçileri, Kur'an, hadis ve İslam fıkhını Aişe (r.anha)'dan öğrendiler. Hür ve asil insanlara eğitim serbestti. Yüce Peygamberi­miz @, önceden zikredildiği gibi müslüman-ların cariyelerine de eğitim yaptırmalarını em­retmiştir. Zikredilmeye değer bir başka husus, İslam'daki bilginin laik ve dinî diye ikiye ayrı­lmadığıdır. İslâmî bilginin hayata tahsis edil­mesiyle kültür ve medeniyeti zenginleştirmek ve onlardan İstifade etmek bakımından faydalı olan herhangi bir bilgiyi elde etmek, her müslüman kadın ve erkeğin görevidir.

Eğitim ve Terbiye: İslâm'ın insanlığa en büyük hediyesi, kendi mensupları ve bilhassa bütün diğer cemiyetlerdeki cahil bırakılan kadınlar için gerçek bir eğitimdi. İslam, onlara, doğru ve yanlış hayat tarzları, hukuk dışı davranışlar ve hukuki bilgi ve ahlâkî disiplinleri ihtiva eden yeni bir hayat felsefesi verdi. İslam, müslüman erkek ve kadının her ikisi için mecburi bilginin elde edilmesini gerçekleştirdi.

Peygamber @, kadının eğirimi hakkında o dere­ce ilgilendi ki, kendi sözlerinin kadınlar tarafı­ndan işitilmeyeceğini hissettiğinde, onların yanına gitti ve sözlerini tekrarladı (Buharı), islâm, bilgi konusunda büyük bir çaba sarfettiği JÇin, müslüman kadın dinî meseleleri öğrenmek ıçn yeterli fırsatın sağlanmadığım hissetti. Bu sebeple onlar Peygamber @'dan daha fazla za­man istediler. Ebu Said el-Hudri, bazı kadı­nların Peygamber @'a şöyle söylediklerini haber vermektedir: "Yâ Rasûlullah, (sözlerini dinlemek için) erkeklerden bize meydan kal­mıyor. Kendiliğinden bize bir gün tahsis et.": Rasûlullah @ onlara bellirli bir gün tayin etti. Kadınlar belirlenen günde Hz. Peygamber'in huzuruna giderler, o da kendilerine vaaz eder, emir. ve nehiyleri bildirir veya suallerini ce­vaplardı (Buharı). Huzeyfe'nin kızkardeşi şöyle anlatmaktadır: "Peygamberimiz bize şöyle söyledi: 'Ey kadın ashabım! Neden gümüş süsleri sevmiyor ve onları kullanmıyorsunuz? Aranızda kim ki altın ziynetini gösteriş için ta­karsa, cezalandırılacaktır." (Ahmed. B. Hanbel Müsned). Peygamberimiz bazan bu görevi başkasına tevdi eder. Ümmü Atiyye: "Peygam­berimiz Medine'ye gelince Ensar'ın kadınlarını bir araya topladı ve bizi İslam'ı öğretmesi için Ömer b. Hattab'a gönderdi. O bize geldi ve kapı­da 'Allah'ın rasulünün elçisi olarak geldim." de­di. Ona, cenazenin ardından gitmeyi, Cuma na­mazına iştirakimizi, Bayram namazı mahalleri­ne hayızlı kadın ve kızlarımızı beraber alıp götürmemizin Allah'ın Elçisinin emredip etme­diğini bildirmesini sorduk...." (Ebu Davud ve Neseî).

Ana-Babanın ve Kocanın Vazifesi: Kadın için gerçek eğitim ve alıştırma merkezi evidir. Ana-babalara ve kocalara bu yüzden görevleri şu şekilde hatırlatılmaktadır: "Ey İnananlar, ken­dinizi ve ailenizi bir ateşten koruyun ki onun yakıtı insanlar ve taşlardır..." (66.6) Ve bunun için tek yol eğitim ve alıştırmadır. Ayette geçen "ehl"in gerçekte kadım ifade ettiği zikredilebi­lir. Mâlik b. Huveyris birkaç genç insanla dinî konular hakkında öğrenim görmek için Rasu-lullah'a geldiklerini ve onda yirmi gece misafir kaldıklarını haber vermektedir. Gençler eve git­mek için sıkıldıklarında Peygamberimiz @: "Gidin ailelerinizin yanına, onlarla birlikte ka­larak din ve uygulamaları hakkında bilgi verin." demiştir. (Buhari). Hz. Ömer, Küfe halkına şöyle bir haber göndermiştir. "Hanımlarınıza Sure-i Nur'u öğretiniz." (Tefsir-i Kurtubi, c.XII, sh. 158).

Peygamberimiz @ kadının eğitimi için çeşitli ölçüler benimsemişti. Peygamberimiz @: "Kim üç kız yetiştirir, onlara islâmî kültür ve İyi bir terbiye verip daha sonra onu serbest bırakır ve evlendirirse onun için cennet vardır (Ebu Davud) demektedir. Aynı zamanda kocalara şöyle Öğütte bulunmuştur: üç tür erkek en büyük mükafatı elde edecektir. Onlardan biri de kızına iyi bir terbiye verip sonra onu evlendirendir." (Buhari). Bir defasında Peygamberimiz @, bir kadını ona hiç mehir veremeyecek derecede fa­kir bir erkekle evlendirdi. Peygamberimiz @ er­keğe, karısına Kur'an'dan birkaç süre öğreterek mehrini ödemesini söyledi. (Buhari) Rasulullah @, Kur'an'ın belirli bölümlerine halkın dikkati­ni çekiyor ve bunları kendi hanımlarına öğret­melerini tavsiye ediyordu. Meselâ Bakara sure­sinin son iki ayeti gibi. (Dârimİ). Peygamberi­miz @ her zaman kadınların kendi tesiri altında kalmalarını; İslam'ın temel esasları konusunda cahil kalmamalarını görmek isterdi. Kendi kızlarından biri, Peygamberimizin @ onlara şunu öğrettiğini söyler: "Sabahleyin kalk­tığınızda şunu söyleyin: "Şeref Allah'a, medh ona, O'ndan başka hiçbir kudret yoktur. O ne ar­zu ederse olur, O neyi istemezse o olmaz. Şunu bilin ki, Allah her şeyin üzerinde bir kuvvete sa­hiptir. Ve O'nun bilgisi her şeyi kaplamaktadır." (Ebu Davud). O'nun sözlerinden bir kısmı aşağıya alınmıştır. "Eğer bir kimse üç kız evlat veya kız kardeş yetiştirip, ona iyi terbiye öğretir ve şefkatle muamele eder ve bunların kendisine ihtiyacı olmayıncaya kadar onlara muhabbetti bir şekilde davranırsa Allah onu mutlak bir Şekilde cennetine yerleştirecektir." Bir adam dedi ki; "Eğer o kişi, iki kıza sahipse!" Peygamberimiz @; "İki kıza da sahipse aynı şekilde ola­cak." diye cevap verdi. Hadisin râvisi Ibni Ab-bas halktan birisinin, bir kız olması halinde ne olacağı konusunda sual sorduğunu, Peygambe­rimizin @ ise aynı cevabı verdiğini söyler.

Bir kimsenin bir kız çocuğuna sahip olup onu canlı olarak gömmeyip kendi erkek çocuğunu onun üzerinde bir değerde görmezse, Allah onu cennete kabul edecek." (Ebu Davud). "Eğer bir kimse üç kız çocuğuna sahip olur, onlara sabırlı bir şekilde bakar ve kendi imkanlarına göre on­ları giydirirse, onlar, babanın cehennem ateşin­den korunması için koruyucu vasıta olacak­lardır." (Buharî ve İbni Mace). "Eğer bir müslüman, iki kız çocuğuna sahip olup, onlara iyi bir şekilde bakarsa, onlar babalarını cennete götüreceklerdir. (Buhari) Peygamberimiz @, Süraka b. Cüş'um'a şöyle demiştir: "Sana en büyük sadakanın ne olduğunu söyleyeyim mi?

O, "Şüphesiz, bize anlat Ey Allah'ın rasulü" diye cevap verdi."

Boşandıktan veya dul kaldıktan sonra sizden başka hiçbir geçim kapısı olmayarak size dönen kız çocuklarınızı muhafaza etmenizdir." (Buha­ri ve İbni Mace).

Bu tür eğitim şekli, sadece Arabistan'da değil, Hz. Muhammed @ eğitiminden istifade eden dünyanın bütün bölgelerindeki diğer topluluk­ların kız çocukları hakkında halkta mevcut bütün anlayışlarını değiştirmiştir. İslam, kendi­ni sadece bir tür reform ve yeniliklerle sınırla­madı, bundan başka kadının statüsünü cemiyet­te itibarını ve gerçek durumunu yükseltti. Pey­gamberimiz @ her, zaman kadının haklarına ehemmiyet verdi ve bu haklan korumaları ve muhafaza etmelerini kendi takipçilerine emret­ti. O, bir seferinde ashabına şöyle söyledi: "Ey halkım! iki çeşit zayıf insanın hakkından sakı­nmanıza ehemmiyet veriyorum. Biri yetimler, diğeri kadınlardır." (Nevevi, Riyazüssalihin) Kadına ve onun düzenli haklarına Rasulullah @'ın ne kadar önem verdiğini, O'nun Veda Haccı vesilesiyle kendi konuşmasında en iyi şekilde hükme bağlanmaktadır.

Böylece Allah rasulü Muhammed @, kadının eğitimi ve alıştırması için bütün uygulanabilir ölçüleri kabul etti. Peygamber @'in hanımları­na Kur'an'ın öğretilmesi şu ifadelerle hatırlatı­lmaktadır: "Sizin evlerinizde okunan Allah'ın ayetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah latiftir, haber alandır." (33:34). Bu ayet açık bir şekilde Peygamberin hanımlarına Peygamberin meclisinde her ne öğrendilerse, diğer insanlara öğretmeleri gerektiği emredil mektedir. Onlar, Peygamberlerle birlikte evde yaşamaları sebe­biyle diğer insanların bilmedikleri birçok mese­leye vakıftılar. Peygamberimiz @ in çok evlilik yapmasının bir hikmeti de, onların kadınlarla il­gili birçok meseleyi mevzu etmeleri ve onların da Peygamber @'den dinledikten sonra bu ko­nulan diğer insanlara anlatmasıydı. Aynca bu hususun Kur'an ve Peygamber @'m sünnetinin halk arasında öğreniminin yaygınlaşmasının en etkili vasıtalanndan biri olduğu ortaya çıktı.

Bu eğitimin neticesi, kadın her hususta cemiye­tin aktif ve tesirli üyesi oldu. İslam'ın ilk dönemlerinde, kadın, İslam'ın öğretilmesinde çok faal bir rol aldı. Hz. Aişe İslam ilahiyatı, felsefe ve fıkhının en büyük alimlerinden biri sayılmak­tadır. Yine onun talebelerinden biri olan Urve b. Zübeyr'in, Aişe hakkındaki sözleri şöyleydi: "Kur'an veya onunla ilgili vazifeler, mubahlar ve haramlar gibi konularda ondan daha büyük bir alim görmedim." (Tazkirah al-Haffaz c. X, sh. 27). Hz. Aişe'nin talebelerinden Umre binti Abdurrahman, aynı zamanda büyük bir alimdi. O, Hz. Aişe'nin rehberliğinde yetişti ve meşhur oldu. Tabiin dönemi meşhur hadis râvisi ve fa-kihî Kasım b. Muhammed, ez-Zührî'ye şu tavsi­yede bulunmuştu: "Umre binti Abdurrahman'm cemaatine katıl ve onun Aişe tarafından yetişti­rilmiş ve bu yüzden Aişe'nin en büyük bir bilgi varisi olması sebebiyle ondan ayrılma." Ez-Zührî, kendisinin Umre'ye gittiğini ve onda sonsuz bir bilgi deryası olduğunu söylemiştir. (Tazkirah al-Haffaz).

Ümmü Seleme zekâ ve iyilik kadar sağlam bir muhakeme kabiliyetinede sahipti. (Al-Isabeh fi Tamayyiz Al-Sahabah, c.IV, sh. 459) Ümmü Seleme'nin kızı Zeynep de aynı zamanda büyük bir alimdi. Ebu Rafı', "Ne zaman bir kadın fakihi ansam, hemen Zeynep binti Ebu Seleme'yi hatı­rlarım." (Al-Isabah). İmam Nevevi'ye göre Sa­fiye (r.anha) zeki ve arif bir kadındı. (Tahzibal-Asma 'wal-safat, c.H, sh. 349).

İslam davasına büyük hizmetlerin yapıldığı dönemlerde birçok tanınmış ilim ehli kadın bu­lunmaktadır. Bütün bunlar hem kadın hem de erkek halk kitlelerinin eğitimi Üzerine çok fazla önem atfeden Kur'an ve Peygamberimiz @'ın süntıetini öğretmenin neticesiydi. İbni Kayyım'a göre: "Allah'ın elçisinin sahabelerine ait açık hükümler yüz otuz kişi civarında erkek ve kadın tarafından muhafaza edilmekteydi. Bunların yedisinde o kadar çok hukukî kararlar vardı ki, eğer bir araya toplanılmış olsaydı büyük bir kitap meydana gelecekti. Bu kişiler arasında Ömer, Ali, Abdullah b. Mes'ud ve Aişe (r. anha) vardı, ikinci derecedeki fakih sahabiler içinde Ebu Bekir, Osman ve onlarla eşit derece­de Ümmü Seleme (r. anha) geliyordu. Üçüncü derecede birkaç fıkhr hüküm veren kişiler geliyordu. Bunlar: Hüseyin, Ebu Zer, Ebu Ubeyde, Ümmü Atiyye, Safiye, Hafsa, Ümmü Habibe, Ümmü'd-Derda, Cuveyriye binti Haris, Meymûne ve Fâtıma binti Muhammed gibi kişilerdi. (A'lam el-Muaqi'in, c.I, sh, 9-11).

Bunlar İslam'ın iyilik, dindarlık, adalet ve haki­kati arayan bir cemiyeti kurmak yolunda hem kadın hem de erkeğin çaba sarfetmesi için nasıl teşvik edildiğini gösteren birkaç örnektir. Erkek ve kadın bu hususta kendi görevleri sebebiyle eşit olarak sorumludurlar.

Dinî ve Ruhî Saha: İslam hem erkeği ve hem kadını aynı derecede nazarı dikkate alır ve bütün dini konularda onlara eşit muamele eder. Bilgi­nin elde edilmesi, Allah'a itaat, emirlerine uy­mak, yasaklarından kaçınmak; dolayısıyla Al­lah'ın şeriatına uygun hakiki bir hayat tarzını bi­lip yaşamak her İki cinsin muhatap olduğu bir konudur. Çünkü kadın da erkek de ahiret gününde hesaba çekilip aynı şekilde sorumlu tutulacaklardır. Onlar bu bilgiyi elde etmedik­çe, nasıl Allah'ın yolunu takip etmeleri mümkün olur?

Şeriat kurallarına itaat, günlük namazların kılınması, yılda bir ay oruç, hac, zekat gibi temel vazifeler, erkekler üzerine olduğu gibi aynı şekilde kadınlar üzerine de farzdır. Bununla bir­likte onlar namazdan, oruçtan hayız ve lohu-salık dönemleri süresince hac ibadetinden mu­aftırlar. Ancak onlar, eğer normal şartlarda bu görevlerinden herhangi birini yerine getirmez-lerse Rabb'lerine ileri sürecekleri hiçbir maze­retleri yoktur.

Allahu Teâlâ erkek ve kadınlara kendi görevleri sebebiyle mükafat vereceğini şöyle bildirmek­tedir: "Rabb'leri onlara karşılık verdi; 'Ben, siz­den erkek kadın, hiçbir çalışanın işini zayi etme­yeceğim. Hep biribirinizdensinİz. Hicret eden­ler, yurtlanndan çıkarılanlar, yolumda işkence edilenler, vuruşanlar ve öldürülenler... Elbette onların kötülüklerini örteceğim ve onları, alt­larından ırmaklar akan cennetlere sokacağım. (Yaptıklarına), Allah katında bir karşılık olarak (bu nimetleri vereceğim). Karşılıkların en güze­li Allah katındadır." (3:195). Ve yine Nisa Sure-si'yle Nahl suresi'nde şu hususlar yer almak­tadır. "Erkek ve kadından her kim inanmış ola­rak iyi bir iş yaparsa, onu (dünyada) hoş bir ha­yatla yaşatırız (daima huzur içinde bulunur, ha­linden memnun olur. Ahirette ise) onların ücre­tini yaptıklarının en güzeliyle veririz," (4:124 ve 16:97)

Kur'an'ın bu ayetleri, Kıyamet gününde kendi gayretleri sebebiyle Allah tarafından onlara ve­rilebilecek mükafat konusunda kadın ve er­keğin durumunun kesin bir şekilde eşit ol­duğunu göstermektedir. Hucurat Suresi'ndeki şu ayet, erkek ve kadının statüsünü şu ifadelerle belirtmektedir: "Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi topluluklara, kabilelere ayırdık. Allah yanında en üstün olanınız, (Allah'ın buyrukları dışına çıkmaktan) en çok korunanızdır. Allah bilendir, haber alandır." (49:13).

Görülmektedir ki, kadın ve erkek benzer ve eşit fertler olarak aynı maksat içinde ahiret gününde Allah tarafından muamele görecek ve bu muha­keme gününde, onlardan herhangi birine iltimas veya imtiyaz gösterilmeksizin iyi veya kötü fiil­lerine göre mükafat veya ceza göreceklerdir.

 

Eş Olarak Kadının Hakları

 

Kadın, aile birliğinin bir üyesi olarak tam bir eşitliğe sahiptir. Belirli durumlarda eş ve anne olarak onun konumu büyük şeref ve şöhreti se­bebiyle eşsizdir. Bir eş olarak o, evinin hanımı ve öğretmenidir. Kocanın mevkii, hanımına karşı olan muamelesi ile tesbit edilebilir. Müba­rek Peygamberimiz @: "Sizin aranızda en iyi­niz hanımına karşı en iyi muamele edeninizdir ve ben aranızda ailesine en iyi davranamnızım." demektedir. (Mişkat). O, ayrıca şunları söyle­mektedir. "İnananlar arasında en hakiki imana sahip olanlar, ailelerine karşı en şefkatli ve en iyi muamele edenlerdir." (Mişkat).

Son hacları vesilesiyle irad ettikleri Veda hut­belerinde Allah'ın rasulü Muhammed @ kadının haklan konusunda şunlan söyledi: "Ey halkım! sizin kadınlar üzerinde birtakım hak-lannız vardır. Onlar, sizin haklarınıza riayet et­melidirler. Onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Onlara karşı iyi davranınız. Eşlerinize şefkatle muamele ediniz. Sîz, onları Allah'ın ahdi ile aldınız. Onlar, size Allah'ın ahdiyle he­lal olmuştur." Kur'an-ı Kerîm'de açık bir şekil­de şu ifadeler yer alır." "...Erkeklerin kadınlar üzerinde bulunan haklan gibi, kadınların da er­kekler üzerinde haklan vardır." (2:228). Bir eş olarak kadın, kendi kocası için huzur ve saadeti onun vasıtasıyla bulur ve kadın rahat, huzur ve güvenliğe erkeğin yanında sahip olur. "O'dur ki sizi bir tek nefisten yarattı, gönlü ısınsın diye ondan eşini var etti; eşini sanp örtünce (eşiyle birleşince) eşi, hafif bir yük yüklendi..." (7: 189 ve 30:21).

Peygamber efendimiz @, kan koca arasındaki münasebetlere ışık tutacak bir hadislerinde şöyle söylemektedirler: "Ebu Hureyre, Allah'ın peygamberine 'en iyi kadın hangisidir?' diye so­rulduğunda O şöyle cevap vermişti: 'Kocası kendisine baktığında hoşuna giden, erkeğinin isteklerine riayet eden ve onun tasvip etmediği herhangi bir şeyi yaparak şahsı ve mülkü hakkı­nda onun arzularına aykın bir hareketi yapma­yandır." (Mişkat). Aslında, yardımcı ve sükûn verici olarak kadın, erkeğin dünyasını daha güzel, daha kolay ve daha yaşanabilir hale ge­tirir.

Aile geçimsizliklerinin her çeşidinde erkek ve kadın benzer bir muamele karşısındadır: "Eğer (karı-kocanın) aralarının açılmasından endişe duyarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin, bunlar arayı düzeltmek isterlerse, Allah onların arasını bulur. Çünkü Allah (herşeyi) bilendir, haber alandır." (4:35). Diğer aile meselelerinde kendi çocuklarıyla münasebet dahi karşılıklı anlaşma ve dayanışma ile karara varılır: "Anneler, ço-cuklannı-emzirmeyi tamamlamak isteyen kim­se için- tam iki yıl emzirirler. Onların uygun bi­çimde yiyeceğini, giyeceğini temin etmek ço­cuğun babasına aittir. Herkes ancak gücü Ölçüsünde bir şeyle mükellef tutulur. Ne anne çocuğu yüzünden,'ne de çocuğun ait bulunduğu baba, çocuğu yüzünden zarara sokulmasın. Mi­rasçının da aynı şeyi yapması gerekir. Eğer (an-ne-baba), anlaşıp danışarak (çocuğu memeden) kesmek isterlerse, kendilerine günah yoktur...." (2:233).

Kaaın, nasıl evlenme konusunda karar verme hakkına sahipse, aynı şekilde, evliliği başarılı olmadığı takdirde ona son verme talebinde de hak sahibidir. Bununla beraber, her halükârda kocalara, kendi hanımlarına karşı, onları sev­meseler dahi şefkatle muamelede bulunmaları tavsiye edilmiştir. Çünkü beğenmedikleri bazı Şeylerde Allah onlar için hikmetler koymuş olabilir: "...Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız, bilin ki sizin hoşlanmadığı­nız bir şeye Allah çok hayır koymuş olabilir." (4: 19). Erkeklere, sonuçta hanımlarından ay-rılsalar bile, onlara güzel davranışta bulunma­ları emredilmektedir: "Kadınları boşadığıniz ve onlar da bekleme müddetlerini bitirdikleri vakit ya onları iyilikle tutun veya iyilikle bıra­kın; haksızlık ederek ve zarar vermek için on­ları nikâh altında tutmayın. Kim bunu yaparsa muhakkak kendine kötülük etmiş olur. Al­lah'ın âyetlerini eğlenceye almayın. Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini (size verdiği hida­yeti), size öğüt vermek için indirdiği Kitab'ı ve hikmeti düşünün. Allah'tan korkun. Bilesi­niz ki Allah, her şeyi bilir." (2:231).

 

Anne Olarak Kadının Hakları

 

Müslüman bir cemiyette anne olarak kadının durumu eşsizdir. O, herkesten büyük itibar ve saygıya sahiptir. Ailevî konularda onun görüş ve teklifleri büyük ağırlık taşır. Bir rivayete göre, "Cennet annelerin ayakları altındadır" buyurulmuştur. Buharî'nin naklettiği bir hadi­se göre, Rasûlullah @'e; "Allah'ın en çok hoş­nut olduğu amel hangisidir?" diye soruldu­ğunda, "Zamanında kılınan namaz" diye ce­vaplamıştır. Daha sonra: "Allah'ın en çok memnun olduğu kimlerdir?" diye sorulmuş, Rasûlullah @ buna da: "Anneniz ve babanız" karşılığını vermiştir.

Ebu Hureyreden nakledilmektedir ki, bir adam Peygamber @'a sordu: "Benden, en fazla yakın himayeye kim lâyıktır?" Peygamberimiz @: "Annen" diye cevap verdi. Adam, "Ondan son­ra kim gelir?" diye sorduğunda O, "Annen" diye tekrarladı. Adam, "Daha sonrakim gelir?" diye sorduğunda mübarek Peygamberimiz @: "Ba­ban" diye cevap verdi. (Mişkat).

Kur'an, Allah'a ibadete en yakın olarak ana ve babaya iyi muamele etmeyi kabul eder: "Rab-bin, yalnız kendisine ibadet etmenizi ve anaya-babaya iyilik etmenizi emretti. İkisinden birisi, yahut her ikisi, senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa sakın onlara "Öf!" deme, onları azarla­ma! Onlara güzel söz söyle." (17:23). Kur'an'ın ifadelerinde kadın, erkekle yan yana zikredil­miştir: "Erkek veya kadından her kim inanarak iyi işlerden bir iş yaparsa, işte öyle kimseler cen­nete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratı­lmazlar." (4:124) Ve; Şüphesiz ki Allah'ın emri­ne boyun eğen erkeklerle Allah'ın emrine bo­yun eğen kadınlar, iman eden erkeklerle iman eden kadınlar, ibadete devam eden erkeklerle ibadete devam eden kadınlar, sadık erkeklerle sadık kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, mütevazi olan erkeklerle mütevazi kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadı­nlar, gizli yerlerini haramdan koruyan erkekler­le gizli yerlerini haramdan koruyan kadınlar, Allah'ı çok zikreden erkeklerle Allah'ı çok zik­reden kadınlar!... İşte, bunlar için Allah mağfi­ret ve büyük mükafat hazırlamıştır." (33:35)

Kur'an'ın bu ayetleri kadın ve erkeğin nisan ola­rak ne ekerlerse onu biçeceklerini, bu dünyada her yaptıklarını Allah'ın görmüş olmasından dolayı her ne iyi şey yaptılarsa ondan ötürü mükafat elde edeceklerini, bu hususta erkek ve kadının tam bir şekilde eşit olduğu kesin olarak açıklanmaktadır.

Tabii görevlerini kendi ehliyet ve kabiliyetleri­ne göre yerine getirme hususunda kadın sosyal hayatın ve bundan da öte ailenin temel taşıdır. Kadın ve erkeğin her ikisi de birbirlerini tamam­layıcı ehliyetlere sahiptir. Ve her ikisi de aileyi kurmak ve sürdürmek konusunda birbirlerine muhtaçtırlar. Biri, diğeri olmaksızın ne mutlu ve ne de huzurlu bir hayat sürdüremez.

Kısaca bunlar İslam hukukunda kadının sahip olduğu haklardır. Buraya kadar sıralanan ifade­lerden anlaşılıyor ki, İslam'ın kadına tanıdığı hak ve hukukun hiçbir sistemde benzeri yoktur. İnsan medeniyetinin bütün tarihi dönemleri, İslam hariç, dünyanın her yerinde kadının bir al­çaklık, aşağılık, utanç ve günah kaynağı olarak düşünüldüğüne şahittir. Kız evlat, onu dünyaya getiren ana, baba için, sanki büyük bir kabahat-miş gibi utanç konusuydu. Hatta iş o kadar iler­lemişti ki, bazı milletlerde, özellikle cahiliyye Araplannda "kayın valide" ve "baldız" kelime­leri bir nevi "küfür" anlamına kullanılıyordu. Nitekim, bugün bile, bahsi geçen kelimelerin aynı manada kullanıldığı yerler, hâlâ rastlamak mümkündür. Birçok topluluklarda, kız evlat sa­hibi olmanın utancından kurtulmak için çocuk­lar öldürülmekteydi. Bu iş sıradan fillerdendi ve hatta gerekli görülüyordu. Sıradan vatandaşlar ve cahiller şöyle dursun, bilginler bile, uzun za­man, kadının, "insan olup olmadığı'nı tartışmış, bu suale uygun cevap bulmağa çalışmış, Al­lah'ın kadına kendi ruhundan bağışta bulunup bulunmadığı konusunda çekişmişlerdir. Hindu'ların dini kanunu olan "veda'lara göre kadınlar ilim tahsili yapamaz. Bu yol kendileri­ne kapalıdır. "Buda" daha ileri gider. Yalnız ilim yolunu tıkamakla kalmaz, kadınların kur­tulamayacağını ileri sürer. Hristiyanlık ve Ya­hudilik için kadın, insanı günaha götüren baş müessirdir. Eski Yunan'da, ev halkı için ne ilim, ne de edeb öğrenmek sözkonusuydu. Okuma yazma gereksiz sayılıyordu. Herhangi bir ilim dalında veya fende araştırma yapmak mümkün değildi. Kadınların elde edebileceği ve öğrene­ceği tek şey, sadece erkekleri eğlendirmesini bilmek ve cinsel isteklerini tatmin etmenin usulleriydi. Yani kadın, ahlaksızlık dersi alıyordu. Roma, İran, Mısır ve Çin'de de durum aşağı yukarı böyleydi. Öteki medeniyet merkezleri de farklı sayılmazdı. Kadınlar, ne türlü bir alçaklık ve rezalet içinde yüzdüklerini biliyordu. Bunu kabul ediyorlardı. Bu gibi düşünceler "izzet-i nefis"lerini ortadan kaldırmıştır. İnanıyorlardı ki, dünyada herhangi bir hak ve hukukları yok­tu. Varlıkları faydasız ve lüzumsudu. Sadece er­keğin gönlünü hoş etmek için yaratılmışlardı. Erkeklerin onlara zulmetmeğe ve baskı yap­mağa haklan vardı. Kadın denen yaratık er­keğin her türlü baskısına ve zulmüne maruz kal­malı, bunu sineye çekip itiraz etmemeliydi. Kölelik zihniyeti o kadar ilerlemişti ki, bir kadın, kocasının kendisini "hizmetçi" diye isimlendirmesinden gurur duyar hale gelmişti. Onun dini, kocasını bir tanrı ve efendi gibi övüyor ve ona tapındırıyordu.

Bu gibi görüş ve anlayışlar üzerine, sadece pra­tik bakımdan değil, düşünce ve fikir alanında da, İslam büyük inkılablar meydana getirmiştir. Hem kadının, hem de erkeğin anlayışını tama-miyle değiştirmiştir. Kadına saygıyı, kadının bir "varlık" olarak kabul edilmesini, hak ve hu­kuku olabileceği fikrini insanların zihnine İslam sokmuştur.

Günümüz insanlarının ağzında "kadın hakları" "kadının eğitim ve öğretim meselesi", "kadının uyanışı" gibi ifadeler dolaşıp durmaktadır. Bunlar, Rasulullah @ tarafından, ondört asır önce ortaya atılmış bulunan ve insanların psiko­lojisini değiştiren sesin yankısıdır. Kainatın Efendisi, ta o zaman, kadının da erkek gibi bir "insan" olduğunu anlatmış, belli bir hak ve hu­kuka sahib bulunduğu gerçeğini belirtmiştir: "Allah, sizi tek bir nefisten yarattı, ondan da eşleriniz yarattı..." (4:1) Ve yine aynı surede şu ifadeler vardır:"... Erkeklere de kazandıkları-ndan bir pay var, kadınlara da kazandıklarından bir pay var..." (4:32). Açıkça görülmektedir ki, erkek ve kadın arasında bir ayırım yapılmamak­tadır, Erkeğin kendi iman, fazilet ve salih amel­leri ile erişebildiği yüksek mevkilere kadın da erişebilir. "Allah onların dualarına cevap verdi: 'Ben ister kadın ister erkek, hiçbirinizin amelin­den hiçbir şeyi zayi etmem. Çünkü bunlar bir-birlerindendir." (3:195).

Ve yine: "Erkek olsun, kadın olsun, her kim de mümin olarak iyi işler yaparsa, işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğ­ratılmazlar." (4: 124). Görülüyor ki, İslâm Peygamberi hangi konularda erkeklere bilgi ve haber vermişse kadınlar için de aynı şeyle­ri söylemiş ve öğretmiştir. Böyle bir çalışma sonucunda oluşan fikir sistemi ve zihniyette, kadınla erkeğin eşit seviyede olacağı açıktır: "...Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gi­bi, kadınların da erkekler üzerinde belli hakla­rı vardır..." (2: 228).

Rasûlullah @, kadınlığın bir utanç sebebi ve­ya zillet konusu olmadığını belirten zattır; onu gerçek mevkiine yükseltmiştir. Babalara şunları hatırlatmıştır:

a- 'Kız çocuğu sizin için bir utanç konusu, hay­siyet kinci bir mesele değildir. Onu iyi yetiştiri­niz, güzelce bakar ve severseniz cennete gider­siniz." (Müslim).

b- "İki kız büyütüp yetiştiren(ler)le ben, kıya­met gününde (iki parmaklarını birleştirerek) şöyle olacağız. " (Müslim).

c- "Dünyaya geldikten sonra iyi bir şekilde büyütülüp yetiştirilen kız çocuğu, öteki tarafta, cehennem ateşiyle babası arasında engel teşkil eder." (Müslim).

Kocalara hatırlatılan gerçek:

a- "En büyük dünya nimeti, iyi ve salih bir hanımdır." (Nesei).

b- "Dünyada iki şey bana sevdirildi: Kadın ve güzel koku. Fakat, gözümün nuru namazdır." (Nesei).

c- "Bu dünya nimetleri içerisinde en fazla terci­he layık olanı salına bir kadındır." (İbn-i Mace).

Rasûlullah @, anne olarak kadının statüsünü en iyi şekilde belirlemişti. O, Allah'tan sonra, ço­cuklardan dolayı en fazla hürmet ve iyi muame­leye layık birinin anne olduğunu insanlığa öğretmişti: "Biz insana ana-babasını tavsiye et­tik. Annesi onu güçsüzlükten güçsüzlüğe uğra­yarak (karnında) taşımıştır). Onun (memeden) ayrılması da iki yıl içinde olmuştur. (Bunların hepsi güç şeylerdir. Onun için biz insana): "Bana ve anana-babana şükret, dönüş banadır1 diye öğüt verdik." (31:14). Yine, Ahkaf suresinde şunları okuyoruz. "Biz insana, ana-babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Anası onu zahmet­le taşıdı ve zahmetle doğurdu. (Ana karnında) taşınması ile sütten kesilmesi otuz ay sürdü. Ni­hayet (insan), güçlü çağına erip kırk yaşına varı­nca: "Ya Rabbi, dedi, beni, bana ve anama-ba-bama verdiğin nimete şükretmeğe, razı ola­cağın yararlı işler yapmağa sevkeyle, bana ver­diğin gibi soyuma da salah ver, doğrusu sana yöneldim, ben, kendimi sana verenlerdenim" demesi gerekir." (46:15). Rasûlullah @, çocuk­lara hitaben: "Allah ve Resulünden sonra en çok saygı duyulacak insan annedir." buyurmaktadır. Hazreti Peygamber® le, ashabdan bir zat arasında geçen konuşma şöyle: "En fazla sevi­lecek ve saygı duyulacak insan kimdir? Kime daha fazla hürmet göstermeliyim ey Allah'ın Rasulü?" "Annene..."Tekrar aynı sual ve cevabı: "Yine annene..." "Daha sonra kim geliyor ya Rasulullah?" "Baban..." (Buhari) işte size taptaze bir ölçü daha: "Allah, anne ve babanıza karşı gelmeyi size haram kılmıştır."

Kâinatın Efendisi @ tarafından belirtilen ger­çeklerden birisi de şudur: Kadının yaratılışı, ca­zibelerin çokluğuna, duyguların inceliğine, eğilimine ve yönelişine uygundur. Allah tarafı­ndan fıtratına konan cazibe, erkeği kendisine çekme hassası, kadınlık ve dişilik bakımından ayıp ve eksiklik değildir. Fıtrat ve yaratılışın ge­reklerine göre kadın, Özellikle böyle olmalı, er­keği kendisine çekmelidir. Onu meşru ölçüler dahilinde vücudundan faydalandırmah, erkek için bir nevi hoşlanılacak, zevk alınacak faktör olmalıdır. Eğer kadın, vücud bakımından, erkek gibi sert ve kaba olsaydı o zaman erkeği cezbe-debilir miydi? Yüce Peygamber @ kadının bu özelliğini Buhari'nin şu rivayetinde veciz bir cümle ile ifade etmişlerdir: "Kadınlar eğe ke­miği gibidir. Eğer eğriliği doğrultmak için sa­vaşırsan onu kırarsın. O hâlini bilerek mesut bir hayat yaşamaya gayret edin."

Bütün bunlardan, Hz. Muhammed @'in, ka­dınla erkeğin karşılaştırılması konusunda, hem erkeğin ve hern de kadının zihniyetini değiştiren İlk ve son şahsiyet olduğu anlaşılır. O, cahiliyye düşüncesini ortadan kaldırarak yerine İnsan fıtratına uygun, ölçülü ve gerçek bir anlayış şeklini yerleştirmiştir. Bu zihniyet değişikliğini, sadece bir his ve vicdan meselesi olarak düşünmemiş, bunun için ka­nunlar koymuş, yepyeni bir tertip ve düzen ge­tirmiştir. Erkekler karşısında, kadın hak ve hu­kukunu kanunla korumuş, onları zulümden kur­tarmıştır. En önemlisi, kendilerini uyarmış ol­malarıdır. Artık kadınlar, sahip oldukları hak ve hukukun şuuruna ermiş, hudutlarını iyice öğrenmiştir. Hem de kanun kuvvetiyle korun­duklarını bilerek...

Allah'ın rasulü @, kadın konusunda çok şefkatli ve merhametli davranıyordu. Onları koruyor, himaye ediyordu. Öyle ki, en küçük bir şikayet için huzuruna gelen bir kadınla karşılaştığı za­man çok üzülüyor, derhal sözkonusu şikayetin giderilmesiyle meşgul oluyordu. Hatta kadınlar bizzat huzurlarına varır, isteklerini kendisine iletirlerdi. Bu sebeple erkekler artık hanımlarını incitemez olmuştu. Zira biliyorlardı ki onlan in­citip, haksızlık ettikleri takdirde durumu derhal Rasulullah @'a ulaştıracak ve şikayet edecek­lerdi.

Abdullah b. Ömer anlatıyor: "Peygamber za­manında hanımlarımıza çıkışmaktan bile çeki-niyorduk. Çünkü Allah tarafından bu konuda yeni bir hükmün indirilebileceğini düşünürdük. Ancak Rasulullah @'ın vefatından sonra açık açık konuşma imkanını bulduk." (Buhari).

Allah 'in rasulü @, kadınlara karşı kötü muame­leyi kesinlikle yasaklamıştı. Bir defasında Hz. Ömer, kadınların şımardıklarını ve küstahlı­klarının arttığını, bu sebeple onları doğru yola getirmek için dövülmeleri konusunda Peygam­ber @'dan müsaade İstedi. Kainatın Efendisi @'de, itaat etmeyen ve kocasına karşı gelen kadınların hafifçe dövülmelerine müsaade etti. Halk neye uğradığını şaşırdı. İzin çıktığı gün, yetmiş kadın evlerine kapanarak ağlamaya, yas tutmaya başladı. Ertesi sabah Peygamber @'m evi kadınların hücumuna uğradı. Halkın toplanmasını emreden Rasulullah @ onlara şöyle de­di: "Bugün, yetmiş kadar hanım, Muhammed'in evine gelerek kocalarından yakmrmştır. Hâlâ içinizde böyle işler yapan varsa, demek ki, henüz kemâle ermemişsiniz." (İbn-i Mace).

Bu ahlâkî ve hukukî değişimin neticesi şudur:

İslam cemiyetinde kadının yeri ve derecesi öyle yükselmiştir ki, dünyanın herhangi bir toplu­munda bunun örneğini görmek mümkün değil­di. Müslüman kadının, ister dünya işlerinde is­terse dini alanda, maddi, akli ve psikolojik bakı­mdan kazandığı üstünlük ve yüceliğe, başka din ve cemiyetlerde ancak erkek ulaşabilirdi. Böyle bir makam ve dereceye varması için, mücerred "kadınlık", hiç bir zaman engel teşkil etmemiş, yolu kapatmamıştır. Günümüzde bile, yeryüzü, konumuzla ilgili hususlarda pek geridedir. Ger­çi Avrupa'da kadına bazı haklar tanınmış, bazı yetkiler verilmiştir. Fakat bunlar, kadına kadınlığın karşılığı olarak değil, tam tersine, onu erkek yerine koymak veya erkekleştirmek içindir. Şimdi bile, Avrupalının gözünde kadın, cahiliyye devrini aratacak derecede aşağılık bir yaratıktır. Alçaklık ve itibarsızlık içindedir, kadının gerçek durumu orada ne düşünülmüş, ne de gereği gibi anlaşılmıştır. Yani bir batılı in­sana göre kadın, hiçbir zaman evinin "hanımı", çocukların "annesi" veya erkeğin "karısı" değil­dir. Kadına bu gibi değerler için saygı gösteril­mesi akıllarının köşesinden bile geçmemiştir. Eğer dış hayatta kadına karşı saygılı davranıl-xyorsa, bu onun "dişiliği"yle ilgilidir. Veya vücudu içindir. Yahut da, bu "dişi yaratığı" er­kek yerine koymak, kısaca erkekleştirmek, er­keğin yükünü onun sırtına yüklemek içindir. Yani kadını erkek biçimine sokmaya çalışmışlardır. Doğrusunu söylemek gerekirse, erkekler hakikaten bu işi başarmıştır. Kadını, dış görünüşü itibariyle erkeğin yerine geçir­mişlerdir. Eğer bir kimsenin saygı duyulacak bir tarafı varsa, bu hürmete layık yön, onun "kadın"lığı veya "erkek"ligiyle ilgili değildir. Yani bir insanın "kadın" oluşu hürmetsizlik, "erkek"liği de saygının sebebi olamaz. Böyle bir fikir yanlıştır. Çünkü erkek aklî, fikrî ve zihnî kuvvetlerini daha iyi çalıştırdığı, medeni­yet ve insanlığa daha iyi hizmet ettiği, bu yolda kadından daha fazla mesai sarfettiği takdirde hürmete hak kazanabilir.

Burada dikkati çeken bir nokta vardır: Daima hor gördükleri, aşağılık bir yaratık sayıldıkları için Avrupalı kadınlar bu düşüncenin etkisi altı­nda kalmış, kendilerini "aşağılık duygusu"na kaptırmışlardır. Bunun en büyük delillerinden biri, görüldüğü üzere Avrupa kadınlarının, er­kek elbisesi giydikleri zaman böbürlenip övünmeleridir. Zira erkek elbisesi giyen kadın, psikolojik olarak kendisini farklı biri zanneder. Koltuklan kabarır. Hele son zamanlarda, bu aşağılık duygusu neticesinde erkek elbisesi giy­mek yaygın bir moda haline geldi. Halbuki, şim­diye kadar, soytanlar ve bazı hasta ruhlu tipler hariç, hiçbir yerde, bir erkeğin kadın elbisesi gi­yerek kendisini sokak, çarşı ve pazarlarda sergi­lediği ne görülmüş ne de duyulmuştur. Hatta batılı kadınlara göre de bir erkeğin kendisini kadınlara benzetmesi büyük ayıp sayılır. Me­selâ bir erkeğin birisine karılık yapması, mil­yonlarca Avrupalı kadının gözünde alçaklıktan başka birşey değildir. Halbuki bir erkeğin "ko­ca" olması veya "kocalık" yapması erkeklere göre, hiçbir önem taşımaz. Kadınlar, kendileri­ni erkeklere benzetmekten, erkek işi görmekten de gurur duyarlar. Fakat bir erkeğin kadınlann yapabileceği şeyleri yürütmesi hiçbir zaman hiçbir erkek için iftihar vesilesi olmadığı gibi. Gurur verici bir hareket de sayılmaz.

İşte bütün bu noktalan gözönüne alırsak, an­larız ki, Avrupa'da kadına gösterilen zahiri saygının, onun "kadın" oluşuyle ilgisi yoktur. Bu iş, yani kadına hürmet duygusu, en güzel örneğini, gerçek ölçüleriyle İslam'da bul­muştur. Kadına, medeni düzende ve toplum ha­yatında gerçek ve fıtri yerini İslam vermiştir. Hakiki ve doğru manada kadın, dişiliğiyle bera­ber yükseltilmiş ve dişiliğinin yüceliğine işaret edilmiştir. İslam nizamı, kadını kadın, erkeği de erkek olarak değerlendirmiş, her ikisine fıtratın koyduğu ölçülere uygun şekilde, birbirinden ayrı ve gerçek yerini vermiştir. Başka bir de­yimle, herbiri hürmet ve değerlerine, bulunduk-lan yere göre düşünülmüş ve kıymet hükmüne bağlanmıştır. İslam için erkeklik ve kadınlık di­ye iki ayrı konu yoktur. Zira bunlar birbirinin tamamlayıcısı ve insanlığın ayrılmaz parça­landır. İkisi de birbirine lazımdır. Birbiri için gerekli faktörlerdir. Erkek ve kadının iş sahalan tamamiyle aynlmış, her ikisi de bu çerçeve için­de kendilerine düşen görevleri yerine getirmek­le yükümlü tutulmuştur. Yani her iki cinse men-sub insanlar, faaliyet sahaları dahilinde, mede­niyete faydalı olmaya devam edip giderler. Bu­nun için, ne erkeğin, sırf "erkek" oluşundan doğan bir üstünlüğü vardır ve ne de kadının, mücerred kadınlığından gelen bir alçaklık ve aşağılık söz konusudur. Böyle bir şeyden bah­setmek mümkün değildir. Nitekim, erkeğin "er­keklik" şerefi, insanlık yolunda, erkek kalarak, erkekçe çalışmasından ileri gelir. Kadının da, yine kadın kalmak şartıyle, cemiyet içinde faa­liyet göstermesi, kendisine düşen görevleri ye­rine getirmesi başlı başına övünç sebebidir. Za­ten ölçülere uygun, gerçek bir medeniyet ni­zamı, kadını kendi yerinde tutar. Ona aynlan iş çerçevesi dahilinde, medeniyetin ilerlemesi için çalışmasını sağlar. Kadına, bütün hak ve huku­kunu eksiksiz olarak verir. Layık olduğu saygıyı göstermekte kusur etmez. Böylece in­sanlık ölçüleri korunmuş olur. Kadının eğitim ve öğretim görmesi sağlanır. İstidat ve kabili­yetleri geliştirilir. Kararlaştırılan iş çerçevesi ve çalışma alanı içinde ilerlemesi ve yükselmesi sağlanır. (Mevdudi, Purdah and the Status of Women in islam, Lahor, 1976).

İslam, kadının haklarına çocukluğundan anne­liğine kadar bütün durumlarda itibar gösterip, toplumdaki fonksiyonlarına uygun ve dengeli bir şekilde bu hak ve görevleri garanti altına aldı. Kadının kendisiyle ilgili bazı hakları ol­duğu gibi, erkekler üzerinde de bir takım hakla­ra sahiptir. (2:228).

Bununla birlikta kadın, erkekle eşit bazı haklara sahip ve aynı muamele ve imtiyazlara muhatap olmasına rağmen cinsler arasında bir farklılığın varlığı da vakıa olarak karşımızda durmaktadır. Tabiidir ki, fiziki çalışma veya zor, sanayiinin iş hayatı bir kadın olarak onun cinsiyetini ve hayat içinde erkekten farklı özel fonksiyonunu, farklı fizikî, biyolojik ve hatta psikolojik yapısını değiştiremez. İslâm, her cin­se ait ayırdedici fonksiyonları ve farklılaştırıcı rolleri, cinsler arasındaki bu tabii ayrılıkları gözönünde bulundurur. Bu yüzden kadın ve er­kek arasındaki mutlak eşitlik konusunu ko­nuşmak, son derece makul olmayan bir tartışmadır. Onların insan olarak tam eşitliği, aynı ana-babadan gelen insanlığın iki esas un­suru erkek ve kadın sebebiyle tam olarak tabii ve makûldür. Fakat onları eşit ve benzer fonksi­yonlara tahsis etmek, gebelik, doğum ve emzir­me gibi kadına has konularda erkeği ortak et­mek, kendi fonksiyonlarını değiştirmek, fiziki yönden imkansız olması sebebiyle ihtimal dahi­linde değildir. İslam bu meselede insanlığın ya­ratılışını bilen ve anlayan pratik bir yol üzerinde yürür. Böylece fıtratın doğru mantığına uygun eşitliğin mümkün olduğu yerde iki cins arasında eşitlik kurar ve yine fıtratın doğru mantığına göre farkın bulunduğu yerde ikisinin arasını ayırır. (Muhammed Kutub; islam, The Misun-derstood Kelİgion, 1977).

 

KISIM 3

 

KADIN VE EŞİTLİK

 

Önceki bahislerde hem kadın hem de erkeğin zaten bütün hayat safhalarında eşit hak ve imti­yazlara sahip oldukları açıklanmış ve islam ta­rafından cemiyet içinde mevkii ve konumlarına uygun hale getirildikleri söylenmişti. Onlara İs-lami toplumun üyeleri olarak eşit şahıslar ve fertler nazarıyla muamele edilir. Eğitim, ahlakî ve maneviyat sahasında ilerlemeye, şeref ve iti­barın her seviyesine erişmeye imkan tanın­mıştır. O, insan olarak erkek kadar önemli ve hayatın bütün alanlarında ona ortaktır. Kadın, kendi rolünü arkadaşça ve etkili bir biçimde oy­nar. Bununla beraber kadının bir erkek değil, kadın olduğu gerçeği değişmemektedir. O, bütün sahalarda erkekle eşit mevki ve haklara sahiptir, fakat, birçok hususta erkekten farklıdır. Bu husus, tabii olarak hayatta onun rolünü toplumdaki durum ve mevkiini etkile-meksizin sınırlamaktadır.

 

Cinsiyet Farklılığı Ve Eşitlik

 

İslam, bir insan olarak kadını erkekle eşit statü­de kabul eder ve hayatın bütün sahalarında kadı­na eşit haklar verir. Fakat iki cins arasındaki farklılıklar psikolojik ve biyolojik farklılıkla! sebebiyle hayattaki kendi özel fonksiyonlarım bakılarak gerçekleşmiştir. Bu farklılığın tabii olarak ve temel ihtiyaçlarını karşılamak üzere erkek ve kadının tabiatı birbirinden ayrılmıştır. Hayat, mümkün olan bütün kolaylıklarıyla er­keğe imkanlar vermiş ve vazifesine uygun nite­likleri ona bahsetmiştir. Onun için iki cins arası­ndaki mekanik eşitlikten bahsedenlerin bu ifa­deleri hiçbir değer taşımamaktadır. Şüphe yok-. tur ki, insanlıkta eşitlik tabii bir hak ve makul bir İstektir. Kadın ve erkek her İkisi birden in­sanlığın iki yarısıdır. Fakat hayat vazifelerinde ve o vazifelerin yolundaki eşitliğe gelince, bu--hususta yeryüzünün bütün kadınları onu istemiş olsa bile bu eşitliği tatbik etmek nasıl mümkün eşyanın tabiatını değiştirmek, kadı­nların kendi fonksiyonlarım erkeklere yükle­mek veya tersi mümkün değildir. İki cinsten bi­risinin gebelik, emzirme gibi hususiyetlerde bir Özellik taşımaları, bu cinsin duygu, eğilim ve düşüncelerinin özel bir sistem içinde, bu büyük hadiseyi karşılamağa, onun devamlı istekleriyle beraber hazır olmasını gerektirir. Kadının özel hale gelmiş fonksiyonları, böyle hissi, biyolojik ve psikolojik özellikleri davet eder ve en güç görevleri yerine getirmek için ona kuvvet verir.

yaratılıştaki bu latif incelik, vicdandaki bu süratli infial, duygulan bu kuvvetli heyecan; bunların hepsi fikri tarafı değil hissi tarafı hare­kete geçiren, daima taşmaya hazır olan, ilk do­kunmada derhal coşan bir kaynaktır. Bunların hepsi analığın icaplanndandır. Çünkü çocuğun İhtiyaçlarına cevap vermek, bu hususta faydalı olup olmamayı düşünmeye muhtaç değildir. O ancak düşünmeyen, fakat süratle çağlayan ve çocuğun arzularına derhal cevap verecek olan hislerle dolu bir temayüle muhtaçtır. İşte bun­ların hepsiyle birlikte, asli vazifesine ve çizil­miş hedefine doğru devam ettiği zaman ancak kadına en doğru hayat tarzı verilmiş olur.

Bundan başka erkek, dahili yönden oldukça farklı bir şekilde, fakat uygun bir tarzda teçhiz edilen oldukça farklı bir vazifeyi yerine getir­mek zorundadır. Erkek, yerde ve gökte tabiatın kuvvetlerine karşı veya ormanda vahşi hayvan­ların zorla itaat altına almak şeklinde gerçek­leşebilen, dış dünyada hayat mücadelesini sürdürmekle görevli olmak veya ekonomi hakkında prensipler hazırlama veya hükümet kurmak vazifesiyle yükümlüdür. Erkek, sıkıntılara ve zorluklara karşı şahsını, ailesi ve çocuklarını muhafaza etmek ve bir hayat hazı­rlamak için bütün bu problemlerin üstesinden gelmek zorundadır. Bu yüzden erkeğin hayatta­ki vazifelerim yerine getirmek için çok kuvvetli duygusal bir mizaca İhtiyacı yoktur. Duygular, zihin faaliyetlerini oldukça ters bir halde hızlı bir biçimde değiştirmeye sebep olan bir ka­rarsızlıkla tarif edilmeleri dolayısıyla, görevle­rini sürdürmede yardımcı olmaktan ziyade çok zarar verici olduklarım isbat etmişlerdir. Onlar uzun süre bir hareket doğrultusu takip etmek hu­susunda yetenekli değildirler. Cezbedici hedef­ler onları değiştirir. Bu gibi devamlı değişen bir tabiattaki ruhî karakter, değişen durumlar ve karşılıklı olarak meşguliyette olan anne için uygundur.   Fakat onlar, uzun süreler içinde kendisinden sabit istikrarlı çalışmalar istenen erkek için faydalı değildir. Daha ziyade, birçok karşı güçle mücadele etmek zorunda olduğu günlük hayata dönük yardımını ortaya koyan erkeğin fikri tabiatıdır. Böylece o devamlı olarak harekete geçmeden önce kendi planlarının muhtemel bütün sonuçlarını dikkate almak ve dikkatli bir tarzda durumu tekrar gözden geçir­me hususunda planlamayı daha ehil bir şekilde başarır. Düşünce, kadının bütün varlığına renk veren kuvvetli hislere karşı olduğu gibi, ondan dolayı umulmayan hareketin hızlılığı ve çabuk­luğu sebebiyle ağır fakat emin bir biçimde hare­ket eder. Erkeğin bütün faaliyetleri onun zihni özelliği üzerine kuruludur.

Bu yüzden erkek, ancak hayattaki hedefleri ve kendi gerçek meşguliyetlerinde istihdam edil­diğinde iyi bir düzenleyici olacaktır. Bu husus, erkek ve kadının İtibarlı bir biçimde şekillen­mesinde farklılıklar bulunmasını açıklaya­caktır. Bu hal, erkeğin fiziki ve zihni melekele­rine büyük ölçüde yakın bulunan mesleğini memnun olarak yerine getirdiği konusudur. Halbuki, ruhi yapısıyla erkek, tıpkı bir çocuk kadar değişkendir ve bu hayat kadına kendi dünyevi varlığının gerçek maksadını en iyi şekilde sağlayabilecek olması sebebiyle niçin ruhi faaliyetlerin onun tabii yönüne uydurul­duğunu ve ondan dolayı büyük memnuniyet hasıl ettiğini ortaya koyar. Bu gerçek, aynı za­manda kadının hemşire, öğretmenlik veya ço­cuk bakıcılığı gibi kadınlık tabiatı için hissi bir Şefkati gerektiren bu tür mesleklerde, sadece kadının kolaylık hissettiğini gösterir. Aynı şekilde kadın bir iş yerine çalışmak için git­tiğinde, orada erkek aramak suretiyle hislerinin bir kısmını tatmin eder.

Ancak bu İşlerin hepsi, kadınlığa ait asıl vazife­sinden müstağni kılmayan geçici ve değişik şeylerdir. Kadında asıl olan karakter, bir er­keğe, eve ve çocuklara yani aileye sahip olmakt­ır. Eğer dışardaki işini bırakma fırsatı eline ge­çerse şüphesiz kendini evine hasreder. Ancak mala olan ihtiyaç gibi kahredici bir engelin öne geçmesi hali müstesna.

Bu tür davranışların varlığını dile getirmemiz İki cins arasında kat'i ve esaslı bir ayrılık bulun­duğu anlamına gelmemeli. Yine bunun manası, onlardan herbiri diğerinin işine, her ne suretle olursa olsun, selahiyetli olmaz demek de değil­dir.

Öyle ise iki cinsin karışık ve birbirinden farklı nisbetleri yüklü olarak yaratıldıkları anlaşılır. İdari yetenekli, karar dağıtan, ağır yükler kald­ıran ve savaşlarda dövüşen veya erkeğe ait diğer fonksiyonları oldukça ehil olarak yerine getiren bir kadın bulunabilir. Ve siz aynı zamanda ye­mek pişirebilen, ev işi yapabilen, çocuklarına karşı annelik şefkati ve duygulanna sahip veya hissi olarak çok kararsız ve değişen halet-i ruhi-yelerin gidip geldiği bir erkek de bulabilme ihti­maline sahipsiniz. Bunun gayri tabii bir yanı yoktur. Hadisenin mantıki sonucu, her cinsin kendi cinslerinin kabiliyetlerine sahip ol­duğudur. Fakat bu husus, erkek ve kadının ta­mamen birbirinin benzeri olmadığım isbat et­mez. Bu benzerlik, kesinlikle onların karakter­leri, hisleri veya zevklerinde bir farklılık mey­dana getirmez.

Kısaca gerçek problem, bütün bu fazladan özel­likleri kendi gerçek ve tabii fonksiyonları yanı­nda vekil olarak yerine getirmek hususunda bir kadına başvurulabilir mi? Bunların mevcudiye­ti halinde o, bir ev, çocuk ve aile için daha fazla bir istek duyabilir mi? Hepsinin üzerinde, o, cin­si arzularının tatmin edilmesi için bir erkek ar­kadaşa fazla ihtiyaç hisseder mi? (Muhammad Kutub, islam, The Misunderstood Religion).

 

Farklılık

 

İslam'ın önemli farklı bir yanı, onun uygulana­bilir bir din olduğu kadar tabii bir din olması, hatta insan tabiatını gerekli ölçüde dikkate al­mak için hazırlayan ve asla bu tabiatın tabii yönelişini değiştirmek hususunda onu zorlama­ya veya ona karşı bir çabaya girmemesidir. Çünkü bu husus, ne insan tabiatındaki bir değişmeyi tam olarak sağlamakta ve ne de in­sanlığın refahı için faydalı ve mümkün görünmektedir.

İslam, erkek ve kadın meselesinde, insanın ya­ratılışını gözönüne alan pratik bir yol üzerinde hareket eder. Bu politika, onlar arasında tabii faktörlerin gerektirdiği bu tür farklılıkları tabii bir zeminde eşit bir şekilde kabul eder. Bu nok­tayı önemle ele almak için İslam şeriatından bir­kaç örnek alalım:

1- Miras: Kur'an, kadın ve erkek arasındaki mirasın paylaşılmasını şu ifadelerle farklı hale getirir: "Erkeğin hissesi, iki kadının hissesi ka­dardır..." (4:11). Bu husus son derece tabii ve adaletli görünmektedir. Çünkü erkek, ailenin bütün mali yükümlülüklerini ve iktisadi sorum­luluklarını tek başına omuzunda taşır. Kadın, bunun herhangi bir parçasını taşımak veya ken­di şahsı için olanı müstesna, herhangi birşey harcama mecburiyeti altında değildir. İslam hu­kuku, kadına sadece onun kendi şahsı için har­camak üzere miras kalan mülkten 1/3'ini ver­mektedir. Halbuki erkeğe verilen 2/3'lik miras­tan, onun karısı, ailesi ve çocuklarının bütün mali sorumlulukları karşılanmak zorundadır. Normal şartlarda erkek, karşısındakiler de dahil olmak üzere bütün mali sorumlulukları yükle­nir. Fakat, erkek onun rızası olmaksızın karısının mülkünden hiçbir şey alamaz. Zaten kadın, erkekten zengin olsa bile bütün şartlar altında erkekten bir nafaka tahsis etmesini iste­yebilir. Sanki, kadın hiçbir şeye malik değilmiş gibi itibar olunur ve ona bakmak erkeğin vazifesi olduğundan, vazifesinden sarf-ı nazar eden erkek aleyhine şeriat, ya nafaka veya ayrılma ile hükmeder... Bu yüzden gerçek manada bu mi­ras bölünmesi son derece tabii ve adildir. Aynı zamanda İslam, kendi pratik ve günlük ihtiyaç­larına göre kadın ve erkeğin payları arasında haklı bir biçimde farklılık yaptı: "Herkese ihti­yacı kadar..."

Bununla beraber, işaret edilmelidir ki, ihtiyaç ölçüsü, yapmakla mükellef oldukları vazife ve sorumlulukların getirdiği harcama nisbetidir. Kazanılan mala gelince; ne iş karşılığında alı­nan ücretlerde, ne ticari kazancında ve ne de ara­zi ve benzeri mülklerin akar ve gelirlerinde kadın ile erkek arasında ayırım yoktur. Çünkü bu husus emek ve karşılık arasında eşitlik pren­sibi diye ifade edilen başka bir Ölçüye tabidir. O halde islam'ın bu ölçüsünde gayri adil bir duru­mun olmadığı ortaya çıkmaktadır.

2- Şahitlik: İki kadının şahitliğinin bir erkeğin şahitliğine itibar olunması da hiçbir vakit kadının erkeğin yarısına eşit olduğuna delil ol­maz. Çünkü bu, sadece şahitlikte, yani her türlü teminatın bulunmasına önem verilmiş olan hu­kuki sahada bir tatbikattır. Bu şahitlik ister İt­ham olunanın aleyhine, isterse lehine olsun far-ketmez. Daha önceki bölümlerde bahsedildiği üzere kadın, kendi eğilimleri sebebiyle çabuk heyecanlanan ve merhamet tarafı üstün gelen; davanın şart ve sebeplerinin etkisi altında kal­ması mümkün olup böylece haktan sapması ih­timallerini üzerine çeken bir yaratılışa sahiptir, işte bu sebepten dolayı kadının şahitliğinin tam olması için yanında başka bir kadının bulun­masına önem verilmiştir."... Ta ki kadınlardan biri unuttuğunda diğeri ona hatırlatsın.." (2:282). Lehinde veya aleyhinde şahitlik yapa­cağı şahıs, şahit kadının kıskançlığını celbede-cek güzellikte bir hemcinsi olabilir. Veya tabii içgüdülerini ve analık şefkatini harekete geçi­ren bir genç olabilir... Kendisinde bu eğilimler bulunan kadının iradeli veya iradesiz olarak yanlış yola sapması mümkündür. Fakat, bir top­lulukta iki kadın bulunduğu zaman birisinin gizlediğini diğerinin açığa vurması tabii, bunun aksine olarak sahte ve uydurma bir konuda ikisi­nin birden ittifak etmeleri cidden nadir haller­dendir. Bununla beraber kadının bilgili sayıl­dığı sahalarla kadınlara ait işlerde bir kadının şehadeti de muteberdir.

