Livatanın
Suç Olmasının Sebepleri
ŞUAYB PEYGAMBER VE
MEDYENLİLER
SÜLEYMAN PEYGAMBER VE SEB'E
KRALİÇESİ
Bâbil İmparatorluğu (M.Ö.
3500-1600)
ORTADOĞU'NUN ESKİ İMPARATORLUKLARI
YURTSUZ
İSRAİL OĞULLARI'NIN
AVARELİĞİ (MISIR'DAN ÇIKIŞ)
İsrail Oğullar'nın Mısır'dan Çıktıktan Sonra
Sina Yarımadasında,
Evsiz Yurtsuz Dolaştıkları
Yerler
Tevrat'a
Göre Hz. Musa'nın
Mısır'dan Çıkışı
Kutsal
Kitaplarda Bildirilenlerin Çağdaş
Bilgilerle Karşılaştırılması
Kıssalardaki Bazı Ayrıntıların
İncelenmesi
Yahudi-Hıristiyan Geleneğinin İslâm'a
Etkileri
İSLÂM'IN DİĞER İNANÇLAR
HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ
HZ.
MUHAMMEDİ SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM ÖRNEK
HAYATININ EŞSİZ ÖZELLİKLERİ
RASULULLAH
@'IN ASLI MESAJI TARİH
ÖNÜNDE KAYDEDİLMİŞTİR
HZ.
MUHAMMED @'IN PEYGAMBERLİĞİNİN
ESAS GAYESİ
Toplumun
Ve Sistemlerin Gelişmesi
Asîl Kişiliğin Ayirdedici
Özellikleri
Hz.
Muhammed @'in Mükemmel
Şahsiyetinin Sosyal Düzeyde Yansımaları
2-
Aclâletin Hâkim
Olmasına Yönelik Hareket Tarzı
4- Yöneticilerin Hareket Tarzı
5- Yüksek Mevkilere Yönelik
Hareket Tarzı
RASÜLULLAH @'İN MESAJININ TEMEL
UNSURU
Diğer Varlıklara Kul Olmaktan
Kurtarılan İnsanlık
Hz.
Muhammed @'in Sünnetiyle
Desteklenen Tebliğ
Hz.
Muhammed @'in Peygamberliğinin
Evrenselliği
Ruhbanlık Ve Dinî Hiyerarşinin Olmayışı
Hürriyet, Mantık, Sorgulama Ve
İlim Kavramlarının Geniş Mânası
Hz.
Peygamber @ Ruh Ve Bedenin Birliği
Kavramını Getirmiştir
Ruhbanlık Hz. Muhammed @'in Sünneti
Değildir
İnsan Günahkâr Doğmamıştır
Aksine En Güzel Biçimde Yaratılmıştır
Kadın Ve Aile Hayatının Statüsü
Hz.
Muhammed @'İn Yeni Ve Geniş
Kapsamlı Adalet Anlayışı
HZ.
MUHAMMED @'IN SOSYAL DÜZENDE
TAKVAYA YÜKLEDİĞİ YENİ
MÂNA
HZ.
PEYGAMBER @'IN EGITIM VE TERBİYE
METODU
HZ.
PEYGAMBER @'İN ŞAHSİYET
İNŞÂSI
Lût aleyhisselâm, Hz. İbrahim'in yeğeni idi. Bugün Ürdün dediğimiz, Irak ve Suriye arasındaki bölgede yaşayan insanlara yol göstermek için gönderilmişti. Fakat onlar Peygamberi alaya aldılar ve davetini reddettiler. Sonuçta bu halk ve şehirleri Sodom şiddetli bir deprem ile tamamen yok edildi.
Mevdûdî, bu azabı tefsirinde şöyle anlatır: "Yağan, yağmur damlaları değil de bir taş sağanağıydı. Kur'ân'ın ifadesine göre, Hz. Lût ev halkıyla birlikte gecenin geç saatlerinde evi terk ettiğinde, gün doğusuyla birlikte korkunç bir patlama ve deprem meydana geldi, bütün herşey altüst oldu; volkanik bir patlamanın sonunda ve kuvvetli rüzgârın etkisiyle şehre ateş hâlinde taşlar yağdı.
Lût kavmine gelen ilâhî azâbm ayrmtılan,Ki-tab-ı Mukaddes, eski Yunan ve Latin metinlerinde vardır. Ayrıca günümüzde yapılan muhtelif tarihî, arkeolojik ve jeolojik araştırma ve İncelemeler bu olaya ışık tutmaktadır. Bunları kısaca aşağıya alıyoruz:
Lût gölünün güney ve doğusundaki verimsiz ve terkedilmiş topraklarda bulunan yüzlerce kalıntı bu bölgenin geçmişte oldukça zengin ve hayli kalabalık bir yer olduğuna işaret etmektedir. Arkeologlara göre, bu bölge gelişme ve refahının en yüksek düzeyine M.Ö. 2300 ila 1900 dönemi arasında erişmiştir. Tarihçiler ise Hz. İbrahim'in M.Ö. 2000 yıllarında yaşamış olduğunu tahmin ediyorlar. Bu bakımdan, bu bölgenin en iyi dönemini Hz. İbrahim ile yeğeni Hz. Lût'un devrinde yaşadığını kabul edebiliriz.
Bölgenin en verimli ve kalabalık mevkii, Tevrat'ta geçen de geçen Siddim vâdisiydi: "Ve Lût gözlerini kaldırdı, ve bütün Erden Havzasının, Sodom ve Gomorra'yı Rab helak etmeden evvel Rabbin bahçesi gibi, Tsoara giderken Mısır diyan gibi, her yerde suyu bol olduğunu gördü." (Tekvîn, 13: 10). Bugünkü arkeologlar ve bilim adamlarına göre bu mamur ve yemyeşil bölge, Lût Gölü'ne (Ölü De-niz'e) gömülmüştür. Arkeolog ve bilim adamlarının bu neticeye varmaları için bazı sebepler vardır. Araştırmalar göstermiştir ki, eski çağlarda bu göl, bugün olduğu kadar güneye uzanmamaktaydı. Bugünkü Ürdün'ün el-Karak şehrinin batısında el-Lisan adında küçük bir yanmada vardır. Göl eski zamanlarda işte buraya kadar uzanırdı. Bunun güneyinde bulunan ve şimdi suların altındaki vadi ise eskiden çok verimli bir topraktı: Siddim Vâdİsi'nde Lût kavminin yaşadığı So-dom'dan başka Gomorra, Adma, Senbuyem ve Zoar şehirleri de vardı. M.Ö. 2000 yılları dolaylarında bu vadi, şiddetli bir deprem sonucunda çökmüş ve üstüne Lût Gölü (veya Ölü Deniz)in suları dolmuştu. Bugün bile gölün en sığ yeri burasıdır. Roma devrinde buralarda gölün derinliği o kadar azdı ki, insanlar el-Lisan'dan batı yakasına kadar yürüyerek geçebiliyorlardı. O zamana kadar güney kıyısı boyunca suların altında kalmış orman ve sazlıkları görmek mümkündü. Hatta buralardan geçenler göle bazı binaların girmiş olabileceğinin işaretlerini görebiliyorlardı.
Eski Ahit'ten, eski Yunan ve Latin metinlerinden bu bölgede bol miktarda petrol ve asfalt (zift) kuyularının bulunduğu anlaşılıyor. Bazı yerlerden tabiî gaz da çıkardı. Jeolojik gözlemlerin akla getirdiği, şiddetli bir depremle birlikte petrol, gaz ve asfaltın yukarı fırlatılıp ateş almış ve bütün bölgenin bir bomba gibi patlamış olması ihtimalidir. Eski Ahit'te yer alan bilgilere göre Ürdün ve So-dom'un büyük bir felakete uğradığı haberini aldıktan sonra Hebron'dan bölgeye gelen Hz. İbrahim, "Sodom ve Gomorra'ya doğru ve bütün Havza memleketine doğru baktı, ve gördü, ve işte, yerin dumanı ocak dumanı gibi çıkıyordu." (Tekvin, 19: 28).
Sodomîlik yani livata (lûtîlik, homoseksüellik) iğrenç bir günahtır. Bir toplum bütünüyle bu fiile meylediyor ve bunun için işbirliği yapıyorsa, bunu yapan insanların içinde hiçbir iyilik kalmamıştır. Bu türden bir halkın, kendi yapısı gereği Yaratan'ın buyurduğu görevleri yerine getirmesi imkânsızdır. Ve onlar sapık-lıklarıyla kalmazlar, aynı zamanda Allah'ın emirlerini yerine getirmeye çalışanların yaptıkları hayırlı işleri de engellemeye kalkarlar. Onlarda, Allah'ın fıtrata koyduğu gayeye yönelik hiçbir özellik kalmadığı için helak edilmişlerdir. Toplumu ilerletme çabalarına devam edecek, Yaratanla ve O'nun maddî dünyasıyla ilgili bilgiyi daha iyi ve kapsamlı şekilde yayarak kültür ve medeniyete katkıda bulunacak olan iyi ve dindar insanları, ancak bu şekilde korumak mümkündür.
Her ne kadar bazı sapık kimseler, Sodom halkına kıyamete kadar kötü bir şöhret sağlamış olan bu iğrenç günahı işlemekteyseler de, yine de bu, bütün insanlar tarafından her zaman hayasız ve çok kötü bir fiil olarak kabul edilmektedir. Bunu ahlâkî bir fazilet hâline getirmeye çalışanlar eski dünyada Yunan filozofları, modern dünyada da yalnız Avrupalılar olmuştur. Avrupalılar, âdeta bu işin eksik ka-
lan yönlerini alenî surette tamamlamak içûı ellerinden geleni yapıyorlar ve bu iğrenç fiile yasal bir statü vermeyi başarmış bulunuyorlar. O kadar ki, bazı ülkelerin kanun koyucuları, onu yasallaştırmışlardır bile. Şöyle ki, artık homoseksüelliğin korkunç bir toplum suçu olduğunu göstermek için tartışmalar düzenlemek de fayda vermez hâle geldi. Halbuki Yaratıcı, bütün canlıları erkek ve dişi olarak yaratmış, her cinsi birbirinden farklı ve üremeleri için yekdiğerine tamamlayıcı şekilde varlık âlemine çıkarmıştır. İnsanlardaki cinsî farklılığın ayrıca bir başka gayesi vardır ki, o da, iki İnsanın çocuklarıyla birlikte bir yuva kurmalarını teşviktir. Çünkü aile, insanoğlunun uğruna yaratıldığı medenî hayatın temelidir.
Kadın ve erkeğin vücutları, cinsî arzularını tatmin ve neslinin devamı için gerekli olan tabiî fonksiyonu yerine getirebilmelerine müsait bir şekilde, birdiğerinİ tamamlayıcı yapıda yaratılmıştır.
Dolayısıyla, bu cinsî arzuyu gayri meşru yollardan tatmin eden kişi, bir defada ve aynı za-.manda birçok suçun faili haline gelir:
1- Böyle biri bu hareketiyle, şehvetinin kurbanı olarak, kendi organlarının fıtrî ve fizikî işlevlerine karşı, tabir caizse, savaş açmış olur. Bu, kaçınılmaz olarak bu fiili işleyenlerin, bedenleri, zihin ve ahlâkları üzerinde son derece zararlı tesirler meydana getirir.
2- Kendi türüne ve bütün âleme karşı gereken haklarını ve vazifelerini yerine getirmeden, yalnızca cinsî zevkler peşinde koşması, tabiata karşı İhanet ve vefasızlık suçunu işlemiş sayılmasına sebep olur.
3- Genel olarak medenî toplumun bütün İmkânlarından faydalanmasına karşılık bir aile hayatının getirdiği sorumlulukları yüklenmekten kaçınması ve bütün gücünü, cinsî arzularını gayri meşru yollarla tatminde harcaması nedeniyle topluma karşı vefa sözünü tutmamış olur. Bu bencil ve uygun olmayan davranış yalnızca sapkın olmakla kalmaz, aynı zamanda toplum ahlâkına da zarar verir. Böylece, o kimse kendisini, ailesine ve insanlığa faydalı kılamaz Hâle getirir ve erkekte tabiî olmayan kadınsı özelliklerin yerleşmesine neden olur. Bu da aslında, kendilerine rağbet edilmemesi dolayısıyla en azından iki kadının ahlâksızlığına ve zinaya düşmelerine yol açar (The Meaning ofthe Qur'an, c. IV, sh. 47-48).
Lût kavmi, ahlaken ve manen tamamen çökmüş bir duruma gelmişti. Hûd süresinin 78 ve 79. âyetlerinde, kavminin Hz. Lût'a verdikleri cevap, onların ahlâkî düşüklüğün en çirkin derecesine gelmiş olduklarını gösterir. Açıkça ve yüzsüzce kadın değil de erkek istediklerini söylediler. Bu kavim, yalnızca tabiî yollardan ayrılmamış, aynı zamanda bu kötülüğe Öylesine alışmıştı ki, bütün ilgisi ve zevki bu kötü fiile bağlanmış kalmıştı. Bu, ahlâksızlığın son haddiydi. Eğer bir kişi kanunsuz ve günahkâr bir davranış gösterdiyse ve aynı zamanda bunun yalnış ve yapılmaması gereken bir şey olduğunu düşünürse, bu insanı iflah etmek için bir umut vardır. Hatta davranışlarını düzeltmezse söylenecek en ağır söz, onun ahlâksız bir insan olduğudur. Ama diğer yandan bir insan kendini tümüyle sapkınlığa adarsa ve doğru olana karşı ilgisini yi-tirirse, bu türden kirli birine İnsan denilemez artık. Bu kimse yeryüzünden silinmelidir. Allah, bundan ötürü Lût'un halkım (ve onlardan önce Nuh'un ve Âd ile Semûd kavimlerini) tamamen yeryüzünden silmeyi emretmiştir (The Meaning of the Qur'an, c. V, sh. 102-103),
Hicr suresinde, Lût kavminin ahlâkının ne kadar bozulduğu ortaya çıkıyor. Onların aklî muhakeme ve davranışlarının tasviri için sözkonusu âyetler dikkatle İncelenmelidir: "(Lût kavminin oturduğu Sodom) Şehr(inin) halkı, (Lût'un genç misafirlerini duyup) keyif içinde (koşarak) geldiler. (Lût onlara): 'Bunlar benim konuğumdur,' dedi, 'beni mahcup etmeyin!' '(Ne olur), Allah'tan korkun, beni rezil etmeyin!' 'Seni âlemlerden (başkalarının keyfine engel olmaktan) men etmemiş miydik?' dediler. Dedi ki: 'Eğer yapacaksanız, İşte kızlarım.' (Hz. Lût, misafirlerini kurtarmak için kavmine kızlarım arz etmiş veya kızları durumunda olan diğer kadınlarla evlenmelerini istemiştir). (Ey Rasûlüm). senin ömrüne andolsun ki, onlar, sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı." (15: 67-72).
Bu âyetler, o topluluğun ahlâksızlığın en aşırısına saptıklarım göstermektedir. Onlar yakışıklı yabancıların şehre geldiklerini duyar duymaz, sevinçle Lût aleyhisselâmın evine toplandılar ve ondan zevklerini tatmin etmek için misafirlerini vermesini istediler. Ne yazık ki, onların İçinden bu ahlâksızca işe ve bu büyük günaha karşı çıkan hiç kimse olmadı. Bu onların, toplum olarak, bütün namus duygularını kaybettiklerini ve böylece ahlâksızca bir isteği açıktan söylemekten hiçbir utanç duymadıklarını göstermektedir. Böyle ahlâksız bir isteği hiç utanmaksızın Allah'tan korkan ve muttaki bir insan olan Lût'a teklif edebilmeleri, bu büyük bir günahın onlar arasında hiç kimseyi ayırdetmeyecek denli yaygın olduğunu göstermektedir.
Yaptıkları zülüm, gösterdikleri acımasızlık ve düştükleri ahlâkî çöküntüden birçok misal verdikten sonra Tevrat, onların başkalarıyla olan münasebetlerinde ne kadar gaddar, ne kadar gururlu ve ne kadar şerefsiz olduklarını ve hiçbir yolcunun güven İçinde onların şehirlerinden geçemediğini ve hiçbir fakirin onlardan yiyecek ya da yardım bekleyemez olduğunu bildirir. Böyle bir durumda onlar ölünün elbiselerini soyarlar ve onu çıplak gömerlerdi. Şayet bir yabancı onların şehrine uğrama gafletini göstermişse, onu aleni bir şekilde soyarlar ve yapılan haksızlığı şikâyet ederse kendisiyle alay ederlerdi. Bahçelerinde açıktan hayasız davranışlarda bulunurlar, günah işlerlerdi ve onları Hz. Lût dışında bu günahlara karşı uyaran başka kimse yoktu. Kur'ân onların bütün günahkâr hayatlarını iki kısa cümlede özetlemiştir: "...Zaten onlar öteden beri kötü işler işliyorlardı..." (11: 78); ve "Siz (kadınları bırakıp) erkeklere gidiyorsunuz, yol kesiyorsunuz ve toplantılarınızda edepsizce şeyler yapıyorsunuz ha!?.." (29: 29).
Sonuçta, azâb onları yakalamıştır: "Ve üzerlerine bir
(taş) yağmur(u) yağdırdık; bak işte, suçluların sonu nasıl oldu!" (7: 84).
Kur'an, burada ve daha başka yerlerde, tek başına Sodomî (homoseksüellik)
hastalığının Allah'ın gazabını insanların üzerine çekmeye yetecek iğrenç bir
günah olduğunu belirtmektedir. Bu yüzden, bu tür suçların kökünü kazıyıp
ortadan kaldırmanın Peygamber @'in Önderliğinde İslâm devletinin bir görevi
olduğunun ve bu suçu işleyen kimselerin cezalandırılması gerektiğini
Öğreniyoruz. Buna işaret eden bazı hadis-i şerifler de vardır:
a- "Liva-ta yapanı da, yaptıranı da öldürün."
b- "Her ikisi evli veya bekâr olsun, livata suçunun failini ve mefulünü recm ediniz."
c- "Böyle bir
fiili işleyen erkek lanetlenmiş bir kimsedir." (Ebu Davud).
d- "Allah, hanımıyla böyle bir suçu işleyen kimsenin yüzüne nazar etmeyecektir." (İbni Mâce, Müsned-i Ahmed)... Hayatı boyunca Rasûlullah <5>'e hiçbir livata suçlusu getirilmemesi sebebiyle, bu tür suçlular için açık ve kat'i bir ceza şekli tarif edilmemiştir. Bununla beraber, onun haleflerinden gelen bazı görüşler vardır: Hz. Ali, bu tip suçluların kılıçla öldürülerek, cesetlerinin gö-mülmeyip yakılması görüşündedir. Hz. Ebu Bekir de Hz. Ali ile aynı fikirdedir. Hz. Ömer ve Osman ise, bu gibilerin harabe bir binanın içine atılıp, köhne yapının onların üzerine yıkılması gerektiği fikrindedirler (Tefhimu'l-Kur'ân, İst. 1986, c. II, sh. 58).
Medyen halkı, atalarının, Hz. İbrahim'in üçüncü hanımı Ketura'dan olan oğlu Medyen olduğunu iddia etmişlerdir. Doğrudan doğruya onun neslinden gelmemiş olduğu hâlde, onlann hepsi onun soyundan olduklarını iddia etmişlerdir. Çünkü eski bir geleneğe göre, büyük bir zata bağlı olan herkes, daha sonra yavaş yavaş onun torunları arasında sayılmaya başlanırdı. Nitekim Hz. İsmail'in soyundan gelmemesine rağmen bütün Araplara 'İsmailoğullan' denmiştir. Aynı şekilde Hz. İbrahim'in çocuklarından biri olan Med-yen'in etkisi altına giren bütün bölge sakinleri Benî Medyen (Medyenoğulları), bunların oturduğu yerler de Medyen bölgesi (veya Me-dain) diye anılır oldu.
Hz. Şuayb onları ıslah etmek üzere gönderilmişti. Onların başlıca üç kötülükleri vardı: Şirk (Allah'tan ayrı tanrılara tapmak), ticarette sahtekârlık ve bölgede zûlm yaratmak ve insanları takip etmek: "Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik): 'Ey kavmim, dedi, Allah'a kulluk edin, O'ndan başka tanrınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil geldi? Ölçüyü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyasını eksik vermeyin, düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın... Ve her yolun başına oturup da tehdit ederek mü'min-leri Allah yolundan çevirmeye ve o (Allah yolu)nu eğriltmeye çalışmayın; düşünün, siz az idiniz. O sizi çoğalttı ve bakın bozguncuların sonu nasıl oldu!" (7: 85-86). Şuarâ suresinde benzer ifadeler bu defa Eyke halkı için de kullanılır: "Eyke halkı da gönderilen elçileri yalanladı. Şuayb onlara demişti ki: '(Allah'ın azabından) korunmaz mısınız? Ben size gönderilen güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin. Sizden buna karşılık bir ücret istemiyorum. Benim ücretim yalnız âlemlerin Rabbi'ne aittir. Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların haklarını kısmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın." (26: 176-183).
Burada, Medyenlilerle Eykeliler'in iki farklı kabile mi, yoksa aynı kavim mi olduğu konusunda müfessirler arasında görüş ayrılığı vardır. Bir grup, A'râf suresinde Şuayb aleyhisselâma 'Medyenlİlerin kardeşi' dendiği halde (7: 85), burada Eyke halkıyla ilgili olarak böyle bir ifadede bulunulmadığından hareketle; bunların ayrı kavimler olduğunu savunurken diğer grup, Medyenliler hakkında A'râf \e Hûd surelerinde sözü edilen ahlâkî zaaflar ve özelliklerle, burada Eykeliler hakkında verilen bilgilerin aynı olduğundan hareketle, bunların aynı kavim olduğu görüşündedir. Hatta, Hz. Şuayb'ın her iki kavme mesaj ve ikazı aynı olduğu gibi, iki kavmin sonu da aynı olmuştur.
Bu konudaki araştırmalar, her iki görüşün de doğru olduğunu göstermiştir. Mevlânâ Ebu'l-'Alâ Mevdûdî The Meaning of the Qur'an adlı tefsirinde bu hususta şunları yazmaktadır: Medyenliler ile Eykeliler şüphesiz iki ayrı kavimdi, ama aynı soyun kollarıydılar. Hz. İbrahim'in hanımı (veya cariyesi) Ketura'dan üreyen nesli hem Arabistan'da hem İsrailîlerin arasında Ketura'nın çocukları olarak gayet iyi bilinmektedirler. Bunların en önemli kolu, ataları Hz. İbrahim'in oğlu Med-yen'e izafeten Medyenliler (veya Medaînler) olarak bilinenlerdi. Bunlar kuzey Arabistan ile güney Filistin arasındaki bölgede, Kızıl Deniz ile Akabe Körfezi kıyılarında yerleşmişlerdi. Başşehirleri, Ebu'l-Fida'ya göre, Akabe KÖrfezi'nin batı kıyısında Eyle (bugünkü Akabe)den beş günlük mesafede yer alan Medyen'di.
Ketura'nın, içlerinde Dedanîler'in diğerlerine oranla daha çok bilindiği diğer çocukları, Kuzey Arabistan'da başşehirleri Tebük, eski adıyla Eyke olmak üzere Teyme, Tebük ve el-Ulâ arasındaki bölgede yerleştiler. Yakut, Eyke'yi anlatırken burasının Tebük'ün eski adı olduğunu yazar ki, Tebük'ün yerlileri de bunu doğrulamaktadırlar (Yakut, Mu'cemu'l -Buldan).
Medyenliler ile Eykelilere aynı peygamberlerin gönderilmiş olmasının sebebi, muhtemeldir ki, her iki kabilenin de aynı soydan gelmiş olmaları, aynı dili konuşmaları ve yanyana komşu bölgelerde yerleşmiş bulunmalarıdır. Aynı yörelerde yanyana yaşamış ve birbirleriyle evlilik gibi sosyal münasebetlerde bulunmuş olmaları da mümkündür. Bu iki akraba kabilenin ikisi de, ticaret ehliydiler. Sosyal ve ahlâkî düşüklük bakımından aynı hayat tarzını paylaşıyorlardı. Kitab-ı Mukaddes'in ilk kitaplarına göre, bunlar Baal-peor'a taparlardı. İsrailoğullan Mısır'dan çıkıp da bunların bölgelerine girince, aynı putperestlik ve zina hastalığından etkilenmişlerdi (Sayılar, 25:1-5, 31:16-17). Yine bunlar, biri Yemen ile Suriye'yi, diğeri Fars Körfezi ile Mısır'ı birleştiren iki milletlerarası ticaret yolu üzerinde yerleşmiş bulunuyorlardı. Bu üstün konumlan sebebiyle, büyük ölçüde yol kesicili-ğe başlamışlardı ve ağır haraçlar ödemedikçe hiçbir kervanın geçmesine müsade etmiyorlardı. Böylece, ticaret yollarını bir hayli tehlikeli hâle getirmişlerdi. Şuayb aleyhisselâmın uyarısına sebep olan bu yol ke sicil iki eri Kur'an'da şöyle geçmektedir: "Her yolun başına oturup da tehdit ederek mü'minleri Allah yolundan çevirmeye ve o (Allah yolu)nu eğriltmeye çalışmayın..." (7: 86). İşte bu sebeplerle, Allah her iki kavme de aynı peygamberi göndermiş ve bu peygamber kendilerine aynı tebligatı ve mesajı getirmiştir.
Kur'ân-ı Kerîm, kavminin Önde gelenlerinden tebliğini kabul etmeyenlerin şöyle dediğini ifade etmektedir: "... 'Şuayb'a uyarsanız, kuşkusuz büyük kayba uğrayanlardan olursunuz'." (7: 90). Bu ifade üstünkörü geçilecek bir cümle değildir. Bilakis mahiyeti itibariyle bir ruh haletini yansıtmaktadır. Medyenlilerin ileri gelenleri ve şefleri şöyle söyleyerek halkı kandırmak istediler: "Dürüstlük, doğruluk, ahlâk ve iyilik gibi hususları temel prensip eder ve uygularsak, biz o zaman tamamen mahvoluruz. Ticaret ve alışverişimizde doğru ve dürüst olup mesleğimizi bu şekilde sürdürürsek, ticaretimiz kesinlikle gelişip büyüye-mez, mesafe katedemeyİz. Bunun yanında en önemli kervanların, güzergâhlarının kesiştiği bölgede yer alan şu coğrafî konumumuzdan istifade edemez. Bu yörenin uslu vatandaşları olur ve kervanların geçip gitmelerine seyirci kalırsak, işte o zaman bu stratejik durumun sağlamakta olduğu bütün siyasî ve ticarî üstünlüklerimiz bitti demektir. Bu da komşu ülkelere karşı olan hâkimiyetimiz ve nüfuzumuzun da bir sonu demektir." İşte bu 'mahvolma' korkusu sadece bu kavimlere has bir olay değil, her sefih toplumun taşıdığı bir tedirginliktir...
Medyenliler ile Hz. Şuayb kıssasının detayları hakkında A 'râf (7: 85-93), HM (11: 84-95) ve Ankebut (29: 36-37) sûrelerine bakılabilir (The Meaning ofthe Qur'an, c. VIII, sh. 263)
Süleyman aleyhisselâm Hz. Davud'dan sonra gelmiş ve onun yerini almıştı. "Biz Davud'a Süleyman'ı ihsan ettik; ne güzel kuldu o! Daima Allah'a yönelirdi." (38: 30). Diğer peygamberler gibi Hz. Süleyman da Allah'tan vahiy almıştı (6: 84). Kur'an, onu şu vasıflarla anmaktadır: İyi bir kuldu, daima Allah'a yönelirdi, Allah katında yüksek bir makama sahipti, güzel bir istikbali vardı, insanlara ve cinlere hâkimdi, hayvanların dilini anlardı (38: 30,40; 34: 12; 27: 16). Mescid-i Aksa'yi inşâ eden de oydu.
Hz. Süleyman Allah'a şöyle niyazda bulunmuştu: "Ey Rabbim! Beni bağışla ve bana benden sonra hiç kimseye nasîb olmayan bir mülk (hükümdarlık) ihsan et. Şüphesiz sen, çok lûtfedensin!' dedi." (38: 35). Allah da istediklerini verdi: "Biz de rüzgârı emrine verdik; onun iradesiyle tatlı tatlı dilediği tarafa eserdi, bina ustası ve dalgıçlık yapan şeytanları ve zincirlere vurulmuş diğerlerini (verdik)." (38: 36-38).
Hz. Süleyman saltanatı kadar adaletiyle de etrafa nam salmıştı. İdaresi altında bulunan insanlar emniyet içinde yaşamaktaydı. Halli güç meselelerde kendisine danışılırdı.
Hz. Süleyman ile Sebe Melikesi arasında geçen kıssa da Kur'ân-ı Kerîm'İn Nemi sûresinde geniş olarak yer almaktadır.
Sebe, Güney Arabistan'da yer alan ve halkı ticaret İle iştigal eden bir ülke İdi. Kraliçeleri Hz. Süleyman'dan bir mektup almış, cevaben elçileriyle birlikte bazı hediyeler göndermişti. Hediyeler kabul edilmemiş, Sebelilerin Hakk'a tâbi olmaları ikazıyla elçiler gerisin geriye gönderilmişti. "Onu (Kraliçeyi), Allah'tan başka taptığı şeyler (bu zamana kadar tevhîd dinine girmekten) alıkoymuştu. Çünkü kendisi inkâr eden bir kavimden idi." (27: 43).
Pek çok hadise Kraliçe'nin gözlerini açmasına yardımcı oldu. "İlki, Hz. Süleyman'ın mektubuna 'Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla' başlayan mektubu idi. Bu şekilde mektuba başlamak, hükümdarlar arasında olagelen genel bir âdetten farklı bir usûl idi. İkincisi, verdiği hediyeleri reddetmesi ile Kraliçe, O'nun diğerlerinden farklı bir hükümdar olduğunu anlamıştı. Üçüncüsü, Hz. Süleyman hakkında, Kraliçenin elçilerinin verdiği rapordu. Bununla Kraliçe, Hz. Süleyman'ın takvası, ilmi ve Hakk'a olan daveti hususunda bilgi edindi. Kraliçe'yİ, Kudüs'e bizzat yolculuk yapmaya ve Hz. Süleyman ile bizzat görüşmeye sevke-den yegane sebep de bu oldu. O, 'biz bunu zaten Önceden bilmiş ve müslüman olmuştuk' dediği zaman buna işaret etmiş oluyordu. Göz açıp kapayıncaya kadar çok kısa bir zaman zarfında, Kraliçeye ait tahtın Ma'rib'den Kudüs'e getirilmesi olayı da dördüncü hususu teşkil ediyordu. Kraliçe, Hz. Süleyman'ın arkasında Allah'ın Gücü'nün bulunduğunu bu olaydan çıkarmıştı. Şimdi artık kafasındaki tüm şüpheler ortadan kalkmış ve Hz. Süleyman'ın yüce ve temiz şahsiyetine hürmet ediyordu. Rahat ve konforu sağlayan her türlü imkâna ve ikamet etmek için muhteşem bir saraya sahip olan Hz. Süleyman'ın, en ufak bir nimetinden dolayı hemen Allah'a secde eden bir karaktere sahip, her çeşit kibir ve gururdan uzak, Allah'a çok şükreden ve yaşadığı hayatın, dünyaya kul-köle olanlarınkinden farklı olduğunu görmüştü.
Hz. Süleyman ile Sebe Kraliçesi (Melikesi) arasında geçen bu kıssa, Eski ve Yeni Ahit ve İsrâîlî rivayetlerde muhtelif şekillerde anlatılmıştır. Fakat Kur'ân-ı Kerîm'in bu kıssayı nakledişi diğerlerinden farklıdır. Eski Ahit'te geçtiği şekliyle kıssanın özeti şöyledir: "Ve Şeba kraliçesi, Süleyman'ın şöhretini işitince, Süleyman'ı Yeruşalİm'de bilmecelerle denemek için, çok büyük alayla, ve pek çok altın, ve değerli taşlar yüklü develerle geldi; ve Sü-leymanın yanına geldi ve yüreğinde olan bütün şeyler için onunla söyleşti. Ve onun bütün sorgularına Süleyman cevap verdi...Ve Sü-leymamn hikmetini, ve yaptığı evi, ve sofrasının yemeğini ve kullarının oturuşunu, ve hizmetçilerinin duruşunu, ve onların esvaplarını, sakilerini de, ve Rabbin evine çıktığı merdiveni Şeba kraliçesi gördüğü zaman artık kendisinde can kalmadı. Ve kirala dedi: Senin işlerin için, ve hikmetin için, memleketimde işitmiş olduğum söz doğru imiş. Ve gelip gözlerim onu görünceye kadar, onların sözüne inanmamıştım; ve işte, hikmetinin büyüklüğünün yarısı bile bana bildirilmemiş; sen kulağıma gelen şöhretten üstünsün. Adamların ne mutlu, bu kulların da ne mutlu, daima senin önünde duruyorlar, ve hikmetini işitiyorlar. Allanın Rabb uğrunda kıral olmak üz-re, seni kendi, tahtı üzerine oturtmak için senden razı olan Allanın Rab mübarek olsun-sun... Ve kirala yüz yirmi talant altın, ve pek çok baharat, ve değerli taşlar verdi; ve Şeba kıraliçesinin kıral Süleymana verdiği baharat gibi yoktu... Ve kıral Süleyman, Şeba kıraliçesinin kirala getirdiği şeylerden fazlasını, onun bütün dileğini, her istediğini kendisine verdi. Ve kıraliçe kulları ile beraber dönüp memleketine gitti." (II. Tarihler, 9: 1-12. Benzer bir anlatım, I. Kırallar, 10: 1-13'de yer almaktadır).
Yeni Ahit'te ise Hz. İsa'nın, Sebe kraliçesi hakkında yaptığı konuşmasından şu cümle nakledilmiştir: "Cenup kıraliçesi, hüküm günü bu nesil ile beraber kalkıp onu mahkûm edecektir; zira o, Süleymanın hikmetini dinlemek için dünyanın Öte uçlarından geldi, ve işte, Süleymandan daha büyüğü buradadır." (Matta, 12:42;Luka, 11:31).
Hz. Süleyman ile Sebe Kraliçesi arasında geçen kıssa Musevî geleneklerinde anlatılan şekliyle, birçok kısımlarda Kur'ânî ifadeleri hatırlatır. Şöyle ki, Hüdhüd (Çoban kuşun)un kaybolması, daha sonra geri gelmesi, Sebe ülkesi ve Kraliçesi hakkında bilgi vermesi, Hüdhüd vasıtasıyla Hz. Süleyman'ın Kraliçeye mektup göndermesi, güneşe ibadet etmek için Kraliçe tam mabede gideceği bir sırada, Hüdhüd'ün mektubu onun önüne atması, meseleyi görüşmek üzere Kraliçe'nin, bakanlarını toplantıya çağırması, daha sonra Süleyman Peygambere değerli hediyeler göndermesi, Kudüs'e gidip onunla bizzat görüşmesi, saraya varışı ve O'nun bir gölün ortasında olduğunu zannetmesi ve Kraliçe'nin içeri girmek için eteğini toplaması gibi hususlar, İsrâilî geleneklerde Kur'ân'dakine benzer şekilde anlatılır. Fakat, Hz. Süleyman'ın getirilen hediyeler kendisine verilirken yaptığı cevabî konuşma, Kraliçe'nin tahtım Ma'rib'ten getirilmek üzere cereyan eden müzakereler, bir şükran ifadesi olarak her lûtfuna karşı Allah'a secdeye varması, sonunda Kraliçe'nin Hz. Süleyman'ın huzurunda imanı kabul etmesi ve Peygam-ber'in, Allah'ın birliğine olan inancı gibi konulardan hiç bahsedilmemiştir. Bunların en kötüsü, bu günahkâr insanlar, Allah'ın yasaklamasına rağmen, Hz. Süleyman'ı, Sebe Kraliçesi ile zina yapmakla itham ettiler. Bu birleşmenin neticesinde, Kudüs'ü harab eden Babil Kral'ı Nebukadnezar'm mensup olduğu neseb-i gayri sahih bir neslin ortaya çıktığını ileri sürdüler (Jewis Encyclopaedia, c. XI, sh. 443).
Görüldüğü gibi Yahudi âlimleri, Süleyman Peygamber'i tenkitte çok aşırı gitmiş ve bir peygambere hiç yakışmayan suçlar isnad etmişlerdir. Aynı zamanda Tevrat'ın emirlerini değiştirmek gibi İhanet suçları işlediğini de ileri sürerler. Kendisine verilen hikmet ve saltanattan dolayı gurura kapılmak, kılıbık bir koca olmak, çok lüks bir hayat sürmek, çok-tanrıcı ve putperest olmak gibi suçlarla onu itham ederek suçlamışlardır (Jewis Encyclopaedia, c. XI, sh. 439-441). Kitab-ı Mukad-des'in Hz. Süleyman'ı peygamber yerine, sadece bir hükümdar olarak takdim etmesi, bu menfî propagandaya bağlıdır. Nitekim Hz. Süleyman'ı, İlâhî Emirler'in aksine çok tanrılı müşrik ve putperest kadınlara kapılmak, böylece Allah'tan yüz çevirmek ve başka tanrı ve tanrıçalara yönelmekle suçlamışlardı. (I. Kırallar 1: 1-11). Bunun tam aksine, Kur'ân-ı Kerîm'in şimdi olduğu gibi, nankör İsrailo-ğullarının kendi peygamber ve ileri gelenlerine bizzat attıkları iftira kirlerinden aklamış olmasının ne büyük bir lütuf olduğu açıkça görülebilir. Ve hâlâ onlar nankörlük yapmaktadırlar. Kur'ân'a ve onu getirene, düşmanları olarak bakmaları tam bir nankörlük ve küfrân-ı nimetin ta kendisidir.
Kraliyet tahtının, göz açıp kapayıncaya kadar 1500 millik mesafeden nasıl alınıp getirildiği sorusuna gelince, bu kısaca şöyle cevaplanabilir: Zaman ve mekân ile madde ve hareket kavramları, bizim tecrübelerimiz ve gözlemlerimize dayanarak biçimlenmiştir ve uygulanabilir. Fakat bu kavramlar Allah katında geçerli değildir ve O bunlarla sınırlandırılamaz. Sıradan bir taht şöyle dursun, O'nun kudreti, güneşi ve büyük yıldızları bir anda milyonlarca mil mesafelere gönderip getirebilir. Bir emri ile bu muazzam kâinatı varlık âlemine çıkaran Allah'ın, Sebe kraliçesinin tahtını, ışık hızından daha hızlı hareket ettirecek gücü elbette vardır. İşte bununla, Kur'ân'da, güç ve kudretiyle Allah'ın, kulu ve rasûlü Hz. Mu-hammed'i, aynı gecede Mekke'den Kudüs'e, oradan da tekrar Mekke'ye götürdüğü ifade edilmektedir (The Meanİng of the Qur'an, c. VIII).
Firavn kelimesi "güneş tanrısının oğlu" anlamına gelir. Güneşe Ra adını veren eski Mısırlılar ona "yüce tanrı" sıfatıyla tapınışlardı. İşte Fravun da onların büyük tanrılarından sonra gelirdi. Eski Mısırlıların inancına göre, her kral otoritesini, Ra ile olan bağına dayandırır ve kendisini yeryüzünde onun temsilcisi ve canlı bir örneği olduğunu iddia ederdi. Bundan dolayı, iktidara geçen her krallık hanedanı, kendilerinin güneş soyundan gelen kimseler olduğunu ileri sürdüler ve bütün krallar, kendilerini "yüce rab" olduklarını halka kabul ettirmek için Firavun unvanını aldılar.
Bununla ilgili olarak, Kur'ân'da bahsedilen Hz. Musa'nın kıssasında iki ayrı Fravun'un zikredilmiş olduğuna dikkat edilmelidir. Biri, Hz. Musa doğduğunda Mısır'da hüküm süren ve Hz. Musa'yı kendi evine götürüp büyüten Fravun; diğeri de Allah'ın İlâhî Mesajı'm kabul etmesi ve İsrail oğullarını serbest bırakması Hz. Musa tarafından istenen ve Kızılde-niz'de boğulan Fravun'dur.
Günümüzün araştırmaları, bu iki Fravun'dan birincisinin, İsrail oğullarını baskı ve esaret altında tutan ve M.Ö. 1292-1225 yıllarında Mısır'da hüküm süren II. Ramses olduğu görüşündedirler. Aynı âyetlerde zikredilen ikinci Fravun'un ise, babası II. Ramses'e idari işlerde yardım eden ve onun ölümünden sonra kral olarak yerine geçen, oğlu Mineptah olduğu kanaatindedirler. Fakat Hz. Musa'nın Ölüm yılı için, İsrail oğullarının takvimine göre, M.Ö. 1272 senesi düşürülmüş olması sebebiyle bu tarihler kesinlik arzetmez. Dolayısıyla bütün bunlar sadece tarihî birer tahminden öteye geçmemektedir. Çünkü İsrail, Mısır ve Hıristiyan takvimlerinin tarihlerini uzlaştırmak çok zordur. (The Meaning of the Qur'an, c. IV, sh. 58-59). The Times Atlas of World History'ye göre II. Ramses M.Ö. 1304'den 1237'ye kadar hüküm sürmüştür (sh. 59).
Musa aleyhisselâm, kavmini denizden karşıya geçirdiğinde, onları takip eden Firavun Mineptah ve ordusu denizde boğulup gittiler (10: 90-92). Hatta günümüzde. Firavun'un cesedinin yüzerken bulunduğu yer, bölge sakinlerince gösterilir. Burası, Sina Yarımadası'nın batı sahillerinde kalan ve bugün Cebel-i Firavn (Firavun Dağı) olarak bilinir. Bu dağın yakınında da, Hammaın-ı Firavn (Firavun'un Hamamı) denen sıcak bir kaplıca vardır ki, Firavun'un cesedinin bulunduğu söylenen Ebu Zenİme'den birkaç mil mesafededir. Şayet boğulan Firavun, Hz. Musa'nın kendine gönderildiğinde Mısır'da hüküm süren Mineptah ise, mumyalanmış cesedi hâlâ Kahire Müzesinde sergilenmektedir. Sir Grafton E. Smith, Firavun'un mumyasından bandajları kaldırdığında, ceset üzerinde bir tuz tabakası bulmuştu ki, bu onun denizde boğulduğunun apaçık delilidir (The Meaning of the Qur'an, c. V, sh. 55). Firavunlar, Mısır ve çevresinde uzun zamanlar hüküm sürdüler. Firavunların ilk hanedanlıkları M.Ö. 3100 yıllarında, kuruldu (The Times Atlas of World History, sh. 58). Fakat Encyclopaedia Americana'a. göre ilk hanedanlık M.Ö. 3500 yılında kuruldu ve Hz. İb-rahİm devrinde kral I. Ositeseo hüküm sürdü (XXII, 707). Bu saltanat M.Ö. 241'de, Mısır'ın Yunanlılar tarafından istilasından sonra son buldu. Son Fravun'ları Nektanebos idi. Bundan sonra Mısır, M.Ö. 30'da Roma İmpa-ratorluğu'nun bir vilayeti olana kadar Yunanlılar tarafından yönetildi.
Mısır'ın liderleri, çoktanncılığa inanan, diktatör ve halk üzerinde şiddet kullanan insanlardı. Tebâlanna karşı zâlim idiler ve onları zaptetmek için gruplara bölmüşlerdi. Yusuf Peygamber, onların idaresinde adalet ve hakkaniyeti öğretmeye çalıştı; nezâket, dindarlık ve dürüstlük üzerine dayalı bir sistem kurmak için sosyal reformlar yaptı. Fakat ondan kısa bir süre sonra herşey unutuldu ve eski zorbalık ve baskı kuralları aynen geri geldi. Hz. Musa, Firavun'u Allah'ın Yolu'na davet etmesi için gönderildiğinde, dünyanın diğer yerlerinde olduğu gibi Mısır'da da bütünüyle kötülük ve zülüm yaygındı (20: 43; 2: 49; 28: 32, 39).
Mina ya da Main Krallığı, Yemen'de Hadra-mut'un doğusu ile Sebe (bugünkü San'a)nın güneybatısı arasında kalan bölgede hüküm sürmüştür. Bu bilgileri, Arap ve Yunan coğrafyacıların eserleri ile arkeolojik kazıların sonuçlarından çıkarmaktayız. "Mina krallığı, güney Arabistan'ın el-Cavf bölgesinde yaşamış ve önemli şehirleri Karnavu, Ma'in ve Yasil olmuştur. Kitabelerden, birbiri ardına yaşamış yirmi kadar kralları öğrenilmektedir. Buradan tarihlerinin birkaç asın kapsadığı anlaşılmaktadır. Kuzey Arabistan'da el-'Ulâ'da Mina diliyle yazılmış kitabeler bulunmuştur. Onların kolonileri (sömürüleri) olma ihtimali de vardır." (Encyctopaedia Britannica, c. II. 'Arabs' maddesi).
Kitab-ı Mukaddes, bu insanlardan şu cümlelerle bahseder: "Ve bundan sonra vaki oldu ki, Moab oğullan, ve Ammon oğullan, ve on-' larla beraber Ammonî (Meunî)lerden bazıları Yehoşafata karşı cenk için geldiler. Ve adamlar geldiler, ve Yehoşafata bildirip dediler: Deniz (Ölü Deniz)in öte tarafından, Suriye-den sana karşı büyük bir kalabalık geliyor; ve işte, onlar Hatsatson-tamardadırlar (o Engedi-dir)." (II. Tarih, 20: 1-2).
Yunan kaynakları, Mentei ve Minea şehirlerinin Hadramut'a yakın bir yerde, Mâ'rib ve Kasab'ın arasında yer aldığını iddia etmektedirler. Ayrıca Araplar da Ma'an kasabasının (ya da kalesinin) Yemen'de olduğunu bildirmektedirler (Yakut, Mu'cem).
Alman arkeologlar, Main krallığının ve hakimiyetinin M.Ö. 1400 ile 700 yılları arasında olduğunu kabul etmektedirler. Encyclopae-dia Britannica 'ya göre "Aynı zamanda şu da bir gerçek ki, son zamana kadar güncelliğini koruyan kitabelerden ne yazık ki birkaç tanesi bize tarihî itminan sağlamakta, pekçoğu sadece tanrı ve kral isimleri, ülke ve dine ait ayrıntılardan ibarettir. Topladıklarımız henüz tamamlanmamıştır. Hıristiyanlık öncesi devirlerdeki Arabistan tarihinin yeniden teşekkülü için, ilim adamları arasındaki mevcut pek çok ciddi ihtilaf giderilmiş değildir. Bununla birlikte pekçok araştırmacı, kitabelerin, M.Ö. 19. yüzyıla (bazıları 16. yüzyıl demektedirler) kadar uzandığını ve en az dört medeniyet fcurmuş Main, Sebe, Hadramut ve Kata-ban krallıklarının varlığını ispatladığı hususunda aynı fikirdedirler (a.g.e., c. II, 'Araps' maddesi).
Alman yazar F. Hommel bu hususta şunları söylemektedir: "M.Ö. 3000 yılı kadar eski olan Bâbil kitabeleri, Magan'm veya doğu Arabistan'ın kralı Menyum'dan bahsetmektedir. Magan, Arapça Maan kelimesinin Sümer dilindeki tercümesidir. Bu merkezde (tarihi bizce bilinmemektedir) Güney Arabistan Maan krallığı kurulmuş (daha sonra 'Ma'in' olarak seslendirilmiş) ve Main devleti, Kata-banya'ya kadar uzanan, hatta belki de Hadra-mut'u da kapsayan bölgeler dahil olmak üzere, başlangıçta bütün güney Arabistan tarafından benimsenmiş ve ayrıca orta Arabistan'ı da içine almıştır. Kitabelerde daha ötede Me-luhha diyarından da bahsedilmektedir ki, muhtemelen, hâkimiyetini oralara kadar yaymıştır." (Encyclopaedia of islam, c. I, 'Arabs' maddesi).
R. Dussaud'ya göre Main kitabelerinin yazılış tarihleri M.Ö. 800 yıllarını pek geçmemekle beraber Hommel, Otto Veber, Wincler gibi ilim adamları Mainlilerin Milâddan 1400 ya evvel Yemen'de medeniyet kurmuş bir devlet olarak kabul edilebileceği fikrindedirler. Bunlar da Fenikeliler gibi çalışmalarını ticarete dayayan bir devlet idiler. Bu maksatla ta kuzeye Akabe Körfezi dolaylarına kadar çıkmışlar ve Medyen'i koloni yapmışlardı. Yine bunların, Mehre adı verilen güneydeki günlük sahillerinden aldıkları ticaret mallarım Suriye, Filistin, Mısır ve Asur ülkelerine götürüp sattıklarını biliyoruz. İlk başşehirleri Main idi. Daha sonra bu başşehir Karna'ya çevrilmiştir (Strabon). Yemen'de bu devletten sonra Sebeliler devleti kurulmuştur. Onların devamını da Himyerliler teşkil etmişlerdir. Buralarda yapılan son arkeolojik araştırmalarda ele geçen yazılı taşlardan anlaşıldığına göre, bu devletler aynı halk topluluğunun vücuda getirmiş olduğu devletler olup, devlet adının değişmesi sadece saltanat süren hükümdar soyu değişiminden ibarettir. Main devletinden krallık babadan oğula geçiyordu. (N. Çağatay, İslâm Dönemine Dek Arap Tarihi, Ankara 1989, sh. 13).
Bu konudaki bilgiler 1869 yılında San'a'nm doğusunda (Cof'un güneyinde) Main şehri harabelerini bulan oryantalist J. Halevy'in araştırmalarıyla kesinlik kazanmıştır. Daha sonra Edward Glaser ve başkaları tarafından yapılan inceleme ve kazılarda yüzlerce kitabe bulunmuş ve bunlar sayesinde eski Yunan yazarlarının bahsetmedikleri Main hükümdarlarının (ki onlara papaz-kral deniyordu) ve tanrılarının adları, halkın âdetleri ve hayat tarzları tesbit edilebilmiştir.
Mainlerin ve Sebelİlerin aynı çağda yaşadıkları görüşü F. Hommel, E. Glaser ile Arap asıllı Martin Hartmann ve Edward Meyer gibi ilim adamları tarafından ileri sürülmüştür.
Yunan ve Arap tarihleri ve gelenekleri Mainilerin siyasî güçlerini M.Ö. 800'de kaybettiklerini ve bölgenin kontrolünü tamamen Sebe-Hlerin aldığını göstermektedir. Yunan ve Arap tarihi araştırmaları tüccar olarak sadece Mainlilerden bahsetmektedir. Öyle görünüyor ki, siyasî kontrolü kaybeden Mainlilerden sonra Sebeliler, diğer bölgelerle ticarete başladılar ve bunu sürdürdüler. Sonuç olarak, denilebilir ki, Main krallığı muhtemelen M.Ö. 1700 yılında, İkinci Âd kavmi yani Semûd kavmi yıkıldıktan sonra kuruldu. Fakat yavaş yavaş siyasî gücünü M.Ö. 1000 yıllarında kaybetmeye başladı. Bu, Hz. Davud ve Süleyman peygamberlerin devirleri boyunca, bölgenin en büyük gücü hâline gelen Sebe krallığı tarafından ortadan kaldırılıncaya kadar sürdü (M.Ö. 800-700).
Çeşitli kaynaklardan aldığımız bütün bu bilgiler, Minalıların çoktanncı olduğunu göstermektedir. İbrahim aleyhisselâmın Evi'ndeki İnsanlar müstesna olmak üzere, o devirde yaşamış olan diğer kavimlerin daldığı her türlü kötülüğe onlar da dalmışlardı.
Sebe halkı, M.Ö. birinci bin yılın başlangıcında güç ve kuvvet kazanarak belli bir refah seviyesine ulaştılar. Hz. Davud ve Hz. Süleyman'ın hükümdarlıklarında güçlerini artırdılar. Ziraat ve ticarette ileri gittiler, bilgilerini çevrelerinde kendi faydalan için uygulamak suretiyle kültür ve medeniyetlerini büyük ölçüde zeiîginleştirdiler. Sulama kanalları açtılar. Bu kanalları düzenli beslemek için dağlar arasında barajlar inşa ettiler. Memleketleri boydan boya sonsuz bir bahçe görüntüsü içindeydi. Meskenleri birbirinden çok uzak olmazdı; orada bir yerleşim mahallinin sınırı, diğer mahallin görünmeye başladığı yerdi. Fakat onlar bunca nîmet karşısında ''itaat ve şükran yerine, itaatsizliğe ve nankörlüğe saptıklarından" tamamen sel afetiyle helak edildiler.
Kur'ân, Sebe halkının refahını ve helak edilişini şu ifadelerle tasvir etmektedir: "Andol-sun Sebe' (oğulların)ın oturdukları yerlerde de bir ibret vardır: (O meskenler), sağdan soldan iki bahçe (ile çevrili İdi. Onlara): 'Rabbi-nizin nimetinde yiyin de O'na şükredin! Hoş (bir) memleket ve çok bağışlayan Rab!1 (denilmişti). Ama (şükürden) yüz çevirdiler; bu yüzden üzerlerine Arım selini gönderdik; onların iki bahçesini, buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde biraz da sedir ağacı bulunan iki bahçeye çevirdik. Nankörlük ettiklerinden ötürü onları böyle cezalandırdık. Biz nankörden başkasını cezalandırır mıyız!? Onlarla, içinde bereketler yarattığımız memleketler arasında, (birinden diğeri) görünen şehirler varettik ve bunlar arasında yürümeyi takdir ettik: 'Oralarda geceleri, gündüzleri (ne zaman isterseniz) korkusuzca gezin, (dolaşın)' (dedik). 'Rabbimiz! Seferlerimizin arasını uzaklaştır (şehirlerimiz birbirine çok yakın, bunların arasını uzat da daha uzun mesafelere gidelim).' dediler ve kendilerine zulmettiler. Bİz de onları, (insanlar arasında söylenen) efsanelere çevirdik. Ve onları darmadağın ettik. Şüphesiz bunda, sabreden ve şükreden kimseler için ibretler vardır. Andolsun ki İblis, onlar hakkındaki zannım doğru çıkardı; inananlardan bir topluluk dışında (hepsi) ona uydular. Oysa onun (İblis'in) Onlar üzerinde bir nüfuzu yoktu. Ancak ahirete inanan kimseleri, şüphe içinde kalandan (ayırdedip) bilelim diye (ona bu fırsatı verdik). Rabb'in, herşeyi korumaktadır." (34: 15-21).
Kur'ân'ın bu âyetleri, Sebe' halkının hayat tarzı ve geleneklerine geniş ölçüde ışık tutmaktadır. Sözkonusu âyetlerden çıkarılacak sonuçlar şöyle sıralanabilir:
1- Sebe' halkı, ziraatini geliştirmek için sulamadan azamî derecede faydalanmıştır.
O kadar ki, bütün Sebe' yurdu bir gibi idi. Halk nerede dursa, sağırJa ve solunda bahçeleri ve fidanlıkları edebilirdi.
2- Refah seviyeleri çok yüksekti. Yemen ile Suriye arasındaki bütün bölge yun edinilmişti ve bu iki mesafe arasında^ yolculuk, yerleşim alanlarının içinden ^çerdi.
3- Fakat onların üzerine azâb geldiğince her yönden o kadar darmadağın olduUtf ki, artık onların bu dağınıklığı herkes tarafından bilinir oldu. "Bugün bile bir topluluğun tamamen bahsetmek isteseler Sebe halkını misal gösterirler. Allah nimetlerini çektiği zaman, muhtelif Sebe yurtlarından ayrılıp Arabistan'ın başka bölgelerine göç etmeye başladılar- °enı Gassân Ürdün ve Suriye'ye, Evs V* "az" rec Yesrib'e (Medine'ye) ve Hu/aa da Cidde yakınlarındaki Tihame'ye yerleşti. Ezd kabilesi Uman'a, Benî Lahm, Cüzam ve Kinde kabileleri de başka yerk"ıe g°Ç ettmek üzere yurtlarını terk etmek zorunda kaldılar. Böylece Sebe' halkı bir millet olmaktan çıktı ve sadece bir efsane oldu."
4- "Setin (barajın) yıkılmasından sonra meydana gelen sel sonucu bütün ülke harap oldu. Sebelilerin dağların arasına setler inşa ederek kazdıkları kanallar yıkıldı ve bütün sulama sistemi bozuldu- Bunun sonucu, daha önceden bir bahçe gib* 0^an ülke yabanî bitkilerin ormanı hâl»ne Se'~ di. Orada sedir çalılarının küçük erik şeklindeki meyvesinden başka yenili1" bitki kalmadı." (The Meaning of the Qur'an, c. X, sh. 220-221).
5- Tarihî kayıtlar, Seba (Sebe) güneybatı Arabistan'da yer aldığın1' seviyesinin en üst seviyeye ulaştığı devirde (yani M.Ö. birinci bin yılda) sadece Yemen'i değil, aynı zamanda Ha-dramut ve Mahran bölgesinin büyük bir kısmım, ve muhtemelen şimdiki Habeşistan'ın ekseriyetini sınırlarına dahil ettiğini göstermektedir. Sebe'liler, başşehirleri Ma'rib1 in civarında, asırlar boyunca fevkalâde baraj, bent ve kanal sistemi kurmuşlardır ki, sistem bugüne kadar gelen kalıntılarıyla tarihte meşhur olmuştur. Arabistan'da dillere destan olan Sebe' ülkesinin refahı, bu büyük barajlar ve sulama sistemlerinden ileri geliyordu. Coğrafyacı el-Hemdanî'ye göre (öl. 334/H) bölge, doğuya doğru Rubülhâli sınırlarındaki Sayhad Çölüne kadar yayılmış olan bu barajlar sistemiyle sulanırdı. Memleketin faal gelişme durumu, halkının yoğun ticarî faaliyetine ve onların "baharat yo-lu"nu kontrol etmelerine de yansımıştı ki, bu yol Ma'rib'ten kuzeye doğru Mekke, Medine ve Suriye'ye ve doğuya doğru Arap Denizi kıyısındaki Zafar'a uzanırdı. Böylece Hindistan ve Çin'den gelen de-nİz yollarıyla birleşirdi.
Baraj Seli (Seyl el-arim)'nin tarihi kesin olarak tesit edilememiştir. Fakat Ma'rib barajının ilk yanlışının en çok muhtemel olan döneminin, Hıristiyanlık devrinin ikinci asrı olduğu görülmektedir. Sebe' Krallığı geniş ölçüde tahrip oldu ve halkı bütün Arap yanmadasına dağıldı. Bunun sonucu olarak, meydana çıkmaktadır ki, baraj ve bent sistemi bir ölçüde tamir edildi, fakat ülke Önceki refahına bir daha kavuşamadı. İslâm'ın zuhurundan yaklaşık otuz yıl Önce büyük baraj tamamen ve nihaî olarak çöktü.
6- Kur'ân'da ya da sahih hadislerde, Ma'rib Barajı'nın nihaî çöküşünden hemen önce (yani Hristiyanlık çağının altıncı asrında) Sebe1 halkının ne tarzda bir günah işlediği konusunda bize belirli bir şey söylen-memektedir. Sebe'nin ve onun bir âfet sonucu inkırazının kıssası eski Arabistan'da bir mesel haline geldiği hakikati gözönüne alındığında, onun Kur'ân'da ifade edilmesi büyük bir ihtimalle, daha önce Hz. Süleyman'ın ölümü kıssasında olduğu gibi manevî bir desteği haizdir. Çünkü her iki kıssa, Kur'ân diliyle takdim ediliş şekliyle, insanın bütün kudret ve başarısının mahiyet itibariyle kısa ömürlü olduğunu mecaz yoluyla ifade etmektedir." (Muhammed Esed, The Mes-sage ofthe Qur'an, sh. 658).
Sebe (Seba) halkı üzerinde yorumda bulunurken Mevlana Ebu'1-A'la Mevdudi şöyle demektedir: "Tarih, antik devirde Sebe'liler arasında sadece bir tek Allah'a ibadet eden küçük bir topluluğun yaşadığını göstermektedir. Yemen harabelerinde modern arkeolojik araştırmalar neticesinde meydana çıkarılan kitabeler, bu küçük unsurun varlığına işaret etmektedir. Takriben M.Ö. 650 dönemine ait bazı kitabeler, Sebe' krallığı içinde zu-semevi veya zû-semâvi'ye (yani Rabb es-Sema': Göklerin Rabbi) dua için ayrılmış mabetler bulunduğunu söylemektedir. Bazı yerlerde bu İlâh, Meliken zu-semavi (Göklerin mâliki olan kral) şeklinde ifade edilmiştir. Sebe'lilerin bu kalıntıları Yemen'de asırlarca varolmaya devam etmiştir. Nitekim milâdi 378 yılına ait bir kitabede de, İlâh zu-semavi (bu mabet, ilah zu semavi'ye aittir) ifadesi bulunmuştur. Mi-lâdi 465 tarihli bir kitabede şöyle bir ifade yer alır: Bi-nasr ve rıza iîah-in be'i semin ve ardin (yani, göklerin ve yerin sahibi olan ilahın yardım ve rızasıyla). Milâdi 458 tarihli döneme ait başka bir kitabede de Rahman kelimesi, bi-nza Rahmanen (yani, Rahman'ın rızasıyla) şeklinde kullanılmaktadır.
İnsanlar Allah'a itaat etmek istediklerinde, İblisin onları Allah'a isyan yoluna zorla sevk etme gücü yoktur. Allah sadece ona, kendileri Allah'a isyan yolunu seçmek isteyen kimseleri saptırma, kandırma ve aldatma yetkisi vermiştir. Ahirette inananlar, onunla ilgili şüphe duyanlardan ayrılsın diye İblise bu iğfal etme fırsatı verilmiştir.
Başka bir ifadeyle bu İlâhî beyan, bu dünyada âhirete imandan başka hiçbir şeyin, insanın Doğru Yol'a bağlılığım temin edemeyeceğini kesin olarak ortaya koymaktadır. Bir insan eğer Ölümünden sonra tekrar dirileceğine ve Allah huzurunda amellerinin hesabım vereceğine inanmazsa, tabiî ki o doğru yoldan sapacaktır. Çünkü o hiçbir zaman kendisinde, Doğru Yol'a bağlanmasını sağlayacak sorumluluk duygusunu geli süremeyecektir. İşte bu yüzden şeytanın insanı saptırmak için kullandığı en önemli araç, onu âhiretten gafil yapmaktır. Bu şeytanî hileden kendisini kurtaran bir kimse, asla bu geçici dünyanın çıkarları için gerçek ve ebedî dünyanın nimetlerini feda etmez. Aksine, her kim şeytanın kötü tesiri altında kalarak âhireti inkâr ederse, ya da en azından onun hakkında şüphe taşırsa o, bu dünyada yapılmakta olan peşin alışverişten, bunun daha sonraki bir hayatta kayba sebep olacağını anlamış ve kavramış olsa bile, vaz-geçirilmez. Bu dünyada kim doğru yoldan sapmışsa, ya ahireti inkâr ettiği için, ya da ondan şüphe içinde olduğu için sapmıştır. Kim de doğru yola tâbi olmuşsa, doğru ve salih amelleri âhirete olan imanından kaynaklandığı için böyle davranmıştır.
Kur'ân'da Sebe'lilerin tarihine yapılan telmihleri tam olarak anlamak için, bu halk hakkında diğer tarihî kaynaklar yoluyla elde edilen bilgileri de gözönünde bulundurmak lâzımdır.
