KISIM 6. 1

LÛT PEYGAMBER VE HALKI. 1

Livatanın Suç Olmasının Sebepleri 1

KISIM 7. 3

ŞUAYB PEYGAMBER VE MEDYENLİLER.. 3

KISIM 9. 4

SÜLEYMAN PEYGAMBER VE SEB'E KRALİÇESİ. 4

KISIM 10. 5

MISIR FİRAVUNLARI. 5

KISIM 11. 6

MİNALILAR.. 6

KISIM 12. 7

SEBA HALKI (SEB'ELİLER) 7

KISIM 13. 8

YUNUS PEYGAMBER VE ASURLULAR.. 8

Bâbil İmparatorluğu (M.Ö. 3500-1600) 8

Asur Krallığı (M.Ö. 1300-612) 8

KISIM 14. 8

ORTADOĞU'NUN ESKİ İMPARATORLUKLARI. 8

Sümerler 8

Akadlar 8

Amoritler 8

Hititler 8

Mitanniler 8

Keldanîler 8

Samîler 8

Fenikeliler 8

KISIM 15. 8

İSRAİL OĞULLARI'NIN SUÇLARI. 8

KISIM 16. 8

YURTSUZ İSRAİL OĞULLARI'NIN AVARELİĞİ (MISIR'DAN ÇIKIŞ) 8

İsrail Oğullar'nın Mısır'dan Çıktıktan Sonra Sina Yarımadasında, Evsiz Yurtsuz Dolaştıkları Yerler 8

Tevrat'a Göre Hz. Musa'nın Mısır'dan Çıkışı 8

Kur'ân'a Göre Çıkış. 8

Kutsal Kitaplarda Bildirilenlerin Çağdaş Bilgilerle Karşılaştırılması 8

Kıssalardaki Bazı Ayrıntıların İncelenmesi 8

KISIM 17. 8

ARABİSTAN'DA DİNLER.. 8

Mezopotamya Dini 8

Musevîlik. 8

Hıristiyanlık. 8

Yahudi-Hıristiyan Geleneğinin İslâm'a Etkileri 8

Mekke Dini 8

KISIM 18. 8

İSLÂM'IN DİĞER İNANÇLAR HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ.. 8

Fikirler Seviyesinde. 8

Yahudilik Ve Hıristiyanlık. 8

Pratik Seviyede. 8

ALTINCI BÖLÜM... 8

HZ. MUHAMMEDİ SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM ÖRNEK HAYATININ EŞSİZ ÖZELLİKLERİ  8

KISIM 1. 8

RASULULLAH @'IN ASLI MESAJI TARİH ÖNÜNDE KAYDEDİLMİŞTİR.. 8

Yeni Ahit'in Kısa Tarihçesi 8

Rasulullah'ın Evrensel Görevi 8

KISIM 2. 8

HZ. MUHAMMED @'IN PEYGAMBERLİĞİNİN ESAS GAYESİ. 8

Allah'ın Elçilerinin Gayesi 8

Allah'ın Rehberliği 8

Sırât-ı Müstakimce İletme. 8

Toplumun Ve Sistemlerin Gelişmesi 8

Asîl Kişiliğin Ayirdedici Özellikleri 8

Hz. Muhammed @'in Mükemmel Şahsiyetinin Sosyal Düzeyde Yansımaları 8

1- Tebliğde Hareket Tarzı 8

2- Aclâletin Hâkim Olmasına Yönelik Hareket Tarzı 8

3- Adlî Hareket Tarzı 8

4- Yöneticilerin Hareket Tarzı 8

5- Yüksek Mevkilere Yönelik Hareket Tarzı 8

KISIM 3. 8

RASÜLULLAH @'İN MESAJININ TEMEL UNSURU.. 8

Diğer Varlıklara Kul Olmaktan Kurtarılan İnsanlık. 8

Mükemmel Din. 8

En Uygun Tebliğ. 8

Hz. Muhammed @'in Sünnetiyle Desteklenen Tebliğ. 8

Hz. Muhammed @'in Peygamberliğinin Evrenselliği 8

Ruhbanlık Ve Dinî Hiyerarşinin Olmayışı 8

İnanç Konusunda Müsamaha. 8

Hürriyet, Mantık, Sorgulama Ve İlim Kavramlarının Geniş Mânası 8

Hz. Peygamber @ Ruh Ve Bedenin Birliği Kavramını Getirmiştir 8

Ruhbanlık Hz. Muhammed @'in Sünneti Değildir 8

İnsan Günahkâr Doğmamıştır Aksine En Güzel Biçimde Yaratılmıştır 8

Kadın Ve Aile Hayatının Statüsü. 8

Hz. Muhammed @'İn Yeni Ve Geniş Kapsamlı Adalet Anlayışı 8

KISIM 4. 8

HZ. MUHAMMED @'IN SOSYAL DÜZENDE TAKVAYA YÜKLEDİĞİ YENİ MÂNA.. 8

Özet 8

KISIM 5. 8

HZ. PEYGAMBER @'IN EGITIM VE TERBİYE METODU.. 8

1- Bakış Açısı 8

2- Ahlâkın Vazgeçilemezliği 8

3- Arınma (Tezkiye) 8

4- Hikmet 8

5- Öğüt (Mev'ize) 8

Özet 8

KISIM 6. 8

HZ. PEYGAMBER @'İN ŞAHSİYET İNŞÂSI. 8

1- Fizikî Faktör 8

2- Ahlâkî Faktör 8

3- Psikolojik Faktör 8

4- Maneviyat Faktörü. 8

 

 

 

 

 

 

KISIM 6

 

LÛT PEYGAMBER VE HALKI

 

Lût aleyhisselâm, Hz. İbrahim'in yeğeni idi. Bugün Ürdün dediğimiz, Irak ve Suriye ara­sındaki bölgede yaşayan insanlara yol göster­mek için gönderilmişti. Fakat onlar Peygam­beri alaya aldılar ve davetini reddettiler. So­nuçta bu halk ve şehirleri Sodom şiddetli bir deprem ile tamamen yok edildi.

Mevdûdî, bu azabı tefsirinde şöyle anlatır: "Yağan, yağmur damlaları değil de bir taş sa­ğanağıydı. Kur'ân'ın ifadesine göre, Hz. Lût ev halkıyla birlikte gecenin geç saatlerinde evi terk ettiğinde, gün doğusuyla birlikte kor­kunç bir patlama ve deprem meydana geldi, bütün herşey altüst oldu; volkanik bir patla­manın sonunda ve kuvvetli rüzgârın etkisiyle şehre ateş hâlinde taşlar yağdı.

Lût kavmine gelen ilâhî azâbm ayrmtılan,Ki-tab-ı Mukaddes, eski Yunan ve Latin metinle­rinde vardır. Ayrıca günümüzde yapılan muh­telif tarihî, arkeolojik ve jeolojik araştırma ve İncelemeler bu olaya ışık tutmaktadır. Bunları kısaca aşağıya alıyoruz:

Lût gölünün güney ve doğusundaki verimsiz ve terkedilmiş topraklarda bulunan yüzlerce kalıntı bu bölgenin geçmişte oldukça zengin ve hayli kalabalık bir yer olduğuna işaret et­mektedir. Arkeologlara göre, bu bölge geliş­me ve refahının en yüksek düzeyine M.Ö. 2300 ila 1900 dönemi arasında erişmiştir. Ta­rihçiler ise Hz. İbrahim'in M.Ö. 2000 yılla­rında yaşamış olduğunu tahmin ediyorlar. Bu bakımdan, bu bölgenin en iyi dönemini Hz. İbrahim ile yeğeni Hz. Lût'un devrinde yaşa­dığını kabul edebiliriz.

Bölgenin en verimli ve kalabalık mevkii, Tevrat'ta geçen de geçen Siddim vâdisiydi: "Ve Lût gözlerini kaldırdı, ve bütün Erden Havzasının, Sodom ve Gomorra'yı Rab helak etmeden evvel Rabbin bahçesi gibi, Tsoara giderken Mısır diyan gibi, her yerde suyu bol olduğunu gördü." (Tekvîn, 13: 10). Bugünkü arkeologlar ve bilim adamlarına göre bu ma­mur ve yemyeşil bölge, Lût Gölü'ne (Ölü De-niz'e) gömülmüştür. Arkeolog ve bilim adamlarının bu neticeye varmaları için bazı sebepler vardır. Araştırmalar göstermiştir ki, eski çağlarda bu göl, bugün olduğu kadar gü­neye uzanmamaktaydı. Bugünkü Ürdün'ün el-Karak şehrinin batısında el-Lisan adında kü­çük bir yanmada vardır. Göl eski zamanlarda işte buraya kadar uzanırdı. Bunun güneyinde bulunan ve şimdi suların altındaki vadi ise es­kiden çok verimli bir topraktı: Siddim Vâdİsi'nde Lût kavminin yaşadığı So-dom'dan başka Gomorra, Adma, Senbuyem ve Zoar şehirleri de vardı. M.Ö. 2000 yılları dolaylarında bu vadi, şiddetli bir deprem so­nucunda çökmüş ve üstüne Lût Gölü (veya Ölü Deniz)in suları dolmuştu. Bugün bile gö­lün en sığ yeri burasıdır. Roma devrinde bu­ralarda gölün derinliği o kadar azdı ki, insan­lar el-Lisan'dan batı yakasına kadar yürüye­rek geçebiliyorlardı. O zamana kadar güney kıyısı boyunca suların altında kalmış orman ve sazlıkları görmek mümkündü. Hatta bura­lardan geçenler göle bazı binaların girmiş ola­bileceğinin işaretlerini görebiliyorlardı.

Eski Ahit'ten, eski Yunan ve Latin metinle­rinden bu bölgede bol miktarda petrol ve as­falt (zift) kuyularının bulunduğu anlaşılıyor. Bazı yerlerden tabiî gaz da çıkardı. Jeolojik gözlemlerin akla getirdiği, şiddetli bir dep­remle birlikte petrol, gaz ve asfaltın yukarı fırlatılıp ateş almış ve bütün bölgenin bir bomba gibi patlamış olması ihtimalidir. Eski Ahit'te yer alan bilgilere göre Ürdün ve So-dom'un büyük bir felakete uğradığı haberini aldıktan sonra Hebron'dan bölgeye gelen Hz. İbrahim, "Sodom ve Gomorra'ya doğru ve bütün Havza memleketine doğru baktı, ve gördü, ve işte, yerin dumanı ocak dumanı gibi çıkıyordu." (Tekvin, 19: 28).

 

Livatanın Suç Olmasının Sebepleri

 

Sodomîlik yani livata (lûtîlik, homoseksüel­lik) iğrenç bir günahtır. Bir toplum bütünüyle bu fiile meylediyor ve bunun için işbirliği ya­pıyorsa, bunu yapan insanların içinde hiçbir iyilik kalmamıştır. Bu türden bir halkın, kendi yapısı gereği Yaratan'ın buyurduğu görevleri yerine getirmesi imkânsızdır. Ve onlar sapık-lıklarıyla kalmazlar, aynı zamanda Allah'ın emirlerini yerine getirmeye çalışanların yap­tıkları hayırlı işleri de engellemeye kalkarlar. Onlarda, Allah'ın fıtrata koyduğu gayeye yö­nelik hiçbir özellik kalmadığı için helak edil­mişlerdir. Toplumu ilerletme çabalarına de­vam edecek, Yaratanla ve O'nun maddî dün­yasıyla ilgili bilgiyi daha iyi ve kapsamlı şe­kilde yayarak kültür ve medeniyete katkıda bulunacak olan iyi ve dindar insanları, ancak bu şekilde korumak mümkündür.

Her ne kadar bazı sapık kimseler, Sodom hal­kına kıyamete kadar kötü bir şöhret sağlamış olan bu iğrenç günahı işlemekteyseler de, yi­ne de bu, bütün insanlar tarafından her zaman hayasız ve çok kötü bir fiil olarak kabul edil­mektedir. Bunu ahlâkî bir fazilet hâline getir­meye çalışanlar eski dünyada Yunan filozof­ları, modern dünyada da yalnız Avrupalılar olmuştur. Avrupalılar, âdeta bu işin eksik ka-

lan yönlerini alenî surette tamamlamak içûı ellerinden geleni yapıyorlar ve bu iğrenç fiile yasal bir statü vermeyi başarmış bulunuyor­lar. O kadar ki, bazı ülkelerin kanun koyucu­ları, onu yasallaştırmışlardır bile. Şöyle ki, ar­tık homoseksüelliğin korkunç bir toplum suçu olduğunu göstermek için tartışmalar düzenle­mek de fayda vermez hâle geldi. Halbuki Ya­ratıcı, bütün canlıları erkek ve dişi olarak ya­ratmış, her cinsi birbirinden farklı ve üreme­leri için yekdiğerine tamamlayıcı şekilde var­lık âlemine çıkarmıştır. İnsanlardaki cinsî farklılığın ayrıca bir başka gayesi vardır ki, o da, iki İnsanın çocuklarıyla birlikte bir yuva kurmalarını teşviktir. Çünkü aile, insanoğlu­nun uğruna yaratıldığı medenî hayatın temeli­dir.

Kadın ve erkeğin vücutları, cinsî arzularını tatmin ve neslinin devamı için gerekli olan tabiî fonksiyonu yerine getirebilmelerine mü­sait bir şekilde, birdiğerinİ tamamlayıcı yapı­da yaratılmıştır.

Dolayısıyla, bu cinsî arzuyu gayri meşru yol­lardan tatmin eden kişi, bir defada ve aynı za-.manda birçok suçun faili haline gelir:

1- Böyle biri bu hareketiyle, şehvetinin kur­banı olarak, kendi organlarının fıtrî ve fizikî işlevlerine karşı, tabir caizse, savaş açmış olur. Bu, kaçınılmaz olarak bu fiili işleyenlerin, bedenleri, zihin ve ahlâkları üzerinde son derece zararlı tesirler mey­dana getirir.

2- Kendi türüne ve bütün âleme karşı gere­ken haklarını ve vazifelerini yerine getir­meden, yalnızca cinsî zevkler peşinde koşması, tabiata karşı İhanet ve vefasızlık suçunu işlemiş sayılmasına sebep olur.

3- Genel olarak medenî toplumun bütün İmkânlarından faydalanmasına karşılık bir aile hayatının getirdiği sorumlulukları yüklenmekten kaçınması ve bütün gücü­nü, cinsî arzularını gayri meşru yollarla tatminde harcaması nedeniyle topluma karşı vefa sözünü tutmamış olur. Bu bencil ve uygun olmayan davranış yalnızca sapkın olmakla kalmaz, aynı zamanda toplum ahlâkına da zarar verir. Böylece, o kimse kendisini, ailesine ve insanlığa faydalı kılamaz Hâle getirir ve erkekte tabiî olmayan kadınsı özelliklerin yerleş­mesine neden olur. Bu da aslında, kendilerine rağbet edilmemesi dolayısıyla en azından iki kadının ahlâksızlığına ve zi­naya düşmelerine yol açar (The Meaning ofthe Qur'an, c. IV, sh. 47-48).

Lût kavmi, ahlaken ve manen tamamen çök­müş bir duruma gelmişti. Hûd süresinin 78 ve 79. âyetlerinde, kavminin Hz. Lût'a ver­dikleri cevap, onların ahlâkî düşüklüğün en çirkin derecesine gelmiş olduklarını gösterir. Açıkça ve yüzsüzce kadın değil de erkek iste­diklerini söylediler. Bu kavim, yalnızca tabiî yollardan ayrılmamış, aynı zamanda bu kötü­lüğe Öylesine alışmıştı ki, bütün ilgisi ve zev­ki bu kötü fiile bağlanmış kalmıştı. Bu, ahlâksızlığın son haddiydi. Eğer bir kişi ka­nunsuz ve günahkâr bir davranış gösterdiyse ve aynı zamanda bunun yalnış ve yapılmama­sı gereken bir şey olduğunu düşünürse, bu in­sanı iflah etmek için bir umut vardır. Hatta davranışlarını düzeltmezse söylenecek en ağır söz, onun ahlâksız bir insan olduğudur. Ama diğer yandan bir insan kendini tümüyle sap­kınlığa adarsa ve doğru olana karşı ilgisini yi-tirirse, bu türden kirli birine İnsan denilemez artık. Bu kimse yeryüzünden silinmelidir. Al­lah, bundan ötürü Lût'un halkım (ve onlardan önce Nuh'un ve Âd ile Semûd kavimlerini) tamamen yeryüzünden silmeyi emretmiştir (The Meaning of the Qur'an, c. V, sh. 102-103),

Hicr suresinde, Lût kavminin ahlâkının ne kadar bozulduğu ortaya çıkıyor. Onların aklî muhakeme ve davranışlarının tasviri için sözkonusu âyetler dikkatle İncelenmelidir: "(Lût kavminin oturduğu Sodom) Şehr(inin) halkı, (Lût'un genç misafirlerini duyup) keyif içinde (koşarak) geldiler. (Lût onlara): 'Bun­lar benim konuğumdur,' dedi, 'beni mahcup etmeyin!' '(Ne olur), Allah'tan korkun, beni rezil etmeyin!' 'Seni âlemlerden (başkalarının keyfine engel olmaktan) men etmemiş miy­dik?' dediler. Dedi ki: 'Eğer yapacaksanız, İş­te kızlarım.' (Hz. Lût, misafirlerini kurtarmak için kavmine kızlarım arz etmiş veya kızları durumunda olan diğer kadınlarla evlenmeleri­ni istemiştir). (Ey Rasûlüm). senin ömrüne andolsun ki, onlar, sarhoşlukları içinde boca­lıyorlardı." (15: 67-72).

Bu âyetler, o topluluğun ahlâksızlığın en aşı­rısına saptıklarım göstermektedir. Onlar yakı­şıklı yabancıların şehre geldiklerini duyar duymaz, sevinçle Lût aleyhisselâmın evine toplandılar ve ondan zevklerini tatmin etmek için misafirlerini vermesini istediler. Ne yazık ki, onların İçinden bu ahlâksızca işe ve bu bü­yük günaha karşı çıkan hiç kimse olmadı. Bu onların, toplum olarak, bütün namus duygula­rını kaybettiklerini ve böylece ahlâksızca bir isteği açıktan söylemekten hiçbir utanç duy­madıklarını göstermektedir. Böyle ahlâksız bir isteği hiç utanmaksızın Allah'tan korkan ve muttaki bir insan olan Lût'a teklif edebil­meleri, bu büyük bir günahın onlar arasında hiç kimseyi ayırdetmeyecek denli yaygın ol­duğunu göstermektedir.

Yaptıkları zülüm, gösterdikleri acımasızlık ve düştükleri ahlâkî çöküntüden birçok misal verdikten sonra Tevrat, onların başkalarıyla olan münasebetlerinde ne kadar gaddar, ne kadar gururlu ve ne kadar şerefsiz olduklarını ve hiçbir yolcunun güven İçinde onların şe­hirlerinden geçemediğini ve hiçbir fakirin on­lardan yiyecek ya da yardım bekleyemez ol­duğunu bildirir. Böyle bir durumda onlar ölü­nün elbiselerini soyarlar ve onu çıplak gömer­lerdi. Şayet bir yabancı onların şehrine uğra­ma gafletini göstermişse, onu aleni bir şekilde soyarlar ve yapılan haksızlığı şikâyet ederse kendisiyle alay ederlerdi. Bahçelerinde açık­tan hayasız davranışlarda bulunurlar, günah işlerlerdi ve onları Hz. Lût dışında bu günah­lara karşı uyaran başka kimse yoktu. Kur'ân onların bütün günahkâr hayatlarını iki kısa cümlede özetlemiştir: "...Zaten onlar öteden beri kötü işler işliyorlardı..." (11: 78); ve "Siz (kadınları bırakıp) erkeklere gidiyorsu­nuz, yol kesiyorsunuz ve toplantılarınızda edepsizce şeyler yapıyorsunuz ha!?.." (29: 29).

Sonuçta, azâb onları yakalamıştır: "Ve üzer­lerine bir (taş) yağmur(u) yağdırdık; bak işte, suçluların sonu nasıl oldu!" (7: 84). Kur'an, burada ve daha başka yerlerde, tek başına Sodomî (homoseksüellik) hastalığının Al­lah'ın gazabını insanların üzerine çekmeye yetecek iğrenç bir günah olduğunu belirtmek­tedir. Bu yüzden, bu tür suçların kökünü kazı­yıp ortadan kaldırmanın Peygamber @'in Ön­derliğinde İslâm devletinin bir görevi olduğu­nun ve bu suçu işleyen kimselerin cezalandı­rılması gerektiğini Öğreniyoruz. Buna işaret eden bazı hadis-i şerifler de vardır:

a- "Liva-ta yapanı da, yaptıranı da öldürün."

b- "Her ikisi evli veya bekâr olsun, livata suçunun fai­lini ve mefulünü recm ediniz."

c-  "Böyle bir fiili işleyen erkek lanetlenmiş bir kimsedir." (Ebu Davud).

d- "Allah, hanımıyla böyle bir suçu işleyen kimsenin yüzüne nazar etmeye­cektir." (İbni Mâce, Müsned-i Ahmed)... Ha­yatı boyunca Rasûlullah <5>'e hiçbir livata suçlusu getirilmemesi sebebiyle, bu tür suçlu­lar için açık ve kat'i bir ceza şekli tarif edil­memiştir. Bununla beraber, onun haleflerin­den gelen bazı görüşler vardır: Hz. Ali, bu tip suçluların kılıçla öldürülerek, cesetlerinin gö-mülmeyip yakılması görüşündedir. Hz. Ebu Bekir de Hz. Ali ile aynı fikirdedir. Hz. Ömer ve Osman ise, bu gibilerin harabe bir binanın içine atılıp, köhne yapının onların üzerine yı­kılması gerektiği fikrindedirler (Tefhimu'l-Kur'ân, İst. 1986, c. II, sh. 58).

 

KISIM 7

 

ŞUAYB PEYGAMBER VE MEDYENLİLER

 

Medyen halkı, atalarının, Hz. İbrahim'in üçüncü hanımı Ketura'dan olan oğlu Medyen olduğunu iddia etmişlerdir. Doğrudan doğ­ruya onun neslinden gelmemiş olduğu hâlde, onlann hepsi onun soyundan olduklarını iddia etmişlerdir. Çünkü eski bir geleneğe göre, büyük bir zata bağlı olan herkes, daha sonra yavaş yavaş onun torunları arasında sayıl­maya başlanırdı. Nitekim Hz. İsmail'in soyundan gelmemesine rağmen bütün Arap­lara 'İsmailoğullan' denmiştir. Aynı şekilde Hz. İbrahim'in çocuklarından biri olan Med-yen'in etkisi altına giren bütün bölge sakinleri Benî Medyen (Medyenoğulları), bunların oturduğu yerler de Medyen bölgesi (veya Me-dain) diye anılır oldu.

Hz. Şuayb onları ıslah etmek üzere gönderil­mişti. Onların başlıca üç kötülükleri vardı: Şirk (Allah'tan ayrı tanrılara tapmak), tica­rette sahtekârlık ve bölgede zûlm yaratmak ve insanları takip etmek: "Medyen'e de kardeş­leri Şuayb'ı (gönderdik): 'Ey kavmim, dedi, Allah'a kulluk edin, O'ndan başka tanrınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil geldi? Ölçüyü ve tartıyı tam yapın, insanların eşya­sını eksik vermeyin, düzeltildikten sonra yer­yüzünde bozgunculuk yapmayın... Ve her yolun başına oturup da tehdit ederek mü'min-leri Allah yolundan çevirmeye ve o (Allah yolu)nu eğriltmeye çalışmayın; düşünün, siz az idiniz. O sizi çoğalttı ve bakın bozguncula­rın sonu nasıl oldu!" (7: 85-86). Şuarâ sure­sinde benzer ifadeler bu defa Eyke halkı için de kullanılır: "Eyke halkı da gönderilen elçi­leri yalanladı. Şuayb onlara demişti ki: '(Allah'ın azabından) korunmaz mısınız? Ben size gönderilen güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin. Sizden buna karşılık bir ücret istemiyorum. Benim ücretim yalnız âlemlerin Rabbi'ne aittir. Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların haklarını kısmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın." (26: 176-183).

Burada, Medyenlilerle Eykeliler'in iki farklı kabile mi, yoksa aynı kavim mi olduğu konu­sunda müfessirler arasında görüş ayrılığı var­dır. Bir grup, A'râf suresinde Şuayb aleyhisselâma 'Medyenlİlerin kardeşi' den­diği halde (7: 85), burada Eyke halkıyla ilgili olarak böyle bir ifadede bulunulmadığından hareketle; bunların ayrı kavimler olduğunu savunurken diğer grup, Medyenliler hakkında A'râf \e Hûd surelerinde sözü edilen ahlâkî zaaflar ve özelliklerle, burada Eykeliler hak­kında verilen bilgilerin aynı olduğundan hare­ketle, bunların aynı kavim olduğu görüşünde­dir. Hatta, Hz. Şuayb'ın her iki kavme mesaj ve ikazı aynı olduğu gibi, iki kavmin sonu da aynı olmuştur.

Bu konudaki araştırmalar, her iki görüşün de doğru olduğunu göstermiştir. Mevlânâ Ebu'l-'Alâ Mevdûdî The Meaning of the Qur'an adlı tefsirinde bu hususta şunları yazmaktadır: Medyenliler ile Eykeliler şüphesiz iki ayrı kavimdi, ama aynı soyun kollarıydılar. Hz. İbrahim'in hanımı (veya cariyesi) Ketura'dan üreyen nesli hem Arabistan'da hem İsrailîlerin arasında Ketura'nın çocukları olarak gayet iyi bilinmektedirler. Bunların en önemli kolu, ataları Hz. İbrahim'in oğlu Med-yen'e izafeten Medyenliler (veya Medaînler) olarak bilinenlerdi. Bunlar kuzey Arabistan ile güney Filistin arasındaki bölgede, Kızıl Deniz ile Akabe Körfezi kıyılarında yerleş­mişlerdi. Başşehirleri, Ebu'l-Fida'ya göre, Akabe KÖrfezi'nin batı kıyısında Eyle (bugünkü Akabe)den beş günlük mesafede yer alan Medyen'di.

Ketura'nın, içlerinde Dedanîler'in diğerlerine oranla daha çok bilindiği diğer çocukları, Kuzey Arabistan'da başşehirleri Tebük, eski adıyla Eyke olmak üzere Teyme, Tebük ve el-Ulâ arasındaki bölgede yerleştiler. Yakut, Eyke'yi anlatırken burasının Tebük'ün eski adı olduğunu yazar ki, Tebük'ün yerlileri de bunu doğrulamaktadırlar (Yakut, Mu'cemu'l -Buldan).

Medyenliler ile Eykelilere aynı peygamberle­rin gönderilmiş olmasının sebebi, muhtemel­dir ki, her iki kabilenin de aynı soydan gelmiş olmaları, aynı dili konuşmaları ve yanyana komşu bölgelerde yerleşmiş bulunmalarıdır. Aynı yörelerde yanyana yaşamış ve birbirle­riyle evlilik gibi sosyal münasebetlerde bu­lunmuş olmaları da mümkündür. Bu iki akra­ba kabilenin ikisi de, ticaret ehliydiler. Sosyal ve ahlâkî düşüklük bakımından aynı hayat tarzını paylaşıyorlardı. Kitab-ı Mukaddes'in ilk kitaplarına göre, bunlar Baal-peor'a tapar­lardı. İsrailoğullan Mısır'dan çıkıp da bunla­rın bölgelerine girince, aynı putperestlik ve zina hastalığından etkilenmişlerdi (Sayılar, 25:1-5, 31:16-17). Yine bunlar, biri Yemen ile Suriye'yi, diğeri Fars Körfezi ile Mısır'ı birleştiren iki milletlerarası ticaret yolu üze­rinde yerleşmiş bulunuyorlardı. Bu üstün ko­numlan sebebiyle, büyük ölçüde yol kesicili-ğe başlamışlardı ve ağır haraçlar ödemedikçe hiçbir kervanın geçmesine müsade etmiyor­lardı. Böylece, ticaret yollarını bir hayli tehli­keli hâle getirmişlerdi. Şuayb aleyhisselâmın uyarısına sebep olan bu yol ke sicil iki eri Kur'an'da şöyle geçmektedir: "Her yolun başına oturup da tehdit ederek mü'minleri Allah yolundan çevirmeye ve o (Allah yolu)nu eğriltmeye çalışmayın..." (7: 86). İş­te bu sebeplerle, Allah her iki kavme de aynı peygamberi göndermiş ve bu peygamber ken­dilerine aynı tebligatı ve mesajı getirmiştir.

Kur'ân-ı Kerîm, kavminin Önde gelenlerinden tebliğini kabul etmeyenlerin şöyle dediğini ifade etmektedir: "... 'Şuayb'a uyarsanız, kuş­kusuz büyük kayba uğrayanlardan olursu­nuz'." (7: 90). Bu ifade üstünkörü geçilecek bir cümle değildir. Bilakis mahiyeti itibariyle bir ruh haletini yansıtmaktadır. Medyenlilerin ileri gelenleri ve şefleri şöyle söyleyerek hal­kı kandırmak istediler: "Dürüstlük, doğruluk, ahlâk ve iyilik gibi hususları temel prensip eder ve uygularsak, biz o zaman tamamen mahvoluruz. Ticaret ve alışverişimizde doğru ve dürüst olup mesleğimizi bu şekilde sürdü­rürsek, ticaretimiz kesinlikle gelişip büyüye-mez, mesafe katedemeyİz. Bunun yanında en önemli kervanların, güzergâhlarının kesiştiği bölgede yer alan şu coğrafî konumumuzdan istifade edemez. Bu yörenin uslu vatandaşları olur ve kervanların geçip gitmelerine seyirci kalırsak, işte o zaman bu stratejik durumun sağlamakta olduğu bütün siyasî ve ticarî üs­tünlüklerimiz bitti demektir. Bu da komşu ül­kelere karşı olan hâkimiyetimiz ve nüfuzu­muzun da bir sonu demektir." İşte bu 'mah­volma' korkusu sadece bu kavimlere has bir olay değil, her sefih toplumun taşıdığı bir te­dirginliktir...

Medyenliler ile Hz. Şuayb kıssasının detayla­rı hakkında A 'râf (7: 85-93), HM (11: 84-95) ve Ankebut (29: 36-37) sûrelerine bakıla­bilir (The Meaning ofthe Qur'an, c. VIII, sh. 263)

 

KISIM 9

 

SÜLEYMAN PEYGAMBER VE SEB'E KRALİÇESİ

 

Süleyman aleyhisselâm Hz. Davud'dan sonra gelmiş ve onun yerini almıştı. "Biz Davud'a Süleyman'ı ihsan ettik; ne güzel kuldu o! Da­ima Allah'a yönelirdi." (38: 30). Diğer pey­gamberler gibi Hz. Süleyman da Allah'tan vahiy almıştı (6: 84). Kur'an, onu şu vasıflar­la anmaktadır: İyi bir kuldu, daima Allah'a yönelirdi, Allah katında yüksek bir makama sahipti, güzel bir istikbali vardı, insanlara ve cinlere hâkimdi, hayvanların dilini anlardı (38: 30,40; 34: 12; 27: 16). Mescid-i Aksa'yi inşâ eden de oydu.

Hz. Süleyman Allah'a şöyle niyazda bulun­muştu: "Ey Rabbim! Beni bağışla ve bana benden sonra hiç kimseye nasîb olmayan bir mülk (hükümdarlık) ihsan et. Şüphesiz sen, çok lûtfedensin!' dedi." (38: 35). Allah da is­tediklerini verdi: "Biz de rüzgârı emrine ver­dik; onun iradesiyle tatlı tatlı dilediği tarafa eserdi, bina ustası ve dalgıçlık yapan şeytan­ları ve zincirlere vurulmuş diğerlerini (ver­dik)." (38: 36-38).

Hz. Süleyman saltanatı kadar adaletiyle de et­rafa nam salmıştı. İdaresi altında bulunan in­sanlar emniyet içinde yaşamaktaydı. Halli güç meselelerde kendisine danışılırdı.

Hz. Süleyman ile Sebe Melikesi arasında ge­çen   kıssa   da   Kur'ân-ı   Kerîm'İn  Nemi sûresinde geniş olarak yer almaktadır.

Sebe, Güney Arabistan'da yer alan ve halkı ticaret İle iştigal eden bir ülke İdi. Kraliçeleri Hz. Süleyman'dan bir mektup almış, cevaben elçileriyle birlikte bazı hediyeler göndermişti. Hediyeler kabul edilmemiş, Sebelilerin Hakk'a tâbi olmaları ikazıyla elçiler gerisin geriye gönderilmişti. "Onu (Kraliçeyi), Al­lah'tan başka taptığı şeyler (bu zamana kadar tevhîd dinine girmekten) alıkoymuştu. Çünkü kendisi inkâr eden bir kavimden idi." (27: 43).

Pek çok hadise Kraliçe'nin gözlerini açmasına yardımcı oldu. "İlki, Hz. Süleyman'ın mektu­buna 'Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla' başlayan mektubu idi. Bu şekilde mektuba başlamak, hükümdarlar arasında olagelen ge­nel bir âdetten farklı bir usûl idi. İkincisi, ver­diği hediyeleri reddetmesi ile Kraliçe, O'nun diğerlerinden farklı bir hükümdar olduğunu anlamıştı. Üçüncüsü, Hz. Süleyman hakkın­da, Kraliçenin elçilerinin verdiği rapordu. Bu­nunla Kraliçe, Hz. Süleyman'ın takvası, ilmi ve Hakk'a olan daveti hususunda bilgi edindi. Kraliçe'yİ, Kudüs'e bizzat yolculuk yapmaya ve Hz. Süleyman ile bizzat görüşmeye sevke-den yegane sebep de bu oldu. O, 'biz bunu zaten Önceden bilmiş ve müslüman olmuştuk' dediği zaman buna işaret etmiş oluyordu. Göz açıp kapayıncaya kadar çok kısa bir zaman zarfında, Kraliçeye ait tahtın Ma'rib'den Ku­düs'e getirilmesi olayı da dördüncü hususu teşkil ediyordu. Kraliçe, Hz. Süleyman'ın ar­kasında Allah'ın Gücü'nün bulunduğunu bu olaydan çıkarmıştı. Şimdi artık kafasındaki tüm şüpheler ortadan kalkmış ve Hz. Süley­man'ın yüce ve temiz şahsiyetine hürmet edi­yordu. Rahat ve konforu sağlayan her türlü imkâna ve ikamet etmek için muhteşem bir saraya sahip olan Hz. Süleyman'ın, en ufak bir nimetinden dolayı hemen Allah'a secde eden bir karaktere sahip, her çeşit kibir ve gu­rurdan uzak, Allah'a çok şükreden ve yaşadı­ğı hayatın, dünyaya kul-köle olanlarınkinden farklı olduğunu görmüştü.

Hz. Süleyman ile Sebe Kraliçesi (Melikesi) arasında geçen bu kıssa, Eski ve Yeni Ahit ve İsrâîlî rivayetlerde muhtelif şekillerde anlatıl­mıştır. Fakat Kur'ân-ı Kerîm'in bu kıssayı nakledişi diğerlerinden farklıdır. Eski Ahit'te geçtiği şekliyle kıssanın özeti şöyledir: "Ve Şeba kraliçesi, Süleyman'ın şöhretini işitince, Süleyman'ı Yeruşalİm'de bilmecelerle dene­mek için, çok büyük alayla, ve pek çok altın, ve değerli taşlar yüklü develerle geldi; ve Sü-leymanın yanına geldi ve yüreğinde olan bü­tün şeyler için onunla söyleşti. Ve onun bütün sorgularına Süleyman cevap verdi...Ve Sü-leymamn hikmetini, ve yaptığı evi, ve sofrası­nın yemeğini ve kullarının oturuşunu, ve hizmetçilerinin duruşunu, ve onların esvaplarını, sakilerini de, ve Rabbin evine çıktığı merdi­veni Şeba kraliçesi gördüğü zaman artık ken­disinde can kalmadı. Ve kirala dedi: Senin iş­lerin için, ve hikmetin için, memleketimde işitmiş olduğum söz doğru imiş. Ve gelip gözlerim onu görünceye kadar, onların sözü­ne inanmamıştım; ve işte, hikmetinin büyük­lüğünün yarısı bile bana bildirilmemiş; sen kulağıma gelen şöhretten üstünsün. Adamla­rın ne mutlu, bu kulların da ne mutlu, daima senin önünde duruyorlar, ve hikmetini işiti­yorlar. Allanın Rabb uğrunda kıral olmak üz-re, seni kendi, tahtı üzerine oturtmak için sen­den razı olan Allanın Rab mübarek olsun-sun... Ve kirala yüz yirmi talant altın, ve pek çok baharat, ve değerli taşlar verdi; ve Şeba kıraliçesinin kıral Süleymana verdiği baharat gibi yoktu... Ve kıral Süleyman, Şeba kırali­çesinin kirala getirdiği şeylerden fazlasını, onun bütün dileğini, her istediğini kendisine verdi. Ve kıraliçe kulları ile beraber dönüp memleketine gitti." (II. Tarihler, 9: 1-12. Benzer bir anlatım, I. Kırallar, 10: 1-13'de yer almaktadır).

Yeni Ahit'te ise Hz. İsa'nın, Sebe kraliçesi hakkında yaptığı konuşmasından şu cümle nakledilmiştir: "Cenup kıraliçesi, hüküm gü­nü bu nesil ile beraber kalkıp onu mahkûm edecektir; zira o, Süleymanın hikmetini dinle­mek için dünyanın Öte uçlarından geldi, ve iş­te, Süleymandan daha büyüğü buradadır." (Matta, 12:42;Luka, 11:31).

Hz. Süleyman ile Sebe Kraliçesi arasında ge­çen kıssa Musevî geleneklerinde anlatılan şekliyle, birçok kısımlarda Kur'ânî ifadeleri hatırlatır. Şöyle ki, Hüdhüd (Çoban kuşun)un kaybolması, daha sonra geri gelmesi, Sebe ül­kesi ve Kraliçesi hakkında bilgi vermesi, Hüdhüd vasıtasıyla Hz. Süleyman'ın Kraliçe­ye mektup göndermesi, güneşe ibadet etmek için Kraliçe tam mabede gideceği bir sırada, Hüdhüd'ün mektubu onun önüne atması, me­seleyi görüşmek üzere Kraliçe'nin, bakanları­nı toplantıya çağırması, daha sonra Süleyman Peygambere değerli hediyeler göndermesi, Kudüs'e gidip onunla bizzat görüşmesi, sara­ya varışı ve O'nun bir gölün ortasında olduğu­nu zannetmesi ve Kraliçe'nin içeri girmek için eteğini toplaması gibi hususlar, İsrâilî gele­neklerde Kur'ân'dakine benzer şekilde anlatı­lır. Fakat, Hz. Süleyman'ın getirilen hediyeler kendisine verilirken yaptığı cevabî konuşma, Kraliçe'nin tahtım Ma'rib'ten getirilmek üzere cereyan eden müzakereler, bir şükran ifadesi olarak her lûtfuna karşı Allah'a secdeye var­ması, sonunda Kraliçe'nin Hz. Süleyman'ın huzurunda imanı kabul etmesi ve Peygam-ber'in, Allah'ın birliğine olan inancı gibi ko­nulardan hiç bahsedilmemiştir. Bunların en kötüsü, bu günahkâr insanlar, Allah'ın yasak­lamasına rağmen, Hz. Süleyman'ı, Sebe Kra­liçesi ile zina yapmakla itham ettiler. Bu bir­leşmenin neticesinde, Kudüs'ü harab eden Babil Kral'ı Nebukadnezar'm mensup olduğu neseb-i gayri sahih bir neslin ortaya çıktığını ileri sürdüler (Jewis Encyclopaedia, c. XI, sh. 443).

Görüldüğü gibi Yahudi âlimleri, Süleyman Peygamber'i tenkitte çok aşırı gitmiş ve bir peygambere hiç yakışmayan suçlar isnad et­mişlerdir. Aynı zamanda Tevrat'ın emirlerini değiştirmek gibi İhanet suçları işlediğini de ileri sürerler. Kendisine verilen hikmet ve sal­tanattan dolayı gurura kapılmak, kılıbık bir koca olmak, çok lüks bir hayat sürmek, çok-tanrıcı ve putperest olmak gibi suçlarla onu itham ederek suçlamışlardır (Jewis Encyclo­paedia, c. XI, sh. 439-441). Kitab-ı Mukad-des'in Hz. Süleyman'ı peygamber yerine, sa­dece bir hükümdar olarak takdim etmesi, bu menfî propagandaya bağlıdır. Nitekim Hz. Süleyman'ı, İlâhî Emirler'in aksine çok tanrı­lı müşrik ve putperest kadınlara kapılmak, böylece Allah'tan yüz çevirmek ve başka tanrı ve tanrıçalara yönelmekle suçlamışlardı. (I. Kırallar 1: 1-11). Bunun tam aksine, Kur'ân-ı Kerîm'in şimdi olduğu gibi, nankör İsrailo-ğullarının kendi peygamber ve ileri gelenleri­ne bizzat attıkları iftira kirlerinden aklamış olmasının ne büyük bir lütuf olduğu açıkça görülebilir. Ve hâlâ onlar nankörlük yapmak­tadırlar. Kur'ân'a ve onu getirene, düşmanları olarak bakmaları tam bir nankörlük ve küfrân-ı nimetin ta kendisidir.

Kraliyet tahtının, göz açıp kapayıncaya kadar 1500 millik mesafeden nasıl alınıp getirildiği sorusuna gelince, bu kısaca şöyle cevaplana­bilir: Zaman ve mekân ile madde ve hareket kavramları, bizim tecrübelerimiz ve gözlem­lerimize dayanarak biçimlenmiştir ve uygula­nabilir. Fakat bu kavramlar Allah katında ge­çerli değildir ve O bunlarla sınırlandırılamaz. Sıradan bir taht şöyle dursun, O'nun kudreti, güneşi ve büyük yıldızları bir anda milyonlar­ca mil mesafelere gönderip getirebilir. Bir emri ile bu muazzam kâinatı varlık âlemine çıkaran Allah'ın, Sebe kraliçesinin tahtını, ışık hızından daha hızlı hareket ettirecek gücü elbette vardır. İşte bununla, Kur'ân'da, güç ve kudretiyle Allah'ın, kulu ve rasûlü Hz. Mu-hammed'i, aynı gecede Mekke'den Kudüs'e, oradan da tekrar Mekke'ye götürdüğü ifade edilmektedir (The Meanİng of the Qur'an, c. VIII).

 

KISIM 10

 

MISIR FİRAVUNLARI

 

Firavn kelimesi "güneş tanrısının oğlu" anla­mına gelir. Güneşe Ra adını veren eski Mı­sırlılar ona "yüce tanrı" sıfatıyla tapınışlardı. İşte Fravun da onların büyük tanrılarından sonra gelirdi. Eski Mısırlıların inancına göre, her kral otoritesini, Ra ile olan bağına dayan­dırır ve kendisini yeryüzünde onun temsilcisi ve canlı bir örneği olduğunu iddia ederdi. Bundan dolayı, iktidara geçen her krallık ha­nedanı, kendilerinin güneş soyundan gelen kimseler olduğunu ileri sürdüler ve bütün krallar, kendilerini "yüce rab" olduklarını hal­ka kabul ettirmek için Firavun unvanını aldı­lar.

Bununla ilgili olarak, Kur'ân'da bahsedilen Hz. Musa'nın kıssasında iki ayrı Fravun'un zikredilmiş olduğuna dikkat edilmelidir. Biri, Hz. Musa doğduğunda Mısır'da hüküm süren ve Hz. Musa'yı kendi evine götürüp büyüten Fravun; diğeri de Allah'ın İlâhî Mesajı'm ka­bul etmesi ve İsrail oğullarını serbest bırak­ması Hz. Musa tarafından istenen ve Kızılde-niz'de boğulan Fravun'dur.

Günümüzün araştırmaları, bu iki Fravun'dan birincisinin, İsrail oğullarını baskı ve esaret altında tutan ve M.Ö. 1292-1225 yıllarında Mısır'da hüküm süren II. Ramses olduğu gö­rüşündedirler. Aynı âyetlerde zikredilen ikin­ci Fravun'un ise, babası II. Ramses'e idari iş­lerde yardım eden ve onun ölümünden sonra kral olarak yerine geçen, oğlu Mineptah oldu­ğu kanaatindedirler. Fakat Hz. Musa'nın Ölüm yılı için, İsrail oğullarının takvimine gö­re, M.Ö. 1272 senesi düşürülmüş olması se­bebiyle bu tarihler kesinlik arzetmez. Dolayı­sıyla bütün bunlar sadece tarihî birer tahmin­den öteye geçmemektedir. Çünkü İsrail, Mısır ve Hıristiyan takvimlerinin tarihlerini uzlaş­tırmak çok zordur. (The Meaning of the Qur'an, c. IV, sh. 58-59). The Times Atlas of World History'ye göre II. Ramses M.Ö. 1304'den 1237'ye kadar hüküm sürmüştür (sh. 59).

Musa aleyhisselâm, kavmini denizden karşıya geçirdiğinde, onları takip eden Firavun Mi­neptah ve ordusu denizde boğulup gittiler (10: 90-92). Hatta günümüzde. Firavun'un ce­sedinin yüzerken bulunduğu yer, bölge sakin­lerince gösterilir. Burası, Sina Yarımadası'nın batı sahillerinde kalan ve bugün Cebel-i Fi­ravn (Firavun Dağı) olarak bilinir. Bu dağın yakınında da, Hammaın-ı Firavn (Firavun'un Hamamı) denen sıcak bir kaplıca vardır ki, Firavun'un cesedinin bulunduğu söylenen Ebu Zenİme'den birkaç mil mesafededir. Şa­yet boğulan Firavun, Hz. Musa'nın kendine gönderildiğinde Mısır'da hüküm süren Mi­neptah ise, mumyalanmış cesedi hâlâ Kahire Müzesinde sergilenmektedir. Sir Grafton E. Smith, Firavun'un mumyasından bandajları kaldırdığında, ceset üzerinde bir tuz tabakası bulmuştu ki, bu onun denizde boğulduğunun apaçık delilidir (The Meaning of the Qur'an, c. V, sh. 55). Firavunlar, Mısır ve çevresinde uzun zaman­lar hüküm sürdüler. Firavunların ilk hanedan­lıkları M.Ö. 3100 yıllarında, kuruldu (The Ti­mes Atlas of World History, sh. 58). Fakat Encyclopaedia Americana'a. göre ilk hane­danlık M.Ö. 3500 yılında kuruldu ve Hz. İb-rahİm devrinde kral I. Ositeseo hüküm sürdü (XXII, 707). Bu saltanat M.Ö. 241'de, Mı­sır'ın Yunanlılar tarafından istilasından sonra son buldu. Son Fravun'ları Nektanebos idi. Bundan sonra Mısır, M.Ö. 30'da Roma İmpa-ratorluğu'nun bir vilayeti olana kadar Yunan­lılar tarafından yönetildi.

Mısır'ın liderleri, çoktanncılığa inanan, dikta­tör ve halk üzerinde şiddet kullanan insanlar­dı. Tebâlanna karşı zâlim idiler ve onları zap­tetmek için gruplara bölmüşlerdi. Yusuf Pey­gamber, onların idaresinde adalet ve hakkani­yeti öğretmeye çalıştı; nezâket, dindarlık ve dürüstlük üzerine dayalı bir sistem kurmak için sosyal reformlar yaptı. Fakat ondan kısa bir süre sonra herşey unutuldu ve eski zorba­lık ve baskı kuralları aynen geri geldi. Hz. Musa, Firavun'u Allah'ın Yolu'na davet etme­si için gönderildiğinde, dünyanın diğer yerle­rinde olduğu gibi Mısır'da da bütünüyle kötü­lük ve zülüm yaygındı (20: 43; 2: 49; 28: 32, 39).

 

KISIM 11

 

MİNALILAR

 

Mina ya da Main Krallığı, Yemen'de Hadra-mut'un doğusu ile Sebe (bugünkü San'a)nın güneybatısı arasında kalan bölgede hüküm sürmüştür. Bu bilgileri, Arap ve Yunan coğ­rafyacıların eserleri ile arkeolojik kazıların sonuçlarından çıkarmaktayız. "Mina krallığı, güney Arabistan'ın el-Cavf bölgesinde yaşa­mış ve önemli şehirleri Karnavu, Ma'in ve Yasil olmuştur. Kitabelerden, birbiri ardına yaşamış yirmi kadar kralları öğrenilmektedir. Buradan tarihlerinin birkaç asın kapsadığı an­laşılmaktadır. Kuzey Arabistan'da el-'Ulâ'da Mina diliyle yazılmış kitabeler bulunmuştur. Onların kolonileri (sömürüleri) olma ihtimali de vardır." (Encyctopaedia Britannica, c. II. 'Arabs' maddesi).

Kitab-ı Mukaddes, bu insanlardan şu cümle­lerle bahseder: "Ve bundan sonra vaki oldu ki, Moab oğullan, ve Ammon oğullan, ve on-' larla beraber Ammonî (Meunî)lerden bazıları Yehoşafata karşı cenk için geldiler. Ve adam­lar geldiler, ve Yehoşafata bildirip dediler: Deniz (Ölü Deniz)in öte tarafından, Suriye-den sana karşı büyük bir kalabalık geliyor; ve işte, onlar Hatsatson-tamardadırlar (o Engedi-dir)." (II. Tarih, 20: 1-2).

Yunan kaynakları, Mentei ve Minea şehirleri­nin Hadramut'a yakın bir yerde, Mâ'rib ve Kasab'ın arasında yer aldığını iddia etmekte­dirler. Ayrıca Araplar da Ma'an kasabasının (ya da kalesinin) Yemen'de olduğunu bildir­mektedirler (Yakut, Mu'cem).

Alman arkeologlar, Main krallığının ve haki­miyetinin M.Ö. 1400 ile 700 yılları arasında olduğunu kabul etmektedirler. Encyclopae-dia Britannica 'ya göre "Aynı zamanda şu da bir gerçek ki, son zamana kadar güncelliğini koruyan kitabelerden ne yazık ki birkaç tanesi bize tarihî itminan sağlamakta, pekçoğu sade­ce tanrı ve kral isimleri, ülke ve dine ait ay­rıntılardan ibarettir. Topladıklarımız henüz tamamlanmamıştır. Hıristiyanlık öncesi de­virlerdeki Arabistan tarihinin yeniden teşek­külü için, ilim adamları arasındaki mevcut pek çok ciddi ihtilaf giderilmiş değildir. Bu­nunla birlikte pekçok araştırmacı, kitabelerin, M.Ö. 19. yüzyıla (bazıları 16. yüzyıl demek­tedirler) kadar uzandığını ve en az dört mede­niyet fcurmuş Main, Sebe, Hadramut ve Kata-ban krallıklarının varlığını ispatladığı husu­sunda aynı fikirdedirler (a.g.e., c. II, 'Araps' maddesi).

Alman yazar F. Hommel bu hususta şunları söylemektedir: "M.Ö. 3000 yılı kadar eski olan Bâbil kitabeleri, Magan'm veya doğu Arabistan'ın kralı Menyum'dan bahsetmekte­dir. Magan, Arapça Maan kelimesinin Sü­mer dilindeki tercümesidir. Bu merkezde (ta­rihi bizce bilinmemektedir) Güney Arabistan Maan krallığı kurulmuş (daha sonra 'Ma'in' olarak seslendirilmiş) ve Main devleti, Kata-banya'ya kadar uzanan, hatta belki de Hadra-mut'u da kapsayan bölgeler dahil olmak üze­re, başlangıçta bütün güney Arabistan tarafın­dan benimsenmiş ve ayrıca orta Arabistan'ı da içine almıştır. Kitabelerde daha ötede Me-luhha diyarından da bahsedilmektedir ki, muhtemelen, hâkimiyetini oralara kadar yay­mıştır."  (Encyclopaedia of islam,   c.   I, 'Arabs' maddesi).

R. Dussaud'ya göre Main kitabelerinin yazılış tarihleri M.Ö. 800 yıllarını pek geçmemekle beraber Hommel, Otto Veber, Wincler gibi ilim adamları Mainlilerin Milâddan 1400 ya evvel Yemen'de medeniyet kurmuş bir devlet olarak kabul edilebileceği fikrindedirler. Bun­lar da Fenikeliler gibi çalışmalarını ticarete dayayan bir devlet idiler. Bu maksatla ta ku­zeye Akabe Körfezi dolaylarına kadar çık­mışlar ve Medyen'i koloni yapmışlardı. Yine bunların, Mehre adı verilen güneydeki günlük sahillerinden aldıkları ticaret mallarım Suri­ye, Filistin, Mısır ve Asur ülkelerine götürüp sattıklarını biliyoruz. İlk başşehirleri Main idi. Daha sonra bu başşehir Karna'ya çevril­miştir (Strabon). Yemen'de bu devletten son­ra Sebeliler devleti kurulmuştur. Onların de­vamını da Himyerliler teşkil etmişlerdir. Bu­ralarda yapılan son arkeolojik araştırmalarda ele geçen yazılı taşlardan anlaşıldığına göre, bu devletler aynı halk topluluğunun vücuda getirmiş olduğu devletler olup, devlet adının değişmesi sadece saltanat süren hükümdar so­yu değişiminden ibarettir. Main devletinden krallık babadan oğula geçiyordu. (N. Çağa­tay, İslâm Dönemine Dek Arap Tarihi, Anka­ra 1989, sh. 13).

Bu konudaki bilgiler 1869 yılında San'a'nm doğusunda (Cof'un güneyinde) Main şehri harabelerini bulan oryantalist J. Halevy'in araştırmalarıyla kesinlik kazanmıştır. Daha sonra Edward Glaser ve başkaları tarafından yapılan inceleme ve kazılarda yüzlerce kitabe bulunmuş ve bunlar sayesinde eski Yunan ya­zarlarının bahsetmedikleri Main hükümdarla­rının (ki onlara papaz-kral deniyordu) ve tan­rılarının adları, halkın âdetleri ve hayat tarzla­rı tesbit edilebilmiştir.

Mainlerin ve Sebelİlerin aynı çağda yaşadık­ları görüşü F. Hommel, E. Glaser ile Arap asıllı Martin Hartmann ve Edward Meyer gibi ilim adamları tarafından ileri sürülmüştür.

Yunan ve Arap tarihleri ve gelenekleri Mainilerin siyasî güçlerini M.Ö. 800'de kaybettik­lerini ve bölgenin kontrolünü tamamen Sebe-Hlerin aldığını göstermektedir. Yunan ve Arap tarihi araştırmaları tüccar olarak sadece Mainlilerden bahsetmektedir. Öyle görünüyor ki, siyasî kontrolü kaybeden Mainlilerden sonra Sebeliler, diğer bölgelerle ticarete baş­ladılar ve bunu sürdürdüler. Sonuç olarak, de­nilebilir ki, Main krallığı muhtemelen M.Ö. 1700 yılında, İkinci Âd kavmi yani Semûd kavmi yıkıldıktan sonra kuruldu. Fakat yavaş yavaş siyasî gücünü M.Ö. 1000 yıllarında kaybetmeye başladı. Bu, Hz. Davud ve Sü­leyman peygamberlerin devirleri boyunca, bölgenin en büyük gücü hâline gelen Sebe krallığı tarafından ortadan kaldırılıncaya ka­dar sürdü (M.Ö. 800-700).

Çeşitli kaynaklardan aldığımız bütün bu bil­giler, Minalıların çoktanncı olduğunu göster­mektedir. İbrahim aleyhisselâmın Evi'ndeki İnsanlar müstesna olmak üzere, o devirde ya­şamış olan diğer kavimlerin daldığı her türlü kötülüğe onlar da dalmışlardı.

 

KISIM 12

 

SEBA HALKI (SEB'ELİLER)

 

Sebe halkı, M.Ö. birinci bin yılın başlangıcın­da güç ve kuvvet kazanarak belli bir refah se­viyesine ulaştılar. Hz. Davud ve Hz. Süley­man'ın hükümdarlıklarında güçlerini artırdı­lar. Ziraat ve ticarette ileri gittiler, bilgilerini çevrelerinde kendi faydalan için uygulamak suretiyle kültür ve medeniyetlerini büyük öl­çüde zeiîginleştirdiler. Sulama kanalları açtı­lar. Bu kanalları düzenli beslemek için dağlar arasında barajlar inşa ettiler. Memleketleri boydan boya sonsuz bir bahçe görüntüsü için­deydi. Meskenleri birbirinden çok uzak ol­mazdı; orada bir yerleşim mahallinin sınırı, diğer mahallin görünmeye başladığı yerdi. Fakat onlar bunca nîmet karşısında ''itaat ve şükran yerine, itaatsizliğe ve nankörlüğe sap­tıklarından" tamamen sel afetiyle helak edil­diler.

Kur'ân, Sebe halkının refahını ve helak edili­şini şu ifadelerle tasvir etmektedir: "Andol-sun Sebe' (oğulların)ın oturdukları yerlerde de bir ibret vardır: (O meskenler), sağdan sol­dan iki bahçe (ile çevrili İdi. Onlara): 'Rabbi-nizin nimetinde yiyin de O'na şükredin! Hoş (bir) memleket ve çok bağışlayan Rab!1 (de­nilmişti). Ama (şükürden) yüz çevirdiler; bu yüzden üzerlerine Arım selini gönderdik; on­ların iki bahçesini, buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde biraz da sedir ağacı bulunan iki bah­çeye çevirdik. Nankörlük ettiklerinden ötürü onları böyle cezalandırdık. Biz nankörden başkasını cezalandırır mıyız!? Onlarla, içinde bereketler yarattığımız memleketler arasında, (birinden diğeri) görünen şehirler varettik ve bunlar arasında yürümeyi takdir ettik: 'Ora­larda geceleri, gündüzleri (ne zaman isterse­niz) korkusuzca gezin, (dolaşın)' (dedik). 'Rabbimiz! Seferlerimizin arasını uzaklaştır (şehirlerimiz birbirine çok yakın, bunların arasını uzat da daha uzun mesafelere gide­lim).' dediler ve kendilerine zulmettiler. Bİz de onları, (insanlar arasında söylenen) efsane­lere çevirdik. Ve onları darmadağın ettik. Şüphesiz bunda, sabreden ve şükreden kimse­ler için ibretler vardır. Andolsun ki İblis, on­lar hakkındaki zannım doğru çıkardı; inanan­lardan bir topluluk dışında (hepsi) ona uydu­lar. Oysa onun (İblis'in) Onlar üzerinde bir nü­fuzu yoktu. Ancak ahirete inanan kimseleri, şüphe içinde kalandan (ayırdedip) bilelim di­ye (ona bu fırsatı verdik). Rabb'in, herşeyi korumaktadır." (34: 15-21).

Kur'ân'ın bu âyetleri, Sebe' halkının hayat tarzı ve geleneklerine geniş ölçüde ışık tut­maktadır. Sözkonusu âyetlerden çıkarılacak sonuçlar şöyle sıralanabilir:

1- Sebe' halkı, ziraatini geliştirmek için su­lamadan azamî derecede faydalanmıştır.

O kadar ki, bütün Sebe' yurdu bir gibi idi. Halk nerede dursa, sağırJa ve solunda bahçeleri ve fidanlıkları edebi­lirdi.

2- Refah seviyeleri çok yüksekti. Yemen ile Suriye arasındaki bütün bölge yun edi­nilmişti ve bu iki mesafe arasında^ yol­culuk, yerleşim alanlarının içinden ^çer­di.

3- Fakat onların üzerine azâb geldiğince her yönden o kadar darmadağın olduUtf ki, artık onların bu dağınıklığı herkes tara­fından bilinir oldu. "Bugün bile bir topluluğun tamamen bahsetmek isteseler Sebe halkını misal gösterirler. Allah nimetlerini çektiği zaman, muhtelif Sebe yurtlarından ayrılıp Arabistan'ın başka bölgelerine göç etmeye başladılar- °enı Gassân Ürdün ve Suriye'ye, Evs V* "az" rec Yesrib'e (Medine'ye) ve Hu/aa da Cidde yakınlarındaki Tihame'ye yerleşti. Ezd kabilesi Uman'a, Benî Lahm, Cüzam ve Kinde kabileleri de başka yerk"ıe g°Ç ettmek üzere yurtlarını terk etmek zorun­da kaldılar. Böylece Sebe' halkı bir millet olmaktan çıktı ve sadece bir efsane ol­du."

4- "Setin  (barajın) yıkılmasından  sonra meydana gelen sel sonucu bütün ülke ha­rap oldu. Sebelilerin dağların arasına set­ler inşa ederek kazdıkları kanallar yıkıldı ve bütün sulama sistemi bozuldu- Bunun sonucu, daha önceden bir bahçe gib* 0^an ülke yabanî bitkilerin ormanı hâl»ne Se'~ di. Orada sedir çalılarının küçük erik şek­lindeki meyvesinden başka yenili1" bitki kalmadı." (The Meaning of the Qur'an, c. X, sh. 220-221).

5- Tarihî kayıtlar, Seba (Sebe) güneybatı Arabistan'da yer aldığın1' seviyesinin en üst seviyeye ulaştığı de­virde (yani M.Ö. birinci bin yılda) sadece Yemen'i değil, aynı zamanda Ha-dramut ve Mahran bölgesinin büyük bir kısmım, ve muhtemelen şimdiki Habeşistan'ın ek­seriyetini sınırlarına dahil ettiğini göster­mektedir. Sebe'liler, başşehirleri Ma'rib1 in civarında, asırlar boyunca fevkalâde baraj, bent ve kanal sistemi kurmuşlardır ki, sistem bugüne kadar gelen kalıntıla­rıyla tarihte meşhur olmuştur. Arabis­tan'da dillere destan olan Sebe' ülkesinin refahı, bu büyük barajlar ve sulama sis­temlerinden ileri geliyordu. Coğrafyacı el-Hemdanî'ye göre (öl. 334/H) bölge, doğuya doğru Rubülhâli sınırlarındaki Sayhad Çölüne kadar yayılmış olan bu barajlar sistemiyle sulanırdı. Memleketin faal gelişme durumu, halkının yoğun ticarî faaliyetine ve onların "baharat yo-lu"nu kontrol etmelerine de yansımıştı ki, bu yol Ma'rib'ten kuzeye doğru Mek­ke, Medine ve Suriye'ye ve doğuya doğru Arap Denizi kıyısındaki Zafar'a uzanırdı. Böylece Hindistan ve Çin'den gelen de-nİz yollarıyla birleşirdi.

Baraj Seli (Seyl el-arim)'nin tarihi kesin olarak tesit edilememiştir. Fakat Ma'rib barajının ilk yanlışının en çok muhtemel olan döneminin, Hıristiyanlık devrinin ikinci asrı olduğu görülmektedir. Sebe' Krallığı geniş ölçüde tahrip oldu ve halkı bütün Arap yanmadasına dağıldı. Bunun sonucu olarak, meydana çıkmaktadır ki, baraj ve bent sistemi bir ölçüde tamir edildi, fakat ülke Önceki refahına bir da­ha kavuşamadı. İslâm'ın zuhurundan yaklaşık otuz yıl Önce büyük baraj tama­men ve nihaî olarak çöktü.

6- Kur'ân'da ya da sahih hadislerde, Ma'rib Barajı'nın nihaî çöküşünden hemen önce (yani Hristiyanlık çağının altıncı asrında) Sebe1 halkının ne tarzda bir günah işledi­ği konusunda bize belirli bir şey söylen-memektedir. Sebe'nin ve onun bir âfet sonucu inkırazının kıssası eski Arabis­tan'da bir mesel haline geldiği hakikati gözönüne alındığında, onun Kur'ân'da ifade edilmesi büyük bir ihtimalle, daha önce Hz. Süleyman'ın ölümü kıssasında olduğu gibi manevî bir desteği haizdir. Çünkü her iki kıssa, Kur'ân diliyle tak­dim ediliş şekliyle, insanın bütün kudret ve başarısının mahiyet itibariyle kısa ömürlü olduğunu mecaz yoluyla ifade et­mektedir." (Muhammed Esed, The Mes-sage ofthe Qur'an, sh. 658).