3- Boşanma: Yukarıda birden fazla yerde işaret edildiği gibi, kadına kendi evliliğini ser­bestçe bozmasına imkan vermek, bundan do­layı mükellefiyetlerden kurtulmak hususunda pratik bir yol temin eden ayrılığa gelince, onu güven altına almak için üç yol vardır.

a- Kadının boşanma hakkını kendi eline al­ması. Her ne kadar kadınlardan pek azı o hakka sanlırsa da, bu hususu İslam Hukuku açıklıkla ifade etmiştir. Bu, kadının dilediği zaman kulla­nacağı hususi bir haktır.

b- Kocasına olan nefreti ve onunla yaşamaya tahammülü olmadığı sebep ve gerekçesi ile boşanmayı istemesi. Bu, Rasulullah @'ın ikrar ettiği ve bizzat tatbik ettiği sarih bir kuraldır, İslam kanunundan bir cüz'dür. Onun tek şartı, evlenme yoluyla sahip olduğu, mehir gibi, şey­lerden kadının vazgeçmesidir. Bu, adil bir şarttır. Çünkü koca, karısını boşadığı zaman ev­lenmek suretiyle ona vermiş olduğu her şeyi kaybeder. Yani boşanma olayına sebep olan ta­raf, erkek olsun kadın olsun, evlilik bağını çözmesine karşılık maddi bir zarar yüklenir.

c- Kötü muamele ve zarar verme bulunduğu takdirde, kadın bunu isbat etmek şartıyla mal­larını ve nafaka alma hakkını muhafaza etmekle beraber boşanmayı talep etme hakkı kendine verilir. Önlerine gelen davaların çoğunun karşılıklı hilelere sahne olduğunu bildikleri için mahkemeler bu hususta dikkatlidirler. Mahke­me, kadının iddialarının meşruluğu neticesinde evlilik akdini bozacaktır.

Bu hususlar, erkeğin kadın üzerinde sahip ol­duğu otoriteyi tam bir şekilde dengeler.

Kadın ve çocukların başıboş, bakımsız bırakı­lmasından, mahkemeler bitmeye doğru yak­laşırken yeniden başlayan nizalaşmalardan ve boşanmaktan doğan elem verici hadiseleri pek çoğumuz işitmişizdir. Kadın evinde sakin, hu­zurlu veya yorgun ve kederlidir. Çocuğunun bi­rini emzirir, başka bir çocuğun isteklerini yeri­ne getirmeye çalışır. Bunların yanında fazladan kocasının istirahatini temine çalışır. Yaşantıları bu minval üzere giderken kadın, hiç beklemediği ve önceden de hiçbir uyarma ve ikaz ol­maksızın boşanma kağıdıyla karşılaşır. Ne ol­muştur?.. Erkek, geçici bir tamaha gönlünü kaptırmış, rastladığı bir kadını daha güzel sanmış veya evliliğin tekdüze seyrinden bıka­rak bir değişiklik istemiş veya karısından kendi­ni tatmin etmesini İstemiş, o da ya reddetmiş ve­ya yorgun olduğu bahanesiyle ilgisiz kalmış., işte sebeplerin hepsi bu kadar.

Erkeğin sadakatine bağlılığı oranında başvura­bileceği; sakin ve sabırlı bir kadının şahsiyeti, huzurlu bir yuva ve küçük yavruları bekleyen mutlu bir istikbal ile oynadığı bu tehlikeli silahı yok edecek bir çözüm bulunabilir mi?

Bu perişanlıkların temelinde boşanmanın yattığı açıktır. Fakat çıkış yolu nedir? Erkeğin boşanma hakkını ortadan kaldırabileceğimizi söyleyebilir miyiz? O zaman, boşanmayı ya­saklamaktan doğacak başka kötülükler hakkı­nda ne yapabiliriz? Mesela., boşanma prensibi­ni kabul etmeyen katolik devletlerin pek iyi bil­diği kötülükler?.. Bilindiği gibi katoliklerde, ta­raflardan birinin veya ikisinin diğerinden nefret ettiği hallerde bile evlilik bağı devam eder. Böylece biribirine zıt insanların yuvası olur ev­lilik müessesesi. Çünkü, onlarda boşanmak im­kansızdır. Bu sistem, tarafları kötülüğe sürükle­mez mi?.. Erkek, cinsi ihtiyaçlarına cevap veren bir metres tutmaz, yalnız bırakılmış kadın da aynı yolu seçmez mi?.. Bu gibi yürekleri törpüleyen karanlıklarla örtülü bir hava içinde yetişmeleri çocuklara fayda verir mi?.. Zira mühim olan sadece çocukların ana-baba hima­yesinde yetişmeleri değildir. Gerçekte mühim olan onların içinde yaşadıkları atmosferdir.. Eğer böyle olmasaydı, kavgaları bitmeyen, bir­birine düşman ana ve baba ile beraber büyüyen çocuklar, bir takım sapıklık ve anormallikler yüklenip taşımazlardı.

Aynı şekilde, erkeğin boşanma konusundaki hakkı sımrlanmalıdır, diye bir istek öne sürüle­bilir. Bu sınırlama, erkek tarafından onun is­teğinin yerine getirilmesi biçiminde anlaşılma­malıdır. Erkeğin "boş ol" demesiyle boşanma gerçekleşmez. O, ancak mahkemede tahakkuk eder. Mahkeme, kadının yakınlarından birisiyle erkeğin yakınlarından birisini hakem olarak gönderir. Onlar konuyu inceler, erkeğe müracaat ile nasihatta ve barıştırma denemesinde bulu­nurlar. Umulur ki, bu gayretler erkeği yanlış tu­tumundan vazgeçilir, aileye ve evlilik müesse­sesine karşı yeniden ilgisinin devamını sağlar. Barıştırma çabası bir fayda vermediği takdirde işte ancak o zaman erkeğin eliyle değil, hakimin eliyle boşanma (talak) hükme bağlanır. Taraf­ların yakınlarına müracaat ve uzlaştırma gaye­siyle İslam hukukunun tavsiyelerinden bir cüz'ünün tatbik edildiği bu uygulamada bir ma­ni göremiyorum. Fakat ben her ne kadar bun­ların bir fayda sağlayacağına inanmıyorsam da ıslahatçıların irade buyurdukları İhtiyati tedbir­ler bir mahkemeye muhtaç olmaksızın İslam dünyasında bilfiil mevcuttur. Farzedelim ki, er­kek, kadını boşadı ve şeriatın nassı ile boşanma gerçekleşti. O zaman erkeğin ehliyle kadının ehlinin, tarafları barıştırmaya teşebbüs etmele­rine, yeni bir durum meydana gelmeden derhal kadının kocasına döndürülmesine engel olacak bir durum var mıdır?.. Eğer ikinci defa bir an­laşmazlık vücut bulur ve talak da vaki olursa, bu durum karşısında taraflardan bir rağbet veya evlilik müessesesinin devamında bir fayda umulduğu zaman ceza yoluna giderek bir takım yeni icraat ve yeniden mehir verdirmek suretiy­le tarafların uzlaştırılması imkansız mıdır?

Şüphe yoktur ki, barışmaya karşı istek olunca mahkemenin müdahalesine muhtaç olmaz. Fa­kat banşma imkansız olduğu zaman akraba ve dostlarının sahip olduğu şeylerden fazla olarak kadı (hakim) neye maliktir?.. Yeryüzünde İslam kanunları ile hükmetmeyen birçok devlet var. Oralarda boşanma ancak mahkeme ile ta­mamlanır. Tabii mahkeme, hükmünü vermeden önce nasihat, irşat ve uzlaştırma çabalarım de­ner. Acaba bunlardan sonra o ülkelerde boşan­ma nisbeti kaça ulaşmıştır?.. Mesela bu nisbet Amerika'da % 40'a varmıştır.

Kusurlu olanın ancak kadın olduğu ve bu yüzden onunla yaşamanın imkansız bulunduğu, hakimin nazarında kat'iyyetle sabit olduğu va­kit ancak, boşanma karan verilmesini isteyen zihniyetliler acaba bu yoldan kadın için hangi haysiyet ve şerefi ümid ederler?.. Kadın için, kendisinden nefret eden, evinde kalmasını iste­meyen bir adamın yanında kalmakta hangi fay­da vardır?.. Öyle bir erkek ki, akşam-sabah kadına, herhangi bir sevginin olmadığını, kalbinde onun için sevgi mahalli bulunmadığını acıkÇa söyler. Bundan başka kadını yalnız bırakır- Onun bilgisine rağmen başka kadınlarla münasebet kurar.

Kadın bu hilelerin içinde orada kalmak zorunda mıdır?-- Bu, kanunun ısrar etmesi istenilen bir hedef midir?.. Veya aldatmanın tek yolu, erkek istemediği halde, kadının sulta ve haysiyeti ze­delenmiş olarak beraber kalmaları mıdır?.. Yoksa çocukların terbiyesi için mi, kadın iste­mediği halde evde kalmalıdır?.. Çocukların an­neleriyle beraber evden ayrılmaları, gece, gündüz devam eden bu karanlık ve nefret dolu hava içinde bulunmalarından daha iyi ve terbi­yeleri için daha faydalıdır.

Bütün bu problemlerin çözümü ancak ruh, ah­lak ve kültür bakımından toplumun tamamının seviyesini yükseltmek suretiyle ve terbiye duy­gularını güzelleştirmekle hallolur. Yeter ki, ha­yatta galip olan ancak hayır, asıl olan da ancak sevgi olsun. Kişinin evlilik müessesesine mu­kaddes bir bağ nazariyle bakmayı itiyad edin­mesi, en basit arzular için bu müessesenin em­niyetini ihlal etmemesi gerekir.

Terbiye ilacı güç, tedavisi uzun ve tesiri yavaş bir yoldur.. Bu, evde, okulda, sinemada, radyo­da, gazetelerde, kitaplarda, camilerde., devamlı bir şekilde emek ve gayret sarfına muhtaçtır. Bu kadar uzun ve sahası geniş olmakla beraber ga­rantili olan tek yol budur. Kanuna gelince onun vazifesi sadece her iki tarafa hakkını vermek hu­susunda adaleti temin etmektir. Erkekle beraber yaşamasının evlilikte başarıya varmayacağım gördüğü zaman kadına da ayrılma hakkını verir.

Bu itibarla, "Allah'ın insanlara müsaade ettiği halde en hoşlanmadığı şeyin boşanma ol­duğunu" hatırlamak durumundayız.

4- Liderlik: Ailenin liderliği. Şüphesiz bu ko­nu ailenin iktisadi sorumlulukları ile bundan nasıl olan hizmet mükellefiyetlerini, erkek, kadın ve çocuklardan oluşan ailenin işlerini gözetmek için bir idareciyi gerektirir. İnsanlar bütün düzen ve idarelerinde mutlaka sorumlu Dır başın bulunması lazım geldiği kanaatine varmışlardır. Aksi halde bütün açıklığıyla bir karmaşa ortalığı kaplar, böylece hüsran herkese

şamil olur.. Ailede mesuliyet bakımından üç durum düşünülebilir. Birincisi erkeğin, ikincisi ise kadının aile reisi olması, üçüncüsü ise her ikisinin de aile reisliğini paylaşması. İlk olarak ilk iki ihtimali aklımıza getirelim:

Birçok mesuliyetleri ile beraber aile reisliğine ve kumanda vazifesine iki taraftan hangisi daha layıktır, fikir kaynağı olan akıl mı, yoksa te­mayüller menbaı his mi?

Tabiatiyle sorunun fazla yorulmağa ihtiyaç göstermeyen cevabı, kumandaya layık olanın, akıl olduğudur. Çünkü çok defa düşünceye za­rar vermeden, insanı doğru yoldan saptırmadar, heyecanlardan uzak olarak işleri tedvir eden, akıldır. O halde münakaşaya mahal kalmadan mesele hallolmuştur.

Zira erkek, heyacanlı tabiatiyle değil, düşünen, mücadele yapmağa muktedir, sinirleri mücade­lenin netice ve mesuliyetlerini yüklenmeğe mütehammil olarak yaratılmış olması hasebiyle eve ve aileye reislik işinde kadından daha elve­rişlidir. Hatta bizzat kadın da, kendisine itaat eden ve arzularına boyun eğen erkeğe saygı göstermez. Çünkü kadın, yaratılışı icabı o türlü erkeği küçümser ve ona hiçbir suret ve şekilde itibar etmez. Eğer bu davranış, damgasını şuur altında bırakan ve habersizce kadının duygu­larını niteleyen eski terbiyenin tesirindendir, denirse cevaben deriz ki, işte tamamıyle erkeğe eşit olduktan ve kendisinin müstakil oluş ve has­sasiyeti bulunduktan sonra Amerikan kadını bu eşitlik haklarından vazgeçti ve dönüp kendini erkeğe teslim etti. Böylece neticede erkeğe ilan-ı aşk etmeye, erkeği memnun etmek için ona karşı lütufkar davranmaya, erkeğin kuvvetli adalelerini ve geniş göğsünü temaşa etmeye, sonra kendine nisbetle onun kuvvetli ve üstün olduğunu anlayınca erkeğin kucağına kendini atmaya başladı.

Her ne kadar kadın, evliliğin ilk zamanlarında çocuklardan ve onların vücudu ve sinirleri yıpratan terbiye külfet ve mesuliyetlerinden uzak iken emrinin nafiz olmasına can atarsa da, o meşguliyetler gelip çatttığı zaman sür'atle bundan vazgeçer. İşte o zaman kadın, fikir ve düşünce stokunda annelik sorumluluğundan daha fazlasına tahammül edecek kuvvet ve kudbunun manası hiçbir vakit erkeğin, kadının ve­ya evin idaresinde diktatörlük etmesi değildir. Sorumluluğu hakkiyle yüklenen aile reisi hiçbir zaman istişare ve yardımlaşmayı ortadan kaldı­rmaz. Zira muvaffak aile reisliği, ancak karşılıklı tam anlaşma ve devamlı sevgi üzerine teessüs eden reisliktir. İslamın bütün emirleri aile yuvasında bu ruhun icadını, anlaşmazlık ve ayrılıklara karşı anlaşma ruhunun galib gelme­sini hedef tutar. Kur'an-ı Kerim buyurur ki: "Onlara iyilikle muamele edin." (4:91) Rasulul-lah @ der ki: "Sizin en hayırlınız, ehline (ailesi­ne) en çok hayırlı olanınızdır." (Tirmİzi).

Böylece İslâm erkekteki iyilik ölçüsünü aile­sine karşı muamele tarzında arar. Bu adaletli doğru bir ölçüdür. Hiçbir normal erkek hayat or­tağına kötü muamele etmez. Ancak İçte, yani ru­hundaki iyilik yapma düzenini bozan veya onu iyiliğe koşmaktan alıkoyan çeşitli sapıklıkların yerleşmiş olması buna sebep olur.

 

Şahsî Münasebet

 

Burada, evliliğin birinci derecede şahsi bir münasebet olduğunu ve diğer münasebetlerde olduğu gibi ilgili şahıslar arasında ilk safhada şahsi psikolojik, fikri ve fiziki özelliklere bağlı olduğu ilave edilebilir. Bu durumda onu her­hangi umumi bir kanunla bağlamak cidden zor olur. Anlaşma ve kaynaşmanın hakim olduğu bir havanın mevcudiyetinin, mutlaka eşlerden her birinin diğerine karşı evliliğin temel pren­siplerini gözetmesinden ileri gelmesi zaruri değildir. El ve dil kavgasını aşan çetin bir müca­deleden sonra ancak karı-koca arasında sevgi ve insicamın kuvvetlendiği, çoğu zaman bir kısım evlilerden işitilen şeylerdir. Anlaşmazlık ve uyuşmazlıktan doğan bir durum mevcut olduğu zaman buna erkeğin kabalığı veya kadnrn ser­keşliğinin sebep olması da şart değildir. Çok defa evli eşlerden işitilir ki, onlardan her biri gerçekte insanlığa örnek olabilecek olgun kimselerdir. Ancak, mizaçları uyuşmaz. Bun­dan dolayı her biri, aralarında anlaşma imkânının yokluğuna yanarak ağlar. Fakat yi­ne de anlaşmazlar.

Buna rağmen evlenme işine hükmeden genel bir kanun bulunması şarttır. Hiçbir nizam bu hassas mesele için, en azından tecavüz edilmesi doğru olmayacak genel hudutlar çizen, sonra şahsi tekafülü bu hududlar arasında hükmeder halde bırakacak olan bir kanun vazetmeden beşerin hayatı ile İlgili hususları bütünüyle ta­mamladığını ilan etmeye kadir olamaz. Tabiidir ki, biz birbirimizi sevip anlaştığımız müddetçe de kanuna sığınmayız.

Başarılı evlilik, ne kanunun maddelerine istinad eder ne de onun hükmüne girer. Eşlerden hiçbiri kendi kendine kanun böyle olmamı gerektiri­yor, mutlaka onu yapmalıyım, yoksa onun emirlerine muhalefet olur, demez. Muvaffaki­yet ancak - söylediğimiz gibi ekseriyetle - mi­zacın uygunluğundan, elmanın iki yarısının bir­birine tıpatıp gelmesinden ve eşlerden birinin diğerine olan aşk ve sevgisinden meydana gelir. Evlilikteki bu başarı iki kalbi bir gaye üzerine toplayan sevgiden ileri gelir. Bu gaye bazan bi­rine veya her ikisine nisbetle "adil" olmayabilir. Bazan da normal duruma nisbetle ters düşmüş olabilir. Fakat bunların hepsine rağmen sevgi, istenilen maksadı sağlamakta yeter derecede is­tikrara sahiptir.

Lakin biz ihtilafa düştüğümüz zaman kanundan dem vurur ve anlaşmazlığı giderme Ümidi ile onun nasslarına müracaat ederiz.

Eğer bir çift arasında sevgi ve anlaşma varsa, fazlasıyla tabii şekilde meşru müdafaanın ihti­yacı içinde nadir olarak hukuka müracaatları düşünülebilir. Fakat onlar arasında ne zaman bir çatışma doğar, anlaşmazlık başgösterirse, bu çatışmalarına son vereceği ümidiyle huku­kun yardımını arayacaklardır. Bununla beraber hukuk adil olmalı ve diğerinin aleyhine olarak birinin lehinde olmamalı ve aynı zamanda mümkün olduğu kadar hızlı, meselelerin çözümünü en geniş şekilde hükme bağlamaz­dır (Muhammed Kutub, a.g.e.).

Kadının mükellefiyetleri konusuna dair Batılı tenkitçiler tarafından ele alınan kadının mükel­lefiyetlerini tartışalım. İslam hukukunda kadının mükellefiyetlerine bakınca aşağıdaki noktaları düşünme ihtiyacı hissedilir.

1- Bu mükellefiyetler kadının aleyhine olarak haksızlık mı teşkil etmektedir?

2- Yoksa bunlar tek taraflı sorumluluklar mıdır?

3- Bu mükellefiyetler kadım hiçbir şekilde ser­best bırakmayacak sürekli mükellefiyetler mi­dir?

Kadın, kocasına karşı üç önemli mükellefiyete sahiptir: (a) Her istediği zamanda yatakta ko­casına itaat etmek, (b) Kocasının istemediği kimseleri evine almamak, (c) Evinin ve ko­casının sırlarım muhafaza etmek.

a- İlk mükellefiyetin hikmeti açıktır. Erkeğin fiziki bünyesi, iş ve üretim ile ilgili diğer vazife­lerine başlayabilmek için buhran ve ıstırapların sarsmadığı sinir sistemiyle hayatın güçlüklerini karşılayabilmek ve kendini onun tazyikinden kurtarmak için daha sıkı cinsi tatmine zorlar. Er­kek, özellikle gençliğinde, cinsi şevki tabiiler tarafından daha çok hakimiyet altında olur ve bir kadınla olduğunda daha şiddetli bir biçimde onu gidermeye ihtiyaç hisseder. Kadın cinsi bakımdan erkekten çok daha ileri derecede ol­masına ve fiziki ve psikolojik olarak daha fazla alaka ile ona yönelmesine rağmen, onun yöne­lişi sadece fiziki hisler içinde kendini açıkla­maz. Evlilik, erkeğin ruhi, psikolojik, sosval vp iktisadî hayatının isteklerini karşılanıl ol­duğu kaaar, unun bu tabii isteğini gidermek için bir vasıtadır. Cinsi arzusu kendini zorladığı ve sinirlerini meşgul ettiği sırada, eğer kadın, er­keğin arzularını is'af eder durumda olmazsa, o zaman erkek ne yapar? Evin dışında kötülüğe mı baş vurur? Buna ne cemiyet müsaade eder, ne de kadın, erkeğin ruhu ve cismiyle başka bir kadına iltifat etmesine razı olur. Ne olursa ol­sun, kadın için bu, tahammülü güç bir İhanettir.

Kendini yatağa gitme konusunda kocasının da­vetini rededen bir kadının reddetme sebebine gelince, bazı sebepler bulunabilir. İlk olarak kadın birleşmeye tahammül edemeyecek dere­cede kocasından nefret ediyor olabilir. İkincisi, kocasına karşı bir sevgi olmasına rağmen, genel olarak cinsi temastan nefret etmesidir ki, bu nor­mal olmayan psikolojik bir durumdur. Fakat maalesef bazı kadınlarda mevcut bir haldir. Ve üçüncüsü; kadın sevilen bir kişi olur, cinsi münasebetten nefret etmeyebilir, fakat o anda isteksizlik vukubulabilir.

Reddi gerektiren bu üç sebep üzerindeki bir küçük yansıma göstermektedir ki, birinci hal beÜi bir vakit ve belli bir işle ilgili olmayarak devamlı bir durumdur. O öyle bir haldir ki, orada evlilik bağlarının bekası ümit edilemez. Bi­lakis ayrılmağa doğru normal yolunu alması da­ha iyi olur. Biraz sonra geleceği gibi İslam'da kadın, birden fazla yoldan bu imkana sahiptir.

İkinci durumu devamlıdır. Bu da kocanın tale­binde ısrar etmesinden doğan bir durum değil­dir. İşin balangıcında onu, mütehassıs hekimle­rin tam ve sarih ittifakları mucibince tedavi et­mek gerekir. Ya erkek, kendisine ne kadar ağır gelirse gelsin, cinsi ihtiyacını gidermekten vaz­geçmeyi kabul eder, ya da kadın kocasını sev­diği ve ondan ayrılmak istemediği için meşak­kate tahammülü kabul eder. Veya anlaşmak mümkün olmadığı takdirde iyilikle ayrılırlar. Ama, kanuna gelince o, kocası ısrar ettiği zaman kadını itaata zorlar. Bu, tahakküm ve cebir yo­luyla olmamalıdır. Esasen evlenmekteki tabii durum, cinsi alakaya şamil olduğu İçindir ki, kadının -dediğimiz gibi- kaçınması, erkeği ah­laki cürümler işlemeye sevkeder. (Veya erkek kadının sevmediği bir davranış olan başka bir kadınla evlenmeye başvuracaktır. Ancak İslam, kadının tahammül edemediğini, bu mesele yüzünden kocasına olan sevgisinin parça­landığını ve nefrete dönüştüğünü gördüğünde, kadını bu durumu kabule mecbur etmez. Bu va­ziyette kadın, nefret sebebiyle kocasından aynin1.

Üçüncü hale gelince, o geçicidir ve onun tedavi­si kolaydır. Bu, cinsi temasa karşı meydana ge­len geçici nefret genellikle ya yorgunluktan ve­ya bıkkınlıktan veyahut da gönlün başka şeyle meşgul olmasından neş'et eder. Fakat bir miktar ruhi ve cismi hazırlık onu gidermeye kafidir.

Bunun için Rasulullah @ bu alakayı, sırf cismin hayvani arzulan olmaktan uzaklaştırmak ve bu günlük ülfetle ruhun imtizacını hedef tutarak bazan nefrete sebeb olan bu anzi durumu izale etmek İçin erkeklerin dikkatini, latif müdaabe-ye (oynaşmaya) ve işe başlamadan önce karşılıklı sevgi alışverişi yapmaya çekmiştir.

Ama kadın istekli, erkek de herhangi bir sebeble isteksiz olduğu zamanlara gelince, bu, erkeğin gençlik devresinde vukuu nadir olan bir şeydir. Kadın ise bu hale düşmez. Fakat biz deriz ki, kadının kocasına itaat etmesini emreden kanun, kadının arzularına da önem vermiş ve o arzulan

gerçek yerine koymuş ve kocayı, kadın arzu et­tiği takdirde "kocalık vazifesi"ni tam olarak ye­rine getirmeye mecbur etmiştir. Erkekte bu va­zifeleri ifada iktidarsızlık olunca aynlma vuku bulur. Böylece görürüz ki, mecburiyetler iki yönden vukua gelmektedir. Bunda hiçbir vakit ne kadını zorlama ve ne de kadının şahsi varlığını heder etme vardır.

b- Kadının ikinci mükellefiyeti, kocasının iste­mediği kimseyi evine atmamasıdır. Bu şartın hikmeti şudur ki, evli çiftler arasında birçok büyük kavgalar, yanlış haberler yayan üçüncü kişiler ve iftiralar vasıtasıyla meydana gelmek­te ve bunlar da aile kavgalannı arttırmaktadır. Böyle bir gelişmeyi önlemek için bile olsa koca, karısının isteğine ve hoşnutsuzluğuna rağmen belirli şahıslan evine kabul etmemelidir. Aksi halde eşler arasında tamiri mümkün olmayan değişmez bir fesat kaynağı olabilecektir. Böyle­ce kadının bu mükellefiyeti, çocukların düzenli ve normal büyümesi için sevgi ve müsama­hanın hoş bir ortamı gerektiren çocukların dahil olduğu iyi bir aile hayatına yardım etmek şek­linde olacaktır.

c- Kadının üçüncü mükellefiyeti olan, ko­casının yokluğunda evinin ve malının muhafa­zası ise evliliğin tabii ve mantıki bir esasıdır. Bununla beraber o, sadece tek taraflı bir mükel­lefiyet  olmayıp aynı zamanda iki taraflı bir görevdir. Hem koca ve hem de kadın, birbirleri­ne karşı sadık olmak zorundadırlar. (Muham-med Kutub; a.g.e.).

İdareci Olarak Erkek: Kur'an açık bir şekilde bu konuya temas eder: "Erkekler, kadınlar üze­rine yöneticidirler. Çünkü Allah kimini kimine üstün kılmıştır ve çünkü erkekler (kadınlara) mallarından harcamaktadırlar. Onun için iyi kadınlar itaatkar olup Allah'ın kendilerini koru­masına karşılık kendileri de gizliyi koruyan (kocalarına gizli gizli ihanet etmeyenlerdir.. ". (4:34). Allah, erkeği kadının sahip olmadığı ta­bii nitelik ve güçler sebebiyle ailenin idarecisi tayin etti. Ve kadın, erkeğe göre hiçbir şekilde aşağılanmadan güvenlik ve korunması sebebiy­le erkeğin himayesine verildi. Aile işlerinin başanlı ve düzenli yürümesi için ikisinden biri­sinin ev işlerinden sorumlu olması gerekiyordu. Daha önce de açıklandığı gibi, erkek, kadından daha fazla bu dış görevleri ifa etmek için kuvvet ve ehliyete daha maliktir. Aİlahu Teala adalet ve üstün hikmet sahibi olarak bu mesleği erkeklere verdi. Bununla birlikte bu durum, hiçbir şekilde erkeğin ailevi meselelerde diktatörce bir tutum takınmasına ruhsat verildiği anlamına gelmez. Aksine, işaret edildiği gibi, ona bütün ailevi me­selelerde tek taraflı ve keyfi bir şekilde karar vermekten kaçınması, dolayısıyla bir çok hu­susta müşterek tavır ve kararlarla bu müessese­yi sürdürmesi istenir.

Hz- Peygamber @'in: "En iyi kadın, ona bak­tığınızda hoşunuza giden, emirlerinize itaat eden ve evde bulunmadığınızda kendi namusu­na ve mallarınıza sahip çıkandır." sözü itaatli bir kadın hakkındadır. (İbni Mace). Burada kocaya itaat, Allah'a olan itaate yakındır. Bu yüzden kadının görevi, eğer kocası Allah'ın emirlerine zıt bir emirde bulunursa itaat etmemektir. Bu durumda kocasına itaat, bir günah işlemek ola­caktır. Bu demektir ki, kadın, meşru emirlerin­de erkeğe itaat edecektir.

Belirli durumlarda, eğer bir kadının diğer er­keklerle fıkha aykırı münasebetler kurarar ai­lenin şerefine zarar verme ihtimali olduğunda kocanın, aileyi dağıtmadan önce bu davranış çeşidini kontrol etmeye izin verilmiştir. Kur'an, kocanın bu hakkını şu ifadelerle zikreder... İyi kadınlar itaatkar olup Allah'ın kendilerini koru­masına karşılık kendileri de gizliyi koruyan (kocalarına karşı gizli gizli ihanet etmeyenler­dir. Dik kafalılık, şirretlik etmelerinden kork­tuğunuz kadınlara öğüt verin, yataklarınızdan ayırın ve (bunlarla yola gelmezlerse) onları dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın. Çünkü Allah yücedir, büyüktür. Eğer (karı-kocanın) ara­larının açılmasından endişe duyarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin, bunlar arayı düzeltmek ister­lerse, Allah onların arasını bulur. Çünkü Allah (herşeyi) bilendir, haber alandır." (4:34-35).

Geçimsizlik kadın tarafından yüz gösterir, zev­ce kadınlık vazifesinden imtina eder, kocasına meşru olan hususlarda itaatsizlik yapar, ona Karşı serkeşlik gösterirse, koca, ona üç kademe­li bir muamele tatbik eder: Birincisi öğüttür: Kendisine tesir edebilecek tarzda öğüt verir, ita-

ate davet eder. Ona olan sevgisinden, onun hakkında düşündüğü iyi şeylerden bahseder. Duruma göre sert bir şekilde ve ihtar mahiyetin­de sözler de söyler. Artık öğüt vermenin üslubu kendi anlayışına bağlıdır. Fakat her halde sevgi­nin iyi bir aracı olacağı muhakkaktır. Öğüt ver­mekten müsbet bir netice alamazsa, İkinci mer­hale zevceyi "yatağında yalnız bırakmak"tır. Kadının kendi görüşüne göre en kıymetli varlığı dişiliğidir. Kocasının ona boykot etmesi kendi­si için kuvvetli bir disiplin cezasıdır. Kadın bu­na fazla sabredemez. Esasen bunun çok sürmesi başka mülahazalarla da tehlikeli olabilir. Bun­dan da bir netice alamayınca koca, zevcesini ha­fifçe dövebilir. Bu, aile reisi olan kocanın bir di­siplin takdiridir. Yalnız bunun, vücudu sakat-layıcı, fazla elem verici olmaması şarttır. Çünkü kocanın bu kadarına hakkı yoktur. Eğer koca, sınırı aşarsa mukabil ceza görür. Ashabdan biri Rasulullah @'a gelmiş, zevcesinden şikayette bulunarak, kem lisanından dertlenmiş. Pey­gamber @ : "O'nu boşa" buyurmuşlar, sahabİ: "Onun bana hayat arkadaşlığı olduğu gibi ço­cuğu da vardır." demiş. Bunun üzerine Rasulul­lah @ şöyle buyurmuşlar: "Ona iyilik emret, öğütte bulun. Eğer kendisinde bir hayır (kabili­yeti) varsa yapacaktır. Zevceni -hizmetçini dövermiş gibi- dövmeyesin" (İlamu'l-muvak-kin ve Neylü'l-evtar). Başka bir hadislerinde: "Sizden hiç biriniz, kölesini dövermiş gibi, zev­cesini dövmesin, sonra da gün bitiminde tutar onunla münasebette bulunur!" buyururlar. (Bu­harı).

Dördüncü merhale, Nisa Suresi'nin 35. ayetinde sözkonusu edilen hakem yoluyla çözümdür. Bu ayet, kan ve koca arasındaki kavga hususunda karar vermek için bir aile heyetini tavsiye et­mektedir. Hakemler hususi olarak her iki tarafı dinler, aralarını ıslah etmeye çalışır.

Ayette: "Hakemler eğer sulh etmek isterlerse Allah eşlerin arasını bulur, düzeltir." buyurul-maktadır. Hakemlerin iki tarafın ailesinden se­çilmesi, aile sırlarının dışarıya çıkmaması, eşle­rin hususi hallerinin daha iyi bilinmesi, iki taraf­tan her birinin, şikayetlerini açık bir şekilde söyleyebilmesi., bakımından pek uygundur. Hatırlanacağı gibi evlilik, cemiyette erkeğin ve kadının aynı haklara sahip ve onların iyiliği için kurulmuş bir müessesedir. Orada kabul olan her birine ait menfaatlerden imkan dahilinde olan­ların en önemlisinin gerçekleştirilmesidir. Ne zaman evlilik müessesine anlayış, beraberlik hakim olursa, kanunun müdahalesi olmadan faydalı şeylerin hepsi tahakkuk eder. Ancak an­layışsızlık meydan bulunca, kan-kocanın şahı­slarına münhasır kalmayan, belki onlardan daha ileri giderek çocuklara da geçen zararlar doğar. Çocuklar ise müstakbel cemiyetin çekirdekleri olduğundan onların yetiştirme vasıtalarının en iyİsiyle terbiye edilmeleri çok önemli bir vazi­fedir.

Kadın böyle bir zarara sebebiyet verdiği zaman onu doğruya yöneltme vazifesini üzerine kim alır?. Mahkeme mi? Kan koca arasındaki özel münasebetlerde mahkemenin müdahalesi ihti­laf noktasını genişletmeye ve taraflar arasında­ki alakanın tamamen bozulmasına yol açar. Zi­ra, bu müdahale aleni olarak yapıldığı için taraf­lardan birinin izzet-i nefsine dokunur. Bu se­bepten taraflardan birini günahkarlık bocala­ması yakalar ve kendi durumunu -batıl da olsa-korumak teşebbüsüne geçer. Dolayısıyla mah­keme ancak her türlü sulh denemelerinin fayda vermediği büyük anlaşmazlıklarda müdahale etmelidir.

Koca, bir huzursuzluk meydana getirir, hanımı ile münasebetlerinde bir çekingenlik gösterirse kan-koca barışmalıdırlar. Kocanın gönlünü yapmak için kadının, nezdinde bol imkanlar, çeşitli marifetleri vardır. Bunu en iyi kendileri bilirler. Zaten yaratılışları buna elverişlidir. Er­keğin sert tabiatı karşısında kadın yumuşak ve mülayim bir yaratılışa sahiptir. Kadın bu tabi­atıyla erkeği yumuşatmaya, onunla sükun ve huzur içinde yaşamaya muktedirdir.

Ancak, tarafların her ikisinde de nefret vücuda gelince o zaman kanun çeşitlidir. "Eğer bir kadın kocasından nefret veya isteksizlik yüzünden korkar da anlaşmazlık meydana ge­lirse her ikisinin de kendi aralarında sulh yoluy­la bir anlaşma yapmalarında beis yoktur. Sulh daha hayırlıdır..." (4:128).

Bu ayet aileyi bölüp çocukların huzurlu ha­yatını parçalamaktansa uzlaşmanın her iki taraf için de daha hayırlı olduğunu tavsiye ediyor. Bununla birlikte ayetin devamı, kocanın karısına karşı olan davranışlarında cömert ve geniş fikirli olmasını belirtiyor. "... Zaten nefisler cimriliğe hazır duruma getirilmiştir. (İnsanın mayasında cimrilik vardır). Eğer güzel geçinir, (kötülükten) sakınırsanız, Allah yaptıklarınızı haber alır." (4:128). Kadının gösterebileceği dar görüşlülük, kocasının gözünde onu cazibeli kılan bütün özelliklerini kaybettiğini bildiği halde, hala ondan sevilen bir eşe karşı olan dav­ranışları beklemek ve bu hakkı kendisinde görmektir. Diğer tarafta erkeğin dar görüşlülüğü ise, kendisi için cazibesini kaybet­miş olan, fakat hala birlikte yaşamak isteyen ve bu yüzden dolayı da kendi haklarım minimum düzeye indirmiş bulunan karsının haklarım da­ha çok baskı altına almasıdır. Bütün bu durum­ların aşırı olaylarda meydana geldiğini hatırlat­mak gerekir.

Aile ilişkilerinin bütün problemlerini toplaya­cak olursak şöyle denebilir: Birincisi; Kadının erkeğe karşı olan yükümlülükleri keyfi ve ta-hakkümi birşey değildir. Ancak orada doğrudan doğruya veya dolayısıyla kadına da şamil genel menfaatler nazarı dikkate alınmıştır. İkincisi; Şüphesiz bu vecibelerin çoğunun aynı tesirden erkek için de bir mukabili vardır. Kadına veril­memiş olan selahiyetlerden erkeğin bir şekil ile özellik kazandığı pek nadir durumlara gelince, orada kadının ve erkeğin birlikte fıtri durumları dikkate alınmış, fakat onunla kadını hakir görme ye küçümseme gibi birşey kasdedilme-miştir. Üçüncü durum şu ki, gönlü onu kabul et­mediği veya kabul etmekte kendisi için bir zulmün bulunduğunu sezdiği zaman onu red­detme hususunda kadına hak verilmiştir. (Mu-hammed Kutub, a.g.e.).

 

Kadının Problemleri

 

Şimdi de kadınların problemleri içinde yaygın olan birkaç şüpheyi ele alıp açıklayalım: Çalışma, şüphesiz ki, bir haktır. Kadınlar ilk de­virlerde şartlar çalışmalarını gerektirdiği ve uy­gun düştüğü zamanlarda çalışırlardı. Ancak mes'ele, aslında bu hakkın takrir edilmesi mes'elesi değildir. Gerçek şudur ki, bir yönden toplumun ihtiyacı, başka bir yönden bizzat kadının ihtiyacının gerektirdiği zaruri hallerin dışında çalışmak maksadiyle kadının dışarı çıkmasını İslam hoş görmez. Kızları okutmak, hastabakıcılık, kadın hekimliği gibi işler yap­ması için onun çalışması şarttır. Böylece toplu­mun bu vazifelere kadınları teşvik etmesi, er­keklerin cihad için hazırlandıkları gibi, kadı­nların da o vazifelere hazırlanmalarını sağla­ması şarttır. Kendine bakacak bir kimsenin bu­lunmaması, ihtiyacını ifade eden diğer bir se­beptir. Çünkü, kadın için çalışmak, yaşama yo­lunda müptezel olmaktan daha haysiyetli bir durumdur. Ancak bunların hepsi birer zaruret­tir. Bu zaruretlere göre İslam onlan mubah sa­yar.

Fakat toplumda asıl olan şeyin -batılıların ve komünistlerin iddia ettikleri gibi- kadının çalışmak için evinden çıkmasıdır, düşüncesine gelince, bu, İslam'ın ikrar eylemediği bir hama­kattır. Çünkü bu, kadını asli vazifesinden uzak­laştırır ve sağlayacağı hayırlardan daha büyük ruhi, sosyal ve ahlaki kötülüklerin meydana gelmesine sebep olur.

Kadının vücud, akıl ve sezgi itibarıyla anne ol­mak için en iyi donanıma sahip olduğunu hiç kimse inkar edemez. Bu yüzden eğer onun dik­kati başka önemsiz çalışma alanlarına yönelti-lirse bundan insanlık zarar görecektir. Bu du­rumda kadın, erkeklerin elinde bir oyuncak ve sınırsız zevkin esiri olmuş, beyinsizlerin kötü arzularına cevap veren bir köleden farksız olur. Eğer İslam, böyle hallere mahal bıraksaydı, en büyük meziyyetinden uzaklaşırdı. İslam'ın o büyük meziyeti ise, bütün insanlığa nesilleri, kesinliğe uğratmayan muttasıl bir yapı olarak bakmasıdır.

Denilir ki: "Muhakkak kadın hem ana, hem de İŞÇİ olmaya muktedirdir. Hal böyle olunca bütün mesele, çocuk müşkülünü halledecek ço­cuk yuvalarım tesis etmektir. Bunların hepsi­nin, araştırma neticesinde hedefi sabit olmayan boş sözler olduğu tesbit edilmiştir.

Yuvalar, çocuğun her türlü bedeni bakımı, akli, fikri, ilmi yönetimine muktedir olur. Ancak yu­va, onsuz hayatın ayakta durması, o bulunma­dan vaziyetlerin doğrulması mümkün olmayan biricik unsuru çocuğa vermeye kadir olamaz. O t*aı!'.ana sevgisi" ve bakımıdır. Başka kadınların değil, sadece "ana"nın bakımıdır.

İnsanın tabiatını değiştirmek, çılgın medeniye­tin ve beyinsiz komünizmin imkanı dahilinde değildir. Çünkü çocuk, en az iki senesinde kendi Öz kardeşi olsa bile hiç bir kimsenin ortak ol­madığı bir anaya muhtaç olduğunu hisseder. Öyle bir ana ki, onun bütün istek ve arzularına cevap vermekte, iki kolu arasında kucaklayıp emniyet ve sevgi hisleriyle onu kaplamakta tam bir dikkat sarfeder. Bu ilginin dışında kalan ço­cuğun gönlü ıstırap ve düğümlerle dolar. Çocuk için yuvadaki ana ne kadar gariptir! On veya yir­mi çocuk, bir tek yapmacık "ana"ya ortak olur­lar. Ona sahip olmak için, kendi aralarında mücadele ederler. Böylece bu minval Üzere ye­tişirler. Onların iyilik temayüllerine mücadele duygusu galip gelir, kalbleri taşlaşır. Bu yüzden orada onların kalplerinde sevgi ve kardeşlik yeşermez.. Küçük çocuklar için yuva -kadın için çalışmak gibi- ancak ihtiyacın gerektirdiği bir zarurettir. Mecbur edici bir zaruret bulun­madığı halde, onun asıl olduğunu iddia mesele­sine gelince işte bu, akıl sahiplerinin uzak dur­maları icap eden bir deliliktir. İnsan üretimini telef ve heder olmaya terkederken, maddi üreti­mi çoğaltmakta insan için nasıl bir fayda vardır?

Bu, çılgın batılıların tarihi, coğrafi, siyasi ve ik­tisadi şartlarından doğan bir özrü olabilir. Fakat İslami doğuda yaşayan bizlere gelince, nedir Özrümüz bizim? Acaba erkeklerden çalışan el­lerin hepsini tükettik de işin daha fazla ele muh­taç olduğunu mu gördük? Baba, kardeş, koca veya akraba olsun müslüman erkek, kadını bes­lemekten acze mi düştü? Bu yüzden kadını ken­dini yedirip içirmesi için çalışmaya mı terketti?

Kadının çalışması ona ekonomik özgürlük ver­diği için toplum içinde daha saygın bir yere sa­hip olur diyenler de var. Fakat bizim öğrenmek İstediğimiz bir şey var, İslamiyet kadının hür ik­tisadi durumuna karşı mıdır? Gerçek şudur ki, İslami dünyanın yüzyüze kaldığı asıl sorun bir yöntem değil, ama erkek ve kadının dürüst bir yaşamdan mahrum kaldıklarından dolayı içinde bulundukları yoksulluktur. Çözüm, maddi üre­timimizi hızlandırıp bütün ülkeyi kalkın­dırmaktır. Böylece kadın da erkek de fakirlikten kurtulur. Erkek ve kadın arasındaki iktisadi üre­tim yarışı çözüm yolu değildir.

Bazı kişiler kadının da çalışmasıyla ailenin gelir düzeyinin kesinlikle arttığını ifade ediyorlar. Bu belki birkaç vaka İçin geçerli olabilir ama, tüm kadınlar çalışırlarsa aile hayatı felce uğrar ve iş boşanmalara kadar gider. Kadının dışarıda çalışması bu kadar büyük bir bedel ödemeye değer mi?

dığı ve onu başarmak için kendine eşsiz maha­retlerin verildiği ilk vazifesine tahsis ederken, toplumun ihtiyaçlariyle birlikte beşeri fıtratı da nazarı itibare alıyordu. Böylece yaşama kaygıs­ından kadının gönlünü azade kılmak insanlıkla ilgili bulunan değerli gayeye riayet etmek ve bütün güç ve kuvvetiyle o tarafa yönelmek için vazgeçilmez bir tarzda kadının yaşama temi­natını erkeğe yüklemiştir.

Şimdi müslüman kadının istediği kadın hakları nerede? Hayatta İslam'ın, kadın için gerçek­leştirmediği hangi hedef kalmıştır?

Kadın, yoksa erkekle insani bakımdan eşitliğini mi istiyor? Evet, İslam bu eşitliği kanun önünde nazari ve ameli olarak kadına verir. İktisadî hürriyet ve toplumda doğrudan muamele yap­mayı mı istiyor? Evet İslam, bu hakları kadına veren ilk nizamdır.

Kadın öğrenme hakkı mı istiyor? Evet, bu hakkı da İslâm kadına vermiş, hatta öğrenme­yi onun üzerine bir "farz" kılmıştır.

Kadın, kendi izni olmadan evlendirilmemesini mi istiyor? Buna mukabil kendi kendine nişan­lanmak ve evlenmek mi istiyor?

Evet.. İslam, bunların hepsini, erkeğe bir vazife olarak yüklemiştir. Kadın kendi lehine olmak şartıyla çalışma hakkını mı istiyor?.. Evet., islam'da kadının o hakkı da kendisi için mah­fuzdur. Yoksa, müptezellik ve açık-saçıklık hakkını mı istiyor? İşte sadece bu, İslamın kadı­na haram ettiği tek hürriyettir! Fakat İslam, er­keği de bir eşitlik esasına göre ondan mahrum etmiştir. Çünkü, bu hürriyeti gerçekleştirmek için parlementoya girmeye ihtiyaç yoktur. Bu ancak toplumun bağlarını ve geleneklerini çözüp parçalamaya muhtaçtır. İşte o zaman di­leyen dilediği müptezelliği yapar.

Batı İle karşılaştırıldığında doğudaki kadının durumunun çok düşük olduğunu düşünüp pro­testo edenler de var. Onun batıdaki kopyası, yüksek, sosyal bir mevkii kazanmış durumda; neden doğunun kadım da batıdaki hemcinsleri­nin yolundan gitmesin?..

İslam, bu sebeplerden kadını, yolunda yaratıl-     Bu, içinde bazı gerçekler bulunan bir sözdür. fienel olarak İslam memleketlerinde kadın, kişilik haysiyeti olmayan geri kalmış cahil ve değersiz bir topluluktur. Maddi ve manevi pis­liklerin içine gömülmüş vaziyette hayvanlar gi­bi yaşar. Mesut olmaktan daha çok yorgundur. Aldığından daha çoğunu verir. Ekseriye iç güdüler aleminden daha yukarı yükselemez, kendisine yükselme İmkanı da verilmez.

Bu bir hakikattir. Lâkin bu acı hakikatten so­rumlu kimdir?.. O sorumlu İslam veya onun ni­zamı mı?

Muhakkak ki şarklı kadının ızdırabını çektiği bu kötü durum, bir takım iktisadi, siyasi, içtimai ve psikolojik şartlara istinat eder. O halde bu kötülüklerin bize nereden geldiğini bilmemiz, ıslahat yapmayı düşünürken doğru yol üzere ol­mamız için esaslı bir şekilde bunların üzerine eğilmemiz icabeder. Birçok nesiller boyunca şarkın iztırabını çekmekte olduğu bu yüz karası geriliğin sebebi fakirliktir. Halk, bir lokma yi­yecek ekmek ve avret yerlerini örtecek kadar gi­yecek bir şey bulamazken, hakim durumda olan zümreyi sefih lüks, çirkin israf ve kaba zevke garkeden içtimai zulüm, idareci sınıfından müptezel bir zümre meydana getiren bu siyasi zillet ve meskenet... Öyle bir sınıf ki, bütün hak­lan garantili, fakat, üzerlerine yapmaları lazım gelen vecibeleri yok. Mahkum zümre, muka-bilsiz olarak bütün vergileri ve mükellefiyetleri yüklenir ve taşır.. Bu şartlann neticesi olarak milletin büyük bir çoğunluğuna içinde yaşadığı bu karanlık ve şaşkınlık, ümitsizlik telkin eder., işte kadının duçar olduğu zillet ve zulüm dolu ahvalden ancak bu saydıklarımız mes'uldür.

Şüphe yoktur ki, kadının muhtaç olduğu en mühim şey, kendisiyle erkeği arasındaki karşılıklı sevgi, hürmet temayülü ve duygu­landır. Fakat herkesi içine alan bu kahredici zil­let ve kıvrandıncı fakirlik atmosferinde bu iyi duygular, nerede ve nasıl yeşerir?.

Erkek, kadınına zulüm ve işkence eder. Çünkü, o zavallı erkek, evinin dışında kaybettiği şahsi­yetini evinde gerçekleştirmek ister. O kişilik ki, bekçinin, polisin, muhtann ve arazi sahibinin hiçe sayıp ihanet ettiği şahsiyet... Devletin mes'ul idarecisi bulunan beylerin veya fabri­katörlerin, paralı askerlerinin ihanet ettiği kişilik veya dairedeki müdürün ihanet ettiği kişilik... Bu böyle bir şahsiyet ki, muhtaçlık ve zillet sebebiyle, karşı koymaya veya onu yen­meye muktedir olamadığı zalim yönetmelikle­rin kendini tehdit ettiği şahsiyet..

Bu sebeple, o, içinde birikmiş olan gazabını ai­lesi, çocukları ve ehlinden kendisine yaklaşan­ların üzerine saçar. Cemiyette şamil olan ve er­keğin çalışma gücünü dizginleyip ruhi ve asabi enerjisini tüketen bu zalim fakirlik, içinde sevgi ve iyi muamele duyguları gelişen geniş kalplilik ve hoşgörülüğün, kendi gönlüne düşmesine ve­ya insanların basit hatalarına tahammül göste­rip ya sabreden ya affeden güçlülüğün sinirleri­ne hakim olmasına imkan vermez.

İşte kadını erkeğe köle yapan, onu erkeğin haşin muamelesine tahammüle mecbur eden, anlatmaya çalıştığımız bu fakirliktir. Çünkü kadın ıçm o çileli durum, uuiıamen Ko­casız olmaktan daha iyidir. Şeriatın kendine tanıdığı kanuni haklarını kullanmaktan kadını alıkoyan işte o fakirliktir. Eğer kadın o yola başvurmuş olsaydı, erkeği kendi hudutlarında durdurmak mümkün olurdu. Kadın, kocasının kendisini boşaması ihtimalinden doğan daimi bir korku içindedir. O zaman ne yapar?.. Çocuk­ları, babaları tekeffül eder. Amma, kendini kim tekeffül eder?.. Zaten yaşamaktan bıkmış olan fakir akrabaları mı?.. Onlar kendi maişetlerinin darlığından dolayı zaten taşıyamadıkları yükle­rinin ziyadeleşmemesi için, kadının kocasından ayrılmasını tasvip etmiyorlar. Buna mukabil kadına, o dayanılmaz zilleti taşımasını tavsiye ediyorlar.

İkincisi geri kalmış bir toplumda, -şüphesiz doğu bugün geri kalmıştır, çünkü o, gerçek he­defini yitirmiş, kendini kaybetmiş ve bu yüzden karanlıklara gömülmüştür.- bütün insani değer­ler düşer. Bütün suret ve şekillerinde kabul olu­nan tek fazilet, sadece madde ve kuvvet olur. Bu, toplumda zayıflık, tahkir ve alay etmeyi haklı gösteren bir sebep sayılır.

Erkek, kadından daha kuvvetli olduğu zaman kadını küçümser. Çünkü bizzat kendisi öylesine düşük bir seviyededir ki, insana insan olduğu için saygı duyan insani seviyeye yükselmeye kadir olamaz. Ancak kadının mah-mülkü ol­ması hali, bu durumlardan istisna edilir. İşte sa­dece kadın o zaman hürmet görür. Zira o, kuvvet ve sulta vesilelerinden bir vesileye sahiptir.

Geri kalmış toplumlarda insanlar iç güdülerine yönelirler veya onlara doğru yaklaşırlar. Özel­likle insanlara cinsi arzu galip gelir de hayatı o şehvet perdelerinin arasından seyreder ve her şeyi onun hudutları içinde görür. İşte o zaman kadın, erkeğin duygularında başka bir şey değil sadece bir meta oluverir. (Ve erkek de kadının nazarında o duruma düşer. Ancak o, vazife ve bakım işini üzerine alması itibariyle kadının na­zarında cinsle ilgili hususlardan daha büyük bir yer işgal eder.) Böylece erkek kendisinde, kadı­na karşı saygılı olmasını sağlayacak olan insani yüksek manaları, akli ve ruhi fazileti bulamaz. Eğer hayvanlar alemindeki cinsi münasebet içgüdüsünün, erkeğin dişiye karşı hakimiyetin­den bir şekli temsil ettiğini düşünecek olursak görürüz ki, derhal burada iki düşük şuurun karışımı bir duygu birleşir:

a- İş anında yani münasebet esnasında erkeğin dişisine hakim ol­ma duygusu,

b- İş bittikten sonra ihmal etme duygusu.

Geri kalmış çevrelerde terbiye ciheti ihmal olunmuştur. Çünkü o, cehalet ve meskenet or­tamında gözlerin görmediği bir lüks olarak gözükür. Terbiye ki, nisanı insan yapan, insanı hayvan seviyesinden kurtarıp yükselten biricik vesiledir. Terbiye hiç bulunmadığı veya bozuk bir şekilde bulunduğu vakit, insanlar, sadece kuvvete tapar. Hayatı, şehvet ölçüleriyle ölçmekten doğan duygalara esir düşer. Böyle olan çevrede ana, elinde olmayan bir duy­gusuzlukla, erkeğin kadına yönelen duygularını bozmaya, o duygulan diktatörlük ve zalimane tahakkümle büyütmeye hizmet eder. Zira, ço­cuğunun aşın derecede ve onu arsız yapacak bir tarzda seven, makul bir hudutta dur demesini bilip onu durduramayan ana, çocuğa bilerek ve­ya bilmeyerek, ancak kendi sözünün kayıtsız şartsız itaat edilen söz alışkanlığını kazandırır.

bul ettirmek istediği emirleri, bu şehevi arzu ve temayüllerin ilhamıdır. Eğer dış cemiyet, içinde ızdırap, baskı, zillet ve mahrumiyet bulunan şeylerle beraber ferdin bünyesinde olgun kişiliği gerçekle ştirmez, seyirci kalırsa, o za­man erkek, şuur altında birikmiş olan veya kötü terbiye neticesi yüklü bulunduğu bütün kötülüklerini, kendinden zayıf olan kadın, er­kek ve çocukların üzerlerine intikal ettirmeye başlar.

Bundan İslamı mı suçlamak gerek? Bunlar bugünkü doğunun huzursuzluğunun belli başlı kaynaklandır. Bütün bu problemler olmasaydı, doğulu kadın bu kadar sıkıntı çekmez ve aşağılanmazdı. Belirtilenlerin hiçbirinin İslam ile ilgisi yoktur ve onun ruhuyla bağlaşmaz.

Yoksulluk mu? Yoksulluk İslam'ın sonucu mu­dur? Tabii ki değil. Ömer İbn Abdulaziz devrin­de cemiyeti, içinde zekat isteyen veya zekatı ka­bul eden hiçbir fakirin bulunmadığı bir seviye­ye ulaştıran o İslam değil midir? İşte, o İslam, bu yeryüzünde tatbik edilen ve bugün de tatbik edilmesini ister olduğumuz İslam.

O, "Servetin sadece zenginler arasında el değiştiren bir şey olmaması için..." (59:7). bu­yuran, halk sınıflan arasında adil bir dağıtım yo­luyla servetleri tevzi eden ve böylece insanların seviyelerini birbirlerine yaklaştıran nizamdır. Çünkü o, lüksü sevmez, onu yasaklar. Fakirliği sevmez; onun izalesi (ortadan kaldınlması) İçin çalışır.

Şarklı kadının meselesinde birinci etken fakir­liktir. O, ortadan kalktığı zaman en büyük düğüm çözülür, kadın kendi haysiyet ve şahsi­yetini bulur. Kazanmak maksadıyla kadının çalışması, zaruri olan şeylerden değildir, her ne kadar bu onun normal hakkı ise de.. Lakin mille­tin hepsi için servet seviyesini yükseltmek, kadının -ki, o kendi şahsı müstesna hiçbir kim­seyi doyurmakla vazifeli değildir- mirastan olan nasibini erkeğin nzasiyle teminat altına alır ve fakirlikle karşı karşıya kalmak korku­sundan dolayı bırakmak mecburiyetinde kaldığı haklarına sarılmak hususunda kadını teşvik eder.

Hal böyle olunca, erkeğin başkalanna zorla kaşağılık duygularını aşılayan ve sonunda onu evde boşalttıran siyasi zulüm ve baskı mıdır? İslam, zulme isyan etmek ve zalimlere karşı mu­kavemete çağırmaktan başka birşey midir ?.. İdare edenler ve edilenler olarak beşeri terbiye hususunda şu örnek dereceye varmış olan İslam değil midir ki, Hz. Ömer (r.a.) "Dinleyiniz ve İtaat ediniz." deyince, müslümanlar topluluğu arasından biri Hz. Ömer'e: "Giymekte olduğun şu elbisenin sana nereden geldiğini bize haber verinceye kadar seni dinlemek ve sana itaat et­mek bizim üzerimize lazım değildir." der. Bu durum karşısında Hz. Ömer, gazaplanmaz, üstelik soranın sorusunu kabul eder, onu tatmin edip İnandırmcaya kadar meselenin hakikatini açıklar. Nihayet adam: "Emret, şimdi dinler ve itaat ederiz." der. İşte bizim özlediğimiz böyle bir yönetim şeklidir. Bu İslam, tatbik edildiği zaman insanlar, tepeden inme baskıların mey­dana getirdiği İçe dönüklüğü, bu sebeble ters ne­fes almaya zorlayan zillet ve hakareti elbette görmeyeceklerdir. İşte o zaman amirin memura ve idarecinin idare edilenlere muamelesi, her şahsın başka bir şahsa muamelesi, erkeğin eşine ve çocuklarına adalet, sevgi, güzellik ve kar­deşçe muamele etmesi hususunda örnek ve reh­ber yapacağı bir ışık olacaktır.

Acaba bu hallere sebep, insanî kıymet ve değer­lerin düşük olması mıdır?..

İslam insanları düşük seviyeden kaldırmak, in­sanı insan yapan hakiki kıymet ve değerleri in­san için vazetmekten başka birşey için mi gel­di?..

"Allah katında en değerli olanınız, en muttaki olanınızdır." (49:13). En zengin olanınız, en kuvvetli olanınız, sulta ve hakimiyet bakım­ından en Üstün olanınız değil.. İşte İnsani kıymet ve değerler bu seviyeye yükseldiği zaman, ora­da zayıflığından dolayı kadına kötü muamele etmeye bir mecal kalmaz. Kaldı ki, İslam'ın in­sanlık ölçüsü, ancak erkeğin kadına karşı güzel muamelesidir. Bu ölçü İse, Rasulullah@'ın şu hadisi söylemek suretiyle sarahaten koymuş ol­duğu ölçüdür: "Sizin en hayırlınız, ehline en hayırlı olanınızdır. Ben içinizden ehline en hayırlı olanınızım." (Tİrmizi). Arap dilinde ehil kelimesinden murad ailedir. Böylece Rasulul-lah@'ın, ruhların hakikatini idrak melekesi de­rindi. Hal böyle olunca koruması altında hiçbir insana kötü muamele edemezdi. Herkesin böyle hareket etmesini, aksine davrananların İnsani değerlerini kaybetmiş olacaklarını, bu sebeple ruhlarını bir ızdırap ve ukdenin kaplayacağını ifade etti.

İslam insanların, terbiye prensiplerinden uzak olarak içgüdüleriyle yaşamalarını ne zaman mubah kıldı?.. Şüphesiz ki İslam, apaçık bir ifa­deyle onların varlığını ve te'sirini kabul eder.. Fakat ahlaken düşüşlerinde ona ayak uydurmaz ve içgüdülerin insanlara tahakküm etmesini is­temez. Ta ki, içgüdülerin tesiriyle meydana ge­len davranışlar, hayata bakacakları bir pencere olmasın. İslam'ın, kadın ve erkekten her birini, diğerinin hacetini gidermeye mecbur etmesi, insanı içgüdüler seviyesine düşürmek değildir. İslam bundan ancak insanları kendi zaruri ihti­yaçlarında serbest hale getirmeyi kast ve irade eder. Yeter ki, bu zaruretler, onların şuur ve si­nirlerini meşgul edip de güçlerini en yüksek is­tihsal sahalarına teksif etmekten alıkoymasın. Bunun bir işte veya ilimde veya fende veya iba­dette veyahut meşru bir yol ile kendini doyur­mak mümkün olmadığı zaman kötülüğe te­vessül etmekte olması müsavidir. Lakin islam, insanların hiçbir vakit şehvetlerin esiri olma­larına, o şehvetlere dalarak yüksek insani hayat tarzından uzaklaşmalarına müsaade etmez. İslam, erkeği bitmek tükenmek bilmeyen bir ci-had ile Allah yolunda cihad etmekle; kadını, çocuklarını terbiye ve evini tertip ve tanzim ciha-diyle vazifeli kılar ki, her ikisinin de zaruretler ve şehvetler hududunda durup kalmayan bir takım hedef ve gayeleri olsun.

Kötü terbiye veya ahlaki disiplin eksikliğinin İslam'dan ileri geldiği mi söylenmektedir? Kur'an'ın tamamı ve hadislerin hepsi insanları terbiye etmeye ve onları, nefis bakımından zapt u rapt altına almaya, adaleti benimsemeye, başkalarına hürmet etmeye ve insanı, kendi canım sevdiği gibi başkalarını da sevmeye alıştırmak hususunda ilahi bir davettir.

O zaman doğulu kadının geri kalmışlığının se­bebi bizim geleneksel toplum hayatımız mı? Hiçbir vakit, ilme mani, çalışmaya engel olma­yan, toplumla beraber yürüyen, teamüle karşı koymayan adetlerin ayıbı nedir?.. Onlardan ne gibi zararlar meydana gelmektedir. (Biz burada dışarıdan ithal edilmemiş olan gerçek İslami ge­lenek ve adetlerini kastediyoruz. Halbuki gele­neklere hücum eden yazarlar, onlar arasında bir ayırım yapmadan hücum ediyorlar ve hatta hiç­bir İstisna dahi yapmıyorlar.) Bu gelenekler, sa­dece ahlaki müptezelliği, hayasızlığı, taşkınlığı, fitneyi, ahlaki bağlardan çözülmeyi, kötülükle­rin yaygın hale gelmesini ve sokaklara dökülmesini yasaklar.

Kim diyebilir ki, kadının kişiliğini olgun­laştırması, bilgi ve tecrübesini çoğaltması için biricik yol, gönül pazarlarına çıkması ve kendi­ni oradaki gençlerden birine peşkeş çekmesidir. Kendini teslim ettikten sonra o gencin adi ruhlu, evlenmek arzusu olmayan, sadece cinsi ihti­yacını tatmin etmek isteyen, kadının kişiliğine hürmet etmeyen birisi olduğunun meydana çıkması üzerine o genç kadın, çıplaklaşmış uygar Batı gençkızlarmın yaptığı gibi bir baş­ka gence dönmeyi düşünmesini kim ve nasıl isteyebilir.

Öğretimin vazifesi nedir?.. En azından hayatla ilgili işler hakkında nazari bilgi vermek değil midir?..Evlenmek?.. O, ruhları olgunlaştıran, akıllan geliştiren temiz, ameli bir tecrübe değil midir?..