Tarihte Sebe, büyük kabileleri de içine alan büyük bir Güney Arabistan kavmiydi. İmam Ahmed, İbni Ebi Hatem, îbni Abdülberr ve Tirmizî'nin Hz. Peygamber @'den rivayetlerine göre, Sebe' (Seba') bir Arabın ismi olup, onun neslindep Arabistan'ın şu kabileleri çıkmıştır: Kinde, Hhnyer, Ezd, Eş/ariyyin, Mez-hic, Enmar (iki kolu ile birlikte Kes'am ve Becile), 'Amile, Cüzam, Lahm ve Gassan.
Eski çağlardan beri bu Arap kavmi bütün dünyaca bilinirdi. MÖ. 2500 yılma ait Ur kitabelerinde bu kavimden Sebum diye bahsedilmektedir. Bundan başka Babil ve Asur kitabelerinde ve aynı zamanda Kitab-ı Mukad-des'te de Sebelilerin birçok kez adı geçmektedir. (Bkz: Mezmurlar, 72: 15, Yeremya, 6: 20; Hezekiel, 27: 22, 38: 13; ve Eyub, 6: 19). Yunan ve Roma tarihçileri ile coğrafya bilgini Theophrastus (M.Ö. 288), Hz. İsa'dan bir kaç asır öncesi onlardan devamlı olarak bahsetmişlerdir.
Bu kavmin yurdu bugün Yemen denilen Arabistan Yarımadası'nm güneybatı köşesiydi. Yükselişi M.Ö. 1100 yıllarında başlamıştır, Davud ve Süleyman Peygamberler zamanında Sebe'liler müreffeh bir halk olarak dünyaca meşhur olmuşlardı. Daha sonra, kraliçelerinin Hz. Süleyman zamanında imana gelmesinden (M.Ö. 965-926) sonra muhtemelen çoğu müslüman olmuşlardı. Fakat zamanı tam tesbit edilemeyen daha sonraki bir dönemde tekrar Elmaka (ay tanrısı), Ester (Venüs), Zat Hamim, Zat Bed'an (güneş tanrısı), Her-metem veya Herimet gibi bir çok ilâh ve ilaheye tapmaya başladılar. Elmaka onların baş ilahı idi. Krallar bu ilahın temsilcileri olarak, halkın itaatim talep ederlerdi. Yemen'de toprak altından çıkarılan bir çok kitabe, her tarafta bu ilâhlar bilhassa Elmaka için mabetler yapıldığını ve her önemli olayda bu ilâhlara kurbanlar sunulduğunu göstermektedir.
Çağımızda yapılan arkeolojik kazılar neticesinde, bu kavmin tarihine ışık tutan yaklaşık 3000 kadar kitabe bulunmuştur. Bunlann yanı sıra Arap ravileri ile Roma ve Yunan tarihçilerinin ortaya koydukları bilgiler bir araya getirilirse, bu kavmin ayrıntılı bir tarihi hazırlanabilir. Bu bilgilere dayanarak onların tarihlerinin önemli dönemleri şu şekilde özetlenebilir:
1- Yedinci yüzyılın yarısından önceki dönem: Bu dönemde Sebe'li kralların unvanı Mukarrib idi. Bu, muhtemelen mu-karreb (tanrıya yakın) kelimesinin eşanlamlısı olup, kralların kendilerini tanrılar ile insanlar arasında bir bağ olarak gördüklerine delâlet etmekte İdî. Başka bir İfadeyle onlar rahip-kıral idiler. Başşehirleri bugün Heribe denilen ve Ma'rib'in batısında bir günlük yol mesafesinde harabeleri bulunan Sirve idi. Büyük Ma'rib barajının temelleri bu dönemde atılmıştı. Sonradan muhtelif krallar onu zaman zaman genişletmişlerdir.
2- M.Ö. 650 - 115 arası dönem: Bu dönemde Sebe kıralları Mukarrib sıfatını atıp Melik (kıral) unvanım benimsediler ki bu, dinî hükümdarlığın yerini, laik kı-rallığm aldığını göstermektedir. Sirve'yi bırakıp Ma'rib'i başkent yaptılar ve onu her bakımdan geliştirdiler. Bu yer, denizden 3900 fit yükseklikte ve San'a'mn 60 mil kadar doğusundadır. Bugün bulunan harabeleri bile, bir zamanlar çok gelişmiş bir kavmin merkezi olduğuna şahitlik etmektedir.
3- M.Ö. 115 - 300 arası dönem: Bu dönemde Sebe krallığı, Sebe kavminin ileri gelen kabilelerinden biri olan Himyerî-lerin yönetimi altına girdi. Onlar Ma'rib'i bırakıp, daha sonra Zafar diye bilinen Reydan'ı başkent yaptılar. Bu yerin harabeleri bugünkü Yerim şehri yakınlarındaki bir tepe üzerinde görülebilir. Civarında Himyer isminde küçük bir kabile yaşamaktadır. Bu belki de bir zamanlar bütün dünyada ihtişam ve azameti ile tanınmış olan büyük kavmin kalıntisıdır. Aynı dönemde Yemenet ve Yemenat kelimeleri krallığın bir bölümü İçin kullanılmaya başlanmıştır. Bu kelime daha sonraları Yemen'e dönüşmüş ve Asir'den Aden'e ve Babülmendep'ten Hadramut'a kadar uzanan bütün toprakların adı olarak kullanılmaya başlanmıştır.
M.S. 300'den İslâm'ın doğuşuna kadar olan dönem: Bu, Sebe'lİlerin yıkılış dönemidir. Bu dönemde Sebeliler dış müdahalelere meydan bırakan iç savaşlara daldılar. Bu onların ticaret ve tarımda gerilemelerine ve hatta siyasî hürriyetlerini kaybetmelerine sebep olmuştur.
Himyerîler ve diğer kabileler arasındaki karışıklıklardan yararlanan Habeşîler, Yemen'i işgal ettiler ve M.S. 340'tan 378'e kadar kısa bir süre yönettiler. Sonra, her ne kadar siyasî bağımsızlıklarına yeniden kavuştuysalar da, Ma'rib'in büyük barajında çatlamalar belirmeye başladı ki bu, yukarıda (Sebe sûresinin 16. âyetinde) atıf yapıldığı gibi, M.S. 450 veya 451'de "barajın patlaması" ile felâkete sebep oldu. Bundan sonra Ebrehe devrine kadar baraj geniş ölçüde tamir edildiyse de, ne dağılan nüfusu geri getirmek mümkün olabildi, ne de harap olan sulama ve tarım sistemi eski haline getirilebildi. M.S. 523'de Yemen'in Yahudi kralı Zu-Nuvas, Necran Hristiyanla-rını katletti. Kur'ân-ı Kerîm'de bu hâdiseye ashab-ı uhdud ifadesiyle değinilmektedir (Burûç sûresi [85]: 4-8). Mukabilinde Habeşistan Hrİstiyan Kıratlığı, Yemen'i istilâ etti ve bütün toprakları ele geçirdi. Daha sonra Yemen'in Habeş valisi Ebrehe, Kabe'nin merkezî durumuna son vermek ve bütün batı Arabistan'ı Bi-zans-Habeş nüfuz sahası içine almak için Hz. Muhammed @'in doğumundan bir kaç gün önce, M.S. 570 veya 571'de Mekke üzerine yürüdü.
Kur'ânda (F/7 sûresinde) ashab ül-fil adı altında anlatıldığı şekliyle Habeş ordusu tamamen imha edildi. En sonunda M.S. 575'de Yemen, İranlıların eline geçti. M.S. 628'de onların valisi Bazan, İslâmi-yeti kabul edince, İran idaresi son buldu.
Sebe halkı zenginliğini iki ana faktörü borçluydu: Tarım ve ticaret. Tarımlarını, daha önceden Babil hariç hiçbir yerde bilinmeyen bir sulama sistemi İle geliştirmişlerdi. Ülkelerinde tabiî akarsular yoktu. Yağmurlu mevsimlerde tepecikler arasına inşa ettikleri setler sayesinde küçük göllerde su toplarlar, oradan açtıkları kanallarla suyu tarlalarına akıtırlardı. Kur'ân'da ifade edildiği gibi bu sisteme, bütün ülkeyi verimli bir bahçe hâline getirmişti. En büyük su deposu, Ma'rib yakınında Belek Dağı girişinde kurulan bent (baraj) sayesinde meydana getirilen göl idi. Fakat Allah lütfunu onlardan uzaklaştınnca, büyük baraj Milâdî beşinci asır ortasında yıkıldı ve neticede meydana gelen seller, yoluna çıkan barajları birbiri ardına yıkarak, bütün sulama sistemini de tekrar asla eski haline getirilemeyecek şekilde tahrip ederek akıp gittiler.
Ticarete gelince; Allah Sebelileri faydalanabilecekleri çok elverişli coğrafî mevki ile ni-metlendirmİşti.Bin yıldan fazla, Doğu ile Batı arasındaki ticarî faaliyet vasıtalarını tekellerinde bulundurdular. Bir yandan kendi limanlarında; Çin'den ipek, Endonezya ve Mala-bar'dan baharat, Hindistan'dan kumaş ve kılıçlar, Doğu Afrika'dan zenci köleler, maymunlar, devekuşu tüyleri ve fildişi aldılar ve diğer yandan bu mallan daha ileride Roma ve Yunanistan'a göndermek üzere Mısır ve Suriye pazarlarına naklettiler. Bunun yanısıra kendileri de, Mısır ve Suriye ile Roma ve Yunanistan'da büyük talep bulunan günlük tütsüsü ve mür (lavanta imalinde kullanılan sarı sakız) ve diğer parfümlerin büyük imalatçıları idiler.
Uluslararası ticaretin iki büyük yolu vardı: Deniz yolu ve kara yolu. Deniz ticareti bin yıldan fazla Seben'lerin kontrolünda kaldı. Zira Kızıl Deniz musonlannm esrarını, kayaları ve çarpan dalgaları ve demir atma yerlerini sadece onlar bilirlerdi. Başka hiçbir millet bu tehlikeli sularda seyrüsefer riskini göze alamazdı. Bu deniz yoluyla onlar ticarî mallarını Ürdün ve Mısır limanlarına taşırlardı. Aden ve Hadramut'dan gelen kara yollan Ma'rib'te birleşir, oradan bir kara yolu Mekke, Cidde, Medine, el-'Ula, Tebük ve Eyle yoluyla Pet-ra'ya ulaşır, kuzey ucunda Mısır ve Suriye'ye ayrılırdı. Bu kara yolu boyunca tam Ye-men'den Suriye hududuna kadar, Kur'ân'da ifade edildiği şekilde bir çok Sebe yerleşim bölgesi kurulmuştu. Kervanlar gece gündüz buralardan geçerlerdi. Sebe ve Himyerî kitabelerinin ortaya çıkarılmakta olduğu bu yol üzerinde bu kolonilerin izleri halen mevcuttur.
Hz. İsa'dan sonraki birinci yüzyıldan sonra Sebe ticareti kötüye gitmeye başladı. Ortado-ğuda Roma ve Grek (Yunan) krallıkları kurulunca halk Arap tacirlerinin kurdukları tekel yüzünden doğu malları için çok yüksek fiyatlar talep etmelerinden şikâyetçi olmaya ve yöneticilerini, onların deniz ticaretindeki üstünlüklerini kırmak için teşvik etmeye başladılar. Böylece, başlangıçta Mısır'ın Yunanlı hükümdarı II. Batlamyus (M.Ö. 285-246), aslında yedi yüzyıl kadar önce Sesostris tarafında kazılmış olan Nil-Kızıldeniz kanalını tekrar açtı. Neticede, bu kanal sayesinde Mısır filosu ilk defa Kızıl Denize girdi, fakat Sebe-liler karşısında başarılı olamadı. Mısır Romalıların eline geçince, onlar Kızıl Deniz'e daha kuvvetli bir ticaret donanması getirdiler ve onun desteğinde bir deniz harp filosu koydular. Sebeliler bu güce karşı koyamadılar. Sonuçta Romalılar her deniz limanında kendi ticaret kolonilerim kurdular, gemiler için ikmal işlerini tanzim ettiler ve mümkün olan her yere askeri kıt'alarını yerleştirdiler. Nihayet, Aden Romalılar tarafından işgal edilince, vakit geldi. Bu hususta Roma ve Habeşistan krallıkları da Sebeliler aleyhine, sonunda bu kavmi siyasî hürriyetinden de mahrum bırakan gizli anlaşmalar yaptılar.
Deniz ticareti yolundaki kontrollerini kaybeden Sebelilere sadece karayolu ticareti kaldı. Fakat bu üstünlükleri de tedricen kayboldu. Önce, Nebatîler Petra'dan el-Ula'ya kadar bütün Hicaz ve Ürdün'deki kolonilerini Sebeli-lerin elinden aldı. Daha sonra, M.S. 106'da Romalılar Nebatî Krallığına son verdiler ve Hicaz'a kadar bütün Suriye ve Ürdün topraklarını zaptettiler. Bundan sonra Roma ve Habeşistan müştereken, Sebelilerin ticaretini, onların iç mücadelelerinden istifade ederek tamamen bozmak için çalıştılar. Habeşlilerin, sonunda bütün bölgeyi ele geçirene kadar defalarca Yemen'e saldırmasının sebebi bu idi.
Böylece, Allanın gazabı, bu kavmin haşmet ve refahın zirvesinden, bir daha asla çıkamayacakları bir unutulnıuşluğun içine yuvarlanmalarına sebep oldu. Bir zamanlar Yunanlılar ve Romalılar bu kavmin efsanevî zenginliğini duyup kıskanırlardı. Strabe şöyle demektedir: "Sebeliler altın ve gümüş kaplar kullanıyorlardı, evlerinin tavanları, duvarları ve kapıları bile fildişi, altın, gümüş ve elmaslarla süslüydü." Pliny şöyle anlatmaktadır: "Roma'nın ve İran'ın zenginlikleri Sebelilerin ellerine akıyor. Onlar bugün dünyanın en zengin halkıdır. Bereketli topraklarında bahçeler, mahsûl ve sığırlar boldur." Artemidorus ise şöyle der: "Bu insanlar lüks içinde yüzüyorlar. Yakacak olarak tarçın, sandal odunu ve diğer hoş kokan odunlar yakarlar." Aynı şekilde diğer Yunan tarihçileri de Sebelilerin sahip olduğu sahillerden geçerken gemilerin içinden bile bu toprakların güzel kokusunu duyan yolculardan bahsederler. Tarihte ilk defa Sebeliler bir gökdelen inşa etmişlerdir. San'a'da bir tepenin üzerine inşa edilen Gumdan kalesi denilen bu gökdelenin, Arap tarihçilerine göre yirmi katı vardı ve her kat 36 fit yüksekliğe sahipti. Sebeliler Allah kendilerine nimetlerini bol bol ihsan ettiği sürece böyle bolluk ve eğlence içinde yaşadılar. En sonunda nankörlükte bütün sınırlan aştıklarında, her şeye ka-dİr olan Allah da teveccühünü çekti, ve onlar sanki daha önceden hiç varolmamış gibi, tamamen helak oldular (The Meaning of the Qur'an, c. X, sh. 221-229).
Hz. Yunus, Dicle nehrinin vadisinde yaşayan Asurlulara dcğru yolu göstermek için (M.Ö. 860-7S4) gönderilmiştir. Başkent eski şehirlerden meşhur Ninova idi. Ninova'nın harabeleri, Musul şehrinin karşısında, Dicle nehrinin sol yakası üzerine yayılmış olarak hâlâ durmaktadır. Ninova, çevresi yaklaşık 60 mili bulan büyük bir şehirdi. Hz. Yunus aleyhisselâm Asurluları Allah'ın Yolu'na çağırdı, fakat onlar kendisini dinlemediler ve mesajını reddettiler. Kur'ân bu hadiseden şöyle bahseder: "Yunus da gönderilen peygamberlerdendi. (O) dolu gemiye kaçmıştı. (Yükü fazla olduğundan gemi taşıyamamış, yolculardan birini denize atmak gerekmişti. Birini atmak üzere gemıdekilerle) kur'a çekti ve yenilenlerden oldu (kur'a kendisine isabet etti).. Sonra denize atıldı. (Yunus, Rabbinden izinsiz olarak kavminden ayrıldığı için kendi kendisini) kınayarak (denize attı), balık onu yuttu. Eğer Allah'ı zikredenlerden olmasaydı, (insanların) yeniden diriltilecekler! güne kadar onun karnında kalırdı. (Ama balığın karnında bizi andı, teşbih etti), biz de onu hasta bir halde ağaçsız, boş bir yere attık. Ve üzerine (gölge yapması için) kabak türünden bir ağaç bitirdik. Ve onu yüzbin insana, ya da daha fazla olanlara peygamber gönderdik. İman ettiler, Biz de onları bir süreye kadar geçindirdik. (37: 139-148).
Yunus sûresinde şu ifadeler yer alır: "Keşke (azabı gördükten sonra) inanıp da, inanması kendisine fayda veren bir memleket olsaydı (azabı gördükten sonra inanmak, hiçbir memlekete yarar sağlamamıştır). Yalnız Yunus'un kavmi (azâb henüz inmeden önce) iman edince, dünya hayatında onların rezillik azabını kaldırmış ve onları bir süre daha yaşatmıştık. Rabb'in isteseydi, yeryüzündekilerin hepsi mutlaka iman ederdi. O halde sen mi insanları mü'min olmaları için zorlayacaksın?" (10: 98-99). Konuyla ilgili iki âyet de Enbiya sûresi'nde vardır: "Zünnûn'a da (lütfettik). Zira [o, kavmine) kızarak gitmişti. Bizim kendisine güç yetiremeyeceğimizi, (kavminin arasından çıkmakla kendisini kurtaracağım) sanmıştı. Nihayet karanlıklar içinde (kalıp): 'Senden başka tanrı yoktur. Sen münezzehsin, yücesin, ben zâlimlerden oldum!' diye yalvardı. Biz de onun duasını kabul ettik ve onu tasadan kurtardık. İşte biz, iman edenleri böyle kurtarırız." (21: 87-88).
Kalem sûresi'nde ise şöyle denilmektedir: "Sen Rabb'inin hükmüne sabret, balık sahibi (Yunus) gibi olma. Hani o, sıkıntıdan yutkunarak (Rabbine) seslenmişti. Eğer Rabb'inden ona bir nimet yetişmeseydi, yerilerek çıplak bir yere atılırdı. Fakat (böyle olmadı) Rabb'i onun duasını kabul etti de onu sâlih (iyi insanlardan yaptı." (68: 48-50).
Bu ayetlerin tetkiki bize Yunus Peygamber ve onun görevi hakkında aşağıdaki şu tanımlamaları vermektedir:
1- Hz. Yunus aleyhisselâm, Asurluları Allah'ın yoluna çağırma vazifesiyle görevlendirildi. Fakat onlar onu reddettiler ve inanmadılar. Hayatın kötü ve günah dolu yollarında yürümeye devam ettiler.
2- Hz. Yunus'un gönderildiği Ninova şehri, yüzbin ya da daha fazla nüfus ile zengin ve bayındır bir yer idi.
3- Asurlular, eğer yaşantılarım düzeltmezler, adalet ve iyiliği benimsemezler ve Allah'a inanmazlarsa, şiddetle cezalandırılacakları hususunda uyarılmışlardır.
4- Bununla beraber Yunus peygamber, Asurluları, İlahî azâb ile korkuttuktan sonra Allah'ın izni olmaksızın Nino-va'dan ayrılmıştı.
5- Ninova halkı, Allah'ın Peygamberi'nin şehri terk ettiğini gördüklerinde, yakında başlarına bir tehlike geleceğini anladılar ve Allah'ın mesajına inanıp, geçmişte işledikleri kötü işlere tevbe edip pişman oldular.
6- Yaklaşan cezanın alâmetlerini gördükten sonra pişman olan Ninova halkını Allah bağışladı.
7- Yunus Peygamber şehri terk edip dolu bir gemiye bindi. Fakat gemi çok yüklüydü. Muhtemel batma tehlikesi sebebiyle pek-çok yük denize atıldı. Yolculardan bir kısmının da denize atılması gerekiyordu. Bunun için kura çekildi. Kurada Hz. Yu-nus'un ismi çıktığı için onu denize attılar. Denizin dibine çökerken onu büyük bir balık yuttu. O zaman Hz.Yunus Ninova şehrini Allah'ın izni olmaksızın terkettİğİ, kavmine gelecek azâbdan önce Allah'dan af istemediği için hata ettiğini anladı.
8- Hz. Yunus, sâlih bir mü'min olarak hatasını İtiraf etmiş ve Allah'a yalvarmıştır. Allah da onu affederek vazifesini tamamlaması için Asurlulara geri göndermiştir.
9- Bu olay Kur'ân'da belirtildiği gibi, yine ilâhî hükümlerle ilgildir. Allah, mesajı ikmal edinceye kadar bir kavmi azaba duçar etmez. Hz. Yunus, belirlenen süre boyunca tebliğe devam etmediğinden ve kendi kafasından görev yerini terkettiğin-den dolayı Allah'ın adaleti cezayı gerektirmedi, çünkü bu kavim için geçerli olacak kanunî şartlar olgunlaşmaş olmaktaydı. Bu yüzden ceza infaz edilmedi..
10- Burada Allah'ın insanoğluna bahşettiği kendisine inanıp-inanmama hürriyetine atıf vardır. Allah için, bütün insanları doğuştan mü'min ve itaatkâr kullar olarak yaratması ve yeryüzünde âsi ya da kâfir kul bırakmaması işten bile değildi. Yahut da, Allah kolayca kullarını iman ve itaata çevirirdi. Fakat o zaman insanoğlunun yaratılmasının altında yatan hikmet geçersiz hâle gelirdi (The Meaning of îhe Qur'ân, c. V, sh. 59).
Asurlular vahye inandıklarında yepyeni bir hayat tarzı edindiler. Allah'a inandıktan ve tevbe ettikten sonra, affedildiler ve barış içinde yaşamalarına müsade edildi. Yunus Peygamber geri geldi ve tebliğ görevine devam etti. Ona itaat edip takip ederken bir süre sonra düşünce ve davranışta bâtıl yollar benimsediler. Tekrar peygamber gönderildi ve azâb ile uyarıldılar. Fakat bu uyanlara kulak asmadılar. Kitab-ı Mukaddes, onların kötü ve adaletsiz hayat tarzlarından bahseder. Yunus peygamberden sonra Nahûm peygamber (M.Ö. 720-698) onları inzar etti, tebliğde bulundu, fakat hiçbir tesiri olmadı. "Bu, Rabb'inin Asurlular hakkında ne buyurduğudur: 'Ve artık senin ardından zürriyet olmasın diye Rab senin için emretti; ilâhlarının evinden oyma putu ve dökme putu kesip atacağım; senin kabrini yapacağım; çünkü sen alçaksın. Ninova halkı, sizler de saldın altındasınız. Güç sizi darmadağan edecek... İşte, ben sana karşıyım, ordular Rabb'inin sözü, ve onun cenk arabalarını duman içinde yakacağım ve senin genç aslanlarını (askerlerini) kılıç yeyip bitirecek... Ey Aşur kralı, çobanların (idarecilerin) uyuyor; ileri gelenlerin kımıldamıyor; dağlar üzerinde kavmin dağıldı ve toplayan yok. Senin kırığını dindirecek ilaç yok; yaran iyi olmaz..." (Nahum, 1: 14; 2: 1, 13 ve 3: 18)
Daha sonra, Asurlulara azab indirilmeden evvel son kez uyarılmaları için Sefanya Peygamber (M.Ö. 640-609) gönderildi: "Ve şimale karşı elini uzatacak ve Aşuru yok edecek, ve Ninovayı bir virane, ve çöl gibi kurak edecek. Ve sürüler, milletlerin bütün hayvanları, onun içinde yatacaklar; hem saka kuşu hem kirpi onun direk başlıklarında geceleyecekler; pencerelerde onların sesi ötecek, hara-biyet eşiklerinde olacak... Ben varım ve benden başkası yok, diyen şehir budur; nasıl bir virane, canavarlar için yatacak yer oldu! Yanından geçen her adam ıslık çalacak, ve elini sallayacak." (Tsefanya, 2: 13-15)
Sonuç olarak, Asur kültürünün zenginliği ve şöhreti yaklaşık M.Ö. 612'de Med Krallı-ğı'nm Ninova'ya saldırması ve bu şehri yık-masıyla sona erdi. Med kralı, Babil hükümdarının yardımı ile Asur ülkesini işgal etti, ordularını yenilgiye uğrattı ve Ninova surlarını kuşattı. Asurlular bir süre sıkı mukavemet ettiler fakat Dicle Nehri'ndeki taşmalar sonucu şehrin surları çökünce, işgalciler içeriye dalarak her tarafı kül yığını hâline getirdiler. Bu sırada Asur kralı da sarayını ateşe verip yanarak can verdi. Böylece Asur İmparatorluğu, zenginliği, zaferleri ve kültürüyle tarihe karıştı. Son arkeolojik kazılar, bu yangının yaygın izlerini açığa çıkarmıştır. (The Mea-ning ofîhe Qur'ân, c. V, sh. 59).
Dicle vadisinin kuzeyinde yerleşen insanlar, mimarlıkta, el sanatlarında (heykeltraşlık) ve metal-işlemeciliğinde, takriben M.Ö. 3000 yıllarında, yeni bir ustalık seviyesine erişmişlerdir. Yaklaşık aynı devirde çömlekçi çarkı da icat edilmiştir. Fakat bunlardan en önemlisi, yazının gelişmesidir. Önceleri resim yazısı şeklinde (yani, başhbaşına kelimeler ve kavramlar için semboller kullanılıyordu) sonraları Mezopotamya'da çivi yazısı geliştirilmiş ve toprak levhalar üzerine yazmak üzere çivi yazısı kullanılmıştır. "Pek çok kavim dilleri için bu sistemi benimsemiştir. İlk olarak Sümerli-ler, Akadlar, Babilliler ve Asurlular, daha sonra Kenanîler, Hititler ve Hurriler bu sistemi benimsemişlerdir. Buna, Sami dilleri, sa-mi-olmayan diller ve Hint-Avrupa dilleri de dahildir. Belki de Mısır'ın hiyeroglifleri kaynağını Mezopotamya'nın ilhamına borçludur."
M.Ö. 4000-1500 yılları boyunca, başlıca dört büyük etnik-kültür kavimleri arasında kültürel çapraz-aşılama vardı. Bu kavimler Sümer-Iiler, Samiler, Hint-Avrupahlar (Hititler) ve Hîreliler. Kültürel bakımdan da birbirlerine tesir eden bu kavimler Mezopotamya bölgesinde askerî yayılma başta olmak üzere iktisadî kaynakları sömürmek ve ticarî bağlarını genişletmek için büyük gayret sarfedi-yorlardı.
Sümerler, güney Mezopotamya'ya yerleşmiş ve geniş, yoğun sosyal kurumlar yani şehirler geliştirmişler ve yazı ile tanışmışlardır. Atalarının icad etmiş olduğu sulama tekniklerini tamamlamışlar ve Anadolu ve İran'da geliştirilen metal tekniğinde yüksek bir seviyeye ulaşmışlardır.
Bu bölgedeki diğer bir önemli gelişme, yüzyıllar boyu Sami dili konuşan insanların sürekli içeri sızmaları idi. Bu devirde iki önemli saldırı M.Ö. 2600'de Akadların ve M.Ö. 2200'de Amoritlerin akınları olmuştur.
Sümerlerin siyasî kurumları şehir devleti prensibine dayalı
idi. Fakat Akadlar, idare sistemini merkezileştirmişler ve eski şehir devleti
sisteminin ehemmiyetini azaltmışlardır. Topraklarını genişletirlerken deniz
ticaretini de geliştirmişlerdir. Fakat Akad devleti, barbar Gutilerin
saldırıları sebebiyle yıkılmış ve iç baskılarla da beraber eski şehir devlet
sistemi yeniden canlanmış ve sonuçta üstün unsur olarak ortaya çıkmıştır.
Bununla birlikte, Akad olan Suriye'nin doğusundaki Amuruların baskısı
altında yıkılmıştır. Amurular buraya yerleşmişler ve sonradan iki büyük imparatorluk
olan Asur ve Babil adlı iki şehir devleti kurmuşlardır. Asurlular güçlü bir
krallık kurmuşlardır. Ancak, Şamsi-Adad'ın ölümünden sonra Hamurabi saltanatı
son bulmuştur (M.Ö. 1792-1750). Amuru şehir devletleri arasındaki koalisyon
değişikliği devrinden sonra Babil ortaya çıktı. Kısa bir imparatorluk
kurdular. M.Ö. onyedinci yüzyılda Hititler bir imparatorluk kurmuşlar,
Halep'in kuzeyinden Fırat nehrinin batısına kadar Suriye'yi hâkimiyetleri
altına almışlardır. M.Ö. 1595 yılında Babil'i işgal ederek yağmala-mışlardır.
Hitit yağmasından sonra Zag-ros'dan birisi Babil'in kontrolünü aldı (The Times
Atlas ofWorld History, sh. 52-55).
Bir başka büyük ve güçlü krallık, Babil imparatorluğuydu. Babil'in gelişmesinde ve İlerlemesinde büyük gayret sarfeden ve Fırat'ın verimli vadisinde hüküm süren Nabukadnassar, hükümdarlığı sırasında bugünkü Filistin topraklarına saldırdı, Kudüs'ün büyük evlerini ve mabetlerini yağmalayarak ateşe verdi. Halkın bir kısmını sürgüne gönderdi, bir kısmını da katletti. Kitab-ı Mukaddes bu olaydan şöyle bahseder:
"Ve vaki oldu ki, kıratlığının dokuzuncu yılında... Babil kralı Nebukadretsar, kendisi ve bütün ordusu, Yeruşalim (Kudüs) üzerine geldi, ve ona karşı ordugâh kurdu; ve ona karşı çepeçevre meteris (siper) yaptılar... ve Rab evini, kral evini yaktı, ve bütün Yeruşalim evlerine, büyük olan her eve ateş verdi.. bütün Yeruşalim duvarlarını yıktılar... kavmin fakirlerinden olanları, şehirde bırakılmış artakalanları, Babil kralı tarafına geçen ka-Çakları ve halkın artakalanını sürgün etti. Fakat... bağcı ve çiftçi olmak üzere memleketin fakirlerinden bir kısmını bıraktı.. Altın ve gü-müşden yapılmış herşeyi götürdüler... Ve Ya-huda (halkı) kendi toprağından sürüldü." (Yeremya, 52: 4, 12-15, 19 ve 27).
Hititlerin baskısı altındaki ilk Babil devleti yıkıldıktan sonra (M.Ö. 1595) Mezopotamya bölgesi tekrar karıştı. Büyük bir güç olarak Hititler ortaya çıktı. Ve daha sonra bütün bölgede üstünlük kuran Asurlular geldi.
Asiriya Krallığı, Ninova'dan Asur'a kadar olan Dicle Nehri üzerinde merkez kurmuşlardı.
Asur, kuzey Mezopotamya'nın büyük bir kısmını kontrolüne alan ve Habur'a merkez kuran hakim Hurri devleti olan güçlü Mitan-ni'nin hâkimiyeti altındaki bir şehir-devleti idi. Fakat Hititlerin Mitanni üzerindeki baskılarının artması, Asur Krallığı'nm ortaya çıkmasına zemin hazırladı. Daha sonra, M.Ö. 1200 yıllarında, Hitit İmparatorluğunun yıkılması ile, bu bölgelerdeki durum tamamen değişti. "Denİz'in İnsanları" olarak bilinen Ege'nin savaşçı göçmenlerinin akımı, durumun değişmesinde baş sebep olmuştu. "Bu akımların teknik bir sonucu da demirin kullanılmasının yayılması olmuştu. O zamana kadar demir, üretim yeri olan Hitit bölgesinde yani ana merkezde kullanılıyordu. Onbirinci yüzyılda, daha güneyde, diğer bir göç, Yakın doğudaki (ırkî ve siyasî sahada) önemli bîr değişikliği yaymıştır. Bu, Suriye'nin doğusundaki dağlarda yaşayan bir kavim olan Aramîlerin göçü idi. Aramiler, kuzey Ba-bil'de Fırat boyunca uzanan Suriye devletlerinin güçlü bir unsuru oldu. Güney Babil'de, özellikle Ur çevresine yerleşen ve kuruluş tarihleri kesin olmayan ve 'Kaideliler' olarak bilinen Keldanîler ortak bir grup oluşturmuşlardır.
Şimdi, Mitannilerin siyasî vârisleri olan, Asur, güneyde olduğu kadar kuzey sınırlarından da göçmenlerin baskısı altında idi. Suriye'nin kuzey yakası üzerindeki Muşkilerin baskısına başarıyla karşı konuyordu. Fakat güneyde ve batıda Arami baskısı, rahatsızlığın kaynağını oluşturuyordu. Bir keresinde batı sınırından Akdeniz'e kadar genişleme imkânı bulmuştu (takriben M.Ö. 1100). Asur devleti bin yıllarında güçlü sömürgeci bir devlet olarak, ticarî başarılar ve güvenilir hudutlar arıyordu. Gayretleri Suriye'de yerleşmiş olan Aramiler ile Filistin'de yerleşmiş olan Yahuda devleti üzerindeki yayılmacı kontrollerini devam ettirmekti. Yedinci yüzyılda, kuzey Mısır bile kısa bir süre için imparatorluğun bir parçası olmuştur.
"Asurlulann güney komşusu Babİl onüçüncü yüzyılın sonunda ele geçirildi. Babil, zaten resmiyette bağımsız olduğu zamanlarda bile Asur imparatorluğunun siyasî hâkimiyeti altında İdi. Ancak Babil kültürünün kuvvetli etkisi Asuru sarmıştı. Meselâ, pek çok Asur kitabesi Babil ölçüleri ile yazılmıştır... Sekizinci yüzyıldan itibaren Keldani kabileleri Babil üzerindeki hâkimiyetlerini artırdılar. Ve M.Ö. 625'de, Nebupolazar, Babil krallığını zaptetti ve Medler ve İskitlerin yardımıyla Ninova zaptedildi. Asur serveti yağmalandı. M.Ö. 612. (The Times Atlas of World His-tory, sh. 56)
Babil ve Asur krallıklarının bu kısa tarihi gösteriyor ki, İlk önce, etno-kültürel gruplar arasında büyük bir etkileşim vardı. Sami ırkı, diğer kavimler üzerinde, dinî kültürel ve maddî yönden etkileşimde oldukça Önemli bir role oynadıkları gözükmektedir. Sami ırkı, İbrahim aleyhisselâmın oğulları Hz. İshak ile olan sık bağlarından tektanrıcılık, iyilik, insanî ilişkilerinde adalet ve Allah'ın Kita-bı'ndan bilgiler edindiler. Hz. İbrahim'in Evi'nin Peyamberlerinden aldıkları bu mirası, Fırat Nehri'nin verimli vadisinde ve onun etrafındaki medeniyetlere ve kültürlere aktardılar.
Bu devirde bölge muhtelif kavimlerin akımları, Hz. İbrahim ve cemaatinin fikirlerinin, doğruluğu ve faydalı oluşu, medenî dünyanın geniş alanlarına yayılmasında oldukça yardımcı olmuştur. Âdil düşünceler, iyilikler ve insana saygı, Hamurabi Krallığı'nın kitabelerinde bulunan şehir devletleri'nin prensipleri ve bu bölgenin diğer hükümdarların yönetimleri şu gerçeğe şahitlik eder: Böyle asil ve faziletli düşüncelerin İbrahim ve İshak Peygamberlere gelen vahiylerden başka hiçbir kaynaktan gelmesi mümkün değildir. Şurası bir hakikattir ki, bu insanların çoğunluğu Hz. İbrahim'in dinîni kabul etmemişlerdi. Fakat bu insanlar ve onların hükümdarları iyiliği ve faydalı şeyleri yavaş yavaş hayat tarzlarına uygulamışlar ve kültürlerini ve medeniyetlerini maddî olduğu kadar manevî olarak de zenginleştiriri işlerdir. Tek Tanrı fikri (monoteizm), Fırat Nehri'nin bereketli vadisindeki kültür ve sistemlerin içine yavaş yavaş yayılmıştır. Hepsi de şirkin (politeizm) ve diğer kötü uygulamaların içine dalmış olmalarına rağmen tektanrı inancına ya da en azından diğer tanrıların üstünde büyük bir Tanrı olduğuna inanmışlardır.
Bu husus, Nabukadnassar Krallığı'nın hikâyesi anlatılırken Kitab-ı Mukaddes'te şöyle geçmektedir: "(Yedi yıl geçtikten sonra), ben Nebukadnetsar, gözlerimi göklere kaldırdım, ve aklım başıma geldi, ve Yüce Olanı mübarek kıldun, ve ebediyen hay olana hamdedip İzzet verdim; çünkü onun saltanatı ebedî saltanattır, ve melekûtu devirden devire sürer; ve dünyada oturanların hepsi bir hiç sayılır; ve gökler ordusunda ve dünyada oturanların arasında dilediğine göre işler; ve onun elini durduracak, ve ona: Ne yapıyorsun? diyecek kimse yoktur." (Danİel, 4: 34-35).
Medeniyetin, Mezopotamya olarak bilinen bölgede başladığı hakkında küçük bîr şüphe vardır. Bu bölge zengin ve verimli olan Dicle ve Fırat nehirleri arasında kalan vadidir. Nuh Peygamber kavminin helak oluşundan sonra, kendisi ve ona inananlar büyük tufanın hara-biyetinden gemiye çıkarak kurtuldular. Ve bu bölgeye yerleştiler. Bazıları güneydoğuya bazıları da Arabistan'ın kuzeybatısına gittiler. Bu bereketli vadinin diğer kısımlarına da da-ğınıhdı. Bu yayılma bin yıllık bir devreyi kapsar. Doğuda ve Kuzeyde İran'a, İndus vadisine, şimdiki Doğu Rusya ve Çin bölgelerine, batıda ise Girit adasına, Anadolu'ya ve diğer bölgelere yayıldılar. Bununla birlikte, Mısır ve Mezapotamya'nın Üstünlüğü ve medeniyetin yayıldığı merkezlerin buralar olduğu inkâr edilemez. M.Ö. dörtbin yılından bin-beşyüz yılına kadar olan zaman boyunca dört büyük kavim kültür grupları arasında çok önemli kültürel etkileşimler ve karşılıklı alışverişler olduğu yeralmaktadır. Bu mukabil tesir Sümerler, Samiler, Hititler (Hint-Avrupa-lılarj ve Huniler arasında olduğu bilinmektedir. Değişmenin ana modeli, ticarî münasebetlerin yaygınlaşması ve maddî kaynakların sömürülmesi vasıtasıyla oluşmuştur. Bu insanların bütün gayretleri, askerî harekatlarla, Mezopotamya'nın verimli topraklarını kontrol altında tutmaya yönelikti. Fakat hiçbiri bu gayretlerini pekiştiremedi ve bölgedeki güçlü imparatorluk kurma teşebbüsleri çok kısa sürdü.
Sümerler, M.Ö. 3000 yılından itibaren Mezopotamya'nın güneyindeki bölgede yaşamışlardır. Sümerler yazıyı buldular ve şehir hayatında ileri seviyede sosyal organizasyonlar geliştirdiler. Maddî yönden kültürlerini zen-ginleştirdiler. Atalarının sulama tekniklerini tamamlayıp İranlıların ve Anadoluluların metal tekniklerini bir hayli geliştirdiler.
Sümerlerin önceki hanedanlıkları (üçbin yılının ilk yansında) siyasî sistemlerini, şehir-devletleri arasında liderlik değişimi prensibine dayanarak düzenlediler. Ayrıca uzak, Anadolu ve İran ülkeleriyle ve Bahreyn'le ve deniz aşın ülkelerle ticarî münasebetlerini de geliştirdiler.
Bir imparatorluk kurmak için yapılan ilk ciddî teşebbüs Akad hanedanı tarafından olmuştur. Akadlar önceleri göçmen İdiler, liderleri, özellikle Sargon ve onun büyükoğlu Naramsin, yavaş yavaş güçlü bir merkezî devlet kurmuş ve eski şehir-devletleri sisteminin Önemini azaltmıştır.
Akadlar, İran'ın güney-batısından Suriye'ye kadar uzanan topraklan ve orta Anadolu'nun içlerine kadar olan yerleri, ticarî kazanç elde etmek için istila ettiler. Deniz ticaretleri, Ma-gan ve Meluhlıa'nın uzak yerlerine, Umman körfezinin İran sahillerine ve Hint vadisine kadar yayılmıştı.
Bu imparatorluğun zayıflaması, barbar dağlıların (Gutiler) akınları ile başlamışken, İç karışıklıklar ve çekişmeler tamamen yıkılmasına sebep olmuştur. Ardından, Sümerlerin yönetim sistemleri olan şehir-devleti şeklinde yeniden ve çok güçlü bir şekilde ortaya çıkmışlardır. Akad tarihinin bu devrinde Ur şehrinin, atalarının devrindekinden çok daha güçlü ve uzun süreli hiyerarşik imparatorluk yapısında üstün bir rolü olmuştur. Sonuçta, Sami akıncıları olan Amoritler'in baskılan altında, M.Ö. 2000 yıllannda yıkılmıştır.
Amoritler muhtemelen Suriye'nin doğusundan gelerek tedricen Akad topraklarına yerleştiler. Suriye'den Dİyala'ya ve Mezopotamya'nın güneyine kadar, eski krallıkların şehir-devleti sistemine dayalı bir hanedanlık hakimiyeti kurdular.
Daha sonra, bu imparatorluğun dışında iki büyük önemli krallık ortaya çıktı: Babil ve Asur krallıklan. Babil'in üstünlüğü Hamurabİ (M.Ö. 1792-1750)'nin hükümdarlığında idi.
Asur, sınırlarını Zagros dağlarından orta Fırat'a kadar genişleten ve büyük bir imparatorluk kuran Amorit Şamsi-Adad'ın kontrolü altında geldi. (Bkz.: "Yunus Peygamber ve Âsurlular" başlıklı Kısım: 13)
Asur ve Babil imparatorlukları zayıflayınca, Hititler, M.Ö. onyedinci yüzyılda bir imparatorluk kurup Suriye'nin güneyine, Alepo'nun (Halep) kuzeyine ve Fırat'ın batısına yayılan bir hâkimiyete sahip oldular. M.Ö. 1650. Sonraları M.Ö. 1595'de Babil'i yağmaladılar. Mezopotamya topraklarındaki yayılma hareketleri Hurrîler tarafından kontrol altına alındı. Fakat, M.Ö. 1200'de Ege bölgesinden gelen sert etnik akımların baskısıyla yıkıldı.
Bölgenin ikinci büyük gücü Mitanni, Asur dahil olmak üzere Mezopotamya'nın kuzeyinin ekseriyetini kontrol altında tutan üstün bir Hurri devleti idi. Hititler, Anadolu'da savaşırken Mitanni, Kİlikya ve Suriye'nin kuzeyindeki bütün bölgeyi kontrolü altına aldı. Bununla birlikte, Hititler, Asur akınlarına yeniden başladılar ve M.Ö. 138-1346'da Şuppilu-limaş'ın komutasında, Suriye'nin büyük bir kısmını kontrol altına alarak Mitannilerin Akdeniz bölgesine yaklaşmasını engellediler.
Hitİtler'in yıkılmasından sonra, Babil'den Fırat boyunca uzanmış Suriye devletlerinden ve Suriye'nin dağlık bölgelerinden gelen Sami Aramîlerinin göçleri sebebiyle Mitanni zayıflamaya başladı.
Güney Babil'deki Kaideliler, tarihleri pek ke-sİn olmayan ve Ur civarında devlet kurmuş bir başka karışık gruptur. Asurlular M.Ö. 1000-900 yıllarında üstünlük sağlayınca bunların hâkimiyetleri de yıkıldı.
Batı terminolojisine göre Samiler, Şem (veya Sam) neslinden olan, Nuh aleyhisselâmm oğlundan olan, Araplar, Yahudiler, Asurlular, Akadlar, Mısırlılar, Fenikeliler, ve Aramİle-rin tamamım içine alır. Fakat bu, metinde de açıklandığı gibi doğru değildir. Kur'ân, bütün insanların Nuh Peygamberin çocuklarından ve Nuh ile birlikte gemide bulunan diğer mü'minlerin neslinden olduğunu beyan eder (17: 3 ve 19: 58). Bu, Kitab-ı Mukaddes (Eski Ahit, Tekvin) tarafından da desteklenmiştir: "Ve adamdan sığırlara kadar, sürünenlere kadar, ve göklerin kuşlarına kadar, yeryüzü üzerinde yaşayan her şey silindiler; ve yalnız Nuh ve kendisi ile beraber gemide olanlar kaldılar." (Tekvin, 7: 23). Eski Ahit'in bu ifadesi şunu kesin olarak beyan eder: Gemide Hz. Nuh ile beraber başkaları da vardı. Açıkça, onların soyları Nuh Peygamberin ve onunla birlikte gemide bulunan, bu yüzden Tufandan kurtulan mü'minlerin soyundan gelmiş olmaldırlar. Bu sebeple, Sami ırkının, Nuh aleyhisselâmm ve onunla birlikte gemide bulunan insanların neslinden olduğunu söylemek doğru olur.
Sami ırkı, kuzey-doğu kolunda Akadlar ve Asurlular temsil ediyordu. Bunlar, ikİbİn yılında Mezopotamya'nın her yanına yayılmış ve bölgede siyasî kontrolü ele geçirmişlerdir. Kuzeybatı istikametinde Ortadoğu sahillerindeki Kenan diyarı sakinleri ise onların komşularıdır. Bunlar, Aramiler, Fenikeliler ve İbrânilerdir. Sami dilini konuşan Mısır medeniyeti güneybatıda uzanmaktadır. Araplar da Yanmada'nın güneydoğu kısmında ikamet etmekteydiler.
Sami tesiri, Ortadoğudaki kurak bölgelerin yanında, M.Ö. ikibin yıllarında denizde Akdeniz'e kadar ulaşmıştır. Bu sahiller, ticaret merkezlerinin başı idi ve buradan çok farklı bölgelere koloniler vasıtasıyla bu tesir yayılmıştır.
Deniz ticareti yapan devletlerin başı Fenikeliler ve Yunanlılar İdi. Ortadoğu limanlan olan Sur ve Sayda şehirleri, Ege'deki ve Adriyatik Denizindeki koloni merkezlerinden daha ileri idiler. Ayrıca Kuzey Afrika'da Utica ve Kar-taca, İspanya'da Kadiz (Kadisiye) gibi meşhur şehirler kurmuşlardır. Dilleri ve kültürleri, Yunan ve Roma kültürlerini çok etkilemiştir. Diğer pekçok hüner ve teknikler Yunanlılar tarafından Fenikeliler'den alınmıştır. Hatta, atlı-tekerlekli savaş arabası dahi Yunanh-lar'a Fenikeliler'den geçmiştir. Sami ırkının bu deniz gücü ile, batı Akdeniz'de ilk kez Romalılar savaşmışlardır ki bu, ünlü Kartaca Savaşları'nın başlangıcıdır (The Times Atlas of World History).
İsrailoğulları esaretten kurtulmuş, Firavun ve ordusu denizde boğulmuştu. Bu olaydan sonra İsrailoğullan Sina Vadisi ve civannda yaşıyorlardı. Onlara bu çölde, Allah tarafından bir rızik olarak kudret helvası ve bıldırcın tedarik edilmişti. Buna rağmen bu yiyeceklerle tatmin olmadılar ve hallerini Hz. Musa'ya şikayet ettiler. Bu hâdiseden Kur'ân-i Kerîm'de (Bakara sûresi, âyet 61) şöyle bahsedilmektedir: "Sızlanmaları hatırla: 'Ey Musa! Bir çeşit yemeğe dayanamayacağız, bizim için Rabb'ine yalvar, bize yerin bitirdiği sebze, hıyar, sarımsak, mercimek ve soğan yetiştirsin' demiştiniz de Musa cevaplamıştı: 'İyi olanı daha düşük şeyle mi değiştirmek istiyorsunuz? Bir şehre İnin, orada size istediğiniz var.' Üzerlerine alçaklık ve yoksulluk damgası vuruldu; Allah'ın gazabına uğradılar. Öyle oldu, çünkü onlar, Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar ve haksız yere peygamberleri Öldürüyorlardı. İsyana daldıkları, sının aştıkları için bunu hak ettiler." (2: 61). Âyet genel anlamıyla, İsrailoğullarımn çölde kalmalarının sebebi olan kalplerin arınması ve dünyanın önderleri olmaya hazırlanmak şeklindeki büyük gayeyi unuttuklarını, bunun yerine arzularının peşinde koştuklarını ve bunları bir müddet olsun terketmediklerini belirtmektedir (Karşılaştırma İçin bkz.: Eski Ahit, Sayılar 11:4-9).
İsrailoğulları'nın tarihi, kendi peygamberlerini Öldürme olayları ile doludur. Burada Ki-tab-ı Mukaddes'ten birkaç misal veriyoruz:
1- Hz. Süleyman'ın vefatından sonra İsrailoğulları iki ayrı devlete bölündüler: Yahu-da Krallığı ve İsrail Krallığı. Aralarında savaş başladığında, Yahuda Kralı Asa, Suriye Kralı'ndan yardım istedi. Fakat Peygamber Harun, Kral'ı bu hareketinden dolayı azarladı. Kral Asa kızdı ve onu hapse attı (II. Tarihler, 16: 1-10).
2- İlyas Peygamber, îsrailoğullarını Baal'a hizmet ettikleri ve taptıkları için ikaz edip onları tek olan Allah'a kulluk ve ibadet etmelerini istediği zaman ona düşman oldular. Samîriya kralı Ahab, Hz. İlyas'ı Öldürmekle tehdit edip onu, putperest karısı gibi olmaya kışkırtmıştı. Bu dehşet içinde, Hz. İlyas Sina Yarımadası'ndakî Horeb dağına kaçtı. Bu belâlı zaman boyunca İlyas aleyhisselâm şöyle dedi: Ben, Rabb'im Allah'ın Nimetlerine karşı çok titizimdir. İsrailoğullan senin ahdini terkettİler. Senin kurban taşlarını attılar ve senin peygamberlerini kılıçla öldürdüler. Ve ben, sadece ben kaldım, ve almak için canımı arıyorlar." (I. Kırallar, 19: 1-10).
3- Kral Ahab, diğer bir peygamber Mİka-ya'yi Hakk'ı söylemekten vazgeçirmek için hapse attı. "Ve İsrail kiralı dedi: Mi-kaya'yı al ve onu şehrin reisi Amon'a ve kralın oğlu Yoaş'a geri götür ve de: Kral şöyle diyor: Bunu hapishaneye atın; ve ben selametle dönünceye kadar ona elem ekmeği yedirin, ve elem suyu içirin." (I. Kırallar, 22: 26-27).
4- Yahuda halkı, açıkça putlara tapmaya ve Allah nazarında kötü olan işleri yapmaya başladıklarında, Zekeriya Peygamber bu kötülüklere karşı sesini yükselterek şöyle dedi: "Allah şöyle diyor: Niçin Rabbin Emirlerinden öte geçiyorsunuz da işleriniz iyi gitmiyor? Siz Rabbi bıraktığınız için o da sizi bıraktı. Ve ona karşı düzen kurdular, ve onu kralın emriyle Rab evinin avlusunda taşlarla taşladılar." (II. Tarihler, 24: 20-21).
5- Samarra devleti Asurlular tarafından yıkıldığı zaman ve Kudüs'deki Yahudi devleti âni bir tehlike altında tehdit edildiği zaman, peygamber Yeremya, hakikati beyan etmeye ve işledikleri kötü işlerin sonuçları ve bozulmalarından dolayı onları uyarmaya başladı. Ağlayıp şöyle fer-yad ediyordu: "Hayatınızı düzeltin, aksi takdirde Samariyanın başına gelenlerden daha kötüsü ile karşılaşacaksınız. Bunun cevabında Yahudiler ona lanet edip ona işkence yaptılar ve hapsettiler. Keldanile-rin hesabına çalıştığını söyleyerek devlete karşı ihanet ile suçladılar. Onu tutuklayıp kamçıladılar ve zindana kapattılar. Sonra onu bir yeraltı sarnıcına sarkıttılar. Yeremya çamura battı. Böylece orada açlıktan ölecekti (Yeremya, 15: 10, 18: 20-23, 20: 1-18 ve 36-40. bölümler).
6- Matta İncili'nde şu sözleri okuyoruz: "Ey Yeruşalim (Kudüs)! Peygamberleri öldüren ve kendisine gönderilenleri taşlayan Yeruşalim!" (Matta, 23: 37).
7- Yahya Peygamber, Yahuda Kralı He-rod'un sarayındaki ahlâksızlıklardan ve kötülüklerden bahsettiğinde, hapse konuldu. Sonra, karısının isteği ile Herod onun başını getirmesi için bir muhafız gönderdi. Muhafız, hapishanede onun başını vurup, başını bir tepsi üzerinde Herod'un karısına hediye etti (Markos, 6: 17-29).
8- İsa aleyhisselâmı çarmıha germek için suikast hazırladılar. Fakat Allah onların tuzaklarını boşa çıkardı. Hz. İsa, Yahudi âlimlerini ve ileri gelenlerini kötülükleri ve ikiyüzlülükleri sebebiyle ikaz ediyor, onları hak yoluna çağırıyordu. Bundan dolayı ona tuzak kurmuşlardı. Havarilerden birini parayla satın aldılar ve Hz. İsa'yı yakalamak ve başkâhinin evine götürmek üzere, kılıçlar ve sopalarla büyük bir kalabalık gönderdiler. Onu bağladıktan sonra Roma valisi Pilatus'a teslim ettiler. Ona Ölüm cezası verdirebilmek için hakkında yalan isnatlarda bulundular. Bayramda halka istedikleri bir mahpusu salıvermeyi âdet edinen validen, azılı bir katil olan Barabbas'ı serbest bırakmasını, Hz. İsa'yı ise çarmıha germesini istediler (Matta, 27:22).
İsrailoğullan küstahlıkları, günahkârlıkları ve Allah'ın peygamberlerini öldürmeleri sebebiyle cezalandırıldılar. Onların bu hâli, Âl-i Imrân sûresi'nde şöyle bahsolunmuştur: "Nerede olsalar, onlara alçaklık (damgası) vurulmuştur (ezilmeğe mahkûmdurlar). Meğer ki Allah'ın ahdine ve insanların ahdine sığınmış olsunlar. Allah'ın gazabına uğradılar ve üzerlerine miskinlik damgası vuruldu (yoksulluk İçinde ezildiler). Böyle oldu, çünkü onlar Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar, haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. Ve çünkü onlar isyan etmişlerdi, haddi aşıyorlardı." (3: 112).
Kur'ân'ın bu ayeti, İsrailoğullarının, Kıyamet Günü'ne kadar sürekli aşağılık ve alçaklığa maruz bırakıldıklarını açıkça beyan eder. Onların dünyada yaşadıkları en ufak bir güvenlik bile kendileri tarafından kazanılmamıştır; aksine, başkalarının yardımları ve nezaketinden dolayı güvenliğe sahip olmuşlardır. Onlar bunu, ya Allah adına Müslüman devletlerden ya da başka sebeplerle gayrimüslim devletlerden almaktadırlar. Eğer bazı durumlarda biraz siyasî güç kazanmışlarsa, bunu bile kendi çabalarıyla değil, başkaları sayesinde elde etmişlerdir.
Sonuç olarak, yahudiler vekâlet görevinden azledildiler ve onların din kardeşleri olan İsmail aleyhisselâmın nesline, yeryüzündeki Allah'ın son peygamberi Hz. Muhammed @'in uhdesine verildi. Bu husus Kur'ân'da şöyle ifade edilir: "(Ey Peygamber!) De ki: 'Doğu da, batı da Allah'ındır. O, dilediğini doğru yola eriştirir.1 Böylece, sizi orta bir ümmet yaptık ki, insanlara şahit olasınız, Peygamber de size şahit olsun... (Ey Muhammed!) elbette seni, hoşlanacağın bir kıbleye döndüreceğiz. Artık yüzünü Mescidi Haram tarafına çevir. Nerede olursanız, yüzlerinizi o yöne çevirin..." (2: 142-144).
"Bu ayetler, İslâm ümmetinin önderliğinin ilânı niteliğindedir. Hak yolu takip eden Müslümanların bu başarıları sebebiyle 'vasat bir ümmet' olarak tayin edilmeleri ve kıb-le'nin Kudüs'teki Mescid-i Aksa'dan Mekke'deki Kabe'ye çevrilmesi, İsrailoğullarının önderlik görevinden alınıp, yerine Müslümanların konulduğunu gösteriyordu. Bundan dolayı kıblenin Kudüs'ten Kabe'ye çevrilmesi, akılsızların sandığı gibi sadece bir yön değişikliği değil, aslında liderliğin İsrailoğulla-rından alınıp Hz. Muhammed @'in ümmetine verildiğinin resmî bir beyanıdır. Yani Kıb-le'nin değişmesi sembolik olarak liderliğin değişmesidir/Bundan dolayı, yeni liderler (yani müslümanlar) maddede ve mânâda hakkın, doğruluğun ve adaletin yaşayan şahitleri olmalıdırlar; hakkın, doğruluğun ve adaletin anlamını bütün dünyaya göstermelidirler. İslâm toplumunun hesaba çekileceği bu vazife büyük sorumluluk istemektedir. Nasıl ki Hz. Peygamber @, Allah'ın hidayetini tebliğ etmekle görevli idiyse, aynı şekilde mü'min-ler de hidayeti diğer insanlara tebliğ etmekle mükelleftirler." (The Meaning ofthe Qur'an, c. I,sh. 120-121).
İsrailoğullarının Sina Çölü'nde yurtsuz olarak dolaşması ile ilgili ayrıntılı bilgiler Eski Ahit'm Sayılar, Tesniye ve Yeşu kitaplarında yer almaktadır. Adıgeçen kaynaklarda özetle şöyle denilmektedir: Hz. Musa, İsrailoğullarının ileri gelenlerinden oniki kişiyi (Sina Çö-lü'nden), olup biteni öğrenmek üzere gizlice Filistin'e gönderdi. Gidenler, gerekli araştırmalarda bulunup kırk gün sonra geri döndüler. İsrailoğullarının hepsinin önünde raporlarını sundular. Söyledikleri şuydu: "Orada gerçek süt ve bal akıyor... Ancak, memlekette oturan kavim kuvvetlidir, şehirler istihkâmli ve çok büyüktür; hem de orada Anak oğullarını gördük. Güney diyarında Amelek oturuyor, dağlıkta Hittîler, Yebusîler ve Amorîler, sahilde ve Erden kıyısı boyunca Kenânîler oturuyor.1 Kaleb, Musa'nın önünde, 'hemen çıkıp orayı ele geçirelim, herhalde buna kudretimiz vardı' dedi. Fakat kendisiyle gidenler 'O kavme karşı çıkmaya gücümüz yoktur, çünkü onlar bizden kuvvetlidirler. Orada gördüğümüz herkes uzun boyluydu. İri adamlardan Anak oğullarını gördük, onların yanında biz çekirge gibiyiz.' Bütün topluluk seslerin yükseltip bağırdılar; kavim o gece ağladı. Bütün İsrailoğulları Musa'ya ve Harun'a karşı: 'Keşke Mısır diyarında ölseydik! Yahut bu çölde ölseydik! Kılıçla düşelim diye Rab niçin bizi bu diyara götürüyor? Çocuklarımız ve kadınlarımız ganimet olacaklar; Mısır'a dönmek bizim için daha iyi değil mi?' diye söylendiler. 'Ve birbirlerine dediler: Kendimize birini baş edelim ve Mısır'a dönelim... Oniki casusdan Yeşu ve Kaleb İsrailoğulları cemaatine: (Haber getirdiğimiz) memleket çok iyi bir memleket. Eğer Rab bizden razı olursa, o zaman bizi o diyara getirecek ve
onu bize verecektir; bir diyar ki süt ve bal akıyor. Ancak, Rabbe karşı İsyan etmeyin ve o memleketin kavminden korkmayın. Rab bizimledir, onlardan korkmayın. Fakat bütün cemaat, onları taşlayalım, dediler. Sonunda Allah bu süregelen kötü davranışlarına gazab ederek şöyle buyurdu: Varlığım hakkı için, bana söylediğiniz gibi, gerçek size öyle edeceğim; şüphesiz bu çölde kırk yıl dolaşacaksınız, içinizden yirmi yaş ve daha yukarı olanlar bu çölde ceset haline gelecek, küçükleriniz büyüyecek... Gerçekten size, orada sizi oturtmaya yemin ettiğim diyara Kaleb'den ve Yeşıfdan başkası girmeyeceksiniz. Fakat, ganimet olacaklar dediğiniz çocuklarınızı oraya götüreceğim ve sizin reddettiğiniz diyarı onlar tanıyacaklar... Bu ilâhî emre göre, onların Faran çölünden Ürdün'e ulaşmaları 38 yıl aldı. Bu süre içinde, Mısır'dan çıktıklarında genç olanlar öldü. Ürdün'ün fethinden sonra Musa peygamber de vefat etti. Ardından Nun'un oğlu Yuşa (Yeşu) Peygamber zamanında İsrailoğulları Filistin'i zaptedebüdi-ler.
Hz. Musa, İsrailoğulları'nı Mısır'dan çıkarıp, Sina Yarımadası'nda Elim, Marah ve Refidim yoluyla Sina dağına getirdi. Burada bir yıldan fazla kaldılar ve Tevrat'ın pekçok Emir'i burada indirildi. Sonra, Musa peygamber onlara Filistin'e gitmelerini ve onlara miras bırakılmış olan bu toprakları fethetmelerini emretti. Böylece İsrailoğulları'nı Tabera ve Haze-ra'dan geçirip Faran çölüne geldi. Kavminden bazı ileri gelenleri casusluk için Filistin'e gönderdi. Oniki kişilik bu heyet kırk gün sonra geri döndü ve Kadeş'te raporlarını sundular. Yeşu ve Kalib'in yüreklendirici ifadeleri dışında diğer üyeler Filistin'e hareket etmeyi reddederek feryat ettiler. Bunun üzerine Allah, bu çölde kırk yıl kadar dolaşıp durmalanm irade etti ve eski kuşaktan Yeşu ve Kalib dışında kimse Filistin'i göremedi. Böylece İs-railoğulları, evsiz yurtsuz kırk yıl Faran, Şur ve Zin çöllerinde dolaşıp durdu. Amalekitler, Amoritler, Edomitler, Medyeliler ve Moabit-lerle mücadele ettiler. Kırk yıllık süre sona ermek üzere iken, Harun Peygamber, Edom sınırı yakınındaki Hur dağında vefat etmiştir. Bu sıralarda, Musa Peygamber, İsrailoğulları-nın başında Moab'a girmiş ve Heşban ve Şit-tim'e kadar uzanan bütün bölgeyi fethetmiş-tir. Hz. Musa, burada Abarim dağlarında vefat etmiştir. Ondan sonra, onun ilk halefi, Yeşu, doğudan Ürdün Nehrini geçerek ilk Filistin şehri Eriha'yı zaptetmiştir. Ardından, kısa bir süre içinde bütün Filistin İsrailoğulları tarafından ele geçirilmiştir.
Eyle (bugünkü Akabe) denilen yer, muhtemelen, Sebt gününün haramlılığına uymayanların yaşadığı yerdir. (Musevilerin haftanın yedinci gününü dinlenme günü olarak kabul etmeleri ve bu günün ilk kez Akabe denilen yerde bir kısım Yahudilerce bozulması olayı) Bu hâdise, Kur'ân-ı Kerîm'in Bakara sûresi (2) 65. âyet ve A'râf sûresi (7) 166. âyetlerinde bahsolunmaktadır. (Ebu'1-A'la Mevdu-di, The Meaning ofthe Qur'an, c. III).
Hz. Musa'nın ve taraftarlarının, Kenan'a yerleşmelerinin ilk safhası olan Mısır'dan çıkışlarıyla, son derece önemli bir olayla karşı karşıya geliriz. Bunun sadece efsanevî olduğunu benimsetmek üzere şurada burada öne sürülen iddialara rağmen, bilinen bir ortama yerleştirilebilen bu olay, tarihî bir hakikattir.