Sebe (Seba) halkı üzerinde yorumda bulunur­ken Mevlana Ebu'1-A'la Mevdudi şöyle de­mektedir: "Tarih, antik devirde Sebe'liler ara­sında sadece bir tek Allah'a ibadet eden kü­çük bir topluluğun yaşadığını göstermektedir. Yemen harabelerinde modern arkeolojik araş­tırmalar neticesinde meydana çıkarılan kita­beler, bu küçük unsurun varlığına işaret et­mektedir. Takriben M.Ö. 650 dönemine ait bazı kitabeler, Sebe' krallığı içinde zu-semevi veya zû-semâvi'ye (yani Rabb es-Sema': Gök­lerin Rabbi) dua için ayrılmış mabetler bulun­duğunu söylemektedir. Bazı yerlerde bu İlâh, Meliken zu-semavi (Göklerin mâliki olan kral) şeklinde ifade edilmiştir. Sebe'lilerin bu kalıntıları Yemen'de asırlarca varolmaya de­vam etmiştir. Nitekim milâdi 378 yılına ait bir kitabede de, İlâh zu-semavi (bu mabet, ilah zu semavi'ye aittir) ifadesi bulunmuştur. Mi-lâdi 465 tarihli bir kitabede şöyle bir ifade yer alır: Bi-nasr ve rıza iîah-in be'i semin ve ardin (yani, göklerin ve yerin sahibi olan ila­hın yardım ve rızasıyla). Milâdi 458 tarihli döneme ait başka bir kitabede de Rahman ke­limesi, bi-nza Rahmanen (yani, Rahman'ın rızasıyla) şeklinde kullanılmaktadır.

İnsanlar Allah'a itaat etmek istediklerinde, İb­lisin onları Allah'a isyan yoluna zorla sevk et­me gücü yoktur. Allah sadece ona, kendileri Allah'a isyan yolunu seçmek isteyen kimsele­ri saptırma, kandırma ve aldatma yetkisi vermiştir. Ahirette inananlar, onunla ilgili şüphe duyanlardan ayrılsın diye İblise bu iğfal etme fırsatı verilmiştir.

Başka bir ifadeyle bu İlâhî beyan, bu dünyada âhirete imandan başka hiçbir şeyin, insanın Doğru Yol'a bağlılığım temin edemeyeceğini kesin olarak ortaya koymaktadır. Bir insan eğer Ölümünden sonra tekrar dirileceğine ve Allah huzurunda amellerinin hesabım verece­ğine inanmazsa, tabiî ki o doğru yoldan sapa­caktır. Çünkü o hiçbir zaman kendisinde, Doğru Yol'a bağlanmasını sağlayacak sorum­luluk duygusunu geli süremeyecektir. İşte bu yüzden şeytanın insanı saptırmak için kullan­dığı en önemli araç, onu âhiretten gafil yap­maktır. Bu şeytanî hileden kendisini kurtaran bir kimse, asla bu geçici dünyanın çıkarları için gerçek ve ebedî dünyanın nimetlerini fe­da etmez. Aksine, her kim şeytanın kötü tesiri altında kalarak âhireti inkâr ederse, ya da en azından onun hakkında şüphe taşırsa o, bu dünyada yapılmakta olan peşin alışverişten, bunun daha sonraki bir hayatta kayba sebep olacağını anlamış ve kavramış olsa bile, vaz-geçirilmez. Bu dünyada kim doğru yoldan sapmışsa, ya ahireti inkâr ettiği için, ya da on­dan şüphe içinde olduğu için sapmıştır. Kim de doğru yola tâbi olmuşsa, doğru ve salih amelleri âhirete olan imanından kaynaklandı­ğı için böyle davranmıştır.

Kur'ân'da Sebe'lilerin tarihine yapılan telmih­leri tam olarak anlamak için, bu halk hakkın­da diğer tarihî kaynaklar yoluyla elde edilen bilgileri de gözönünde bulundurmak lâzımdır.

Tarihte Sebe, büyük kabileleri de içine alan büyük bir Güney Arabistan kavmiydi. İmam Ahmed, İbni Ebi Hatem, îbni Abdülberr ve Tirmizî'nin Hz. Peygamber @'den rivayetle­rine göre, Sebe' (Seba') bir Arabın ismi olup, onun neslindep Arabistan'ın şu kabileleri çık­mıştır: Kinde, Hhnyer, Ezd, Eş/ariyyin, Mez-hic, Enmar (iki kolu ile birlikte Kes'am ve Becile), 'Amile, Cüzam, Lahm ve Gassan.

Eski çağlardan beri bu Arap kavmi bütün dünyaca bilinirdi. MÖ. 2500 yılma ait Ur ki­tabelerinde bu kavimden Sebum diye bahse­dilmektedir. Bundan başka Babil ve Asur ki­tabelerinde ve aynı zamanda Kitab-ı Mukad-des'te de Sebelilerin birçok kez adı geçmekte­dir. (Bkz: Mezmurlar, 72: 15, Yeremya, 6: 20; Hezekiel, 27: 22, 38: 13; ve Eyub, 6: 19). Yunan ve Roma tarihçileri ile coğrafya bilgi­ni Theophrastus (M.Ö. 288), Hz. İsa'dan bir kaç asır öncesi onlardan devamlı olarak bah­setmişlerdir.

Bu kavmin yurdu bugün Yemen denilen Ara­bistan Yarımadası'nm güneybatı köşesiydi. Yükselişi M.Ö. 1100 yıllarında başlamıştır, Davud ve Süleyman Peygamberler zamanın­da Sebe'liler müreffeh bir halk olarak dünya­ca meşhur olmuşlardı. Daha sonra, kraliçele­rinin Hz. Süleyman zamanında imana gelme­sinden (M.Ö. 965-926) sonra muhtemelen ço­ğu müslüman olmuşlardı. Fakat zamanı tam tesbit edilemeyen daha sonraki bir dönemde tekrar Elmaka (ay tanrısı), Ester (Venüs), Zat Hamim, Zat Bed'an (güneş tanrısı), Her-metem veya Herimet gibi bir çok ilâh ve ilaheye tapmaya başladılar. Elmaka onların baş ilahı idi. Krallar bu ilahın temsilcileri ola­rak, halkın itaatim talep ederlerdi. Yemen'de toprak altından çıkarılan bir çok kitabe, her tarafta bu ilâhlar bilhassa Elmaka için mabetler yapıldığını ve her önemli olayda bu ilâhlara kurbanlar sunulduğunu göstermekte­dir.

Çağımızda yapılan arkeolojik kazılar netice­sinde, bu kavmin tarihine ışık tutan yaklaşık 3000 kadar kitabe bulunmuştur. Bunlann yanı sıra Arap ravileri ile Roma ve Yunan tarihçi­lerinin ortaya koydukları bilgiler bir araya ge­tirilirse, bu kavmin ayrıntılı bir tarihi hazırla­nabilir. Bu bilgilere dayanarak onların tarihle­rinin önemli dönemleri şu şekilde özetlenebi­lir:

1- Yedinci yüzyılın yarısından önceki dö­nem: Bu dönemde Sebe'li kralların un­vanı Mukarrib idi. Bu, muhtemelen mu-karreb (tanrıya yakın) kelimesinin eşan­lamlısı olup, kralların kendilerini tanrılar ile insanlar arasında bir bağ olarak gör­düklerine delâlet etmekte İdî. Başka bir İfadeyle onlar rahip-kıral idiler. Başşe­hirleri bugün Heribe denilen ve Ma'rib'in batısında bir günlük yol mesafesinde ha­rabeleri bulunan Sirve idi. Büyük Ma'rib barajının temelleri bu dönemde atılmıştı. Sonradan muhtelif krallar onu zaman za­man genişletmişlerdir.

2- M.Ö. 650 - 115 arası dönem: Bu dö­nemde Sebe kıralları Mukarrib sıfatını atıp Melik (kıral) unvanım benimsediler ki bu, dinî hükümdarlığın yerini, laik kı-rallığm aldığını göstermektedir. Sirve'yi bırakıp Ma'rib'i başkent yaptılar ve onu her bakımdan geliştirdiler. Bu yer, deniz­den 3900 fit yükseklikte ve San'a'mn 60 mil kadar doğusundadır. Bugün bulunan harabeleri bile, bir zamanlar çok gelişmiş bir kavmin merkezi olduğuna şahitlik et­mektedir.

3- M.Ö. 115 - 300 arası dönem: Bu dö­nemde Sebe krallığı, Sebe kavminin ileri gelen kabilelerinden biri olan Himyerî-lerin yönetimi altına girdi. Onlar Ma'rib'i bırakıp, daha sonra Zafar diye bilinen Reydan'ı başkent yaptılar. Bu yerin hara­beleri bugünkü Yerim şehri yakınların­daki bir tepe üzerinde görülebilir. Civa­rında Himyer isminde küçük bir kabile yaşamaktadır. Bu belki de bir zamanlar bütün dünyada ihtişam ve azameti ile ta­nınmış olan büyük kavmin kalıntisıdır. Aynı dönemde Yemenet ve Yemenat ke­limeleri krallığın bir bölümü İçin kulla­nılmaya başlanmıştır. Bu kelime daha sonraları Yemen'e dönüşmüş ve Asir'den Aden'e ve Babülmendep'ten Hadramut'a kadar uzanan bütün toprakların adı ola­rak kullanılmaya başlanmıştır.

M.S. 300'den İslâm'ın doğuşuna kadar olan dönem: Bu, Sebe'lİlerin yıkılış dö­nemidir. Bu dönemde Sebeliler dış mü­dahalelere meydan bırakan iç savaşlara daldılar. Bu onların ticaret ve tarımda gerilemelerine ve hatta siyasî hürriyetle­rini kaybetmelerine  sebep  olmuştur.

Himyerîler ve diğer kabileler arasındaki karışıklıklardan yararlanan Habeşîler, Yemen'i işgal ettiler ve M.S. 340'tan 378'e kadar kısa bir süre yönettiler. Son­ra, her ne kadar siyasî bağımsızlıklarına yeniden kavuştuysalar da, Ma'rib'in bü­yük barajında çatlamalar belirmeye baş­ladı ki bu, yukarıda (Sebe sûresinin 16. âyetinde) atıf yapıldığı gibi, M.S. 450 veya 451'de "barajın patlaması" ile fe­lâkete sebep oldu. Bundan sonra Ebrehe devrine kadar baraj geniş ölçüde tamir edildiyse de, ne dağılan nüfusu geri ge­tirmek mümkün olabildi, ne de harap olan sulama ve tarım sistemi eski haline getirilebildi. M.S. 523'de Yemen'in Ya­hudi kralı Zu-Nuvas, Necran Hristiyanla-rını katletti. Kur'ân-ı Kerîm'de bu hâdi­seye ashab-ı uhdud ifadesiyle değinil­mektedir (Burûç sûresi [85]: 4-8). Mu­kabilinde Habeşistan Hrİstiyan Kıratlığı, Yemen'i istilâ etti ve bütün toprakları ele geçirdi. Daha sonra Yemen'in Habeş va­lisi Ebrehe, Kabe'nin merkezî durumuna son vermek ve bütün batı Arabistan'ı Bi-zans-Habeş nüfuz sahası içine almak için Hz. Muhammed @'in doğumundan bir kaç gün önce, M.S. 570 veya 571'de Mekke üzerine yürüdü.

Kur'ânda (F/7 sûresinde) ashab ül-fil adı altında anlatıldığı şekliyle Habeş or­dusu tamamen imha edildi. En sonunda M.S. 575'de Yemen, İranlıların eline geçti. M.S. 628'de onların valisi Bazan, İslâmi-yeti kabul edince, İran idaresi son buldu.

Sebe halkı zenginliğini iki ana faktörü borç­luydu: Tarım ve ticaret. Tarımlarını, daha ön­ceden Babil hariç hiçbir yerde bilinmeyen bir sulama sistemi İle geliştirmişlerdi. Ülkelerin­de tabiî akarsular yoktu. Yağmurlu mevsim­lerde tepecikler arasına inşa ettikleri setler sa­yesinde küçük göllerde su toplarlar, oradan açtıkları kanallarla suyu tarlalarına akıtırlardı. Kur'ân'da ifade edildiği gibi bu sisteme, bütün ülkeyi verimli bir bahçe hâline getirmişti. En büyük su deposu, Ma'rib yakınında Belek Dağı girişinde kurulan bent (baraj) sayesinde meydana getirilen göl idi. Fakat Allah lütfunu onlardan uzaklaştınnca, büyük baraj Milâdî beşinci asır ortasında yıkıldı ve neticede mey­dana gelen seller, yoluna çıkan barajları birbi­ri ardına yıkarak, bütün sulama sistemini de tekrar asla eski haline getirilemeyecek şekilde tahrip ederek akıp gittiler.

Ticarete gelince; Allah Sebelileri faydalana­bilecekleri çok elverişli coğrafî mevki ile ni-metlendirmİşti.Bin yıldan fazla, Doğu ile Ba­tı arasındaki ticarî faaliyet vasıtalarını tekelle­rinde bulundurdular. Bir yandan kendi liman­larında; Çin'den ipek, Endonezya ve Mala-bar'dan baharat, Hindistan'dan kumaş ve kı­lıçlar, Doğu Afrika'dan zenci köleler, may­munlar, devekuşu tüyleri ve fildişi aldılar ve diğer yandan bu mallan daha ileride Roma ve Yunanistan'a göndermek üzere Mısır ve Suri­ye pazarlarına naklettiler. Bunun yanısıra kendileri de, Mısır ve Suriye ile Roma ve Yu­nanistan'da büyük talep bulunan günlük tütsü­sü ve mür (lavanta imalinde kullanılan sarı sakız) ve diğer parfümlerin büyük imalatçıları idiler.

Uluslararası ticaretin iki büyük yolu vardı: Deniz yolu ve kara yolu. Deniz ticareti bin yıldan fazla Seben'lerin kontrolünda kaldı. Zi­ra Kızıl Deniz musonlannm esrarını, kayaları ve çarpan dalgaları ve demir atma yerlerini sadece onlar bilirlerdi. Başka hiçbir millet bu tehlikeli sularda seyrüsefer riskini göze ala­mazdı. Bu deniz yoluyla onlar ticarî mallarını Ürdün ve Mısır limanlarına taşırlardı. Aden ve Hadramut'dan gelen kara yollan Ma'rib'te birleşir, oradan bir kara yolu Mekke, Cidde, Medine, el-'Ula, Tebük ve Eyle yoluyla Pet-ra'ya ulaşır, kuzey ucunda Mısır ve Suriye'ye ayrılırdı. Bu kara yolu boyunca tam Ye-men'den Suriye hududuna kadar, Kur'ân'da ifade edildiği şekilde bir çok Sebe yerleşim bölgesi kurulmuştu. Kervanlar gece gündüz buralardan geçerlerdi. Sebe ve Himyerî kitabelerinin ortaya çıkarılmakta olduğu bu yol üzerinde bu kolonilerin izleri halen mevcut­tur.

Hz. İsa'dan sonraki birinci yüzyıldan sonra Sebe ticareti kötüye gitmeye başladı. Ortado-ğuda Roma ve Grek (Yunan) krallıkları kuru­lunca halk Arap tacirlerinin kurdukları tekel yüzünden doğu malları için çok yüksek fiyat­lar talep etmelerinden şikâyetçi olmaya ve yöneticilerini, onların deniz ticaretindeki üs­tünlüklerini kırmak için teşvik etmeye başla­dılar. Böylece, başlangıçta Mısır'ın Yunanlı hükümdarı II. Batlamyus (M.Ö. 285-246), as­lında yedi yüzyıl kadar önce Sesostris tarafın­da kazılmış olan Nil-Kızıldeniz kanalını tek­rar açtı. Neticede, bu kanal sayesinde Mısır filosu ilk defa Kızıl Denize girdi, fakat Sebe-liler karşısında başarılı olamadı. Mısır Roma­lıların eline geçince, onlar Kızıl Deniz'e daha kuvvetli bir ticaret donanması getirdiler ve onun desteğinde bir deniz harp filosu koydu­lar. Sebeliler bu güce karşı koyamadılar. So­nuçta Romalılar her deniz limanında kendi ti­caret kolonilerim kurdular, gemiler için ikmal işlerini tanzim ettiler ve mümkün olan her ye­re askeri kıt'alarını yerleştirdiler. Nihayet, Aden Romalılar tarafından işgal edilince, va­kit geldi. Bu hususta Roma ve Habeşistan krallıkları da Sebeliler aleyhine, sonunda bu kavmi siyasî hürriyetinden de mahrum bıra­kan gizli anlaşmalar yaptılar.

Deniz ticareti yolundaki kontrollerini kaybe­den Sebelilere sadece karayolu ticareti kaldı. Fakat bu üstünlükleri de tedricen kayboldu. Önce, Nebatîler Petra'dan el-Ula'ya kadar bü­tün Hicaz ve Ürdün'deki kolonilerini Sebeli-lerin elinden aldı. Daha sonra, M.S. 106'da Romalılar Nebatî Krallığına son verdiler ve Hicaz'a kadar bütün Suriye ve Ürdün toprak­larını zaptettiler. Bundan sonra Roma ve Ha­beşistan müştereken, Sebelilerin ticaretini, onların iç mücadelelerinden istifade ederek tamamen bozmak için çalıştılar. Habeşlilerin, sonunda bütün bölgeyi ele geçirene kadar de­falarca Yemen'e saldırmasının sebebi bu idi.

Böylece, Allanın gazabı, bu kavmin haşmet ve refahın zirvesinden, bir daha asla çıkama­yacakları bir unutulnıuşluğun içine yuvarlan­malarına sebep oldu. Bir zamanlar Yunanlılar ve Romalılar bu kavmin efsanevî zenginliğini duyup kıskanırlardı. Strabe şöyle demektedir: "Sebeliler altın ve gümüş kaplar kullanıyor­lardı, evlerinin tavanları, duvarları ve kapıları bile fildişi, altın, gümüş ve elmaslarla süslüy­dü." Pliny şöyle anlatmaktadır: "Roma'nın ve İran'ın zenginlikleri Sebelilerin ellerine akı­yor. Onlar bugün dünyanın en zengin halkı­dır. Bereketli topraklarında bahçeler, mahsûl ve sığırlar boldur." Artemidorus ise şöyle der: "Bu insanlar lüks içinde yüzüyorlar. Yakacak olarak tarçın, sandal odunu ve diğer hoş ko­kan odunlar yakarlar." Aynı şekilde diğer Yu­nan tarihçileri de Sebelilerin sahip olduğu sa­hillerden geçerken gemilerin içinden bile bu toprakların güzel kokusunu duyan yolcular­dan bahsederler. Tarihte ilk defa Sebeliler bir gökdelen inşa etmişlerdir. San'a'da bir tepe­nin üzerine inşa edilen Gumdan kalesi deni­len bu gökdelenin, Arap tarihçilerine göre yirmi katı vardı ve her kat 36 fit yüksekliğe sahipti. Sebeliler Allah kendilerine nimetleri­ni bol bol ihsan ettiği sürece böyle bolluk ve eğlence içinde yaşadılar. En sonunda nankör­lükte bütün sınırlan aştıklarında, her şeye ka-dİr olan Allah da teveccühünü çekti, ve onlar sanki daha önceden hiç varolmamış gibi, ta­mamen helak oldular (The Meaning of the Qur'an, c. X, sh. 221-229).

 

KISIM 13

 

YUNUS PEYGAMBER VE ASURLULAR

 

Hz. Yunus, Dicle nehrinin vadisinde yaşayan Asurlulara dcğru yolu göstermek için (M.Ö. 860-7S4) gönderilmiştir. Başkent eski şehir­lerden meşhur Ninova idi. Ninova'nın harabe­leri, Musul şehrinin karşısında, Dicle nehrinin sol yakası üzerine yayılmış olarak hâlâ dur­maktadır. Ninova, çevresi yaklaşık 60 mili bulan büyük bir şehirdi. Hz. Yunus aleyhisselâm Asurluları Allah'ın Yolu'na ça­ğırdı, fakat onlar kendisini dinlemediler ve mesajını reddettiler. Kur'ân bu hadiseden şöyle bahseder: "Yunus da gönderilen pey­gamberlerdendi. (O) dolu gemiye kaçmıştı. (Yükü fazla olduğundan gemi taşıyamamış, yolculardan birini denize atmak gerekmişti. Birini atmak üzere gemıdekilerle) kur'a çekti ve yenilenlerden oldu (kur'a kendisine isabet etti).. Sonra denize atıldı. (Yunus, Rabbinden izinsiz olarak kavminden ayrıldığı için kendi kendisini) kınayarak (denize attı), balık onu yuttu. Eğer Allah'ı zikredenlerden olmasaydı, (insanların) yeniden diriltilecekler! güne ka­dar onun karnında kalırdı. (Ama balığın kar­nında bizi andı, teşbih etti), biz de onu hasta bir halde ağaçsız, boş bir yere attık. Ve üzeri­ne (gölge yapması için) kabak türünden bir ağaç bitirdik. Ve onu yüzbin insana, ya da da­ha fazla olanlara peygamber gönderdik. İman ettiler, Biz de onları bir süreye kadar geçin­dirdik. (37: 139-148).

Yunus sûresinde şu ifadeler yer alır: "Keşke (azabı gördükten sonra) inanıp da, inanması kendisine fayda veren bir memleket olsaydı (azabı gördükten sonra inanmak, hiçbir mem­lekete yarar sağlamamıştır). Yalnız Yunus'un kavmi (azâb henüz inmeden önce) iman edin­ce, dünya hayatında onların rezillik azabını kaldırmış ve onları bir süre daha yaşatmıştık. Rabb'in isteseydi, yeryüzündekilerin hepsi mutlaka iman ederdi. O halde sen mi insanları mü'min olmaları için zorlayacaksın?" (10: 98-99). Konuyla ilgili iki âyet de Enbiya sûresi'nde vardır: "Zünnûn'a da (lütfettik). Zira [o, kavmine) kızarak gitmişti. Bizim kendisine güç yetiremeyeceğimizi, (kavminin arasından çıkmakla kendisini kurtaracağım) sanmıştı. Nihayet karanlıklar içinde (kalıp): 'Senden başka tanrı yoktur. Sen münezzeh­sin, yücesin, ben zâlimlerden oldum!' diye yalvardı. Biz de onun duasını kabul ettik ve onu tasadan kurtardık. İşte biz, iman edenleri böyle kurtarırız." (21: 87-88).

Kalem sûresi'nde ise şöyle denilmektedir: "Sen Rabb'inin hükmüne sabret, balık sahibi (Yunus) gibi olma. Hani o, sıkıntıdan yutku­narak (Rabbine) seslenmişti. Eğer Rabb'inden ona bir nimet yetişmeseydi, yerilerek çıplak bir yere atılırdı. Fakat (böyle olmadı) Rabb'i onun duasını kabul etti de onu sâlih (iyi in­sanlardan yaptı." (68: 48-50).

Bu ayetlerin tetkiki bize Yunus Peygamber ve onun görevi hakkında aşağıdaki şu tanımla­maları vermektedir:

1- Hz. Yunus aleyhisselâm, Asurluları Al­lah'ın yoluna çağırma vazifesiyle görev­lendirildi. Fakat onlar onu reddettiler ve inanmadılar. Hayatın kötü ve günah dolu yollarında yürümeye devam ettiler.

2- Hz. Yunus'un gönderildiği Ninova şehri, yüzbin ya da daha fazla nüfus ile zengin ve bayındır bir yer idi.

3- Asurlular, eğer yaşantılarım düzeltmez­ler, adalet ve iyiliği benimsemezler ve Allah'a inanmazlarsa, şiddetle cezalandı­rılacakları hususunda uyarılmışlardır.

4- Bununla beraber Yunus  peygamber, Asurluları, İlahî azâb ile korkuttuktan sonra Allah'ın izni olmaksızın Nino-va'dan ayrılmıştı.

5- Ninova halkı, Allah'ın Peygamberi'nin şehri terk ettiğini gördüklerinde, yakında başlarına bir tehlike geleceğini anladılar ve Allah'ın mesajına inanıp, geçmişte iş­ledikleri kötü işlere tevbe edip pişman ol­dular.

6- Yaklaşan cezanın alâmetlerini gördükten sonra pişman olan Ninova halkını Allah bağışladı.

7- Yunus Peygamber şehri terk edip dolu bir gemiye bindi. Fakat gemi çok yüklüydü. Muhtemel batma tehlikesi sebebiyle pek-çok yük denize atıldı. Yolculardan bir kısmının da denize atılması gerekiyordu. Bunun için kura çekildi. Kurada Hz. Yu-nus'un ismi çıktığı için onu denize attılar. Denizin dibine çökerken onu büyük bir balık yuttu. O zaman Hz.Yunus Ninova şehrini Allah'ın izni olmaksızın terkettİğİ, kavmine gelecek azâbdan önce Allah'dan af istemediği için hata ettiğini anladı.

8- Hz. Yunus, sâlih bir mü'min olarak hata­sını İtiraf etmiş ve Allah'a yalvarmıştır. Allah da onu affederek vazifesini tamam­laması için Asurlulara geri göndermiştir.

9- Bu olay Kur'ân'da belirtildiği gibi, yine ilâhî hükümlerle ilgildir. Allah, mesajı ik­mal edinceye kadar bir kavmi azaba du­çar etmez. Hz. Yunus, belirlenen süre bo­yunca tebliğe devam etmediğinden ve kendi kafasından görev yerini terkettiğin-den dolayı Allah'ın adaleti cezayı gerek­tirmedi, çünkü bu kavim için geçerli ola­cak kanunî şartlar olgunlaşmaş olmaktay­dı. Bu yüzden ceza infaz edilmedi..

10- Burada Allah'ın insanoğluna bahşettiği kendisine inanıp-inanmama hürriyetine atıf vardır. Allah için, bütün insanları do­ğuştan mü'min ve itaatkâr kullar olarak yaratması ve yeryüzünde âsi ya da kâfir kul bırakmaması işten bile değildi. Yahut da, Allah kolayca kullarını iman ve itaata çevirirdi. Fakat o zaman insanoğlunun yaratılmasının altında yatan hikmet ge­çersiz hâle gelirdi (The Meaning of îhe Qur'ân, c. V, sh. 59).

Asurlular vahye inandıklarında yepyeni bir hayat tarzı edindiler. Allah'a inandıktan ve tevbe ettikten sonra, affedildiler ve barış için­de yaşamalarına müsade edildi. Yunus Pey­gamber geri geldi ve tebliğ görevine devam etti. Ona itaat edip takip ederken bir süre son­ra düşünce ve davranışta bâtıl yollar benim­sediler. Tekrar peygamber gönderildi ve azâb ile uyarıldılar. Fakat bu uyanlara kulak asma­dılar. Kitab-ı Mukaddes, onların kötü ve adaletsiz hayat tarzlarından bahseder. Yunus peygamberden sonra Nahûm peygamber (M.Ö. 720-698) onları inzar etti, tebliğde bu­lundu, fakat hiçbir tesiri olmadı. "Bu, Rabb'inin Asurlular hakkında ne buyurduğu­dur: 'Ve artık senin ardından zürriyet olmasın diye Rab senin için emretti; ilâhlarının evin­den oyma putu ve dökme putu kesip ataca­ğım; senin kabrini yapacağım; çünkü sen al­çaksın. Ninova halkı, sizler de saldın altında­sınız. Güç sizi darmadağan edecek... İşte, ben sana karşıyım, ordular Rabb'inin sözü, ve onun cenk arabalarını duman içinde yakaca­ğım ve senin genç aslanlarını (askerlerini) kı­lıç yeyip bitirecek... Ey Aşur kralı, çobanla­rın (idarecilerin) uyuyor; ileri gelenlerin kı­mıldamıyor; dağlar üzerinde kavmin dağıldı ve toplayan yok. Senin kırığını dindirecek ilaç yok; yaran iyi olmaz..." (Nahum, 1: 14; 2: 1, 13 ve 3: 18)

Daha sonra, Asurlulara azab indirilmeden ev­vel son kez uyarılmaları için Sefanya Pey­gamber (M.Ö. 640-609) gönderildi: "Ve şi­male karşı elini uzatacak ve Aşuru yok ede­cek, ve Ninovayı bir virane, ve çöl gibi kurak edecek. Ve sürüler, milletlerin bütün hayvan­ları, onun içinde yatacaklar; hem saka kuşu hem kirpi onun direk başlıklarında geceleye­cekler; pencerelerde onların sesi ötecek, hara-biyet eşiklerinde olacak... Ben varım ve ben­den başkası yok, diyen şehir budur; nasıl bir virane, canavarlar için yatacak yer oldu! Ya­nından geçen her adam ıslık çalacak, ve elini sallayacak." (Tsefanya, 2: 13-15)

Sonuç olarak, Asur kültürünün zenginliği ve şöhreti yaklaşık M.Ö. 612'de Med Krallı-ğı'nm Ninova'ya saldırması ve bu şehri yık-masıyla sona erdi. Med kralı, Babil hüküm­darının yardımı ile Asur ülkesini işgal etti, ordularını yenilgiye uğrattı ve Ninova surları­nı kuşattı. Asurlular bir süre sıkı mukavemet ettiler fakat Dicle Nehri'ndeki taşmalar sonu­cu şehrin surları çökünce, işgalciler içeriye dalarak her tarafı kül yığını hâline getirdiler. Bu sırada Asur kralı da sarayını ateşe verip yanarak can verdi. Böylece Asur İmparator­luğu, zenginliği, zaferleri ve kültürüyle tarihe karıştı. Son arkeolojik kazılar, bu yangının yaygın izlerini açığa çıkarmıştır. (The Mea-ning ofîhe Qur'ân, c. V, sh. 59).

 

Bâbil İmparatorluğu (M.Ö. 3500-1600)

 

Dicle vadisinin kuzeyinde yerleşen insanlar, mimarlıkta, el sanatlarında (heykeltraşlık) ve metal-işlemeciliğinde, takriben M.Ö. 3000 yıllarında, yeni bir ustalık seviyesine erişmiş­lerdir. Yaklaşık aynı devirde çömlekçi çarkı da icat edilmiştir. Fakat bunlardan en önemli­si, yazının gelişmesidir. Önceleri resim yazısı şeklinde (yani, başhbaşına kelimeler ve kav­ramlar için semboller kullanılıyordu) sonraları Mezopotamya'da çivi yazısı geliştirilmiş ve toprak levhalar üzerine yazmak üzere çivi ya­zısı kullanılmıştır. "Pek çok kavim dilleri için bu sistemi benimsemiştir. İlk olarak Sümerli-ler, Akadlar, Babilliler ve Asurlular, daha sonra Kenanîler, Hititler ve Hurriler bu siste­mi benimsemişlerdir. Buna, Sami dilleri, sa-mi-olmayan diller ve Hint-Avrupa dilleri de dahildir. Belki de Mısır'ın hiyeroglifleri kay­nağını Mezopotamya'nın ilhamına borçlu­dur."

M.Ö. 4000-1500 yılları boyunca, başlıca dört büyük etnik-kültür kavimleri arasında kültü­rel çapraz-aşılama vardı. Bu kavimler Sümer-Iiler, Samiler, Hint-Avrupahlar (Hititler) ve Hîreliler. Kültürel bakımdan da birbirlerine tesir eden bu kavimler Mezopotamya bölge­sinde askerî yayılma başta olmak üzere iktisadî kaynakları sömürmek ve ticarî bağ­larını genişletmek için büyük gayret sarfedi-yorlardı.

Sümerler, güney Mezopotamya'ya yerleşmiş ve geniş, yoğun sosyal kurumlar yani şehirler geliştirmişler ve yazı ile tanışmışlardır. Ata­larının icad etmiş olduğu sulama tekniklerini tamamlamışlar ve Anadolu ve İran'da gelişti­rilen metal tekniğinde yüksek bir seviyeye ulaşmışlardır.

Bu bölgedeki diğer bir önemli gelişme, yüz­yıllar boyu Sami dili konuşan insanların sü­rekli içeri sızmaları idi. Bu devirde iki önemli saldırı M.Ö. 2600'de Akadların ve M.Ö. 2200'de Amoritlerin akınları olmuştur.

Sümerlerin siyasî kurumları şehir devleti prensibine dayalı idi. Fakat Akadlar, idare sistemini merkezileştirmişler ve eski şehir devleti sisteminin ehemmiyetini azaltmışlar­dır. Topraklarını genişletirlerken deniz ticare­tini de geliştirmişlerdir. Fakat Akad devleti, barbar Gutilerin saldırıları sebebiyle yıkılmış ve iç baskılarla da beraber eski şehir devlet sistemi yeniden canlanmış ve sonuçta üstün unsur olarak ortaya çıkmıştır. Bununla birlik­te, Akad  olan Suriye'nin doğusundaki Amuruların bas­kısı altında yıkılmıştır. Amurular buraya yer­leşmişler ve sonradan iki büyük imparatorluk olan Asur ve Babil adlı iki şehir devleti kur­muşlardır. Asurlular güçlü bir krallık kur­muşlardır. Ancak, Şamsi-Adad'ın ölümünden sonra Hamurabi saltanatı son bulmuştur (M.Ö. 1792-1750). Amuru şehir devletleri arasındaki koalisyon değişikliği devrinden sonra Babil ortaya çıktı. Kısa bir imparator­luk kurdular. M.Ö. onyedinci yüzyılda Hitit­ler bir imparatorluk kurmuşlar, Halep'in ku­zeyinden Fırat nehrinin batısına kadar Suri­ye'yi hâkimiyetleri altına almışlardır. M.Ö. 1595 yılında Babil'i işgal ederek yağmala-mışlardır. Hitit yağmasından sonra Zag-ros'dan birisi Babil'in kontrolünü aldı (The Times Atlas ofWorld History, sh. 52-55).

Bir başka büyük ve güçlü krallık, Babil impa­ratorluğuydu. Babil'in gelişmesinde ve İlerle­mesinde büyük gayret sarfeden ve Fırat'ın ve­rimli vadisinde hüküm süren Nabukadnassar, hükümdarlığı sırasında bugünkü Filistin top­raklarına saldırdı, Kudüs'ün büyük evlerini ve mabetlerini yağmalayarak ateşe verdi. Halkın bir kısmını sürgüne gönderdi, bir kısmını da katletti. Kitab-ı Mukaddes bu olaydan şöyle bahseder:

"Ve vaki oldu ki, kıratlığının dokuzuncu yı­lında... Babil kralı Nebukadretsar, kendisi ve bütün ordusu, Yeruşalim (Kudüs) üzerine geldi, ve ona karşı ordugâh kurdu; ve ona karşı çepeçevre meteris (siper) yaptılar... ve Rab evini, kral evini yaktı, ve bütün Yeruşa­lim evlerine, büyük olan her eve ateş verdi.. bütün Yeruşalim duvarlarını yıktılar... kav­min fakirlerinden olanları, şehirde bırakılmış artakalanları, Babil kralı tarafına geçen ka-Çakları ve halkın artakalanını sürgün etti. Fa­kat... bağcı ve çiftçi olmak üzere memleketin fakirlerinden bir kısmını bıraktı.. Altın ve gü-müşden yapılmış herşeyi götürdüler... Ve Ya-huda (halkı) kendi toprağından sürüldü." (Yeremya, 52: 4, 12-15, 19 ve 27).

 

Asur Krallığı (M.Ö. 1300-612)

 

Hititlerin baskısı altındaki ilk Babil devleti yıkıldıktan sonra (M.Ö. 1595) Mezopotamya bölgesi tekrar karıştı. Büyük bir güç olarak Hititler ortaya çıktı. Ve daha sonra bütün böl­gede üstünlük kuran Asurlular geldi.

Asiriya Krallığı, Ninova'dan Asur'a kadar olan Dicle Nehri üzerinde merkez kurmuşlar­dı.

Asur, kuzey Mezopotamya'nın büyük bir kıs­mını kontrolüne alan ve Habur'a merkez ku­ran hakim Hurri devleti olan güçlü Mitan-ni'nin hâkimiyeti altındaki bir şehir-devleti idi. Fakat Hititlerin Mitanni üzerindeki baskı­larının artması, Asur Krallığı'nm ortaya çık­masına zemin hazırladı. Daha sonra, M.Ö. 1200 yıllarında, Hitit İmparatorluğunun yıkıl­ması ile, bu bölgelerdeki durum tamamen değişti. "Denİz'in İnsanları" olarak bilinen Ege'nin savaşçı göçmenlerinin akımı, duru­mun değişmesinde baş sebep olmuştu. "Bu akımların teknik bir sonucu da demirin kulla­nılmasının yayılması olmuştu. O zamana ka­dar demir, üretim yeri olan Hitit bölgesinde yani ana merkezde kullanılıyordu. Onbirinci yüzyılda, daha güneyde, diğer bir göç, Yakın doğudaki (ırkî ve siyasî sahada) önemli bîr değişikliği yaymıştır. Bu, Suriye'nin doğu­sundaki dağlarda yaşayan bir kavim olan Aramîlerin göçü idi. Aramiler, kuzey Ba-bil'de Fırat boyunca uzanan Suriye devletleri­nin güçlü bir unsuru oldu. Güney Babil'de, özellikle Ur çevresine yerleşen ve kuruluş ta­rihleri kesin olmayan ve 'Kaideliler' olarak bilinen Keldanîler ortak bir grup oluşturmuş­lardır.

Şimdi, Mitannilerin siyasî vârisleri olan, Asur, güneyde olduğu kadar kuzey sınırların­dan da göçmenlerin baskısı altında idi. Suri­ye'nin kuzey yakası üzerindeki Muşkilerin baskısına başarıyla karşı konuyordu. Fakat güneyde ve batıda Arami baskısı, rahatsızlı­ğın kaynağını oluşturuyordu. Bir keresinde batı sınırından Akdeniz'e kadar genişleme imkânı bulmuştu (takriben M.Ö. 1100). Asur devleti bin yıllarında güçlü sömürgeci bir devlet olarak, ticarî başarılar ve güvenilir hu­dutlar arıyordu. Gayretleri Suriye'de yerleş­miş olan Aramiler ile Filistin'de yerleşmiş olan Yahuda devleti üzerindeki yayılmacı kontrollerini devam ettirmekti. Yedinci yüz­yılda, kuzey Mısır bile kısa bir süre için im­paratorluğun bir parçası olmuştur.

"Asurlulann güney komşusu Babİl onüçüncü yüzyılın sonunda ele geçirildi. Babil, zaten resmiyette bağımsız olduğu zamanlarda bile Asur imparatorluğunun siyasî hâkimiyeti al­tında İdi. Ancak Babil kültürünün kuvvetli et­kisi Asuru sarmıştı. Meselâ, pek çok Asur kitabesi Babil ölçüleri ile yazılmıştır... Seki­zinci yüzyıldan itibaren Keldani kabileleri Babil üzerindeki hâkimiyetlerini artırdılar. Ve M.Ö. 625'de, Nebupolazar, Babil krallığını zaptetti ve Medler ve İskitlerin yardımıyla Ninova zaptedildi. Asur serveti yağmalandı. M.Ö. 612. (The Times Atlas of World His-tory, sh. 56)

Babil ve Asur krallıklarının bu kısa tarihi gösteriyor ki, İlk önce, etno-kültürel gruplar arasında büyük bir etkileşim vardı. Sami ırkı, diğer kavimler üzerinde, dinî kültürel ve maddî yönden etkileşimde oldukça Önemli bir role oynadıkları gözükmektedir. Sami ır­kı, İbrahim aleyhisselâmın oğulları Hz. İshak ile olan sık bağlarından tektanrıcılık, iyilik, insanî ilişkilerinde adalet ve Allah'ın Kita-bı'ndan bilgiler edindiler. Hz. İbrahim'in Evi'nin Peyamberlerinden aldıkları bu mirası, Fırat Nehri'nin verimli vadisinde ve onun et­rafındaki medeniyetlere ve kültürlere aktardı­lar.

Bu devirde bölge muhtelif kavimlerin akım­ları, Hz. İbrahim ve cemaatinin fikirlerinin, doğruluğu ve faydalı oluşu, medenî dünyanın geniş alanlarına yayılmasında oldukça yar­dımcı olmuştur. Âdil düşünceler, iyilikler ve insana saygı, Hamurabi Krallığı'nın kitabele­rinde bulunan şehir devletleri'nin prensipleri ve bu bölgenin diğer hükümdarların yönetim­leri şu gerçeğe şahitlik eder: Böyle asil ve fa­ziletli düşüncelerin İbrahim ve İshak Peygamberlere gelen vahiylerden başka hiçbir kaynaktan gelmesi mümkün değildir. Şurası bir hakikattir ki, bu insanların çoğunluğu Hz. İbrahim'in dinîni kabul etmemişlerdi. Fakat bu insanlar ve onların hükümdarları iyiliği ve faydalı şeyleri yavaş yavaş hayat tarzlarına uygulamışlar ve kültürlerini ve medeniyetle­rini maddî olduğu kadar manevî olarak de zenginleştiriri işlerdir. Tek Tanrı fikri (mono­teizm), Fırat Nehri'nin bereketli vadisindeki kültür ve sistemlerin içine yavaş yavaş yayıl­mıştır. Hepsi de şirkin (politeizm) ve diğer kötü uygulamaların içine dalmış olmalarına rağmen tektanrı inancına ya da en azından di­ğer tanrıların üstünde büyük bir Tanrı oldu­ğuna inanmışlardır.

Bu   husus,   Nabukadnassar   Krallığı'nın hikâyesi anlatılırken Kitab-ı Mukaddes'te şöyle geçmektedir: "(Yedi yıl geçtikten son­ra), ben Nebukadnetsar, gözlerimi göklere kaldırdım, ve aklım başıma geldi, ve Yüce Olanı mübarek kıldun, ve ebediyen hay olana hamdedip İzzet verdim; çünkü onun saltanatı ebedî saltanattır, ve melekûtu devirden devire sürer; ve dünyada oturanların hepsi bir hiç sayılır; ve gökler ordusunda ve dünyada otu­ranların arasında dilediğine göre işler; ve onun elini durduracak, ve ona: Ne yapıyor­sun? diyecek kimse yoktur." (Danİel, 4: 34-35).

 

 

KISIM 14

 

ORTADOĞU'NUN ESKİ İMPARATORLUKLARI

 

Medeniyetin, Mezopotamya olarak bilinen bölgede başladığı hakkında küçük bîr şüphe vardır. Bu bölge zengin ve verimli olan Dicle ve Fırat nehirleri arasında kalan vadidir. Nuh Peygamber kavminin helak oluşundan sonra, kendisi ve ona inananlar büyük tufanın hara-biyetinden gemiye çıkarak kurtuldular. Ve bu bölgeye yerleştiler. Bazıları güneydoğuya ba­zıları da Arabistan'ın kuzeybatısına gittiler. Bu bereketli vadinin diğer kısımlarına da da-ğınıhdı. Bu yayılma bin yıllık bir devreyi kapsar. Doğuda ve Kuzeyde İran'a, İndus va­disine, şimdiki Doğu Rusya ve Çin bölgeleri­ne, batıda ise Girit adasına, Anadolu'ya ve di­ğer bölgelere yayıldılar. Bununla birlikte, Mısır ve Mezapotamya'nın Üstünlüğü ve me­deniyetin yayıldığı merkezlerin buralar oldu­ğu inkâr edilemez. M.Ö. dörtbin yılından bin-beşyüz yılına kadar olan zaman boyunca dört büyük kavim kültür grupları arasında çok önemli kültürel etkileşimler ve karşılıklı alış­verişler olduğu yeralmaktadır. Bu mukabil te­sir Sümerler, Samiler, Hititler (Hint-Avrupa-lılarj ve Huniler arasında olduğu bilinmekte­dir. Değişmenin ana modeli, ticarî münase­betlerin yaygınlaşması ve maddî kaynakların sömürülmesi vasıtasıyla oluşmuştur. Bu in­sanların bütün gayretleri, askerî harekatlarla, Mezopotamya'nın verimli topraklarını kont­rol altında tutmaya yönelikti. Fakat hiçbiri bu gayretlerini pekiştiremedi ve bölgedeki güçlü imparatorluk kurma teşebbüsleri çok kısa sürdü.

 

Sümerler

 

Sümerler, M.Ö. 3000 yılından itibaren Mezo­potamya'nın güneyindeki bölgede yaşamış­lardır. Sümerler yazıyı buldular ve şehir ha­yatında ileri seviyede sosyal organizasyonlar geliştirdiler. Maddî yönden kültürlerini zen-ginleştirdiler. Atalarının sulama tekniklerini tamamlayıp İranlıların ve Anadoluluların me­tal tekniklerini bir hayli geliştirdiler.

Sümerlerin önceki hanedanlıkları (üçbin yılı­nın ilk yansında) siyasî sistemlerini, şehir-devletleri arasında liderlik değişimi prensibi­ne dayanarak düzenlediler. Ayrıca uzak, Anadolu ve İran ülkeleriyle ve Bahreyn'le ve deniz aşın ülkelerle ticarî münasebetlerini de geliştirdiler.

 

Akadlar

 

Bir imparatorluk kurmak için yapılan ilk ciddî teşebbüs Akad hanedanı tarafından ol­muştur. Akadlar önceleri göçmen İdiler, li­derleri, özellikle Sargon ve onun büyükoğlu Naramsin, yavaş yavaş güçlü bir merkezî devlet kurmuş ve eski şehir-devletleri siste­minin Önemini azaltmıştır.

Akadlar, İran'ın güney-batısından Suriye'ye kadar uzanan topraklan ve orta Anadolu'nun içlerine kadar olan yerleri, ticarî kazanç elde etmek için istila ettiler. Deniz ticaretleri, Ma-gan ve Meluhlıa'nın uzak yerlerine, Umman körfezinin İran sahillerine ve Hint vadisine kadar yayılmıştı.

Bu imparatorluğun zayıflaması, barbar dağlı­ların (Gutiler) akınları ile başlamışken, İç ka­rışıklıklar ve çekişmeler tamamen yıkılması­na sebep olmuştur. Ardından, Sümerlerin yö­netim sistemleri olan şehir-devleti şeklinde yeniden ve çok güçlü bir şekilde ortaya çık­mışlardır. Akad tarihinin bu devrinde Ur şeh­rinin, atalarının devrindekinden çok daha güçlü ve uzun süreli hiyerarşik imparatorluk yapısında üstün bir rolü olmuştur. Sonuçta, Sami akıncıları olan Amoritler'in baskılan al­tında, M.Ö. 2000 yıllannda yıkılmıştır.

 

Amoritler

 

Amoritler muhtemelen Suriye'nin doğusun­dan gelerek tedricen Akad topraklarına yer­leştiler. Suriye'den Dİyala'ya ve Mezopotam­ya'nın güneyine kadar, eski krallıkların şehir-devleti sistemine dayalı bir hanedanlık haki­miyeti kurdular.

Daha sonra, bu imparatorluğun dışında iki büyük önemli krallık ortaya çıktı: Babil ve Asur krallıklan. Babil'in üstünlüğü Hamurabİ (M.Ö. 1792-1750)'nin hükümdarlığında idi.

Asur, sınırlarını Zagros dağlarından orta Fı­rat'a kadar genişleten ve büyük bir imparator­luk kuran Amorit Şamsi-Adad'ın kontrolü al­tında geldi. (Bkz.: "Yunus Peygamber ve Âsurlular" başlıklı Kısım: 13)

 

Hititler

 

Asur ve Babil imparatorlukları zayıflayınca, Hititler, M.Ö. onyedinci yüzyılda bir impara­torluk kurup Suriye'nin güneyine, Alepo'nun (Halep) kuzeyine ve Fırat'ın batısına yayılan bir hâkimiyete sahip oldular. M.Ö. 1650. Sonraları M.Ö. 1595'de Babil'i yağmaladılar. Mezopotamya topraklarındaki yayılma hareketleri Hurrîler tarafından kontrol altına alın­dı. Fakat, M.Ö. 1200'de Ege bölgesinden ge­len sert etnik akımların baskısıyla yıkıldı.

 

Mitanniler

 

Bölgenin ikinci büyük gücü Mitanni, Asur dahil olmak üzere Mezopotamya'nın kuzeyi­nin ekseriyetini kontrol altında tutan üstün bir Hurri devleti idi. Hititler, Anadolu'da savaşır­ken Mitanni, Kİlikya ve Suriye'nin kuzeyin­deki bütün bölgeyi kontrolü altına aldı. Bu­nunla birlikte, Hititler, Asur akınlarına yeni­den başladılar ve M.Ö. 138-1346'da Şuppilu-limaş'ın komutasında, Suriye'nin büyük bir kısmını kontrol altına alarak Mitannilerin Akdeniz bölgesine yaklaşmasını engellediler.

Hitİtler'in yıkılmasından sonra, Babil'den Fı­rat boyunca uzanmış Suriye devletlerinden ve Suriye'nin dağlık bölgelerinden gelen Sami Aramîlerinin göçleri sebebiyle Mitanni zayıf­lamaya başladı.

 

Keldanîler

 

Güney Babil'deki Kaideliler, tarihleri pek ke-sİn olmayan ve Ur civarında devlet kurmuş bir başka karışık gruptur. Asurlular M.Ö. 1000-900 yıllarında üstünlük sağlayınca bun­ların hâkimiyetleri de yıkıldı.

 

Samîler

 

Batı terminolojisine göre Samiler, Şem (veya Sam) neslinden olan, Nuh aleyhisselâmm oğ­lundan olan, Araplar, Yahudiler, Asurlular, Akadlar, Mısırlılar, Fenikeliler, ve Aramİle-rin tamamım içine alır. Fakat bu, metinde de açıklandığı gibi doğru değildir. Kur'ân, bütün insanların Nuh Peygamberin çocuklarından ve Nuh ile birlikte gemide bulunan diğer mü'minlerin neslinden olduğunu beyan eder (17: 3 ve 19: 58). Bu, Kitab-ı Mukaddes (Es­ki Ahit, Tekvin) tarafından da desteklenmiştir: "Ve adamdan sığırlara kadar, sürünenlere kadar, ve göklerin kuşlarına kadar, yeryüzü üzerinde yaşayan her şey silindiler; ve yalnız Nuh ve kendisi ile beraber gemide olanlar kaldılar." (Tekvin, 7: 23). Eski Ahit'in bu ifa­desi şunu kesin olarak beyan eder: Gemide Hz. Nuh ile beraber başkaları da vardı. Açık­ça, onların soyları Nuh Peygamberin ve onunla birlikte gemide bulunan, bu yüzden Tufandan kurtulan mü'minlerin soyundan gelmiş olmaldırlar. Bu sebeple, Sami ırkının, Nuh aleyhisselâmm ve onunla birlikte gemi­de bulunan insanların neslinden olduğunu söylemek doğru olur.

Sami ırkı, kuzey-doğu kolunda Akadlar ve Asurlular temsil ediyordu. Bunlar, ikİbİn yı­lında Mezopotamya'nın her yanına yayılmış ve bölgede siyasî kontrolü ele geçirmişlerdir. Kuzeybatı istikametinde Ortadoğu sahillerin­deki Kenan diyarı sakinleri ise onların kom­şularıdır. Bunlar, Aramiler, Fenikeliler ve İbrânilerdir. Sami dilini konuşan Mısır mede­niyeti güneybatıda uzanmaktadır. Araplar da Yanmada'nın güneydoğu kısmında ikamet et­mekteydiler.

Sami tesiri, Ortadoğudaki kurak bölgelerin yanında, M.Ö. ikibin yıllarında denizde Ak­deniz'e kadar ulaşmıştır. Bu sahiller, ticaret merkezlerinin başı idi ve buradan çok farklı bölgelere koloniler vasıtasıyla bu tesir yayıl­mıştır.

 

Fenikeliler

 

Deniz ticareti yapan devletlerin başı Fenikeli­ler ve Yunanlılar İdi. Ortadoğu limanlan olan Sur ve Sayda şehirleri, Ege'deki ve Adriyatik Denizindeki koloni merkezlerinden daha ileri idiler. Ayrıca Kuzey Afrika'da Utica ve Kar-taca, İspanya'da Kadiz (Kadisiye) gibi meş­hur şehirler kurmuşlardır. Dilleri ve kültürle­ri, Yunan ve Roma kültürlerini çok etkilemiş­tir. Diğer pekçok hüner ve teknikler Yunanlı­lar tarafından Fenikeliler'den alınmıştır. Hat­ta, atlı-tekerlekli savaş arabası dahi Yunanh-lar'a Fenikeliler'den geçmiştir. Sami ırkının bu deniz gücü ile, batı Akdeniz'de ilk kez Ro­malılar savaşmışlardır ki bu, ünlü Kartaca Savaşları'nın başlangıcıdır (The Times Atlas of World History).

 

KISIM 15

 

İSRAİL OĞULLARI'NIN SUÇLARI

 

İsrailoğulları esaretten kurtulmuş, Firavun ve ordusu denizde boğulmuştu. Bu olaydan son­ra İsrailoğullan Sina Vadisi ve civannda ya­şıyorlardı. Onlara bu çölde, Allah tarafından bir rızik olarak kudret helvası ve bıldırcın te­darik edilmişti. Buna rağmen bu yiyeceklerle tatmin olmadılar ve hallerini Hz. Musa'ya şi­kayet ettiler. Bu hâdiseden Kur'ân-i Kerîm'de (Bakara sûresi, âyet 61) şöyle bahsedilmek­tedir: "Sızlanmaları hatırla: 'Ey Musa! Bir çeşit yemeğe dayanamayacağız, bizim için Rabb'ine yalvar, bize yerin bitirdiği sebze, hı­yar, sarımsak, mercimek ve soğan yetiştirsin' demiştiniz de Musa cevaplamıştı: 'İyi olanı daha düşük şeyle mi değiştirmek istiyorsu­nuz? Bir şehre İnin, orada size istediğiniz var.' Üzerlerine alçaklık ve yoksulluk dam­gası vuruldu; Allah'ın gazabına uğradılar. Öyle oldu, çünkü onlar, Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar ve haksız yere peygamberleri Öldürüyorlardı. İsyana daldıkları, sının aştık­ları için bunu hak ettiler." (2: 61). Âyet genel anlamıyla, İsrailoğullarımn çölde kalmaları­nın sebebi olan kalplerin arınması ve dünya­nın önderleri olmaya hazırlanmak şeklindeki büyük gayeyi unuttuklarını, bunun yerine ar­zularının peşinde koştuklarını ve bunları bir müddet olsun terketmediklerini belirtmekte­dir (Karşılaştırma İçin bkz.: Eski Ahit, Sayı­lar 11:4-9).

İsrailoğulları'nın tarihi, kendi peygamberleri­ni Öldürme olayları ile doludur. Burada Ki-tab-ı Mukaddes'ten birkaç misal veriyoruz:

1- Hz. Süleyman'ın vefatından sonra İsrailo­ğulları iki ayrı devlete bölündüler: Yahu-da Krallığı ve İsrail Krallığı. Aralarında savaş başladığında, Yahuda Kralı Asa, Suriye Kralı'ndan yardım istedi. Fakat Peygamber Harun, Kral'ı bu hareketinden dolayı azarladı. Kral Asa kızdı ve onu hapse attı (II. Tarihler, 16: 1-10).

2- İlyas Peygamber, îsrailoğullarını Baal'a hizmet ettikleri ve taptıkları için ikaz edip onları tek olan Allah'a kulluk ve iba­det etmelerini istediği zaman ona düşman oldular. Samîriya kralı Ahab, Hz. İlyas'ı Öldürmekle tehdit edip onu, putperest ka­rısı gibi olmaya kışkırtmıştı. Bu dehşet içinde, Hz. İlyas Sina Yarımadası'ndakî Horeb dağına kaçtı. Bu belâlı zaman bo­yunca İlyas aleyhisselâm şöyle dedi: Ben, Rabb'im Allah'ın Nimetlerine karşı çok titizimdir. İsrailoğullan senin ahdini terkettİler. Senin kurban taşlarını attılar ve senin peygamberlerini kılıçla öldürdü­ler. Ve ben, sadece ben kaldım, ve almak için canımı arıyorlar." (I. Kırallar, 19: 1-10).

3- Kral Ahab, diğer bir peygamber Mİka-ya'yi Hakk'ı söylemekten vazgeçirmek için hapse attı. "Ve İsrail kiralı dedi: Mi-kaya'yı al ve onu şehrin reisi Amon'a ve kralın oğlu Yoaş'a geri götür ve de: Kral şöyle diyor: Bunu hapishaneye atın; ve ben selametle dönünceye kadar ona elem ekmeği yedirin, ve elem suyu içirin." (I. Kırallar, 22: 26-27).

4- Yahuda halkı, açıkça putlara tapmaya ve Allah nazarında kötü olan işleri yapmaya başladıklarında, Zekeriya Peygamber bu kötülüklere karşı sesini yükselterek şöyle dedi: "Allah şöyle diyor: Niçin Rabbin Emirlerinden öte geçiyorsunuz da işleri­niz iyi gitmiyor? Siz Rabbi bıraktığınız için o da sizi bıraktı. Ve ona karşı düzen kurdular, ve onu kralın emriyle Rab evi­nin avlusunda taşlarla taşladılar." (II. Ta­rihler, 24: 20-21).

5- Samarra devleti Asurlular tarafından yı­kıldığı zaman ve Kudüs'deki Yahudi dev­leti âni bir tehlike altında tehdit edildiği zaman, peygamber Yeremya, hakikati beyan etmeye ve işledikleri kötü işlerin sonuçları ve bozulmalarından dolayı on­ları uyarmaya başladı. Ağlayıp şöyle fer-yad ediyordu: "Hayatınızı düzeltin, aksi takdirde Samariyanın başına gelenlerden daha kötüsü ile karşılaşacaksınız. Bunun cevabında Yahudiler ona lanet edip ona işkence yaptılar ve hapsettiler. Keldanile-rin hesabına çalıştığını söyleyerek devle­te karşı ihanet ile suçladılar. Onu tutukla­yıp kamçıladılar ve zindana kapattılar. Sonra onu bir yeraltı sarnıcına sarkıttılar. Yeremya çamura battı. Böylece orada aç­lıktan ölecekti (Yeremya, 15: 10, 18: 20-23, 20: 1-18 ve 36-40. bölümler).

6- Matta İncili'nde şu sözleri okuyoruz: "Ey Yeruşalim (Kudüs)! Peygamberleri öldü­ren ve kendisine gönderilenleri taşlayan Yeruşalim!" (Matta, 23: 37).

7- Yahya Peygamber, Yahuda Kralı He-rod'un sarayındaki ahlâksızlıklardan ve kötülüklerden bahsettiğinde, hapse ko­nuldu. Sonra, karısının isteği ile Herod onun başını getirmesi için bir muhafız gönderdi. Muhafız, hapishanede onun başını vurup, başını bir tepsi üzerinde Herod'un karısına hediye etti (Markos, 6: 17-29).

8- İsa aleyhisselâmı çarmıha germek için suikast hazırladılar. Fakat Allah onların tuzaklarını boşa çıkardı. Hz. İsa, Yahudi âlimlerini ve ileri gelenlerini kötülükleri ve ikiyüzlülükleri sebebiyle ikaz ediyor, onları hak yoluna çağırıyordu. Bundan dolayı ona tuzak kurmuşlardı. Havariler­den birini parayla satın aldılar ve Hz. İsa'yı yakalamak ve başkâhinin evine gö­türmek üzere, kılıçlar ve sopalarla büyük bir kalabalık gönderdiler. Onu bağladık­tan sonra Roma valisi Pilatus'a teslim et­tiler. Ona Ölüm cezası verdirebilmek için hakkında yalan isnatlarda bulundular. Bayramda halka istedikleri bir mahpusu salıvermeyi âdet edinen validen, azılı bir katil olan  Barabbas'ı serbest bırakması­nı, Hz. İsa'yı ise çarmıha germesini istediler (Matta, 27:22).

İsrailoğullan küstahlıkları, günahkârlıkları ve Allah'ın peygamberlerini öldürmeleri sebe­biyle cezalandırıldılar. Onların bu hâli, Âl-i Imrân sûresi'nde şöyle bahsolunmuştur: "Nerede olsalar, onlara alçaklık (damgası) vurulmuştur (ezilmeğe mahkûmdurlar). Me­ğer ki Allah'ın ahdine ve insanların ahdine sı­ğınmış olsunlar. Allah'ın gazabına uğradılar ve üzerlerine miskinlik damgası vuruldu (yoksulluk İçinde ezildiler). Böyle oldu, çün­kü onlar Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar, haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. Ve çünkü onlar isyan etmişlerdi, haddi aşıyorlar­dı." (3: 112).

Kur'ân'ın bu ayeti, İsrailoğullarının, Kıyamet Günü'ne kadar sürekli aşağılık ve alçaklığa maruz bırakıldıklarını açıkça beyan eder. On­ların dünyada yaşadıkları en ufak bir güven­lik bile kendileri tarafından kazanılmamıştır; aksine, başkalarının yardımları ve nezaketin­den dolayı güvenliğe sahip olmuşlardır. On­lar bunu, ya Allah adına Müslüman devletler­den ya da başka sebeplerle gayrimüslim dev­letlerden almaktadırlar. Eğer bazı durumlarda biraz siyasî güç kazanmışlarsa, bunu bile kendi çabalarıyla değil, başkaları sayesinde elde etmişlerdir.

Sonuç olarak, yahudiler vekâlet görevinden azledildiler ve onların din kardeşleri olan İs­mail aleyhisselâmın nesline, yeryüzündeki Allah'ın son peygamberi Hz. Muhammed @'in uhdesine verildi. Bu husus Kur'ân'da şöyle ifade edilir: "(Ey Peygamber!) De ki: 'Doğu da, batı da Allah'ındır. O, dilediğini doğru yola eriştirir.1 Böylece, sizi orta bir ümmet yaptık ki, insanlara şahit olasınız, Peygamber de size şahit olsun... (Ey Mu­hammed!) elbette seni, hoşlanacağın bir kıb­leye döndüreceğiz. Artık yüzünü Mescidi Haram tarafına çevir. Nerede olursanız, yüz­lerinizi o yöne çevirin..." (2: 142-144).

"Bu ayetler, İslâm ümmetinin önderliğinin ilânı niteliğindedir. Hak yolu takip eden Müslümanların bu başarıları sebebiyle 'vasat bir ümmet' olarak tayin edilmeleri ve kıb-le'nin Kudüs'teki Mescid-i Aksa'dan Mek­ke'deki Kabe'ye çevrilmesi, İsrailoğullarının önderlik görevinden alınıp, yerine Müslü­manların konulduğunu gösteriyordu. Bundan dolayı kıblenin Kudüs'ten Kabe'ye çevrilme­si, akılsızların sandığı gibi sadece bir yön de­ğişikliği değil, aslında liderliğin İsrailoğulla-rından alınıp Hz. Muhammed @'in ümmetine verildiğinin resmî bir beyanıdır. Yani Kıb-le'nin değişmesi sembolik olarak liderliğin değişmesidir/Bundan dolayı, yeni liderler (yani müslümanlar) maddede ve mânâda hak­kın, doğruluğun ve adaletin yaşayan şahitleri olmalıdırlar; hakkın, doğruluğun ve adaletin anlamını bütün dünyaya göstermelidirler. İslâm toplumunun hesaba çekileceği bu vazi­fe büyük sorumluluk istemektedir. Nasıl ki Hz. Peygamber @, Allah'ın hidayetini tebliğ etmekle görevli idiyse, aynı şekilde mü'min-ler de hidayeti diğer insanlara tebliğ etmekle mükelleftirler." (The Meaning ofthe Qur'an, c. I,sh. 120-121).