Mısır'da gayri müslim bir yazar, bazan İma ede­rek, bazan da açıkça İslam'ı kötülemek ve onunla alay etmek için haftalık bir gazetede her hafta kadınlara hitab ederek şöyle diyordu: "Çürümüş (!) geleneklerinizi bozdunuz. Büyük bir cür'etle erkeklere karıştınız. Çalışmak için fabrika ve ticarethanelere daldanız. Siz bunu bir zarureti gidermek için yapmadınız. Ancak sizi. yalnız analığa ve beşeri üremeyi korumaya mecbur eden geleneklerinize karşı harb ilan ederek onları parçalamak için bunu yaptınız!"

Bu yazar diyor ki: "Kadın sokakta yere bakarak yürür, çünkü o kendi varlığından emin değildir ve onu erkekten ve toplumdan gelen bir korku çemberi içine alır! Lakin tecrübeler (!) onu ge­liştirince her şeye meydan okuyarak başım kaldırır ve erkeklere sabit gözlerle bakar..."

Tarihte Hz. Aişe bizzat siyasete karışıp, savaş meydanlarında orduları yönelttiği zaman er­keklerle perde arkasından konuşurdu. Gözü bakmaktan alıkoymak, sadece kadınlara mah­sus bir ahlak değildi. Şüpheden ârî olarak tarih rivayet eder ki, Rasulullah @ bakire kızlardan daha fazla haya sahibi idi. Acaba o, varlığından emin olmadığı ve bütün beşeriyete ait olan pey­gamberliğinin hakikatini bilmediği için mi öyle haya sahibi idi?.. Acaba bu hayasız yazarlar, bu gibi hayasızlıklarından ne zaman vazgeçecek­ler?! (Muhammed Kutub; islam, The Misun-derstood Religion).

Kadının kötü bir durumda oldu&undan süohe yoktur. Lakin onun durumunu düzeltmenin yo­lu kendine göre özel şartları ve özel ayrılıkları bulunan batılı kadınların tipik cinsi sapıklık yo­lu değildir.

Şüphesiz, bizim eşit olarak kadın ve erkeğin ha­yatındaki hataları düzeltme yolumuz, ancak ve ancak İslam nizamına dönmektir. Bizim yolu­muz, erkek, kadın, genç, ihtiyar hep birlikte in­sanları, İslam hükmüne ve İslam kanununa çağırmamız, bu davaya hakkiyle iman etmemiz ve ona gücümüzü, temayüllerimizi ve düşünce­lerimizi adamamızdır. İşte o zaman, yani inandıklarımızı tatbik etmek için inanıp ve ona göre çalıştığımız zaman İslam hükümran olur, böylece zulümsüz ve işkencesiz, her şey doğru­ca yerli yerine yerleşir.

 

KISIM 4

 

BOŞANMA VE MEHİR

 

Boşanma: İslam hukukunda boşanma, evlilik hayatının devamına imkan kalmadığı zaman başvurulacak son çaredir. Kur'an-ı Kerim: "Kadınlar size itaat ederlerse aleyhlerinde bir yol aramayın." (4:34) buyurulmakta zaruretsiz boşanma yasaklanmaktadır. Hz. Peygamber @: "Evleniniz, fakat boşanmayınız. Çünkü Allah, zevkine düşkün erkeklerle zevkine düşkün kadınları sevmez." buyururlar. (Ahkamu'l-Kur'an ve Keşfu'1-Hufa). Diğer bir hadis şöyle­dir: "Allah nezdinde en sevimsiz mubah, talak (boşanma)drr." (Ebu Davud). Ahmed, Ebu Da-vud, Tirmizİ, İbni Mace ve Darımi'de yer alan başka bir hadiste ise şöyle buyurulmaktadır. "Eğer bir kadın çok güçlü bir (meşru) sebepten olmadığı takdirde kocasına boşanmak iste­diğini söylerse, cennetin kokusu ona menedilir" Hanefılere göre boşanmada aslolan "haram ol-mak"tır. Çünkü, hakkında pek ağır hadisler va-rid olmuştur. Boşanma aynı zamanda toplumun temel taşı olan aile birliğini bozmak, nikah ni­metini tepmektir. Dolayısıyla zaruret olmaksı­zın boşamak haramdır. Kur'an-ı Kerim, erkeğe kansmdan hoşlanmasa dahi birlikte olmasını emreder: "Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız, bilin ki sizin hoşlanmadığınız bir şeye Allah çok hayır koymuş olabilir." (4:19). Ayette de belirtildiği gibi, boşanma, kişinin başvurması gereken en son çözüm yolu­dur. Eğer her iki taraf da birlikte yaşamayı im­kansız görüyorlarsa o zaman boşanabilirler.

İslam'ın gözünde evliliğin en önemli sebebi İn­sanların faziletli ve saf, temiz bir hayat yaşama­larını sağlamaktır. Bu gaye ve görev ancak karı ve kocanın birbirlerinin cinsi arzularını tatmin ettikleri vakit amacına ulaşır. Ne zaman ki her iki taraftan birisi diğerinin cinsi ihtiyaçlarına cevap veremez, işte o zaman mağdur olan ta­rafın boşanma hakkı doğar. Hz. Ömer, Hz. Ali ve Peygamber efendimiz@'in diğer ashabına göre sadece cinsi iktidarsızlık değil, aynı za­manda cüzzam, körlük, delilik ve iktidarsızlıkla boşanmak için sebep sayılabiliyor. İmam İbn Kayyım'ın bu konudaki görüşü şudur: "İki veya altı, yedi veya sekizle sınırlandırmak kusurlu­dur, bunların eşitini veya üstünü dahil etmemek ise tüm Özellikleri kaybettirir. Örneklerin gösterdiğine göre her iki tarafta da nefret uyand­ıran kusurlar aradaki saygı, sevgi ve hoşgörüyü yok ettiği için kişilerde boşanma hakkı doğurur­lar.

Burada şöyle denebilir; İslam, evlilikte büyük saygının gerektiğini öğretip çok zor şartlar altı­nda dahi tarafların bu ilişkilerini sürdürmelerini tavsiye eder. Son ana kadar dahi evliliklerini kurtarmaları için çaba sarfetmelerini isteyip an­cak fiziki olarak birlikte yaşamaları imkansı-zlaşınca boşanma hakkı verir. Gerçekte evlilik, bir başkasıyla evlenmeyi gönlün istemesiyle bir kenara atabileceğiniz bir anlaşma değildir. İste­dikleri vakit evlenip istedikleri vakit boşanan insanları Allah ve elçisi hoş görmez.

Ebu Hureyre'nin rivayetine göre Allah'ın Elçisi @, bir gün şöyle buyurmuştur: "Kocalarından kendilerini çeken kadınlar ve kocalarını boşan­mak için tazminatla kandıran kadınlar ikiyüzlüdür." (Nesei). Muaz b. Cebel'in rivaye­tine göre Allah'ın Elçisi @ bir gün ona: "Muaz! Yeryüzünde Allah için en değerli şey köle azad etmek, en sevmediği şey ise boşanmaktır" de­miştir. (Darekutni) ."Allah yolunda savaşan­ların işleyebilecekleri en büyük günah, erkeğin bir kadınla evlenip cinsel isteklerini tatmin etmesi ve sonra kadının mehrini harcayıp ondan boşanmasıdır." sözüyle Peygamber efendimiz @'in konuşmalarından birisidir. (Hakim).

Bu kutsal beraberliğe saygı duyma zorunluğu sadece kişilere has değil, toplum da aynı ölçüde bundan sorumludur. Kur'an, evli bir kadınla ev­lenmeyi men eder bu emre uymayanlar ise İslam'ın nezdinde mahkum olmuş, son derece nefret edilen tiplerdir. Hz. Peygamber @: "Kadını kocasından çeviren bizlerden değildir" buyurmuştur (Ebu Davud). imam Ibn Kay-yım'a göre; eğer herhangi bîr kimse, bir kadı­nın kocasını öldürürse, ister bu cinayet o ka­dınla evlenmek için olsun veya olmasın, kadı­nın da bu cinayette dahli olsun veya olmasın; adam, o kadınla evlenmekten men edilir.

Boşanma Muamelesi: Erkekle kadın arasında­ki ilişki nefret ettikleri bir düzeye ulaşmışsa İslam şeriatı onların ayrılmalarına müsaade eder: "Boşanma iki defadır (Bundan sonra kadını) ya iyilikle tutmak, ya da güzelce salıvermek (lazım)." (2:229).

Bu emir İslam'ın zuhurundan önce Arabistan'da yaşanan toplumsal kötülükleri değiştirmek için inmiştir. Erkek ne zaman istese boşanabilirdi. Karısıyla ilişkileri bozulunca ayrılıyor, kadın isteyince tekrar birleşiyorlardı. Bunun sının ol­madığı için birçok kereler tekrar ediliyordu. Böylece kadının erkekle ne bir evlilik ilişkisi oluyordu, ne de bir başkasıyla evlenmesine müsaade vardı. Kur'an'ın bu ayeti bu acımasız kapıyı kapatmış oluyor. Bütün evlilik hayatı bo­yunca koca ancak iki kezkarisıyla boşanma ve tekrar birleşme hakkını kullanabilir. Ondan sonra karısından yine boşanmak isterse, yani üçüncü defa, o vakit kadın bir daha birleşme-mek üzere ondan ayrılır. (The Meaning of the Quran, c.I, sh. 167-72).

Boşanma İşleminin en iyisi her iki tarafa da düşünme fırsatı tanıyıp acele karar vermemeleri durumudur ki bu ayet Kur'an'da şöyle belirtil­miştir.

Kur'ân'da, boşanmış kadınlara şöyle emredi­lir: "Boşanmış kadınlar, kendi başlarına (ev­lenmeden) üç ay hâli (hayız veya temizlik müddeti) beklerler. Eğer Allah'a ve   âhiret gününe inanıyorlarsa, Allah'ın kendi rahimle­rinde yarattığını gizlemeleri (karınlarında ço­cuk bulunduğunu saklamaları) kendilerine he­lal olmaz. Kocaları da bu arada barışmak ister­lerse, onları geri almaya daha çok hak sahibidir­ler." (2:228). Bu bekleme esnasında koca, karısının evde kalmasını emredebilir. Belki bu bekleme devresinde Allah onların tekrar bir­leşmeleri için bir hayır yaratabilir; "Ey peygam­ber! Kadınları boşadığınız zaman İddeüeri için­de (adetten temiz oldukları sırada) boşayın ve iddeti sayın (üç defa adet görüp temizlenmeleri­ni hesab edin.) Rabb'iniz Allah'tan korkun (bek­leme süresini uzatıp onlara zarar vermekten sakının. Bekleme süresi dolmadan) onları evle­rinden çıkarmayın. Kendileri de çıkmasınlar. Ancak apaçık bir edepsizlik yaparlarsa başka. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa kendine yazık etmiş olur. Bil­mezsin belki Allah, bundan sonra (yeni) bir iş ortaya çıkarır (bu bekleme süresi içinde eşler arasında bir sevgi yaratır, bir anlaşma zemini hazırlar) Sürelerinin sonuna vardıklarında on­ları güzelce (nikahınız altında) tutun, yahut, güzellikle onlardan ayrılın." (65:1-2).

Hz. Peygamber @ Efendimiz boşanma yolları­nı şu açık kelimelerle ifade etmişlerdir: "Eğer kaçınılmaz hale gelirse ve kadının adeti konu­sunda da hiçbir şüpheniz yoksa boşanılabilir, fakat adeti hakkında şüphe mevcutsa kadın te­mize çıkana kadar beklemek gerekir. Daha son­ra arzu edilirse ilk kez boşanılabilir. Erkek, kadının bir sonraki aybaşısmı bekleyip ikinci kez boşanabilir. Ve son olarak bir sonraki ayda üçüncü ve son kez boşanır. Fakat birinci ve ikin­ci boşanmadan sonra bekleyip düşünmek çok daha hayırlıdır, çünkü üçüncü kez boşamlırsa erkek o kadını bir daha alamaz."

Aynı celsede üç kez boşanan cahiller kanuna karşı menfur bir günah işlerler. Peygamberimiz @ bu alışkanlığı menetmİşlerdir ve Hz. Ömer (r.a) ise bu suçu işleyene kırbaç cezası verirdi." (The Meaning of the Quran, c.I, sh. 67-72).

Abdullah b. Ömer, bir gün eşini aybaşı halin­deyken boşamıştı. Bundan Allah'ın Elçisine bahsettiği vakit Peygamber @ kızmış ve: "İki kez aybaşı olup temizlenene kadar karısını geri kabul etmesini, hala boşanmakta ısrar ediyorsa Üçüncü aybaşının sonunda kansıyla hiçbir cinsi İlişkide bulunmadan boşanabileceğini, Allah'ın İcadından boşanabilmek için bu süreyi koy­duğunu" belirtmiştir." (Buhari ve Müslim). Ru-kane b. Abdi Zeyd bir gün karısı Şeyma'dan ta­mamen boşanır, bu olaydan Peygamber @E-fendimizi haberdar ettiğinde: "Allah'a yemin ederim ki, ben bir tek kez boşandığımı ifade et­miştim" der. Allah'ın elçisi @ ona doğru olup olmadığını sorduğunda, o da doğrular, bunun Üzerine karısını ona geri iade eder. O da Hz. Ömer zamanında karısını ikinci defa, Utban b. Malik zamanında da üçüncü kez boşar. (Ebu Davud,Tirmizi, İbni Mace, Darimi).

Yukarıda ayette de belirtildiği gibi (65:1-2) müslümanlara bu süre zarfında eşlerini muhafa­za etmeleri emredilir. Belki birlikte oldukları bu süre onlara tekrar birbirlerini kazandırabilir. Eşleri aybaşı halindeyken onları yine boşaya-mazlar. İlk ay başından sonra ilk boşanmayı, ikinciden sonra ikinci boşanmayı, üçüncüden sonrada üçüncü boşanmayı üçüncüden sonrada üçüncü ve son boşanma gerçekleşebilir. Bu uzun bekleme devresi belki iki tarafın uzlaşmaz tutumlarını bir kenara itip tekrar barışırlar ümi­diyle İslam'ın koyduğu bir kuraldır. Üçüncü boşanmadan sonra ise geri dönüş yoktur.

Adet süreleri zarfında kadınlar genellikle asabi ve keyifsiz olurlar. Vücutlarında öyle bedensel değişimler olur ki normal zamanda söylemeye­cekleri ve yapmayacakları şeyleri o vakit yapar­lar. Bu bir tıp gerçeğidir. Bu yüzden o anki an­laşmazlıkları ciddi değildir. Yine bu süre zarfı­nda kan-koca arasında bedensel bir ilişki ol­maz, ki bu, aralarındaki sevgiyi ifade eden en önemli etkenlerden biridir. Böylece meydana gelecek anlaşmazlıklar şaşırtıcı olmamalıdır. Bu engel ortadan kalktıktan sonra aralarındaki yakınlık ve sevginin tekrar doğacağı umulur. Bu yüzden Hz. Peygamber @, adet zamanı boşanmayı men etmiştir. Yukarıda belirtilen Ibni Ömer'in karısını geri kabul etmesi konu­sunda, İbni Ömer: "Ya Rasulullah, ya üç kez boşanmayı da aynı anda yapsaydım, kanmla tekrar evlenebilir miydim?" dediğinde: "Hayır, senden tamamen ayrılırdı fakat bu bir günah olurdu" cevabını alır. (Darekutni). Bu aynı za­manda bir defada üç kez boşanmanın günah ol­duğu, çünkü bununla şeriat hükümlerine aykırı olarak Allah'ın belirttiği sınırların dışına çıkıldığı bildirilir. (65:1-2).

Mahmud b. Lebid şöyle demiştir: "Bir gün Al­lah'ın elçisine @ bir adamın karısını bir defada üç kez boşadığını söylemişler, Hz. Peygamber Efendimiz @ sinirlenerek ayağa kalkmış ve: "Ben aranızda bulunurken yüce ve şerefli Al­lah'ın kitabıyla oyun mu oynuyorsunuz?" de­miştir. (Nesei). Malik, bir adamın Abdullah b. Abbas'a "Ben eşimi tam olarak 100 defa boşadım, sence kendimi neye maruz bırakmış oldum?" dediğinde İbn-i Abbas'ın "O senin ilk üç boşamanla senden ayrılmış oldu, diğer 97 kez boşamanla ise Allah'ın ayetleriyle alay et­miş oldun" şeklinde cevap verdiğini nakleder­ler. (Muvatta). İbn-i Abbas'a bir günde karısını üç kez boşayan birisi hakkında soruldu. O da şöyle cevaplandırdı: "O, Allah'a itaat etmemiş oldu ve karısı ondan ayrı düşmüştür." (ibn-i Ce-rir). Hz. Ali der ki: "Eğer insanlar Allah'ın koy­duğu sınırlara dikkat etmiş olsalardı, eşlerinden ayrılmak için acele etmezlerdi."

Boşanma hususundaki bu engel ve şartların en zoru, üç kez boşadığı karısını erkeğin tekrar geri alamamasıdır. Ancak kadın bir başka erkekle evlenir ve onunla münasebette bulunup, erkek daha sonra onu boşarsa eski kocasıyla tekrar ev­lenebilir. "Erkek (üçüncü kez) boşarsa, artık bundan sonra kadın başka bir kocaya varmadan kendisine helal olmaz." (2:230). Bu şartlarda boşandıktan sonra aynı kocayla yapılacak olan her türlü evlilik gayri kanunidir. "Bu gayri meşru bir hareket olup, böyle bir evlilik, evlilik olmayıp zina ve kadın da erkeğin karısı değil ama hazırlanmış bir oyunun parçası olur." (The Meaning of the Quran, c.I, sh. 167-72).

Hz. Ali, İbn-i Mes'ud, Ebu Hureyre ve Ukbe b. Amir'in bu konudaki hadisleri, Rasulullah @'ın bu tür oyunlara göz yumanları lanetlemiş ol­duğu doğrultusundadır.

Yine de eğer ikinci koca, kadını meşru yollarla boşarsa ve İlk koca da artık eski kansıyla mutlu bir şekilde yaşayabileceğine kanaat getirirse tekrar evlenmelerine müsaade edilir. "Allah'ın sınırlarını ayakta tutacaklannı samyorlarsa(ilk koca ile kansı), tekrar birbirlerine dönmelerin­de ikisi için de günah yoktur..." (2:230)

 

Hulü Veya Muhâlâa (Kadının İsteği Üzerine Boşanma)

 

Kansından hoşlanmadığı ve onunla yaşaması imkânsız hâle geldiğinde kocaya boşanma hakkı verildiği gibi, aynı durumların söz konu­su olmasıyla kadına da bu haklar verilmiştir. Hulü', lügatte, çıkarmak ve gidermek anlamı­ndadır. Şeriatte ise, kadının kocasına verdiği mal karşılığında nikahı ortadan kaldırmasıdır. Hulu'ün geçerli olduğuna delil:".. Eğer erkek ve kadının, Allah'ın sınırlarında duramayacak­larından korkarsınız, o zaman kadının (ayrı­lmak için) verdiği fidyede ikisine de bir günah yoktur.." ayet-i kelimesidir.'' (2:229). Kadının bu hakkının iki yönü vardır: Birincisi ahlaki diğeri hukukidir.

(a) Ahlakî Yön: İster erkek, ister kadın için ol­sun bu Hulü' denilen ayrılma yolunu en son çare olarak görmelidirler. Kişi bunu yalnızca kendi zevkini tatmin edici bîr oyun olarak görüp alay konusu yapmamalıdır. Rasulullah @'m bu ko­nuda kesin talimatları vardır: "Allah kendi zevkleri doğrultusunda hareket eden erkek ve kadınları sevmez.J< Hz. Peygamber @: "Allah zevk için boşanan her erkeği (ve kadını) lanetle-miştir." diye buyurmuştur. Bir keresinde de: "Kocasının suçu olmadan ondan Hulü' isteyen kadın, Allah ve melekleri tarafından lanetlen­miştir ve Hulü'yü alay konusu yapan bu kadınlar ikiyüzlüdürler. (Huquq az-Zaujain).

(b) Hukukî Yön: Kanun kişilerin haklarını ka­rarlaştırır: Erkeğin boşanma hakkı olduğu gibi kadının da hul'ü hakkı vardır, böylece kan-koca olarak yaşamaları imkansızlaşınca her ikisi de ayrılmak konusunda eşit haklara sahip olur. Fa­kat kanunlar ancak İki taraftan birinin yetkileri­ni kötüye kullandıklarını görürse müdahale eder. İnsanın haklarını iyiye veya kötüye kul­lanması Allah'tan ne kadar korktuğuna bağlıdır. İnsanın, kendisinden başka hiç kimse bu hakkı yerinde kullanıp kullanmadığını bilemez. Bu tabii hakkı verdikten sonra kanun bunun hakka­niyetle yürümesi için ancak belirli birkaç engel koyabilir. Daha önceki boşanma bölümünde be­lirtildiği gibi erkeğin boşanabilmesİ için belirli şartlar gereklidir. Adet zamanı boşamlmaya-cağı, her boşanmanın arasına bir ay müddet konulması gerektiği, bu zaman zarfında karısını evde tutması gerektiği ve üç kez boşandığı tak­dirde kadının başkasıyla evlenip tekrar boşan­ması gibi.

Aynı şekilde kadının da hulü' hakkı birkaç şarta bağlıdır. Kur'an bunları şu kelimelerle anlatır: "Onlara verdiklerinizden bir şey geri almanız size helal değildir. Şayet erkek ve kadın Allah'ın sınırlarında duramayacaklarından korkarlarsa başka. Eğer erkek ve kadının, Allah'ın sınırları­nda duramayacaklarından korkarsınız, o zaman kadının (ayrılmak için) verdiği fidyede (hakkı­ndan vazgeçmesinde) ikisine de bir günah yoktur." (2:229).

Kur'an'ın bu ayetinde şu emirler mevcuttur:

a- Hulü' hakkı Allah'ın koyduğu sınırları aşma korkusu içine girilince kullanılmalıdır. "Bir günah yoktur" kelimesi hulü'nün de boşanma gibi kötü bir şey olduğu fakat Allah'ın sınırlarını aşma sözkonusu olunca bu hakkın kullanı­lmasının günah olmadığını belirttir.

b- Nasıl ki adam, kansından boşanırken serve­tinin bir kısmını feda ediyorsa, servetinin bir kısmını feda etmelidir. Erkek kadım boşayınca evlenirken verdiği şeyleri geri alamaz, kadın boşanmak isterse evlenirken verdiği şeyleri geri alamaz, kadın boşanmak isterse evlenirken aldığı şeylerin bir kısmını veya tamamım ko­casına geri vermek zorundadır.

c- Tazminat konusunda sadece ödeyecek olanın teklif ettiği meblağ değil aynı zamanda alacaklının bu meblağı yeterli görüp görmediği de önemlidir. Bu demektir ki, kadın, kocasına servetinin bir kısmını vermekle boşanmış sayı­lamaz. Tavsiye olarak erkeğin kadının verdiğini kabul edip boşaması çok önemlidir.

d- Hulü1 için kadının evlenirken aldığı mehirin bir kısmım veya tamanını vermesiyle kocanın onu boşaması gerekir. "Kadının, her iki tarafın anlaşmasıyla kocasına verdiği (fidyede) bir günah yoktur" kelimeleri hûl'ünün her iki ta­rafın isteğiyle oluşacağına delildir. Bu, mahke­me kararlarını hulü'nün tamamlanmasının ön şaruymış gibi düşünenleri de tekzip eder. İslam, anlaşmazlıkların mahkemeye götürülmesini emretmez; özellikle evde ortak ve saygıdeğer bir çözüm yolu bulunabilirse.

e- Eğer kadının teklif ettiği tazminatı koca ka­bul etmezse, "Allah'ın sınırlarında duramaya­caklarından korkarlarsa başka" ayet-İ kerimesi­nin ifade ettiği gibi kadın mahkemeye başvura­bilir. Bu ayette "korkarlarsa" kelimesiyle müslümaniar arasındaki yetkililere seslenil-miştir. Allah'ın sınırlarını korumak onların görevidir. Böylece Allah'ın koyduğu sınırlan ihlal sözkonusu olduğunda yetkililer müdahale edip Allah'ın kadına vermiş olduğu haklan ko­rumalıdırlar. (Huquq az-Zaujain).

Kısacası emirler var, fakat, hangi şartlar altında Allah'ın sınırlarının zorlanacağı tam olarak be­lirtilmiyor. Dürüst bir tazminat miktarı nedir? Kadın tazminat ödemek isterse, fakat erkek ka­bul etmezse ne olur? Bu meselelerin detaylan Hz. Peygamber Efendimize kadınlar tarafından getirilen bu konudaki olaylann sonuçlannda görülebilir.

Hz. Peygamber @'ın Örnekleri: Hulü' konu­sundaki en önemli olay; Sabit b. Kays'ın iki hanımının da onun görünümünü sevmedikle­rinden dolayı Kays'ı suçlamalanydı. Birisi şika­yetini şu kelimelerle dile getirdi: "Ya Rasulul-lah, hiçbir şey bizi birleştiremez. Örtümü aldığım zaman bana doğru birkaç adamla geli­yordu. Gördüm ki İçlerinde en karası, en kısası ve en kötü giyinmişi oydu. Allah için, onu ahlak ve dinî hususunda ayıplamıyorum. Fakat gİyİ-minî ve görünümünü hiç beğenmiyorum. Eğer Allah'tan korkmasaydım bana doğru gelirken yüzüne tükürürdüm." (İbn-i Cerir). "Ya Rasu-lullah, görüyorsunuz ben ne kadar güzelim ve Sabit ne kadar çirkin." (Abdul Rezzak). "İnanç-lan ve ahlakı konusunda bir şikayetim yok fa­kat, küfürden kocasına itaatsizlik ve ona buğz etmek gibi İslam'a yakışmayan bir şey yapmış olmaktan korkanm." (Buhari ve Nesei).

Peygamber @ Efendimiz bunlan duyduktan sonra kadına dedi ki: "Sana verdiği bahçeyi iade eder misin?" Kadın cevaben: "Evet Ya Rasulul-lah, eğer isterse fazlasını bile verebilirini." Pey­gamber Efendimiz ise: "Fazlası değil, fakat bahçeyi iade etmelisin!" dedi ve Sabit'e bahçeyi kabul edip kadını boşamasını emretti. (Buhari ve Nesei).

Habibe binti Sehl isimli diğer karısının şikayeti şöyle dile getirilmiştir. "Bir gün Peygamber Efendimiz evinden çıktığında Habibe'yi dışan-da bekler buldu. Ne olduğunu sorduğunda kadın ona, Sabit ile birlikte yaşayamayacağını söyledi. Sabit b. Kays geldiğinde Peygamber Efendimiz ona karısının söylediklerini anlattı. Habibe bunun üzerine, "Ya Rasulullah, Sabit'in bana verdiği herşey duruyor." dedi. Bunun üze­rine Peygamber Efendimiz Sabit'e karısına ver­diği herşeyi geri alıp onu boşamasını söyle­miştir." (Malik ve Ebu Davud). Bu hadiseyi Hz. Aişe (r. anha) şöyle nakletmiştir: "Sabit, Habi­be'yi o kadar döverdi ki kadının kemikleri par­çalanmıştı. Bunun üzerine kadın Peygamber @'a şikayet etti, Hz. Peygamber de Sabit'e, karısının malından bir kısmını alıp onu boşamasını emretti". (Ebu Davud ve İbnİ Mace) Yine de İbni Mace'nin rivayetine göre Habi-be'nin sözleri Sabit'in ilk karısının şikayetleriyle aynı. Cemile isimli ilk karısının şikayetinin Habibe'nin şikayetiyle aynı olduğunu hadis be­lirtmektedir. (İbn-i Mace).

Bir keresinde bir kan-kocanın davası halife Ömer'e getirilmişti. Hz. Ömer (r.a) kadım uya­rarak kocasıyla kalmasını tavsiye etmişti, fakat kadın kabul etmedi. Bunun üzerine çöplerle do­lu bir odaya kapatıldı. Üç gün sonra çıkartı­ldığında Hz. Ömer ona nasıl olduğunu sordu. Kadın, "Allah için içeride çok rahattım" dedi. Bunu duyan Hz. Ömer bir çift küpe için dahi ol­sa adama karısının hulü' hakkım vermesini em­retti.

Rebi'a binti Muavviz b. Hedre, kocasından hulü' alabilmek için ona tüm mallarım teklif et­ti, fakat adam kabul etmedi. Dava Hz. Osman'a götürüldü. Hz. Osman (r.a) adama teklif edilen her şeyi hatta kadının saçlarım dahi alabile­ceğini belirttikten sonra karışma hulü' hakkını vermesini emretti. (Huquq az-Zaujain).

Hulü1 Konusunun Sonuçları: Bütün bu haber ve rivayetlerden şu neticeler çıkmaktadır:

a- Kur'an'm bazı sözlerinin açıklamaları, "Eğer Allah'ın sınırlarını aşacaklarından korkuyor­sanız", Hz. Peygamber @ Efendimize, getirilen davadan da anlaşılacağı gibi kadın, kocasından nefret ediyorsa ve onunla eş olarak yaşaması imkansızsa onları ayırmak daha İyidir. Böyle bir durumda kadını kocasının yarımda zorla tut­manın yaratacağı tehlikelerden daha kötü olabi­lir. Böylece görünüyor ki, kadın, kocasından nefret ediyorsa ve onunla yaşayamayacak du­rumda ise hulü' hakkı verilmelidir.

b- Hz. Ömer (r.a)'ın hareketi şunu gösteriyor, mesela hakim, kadının kocasından ne kadar nefret ettiğini ortaya çıkarırsa bu ikilinin birlik­te yaşamalarının imkansızlığı da ortaya çıkmış olur.

c- Hz. Ömer'in hareketi aym zamanda nefretin nedenini öğrenmemiz gerekmediğini de belirti­yor. Bu nefretin başkalarının önünde açıklana-mayacak birçok nedeni olabilir. Bir de başkaları tarafından yeterli sayılamayacak bir neden o kişiyle gece-gündüz yaşayan kişi için yeterli bir vsebep olabilir. Bu yüzden hakimin görevi kadının kalbinde kocasına karşı bir nefreti olup olmadığını öğrenmektir. Kadının gösterdiği se­beplerin yeterliliğine karar vermek onun görevi değildir ve onu ilgilendirmez.

d- Hakim, kadına kocasıyla yaşamasını tavsiye edebilir, fakat onu bana zorlayamaz, çünkü hulü' hakkını kadına Allah vermiştir. Eğer kadın kocasıyla yaşamaya devam ettiği takdir­de Allah'ın sınırlarını aşacağından korktuğunu söylüyorsa, o vakit hiç kimse ona Allah'ın sınırlarını aşma pahasına kocasıyla yaşamaya devam edebileceğini söyleyemez.

e- Hâkim, kadına kocasıyla yaşamasını tav­siye edebilir, fakat buna zorlayamaz. Çünkü tatmin etmek için olsun bu konular Hz. Peygam­ber Efendimiz ve Halifeleri tarafından dikkate alınmıyor. Birincisi böyle bir soru üzerine karar verebilmek hiçbir hakimin harcı değildir. İkin­cisi hulü', kadına Allah'ın verdiği bir haktır, tıpkı erkeğin boşanma hakkı gibi. Çeşitli zevk­leri tatma ihtimali erkeğe de kadına da tanın­mıştır. Fakat erkeğin boşanma hakkı kanunda bir şartla sımrlandırılmamıştır, bunu istediği yön ve zevkte kullanabilir. Bu yüzden kadının kanuni hakkı olan hulü' ahlaki ölçülerle sınırlandırılamaz. Üçüncüsü, iki ihtimaldan bi­risi doğrudur: Ya gerçekten hulü' için ihtiyaç duyar, ya da sadece zevk peşindedir. Eğer sorun ilk ihtimalsa kadının isteğini kabul etmemek onun haklarına tecavüz olur. Eğer ikinci ihti-malse, kadının isteğini kabul etmemek şeriat kanunlarının önemini tehlikeye düşürebilir. Çünkü kadın zevk peşinde koşuyorsa istediğini yapabilmek için başka planlar yapabilir. Eğer kadının isteklerini kanunen yerine getirmezse­niz, o, bu ihtiyacını gayrımeşru yollarla karşılar; bunun sonuçlan ise kadına hulü' ver­menin sonuçlarından daha kötü olur. Bir kadiri evliyken bir kez zina yapmasındansa elli kez ko­ca değiştirmesi daha iyidir.

f- Kadın hulü' peşindeyse ve koca bunu kabul etmiyorsa, o zaman hakim, erkeğe karısını bırakmasını söyler. Böyle durumların hepsinde Hz. Peygamber Efendimiz ve halifeleri kadının tazminat için verdiğini kabul etmesini söyleyip adamın, karısını bırakmasını emretmişlerdir. Adam, hakimin kararına uymak zorundadır, uy­madığı takdirde itaatsizlikten kendisine ceza uygulanır. İslam şeriatında hakimin statüsü tavsiyesi niteliğinde değildir. Her ne kadar ko-puşmalan tavsiye niteliğinde olsa da. Mağdu­run kabul etme veya reddetme hakkı vardır, gğer hakimin mevkii bu olsaydı, o zaman mah­kemesine adalet aramaya gelen insanların bir anlamı kalmazdı.

e- Hz. Peygamber Efendimizin açıklamasına göre, hulü' üçüncü ve son boşanmaya eşittir. Bundan sonra koca, bekleme devresinde uz­laşma yoluna gidemez. Çünkü bu hak hulü'nün geçerliliğini iptal etmiş olur. Kadın, kocasından boşanmak için malının bir kısmını verir, adam da bunu kabul ettikten sonra kadını bırakma­makta direnirse bu, İslamî hükümlere aykırılık ve bir sahtekarlık olur. Yine de eğer kadın aynı adamla tekrar evlenmek isterse bu olabilir. Çünkü hulü'nün hükümleri boşanma gibi değil­dir.

h- Allah, hulü'nün tazminat düzeyini belirle­mek için derece koymadı. Her iki tarafın da taz­minat konusunda ne alıp vereceklerini tayin et­meleriyle hulü' verilebilir. Yine de Hz. Pey­gamber @ erkeğin mehir olarak verdiğinden fazlasını almasını onaylamamıştır. Hazreti Ali (r.a) de bu konuyu nefret edici ve mekruh olarak değerlendirmiştir. Bütün belli başlı hukukçular bu konuda fikir birliği etmişlerdir. Eğer kadın, kocasının saldırganlığı sonucu hulü' hakkını arıyorsa, kocanın herhangi bir malı kabul etme­si kerih görülmüştür.

Bu açık görüşlerin neticesinde İslamî kuralların prensibinden şu emir ortaya çıkar. Eğer hulü' hakkını arayan kadın, kocasının kendisine karşı saldırgan ve düşmanca tutumunu ispat eder ve­ya hakime geçerli mazeret sunarsa, aldığı me-nir'in bir bölümü veya yarısı karşılığında ona bu hak verilir. Fakat kadın, kocasının saldı­rganlığını ispat edemez ve geçerli mazeret su-namazsa aldığı mehrin tamamını iade etmesi gerekir. Yine de eğer hakim, kadının zevk için böyle davrandığı konusunda bir şüpheye düşer­se, ceza olarak mehir'den çok daha fazlasını geri vermeye zorlayabilir. (Huquq az-Zaujain).

Hulü1 Konusunda Hakimin Yetkileri: Baka­ra Suresi'nin 229. ayetinde hulü' konusu şöyle açıklanır: ".. Eğer erkek ve kadının, Allah'ın sınırlarında duramayacaklarından korkarsınız, o zaman kadının (ayrılmak için) verdiği fidyede ikisine de bir günah yoktur..." (2:229). Bu ayette geçen "korkarsanız" kelimesi mahkeme heyeti veya hakim için söylenmiştir. Bu ise, şer'i kural­ların meseleleri vuzuha kavuşturmadaki pratik­liğini gösterir. Eğer karı-koca hulü' konusunda anlaşamazlarsa hukukî yola başvurabilirler. Bu, kadınların bazı davaları Rasulullah @'a ve hali­felerine götürmeleriyle isbatlanmıştır. An­laşılmaması halinde kadının mahkemeye başvurması açık bir dille belirtilmiştir. Kocanın kabul etmediği iddiaları hakim yalnızca dinler ve değiştiremezse ona bu yetkiyi vermek ma­nasız olur.

Hakimin yetkisini Öğrenebilmemiz için uygula­malara bakmamız gerekir. Teamülde Rasulul­lah @ ve halifelerinin bu konudaki kararlan "kadını boşaym" veya "kadından ayrılın" türünden olmuştur. Ibni Cerir'in Ibni Abbas'tan naklettiğine göre Rasulullah @: "Onları aynın" demiştir. Bundan dolayı hakimin hulü' konu­sunda yetkisi mevcuttur.

Rasulullah @ ve halifelerin devrinde, verilmiş olan kararları kabul etmeyen hiçbir mümin çıkmamıştır. Bununla ilgili olarak Hz. Ali (r.a)'nm inatçı bir kocaya hitaben: "Hakemlerin kararını kadının kabul ettiği şekilde kabul et­mezsen serbest bırakılmazsın." sözlerini örnek alabiliriz. Eğer hakim, hakemlerin kararını ka­bul etmediği gerekçesiyle bir insana hapis ce­zası verirse, o vakit kendi yetkisini kullanmaya daha fazla hak kazanmış olur. Dünyadaki bütün meseleler içinde bir tek hulü' konusunun istisna edilmesinin hiçbir anlamı yoktur. Hukuk siste­mi kitaplarında, eğer koca, karısını boşamak is­temezse, hakimin onlan boşama yetkisinin ol­duğuna dair örnekler vardır. O zaman neden hulü' için de hakimlerin aynı türde yetkileri ol­masın? (Huquq az-zaujain).

İslam hukuku'na göre, kocanın hangi durumlar­da kocalık vazifesinden uzaklaştmlabileceğine dair hususların hepsi için içtihad yapılmıştır. Bunlar; güçten düşmesi, cinsi yakınlığa mani kusurları, cüzzam ve zührevî hastalıklara yaka­lanması, nikah akdinden sonra delirmesi, de­vamlı cinnet hali, ihtiyarlamasiyla evlilik bağlarından geri çekilmesi ve benzeri diğer hususlardır. Bütün bunların bulunması halinde ha­kimin mutlaka bütün selahiyetini kullanıp kadı­na hulü' tahsis etmesi gerekir. Aksi halde kadın, hayatının tamamını sefaletle geçirir veya inti­har eder veya arzu ve isteklerinin zorlamasıyla müstehcen bir hayata kapılabilir veyahut da dinden dönerek evlilik bağlarından kendini kur­tarmak ister.

Boşanma veya hulü' problemleri bahsi, bu hu­kukun genel prensipler üzerinde neticelenmiş olduğunu açıkça göstermektedir. Şöyle ki; şayet kan-koca arasındaki evlilik bağının mu­hafazası gerekiyor ise, bu bağ Allah'ın koymuş olduğu sınırlar içinde sevgi ve muhabbetle ko­runmalıdır. Kur'an'da buna şümullü ve anlamlı bir şekilde değinilmiştir:"Imsaq bil ma'ruf Onlar için böyle bir beraberlik eğer mümkün değilse, o halde güzellikle ayrılmalılar. "Tasri­hum bi'l-ihsan" Bir başka ifadeyle, huzur ve sükûnet içinde yaşayamayan eşler, hiçbir telaşa meydan vermeden birbirlerinden banş ve neza­ketle ayrılmalıdırlar. Öyle bir duruma mahal vermemelidirler ki bu sadece kendi huzurlarını yok etmez, aynı zamanda aileler arasında kin, düşmanlık ve toplumda dağılma ve nefret doğurmuş ve hatta gelecek nesillerde de ahlaki bozulmalara sebep olmuş olurlar. İslam hukuku toplumdaki bazı fenalıklara son vermek için er­keğe boşanma hakkı (talaq)   ve kadına da (hulü') hakkı vermiştir ki, eğer dilerlerse Kur'an'ın nasihatına uygun hareket edebilirler. (tasrihum bi ihsan). Fakat her zaman birtakım kavgacı kimseler vardır ki, onlar ne imsaq bil ma'ruf'ne de tasrihum bi'İ ihsan'a. göre hareket ederler. Bazen de tarafların haklar konusunda ayrılığa düştüğü oluyor veya onlar hem imsaq bil ma'ruf ve hem de tasrihum bi'î ihsan nasi­hatine göre davranmayı zor görüyorlar.

Bundan dolayı İslam hukukunda Allah tarafı­ndan konan sınırlan korumak için, boşanma (talaa) ve hulü'yü bünyesinde toplayan, ayrıl­ıkları gideren bir başka metod tayin edilmiştir ki ona mahkeme karan uyannca şer'i hüküm de­nir. Bir başka ifdeyle bu, insanlar arasında bütün anlaşmazlıklan gidermektedir. Müslümanlar, mahkeme hükümlerinin İslam hukukuna göre olması konusunda titizlik gösterirler.

 

Boşanmada Mehir Problemleri

 

Koca ve zevcesi arasında çıkan herhangi bir an­laşmazlık halinde boşama ve ödeme konusunda Kur'an çok net ve hususi hükümler getirmiştir. Nikah, hiçbir mehir tayin edilmeden akdolu-nup, sonra da bazı sebeplerden dolayı zifaf öncesi aynlık kararlaştınldığı takdirde kocaya hiçbir sorumluluk düşmemektedir. Kur'an'ın mezkûr ayetinde bilirtildiği gibi: "Henüz do­kunmadan ya da mehir kesmeden kadınları boşarsaniz size bir günah yoktur. Onları fayda­landırın (bir miktar birşey verin). Eli geniş olan, kendi gücü nisbetinde, eli dar olan da kendi ka­derince güzel bir şekilde faydalandırılmalı (her­kes gücü ölçüsünde birşey vermelİ)dir. Bu, iyi­lik edenlerin üzerine bir borçtur." (2:236), Bu durumda evlilik tamamlanmamış, koca tarafı­ndan hiçbir mehir sözü verilmemiş de olsa, evli­lik va'dİnin bozulması sebebiyle kadının şöhre­tine zarar verilmiştir. Tekrar evlenmesi halinde bakire ile aynı statüde düşünülmeyecektir, hal­buki bakiredir. Fakat resmi muamelede ona boşanmış denecektir. Bu sebeple, Kur'an kişinin gelir ve gücü nisbetinde, ona bir şeyler ödenmesini tavsiye etmektedir.

Boşanma ve hulü' durumunda iki tarafın feda edeceği meblağın mahkeme ve hakimin karan-na bağlı olduğu da belirtilebilir. Aynlık için kim resmi muamelelere başlarsa asıl bağın fe­dakarlığını o yapar. Şayet koca kendi isteğiyle karısını boşarsa, ona vermiş olduğu mehrin hepsinden vazgeçmesi lazımdır ve şayet öte yandan kadın hulü1 arıyorsa, o halde onun, ko­casından aldığı mehrin tamamını veya bir kısmını geri ödemesi lazımdır. Her ihtimale karşı boşama veya hulü' yüzünden koca, adalet dışı aksi davranışlara karşı şu sözlerle uyarı­lmaktadır, "Bir eşin yerine başka bir eş almak is­tediğiniz takdirde, onlardan birine (evvelki eşinize) yüklerle mal vermiş olsanız dahi ver­diğinizden hiçbir şeyi geri almayın. İftira ede­rek ve açık günaha girerek verdiğinizi alacak mısınız?" (4:20).

Mehir miktarını tayin etmek için zorlayıcı ku­rallar yoktur, fakat halk arasında hüküm süren mali durum ve toplum seviyesine göre karşılıklı olarak tarafların anlaşmasına bırakılmıştır. Kur'an bunun için sadece genel ifadeler kullanmaktadır. Mehir, tarihte hiçbir 2aman kocanın zevcesine ödemesi için belli bir jjıeblağ olarak tayin edilmedi. Farklı milletten zevcelerine, hallerine göre değişik meblağlarda para ve başka şeyler Ödediler. Erkek, karısı ta­rafından kabul edildiği takdirde ne meydana ge-tirebilmişse onu öder.

Hz- Peygamber @ zamanında bir İnsan sadece bir yüzük, bir başkası bir sepet hurma verir ve bir diğeri de karısına Kur'an'dan bir sure Öğre­tirdi. Bir zevcenin, kocası tarafından İslam'a döndürülmesi yeterli olurdu. Onun mehri, ko­casından elde ettiği İslam serveti olurdu. Aslı­nda, mehir için ne bir altın, ne bir servet, ne de daha değerli bir başka şey tavsiye edilmemiştir. Herhangi bir meblağ veya zevce tarafından ka­bul edilecek herhangi bir şey onun mehri sayılırdı. Mamafih, mehir için tayin edilecek herhangi bir şey kadının rızasıyla olmalı, onun tarafından kabul edilmelidir. Bu konuda en önemli unsur kadının nzasıdır.

Kadının boşanması sırasında koca tarafından ödenmesi gereken mettir Kur'an'da şu cümleler­le beyan edilmiştir: "Bir mehir kestiğiniz tak­dirde, henüz dokunmadan onları bogamışsanız, kestiğinizin yansını (verin.) Ancak kadınlar vazgeçer veya nikah bağı elinde olan erkek vaz­geçse başka. (Dokunmadan boşadığınız kadı­nlara kesilen mehrin yansını verin. Şayet onlar bu haklanndan vazgeçerlerse başka. Yahut siz cömert davranır, müsamaha gösterip kestiğiniz miktarın tümünü verirsiniz. Bu husus, sizin rızanıza bırakılmıştır, Erkekler) Sizin affetme­niz (müsamaha gösterip mehrin tümünü verme­niz) takvaya daha yakındır. Aranızda birbirini­ze iyilik etmeyi unutmayın. Şüphesiz Allah, yaptıklannızı görür." (2:237). Koca, bu durum­da zevcesine mehrin yansını ödemekle emro-lunmaktadır, çünkü evliliği tamamlamamıştır. Bu şunun içindir; kadın evlilik işinde birtakım sıkıntı ve zararlara maruz kaldı, yukarıda izah edildiği gibi bu yüzden zevce, koca tarafından tanzim edilmelidir. Özellikle bu gibi durumlar­da Kur'an, erkeklere boşadıkları zevcelerine çok cömert davranmalannı nasihat etmektedir, iffet ve bekaretleri korunmuş da olsa prestijleri ve şahsiyetleri yıpranmıştır. (2:237).

Müçtehidlerİmizİn hepsi evliliğin tamamlan­masından sonra zevcenin mehir tutannın ta­mamına sahip olmakta yetkili olduğunda ittifak etmişlerdir, tabii, kadın kendi nzasıyla tamamı­ndan veya bir kısmından vazgeçmedikçe. Fakat Hİnt-Pakistan kıtasında cari olan geleneğin ta­mamen kanun dışı, gayri tabii ve Hz. Peygam­ber @'ın yaygın sünnetinden uzak olduğu belir­tilebilir. Kocalar, gerdek gecesinde ilk bu-luşmalannda, mehir'in bağışlanmasını eşlerin­den talep ediyorlar. İslam-dışı adet ve görenek­ler içinde bulunan bu İki memlekette, zaten altta kalmış sıkı bir baskı içindeki kadının, kocasının malum talebine nza göstermekten başka bir se­çeneği yoktur, (Aslında razı etmek için gizlice tehdit ve tedricen de incitilmeye başlayacak­lardır). Gerçekten kadının tayin edilmiş olan mehir tutannı kocasından aldığı çok nadirdir. Hİn-Pakistan kıtasında yaşayan müslüman toplumlarda mehrin İslam hukukuna uygun talep edilmesi uzun zaman alacak bir mesele. Bu bakımdan müslüman talebelere büyük mesuli­yetler düşmektedir; Cuma günlerini saatler bo­yu yersiz ve önemsiz mevzuları ele alarak geçir­meleri yerine, bu vakitlerini alelade erkek ve kadınların günlük hayatlanndaki pratik prob­lemlerini çözerek faydalandırmaklar.

 

İddet (Bekleme Müddeti)

 

İddet, kadına emredilmiş ve tayin olmuş, boşan­masından veya kocasının ölümünden sonra İslam hukuku tarafından beklenmesi istenen bir zaman dilimidir. Bu hem kocaya, hem de kadına boşanmanın bütün sonuçlarını düşünmeleri bakımından tanınan bir tür geçiş süresidir. Ve hatta kadının hamile olup olmadığını bilmeleri­ne de imkan vermektedir. Ayrıca kadına boşan­ma veya kocanın ölümü sebebiyle meydana ge­len şokun etkisinden kurtulup kendine gelme müddeti vermektedir, islam hukuku müslümanlara boşanma meselelerinde çok has­sas ve sabırlı olmalarını tavsiye eder ve onlara pişmanlık duyacakları acele adımlar atmama­larını emreder. Bu bakımdan, zevcelerinin bek­leme müddetini (iddet) bitirmelerine kadar bek­lemelerini emreder. Aslında kadının bekleme müddetinin sebeplerinden bir tanesi de her iki­sine tekrar düşünmeleri ve anlaşmazlıklarında uyuşmaya çalışmalarına imkan vermektedir. Kur'an bunu şu şekilde ifade ediyor: "Ey Pey­gamber, kadınları boşadığınız zaman iddetleri içinde (adetten temiz oldukları sırada) boşaym ve iddeti sayın (üç defa adet görüp temizlenme­lerini hesap edin) Rabbiniz Allah'tan korkun (bekleme süresini uzatıp onlara zarar vermek­ten sakının. Bekleme süresi dolmadan) onları evlerinden çıkarmayın. Kendileri de çıkması-nlar. Ancak apaçık bir edepsizlik yaparlarsa başka. Bunlar Allah'ın sınırlandır. Kim Allah'ın sınırlarım aşarsa kendine yazık etmiş olur. Bil­mezsin, belki Allah bundan sonra yeni bir iş or­taya çıkarır, (bu bekleme süresi içinde eşler arasında bir sevgi yaratır, bir anlaşma zemini hazırlar)" (65:1).

Bu durum Bakara Suresi'nde şu sözlerle izah edilmiştir: "Boşanmış kadınlar, üç kur (üç âdet veya üç temizlik süresi bekleyip) kendilerini gözetlerler (hamile olup olmadıklarına bakar­lar.) Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorlar­sa, Allah'ın kendi rahimlerinde yarattığını giz­lemeleri (karınlarında çocuk bulunduğunu sak­lamaları) kendilerine helal olmaz. Kocaları da bu arada barışmak isterlerse, onları geri almaya daha çok hak sahibidirler. Erkeklerin kadınlar üzerinde bulunan haklan gibi kadınlann da er­kekler üzerinde haklan vardır. Erkeklerin kadı­nlar üzerinde (ki haklan), bir derece daha faz­ladır. Allah azizdir, hakimdir" (2:228),

Kur'an'ın bu ayetleri kadının bekleme müddeti ile ilgili kuralları açıklıyor. "Emrolunan müddet pek tabii ki kadını, kocayı, doğmamış çocuğu (eğer varsa) ve tabii cinsel hukuku ve bundan dolayı mevcut nisan toplumunun iptidai yazarlannı ilgilendiriyor. İngiliz hukukundaki "decreenisi" (bozulmasını gerektirecek bir se­bep çıkmadığı takdirde belirli bir süre sonra ke­sinleşecek olan boşanma karan) ve kesin boşan­ma karan arasındaki altı aylık süre dolaylı ola­rak aynı sebebe dayanıyor." (A. Yusuf A1İ, The Holy Qur'an, sh. 1561). Bu ayetler boşanma me­todunu ve kadınla ilgili bekleme süresinin hik­metini anlatıyor. Kadın, kocası tarafından boşandıktan sonra beklemekle emrolunmuştur. "Fatıma bintü Kays kocası tarafından üç defa boşandığı vakit, Hz. Peygamber'e gitti. Pey­gamber©, ona evlenmeden önce iddetini bek­lemesini emretti." (Buhari). Peygamber @, el-Furai bint Malik b. Sinan'a da emredilen sürenin bitimine kadar evinde durmasını söyledi. (Ebu Davud, Tirmizİ, Malik, Nesei, İbn Mace ve Darimi).

Emredilen Süre: Boşanmış kadın için bekle­me süresi aç aybaşı süresidir. İmam Ebu Hani-fe'ye göre, bu süre üç tam aybaşı süresidir, İmam Şafii'ye göre İse Üç temizlik süresidir. (Kadın üç aybaşı geçirdikten sonra temizlik ha­line gelir) Böylece burada tayin edilmiş bir gün veya ay sayısı yoktur, ancak kadının tamam­ladığı üç aybaşı veya üç tuhur dönemine kadar uzatmakta ve bu, kadının bekleme süresİfâi-det)nin tayinini oluşturmaktadır. İmam Ebu Hanife'nin görüşüne göre, aybaşı ile iddet döne­mi başladığı gibi, koca, tuhur sırasında karıs­ıyla ilişki kurmamalıdır. Boşamaya karar ver takdirde bunu tuhr'un sonunda aybaşı , gjamadan evvel açıklamalıdır. İmam Şafii'ye 2öre, iddet, tuhr ile başladığı gibi boşama, fw/ir'un başında ilan edilmelidir. Kur'an, müslümanlara, "Onları emrolundukları süre içinde boşamalarını" emretmektedir. (65:1) .Bir başka ifadeyle, onlan zamanında boşamakla, bekleme sürelerini gereksiz yere uzatmamış, ızdıraplannı gidermiş olur. Eğer kadın, aybaşı halinde iken boşanmış ise geçerli olan müddet aybaşı ile başlar.

Şayet tuhur süresi içinde, koca, karısıyla ilişki kurmuş ve bu ilişkiden kadın hamile kalmış ise, o vakit bekleme süresi çocuğun doğumuna ka­dar uzar, bundan dolayı kadına sıkıntı vermek­ten kaçınılmış olur. Bundan Holavı İslam Huku­ku, Kadınlarını boşamayı tasarladıkları vakit, tuhur sırasında erkeklere eşleriyle ilişki kurmayı yasaklamaktadır. Ancak erkeğin üçüncü boşama ilanını yapmadan Önce evlilik Dağlarını tekrar koruma haklan vardır, ancak, kadını geri alma hakkını, boşama ilanından son­ra, bekleme süresi başladıktan sonra kullanır. Fıkıhçılar bu ayetin (2:228) izahında farklılık gösteriyorlar. Hanefi fıkıhçılan, kadının gusle­derek üç aylık temizlenme süresini bitirmesin­den sonra erkeğin tekrar birleşmek için kadını alıkoyma hakkı olduğu görüşündedirler. Bu görüş Hz. Ebubekir, Ömer, Ali, İbn Abbas, Ebu Musa, Eş'âri ve İbn Mesud'undur. Bununla be raber Şafii ve Malikî fıkıhçıları, erkek salıver­diği kansı ile üç aylık aybaşı dönemine girer gir­mez birleşme hakkını kaybettiği görüşündedir­ler. Bu görüş, Hz. Aişe, İbn Ömer ve Zeyd b. Sa-bît tarafından benimsenmiştir. Mamafih açıkça anlaşılmıştır ki koca, birleşme hakkına, boşamayı sadece bir veya İki kez İlan etmiş ol­ması halinde sahip, fakat üç kez boşadığını ilan etmiş olması halinde ise bunu kaybetmektedir." (The Meaning of the Quran, c.I, sh. 166-67).

Ayet (2:229) koca haklarını beyan etmektedir. Ve yine aynı ayet Üçüncü boşama ilanı yapılma­dan önce iki tarafın tekrar barışabİleceğine değiniyor. "Kadını şerefiyle sakla" ayeti zevce- ' lerini iki kez boşamış olanların yeni bir nikah yapmadan bekleme süresi içinde zevcelerini geri alabileceklerini ve nikah bağlarını ilk nikah esasları üzerinden devam ettirebileceklerini beyan ediyor. Yine, şayet koca, karısıyla huzur ve iyi ilişkiler içinde hayatını devam ettirmeye ni­yetli ise onu geri alabileceğini, yok değilse kadının müddetini tamamlayıp başka bir kişiyle evlenmesi için onu serbest bırakması konusun­da kocayı uyarmaktadır. Ayetin İkinci bölümü (2:229), evlilik bağlarının bozulmasından son­ra, üçüncü kez boşama ilanı yapmaya veya her­hangi bir davranışta bulunmaya gerek ol­madığını, çünkü "geri almadan" nikah bağları­na son vermek için sadece bekleme süresinin ta­mamlanmasının kafi olduğunu beyan etmekte­dir. "Onları güzellikle bırakın" sözü bu manayı açıklamaktadır. Yine Kur'an, evlilik akdi nasıl ki güzellik ve nezaketle yapılmış ise yine aynı ruh ile sonuçlandırılmalıdır, diyor. Nezaket ve asaletin gereği budur. Bu anlaşmayı sürdüreme-meleri talihsizliktir, fakat bu hiç bir zaman ak-din kin, kavga ve husumetle sonuçlandırılması gerekir demek değildir. Son ayette üçüncü boşama ilanının kullanılmasına karşı durul­maktadır. Çünkü onu kullanmakla koca, bekle­me süresinden önce karısını alma hakkına ge­reksiz yere son vermiş olmaktadır. Bu hem lüzumsuzdur, hem de buna müsaade edilme­miştir. Aybaşı olamayacak kadar yaşlı kadınlar veya henüz ergenlik çağına gelmemiş genç kızlar için bekleme süreleri bakımından aybaşı olma veya temizlenme (tuhur) sözkonusu değildir. Bekleme süresi aylara göre hesaplanır ve üçüncü aym nihayetinde boşama yürürlüğe girer, herhangi bir vakitte hatta onlarla ilişki kurduktan sonra bile boşanabilirler.

Yine Kur'an müslümanlara "onların emrolun-dukları günleri sayın" diye emretmektedir. (65:1). Bu tam sayma yükümlülüğü hem koca­dan hem zevceden, beklemenin düştüğünü be­yan eden bir süredir, her ne kadar ayette erkek kelimesi kullanılmışsa da bu, kadın ve erkeğin sürelerinin eşit olarak bittiğini belirtmektedir. Ondan sonra kocalara şöyle emrolundu: "Ey Peygamber, kadınları boşadığınız zaman iddet-leri içinde boşayın ve iddeti sayın (üç defa adet görüp temizlenmelerini hesap edin) Rabbiniz Allah'tan korkun (bekleme süresini uzatıp onla­ra zarar vermekten sakının. Bekleme süresi dol­madan) onlan evlerinden çıkarmayın. Kendileri de çıkmasınlar. Ancak apaçık bir edepsizlik ya­parlarsa başka. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa, kendine yazık etmiş olur. Bilmezsin belki Allah bundan sonra (yeni) bir iş ortaya çıkarır (bu bekleme süresi İçinde eşler arasında bir sevgi yaratır, bir anlaşma ze­mini hazırlar)" (65:1). Bu emir açıkça onların, meşru zevceleri oldukları sürece kocalarının evlerinde oturmalarının tabii haklan olduğunu ve kocaların onlan bundan men edemeyecekle­rini gösteriyor. Yani erkeklerin, zevcelerini ev­lerinde banndırmalan bir hayır gösterisi değil­dir. Bu, zevcelerin kocalanndan hukuken ayr­ılana kadar kalabilecekleri kanuni bir hak ol­makla beraber kocalar üzerinde de hem ahlaki hem de kanuni bir vazifedir. Bu hak boşama ilanıyla son bulmaktadır. Fakat zevce, bekleme süresi sona erene kadar bu hakkını kullanır. Bu süre sona ermeden zevceyi evinden çıkarmak koca tarafından yapılmış bir ihlaldir, te­cavüzdür. Mamafih, eğer kadın "apaçık bir edepsizlikten" suçlu ise, kadının bekleme süresi tamamlanmadan önce de erkeğin onu evinden çıkarmaya hakkı vardır. Bekleme süresinin so­nunda, taraflara tekrar düşünmeleri, ayrıl­ıklarını gidermeleri, şikayet ve dargınlıklarım unutmaları nasihat edilir, süre sının geçtikten sonra uzlaşma şansları kalmayacaktır: "Sürele­rin sonuna vardıklarında onları güzelce (ni­kahınız altında) tutun, yahut, güzellikle onlar­dan aynlın. (Eşinize tekrar dönmek veya ondan ayrılmak için) içinizden adalet sahibi iki kişiyi şahit tutun. Şahitliği Allah için yapın. İşte Al­lah'a ve Son Gününe inanan için Öğütlenen bu­dur. Kim Allah'tan korkarsa Allah ona bîr çıkış (yolu) yaratır." (65:2). Bir başka ifadeyle, barışmayı ciddi olarak düşünmek için şimdi son Şans, fakat barışmamakta halen ısrarhysanız, o halde onlan adaletle ve güzellikle bırakın. Her iki durumda da geri alırken de "bırakırken de", Kur'an "ihsan ve adalet" üzerinde ısrarla dur­maktadır. Eğer geri almayı tasarladıysanız, bu himaye, hayır veya mütevazilik duygusuyla değil, adaletle olmalı; ve şayet bırakmayı tasar­ladıysanız bu dahi adalet ve eşitlik esaslanna dayalı olmalıdır.

Ayet (64:1), Allah'ın onlara uzlaşma getirebile­ceğini beyan etmektedir. "Geri alma" ve "bırak-ma"nın erkeğe serbest bırakıldığı önceki ayette desteklenmektedir. Mamafih boşama ilanının geri dönüş kapısını kapatabilecek sözler kullan­madan, mülayim ve nazik bir şekilde ilan edil­mesinin lüzumu Kur'an'da şu ifadelerle belirtilmektedir: "Erkek (üçüncü kez) boşarsa, artık bundan sonra kadın, başka bir kocaya varmadan kendisine helal olmaz. O (vardığı adam) bunu boşarsa, Allah'ın sınırlan içerisinde duracak­larına inandıklan takdirde (eski kan-kocanın) tekrar birbirlerine dönmelerinde kendilerine bir günah yoktur. İşin bunlar Allah'ın sınırlandır. (Allah) bunlan, bilen bir toplum için açıklıyor." (2:230). Bekleme süresinin sonunda, koca onu ister "geri almayı" isterse "bırakmayı" tasar­lasın, her iki durumda da iki şahit bulmalıdır: "Sürelerinin sonuna vardıklarında onlan güzel­ce (nikahınız altında) tutun, yahut, güzellikle onlardan aynlın, (Eşinize tekrar dönmek veya ondan ayrılmak için içinizden adalet sahibi kimseye) öğütlerim budur. Kim Allah'tan kor­karsa (Allah) ona bir çıkış (yolu) yaratır. "(65:2). Bu iki şahitin sağlıklı ve dürüst kimse­lerden olmaları gerekir. Bu, ilgili tarafların ko­runması içindir. (Mevlana Mufti Muhammed Şâfı, Ma'arif al-Quran, c.I ve VIII.).