Eski Ahit'te "Çıkış" olayı, Mısır'dan çıktıktan sonra çölde yürüyüş ve Sina dağında Allah'ın yaptığı ahit kıssalarıyla birlikte, Tevrat'ın ikinci kitabını oluşturur. Kur'ân'da bu olaya, özellikle çok önemli bir yer verir: Hz. Musa ile Hz. Harun'un Firavun ile münasebetlerinin ve bizzat Mısır'dan çıkış konusunun A'râf, Yûnus, Tâhâ ve Şuarâ sûrelerinde olduğu gibi uzunca anlatıldığı, yahut kısaca hikâye edildiği, hatta bazen sadece hatırlatıldığı görülür. O zamanki Mısır yönünden merkezî şahsiyet olan "Firavun" ismi yanlışımız yoksa, Kur'ân'ın yirmiyedi sûresinde, toplam olarak yetmişdört defa tekrarlanır.
Kur'ân ve Tevrat anlatımının incelenmesi burada özel bir fayda sağlamaktadır. Çünkü, meselâ, Tufan kıssasında, aralarında fark görüldüğü halde, bu konuda her iki kıssa, esas itibariyle birbirine uygun gelmektedir. Elbette bazı farklar vardır, fakat -görüleceği üzere-Tevrat'taki anlatım, nazarı itibara alınması gereken tarihî bir değer taşır. Çünkü ilgili Firavunun, daha doğrusu iki Firavunun kimliklerinin tesbit edilmesini sağlar. Bu iki kutsal kitap kaynağına Mısır ile İlgili araştırmaların çağdaş verileri de eklenir. Böylece Kur'ân'ı, Tevrat'ı ve zamanımızın bilgilerini karşılaştırarak, kutsal kitaplar'daki hâdiseyi tarihî bir muhteva içine yerleştirmek işi başanlır.
Tevrat, bu kıssaya, Yahudilerin Mısır'a girişlerini hatırlatmakla başlar. Onlar, Mısır'da Hz. Yusuf'a iltihak etmek üzere, Hz. Yakub ile birlikte girmişlerdi. Sonra "Ve Mısır üzerine Yusufu bilmeyen yeni bir kral çıktı." (Çıkış, 1: 8). Artık baskı dönemi başlamıştır. Bu Firavun, Yahudileri, bazı şehirleri inşa etmeye zorlar. Tevrat bu şehirlerin Pitom ve Ramses adlarını taşıdığını bildirir (Çıkış, 1: M). Firavun, Yahudilerin nüfus artışını önlemek amacıyla, onlardan yeni doğan her erkek çocuğun ırmağa atılmasını emreder. Bununla birlikte Musa, doğumundan üç ay sonrasına kadar, annesi tarafından saklanır. Fakat ana, neticede onu, hasırdan yapılmış bir sepet içersinde, ırmağın kıyısına koymaya, ister istemez karar verir. Firavunun kızı onu bulur ve alarak, bizzat annesinin yanına emzirilmek üzere verir. Zira, bebeği kimin alacağını gözetleyen Musa'nın kız kardeşi, onu tanımazlıktan gelmiş ve prensese -aslında çocuğun annesi olan- bir süt annesini tavsiye etmiştir. Çocuğa Firavunun bir oğlu gibi bakılır ve ona "Musa" adı verilir.
Genç Musa, Medyen diyarına gider, orada evlenir ve uzun zaman orada ikâmet eder. Çıkış Kitabı, 2;23'de okuduğumuz şu ayrıntı öneklidir: "Ve vaki oldu ki, o çok günler geçerken, Mısır kiralı öldü..."
Allah, Musa'ya, gidip Firavunu bulmasını ve kardeşlerini Mısır'dan çıkarmasını emreder (Bu emir, ateşli çalı olayının anlatımında nakledilir). Hz. Musa'nın kardeşi Harun da, bu görevde ona yardım edecektir. Bundan ötürü, Mısır'a döndüğünde Musa, kardeşiyle birlikte Firavunun yanına varır. Bu Firavun, iktidarı sırasında Musa'nın dünyaya gelmiş olduğu Firavunun halefi idi.
Firavun, Musa'nın beraberindeki Yahudilerin, Mısır'dan çıkmalarım reddeder. Allah tekrar Musa'ya tecellî eder ve aynı isteğini Fira-vun'a tekrarlamasını emreder. Tevrat'a göre Musa o zaman seksen yaşındadır. O, Firavuna tabiat üstü güce sahip olduğunu, olağanüstü bir yolla gösterir. Bu yeterli gelmez. Bunun üzerine Allah, Mısır'ın üzerine meşhur felâketleri gönderir; ırmakların sularının kana dönüşmesi, kurbağaların, sivrisineklerin, at sineklerinin istilâsı; sürülerin ölmesi, insanlarda ve hayvanlarda tatarcığın ortaya çıkması; dolu vurması, çekirge istilâsı, zifiri karanlıklar, bütün ilk doğanların ölmesi. Fakat Firavun ardarda gelen bütün bu felâketlere rağmen, Yahudilerin çıkmasına izin vermez.
Nihayet onlar, "kadınlar hâriç" 600.000 erkek (ileride görüleceği üzere bu rakam, açıkça mübalağalıdır) Ramses şehrinden kaçarlar (Çıkış, 12: 37). İşte bunun üzerine "Firavun kendi cenk arabasını hazırlatıp ordusunu yânına aldı. Ve her biri üzerinde araba cenkçisi olmak üzere altıyüz seçme cenk arabasıyla Mısır'ın bütün cenk arabalarını aldı... Mısır kiralı Firavun, 'yüksek elle çıkan' İsrail oğullarının peşine takıldı" (Çıkış, 14: 6 ve 8). Mısırlılar deniz kıyısında, Musa ile kavmine yetiştiler. Hz. Musa asasını kaldırınca, deniz önünde yarıldı, adamları denizin ortasına kuru yerden girdiler. "Ve Mısırlılar onları kovaladılar ve Firavunun bütün atları ve cenk arabaları ve atlıları, arkalarından denizin ortasına girdiler" (Çıkış, 14: 23). "Ve sular dönüp cenk arabalarını ve atlıları onların arkasından denize girmiş olan bütün Firavun ordusunu örttü, onlardan bir kişi bile kalmadı" (Çıkış, 14: 28-29).
Çıkış kitabındaki metin oldukça açıktır. Firavun, takipçilerin başında bulunuyordu. Çıkış kitabı "onlardan bir kişi bile kalmadı" diye tasrih ettiğine göre, o da helak olmuştur. Ki-tab-ı Mukaddes bu ayrıntıyı, ayrıca Hz. Davud'un mezmurlarında da tekrar ele alır:
"Ve hasımlarım sular örttü; onlardan hiçbiri kalmadı" (Mezmurlar, 106: 11) ve
"KızıIdeniz'İ ikiye bölene; çünkü inayeti ebedidir. Ve İsraili ortasından geçirene; çünkü inayeti ebedidir. Firavun ile ordusunu Kızıl-denize atana; çünkü İnayeti ebedidir." (Mezmurlar, 136: 13-15). Bunlar Allah'a şükran ifadeleridir.
Şu halde, Kitab-ı Mukaddes'e göre, Çıkış Firavununun suda boğulduğunda hiç bir şüphe yoktur. Kitab-ı Mukaddes, onun cesedinin akıbetine dair bir kelime bile söylememektedir.
Kur'ân'daki Çıkış kıssası, ana hatlarıyla Tevrat'takine benzer. Kur'ân kıssasını bir araya toplamak gerekir, zira o, Kitabın çeşitli parçalarına dağılmış olan unsurlardan oluşmaktadır.
Çıkış zamanında hüküm süren Firavununkimliğini belirtmek İmkânı verecek herhangi bir şahıs adını Tevrat gibi, Kur'ân da zikretmiyor. Bilinen tek şey, onun danışma meclisinde bulunanlardan birinin Haman adını taşıdığıdır. O, Kur'ân'da altı defa anılır: Kas-sas (28): 6, 8 ve 38; Ankebut (29): 39: Mü'min (40): 24 ve 36.
Firavun Yahudilere işkence uygular:
"Musa, kavmine demişti ki: 'Allah'ın size olan nimetini hatırlayın, O sizi Firavun soyundan kurtardı. Onlar sizi, işkencenin en kötüsüne koşuyorlar, oğullarınızı kesiyorlar, kadınlarınızı sağ bırakıyor(utanca boğuyorlardı. Bunda Rabbinizden size büyük bir imtihan vardı." (14: 6).
Bu işkence, aynı tabirle A'râf sûresi (7) 141. âyette de hatırlatılır. Fakat Kur'ân, Tevrat'ın yaptığı gibi, angaryaya koşulan Yahudiler tarafından inşa edilen şehirlerin adlarını zikretmez..
Musa'nın ırmağın kıyısına bırakılırı Tâhâ ve Kassas sûrelerinde (20: 39-40 ve 28: 7-13) anlatılır. Kur'ân'ın anlatışında Musa'yı bulup alan, Firavun'un adamlarıdır. Nitekim Kassas sûresinde şunu okuyoruz:
"Nihayet onu Firavun ailesi aldı ki kendilerine bir düşman ve başlarına bir dert olsun. Gerçekten Firavun, Hâmân ve askerleri yanı-lıyorlardı. Firavun'un karısı dedi ki: '(O), bana da sana da göz bebeği (olacak, çok sevimli bir çocuk). Onu öldürmeyin, belki bize faydası dokunur, ya da onu evlat ediniriz.' (Onu almakla hata ettiklerini) anlamıyorlardı." (28: 8-9).
İslâmî gelenek, Musa'ya ihtimam gösteren Firavun hanımının Asiye olduğunu kabul eder. Kur'ân'a göre, Musa'yı bulup alan Firavun'un karısı değil, onun 'adamları', yani saray halkıdır.
Musa'nın gençliği, Medyen ülkesindeki ikâmeti, evlenmesi Kassas sûresi (28): 13-28'de anlatılır. Ateşli Çalı olayı, özellikle Tâhâ sûresinin (20): 30-35 âyetlerinde yer alır.
Kur'ân, Tevrat'ın uzun uzadıya tasvir ettiği gibi, Mısır üzerine ilahî azap olarak gönderilen on felâketi anlatmaz, fakat beş felâketi sadece isim olarak zikreder: taşkın, çekirge, kımıl, kurbağalar ve kan {A'râf sûresi [7]: 133).
Kur'ân, Mısır dışına kaçışı, Tevrat'ın verdiği coğrafî unsurları ve inanılması güç rakam değerlerini zikretmeksizin anlatır. Gerçekten, Tevrat'ın öne sürdüğü gibi 600.000 erkeğin ve onlarm ailelerinin, çölde bu kadar uzun bir süre ikâmet etmeleri pek anlaşılır şey değildir.
İbranilerin ardına düşen Firavun'un Ölümü Tâhâ sûresinde şöyle anlatılır: "Firavun askerleriyle onlarına ardına düştü, deniz onları örttü." (20: 78
Yahudiler kurtuldular. Firavun boğuldu, fakat cesedi bulunur ki bu, Tevrat'ın zikretmediği son derece önemli bir husustur:
"İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri zulmetmek ve saldırmak için onların arkalarına düştü. Nihayet boğulma kendisini yakalayınca (Firavun): 'Gerçekten İsra-iloğullarmm inandığından başka tanrı olmadığına inandım, ben de müslümanlardanım!' dedi. 'Şimdi mi? Oysa daha önce isyan etmiş, bozgunculardan olmuştun?' (denildi). 'Bugün senin bedenini (denizin dibinden) kurtaracağız ki, senden sonra gelenlere ibret olasın." (10:90-92).
Bu bölüm şu iki açıklamayı yapmayı gerektirir:
a- Söz konusu isyan ve saldırganlık hâli, Hz. Musa'nın, Firavun nezdinde yaptığı İkna teşebbüslerini gözönünde bulundurmakla anlaşılmalıdır.
b- Firavun'un kurtarılması, onun cesedi için anlaşılmalıdır. Çünkü âyette açıkça ifade edildiği gibi: "(Firavun) Kıyamet Günü, kavminin önünde gidip, onları ateşe götürecektir." (11: 98) Firavun ile taraftarları cehennemlikler arasındadır.
Bu gerçekler tarihî, coğrafî ve arkeolojik bilgilerle karşılaştırılabilir. Kaydetmek gerekir ki Kur'ân kıssası, Tevrat kıssasından şu noktalarda ayrılmaktadır:
1- Kur'ân'da, yer isimleri belirtilmez: Hz. Musa'nın taraftarları olan İbranilerin kurduğu şehirlerin adlan, yahut Çıkış güzergâhındaki yer ve şehir adları, Kur'ân geçmez.
2- Musa'nın Medyen'de bulunduğu sırada, Mısır'da bir firavunun Ölmüş olduğu Kur'ân'da bildirilmez.
3- Musa, Firavun'a gidip onu davet ettiğinde yaşının kaç olduğuna dair bir ayrıntı Kur'ân'da yoktur.
4- Hz. Musa'nın beraberindekiler konusunda, Kur'ân'da herhangi bir rakam İfadesi yer almaz. Oysa bu husus Tevrat'ta, inanılmayacak boyutta şişirilmiştir (600.000 erkek ve ailesi ki, iki milyonu aşkın insan demektir).
5- Tevrat'ta, Firavun'un cesedinin, onun ölümünden sonra kurtarılacağına dair bir bahis yoktur.
İki kıssa arasında, bizim için şu anda önemli olan ortak noktalar ise şunlardır:
1- Hz. Musa'nın taraftan olan Yahudilere Firavun'un işkence uyguladığı, Kur'ân tarafından da doğrulanmaktadır.
2- Mısır Krah'nm ismi her İki Kİtap'da da geçmemektedir.
3.- Mısırdan çıkıştan sonra Firavun'un öldüğü, Kur'ân tarafından doğrulanmaktadır.
Israiloğullannm Mısır'daki ikâmetleri ve oradan çıkmaları hakkındaki Kur'ân ve Tevrat kıssaları, çağdaş bilgilerle karşılaştırmaya elverişli bir konu teşkil eder. Doğrusunu söylemek gerekirse, her hususta aynı durumda bir karşılaştırma yapmak mümkün değildir, zira bazı yönler çeşitli problemler meydana çıkardığı hade, bazıları pek de tartışmaya konu olabilecek malzeme ortaya koymamaktadırlar.
Mısır'daki İbrâniler: Fazla yanılmaksızm şunu söylemek mümkün görünüyor: Tevrat'ta yazılı olduğu üzere (Tekvin, 15: 13 ve Çıkış, 12: 40) İbrâniler Mısır'da 400 veya 430 sene kalmışlardır. Tekvin ile Çıkış arasındaki pek de önemli olmayan uyuşmazlık ne olursa olsun, onların ikâmetleri, Hz. İbrahim'den çok sonra Hz. Yakub'un oğlu Hz. Yusuf ve kardeşlerinin Mısır'a yerleşme-leriyle başlamıştır. Bu yerleşme konusunda az önce zikredilen Tevrat'ın verdiği bilgiler ile Kur'ân tarafından -en ufak bir kronolojik kayıt taşımaksızın- verilen bilgi dışında, de-nilebilirse, bu noktada bizi aydınlatabilecek başka hiçbir belge bulunmamaktadır. Bu İstisnası hariç, Kur'ân Mısır'a göçü beyan eder fakat tarihlerle ilgili olarak, bu konuyu aydınlatmamızı sağlayabilecek herhangi bir ayrıntı vermez.
P. Montet'den Daniel-Rops'a kadar, bilginler şimdiki durumda bütün ihtimalleri göz önüne alarak şöyle düşünmektedirler: Hz. Yusuf'un ve sülâlesinin gelmeleri, M.Ö. onyedinci yüzyılda Hiksos'larm Mısır'a doğru akın ettikleri zamana rastlamaktadır. Avaris'te, yani deltada, Hz. Yusuf'u ve kardeşlerini İyi karşılayan kral da bir Hiksos hükümdarı olmalıdır.
Bu değerlendirme, şüphesiz, Kitab-ı Mukad-des'in (I. Kıratlar, 6:1) bize bildirdikleriyle açık bir çelişki ortaya koymaktadır. Çünkü I. Kırallar kitabı, Mısır'dan çıkışın, Hz. Süleyman'ın Mabedi'nin inşasından (takriben M.Ö. 971) 480 yıl önce gerçekleştiğini söyler. Şu halde buna göre çıkış, M.Ö. 1450 yıllarında, dolayısıyla da Mısır'a giriş 1880-1850 civarında olmak gerekir. Halbuki -şimdi düşünüldüğü üzere- bu devir, tam tamına Hz. İbrahim'in yaşadığı devirdir. Tevrat'ın başka yerlerde verdiği bilgilere göre Hz. İbrahim ile Hz. Yusuf arasında yaklaşık 250 yıl bulunmalıdır. Şunu demek istiyoruz: Kitab-ı Mukaddes'in I. Krallar kitabının bu parçası, kronolojik yönden kabul edilemez. Savunduğumuz bu fikrin karşısına, ancak söz konusu kitaptan alınan bilgilerle çikılabilir. Fakat onun verdiği kronolojik bilgilerin aşikâr yanlışlığı, ona dayanarak yahpılacak itirazın, bütün geçerliliğini gidermeye yeterlidir.
İbrânilerin Mısır'da bıraktıkları izler, Kutsal Kitaplarda bildirilenler dışında, çok müphemdir. Bununla beraber, hiyeroglifle yazılmış bazı belgeler, Mısır'da Apirular (Hapiru ya da Habirular) denilen bir işçi sınıfının varlığını zikrederler. Bunlar, haklı ya da haksız olarak, İbrânilerle (Hebreux) aynı sayılmıştır. Bu tabirle inşaat, ziraat ve bağ gibi işlerde çalışan işçiler belirtiliyordu. Onlar nereden gelmişlerdi? Buna cevap vermek çok güçtür (Maurice Bucaille, The Bible, The Qur'an and Science, sh. 219-225. [Kitab-ı Mukaddes, Kur'ân ve Bilim, Çev. Suat Yıldırım, İzmir 1984, sh. 324-333]).
Mahiyeti: Üç bin yıl süren tarihi boyunca Mezopotamya'nın dinî hayatının karakteristik özü beş temel ilkede belirlenebilir. îlki, onto-lojik olarak ayrı varlıkların iki türünün birleşerek meydana getirdikleri hakikatin idrakidir. Biri, ilâhî, mutlak ve ebedî, mantıkla anlaşılamaz, yaratıcı ve bütün bunların üstünde, emredici; diğeri ise, maddî, insanî, yaratılmış, değişken ve geçici, ilâhî emirlere tâbidir. İkincisi, birincinin isteğinin diğerince yerine getirilmesi lâzım geldiği gerçeğidir. Bu İstek keşif ya da vahiy yoluyla bilinebilir. Üçüncüsü, insanlar boş yere veya kendi arzulan için değil, yaratıcılarına hizmet maksadıyla yaratılırlar ve hizmetlerinin kapsamı itaat etmek ve ilâhî emirleri yerine getirmektir. Dördüncüsü, gerçekten bu itaati yerine getirebildikleri ve itaat etmeleri gereken şeyler yapabilecekleri şeyler olduğu için insanlar sorumludurlar. Sonuçta, eğer itaat ederlerse refah ve saadetle mükâfatlandırılacaklar, eğer itaat etmezlerse azâb ve mahrumiyetle cezalandırılacaktır. Beşincisi, ilâhî plan insanlığın organik bir bütün olarak hareket ettiği bir dünyayla ilgilenir. Yani gerçeği ortaya çıkaran birim, şahıs değil toplumdur. Yaratıcı açısından kâinat, düzeninin bir nesnesidir. Toplumun basamakları, kâinatın basamaklarıdır. Toplumda üyelik ve işbirliği, insanlığın ve ahlâkın son sinindir.
Birinci ilke ontolojik dualizm olarak tarif edilebilir. Bu, iki uç varlığın birleşmesine karşı Mezopotamya'yı korumuş ve birleşerek tek olmalarına asla izin vermemiştir. Bununla birlikte; Mezopotamyalılar, Tanrı'mn tamamen mevcut "bir başkası" ya da üstünlüğü inancını korurken, tabiatın bir gücü veya fe-nomeniyle Tann'nın fonksiyonunu çiftleştirerek, iki varlığı birleştirmenin yollarını buldular. Yaratıcı ve yaratılanın üstünlüğü dualiz-mi, Mezopotamya'yı gerçeğin esas görüşünün tam zıddı, yani monophysitism olduğu eski Mısır'dan ayırdetmiştir (J.A. Wilson, Before Philosophy: The Intellecîuaî Adventure of Ancient Man, sh. 75).) Orada, Firavun, etten ve kemikten tanrı idi; güneş, ışığı ve ısısıyla, tann Atum'du. Otların sivri yapraklan, yeşili ve tazeliğiyle suyun akışını izleyerek yeryüzünde yetişen tanrı Osiris'di. Öncelik, içinde tanrının imajı bulunan, ilâhî emri tasarlayan ve ontolojik olarak eşitlenen tabiata aitti. Bu prensip naturalizmi sıradan anlamının üstüne çıkarttı ve onu teolojiye kattı.
Diğer taraftan, Mezopotamyalılar Enlil'e fırtına tanrısı, İnanna'ya da sazların ya da ayın tanrıçası olarak inandılar; fakat tanrıyı maddîleştirmediler. Fırtına , sazlar ve ay onlarla ilişkilendirilen tanrılar değillerdi. Tanrılar tabii karşılıklarının gözden kaybolmasıyla birlikte yok olmadılar. Yani tabiatın güçleri, tanrılarının varlığının bir işaretleriydi, onların güçlerinin âletleriydi. Ontolojik dualizm Tat Twam Asi ilkesinin Mısırlı karşılığı kadar genel ve mutlak olduğu Hindistan diniyle de eşit derecede karşıttır. Her ikisi de gerçeği tek olarak ele alırlar. Bununla birlikte, Hindistan'da öncelik, Mısır'la ahlâkî olarak taban tabana zıt düşecek şekilde, tabii olan tarafında değil ilâhî olanın tarafında bulunur. Mısır ahlâkî hayatında en çok aranılan vasıf tabii olmaktı, "tabii olan" şeyleri yapmaktı, bir kişinin kendisini tabiatla aynı seviyeye getirmesiydi. Ahlâkî hayatın Hindistan'daki ideali ise kendini tabiattan koparmak, hayattan kaçmak ve kendisini Brahma'yla kaynaştırmaktı. Her ikisinin de tersine Mezopotamya Allah'ın ilâhî olduğu ve yaratığa yaratık olarak davra-nildığı dualizm doktrinini korudu. İlâhî olanı yaratıklarla birleştirmek için gösterilen birçok sapma ve baskılara rağmen Mezopotamya onların birbirlerinden ayrılığını tutarlı bir biçimde korumuştur.
Mezopotamya görüşünde, ilk prensip olarak belirlenen Yaratıcı ve yaratık arasındaki ontolojik ayırım iki varlığın birbirinden tamamen izole edilmesi anlamına gelmedi. İlâhî güç, kendi yarattığı yaratılmış dünya ile yakından ilgilidir. Yaratıcı'nm isteği, yaratılışın olması gereken şeklidir. Emirleri ise yaratılmışların yapması gereken şeydir. Bu istek, yerleştirilmiş tabiattan, bir takım alâmetlerin okunması veya kehânette bulunma, ya da doğrudan doğruya, ilâhî varlık tarafından yasa şeklinde indirilenin okunması yoluyla hissedilirdi. İsteğinin bilinmesi ve itaat edilmesi için bu beyanı, açıklama İşini Tanrı yürüttü. Tanrı'nın isteğinin yerine getirilmesi tabii olarak lüzumludur ve yaradılışı bir kaos olmaktan kurtarıp kozmos haline getiren hiç şüphesiz bu kaçınılmaz durumdur. İnsan açısından ilâhî emir eğer onun ahlâkî mahiyeti yerine getirilecekse gönüllü bir şekilde yapılmalıdır. İşte bu insanların yaratılış sebebidir, yani "tanrılara hizmet etmek". (T. Jacobsen, Before Philosophy, sh. 200). Tanrı, "onları [tanrıları] kurtarmak için dünyayı yarattı", yani dünyayı yeniden kurmaktan, onu verimli hâle getirmekten kurtarmak için. Mezopotamyalılar bu işin insana devredildiğini düşündüler. (A. Heidel, Babyionİan Genesis, sh. 55). Sonuçta insanlar her zaman Tanrı'ya şükretmek zorundaydılar (a.g.e.), "onların [tanrıların] devamlılığım sağlamakla ... ve mabetlerinin bakımıyla uğraşmakla . . . onun [Tanrı'nın] cennette yaptığının benzerini dünyada yapmakla mükelleftiler (a.g.e.)." O halde Tanrı'ya hizmet ilham yoluyla aldıkları buyruklarını yerine getirmeyi ve bunları gönüllü olarak yapmayı ifade ediyordu.
Bu yerine getirme, yaratılışın bu ilâhî drama-sında insanlara önemli bir rol yükler. Bu işlem kâinat düzeninin korunması için lüzumludur, aksi hâlde bu düzen çöker. Şayet edâ ediyorlarsa bu ilâhî emrin geçmesi gereken kozmik köprüsünü insanlar oluştururlar. Onlar, ilâhî emirleri hür iradeleriyle ve gönüllü olarak yerine getirecek tek yaratıktırlar ve böylece sorumluluklarını yerine getirirler.
Onlarınki daha büyük bir mukadderattır.
Mezopotamya dininin esasını meydana getiren dördüncü prensip, insan kapasitesinin ilâhî emri kavrayıp anlayabileceğini, icaplarını, kapsadığı hedef ve amaçlarını gerçekleştirmesi için yeterli olduğunu iddia eder. Arzu edilir, mecburî ve kaide tekidi eden bu hedef ve amaçlan anlayabilecek ehliyette olmalarından, insanın sorumlu olduğu sonucu çıkar. Sorumluluk yani mükellefiyet, insanların itaatleri ve hizmetleri için refah ve saadetle mükâfatlandmlmasını, itaatsizlikleri ve kural tanimamazlıkları için de azâb ve mahrumiyetle cezalandırılmalarım gerektirir. Tanrılar itaatkârlara hoşnutlukla bakarlar, fakat diğerleri gözlerinden düşer.
Asur harabeleri arasında bulunan ve M.Ö. 800 yıllarına ait kil tablet üzerine yazılmış bir Sümer yaratılış tasvirinde şair, Tanrı adına şöyle demektedir:
"İnsanlığı yaratalım. Her devirde tanrılara hizmet etsinler. Sınır hendeklerini korumak, ellerine çapa ve sepet tutuşturmak . . . dünyanın dört bölgesini sulamak, bol bitkiler yetiştirmek . . . tahıl ambarlarını doldurmak . . . toprağın bereketini arttırmak . . . tanrıların bayramlarını kutlamak . . . öküz, koyun, sığır, balık, kümes hayvanları yetiştirmek . . . [Böylece Tanrı] onlar için büyük bir kader takdir etti." (a.g.e., sh. 70-71).
Beşinci ve son ilke sosyal düzenle ilgilidir ve bütün Mezopotamya dünya görüşünü özetler. Sosyal düzen, o yolla dünya görüşünün yönetildiği mutlak bir kategoridir. Tabiatın, saldırıda olduğu zamanda bile (yıllık Nil taşkını ve hergün yakan güneş ışığı) belirli bir intizam ve muhakkak bir yapıcılık sunduğu Mısır'ın tersine Mezopotamya'da her zaman kendince düzensiz ve tuhaf bir -yağmur ve kum firtmalanyla- şekil alır. İnsanlar daima bir araya gelmeli, işbirliği ve dayanışma içinde, nehrin yukarısında ve aşağısında suların akışını ve dağılımını sağlamak için kurulan kanallarda, suların yataklarını ve sulama kapaklarını ziraati mümkün hale getirmek amacıyla düzenlemek için herkese özel görevler vermeliydiler. Bir fırtınanın etkilerini gidermek için seferber omalıydılar. Aksi halde, ziraat yapılamayacak ve herhangi bir yoğunlukta hayat imkânsız hâle gelecekti. İnsanın kendisine kazandırdığı disiplin onu bir vatandaş, sosyal düzenin bir üyesi yapan şeydi. Toplum bazılarının kurallar koyduğu ve müşterek hedefe ulaşabilmek için bazılarının da gönüllü olarak itaat ettikleri bir hayat tarzıydı. Mezopotamyalı, sosyal düzeni, yaratılış kadar eski ve hem kendisinin hem de mabudunun ona bağlı olduğunu gördüğünden refah ve hayatın kendisi için zaruri olduğunu kabul ediyordu. Organize olmuş toplumu -devlet-insan medeniyetinin o zaman elde edilmiş tüm gelişmelerinden sorumlu görüyordu. Yazının keşfi, yiyeceklerin saklandığı ve dağıtıldığı Ziggurat mabetleri, büyük şehirlerin yapılması, takvimin icadı, kutlamalar düzenlenmesi ve büyük şehir nüfuslarını besleyebilen geniş ölçekli ziraatin başarısı... Mezopotam-yalılar, düzenli bir devleti olmayan insanların "çobansız koyunlar" gibi olduklarım düşünüyorlardı (Jacobsen, sh. 218). İdeal bir sosyal düzen görünümü çöl insanlarını harekete geçirdi ve onları "dünyanın dört köşesine" göçe yöneltti. Oralarda geçici anlaşmalarla adalet ve refahı yerleştirdiler ve insanların mutlu bir hayata sahip olmalarını sağladılar.
Tanrılar: Mezopotamyalılar çok sayıda tanrıya sahiptiler. Onların içinde en üst mevkide olanı göklerin tanrısı, hâkimiyeti manevî ve aynı zamanda en üstün olan, kutsal olsun olmasın hiçbir varlığın kendisine karşı gelemediği Anu'ydu, İnanca göre Anu, tatlı ve tuzlu suların tanrıları olan Apsu ve Tihamat'm çocukları olan Anşar ve Kişar'ın çocuğuydu. İlâhî soyu yüksek olduğu için hiyerarşideki yeri de yüksekti. Anu, temsil ettiği gökyüzü gibi itaati altındakilere zarif varlığıyla hükmeden, büyük bir korku ve merak kaynağıydı. Evin reisinin ya da ülkenin yöneticisinin de sahip olduğu bütün otoriteler onun, otoritesinden çıkardı. Ona teslim olmak en genel anlamda kanunlar, gelenekler ve zekâyı da içine alan "olması gerekene" boyun eğmek anlamına geliyordu. Anu'yu anlamak ve kabul etmek, kendisini yöneten gerçeğe bireyin uyumunu ifade eden insanlık için bir ön şart olarak anlaşılıyordu. Anu'yu sadece insanlar değil herşey selamlıyordu. Gökyüzündeki kuşlar, yeryüzündeki sürüngenler ve denizdeki balıklar, dağlar, nehirler, ağaçlar ve tanrıların kendileri dahil herşey daima Anu'yu tanırlardı. O'na, insanlar gönüllü olarak, tabiat ise mecburen itaat ederdi.
"Buyurduğun herşey gerçekleşir. Hükümdar ve Tanrı'nın söylediği, senin kabul ettiğin kendi sözündür. Ey Anu! Büyük emir önce gelir, [ona] kim hayır diyebilir ki!? Ey tanrıların atası, emrini, göğün ve yerin ilk yaradılışım hangi tanrı reddedebilir ki?"(Jacobsen, a.g.e., sh. 153).
Anu'nun otoritesi geniş ve yüce olduğu hâlde, kâinat hâlâ onu yönetecek kuvvetli bir yöneticiye ihtiyaç duyuyordu. Ne yazık ki, insanların hepsi manevî otoritenin sesini dinlemiyor ve bazıları açıkça karşı koyuyorlardı. İnsan, Anu'ya rızasıyla başeğerse büyük olabilirdi, itaatsizüğiyle ise içgüdüsel olarak itaat eden hayvanlar ve ağaçlardan da daha aşağıya düşebilirdi. Buna ek olarak, dünya sakin bir eğlence yeri değil Anu'nun isteğinin anlaşılması gereken bir alandı. Böylece, suçlular ve serkeşler üzerinde sıkı tedbirler alması gereken ve göklerin kanununa uymaya zorlayacak güçlü bir faaliyete duyulan lüzum hiçbir zaman durmamıştır. Mezopotamyalılar bu vekilin herkesi itaate zorlayan, gerekli gücü sağlayan fırtınaların tanrısı Enlil olduğuna inandılar. Enlil, köken olarak bir Sümer tanrı-sıydı. Kimliği ve ismi ise Akadlılar ve Amur-rular tarafından verilmişti. Asurlular bir Sü-mer-Babîl tanrısı tasarladılar ve onun fonksiyonlarını ve özelliklerini kendi tanrıları Asur'a isnat ettiler.
Anu'nun gökyüzüyle aynîleştirilmesi, insanın yukardaki gök kubbeye, hemen elinin altındaki sonsuzluk alanına ve fizik ötesi sezgiye duyduğu derin merakı gösterir. Enlil'in fırtınalarla özdeşleştirilmesi de Mezopotamya'nın âni fırtınalarının yıkıcı gücünden ileri geliyordu. Zâlim düşmanın yağması gibi tabii yıkımlar da Enlil'in adaletsizlik, zulüm ve sosyal düzensizliklere karşı serbest kalan kamçısı olarak anlaşıldı. Anu'nun otoritesi sosyal düzenden sorumluyken, Enlil de devletin zorlayıcı gücünden sorumluydu. Birincisi olmaksızın sosyal düzen, kurallar ya da ahlâkî otorite ortadan kalkıyor; ikincinin olmadığı durumda ise tarihte yer almak hayalî bir düşünce hâline geliyordu. Birlikte birbirlerini tamamlıyor, tarih sahnesinde yer edinmek üzere biraraya gelmiş bir toplum için lüzumlu olan güç ve organizasyonun oluşmasını sağlıyorlardı.
Üçüncü ve dördüncü en önemli tanrılar Ki ve Ea (aynı zamanda Enki)'ydi ki, yeryüzüyle Özdeşleştirİlmişti ve onun uysal verimliliği tarafından temsil ediliyordu. O, bütün yeni doğanların anası, her yaşayan şeyi meydana getirendi. Nimah olarak "tanrıların kraliçeliğine" yüceltilmiştir ve ... göğü ve yeri kontrol eden kadındır. Ea, ya da Enki, tatlı suyla, yani dünyayı ileriye doğru geliştirecek ve üretimi arttıracak yaratıcı bir güçle özdeşleş-tirilmİşti. Su, zorlu olduğu ve daima yolundaki engeller ne olursa olsun amacına ulaştığı için Ea zekâ, hikmet ve bilginin temeli sayıldı. Bu yüzden Ea zenaatkârların, mühendislerin, çiftçilerin, bilgelerin tanrısı oldu. Gerçekten de Mezopotamya'daki dünya, daha doğrusu bütün yaratıklar, hayatın, hareketin ve tarihin maddî alt tabakasıdır. Verimli olmaya ve müsbet güçler tarafından ne üretilmek istenirse onu üretmeye elverişlidir. Modeller ve kurallar onun kendi yapısının içindedirler. Etkili mucitler tarafından ortaya çıkarılmaya ve üretilmeye hazırdırlar. İşte bu da bütün insanlığın hedefidir; yani tabiatın kanunlarını anlamak ve insan ihtiyaçlarını karşılamak için tabiatı işlemek. Çünkü tabiat, ancak onu hakikate dönüştürecek olan müessir güçle hayat bulur.
Mezopotamya panteonunun diğer üyeleri de ya köklerini açıklamak için (ay ve yıldızları meydana getiren Enlil ve Ninlil, insanların tanrısı Kingu, bitkilerin tanrısı Ninsar, kumaş ve dokumanın tanrısı Uttu, sakatlığın tanrısı Ninmah) ya da tabii ve sosyal olayları açıklamak İçin (tatlı ve tuzlu suların tanrıları Ap-su ve Tihamat, oğulları bulutların ve sisin tanrısı Mummu, çobanların ve çiftçilerin tanrıları Dumuzi ve Enkimdu) insanoğlunun ihtiyaçlarına doğrudan karşılık verdiler. Fakat yine de en önemlisi tanrıların "İlk kez" bir araya gelişi ve Marduk'un, sosyal düzeni ve devleti açıklamak üzere onların krallığına getirilmesi idi.
Kozmik Düzen: Hakikatin idrak edilmesini sağlayan kriter veya temel realite sosyal düzendir. Bu, canlıların istek ve arzularının hayatı ve mutluluğu herkese şâmil kılmak için biraraya getirildiği bir istekler düzenidir. Sosyal düzenin ortaya çıkmasından Önce hayat imkânsızdı. Aynen hakikat, bilgi ve medeniyet gibi. İnsanlar ve tanrılar şahsî arzularım bir kenara bırakıp hayat ve medeniyeti meydana getirmek için faaliyetlerini organize edecek bir otoriteyi kabul etmeye karar verdikleri zaman, hepsi bir anda oldu. İnsan tarihindeki bu büyük an, efsane oluşturan zihinde kozmik düzenin doğuş ânı olarak kaldı. Bundan önce dünyada olduğu gibi göklerde de kaos hüküm sürmekteydi. İnsan bilgisinin hedefi olduğu halde Tanrı'nın kendisi bile esrarlıydı, fakat belirsiz değildi. Ancak, kozmik düzen dünyadaki eşiyle beraber bir kez kurulunca mabudun kutsal niteliği açık ve kesin olarak belirdi.
Tanrılarla çocukları arasında küçük bir tartışma çıktı ve tanrıların babası Apsu öldürüldü. Karısı Tihamat da bunun ardından intikam almaya çalışınca bütün panteon bir karışıklık içine düştü. Tihamat çok güçlüydü ve hiç kimse onu kontrol altına alamadı. Bütün âlem tehdit altındaydı ve kaos hükümranlığım sürdürdü. Tanrıların büyükbabası, âlemin bütün tanrı üyelerini bir toplantıya çağırdı ve orada Ea'nın en küçük oğlu Marduk'un Tihamat'la düelloya gönderilmesi kararlaştırıldı. Fakat buna karşı Marduk herşeyin üzerinde tam bir otoriteye sahip olmak istedi. Tanrılar isteğini kabul edince Marduk görevi üstlendi. Tihamat'la karşılaşıp onu öldürdü ve düzeni yeniden kurmayı başardı. Kaos sona erdi. Tanrılar kendi yerlerini aldılar ve Marduk kâinatın hakimi ve mutlak hüküm koyucusu oldu. Düzenin devamı ve ilâhî barışın her yerde kurulması amacıyla çalışması için insanı yarattı. Marduk herşeyin üstünde hüküm sürerken insanlar hizmet, tarım, endüstri, kültür ve medeniyet için varolmaya devam ettiler. İnsanlar bu hizmeti tanrılara Marduk'un dikkatli ve sürekli merhametli gözetimi altında verdiler.
Hikâyenin dramatik yönü, sebep-sonuç ilişkisi içinde bağlantılı ve kabaca antropomorfİze edilmiş olanlar hariç, metafizik olayları anlayamayan, efsane düzen kafalar tarafından oluşturulmuştu. Kendi açımızdan bu mitolojik ve dramatik unsurları atabiliriz ve atmalıyız. Tanrı'nın, insanın ve tarihin Mezopotamya görüşü ve bunlar arasındaki ilişkiler, eski çağlar Mezopotamya'sından sabırla seçilmeli ve ayıklanmalıdır.
Kaostan kozmosa geçiş dünyada birçok önemli değişikliklere yol açtı. Bunların arasında ilk ve en önemli olanı Marduk'un tanrılardan bir tanrı olmaktan çıkıp bir ve yalnız bir Tanrı olması mânâsına gelen tek kral olması idi. Sümerler, herbiri kendi baştannsına sahip olan şehir devletleri kurdular. Eğer bir grubun kendi tanrıları varsa, başka bir grubun da kendi tanrılarına sahip çıkmaları kaçınılmazdı. Bu yüzden politeizm (çok tanrıcılık) yaygınlaştı. Çöl göçebelerinin sahneye girmeleri tarihte ilk kez "dünyanın dört köşe-si"ni biraraya getiren bir kralın idaresinde, tek devletin kurulmasını mümkün kıldı. Bu dünya devleti, aynı zamanda kozmik devletin bir eşi ve ilk kaideyi kuran bir örneğiydi. Böylece, kozmik birliğin politeizmi monoteizme, yani tanrının birliğine yol açtı. Ancak bir ve tek tanrı gerçekten Tanrı olabilirdi ve diğerleri "Önceki yerlerine iadeyle" azledilmeli ve itibar edilmemeliydiler. Sargon'un Sümer ve Akad kralı olarak hâkimiyeti, tüm tanrıların Tann'sı olarak Marduk'un üstünlüğüne bir son verdi.
Mazduk'un tek ve ayırdedici konumu o göreve tayin edilmeden Önce de mevcuttu. O, "akıllıların en akıllısı", her şeyde diğer bütün tanrıları geride bırakan "Tek Tanrı" idi (Hei-del, ag.e., sh.21-22). Fakat bütün güç tamamen ona verilinceye kadar diğer tanrıları yok olmaktan kurtaramazdı. Bundan böyle tanrılar Marduk'un yönetiminin en otoriter, en yüksek, "yüceltmek ve alçaltmak" için tek yargı olduğunu ve "yalnız onun olan kâinatın tümü üzerinde krallığını" tasdik etmek zorundaydılar (Heidel, a.g.e., sh. 66). Nizam ve güvenlik bunu takip etti. Marduk "değişik tanrılara değişik görevler" tayin etti, yılı belirledi ve bölümlerini tesbit etti. "Ayın parlamasını" ve aylan, ve günlerin belirlenmesini sağladı, insanı yarattı ve hizmetine aldı (Heidel, a.g.e., sh. 44-46). Daha önce Enlil'in Aga-de'yi kurması gibi, kendisine bir mabet ve dünya devletine bir başkent olarak Babil'i kurdu. Marduk, artık tanrılar da dahil olmak üzere herşeyin üzerindeydi. "Bütün kaderleri belirler [di]", "kendisinden korkmayı öğrettiği" ve "kendi yaptığının benzerini" dünyada yapan "bütün insanların çobani[ydı]'\ Tanrılar gibi, sonuçta onlar O'nu "Tanrıları" olarak bilecekler, "adının anılmasından . . . titreyecekler", yalnızca O'nun ışığıyla ışıyacaklar, O'nu "kendilerini hayata getiren", "tohumun ve hububatın yaratıcısı", "yeşil otun büyümesini sağlayan", "tarlaları sulayan", "yaradılışı, yokoluşu ve merhameti. . . emreden" varlık olarak bilecekler ve hepsinin üstünde O'nu "kendisinden başka hiçbir tanrının belirlenmiş saati bilmediği", "İnsanların [bilinen] dört grubunu [Akad, Elam, Subartu ve Amur-ru] yaratan" tanrı olarak göreceklerdi.(Heidel, a.g.e., sh. 50-59).
Çöl göçmenlerinin etkisi altında Mezopotamya düşüncesi -gerçekte göçmen düşüncesiyle aynı olan fakat kendisini yeni bir tarım, endüstri ve sosyal muhteviyat içinde bulmakla farklılaşan Mezopotamya düşüncesi- monoteist bir anlayışa ve birleşmiş bir insanlık fikrine doğru ilerleme gösterdi. Hiçbir Mezopo-tamyalı Marduk'u kesinlikle tek ve diğer tüm tanrılardan farklı kabul etmeden yaratılış şiiri Enuma Elish'i dinleyemez ve onu aktaramazdı. Tanrılar hayatlarını, durumlarını, geçimlerini ve kaderlerini yalnızca ona borçluydular. Hâkim olan ve yöneten kendileri değil yalnızca Marduk'tu. Elbette onlar da yeryüzündeki feodal efendilerin kozmik karşılığıydılar. Nasıl onlar tanrı değil, fakat tanrının arkadaşları iseler bunlar da kral değil, yalnızca asilzadelerdi. Sadece Marduk, bir ve yalnız bir Tanrı olarak, tanrılar gibi İnsanlar tarafından da ibadete ve övülmeye layıktı. İşte bu kesinlikle bir monoteizmdi. Fakat yine de şirk ile, yani diğer yaratıkların Tanrı'yla bir tutulmasıyla karıştırılmış, karartılmış ve bozulmuştur. Bu Mezopotamya şirki, kaderin belirleyicisi olan Tanrı'nın tekliğiyle önemli ölçüde geriletildi. Bu, birazdan aşağıda inceleme fırsatı bulacağımız İslâm öncesi Arabistan'ın yarıtanrıları İçin geçerli olamamıştır. Mezopotamya düşüncesi aynı şekilde Tann'yı insan aklından üstün olarak görme anlayışına ulaşmışsa da, onu eski antropomorfizm i yle kilİtlemiştir. Enuma Elish, Marduk'u karşıt empirik terimlerle tarif etmektedir: "Tanrıların iki katı", "uzuvları tarif etmenin ötesinde", "insan anlayışının dışında", "herşeyi görmek ve duymak için . . . dört gözü ve dört kulağı olan", "dudakları kıpırdadığında ateş püsküren".
Açıkça görülmektedir ki, insan aklından üstünlüğün bir hayli soyut anlayışının yokluğunda Mezopotamya düşüncesi, Tann'yı tarif için insan hayatından alınmış, fakat bunların tecrübî karakterlerini reddetmek için tasvir edilmiş terimlerini ödünç almıştır. Bunların tabiattaki ya da yaratılıştaki nesnelere "ben-zemeyişi", günümüzde kullanılan bir tâbirle ifade edilebilir: "Tamamiyle farklı".
Arabistan Yarımadasında Mezopotamya Dini: Kuruş ve yönetimindeki Pers İmparatorluğu genişlerken Mezopotamya bu imparatorluğun bir parçası oldu ve onların dininden etkilendi. Zerdüştlük, ölümden sonraki hayat anlayışı ve meleklerin varlığıyla ilgili bazı İnançlarıyla etkilerde bulundu. Önce Museviliğe, sonra da Hıristiyanlığa tesir edecek fikirleri ihtiva eden mesihîliğini ise Mezopotamya'ya soktu. İran, Mezopotamya tarafından İkibin yılı aşkın bir süredir zaten etki altındaydı. Çok Önceleri çivi yazısını kendisine adapte etmişti. Yüzyıllar boyu süren savaşlar, işgaller ve el değiştiren topraklarla bu İkİ devletin ilişkileri İran'ın kültürünü etkilemiş ve Mezopotamya'yla olan kültürel farklılıklarını azaltmıştı. Daha sonra İran, Pehlevî veya Avestan diye anılan yazısını kendisine adapte etti. Ârâmîce ve Pehlevîce bu çağlarda birbirlerinden pek çok şey aldılar. Mezopotamya Kurus'un imparatorluğunun bir parçası hâline geldiğinde, insan hayatının diğer bütün alanları muhtemel etkileşimleri engellediğinden İran tesiri daha çok dinî çerçevede kaldı.
Mezopotamya dinindeki yeni İran etkisi, eski Mezopotamyamn birleştirici dinî formlarını hâlen uygulamakta olan Arabistan Yanmada-sı'nı inandıramadı. Ölümden sonraki hayata bakış ve mesihîlik Araplara hiç hoş gelmedi ve reddedildiler. Onlar için birincisi hurafe, ikincisi de yetersizlik anlamı taşıyordu. Arabistan'da birleştiricilİk bir kural olarak kaldı. Bununla birlikte Hz. İbrahim'in görüntüsü de bir şekilde korundu. Ur'lu bir Amurî olan Hz. İbrahim, ikinci hanımı Hacer ve büyük oğlu İsmail'i Arabistan'ın batısına yerleştirdi ve onları Ur'da uğruna zülüm gördüğü ve oradan ayrılmasına sebep olan inanca bağladı. Bu, Tanrı'nın bir olduğu görüşü ve insanlığa ahlâkî ve âlemşümul bir yaklaşımdı. Çok belirgin olmamakla birlikte, Hz. İbrahim'in ha-nif inancının Arabistan'ın tam ortasında kendisini muhafaza ettiği ve tarafını tutup kendisini yeniden ilân edecek peygamberlerin ortaya çıkmasını beklediği kesindir.
Mahiyeti: Musevilikteki dinî uygulamanın esası, Hammurabi kanunlarının en iyi ifade ettiği ve tek olan Amurî kabilelerin uygulamalarıyla aynıdır. Fakat, bu uygulama insan aklının üstünde olan bir tek tanrı inancıyla değişime uğramıştır. Amurrular beraberlerinde "dünyanın dört köşesinin" tek hükümet tarafından yönetilmesi ve bu dünya devletinin kralı Hammurabi tarafından ilân edilen ilâhî kanunun hükmü altında bütün insanların eşitliği yolundaki isteklerine bir temel vazifesi gören gelişmiş monoteist bir kavramla Mezopotamya'ya vardılar. Fakat, daha önce de gördüğümüz gibi bu monoteist kavramın saflığı şirk ile (diğer varlıkların Allah'a ortak koşul-masıyla) bozulmuştu. Hz. İbrahim, Mar-duk'un eğer gerçekten Allah olsaydı, başka hiçbir tanrıya İhtiyacı olmayacağını keşfetmişti. Ne yaratmada, ne de yönetmede Allah'ın başka hiçbir yardımcıya ihtiyacı olamazdı. Bu yüzden, güneş tanrısı Şamaş, fırtına tanrısı Enlil ve ay tanrıçası İnanna tanrılar değiller, yalnızca hayal gücünün birer uydurmalarıydı. Allah gerçekten de Allah olduğu için insanlar başka hiçbir tanrıya ne ibadet ne de başka birşeyle yükümlü idiler. Bu, Hz. İbrahim'in soydaşları, Amurrular için o zamanlarda düşünülemeyecek bir şeydi ve bu fikirlerinden dolayı İbrahim'i ölümle tehdit ettiler. O zaman İbrahim kendi kabilesinin başına geçti ve onlarla birlikte Ur'dan ayrıldı. Yeni göçmenler olarak Arap çölüne girdiler ve yeni bir bölge ve yeni bir kadere doğru hareket ettiler.
M.Ö. 19. yüzyılda Bereketli Hilâl'in tamamında Arap hegemonyasını kuran Amurru ortak fikrinden bu ayrılma, İbrânileri bölgenin diğer sakinlerinden kendilerini tecride zorladı. Kendilerini İbrahim'in büyük keşfinin terminolojisiyle, "yalnız Allah'a ibadet eden ve O'ndan başka hiçbir şeyi mabut kabul etmeyen" insanlar olarak tekrar izah ettiler. Tevhidî inancın üstünlüğü, anlayışlarına galip geldi ve onlan bu kutsî inançları uğruna elverişsiz şartlara katlanmaya ve acı çekmeye hazırladı. Tevhidi inançta Allah, diğer bütün tanrıların inkâr edilmesini emreder. İbadet ve tapınma yalnız O'nun içindir. Bu da, diğer insanların dinlerini değiştirmeleri ve Allah yoluna dönmeleri için O'na inananlara bütün gayretleri ve ikna kabiliyetleriyle çalışmaları görevini yükledi. Çünkü tek tanrı inancı, âlemşümul bîr görev olmadan ve diğer inançların mensuplarıyla ilişkide bulunmadan gerçekleştirilemez.
Ancak, İbrahim'in görüşüyle Mezopotamya monoteizminin şirkini temizleyerek Amurru fikir birliğini güçlendirmek yerine, İbrâni-lerin kendi üstünlüklerine inanmaları beraberinde fizikî ayrılığı getirdi. Allah'la yapılan sözleşmenin bir "beden" sözleşmesi hâline getirilmesi İbrânilerin kendilerini diğer insanlardan fizik olarak farklı görmelerini sağladı. İkİ nesil sonra bu mübalağalı ayrılıkçılık, sebebi olan orijinal gerçeği bozmaya başladı. İbrânilerin dinî uygulaması İbrahim'in tek ve üstün olan Allah'ından, "kutsal metin" patriklerinin "millî din1' tanrısına döndü. Patriklerin tanrıları yalnızca "onların" iken, diğer insanlar da tek ve kendilerine ait tanrılarına sahip olabilirler. (Bu, Sargon Öncesi Mezopotam-ya'daki politeizmin aynıdır.) Böylece İbrâniler aralarında yaşamaya geldikleri kabile ve boylarla kaynaşmayı reddettiler ve bu kabileler tarafından da kabul görmediler. Gerçekten de İbrâniler, İbranî olmayan ev sahiplerinin "toprağı işleyelim . . . [onlarla] tek bir halk haline gelelim . . . kızlarını eşler olarak alalım ve onlara da eşler olarak kızlarımızı verelim . . . onların sünnet olduğu gibi biz de sünnet olalım" çağrılarına kulak vermediler ve onları İbrani inancına almayı reddettiler (Tekvin, 34: 16,21-22).
îbrâniler Paddan-Aram'da, Harran'da, Sik-hem'de, Edom'da, Bethel'de ve Hebron'da tekrar tekrar kaçmak zorunda kaldılar; çünkü İncil'i değiştiren yazarlardan birinin Ya-kub'un ağzından dediği gibi: "Memlekette
oturan Kenânîler ve Perizzîler arasında beni iğrenç ederek derde soktunuz; ve ben sayıca azım, bana karşı toplanıp beni vuracaklar; evimle beraber ben helak olacağım." (Tekvin, 34: 30).
İlâhî aşkınlığın yüksek nazarında kendilerini farklı görmeleriyle başlayan İbrani asabiyeti, sahip olduğu saf monoteizmin, dejenere olarak sonunda monolatri'ye [monolatry= başkalarına ait tanrıların varlığını kabulle birlikte, yalnızca kendi ırkına has tanrı olduğu düşüncesi] dönüşmesine yol açtı. Bu da İbrani halkını ırkçı bir döneme soktu.
Ibrânilerin ve ataları Yahudilerin dinî uygulamalarının mahiyeti patriklik çağlarından beri aynı kaldı. Hem Allah'ın üstünlüğü ve evrensel ahlâkla birlikte İbrahim'in görüşünü hem de ırkçılık ve ayrılıkçılığın her ikisini de bünyesinde barındırdı. Her iki görüş de her zaman sabit durumdaydılar. Birisi diğerinin üzerinde çağlar boyunca baskın kaldı, fakat asla onu ortadan kaldıracak kadar başarılı olamadı. Tarih bize, zamanın çoğunda bu baskın gelenin ırkçılık olduğunu ve bunu yaparken aynı zamanda da ilâhî üstünlüğü ters yönde etkilediğini söyler.
Patriklik dönemi: Tanrı kavramım farklı görmeleri sebebiyle (kendilerini eski çağlardaki Yakın Doğu'nun bütün toplumundan ayırmalarının ters etkisi dışında) İbrânilerin dinî hayatı konusunda çok az şey bilinir. İlk olarak, bir Allah'a olan bağlılıkları, onlar O'na ait oldukları kadar O'nun da onlara ait olduğu düşüncesiyle O'nu "baba" olarak değerlendirmelerine sebep olmuştur. Bu, aynı zamanda bir çok yerde değişik şekillerde bol bol delillendirilmiştir: "Babalarımızın Allah'ı", "Atalarımızın Allah'ı", "İbrahim'in Allah'ı", "Yakub'un Allah'ı" ve diğerleri; ve bir çok yerde de kendilerini "Allah'ın oğulları" olarak vasıflandırırlar. Böylece bu tek ve özel ilişki bir olan tanrıya beşerî vasıflar atfetmeye dönüştürülmüştür. Bu benzetme -eğer bir benzetme olarak başladıysa- bir gerçek olarak değerlendirilmeye başlandı. Böyle bir anlayış diğerlerinin de başka tanrılara sahip oldukları yolunda akla baskı yapacak ve böylece "bizim" tanrımızın başka birçok tanrının arasında olduğunu düşünmemize sebep olacaktır. Muhakkak ki "bizim" tanrımız düşmanlarımıza karşı bizi koruyacak kadar güçlüdür, fakat bu diğer tanrıların varlığını reddetmez. Zamanla, akıl diğer tanrıları hoş görmeye, varlıklarını dikkate almaya ve meşruiyetlerini kabul etmeye başlar. Bu gelişme Elohim kelimesinin Tevrat boyunca çoğul olarak kullanılmasının da sebebi olmalıdır. İncil âümleri Allah için Elohim kelimesinin kullanımının İbrani dinî geleneğinin bir sendeleme işareti olduğunu ve İbrani düşüncesinde bunun "Yehovist" tökezlemesiyle de birleşerek Tevrat'ı meydana getirdiğini kabul ederler. Ne MÖ. yedinci yüzyıldaki Deutero-nomik (ikili anlayış) reform, ne de Kutsal Ki-tab'ın ruhbanlar için hazırlanan yeni bir baskısı bu terimi ya da onunla özdeşleşmiş olan fikri yok edemedi. İncilde Elohim kelimesinin kullanımının tetragramaton (Yehova) kullanımına oranı 2222 'ye 398'dir. Gerçekte bir Yahudi İbrânice İncil'i okurken tetragramaton ile karşılaşırsa bunu "Elohim" diye okur. Bu yeterli değilmiş gibi Tevrat şunu da söyler: "Benî Elohim", yani Allah'ın oğulları, "adamların güzel kızlarını gördüler ve seçtiklerinden kendilerine karılar aldılar"; ve devamında, "Benî Elohim insan kızlarına yaklaştılar ve onlar da onlara çocuklar doğurdu." (Tekvin, 6: 2-4).
Hz. Musa dönemi: İbrânilerin Bereketli Hilâl'in (Mezopotamya) İç köşelerindeki yelkovan yönünün tersi hareketleri sırasında arkalarında bıraktıkları kabile adamları yerlilerle kaynaşmak İçin çok istekliydiler. Bu çöl göçmenleri bütün bölgeye nüfuz ettiler ve yerleştiler. Bereketli Hilâl'in iç kenarlarında yaşayan bu insanlar, Arabistan çölüyle, içerlerde yaşayanlara göre daha yakın ilişkiler kurdular. Çölün orijinal ideolojisinin saflığını, ilerilere gitmeye cüret edenlerden daha iyi korudular ve çölde olanlardan çok daha farklı şartlarla yüzyüze geldiler. İşte, ayrılıkçılık Mısır'da yerleşmelerine imkân vermezken, İbrânilerin bu çöl kenarında kabul görmeleri ve kendilerine barınak bulmalarının sebebi budur.
İbrani asabiyeti -bir Mısırlı olarak büyüyen, bir Mısırlı ismi verilen ve bir Mısırh prenses tarafından yetiştirilen- Hz. Musa'yı, Mısırlı bir yöneticiyle başı derde giren bir İbrani'yi desteklemeye, yöneticiyi öldürmeye ve hayatını kurtarmak için de kaçmaya zorladı (Çıkış, 2). Medyen'e sığındı, kabile reisinin kızıyla evlendi ve Musa'nın Medyenlilerle kaynaşmasına imkân verecek kadar İbrani dinine yakın olması gereken Medyen dinini öğrendi. Gerçekten de Medyen dininin saflığı ve kat'iliği Musa'da temel birtakım sezgiler ortaya çıkarmış ve onda çöl dini için bir tutku uyandırmış olmalıdır. İbrânileri, Mısır'da gördükleri ezâ ve cefâdan uzaklaştırıp çöl dinine, menşelerine dönmeleri için teşvike başladı. "Allah'ın dağı Horeb"de duyduğu ses, kayınpederi Yetro ve Medyenülerin ruhunda uyandırdıkları dinî alâkanın üstüne yeni bir canlılık kattı (Çıkış, 3: 1-10). Bu da, İbrânilerin göçlerine izin vermesini Firavundan rica etmek üzere Mısır'a geri dönmesi için yeterliydi.
İbrânilerin Musa'nın liderliğinde ilk yerlerine, çöle geri dönüşleri sırasında başka bir dinî uygulama meydana çıktı. Bu uygulama Medyenliler başta olmak üzere çöldeki ev sahiplerinin yanısıra İbranileri de içine alan toplu bir uygulamaydı. Medyenlilerin reisi (Musa'nın kayınpederi) "Sina'dan gelen ve Seir'e üzerlerine doğan [ve] Paran dağından ileriye doğru parlayan Dağ'ın Tanrı'sı-na"(Tesniye, 33: 22) yakılmış kutsal bir yiyecek sunuyordu (Çıkış, 18: 12). Grup, daha Önceden zikredilen Mısır'a gitmeyen diğer İbrâniler, bölgede dolaşan bedevi Habirler, güney Filistin ve kuzeybatı Arabistan'ın kabilelerinden oluşan "karışık bir çoğunluktu". Bu kabilelerden birçoğu bazı İncil pasajlarının da şahitlik ettiği gibi (I Samuel, 27: 10. 30: 29; Hakimler, 1: 16), Filistin'e yerleşmelerinden sonra bile amfıktiyonîk öncesi kim liklerinİ korumuşlardı. Kenitler, Kenizzitler, Cerahmeütler (belki de İsmail'in yerleşmesi zamanında Hicaz'ı hâkimiyetlerine alan Cürhümî kabilesi insanları) patlamasını Allah'ın bir işareti olarak kabul ettikleri Horeb volkanik dağında bir araya geldiler (M. Noth, The History of israil, sh. 132). Burada Ye-hova'ya ibadet etmek ve hayatlarını onun emirlerine uygun bir hâle getirmek için bu kabileler arasında bir amfiktiyoni ya da "kutsal ittifak" kuruldu. Çölde takdis olunmuş mabet gibi bir yer bulunmadığı için amfıkti-yoniyi meydana getiren âletlerle birlikte kanunu da içinde taşıyacak bir sandık yapıldı. "Sina Anlaşması", Dağın Tann'smca tasdik edilen ve yeni imzalanmış kanun tarafından da somut bir yön verilmiş olan bu çok sayıdaki kabilenin Musa'nın liderliğinde bir araya gelmeyi kabul ettikleri bir anlaşmaydı. Bu "yeni" kanun aslında yeni değildi. Derebeyle-rin bölgedeki çeşitli güçlerle ifade ettiği anlaşmalara benzer bir formda beyan edilmişti ve Hammurabi kanunlarına benzer bir mahiyet taşıyordu.
Hz. Davud Dönemi: M.Ö. onbirinci ve oni-kinci yüzyıllarda bu "karışık çokluğun" Filistin'e girmeleri ve yerleşmeleri daha sonraki İncil yazarlarının hikâyelerinde sunmayı seçtikleri gibi İbrânilerin komşularına duydukları kin sebebiyle ortaya çıkan kanlı bir fetih değildi. Muhakkak birtakım karışıklıklar ve savaşlar meydana gelmiş olmakla birlikte, aynen çoban Dumuzi misâlîndeki gibi çoğunluk gelmiş, yerlilerle evlenmiş ve kaynaşmıştır. Bu Filistin'e girişin Amalekite'ın güneyi boyunca değil de daha uzun yoldan kaynaşmanın mümkün olabildiği ve büyük ihtimalle amfiktiyoni kuvvetlerinin bu kaynaşma ile güçlendiği Edom ve Moab üzerinden olmasının sebebidir. Bu dönemin daha önemli bir özelliği de Filistin'deki göçmenlerin kültürel açıdan etkilenmeleri ve buna bir tepki olarak aşın İbrani asabiyetinin ortaya çıkışıydı.