 

KISIM 16

 

YURTSUZ İSRAİL OĞULLARI'NIN AVARELİĞİ (MISIR'DAN ÇIKIŞ)

 

İsrailoğullarının Sina Çölü'nde yurtsuz ola­rak dolaşması ile ilgili ayrıntılı bilgiler Eski Ahit'm Sayılar, Tesniye ve Yeşu kitaplarında yer almaktadır. Adıgeçen kaynaklarda özetle şöyle denilmektedir: Hz. Musa, İsrailoğulları­nın ileri gelenlerinden oniki kişiyi (Sina Çö-lü'nden), olup biteni öğrenmek üzere gizlice Filistin'e gönderdi. Gidenler, gerekli araştır­malarda bulunup kırk gün sonra geri döndü­ler. İsrailoğullarının hepsinin önünde raporla­rını sundular. Söyledikleri şuydu: "Orada gerçek süt ve bal akıyor... Ancak, memlekette oturan kavim kuvvetlidir, şehirler istihkâmli ve çok büyüktür; hem de orada Anak oğulla­rını gördük. Güney diyarında Amelek oturu­yor, dağlıkta Hittîler, Yebusîler ve Amorîler, sahilde ve Erden kıyısı boyunca Kenânîler oturuyor.1 Kaleb, Musa'nın önünde, 'hemen çıkıp orayı ele geçirelim, herhalde buna kud­retimiz vardı' dedi. Fakat kendisiyle gidenler 'O kavme karşı çıkmaya gücümüz yoktur, çünkü onlar bizden kuvvetlidirler. Orada gör­düğümüz herkes uzun boyluydu. İri adamlar­dan Anak oğullarını gördük, onların yanında biz çekirge gibiyiz.' Bütün topluluk seslerin yükseltip bağırdılar; kavim o gece ağladı. Bütün İsrailoğulları Musa'ya ve Harun'a kar­şı: 'Keşke Mısır diyarında ölseydik! Yahut bu çölde ölseydik! Kılıçla düşelim diye Rab niçin bizi bu diyara götürüyor? Çocuklarımız ve kadınlarımız ganimet olacaklar; Mısır'a dönmek bizim için daha iyi değil mi?' diye söylendiler. 'Ve birbirlerine dediler: Kendi­mize birini baş edelim ve Mısır'a dönelim... Oniki casusdan Yeşu ve Kaleb İsrailoğulları cemaatine: (Haber getirdiğimiz) memleket çok iyi bir memleket. Eğer Rab bizden razı olursa, o zaman bizi o diyara getirecek ve

onu bize verecektir; bir diyar ki süt ve bal akıyor. Ancak, Rabbe karşı İsyan etmeyin ve o memleketin kavminden korkmayın. Rab bi­zimledir, onlardan korkmayın. Fakat bütün cemaat, onları taşlayalım, dediler. Sonunda Allah bu süregelen kötü davranışlarına gazab ederek şöyle buyurdu: Varlığım hakkı için, bana söylediğiniz gibi, gerçek size öyle ede­ceğim; şüphesiz bu çölde kırk yıl dolaşacak­sınız, içinizden yirmi yaş ve daha yukarı olanlar bu çölde ceset haline gelecek, küçük­leriniz büyüyecek... Gerçekten size, orada si­zi oturtmaya yemin ettiğim diyara Kaleb'den ve Yeşıfdan başkası girmeyeceksiniz. Fakat, ganimet olacaklar dediğiniz çocuklarınızı oraya götüreceğim ve sizin reddettiğiniz di­yarı onlar tanıyacaklar... Bu ilâhî emre göre, onların Faran çölünden Ürdün'e ulaşmaları 38 yıl aldı. Bu süre içinde, Mısır'dan çıktıkla­rında genç olanlar öldü. Ürdün'ün fethinden sonra Musa peygamber de vefat etti. Ardın­dan Nun'un oğlu Yuşa (Yeşu) Peygamber za­manında İsrailoğulları Filistin'i zaptedebüdi-ler.

 

İsrail Oğullar'nın Mısır'dan Çıktıktan Sonra Sina Yarımadasında, Evsiz Yurtsuz Dolaştıkları Yerler

 

Hz. Musa, İsrailoğulları'nı Mısır'dan çıkarıp, Sina Yarımadası'nda Elim, Marah ve Refidim yoluyla Sina dağına getirdi. Burada bir yıldan fazla kaldılar ve Tevrat'ın pekçok Emir'i bu­rada indirildi. Sonra, Musa peygamber onlara Filistin'e gitmelerini ve onlara miras bırakıl­mış olan bu toprakları fethetmelerini emretti. Böylece İsrailoğulları'nı Tabera ve Haze-ra'dan geçirip Faran çölüne geldi. Kavminden bazı ileri gelenleri casusluk için Filistin'e gönderdi. Oniki kişilik bu heyet kırk gün son­ra geri döndü ve Kadeş'te raporlarını sundu­lar. Yeşu ve Kalib'in yüreklendirici ifadeleri dışında diğer üyeler Filistin'e hareket etmeyi reddederek feryat ettiler. Bunun üzerine Al­lah, bu çölde kırk yıl kadar dolaşıp durmalanm irade etti ve eski kuşaktan Yeşu ve Kalib dışında kimse Filistin'i göremedi. Böylece İs-railoğulları, evsiz yurtsuz kırk yıl Faran, Şur ve Zin çöllerinde dolaşıp durdu. Amalekitler, Amoritler, Edomitler, Medyeliler ve Moabit-lerle mücadele ettiler. Kırk yıllık süre sona ermek üzere iken, Harun Peygamber, Edom sınırı yakınındaki Hur dağında vefat etmiştir. Bu sıralarda, Musa Peygamber, İsrailoğulları-nın başında Moab'a girmiş ve Heşban ve Şit-tim'e kadar uzanan bütün bölgeyi fethetmiş-tir. Hz. Musa, burada Abarim dağlarında ve­fat etmiştir. Ondan sonra, onun ilk halefi, Ye­şu, doğudan Ürdün Nehrini geçerek ilk Filis­tin şehri Eriha'yı zaptetmiştir. Ardından, kısa bir süre içinde bütün Filistin İsrailoğulları ta­rafından ele geçirilmiştir.

Eyle (bugünkü Akabe) denilen yer, muhte­melen, Sebt gününün haramlılığına uymayan­ların yaşadığı yerdir. (Musevilerin haftanın yedinci gününü dinlenme günü olarak kabul etmeleri ve bu günün ilk kez Akabe denilen yerde bir kısım Yahudilerce bozulması olayı) Bu hâdise, Kur'ân-ı Kerîm'in Bakara sûresi (2) 65. âyet ve A'râf sûresi (7) 166. âyetle­rinde bahsolunmaktadır. (Ebu'1-A'la Mevdu-di, The Meaning ofthe Qur'an, c. III).

Hz. Musa'nın ve taraftarlarının, Kenan'a yer­leşmelerinin ilk safhası olan Mısır'dan çıkış­larıyla, son derece önemli bir olayla karşı karşıya geliriz. Bunun sadece efsanevî oldu­ğunu benimsetmek üzere şurada burada öne sürülen iddialara rağmen, bilinen bir ortama yerleştirilebilen bu olay, tarihî bir hakikattir.

Eski Ahit'te "Çıkış" olayı, Mısır'dan çıktık­tan sonra çölde yürüyüş ve Sina dağında Allah'ın yaptığı ahit kıssalarıyla birlikte, Tevrat'ın ikinci kitabını oluşturur. Kur'ân'da bu olaya, özellikle çok önemli bir yer verir: Hz. Musa ile Hz. Harun'un Firavun ile müna­sebetlerinin ve bizzat Mısır'dan çıkış konusu­nun A'râf, Yûnus, Tâhâ ve Şuarâ sûrelerinde olduğu gibi uzunca anlatıldığı, yahut kısaca hikâye edildiği, hatta bazen sa­dece hatırlatıldığı görülür. O zamanki Mısır yönünden merkezî şahsiyet olan "Firavun" ismi yanlışımız yoksa, Kur'ân'ın yirmiyedi sûresinde, toplam olarak yetmişdört defa tek­rarlanır.

Kur'ân ve Tevrat anlatımının incelenmesi bu­rada özel bir fayda sağlamaktadır. Çünkü, meselâ, Tufan kıssasında, aralarında fark gö­rüldüğü halde, bu konuda her iki kıssa, esas itibariyle birbirine uygun gelmektedir. Elbet­te bazı farklar vardır, fakat -görüleceği üzere-Tevrat'taki anlatım, nazarı itibara alınması gereken tarihî bir değer taşır. Çünkü ilgili Fi­ravunun, daha doğrusu iki Firavunun kimlik­lerinin tesbit edilmesini sağlar. Bu iki kutsal kitap kaynağına Mısır ile İlgili araştırmaların çağdaş verileri de eklenir. Böylece Kur'ân'ı, Tevrat'ı ve zamanımızın bilgilerini karşılaştı­rarak, kutsal kitaplar'daki hâdiseyi tarihî bir muhteva içine yerleştirmek işi başanlır.

 

Tevrat'a Göre Hz. Musa'nın Mısır'dan Çıkışı

 

Tevrat, bu kıssaya, Yahudilerin Mısır'a giriş­lerini hatırlatmakla başlar. Onlar, Mısır'da Hz. Yusuf'a iltihak etmek üzere, Hz. Yakub ile birlikte girmişlerdi. Sonra "Ve Mısır üze­rine Yusufu bilmeyen yeni bir kral çıktı." (Çıkış, 1: 8). Artık baskı dönemi başlamıştır. Bu Firavun, Yahudileri, bazı şehirleri inşa et­meye zorlar. Tevrat bu şehirlerin Pitom ve Ramses adlarını taşıdığını bildirir (Çıkış, 1: M). Firavun, Yahudilerin nüfus artışını önle­mek amacıyla, onlardan yeni doğan her erkek çocuğun ırmağa atılmasını emreder. Bununla birlikte Musa, doğumundan üç ay sonrasına kadar, annesi tarafından saklanır. Fakat ana, neticede onu, hasırdan yapılmış bir sepet içersinde, ırmağın kıyısına koymaya, ister is­temez karar verir. Firavunun kızı onu bulur ve alarak, bizzat annesinin yanına emzirilmek üzere verir. Zira, bebeği kimin alacağını gö­zetleyen Musa'nın kız kardeşi, onu tanımaz­lıktan gelmiş ve prensese -aslında çocuğun annesi olan- bir süt annesini tavsiye etmiştir. Çocuğa Firavunun bir oğlu gibi bakılır ve ona "Musa" adı verilir.

Genç Musa, Medyen diyarına gider, orada evlenir ve uzun zaman orada ikâmet eder. Çı­kış Kitabı, 2;23'de okuduğumuz şu ayrıntı öneklidir: "Ve vaki oldu ki, o çok günler ge­çerken, Mısır kiralı öldü..."

Allah, Musa'ya, gidip Firavunu bulmasını ve kardeşlerini Mısır'dan çıkarmasını emreder (Bu emir, ateşli çalı olayının anlatımında nakledilir). Hz. Musa'nın kardeşi Harun da, bu görevde ona yardım edecektir. Bundan ötürü, Mısır'a döndüğünde Musa, kardeşiyle birlikte Firavunun yanına varır. Bu Firavun, iktidarı sırasında Musa'nın dünyaya gelmiş olduğu Firavunun halefi idi.

Firavun, Musa'nın beraberindeki Yahudilerin, Mısır'dan çıkmalarım reddeder. Allah tekrar Musa'ya tecellî eder ve aynı isteğini Fira-vun'a tekrarlamasını emreder. Tevrat'a göre Musa o zaman seksen yaşındadır. O, Firavu­na tabiat üstü güce sahip olduğunu, olağanüs­tü bir yolla gösterir. Bu yeterli gelmez. Bu­nun üzerine Allah, Mısır'ın üzerine meşhur felâketleri gönderir; ırmakların sularının kana dönüşmesi, kurbağaların, sivrisineklerin, at sineklerinin istilâsı; sürülerin ölmesi, insan­larda ve hayvanlarda tatarcığın ortaya çıkma­sı; dolu vurması, çekirge istilâsı, zifiri karan­lıklar, bütün ilk doğanların ölmesi. Fakat Fi­ravun ardarda gelen bütün bu felâketlere rağ­men, Yahudilerin çıkmasına izin vermez.

Nihayet onlar, "kadınlar hâriç" 600.000 er­kek (ileride görüleceği üzere bu rakam, açık­ça mübalağalıdır) Ramses şehrinden kaçarlar (Çıkış, 12: 37). İşte bunun üzerine "Firavun kendi cenk arabasını hazırlatıp ordusunu yâ­nına aldı. Ve her biri üzerinde araba cenkçisi olmak üzere altıyüz seçme cenk arabasıyla Mısır'ın bütün cenk arabalarını aldı... Mısır kiralı Firavun, 'yüksek elle çıkan' İsrail oğul­larının peşine takıldı" (Çıkış, 14: 6 ve 8). Mı­sırlılar deniz kıyısında, Musa ile kavmine ye­tiştiler. Hz. Musa asasını kaldırınca, deniz önünde yarıldı, adamları denizin ortasına ku­ru yerden girdiler. "Ve Mısırlılar onları kova­ladılar ve Firavunun bütün atları ve cenk ara­baları ve atlıları, arkalarından denizin ortası­na girdiler" (Çıkış, 14: 23). "Ve sular dönüp cenk arabalarını ve atlıları onların arkasından denize girmiş olan bütün Firavun ordusunu örttü, onlardan bir kişi bile kalmadı" (Çıkış, 14: 28-29).

Çıkış kitabındaki metin oldukça açıktır. Fira­vun, takipçilerin başında bulunuyordu. Çıkış kitabı "onlardan bir kişi bile kalmadı" diye tasrih ettiğine göre, o da helak olmuştur. Ki-tab-ı Mukaddes bu ayrıntıyı, ayrıca Hz. Da­vud'un mezmurlarında da tekrar ele alır:

"Ve hasımlarım sular örttü; onlardan hiçbiri kalmadı" (Mezmurlar, 106: 11) ve

"KızıIdeniz'İ ikiye bölene; çünkü inayeti ebe­didir. Ve İsraili ortasından geçirene; çünkü inayeti ebedidir. Firavun ile ordusunu Kızıl-denize atana; çünkü İnayeti ebedidir." (Mez­murlar, 136: 13-15). Bunlar Allah'a şükran ifadeleridir.

Şu halde, Kitab-ı Mukaddes'e göre, Çıkış Fi­ravununun suda boğulduğunda hiç bir şüphe yoktur. Kitab-ı Mukaddes, onun cesedinin akıbetine dair bir kelime bile söylememekte­dir.

 

Kur'ân'a Göre Çıkış

 

Kur'ân'daki Çıkış kıssası, ana hatlarıyla Tevrat'takine benzer. Kur'ân kıssasını bir araya toplamak gerekir, zira o, Kitabın çeşitli parçalarına dağılmış olan unsurlardan oluş­maktadır.

Çıkış zamanında hüküm süren Firavununkimliğini belirtmek İmkânı verecek herhangi bir şahıs adını Tevrat gibi, Kur'ân da zikret­miyor. Bilinen tek şey, onun danışma mecli­sinde bulunanlardan birinin Haman adını ta­şıdığıdır. O, Kur'ân'da altı defa anılır: Kas-sas    (28): 6, 8 ve 38; Ankebut (29): 39: Mü'min (40): 24 ve 36.

Firavun Yahudilere işkence uygular:

"Musa, kavmine demişti ki: 'Allah'ın size olan nimetini hatırlayın, O sizi Firavun so­yundan kurtardı. Onlar sizi, işkencenin en kö­tüsüne koşuyorlar, oğullarınızı kesiyorlar, ka­dınlarınızı sağ bırakıyor(utanca boğuyorlar­dı. Bunda Rabbinizden size büyük bir imti­han vardı." (14: 6).

Bu işkence, aynı tabirle A'râf sûresi (7) 141. âyette de hatırlatılır. Fakat Kur'ân, Tevrat'ın yaptığı gibi, angaryaya koşulan Yahudiler ta­rafından inşa edilen şehirlerin adlarını zikret­mez..

Musa'nın ırmağın kıyısına bırakılırı Tâhâ ve Kassas sûrelerinde (20: 39-40 ve 28: 7-13) anlatılır. Kur'ân'ın anlatışında Musa'yı bulup alan, Firavun'un adamlarıdır. Nitekim Kas­sas sûresinde şunu okuyoruz:

"Nihayet onu Firavun ailesi aldı ki kendileri­ne bir düşman ve başlarına bir dert olsun. Gerçekten Firavun, Hâmân ve askerleri yanı-lıyorlardı. Firavun'un karısı dedi ki: '(O), ba­na da sana da göz bebeği (olacak, çok sevimli bir çocuk). Onu öldürmeyin, belki bize fay­dası dokunur, ya da onu evlat ediniriz.' (Onu almakla hata ettiklerini) anlamıyorlardı." (28: 8-9).

İslâmî gelenek, Musa'ya ihtimam gösteren Firavun hanımının Asiye olduğunu kabul eder. Kur'ân'a göre, Musa'yı bulup alan Fira­vun'un karısı değil, onun 'adamları', yani sa­ray halkıdır.

Musa'nın gençliği, Medyen ülkesindeki ikâmeti, evlenmesi Kassas sûresi (28): 13-28'de anlatılır. Ateşli Çalı olayı, özellikle Tâhâ sûresinin (20): 30-35 âyetlerinde yer alır.

Kur'ân, Tevrat'ın uzun uzadıya tasvir ettiği gibi, Mısır üzerine ilahî azap olarak gönderi­len on felâketi anlatmaz, fakat beş felâketi sa­dece isim olarak zikreder: taşkın, çekirge, kımıl, kurbağalar ve kan {A'râf sûresi [7]: 133).

Kur'ân, Mısır dışına kaçışı, Tevrat'ın verdiği coğrafî unsurları ve inanılması güç rakam de­ğerlerini zikretmeksizin anlatır. Gerçekten, Tevrat'ın öne sürdüğü gibi 600.000 erkeğin ve onlarm ailelerinin, çölde bu kadar uzun bir süre ikâmet etmeleri pek anlaşılır şey değil­dir.

İbranilerin ardına düşen Firavun'un Ölümü Tâhâ sûresinde şöyle anlatılır: "Firavun as­kerleriyle onlarına ardına düştü, deniz onları örttü." (20: 78

Yahudiler kurtuldular. Firavun boğuldu, fakat cesedi bulunur ki bu, Tevrat'ın zikretmediği son derece önemli bir husustur:

"İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri zulmetmek ve saldırmak için on­ların arkalarına düştü. Nihayet boğulma ken­disini yakalayınca (Firavun): 'Gerçekten İsra-iloğullarmm inandığından başka tanrı olmadığına inandım, ben de müslümanlardanım!' dedi. 'Şimdi mi? Oysa daha önce isyan etmiş, bozgunculardan olmuştun?' (denildi). 'Bugün senin bedenini (denizin dibinden) kurtaraca­ğız ki, senden sonra gelenlere ibret olasın." (10:90-92).

Bu bölüm şu iki açıklamayı yapmayı gerekti­rir:

a- Söz konusu isyan ve saldırganlık hâli, Hz. Musa'nın, Firavun nezdinde yaptığı İkna te­şebbüslerini gözönünde bulundurmakla anla­şılmalıdır.

b- Firavun'un kurtarılması, onun cesedi için anlaşılmalıdır. Çünkü âyette açıkça ifade edildiği gibi: "(Firavun) Kıyamet Günü, kav­minin önünde gidip, onları ateşe götürecek­tir." (11: 98) Firavun ile taraftarları cehen­nemlikler arasındadır.

Bu gerçekler tarihî, coğrafî ve arkeolojik bil­gilerle karşılaştırılabilir. Kaydetmek gerekir ki Kur'ân kıssası, Tevrat kıssasından şu noktalarda ayrılmaktadır:

1- Kur'ân'da, yer isimleri belirtilmez: Hz. Musa'nın taraftarları olan İbranilerin kur­duğu   şehirlerin  adlan,   yahut Çıkış güzergâhındaki  yer ve  şehir  adları, Kur'ân geçmez.

2- Musa'nın Medyen'de bulunduğu sırada, Mısır'da bir firavunun Ölmüş olduğu Kur'ân'da bildirilmez.

3- Musa, Firavun'a gidip onu davet ettiğin­de yaşının kaç olduğuna dair bir ayrıntı Kur'ân'da yoktur.

4- Hz. Musa'nın beraberindekiler konusun­da, Kur'ân'da herhangi bir rakam İfadesi yer almaz. Oysa bu husus Tevrat'ta, ina­nılmayacak boyutta şişirilmiştir (600.000 erkek ve ailesi ki, iki milyonu aşkın in­san demektir).

5- Tevrat'ta, Firavun'un cesedinin, onun ölümünden sonra kurtarılacağına dair bir bahis yoktur.

İki kıssa arasında, bizim için şu anda önemli olan ortak noktalar ise şunlardır:

1- Hz. Musa'nın taraftan olan Yahudilere Firavun'un işkence uyguladığı, Kur'ân tarafından da doğrulanmaktadır.

2- Mısır Krah'nm ismi her İki Kİtap'da da geçmemektedir.

3.-  Mısırdan çıkıştan sonra Firavun'un öldü­ğü, Kur'ân tarafından doğrulanmaktadır.

 

Kutsal Kitaplarda Bildirilenlerin Çağdaş Bilgilerle Karşılaştırılması

 

Israiloğullannm Mısır'daki ikâmetleri ve ora­dan çıkmaları hakkındaki Kur'ân ve Tevrat kıssaları, çağdaş bilgilerle karşılaştırmaya el­verişli bir konu teşkil eder. Doğrusunu söyle­mek gerekirse, her hususta aynı durumda bir karşılaştırma yapmak mümkün değildir, zira bazı yönler çeşitli problemler meydana çıkardığı hade, bazıları pek de tartışmaya konu olabilecek malzeme ortaya koymamaktadır­lar.

 

Kıssalardaki Bazı Ayrıntıların İncelenmesi

 

Mısır'daki İbrâniler: Fazla yanılmaksızm şunu söylemek mümkün görünüyor: Tev­rat'ta yazılı olduğu üzere (Tekvin, 15: 13 ve Çıkış, 12: 40) İbrâniler Mısır'da 400 veya 430 sene kalmışlardır. Tekvin ile Çıkış ara­sındaki pek de önemli olmayan uyuşmazlık ne olursa olsun, onların ikâmetleri, Hz. İbrahim'den çok sonra Hz. Yakub'un oğlu Hz. Yusuf ve kardeşlerinin Mısır'a yerleşme-leriyle başlamıştır. Bu yerleşme konusunda az önce zikredilen Tevrat'ın verdiği bilgiler ile Kur'ân tarafından -en ufak bir kronolojik kayıt taşımaksızın- verilen bilgi dışında, de-nilebilirse, bu noktada bizi aydınlatabilecek başka hiçbir belge bulunmamaktadır. Bu İs­tisnası hariç, Kur'ân Mısır'a göçü beyan eder fakat tarihlerle ilgili olarak, bu konuyu aydın­latmamızı sağlayabilecek herhangi bir ayrıntı vermez.

P. Montet'den Daniel-Rops'a kadar, bilginler şimdiki durumda bütün ihtimalleri göz önüne alarak şöyle düşünmektedirler: Hz. Yusuf'un ve sülâlesinin gelmeleri, M.Ö. onyedinci yüz­yılda Hiksos'larm Mısır'a doğru akın ettikleri zamana rastlamaktadır. Avaris'te, yani delta­da, Hz. Yusuf'u ve kardeşlerini İyi karşılayan kral da bir Hiksos hükümdarı olmalıdır.

Bu değerlendirme, şüphesiz, Kitab-ı Mukad-des'in (I. Kıratlar, 6:1) bize bildirdikleriyle açık bir çelişki ortaya koymaktadır. Çünkü I. Kırallar kitabı, Mısır'dan çıkışın, Hz. Süley­man'ın Mabedi'nin inşasından (takriben M.Ö. 971) 480 yıl önce gerçekleştiğini söy­ler. Şu halde buna göre çıkış, M.Ö. 1450 yıl­larında, dolayısıyla da Mısır'a giriş 1880-1850 civarında olmak gerekir. Halbuki -şimdi düşünüldüğü üzere- bu devir, tam tamına Hz. İbrahim'in yaşadığı devirdir. Tevrat'ın başka yerlerde verdiği bilgilere göre Hz. İbrahim ile Hz. Yusuf arasında yaklaşık 250 yıl bulun­malıdır. Şunu demek istiyoruz: Kitab-ı Mu­kaddes'in I. Krallar kitabının bu parçası, kro­nolojik yönden kabul edilemez. Savunduğu­muz bu fikrin karşısına, ancak söz konusu ki­taptan alınan bilgilerle çikılabilir. Fakat onun verdiği kronolojik bilgilerin aşikâr yanlışlığı, ona dayanarak yahpılacak itirazın, bütün ge­çerliliğini gidermeye yeterlidir.

İbrânilerin Mısır'da bıraktıkları izler, Kutsal Kitaplarda bildirilenler dışında, çok müp­hemdir. Bununla beraber, hiyeroglifle yazıl­mış bazı belgeler, Mısır'da Apirular (Hapiru ya da Habirular) denilen bir işçi sınıfının varlığını zikrederler. Bunlar, haklı ya da hak­sız olarak, İbrânilerle (Hebreux) aynı sayıl­mıştır. Bu tabirle inşaat, ziraat ve bağ gibi iş­lerde çalışan işçiler belirtiliyordu. Onlar nere­den gelmişlerdi? Buna cevap vermek çok güçtür (Maurice Bucaille, The Bible, The Qur'an and Science, sh. 219-225. [Kitab-ı Mukaddes, Kur'ân ve Bilim, Çev. Suat Yıldı­rım, İzmir 1984, sh. 324-333]).

 

KISIM 17

 

ARABİSTAN'DA DİNLER

 

Mezopotamya Dini

 

Mahiyeti: Üç bin yıl süren tarihi boyunca Mezopotamya'nın dinî hayatının karakteristik özü beş temel ilkede belirlenebilir. îlki, onto-lojik olarak ayrı varlıkların iki türünün birle­şerek meydana getirdikleri hakikatin idraki­dir. Biri, ilâhî, mutlak ve ebedî, mantıkla an­laşılamaz, yaratıcı ve bütün bunların üstünde, emredici; diğeri ise, maddî, insanî, yaratıl­mış, değişken ve geçici, ilâhî emirlere tâbidir. İkincisi, birincinin isteğinin diğerince yerine getirilmesi lâzım geldiği gerçeğidir. Bu İstek keşif ya da vahiy yoluyla bilinebilir. Üçüncü­sü, insanlar boş yere veya kendi arzulan için değil, yaratıcılarına hizmet maksadıyla yara­tılırlar ve hizmetlerinin kapsamı itaat etmek ve ilâhî emirleri yerine getirmektir. Dördün­cüsü, gerçekten bu itaati yerine getirebildik­leri ve itaat etmeleri gereken şeyler yapabile­cekleri şeyler olduğu için insanlar sorumlu­durlar. Sonuçta, eğer itaat ederlerse refah ve saadetle mükâfatlandırılacaklar, eğer itaat et­mezlerse azâb ve mahrumiyetle cezalandırıla­caktır. Beşincisi, ilâhî plan insanlığın organik bir bütün olarak hareket ettiği bir dünyayla il­gilenir. Yani gerçeği ortaya çıkaran birim, şa­hıs değil toplumdur. Yaratıcı açısından kâinat, düzeninin bir nesnesidir. Toplumun basamakları, kâinatın basamaklarıdır. Top­lumda üyelik ve işbirliği, insanlığın ve ahlâkın son sinindir.

Birinci ilke ontolojik dualizm olarak tarif edi­lebilir. Bu, iki uç varlığın birleşmesine karşı Mezopotamya'yı korumuş ve birleşerek tek olmalarına asla izin vermemiştir. Bununla birlikte; Mezopotamyalılar, Tanrı'mn tama­men mevcut "bir başkası" ya da üstünlüğü inancını korurken, tabiatın bir gücü veya fe-nomeniyle Tann'nın fonksiyonunu çiftleştirerek, iki varlığı birleştirmenin yollarını buldu­lar. Yaratıcı ve yaratılanın üstünlüğü dualiz-mi, Mezopotamya'yı gerçeğin esas görüşünün tam zıddı, yani monophysitism olduğu eski Mısır'dan ayırdetmiştir (J.A. Wilson, Before Philosophy: The Intellecîuaî Adventure of Ancient Man, sh. 75).) Orada, Firavun, etten ve kemikten tanrı idi; güneş, ışığı ve ısısıyla, tann Atum'du. Otların sivri yapraklan, yeşili ve tazeliğiyle suyun akışını izleyerek yeryü­zünde yetişen tanrı Osiris'di. Öncelik, içinde tanrının imajı bulunan, ilâhî emri tasarlayan ve ontolojik olarak eşitlenen tabiata aitti. Bu prensip naturalizmi sıradan anlamının üstüne çıkarttı ve onu teolojiye kattı.

Diğer taraftan, Mezopotamyalılar Enlil'e fırtı­na tanrısı, İnanna'ya da sazların ya da ayın tanrıçası olarak inandılar; fakat tanrıyı maddîleştirmediler. Fırtına , sazlar ve ay on­larla ilişkilendirilen tanrılar değillerdi. Tanrı­lar tabii karşılıklarının gözden kaybolmasıyla birlikte yok olmadılar. Yani tabiatın güçleri, tanrılarının varlığının bir işaretleriydi, onların güçlerinin âletleriydi. Ontolojik dualizm Tat Twam Asi ilkesinin Mısırlı karşılığı kadar genel ve mutlak olduğu Hindistan diniyle de eşit derecede karşıttır. Her ikisi de gerçeği tek olarak ele alırlar. Bununla birlikte, Hin­distan'da öncelik, Mısır'la ahlâkî olarak taban tabana zıt düşecek şekilde, tabii olan tarafın­da değil ilâhî olanın tarafında bulunur. Mısır ahlâkî hayatında en çok aranılan vasıf tabii olmaktı, "tabii olan" şeyleri yapmaktı, bir ki­şinin kendisini tabiatla aynı seviyeye getir­mesiydi. Ahlâkî hayatın Hindistan'daki ideali ise kendini tabiattan koparmak, hayattan kaç­mak ve kendisini Brahma'yla kaynaştırmaktı. Her ikisinin de tersine Mezopotamya Allah'ın ilâhî olduğu ve yaratığa yaratık olarak davra-nildığı dualizm doktrinini korudu. İlâhî olanı yaratıklarla birleştirmek için gösterilen bir­çok sapma ve baskılara rağmen Mezopotam­ya onların birbirlerinden ayrılığını tutarlı bir biçimde korumuştur.

Mezopotamya görüşünde, ilk prensip olarak belirlenen Yaratıcı ve yaratık arasındaki on­tolojik ayırım iki varlığın birbirinden tama­men izole edilmesi anlamına gelmedi. İlâhî güç, kendi yarattığı yaratılmış dünya ile ya­kından ilgilidir. Yaratıcı'nm isteği, yaratılışın olması gereken şeklidir. Emirleri ise yaratıl­mışların yapması gereken şeydir. Bu istek, yerleştirilmiş tabiattan, bir takım alâmetlerin okunması veya kehânette bulunma, ya da doğrudan doğruya, ilâhî varlık tarafından ya­sa şeklinde indirilenin okunması yoluyla his­sedilirdi. İsteğinin bilinmesi ve itaat edilmesi için bu beyanı, açıklama İşini Tanrı yürüttü. Tanrı'nın isteğinin yerine getirilmesi tabii olarak lüzumludur ve yaradılışı bir kaos ol­maktan kurtarıp kozmos haline getiren hiç şüphesiz bu kaçınılmaz durumdur. İnsan açı­sından ilâhî emir eğer onun ahlâkî mahiyeti yerine getirilecekse gönüllü bir şekilde yapıl­malıdır. İşte bu insanların yaratılış sebebidir, yani "tanrılara hizmet etmek". (T. Jacobsen, Before Philosophy, sh. 200). Tanrı, "onları [tanrıları] kurtarmak için dünyayı yarattı", yani dünyayı yeniden kurmaktan, onu verimli hâle getirmekten kurtarmak için. Mezopo­tamyalılar bu işin insana devredildiğini dü­şündüler. (A. Heidel, Babyionİan Genesis, sh. 55). Sonuçta insanlar her zaman Tanrı'ya şükretmek zorundaydılar (a.g.e.), "onların [tanrıların] devamlılığım sağlamakla ... ve mabetlerinin bakımıyla uğraşmakla . . . onun [Tanrı'nın] cennette yaptığının benzerini dün­yada yapmakla mükelleftiler (a.g.e.)." O hal­de Tanrı'ya hizmet ilham yoluyla aldıkları buyruklarını yerine getirmeyi ve bunları gö­nüllü olarak yapmayı ifade ediyordu.

Bu yerine getirme, yaratılışın bu ilâhî drama-sında insanlara önemli bir rol yükler. Bu iş­lem kâinat düzeninin korunması için lüzum­ludur, aksi hâlde bu düzen çöker. Şayet edâ ediyorlarsa bu ilâhî emrin geçmesi gereken kozmik köprüsünü insanlar oluştururlar. On­lar, ilâhî emirleri hür iradeleriyle ve gönüllü olarak yerine getirecek tek yaratıktırlar ve böylece sorumluluklarını yerine getirirler.

Onlarınki daha büyük bir mukadderattır.

Mezopotamya dininin esasını meydana geti­ren dördüncü prensip, insan kapasitesinin ilâhî emri kavrayıp anlayabileceğini, icapları­nı, kapsadığı hedef ve amaçlarını gerçekleş­tirmesi için yeterli olduğunu iddia eder. Arzu edilir, mecburî ve kaide tekidi eden bu hedef ve amaçlan anlayabilecek ehliyette olmala­rından, insanın sorumlu olduğu sonucu çıkar. Sorumluluk yani mükellefiyet, insanların ita­atleri ve hizmetleri için refah ve saadetle mükâfatlandmlmasını, itaatsizlikleri ve kural tanimamazlıkları için de azâb ve mahrumi­yetle cezalandırılmalarım gerektirir. Tanrılar itaatkârlara hoşnutlukla bakarlar, fakat diğer­leri gözlerinden düşer.

Asur harabeleri arasında bulunan ve M.Ö. 800 yıllarına ait kil tablet üzerine yazılmış bir Sümer yaratılış tasvirinde şair, Tanrı adı­na şöyle demektedir:

"İnsanlığı yaratalım. Her devirde tanrılara hizmet etsinler. Sınır hendeklerini korumak, ellerine çapa ve sepet tutuşturmak . . . dünya­nın dört bölgesini sulamak, bol bitkiler yetiş­tirmek . . . tahıl ambarlarını doldurmak . . . toprağın bereketini arttırmak . . . tanrıların bayramlarını kutlamak . . . öküz, koyun, sığır, balık, kümes hayvanları yetiştirmek . . . [Böylece Tanrı] onlar için büyük bir kader takdir etti." (a.g.e., sh. 70-71).

Beşinci ve son ilke sosyal düzenle ilgilidir ve bütün Mezopotamya dünya görüşünü özetler. Sosyal düzen, o yolla dünya görüşünün yöne­tildiği mutlak bir kategoridir. Tabiatın, saldı­rıda olduğu zamanda bile (yıllık Nil taşkını ve hergün yakan güneş ışığı) belirli bir inti­zam ve muhakkak bir yapıcılık sunduğu Mı­sır'ın tersine Mezopotamya'da her zaman kendince düzensiz ve tuhaf bir -yağmur ve kum firtmalanyla- şekil alır. İnsanlar daima bir araya gelmeli, işbirliği ve dayanışma için­de, nehrin yukarısında ve aşağısında suların akışını ve dağılımını sağlamak için kurulan kanallarda, suların yataklarını ve sulama kapaklarını ziraati mümkün hale getirmek ama­cıyla düzenlemek için herkese özel görevler vermeliydiler. Bir fırtınanın etkilerini gider­mek için seferber omalıydılar. Aksi halde, zi­raat yapılamayacak ve herhangi bir yoğun­lukta hayat imkânsız hâle gelecekti. İnsanın kendisine kazandırdığı disiplin onu bir vatan­daş, sosyal düzenin bir üyesi yapan şeydi. Toplum bazılarının kurallar koyduğu ve müş­terek hedefe ulaşabilmek için bazılarının da gönüllü olarak itaat ettikleri bir hayat tarzıy­dı. Mezopotamyalı, sosyal düzeni, yaratılış kadar eski ve hem kendisinin hem de mabu­dunun ona bağlı olduğunu gördüğünden refah ve hayatın kendisi için zaruri olduğunu kabul ediyordu. Organize olmuş toplumu -devlet-insan medeniyetinin o zaman elde edilmiş tüm gelişmelerinden sorumlu görüyordu. Ya­zının keşfi, yiyeceklerin saklandığı ve dağıtıl­dığı Ziggurat mabetleri, büyük şehirlerin ya­pılması, takvimin icadı, kutlamalar düzenlen­mesi ve büyük şehir nüfuslarını besleyebilen geniş ölçekli ziraatin başarısı... Mezopotam-yalılar, düzenli bir devleti olmayan insanların "çobansız koyunlar" gibi olduklarım düşünü­yorlardı (Jacobsen, sh. 218). İdeal bir sosyal düzen görünümü çöl insanlarını harekete ge­çirdi ve onları "dünyanın dört köşesine" göçe yöneltti. Oralarda geçici anlaşmalarla adalet ve refahı yerleştirdiler ve insanların mutlu bir hayata sahip olmalarını sağladılar.

Tanrılar: Mezopotamyalılar çok sayıda tan­rıya sahiptiler. Onların içinde en üst mevkide olanı göklerin tanrısı, hâkimiyeti manevî ve aynı zamanda en üstün olan, kutsal olsun ol­masın hiçbir varlığın kendisine karşı geleme­diği Anu'ydu, İnanca göre Anu, tatlı ve tuzlu suların tanrıları olan Apsu ve Tihamat'm ço­cukları olan Anşar ve Kişar'ın çocuğuydu. İlâhî soyu yüksek olduğu için hiyerarşideki yeri de yüksekti. Anu, temsil ettiği gökyüzü gibi itaati altındakilere zarif varlığıyla hük­meden, büyük bir korku ve merak kaynağıy­dı. Evin reisinin ya da ülkenin yöneticisinin de sahip olduğu bütün otoriteler onun, otori­tesinden çıkardı. Ona teslim olmak en genel anlamda kanunlar, gelenekler ve zekâyı da içine alan "olması gerekene" boyun eğmek anlamına geliyordu. Anu'yu anlamak ve ka­bul etmek, kendisini yöneten gerçeğe bireyin uyumunu ifade eden insanlık için bir ön şart olarak anlaşılıyordu. Anu'yu sadece insanlar değil herşey selamlıyordu. Gökyüzündeki kuşlar, yeryüzündeki sürüngenler ve denizde­ki balıklar, dağlar, nehirler, ağaçlar ve tanrı­ların kendileri dahil herşey daima Anu'yu ta­nırlardı. O'na, insanlar gönüllü olarak, tabiat ise mecburen itaat ederdi.

"Buyurduğun herşey gerçekleşir. Hükümdar ve Tanrı'nın söylediği, senin kabul ettiğin kendi sözündür. Ey Anu! Büyük emir önce gelir, [ona] kim hayır diyebilir ki!? Ey tanrı­ların atası, emrini, göğün ve yerin ilk yaradı­lışım hangi tanrı reddedebilir ki?"(Jacobsen, a.g.e., sh. 153).

Anu'nun otoritesi geniş ve yüce olduğu hâlde, kâinat hâlâ onu yönetecek kuvvetli bir yöne­ticiye ihtiyaç duyuyordu. Ne yazık ki, insan­ların hepsi manevî otoritenin sesini dinlemi­yor ve bazıları açıkça karşı koyuyorlardı. İn­san, Anu'ya rızasıyla başeğerse büyük olabi­lirdi, itaatsizüğiyle ise içgüdüsel olarak itaat eden hayvanlar ve ağaçlardan da daha aşağı­ya düşebilirdi. Buna ek olarak, dünya sakin bir eğlence yeri değil Anu'nun isteğinin anla­şılması gereken bir alandı. Böylece, suçlular ve serkeşler üzerinde sıkı tedbirler alması ge­reken ve göklerin kanununa uymaya zorlaya­cak güçlü bir faaliyete duyulan lüzum hiçbir zaman durmamıştır. Mezopotamyalılar bu vekilin herkesi itaate zorlayan, gerekli gücü sağlayan fırtınaların tanrısı Enlil olduğuna inandılar. Enlil, köken olarak bir Sümer tanrı-sıydı. Kimliği ve ismi ise Akadlılar ve Amur-rular tarafından verilmişti. Asurlular bir Sü-mer-Babîl tanrısı tasarladılar ve onun fonksi­yonlarını ve özelliklerini kendi tanrıları Asur'a isnat ettiler.

Anu'nun gökyüzüyle aynîleştirilmesi, insanın yukardaki gök kubbeye, hemen elinin altın­daki sonsuzluk alanına ve fizik ötesi sezgiye duyduğu derin merakı gösterir. Enlil'in fırtı­nalarla özdeşleştirilmesi de Mezopotamya'nın âni fırtınalarının yıkıcı gücünden ileri geli­yordu. Zâlim düşmanın yağması gibi tabii yı­kımlar da Enlil'in adaletsizlik, zulüm ve sos­yal düzensizliklere karşı serbest kalan kamçı­sı olarak anlaşıldı. Anu'nun otoritesi sosyal düzenden sorumluyken, Enlil de devletin zor­layıcı gücünden sorumluydu. Birincisi ol­maksızın sosyal düzen, kurallar ya da ahlâkî otorite ortadan kalkıyor; ikincinin olmadığı durumda ise tarihte yer almak hayalî bir dü­şünce hâline geliyordu. Birlikte birbirlerini tamamlıyor, tarih sahnesinde yer edinmek üzere biraraya gelmiş bir toplum için lüzumlu olan güç ve organizasyonun oluşmasını sağlı­yorlardı.

Üçüncü ve dördüncü en önemli tanrılar Ki ve Ea (aynı zamanda Enki)'ydi ki, yeryüzüyle Özdeşleştirİlmişti ve onun uysal verimliliği tarafından temsil ediliyordu. O, bütün yeni doğanların anası, her yaşayan şeyi meydana getirendi. Nimah olarak "tanrıların kraliçeli­ğine" yüceltilmiştir ve ... göğü ve yeri kontrol eden kadındır. Ea, ya da Enki, tatlı suyla, yani dünyayı ileriye doğru geliştirecek ve üretimi arttıracak yaratıcı bir güçle özdeşleş-tirilmİşti. Su, zorlu olduğu ve daima yolunda­ki engeller ne olursa olsun amacına ulaştığı için Ea zekâ, hikmet ve bilginin temeli sayıl­dı. Bu yüzden Ea zenaatkârların, mühendisle­rin, çiftçilerin, bilgelerin tanrısı oldu. Gerçek­ten de Mezopotamya'daki dünya, daha doğru­su bütün yaratıklar, hayatın, hareketin ve tari­hin maddî alt tabakasıdır. Verimli olmaya ve müsbet güçler tarafından ne üretilmek istenir­se onu üretmeye elverişlidir. Modeller ve ku­rallar onun kendi yapısının içindedirler. Etkili mucitler tarafından ortaya çıkarılmaya ve üretilmeye hazırdırlar. İşte bu da bütün insan­lığın hedefidir; yani tabiatın kanunlarını anla­mak ve insan ihtiyaçlarını karşılamak için ta­biatı işlemek. Çünkü tabiat, ancak onu haki­kate dönüştürecek olan müessir güçle hayat bulur.

Mezopotamya panteonunun diğer üyeleri de ya köklerini açıklamak için (ay ve yıldızları meydana getiren Enlil ve Ninlil, insanların tanrısı Kingu, bitkilerin tanrısı Ninsar, kumaş ve dokumanın tanrısı Uttu, sakatlığın tanrısı Ninmah) ya da tabii ve sosyal olayları açık­lamak İçin (tatlı ve tuzlu suların tanrıları Ap-su ve Tihamat, oğulları bulutların ve sisin tanrısı Mummu, çobanların ve çiftçilerin tan­rıları Dumuzi ve Enkimdu) insanoğlunun ih­tiyaçlarına doğrudan karşılık verdiler. Fakat yine de en önemlisi tanrıların "İlk kez" bir araya gelişi ve Marduk'un, sosyal düzeni ve devleti açıklamak üzere onların krallığına ge­tirilmesi idi.

Kozmik Düzen: Hakikatin idrak edilmesini sağlayan kriter veya temel realite sosyal dü­zendir. Bu, canlıların istek ve arzularının ha­yatı ve mutluluğu herkese şâmil kılmak için biraraya getirildiği bir istekler düzenidir. Sos­yal düzenin ortaya çıkmasından Önce hayat imkânsızdı. Aynen hakikat, bilgi ve medeni­yet gibi. İnsanlar ve tanrılar şahsî arzularım bir kenara bırakıp hayat ve medeniyeti mey­dana getirmek için faaliyetlerini organize edecek bir otoriteyi kabul etmeye karar ver­dikleri zaman, hepsi bir anda oldu. İnsan tari­hindeki bu büyük an, efsane oluşturan zihin­de kozmik düzenin doğuş ânı olarak kaldı. Bundan önce dünyada olduğu gibi göklerde de kaos hüküm sürmekteydi. İnsan bilgisinin hedefi olduğu halde Tanrı'nın kendisi bile es­rarlıydı, fakat belirsiz değildi. Ancak, kozmik düzen dünyadaki eşiyle beraber bir kez kuru­lunca mabudun kutsal niteliği açık ve kesin olarak belirdi.

Tanrılarla çocukları arasında küçük bir tartış­ma çıktı ve tanrıların babası Apsu öldürüldü. Karısı Tihamat da bunun ardından intikam al­maya çalışınca bütün panteon bir karışıklık içine düştü. Tihamat çok güçlüydü ve hiç kimse onu kontrol altına alamadı. Bütün âlem tehdit altındaydı ve kaos hükümranlığım sür­dürdü. Tanrıların büyükbabası, âlemin bütün tanrı üyelerini bir toplantıya çağırdı ve orada Ea'nın en küçük oğlu Marduk'un Tihamat'la düelloya gönderilmesi kararlaştırıldı. Fakat buna karşı Marduk herşeyin üzerinde tam bir otoriteye sahip olmak istedi. Tanrılar isteğini kabul edince Marduk görevi üstlendi. Tiha­mat'la karşılaşıp onu öldürdü ve düzeni yeni­den kurmayı başardı. Kaos sona erdi. Tanrılar kendi yerlerini aldılar ve Marduk kâinatın ha­kimi ve mutlak hüküm koyucusu oldu. Düze­nin devamı ve ilâhî barışın her yerde kurul­ması amacıyla çalışması için insanı yarattı. Marduk herşeyin üstünde hüküm sürerken in­sanlar hizmet, tarım, endüstri, kültür ve me­deniyet için varolmaya devam ettiler. İnsan­lar bu hizmeti tanrılara Marduk'un dikkatli ve sürekli merhametli gözetimi altında verdiler.

Hikâyenin dramatik yönü, sebep-sonuç ilişki­si içinde bağlantılı ve kabaca antropomorfİze edilmiş olanlar hariç, metafizik olayları anla­yamayan, efsane düzen kafalar tarafından oluşturulmuştu. Kendi açımızdan bu mitolo­jik ve dramatik unsurları atabiliriz ve atmalı­yız. Tanrı'nın, insanın ve tarihin Mezopotam­ya görüşü ve bunlar arasındaki ilişkiler, eski çağlar Mezopotamya'sından sabırla seçilmeli ve ayıklanmalıdır.

Kaostan kozmosa geçiş dünyada birçok önemli değişikliklere yol açtı. Bunların ara­sında ilk ve en önemli olanı Marduk'un tanrı­lardan bir tanrı olmaktan çıkıp bir ve yalnız bir Tanrı olması mânâsına gelen tek kral ol­ması idi. Sümerler, herbiri kendi baştannsına sahip olan şehir devletleri kurdular. Eğer bir grubun kendi tanrıları varsa, başka bir grubun da kendi tanrılarına sahip çıkmaları kaçınıl­mazdı. Bu yüzden politeizm (çok tanrıcılık) yaygınlaştı. Çöl göçebelerinin sahneye gir­meleri tarihte ilk kez "dünyanın dört köşe-si"ni biraraya getiren bir kralın idaresinde, tek devletin kurulmasını mümkün kıldı. Bu dünya devleti, aynı zamanda kozmik devletin bir eşi ve ilk kaideyi kuran bir örneğiydi. Böylece, kozmik birliğin politeizmi monote­izme, yani tanrının birliğine yol açtı. Ancak bir ve tek tanrı gerçekten Tanrı olabilirdi ve diğerleri "Önceki yerlerine iadeyle" azledil­meli ve itibar edilmemeliydiler. Sargon'un Sümer ve Akad kralı olarak hâkimiyeti, tüm tanrıların Tann'sı olarak Marduk'un üstünlü­ğüne bir son verdi.

Mazduk'un tek ve ayırdedici konumu o göre­ve tayin edilmeden Önce de mevcuttu. O, "akıllıların en akıllısı", her şeyde diğer bütün tanrıları geride bırakan "Tek Tanrı" idi (Hei-del, ag.e., sh.21-22). Fakat bütün güç tama­men ona verilinceye kadar diğer tanrıları yok olmaktan kurtaramazdı. Bundan böyle tanrı­lar Marduk'un yönetiminin en otoriter, en yüksek, "yüceltmek ve alçaltmak" için tek yargı olduğunu ve "yalnız onun olan kâinatın tümü üzerinde krallığını" tasdik etmek zorun­daydılar (Heidel, a.g.e., sh. 66). Nizam ve gü­venlik bunu takip etti. Marduk "değişik tanrı­lara değişik görevler" tayin etti, yılı belirledi ve bölümlerini tesbit etti. "Ayın parlamasını" ve aylan, ve günlerin belirlenmesini sağladı, insanı yarattı ve hizmetine aldı (Heidel, a.g.e., sh. 44-46). Daha önce Enlil'in Aga-de'yi kurması gibi, kendisine bir mabet ve dünya devletine bir başkent olarak Babil'i kurdu. Marduk, artık tanrılar da dahil olmak üzere herşeyin üzerindeydi. "Bütün kaderleri belirler [di]", "kendisinden korkmayı öğretti­ği" ve "kendi yaptığının benzerini" dünyada yapan "bütün insanların çobani[ydı]'\ Tanrı­lar gibi, sonuçta onlar O'nu "Tanrıları" olarak bilecekler, "adının anılmasından . . . titreye­cekler", yalnızca O'nun ışığıyla ışıyacaklar, O'nu "kendilerini hayata getiren", "tohumun ve hububatın yaratıcısı", "yeşil otun büyüme­sini sağlayan", "tarlaları sulayan", "yaradılı­şı, yokoluşu ve merhameti. . . emreden" var­lık olarak bilecekler ve hepsinin üstünde O'nu "kendisinden başka hiçbir tanrının belirlen­miş saati bilmediği", "İnsanların [bilinen] dört grubunu [Akad, Elam, Subartu ve Amur-ru] yaratan" tanrı olarak göreceklerdi.(Hei­del, a.g.e., sh. 50-59).

Çöl göçmenlerinin etkisi altında Mezopotam­ya düşüncesi -gerçekte göçmen düşüncesiyle aynı olan fakat kendisini yeni bir tarım, en­düstri ve sosyal muhteviyat içinde bulmakla farklılaşan Mezopotamya düşüncesi- monote­ist bir anlayışa ve birleşmiş bir insanlık fikri­ne doğru ilerleme gösterdi. Hiçbir Mezopo-tamyalı Marduk'u kesinlikle tek ve diğer tüm tanrılardan farklı kabul etmeden yaratılış şiiri Enuma Elish'i dinleyemez ve onu aktaramaz­dı. Tanrılar hayatlarını, durumlarını, geçimle­rini ve kaderlerini yalnızca ona borçluydular. Hâkim olan ve yöneten kendileri değil yal­nızca Marduk'tu. Elbette onlar da yeryüzün­deki feodal efendilerin kozmik karşılığıydı­lar. Nasıl onlar tanrı değil, fakat tanrının ar­kadaşları iseler bunlar da kral değil, yalnızca asilzadelerdi. Sadece Marduk, bir ve yalnız bir Tanrı olarak, tanrılar gibi İnsanlar tarafın­dan da ibadete ve övülmeye layıktı. İşte bu kesinlikle bir monoteizmdi. Fakat yine de şirk ile, yani diğer yaratıkların Tanrı'yla bir tutulmasıyla karıştırılmış, karartılmış ve bo­zulmuştur. Bu Mezopotamya şirki, kaderin belirleyicisi olan Tanrı'nın tekliğiyle önemli ölçüde geriletildi. Bu, birazdan aşağıda ince­leme fırsatı bulacağımız İslâm öncesi Arabis­tan'ın yarıtanrıları İçin geçerli olamamıştır. Mezopotamya düşüncesi aynı şekilde Tann'yı insan aklından üstün olarak görme anlayışına ulaşmışsa da, onu eski antropomorfizm i yle kilİtlemiştir. Enuma Elish, Marduk'u karşıt empirik terimlerle tarif etmektedir: "Tanrıla­rın iki katı", "uzuvları tarif etmenin ötesin­de", "insan anlayışının dışında", "herşeyi görmek ve duymak için . . . dört gözü ve dört kulağı olan", "dudakları kıpırdadığında ateş püsküren".

Açıkça görülmektedir ki, insan aklından üs­tünlüğün bir hayli soyut anlayışının yoklu­ğunda Mezopotamya düşüncesi, Tann'yı tarif için insan hayatından alınmış, fakat bunların tecrübî karakterlerini reddetmek için tasvir edilmiş terimlerini ödünç almıştır. Bunların tabiattaki ya da yaratılıştaki nesnelere "ben-zemeyişi", günümüzde kullanılan bir tâbirle ifade edilebilir: "Tamamiyle farklı".

Arabistan Yarımadasında Mezopotamya Dini: Kuruş ve yönetimindeki Pers İmpara­torluğu genişlerken Mezopotamya bu impara­torluğun bir parçası oldu ve onların dininden etkilendi. Zerdüştlük, ölümden sonraki hayat anlayışı ve meleklerin varlığıyla ilgili bazı İnançlarıyla etkilerde bulundu. Önce Musevi­liğe, sonra da Hıristiyanlığa tesir edecek fi­kirleri ihtiva eden mesihîliğini ise Mezopo­tamya'ya soktu. İran, Mezopotamya tarafın­dan İkibin yılı aşkın bir süredir zaten etki al­tındaydı. Çok Önceleri çivi yazısını kendisine adapte etmişti. Yüzyıllar boyu süren savaşlar, işgaller ve el değiştiren topraklarla bu İkİ devletin ilişkileri İran'ın kültürünü etkilemiş ve Mezopotamya'yla olan kültürel farklılıkla­rını azaltmıştı. Daha sonra İran, Pehlevî veya Avestan diye anılan yazısını kendisine adapte etti. Ârâmîce ve Pehlevîce bu çağlarda birbir­lerinden pek çok şey aldılar. Mezopotamya Kurus'un imparatorluğunun bir parçası hâline geldiğinde, insan hayatının diğer bütün alan­ları muhtemel etkileşimleri engellediğinden İran tesiri daha çok dinî çerçevede kaldı.

Mezopotamya dinindeki yeni İran etkisi, eski Mezopotamyamn birleştirici dinî formlarını hâlen uygulamakta olan Arabistan Yanmada-sı'nı inandıramadı. Ölümden sonraki hayata bakış ve mesihîlik Araplara hiç hoş gelmedi ve reddedildiler. Onlar için birincisi hurafe, ikincisi de yetersizlik anlamı taşıyordu. Ara­bistan'da birleştiricilİk bir kural olarak kaldı. Bununla birlikte Hz. İbrahim'in görüntüsü de bir şekilde korundu. Ur'lu bir Amurî olan Hz. İbrahim, ikinci hanımı Hacer ve büyük oğlu İsmail'i Arabistan'ın batısına yerleştirdi ve onları Ur'da uğruna zülüm gördüğü ve oradan ayrılmasına sebep olan inanca bağladı. Bu, Tanrı'nın bir olduğu görüşü ve insanlığa ahlâkî ve âlemşümul bir yaklaşımdı. Çok be­lirgin olmamakla birlikte, Hz. İbrahim'in ha-nif inancının Arabistan'ın tam ortasında ken­disini muhafaza ettiği ve tarafını tutup kendi­sini yeniden ilân edecek peygamberlerin orta­ya çıkmasını beklediği kesindir.

 

Musevîlik

 

Mahiyeti: Musevilikteki dinî uygulamanın esası, Hammurabi kanunlarının en iyi ifade ettiği ve tek olan Amurî kabilelerin uygula­malarıyla aynıdır. Fakat, bu uygulama insan aklının üstünde olan bir tek tanrı inancıyla değişime uğramıştır. Amurrular beraberlerin­de "dünyanın dört köşesinin" tek hükümet ta­rafından yönetilmesi ve bu dünya devletinin kralı Hammurabi tarafından ilân edilen ilâhî kanunun hükmü altında bütün insanların eşit­liği yolundaki isteklerine bir temel vazifesi gören gelişmiş monoteist bir kavramla Mezo­potamya'ya vardılar. Fakat, daha önce de gör­düğümüz gibi bu monoteist kavramın saflığı şirk ile (diğer varlıkların Allah'a ortak koşul-masıyla) bozulmuştu. Hz. İbrahim, Mar-duk'un eğer gerçekten Allah olsaydı, başka hiçbir tanrıya İhtiyacı olmayacağını keşfet­mişti. Ne yaratmada, ne de yönetmede Al­lah'ın başka hiçbir yardımcıya ihtiyacı ola­mazdı. Bu yüzden, güneş tanrısı Şamaş, fırtı­na tanrısı Enlil ve ay tanrıçası İnanna tanrılar değiller, yalnızca hayal gücünün birer uydur­malarıydı. Allah gerçekten de Allah olduğu için insanlar başka hiçbir tanrıya ne ibadet ne de başka birşeyle yükümlü idiler. Bu, Hz. İb­rahim'in soydaşları, Amurrular için o zaman­larda düşünülemeyecek bir şeydi ve bu fikir­lerinden dolayı İbrahim'i ölümle tehdit ettiler. O zaman İbrahim kendi kabilesinin başına geçti ve onlarla birlikte Ur'dan ayrıldı. Yeni göçmenler olarak Arap çölüne girdiler ve ye­ni bir bölge ve yeni bir kadere doğru hareket ettiler.

M.Ö. 19. yüzyılda Bereketli Hilâl'in tama­mında Arap hegemonyasını kuran Amurru ortak fikrinden bu ayrılma, İbrânileri bölge­nin diğer sakinlerinden kendilerini tecride zorladı. Kendilerini İbrahim'in büyük keşfi­nin terminolojisiyle, "yalnız Allah'a ibadet eden ve O'ndan başka hiçbir şeyi mabut ka­bul etmeyen" insanlar olarak tekrar izah etti­ler. Tevhidî inancın üstünlüğü, anlayışlarına galip geldi ve onlan bu kutsî inançları uğru­na elverişsiz şartlara katlanmaya ve acı çek­meye hazırladı. Tevhidi inançta Allah, diğer bütün tanrıların inkâr edilmesini emreder. İbadet ve tapınma yalnız O'nun içindir. Bu da, diğer insanların dinlerini değiştirmeleri ve Allah yoluna dönmeleri için O'na inananlara bütün gayretleri ve ikna kabiliyetleriyle çalış­maları görevini yükledi. Çünkü tek tanrı inancı, âlemşümul bîr görev olmadan ve di­ğer inançların mensuplarıyla ilişkide bulun­madan gerçekleştirilemez.

Ancak, İbrahim'in görüşüyle Mezopotamya monoteizminin şirkini temizleyerek Amurru fikir birliğini güçlendirmek yerine, İbrâni-lerin kendi üstünlüklerine inanmaları berabe­rinde fizikî ayrılığı getirdi. Allah'la yapılan sözleşmenin bir "beden" sözleşmesi hâline getirilmesi İbrânilerin kendilerini diğer insan­lardan fizik olarak farklı görmelerini sağladı. İkİ nesil sonra bu mübalağalı ayrılıkçılık, se­bebi olan orijinal gerçeği bozmaya başladı. İbrânilerin dinî uygulaması İbrahim'in tek ve üstün olan Allah'ından, "kutsal metin" patrik­lerinin "millî din1' tanrısına döndü. Patriklerin tanrıları yalnızca "onların" iken, diğer insan­lar da tek ve kendilerine ait tanrılarına sahip olabilirler. (Bu, Sargon Öncesi Mezopotam-ya'daki politeizmin aynıdır.) Böylece İbrâniler aralarında yaşamaya geldikleri kabi­le ve boylarla kaynaşmayı reddettiler ve bu kabileler tarafından da kabul görmediler. Gerçekten de İbrâniler, İbranî olmayan ev sa­hiplerinin "toprağı işleyelim . . . [onlarla] tek bir halk haline gelelim . . . kızlarını eşler ola­rak alalım ve onlara da eşler olarak kızlarımı­zı verelim . . . onların sünnet olduğu gibi biz de sünnet olalım" çağrılarına kulak vermedi­ler ve onları İbrani inancına almayı reddetti­ler (Tekvin, 34: 16,21-22).

îbrâniler Paddan-Aram'da, Harran'da, Sik-hem'de, Edom'da, Bethel'de ve Hebron'da tekrar tekrar kaçmak zorunda kaldılar; çünkü İncil'i değiştiren yazarlardan birinin Ya-kub'un ağzından dediği gibi: "Memlekette

 oturan Kenânîler ve Perizzîler arasında beni iğrenç ederek derde soktunuz; ve ben sayıca azım, bana karşı toplanıp beni vuracaklar; evimle beraber ben helak olacağım." (Tek­vin, 34: 30).

İlâhî aşkınlığın yüksek nazarında kendilerini farklı görmeleriyle başlayan İbrani asabiyeti, sahip olduğu saf monoteizmin, dejenere ola­rak sonunda monolatri'ye [monolatry= baş­kalarına ait tanrıların varlığını kabulle birlik­te, yalnızca kendi ırkına has tanrı olduğu dü­şüncesi] dönüşmesine yol açtı. Bu da İbrani halkını ırkçı bir döneme soktu.

Ibrânilerin ve ataları Yahudilerin dinî uygula­malarının mahiyeti patriklik çağlarından beri aynı kaldı. Hem Allah'ın üstünlüğü ve evren­sel ahlâkla birlikte İbrahim'in görüşünü hem de ırkçılık ve ayrılıkçılığın her ikisini de bün­yesinde barındırdı. Her iki görüş de her za­man sabit durumdaydılar. Birisi diğerinin üzerinde çağlar boyunca baskın kaldı, fakat asla onu ortadan kaldıracak kadar başarılı olamadı. Tarih bize, zamanın çoğunda bu baskın gelenin ırkçılık olduğunu ve bunu ya­parken aynı zamanda da ilâhî üstünlüğü ters yönde etkilediğini söyler.

Patriklik dönemi: Tanrı kavramım farklı görmeleri sebebiyle (kendilerini eski çağlar­daki Yakın Doğu'nun bütün toplumundan ayırmalarının ters etkisi dışında) İbrânilerin dinî hayatı konusunda çok az şey bilinir. İlk olarak, bir Allah'a olan bağlılıkları, onlar O'na ait oldukları kadar O'nun da onlara ait olduğu düşüncesiyle O'nu "baba" olarak de­ğerlendirmelerine sebep olmuştur. Bu, aynı zamanda bir çok yerde değişik şekillerde bol bol delillendirilmiştir: "Babalarımızın Al­lah'ı", "Atalarımızın Allah'ı", "İbrahim'in Al­lah'ı", "Yakub'un Allah'ı" ve diğerleri; ve bir çok yerde de kendilerini "Allah'ın oğulları" olarak vasıflandırırlar. Böylece bu tek ve özel ilişki bir olan tanrıya beşerî vasıflar atfetme­ye dönüştürülmüştür. Bu benzetme -eğer bir benzetme olarak başladıysa- bir gerçek ola­rak değerlendirilmeye başlandı. Böyle bir anlayış diğerlerinin de başka tanrılara sahip ol­dukları yolunda akla baskı yapacak ve böyle­ce "bizim" tanrımızın başka birçok tanrının arasında olduğunu düşünmemize sebep ola­caktır. Muhakkak ki "bizim" tanrımız düş­manlarımıza karşı bizi koruyacak kadar güç­lüdür, fakat bu diğer tanrıların varlığını red­detmez. Zamanla, akıl diğer tanrıları hoş gör­meye, varlıklarını dikkate almaya ve meşrui­yetlerini kabul etmeye başlar. Bu gelişme Elohim kelimesinin Tevrat boyunca çoğul olarak kullanılmasının da sebebi olmalıdır. İncil âümleri Allah için Elohim kelimesinin kullanımının İbrani dinî geleneğinin bir sen­deleme işareti olduğunu ve İbrani düşünce­sinde bunun "Yehovist" tökezlemesiyle de birleşerek Tevrat'ı meydana getirdiğini kabul ederler. Ne MÖ. yedinci yüzyıldaki Deutero-nomik (ikili anlayış) reform, ne de Kutsal Ki-tab'ın ruhbanlar için hazırlanan yeni bir bas­kısı bu terimi ya da onunla özdeşleşmiş olan fikri yok edemedi. İncilde Elohim kelimesi­nin kullanımının tetragramaton (Yehova) kullanımına oranı 2222 'ye 398'dir. Gerçekte bir Yahudi İbrânice İncil'i okurken tetragra­maton ile karşılaşırsa bunu "Elohim" diye okur. Bu yeterli değilmiş gibi Tevrat şunu da söyler: "Benî Elohim", yani Allah'ın oğulları, "adamların güzel kızlarını gördüler ve seçtik­lerinden kendilerine karılar aldılar"; ve deva­mında, "Benî Elohim insan kızlarına yaklaştı­lar ve onlar da onlara çocuklar doğurdu." (Tekvin, 6: 2-4).