 

KISIM 5

 

EVLİLİKTE CİNSİYETİN ROLÜ

 

Giriş

 

Diğer canlılar gibi insan da erkek ve dişi olmak Üzere çift yaratılmıştır. Fıtrat kanunu yaratıklar arasında öyle bîr "çift" meydana getirmiştir ki, biri ötekinin etkisine ve cazibesine maruz kalır. Biri diğerine meyleder, ötekinin tarafına gitmek ister. Fakat diğer canlıların aksine insan, cinsi­yet konusunda Ölçü tanımaz, hislerini serbest ve başıboş bırakmayı tercih eder. Ayrıca insanın hilkatinde ve tabiatında cinsi faaliyetleri belirli zaman ve mekâna bağlayıcı usul ve kurallar da bulunmamaktadır. Vücut yapılan, uzuvları ara­larındaki ahenk ve tenasüb, derilerinin rengi, öbür cinse temas, kısaca vücudun her azası kar;;; tarafın hislerini tahrik edecek unsurlardır. Ses leri, hareket ve tavırları, yürüyüşleri, edaları ve hatta en ufak mimikleri bile karşılıklı olarak bir­birlerinin duygularını kamçılamaktadır. Bunun için dünyanın neresinde olurlarsa olsun, cinsî mevzularla ilgili faaliyetlerin sebeplerini, vası­talarını, alet ve çarelerini hazırlar ve karşılıklı olarak birbirlerinin hislerini tahrik ederler. Böylece iki ayn cinsi yekdiğerine meylettirir­ler. Rüzgarın tatlı tatlı esişinden tutunuz da su­ların akışına varıncaya kadar, yeşil manzara­ları, çiçekleri, güzel kokuları, kuşların cıvıltısını, açık havayı, mehtaplı geceyi, kısaca tabiatta ne kadar güzellik unsuru varsa, kainatta gözü ve gönlü okşayan neler mevcutsa, insan, bunları ya doğrudan doğruya veya dolaylı ola­rak bu mahut işe alet etmektedir.

Sonra insanın vücud nizamını ve düzenini araştırdığımız zaman, görüyoruz ki, bizzat tabi­atında bu hususla ilgili zengin bir hazine gizlen­miştir. Bu hazine, aynı zamanda hem hayat, hem de iş ve aksiyon kuvvetidir. Böyle olmakla beraber, bahsettiğimiz hazine, cinsî faaliyetle­rin de kudret kaynağıdır. Bu kuvvetler insan vücudunda birkaç gudde'nin mahsulüdür ki, on-lan "hayata ulaştıran", yani "hormon" denmek­tedir. İnsanın cevvalİyeti, kuvvet ve kudreti, hareketliliği, zihnî kabiliyetlerinin gelişmesi, iş görme kudretinin intizam ve düzeni, hep "hormon" denilen "beze"lerin normal şekilde çalışmalarına bağlıdır. Hormonların başka va­zifeleri de vardır.

Hormonlar iyi çalıştığı takdirde insan vücudu­nun güzellik ve tenasübünü ve diğer birçok hu­susları da sağlarlar. Bezelerin düzensiz faaliyet­leri ve itidallerini kaybetme halinde İse vücu­dun her tarafında, hatta gözde, kulakta, burnun koku alma sinirlerinde, elin temas hissinde, hat­ta fikir ve düşüncede, zihnî faaliyetlerde dahi te­sirini gösterir.

Yaratıcı kudretin bu harikulade mekanizması, insanın şehevî kuvvetinin, gelişmesinde de açık şekilde kendisini göstermektedir. Zira insan vücudunda tahrik edici ne kadar kuvvet varsa, istisnasız hepsinin adıgeçen hormonlarla doğrudan doğruya ilgisi bulunmaktadır. Burada öyle bir kuvvet ve kudret müşahade edilmekte­dir ki, bir taraftan vücudu korumakta, diğer ta­raftan da ona hizmet etmektedir. Yine burada ikinci bir enerji kaynağı da vardır kî, içinde bu­lunduğu vücudu mukabil cinse karşı teşvik ve tahrik eder. Gençlik devrinde insanın çalışma gücünü artırır. Fakat aynı zamanda insandaki diğer kuvvetleri de cinsî arzular karşısında mağlubiyete uğratabilir. Hatta bu yenilgi o de­rece kuvvetli olur ki, insan, kendi varlığını bile tehlikeye düşürebilir, ölümü dahi göze alabilir. Hatta bazı anlar olur ki, İntihar etmekte de te­reddüt göstermez. (Abu'l A'la Mevdudi: Purdah and Status of Women in islam).

 

Cinsî Cazibenin Fonksiyonu

 

Şimdi şöyle bir soru ortaya çıkıyor: Cinsi arzu tabiatın diğer canlı türlerinde olduğu gibi sade­ce insan neslinin korunup çoğalması İçin midir? Bilakis cevap bunun tam tersidir. İnsanların diğer türlere karşı daha çok üstünlükleri vardır. Peki ona bu arzu sadece zevk ve eğlence için mi verildi? Cevap yine tam tersidir: Zevk ve eğlen­ce tutkusu insan için nihayeti olmayan bir tutku­dur. Açıktır ki, büyük ve yüce bir gayeye hizmet maksadiyle nisan da, hayvan da, bazı hususlara mecburen riayet edecek şekilde yaratılmıştır. İnsana, yahut da hayvana verilen bu bir tadımlık zevk ve lezzet, işi tatlıya bağlamak, daha doğru­su ağızlara bir parça bal çalmak kabilindendİr. Bunun sebebi, insanın, hayvanın, kendisine tev­di edilen vazifeyi benimsemesi ve sevmesi, onu angarya kabul etmemesi, bu vazifelerin başkasına ait olduğunu zannetmemesi ve on-lann kendi öz vazifeleri cümlesinden olduğunu bilmesi içindir. Bu zevk, bu lezzet, daha doğru­su, insanı yahut da hayvanı, görevini yapmaya teşvik şeklinde, çocuğa verilen şeker kabilinden bir hediyedir. Şimdi düşününüz! Acaba Ya­ratıcı Kudretin bu işte takib ettiği büyük hikmet ve gaye nedir? Bu üstün kudretin asıl gayesi, in­sanoğlunu diğer yaratıklardan ayırdetmek ve ona medeni bir hayatı gerçekleştirme imkanı vermektir.

İşte bu sebeple, o büyük varlık, insanın gönlüne aşk ve sevgi gibi kudretleri koymuştur. Bu aşk ve sevgi sadece cinsî münasebetlere mahsus değildir. Hatta bedenen, kadın ve erkeğin, yekvücud haline gelmesi ve bildiğimiz muame­leyi tekrarlaması için de değildir. Belki insan­ların daimî şekilde birbirlerine bağlı kalmaları­nı, karşılıklı olarak birbirleriyle ilgilenmelerini, ruhen ve kalben aralarında sıkı bir yakınlığın bulunmasını temin etmek içindir.

Buna göre, insana diğer yaratıklara göre daha üstün kuvvet ve kudrette cinsi' temayül imkan­ları vermiştir. Bununla beraber, insanın ya­ratılışına ve fıtratına ilave edilen bu temayül ve cazibe kuvvetinin belki de ancak onda biri cinsî faaliyete tahsis edilmiştir. O halde, birisi kalkar da, bu kuvvetlerin hepsini, istisnasız, yalnız cinsiyet konusuna hasrederse, o takdirde, tabii­dir ki, insanın diğer kuvvet ve kudretleri normal faaliyet imkanı bulamayacak, belki de tabii ömrünü bitirmeden zayıflayacak, yorulacak, vaktinden evvel bitip tükenecektir. Bu mesele­nin açıklığa kavuşması için şu noktayı da hemen belirtelim ki, insanın yaratılış itibariyle cinsî meselelere karşı duyduğu alaka ve eğilimin büyüklüğü, öteki mahlukata verilenlerden kat kat fazla oluşu, onları yarı yolda bırakacak şekilde hep cinsî konularla meşgul olması ve başka birşey düşünmemesi için değildir.

Belki, bu cazibenin insanoğlunda daha kuvvetli olmasının sebebi,'kadınla erkeği birbirine sımsıkı bağlamak içindir Onları uzun bir zaman birbirleriyle ilgilenmeye mecbur etmek ve ara­larındaki münasebetlerin müddetini uzatmak, yani bir kelime ile onları medeni bir hayata namzet kılmak gayesini gütmektedir.

Bütün bunları özetlersek; kadın, cinsî arzu ve eğilimlerle birlikte yaratılışta kendisine bahşedilen utanma, çekinme, ar ve haya, kaç-göç gibi fıtrî hasletlere sımsıkı sarılmalı, nefsini her erkeğe peşkeş çekici bütün faaliyetlerden uzak bulunmalıdır. Nitekim bunlar, çok eski za­mandan beri, aşağı yukarı bütün kadınların çe­kindiği hususlardır. Bu kaçış ve erkeğe kolay kolay teslim olmama hissi, az çok diğer canlılar­da da vardır. Fakat insandaki cinsî arzuların fazlalığ1 sebebiyle, bilhassa kadınlarda bu kaçış te­mayülü daha kuvvetlidir. İnsan dişisinin fıtratı­nda utanma ve haya duygulan fazlasiyle mev­cuttur. Buradan anlaşılıyor ki, insandaki cinsi ilgi, manyetik cazibe tek bir maksada bağlanmıştır. Yoksa herhangi bir cinsî cazibe-nin arkasında mutlaka cinsî muamele bulun­ması icap etmez. Bu sebepledir ki, insan yavru­su, diğer bütün canlıların yavrularına nazaran daha zayıf ve daha kuvvetsiz doğmaktadır. O, uZun bir zaman ebeveynin alaka ve bakımına şiddetle muhtaçtır. Anne ve baba, daimî bir fe­dakarlık içinde yavrusunu yetiştirecek, terbiye edecek ve büyütecektir. Elbette ki, böyle bir çalışma senelerin mahsulüdür. Bu yaratılış özelliğinde de şüphesiz belli bir maksat ve gaye vardır.

Bu müddet zarfında kadın ve erkek sımsıkı bir­birlerine sarılacak, beraber bulunacaklardır. Daimi şekilde birbirleriyle alakalan olacak ve yardımlaşacaklardır. Birbirlerinin dertleriyle derleneceklerdir. Yani böylece insan medeni­yetinin bir çeşit çekirdeğini teşkil edeceklerdir.

Yine böyle bir gaye uğruna, öbür canlıların hep­sinden daha fazla insan kalbine çocuk muhab­bet ve şefkati konmuştur. Hatta bu muhabbet, bu sevgi ve alaka sadece evlatlara inhisar etmez. Onlan aşar, torunlara, torunların torunlarına ka­dar genişleyen bir zamana kadar uzanır gider. Kısaca, bu muhabbet ve aşk bir ömür boyu de­vam eder. İnsanlarda evlad sevgisi bazan o ka­dar taşkın bir ruh hali belirtir ki, nefsi için arzu ettiğinden çok daha fazlasını anne ve baba, ço­cukları için ister. Hatta, bu ruh halinin galeyana geldiği anlarda, ebeveyn, imkanlannın son had­dine kadar evladlannın rahatını temin etmeye Çalışır ve kendi istirahatini, huzur ve sükununu feda ettirir. Çalışır, çabalar, uğraşır, didinir, sa­dece evladını rahat ettirmeyi düşünür. Vanm yoğunu onların uğruna sarfeder. Cinsî cazibe ve arzunun erkek ve kadım kalıcı bir dostluğa bağladığı, sonra da onlan birçok aileler haline getirerek, kan bağı yolu ile aile hayatının esas­larını kurduğu, onlan sevgi ve yardımlaşma ve­silesiyle birbirine Ördüğü, sonuç olarak, toplu­mu geliştirdiği ve dostça işbirliği tarzındaki me­deniyet hayalının esaslannı tesis ettiği, zihinler­de hiç şüphe bırakmayacak kadar aşikardır.

 

Evlilik Ve Cinsî Arzunun Kontrolü

 

Cinsî eğilim ve arzular insanın en ince damar-lanndan tutunuz da kalbinin en ücra köşelerine kadar yayılmış bulunmaktadır. Bu kuvvetli duyguya yardımcı olmak üzere, kainatta sayısız sebep ve vesileler hazırlanmıştır. O halde, asıl maksat, cinsî eğilimlerin tesirinde bulunan İn­sanı ferdilikten kurtanp sosyal kişilik merhale­sine ulaştırmak meselesidir. Yaratıcı kudret, bu hususu, yani cinsî meyilleri ve cazibe kuvvetini, medeniyetin asıl itici kuvveti olarak koymuş bulunmaktadır. Bu şiddetii eğilim ve çekicilik kuvvetini, kadın-erkek arasında bağlılık ve yakınlığın vasıta ve vesilesi yapmıştır ki, bunun neticesinde de sosyal hayat tesis edilmiş bulun­maktadır.

Kadınla erkek arasındaki münasebetler mede­niyetin temel meselesi olmuştur. Bu mesele­nin doğru ve mantıklı çözümü, insanın yeryü­zündeki rahatını, huzurunu ve dengesini be­lirleyecektir. Erkek ve kadın birbirlerine iki tür bağlılık ile sınırlandırılmışlardır. Onlar arasındaki bağlılığın bir türü (behimî) hayvanî veya tabiî cinsî ve şehevî bağlılıktır ki bu, sa­dece insan neslinin korunmasına sebep teşkil etmektedir. Diğer tür bağlılık ise beşerîdir. Bu da her birinin kabiliyetlerine uygun, umumi hayatın hedefine ermeleri için onları işbirliğine götüren bir bağlılıktır. Cinsî arzu, er­kek ve dişi arasındaki işbirliğinin başanlması yolunda vasıta ve bağlayıcı bir güçtür. Hayvani ve beşeri faktörler insanı sadece medeniyetin gelişip korunmasına çalışmaya zorlamamakta, aynı zamanda bu fonksiyonun idamesi için ge­rekli fertleri sağlamaktadır. Bu suretle medeni­yetlerinin başanlı ve kuvvetli olması tamamen bu iki unsurun mantıklı düzeni ve dengesine bağlıdır. (Mevdûdî, a.g;e.).

Şimdiki hedefimiz, dünya üzerinde iffetli ve pak bir toplum hayatı oluşturulabilmesi için hayvan ve insan unsurlan arasındaki yakınlığı doğru ve mantıklı bir tarzda bulmaktır. Daha önce de izah edildiği gibi erkekteki cinsî arzu, hayvan topluluğu içerisinde en güçlü olandır. Bu zorlama (arzu) insanın cinsî iştahını daha da şiddetlendiren ve tahrik eden debdebeli bir ha­yat yoluyla olursa, nitekim insan tabiatının beşeri yönü hayvani yönü tarafından dehşetle bastırılmıştır, onu kontrol veya disiplin altına almak çok güçtür. Eğer bu husus araştırılmadan bırakılır ise, ihtimal odur ki, insanın beşeri ve medeni yönü kendiliğinden hayvani yönüne ye­nilecek, mahkum olacaktır. İnsan tarihi, maddi zevkler ne zaman hayatın bütün gayesi haline gelmiş ise, bu, onun perişanlığı ile sonuçlanmış olduğunu göstermektedir. Bu iddiayı destekle­yecek birçok tarihi delil mevcuttur. Milletler yükselmiştir ve düşmüştür. Onların harabe hali­ne gelmelerinin yegane sebebi her zaman maddî zevklere aşın düşkünlüklerinden olmuştur.

Maddî zevkler ne zaman hayatlarına girdiyse, onların fikir mahsulü eserleri, hikaye ve roman­ları, destan, şiir ve resimleri, heykelleri, tapınak yerleri, kale ye sarayları ve hayatlarının tamamı duygusal konularla renklendirilmiştir. Onların kültür ve medeniyetlerinin tamamı edep sınırlarım tamamiyle aşan, insanı baştan çıkarı­cı cinselliklerini sergilemektedir. Dişi çıplaklığının çeşitli biçimlerde popüler hale gelmesi onların cinsi açlığını ve toplumun behi-mi arzulara düşkünlüğünü göstermektedir. Ya­ni nesiller fizikî olarak zayıf hale gelmişlerdir. Bu suretle değişik anlayışlara geçilmiş ve zihin kabiliyetleri yok olmuştur. Toplumda müsteh­cenliğin yayılmasıyla, insanlar arasındaki hürmetsizlik umumi hale geliyor, erkek ve kadın da cinsî hayatlarında hayvanlar gibi dav­ranmaya başlıyorlar. İşte bu, ölmekte olan bir medeniyetin dış görünüşüdür.

Yine, cinsî arzuyu son derece günah ve zararlı sayıp onu bastırmak isteyen toplumlar da tabia­ta karşı savaş açmış olurlar. Hiç kimsenin fıtrî kuralları yenemediği tarihi bir gerçektir. Her kim ki tabiata karşı savaşmaya kalkarsa o, kay­bedilmiş bir savaşın mücadelesini yapmaya kalkışmış olur. Ruhbanlık anlayışı hiçbir zaman medeniyetlerin esası haline gelemez, zaten me­deniyet ve toplum hayatını çıkmaza sürükleyen *de o olmuştur. Ruhbanlık fikirlerini toplumun zihninde geliştirip onları eğiterek cinsî yakı­nlaşmaya karşı duran, bu yakınlığın ahlak ince­liği ve fazilet olduğunu kabul etmekten kaçınan pis ve alçakça bir medeniyet kurmak mümkündür. Fakat esasen bu, insanlığa yapılmış bir baskı olur, çünkü böylece biz in­sanın zihni ve fiili enerjisini, idrak ve düşünce ve cesaret gücünü baskı altına almış oluruz.

Bu şekilde İnsanın cinsî tahrikini baskı altına al­mak, onun hem zihnî ve hem de fizikî kabiliyet­lerini ve kapasitesini baskı altına almaya bedel­dir. Kabiliyetlerini işlemez ve çarpık bir hale getirir, gelecek nesillere hiçbir ümit bırakmaz, insanın en büyük kuvvet vasıtası onun cinsî gücü ve kabiliyetidir.

Bu, faziletli ve sağlıklı bir toplum hayatının en büyük fonksiyonu olan cinsî arzuyu yabanî sa­yarak onu alıkoyup asgariye indirmek yerine onu kontrol altına alıp disipline edilmesi gerek­tiğini gösteriyor. Bundan dolayı, toplum siste­minin muhtemel bütün sebepleri baskı altına al­ması ve anormal derecedeki şehvanî eğilim­lerle baş etmesi ve insanların tabiî ihtiyaçları­na uygun normal cinsî isteklerini tatmine imkân sağlayacak yollan araştırması ve teşvik etmesi gerekmektedir (Mevdûdî,a.g.t?.).

Evlilik tarih boyunca erkeğin cinsi dav­ranışlarını kontrol altına alan koruyucu bir yapı oluşturmuştur. İnsanın bu behimî duygusunu tatmin etmek için serbestiydi sınırlıdır. Dünyanın hiçbir yerinde ve hiçbir zaman dili­minde cinsî ve şehevî duyguların tatbikinin ser­best ve kontrolsüz bırakıldığı ileri sürülemez. (Hamid Abdulâlim, The Family Structure in is­lam, American Trust Publ. 1977). Ancak, sosyal hayatın ve kişinin gelişmesi için bu itici gücün lüzumu ve diri tutulması hiçbir toplumun kayıtsız kalamayacağı bir gerçektir. Bu, gözardı edildiğinde, sebebiyet vereceği kar­gaşanın önüne geçilmesi de zor bir meseledir. Erkekteki bu itici gücün önemini aldırmazlı­ktan gelen veya fiilî hayattaki rolüne kayıtsız kalan herhangi bir sosyal nizam veya din, ger­çeklere sadece gözünü kapatmış olmakla kal­maz, insanlığın ve medeniyetin sebebine de za­rar vermiş olur. İslam kendi nizamı içinde cinsî güce en doğru yer vermiş, bu arzuyu baskı altına almak yerine onun sıhhatli ve normal yoldan tat­min bulması için her türlü imkanı sağlamıştır. İslam, evlilik dışı cinsî tatmini yasak etmiş ve cinsî arzunun tatmini için evlilik kurumunu te­sis etmiştir. İslam'da evlilik meşru bir akittİr. Bu akit damat ile gelinin rızasına dayalı şahitler huzurunda tasdik olunur. Kur'an, evlilik akdini şu sözlerle beyan etmektedir: "(Savaşta esir olarak) ellerinize geçen (cariye)ler müstesna, evli kadınlarla evlenmeniz) de (yasaklandı). İşte bunlar) size, Allah'ın yazdığı yasaklardır. Bun­lardan Ötesini, iffetli yaşamak, zina etmemek şartıyla mallarınızla istemeniz (mehirlerini ve-Ijp almanız), size helal kılındı. O halde onlardan ne kadar yararlandınızsa, ona karşılık kesilen Ücretlerini (mehirlerini) bir hak olarak verin. Mehrin kesiminden sonra karşılıklı anlaşmak suretiyle kesilenden az veya çok vermenizde Üzerinize bir günah yoktur. Şüphesiz Allah bi­lendir, hikmet sahibidir" (4:24) Ve: "bugün size İyi ve temiz şeyler helal kılındı. Kendilerine ki­tap verilenlerin yemeği, size helal, sizin ye­meğiniz de onlara helaldir.. Ve inananlardan na­muslu hür kadınlar ve sizden önce kendilerine ki­tap verilenler de namuslu hür kadınlar -zina et­meksizin, gizli dost tutmaksızın namuslu bir bi­çimde mehirlerini verdiğiniz takdirde- size he­laldir. Kim inanmayı kabul etmezse, onun ame­li boşa çıkmıştır ve o, ahirette kaybedenlerden­dir." (5:5) Arapça ihsan kelimesi bir kimseyi sanki kalede imiş gibi emniyete ve korumaya al­mayı ifade ediyor, (hisri).

Hazreti Ömer'e göre, bu kelime iffete delalet ediyor. İffetli kadınlar ve müslümanlar yalnız bu kimselerle evlenmekle tavsiye olunuyorlar. Bundan dolayı, evlilik, iffetin ve paklığın kale­sidir. Her ikisinin paklığını ve İffetini koruyor, onları evlilik kalesi ile korunmamış bir takım bozuk kimselerin her türlü fena düşünce ve fiil­lerinden koruyor. Öte yandan, Arapça sefahet kelimesi şehvete düşkünlüğü ve kadınlarla yatıp kalkmayı ifade etmektedir ki, bunu İslam yasaklamaktadır.

Yukarıdaki ayet açıkça evlilik kurumunun gaye ve sebebini izah etmektedir. Erkek ve kadının meşru yoldan cinsî taleplerini karşılamak on­ların iffetli bir hayat sürebilmeleri içindir. İffetli ve pak kimseler şeytani fikir ve fiillerin tesirin­de kalmazlar. Mamafih, evlilik akdi için iki şart vardır. Birincisi, evlilik {nikah) kadına öden­mesi gereken mehir ile yapılmalı; ikincisi, evli­liğin gayesi geçici cinsî arzulan tatmin, kadını arkadaş edinmek ve onu emniyetine almak için değildir. Bu, evliliğin ciddi bir iş olduğunu, oyun ve şakaya alınamayacağını ifade ediyor. Kadına saygın ve itibarlı bir yer veriyor. Evlilik, kadının sosyal statüsünün bir sembolüdür.

Rasulullah @, nikahın açıkça ilan edilmesini, gizli tutulmamasım emretmiştir. Hz. Aişe, Ra­sulullah @ 'in şöyle buyurduğunu anlattı: "Bu evliliği halka bildir, merasimi mescitte yap ve onun şerefine def çal." (Tirmizi). Muhammed b. Hâtıb'a göre: "Liüğünde meşru ile gayrimeş-rûnun farkı şarkı ile deftir" (Ahmed, Tirmi­zi, Nesei ve Ibn Mace). Hz. Aişe, Ensar'dan biri­ne gelin verildiği zaman Peygamber @'in şöyle buyurduğunu anlattı: "Eğlenceniz yok mu? En-sar eğlence ile neşelendirilmişlerdir." (Buharı), insanlara yardım ederek sevap ve fazilete er­mek için evliliğin önemine değinen Peygamber @ şöyle buyurdu: "Dünya bir eğlencedir, fakat dünyada en hayırlı şey hayırlı zevcedir." (Müslim). Yine buyurdu ki: "Üç şey vardır ki, onlara yardım etmek Allah üzerine hak olur, on­lardan bir tanesi de iffetli bir hayatı arzuladığı için evlenen kimsedir." (Tirmizi. Nesei ve İbni Mace). Ve İbni Abbas, Rasulullah @'ın şöyle buyurduğunu bildiriyor: "Sizler iki insanın sev­gisini arttırmak için evlilikten daha iyi bir şey görmediniz." Enes, Rasulullah @'ın şöyle bu­yurduğunu bildiriyor: "Allah ile buluştukları zaman pak ve paklanmış olmayı arzu eden o kimseler iffetli ve namuslu kadınlarla evlensin­ler." (İbn Mace). Ve yine Rasulullah @'dan şöyle nakletti, "Bir adam evlendiği zaman dinin yarısını tamamlamış olur, kalan yansı hakkında Allah'tan korksun." (Beyhaki). Görüldüğü gibi din bu kurumu insanların ahlak ve karakterini düzeltmek, şeytanî ve bozuk hayata mukave­metlerini arttırmak için kurmuştur. Bu ahlak eğitimi onlara insanlık hizmetinde aşın sıkıntı ve kayıplara tahammül edebilecekleri bir güç ve kuvvet kazandırdı. Bu güç, evliliğe giren kız ve erkeklere verilmiştir. Onları disiplinsiz, ser­best ve dizginlenmeyen bir cinsî tatminden uzak tutacak her türlü vazife ve sorumluluk­larını üslenmişlerdir. Bu şehvet ve cinsî arzuyu zapt edip kontrol altına almak çok zordur. Sabır, dindarlık, fedakârlık ve daima mücadele gerek­tiriyor. İşte evlilik kuralı bu canavarı çok başan-lı bir şekilde uysallaştinp, onu aile hayatım inşa etmek, karı-koca arasında kalıcı bir işbirliği amacı olarak kullandırmıştır.

Bu suretle evlilik müessesesi erkeğe cinsi arzu­sunu tatmin edip doyurmak, onu kayba uğrat­mamak için düzenli ve huzur verici bir yön ve­rirken, diğer taraftan hem kan-koca hem anne-baba ve çocuklar arasında kalıcı bir sevgi bağı kurmak için vazifelendirilirken insan, toplum hayatı ve medeniyetinin yükselişinin başlıca halkası olan bir aile düzeni sergilemiş olmak­tadırlar.

Böylece evlilik toplumsal bir yükümlülük hali­ne gelirken, aynı zamanda cinsî arzunun meşru yoldan tatmin bulmasını temin etmiş oluyor. Bu, hayatın devamına ve İnsan neslinin korun­masına vesile olmaktadır. Hz. Peygamber @'m yukarıdaki hadisinde de değinildiği gibi evli­liğe gönüllü olmak övgü ve medhe değer bir Şeydir.

Evlilik teşvik edilmiştir. Genç erkek ve henüz bülüğ çağına ermiş kızların hemen evlenmele­rinin teşvik edilmesi, evliliğin öneminin büyüklüğünü ve mükemmelliğini göstermekte­dir. Kur'an bunu şu sözlerle beyan etmektedir:

"İçinizden bekarları ve köle ve cariyelerinizden iyileri evlendirin. Eğer yoksul İseler, Allah, lütfuyle onlan zengin eder. Allah geniş (nimet ve lütuf sahibi)dir, (herşeyi) bilendir." (24:32) ve "Evlenme (imkanı) bulamayanlar, Allah kendilerini lütfundan zengin ed(ip evlenme im­kanına kavuştur)uncaya kadar iffetlerini koru­sunlar. Elleriniz altında bulunan (köle ve cari­yelerden mükatebe (akdi) yapmak isteyenler (çalışıp belli bir para ödemek karşılığında hürri­yetlerini kazanmak isteyenlerde eğer kendile­rinde bir iyilik görürseniz mükatebe yapın. Ve Allah'ın size verdiği maldan onlara da verin. (Onlann size verecekleri mal veya paradan bir kısmını onlara bağışlayın veya hürriyete ka­vuşmak isteyen bu insanlara zekattan yardım edin) Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde etmek için, namuslu kalmak isteyen cariyeleri­nizi fuhşa zorlamayın. Kim onlan (fuhşa) zor-larsa, şüphesiz Allah (fuhşa) zorlanmalarından sonra (o kadınlara karşı) bağışlayıcı, esirgeyici­dir." (24:33).

Emir fiilinin kullanılışı olan "arayın" kelime­sinden bazı alimler evliliğin farz olduğunu an­ladılar, halbuki meselenin aslı bu değildir. Bu, kişinin evlenmeyi talep etmemesi için aleni bir emir olamaz. Evlilik tek taraflı bir mesele değil­dir. İkinci tarafı da ilgilendirmektedir. Şayet emir olsaydı evlenecek kişinin hali ne olurdu? Görüşlerin hepsini hesaba alalım, alimlerin çoğu bu emrin icbar değil tavsiye niteliğinde ol­duğunda ittifak etmişlerdir. Gaye, Müslüman­ların toplumda hiç kimsenin evlilik dışında ka­lamayacağını bilmiş olmalarıdır. Evlilik konu­sunda kişinin ev halkı, arkadaşları ve komşulan gereken ilgiyi göstermelidir, yardım edemedik­leri yerlerde devlet bu meselelerde gerekli ted­biri almalıdır. (The Meaning of the Quran , c. VIII).

Kesin emir olması İnsanın evliliğe hesaplı yak­laşımı cesaretini kırmaktadır. "Bu emir, kız ve erkeğin anne-babasınadır. Fakir olsa bile kız, dindar ve namuslu bir talibi redetmemelidir. Bunun gibi henüz tam kazanç sahibi bir kişi ol­madığından veya yeterli derecede kazana­madığından dolayı erkeğin anne-babası da onun evliliğini sonraya bırakmamalıdır. Genç erkeğe gerekli olmadıkça evliliği tehir etmeme­si tavsiye edilmelidir. Hatta, kişinin geliri yeter değilse bile, Allah'a tam bir tevekkülle evlen-elidir. Çoğu kez evlilik sıkışık durumların düzelmesine sebep olmaktadır. Kadın aile bütçesini kontrol etmek için yardımcı olmakta veya koca yeni talep ve sorumlulukları karşıla­mak için daha çok çalışmaya başlamaktadır. Dolayısıyla bu konuda hesaplı olmaktan ve te­hir etmekten kaçınılmalıdır.

Hz. Peygamber @, çoğu kez genç erkekleri ev­lenmeye teşvik etmiştir. Abdullah b. Mes'ud'un rivayetine göre; "Rasulullah @ bize: "Ey genç­ler topluluğu, sizden kimin evlenmeye gücü ye­tiyorsa evlensin. Çünkü evlilik, gözü (haram­dan) daha yumdurucu, iffeti daha koruyucudur. Kimin gücü yetmezse, o da oruç tutsun, çünkü oruç ihtirasları dondurur." buyurdular. (Buharî ve Müslim). Ebu Hureyre, Peygamber @'dan işitmiş olarak rivayet olunduğuna göre Pey­gamber @: "Kadın dört şey için nikah edilir; malı için, şerefi için, güzelliği İçin ve dini için. Sen dindarı al da yoksulluktan ellerin toprağa yapışsın." buyurmuşlardır. (Buhari ve Müslim). Bu hadisde de görüleceği gibi erkekleri evlen­meye sevkeden şeyin bu dört husustan biri ol­duğu, fakat onlarca en sona kalan dindarlığın tavsiye edildiği haber veriliyor.

Ebu Ümame, Rasulullah @'ın şöyle buyur­duğunu bildirdi: "Mü'min bir kimse Allah kor­kusundan sonra, kendisi için hayırlı bir kadı­ndan başka bir şey kazanmaz." (İbni Mace). İbni Abbas ve Ebu Said el-Hudrî, Rasulullah @'in şöyle buyurduğunu naklettiler: "Çocuğu doğan kimse ona iyi bir isim, iyi bir terbiye ver­sin ve buluğ (ergenlik) çağına geldiğinde de onu evlendirsin. Eğer ergenlik çağma girdiği zaman, evlendirmezse günaha girer, bunun suçu sadece babaya olur." Ömer b. Hattab ve Enes b. Malik, Rasulullah @'dan şöyle naklettiler: "Tevratta (Torah) bir kimse kızını onikİsine geldiği za-_ man evlendirmezse (sıcak ülkelerde) ve kızı da günah işlerse bunun suçlusu babası olur diye yazılıdır." (Beyhaki).

Kendilerine uygun bir eş bulamayan kimseler Allah onlara evlilik için yol açana kadar iffetli bir hayat yaşasınlar. Kur'an'ın ve Peygamber @'m sünnetinin öngördüğü evlilik suretiyle kadın ve erkek, iffetli ve mutttaki bir hayat süre­bilmektedirler. Bu suretle evlilik, nefsin temiz ve helal yoldan tatmin bulmasıyla ulvi ve asıl bir fonksiyonu aksettirmektedir. Bu tür ahlâkî ter­biye ile yapılan eğitim, genç erkek ve eşlerin ço­cuklarını sevgi ve itina ile büyütüp, onlara en iyi eğitimi ve terbiyeyi vererek toplumun iyi birer üyeleri haline getirmekte, insanlığın hizmetine ve istifadesine hazırlamış olmaktadır. Hz. Pey­gamber @'in aşağıdaki hadisi, evlilik konusuna yeterince ışık tutmaktadır. "Gördüğü bir kadı­ndan hoşlanan adam, derhal evine dönüp karsı­yla buluşmalıdır. Zira onunla birleştiği zaman berikiyle kalmış gibidir." (Tirmizî). Cabir (r.a)'ın benzer bir rivayeti de vardır: "Rasulullah @ bir kadın gördü, sonra da hanımı Zeyneb'e geldi. Zeynep güneşte deri kurutuyordu ve onunla buluştu. Daha sonra ashabına gittiğinde onlara şöyle dedi: "Kadın, İblis'in şekline girer, o halde sizden biri ne zaman (kalbinde cinsî arzu oluşturacak) bir kadın görse, eşine gitsin, bu, onun kalbindeki düşünceyi uzaklaştırır." (Müslim). Bu hadis, Peygamber @'ın ashabını, cinsî arzunun galeyanından, evlenmek suretiyle normal ve helâl yoldan tatmin bulması konu­sunda tavsiyelerde bulunarak, onları nasıl koru­maya çalıştığını göstermektedir. Her ne zaman kişiler üzerinde dışarıdan cinsî bir baskı olsa, bir defa olsun bu zorlayıcı arzuyu helal ve meşru yoldan gidermeleri lâzımdır. Meseleye bu şekilde yaklaşmak, insanların yeryüzünde te­miz ve iffetli bir hayat sergilemelerine öncülük edecektir.

 

Evliliğin İcapları

 

Rasulullah @: "Nikah benim sünnetimdir. Kim benim sünnetimi yerine getirmezse, benden değildir. Evlenin!.. Zira ben diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim." bu­yuruyor. (İbn Mace). Bu hadisden de anlaşıla­cağı gibi İslam, nikah ile evlilik dairesi içine gir­meyi emir, gayri meşru ilişkilerden kaçınmayı da men etmektedir. Hatta karı-kocamn bu şekil­de birbirlerine bağlılığına ve böyle bir bağ ile ömür sürmelerine "ibadet" gözüyle bakılır. Her ibadette olduğu gibi evliliğin de belirli şartları veya icapları vardır. Bunlar; mehir, aleniyet (ni­kahın ilam) veya ilanın merasimle olması. Bun­lar müslüman erkek ve kadın arasında yerine ge­tirilmesi gereken yükümlülüklerdir. Bilindiği gibi evlilik, Allah indinde yerine getirilmesi ge­reken belli vazife ve icapları ihtiva eden şer'î (hukukî) bir akittir.

Sonuç itibariyle diyebiliriz ki, kadın ve erkeğin birbirinden istifade etmesini helâl kılan şer'i akid'e nikâh denir.

1- Hân: Ahbed b. Hanbel'in Müsnedinde yer alan bir hadiste Rasûlullah @: "Nikâhı ilân edin" buyurmuşlardır. Tirmizî'deki hadis ise Hz. Aişe'den rivayetle şöyledir: "Nikâhı ilân edin ve onun için def çalınT Bir başka rivayet de şöyledir: "Bu nikahı ilan edin, hem onu mescid-lerde kıyın, onun için defleri çalın. Biriniz hiç olmazsa bir koyun ile düğün daveti yapsın..." (Tirmizi). Bu hadisler nikahı İlân etmenin lüzu­muna delalet etmektedir. İlan için def çalmak dahi emrolunmuştur.

Peygamber @, ashabına nikâhlarını ilân etme­lerini ve en az iki şahid bulundurmalarını özel­likle bildirmiştir. İlân'dan maksat kadın ve er­keğin toplum içinde haklarının belirlenmesi, korunmaları ve kendi lehlerine olabilecek du­rumlardan istifadeleri içindir. Evliliğin ilanının düğün ile olması, akraba ve dostlar veya halk içinde icrasıyla ilgilidir. Düğün sünnettir. Rasû­lullah @ 'in: "Düğün yap, bir koyunla da olsa zi­yafet ver." ifadeleri velime 'ye işaret etmekte­dir. Düğün bir şenlik, neşe ve sevinç vesilesi ol­duğuna göre dinen yasaklanmayan tarzda eğlenmekte bir mahzur yoktur. Ancak, edebe aykırı ve lükse, israfa kaçan eğlenceler Pey­gamber @'m sünnetine ve İslam terbiyesinin özüne aykırıdır.

2- Mehir: İslam hukukunda nikah akdi sebebiy­le erkek tarafından verilmek üzere kadının hak kazandığı mala mehir denir. Mehir, annenin, babanın veya velinin değil, kadının kendi hakkıdır. Bu, erkek tarafından ödenen bir çeşit tazminattır. Kadının ihtiyaçlarını görür, ona bir değer verir. Kur'an-ı Kerim'de şöyle emredilir: "Kadınlara mehirlerini bir hak olarak (gönül hoşluğuyla) verin; eğer kendi istekleriyle o mehrin bir kısmını size bağışlarlarsa, onu da afiyetle yiyin." "(4:4). Ve yine Maide Sure-si'nde şöyle buyurulur. "Bugün size iyi ve temiz şeyler helâl kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yemeği size helal, sizin yemeğiniz de onlara helâldir. Kim inanmayı kabul etmezse, onun ameli boşa çıkmıştır ve o, ahirette kaybedenler­dendir." (5:5). Ukbe b. Amir Peygamber @'dan şöyle rivayet etmiştir: "Şüphesiz yerine getiril­mesi en gerekli şart, helâl olan cinsî münasebet­tir." (Buhari ve Müslim).

Müslümanların Hıristiyan ve Yahudi kadın­larla evlenmelerine müsade edildi, ancak ahlâksız ve düşük karakterli olanlarıyla değil. Onlarla gayrimeşrû bir ilişki için değil, daimi bir beraberlik için evlenmelidirler. Hz. Ömer'e göre muhsane kelimesi faziletli ve if­fetli kedınlara işaret etmektedir. Bundan dola­yı o, Ehl-i Kitabın kötü ve karaktersiz kadın­larını bu müsadenin dışında tutmaktadır (Mevdudi, The Meaning of the Qur'an, c. IH, s. 21).

Mehrin miktarı için bir sınır yoktur. İslam'da ev­lenme güçleştirilemez. Aksine, neslin çoğal­ması, fuhşun ortadan kalkması için kolay-laştınhr. Dolayısıyla mehrin, erkeğin durumu­na göre fazla olmaması makbuldür. Hz. Pey­gamber @: "Mehrin en iyisi az olanıdır." buyur­maktadırlar. (Şevkânî, Neylü'l-Evtar). Ebu Se-lemete'bni Abdirrahman'dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: "Peygamber @'ın zevcesi Aişe'ye, Rasûlullah @'ın evlenirken kadınları­na vermekte olduğu mehri ne kadardı? diye sor­dum: "Zevceleri (verdiği) mehri, oniki uqiyye bir de ne§§ idi. Neşş nedir, bilir misin?' dedi:

Hayır, dedim: Vqiyye' nin yarısıdır. Ki olup olacağı beşyüz dirhemdir. İşte Rasulullah'ın zevcelerine verdiği mehir bu idi.' dedi." (Müslim). Ömer b.el-Hattab şöyle dedi: "Kadının mehirini verirken aşırıya gitmeyin, eğer bu, dünyada şeref ve Allah indinde sevap olsa idi, bunu yapmaya en yetkiliniz Allah'ın Peygamberi olurdu. Ben, Rasulullah'ın zevcele­rinden biriyle evlenirken/veya kızlarından biri­ni evlendirirken oniki uqiyyeaen fazla verdiğinden haberdar değilim.11 (Müsned-i Ahmed, Tirmizî, Ebu Davud, Nesei, İbni Mâce ve Dârimî).

Enes'e göre, Ebu Talha, Ümmü Süleym ile ev­lendiğinde aralarındaki mehir İslam'ın kabul et­tiği mehir idi. Ümmü Süleym Ebu Talha'dan ev­vel müslüman oldu. Ebu Talha evlenme teklif ettiği zaman, Ümmü Süleym: "Ben İslam ile ku-caklaştım, eğer sen de müslüman olursan senin­le evlenirim" dedi. Ebu Talha da İslam'ı kabul etti ve müslüman oluşu mehirleri oldu. (Nesei). Ümmü Habibe, ilk kocası olan Abdullah b. Cahş'm Habeşistan'da ölümünden sonra Ne-caşi'nin onu Peygamber @ ile evlendirdiğini ve kendisine Peygamber @'in namına dörtbin dir­hem verdiğini söyledi. (Ebu Davud ve Nesei). Peygamber @, Sehl b. Sa'd es-Sâidî'nin rivaye­tine göre, sahabeden bir zatı evlendirirken, kadına vereceği bir şeyi olup olmadığını sor­muştu. Adam, zırhlı bir elbiseden başka bir şeyi olmadığını söyledi. O zaman Rasûlullah @, Kur'ân bilip bilmediğini sordu. O da "(fi­lan ve filan sûreleri) bilirim" dedi. Hz. Pey­gamber @, "Onları ezbere okuyabiliyor mu­sun?" dedi. Adam: "Evet" cevabını verince Ra-sulullah @" "Haydi git, onu sana bildiğin Kur'an mukabilinde verdim." buyurdular. (Buhari ve Müslim). Böylece, Kur'an'da ve Sünnet'de me-hir miktarı konusunda zorlayıcı kurallar ol­madığı görülüyor. Mehir aslı evlenecek kızın da rızası alınarak erkeğin sosyal ve mali durumuna göre belirleniyor. Eğer gelin az miktarda para veya başka birşey almaya razı ise İslam bunu kabul etmektedir. Çünkü Allah, insanlardan kaldıramayacaklarından fazlasını istememek­tedir: "Allah kimseye gücünün üstünde birşey teklif etmez. Herkesin kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zarannadır. "Rabbi-miz, unutur, ya da yanılırsak bizi sorumlu tut­ma! Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yükle­diğin gibi bize ağır yük yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim mevl§mız (sahibi­miz, efendimiz)sin! Kafirler toplumuna karşı bize yardım eyle!" (2:286). Yine aynı sure'de şöyle denilmektedir: "Henüz, dokunmadan ya da mehir kesmeden kadınları, boşarsaniz size bir günah yoktur. Onları faydalandıran (bir miktar bir şey verin), eli geniş olan, kendi gücü nisbetinde, eli dar olan da kendi kaderince güzel bir şekilde faydalandırmak (herkes gücü ölçüsünden birşey vermelİ)dir. Bu, iyilik eden­lerin üzerine bir borçtur." (2:236). Hz. Peygam­ber @, bu prensibi şu sözlerle açıklamıştır: "En hayırlı evlüik en az mehir ile yapılan evliliktir." (Beyhaki). Bu da iki genç arasında yapılacak evlilik konusunda lüzumsuz güçlükler ortaya Çıkarılmaması gerektiğini göstermektedir. Ne Kızın anne-babası, kocanın sosyal ve mali durumunun üstünde bir talepte bulunmalı, ne de er­keğin anne-babası kızın ailesinin imkanı dışında bir talepte bulunmalıdır. Düğün merasi­mi için borcu gerektirecek fazladan bir istekle bulunmadan ailedeki umumi gelenek ve sosyal statüye göre gönüllü olarak mehir ödenmelidir. Borcu gerektirecek harcamalar lüzumsuzdur ve evlenecek çiftlerin ailelerine büyük harcamalar ve sıkıntılar getirecek bu tür düğün masraf ve hediyeleri İslam'ın istemediği israftır. Bu konu­da Hz. Peygamber @'ın hayatında ve gelecek nesillere doğru yolu gösteren nur kaynağı raşit halifelerin uygulamalarında bir çok Örnekler vardır. Cabir, Rasûlullah @'dan şöyle rivayet eder; "Eğer bir kimse zevcesine mehir olarak iki avuç dolusu un veya hurma verse, onu kendisine helâl yapmış olur." (Ebu Davud). Emir b. Re-bi'a, Beni Fazara'nın evlendiğinde karısına iki sandal mehir verdiğini rivayet eder. Rasûlullah @, Beni Fazara'ya, zevcesine verdiği iki san-dal'ın şahsiyetine ve servetine göre yeterli olup olmadığım sordu. O da, ona uygun olanı ver­diğini   söyledi.    (Tirmizi).   Alkame,   b. Mes'ud'dan, kendisi bir kadınla evlenmiş olup ona hiçbir şey ödememiş veya bırakmamış olan bir adamm durumu soruldu. İbn Mes'ud; kadın aşırıya kaçmamak üzere ken­dine denk kadınlara verilen mehri almalı, iddet dönemini gözetmeli ve mirasa ortak olmalı, de­di. O vakit Ma'kıl b. Sinan el-Eşcai ayağa kalktı ve şöyle dedi: "Rasulullah'ın, kabilemizin kadını Vasik'in kızı Bivave hakkında verdiği hükümle senin neticelendirdiğin hüküm aynı­dır. (Tirmizi, Ebu Davud, Neseî ve Dârimî).

Kişinin sosyal ve mali durumuna bakmamak bu toplum kitlesinde umumiyetle iyi bilinen uygu­lamaları ihmal etmek olur. Halbuki mehir konu­sunda bütün müslümanlann uyacağı, tespit edilmiş belli bir meblağ almadığını ispat etmek için Hz. Peygamber @ ve ashabının sünnetin­den misaller yeterlidir. İslam Hukuku bu husus­ta bazı kurallar koymuştur, ancak esas, mehir miktarını tarafların durumlarına ve yürürlükte olan toplumsal geleneklerinin gözönünde bu­lundurulmasına bırakmıştır. Mehir, zenginler için statülerine göre yüksek, ev gereçlerine bile malik olamayan fakirlere göre ise çok düşük olabilir. Bu sebeple her kadın için her zaman tespit edilmiş bir mehir miktarı olamaz. Bu, kadının ailesinin sosyal ve mali şartlarına göre değişebilir. Fakat bunda esas faktör zevcenin rızasıdır. Zevce gönül rızasıyla almaya hazırsa koca tarafından verilen meblağ ne olursa olsun farketmez, bu, zevcenin tercihine kalmıştır. Bu şekliyle evliliklere kimsenin kanunen itiraz hakkı yoktur. Çok küçük yaşta evlilik telaş ve meseleleriyle sarılan kızların durumuna gelin­ce; anne-babası onlara makul ve münasip meh-rin hikmetini anlatır, fakat yine de, netice itiba­riyle tercih kıza bırakılır.

Bu meseleyle ilgili bir başka husus da çiftlerin evlendikten sonra karşılıklı anlaşmaya dayana­rak mehir miktarını değiştirme hakkına sahip olmalarıdır, koca tarafından hiçbir baskı ve zor­lama olmadan karşılıklı rızayla bu miktarı artt­ırabilirler veya indirebilirler. Bununla beraber, şayet karşılıklı rızaya dayalı olarak mehir indi­rilip yükseltildikten sonra Kadın, mehrini is^ terse, indirim veya arttırım konusunda mükafa-katını serbest vermemiş olduğu nazarı dikkate alınarak koca onu zevcesine ödemelidir. Bu hu­sus Hz. Ömer'in içtihadiyle desteklenmiştir. "Hz. Ömer ve Kadı Şurayh, şayet bir kadın, mehrin hepsini veya bir kısmını bağışlarsa fakat sonra geri isterse, koca onu Ödemek zorundadır çünkü kadının mehri istemesi onun bunu kendi rızasıyla bağışlamadığının açık bir delilidir." diye hükmettiler. (The Meaning of the Quran c.II, sh. 96-109).

Ancak, İslam Hukuku evli çiftlere evliliklerinin tamamlanmasından sonra mehir hususunda aralarında anlaşma şansı vermektedir: "(Sa­vaşta esir olarak) ellerinize geçen (cariyeleri­niz) müstesna, evli kadınla(la evlenmeniz) de (yasaklandı. İşte bunlar) size Allah'ın yyazdiğı yasaklardır. Bunlardan ötesini, iffetli yaşamak, zina etmemek şartıyla mallarınızla istemeniz, (mehirlerini verip almanız) size helal kılındı. O halde onlardan ne kadar yararlandınızsa, ona karşılık kesilen ücretlerini (mehirlerini) bir hak olarak verin. Mehrin kesiminden sonra karşılıklı anlaşmafk suretiyle kesilenden az ve­ya çok vermeniz) de üzerinize bir günahı yok­tur. Şüphesiz Allah bilendir, hikmet sahibidir." (4:24). Yine aynı surede şöyle okumaktayız: "Kadınlara mehirlerini bir hak olarak (gönül hoşluğuyla) verin; eğer kendi istekleriyle o, mehrin bir kısmını size bağışlarlarsa, onu da afi­yetle yeyin." (4:4). Fakat metinden de an­laşıldığı gibi,mehir'in indirimi veya bağışlan­ması konusunda kocanın zevce üzerinde hiçbir tehdidi olmadan veya ona zarar verici hiçbir vasıta kullanmadan iki tarafın da serbestçe ve gönül rızasıyla karşılıklı görüşüp anlaşmaya varmaları gerekmektedir.

Kocalar zevcelerinden bir şeyler talep etmek için yanlış ölçüler kullanmaktan men edil­mişlerdir. Kur'an bu hususu şu sözlerle beyan etmektedir: "Ey inananlar, kadınları miras yo­luyla zorla almanız size helal değildir. Onlara verdiklerinizin bir kısmını (onlardan) alıp götürmek için onları sıkıştırmayın. Şayet açık bir edepsizlik yaparlarsa başka. Onlarla iyi ge-Çİnin. Eğer onlardan hoşlanmazsınız bilin ki, si­zin hoşlanmadığınız bir şeye Allah, çok hayır koymuş olabilir." (4:19). Bu uyan zevcelerini boşamış olmaları halinde devam etmektedir: "Nasıl alırsınız ki, birbirinize geçmiş (içli-dışlı olmuş) idiniz ve onlar, sizden sağlam teminat almışlardı." (4:21). Ve yine Bakara suresinde şu ayetleri okumaktayız: "Boşama iki defadır. (Bundan sonra kadım) ya iyilikle tutmak, ya da güzelce salıvermek (lazım)dır. Onlara verdikle­rinizden birşey geri almanız, size helal değildir. cayet erkek ve kadın. Allah'ın sınırlarında dur­mayacaklarından korkarlarsa başka. Eğer erkek ve kadının, Allah'ın sınırlarında duramayacak­larından korkarlarsa, o zaman kadının (ayrı­lmak için) verdiği fidyede (hakkından vazgeç­mesinde) ikisine de bir günah yoktur. İşte bun­lar Allah'ın sınırlandır, sakın bunları aşmayın. Kim(ler) Allah'ın sınırlarını aşarlarsa işte onlar zalimlerdir." (2:229).

"Dînî Merasim-Nikah" sözü kadının kendisi­ni erkeğe vereceğine dair bir teminattır. Bundan dolayı, eğer erkek kendi isteğiyle bu sözden dönerse, sözkesme sırasında mehir olarak ver­miş olduğu şeyleri geri almaya hakkı yoktur. Kadına mehir olarak verilen hiçbir şeyi hatta ona hediye olarak verilenleri, süsler, elbiseler v.s. gibi kocanın geri istemeye hakkı olmadığı az bir tefekkür ile görülecektir. Birine hediye olarak verilen herhangi bir şeyin geri istenmesi, İslamın ahlak prensibine tamamen zıttır. Hz. Peygamber @, bu nezaket dışı davranışı "köpeğin kendi kusmuğunu yalamasına" ben­zetmektedir. Boşadıktan sonra verdiğini zevce­sinden saklamak veya geri istemek koca için gerçekten çok utanç vericidir. Kanun hassasiye­tine binaen, İslam, zevceyi gönderirken ona birşeyler vermesini ve ona nazik ve cömert dav­ranmasını kocaya tenbih etmektedir.

Kur'an bu prensibi şu sözlerle izah etmektedir: "Boşanmış kadınların uygun olan geçimlerini sağlamak, (Allah'ın azabından) korkanlar Üze­rine bir borçtur." (2:241). Böylece, asla şüphe yok ki, İslam mehir için verdiğini geri istemeyi kocaya sert bir şekilde yasaklamaktadır. Öte yandan, karısına her hususta cömert ve nazik davranması için koca uyarılmıştır, hatta karısını boşamış da olsa. İnsan ilişkilerinin daha uyum­lu ve iyi olmasında, davranışların karşılıklı ne­zaket esaslarına dayandığı bu fiili hayatın bir gerçeğidir. Eğer herkes kendi meşru hakkı üze­rinde ısrar ederse toplum hayatı asla mutlu ola­maz. Mamafih, eğer zevce, kocasından bir­takım sebeplerden dolayı iyilikle ayrılmak isti­yorsa, mahkeme kararı aramak yerine ona meh-rin bir kısmını vererek boşanmasını talep edebi­lir. Kur'an bu konuda çok hassastır. "Bir mehir kestiğiniz takdirde, henüz dokunmadan onları boşamışsanız, Kesugımzin yarısını (verin). An­cak kadınlar vazgeçer yahut nikah bağı elinde bulunan erkek vazgeçerse başka. (Dokunma­dan boşadığınız kadınlara kesilen mehrin yans­ını verin. Şayet onlar bu haklarında vazgeçer­lerse başka. Yahut siz cömert davranır, müsa­maha gösterip kestiğiniz miktarın tümünü ve­rirsiniz. Bu husus sizin rızanıza bırakılmıştır. Erkekler), sizin affetmeniz (müsamaha göste­rip mehrin tümünü vermeniz) takvaya daha yakındır. Aranızda birbirinize iyilik etmeyi unutmayın. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı görür" (2:237). Karısına karşı nazik ve cömert davranması için baskı yine kocaya yapılmak­tadır.

Abdullah b. Mes'ud şöyle rivayet ediyor: "Pey­gamber bize, ne zaman bir ihtiyacı yerine getire­cek olsak (evlenme merasiminde, istek üzerine) bu ihtiyacı kısa yoldan halletmemizi öğretti. Bu nasihatin hikmeti, kendilerini göstermenin, in­celiğin ve karşı tarafı etkilemenin bunun en iyi ve uygun yolu olmasındandır. Bu merasim (düğün) evlilik ile fuhş'un arasını ayırdetmekte-dir. Evliliğin önemini de vurgulamaktadır. Bundan başka, Allah'ın medhini yaparak ve O'nu teşbih ederek işbu merasime İslami bir renk verilmiş olmaktadır, buna göre Peygam­ber @ şöyle dedi: "Kelime-i Şehadet'i ihtiva et­meyen (kapsamayan) her hutbe elleri doğramak gibidir." Yine buyurdu ki: "Elhamdu lillah ile başlanmayan her hutbe bitmemiş kabul edilir."

Mehrin Önemi: Mehir, kocanın zevcesini boşama gücüne karşı bir engeldir. Karısını önemsiz ve basit sebeplerden dolayı mehir'i kaybetmeme korkusundan dolayı boşamaya-caktır. O, boşamayı kesinlikle lüzumlu olduğu zaman, çok şiddetli geçimsizlik durumlarında, ayrılmaktan başka bir çıkış yolu bulamadığı za­man deneyecektir.

Bu husus evlilik akdinin önemini de göstermek­tedir. Erkek çoğu kez parasını harcarken müsriflik yapar. Fakat evliliği için daha çok pa­ra harcamasının lüzumu, evlililk müessesesinin ehemmiyetini artırmış oluyor. Diğer yandan mehrin tayin edilerek, Allah'ın koruması altında kızlarının bir erkeğe varması, anne-babasmın prestijini de artırmış oluyor.

Mehir, evlilik ile fuhuş arasındaki farkı açık bir şekilde ayirdetmektedir. Kur'an'ın şu ayetinde buna değinilmektedir: "(Savaşta esir olarak) el­lerinize geçen (cariye)ler müstesna, evli kadı-nlar(la evlenmeniz) de (yasaklandı. İşte bunlar) size Allah'ın yazdığı yasaklardır. Bunlardan Ötesini, iffetli yaşamak, zina etmemek şartıyla mallarınızla istemeniz (mehirlerini verip al­manız) size helal kılındı. O halde onlardan ne kadar yararlandınızsa, ona karşılık kesilen ücretlerini (mehirlerini) bir hak olarak verin. Mehrin kesiminden sonra karşılıklı anlaşma(k suretiyle kesilenden az veya çok vermeniz)de üzerinize bir günah yoktur. Şüphesiz Allah bi­lendir, hikmet sahibidir." (4:24). Bu şunu göste­riyor, sanmayın ki sizler onları sadece cinsî ar­zunuzu tatmin etmek için aldınız, hayır, sizler onların namusunu ve paklığını korumakla em-rolundunuz. Bu sebepten dolayı Peygamber @, evlilikte mehrin tayin şartını bulundurdu.

Velime: Velime de (düğün merasiminden son­raki ziyafet) evliliğin duyurulması için iyi bir vasıta olup, neslin korunması esası açısından bakıldığında, evliliğin doğruluğunda hiç şüphe bırakmamaktadır. Bu kutlama açıkça evliliği gayrimeşru yaşantıdan üstün bir yere oturtmak­ta olup, evlilik bağının halkla ilişkilerden daha ileride olduğunu ifade etmektedir. Bu ziyafet aynı zamanda kişinin resmen yuva kurup evli­liğin şükrünü eda etmesi bakımından Allah'a karşı olan minnettarlığını da ifade etmektedir. Gerçekten de Allah'ın geniş lütfuyla bir aile yuvası kurmak her bakımdan yüce bir bahti­yarlıktır. Bu ziyafet Allah'ın lütfuna karşılık teşekkür etmek için iyi bir yoldur.

Velime aynı zamanda, zevcenin ve ailesinin Şeref ve prestijini de ifade etmektedir. Koca, düğünde para harcamak ve İnsanları davet et­mek suretiyle bu akrabalığa büyük bir saygı gösterdiğini de ispat etmiş oluyor. Bu tür ziya­fetler, birçok ailenin birleşmesine ve bu suretle akrabalık bağlarının düzelmesine yardımcı ol­maktadır. Genç çiftlerin hayatında evlilik büyük bir adımdır. Çiftler arasında yeni bir başlangıçtır, bu suretle medeniyetin temel üni­tesi olan aile yuvasını tesis etmeye özendirilmiş olmaktadır. Tabiatiyle, büyük sevinç ve mutlu­luk duymaktadırlar; işte velime bu sevincin bir ifade yolu olmaktadır. Bu, cömertliği teşvik etmekte ve sefalete götürecek tıerhangı diı lc-mayülü de kontrol etmektedir.

Aslında, velime ziyafetlerinin insan medeniye­tinin ve aile dostlarının güçlenmesinde çok mu­azzam meziyet ve menfaati vardır. Kişinin kültür ve eğitiminde ve hayırseverliğinde (ah-sen)'de büyük ehemmiyeti vardır. Lüzumuna binaen Hz. Peygamber @ bu geleneği devam et­tirmiş ve halkı da evliliklerini velime ile kutla­maları için teşvik etmiştir. Bununla beraber, Peygamber @ mehir'e hiçbir azami veya asgari sınırlama tayin etmediği gibi, bu düğün ye­meğinin tabiat ve sınırını da tayin etmemiş, bu­nu ilgili tarafların statü ve toplumsal gelenekle­rine bırakmıştır. Peygamber @ bunu teşvik etti, ama soyluluk gösterisi şeklinde kutlama yapan­ları, lüzumsuz süslemeleri, tantana ve gösteriş yapmayı men etti. Rasulullah @, şöyle buyur­du: "Eğer iki kişi birbirine üstünlük taslamak için ziyafet verirse (düğün gibi), onların yemeği alınmamalıdır." Bu olaylar cahiliyet günlerinde olurdu, müşrikler gösteriş ve kibir için böyle şeylere para sarfederlerdi.

3- Şahitlik: İslam Hukuku en az iki erkek veya bir erkek, iki kadın şahit hazır bulunmadan evli­liğin akdolmayacağını beyan etmektedir. Bu şahitlerin aklı başında, reşit ve müslüman olma­ları gerekmektedir. Şahitlik, evliliğin temel şartıdır. Onun için evlilik merasiminin şahitle­rin huzurunda, icra edilmesi gereklidir. Aksi halde şahitler olmadan evlilik akdi yürürlüğe konamaz. Kur'an bu hususa şu ifadelerle değin­mektedir: "Ey inananlar, belirli bir süreye kadar birbirinize borç verdiğiniz zaman onu yazın. Aranızda adaletli bir yazıcı onu yazsın. Yazıcı, Allah'ın kendisine öğrettiği şekilde yazmaktan kaçınmasın, yazsın; borçlu olan da yazdırsın, Rabb'i (olan) Allah'tan korksun, borcundan hiç­bir şeyi eksik etmesin. Eğer borçlu olan kimse aklı ermez, yahut zayıf, ya da kendisi yazdıra-mayacak durumda ise velisi onu adaletle yazdırsın. Erkeklerinizden iki kişiyi de şahit tu­tun. Eğer iki erkek yoksa razı olduğunuz şahit­lerden bir erkek, iki kadın (şahitlik etsin). Ta ki kadınlardan biri unuttuğunda dİâeri ona hatırlatsın. Şahitler çağrıldıkları zaman (geliçten) kaçınmasınlar. Az olsun, çok olsun, me süresine kadar yazmaktan üşenmeyin. Bu, Ajlah katında daha adaletli, şahitlik için daha elam, şüpheye düşmemeniz için daha elve­rişlidir.'Yalnız aranızda hemen alıp vereceğiniz Jşin ticaretiniz olursa onu yazmamanızdan ötürü üzerinize bir günah yoktur. Alışveriş vaptığınız zaman da şahit tutun. Yazana da, şahide de asla zarar verilmesin. Eğer (bir zarar) yaparsanız, bu, kendinize kötülük olur. Al­lah'tan korkun, Allah size öğretiyor, Allah herşeyi bilir." (2:282).

Hz. Peygamber @, şahitsiz evlilikleri mahkûm etti. İbni Abbas'a göre, Allah'ın rasulü @ şöyle dedi: "Zâniler o kadınlardır ki, şahitler olmadan kendi başlarına evlenirler." Peygamber @'ın as­habının hepsi ve onların tabiileri (tabi'in) iki şahit olmadan evliliğin (nikah) bâtıl olduğu görüşündedirler. (Tirmizi).

Evlilik akdine tabii olarak bakıldığında, kan-koca arasında boşanma veya hulü' meselelerin­de, mehir ve diğer hediyeler hususunda meyda­na gelebilecek muhtemel anlaşmazlıkları doğru ve yeterli bir şekilde halledebilecek bir şahidin olması gerekli görülmektedir.