Filistin Hititler, Perİzzitler, Jebusitler, Moabitler, Edomitler, Filistinliler, Fenikeliler, Süryâniler ve KenâniJerle doluydu. Genel din ve kültür, Kenan dini ve kültürüydü. Bu dine ait olmayanlar amfiktiyoni kabileleri bölgeye girdiklerinde hemen asimile oldular. Dinî seviyede her insanın Allah'a ulaşan açık ve serbest yolda kendisini yönettiği "rahipler kavmi" dinî hayatı rahipler tarafından yönetilen bir millet hâline geldi (Çıkış, 19: 6). Buna paralel olarak, çölün herhangi bir yerinde ibadet etmekten köyde veya şehirde sabit bir yapıda ya da tahsis ve takdis olunmuş bir yerde ibadet etmeye doğru aşamalı bîr değişiklik oldu, Aynı zamanda Kenânîlerin ayrıntılı kutsal sistemleri de değişti. Çölün "arzu ettiğin gibi ibadet et" tutumu da aynı şekilde yerini yerleşik çiftçilerin ihtiyaçlarına karşılık olarak gelen, mevsim ritmine dayandırılmış bir Kenan dinî takvimine bıraktı.
Kültürel seviyede ise İbrâniler yavaşça Kenan dilini yani İbrânice'yi öğreniyorlardı. Onlar buraya kabilenin ilk döneminden kalan ve kuzeybatı Arabistan ve güney Trans-Ür-dün kabileleriyle birlikte olduklarını çağrıştıran bir başka Ârâmî lehçesiyle gelmiş olmalıydılar. Çöl göçebeliğinden yerleşik çiftçiliğe geçerken giyimleri, yemeleri, evlenmeleri ve diğer hayat tarzları Kenânlılarla uyum sağlıyordu. Kabile birliği ve başkanları ya da "hâkimleri" tarafından oluşturulan yönetim krallığa (Samuel, Saul) ve hanedanlık yönetimine (Davud) yol açtı. Davud'un oğlu Kral Süleyman, tapmağının planlanmasında ve İnşasında Kenânîlerin yardımını kullandı (Krallar, 7: 13). Sur'dan Hıram ve onun insanları tahtaların ve inşaat malzemelerinin sağlanmasının yanısıra özel iş alanlarının da birçoğunda görev aldılar, Ek olarak Süleyman, "Firavun'un kızı ile beraber Moabîler, Ammonîler, Edomîler, Saydalılar ve Hittîler-den birçok yabancı kadınla" (Kırallar, 11:1) evlendi. Bu kadınlar ve temsil ettikleri dinî ve kültürel etkiler Süleyman'ın kalbini "diğer tanrıların ardına" düşürmeyi başardı. Süleyman'ın hükümdarlığı öyle Kenanîleşmişti ki "Saydalılarm tanrıçası Astartin'in ve Ammonîlerin kötülük sebebi Milkon'un ardına düştü." (Kırallar, 11:4-5). Süleyman'ın hanımları onun otoritesi üzerinde hiçbir etkiye sahip olamadılar, ama Süleyman, çevreyi "Ke-moş için . . . Molek için yüksek yerler"yapa-rak buraları, "buhur yakan ve kurbanlar kesen hanımlarının" tanrıları için heykeller ve sunaklarla doldurdu (Kırallar, 11:7-8). Gerçekte de İbranî ve Kenânî hayat tarzları arasındaki fark saflığını kaybetti ve hemen hemen yok oldu (Noth, History of Israel, sh. 218). Bu durum tutucu unsurları daha da fazla taasuba itti; krallık Yahuda ve İsrail diye ikiye ayrıldı. İsrail'in asimilasyona olan meyli, mensuplarının Bereketli Hilâl toplumu içinde iz bırakmaksızın yok olmasına sebep oldu. Hanedanlık ve yerel tartışmalarla parçalanmış kraliyet idaresi de M.Ö. 722'de Asur-lular tarafından yıkıldı. Yahuda'nın daha güçlü olan etnosentrizmi Babİl tarafından tamamen yıpratıldığı döneme kadar ömrünü uzatmasını sağladı, ama M.Ö. 587'de liderleri sürgüne gönderildi.
Sürgün Dönemi: Babü'de kültür etkileşimi sürgünlerin çoğunlukla ırkçı ve tutucu olmaları gerçeğine rağmen devam etti. O zamana kadar Babil'e doğudan yeni dinî tesirler gelmişti. Bunların içinde en ilgi çekici olanı -beraberinde melek ve şeytan fikri, Cennet-Ce-hennem ve hesap günü ile- ahiret inancı ve mesihîlik düşüncesiydi. Mezopotamyahlar bu uzun çabalarından artık bıkkın hâle gelmişler ve üçbin yıl Öncesinde kendi medeniyetlerini ortaya çıkaran değerlerinden kuşku duymaya başlamışlardı. Sonuçta, belirlenmiş saat (kıyamet) geldiğinde tüm insanları yeniden diriltecek, dünyayı bozulmamış bir safiyete ve iyiliğe geri döndürecek, insanları maden eriyiğinin içine daldırarak günahlarından arıttıktan sonra "Cenne'"e sokacak kurtarıcının ya da Saoshyant'm sözüne yenik düştüler. Açıkçası yeni dinî görüşleri ümitsizlik ve mazlumluk doluydu. Bu en çok dünyadaki krallıklarım Tann'nın krallığının bir kopyası yapamayanların, sosyal düzenin kendisini kontrol edebildiğine ve kendi dengesini koruyabildiğine İnanmayanların hoşuna giden bir inançtı. Böylece sürgünlerin çoğu Mezopotamya'da nesillerini yetiştirdiler ve Yahu-da'ya dönmek için bütün yalvarışları reddettiler.
Çok azı Yahuda'ya dönüş için etnosentrik umutlarını desteklemek ve düşmanlarına karşı bir savunma sağlayabilmek için yeni dinî görüşe -mesiyanizme- katıldılar. Bunu gerçekleştirenlerin lideri, Babil'in düşmanı İran'ın yükselişini yeniden sağlayarak, zaferlerle Kudüs'e dönmeleri için bir mesih gibi sürgünlere liderlik eden ve Davud Krallı-ğı'nin zaferlerini yeniden yaşatan İşaya idi (İşaya, 40). Babil'de sürgünde bulunan Yahudiler eski Mezopotamya'nın arzusu olan evrensel bir toplum ve bir dünya devleti kavramını yeniden öğrendiler. Babil'in bu ideali gerçekleştirebilmek için yaptığı teşebbüslere şahit oldular ve İranlıların da aynı yoldaki faaliyetlerini duydular. Kuruş, eyaletleri birbiri ardınca imparatorluğuna kattıkça dünya devletinin ortaya çıkışı safha safha gözlerinin önünde gerçekleşti. Bu durum Yahudileri, kendilerini esir eden Babilliler ve kendilerini kurtaran İranlılarla rekabet etmek üzere harekete geçirdi ve İşaya'nın zihninde yeniden kurulmuş Yahuda krallığının dünya devletinin merkezi olduğu fikirleri canlanmaya başladı. Orası kanunun merkezi olacaktı ve oradan "kanun ileriye gidecek . . . dünyafyı] yargı [lamak için] . . . küçük adalar[ı] ... ve Musevi olmayanlar[ı da]" (İşaya, 2: 3; 42: 1- 4). Aynı şekilde "millî din"in tanrısm kudreti ve hükümranlığı diğer tanrılara iktidarsızlıklarını göstermek, hatta onların hayatta olmadıklarını bildirmek için meydan okumaya başladı (İşaya, 40, 41, 45). Fakat ulaşılmak istenen gaye eskisi kadar etnosentrik kaldı, hatta daha da ilerledi. İbrânilerin yükselmesi ve güçlerini yeniden kazanmaları için herşeyinüze-rinde, herşeye gücü yeten bu Tanrı (Yeho-va)'nın dünyanın milletlerini ezmesi ve onlara boyun eğdirmesi gerekiyordu (îşaya, 40: 15; 49: 25-26). Yehova şöyle diyordu: "İşte, milletlere (Musevi olmayanlara) elimi kaldıracağım ve kavmlara bayrağımı yükselteceğim; ve senin oğullarını kucaklarında getirecekler, ve senin kızlarını sırtlarında taşıyacaklar. Ve krallar'sana lala ve kraliçeleri sana dadı olacaklar; yere kapanıp seni selâmlayacaklar ve ayaklarının tozunu yalayacaklar." (İşaya, 49: 22-23). Böylece bu fantastik söze ulaşabilmek için düşmanlarına karşı kızgınlıkları etnosentrik abartmalarıyla birleşti ve sürüp gitti. .
Sürgün Sonrası Dönem: Yahuda krallığının tekrar kurulması için düzenlenen plan işlemedi. Çok az insan İşaya'nın isteğini cevaplandırdı, çoğu Babil'de kalmayı tercih etti. Diğer teşebbüslerin de sonuçsuz kalması, inananları, bu hedefin gerçekleşmesinin zaman içerisinde imkânsız olduğuna ikna etti. Zamanla Davud krallığı idealize edildi, manevî bir ortama geçirildi ve zamanın ötesine itildi. Ba-bil'de öğrenilen ahiret inancı, Davud krallı-ğıyla birleştirilerek cihanşümul bir mesiyanik ümidi oluşturuldu. Esas malzemesi siyasî ve ırkî bütün unsurlardan temizlenmiş olan bu ümit, kendisinden Hıristiyanlığın filizlendiği bir tohum oldu. Krallığın ruhanîleştirilmesi yolunda gösterilen çabanın içe dönük bir hâle getirilmesi trajik gerçek için güçlü bir ilaçtı.
Irkî gayret güdenler tarafından ele alınan bir diğer alternatif, Perslerin yerini alan hükümdarlara karşı başlatılan siyasî ve askerî mücadeleydi. Yunan ve Roma hakimiyeti altındaki Yahudalı taraftarların birbirini takip eden ayaklanmaları başarısızlığı körükledi. Sİyonu imha etmek ve siyasî, kavmî bir krallık olarak hâlâ ona inanan kişileri dağıtmak için yıkıcı tedbirler alındı. Temple ve Kudüs sonunda tamamen tahrip edilince Yahuda rahipleri Temple (tapmak) ibadetinin sona erdiğini duyurdular. Böylece Yahudi ibadeti yalnızca Tevrat'ı okumak, Sebt'i (Cumartesi gününü) değerlendirmek, oruç tutmak ve yeri geldiğinde kişisel kurallara uymak hâline indirgendi.
Arabistan Yarımadası'nda Musevilik: Rahiplerin çöllerde dolaşmaları kadar Filistin'de diğer tbrânilerden, dışarıda ise İbrani olmayanlardan gördükleri zulümler, Yahuda'nın ve İsrail'in yok edilmesi birçok İbrani'yi kuzeybatı Arabistan'da yerleşmeye zorladı. Madenî işleme ve ticaretle uğraşmaları onlara burada bir yer ve hayat tarzı kazandırdı. Hiçbir zaman kendi başına buyruk kabileler olmadılar. Her zaman bölgedeki bir ya da birden fazla güçlü Arap kabilesinin himayesi altında yaşadılar. İşte bu durumdayken, Allah'ın Son Peygamberi ve Elçisi Hz. Muham-med @ onlara ulaştı.
Bir kısmı Yemen'e gitti. Orada kralı dininden döndürdüler ve devletin kontrolünü ele geçirdiler. Daha önce 570 yıllarında Ebrehe komutasındaki Bizans askerî birlikleriyle beraber gelen Habeş misyonerlerince Hıristiyan yapılan kişilere karşı korkunç bir zulme başladılar. Bu hareket Hıristiyanlar ve putperest Araplar gibi gelecekteki müslümanlar tarafından da lanetlendi (Bürûc suresi, âyet: 1-10). Arabistan Yahudileri Arapların saygısını hiç bir zaman kazanamadılar. Bu, kısmî olarak, cesaretlerine itibar etmemekten daha çok, bu hayatı baki görmeye dayalı ahlâk sistemlerine; ve kısmî olarak sık sık gizledikleri, başkalarına öğretmedikleri, ve kendi usulleriyle kutsallığım tahrif ettikleri Tevrat'a olan ilgilerine bağlıydı (Bakara sûresi [2]: 101, 187; Mâide sûresi [5]: 71; Cum'a sûresi [62]: 5).
İbrânilerin eski çağlarda hiçbir medeniyet üretmedikleri hemen hemen açıktır. Daha çok, birleştirilmiş Arabistan ve Bereketli Hi-lal'den oluşan Sâmî bütününün bir parçasıy-dılar. Kabileliğin ilk çağında göçmen kabileler olarak, Amurrularm kültürüne sahiptiler ve bu kültürü taşıdılar. Mısır'dan çıkışlarından sonra, kuzeybatı Arabistan, Sina ve Ürdün kabilelerinin amfiktyonisi tarafından tekrar Sâmî kültür değişimine uğratıldılar. Sonra, Filistin'de neredeyse tamamen Kenânlı oldular. Babil'de, bu kez kendilerine olan İnançlarını ve eski çağlardaki geleneklerini kaybederek Zerdüşt olmuş Mezopotamya insanları tarafından başka bir kültür değişimine daha uğratıldılar. Daha sonra, Helenleştirildi-ler. Bu uzun hikâyenin hiçbir yerinde, din ve dinî kültürün tümden önemli bölümleri hâriç, ortaya koydukları bir şeyle karşılaşılmamaktadır. Bununla birlikte, sahibi oldukları iyiyi, yani, İbrahim'in üstün tek tanrı inancını yayacak kapasitede değillerdi. Bunu yapmak yerine, en güçlü etnosentrizmi tasarladılar, yazdılar ve yaşadılar.
Bir kez kendilerini hukuku kayda geçirmeye adadıkları için, bütün dönemlerin en büyük hukuka riayet geleneğini ürettiler. Bununla birlikte, hukukî düşüncede, sistematik bir muhakeme metodu veya İnsanlığın yararı için dikkatle yapılmış evrensel bir ahlâkî sistem ya da teori üretmediler. Yahudi-Hıristiyan geleneğinin İslâm'a katkısı konusuyla ise aşağıda ilgilenme fırsatı bulacağız.
Hz. İsa'nın ortaya çıkışından önceki devirlerde Yahudi dininin durumunun, onu ıslâh edecek bir peygamberi davet ettiği çok açıktı. Zaman, Yahudi düşüncesinde etnosentrik hâkimiyetini yıkacak, diğer insanlarla eşit olduklarını öğretecek, dinlerinden antromorfiz-mi temizleyecek, ilâhî üstünlüğü, imanın özündeki esas yerine yeniden yerleştirecek, edebî Özelliğini koruyan, fakat ruhunu kaybeden hukukun uranlığından Yahudileri kurtaracak olgunluğa erişmişti. Eğer eski çağlardaki dünyanın ahlâkî çöküşü engellenmeli ve insanlık dinî saadete tekrar kavuşturulmalı idiyse, ilâhî bir idare Yahudilikteki içe dönüş ve ruhanîlik eğilimini kesinlikle tam bir gelişmeye çevirmeliydi.
Bu büyük vazifeyi yerine getirmek için Allah Meryem'in oğlu İsa'yı gönderdi. Bu meselelerin ortasında doğan ve büyüyen İsa, hayatının son üç yılını yeni inancı Öğretmeye ve bizzat yaşayarak göstermeye adadı. Daveti, Yahudiler ve Yahudi olmayan çağdaşlarının durumları tarafından şekillendirilmişti. Yahudiler, ikiyüzlülükleri ve kısıtlı kanunları İle, Yahudi olmayanlar ise maddeci ve ahlâkı dışlamaları ile onu bu konuda zorlamışlardı. Böylece, her ikisine de karşı iki uçlu hamlesi ortaya çıktı.
Mahiyeti: Matta, Markos ve Luka İndilerinden anlaşılabildiği ve o çağın ve bölgenin dinî ihtiyaçlarıyla karşıl aştırıl abildiği kadarıyla, İsa'nın anlattığı ve Öğrettiği gibi dinin Özü olan kurtuluş, her şeye kadir ve şefkat dolu olan Allah'a inanmakla başlar. İhlâs, kendinden feragat etme ve yardımseverlik yoluyla O'nun emirlerine uymakla devam eder. İsa'nın öğrettiği bu dinin kabul görmesi, Roma maddeciliğine ve ahlâkdışilığına olduğu kadar, Yahudi hukukuna, ikiyüzlülüğüne ve ırkçılığına da bir çareydi. Derûnî kişisel değerler hukukun merkezinin tekrar kişiyi şekillendirme rolüne geri dönmesini sağladı. Lİteralizmin kaybettiği ruhu tekrar yakaladı ve ikiyüzlülüğe, çok İyi bildiği şeye yani vicdana değinerek meydan okudu. Buna ilave olarak, bu kabul, Allah indinde bütün insanların eşit olduğu bir seviyede takva ve kulluğun temel dinî değerler olduğunu belirledi. Bunların ölçü olduğu yerde, sadece Allah hâkim olduğundan, hjç kimse diğerinden farklı değildir. Hiçbir etnik yapı ya da özellik insanın gerçek kıymetinin belirlenmesinde bir etkiye sahip değildir. Hz. İsa'nın dinî çağrısı, Yunan ve Romalı öğretmenlerini taklit ederek dünyevîliği ve ahlâkdışıhğmı İzleyen Yahudiler ile bütün klasik eski devir insanlarım eşit olarak hedefliyordu. Hz. İsa'nın reformu ilâhî olarak yönlendirilmekteydi. Dönemindeki İnsanlığın şiddetli ihtiyacım gerçek bir şekilde cevapladı.
Tezahür: Hz. İsa'nın ıslahatçı vaizliğine Yahudilerin cevaplan tatsız oldu. Çağnsı etnosentrik liderlik tarafından onlarla taban tabana zıt olarak anlaşıldı. Onu Yahudi halk üzerindeki kontrollerini zayıflatmaya çalışan biri olarak gördüler. Dertlerine karşılık onu samimi bulduklarından; o daha çok yurdundan uzaklaşmış kişiler, köleler ve yoksullar arasında büyük bir ilgiyle karşılandı. Bu çağrı, dikkatlerini hiçbirşeye sahip olmadıkları dış dünyadan, birçok şeye sahip olabilecekleri iç dünyaya doğru taşıdığı için kendilerine olan güvenlerini yeniledi. Daha hassas olarak, İsa'nın çağrısı dinî olması gerektiği gibi -Allah'a olan kişisel inanç ve O'nun buyruklarını dünyada yerine getirmek şeklinde- tekrar kurdu. Bu faktörler, bütün Yahudilerin sürgünden beri içine düştükleri ümitsiz durumdan, Süleyman'ın ölümünden beri gayesiz içinde sürüklendikleri Untergang'dan kendilerini kurtarması için bekledikleri bir liderin -İsa'nın- başkanlığı altında Yahudiliği reforme etmek için bir araya geldiler. Ama, aşırılar ve tutucular çoğunluktaydı; yapılacak ıslâhatın nüfuzlarını tehdit edeceğini bildiklerinden direndiler. İsa'nın günahkâr ve isyankâr olduğunu iddia ederek, Romalıları ondan kurtulmaları için ikna ettiler.
Yeni inanca bağlananlara zulmeden Romalıların hizmetindeki Romahlaşmış bir Yahudi olan Pavlus, Hıristiyan oldu. Daha önce Hıristiyan olan ve inançlarını yönetimden saklı tatbik eden bir çok köle, haklarını aramaya başlayan Pavlus'la birlikte Roma İmparator-luğu'nu, dinini ve ideolojisini tam tersine çevirmek için büyük bir potansiyel haline geldi. Fakat ilk olarak, İsa'nın mesajı, imparatorluk çevresindeki ve Akdeniz kıyılarının ötesindeki milyonlara ulaşacak şekilde Helen dillerine çevrilmeliydi. Bu, Eski Ahit için daha önceden İskenderiyeli Philo tarafından ve Yu-hanna İncili'nde yapılmıştı. Geçerli ideoloji gnostisizm (ruhanî sırları bilmek iddiasında olan mezhep), hâkim kültür Helenizm'di. Her İkisi de Yunanlılar tarafından kurulan ilk yapı içinde Roma İmparatorluğunun vilayetlerine yayılmıştı. Metodoloji, kutsal metin olarak saygı duyulan kitabın eisegesis'i ya da kinayeli sembollerle yorumunun yapılmasıydı. Bu, son Yunan düşünürleri tarafından zaten Yunan putperest dinlerinden bir anlam çıkarılmaya çalışılırken daha önce yapılmıştı. Böylece İsa'nın dininin dönüşümü başladı {Conîra Julianum, X, Henry Bettenson, Documents ofthe Christian Church, sh. 29).
Görevin merkezi, reformun hedefi olan Filistin'den ve Yahudilerden, kölelerin ve yurtlarından sökülmüş insan yığınlarının yaşadığı Roma İmparatorluğunun yerleşim merkezlerine kaydı. Dil de, Ârâmice'den Yunanca'ya dönüştü ve onunla birlikte dilde birikmiş olan düşünce temelleri de değişti. Reformun içe dönük oluşunun önemi korundu. Fakat Allah'a ibadet etmeyi gerektiren ilk şart olmak yerine artık fiilen kurtuluşun sembolü oldu. İnancın muhtevası da aynı şekilde genişletildi. AUah bunun merkezi olarak kaldı. Fakat, bununla birlikte O'na İsa'nın vücut bulması, insanların günahı ve kefareti için İsa'nın ölümü, yeniden dirilmesi ve düşmanlarına karşı zafer kazanması ve kutsal teslisin üçüncü kişisi olarak Kutsal Ruh'a sahip olması inançları da eklendi. Allah tarafından emredilen işleri yapma mükellefiyeti böyle sonuçlan olmasa bile yeterli olduğu söylenen inancın sonuçları olarak yerinde kaldı. Bu "işlere" değerler olarak iftira edilmesi, dinî ayinlerin ve onları yönetmek için bir de rahiplik müessesesinin ortaya çıkması ile deyam etti. Düşman olduğu için devlet, Şeytan işi olarak lanetlendi. Hıristiyanların ona hiçbir sadakat borcu yoktu, fakat vergilerinin ve otoritesinin yükü altında İsa'nın ikinci kez gelmesini, bu acıyı sona erdirmesini ve düşmanları altetmesini bekliyorlardı.
Hıristiyanlığın bu dönüşümü John ve Pavlus tarafından gerçekleştirildi. Fakat tek sebep bu değildi. Merkezî otoritenin yokluğunda Hıristiyan misyonerlerinin dağıttığı ya da gönderdiği risalelerin dinî öğütlerini temel alarak kasabalarda birbiri ardınca kiliseler kuruldu. Her kilise, inancının tabiatı ve doktrini de dahil olmak üzere bütün konularda yalnız kendi unsurlanna bağlı ve müstakildi. Böylece her biri kendi ruhuna ve belirleyicilerine bağlı olarak gelişen birçok "Hıristiyanlık" çeşidi ortaya çıktı. Hepsi misyoner ruhlu olduğu için -oysa İsa'nın kendisi Yahudi partiku-larizmini reddetti- kiliselerin çoğalması ve birbirleriyle Hıristiyanlığın ne olup ne olmadığı konusunda tartışmalara girerek karışıklıklara sebep olmaları kaçınılmazdı.
Böylece bütün Doğu Akdeniz'e yayılmış bu kiliseler tarafından savunulan üç ana düşünce akımı ortaya çıktı. Ne yazık ki, bu kabul edilmiş düşüncelere yapılan itirazlar, afaroz, zulüm ve bazen açık katliâmlarla, bize, bu kiliselerin ve liderlerinin -düşmanlarının hafıza-larındaki izler hariç- hiçbir izini bırakmadı. Roma kilisesi, İsa'nın bütün kiliseleri üzerinde bir mevki elde etmek için mücadele vermekteydi. En sonunda bu mevkiyİ ele geçirdiğinde, diğer bütün kiliseleri doktrinine ve geleneklerine adapte olmaya zorlayarak yok etti. Kiliseler arasında insan fıtratı, günah ve sevap; kilise, yönetim ve dinî ayinler; veya Roma kilisesinin otoritesi hakkında birçok çekişme devam etmekteydi. Fakat en Önemli tartışma İsa'nın tabiatı üzerindeydi. Bunlar, sonuçları Hıristiyan düşüncesini ve pratiğini her açıdan etkilediği için en belirleyici olanlardı.
İlk ve en eski çekişme İsa'nın Sâmî geçmişinden kaynaklandı. Bağlıları İsa'ya, Yahudileri o kötü hallerinden kurtarmak için gönderilmiş bir İsa ya da Mesih olarak inandılar. Fakat o insandı. Görevini gerçek dini öğretmek ve güzel bir örnek ortaya koymak suretiyle gerçekleştirmeliydi. Görevi, önceki peygamberler gibi, yerine getirildiğinde dertlere ve acılara bir şifa olan ilâhî mesajı nakletmekti. İlk yüzyılda bu, İsa'yı duyan veya ona inanan ve ilk Hıristiyan Filistin kiliselerini kuran Yahudilerin tamamı ya da çoğunun görüşü olmalıydı. Bu aynı zamanda İsa'nın gerçekten insan olduğunu öğreten Cerinthus'un da (100) görüşüydü. Mesajı getirdikten sonra, İsa onu yaydı ve diğer insanlar gibi öldü (Irenaeus, Contra Heresies, I).
Hıristiyanlığın bu ilk görüşü, diğerleri kadar Yahudiler arasında da yeni taraftarlar kazandığı Roma imparatorluğu boyunca Yahudilerle birlikte ilerlemiş olmalıydı. Bunlardan bazıları kendilerini Ebionitler olarak adlandırdılar ve bütün güçlerini kendilerini temizlemeye ve ibadete adayarak, hayat tarzı olarak fakirliği seçtiler. İsa'yı Allah'tan aldığı mesajla bir insan ve bir peygamber olarak dikkate alarak İsa'nın derûnilik dersini en iyi şekilde Öğrendiler. Bunlar Hıristiyanlıktaki manastır hayatının ve din uğruna dünyayı feda eden hayat biçiminin ilk örnekleri olarak değerlendirilebilirler (A. Harnack, History of Dogma, c. I, sh. 289). Roma'da ikinci yüzyıl ortalarında Roma piskoposu Pius'un erkek kardeşi Hermas, bu görüşü klasik hâle getiren "Çoban" başlıklı bir makale yazdı (The Shepherd of Hermas, Ante-Nicene Fathers, c. II). Bu görüşün diğer sembolü de Samosata'lı Pav-Ius'du. (3. yüzyıl) Bağlıları Pavlusisyenler, İmparatoriçe Teodora'nın ordularını Ermenistan'a onları yok etmeye yolladığı dokuzuncu yüzyıla kadar varlıklarını sürdürdüler.
Hıristiyanlığın ikinci görüşü İskenderiye'de doğmuştur. Bu görüş Yahudilerin insanı içe döndüren mesiyanizmi ve gnostisizm arasında özel bir sentezin çıkışıdır. Yaradılışın, tümü ruh olan ezelî ve ebedî Mutlak olan Bir'den, maddeye bağımlı rölatif çokluğa doğru inen bir değişim olduğu varsayılarak, gnostisizm kurtuluşu ruhun hapishanesinden hürriyetine kavuşması ve ilk kaynağına geri dönüşü olarak görmüştür. Madde, ruhtan uzaklığı ve karşıtlığı nedeniyle kötü kabul edildiğinden, dünyayı ve hayatı inkâr eden gnostisizm, Yahudi umutsuzluğu ve ölümden sonraki hayat inancıyla aynı hâle geldi. Ruhtaki bu tür ilerlemeler yalnızca ölümle gerçekleşirdi. Hayatta ise buna, insan ruhunun her türlü maddî bağdan ve diğer yaratıklardan kendini uzaklaştırıp, münzevî bir yaşantı içinde murakebe ve tefekkürle, Mutlak olanın varlığıyla aydınlandığı marifetle ulaşılmalıdır. İşte bu; kurtulmayı gerçekleştiren işlem, yani tefekkürdü.
Mutlak olan, kendi başına tamamen ruh olduğu için sadece düşünebilirdi. Ayrıca, başlangıçta var olan yalnız kendisi olduğundan düşündüğü yine yalnız kendisiydi, O düşündükçe başka bir logos ya da akıl ondan hâsıl oldu ve bundan da üçüncüsü meydana çıktı. Sonuçta toplam dokuz logoi oluştu. Bunların içinde akıllar ya da semavî ışıkların (Ennead) her biri diğerinden yayıldı ve kâinatı yaratan aktif akim meydana çıkmasını mümkün kıldı. O halde düşünce kozmik bir aktivitedir. O, yaratılışı meydana getiren süreç ve bu sürecin korunmasıyla eş anlamdadır. Sürecin korunması ise nesnelerin asıllarına dönebilmeleriy-le aşağı doğru süreç gerçekleşir. Nesnenin aslına dönmesi insanlar tarafından gerçekleştirilebilmesi kurtuluş demektir. Allah'ın, yani Mutlak olanın yaptıkları böylece şu şekilde tarif edilebilir: Mutlak'la özleri bir olduğu için Allah kadar ilâhî olan logos ya da Allah'ın sözü, bu aşağı doğru hareketin yaratıcı ilkesidir. Yukarıya doğru hareket, yani insan düşüncesi de bunu karşıladığı için o, aynı zamanda koruyucu ilkedir. Neoplatinizmin bu karmaşık dili, gizemli dinlerin mensuplarından ödünç alınarak revaçtaki Yunan terimlerine çevrilmiş ve Hırİstiyanlaştırılmıştır. İsa, kendisi için dünya yaratılan, Allah'ın kelimesi idi. Ortaya çıkması ve verdiği dersler kurtuluşun yolunu gösterdi. Maddenin varlığı yüzünden Allah'ın bilgisini kaybeden insanı yine Allah'ın sözünün bilgisi olmadan ne başka bir kurtuluş yolu mevcuttu ne de böyle bir yol varolabilirdi. Bu Hıristiyanlığı şevkle savunan bir kişi hatta İsa'nın logos'a, akla ve mantığa eşit olduğunu söyleyebilirdi. Öyle ki, aklını çalıştıran herkes Hıristiyandır ve kurtulur. Sokrates de işte bu tür zekânın, yani Hıristiyan kurtuluşunun bir örneğidir (Justun Martyr, Appology, I).
Neoplatonizmin [Neo-Platonism: Üçüncü yüzyılda Eflatunun fikirleriyle doğunun mistik düşünüşlerinin kaynaşmasından meydana gelmiş felsefe sistemi] ortaya çıkardığı Hıristiyan kiliseleri pek çoktu. Bununla birlikte, Roma kilisesinin büyüyen gücü eninde sonunda onların hepsinin doktrinlerine karşı çıkacak, afaroz edecek ve yerine geçecekti. Varlıkları boyunca, bu kiliselerin yüksek zihnî kabiliyetleri, gizemli dinlerin avami fi-
kirleriyle birleştirmelerine kesinlikle izin verilmedi. Dosetizmin mensupları olarak onlar, Mutlak ya dâ Allah olan "Baba"nın ilâhî İsa'sının acı çekemeyeceğine ve asla öleme-yeceğine inandılar. Sonuçta, tarihteki İsa yalnızca bir fantaziydi. İlâhî ve kurtarıcı mesajı örtmek için uydurulmuş bir görüntüydü. Ce-rintus, Saturninus (120) ve Basilides (130), cennete "geri dönen" İsa'nın yerine bir başkasının .çarmıha gerildiğini anlatırlar. Marcion (160), Eski Ahit'in bozulduğu iddiasıyla aynı görüşü takip eder, çünkü Eski Ahit'in tanrısı "günahkârlığın bir işçisi, savaşlardan memnun olan, yargıda kararsız ve kendisiyle çelişen" bir tanrıdır (Bettenson, Documents, sh. 53). Monarşizm unvanını lâyık gördükleri Allah'ın mutlak birliğini hepsi etkili ifadelerle tasdik ettiler. Muarızlanyla birleştikleri en uzak nokta, teslisin Mutlak olanın üç tezahüründen başka bir şey olmadığını söyleyen kabuldü, "Baba, Oğul, Ruhu'l-Kudüs aynı ve bir varlıklardır, üç isim tek özde toplanır . . . Güneş gibi: O tek özdür, fakat üç tezahürü vardır, ışık, ısı, ve kendi küresi." (a.g.e.,s h. 54) Teslisin bu açıklaması, 3. yüzyıl başlarının teologu Sabellius tarafından savunuldu ve onun adıyla isimlendirildi (a.g.e.). Hiçbiri İsa'nın tanrı olduğundan kuşkulanmadı, hiç biri de İsa ile tarihteki, dünyalı, insan İsa'yı anlamadı. İsa Allah'ın kelimesi (logos'u ya da meramı) idi. Sonuçta şu sonuca vardılar: "Allah her zaman vardır; Oğul da her zaman vardır; Oğul, Allah'ın kendisinden var olur . . . [Oğul] doğurulmamıştır . .. babası yoktur . . . [hatta] düşünceyle de doğurulmamıştır . . . Allah Oğul'dan önce." (Bettenson, Documents, sh. 55). Arius kendi adını taşıyan bir mukayese ile -iddiasını daha da ileri götürdü. Ona göre İsa'nın bir babası olması fikri kendi içinde çelişkiliydi, çünkü baba, çocuktan oluşça ve zamanca daha önce olmalıydı (Bettenson, Documents, sh. 56).
Arianİzm, gnostisizmin bir türü olarak Hıristiyan âlemine yüzyıllar boyunca neredeyse mütehakkim oldu. Fakat, Bizans kraliyetinden kişilerle Roma Kilisesinin üyeleri gibi bazı üst seviyede ilgilerin birbirleriyle çakışması, zamanla Roma'nın İsa'nın insan olduğu kadar aynı zamanda Tanrı olduğu, başkalarının günahına kefaret olarak acı içinde öldüğü ve bundan üç gün sonra zaferle ortaya çıktığı iddialarına "hayır" diyen kiliselerin yok edilmesine sebep oldu.
Roma Kilise'sinin bu görüşü, diğer iki görüşün yerini alan üçüncüsüydü. Bu görüş doktrinleri için gerekli otoriteyi Yuhanna İncilinde ve Pavlus'un hikâyelerinde, daha açıklamalı hâlini ise havarilerden İgnatius (107) ve Athanasıus (373)'un yazılarında buldu.(50) İrlanda'lı bir keşiş olan Pelagius (400) ve öğrencisi Ceİestius'Ia tartışarak ona son şeklini veren de Augustine'di . Pelagius ve Celestius insanın masumluğunu ve ilâhî lütuf olmadan iyiye ulaşabileceğini iddia ediyorlardı. Şu açıktı ki zorunlu günah olmadan -ve böylelikle ilâhî bir müdahaleye de gerek kalmayacağından- Hıristiyanlar İsa'nın ilâhîliğini ve günaha kefaret olması için ölmesini ileri süremeyeceklerdi. İşte bu, Augustine'in biraz durakladıktan sonra Pavlus'un Hıristiyanlığım savunmasının ve Pelagius'a karşı Hıristiyan inancının tarihindeki en şiddetli atağı başlatmasının sebebiydi.
Bununla birlikte, Roma görüşünün zaferi hiç kolay olmadı. Yüzyıllar boyunca Bizans İmparatorluk idaresi, Roma Kilisesİ'nin arkasında yer aldı ve görüşünü insanlara sürekli empoze etti. İznik Konsülü (325) Pavlus inancıyla gnostik unsurları da birleştiren, insanların kabul etmesinin çok güç olduğu bir itikat ortaya çıkardı. Daha sonra ise Konstantino-polis (İstanbul) Konsülünde 381 ve 451'de de Kadıköy'de "Yeni Roma" diye adlandırılan İstanbul Kilisesi tarafından Roma Kilisesİ'nin otoritesine meydan okundu. Kiliselerin Roma tipine çevrilmesi ise en azından dış görünüşte devam etmekteydi. Fakat, Semitik bir eğilime sahip olan Hıristiyanlar ne teslise, ne nesilden nesile geçen günaha, ne İsa'nın buna kefaret olarak acı çektiğine, ne ölerek kurtulun-duğuna ve ne de Roma Kilisesİ'nin tartışmasız otoritesine kendilerini inandırabiliyorlar-di. Roma Kilisesi'ne bağlılıklarını teyit ederlerken kendi eski çağ inançlarıyla gizliden gizliye ilgilenmeye devam ettiler.
Arabistan'da Hıristiyanlık: Bereketli Hi-lâl'in batı yakasında ve Afrika'daki insanların çoğu zamanla Hıristiyan oldular. Çölün hemen kıyısında yaşayan kuzey kabileleri de onlara katıldılar. Mezopotamya'da İse Hıristiyanlığa dönenlerin sayısı az olmakla beraber, göçler sebebiyle Hıristiyan sayısı yine de fazlaydı. Bizans zulmünden kaçan binlerce Hıristiyan, zâlimlerin onlara yetişemeyeceği çöl kenarlarına ya da çölü geçerek İran İmpara-torluğu'na sığındılar. Bilgili ve tecrübeli oldukları İçin İranlılar onları memnunlukla karşıladılar. Kabul edilmiş doktrinlerin karşısında olan keşişler eski öğretim geleneğinin taşıyıcılarıydılar. Bu doktrinin lanetlenmesi (Atina Akademisi ve imparatorluktaki bütün felsefe okullarının Jüstinyen'in emriyle M.Ö. 529'da kapatılması) bu okulların öğrencilerim sığınmak üzere çöle ya da İran İmparatorlu-ğu'na gitmeye zorlamıştı. Edesse, Cundİşa-pur, Basra ve diğer yerleşim merkezlerinde sürgün Hıristiyan kolonileri özgür ve Roma-dışı Hıristiyanlığın kalkanı altında Yunan öğretisini zenginleştirdiler ve yaşattılar.
Arap Yanmadası'nda herhangi bir Hıristiyan varlığı çok azdı. Bizans, Yanmada Araplarıy-la tacirler ya da Uzak Doğu ve Afrika'dan mal taşıyan kişiler olarak ilgi gösteriyordu. Bizans'ın misyonerlik ruhu güçsüz ve cansızdı ve her açıdan merkezi doğu değil, Akdeniz ve Avrupa'ydı. Bazı Arap kabileleri (Gassan, Benî Tağlİb, Lahm) birtakım Hıristiyanlara güvendiler ve bazıları şeflerini Hıristiy anlardan seçti. Bunların hepsi de Arabistan Yarımadası ve Bizans arasındaki, ya da Arabistan ve İran arasındaki sınırdaydılar. İki büyük güç onlarla ya sınır bölgelerini koruyan tampon bölgeler, ya da İran'ın düşmanları da olan zâlimlerden nefret eden sanat ve ilimde başarılı mülteciler olarak ilgileniyorlardı. Güneydoğu Ürdün'deki bir Nabatî kabilesinden olan bir Arap Hıristiyanı Yemen'e köle olarak getirildi ve inancını kendisiyle konuşanlara kabul ettirmeyi başardı. Adı, İslâm tarihi eserlerinde Yakub el-Sarruc olarak geçen bu şahsın inancı bir ihtimal Hıristiyanlığın monofizit mezhebiydi (Philip Hitti, History of the Arabs, sh. 61).
Arabistan Hıristiyanları bütün bölge üzerinde esen siyasî rüzgârlardan kendilerini uzak tutamadılar. Bizans'ı üzerlerinde bir patron olarak gördükleri ve bundan kurtulmanın bir yolunu aradıkları için İran İmparatorluğu'nu müdahale etmeye çağırdılar. Bu sonuncusu, Yemen Yahudilerini Hıristiyanların düşmanı ilân etti. Hıristiyan zulmü, 523 yılında, Him-yer'in Yahudi kralı Zû Nuvâs komutasında gerçekleşti. Bu zülüm Yarımadanın her yerinde kötü bir hâtıra bıraktı. Sözkonusu hâdiseye Kur'ân'da işaret edilmektedir ["Öldürüldü; hendeğin (içine atılan) adamları...(içine attıkları) mü'minlere yaptıklarını seyrediyorlardı." (85: 4,7). Yahudi dinine dönmeyen Necran Hıristiy anlarını ateş dolu hendeklere atıp yakmış ve onların cayır cayır yanmalarını seyretmişlerdi]. I. Justinyen bunu duyunca Yemen'e kısmen Hıristiyanların öcünü almak, kısmen de ticaret yollarını Bizans adına zaptetmek için bir sefer düzenlenmesini emretti. Habeşliler Yemen'de kısa bir zafer kazandılar ve başkent Sana'da bir katedral inşa ettiler. İkinci amaçlarının Mekke'ye boyun eğdirmeden gerçekleşmeyeceğini anlayınca, orayı da almak üzere harekete geçtiler, fakat bozguna uğradılar. Peygamber @'ın da doğum yılı olan bu 570 yılında Mekkeli-ler, işgalci Habeşlİlerin ordusunda filleri de gördükleri için bu yıl aynı zamanda "fil yılı" olarak da anılır (Fil sûresi).
Bereketli Hilâlin batı yakasının Hıristiyan sakinleri, Yarımada'nın Hıristiyanları gibi birçoğu Roma doktrinine ters düşen kendi geleneklerine bağlı kaldılar. Bölge, İsa'nın Tanrılığı ve insanlığını, iki tabiat (Apollinarîlik, Nesturîlik, Evtikhiyanizm, Monofizitizm, Monotelitizm) arasındaki ilişkileri, insan, günah ve kurtuluşun (Pelagianizm) tabiatını, Kilise'nin otoritesi ve Roma'nın kutsal görüşünü (Montanizm, Donatizm) ve tasvirlerin meşruiyetini (azizlerin resimlerini parçalama) tartışarak "dalâlet" içinde sürüklenmeye devam etti. İslâm kapılarım çaldığında, çağrısını memnuniyetle kabul etmeye hazırdılar ve hepsi birden müslüman oldular. Sadece boyunduruğunu kırmak istedikleri zâlim ve emperyalist Bizans siyaseti tarafından değil, Roma doktrininin zoraki üstünlüğüyle kendini gösteren aşikâr dinî sömürgecilik tarafından da gücendirilmişlerdi. İslâm'ın Hz. İsa'nın peygamberliğini ve insanlığını onaylaması ve diğer peygamberlere yaptığı gibi ondan da saygı dolu bir dille bahsetmesi de geri kalan yolu katetmelerini sağladı.
İslâm'a giren doğu Hıristiyanları, daha sonra İslâm medeniyetini zenginleştirecek olan fikirleri, sanatları ve geleneklerini de beraberlerinde getirdiler. Batılı yazarlar doğu kiliselerini sık sık gericilikleri, bilgiçlik taslamaları ve geç anlayışları yüzünden suçlarlar. İslâm'ın zaferlerinin sânını azaltmak için, bu kiliseler ile Bizans için; çürük, beceriksiz, ve İslâm sahneye çıktığında da düşüşe hazır ifadelerini kullanırlar. Gerçek şudur ki, İslâm ortaya çıktığında; Bizans Hıristiyanlığının gericiliği, bilgiçlik taslaması ve geç kavrayışı Hıristiyan âleminin tamamı için eşit derecede doğruydu. İslâm, sınırları içine kattığı bölgelerdeki Hıristiyanlığı küçük tartışmalardan ve bâtıl itikatların doktrinlerinden temizleyerek değiştirdi. İslâm geldikten sonra, Hıristiyanların yetenekleri ve enerjileri İslâm kültür ve medeniyetine doğru aktı. İslâm hâkimiyeti altında, Bereketli Hilâl ruhu, kendisini tekrar keşfetti ve eski çağlardaki Mezopotamya mirasını yeniden kabul etti. Bir taraftan Yunanlılar ve Romalılar, diğer taraftan da İranlılar tarafından geçici bir süre için (yaklaşık 1000 yıl!) kendi kimliklerinden uzaklaştırılmışlardı. Birincisi, ilk önce tabiatçılığını ve putperestliğini, ve daha sonra da İsa'nın dininin değiştirilmiş teslisçi, kurtuluşçu bir görüşünü zorla kabul ettirmişti. Diğeri ise dualizmini ve kast sistemini empoze etmişti. İslâmın hızı ile ikisi de sarsıldı; Bereketli Hilâl Arapları, Yanmada Araplarıyla Semitik medeniyeti tekrar kurmak için bîr araya geldiler.
Yahudi-Hıristiyan geleneğinin İslâm'a etkisi, benzer dinî yapıların, olayların, fikirlerin ve prensiplerin her iki tarafta da var olmalarıyla ölçülebilir olsaydı bu müthiş bir şey olurdu. Fakat, bu aynı anda varoluş, etki anlamına gelmez. İslâm'ın tarihte Yahudilik ve Hıristiyanlıktan sonra gelmesi aynı iddiaya başka bir delil de oluşturmaz. Buna rağmen, Batılı ilim adamları bu etkinin varlığını sadece tasdik etmekle kalmazlar, "ödünç alma" olarak da adlandırırlar. Böylece, İslâm'ın batılı yorumlarında Müslüman hoşnutsuzluğunun giderek şiddetlenmesine yol açarlar. Daha sonraki kendisini Öncekilerin bir devamı ve bir reformu olarak görüyor diye, önceki ve sonraki iki hareket arasında bir "Ödünç alma"dan bahsetmek çirkin bir davranıştır. Aynı ilim adamları Hıristiyanlığın YahudiIİk'ten, ya Budizm'in Hinduizm'den, ya da Protestanlığın Katoliklikten "ödünç alma'ları konusunda herhangi bir şey söylemezler. Oysa İslâm, Yahudilik ve Hıristiyanlığa göre kendisini özde onlarla aynı kimlikte görür. Fakat liderlerinin ve bilginlerinin günden güne artan müdahalelerini ve yaptıkları değişiklikleri re-formize etmiş ve temizlemiştir.
İslâm kendisini yeni bir din olarak değil, en eski din olarak- görür. Gerçekten de bu din Allah'ın,, cennette ve yeryüzünde Adem'in, Nuh'un ve onun soyunun ezelî ve ebedî dinidir. O, İbrahim ve oğullarının, diğer insanlara olduğu gibi Allah'ın îbrânilere de gönderdiği tüm peygamberlerin ve Meryem'in oğlunun dinidir. İlâveten, Yanmada Arap göçmenleri Mezopotamya'da yerleştikleri ve çölden Bereketli Hilâl'e doğru olan sürekli insan akımları tarafından kuvvetlendirildikleri için, Mezopotamya Medeniyeti, Yarımada Arap göç. menlerinin mahsulü olması sebebiyle İslâm Mezopotamya dinî mirasının son derece haklı olarak kendisinin olduğunu kabul eder.
Semitik dil, semitik din ve semitik medeniye, ti Yarımada'nın ilk güçleri, meydana getiricileri, uygulayıcıları ve görünen her şey Arapların mahsulüdür. Mezopotamya geleneği, İbrahim'in tevhidî geleneğiyle birlikte Bereketli Hilâl'dekiler kadar Yarımada Araplannın da geleneği olmaya başlamıştır. İbrâniler de bu büyük insan grubunu oluşturan kabilelerden birisidir. Mezopotamya ya da İbrahim geleneğinin; maddî ve manevî olarak her ikisinin de varisleri olan Arap bölgesinin bütün insanlarından daha çok, İbrahim'in oğullarından bir azınlığına aidiyetini iddia etmek çok çirkindir. İbrânilerin ve Arapların eşit ölçüde akıllıca miraslarının farkında oldukları, İbrahim'in ataları olduğunu ve onun soyundan ol-duklannı kabul ettikleri ve onun hakikatini ve geleneğini kendilerinin saydıkları İnkâr edilemez. İki geleneğe de bu mirası istedikleri gibi kullanmaları yetkisinin verilmesi aynı derecede kabul edilmelidir. İslâm'ın YahudiIİk'ten ödünç aldığı sürekli olarak gösterilen şey, tam olarak Yahudiliğin Semitik Arap Mezopotamya geleneğinden ödünç olarak alabileceği şeydir, James Pritchard'ın Eski Çağlardaki Yakın Doğu Metinleri ve Abraham Hei-del'in Bâbil'in Yaratılışı adlı kitapları, İbrani İncili'nin eski çağlardaki Mezopotamya edebiyatından "Ödünç aldığı" şeyleri ortaya çıkarmıştır. James A. Montgomery'nin Arabistan ve İncil adlı kitabı da İncil redaktörlerinin çağdaş Arap komşularının din edebiyatından "ödünç aldıkları" şeyi er i.göstermiştir.
Önceden de gördüğümüz gibi Mezopotamya geleneği, akınları M.Ö. onüçüncü yüzyıldan üçüncü yüzyıla kadar süren Yarımada Ara-bistanı'nm göçmenleri tarafından Mezopotamya'da kurulmuştur. Bununla birlikte, göçmenler tarafından Bereketli Hilf/e taşınan fikirler bilinmekteydi ve göç etrr. eyip geride kalan halk tarafından korundu.
Mezopotamya geleneği gibi, Yanmada'nın dinî geleneği de İbrahim'in büyük oğlu İsmail'den gelen ve ıslâhat husule getiren fikirlerinin tesiri altında kaldı. Birçok büyük insanın atası olan (Tekvîn, 17:20; 21:20-21) İsmail, Yanmada'ya geri dönmeyi ve Mekke'de (Paran ya da Faran) yerleşmeyi tercih etmişti. Arap geleneğinden, İsmail'in -Arapça İsmael-Cürhüm kabilesinden evlendiğini ve "Arap" dili, fikirleri ve geleneğinin ilk taşıyıcıları olan Araplaşmış AraplarÇArabu'l-Musta're-be)m oniki kabilesinin kurucuları olan oğulları olduğunu öğreniyoruz.
Ortaya çıkışını Arapların ve İbrânilerİn paylaştığı Yahudi geleneğinin tersine, Hıristiyanlık tam bir Yahudi ve Hıristiyan ilişkisi olarak gelişti. Hıristiyanlığın ortaya çıkışında hiçbir Arabın etkisi olduğu söylenemez. Bu ortaya çıkış tamamiyle Yahudilere ve onların geleneklerine bağlanabilir. Mezopotamya mirasını da Yahudi geleneğinden çıkmış olmasına borçludur. Bununla birlikte, çok sayıdaki ilk mensupları kısmen kendilerine manevi açıdan kazandırdıkları için, kısmen de Sâmilerin Helenistik kültüre karşı çıkışlarında olduğu gibi Romalıların zulmüne ve kaba materyalizmine bir reaksiyon olduğu için, bu inanca katılan Yahudi olmayan Bereketli Hilâl Araplarıydı. Araplar, miladi ilk iki yüzyılda Hıristiyanların büyük bir bölümünü meydana getirdilerr. Bunlar iki görevi olan evrensel misyonerlerdi: Arap mirasını korumak ve Yahudi ırkçılığına tamamen ters düşen yeni Hıristiyan inancını sürdürmek. Hıristiyanlığı doğuda İran ve Hindistan'a, batıda Mısır ve Habeşistan'a, kuzeyde ise Kafkasya içlerine ve atalarının ticaret yapmak ve yerleşmek için koloniler kurdukları Akdeniz kıyılarına taşıdılar. Daha önce gördüğümüz gibi, Bizans İmparatorluğu tarafından desteklenen Roma Kilisesi'nin hüküm sürmesi bu Sami asıllı Hıristiyanları uzaklaştırmış ve soğutmuştu. Roma Kilisesi tarafından kabul edilen doktrinlere ters düştükleri açıklanıp, Bizans İmparatorluğu veya onun kuklaları tarafından zulme uğradıkları zaman çölde sürüklenen mülteciler durumuna düştüler. Orada Yahudi mültecilerin saflarına katılarak onların sayılarını çoğalttılar ve Hıristiyanlığın monoteist ve ruhanî versiyonuyla İbrahim'in geleneğini güçlendirdiler.
Hem Yahudi hem de Hıristiyanlar, çölde Me-zopotamya-İbrahim geleneğini yaşatan Araplar arasında memnuniyetle karşılandılar. Hep birlikte Arabistan Yarımadası'nda haniflik diye bilinen geleneği ortaya çıkardılar. Mensupları olan hanifler, Allah'la diğer bütün tanrıların bir tutulmasına karşı çıktılar, putperest ibadetlerine katılmayı reddettiler. Allah'a yapılan iftiralardan uzak, temiz bir ahlâkî hayat sürdüler. Hanifler'in kabile dinlerine hiç önem vermeyen sıkı monoteistler oldukları, günah işlemeyen bir ahlâkî karaktere sahip oldukları ve kendilerini diğer Arapların gay-ri-ahlâkî davranışlarından uzak tuttukları bilinen gerçeklerdir. Hanifler daima kabile mücadelelerinin ve düşmanlıklarının dışında kaldılar. Hemen bütün kabilelere bağlı oldukları için herkes de onların varlıklarını tanırdı. Ayrıca, din hakkında en çok bilgi sahibi olmakla ün kazanmışlardı. Peygamber, hanifler'i "İslâm haniflik ile aynıdır" diyecek kadar iyi tanıyordu. Aynı zamanda da Kur'ân'da İbrahim'i bir hanif olarak tarif eden bir ayet de bunu kuvvetlendirmekteydi.
Ârâmice'de hanifler "ayrılmış" anlamına gelen hanepai olarak adlandırılmışlardır. Bu ad, güçlü ya da çoğunlukta olan ve kendilerinden ayrılan bazı gruplara şahitlik etmiş bulunan düşmanları, yani muhalif dinî görüşlerin mensupları tarafından verilmiş olmalıydı. Bu olaylar Hicret'ten önce, İbrani ve Hıristiyan tarihi boyunca gerçekleşmiş olmalıdır. Dinî bir kurum oluşturarak hem Yahudi hem de Hıristiyanlar İbrahim'in gerçek inancından saptılar ve ayrılanlara da zulmettiler. Hıristiyanlar, çöle, onlara sığmak sağlayacak akrabalarının, kabile mensuplarının ya da arkadaşları olan kabile sakinlerinin yanına kaçmak için küçük bir şansa sahiptiler. Çöl insanlarının inancının daha saf kalma -ve böyIelikle İbrahim'in İnancına daha yakın olma-ihtimali, Kenanîleşmeye yol açan İbrânilerin-kinden ve İsa'nın dinini John ve Pavlus'un teslisçi, kurtuluşçu dini hafine gelmesine izin veren Hıristiyanlarınkinden daha fazlaydı. İbrahimî Yahudilik ve İsa'nın Hıristiyanlığının takipçileri olarak ayrılanlar böylece Allah'ın üstün birliğine sadık kalanlar arasında görüşlerine ilgi ve yakınlık buldular. Tabii olarak kurumlaşmış Yahudi ve Hıristiyanlar tarafından "ayrılmış" olarak nitelendirilen şey çöl insanları tarafından "saf olarak görüldü ve böylece birbirine zıt iki anlamı içinde bir araya getiren Ârâmice ve Arapça hanif kelimesi ortaya çıktı.
Hz. Peygamber'in devrinden çok önce, Ad (Kuzey Hadramevt), Semud ve Şuayb (Hicaz) adlı Yanmada kabilelerinde Hud, Salih ve Şuayb peygamberler tarafından İbrahim'in tevhidi reform çağrısı tekrarlanmıştı. Çağrılarının akisleri kaldı. Fakat İbrahimî tek tanrı inancım yeniden kurma çabaları başarılı olamadı ve Arap şirki ve cemiyetçiliğî içinde bastırıldı.
Hz. İbrahim, Hacer ve İsmail'le birlikte Mekke'ye geldiği zaman hiçbir ekim alanı yoktu. Kur'ân belgeyi ıssız ve terkedilmiş bir yer olarak açıklar {İbrahim sûresi [14J: 37). Birlikte tek menfezli kare şeklinde bir yapı olan Kabe'yi inşa ettiler ve onu bir Allah'a ibadet mekânı olarak adadılar. İsmail'in annesi Safa ve Merve arasında aceleyle su ararken bebek İsmail'in ayaklarının dibinde, mucizevî bir şekilde fışkıran Zemzem pınan akmayı sürdürdü ve kervanların konakladığı bir yer oldu.
Yüzyıllar sonra Kabe çeşitli putların ve tanrıların panteonu haline getirildi, Mekke bütün Arabistan'ı iktisadî, siyasî, kültürel ve dinî olarak birbirine bağlayan ana bir merkez haline geldi. İbrahim ve İsmail tarafından tek bir Allah adına kutsal bir yer olması geleneği bütün Arabistan'da yaşayan bir hâtıra olarak kaldı.
İbrahim ve ailesinin öğrettiği Allah'ın üstün birliğini akılda tutmak kolay değildi. Bu, her zaman kolay kolay ele geçmeyen bir uzmanlık düzeyi gerektiriyordu. İsmail'den sonra bunun Mekke'de daha kaç nesil boyunca yaşadığım kimse bilmiyor. Bir güç karışımıyla, Mekke'nin şirkine ya da çok tanrıcılığına dönüştürüldü. Bu güçlerden birincisi İnsanın ihtiyacına yakın bir ilâha ihtiyaç duymasıydı. Günlük ihtiyaçların sayısı çok fazlaydı. Geleceği önceden haber vermek, zamanında savaşa girmek, bir işe teşebbüs, bir ava ya da uzun bir yolculuğa çıkmak için uygun olup olmadığına dair bir tavsiyeyi elde etmek ve gözönünde bulundurmak; üzücü bir hâl ortaya çıktığında onu ortadan kaldırmak üzere bastırabilmek; mutluluk ve güzellik olduğunda teşekkür etmek... Bu ihtiyaçlardan herhangi biri hissedildiğinde, bunu eğer mevcutsa yakın ve kesin bir kaynaktan giderme meyline karşı koymak oldukça sağlam bir zeka ve irade gerektirir. Bu meyil üstün gücün başka bir yaratıkla birlikte olduğu bilgisiyle, ya da yakın bir ilâhın başvurulacak bir kaynak olması durumunda bile faaldir. "...'Biz bunlara (putlara, ilâhlara), sırf bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz' diyenlere gelince..." (Zümer sûresi: 3). İkincisi ata, kabile şefi, din adamı ya da velinimet gibi iyi insanları, insanlıktan ilâhlığa geçiş noktasına kadar büyütme eğilimiydi. Yalnızca Ölümlülerin kötü yanlarını Örtmek değil, aynı zamanda iyi yanlarını da abartmak insanca bir eğilimdir. Bu idealleştirme tüm insanlarda putlaştırmaya olan açık bir meylin sonucudur. Eğer kontrol altına alınmazsa ölümlü biri kolaylıkla ilâhlaştırılabilir. Üçüncüsü, insanın açıklanamayan kuvvetli güçler ve trajik tabiat olaylarının Önünde sürekli çaresizlik hissetmesinin korkusuydu. Şayet ruhî hâli yeterince dayanıklı değilse, acı çekmenin ve faciayı yaşamanın insanın isteğini engellemesi ve aklını çelmesi sürpriz olmaz. Böyle olaylarda, esrarlı idrak; olayın gerçek sebebi olan Allah'tan, O'nun için bir vasıta veya mekân olarak davranan tabiat kuvvetlerine doğru yer değiştirir. Allah'ın üstünlüğü, uzaklık olarak yorumlanabileceği için, basitçe, uzak olarak anlaşılabilir. Üstün Allah'a duyulan inanç ise isteyen herkes için Allah'ın yakınlığını, O'na kolaylıkla ulaşabilmeyi ve O'nu istediği yerde bulabilmeyi özellikle vurgulayarak bu eğilimin karşısında yer alır. Dördüncü ve sonuncusu, Allah'ın üstünlüğüne inanan görüş sahiplerinin tam anlamıyla yokluğuydu. Allah'ın üstünlüğünü savunan görüşün hanifler tarafından korunduğu doğruydu. Fakat onlar tesirli olamayacak kadar azdılar. Hz. İbrahim'in inancı çok az korunabildi. Yahudiler tek Allah'ın üstünlüğünü öngören tektanrı inancını, tanrıyı insan şeklinde düşünme ve ırkçılıklarıyla "millî din"e dönüştürürlerken, Hıristiyanlar da tenasüh ve teslis inançları, kutsal ayinler ve theotokos-teoloj isiyle onu çok tanrıcılığa dönüştürdüler. İlk müslüman olan Araplar nereye döndülerse Allah'ın üstünlüğü inancının yok edildiğini gördüler. Bu yöne meyleden Araplar komşularının tutumlarıyla sürekli cesaretiendirilmişlerdİ. Bunlar Kabe'deki insan heykellerini onlara satan Bizanslı komşularıydı.
Mahiyeti: İslâm öncesi Arabistan'ın dinî hayatının özü iki eksen etrafında dönüyordu. İlki hedonizm, yani bîr kişinin hayatı boyunca maddeci, kişisel ve dünyevî bir mutluluk peşinde koşmasıydı. Bu hayat, kişinin bunu yapma fırsatı bulacağı tek yerdi. Hayat geçtiğinde ya da kaybedildiğinde herşey unutuluyordu. Bu hayatın dışında hiçbir şey yoktu. Çölde varolmak zaten yeterince zordu. Hayatın zorluklarıyla beraber bu zorluklar da şarap, kadın ve şiirle bastırılmaya çalışılıyordu. Birçok çocuk, birçok eş, birçok arkadaş, büyük koyun ve keçi sürüleri, develer ve atlar, zengin bir ticaret işi, zaferlerle süslü yağmalar, yapılan akınlar ve eğlenirken şarap ve kadın, mutluluğun parçalarım oluşturuyorlardı.
ikinci eksen romantizmdi. Kişisel seviyede bu, mürüvvet veya cesaret ve cömertlik değerleri olarak ifade edildi. Bunlar da savaşta cesurluk, yoksullukta bile misafirperverlik, birisinin hayatı pahasına da olsa doğruluk, sadakat ve bütün bunların üstünde güzel söz söyleme sanatını kapsıyordu. Güzel söz söyleyebilme, bu değerleri övdü, onları ideal kavramlar haline getirdi ve insan hayatının uç değerleri yaptı. Şiir, güzelliği ve beğenilen değerli işleri övdüğü için hiçbir şey şairin san ından Üstün değildi. Onları hatırlanmaya ve ebedî olmaya değer kılıyordu. Toplumsal seviyede ise romantizm, kabilenin dahilî yardımlaşmasının gerçekleşmesini sağladı. Onun mevcudiyeti, meşruiyeti ve şöhreti ve son olarak da gizliliği sadece kabile içinde sağlanabilirdi. O olmadan yarımada Arabi kanunî haklarından yoksundu. Hayatı ve malları onları almak isteyen herkesin saldırısına açıktı. Bir kabile mensubu olarak kabilenin tüm gücü arkasmdaydı. Ona karşı işlenen her suç, kabilenin diğer herhangi bir üyesine karşı işlenmiş sayılırdı. Herkes suçu işleyen kabilenin herhangi bir mensubundan intikam almak zorundaydı. Mensubunun hayatında kabile, en üstte yeri almaktaydı. Onun varlığı, şöhreti, itibarı, büyüklüğünün yanısıra acısı, kötü şöhreti, şerefsizliği ve bozgunu da mensuplarına aitti. O halde, kabilenin, mensubunun sadakatini tekeline aldığına hiç şüphe yoktur. Kabile daima hareket ettiği ve bir yerden bir yere taşındığından, toprak birleştirici bir unsur değildi. Fakat, kabilenin ürettiği şiir ve şiirin ölümsüzleştirdiği üyelerinin yaptığı işler kabileyi tanıttığı, diğer kabileler arasındaki yerini gösterdiği ve kişinin kendisine saygısını belirledikleri için birleştirici unsurlardır. Gerçekten de kabile kahramanlarının lirik anlatımı, Arabistan Yanmadasi'nda olduğu kadar başka hiçbir yerde bu derecede mistik bir hâle getirilmedi ve güzelleştirilmedi. Bu, kabile disiplini ve kabile sadakati üzerine kurulmuş bir romantizmdi ve bütün bunların hepsi şimdiye kadar hiçbir dilde üretilmemiş en zarif şiirlerde ölümsüzleştirildiler. Mürüvvet'le-rinin övüldüğü bu şiirin oluşturduğu atmosferde yaşamak, refah ve saadet peşinde koşmak İslâm Öncesi Yarımada Arabi için hayatın mânâsı ve gayesiydi.