Hz. Musa dönemi: İbrânilerin Bereketli Hilâl'in (Mezopotamya) İç köşelerindeki yel­kovan yönünün tersi hareketleri sırasında ar­kalarında bıraktıkları kabile adamları yerliler­le kaynaşmak İçin çok istekliydiler. Bu çöl göçmenleri bütün bölgeye nüfuz ettiler ve yerleştiler. Bereketli Hilâl'in iç kenarlarında yaşayan bu insanlar, Arabistan çölüyle, içer­lerde yaşayanlara göre daha yakın ilişkiler kurdular. Çölün orijinal ideolojisinin saflığı­nı, ilerilere gitmeye cüret edenlerden daha iyi korudular ve çölde olanlardan çok daha farklı şartlarla yüzyüze geldiler. İşte, ayrılıkçılık Mısır'da yerleşmelerine imkân vermezken, İbrânilerin bu çöl kenarında kabul görmeleri ve kendilerine barınak bulmalarının sebebi budur.

İbrani asabiyeti -bir Mısırlı olarak büyüyen, bir Mısırlı ismi verilen ve bir Mısırh prenses tarafından yetiştirilen- Hz. Musa'yı, Mısırlı bir yöneticiyle başı derde giren bir İbrani'yi desteklemeye, yöneticiyi öldürmeye ve haya­tını kurtarmak için de kaçmaya zorladı (Çı­kış, 2). Medyen'e sığındı, kabile reisinin kı­zıyla evlendi ve Musa'nın Medyenlilerle kay­naşmasına imkân verecek kadar İbrani dinine yakın olması gereken Medyen dinini öğrendi. Gerçekten de Medyen dininin saflığı ve kat'iliği Musa'da temel birtakım sezgiler or­taya çıkarmış ve onda çöl dini için bir tutku uyandırmış olmalıdır. İbrânileri, Mısır'da gör­dükleri ezâ ve cefâdan uzaklaştırıp çöl dini­ne, menşelerine dönmeleri için teşvike başla­dı. "Allah'ın dağı Horeb"de duyduğu ses, ka­yınpederi Yetro ve Medyenülerin ruhunda uyandırdıkları dinî alâkanın üstüne yeni bir canlılık kattı (Çıkış, 3: 1-10). Bu da, İbrânilerin göçlerine izin vermesini Fira­vundan rica etmek üzere Mısır'a geri dönme­si için yeterliydi.

İbrânilerin Musa'nın liderliğinde ilk yerleri­ne, çöle geri dönüşleri sırasında başka bir dinî uygulama meydana çıktı. Bu uygulama Medyenliler başta olmak üzere çöldeki ev sa­hiplerinin yanısıra İbranileri de içine alan toplu bir uygulamaydı. Medyenlilerin reisi (Musa'nın kayınpederi) "Sina'dan gelen ve Seir'e üzerlerine doğan [ve] Paran dağından ileriye doğru parlayan Dağ'ın Tanrı'sı-na"(Tesniye, 33: 22) yakılmış kutsal bir yiye­cek sunuyordu (Çıkış, 18: 12). Grup, daha Önceden zikredilen Mısır'a gitmeyen diğer İbrâniler, bölgede dolaşan bedevi Habirler, güney Filistin ve kuzeybatı Arabistan'ın kabi­lelerinden oluşan "karışık bir çoğunluktu". Bu kabilelerden birçoğu bazı İncil pasajları­nın da şahitlik ettiği gibi (I Samuel, 27: 10. 30: 29; Hakimler, 1: 16), Filistin'e yerleşmelerinden sonra bile amfıktiyonîk öncesi kim liklerinİ korumuşlardı. Kenitler, Kenizzitler, Cerahmeütler (belki de İsmail'in yerleşmesi zamanında Hicaz'ı hâkimiyetlerine alan Cürhümî kabilesi insanları) patlamasını Al­lah'ın bir işareti olarak kabul ettikleri Horeb volkanik dağında bir araya geldiler (M. Noth, The History of israil, sh. 132). Burada Ye-hova'ya ibadet etmek ve hayatlarını onun emirlerine uygun bir hâle getirmek için bu kabileler arasında bir amfiktiyoni ya da "kut­sal ittifak" kuruldu. Çölde takdis olunmuş mabet gibi bir yer bulunmadığı için amfıkti-yoniyi meydana getiren âletlerle birlikte ka­nunu da içinde taşıyacak bir sandık yapıldı. "Sina Anlaşması", Dağın Tann'smca tasdik edilen ve yeni imzalanmış kanun tarafından da somut bir yön verilmiş olan bu çok sayıda­ki kabilenin Musa'nın liderliğinde bir araya gelmeyi kabul ettikleri bir anlaşmaydı. Bu "yeni" kanun aslında yeni değildi. Derebeyle-rin bölgedeki çeşitli güçlerle ifade ettiği an­laşmalara benzer bir formda beyan edilmişti ve Hammurabi kanunlarına benzer bir mahi­yet taşıyordu.

Hz. Davud Dönemi: M.Ö. onbirinci ve oni-kinci yüzyıllarda bu "karışık çokluğun" Filis­tin'e girmeleri ve yerleşmeleri daha sonraki İncil yazarlarının hikâyelerinde sunmayı seç­tikleri gibi İbrânilerin komşularına duydukla­rı kin sebebiyle ortaya çıkan kanlı bir fetih değildi. Muhakkak birtakım karışıklıklar ve savaşlar meydana gelmiş olmakla birlikte, aynen çoban Dumuzi misâlîndeki gibi çoğun­luk gelmiş, yerlilerle evlenmiş ve kaynaşmış­tır. Bu Filistin'e girişin Amalekite'ın güneyi boyunca değil de daha uzun yoldan kaynaş­manın mümkün olabildiği ve büyük ihtimalle amfiktiyoni kuvvetlerinin bu kaynaşma ile güçlendiği Edom ve Moab üzerinden olması­nın sebebidir. Bu dönemin daha önemli bir özelliği de Filistin'deki göçmenlerin kültürel açıdan etkilenmeleri ve buna bir tepki olarak aşın İbrani asabiyetinin ortaya çıkışıydı.

Filistin Hititler, Perİzzitler, Jebusitler, Moabitler, Edomitler, Filistinliler, Fenikeliler, Süryâniler ve KenâniJerle doluydu. Genel din ve kültür, Kenan dini ve kültürüydü. Bu dine ait olmayanlar amfiktiyoni kabileleri bölgeye girdiklerinde hemen asimile oldular. Dinî se­viyede her insanın Allah'a ulaşan açık ve ser­best yolda kendisini yönettiği "rahipler kav­mi" dinî hayatı rahipler tarafından yönetilen bir millet hâline geldi (Çıkış, 19: 6). Buna paralel olarak, çölün herhangi bir yerinde ibadet etmekten köyde veya şehirde sabit bir yapıda ya da tahsis ve takdis olunmuş bir yerde iba­det etmeye doğru aşamalı bîr değişiklik oldu, Aynı zamanda Kenânîlerin ayrıntılı kutsal sistemleri de değişti. Çölün "arzu ettiğin gibi ibadet et" tutumu da aynı şekilde yerini yer­leşik çiftçilerin ihtiyaçlarına karşılık olarak gelen, mevsim ritmine dayandırılmış bir Kenan dinî takvimine bıraktı.

Kültürel seviyede ise İbrâniler yavaşça Kenan dilini yani İbrânice'yi öğreniyorlardı. Onlar buraya kabilenin ilk döneminden kalan ve kuzeybatı Arabistan ve güney Trans-Ür-dün kabileleriyle birlikte olduklarını çağrıştı­ran bir başka Ârâmî lehçesiyle gelmiş olma­lıydılar. Çöl göçebeliğinden yerleşik çiftçili­ğe geçerken giyimleri, yemeleri, evlenmeleri ve diğer hayat tarzları Kenânlılarla uyum sağlıyordu. Kabile birliği ve başkanları ya da "hâkimleri" tarafından oluşturulan yönetim krallığa (Samuel, Saul) ve hanedanlık yöneti­mine (Davud) yol açtı. Davud'un oğlu Kral Süleyman, tapmağının planlanmasında ve İn­şasında Kenânîlerin yardımını kullandı (Kral­lar, 7: 13). Sur'dan Hıram ve onun insanları tahtaların ve inşaat malzemelerinin sağlan­masının yanısıra özel iş alanlarının da birçoğunda görev aldılar, Ek olarak Süleyman, "Firavun'un kızı ile beraber Moabîler, Ammonîler, Edomîler, Saydalılar ve Hittîler-den birçok yabancı kadınla" (Kırallar, 11:1) evlendi. Bu kadınlar ve temsil ettikleri dinî ve kültürel etkiler Süleyman'ın kalbini "diğer tanrıların ardına" düşürmeyi başardı. Süley­man'ın hükümdarlığı öyle Kenanîleşmişti ki "Saydalılarm tanrıçası Astartin'in ve Ammonîlerin kötülük sebebi Milkon'un ardına düş­tü." (Kırallar, 11:4-5). Süleyman'ın hanım­ları onun otoritesi üzerinde hiçbir etkiye sa­hip olamadılar, ama Süleyman, çevreyi "Ke-moş için . . . Molek için yüksek yerler"yapa-rak buraları, "buhur yakan ve kurbanlar ke­sen hanımlarının" tanrıları için heykeller ve sunaklarla doldurdu (Kırallar, 11:7-8). Ger­çekte de İbranî ve Kenânî hayat tarzları ara­sındaki fark saflığını kaybetti ve hemen he­men yok oldu (Noth, History of Israel, sh. 218). Bu durum tutucu unsurları daha da faz­la taasuba itti; krallık Yahuda ve İsrail diye ikiye ayrıldı. İsrail'in asimilasyona olan mey­li, mensuplarının Bereketli Hilâl toplumu içinde iz bırakmaksızın yok olmasına sebep oldu. Hanedanlık ve yerel tartışmalarla parça­lanmış kraliyet idaresi de M.Ö. 722'de Asur-lular tarafından yıkıldı. Yahuda'nın daha güç­lü olan etnosentrizmi Babİl tarafından tama­men yıpratıldığı döneme kadar ömrünü uzat­masını sağladı, ama M.Ö. 587'de liderleri sürgüne gönderildi.

Sürgün Dönemi: Babü'de kültür etkileşimi sürgünlerin çoğunlukla ırkçı ve tutucu olma­ları gerçeğine rağmen devam etti. O zamana kadar Babil'e doğudan yeni dinî tesirler gel­mişti. Bunların içinde en ilgi çekici olanı -be­raberinde melek ve şeytan fikri, Cennet-Ce-hennem ve hesap günü ile- ahiret inancı ve mesihîlik düşüncesiydi. Mezopotamyahlar bu uzun çabalarından artık bıkkın hâle gel­mişler ve üçbin yıl Öncesinde kendi medeni­yetlerini ortaya çıkaran değerlerinden kuşku duymaya başlamışlardı. Sonuçta, belirlenmiş saat (kıyamet) geldiğinde tüm insanları yeni­den diriltecek, dünyayı bozulmamış bir safiyete ve iyiliğe geri döndürecek, insanları maden eriyiğinin içine daldırarak günahların­dan arıttıktan sonra "Cenne'"e sokacak kurta­rıcının ya da Saoshyant'm sözüne yenik düş­tüler. Açıkçası yeni dinî görüşleri ümitsizlik ve mazlumluk doluydu. Bu en çok dünyadaki krallıklarım Tann'nın krallığının bir kopyası yapamayanların, sosyal düzenin kendisini kontrol edebildiğine ve kendi dengesini koruyabildiğine İnanmayanların hoşuna giden bir inançtı. Böylece sürgünlerin çoğu Mezopo­tamya'da nesillerini yetiştirdiler ve Yahu-da'ya dönmek için bütün yalvarışları reddetti­ler.

Çok azı Yahuda'ya dönüş için etnosentrik umutlarını desteklemek ve düşmanlarına kar­şı bir savunma sağlayabilmek için yeni dinî görüşe -mesiyanizme- katıldılar. Bunu ger­çekleştirenlerin lideri, Babil'in düşmanı İran'ın yükselişini yeniden sağlayarak, zafer­lerle Kudüs'e dönmeleri için bir mesih gibi sürgünlere liderlik eden ve Davud Krallı-ğı'nin zaferlerini yeniden yaşatan İşaya idi (İşaya, 40). Babil'de sürgünde bulunan Yahu­diler eski Mezopotamya'nın arzusu olan ev­rensel bir toplum ve bir dünya devleti kavra­mını yeniden öğrendiler. Babil'in bu ideali gerçekleştirebilmek için yaptığı teşebbüslere şahit oldular ve İranlıların da aynı yoldaki fa­aliyetlerini duydular. Kuruş, eyaletleri birbiri ardınca imparatorluğuna kattıkça dünya dev­letinin ortaya çıkışı safha safha gözlerinin önünde gerçekleşti. Bu durum Yahudileri, kendilerini esir eden Babilliler ve kendilerini kurtaran İranlılarla rekabet etmek üzere hare­kete geçirdi ve İşaya'nın zihninde yeniden kurulmuş Yahuda krallığının dünya devleti­nin merkezi olduğu fikirleri canlanmaya baş­ladı. Orası kanunun merkezi olacaktı ve ora­dan "kanun ileriye gidecek . . . dünyafyı] yar­gı [lamak için] . . . küçük adalar[ı] ... ve Mu­sevi olmayanlar[ı da]" (İşaya, 2: 3; 42: 1- 4). Aynı şekilde "millî din"in tanrısm kudreti ve hükümranlığı diğer tanrılara iktidarsızlıkları­nı göstermek, hatta onların hayatta olmadık­larını bildirmek için meydan okumaya başla­dı (İşaya, 40, 41, 45). Fakat ulaşılmak istenen gaye eskisi kadar etnosentrik kaldı, hatta da­ha da ilerledi. İbrânilerin yükselmesi ve güç­lerini yeniden kazanmaları için herşeyinüze-rinde, herşeye gücü yeten bu Tanrı (Yeho-va)'nın dünyanın milletlerini ezmesi ve onla­ra boyun eğdirmesi gerekiyordu (îşaya, 40: 15; 49: 25-26). Yehova şöyle diyordu: "İşte, milletlere (Musevi olmayanlara) elimi kaldıracağım ve kavmlara bayrağımı yükseltece­ğim; ve senin oğullarını kucaklarında getire­cekler, ve senin kızlarını sırtlarında taşıya­caklar. Ve krallar'sana lala ve kraliçeleri sana dadı olacaklar; yere kapanıp seni selâmla­yacaklar ve ayaklarının tozunu yalayacaklar." (İşaya, 49: 22-23). Böylece bu fantastik söze ulaşabilmek için düşmanlarına karşı kızgın­lıkları etnosentrik abartmalarıyla birleşti ve sürüp gitti.   .

Sürgün Sonrası Dönem: Yahuda krallığının tekrar kurulması için düzenlenen plan işleme­di. Çok az insan İşaya'nın isteğini cevaplan­dırdı, çoğu Babil'de kalmayı tercih etti. Diğer teşebbüslerin de sonuçsuz kalması, inananla­rı, bu hedefin gerçekleşmesinin zaman içeri­sinde imkânsız olduğuna ikna etti. Zamanla Davud krallığı idealize edildi, manevî bir or­tama geçirildi ve zamanın ötesine itildi. Ba-bil'de öğrenilen ahiret inancı, Davud krallı-ğıyla birleştirilerek cihanşümul bir mesiyanik ümidi oluşturuldu. Esas malzemesi siyasî ve ırkî bütün unsurlardan temizlenmiş olan bu ümit, kendisinden Hıristiyanlığın filizlendiği bir tohum oldu. Krallığın ruhanîleştirilmesi yolunda gösterilen çabanın içe dönük bir hâle getirilmesi trajik gerçek için güçlü bir ilaçtı.

Irkî gayret güdenler tarafından ele alınan bir diğer alternatif, Perslerin yerini alan hüküm­darlara karşı başlatılan siyasî ve askerî müca­deleydi. Yunan ve Roma hakimiyeti altındaki Yahudalı taraftarların birbirini takip eden ayaklanmaları başarısızlığı körükledi. Sİyonu imha etmek ve siyasî, kavmî bir krallık ola­rak hâlâ ona inanan kişileri dağıtmak için yı­kıcı tedbirler alındı. Temple ve Kudüs sonun­da tamamen tahrip edilince Yahuda rahipleri Temple (tapmak) ibadetinin sona erdiğini du­yurdular. Böylece Yahudi ibadeti yalnızca Tevrat'ı okumak, Sebt'i (Cumartesi gününü) değerlendirmek, oruç tutmak ve yeri geldi­ğinde kişisel kurallara uymak hâline indir­gendi.

Arabistan Yarımadası'nda Musevilik: Ra­hiplerin çöllerde dolaşmaları kadar Filistin'de diğer tbrânilerden, dışarıda ise İbrani olma­yanlardan gördükleri zulümler, Yahuda'nın ve İsrail'in yok edilmesi birçok İbrani'yi ku­zeybatı Arabistan'da yerleşmeye zorladı. Madenî işleme ve ticaretle uğraşmaları onlara burada bir yer ve hayat tarzı kazandırdı. Hiç­bir zaman kendi başına buyruk kabileler ol­madılar. Her zaman bölgedeki bir ya da bir­den fazla güçlü Arap kabilesinin himayesi al­tında yaşadılar. İşte bu durumdayken, Al­lah'ın Son Peygamberi ve Elçisi Hz. Muham-med @ onlara ulaştı.

Bir kısmı Yemen'e gitti. Orada kralı dininden döndürdüler ve devletin kontrolünü ele geçir­diler. Daha önce 570 yıllarında Ebrehe ko­mutasındaki Bizans askerî birlikleriyle bera­ber gelen Habeş misyonerlerince Hıristiyan yapılan kişilere karşı korkunç bir zulme baş­ladılar. Bu hareket Hıristiyanlar ve putperest Araplar gibi gelecekteki müslümanlar tarafın­dan da lanetlendi (Bürûc suresi, âyet: 1-10). Arabistan Yahudileri Arapların saygısını hiç bir zaman kazanamadılar. Bu, kısmî olarak, cesaretlerine itibar etmemekten daha çok, bu hayatı baki görmeye dayalı ahlâk sistemleri­ne; ve kısmî olarak sık sık gizledikleri, baş­kalarına öğretmedikleri, ve kendi usulleriyle kutsallığım tahrif ettikleri Tevrat'a olan ilgi­lerine bağlıydı (Bakara sûresi [2]: 101, 187; Mâide sûresi [5]: 71; Cum'a sûresi [62]: 5).

İbrânilerin eski çağlarda hiçbir medeniyet üretmedikleri hemen hemen açıktır. Daha çok, birleştirilmiş Arabistan ve Bereketli Hi-lal'den oluşan Sâmî bütününün bir parçasıy-dılar. Kabileliğin ilk çağında göçmen kabile­ler olarak, Amurrularm kültürüne sahiptiler ve bu kültürü taşıdılar. Mısır'dan çıkışların­dan sonra, kuzeybatı Arabistan, Sina ve Ür­dün kabilelerinin amfiktyonisi tarafından tek­rar Sâmî kültür değişimine uğratıldılar. Son­ra, Filistin'de neredeyse tamamen Kenânlı ol­dular. Babil'de, bu kez kendilerine olan İnançlarını ve eski çağlardaki geleneklerini kaybederek Zerdüşt olmuş Mezopotamya in­sanları tarafından başka bir kültür değişimine daha uğratıldılar. Daha sonra, Helenleştirildi-ler. Bu uzun hikâyenin hiçbir yerinde, din ve dinî kültürün tümden önemli bölümleri hâriç, ortaya koydukları bir şeyle karşılaşılmamak­tadır. Bununla birlikte, sahibi oldukları iyiyi, yani, İbrahim'in üstün tek tanrı inancını yaya­cak kapasitede değillerdi. Bunu yapmak yeri­ne, en güçlü etnosentrizmi tasarladılar, yazdı­lar ve yaşadılar.

Bir kez kendilerini hukuku kayda geçirmeye adadıkları için, bütün dönemlerin en büyük hukuka riayet geleneğini ürettiler. Bununla birlikte, hukukî düşüncede, sistematik bir muhakeme metodu veya İnsanlığın yararı için dikkatle yapılmış evrensel bir ahlâkî sistem ya da teori üretmediler. Yahudi-Hıristiyan geleneğinin İslâm'a katkısı konusuyla ise aşa­ğıda ilgilenme fırsatı bulacağız.

 

Hıristiyanlık

 

Hz. İsa'nın ortaya çıkışından önceki devirler­de Yahudi dininin durumunun, onu ıslâh ede­cek bir peygamberi davet ettiği çok açıktı. Zaman, Yahudi düşüncesinde etnosentrik hâkimiyetini yıkacak, diğer insanlarla eşit ol­duklarını öğretecek, dinlerinden antromorfiz-mi temizleyecek, ilâhî üstünlüğü, imanın özündeki esas yerine yeniden yerleştirecek, edebî Özelliğini koruyan, fakat ruhunu kaybe­den hukukun uranlığından Yahudileri kurta­racak olgunluğa erişmişti. Eğer eski çağlarda­ki dünyanın ahlâkî çöküşü engellenmeli ve insanlık dinî saadete tekrar kavuşturulmalı idiyse, ilâhî bir idare Yahudilikteki içe dönüş ve ruhanîlik eğilimini kesinlikle tam bir ge­lişmeye çevirmeliydi.

Bu büyük vazifeyi yerine getirmek için Allah Meryem'in oğlu İsa'yı gönderdi. Bu mesele­lerin ortasında doğan ve büyüyen İsa, hayatı­nın son üç yılını yeni inancı Öğretmeye ve bizzat yaşayarak göstermeye adadı. Daveti, Yahudiler ve Yahudi olmayan çağdaşlarının durumları tarafından şekillendirilmişti. Ya­hudiler, ikiyüzlülükleri ve kısıtlı kanunları İle, Yahudi olmayanlar ise maddeci ve ahlâkı dışlamaları ile onu bu konuda zorlamışlardı. Böylece, her ikisine de karşı iki uçlu hamlesi ortaya çıktı.

Mahiyeti: Matta, Markos ve Luka İndilerin­den anlaşılabildiği ve o çağın ve bölgenin dinî ihtiyaçlarıyla karşıl aştırıl abildiği kada­rıyla, İsa'nın anlattığı ve Öğrettiği gibi dinin Özü olan kurtuluş, her şeye kadir ve şefkat dolu olan Allah'a inanmakla başlar. İhlâs, kendinden feragat etme ve yardımseverlik yoluyla O'nun emirlerine uymakla devam eder. İsa'nın öğrettiği bu dinin kabul görmesi, Roma maddeciliğine ve ahlâkdışilığına oldu­ğu kadar, Yahudi hukukuna, ikiyüzlülüğüne ve ırkçılığına da bir çareydi. Derûnî kişisel değerler hukukun merkezinin tekrar kişiyi şe­killendirme rolüne geri dönmesini sağladı. Lİteralizmin kaybettiği ruhu tekrar yakaladı ve ikiyüzlülüğe, çok İyi bildiği şeye yani vic­dana değinerek meydan okudu. Buna ilave olarak, bu kabul, Allah indinde bütün insan­ların eşit olduğu bir seviyede takva ve kullu­ğun temel dinî değerler olduğunu belirledi. Bunların ölçü olduğu yerde, sadece Allah hâkim olduğundan, hjç kimse diğerinden farklı değildir. Hiçbir etnik yapı ya da özellik insanın gerçek kıymetinin belirlenmesinde bir etkiye sahip değildir. Hz. İsa'nın dinî çağ­rısı, Yunan ve Romalı öğretmenlerini taklit ederek dünyevîliği ve ahlâkdışıhğmı İzleyen Yahudiler ile bütün klasik eski devir insanla­rım eşit olarak hedefliyordu. Hz. İsa'nın re­formu ilâhî olarak yönlendirilmekteydi. Dö­nemindeki İnsanlığın şiddetli ihtiyacım ger­çek bir şekilde cevapladı.

Tezahür: Hz. İsa'nın ıslahatçı vaizliğine Ya­hudilerin cevaplan tatsız oldu. Çağnsı etno­sentrik liderlik tarafından onlarla taban taba­na zıt olarak anlaşıldı. Onu Yahudi halk üze­rindeki kontrollerini zayıflatmaya çalışan biri olarak gördüler. Dertlerine karşılık onu sami­mi bulduklarından; o daha çok yurdundan uzaklaşmış kişiler, köleler ve yoksullar ara­sında büyük bir ilgiyle karşılandı. Bu çağrı, dikkatlerini hiçbirşeye sahip olmadıkları dış dünyadan, birçok şeye sahip olabilecekleri iç dünyaya doğru taşıdığı için kendilerine olan güvenlerini yeniledi. Daha hassas olarak, İsa'nın çağrısı dinî olması gerektiği gibi -Al­lah'a olan kişisel inanç ve O'nun buyruklarını dünyada yerine getirmek şeklinde- tekrar kurdu. Bu faktörler, bütün Yahudilerin sür­günden beri içine düştükleri ümitsiz durum­dan, Süleyman'ın ölümünden beri gayesiz içinde sürüklendikleri Untergang'dan kendi­lerini kurtarması için bekledikleri bir liderin -İsa'nın- başkanlığı altında Yahudiliği reforme etmek için bir araya geldiler. Ama, aşırılar ve tutucular çoğunluktaydı; yapılacak ıslâhatın nüfuzlarını tehdit edeceğini bildiklerinden di­rendiler. İsa'nın günahkâr ve isyankâr oldu­ğunu iddia ederek, Romalıları ondan kurtul­maları için ikna ettiler.

Yeni inanca bağlananlara zulmeden Romalı­ların hizmetindeki Romahlaşmış bir Yahudi olan Pavlus, Hıristiyan oldu. Daha önce Hı­ristiyan olan ve inançlarını yönetimden saklı tatbik eden bir çok köle, haklarını aramaya başlayan Pavlus'la birlikte Roma İmparator-luğu'nu, dinini ve ideolojisini tam tersine çe­virmek için büyük bir potansiyel haline geldi. Fakat ilk olarak, İsa'nın mesajı, imparatorluk çevresindeki ve Akdeniz kıyılarının ötesinde­ki milyonlara ulaşacak şekilde Helen dilleri­ne çevrilmeliydi. Bu, Eski Ahit için daha ön­ceden İskenderiyeli Philo tarafından ve Yu-hanna İncili'nde yapılmıştı. Geçerli ideoloji gnostisizm (ruhanî sırları bilmek iddiasında olan mezhep), hâkim kültür Helenizm'di. Her İkisi de Yunanlılar tarafından kurulan ilk yapı içinde Roma İmparatorluğunun vilayetlerine yayılmıştı. Metodoloji, kutsal metin olarak saygı duyulan kitabın eisegesis'i ya da kina­yeli sembollerle yorumunun yapılmasıydı. Bu, son Yunan düşünürleri tarafından zaten Yunan putperest dinlerinden bir anlam çıka­rılmaya çalışılırken daha önce yapılmıştı. Böylece İsa'nın dininin dönüşümü başladı {Conîra Julianum, X, Henry Bettenson, Documents ofthe Christian Church, sh. 29).

Görevin merkezi, reformun hedefi olan Filis­tin'den ve Yahudilerden, kölelerin ve yurtla­rından sökülmüş insan yığınlarının yaşadığı Roma İmparatorluğunun yerleşim merkezle­rine kaydı. Dil de, Ârâmice'den Yunanca'ya dönüştü ve onunla birlikte dilde birikmiş olan düşünce temelleri de değişti. Reformun içe dönük oluşunun önemi korundu. Fakat Al­lah'a ibadet etmeyi gerektiren ilk şart olmak yerine artık fiilen kurtuluşun sembolü oldu. İnancın muhtevası da aynı şekilde genişletil­di. AUah bunun merkezi olarak kaldı. Fakat, bununla birlikte O'na İsa'nın vücut bulması, insanların günahı ve kefareti için İsa'nın ölü­mü, yeniden dirilmesi ve düşmanlarına karşı zafer kazanması ve kutsal teslisin üçüncü ki­şisi olarak Kutsal Ruh'a sahip olması inançla­rı da eklendi. Allah tarafından emredilen işle­ri yapma mükellefiyeti böyle sonuçlan olma­sa bile yeterli olduğu söylenen inancın sonuç­ları olarak yerinde kaldı. Bu "işlere" değerler olarak iftira edilmesi, dinî ayinlerin ve onları yönetmek için bir de rahiplik müessesesinin ortaya çıkması ile deyam etti. Düşman oldu­ğu için devlet, Şeytan işi olarak lanetlendi. Hıristiyanların ona hiçbir sadakat borcu yok­tu, fakat vergilerinin ve otoritesinin yükü al­tında İsa'nın ikinci kez gelmesini, bu acıyı so­na erdirmesini ve düşmanları altetmesini bek­liyorlardı.

Hıristiyanlığın bu dönüşümü John ve Pavlus tarafından gerçekleştirildi. Fakat tek sebep bu değildi. Merkezî otoritenin yokluğunda Hıris­tiyan misyonerlerinin dağıttığı ya da gönder­diği risalelerin dinî öğütlerini temel alarak kasabalarda birbiri ardınca kiliseler kuruldu. Her kilise, inancının tabiatı ve doktrini de dahil olmak üzere bütün konularda yalnız kendi unsurlanna bağlı ve müstakildi. Böyle­ce her biri kendi ruhuna ve belirleyicilerine bağlı olarak gelişen birçok "Hıristiyanlık" çe­şidi ortaya çıktı. Hepsi misyoner ruhlu oldu­ğu için -oysa İsa'nın kendisi Yahudi partiku-larizmini reddetti- kiliselerin çoğalması ve birbirleriyle Hıristiyanlığın ne olup ne olma­dığı konusunda tartışmalara girerek karışık­lıklara sebep olmaları kaçınılmazdı.

Böylece bütün Doğu Akdeniz'e yayılmış bu kiliseler tarafından savunulan üç ana düşünce akımı ortaya çıktı. Ne yazık ki, bu kabul edil­miş düşüncelere yapılan itirazlar, afaroz, zu­lüm ve bazen açık katliâmlarla, bize, bu kili­selerin ve liderlerinin -düşmanlarının hafıza-larındaki izler hariç- hiçbir izini bırakmadı. Roma kilisesi, İsa'nın bütün kiliseleri üzerin­de bir mevki elde etmek için mücadele ver­mekteydi. En sonunda bu mevkiyİ ele geçir­diğinde, diğer bütün kiliseleri doktrinine ve geleneklerine adapte olmaya zorlayarak yok etti. Kiliseler arasında insan fıtratı, günah ve sevap; kilise, yönetim ve dinî ayinler; veya Roma kilisesinin otoritesi hakkında birçok çekişme devam etmekteydi. Fakat en Önemli tartışma İsa'nın tabiatı üzerindeydi. Bunlar, sonuçları Hıristiyan düşüncesini ve pratiğini her açıdan etkilediği için en belirleyici olan­lardı.

İlk ve en eski çekişme İsa'nın Sâmî geçmişin­den kaynaklandı. Bağlıları İsa'ya, Yahudileri o kötü hallerinden kurtarmak için gönderil­miş bir İsa ya da Mesih olarak inandılar. Fa­kat o insandı. Görevini gerçek dini öğretmek ve güzel bir örnek ortaya koymak suretiyle gerçekleştirmeliydi. Görevi, önceki peygam­berler gibi, yerine getirildiğinde dertlere ve acılara bir şifa olan ilâhî mesajı nakletmekti. İlk yüzyılda bu, İsa'yı duyan veya ona inanan ve ilk Hıristiyan Filistin kiliselerini kuran Yahudilerin tamamı ya da çoğunun görüşü olmalıydı. Bu aynı zamanda İsa'nın gerçekten insan olduğunu öğreten Cerinthus'un da (100) görüşüydü. Mesajı getirdikten sonra, İsa onu yaydı ve diğer insanlar gibi öldü (Irenaeus, Contra Heresies, I).

Hıristiyanlığın bu ilk görüşü, diğerleri kadar Yahudiler arasında da yeni taraftarlar kazan­dığı Roma imparatorluğu boyunca Yahudiler­le birlikte ilerlemiş olmalıydı. Bunlardan ba­zıları kendilerini Ebionitler olarak adlandırdılar ve bütün güçlerini kendilerini temizleme­ye ve ibadete adayarak, hayat tarzı olarak fa­kirliği seçtiler. İsa'yı Allah'tan aldığı mesajla bir insan ve bir peygamber olarak dikkate alarak İsa'nın derûnilik dersini en iyi şekilde Öğrendiler. Bunlar Hıristiyanlıktaki manastır hayatının ve din uğruna dünyayı feda eden hayat biçiminin ilk örnekleri olarak değerlen­dirilebilirler (A. Harnack, History of Dogma, c. I, sh. 289). Roma'da ikinci yüzyıl ortala­rında Roma piskoposu Pius'un erkek kardeşi Hermas, bu görüşü klasik hâle getiren "Ço­ban" başlıklı bir makale yazdı (The Shepherd of Hermas, Ante-Nicene Fathers, c. II). Bu görüşün diğer sembolü de Samosata'lı Pav-Ius'du. (3. yüzyıl) Bağlıları Pavlusisyenler, İmparatoriçe Teodora'nın ordularını Ermenis­tan'a onları yok etmeye yolladığı dokuzuncu yüzyıla kadar varlıklarını sürdürdüler.

Hıristiyanlığın ikinci görüşü İskenderiye'de doğmuştur. Bu görüş Yahudilerin insanı içe döndüren mesiyanizmi ve gnostisizm arasın­da özel bir sentezin çıkışıdır. Yaradılışın, tü­mü ruh olan ezelî ve ebedî Mutlak olan Bir'den, maddeye bağımlı rölatif çokluğa doğru inen bir değişim olduğu varsayılarak, gnostisizm kurtuluşu ruhun hapishanesinden hürriyetine kavuşması ve ilk kaynağına geri dönüşü olarak görmüştür. Madde, ruhtan uzaklığı ve karşıtlığı nedeniyle kötü kabul edildiğinden, dünyayı ve hayatı inkâr eden gnostisizm, Yahudi umutsuzluğu ve ölümden sonraki hayat inancıyla aynı hâle geldi. Ruh­taki bu tür ilerlemeler yalnızca ölümle ger­çekleşirdi. Hayatta ise buna, insan ruhunun her türlü maddî bağdan ve diğer yaratıklardan kendini uzaklaştırıp, münzevî bir yaşantı içinde murakebe ve tefekkürle, Mutlak olanın varlığıyla aydınlandığı marifetle ulaşılmalı­dır. İşte bu; kurtulmayı gerçekleştiren işlem, yani tefekkürdü.

Mutlak olan, kendi başına tamamen ruh oldu­ğu için sadece düşünebilirdi. Ayrıca, başlan­gıçta var olan yalnız kendisi olduğundan dü­şündüğü yine yalnız kendisiydi, O düşündükçe başka bir logos ya da akıl ondan hâsıl oldu ve bundan da üçüncüsü meydana çıktı. So­nuçta toplam dokuz logoi oluştu. Bunların içinde akıllar ya da semavî ışıkların (Ennead) her biri diğerinden yayıldı ve kâinatı yaratan aktif akim meydana çıkmasını mümkün kıldı. O halde düşünce kozmik bir aktivitedir. O, yaratılışı meydana getiren süreç ve bu sürecin korunmasıyla eş anlamdadır. Sürecin korun­ması ise nesnelerin asıllarına dönebilmeleriy-le aşağı doğru süreç gerçekleşir. Nesnenin as­lına dönmesi insanlar tarafından gerçekleşti­rilebilmesi kurtuluş demektir. Allah'ın, yani Mutlak olanın yaptıkları böylece şu şekilde tarif edilebilir: Mutlak'la özleri bir olduğu için Allah kadar ilâhî olan logos ya da Al­lah'ın sözü, bu aşağı doğru hareketin yaratıcı ilkesidir. Yukarıya doğru hareket, yani insan düşüncesi de bunu karşıladığı için o, aynı za­manda koruyucu ilkedir. Neoplatinizmin bu karmaşık dili, gizemli dinlerin mensupların­dan ödünç alınarak revaçtaki Yunan terimle­rine çevrilmiş ve Hırİstiyanlaştırılmıştır. İsa, kendisi için dünya yaratılan, Allah'ın kelimesi idi. Ortaya çıkması ve verdiği dersler kur­tuluşun yolunu gösterdi. Maddenin varlığı yüzünden Allah'ın bilgisini kaybeden insanı yine Allah'ın sözünün bilgisi olmadan ne baş­ka bir kurtuluş yolu mevcuttu ne de böyle bir yol varolabilirdi. Bu Hıristiyanlığı şevkle sa­vunan bir kişi hatta İsa'nın logos'a, akla ve mantığa eşit olduğunu söyleyebilirdi. Öyle ki, aklını çalıştıran herkes Hıristiyandır ve kurtulur. Sokrates de işte bu tür zekânın, yani Hıristiyan kurtuluşunun bir örneğidir (Justun Martyr, Appology, I).

Neoplatonizmin [Neo-Platonism: Üçüncü yüzyılda Eflatunun fikirleriyle doğunun mis­tik düşünüşlerinin kaynaşmasından meydana gelmiş felsefe sistemi] ortaya çıkardığı Hıris­tiyan kiliseleri pek çoktu. Bununla birlikte, Roma kilisesinin büyüyen gücü eninde so­nunda onların hepsinin doktrinlerine karşı çı­kacak, afaroz edecek ve yerine geçecekti. Varlıkları boyunca, bu kiliselerin yüksek zihnî kabiliyetleri, gizemli dinlerin avami fi-

kirleriyle birleştirmelerine kesinlikle izin ve­rilmedi. Dosetizmin mensupları olarak onlar, Mutlak ya dâ Allah olan "Baba"nın ilâhî İsa'sının acı çekemeyeceğine ve asla öleme-yeceğine inandılar. Sonuçta, tarihteki İsa yal­nızca bir fantaziydi. İlâhî ve kurtarıcı mesajı örtmek için uydurulmuş bir görüntüydü. Ce-rintus, Saturninus (120) ve Basilides (130), cennete "geri dönen" İsa'nın yerine bir başka­sının .çarmıha gerildiğini anlatırlar. Marcion (160), Eski Ahit'in bozulduğu iddiasıyla aynı görüşü takip eder, çünkü Eski Ahit'in tanrısı "günahkârlığın bir işçisi, savaşlardan mem­nun olan, yargıda kararsız ve kendisiyle çeli­şen" bir tanrıdır (Bettenson, Documents, sh. 53). Monarşizm unvanını lâyık gördükleri Allah'ın mutlak birliğini hepsi etkili ifadeler­le tasdik ettiler. Muarızlanyla birleştikleri en uzak nokta, teslisin Mutlak olanın üç tezahü­ründen başka bir şey olmadığını söyleyen ka­buldü, "Baba, Oğul, Ruhu'l-Kudüs aynı ve bir varlıklardır, üç isim tek özde toplanır . . . Güneş gibi: O tek özdür, fakat üç tezahürü vardır, ışık, ısı, ve kendi küresi." (a.g.e.,s h. 54) Teslisin bu açıklaması, 3. yüzyıl başları­nın teologu Sabellius tarafından savunuldu ve onun adıyla isimlendirildi (a.g.e.). Hiçbiri İsa'nın tanrı olduğundan kuşkulanmadı, hiç biri de İsa ile tarihteki, dünyalı, insan İsa'yı anlamadı. İsa Allah'ın kelimesi (logos'u ya da meramı) idi. Sonuçta şu sonuca vardılar: "Al­lah her zaman vardır; Oğul da her zaman var­dır; Oğul, Allah'ın kendisinden var olur . . . [Oğul] doğurulmamıştır . .. babası yoktur . . . [hatta] düşünceyle de doğurulmamıştır . . . Allah Oğul'dan önce." (Bettenson, Docu­ments, sh. 55). Arius kendi adını taşıyan bir mukayese ile -iddiasını daha da ileri götürdü. Ona göre İsa'nın bir babası olması fikri kendi içinde çelişkiliydi, çünkü baba, çocuktan oluşça ve zamanca daha önce olmalıydı (Bet­tenson, Documents, sh. 56).

Arianİzm, gnostisizmin bir türü olarak Hıris­tiyan âlemine yüzyıllar boyunca neredeyse mütehakkim oldu. Fakat, Bizans kraliyetin­den kişilerle Roma Kilisesinin üyeleri gibi bazı üst seviyede ilgilerin birbirleriyle çakış­ması, zamanla Roma'nın İsa'nın insan olduğu kadar aynı zamanda Tanrı olduğu, başkaları­nın günahına kefaret olarak acı içinde öldüğü ve bundan üç gün sonra zaferle ortaya çıktığı iddialarına "hayır" diyen kiliselerin yok edil­mesine sebep oldu.

Roma Kilise'sinin bu görüşü, diğer iki görü­şün yerini alan üçüncüsüydü. Bu görüş dokt­rinleri için gerekli otoriteyi Yuhanna İncilin­de ve Pavlus'un hikâyelerinde, daha açıkla­malı hâlini ise havarilerden İgnatius (107) ve Athanasıus (373)'un yazılarında buldu.(50) İrlanda'lı bir keşiş olan Pelagius (400) ve öğ­rencisi Ceİestius'Ia tartışarak ona son şeklini veren de Augustine'di . Pelagius ve Celestius insanın masumluğunu ve ilâhî lütuf olmadan iyiye ulaşabileceğini iddia ediyorlardı. Şu açıktı ki zorunlu günah olmadan -ve böylelik­le ilâhî bir müdahaleye de gerek kalmayaca­ğından- Hıristiyanlar İsa'nın ilâhîliğini ve gü­naha kefaret olması için ölmesini ileri süre­meyeceklerdi. İşte bu, Augustine'in biraz du­rakladıktan sonra Pavlus'un Hıristiyanlığım savunmasının ve Pelagius'a karşı Hıristiyan inancının tarihindeki en şiddetli atağı başlat­masının sebebiydi.

Bununla birlikte, Roma görüşünün zaferi hiç kolay olmadı. Yüzyıllar boyunca Bizans İm­paratorluk idaresi, Roma Kilisesİ'nin arkasın­da yer aldı ve görüşünü insanlara sürekli em­poze etti. İznik Konsülü (325) Pavlus inan­cıyla gnostik unsurları da birleştiren, insanla­rın kabul etmesinin çok güç olduğu bir itikat ortaya çıkardı. Daha sonra ise Konstantino-polis (İstanbul) Konsülünde 381 ve 451'de de Kadıköy'de "Yeni Roma" diye adlandırılan İstanbul Kilisesi tarafından Roma Kilisesİ'nin otoritesine meydan okundu. Kiliselerin Roma tipine çevrilmesi ise en azından dış görünüşte devam etmekteydi. Fakat, Semitik bir eğilime sahip olan Hıristiyanlar ne teslise, ne nesil­den nesile geçen günaha, ne İsa'nın buna ke­faret olarak acı çektiğine, ne ölerek kurtulun-duğuna ve ne de Roma Kilisesİ'nin tartışmasız otoritesine kendilerini inandırabiliyorlar-di. Roma Kilisesi'ne bağlılıklarını teyit eder­lerken kendi eski çağ inançlarıyla gizliden gizliye ilgilenmeye devam ettiler.

Arabistan'da Hıristiyanlık: Bereketli Hi-lâl'in batı yakasında ve Afrika'daki insanların çoğu zamanla Hıristiyan oldular. Çölün he­men kıyısında yaşayan kuzey kabileleri de onlara katıldılar. Mezopotamya'da İse Hıristi­yanlığa dönenlerin sayısı az olmakla beraber, göçler sebebiyle Hıristiyan sayısı yine de faz­laydı. Bizans zulmünden kaçan binlerce Hı­ristiyan, zâlimlerin onlara yetişemeyeceği çöl kenarlarına ya da çölü geçerek İran İmpara-torluğu'na sığındılar. Bilgili ve tecrübeli ol­dukları İçin İranlılar onları memnunlukla kar­şıladılar. Kabul edilmiş doktrinlerin karşısın­da olan keşişler eski öğretim geleneğinin taşı­yıcılarıydılar. Bu doktrinin lanetlenmesi (Ati­na Akademisi ve imparatorluktaki bütün fel­sefe okullarının Jüstinyen'in emriyle M.Ö. 529'da kapatılması) bu okulların öğrencilerim sığınmak üzere çöle ya da İran İmparatorlu-ğu'na gitmeye zorlamıştı. Edesse, Cundİşa-pur, Basra ve diğer yerleşim merkezlerinde sürgün Hıristiyan kolonileri özgür ve Roma-dışı Hıristiyanlığın kalkanı altında Yunan öğ­retisini zenginleştirdiler ve yaşattılar.

Arap Yanmadası'nda herhangi bir Hıristiyan varlığı çok azdı. Bizans, Yanmada Araplarıy-la tacirler ya da Uzak Doğu ve Afrika'dan mal taşıyan kişiler olarak ilgi gösteriyordu. Bizans'ın misyonerlik ruhu güçsüz ve cansız­dı ve her açıdan merkezi doğu değil, Akdeniz ve Avrupa'ydı. Bazı Arap kabileleri (Gassan, Benî Tağlİb, Lahm) birtakım Hıristiyanlara güvendiler ve bazıları şeflerini Hıristiy anlar­dan seçti. Bunların hepsi de Arabistan Yarı­madası ve Bizans arasındaki, ya da Arabistan ve İran arasındaki sınırdaydılar. İki büyük güç onlarla ya sınır bölgelerini koruyan tam­pon bölgeler, ya da İran'ın düşmanları da olan zâlimlerden nefret eden sanat ve ilimde başa­rılı mülteciler olarak ilgileniyorlardı. Güney­doğu Ürdün'deki bir Nabatî kabilesinden olan bir Arap Hıristiyanı Yemen'e köle olarak ge­tirildi ve inancını kendisiyle konuşanlara ka­bul ettirmeyi başardı. Adı, İslâm tarihi eserle­rinde Yakub el-Sarruc olarak geçen bu şahsın inancı bir ihtimal Hıristiyanlığın monofizit mezhebiydi (Philip Hitti, History of the Arabs, sh. 61).

Arabistan Hıristiyanları bütün bölge üzerinde esen siyasî rüzgârlardan kendilerini uzak tu­tamadılar. Bizans'ı üzerlerinde bir patron ola­rak gördükleri ve bundan kurtulmanın bir yo­lunu aradıkları için İran İmparatorluğu'nu müdahale etmeye çağırdılar. Bu sonuncusu, Yemen Yahudilerini Hıristiyanların düşmanı ilân etti. Hıristiyan zulmü, 523 yılında, Him-yer'in Yahudi kralı Zû Nuvâs komutasında gerçekleşti. Bu zülüm Yarımadanın her ye­rinde kötü bir hâtıra bıraktı. Sözkonusu hâdiseye Kur'ân'da işaret edilmektedir ["Öl­dürüldü; hendeğin (içine atılan) adamla­rı...(içine attıkları) mü'minlere yaptıklarını seyrediyorlardı." (85: 4,7). Yahudi dinine dönmeyen Necran Hıristiy anlarını ateş dolu hendeklere atıp yakmış ve onların cayır cayır yanmalarını seyretmişlerdi]. I. Justinyen bu­nu duyunca Yemen'e kısmen Hıristiyanların öcünü almak, kısmen de ticaret yollarını Bi­zans adına zaptetmek için bir sefer düzenlen­mesini emretti. Habeşliler Yemen'de kısa bir zafer kazandılar ve başkent Sana'da bir kated­ral inşa ettiler. İkinci amaçlarının Mekke'ye boyun eğdirmeden gerçekleşmeyeceğini an­layınca, orayı da almak üzere harekete geçti­ler, fakat bozguna uğradılar. Peygamber @'ın da doğum yılı olan bu 570 yılında Mekkeli-ler, işgalci Habeşlİlerin ordusunda filleri de gördükleri için bu yıl aynı zamanda "fil yılı" olarak da anılır (Fil sûresi).

Bereketli Hilâlin batı yakasının Hıristiyan sakinleri, Yarımada'nın Hıristiyanları gibi birçoğu Roma doktrinine ters düşen kendi ge­leneklerine bağlı kaldılar. Bölge, İsa'nın Tan­rılığı ve insanlığını, iki tabiat (Apollinarîlik, Nesturîlik, Evtikhiyanizm, Monofizitizm, Monotelitizm) arasındaki ilişkileri, insan, günah ve kurtuluşun (Pelagianizm) tabiatını, Kilise'nin otoritesi ve Roma'nın kutsal görü­şünü (Montanizm, Donatizm) ve tasvirlerin meşruiyetini (azizlerin resimlerini parçalama) tartışarak "dalâlet" içinde sürüklenmeye de­vam etti. İslâm kapılarım çaldığında, çağrısı­nı memnuniyetle kabul etmeye hazırdılar ve hepsi birden müslüman oldular. Sadece bo­yunduruğunu kırmak istedikleri zâlim ve em­peryalist Bizans siyaseti tarafından değil, Ro­ma doktrininin zoraki üstünlüğüyle kendini gösteren aşikâr dinî sömürgecilik tarafından da gücendirilmişlerdi. İslâm'ın Hz. İsa'nın peygamberliğini ve insanlığını onaylaması ve diğer peygamberlere yaptığı gibi ondan da saygı dolu bir dille bahsetmesi de geri kalan yolu katetmelerini sağladı.

İslâm'a giren doğu Hıristiyanları, daha sonra İslâm medeniyetini zenginleştirecek olan fi­kirleri, sanatları ve geleneklerini de beraber­lerinde getirdiler. Batılı yazarlar doğu kili­selerini sık sık gericilikleri, bilgiçlik taslama­ları ve geç anlayışları yüzünden suçlarlar. İslâm'ın zaferlerinin sânını azaltmak için, bu kiliseler ile Bizans için; çürük, beceriksiz, ve İslâm sahneye çıktığında da düşüşe hazır ifa­delerini kullanırlar. Gerçek şudur ki, İslâm ortaya çıktığında; Bizans Hıristiyanlığının gericiliği, bilgiçlik taslaması ve geç kavrayışı Hıristiyan âleminin tamamı için eşit derecede doğruydu. İslâm, sınırları içine kattığı bölge­lerdeki Hıristiyanlığı küçük tartışmalardan ve bâtıl itikatların doktrinlerinden temizleyerek değiştirdi. İslâm geldikten sonra, Hıristiyan­ların yetenekleri ve enerjileri İslâm kültür ve medeniyetine doğru aktı. İslâm hâkimiyeti al­tında, Bereketli Hilâl ruhu, kendisini tekrar keşfetti ve eski çağlardaki Mezopotamya mi­rasını yeniden kabul etti. Bir taraftan Yunan­lılar ve Romalılar, diğer taraftan da İranlılar tarafından geçici bir süre için (yaklaşık 1000 yıl!) kendi kimliklerinden uzaklaştırılmışlar­dı. Birincisi, ilk önce tabiatçılığını ve putpe­restliğini, ve daha sonra da İsa'nın dininin de­ğiştirilmiş teslisçi, kurtuluşçu bir görüşünü zorla kabul ettirmişti. Diğeri ise dualizmini ve kast sistemini empoze etmişti. İslâmın hızı ile ikisi de sarsıldı; Bereketli Hilâl Arapları, Yanmada Araplarıyla Semitik medeniyeti tekrar kurmak için bîr araya geldiler.

 

Yahudi-Hıristiyan Geleneğinin İslâm'a Etkileri

 

Yahudi-Hıristiyan geleneğinin İslâm'a etkisi, benzer dinî yapıların, olayların, fikirlerin ve prensiplerin her iki tarafta da var olmalarıyla ölçülebilir olsaydı bu müthiş bir şey olurdu. Fakat, bu aynı anda varoluş, etki anlamına gelmez. İslâm'ın tarihte Yahudilik ve Hıristi­yanlıktan sonra gelmesi aynı iddiaya başka bir delil de oluşturmaz. Buna rağmen, Batılı ilim adamları bu etkinin varlığını sadece tas­dik etmekle kalmazlar, "ödünç alma" olarak da adlandırırlar. Böylece, İslâm'ın batılı yo­rumlarında Müslüman hoşnutsuzluğunun gi­derek şiddetlenmesine yol açarlar. Daha son­raki kendisini Öncekilerin bir devamı ve bir reformu olarak görüyor diye, önceki ve son­raki iki hareket arasında bir "Ödünç alma"dan bahsetmek çirkin bir davranıştır. Aynı ilim adamları Hıristiyanlığın YahudiIİk'ten, ya Budizm'in Hinduizm'den, ya da Protestanlı­ğın Katoliklikten "ödünç alma'ları konusun­da herhangi bir şey söylemezler. Oysa İslâm, Yahudilik ve Hıristiyanlığa göre kendisini özde onlarla aynı kimlikte görür. Fakat lider­lerinin ve bilginlerinin günden güne artan müdahalelerini ve yaptıkları değişiklikleri re-formize etmiş ve temizlemiştir.

İslâm kendisini yeni bir din olarak değil, en eski din olarak- görür. Gerçekten de bu din Allah'ın,, cennette ve yeryüzünde Adem'in, Nuh'un ve onun soyunun ezelî ve ebedî dini­dir. O, İbrahim ve oğullarının, diğer insanlara olduğu gibi Allah'ın îbrânilere de gönderdiği tüm peygamberlerin ve Meryem'in oğlunun dinidir. İlâveten, Yanmada Arap göçmenleri Mezopotamya'da yerleştikleri ve çölden Be­reketli Hilâl'e doğru olan sürekli insan akım­ları tarafından kuvvetlendirildikleri için, Mezopotamya Medeniyeti, Yarımada Arap göç. menlerinin mahsulü olması sebebiyle İslâm Mezopotamya dinî mirasının son derece haklı olarak kendisinin olduğunu kabul eder.

Semitik dil, semitik din ve semitik medeniye, ti Yarımada'nın ilk güçleri, meydana getirici­leri, uygulayıcıları ve görünen her şey Arap­ların mahsulüdür. Mezopotamya geleneği, İb­rahim'in tevhidî geleneğiyle birlikte Bereketli Hilâl'dekiler kadar Yarımada Araplannın da geleneği olmaya başlamıştır. İbrâniler de bu büyük insan grubunu oluşturan kabilelerden birisidir. Mezopotamya ya da İbrahim gele­neğinin; maddî ve manevî olarak her ikisinin de varisleri olan Arap bölgesinin bütün insan­larından daha çok, İbrahim'in oğullarından bir azınlığına aidiyetini iddia etmek çok çir­kindir. İbrânilerin ve Arapların eşit ölçüde akıllıca miraslarının farkında oldukları, İbra­him'in ataları olduğunu ve onun soyundan ol-duklannı kabul ettikleri ve onun hakikatini ve geleneğini kendilerinin saydıkları İnkâr edile­mez. İki geleneğe de bu mirası istedikleri gibi kullanmaları yetkisinin verilmesi aynı dere­cede kabul edilmelidir. İslâm'ın YahudiIİk'ten ödünç aldığı sürekli olarak gösterilen şey, tam olarak Yahudiliğin Semitik Arap Mezo­potamya geleneğinden ödünç olarak alabile­ceği şeydir, James Pritchard'ın Eski Çağlar­daki Yakın Doğu Metinleri ve Abraham Hei-del'in Bâbil'in Yaratılışı adlı kitapları, İbrani İncili'nin eski çağlardaki Mezopotamya ede­biyatından "Ödünç aldığı" şeyleri ortaya çı­karmıştır. James A. Montgomery'nin Arabis­tan ve İncil adlı kitabı da İncil redaktörlerinin çağdaş Arap komşularının din edebiyatından "ödünç aldıkları" şeyi er i.göstermiştir.

Önceden de gördüğümüz gibi Mezopotamya geleneği, akınları M.Ö. onüçüncü yüzyıldan üçüncü yüzyıla kadar süren Yarımada Ara-bistanı'nm göçmenleri tarafından Mezo­potamya'da kurulmuştur. Bununla birlikte, göçmenler tarafından Bereketli Hilf/e taşı­nan fikirler bilinmekteydi ve göç etrr. eyip ge­ride kalan halk tarafından korundu.

Mezopotamya geleneği gibi, Yanmada'nın dinî geleneği de İbrahim'in büyük oğlu İsma­il'den gelen ve ıslâhat husule getiren fikirleri­nin tesiri altında kaldı. Birçok büyük insanın atası olan (Tekvîn, 17:20; 21:20-21) İsmail, Yanmada'ya geri dönmeyi ve Mekke'de (Pa­ran ya da Faran) yerleşmeyi tercih etmişti. Arap geleneğinden, İsmail'in -Arapça İsmael-Cürhüm kabilesinden evlendiğini ve "Arap" dili, fikirleri ve geleneğinin ilk taşıyıcıları olan Araplaşmış AraplarÇArabu'l-Musta're-be)m oniki kabilesinin kurucuları olan oğul­ları olduğunu öğreniyoruz.

Ortaya çıkışını Arapların ve İbrânilerİn pay­laştığı Yahudi geleneğinin tersine, Hıristiyan­lık tam bir Yahudi ve Hıristiyan ilişkisi ola­rak gelişti. Hıristiyanlığın ortaya çıkışında hiçbir Arabın etkisi olduğu söylenemez. Bu ortaya çıkış tamamiyle Yahudilere ve onların geleneklerine bağlanabilir. Mezopotamya mi­rasını da Yahudi geleneğinden çıkmış olma­sına borçludur. Bununla birlikte, çok sayıdaki ilk mensupları kısmen kendilerine manevi açıdan kazandırdıkları için, kısmen de Sâmilerin Helenistik kültüre karşı çıkışların­da olduğu gibi Romalıların zulmüne ve kaba materyalizmine bir reaksiyon olduğu için, bu inanca katılan Yahudi olmayan Bereketli Hilâl Araplarıydı. Araplar, miladi ilk iki yüz­yılda Hıristiyanların büyük bir bölümünü meydana getirdilerr. Bunlar iki görevi olan evrensel misyonerlerdi: Arap mirasını koru­mak ve Yahudi ırkçılığına tamamen ters dü­şen yeni Hıristiyan inancını sürdürmek. Hı­ristiyanlığı doğuda İran ve Hindistan'a, batıda Mısır ve Habeşistan'a, kuzeyde ise Kafkasya içlerine ve atalarının ticaret yapmak ve yer­leşmek için koloniler kurdukları Akdeniz kı­yılarına taşıdılar. Daha önce gördüğümüz gi­bi, Bizans İmparatorluğu tarafından destekle­nen Roma Kilisesi'nin hüküm sürmesi bu Sami asıllı Hıristiyanları uzaklaştırmış ve so­ğutmuştu. Roma Kilisesi tarafından kabul edilen doktrinlere ters düştükleri açıklanıp, Bizans İmparatorluğu veya onun kuklaları ta­rafından zulme uğradıkları zaman çölde sürüklenen mülteciler durumuna düştüler. Ora­da Yahudi mültecilerin saflarına katılarak on­ların sayılarını çoğalttılar ve Hıristiyanlığın monoteist ve ruhanî versiyonuyla İbrahim'in geleneğini güçlendirdiler.

Hem Yahudi hem de Hıristiyanlar, çölde Me-zopotamya-İbrahim geleneğini yaşatan Arap­lar arasında memnuniyetle karşılandılar. Hep birlikte Arabistan Yarımadası'nda haniflik di­ye bilinen geleneği ortaya çıkardılar. Men­supları olan hanifler, Allah'la diğer bütün tan­rıların bir tutulmasına karşı çıktılar, putperest ibadetlerine katılmayı reddettiler. Allah'a ya­pılan iftiralardan uzak, temiz bir ahlâkî hayat sürdüler. Hanifler'in kabile dinlerine hiç önem vermeyen sıkı monoteistler oldukları, günah işlemeyen bir ahlâkî karaktere sahip oldukları ve kendilerini diğer Arapların gay-ri-ahlâkî davranışlarından uzak tuttukları bili­nen gerçeklerdir. Hanifler daima kabile mü­cadelelerinin ve düşmanlıklarının dışında kal­dılar. Hemen bütün kabilelere bağlı oldukları için herkes de onların varlıklarını tanırdı. Ay­rıca, din hakkında en çok bilgi sahibi olmakla ün kazanmışlardı. Peygamber, hanifler'i "İslâm haniflik ile aynıdır" diyecek kadar iyi tanıyordu. Aynı zamanda da Kur'ân'da İbra­him'i bir hanif olarak tarif eden bir ayet de bunu kuvvetlendirmekteydi.

Ârâmice'de hanifler "ayrılmış" anlamına ge­len hanepai olarak adlandırılmışlardır. Bu ad, güçlü ya da çoğunlukta olan ve kendile­rinden ayrılan bazı gruplara şahitlik etmiş bu­lunan düşmanları, yani muhalif dinî görüşle­rin mensupları tarafından verilmiş olmalıydı. Bu olaylar Hicret'ten önce, İbrani ve Hıristi­yan tarihi boyunca gerçekleşmiş olmalıdır. Dinî bir kurum oluşturarak hem Yahudi hem de Hıristiyanlar İbrahim'in gerçek inancından saptılar ve ayrılanlara da zulmettiler. Hıristi­yanlar, çöle, onlara sığmak sağlayacak akra­balarının, kabile mensuplarının ya da arka­daşları olan kabile sakinlerinin yanına kaç­mak için küçük bir şansa sahiptiler. Çöl insanlarının inancının daha saf kalma -ve böyIelikle İbrahim'in İnancına daha yakın olma-ihtimali, Kenanîleşmeye yol açan İbrânilerin-kinden ve İsa'nın dinini John ve Pavlus'un teslisçi, kurtuluşçu dini hafine gelmesine izin veren Hıristiyanlarınkinden daha fazlaydı. İbrahimî Yahudilik ve İsa'nın Hıristiyanlığı­nın takipçileri olarak ayrılanlar böylece Al­lah'ın üstün birliğine sadık kalanlar arasında görüşlerine ilgi ve yakınlık buldular. Tabii olarak kurumlaşmış Yahudi ve Hıristiyanlar tarafından "ayrılmış" olarak nitelendirilen şey çöl insanları tarafından "saf olarak gö­rüldü ve böylece birbirine zıt iki anlamı için­de bir araya getiren Ârâmice ve Arapça hanif kelimesi ortaya çıktı.

Hz. Peygamber'in devrinden çok önce, Ad (Kuzey Hadramevt), Semud ve Şuayb (Hi­caz) adlı Yanmada kabilelerinde Hud, Salih ve Şuayb peygamberler tarafından İbrahim'in tevhidi reform çağrısı tekrarlanmıştı. Çağrıla­rının akisleri kaldı. Fakat İbrahimî tek tanrı inancım yeniden kurma çabaları başarılı ola­madı ve Arap şirki ve cemiyetçiliğî içinde bastırıldı.

 

Mekke Dini

 

Hz. İbrahim, Hacer ve İsmail'le birlikte Mek­ke'ye geldiği zaman hiçbir ekim alanı yoktu. Kur'ân belgeyi ıssız ve terkedilmiş bir yer olarak açıklar {İbrahim sûresi [14J: 37). Bir­likte tek menfezli kare şeklinde bir yapı olan Kabe'yi inşa ettiler ve onu bir Allah'a ibadet mekânı olarak adadılar. İsmail'in annesi Safa ve Merve arasında aceleyle su ararken bebek İsmail'in ayaklarının dibinde, mucizevî bir şekilde fışkıran Zemzem pınan akmayı sür­dürdü ve kervanların konakladığı bir yer ol­du.

Yüzyıllar sonra Kabe çeşitli putların ve tanrı­ların panteonu haline getirildi, Mekke bütün Arabistan'ı iktisadî, siyasî, kültürel ve dinî olarak birbirine bağlayan ana bir merkez hali­ne geldi. İbrahim ve İsmail tarafından tek bir Allah adına kutsal bir yer olması geleneği bütün Arabistan'da yaşayan bir hâtıra olarak kaldı.