4- Muvafakat: Mutlu ve başarılı bir evliliğin başlıca faktörlerinden biri de karşılıklı rıza ve anlaşmaya dayalı olarak akdolmasıdır. Eğer kadın ve erkek muvafakatlan olmadan aileleri veya vasilerinin özel arzu ve tutumları doğrul­tusunda zorla evlendirilirler ise, karı-koca bir­birini istememe ve anlaşamamazlık tohumlarını henüz evlilik akdi sırasında ekmiş olacaklardır. Allah ve O'nun Rasulü @ indinde bu tür evlilik­ler ne meşrudur ne de evli çiftlere saadet ve hu­zur vericidir. Onun için evlenecek çiftlere ev­lenmeden önce başvurulup muvafakatlarının alınması kesinlikle gerekli ve zaruridir.

Ebu Hureyre, Rasulullah @'ın şöyle buyur­duğunu nakletti: "Kocasız bir kadın kendisine danışılmadan evlendirilmemelİ, bakire bir kız da izni (rızası) olmadan evlendirilmemelidir." izin verdiği nasıl belli olacak, diye sorulduğun­da, "sükutuyla" diye cevapladı. (Buhari ve Müslim).

Hansa bintü Hıdam'dan, rızası olmadan babası onu evlendirdiği zaman Rasulullah @'a gittiği, Rasulullah @'m da onun evliliğini iptal ettiği nakledildi. (Buhari).

Bu, açıkça hiçbir kadının (dul) kendisine başvu­rulmadan velisi tarafından evlendirilmemesi gerektiğini ve hiçbir bakirenin de kendi rızası veya izni olmadan evlendirilmemesi gerektiği gerçeğini göstermektedir. Onun rızası, evliliğin lehine veya aleyhine bir şey söylememesidir. Bu husus Peygamber @'ın bir çok hadisiyle or­taya konulmuştur.

İbn Abbas, Rasulullah @'ın şöyle buyurduğunu anlattı: "Kocası olmayan bir kadının kendi üze­rinde daha çok hakkı vardır ve bakirenin izni de kendisine sorulmalıdır, onun sükutu izni­dir."(Müslim). Ve Ebu Hureyre, Rasulullah @'m şöyle buyurduğunu nakletti: "Yetim bir kıza kendisi için başvurulmalıdır: Eğer bir şey demez ise bu onun iznini gösterir, fakat eğer reddederse, vasi, yetkisini onun arzusu hilafına kullanamaz." (Tirmizi, Ebu Davud, Nesei ve Dârimi). İbn Abbas, Rasulullah @'a bir bakire­nin geldiğini ve babasının kendisini nzası olma­dan evlendirdiğini beyan ettiğini, Peygamber @'ın de onu tercihinde muhayyer bıraktığını bildirdi. (Ebu Davud).

Peygamber @'m emir ve uygulamalanna riayet etmek ilgili herkese düşen vazifedir ve kızları­nı, kızkardeşlerini veya vesayetleri altında olan ailenin diğer hanım üyelerini, eğer boşanmış veya dul kalmışlar ise, veya bakire iseler kendi­lerine başvurulup izin ve rızaları alınmadan hiç­bir durumda evlendirilmemelidirler. Evlenip, boşanmış veya dul kalmış kadınlara evlilik hu­susunda başvurmamak için hiç bir sebep yok­tur, çünkü onlar evliliğin getirdiği bütün prob­lem ve yükümlülükleri anlayacak yaştadırlar. Bununla beraber bakireler, evliliğin getirdiği birtakım problemlerden tamamen habersiz ve cahil olurlar, bazı hususlarda beceriksizdirler, fakat alışmaları zor değildir. Bunların düşünce­leri ve bu konuda rızaları dolaysız olarak anne­leri tarafından veya dolaylı olarak kızkardeşleri veya kız arkadaşları tarafından Öğrenilebilir. Mamafih, onların evlilik konusunda düşüncele­rini, izin ve rızalarım elde etmek için pek çok çeşit yol vardır. Eğer razı olmazlarsa evlendiril­memelidirler. Bu, kadının kişiliğini, sıhhatini ve şerefini esas alan, en doğru ve en uygun şeri­atın kuralıdır. Ailede mutlu ve sükunet dolu bir akrabalığı koruyup geliştiren en doğru yoldur.

5- Vasilik: Bazı durumlarda, özellikle kızın küçük olması durumunda evlilik İçin velinin mevcudiyeti ve rızası esastır. Bu husus küçük kızın evliliğine bağlı olarak haklarının korun­ması, ilgilenilmesi ve diğer meseleler için talep edilmiştir. Eğer kız, evlilikte meydana gelebile­cek karmaşık meseleleri bu yaşta tam olarak an­layıp kavramaya muktedir değilse, o zaman ba­basının veya velisinin evliliğinde ona tavsiye ve nasihatlarda bulunma hakkına sahip olması hem uygundur, hem de lüzumludur. Bazı kötü niyetli kimseler masum Kızları, pembe hayaller, cazibeli sevgi tablolarıyla ve nefse hoş ge­lebilecek diğer iğrenç vasıtalarıyla tuzaklarına düşürmektedirler. Bu masum günahsızları ko­rumak amacıyla, velinin bu çok genç kızın evli­liğinde ona söyleyeceği bazı şeyler olmalıdır. Bununla birlikte, tahlillerin sonunda, kızın ka­ran esas olacaktır. Velinin vazifesi kıza, hoş ol­mayan ve bilinmeyen kimseyle yapılan ihti­yatsız evliliklerin akıbeti konusunda öğüt ver­mektir, fakat yine tercih hakkı kızındır.

Hz. Peygamber @'in bunun hikmetini gösteren bazı hadisleri vardır. Ebu Musa, Peygamber @'ın şöyle buyurduğunu nakletti: "Velisiz bir evlilik olamaz.." (Ahmed, Tirmizi, Ebu Davud, İbni Mace ve Dârimi). Ve Aişe, Rasulullah @'m şöyle buyurduğunu nakletti: "Eğer herhangi bir kadın velisinin rızası olmadan evlenirse, onun evliliği batıldır, onun evliliği batıldır, onun evli­liği batıldır." (Tirmizi, Ahmed, Ebu Davud, İbni Mace ve Dârimi).

Yukanda izah edildiği yanıyla, bu tedbirlerdeki bütün gaye, kızın meşru haklarını koruyup, em­niyete almaktır. Özellikle kız, bakire ve çok genç yaşta olduğu zaman. Bu durum kadının toplumdaki mevkii ve şerefini belirler, kan-ko-ca toplum içinde saygıdeğer ve terbiyeli bir ha­yata öncülük etmiş olurlar. Şayet kız, anne-ba-banın veya vâsi'nin haberi olmadan gizlice bir adamla kaçarsa, o tıpkı bakımsız bir arazide kaybolmuş koyuna benzer, rüzgann esmesiyle savrulan bir yaprak veya fırtınanın etkisinde ka­lan dalga gibi, dünyanın her yerine düşebilir, er­keğin şehveti tatmin olup onunla ilişkisi bittiği zaman onu her zaman ve her yerde terkedebilir. Erkek, o kızın şeref ve haysiyetini hiçe sayarsa; kız da hiçbir yerde bannıp asla toplum içinde if­fet iddiasında bulunamaz. Bununla beraber, zürriyetme ciddi şekilde tesir edecek fizikî ve sosyal faktörler de mevcuttur.

Bu sebeple şeriat, kızın anne-babasına ve vâsi­lerine evliliğinde onu gözetip ilgilenme hakkını veriyor. Bütün bunlara rağmen tercih yine kıza bırakılmıştır. Hz. Aişe, evine bir kızın gelip ba­basının kendisini yeğeniyle evlendirdiğini fakat kendisinin onu istemediğini söyledi. Aİşe de ona Peygamber @ gelene kadar beklemesini söyledi. Peygamber @ geldiğinde Aişe, ona kızın bütün hikayesini anlattı. Hz. Peygamber de kızı babasına (meseleyi doğrulaması için) gönderdi. Babası da kızma kocasını tercih etmemekte serbest olduğunu söyledi, Kız, evli­liğin devamını tercih ettiğini, fakat sadece kadının bu hususta herhangi bir hakkı olup ol­madığını öğrenmek için bu yola başvurduğunu söyledi. İbni Ömer'den şöyle bir hadis rivayet edilmiştir." Osman b. Ma'zun vefat edince geri­de genç bir kız ve amcasını bıraktı. Amcası da kızı İbni Ömer ile nikahladı, ancak nikahlarken kıza danışmadı. Kız bunu öğrenince, bu evliliğe razı olmadı, onun niyeti Muğire b. Şube ile ev­lenmekti. İbn; Ömer ile olan nikahını feshede­rek Mugire ile evlendi. (İbni Mace).

Vâsinin koruması, hususen bir ailesi olmayan ve haklarını uyanık kimselerin saldırılarına karşı koruyacak kimseleri olmayan kızların ev­lilik haklarının emniyeti için zaruridir. Onların sosyal durumları zayıftır. Kur'an, evliliklerini gözetip ilgilenmeleri için onların vasilerine şu sözlerle bazı haklar vermektedir: "İçinizden inanmış hür kadınlarla evlenmeye gücü yetme­yen kimse, elleriniz altında bulunan inanmış genç kızlarınız (olan cariyelerinizden alsın. Allah sizin imanınızı daha iyi bilir. Hepiniz bir-birinizdensiniz (hepiniz Adem soyundansmız, insanlık bakımından aranızda fark yoktur.). Öyle ise iffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost tutmamaları şartıyla, sahiplerinin iz­niyle onlarla evlenin, ücretlerini (mehirlerini) de güzelce verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınlara yapılan işken­cenin yarısı (uygulanır). Bu (cariye ile evlen­me), içinizden sıkıntıya düşmekten korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha iyidir. Allah bağışlayan, esirgeyendir." (4:25). Bu nassların hepsi, evliliğinde kızın tercih hakkı olduğunu şüphe götürmez bir şekilde ortaya koymaktadır.

6- Birbirini Görme: Birbirini görme hadisesi çiftler arasındaki sevgi ve etkiyi kurmaya ve ge­liştirmeye yardım eden evliliğin bir başka ihti­yacıdır. Erkek ve kadının evlenecekleri kimseye sık sık bakmak istemeleri gayet tabiidir ve evli­liğin kaderini belirleyecek olan da o ilk bakıştır. Bazan mantıklı hiçbir sebebi veya makul zemi­ni olmadan belirli çehreleri sevmediğiniz olur, fakat gerçek ortadadır. Şayet bir erkek (veya kadın) çehresini sevmediği biriyle evlenmişse bu büyük bir ihtimalle başarısız ve mutsuz bir evlilik bırakacaktır, velev ki evliliğin ilk günleri iyi gitse bile, ki bu çok şüphelidir. Bundan do­layı en iyisi erkek ve kadının birbirlerini görme­leridir.

Ebu Hureyre, Rasulullah @'a eşlik ederken bir adamın gelip Ensar'dan bir kadınla nikah-landığım söylediğini bildirdi. Bunun üzerine Rasulullah @ Onu gördün mü?" dedi. O: "Hayır" dedi. (Müslim). Câbir, Rasulullah @'m şöyle buyurduğunu nakletti: "Sizden biri ne za­man evlenmek için bir kadın ararsa, eğer arzu­ladığı kadına bakma imkânı varsa, bırakın baksın." (Ebu Davud). Mugire, bir kadınla ev­lenmek istediğini söyledi. Hz. Peygamber @ ona kadını görüp görmediğim sordu. O, menfi olarak cevapladı. Bunun üzerine Peygamber @: "O halde ona bak, çünkü aranızda sevgi meyda­na gelmesi için daha doğru olan budur." dedi. Yukarıdaki misalde de değinildiği gibi, erkeğin nişanlısına bakması istendi. Müslüman alim ve fakihler kadının hayatındaki müstakbel ko­casını görmesi hususunda benzer ve eşit haklara sahip olduğunda ittifak ettiler. Dört İmam da bu noktada aynı fikirdedirler. İmam Ebu Hanife, gelin ve damadın birbirlerini görmelerine cevaz vermektedir. İmam Mâlik'e göre, gelinin rızası olduğu takdirde cevaz vardır, İmam Şafii ve İmam Ahmed ise birbirlerinin rızası olmadan da müstakbel karı-kocanm birbirlerini görebile­ceği görüşündedirler.

7- Kefa'et (eşitlik, anlayış, uygunluk): İslam Hukuku, evliliklerinin akdinden önce erkek ve kadın arasındaki anlayış ve uygunluk meselesi­ni ele almıştır. Şeriat, evlilik öncesinde çiftler arasındaki (kefa'et) eşitliğin gözönünde bu­lundurulmasını emretmektedir. Bu durum, mut­lu ve başarılı bir evlilik için önemli bir faktör­dür. Ahlak eğitimi, dine bağlılık, aile durumu, kültür ve hayat tarzı bakımından birbirlerine yakın ve eşit olan eşlerin birbirlerine olan düşkünlüğü nezaket ve sevgilerinin daha kuv­vetli olmasını sağlar. Bu, çiftlerin yakınlığının iki aileyi de birbirine daha yakınlaştırması muh­temeldir. Bu hususta yakınlık ve benzerlik ol­mayanlarda, aile geçimlerinde veya maddi ve manevi bağlarda birlik olmama tehlikesi vardır. İslam Şeriatı'mn ehemmiyeti budur.

Şeriat'a göre, sevgi, muhabbet ve nezakette bütünleşmeleri muhtemel olan kişiler arasında evlilik kurmak daha uygundur. İhtimal bulun­mayan kişiler arasında bağ kurmak hiç uygun düşmez. Bu nedenle Hz. Peygamber @, erkeğe evlenmeden önce kadına bakmasını tavsiye et­miştir. Peygamber @, ashabına şu tavsiyede bu­lundu: "Sizden biri ne zaman bir kadına evlen­me teklifinde bulunsa, onu mümkün olduğunca görmeye çalışsın, olur ki onda evlenmeyi teşvik edecek bir şey görebilir." (Ebu Davud).

Ahlak ve iffetten sonra, evlilik hukukunda İslam, çimer arasındaki sevgi ve nezaketin önemli bir gaye oıaraK ele alındığını açıkça göstermektedir. Onların yakınlığı bu unsurda umulmaktadır. İslam Hukuku bu yakınlığın korunması için bütün gücünü s arfe önektedir. Fa­kat, artık sevgi, merhamet ve nezaket unsurları kalmadığı zaman, onun yerini kayıtsızlık, umursamazlık, ilgisizlik, kin veya nefret alır, bu durum evlilik bağlarını çözülmeye doğru götürür. Evlilik bakımından, İslam Hukukunda bu husus çok önemlidir. (Ebu'I A'la Mevdûdî, Huquq az-Zaujain, Lahor, 1974). Burada belir­tilmesi icab eden bir husus vardır ki, o da İslam şeriatında kefa'atm ehemmiyetidir. Bazı aileler bunu Üstünlük olarak ele almazlar, bazılarına göre ise bu, gözden düşmedir. Bu, sadece evle­necek erkek ve kızın sosyal statülerinde bir eşit­lik demektir, yoksa herhangi bir müslüman er­kek herhangi bir müslüman kadın ile yasak­lanmış ölçüleri bir tarafa bırakarak evlenebilir­ler. Evlilik hayatının başarılı olması, birlikte yaşamaları ve ilişkilerini samimi ve sükunet içinde devam ettirebilmeleri için eşler arasında azami bir düzen, uygunluk, alışkanlıklarda, ni­teliklerde, hayat tarzlarında, aile gelenekleri ve sosyal ve mâlî durumlarında benzerlikleri ol­ması zarureti açık bir gerçektir. Benzerlikten (kefa'et) maksat budur. Bu hususların hangi­sinde erkek ve kadın arasında büyük fark varsa, orada evliliklerinin başarı ihtimali azdır. İslam Şeriatı, bu hususlardaki az bir uygunluk ve ben­zerlik yüzünden veya birinin şerefli bir aileye, diğerininse sıradan bir aileye mensup olması sebebiyle iki kişiyi bir arada tutmamayı emredi­yor değildir. Kimin şerefli ve kimin gözden düşmüş olduğunu Allah bilir. Bütün insanlar için önemli olan Allah indinde şerefli olmaktır. Şeref lafla olmaz. Erkek-kadm bütün insanlar amelleri nisbetinde Allah indinde eşittirler. On­lar Allah indindeki şereflerini lafla değil, emel­leri sebebiyle kazanırlar. Kadın olsun, erkek ol­sun üstünlük ancak takva ölçüsündedir. (Tafhe-em al-Quran, c.IV, sh. 95-99).

Dünyanın neresinde olursa olsun, müslümanın ibadet ederken yönü birdir. (Nijer ırmağı kenarında. Mali).

 

KISIM 6

 

EVLİLİĞİN HİKMET VE FELSEFESİ

 

İslâm, evliliği sosyal bir yükümlülük saymak­tadır. Bu, Allah tarafından takdir edilen ve O'nun elçisi'nin emrettiği bir husustur. Çünkü evlilik, erkek ve kadın arasında tabii bir yakı­nlaşmadır. Kur'an-ı Kerîm, meseleye şöyle yak­laşmaktadır: "Ne yücedir o (Allah) ki, toprağın bitirdiklerinden, kendilerinden ve bilmedikleri daha nice şeyleri olan bütün çiftleri ya­ratmıştır." (36:36). Necm Suresinde de şunları okumaktayız: "O yarattı iki çifti: erkeği, dişiyi -atıldığı zaman nutfe (sperma)dan." (53:45-46). Yine Kur'an'da, Kıyamet Suresi'de şu ifadeler yer almaktadır: "Ondan iki çifti; erkeği ve dişiyi var etti." (75:39).

Kur'an'ın bütün bu ayetleri cinsiyet hayatının esranyla ilgilidir. "Herşey çift olarak yaratıldı. Her cinsiyet kendine has fonksiyonu icra ediyor ve bu fonksiyon Allah'ın yarattığı usûlün en iyi çalışan kısmıdır." (A. Yusuf Ali-The Holy Qu-ran, dipnot, sh. 1450). Bu ayetlere bir göz atmak, insanın kadın ve erkek olarak çift yaratıldığını göstermektedir. Bu yaratılış sadece cinsî uzvun ve hayvanî ihtirasın tatmin bulması için değil­dir. Eğer öyle olsaydı, o zaman aynı şeyi yapan ,insan ile diğer yaratıklar arasındaki fark ne olur­du? Ancak, bir anlamda onlar insandan daha iyi­dir, çünkü onlar tabii fonksiyonlarını ya­ratılışlarına koyulan tabii kurallara göre düzenli olarak yerine getirmektedirler. Öte yandan in­san, fonksiyonunu yaratılış maksadına uygun şekilde yerine getirmemektedir.

Erkeğin dişisiyle ilişkisi, hayvanlar ve diğer ya­ratıklarda olduğu gibi aynı seviyede değildir. Hayvanlardan farklı olarak doğru ve meşru yol­lardan tatmin olması için insanın arzu've içgüdüsü serbest bırakılmıştır. Erkek, her kadı­na gidip cinsî ve şehevî arzularını tatmin ede­mez. Bu hal, İslam şeriatı ve bilinen diğer kültür ve medeniyetlerde sınırlanmış ve tahdit altına alınmıştır. Ona fiilî hayatının sonuna kadar, hatta cinsî arzulan yok olana kadar tatmin olma hakkı, ancak kadınla meşru yoldan; bütün mesuliyet ve vazifelerine ve uzun bir süre İçin aile­si ve çocuklarının sorumluluklarını taşıyacak bir evlilik akdi yapması yoluvla verilmiştir. Bu da, erkeğin eşine yakınlığının sadece hissî bir zevk ve eğlence için değil, daha yüce ve asil gayeler için olduğunu açıkça göstermektedir.

Kadın, erkeğin eğleneceği bir oyuncak değildir. Kadın da erkek gibi akıl ve ruh taşıyan bir in­sandır. Kadınla sağlam ve daimi esaslar üzerine kurulu manevî ve ahlakî bir bağ tesis etmek er­keğin yaratılış fonksiyonu için uygun ve zaruri­dir. Bu, onlar arasında ulvî bir işbirliğini sağla­yacak ve aile hayatının mümkün hale gelmesine yardımcı olacaktır. Bu suretle fertler birbirle­riyle sevgi ve muhabbet bağı ile örülürler ve ni-hayat yeryüzünün her yerindeki topluluklarda medeni bir hayatın büyüyüp gelişmesine öncülük ederler.

Buna ilaveten, Kur'an, insanın çift yaratılması­ndaki diğer amaç ve sebeplerden de bahsetmek­tedir.

 

1- Ahlâk Ve İffetin Korunması

 

Bu, İslâm Hukukunda evliliğin ilk gayesidir. Toplum ahlakını korumak istediği için, fuhuşu ve zinayı yasaklamaktadır. Onları müstehcen­likten, hayasızlıktan men ediyor, kültürlerini fesat ve ahlaksızlıktan korumak için erkeğe ve kadına tabii arzularını disiplin altına almalarını mecbur kılıyor. Bu ned^le Kur'an evlilik akdi­ni (nikâh) kale manasına gelen ihxâıtia\>wyle anmadadır. Evlilik akdi yapan erkek muhsıri dir, diğer bir deyişle kale inşa etmektedir. Onun­la evlenen kadına da muhsine deniyor, şu se­beple kî, o, nefsini ve ahlâkını korumak için ev­liliğin meydana gelmesiyle nikâh inşa olunan kalenin koruması altına girmiştir. (Mevdudi, Huquq az-Zaujain).

Bu mecaz şu sebeple kullanılmaktadır; İslam'da ahlak ve iffetin korunup muhafaza edilmesi ev­liliğin ilk gayesidir. Ve evliliğin İslam Huku­kundaki ilk adımı, bu çok kıymetli nesnenin ko­runması için, nikah sırasında inşa edilen kalele­rini sağlamlaştırmak oluyor. Kur'an bu hakikate şu sözlerle değinmektedir: "(Savaşta esir olarak) ellerinize geçen (cariye) leriniz müstesna, evli kadınlar(la evlenmeniz)de (yasaklandı. İşte bunlar) size Allah'ın yazdığı yasaklardır. Bun­lardan ötesini, iffetli yaşamak, zina etmemek artiyle mallarınızla istemeniz (mehirlerini ve­rip almanız), size helal kılındı. O halde onlardan ne kadar yararlandınızsa, ona karşılık kesilen ücretlerini (mehirlerini) bir hak olarak verin. Mehrin kesiminden sonra karşılıklı anlaşmak (suretiyle kesilenden az veya çok vermeniz) de üzerinize bir günah yoktur. Şüphesiz Allah bi­lendir, hikmet sahibidir." (4:24).

Ve yine şöyle beyan etmektedir: "İçinizde (inanmış bir kadınla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, elleriniz altında bulunan inanmış genç kızlarınız (olan cariyelerinizden alsın. Allah sizin imanınızı daha iyi bilir. Hepiniz bİrbiriniz-densiniz (hepiniz Adem soyundansımz, in­sanlık bakımından aralarınızda bir fark yoktur). Öyle ise iffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost da tutmamaları şartiyle, sahiplerinin izniyle onlarla evlenin, ücretlerini (mehirlerini) de güzelce verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınlara uygulanan ce­zanın yansı (uygulanır). Bu (cariye ile evlen­me), içinizden sıkıntıya düşmekten korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha iyidir. Allah bağışlayan, esirgeyendir." (4:25). Ve Ma-ide Suresi'nde de şu cümleleri okumaktayız: "Bugün size iyi ve temiz şeyler helal kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yemeği size he­lal, sizin yemeğiniz de onlara helaldir. Ve ina­nanlardan, namuslu hür kadınlar ve sizden önce kitap verilenlerden namuslu hür kadınlar-zina etmeksizin, gizli dost tutmaksızm namuslu bir biçimde mehirlerini verdiğiniz takdirde- size helaldir. Kim inanmayı kabul etmezse, onun ameli boşa çıkmıştır ve o, ahirette kaybedenler­dendir." (5:5).

Kur'an'ın bu ayetleri Allah indinde en önemli şeyin, evlilik (ihsan) kalesinin tam olarak ko­runması, veya bir başka ifadeyle, ahlak, iffet ve namusun evlilik bağı yoluyla korunması ol­duğunu açıkça belirtmektedir. Bu öyle bir gayedir ki, bütün diğer saikler feda edilebilir. Ama o, hiçbir amaçla asla feda edilemez. Kan-koca ta­bii arzu ve isteklerini Allah'ın belirlediği sınırlar içinde tatmin etsinler diye evlilik kalesine kapatılmışlardır, Allah'ın sınırlarını (hudut ) korumak evliliğin malum kalesini korumaktan daha evladır. Bu nedenle zevcelerinden ayrılmayı tasarlamış olan kimseler yerlerine dört aydan fazla bağlı olmamakla emrolundular ve şayet dört ay geçtikten sonra barışmazlarsa, o kadım evlilikte tutmalarına haklan yoktur, aksi takdirde bu, mecburen kadının tabii arzusunu tatmin etmesiyle neticelenebilir ki, Allah'ın ka­nununda buna izin yoktur. Kur'an onlan şu sözle ihtar etmektedir: "Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler için ancak dört ay bekleme (hakkı) vardır. Eğer (o süre) içinde dönerlerse Allah bağışlayan, merhamet edendir." (2:226). "... Eğer boşanmaya kesin karar verirlerse, şüphesiz Allah işitendir, bilendir." (2:227).

Şu bir gerçek ki, kan-koca arasındaki ilişkiler her zaman candan olmayabilir, ancak yine de Allah'ın kanunu, gerilemiş ilişkilerin belirsiz bir şekilde devam etmesine izin vermemekte­dir. Bundan dolayı, hukuken kan-koca olarak, ancak fiili yaşantıda cinsî ilişki olmadan ayrı yaşayacaklan azami süreyi dört ay olarak koy­maktadır. İslam Hukuk nizamında bu tür ayrıl­ıklara çile denmektedir. Bu süre içinde araları­nda ya barışırlar veya hoşlarına gidecek uygun bir kimse ile evlenmekte serbest olabilmeleri için iyilikle ayrılırlar. (The Meaning of the Qu-ran, c.V).

Yine kadına bir çok amaca yönelik olarak hulü' (kadının talebine dayalı boşanma) hakkı veril­miştir. Mutluluğu almadığı, tatmin olmadığı veya onu Allah'ın sınırlarını aşacak durumlara getirme tehlikesi bulunan bir erkekle yaşama­mak için bazı kadınlara kocasından aldığı meh­rin bir kısmım veya hepsini vermek suretiyle evlilik kalesinden kendini azad etme hakkı ve­rilmiştir.

Şüphesiz bu, İslam Hukukunun ahlak ve iffetin korunmasına herşeyden daha çok önem ver­diğini göstermektedir. Gerçi İslam, evlilik kale­sinin düzelmesi için mümkün olduğu kadar çalışmaktadır, ancak evlilik akdinin ayakta tu­tulmaya çalışılmasının ahlak ve iffete tehlike getireceğinden endişe edilirse, bu en değerli hu­susiyetlerin (ahlak ve iffet) korunması için evli­lik bağlannın kopmasını daha iyi bulmaktadır.

 

2- Sevgi Ve Merhamet

 

Evliliğin ikinci önemli bir amacı da, karı-koca ^asındaki evlilik ilişkilerinin karşılıklı duygu­sal sevgi, merhamet ve iyilik esaslarına dayan-masıdır, dolayısıyla karşılıklı işbirliği yoluyla evliliğe bağlı olan kültür ve medeniyetin azami gayesini ifa etmiş olup böylece, kültürün önem­li ve yüksek gayesini yerine getirmek için zaruri olan saadet, huzur, barış ve mutluluğu tatmış olurlar. Evliliğe dayalı kadın-erkek ilişkileri hususunda Kur'an ayetlerinin derinden tetkik edilmesi neticesinde evliliğin maksat ve hedefi­nin sevgi, merhamet ve ihsan olduğu görülmek­tedir. İnsanlar evlilik İlişkilerine ondan huzur ve saadet elde etmek için girişirler. Kur'an bu hususu şu sözlerle zikretmektedir. "Onun ayet­lerinden biri de, kendileriyle kaynaşmanız için size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranızda sevgi ve merhamet koymasıdır. Şüphesiz bunda, düşünen bir toplum için ibret­ler vardır." (30:21).

Ve A'raf Suresi'nde şu sözleri okuyoruz: "O'dur ki, sizi bir tek nefisten yarattı, gönlü ısınsın diye ondan eşini var etti; eşini sarıp örtünce (eşiyle birleşince) eşi, hafif bir yük yüklendi, onu gez­dirdi. (Yükü) ağırlaşınca ikisi beraber Rabb'leri Allah'a dua ettiler: 'Eğer bize iyi, güzel bir ço­cuk verirsen elbette şükredenlerden olacağız!' (dediler)." (7-189). Ve yine bir başka yönden ev­liliğin amacı şu güzel sözlerle özetlenmiştir: "Oruç gecesi, kadınlarınıza yaklaşmak, size he­lal kılındı. Onlar sizin elbisenizdir, siz de on­ların elbisesisiniz. Allah, sizin kendinize yazık etmekte olduğunuzu bildi ve tevbenizi kabul edip sizi affetti. Artık şimdi onlara yaklaşın ve Allah'ın sizin için yaz(ıp takdir etmiş ol)duğunu talep edin; şafağın beyaz ipliği siyah İpliğinden ayırdedilinceye kadar yeyip, için; sonra da gece oluncaya dek orucu tamamlayın; mescidlerde ibadete çekilmiş iken kadınlara yaklaşmayın. Bunlar Allah'ın (yasak) sınırlarıdır, bunlara yaklaşmayın. Allah insanlara ayetlerini böyle açıklar ki korunup sakınsınlar." (2:187). Burada evli çiftler birbirlerinin elbisesine benzetil­mişlerdir, aralarındaki ilişki de elbise ve vücud gibi gösterilmiştir. "Sanki birbirine öylesine girmiş ve sıkışmışlar ki aralarına hiçbir şey gire­meyen, tıpkı birbirlerine sıkıca bağlanmışlar gibi karşılıklı olarak birbirlerine huzurun menbaı olmuşlardır.

Elbiseler insanın çıplaklığını örterler ve vücudu dışarıdaki atmosferin ve havanın zararlı tesirin­den korurlar. Bu benzetmenin amacı, aslında er­kek ve kadının işbirliğini tıpkı vücud ve elbise arasındaki işbirliği gibi göstermektir. Onların kalpleri ve ruhları birbirine bağlıdır ve birbirle­rinin namus ve ahlaklarını tıpkı elbisenin, vücu­du zararlı tesirlerden koruduğu gibi korurlar. Bu, sevgi ve merhametin fonksiyonudur ve İslam açısından da, evlilik ilişkilerinin asıl ruhu ve özü budur. Herhangi bir evlilik ilişkisinde eğer bu ruh bulunmazsa, evlilik ölü bir vücuda benzer.

islam Hukuku evlilik işbirliğine bağlı bu gayeyi gözönünde bulundurmaktadır. Eğer karı-koca bir arada yaşıyorlarsa, canı gönülden barış, sev­gi, nezaket ve birlik içinde yaşayıp, birbirine ali­cenap ve cömert davranıp, hak ve yükümlülüklerini yerine getirmelidirler. Fakat, şayet bunu yapmazlarsa, o zaman ayrılıkları birliklerinden daha iyidir. Çünkü aralarındaki sevgi ve birliğin son bulmasıyla, evlilik ilişkileri tıpkı, gömülmediği takdirde aile hayatının bütün havasını fena koku ve zehir saçarak sağlığı tehlikeye düşürecek Ölü bir vücuda ben­zer. Bu nedenle Kur'an diyor ki: "Ne kadar ister­seniz de kadınlar arasında (tam) adalet yapa­mazsınız. Öyle ise (birine) tamamen yönelip ötekini muallakta (kocasızmış) gibi bırak­mayın. Eğer arayı düzeltir sakınırsanız, Allah bağışlıyıcı esirgeyicidir." (4:129). "Eğer (eşler) aynhrlarsa, Allah bol nimetiyle onların herbiri-ni zengin eder (diğerine muhtaç eylemez). Al-lah(m nimeti) geniştir. (O) hikmet sahibidir." (4:130).

Kur'an, her ne zaman aile ilişkilerini açıklasa, değişmez bir şekilde, özellikle erkeği edep ve nazik davranışa teşvik etmektedir. Bakara sure­sinde şu ifadelere rastlarız: "Boşanma iki de­fadır. (Bundan sonra kadım) ya iyilikle tutmak, ya da güzelce salıvermek lâzımdır." (2: 229). Talak suresinde şöyle okuyoruz: "Sürelerinin sonuna vardıklarında onları güzelce (nikahınız altında) tutun, yahut güzellikle onlardan aynim." (65:2) Yine Nisa Suresinde şöyle zik­redilmektedir: "Onlarla iyi geçinin. Eğer onlar­dan hoşlanmazsanız, bilin ki sizin hoşlan­madığınız bir şeye Allah, çok hayır koymuş ola­bilir." (4:19). Ve yine Bakara suresinde şu sözler vardır: "Ya onları İyilikle tutun, ya da iyilikle bırakın-, haklarına tecavüz edip zarar vermek için onları (yanınızda) tutmayın. Kim bunu yaparsa'kendine yazık etmiş olur." (2:231). Aynı surede: "Sizin affetmeniz (müsamaha gösterip mehrin tümünü vermeniz) takvaya da­ha yakındır. Aranızda birbirinize iyilik etmeyi unutmayın. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı görür." (2:237).

Koca, zevcesini boşadığını ilan ettikten sonra, onu taciz etmek veya evlilik yükümlülüklerini yerine getirmeden onu muallakta bırakmak için değil, sevgi ve huzur içinde yaşamaya niyetli ol­duğu takdirde karısını geri almaya imtiyazlıdır: "Kocaları da bu arada barışmak isterlerse, on­ları geri almağa daha çok hak sahibidirler." (2:228).

Müslümanların erkek ve kadınlarının kitap eh­linin dışındaki gayri müslimlerle evlenmeleri­nin yasak oluşu bu sebepledir. Onlar dinlerinde, düşüncelerinde, kültürlerinden toplum hayatı ve diğer yönlerden Müslümanlardan çok farklı­dırlar. Hakiki bir muslüman onlarlaa gerçek bir sevgi ve samimi bir beraberlik kurmaz. Ve eğer bu farklılıklara rağmen, birleşirlerse, o zaman onların ilişkileri gerçek bir kültür ilişkisi değil, sadece şehveti memnun edici bir ilişki olur. O'nun hiçbir sevgi ve rahmetinin olmadıği muhtemeldir, eğer varsa bu İslam kültür ve me­deniyetine ve hatta o Müslümana bile zarardır. "Allaha ortak koşan kadınlarla, onlar inanınca-ya kadar evlenmeyin. (Allah'a ortak koşan kadın), hoşunuza gitse dahi, inanan bir cariye, ortak koşan (hür) bir kadından iyidir. Ortak koşan erkekler de inamncaya kadar, onlarla (kadınlarınızı) evlendirmeyin. (Allah'a ortak koşan hür bir erkek) hoşunuza gitse dahi, inanan bir köle, ortak koşan bir adamdan iyidir. (Zira) onlar ateşe çağırıyorlar." (2:221).

İslam Hukuku Ehli Kitabın kadınlarıyla evlen­meye izin verdiği halde, muslüman kadınların onların erkekleriyle evlenmelerine müsaade et­miyor. Çünkü kadınların onların dinini fikrini ve kültürlerini kabul etmeleri ihtimal dahilinde­dir. Erkekler ise kadının fikir ve görüşlerine ko­layca muhabbet beslemezler; bunun yanında evli erkekler Müslüman cemiyette yaşamak­tadırlar, fakat kadınların kocalarının yanına gi­dip gayrimüslim toplumda yaşamaları gerekir. Ehli kitabın kadınlarıyla evlenme izni verilmiş olmasına rağmen, emredilmemiştir. Ka'b bin Malik, Ehli Kitaptan bir kadınla evlenmek iste­diğinde Hz. Peygamber @, onu tahkim edip em­niyetli {muhassan) olmaz, diyerek men et­miştir. Bu esasta ihsan 'ı (dürüstlük ve şeref) ge­rektirecek gerçek sevgi ve merhametin olama­yacağı demekti. Huzeyfe, bir Yahudi kadınıyla evlenmek istediğinde Hz. Ömer ona o kadını bırakmasını söyleyen bir mektup yazdı. Hz. Ali ve îbn Ömer açıkça Ehli kitap kadınlarıyla ev­lenmeyi tasvip etmeyip mekruh olarak nitelen­dirdiler. Ve bunun kerahat'i (tasvip etmeme ve nefretlik) için şu sebebi gösterdiler: "Allah'a ve ahiret gününe inanan bir milletin, babaları, kar­deşleri, oğullan yahut akrabaları da olsa Allah ve Rasulüne düşman olanlarla dostluk ettiğini görmezsin." (58:22) (Mevdudi, Huquq ez-Zau-jain).

İslam Hukukunun Prensibi: Bu hususla ilgili kısa emirlerin nedenini anlayabilmek için İslam hukukunun evlilik ilişkilerine dayalı prensiple­rini izah etmek gerekir. İslam Hukukunun ilk prensibi, erkeğin yerinin kadından bir derece üstün olmasıdır: "Erkeklerin kadınlar üzerinde­ki haklan, bir derece daha fazladır." (2:228). Bu derecenin izahı Nisa suresinin müteakip ayetin­de bulunmaktadır: "Onun için iyi kadınlar itaat­kar olup, Allah'ın, kendilerini korumasına karşılık kendileri de gizliyi koruyan (kocalarına gizli gizli ihanet etmeyenlerdir." (4:34).

Burada ayrıntılara girmeden aile hayatının prensiplerini izah etmek mümkündür. İkisinden birisinin aile reisi olması lüzumludur, başsız bırakılamaz. Eğer ailede her ikisine de eşit güç ve statü verilmiş olsa, daha önce de bu bölümde açıklandığı gibi bu karışıklığa ve kargaşalığa davet çıkarmak olur. Sorumluluk bölünmüş ol­duğundan, aile meselelerinin düzenli çalışması için sorumlulukları omuzlayacak kimse olmaz, aslında bölünmüş (parçalanmış) sorumluluk, sorumsuzluk demektir. Bu durum, bu meselede kan-kocayı aynı seviyede tutmaya çalışan top­lumların aşağılık ve kargaşalı aile hayatından bilinmektedir. Fıtrat dini olarak İslam, insan ta­biatına gerekli müsaadeyi vermiş ve kocayı ai­lenin reisi, zevceyi de aile meselelerinde ikinci derecede kılmıştır. Fakat kadını genelde toplum hayatındaki sosyal yükümlülüklerde eşit tut­muştur. Aile reisliğinin secimi pak meziyetler üzerinde yapılmış; bu vazife kabiliyet ve güç ile donatılmış olana verilmiştir. Bununla beraber, bu kurala fiili hayatta şurada veya burada bir is­tisna olabilir. Önceki kısımlarda zaten izah edil­diği gibi; evlilik ilişkilerinin ilk prensibini karı-koca hak ve yükümlülükleri ihtiva etmektedir.

İslam Hukukunun evlilik hususundaki ikinci esası, evlilik ilişkilerini mümkün olduğu kadar düzeltmek; erkek ve kadın bir kez evlilik ka­lesini inşa ettiğinde, onun korunması için mümkün olan bütün gayreti sarfetmektir. Fakat aralarında, sevgiden, dostluktan ve uyumdan eser kalmadığı ve evlilik ilişkilerinde lüzumsuz çekişmeleri yüzünden hukukun esas amacına karşı tehlike oluştuğu zaman, birbirlerine karşı kin, nefret ve hoşnutsuzluk içinde kalmaları yt rine ayrılmaları daha uygundur,! birlikte kalma­ları için zorlanmamalıdırlar. Bu şartlar altında, onlar ve toplum için en iyi çözüm, serbest kala­cakları yolu onlara açmaktır. Bu meselede İslam Hukuku, diğer hiçbir beşeri kanunda bu­lunmayan, insanın tabii saadetinin ve kültürel değerlerinin korunması arasında bir denge kur­muştur. Bir taraftan evlilik ilişkilerinin düzeltil­mesini isterken, Hristiyanlıkta karı-kocanın aynlamayıp hayatlarının evlilikte nasıl berbat hale geldiğinin bir önemi olmadığı gibi, onu güçleştirmemeli; öte yandan, evlilik ilişkilerin­de sürekliliğin kalmadığı ve aile havaimin bütün nizamlarımn| altüst edildiği ve Darcalara bölündüğü Rusya, ABD ve diğer batı ülkelerin­de olduğu gibi zayıf bırakılmamalıdır.

Evliliğe bağlı bir diğer prensip de, boşama ve kadının kocasından boşanma talep etmesiyle {hulü ') İlgilidir. Bu hususlar daha önce izah edildi.

Başlıca Emirler: Kur'an evlilikle ilgili bütüa ince detayları ve hususları birtakım geniş pren­sip ve kuralları birer birer saymıştır. Bundan do­layı, uygulanması talep edilen hususların daha iyi anlaşılabilmesi için bu prensip ve kuralların kesinlikle izah edilmesi gerekmektedir.

1- Müşrik (Allah'a ortak koşan) kadınla ev­lenmek: İslam, müşriklerle evliliği yasakla­maktadır. Kur'an bunu şu sözlerle zikretmekte­dir: "Allah'a ortak koşan kadınlarla, onlar inanı-ncaya kadar evlenmeyin." (2:221). Bu ayetler müşrik bir kadınla evlenmenin haram olduğunu açıklamaktadır, ta ki onlar inanana kadar. An­cak bu evlilik bir Ehli kitap kadınla akdolunabil-mektedir. Mamafih, Müslüman bir kadın ise, iman etmedikçe ne bir müşrik ile evlenebilir ne de Ehli Kitaptan bir erkek ile.

2- Evlilik Hakkı: Yukarıda mezkur ayet (2:221) de erkeğin kendi tercihiyle evlenmekte hür olduğunu göstermektedir, fakat kadın hür değildir. Onu evlendirmek anne-babanın veya vasi'sinin üzerine vazifedir, zaten kadının evli­liğinin aile değerleriyle güçlü bir alakası vardır. Kur'an, kadının kendi fikir ve geçiminin yeterli olmadığı intibaını vermektedir; erkek akraba­larının yardımları da gerekmektedir.

3- Bakımı: Kocanın zevcesine karşı üstlenmiş olduğu bir hak olarak, evlilik, erkeği zevcenin bakımını üstlenmeyi mecbur kılmaktadır.

Kadının bu hakkı asla bir tarafa atılamaz, ta ki, kendisi onu gçrİ alıp veya isyan edip kocaya meydan okuyana kadar. Kur'an'ın aşağıdaki ayeti bunu desteklemektedir: "Erkekler kadı­nlar üzerinde yöneticidirler. Çünkü Allah, ki­mini kiminden üstün kılmıştır ve çünkü (erkek­ler) kadınlara mallarından harcamaktadırlar." (4:34). İslam Hukukunun, kadının bakımından kocanın mali imkanına göre tayin edilmesini is­temektedir. Zengin erkek kendi imkanına göre ve fakir erkek de kendi imkanına göre harcama yapar. Kur'an bu hususta çok açıktır: "Eli geniş olan genişliğine göre nafaka versin. Rızkı kısılmış bulunan da Allah'ın kendisine ver­diğinden versin. Allah bir kişiye ne vermişse an­cak onu yükler." (65:7).

4- Ceza Hakkı: Kur'an'ın müteakip ayeti ceza prensibini şu sözlerle aydınlatmaktadır: "Dik kafalılık, şirretlik etmelerinden korktuğunuz kadınlara öğüt verin, yataklarınızdan ayırın. Ve onları dövün. Eğer size İtaat ederlerse artık on­ların aleyhine başka bir yol aramayın." (4:34)

Bu ayete göre, erkeğe zevcesine ceza uygulama hakkı verilmiş olup, bu hale yalnız zevce, mey­dan okuma tavrı içine girer ve itaatsizlik göste­rirse uygulanır, hatta bu durumda bile, iki çeşit ceza konmuştur: Biri yataklarınızdan uzak­laştırma, ikincisi ise hafit ma olmadan ceza vermek günahtır, itaatsizlik halinde uygulanabilmesi teklif edilen ceza Hz. Peygamber @ in sözüyle Hayr müberri (sert ol­mayan ve iz bırakmayan ceza)dır. (Huquq ez-Zaujain).

5- Hakem Yoluyla Barışma: Bu, kan-koca an­laşmazlığını mahkeme dışında her iki tarafın nzasıyla akrabaları arasında birer hakem tayin etmek suretiyle arabuluculuk yoluyla giderme tavsiyesidir. Ondan sonra anlaşmazlıklarını gidermeye çalışmak hakemlere düşmektedir. "Eğer endişe ederseniz" ve "tayin et" kelimeleri hakem tayinini Müslümanların yetkililerine ha­vale etmelerini işaret etniğini göstermektedir. Veya eğer hakem hiçbir karara varamazsa me­seleler karar gücü elinde bulunan yetkililere ha­vale edilir, denmektedir. Ayette şöyle buyurulmaktadır: "Eğer (karı-kocanın) aralarının açı­lmasından endişe duyarsanız, erkeğin ailesin­den bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin, bunlar arayı düzeltmek isterlerse, Allah onların arasını bulur." (4:35).

6- Mahkemelerin Vazifeleri: Aşağıdaki ayet­ler kan-koca meselelerini halletmede mahke­melerin vazifesini açıklamaktadır: "Eğer erkek ve kadının, Allah'ın smırlannda duramayacak­larından korkarsanız, o zaman kadının (ayrı-lmak için) verdiği fidyede (hakkından vazgeç­mesinde) ikisine de bir günah yoktur." (2:229).

Bu ayet, hakime iki tarafın bu hususta İslami hükümlerin yüklediği sınırlar dahilinde yaşayıp yaşayamayacaklannı hesap etmesini tavsiye et­mektedir. Eğer kanunun sınırını koruyamaya-caklan ihtimali yüksekse, o zaman onları bir arada tutmak hukuka uygun değildir. En önde gelen husus, Allah tarafından konan sınırları korumaktır, bunun için herşey feda edilebilir. "Allah'ın sınırlarını ihlal edenler günahkardı­rlar." ayeti alimlerin bu konudaki görüşlerini desteklemektedir.

7- Kadın Üzerinde Baskı Uygulanamaz: İslam Hukukunun maddi ilişkiye dayalı bir başka görüşü; şu ifadelerle izah edilmektedir: "Haklarına tecavüz edip zarar vermek için on­ları (yanınızda) tutmayın." (2:231). Bu ayet zevcesini sadece onu incitmek ve haklanndan mahrum etmek için alıkoyması hususunda ko­cayı ihtar etmektedir. Eğer onu geri almak ister­se, o zaman insaf ve adalet üzerine olmalı, buna ümit yoksa ve haklanndan mahrum olma en­dişesi varsa, o halde onları adalete uygun bir şekilde serbest bırakmalıdırlar. Hz. Peygamber @, İslamm hükmünü şu açık sözlerle İzah et­miştir: "Zarar vermek de yoktur, zarara uğratı­lmak da."

8- Kadının Muallakta Bırakılması: Bu kural şu sözlerle izah edilmiştir: "Öyle ise (birine) ta­mamen yönelip Ötekini muallakta (kocasızmış) gibi bırakmayın." (4:129) Kur'an'ın bu ayeti Müslümanların, zevcelerini tamamen muallak-da bırakmalarım yasaklamaktadır. Muallakta olanlar ne hayatlannda kendi kocalanna eşlik edebilirler, ne de başkasıyla evlenmekte ser­besttirler.

9- Azamî Bekleme Sının: Kur'an'ın aşağıdaki ayeti, bu hususu şu şekilde izah etmektedir: "Kadınlarına yaklaşmamağa yemin edenler için ancak dört ay bekleme (hakkı) vardır." (2:226). Bu ayet, kadının kocasız dayanma gücüne değinmektedir. Diğer bir ifadeyle zevceye hiç­bir zarar gelmeden veya Allah'ın sınırlarını ihlal etme endişesi olmadığı takdirde, kocasına eşlik etmekten ve zevk almaktan mahrum edilebilir. Ondan sonradır ki, her ikisinin iffet ve dürütlüğünde tehlike ihtimali vardır.

10- Lian'ın Hükmü: Lian, kan veya koca tarafı­ndan ileri sürülen ciddi bir iddiadır, fakat bu id­dia delilsiz desteklenmez. "Eşlerine (zina suçu) atan ve kendilerinden başka şahitleri bulunama­yan kimseler(e gelince).." (24:6) bu ayet li'an kuralını izah etmektedir. Eğer koca, zevcesine zina İsnad ediyor ve fakat iddiasını destekleye­cek hiçbir şahit göstererniyorsa, o zaman doğru söylediğine dair dört kez yemin etmesi istenir, yalan söylemiş olduğu takdirde beşinci yemin, kendi üzerine lanet etmesi olur. Zevcenin ise, kocasının iddiasında doğru olmadığına dair dört defa yemin etmesi halinde zina cezasından kurtulabilirse beşinci yemini (şayet kocası doğru söylüyorsa) onun üzerine lanet olur. Bun­dan sonra karı ve koca ayrılırlar.

11- Evlilik Bağlarını Koca Tutar: Bu husus şu ifadelerle tayin edilmiş bir başka prensiptir: "Ancak kadınlar vazgeçer veya nikah bağı elin­de bulunan erkek vazgeçerse başka." (2:237). Kur'an ayeti, evlilik bağının, bunu tutmaya ve bırakmaya hakkı olan kocanın elinde olduğunu açıkça göstermektedir. Kur'an'ın neresinde boşanmadan bahsedilmişse, bu erkeğe atfedil­miş ve rol erkeğe dayandırılmıştır. Misal olarak

a- "Eğer boşanmağa kesin karar verirlerse.." (2:227);

b- "Erkek (üçüncü kez) boşarsa.." (2:230);

c- "Kadınları boşadığınız zaman.." (65:1);

d- "Kadınları boşadığınız zaman.." pu ayetlere göre. erkeğin ya koca ola­rak zevcesini aııkovmas'"11 veya serbest bırak­masına tam oır yetKisı vardır. Ve hiçbir kânun ondan bu hakkı alma yetkisine sahip değildir. (Mevdudi; Huquq az-Zaujain).

Adalet Kuralı: İslâm'daki bütün haklar Al­lah'ın koyduğu sınırları (hududulîah) ihlal et­meyecek durumdadır. ".. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Allah'ın sınırlarını kim aşarsa, şüphesiz kendine yazık etmiş olur..." (65:1). Ayetin ortaya koyduğu bu prensibe göre, her kim, Allah'ın sınırlarını aşarsa kendine yazık et­miş olmaktadır ve bu da kendi kaybıdır. Bu sınırlara riayet ve Allah'tan sakınmanın karşılığı ise yine ayette belirtilinektedi:".. Böylece haksızlık etmemiş ve haksızlığa uğra­mamış olursunuz." (2:279). Bu, bütün yönleriy­le genel kabul görmüş ve İslâmî hükümlerin in­san haklarını hiçbir şekilde inkar etmeyen genel bir kaidesidir. Kur'an'da şöyle buyuruluyor: "Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerse­niz; -Allah'a ve ahiret gününe (gerçekten) inanı­yorsanız- onu Allah'a ve Rasulüne götürün." (4:59). Evlilik süresince koca aleyhine bir şika­yetin vukuu halinde yetkililerin kocanın boşama hakkını elinden alıp kullanmaları sözkonusudur. Kadı (hakim)'nın gücü evliliği fesh etme, kan-kocayı ayırma (tefrik), kocanın boşama hakkını elinden alma ve zevceyi boşama gibi bir takım prensipler üzerine da­yalıdır. Fakihlerden bir grup, Kur'an'ın "evlilik bağı elinde bulunan" ifadesi üzerinde tartıştılar. Ayetteki (2:237) ifadeye dayanılarak; erkeğin boşama hakkı hiçbir suretle sımrlandır-ılmamiştır, denilmektedir. Bu kural için istisna yoktur. Eğer koca, karısını boşamaya razı değil­se, hakimin (kadı'nın) hiçbir surette bu hakkı onun elinden alıp bizzat kullanmaya yetkisi yoktur. Bunun için Kur'an'dan da fikirlerini des­tekleyecek hiçbir delil çıkaramazlar. İslam dev­let reisi veya Kadı, kamuya ait bir maslahatın gereği olarak dahi boşama hakkını erkekten ala­maz veya boşamaya başka bir şekil veremez. Çünkü İslam hukuku açısından İslam devlet rei­si veya kadı, ancak hakkında nas bulunmayan hususlarda bu yetkiye sahiptirler. Kesin delil­lerle sabit olmuş bir hakkın sahibinden alınması o delilleri iptal etmek demektir. Bu ise hiçbir mahlukun hakkı değildir. "Yaratana asi olacak yerde yaratılmışlara itaat yoktur." Boşanmanın erkeğe ait olduğu Kur'an'da açıkça beyan edil­miştir. Ancak, erkekte bulunan kusurlar sebe­biyle ayrılmak için kadının islamı kabul edip er­keğin İmtina etmesi gibi bazı zaruri ve özel hal­lerde erkeğin bu selahiyetine müdahale edilebi­lir.

Kur'an erkeğin hak derecesini ve boşama pro­sedürünü gözden uzak tutulmayacak bir şekilde açıkça belirlemektedir: "Boşama iki defadır. (Bundan sonra kadını) ya iyilikle tutmak, ya da güzelce salıvermek (lazım)dır." (2:229). Yine Bakara suresinde şu ifadelere rastlıyoruz. "Er­kek (üçüncü kez) boşarsa, artık bundan sonra kadın başka bir kocaya varmadan kendisine he­lal olmaz. O (vardığı adam) da bunu boşarsa..." (2:230). Kur'an'm bu ayetleri zulüm kapısını ka­patmaktadır. Koca, hayatı boyunca boşama hakkını kullanabilir ve bir kadınla sadece ikinci kez birleşebilir. Ondan sonra eğer üçüncü kez boşadığını ilan ederse, o kadın ondan ebedî ola­rak ayrılmalıdır. (The Meaning of Quran, c.l, sh. 167). Bu, kocanın hakkının ne kesin, ne de sınırsız olduğunu göstermektedir. O dürüst dav­randığı ve meşru sınırlar içinde olduğu müddet­çe bu hakkı şeriat tarafından hürmet ile karşılan­maktadır. Ancak aykırı bir davranışta bulun­duğu ve Allah'ın sınırlarını çiğnediği takdirde, koca bu hakkı kaybetmekte ve yetkililer boşama hakkını ondan alıp, bu hakkı zevcenin menfaatine kullanmaktadırlar.

 

KISIM 7

 

İFFETİN KORUNMASI

 

İslâmî hükümlerin esas gayelerinden biri, her ne olursa, sosyal değişikliklerde, toplumu bütün imkanları birleştirerek cinsi heyecanlar­dan ve şehveti tahrik edici tesirlerden uzak tut­maktır. İnsanın bedenî ve aklî kuvvetleri ancak böyle bir ortamda, sükunetli bir atmosferde ge­lişip ilerleyebilir. Cinsî münasebetlere tamamı­yla evlilik çerçevesi içinde müsaade edilmiş, ni­kah dairesinin dışına taşmasına engel olun­muştur. Evlilik dışı bütün ilişkiler haram kılınmıştır. Kadının faaliyet alanı erkeğinkin-den ayrılmıştır. Kadın ve erkeğe yaratılışlarını gözönüne alarak, düşünce ve fizikî yetenekleri­ne göre, medeniyetin gelişmesi için ayn ayn va­zifeler takdir edilmiştir. Kadın zarurî ihtiyaçları ve makbul sebepleri için ancak evinden çıkabi­lir; bu da başını örtüp dış giysilerini giymesiyle mümkün olmaktadır. İslâmî hayat sistemi bu metodlar üzerine kurulup korunması için de bazı tedbirlere ihtiyaç duyulmaktadır. İslâm'da korunması gereken hususlar üç kısımdır:

a- İç hayatta reform (Nefsi ıslah)

b- Cezaî kanun ve yaptırımlar,

c- Önleyici tedbirler

a- Nefsi Islah: Bu husus aslında İslâmî hayat tarzının esaslarındandır. İslâm'da hükümlere uymanın temeli imandır. Herhangi bir konuda hüküm verilmişse, muhatap olanlar, Alllah'a ve O'nun rasulüne @ iman ederler. İşte bu iman sa­hipleri, peygamber aracılığıyla gelen şeriat emirlerine doğrudan doğruya mımatap insan­lardır. Hakkın hükümlerine boyun eğer, yasak­lanmış şeylere yanaşmazlar. Böyle hareket et­meleri için, Allah'ın "emrettiğini" veya "yasak­ladığım" bilmeleri yeterlidir. O halde, iman eden herkes bilir ki, Kur'an-ı Kerîm'e göre "Al­lah fuhşu yasaklamıştır." Kötü işlere başvurul­masını haram kılmıştır. Bu durumda imanın ge­reği şudur: Söz konusu fiil ve hareketlerden çe­kinmek ve böyle şeylerin yanına yaklaşmamak.

İman eden kişi, Allah'ın ve Rasulü'nün, sosyal hayatı düzenleyici ne gibi emirleri olduğunu, hangi prensipleri koymuş bulunduğunu, Kur'an'a bakarak kolayca anlayabilir. İşte bun­ları her zaman için göz önünde bulundurmak ve pratik hayatta örnek edinmek de imanın gerek­lerindendir. Bu icaplara göre mü'min, kendi is­teği ve gönül hoşluğu ile sözü geçen prensipleri kabul edecek ve sınırları dışına çıkmayı veya onları bozmayı aklının köşesinden bile geçir-meyecektir.

Nefsin islahıyla yalnız ahlakî konular değil, bütün İnsanî ilişkiler de düzelir. İnsan bütünüyle İslamî hüküm ve prensibe tabi olur. Bundan sonra, özellikle ahlak alanında, İslâmî eğitim ve Öğretim sistemiyle kişiler terbiye edi­lir. Halk hikmetli bir yol tutar. Gidişatını kendisi düzeltir. Bunun çeşitli yollan vardır.

 

Haya

 

Haya, utanma ve ar anlamındadır. İslâm termi­nolojisine göre haya, münkerden çekinmek ve kaçınmak duygusuyla insanın kendi kendisini ayıplaması, bu gibi fiillerden uzaklaşması de­mektir. Haya, kötü işlerden, utanılacak şeylere başvurmaktan men eden duygudur. O, insanı arsızlık ve iffetsizliğin ağına düşmekten koru­yan bir güçtür. Onu zina dahil, yasaklanmış her türlü ahlakî fenalıklardan muhafaza eder. İslam ahlak eğitimi, insan tabiatında uyuyan utanç duygusunu çok kuvvetli bir şekilde uyandırıp, onu geliştirip kuvvetlendirmeyi, bütün fena ar­zu ve isteklere karşı güçlü ahlakın vazgeçilmez hizmetçisi ve kişinin zihnî davranışının bir par­çası haline getirmeyi amaçlamaktadır.

Hz. Peygamber @'ın sözleri bunun manasını bütünüyle izah etmektedir: "Her dinin bir ahlakı vardır; İslam'ın ahlakı hayadır." (Malik, İbni Mace, Beyhaki). İbni Ömer, Rasulullah @'ın; "haya ve iman arkadaştırlar; biri yok olduğunda öbürü de gider." dediğini nakleder.

Ebu Hureyre, Rasulullah @'ın şöyle buyur­duğunu nakletti: "Haya imanın bir parçasıdır ve iman Cennettedir, fakat hayâsızlık, kalp katılığının bir parçasıdır ve katı kalp cehennem­dedir." (Ahmed ve Tirmizi). İmran b. Husayn'a göre Rasulullah @ şöyle buyurmuştur: "Haya iyilikten başka birşey meydana getirmez." (Bu-hari ve Müslim). Buhari tarafından nakledilen bir başka hadiste bu tabirin ehemmiyeti çok açık bir şekilde izah edilmektedir. İbni Mes'ud, Ra­sulullah @'ın: "Halkın ilk peygamberlerden Öğrendikleri sözlerden bir tanesinin de, 'haya et­mezsen bildiğini yap." buyurduğunu nakletti.

İslam, hayanın fıtri niteliği hakkında toplumu eğitmek için ahlak dersleri koymuştur ki, bu­nunla sadece açık günah ve kötülükleri bilmiş olmayacak, aynı zamanda fena arzu ve niyetle­rin tehlikesinden de haberdar olmuş ve kötü et­kilerden korunmuş olacaklardır. Haya'nın key­fiyeti ahlak eğitimi yoluyla çok sağlam­laştırılmıştır, o hayâsızlık ki, zihnin en basit ar­zusundan bile fenalık ve günah meydana getirir. Bunun ehemmiyetini tam olarak tasvir edebil­mek için birkaç misal verilmiştir. (Mevdudi, Purdah and the Status of Women in islam).

 

Görünmeyen Arzular

 

İslam hukuku nazarında sadece cinsler arasında meydana gelen fizikî birleşme zina sayılmak­tadır; halbuki ahlak noktasından bakıldığında, evlilik dışında karşı cinsten bir kişiye karşı mey­dana gelen her türlü istek zinaya denktir. Böyle­ce, kadınları gördüğünde, onlarla konuştuğun­da ve onları ziyaret ettiğinde meydana gelen her türlü şehvani arzu zinadır ve zinaya doğru atılmış ilk adımdır ve şayet erkeklere fırsat ve­rilmiş olsa yapacakları en tabii hareket bu yolda muhtemel bir vukuun meydana gelmesidir. Bu fiili istemeyenin dışında kanunun yapacağı birşey yoktur. Çünkü o İnsanların kalplerinde gizlidir. Ancak bu istekleri onların davranışları­yla meydana çıkartılabilİr.

Rasulullah @, bu hususu şu sözlerle izah et­miştir: "Gözlerin zinası bakışmak, ellerinki İse dokunmaktır. Ayaklar, bakanın duygularını kamçılayacak şekilde yürümekle, dil söylediği sözlerle zina eder. Gönül ise istemekle.... Sonuçta cinsiyet organları, bunları ya kabul veya reddeder."

Şehevî Bakışlar: Nefsî isteklerin en büyük ka­çamağı gizli bakışlardır. Bu tür bakışlar cinsî te­mayülün ateşim yakar. Kur'an ve Sünnet bu kötülüğe dikkatimizi çekerek bazı öğütlerde bulunur.

Kur'an'da Allah'u Teala şöyle buyurmaktadır: "Mü'minlere şöyle: 'Gözlerini (harama bak­maktan) sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Bu (hareket) onlar için daha temiz (ve faydalı)dır. Şüphesiz Allah, onların her yaptıklarını haber almaktadır.' Mü'min kadınlara da söyle: 'Gözle­rini (haramdan) sakınsınlar, ırzlarım korusun­lar." (24:30-31).