Tezahür: Kuzey Arabistan (Lihyan, Semud ve Sefa) gibi Güney Arabistan (Main, Saba ve Kalaban) kitabeleri de hatırlanamayacak kadar eski devirlerden beri ibadet edilen el-İlâh veya Allah olarak çağırılan üstün bir Tanrı'nın delillerini gösterirler. Bu Tanrı yeryüzünü sulamış, ekinleri yetiştirmiş, sığırları çoğaltmış ve hayat veren suları sağlayan pınar ve kaynakları bahsetmiştir (F.V. VVinnett, "Allah before islam", The Müslim World, XXVIII, No.l, sh. 239-248.) Arabistan Yarımadası boyunca olduğu gibi Mekke'de de "Allah", "herşeyin yaratıcısı", "yeryüzünün rabbi", "göklerin ve yerin sahibi", "herşeyİ en yukardan kontrol eden" olarak biliniyordu (Bkz. Kur'ân-ı Kerîm, 17: 69; 23: 86, 89; 29: 61, 63-65; 31: 31; 35: 40; 6: 139-141; 16: 40). "Allah" en sık kullanılan Tanrı ismiydi (Theodor Noldeke, "Arabs [Ancİent]", Ency-clopedia ofReligion and Ethics, c. I, sh. 659-673). Fakat, O'nun fonksiyonları diğer küçük tanrılar tarafından yerine getiriliyordu. O'nun muhteşem tezahürleri meselâ güneşte ve ayda görülüyordu. Özellikleri esas alınarak onun yanında tanrılar ve tanrıçalar meydana getirildi. Böylece, her üyesinin özel bir ihtiyaca cevap verdiği, ya da özel bir kabileye yöneldiği ve belirli bir hususiyeti, yeri, nesneyi ya da gücü temsil ettiği bir panteon oluştu. Bunların her biri O'nun esrarlı varlığını ve gücünü temsil ediyorlardı. Tanrıça Allat, Allah'ın kızı olarak tasvir edildi, ve bazıları tarafından güneşle, ve bazıları tarafından da ayla temsil edildi (a.g.e.). el-Uzzâ ikinci tanrıça, Venüs gezegeniyle temsil edildi. Üçüncü tanrıça MenâJ ise kaderi temsil etti. Zû'1-Şarâ ve Zû'1-Halâş kutsal yerlerin isimlerini alan tanrılardı. Zû'1-Kaffeyn ve Zû'1-Ricl, bilinmeyen bazı özel vücut organlarıyla ilişkilendirildi-ler. Vud, Yagût, Ya'ûk ve Suvâ' sırasıyla sevme, yardım etme, koruma ve şiddetli cezalan verme gibi ilâhî fonksiyonların isimlerini alan tanrılardı. Kâbedeki en meşhur heykele sahip olan tanrı Hübel altındandı ve elle yapılmıştı. el-Mâlik, er-Rahman ve er-Rahîm sıfatları tanrıları ifade eden sıfatlardı. Belki de başka isimdeki bir tanrının üstün ilâhî fonksiyonlarını gösteriyorlardı. İlâhî ismin "kulu", "dostu", "tarafından korunan", "tarafından yardım edilen" ve bunlar gibi kelimelerle bir arada bulunduğu özel isimler eski kitabelerde fazlasıyla yer almaktaydı (İbn el» Kelbî, Kitabu'l-Esnam).
Bu tanrılar bir mabede veya yeryüzünde onlar için ayrılmış bir yere sahip olduklarında, yarım gün çalışan bir rahip tarafından refakat ediliyorlardı. Sadece ibadet edenlerin kendilerini çağırmasıyla hizmet ifa eden rahipler diğer zamanlarda sıradan kabile mensupları gibi normal insanlardı. Görevleri; günah çıkarmak ve şükretmek olduğunda sunularda veya kurbanlarda yardımcı olmak; tanrının fikrini ya da hükmünü öğrenmek olduğunda da rüyaları yorumlamak ve gaybdan haber vermek için oklar çizmek ve taşlar fırlatmaktı. Günlük ibadetlerde ya da kutsal yerleri ziyarette onlara hiç ihtiyaç duyulmuyordu. Kabe'deki tüm tanrıların bakımı Mekke'nin hâkim kabilesi Kureyş'in elindeydi. Bütün Arapların içinde bu onur ve prestij orada bile rahipliğin yarım gün yapıldığı Mekkelilere aitti. Mekkeliler rahipliği devletin başkanlığıyla birleştirdiler ve altı işi Kureyş'in klanlarına paylaştırdılar. Hicabet, Kabe'nin bakımı ve anahtarlarının korunması; Sıkâye, günlük ibadet edenlere ve mevsimlik hacılara taze su sağlama; Rıfâde, hacılara yiyecek hazırlama; Nedve, bütün toplantıları organize etme ve yerini belirleme; Ktyâde, savaşta ordulara liderlik etme; Liva, gerektiği yerde bayrağı ve diğer tuğları ya da sembolleri tutma işleriydi (Cevad Ali, Tarihu'l-Arab Kable'l-İslâm, c. I, sh. 416).
Şiddetli kabile savaşları, aralarında çok az süren barış dönemleri yaşanan kesin kurallar gibiydiler. Şiirler, kabile için ölümün en üstün kahramanlık alâmeti olacağım söyleyerek bu ateşi sürekli körüklemekteydi. Eyyâmu'l-Arab (Arabın şerefli günleri) içinde ibadet eden herhangi bir Arabın huşu içinde dinlediği, rahibin -burada, nakledenin- birbiri ardınca değişik kabile savaşçılarının kahramanlıklarını dile getiren şiir veya hikâyeleri neredeyse bir mezhep hâline geldi. Bu mezhep, iştirak edenlerin bütün hayallerini taşıyordu.
Güneyliler, Kuzeylilere karıştıkları ve onlar üzerinde hâkimiyet kurmak istedikleri için Arabistan Yarımadası'nda Kuzey ve Güney arasında kabile savaşları patlak verdi. Kuzeyliler, yani Benî Adnan, kendi aralarında bölünerek Güneylilerin planını kolaylaşırdılar. Fakat, Güneyin zâlim sömürgesi Kuzey'in Adnanî grubunu tekrar düzene girmeye ve bağımsızlıklarını tekrar kazanmaya kışkırttı. Güney'in liderliği Himyer Krallığı'nın elindeydi. Fakat Himyer Krallığı'nın Habeşistan'la yaptığı savaşlar sonucunda zayıf düşmesi Kuzeylilerin ona meydan okuyabilecek kadar toparlanmasını sağladı. Bağımsızlık savaşında miladi beşinci yüzyıl sonlarına doğru Kuzey kabileleri Benî Bekr ve Tağlib kabilelerinin şefi Kulayb tarafından yönetiliyordu. Kayıtlara geçen en eski düşmanlık, miladi 350'de Amir b. ez-Zarb komutasındaki Ad-van (bir kuzey kabilesi) ile Medhec (bir güney kabilesi) arasında geçendir. Hazzaz Savaşı (miladi 400), Ferezdek (Basra'nın Medhec şairi, Öl. 732) ve Cerîr (Yemame'nin Mu-dar şairi, Öl. 733) arasındaki "şiir savaşı"nm konusuydu. Bu gibi şiir savaşları Emevî halifeliğini sarstı ve Yemen'den İran'a kadar insanlar arasında karışıklığa yol açtı. Kuzey kabileleri arasında birçok savaş meydana geldi. Bunların en önemlisi Rebî'a ve Mudar grupları arasında olanıydı. Her iki grup da diğerine karşı altı zafer kazandı. Böylece, kahramanlarının şiirlerini söylemek üzere şairlerine oniki savaş kazandırdılar. Rebî'a grubu içinde de düşmanlıklar ortaya çıktı ve savaşlar devam etti. Bekr ve Tağlib arasında, İslâm öncesi Arabistan'ın en büyük şairlerinden birisi olan el-Muhalhil (öl. 57O)'in de katıldığı bir dizi savaş yapıldı. Bu savaşlarda kardeşi Kulayb'ı kaybeden el-Muhalhil, dilinin en güzel şiir örneklerinden bazılarını yazdı. Mekkeli Kureyş'in Mudar grubunda da düşmanlıklar aynı şekilde süregeliyordu. Abs ve Hevâzin kabileleri ünlü Rahrahan (420) ve Dâhis ve Gabrâ (423) savaşlarını yaptılar. Arapça konuşan bütün insanlar tarafından ezberlenen ve nakledilen muallakat'tan birini yazan Abs'm en önde gelen şairi Imri'ul-Kays (ölümü 431) ilk savaşa katıldı. Ondort yaşında genç bir delikanlı olarak Muhammed @ de kendi kabilesi Kureyş ve Kinâne ve Kays-'Aylân kabileleri arasında el-Ficcar (584) savaşında yer aldı. Kureyş'in düşmanları bütün Araplar tarafından ortak olarak kutsal aylar ya da haram vakit denilen, savaşın yapılmaması gereken günlerde yasağı çiğnedikleri İçin savaş "hürmetsizlik" savaşı adını aldı. Diğer bütün savaşların tersine bu savaşta kahramanlık şiirleri yazılmadı, fakat bütün Arapları bu savaşların faydasızlığına inandırdı. Her taraftan kan akıtmanın durdurulmasını isteyen sesler yükseliyordu. Bu sesler, kabile hâkimiyetini reddedecek ve İslâm'ın sancağı altında bütün Arapları birleştirecek bir çağrıyı gerçekleştirmek üzere peygamberi karşılamaya ortam hazırlıyorlardı.
Arapların şiire olan sevgisi, Kabe'nin yıllık hac zamanında Ukaz panayırında yarışmalar düzenlenmesine sebep oldu. En tecrübeli edebî eleştirmenler ve nüfuz sahibi şairlerin oluşturduğu jüri karşısında yeni şairlerin kompozisyonları ödüller için yarışırlardı. Yeni şiirler ödüle lâyık görülmedikleri zaman ödül, daha Önce kazanana verilirdi. En iyi şiirin Ödülü; altınla yazılarak, Kabe'nin duvarına asılmaktı. Böylece bu şiirler muallâkat, veya "Yedi Askı"dan biri olarak anılırdı. Nesiller edebî bir güzellik ölçüsü oluşturan bu kasideleri öğrenmeyi ve ezberlemeyi severlerdi. İslâm geldiğinde bu olay İki yüzyıl yaşındaydı ve bu zaman boyunca sadece on şiir muallâkat'a girmekle ödüllendirilmişlerdi Bunlar İmri'ul-Kays (öl. 540), Züheyr b. Ebi Selman (öl. 615), Nâbigatu'l-Dubyanİ (öl. 604), el-Eşâ (öl. 629), Lebid b. Rebî'a (Öl. 662), Amr b. Külsûm (öl. 600), Haris b. Hil-liza (öl. 580), Tarafe b. Abd (öl. 500), 'Antare b- Şeddâd (öl. 615) ve Ubeyd b. el-Ebras (öl. 555)'ın bir araya gelmesidir. Bu ödül kazanan şiirler yazarlarının kabilelerine, savaşlarda kazanılan zaferlere, kişisel şeref ve kabile dostluklarının büyüklüğüne, sevginin güzelliğine, şarap ve şarkılı arkadaş toplantılarının sıcaklığına, öç almanın tatlılığına, hayatın geçici hâline övgüler söylerlerdi. Herbiri bir başka yönüyle diğerinden daha güzeldi. Herkes, arzuyla ilham aldığında Züheyr'İn, korkuyla ilham aldığında en-Nâbiga'mn, müzikten ilham aldığında el-Eşâ'nın, öfkeden ilham aldığı zaman ise 'Antare'nin eşsiz olduğunda fikir bİrliğindeydi (İ. Râci el-Farukî ve L.Lâmia el-Farukî, islâm Kültür Atlası, Çev. M. Okan ve Zerrin Kibaroğlu, İnkılâb Yayınları, İstanbul 1991, sh. 64-84).
Müslüman için, İslâm'ın diğer dinlerle olan ilişkisi Allah
tarafından vahiyde belirtilmiştir. Ona göre Kur'ân en üstün dinî otorite ve
Allah'ın iradesinin son ve mutlak ifadesidir. İslâm'ın bu yönde öğrettikleri
Müslümanların hareket ve davranışlarıyla yüzyıllar boyunca örneklendirilmiştir.
Bunun devamlılığı Müslümanlann Kur'ân ayetlerine atfedilen manaları
anladıklarının reddedilemez bir delilini meydana getirir. Müslüman dünyasını
karak-terize eden etnik kültürlerin, dillerin, ırkların ve geleneklerin çok
geniş bir çeşitlilik göstermelerine rağmen Fas'tan Endonezya'ya, Rusya'dan Afrika'nın
ortalarına kadar anlayış ve uygulama hep aynı olmuştur. İslâm'ın Müslüman
olmayanlara karşı tutumu, Yahudi ve Hıristiyanlara, diğerlerinin dinlerine ve
genelde insanlığa olan münasebeti olarak ele alınacaktır.
İslâm, bu iki dinin hususi durumlarına uyum gösterir. Öncelikle, hepsi Allah'ın dinidir. Bu dinlerin dünya üzerindeki kurucuları -İbrahim, Musa, Davud, İsa- Allah'ın peygamberleridir. Kitapları -Tevrat, Mezmur, İncil- Allah'tan gelen vahiylerdir. Bu peygamberlere ve onlardan gelen vahiylere İnanmak İslâm inancının bir parçasıdır. Onlara inanmamak veya onlar arasında ayırım yapmak dinden çıkmak olur. "...Bize indirilene de, size indirilene de inandık; Tanrımız ve tanrınız birdir ve biz O'na (Müslüman olarak) teslim olanlarız." {Ankebut sûresi [29]: 46). Allah, Peygamberini ve mü'minleri "Allah'tan vahyedi-lene iman edenler," "Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine İman edenler" ve "Allah'ın peygamberleri arasında ayırım yapmayanlar" olarak ifade eder {Bakara süresi [2]: 285).
Kur'ân'da, bu belirlemeye karşı çıkan ve önceki peygamberleri tekelci bir şekilde ayrı tutan Musevi ve Hıristiyanlara karşı şöyle buy-rulur: "Ey Kitâb ehli, neden İbrahim hakkında tartışıyorsunuz? Oysa Tevrat da, İncil de ondan sonra indirilmiştir. Düşünmüyor musunuz?" (Âl-i İmrân sûresi: 65). Yahudiler Hz. İbrahim'i (İsmail'in, İshak'ı, Yâkub'u ve evlatlarını) Yahudi; Hıristiyanlar da Hıristiyan kabul ediyor ve bu yüzden tartışıyorlardı. Kur'ân onlara diyor ki: "Haydi (diyelim) siz biraz bilginiz olan şey hakkında tartıştınız; ama hiç bilginiz olmayan şey hakkında neden tartışıyorsunuz? Oysa Allah bilir, siz bilmezsiniz. İbrahim ne yahudi, ne de hıristiyandı; dosdoğru bir müslümandı. Müşriklerden de değildi." (3: 66-67). "(Ey Muhammed) De ki; 'Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, İshâk'a, Yâkub'a ve oğullarına indirilene; Musa'ya, İsa'ya ve peygamberlere Rableri tarafından verilene inandık; onlar arasında bir ayırım yapmayız, biz O'na teslim olanlarız." (3: 84). "Nuh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi [ey Muhammed] sana da vahyettik . Nitekim İbrahim'e, İsmail'e, İs-hak'a, Yakub'a, ve evlatlarına, İsa'ya, Ey-yub'a, Yunus'a, Harun'a, Süleyman'a da vah-yetmiş ve Davud'a da Zebur'u vermiştik." (4: 163). "Allah ki, O'ndan başka tanrı yoktur; daima diri ve (yaratıklarını) koruyup yöneticidir. Sana Kitâb'ı hak ile ve kendinden Öncekini tasdik edici olarak indirdi. Bundan önce de insanlara doğru yolu göstermek için Tevrat ve İncil'i indirmişti... " (3: 2-4) "(Sana, ey Muhammed) inanan Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabiilerden kim Allah'a ve ahiret gününe iman edip de salih amel işlerse artık onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olacak değillerdir." (Mâide sûresi [5]: 69).
İslâm'ın Yahudiliğe ve Hıristiyanlığa, kurucularına ve kitaplarına verdiği değer yalnızca bir lütuf değil, onların dinî değerinin kabulüdür. İslâm onları müsamaha göstermesi gereken "ayrı görüşler" olarak değil, Allah'ın indirdiği, meşru dinler olarak görür. Dahası, onların bu meşru konumu ne sosyopolitik durumla, ne kültürle, ne de bir medeniyetle ilgi-~ lidir. Dinî bir mahiyet taşır. Bu yönüyle, İslâm tektir. Zira daaha önce başka hiçbir din, diğer dinlere inanmayı kendi inancının ve şe-hadetinin zaruri bir şartı yapmamıştır. Hıristiyanlar, Musevilerin kitabını kendilerinin kabul ederler. Hatta bazı Hıristiyanlar Tevrat'ı, bir başka deyişle Yahudi kanununu kendileri için bağlayıcı addederler. Bununla birlikte Hıristiyanların çoğunluğu, St. Paul, İsa'nın asıl görevinin kanundan kurtarmak (apolitro-sis) olduğunu anladığından beri kendilerini Yahudiliğin kurallarından bağımsız hissederler. Bütün Hıristiyanlar Yahudi kitabını "Hiristiyanî" tefsire tâbi tutarlar ve Museviliği Allah'ın insanları kurtarma planının bir başlangıcı, Hıristiyanlık için bir preperatio olarak görürler. Musevilik kendi başına bir din değildir, yalnızca kendi içinde geçerlidir.
İslâm, tutarlı bir şekilde Musevilik ve Hıristiyanlıktaki dinî gerçeğin bu tasdikinin peşine düşmüştür. Kendini onlarla bir hâle getirmiştir. Allah'ın birliği, üç dindeki vahyin asıl kaynağı bizi mecburen vahyin ve dinlerin birliğine götürür. İslâm kendini dinî sahneye durup dururken gelmiş olarak görmez. Bunun yerine Musevilik ve Hıristiyanlığın önceki peygamberleri tarafından sunulan aynı gerçeğin yeni bir tasdikçisidir. Onların hepsini de Müslümanlar olarak ve kitaplarını da bir ve kendisininkiyle aynı görür. Haniflik ile birlikte İslâm öncesi Arabistan'ın tek tanrılı ve ahlâkî dini, Musevilik, Hıristiyanlık ve İslâm hep birlikte özü ve çekirdeği bir ve aynı olan, bir dinî anlayış oluştururlar. Bu dinî anlayışın birliği eski Yakın Doğu'yla ilgilenen medeniyet tarihçileri tarafından kolaylıkla müşahade edilebilir. Bu hakikat, bu eski insanların edebî ürünlerinde izlenebilir ve coğrafyaları, dilleri (ki bu gruplanma "Sami" olarak adlandırılmalarını sağlamıştır), nüfus yapılan, tarihleri ve sanat eserleri tarafından desteklenmektedir. Burada daha önce eski yakın doğu dinleri hakkında vardığımız sonucu hatırlamak uygun olacaktır (Bkz. Fârûkî, İslâm Kültür Atlası, Kısım 2 ve 3). Orada Yakın Doğu dinî anlayış birliğinin bilinen edebiyatı şekillendiren beş temel prensipten oluştuğunu görmüştük: Allah'ın yaratıklarından ayn, farklı, ontik hakikati; insanın Allah'a kulluk için yaratılmasının amacı; Yaratan'ın yaratılışla ilgisi; Allah'ın iradesinin şekillenmesi olarak ortaya çıkan kanun; insanın dünyayı olması gereken şekle getirme kabiliyeti; ve nihayet insanın ilâhi emri yerine getirerek ulaştığı saadet ve mutluluk veya bu görevi yerine getirirken başarısız olması sonucunda çektiği acı ve uğra-dığıazâb.
İslâm bütün bunları dikkate almıştır. Samile-rin merkezî dinî geleneklerini "haniflİk" olarak adlandırmış ve kendisini onunla bir görmüştür. İslâmî "hanif' kavramı Kari Roh-ner'in "anonim Hıristiyanlar"ıyla karşılaş tırıl-mamalıdır. "Hanif Kur'ânî bir tasniftir; kilisenin ilâhî rahmet hakkındaki iddiasından etkilenen modern bir teologun icadı değildir. İslâmî sistemde ondört yüzyıldan beri mevcuttur. Bu İnsanlar, kendilerinden nefret edilmekle birlikte katlanılan dinî idealist hurafeleri değil, inanç ve fazilet örnekleri ve dini hayatın en şerefli temsilcileridirler. İslâm'ın eski peygamberleri ve onların takipçilerini tanıması onlara Yahudiler veya Hıristiyanlar tarafından duyulan saygı veya sadakatin azalmasıyla etkilenmemelidir. İslâm'da, Hıristiyanlar, sofulukları ve tevazularıyla, Müslümanlara en yakın olanlar olarak yüceltildiler. Kendilerinin, peygamberlerinin ve kitaplarının bu şekilde övülmesine rağmen Yahudi ve Hıristiyanlar Peygamber ve takipç ileriyle ters düşmekte ve onları reddetmekte ısrar ederlerse Müslümanlar maalesef onları "...deyin ki: 'Şâhid olun, biz muhakkak müslümanlarız!" (Âl-i İmrân sûresi [3]: 64) âyetinde ifade edildiği şekilde görmeye mecbur olurlar.
İslâm, bir dinin en mantıklı şekilde kişiye verebileceği şeylerin daha fazlasını verir. Diğer dinlerin peygamberlerini ve kurucularını, kitabını ve öğretisini kabul etmiştir. O dinin Tann'siyla kendi Tann'sım Bir ve aynı olarak belirlemiş ve her iki dinin mensuplarının Allah indinde dost olduğunu belirtmiştir.
Diğer Dinler: İslâm, peygamberliğin evrensel olduğunu, bütün zaman-mekânı kuşattığını ve her insana bir peygamber gönderilmeden hesaba çekilmeyeceğini öğretir. (İsrâ sûresi [17]: 15) Allah'ın yargılaması onun kurallarının nakledilmiş ve yürürlüğe konulmuş olmasını gerektirir. Böyle bir nakil ve/veya yürürlüğe koyma işlevi, peygamberlik müessesesidir. Bu peygamberlerden bazıları çoğunlukla tanınırlar, fakat bazdan bilinmezler. Yahudilerin, Hıristiyanların veya Müslümanların bilmemeleri yahut kabul etmemeleri onların olmadığı anlamına gelmez. İslâm Allah'ın peygamberleri arasında farklılık gözetmediğini, bütün zaman ve mekânların peygamberlerinin tek ve aynı tebligatta bulunduklarını öğretir. Yani ibadet ve tapınma yalnızca Allah'a karşı yapılmalıdır; kötülüklerden kaçınılmalı ve daima hakkın peşinde olunmalıdır (Nahl sûresi [16]: 36). Böylelikle İslâm kendisiyle bir vahiy almış olan bütün insanlar arasında bir eşitlik bağı için gerekli temelleri kurar. Burada, "Bütün peygamberler tek ve aynı mesajı getirdilerse insanlık dinleri bu tarihî çeşitliliklerini nereden kazanmıştır?" sorusuyla karşılaşırız. İslâm'ın buna cevabı hem nazarî ve hem de tatbikatıyla olacaktır.
İslâm bütün peygamberlerin mesajlarının iki kısımdan oluşan bir mahiyet taşıdığını söyler: Tevhid, yani Allah'ın tek Allah olduğunu ve bütün ibadet, kulluk ve itaatin yalnızca O'na yönelik olması gerektiğinin kabulü; ahlâkîlik, yani iyiyi yapıp kötüden kaçınmaktır. Her vahiy, geldiği insanlara uygulanabilecek ve böylece tarihi şartlara uyum sağlayabilecek bir kanun dizisi şeklinde gelmiştir. Bu şekildeki bir özelleştirme vahyin özünü değil yalnızca ibadetin "nasıl" yapılacağını belirler. Vahyin bu İslâmî nazariyesi insanlığı tartışmaların ötesine çekerek, din ve ahlâkın temel prensipleri etrafında toplar.
Dinî farklılıkların ikinci sebebi, Allah'ın vahyinin her zaman bütün insanlar tarafından kabul edilmemiş olmasıdır. Birinci olarak, kazanılmış haklan olan bazıları sürekli cömertlik, ve fedakârlığı ve zenginin fakire vermesini savunan ilâhi bölüşme emirlerine katılmazlar. İkinci olarak, düzenli bir sosyal hayatı destekleyen vahiy, her zaman yönetilenlerin kanuna uymalarını tavsiye eder. Fakat bir hâkimin kontrolü altında olma fikri kendi yollarını kendileri çizmeyi seven yönetici ve krallar için her zaman kabul edilir olmayabilir. Üçüncü olarak, ilahi vahiy insana kendisini kendisine göre değil, Allah'a ve O'nun hükümlerine göre değerlendirmesi gerektiğini hatırlatır. Fakat insan kibirlidir ve kendisini beğenmek ve üstün tutmak insan için sürekli bir eğilim olmuştur. Dördüncü olarak, vahiy insanlardan nefislerini disipline etmelerini ve arzularını kontrol altında tutmalarım ister. Fakat insanlar hoş görmeye eğilimlidirler ve bu eğilimleri onları vahiyle karşı karşıya getirir. Beşinci olarak, vahyin muhtevasının mantıklı ve dikkatli bir şekilde ezberlenmediği, öğre-tilmediği ve herkes tarafından ya da bir çok kişi tarafından korunmadığı yerlerde vahiyler yeni ilaveler, vurgu değişiklikleri ve farklılaşmaya mâruz kalmışlar ya da tamamen unutulmuşlardır. Son olarak, ilahi vahiy linguistik, etnik ve kültürel sınırlar boyunca hareket ettiğinde, hatta zaman içinde gerçek ahcüanndan çok uzaktaki aynı toplumun nesillerine götürüldüğünde yorumlarla meydana gelen değişikliklere mâruz kalmıştır. Bu durumlardan biri ya da hepsi birden vahyin orijinalliğinin bozulmasına yol açabilir. İşte bu, Allah'ın peygamberlik müessesesini tekrarlamayı ve ilahi mesajı ileterek onu insanlann kafalann-da ve kalplerinde yeniden kurmayı neden uygun gördüğünün sebebidir.
tsfâm'ın Bütün İnsanlarla İlişkisi: İslâm aynı şekilde kendisi ve diğer bütün dinler arasında, hatta evrensel insan toplumunun üyeleri olarak kazandırmayı amaçladığı dinsizler ve ateistlerle bile arasında bir bağ görür. Bu bağ İslâm'ın evrenselliğini ve hümanizmasını oluşturur. Bunun temelinde, İslâm'ın Allah'ın emrini -ahlâkî yükümlülük- idrak yoluyla keşfetmeyi sağlayacak doğuştan gelen bir kapasite olarak tanımladığı yaradılışın amacı yatar. Aynı zamanda bunu Allah tarafından her insanın içine yerleştirilen ve insanın Ya-ratıcı'smı tanımasını ve O'nun hükümlerini anlamasını sağlayan doğuştan gelen "din el fıtrat" olarak tanımlar. Herkes değerlendirmeyi ve gerçeği bulmayı sağlayacak tabiatında mevcut bir yetenekle teçhiz edilmiştir. Yani, insanlığın çok çeşitli dinî farklılığının arkasında insan tabiatından aynlamayan doğuştan mevcut bir din, esas bir dîn, tek başına doğru olan din yer almaktadır (Rûm sûresi [30]: 30; Âl-i İmrân sûresi [3]: 19) Yanlış yönlendirmeler aksini öğretmediği sürece, bütün insanlar Allah'ı ilâh olarak ve ahlâkî kuralları da emir olarak tanıyabilecekleri bir yeteneğe sahiptirler. Bu açıdan İslâm bütün insanlan homo religious\xn türleri olarak tanımlar. Bu görüş, peygamberliğin ve bütün tarihin bir açıklamasını yapar ki insanların adı İslâm olan fıtrî bir din ve ahlâk etrafında toplanabileceklerini belirtir. Hakikatte İslâm, başlangıç yıllannda Allah'ın dini olarak ifade ettiği tabii din ya da din el-fıtrat ile kendisini bir tutmuştur..
Bu hükümlere dayalı olarak Peygamber Hz. Muhammed @ insanlık tarihindeki ilk dinler arası sosyal düzeni kurmuştur. 622 yılının Temmuz'unda şehrin bütün yerlilerini de beraberinde götürerek Medine'ye varmış ve şehrin havalisini de içine alacak şekilde İslâm Devleti'ni ve anayasasını teşekkül ettirmişti. Bu olay, İslâm'ın diğer dinlerle ve gayri müs-limlerin Müslümanlarla bütün zaman ve mekanlardaki ilişkileri açısından çok önemlidir. Hz. Peygamber @'in 10/632'de vefatından dört-yil sonra ikinci halife Ömer b. Hat-tab, bu birliğin kuruluşunun İslâm takviminin başlangıcı olarak kabul edilmesini istedi. Çünkü bu olay İslâm tarihinin gerçek başlangıcıydı ("Medine Sözleşmesi" metninin Türkçe çevirisi için bkz. Dr. Abidin Sönmez, Rasûlullah'in Diplomatik Münasebetleri, İnkılâb Yayınları, İst. 1984).
Bu birlik, Hz. Peygamber @ ile Müslümanlar ve Yahudiler arasında bir anlaşma sağlıyordu. Bu anlaşma, Arapların kendilerini tarifte kullandıkları ve toplumun yönetim şekli olan kabile sistemini ortadan kaldırdı. Buna göre, Araplar İslâm tarafından isimlendirilmeli, ferdî ve toplumsal hayatları İslâm hukuku olan şeriat tarafından yönetilmeliydi. Eski kabile bağlılıkları, kabile münasebetleri yoluyla, her müslümam bütün diğer müslümanlara bağlayan yeni bir sosyal bağın ortaya çıkmasına, ümmet'in oluşmasına yol açtı. Ümmet, parçalan bir arada duran ve bir diğerini koruyan organik bir gövdedir. Şahsî, karşılıklı ve kollektif sorumlulukların hepsi kanun tarafından belirlenmiştir. Peygamber @, onun başındaki siyasî ve meşru otorite olmalıdır; yaşadığı sürece de böyle olmuştur. Vefatından sonra sahabîleri bu siyasî otoriteyi ele almışlar, fakat meşru otorite kuralının yorumu, yenilenmesi ve genişletilmesi için bir metodoloji geliştirmiş olan hukukçulara geçmiştir.
Yahudi Ümmeti: Peygamber @'in İslâm Devleti'ni nasıl kurduğunu ve buna Arabistan'ın Yahudi ve Hrristiyanlannı nasıl kattığını daha önce gördük. Burada Müslüman olmayanların İslâm toplumu içindeki statüleriyle ilgili özellikleri hatırlamak yeterli olacaktır. Medine'de, Müslüman ümmetinin yanısıra bir Yahudi ümmeti de bulunmaktaydı. Arap Evs ve Hazrec kabilelerinin eski kabile sadakatleri yerini Musevilik bağlarına bırakmıştı. Vatandaşlıklarını şu ya da bu Arap kabilesine bir bağlılık şeklinde kabul etmeyip bunu bir Yahudilik fonksiyonu olarak görüyorlardı. Hayatları Yahudi müesseseleri çerçevesinde şekillendirilmekte ve vahyedilmiş hükümleri olan Tevrat tarafından yönetilmekteydi. Siyasî otorite kollektif olarak Yahudilere verilmiş ve meşru otorite de hahamlık müessesesine bırakılmıştı. Yahudi ve Müslüman ümmetlerinin ikisini de içine alan üçüncü bir organizasyon "ümmet" ya da "Devlet-i İslâmiyye" idi. Bunun amacı devletin korunması, dış ilişkilerin düzenlenmesi ve İslâm'ın evrensel misyonunun yerine getirilmesiydi. Devlet savaş veya barış için Müslümanları hizmetlerinde görevlendirebilirdi. Fakat Yahudileri görevlendiremezdi. Bununla birlikte, eğer Yahudiler isterlerse bu görevler için gönüllü olabilirlerdi. Müslüman ve Yahudi ümmeti hiçbir yabancı güçle ilişki kurmakta serbest değildi. Başka bir devlete veya yabancı bir güce savaş veya barış ilân etmek İslâm Devleti'nin kendine has göreviydi. Medine Yahudileri bu anlaşmayı Peygamber @ ve onun sahabîleriyle serbest iradeleriyle yapmışlardı. Yeni yapı, statülerine zarar vermekT sizin onları kabile üyeliğinden devletim meşru vatandaşları seviyesine çıkarmıştı. Tarih boyunca bütün İslâm devletlerinde, İslâm hukukunun geçerli olduğu her yerde Yahudiler bu statülerini kaybetmediler. Sosyal mevkilerine dokunulamaz ya da bu statüleri redİediîe-mezdi. Çünkü bu, Peygamber Munammed @ tarafından takdir edilmişti. Yahudiler statülerini istismarla bir ihanette bulunduklarında dahi Müslümanlar bu statünün dinî kıdsiyeti nedeniyle onu muhafazaya devam ettiler. İslâm Devleti bir çok Yahudinin yaşadığı Kuzey Arabistan, Filistin. Ürdün, Suriye, İran ve Mısır'ı da içine alacak şekilde genişlediğinde onlar da doğrudan doğruya İslâm Devleti'nin meşru vatandaşları olarak kabul gordübr. Bu, takip eden yüzyıllar boyunca Müslümm-Yahudi ilişkilerini karakterize eden intibaı ve işbirliğini açıklamaktadır.
M.Ö. 586'dakİ Babil istilasından beri tarihte ilk kez Yahudiler, İslâm Devleti'nin vatandaşları olarak bulundukları devletin geçerli kanunları tarafından desteklenerek hayalarını meşru bir şekilde Tevrat'a dayandırabliyor-lardı. Yahudi olmayan bir devlet ilk k;z gücünü haham müessesesinin emrine veri'ordu. İlk kez devlet, Yahudiliğin himayesi nesuli-yetini kabul ediyor, kendisini Yahudi >Isun-olmasın düşmanlarına karşı Yahudileri korumak üzere gücünü kullanmaya hazır ilân ediyordu. Yüzyıllar süren Yunan, Roma ve Bizans (Hıristiyan) baskı ve zulmünden sonra Yakın Doğu'nun, Kuzey Afrika'nın, İspanya ve İran'ın Yahudileri İslâm Devleti'ni bir kurtarıcı olarak görmekteydiler. Bir çoğu, fetihlerde İslâm ordularına yardımcı oldular ve İslâm Devleti yönetimiyle istekli bir işbirliğine giriştiler. Bu işbirliği, Arap ve İslâm kültürüne doğru bir kültür değişimi başlattı ve Yahudi sanatında, yazısında, iliminde ve tıbbın-da göz kamaştırıcı bir gelişime yol açtı. Bu durum Yahudilere refah ve değer kazandırdı. Bazıları vezir ve halifelere danışman oldular. Gerçekten de Musevilik ve onun İbrani diİi İslâm'ın kanadı altında "Altın Çağ"ını yaşadı. İbranice ilk gramerini kazandı, Tevrat hukuk ilmine sahip oldu, İbrani harfleri lirik manzum yapılarını kazandılar ve İbrani felsefesi de ilk Aristocusunu buldu. Bu bilgin ve filozof, ilk olarak Arapça ifade edilen onüç önermesi ile Yahudi itikadını ve kimliğini tanımlayan Musa b. Meymun (Maimonides) idi. Musevilik, "Sufi" düşüncesiyle Avrupa'daki Yahudilere uzlaşma ve iç barış getiren İbni Gabirol adındaki ilk mistik düşünürünü de ortaya çıkardı. III. Abdurrahman'ın idaresindeki Kurtuba'da hükümdarın dışişleri ve maliye konularında başmüşaviri olan Yahudi Hasday b. Şaprut, Katolik Kilisesinin bile bir araya getiremediği Hıristiyan hükümdarları arasında bir uzlaşmaya varılmasını sağladı. Bütün bunlar mümkün olabilmişti, çünkü Kur'ân'da ifadesini bulan İslâmî bir prensip Tevrat'ı vahiy ve Museviliği de Allah'ın dini olarak görüyordu.
Hıristiyan Ümmeti: 8/630'da Mekke'nin Müslüman kuvvetler tarafından fethinden kısa bir süre sonra Yemen'deki Necran Hıristi-yanlan Medine'deki Peygamber @'e şeflerden oluşan bir elçi heyeti gönderdiler. Amaçlan İslâm Devleti karşısında kendi konumlarına ve İslâm Devleti ile aralarındaki münasebete bir açıklık kazandırmaktı. Mekke'nin fethi, islâm Devleti'ni bölgede dikkate alınması gereken bir güç hâline getirmişti. Hz. Peygamber @ delegeleri misafirleri olarak evinde kabul etti, mescidinde ağırladı. Onlara İslâm'ı açıkladı ve inancına davet etti. Bazıları kabul ederek hemen Müslüman ümmetin mensubu oldular. Diğerleri ise kabul etmediler. Hıristiyan kalmayı ve İslâm Devleti'nde Hıristiyan olarak yer almayı tercih ettiler. Hz. Peygamber, İslâm Devleti'nin dahilindeki Yahudi ve Müslüman umam'm (ümmet'in çoğulu) yanında bir de Hıristiyan ümmet oluşturdu. Onlarla birlikte sahabîlerinden Ebû Ubeyde'yi İslâm Devleti'ni temsil etmek üzere gönderdi. Bu Hıristiyanların hepsi de Hz. Ömer'in hilâfeti zamanında Müslüman oldular (2-14/624-636).
Savaş alanlarında Müslümanlar tarafından yenilgiye uğratılan Bizanslılar, Bereketli Hilâl dahilindeki topraklarını yerlilere terk ettiler. Müslümanları ve onların Hıristiyanlığa karşı tavrını duymuş olan Kudüs patriği şehrin anahtarlarını halifeye teslim etmek istedi. Hz. Ömer Kudüs'e geldiğinde Müslüman hoşgörüsünün, sosyal ve kültürel seviyelerde olduğu kadar dinî bir yaklaşımın da Örneği olarak patrikle aşağıdaki anlaşmayı imzaladı:
"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
Allah'ın kulu ve mü'minlerin emîri Ömer tarafından İlya (Kudüs) halkına verilen amannâmedir. Emir'ül-Mü'minîn hasta olsun, sıhhatte bulunsun bütün halkın mal ve canlarının korunacağını garanti eder. Aynı zamanda ibadet yerlerine, haçlarına ve dinlerine dokunulmayacağını temin eder. Halkın kiliseleri tahrip edilemeyeceği gibi mesken hâline de getirilemeyecektir. Eskiden sahip oldukları haklar aynen muhafaza edilecektir. Ne mâlik oldukları şeylere bir halel gelecek ve ne de mezhepleri hususunda onlara bir baskı yapılacaktır. İçlerinden hiçbir kimse hiçbir şekilde zarar görmeyecektir. İlya'da hiçbir Yahudinin onlarla birlikte yaşamasına izin verilmeyecektir. İlyâ halkına düşen görev Medain (İran)lilerin yaptığı gibi cizyeyi ödemek, aynı zamanda da içlerinden Bizans ordusu mensuplarını ve soyguncuları tahliye etmektir. İİya'yı bu şekilde terk edenlerin kendileri ve mallan gidecekleri yere kadar teminat altındadır. Burada,kalmaya karar verenlere de aynı şekilde davranılacak, haklarını ve cizyeyi İlyalılarla paylaşacaklardır. Aynı kural diğer insanlara olduğu gibi İlya sakinleri İçin de geçerlidir. Herkes Bizanslılarla gidebilir, îlya'da kalabilir veya kendi ülkesine dönebilir. Bunun için mahsuller hasat edilene kadar vakit verilmiştir. Allah, Peygamberi, sahabîleri ve mü'minler bu anlaşmaya şahitlik ederler.
İmza: Ömer b. Hattab
Şahitler: Halid b. Velid, Amr b. As, Ab-durrahman b. Avf ve Muaviye b. Ebû Süfyan
Yürürlüğe girdiği tarih, Hicrî 15." (A. Duncan, The Noble Sanctuary, sh. 22).
İslâm Devleti içindeki Hıristiyan ümmeti, sınırların kuzey ve batıya genişlemesiyle büyümeye devam etti. Gerçekte Hicret'ten sonraki birinci yüzyılın büyük bölümünde İslâm Dev-leti'nin vatandaşlarının çoğunluğu Hıristiyan Roma ya da Yunan Bizans hakimiyeti altında sahip olamadıkları saygı, serbestiyet ve yeni bir şerefi yaşayan Hıristiyanlardı. Bu her iki güç de emperyalist ve ırkçıydı. Yakın Doğu bölgelerini kolonileştirmişler ve Romalı ya da Yunan olmayan yerlilerini baskı altına almışlardı. İslâm yönetimi altında ise, Hıristiyanlar yüzyıllar boyunca barış içinde yaşadılar ve zenginleştiler. Bu dönem boyunca İslâm Devleti âdil olanların yanında baskıcı sultan ve halifeler de gördü. Hıristiyan varlığını ortadan kaldırmak İslâmî düşüncenin bir parçası olsaydı bu hiç sezdirilmeden kolaylıkla gerçekleştirilebilirdi. Fakat bu varlığı koruyan, İslâm'ın Hz. İsa'ya Allah'ın peygamberi, kitabı İncil'e de ona indirilen vahiy olarak saygı duyması ve onlan böylece kabul etmesidir.
Aynı durum, İlk Müslüman muhacirleri Mekke'nin gazabından koruyan komşu Hıristiyan devlet Habeşistan için de geçerlidir. İslâm'ın ilk yıllarında Mekke'nin baskısı, sahabîleri için dayanılmaz hâle geldiğinde Peygamber @, İsa'nın takipçilerinin güzel ahlâklı, yardımsever, dost ve Allah'a ibadeti teşvik eden kimseler olduklarından emin olarak sahabelerine Habeşistan'a sığınmalarını emretmişti. Onlara olan yüksek güveni boşa çıkmamıştı. Hıristiyan hükümdar, Müslüman muhacirlerin iade edilmesini isteyen Mekkelileri reddetmiş ve Kur'ân'ın İsa'nın peygamberliğini, Meryem'in günahsızlığını ve Allah'ın birliğini kabul etmesini Övmüştü. Habeşistan, Hz. Peygamber zamanında İslâm devletiyle bir barış ve dostluk anlaşması imzaladı. Bunun sonucunda İslâm Devleti'nin genişleyen sınırlan hiçbir zaman Habeşistan'ı içine almadı.
İslâm'ın kılıç zoruyla yayıldığı iddiası kadar gerçekten uzak ve gayri müslimlerle Müslümanların ilişkilerine muhalif başka bir şey yoktur. Müslümanlar için, bir başkasını Müslüman olmaya zorlamak kadar utanç verici bir şey olamazdı ve hâlen de olamaz. Daha önce belirtildiği gibi Müslümanlık böyle bir davranışı günah olarak kınayan ilk din olmuştur. Bu noktada koloni günlerinde Hindistan Hükümeti hizmetinde çalışan bir İngiliz misyoneri Thomas Arnold'un yazdıklanna bir göz atalım:
"... ne gayri müslimleri düzensiz bir şekil altında Müslüman olmaya zorlamak teşebbüslerine dair, ne de Hıristiyanlığı ortadan kaldırmak için mezalim yapıldığı hakkında hiçbir şey işitilmemiştir. Eğer halifeler bu iki şık ihtidadan birisinin tatbikine izin vermiş olsalardı; Ferdinand ve İzabella'nın İspanya'dan İslâmiyeti söküp attıklan ve XIV. Louis'nin Fransa'da pro-testanlığı bir cinayet saydırdığı ve Yahudilerin 350 yıl süreyle İngiltere içine sokulmadıkları kadar bir kolaylıkla da Hıristiyanlığı ülkelerinden söküp atabilirlerdi. Asya'daki Doğu Kilisesi, Hıristiyanlık dünyasının diğer bütün bölgeleri ile müşterek dinî faaliyetten yüz çevirmiş bir hâlde bulunduğundan, kendisini dinsiz topluluklardan sayan Hıristiyanlık dünyasının adı geçen kısımlarına yardım için hiçbir teşebbüs de yapılamazdı. Böylece, günümüze kadar Doğu kiliselerinin fiilen varlıklarını sürdürmeleri, Muhammed'i takip eden yönetimlerin Hıristiyanlar karşısında müsamahalı bir idare tarzı gösterdiklerinin kuvvetli delillerindendir." (T. Arnold, Preaching of islam, sh. 80).
İnanmayan topluluklara gösterilen müsamaha açısından diğer dinlerin tarihleriyle karşılaştırıldığında İslâm tarihi kategorik olarak bir farklılık gösterir. Şans eseri, Müslüman yayılmasının o günlerinden birçok şahidin kayıtları elimizdedir. Bu şahitlere meseleyi kökünden halletmek için bize yeterli bilgi kazandırdıkları için minnettarız. Antakya'nın Yakubî patriği Büyük Mihail onikinci yüzyılın son yansında şöyle yazmaktadır: "... hâkim oldukları memleketlerin her tarafında kiliselerimizi yağma ederek bizi merhametsizce itham eden Romalıların kötülüklerine şâhid olan Yüce Allah'ın intikamı, güney taraflarından İsmail'in oğullarını -Romalıların ellerinden bizi kurtarmak üzere- celbetti (Arnold, a.g.e., sh. 55). Barhebraeus, İslâm lehinde aynı derecede şahitlik eden başka bir yazının müellifidir (G. Barhebreaus, Chronicon Eccîesiasti-cum, sh. 474). 1300 yıllarında Müslüman doğuyu ziyaret eden Floransa'h bir Dominİkan keşişi olan Ricoldus de Monte Crucis, Hiristi-yanlara karşı aynı derecede bir toleransın, hatta dostluğun açık şahitliğini yapmaktadır. O zaman Hıristiyanlar, Müslümanlar bu kadar toleranslı idiyseler, niçin dindaşlarının milyonlar hâlinde İslâm'a girdiklerini ısrarla sor-maktalar. Muhtediler arasında Araplar çok küçük bir grubu oluşturmaktaydılar. Geri kalanı Helenler, İranlılar, Mısırlılar, Krenaikalı-lar, Berberiler, Kıbrıslılar ve Kafkasyalılardı.
Thomas Amold Preaching of İslam [İslâm'ın Öğütleri] kitabında aynı konuda, Müslümanlara yöneltilecek misyon hakkında 7 Ekim 1887'de Wolverhampton (İngiltere)'da toplanan Kiliseler Kongresi'ne sunulan bir tebliği aktarmaktadır. Tebliğ sahibi, Hıristiyan misyoner liderlerinden -Anglikan Kilisesinden-Canon Taylor'dur.
Bu reformize edilmiş Musevîliğin [!] Afrika ve Asya'ya neden bu kadar süratli yayıldığını anlamak kolaydır. Suriyeli ve Afrikalı âlimler Hıristiyanlık dini yerine, anlaşılması zor ve tabiatüstü bir takım kaideler koydular. Ve zamanlarının çok bozuk olan ahlâkı ile bir mücadele çâresi olarak bekâr kalmayı ileri sürdüler. Mukaddes olmanın yolu dünyadan el etek çekmekti. Manastırlarda vakit geçirmenin en mümeyyiz vasfı ise pislik içinde yüzmekti. Halk ise âdeta bir alay şehid'e, azizlere, meleklere tapan müşrikler gibi idi. Bunların yüksek tabakaları bozuk ahlâklı ve hilekâr, orta hallileri vergiler altında ezilmiş bir hâlde bulunuyordu. Esirler ise o andaki durumları ve istikbâlleri için bir kurtulma ümidinden mahrum idiler. Allah tarafından gönderilmiş bir temizleme vasıtası gibi İslâmiyet geldi ve o bâtıl itikatları süpürüp attı. Bu durum, o sonu gelmeyen boş ilahiyat tartışmalarına karşı bir isyandan ibaretti. Bekârlığı, muttakîliğin bir tacı gibi yüksekte tutmaya karşı, mertçe bir protesto idi. İslâmiyet, dine esas olan akideyi yani Allah'ın birliğini ve azametini ortaya koydu. Âdil ve rahim olan Cenab-ı Hakk'ın iradesine teslim olmayı, nefsin mesuliyetini, kıyamet ve hesap günü ile dalâlette kalmanın şiddetle cezalandırılacağını bildirdi. Namaz kılmak, oruç tutmak ve hayır işlemek gibi vazifeler tayin etti. Gerçek ve içten olmayan yapmacık faziletleri, din adına yapılan hile ve hafiflikleri, çeşitli yollara tevil edilebilen ahlâkî duygulan ve akaid üzerine tartışma yapanların birbirini tutmayan sözlerini bir tarafa attı. Esirlere hür-' riyet ümidi, insanlığa kardeşlik duygulan aşıladı ve insan tabiatının esas hakikatlerini tasdik etmiş oldu." (Arnold, Preaching of islam, sh. 71-7.2)
Diğer Dinlerin Ümmetleri: İran in Arabistan'a saldırısı sonucunda arkada bazı İranlılar ve çok az olmakla birlikte Zerdüşt dinine girmiş bazı Araplar kaldılar. Bunların daha fazla sayıda olanları İran ve Bizans arasındaki tampon sınır bölgesinde ve Dicle ve Fırat'ın birleştiği alt bölgede Arabistan ve İran'ın birara-ya geldikleri Şatt'ül Arab'da yaşıyorlardı. Arabistan'daki İran Zerdüştlerinin en önemlilerinden biri Hicret'ten önce Müslüman olan ve Peygamber @'in meşhur sahabilerinden biri olan Selmân-ı Fârisî idi. Bazı hadislere göre Arabistan'ın kabile ve bölgelerinin İslâm Devleti'ne bağlılıklarını bildirmek için Medine'ye elçiler gönderdikleri "Heyetler Yılı"nda (8-9/630-631) Peygamber @'in kendisi İslâm Devleti içindeki Zerdüştleri ayrı bir ümmet olarak kabul etti. Bundan kısa bir süre sonra İslâm Devleti İran'ı fethetti ve oradaki milyonları vatandaşlığına aldı. Müslüman olmayı seçenler Müslüman ümmetine katıldı, Zerdüşt olarak kalmayı seçen diğerleri ise anayasa tarafından Yahudilere verilen imtiyaz ve görevlere tâbi oldular. Peygamber @ bu kuralları anayasanın yürürlüğe girmesinden sekiz yıl sonra zaten Hıristiyanlar için genişletmişti. Eğer Peygamber @'in kendisi tarafından daha önce yapılmadıysa bile İran'ın fethinden hemen sonra sahabileri tarafından 14/636'da bu kurallar Zerdüştleri de içine alacak şekilde genişletildi.
Muhammed b. Kasım tarafından 91/711 'de Hindistan'ın fethinden sonra Müslümanlar yeni dinlerle karşılaştılar. Bunlar Budizm ve Hinduizm'dİ. Her iki dinin mensupları da Müslümanlar tarafından fethedilerek İslâm Devleti'ne bağlanan Sİnd ve Pencab'ta mevcuttular. Muhammed b. Kasım Şam'daki halifeye Hindulara ve Budistlere nasıl davranması gerektiğini sordu. Onlar putlara tapıyor gö-rünüyordular ve doktrinleri İslâm'dan en uzak noktadaydı. Kurucuları Müslümanlar tarafından hiç duyulmamışlardı. Halife bir ulemâ meclisinin toplanmasını ve yöneticinin gönderdiği rapora dayanılarak bir karar verilmesini istedi. Karar, Hinduların ve Budistlerin İslâm Devletİ'yle savaşmadıkları ve cizye'yi veya vergiyi Ödedikleri sürece "tanrılarına ibadet etmekte" istedikleri gibi serbest olmaları gerektiği, ibadethanelerini koruyabilecekleri ve hayatlarını inançlarının gereklerine göre sürdürebilecekleri yolundaydı. Böylece, Yahudilerin ve Hıristiyanların sahip oldukları aynı statü onlara da tanınmış oluyordu (M. Ebu Bekir el-Kûfî, Şahnâme: Tarih-i Hİnd ve Sind).
Böylelikle İslâm'ı ve İslâm Devleti'nin diğer dinlerle ve bu dinlerin mensuplarıyla ilişkilerini düzenleyen kurallar belirlenmişti. Bu kurallar Peygamber @'in sağlığında ve ondan hemen sonra İslâm Devleti bu dinlerle ilişkiye girdikçe düzenlendi. Zaman içinde şeriat ortaya çıktığında Müslüman olan ve olmayan vatandaşların statüleri, hakları ve yükümlülükleri zaten bu kuralların içindeydi. Birçok yerde 1400 yıl veya İslâm'ın daba geç oraya ulaşması ya da sömürge yönetimlerince empoze edilen Batı kanunları nedeniyle daha az bir süre boyunca şeriat Müslümanlarla gayri müslimler arasındaki ilişkileri başarıyla yönlendirdi. Bu da, Müslüman olmayanların kendilerini idâme edebilecekleri -böylelikle Müslüman dünyasında devamlı bir varlık elde edebilecekleri- ve kendi inançları tarafından tanımlanan bir mutluluk kazanabilecekleri geçici bir anlaşma ortaya çıkardı. İslâm Devleti'nin atmosferi dine karşı hürmetle ve şerefle, takva ve faziletle doluydu. Dinî iddiaların doğruluğuyla ilgili şüpheciliğin ve kinizmin doğurduğu son zamanların toleransı ve dinî değerlere aldırmazlık ise bunun tam tersidir. İslâm şeriatı aksi halde millet (dinî topluluklar) sistemi ya da Zimmet veya Zimmı (hâmisi yani garantörü Allah olan barış anlaşması) sistemi olarak bilinir. Müslüman dünyasında kötü idarecilerin var olduğu reddedilemez. Ve bunların olduğu yerlerde hem Müslümanlar hem de gayri müslimler eziyet çekmişlerdir. Bununla birlikte, İslâm tarihinin hiçbir yerinde inançlarına bağlılıklarından dolayı hiçbir gayrimüslim herhangi bir takibata ya da zulme mâruz kalmamıştır. Onları koruyan hukuk sistemi, Müslümanlara Allah'tan gelen ve O'nun koruması altındaki bir yasa olarak kabul edilir.
Hz. Peygamber daha önce uyarmıştır: "Kim bir zımmi'ye (İslâm Devleti'nin himayesinde ve tâbiiyetinde olan gayri müslimi) baskı ve zulüm uygularsa Hesap Günü'nde elim iki yakasında olacaktır."
İslâm'dan başka hiçbir din ya da sistem dinî azınlıkları hiçbir zaman daha iyi bir bakışla değerlendirip onları her iki tarafa da en az zarar verecek şekilde çoğunluğun akışına uydurmamış, ya da onlara İslâm'ın yaptığı gibi adalet ve güzellikle davranmamıştır. Haddi zâtında bunu hiçbiri başaramazdı.
İslâm, başka hiçbir dinin veya sosyal sistemin çözemediği bir alanda başarıya ulaşmış, eşsiz tatbikatını göstermiştir. Çünkü İlâhî öğretisi Allah'ın Hak ve Tek olduğunu, her insanın İslâm fıtratı üzerine doğduğunu söyler. Bu da bütün dinlerin, hanif geleneğinin, Sâbi'liğin, Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın temel esasıdır.
Millî bir devlet olmaktan öte, İslâm Devleti, içinde ister bir milletten ya da birçok milletlerden olsun birçok dinî topluluğun barış içinde bir arada yaşadığı bir dünya düzenidir. Her dinî grubun meşruiyetini kabul eden evrensel bir Pax Islamica'âa ve her birine kendi hayatını kendi dinî esaslarına göre düzenleme hakkı verir.
Milletler Cemiyeti'nden ve Birleşmiş Millet-ler'den üstündür, çünkü üyelik prensibi olarak millî egemenlik yerine dinî kimlik prensibini gözönüne almıştır. Anayasası herkes için geçerli olan ilâhî hükümlerdir, ve ona ister Müslüman ister gayrimüslim, herhangi biri tarafından bir Müslüman mahkemesinde müracaat edilebilir (İ. Râci ve L. Lâmia el-Farukî, İslâm Kültür Atlası, çev. M. Okan ve Zerrin Kibaroğlu, İnkılâb Yayınları, İstanbul 1991, sh. 213-224).
Allah'ın rasûlü Hz. Muhammed @'in inanç ve örnek hayatının eşsiz ve emsalsiz özelliklerinden biri, kayıtlarının tam mükemmellik ve durulukta bize ulaşmasıdır. Kuran, zamanın aşındırıcı etkisiyle herhangi bir değişime, çevirime, eklemeye veya tahrife uğramadan hâlâ Allah tarafından ona vahyedilen orijinal şeklindedir; sünnet ise râviler tarafından aktarıldığı şekliyle onun hayatının kayıdıdır. Aynı özelliği iddia edebilecek başka bir din veya sistem yoktur; çünkü bütün diğer inanç ve sistemler çeşitli biçimlerde tahrif edilmiş, değiştirilmiş, çevirilmiş veya eklemelere uğramıştır. Başka bir din veya sistem kendisine vahyedilen Allah'ın mesajını aslî dil ve formunda korumayı başaramamıştır. Bu dinlerin
mensupları da varolan kutsal metinlerin peygamberlerine vahyediien esas kitapların hakiki ve güvenilir tercümeleri olduğunu öne sürmezler. Rasûl Muhammed @'e vahyedilen Kıır'ân dışında vahyedİImiş herhangi bir kitabın hakikiliğini ispatlayacak tarihî bir delil yoktur. İsa Peygamber'in hayat ve öğretilerinin kaydı ve Kur'ân'dan önceki son kitap olan İncil bile orijinal lisanıyla mevcut değildir. Öğreti ve olaylarından herhangi birinin hakikiliği hakkında açıklık getirmeyen kopyaları çeşitli dillerde mevcuttur. İngilizce olan İncil, havariler tarafından anlatıldığı şekliyle İsa peygamber ile ilgili hikâyelerin kolleksiyonu gibi gözükmektedir.
"Bu yüzden, kutsal metinlerin bir kolleksiyonu olan Yeni Ahit, havariler döneminin tasarlanmamış ve beklenmedik bir ürünüdür. İlk ümitlerin gerçekleşmesi sonraki tarihlere ertelenirken ilk yüzyılın coşkusu yatıştı; ancak geride, değişen bir dünyada ve değişen bir şiddette de olsa ilk havarilerden Öğrendikleri inanç ve idealleri aziz tutmaya hâlâ devam eden geniş ve yaygın inananlar topluluğu bıraktı. Yeni Ahit'in oluşturulması bize, Hıristiyan Toplumun kabul edilmiş havari yazılarına başvurarak kendini dağılmaktan nasıl koruduğunu gösterir.
"Kilise yasasının esas sınırları son ve kesin şekilde dördüncü yüzyıla kadar çizilmemiş olmasına rağmen, araştırmalarımız Yeni Ahit'in ikinci yüzyılın sonuna doğru düşüncede çoktan tamamlandığını ortaya koymaktadır.
"Daha Önce de gördüğümüz gibi, ilk dönem Hıristiyanlarının kutsal metne ilavede bulunma düşünceleri yoktu. Çoğu Yahudi idi; hepsi de tıpkı Yahudiler gibi Eski Ahit'in otoritesini kabullenmişti. Ancak Eski Ahit'e ilave olarak Kilise, çok erken dönemlerden itibaren yazılı formda mevcut bulunan kendine ait metinlere de sahipti. İkinci yüzyılın Yeni Ahit'ine malzeme sağlayan bu metinler şunlardır:
1- İsa peygamberin sözleri;
2- Havari mektupları-oniki havariye ve diğer havarilere otorite verir;
3- Kehanetler-havariler döneminde Hıristiyan kutsal metnine belki de en sadık yaklaşım, bir örneği sonunda kilise yasasına katılan kehanet idi. Apolcalypse (İncil'in son kitabi)'mn yazarı bu çalışma için kendisine doğrudan vahiy nisbet etmektedir;
4- Kilise Düzeni- son olarak İsa'nın öğretisini oniki havari aracılığıyla sunduğu iddia edilen bir çalışmayı, Didache'yi zikredebiliriz.
"On iki ve on üçüncü yüzyıllar İle 14, yüzyılın ilk dönemlerinde elbette İncil çevirileri vardı, ancak bunların hepsi Fransızca idi; bölüm halinde de olsa İngilizce İncil 1525 yılından, bütün halinde 1535'den, ve İngiltere'de 1538'den Önce yayınlanmadı... 1516'da Eras-mus kendisine has yeni bir Latince versiyonla birlikte Yeni Ahit'i Yunanca yayınladı; Eski Ahit'in İbrani dilindeki metni 1488 yılı gibi eski tarihte yayınlanmıştı.
"İngilizce'nin konuşulduğu yerlerde 'Yetki Verilmiş Versiyon' diye kabullenilen İngilizce İncil 1604'de başlanıp 1611'de yayınlanan Bishop İncili'nin gözden geçirilip tashih edilmiş halidir." (Encyclopaedia Britannica, c. III, sh. 513-533, Londra).
"Bible (İncil), Hıristiyan topluluk tarafından kutsal olarak tanınan ve inançlarının temelinde yer alan vahyin yazılı kayıtlarını buldukları kitaplar kolleksiyonuna verilen isimdir." {Encyclopaedia Britannica, sh. 499).
Britannica Ansiklopedisi tarafından yapılan İncil'in bu kısa tanımı, Hıristiyan ve Yahudilere ait bu dinî kitabın nitelik ve içeriğini açıkça göstermektedir. Diğer dini kitapların durumu bundan daha kötüdür. Bunlar, liderleri ve peygamberlerinin ayrıntılı hayatları veya metin için herhangi bir tarihi hakikilik bulundurmaksızın liderleri ve peygamberlerinin çalışmalarının kayıtları ve öykülerini içeren koli eksi yonlardan başka bir şey değildir.
İsa peygamberin hayatı bile çoğunlukla esrar perdesi altında gizlidir. Doğduğu ortam ile ilgili çok az ayrıntı bilinmektedir; sonra bir boşluk vardır ve onu sonraki buluşumuzda olgunluğa erip "Dağdaki vaaz"da olduğu gibi tebliğe başlar; ardından İncil onun çarmıha gerilişini anlatır. Tarih açısından bilindiği kadarıyla bu kısa hayatı boyunca onun öğretileri genellikle insan hayatının manevî ve ahlâkî yönü ile ilgilidir. Hayatın karmaşık ameli problemleri ve bunların çözümleri hakkında hiçbir şey barındırmaz; sosyal düzeyde İnsan ilişkilerini düzenleyecek rehber kaideler içermez.
Kısaca, bütün diğer dinlerin kutsal kitapları yalnızca metin açısından orjinalliklerini kaybetmekle kalmayıp beraberinde liderlerinin, havarilerin ve bilginlerinin sözlerini ve öykülerini içeren kolleksiyonlara dönüşmüşlerdir; bu nitelikleriyle Allah'ın Kelâmı veya Allah'ın vahyedilmiş mesajı oldukları öne sürülemez ve sürülmez. Bu yüzden, ne bu dinlerin takipçilerinden biri haklı olarak insanlık için İlahi Rehberliğin hâmili olduğunu iddia edebilir, ne de hayatları hakkındaki bilgi bu kadar üstünkörü ve inanılmaz olan liderleri veya peygamberleri yeryüzünün halklarına misal olabilir.
Keza, diğer dinlerin peygamber ve liderleri öğretilerinin bütün insanlığa şamil olduğunu asla iddia etmediler. Sadece kendi kabilesinin, kentinin veya ülkesinin insanına kendi zamanlarıyla bağlantılı sınırlı problemlerinin çözümünde rehberlik etmeye geldiler. Kendilerinin örnek hayatlarının gelecek bütün zamanların bütün insanlarınca takip edilmesi gerekli mükemmel bir örnek olduğunu da ileri sürmediler. Bu iddia ve taleplerden hiçbirisi bu peygamberler veya onların kitapları tarafından herhangi bir şekilde öne sürülmemiştir.