İbrahim ve ailesinin öğrettiği Allah'ın üstün birliğini akılda tutmak kolay değildi. Bu, her zaman kolay kolay ele geçmeyen bir uzman­lık düzeyi gerektiriyordu. İsmail'den sonra bunun Mekke'de daha kaç nesil boyunca ya­şadığım kimse bilmiyor. Bir güç karışımıyla, Mekke'nin şirkine ya da çok tanrıcılığına dö­nüştürüldü. Bu güçlerden birincisi İnsanın ih­tiyacına yakın bir ilâha ihtiyaç duymasıydı. Günlük ihtiyaçların sayısı çok fazlaydı. Gele­ceği önceden haber vermek, zamanında sava­şa girmek, bir işe teşebbüs, bir ava ya da uzun bir yolculuğa çıkmak için uygun olup olmadığına dair bir tavsiyeyi elde etmek ve gözönünde bulundurmak; üzücü bir hâl orta­ya çıktığında onu ortadan kaldırmak üzere bastırabilmek; mutluluk ve güzellik olduğun­da teşekkür etmek... Bu ihtiyaçlardan herhan­gi biri hissedildiğinde, bunu eğer mevcutsa yakın ve kesin bir kaynaktan giderme meyli­ne karşı koymak oldukça sağlam bir zeka ve irade gerektirir. Bu meyil üstün gücün başka bir yaratıkla birlikte olduğu bilgisiyle, ya da yakın bir ilâhın başvurulacak bir kaynak ol­ması durumunda bile faaldir. "...'Biz bunlara (putlara, ilâhlara), sırf bizi Allah'a yaklaştır­sınlar diye tapıyoruz' diyenlere gelince..." (Zümer sûresi: 3). İkincisi ata, kabile şefi, din adamı ya da velinimet gibi iyi insanları, insanlıktan ilâhlığa geçiş noktasına kadar bü­yütme eğilimiydi. Yalnızca Ölümlülerin kötü yanlarını Örtmek değil, aynı zamanda iyi yan­larını da abartmak insanca bir eğilimdir. Bu idealleştirme tüm insanlarda putlaştırmaya olan açık bir meylin sonucudur. Eğer kontrol altına alınmazsa ölümlü biri kolaylıkla ilâhlaştırılabilir. Üçüncüsü, insanın açıklana­mayan kuvvetli güçler ve trajik tabiat olayla­rının Önünde sürekli çaresizlik hissetmesinin korkusuydu. Şayet ruhî hâli yeterince da­yanıklı değilse, acı çekmenin ve faciayı yaşa­manın insanın isteğini engellemesi ve aklını çelmesi sürpriz olmaz. Böyle olaylarda, es­rarlı idrak; olayın gerçek sebebi olan Allah'tan, O'nun için bir vasıta veya mekân ola­rak davranan tabiat kuvvetlerine doğru yer değiştirir. Allah'ın üstünlüğü, uzaklık olarak yorumlanabileceği için, basitçe, uzak olarak anlaşılabilir. Üstün Allah'a duyulan inanç ise isteyen herkes için Allah'ın yakınlığını, O'na kolaylıkla ulaşabilmeyi ve O'nu istediği yer­de bulabilmeyi özellikle vurgulayarak bu eği­limin karşısında yer alır. Dördüncü ve sonun­cusu, Allah'ın üstünlüğüne inanan görüş sa­hiplerinin tam anlamıyla yokluğuydu. Al­lah'ın üstünlüğünü savunan görüşün hanifler tarafından korunduğu doğruydu. Fakat onlar tesirli olamayacak kadar azdılar. Hz. İbra­him'in inancı çok az korunabildi. Yahudiler tek Allah'ın üstünlüğünü öngören tektanrı inancını, tanrıyı insan şeklinde düşünme ve ırkçılıklarıyla "millî din"e dönüştürürlerken, Hıristiyanlar da tenasüh ve teslis inançları, kutsal ayinler ve theotokos-teoloj isiyle onu çok tanrıcılığa dönüştürdüler. İlk müslüman olan Araplar nereye döndülerse Allah'ın üs­tünlüğü inancının yok edildiğini gördüler. Bu yöne meyleden Araplar komşularının tutum­larıyla sürekli cesaretiendirilmişlerdİ. Bunlar Kabe'deki insan heykellerini onlara satan Bi­zanslı komşularıydı.

Mahiyeti: İslâm öncesi Arabistan'ın dinî ha­yatının özü iki eksen etrafında dönüyordu. İl­ki hedonizm, yani bîr kişinin hayatı boyunca maddeci, kişisel ve dünyevî bir mutluluk pe­şinde koşmasıydı. Bu hayat, kişinin bunu yapma fırsatı bulacağı tek yerdi. Hayat geçti­ğinde ya da kaybedildiğinde herşey unutulu­yordu. Bu hayatın dışında hiçbir şey yoktu. Çölde varolmak zaten yeterince zordu. Haya­tın zorluklarıyla beraber bu zorluklar da şa­rap, kadın ve şiirle bastırılmaya çalışılıyordu. Birçok çocuk, birçok eş, birçok arkadaş, bü­yük koyun ve keçi sürüleri, develer ve atlar, zengin bir ticaret işi, zaferlerle süslü yağma­lar, yapılan akınlar ve eğlenirken şarap ve ka­dın, mutluluğun parçalarım oluşturuyorlardı.

ikinci eksen romantizmdi. Kişisel seviyede bu, mürüvvet veya cesaret ve cömertlik değerleri olarak ifade edildi. Bunlar da savaşta cesurluk, yoksullukta bile misafirperverlik, birisinin hayatı pahasına da olsa doğruluk, sadakat ve bütün bunların üstünde güzel söz söyleme sanatını kapsıyordu. Güzel söz söy­leyebilme, bu değerleri övdü, onları ideal kavramlar haline getirdi ve insan hayatının uç değerleri yaptı. Şiir, güzelliği ve beğenilen değerli işleri övdüğü için hiçbir şey şairin san ından Üstün değildi. Onları hatırlanmaya ve ebedî olmaya değer kılıyordu. Toplumsal se­viyede ise romantizm, kabilenin dahilî yar­dımlaşmasının gerçekleşmesini sağladı. Onun mevcudiyeti, meşruiyeti ve şöhreti ve son olarak da gizliliği sadece kabile içinde sağla­nabilirdi. O olmadan yarımada Arabi kanunî haklarından yoksundu. Hayatı ve malları on­ları almak isteyen herkesin saldırısına açıktı. Bir kabile mensubu olarak kabilenin tüm gü­cü arkasmdaydı. Ona karşı işlenen her suç, kabilenin diğer herhangi bir üyesine karşı iş­lenmiş sayılırdı. Herkes suçu işleyen kabile­nin herhangi bir mensubundan intikam almak zorundaydı. Mensubunun hayatında kabile, en üstte yeri almaktaydı. Onun varlığı, şöhre­ti, itibarı, büyüklüğünün yanısıra acısı, kötü şöhreti, şerefsizliği ve bozgunu da mensupla­rına aitti. O halde, kabilenin, mensubunun sa­dakatini tekeline aldığına hiç şüphe yoktur. Kabile daima hareket ettiği ve bir yerden bir yere taşındığından, toprak birleştirici bir un­sur değildi. Fakat, kabilenin ürettiği şiir ve şi­irin ölümsüzleştirdiği üyelerinin yaptığı işler kabileyi tanıttığı, diğer kabileler arasındaki yerini gösterdiği ve kişinin kendisine saygısı­nı belirledikleri için birleştirici unsurlardır. Gerçekten de kabile kahramanlarının lirik an­latımı, Arabistan Yanmadasi'nda olduğu ka­dar başka hiçbir yerde bu derecede mistik bir hâle getirilmedi ve güzelleştirilmedi. Bu, ka­bile disiplini ve kabile sadakati üzerine kurul­muş bir romantizmdi ve bütün bunların hepsi şimdiye kadar hiçbir dilde üretilmemiş en za­rif şiirlerde ölümsüzleştirildiler. Mürüvvet'le-rinin övüldüğü bu şiirin oluşturduğu atmos­ferde yaşamak, refah ve saadet peşinde koşmak İslâm Öncesi Yarımada Arabi için haya­tın mânâsı ve gayesiydi.

Tezahür: Kuzey Arabistan (Lihyan, Semud ve Sefa) gibi Güney Arabistan (Main, Saba ve Kalaban) kitabeleri de hatırlanamayacak kadar eski devirlerden beri ibadet edilen el-İlâh veya Allah olarak çağırılan üstün bir Tanrı'nın delillerini gösterirler. Bu Tanrı yer­yüzünü sulamış, ekinleri yetiştirmiş, sığırları çoğaltmış ve hayat veren suları sağlayan pı­nar ve kaynakları bahsetmiştir (F.V. VVinnett, "Allah before islam", The Müslim World, XXVIII, No.l, sh. 239-248.) Arabistan Yarı­madası boyunca olduğu gibi Mekke'de de "Allah", "herşeyin yaratıcısı", "yeryüzünün rabbi", "göklerin ve yerin sahibi", "herşeyİ en yukardan kontrol eden" olarak biliniyordu (Bkz. Kur'ân-ı Kerîm, 17: 69; 23: 86, 89; 29: 61, 63-65; 31: 31; 35: 40; 6: 139-141; 16: 40). "Allah" en sık kullanılan Tanrı ismiydi (Theodor Noldeke, "Arabs [Ancİent]", Ency-clopedia ofReligion and Ethics, c. I, sh. 659-673). Fakat, O'nun fonksiyonları diğer küçük tanrılar tarafından yerine getiriliyordu. O'nun muhteşem tezahürleri meselâ güneşte ve ayda görülüyordu. Özellikleri esas alınarak onun yanında tanrılar ve tanrıçalar meydana geti­rildi. Böylece, her üyesinin özel bir ihtiyaca cevap verdiği, ya da özel bir kabileye yönel­diği ve belirli bir hususiyeti, yeri, nesneyi ya da gücü temsil ettiği bir panteon oluştu. Bun­ların her biri O'nun esrarlı varlığını ve gücü­nü temsil ediyorlardı. Tanrıça Allat, Allah'ın kızı olarak tasvir edildi, ve bazıları tarafından güneşle, ve bazıları tarafından da ayla temsil edildi (a.g.e.). el-Uzzâ ikinci tanrıça, Venüs gezegeniyle temsil edildi. Üçüncü tanrıça MenâJ ise kaderi temsil etti. Zû'1-Şarâ ve Zû'1-Halâş kutsal yerlerin isimlerini alan tan­rılardı. Zû'1-Kaffeyn ve Zû'1-Ricl, bilinmeyen bazı özel vücut organlarıyla ilişkilendirildi-ler. Vud, Yagût, Ya'ûk ve Suvâ' sırasıyla sevme, yardım etme, koruma ve şiddetli cezalan verme gibi ilâhî fonksiyonların isimle­rini alan tanrılardı. Kâbedeki en meşhur hey­kele sahip olan tanrı Hübel altındandı ve elle yapılmıştı. el-Mâlik, er-Rahman ve er-Rahîm sıfatları tanrıları ifade eden sıfatlardı. Belki de başka isimdeki bir tanrının üstün ilâhî fonksiyonlarını gösteriyorlardı. İlâhî ismin "kulu", "dostu", "tarafından korunan", "tara­fından yardım edilen" ve bunlar gibi kelime­lerle bir arada bulunduğu özel isimler eski kitabelerde fazlasıyla yer almaktaydı (İbn el» Kelbî, Kitabu'l-Esnam).

Bu tanrılar bir mabede veya yeryüzünde on­lar için ayrılmış bir yere sahip olduklarında, yarım gün çalışan bir rahip tarafından refakat ediliyorlardı. Sadece ibadet edenlerin kendi­lerini çağırmasıyla hizmet ifa eden rahipler diğer zamanlarda sıradan kabile mensupları gibi normal insanlardı. Görevleri; günah çı­karmak ve şükretmek olduğunda sunularda veya kurbanlarda yardımcı olmak; tanrının fikrini ya da hükmünü öğrenmek olduğunda da rüyaları yorumlamak ve gaybdan haber vermek için oklar çizmek ve taşlar fırlatmak­tı. Günlük ibadetlerde ya da kutsal yerleri zi­yarette onlara hiç ihtiyaç duyulmuyordu. Kabe'deki tüm tanrıların bakımı Mekke'nin hâkim kabilesi Kureyş'in elindeydi. Bütün Arapların içinde bu onur ve prestij orada bile rahipliğin yarım gün yapıldığı Mekkelilere aitti. Mekkeliler rahipliği devletin başkanlı­ğıyla birleştirdiler ve altı işi Kureyş'in klanla­rına paylaştırdılar. Hicabet, Kabe'nin bakımı ve anahtarlarının korunması; Sıkâye, günlük ibadet edenlere ve mevsimlik hacılara taze su sağlama; Rıfâde, hacılara yiyecek hazırlama; Nedve, bütün toplantıları organize etme ve yerini belirleme; Ktyâde, savaşta ordulara li­derlik etme; Liva, gerektiği yerde bayrağı ve diğer tuğları ya da sembolleri tutma işleriydi (Cevad Ali, Tarihu'l-Arab Kable'l-İslâm, c. I, sh. 416).

Şiddetli kabile savaşları, aralarında çok az süren barış dönemleri yaşanan kesin kurallar gibiydiler. Şiirler, kabile için ölümün en üs­tün kahramanlık alâmeti olacağım söyleyerek bu ateşi sürekli körüklemekteydi. Eyyâmu'l-Arab (Arabın şerefli günleri) içinde ibadet eden herhangi bir Arabın huşu içinde dinledi­ği, rahibin -burada, nakledenin- birbiri ardın­ca değişik kabile savaşçılarının kahramanlık­larını dile getiren şiir veya hikâyeleri nere­deyse bir mezhep hâline geldi. Bu mezhep, iştirak edenlerin bütün hayallerini taşıyordu.

Güneyliler, Kuzeylilere karıştıkları ve onlar üzerinde hâkimiyet kurmak istedikleri için Arabistan Yarımadası'nda Kuzey ve Güney arasında kabile savaşları patlak verdi. Kuzey­liler, yani Benî Adnan, kendi aralarında bölü­nerek Güneylilerin planını kolaylaşırdılar. Fakat, Güneyin zâlim sömürgesi Kuzey'in Adnanî grubunu tekrar düzene girmeye ve bağımsızlıklarını tekrar kazanmaya kışkırttı. Güney'in liderliği Himyer Krallığı'nın elin­deydi. Fakat Himyer Krallığı'nın Habeşis­tan'la yaptığı savaşlar sonucunda zayıf düş­mesi Kuzeylilerin ona meydan okuyabilecek kadar toparlanmasını sağladı. Bağımsızlık sa­vaşında miladi beşinci yüzyıl sonlarına doğru Kuzey kabileleri Benî Bekr ve Tağlib kabile­lerinin şefi Kulayb tarafından yönetiliyordu. Kayıtlara geçen en eski düşmanlık, miladi 350'de Amir b. ez-Zarb komutasındaki Ad-van (bir kuzey kabilesi) ile Medhec (bir gü­ney kabilesi) arasında geçendir. Hazzaz Sa­vaşı (miladi 400), Ferezdek (Basra'nın Med­hec şairi, Öl. 732) ve Cerîr (Yemame'nin Mu-dar şairi, Öl. 733) arasındaki "şiir savaşı"nm konusuydu. Bu gibi şiir savaşları Emevî hali­feliğini sarstı ve Yemen'den İran'a kadar in­sanlar arasında karışıklığa yol açtı. Kuzey ka­bileleri arasında birçok savaş meydana geldi. Bunların en önemlisi Rebî'a ve Mudar grup­ları arasında olanıydı. Her iki grup da diğeri­ne karşı altı zafer kazandı. Böylece, kahra­manlarının şiirlerini söylemek üzere şairleri­ne oniki savaş kazandırdılar. Rebî'a grubu içinde de düşmanlıklar ortaya çıktı ve savaş­lar devam etti. Bekr ve Tağlib arasında, İslâm öncesi Arabistan'ın en büyük şairlerinden bi­risi olan el-Muhalhil (öl. 57O)'in de katıldığı bir dizi savaş yapıldı. Bu savaşlarda kardeşi Kulayb'ı kaybeden el-Muhalhil, dilinin en gü­zel şiir örneklerinden bazılarını yazdı. Mekkeli Kureyş'in Mudar grubunda da düşman­lıklar aynı şekilde süregeliyordu. Abs ve Hevâzin kabileleri ünlü Rahrahan (420) ve Dâhis ve Gabrâ (423) savaşlarını yaptılar. Arapça konuşan bütün insanlar tarafından ez­berlenen ve nakledilen muallakat'tan birini yazan Abs'm en önde gelen şairi Imri'ul-Kays (ölümü 431) ilk savaşa katıldı. Ondort yaşın­da genç bir delikanlı olarak Muhammed @ de kendi kabilesi Kureyş ve Kinâne ve Kays-'Aylân kabileleri arasında el-Ficcar (584) sa­vaşında yer aldı. Kureyş'in düşmanları bütün Araplar tarafından ortak olarak kutsal aylar ya da haram vakit denilen, savaşın yapılma­ması gereken günlerde yasağı çiğnedikleri İçin savaş "hürmetsizlik" savaşı adını aldı. Diğer bütün savaşların tersine bu savaşta kahramanlık şiirleri yazılmadı, fakat bütün Arapları bu savaşların faydasızlığına inandır­dı. Her taraftan kan akıtmanın durdurulması­nı isteyen sesler yükseliyordu. Bu sesler, ka­bile hâkimiyetini reddedecek ve İslâm'ın san­cağı altında bütün Arapları birleştirecek bir çağrıyı gerçekleştirmek üzere peygamberi karşılamaya ortam hazırlıyorlardı.

Arapların şiire olan sevgisi, Kabe'nin yıllık hac zamanında Ukaz panayırında yarışmalar düzenlenmesine sebep oldu. En tecrübeli edebî eleştirmenler ve nüfuz sahibi şairlerin oluşturduğu jüri karşısında yeni şairlerin kompozisyonları ödüller için yarışırlardı. Ye­ni şiirler ödüle lâyık görülmedikleri zaman ödül, daha Önce kazanana verilirdi. En iyi şii­rin Ödülü; altınla yazılarak, Kabe'nin duvarı­na asılmaktı. Böylece bu şiirler muallâkat, veya "Yedi Askı"dan biri olarak anılırdı. Ne­siller edebî bir güzellik ölçüsü oluşturan bu kasideleri öğrenmeyi ve ezberlemeyi sever­lerdi. İslâm geldiğinde bu olay İki yüzyıl ya­şındaydı ve bu zaman boyunca sadece on şiir muallâkat'a girmekle ödüllendirilmişlerdi Bunlar İmri'ul-Kays (öl. 540), Züheyr b. Ebi Selman (öl. 615), Nâbigatu'l-Dubyanİ (öl. 604), el-Eşâ (öl. 629), Lebid b. Rebî'a (Öl. 662), Amr b. Külsûm (öl. 600), Haris b. Hil-liza (öl. 580), Tarafe b. Abd (öl. 500), 'Antare b- Şeddâd (öl. 615) ve Ubeyd b. el-Ebras (öl. 555)'ın bir araya gelmesidir. Bu ödül ka­zanan şiirler yazarlarının kabilelerine, savaş­larda kazanılan zaferlere, kişisel şeref ve ka­bile dostluklarının büyüklüğüne, sevginin gü­zelliğine, şarap ve şarkılı arkadaş toplantıları­nın sıcaklığına, öç almanın tatlılığına, hayatın geçici hâline övgüler söylerlerdi. Herbiri bir başka yönüyle diğerinden daha güzeldi. Her­kes, arzuyla ilham aldığında Züheyr'İn, kor­kuyla ilham aldığında en-Nâbiga'mn, müzik­ten ilham aldığında el-Eşâ'nın, öfkeden ilham aldığı zaman ise 'Antare'nin eşsiz olduğunda fikir bİrliğindeydi (İ. Râci el-Farukî ve L.Lâmia el-Farukî, islâm Kültür Atlası, Çev. M. Okan ve Zerrin Kibaroğlu, İnkılâb Yayın­ları, İstanbul 1991, sh. 64-84).

 

KISIM 18

 

İSLÂM'IN DİĞER İNANÇLAR HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ

 

Fikirler Seviyesinde

 

Müslüman için, İslâm'ın diğer dinlerle olan ilişkisi Allah tarafından vahiyde belirtilmiş­tir. Ona göre Kur'ân en üstün dinî otorite ve Allah'ın iradesinin son ve mutlak ifadesidir. İslâm'ın bu yönde öğrettikleri Müslümanların hareket ve davranışlarıyla yüzyıllar boyunca örneklendirilmiştir. Bunun devamlılığı Müs­lümanlann Kur'ân ayetlerine atfedilen mana­ları anladıklarının reddedilemez bir delilini meydana getirir. Müslüman dünyasını karak-terize eden etnik kültürlerin, dillerin, ırkların ve geleneklerin çok geniş bir çeşitlilik göster­melerine rağmen Fas'tan Endonezya'ya, Rus­ya'dan Afrika'nın ortalarına kadar anlayış ve uygulama hep aynı olmuştur. İslâm'ın Müslü­man olmayanlara karşı tutumu, Yahudi ve Hıristiyanlara, diğerlerinin dinlerine ve ge­nelde insanlığa olan münasebeti olarak ele alınacaktır.

 

Yahudilik Ve Hıristiyanlık

 

İslâm, bu iki dinin hususi durumlarına uyum gösterir. Öncelikle, hepsi Allah'ın dinidir. Bu dinlerin dünya üzerindeki kurucuları -İbra­him, Musa, Davud, İsa- Allah'ın peygamber­leridir. Kitapları -Tevrat, Mezmur, İncil- Al­lah'tan gelen vahiylerdir. Bu peygamberlere ve onlardan gelen vahiylere İnanmak İslâm inancının bir parçasıdır. Onlara inanmamak veya onlar arasında ayırım yapmak dinden çıkmak olur. "...Bize indirilene de, size indi­rilene de inandık; Tanrımız ve tanrınız birdir ve biz O'na (Müslüman olarak) teslim olanla­rız." {Ankebut sûresi [29]: 46). Allah, Pey­gamberini ve mü'minleri "Allah'tan vahyedi-lene iman edenler," "Allah'a, meleklerine, ki­taplarına ve peygamberlerine İman edenler" ve "Allah'ın peygamberleri arasında ayırım yapmayanlar" olarak ifade eder {Bakara süresi [2]: 285).

Kur'ân'da, bu belirlemeye karşı çıkan ve ön­ceki peygamberleri tekelci bir şekilde ayrı tu­tan Musevi ve Hıristiyanlara karşı şöyle buy-rulur: "Ey Kitâb ehli, neden İbrahim hakkın­da tartışıyorsunuz? Oysa Tevrat da, İncil de ondan sonra indirilmiştir. Düşünmüyor musu­nuz?" (Âl-i İmrân sûresi: 65). Yahudiler Hz. İbrahim'i (İsmail'in, İshak'ı, Yâkub'u ve evlat­larını) Yahudi; Hıristiyanlar da Hıristiyan ka­bul ediyor ve bu yüzden tartışıyorlardı. Kur'ân onlara diyor ki: "Haydi (diyelim) siz biraz bilginiz olan şey hakkında tartıştınız; ama hiç bilginiz olmayan şey hakkında neden tartışıyorsunuz? Oysa Allah bilir, siz bilmez­siniz. İbrahim ne yahudi, ne de hıristiyandı; dosdoğru bir müslümandı. Müşriklerden de değildi." (3: 66-67). "(Ey Muhammed) De ki; 'Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, İshâk'a, Yâkub'a ve oğullarına indirilene; Musa'ya, İsa'ya ve peygamberlere Rableri tarafından verilene inandık; onlar arasında bir ayırım yapmayız, biz O'na teslim olanlarız." (3: 84). "Nuh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi [ey Muhammed] sana da vahyettik . Nitekim İbrahim'e, İsmail'e, İs-hak'a, Yakub'a, ve evlatlarına, İsa'ya, Ey-yub'a, Yunus'a, Harun'a, Süleyman'a da vah-yetmiş ve Davud'a da Zebur'u vermiştik." (4: 163). "Allah ki, O'ndan başka tanrı yoktur; daima diri ve (yaratıklarını) koruyup yöneti­cidir. Sana Kitâb'ı hak ile ve kendinden Önce­kini tasdik edici olarak indirdi. Bundan önce de insanlara doğru yolu göstermek için Tevrat ve İncil'i indirmişti... " (3: 2-4) "(Sana, ey Muhammed) inanan Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabiilerden kim Allah'a ve ahiret gününe iman edip de salih amel işlerse artık onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olacak de­ğillerdir." (Mâide sûresi [5]: 69).

İslâm'ın Yahudiliğe ve Hıristiyanlığa, kurucu­larına ve kitaplarına verdiği değer yalnızca bir lütuf değil, onların dinî değerinin kabulü­dür. İslâm onları müsamaha göstermesi gereken "ayrı görüşler" olarak değil, Allah'ın in­dirdiği, meşru dinler olarak görür. Dahası, onların bu meşru konumu ne sosyopolitik du­rumla, ne kültürle, ne de bir medeniyetle ilgi-~ lidir. Dinî bir mahiyet taşır. Bu yönüyle, İslâm tektir. Zira daaha önce başka hiçbir din, diğer dinlere inanmayı kendi inancının ve şe-hadetinin zaruri bir şartı yapmamıştır. Hıristi­yanlar, Musevilerin kitabını kendilerinin ka­bul ederler. Hatta bazı Hıristiyanlar Tevrat'ı, bir başka deyişle Yahudi kanununu kendileri için bağlayıcı addederler. Bununla birlikte Hıristiyanların çoğunluğu, St. Paul, İsa'nın asıl görevinin kanundan kurtarmak (apolitro-sis) olduğunu anladığından beri kendilerini Yahudiliğin kurallarından bağımsız hisseder­ler. Bütün Hıristiyanlar Yahudi kitabını "Hiristiyanî" tefsire tâbi tutarlar ve Musevili­ği Allah'ın insanları kurtarma planının bir başlangıcı, Hıristiyanlık için bir preperatio olarak görürler. Musevilik kendi başına bir din değildir, yalnızca kendi içinde geçerlidir.

İslâm, tutarlı bir şekilde Musevilik ve Hıristi­yanlıktaki dinî gerçeğin bu tasdikinin peşine düşmüştür. Kendini onlarla bir hâle getirmiş­tir. Allah'ın birliği, üç dindeki vahyin asıl kaynağı bizi mecburen vahyin ve dinlerin bir­liğine götürür. İslâm kendini dinî sahneye du­rup dururken gelmiş olarak görmez. Bunun yerine Musevilik ve Hıristiyanlığın önceki peygamberleri tarafından sunulan aynı gerçe­ğin yeni bir tasdikçisidir. Onların hepsini de Müslümanlar olarak ve kitaplarını da bir ve kendisininkiyle aynı görür. Haniflik ile birlik­te İslâm öncesi Arabistan'ın tek tanrılı ve ahlâkî dini, Musevilik, Hıristiyanlık ve İslâm hep birlikte özü ve çekirdeği bir ve aynı olan, bir dinî anlayış oluştururlar. Bu dinî anlayışın birliği eski Yakın Doğu'yla ilgilenen medeni­yet tarihçileri tarafından kolaylıkla müşahade edilebilir. Bu hakikat, bu eski insanların edebî ürünlerinde izlenebilir ve coğrafyaları, dilleri (ki bu gruplanma "Sami" olarak adlandırıl­malarını sağlamıştır), nüfus yapılan, tarihleri ve sanat eserleri tarafından desteklenmekte­dir. Burada daha önce eski yakın doğu dinleri hakkında vardığımız sonucu hatırlamak uy­gun olacaktır (Bkz. Fârûkî, İslâm Kültür At­lası, Kısım 2 ve 3). Orada Yakın Doğu dinî anlayış birliğinin bilinen edebiyatı şekillendi­ren beş temel prensipten oluştuğunu görmüş­tük: Allah'ın yaratıklarından ayn, farklı, ontik hakikati; insanın Allah'a kulluk için yaratıl­masının amacı; Yaratan'ın yaratılışla ilgisi; Allah'ın iradesinin şekillenmesi olarak ortaya çıkan kanun; insanın dünyayı olması gereken şekle getirme kabiliyeti; ve nihayet insanın ilâhi emri yerine getirerek ulaştığı saadet ve mutluluk veya bu görevi yerine getirirken ba­şarısız olması sonucunda çektiği acı ve uğra-dığıazâb.

İslâm bütün bunları dikkate almıştır. Samile-rin merkezî dinî geleneklerini "haniflİk" ola­rak adlandırmış ve kendisini onunla bir gör­müştür. İslâmî "hanif' kavramı Kari Roh-ner'in "anonim Hıristiyanlar"ıyla karşılaş tırıl-mamalıdır. "Hanif Kur'ânî bir tasniftir; kili­senin ilâhî rahmet hakkındaki iddiasından et­kilenen modern bir teologun icadı değildir. İslâmî sistemde ondört yüzyıldan beri mev­cuttur. Bu İnsanlar, kendilerinden nefret edil­mekle birlikte katlanılan dinî idealist hurafe­leri değil, inanç ve fazilet örnekleri ve dini hayatın en şerefli temsilcileridirler. İslâm'ın eski peygamberleri ve onların takipçilerini ta­nıması onlara Yahudiler veya Hıristiyanlar ta­rafından duyulan saygı veya sadakatin azal­masıyla etkilenmemelidir. İslâm'da, Hıristi­yanlar, sofulukları ve tevazularıyla, Müslü­manlara en yakın olanlar olarak yüceltildiler. Kendilerinin, peygamberlerinin ve kitapları­nın bu şekilde övülmesine rağmen Yahudi ve Hıristiyanlar Peygamber ve takipç ileriyle ters düşmekte ve onları reddetmekte ısrar ederler­se Müslümanlar maalesef onları "...deyin ki: 'Şâhid olun, biz muhakkak müslümanlarız!" (Âl-i İmrân sûresi [3]: 64) âyetinde ifade edildiği şekilde görmeye mecbur olurlar.

İslâm, bir dinin en mantıklı şekilde kişiye ve­rebileceği şeylerin daha fazlasını verir. Diğer dinlerin peygamberlerini ve kurucularını, kitabını ve öğretisini kabul etmiştir. O dinin Tann'siyla kendi Tann'sım Bir ve aynı olarak belirlemiş ve her iki dinin mensuplarının Al­lah indinde dost olduğunu belirtmiştir.

Diğer Dinler: İslâm, peygamberliğin evren­sel olduğunu, bütün zaman-mekânı kuşattığı­nı ve her insana bir peygamber gönderilme­den hesaba çekilmeyeceğini öğretir. (İsrâ sûresi [17]: 15) Allah'ın yargılaması onun ku­rallarının nakledilmiş ve yürürlüğe konulmuş olmasını gerektirir. Böyle bir nakil ve/veya yürürlüğe koyma işlevi, peygamberlik mües­sesesidir. Bu peygamberlerden bazıları ço­ğunlukla tanınırlar, fakat bazdan bilinmezler. Yahudilerin, Hıristiyanların veya Müslüman­ların bilmemeleri yahut kabul etmemeleri on­ların olmadığı anlamına gelmez. İslâm Al­lah'ın peygamberleri arasında farklılık gözet­mediğini, bütün zaman ve mekânların pey­gamberlerinin tek ve aynı tebligatta bulun­duklarını öğretir. Yani ibadet ve tapınma yal­nızca Allah'a karşı yapılmalıdır; kötülükler­den kaçınılmalı ve daima hakkın peşinde olunmalıdır (Nahl sûresi [16]: 36). Böylelik­le İslâm kendisiyle bir vahiy almış olan bütün insanlar arasında bir eşitlik bağı için gerekli temelleri kurar. Burada, "Bütün peygamberler tek ve aynı mesajı getirdilerse insanlık dinleri bu tarihî çeşitliliklerini nereden kazanmıştır?" sorusuyla karşılaşırız. İslâm'ın buna cevabı hem nazarî ve hem de tatbikatıyla olacaktır.

İslâm bütün peygamberlerin mesajlarının iki kısımdan oluşan bir mahiyet taşıdığını söyler: Tevhid, yani Allah'ın tek Allah olduğunu ve bütün ibadet, kulluk ve itaatin yalnızca O'na yönelik olması gerektiğinin kabulü; ahlâkîlik, yani iyiyi yapıp kötüden kaçınmaktır. Her va­hiy, geldiği insanlara uygulanabilecek ve böylece tarihi şartlara uyum sağlayabilecek bir kanun dizisi şeklinde gelmiştir. Bu şekil­deki bir özelleştirme vahyin özünü değil yal­nızca ibadetin "nasıl" yapılacağını belirler. Vahyin bu İslâmî nazariyesi insanlığı tartış­maların ötesine çekerek, din ve ahlâkın temel prensipleri etrafında toplar.

Dinî farklılıkların ikinci sebebi, Allah'ın vah­yinin her zaman bütün insanlar tarafından ka­bul edilmemiş olmasıdır. Birinci olarak, kaza­nılmış haklan olan bazıları sürekli cömertlik, ve fedakârlığı ve zenginin fakire vermesini savunan ilâhi bölüşme emirlerine katılmazlar. İkinci olarak, düzenli bir sosyal hayatı des­tekleyen vahiy, her zaman yönetilenlerin ka­nuna uymalarını tavsiye eder. Fakat bir hâkimin kontrolü altında olma fikri kendi yol­larını kendileri çizmeyi seven yönetici ve krallar için her zaman kabul edilir olmayabi­lir. Üçüncü olarak, ilahi vahiy insana kendisi­ni kendisine göre değil, Allah'a ve O'nun hü­kümlerine göre değerlendirmesi gerektiğini hatırlatır. Fakat insan kibirlidir ve kendisini beğenmek ve üstün tutmak insan için sürekli bir eğilim olmuştur. Dördüncü olarak, vahiy insanlardan nefislerini disipline etmelerini ve arzularını kontrol altında tutmalarım ister. Fa­kat insanlar hoş görmeye eğilimlidirler ve bu eğilimleri onları vahiyle karşı karşıya getirir. Beşinci olarak, vahyin muhtevasının mantıklı ve dikkatli bir şekilde ezberlenmediği, öğre-tilmediği ve herkes tarafından ya da bir çok kişi tarafından korunmadığı yerlerde vahiyler yeni ilaveler, vurgu değişiklikleri ve farklılaş­maya mâruz kalmışlar ya da tamamen unutul­muşlardır. Son olarak, ilahi vahiy linguistik, etnik ve kültürel sınırlar boyunca hareket etti­ğinde, hatta zaman içinde gerçek ahcüanndan çok uzaktaki aynı toplumun nesillerine götü­rüldüğünde yorumlarla meydana gelen deği­şikliklere mâruz kalmıştır. Bu durumlardan biri ya da hepsi birden vahyin orijinalliğinin bozulmasına yol açabilir. İşte bu, Allah'ın peygamberlik müessesesini tekrarlamayı ve ilahi mesajı ileterek onu insanlann kafalann-da ve kalplerinde yeniden kurmayı neden uy­gun gördüğünün sebebidir.

tsfâm'ın Bütün İnsanlarla İlişkisi: İslâm aynı şekilde kendisi ve diğer bütün dinler ara­sında, hatta evrensel insan toplumunun üyele­ri olarak kazandırmayı amaçladığı dinsizler ve ateistlerle bile arasında bir bağ görür. Bu bağ İslâm'ın evrenselliğini ve hümanizmasını oluşturur. Bunun temelinde, İslâm'ın Allah'ın emrini -ahlâkî yükümlülük- idrak yoluyla keşfetmeyi sağlayacak doğuştan gelen bir ka­pasite olarak tanımladığı yaradılışın amacı yatar. Aynı zamanda bunu Allah tarafından her insanın içine yerleştirilen ve insanın Ya-ratıcı'smı tanımasını ve O'nun hükümlerini anlamasını sağlayan doğuştan gelen "din el fıtrat" olarak tanımlar. Herkes değerlendir­meyi ve gerçeği bulmayı sağlayacak tabiatın­da mevcut bir yetenekle teçhiz edilmiştir. Ya­ni, insanlığın çok çeşitli dinî farklılığının ar­kasında insan tabiatından aynlamayan doğuş­tan mevcut bir din, esas bir dîn, tek başına doğru olan din yer almaktadır (Rûm sûresi [30]: 30; Âl-i İmrân sûresi [3]: 19) Yanlış yönlendirmeler aksini öğretmediği sürece, bütün insanlar Allah'ı ilâh olarak ve ahlâkî kuralları da emir olarak tanıyabilecekleri bir yeteneğe sahiptirler. Bu açıdan İslâm bütün insanlan homo religious\xn türleri olarak ta­nımlar. Bu görüş, peygamberliğin ve bütün tarihin bir açıklamasını yapar ki insanların adı İslâm olan fıtrî bir din ve ahlâk etrafında top­lanabileceklerini belirtir. Hakikatte İslâm, başlangıç yıllannda Allah'ın dini olarak ifade ettiği tabii din ya da din el-fıtrat ile kendisini bir tutmuştur..

 

Pratik Seviyede

 

Bu hükümlere dayalı olarak Peygamber Hz. Muhammed @ insanlık tarihindeki ilk dinler arası sosyal düzeni kurmuştur. 622 yılının Temmuz'unda şehrin bütün yerlilerini de be­raberinde götürerek Medine'ye varmış ve şeh­rin havalisini de içine alacak şekilde İslâm Devleti'ni ve anayasasını teşekkül ettirmişti. Bu olay, İslâm'ın diğer dinlerle ve gayri müs-limlerin Müslümanlarla bütün zaman ve mekanlardaki ilişkileri açısından çok önemli­dir. Hz. Peygamber @'in 10/632'de vefatın­dan dört-yil sonra ikinci halife Ömer b. Hat-tab, bu birliğin kuruluşunun İslâm takviminin başlangıcı olarak kabul edilmesini istedi. Çünkü bu olay İslâm tarihinin gerçek başlangıcıydı ("Medine Sözleşmesi" metninin Türk­çe çevirisi için bkz. Dr. Abidin Sönmez, Rasûlullah'in Diplomatik Münasebetleri, İnkılâb Yayınları, İst. 1984).

Bu birlik, Hz. Peygamber @ ile Müslümanlar ve Yahudiler arasında bir anlaşma sağlıyordu. Bu anlaşma, Arapların kendilerini tarifte kul­landıkları ve toplumun yönetim şekli olan ka­bile sistemini ortadan kaldırdı. Buna göre, Araplar İslâm tarafından isimlendirilmeli, ferdî ve toplumsal hayatları İslâm hukuku olan şeriat tarafından yönetilmeliydi. Eski ka­bile bağlılıkları, kabile münasebetleri yoluyla, her müslümam bütün diğer müslümanlara bağlayan yeni bir sosyal bağın ortaya çıkma­sına, ümmet'in oluşmasına yol açtı. Ümmet, parçalan bir arada duran ve bir diğerini koru­yan organik bir gövdedir. Şahsî, karşılıklı ve kollektif sorumlulukların hepsi kanun tarafın­dan belirlenmiştir. Peygamber @, onun başın­daki siyasî ve meşru otorite olmalıdır; yaşadı­ğı sürece de böyle olmuştur. Vefatından sonra sahabîleri bu siyasî otoriteyi ele almışlar, fa­kat meşru otorite kuralının yorumu, yenilen­mesi ve genişletilmesi için bir metodoloji ge­liştirmiş olan hukukçulara geçmiştir.

Yahudi Ümmeti: Peygamber @'in İslâm Devleti'ni nasıl kurduğunu ve buna Arabis­tan'ın Yahudi ve Hrristiyanlannı nasıl kattığı­nı daha önce gördük. Burada Müslüman ol­mayanların İslâm toplumu içindeki statüleriy­le ilgili özellikleri hatırlamak yeterli olacak­tır. Medine'de, Müslüman ümmetinin yanısıra bir Yahudi ümmeti de bulunmaktaydı. Arap Evs ve Hazrec kabilelerinin eski kabile sada­katleri yerini Musevilik bağlarına bırakmıştı. Vatandaşlıklarını şu ya da bu Arap kabilesine bir bağlılık şeklinde kabul etmeyip bunu bir Yahudilik fonksiyonu olarak görüyorlardı. Hayatları Yahudi müesseseleri çerçevesinde şekillendirilmekte ve vahyedilmiş hükümleri olan Tevrat tarafından yönetilmekteydi. Siyasî otorite kollektif olarak Yahudilere ve­rilmiş ve meşru otorite de hahamlık müesse­sesine bırakılmıştı. Yahudi ve Müslüman ümmetlerinin ikisini de içine alan üçüncü bir or­ganizasyon "ümmet" ya da "Devlet-i İslâmiyye" idi. Bunun amacı devletin korun­ması, dış ilişkilerin düzenlenmesi ve İslâm'ın evrensel misyonunun yerine getirilmesiydi. Devlet savaş veya barış için Müslümanları hizmetlerinde görevlendirebilirdi. Fakat Ya­hudileri görevlendiremezdi. Bununla birlikte, eğer Yahudiler isterlerse bu görevler için gö­nüllü olabilirlerdi. Müslüman ve Yahudi üm­meti hiçbir yabancı güçle ilişki kurmakta ser­best değildi. Başka bir devlete veya yabancı bir güce savaş veya barış ilân etmek İslâm Devleti'nin kendine has göreviydi. Medine Yahudileri bu anlaşmayı Peygamber @ ve onun sahabîleriyle serbest iradeleriyle yap­mışlardı. Yeni yapı, statülerine zarar vermekT sizin onları kabile üyeliğinden devletim meşru vatandaşları seviyesine çıkarmıştı. Tarih bo­yunca bütün İslâm devletlerinde, İslâm huku­kunun geçerli olduğu her yerde Yahudiler bu statülerini kaybetmediler. Sosyal mevkilerine dokunulamaz ya da bu statüleri redİediîe-mezdi. Çünkü bu, Peygamber Munammed @ tarafından takdir edilmişti. Yahudiler statüle­rini istismarla bir ihanette bulunduklarında dahi Müslümanlar bu statünün dinî kıdsiyeti nedeniyle onu muhafazaya devam ettiler. İslâm Devleti bir çok Yahudinin yaşadığı Ku­zey Arabistan, Filistin. Ürdün, Suriye, İran ve Mısır'ı da içine alacak şekilde genişlediğinde onlar da doğrudan doğruya İslâm Devleti'nin meşru vatandaşları olarak kabul gordübr. Bu, takip eden yüzyıllar boyunca Müslümm-Ya­hudi ilişkilerini karakterize eden intibaı ve iş­birliğini açıklamaktadır.

M.Ö. 586'dakİ Babil istilasından beri tarihte ilk kez Yahudiler, İslâm Devleti'nin vatandaş­ları olarak bulundukları devletin geçerli ka­nunları tarafından desteklenerek hayalarını meşru bir şekilde Tevrat'a dayandırabliyor-lardı. Yahudi olmayan bir devlet ilk k;z gü­cünü haham müessesesinin emrine veri'ordu. İlk kez devlet, Yahudiliğin himayesi nesuli-yetini kabul ediyor, kendisini Yahudi >Isun-olmasın düşmanlarına karşı Yahudileri korumak üzere gücünü kullanmaya hazır ilân edi­yordu. Yüzyıllar süren Yunan, Roma ve Bi­zans (Hıristiyan) baskı ve zulmünden sonra Yakın Doğu'nun, Kuzey Afrika'nın, İspanya ve İran'ın Yahudileri İslâm Devleti'ni bir kur­tarıcı olarak görmekteydiler. Bir çoğu, fetih­lerde İslâm ordularına yardımcı oldular ve İslâm Devleti yönetimiyle istekli bir işbirliği­ne giriştiler. Bu işbirliği, Arap ve İslâm kültü­rüne doğru bir kültür değişimi başlattı ve Ya­hudi sanatında, yazısında, iliminde ve tıbbın-da göz kamaştırıcı bir gelişime yol açtı. Bu durum Yahudilere refah ve değer kazandırdı. Bazıları vezir ve halifelere danışman oldular. Gerçekten de Musevilik ve onun İbrani diİi İslâm'ın kanadı altında "Altın Çağ"ını yaşadı. İbranice ilk gramerini kazandı, Tevrat hukuk ilmine sahip oldu, İbrani harfleri lirik man­zum yapılarını kazandılar ve İbrani felsefesi de ilk Aristocusunu buldu. Bu bilgin ve filo­zof, ilk olarak Arapça ifade edilen onüç öner­mesi ile Yahudi itikadını ve kimliğini tanım­layan Musa b. Meymun (Maimonides) idi. Musevilik, "Sufi" düşüncesiyle Avrupa'daki Yahudilere uzlaşma ve iç barış getiren İbni Gabirol adındaki ilk mistik düşünürünü de or­taya çıkardı. III. Abdurrahman'ın idaresindeki Kurtuba'da hükümdarın dışişleri ve maliye konularında başmüşaviri olan Yahudi Hasday b. Şaprut, Katolik Kilisesinin bile bir araya getiremediği Hıristiyan hükümdarları arasın­da bir uzlaşmaya varılmasını sağladı. Bütün bunlar mümkün olabilmişti, çünkü Kur'ân'da ifadesini bulan İslâmî bir prensip Tevrat'ı va­hiy ve Museviliği de Allah'ın dini olarak gö­rüyordu.

Hıristiyan Ümmeti: 8/630'da Mekke'nin Müslüman kuvvetler tarafından fethinden kı­sa bir süre sonra Yemen'deki Necran Hıristi-yanlan Medine'deki Peygamber @'e şeflerden oluşan bir elçi heyeti gönderdiler. Amaçlan İslâm Devleti karşısında kendi konumlarına ve İslâm Devleti ile aralarındaki münasebete bir açıklık kazandırmaktı. Mekke'nin fethi, islâm Devleti'ni bölgede dikkate alınması ge­reken bir güç hâline getirmişti. Hz. Peygamber @ delegeleri misafirleri olarak evinde ka­bul etti, mescidinde ağırladı. Onlara İslâm'ı açıkladı ve inancına davet etti. Bazıları kabul ederek hemen Müslüman ümmetin mensubu oldular. Diğerleri ise kabul etmediler. Hıristi­yan kalmayı ve İslâm Devleti'nde Hıristiyan olarak yer almayı tercih ettiler. Hz. Peygam­ber, İslâm Devleti'nin dahilindeki Yahudi ve Müslüman umam'm (ümmet'in çoğulu) yanın­da bir de Hıristiyan ümmet oluşturdu. Onlarla birlikte sahabîlerinden Ebû Ubeyde'yi İslâm Devleti'ni temsil etmek üzere gönderdi. Bu Hıristiyanların hepsi de Hz. Ömer'in hilâfeti zamanında Müslüman oldular (2-14/624-636).

Savaş alanlarında Müslümanlar tarafından ye­nilgiye uğratılan Bizanslılar, Bereketli Hilâl dahilindeki topraklarını yerlilere terk ettiler. Müslümanları ve onların Hıristiyanlığa karşı tavrını duymuş olan Kudüs patriği şehrin anahtarlarını halifeye teslim etmek istedi. Hz. Ömer Kudüs'e geldiğinde Müslüman hoşgö­rüsünün, sosyal ve kültürel seviyelerde oldu­ğu kadar dinî bir yaklaşımın da Örneği olarak patrikle aşağıdaki anlaşmayı imzaladı:

"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

Allah'ın kulu ve mü'minlerin emîri Ömer tarafından İlya (Kudüs) halkına verilen amannâmedir. Emir'ül-Mü'minîn hasta olsun, sıhhatte bulunsun bütün halkın mal ve canlarının korunacağını garanti eder. Aynı zamanda ibadet yerlerine, haçlarına ve dinlerine dokunulmayacağını temin eder. Halkın kiliseleri tahrip edilemeye­ceği gibi mesken hâline de getirilemeye­cektir. Eskiden sahip oldukları haklar ay­nen muhafaza edilecektir. Ne mâlik ol­dukları şeylere bir halel gelecek ve ne de mezhepleri hususunda onlara bir baskı yapılacaktır. İçlerinden hiçbir kimse hiç­bir şekilde zarar görmeyecektir. İlya'da hiçbir Yahudinin onlarla birlikte yaşama­sına izin verilmeyecektir. İlyâ halkına dü­şen görev Medain (İran)lilerin yaptığı gi­bi cizyeyi ödemek, aynı zamanda da içlerinden Bizans ordusu mensuplarını ve soyguncuları tahliye etmektir. İİya'yı bu şekilde terk edenlerin kendileri ve mallan gidecekleri yere kadar teminat altındadır. Burada,kalmaya karar verenlere de aynı şekilde davranılacak, haklarını ve cizyeyi İlyalılarla paylaşacaklardır. Aynı kural diğer insanlara olduğu gibi İlya sakinleri İçin de geçerlidir. Herkes Bizanslılarla gidebilir, îlya'da kalabilir veya kendi ül­kesine dönebilir. Bunun için mahsuller hasat edilene kadar vakit verilmiştir. Al­lah, Peygamberi, sahabîleri ve mü'minler bu anlaşmaya şahitlik ederler.

İmza: Ömer b. Hattab

Şahitler: Halid b. Velid, Amr b. As, Ab-durrahman b. Avf ve Muaviye b. Ebû Süfyan

Yürürlüğe girdiği tarih, Hicrî 15." (A. Duncan, The Noble Sanctuary, sh. 22).

İslâm Devleti içindeki Hıristiyan ümmeti, sı­nırların kuzey ve batıya genişlemesiyle büyü­meye devam etti. Gerçekte Hicret'ten sonraki birinci yüzyılın büyük bölümünde İslâm Dev-leti'nin vatandaşlarının çoğunluğu Hıristiyan Roma ya da Yunan Bizans hakimiyeti altında sahip olamadıkları saygı, serbestiyet ve yeni bir şerefi yaşayan Hıristiyanlardı. Bu her iki güç de emperyalist ve ırkçıydı. Yakın Doğu bölgelerini kolonileştirmişler ve Romalı ya da Yunan olmayan yerlilerini baskı altına almış­lardı. İslâm yönetimi altında ise, Hıristiyanlar yüzyıllar boyunca barış içinde yaşadılar ve zenginleştiler. Bu dönem boyunca İslâm Dev­leti âdil olanların yanında baskıcı sultan ve halifeler de gördü. Hıristiyan varlığını orta­dan kaldırmak İslâmî düşüncenin bir parçası olsaydı bu hiç sezdirilmeden kolaylıkla ger­çekleştirilebilirdi. Fakat bu varlığı koruyan, İslâm'ın Hz. İsa'ya Allah'ın peygamberi, kita­bı İncil'e de ona indirilen vahiy olarak saygı duyması ve onlan böylece kabul etmesidir.

Aynı durum, İlk Müslüman muhacirleri Mek­ke'nin gazabından koruyan komşu Hıristiyan devlet Habeşistan için de geçerlidir. İslâm'ın ilk yıllarında Mekke'nin baskısı, sahabîleri için dayanılmaz hâle geldiğinde Peygamber @, İsa'nın takipçilerinin güzel ahlâklı, yar­dımsever, dost ve Allah'a ibadeti teşvik eden kimseler olduklarından emin olarak sahabele­rine Habeşistan'a sığınmalarını emretmişti. Onlara olan yüksek güveni boşa çıkmamıştı. Hıristiyan hükümdar, Müslüman muhacirlerin iade edilmesini isteyen Mekkelileri reddetmiş ve Kur'ân'ın İsa'nın peygamberliğini, Mer­yem'in günahsızlığını ve Allah'ın birliğini ka­bul etmesini Övmüştü. Habeşistan, Hz. Pey­gamber zamanında İslâm devletiyle bir barış ve dostluk anlaşması imzaladı. Bunun sonu­cunda İslâm Devleti'nin genişleyen sınırlan hiçbir zaman Habeşistan'ı içine almadı.

İslâm'ın kılıç zoruyla yayıldığı iddiası kadar gerçekten uzak ve gayri müslimlerle Müslü­manların ilişkilerine muhalif başka bir şey yoktur. Müslümanlar için, bir başkasını Müs­lüman olmaya zorlamak kadar utanç verici bir şey olamazdı ve hâlen de olamaz. Daha önce belirtildiği gibi Müslümanlık böyle bir davra­nışı günah olarak kınayan ilk din olmuştur. Bu noktada koloni günlerinde Hindistan Hü­kümeti hizmetinde çalışan bir İngiliz misyo­neri Thomas Arnold'un yazdıklanna bir göz atalım:

"... ne gayri müslimleri düzensiz bir şe­kil altında Müslüman olmaya zorlamak teşebbüslerine dair, ne de Hıristiyanlığı ortadan kaldırmak için mezalim yapıldığı hakkında hiçbir şey işitilmemiştir. Eğer halifeler bu iki şık ihtidadan birisinin tat­bikine izin vermiş olsalardı; Ferdinand ve İzabella'nın İspanya'dan İslâmiyeti söküp attıklan ve XIV. Louis'nin Fransa'da pro-testanlığı bir cinayet saydırdığı ve Yahu­dilerin 350 yıl süreyle İngiltere içine so­kulmadıkları kadar bir kolaylıkla da Hı­ristiyanlığı ülkelerinden söküp atabilirler­di. Asya'daki Doğu Kilisesi, Hıristiyanlık dünyasının diğer bütün bölgeleri ile müş­terek dinî faaliyetten yüz çevirmiş bir hâlde bulunduğundan, kendisini dinsiz topluluklardan sayan Hıristiyanlık dünya­sının adı geçen kısımlarına yardım için hiçbir teşebbüs de yapılamazdı. Böylece, günümüze kadar Doğu kiliselerinin fiilen varlıklarını sürdürmeleri, Muhammed'i takip eden yönetimlerin Hıristiyanlar kar­şısında müsamahalı bir idare tarzı göster­diklerinin kuvvetli delillerindendir." (T. Arnold, Preaching of islam, sh. 80).

İnanmayan topluluklara gösterilen müsamaha açısından diğer dinlerin tarihleriyle karşılaştı­rıldığında İslâm tarihi kategorik olarak bir farklılık gösterir. Şans eseri, Müslüman yayıl­masının o günlerinden birçok şahidin kayıtla­rı elimizdedir. Bu şahitlere meseleyi kökün­den halletmek için bize yeterli bilgi kazandır­dıkları için minnettarız. Antakya'nın Yakubî patriği Büyük Mihail onikinci yüzyılın son yansında şöyle yazmaktadır: "... hâkim ol­dukları memleketlerin her tarafında kiliseleri­mizi yağma ederek bizi merhametsizce itham eden Romalıların kötülüklerine şâhid olan Yüce Allah'ın intikamı, güney taraflarından İsmail'in oğullarını -Romalıların ellerinden bizi kurtarmak üzere- celbetti (Arnold, a.g.e., sh. 55). Barhebraeus, İslâm lehinde aynı dere­cede şahitlik eden başka bir yazının müellifi­dir (G. Barhebreaus, Chronicon Eccîesiasti-cum, sh. 474). 1300 yıllarında Müslüman do­ğuyu ziyaret eden Floransa'h bir Dominİkan keşişi olan Ricoldus de Monte Crucis, Hiristi-yanlara karşı aynı derecede bir toleransın, hatta dostluğun açık şahitliğini yapmaktadır. O zaman Hıristiyanlar, Müslümanlar bu kadar toleranslı idiyseler, niçin dindaşlarının mil­yonlar hâlinde İslâm'a girdiklerini ısrarla sor-maktalar. Muhtediler arasında Araplar çok küçük bir grubu oluşturmaktaydılar. Geri ka­lanı Helenler, İranlılar, Mısırlılar, Krenaikalı-lar, Berberiler, Kıbrıslılar ve Kafkasyalılardı.

Thomas Amold Preaching of İslam [İslâm'ın Öğütleri] kitabında aynı konuda, Müslüman­lara yöneltilecek misyon hakkında 7 Ekim 1887'de Wolverhampton (İngiltere)'da toplanan Kiliseler Kongresi'ne sunulan bir tebliği aktarmaktadır. Tebliğ sahibi, Hıristiyan mis­yoner liderlerinden -Anglikan Kilisesinden-Canon Taylor'dur.

Bu reformize edilmiş Musevîliğin [!] Afrika ve Asya'ya neden bu kadar süratli yayıldığını anlamak kolaydır. Suriyeli ve Afrikalı âlimler Hıristiyanlık dini yerine, anlaşılması zor ve tabiatüstü bir takım kaideler koydular. Ve za­manlarının çok bozuk olan ahlâkı ile bir mü­cadele çâresi olarak bekâr kalmayı ileri sür­düler. Mukaddes olmanın yolu dünyadan el etek çekmekti. Manastırlarda vakit geçirme­nin en mümeyyiz vasfı ise pislik içinde yüz­mekti. Halk ise âdeta bir alay şehid'e, azizle­re, meleklere tapan müşrikler gibi idi. Bunla­rın yüksek tabakaları bozuk ahlâklı ve hilekâr, orta hallileri vergiler altında ezilmiş bir hâlde bulunuyordu. Esirler ise o andaki durumları ve istikbâlleri için bir kurtulma ümidinden mahrum idiler. Allah tarafından gönderilmiş bir temizleme vasıtası gibi İslâmiyet geldi ve o bâtıl itikatları süpürüp at­tı. Bu durum, o sonu gelmeyen boş ilahiyat tartışmalarına karşı bir isyandan ibaretti. Bekârlığı, muttakîliğin bir tacı gibi yüksekte tutmaya karşı, mertçe bir protesto idi. İslâmiyet, dine esas olan akideyi yani Allah'ın birliğini ve azametini ortaya koydu. Âdil ve rahim olan Cenab-ı Hakk'ın iradesine teslim olmayı, nefsin mesuliyetini, kıyamet ve hesap günü ile dalâlette kalmanın şiddetle cezalan­dırılacağını bildirdi. Namaz kılmak, oruç tut­mak ve hayır işlemek gibi vazifeler tayin etti. Gerçek ve içten olmayan yapmacık faziletleri, din adına yapılan hile ve hafiflikleri, çeşitli yollara tevil edilebilen ahlâkî duygulan ve akaid üzerine tartışma yapanların birbirini tutmayan sözlerini bir tarafa attı. Esirlere hür-' riyet ümidi, insanlığa kardeşlik duygulan aşı­ladı ve insan tabiatının esas hakikatlerini tas­dik etmiş oldu." (Arnold, Preaching of islam, sh. 71-7.2)

Diğer Dinlerin Ümmetleri: İran in Arabis­tan'a saldırısı sonucunda arkada bazı İranlılar ve çok az olmakla birlikte Zerdüşt dinine gir­miş bazı Araplar kaldılar. Bunların daha fazla sayıda olanları İran ve Bizans arasındaki tam­pon sınır bölgesinde ve Dicle ve Fırat'ın bir­leştiği alt bölgede Arabistan ve İran'ın birara-ya geldikleri Şatt'ül Arab'da yaşıyorlardı. Arabistan'daki İran Zerdüştlerinin en önemli­lerinden biri Hicret'ten önce Müslüman olan ve Peygamber @'in meşhur sahabilerinden biri olan Selmân-ı Fârisî idi. Bazı hadislere göre Arabistan'ın kabile ve bölgelerinin İslâm Devleti'ne bağlılıklarını bildirmek için Medi­ne'ye elçiler gönderdikleri "Heyetler Yılı"nda (8-9/630-631) Peygamber @'in kendisi İslâm Devleti içindeki Zerdüştleri ayrı bir ümmet olarak kabul etti. Bundan kısa bir süre sonra İslâm Devleti İran'ı fethetti ve oradaki mil­yonları vatandaşlığına aldı. Müslüman olmayı seçenler Müslüman ümmetine katıldı, Zerdüşt olarak kalmayı seçen diğerleri ise anayasa ta­rafından Yahudilere verilen imtiyaz ve görev­lere tâbi oldular. Peygamber @ bu kuralları anayasanın yürürlüğe girmesinden sekiz yıl sonra zaten Hıristiyanlar için genişletmişti. Eğer Peygamber @'in kendisi tarafından daha önce yapılmadıysa bile İran'ın fethinden he­men sonra sahabileri tarafından 14/636'da bu kurallar Zerdüştleri de içine alacak şekilde genişletildi.

Muhammed b. Kasım tarafından 91/711 'de Hindistan'ın fethinden sonra Müslümanlar ye­ni dinlerle karşılaştılar. Bunlar Budizm ve Hinduizm'dİ. Her iki dinin mensupları da Müslümanlar tarafından fethedilerek İslâm Devleti'ne bağlanan Sİnd ve Pencab'ta mev­cuttular. Muhammed b. Kasım Şam'daki hali­feye Hindulara ve Budistlere nasıl davranma­sı gerektiğini sordu. Onlar putlara tapıyor gö-rünüyordular ve doktrinleri İslâm'dan en uzak noktadaydı. Kurucuları Müslümanlar tarafın­dan hiç duyulmamışlardı. Halife bir ulemâ meclisinin toplanmasını ve yöneticinin gön­derdiği rapora dayanılarak bir karar verilme­sini istedi. Karar, Hinduların ve Budistlerin İslâm Devletİ'yle savaşmadıkları ve cizye'yi veya vergiyi Ödedikleri sürece "tanrılarına ibadet etmekte" istedikleri gibi serbest olma­ları gerektiği, ibadethanelerini koruyabilecek­leri ve hayatlarını inançlarının gereklerine gö­re sürdürebilecekleri yolundaydı. Böylece, Yahudilerin ve Hıristiyanların sahip oldukları aynı statü onlara da tanınmış oluyordu (M. Ebu Bekir el-Kûfî, Şahnâme: Tarih-i Hİnd ve Sind).

Böylelikle İslâm'ı ve İslâm Devleti'nin diğer dinlerle ve bu dinlerin mensuplarıyla ilişkile­rini düzenleyen kurallar belirlenmişti. Bu ku­rallar Peygamber @'in sağlığında ve ondan hemen sonra İslâm Devleti bu dinlerle ilişki­ye girdikçe düzenlendi. Zaman içinde şeriat ortaya çıktığında Müslüman olan ve olmayan vatandaşların statüleri, hakları ve yükümlü­lükleri zaten bu kuralların içindeydi. Birçok yerde 1400 yıl veya İslâm'ın daba geç oraya ulaşması ya da sömürge yönetimlerince em­poze edilen Batı kanunları nedeniyle daha az bir süre boyunca şeriat Müslümanlarla gayri müslimler arasındaki ilişkileri başarıyla yön­lendirdi. Bu da, Müslüman olmayanların kendilerini idâme edebilecekleri -böylelikle Müs­lüman dünyasında devamlı bir varlık elde edebilecekleri- ve kendi inançları tarafından tanımlanan bir mutluluk kazanabilecekleri ge­çici bir anlaşma ortaya çıkardı. İslâm Devle­ti'nin atmosferi dine karşı hürmetle ve şerefle, takva ve faziletle doluydu. Dinî iddiaların doğruluğuyla ilgili şüpheciliğin ve kinizmin doğurduğu son zamanların toleransı ve dinî değerlere aldırmazlık ise bunun tam tersidir. İslâm şeriatı aksi halde millet (dinî topluluk­lar) sistemi ya da Zimmet veya Zimmı (hâmisi yani garantörü Allah olan barış anlaş­ması) sistemi olarak bilinir. Müslüman dün­yasında kötü idarecilerin var olduğu reddedi­lemez. Ve bunların olduğu yerlerde hem Müslümanlar hem de gayri müslimler eziyet çekmişlerdir. Bununla birlikte, İslâm tarihinin hiçbir yerinde inançlarına bağlılıklarından do­layı hiçbir gayrimüslim herhangi bir takibata ya da zulme mâruz kalmamıştır. Onları koru­yan hukuk sistemi, Müslümanlara Allah'tan gelen ve O'nun koruması altındaki bir yasa olarak kabul edilir.

Hz. Peygamber daha önce uyarmıştır: "Kim bir zımmi'ye (İslâm Devleti'nin himayesinde ve tâbiiyetinde olan gayri müslimi) baskı ve zulüm uygularsa Hesap Günü'nde elim iki ya­kasında olacaktır."

İslâm'dan başka hiçbir din ya da sistem dinî azınlıkları hiçbir zaman daha iyi bir bakışla değerlendirip onları her iki tarafa da en az za­rar verecek şekilde çoğunluğun akışına uy­durmamış, ya da onlara İslâm'ın yaptığı gibi adalet ve güzellikle davranmamıştır. Haddi zâtında bunu hiçbiri başaramazdı.

İslâm, başka hiçbir dinin veya sosyal sistemin çözemediği bir alanda başarıya ulaşmış, eşsiz tatbikatını göstermiştir. Çünkü İlâhî öğretisi Allah'ın Hak ve Tek olduğunu, her insanın İslâm fıtratı üzerine doğduğunu söyler. Bu da bütün dinlerin, hanif geleneğinin, Sâbi'liğin, Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın temel esasıdır.

Millî bir devlet olmaktan öte, İslâm Devleti, içinde ister bir milletten ya da birçok millet­lerden olsun birçok dinî topluluğun barış için­de bir arada yaşadığı bir dünya düzenidir. Her dinî grubun meşruiyetini kabul eden evrensel bir Pax Islamica'âa ve her birine kendi haya­tını kendi dinî esaslarına göre düzenleme hak­kı verir.

Milletler Cemiyeti'nden ve Birleşmiş Millet-ler'den üstündür, çünkü üyelik prensibi olarak millî egemenlik yerine dinî kimlik prensibini gözönüne almıştır. Anayasası herkes için ge­çerli olan ilâhî hükümlerdir, ve ona ister Müslüman ister gayrimüslim, herhangi biri tara­fından bir Müslüman mahkemesinde müraca­at edilebilir (İ. Râci ve L. Lâmia el-Farukî, İslâm Kültür Atlası, çev. M. Okan ve Zerrin Kibaroğlu, İnkılâb Yayınları, İstanbul 1991, sh. 213-224).