Rasulullah @'ın konuyla ilgili izahı şöyledir: "Ey insan! Senin ilk (kayıtsız) bakışın affolu­nur, fakat ikinci bakıştan şakırı!" (Cessas). Hz. Ali'nin rivayetine göre: "Allah'ın Rasulü bana dedi ki: 'Ey Ali! Gözünün bir defa (yabancı kadına) takılması normaldir. Fakat ikinci defa bakmaya hakkın yok..." (Ebu Davud). Câbir'e soruldu: "Ansızın, rastlantı sonucu gözümüz bir şeye takılırsa ne yapalım?" O, "Hemen başınızı yere İndirin", dedi. (Ebu Davud).

Teşhir (Gösteriş Arzusu): Kadınlar arasında yaygın olan bir başka kötü hal ise güzelliğini ve zinetlerini teşhir etme arzusudur. Cinsî istekler, teşhir yoluyla gün yüzüne çıkar, belirginleşir. Karşısındakini açıktan açığa davet eder. Gönüllerinden ne geçerse geçsin. Üzerlerinde örtü bulunsun veya bulunmasın, güzelliği teşhir için çeşitli yollar kullanılır. Mesela; süs eşya­ları, saç yapısı, makyaj, vücudun uzuvlarım bel­li eden ince ve dar elbise ve benzerleri karşı cin­sin arzularını kabartmak içindir. Kur'an-ı Kerîm sözkonusu fiil ve hareketleri "teberrüc ül-cahi-liye " gibi genel bir terimle açıklamıştır. Buna cahiliye devri kırıtması ve gösterişi denir.

Koca'dan başka herhangi bir erkeğin nazarı dik­katini çekmek için kullanılan bütün süs eşya­ları, boya ve makyaj takımları, yabancı erkek ve kadınların ilgisini kazanmak için yapılan her hareket teberrüc ül-cahiliye 'dendir. Kadının bu gibi gösterişlerden kaçınması onun imam ve vicdanı ile ilgilidir. Bu manevî kontrol mekanizması ancak nefsinin bu eğilimlerine set çeke­bilir. Kur'an şu ayetlerle ihtar etmektedir: "İlk cahiliye (çağı kadınlarının açılıp saçılması gibi açılıp saçılarak (kırıta kırıta) yürümeyin." (33:33).

Ses: Kadının sesi de cinsî duygulan tahrik eden unsurlardan biridir. Sesin rengi, her kelimeyi te­laffuz ederken sadânın aldığı makam -belki önemsiz bir hâdise, fakat- sevgi heyecanlan üzerinde marnlamayacak ölçüde tesirler icra eder. Kadınla erkeğin bu tür konuşmaları, sözleri eğip bükmeleri fena fiillerinin başla­masına bir çağrı olabilmektedir. Kur'an bu fe­nalığa karşı uyarmaktadır: "Eğer (Allah'ın buy­ruğuna karşı gelmekten konmuyorsanız, sözü yumuşak (tatlı bir eda ile söylemeyin ki, kalbin­de hastalık bulunan kimse tamah etmesin; güzel, (kuşkudan uzak bir biçimde) söz söyle­yin." (33:32).

Başkalanmn meşru-gayri meşru ilişkilerini an­latmak, dinlemek, benzeri hikaye ve olaylardan zevk almak, uydurma aşk romanlan ve masal­ları düzenlemek... bütün bunlar fesat kay­nağıdır. Kur'an, Nur suresinde bu tür davranışlarda bulunanları mahkum etmektedir: "İman edenler arasında edepsizliğin yayı­lmasını isteyenler için dünyada da, ahirette de acı bir azap vardır:" (24:19).

Dİ1 fesadının çeşitli şekilleri vardır. İslam bun-lann Üzerinde ayn ayn durmuş ve yapmak iste­diklerini birer birer ortaya koymuş ve tehlikele­rine dikkat çekmiştir. Mesela:; kadına, kocası­yla da olsa, başka hanımların durumunu ko­nuşma izni verilmemiştir: "Hiçbir kadın, gözüyle görmüş de olsa, başka kadınların yaptığı işleri kocasına anlatmamalıdır." (Tirmi-zi). Böyle bir hareket erkeğe de kadına da ya­saktır." Erkekler ve kadınlar gizli ilişkilerini başka kimselere açıklamaktan men edildiler. Çünkü bu, başkalarının kalbinde kötü arzular meydana getirerek İffetsizliğin yayılmasına yardımcı olur." (Ebu Davud).

Namaz sırasında bile, ne zaman imam hata yap­sa, arkasındaki erkekler " subhanallah" diyerek imamı uyarabilirler. Ancak, kadınlar sadece el­lerini çırpabilirler. Yüksek sesle birşey söyleye­mezler. (Ebu Davud, Buhari). Kadınlara zinet'cin ayaklarını (yere) vurmasınlar. Ey mümın-I r topluca Allah'a tevbe edin ki felaha eresi-ruzV' (24:31).

Güzel Kokut Güzel koku, kötü nefsin haberci­sidir. Önce koku duyulur, sonra da kötülük yo­lunu tutan nefis uyanmaya başlar. Bu haberci, diğerlerine oranla daha gizli, fakat etkisi daha kuvvetlidir. İslami edep ve haya duygusu bakımından bu hususun üzerinde dikkatle du­rulması gerekmektedir. Bir müslüman kadına, . tahrik edici güzel kokular sürünerek güzel elbi­seler içinde sokaklarda gezip dolaşma, gelen geçenlerin bu vesile ile cinsî duygularını tahrik etme izni verilmemiştir. Aksi halde, İstediği ka­dar süslerini gizlemiş olsun, ne faydası vardır? Hz. Peygamber @, şöyle buyurdu: "Güzel koku sürünerek insanların arasından geçen kadın zi­na edenler gibidir." (Tirmizi). "Mescidlere ge­len kadın güzel koku sürünmesin." (Müslim, Muvatta). Yine Peygamber @ 'in buyruğu: "Er­kek için en güzeli, kokusu belli ve rengi belli ol­mayan güzel kokudur. Kadınlar için ise rengi belli, fakat kokusu belli olmayan..." (Tirmizi, Ebu Davud).

Çıplaklık: İslâm, örtünme konusuna çok Önem vermiştir. Onu, utanma ve haya gibi, insanlığın temel gereklerinden saymış ve psikolojik neti­celeri üzerinde de ayrıca durmuştur. Dünyada hiçbir medeniyet bu hususta, İslam'da olduğu gibi, derli-toplu kanun ve prensipler koy­mamıştır. Modern toplumlarda, ne yazık ki, ge-Çerli olan usule göre kadın ve erkekler vücud-larının bir kısmını, hatta pekçok yerini açıp teşhir etmektedirler. Elbiseyi bir süs ve fantazi olarak görmektedirler. İslam'da süs ve zinet, gizlenmesi ve örtünmesi (setr) gereken konu-'ardandır. Bunun sebebi, iki cinsin karşılıklı olarak birbirlerinin vücudlannı görmek suretiy-e cJnsî arzu ve şehevi isteklerin tahrik edilmesi­ni Önlemektir. Çıplaklık, iffetsizlik ve ha­yasızlık olarak addedilmiş ve asla bu konuda müsamaha gösterilmemiştir. İslâm'da nikahlı eşler bile edep yerlerine dikkat etmeleri ve Çırılçıplak birarada bulunmamaları konusunda Sarılmışlardır. Peygamber @: "Bir insan zev-Cesınin yanma (yatağa) girmek istediği zaman da örtünmeli, eşekler gibi her şeyi meydanda ol­mamalıdır." diyerek bu konuya bîr ölçü getir­miştir. (İbni Mace). Hz. Aişe şöyle dedi: "Ben, Rasulullah'ın fercine hiçbir zaman bakmadım." (Tirmizi). İnsan tek başına bile bulunsa, tenha bir yerde de olsa, yine çırılçıplak gezmemelidir. "Allah, kendisinden utanmak konusunda her varlıktan daha fazla hak sahibidir." (Tirmizî).

Hz. Peygamber @ buyurdu: "Dikkat edin! Çıplak olmaktan sakının. Çünkü yanınızda, tu­valete gittiğiniz veya zevcelerinizle bu­luştuğunuz zamanlar hariç, sizi hiçbir vakit ter-ketmeyen, sizden ayrılmayan birisi vardır. Bu­nun için haya etmeniz ve örtünmeniz gerekir." (Tirmizi).

İslam, vücudu iyice kapatmayan, bazı kısımları açıkta bırakan giymiş şeklini de tasvip etme­mektedir. Hz. Peygamber @ bu tür giysilere karşı, özellikle de kadınları şu sözleriyle uyardı: "Giyindikleri halde çıplak gezen, vücudlarını sağa-sola eğip çalımlı ve kırıtarak yürüyen ve başlan Horasan develerinin hörgüçleri gibi (saçları kabartılmış) olan kadınlar... Bunlar cennete giremezler, kokusunu da bulamazlar. Halbuki cennetin kokusu şu kadarlık yoldan alınır." (Müslim).

Özetlemek gerekirse, İslâmi cemiyette fuhuş ve cinsi sapıklığa asla yer yoktur. Hatta bu gibi işlere götürücü en küçük vesilelere bile ta­hammül edilmez. İslam ahlak eğitiminin hede­fi, erkeğin ve kadının nefsinde güçlü bir haya duygusu yerleştirerek, yaptıklarını kontrol et­meye, kötülüğü tümüyle söküp atmaya mukte­dir fertler yetiştirmektir. (Ebu'l A'la Mevdudi, Purdah and the Status of Women in islam).

 

a- Cezai Tedbirler

 

İslam'ın ceza ölçülerindeki başlıca prensibi, kişi gerçekten suç işlemeden aleyhine hiçbir kanuni muamelenin yapılamayacağıdır. Fakat suç işle­diği sabit görüldüğünde, onu cezasız bırakmak için mantıkî veya hukukî hiçbir sebep yoktur. İslam hukukunda, konumuz ile ilgili suçların is-batı, şahitlik meselesi dolayısıyla pek zordur. Nitekim genel konularda ve muamelatta iki şahitle yetinildîği halde, zina davalarında en az dört şahidin bulunması şart koşulmuştur. Bura­daki prensip de, suçsuz kişileri korumak gaye­siyle suçu isbat için kesin şartın koyulmuş ol­masıdır. Rasulullah @ şöyle buyurmuştur: "Müslümanları mümkün olduğu kadar ceza­landırmaktan çekininiz. Suçluyu, her ne şekilde olursa olsun, beraat ihtimali varsa bırakınız. Ernir'in af konusunda hataya düşmesi, ceza ver­mekte yanılmış olmasından çok daha iyidir." (Tirmizi). Fakat, suç İşlendiği zaman, bir takım sert tedbirler uygulanmaktadır ki, bu, sadece suçluyu, suçu tekrar işlemekten alıkoymakla kalmayıp, aynı zamanda ona meyilli olanlan da vazgeçirmektir. Üstelik sözkonusu ceza binler­ce insanın gözü önünde uygulanacağından, her bakımdan "ibret li'n-nâs " (insanlara bir ibret dersi) olarak kabul edilir. Kanunun maksadı sa­dece cezalandırmak değildir. Aynı zamanda ce­za tatbikatıyla toplumun bu gibi kötü fiillerin­den temizlenmesini sağlamaktır.

Toplum düzenini cinsî tecavüzlerden korumak için iki tur hüküm ve müeyyide öngörülmüştür: (1) Zina ve (2) Kazf (Zina ile suçlama).

1- Zina: Zina'nın herkesçe bilinen anlamı, "aralarında kan-koca ilişkisi olmayan erkekle kadın arasındaki cinsî münasebet" tir. İnsanlık tarihinin en eski günlerinden bugüne değin bu fiilin ahlakT açıdan kötü, ^im açıdan günah ve sosyal açıdan şerli ve kabul edilmez oıaugu ko­nusunda tüm sosyal sistemler görüş birliği ha­lindedir ve akıl ve mantıklarım şehvetlerine uy­durmuş veya yolsuz düşüncelerine "orjinal" yaklaşımlarla felsefi olma çabasında görülen sapmış bireylerin dışında hiçbir aykırı ses de çıkarmamıştır. Bu konudaki evrensel görüş bir­liği, insan fıtratının zinadan nefret ettiği ger­çeğine bağlıdır. Gerçekten, insan soyunun ve medeniyetinin geleceği, kan-koca ilişkisinin, sosyal hayatta bütünüyle tanıpmış olmakla kal­mayıp, sosyal yapmının da garanti ettiği kalıcı ve kırılmaz bir sadakat bağına dayanmasına bağlıdır. Bu olmadan insan türü varlığını sürdüremez. Çünkü, çocuk yaşaması ve ge­lişmesi için yıllarca sürecek bir bakıma ve şef­kate muhtaçtır. Kadın, çocuğunun doğum nede­ni olan erkeğin işbirliği olmadan bu yükü tek başına taşıyamaz. Aynı şekilde, insan medeni­yeti de bir erkek ve bir kadının birlikte geçen hayatının, bir ev kurup, bir aile oluşturup, aileler arasında ilişkilere ve bağlantılara girmelerinin ürünüdür. Eğer erkekler ve kadınlar bu temel gerçeği, yani bir ev ve aile kurmayı gözardı ederler ve yalnızca zevk ve şehvetlerinin doyu­mu için serbestçe bir araya gelecek olurlarsa, in­san toplumunun yapısı bütünüyle çöker. Böyle bir durumda, gerçekten insan medeniyeti ve kültürünün Üzerinde oturduğu temeller yıkıla­cak ve sosyal hayat kavramının tüm ana esası kaybolacaktır. İşte bu sebeplerledir kî, erkek­lerle kadınların orada kabul edilmiş ve değişmez sadakat bağlan olmadan serbestçe bir arada yaşamaları insan fıtratına bütünüyle iğrenç gelen bir şeydir ve yine bu sebepledir ki, zina her çağda ahlakî bir şer ve dini terminoloji­de ağır bir günah sayılmıştır. Dolayısıyla, her Çağda sosyal sistemler evlilik kurumunu kabul etmiş ve benimsenen tedbirlerin şekli ise farklı sosyal, kültürel ve dini sistemlere göre değişik­lik göstermiştir. Bu farklılık, zinanın korkunç etkilerinin çeşitli derecelerde kavranmasının sonucudur; bazı toplumlar onu diğerlerinden daha iğrenç görürken, bazılan onu açıkça ele alıp düşünmüş, daha bazılan ise diğer sorunlar­la karıştırmışlardır. İslâm, zinayı mutlaka ceza­landırılması gereken bir suç, aynı zamanda büyük bir günah saymıştır. İşte Kur'an'daki hikünı: "Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüz değnek vurun; Allah'a ve ahiret Ününe inanan (insan)lar iseniz Allah'ın dini(ni uygulama hususu)nda sizi, onlara karşı acıma duygusu tut(uP engelle)mesin. Mü'minlerden bir grup ^a onlara yapılan azaba şahid olsun." (24:2).

İslâm nazarında zina müstakil bir suçtur. Eğer İşe, bir de icbar ve tecavüz gibi başka faktörler de karışırsa, o zaman bunlar ayrıca suç teşkil ederler ve zina olayı katmerledir.

Modem Batı yasalarında zina, ahlaksızlık ve günah ölçüsüyle kötü birşey olarak kabul edil­mekte, ancak bir suç vasfı belirtilmemektedir. Yasadışı ilişki ancak karşı tarafın rızası olma­dan yapılırsa bir suç teşkil etmektedir. Evli bir erkeğin zina etmesi durumunda, karısı isterse şikayetçi olur, bunu isbatlar ve boşanır. Aynı şekilde zina eden bir kadının kocası da, karıs­ından boşanmak için zina ettiği adamdan davacı olabilir.

İslam hukuku bu anlayışların tersine zinayı ceza gerektirir bir suç olarak görür ve bu fiilin evli bi­ri tarafından işlenmesi halinde suçun cezasını arttırır. Cinsî arzuları gidermede meşru yol var­ken gayri meşru bir yola başvurulması şiddetli ve sert cezaları gerekli kılmaktadır. İslam huku­ku, zinaya nesil emniyeti ve insan medeniyeti­nin temelini sarsan bir fiil olarak bakar. İnsan neslinin korunması ve medeniyetin İstikran için kadın-erkek münasebetleri yalnızca meşru ve güvenilir vasıtalarla düzenlenmelidir. Cinslere serbestçe birbirine karışma fırsat ve imkanı ve­rildiğinde, böyle bir ortamda cinsî ihtiyaçlarını serbestçe giderme fırsatı bulacak bir kadın ve erkekten aile hayatının ağır sorumluluklarına katlanması beklenemeyecektir. İslâm, zina be­lasından insanlığı kurtarmak için yalnızca ceza kanunlarına dayanmaz. O, geniş düzeyde yapı­cı, ıslah edici ve önleyici tedbirler de alır. Ceza­ya ancak son çare olarak bakar. Mü'minlerin gönlüne herşeyi bilen ve herşeye gücü yeten Al­lah'ın korkusunu yerleştirir. Yaptıklarından bu dünyada olduğu gibi, ahirette de hesap vereceği duygusunu verir. İman ve itaate alıştırır. Zina ve iffetsizliğin Allah'ın şiddetli bir biçimde ceza­landıracağı çirkin ve ağır suçlardan olduğunu defalarca Kur'an'mda ifade eder.

2- Kazf (Zina ile Suçlama): İftiranın kötü so­nuçları zinadan daha az şiddetli ve zararlı değil­dir. Bu, nesilde şüpheye sebebiyettir. Evlilik münasebetlerine zarar verir. Aileye bağlı birçok kimsenin huzurunu bozar. Dilini tutamayan bir kimsenin ağzından çıkan üç-beş söz, senelerce bir yığın insanın hayatı üzerinde zehirleyici te­sirini devam ettirir. Onları ızdırap içinde bırakır. Bu sebeple herhangi bir kimsenin haks­ız yere, suçsuz insanları zina ile itham etmesi Kur'an-ı Kerim'in ölçüsüyle ağır cezayı gerekti­rir: "Namuslu kadınlara (zina suçu) atıp da son­ra (bu suçlamalarını isbat için) dört şahit getir­meyenlere seksen değnek vurun ve artık onların şahitliğini asla kabul etmeyin. Onlar yoldan çıkmış kimselerdir." (24:4).

Görülüyor ki, İslam'ın ceza kanunları, bir taraf­tan zabıta kuvvetleriyle kötülüklerin Önünü alı­rken, öte yandan da toplumun iffetli ve namuslu kişilerini, durup dururken lekelemekten ve it­ham altında bırakmaktan kurtarmaya çalışır.

 

b- Önleyici Tedbirler

 

İslam, her şeyden önce insanın iç dünyasını ıslah ve bu yolla kişilerin ahlakını düzeltmeye çalışır. Getirdiği cezaî yaptırımlar, ahlaki terbi­yesinin bozulmasını önleyici veya gayri meşru istifade yollarını tıkayıcı özelliktedir. Bu gaye için kullanılacak kuvvet sayesinde de kötü alışkanlıkların önü alınabilir. Bunun için, bah­settiğimiz iki tedbirden başka, bazı çözüm yol­larının bulunması zaruridir. Ahlakın düzeltil­mesi ve kalbin ıslahı konusunda yardımcı diğer faktörlerle, toplumda üç-beş zayıf ahlaklı İn­sanın bulunması pek de Önemli olmamaktadır. Çünkü onlar gayri meşru bir faydalanma yoluna hiçbir zaman gidemezler. Ancak bir toplumda suçlu insanların yanında, başkalarını itham et­mek suretiyle suç işleyenler de bulunabilir. Bunlar, fırsat buldukları takdirde iftira yoluyla kişileri toplumun karşısında kötü duruma düşürebildikleri gibi, haksız yere ceza verdir­mek suretiyle de, toplumu kişinin nazarında za­lim bir otorite merkezi olarak gösterebilirler.

Sonuçta yıkıcı hareketler zincirlemesi birbirini takip eder, gider. Böyle bir ortamda cinsi anarşinin sebepleri azalmayacağı gibi Üstelik bu iftira silahını kullananlar toplum hayatını if­sada sürüklemiş olurlar. Aşağıda sayılan tedbir­ler bu maksatları önleyici Özelliktedir:

Giyim ve Çıplaklık: İslam, toplum içinde ha­yasızlığın ve çıplaklığın bütün şekillerini ya­saklamıştır. Kadın ve erkek, toplumun her fer­dine âçîk" saçık olmayacak bir giyim öngörülmektedir.

Avret Yerlerinin Sınırları: İslam, aynı za­manda kadın ve erkek olsun İslam toplumunun üyelerine yukarıda açıklandığı şekilde vücudun nerelerinin nasıl örtüleceğini açıkça göster­miştir.

Girişte İzin İsteme: Sistemi sağlıklı bir zemine oturtmak için göz önüne alınması gereken ted­birlerden birisi de, herhangi bir eve ansızın gir­memek için oturanlardan izin istemektir. Kendi evlerine bile olsa erkeklerin, kadınlarım uyar­madan ve gizlice girmeleri men edilmektedir: "Sizden henüz ergenlik çağına girmemiş olan­lar, üç vakitte (odalarınıza girebilmek için) siz­den izin istesinler..." (24:58). Bu izin çocuklar için duygu ve cinsiyetin sırlarını öğrenmeye başladıkları zaman gerekli olmaya başlamak­tadır. Müslümanlar başkalarının evine de izin­siz girmekten men edilmişlerdir: "Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere, izin alıp halkına selam vermeden girmeyin. Bu sizin için daha hayırlıdır, herhalde anlayıp öğüt alırsınız." (24:27). Bu ayetlerde, herkesin kendi evinde bir gizliliği olabileceği ve dolayısıyla kimsenin bir başkasının evine ev halkının izni olmadan habersizce giremeyeceği prensibi be­lirtilmektedir. Rasulullah @Tm getirdiği düzen­lemeleri şöyle sıralayabiliriz:

"Gizlilik hakkı" yalnızca evlere giriş sorunuyla ilgili olmayıp, bir evi dışardan gözlemeyi de kapsamaktadır. Azadlısı Sevban'a göre Pey­gamber @, şöyle buyurmuşlardır: "Sen evin içi­ne bir kez göz attıktan sonra, giriş için izin iste­menin ne anlamı kalır?" (Ebu Davud). Huzeyl b. Şurahbil'in rivayetine göre, bir adam Pey­gamber @'ı görmeye gelir ve tam kapının önünde dururken giriş izni ister. Peygamber @, ona şunu söyler: "Kenarda dur, izin isteme hükmünden gaye evin içine göz atmayı önle­mektir." (Ebu Davud). Peygamber @'ın bu ko­nudaki uygulaması şöyleydi: Ne zaman birini görmeye gitse, kapının sağında veya solunda bir kenarda durur ve izin isterdi, o zamanlar kapılara perde aşılmazdı (Ebu Davud). Pey­gamber (§>'in hizmetkârı Enes'in anlattığına göre, "bir adam dışardan Peygamber @'m odasına bakar. Bu sırada Peygamber @'in elin­de bir ok vardır ve bu okuyla sanki onu kamına saplayacakmış gibi adamın üstüne yürür." (Ebu Davud). Müslim ve Buhari'nüı rivayet ettikleri bir hadiste Hz. Peygamber @, şöyle buyurur: "Eğer bir kimse senin evini dikizler ve sen de taşla onun gözünün yaralarsan, bunun hiçbir günahı yoktur." Bir başka hadiste ise şöyle bu-yurulur: Evlerini dikizleyen bir adamın gözünü yaralayan ev halkına ceza yoktur." İmam Şafii bu hükmü olduğu gibi almış ve bu şekilde dav­ranan bir adamın gözünün patlatılabileceğine izin vermiştir. Hanefiler ise bu hükmü zahiri an­lamıyla almazlar. Onlar, dışardan bir kimsenin, ev sahiplerinin karşı koymasına rağmen bir eve zorla girmeye çalışır ve bu durumda çıkan kav­gada gözü veya başka bir organı zarar görürse, ev sahiplerine sorumluluk yoktur görüşünde­dirler. (Ahkamü'l - Kur'an, el-Cessas c.III, sh. 385).

Fakihler, "dinleme"yi de "gormek"le birlikte ele almışlardır. Sözgelimi, kör bir adam izinsiz bir eve girse kimseyi göremeyecektir ama, evde olup bitenleri duyarak anlayabilecektir. Bu da, bir başkasının gizlilik hakkını İhlal etmektir.

İzin isteme hükmü yalnızca kişinin başkalarının evlerine girmesinde değil, kendi annesi ve kızkardeşinin evine girmesinde de geçerlidir. Bir adam, Hz. Peygamber @'a: "Efendim, anne­min odasına girerken de izin isteyecek miyim?" diye sorar, Hz. Peygamber: "Evet" cevabını ve­rir. Adam, annesine kendinden başka bakacak kimsenin bulunmadığını söyler ve her girişinde izin isteyecek miyim?" diye sorar. Hz. Peygam­ber @: "Evet, anneni çıplak durumda görmeyi mi istersin?" (İbni Cerir, Ata b. Yesar'dan). Ab­dullah İbni Mes'ud'a göre, kişi annesini veya kızkardeşini görmeye gittiğinde bile izin isteye­cektir (İbni Kesir). O'na göre, bir kişi karısı ev­deyken eve geldiğinde bile, sözgelimi öksürerek geldiğini bildirmelidir. Karısı Zeynep'den Abdullah İbn-İ Mes'ud'un her zaman Öksürerek gelişin' belli ettiği ve hiçbir zaman eve aniden »irmek istemediği rivayet edilmektedir. (İbni Cerir).

Bu genel kuralın tek istinası, hırsızlık, yangın vs. gibi ani durumlarda izne ihtiyaç olma­masıdır. Böyle durumlarda kişi yardım için izinsiz eve girebilir.

İzin isteme kuralının konmasının daha ilk günlerinde, müslümanlar izlenmesi gereken prosedürü iyice bilmiyorlardı. Bu günlerde bir adam Hz. Peygamber @'a gelmiş ve kapıda "Gi­rebilir miyim?" diye bağırmıştı. Bunun üzerine, Hz. Peygamber @ hizmetçisi Ravda'ya "Git ve ona doğru şekli göster. 'Es-Selamü aleyküm, gi­rebilir miyim?' desin" buyurdu. (İbni Cerir, Ebu Davud). Cabir b. Abdullah, bir keresinde ba-basının borçlarıyla ilgili olarak Hz. Peygamber @'ın evine gidip, kapıyı çaldığım ve Hz. Pey­gamber @'ın: "Kim o?" diye sorduğunu, kendi­sinin "Ben" deyince, Hz. Peygamber'in "Ben ben" diye iki veya üç kez tekrarda bulunarak "kim olduğun böyle anlaşılır mı?" demek iste­diğini anlatır. (Ebu Davud).

Katede b. Hanbel adında bir adam Peygamber @'ı görmeye gider ve selam vermeden oturur. Bunun üzerine, Rasulullah @, kendisine; "Git ve es-selamü aleyküm dedikten sonra gir" der. (Ebu Davud). Bütün bunlardan, izin istemede doğru olan usulün önce kişinin kimliğini açıkla­ması, sonra da izin istemesi olduğu anlaşılmak­tadır. Hz. Ömer'in ne zaman Rasulullah @'ı görmeğe gitse, "Es-Selamü aleyküm ya Rasu­lullah, ben Ömer, girebilir miyim?" dediği riva­yet olunmaktadır. (Ebu Davud). Hz. Peygamber @, en çok üç defa İzin isteme gereğine hükmet­miştir. Üçüncüde cevap gelmezse, geri dönülmelidir. (Buhari, Müslim, Ebu Davud). Peygamber @, bizzat kendisi böyle yapardı. Bir kere Sa'd b. Ubade'nin evine gitmiş ve iki kez "es-Selamü aleyküm ve rahmetullah" diye se­lam verip izin istemişti. Üçüncü defa da izin is­teğine herhangi bir cevap gelmeyince dönüp gitmişti. Ardından Sa'd koşarak gelmiş ve "Ey Allah'ın Rasulü, Seni pekala duyuyordum, fa­kat mübarek ağzından Allah'ın selam ve rahme­tini mümkün olduğu kadar sık ve çok almak için yavaş sesle cevap veriyordum" demiştir. (Ebu Davud, İmam Ahmed).Üç defa izin hemen bir­biri ardınca değil, ev sahiplerinden, eğer o anda cevap verebilecek durumda değillerse, cevap verebilmeleri için gerekli zamanı tanımak amacıyla belli aralıklarla istenmelidir.

Giriş izni ya ev sahibinden ya da ev sahibi adına izin verebilecek hizmetçi veya sorumlu şahıs gibi bir başka güvenilir kişiden gelmeli­dir. Üç izin isteğinden sonra cevap gelmez veya ev sahibi geleni görmek istemezse geri dönüp gidilmelidir. Israrla izin isteğinde bulunmak ve­ya reddedildikten sonra da inatla kapıda durmak doğru değildir.

İçeri girmek için izin almak üzerinde ısrar et­mek veya reddedildikten sonra bile inatla kapının önünde beklemeye devam etmek ya­saktır. Üç kere kapıyı çaldıktan sonra giriş izni verilmezse veya ev sahibi görmek istemediğini belirtirse geri dönülmelidir.

Kadının Mahremiyeti: Erkeklere, kendi mah­remleri dışındaki kadınlarla başbaşa kalmalanna ve vücudlanndan herhangi bir yerlerine do­kunmalarına izin verilmemiştir. Yakın akraba olmaları da durumu değiştirmez. Ukbe b. Amir, Rasulullah @'m şöyle buyurduğunu nakletti: "Sakın! Yalnız oldukları zaman kadınların yanına girmeyin." Ensar'dan biri şöyle sordu: "Ey Allah'ın Rasulü! Kocanın büyük ya da küçük kardeşlerinin durumu nedir?" Peygam­ber @ "Ölüm..." dedi. (Buharı, Müslim, Tirmi-zi). Yine buyurdular: "Kocaları yokken kadı­nların evine girmeyin. Çünkü şeytan, kanınız gibi içinizde dolaşmaktadır." (Tİrmizİ). Amrb. As'ın rivayetine göre, Rasulullah, kocalarından izin alınmaksızın kadınların evlerine girmekten bizi men etmiştir." (Tirrnizi). Peygamber @ yi­ne buyurdular: "Bugünden itibaren kocası bu­lunmadığı zaman hiç bir kadının evine girmeyi­niz. Ancak yanında bir veya iki kişi olursa başka..." (Müslim).

Aynı sebepten dolayı erkekler, kadının vücudu­nun herhangi bir kısmına dokunmaktan da men edilmişlerdir. Peygamber @ şöyle buyurdu: "Meşru bir bağı olmadan her kim bir kadının eli­ne dokunursa Hesap gününde eline ateş parçası almış demektir." (Feth ül Kadir). Aişe, Peygam­ber @'ın da kadınların biat(bağlılık yemini)nı, onların ellerini kendi elleri içine almadan (toka­laşmadan) sadece sözlü olarak kabul ettiğini, kendisiyle nikahlı olmayan hiçbir kadının eline asla değmediğini söyledi. (Buharı). Umeyme binti Rakika, bazı arkadaşlarıyla birlikte Pey­gamber @'a bağlılık yemini vermeye gittiğini, Peygamber @'m da onlara Allah'a ortak koşma­maları, hırsızlık yapmamaları, zina etmemeleri, iftiradan ve Peygamber'e itaatsizlikten sakı­nmalarına dair yemin ettirdiğini, yemin verdik­ten sonra, (Umeyme) bağlılık alameti olması için ellerini tutmasını Peygamber @'dan talep ettiğini, Hz. Peygamberin de: "Ben kadınların eline dokunmam. Yüz kadına söyleyeceğim söz, bir kadına söyleyeceğim söz gibidir." bu­yurduğunu nakleder." (Nesai, İbni Mace).

Yasaklanmış ilişkiler: İslam, evlilik içinde er­keklere ve kadınlara, çok yakın beraberlikleri ve münasebetleri olmaları sebebiyle bazı ilişki­leri yasaklamıştır. Kur'an bu yasaklamanın sınırlarını şöyle çiziyor: "Size (şunlarla evlen­meniz) haram kılındı: Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren anaların­ız, süt bacılarınız, karılarınızın anaları, bir­leştiğiniz kanlarınızdan olup evlerinizde bulu­nan üvey kızlarınız -eğer onlarla henüz bir-leşmemişseniz, (Kızlarını almaktan ötürü) üze­rinize bir günah yoktur.- kendi sulbünüzden ge­len oğullarınızın karılan ve iki kızkardeşi bir arada almanız." (4:23). Ayetler ve bazı hadisler İslam'daki muharremaîı (nikah edilmeleri ha­ram olan kimseleri) açıklamaktadır. Bunlar şu şekilde sıralanabilir: a) Nesep sebebiyle haram olanlar; anneler, kızlar, kardeşler, halalar, tey­zeler, yeğenler, b) Hısımlık sebebiyle nikahı haram olanlar; kayınvalideler, üvey kızlar, ge­linler, Üvey analar, c) Süt sebebiyle haram olan­lar; süt anneler, süt kızlar, süt kardeşler.... sütkayınvalideler, süt üvey kızlar... d) Bazı şart­ların bulunmasıyla dörde kadar izin veren İslam, beşinci kadınla evliliği yasaklamıştır, e) Birbirine mahrem olan kadınları bir nikahta toplamak haramdır. İki kız kardeşi veya teyze ile yeğenini toplamak gibi. i) Nikahlı bir kadınla veya iddet beklemekte olan kadınla evlenile-mez. g) Müslüman veya Ehli kitap dışındaki kadınlarla evlenilemez. h) Kesin suretle (üç ta­lak) boşanmış olan kadınlar, boşayan erkekle tekrar evlenemez. Ancak başka kocaya gidip de boşanmış veya kocaları Ölmüş ise başka.

Peygamber @, İbni Abbas'dan rivayet edilen bir hadislerinde: "Yasaklanan kişilerle zina eden herkes ölüm cezasına çarptırılır." buyur­muşlardır. (İbni Mace). İslam, bağlılarına aşıladığı terbiye ve ahlakla; muharremaîı belir­lenmiş bu kişilere cinsî arzu veya eğilim duyul­masının önüne geçmiştir.

 

KISIM 8

 

HİCAB VE MEŞRU İLİŞKİLER

 

İslam'ın temel prensiplerinden biri, fazilet, iyi-Hfc ve adalete dayalı bir düzen kurmaktır. Bu se­beple* yüryüzünde böyle bir toplumun tesisi için çalışan takva sahibi, dürüst, iffetli erkek ve kadınları eğitmektedir. Diğer işleriyle birlikte insan, kendine varolan cinsi ihtiyaç ve arzuyu terbiye ve ahlaki sınırlan içinde tutmakta, ya­ratılıştan gelen bu ihtiyaçlarını ancak meşru yollarla gidermektedir. Bu meşru yol ise nikah ile mümkün olmaktadır. Böylelikle iffetli ve te-nıiz bir yol tutan insan, cinsi arzu ve isteklerinin tatmininde de diğer canlı türlerinden farklılığını ortaya koymaktadır. Bütün bu meselelere ait kadın ve erkeğin davranışlarını düzenleyen usuller vardır. Bu usullere göre herhangi bir davranışın toplum düzenini bozması veya top­lumun iffet ve iyiliğini muhtemel tehlikelere sürüklemesi mü'minlere haram kılınmıştır.

İyiliğin, faziletin ve adaletin herşeyden daha değerli olduğu bir toplum düzeni kurmak ister­ken, belli bir terbiye ve davranış seviyesi kazan­malarına yardımcı olmak amacıyla İslam; bağlılarını, şeytani vesvese ve etkilerden alıko-yucu metodlarla teçhiz eder. Onlara, koıu lesıi ve eğilimlerden korunmak için gözetmeleri is­tenen bir takım vasıta ve kuralı açıklar. Bunlara genel olarak hicap hükümleri denir. Kur'an'da, erkek ve kadınlara şu ifadelerle emredilir: "Mü'minlere söyle: 'Gözlerini (harama bak­maktan) sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. Bu (hareket) onlar için daha temiz (ve faydalı) dır. Şüphesiz Allah, onların her yaptıklarını haber almaktadır.' Mü'min kadınlara da söyle: 'Gözle­rini (haramdan) sakınsınlar, ırzlarını korusun­lar. Süslerini göstermesinler. Ancak (elbise, yüzük gibi örtünmesinde güçlük bulunan ve) kendiliğinden görünenler hariç. Başörtülerini yakalarının üzerine koy(up Ört)sünler. Süslerini kimseye göstermesinler. Yalnız kocalarına ya­hut kocalarının babalarına, yahut oğullarına, yahut kocalarının oğullarına, yahut kardeşleri­ne, yahut kardeşlerinin oğullarına, yahut kız kardeşlerinin oğullarına, yahut kadınlarına, yahut ellerinin altında bulunan (köle ve cariye)le-rine, yahut kadına ihtiyacı bulunmayan (ikti­darsız, şehvetsiz) erkeklerden tabi'lerine (yani hizmetçilere, yardıma muhtaç ihtiyarlara, "Bu­naklara ve dilencilere), yahut henüz kadınların mahrem yerlerini anlamayan çocuklara (göste­rebilirler). Gizledikleri süslerinin bilinmesi için ayaklarım (yere) vurmasınlar! Ey mü'minler, topluca Allah'a tevbe edin ki, felaha eresiniz." (24:30-31).

Ahzab suresinde de şöyle buyurulmaktadır: "Ey peygamber kadınları! siz kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer (Allah'ın buyruğuna karşı gelmekten) konmuyorsanız, sözü yu­muşak (tatlı bir eda ile) söylemeyin ki, kalbinde hastalık bulunan kimse tamah etmesin; güzel, (kuşkudan uzak bir biçimde) söz söyleyin. Ev­lerinizde oturun, ilk cahiliye (çağı kadınlarının açılıp saçılması gibi açılıp saçılarak (kırıta kmta) yürümeyin." (33:32-33). Yine aynı sure­de şu ifadeler yer almaktadır: "Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve inananların kadınlarına söyle: (Bir ihtiyaç İçin dışarı çıktıklarında) örtülerini üstlerine salsınlar (vücutlarını örtsünler); onlann (iffetli ve hür) tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur." (33:59).

Kur'an ayetleri, erkek ve kadınlann davranış, ahlak, iffet ve namuslannı korumalanyla ilgili hükümler mecmuasım teşkil etmektedir. Erkek­lere sadece gözlerini sakındırıp iffetsizliğe karşı ahlaklarını korumalan emredildi. Diğer yandan kadınlar da sosyal davranışlarda ilahi emirlere riayet etmekle emrolundular. Bu açıkça gösteri­yor ki, ahlak ve namusun korunması için sadece bakışları sakındırmak yeterli olmamaktadır. İffet ve haya ile İlgili diğer kuralların da gözetil­mesi gerekmektedir. Şimdi bu kurallan aynn-tılanyla inceleyeceğiz:

 

Bakışları Çevirmek

 

Bütün erkek ve kadınlar, karşı cinsten biriyle karşılaştıklannda gözlerini indirmeleri, birbir­lerine bakmamalan emrolundu. Bu emrin ger­çek manası, insanın her zaman hislerinin etkisinde kalabileceğini ihtar etmektedir. Dolayıs­ıyla insan, nefsini bu tesirden ancak bakışlarını çevirerek ve yüzünü karşı cinsten çekmek sure­tiyle koruyabilir. Bu ilahi, hükmün Rasulullah @'ın sünnetinde açıklanan ayrıntıları şu şekil­dedir:

a- Karısı veya bir başka mahremi dışında, bir erkeğin başka kadınlara gözünü dikip bakması helal değildir. Tesadüfi bakışlar bağışlanmışsa da, nesnenin çekiciliği hissedildikten sonra ikinci kez bakmak bağışlanmış değildir. Hz. Peygamber @, bu tür bakışa "gözün zinası" adını vermiş ve insanın tüm duyu organlarıyla zina edebileceğini belirtmişlerdir. Bir başka kadına kötü niyetle bakmak gözlerin zinasıdır, şehevi konuşmalar, dilin zinasıdır, başka kadı­nların seslerinden zevk almak kulakların zi­nasıdır elle kadına dokunmak veya haram amaç için yürümek ellerin ve ayakların zinasıdır. Bu  ilk hareketlerden sonra cinsî organlar ya zina olayını tamamlar, ya tamamlamadan bırakır. (Buharı, Müslim, Ebu Davud).

Büreyde'nin rivayet ettiği "hadiste, Peygamber @, Hz. Ali'ye şöyle buyurmuşlardır: "Ya Ali, ilk bakıştan sonra ikinci kez bakma, ilk bakış bağışlanabilir, ama ikincisi değil." (Tirmizi, İmam Ahmed, Ebu Davud, Darımı). Cerir b. Abdullah el-Becelî, Peygamber @'a: "Eğer te­sadüfen bakarsam ne yapayım?" diye sormuş, "Gözlerini çevir veya bakışını indir." cevabını almıştır. (Müslim, Ahmet, Tirmizi, Ebu Davud, 'Nesei).

Abdullah b. Mes'ud, Peygamber @'dan şu sözü nakleder: "Allah, bakışın Şeytanın zehirli ok­larından biri olduğunu söyler. Kim Allah kor­kusuyla onu terkederse, tadını kalbinde duya­cağı bir imanla mükafatlandırılır." (Taberani). Umame'nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte de Peygamber @ şöyle buyurur: "Bîr müslüman tesadüfen bir kadının güzelliğine bakar ve sonra gözlerini çevirirse, Allah ona ibadet ve sadakat nimeti verir ve bu nimeti daha bir tadlandırır." (Müsned-İ Ahmed). İmam Cafer es-Sadık ba­bası İmam Muhammed el-Bakır'dan, o da: (Ca-bir b. Abdullah'tan rivayet eder: "Veda Haccı'nda, Peygamber @'m, genç yeğeni Fazl b. Abbas, Meş'arü'l-Haram'dan dönüşte deve üzerinde Peygamber @'ın terkisinde bulunuyordu. Yolda birkaç kadına rastladıklarında Fazl onlara bakmaya başladı. Bunun üzerine Peygamber @ elini onun yüzüne koyup öte tara­fa çevirdi". (Ebu Davud). Yine aynı Hac esnası­nda Has'em kabilesinden bir kadın yolda Pey­gamber @' ı durdurup, Hacc'la ilgili bir konuda açıklama ister. Fazl b. Abbas gözünü o kadına diker, fakat Peygamber @, Fazl'ın yüzünü Öte tarafa çevirir. (Buhari, Ebu Davud, Tirmizi)

b- Bakışların sakındırılnıası emrinden, kadı­nların açıkça ve serbestçe hareket etmelerine müsaade edildiği anlamı çıkarılmaz. Tesettüre riayet edilse bile bakışma mümkündür. Kadın olsun, erkek olsun her mü'mine yasaklanan-bakış; görülmemesi gereken şeylere bakmaktır. Ve bu bakış iradi, şuurlu ve kasıtlı bakıştır. Te­sadüfi olan değil. Tesettür emri, Ahzab suresin­de vahyolunan emirlerden sonra uygulandı. Ve bu uygulama Hz. Peygamber @'ın birçok hadİ-siyle şekillendi. Hz. Aişe'nin bildirdiğine göre, hadis kitaplarında "İfk" olayıyla İlgili olarak şu rivayet yer almaktadır: "... Konak yerine döndüğümde kervanı gitmiş buldum. Yere uzandım ve beni ağır bir uyku bastırdı. Sabahle­yin Safvan b. Muattal geçerken beni tanıdı; çünkü beni, örtünme emri nazil olmadan önce de görmüştü. Beni tanıyınca bağırarak 'İnna lil-lahi ve inna ileyhi raciun' (Biz A'lfllh'a «iti? ve ona döneceğiz) dedi. Ben ayağa kalkıp vüzumü örttüm." (Buhari, Müslim, Ahmea, lonı Cerir, İbni Hişam). Ebu Davud'un naklettiği bir hadis­te de örtünme konusundaki dikkat ele alınmak­tadır: Ümmü Hallad'ın oğlu savaşta şehid edil­diğinde annesi onu sormak için Rasulullah @'a gelmişti. Her zamanki gibi örtülerine bürünmüştü. Bu son derece üzüntülü bir anında bile örtüsüne dikkat ettiğini görenler, o an için tesettürden sorumlu olamayabileceğini düşüne­rek sordular. O ise: "Muhakkak ki, ben oğlumu kaybettim, ama iffetimi değil." dedi. Yine Ebu Davud'da Hz. Aişe'den naklen bir hadis daha vardır. Rivayet ediyor ki: bir kadın perde arkası­ndan elini uzatarak Peygamber @ şöyle dedi: "Eğer o kadın eliyse en azından tırnaklarını kınalamalıydı." Hz. Aişe, Veda Haccı'nda ih-ramlı halde Mekke'ye giderlerken kadınların yolculara rastladıkları yerlerde başörtüleriyle yüzlerini kapadıklarını ve yolcular geçince açtı­klarını anlatır. (Ebu Davud).

c- Bakışını indirme veya sakınma hükmünün hir takım istisnaları vardır. Bu istisnalar, sözge­limi bir erkeğin evlenmek istediği kadının vüzünü görmek istemesi gibi, kadının yüzünü açmasının gerekli olduğu durumlarla ilgilidir. Böyle bir durumda, kadının yüzünü görmek, İzinden de öte emirdir. Muğire b. Şu'be anlatı-yor: Belli bir aileden kız almak istedim." Pey­gamber @ kızı görüp görmediğimi sordu. ^jjayır" cevabını verince, "Ona bak, bu, aranı­zdaki ilişkinin ahenkli olmasını sağlar." buyur­du" (İmam Ahmed, Tirmizi, Nesai, İbni Mace, Darimi).

Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği bir hadise göre, bir adam Ensardan bir aileden kız almak ister. Hz. Peygamber @ kendisine, Ensar kadı­nlarının gözlerinde kusur olduğunu söyleyerek, "Kıza bir bak" der. (Müslim, Nesai, İmam Ah­med).

Cabir b. Abdullah'ın bir rivayetinde Peygamber @ şöyle buyurur: "İçinizden biri bir kadınla ev­lenmek istediğinde, kadında onun evlenmesi konusunda kendisini ikna edecek bir nitelik bulması için ona baksın." (İmam Ahmed, Ebu Davud).

Müsned-i Ahmed'de Ebu Humeyd'den rivayet edilen bir hadiste, Peygamber @ böyle bir bakışın zararı olmadığını belirtir. Kızın, kendi­sinin haberi olmadan görülebilmesine de izin verilmiştir. Bu hadislerden fakihler, gerçekten gerekli olduğu durumlarda kadına bakılabile-ceği sonucunu çıkarmışlardır. Mesela bir dok­torun kadm hastasını muayene etmesi; yarala­ma ve benzeri olaylarda hakimin yara izlerini incelemesi; kadının şahitlik için mahkemeye gelmesi, hakimin önüne çıkması; herhangi bir kaza ve felaket anında mesela, yanan bir evin içinde kalan; su baskınına uğrayan bir kadının kurtarılması; can, mal, namus ve şerefin korun­ması hallerde olduğu gibi... Böyle durumlarda yalnız yüz değil, öteki organlar için de herhangi bir yasak hükmü düşünülemez. Hatta boğulmak ve yanmak üzere olan bir kadını kucaklayıp götürmek sadece caiz olmakla kalmaz, üstelik farz bile olur. Ancak "Şeriat"ın bu konularla il­gili emri yine de herhangi bir ard düşünce ile değil, iyi niyetle hareket edilmesidir. Fakat beşeri yaratılış gereğince böyle durumlarda da insanın aklına bazı şeylerin gelmesi mümkündür ve suç değildir. Çünkü burada er­keğin, kadının vücuduna dokunması zorunlu­dur ve esasen söz konusu hareket de bu zaruret­ten doğmuştur. Fakat elden geldiği kadar akla başka şeyleri getirmemek gerekir. İnsan kendi nefsini mümkün mertebe hakimiyet altına al­malıdır." (Mevdudi, a.g.e.).

d- Bakışı kısıtlama hükmünün bir diğer amacı da, hiçbir erkek veya kadının bir başka erkek ya da kadının gizli yerlerine bakmasını yasakla­maktır. Bu konuda Hz. Peygamber @ şöyle bu­yurmuştur: "Hiçbir erkek bir başka erkeğin av­ret yerine, hiçbir kadın da başka bir kadının av­ret yerine bakmasın" (İmam Ahmed, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi).

Hz. Ali, Peygamber @'dan şu hadisi şerifi nak­leder: "Ölü veya diri, bir başkasının uyluk bölgesine bakma." (Ebu Davud, İbni Mace).

Erkeklerin kadınlar karşısında bakışlarım indir­me hükmü, erkekler karşısında kadınlar için de aynıdır. Kadınların başka erkeklere gözlerini dikip bakmaları yasaktır, ister istemez erkekleri gördüklerinde hemen gözlerini çevirmeli ve başkalarının avret yerlerine bakmaktan kaçı­nmalıdırlar. Bununla birlikte erkeklerin kadı­nlara bakıp bakmamalarıyla ilgili hükümler, kadınların erkeklere bakıp bakmamalanyla il­gili hükümlerden biraz farklıdır. Bu konuda bir rivayet şöyle gelmektedir: Hz. Peygamber @ hanımlarından Ümmü Meymune ve Ummü Se­leme İle otururlarken, âmâ bir sahabi olan Ümmü Mektum çıkagelir. Hz. Peygamber @ hanımlarına "yüzünüzü ondan gizleyin" buyu-rulur. Hanımlarının, "Ey Allah'ın Rasulü, o kör değil mi? Bizi ne görebilir, ne tanıyabilir" de­meleri üzerine de şu cevabı verir: "Siz de mi körsünüz? Onu görmüyor musunuz?" Ümmü Seleme bu olayın örtü hükümlerinin inmesin­den sonra meydana geldiğini açıklar. (İmam Ahmed, Ebu Davud, Tirmizi).

Bunu destekleyen bir başka rivayet daha vardır ki, şöyledir:" Amâ bir adamın kendisini görme­ye gelmesi üzerine Hz. Aişe ondan gizlenir. Adam kendisini göremezken Örtünmeye neden gerek duyduğunu Hz. Aişe şöyle açıklar: "Ama, ben onu görüyorum." (Muvatta).

Burada, kadının erkeğe bazı Özel durumlarda bakabileceğine dair hadisleri de kaydetmemiz gerekmektedir. Peygamber @, bir bayram günü Aişe'yİ Habeşli cambazların gösterilerine götürmüştür. Hadise hicrî 7. yılda bir Habeşli cambaz topluluğunun Medine'ye geldiği sıra­larda vuku bulmuştur. (Buhari, Müslim ve Ah­med). Bir başka hadiste ise Fatıma bİnti Kays'ın boşandıktan sonra iddetini Ümmü Şerİk'in evinde geçirmek istemesi üzerine Rasulullah @'ın: "Ümm-ü Şerik'in evi kalabalıktır. Gelen gideni çoktur. Sen Ümmü Mektûm'un evinde kal. Gözleri görmediği için orada daha serbest olursun" demiştir. (Müslim, Ebu Davud).

Bu rivayetler, kadınların erkeklere bakması ko­nusunda getirilen sınırlamaların erkeklerin kadınlara bakmalanyla İlgili sınırlamalar kadar sert olmadığını gösterir. Kadınların erkeklerle karşı karşıya oturmaları yasaklanmış olmakla birlikte, yoldan geçerken erkeklere bakmaları veya erkeklerin mahzur bulunmayan gösterile­rini uzaktan izlemeleri haram değildir. Yine, gerçek ihtiyaç durumunda kadınların birlikte kaldıkları evdeki erkekleri görmelerinde de mahzur yoktur. İmam Gazali ve İbni Hacer de aşağı yukarı aynı görüştedirler. Bununla birlik­te, kadınların serbestçe istedikleri kadar erkek­lere bakıp durmaları ve bununla göz zevki alma­ları caiz değildir.

"Irzlarını korusunlar" sözleri gayri meşri cinsel ilişkiden ve avret yerlerini başkalarına açmak­tan kaçınmak, anlamındadır. Avret yerleri er­kekler için göbekle diz arası olup, erkeğin karısı dışında bir başkasının önünde vücudunun bu bölümünü göstermesine izin yoktur. (Darekut-ni, Beyhaki).

Cerhed Eslemî, bir defasında, Peygamber @'m yanında otururken, göbekle diz arasının açıldığını, bunun üzerine Peygamber @'m: "Uyluk bölgesinin (göbekle diz arasının) giz­lenmesi gerektiğini bilmiyor musun?" dediğini aktarır." (Tirmizi, Ebu Davud, Muvatta).

Hz. Ali (r.a)'nin bir rivayetinde Peygamber @ şöyle buyurur: "Baldırınızı açmayın." (Ebu Da­vud, İbni Mace). Avret yeri yalnızca başka­larının yanında değil, yalnızken de açılmaz. Peygamber @ uyarıyor: "Dikkat edin, sakın çıplak durmayın, çünkü, rahatlama ve karıların­ıza yaklaşma zamanlarınız dışında sizden ayrı­lmayanlar (yani, rahmet melekleri) sizinledir. O halde, onlardan utanın ve kendilerine gerekli saygıyı gösterin." (Tirmizi).

Bİr başka rivayette de şöyle buyurulur: "Karınız ve cariyeniz dışında avret yerinizi herkesten saklayın, "Yalnızken de mi?" diye soruldu. Pey­gamber @: "Evet, yalnızken de, çünkü Allah'ın O'ndan utanman konusunda daha büyük bir hakkı yardır" cevabını verdi. (Ebu Davud, Tir­mizi, İbni Mace) Bu konudaki hüküm kadınlar ve erkekler için aynıysa da avret yerinin sınırlan kadınlar ve erkekler için farklıdır. Ayrıca kadı­nların avret yeri erkekler karşısında ve kadınlar karşısında da değişiklik gösterir.

Kadınların erkekler karşısındaki avret yerleri el ve yüz dışında kalan tüm vücudlarıdır, avret yerlerinin açılması koca dışında, kardeşleri ve babalan için dahi doğru değildir. Vücud çizgi­lerini ve deriyi ortaya koyacak biçimde ince ve dar giyinmek de yasaktır. Hz. Aişe'den gelen bir rivayete göre, bir defasında kızkardeşİ Esma ince bir elbise içinde Peygamber @'a gelir. He-rtign yüzünü çeviren Peygamber @ şöyle buyu­rur: "Ey Esma, bir kadın ergenlik çağına geldiği zaman, yüz ve el dışında vücudunun herhangi bir parçasının açığa çıkmasına izin yoktur." (Ebu Davud).

penzer bir hadisi İbni Cerir yine Aişe'den nakle­der. Buna göre bir defasında, Aişe'nin annesinin önceki kocasından olma Abdullah b. Tufeyl'in kızı kendisini ziyarete gelir. O esnada eve giren Hz- Peygamber @, kızı görünce yüzünü çevirir. Aişe "Ey Allah'ın Rasulü, o benim yeğenimdir" der. Buna Peygamber @ şöyle karşılık verir: "Bir kadın ergenlik çağına geldiği zaman, el ve yüz dışında vücudunu göstermesi helâl rleöîldır (Sonra da, elle nereyi kasdettiğinı göstermek için bileğini tutar ve kavradığı yerle avucunun arası kadar bir mesafe kalır). Bu durumda göste­rilen tek hoşgörü, vücudunun bir kısmını yakın akrabalarının önünde (kardeş, baba gibi) göste­rebilmesi için tanınan izindir. Bu da, kadın ev işlerini yaparken gereklidir. Sözgelimi, hamur yoğururken kolunu, döşemeleri yıkarken şal­varını sıvayabilir.

Kadınların kadınlar karşısındaki avret yerleri, erkeklerin erkekler karşısındaki avret yerlerinin aynısı, yani göbekle diz kapağı arasıdır. Fakat bu, kadının kadın karşısında yan çıplak dura­cağı anlamına gelmez. Şu kadar ki, vücudun göbekle diz kapağı arasının her halükarda ka­panması gerekirken, vücudunun diğer bölümle­ri için bu böyle değildir.

 

Süs Teşhirinin Yasaklanması

 

İlahi Kanun'un kadınlardan istediği yalnızca er­keklerden istediğiyle, yani bakışlarını sakınıp, ırzlannı korumakla sınırlı olmayıp, erkeklerden istenmeyen daha başka şeylerin de kadınlardan istendiği önemle belirtilmelidir. Kadınlardan uymaları istenen ilk emir, süs ve zinetlerini be­lirlenmiş çevrenin dışında göstermemeleridir. Ziynet, çeKicı elbiseler, süslemeler ve Kadın­ların genellikle kullandığı el, yüz, baş, ayak vb. süsleri içine alır ki, bu, modern anlamda makyaj ile ifade edilebilir. Mahrem yerlerin örtülmesi ve giyinme hakkındaki kesin emirler­le ilgili yukarıda verilen bilgiler bu emirlerin ga­ye ve hikmetini anlatmada yeterli derecede ışık tutmaktadır. Avret yerlerinin örtülmesi ile süs ve zinetin örtülmesi farklı şeylerdir. Avret yeri, baba ve erkek kardeş gibi erkeklerin bile yanı­nda açılmaması zorunlu olan yerlerdir; oysa örtü, kadını mahremi olmayan erkeklerden ayı­ran şeydir. Buradaki husus avret yerleriyle değil, süs ve zinetin teşhiri ve örtünmesi hükmüyle İlgilidir. Buna göre, kadınlar süs ve zinetlerini yalnızca kocaları, kendilerine mah­rem olan yakınları ve kontrolleri altındaki diğer insanların yanında açabilirler.

Bunlan şöyle sıralayabiliriz:

a- Kadın, süslerini kocasının, babasının, kayı-nbabasımn, oğlunun, üvey oğlunun, kardeşinin ve yeğenlerinin yanında açabilir.

b- Hizmetçlerinin yanında açabilirler. Fakat başkalarının hizmetçilerinin yanında değil. Bazı alimlere göre de bunlar sadece kadm hiz­metçilerdir.

c- Yine, zinetlerini ellerinin altında bulunan ve emirlerine tabi olanlar ile cinsî ilişkiye kabiliye­ti olmayanların yanında açabilirler. Bunların kadınlara karşı kötü temayül ihtimali veya teh­likesi bulunmaması şarttır.

Buna göre müslüman bir kadın mahrem erkek­lerden ayn olarak şu iki şarta sahip olan erkekler karşısında da zinetlerini açabilmektedir. 1. An­cak ikinci derecede, yani kadına tabi bir statüde olmak. 2. Efendisinin karısı, kızı, kızkardeşi, veya annesi hakkında kötü düşünce veya arzu taşımayacak şekilde yaşlılık, güçsüzlük, yok­sulluk ve düşük sosyal mevkilerde olma gibi se­beplerle cinsi etkilerden uzak bulunmak. Müfessir ve fakihler ayette geçen ifadeden kas­tedilen erkeklerin tümünü ortaya koymuşlardır. Şöyle ki: Kadınlara karşı hiç ilgi duymayan alık kimseler (İbni Abbas), sadece gerekli rızkını kazanmak için size bağlanmış olan yoksullar (Katade), yalnızca yiyeceğe ihtiyaç duyup, kadınlara karşı ilgisi olmayan alık erkeklere (Mücahid), her bakımdan efendisine bağlı olan ve evdeki kadınlara köjü nazarla bakma cesareti bulunmayan kimseler (Şa'bi)...

Ne var ki, evde çalışan herhangi bir erkeğin güvenilir olmadığı veya kötü tabiatlı olduğu sonradan görülmüş ise, o derhal evden uzak­laştırılır. Bu konuda en güzel açıklama Hz. Pey­gamber @ zamanında meydana gelen ve Buha-ri, Müslim, Ebu Dayud, Nesai, ve İmam Ah-med'in, Hz. Aişe ve Ümmü Seleme'den rivayet ettikleri şu olaydır: Medine'de iktidarsız ve cinsî etkilerden uzak sanıldığından Hz. Pey-gamber'in hanımlarının yanına serbestçe girebi­len bir hadım erkek (hunsa) vardı. Hz. Peygam­ber birgün hanımlarından Ümmü Seleme'nin evine gittiğinde, bu adamı kardeşi Abdullah ile konuşurken işitti. Abdullah'a ertesi gün Taİf i fethederlerse, hemen Ğaylan Sekafi'nin kızı Be-dia'yı elde etmesini tavsiye ediyordu. Sonra, Bedia'nm güzelliğini ve çekiciliğini Övmeye başladı ve o kadar ki, onun gizli yerlerini tasvir etmeye kadar gitti. Hz. Peygamber @ bunları duyunca şöyle dedi: "Ey Allah 'm düşmanı, san­ki onun her yanını görmüşsün". Sonra da, bu adam karşısında kadınların örtüye tam riayet et­melerini ve bir daha onun evlere alınmamasını emretti. Bunun ardından, onu Medine'den çıkardı ve diğer hadımların da evlere girmeleri­ni yasakladı. Çünkü, kadınlar onların varlığına aldırmazken, onlar bir evdeki kadınları diğer evlerdeki erkeklerin karşısında tasvir ediyor­lardı. Bu da gösteriyor ki, "cinsi arzu duyama-yan" ifadesi, yalnızca bedeni iktidarsızlığı be-lirtmemektedir. Bedeni açıdan iktidarsız ol­makla birlikte, içten içe cinsî arzu besleyen ve kadınlara karşı ilgi duyan kişiler pek çok serlere neden olabilirler.

(d) Süslerini erkeklik sırlarından henüz haberi olmayan küçüklerin yanında da açabilirler. Bunlar cinsi duyguları henüz uyanmamış olan çocuklardır. En fazla 11-12 yaşındaki çocukları için geçerli bir ifadedir. Bu yaşın üstündeki çocuKiar, henüz bulûğa ermemiş bile olsalar, cinsî duygu sambı olmaya başlarlar.

(e)  Zinetlerini kendi kadınlarının yanında da açabilirler.   "Kendi  kadınları"  ndan kasıt müslüman bir kadının, müslüman olsun veya olmasın, günlük hayatında yakından ilişki için­de bulunduğu ve hergünkü ev işini paylaştığı vs. tanıdık-bildik  kadınlardır.  Burada  amaç, kültürel ve manevi kökenleri bilinmeyen veya geçmişleri şüpheli görünen ve dolayısıyla güvenilmezlik arzeden yabancıları çevrenin dışına çıkarmaktır. Bu görüşü, zımmî kadı­nların Peygamber @'ın hanımlarını ziyarete geldiğini ifade eden sahih hadisler de destekle­mektedir. Burada göz önünde bulundurulması gereken ana nokta, dini inanç değil, ahlaki ka­rakterdir. Müslüman kadınlar, gayrimüslim de olsalar tanınmış ve güvenilir ailelerin soylu, if­fetli ve faziletli kadınlarıyla görüşebilir ve içten sosyal bağlar kurabilirler. Fakat müslüman da olsalar, iffetsiz, ahlâksız ve adî kadınlar karşısında örtüye riayet etmelidir. Bu kadınlarla bir arada bulunmak ahlaki açıdan erkekle bir arada olmak kadar tehlikelidir. Bilinmeyen ve tanıdık olmayan kadınlara ise, en fazla mahrem olmayan yakınlar gibi davranılır. Bunlar karşısında yüz ve eller açılabilir. Fakat vücudun kalan kısmı ve zinetler kapatılmalıdır. (The Me-aning of the Quran, c. VIII).