Kur'ân'da zikredildiği gibi (3: 49, 43; 59), İsa peygamber dağılmış İsrail kabilelerini bir araya toplayıp kurtuluşa erdirmek için geldiğini açıkça ve özellikle ifade etmiştir. İsa peygamber İncil'i yaymak için havarilerini göndereceği zaman onlara İsrail kabilelerine mensup olmayanlara gitmemelerini, kendisinin "İsrail'in kayıp koyununu" bulmaya geldiğini söylemiştir. Benzer şekilde, Musa peygamber de Kur'ân'da ifade edildiği gibi İsrail halkına yardım ve rehberlik etmek için gönderilmiştir (17: 2, 20: 47).
Rasul Muhammed @ bütün insanlığa yol göstermek için gönderilmiştir. Kur'ân-ı Ke-rim'e göre kendi vazifesini şu sözlerle ilan etmiştir:
"Ey insanlar, ben Allah'ın sizin hepinize gönderdiği bir elçisiyim. Göklerin ve yerin mülkü yalnız O'nundur." (7: 158).
"De ki: 'Ey insanlar, gerçekten ben sizin için yalnızca bir uyarıcı-korkutucuyum.' İman edip de sâlih amellerde bulunanlar, onlar için bir bağışlanma (mağfiret) ve üstün bir rızık vardır. Ayetlerimiz konusunda (başkalarını) acze düşürücü çabalar harcayanlar, onlar da alevli ateşin halkıdır." (22: 49-51).
Rasul Muhammed @'e hem insanları hidayete erdirecek bir Kitap verilmiş, hem de İyilik ve adalet üzre insanları terbiye edip eğitmek ve ardından bu temeller üzerine sosyal bir düzen kurmak için gönderilmiştir:
"Andolsun ki Allah, mü'minlere, kendi içlerinden, kendilerine Allah'ın ayetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara Kitabı ve hikmeti Öğreten bir elçi göndermekle lütufta bulunmuştur. Ondan önce ise, apaçık bir sapıklık içindeydiler." (3: 164).
Bu Kur'ân ayeti, Rasûlullah @'in amaç, görev ve fonksiyonunun niteliği, içeriği ve alanını net bir şekilde açıklamaktadır. İnsanların terbiyesi, eğitimi ve arınmasında Rasul @'ün kişiliği ve örnekliğinin rolü önemli ve baskın gözükmektedir.
Kur'ân-ı Kerim bunu kuvvetle vurgulayarak şu sözlerle belirtir:
"Andolsun, sizin için, sizlerden Allah'ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için Allah'ın Rasulü'nde güzel bir örnek (usvet'ün-hasene) vardır." (33: 21).
Böylece Kur'ân ve Rasul'ün Sünneti (örnek hayatı) bütün zamanlar ve bütün insanlar için daimi hidayet kaynağıdır. Bu, Rasûlullah @'in Allah'ın son elçisi olması ve Allah'ın insanlara mesajının onunla mükemmelleştiril-mesi sebebiyledir.
"Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi de tamamladım ve size din olarak İslâm'ı seçip-beğendim." (5: 3).
Bu ayet-i kerime açık ve kesin olarak üç şeyi ifade eder. İlk olarak, insanoğlu için din Rasul Muhammed @'in mesajı ile mükemmel hale getirilmiştir. Diğer bir ifadeyle, serpilen bir kültür ve medeniyetin büyümesi, gelişmesi ve ilerlemesi için tam bir düşünce ve uygulama sistemi sağlayarak ebedî bir din için gerekli ve esaslı bütün unsur ve şartları ihtiva eder. Aynı zamanda, insanların istikbalde karşılaşabilecekleri problem, sorun, karmaşa ve güçlükleri çözmelerinde onlara yardım edecek metot ve prensipleri de beraberinde taşır. Bu yüzden, yeni bir ilahi rehberlik formuna veya elçisine ihtiyaç duyulmaz.
İkinci olarak, Allah'ın insanlar İçin nimet ve ihsanı Rasûlullah @ ile tamamlanmıştır. Allah'ın nimetinin tamamlanması, insanoğlu için ilahi rehberliğin kemale erdirilip tamamlanmasına işaret eder. İnsanlara salık verilen Allah'ın Yolu (din), Rasul Muhammed @ ile mükemmelliğe erişmiştir ve kendisine birşey ilave edilmesine veya kendisinden birşey çıkarılmasına ihtiyaç duymaz. İnsanlığın doğru bir şekilde rehberliği için esaslı ve gerekli sayılan herşey Kur'ân ve Sünnet'te mevcuttur ve artık insanın başka bir klavuz aramasına gerek yoktur. Bu nimet İslâm'dır.
Üçüncü olarak, tüm insanlara önerilen hayat tarzı, kulları için Allah tarafından seçilip uygun görülen İslâm'dır. Bu; Nuh, İbrahim, İsmail, İshak, Musa ve İsa @ peygamberler dahil Allah'ın bütün elçilerinin hayat tarzıdır. Hepsi İslâm kelimesinin ifade ettiği gibi hayatlarını Allah'a teslim etmiştir.
''O: 'Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin' diye dinden Nuh'a vasiyet ettiğimizi, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya vasiyet ettiğimizi sizin için de şeriat kıldı." (42: 13).
"Nuh'a ve ondan sonraki peygamberlere vah-yettiğimiz gibi, sana da vahyettik. Nitekim İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, torunlarına, İsa'ya, Eyyûb'a, Yunus'a, Harun'a ve Süleyman'a da vahyetmiş ve Davud'a da Zebur'u vermiştik." (4: 163).
Bu âyet-i kerimeler Allah'ın bütün elçilerinin hayat şeklini, kendileri için Allah tarafından uygun görülen ve hepsina h[|tfriien İslâm olduğunu; ancak daha sonEl aamberlerinin ne dediğine dair insanlarırj fırında ihtilafa
Rasûlullahın aslî Mesajı Tarih Önünde Kaydedilmiştir 465
düştüklerini açıkça ortaya koymaktadır. Kur'ân bu ihtîlafdan şu şekilde bahseder:
"...Kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra, sırf aralarındaki aşırılık yüzünden ayrılığa düştüler..." (3: 19). "Onlar, kendilerine ilim geldikten sonra sâdece aralarındaki çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler..." (42: 14).
Zikredilen bu Kur'ân ayetleri, İslâm (Allah'ın iradesine teslim olmak)'dan başka bir hayat tarzının O'nun tarafından kabul edilemez olduğunu da belirtmektedir. Bu Âl-İ İmrân sûresi'nin şu ayeti ile de teyit edilir:
"Kim İslâm'dan başka bir din ararsa, (bilsin ki o din) ondan kabul edilmeyecek ve o, âhi-rette de kaybedenlerden olacaktır." (3: 85).
Bu değerlendirmelerin ışığında, insanoğlunun rehberliği için gerekli bütün unsurları İçeren yegane hayat tarzının Hz. Muhammed @'in öğretileri olduğu bütünüyle açıktır:
1- Modern çağın eşiğinde doğan ve kendisine vahyedilen Kitabı hala özgün dili ve orijinal formunda mevcut bulunan tek peygamber odur.
2- Allah'ın vahyettiği kitaplar içerisinde dokunulup bozulmamış ve tarihî açıdan hakiki tek kitap Kur'ân'dır.
3- Rasûlullah @, Allah'ın elçileri arasında bütün hayatı ve öğretilerinin kaydının detaylı bir şekilde muhafaza edildiği tek peygamberdir.
4- Onun öğretisi ve mesajı eksiksiz olup mükemmel, kapsamlı ve uygulanabilirdir; maddî, manevî, ahlâkî, iktisadî, sosyal, kültürel ve siyasî yönler dahil beşikten mezara bütün insanlık için eksiksiz bir hayat nizamı içerir.
5- Onun Öğretisi; zeval bulmuş, bozulmuş ve kuvvetten düşmüşbir hâle düşmemesi, tersine câri sosyal ve çevresindeki ihtiyaçlarla anlaşması için hayat sistemlerine uygun ve gerekli uyarlamaları yaparak istikbalin ihtiyaç ve taleplerini karşılayacak prensip ve kuralları da sağlar.
6- Rasul Muhammed @'in miras bıraktığı İslâm sistemi, ahlâkî ve manevî olduğu kadar dünyevî bütün sorunlarını çözmekte insanlığa sahih rehberlik sağlayabilecek tek güvenilir hayat nizamıdır. Çünkü hem bütün yönleriyle mükemmel, insan hayatım bütünüyle kapsayıcı hem de et ve kandan oluşan kadın ve erkeğin problemleriyle meşgul olan en pratik hayat nizamıdır.
Rasûlullah @, kendisinden önce gönderilen diğer peygamberler gibi Kur'ân öğretisinin ışığında insanları doğru yola iletmek için bir insan ve Allah'ın bir elçisi olarak gönderilmiştir. Kur'ân-ı Kerim bu gerçeği şu ifadelerle açıkça belirtir:
"Her ümmetin bir elçisi vardır." (10: 47).
"Andolsun, senden Önce. evvelki(millet)lerin kolları içine de elçiler gönderdik." (15: 10).
"Biz senden önce de kendilerine vahyettiği-miz erkekler dışında elçi göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, o halde zikir ehline sorun." (21:7):
"Nuh'a ve ondan sonraki peygamberlere vah-yettiğimiz gibi, sana da vahyettik. Nitekim İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, torunlarına, İsa'ya, Eyyûb'a, Yunus'a, Harun'a ve Süleyman'a da vahyetmiş ve Davud'a da Zebur'u vermiştik." (4: 163).
Muhammed @'in elçi olarak tayini şu sözlerle ilan edilir:
"Ey insanlar! Şüphesiz peygamber size Rab-binizden gerçeği getirdi. Kendi hayrınıza olarak (ona) inanın. Eğer İnkâr ederseniz, bilin ki-, göklerde ve yede olanlar Allah'ındır. Allah, bilendir ve hikmet sahibidir." (4: 170).
"Muhammed, sâdece bir elçidir. Ondan Önce de nice elçiler gelip-geçmiştİr." (3: 144).
Gerçek rehberliğin, insanlığı doğru hayat tarzına ileten ve insanoğluna ebedî güven ve muvaffakiyeti garanti eden Allah'ın hidayeti olduğu Kur'ân'da sarih olarak beyan edilir.
"De ki: 'Kuşkusuz doğru yol, Allah'ın (gösterdiği) dosdoğru yoldur." (2: 120),
Burada Arapça hidayet kelimesi; feraseti zihni görme gücünü, bilgiyi, eşyanın sahih ve hakiki anlamı ile maksadını seçip kavrama kabiliyetini geliştiren ilahi rehberlik anlamına gelir. İnsana, hayatta karşılaşabileceği her durum için hakikatin uygun ve sarih anlaşılmasını sağlar. Diğer bir ifadeyle, kişiye hak ile bâtıl arasında ayırım yapma ve farklı davranma gücü verir. Bu yüzden, doğru ve başarılı bir sona ileten, kesinlikle emin ve güvenli olan sıratsi müstakim anlamını da taşır.
Rasûlullah, kendisinden önceki diğer peygamberlere de verilen ilahi hidayet ile gönderilmiştir.
"O, sana Kitabı Hak ve kendinden öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi. O, Tevrat'ı ve İncil'i de indirdi. (Ki onlar)_B undan önce insanlar için bir hidayetti. Doğruyu yanlıştan ayıran (Furkan)ı da indirdi.' (3: 3-4).
Son Peygamber'in asli gaye ve hedefi, tıpkı Önceki peygamberler gibi insanları sırat-ı müstakime iletmekti. Kur'ân b.unu değişik yerlerde değişik şekillerde zikreder:
"Bu (Kur'ân), insanlara bir açıklama (beyan) ve bilhassa sakınanlar için bir hidayet ve öğüttür." (3: 138).
"İşte size Rabbinizden apaçık bir belge, bir hidayet ve bir rahmet gelmiştir. Allah'ın ayetlerini yalanlayandan ve (insanları) ondan alı-koyup-çevirenden daha zâlim kimdir?" (6: 157).
"De ki: 'Ey insanlar, kuşkusuz size Rabbİniz-den gerçek (hak) gelmiştir. Kim hidayete ulaşırsa, o, ancak kendi nefsi için hidayete ulaşmıştır. Kim de saparsa, o da, kendi aleyhine sapmıştır. Ben sizin üzerinizde bir vekil değilim.'" (10: 108).
"Biz Kitab'ı sana, herşeyin açıklayıcısı (veya bir beyanı), müslümanlara da bir hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik." (16: 89).
"Bunlar hikmetli (hüküm ve hikmet dolu) Kitabın ayetleridir. İhsanda bulunanlara bir hidayet ve bir rahmettir." (31: 2-3).
Bu Kur'ân ayetleri, ilk olarak, insanlar doğru yolu bulabilsinler, yanlış ve kötü yollara sapmasınlar diye, Allah'ın peygamberi aracılığıyla ilahi hidayeti dolanbaçsız ve sarih bir şekilde gönderdiğini gösterir. İkinci olarak, O'nun Rasulü ve Kitabı ile hakikatin insanlara apaçık sunulduğunu; yanlış ve kötüden ayırt edildiğini ve yanlışa düşülmesini önlemek için bu konuda hiçbir şüphe bırakılmadığım ısrarla belirtir. Üçüncüsü, Rasûlullah @ aracılığıyla gönderilen bu beyanın, Allah'tan kullarına bir öğüt, bir tavsiye ve bir uyarı olduğunu bildirir. Bu beyan, hür iradeleri İle kendisini kabul edenler için hidayet, rahmet ve müjde kaynağıdır. Dördüncüsü, hidayetini kabul edenlerin, onları edebî güvenlik ve başarı amaçlarına şüphesiz iletecek sırat-ı müstakimi bulacaklarını vaad eder.
Beşinci olarak, yukarıda zikredilen Kur'ân ayetleri, bu hidayetin kabul veya reddinden kaynaklanan bütün kazanç ve kayıplara yine kişinin kendisinin katlanacağına dikkat çeker. Kim, bu hidayeti reddeden kişiden daha fazla kendi nefsine zulmedebilir? Kim, sırât-ı müstakîmden sapan kişiden daha fazla kendine haksızlık yapabilir? Altıncısı, bu hidayeti ya da içerdiği doğru yolu izlemeye insanları* zorlamanın Rasûlullah @'in görev ve fonksiyonu olmadığını, onun bu tür işlerinde insanlara vekil tayin edilmediğini ısrarla İfade eder. Onun görev ve fonksiyonu; hak ve doğru, yalan ve yanlıştan bütünüyle azad olacak ve bu hususta insanların zihninde hiç bir şüphe kalmayacak şekilde Rabbi'nin mesajını sadelik ve açıklıkla iletmektir. Yedincisi, mesajı dinleyip incelemek, doğruluğunu ve yararlarını tartmak ve ardından da kendi iyiliği için kabul etmek veya kendi kaybı uğruna
reddetmek fiillerinin bütünüyle her ferdin kendisine bağlı olduğu anlatılır. Her insanın bu kendi kararı bu dünyadaki yaşantısını ve kaderini etkileyecektir. Bu yüzden, Rablerin-den gelen rahmet ve müjdeden başka bir şey olmayan bu ilahi hidayeti tasdik veya reddetme hususunda büyük bir dikkat, itina ve tefekkür ile karar vermek her fert için oldukça önemlidir. Bu konuda yanlış bir karara ulaşıldığında, atılacak her adım, dönüşü olmayan ana ulaşana kadar kişiyi doğru yoldan daha da uzaklaştıracaktır. Yanlış bir karar, yani mesajın kabul edilmemesi, ebedî hayatta insanın akıbetini bütünüyle berbat edebilir.
Kur'ân-ı Kerîm ilahi hidayetin niteliğini ve kapsamını açıklamada kendine farklı bir üsluba sahiptir. Değişik yerlerde farklı ifadeler kullanır. Bazan, aşağıdaki âyetlerde/»lduğu gibi, 'doğru ve dümdüz yol' anlamındaki 'Sırât-ı Müstakîm ile ilahi hidayeti kasteder:
"Gerçekten Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O'na ibadet edin. Dost doğru olan yol işte budur." (3: 51).
"Böylece sana da biz kendi emrimizden bir ruh vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmiyordun. Ancak biz onu bir nur kıldık; onunla kullarımızdan dilediklerimizi hidayete erdiririz. Hiç şüphesiz sen, dosdoğru olan bir yola, göklerde ve yerde bulunanların tümü kendisine ait olan Allah'ın yoluna yöneltip-iletiyorsun. Haberiniz olsun; işler Allah'a döner." (42: 52-53).
"Kendilerine ilim verilenler ise, Rabbinden sana indirilenin hakkın ta kendisi olduğunu ve üstün, güçlü, Övülmeye lâyık olan (Al-lah)ın yoluna yöneltip-ilettiğini görmektedirler." (34: 6).
"Bu benim dosdoğru olan yolumdur, şu halde ona uyun. Sizi O'nun yolundan ayıracak (başka) yollara uymayın. Bununla size vasiyet ettik, umulur ki korkup-sakınırsınız." (6: 153).
"Elif, Lâm, Râ. Bu bir Kitaptır ki, Rabbinin izniyle insanları karanlıklardan nura, O güçlü ve övgüye lâyık olanın yoluna çıkarman için onu sana indirdik." (14: 1).
"De ki: 'Rabbim gerçekten beni doğru bir yola iletti, dimdik duran bir dine, İbrahim'in ha-nif (muvahhid) dinine... O müşriklerden değildi." (6: 161), Bu ve benzeri pek çok Kur'ân ayeti insanı dosdoğru yola, İbrahim peygamberin ve diğer bütün peygamberlerin izlediği Allah'ın yoluna davet eder; yanlış, çarpık ve kötü hayat tarzlarına sapmalarına yol açacak şekilde karanlıkta bırakmamak için. Bu ayet-i kerimelerden çıkarılabilecek temel dersler şunlardır:
1- Dosdoğru ve düzgün tek yol Rasûlullah @'a vahyedilen yoldur.
2- Kur'ân; insanları cehalet ve kötülüğün karanlık vadilerinden, dosdoğru ve düzgün tek yol olan Allah'ın yoluna ileten Allah'dan bir nurdur.
3- İlim sahipleri, onun Rablerinden gelen hak olduğuna ve insanları Allah'ın yoluna ileteceğine şehadet ederler.
4- O, Rabbinden Rasûlullah @'a vahyedilen yegane dosdoğru yoldur ve hidayeti arayan onu izlemeli, kendisini Rabbinin yüce ve dosdoğru yolundan uzaklara sürek-leyecek diğer yollara kapılmamalıdır.
5- Bu çağrı, Rabblerinin kendilerine emridir; İtaat eder ve bu yolu izlerlerse, şüphesiz hakka tâbi doğrulardan olacaktır.
Kuşkusuz bu ayetler, insanları Allah'ın yoluna, onları yalnızca kötülük ve cehaletin karanlığından iyilik ve bilginin aydınlığına iletmekle kalmayan, beraberinde Allah'ın rızasına da yaklaştıran dosdoğru ve düzgün tek yola davet eder.
Sırât-ı müstakim, Kur'ân tarafından çeşitli şekillerde isimlendirilir; ancak hepsi de dosdoğru ve düzgün yol anlamını taşır. Sâd sûresi'nde Allah'a ileten "doğru yol" anlamında Arapça sevai's-sırat kelimeleriyle karşılaşırız (38: 22 ve 2: 108, 5: 12, 5: 80). Tâhâ sûresi'nde "dümdüz yol" anlamında sıran 's-seviy kelimeleri mevcuttur (20: 135). Maide sûresfnde ise insanları karanlıklardan nura çıkaran ve dosdoğru yola ileten "emniyet ve barış yolu" anlamında subule's-selam vardır (5: 16). Bazen d "Rabbinin yolu" (sebilü'r rabbike) şeklinde nitelenir:
"Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin, yolundan sapanı bilendir; hidayete ereni de bilendir." (16: 125).
Bu ayet-i kerimede, müslümanların insanları Allah'ın yoluna; güzel ve hoş sözler ile oldukça nazik bir yol izleyerek, makul ve ikna edici delilleri sunarak; saadetleri için ilgilenip samimiyetlerini bütünüyle gösterecek mümkün olabilen en iyi biçimde davet etmeleri Öğütlenir.
Birçok ayette dosdoğru yol "Allah'ın Yolu" (sebilullah) olarak adlandırılır (3: 99, 4: 160: 4: 167, 5: 77, 8: 47, 47: 4). Bazı yerlerde, dosdoğru yol veya Allah'ın yolu, 'uygun, makul ve düzgün yol' anlamına gelen sebiiu'r rûşd şeklinde kullanılır (7: 146). Değişik isimlerle de olsa bütün bu ayetler, insanları, kendi iyiliklerini düşünmeye; kendisi düzgün, dosdoğru ve emin olan ve emniyet ile başarıya ileten sırât-ı müstakimi izleyerek doğru hareket yönünü benimsemeye davet eder. Bu yol, bütün insanların Rabbi ve Hükümranı olan Allah tarafından Rasulü @'ne vahyedilmİş ve Rasûlullah @ tarafından gösterilerek açıklanmıştır. Emniyet, başarı ve refah bu hayat tarzını izlemekle elde edilir. Bütün diğer hayat şekilleri bâtıl, çarpık ve adaletsizdir; bunları izlemek hem insanların kendi menfaatlerine zarar verir, hem de onları Rabblerinin yolundan ötelere, karanlığın ve unutulmuşluğun dünyasına temelli götürür. Bu ebedî bir kayıptır.
Kur'ân İnsanları kötü yolların tuzaklarına düşüp ebediyyen bu yollarda başıboş dolanmaya karşı uyanık olmaları için uyarır:
"Bu benim dosdoğru olan yolumdur, şu halde ona uyun. Sizi O'nun yolundan ayıracak (başka) yollara uymayın. Bununla size vasiyet ettik, umulur ki korkup sakınırsınız." (6: 153).
Kişinin, şayet O'nun uyarılarına dikkat etmezse kötü yollara düşmesi muhtemeldir:
"Suçlu-günahkârların yolu apaçık ortaya çıksın diye, âyetlerimizi İşte böyle birer birer açıklıyoruz." (6: 55).
Kur'ân, dosdoğru yoldan sapan önceki kavimlerin akıbetlerini de hatırlatır: "Âd'ı ve Semûd'u da (helak ettik). Bu oturdukları yerlerden size belli olmaktadır. Şeytan onlara yaptıkları işleri süsleyip onları yoldan çıkardı. Oysa bakıp ibret alabilirlerdi (ama almadılar)." (29: 38).
Böylece Kur'ân, değişik yollarla ve değişik ifade biçimleriyle insanların, geçici dünya hayatının gösteriş ve parıltılarının ardındaki hakikati ve hayatın gerçeklerini anlamaları için çabalar. Bütün bunların nihai amacı, in-
sanları, bizzat kendi hevalarınca oluşturulmuş tuzaklara düşmekten ya da günahkâr kimselerin gizli tertipleri ile yanlış yönlendirilmekten ve bu suretle de Allah'ın Rasulü @ tarafından gösterilen dosdoğru yoldan sapmaktan korumaktır. Allah'ın Rasulü @'nü iyilik, doğruluk ve adalet yolunu öğreten hida-yet-rehberlik ile göndermesi insanoğlunun kendi yararınadır. Kur'ân, tehlikede olanın bizzat kendi mutlulukları olduğunu insanlara anlatmak için bu gerçeği sık sık tekrarlar.
Ebu Zerri'l-Gıfârî, Rasûlullah @'in Rabbin-den rivayet ettiği Hadis-i kutside, yeryüzündeki bütün insanların faziletli veya şerir olmalarının Allah'a bir yarar veya zarar sağlamayacağını, O'nun rehberliğini kabul ya da red etmenin sonucuna katlanacak olanların bizzat insanların kendilerinin olacağını açıklıkla ortaya koyar:
"Ey kullanm, ben zulmü kendime haram kıldım, sizin aranızda da zulmü haram kıldım. O halde birbirinize zulmetmeyiniz.
"Ey kullarım, hidayette kıldıklarımdan başka hepiniz, dalâlettesiniz. O halde benden hidayet isteyin ki, size hidayet vereyim. Ey kullarım, benim duyurduklarımdan başka hepiniz açsınız. Öyle ise benden yiyecek isteyin ki size yiyecek vereyim. Ey kullarım, benim giydirdiklerimden başka hepiniz çıplaksınız. Öyle ise benden giyecek isteyin ki size giyecek vereyim. Ey kullanm, siz gece ve gündüz hata işliyorsunuz. Ben de bütün günahları affederim. Öyle ise benden af isteyin ki sizi affedeyim.
"Ey kullanm, siz bana zarar veremezsiniz ki, zarannız olsun. Yine siz bana fayda veremezsiniz ki, faydanız olsun. Ey kullanm, evvel geçenleriniz, sonra gelecek olanlannız, insanlarınız ve cinleriniz sizin aranızda en fâcir (isyankâr) adamın kalbi gibi olsalar, yine de mülkümden birşey eksilmez. Ey kullarım, evvel geçenleriniz, sonra gelecek olanlarınız, insanlarınız ve cinleriniz bir yerde dursalar da benden isteseler, ben de her birinize istediklerinizi versem, bu benim yanımdaki (ha-zinem)den bir şey eksiltmez. Ancak denize batırılan iğnenin eksilttiği gibi eksiltir.
"Ey kullanm, onlar sizin amellerinizdİr. Sizin hesabınıza onları ben zaptederim. Sonra onları size vereceğim. Kim hayır bulursa Allah'a hamdetsin. Kim de başka bir şey bulursa ke'n-dindendir; başkasını kınamasın." (Müslim).
Rivayet edilen bu kutsî hadis, İlahi hidayetin yalnızca insanların yararına gönderildiğini;
insanların ıslahı, başarısı ve refahı için son Peygamber @ tarafından olanca içtenlik, dürüstlük ve iyi niyet ile insanlara öğretildiğini gösterir.
İnsanların inançlarını istedikleri gibi pratiğe aktarabilecekleri ve huzurlu bir hayat sürdürebilecekleri âdil sistemin kurulması için dürüst ve muttaki fertlerin yardımlannın yanışı-ra bir peygamber de gereklidir. Ama bu, insanların genel eğitimini sağlayacak kusursuz karakter ve mükemmel tavırlı çalışanlardan oluşan yetenekli bir takımın hazır olabilmesi için seçkin kişilerin uygun terbiye ve eğitimine ihtiyaç duyar. Çünkü; Allah'tan korkup sakınan, dürüst ve faziletli kişiler olmaksızın toplumda adaletin ayakta tutulması başarılamaz. İşte bu yüzden, Allah'ın bütün Rasulleri en üstün karakter ve davranışa sahiptiler. Bütün Rasuller kendi örnek davranışlarıyla diğer insanları etkilemek ve böylece kendilerinden sonra davalarını devam ettirebilecek dürüst ve takvalı çalışanlardan meydana gelen bir ekibi yavaş yavaş hazırlamak zorundaydılar.
Aynı durum, Allah'ın yeryüzündeki son Ra-sulu Hz. Muhammed @ için de geçerliydi. Peygamberlik görevinde kendisine oldukça fazla yardımı dokunan mükemmel bir dürüstlük ve kişilik sahibi idi. Kuran onun bu mükemmel kişiliğinden de bahseder (68: 4). Rasülullah @, insanları eğitmek gayesiyle Allah tarafından gönderildiğini; kendisine iyi eğitimi bahşeden müteallimin Allah olduğunu; iyi davranışlarını mümkün olan en güzel biçimde yine O'nun öğrettiğini ifade etmiştir (Tirmizi). Rasülullah @ başka bir hadisinde de şöyle buyurmuştur: "Allah, en iyi davranış ve ahlâkı, daha yaratışında insana ilham etmiştir." (Tirmizî).
Bu vasıflar en mükemmel şekliyle Rasûlullah @'de mevcuttu ve yeryüzünde Allah'ın son elçisi olma görevini ifa etmeye bütünüyle ehil olduğunu gerek sözleri gerekse uygulamaları İle teyit etti. Eksiksiz kişilik vasıfları ve mükemmel davranışlarının izlerini, bu asil şahsiyet ve zarif davranış cevherlerini dünyanın diğer toplumlarına taşıyan yüzbinlerce izleyicisine bıraktı.
Ahlâkın kemale erdirilmesi, Rasûlullah @'in misyonunun asli gayelerinden biridir. Hakikatte, kişinin toplumdaki yerini belirleyen te-mel etken onun karakteridir. Ahlâkı olmayan fert, insan hayatının herhangi bir boyutunda bir dereceye ulaşamaz. Diğer insanların hayatlarını etkileyen ve hatta insanlık tarihindeki olayların akışını ve yönünü belirleyenler hep vasıflı kişilerdir. Şahsiyeti oluşmayan fert akıntıya kapılmış saman çöpü gibi hâdiselere kapılıp giderken kişiliği oturmuş, nitelikli fert olayları beraberine alıp tarihin akışını kendi gayretleri ile değiştirir.
İnsanlık tarihi ve düşünce hayatının incelenmesi, kişilik gücünün, kişiye ait hedef ve gayenin niteliği ve şiddeti ile belirlendiğini gösterir. Ferdin hedefi ne kadar asil ve yüce ise karakteri de o kadar güçlü ve mükemmeldir. Rasûlullah @'in karakterinin büyüklük ve muhteşemi iğ in in temelini kavramak için, insanın ve cinnin yaratılış gayesini şu sözlerle beyan eden Kur'ân'a başvurmalıyız:
"Ben, cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." (51: 56).
Diğer bir ifadeyle, Alllah'a itaat (kulluk) yaratılışın aslî gayesidir. Gerçekte bu, Allah'ın hakiki dinidir ki bu, İslâm olarak tesmiye edilir.
Allah'a ibadet, Kur'ânî ahlâkın kaynağıdır ve Allah'ın kulu olmayı kabullenen ferdin her hareketinin arkasındaki gerçek âmil güçtür. Rasûlullah @ Allah'a kulluğun mükemmel bir örneği olduğundan, hem söz hem de hareketleri ile Kur'ân ahlâkını somutlaştırmıştır. Bu yüzden, Rasûlullah @'in ahlâkı hakkında soru soran şahsa, hanımı Aişe Sıddık, "Onun ahlâkı Kur'ân'dır" cevabını vermiştir. Aİşe Sıddik'ın gerçekte kastettiği, Rasûlullah @'in pratik hayatta Kur'ân-ı Kerim'in nesnel bir göstergesini oluşturduğu idi. Diğer bir ifadeyle, O, Kur'ân öğretisinin canlı ve pratik simgesi idi. Topyekûn Allah'a kulluğu onun bütün hareketlerine yansımıştır. Bu yüzden hayatının her cephesinde davranışları; nezaket ve kabalık, sevgi ve nefret, bağışlama ve sertlik, azizlik ve sıkıştırmak gibi aşırı uçlar arasında kusursuz bir ılımlılığı temsil ederdi.
Gerçekte O, Kur'ân'da açıklanan bütün güzel vasıfları üzerinde barındıran mükemmel bir ahlâk ve kulluk timsaliydi. İman ve ihsan, tevekkül ve .takva, haşyet ve inabe, adalet ve itaat, ihlas ve vefa, sıdk ve kerem, şeceat ve istiğna, havf ve tevazu, gayret ve hamiyet, cüret ve azimet, kuvvet ve şevket, sabır ve sebat, nazm ve zabt, uhuvvet, cihad-ı müsel-sel ve amel-i sâlih, emri bi'l ma'ruf ve nehyi ani'l münker gibi bütün güzel ve övgüye lâyık nitelikleri Allah'a ibadetinin sonucudur.
Kur'ân-ı Kerim'de zikredilen bütün güzel ve asil nitelikler, Allah'ın kulunun (abdullah) asıl ayırdedici özellikleridir. Eğer biri gerçekten kul olamıyorsa; o, ne muttakidir, ne muh-sindir, ne sıddıktir, ne de mütevekkil. Kulluk o derece önemlidir ki, Allah tarafından peygamber seçilen her kişi için ilk zorunlu kural kılınmıştır. "Şüphesiz o (Nuh), bizim mümin olan kullarımızdandı." (37: 81); İbrahim peygamber (37: 111), Musa ve Harun peygamberler (37: 122), İlyas peygamber (37: 132) ve bütün peygamberler (37: 171) de Öyle. İbrahim, İshak ve Yakub peygamberler Allah'ın bütünüyle imanlı kulları idiler. Hepsi Allah'ın seçilmiş faziletli kulları arasındaydı. Hz. Mu-hammed @ de kendisinin Allah'ın bir kulu olduğunu şu sözlerle zikreder: "Ben de bir kulum ve Allah'ın kulunun yediği gibi yerim."
Bu husus, Isra ve Furkan sûrelerfnde şöyle İfade edilir:
"Bir kısım ayetlerimizi kendisine göstermek için kulu (Muhammed'i) bir gece Mescid-i Haram'dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa'ya götüren O (Allah) ne yücedir." (17: 1). "Alemlere uyarıcı-korkutucu olsun diye, Furkan (hakkı batıldan ayıran Kur'ân)ı kulu (Muhammed'e) indiren (Allah) ne yücedir." (25: 1).
Allah'ın bütün rahmeti, ihsanı ve lûtfu Rasûlullah @'de tamamlanmış ve onun hayat tarzı mükemmelleştirilmiştir. Bu yüzden, kulluk nimetinin ve bu nimetin vazgeçilmez yapı taşlan ile niteliklerinin Hz. Muhammed <§>'de tamamlanıp mükemmelleştirilmiş olması gerektiği sonucuna ulaşmak mümkündür. Diğer bir ifadeyle, yukarıda belirtilen kulluk vasıfları mükemmel şekilleriyle Peygamber @'in şahsında bulunmalıdır. Bu sebeple Rasûlullah "Beni en güzel şekilde yaratan ve bana güzel bir huy veren Allah'a hamdolsun." (Bey ha-ki), "Ben güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim." {Muvatta ve Müsned-i Ah-med) buyurmuştur. Bu, ilişkide bulunduğu kişilerin kendisini sevmesine yol açan en güzel şahsiyet ve mükemmel davranışlarla Ha-temü'l Enbiya Hz. Muhammed @'in donatıldığının açık bir göstergesidir. Kendisine en güzel şahsiyet vasıflarının bahsedilmesi daha önceki bölümlerde de açıklandığı üzere Rasûlullah @'in uygulamalarıyla teyid edilmiştir. Bu vasıflar; onun devlet başkanı, hâkim, askerî lider, kanun koyucu, yönetici, öğüt verici, tacir, baba, eş, ıslahatçı, eğitimci gibi alanlarda ortaya koyduğu çok değişik faaliyetleri esnasında oldukça farklı kişilerle olan ilişkilerinde açıkça gözlenir. Hayatın her yönünü kaplayan eşsiz mahiyette bir prensipler zincirini ardında bırakırken şahsen örnek oluşu ile bu prensiplerin güvenilirliğini, uygulanabilirliğini ve mükemmelliğini teyit etmiştir.
Hakikaten, kulluğun en güzel ve en mümtaz vasıflarını kendinde toplayan gerçek ve mükemmel bir "abdullah" idi. Dinî, iktisadî, sosyal, kültürel ve millî, milletlerarası seviyede siyasî meselelerde dahil olmak üzere insan faaliyetinin her sahasında bu vasıfları insanlara göstermiştir. Kısacası, bütün insanlık için mükemmel bir örnektir. Muhammed @ kadar farklı durum ve konumlarla muhatap olup da bütün prensiplerini, düsturlarını ve değerlerini, büyük oranda insanlığa yüzyıllar boyunca istifade edebilecekleri sosyal bir düzeni başarıyla kurup doğruluklarını ve güvenirliklerini ispatlayarak pratiğe aktaran başka bir insan tarihte yoktur.
İnsanoğlunun bütün hayatım kucaklayan yüce prensipleri öğreten, kendi uygulamaları ile bunları gösteren ve ardından bu ideallere dayanan sosyal bir sistemi kuran sadece Hate-mü'I Enbiya Hz. Muhammed @'dir.
İnsanoğlu, Allah'ın yarattıkları içerisinde en mükerremi ve ün üstünüdür (17; 70; 95: 4; 64: 3; 40: 64). Kendisi, çok özel lütuflarla sere flendiri İmi ştîr, Allah'ın yarattıklarının büyük bir çoğunluğu üzerinde kendisine üstünlük verilmiş (17: 70); yaratılmasının ardından ona Allah bizzat kendi ruhundan üflemiş (15: 29); kendisine meleklerin bile ulaşamadığı bilgiler bahşedilmiş (2: 31-32); meleklerin bile kendisine itaat etmesi emredilecek kadar mükemmel kılınmış (2: 34); cennetin bütün nimetleri orada kaldığı sürece hizmetine sunulmuş (2: 35); ve dünyaya geldiğinde de yeryüzü ve gökyüzünün bütün kaynaklarının yönetimi kendisine verilmiştir (2: 30).
Yeryüzünde adalet ve eşitlik temellerine dayanarak yaşayabilmesi için İnsanoğluna bütün bu farklı özellikler ırk, renk veya ulus ayrımı gözetilmeksizin verilmiştir. Yine kendisine, Allah'ın ilmi ve en iyi niteliklerle teçhiz edilmiş peygamberler vasıtasıyla ilahi hidayet sözü verilmiştir. Bu peygamberleri izleyen insanlar hayatta başarıya ulaşacaklar, reddedenler ise iflas edeceklerdir.
Rasûlullah @, insanlara hayatlarında rehberlik etmek üzere gönderilen peygamberlerin sonuncusudur. Kur'ân'da Rasul @'ün ahlâkını tüm insanlar için izlenmesi gerekli bir standart olarak değerlendirilir {68: 4).
Diğer bîr ifadeyle, peygamberler, insanların hayatlarını sâlih amel ilkesine göre düzenleyebilmeleri için adalet düzenini kurmakla görevlendirilmişler ve bu görevi yerine getirmelerinde kendilerine yardımcı olacak apaçık belgeler, kitap ve mizan ile donatılmışlardır. Gerçekte karakter; içerisinde hem bilgi ve söz ile uygulama açısından çelişki veya zıtlık bulunmayan, hem de kişinin zahiri hareketleri ile batini ruh hayatı ve vicdanı arasında herhangi bir çatışma barındırmayan; ilim ile amel, öz ve söz arasındaki mükemmel uyum ve ahengin diğer adıdır. Böylece kişilik herhangi bir karmaşa ve bölünme korkusu olmaksızın terbiye edilmiş olur kalır.
Bu tür bir ahlâkî hayat için bilginin doğruluğu ve kesinliği zaruridir. Sözleri ile fiilleri arasında bütünüyle uyum olsa bile, kişi eğer amellerini bilgi yerine cehalet üzerine şekillendirmiş ise kişiliği güzel bir ahlâkî niteliğe sahiptir denemez. Cehalet yanlışlık üzerine kurulu olduğundan bununla ilgili ve buna bağlı olan zahirî fiiller güzel ahlâkın ölçüsü olmak şöyle dursun, hakikatin bir göstergesi bile olamaz.
Allah tarafından istenilen karakter, bizzat kendi tarafından bahşedilen bilgiye dayanır. Allah, söz konusu karakterin inşaası ve yoğrulması için yalnızca yeterli bilgiyi vermekle yetinmemiş, beraberinde insanoğluna komple eğitim ve öğretim sistemi lütfetmiştir.
Genelde, her eğitim sistemi en az şu yedi cüz veya harcı kapsamalıdır:
1- Bilgi.
2- Öğretmen,
3- Kitap,
4- Kalem,
5- Eğitim,
6- Eğitim metodu,
7- Gaye.
İnsanlığın eğitimi ve ahlâkî karakterinin şekillenmesi için lüzumlu bütün bu unsurlar bizzat Allah tarafından ihsan edilmiştir. Diğer bir ifadeyle, insanın yaratıcısı aynı zamanda onun ilk Öğretmeni idi. İnsanın yaratılışından sonra onun eğitimiyle ilgili olarak Kur'ân şöyle buyurur:
"Ve Âdem'e isimlerin hepsini öğretti..." (2: 31).
İsimler anlamına gelen Arapça esma kelimesi oldukça şümullüdür ve nesnenin ismi onun bütün temel niteliklerini yansıttığı için her şeyin mükemmel ve eksiksiz bilgisini temsil eder. Bu yüzden isimlerin hepsini öğretmek, gayeleri ve hedefleri dahil her şeyin nasıl kabullenilip anlaşılacağını öğretmekle eşdeğerdedir. Yukardaki ayet Allah'ın tüm bu bilgiyi insana verdiğini gösterir. "Gerçekte, insanın nesneler hakkında sahip olduğu bütün havadis onlara isimler tahsis etme yeteneğine bağlıdır." İsimler, insanoğlunun nesnelerin belirtilerini ve niteliklerini, onların faydalı ve zararlı yönlerini vs. bilme kabiliyetlerini yansıtır.
Yine, halife kelimesi: insana yeryüzündeki görevini tamamlaması için gerekli olan her şeye ait mükemmel ve eksiksiz bilginin verildiğini göstermektedir. İlk peygamber Âdem @'den son peygamber Muhammed @'e kadar bütün nebiler birer öğretmen idiler ve kendi insanlarının eğitimi ve öğretimi için çağlarının ihtiyaç ve taleplerine uygun gerekli bilgi ve kabiliyetlerle donatılmışlardı. Kendilerine eğitim ve öğretimin usûl ve hedefleri de öğretilmişti.
Atak sûresi'nâe şu âyetlere rastlarız:
"Yaralan Rabbinin adıyla oku. O, insanı bir alâktan (embriyodan) yarattı. Oku, senin Rabbİn en büyük kerem sahibidir. Ki O, kalemle yazmayı öğretendir." (96: 1-4).
Bu ayetlerle kalem aracılığıyla insanın eğitimi ve öğretimi, insanın daha Önce sahip olmadığı bilginin ona verilişi zikredilmektedir. Kalem sûresi'nâe de şunları okuruz:
"Nun. Kaleme ve (kalemle) yazdıklarına an-dolsun."(68: 1).
Allah, burada anlam ve Önemini vurgulamak amacıyla kitap ve kalemi sadece zikretmekle kalmıyor, aynı zamanda her ikisi üzerine ye-mîn ediyor. Böylece bilginin asilliği ve yüceliğini insanoğluna gösteriyor.
Hadid sûresi'nde, peygamberler vasıtasıyla daha önce gönderilen ilahi hidayet ve eğitimin gerçek gayesi bizlere anlatılır:
"Andolsun, biz peygamberlerimizi apaçık olan belgelerle gönderdik ve insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye, onlarla birlikte Kitabı ve mizanı da indirdik." (57: 25).
Rasûlullah @'in fonksiyonları Bakara sûresinde detaylarıyla aktarılır:
"İçinizden size ayetlerimizi okuyacak, sizi arındıracak, size Kitap ve hikmeti Öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek bir peygamber gönderdik." (2: 151).
Bu âyet-i kerime, Rasûlullah @'in öğretmen olarak vazifesinin insanların bilmediklerini Kitab'dan Öğretmek olduğunu zikretmektedir. Ayette geçen arınma anlamındaki tezkiye kelimesi, bütün bu eğitim ve öğretimin asıl gaye ve hedefinin insanlarda güzel karakter ve davranış tarzı geliştirmek olduğunu göstermektedir, Hikmet; insanlara Kur'ân'ı Öğretmekte ve ardından kendi rehberliği altında onları tejc başlarına Kitab bilgisini anlayacak düzeye getirmekte yardımcı olması için Rasûlullah @'e verilen ve Kur'ân'da ortaya konan anlayış, Öngörü ve basirettir.
Rasûlullah @ tarafından uygulanılan eğitim metodu bu hikmete dayanır. O, yalnızca Kitap bilgisini kulaklara taşımakla, gözler Önünde süsleyip güzelleştirmekle veya ashabının zihinlerine nakşetmekle yetinmedi; bütün bunların yamsıra, büyük bir anlayış ve hikmetle, ilim ve amelin birlikte ayrılmaz bir bütün oluşturmasını sağlayacak şekilde Kitap ilmini, karakter ve faaliyetlerin ruhu ve temeli kılmıştır. Bu, lüzumlu cüzleri yalnızca bira-raya getirmekten ziyade onları harmanlayıp yoğurmaktı. Nasıl sadece una su ilave etmekle ekmek yapmak için gerekli olan karışımı üretmek mümkün değilse, elemek yapımına hazır oluncaya kadar su ve unu karıştırıp yoğurmak gerekliyse, - benzer şekilde bilgiyi duyma ve işitme organları vasıtasıyla iletmek de insanı eğitmek için yeterli değildir. Bilginin, bilgi ve karakterin birleşip yekdiğerinden ayrılmamasını sağlayacak bir tarzda kişinin bütün benliğine ve ruhunun derinliklerine nakşedilmesi gereklidir. Karakterlerin şekillenmesi için Allah'ın Rasulü @ eğitim araçlarını bu yolla hikmetli bir tarzda kullanmış, ruhların arınmasını sağlayarak insanları en yüce ahlâkî mükemmelliğe ulaştırmıştır. Bir başka ifadeyle, insanlara Kur'ân'm sadece sözlerini Öğretmekten daha çok, onların Kur'ân öğretisinin ruhunu ve esasını anlamaları için çaba sarfetmiştİr.
Rasul @'ün yöntemindeki bu şahsA cüz, öğretiyi insanların kalplerinin derinliklerine taşımıştır. Öyle ki, ilim ve karakterleri, özleri ve sözleri arasındaki komple uyum ve ahengi yansıtan yekpare bir birliği oluşturdular. Böylece Allah'ın Rasulü (5), karakterleri oluşturup, geliştirmek için eğitim araçları ve öğretim ile hikmeti birbirine kaynaştırmış; ardından ruhları arındırarak onları en yüce ahlâkî olgunluğaeriştirmiştir.
Karakter ve tavır oluşturmakta Peygamber @ tarafından kullanılan eğitim metodu, sade sözlü öğretim, öğüt ve tenbihden çok uygulamalı örneklere dayanmaktaydı. Bizzat kendi hayatı bütünüyle eksikliklerden, çelişkilerden ve zıtlıklardan azade idi. İnsanlara açıkladığı her ahlâkî prensibi kendi yaşantısıyla ve kurduğu sosyal sistem gözler Önüne koymuştur.
Yukarıda zikredilen âyetler, oluşumu için gerekli her harcı ile birlikte bütün ahlâkî eğitim sistemin ve ahlâkî ilkelerin Allah tarafından ortaya konduğunu göstermektedir. Peygamberler insanlığın gerçek eğitimcileridirler ve kendilerine verilen Kitap, hikmet ile mizan bütünüyle eğitim teçhizatıdır. Bu eğitimin amaç ve hedefi ferdin karakterinin oluşturulup eğitiminin sağlanması yani ruhun arınma-sıdır.
Söz konusu eğitim ve öğretimin ilk hedefi ahlâkî değerlerin öğretilmesi ise de son hedefi, Hadîd sûresi'nm yukarıda aktardan ayetine (57: 25) göre, vaz geçilmez bir parçası olduğu adaleti ayakta tutmaktır.
Bu eğitim, insanlar arasında adaleti hakim kılmak şeklinde özetlenebilecek gerçek hedef için sadece bir vasıtadır, karakterin terbiyesi sağlanmadan adalet sistemini oluşturmak mümkün değildir; adalet sağlanmadan da insanlık saldırı, zulüm, çürüme, çatışma ve kargaşa gibi kötülüklerden kurtulamaz.
Burada şu soru ortaya çıkmaktadır: Şayet her Peygamber Kitap ve hikmet ile halkını eğitme görevini yerine getirip ruhlarını arındırıyor ise, neden sadece Muhammed @ mükemmel ve asil kişiliği ile farklı sayıldı ve en güzel karakter olarak örnek gösterilmektedir? Yeryüzüne öğretmek için gönderildiği "ahlâkın tamamlanması ve kemale erdirilmesi" ne anlama gelmektedir? Rasûlullah @ ile diğer Peygamberler arasında bu durumda niçin bir fark gözetiliyordu? Bazı kişilerin aklına hemen şu nokta takılabilir: Daha önce gelen Peygamberler kişilikleri açısından mükemmel dçğiller miydi? Kur'ân, bütün Peygamberleri görevlerinde başarılı saymak ve kişilikleri açısından onların kendi dönemlerinin en iyileri olduklarını beyan etmektedir. Öyleyse bu ayrımın gerçek anlamı nedir?
Bu ayırım en güzel şekilde bir Örnek vererek açıklanabilir. Günümüzde uygulanan eğitim sistemi ilkokuldan başlayarak üniversitenin en yüksek akademik düzeyine kadar geniş bir yelpaze üzerine kademe kademe yayılmıştır. İlkokuldan üniversiteye kadar eğitimin değişik safhalarında görev yapan öğretmenler, kendi eğitim seviyelerinde bütünüyle nitelikli ve ehildirler. Genelde, tüm düzeylerdeki eğitimin ilkeleri ve gayeleri aynıdır. İlk seviyelerde öğrenciler tarafından ezberlenen değer ve gerçekler sonraki dönemlerde kademeli bir şekilde kolaylaştınhr, açıklanır ve üzerlerine ilavelerde bulunulur. Değişik düzey ve sınıflardaki öğretmenler, kendi konumlan itibariyle kişilik ve tavırda en iyi olanlardır. Hepsİ aynı yöntemi kullanır. Kişilik ve davranışları, ahlâkî sistemin bir parçasını oluşturan aynı inançlar ve değerlere dayanır. Eğitimin her hangi bir düzeyi için gerekli olan temel bilgilerin ve ahlâkî eğitimin ihmal edildiği söylenemez. Her hangi bir düzeydeki her hangi bir öğretmen diğerlerinden daha aşağı olarak değerlendirilemez, çünkü her biri ken-disaha ve seviyelerinde kendilerine düşen görevleri tamamlamaktadırlar. Ancak her hangi bir seviye, Öğrencinin resmî eğitimi bırakıp tek başına eğitimine devam etmesini sağlıya-cak kadar tam ve mükemmel değildir.
Hemen hemen aynı vetire Allah tarafından gönderilen eğitim ve öğretim sisteminde de görülür. O'nun ilk tâyin ettiği öğretmen Âdem aleyhisselâm, eğitim ve Öğretimi insanoğluna insanlığın çocukluk çağında verdi; hayatın temel gerçeklerini tanıttı, neyin doğru neyin yanlış olduğunu gösterdi, hayatın amaç ve hedefinden haberdar etti, o çağın basit yaşantısı için gerekli temel bilgiyi öğretti, karakterini oluşturmak için ahlâkî dersler verdi. Ancak ne insanoğlu ne de onu çevreleyen dünya çocukluk çağında kalamazdı. Büyüme ve gelişme vetiresi devam etmeliydi. İnsanoğlu bilgisi, anlayışı ve Allah tarafından verilen diğer imkânlarla kendine yeni bir dünya kurdu ve bu tecrübesinde sürekli yeni problemlerle karşılaştı. Bu tabii büyüme ve gelişmenin her safhasında öğretmenlerden ve ilave bilgi kaynaklarından edinebilecekleri rehberlik ve yönlendirilme ihtiyacı hissetti. Allah da insanoğlunun ihtiyaçlarını göz önünde tutarak sırasıyla gönderdiği peygamberleri ile bu eğitim gereçlerini sağladı. Bu yolla muhtelif safhalardan geçerek insanlık eğitimini tamamlayıp anlayış olgunluğuna erişti: "...Bugün size, dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'ı seçtim..." (5: 3).
Diğer bir ifadeyle Âdem @ ile başlayan din ve bilgi nimeti son peygamber Muhammed @'in verdiği eğitim ve Öğretimle mükemmel-leştirilip tamamlanmıştır ve Rasulullah döneminde tamamlanan İslâm artık bu din'm son formudur. Dinin tamamlanmasından maksat insanoğlunda kişilik ve ahlâkın tamamlanmasıdır. Bu gaye ile gönderilen Rasul @ kişiliğini o kadar yüce bir noktaya yükseltmiştir ki, "pek yüce bir ahlâk üzere" (68: 4) olduğu belirtilmiştir.
Hz. Muhammed @ ile peygamberler zinciri nihayete erip peygamberlik mektebi kapandığından "alemler için bir rahmet" (21: 107) ve tüm zamanlar ile bütün insanlar için rehber kılınmıştır. Artık güzel karakter ve davranış sahibi olmak isteyen kimse bu mükemmel örneğe bakmalı ve izlemelidir. Kur'ân bunu şu sözlerle beyan eder:
"Andolsun, sizin için, Allah'ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için Allah'ın Rasulü'nde güzel bir örnek vardır." (33:21).
Âdem @'in ailesi ile başlayan bilgi ve güzel davranıştaki bu örneklik, Rasulullah @'ın devrine kadar bazen bir çağda belirli bir bölgede, bazen belirli bir kavmin sınırlı bir kısmında, ama daima varlığını koruyarak, yayılarak ve nakledilerek nesiller boyunca Âdem @'in çocuklarına erişilebilir kılındı. Muhammed @ ile de bu misâl bütün insanlığı, tüm dünyayı kucakladı ve gelecek kuşaklara aktarıldı. Sözü edilen latif davranış ve kişilik konusunda ilk örnek Rasulullah @'dir ve kişilik ve davranışlarının yansımaları aynı güzellikleri dünyaya tanıtan ashabının hayatlarında görülür. Her kim, davranışları ile yücelmek isterse, tüm insanlar ve tüm zamanlar için ebedî bir örnek teşkil eden Hz. Muhammed @'i izlemelidir (İlgili konular 1982'de Pakistan'da düzenlenen Sîret Konferansında Muhammed Setâhaddin'in takdim ettiği "Magni-ficent Conduct" [Muhteşem Davranışlar] adlı tebliğden alınmıştır).
Duhâ sûresinde Rasûluüah @ mükemmel kişiliğinin belirli yönlerini yoksul, yetim ve muhtaçlar lehine kullanıp hallerini düzeltmekle emrolunur:
"Sen bir yetim iken, Rabbin seni bulup da barındırmadı mı? Yol bilmez iken, seni doğru yola yöneltip iletmedi mi? Bir yoksul iken seni bulup da zengin etmedi mi? Öyleyse, sakın yetimi üzüp kahretme. İsteyip dileneni de azarlayıp çıkışma. Rabbinin nimetini ise, durmaksızın anlat." (93: 6-11).
Bu âyetlerde, Allah, Rasulü @'ne verdiği üç nimeti zikretmekte ve ona üç görev yüklemektedir. İlk olarak, onun yetimliğinin çaresizliğini hafifletmesi karşılığında yetimlere şefkat ve tatlılıkla muamele etmesi söylenir. İkincisi, yoksulluğunun varlıkla değiştirilmesi minnetinden hareketle muhtaç ve dilencilere merhametli davranması tavsiye edilir. Üçüncüsü, yolunu şaşırmış iken ona rahber-lik edip doğru yola iletmesine mukabil diğer insanları dosdoğru yola çağırıp kendine bahşedilen Allah'ın nimetlerini anlatması istenir. Böylece Rasûlullah @, bir taraftan yetim ve yoksulların durumlarını ve refahlarını yükseltecek sosyal reformları ortaya koymakla, diğer taraftan, da ahlâkî eğitim vererek genelde insanların ahlaken iyileşmelerini sağlamakla emrolunur.
Rasûlullah @ tarafından ortaya konan mükemmel kişilik örneği, ardında bütün insanlığın yararlanması İçin hayatın çeşitli bölümlerinde davranış ölçüleri bırakmıştır.
Nah! sûresinde insanları İslâm inancına davet etmenin temel şekli bizlere sunulmuştur:
"Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et..." (16: 125).
Rasûlullah <Ö> insanları Allah'ın yoluna davet ederken Kur'ân'ın bu öğütünü büyük bir hikmetle yerine getirmiştir. Zikredilen bu Nebevi usulün insanlar üzerindeki etkisinin derecesini ve niteliğini biraz olsun aydınlatabilmek için bir misâle göz atalım. Bir şahıs Peygamber @'e gelerek İslâm'ı kabul etmek için geldiğini, İslâm'ın bütün emirlerim yerine getireceğini, ancak zina alışkanlığını bırakama-ması nedeniyle bu konuda kendisine izin verilmesini ister. Ashab-ı Kiram öfkelenir fakat Rasûlullah @'ın huzurunda sessiz kalmayı yeğler. Nitekim bu teklifi sabır ve sükûnetle dinleyen müşfik ve merhametli Rasul @, bu şahsa her hangi birinin kendi kızı veya kız-kardeşi ile zinada bulunmasını hoş karşılayıp karşılamayacağını sorar. Şahsın cevabı olumsuz olur ve o kişiyi öldüreceğini ifade eder. bunun üzerine Rasul @, bu şahsa her hangi birinin kızı veya kızkardeşi ile zina yapmak istediğinde, aynı duygulan hissetmesi ve aynı tavrın kendisine karşı alınmasını beklemesi gerektiğini söyler. Ardından, "Kendine yapılmasını arzu etmediğin şeyleri neden başkalarina karşı yapmak istersin?" diyerek aynı temayı vurgular. Peygamber <5>'in bu mâkul sözlerini dinleyen şahıs hatasını anlar. Zihni yönden şahsı ikna eden Rasul @ onun kalbine yönelir ve onun için dua eder: "Rabbim! Onun günahlarını affet. Rabbim! Onun kalbini arındır. Rabbim! Onu zayıflıktan koru." Duadan sonra o şahıs, "Ey Allah'ın Rasulü! Şeytanî arzular kalbimden çıktı. Sana İnanıyorum. Artık İslâm'ın bütün buyruklarını tüm kalbim ve ruhumla yerine getireceğim." der. Hadisin devamında bu şahsın çok samimi ve kendini vakfetmiş bir müslüman olduğu ve hayatının geri kalan bölümünde aleni bir günah işlemediği aktarılır.
Rasûlullah @ bu konudaki hareket şeklini, Üsame b. Zeyd hırsızlık yapan Kureyşli bir kadın lehine aracılık etmek istediğinde şu şekilde açıklamıştır: "Allah'a yemin olsun ki, eğer kızım Fâtımabile hırsızlık yapsa, onun da eli kesilir. Sizden Önceki kavimler zayıflan cezalandırıp, zengin ve nüfûuzluları salıverdikleri için helak edildiler." (Buhari ve Müslim).
Allah'ın konuyla ilgili ahkâmı arasında,
a- Allah'ın hükmüyle hükmetmeyenler fâsıklar, zâlimler ve kâfirlerdir;
b- Adaletin hâkim kılınması ancak şahitlerin hakkaniyetle şehadet etmeleri ve hakimin adalet ve ayırım gözetmeksizin karar vermesi ile mümkündür, çünkü bu ikiliden her hangi birinin haktan ayrılması adaleti boşa çıkaracaktır;
c- Hâkim ve şahitler bizzat kendilerinin, ana-baba ve yakınlarının çıkarlarının adaletin seyrine müdahalesine izin vermeyecek derecede dostluk ve düşmanlık duygularının üstüne çıkmalıdır, kaideleri de vardır.
İslâmî yönetim, yöneticilerin refahını değil halkına hizmeti gaye edinir.
Kişi, siyasî.nitelik taşıyan ve bizzat kendisi için oldukça yoğun bir imtihan olan yüksek resmî mevkileri arzu etmemelidir.
(İlgili konular 1982'de Pakistan'da düzenlenen Sîret Konferansı'nda Mevlana Sadreddin Rafaî tarafından sunulan "The Greatest Teac-her" [En Büyük Öğretmen] adlı tebliğden alınmıştır).
Kâinatın Yaratıcı ve Hâkim'i Bir ve Benzersiz Tek yüce hakikattir; nebiler, rasûller, veliler ve melekler dahil tüm yaratılmışlar da O'nun kullarıdır, şeklindeki Hz. Muhammed @'in sâde ve kesin takdiminin tarihte bir benzeri yoktur. Bu takdime göre, İsa, Musa, İbrahim @ ve diğer peygamberler hem Allah'ın Rahmet ve Lûtfunu kazanmaya istekli, hem de O'nun rızasına muhalif en ufak şeylerden kaçınmakta dikkatli, âciz kullarıdır. Kur'ân O'nun hükümranlığını şu ifadelerle bildirir:
"İşte sizin ilahınız tek bir ilahtır, artık yalnızca O'na teslim olun. Sen alçak gönüllü olan (ve Allah'a iman ile tatmin bulan)lara müjde ver." (22: 34).
İnsanın en mükemmel ve en yüce makamının temelinde, onun Allah'ın en âciz kulu (abd) olması yatar. İsa @ peygamber de Allah'ın âciz kulu olmaktan gurur duyardı. Kur'ân bunu şu sözlerle zikreder: "Ne Mesih, Allah'a kul olmaktan çekinir, ne de (Allah'a) yaklaştırılmış melekler. Kim O'na kulluktan çekinir ve büyüklük taslarsa, bilsin ki O, onların hepsini huzuruna toplayacaktır." (4: 172).
Kıyamet gününde bütün mahlukât O'nun huzuruna alçakgönüllü kullar olarak çıkacaktır: "Göklerde ve yerde olan (herkesin ve her şeyin) tümü, Rahman (olan Allah)'a, yalnızca kul olarak gelecektir." (19: 93).
Hz. Peygamber @'in tebliğ ettiği Hâkimiyet ve Rabbliğin tamamen kâinatın sahibi Allah'a ait olduğu gerçeği insanlığı bütün diğer varlık ve eşyaya kulluk etmekten kurtarmıştır. Çünkü bir kişinin kâinatın Yaratıcısı ve Hâkimi olan Allah'a bağlılığını ifade etmesi, aynı zamanda, onun bütün diğer otorite ve efendileri tanımayışını ifade ettiği ve bütün değer ve hayat sistemleri, arzulan, istekleri ve idealleri bakımından tamamen ve yalnızca O'na boyun eğip teslim olduğu anlamına gelmektedir. Diğer bir ifadeyle, arzu ve istekleri konusunda Allah'a teslim olmakla bütün diğer dünyevî iktidar ve otoritelerden bağımsızlığını kazanmış olmaktadır. Kendi gerçek Hâkimi olan Allah'a güvenen ve dayanan kişi bütün diğer dünyevîi ve maddî iktidar ve haz kaynaklarından bağımsızlaşmış olur,
Kur'ân, bu her türlü dünyevî cazibe, heves, güç ve baskılardan bağımsız ve hür olma halini şöyle tanımlamaktadır: "Ve onu ummadığı yerden rizıklandırır. Kim Allah'a güvenirse O, ona yeter." (65: 3). Ve insanoğlu emniyeti ve bağımsızlığı için "Allah kuluna kâfi değil mi? Seni O'ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Allah kimi saptırırsa artık onu yola getiren olmaz" (39: 36) buyuran Allah'ın kefaletinden daha büyük teminatı hangi merciden isteyebilir?
Hz. Peygamber @'in tebliğinin eşsiz ve mukayese kabul etmez bir yönü tebliğinin mükemmel ve kapsayıcı oluşudur. İnsan hayatının ferdî, sosyal, siyasî, manevî ve ahlâkî tüm boyutlarında insanlara rehberlik vazifesi yapabilecek olan ilke, Ön-kabul, düzenleme ve kanunlar içermektedir. Kur'ân bu durumu şöyle beyan etmektedir: "...Bugün size, dininizi olgunlaştırdım, size nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'ı beğendim..." (5: 3).
Böylece Hz. Muhammed @ Allah'ın son ve Mükemmel Tebliğini insanlığa ulaştırmıştır. İnsan, bu mesaj vasıtasıyla maddî üstünlüklerini kaybetmeden en yüksek manevî derecelere ve en şerefli ahlâkî mükemmellik konumuna ulaşabilir.