 

ALTINCI BÖLÜM

 

HZ. MUHAMMEDİ SALLALLAHU ALEYHİ VESELLEM ÖRNEK HAYATININ EŞSİZ ÖZELLİKLERİ

 

KISIM 1

 

RASULULLAH @'IN ASLI MESAJI TARİH ÖNÜNDE KAYDEDİLMİŞTİR

 

Allah'ın rasûlü Hz. Muhammed @'in inanç ve örnek hayatının eşsiz ve emsalsiz özellik­lerinden biri, kayıtlarının tam mükemmellik ve durulukta bize ulaşmasıdır. Kuran, zama­nın aşındırıcı etkisiyle herhangi bir değişime, çevirime, eklemeye veya tahrife uğramadan hâlâ Allah tarafından ona vahyedilen orijinal şeklindedir; sünnet ise râviler tarafından ak­tarıldığı şekliyle onun hayatının kayıdıdır. Aynı özelliği iddia edebilecek başka bir din veya sistem yoktur; çünkü bütün diğer inanç ve sistemler çeşitli biçimlerde tahrif edilmiş, değiştirilmiş, çevirilmiş veya eklemelere uğ­ramıştır. Başka bir din veya sistem kendisine vahyedilen Allah'ın mesajını aslî dil ve for­munda korumayı başaramamıştır. Bu dinlerin

mensupları da varolan kutsal metinlerin pey­gamberlerine vahyediien esas kitapların haki­ki ve güvenilir tercümeleri olduğunu öne sür­mezler. Rasûl Muhammed @'e vahyedilen Kıır'ân dışında vahyedİImiş herhangi bir kita­bın hakikiliğini ispatlayacak tarihî bir delil yoktur. İsa Peygamber'in hayat ve öğretileri­nin kaydı ve Kur'ân'dan önceki son kitap olan İncil bile orijinal lisanıyla mevcut değil­dir. Öğreti ve olaylarından herhangi birinin hakikiliği hakkında açıklık getirmeyen kop­yaları çeşitli dillerde mevcuttur. İngilizce olan İncil, havariler tarafından anlatıldığı şekliyle İsa peygamber ile ilgili hikâyelerin kolleksiyonu gibi gözükmektedir.

 

Yeni Ahit'in Kısa Tarihçesi

 

"Bu yüzden, kutsal metinlerin bir kolleksiyo­nu olan Yeni Ahit, havariler döneminin tasar­lanmamış ve beklenmedik bir ürünüdür. İlk ümitlerin gerçekleşmesi sonraki tarihlere er­telenirken ilk yüzyılın coşkusu yatıştı; ancak geride, değişen bir dünyada ve değişen bir şiddette de olsa ilk havarilerden Öğrendikleri inanç ve idealleri aziz tutmaya hâlâ devam eden geniş ve yaygın inananlar topluluğu bı­raktı. Yeni Ahit'in oluşturulması bize, Hıristiyan Toplumun kabul edilmiş havari yazıları­na başvurarak kendini dağılmaktan nasıl ko­ruduğunu gösterir.

"Kilise yasasının esas sınırları son ve kesin şekilde dördüncü yüzyıla kadar çizilmemiş olmasına rağmen, araştırmalarımız Yeni Ahit'in ikinci yüzyılın sonuna doğru düşünce­de çoktan tamamlandığını ortaya koymakta­dır.

"Daha Önce de gördüğümüz gibi, ilk dönem Hıristiyanlarının kutsal metne ilavede bulun­ma düşünceleri yoktu. Çoğu Yahudi idi; hep­si de tıpkı Yahudiler gibi Eski Ahit'in otorite­sini kabullenmişti. Ancak Eski Ahit'e ilave olarak Kilise, çok erken dönemlerden itibaren yazılı formda mevcut bulunan kendine ait metinlere de sahipti. İkinci yüzyılın Yeni Ahit'ine malzeme sağlayan bu metinler şun­lardır:

1- İsa peygamberin sözleri;

2- Havari mektupları-oniki havariye ve di­ğer havarilere otorite verir;

3- Kehanetler-havariler döneminde Hıristi­yan kutsal metnine belki de en sadık yak­laşım, bir örneği sonunda kilise yasasına katılan kehanet idi. Apolcalypse (İncil'in son kitabi)'mn yazarı bu çalışma için ken­disine doğrudan vahiy nisbet etmektedir;

4- Kilise Düzeni- son olarak İsa'nın öğretisi­ni oniki havari aracılığıyla sunduğu iddia edilen bir çalışmayı, Didache'yi zikrede­biliriz.

"On iki ve on üçüncü yüzyıllar İle 14, yüzyı­lın ilk dönemlerinde elbette İncil çevirileri vardı, ancak bunların hepsi Fransızca idi; bö­lüm halinde de olsa İngilizce İncil 1525 yılın­dan, bütün halinde 1535'den, ve İngiltere'de 1538'den Önce yayınlanmadı... 1516'da Eras-mus kendisine has yeni bir Latince versiyonla birlikte Yeni Ahit'i Yunanca yayınladı; Eski Ahit'in İbrani dilindeki metni 1488 yılı gibi eski tarihte yayınlanmıştı.

"İngilizce'nin konuşulduğu yerlerde 'Yetki Verilmiş Versiyon' diye kabullenilen İngiliz­ce İncil 1604'de başlanıp 1611'de yayınlanan Bishop İncili'nin gözden geçirilip tashih edil­miş halidir." (Encyclopaedia Britannica, c. III, sh. 513-533, Londra).

"Bible (İncil), Hıristiyan topluluk tarafından kutsal olarak tanınan ve inançlarının temelin­de yer alan vahyin yazılı kayıtlarını buldukla­rı kitaplar kolleksiyonuna verilen isimdir." {Encyclopaedia Britannica, sh. 499).

Britannica Ansiklopedisi tarafından yapılan İncil'in bu kısa tanımı, Hıristiyan ve Yahudi­lere ait bu dinî kitabın nitelik ve içeriğini açıkça göstermektedir. Diğer dini kitapların durumu bundan daha kötüdür. Bunlar, lider­leri ve peygamberlerinin ayrıntılı hayatları veya metin için herhangi bir tarihi hakikilik bulundurmaksızın liderleri ve peygamberleri­nin çalışmalarının kayıtları ve öykülerini içe­ren koli eksi yonlardan başka bir şey değildir.

İsa peygamberin hayatı bile çoğunlukla esrar perdesi altında gizlidir. Doğduğu ortam ile il­gili çok az ayrıntı bilinmektedir; sonra bir boşluk vardır ve onu sonraki buluşumuzda olgunluğa erip "Dağdaki vaaz"da olduğu gibi tebliğe başlar; ardından İncil onun çarmıha gerilişini anlatır. Tarih açısından bilindiği ka­darıyla bu kısa hayatı boyunca onun öğretile­ri genellikle insan hayatının manevî ve ahlâkî yönü ile ilgilidir. Hayatın karmaşık ameli problemleri ve bunların çözümleri hakkında hiçbir şey barındırmaz; sosyal düzeyde İnsan ilişkilerini düzenleyecek rehber kaideler içer­mez.

Kısaca, bütün diğer dinlerin kutsal kitapları yalnızca metin açısından orjinalliklerini kay­betmekle kalmayıp beraberinde liderlerinin, havarilerin ve bilginlerinin sözlerini ve öykü­lerini içeren kolleksiyonlara dönüşmüşlerdir; bu nitelikleriyle Allah'ın Kelâmı veya Al­lah'ın vahyedilmiş mesajı oldukları öne sürü­lemez ve sürülmez. Bu yüzden, ne bu dinle­rin takipçilerinden biri haklı olarak insanlık için İlahi Rehberliğin hâmili olduğunu iddia edebilir, ne de hayatları hakkındaki bilgi bu kadar üstünkörü ve inanılmaz olan liderleri veya peygamberleri yeryüzünün halklarına misal olabilir.

Keza, diğer dinlerin peygamber ve liderleri öğretilerinin bütün insanlığa şamil olduğunu asla iddia etmediler. Sadece kendi kabilesi­nin, kentinin veya ülkesinin insanına kendi zamanlarıyla bağlantılı sınırlı problemlerinin çözümünde rehberlik etmeye geldiler. Kendi­lerinin örnek hayatlarının gelecek bütün za­manların bütün insanlarınca takip edilmesi gerekli mükemmel bir örnek olduğunu da ile­ri sürmediler. Bu iddia ve taleplerden hiçbiri­si bu peygamberler veya onların kitapları ta­rafından herhangi bir şekilde öne sürülme­miştir.

Kur'ân'da zikredildiği gibi (3: 49, 43; 59), İsa peygamber dağılmış İsrail kabilelerini bir araya toplayıp kurtuluşa erdirmek için geldi­ğini açıkça ve özellikle ifade etmiştir. İsa peygamber İncil'i yaymak için havarilerini göndereceği zaman onlara İsrail kabilelerine mensup olmayanlara gitmemelerini, kendisi­nin "İsrail'in kayıp koyununu" bulmaya gel­diğini söylemiştir. Benzer şekilde, Musa pey­gamber de Kur'ân'da ifade edildiği gibi İsrail halkına yardım ve rehberlik etmek için gön­derilmiştir (17: 2, 20: 47).

 

Rasulullah'ın Evrensel Görevi

 

Rasul Muhammed @ bütün insanlığa yol göstermek için gönderilmiştir. Kur'ân-ı Ke-rim'e göre kendi vazifesini şu sözlerle ilan et­miştir:

"Ey insanlar, ben Allah'ın sizin hepinize gön­derdiği bir elçisiyim. Göklerin ve yerin mül­kü yalnız O'nundur." (7: 158).

"De ki: 'Ey insanlar, gerçekten ben sizin için yalnızca bir uyarıcı-korkutucuyum.' İman edip de sâlih amellerde bulunanlar, onlar için bir bağışlanma (mağfiret) ve üstün bir rızık vardır. Ayetlerimiz konusunda (başkalarını) acze düşürücü çabalar harcayanlar, onlar da alevli ateşin halkıdır." (22: 49-51).

Rasul Muhammed @'e hem insanları hidaye­te erdirecek bir Kitap verilmiş, hem de İyilik ve adalet üzre insanları terbiye edip eğitmek ve ardından bu temeller üzerine sosyal bir düzen kurmak için gönderilmiştir:

"Andolsun ki Allah, mü'minlere, kendi içle­rinden, kendilerine Allah'ın ayetlerini oku­yan, onları arındıran ve onlara Kitabı ve hik­meti Öğreten bir elçi göndermekle lütufta bu­lunmuştur. Ondan önce ise, apaçık bir sapık­lık içindeydiler." (3: 164).

Bu Kur'ân ayeti, Rasûlullah @'in amaç, gö­rev ve fonksiyonunun niteliği, içeriği ve ala­nını net bir şekilde açıklamaktadır. İnsanların terbiyesi, eğitimi ve arınmasında Rasul @'ün kişiliği ve örnekliğinin rolü önemli ve baskın gözükmektedir.

Kur'ân-ı Kerim bunu kuvvetle vurgulayarak şu sözlerle belirtir:

"Andolsun, sizin için, sizlerden Allah'ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah'ı çokça zikre­denler için Allah'ın Rasulü'nde güzel bir ör­nek (usvet'ün-hasene) vardır." (33: 21).

Böylece Kur'ân ve Rasul'ün Sünneti (örnek hayatı) bütün zamanlar ve bütün insanlar için daimi hidayet kaynağıdır. Bu, Rasûlullah @'in Allah'ın son elçisi olması ve Allah'ın in­sanlara mesajının onunla mükemmelleştiril-mesi sebebiyledir.

"Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzeri­nizdeki nimetimi de tamamladım ve size din olarak İslâm'ı seçip-beğendim." (5: 3).

Bu ayet-i kerime açık ve kesin olarak üç şeyi ifade eder. İlk olarak, insanoğlu için din Ra­sul Muhammed @'in mesajı ile mükemmel hale getirilmiştir. Diğer bir ifadeyle, serpilen bir kültür ve medeniyetin büyümesi, gelişme­si ve ilerlemesi için tam bir düşünce ve uygulama sistemi sağlayarak ebedî bir din için ge­rekli ve esaslı bütün unsur ve şartları ihtiva eder. Aynı zamanda, insanların istikbalde karşılaşabilecekleri problem, sorun, karmaşa ve güçlükleri çözmelerinde onlara yardım edecek metot ve prensipleri de beraberinde taşır. Bu yüzden, yeni bir ilahi rehberlik for­muna veya elçisine ihtiyaç duyulmaz.

İkinci olarak, Allah'ın insanlar İçin nimet ve ihsanı Rasûlullah @ ile tamamlanmıştır. Al­lah'ın nimetinin tamamlanması, insanoğlu için ilahi rehberliğin kemale erdirilip tamam­lanmasına işaret eder. İnsanlara salık verilen Allah'ın Yolu (din), Rasul Muhammed @ ile mükemmelliğe erişmiştir ve kendisine birşey ilave edilmesine veya kendisinden birşey çı­karılmasına ihtiyaç duymaz. İnsanlığın doğru bir şekilde rehberliği için esaslı ve gerekli sa­yılan herşey Kur'ân ve Sünnet'te mevcuttur ve artık insanın başka bir klavuz aramasına gerek yoktur. Bu nimet İslâm'dır.

Üçüncü olarak, tüm insanlara önerilen hayat tarzı, kulları için Allah tarafından seçilip uy­gun görülen İslâm'dır. Bu; Nuh, İbrahim, İs­mail, İshak, Musa ve İsa @ peygamberler da­hil Allah'ın bütün elçilerinin hayat tarzıdır. Hepsi İslâm kelimesinin ifade ettiği gibi ha­yatlarını Allah'a teslim etmiştir.

''O: 'Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ay­rılığa düşmeyin' diye dinden Nuh'a vasiyet ettiğimizi, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya vasiyet ettiğimizi sizin için de şeriat kıldı." (42: 13).

"Nuh'a ve ondan sonraki peygamberlere vah-yettiğimiz gibi, sana da vahyettik. Nitekim İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, torunla­rına, İsa'ya, Eyyûb'a, Yunus'a, Harun'a ve Sü­leyman'a da vahyetmiş ve Davud'a da Zebur'u vermiştik." (4: 163).

Bu âyet-i kerimeler Allah'ın bütün elçilerinin hayat şeklini, kendileri için Allah tarafından uygun görülen ve hepsina h[|tfriien İslâm ol­duğunu; ancak daha sonEl aamberlerinin ne dediğine dair insanlarırj fırında ihtilafa

Rasûlullahın aslî Mesajı Tarih Önünde Kaydedilmiştir   465

düştüklerini açıkça ortaya koymaktadır. Kur'ân bu ihtîlafdan şu şekilde bahseder:

"...Kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra, sırf aralarındaki aşırılık yü­zünden ayrılığa düştüler..." (3: 19). "Onlar, kendilerine ilim geldikten sonra sâdece arala­rındaki çekememezlik yüzünden ayrılığa düş­tüler..." (42: 14).

Zikredilen bu Kur'ân ayetleri, İslâm (Allah'ın iradesine teslim olmak)'dan başka bir hayat tarzının O'nun tarafından kabul edilemez ol­duğunu da belirtmektedir. Bu Âl-İ İmrân sûresi'nin şu ayeti ile de teyit edilir:

"Kim İslâm'dan başka bir din ararsa, (bilsin ki o din) ondan kabul edilmeyecek ve o, âhi-rette de kaybedenlerden olacaktır." (3: 85).

Bu değerlendirmelerin ışığında, insanoğlunun rehberliği için gerekli bütün unsurları İçeren yegane hayat tarzının Hz. Muhammed @'in öğretileri olduğu bütünüyle açıktır:

1- Modern çağın eşiğinde doğan ve kendisi­ne vahyedilen Kitabı hala özgün dili ve orijinal formunda mevcut bulunan tek peygamber odur.

2- Allah'ın vahyettiği kitaplar içerisinde do­kunulup bozulmamış ve tarihî açıdan ha­kiki tek kitap Kur'ân'dır.

3- Rasûlullah @, Allah'ın elçileri arasında bütün hayatı ve öğretilerinin kaydının de­taylı bir şekilde muhafaza edildiği tek peygamberdir.

4- Onun öğretisi ve mesajı eksiksiz olup mükemmel, kapsamlı ve uygulanabilir­dir; maddî, manevî, ahlâkî, iktisadî, sos­yal, kültürel ve siyasî yönler dahil beşik­ten mezara bütün insanlık için eksiksiz bir hayat nizamı içerir.

5- Onun Öğretisi; zeval bulmuş, bozulmuş ve kuvvetten düşmüşbir hâle düşmemesi, tersine câri sosyal ve çevresindeki ihti­yaçlarla anlaşması için hayat sistemlerine uygun ve gerekli uyarlamaları yaparak istikbalin ihtiyaç ve taleplerini karşılaya­cak prensip ve kuralları da sağlar.

6- Rasul Muhammed @'in miras bıraktığı İslâm sistemi, ahlâkî ve manevî olduğu kadar dünyevî bütün sorunlarını çözmek­te insanlığa sahih rehberlik sağlayabile­cek tek güvenilir hayat nizamıdır. Çünkü hem bütün yönleriyle mükemmel, insan hayatım bütünüyle kapsayıcı hem de et ve kandan oluşan kadın ve erkeğin prob­lemleriyle meşgul olan en pratik hayat ni­zamıdır.

 

KISIM 2

 

HZ. MUHAMMED @'IN PEYGAMBERLİĞİNİN ESAS GAYESİ

 

Rasûlullah @, kendisinden önce gönderilen diğer peygamberler gibi Kur'ân öğretisinin ışığında insanları doğru yola iletmek için bir insan ve Allah'ın bir elçisi olarak gönderil­miştir. Kur'ân-ı Kerim bu gerçeği şu ifadeler­le açıkça belirtir:

"Her ümmetin bir elçisi vardır." (10: 47).

"Andolsun, senden Önce. evvelki(millet)lerin kolları içine de elçiler gönderdik." (15: 10).

"Biz senden önce de kendilerine vahyettiği-miz erkekler dışında elçi göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, o halde zikir ehline sorun." (21:7):

"Nuh'a ve ondan sonraki peygamberlere vah-yettiğimiz gibi, sana da vahyettik. Nitekim İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, torunla­rına, İsa'ya, Eyyûb'a, Yunus'a, Harun'a ve Sü­leyman'a da vahyetmiş ve Davud'a da Ze­bur'u vermiştik." (4: 163).

Muhammed @'in elçi olarak tayini şu sözler­le ilan edilir:

"Ey insanlar! Şüphesiz peygamber size Rab-binizden gerçeği getirdi. Kendi hayrınıza ola­rak (ona) inanın. Eğer İnkâr ederseniz, bilin ki-, göklerde ve yede olanlar Allah'ındır. Al­lah, bilendir ve hikmet sahibidir." (4: 170).

"Muhammed, sâdece bir elçidir. Ondan Önce de nice elçiler gelip-geçmiştİr." (3: 144).

 

Allah'ın Elçilerinin Gayesi

 

Gerçek rehberliğin, insanlığı doğru hayat tar­zına ileten ve insanoğluna ebedî güven ve muvaffakiyeti garanti eden Allah'ın hidayeti olduğu Kur'ân'da sarih olarak beyan edilir.

"De ki: 'Kuşkusuz doğru yol, Allah'ın (gös­terdiği) dosdoğru yoldur." (2: 120),

Burada Arapça hidayet kelimesi; feraseti zihni görme gücünü, bilgiyi, eşyanın sahih ve hakiki anlamı ile maksadını seçip kavrama kabiliyetini geliştiren ilahi rehberlik anlamına gelir. İnsana, hayatta karşılaşabileceği her durum için hakikatin uygun ve sarih anlaşıl­masını sağlar. Diğer bir ifadeyle, kişiye hak ile bâtıl arasında ayırım yapma ve farklı dav­ranma gücü verir. Bu yüzden, doğru ve başa­rılı bir sona ileten, kesinlikle emin ve güvenli olan sıratsi müstakim anlamını da taşır.

Rasûlullah, kendisinden önceki diğer pey­gamberlere de verilen ilahi hidayet ile gönde­rilmiştir.

"O, sana Kitabı Hak ve kendinden öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi. O, Tevrat'ı ve İn­cil'i de indirdi. (Ki onlar)_B undan önce insan­lar için bir hidayetti. Doğruyu yanlıştan ayı­ran (Furkan)ı da indirdi.' (3: 3-4).

 

Allah'ın Rehberliği

 

Son Peygamber'in asli gaye ve hedefi, tıpkı Önceki peygamberler gibi insanları sırat-ı müstakime iletmekti. Kur'ân b.unu değişik yerlerde değişik şekillerde zikreder:

"Bu (Kur'ân), insanlara bir açıklama (beyan) ve bilhassa sakınanlar için bir hidayet ve öğüttür." (3: 138).

"İşte size Rabbinizden apaçık bir belge, bir hidayet ve bir rahmet gelmiştir. Allah'ın ayet­lerini yalanlayandan ve (insanları) ondan alı-koyup-çevirenden daha zâlim kimdir?" (6: 157).

"De ki: 'Ey insanlar, kuşkusuz size Rabbİniz-den gerçek (hak) gelmiştir. Kim hidayete ula­şırsa, o, ancak kendi nefsi için hidayete ulaş­mıştır. Kim de saparsa, o da, kendi aleyhine sapmıştır. Ben sizin üzerinizde bir vekil deği­lim.'" (10: 108).

"Biz Kitab'ı sana, herşeyin açıklayıcısı (veya bir beyanı), müslümanlara da bir hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik." (16: 89).

"Bunlar hikmetli (hüküm ve hikmet dolu) Ki­tabın ayetleridir. İhsanda bulunanlara bir hi­dayet ve bir rahmettir." (31: 2-3).

Bu Kur'ân ayetleri, ilk olarak, insanlar doğru yolu bulabilsinler, yanlış ve kötü yollara sap­masınlar diye, Allah'ın peygamberi aracılı­ğıyla ilahi hidayeti dolanbaçsız ve sarih bir şekilde gönderdiğini gösterir. İkinci olarak, O'nun Rasulü ve Kitabı ile hakikatin insanla­ra apaçık sunulduğunu; yanlış ve kötüden ayırt edildiğini ve yanlışa düşülmesini önle­mek için bu konuda hiçbir şüphe bırakılmadı­ğım ısrarla belirtir. Üçüncüsü, Rasûlullah @ aracılığıyla gönderilen bu beyanın, Allah'tan kullarına bir öğüt, bir tavsiye ve bir uyarı ol­duğunu bildirir. Bu beyan, hür iradeleri İle kendisini kabul edenler için hidayet, rahmet ve müjde kaynağıdır. Dördüncüsü, hidayetini kabul edenlerin, onları edebî güvenlik ve ba­şarı amaçlarına şüphesiz iletecek sırat-ı müs­takimi bulacaklarını vaad eder.

Beşinci olarak, yukarıda zikredilen Kur'ân ayetleri, bu hidayetin kabul veya reddinden kaynaklanan bütün kazanç ve kayıplara yine kişinin kendisinin katlanacağına dikkat çeker. Kim, bu hidayeti reddeden kişiden daha fazla kendi nefsine zulmedebilir? Kim, sırât-ı müstakîmden sapan kişiden daha fazla kendi­ne haksızlık yapabilir? Altıncısı, bu hidayeti ya da içerdiği doğru yolu izlemeye insanları* zorlamanın Rasûlullah @'in görev ve fonksiyonu olmadığını, onun bu tür işlerinde insan­lara vekil tayin edilmediğini ısrarla İfade eder. Onun görev ve fonksiyonu; hak ve doğ­ru, yalan ve yanlıştan bütünüyle azad olacak ve bu hususta insanların zihninde hiç bir şüp­he kalmayacak şekilde Rabbi'nin mesajını sa­delik ve açıklıkla iletmektir. Yedincisi, mesa­jı dinleyip incelemek, doğruluğunu ve yarar­larını tartmak ve ardından da kendi iyiliği için kabul etmek veya kendi kaybı uğruna

reddetmek fiillerinin bütünüyle her ferdin kendisine bağlı olduğu anlatılır. Her insanın bu kendi kararı bu dünyadaki yaşantısını ve kaderini etkileyecektir. Bu yüzden, Rablerin-den gelen rahmet ve müjdeden başka bir şey olmayan bu ilahi hidayeti tasdik veya reddet­me hususunda büyük bir dikkat, itina ve te­fekkür ile karar vermek her fert için oldukça önemlidir. Bu konuda yanlış bir karara ulaşıl­dığında, atılacak her adım, dönüşü olmayan ana ulaşana kadar kişiyi doğru yoldan daha da uzaklaştıracaktır. Yanlış bir karar, yani mesajın kabul edilmemesi, ebedî hayatta in­sanın akıbetini bütünüyle berbat edebilir.

 

Sırât-ı Müstakimce İletme

 

Kur'ân-ı Kerîm ilahi hidayetin niteliğini ve kapsamını açıklamada kendine farklı bir üs­luba sahiptir. Değişik yerlerde farklı ifadeler kullanır. Bazan, aşağıdaki âyetlerde/»lduğu gibi, 'doğru ve dümdüz yol' anlamındaki 'Sırât-ı Müstakîm ile ilahi hidayeti kasteder:

"Gerçekten Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O'na ibadet edin. Dost doğru olan yol işte budur." (3: 51).

"Böylece sana da biz kendi emrimizden bir ruh vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmiyordun. Ancak biz onu bir nur kıldık; onunla kullarımızdan dilediklerimizi hidayete erdiririz. Hiç şüphesiz sen, dosdoğru olan bir yola, göklerde ve yerde bulunanların tümü kendisine ait olan Allah'ın yoluna yöneltip-iletiyorsun. Haberiniz olsun; işler Allah'a dö­ner." (42: 52-53).

"Kendilerine ilim verilenler ise, Rabbinden sana indirilenin hakkın ta kendisi olduğunu ve üstün, güçlü, Övülmeye lâyık olan (Al-lah)ın yoluna yöneltip-ilettiğini görmektedir­ler." (34: 6).

"Bu benim dosdoğru olan yolumdur, şu halde ona uyun. Sizi O'nun yolundan ayıracak (baş­ka) yollara uymayın. Bununla size vasiyet et­tik, umulur ki korkup-sakınırsınız." (6: 153).

"Elif, Lâm, Râ. Bu bir Kitaptır ki, Rabbinin izniyle insanları karanlıklardan nura, O güçlü ve övgüye lâyık olanın yoluna çıkarman için onu sana indirdik." (14: 1).

"De ki: 'Rabbim gerçekten beni doğru bir yo­la iletti, dimdik duran bir dine, İbrahim'in ha-nif (muvahhid) dinine... O müşriklerden de­ğildi." (6: 161), Bu ve benzeri pek çok Kur'ân ayeti insanı dosdoğru yola, İbrahim peygamberin ve diğer bütün peygamberlerin izlediği Allah'ın yoluna davet eder; yanlış, çarpık ve kötü hayat tarzlarına sapmalarına yol açacak şekilde karanlıkta bırakmamak için. Bu ayet-i kerimelerden çıkarılabilecek temel dersler şunlardır:

1- Dosdoğru ve düzgün tek yol Rasûlullah @'a vahyedilen yoldur.

2- Kur'ân; insanları cehalet ve kötülüğün karanlık vadilerinden, dosdoğru ve düz­gün tek yol olan Allah'ın yoluna ileten Allah'dan bir nurdur.

3- İlim sahipleri, onun Rablerinden gelen hak olduğuna ve insanları Allah'ın yoluna ileteceğine şehadet ederler.

4- O, Rabbinden Rasûlullah @'a vahyedilen yegane dosdoğru yoldur ve hidayeti ara­yan onu izlemeli, kendisini Rabbinin yü­ce ve dosdoğru yolundan uzaklara sürek-leyecek diğer yollara kapılmamalıdır.

5- Bu çağrı, Rabblerinin kendilerine emri­dir; İtaat eder ve bu yolu izlerlerse, şüp­hesiz hakka tâbi doğrulardan olacaktır.

Kuşkusuz bu ayetler, insanları Allah'ın yolu­na, onları yalnızca kötülük ve cehaletin ka­ranlığından iyilik ve bilginin aydınlığına ilet­mekle kalmayan, beraberinde Allah'ın rızası­na da yaklaştıran dosdoğru ve düzgün tek yo­la davet eder.

Sırât-ı müstakim, Kur'ân tarafından çeşitli şekillerde isimlendirilir; ancak hepsi de dos­doğru ve düzgün yol anlamını taşır. Sâd sûresi'nde Allah'a ileten "doğru yol" anla­mında Arapça sevai's-sırat kelimeleriyle kar­şılaşırız (38: 22 ve 2: 108, 5: 12, 5: 80). Tâhâ sûresi'nde "dümdüz yol" anlamında sıran 's-seviy kelimeleri mevcuttur (20: 135). Maide sûresfnde ise insanları karanlıklardan nura çıkaran ve dosdoğru yola ileten "emniyet ve barış yolu" anlamında subule's-selam vardır (5: 16). Bazen d "Rabbinin yolu" (sebilü'r rabbike) şeklinde nitelenir:

"Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir biçimde müca­dele et. Şüphesiz senin Rabbin, yolundan sa­panı bilendir; hidayete ereni de bilendir." (16: 125).

Bu ayet-i kerimede, müslümanların insanları Allah'ın yoluna; güzel ve hoş sözler ile ol­dukça nazik bir yol izleyerek, makul ve ikna edici delilleri sunarak; saadetleri için ilgile­nip samimiyetlerini bütünüyle gösterecek mümkün olabilen en iyi biçimde davet etme­leri Öğütlenir.

Birçok ayette dosdoğru yol "Allah'ın Yolu" (sebilullah) olarak adlandırılır (3: 99, 4: 160: 4: 167, 5: 77, 8: 47, 47: 4). Bazı yerlerde, dosdoğru yol veya Allah'ın yolu, 'uygun, ma­kul ve düzgün yol' anlamına gelen sebiiu'r rûşd şeklinde kullanılır (7: 146). Değişik isimlerle de olsa bütün bu ayetler, insanları, kendi iyiliklerini düşünmeye; kendisi düz­gün, dosdoğru ve emin olan ve emniyet ile başarıya ileten sırât-ı müstakimi izleyerek doğru hareket yönünü benimsemeye davet eder. Bu yol, bütün insanların Rabbi ve Hü­kümranı olan Allah tarafından Rasulü @'ne vahyedilmİş ve Rasûlullah @ tarafından gös­terilerek açıklanmıştır. Emniyet, başarı ve re­fah bu hayat tarzını izlemekle elde edilir. Bü­tün diğer hayat şekilleri bâtıl, çarpık ve adaletsizdir; bunları izlemek hem insanların kendi menfaatlerine zarar verir, hem de onları Rabblerinin yolundan ötelere, karanlığın ve unutulmuşluğun dünyasına temelli götürür. Bu ebedî bir kayıptır.

Kur'ân İnsanları kötü yolların tuzaklarına dü­şüp ebediyyen bu yollarda başıboş dolanma­ya karşı uyanık olmaları için uyarır:

"Bu benim dosdoğru olan yolumdur, şu halde ona uyun. Sizi O'nun yolundan ayıracak (baş­ka) yollara uymayın. Bununla size vasiyet et­tik, umulur ki korkup sakınırsınız." (6: 153).

Kişinin, şayet O'nun uyarılarına dikkat et­mezse kötü yollara düşmesi muhtemeldir:

"Suçlu-günahkârların yolu apaçık ortaya çık­sın diye, âyetlerimizi İşte böyle birer birer açıklıyoruz." (6: 55).

Kur'ân, dosdoğru yoldan sapan önceki ka­vimlerin akıbetlerini de hatırlatır: "Âd'ı ve Semûd'u da (helak ettik). Bu oturdukları yer­lerden size belli olmaktadır. Şeytan onlara yaptıkları işleri süsleyip onları yoldan çıkar­dı. Oysa bakıp ibret alabilirlerdi (ama alma­dılar)." (29: 38).

Böylece Kur'ân, değişik yollarla ve değişik ifade biçimleriyle insanların, geçici dünya hayatının gösteriş ve parıltılarının ardındaki hakikati ve hayatın gerçeklerini anlamaları için çabalar. Bütün bunların nihai amacı, in-

sanları, bizzat kendi hevalarınca oluşturul­muş tuzaklara düşmekten ya da günahkâr kimselerin gizli tertipleri ile yanlış yönlendi­rilmekten ve bu suretle de Allah'ın Rasulü @ tarafından gösterilen dosdoğru yoldan sap­maktan korumaktır. Allah'ın Rasulü @'nü iyi­lik, doğruluk ve adalet yolunu öğreten hida-yet-rehberlik ile göndermesi insanoğlunun kendi yararınadır. Kur'ân, tehlikede olanın bizzat kendi mutlulukları olduğunu insanlara anlatmak için bu gerçeği sık sık tekrarlar.

Ebu Zerri'l-Gıfârî, Rasûlullah @'in Rabbin-den rivayet ettiği Hadis-i kutside, yeryüzün­deki bütün insanların faziletli veya şerir ol­malarının Allah'a bir yarar veya zarar sağla­mayacağını, O'nun rehberliğini kabul ya da red etmenin sonucuna katlanacak olanların bizzat insanların kendilerinin olacağını açık­lıkla ortaya koyar:

"Ey kullanm, ben zulmü kendime haram kıl­dım, sizin aranızda da zulmü haram kıldım. O halde birbirinize zulmetmeyiniz.

"Ey kullarım, hidayette kıldıklarımdan başka hepiniz, dalâlettesiniz. O halde benden hida­yet isteyin ki, size hidayet vereyim. Ey kulla­rım, benim duyurduklarımdan başka hepiniz açsınız. Öyle ise benden yiyecek isteyin ki si­ze yiyecek vereyim. Ey kullarım, benim giy­dirdiklerimden başka hepiniz çıplaksınız. Öy­le ise benden giyecek isteyin ki size giyecek vereyim. Ey kullanm, siz gece ve gündüz ha­ta işliyorsunuz. Ben de bütün günahları affe­derim. Öyle ise benden af isteyin ki sizi affe­deyim.

"Ey kullanm, siz bana zarar veremezsiniz ki, zarannız olsun. Yine siz bana fayda veremez­siniz ki, faydanız olsun. Ey kullanm, evvel geçenleriniz, sonra gelecek olanlannız, insan­larınız ve cinleriniz sizin aranızda en fâcir (isyankâr) adamın kalbi gibi olsalar, yine de mülkümden birşey eksilmez. Ey kullarım, ev­vel geçenleriniz, sonra gelecek olanlarınız, insanlarınız ve cinleriniz bir yerde dursalar da benden isteseler, ben de her birinize iste­diklerinizi versem, bu benim yanımdaki (ha-zinem)den bir şey eksiltmez. Ancak denize batırılan iğnenin eksilttiği gibi eksiltir.

"Ey kullanm, onlar sizin amellerinizdİr. Sizin hesabınıza onları ben zaptederim. Sonra onla­rı size vereceğim. Kim hayır bulursa Allah'a hamdetsin. Kim de başka bir şey bulursa ke'n-dindendir; başkasını kınamasın." (Müslim).

Rivayet edilen bu kutsî hadis, İlahi hidayetin yalnızca insanların yararına gönderildiğini;

insanların ıslahı, başarısı ve refahı için son Peygamber @ tarafından olanca içtenlik, dü­rüstlük ve iyi niyet ile insanlara öğretildiğini gösterir.

 

Toplumun Ve Sistemlerin Gelişmesi

 

İnsanların inançlarını istedikleri gibi pratiğe aktarabilecekleri ve huzurlu bir hayat sürdürebilecekleri âdil sistemin kurulması için dü­rüst ve muttaki fertlerin yardımlannın yanışı-ra bir peygamber de gereklidir. Ama bu, in­sanların genel eğitimini sağlayacak kusursuz karakter ve mükemmel tavırlı çalışanlardan oluşan yetenekli bir takımın hazır olabilmesi için seçkin kişilerin uygun terbiye ve eğitimi­ne ihtiyaç duyar. Çünkü; Allah'tan korkup sa­kınan, dürüst ve faziletli kişiler olmaksızın toplumda adaletin ayakta tutulması başarıla­maz. İşte bu yüzden, Allah'ın bütün Rasulleri en üstün karakter ve davranışa sahiptiler. Bü­tün Rasuller kendi örnek davranışlarıyla di­ğer insanları etkilemek ve böylece kendile­rinden sonra davalarını devam ettirebilecek dürüst ve takvalı çalışanlardan meydana ge­len bir ekibi yavaş yavaş hazırlamak zorun­daydılar.

Aynı durum, Allah'ın yeryüzündeki son Ra-sulu Hz. Muhammed @ için de geçerliydi. Peygamberlik görevinde kendisine oldukça fazla yardımı dokunan mükemmel bir dürüst­lük ve kişilik sahibi idi. Kuran onun bu mü­kemmel kişiliğinden de bahseder (68: 4). Rasülullah @, insanları eğitmek gayesiyle Allah tarafından gönderildiğini; kendisine iyi eğitimi bahşeden müteallimin Allah olduğu­nu; iyi davranışlarını mümkün olan en güzel biçimde yine O'nun öğrettiğini ifade etmiştir (Tirmizi). Rasülullah @ başka bir hadisinde de şöyle buyurmuştur: "Allah, en iyi davranış ve ahlâkı, daha yaratışında insana ilham et­miştir." (Tirmizî).

Bu vasıflar en mükemmel şekliyle Rasûlullah @'de mevcuttu ve yeryüzünde Allah'ın son elçisi olma görevini ifa etmeye bütünüyle ehil olduğunu gerek sözleri gerekse uygula­maları İle teyit etti. Eksiksiz kişilik vasıfları ve mükemmel davranışlarının izlerini, bu asil şahsiyet ve zarif davranış cevherlerini dünya­nın diğer toplumlarına taşıyan yüzbinlerce iz­leyicisine bıraktı.

Ahlâkın kemale erdirilmesi, Rasûlullah @'in misyonunun asli gayelerinden biridir. Haki­katte, kişinin toplumdaki yerini belirleyen te-mel etken onun karakteridir. Ahlâkı olmayan fert, insan hayatının herhangi bir boyutunda bir dereceye ulaşamaz. Diğer insanların ha­yatlarını etkileyen ve hatta insanlık tarihinde­ki olayların akışını ve yönünü belirleyenler hep vasıflı kişilerdir. Şahsiyeti oluşmayan fert akıntıya kapılmış saman çöpü gibi hâdiselere kapılıp giderken kişiliği oturmuş, nitelikli fert olayları beraberine alıp tarihin akışını kendi gayretleri ile değiştirir.

İnsanlık tarihi ve düşünce hayatının incelen­mesi, kişilik gücünün, kişiye ait hedef ve ga­yenin niteliği ve şiddeti ile belirlendiğini gös­terir. Ferdin hedefi ne kadar asil ve yüce ise karakteri de o kadar güçlü ve mükemmeldir. Rasûlullah @'in karakterinin büyüklük ve muhteşemi iğ in in temelini kavramak için, in­sanın ve cinnin yaratılış gayesini şu sözlerle beyan eden Kur'ân'a başvurmalıyız:

"Ben, cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." (51: 56).

Diğer bir ifadeyle, Alllah'a itaat (kulluk) ya­ratılışın aslî gayesidir. Gerçekte bu, Allah'ın hakiki dinidir ki bu, İslâm olarak tesmiye edi­lir.

Allah'a ibadet, Kur'ânî ahlâkın kaynağıdır ve Allah'ın kulu olmayı kabullenen ferdin her hareketinin arkasındaki gerçek âmil güçtür. Rasûlullah @ Allah'a kulluğun mükemmel bir örneği olduğundan, hem söz hem de hare­ketleri ile Kur'ân ahlâkını somutlaştırmıştır. Bu yüzden, Rasûlullah @'in ahlâkı hakkında soru soran şahsa, hanımı Aişe Sıddık, "Onun ahlâkı Kur'ân'dır" cevabını vermiştir. Aİşe Sıddik'ın gerçekte kastettiği, Rasûlullah @'in pratik hayatta Kur'ân-ı Kerim'in nesnel bir göstergesini oluşturduğu idi. Diğer bir ifa­deyle, O, Kur'ân öğretisinin canlı ve pratik simgesi idi. Topyekûn Allah'a kulluğu onun bütün hareketlerine yansımıştır. Bu yüzden hayatının her cephesinde davranışları; neza­ket ve kabalık, sevgi ve nefret, bağışlama ve sertlik, azizlik ve sıkıştırmak gibi aşırı uçlar arasında kusursuz bir ılımlılığı temsil ederdi.

Gerçekte O, Kur'ân'da açıklanan bütün güzel vasıfları üzerinde barındıran mükemmel bir ahlâk ve kulluk timsaliydi. İman ve ihsan, te­vekkül ve .takva, haşyet ve inabe, adalet ve itaat, ihlas ve vefa, sıdk ve kerem, şeceat ve istiğna, havf ve tevazu, gayret ve hamiyet, cüret ve azimet, kuvvet ve şevket, sabır ve sebat, nazm ve zabt, uhuvvet, cihad-ı müsel-sel ve amel-i sâlih, emri bi'l ma'ruf ve nehyi ani'l münker gibi bütün güzel ve övgüye lâyık nitelikleri Allah'a ibadetinin sonucudur.

Kur'ân-ı Kerim'de zikredilen bütün güzel ve asil nitelikler, Allah'ın kulunun (abdullah) asıl ayırdedici özellikleridir. Eğer biri gerçek­ten kul olamıyorsa; o, ne muttakidir, ne muh-sindir, ne sıddıktir, ne de mütevekkil. Kulluk o derece önemlidir ki, Allah tarafından pey­gamber seçilen her kişi için ilk zorunlu kural kılınmıştır. "Şüphesiz o (Nuh), bizim mümin olan kullarımızdandı." (37: 81); İbrahim pey­gamber (37: 111), Musa ve Harun peygam­berler (37: 122), İlyas peygamber (37: 132) ve bütün peygamberler (37: 171) de Öyle. İb­rahim, İshak ve Yakub peygamberler Allah'ın bütünüyle imanlı kulları idiler. Hepsi Allah'ın seçilmiş faziletli kulları arasındaydı. Hz. Mu-hammed @ de kendisinin Allah'ın bir kulu olduğunu şu sözlerle zikreder: "Ben de bir kulum ve Allah'ın kulunun yediği gibi yerim."

Bu husus, Isra ve Furkan sûrelerfnde şöyle İfade edilir:

"Bir kısım ayetlerimizi kendisine göstermek için kulu (Muhammed'i) bir gece Mescid-i Haram'dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa'ya götüren O (Allah) ne yüce­dir." (17: 1). "Alemlere uyarıcı-korkutucu ol­sun diye, Furkan (hakkı batıldan ayıran Kur'ân)ı kulu (Muhammed'e) indiren (Allah) ne yücedir." (25: 1).

Allah'ın bütün rahmeti, ihsanı ve lûtfu Rasûlullah @'de tamamlanmış ve onun hayat tarzı mükemmelleştirilmiştir. Bu yüzden, kul­luk nimetinin ve bu nimetin vazgeçilmez yapı taşlan ile niteliklerinin Hz. Muhammed <§>'de tamamlanıp mükemmelleştirilmiş olması ge­rektiği sonucuna ulaşmak mümkündür. Diğer bir ifadeyle, yukarıda belirtilen kulluk vasıf­ları mükemmel şekilleriyle Peygamber @'in şahsında bulunmalıdır. Bu sebeple Rasûlullah "Beni en güzel şekilde yaratan ve bana güzel bir huy veren Allah'a hamdolsun." (Bey ha-ki), "Ben güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim." {Muvatta ve Müsned-i Ah-med) buyurmuştur. Bu, ilişkide bulunduğu kişilerin kendisini sevmesine yol açan en gü­zel şahsiyet ve mükemmel davranışlarla Ha-temü'l Enbiya Hz. Muhammed @'in donatıl­dığının açık bir göstergesidir. Kendisine en güzel şahsiyet vasıflarının bahsedilmesi daha önceki bölümlerde de açıklandığı üzere Rasûlullah @'in uygulamalarıyla teyid edil­miştir. Bu vasıflar; onun devlet başkanı, hâkim, askerî lider, kanun koyucu, yönetici, öğüt verici, tacir, baba, eş, ıslahatçı, eğitimci gibi alanlarda ortaya koyduğu çok değişik fa­aliyetleri esnasında oldukça farklı kişilerle olan ilişkilerinde açıkça gözlenir. Hayatın her yönünü kaplayan eşsiz mahiyette bir prensip­ler zincirini ardında bırakırken şahsen örnek oluşu ile bu prensiplerin güvenilirliğini, uy­gulanabilirliğini ve mükemmelliğini teyit etmiştir.

Hakikaten, kulluğun en güzel ve en mümtaz vasıflarını kendinde toplayan gerçek ve mü­kemmel bir "abdullah" idi. Dinî, iktisadî, sos­yal, kültürel ve millî, milletlerarası seviyede siyasî meselelerde dahil olmak üzere insan faaliyetinin her sahasında bu vasıfları insan­lara göstermiştir. Kısacası, bütün insanlık için mükemmel bir örnektir. Muhammed @ kadar farklı durum ve konumlarla muhatap olup da bütün prensiplerini, düsturlarını ve değerlerini, büyük oranda insanlığa yüzyıllar boyunca istifade edebilecekleri sosyal bir dü­zeni başarıyla kurup doğruluklarını ve güve­nirliklerini ispatlayarak pratiğe aktaran başka bir insan tarihte yoktur.

İnsanoğlunun bütün hayatım kucaklayan yü­ce prensipleri öğreten, kendi uygulamaları ile bunları gösteren ve ardından bu ideallere da­yanan sosyal bir sistemi kuran sadece Hate-mü'I Enbiya Hz. Muhammed @'dir.

 

Asîl Kişiliğin Ayirdedici Özellikleri

 

İnsanoğlu, Allah'ın yarattıkları içerisinde en mükerremi ve ün üstünüdür (17; 70; 95: 4; 64: 3; 40: 64). Kendisi, çok özel lütuflarla se­re flendiri İmi ştîr, Allah'ın yarattıklarının bü­yük bir çoğunluğu üzerinde kendisine üstün­lük verilmiş (17: 70); yaratılmasının ardından ona Allah bizzat kendi ruhundan üflemiş (15: 29); kendisine meleklerin bile ulaşamadığı bilgiler bahşedilmiş (2: 31-32); meleklerin bile kendisine itaat etmesi emredilecek kadar mükemmel kılınmış (2: 34); cennetin bütün nimetleri orada kaldığı sürece hizmetine su­nulmuş (2: 35); ve dünyaya geldiğinde de yeryüzü ve gökyüzünün bütün kaynaklarının yönetimi kendisine verilmiştir (2: 30).

Yeryüzünde adalet ve eşitlik temellerine da­yanarak yaşayabilmesi için İnsanoğluna bü­tün bu farklı özellikler ırk, renk veya ulus ay­rımı gözetilmeksizin verilmiştir. Yine kendi­sine, Allah'ın ilmi ve en iyi niteliklerle teçhiz edilmiş peygamberler vasıtasıyla ilahi hida­yet sözü verilmiştir. Bu peygamberleri izle­yen insanlar hayatta başarıya ulaşacaklar, reddedenler ise iflas edeceklerdir.

Rasûlullah @, insanlara hayatlarında rehber­lik etmek üzere gönderilen peygamberlerin sonuncusudur. Kur'ân'da Rasul @'ün ahlâkını tüm insanlar için izlenmesi gerekli bir standart olarak değerlendirilir {68: 4).

Diğer bîr ifadeyle, peygamberler, insanların hayatlarını sâlih amel ilkesine göre düzenle­yebilmeleri için adalet düzenini kurmakla gö­revlendirilmişler ve bu görevi yerine getirme­lerinde kendilerine yardımcı olacak apaçık belgeler, kitap ve mizan ile donatılmışlardır. Gerçekte karakter; içerisinde hem bilgi ve söz ile uygulama açısından çelişki veya zıtlık bulunmayan, hem de kişinin zahiri hareketle­ri ile batini ruh hayatı ve vicdanı arasında herhangi bir çatışma barındırmayan; ilim ile amel, öz ve söz arasındaki mükemmel uyum ve ahengin diğer adıdır. Böylece kişilik her­hangi bir karmaşa ve bölünme korkusu ol­maksızın terbiye edilmiş olur kalır.

Bu tür bir ahlâkî hayat için bilginin doğrulu­ğu ve kesinliği zaruridir. Sözleri ile fiilleri arasında bütünüyle uyum olsa bile, kişi eğer amellerini bilgi yerine cehalet üzerine şekil­lendirmiş ise kişiliği güzel bir ahlâkî niteliğe sahiptir denemez. Cehalet yanlışlık üzerine kurulu olduğundan bununla ilgili ve buna bağlı olan zahirî fiiller güzel ahlâkın ölçüsü olmak şöyle dursun, hakikatin bir göstergesi bile olamaz.

Allah tarafından istenilen karakter, bizzat kendi tarafından bahşedilen bilgiye dayanır. Allah, söz konusu karakterin inşaası ve yoğ­rulması için yalnızca yeterli bilgiyi vermekle yetinmemiş, beraberinde insanoğluna komple eğitim ve öğretim sistemi lütfetmiştir.

Genelde, her eğitim sistemi en az şu yedi cüz veya harcı kapsamalıdır:

1- Bilgi.

2- Öğretmen,

3- Kitap,

4- Kalem,

5- Eğitim,

6- Eğitim metodu,

7- Gaye.

İnsanlığın eğitimi ve ahlâkî karakterinin şe­killenmesi için lüzumlu bütün bu unsurlar bizzat Allah tarafından ihsan edilmiştir. Di­ğer bir ifadeyle, insanın yaratıcısı aynı za­manda onun ilk Öğretmeni idi. İnsanın yaratı­lışından sonra onun eğitimiyle ilgili olarak Kur'ân şöyle buyurur:

"Ve Âdem'e isimlerin hepsini öğretti..." (2: 31).

İsimler anlamına gelen Arapça esma kelime­si oldukça şümullüdür ve nesnenin ismi onun bütün temel niteliklerini yansıttığı için her şe­yin mükemmel ve eksiksiz bilgisini temsil eder. Bu yüzden isimlerin hepsini öğretmek, gayeleri ve hedefleri dahil her şeyin nasıl ka­bullenilip anlaşılacağını öğretmekle eşdeğer­dedir. Yukardaki ayet Allah'ın tüm bu bilgiyi insana verdiğini gösterir. "Gerçekte, insanın nesneler hakkında sahip olduğu bütün havadis onlara isimler tahsis etme yeteneğine bağ­lıdır." İsimler, insanoğlunun nesnelerin belir­tilerini ve niteliklerini, onların faydalı ve za­rarlı yönlerini vs. bilme kabiliyetlerini yansı­tır.

Yine, halife kelimesi: insana yeryüzündeki görevini tamamlaması için gerekli olan her şeye ait mükemmel ve eksiksiz bilginin veril­diğini göstermektedir. İlk peygamber Âdem @'den son peygamber Muhammed @'e kadar bütün nebiler birer öğretmen idiler ve kendi insanlarının eğitimi ve öğretimi için çağları­nın ihtiyaç ve taleplerine uygun gerekli bilgi ve kabiliyetlerle donatılmışlardı. Kendilerine eğitim ve öğretimin usûl ve hedefleri de öğ­retilmişti.

Atak sûresi'nâe şu âyetlere rastlarız:

"Yaralan Rabbinin adıyla oku. O, insanı bir alâktan (embriyodan) yarattı. Oku, senin Rabbİn en büyük kerem sahibidir. Ki O, ka­lemle yazmayı öğretendir." (96: 1-4).

Bu ayetlerle kalem aracılığıyla insanın eğiti­mi ve öğretimi, insanın daha Önce sahip ol­madığı bilginin ona verilişi zikredilmektedir. Kalem sûresi'nâe de şunları okuruz:

"Nun. Kaleme ve (kalemle) yazdıklarına an-dolsun."(68: 1).

Allah, burada anlam ve Önemini vurgulamak amacıyla kitap ve kalemi sadece zikretmekle kalmıyor, aynı zamanda her ikisi üzerine ye-mîn ediyor. Böylece bilginin asilliği ve yüce­liğini insanoğluna gösteriyor.

Hadid sûresi'nde, peygamberler vasıtasıyla daha önce gönderilen ilahi hidayet ve eğiti­min gerçek gayesi bizlere anlatılır:

"Andolsun, biz peygamberlerimizi apaçık olan belgelerle gönderdik ve insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye, onlarla birlikte Kitabı ve mizanı da indirdik." (57: 25).

Rasûlullah @'in fonksiyonları Bakara sûresinde detaylarıyla aktarılır:

"İçinizden size ayetlerimizi okuyacak, sizi arındıracak, size Kitap ve hikmeti Öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek bir peygamber gönderdik." (2: 151).

Bu âyet-i kerime, Rasûlullah @'in öğretmen olarak vazifesinin insanların bilmediklerini Kitab'dan Öğretmek olduğunu zikretmektedir. Ayette geçen arınma anlamındaki tezkiye ke­limesi, bütün bu eğitim ve öğretimin asıl gaye ve hedefinin insanlarda güzel karakter ve davranış tarzı geliştirmek olduğunu göster­mektedir, Hikmet; insanlara Kur'ân'ı Öğret­mekte ve ardından kendi rehberliği altında onları tejc başlarına Kitab bilgisini anlayacak düzeye getirmekte yardımcı olması için Rasûlullah @'e verilen ve Kur'ân'da ortaya konan anlayış, Öngörü ve basirettir.

Rasûlullah @ tarafından uygulanılan eğitim metodu bu hikmete dayanır. O, yalnızca Ki­tap bilgisini kulaklara taşımakla, gözler Önünde süsleyip güzelleştirmekle veya asha­bının zihinlerine nakşetmekle yetinmedi; bü­tün bunların yamsıra, büyük bir anlayış ve hikmetle, ilim ve amelin birlikte ayrılmaz bir bütün oluşturmasını sağlayacak şekilde Kitap ilmini, karakter ve faaliyetlerin ruhu ve teme­li kılmıştır. Bu, lüzumlu cüzleri yalnızca bira-raya getirmekten ziyade onları harmanlayıp yoğurmaktı. Nasıl sadece una su ilave etmek­le ekmek yapmak için gerekli olan karışımı üretmek mümkün değilse, elemek yapımına hazır oluncaya kadar su ve unu karıştırıp yoğurmak gerekliyse, - benzer şekilde bilgiyi duyma ve işitme organları vasıtasıyla iletmek de insanı eğitmek için yeterli değildir. Bilgi­nin, bilgi ve karakterin birleşip yekdiğerinden ayrılmamasını sağlayacak bir tarzda kişinin bütün benliğine ve ruhunun derinliklerine nakşedilmesi gereklidir. Karakterlerin şekil­lenmesi için Allah'ın Rasulü @ eğitim araçla­rını bu yolla hikmetli bir tarzda kullanmış, ruhların arınmasını sağlayarak insanları en yüce ahlâkî mükemmelliğe ulaştırmıştır. Bir başka ifadeyle, insanlara Kur'ân'm sadece sözlerini Öğretmekten daha çok, onların Kur'ân öğretisinin ruhunu ve esasını anlama­ları için çaba sarfetmiştİr.

Rasul @'ün yöntemindeki bu şahsA cüz, öğre­tiyi insanların kalplerinin derinliklerine taşı­mıştır. Öyle ki, ilim ve karakterleri, özleri ve sözleri arasındaki komple uyum ve ahengi yansıtan yekpare bir birliği oluşturdular. Böylece Allah'ın Rasulü (5), karakterleri oluş­turup, geliştirmek için eğitim araçları ve öğ­retim ile hikmeti birbirine kaynaştırmış; ar­dından ruhları arındırarak onları en yüce ahlâkî olgunluğaeriştirmiştir.

Karakter ve tavır oluşturmakta Peygamber @ tarafından kullanılan eğitim metodu, sade sözlü öğretim, öğüt ve tenbihden çok uygula­malı örneklere dayanmaktaydı. Bizzat kendi hayatı bütünüyle eksikliklerden, çelişkilerden ve zıtlıklardan azade idi. İnsanlara açıkladığı her ahlâkî prensibi kendi yaşantısıyla ve kur­duğu sosyal sistem gözler Önüne koymuştur.

Yukarıda zikredilen âyetler, oluşumu için ge­rekli her harcı ile birlikte bütün ahlâkî eğitim sistemin ve ahlâkî ilkelerin Allah tarafından ortaya konduğunu göstermektedir. Peygam­berler insanlığın gerçek eğitimcileridirler ve kendilerine verilen Kitap, hikmet ile mizan bütünüyle eğitim teçhizatıdır. Bu eğitimin amaç ve hedefi ferdin karakterinin oluşturu­lup eğitiminin sağlanması yani ruhun arınma-sıdır.

Söz konusu eğitim ve öğretimin ilk hedefi ahlâkî değerlerin öğretilmesi ise de son hede­fi, Hadîd sûresi'nm yukarıda aktardan ayeti­ne (57: 25) göre, vaz geçilmez bir parçası ol­duğu adaleti ayakta tutmaktır.

Bu eğitim, insanlar arasında adaleti hakim kılmak şeklinde özetlenebilecek gerçek hedef için sadece bir vasıtadır, karakterin terbiyesi sağlanmadan adalet sistemini oluşturmak mümkün değildir; adalet sağlanmadan da in­sanlık saldırı, zulüm, çürüme, çatışma ve kar­gaşa gibi kötülüklerden kurtulamaz.

Burada şu soru ortaya çıkmaktadır: Şayet her Peygamber Kitap ve hikmet ile halkını eğit­me görevini yerine getirip ruhlarını arındırı­yor ise, neden sadece Muhammed @ mükem­mel ve asil kişiliği ile farklı sayıldı ve en gü­zel karakter olarak örnek gösterilmektedir? Yeryüzüne öğretmek için gönderildiği "ahlâkın tamamlanması ve kemale erdirilme­si" ne anlama gelmektedir? Rasûlullah @ ile diğer Peygamberler arasında bu durumda ni­çin bir fark gözetiliyordu? Bazı kişilerin aklı­na hemen şu nokta takılabilir: Daha önce ge­len Peygamberler kişilikleri açısından mü­kemmel dçğiller miydi? Kur'ân, bütün Pey­gamberleri görevlerinde başarılı saymak ve kişilikleri açısından onların kendi dönemleri­nin en iyileri olduklarını beyan etmektedir. Öyleyse bu ayrımın gerçek anlamı nedir?

Bu ayırım en güzel şekilde bir Örnek vererek açıklanabilir. Günümüzde uygulanan eğitim sistemi ilkokuldan başlayarak üniversitenin en yüksek akademik düzeyine kadar geniş bir yelpaze üzerine kademe kademe yayılmıştır. İlkokuldan üniversiteye kadar eğitimin deği­şik safhalarında görev yapan öğretmenler, kendi eğitim seviyelerinde bütünüyle nitelikli ve ehildirler. Genelde, tüm düzeylerdeki eği­timin ilkeleri ve gayeleri aynıdır. İlk seviye­lerde öğrenciler tarafından ezberlenen değer ve gerçekler sonraki dönemlerde kademeli bir şekilde kolaylaştınhr, açıklanır ve üzerle­rine ilavelerde bulunulur. Değişik düzey ve sınıflardaki öğretmenler, kendi konumlan iti­bariyle kişilik ve tavırda en iyi olanlardır. Hepsİ aynı yöntemi kullanır. Kişilik ve dav­ranışları, ahlâkî sistemin bir parçasını oluştu­ran aynı inançlar ve değerlere dayanır. Eğiti­min her hangi bir düzeyi için gerekli olan te­mel bilgilerin ve ahlâkî eğitimin ihmal edildi­ği söylenemez. Her hangi bir düzeydeki her hangi bir öğretmen diğerlerinden daha aşağı olarak değerlendirilemez, çünkü her biri ken-disaha ve seviyelerinde kendilerine düşen gö­revleri tamamlamaktadırlar. Ancak her hangi bir seviye, Öğrencinin resmî eğitimi bırakıp tek başına eğitimine devam etmesini sağlıya-cak kadar tam ve mükemmel değildir.

Hemen hemen aynı vetire Allah tarafından gönderilen eğitim ve öğretim sisteminde de görülür. O'nun ilk tâyin ettiği öğretmen Âdem aleyhisselâm, eğitim ve Öğretimi insa­noğluna insanlığın çocukluk çağında verdi; hayatın temel gerçeklerini tanıttı, neyin doğru neyin yanlış olduğunu gösterdi, hayatın amaç ve hedefinden haberdar etti, o çağın basit ya­şantısı için gerekli temel bilgiyi öğretti, ka­rakterini oluşturmak için ahlâkî dersler verdi. Ancak ne insanoğlu ne de onu çevreleyen dünya çocukluk çağında kalamazdı. Büyüme ve gelişme vetiresi devam etmeliydi. İnsa­noğlu bilgisi, anlayışı ve Allah tarafından ve­rilen diğer imkânlarla kendine yeni bir dünya kurdu ve bu tecrübesinde sürekli yeni prob­lemlerle karşılaştı. Bu tabii büyüme ve geliş­menin her safhasında öğretmenlerden ve ila­ve bilgi kaynaklarından edinebilecekleri reh­berlik ve yönlendirilme ihtiyacı hissetti. Al­lah da insanoğlunun ihtiyaçlarını göz önünde tutarak sırasıyla gönderdiği peygamberleri ile bu eğitim gereçlerini sağladı. Bu yolla muh­telif safhalardan geçerek insanlık eğitimini tamamlayıp anlayış olgunluğuna erişti: "...Bugün size, dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'ı seçtim..." (5: 3).

Diğer bir ifadeyle Âdem @ ile başlayan din ve bilgi nimeti son peygamber Muhammed @'in verdiği eğitim ve Öğretimle mükemmel-leştirilip tamamlanmıştır ve Rasulullah döne­minde tamamlanan İslâm artık bu din'm son formudur. Dinin tamamlanmasından maksat insanoğlunda kişilik ve ahlâkın tamamlanma­sıdır. Bu gaye ile gönderilen Rasul @ kişili­ğini o kadar yüce bir noktaya yükseltmiştir ki, "pek yüce bir ahlâk üzere" (68: 4) olduğu belirtilmiştir.

Hz. Muhammed @ ile peygamberler zinciri nihayete erip peygamberlik mektebi kapandı­ğından "alemler için bir rahmet" (21: 107) ve tüm zamanlar ile bütün insanlar için rehber kılınmıştır. Artık güzel karakter ve davranış sahibi olmak isteyen kimse bu mükemmel ör­neğe bakmalı ve izlemelidir. Kur'ân bunu şu sözlerle beyan eder:

"Andolsun, sizin için, Allah'ı ve ahiret günü­nü umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için Allah'ın Rasulü'nde güzel bir örnek vardır." (33:21).

Âdem @'in ailesi ile başlayan bilgi ve güzel davranıştaki bu örneklik, Rasulullah @'ın devrine kadar bazen bir çağda belirli bir böl­gede, bazen belirli bir kavmin sınırlı bir kıs­mında, ama daima varlığını koruyarak, yayı­larak ve nakledilerek nesiller boyunca Âdem @'in çocuklarına erişilebilir kılındı. Muham­med @ ile de bu misâl bütün insanlığı, tüm dünyayı kucakladı ve gelecek kuşaklara akta­rıldı. Sözü edilen latif davranış ve kişilik ko­nusunda ilk örnek Rasulullah @'dir ve kişilik ve davranışlarının yansımaları aynı güzellik­leri dünyaya tanıtan ashabının hayatlarında görülür. Her kim, davranışları ile yücelmek isterse, tüm insanlar ve tüm zamanlar için ebedî bir örnek teşkil eden Hz. Muhammed @'i izlemelidir (İlgili konular 1982'de Pakis­tan'da düzenlenen Sîret Konferansında Mu­hammed Setâhaddin'in takdim ettiği "Magni-ficent Conduct" [Muhteşem Davranışlar] adlı tebliğden alınmıştır).

 

Hz. Muhammed @'in Mükemmel Şahsiyetinin Sosyal Düzeyde Yansımaları

 

Duhâ sûresinde Rasûluüah @ mükemmel kişiliğinin belirli yönlerini yoksul, yetim ve muhtaçlar lehine kullanıp hallerini düzelt­mekle emrolunur:

"Sen bir yetim iken, Rabbin seni bulup da barındırmadı mı? Yol bilmez iken, seni doğ­ru yola yöneltip iletmedi mi? Bir yoksul iken seni bulup da zengin etmedi mi? Öyleyse, sa­kın yetimi üzüp kahretme. İsteyip dileneni de azarlayıp çıkışma. Rabbinin nimetini ise, durmaksızın anlat." (93: 6-11).