Kadının süs ve zinetlerini göstermesini kısıtla­yan Kur'an'ın kesin emirlerini tafekkür etmemiz bizlere aşağıdaki neticeleri idrak etmemizi sağlayacaktır. Birincisi, kadın tarafından sınırlandırılmış çevrede gösterilebilecek olan zinetler avret yerlerine dahil değildir. Bu sadece zinetlerin, edepli giyinmenin, göz sürmesinin, kınanın, makyajın ve benzeri çeşit kadın süsle­rinin de gösterilmesi demektir. İkincisi, kadın tarafından bu zinetler, kendisine ebediyen ha­ram olan veya cinsî istek duymayan veya başka sebeplerden dolayı kötülük kaynağı olmaya kabiliyetsiz erkeklerin yanında gösterilebilir. Bu sebeple izin, kadınlar hususunda "kendi ka­dınlarına'1, erkekler hususunda "cinsî duygu­ları noksan olanlara" ve çocuklar hususunda "erkeklik sırlarından henüz habersiz olanlara" diye sınırlandırılmıştır. Bu, açıkça kanun ko­yucunun, kadının çekicilik ve ziynetlerinin se­bep olacağı tahrik ve cinsî anarşiyi asgariye indirmek amacıyla sınırlandırmalar getirmesi­ni yansıtmaktadır (Mevdûdî, Purdah and the Staîus ofWoîen in islam).

Kadınlara, bu dairenin dışında kalan yabacıla-ra süslerini göstermemeleri emredilirken, ay­rıca yürüyüşlerine dikkat etmeleri lüzumu ha­tırlatılmıştır: "Gizlemiş olduğunuz şeyleri bel­li edecek.şekilde ayağınızı yere vurmayınız." (24:3l) denmiştir. Yabancı erkeklerden gizle­mekle ernrolunduğu zinetler yukanda değinilen erçevede gösterilebilen zinetlerle aynıdır.

Eğer kadınlara, cinsi duygulardan mahrum ve cinsi istek duymayan erkeklerin yanına zinetle-rivle serbestçe çıkmalarına müsaade edilse idi bunun neticelerine göz yummak gerekirdi. Bu­rada çekici bir elbisenin gösterilmesinin her kadını fahişeye çevireceği veya her erkeği zâni yapacağı iddia edilemez. Bununla beraber, eğer kadın süslenerek evinden dışan çıkıp serbestçe erkeklere karışırsa toplum için açık ve gizli, maddi ve manevi mahzurlara sebep olacağı ihti­malini kimse inkar edemez. Şehvani ve cinsi ta-vizkârlığm sebep olduğu kötülüklerle Amerika ve Avrupa'nın ahlâki ve manevi iflası yorum ge­rektirmeyecek kadar açıktır. Ancak, İslam bu tür durumlara asla müsamaha göstermemekte­dir. Önceden şekillenen fesatlığı durdurmak ye­rine, bunları başından kontrol altına almaya çalışmaktadır. Böylelikle toplumun tahrik ve tahrip olmasına yol açacak "zararsız" ve "ma­sum" oluşu aşikâr olan zinetlerin meydana çıkartılmasını kesinlikle yasaklamaktadır. Hz. Peygamber @ kadın ve erkeklerin birbirlerine karışmalarını şu sözlerle nehyetmiştir: "Karşı cinse serbestçe kansan ve zinetlerini gösteren kadın nursuz ve iffetsizdir." (Tirmizi).

Kur'an-ı Kerim'de ifade edilen; kadınların zinet ve süslerini "açıkta olan-kendiliğinden görünen" ve kontrollerinin ötesine taşanın dışında göstermemeleri gerektiğidir. Yani kadı­nlar, bilerek ve kasden süslerini açığa vuramaz­lar. Fakat niyet ve kasıt olmaksızın, başörtünün savrulup zinetin ortaya çıkması veya kadın giyi­minin bir parçası olarak çekiciliği bulunmakla beraber gizlenmesi mümkün olmayan dış elbi­senin görünmesi gibi durumlarda zinetin açığa Çıkmasında bir sakınca yoktur. Bazı müfessirle-re göre ayet "vücudun genellikle açıkta kalan ve örtülmeyen kısımları" anlamına gelmektedir.

 

KISIM 9

 

ÇOK EVLİLİK (TAADDÜD-İ ZEVCAT) MÜESSESESİ

 

İslam, Nisa Suresi 3. ayetiyle birden fazla kadı­nla evlenmeye müsaade etmiştir. Ayet meali şöyledir: "Eğer yetim kızlar hakkında adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız sizin için helal olan diğer kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikah edin. Şayet onlar arasında da adalet yapamayacağınızdan endişe ederseniz, o zaman bir tanesi ile veya sahip ol­duğunuz cariyelerle yetinin. Adaletten ayrılma­manız için en uygun olan budur." (4:3).

Müfessirler bu ayete üç anlam veriyorlar:

a- Hz. Aişe bu ayetin, cahiliye döneminde yaygın olan kötü bir alışkanlığı ortadan kaldı­rmak üzere indirildiğini söylemiştir. Yetim kızların velileri, onları kendi kontrolleri altında tutmak için, koruyucuları olmamasından yarar­lanarak güzellikleri ve zenginlikleri için bu ye­timlerle evleniyorlardı. Daha sonra da hiç çe­kinmeden onlara adaletsiz davranıyorlardı. Bu nedenle müslüman olduktan sonra yetim kızlarla evlenme konusunda şüpheye düştüler. Bunun üzerine Kur'an, onlara eğer adil davranamaya-caklarmdan korkarlarsa, yetim kızlar yerine, kendilerine helal olan diğer kadınlarla evlen­melerini tavsiye ediyor. Bu husus aynı sûrenin bir başka ayeti tarafından daha fazla desteklen­mektedir: "Senden kadınlar hakkında fetva isti­yorlar. De ki: 'Allah, size onlar hakkında hükmünü açıklıyor: Kendilerine yazılmış olan (miras hakların)] vermeyip, kendileriyle evlen­mek istediğiniz öksüz kadınlar ve zavallı ço­cuklar hakkında ve öksüzlere karşı adaleti yeri­ne getirmeniz hakkında kitab'da size okunan ayetler, Allah'ın hükmünü açıklamaktadır! Yaptığınız her hayrı muhakkak ki Allah bil­mektedir." (4:127). Yani; Allah, sırf mallarını yemek niyetiyle yetim kadınlarla evlenmeme­nizi, Öksüzlere adaletle muamele etmenizi em­rediyor.

b- Bu ayeti tefsir ederken Ibni Abbas ve talebe­si İkrime (Allah hepsinden razı olsun) bu emrin o dönemde varolan bir adaletsizliği ortadan kaldırmak  için  verildiğini  iddia  ederler. İslam'dan önceki günlerde, evlenilen kadınların sayısında herhangi bir sınırlama yoktu; bazıları bir düzine kadınla bile evlenirlerdi. Fakat on­ların artan ihtiyaçlarını karşılayamayınca, ye­tim yeğenlerinin veya diğer akrabalarının çare­siz yetim kızlarının mallarına el koyarlardı.Bu sebeple Allah, evlenebilecek kadınların sayısını en fazla dört ile sınırladı ve bunu da hepsine adaletli davranma şartına bağladı.

c- Sa'id b. Cübeyr, Katade ve diğe bazı müfes-sİrler bu emrin kadınların haklarını korumak için verildiğini söylerler. Onların İddiaları şudur: İslam'dan önce de yetimlere yapılan haksızlık kötü görülürdü, fakat kadınlara gelin­ce bu başkaydı. İstedikleri sayıda kadınla evle­nirler, vicdan azabı hissetmezler ve toplumdan çekinmeksizin onlara adaletli davranabilecek­ler ise bu sayıda kadın almalıdırlar. (The Mea-ning of the Quran, c. II, sh. 94-95).

Fıkıh alimlerinin ortak fikri şudur: Bu ayet, ev­lenilen kadınların sayısını sınırlar ve dörtten fazla kadınla aynı anda evli olmayı yasaklar. Hadisler de bunu destekler niteliktedir. Taİf in reisi Gıylan, müslüman olduğunda dokuz karısı vardı. Hz. Peygamber @, ondan sadece dört tanesini bırakıp diğerlerini boşamasını istedi. Peygamber @, Nevfel b. Muaviye'ye de beş karısından birini boşamasını emretmiştir.

Bu ayetin kadınlar arasında eşit davranmak şartıyla çok evliliği sınırladığına dikkat edilme­lidir. O halde kim adalet şartını tam olarak yeri­ne getirmeksizin bu izinden yararlanır ve birden fazla kadınla evlenirse, Allah'ı aldatmaya çalışmış olur. Bu nedenle İslam devletinin mah­kemeleri, bir kadına veya kadınlara yapılan haksızlıkları ortadan kaldırmak için zorlayıcı tedbirler alma hakkına sahiptir. Aynı zamanda bu emirde şart koşulan adalet esasından yola çıkarak, çok kadınla evliliğin tamamen yasak­landığı sonucuna varmak da kesinlikle yanlıştır. Bu, Kur'an'ın görüşü değil, sadece Batılı Hristi-yanlığından çok etkilenmiş olan bazı müslümanlann görüşüdür. Bunlar, Kur'an'ın da çok kadınla evliliğe karşı olduğunu, fakat o dönemde bu geleneğin çok yaygın olması nede­niyle, çok sert olmasından kaygı duyarak doğrudan yasaklamadığını söylerler. Kur'an çok evliliğe, bütün eşlere eşit davranıldığı süre­ce izin vermiştir. Bu şartı yerine getirmek ise, çok zor olduğuna göre tek kadınla evlilik tavsi­ye edilmiş olmalıdır.

Açıkça görülmektedir ki, bu görüş, zihin ve düşünce bağımlılığının bir sonucudur. Çünkü cok kadınla evlilik bazı durumlarda kültürel ve ahlâkî bir1 ihtiyaçtır ve aslen kötü değildir. Öyle kimseler1 vardır ki, isteseler bile bir tek kadınla yetinemezler. Çok kadınla evlilik izni, onların imdadına yetişir ve hem onları, hem de bütün toplumu yasak cinsi ilişkilerin zararlarından korur. Kur'an, İşte bu sebeple bu tür kimselere adalet şartını yerine getirmek şartıyla çok kadı­nla evlenme izni vermiştir. (The Meaning of the Quran).

Yukarıda da işaret edildiği gibi, bazı şartlarda, çok evlilik "kültürel, sosyal ve ahlaki ihtiyaç ha­line gelmektedir." Mesela, "savaş sırasında, özellikle çok sayıda insan öldürüldüğü zaman, cinsler arasındaki denge ciddi bir şekilde sarsı­lmaktadır. Bazı durumlarda, çok evlilik toplu­mu cinsî anarşiden koruyabilir, umumiyetle çok sayıda insanın öldürülüşünü müteakip erkeksiz kalmış birçok kadının bulunmasından doğacak sosyal keşmekeş ve ahlaki kötülüklerden koy birden fazla evlenme zaruret haline gelir. Böyle hallerde kadın, kendisini ve ehlini ^eslemek maksadıyla bazan çalışır. Ancak cinsi ihtiyacını nasıl giderecektir?

pu, onları bir av olarak erkeğin şehvetine kolay­ca düşürebilir. Fakat bundan başka, onların fıtri duyguları olan ve hayatlarını sıkıcı olmaktan kurtaran, yaşantılarını zevkli hale getiren şid­detli çocuk arzuları halen içlerinde kalacaktır.

Bazı durumlarda, dul kadınlar iffet ve namus­larının hiçbir itibarı olmadan cinsi arzularını is­tedikleri şekilde tatmin etmeye mi bırakılacak­lardır? Ancak erkeğin meşru olarak birden fazla kadınla evlenmesine izin verilirse ve hepsine her hususta adaletle muamele olunmaları sağlanırsa (ki erkeğin kontrolü dışındaki bir ala­kanın ötesinde) bu gibi toplumsal parçalanma­ların önüne geçilebilir.

Burada çok evliliğin gerekli olduğu başka du­rumlar da olabilir. "Bazı insanlar vardır ki, nor­malin üstünde bir cinsî kudrete sahiptirler. Bir­çokları ise, bir kadınla tatmin olurlar ve sırası­nda taşan cinsi aktivitelerini kontrol edebilirler. Kontrol edemedikleri takdirde, herhangi bir sıhhatli toplumun müsamaha göstermesi güç olan, başka kadınlarla meşru olmayan bir cinsî ilişkiye girmiş olurlar. Bunun yanısıra, burada çözümün sadece çok evlilik talebinde olduğu diğer başka hususlar da vardır, mesela zevcenin kısırlığı veya cinsî yakınlığı imkansızlaştıran müzmin bir hastalık bunlardan biridir. Birinci hususta, zevce kısır olduğu zaman, ona bunun için kabahat bulamadığımıza göre, zevce veya kocaya gönüllerinde besledikleri sevgiyi çıkartıp atmaları söylenebilir mi? Yine çocuk sahibi olmak gibi meşru bir hakkından dolayı kocayı -arzusu hilafını- mahrum etmenin adila­ne bir hareket olduğu söylenebilir mi? Böyle bir durumda en makul çözüm ikinci bir evliliktir. İlk zevce ortaklığa razı olursa erkeğin ikinci kadınla evlenmek hakkıdır. Eğer birinci kadın buna dayanamazsa onun için ayrılma kapısı açıktır. Ayrıca, cinsî birleşmeye mani devamlı hastalık hali de çok evliliği gerekli kılan bir du­rumdur. Elbette ki, hiç bir kimse cinsî temas ar­zusunun haddizatında çirkin birşey olduğunu iddia edemez. Dolayısıyla bu işin, bir kadının saadetini yıkmağa sebep olması doğru olmaz da diyemez. Aslında bu mesele kimsenin müstağni olamayacağı bir zarurettir. Eğer erkek kendi rızasıyla ve zevcesinin mutluluğunu dikkate alarak cinsî zorlamaya aldırmamazhktan gelir­se, bu, erkek namına asil ve cömertçe bir dav­ranış olarak daha hoş karşılanır, fakat Allah in­sana kolayca taşıyacağından fazlasını yükle-mez. Umumiyetle çok evliliğe müsaade edilme­yen toplumlarda her türlü rezaletin irtikab ettiği sahte bir asalettense, hakikatlerle olduğu gibi yüzyüze gelmek gerçeğe daha uygun ve daha iyidir." (Muhammed Kutub, islam the Misun-derstood Religion, sh. 121-123).

 

Çok Evliliğin Tarihi

 

İlk zamanlardan beri, çok evlilik insan toplu­munun yaygın bir kurumu ve tarihte bilinen bütün medeniyetlerin parçasıdır. Eski Hindis­tan'da, gelenekler birden fazla evliliğe izin ver­mekle kalmamış umumiyetle uygulanmıştır. Hindu krallarının birden fazla eşleri vardı. Rig Veda ve diğer Hindu dinlerinin kitaplarında kralların ve ünlü kahramanların birden fazla eşleri olduğunu zikreden birçok örnek vardır: Sarih olarak dört eş Krallar ve kahramanlar için zikredilmiştir ki bir Brahman'ın birçok karısı olabilir. Pandoe'lann kraliyet ailesine mensup ünlü atalarından Raja Pando'nun iki karısı vardı. (Abdül Hamid Sıddıkî: The Life of Mu-hammad @, Islamic publications ltd. Lahor, 1975).

Bu, Tevrat, Zebur ve İncil zamanlarında da uy­gulanmıştı. Tevrat'taki hükümler çok evliliği teşvik etmiştir. Önceki Peygamberlerin @ bir­çoğunun birden fazla zevcesi vardı. İbrahim @'ın iki zevcesi vardı. Yakub @'m dört ve Musa @'m da dört zevcesi vardı. "Davud @'m dokuz zevcesi vardı. Ancak, bazı kaynaklara göre, onun daha fazla sayıda zevcesi vardı ve bu zev­celerinin isimleri Tevrat'da anılmıştır." (Kadı Muhammed Süleyman; Rahmatal-Hl Alamin, cilt. I-II). Süleyman Peygamber @'ın binye-diyüz karısı ve üçyüz cariyesi vardı. (Krallar: 11-3) Ve Encyclopaedia Biblica'e göre, "sıra­dan bir Yahudi en fazla dörde, kari da, onse'kiz'e kadar karı alabilirler. (Cheyne and Black: Eneylopaedia Biblica, Birk (London), s. 2946). Tevrat'ın umumî halkın ve Peygamberlerinin birden fazla karı alma geleneğini hususi olarak zikretmesinde birçok sebep var. Peygamber İsa @, gelişini şu sözlerle zikretti: "O zamanda Se-ma'ın krallığı böyle olacak. Bir zamanla güvey­le buluşmak için yağ lambalarını alıp dışarı gi­den on kız vardı. Onların beş tanesi sersem ve diğer beşi de akıllıydı. Akıllı olanlar, lambaları için yağ dolusu kaplar aldıkları halde, sersem olanlar lambalarını aldılar, fakat ilave yağ al­madılar. Güvey gelmekte gecikmişti. Hazır olan beş kız onunla düğün şölenine girdiler ve kapı kapandı. Diğer kızlar geç kalmışlardı ve içeriye alınmadılar (Matta; 25:1.11). Mecazi bir tabir de olsa, eğer halen bu fiil İsa @ indinde gayrimeşru veya övgüye değer olmasaydı böyle bir misal vermezdi. Ve St. Paul, Korint'lilere şu sözlerle nasihat ediyor: "İnsan evlenmemekle iyi etmiyor. Çünkü orada çok ahlaksızlık var, her erkeğin kendi karısı olmalı ve her kadının kendi kocası olmalı... Kendinizi birbirinize ya­lanlamayın, ta ki önceden bir müddetliğine vak­tinizi duayla geçirmeye anlaştınız ise, fakat sonra evlilik ilişkilerinize tekrar başlayınız."

"Aslında, hepinizin benim gibi olmasını tercih ederdim, fakat herbirinin Tanrı'dan hususi bir marifeti vardır; bir kişinin bu hüneri, başka kişinin şu hüneri. Şimdi evlenmeyenlere ve dul­lara diyorum ki, size benim yaptığım gibi yalnız yaşamaya devam etmek daha iyidir. Fakat arzu­larınızı bastıramazsanız ilerleyin ve evlenin. İhtiras içinde yanmaktan evlilik daha iyidir. Ev­li kimseler için benim olmayan, fakat Rabb'ın olan emrim var: Karı, kocasını bırakmamalı, eğer yaparsa bekar durmalı, aksi takdirde ko­casıyla barışmalı; ve koca da, karısını boşama-malı."

"Fakat eğer evlenirseniz, günah işlemiş ol­mazsınız; ve eğer evlenmemiş bir kadın evlenir­se günah işlemiş olmaz." (Korintliler, 7:1,5,7,10,27,28).

Hristiyan krallarının birden fazla kadınla evlen­melerine dair birçok örnek var. Frederick Wil-hem II ve Philip, Kilise'nin ve St. Luther'in tas-vibiyle birden fazla kadınla evlendi. 1650 Nu-renburg konferansı'nda da birçok problemin önüne geçmek için halkın birden fazla kadınla evlenmesine izin verilmesi kararlaştınİdi.

Bu, çok evlilik kurumunun bütün zamanlarda bütün topluluklar tarafından meşru bir kurum olarak uygulandığını göstermektedir; hatta Ya­hudilerin Peygamberlerinin bile birçok zevce­leri vardı ve sonraki Yahudiler de bunu yasakla­madılar.

O halde, bu kurumu kendi sisteminde kurup, onu bütün kötülüklerden tasfiye edip, ve hatta yalnız bütün kadınlar için adaleti şart koşarak müsaade ettiği için Hristiyanlar özellikle on­ların papazları İslam'ı nasıl tenkid edebilirler. Adaleti yerine getiremeyen kimseler için sa­dece bir kadına izin verildi. Bu, herkese (bir­den fazla) 4 kadınla evlenmeye bir emir değil, ancak birden fazla kadına ihtiyacı olanlara ve hepsine adaletle muamele etmeye kabiliyetli olan kimselere verilmiş bir ruhsattır. Bunun yanısıra, burada hiç bir yanlışlık yoktur, o in­sanın beşerî zaafı sebebiyle verilmiş bir ruh­sattır. İnsan tarihindeki birtakım fikirler, dini veya seküler hiçbir destek bulamamıştır. Bütün dürüst ve asil kimseler, hatta Allah'ın Peygam­berleri @ bile, Hz. İsa @ ve Hz. Yahya @ hariç, birden fazla zevce aldılar ve bunu asla günah ve­ya düşüklük saymadılar. Hristiyanların uygula­maları olan nefsini tutma (self-daniel), nefsini yok etme ve (self-annihilation) ve münzevi ha­yat (monasticism) dahil çeşitli vasıtalar yoluyla nefsini köreltme ne bir mukaaaes kitap sahibi Peygamber tarafından Öğretilmiştir, ne de ya­ratıcı tarafından emredilmiştir. Bunlar İsa @'ın gayretli tabilerinin hiçbir ilahi tasdike veya Peygamberi tatbike dayanmadan kendilerinin kabul ettikleri bir hayat tarzıdır. Diğer yandan onlar, çok evliliğin, bayağılık ve düşüklük ol­duğunu, kurumlaşmamış ve asılsız olduğunu iddia etmektedirler. Eğer onlar İsa <2>'ın uygula­masına göre karar verselerdi, o zaman sadece çok evliliği değil, evliliğin bütün kurumlarını mahkûm etmeleri lazımdır. (The Meaning of the Quran, c.II, sh. 94-95).

 

Gerçeklere Dayalı Deliller

 

Aslında hakikat bundan çok uzaktır. Çünkü on­ların birçok bilgin ve reformistleri tarafından lütfedilen evlilik değil, bazı durumlarda çok ev- büyük bir coşkuyla tasvip ve tavsiye dlmişr: "Evliliğin yegane ve hususi birbiçi olarak, tek evlilik anlayışına göre bir kadının «"tüne evlenmek ağır bir suç, hakaret ve günah; Onunla beraber dine hürmetsizlik etmek sayı-ı aktadır. Birtakım özel mefkure ve sert evlilik kralları, aslında yeni gelişmiş modern Batı kültürü dışındaki kültürlerde bulunmamak­tadır. Böyle birşey Hristiyan doktrininin konu­larının içine bile alınmamıştır. Bu sert kurallar, ni çıkan Latter Days Sorints "Son Zamanlar Azizleri'nİn (Mormons) Kilisesi ve akideye muhalif olan Anabaptistler (14. asır) gibi bir­takım garip kilise ve grupların bir parçasıdır. Çok evlilik Ortaçağda Kilise tarafından kanu­nen uygulanmış ve kabul edilmişti ve kilise ta­rafından arasıra vukubulan resmi bir müessese olarak kabul edilmiş olup, geçen 17. asrın orta­larına kadar vaziyet buydu." (Ecyclopaedia Bri-tannica, London 1900, XIII, Article Marriage, sh. 950).

Şüphesiz, çok evlilik Batının ve Doğu'nun her yerinde birkaç asır öncesine kadar sosyal bir vakıa ve gelenek olarak kabul edilmiş ve uygu­lanmıştı. İngiltere'de bile çocuk katlini, zinayı, fahişeliği vesair gayrimeşru cinsî ilişkileri kontrol etmek için 17. ve 18. asırlarda çok evli­liğin kanunlaştırılması teklif edilmişti. (M. Mazharuddin Sıddıki, Women in islam, 1978, sh. 165-166). Zorunlu tek evliliğin mahzurları­na ünlü cinsiyet bilimcisi tarafından şu sözlerle işaret edilmektedir: "Gerçi tek evlilik iyi olur, ama iyi bir emir değildir. Eğer serbest tercih ile olsa; onunla ilgili kanun başka birşey."

Bir başka yazara göre, "Fakat sıkıntısı çekilen birtakım hususların çaresi ve tasavvur edilebi­len başka ihtimaller var. "Ekseriyet için", diye ilave ediyor, "çok evlilikle uğraşmanın en iyi yolu onu kendi haline bırakmaktır." Yine, Mr. Sauthern'a göre, "halkın ekseriyetinin tercih et­tiği tek evliliği sebepsiz yere devlet niçin zorla kabul ettirsin. Karşılıklı rızaya dayanan ve ço­cuklara zararlı tesiri olmadan uygulanan başka Çeşit evlilikler çok mu uzak? Devletin onları reddetme hakkı nereden çıkıyor?" (M. Mazha­ruddin Sıddıki; Women in islam, 1978, sh. 165-166).

Büyük üne sahip bir başka cinsiyet bilimcisi, Dr. Norman Haire, kanunlaştırılacak olan çok evliliğin toplumun çoğunluğuna birçok menfa­atler sağlayacağını iddia etmektedir. Şunu ileri sürmektedir: "Eğer çocuklar devlet tarafından desteklenmiş olsalar, meşru arkadaşlığın sayısını sınırlandırmaya gerek kalmayacaktır." Ve Profesör Dunlop'a göre, "Fertlerin bazısının tek evlilikle tam bir tatmin olmaya eremedikleri olabilir, fakat çok evlilikle, tatmin olma imkanı­na kavuşabilirler ve bireylerin kendilerine ne türde bir evlilik beraberliğinin kendilerine daha rnenfaatli olduğunu formüle etmelerini gele­ceğin nizamı onlara serbest bırakacaktır. Fransız bilgin, Dr. Le Bon şöyle diyor: "Cinsler arasındaki tabii ilişki olan çok evliliğe dönüş birçok kötülüklere çare olacaktır; fahişelik, zührevi hastalıklar, çocuk düşürme, gayri meşru çocukların sefaleti, cinsler arasındaki nisbetsiz-likten meydana gelen milyonlarca evlenmemiş kadınların talihsizliği, zina ve hatta kıskançlık bile sona ermiş olacak ve hakir görülegelen kadın, kocası tarafından gizlice aidatı-lmadığından haberdar olacak ve bundan teselli bulacaktır.

Dr. Westermack, çok evliliğin te'yîdi hususunda bir başka sebebi beyanla, hamilelik sırasındaki cinsî münasabetlerden sakınmayı sözkonusu et­mektedir. Kadınlar, hamilelik sırasında cinsî münasebetle ya az isteklidir veya istekleri hiç yoktur ve tamamen bu ilişkiden sakınmayı ter­cih ederler.Hatta uzmanlardan bazıları ilişkinin hamilelik sırasında kadının ve doğmamış ço­cuğun sıhhatine zararlarım belirtiyorlar. Dr. Westermarck'a göre çok evliliğe bir başka sebep de, kadına nisbetle erkeğin cinsi güç ve istekleri­nin fazlalığıdır. Dr. Robinson İse şöyle diyor: Erkekler genel olarak birden fazla kadına eğilimlidirler.,.. Yapılan araştırmalarda erkek­lerin sayıca önemli bir kısmı tek evliliği bıkkınlık verici, tatminden uzak ve hoşnutsuz­lukla karşılamakta, durumu bir çıkmaz olarak görmektedirler. Mr. Michels, şöyle yazıyor: Ne kadar iffetli olursa olsun, hiçbir erkek yoktur ki, en azından düşüncesinde veya hayal aleminde birden fazla kadına düşkünlüğü olmasın, olma­masından şüphe ederim. Bilim ve edebiyat ki­taplarının sayısız yazarları tarafından eserlerin­de dikkatler bu gerçeğe çekilmiştir. Erkekte cinsî arzu ve heyecan uyandıran tahrik kabili­yetleri fevkalade çoktur ve değişkendir; öyle ki bir kadının bunların hepsine mâlik olması tama­men İmkânsızdır. Dr. Miesel-Hess ise şöyle di­yor: Erkek, arzusunun hedefine varır varmaz tokluk hissetmekte, ancak bu defa da yeni cinsi tecrübeler peşinde koşmaktadır. Halbuki kendi­ni erkeğe veren kadın bu ilişkiye tam bir sebatla bağlı kalmaktadır. (M. Mazharuddin Sıddıki, Women İn islam, 1978, sh. 165-166).

Çoğu alim ve cinsiyet bilimcilerinin ortak görüşü; "erkek, yaratılışı itibariyle birden fazla evliliğe meyyaldir ve hiçbir kanun ve sistem bu fiili hakikati asla gözden uzak tutmamalıdır." şeklindedir. Aksi takdirde gayri meşru ilişkiler teşvik edilmiş olacak, toplumda ahlaksızlık ve zinaya sebebiyet verilmiş olacaktır. İslam, kadının evlilik haklarını korumak suretiyle toplumun tabii ihtiyaçlarını tamamen tanımakta ve erkeğin yaratılışında var olan istekleri için gerekli ruhsatı vermektedir. Zevceler tam bir adalet Ölçüsü uygulandığı zaman çok evlilik ha­yatına izin vermekte ve eş sayısını dörtle kısıtla­maktadır. Bir defada ve aynı anda dörtten fazla kadın ile evlenmeyi yasaklamaktadır. Bunu ka­bul etmez görünen batılılar genellikle fiilen bir­den fazla kadın ile evlilik ilişkisi içinde bulun­maktadırlar. Dr. Annie Besaht'ın sözleriyle: Batıda tek evlilik yapıldığı iddia ediliyorsa da gerçekte sorumluluğu olmayan fiili bir poliga­mi vardır; erkek bıktığı zaman metresini atmak­ta ve o da tedricen sokak kadını olmaya doğru batmaktadır. İlk eşlerin kadının geleceğinde hiçbir sorumluluğu olmamakta ve o kadın, çok evli bir yuvada barınan eş ve anneden yüz kat daha kötü bir konumda bulunmaktadır. Gece vakti batı şehirlerinin sokaklarında binlerce se­fil kadını gördüğümüzde, batının, İslam'ın bu hükmünü suçlayıp yalanlamasmdaki iki yüzlülüğünü hissederiz. Kadın için, yine onun saadeti ve ihtiramı için cok evlilik içinde yaşamak, tek bir erkekle, ilişkide olmak, ku­cağındaki meşru çocuğuyla saygı ııc Kuşatılmış olarak iffetsizlikten, alçalmaktan, sokaklara dökülmekten, gayrimeşru çocukla yuvasız ve ilgisiz kalmaktan, her gelip geçenin kurbanı ol­maktan, gece üstüne gece geçirmekten, ehil ol­mayan analıktan, hakir görülmekten; daha iyi­dir çok evlilik. (Muhammed Kutub; islam, The Misunderstood Religion, sh. 121-23).

Gerçek şudur ki, yukarıda da izah edildiği gibi, çok evlilik biyolojik olarak tabii ve mantıklı ol­makla beraber hayatın çeşitli alanlarında -fizikî, dini, ahlâk* ve birçok faydaları ihtiva etmekte toplum için daha uygun ve daha münasiptir. (Abdul Hamid Sıddıki, The Life of Muham-mad, Lahor, 1975).

İslam, toplumu pak ve iffetli tutmak istemekte­dir. Bundan dolayı çok evliliğe adaleti yerine getirmek suretiyle izin vermektedir, ancak met­rese ve flörtlüğe müsaade etmemektedir. Aynı şekilde fahişeliği her şekliyle yasaklamakta, zi­na fiiline karışan kimseleri cezalandırmaktadır. Ceza, kadına ve kendisiyle bu fiili işleyen erJseğedir. İslam, bu suretle insanları çeşitli türde-)0 bulaşıcı hastalıklardan ve ahlak dışı fiillerden korumaktadır. Bazı fiillerin diğer kötülüğü de sosyal ve malt sorumluluk duymadan her türlü cinsî zevk ve eğlence hayatım teşvik etmektir. İslam, toplumun böyle bir hayata sahip olması­na izi" vermemektedir. Çünkü cins* ilişkinin amacı yalnızca fiziki zevk değildir. Bunda cinsî tatminden daha önemli, olmasa da buna müna­sip başka fonksiyonlar vardır. Anneyi ve ço­cuğu korumak babanın toplumsal bir sorumlu­luğudur. Gayrimeşru ilişkilerden doğacak ço­cuklar problemi başlı başına bir meseledir. On­ların mesuliyetini kimse üstlenmemektedir. Bu­nun yanında evlilik dışı bağlarla bu tür ilişkilere diğer birçok sosyal, ahlâkî ve dinî etkenler karışmıştır ki, bu etkenler ahlaksız ve inançsız nesillerle toplumda te'sirini göstermektedir. Ayette geçen "Allah'a ve ahiret gününe inanan (insan)lar iseniz Allah'ın dini (ni uygulama hu­susumda sizi, onlara karşı acıma duygusu tut(up engelle)mesin." (4:2) ifadeleri bu sayılan kişisel ve toplumsal facialara işaret etmektedir. Bundan dolayı mü'minler İslam'ın bu hükümle­rinden asla taviz vermez ve böyle kişilere müsa­maha etmezler. Dolayısıyla Batı toplumunda yaygın bir uygulama olan metresleri,sekreterle-ri, kız arkadaşlığı, bayan müdireleri, vs. gibi ca­iz olamayan her münasebeti ve evlilik bağı dışındaki cinsî tatmin vasıtalarını yasaklayarak, kendi düzeninde meydana gelebilecek bütün bu gibi problemleri önlemiştir.

 

KISIM 10

 

HZ. MUHAMMED @'IN EVLİLİK HAYATI

 

Giriş

 

Hz. Muhammed @'ın çok başarılı ve huzurlu bir aile hayatı vardı. Aile hayatı içinde ne bir müna­kaşasına ne de herhangi bir hanımını azarlayıp kötü davranmasına rastlanmadı. Onun evlilik hayatı kusursuzdur ve bugünün evli çiftlerine bir örnektir. İnsanlar, yalnız tek eşle yaşama­larına rağmen halen eşleriyle yığınla problem, sıkıntı, kavga ve anlaşmazlıklarla karşı karşıyadırlar. O, farklı yaşlarda, farklı mizaç­larda, farklı aile görüşlerinde ve farklı anlayış seviyesinde bulunan zevceleriyle oldukça me-sud ve huzurlu yaşadı. Aişe (r.a) dışındaki bütün zevceleri dul idi, fakat hepsinin onunla karşılıklı çok iyi münasebetleri vardı ve ev halkının bütün üyeleri olarak saadet ve sükunet dolu bir hayat yaşardılar. Hz. Peygamber @ on­ların hepsine eşit davranırdı ve onlar da onu çok severlerdi. Hepsi sağlam ve güzel bir davranışla onun sevgisini kazanmaya çalışırdı. Hakikaten, O, bir sevgi ve muhabbet timsali bir ev halkı idi ve herkes için bir modeldi. Onun ehli beytinin her üyesi bir diğeriyle barış ve huzur içinde yaşadı.

Bir defasında Hz. Muhammed @, Aişe'ye ken­disine ne zaman kızgın olduğunu bildiğini söyledi. Aişe "Nasıl?" diye sorunca, dedi ki: Be­nimle iyi olduğun zaman "Muhammed'in Rab-binden" diyerek yalvanyorsun. Aişe tasdik etti. Bir bayram gününde, bazı erkekler mescidin avlusunda silah gösterisi yapıyorlar, mızrak-lanyla oynuyorlardı. Aişe de bu gösteriyi izle­mek istedi. Peygamber @ ona yardımcı oldu ve hanımı İle gösteri bitene kadar orada uzun za­man kaldı. Bir başka seferinde, Muhammed @, Aişe'nin, kendisi ile yarış etmesini istedi. Koştukları zaman, Aişe genç ve zayıf olduğun­dan öne geçti ve yarışı kazandı. Birkaç yıl sonra, Aişe büyüyüp ağırlaşınca, yine yarış ettiler ve Hz. Muhammed @, yansı kazandı ve hesaplarının şimdi tamam olduğunu söyledi.

Hadis ve Siyer kitaplarına geçen karşılıklı münasebetlerinde yumuşaklık, sevgi ve asaleti gösteren benzeri birçok hadise vardır. Enes şöyle rivayet ediyor: Safiye, Hafsa'nın, kendisi­ni "Yahudi'nin kızı" diye çağırdığını duyunca ağlamaya başladı. O ağlarken Rasulullah @ geldi ve ağlamasının sebebini sordu. O da Haf-sa'nm kendisine nasıl hitap ettiğini söyledi. Hz. Muhammed @ şöyle cevapladı, "Sen Peygam­ber kızısın; senin, amcan Peygamberdi ve sen bir Peygamberle evlendin, o halde onun senin üzerine övünecek neyi var?" Sonra da Hafsa'ya Allah'tan korkmasını söyledi. (Tirmizi ve Ne-sei).

Rasulullah @, ne zaman bir sefere çıkmaya ni-yetlense hanımları arasında kur'a çekerdi. Hz. Aişe'den şöyle rivayet edildi: "Bir seferde kur'a Aise ile Hafsa'ya isabet etti. Rasulullah gece olunca Aişe'nin mahfesine biner ve onunla görüşerek yol alırdı. Bir gün Hafsa Aişe'ye, Bu gece sen benim deveme binsen, sen görmediğin manzaraları görürsün. Ben de görmediğim yer­leri görmüş olurum, dedi. Aişe de 'pekâlâ diye­rek kabul etti. Bunun üzerine Hafsa, Aişe'nin devesine bindi. Rasulullah @ Aişe'nin devesine geldi. Halbuki onda Hafsa bulunuyordu. Haf­sa'ya selam verdi. Sonra yola devam etti. Niha­yet bir durak yerinde indiler. Bu suretle Aişe Ra-sullah'ı kaybetmişti. Durak yerinde indiklerin­de Aişe (teessüründen intihara teşebbüs edip) iki ayağını izhir otlarının arasına sokarak: Rab-bim bana akrep yahut yılan musallat etde beni soksun. Ben Rasullah'a birşey söylemeye muk­tedir olmayayım, diye dua etti." (Buharı).

Hz. Aişe anlatıyor:

Peygamber efendimiz Hz. Aişe'nin odasında İken kızı Fatıma çıkageldi. İzin isteyip içeri gir­di. Kendisini buraya diğer hanımlarının gönder­diğini, Aişe konusunda eşitlik İstediklerini söyleyince Peygamber @; "Kızım sen benim sevdiğimi sevmez misin?" diye sordu. Hz. Fatı­ma: "Elbette severim." deyince: "Öyleyse Aişe'yi de sev" buyurdular.

Hz. Fatıma, diğer ezvac-ı tahiratm yanına gidip durumu haber verdi. Onlar, mesele hallolmadı,sen bir daha git, dedilerse de Rasulullah'ın sev­gili kızı: "Vallahi, O'nun hakkında hiçbir zaman konuşmam." dedi ve gitmedi.

O zaman temsilci olarak Zeynep binti Cahş'ı gönderdiler. Rivayetin bu noktasında Hz. Aişe diyor ki: "Peygamber hanımları içinde bana ra­kip olabilecek sadece Zeynep'ti. Dini yaşama konusunda Zeynep'ten daha hayırlı bir kadın görmedim. Allah'dan O'nun kadar korkan, O'nun kadar doğru söyleyen, O'nun kadar akra­balarıyla ilgilenen, O'nun kadar çok sadaka ve­ren ve verdiği sadakayı O'nun kadar yetersiz ve değersiz bulan ve böylece Allah rızasını kazan­maya çalışan birini daha bilmiyorum. Yalnız çok hiddetlenip birden köpürür, sonra da he­mencecik İniverirdi. Zeynep İçeri girmek için izin istedi, girdi. Diğer hanımlarının temsilcisi olduğunu söyleyerek "Aişe konusunda eşitlik istiyoruz." dedi. Sonra da Hz. Aişe hakkında atıp-tutmaya başladı ve bir hayli şeyler söyledi. Bu arada Hz. Aişe Rasul-i Ekrem @'in gözüne bakıyor, acaba karşılık vermek için bana müsa­ade edecek mi diye fırsat kolluyordu. Peygam­ber @'m kızmayacağım anlayınca, Aişe karşılık vermeye başladı ve Hz. Zeyneb'i susturdu, bu­nun üzerine Rasul-i Ekrem @ gülümseyerek: "Ee, Ebubekir'in kızı" buyurdu (Buhari, Müslim, Nesei ve Ahmed). Buhari'deki rivayet­te Rasul-i Ekrem @'in Aişe'ye duyduğu muhab­beti pek iyi bilen ashab-ı kiram, O'na birşey he­diye etmek istedikleri zaman özellikle Hz. Aişe'nin gününü kollar ve hediyeyi O'nun odasına gönderirlerdi, ilavesi var. Ezvac-ı tahi-rat bu durumdan rahatsız oldukları için istiyor­lar ki; Peygamber @ mü'minlere söylesin de, hediyelerini sadece Aişe'nin gününde gönder-mesinler. İstedikleri eşitliğin sebebi bu.

Bu hadise, Peygamber @'ın ev hayatının mahi­yetine ve usulüne ışık tutmaktadır. Peygamber @, hanımları arasında eşitliğe riayet etmiştir. Onların hepsini mümkün olduğu kadar adalet ve hakkaniyet ölçüsünde, sıralarına göre ziyaret etmiş ve bütün ihtiyaçlarını tedarik etmiştir. Maddi İstek ve ihtiyaçlarının ana meseleleri arasında bir ayrım yapmamış ve hepsine aynı ik­ram ve muamelede bulunmuştur.

Fakat insanın sevgi ve muhabbet duyguları sözkonusu olur olmaz onlar üzerinde bir kontrolü yoktur. Peygamber @, da Aişe'ye diğer hanımlarından daha fazla muhabbet besledi. Rasul @'ın hanımlarının talebi sevgi ve muhab­bette de eşitlikti. Allah bu beşeri zaafı şu sözler­le zikretmektedir: "Ne kadar isteseniz de kadı­nlar arasında (tam) adalet yapamazsınız. Öyle ise (birine) tamamen yönelin ötekini muallakta (kocasızmış) gibi bırakmayın. Eğer arayı düzel­tir sakınırsanız, Allah bağışlayıcı, esirgeyici­dir." (4:129).

Bu ayette Allah, kocanın zevceleri arasındaki eşitliği kelimesi kelimesine yapamayacağını açıklığa kavuşturmuştur. Çünkü onlar bu hu­susların hepsinde eşit olamazlar. Erkekten, güzel hanımla çirkin hanıma, genç hanımla yaşlı hanıma, sıhhatli hanımla hasta hanıma, iyi huylu hanımla kötü huylu hanıma veya öğren­miş, bilgili hanımla bilgisiz olana sevgi ve mu­habbet meselelerinde eşit muamele talep etme­mektedir. İstediği şudur ki, zevce ihmal edilip fiilen hiç kocası olmayan kadın durumuna düşürülmemelidir. Eğer herhangi bir sebepten dolayı koca, onu boşamaz veya kadın da onu ta­lep etmezse, o halde en azından zevce muamele­si görmelidir. Bazı durumlarda kocanın tabia-tiyle gözde zevcesine daha fazla meyilli olduğu doğrudur. Fakat koca, konuşmamazlık yapıp sanki diğerleri onun zevcesi değillermiş gibi onları muallakta bırakmamalıdır. (Mevdudi, The Meaning of the Quran, c. II, sh. 171-174).

Hz. Aişe, Peygamber @'m hanımları arasındaki vaktini eşit böldüğünü ve, "Ey Allahım, bu sa­hip olduklarımla ilgili benim bölüşüm; o halde senin malık oldukların hakkında beni mesul tut­ma ve ben de mesul olmayayım" dediğini söyle­di. (Tirmizi, Ebu Davud, Nesei ve Ibni Mace).

Yukarıda nakledilen hadise, Peygamber @'m bütün zevceleri her ne kadar Allah korkusu ve takva ile muttasıf mümtaz hanımlar ise de, herşeyden önce insandılar ve insanın tabiatına aşılanmış beşeri zaafiyetlerden azade olamaya­caklarını ve olamadıklarını vurgulamıştır. On­ların hepsi Peygamber @'ı üstün bir sevgi ile sevdiler ve ondan azami sevgi ve muhabbeti sa­mimiyetle talep ettiler. Taleplerim Peygamber @'ın önüne bu ruh ile sürerlerdi. Yoksa kıskançlık veya hasetle değil. Ve bu sadece Pey­gamber @'a olan sevgilerinden dolayı tamamen onların beşerî duygularının tabii ifadesiydi. Eğer Peygamber <g> onlara adil ve hakkaniyetli davranmasaydı (sevgi ve muhabbet duyguları­nda) bu Peygamber @'ın kusuru olmazdı. (Müslim).

Bir rivayete göre Peygamber @, onbir defa ev­lendi. Bir başka rivayete göre onüç defa ve bir başkasına göre de onbeş defa evlendi. Vefat et­tiğinde geride dokuz zevce bıraktı. Onlar farklı yaşların, mizaçların, tabiatların ve isteklerin kadınıydı. Birçokları Arabistan'ın asil ve zengin ailelerinden gelmiş olup, evlerinde lüks ve rahat yaşadılar. Fakat Peygamber @'ın evinde değil lüks ve konfor'dan konuşmak, hayatın zaruret­lerinden bahsetmek ancak mümkündü. Pey­gamber©, zaman zaman günlerini aç ve oruçlu geçiriyor ve hanımları İçin ancak kanaat edebi­lecekleri kadar erzak tedarik edebiliyordu. Bu durumda onların şikayet edebilecekleri pek çok sebep vardı, fakat bu pek nadir olurdu. Bununla beraber, Peygamber (§>, Rabbine hep şükreder­di. Bu sıkıntılı durumlarda asla acı ve keder ala­meti göstermezdi.

Hz. Muhammed @, ilk defa derin muhabbetle sevdiği ve onun da aynı sevgi ve muhabbetle mukabele ettiği Hz. Hatice ile evlendi. Hz. Mu­hammed @, gençliğinin olgunluk çağında idî ve Hz. Hatice de yaşlanmaktaydı. Ancak Pey­gamber @, onunla çok mesut yaşadı ve biri ha­riç bütün çocukları ondan oldu. Tam yirmibeş mutlu yılını onunla geçirdi ve hayattayken başka kadınlarla evlenmedi. Vefatından sonra kim onun ismini ansa, Peygamber @, onun için sevgi hisleriyle yerinde duramaz ve heyecan­lanırdı.

Hatice'den sonra, Aişe, hanımlarından en çok sevileni oldu. O'nun Aişe'ye olan sevgisi halkın umumunun zevcelerine olan sevgilerinden ta­mamen farklıydı. O'na Aişe'den daha çok huzur ve sükunet verecek Safiyye, Cuveyriyye ve Zeynep binti Cahş gibi daha güzel, ilgi ve sevgi uyandıran genç hanımlar vardı. Safiyye son de­rece güzel ve gençti. Cuveyriyye de öyle. Aişe kendisi bizzat onların büyüleyici fiziki güzellik ve zerafe ti erinden bahsetmiştir. Fakat Peygam­ber @'ı Aişe'ye meylettiren onun fiziki zevk ve­ya çekiciliği değildi. Aslında, onun zeka kabili­yeti, anlayışı, bağımsız yargısı, sorulan, keskin ve derin feraseti ve geniş bilgisidir Peygamber @'ı cezbetmiş olan. Bundan dolayı Peygamber @ ona derin muhabbet besledi kî, kendisine da­ha yakın olabilsin ve insanların menfaati neyi gerektiriyorsa onu öğrensin. Zaman, Peygam­ber @'m bu konuda nasıl da haklı oluduğunu is­patladı. Bazı alimlere göre, İslami meselelerin dörtte biri sonraki nesillere Hz. Aişe tarafından ulaştırıldı.

Peygamber @'ın indinde en önde gelen şey, Al­lah'ın Dini idi; onun için hanımlarından onu en çok sevindireni, en çok öğreneni ve Allah'ın Di­ninde en gayretli olan idi. Dolayısıyla hanı­mlarının onu görüp onunla olma fırsatları daha çoktu, bundan dolayı onların problemleri ve di­nin emirlerini görerek uygulama konusunda bilgi sahibi olmaları için geniş vakitleri vardı. Fakat, bununla birlikte, problemlerin, görüşle­rin ve şeriatın ince noktalarının onlar tarafından dosdoğru bir şekilde anlaşılması istenildi.

Birtakım meseleleri anlamak için gerekli olan kabiliyet ve gayrettir. Dolayısıyla, kişinin on­lardan fayda sağlaması önemli bir husustur. Hz. Aişe bir müctehid kalbi ve zihniyetine malik idi; dinin hassas ve muğlak görünen meselelerini öğrenip anlamak için Peygamber @'a olan yakınlığını tam kullandı ve bu suretle Peygamber @'ın birçok mümtaz sahabesini geçti. Çoğu meselede, onun anlayış ve ferasetinin örnekleri vardı. Peygamber @'ı sevgide ve muhabbette diğer hanımlarından yakın yapan husus işte Hz. Aişe'nin bu yönleriydi.

Hanımlarının evlerine gidip onlarla bir süre otu­rup konuşmak Peygamber @'m normal günlük uygulamalarmdandı. Sırası gelen hanımın evi­ne gittiği zaman, geceyi orada geçirirdi. (Ebu Davud). Bu uygulamaya Peygamber @'m öğle (zuhr) namazından sonra gidip Ümmü Seleme ile başladığı bildirildi. (Zarkani). Yine, Pey­gamber @'m geceyi geçireceği hanımının yanı­na gittiği ve bütün hanımlarının orada toplanıp gece geç vakitlere kadar orada kaldıkları ve son­ra da odalarına gittikleri bildirildi. Bu açıkça, her ne kadar aralarında istenmeyen hadiseler geçmişse de umumiyetle birbirleriyle çok iyi ilişkiler içinde olduklarını ve birbirlerinin arka­daşlıklarından hoşlandıklarım yansıtmaktadır. Peygamber @'ın yegane idareciliği ve eşsiz ar­kadaşlığı hanımlarının davranış seviyelerini yükseltti ve iftira hadisesi dolayısıyla Hz. Aİşe ile ilgili olan vahiyde onun iffet ve namus sahibi olduğu açıklandı. Bu ahlak dışı hadiseyi pay­laşanlar ya münafıklardı yahut da ilgisiz kimse­lerdi. Peygamber @'ın bütün hanımları bunun dışındadır. Aişe'nin (r.a.) en büyük rakibi Zey-neb idi, fakat Peygamber @ ondan Aişe hakkı­nda sorduğu zaman, o ellerini kulaklarının üstüne koydu ve şöyle dedi: "Ey Allah'ın Ra-sulü! Ben kulağımı, gözümü işitmediğim, görmediğim şeyden muhafaza ederim. Vallahi ben, Aişe hakkında hüsn-ü şehadetten başka birşey bilmem." Aişe, ne zaman bu hadiseyi hatırlasa, doğruluğundan dolayı ona her zaman müteşekkirdi. (Siret en-Nebİ, c.II).

Peygamber @'ın hanımların zayıf ve hassas ta­biatlarını nasıl nazarı dikkate aldığı aşağıdaki hadiseyle gösterilmektedir. Bir defasında hanı­mları onunla birlikte seyahate çıkmışlardı. Sürücüsü develeri (mü'minlerin anneleri üze­rinde olduğu halde) hızlı sürmeye başladı. Pey­gamber @ şöyle dedi: "Dikkat et, bunlar cam bardak gibidirler. " (Buhari).

Safiyye, çok iyi yemek pişirirdi. Yine birgün ye­mek pişirdi ve Peygamber @, Aişe'nin evinde iken ona gönderdi. Aişe hizmetçinin elinden kabı aldı ve yere attı. Kab parçalara bölündü; peygamber parçaları kaldırdı ve birleştirdi. Sonra da başka bir kab aldı ve Safiyye'ye gönderdi. Bu arada tek kelime bile sarfetmedi. (Buhari). Birgün Aişe, Peygamber @ ile yüksek sesle konuşuyordu; tesadüfen Ebu Bekir içeriye girdi ve Aişe'yi tokatlamak istedi. Fakat Pey­gamber @ ikisinin arasına girdi. Ebu Bekir kızgın olduğu halde dışarı çıktı. Sonra Peygam­ber @ Aişe'ye şöyle dedi:" Yaa! Seni nasıl koru­dum?" Birkaç gün sonra Ebu Bekir (r.) geldi ve durumu değişmiş buldu ve şöyle dedi: "O de­fasında harbe İştirak ettiğim gibi şimdi barışa da iştirak edeyim." Peygamber @, "Evet, evet" de­di. (Ebu Davud).

 

 

Peygamber @'ın hanımlarının hayatı çok sade idi. Her ne kadar çoğunluk zengin aileden gel­miş olsa bile, beslenmek için az bir gelirle İktifa ederlerdi. Eğer tarih yapraklarına bakacak olur­sak, Muhammed @'m hayat tarzını yegane tarz olarak buluruz. Bu O'nun kendi modelidir. O in­sanoğluna mümtaz ahlak, manevi görüş ve uy­gulama ile net bir model olarak kalacak olan ba­sit yaşantı örneğini yerleştirmiştir. Bir anda kendisi ile birlikte yaşayan ve bu yüksek ideal­leri paylaşan dokuz hanımı vardı, fakat günde çeşit çeşit yemek için pek nadir umutları olurdu. Onlardan bazıları bu evlilikleri öncesinde çok lezzetli ve pahalı yemeklerden tattılar ve çok iyi ve zarif elbiseler giydiler. Bütün bunları kulla-nageldiler. Onlara bu alışkanlıklarını bırakmak zor gelirdi. Bunun yanısıra, iyi elbiselere, güzel yemeklere ve konforlu hayatın cazibesine tutul­mak kadının tabiatındandır. Fakat Peygamber @'ın eşliğinde onlar bu şeylerin hepsini unuttu­lar ve hayatlarının her dakikasını aziz bir şekilde onunla değerlendirdiler, beğenisini kazanmak istediler. Peygamber @ da onların hepsine mu­habbet duydu ve onlara büyük bir şefkat ve ne­zaketle nuamele etti.

Peygamber @ İslam'da inziva hayatını yasak­ladı. Ancak kendisi çok sade ve mütevazi bir ha­yat sürdürdü. Hayatının son yıllarında, artık Peygamber @ tüm Arabistan'ın gerçek yöneti­cisiydi ve her taraftan Medine'ye servet akmak­taydı. Hanımları bunları seviyordu ancak Ehli beyt'inin lükse müsamaha göstermelerini iste­miyordu. Hanımlarına, hepsinin kabul edip, in­sanlığın uyması için eşsiz bir örnek yerleştirdikleri, mütevazi, temiz bir hayatı, tenbih, nasihat ve teklif etti. İnsan tabiatı zayıftır ve bazen, dünyanın fizikî, maddi cazibesi ulvî fikirleri mağlub etmekte ve yüksek ideallerin önünde büyük bir engel oluşturmaktadır. Bunda gayri tabii bir yön yoktur. O'nun hanımları Medine'ye zengin savaş ganimetlerinin, servetin geldiğini ve halk arasında dağıtıldığını görüyorlardı. On­lara ise, ya çok az veriliyor ya da hiç verilmiyor­du. O'nun hanımlarından bazıları çok zengin ai­lelere mensuptular, bazıları da kabile reislerinin kızlarıydı.

Şimdi beytülmal'e pek büyük servetin aktığı görülmekteydi. Onlar günlük ihtiyaçlarını karşılayabilmek için bundan büyük pay isteme­ye başladılar. Bu durumda, onlar Hz. Peygam­ber @ ile kalmak veya maddi servet olarak ne is­terlerse alıp ayrılmaları arasında tercih ile başbaşa bırakıldılar. "Ey Peygamber! Eşlerine şöyle: 'Eğer siz, dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, gelin size mül'a (boşanma bedeli) vereyim ve sizi güzellikle salayım. Eğer siz, Al­lah'ı ve ahİret yurdunu istiyorsanız, (biliniz) ki, Allah, sizden güzel hareket edenlere büyük mükafat hazırlamıştır." (33:28-29).

Hanımlarının hiçbiri bu dünyayı istemedi. Pey­gamber @'m hanımlarının durumu diğer kadı-nlarmki gibi değildi. Onların halk arasında Al­lah'ın emirlerini ve Peygamber'in uygulama­larını yaymalarında özel vazife ve sorumluluk­ları vardı. Onların mü'minlerin anneleri (Vmmü'l-Mü'minin) olarak İslam'ın yavüması-na çalışıp, yardım etmeleri lâzımdı. Onlaı kendi keyiflerine göre serbest bir hayat süre­cek değillerdi. Onun İçin Knr'ân'ın yukarıdaki mezkur ayeımue; Kimıer yalnız aunyanın zevK ve zenginliğini istiyorlarsa onların Peygamber @'in mübarek ev halkının içinde yerleri yoktur, denildi. Fakat Hz. Muhammed @'ın sevgi ve dostluğuyla birlikte yoksulluk hayatı onlara dünyanın bütün zenginliğinden ve zevkinden daha sevgiliydi, onlar Muhammed @ ile kal­mayı tercih ettiler ve bir daha bu dünyanın büyük payından istemeyeceklerine dair söz ver­diler.

Kur'an'ın müteakip ayetinde de açıklandığı gi­bi, onların karşılıklı fedakârlıkları, manevi ve toplumsal mevkileri onların dini ve toplumsal vazifelerinden ileri gelmekte idi: "Ey Peygam­ber kadınları! Siz, kadınlardan herhangi biri gi­bi değilsiniz. Eğer (Allah'ın buyruğuna karşı gelmekten) korunuyorsanız, sözü yumuşak (tatlı bir eda ile) söylemeyin. -Sizin evlerinizde okunan Allah ayetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah latiftir, haber alandır." (33:32-34).

Aslında, Peygamber, ehlibeytinin huzur ve mutluluğu birçok maddi varlık ve imkanlar üze­rine bağlı değildi, samimiyete, ruhi-manevi münevveriyetlerine bağlıydı. Onların fiziki yakınlıkları ve bunun tesisi ilahi rehber ve Ra-suı'ün@, uygulamalarına bağlılıkları sebebiyle ahlaken, manen ve münevver oluşları üzerine kurulmuştu. Onlann seviyeleri ve hayat ölçüleri başkalarınınkinden tamamen farklıydı. Bundan dolayı ihtiyaçlarının kıtlığına rağmen onlar Ra-sulullah @'ın dostluğuna gerçek bir barış ve mutluluk kattılar.

Onlar, kocalarının ve onun dininin hizmetinde gece-gündüz çalıştılar ve bunda, dünyanın bütün zevkini tattılar. Paklığın, iffetin ve teva-zuun yüceliği şu sözlerle izah ve medhedilmek-tedir: "Ey Ehl-i Beyt (Ey Peygamberin ev halkı)! Allah sizden, kiri gidermek ve sizi terte­miz yapmak istiyor." (33:33). Hanımlarının hepsi fakirlik ve kıtlık çektiler. Hepsi de hiçbir yardım almadan işlerinde bizzat çalıştılar. Ha­mur yoğurdular, ekmek pişirdiler, evi temizle­diler ve diğer günlük işleri yaptılar, tıpkı diğer kadınlar gibi. O'nun en genç ve en sevdiği hanı­mı Aişe (r.) yatağını yapardı ve giysilerini yıkardı; gece abdest alması için misvak'ını ve suyunu yatağının yanına koyardı. Vücuduna ve saçma yağ sürme gibi bir kısım işlerine bizzat Aişe refakat ederdi. Aişe onun her isteğini memnuniyetle yapardı. Rasulullah @'a bağlılığı o kadar büyüktü ki, dilekleri Aişe için emirdi ve onun sevip sevmedikleri Aişe'nin de sevip sevmedikleriydi.

Bir defasında Aişe onunla birlikte seyahate çıkmıştı. Devesi azgınlaşıp Aişe üzerinde ol­duğu halde büyük bir hızla koşmaya başladı. Peygamber @ yerinde duramayarak: "Eyvah Zevcem!" diye bağırdı. Ve deve yakalanana ka­dar huzur duymadı.

Peygamber @ Aişe'yi bütün hanımlarından da­ha fazla severdi. Fakat bu sevgisini asla zengin­likle ve pahalı elbiselerle göstermedi. O da pey­gamber @'ın giydiği aynı basit elbiseyi giydi. Hz. Aişe'nin rivayetine göre Peygamber hanı­mlarının herbirinin sadece bir elbisesi vardı. (Buhari). Peygamber @ onların üzerinde ne za­man bir süslü elbise görse bunu onlara yasak­lardı. Altın ve mücevherat kadınlara helal ol­masına rağmen, Peygamber @ ev halkının böyle şeyler takmasını sevmiyordu. Bir defası­nda Aişe'yi altın bilezikler takınmış gördü. Bu, Peygamber'in hoşuna gitmedi ve ona (yabanî) yonca(dan yapılan) bilezikleri takmasının daha iyi olacağını ve onları safran ile boyamasını tav­siye etti. (Nesei) Aslında, Peygamber @'ın bütün ev halkına ipek veya altın süslerden müteşekkil elbiseler giymeleri yasaklanmıştı. Peygamber ©hanımlarına eğer bunları Cennet­te giymeyi arzuluyorlarsa bu dünyada onlardan kaçınmalarım söyledi.

Yıllık masraflarını görmek için ehlibeyt üyele­rine muayyen bir tahsisat verilirdi. Fakat hanı­mları çoğunlukla cömert davrandıklarından za­man zaman tahsisat yıl sonundan önce biterdi. Ayrıca Peygamber @ da misafirler getirirdi, özellikle mescidde yaşayan ve geçim vasıtaları olmayan Suffa ashabını davet ederdi. Bundan dolayı ehlibeyt zaman zaman ve bazen de günlerce yİyeceksiz kalırlardı. Peygamber @ ve hanımlarından bazıları, bu gibi durumlarda oruç tutarlardı. Allah'ın bir lütfü olarak hepsi kanaat ederek Peygamber ile kaldılar ve hiçbir şey hakkında asla şikayetçi olmadılar. Peygam­ber @'ın umumi davranışı gayet kibar, nazik ve ehlibeyt üyelerine muhabbet doluydu, öyleki, hepsi ona meftun oluyor ve seviyorlardı. Onu memnun etmede her biri diğerinden üstün ol­maya çalışıyordu.

Peygamber @, sabah namazından sonra, eğer Aişe uyamksa gelip onunla konuşurdu, yoksa yan tarafına yatar bir süre istirahat ederdi. Gündüz vaktinde eve geldiğinde, diğer insanlar gibi normal işler yapardı. El-Esved, Aişe'ye Peygamber @'ın evde ne yaptığım sordu. Aişe şöyle cevapladı: "Kendini ailenin hizmetiyle meşgul eder ve vakti geldiğinde namaz için dışarı çıkardı." (Buhari). Yine şöyle dedi: "Ra­sulullah ayakkabılarını tamir eder, giysilerini diker ve evinde hepinizin kendi evinde dav-andiğ1 S'b' davranırdı. O bir insandı koyununu ağıyor ve günlük işlerini yapıyordu." (Tirmi-:\ Hişam b. Urve, babasının Aişe'ye şöyle sor­duğunu anlattı: "Peygamber @ evde ne yapar?" O da cevapladı: "Sizden biri evinde ne yaparsa; giysilerini yamalar ve ayakkabılarını tamir eder." (İbni Saad). İbni Şihab, Aişe'nin şöyle de­diğini bildirdi: "Peygamber evde her zamanki işini yapar, fakat daha çok giysilerini dikmekle meşgul olur." (İbni Saad). Gerektiğinde evinin duvarlarım da onarırdı ve bu hususta başkalarının yardım etmesini istemezdi.