Bu tebliğ sadece mükemmel ve kapsayıcı teoriler içermekle kalmayıp et ve kemikten müteşekkil insanoğlunun maddî meselelerine pratik çözümler getirmektedir. İnsanlara ibadet gibi yaratıcılarına olan bağlarını kuvvetlendirici ve kendilerinde Allah bilincini (takva) yerleştirici pratik terbiye ve eğitim yöntemleri vermektedir. İbadet İslâm'ın askerlerini dürüstlük, doğruluk, adalet ve eşitlik anlayışı yönünden sürekli imtihana tâbi tutulacakları hayat mücadelesine karşı sürekli hazırlamaktadır.
Böylelikle bu tebliğ yalnızca muhataplarını manevî ve ahlâkî mükemmellik dünyasına yükseltmekle kalmayıp, onları hayatları süresince karşılaştıkları olaylarda mutlak iyilik, takva ve adalet ilkelerine uygun davranmaya hazırlamaktadır. Tebliğin geniş bir kısmı meselâ evlilik, boşanma, miras, ailenin maişetinin temini, kadınlara iyi muamele, çocukların emzirilmesi ve bakımı, ana-babaya karşı cömertlik ve şefkatle muamele, akrabaların, fakir, muhtaç, yetim ve dulların gözetilmesi
bütün İş ve ticaretle ilgili konularda âdil ve hakkaniyete riayet, ferdî ve toplumsal her safhada iyi, takvaya uygun ve fedakârane davranış, dosta ve düşmana, savaşta ve barışta adalet esaslarından ayrılmamak gibi konu ve hükümlerden müteşekkildir.
Hz. Peygamber @'in Tebliği insan ilişkilerinin her seviyesinde evrensel ahlâk ilkelerini ve herkes İçin sosyal adalet ilkesini içermektedir; bütün yaratıklar için ve İnsan hayatının bütün boyutlarında ve düzeylerinde uyumlu olmasını temin için tam bir nizam ve ahkâmı da içermektedir.
Hz. Muhammed @ sadece yüce ahlâkî ve manevî kavramlar vazetmekle kalmamış, bunları kendi hayatında da uygulamıştır. Kendi uygulamadığı hiçbir şeyi hiç bir zaman vazetmemiştir. Onun takvası, iyiliği ve adaleti vasıtasıyla bu ahlâkî kavramların geçerli olduğu bir toplum tesis edilmiş ve bu kavramlar bu toplumun bütün üyüleri tarafından yürürlüğe geçirilmiştir.
İslâm'ın ilk dönemlerindeki Müslümanların yüksek takva, iyilik ve toplumsal sorumluluk numuneleri göstermelerini ve akraba, dost, düşman, renk ve ırk ayrımı yapmadan ferdî ve toplumsal hayatlarında herkese mutlak adalet ilkesine göre davranmalarını sağlayan Örnek Yüce Peygamber @ asîl ve ilham kaynağı olan tavırlarıdır.
Hz. Peygamber @ 'in bu üstün tâlim ve terbiyesi ile uygulamaları, ashabın düşünce ve fillerine yeni boyutlar getirmiştir; işte bu sayede onlar tebliğ meşalesinin taşıyıcısı olmuşlar, Hz. Peygamber @'in söz ve fiillerini daha sonraki nesillerin yararına olmak Üzere kaydetmişlerdir.
Davetin olağanüstülüğü ve Hz. Muhammed @'in sünneti sayesinde sahabeler günlük sosyal münasebetlerinde en yüce takva, hayır ve adalet derecelerine ulaşmışlardır. Kur'ân bu durumu şu âyetle beyan etmiştir: "Muhatn-med Allah'ın elçisidir. Onun yanında bulunanlar, kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidirler. Onların rüku ve secde ederek Allah'ın lütuf ve rızasını aradıklarını görürsün, yüzlerinde secdelerin izinden nişanları vardır. Onların Tevrat'taki vasıfları ve İncil'deki vasıfları da şudur: ..." (48: 29).
Daha önce de bahsedildiği üzere Hz. Muhammed @'in peygamberliği kendisinden sonra gelecek olan bütün insanlığın faydalanmasına münhasırdır. Onun eşsiz faal kişiliği ve vahiy temelli maneviyatı son derece müşfik, merhametli, içten, müsamahalı ve sâde hayat tarzıyla bir araya geldiğinde Hz. Peygamber @ bütün insanlık için en uygun bir örnek ve onun tebliği de bütün kâinat için ebedî bir rehberlik ve ilham kaynağı haline gelmektedir.
Kur'ân Hz. Peygamber @'i, bütün insanlığı bütün zamanlar için ebediyen aydınlatacak bir "kandil" olarak övmektedir. Kur'ân Hz. Peygamberin her yönüyle bütün insanlara hitap ettiğine şehadet etmektedir:
a- O bütün insanlara gönderilmiştir.
Kur'ân, Hz. Musa (3: 105; 17: 2) ve Hz. İsa (3: 49; 43: 59) da dahil olmak üzere bütün Peygamberlerin yalnızca kendi kavimlerine rehberlik etmek üzere gönderildiklerini belirtirken Hz. Muhammed @'İn bütün insanlığa-ve bütün zamanlarda rehber olmak üzere va-zifelendirildiğine şehadet etmektedir. (7: 158) (Ayrıntılar için bkz. Sîret Ansiklopedisi, c. III, "Evrensel Toplumun (Ümmet) Kurucusu" başlıklı 4. bölüm, sh. 149).
b- O'nun Tebliği herkes için Evrenseldir.
Yine, Kur'ân diğer peygamberlerin aksine Hz, Muhammed @'in Tebliğinin evrensel olduğuna ve bütün zamanların insanlarını muhatap aldığına şehadet etmektedir. Tebliğinin Allah (c.c.) tarafından mükemmelleştirilmiş olduğu ve Allah'ın ona olan nimetini tamamlamış olduğu gerçeği (5: 3) onun mesajının evrenselliğinin delili olmaktadır. (4: 174).
İslâm insanlar arasındaki davet çalışmalarını yürütmek için özel bir ruhbanlık ya da dinî hiyerarşinin olduğu bir sınıfı öngörmemiştir. Bir diğer ifadeyle İslâm'da Roma'nın Papalığı ve Hindistan'ın Brahmanizm'i yoktur.
Davet çalışmaları samimi, kararlı, doğru ve muttaki insanların Rablerinin yolunda gösterdikleri mütevazi gayretler vasıtasıyla Rablerinin Rızasını kazanmaktan başka bir arzu gütmeyen gönüllü çabalarıyla yürütülür.
Diğer inançlardaki, özellikle Hıristiyanlık ve putperestlik inancındaki kimseleri yoğun olarak etkileyen şey İslâm'daki dinî müsamaha ve geniş-düşünceliliktir. İslâm, inancın vicdan ile İlgili bir mesele olduğunu ve bu sebeple kişinin hangi dini kabul edeceği konusunu düşünüp, tefekkür ederek karar vermesi için serbest bırakılması gerektiğini çok açık ve sade ifadelerle beyan etmiştir. Her şahıs bu meselede kendi geleceği hakkında, baskı ve zorlamaya mâruz kalmadan, kendisi karar vermelidir (2: 256).
Kur'ân-ı Kerim'in bu âyeti İslâm'ın hoşgörüsü hakkında herhangibir şüpheye mahal bırakmamaktadır. Gerçekte, kişinin hesaba çekilebilmesi için Hakikat kendisine açıkça ve doğrudan tebliğ edildikten sonra, tebliğin muhakemesi için kişinin kendisiyle başbaşa ve tamamen serbest bırakılması gerekir. Bu yolu ya da diğerini seçme konusunda kişi kendi arzusuyla karar verebilecek konumda tutulmalıdır.
Müslümanların yapması gereken İslâm'ın temel kavramlarını ikna edici ve objektif bir usûlle açıklamak ve Allah, kâinat, insan ve insanın yeryüzündeki konumu gibi meselelerde Hakkı bâtıldan ayırdetmek ve kişinin kalbine ve aklına bu şekilde müracaat ettikten sonra onu kararı İle başbaşa bırakmaktan ibarettir.
Bu dört zihnî kavramı daha önce insanlığın hiç bilmediği dinamik ve yeni boyutlarıyla tanıtan kişi Hz. Muhammed @'dir. Bugünün teknoloji devrimini mümkün kılan dört temel direk de bu kavramlardır.
Kur'ân insanların kendi nefislerinde, tarihte ve felekiyatta, (fizik dünyanın semavat dairesi) çok bol bulunan ve açıkça gözlenebilen fizik dünya İle ilgili hakikatleri tekrer tekrar insanların zihnine nakşederek onları teşvik etmiş, harekete geçirmiş ve onlara bu şekilde ilham kaynağı olmuştur. Kur'ân insanın maddî ve manevî gerçek ilerlemesinin somut fizik dünyadaki çalışmalarına bağlı olduğunu vurgulamaktadır. Dünyanın ve diğer fizik âlemin hazineleri ancak bu şekilde kendisinin önüne serilecektir:
"Ey cinler ve insanlar topluluğu, göklerin ve yerin bucaklarından geçip gitmeye gücünüz yeterse geçin gidin. Ancak kudretle geçebilirsiniz." (55: 33).
Bir diğer ifadeyle, insana başarı vadedilmiş-tir, ancak kendisini maddî ve manevî bakımlardan yüceltebilmesi için çalışmalı ve kâinatın maddî kaynaklarını kullanmalıdır Bütün kâinat ve kaynakları insanın önüne serilmiştir; bu dünyadaki mevkiini yüceltmek ya da alçaltmak kişiye kalmıştır:
"Görmediniz mi Allah, göklerde ve yerde bulunan herşeyi size boyun eğdirdi ve size zahir ve batın nimetlerini bol bol verdi? Yine de insanlamian kimi var ki ne bilgisi, ne yol göstereni ve ne de aydınlatıcı bir kitabı olmadan Allah katında tartışır." (31: 20). (Ayrıntılar için bkz. Sîreî Ansiklopedisi, c. I, "İnsanlığın Eğiticisi" başlıklı 2. bölüm).
Hıristiyanlık, Hinduizm, Budizm gibi inançların aksine İslâm, maddî hevesler ve manevî arzular arasında katı bir ayrım yapmaz. Bilakis, insanların kültür ve medeniyeti geliştirmek ve maneviyatlarını yüceltmek gayesiyle fizik âlemin kaynaklarını kullanmaya karşı duydukları somut arzulan tasvip eder ve destekler.
Diğer bir ifadeyle, insanlığın hayrı için hayatın hem maddî ve hem de manevî yönü gereklidir; ve herhangi birisi olmaksızın insanlık medeniyeti Yaratıcı'nın istediği şekildeki hakikî ve uygun manada gelişimini sağlayamaz.
İnsan ruhunun yücelmesi ve kültür ve medeniyetinin ilerlemesi yönünde dengeli bir gelişime ulaşılması ancak ruh ve bedenin işbirliği içinde olmasıyla mümkündr. Bu hayat telâkkisi ruh ve bedenin çabalarının Allah'ın Rızasını ve Teveccühünü (// vechillah) kazanma hususunda bütünleşmesini sağlar.
İslâm insanoğluna, kendisini şahsî ve sosyal hayatlarında çeşitli ruhî meyil ve duyguların, kendi kabiliyetlerine uygun bir tekâmüle doğru serbestçe ilerleyebilmesi için geniş imkânlar bahşetmektedir. Böylelikle değişik insanların muhtelif vasıf, mizaç ve psikolojik eğilimleri kişilerin şahsî eğilimlerine göre olumlu (ve yaratıcı) gelişmeler meydana getirecektir. Her fert istediği hayat tarzını ve istediği meslek çeşidini ve hareket yolunu kendi zevkine göre seçme hakkına sahiptir.
Bu şu anlama gelmektedir: İnsan. Allah'ın kendisine farz kıldığı kaidelere, ihlâs ve samimiyetle teslim olursa, şahsî hayatım, tabiatının kendisini yönettiği tarzda şekillendirmekte serbesttir. İnsanın vazifesi; kendinde olanın en iyi ve güzelini ortaya koymak; bununla. Allah'ın ona bahşettiği hayat nimetini değerlendirmek, elinde olan ilerleme ve yükselme vasıtaîarılya, manevî, sosyal ve maddî hayatlarında inasnlara yardımcı olmaktır. (Muhammed Esed, islam at the Crossroads, Lahor, Arafat Publications, 1969).
Bu hayat felsefesinin içinde ruhbanlığa ve manastır hayatına yer yoktur. Hadîd sûresinde Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: "...icad ettikleri ruhbanlığı biz onlara yazmamıştık..." (57: 27). Yine Hz. Muhammed @ pek çok fırsatta bunun kendi sünneti olmadığını defalarca kesin ifadelerle belirtmiştir.
İslâm insanın fıtratının temelde "günahsız olduğunu" ve Hıristiyanların iddia ettiği gibi günahkâr doğmadığını açıkça ifade etmektedir. Allah insanı en güzel şekilde yaratmıştır ancak o fiil ve hareketleriyle kendisini aşağıların aşağısı derecesine indirebilir: "Biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik. Ancak iman eden ve sâlih amel işleyenler müstesnadır." (95: 4-5). Bu âyet insanın fıtraten güzel yaratıldığını, ancak eizzat fiilleriyle kendisini en aşağı seviyeye indirdiğini açıkça göstermektedir. Bu hayat telâkkisi Hıristiyanlığın ilk günah kavramına ve Hinduizmin "insanın başlangıçta kirli olduğu ve nihai mükemmelliğe ulaşmak için pek çok (ruhî sıçramaya) gömlek değiştirmeye (tenasühe) mecbur olduğu" şeklindeki fikirlerine tamamen zıttır. Yukarıda meali verilen âyet, yalnız insanın tam ve temiz yaratıldığı inancını getirmekle kalmıyor, aynı zamanda, inkâr ve iyi amelleri terkin esas olgunluğu yıktığını ifade ediyor. Sonra insan, şahsî olgunluğunu korumaya veya onu kaybetmişse tekrar elde etmeye muktedir olabiliyor; yeter ki tam şuuruyla Allah'ın birliğini anlayıp kabul etsin ve O'nun koyduğu hükümlere bağlansın.
İslâm günah ve kötülüğün insanlık için fıtrî ve asıl olmadığını, onu insanın hayatta kazandığım belirtir. Şu hâlde kötülük ve günah, Allah'ın her insana bahşettiği fıtrî ve olumlu niteliklerin kötüye kullanımından ileri gelmektedir. Bu nitelikler her şahısta değişik olmakla birlikte, daima içlerinde mükemmellik potansiyelini barındırır. İnsanın yeryüzünde yaşadığı süre zarfında bu nitelikleri en yüksek kemâle ulaştırması her zaman mümkündür. (M. Esed, a.g.e.).
Bütün dünya dinlerinin içinde, insanoğlunun manevî mükemmellik derecesini kaybetmeksizin maddî hayatın bütün nimetlerinden faydalanabileceğini vurgulayan tek din İslâm'dır.
"İlk Günah" kavramı Allah'ın Adalet sıfatıyla da tezat teşkil etmektedir. Allahu Teâlâ, bir çocuğu babasının yaptıklarından nasıl sorumlu tutabilir? Ve çok eski zamanlardaki atalarından birinin işlediği isyan günahından ötürü bütün bu sayısız nesilleri nasıl sorumlu tutabilir? Tevarüs eden günah kavramının bizzat kendisi ve İsa'nın kanının İnsanlığın evrensel olarak ve tümden kurtuluşuna vesile olacağı düşüncesi her haliyle mantık dışı, akıldışı, haksız ve Allah'ın Adalet ilkesine tamamen aykırıdır; O'nun Rahman ve Rahim (7:156, 6:133, 18:58) sıfatlarını gözönüne almamaktadır.
Bütün ilk günah, kefaret (kurtuluş) ve lânetlilik fikirlerinin insan icadı olduğu çok açık bir gerçektir. Hakikat şudur: Af ve kurtuluş veya tersi, herkesin kendi şahsıyla ilgilidir. İnsan kendi eliyle yaptıklarına bağlıdır. O, ruhî kurtuluşun veya kaybın bütün imkânlarına sahiptir. Kur'ân-ı Kerîm, insanın şahsiyeti hakkında şöyle der: "...Herkesin kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararmadır..." (2: 286). Bir başka âyette de şöyle zikredilir: "İnsana ancak gayretinin semeresi vardır." (53: 39).
İslâm, dünyayı karanlık gören Hıristiyanlıktan bu hususta ayrıldığı gibi, bugünkü Batı medeniyetinin gidişine aykırı olarak da bize, dünya hayatına aşırı bir önem vermemeyi öğretmektedir.
Bugünkü Batı hayata, oburun yiyeceğe taptığı gibi tapmaktadır: Onu yutmakta, fakat saygı göstermemektedir. Halbuki İslâm dünyaya vakar ve hürmetle bakar. O, dünya hayatına tapmaz, fakat onu, yüce bir hayata geçiş yolculuğu üzerinde geçici bir konak yeri olarak görür. O, bir geçit, hem de zaruri bir geçit olması dolayısıyla, onu küçümsemek veya kıymetini inkâr etmek kimsenin hakkı değildir.
Bizim bu dünyada yolculuğumuz ve bu yolculuğun bir gün sona ermesi muhakakkür. Allah bunu böyletardir etmiştir. Bu sebeple de, insanın dünyadaki hayatının büyük bir önemi vardır. Fakat unutmamamız gerekir ki, bu önem, gayenin vasıtasına aittir.
Hz. Muhammed @'in Davetinin bir diğer emsalsiz yönü de kadına aile hayatında kocasına eşit ve daha katılımcı bir hayat vadetmesidir. Kadın Hıristiyanlarca aşağılanmış ve bu durum Bafı'da Avrupalıların uygulamalarına yansımıştır; Hindu felsefesinin kadını aşağılaması ise uygulamasını Doğu'da bulmuştur. Hıristiyanlar evlenmemeyi büyük bir şeref saymışlar ve kadınları "Şeytan'ın âletleri" ve "kötülüklerin kaynağı" görerek onlardan bütün hakları esirgemişlerdir. Hindu'lar kadmla-rmkonumunu erkeklerin ayaklarının altına düşürmüşlerdir; erkek, kadınlar için tanrı konumuna getirilmiştir (Pati-Dev, "Tanrı-ko-ca" anlamına gelmektedir). Ev halkının fertleri olarak hiçbir hakları mevcut değildi.
Aile içinde eş, kızkardeş ve anne olarak kadınlara eşit hak ve imtiyazlar tanıma konusunda Hz. Muhammed @ Araplar'ın ilki omuştur. Onun yönetiminden önce İslâm Öncesi Araplar kadına köle muamelesi yapmaktaydılar. Ancak Hz. Peygamber @ evlilik ve boşanma haklarıyla ilgili olarak kadınları erkeklerle aynı seviyeye çıkardı (ve lehünne mislüllezi ala hinne bi'l-ma'rûj) (2: 228; 2: 187; 30: 21) ve kocalarına denk bir konuma getirdi (51: 49). Buna göre evlilik anlaşması bir ortaklıktı ve bu ortaklıkta eşler vazife ve haklan eşitlik ve adalet ilkesine göre paylaşmakta idiler (bi'l-ma'ruf). Eşlerin her ikisi de fıtrî kabiliyetleri, güçleri ve eğilimleri nis-betinde aile işlerine katılma ve sorumluluğu paylaşma hakkına sahip kabul edildiler ve ailede devamlılık, gelişme, mutluluk ve huzur için her ikisinin de varlığı aynı derecede zaruri ve kaçınılmaz kabul edildi. Her ikisinin kendi tabiî sahalarında aileye katkılarının eş-derecede önemli ve değerli olduğu ve ailenin gelişmesi ve mutluluğunun eşlerin her ikisi ile de çok yakından ilgili olduğu ve belki de pek çok yönden aile içi olaylarda kadının daha önemli olduğu vurgulandı. Ancak mutlu bir ailenin bütünlük ve gelişmesi eşlerin her ikisinin karşılıklı sorumluluk içinde işbirliği yapmaları ile mümkündür.
Eşlerin her ikisine de aile hayatının mükem-melleştirilmesine tamamlayıcı katkıları bakımından ihtiyaç hissedilir ve her ikisi de aile içinde, modern liberal ve fıtrata aykırı Batı kaynaklı kadın hareketlerinin eşleri birbirine düşman ve rekabet halinde gören düşüncesinin aksine bu yolda birlikte çalışırlar. Kadınlar cinsiyetlerinden kurtulmak ya da cinsî konularda bağımsız olmak mı istemektedirler. Ya da cinsî arzularını fıtrata aykırı ve suni yollarla mı tatmin etmeyi düşünmektedirler? Ama onlar yine de aynı arzuları, dürtüleri ve duyguları taşıyan aynı kadındırlar. Fıtrata aykırı yollan takip edenler hiç bir zaman tabiatlarını yenemezler, bilakis uzun vadede yenilgiye uğrayanlar onlardır.
kendileri (enfûsikum), ana babaları (vâlîdeyn), akrabaları (akrabîn), zenginler (ganîyan) veya fakirler (fakir an) olsun farketmez (4: 135).
Adaleti uygulamanın en zor olduğu durum kişinin önüne ölümcül ve affedilmez bir düşmanının getirilmesi ve o kişinin onu cezalandırma konusunda tam yetkiye sahip olması ve düşmanının da çaresiz, mağlûp ve merhamet ister konumda bulunması durumudur. Tarih muzaffer olanın âlicenaplık göstererek düşmanlarının bütün suçlarını affetmiş olduğu durumlarla ilgili pek az örnek sunabilir. İşte Hz. Muhammed @ böylesi nâdir insanlardan birisidir. Düşmanlarına karşı bile mutlak adalet ilkesiyle muamele etmiştir. Kur'ân, Hz. Peygamber @'in soylu ve faal düşmanlarına bile eşit ve âdil muamele ilkesini sadece uygulamakla kalmayıp, bunu ashabına da aktardığına ebediyen şehadet etmektedir (5: 9).
Herkes adalet ilkesini gerçekleştirmeyi arzu eder ve bunun gerçekleşmesi gerektiğini ifade eder; ancak güç ve iktidarı ele geçirdikten ve diğer taraf üzerinde üstünlük elde edip onun zayıf durumu karşısında öç alabilecek konuma geçtikten sonra bu ilkeyi pek az kimse uygular. Bu ilkeyi her şartta uygulayan ve haklı olan taraf düşman tarafta ise arkadaşlarına, akrabalarına ve anne-babasma karşı olsa bile onun lehine karar verebilen çok çok az kimse vardır. Hz. Peygamber @ gücünün zirvesinde ve düşmanları kendi önünde zelîl, zayıf ve güçsüz olduğunda bile mutlak adaleti tatbik eden bu ender şahsiyetlerden birisidir.
Kur'ân insanları herkese karşı adil olmaya davet etmektedir; bu kişiler velev ki bizzat
Hz. Peygamber @ insan hayatında takva ve faziletin yeri konusuna yeni boyutlar getire-reke bu kavramlara toplum nizâmı çerçevesinde yepyeni bir anlam yükledi. Takva ve iyiliğin (bin) çile içinde, dağlarda ve mağaralarda aç ve susuz bir hayat sürdürmek olduğu şeklindeki telâkkiyi yerle bir etti. Hz. Peygamber @, kişi kendisine gösterilen sınırları aşmadıkça Allah'ın helâl kıldığı dünya nimetlerinden ve zevklerinden faydalanmasında bir sakınca olmadığını ve bunlardan sakınmanın takva olmadığını vazetmiştir (7: 32). Bu hayatı bırakıp kişinin kendisini ibadet etmek ve Allah'ı zikretmek gayesiyle manastır ve kiliselere hapsetmesi birr (doğruluk-iyilik) ve takva değildir. Gerçek takva insanlarla olan ilişki ve alış-verişlerde doğru hareket etmek ve onların haklarını samimi ve dürüst bir şekilde gözetmekle olur. Kur'ân bu eşsiz takva ilkesini şu âyette açıkça belirtmektedir:
"Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyilik değildir. Asıl iyilik, o (kimsenin iyiliği)dir ki, zekâtı verdi.
Ahidleştikleri zaman ahidlerini yerine getirenler;
sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler,
işte doğru olanlar ve sakınanlar (takvalı olanlar) ancak onlardır." (2: 177).
Bu âyet kaba şekilciliği açıkça kınamakta ve gerçek muttaki kişinin tanımını çok güzel bir şekilde yapmaktadır. Böyle bir kimsenin şekli ibadetleri yerine getireceğine hiç şüphe yoktur; ancak bu kişi Allah sevgisini ve O'nun yaratıklarına karşı olan vazifelerini aynı önemde kabul etmektedir. Onun ilk meselesi iman'ın hakiki ve samimi olmasını sağlamaktır, ikincisi iman'ın infak ederek ve diğer insanlara iyilik ederek ifade edilmesidir; üçüncüsü diğer sâlih amellerde bulunması, hayır işlerinde yarışması ve dördüncüsü ise musibetler karşısında sabır ve sebatı elden bi-rakmamasıdır.
Bu iman'ın yalnızca sözlerden ibaret olmadığı anlamına gelmektedir. Allah'ın Varlığını ve Yüceliğini idrak etmeliyiz; eğer bu gerçekleşirse, herşey gözümüzde değersizleşir; ve hâl'm (şimdinin) değişkenliği ve sahte cazibesi bizi kendine köle yapamaz, çünkü bizler Ahiret Gününü şimdi yaşıyormuş gibi bir korumda oluruz. Ayrıca Allah'ın eserlerini içimizde de görmeye başlarız. O'nun Kudreti, melekleri, rasûlleri ve onların ilettiği mesajlar bizlere uzak olmaktan çıkıp tecrübe sınırlarımızın içine dâhil olurlar." (A. Yusuf Ali, The Holy Qur'an, s. 69, not. 177-178).
Yukarıdaki âyette (2: 177) "ibadet sırasında yalnızca yüzlerimizi doğudan yana ve batıdan yana çevirmemizde hakiki bir fazilet olmadığı" açıkça ihtar edilmektedir. Burada, ibadetlerin mahiyetinden ziyade dış formlarına verilen önemin anlamsızlığını göstermek üzere böyle bir misal verilmiştir. Bazı dinî formalite ve törenleri icra etmenin veya dindarlık gösterisinin gerçek iyilik olmadığı, bunun Allah katında hiçbir kıymet ve Öneminin bulunmadığı anlatılmaktadır. Allah rızası için sadaka verilmesi, toplumun diğer fertlerine karşı fedakârlık, şefkat ve merhametle muamele edilmesi gibi fiillerle desteklenmedikçe yukarıdaki tavırların Allah katında bir değeri ve önemi yoktur. Bu nedenle özellikle ihtiyaç sahiplerine bu ya da şu şekilde mâlî yardım yapılması ve insanlara gerçek hayır-hasenatta bulunulması gereğine açıkça temas edilmiştir. (Ebu'1-Aiâ Mevdudi, The Meaning of the Qur'an, c. I, sh. 175).
Bakara sûresinin bu âyeti (2: 177) bütün şer'i emirleri söz konusu etmektedir: îman, ibadet, dürüst davranmanın gereği, yüksek ahlâk ve toplumsal sorumlulukların (huku-ku'l-ibâd) ve Allah'a karşı olan sorumlulukların (hukukullah) yerine getirilmesinin önemi. Bu âyet Allah'ın hakkının ve kullarının hakkının eşit derecede önemli ve kişileri eşit derecede bağlayıcı olduğunu açıkça göstermektedir. Kul hakkı bir şekliyle Allah'ın hakkını da ihtiva etmektedir. Kul hakkına riâyet etmeyen bir kimse, hakikatte Allah'a ve Ahi-ret Gününde O'nunla karşılaşacağına iman etmiyor demektir. İnsanların hakkına riâyet etme arzu, istek ve çabasının gösterilmesi ise kişinin Allah'a ve Ahiret Gününe olan hakiki ve sabit inancının açık bir göstergesidir.
Al-i imrân sûresi aynı gerçeği şöyle ifade etmektedir: "Sevdiğiniz şeylerden sarfetmedik-çe iyiliğe erişemezsiniz. Her ne sarfederseniz, şüphesiz Allah onu bilir." (3: 92).
Bu âyet hakiki takva hakkındaki bütün yanlış anlayış ve düşünceleri ortadan kaldırmaktadır. Zahirî ibadet,âyin ve törenleri yerine getirmenin en yüksek dinî gaye olduğunu düşünenlere bu tutumlarının dayanaksız ve gerçekdışı olduğu söylenmektedir. Bu şeklî davranışlar bir fazilet göstergesi ve ölçüsü olamaz. Onlara açıkça şu söylenmektedir: "Kimisini kendi İcat ettikleri tören ve ayinlerin gereklerini zahiren yerine getirmekle değil ancak ve ancak Allah sevgisiyle ve O'nun sevgisini dünyadaki her şeyin üstünde tutarak takvaya erişebilir. Dünyevî nimetleri Allah'tan daha çok seven kişiye takva kapıları kapalıdır ve Allah Rızası için sevdiği herhangi bir şeyden fedakârlık edemeyen kişi takvaya erişemez.
Canı gönülden istenmeden yerine getirilen ibadetler, kurdun kemirdiği tahtayı boyamaya benzer. İnsanların böyle dıştaki boyaya bakıp kanmaları mümkünse de, bu yollarla Allah'ı kandırmak imkânsızdır." (The Meaning of the Qur'an, c. I, sh. 47, not 75).
Bu durumda, yukarıdaki âyette (2: 177) açıklandığı üzere, birr'in (takvanın) hakiki özü kişinin sözünü tutması, ahit ve anlaşmalarını yerine getirmesi, Allah'ın haklarını yerine getirdiği gibi diğer insanların haklarına da sadakat ve samimiyetle riâyet etmesidir.
Arapça (bin) kelimesi diğer insanların haklarını tam ve mutlak olarak sorumluluk duygusu içinde yerine getirmek anlamına gelir. Fedakârlık ve iyi davranış anlamlarına, veya kendisine düşen sorumlulukları tamamen yerine getirmiş kişi anlamına da gelmektedir.
Hz. Peygamber @ şöyle buyurmuştur: "Doğrudan ayrılmayınız. Çünkü doğruluk, iyilikle (takva) beraberdir. Bunların her ikisi Cennettedir. Yalandan uzak kalınız. Çünkü yalan kötülükle (fücur) beraberdir. Bunun ikisi de Cehennemidir." (İmam Buharî, Adabâ'l-Müf-rid; İbni Mâce ve Müsned-i Ahmed).
Âl-i İmran (3: 92) ve Bakara suresi (2: 177) âyetleri ışığında, (birr)e ulaştıran en iyi yolun kişinin sevdiği şeylerden Allah Rızası İçin infak etmesi olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Bir diğer ifadeyle, kişi sahip olduklarının en iyisini ve en çok sevdiği şeyi Allah Rızası için infak etmedikçe Allah'ın Hakkına riâyet edilmiş ve kişinin sorumluluğu sona ermiş olmaz. Bu âyet kişi en çok sevdiği şeyi Allah yolunda feda etmedikçe ebrar (müttakiler) mertebesine erişemiyeceği anlamını da yüklenmektedir. (Müfti Muhammed Safi, Maarif-ül Kur ân, c. II, sh. 106-107).
Aynı gerçeğe bir başka âyette şöyle değinilmiştir: "...evlere arkalarından girmek iyilik değildir; iyilik kötülükten sakınanın iyiliğidir..." (2: 189). Bu âyet kişilerin bâtıl inançlarını, âyin ve törenlerini reddetmekle kalmayıp ayrıca onları "takvanın bâtıl âyin ve âdetlerle bir ilgisi olmadığı" yolunda uyarmakta' ve takvaya Allah'ı hoşnutsuz kılacak davranışlardan kaçınıp toplum içinde O'nun iyilik, hayırseverlik ve adaletle ilgili emirlerine uymak yoluyla ulaşılacağına işaret etmektedir.
Maide sûresinde insanlara O'nun Rızasının kazanılacağı bütün meselelerde işbirliği em-redilmekte, ve O'na isyan ve günah sayılacak her davranıştan sakınılması emredilmektedir: "...İyilik ve takva üzerinde yardımlasın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın, Allah'tan korkun..." (5: 2).
Yine, bu âyet toplumun yararına olacak pratik iyilik ve takva fiillerini emretmekte ve toplumu bozup, çürütecek olan fiilleri yasaklamaktadır.
Mümtehine sûresinde şu âyeti okumaktayız: "Allah... iyilik yapmanızı ve onlara karşı adil davranmanızı yasak kılmaz; doğrusu Allah adil olanları sever." (8: 60). Âyet-i kerîme, insanlara müşfik, güzel ve âdil davranmanın önemini vurgulamaktadır. Bir diğer ifadeyle, insanlara karşı müşfik, iyi ve âdil olmak ve onlara cömertlik ve hayırhahlıkla serbestçe muamele etmek kesin, olumlu ve somut bir takva işaretidir. İnsanlara karşı düşünceli, müşfik ve sevgi dolu olunduğunu gösteren bütün davranışlar Allah katında gerçek takvanın işaretleri olarak kabul görmektedir.
Allah'ın ve O'nun kullarının haklarına yer yerince riâyet etme niyetiyle işlenen her tikli iyi amel İslâm'da takvanın (birr) bir ifades olarak kabul edilir. Buna Kur'ân'ın pek çot yerinde temas edilmiştir.
"Herkesin yöneldiği bir yön vardır. Hayırlı işlerde birbirinizle yarışın.'1 (2: 148)
"... kötülükten meneder iyiliklere koşarlar..." (3:114).
"Onları, emrimizle doğru yola gösteren Önderler yaptık ve onlara hayırlı işler yapmayı... vahyettik."(21:73).
"...Gerçekten onlar hayır işlerine koşarlar, umarak ve korkarak bize dua ederlerdi ve bize karşı gönülden saygı duyarlardı." (21: 90).
Kur'ân'ın bütün bu âyetleri insanların hayrına ve yararına olan her çeşit iyi ve güzel işin yapılmasını emretmektedir. Bakara sûresinin 148. âyeti "herkesin yöneldiği bir yön" olduğunu ancak, esas Önemli olanın yönelinen yön veya amaç değil "bu sayede kazanılacak takva" olduğunu ifade etmektedir. Yani, "gerçekten önemli olan belli bir yön veya yerin kendisi değil, orasının oluşturacağı ruh hâli ve hakikate yöneliştir." (The Meaning of the Qur'an, c. I, sh. 123, not: 149).
Şüphesiz Hz. Muhammed @ takva kelimesinin mâna ve kapsamını genişletmiş ve ona insanoğlunun günlük hayatında yansımasını bulan yeni boyutlar getirmiştir. O zamana kadar takva ve zühdün en yüce şekli olarak kabul edilen madde ile haşır neşir olmaktan ve dünyanın fizikî nazlarından kaçınmak şeklindeki geleneksel anlayışı tamamen değiştirmiştir. Aksine, takva ve zühdün dünya nimetlerinden sakınmak yoluyla değil bu nimetlerden İslâm Şeriatı -çerçevesinde ve Allah'ın çizdiği sınırları ihlâl etmeksizin faydalanmakla gerçekleşeceğini vurgulamıştır.
Asıl öneme sahip olan gerçek şudur: Kişinin her işi Allah Rızası için ve O'nun Emirlerinin dairesi içinde olmalıdır. Bu gerçekleştirildiği zaman, herkesin sıradan günlük ve dünyevî işleri bile iyilik ve takva amellerine dönüşür. Buna göre. toplumun diğer fertlerine karşı gösterilen basit iyilik, sevgi ve yardım davranışları bile gerçek takva ve fazilete dönüşür.
Böylece, Allah Rızası için yapılan her iş faziletli ve takvaya ulaştıran sâlih bir ameldir. Meselâ:
Başkalarına güler yüzle muamelede bulunmak;
Yollardaki eza ve engel verici şeyleri ortadan kaldırmak;
Bir kişiye bir bardak su vermek;
Yol göstermek ya da ışık tutmak;
Bir kişinin ağır yükünü taşımasına yardımcı olmak;
Konuşurken nâzik ve mülayim olmak (Müslim ve Tirmizi);
Kişinin kendi ailesine yardım etmesi (Tirmizî);
Susamış bir hayvana, köpek, kedi vs. su vermek (Ebu Davud);
Kişinin kızlarına (ve oğullarına) iyi bir terbiye vermesi (Ebu Davud);
Zorda kalan bütün yaratıklara yardımcı olmak (Ebu Davud);
Vasıtaya binmeye ya da yük yerleştirmeye çalışan bir kimseye el uzatmak;
İyiliği teşvik, kötülükten sakındırmak (Müslim);
(Eşlerin) cinsî isteklerini tatmin etmesi ve kişinin kendi ailesinin maişetini temin etmesi (Müslim) gibi faziletler sâlih ameller arasında sayılır.
Bu ve benzeri bütün fiiller, ne kadar küçük ve ayrıntıyla ilgili olursa olsun, toplumun herhangi bir ferdine yardım etmek ve Allah Rızasını kazanmak için yapılıyorsa, İslâm'a göre takva ve fazilet amellerinden sayılırlar; kendi eş ve çocuğunun maişetini temin ve hanımla yakın muhabbet gibi fıtrî olaylar bile bu çerçeve içinde yer alır.
Ebu Zer radiyallahû anh rivayet ediyor: "Rasûlullah @'in ashabından bazı kimseler
Peygamber©'e şöyle dediler:
'Ey Allah'ın Rasûlü! Zenginler sevaplarla
gidiyorlar. Bizim gibi namaz kılıyorlar, bizim
gibi oruç tutuyorlar, mallarının fazlasıyla sadaka
veriyorlar (Biz fakiriz, bunu yapamıyoruz).'
Rasûlullah @ şöyfe cevap verdi:
'Allah size de sadaka vereceğiniz şeyler
vermemiş midir? Her bir teşbihinize, tekbirinize,
hamdİnize, kelime-i tevhidinize sadaka (sevabı)
vardır. Her iyiliği emirde, kötülüğü yasaklamada
sadaka (sevabı) vardır. Hatta sizden herbirînizin
ailesiyle cinsî münasebette bulunmasında bile
sadaka (sevabı) vardır.'
Dinleyenler, 'Ey Allah'ın Rasûlü! Bizden biri
şehevî arzusunu yerine getirince de ona sevap mı
olur?' dediler. Peygamber @: 'Ne dersiniz, o
arzusunu haramla giderseydi ona günah
olur muydu? İşte aynen öyle. Eğer o arzusunu
helâl ile giderirse ona sevap olur." (Müslim)
Hz. Peygamber'in @ eğitim ve terbiye metodu sadece hikmet, güzel öğüt, ahlâkî düsturlar ve güzel darb-ı mesellerle dolu olmayıp aynı zamanda mantıklı ve mâkul idi. Kur'ân bunu şöyle İfade etmektedir: "Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde tartış..." (16: 125).
Kur'ân'ın bu tavsiyesi İslâm'ın anlatılması konusunda çok faydalıdır. "Bu harikulade âyette bütün zamanlar için geçerli din öğretiminin ilkeleri tespit edilmiştir: Bizler herkesi Allah'ın yoluna davet etmeliyiz, ve O'nun umûmi iradesini açıklamalıyız; bunu hikmet ve basiretle yapmalıyız, insanlara kendi şartlarında yaklaşmalı ve onları dar ya da geniş olabilecek olan kendi bilgi ve tecrübelerinden alacağımız örneklerle ikna etmeliyiz. Tav ırla-nmız ve tartışmalarımız kırıcı ve sert olmamalı, bilakis en nâzik ve hürmetkar tartışma örneği gösteren Hz. Peygamber @ model alınmalıdır, böylece bizi dinleyen kişi kendisine 'bu adam sadece diyalektikle uğraşan biri değil; beni kızdırmaya da çalışmıyor; İmanını samimi olarak açıklıyor, ve onun esas hareket noktası insan ve Allah sevgisi' diye-bilsin." (A. Yusuf Ali, The Holy Quran, s. 689, not. 2161).
Mevdudi'nin ifadesine göre de, bu âyetin muhtevası davet çalışmaları içinde bulunan kimseler için çok önemli talimatlar ihtiva etmektedir.
Davetçiler daima şu iki şeyi göz önünde tutmalıdırlar, 'hikmet' ve 'güzel öğüt'. 'Hikmet' davet çalışmasında kişinin basiretini kullanmasını ve bu işi düşüncesiz kimseler gibi kö-rükörüne yapmaması gerektiğini ima etmektedir. Hikmet kişiden, hitap ettiği şahsın zekasını, kapasitesini ve şartlarını göz önünde
bulundurmasını ve tebliği durumun gerektirdiği şekle uygun olarak ulaştırmasını talep etmektedir. Ayrıca, kişi her şahsa veya gruba aynı tebliğ metodunu uygulamaktan kaçınmalı ve önce muhatabın gerçek hastalığı teşhisle, gönlüne ve zihnine hitap edilerek tedavi edilmelidir.
"Güzel öğüt" iki şeyi ima eder:
1- Kişi muhatabını sadece mantıkî ikna metotlarıyla değil, aynı zamanda duygularını cezbederek de inandırmaya çalışmalıdır. Yine bunun gibi kişi kendisini sadece kötülükleri ve sapkınlıkları lanetleyen tartışmalarla sınırlamamak, karşısındakini insan tabiatında bu kötülük ve sapmalara hoş gözle bakmama eğilimi olduğu konusunda ikna etmelidir. Ayrıca, davet-çi muhatabını yalnızca ilahi rehberliğin ve güzel davranışların salim ve mükemmel oluşuna mantıken iknaya çalışmakla kalmayıp, onda bunlara karşı sevgi ve ilgi de oluşturmalıdır.
2- Öğüt muhatabın iyiliğinin samimi olarak arzu edildiğini gösterir bir tarzda olmalıdır. Öğüt verenin muhataba tepeden baktığını ya da kendisinde hissettiği üstünlüğü yansıttığı imajını verebilecek hiçbir şey söylememeli ve yapmamalıdır. Bilakis muhatap, öğüt verenin kendisinin ıslahı ve hayrı için kuvvetli bir arzu duyduğunu hissetmelidir.
"En güzel şekilde" ifadesi kişinin tatlı dilli olmasını, asil bir davranış göstermesini ve mâkul ve cazip fikirler sunmasını ve polemik, münakaşa ve çelişki-zitlaşmalardan kaçınmasını ima etmektedir.
Kişilerle en güzel şekilde tartışan bir kimse, suçlama yoluna, fikirleri çarpıtmaya, istihzya yönelmez; karşısındakini yenip tartışmada üstünlüğünün alkışlanması gayesiyle onunla alay etmez. Çünkü bu tür davranışlar inatçılık vedikbaşlılığa yol açar. Davetçi bilakis, muhatabını basit ve alçak gönüllülükle ikna-ya çalışır ve karşısındakinin çarpık fikir ve kısır döngülere girdiğini gördüğü zaman onun daha çok sapıtmaması için tartışmayı bırakır (Mevdudi, The Meaning of the Qur'an).
Hz. Peygamber @ ahlâk öğreticilerinin en güzeliydi, çünkü o "alemlere rahmet olarak gönderilmiştir" (21: 107), ve insanlığa en faydalı olan kişidir. Çünkü, insanları Allah'ın yoluna davet etme hususunda en tesirli, cazip ve hoş tarzı benimsemiştir.
Bu hususta Hz. Peygamber @'in en büyük katkılarından biri mükemmel öğreticiliği ve asil şahsiyeti ile kişilerin tavırlarını ve görüş açılarını değiştirmiş olmasıdır. O insanların davranışlarının arkasında yatan niyetin önemini vurgulamıştır; çünkü niyet kişinin hareket yönünü belirleyen ve mücadele ve gayretlerini başlatan ve uyaran esas âmildir. Eğer kişinin niyeti doğru yönde ise ve bütün maddî ve fizikî arzu ve unsurlardan uzaklaşarak saflaşmış ve Allah ve Rasûlüne mûtı bir konumda ise, hareketleri ve mücadelesi tabii olarak doğru yöne kanalize olacaktır. Bu durumda, kişinin her fiil ve hareketi Allah'a ibadetin bir parçası haline gelir ki, böylelerinin yaptıkları şeyler Kur'ân'da ifade edildiği üzere fazilet ve takva fiilleridir:
"Yoksula, yetime ve esire O(AlIah)'nun sevgisi için yemek yedirirler. 'Biz sizi ancak Allah Rızası için yediriyoruz, sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz' (derler)." (76: 8-9).
Hz. Peygamber @ insan davranışlarındaki bu inkılâbı temeli şu sözlerle açıklamıştır:
"Ameller niyetlere göredir ve herkese niyet ettiği vardır." {Buharı ve Müslim).
Doğru bir bakış açısı elde ettikten sonraki en önemli şey ahlâkî sahada öğreticilik yapan kişinin şahsiyet ve davranış şekillerinin herkes için ömek teşkil edebilecek seviyede olmasıdır; öyle ki insanlar bu eksen etrafındaki yörüngede hareket etsinler. Kur'ân ve ha-dis'in, uyulması gerekli kuralları bildirdiği bir vakıadır, ve bunlar insanlara sadece yapmaları gereken şeyler hakkında bilgi verirler. Ahlâkı yüceltme vazefesine teşebbüs eden kişi ise İlahi Rehberliğin aydınlığında kendi şahsi davranışlarıyla insan fıtrat ve mizacının bu kurallarla nasıl uyum içinde olabileceğini gösterir. İnsanoğlu hırs ve arzular ile doludur; nefsini frenleyebilmeli ve nefsine tuttuğu yolların kötülüğünü gösterip onu bu kötülükler konusunda bilinçlendirdikten sonra hayatın güzel yollarına yönlendirmeli, böylece huzur ve sükûna erişip mutmain bir nefis haline gelmesini sağlamalıdır. Nefsi tezkiyede ahlâk öğreticisinin (yani Hz. Peygamber @'in) hareket tarzı mükemmel bir örnek olarak kullanılabilir. Her mümin huy ve davranışlarını Hz. Peygamber @"in karakter ve hareket tarzıyla aynı çizgide tutmalıdır. Ancak bu duruma erişene kadar, nefsini tezkiye edip, yenilemelidir ki böylece hevâ ve heveslerine tâbi olmasınlar (4: 135), ve doğru yol üzerinde bulunmayan atalarının yolunu takip etmesinler (43: 23).
Bu yolla, ahlâkî terbiye sonucunda kişinin kalbinde Allah'ın emir ve yasaklarını İhlâl korkusu yer eder, gönlü ve nefsi tamamıyla olumlu bir başkalaşım geçirir.
Hz. Peygamber @ şöyle buyurmaktadır: "Allah kulunun iyiliğini dilediğinde onun nefsi kendisine doğru yolu tutmasını tavsiye eder, ona iyi şeyler yapmasını ve kötü şeylerden kaçınmasını emreder."
Kur'ân faziletli bir insanın kalbini şöyle tasvir etmektedir: "Ama kim Rabbi'nin azametinden korkar ve nefsi kötü heveslerden ah-koyarsa, (onun için) gidilecek yer çenettir." (79:40-41).
Rahman suresinde şu âyetleri okumaktayız: "Rabbine karşı durmaktan korkan kimseye iki cennet vardır. Öyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?" (55: 46-47).
Kişi bu kalp durumuna erdikten sonra karakter standardını ve sosyal seviyedeki hareket tarzını yükseltecek olan bir tezkiye (arınma, saflaşma) konumuna ulaşmış uemektir.
Tezkiye, Allah korkusunun (takva) sebep olduğu sâlih ameller sonucu elde edilen insan nefsinin derecelerinden biridir. Kur'ân'da bunu tasdik eden pek çok âyet vardır. Bu halde kişi kalben ve tabii olarak güzel davranmayı, insanlar arasında arkadaşlığı, sosyal gelişme ve selamet için çalışmayı arzular ve arar. Ve bu hâl olmaksızın insanların sürekli iyi olmaları ve kötülüklerden sakınmaları mümkün değildir. Hucurât 8Ûresi'nĞQ Hz. Peygamber @'in ashabının gönüllerinin durumu şöyle tasvir edilmektedir: "...Allah size imanı sevdirmiş, onu gönüllerinize güzel göstermiş; inkarcılığı, yoldan çıkmayı ve başkaldırmayı size iğrenç göstermiştir..." (49: 7)
Hz. Muhammed @ ve önceki peygamberler ibadeti insanın kendi nefsinde ilahi gayeyi gerçekleştirmeye yönelecek tarzda değişiklikler yapabilmek için tebliğ etmişlerdir Tarih, bu konuda ibadetin salt hukuki yasaklamaların ve kontrollerin başarısızlığının aksine, her çağda başarılı olduğuna şahitlik etmektedir. Kanunlar bilakis kişilerin diğer gayrimeşrû yollara tevessül etmelerine mâni olabilirken, Allah korkusu duyan, faziletli ve güzel huylu insanlar meydana getirmek konusunda da tamamen çaresizdir.
Namaz, oruç ve diğer ibadet şekillerinin hikmet ve felsefesi üzerinde düşünüldüğünde bunların iyi davranış ve iyi insan ilişkileri geliştirme yönünde kişilerde iç değişiklik meydana getirmekteki Önemi hemen görülecektir Ankebut sûresinde şu âyeti okumaktayız-"...namaz kıl, muhakkak ki namaz hayasızlıktan ve fenalıktan alıkor; Allah'ı anmak ne büyük şeydir!.." (29: 45). Bu âyete göre, insan karakterinin inşasında ve onun gelişim ve tezkiyesinde Allah'ı anmak çok etkilidir. Ve namazda Allah'ı anmak için gerekli şartlar mükemmel olarak teşkil edildiğinden, namaz insan karakterini şekillendirmede çok etkilidir.
Takva'ya ulaşma yolunda yardımcı olduğundan dolayı oruç da emredilmiştir (2: 183). Hz. Peygamber @ orucun hikmetini şu sözlerle belirlemiştir: "Kişi söz ve hareketlerindeki hataları terketmedikçe, Allah'ın onun yemeyi ve içmeyi terketmesine ihtiyacı yoktur." (Buhari).
Zekat'la ilgili olarak şöyle buyurulmuştur: "Onların mallarından bir miktar sadaka al ki, onunla onları temizleyesin, yüceltesin ve onlara dua et; çünkü senin duan onlar İçin bir güvendir..." (9: 103).
Nebevî tâlim ve terbiyede tezkiye ve güzel davranışlar birlikte ve aynı zamanda işlenirler. Nefis tezkiyesi ameliyesini hızlandırmak ve daha müessir kılmak için, Hz. Peygamber @ İnsanları birbirlerine karşı feragatte bulunmaya ve fedakârlık ruhunu kuşanmaya çalıştı. Kur'ân Hz. Peygamber @'in eğitim ve terbiyesinden doğrudan faydalanan insanların vasıflarını şöyle belirtir: "Ve onlardan önce o yurda (Medine'ye) yerleşen, imana sarılanlar (yani daha önce Medine'yi yurt edinen Ensar veya ilk önce hicret edip Medine'ye yerleşen Müslümanlar), kendilerine hicret edip gelenleri severler ve onlara verilen(gani-met)lerden ötürü göğüslerinde bir ihtiyaç (eğilimi) duymazlar. Kendilerinin ihtiyaçları olsa dahi, (yoksul muhacir kardeşlerini) öz canlarına tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar umduklarına erenlerdir." (59: 9).
Hz. Peygamber @'İn tâlim ve terbiyesinin bir başka önemli boyutu da hikmettir. Bu kelime Kur'ân'da pek çok yerde değişik şekilleriyle kullanılmıştır ve karakter eğitiminde pratik tedbir, basiret ve uzak görüşlülük gibi özellikleri benimsemenin büyük önemini yansıtmaktadır; bu özellikler belli bir durumda bir meselenin tam olarak anlaşılması gereği ve her hâlde aklî ve zihnî yeteneklerin kullanılmasına olan ihtiyaç göz önünde bulundurulduğunda önem kazanmaktadırlar. Her meselenin, her durumun ihtiyaç ve önceliklerine göre mantıkî ve mâkûl çözümü mevcuttur; meselâ karakter eğitim ve terbiyesi ile ilgili olan meseleyi, Kur'ânî hikmet, yukarıda zikredilen Nahl sûresinin 125. âyetinde güzelce çözümlemiştir.
Hz. Peygamber @'in karakter eğitimindeki bir diğer yöntem, İmar (insanları yaptıkları kötü işlerin sonuçları hakkında uyarmak) ve tebşir (iyilik yapanlara müjdeli haberler vermek) yoluyla hatırlatmada bulunmaktır, böylelikle insanların iyi ve merhametli bir karakter geliştirmeleri teşvik edilmiş olur.
Mükâfat ve ceza kavramları da aynı gayeye hizmet ederler. İyi davranışların sonucunda mükâfat alıp, kötü davranışlarından dolayı da cezalandırılacaklarını düşünen kişilerde korku ile ümit arasında bir durum meydana gelir ve bu da insanlarda Kur'ân'da zikredilen ve Hz. Peygamber @'in açıklamış olduğu Allah'ın gerekli gördüğü iyilik seviyesine ne kadar yaklaştıklarını anlamak için iyi davranışlarını tartmak arzu ve ihtiyacını doğurur. Mükâfat ve ceza yanında tevbe ve affedilmeyi de vermesi Allah'ın Rahmet sıfatının tecel-lisidir. Kur'ân şöyle buyurmaktadır: "De ki: Ey kendilerine kötülük edip aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin. Doğrusu Allah günahların hepsini bağışlar..." (39: 53).
Bir hadis-i kudside Hz. Peygamber @ şöyle buyurmuştur, "Şeytan dedi ki; 'Ey Rabbim, Ben âdemoğlunu hayatı boyunca şaşırtacağım. Allah buyurdu ki: 'Bana tevbe ettikleri sürece, ben de onları affetmeye devam edeceğim"'.
Bir başka bakış açısıyla, iyi bir karakter insanların haklarına (hukuku'I-İbâd) riâyetin bir parçasıdır. Bu hususta Hz. Peygamber @ şöyle buyurmuştur: "Fakir kimdir bilir misiniz?" Ashab "aramızdan parası, malı ve eşyası olmayandır" deyince, Hz. Muhammed @ "ümmetimin fakiri Allah'ın önüne namaz, oruç, zekat ibadetiyle çıktığı hâlde, ona kötülük yapmış, buna iftira etmiş, şunun malını yemiş, öbürünü öldürmüş olandır. Hakkını gaspettiklerinden her biri onun iyi amellerinin sevabından bir hisse alacaktır; böylece iyiliği tükenince yaptıkları kötülükler hesaba alınacak ve eğer günahı çoksa cehenneme atılacaktır."
Hikmet ve karakter terbiyesi ile ilgili önemli bir boyut ise insanların rahatsız edilmemesine özen göstermek, İtidal ve dengedir. Karakter inşâcısı olan kimse ahlâkî öğüt ve derslerle ilgili açıklama ve yorumlarını uygun, kolaylaştırıcı ve müjdeleyicİ bir şekilde yapmalıdır. Din konusunda aşırılık ve zorlaştırmadan kaçınılmalı ve ılımlılık normal hareket tarzı olarak benimsenmelidir. Öğretici kimse öğrettiği ahlâkî değerleri özellikle yukardaki hususları göz önünde bulundurarak uygulamalıdır. Kur'ân bu duruma-öafctra sûresinde açıkça değinmiştir: "Allah size kolaylık ister, zorluk istemez..." (2: 185)
Hz. Muhammed @'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
1- Nâzik olunuz ve sertlik ve kabalıktan sakınınız. (Müslim)
2- (Merhametten) Nezaketten mahrum olan hayırdan da mahrum olur. (Müslim)
3- İtidal herşeyin en iyisidir. (Ebu Davud)
4- İçinde itidal ve denge bulunan fiiller en iyileridir.
5- Allah beni tebliğci olarak gönderdi; İnsanlar için zorluk çıkarıcı olarak değil.
6- Din kolaydır. Bir kime dini öğretirken güçlük yoluna saparsa din ona galebe çalar. Doğru yol üzerinde bulununuz itidalli olunuz ve insanlara müjdeleyiniz.
Karakter eğitiminde en güzel örnek olmak da Hz. Peygamber @'in yönteminin bir parçasıdır. Kur'ân Hz. Peygamber @ 'in en güzel Örnek oluşunu usvetu'l-hasene terimiyle tanımlamaktadır. Fatiha sûresinde bizlere şöyle dua etmemiz öğütlenmiştir. "(Allahım!) Bizi doğru yola, nimete erdirdiğin kimselerin, gazaba uğramayanların, sapmayanların yoluna eriştir." (1:6-7).
Daha sonra Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurul-maktadır: "İbrahim ve onunla beraber olanlarda, sizin için uyulacak güzel bir ömek vardır..." (60: 4) Hz. Muhammed @'in hayatı ile İlgili olarak ise şöyle buyurulmaktadır: "Ey iman edenler! And olsun ki sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok anan kimseler için Rasûlullah en güzel örnektir." (33: 21).
Daha Önce açıklandığı üzere Hz. Muhammed @"in karakter terbiyesi metotları içinde söz ile davranışın birbirine uygunluğu çok büyük önem taşımaktadır. Allah'ın Elçilerinin tamamı bu Ölçülere tamamen uymuşlardır. Hz. Muhammed @ peygamberliğinden önce de emin ve sâdık olarak bilinirdi. Hz. Peygamber (S)'in, cahiliye döneminin karanlık ve vahşi ortamındaki eşsiz dürüst, saf ve doğruluk dolu hayatı Kur'ân tarafından onun Peygamberliğinin hak olduğuna delil olarak gösterilmektedir: "...Daha önce yıllarca aranızda bulundum, hiç düşünmüyor musunuz?" (10: 16).
Kur'ân bir diğer önemli ilke olan güzel öğütte bulunmaya da işaret etmiştir. Kur'ân, yalnız başına mev'ize kelimesini kullanmamıştır. Çünkü kuru kuruya öğütte bulunulması bazı kimseler için nahoş olabilir ve ters tepkiye yol açabilir. Bu nedenle öğüt verenin sempatik ve hoş bir tavırda olması gerektiğini ifade için Kur'ân hoş ve güzel öğüt verilmesini emretmektedir.
Öğütçünün gönlünün merhamet ve şefkat dolu olması ve bu durumun öğüt verilen kişi tarafından açıkça biliniyor olması gereklidir, aksi taktirde öğüt vermek olumsuz sonuçlar doğuracaktır. Allah kullarına ne şekilde öğüt verdiğini Nisa sûresinde olduğu gibi açıklarken de insanlara öğüt vermede samimi ve iyi niyetli olmayı önermektedir: "...Allah size ne güzel öğüt veriyor.." (4: 58). Münafıkların düşmanca faaliyetlerine ve kötü tuzaklarına rağmen Hz. Peygamber @ halka en güzel şekilde öğüt vermeye davet edilmiştir, "...sana gelip: 'Biz, iyilik etmekten ve uzlaştırmaktan başka birşey istemedik' diye de nasıl Allah'a yemin ederler.AIlah onların kalblerinde olanları biliyor. Onlara aldırma, onlara öğüt ver ve onların içlerine tesîr edecek güzel söz söyle!" (4: 62-63).
İşte bunlar, Hz. Muhammed @'in terbiye metodunun ayırdedici özellikleridirler. Hz. Peygamber @ insanlara karşı yumuşak, nâzik ve sevgi dolu idi (3: 159).
Toplumdaki gayriahlâkî durumları ve buna yönelik her türlü eğilimi ortadan kaldırmak ve yok etmek için bütün fertlere manevî eğitim verilmesi şarttır. İyiyi ve doğruyu emredip kötüyü ve yanlışı yasaklamak her ferde farzdır ve her fert kendi dairesi içinde bu düstura göre hareket edip, bu anlayışı yaymak zorundadır. Herkesin bu vazifenin şuurunda olacak şekilde aydınlatılması ve Allah Rızası için bu vazifeyi yerine getirmesi istenmektedir. Hz. Peygamber @ "herşeyden sorumlusunuz, ve sorumluluklarınızdan dolayı Allah'a hesap verebilecek durumda olunuz" buyurmuştur.
Bu sorumluluk duygusuyla hareket edilmediği takdirde, toplumda gayriahlâkî davranışlar öyle çoğalır ki, medenî hayatı tıpkı yabani otların bahçeyi sarması gibi sarar. Çünkü bu durumda kötü insanlar toplumda çoğunluk hâline gelirler ve yalnızca kötülük işlemekle kalmayıp diğer insanları da bu tarz gayri meşru ve ahlakdışı iş ve fiillere teşvik ederler. Kur'ân bu kötü unsurlara şöyle değinmiştir: "...kötülüğü emreder, iyiliğe engel olurlar; Allah'ı unuttular, bu yüzden Allah da onları unuttu. Doğrusu ikiyüzlüler fâsiktırlar." (9: 67). (Bu kısım, 1982'de Pakistan'da düzenlenen Sîret konferansında Dr. İsabi Baksh Carullah'ın takdim ettiği "The Method of the Prophet's Moral Training" [Hz. Muham-med'in Manevi Terbiye Metodu] başlıklı Urduca tebliğinden alınmıştır).
Hz. Peygamber @ o zamanki sosyal ve siyasî sistem ile hiçbir çatışma ve çelişkiye neden olmaksızın toplumdaki bazı kötülükleri ortadan kaldırmayı ve bazı manevî değerleri ikame etmeyi amaçlayan sirada'n bir reformcu veya ahlâkçı değildi. O toplumsal düşünce sistemine rasyonellik getirmeye çalışan sıradan bir düşünür de değildi. O Allah'ın Elçisi idi ve Elçiliği hayatın bütün boyut ve kısımlarını kapsamaktaydı. Onun faaliyet sınırları sadece dinî ve ahlâkî çerçevede kalmamış; hayatın sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasî her sahalasına da nüfuz etmiştir. Onun tebliği sadece toplumun bir bölümüne, veya toplumun bir kaç veçhesinin reforme edilip, geliştirilmesine yönelik değildi; onun vazifesi Allah'ın Dînine hayatın tüm sahalarında öncelik sağlamaktı. Bu nedenle parçası bulunduğu sosyal sistemi tamamen değiştirmeye ve insanların tüm değer ve hayat sistemlerini Allah'ın Dinine uydurmalarını sağlamaya gayret göstermiştir.
Hz. Muhammed @ tarih yapan kişilerden biridir, ancak diğerlerinden çok farklıdır. Genel olarak tarih yapan kişiler, tarihin akışım ve yönünü değiştirecek hayat kanunlarını vazeden kimseler olarak tanımlanabilir. Tarihin akışında değişiklik yalnızca bir bölgenin insanlarının bir başka halkın emri veya nüfuzu altına girdiği anlamına gelmez; bundan daha önemlisi bir milletin ferdî ve toplumsal hayatında değişiklikler olduğu anlamına gelir. İnsanlık tarihi dünyanın bir kısmını kısa bir dönem için ekonomi, siyaset veya din sahasında kendi fikirleri paralelinde etkileyen pek çok reformcu ve ahlâkçı görmüştür. Halbuki Hz. Peygamber @ bütünüyle farklı bir tarih yapıcıdır.
Tâlim ve tebligatına Arabistan'da başlamış olmasına rağmen Hz. Muhammed @ bütün insanlık için geçerli hayat düsturları getirmiştir. Tamamen yeni bir düzen kurmuş ve tamamen yeni davranış kuralları (modus operen-di) getirmiştir; buna göre Allah'a, peygamberliğe ve âhiret'e iman bu kuralların en temel unsuru olarak beyan edilmişti. Bunun esas gayesi insanları Tek İlâh, Yaratıcı ve Hâkim olan Allah'a itaate yöneltmek ve insanların bütün diğer varlıkları ve güçleri Allah'a tâbi olarak görmelerini sağlamaktır. Ha-kim-i Mutlak olan Allah'ın Nİhai Otoritesini tanıyan ve başka hiç kimseye tâbi olmayan insan bu âlemin en büyük gücü ve faal katılımcısı hâline gelir.