Bu âyetlerde, Allah, Rasulü @'ne verdiği üç nimeti zikretmekte ve ona üç görev yükle­mektedir. İlk olarak, onun yetimliğinin çare­sizliğini hafifletmesi karşılığında yetimlere şefkat ve tatlılıkla muamele etmesi söylenir. İkincisi, yoksulluğunun varlıkla değiştirilme­si minnetinden hareketle muhtaç ve dilencile­re merhametli davranması tavsiye edilir. Üçüncüsü, yolunu şaşırmış iken ona rahber-lik edip doğru yola iletmesine mukabil diğer insanları dosdoğru yola çağırıp kendine bah­şedilen Allah'ın nimetlerini anlatması istenir. Böylece Rasûlullah @, bir taraftan yetim ve yoksulların durumlarını ve refahlarını yükseltecek sosyal reformları ortaya koy­makla, diğer taraftan, da ahlâkî eğitim vererek genelde insanların ahlaken iyileşmelerini sağlamakla emrolunur.

Rasûlullah @ tarafından ortaya konan mü­kemmel kişilik örneği, ardında bütün insanlı­ğın yararlanması İçin hayatın çeşitli bölüm­lerinde davranış ölçüleri bırakmıştır.

 

1- Tebliğde Hareket Tarzı

 

Nah! sûresinde insanları İslâm inancına davet etmenin temel şekli bizlere sunulmuş­tur:

"Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir biçimde müca­dele et..." (16: 125).

Rasûlullah <Ö> insanları Allah'ın yoluna davet ederken Kur'ân'ın bu öğütünü büyük bir hik­metle yerine getirmiştir. Zikredilen bu Nebe­vi usulün insanlar üzerindeki etkisinin dere­cesini ve niteliğini biraz olsun aydınlatabil­mek için bir misâle göz atalım. Bir şahıs Pey­gamber @'e gelerek İslâm'ı kabul etmek için geldiğini, İslâm'ın bütün emirlerim yerine ge­tireceğini, ancak zina alışkanlığını bırakama-ması nedeniyle bu konuda kendisine izin verilmesini ister. Ashab-ı Kiram öfkelenir fakat Rasûlullah @'ın huzurunda sessiz kalmayı yeğler. Nitekim bu teklifi sabır ve sükûnetle dinleyen müşfik ve merhametli Rasul @, bu şahsa her hangi birinin kendi kızı veya kız-kardeşi ile zinada bulunmasını hoş karşılayıp karşılamayacağını sorar. Şahsın cevabı olum­suz olur ve o kişiyi öldüreceğini ifade eder. bunun üzerine Rasul @, bu şahsa her hangi birinin kızı veya kızkardeşi ile zina yapmak istediğinde, aynı duygulan hissetmesi ve aynı tavrın kendisine karşı alınmasını beklemesi gerektiğini söyler. Ardından, "Kendine yapıl­masını arzu etmediğin şeyleri neden başkalarina karşı yapmak istersin?" diyerek aynı te­mayı vurgular. Peygamber <5>'in bu mâkul sözlerini dinleyen şahıs hatasını anlar. Zihni yönden şahsı ikna eden Rasul @ onun kalbi­ne yönelir ve onun için dua eder: "Rabbim! Onun günahlarını affet. Rabbim! Onun kalbi­ni arındır. Rabbim! Onu zayıflıktan koru." Duadan sonra o şahıs, "Ey Allah'ın Rasulü! Şeytanî arzular kalbimden çıktı. Sana İnanı­yorum. Artık İslâm'ın bütün buyruklarını tüm kalbim ve ruhumla yerine getireceğim." der. Hadisin devamında bu şahsın çok samimi ve kendini vakfetmiş bir müslüman olduğu ve hayatının geri kalan bölümünde aleni bir gü­nah işlemediği aktarılır.

 

2- Aclâletin Hâkim Olmasına Yönelik Hareket Tarzı

 

Rasûlullah @ bu konudaki hareket şeklini, Üsame b. Zeyd hırsızlık yapan Kureyşli bir kadın lehine aracılık etmek istediğinde şu şe­kilde açıklamıştır: "Allah'a yemin olsun ki, eğer kızım Fâtımabile hırsızlık yapsa, onun da eli kesilir. Sizden Önceki kavimler zayıf­lan cezalandırıp, zengin ve nüfûuzluları salı­verdikleri için helak edildiler." (Buhari ve Müslim).

 

3- Adlî Hareket Tarzı

 

Allah'ın konuyla ilgili ahkâmı arasında,

a- Allah'ın  hükmüyle  hükmetmeyenler fâsıklar, zâlimler ve kâfirlerdir;

b- Adaletin hâkim kılınması ancak şahitle­rin hakkaniyetle şehadet etmeleri ve ha­kimin adalet ve ayırım gözetmeksizin karar vermesi ile mümkündür, çünkü bu ikiliden her hangi birinin haktan ayrıl­ması adaleti boşa çıkaracaktır;

c- Hâkim ve şahitler bizzat kendilerinin, ana-baba ve yakınlarının çıkarlarının adaletin seyrine müdahalesine izin ver­meyecek derecede dostluk ve düşmanlık duygularının üstüne çıkmalıdır, kaideleri de vardır.

 

4- Yöneticilerin Hareket Tarzı

 

İslâmî yönetim, yöneticilerin refahını değil halkına hizmeti gaye edinir.

 

5- Yüksek Mevkilere Yönelik Hareket Tarzı

 

Kişi, siyasî.nitelik taşıyan ve bizzat kendisi için oldukça yoğun bir imtihan olan yüksek resmî mevkileri arzu etmemelidir.

(İlgili konular 1982'de Pakistan'da düzenle­nen Sîret Konferansı'nda Mevlana Sadreddin Rafaî tarafından sunulan "The Greatest Teac-her" [En Büyük Öğretmen] adlı tebliğden alınmıştır).

 

KISIM 3

 

RASÜLULLAH @'İN MESAJININ TEMEL UNSURU

 

Kâinatın Yaratıcı ve Hâkim'i Bir ve Benzer­siz Tek yüce hakikattir; nebiler, rasûller, veli­ler ve melekler dahil tüm yaratılmışlar da O'nun kullarıdır, şeklindeki Hz. Muhammed @'in sâde ve kesin takdiminin tarihte bir ben­zeri yoktur. Bu takdime göre, İsa, Musa, İb­rahim @ ve diğer peygamberler hem Allah'ın Rahmet ve Lûtfunu kazanmaya istekli, hem de O'nun rızasına muhalif en ufak şeylerden kaçınmakta dikkatli, âciz kullarıdır. Kur'ân O'nun hükümranlığını şu ifadelerle bildirir:

"İşte sizin ilahınız tek bir ilahtır, artık yalnız­ca O'na teslim olun. Sen alçak gönüllü olan (ve Allah'a iman ile tatmin bulan)lara müjde ver." (22: 34).

İnsanın en mükemmel ve en yüce makamının temelinde, onun Allah'ın en âciz kulu (abd) olması yatar. İsa @ peygamber de Allah'ın âciz kulu olmaktan gurur duyardı. Kur'ân bu­nu şu sözlerle zikreder: "Ne Mesih, Allah'a kul olmaktan çekinir, ne de (Allah'a) yaklaş­tırılmış melekler. Kim O'na kulluktan çekinir ve büyüklük taslarsa, bilsin ki O, onların hep­sini huzuruna toplayacaktır." (4: 172).

Kıyamet gününde bütün mahlukât O'nun hu­zuruna alçakgönüllü kullar olarak çıkacaktır: "Göklerde ve yerde olan (herkesin ve her şe­yin) tümü, Rahman (olan Allah)'a, yalnızca kul olarak gelecektir." (19: 93).

 

Diğer Varlıklara Kul Olmaktan Kurtarılan İnsanlık

 

Hz. Peygamber @'in tebliğ ettiği Hâkimiyet ve Rabbliğin tamamen kâinatın sahibi Allah'a ait olduğu gerçeği insanlığı bütün diğer varlık ve eşyaya kulluk etmekten kurtarmıştır. Çünkü bir kişinin kâinatın Yaratıcısı ve Hâkimi olan Allah'a bağlılığını ifade etmesi, aynı za­manda, onun bütün diğer otorite ve efendileri tanımayışını ifade ettiği ve bütün değer ve hayat sistemleri, arzulan, istekleri ve idealleri bakımından tamamen ve yalnızca O'na boyun eğip teslim olduğu anlamına gelmektedir. Di­ğer bir ifadeyle, arzu ve istekleri konusunda Allah'a teslim olmakla bütün diğer dünyevî iktidar ve otoritelerden bağımsızlığını kazan­mış olmaktadır. Kendi gerçek Hâkimi olan Allah'a güvenen ve dayanan kişi bütün diğer dünyevîi ve maddî iktidar ve haz kaynakla­rından bağımsızlaşmış olur,

Kur'ân, bu her türlü dünyevî cazibe, heves, güç ve baskılardan bağımsız ve hür olma ha­lini şöyle tanımlamaktadır: "Ve onu ummadı­ğı yerden rizıklandırır. Kim Allah'a güvenirse O, ona yeter." (65: 3). Ve insanoğlu emniyeti ve bağımsızlığı için "Allah kuluna kâfi değil mi? Seni O'ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Allah kimi saptırırsa artık onu yola getiren olmaz" (39: 36) buyuran Allah'ın kefaletin­den daha büyük teminatı hangi merciden iste­yebilir?

 

Mükemmel Din

 

Hz. Peygamber @'in tebliğinin eşsiz ve mu­kayese kabul etmez bir yönü tebliğinin mü­kemmel ve kapsayıcı oluşudur. İnsan hayatı­nın ferdî, sosyal, siyasî, manevî ve ahlâkî tüm boyutlarında insanlara rehberlik vazifesi ya­pabilecek olan ilke, Ön-kabul, düzenleme ve kanunlar içermektedir. Kur'ân bu durumu şöyle beyan etmektedir: "...Bugün size, dini­nizi olgunlaştırdım, size nimetimi tamamla­dım ve size din olarak İslâm'ı beğendim..." (5: 3).

Böylece Hz. Muhammed @ Allah'ın son ve Mükemmel Tebliğini insanlığa ulaştırmıştır. İnsan, bu mesaj vasıtasıyla maddî üstünlükle­rini kaybetmeden en yüksek manevî derece­lere ve en şerefli ahlâkî mükemmellik konu­muna ulaşabilir.

 

En Uygun Tebliğ

 

Bu tebliğ sadece mükemmel ve kapsayıcı te­oriler içermekle kalmayıp et ve kemikten mü­teşekkil insanoğlunun maddî meselelerine pratik çözümler getirmektedir. İnsanlara iba­det gibi yaratıcılarına olan bağlarını kuvvet­lendirici ve kendilerinde Allah bilincini (tak­va) yerleştirici pratik terbiye ve eğitim yön­temleri vermektedir. İbadet İslâm'ın askerle­rini dürüstlük, doğruluk, adalet ve eşitlik an­layışı yönünden sürekli imtihana tâbi tutula­cakları hayat mücadelesine karşı sürekli ha­zırlamaktadır.

Böylelikle bu tebliğ yalnızca muhataplarını manevî ve ahlâkî mükemmellik dünyasına yükseltmekle kalmayıp, onları hayatları süre­since karşılaştıkları olaylarda mutlak iyilik, takva ve adalet ilkelerine uygun davranmaya hazırlamaktadır. Tebliğin geniş bir kısmı meselâ evlilik, boşanma, miras, ailenin mai­şetinin temini, kadınlara iyi muamele, çocuk­ların emzirilmesi ve bakımı, ana-babaya karşı cömertlik ve şefkatle muamele, akrabaların, fakir, muhtaç, yetim ve dulların gözetilmesi

bütün İş ve ticaretle ilgili konularda âdil ve hakkaniyete riayet, ferdî ve toplumsal her safhada iyi, takvaya uygun ve fedakârane davranış, dosta ve düşmana, savaşta ve barış­ta adalet esaslarından ayrılmamak gibi konu ve hükümlerden müteşekkildir.

Hz. Peygamber @'in Tebliği insan ilişkileri­nin her seviyesinde evrensel ahlâk ilkelerini ve herkes İçin sosyal adalet ilkesini içermek­tedir; bütün yaratıklar için ve İnsan hayatının bütün boyutlarında ve düzeylerinde uyumlu olmasını temin için tam bir nizam ve ahkâmı da içermektedir.

 

Hz. Muhammed @'in Sünnetiyle Desteklenen Tebliğ

 

Hz. Muhammed @ sadece yüce ahlâkî ve manevî kavramlar vazetmekle kalmamış, bunları kendi hayatında da uygulamıştır. Kendi uygulamadığı hiçbir şeyi hiç bir zaman vazetmemiştir. Onun takvası, iyiliği ve adaleti vasıtasıyla bu ahlâkî kavramların ge­çerli olduğu bir toplum tesis edilmiş ve bu kavramlar bu toplumun bütün üyüleri tarafın­dan yürürlüğe geçirilmiştir.

İslâm'ın ilk dönemlerindeki Müslümanların yüksek takva, iyilik ve toplumsal sorumluluk numuneleri göstermelerini ve akraba, dost, düşman, renk ve ırk ayrımı yapmadan ferdî ve toplumsal hayatlarında herkese mutlak adalet ilkesine göre davranmalarını sağlayan Örnek Yüce Peygamber @ asîl ve ilham kay­nağı olan tavırlarıdır.

Hz. Peygamber @ 'in bu üstün tâlim ve terbi­yesi ile uygulamaları, ashabın düşünce ve fil­lerine yeni boyutlar getirmiştir; işte bu saye­de onlar tebliğ meşalesinin taşıyıcısı olmuş­lar, Hz. Peygamber @'in söz ve fiillerini da­ha sonraki nesillerin yararına olmak Üzere kaydetmişlerdir.

Davetin olağanüstülüğü ve Hz. Muhammed @'in sünneti sayesinde sahabeler günlük sos­yal münasebetlerinde en yüce takva, hayır ve adalet derecelerine ulaşmışlardır. Kur'ân bu durumu şu âyetle beyan etmiştir: "Muhatn-med Allah'ın elçisidir. Onun yanında bulu­nanlar, kâfirlere karşı şiddetli, kendi araların­da merhametlidirler. Onların rüku ve secde ederek Allah'ın lütuf ve rızasını aradıklarını görürsün, yüzlerinde secdelerin izinden ni­şanları vardır. Onların Tevrat'taki vasıfları ve İncil'deki vasıfları da şudur: ..." (48: 29).

 

Hz. Muhammed @'in Peygamberliğinin Evrenselliği

 

Daha önce de bahsedildiği üzere Hz. Mu­hammed @'in peygamberliği kendisinden sonra gelecek olan bütün insanlığın faydalan­masına münhasırdır. Onun eşsiz faal kişiliği ve vahiy temelli maneviyatı son derece müş­fik, merhametli, içten, müsamahalı ve sâde hayat tarzıyla bir araya geldiğinde Hz. Pey­gamber @ bütün insanlık için en uygun bir örnek ve onun tebliği de bütün kâinat için ebedî bir rehberlik ve ilham kaynağı haline gelmektedir.

Kur'ân Hz. Peygamber @'i, bütün insanlığı bütün zamanlar için ebediyen aydınlatacak bir "kandil" olarak övmektedir. Kur'ân Hz. Peygamberin her yönüyle bütün insanlara hi­tap ettiğine şehadet etmektedir:

a- O bütün insanlara gönderilmiştir.

Kur'ân, Hz. Musa (3: 105; 17: 2) ve Hz. İsa (3: 49; 43: 59) da dahil olmak üzere bütün Peygamberlerin yalnızca kendi kavimlerine rehberlik etmek üzere gönderildiklerini belir­tirken Hz. Muhammed @'İn bütün insanlığa-ve bütün zamanlarda rehber olmak üzere va-zifelendirildiğine şehadet etmektedir. (7: 158) (Ayrıntılar için bkz. Sîret Ansiklopedisi, c. III, "Evrensel Toplumun (Ümmet) Kuru­cusu" başlıklı 4. bölüm, sh. 149).

b- O'nun Tebliği herkes için Evrenseldir.

Yine, Kur'ân diğer peygamberlerin aksine Hz, Muhammed @'in Tebliğinin evrensel olduğuna ve bütün zamanların insanlarını mu­hatap aldığına şehadet etmektedir. Tebliğinin Allah (c.c.) tarafından mükemmelleştirilmiş olduğu ve Allah'ın ona olan nimetini tamam­lamış olduğu gerçeği (5: 3) onun mesajının evrenselliğinin delili olmaktadır. (4: 174).

 

Ruhbanlık Ve Dinî Hiyerarşinin Olmayışı

 

İslâm insanlar arasındaki davet çalışmalarını yürütmek için özel bir ruhbanlık ya da dinî hiyerarşinin olduğu bir sınıfı öngörmemiştir. Bir diğer ifadeyle İslâm'da Roma'nın Papalığı ve Hindistan'ın Brahmanizm'i yoktur.

Davet çalışmaları samimi, kararlı, doğru ve muttaki insanların Rablerinin yolunda göster­dikleri mütevazi gayretler vasıtasıyla Rableri­nin Rızasını kazanmaktan başka bir arzu güt­meyen gönüllü çabalarıyla yürütülür.

 

İnanç Konusunda Müsamaha

 

Diğer inançlardaki, özellikle Hıristiyanlık ve putperestlik inancındaki kimseleri yoğun ola­rak etkileyen şey İslâm'daki dinî müsamaha ve geniş-düşünceliliktir. İslâm, inancın vic­dan ile İlgili bir mesele olduğunu ve bu se­beple kişinin hangi dini kabul edeceği konu­sunu düşünüp, tefekkür ederek karar vermesi için serbest bırakılması gerektiğini çok açık ve sade ifadelerle beyan etmiştir. Her şahıs bu meselede kendi geleceği hakkında, baskı ve zorlamaya mâruz kalmadan, kendisi karar vermelidir (2: 256).

Kur'ân-ı Kerim'in bu âyeti İslâm'ın hoşgörü­sü hakkında herhangibir şüpheye mahal bı­rakmamaktadır. Gerçekte, kişinin hesaba çe­kilebilmesi için Hakikat kendisine açıkça ve doğrudan tebliğ edildikten sonra, tebliğin muhakemesi için kişinin kendisiyle başbaşa ve tamamen serbest bırakılması gerekir. Bu yolu ya da diğerini seçme konusunda kişi kendi arzusuyla karar verebilecek konumda tutulmalıdır.

Müslümanların yapması gereken İslâm'ın te­mel kavramlarını ikna edici ve objektif bir usûlle açıklamak ve Allah, kâinat, insan ve insanın yeryüzündeki konumu gibi meseleler­de Hakkı bâtıldan ayırdetmek ve kişinin kal­bine ve aklına bu şekilde müracaat ettikten sonra onu kararı İle başbaşa bırakmaktan iba­rettir.

 

Hürriyet, Mantık, Sorgulama Ve İlim Kavramlarının Geniş Mânası

 

Bu dört zihnî kavramı daha önce insanlığın hiç bilmediği dinamik ve yeni boyutlarıyla tanıtan kişi Hz. Muhammed @'dir. Bugünün teknoloji devrimini mümkün kılan dört temel direk de bu kavramlardır.

Kur'ân insanların kendi nefislerinde, tarihte ve felekiyatta, (fizik dünyanın semavat daire­si) çok bol bulunan ve açıkça gözlenebilen fi­zik dünya İle ilgili hakikatleri tekrer tekrar insanların zihnine nakşederek onları teşvik etmiş, harekete geçirmiş ve onlara bu şekilde ilham kaynağı olmuştur. Kur'ân insanın maddî ve manevî gerçek ilerlemesinin somut fizik dünyadaki çalışmalarına bağlı olduğunu vurgulamaktadır. Dünyanın ve diğer fizik âlemin hazineleri ancak bu şekilde kendisinin önüne serilecektir:

"Ey cinler ve insanlar topluluğu, göklerin ve yerin bucaklarından geçip gitmeye gücünüz yeterse geçin gidin. Ancak kudretle geçebilir­siniz." (55: 33).

Bir diğer ifadeyle, insana başarı vadedilmiş-tir, ancak kendisini maddî ve manevî bakım­lardan yüceltebilmesi için çalışmalı ve kâinatın maddî kaynaklarını kullanmalıdır Bütün kâinat ve kaynakları insanın önüne se­rilmiştir; bu dünyadaki mevkiini yüceltmek ya da alçaltmak kişiye kalmıştır:

"Görmediniz mi Allah, göklerde ve yerde bu­lunan herşeyi size boyun eğdirdi ve size zahir ve batın nimetlerini bol bol verdi? Yine de insanlamian kimi var ki ne bilgisi, ne yol gös­tereni ve ne de aydınlatıcı bir kitabı olmadan Allah katında tartışır." (31: 20). (Ayrıntılar için bkz. Sîreî Ansiklopedisi, c. I, "İnsanlığın Eğiticisi" başlıklı 2. bölüm).

 

Hz. Peygamber @ Ruh Ve Bedenin Birliği Kavramını Getirmiştir

 

Hıristiyanlık, Hinduizm, Budizm gibi inanç­ların aksine İslâm, maddî hevesler ve manevî arzular arasında katı bir ayrım yapmaz. Bila­kis, insanların kültür ve medeniyeti geliştir­mek ve maneviyatlarını yüceltmek gayesiyle fizik âlemin kaynaklarını kullanmaya karşı duydukları somut arzulan tasvip eder ve des­tekler.

Diğer bir ifadeyle, insanlığın hayrı için haya­tın hem maddî ve hem de manevî yönü ge­reklidir; ve herhangi birisi olmaksızın insan­lık medeniyeti Yaratıcı'nın istediği şekildeki hakikî ve uygun manada gelişimini sağlaya­maz.

İnsan ruhunun yücelmesi ve kültür ve mede­niyetinin ilerlemesi yönünde dengeli bir geli­şime ulaşılması ancak ruh ve bedenin işbirliği içinde olmasıyla mümkündr. Bu hayat telâkkisi ruh ve bedenin çabalarının Allah'ın Rızasını ve Teveccühünü (// vechillah) ka­zanma hususunda bütünleşmesini sağlar.

 

Ruhbanlık Hz. Muhammed @'in Sünneti Değildir

 

İslâm insanoğluna, kendisini şahsî ve sosyal hayatlarında çeşitli ruhî meyil ve duyguların, kendi kabiliyetlerine uygun bir tekâmüle doğru serbestçe ilerleyebilmesi için geniş imkânlar bahşetmektedir. Böylelikle değişik insanların muhtelif vasıf, mizaç ve psikolojik eğilimleri kişilerin şahsî eğilimlerine göre olumlu (ve yaratıcı) gelişmeler meydana geti­recektir. Her fert istediği hayat tarzını ve iste­diği meslek çeşidini ve hareket yolunu kendi zevkine göre seçme hakkına sahiptir.

Bu şu anlama gelmektedir: İnsan. Allah'ın kendisine farz kıldığı kaidelere, ihlâs ve sa­mimiyetle teslim olursa, şahsî hayatım, tabia­tının kendisini yönettiği tarzda şekillendir­mekte serbesttir. İnsanın vazifesi; kendinde olanın en iyi ve güzelini ortaya koymak; bu­nunla. Allah'ın ona bahşettiği hayat nimetini değerlendirmek, elinde olan ilerleme ve yük­selme vasıtaîarılya, manevî, sosyal ve maddî hayatlarında inasnlara yardımcı olmaktır. (Muhammed Esed, islam at the Crossroads, Lahor, Arafat Publications, 1969).

Bu hayat felsefesinin içinde ruhbanlığa ve manastır hayatına yer yoktur. Hadîd sûresinde Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: "...icad ettikleri ruhbanlığı biz onlara yazma­mıştık..." (57: 27). Yine Hz. Muhammed @ pek çok fırsatta bunun kendi sünneti olmadı­ğını defalarca kesin ifadelerle belirtmiştir.

 

İnsan Günahkâr Doğmamıştır Aksine En Güzel Biçimde Yaratılmıştır

 

İslâm insanın fıtratının temelde "günahsız ol­duğunu" ve Hıristiyanların iddia ettiği gibi günahkâr doğmadığını açıkça ifade etmekte­dir. Allah insanı en güzel şekilde yaratmıştır ancak o fiil ve hareketleriyle kendisini aşağı­ların aşağısı derecesine indirebilir: "Biz insa­nı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik. Ancak iman eden ve sâlih amel işleyenler müstesnadır." (95: 4-5). Bu âyet insanın fıtraten güzel yaratıldığı­nı, ancak eizzat fiilleriyle kendisini en aşağı seviyeye indirdiğini açıkça göstermektedir. Bu hayat telâkkisi Hıristiyanlığın ilk günah kavramına ve Hinduizmin "insanın başlan­gıçta kirli olduğu ve nihai mükemmelliğe ulaşmak için pek çok (ruhî sıçramaya) göm­lek değiştirmeye (tenasühe) mecbur olduğu" şeklindeki fikirlerine tamamen zıttır. Yukarı­da meali verilen âyet, yalnız insanın tam ve temiz yaratıldığı inancını getirmekle kalmı­yor, aynı zamanda, inkâr ve iyi amelleri ter­kin esas olgunluğu yıktığını ifade ediyor. Sonra insan, şahsî olgunluğunu korumaya ve­ya onu kaybetmişse tekrar elde etmeye muk­tedir olabiliyor; yeter ki tam şuuruyla Allah­'ın birliğini anlayıp kabul etsin ve O'nun koyduğu hükümlere bağlansın.

İslâm günah ve kötülüğün insanlık için fıtrî ve asıl olmadığını, onu insanın hayatta ka­zandığım belirtir. Şu hâlde kötülük ve günah, Allah'ın her insana bahşettiği fıtrî ve olumlu niteliklerin kötüye kullanımından ileri gel­mektedir. Bu nitelikler her şahısta değişik ol­makla birlikte, daima içlerinde mükemmellik potansiyelini barındırır. İnsanın yeryüzünde yaşadığı süre zarfında bu nitelikleri en yük­sek kemâle ulaştırması her zaman mümkün­dür. (M. Esed, a.g.e.).

Bütün dünya dinlerinin içinde, insanoğlunun manevî mükemmellik derecesini kaybetmek­sizin maddî hayatın bütün nimetlerinden fay­dalanabileceğini vurgulayan tek din İslâm'dır.

"İlk Günah" kavramı Allah'ın Adalet sıfatıyla da tezat teşkil etmektedir. Allahu Teâlâ, bir çocuğu babasının yaptıklarından nasıl sorum­lu tutabilir? Ve çok eski zamanlardaki atala­rından birinin işlediği isyan günahından ötürü bütün bu sayısız nesilleri nasıl sorumlu tuta­bilir? Tevarüs eden günah kavramının bizzat kendisi ve İsa'nın kanının İnsanlığın evrensel olarak ve tümden kurtuluşuna vesile olacağı düşüncesi her haliyle mantık dışı, akıldışı, haksız ve Allah'ın Adalet ilkesine tamamen aykırıdır; O'nun Rahman ve Rahim (7:156, 6:133, 18:58) sıfatlarını gözönüne almamak­tadır.

Bütün ilk günah, kefaret (kurtuluş) ve lânetlilik fikirlerinin insan icadı olduğu çok açık bir gerçektir. Hakikat şudur: Af ve kur­tuluş veya tersi, herkesin kendi şahsıyla ilgi­lidir. İnsan kendi eliyle yaptıklarına bağlıdır. O, ruhî kurtuluşun veya kaybın bütün imkânlarına sahiptir. Kur'ân-ı Kerîm, insanın şahsiyeti hakkında şöyle der: "...Herkesin kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararmadır..." (2: 286). Bir başka âyette de şöyle zikredilir: "İnsana ancak gay­retinin semeresi vardır." (53: 39).

İslâm, dünyayı karanlık gören Hıristiyanlık­tan bu hususta ayrıldığı gibi, bugünkü Batı medeniyetinin gidişine aykırı olarak da bize, dünya hayatına aşırı bir önem vermemeyi öğ­retmektedir.

Bugünkü Batı hayata, oburun yiyeceğe taptı­ğı gibi tapmaktadır: Onu yutmakta, fakat say­gı göstermemektedir. Halbuki İslâm dünyaya vakar ve hürmetle bakar. O, dünya hayatına tapmaz, fakat onu, yüce bir hayata geçiş yol­culuğu üzerinde geçici bir konak yeri olarak görür. O, bir geçit, hem de zaruri bir geçit ol­ması dolayısıyla, onu küçümsemek veya kıy­metini inkâr etmek kimsenin hakkı değildir.

Bizim bu dünyada yolculuğumuz ve bu yol­culuğun bir gün sona ermesi muhakakkür. Allah bunu böyletardir etmiştir. Bu sebeple de, insanın dünyadaki hayatının büyük bir önemi vardır. Fakat unutmamamız gerekir ki, bu önem, gayenin vasıtasına aittir.

 

Kadın Ve Aile Hayatının Statüsü

 

Hz. Muhammed @'in Davetinin bir diğer em­salsiz yönü de kadına aile hayatında kocasına eşit ve daha katılımcı bir hayat vadetmesidir. Kadın Hıristiyanlarca aşağılanmış ve bu du­rum Bafı'da Avrupalıların uygulamalarına yansımıştır; Hindu felsefesinin kadını aşağı­laması ise uygulamasını Doğu'da bulmuştur. Hıristiyanlar evlenmemeyi büyük bir şeref saymışlar ve kadınları "Şeytan'ın âletleri" ve "kötülüklerin kaynağı" görerek onlardan bü­tün hakları esirgemişlerdir. Hindu'lar kadmla-rmkonumunu erkeklerin ayaklarının altına düşürmüşlerdir; erkek, kadınlar için tanrı ko­numuna getirilmiştir (Pati-Dev, "Tanrı-ko-ca" anlamına gelmektedir). Ev halkının fert­leri olarak hiçbir hakları mevcut değildi.

Aile içinde eş, kızkardeş ve anne olarak ka­dınlara eşit hak ve imtiyazlar tanıma konu­sunda Hz. Muhammed @ Araplar'ın ilki omuştur. Onun yönetiminden önce İslâm Ön­cesi Araplar kadına köle muamelesi yapmak­taydılar. Ancak Hz. Peygamber @ evlilik ve boşanma haklarıyla ilgili olarak kadınları er­keklerle aynı seviyeye çıkardı (ve lehünne mislüllezi ala hinne bi'l-ma'rûj) (2: 228; 2: 187; 30: 21) ve kocalarına denk bir konuma getirdi (51: 49). Buna göre evlilik anlaşması bir ortaklıktı ve bu ortaklıkta eşler vazife ve haklan eşitlik ve adalet ilkesine göre paylaş­makta idiler (bi'l-ma'ruf). Eşlerin her ikisi de fıtrî kabiliyetleri, güçleri ve eğilimleri nis-betinde aile işlerine katılma ve sorumluluğu paylaşma hakkına sahip kabul edildiler ve ai­lede devamlılık, gelişme, mutluluk ve huzur için her ikisinin de varlığı aynı derecede za­ruri ve kaçınılmaz kabul edildi. Her ikisinin kendi tabiî sahalarında aileye katkılarının eş-derecede önemli ve değerli olduğu ve ailenin gelişmesi ve mutluluğunun eşlerin her ikisi ile de çok yakından ilgili olduğu ve belki de pek çok yönden aile içi olaylarda kadının da­ha önemli olduğu vurgulandı. Ancak mutlu bir ailenin bütünlük ve gelişmesi eşlerin her ikisinin karşılıklı sorumluluk içinde işbirliği yapmaları ile mümkündür.

Eşlerin her ikisine de aile hayatının mükem-melleştirilmesine tamamlayıcı katkıları bakı­mından ihtiyaç hissedilir ve her ikisi de aile içinde, modern liberal ve fıtrata aykırı Batı kaynaklı kadın hareketlerinin eşleri birbirine düşman ve rekabet halinde gören düşüncesi­nin aksine bu yolda birlikte çalışırlar. Kadın­lar cinsiyetlerinden kurtulmak ya da cinsî ko­nularda bağımsız olmak mı istemektedirler. Ya da cinsî arzularını fıtrata aykırı ve suni yollarla mı tatmin etmeyi düşünmektedirler? Ama onlar yine de aynı arzuları, dürtüleri ve duyguları taşıyan aynı kadındırlar. Fıtrata ay­kırı yollan takip edenler hiç bir zaman tabiat­larını yenemezler, bilakis uzun vadede yenil­giye uğrayanlar onlardır.

kendileri (enfûsikum), ana babaları (vâlîdeyn), akrabaları (akrabîn), zenginler (ganîyan) veya fakirler (fakir an) olsun farketmez (4: 135).

Adaleti uygulamanın en zor olduğu durum kişinin önüne ölümcül ve affedilmez bir düş­manının getirilmesi ve o kişinin onu cezalan­dırma konusunda tam yetkiye sahip olması ve düşmanının da çaresiz, mağlûp ve merhamet ister konumda bulunması durumudur. Tarih muzaffer olanın âlicenaplık göstererek düş­manlarının bütün suçlarını affetmiş olduğu durumlarla ilgili pek az örnek sunabilir. İşte Hz. Muhammed @ böylesi nâdir insanlardan birisidir. Düşmanlarına karşı bile mutlak adalet ilkesiyle muamele etmiştir. Kur'ân, Hz. Peygamber @'in soylu ve faal düşmanla­rına bile eşit ve âdil muamele ilkesini sadece uygulamakla kalmayıp, bunu ashabına da ak­tardığına ebediyen şehadet etmektedir (5: 9).

 

Hz. Muhammed @'İn Yeni Ve Geniş Kapsamlı Adalet Anlayışı

 

Herkes adalet ilkesini gerçekleştirmeyi arzu eder ve bunun gerçekleşmesi gerektiğini ifa­de eder; ancak güç ve iktidarı ele geçirdikten ve diğer taraf üzerinde üstünlük elde edip onun zayıf durumu karşısında öç alabilecek konuma geçtikten sonra bu ilkeyi pek az kim­se uygular. Bu ilkeyi her şartta uygulayan ve haklı olan taraf düşman tarafta ise arkadaşla­rına, akrabalarına ve anne-babasma karşı olsa bile onun lehine karar verebilen çok çok az kimse vardır. Hz. Peygamber @ gücünün zir­vesinde ve düşmanları kendi önünde zelîl, za­yıf ve güçsüz olduğunda bile mutlak adaleti tatbik eden bu ender şahsiyetlerden birisidir.

Kur'ân insanları herkese karşı adil olmaya davet etmektedir; bu kişiler velev ki bizzat

 

KISIM 4

 

HZ. MUHAMMED @'IN SOSYAL DÜZENDE TAKVAYA YÜKLEDİĞİ YENİ MÂNA

 

Hz. Peygamber @ insan hayatında takva ve faziletin yeri konusuna yeni boyutlar getire-reke bu kavramlara toplum nizâmı çerçeve­sinde yepyeni bir anlam yükledi. Takva ve iyiliğin (bin) çile içinde, dağlarda ve mağa­ralarda aç ve susuz bir hayat sürdürmek oldu­ğu şeklindeki telâkkiyi yerle bir etti. Hz. Pey­gamber @, kişi kendisine gösterilen sınırları aşmadıkça Allah'ın helâl kıldığı dünya nimet­lerinden ve zevklerinden faydalanmasında bir sakınca olmadığını ve bunlardan sakınmanın takva olmadığını vazetmiştir (7: 32). Bu ha­yatı bırakıp kişinin kendisini ibadet etmek ve Allah'ı zikretmek gayesiyle manastır ve kili­selere hapsetmesi birr (doğruluk-iyilik) ve takva değildir. Gerçek takva insanlarla olan ilişki ve alış-verişlerde doğru hareket etmek ve onların haklarını samimi ve dürüst bir şe­kilde gözetmekle olur. Kur'ân bu eşsiz takva ilkesini şu âyette açıkça belirtmektedir:

"Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyilik değildir. Asıl iyilik, o (kimsenin iyili­ği)dir ki, zekâtı verdi.

Ahidleştikleri zaman ahidlerini yerine getirenler;

sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler,

işte doğru olanlar ve sakınanlar (takvalı olan­lar) ancak onlardır." (2: 177).

Bu âyet kaba şekilciliği açıkça kınamakta ve gerçek muttaki kişinin tanımını çok güzel bir şekilde yapmaktadır. Böyle bir kimsenin şek­li ibadetleri yerine getireceğine hiç şüphe yoktur; ancak bu kişi Allah sevgisini ve O'nun yaratıklarına karşı olan vazifelerini ay­nı önemde kabul etmektedir. Onun ilk mese­lesi iman'ın hakiki ve samimi olmasını sağla­maktır, ikincisi iman'ın infak ederek ve diğer insanlara iyilik ederek ifade edilmesidir; üçüncüsü diğer sâlih amellerde bulunması, hayır işlerinde yarışması ve dördüncüsü ise musibetler karşısında sabır ve sebatı elden bi-rakmamasıdır.

Bu iman'ın yalnızca sözlerden ibaret olmadı­ğı anlamına gelmektedir. Allah'ın Varlığını ve Yüceliğini idrak etmeliyiz; eğer bu ger­çekleşirse, herşey gözümüzde değersizleşir; ve hâl'm (şimdinin) değişkenliği ve sahte cazibesi bizi kendine köle yapamaz, çünkü bizler Ahiret Gününü şimdi yaşıyormuş gibi bir korumda oluruz. Ayrıca Allah'ın eserlerini içimizde de görmeye başlarız. O'nun Kudreti, melekleri, rasûlleri ve onların ilettiği mesajlar bizlere uzak olmaktan çıkıp tecrübe sınırları­mızın içine dâhil olurlar." (A. Yusuf Ali, The Holy Qur'an, s. 69, not. 177-178).

Yukarıdaki âyette (2: 177) "ibadet sırasında yalnızca yüzlerimizi doğudan yana ve batı­dan yana çevirmemizde hakiki bir fazilet ol­madığı" açıkça ihtar edilmektedir. Burada, ibadetlerin mahiyetinden ziyade dış formları­na verilen önemin anlamsızlığını göstermek üzere böyle bir misal verilmiştir. Bazı dinî formalite ve törenleri icra etmenin veya din­darlık gösterisinin gerçek iyilik olmadığı, bu­nun Allah katında hiçbir kıymet ve Öneminin bulunmadığı anlatılmaktadır. Allah rızası için sadaka verilmesi, toplumun diğer fertlerine karşı fedakârlık, şefkat ve merhametle mua­mele edilmesi gibi fiillerle desteklenmedikçe yukarıdaki tavırların Allah katında bir değeri ve önemi yoktur. Bu nedenle özellikle ihtiyaç sahiplerine bu ya da şu şekilde mâlî yardım yapılması ve insanlara gerçek hayır-hasenatta bulunulması gereğine açıkça temas edilmiş­tir. (Ebu'1-Aiâ Mevdudi, The Meaning of the Qur'an, c. I, sh. 175).

Bakara sûresinin bu âyeti (2: 177) bütün şer'i emirleri söz konusu etmektedir: îman, ibadet, dürüst davranmanın gereği, yüksek ahlâk ve toplumsal sorumlulukların (huku-ku'l-ibâd) ve Allah'a karşı olan sorumluluk­ların (hukukullah) yerine getirilmesinin öne­mi. Bu âyet Allah'ın hakkının ve kullarının hakkının eşit derecede önemli ve kişileri eşit derecede bağlayıcı olduğunu açıkça göster­mektedir. Kul hakkı bir şekliyle Allah'ın hak­kını da ihtiva etmektedir. Kul hakkına riâyet etmeyen bir kimse, hakikatte Allah'a ve Ahi-ret Gününde O'nunla karşılaşacağına iman et­miyor demektir. İnsanların hakkına riâyet et­me arzu, istek ve çabasının gösterilmesi ise kişinin Allah'a ve Ahiret Gününe olan hakiki ve sabit inancının açık bir göstergesidir.

Al-i imrân sûresi aynı gerçeği şöyle ifade et­mektedir: "Sevdiğiniz şeylerden sarfetmedik-çe iyiliğe erişemezsiniz. Her ne sarfederseniz, şüphesiz Allah onu bilir." (3: 92).

Bu âyet hakiki takva hakkındaki bütün yanlış anlayış ve düşünceleri ortadan kaldırmakta­dır. Zahirî ibadet,âyin ve törenleri yerine ge­tirmenin en yüksek dinî gaye olduğunu düşü­nenlere bu tutumlarının dayanaksız ve ger­çekdışı olduğu söylenmektedir. Bu şeklî dav­ranışlar bir fazilet göstergesi ve ölçüsü ola­maz. Onlara açıkça şu söylenmektedir: "Ki­misini kendi İcat ettikleri tören ve ayinlerin gereklerini zahiren yerine getirmekle değil ancak ve ancak Allah sevgisiyle ve O'nun sevgisini dünyadaki her şeyin üstünde tutarak takvaya erişebilir. Dünyevî nimetleri Al­lah'tan daha çok seven kişiye takva kapıları kapalıdır ve Allah Rızası için sevdiği herhan­gi bir şeyden fedakârlık edemeyen kişi takva­ya erişemez.

Canı gönülden istenmeden yerine getirilen ibadetler, kurdun kemirdiği tahtayı boyamaya benzer. İnsanların böyle dıştaki boyaya bakıp kanmaları mümkünse de, bu yollarla Allah'ı kandırmak imkânsızdır." (The Meaning of the Qur'an, c. I, sh. 47, not 75).

Bu durumda, yukarıdaki âyette (2: 177) açık­landığı üzere, birr'in (takvanın) hakiki özü kişinin sözünü tutması, ahit ve anlaşmalarını yerine getirmesi, Allah'ın haklarını yerine ge­tirdiği gibi diğer insanların haklarına da sada­kat ve samimiyetle riâyet etmesidir.

Arapça (bin) kelimesi diğer insanların hak­larını tam ve mutlak olarak sorumluluk duy­gusu içinde yerine getirmek anlamına gelir. Fedakârlık ve iyi davranış anlamlarına, veya kendisine düşen sorumlulukları tamamen ye­rine getirmiş kişi anlamına da gelmektedir.

Hz. Peygamber @ şöyle buyurmuştur: "Doğ­rudan ayrılmayınız. Çünkü doğruluk, iyilikle (takva) beraberdir. Bunların her ikisi Cennet­tedir. Yalandan uzak kalınız. Çünkü yalan kötülükle (fücur) beraberdir. Bunun ikisi de Cehennemidir." (İmam Buharî, Adabâ'l-Müf-rid; İbni Mâce ve Müsned-i Ahmed).

Âl-i İmran (3: 92) ve Bakara suresi (2: 177) âyetleri ışığında, (birr)e ulaştıran en iyi yo­lun kişinin sevdiği şeylerden Allah Rızası İçin infak etmesi olduğu açıkça anlaşılmakta­dır. Bir diğer ifadeyle, kişi sahip olduklarının en iyisini ve en çok sevdiği şeyi Allah Rızası için infak etmedikçe Allah'ın Hakkına riâyet edilmiş ve kişinin sorumluluğu sona ermiş ol­maz. Bu âyet kişi en çok sevdiği şeyi Allah yolunda feda etmedikçe ebrar (müttakiler) mertebesine erişemiyeceği anlamını da yük­lenmektedir. (Müfti Muhammed Safi, Maa­rif-ül Kur ân, c. II, sh. 106-107).

Aynı gerçeğe bir başka âyette şöyle değinil­miştir: "...evlere arkalarından girmek iyilik değildir; iyilik kötülükten sakınanın iyiliği­dir..." (2: 189). Bu âyet kişilerin bâtıl inanç­larını, âyin ve törenlerini reddetmekle kalma­yıp ayrıca onları "takvanın bâtıl âyin ve âdet­lerle bir ilgisi olmadığı" yolunda uyarmakta' ve takvaya Allah'ı hoşnutsuz kılacak davra­nışlardan kaçınıp toplum içinde O'nun iyilik, hayırseverlik ve adaletle ilgili emirlerine uy­mak yoluyla ulaşılacağına işaret etmektedir.

Maide sûresinde insanlara O'nun Rızasının kazanılacağı bütün meselelerde işbirliği em-redilmekte, ve O'na isyan ve günah sayılacak her davranıştan sakınılması emredilmektedir: "...İyilik ve takva üzerinde yardımlasın, gü­nah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın, Allah'tan korkun..." (5: 2).

Yine, bu âyet toplumun yararına olacak pra­tik iyilik ve takva fiillerini emretmekte ve toplumu bozup, çürütecek olan fiilleri yasak­lamaktadır.

Mümtehine sûresinde şu âyeti okumaktayız: "Allah... iyilik yapmanızı ve onlara karşı adil davranmanızı yasak kılmaz; doğrusu Allah adil olanları sever." (8: 60). Âyet-i kerîme, insanlara müşfik, güzel ve âdil davranmanın önemini vurgulamaktadır. Bir diğer ifadeyle, insanlara karşı müşfik, iyi ve âdil olmak ve onlara cömertlik ve hayırhahlıkla serbestçe muamele etmek kesin, olumlu ve somut bir takva işaretidir. İnsanlara karşı düşünceli, müşfik ve sevgi dolu olunduğunu gösteren bütün davranışlar Allah katında gerçek takvanın işaretleri olarak kabul görmektedir.

Allah'ın ve O'nun kullarının haklarına yer yerince riâyet etme niyetiyle işlenen her tikli iyi amel İslâm'da takvanın (birr) bir ifades olarak kabul edilir. Buna Kur'ân'ın pek çot yerinde temas edilmiştir.

"Herkesin yöneldiği bir yön vardır. Hayırlı işlerde birbirinizle yarışın.'1 (2: 148)

"... kötülükten meneder iyiliklere koşarlar..." (3:114).

"Onları, emrimizle doğru yola gösteren Ön­derler yaptık ve onlara hayırlı işler yapmayı... vahyettik."(21:73).

"...Gerçekten onlar hayır işlerine koşarlar, umarak ve korkarak bize dua ederlerdi ve bi­ze karşı gönülden saygı duyarlardı." (21: 90).

Kur'ân'ın bütün bu âyetleri insanların hayrına ve yararına olan her çeşit iyi ve güzel işin ya­pılmasını emretmektedir. Bakara sûresinin 148. âyeti "herkesin yöneldiği bir yön" oldu­ğunu ancak, esas Önemli olanın yönelinen yön veya amaç değil "bu sayede kazanılacak takva" olduğunu ifade etmektedir. Yani, "gerçekten önemli olan belli bir yön veya ye­rin kendisi değil, orasının oluşturacağı ruh hâli ve hakikate yöneliştir." (The Meaning of the Qur'an, c. I, sh. 123, not: 149).

 

Özet

 

Şüphesiz Hz. Muhammed @ takva kelimesi­nin mâna ve kapsamını genişletmiş ve ona in­sanoğlunun günlük hayatında yansımasını bulan yeni boyutlar getirmiştir. O zamana ka­dar takva ve zühdün en yüce şekli olarak ka­bul edilen madde ile haşır neşir olmaktan ve dünyanın fizikî nazlarından kaçınmak şeklin­deki geleneksel anlayışı tamamen değiştir­miştir. Aksine, takva ve zühdün dünya nimet­lerinden sakınmak yoluyla değil bu nimetler­den İslâm Şeriatı -çerçevesinde ve Allah'ın çizdiği sınırları ihlâl etmeksizin faydalanmakla gerçekleşeceğini vurgulamıştır.

Asıl öneme sahip olan gerçek şudur: Kişinin her işi Allah Rızası için ve O'nun Emirlerinin dairesi içinde olmalıdır. Bu gerçekleştirildiği zaman, herkesin sıradan günlük ve dünyevî işleri bile iyilik ve takva amellerine dönüşür. Buna göre. toplumun diğer fertlerine karşı gösterilen basit iyilik, sevgi ve yardım davra­nışları bile gerçek takva ve fazilete dönüşür.

Böylece, Allah Rızası için yapılan her iş fazi­letli ve takvaya ulaştıran sâlih bir ameldir. Meselâ:

Başkalarına güler yüzle muamelede bulun­mak;

Yollardaki eza ve engel verici şeyleri ortadan kaldırmak;

Bir kişiye bir bardak su vermek;

Yol göstermek ya da ışık tutmak;

Bir kişinin ağır yükünü taşımasına yardımcı olmak;

Konuşurken nâzik ve mülayim olmak (Müs­lim ve Tirmizi);

Kişinin kendi ailesine yardım etmesi (Tirmizî);

Susamış bir hayvana, köpek, kedi vs. su ver­mek (Ebu Davud);

Kişinin kızlarına (ve oğullarına) iyi bir terbi­ye vermesi (Ebu Davud);

Zorda kalan bütün yaratıklara yardımcı ol­mak (Ebu Davud);

Vasıtaya binmeye ya da yük yerleştirmeye çalışan bir kimseye el uzatmak;

İyiliği teşvik, kötülükten sakındırmak (Müs­lim);

(Eşlerin) cinsî isteklerini tatmin etmesi ve kişinin kendi ailesinin maişetini temin et­mesi (Müslim) gibi faziletler sâlih ameller arasında sayılır.

Bu ve benzeri bütün fiiller, ne kadar küçük ve ayrıntıyla ilgili olursa olsun, toplumun herhangi bir ferdine yardım etmek ve Allah Rızasını kazanmak için yapılıyorsa, İslâm'a göre takva ve fazilet amellerinden sayılırlar; kendi eş ve çocuğunun maişetini temin ve ha­nımla yakın muhabbet gibi fıtrî olaylar bile bu çerçeve içinde yer alır.

Ebu Zer radiyallahû anh rivayet ediyor: "Rasûlullah @'in ashabından bazı kimseler

Peygamber©'e şöyle dediler:

'Ey Allah'ın Rasûlü! Zenginler sevaplarla

gidiyorlar. Bizim gibi namaz kılıyorlar, bizim

gibi oruç tutuyorlar, mallarının fazlasıyla sadaka

veriyorlar (Biz fakiriz, bunu yapamıyoruz).'

Rasûlullah @ şöyfe cevap verdi:

'Allah size de sadaka vereceğiniz şeyler

vermemiş midir? Her bir teşbihinize, tekbirinize,

hamdİnize, kelime-i tevhidinize sadaka (sevabı)

vardır. Her iyiliği emirde, kötülüğü yasaklamada

sadaka (sevabı) vardır. Hatta sizden herbirînizin

ailesiyle cinsî münasebette bulunmasında bile

sadaka (sevabı) vardır.'

Dinleyenler, 'Ey Allah'ın Rasûlü! Bizden biri

şehevî arzusunu yerine getirince de ona sevap mı

olur?' dediler. Peygamber @: 'Ne dersiniz, o

arzusunu haramla giderseydi ona günah

olur muydu? İşte aynen öyle. Eğer o arzusunu

helâl ile giderirse ona sevap olur." (Müslim)

 

KISIM 5

 

HZ. PEYGAMBER @'IN EGITIM VE TERBİYE METODU

 

Hz. Peygamber'in @ eğitim ve terbiye meto­du sadece hikmet, güzel öğüt, ahlâkî düstur­lar ve güzel darb-ı mesellerle dolu olmayıp aynı zamanda mantıklı ve mâkul idi. Kur'ân bunu şöyle İfade etmektedir: "Rabbinin yolu­na, hikmetle, güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde tartış..." (16: 125).

Kur'ân'ın bu tavsiyesi İslâm'ın anlatılması konusunda çok faydalıdır. "Bu harikulade âyette bütün zamanlar için geçerli din öğreti­minin ilkeleri tespit edilmiştir: Bizler herkesi Allah'ın yoluna davet etmeliyiz, ve O'nun umûmi iradesini açıklamalıyız; bunu hikmet ve basiretle yapmalıyız, insanlara kendi şart­larında yaklaşmalı ve onları dar ya da geniş olabilecek olan kendi bilgi ve tecrübelerinden alacağımız örneklerle ikna etmeliyiz. Tav ırla-nmız ve tartışmalarımız kırıcı ve sert olma­malı, bilakis en nâzik ve hürmetkar tartışma örneği gösteren Hz. Peygamber @ model alınmalıdır, böylece bizi dinleyen kişi kendi­sine 'bu adam sadece diyalektikle uğraşan bi­ri değil; beni kızdırmaya da çalışmıyor; İma­nını samimi olarak açıklıyor, ve onun esas hareket noktası insan ve Allah sevgisi' diye-bilsin." (A. Yusuf Ali, The Holy Quran, s. 689, not. 2161).

Mevdudi'nin ifadesine göre de, bu âyetin muhtevası davet çalışmaları içinde bulunan kimseler için çok önemli talimatlar ihtiva et­mektedir.

Davetçiler daima şu iki şeyi göz önünde tut­malıdırlar, 'hikmet' ve 'güzel öğüt'. 'Hikmet' davet çalışmasında kişinin basiretini kullan­masını ve bu işi düşüncesiz kimseler gibi kö-rükörüne yapmaması gerektiğini ima etmek­tedir. Hikmet kişiden, hitap ettiği şahsın ze­kasını, kapasitesini ve şartlarını göz önünde

bulundurmasını ve tebliği durumun gerektir­diği şekle uygun olarak ulaştırmasını talep et­mektedir. Ayrıca, kişi her şahsa veya gruba aynı tebliğ metodunu uygulamaktan kaçın­malı ve önce muhatabın gerçek hastalığı teş­hisle, gönlüne ve zihnine hitap edilerek teda­vi edilmelidir.

"Güzel öğüt" iki şeyi ima eder:

1- Kişi muhatabını sadece mantıkî ikna me­totlarıyla değil, aynı zamanda duyguları­nı cezbederek de inandırmaya çalışmalı­dır. Yine bunun gibi kişi kendisini sade­ce kötülükleri ve sapkınlıkları lanetleyen tartışmalarla sınırlamamak, karşısındaki­ni insan tabiatında bu kötülük ve sapma­lara hoş gözle bakmama eğilimi olduğu konusunda ikna etmelidir. Ayrıca, davet-çi muhatabını yalnızca ilahi rehberliğin ve güzel davranışların salim ve mükem­mel oluşuna mantıken iknaya çalışmakla kalmayıp, onda bunlara karşı sevgi ve il­gi de oluşturmalıdır.

2- Öğüt muhatabın iyiliğinin samimi olarak arzu edildiğini gösterir bir tarzda olmalı­dır. Öğüt verenin muhataba tepeden bak­tığını ya da kendisinde hissettiği üstünlü­ğü yansıttığı imajını verebilecek hiçbir şey söylememeli ve yapmamalıdır. Bila­kis muhatap, öğüt verenin kendisinin ıs­lahı ve hayrı için kuvvetli bir arzu duy­duğunu hissetmelidir.

"En güzel şekilde" ifadesi kişinin tatlı dilli olmasını, asil bir davranış göstermesini ve mâkul ve cazip fikirler sunmasını ve pole­mik, münakaşa ve çelişki-zitlaşmalardan ka­çınmasını ima etmektedir.

Kişilerle en güzel şekilde tartışan bir kimse, suçlama yoluna, fikirleri çarpıtmaya, istihzya yönelmez; karşısındakini yenip tartışmada üstünlüğünün alkışlanması gayesiyle onunla alay etmez.   Çünkü bu tür davranışlar inatçılık vedikbaşlılığa yol açar. Davetçi bilakis, muhatabını basit ve alçak gönüllülükle ikna-ya çalışır ve karşısındakinin çarpık fikir ve kısır döngülere girdiğini gördüğü zaman onun daha çok sapıtmaması için tartışmayı bırakır (Mevdudi, The Meaning of the Qur'an).

Hz. Peygamber @ ahlâk öğreticilerinin en güzeliydi, çünkü o "alemlere rahmet olarak gönderilmiştir" (21: 107), ve insanlığa en faydalı olan kişidir. Çünkü, insanları Allah'ın yoluna davet etme hususunda en tesirli, cazip ve hoş tarzı benimsemiştir.

 

1- Bakış Açısı

 

Bu hususta Hz. Peygamber @'in en büyük katkılarından biri mükemmel öğreticiliği ve asil şahsiyeti ile kişilerin tavırlarını ve görüş açılarını değiştirmiş olmasıdır. O insanların davranışlarının arkasında yatan niyetin öne­mini vurgulamıştır; çünkü niyet kişinin hare­ket yönünü belirleyen ve mücadele ve gayret­lerini başlatan ve uyaran esas âmildir. Eğer kişinin niyeti doğru yönde ise ve bütün maddî ve fizikî arzu ve unsurlardan uzaklaşa­rak saflaşmış ve Allah ve Rasûlüne mûtı bir konumda ise, hareketleri ve mücadelesi tabii olarak doğru yöne kanalize olacaktır. Bu du­rumda, kişinin her fiil ve hareketi Allah'a iba­detin bir parçası haline gelir ki, böylelerinin yaptıkları şeyler Kur'ân'da ifade edildiği üze­re fazilet ve takva fiilleridir:

"Yoksula, yetime ve esire O(AlIah)'nun sev­gisi için yemek yedirirler. 'Biz sizi ancak Al­lah Rızası için yediriyoruz, sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz' (derler)." (76: 8-9).

Hz. Peygamber @ insan davranışlarındaki bu inkılâbı temeli şu sözlerle açıklamıştır:

"Ameller niyetlere göredir ve herkese niyet ettiği vardır." {Buharı ve Müslim).

 

2- Ahlâkın Vazgeçilemezliği

 

Doğru bir bakış açısı elde ettikten sonraki en önemli şey ahlâkî sahada öğreticilik yapan kişinin şahsiyet ve davranış şekillerinin her­kes için ömek teşkil edebilecek seviyede ol­masıdır; öyle ki insanlar bu eksen etrafındaki yörüngede hareket etsinler. Kur'ân ve ha-dis'in, uyulması gerekli kuralları bildirdiği bir vakıadır, ve bunlar insanlara sadece yap­maları gereken şeyler hakkında bilgi verirler. Ahlâkı yüceltme vazefesine teşebbüs eden ki­şi ise İlahi Rehberliğin aydınlığında kendi şahsi davranışlarıyla insan fıtrat ve mizacının bu kurallarla nasıl uyum içinde olabileceğini gösterir. İnsanoğlu hırs ve arzular ile dolu­dur; nefsini frenleyebilmeli ve nefsine tuttu­ğu yolların kötülüğünü gösterip onu bu kötü­lükler konusunda bilinçlendirdikten sonra ha­yatın güzel yollarına yönlendirmeli, böylece huzur ve sükûna erişip mutmain bir nefis ha­line gelmesini sağlamalıdır. Nefsi tezkiyede ahlâk öğreticisinin (yani Hz. Peygamber @'in) hareket tarzı mükemmel bir örnek ola­rak kullanılabilir. Her mümin huy ve davra­nışlarını Hz. Peygamber @"in karakter ve hareket tarzıyla aynı çizgide tutmalıdır. An­cak bu duruma erişene kadar, nefsini tezkiye edip, yenilemelidir ki böylece hevâ ve heveslerine tâbi olmasınlar (4: 135), ve doğru yol üzerinde bulunmayan atalarının yolunu takip etmesinler (43: 23).

Bu yolla, ahlâkî terbiye sonucunda kişinin kalbinde Allah'ın emir ve yasaklarını İhlâl korkusu yer eder, gönlü ve nefsi tamamıyla olumlu bir başkalaşım geçirir.

Hz. Peygamber @ şöyle buyurmaktadır: "Al­lah kulunun iyiliğini dilediğinde onun nefsi kendisine doğru yolu tutmasını tavsiye eder, ona iyi şeyler yapmasını ve kötü şeylerden kaçınmasını emreder."

Kur'ân faziletli bir insanın kalbini şöyle tas­vir etmektedir: "Ama kim Rabbi'nin azame­tinden korkar ve nefsi kötü heveslerden ah-koyarsa, (onun için) gidilecek yer çenettir."  (79:40-41).

Rahman suresinde şu âyetleri okumaktayız: "Rabbine karşı durmaktan korkan kimseye iki cennet vardır. Öyleyken Rabbinizin ni­metlerinden hangisini yalanlarsınız?" (55: 46-47).

Kişi bu kalp durumuna erdikten sonra karak­ter standardını ve sosyal seviyedeki hareket tarzını yükseltecek olan bir tezkiye (arınma, saflaşma) konumuna ulaşmış uemektir.

 

3- Arınma (Tezkiye)

 

Tezkiye, Allah korkusunun (takva) sebep ol­duğu sâlih ameller sonucu elde edilen insan nefsinin derecelerinden biridir. Kur'ân'da bu­nu tasdik eden pek çok âyet vardır. Bu halde kişi kalben ve tabii olarak güzel davranmayı, insanlar arasında arkadaşlığı, sosyal gelişme ve selamet için çalışmayı arzular ve arar. Ve bu hâl olmaksızın insanların sürekli iyi olma­ları ve kötülüklerden sakınmaları mümkün değildir. Hucurât 8Ûresi'nĞQ Hz. Peygamber @'in ashabının gönüllerinin durumu şöyle tasvir edilmektedir: "...Allah size imanı sev­dirmiş, onu gönüllerinize güzel göstermiş; inkarcılığı, yoldan çıkmayı ve başkaldırmayı size iğrenç göstermiştir..." (49: 7)

Hz. Muhammed @ ve önceki peygamberler ibadeti insanın kendi nefsinde ilahi gayeyi gerçekleştirmeye yönelecek tarzda değişik­likler yapabilmek için tebliğ etmişlerdir Ta­rih, bu konuda ibadetin salt hukuki yasakla­maların ve kontrollerin başarısızlığının aksi­ne, her çağda başarılı olduğuna şahitlik et­mektedir. Kanunlar bilakis kişilerin diğer gayrimeşrû yollara tevessül etmelerine mâni olabilirken, Allah korkusu duyan, faziletli ve güzel huylu insanlar meydana getirmek ko­nusunda da tamamen çaresizdir.

Namaz, oruç ve diğer ibadet şekillerinin hik­met ve felsefesi üzerinde düşünüldüğünde bunların iyi davranış ve iyi insan ilişkileri ge­liştirme yönünde kişilerde iç değişiklik meydana getirmekteki Önemi hemen görülecektir Ankebut sûresinde şu âyeti okumaktayız-"...namaz kıl, muhakkak ki namaz hayasızlık­tan ve fenalıktan alıkor; Allah'ı anmak ne bü­yük şeydir!.." (29: 45). Bu âyete göre, insan karakterinin inşasında ve onun gelişim ve tezkiyesinde Allah'ı anmak çok etkilidir. Ve namazda Allah'ı anmak için gerekli şartlar mükemmel olarak teşkil edildiğinden, namaz insan karakterini şekillendirmede çok etkili­dir.

Takva'ya ulaşma yolunda yardımcı olduğun­dan dolayı oruç da emredilmiştir (2: 183). Hz. Peygamber @ orucun hikmetini şu söz­lerle belirlemiştir: "Kişi söz ve hareketlerin­deki hataları terketmedikçe, Allah'ın onun ye­meyi ve içmeyi terketmesine ihtiyacı yoktur." (Buhari).

Zekat'la ilgili olarak şöyle buyurulmuştur: "Onların mallarından bir miktar sadaka al ki, onunla onları temizleyesin, yüceltesin ve on­lara dua et; çünkü senin duan onlar İçin bir güvendir..." (9: 103).

Nebevî tâlim ve terbiyede tezkiye ve güzel davranışlar birlikte ve aynı zamanda işlenir­ler. Nefis tezkiyesi ameliyesini hızlandırmak ve daha müessir kılmak için, Hz. Peygamber @ İnsanları birbirlerine karşı feragatte bulun­maya ve fedakârlık ruhunu kuşanmaya çalış­tı. Kur'ân Hz. Peygamber @'in eğitim ve ter­biyesinden doğrudan faydalanan insanların vasıflarını şöyle belirtir: "Ve onlardan önce o yurda (Medine'ye) yerleşen, imana sarılan­lar (yani daha önce Medine'yi yurt edinen Ensar veya ilk önce hicret edip Medine'ye yerleşen Müslümanlar), kendilerine hicret edip gelenleri severler ve onlara verilen(gani-met)lerden ötürü göğüslerinde bir ihtiyaç (eğilimi) duymazlar. Kendilerinin ihtiyaçları olsa dahi, (yoksul muhacir kardeşlerini) öz canlarına tercih ederler. Kim nefsinin cimrili­ğinden korunursa, işte onlar umduklarına erenlerdir." (59: 9).

 

4- Hikmet

 

Hz. Peygamber @'İn tâlim ve terbiyesinin bir başka önemli boyutu da hikmettir. Bu kelime Kur'ân'da pek çok yerde değişik şekilleriyle kullanılmıştır ve karakter eğitiminde pratik tedbir, basiret ve uzak görüşlülük gibi özel­likleri benimsemenin büyük önemini yansıt­maktadır; bu özellikler belli bir durumda bir meselenin tam olarak anlaşılması gereği ve her hâlde aklî ve zihnî yeteneklerin kullanıl­masına olan ihtiyaç göz önünde bulundurul­duğunda önem kazanmaktadırlar. Her mese­lenin, her durumun ihtiyaç ve önceliklerine göre mantıkî ve mâkûl çözümü mevcuttur; meselâ karakter eğitim ve terbiyesi ile ilgili olan meseleyi, Kur'ânî hikmet, yukarıda zik­redilen Nahl sûresinin 125. âyetinde güzelce çözümlemiştir.