Hz- Aişe (r.) Rasulullah'dan şöyle nakletti: "Di-leseydim, ey Aişe, bana dağlar dolusu altın veri­lirdi. Kuşağı Kabe gibi yüksek olan bir melek bana gelip Rabbimin selam gönderdiğini ve eğer dilersem hem Peygamber hem hizmetkar olabileceğimi veya dilersem hem Peygamber hem de kral olabileceğimi söylediğini bildirdi. Ben Cebrail'e baktım. O ise mütevazi olmamı işaret etti. O zaman ben hem Peygamber hem de hizmetkâr olmak istediğimi söyledim." Aişe dedi ki: Ondan sonra Peygamber uzanarak ye­medi, hizmetkâr gibi yiyeceğini ve hizmetkâr gibi oturacağını söyledi. (Şerh es-Sünne). Aişe, Rasulullah @'ın şöyle buyurduğunu bildirdi: "Dünya, ikametgahı olmayanın ikametgahıdır ve mülkü olmayanın mülküdür. Bu, aklı olma­yan ve mal biriktiren içindir." (Ahmed) Aynı Şekilde şöyle dedi: "Üzerinde kuş resmi olan bir perdem vardı. Rasulullah şöyle dedi: 'Onu kaldır Aişe! Onu ne zaman görsem dünyevi şey­leri hatırlıyorum." (Ahmed).

Peygamber @'ın ehlibeytinin yaşantısının zor­luklar içinde sürdüğü ve çok defa kıtlık seviye­sine ulaştığı, fakat bunu kimsenin asla Peygam­ber @'e şikayet etmediğini bildiren birçok hadis mevcuttur. Aişe, ailesinin Rasulullah @ vefat edene kadar kendilerine iki gün peşpeşe doyu­racak kadar yeterli arpa ekmekleri olmadığını bildirdi. (Buhari ve Müslim). Peygamber @ şöyle buyurdu: "Ey Allahım! Bana fakir bir in­san hayatı ver, beni fakir olarak öldür ve beni fa­kirlerle hasret" Aişe niçin böyle dua ettiğini sordu. Peygamber şöyle dedi: "Çünkü onlar cennete zenginlerden kırk yıl önce girecekler. Ey Aişe! Fakir bir insanı geri çevirme, verebile­ceğinin hepsini ver, yarım hurma olsa bile. Eğer fakirleri sever, onları yanına yaklaştırırsan, Al­lah da kıyamet günü seni kendi yanma yak­laştırır." (Tirmizi ve İbni Mace). Yine buyurdu ki: "Müsrifçe bir yaşantıdan sakının. Allah'a kulluk için müsrifçe yaşamayın." (Ahrned). Bir defasında da "Eğer bir kimse Allah'ın verdiği az rızka razı olursa, Allah da ondan sadır olan az bir amele razı olur." buyurmuşlardır. (Beyhaki).

Fakirlik hayatı Peygamber @ tarafından kendi tercihiyle uygulandı. O, hayatta çeşitli prob­lemlerle karşılaşan mutat insanların basit hayatı gibi, yaşamayı tercih etti; onlar bazen yer, bazen aç kalırlar ve işlerini kendi elleriyle yaparlar. Bu yüzden Peygamber @ evinde hanımlarıyla, dışarıda ashabıyla mütevazi bir hayat geçirdi.

Birisi Hz. Aişe'ye sordu: "Peygamber yalnızken evde nasıl yaşar?" Aişe şöyle dedi:"O yere otu­rur ve yerde yer. Ve der ki: 'Ben kölenin yediği gibi yerim ve oturduğu gibi otururum çünkü ben Allah'ın kölesiyim." (İbni Saad). Aişe şöyle de­di: "Peygamber @ bir gün beni görmeye geldi ve yiyecek bir şeyim olup olmadığını sordu. Hiçbir şeyim yok dediğim zaman, 'O halde orucu gözetmeliyim" diye cevapladı. Bir başka gün bana geldiğinde, O'na, bana hediye olarak biraz hurma ve yağ verildiğini söylediğim zaman, 'Onu bana göster, çünkü güne oruçla başladım' dedi. Sonra yedi." (Müslim). Aişe dedi ki: "Ba­zen aylar geçerdi, yemek pişirmek için ateş yak­mazdık. Az bir et alınana kadar sadece hurma ve su ile yetinirdik. (Buhari ve Müslim).

Hz.Aişe, Peygamber @'m ailesinin iki gün peşpeşe buğday ekmeği yiyemediklerini ancak birinde hurma bulunduğunu bildirdi. (Buhari ve Müslim). Yine, Rasulullah @'ın vefatına kadar dolu hurma ve suları olmadığını bildirdi. (Mu-hari ve Müslim). Ebu Hureyre'nin Peygamber @'ın yaşantısından etkilenmesini Saad el-Mak-buri şöyle nakletti: Ebu Hureyre geçerken önle­rinde kızarmış bir koyun olan bazı kimseler onu yemeğe davet ettiler. O ise bunu reddetti ve "Ra­sulullah bütün bir buğday ekmeği olmadan bu dünyadan göç etti." dedi. (Buhari).

Enes, Medine'deki bir Yahudiye keçi postunu rehin verip ailesine biraz buğday alan Peygam­ber @ için koşup biraz buğday ekmeği aldığını anlattı. Ravi, Enes'den şöyle duyduğunu söyle­di: "Muhammed @'ın ehlibeytinin akşamları asla bir sa' ağırlığında buğdayları veya bir sa' ağırlığında hububatları olmazdı, halen dokuz zevcesi vardı." (Buhari).

Müşfik ve nazik bir kişi olarak Peygamber @'in ince ve asil vasıflarına Kur'an ebedi yaşayan bir şahittir." (3:159). Bu, O'nun mü'minlere karşı olan tabii davranışıydı. Nezaket ve şefkate daha Çok muhtaç ve layık olan hanımların göstermiş olduğu tabii davranışı insan tasavvur edebilir. Sağlam ve güvenilir bir insanlık medeniyetinin başlıca ve esas birliğim kurup sağlamlaştırmak için bu ilişkinin tabiatı, koca'dan olağanüstü ve nadir görülen bir muhabbet ve sevgi istemekte­dir. Siret, Hadis ve tarih kitapları Peygamber @'m evde hanımlanyla beraberliklerinin misal­leriyle doludur. Bu misallerde; sıradan bir kim­seyi ezebilecek türdeki imtihan şartları altında hanımlarına karşı göstermiş olduğu tutum ve davranışlarına şahit oluruz. Fakat, Peygamber @, hayatı ve ehlibeyti'ne karşı davranışları ile ebedi yaşayacak olan örneği tesis etmesi için gönderilmişti. Ve O, bu görevi layıkıyle yaptı. O'nun insanlık tarihinde bir eşi daha yoktur.

Yokluk içinde hanımları fızikt've malı durum­larına bakmadan, ona dünyadaki herşeyden da­ha çok muhabbet duydular. O'na yâr oldular. Onlar sıradan bir kadın değil, Peygamber hanı­mlarıydı. Onlardan da, diğer kadınlar için son­suz bir asalet, tevazu ve kanaat örneği tesis et­meleri beklenmekteydi.

Bu suretle ehlibeyti, gösterişten ve dünya me-taının çalımından âzâde; mümkün olduğu kadar sâde tutmak için Peygamber @'ın hanımları onunla sıkı bir işbirliğinde idiler. Hanımları da tıpkı onun gibi sâde yaşayıp, çalıştılar, pişirdi-ler, evlerini kendileri temizlediler. Kısaca, Pey­gamber @ ve hanımları evlerinde normal faali­yet ve meşguliyet içinde yaşadılar, çalıştılar ve hizmet ettiler, aynen diğer insanlar gibi onlar da evlilik müessesesinin zorluk ve kolaylıklarını, zevk ve sıkıntılarını yaşadılar.

Peygamber @'ın kendi tercihiyle ehlibeyti ile bir hayat geçirdiği, kendisine yeryüzünün hükümdarı veya mütevazi bir Peygamber ol­ması arasında seçim hakkı verildiği ve kendisi­nin de yukarıda izah edildiği gibi- ikinci hali seçmesinin İslam'ın talim, terbiye ve tatbiki hu­suslarında yanlış anlamalara fırsat bırakmaya­cak açıklıktaki örnek yaşayışı burada önemle zikredilmelidir. Aslında O, bu tarz bir hayatı ka­bullendi, sevdi. Lüks ve bolluk içinde bir hayat­tan uzak durdu, hanımlarına ve ashabına da, bu­nu tavsiye etti. Peygamber @'ın kendisi için söylemiş olup Ebu Umame tarafından nakledi­len sözleri, "Rabbim benim için Mekke vadisini altına çevirmeyi teklif etti. Fakat ben: 'Ey Rab­bim! Yetecek kadar yiyeyim ve bazı günler aç kalayım. Aç olduğum zaman sana tevazu göste­rebilir ve seni hatırlarım; ve yetecek kadar ol­duğu zaman da sana hamd ve sena ederim' de­dim" şeklindedir. Hz. Ömer'in rivayetine göre: "Muhammed @'m evine girdiğim zaman, için­deki eşyanın durumuna baktım. Vücudunun bir kısmını örtmek için yayılmış bir bez örtüsü ve ceviz lifiyle doldurulmuş bir yastıkla beraber basit bir yatak vardı; odanın bir tarafında biraz buğday ve ayağının yanında bir köşede yayıl t bir hayvan postu vardı. Yatağının yanında bir­kaç tane su tulumu asılıydı." Ömer, bunu görünce gözlerinin yaş dolduğunu söyledi. Ra­sulullah @, bu gözyaşlarının sebebini sor­duğunda o şöyle cevapladı: "Ya Rasulullah! Niağlamayayım! Yatağının lifleri yüzünde iz-ı bırakmış* Eşyalarınla birlikte bu küçük bir dadır- burada ne olduğunu görebiliyorum. Rum'un Kayser'i veya Pers'in Kisra'sı lüks ve konfor içinde yaşıyorlar. Halbuki sen Allah'ın Rasulü, seçilmiş kişi böyle yaşıyorsun" Pey-eamber<§>, şöyle dedi: "Ibni'l Hattab! Takdir et­miyor musun ki, onlar bu dünyayı seçtiler, biz de bundan sonrakini?"

yoksulluk içinde ahlak üstünlüğü: Hakikaten, yoksulluğun ve yan kıtlığın bu belli mütevazi hayatında, onlar çok yüksek manevi ve ahlaki mükemmelikte asil bir hayat sürdürdüler. Bu maddi hayatın manasını tam olarak kavraya­mamış olan düşük anlayışlı bayağı kimseler, hayatın fiziki zevkine kapılmışlar ve maddi varlıklarını reklam edip servet biriktirmektedir­ler. Ne var ki onlar aklın ve saadetin asıl huzuru­nu çok az elde ederler. Onlar hayatın muhtelif meşguliyetlerine içki ve kadınla geçirecekleri zamanlar için dayanmakta, bu dünyanın geçici zevk, eğlence ve konforuna aldanmaktadırlar. Bu geçici zevkler peşinde koşarken bütün mülk ve servetlerini bırakıp, hüsran içinde Ölmekte­dirler. Diğer taraftan, "kişilik" servetini amaçla­yan bir kimse ise ebedi mesut kalmaktadır. Doğu'nun ünlü şair ve düşünürü Dr. Muham-med İkbal'in sözleriyle, "Kişilik serveti bir kez erdi, bizi bırakmıyor, halbuki 'bedenin' serveti gölgedir; gelir ve gider."

Peygamber @ ve ehlibeyti, fiziki zevklerin ve maddi varlığın manasını yitirdiği o manevi ve ahlakî kemalata vasıl oldular. Onlar hayatın görünüşünün hakikatini ve onun berbat sonunu görebiliyorlardı, onun için huzurun ve bahti­yarlığın Rabbinin dostluğunda olduğu ebedi ve eskimeyen zevkine gittiler: "Bunlar; iman edenlerdir, Allah'ın zikriyle gönülleri (vicdan­ları) huzur-u sükuna kavuşanlardır. Haberiniz olsun ki, kalbler ancak zikrullah ile huzura ka­vuşur." (13:28). Hiç şüphe yok ki, bu geçici dünyada huzur ve bahtiyarlığı elde etmek sade­ce Rabb'ın hatırlanmasına ve O'nun yolunda gayret sarfetmeye bağlıdır. Peygamber @ ve ehlibeyti daima Rabblerini hoşnut eden dua ve işlerde hizmetteydiler. Onların hayatlarının her dakikası Allah'ın rızasına rapt olmuştu. Kur'an'm aşağıdaki ayetinde geçen şu ifadeler onların hayatlarının gerçek tablosudur: "Onlar (o salim akıl sahipleri öyle insanlardır ki,) ayak­ta iken, otururken, yanlan üstünde (yatar) iken (hep) Allah'ı hatırlayıp anarlar ve göklerin, ye­rin yaratılışı hakkında İnceden inceye düşünürler. (İmâl-i fıkr ederler ve şöyle derler:) 'Ey Rabbimİz! Sen bunları boşuna yaratmadın. Sen (bundan) pâk ve münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru." (3:191).

Peygamber @ ve ehlibeyti sözleriyle ve fiille­riyle İslam talim ve terbiyesini her zaman insan­lara açıklayıp yaymaktaydılar ki, hayatın bu yönü her alanda ve bölgede diğer bütün yönler­den üstün gelsin ve tatbik edilsin. Onlann kendi arzu ve istekleri, hoşlandıkları ve hoşlanmadı­kları önemli değildi, onlar kendilerini tamamen Allah'ın dininin emrine teslim ettiler. Aslında, onlann arzu ve dilekleri tamamıyle Allah'ın ka­nununa boyun eğmişti. Bundan dolayı onlann fiil ve eylemleri kendiliğinden olan bir itaatle Allah'ın emrine itaat etmekteydi. Ve onlann fi­ziki varlıkları Allah'ın mesajını yeryüzü halkı arasında yayan belgelerdi. Böyle bir anlayış ve tavırda, maddi zenginlik veya kıtlık önemsene­cek bir mesele değildir. Hayatın hikmet ve fel­sefesini doğru anlayan bir kimse için, onun dostluk sevgisinde açlık onun cennetidir ve onun yokluğunda bir zenginlik tıpkı çöl veya cehennem gibidir.

Peygamber @ ve ehlibeyt mensupları Rabble-riyle şüphe olmayan sıkı bîr yakınlık geliştirdi­ler ve her meselede ona tam güvendiler, herşeyi O'nun için ve O'nun rızası için yaptılar: "Sen O mutlak galib, o çok esirgeyici (Allah'a) güvenip dayan. Çünkü hakkıyla işiten, hakkıyle bilen bizzat O'dur." (26:217-220). İnsan ve onun işle­ri her zaman Rabbinin gözetlemesi altındadır: "Sen herhangi bir işte bulunmaya dur, onun hakkında Kur'an'dan birşey okumaya dur ve sizlerde hiçbir iş işlemeye durun ki, onun İçine daldığınız vakit biz başınızda şahidizdîr. Ne yerde, ne gökte zerre ağırlığınca birşey Rabbi-nizden uzak (ve gizli) kalamaz. Bundan daha küçüğü de daha büyüğü de hariç olmamak üzere (hepsi) muhakkak apaçık bir Kitab'da (yazı­lıdır." (10:61).

İnsan, Rabbine en yakın namazda olur; onun için Peygamber @ "namaz gözümün nurudur" demiştir. Diğer bir ifadeyle, zihnin gerçek huzuru namazdadır ve hiçbir servetin çokluğu ve­ya azlığı zihnin bu vaziyetine tesir edemez.

Peygamber @, ev halkını da kendisi ile birlikte bu anlayış seviyesine ve tarzına çıkarmak için büyük gayret gösterdi ve bu gayretinde tama-miyle başarılı oldu. Peygamber @'ın hanımları, dünyevî varlık ve Peygamber @ arasında bırakılınca, maddi zenginliğe ve dünyevi zevk­lere karşı onların hepsi Peygamberi @, yoksul­luğu ve kıtlığı seçtiler. Bu, şu gerçeğin elle tutu­lur delilidir ki: O'nun bütün hanımları, Peygam­ber @'la manen ve ruhen rahat ve zevkli bir ha­yat sürüyorlardı. Bu hayatı teklif edilen maddi zenginliğe değişmek istemediler. (33:28-29). Hz. Peygamber ve ehli beyti, şartlar gereği yok­sulluk ve kıtlığa zorlanmış değillerdi. Onlar lüks yaşantıdan daha çok sevdikleri bu sade ha­yatı kendi ihtiyarlanyla seçtiler. Bu sebeple Peygamber @: "Ey Allahım! Bana fakir bir adam hayatı ver, beni fakir bir adam olarak öldür ve beni fakirlerle hasret." demiştir^ (Tir-mizi ve İbni Mace).

Bununla birlikte, yoksulluk bir meziyet veya Kur'an ve Rasul tarafından emredilmiş bir hal değildir. Ruhbanlık ve onun bütün dayanağı İslam'da yasaktır: "Onların (yeni bir adet olmak üzere) ihdas ettikleri ruhbanlığa (gelince) onu üzerlerine biz farz kılmadık..." (57: 27).

RasûluUah @, "İslâm'da ruhbanlık yoktur." ve "Bu ümmette ruhbanlık, Allah yolunda cehd göstermektir (cihad ft sebilitillah)." bu­yurmuştur (Müsned-i Ahmed).

RasûluUah @'in ashabından birkaç kişi onun zevcelerine, evinde gizlice yaptığı ibadeti sor­muşlardı. Aldıkları cevaba göre bu ibadeti az gören birisi: "Ben iftar etmeksizin sürekli oruç tutacağım"; diğeri: "Ben yatağa yatmayacağım" demişlerdi. RasûluUah @ bunları duyunca, Allah'a hamdu senadan sonra, şöyle buyurmuştur: "Bazı kimselere ne oluyor ki, (şöyle şöyle) diyorlar. Fakat ben namaz kıla­rım, uyurum, oruç da tutar, hanımlarımla da bulunurum. Şu halde kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir." (Buharî ve Müslim).

Enes, Rasulullah @'ın şöyle buyurduğunu bil­dirdi: "Nefislerinizi ağır baskı altında tutmayın­ız, yoksa Allah size baskı yapar. Bir grup kendi nefislerine ağır hayatı benimsediler ve Allah da onlara sert muamele yaptı. Bak! Onların kalın­tıları manastırlarda ve kiliselerde bulunuyor." (Ebu Davud). İşte bu yol Peygamber @'m be­nimseyip tatbik ettiği ve hanımlarının da be­nimseyip tatbik etmelerini istediği yoldur. Bu­nunla beraber bu ruhbanlık yolu değildi. Hayatı halk arasında gayret ve faaliyetle geçti, onlarla sevinç ve neşelerini olduğu kadar keder ve acı­larını da paylaştı. Savaşlar dolayısıyla Medi­ne'ye çok servet akmaktaydı ve bunlar Peygam­ber @'ın elinden geçmekteydi. O ise hepsini halk arasında dağıtıyordu ve ev halkı için ondan hiçbir şey almıyordu. Bu, O'nun kendi tercihiy­di ve O, Allah nzası için hayatının her dakikası­nı yoksullukla geçirerek tatlandırdı. Onun ha­yatı bütün zengin ve fakirler için ibretlerle dolu­dur. Rasulullah @ öncelikle fakirlerle olmayı tercih etti ki, fakirler onun kanaat ve yoksul­luğundan ders alsınlar. Zenginler de mal ve ser­vetlerini fakirlerin saadeti için harcamaları hu­susunda uyarılmışlardır. Bununla beraber İslâm, zenginliği emrediyor veya yasaklıyor ve­ya konforlu bir hayat yaşayan kimseyi tasvip et­miyor demek değildir. Bilakis, İnsanların bu ha­yattan hoşlanmalarına ve Allah'a minnettar ol­malarına izin vermektedir: "De ki: 'Allah'ın, kulları için çıkardığı zİneti, temiz ve hoş rızikları kim haram etmiş?" (7:32). Allah, ser­vetinden istifade etmelerini, fakat boşa sarfet-memelerini emretmektedir. (7:32). Daha çok onlara Allah'ın servetini kullanmaları, gizleme­meleri emredilmiştir: "Onlar, hem cimrilik ya­pan, hem insanlara cimriliği emredenler, Al­lah'ın lütfü inayetinden kendilerine verdiğini gizleyenlerdir. Biz o nankörlere hor ve hakir edici bir azab hazırlamışızdır." (4:37). Aslında, yasaklanan cimrilik ve israftır. Eğer kişi serve­tini Allah'ın sınırları içinde kendisi için indiril­miş olan davranış kanununu ihlal etmeden har­carsa, o başarılı bir insandır. Bu suretle asıl olan Allah korkusu (takva)dır ve eğer insan takvayı servet içindeyken muhafaza eder tutarsa, o fazi­let sahibi bir kimsedir. Diğer yandan, eğer fakir bir insan Allah'ın sınırlarını çiğnerse, takvasını kaybeder ve kötü bir insan olur. Bu suretle tak­vayı elde etmek insanın kendi elindedir. İster fakir olsun, ister zengin; Allah, insanın şekline ve­ya servetine bakmaz, insanların kalblerine ve amellerine bakar.

Hz. Muhammed @, bazıları zengin ailelere mensup olan, bazıları da kabile reislerinin aile­lerinden gelen ev halkının fedakârlıklarına tam müdrikti; bundan dolayı O sık sık onları mem­nun etmeye ve maddi varlığın azlığını telafi et­mek için onları mesud etmeye çalışırdı. Günümüzde insanlar sadece bir eşle evlilik ha­yatını sürdürdükleri halde ailenin huzur ve sükununu temin edememekte, eşler arasında sık sık tartışma ve ayrılıklar baş göstermektedir. Peygamber @, hayatı boyunca onbir kez evlen­di, Fakat hanımlanyla huzurlu ve saadet içinde bir hayat geçirdi. Aralarında pek müşfik ve sa­mimi münasebetleri vardı. Hanımlarına karşı davranış ve tavırları sebebiyle onlardan herhan­gi bir şikayet almadı.

 

Hürmetkar Eş

 

Hz. Muhammed @, son derece latif ve muhab­bet dolu bir koca idi. Hanımlarının her birinin hissiyatına dikkat gösterir, onları hiçbir zaman incitmezdi. O bir rasul, devlet başkanı, hakim, başkomutan gibi değişik alanlarda, çok çeşitli hizmet ve sorumluluklarına rağmen hanımları­nı her gün ziyaret eder, onlarla oturur, sohbet eder, problemlerini büyük bir ilgi ve muhabbet­le dinlerdi. Bu O'nun çok bilinen bir uygula­masıydı. Bütün ashabı da O'nu izlemekle emro-lundu. Ebu Hureyre, Rasulullah @'ın şöyle bu­yurduğunu anlattı: "Bir adamın iki hanımı olup da onlara hakkaniyet ve adaletle muamelede bu­lunmazsa, Kıyamet Günü o adam bir tarafı yere sarkık olduğu halde gelecektir." (Tirmizi, Ebu Davud, Neseİ, İbnİ Mace ve Darimi).

Peygamber @, her hanımına eşit gün tahsis etti ve bu düzene bağlı kaldı. Fakat Sevde'nin yaşlanıp sırasını Aişe'ye vermesiyle Peygamber @, Aişe'ye iki gün tahsis etmiş oldu. Hz. Aişe anlatıyor: "Şevde yaşlandığı zaman şöyle dedi: 'Ey Allah'ın Rasulü! Ben Aişe'ye, beni ziyaret ettiğin günü veriyorum." Böylece Rasulullah @, Aişe'nin günlerini ikiye çıkarmış oldu. (Buhari ve Müslim).

Hastalığı sırasında son günlerini diğer hanı­mlarının müsaadesiyle Aişe'nin yanında geçir­mek istiyordu. Yine Hz. Aişe anlatıyor: "Öldürücü hastalığı sırasında sordu: 'Yarın ne­rede kalacağım?' Peygamber @ aşikare Aişe'nin tarafına bakıyor ve hanımlarının ken­disine müsaade etmelerini istiyordu. Hanı­mlarının hepsi de, nerede isterse orada kalması­na müsaade ettiler ve Peygamber @ vefat edene kadar Aişe'nin evinde kaldı. (Buhari). Bu, O'nun hanımlarına karşı davranışında ne kadar nazik ve kibar olduğunu göstermektedir. O, hastalık halinde bile sıralarını gözetiyor, fakat onlara hepsinin de kabule hazır oldukları is­teğini ima ediyordu. Bu onların ilişkilerinin bir başka safhasını göstermektedir. Hanımlarının hepsi O'na sonuna kadar bağlıydı ve asla Rasu­lullah @'ın memnun olmayacağı birşeyi yapm­ıyorlardı. Onlar Peygamber @'ın son günlerini Aişe'nin yanında geçirmek istediğini anlar anla­maz, hepsi birden anlaşıp kendi tercihine bıraktılar. Gerçekte, Peygamber @'ın hanı­mlarına karşı göstermiş olduğu adil ve hakkani­yet içindeki muamelesi onlar arasındaki bu sev­gi ve muhabbeti geliştirip güçlendirdi. Hanı­mları arasındaki sıra eşitliği prensibi Peygam­ber @ tarafından kesin bir şekilde yürütülmek­teydi. Enes'in rivayetine göre: "Peygamber @'m uygulaması ve ümmetine tavsiyesi şudur: 'Bir kimse ikinci evliliğini bir bakire ile yapmışsa, yedi gün bakire İle kalmalı, sonra sırası ile kalmalı; eğer bir kadınla yapmışsa onunla üç gün kaldıktan sonra sıralarına riayet etmelidir." (Buhari).

İhtiyaçların Temini: Peygamber @, yeterli de­recede yıllık ihtiyaçlarım hanımları arasında dağıtır, ev halkı arasında hiçbir şekilde fark gözetmezdi. Beni Nadir ve Hayber'in ganimet­leri alındığı zaman, Peygamber @, yıllık mas­raflarını karşılamak için hanımlarının hepsine eşit pay verdi. Hz. Ömer'den şöyle nakledildi: "Peygamber @, Beni Nadir bahçelerinin hur­malarını satardı ve ailesi için bîr yıl yetecek ka­dar yiyecek ihtiyacını depolardı." (Buhari). Ma­lik b. Evs, Ömer b. Hattab'dan şöyle rivayet etti: "Kur'an'ın, "Allah'ın rasulüne ganimet olarak verdiği, kâfirlerden geri kalan mallar için, siz ne at ne de deve koşturdunuz..." (59:6) ayetini naklederken şöyle dedi: "Bu malın içinden Ra-sulullah @, ailesinin yıllık ihtiyaçlarını sağlardı. Şayet artmışsa, onu Allah'ın mülkü ne­reye sarfediIİrse oraya sarfederdİ." (Buhari). peygamber@'ın her bir hanımına yıllık masraf­larını karşılamak için 80 mıskal hurma ve 30 miskal buğday verildiği beyan edildi. (Buhari). (I Miskal= 1.5 dirhem= 4.875 gr.'a tekabül eder). Bütün yıl için hanımlarının ihtiyaçlarını eşit olarak dağıtması O'nun ömrü boyunca yeri­ne getirdiği bir uygulamaydı. Ve bunu ashabına da tavsiye etmişti. (Tabaqat İbn Sa'd, c. VIII).

Rasulullah @'ın ümmetine yaşayarak tavsiye ettiği muameleleri bütün insanlık için örnek, ebedi davranış kurailarıdır. Ebedi prensip şu ifadelerle zikredilmektedir: "Sana (Allah yo­lunda) ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: 'Verdiğiniz hayır (mal), ana-baba, yakınlar, öksüzler, yoksullar ve yolda kalmış(lar) içindir. Yaptığınız her hayrı muhakkak Allah bilir." (2:215).

İslam, kişinin ailesinin ihtiyaçlarını karşıla­masına büyük önem vermekte ve onu fazilet ve ibadet olarak nitelendirmektedir. Peygamber @ şöyle buyurdu: "Aliah adına bir dinarı köle azad etmeye, bir dinarı muhtaç ve çaresizlere ve bir dinarı da ailenize harcadığınız zaman, aileniz için harcadığınız bir dinar ibadet ve fazilet ameli sayılır ve Allah tarafından cömertçe mükafat­landırılır." (Müslim ve Tirmİzİ).

Peygamber @'ın şöyle buyurduğu bildirildi: Adamın biri elindeki dinar ile ne yapması gerek­tiğini Peygamber @'a sordu. O da: "O'nu kendin İçin harca." dedi. Bir başka hadisinde Hz. Pey­gamber @ şöyle buyurmuştur: "Kendi nefsinize harcamakla başlayın." (Ebu Davud). Ebu Musa el-Ensari, Peygamber @'dan şöyle nakletti: "Allah'ın mükafatını elde etmek maksadıyla bir Müslüman ailesine harcadığı zaman bu onun için sadaka sayılır." (Buhari). Bîr başka seferin­de Peygamber @ şöyle buyurdu: "Kendinize,, çocuklarınıza, hanımınıza ve hizmetçilerinize ne harcarsanız o sizin adınıza hayırdır." (Müslim, Ebu Davud ve Nesai). Sa'd anlatıyor: "Ben hasta iken Peygamber @, beni Mekke'de ziyaret etti. O'na: Benim malım var; bütün malımı Allah yolunda miras bırakabilir miyim? dedim.  Peygamber @  'Hayır' dedi.  Ben, 'Yansını?' dedim. O, 'Hayır' dedi. Ben: 'Üçte bi­rini?' dedim. Peygamber (§>: 'Üçte biri olur, yine de fazla. Sen onları başkalarına el açmamaları için ehline miras bırak. Ehlin için her ne harcar­san sana hayır yazılır ve bunlar sadaka sayılır." dedi ve İlave etti: "Şüphesiz sen, Allah rızasını arayarak hiçbir nafakayı infak etmezsin ki, on­dan dolayı ecir kazanmış olmayasın, Karının ağzına verdiğin lokmaya varıncaya kadar." (Buhari). Ebu Mes'ud, Ukbe b. Amr'dan şöyle demiştir: "Peygamber© buyurdu ki: 'Birkim­se, ehline ecrini yalnız Allah'dan umarak infak etse, bu nafakası kendisi için sevabca sadaka gi­bi olur." (Buhari).

Kişinin ev halkına ve ihtiyaçlarına harcamaları zaruridir. Ebu Hureyre'den Peygamber <a)'ın şöyle dediği rivayet olunmuştur: "Rasulullah @; "Yüksek el, alçak elden hayırlıdır. Biriniz nafakası kendisine ait olandan başlar. Kadın; beni ya doyur ya boşa, dtr." buyurmuşlardır. (Dare Kutni). Yine Ebu Hureyre'den şöyle de­diği rivayet edilmiştir: "Biz bir defa Nebi @'m huzurunda otururken birisi geldi ve: 'Ya Rasu­lullah ! Perişan oldum' diye halinden yakındı. Rasulullah: 'Sana ne oldu ki?' diye sordu. O kimse: 'Ya Rasulullah oruçlu iken zevceme yaklaştım' cevabında bulundu Rasululiah: 'Azad edecek bir köle bulabilir misin?' buyurdu. Adam: 'Bulamam.' dedi. Rasulullah: 'Öyle ise iki ay ardarda oruç tutmağa gücün yeter mi?' di­ye sordu. Adam:'Gücüm yetmez, hem ben bu fe­lakete oruç yüzünden uğramadım mı?' dedi. Ra­sulullah: 'Altmış yoksulu doyurmak yolunu da bulamaz mısın?' buyurdu. Adam: 'Hayır, bula­mam' dedi. ve Ebu Hureyre'nin rivayetine göre huzurda oturdu, bekledi. "Biz ne olacağına inti­zar etmekte iken Nebi @'a içi hurma dolu bir zenbil getirildi. Rasulullah : 'Hani o kişi, nerede­dir?' buyurdu. Adam: 'Benim' diye ayağa kalktı. Rasulullah @, 'Bu hurmayı al, yoksullara sada­ka et!' buyurdu. Adam: 'Ben fakir bir yoksula mı vereceğim ya Rasuiullah! Allah'a yemin ederim ki, Medine'nin kara taşlı iki nahiyesi arasında benim ailemden daha fakir bir aile yoktur!' dedi. Bunun üzerine Nebi @ dişleri görününceye ka­dar güldü. Sonra da adama: 'Haydi bu hurmayı al, ailene yedir!' buyurdular." (Buhari).

Eğer koca cimri olup ailesine ve halkına geçim­leri için yeteri kadar vermiyorsa, o zaman kadın kocasının malından izinsiz olarak uygun bir pay almaya yetkilidir. Aişe (r.a)'dan rivayet edil­miştir. Demiştir ki: "Ebu Süfyan'm karısı Hind binti Utbe Rasulullah'm yanma girdi ve 'Ya Ra-sulullah, gerçekten Ebu Süfyan pek cimri bir adamdır. Bana, kendime ve çocuklarına yete­cek kadar nafaka vermiyor. Ancak onun haberi olmaksızın malından bir şey alırsam o başka. Acaba bana bunda bir günah var mıdır?' dedi. Rasulullah @: 'Onun malından sana ve çocuk­larına yetecek kadannı bilinen bir şekille al, bu­yurdular" (Buharı). Bu hadis, bîr kimseye karısı İle çocuklarının nafakasını vermenin vacib ol­duğuna delalet etmektedir.

Böylece Peygamber @, kocaya karısının ve ço­cuklarının bakımını zorunlu kıldı. Bunu kocanm namına sevap olarak saydı. Bir başka ifa­deyle, erkeğin, ev halkının bakım ve ihtiyaç­larını karşılaması için sarfettiği gayret, kendi hesabına hayırdır ve Allah nezdinde ibadettir. Bu şekilde Peygamber @, bu ahlaki ve iktisadi uygulamayı aileye şamil kılarak evliliğe ait ilişkilerde yeni bir Ölçü tayin etmiştir. Aileye verilen bu ehemmiyet, onun insanlık medeniyet ve kültüründeki statüsünü yükseltmiştir. Bundan böyle erkek tarafından nikah bağı içinde fi­ziki arzuları tatmin etmeye düşkün olmak kötü bir fiil olarak sayılmayacaktır. Bilakis, İslam ta­rafından genç erkek ve kızların olgunluk çağına erdiklerinde evlenmeleri emir ve teşvik edil­miştir. Peygamber @, kişinin fıtratında var olan cinsî arzularını hanımiyla gidermesini sevap olarak vasıflandırdı. Ebu Zer, Peygamber @'ın şöyle buyurduğunu rivayet etti: "Her birinizin cinsî fiilinde sevap vardır. "Bunun üzerine as­habı şöyle dedi: "Ya Rasulullah! Herhangi biri­miz cinsî arzusunu ifa ettiğinde bunun için bir mükafat mı var?". Rasulullah @ şöyle buyurdu: "Onun gayri meşru bir şekilde ifa edilmesiyle günahkar olmuyor musunuz? Aynen onun gibi, eğer onu meşru olarak yaparsa mükafatı ola­caktır." (Müslim).

Bu sebeple ailenin iffet ve namusunu korumak için yapılan her meşguliyet hayırdır ve İslam'da salih ameldir. Ailenin başkalarına karşı mesuli­yetlerini doğru ve dürüst bir şekilde ifa etmesi ev halkının her üyesinin vazifesidir, Abdullah b. Ömer, Rasulullah @'dan şöyle nakletti: "Siz­ler hepiniz maiyyetinizde bulunanların ço­banısınız  ve  onlara karşı  sorumlusunuz.

Hükümdar halkına karşı bir çobandır, erkek de ailesinin çobanıdır, evinden ve çocuklarından mes'ul olan kadın da çobandır; ve böylece hepi­niz çobansınız ve maiyyetinizdekilerden so­rumlusunuz." (Buhari).

Peygamber @, idaresi altında bulunanlara karşı mesuliyetlerini yerine getirmeyen o kimseleri uyardı. Ebu Bekr Sıddık, Peygamber @'m şöyle buyurduğunu bildirdi: "İdaresi altında olanlara karşı kötü muamele eden kimse cennete gire­meyecektir." (Tirmizi ve İbni Mace). Ve Rafi b. Makit, Peygamber @ 'm şöyle buyurduğunu bil­dirdi: "İdaresi altında olanlara iyi muamele ^en kimse saadeti üretir, fakat kötü huylu kim­se de kötü talih üretmiş olur." (Ebu Davud).

Kibarlık ve Nezaket: Peygamber @, hanı-rolarirm nezaketle ve kibarlıkla muamele etti ve ashabma da bu hususta kendisini izlemelerini tavsiye etti. Peygamber @, hanımlarının hepsi­ne, h^r zaman nazik ve kibar davranırdı. Aişe, Pevg;ımber@'a on birincisinin kocası Ebu Zer olan "Onbir kadının hikayesi"ni anlattı? Ebu  hanımına karşı çok nazik, cömert ve ki-Dardı, Hikayesini bitirince Peygamber @, ona:

Ey Aişe, ben sana Ebu Zer'in Ümmü Zer'e nis-beti gibiyim. Şu farkla ki, Ebu Zer, Ümmü Zer'i boşamıştır. Fakat ben seninle beraber yaşaya­cağım." Buyurdu. Hz. Aişe, bu on bir kadın kıssasını yüksek bir edebi uslûb ile hikaye et­miştir. Hikayenin sonunda Aişe de Peygamber @'a " Anam babam sana kurban olsun ya Rasu-lullah. Hatta sen bana Ebu Zer'den daha hayırl­ısın." diye yüksek bir zeka ve fetanetle cevap vermişti. (Buhari). Aişe yine şöyle anlattı: "Al­lah'a yemin ederim ki, Habeşiler mescidde mızraklarıyla oynarlarken ben Peygamber @'ın odamın kapısında durduğunu gördüm. Rasulul-lah, onların gösterilerini omuzlarının üzerinden görebileyim diye önümde durdu. Ben de cübbe-si ile örtünerek onları seyrettim. Rasulullah, ben ayrılana kadar hatırım için orada kaldı. Zamanı düşünün, eğlenceye hevesli bir genç kızı bekli­yor." (Buhari ve Müslim).

Ebu Hureyre, Rasulullah @'ın şöyle buyur­duğunu nakletti: "... Bir de ey mü'minler, size kadınlar hakkında hayırlı olanı vasiyet edip di­lerim Kadınlar eğe kemiğinden yaratılmışlardı. Bu kemiğin en eğri kısmı üst tarafıdır. Eğer sen eğri  kemiği  doğrultmaya savaşırsan  onu kırarsın. Kendi haline bırakırsan daima eğri kalır, (ve öyle kullanırsın), bu cihetle size kadın­lar hakkında hayırlı olmanızı vasiyet ederim." (Buharİ ve Müslim). Yine Rasulullah @'ın şöyle buyurduğu bildirildi: 'Mti'min bir kimse mü'min bir kadından nefret etmemelidir; eğer onun vasıflarından sevmediği varsa bir başka­sıyla hoşnut edilir." (Müslim). Abdullah b. Zem'a, Rasulullah'ın şöyle dediğini rivayet et­miştir: "Sizden biriniz karısını köleyi yahut ca­riyeyi döğer gibi döğmesin; sonra onunla cima' eder." (Buharı, Müslim, Nesei). Son cümle, men etmeye sebeptir ve bu dövmenin adeten hoş karşılanmaması olduğunu gösteriyor. Çünkü cima', ancak nefsin meylettiği, beraber yaşamayı arzuladığı kimse İle münasip olur. Bu konuda Aişe şöyle demiştir: "Rasulullah @, hiçbir zevcesini ve hizmetkarını dövmemiş; eli ile de asla vurmamıştır. Yalnız Allah yolunda vurur veya Allah'ın haram kıldığı şeyler ayaklar altına alınır da Allah için intikam alırsa o başka." (Nesei).

Yukarıda da izah edildiği gibi Peygamber @, hanımlarına nezaket ve muhabbetle muamele etti ve asla hanımlarından hiçbirine hissiyatını incitecek bir söz söylemedi. Onlara hep cömert davranmaya çalıştı. Bazen hanımları arasında kadınlık gayret ve kıskançlığının izharı olan ufak tefek hadiseler başgösterdi; fakat hiçbirini hareketlerinden dolayı mahkum etmedi. Pey­gamber @ hanımları arasındaki rekabete, hiç ta­raf tutmadan veya herhangi bir tarafı zarara uğratmadan, tamamıyla müsamahakar bir tavır takındı.

Bir defasında Aişe, Peygamber @'ın yanında Safiyye için "cüce" dedi. Peygamber @ ona kızarak: "Ey Aişe! Öyle bir söz söyledin ki, o denizin bütün sularını kirletir." Aişe özür dile­yerek: "Ben sadece gerçeği beyan ettim." dedi. O zaman Peygamber <g>:"İştet hiçbir menfaat bana başkası hakkında kötü söz söyletemez." dedi. Bir defasında Aişe'nİn hücresinden bir şey çalındı. Bunun üzerine Aişe hırsıza lanet et­mekte iken Peygamber @: "Hırsıza lanet ederek günahından pay alıp kendi sevabını kaybetme." dedi. Peygamber @, hanımlarına ikramda bulu­nurdu. Bütün kadınlar hürmet ve nezaketle, hiç çekinmeksizin, başka insanlarla konuşamadı­kları problemlerini ona rahatça açabiliyorlardı.

Bu yüzden Peygamber @'ın hanımları, onun yanında çok cüretliydiler ve onunla rahatça ko­nuşurlardı. Karşılık da verirlerdi, fakat Pey­gamber @ onlara sert davranmazdı.

Hz. Ömer anlatıyor: Bir defasında Ömer, ha­nımına bağırmış, hanımı da ona karşılık ver­mişti. Fakat Ömer bu durumdan hoşlanmadı. Hanımı; "Sana karşılık vermeme neden şaşırı­yorsun? Rasulullah @'in hanımları da ona karşılık veriyorlar, hatta bazıları bütün gün geceye kadar konuşmadan duruyor" dedi. Bu söz onu kızdırdı ve : "Bunu yapan pişman olacak" dedi. Giyindikten sonra doğru kızı Hafsa'ya gitti ve: "Sizden bazıları Rasûlullah'ı geceye kadar kızgın mı bırakıyor?" dedi. Haf-sa da "Evet" diye cevap verdi (Buharî).

Gerçekten, Peygamber @, bütün insanlara karşı merhametliydi. Hanımları O'na olan yakınlık­larından dolayı bu merhametten büyük pay ald­ılar. Enbiya Suresi'nde Peygamber <§>'a hitaben: "(Ey Muhammed), biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik." buyurulmaktadır. (21:107). Tevbe Suresi'nde ise şöyle buyurulmaktadır: "Andolsun, içinizden size Öyle bir peygamber geldi ki, sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir; size düşkün, mü'minlere şefkatli, merhametlidir." (9:128).

Peygamber @, o kadar şefkatli ve hürmetkar idi ki, her zaman başkalarının his ve alakalarına hürmet gösterir, dikkat ederdi. İbni Mes'ud, Peygamber @'ın kendilerine dini meseleler hakkında seyrek konuştuğunu, hergün bunları dinlemenin belki onları sıkabileceği endişesiyle böyle davrandığını bildirdi. (Buharı ve Müslim). Peygamber @'in bu vasıfları hanım­larına karşı daha fazlaydı. Onları memnun et­mek için hiçbir sıkıntıdan kaçınmadı, onları üzecek veya hissiyatlarını rencide edecek her şeyden sakındı.

Ashabıyla birlikte zevceleri de onun müşfik vasıflarından istifade ettiler. (9:128). Şüphe yok ki o, ümmetinin saadetine ihtimam ve alaka gösterir, halkın acı çekmesi ve yokluklara kat­lanması ona üzüntü ve elem verirdi. Başta hanı­mları olmak üzere herkese karşı son derece cömert davranırdı. Ashabına sünnetini yaymalarını ve akrabalık bağlarını muhabbet, nezaket ve cömertlikle sağlamlaştırmalarını emretti. Amr b. el-As Rasuluilah @'dan şöyle duy­duğunu anlattı: "Ashabım, iyilikle muamele eden, akrabalarına İyi davransın." (Buharı ve Müslim). Ebu Hureyre, Rasuluilah @'ın şöyle buyurduğunu rivayet etti: Hangi akrabalık bağına bağlandığınızı göstermek için nesebini­zi öğrenin, akrabalık bağlarını birleştirmek, aile içinde muhabbeti ve saadeti arttırmak, yeni bir hayata sebep olmaktır." (Tirmizi).

Peygamber @, hanımlarının her birine basit, ça­murdan ve hurma dallarından müteşekkil, için­de oturulacak yeri sınırlı olan tek gözlü evler yaptı. Bu evlerin tavant çok alçaktı ve girişleri kalın bez ile örtülüydü. Rivayetlere göre Hz. Peygamber @'ın evi, kare bir avlu etrafında sıralanan dokuz adet hücreden oluşuyordu. Bunlardan iki tanesi Mescid-i Nebevi'nin İnşası sırasında yapılmış, diğerleri ihtiyaç hasıl olduk­ça bilahare ilave edilmiştir. Bu, bİravlu etrafı­nda dışarı kapalı, hepsi avluya açılan odalardan müteşekkil ev tipiydi. Peygamber @'ın hanı­mlarının evlerinin sadeliği, Peygamber @'ın şerefli ve pak ehlibeytinin mütevazi ve kana­atkar yaşantısını aksettirmektedir. Bu evler, aynı zamanda Medine İslam devletinin hükümdarı ve adil kumandanı ve yeryüzünde, Allah'ın son elçisi'nin hanımları olarak onların büyüklüğünü, manevî mertebelerini ve ahlakî kemâlatını göstermektedir. Onlar servet içinde zevk ve eğlence dolu bir hayat yerine Peygam­ber @ ile birlikte sade, mütevazi ve temiz bir ha­yatı tercih ettiler. Abdullah b. Yezid-i Hatmî şöyle anlatıyor: "Ben Peygamber @'ın hanı­mlarının evlerinin Velid b. Abdülmelik (h. 86-97)'in emriyle Medine Valisi Ömer b. Abdula-ziz tarafından yıktırılırken gördüm. Onlar top­rak tuğlalardan yapılmış ve çamurla sıvanmıştı. Onların hepsini saydım; dokuz odaydı. Bunlar Aişe'nİn evinden (şimdi Peygamber @'ın türbe­si) Peygamber kapısı (babii'n-Nebî) yanındaki kapıya kadar, oradan da Esma bİnti Hasan b. Abdullah b. Ubeydullah b. Abbas'ın evine kadar uzanıyordu. Ümmü Seleme'nin evini gördüm ve oğullarından birine sordum .Dedi ki: "Peygamber @ Dûmetü'I-Cendel gazvesine hazırlandığı sıralarda, Ümmü Seleme odasını toprak tuğlalarla yaptı. Peygamber @ onu gördüğünde Ümmü Seleme'ye giderek: "Ey Ümmü Seleme, Müslümanın servetini sarfettiği en kötü yer inşaattır."dedi. (Tabaqat, c. II). Atâ Horasanı oradaydı. Atâ Horasanı, Sa'id b. el-Müseyyeb'den şöyle duyduğunu nakletti: "Al­lah için, dilerim bu kişiler odaları aynı vaziyette bırakırlar da Medine'den ve yabancı memleket­ten halk Peygamber @ ve ehlibeyti'nin ne ile ka­naat ettiğini kendi gözleriyle görürler. Bu, in­sanları mal yığmaktan ve birbirlerine karşı Övünmekten alıkoyabilecek bir şeydi."

Atâ, hadisini bitirdiği zaman Ömerb. Ebu Enes şöyle ilave etti: "Odaları hurma dallarından yapılmış dört ev toprak tuğladandı. Beş ev de çamur İle sıvanmış hurma dailanndandı. Ben o kalın perdeleri ölçtüm; üç arşın uzunluğunda ve bir arşın genişliğindeydi." Umâme b. Es'ad b. Sehl şöyle anlattı: "Yazık! Onları bırakmalılar ve yıkmamalılar ki, halk az inşaat yapsın ve dünyanın hazinelerinin anahtarları elinde ol­masına rağmen, Rasuluilah @'ın neden hoşnut olduğunu görsünler." (Tabaqat).

Ebu Bekrb. Hazm, Abdullah Amir el-Eslemî'ye şöyle dedi: "Peygamber @'ın türbesinin en ucu­na yakın sütundan bâbu'n-Nebi'ye doğru olan yer Zeynep binli Cahş'm odasıydı. Peygamber @, dualarını burada arz ederdi. Bütün bunlar (Peygamber @'ın hanımlarının evleri) Esma binti Hasan b. Abdullah b. ubeydullah b. Ab­bas'ın evlerinden mescidin bitişiğine doğru za­manımıza kadar genişletildi. Bunlar, hurma dallarından yapılıp çamurla sıvanmış ve kapı­larının kalın bezlerle örtülmüş olduğunu gördüğüm Peygamber @'ın evleridir. Medine'li bir başka yaşlıdan da, bu evlerin yıkılmadan Önceki halini gördüğünü, duydum. Onların hep­si hurma dallanndandı ve üzerlerine deri parça­lan yapıştırılmıştı. Dâvud b. Şaban, Peygamber <a>'ın hammlannın odalarım gördüğünü ve kapı­ların üzerlerinde kalın çarşaflar asılı olduğunu bildirdi. Ve Hasan, Hz, Osman'ın halifeliği sırasında Peygamber @'ın hammlannın oda-lanna girdiğini ve tavanlarına elleriyle değebil-diğİni bildirdi. (Tabaqat).

 

KISIM 11

 

EVLİLİK MÜNASEBETLERİ

 

Hz. Peygamber @'ın aynı zamanda dokuz zevcesi vardı. Onlarla fevkalade düzenli ve iyi bir evlilik münasebeti kurmuştu . Ehli beyt mensupları olarak hepsi ile mesut bir hayatı vardı. Peygamber @, zevceleriyle huzur dolu, saadet içinde ve muhlisâne bir hayat sürdü. Bu haliyle bütün evlilere kusursuz bir Örnek teşkil etti. O, asil örneğiyle hürmet, şeref, vakar ve merhametle sürdürdüğü aile hayatında harikulade bir bağlılık göstermiştir. (4:1). Erkek ve kadın arasındaki bu yakınlık, onların karşılıklı güven, dayanışma, menfaat, huzur, himaye ve saadetleri içindir (7:189). Ailede, kadın ve erkek, birbirlerinin duygu ve fikirlerine, arzu ve emellerine hürmet göstermeli, "haksızlık etmemiş ve haksızlığa uğratılmamış olursunuz" (2:279) geniş prensibini tatbik etmeye çalışmalı veya daha basit bir ifadeyle "ver ve al" kaidesine uymalıdırlar. Kendi hususi hayatıyla Peygamber @, cinsî arzu ve temiz muhabbet hislerinin meşruiyet sınırları içindeki haliyle, gayri meşru bir yaşantıdaki arzu ve şehvet hislerinin arasındaki farkı açıkça göstermiştir.

Bu durumda O, evlilikte gerçek bir mutluluğu arayanlar için ebedî bir rehber oldu. Peygamber @, nikâhlı kimselerin münasebetlerini yön­lendirecek aile mensupları arasındaki her türlü ilişkiyi düzenleyecek ve sağlamlaştıracak temel prensipleri ümmetine açıklamıştır. Hadis ve tefsir kitaplarında bu hususlara geniş yer verilmiştir. Batı toplumu kadını bir şehvet, eğlence, düşkünlük ve zevk aracı gibi kullanmakla, onu alçatmakla kalmayıp, evlilik içi cinsi münasebetleri de nefrete dönüştürmüştür. Şimdi binlerce genç erkek ve kadın, evlilik sorumluluklarını omuzlamak s izm fizikî ve cinsî tatmin ve zevkleri peşindedirler. Batı dünyasında binlerce genç kızın sokaklarda ve parklarda dolaşıp bir geceliğine birlikte oldukları iğrenç ve sefil hayatlarına pek sık tanık olunmaktadır.

Onlar kendi toplumlarında hiçbir saygı tanımamakta, genelevlerde veya kendi dairelerinde fuhuş içinde berbat bir ölümle ölmektedirler. Hz. Muhammed @, bütün insanlara, hiçbir gayri meşru unsur olmadan , tam bir emniyet ve himaye altında evlilik hayatının mazbut halini bütün zevk, mutluluk ve heyecanlarıyla sunarak, iffetli ve şerefli yolunu göstermiştir. (Ayrıntılı bilgi için; Siret Ansiklopedisi, c.I, sh. 328-335'e bakınız.).

Hz. Muhammed @, kendi yaşayışı ile, huzurun, saadet ve sükunetin normal evlilik hayatı münasebetlerinde olduğunu göstermiştir. Karşı cins tarafından tahrik olma ve onun cazibesine kapılma hali tabiidir ve Allah vergisidir. Ancak, kadm-erkek arasındaki tabii münasebetler, erkekler arasındaki nitelik ve mizaçlar açısından tamamen farklıdır. Kadm-erkek arasındaki bu ilişki özel bir sevgi ve muhabbeti lüzumlu kılmaktadır. Kadının nazik ve latif tabiatı, erkeğin zevcesine karşı müşfik ve merhametli davranmasını gerektirir.

Hz. Muhammed @, ilk evliliklerini yirmibeş yaşlarındayken Hz. Hatice ile yapmış, bu evlilikleri peygamberlik yıllarını da içine alarak 25 yıl sürmüştü. Hz. Hatice validemizin vefatını takiben Hz. Peygamber @ 53 yaşından sonra ve kendine has sebepler içinde çok sayıda hanımı nikahı altında tutarak aile hayatını sürdürmüştür. Hanımlarına, çeşitli kabiliyet, bilgi, mizaç gibi seviyelerine göre samimiyetle muhabbet besledi. Ne zaman onlardan birini ziyaret etse, ona karşı tam bir muhabbet, şefkat ve hürmet gösterdi. Onları her zamanki sıralarına göre ziyaret ederdi. Hz. Hatice ile evlendiklerinde, Hatice kırk yaşlarındaydı. Birbirlerine büyük bir muhabbet beslediler. Onların evlilik hayatı saadetin, nezaketin ve kanaatin bir örneğiydi. Hatice bütün servetini Allah yolunda sarfetti. Rasulullah @'a vahiy gelince büyük bir teslimiyetle O'nu destekledi. Hicretten üç yıl önce vefat etti. Peygamber @, onu dokuz hanımla evli olduğu zamanlar bile daima hayırla anar,Hatice'nin büyüklüğünü, faziletini anlatırdı.

Yukarıda verilen birçok misal, Peygamber @'m hanımlarının sevgi, muhabbet ve bağlılıklarına ışık tutmaktadır. Hz. Aişe'den: "Peygamber @,oruçlu iken hanımlarım kabul eder, eliyle dokunur ve kucaklaşırdı. Peygamberiniz jcendine en ziyade sahip olanımzdı. " dediği rivayet edilmiştir. (Buharı). Yine Aişe'nin bir başka rivayetinde: "RasuluUah @, oruçlu iken bazı kadınlarını öperdi, sonra tebessüm ederdi." demiştir. (Buhari). Yine Aişe'den olan diğer rivayette,kendisi hayız ve hücresinde mukim ve RasuluUah @, mescidde i'tikafta iken Efendimiz (mübarek) başını ona doğru uzatır, o da tarar imiş. (Buhari). Mü'minlerin annelerinin her birine mahsus olan hücrelerinin kapıları Mescid-i Şerife açılırdı. Buna göre Peygamber @ Aişe'nin hücresine bitişik bir halvetgahta i'tikaf buyurmuşlardır. Yine Aişe'den; şöyle demiştir: "RasuluUah @'a ben ıtır (hoş koku) sürerdim . O da (gece) zevcelerini dolaştıktan sonra sabahleyin koku eseri Üzerindeyken ihrama girerdi" (Buhari). Yine o, RasuluUah @'m saçını ortadan ikiye böldüğünü, ayrımı tepesinden itibaren yaptığını, başın önündeki saçları alnından aşağı bıraktığını bildirdi. (Ebu Davud). Aişe anlatıyor: "RasuluUah ile aynı kabdan yıkanırdık. O'nun omuzlarına gelmeyen, ancak kulaktan aşağıya uzanan saçlan vardı." (Tirmizi).

Hz. Aişe, Peygamber @'ın herhangi bir seferden dönünce ilk önce kendisine geldiğini, sırayı böylece başlattığını anlatıyor: "Ahzab Suresi'nin "Onlardan geri bırakır, dilediğini yanma alırsın..." ayeti nazil olduktan sonra Rasulullah @ biz kadınlarından nöbetinde bulunduğu kadının gününde (öbür kadına gitmeye teveccüh etmek isteyince) her zaman müsaade isterdi. Benden müsaade isteyince, ben de ona: Ya Rasulullah, eğer izin vermek bana ait bir hak ise, ben senin üzerine hiçbir kimseyi kabul etmek istemem1 diye cevap verdim" (Buhari). Yine şöyle rivayet etmiştir: Rasulullah @, Zeyneb binti Cahş'ın nöbetinde bal şerbeti içerdi ve bu suretle onun yanında çok kalırdı. Bunun üzerine Hafsa ile ben ittifak ederek ikimizden hangimizin yanına Rasulullah @ gelirse ona: 'Ya Rasulullah, meğâfîr (yapışkan ve tatlı bir zamk, urfut denilen ağacın usaresi) mi yediniz? Sizde meğâfîr kokusu duyuyorum' desin, diye söz birliği yaptık. (Rasul-i Ekrem geldiğinde Hafsa tarafından böyle söylendi). Peygamber @: 'Hayır, ben meğâfîr yemedim. Yalnız Zeyneb binti Cahş'ın yanında bal şerbeti İçmiştim. Artık bir daha içmem.' diye and içti. Ve (işte yemin ettim, sakın bunu ne Aişe'ye ne de başka bir kimseye duyurma) diye tenbih buyurdu" (Buhari,Müslim). Bunun üzerine vahiy geldi: "Ey Peygamber, Allah'ın sana helal kıldığı şeyi zevcelerinin hoşnutluğunu arayarak, niçin (kendine) haram ediyorsun?" (66:1). ömer,Hafsa'ya gittiğini ve ona: "Ey kızım! Rasulullah'ın ona olan sevgisinden dolayı güzelliğiyle gururlananın yolundan gitme" dediğini anlattı. "Onu" sözüyle kasdettiği Aişe idi. Ömer İlave etti: "Sonra Rasulullah'a söyledim ve O da onlara doğru tebessüm etti." (Buhari).

Hz. Aişe, Rasulullah @'in bir gece, sırasında kendisini   terkettiğini,   bunun    üzerine   çok kıskandığını anlattı. Sonra Peygamber @ geldi, Aişe'nin haline bakıp: "Mesele nedir, Aişe? Kıskandın mı?" dedi. Aişe şöyle cevapladı: "Seni sevdiğimden dolayı kim beni sevmez ve kıskandırır ki?" Peygamber @ "Şeytan sana geldi" dedi. Aişe: "Ey Allah1 in Rasulü, benim şeytanım mı var?" diye sordu. O da olduğunu söyledi. Bu sefer Aişe Peygamber @'a şeytanı olup olmadığını sordu. Peygamber @ da: "Evet, fakat ona karşı Allah beni korudu ve yardım etti. " dedi (Müslim).

Hz.Muhammed @'ın ilk zevcesi Hatice'ydi. Evliliklerinin onbeşinci yılında Muhammed @, Peygamberlikle müjdelenmiş ve ilk vahyi almıştı. Hatice, Muhammed @'ı büyük bir teslimiyetle destekledi. Hz. Ali'den rivayet olunmuştur ki, Rasulullah @, şöyle buyurmuştur: "Zamanındaki dünya kadınlarının hayırlısı Meryem'dir. İslam Ümmetinin kadınlarının hayırlısı da Hatice'dir" (Buhari). Ebu Hureyre'nin rivayetine göre: "Peygamber @'ın Hira dağında iken yanına Cebrail gelmiş de şöyle demiştir: "Ya Rasulullah! İşte şu Hatice'dir; sana doğru geliyor. Yanında bir yemek kabı var. Hatice bana geldiğinde ona, Rabb'inden ve benden selam söyle! Ve Cennet'te inciden yapılmış bir sarayla da müjdele ki, onun içinde (Hatice'nin hoşlandığı gibi) gürültü, patırtı yok ve çalışmak, çabalamak da, yok!" (Buhari). Allahu Teala, Hatice'nin Peygamber @'a olan muhabbetinden ve yardımından razı idi.

Yukarıya aldığımız hadisden de anlaşılacağı gibi ona Cibril aracılığıyla iltifat etti. (Ibni Hişam).

Buharİ'nin kaydettiği bîr rivayete göre Aişe şöyle demiştir: "Rasulullah (2>'ın kadınlarından hiçbirisi hakkında ben, Hatice'ye karşı kıskançlığım derecesinde kıskanç değildim. Halbuki ben Hatice'yi Rasukıllah'ın yanında görmemiştim de. O, beni Rasulullah almazdan önce vefat etmişti. Fakat Nebi @, onu (yanımda) çok anardı. Çok defa koyun keser, etini budunu parçalar sonra Hatice'nin sâdık kadın dostlarına gönderirdi. Bazen ben, sabırsızlanarak Rasulullah @'a: 'Sanki yeryüzünde hiç kadın yok da yalnız Hatice mi vari diye İtiraz ederdim. Rasulullah da: 'Hatice (şöyle) idi. Hatice (böyle) idi diye güzelliklerini ve hayırlarını sayar ve ondan çocuklarım var! buyururdu. " (Buharı). Kadınlık gayreti ile söylenen bu sözlerden sonra, bir rivayete göre Aişe şöyle demiştir: "Rasulullah'ın sözlerimden kırıldığını anlayınca: 'Ya Rasulullah, seni hak Peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, bundan sonra Hatice'nin her zaman menkıbelerini yâd et!' diye gönlünü almaya çalıştım." (Ahmed, Taberânî).

Peygamber @'ın diğer hanımları da onunla çok mesud yaşadılar. Cüveyriyye genç ve güzeldi. Aişe onu ilk gördüğünde, güzelliğine çok imrenmişti. Bununla birlikte, daha sonra Peygamber @'ın kendisine olan muamelesinde hiçbir değişiklik görmedi. Çünkü Peygamber @'ın muhabbeti ve kadınları takdir etmesi dış görünüşe göre değildi. Aişe, Peygamber @'ın hanımları içinde kendisi ile boy ölçüşebilen sadece Zeyneb binti Cahş'ın olduğunu söyledi (Müslim). Hz. Aişe'den rivayet edildiğine göre:"Peygamber @, Ramazan ayının son on gününde i'tikaf a girerdi. Çadırını ben kurardım. O da sabah namazını kıldıktan sonra çadıra çekilirdi. "Hafsa kendisine bir çadır kurmak için Aişe'den izin istedi. O da verdi. Hafsa Çadırını kurunca onu gören Zeyneb binti Cahş da oraya çadır kurdu. Sabah Peygamber @ Çadırları görünce: "Bu çadırlar da nedir? diye sordu. Aişe de durumu anlattı. O zaman Peygamber @: "Onlar bunu yapmakla doğru mu yaptıklarını zannediyorlar?" dedİ.Ve Peygamber @ o ay içinde i'tikafı bıraktı. Bu on