İnsanın ıslâhı için, Hz. Peygamber @ insanın dış (fizik) ve iç (manevî) dünyalarının tamamının tam bir değişimden geçmesi gerektiğini vurgulamıştır. Manevi temeller ve iç huzuru üzerine bina edilmemiş hiçbir gelişmenin gerçekten kalıcı olmayacağına dikkat çekmiştir. Hz. Peygamber @ işte bu nedenle "güzel ahlâkı tamamlamak üzere" gönderilmiştir. Allah'ın Dinine göre insanın tam bir ruh ve amel değişikliğinden geçmesi temel Öneme sahiptir.
Hz. Peygamber @'in temel gayesi İnsanların ahlâkını tamamlamak ve güzelleştirmek olduğu için, kendi nefsiyle İşe başlaması şarttı: diğer insanlar için söz ve fiilleri ile mükemmel bir örnek haline gelmeliydi. Hz. Peygamber @'İn bu yüksek şahsiyet ve davranış seviyesine ulaştığına hanımları şehadet etmektedir, ve onun hayatı İle ilgili olarak onlardan daha iyi şahit kim olabilir? Onun mükemmel şahsiyeti hayatları boyunca onu ve inancını yo-ketmek isteyen en amansız düşmanları tarafından bile itiraf edilmiştir.
Hz. Muhammed @'in tebliğini bütün ırk ve milletten insanlar arasında sevdiren ve peygamberliğinin başlangıcından bir asır sonra dünyanın bir ucundan diğerine yayan şey onun asıl ve yüce şahsiyeti ve insanlara kendisini sevgili kılan davranış ve tavırlarıdır. Hem özel hayatında hem de toplum içerisinde yüksek ve saf karakter Örneği olmuştur.
Onun ahlâk öğretilerinin ikinci ayırdedici özelliği İse kendi dönem ve çevresi İle sınırlı olmayıp edebiyete kadar gelecek olan bütün insanlara yönelik bir vazife olmasıdır.
Onun vazettiği hakikatin Üçüncü Özelliği şudur: Bu dünya bir imtihan âlemidir ve herkes âhirette bu imtihanın sonuçlan ile karşı karşıya kalacaktır. Bir hadise göre, "dünya âhire-tin tarlasidır: bu dünyada ekersiniz Hesap Gününde ise ektiğinizi biçersiniz." Böylelikle Hz. Muhammed @, insanlığı, hayatlarının değişik sahalarını faziletli ve âdil bir hâle getirerek âhirette en iyi karşılığı almalarını mümkün kılabilecek yüce manevî ve ahlâkî öğretilerle tanıştırmıştır. Hz. Muhammed @ tarafından öğretilen bu ahlâki görüş açısı insanların maddî ve manevî başarılarım temin eden bir yoldur. Bu görüş açısı ferdî ve toplumsal seviyede fertlerin sorumlu davranışlar içinde olmasını sağlayan anahtar vazifesini de görmektedir. Bu görüş ilerlemeci, müreffeh bunun yamsıra itidalli ve âdil bir kültür ve medeniyetin temeli olan sorumlu şahsiyeti bina eder; böyle bir şahsiyet iyi ve doğru davranışı teşvik ettiği ve kötü ve yanlış hareketlerden caydırdığı için insanlığın gururudur.
Bu öğretinin dördüncü Özelliği hayatın tek bir yönüyle ilgili ahlâkî davranış kurallarını değil, hayatın bütün alanlarını içeren tam bir davranış kalıbı veriyor olmasıdır. İnsanlığın bütün meselelerini birlik ilkesi içinde ele alır ve insanın bütün faaliyet sahalarını içeren kurallar dizisi vazeder.
Bu öğretinin beşinci özelliği insanın enfüsi (iç) ve afaki (dış-fizikî) meselelerini ayın zamanda ele almasıdır. İslâm ancak insanın hayata karşı asıl tavrı değişirse yeni bir hayat felsefesi doğrultusunda eğitilip terbiye edilmesinin mümkün olacağını, bir kaç hukuki tedbir uygulamasının hiçbir zaman faziletli, dürüst ve dengeli bir toplum oluşturamayacağını savunur. Bu sebeple her şeyden önce insanların' Özlerinin manevî eğitim ve terbiye vasıtasıyla değiştirilmesi şarttır; bir kez insanlar doğru eğitim şeklini alırlarsa, alman hukukî tedbirler toplumun bu eğitime direnç göstermiş bazı kötü zihniyetlİler tarafından bozulmasını kolayca engelleyecektir. Ancak sadece kanun yoluyla sağlıklı bir toplum yaratmak mümkün değildir; insanlar kendi iradeleriyle ahlâklı davranacakları bir şekilde eğitilmelidir ki herkes kendi yararına olmak üzere toplumu korusun.
Kısaca, Hz. Muhammed @ en yüce ve mükemmel bir şahsiyet sahibi idi; ve Kur'ânî vahyin hikmet ve felsefesini biliyordu. Bu örneğin ışığında sahabeler kendileri de güzel ahlâk numuneleri haline geldiler. Onların bu nefis (şahsiyet) tezkiyesi ve saflaşma süreçleri Hz. Peygamber @'in sevgi, merhamet ve yumuşaklığı ile mümkün oldu. Bu nebevi eğitim ve terbiye usûlü onlar için zahir ve batın bir mucize haline geldi; bu usûl en güzel ahlâkın somutlaştığı, huzur ve nizâmın hâkim olduğu bir toplum meydana getirdi. Bu toplumda fazilet ve dürüstlük tabii davranış şekli idi; eşitlik ve adalet sistemin temel ilkesi idi; sınıf, ırk, milliyet, cinsiyet ve inanç ayrımı yapılmaksızın toplumun her ferdi için özgürlük ve eşitlik garanti edilmişti. O toplum çelişkilerden ve şahsî hevâ ve heveslerden kaynaklanan çatışmalardan uzak, barış dolu bir toplumdur.
Hz. Peygamber @ ashabında yüksek bir şahsiyet geliştirmek için lüzumlu bütün imkânları kullandı.
Hz. Peygamber @, sahabeler arasında bir bütünlük ve istikrar ruhu geliştirmek ve inşa etmek için bilinen metotlar veya geleneksel kalıplar yerine, bu İnsanların hayatlarım tamamen değiştiren ve onları tarihte daha önce hiç görülmemiş bir şekilde azimli, şevk ve cesaretli bir kuvvet hâline getiren, her gün kılınması farz olan namaz ibadetini tebliğ etti. (Ayrıntılar için bkz. Sîret Ansiklopedisi, c. I. "Şahsiyet Oluşturma" alt başlığı, sh.527-531).
Kur'ân İslâm cemaatini fert ve toplum olarak güçlendirmek için emirler verir:
a- İnsanlara İslâm inancı yeryüzünde henüz güç, iktidar ve istikrar kazanmadan yeşermekte iken onu yoketmeyi planlayan potansiyel düşmanların yol açtığı dış tehlikelere karşı fizikî olarak hazırlıklı olmanın yollarını gösterir: "Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar -Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanlarınızı ve bunların dışında Allah'ın bilip sizin bilmediklerinizi yıldırmak üzere- kuvvet ve savaş atlan hazırlayın. Allah yolunda sarfettiğiniz herşey size haksızlık yapılmadan, tamamen ödenecektir." (8: 60).
Saff sûresinde, Kur'ân disiplini, birliği, cesareti ve düşmana karşı birleşik bir cephe oluşturma gereğini şöyle emretmiştir: "Allah, kendi yolunda kurşunla kaynatılmış binalar gibi saf bağlayarak çarpışanları sever." (61: 4).
Bu âyetler yalnızca Allah'ın yoluna engeller çıkaran ya da bu İnancı yok etmeye çalışan güçlere karşı savaş için bütün maddî hazırlıkların yapılmasını emretmekle kalmaz, Allah'ın düşmanları safında meydana gelebilecek muhtemel her hareketi karşılamaya daima hazır olmanın büyük gereğine de işaret eder. Müslümanlar kendi hayat tarzlarını koruma ve muhafaza etmenin önemini tamamen kavramadıkça, dünya yüzünde Müslüman kimliğini korumaları da mümkün olamayacaktır. Kur'ân'ın bu âyetleri, bu mânada hayatın acı gerçeklerini Müslümanlara göstermektedir.
b- Kur'ân insanlara zahiri ve batini bütün şer güçlerle başarılı bir şekilde mücadele edip amaçlarına ulaşma yolunda istek ve azimlerini kuvvetlendirecek bazı usûlleri şu âyette önermektedir: "Andolsun ki mallarınız ve canlarınızla sınanacaksınız; hiç şüphesiz, sizden önce Kitap verilenlerden ve Allah'a eş koşanlardan çok üzücü sözler işiteceksiniz. Sabreder ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız bilin ki, bu üzerinde sebat edilecek işlerdendir." (3: 186).
Arapça "azmi'l-umûr" ifadesi başa çıkılması ne kadar güç olsa da, karşı taraf ne kadar büyük olsa da bütün muhalefete karşı çıkma yönünde duyulan güçlü istek, kararlılık, sabit niyet ve azîm ve amaç gerçekleştirilinceye kadar mücadeleye devam anlamlarına gelir. Bu ifade açıkça müminlerin "yüksek şahsiyetlerini her durumda ispatlamaları gereğine" işaret etmektedir; "kışkırtmaya maruz kaldıklarında öfkelerini kontrol ederek; düşmanlarının suçlamalarına, alaylarına, kötü söz ve propagandalarına karşı sabırla direnerek; en zor durumlarda bile yanlış, adaletsiz, gayrimedenî ve ahlakdışı söz ve hareketlerde bulunacak şekilde hiddetlenmeyecek bu şahsiyet sınavı başarılmalıdır." (Mevdûdî, The Meaning ofthe Quran, c. I, sh. 79, not 131).
Bu hususa Şûra ve Ahkâf sûrelerinde de değinilmektedir: "Fakat kim sabreder, (kendisine yapılan kötülüğü) affederse, şüphesiz bu, çok önemli işlerdendir." (42: 43) ve "O halde sen de, peygamberlerden azîm (ve irade) sahiplerinin sabrettikleri gibi sabret. Onlar için acele etme; onlar, tehdîd edildikleri azabı gördükleri gün, sanki gündüzün sadece bir saati kadar (dünyada) kalmış gibi olurlar (Bu), bir tebliğdir. Yoldan çıkmış topluluktan başkası helak edilir mi?" (46: 35).
Bu âyetler "sabredip, affederek yanlışlıkları düzeltmenin, tehdit edip 'suçluyu cezalandırmak' ve 'ona ders vermekten' daha güç olduğunu ima etmektedir. İşte bu güç iş Hz. Mu-hammed @'in sünneti olmuştur. Bu tarz sabır zillet ve beyhude bir tavır olarak görülebilir, gerçekteyse cesaret ve azmin en yüksek ve asîl şeklidir. Bu yol, ıslâh gayesini sert cezalardan daha iyi bir şekilde gerçekleştirebilir. Mülayemet ve masumiyet "daha şiddetli tedbirlerin başarısız kaldığı hâllerde ikna edici olabilir." Tabii ki, şartlar vakaları değiştirebilir, muhatap olunan kişilerle eşit şartlara gelebilmek için zor kullanmaya müsaade edilebilir: Bazı olaylarda şiddet de söz konusu olabilir; ancak bu şahsî öfke, kin veya gizlenen bayağı arzulardan değil, adaletin tavizsiz prensiplerinden kaynaklanan sertlik olmalıdır." (A. Yusuf Ali, The Holy Quran, sh. 1318, not. 4586).
Bu âyetler, Hz. Muhammed @'in devlet idaresinin mahiyeti ve çerçevesinin şimdiki İncil'de bahsedilen diğer peygamberlerin devlet siyasetinden çok farklı olduğunu göstermektedir. Bu, ne Hz. Musa'nınki gibi merhametten mahrum mutlak güce dayalı idi, ne de Hz. İsa'nınki gibi hukuk ve kanun ruhundan uzaktı; İsa'nın sevgisini yansıtan ve gerektiğinde İse Musa'nın kanun otoritesini ortaya koyan bir terkipti. Bu Kur'ân'ın aşağıdaki ayetinde belirtildiği üzere Rasûlullah (5)'in yolu idi: "Kötülüğün cezası, yine onun gibi bir kötülüktür. Kim affeder, başarırsa onun mükâfatı Allah'a aittir. Doğrusu O zâlimleri sevmez." (42: 40).
Şûra sûresinin bu âyeti kısasla ilgili kapsamlı bilgileri ihtiva etmekte, Hz. Musa ve
Hz. İsa'nın öğretilerinin birleşimini ortaya koyan üç temel prensip sunmaktadır:
1- Kısasın tam ve âdil sınırı, zarar gören kimsenin gördüğü zarar nispetince karşılık vermesidir. Aksi takdirde zulmetmiş olur.
2- Bir kişinin kendisine yapılan zararın ay-nısıyla karşılık vermesi hakkı olmasına rağmen, makbul olanı, intikam almaktan vazgeçip affetmesidir.
3- İntikam alırken zâlim olunmamahdır; kötülük yapan birine onun yaptığından daha fazlasıyla mukabele edilmemelidir
Bu siyaset hakkında biraz tefekkür etmek bize İslâm'ın, zarar ya da kötülüğe mâruz kalındığında öngörülen hükümlerin zarafeti, azameti ve uygulanabilirliği hakkında yeterince fikir verecektir. Bu, herkese adalet ve hakkaniyetle tatbik edilecek muhtelif alternatifleri her ferdin kendi iradî kararına bırakarak kimsenin şikâyette bulunmasına meydan vermemektedir.
Söz veren kimselerin sözlerini yerine getirmemeleri, toplumda büyük ahlâkî zaaflara delalet eder. Böyle sözle uyum içinde olmayan fiiller Allah tarafından da kınanır ve kerih görülür. Bu durum Saff sûresinde şöylece ifadesini bulur: "Ey iman edenler! Niçin yapmadığınız şeyi söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyi söylemek, Allah nazarında en sevilmeyen bir şeydir. Doğrusu Allah, kendi uğrunda kenetlenmiş bir duvar gibi saf hâlinde savaşanları sever." (61: 2-4).
Bu âyetleri birlikte mütalaa ettiğimizde genel anlamı yöyle olur: Gerçek Müslümanın söylediği sözle, yaptığı İşin tutarlı olması gerekir. Ne söylüyorsa onu bizzat yaparak göstermelidir. Şayet yapmaya niyeti veya gücü yoksa, o zaman susmalıdır. Dördüncü âyet öncelikle, müminlerin ancak canlarını feda
Hz. Peygamber @'in Şahsiyet İnşa Usûlleri 499
etme tehlikesini göze aldıklarında, Allah'ın rızasını kazanabileceklerine işaret edilmektedir. Ayrıca Allah'ın ancak şu üç vasfa sahip olan orduyu tasvip ettiği vurgulanmaktadır:
1- İmanlı ve Allah yolunda savaştıklarının şuuruna ermiş askerlerden müteşekkil;
2- Dağınık olmayıp, disiplin içinde ve düzenli saflar hâlinde savaşan; ve
3- Düşmana karşı "kurşunla kaynatılmış duvarlar gibİ"(sağlam ve sarsılmaz bir şekildi) karşı koyan bir ordu. Özellikle bu ordunun son vasfı oldukça dikkat çekicidir. Çünkü hiçbir ordu savaş meydanında, şu aşağıdaki özellikleri barındırmaksızın "kenetlenmiş bir duvar gibi" olamaz:
a- İnanç ve hedef bakımından mükemmel bir görüş birliği, yani kumandanlar ve erler arasında mükemmel bir dayanışma olmalıdır.
b- Herkes birbirine samimi bir şekilde bağlı olmalıdır. Ancak bu bağlılık, gayeye ihlâsla sarılmadıkça ve ortada yüce gaye olmadıkça gerçekleşemez. Aksi taktirde savaş gibi çetin bir imtihanda, nİyetler-deki zaafların saklı kalması mümkün değildir. Dolayısıyla güven sarsıldığında, askerler itimatlarını kaybeder ve birbirlerinden şüphe etmeye başlarlar.
c- Yüksek derecede ahlâk sahibi olmalıdırlar. Şayet bir ordunun subay ve erleri, ahlaken zayıf kimselerse, aralarında saygı ve sevgi yok demektir. Bu ahlâkî zaafları dolayısıyla da birbirleriyle kavga ve münakaşa etmekten kurtulamazlar.
d- Ortak dava aşkı ve ona ulaşmada gösterilen azim bütün orduya yiğitlik, karalı-lık ve kendini feda duyguları ilham edecek ve ordu savaş meydanında düşmanı kenetlenmiş bir duvar gibi karşılayacaktır.
İşte bu esaslar, Rasûlullah @'in liderliğinde muhteşem bir askerî güç meydana getirmiştir. Bu güce en büyük kuvvetler bile karşı koyamamış ve yüzyıllarca bütün dünya onlarla baş edememiştir." (The Meaning of the Qur'an, c. V, sh. 206-207, not 2-3).
Bu âyet kişinin sözlerinin bütün değerinin gereğini yerine getirmesine bağlı olduğunu açıkça belirtmiştir. Tabii ki yardıma gücü ve kabiliyeti elverirken kendisinden yardım isteyene doğrudan red cevabı vermek bu sözünde durmak kavramından ayrı bir olaydır. Bu İslâm kardeşliğine ve Allah honutluğuna aykırı bir durumdur. Bunun yanında, kişinin muhtaç bir kimseye cömertçe, bol keseden söz verip ihtiyacı anında arkasını dönmesi daha kötü bir davranış ve Allah katında da sevilmeyen bir durumdur.
Söz verip yerine getirmemek bütün durumlarda kerih görülen bir harekettir, fakat Allah'a iman edildiği iddia edilip de ona uygun davranılrnaması bu hareketin çirkinliğini ve kötülük derecesini pek çok defa daha büyütür. Hz. Muhammed (S)'in davetini kabul etmeyen ve imana gelmeyi açıkça reddeden kişiler Allah'ın cezalandırmasını haketmişler-dir. Ancak, Allah'ın Gazabını ve Cezalandırmasını daha çok hak eden kişiler Rasûlullah @'in davetini kabul ettiklerini söyleyen fakat ona uygun hareket etmeyen, veya yalnızca kendi arzularına uygun gelen kısımları kabul edip mal ve candan fedakârlık talep eden öneme haiz Dinin aslına ait meseleler ortaya çıktığında reddeden kimselerdir. Şurası açıktır ki, bu kimselerin tavır ve davranışları Dirit zarar yönüyle, İslâm'a açıkça karşı olan düşmanlarınkİnden daha tehlikelidir. Çünkü onlar dost olarak kabul edilirler, düşmanlıkları ise ihtiyaç duyuldukları en kritik anda anlaşılır. Onların suçunu İğrenç ve İki kat cezaya müstehak kılan şey, kâfirlerin aksine, Dini, hayatlarında takip edecekleri sırât-ı müstakim olarak kabul ettiklerini açıklamış olmalarıdır. Bundan dolayı, bu kişilerin konumu, İslâm'a karşı olduklarını itiraf eden kişilerinkinden daha farklıdır; çünkü kâfirlerin hareketlerinden Dinin getirdiklerini gerçek mânada kavrayamadıkları açıkça ortaya çıkmaktadır. Bu durumda onlara bu çerçeve içinde hoş görüyle bakılabilir. Ancak Diril anlayıp dine inandıktan sonra onun gereklerini yerine getirmekten kaçınanlar, kabul edilemeyecek bir mazeret olan manevî ve ahlâkî zaaflarını gösterme konumuna düşmektedirler. Bunlar münafıktırlar; münafıklık ise Allah'ın gazabını çeken büyük bir günahtır. Böyle ahlâkî zaaf hâllerine Kur'ân'da muhtelif âyetlerle temas edilmiştir.
Nisa sûresinde, münafıkların davranışları ile ilgili olarak, şöyle Duyurulmaktadır: "Kendilerine: 'Ellerinizi (savaştan) çekin, namazı kılın, zekatı verin!' denilenleri görmedin mi? Kendilerine savaş yazılınca hemen içlerinden bir grup, insanlardan, Allah'tan korkar gibi hatta daha fazla korkmaya başladılar..." (4: 77)
Tevbe sûresinde bazı kimseler şu sözlerle kötülenmiştir: "Ey iman edenler, size ne oldu ki: 'Allah yolunda topluca savaşa çıkın!' dendiği zaman yere çakılıp kaldınız..." (9: 38).
Yine aynı sûrede korkaklık ve çekingenlik şöyle tasvir edilmiştir: "Eğer (sizden korunmak için) sığınacak bir yer, yahut (barınacak) mağaralar, ya da sokulacak bir delik bulsalar-di, hemen oraya yönelip koşarlardı." (9: 57).
Enfal sûresinde, insanlar savaş esnasında meydana gelebilecek böyle kandırmaya yönelik münafıkâne davranışlar konusunda İkaz edilmişlerdir: "Kim o gün savaşmak için bir tarafa çekilmek, ya da başka bir birliğe katılmak dışında arkasını dönerse o, Allah'tan bir gazaba uğrar, onun yeri cehennemdir, o ne kötü bir varılacak yerdir!" (8: 16).
Müslümanlara, önceki milletlerin tarihinden ibretler sunmak gayesiyle Kur'ân İsrail oğullarının münafıkça tavırlarından şu sözlerle bahsetmektedir: "Bir zaman Musa, kavmine: 'Ey kavmim! Benim, Allah'ın size gönderdiği elçisi olduğumu bildiğiniz halde niçin beni incitiyorsunuz?' demişti. Onlar (doğruluktan sapıp) eğrilince Allah da kalplerini eğriltti. Allah fâsıklan doğru yola iletmez." (63: 5).
Günah ve isyanın çarpık yollarında yürümekte ısrar eden bir kimseyi sırât-ı müstakîm'e sokmak ya da isyanda direnen kimseye zorla hidayet vermek Allah'ın sünneti değildir. Bu tesbitten, bir şahsın veya toplumun dalâlete düşmesine neden olan ilk müsebbibin Allah olmadığı açıkça anlaşılmaktadır. Aksine, insanlar sapık yollara kendiliklerinden girerler. Ancak İlâhî Kanun odur ki Allah dalâlet yollarını da var eder ve onu seçen kişiler diledikleri bu kötü yolda gitmeye devam ederler. Allah insanlara seçme hürriyeti vermiştir. Her ferd ve topluluk için Rablerine itaat etmek veya etmemek, doğru yolu ya da eğri yolları seçmek konularında serbestçe karar vermek hakkı bulunmaktadır. Bu seçim içinde Allah'ın hiçbir zorlaması yoktur. Bir kimse itaat ve hidayet yolunu seçerse, Allah onu dalâlet ve isyan yoluna zorla iletmez; ve bir kişi de doğruluk yolu yerine isyan yolunu takip etmekte ısrar ederse onu da zorla itaat ve hidayet yoluna çevirmek Allah'ın sünneti değildir. Ancak hidayeti ya da dalâleti seçen bir kimsenin, Allah'ın yarattığı sebep, imkân ve vasıtaları kullanmaksızın bir adım bile ilerleye-meyeceği çok açık bir gerçektir. Nitekim bir kimsenin çabalarının verimli olması Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Şayet bir kimse iyilik için yardım istemiyor, aksine kötülük için imkân istiyorsa, ona bu istediği imkân verilir. Ona kötülük yapma imkânı verildiği süre içinde, o kimse kötülük yapa yapa, iyice dalâleti düşer, yavaş yavaş fıtratı dâhi bozulur ve sonunda o kimsenin iyiliği benimseme yetenekleri tamamen kaybolur. Âyetteki "Onlar eğrilince Allah da onların kalplerini eğriltti" ifadesinin anlamı budur. Bu durumda, sapkınlığı benimsemeyi isteyen ve ona ulaşma yolunda çaba sarfeden, canla başla çalışan ve bütün zihin gücünü ve enerjisini onu elde etmek için sarfeden kimsenin zorla hidayet yoluna çevrilmesi Allah'ın sünnetine aykırıdır, çünkü böylesi bir hareket, bu dünyanın, "imtihan yurdu" olmasını anlamsız kılardı. Ayrıca insana irade (seçme) hürriyetinin verilmesi, hidayete ulaşan bir kimseye doğru yolu takip ettiğinden dolayı mükâfaat, hidayeti elde edemeyen bir kimseye de, dalâlet üzere bulunduğundan ceza öngörülmesi de bir anlama gelmezdi. Çünkü bu kimsenin dalâlete düşmesinden Allah sorumlu olur ve o Kıyamet Günü: "Herkese zorla hidayet vermek senin sünnetindi. Beni ise bu hidayetten mahrum bıraktığın için, benim bir suçum yok" diyebilir. "Allar fâsıkları doğru yola iletmez" ifadesinin anlamı da aynı şekildedir. Yani fısk ve itaatsizliği seçen bir kimse, iradesini bu yolda kullandığı için doğru yola iletmez (Mevdudi, The Mea-ning ofthe Qur'an, c. V, sh. 207-208).
İnsanları dalâlete düşürmenin Allah'ın sünneti olmadığını Kur'ân şu ifade ile vurgulamaktadır: "...Onunla sadece fâsıkları saptırır. Onlar ki, söz verip bağlandıktan sonra Allah'a verdikleri sözü bozarlar, Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyi keserler ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar; işte ziyana uğrayanlar onlardır." (2: 26-27).
Bakara sûresinin bu âyetleri mümin olduklarını iddia ettikleri halde her fırsatta sözlerinden dönen ve Allah ile yaptıkları ahdi bozup yeryüzünde fesadı yayan münafıkların çeşitli faaliyetlerine işaret etmektedir. Fâsık ve aha kelimeleri ile âyetin geriye kalan kısımları Ebu'1-Alâ Mevdudi tarafından şöyle İzah edilmiştir.
"İsyan eden anlamına gelen fâsık kelimesiyle, Allah tarafından konulan sınırları aşan kimseler kastedilmektedir.
Ahd (söz) kelimesi Arapça'da, hâkim bir gücün tebaasına buyurduğu emir ve talimatlara verilen addır. Bunlar vatandaşlar için uyulması gerekli kurallardır. Bu âyette de kelime bu anlamıyla kullanılmıştır. Allah'ın ahdi, insanlara sadece kendisine ibadet etmeleri, kendisine boyun eğmeleri ve kendisine itaat etmeleri için vardiği emirdir. Ahdin kabul edilmesi İse, bütün İnsanlığın Âdem aleyhisselâ-mm yaratılışı sırasında verdiği, Allah'a itaat sözüdür.
Bu kısa âyet mâna bakımından öylesine derindir ki, iki insan arasındaki ilişkiden, uluslararası ilişkilere kadar bütün bir ahlâkî sistemi kapsar. Bu ayete göre, Allah'ın tesis edilmesini emrettiği ilişkilerin ve yakınlıkların ihlâl ve ifsad edilmesi kaos ve düzensizliğe yol açar, çünkü sadece bu ilişkiler insanları Allah'a ve birbirlerine bağlar.
"Birleştirilmesini emrettiği şeyi keserler" ifadesi bir anlamda "ilişkilerin kötüye kullanıldığım da ima eder, çünkü bu ilişkilerin gereğine dosdoğru riayet edilmemesi de ihlâl edilmesiyle aynı sonucu doğurur. Bu nedenle Kur'ân yeryüzünde fesat, çatışma ve düzensizliğe yol açtığı için sadece bu ilişkilerin ihlâlini değil kötüye kullanılmasını da kerih görür.
Bu ayette fâsık kelimesinin tam tanımı verilmiştir: Fâsık insanla Allah arasında veya insanla insan arasında olan ilişkileri bozan ve ifsad, yeryüzünde karışılık çıkmasına neden olan kimsedir." (The Meaning ofthe Qur'an, c.I, sh. 63, notlar 30-33).
Daha sonra Kur'ân ahidlerini ve sözlerini yerine getiren ve Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyi birleştiren gerçek müminlerin güzel niteliklerini şöyle tanımlar: "Onlar ki Allah'ın ahdini yerine getirirler ve andlaşmayı bozmazlar. Ve onlar ki Allah'ın, birleştirilmesini istediği şeyi birleştirirler (akraba ile, müminlerle ilgiyi kesmez, birbirinden ayırdet-meden bütün peygamberlere inanırlar), Rab-lerine karşı saygılı olur ve en kötü hesaptan korkarlar. Ve onlar ki Rablerininyüzünü (rızasını) arzu ederek (nefsin gücüne giden şeylere) sabrederler..." (13: 20-22).
"Onlar verdikleri sözü yerine getirirler, şerri salgın olan bir günden korkarlar." (76: 7).
Ve Allah bu iyi işleri şöyle emretmektedir: "Ahidleştiğiniz zaman Allah'ın ahdini yerine getirin. Allah'ı kendinize kefil kılarak sağlama bağladığınız yeminleri bozmayın. Allah yaptıklarınızı şüphesiz bilir." (16: 91).
Bu ayetler kişinin sözleri ve inancı ile hal, hareket ve uygulamaları arasında tam bir tutarlılık ve birlik olmasının önemini vurgulamaktadır. Bu gereklidir, çünkü, "imanının bir sonucu olarak her müslüman Allah ile bir ahid yapmıştır. Bunu da şehadet kelimesi ile beyan eder; şehadet kelimesini her tekrarlayı-şında bu ahdi tasdik etmiş olur." Bu nedenle ona imanının gerekli kıldığı vazife ve şartlara riayet etmek için sadakatle ve tüm kalbiyle çalışmak Müslümanın mecburi görevi olur. Bu şartların herhangi bir şekilde ihlali büyük günahtır. Bu durum sadece onun samimiyet ve sadakatini şüpheli kılıp, karakterinin zaaflarını açığa çıkarmakla kalmaz; aynı zamanda Allah'ın gazabını haketmesine ve Hesap Gününde Allah tarafından cezaya çarptırılmasına da neden olur.
İnsanın davranışları üzerinde fizikî değil de psikolojik ve manevîi özelliklerinin etkin olduğu bir hakikattir. Yani insan, şartlarından ziyade zihnî-psikolojik ve manevî faktörlerden etkilenir. Bu nedenle, bir insanın davranış, hareket ve eylemlerini etkilemenin en pratik yolu, bütün insan sisteminin güç ve enerji merkezi olan zihnî ve ruhî melekelerini etkilemeye çalışmaktır.
Hz. Muhammed @ müminler arasında güven tesis etme ve onları tarihte benzeri olmayan başarılı sonuçlara ulaştırma konusunda psiko-loik faktörlerden en etkili bir biçimde faydalanmıştır. (Ayrıntılar için bkz.: Sîret Ansiklopedisi, c. I, bölüm: 4).
a- Güven tesis etmek: Ümmet arasında güven tesis etmek için Hz. Muhammed @ psikolojik faktörleri en etkili ve yaratıcı şekilde kullanmıştır. Her şeyden önce, müminlere Allah'ın kendileriyle olduğu ve hiç bir şeyden
korkmamaları duygusunu aşılamıştır. Kendilerini çevreleyen dünyayla sürekli savaş ve mücadele halinde olduklarından müminlerde güven tesis edilmesi şarttı. Hatta Allah'ın Elçileri bile insan olmaları dolayısıyla vazifelerini hakkıyla yerine getirebilmek için Allah'ın manevi desteğine ihtiyaç duymaktaydılar. Hz. Musa ve kardeşi Harun Allah tarafından Firavun'a gidip Allah'a isyan etmemesi yönünde güzel öğüt vermekle emredildiklerin-de, Hz. Musa korku duyduğunu ifade edince Allah onu şu sözlerle destekledi: "(Allah:) 'Korkmayın, dedi, ben sizinle beraberim; işitir ve görürüm..." (20: 46).
Hz. Muhammed @, Ebu Bekir Sıddık'la beraber Hira mağarasında iken Kureyş'ten bazı adamlar mağaraya çok yaklaştıklarında, Ebu Bekr görülebileceklerinden korktu. Ancak Hz. Peygamber @ onu şu sözlerle sakinleştir-di: "...Üzülme, Allah bizimledir..." (9: 40)
Kur'ân, mü'minlere tüm kalpleriyle ve korkusuzca Allah yolunda savaşmaları için Allah'ın desteğini vadetmiştir.
"Kullarım sana beni sorarlarsa, bilsinler ki Ben, şüphesiz onlara yakınım. Benden isteyenin, dua ettiğinde duasını kabul ederim. Artık onlar da davetimi kabul edip bana İnansınlar ki doğru yolda yürüyenlerden olsunlar." (2: 186).
"Rabbiniz: 'Bana dua edin, duanıza icabet edeyim. Bana kulluk etmeğe tenezzül etmeyenler, aşağılık olarak cehenneme gireceklerdir' buyurmuştur." (40: 60).
"...Biz ona şahdamarından daha yakınız." (50: 16).
Bu âyetler insanları Rablerine yönelmeye ve diledikleri zaman O'na başvurmaya davet etmektedirler ve O'nun bu çağrıları dinleyip cevap vereceğini belirtmektedirler.
Allah iman edenlere, onlara çok yakın olduğunu ve her çağrılarını duyduğunu, onları her vakit gördüğünü, onların Allah Yolunda yaptıkları çalışmaları takip ettiğini ve eziyet ve
Hz. Peygamber @'in Şahsiyet İnşa Usûlleri 503
cefa çekiyorken bile endişe etmelerine gerek olmadığını, çünkü Allah'ın, kendi başlarına gelen her şeyi bildiğini izah etmektedir.
"...Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür." (57: 4).
"...Üç kişinin gizli bulunduğu yerde dördüncü mutlaka O'dur; beş kişinin bulunduğu yerde altıncıları mutlaka O'dur; bunlardan az veya çok, ne olursa olsunlar, nerede bulunursa bulunsunlar, mutlaka onlarla beraberdir..." (58: 7).
Allah'ın dostluğu (ve yardımı) Allah'tan korkan ve iyilik yapanlaradır. "Allah şüphesiz sakınanlarla ve iyilik yapanlarla beraberdir." (16: 128).
Müttakiler için Allah'ın verdiği bu yardım ve destek sözü en büyük tesellidir. Bu yardım ve destek Allah'ın onlarla birlikte olduğu şeklindeki sözle ifadesini bulmaktadır. Ancak Allah'ın dostluğu yalnızca iki şart gerçekleştiğinde vadedilmiştir. Birincisi, müminler tak-va\\ olmalıdırlar, yani öfke, hırs ve sabırsızlık gibi insanî zaaflara boyun eğmeyip sabırla direnmelidirler. Allah şuuru geliştirecek, davranışlarını düzenleyecek bir güç kazanacakları gibi, yapacakları şeyler konusunda da rehberlik elde ederler. Bu yolla her türlü kötülük, günah ve fuhşa karşı bağışıklık kazandıkları gibi; kışkırtıcı arzulara karşı da duyarsız hâle gelirler.
İkinci şart, hayırlı, faziletli ve dürüst işler yapıp daima dürüst bir tavır belirlemeleri ve kötülüğe iyilikle karşılık vermeleridir. Nerede olurlarsa olsunlar çevrelerine takva ve hayır yaymalıdırlar.
Bîr kez mü'minler davranışları ile bütün kötülüklerden kaçınıp iyiliğe ulaşmaya çalıştıklarını gösterirlerse, artık Allah'ın en yüksek mükâfatı kendilerinin olacaktır.-Rablerinin daimi dostluğu. Bu öğreti ile müminlerin güven duygusu Allah rızası için şahısları ve malları ile İlgili her türlü fedakârlığı yapabilecekleri bir dereceye yükselir.
b- Manevî gücün inşa edilmesi: Kuran, zaferin tarafların sayı çokluğuna değil, Allah'ın nusretine (yardımına) bağlı olduğunu ifade ederek müminlere bir başka şekilde güven duygusu aşılamaktadır: "...Nice az topluluk, Allah'ın izniyle, çok topluluğa üstün gelmiştir, Allah sabredenlerle beraberdir..." (2: 249).
Bu husus, Kur'ân'da bir başka tarzda şöyle açıklanmıştır: "Ey Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et.Eğer sizden sabreden yirmi kişi olsa, (onlar) iki yüz (kâfir)i yenerler. Sizden yüz kişi olsa (onlar), kâfirlerden bin kişiyi yenerler. Çünkü o kâfirler, anlamaz bir topluluktur." (8: 65). (Ayrıntılar için, bkz.: Sîret Ansiklopedisi, c. I, 4. bölüm: "Manevi Faktörler" alt başlığı).
Mü'minlerin maneviyatı Allah'ın mükâfatına hak kazandıkları söylenerek ve Şeytanın hile ve desiselerinin zayıf olduğu, onları Allah yolundaki mücadelelerinde durduramıyacağı anlatılarak daha da güçlendirilmektedir: "Dünya hayatım âhiret hayatı karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolnda savaşır da öldürülür veya galip gelirse, biz ona yakında büyük bir ecir vereceğiz." (4: 74).
Yine aynı sûrede şu âyeti görmekteyiz: "Mü'minler Allah yolunda savaşırlar, inkâr edenler de tâğût yolunda savaşırlar. O hâlde şeytanın dostlarıyla savaşın, esasen şeytanın hilesi zayıftır." (4: 76).
Bakara sûresinde inananların maneviyatı şöyle yükseltilmektedir: "Allah yolunda öldürülenlere 'Ölüler' demeyin, zira onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz." (2: 154).
Tevbe sûresinde şu âyeti okumaktayız: "Allah, müzminlerden mallarını ve canlarım cennet kendilerinin olmak üzere satın almıştır. Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Bu, Allah'ın üzerinde bir borçtur. Gerek Tevrat'ta, gerek İncil'de, gerek Kur'ân'da (Allah, yolunda çarpışanlara cennet vereceğini vadetmiştir) Allah'tan daha çok ahdini yerine getiren kim olabilir? O halde O'nunla yaptığınız bu alışverişinizden ötürü sevinin. Gerçekten bu, büyük basandır." (9:111)
Ebû'l A'lâ Mevdudî, insanlar ve Allah arasında yapılan bu ahitleşmeyi önceki kitaplardan olan Tevrat ve İncil'deki referanşiarıyla ele alarak ayrıntılarıyla inceleyip bu ahitleşmenin mana ve ehemmiyetini bütün sarahatiyle izah etmiştir.
"Bu âyette, Allah ile kulları arasındaki münasebetin mahiyetini belirleyen İslâm akidesi, bunu bir "mukavele" olarak İfade etmektedir. Bu keyfiyet, inancın sadece metafizik bir kavram olmayıp, aslında, canlarını ve mallarım Allah'a satmak karşılığında, ölüm sonrası hayatta da Allah'ın kendisine Cennet vereceği vaadini kabul etmek suretiyle kul tarafından yapılan bir mukaveledir. Bu "mukavele"nin muhtevasını tam olarak anlayabilmek için, ilk önce bu mukavelenin mahiyetini kavramaya çalışalım.
Herşeyden önce, şu hususa dikkat etmeliyiz ki, kulun hayatını ve sahip olduğu herşeyi, gerçekten Allah'a satması diye bir şey sözko-nusu değildir. Çünkü insanın hayatının ve sahip olduğu herşeyin gerçek Mâlik'i zaten Allah'tır. Bunlara sahip olma hakkı, insanın sahip olduğu ve kullandığı herşeyin yaratıcısı olan sadece Allah'ındır. Dolayısıyla dünyevî anlamda birşeyin satımı ya da alımı, katiyyet-le sözkonusu değildir, zira insanın satabileceği kendisinin hiçbir mülkü yoktur; herşey zaten evvelemirde O'na ait olması hasebiyle Allah'ın da satın alacağı hiç birşey yoktur. Bununla birlikte Allah'ın insana kullanma yetkisi verdiği bir irade ve seçme hürriyeti vardır ve sözkonusu mukavele de buna dairdir. Elbette kuldaki bu hürriyet, insanın kendi hayatı ve mallarına mutlak sahiplik hakkı konusundaki gerçek konumunda herhangi bir değişiklik getirmez. Onlar Allah'ındır. Onlara ise, sadece kendinden herhangi bir zorlama ve cebir olmadan, bunları istediği yönde iyiye ya da kötüye kulanma selahiyeti vermiştir.
Bu da insana, hayatı ve elinin altında bulunan herşeyin gerçek sahibinin Allah olduğunu İtiraf etmesi ya da etmemesi hürriyetinin tanındığını ifade eder. 111. ayette geçen "mukavele" (alışveriş) bu hürriyeti gönüllü olarak, Allah'ın iradesine bırakmak, ona havale etmekle ilgilidir. Başka türlü ifade etmek gerekirse, Allah insanı ona verilen bu özgürlüğüne karşılık, hayatı ve sahip oldukları üzerinde Ma-lik-ul-Mülk olarak Allah'ı tanıyor ve kendisini de bunları sadece bir emanetçisi olarak mı görüyor, yoksa sanki bunların sahibi o imiş gibi mi davranıyor diye imtihan etmek ister.
Bu yönüyle Allah'ın indinde bu mukavelenin (alışveriş) şartlan şunlardır: "Eğer siz gönüllü olarak (ve herhangi bir baskı altında kalmadan) hayatınızın, sahip olduklarınızın ve bu dünyadaki herşeyin aslında benim, bana ait ve kendinizi de sadece onların emanetçisi olduğunu kabul etmeye ve böyle görmeye razı olursanız, ben de bunun karşılığında size sonsuz ahiret hayatında cennetler vereceğim". Allah ile böyle bîr pazarlık yapan kimse bir mümindir. Dolayısıyla iman, aslında bu alışverişin başka bir adıdır. Diğer yandan bu pazarlığı yapmayı reddeden veya yaptıktan sonra sanki böyle bir taahhüde girmemiş insanın tavrım takman kişi ise kâfirdir. Çünkü teknik olarak kyfr kelimesi, böyle bir pazarlığı reddedişe verilen bir isimdir.
Bu mukaveleyi yapmanın sonuçları şunlardır:
1- Allah bu konuda insanı iki zor imtihana tâbi tutmuştur: Birincisi, insanın kendisine verilen seçme hürriyetine rağmen, hakiki el-Mâlik'i sahip olarak tanıyor mu? Yoksa, bunu reddederek nankör, hain ve âsi mi oluyor? İkincisi ise, Allah'a tam olarak güveniyor mu, güvenmiyor mu? Cüz'i iradesini, O'nun iradesine teslim ediyor mu, etmiyor mu? İki âlemin kıyası, "eldeki bir kuş, çalılıktaki iki kuştan değerlidir" halk deyişine teşbih edilirse de, öteki âlemde sonsuz bir saadet ve cennetler müjdesine karşılık, hâlihazırdaki bu dünyada arzularını, emellerini ve tutkularını feda edebiliyor mu, edemiyor mu, bunun imtihanıdır.
2- Bu mesele, İslâm hukuku ile Yüce Allah'ın ahirette, bir kimseyi ona göre yargılayacağı daha yüce ve manevî inanç telakkisi arasında net bir sınır çizgisi çizilmesine yardım eder.
İmanın esaslarını yalnız dili ile ikrar etmesi bir kimsenin müslüman olmasına şer'an yeter sebeptir. Bundan sonra, bu kişinin ikrarının sahte olduğunu gösteren kesin ve açık bir delil olmadıkça bu şahsın kâfir olduğu ve İslâm toplumu dışına atılması gerektiği hususunda karar vermeye hiç bir üst merci yetkili değildir, Fakat Allah katında durum böyle değildir: Allah ancak öyle kimsenin imanını doğru olarak kabul eder ki, bu kimse Allah ile bu pazarlığı yaparak fikir ve hareket hürriyetini O'na hibe eder ve en tabii mülkiyet hakkı iddiasını bütünüyle O'nun keremine terk eder. Yani bir insan iman esaslarını ikrar edebilir ve tayin edilen farzları yerine getirebilir, fakat eğer kendisini hâlâ kendinin, bedeninin, ruhunun, kalbinin, beyninin ve diğer yeteneklerinin, mülkiyetinin, servetinin ve diğer sahip olduğu şeylerin biricik efendisi ve mâliki olarak görür ve bunları dilediği şekilde kullanma hakkını da kendine tahsis ederse, bu kimse, bu dünya gözüyle bir mümin olarak görüldüyse de Allah katında bir kâafir olarak anılacaktır. Çünkü böyle bir insan Allah ile Kur'ân'a göre imanın özü olan bu alışverişi yapmamıştır. Bu demektir ki, canını ve malını Allah'ın istediği yolda harcamayan veya O'nun razı olmadığı şekilde harcayan kimse dil İle ikrar suretiyle iman sahibi olduğunu iddia etse dahi gerçekte bunları (kendisine verilen şeyleri) ya Allah'a satmadığını ya da böyle bir pazarlık yaptıktan sonra kendisini hâlâ bu nimetlerin efendisi ve sahibi olarak gördüğünü göstermektedir.
3- Yukarıda anlatıldığı şekliyle gerçek İslârnî anlayış, müslümanın hayata karşı tutumu ile kâfirinkini birbirinden ayıran net bir çizgi çekmektedir. Müslüman, samimiyetle Allah'a inanan, kendisini Allah'ın iradesine teslim eden ve tutumunda tamamıyla bağımsız olduğunu (yaptığı pazarlığın şartlarını bir anlık unuttuğu durumlar hariç) gösterecek herhangi bir şey yapmayan kişidir. Aynı Şekilde, hiçbir müslüman toplumu da siyasî, kültürel, ekonomik, sosyal ve devletler arası herhangi bir meselede Allah'ın kanunlarından bağımsız bir tavır takınır ve hâlâ müslüman kalamazlar. Şayet, ast olduğunu, üste bağlı olduğunu ve gönüllü olarak özgürlüğünü teslim ettiğini bir süre için unutacak olsa, hatasını fark eder etmez derhal kendi basma buyruk tavrını terk edecek ve yeniden teslimiyet tavrım takınacaktır. Bunun tersine, eğer bir kimse Allah'a karşı müstağni bir tavır takınırsa ve kendi istekleri, hevesleri, tutkularına göre hayat işlerinde bir takım kararlar alırsa, o kimsenin müslüman mı gayrimüslim mi olduğuna bakılmaksızın küfür tutum ve davranışını benimsediğine hükmedilir.
4- Ayrıca iyi anlaşılmalıdır ki, insanın kendisini teslim etmesi istenilen Allah'ın iradesi, bizzat Allah'ın kendisinin belirttiği ve bildirdiği iradesidir; yoksa insanın kendisinin uydurduğu Tanrı iradesi değil. Bu durumda o kişi Allah'ın iradesine değil, bilakis kendi iradesine uymaktadır ki, bu da tamamıyla mukavelenin şartlarına aykırıdır. Sadece, O'nun Kitabı'nın ve peygamberlerinin öğretilerine uygun tutum ve tavır benimseyen kimse ya da topluluk, mukavelenin şartlarını yerine getirmiş sayılacaktır.
Yukarıdaki mukavelenin açıklamalarından, Allah'ın şartlarının yerine getirilmesini, niçin bu dünya hayatının son bulmasından sonraki öteki âleme bıraktığı hususu da açıklık kazanmaktadır. Açıktır ki, cennet sadece satıcının canını ve malını Allah'a satması işinin karşılığı değil, "aksine bu şeylerin ve tasarruflarının, Allah'ın bir vekili" olarak O'nun iradesine teslim etmesi"nin karşılığı olacaktır. Şu halde, bu mukavele, ancak satıcının hayatı son bulduktan ve pazarlığı yaptıktan son nefesine kadar, anlaşmanın şartlarını yerine getirdiği de ispatlandıktan sonra ikmâl edilmiş olacaktır. İşte sadece bu andan itibaren, mukave'enin şartlarına mutabık olarak o, mükâfatlandınlmaya layık görülecektir.
Ayrıca bu hususun içinde yer aldığı siyak ve sibakı da anlamamız çok iyi olacaktır. Bir önceki bölümde, iman konusundaki imtihanı kaybeden ve iş-güçlerine rağmen, cahillikleri yüzünden veya samimiyetsiz oluşlarından veyahut da tamamıyla nifaklarından dolayı, Allah ve dini için, zamanlarından, ticaretlerinden, hayatlarından ve arzularından hiçbir fedakârlıkta bulunmayan insanların zikri geçmiştir. Bu yüzden, değişik kişi ve kesimlerin tutum ve tavırları tenkit edildikten sonra, kabul ettikleri imanın nelere delâlet ettiği açık bir ifade ile anılmakta: "Bu, Allah'ın var ol-duğu,tek olduğu hususunu sadece dil ile ikrar etmek değil, fakat O'nun sizin nefsinizin ve sahip olduklarınızın Mâliki ve Efendisi olduğu gerçeğini kabul etmenizdir. O halde, eğer bunları Allah'ın emrine uygun olarak sarfet-meye hazır ya da istekli değilseniz ve üstelik bunları ve diğer bütün enerji ve kaynaklarınızı Allah'ın iradesinin hilafına harcıyorsanız, iman ikrarında samimi olmadığınızın açık bir delilidir. Gerçekten samimi olarak inananlara gelince, onlar gerçekten kendilerini ve servetlerini Allah'a satanlar, O'nu sahipleri ve efendileri olarak görenler ve hiçbir ayırıma -kayırma olmadan bütün enerjilerim ve mallarını, o nereye harcanmasını emrediyorsa, oraya, nereye harcanmasını yasaklıyorsa oraya sarf etmeyenlerdir."
Bazı münekkitler âyette geçen "... bu vaad, Tevrat'ta ve İncil'de muhtevidir..." ifadesinin adı geçen bu kitaplarca doğrulanmadığını söylerler. İncil'le ilgili itirazları, bugünkü mevcut İncillere göre bile açıkça ters düşmektedir. Hz. İsa'nın, bu niyeti tasdikleyen sözleri vardır. Mesalâ:
"Ne mutlu salâh uğrunda ezâ çekmiş olanlara; çünkü göklerin melekûtu onlarındır." (Matta, 5: 10).
"Canını bulan onu kaybedecektir; benim uğruma canım kaybeden onu bulacaktır" (Matta, 10: 39).
"Ve, benim ismim uğruna evler, ya kardeşler, ya kızkardeşler, ya baba, ya ana, ya çocuklar, veyahut tarlalar bırakan her adam yüz katını alacak ve ebedî hayatı miras alacaktır." (Matta, 19:29).
Buna rağmen, eldeki mevcut Tevrat'ın bütünlüğü içerisinde bu mukavele meselesini tasdik edici bir durum görülmediği doğrudur. Fakat, meselâ, pazarlığın ilk kısmı, şöyle ya da böyle bazı yerlerde zikredilmektedir:
"...Sana sahip olan baban o değil mi? Seni yarattı, ve seni pekiştirdi." (Tesniye, 32: 6).
"Dinle, ey İsrail, Tanrımız olan Rab, bir olan Rabdir, ve Tanrın olan Rabbi bütün yüreğinle ve bütün canınla ve bütün kuvvetinle seveceksin." (Tesniye, 6: 4-5).
Fakat "pazarlığın" diğer bölümüne gelince, yani "cennetler vaadini" Filistin topraklarına hamletmişlerdir.
"Ve ey İsrail, dinliyeceksin, ve yapmağa dikkat edeceksin; ta ki, sana İyilik olsun, ve atalarının Tanrısı Rabbin sana vadettiği gibi, süt ve bal akan diyarda ziyadesiyle çoğalasımz." (Tesniye, 6: 3).
Çünkü bu, ahiret ve hesap gününe iman Hak yolun ayrılmaz bir parçası olmasına rağmen Tevrat'ın, Ölümden sonraki hayat, hesap günü, mükâfat ve cezalar konusunda herhangi bir esas zikretmemesinden dolayıdır. Fakat yine de, orijinalinde Tevrat'ın böyle bir inancı ihtiva etmediği anlamına gelmez. Hakikat şu ki, dejenerasyon dönemlerinde yahudiler,o kadar maddeci olmuşlardı ki, bu dünyadaki refah ve servetten başka Allah'tan herhangi bir mükâfatın gelebileceğini düşünemez hale gelmişlerdi. İşte bu yüzden, ibadeti ve itaatine karşılık olarak Allah'ın insanoğluna vermeyi taahhüd ettiği sözlerin hepsini aslından saptırmışlar ve bunları Filistin topraklarına hamletmişlerdir.
Bu çerçevede ayrıca unutulmamalıdır ki, orijinal Tevrat nüshasının birçok şekilde değişikliklere uğramış olması, yukarıda bahsedilen tahriflerin mümkün olduğunu göstermektedir. Ondan bazı bölümler çıkartılmış ve aslında olmayan bazı bölümler de ona ilave edilmiştir. Böylece, şimdiki bu haliyle Tevrat, safi olarak Allah'ın kelâmı olmayıp, bazı yahudi âlimlerinin karıştırdıkları birçok yorumları vs.'de İhtiva etmektedir. O kadar ki, bazı yerlerde yahudilerin rivayetlerini, ırkçı önyargılarını, hurafelerini, arzu ve isteklerini, hükümler ile İlgili yorumlarını yorumlamalarını, vs. Allah'ın sözüne karıştırdıkları ne varsa bunları Allah'ın sözünden ayırdedebilmeyi tamamıyle imkânsız hâle getirmişlerdir.
Enfal sûresinde maneviyat telkini şu biçimde yapılmaktadır: "Rabbin meleklere, 'Ben si-zinleyim, inananları destekleyin' diye vah-yetti. 'Ben inkâr edenlerin kalplerine korku salacağım, artık onların boyunlarını vurun, parmaklarını doğrayın' dedi. Bu onların Allah'a ve Peygamberine karşı koymalarından-dır. Kim Allah'a ve peygamberine karşı koyarsa, bilsin ki, Allah'ın cezası şiddetlidir." (8: 12-13).
Tevbe sûresinde şöyle buyrulmaktadır: "An-dolsun Allah size birçok yerlerde, Huneyn gününde de yardım etmişti. Hani (o gün) çokluğunuz sizi böbürlendirmişti. Fakat size hiçbir yarar da sağlamamıştı. Bütün genişliğine rağmen yeryüzü başınıza dar gelmişti, nihayet bozularak arkanızı dönmüş (kaçmağa başlamışsınız. Sonra Allah, Rasûlünün ve mü'minlerin özerine sekînetini (güven veren rahmetini) indirdi, sizin görmediğiniz askerler indirdi ve kâfirleri azaba çarptırdı (bozguna uğrattı). İşte kâfirlerin cezası budur!." (9: 25-26).
Aynı durumdan Âl-i İmrân sûresinde şöyle bahsedilmektedir: "İman edenlere: 'Rabbini-zin size gönderilmiş üç bin melekle yardım etmesi size yetmeyecek mi?' diyordun. Evet, eğer sabrederseniz,.sakınırsanız (takva) ve onlar da hemen üzerinize gelirlerse Rabbiniz size nişanlı beş bin melekle imdad edecektir. Allah bunu, ancak size müjde olsun ve böylece kalpleriniz yatışsın diye yapmıştır... yardım ancak güçlü ve hakim olan Allah kalındandır," (3: 124-126).
Kur'ân müminlere Hendek savaşında da benzeri yardımların ulaştığını şöyle hatırlatmaktadır: "Ey iman edenler! Allah'ın size olan nimetini anın; üzerinize ordular gelmişti. Biz de onların üzerine rüzgâr ve göremediğiniz ordular göndermiştik. Allah yaptıklarınızı görüyordu. Onlar size yukarınızdan ve aşağınızdan gelmişlerdi; gözler de dönmüştü; yürekler ağızlara gelmişti; Allah için çeşitli tahminlerde bulunuyordunuz. İşte orada inananlar denenmiş ve çok şiddetli sarsıntıya uğratılmışlardı." (33: 9-11).
Bütün bu âyetler Allah'ın müslümanlann maneviyatını güçlendirip kâfirlere karşı güven içinde yenilmez bir güç olmalarını sağlamayı murad ettiği âyetlerdir.
Manevî gü,ç güven ve yüksek maneviyat sağlayan sınırsız bir enerji kaynağıdır. Bu gücün insan hayatında bir başka dengi yoktur. Bu güç zayıf ve takatsiz insanları ayağa kaldırır ve onlara çok güçlü ve mücehhez ordulara karşı savaşma ve onları yok etme gücü verir. Kur'ân bu müminlere has görünmez güç ve kudret kaynağına şu ayetle işaret etmektedir: "Ey iman edenler! Herhangi bir toplulukla karşılaştığına zaman sebat edin ve Allah'ı çok anın ki i .ırıya ensesiniz." (8: 45).
Müslümanlara cihad esnasında bile namaz kilıp Rableriyle olan irtibatlarını sürdürmeleri ve O'na olan bağlılıklarını belirtmeleri emredilmiştir (4: 102). Hatta, namazlarını bitirdikten sonra bile ve her durumda Allah'ı anmakla emrolunmuşlardır: "Namazı kıldıktan başka, Allah'ı ayakta iken, otururken, yan yatarken de anın. ... o (düşman) topluluğu kovalamakta gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı çekiyorsanız, şüphesiz onlar da sizin çektiğiniz gibi acı çekiyorlar; oysa siz Allah'tan onların beklemedikleri şeyleri bekliyorsunuz. Allah bilendir, Hakîm olandır." (4: 103-104).
Bu ayet müminlerin maneviyatlarının asıl kaynağına işaret etmektedir. Bunu belirleyen "siz Allah'tan onların beklemediklerini bekliyorsunuz" mealindeki ve tercûne minallahi mâ îâ yercûne ifadesidir (4: 104). Müminlerin yalnızca Allah yolunda ve O'nun Rızası için savaşıyor ve bu uğurda zorluk ve acılara katlanıyor olmaları gerçeği, onların mücadelelerine yeni boyutlar ve yeni anlamlar getirmektedir. Bütün mücadele insanlığın yararına yeryüzünde Allah'ın Hükmünü yerleştirmek içindir ve hiçbir şahsî şöhret ya da mevki ve maddî çıkar gözetilmemektedir. Bu durum müminlerin savaşın zorluk ve acılarına sebat ve sabırla dayanmalarını kolaylaştırmaktadır, çünkü Allah'ın dostluk ve yardımının her zaman kendileriyle beraber olduğunu bilmektedirler.
Bunun sonucu olarak kendilerine ulaşacak olan Allah'ın mükâafatı hakkındaki ümitleri ise sınırsızdır. Çünkü Allah nimetlerinden dostlarına (veli kullarına) hesapsız olarak bağışta bulunur. Allah'ın Yardımı ve Dostluğuna nail oldukları bilgisi daimi zikrullah ile birleştiğinde müminlere sınırsız bir gayret gücü ve arzusu ilham eder.
Kur'ân'ın aşağıdaki âyeti Allah'ın müminlere olan yakınlığının derecesi hakkında fikir vermektedir: "Öyle ise siz beni (ibadetle) anın ki, ben de sizi anayım; bana şükredin,sakın bana nankörlük etmeyin." (2: 152).
Bu bir anlamda Hâkim olanla tebası arasında, Rabbi ile kul arasında paylaşılan karşılıklı bir eylemdir. Hakim-i Mutlak olan devamlı verir, kul ise sürekli alır. Rabbinin bu sınırsız Rahmeti ve Nimeti karşısında kul öylesine alçak gönüllü bir hâle gelir ki bütün çaba ve gayretleri yalnızca Rabbi içindir. Kişi yalnızca Allah Yolunda mücadele eder ve kendisi ile ilgili sonuçları hiç hesaba katmaz ve bu hal onun güç ve enerjisini defalarca artırır ve zafer kazanılıncaya veya şehadete kavuşuncaya kadar savaşma gücüne erişilir.
Böylece zikrullah vasıtasıyla insan ve Allah arasında tesis edilen bu ilişki dünyevi istek ve dürtüler vasıtasıyla kazanılandan çok daha değişik bir tabiatta ve çok daha değişik boyutlarda bir maneviyat hâli inşa eder; ve bu maneviyatın Önünde hiç bir dünyevî güç uzun süre dayanamaz.
İnsanın başarısında etkili olan manevî faktörlerden önemli birisi ise Allah'a güven duymaktır (tevekkelallah). Tevekkelallah müminlerde güven duygusu oluşmasının en büyük uyaranlarından biridir. Hz. Muhammed @ bu faktörün insan şahsiyeti üzerindeki etkilerinin bilincindeydi. Bu nedenle daima onun önemini vurgulamıştır; özellikle Müslümanlar İslâm düşmanları ile çok zor mücadelelere giriştikleri zamanlarda bu vurgulama daha da sık olmuştur.
Kur'ân bu konuya değişik çerçeveler içinde ve pek çok kereler değinmiştir. "Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de yanaş ve Allah'a güven. O, şüphesiz işitir ve bilir." (8: 61).
"...O'na güven. Rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir." (11: 123).
"Kâfirlere ve münafıklara itaat etme. Onların eziyetlerine aldırma, Allah'a dayan; vekil (koruyucu) olarak Allah (sana) yeter." (33: 48).
Kur'ân'm bu âyetleri müminlere kâfirlerin kötü tuzaklarından korkmamalarını, mücadelelerinin sonuçları hakkında endişeye kapılmamalarını ve Allah'a güvenmelerini açıkça tavsiye etmektedir, çünkü her şeyi bilen ve idare eden Allah'tır. Bu nedenle, Hz. Muham-med @'e: "...O (Rahman), benîm Rabbim-dir, O'ndan başka tanrı yoktur. O'na dayandım, dönüş yalnız O'nadir." (13: 30) demesi emrolunmuştur.
Anlayanlar için Kur'ân'ın mesajı çok açıktır: "...kim Allah'a güvenirse bilmelidir ki Allah güçlüdür, hakimdir." (8: 49).
O, en yüce Kudrettir, O'nun plânlarını kimse bozamaz; ve O, Âlimdir, başarıya ulaştıracak yolları O'ndan daha iyi gösteren bulunamaz.
Bu gerçek müslümanlara ilham kaynağı olur ve güçlü bir güven duygusu inşa ederek onların şahsiyet ve maneviyatlarının kâfirlerin-kinden daha üstün olmasını temin eder.
Böylece bütün bu fizikî, ahlâkî, psikolojik ve ruhî faktörler hep birlikte mü'minlerin imanını güçlendirir, onların kâfirlere karşı sebatla mücadele etme arzu ve kararlılığını tahkim eden bir şahsiyet kudreti verir; bu uğurda zafer kazanıncaya veya şehadete ulaşıncaya kadar her türlü zorluk, acı ve imtihana dayanırlar.
İnsan şahsiyetinde gerçekleştirilen bu harikulade inkılâb Hz. Muhammed @'İn öğretileri ve sünnetiyle örneklik gösterdiği bir mucizedir; Hz. Muhammed @ savaşların en ağır baskıları altında bile (Uhud ve Huneyn'de olduğu gibi) korkuya ve ümitsizliğe kapılmamış ve en nahoş ve istenmedik olayların ağırlığı altında bile (meselâ, Taif li liderlerin kötü muamelesi veya Medine'deki Yahudi ve münafıkların iftira ve tuzakları gibi) sarsılmamış ve düş kırıklığına uğramamıştır. Hz. Peygamber @ ayrıca sakin, kararlı ve güvenli bir kişilik yapısına da sahipti ve bu yüksek şahsiyet özellikleri vasıtasıyla, Allah'ın Davetini, çok kuvvetli bir muhalefete rağmen, diğer insanlara ulaştıran bir topluluğu (ashab) tâlim ve terbiyesinden geçirmiştir.
Sadece maddî mucizeler göstermek insan şahsiyetini inşa edip güven telkin etmede yeterli olmaz, insan kültür ve medeniyetine güzellik ve şeref kazandıracak asîl ve yüce katkılarda bulunamaz. İnsan kültür ve medeniyetinin zenginleşmesine hakiki katkıda bulunacak olan şey yalnızca güzel ve zarif söz ve fiillerdir. Bu Hz. Muhammed @ tarafından gerçekleştirilmiştir. O insan hayatına asîl ve yüce söz ve fiilleriyle güzellik ve zerafet katarak insanlık tarihinin harikası olarak tanına-gelmiştir.