Hz. Peygamber @'in karakter eğitimindeki bir diğer yöntem, İmar (insanları yaptıkları kötü işlerin sonuçları hakkında uyarmak) ve tebşir (iyilik yapanlara müjdeli haberler ver­mek) yoluyla hatırlatmada bulunmaktır, böy­lelikle insanların iyi ve merhametli bir karak­ter geliştirmeleri teşvik edilmiş olur.

Mükâfat ve ceza kavramları da aynı gayeye hizmet ederler. İyi davranışların sonucunda mükâfat alıp, kötü davranışlarından dolayı da cezalandırılacaklarını düşünen kişilerde kor­ku ile ümit arasında bir durum meydana gelir ve bu da insanlarda Kur'ân'da zikredilen ve Hz. Peygamber @'in açıklamış olduğu Al­lah'ın gerekli gördüğü iyilik seviyesine ne ka­dar yaklaştıklarını anlamak için iyi davranış­larını tartmak arzu ve ihtiyacını doğurur. Mükâfat ve ceza yanında tevbe ve affedilme­yi de vermesi Allah'ın Rahmet sıfatının tecel-lisidir. Kur'ân şöyle buyurmaktadır: "De ki: Ey kendilerine kötülük edip aşırı giden kulla­rım! Allah'ın rahmetinden umudunuzu kes­meyin. Doğrusu Allah günahların hepsini ba­ğışlar..." (39: 53).

Bir hadis-i kudside Hz. Peygamber @ şöyle buyurmuştur, "Şeytan dedi ki; 'Ey Rabbim, Ben âdemoğlunu hayatı boyunca şaşırtaca­ğım. Allah buyurdu ki: 'Bana tevbe ettikleri sürece, ben de onları affetmeye devam edece­ğim"'.

Bir başka bakış açısıyla, iyi bir karakter in­sanların haklarına (hukuku'I-İbâd) riâyetin bir parçasıdır. Bu hususta Hz. Peygamber @ şöyle buyurmuştur: "Fakir kimdir bilir misi­niz?" Ashab "aramızdan parası, malı ve eşya­sı olmayandır" deyince, Hz. Muhammed @ "ümmetimin fakiri Allah'ın önüne namaz, oruç, zekat ibadetiyle çıktığı hâlde, ona kötü­lük yapmış, buna iftira etmiş, şunun malını yemiş, öbürünü öldürmüş olandır. Hakkını gaspettiklerinden her biri onun iyi amelleri­nin sevabından bir hisse alacaktır; böylece iyiliği tükenince yaptıkları kötülükler hesaba alınacak ve eğer günahı çoksa cehenneme atı­lacaktır."

Hikmet ve karakter terbiyesi ile ilgili önemli bir boyut ise insanların rahatsız edilmemesi­ne özen göstermek, İtidal ve dengedir. Karak­ter inşâcısı olan kimse ahlâkî öğüt ve dersler­le ilgili açıklama ve yorumlarını uygun, ko­laylaştırıcı ve müjdeleyicİ bir şekilde yapma­lıdır. Din konusunda aşırılık ve zorlaştırma­dan kaçınılmalı ve ılımlılık normal hareket tarzı olarak benimsenmelidir. Öğretici kimse öğrettiği ahlâkî değerleri özellikle yukardaki hususları göz önünde bulundurarak uygula­malıdır. Kur'ân bu duruma-öafctra sûresinde açıkça değinmiştir: "Allah size kolaylık ister, zorluk istemez..." (2: 185)

Hz. Muhammed @'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

1- Nâzik olunuz ve sertlik ve kabalıktan sa­kınınız. (Müslim)

2- (Merhametten) Nezaketten mahrum olan hayırdan da mahrum olur. (Müslim)

3- İtidal herşeyin en iyisidir. (Ebu Davud)

4- İçinde itidal ve denge bulunan fiiller en iyileridir.

5- Allah beni tebliğci olarak gönderdi; İn­sanlar için zorluk çıkarıcı olarak değil.

6- Din kolaydır. Bir kime dini öğretirken güçlük yoluna saparsa din ona galebe ça­lar. Doğru yol üzerinde bulununuz itidal­li olunuz ve insanlara müjdeleyiniz.

Karakter eğitiminde en güzel örnek olmak da Hz. Peygamber @'in yönteminin bir parçası­dır. Kur'ân Hz. Peygamber @ 'in en güzel Ör­nek oluşunu usvetu'l-hasene terimiyle tanım­lamaktadır. Fatiha sûresinde bizlere şöyle dua etmemiz öğütlenmiştir. "(Allahım!) Bizi doğru yola, nimete erdirdiğin kimselerin, ga­zaba uğramayanların, sapmayanların yoluna eriştir." (1:6-7).

Daha sonra Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurul-maktadır: "İbrahim ve onunla beraber olan­larda, sizin için uyulacak güzel bir ömek var­dır..." (60: 4) Hz. Muhammed @'in hayatı ile İlgili olarak ise şöyle buyurulmaktadır: "Ey iman edenler! And olsun ki sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Al­lah'ı çok anan kimseler için Rasûlullah en gü­zel örnektir." (33: 21).

Daha Önce açıklandığı üzere Hz. Muhammed @"in karakter terbiyesi metotları içinde söz ile davranışın birbirine uygunluğu çok büyük önem taşımaktadır. Allah'ın Elçilerinin tama­mı bu Ölçülere tamamen uymuşlardır. Hz. Muhammed @ peygamberliğinden önce de emin ve sâdık olarak bilinirdi. Hz. Peygam­ber (S)'in, cahiliye döneminin karanlık ve vah­şi ortamındaki eşsiz dürüst, saf ve doğruluk dolu hayatı Kur'ân tarafından onun Peygam­berliğinin hak olduğuna delil olarak gösteril­mektedir: "...Daha önce yıllarca aranızda bu­lundum, hiç düşünmüyor musunuz?" (10: 16).

 

5- Öğüt (Mev'ize)

 

Kur'ân bir diğer önemli ilke olan güzel öğüt­te bulunmaya da işaret etmiştir. Kur'ân, yal­nız başına mev'ize kelimesini kullanmamıştır. Çünkü kuru kuruya öğütte bulunulması bazı kimseler için nahoş olabilir ve ters tepki­ye yol açabilir. Bu nedenle öğüt verenin sem­patik ve hoş bir tavırda olması gerektiğini ifade için Kur'ân hoş ve güzel öğüt verilme­sini emretmektedir.

Öğütçünün gönlünün merhamet ve şefkat do­lu olması ve bu durumun öğüt verilen kişi ta­rafından açıkça biliniyor olması gereklidir, aksi taktirde öğüt vermek olumsuz sonuçlar doğuracaktır. Allah kullarına ne şekilde öğüt verdiğini Nisa sûresinde olduğu gibi açıklar­ken de insanlara öğüt vermede samimi ve iyi niyetli olmayı önermektedir: "...Allah size ne güzel öğüt veriyor.." (4: 58). Münafıkların düşmanca faaliyetlerine ve kötü tuzaklarına rağmen Hz. Peygamber @ halka en güzel şe­kilde öğüt vermeye davet edilmiştir, "...sana gelip: 'Biz, iyilik etmekten ve uzlaştırmaktan başka birşey istemedik' diye de nasıl Allah'a yemin ederler.AIlah onların kalblerinde olan­ları biliyor. Onlara aldırma, onlara öğüt ver ve onların içlerine tesîr edecek güzel söz söyle!" (4: 62-63).

İşte bunlar, Hz. Muhammed @'in terbiye metodunun ayırdedici özellikleridirler. Hz. Peygamber @ insanlara karşı yumuşak, nâzik ve sevgi dolu idi (3: 159).

Toplumdaki gayriahlâkî durumları ve buna yönelik her türlü eğilimi ortadan kaldırmak ve yok etmek için bütün fertlere manevî eği­tim verilmesi şarttır. İyiyi ve doğruyu emre­dip kötüyü ve yanlışı yasaklamak her ferde farzdır ve her fert kendi dairesi içinde bu düs­tura göre hareket edip, bu anlayışı yaymak zorundadır. Herkesin bu vazifenin şuurunda olacak şekilde aydınlatılması ve Allah Rızası için bu vazifeyi yerine getirmesi istenmekte­dir. Hz. Peygamber @ "herşeyden sorumlu­sunuz, ve sorumluluklarınızdan dolayı Al­lah'a hesap verebilecek durumda olunuz" bu­yurmuştur.

Bu sorumluluk duygusuyla hareket edilmedi­ği takdirde, toplumda gayriahlâkî davranışlar öyle çoğalır ki, medenî hayatı tıpkı yabani ot­ların bahçeyi sarması gibi sarar. Çünkü bu durumda kötü insanlar toplumda çoğunluk hâline gelirler ve yalnızca kötülük işlemekle kalmayıp diğer insanları da bu tarz gayri meşru ve ahlakdışı iş ve fiillere teşvik eder­ler. Kur'ân bu kötü unsurlara şöyle değinmiş­tir: "...kötülüğü emreder, iyiliğe engel olur­lar; Allah'ı unuttular, bu yüzden Allah da on­ları unuttu. Doğrusu ikiyüzlüler fâsiktırlar." (9: 67). (Bu kısım, 1982'de Pakistan'da dü­zenlenen Sîret konferansında Dr. İsabi Baksh Carullah'ın takdim ettiği "The Method of the Prophet's Moral Training" [Hz. Muham-med'in Manevi Terbiye Metodu] başlıklı Ur­duca tebliğinden alınmıştır).

 

Özet

 

Hz. Peygamber @ o zamanki sosyal ve siyasî sistem ile hiçbir çatışma ve çelişkiye neden olmaksızın toplumdaki bazı kötülükleri orta­dan kaldırmayı ve bazı manevî değerleri ika­me etmeyi amaçlayan sirada'n bir reformcu veya ahlâkçı değildi. O toplumsal düşünce sistemine rasyonellik getirmeye çalışan sıra­dan bir düşünür de değildi. O Allah'ın Elçisi idi ve Elçiliği hayatın bütün boyut ve kısım­larını kapsamaktaydı. Onun faaliyet sınırları sadece dinî ve ahlâkî çerçevede kalmamış; hayatın sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasî her sahalasına da nüfuz etmiştir. Onun tebli­ği sadece toplumun bir bölümüne, veya top­lumun bir kaç veçhesinin reforme edilip, ge­liştirilmesine yönelik değildi; onun vazifesi Allah'ın Dînine hayatın tüm sahalarında ön­celik sağlamaktı. Bu nedenle parçası bulun­duğu sosyal sistemi tamamen değiştirmeye ve insanların tüm değer ve hayat sistemlerini Allah'ın Dinine uydurmalarını sağlamaya gayret göstermiştir.

Hz. Muhammed @ tarih yapan kişilerden bi­ridir, ancak diğerlerinden çok farklıdır. Genel olarak tarih yapan kişiler, tarihin akışım ve yönünü değiştirecek hayat kanunlarını vazeden kimseler olarak tanımlanabilir. Tarihin akışında değişiklik yalnızca bir bölgenin in­sanlarının bir başka halkın emri veya nüfuzu altına girdiği anlamına gelmez; bundan daha önemlisi bir milletin ferdî ve toplumsal haya­tında değişiklikler olduğu anlamına gelir. İn­sanlık tarihi dünyanın bir kısmını kısa bir dö­nem için ekonomi, siyaset veya din sahasında kendi fikirleri paralelinde etkileyen pek çok reformcu ve ahlâkçı görmüştür. Halbuki Hz. Peygamber @ bütünüyle farklı bir tarih yapı­cıdır.

Tâlim ve tebligatına Arabistan'da başlamış olmasına rağmen Hz. Muhammed @ bütün insanlık için geçerli hayat düsturları getirmiş­tir. Tamamen yeni bir düzen kurmuş ve tama­men yeni davranış kuralları (modus operen-di) getirmiştir; buna göre Allah'a, peygam­berliğe ve âhiret'e iman bu kuralların en te­mel unsuru olarak beyan edilmişti. Bunun esas gayesi insanları Tek İlâh, Yaratıcı ve Hâkim olan Allah'a itaate yöneltmek ve in­sanların bütün diğer varlıkları ve güçleri Al­lah'a tâbi olarak görmelerini sağlamaktır. Ha-kim-i Mutlak olan Allah'ın Nİhai Otoritesini tanıyan ve başka hiç kimseye tâbi olmayan insan bu âlemin en büyük gücü ve faal katı­lımcısı hâline gelir.

İnsanın ıslâhı için, Hz. Peygamber @ insanın dış (fizik) ve iç (manevî) dünyalarının tama­mının tam bir değişimden geçmesi gerektiği­ni vurgulamıştır. Manevi temeller ve iç huzu­ru üzerine bina edilmemiş hiçbir gelişmenin gerçekten kalıcı olmayacağına dikkat çekmiş­tir. Hz. Peygamber @ işte bu nedenle "güzel ahlâkı tamamlamak üzere" gönderilmiştir. Allah'ın Dinine göre insanın tam bir ruh ve amel değişikliğinden geçmesi temel Öneme sahiptir.

Hz. Peygamber @'in temel gayesi İnsanların ahlâkını tamamlamak ve güzelleştirmek oldu­ğu için, kendi nefsiyle İşe başlaması şarttı: di­ğer insanlar için söz ve fiilleri ile mükemmel bir örnek haline gelmeliydi. Hz. Peygamber @'İn bu yüksek şahsiyet ve davranış seviyesine ulaştığına hanımları şehadet etmektedir, ve onun hayatı İle ilgili olarak onlardan daha iyi şahit kim olabilir? Onun mükemmel şah­siyeti hayatları boyunca onu ve inancını yo-ketmek isteyen en amansız düşmanları tara­fından bile itiraf edilmiştir.

Hz. Muhammed @'in tebliğini bütün ırk ve milletten insanlar arasında sevdiren ve pey­gamberliğinin başlangıcından bir asır sonra dünyanın bir ucundan diğerine yayan şey onun asıl ve yüce şahsiyeti ve insanlara ken­disini sevgili kılan davranış ve tavırlarıdır. Hem özel hayatında hem de toplum içerisin­de yüksek ve saf karakter Örneği olmuştur.

Onun ahlâk öğretilerinin ikinci ayırdedici özelliği İse kendi dönem ve çevresi İle sınırlı olmayıp edebiyete kadar gelecek olan bütün insanlara yönelik bir vazife olmasıdır.

Onun vazettiği hakikatin Üçüncü Özelliği şu­dur: Bu dünya bir imtihan âlemidir ve herkes âhirette bu imtihanın sonuçlan ile karşı karşı­ya kalacaktır. Bir hadise göre, "dünya âhire-tin tarlasidır: bu dünyada ekersiniz Hesap Gününde ise ektiğinizi biçersiniz." Böylelikle Hz. Muhammed @, insanlığı, hayatlarının değişik sahalarını faziletli ve âdil bir hâle ge­tirerek âhirette en iyi karşılığı almalarını mümkün kılabilecek yüce manevî ve ahlâkî öğretilerle tanıştırmıştır. Hz. Muhammed @ tarafından öğretilen bu ahlâki görüş açısı in­sanların maddî ve manevî başarılarım temin eden bir yoldur. Bu görüş açısı ferdî ve top­lumsal seviyede fertlerin sorumlu davranışlar içinde olmasını sağlayan anahtar vazifesini de görmektedir. Bu görüş ilerlemeci, müref­feh bunun yamsıra itidalli ve âdil bir kültür ve medeniyetin temeli olan sorumlu şahsiyeti bina eder; böyle bir şahsiyet iyi ve doğru davranışı teşvik ettiği ve kötü ve yanlış hare­ketlerden caydırdığı için insanlığın gururu­dur.

Bu öğretinin dördüncü Özelliği hayatın tek bir yönüyle ilgili ahlâkî davranış kurallarını de­ğil, hayatın bütün alanlarını içeren tam bir davranış kalıbı veriyor olmasıdır. İnsanlığın bütün meselelerini birlik ilkesi içinde ele alır ve insanın bütün faaliyet sahalarını içeren ku­rallar dizisi vazeder.

Bu öğretinin beşinci özelliği insanın enfüsi (iç) ve afaki (dış-fizikî) meselelerini ayın za­manda ele almasıdır. İslâm ancak insanın ha­yata karşı asıl tavrı değişirse yeni bir hayat felsefesi doğrultusunda eğitilip terbiye edil­mesinin mümkün olacağını, bir kaç hukuki tedbir uygulamasının hiçbir zaman faziletli, dürüst ve dengeli bir toplum oluşturamayaca­ğını savunur. Bu sebeple her şeyden önce in­sanların' Özlerinin manevî eğitim ve terbiye vasıtasıyla değiştirilmesi şarttır; bir kez in­sanlar doğru eğitim şeklini alırlarsa, alman hukukî tedbirler toplumun bu eğitime direnç göstermiş bazı kötü zihniyetlİler tarafından bozulmasını kolayca engelleyecektir. Ancak sadece kanun yoluyla sağlıklı bir toplum ya­ratmak mümkün değildir; insanlar kendi ira­deleriyle ahlâklı davranacakları bir şekilde eğitilmelidir ki herkes kendi yararına olmak üzere toplumu korusun.

Kısaca, Hz. Muhammed @ en yüce ve mü­kemmel bir şahsiyet sahibi idi; ve Kur'ânî vahyin hikmet ve felsefesini biliyordu. Bu ör­neğin ışığında sahabeler kendileri de güzel ahlâk numuneleri haline geldiler. Onların bu nefis (şahsiyet) tezkiyesi ve saflaşma süreç­leri Hz. Peygamber @'in sevgi, merhamet ve yumuşaklığı ile mümkün oldu. Bu nebevi eğitim ve terbiye usûlü onlar için zahir ve ba­tın bir mucize haline geldi; bu usûl en güzel ahlâkın somutlaştığı, huzur ve nizâmın hâkim olduğu bir toplum meydana getirdi. Bu top­lumda fazilet ve dürüstlük tabii davranış şekli idi; eşitlik ve adalet sistemin temel ilkesi idi; sınıf, ırk, milliyet, cinsiyet ve inanç ayrımı yapılmaksızın toplumun her ferdi için özgür­lük ve eşitlik garanti edilmişti. O toplum çe­lişkilerden ve şahsî hevâ ve heveslerden kay­naklanan çatışmalardan uzak, barış dolu bir toplumdur.

 

KISIM 6

 

HZ. PEYGAMBER @'İN ŞAHSİYET İNŞÂSI

 

Hz. Peygamber @ ashabında yüksek bir şah­siyet geliştirmek için lüzumlu bütün imkânları kullandı.

 

1- Fizikî Faktör

 

Hz. Peygamber @, sahabeler arasında bir bü­tünlük ve istikrar ruhu geliştirmek ve inşa et­mek için bilinen metotlar veya geleneksel ka­lıplar yerine, bu İnsanların hayatlarım tama­men değiştiren ve onları tarihte daha önce hiç görülmemiş bir şekilde azimli, şevk ve cesa­retli bir kuvvet hâline getiren, her gün kılın­ması farz olan namaz ibadetini tebliğ etti. (Ayrıntılar için bkz. Sîret Ansiklopedisi, c. I. "Şahsiyet Oluşturma" alt başlığı, sh.527-531).

Kur'ân İslâm cemaatini fert ve toplum olarak güçlendirmek için emirler verir:

a- İnsanlara İslâm inancı yeryüzünde henüz güç, iktidar ve istikrar kazanmadan yeşer­mekte iken onu yoketmeyi planlayan potansi­yel düşmanların yol açtığı dış tehlikelere kar­şı fizikî olarak hazırlıklı olmanın yollarını gösterir: "Onlara karşı gücünüzün yettiği ka­dar -Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanlarınızı ve bunların dışında Allah'ın bilip sizin bilme­diklerinizi yıldırmak üzere- kuvvet ve savaş atlan hazırlayın. Allah yolunda sarfettiğiniz herşey size haksızlık yapılmadan, tamamen ödenecektir." (8: 60).

Saff sûresinde, Kur'ân disiplini, birliği, cesa­reti ve düşmana karşı birleşik bir cephe oluş­turma gereğini şöyle emretmiştir: "Allah, kendi yolunda kurşunla kaynatılmış binalar gibi saf bağlayarak çarpışanları sever." (61: 4).

Bu âyetler yalnızca Allah'ın yoluna engeller çıkaran ya da bu İnancı yok etmeye çalışan güçlere karşı savaş için bütün maddî hazırlık­ların yapılmasını emretmekle kalmaz, Al­lah'ın düşmanları safında meydana gelebile­cek muhtemel her hareketi karşılamaya dai­ma hazır olmanın büyük gereğine de işaret eder. Müslümanlar kendi hayat tarzlarını ko­ruma ve muhafaza etmenin önemini tamamen kavramadıkça, dünya yüzünde Müslüman kimliğini korumaları da mümkün olamaya­caktır. Kur'ân'ın bu âyetleri, bu mânada ha­yatın acı gerçeklerini Müslümanlara göster­mektedir.

b- Kur'ân insanlara zahiri ve batini bütün şer güçlerle başarılı bir şekilde mücadele edip amaçlarına ulaşma yolunda istek ve azimleri­ni kuvvetlendirecek bazı usûlleri şu âyette önermektedir: "Andolsun ki mallarınız ve canlarınızla sınanacaksınız; hiç şüphesiz, siz­den önce Kitap verilenlerden ve Allah'a eş koşanlardan çok üzücü sözler işiteceksiniz. Sabreder ve Allah'a karşı gelmekten sakınır­sanız bilin ki, bu üzerinde sebat edilecek işlerdendir." (3: 186).

Arapça "azmi'l-umûr" ifadesi başa çıkılması ne kadar güç olsa da, karşı taraf ne kadar bü­yük olsa da bütün muhalefete karşı çıkma yö­nünde duyulan güçlü istek, kararlılık, sabit niyet ve azîm ve amaç gerçekleştirilinceye kadar mücadeleye devam anlamlarına gelir. Bu ifade açıkça müminlerin "yüksek şahsi­yetlerini her durumda ispatlamaları gereğine" işaret etmektedir; "kışkırtmaya maruz kaldık­larında öfkelerini kontrol ederek; düşmanları­nın suçlamalarına, alaylarına, kötü söz ve propagandalarına karşı sabırla direnerek; en zor durumlarda bile yanlış, adaletsiz, gayrimedenî ve ahlakdışı söz ve hareketlerde bulunacak şekilde hiddetlenmeyecek bu şahsiyet sınavı başarılmalıdır." (Mevdûdî, The Meaning ofthe Quran, c. I, sh. 79, not 131).

Bu hususa Şûra ve Ahkâf sûrelerinde de de­ğinilmektedir: "Fakat kim sabreder, (kendisi­ne yapılan kötülüğü) affederse, şüphesiz bu, çok önemli işlerdendir." (42: 43) ve "O halde sen de, peygamberlerden azîm (ve irade) sa­hiplerinin sabrettikleri gibi sabret. Onlar için acele etme; onlar, tehdîd edildikleri azabı gördükleri gün, sanki gündüzün sadece bir saati kadar (dünyada) kalmış gibi olurlar (Bu), bir tebliğdir. Yoldan çıkmış topluluktan başkası helak edilir mi?" (46: 35).

Bu âyetler "sabredip, affederek yanlışlıkları düzeltmenin, tehdit edip 'suçluyu cezalandır­mak' ve 'ona ders vermekten' daha güç oldu­ğunu ima etmektedir. İşte bu güç iş Hz. Mu-hammed @'in sünneti olmuştur. Bu tarz sabır zillet ve beyhude bir tavır olarak görülebilir, gerçekteyse cesaret ve azmin en yüksek ve asîl şeklidir. Bu yol, ıslâh gayesini sert ceza­lardan daha iyi bir şekilde gerçekleştirebilir. Mülayemet ve masumiyet "daha şiddetli ted­birlerin başarısız kaldığı hâllerde ikna edici olabilir." Tabii ki, şartlar vakaları değiştirebi­lir, muhatap olunan kişilerle eşit şartlara ge­lebilmek için zor kullanmaya müsaade edile­bilir: Bazı olaylarda şiddet de söz konusu olabilir; ancak bu şahsî öfke, kin veya gizle­nen bayağı arzulardan değil, adaletin tavizsiz prensiplerinden kaynaklanan sertlik olmalı­dır." (A. Yusuf Ali, The Holy Quran, sh. 1318, not. 4586).

Bu âyetler, Hz. Muhammed @'in devlet ida­resinin mahiyeti ve çerçevesinin şimdiki İn­cil'de bahsedilen diğer peygamberlerin devlet siyasetinden çok farklı olduğunu göstermek­tedir. Bu, ne Hz. Musa'nınki gibi merhamet­ten mahrum mutlak güce dayalı idi, ne de Hz. İsa'nınki gibi hukuk ve kanun ruhundan uzak­tı; İsa'nın sevgisini yansıtan ve gerektiğinde İse Musa'nın kanun otoritesini ortaya koyan bir terkipti. Bu Kur'ân'ın aşağıdaki ayetinde belirtildiği üzere Rasûlullah (5)'in yolu idi: "Kötülüğün cezası, yine onun gibi bir kötü­lüktür. Kim affeder, başarırsa onun mükâfatı Allah'a aittir. Doğrusu O zâlimleri sevmez." (42: 40).

Şûra sûresinin bu âyeti kısasla ilgili kap­samlı bilgileri ihtiva etmekte, Hz. Musa ve

Hz. İsa'nın öğretilerinin birleşimini ortaya koyan üç temel prensip sunmaktadır:

1- Kısasın tam ve âdil sınırı, zarar gören kimsenin gördüğü zarar nispetince karşı­lık vermesidir. Aksi takdirde zulmetmiş olur.

2- Bir kişinin kendisine yapılan zararın ay-nısıyla karşılık vermesi hakkı olmasına rağmen, makbul olanı, intikam almaktan vazgeçip affetmesidir.

3- İntikam alırken zâlim olunmamahdır; kö­tülük yapan birine onun yaptığından daha fazlasıyla mukabele edilmemelidir

Bu siyaset hakkında biraz tefekkür etmek bi­ze İslâm'ın, zarar ya da kötülüğe mâruz kalın­dığında öngörülen hükümlerin zarafeti, aza­meti ve uygulanabilirliği hakkında yeterince fikir verecektir. Bu, herkese adalet ve hakka­niyetle tatbik edilecek muhtelif alternatifleri her ferdin kendi iradî kararına bırakarak kim­senin şikâyette bulunmasına meydan verme­mektedir.

 

 

2- Ahlâkî Faktör

 

Söz veren kimselerin sözlerini yerine getir­memeleri, toplumda büyük ahlâkî zaaflara delalet eder. Böyle sözle uyum içinde olma­yan fiiller Allah tarafından da kınanır ve ke­rih görülür. Bu durum Saff sûresinde şöylece ifadesini bulur: "Ey iman edenler! Niçin yap­madığınız şeyi söylüyorsunuz? Yapmayaca­ğınız şeyi söylemek, Allah nazarında en se­vilmeyen bir şeydir. Doğrusu Allah, kendi uğrunda kenetlenmiş bir duvar gibi saf hâlinde savaşanları sever." (61: 2-4).

Bu âyetleri birlikte mütalaa ettiğimizde genel anlamı yöyle olur: Gerçek Müslümanın söy­lediği sözle, yaptığı İşin tutarlı olması gere­kir. Ne söylüyorsa onu bizzat yaparak göster­melidir. Şayet yapmaya niyeti veya gücü yoksa, o zaman susmalıdır. Dördüncü âyet öncelikle, müminlerin ancak canlarını feda

Hz. Peygamber @'in Şahsiyet İnşa Usûlleri   499

etme tehlikesini göze aldıklarında, Allah'ın rızasını kazanabileceklerine işaret edilmekte­dir. Ayrıca Allah'ın ancak şu üç vasfa sahip olan orduyu tasvip ettiği vurgulanmaktadır:

1- İmanlı ve Allah yolunda savaştıklarının şu­uruna ermiş askerlerden müteşekkil;

2- Dağınık olmayıp, disiplin içinde ve düzenli saflar hâlinde savaşan; ve

3- Düşmana karşı "kurşunla kaynatılmış du­varlar gibİ"(sağlam ve sarsılmaz bir şekildi) karşı koyan bir ordu. Özellikle bu ordunun son vasfı oldukça dikkat çekicidir. Çünkü hiçbir ordu savaş meydanında, şu aşağıdaki özellikleri barındırmaksızın "kenetlenmiş bir duvar gibi" olamaz:

a- İnanç ve hedef bakımından mükemmel bir görüş birliği, yani kumandanlar ve erler arasında mükemmel bir dayanışma olmalıdır.

b- Herkes birbirine samimi bir şekilde bağ­lı olmalıdır. Ancak bu bağlılık, gayeye ihlâsla sarılmadıkça ve ortada yüce gaye olmadıkça gerçekleşemez. Aksi taktirde savaş gibi çetin bir imtihanda, nİyetler-deki zaafların saklı kalması mümkün değildir. Dolayısıyla güven sarsıldığın­da, askerler itimatlarını kaybeder ve birbirlerinden şüphe etmeye başlarlar.

c- Yüksek derecede ahlâk sahibi olmalıdır­lar. Şayet bir ordunun subay ve erleri, ahlaken zayıf kimselerse, aralarında saygı ve sevgi yok demektir. Bu ahlâkî zaafları dolayısıyla da birbirleriyle kav­ga ve münakaşa etmekten kurtulamaz­lar.

d- Ortak dava aşkı ve ona ulaşmada göste­rilen azim bütün orduya yiğitlik, karalı-lık ve kendini feda duyguları ilham ede­cek ve ordu savaş meydanında düşmanı kenetlenmiş bir duvar gibi karşılayacak­tır.

İşte bu esaslar, Rasûlullah @'in liderliğinde muhteşem bir askerî güç meydana getirmiştir. Bu güce en büyük kuvvetler bile karşı koya­mamış ve yüzyıllarca bütün dünya onlarla baş edememiştir." (The Meaning of the Qur'an, c. V, sh. 206-207, not 2-3).

Bu âyet kişinin sözlerinin bütün değerinin ge­reğini yerine getirmesine bağlı olduğunu açıkça belirtmiştir. Tabii ki yardıma gücü ve kabiliyeti elverirken kendisinden yardım iste­yene doğrudan red cevabı vermek bu sözünde durmak kavramından ayrı bir olaydır. Bu İslâm kardeşliğine ve Allah honutluğuna ay­kırı bir durumdur. Bunun yanında, kişinin muhtaç bir kimseye cömertçe, bol keseden söz verip ihtiyacı anında arkasını dönmesi daha kötü bir davranış ve Allah katında da sevilmeyen bir durumdur.

Söz verip yerine getirmemek bütün durum­larda kerih görülen bir harekettir, fakat Al­lah'a iman edildiği iddia edilip de ona uygun davranılrnaması bu hareketin çirkinliğini ve kötülük derecesini pek çok defa daha büyü­tür. Hz. Muhammed (S)'in davetini kabul et­meyen ve imana gelmeyi açıkça reddeden ki­şiler Allah'ın cezalandırmasını haketmişler-dir. Ancak, Allah'ın Gazabını ve Cezalandır­masını daha çok hak eden kişiler Rasûlullah @'in davetini kabul ettiklerini söyleyen fakat ona uygun hareket etmeyen, veya yalnızca kendi arzularına uygun gelen kısımları kabul edip mal ve candan fedakârlık talep eden öneme haiz Dinin aslına ait meseleler ortaya çıktığında reddeden kimselerdir. Şurası açık­tır ki, bu kimselerin tavır ve davranışları Dirit zarar yönüyle, İslâm'a açıkça karşı olan düşmanlarınkİnden daha tehlikelidir. Çünkü onlar dost olarak kabul edilirler, düş­manlıkları ise ihtiyaç duyuldukları en kritik anda anlaşılır. Onların suçunu İğrenç ve İki kat cezaya müstehak kılan şey, kâfirlerin ak­sine, Dini, hayatlarında takip edecekleri sırât-ı müstakim olarak kabul ettiklerini açık­lamış olmalarıdır. Bundan dolayı, bu kişilerin konumu, İslâm'a karşı olduklarını itiraf eden kişilerinkinden   daha   farklıdır;   çünkü kâfirlerin hareketlerinden Dinin getirdikleri­ni gerçek mânada kavrayamadıkları açıkça ortaya çıkmaktadır. Bu durumda onlara bu çerçeve içinde hoş görüyle bakılabilir. Ancak Diril anlayıp dine inandıktan sonra onun ge­reklerini yerine getirmekten kaçınanlar, kabul edilemeyecek bir mazeret olan manevî ve ahlâkî zaaflarını gösterme konumuna düş­mektedirler. Bunlar münafıktırlar; münafıklık ise Allah'ın gazabını çeken büyük bir günah­tır. Böyle ahlâkî zaaf hâllerine Kur'ân'da muhtelif âyetlerle temas edilmiştir.

Nisa sûresinde, münafıkların davranışları ile ilgili olarak, şöyle Duyurulmaktadır: "Kendi­lerine: 'Ellerinizi (savaştan) çekin, namazı kı­lın, zekatı verin!' denilenleri görmedin mi? Kendilerine savaş yazılınca hemen içlerinden bir grup, insanlardan, Allah'tan korkar gibi hatta daha fazla korkmaya başladılar..." (4: 77)

Tevbe sûresinde bazı kimseler şu sözlerle kötülenmiştir: "Ey iman edenler, size ne oldu ki: 'Allah yolunda topluca savaşa çıkın!' den­diği zaman yere çakılıp kaldınız..." (9: 38).

Yine aynı sûrede korkaklık ve çekingenlik şöyle tasvir edilmiştir: "Eğer (sizden korun­mak için) sığınacak bir yer, yahut (barınacak) mağaralar, ya da sokulacak bir delik bulsalar-di, hemen oraya yönelip koşarlardı." (9: 57).

Enfal sûresinde, insanlar savaş esnasında meydana gelebilecek böyle kandırmaya yö­nelik münafıkâne davranışlar konusunda İkaz edilmişlerdir: "Kim o gün savaşmak için bir tarafa çekilmek, ya da başka bir birliğe katıl­mak dışında arkasını dönerse o, Allah'tan bir gazaba uğrar, onun yeri cehennemdir, o ne kötü bir varılacak yerdir!" (8: 16).

Müslümanlara, önceki milletlerin tarihinden ibretler sunmak gayesiyle Kur'ân İsrail oğul­larının münafıkça tavırlarından şu sözlerle bahsetmektedir: "Bir zaman Musa, kavmine: 'Ey kavmim! Benim, Allah'ın size gönderdiği elçisi olduğumu bildiğiniz halde niçin beni incitiyorsunuz?' demişti. Onlar (doğruluktan sapıp) eğrilince Allah da kalplerini eğriltti. Allah fâsıklan doğru yola iletmez." (63: 5).

Günah ve isyanın çarpık yollarında yürümek­te ısrar eden bir kimseyi sırât-ı müstakîm'e sokmak ya da isyanda direnen kimseye zorla hidayet vermek Allah'ın sünneti değildir. Bu tesbitten, bir şahsın veya toplumun dalâlete düşmesine neden olan ilk müsebbibin Allah olmadığı açıkça anlaşılmaktadır. Aksine, in­sanlar sapık yollara kendiliklerinden girerler. Ancak İlâhî Kanun odur ki Allah dalâlet yol­larını da var eder ve onu seçen kişiler diledik­leri bu kötü yolda gitmeye devam ederler. Al­lah insanlara seçme hürriyeti vermiştir. Her ferd ve topluluk için Rablerine itaat etmek veya etmemek, doğru yolu ya da eğri yolları seçmek konularında serbestçe karar vermek hakkı bulunmaktadır. Bu seçim içinde Al­lah'ın hiçbir zorlaması yoktur. Bir kimse itaat ve hidayet yolunu seçerse, Allah onu dalâlet ve isyan yoluna zorla iletmez; ve bir kişi de doğruluk yolu yerine isyan yolunu takip et­mekte ısrar ederse onu da zorla itaat ve hida­yet yoluna çevirmek Allah'ın sünneti değildir. Ancak hidayeti ya da dalâleti seçen bir kim­senin, Allah'ın yarattığı sebep, imkân ve va­sıtaları kullanmaksızın bir adım bile ilerleye-meyeceği çok açık bir gerçektir. Nitekim bir kimsenin çabalarının verimli olması Allah'ın yardımıyla mümkündür.

Şayet bir kimse iyilik için yardım istemiyor, aksine kötülük için imkân istiyorsa, ona bu istediği imkân verilir. Ona kötülük yapma imkânı verildiği süre içinde, o kimse kötülük yapa yapa, iyice dalâleti düşer, yavaş yavaş fıtratı dâhi bozulur ve sonunda o kimsenin iyiliği benimseme yetenekleri tamamen kay­bolur. Âyetteki "Onlar eğrilince Allah da on­ların kalplerini eğriltti" ifadesinin anlamı bu­dur. Bu durumda, sapkınlığı benimsemeyi is­teyen ve ona ulaşma yolunda çaba sarfeden, canla başla çalışan ve bütün zihin gücünü ve enerjisini onu elde etmek için sarfeden kim­senin zorla hidayet yoluna çevrilmesi Al­lah'ın sünnetine aykırıdır, çünkü böylesi bir hareket, bu dünyanın, "imtihan yurdu" olma­sını anlamsız kılardı. Ayrıca insana irade (seçme) hürriyetinin verilmesi, hidayete ula­şan bir kimseye doğru yolu takip ettiğinden dolayı mükâfaat, hidayeti elde edemeyen bir kimseye de, dalâlet üzere bulunduğundan ce­za öngörülmesi de bir anlama gelmezdi. Çünkü bu kimsenin dalâlete düşmesinden Al­lah sorumlu olur ve o Kıyamet Günü: "Her­kese zorla hidayet vermek senin sünnetindi. Beni ise bu hidayetten mahrum bıraktığın için, benim bir suçum yok" diyebilir. "Allar fâsıkları doğru yola iletmez" ifadesinin anla­mı da aynı şekildedir. Yani fısk ve itaatsizliği seçen bir kimse, iradesini bu yolda kullandığı için doğru yola iletmez (Mevdudi, The Mea-ning ofthe Qur'an, c. V, sh. 207-208).

İnsanları dalâlete düşürmenin Allah'ın sünne­ti olmadığını Kur'ân şu ifade ile vurgulamak­tadır: "...Onunla sadece fâsıkları saptırır. On­lar ki, söz verip bağlandıktan sonra Allah'a verdikleri sözü bozarlar, Allah'ın birleştiril­mesini emrettiği şeyi keserler ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar; işte ziyana uğrayanlar onlardır." (2: 26-27).

Bakara sûresinin bu âyetleri mümin oldukla­rını iddia ettikleri halde her fırsatta sözlerin­den dönen ve Allah ile yaptıkları ahdi bozup yeryüzünde fesadı yayan münafıkların çeşitli faaliyetlerine işaret etmektedir. Fâsık ve aha kelimeleri ile âyetin geriye kalan kısımları Ebu'1-Alâ Mevdudi tarafından şöyle İzah edilmiştir.

"İsyan eden anlamına gelen fâsık kelimesiy­le, Allah tarafından konulan sınırları aşan kimseler kastedilmektedir.

Ahd (söz) kelimesi Arapça'da, hâkim bir gü­cün tebaasına buyurduğu emir ve talimatlara verilen addır. Bunlar vatandaşlar için uyul­ması gerekli kurallardır. Bu âyette de kelime bu anlamıyla kullanılmıştır. Allah'ın ahdi, in­sanlara sadece kendisine ibadet etmeleri, ken­disine boyun eğmeleri ve kendisine itaat et­meleri için vardiği emirdir. Ahdin kabul edilmesi İse, bütün İnsanlığın Âdem aleyhisselâ-mm yaratılışı sırasında verdiği, Allah'a itaat sözüdür.

Bu kısa âyet mâna bakımından öylesine de­rindir ki, iki insan arasındaki ilişkiden, ulus­lararası ilişkilere kadar bütün bir ahlâkî siste­mi kapsar. Bu ayete göre, Allah'ın tesis edil­mesini emrettiği ilişkilerin ve yakınlıkların ihlâl ve ifsad edilmesi kaos ve düzensizliğe yol açar, çünkü sadece bu ilişkiler insanları Allah'a ve birbirlerine bağlar.

"Birleştirilmesini emrettiği şeyi keserler" ifa­desi bir anlamda "ilişkilerin kötüye kullanıl­dığım da ima eder, çünkü bu ilişkilerin gere­ğine dosdoğru riayet edilmemesi de ihlâl edilmesiyle aynı sonucu doğurur. Bu nedenle Kur'ân yeryüzünde fesat, çatışma ve düzen­sizliğe yol açtığı için sadece bu ilişkilerin ihlâlini değil kötüye kullanılmasını da kerih görür.

Bu ayette fâsık kelimesinin tam tanımı veril­miştir: Fâsık insanla Allah arasında veya in­sanla insan arasında olan ilişkileri bozan ve ifsad, yeryüzünde karışılık çıkmasına neden olan kimsedir." (The Meaning ofthe Qur'an, c.I, sh. 63, notlar 30-33).

Daha sonra Kur'ân ahidlerini ve sözlerini ye­rine getiren ve Allah'ın birleştirilmesini em­rettiği şeyi birleştiren gerçek müminlerin gü­zel niteliklerini şöyle tanımlar: "Onlar ki Al­lah'ın ahdini yerine getirirler ve andlaşmayı bozmazlar. Ve onlar ki Allah'ın, birleştirilme­sini istediği şeyi birleştirirler (akraba ile, mü­minlerle ilgiyi kesmez, birbirinden ayırdet-meden bütün peygamberlere inanırlar), Rab-lerine karşı saygılı olur ve en kötü hesaptan korkarlar. Ve onlar ki Rablerininyüzünü (rı­zasını) arzu ederek (nefsin gücüne giden şey­lere) sabrederler..." (13: 20-22).

"Onlar verdikleri sözü yerine getirirler, şerri salgın olan bir günden korkarlar." (76: 7).

Ve Allah bu iyi işleri şöyle emretmektedir: "Ahidleştiğiniz zaman Allah'ın ahdini yerine getirin. Allah'ı kendinize kefil kılarak sağla­ma bağladığınız yeminleri bozmayın. Allah yaptıklarınızı şüphesiz bilir." (16: 91).

Bu ayetler kişinin sözleri ve inancı ile hal, hareket ve uygulamaları arasında tam bir tu­tarlılık ve birlik olmasının önemini vurgula­maktadır. Bu gereklidir, çünkü, "imanının bir sonucu olarak her müslüman Allah ile bir ahid yapmıştır. Bunu da şehadet kelimesi ile beyan eder; şehadet kelimesini her tekrarlayı-şında bu ahdi tasdik etmiş olur." Bu nedenle ona imanının gerekli kıldığı vazife ve şartlara riayet etmek için sadakatle ve tüm kalbiyle çalışmak Müslümanın mecburi görevi olur. Bu şartların herhangi bir şekilde ihlali büyük günahtır. Bu durum sadece onun samimiyet ve sadakatini şüpheli kılıp, karakterinin zaaf­larını açığa çıkarmakla kalmaz; aynı zaman­da Allah'ın gazabını haketmesine ve Hesap Gününde Allah tarafından cezaya çarptırıl­masına da neden olur.

 

3- Psikolojik Faktör

 

İnsanın davranışları üzerinde fizikî değil de psikolojik ve manevîi özelliklerinin etkin ol­duğu bir hakikattir. Yani insan, şartlarından ziyade zihnî-psikolojik ve manevî faktörler­den etkilenir. Bu nedenle, bir insanın davra­nış, hareket ve eylemlerini etkilemenin en pratik yolu, bütün insan sisteminin güç ve enerji merkezi olan zihnî ve ruhî melekelerini etkilemeye çalışmaktır.

Hz. Muhammed @ müminler arasında güven tesis etme ve onları tarihte benzeri olmayan başarılı sonuçlara ulaştırma konusunda psiko-loik faktörlerden en etkili bir biçimde fayda­lanmıştır. (Ayrıntılar için bkz.: Sîret Ansiklo­pedisi, c. I, bölüm: 4).

a- Güven tesis etmek: Ümmet arasında gü­ven tesis etmek için Hz. Muhammed @ psi­kolojik faktörleri en etkili ve yaratıcı şekilde kullanmıştır. Her şeyden önce, müminlere Allah'ın kendileriyle olduğu ve hiç bir şeyden

korkmamaları duygusunu aşılamıştır. Kendi­lerini çevreleyen dünyayla sürekli savaş ve mücadele halinde olduklarından müminlerde güven tesis edilmesi şarttı. Hatta Allah'ın El­çileri bile insan olmaları dolayısıyla vazifele­rini hakkıyla yerine getirebilmek için Allah'ın manevi desteğine ihtiyaç duymaktaydılar. Hz. Musa ve kardeşi Harun Allah tarafından Firavun'a gidip Allah'a isyan etmemesi yö­nünde güzel öğüt vermekle emredildiklerin-de, Hz. Musa korku duyduğunu ifade edince Allah onu şu sözlerle destekledi: "(Allah:) 'Korkmayın, dedi, ben sizinle beraberim; işi­tir ve görürüm..." (20: 46).

Hz. Muhammed @, Ebu Bekir Sıddık'la bera­ber Hira mağarasında iken Kureyş'ten bazı adamlar mağaraya çok yaklaştıklarında, Ebu Bekr görülebileceklerinden korktu. Ancak Hz. Peygamber @ onu şu sözlerle sakinleştir-di: "...Üzülme, Allah bizimledir..." (9: 40)

Kur'ân, mü'minlere tüm kalpleriyle ve kor­kusuzca Allah yolunda savaşmaları için Al­lah'ın desteğini vadetmiştir.

"Kullarım sana beni sorarlarsa, bilsinler ki Ben, şüphesiz onlara yakınım. Benden isteye­nin, dua ettiğinde duasını kabul ederim. Artık onlar da davetimi kabul edip bana İnansınlar ki doğru yolda yürüyenlerden olsunlar." (2: 186).

"Rabbiniz: 'Bana dua edin, duanıza icabet edeyim. Bana kulluk etmeğe tenezzül etme­yenler, aşağılık olarak cehenneme girecekler­dir' buyurmuştur." (40: 60).

"...Biz ona şahdamarından daha yakınız." (50: 16).

Bu âyetler insanları Rablerine yönelmeye ve diledikleri zaman O'na başvurmaya davet et­mektedirler ve O'nun bu çağrıları dinleyip ce­vap vereceğini belirtmektedirler.

Allah iman edenlere, onlara çok yakın oldu­ğunu ve her çağrılarını duyduğunu, onları her vakit gördüğünü, onların Allah Yolunda yap­tıkları çalışmaları takip ettiğini ve eziyet ve

Hz. Peygamber @'in Şahsiyet İnşa Usûlleri   503

cefa çekiyorken bile endişe etmelerine gerek olmadığını, çünkü Allah'ın, kendi başlarına gelen her şeyi bildiğini izah etmektedir.

"...Nerede olursanız olun, O sizinle beraber­dir. Allah yaptıklarınızı görür." (57: 4).

"...Üç kişinin gizli bulunduğu yerde dördün­cü mutlaka O'dur; beş kişinin bulunduğu yer­de altıncıları mutlaka O'dur; bunlardan az ve­ya çok, ne olursa olsunlar, nerede bulunursa bulunsunlar, mutlaka onlarla beraberdir..." (58: 7).

Allah'ın dostluğu (ve yardımı) Allah'tan kor­kan ve iyilik yapanlaradır. "Allah şüphesiz sakınanlarla ve iyilik yapanlarla beraberdir." (16: 128).

Müttakiler için Allah'ın verdiği bu yardım ve destek sözü en büyük tesellidir. Bu yardım ve destek Allah'ın onlarla birlikte olduğu şeklin­deki sözle ifadesini bulmaktadır. Ancak Al­lah'ın dostluğu yalnızca iki şart gerçekleşti­ğinde vadedilmiştir. Birincisi, müminler tak-va\\ olmalıdırlar, yani öfke, hırs ve sabırsız­lık gibi insanî zaaflara boyun eğmeyip sabırla direnmelidirler. Allah şuuru geliştirecek, dav­ranışlarını düzenleyecek bir güç kazanacakla­rı gibi, yapacakları şeyler konusunda da reh­berlik elde ederler. Bu yolla her türlü kötü­lük, günah ve fuhşa karşı bağışıklık kazan­dıkları gibi; kışkırtıcı arzulara karşı da duyar­sız hâle gelirler.

İkinci şart, hayırlı, faziletli ve dürüst işler ya­pıp daima dürüst bir tavır belirlemeleri ve kö­tülüğe iyilikle karşılık vermeleridir. Nerede olurlarsa olsunlar çevrelerine takva ve hayır yaymalıdırlar.

Bîr kez mü'minler davranışları ile bütün kö­tülüklerden kaçınıp iyiliğe ulaşmaya çalıştık­larını gösterirlerse, artık Allah'ın en yüksek mükâfatı kendilerinin olacaktır.-Rablerinin daimi dostluğu. Bu öğreti ile müminlerin gü­ven duygusu Allah rızası için şahısları ve malları ile İlgili her türlü fedakârlığı yapabi­lecekleri bir dereceye yükselir.

b- Manevî gücün inşa edilmesi: Kuran, zaferin tarafların sayı çokluğuna değil, Al­lah'ın nusretine (yardımına) bağlı olduğunu ifade ederek müminlere bir başka şekilde gü­ven duygusu aşılamaktadır: "...Nice az toplu­luk, Allah'ın izniyle, çok topluluğa üstün gel­miştir, Allah sabredenlerle beraberdir..." (2: 249).

Bu husus, Kur'ân'da bir başka tarzda şöyle açıklanmıştır: "Ey Peygamber! Müminleri sa­vaşa teşvik et.Eğer sizden sabreden yirmi kişi olsa, (onlar) iki yüz (kâfir)i yenerler. Sizden yüz kişi olsa (onlar), kâfirlerden bin kişiyi yenerler. Çünkü o kâfirler, anlamaz bir toplu­luktur." (8: 65). (Ayrıntılar için, bkz.: Sîret Ansiklopedisi, c. I, 4. bölüm: "Manevi Fak­törler" alt başlığı).

Mü'minlerin maneviyatı Allah'ın mükâfatına hak kazandıkları söylenerek ve Şeytanın hile ve desiselerinin zayıf olduğu, onları Allah yolundaki mücadelelerinde durduramıyacağı anlatılarak daha da güçlendirilmektedir: "Dünya hayatım âhiret hayatı karşılığında sa­tanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolnda savaşır da öldürülür veya galip gelir­se, biz ona yakında büyük bir ecir vereceğiz." (4: 74).

Yine aynı sûrede şu âyeti görmekteyiz: "Mü'minler Allah yolunda savaşırlar, inkâr edenler de tâğût yolunda savaşırlar. O hâlde şeytanın dostlarıyla savaşın, esasen şeytanın hilesi zayıftır." (4: 76).

Bakara sûresinde inananların maneviyatı şöyle yükseltilmektedir: "Allah yolunda öl­dürülenlere 'Ölüler' demeyin, zira onlar diri­dirler, fakat siz farkında değilsiniz." (2: 154).

Tevbe sûresinde şu âyeti okumaktayız: "Al­lah, müzminlerden mallarını ve canlarım cen­net kendilerinin olmak üzere satın almıştır. Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldü­rülürler. Bu, Allah'ın üzerinde bir borçtur. Gerek Tevrat'ta, gerek İncil'de, gerek Kur'ân'da (Allah, yolunda çarpışanlara cen­net vereceğini vadetmiştir) Allah'tan daha çok ahdini yerine getiren kim olabilir? O hal­de O'nunla yaptığınız bu alışverişinizden ötü­rü sevinin. Gerçekten bu, büyük basandır." (9:111)

Ebû'l A'lâ Mevdudî, insanlar ve Allah arasın­da yapılan bu ahitleşmeyi önceki kitaplardan olan Tevrat ve İncil'deki referanşiarıyla ele alarak ayrıntılarıyla inceleyip bu ahitleşme­nin mana ve ehemmiyetini bütün sarahatiyle izah etmiştir.

"Bu âyette, Allah ile kulları arasındaki müna­sebetin mahiyetini belirleyen İslâm akidesi, bunu bir "mukavele" olarak İfade etmektedir. Bu keyfiyet, inancın sadece metafizik bir kavram olmayıp, aslında, canlarını ve malla­rım Allah'a satmak karşılığında, ölüm sonrası hayatta da Allah'ın kendisine Cennet vereceği vaadini kabul etmek suretiyle kul tarafından yapılan bir mukaveledir. Bu "mukavele"nin muhtevasını tam olarak anlayabilmek için, ilk önce bu mukavelenin mahiyetini kavramaya çalışalım.

Herşeyden önce, şu hususa dikkat etmeliyiz ki, kulun hayatını ve sahip olduğu herşeyi, gerçekten Allah'a satması diye bir şey sözko-nusu değildir. Çünkü insanın hayatının ve sa­hip olduğu herşeyin gerçek Mâlik'i zaten Al­lah'tır. Bunlara sahip olma hakkı, insanın sa­hip olduğu ve kullandığı herşeyin yaratıcısı olan sadece Allah'ındır. Dolayısıyla dünyevî anlamda birşeyin satımı ya da alımı, katiyyet-le sözkonusu değildir, zira insanın satabilece­ği kendisinin hiçbir mülkü yoktur; herşey za­ten evvelemirde O'na ait olması hasebiyle Al­lah'ın da satın alacağı hiç birşey yoktur. Bu­nunla birlikte Allah'ın insana kullanma yetki­si verdiği bir irade ve seçme hürriyeti vardır ve sözkonusu mukavele de buna dairdir. El­bette kuldaki bu hürriyet, insanın kendi haya­tı ve mallarına mutlak sahiplik hakkı konu­sundaki gerçek konumunda herhangi bir de­ğişiklik getirmez. Onlar Allah'ındır. Onlara ise, sadece kendinden herhangi bir zorlama ve cebir olmadan, bunları istediği yönde iyi­ye ya da kötüye kulanma selahiyeti vermiştir.

Bu da insana, hayatı ve elinin altında bulunan herşeyin gerçek sahibinin Allah olduğunu İti­raf etmesi ya da etmemesi hürriyetinin tanın­dığını ifade eder. 111. ayette geçen "mukave­le" (alışveriş) bu hürriyeti gönüllü olarak, Al­lah'ın iradesine bırakmak, ona havale etmekle ilgilidir. Başka türlü ifade etmek gerekirse, Allah insanı ona verilen bu özgürlüğüne kar­şılık, hayatı ve sahip oldukları üzerinde Ma-lik-ul-Mülk olarak Allah'ı tanıyor ve kendisi­ni de bunları sadece bir emanetçisi olarak mı görüyor, yoksa sanki bunların sahibi o imiş gibi mi davranıyor diye imtihan etmek ister.

Bu yönüyle Allah'ın indinde bu mukavelenin (alışveriş) şartlan şunlardır: "Eğer siz gönül­lü olarak (ve herhangi bir baskı altında kal­madan) hayatınızın, sahip olduklarınızın ve bu dünyadaki herşeyin aslında benim, bana ait ve kendinizi de sadece onların emanetçisi olduğunu kabul etmeye ve böyle görmeye ra­zı olursanız, ben de bunun karşılığında size sonsuz ahiret hayatında cennetler verece­ğim". Allah ile böyle bîr pazarlık yapan kim­se bir mümindir. Dolayısıyla iman, aslında bu alışverişin başka bir adıdır. Diğer yandan bu pazarlığı yapmayı reddeden veya yaptıktan sonra sanki böyle bir taahhüde girmemiş in­sanın tavrım takman kişi ise kâfirdir. Çünkü teknik olarak kyfr kelimesi, böyle bir pazarlı­ğı reddedişe verilen bir isimdir.

Bu mukaveleyi yapmanın sonuçları şunlardır:

1- Allah bu konuda insanı iki zor imtihana tâbi tutmuştur: Birincisi, insanın kendisi­ne verilen seçme hürriyetine rağmen, ha­kiki el-Mâlik'i sahip olarak tanıyor mu? Yoksa, bunu reddederek nankör, hain ve âsi mi oluyor? İkincisi ise, Allah'a tam olarak güveniyor mu, güvenmiyor mu? Cüz'i iradesini, O'nun iradesine teslim ediyor mu, etmiyor mu? İki âlemin kıya­sı, "eldeki bir kuş, çalılıktaki iki kuştan değerlidir" halk deyişine teşbih edilirse de, öteki âlemde sonsuz bir saadet ve cennetler müjdesine karşılık, hâliha­zırdaki bu dünyada arzularını, emellerini ve tutkularını feda edebiliyor mu, edemi­yor mu, bunun imtihanıdır.

2- Bu mesele, İslâm hukuku ile Yüce Al­lah'ın ahirette, bir kimseyi ona göre yar­gılayacağı daha yüce ve manevî inanç te­lakkisi arasında net bir sınır çizgisi çizil­mesine yardım eder.

İmanın esaslarını yalnız dili ile ikrar et­mesi bir kimsenin müslüman olmasına şer'an yeter sebeptir. Bundan sonra, bu kişinin ikrarının sahte olduğunu gösteren kesin ve açık bir delil olmadıkça bu şah­sın kâfir olduğu ve İslâm toplumu dışına atılması gerektiği hususunda karar ver­meye hiç bir üst merci yetkili değildir, Fakat Allah katında durum böyle değil­dir: Allah ancak öyle kimsenin imanını doğru olarak kabul eder ki, bu kimse Al­lah ile bu pazarlığı yaparak fikir ve hare­ket hürriyetini O'na hibe eder ve en tabii mülkiyet hakkı iddiasını bütünüyle O'nun keremine terk eder. Yani bir insan iman esaslarını ikrar edebilir ve tayin edilen farzları yerine getirebilir, fakat eğer ken­disini hâlâ kendinin, bedeninin, ruhunun, kalbinin, beyninin ve diğer yetenekleri­nin, mülkiyetinin, servetinin ve diğer sa­hip olduğu şeylerin biricik efendisi ve mâliki olarak görür ve bunları dilediği şekilde kullanma hakkını da kendine tah­sis ederse, bu kimse, bu dünya gözüyle bir mümin olarak görüldüyse de Allah katında bir kâafir olarak anılacaktır. Çün­kü böyle bir insan Allah ile Kur'ân'a göre imanın özü olan bu alışverişi yapmamış­tır. Bu demektir ki, canını ve malını Al­lah'ın istediği yolda harcamayan veya O'nun razı olmadığı şekilde harcayan kimse dil İle ikrar suretiyle iman sahibi olduğunu iddia etse dahi gerçekte bunları (kendisine verilen şeyleri) ya Allah'a sat­madığını ya da böyle bir pazarlık yaptık­tan sonra kendisini hâlâ bu nimetlerin efendisi ve sahibi olarak gördüğünü gös­termektedir.

3- Yukarıda   anlatıldığı   şekliyle   gerçek İslârnî anlayış, müslümanın hayata karşı tutumu ile kâfirinkini birbirinden ayıran net bir çizgi çekmektedir. Müslüman, sa­mimiyetle Allah'a inanan, kendisini Al­lah'ın iradesine teslim eden ve tutumunda tamamıyla bağımsız olduğunu (yaptığı pazarlığın şartlarını bir anlık unuttuğu durumlar hariç) gösterecek herhangi bir şey yapmayan kişidir. Aynı Şekilde, hiç­bir müslüman toplumu da siyasî, kültü­rel, ekonomik, sosyal ve devletler arası herhangi bir meselede Allah'ın kanunla­rından bağımsız bir tavır takınır ve hâlâ müslüman kalamazlar. Şayet, ast olduğu­nu, üste bağlı olduğunu ve gönüllü olarak özgürlüğünü teslim ettiğini bir süre için unutacak olsa, hatasını fark eder etmez derhal kendi basma buyruk tavrını terk edecek ve yeniden teslimiyet tavrım takı­nacaktır. Bunun tersine, eğer bir kimse Allah'a karşı müstağni bir tavır takınırsa ve kendi istekleri, hevesleri, tutkularına göre hayat işlerinde bir takım kararlar alırsa, o kimsenin müslüman mı gayri­müslim mi olduğuna bakılmaksızın küfür tutum ve davranışını benimsediğine hük­medilir.

4-  Ayrıca iyi anlaşılmalıdır ki, insanın ken­disini teslim etmesi istenilen Allah'ın ira­desi, bizzat Allah'ın kendisinin belirttiği ve bildirdiği iradesidir; yoksa insanın kendisinin uydurduğu Tanrı iradesi değil. Bu durumda o kişi Allah'ın iradesine de­ğil, bilakis kendi iradesine uymaktadır ki, bu da tamamıyla mukavelenin şartlarına aykırıdır. Sadece, O'nun Kitabı'nın ve peygamberlerinin öğretilerine uygun tu­tum ve tavır benimseyen kimse ya da topluluk, mukavelenin şartlarını yerine getirmiş sayılacaktır.

Yukarıdaki mukavelenin açıklamalarından, Allah'ın şartlarının yerine getirilmesini, niçin bu dünya hayatının son bulmasından sonraki öteki âleme bıraktığı hususu da açıklık kazanmaktadır. Açıktır ki, cennet sadece satıcı­nın canını ve malını Allah'a satması işinin karşılığı değil, "aksine bu şeylerin ve tasar­ruflarının, Allah'ın bir vekili" olarak O'nun iradesine teslim etmesi"nin karşılığı olacak­tır. Şu halde, bu mukavele, ancak satıcının hayatı son bulduktan ve pazarlığı yaptıktan son nefesine kadar, anlaşmanın şartlarını ye­rine getirdiği de ispatlandıktan sonra ikmâl edilmiş olacaktır. İşte sadece bu andan itiba­ren, mukave'enin şartlarına mutabık olarak o, mükâfatlandınlmaya layık görülecektir.

Ayrıca bu hususun içinde yer aldığı siyak ve sibakı da anlamamız çok iyi olacaktır. Bir ön­ceki bölümde, iman konusundaki imtihanı kaybeden ve iş-güçlerine rağmen, cahillikleri yüzünden veya samimiyetsiz oluşlarından ve­yahut da tamamıyla nifaklarından dolayı, Al­lah ve dini için, zamanlarından, ticaretlerin­den, hayatlarından ve arzularından hiçbir fedakârlıkta bulunmayan insanların zikri geç­miştir. Bu yüzden, değişik kişi ve kesimlerin tutum ve tavırları tenkit edildikten sonra, ka­bul ettikleri imanın nelere delâlet ettiği açık bir ifade ile anılmakta: "Bu, Allah'ın var ol-duğu,tek olduğu hususunu sadece dil ile ikrar etmek değil, fakat O'nun sizin nefsinizin ve sahip olduklarınızın Mâliki ve Efendisi oldu­ğu gerçeğini kabul etmenizdir. O halde, eğer bunları Allah'ın emrine uygun olarak sarfet-meye hazır ya da istekli değilseniz ve üstelik bunları ve diğer bütün enerji ve kaynaklarını­zı Allah'ın iradesinin hilafına harcıyorsanız, iman ikrarında samimi olmadığınızın açık bir delilidir. Gerçekten samimi olarak inananlara gelince, onlar gerçekten kendilerini ve servet­lerini Allah'a satanlar, O'nu sahipleri ve efen­dileri olarak görenler ve hiçbir ayırıma -ka­yırma olmadan bütün enerjilerim ve malları­nı, o nereye harcanmasını emrediyorsa, ora­ya, nereye harcanmasını yasaklıyorsa oraya sarf etmeyenlerdir."

Bazı münekkitler âyette geçen "... bu vaad, Tevrat'ta ve İncil'de muhtevidir..." ifadesinin adı geçen bu kitaplarca doğrulanmadığını söylerler. İncil'le ilgili itirazları, bugünkü mevcut İncillere göre bile açıkça ters düş­mektedir. Hz. İsa'nın, bu niyeti tasdikleyen sözleri vardır. Mesalâ:

"Ne mutlu salâh uğrunda ezâ çekmiş olanla­ra; çünkü göklerin melekûtu onlarındır." (Matta, 5: 10).

"Canını bulan onu kaybedecektir; benim uğ­ruma canım kaybeden onu bulacaktır" (Mat­ta, 10: 39).

"Ve, benim ismim uğruna evler, ya kardeşler, ya kızkardeşler, ya baba, ya ana, ya çocuklar, veyahut tarlalar bırakan her adam yüz katını alacak ve ebedî hayatı miras alacaktır." (Matta, 19:29).

Buna rağmen, eldeki mevcut Tevrat'ın bütün­lüğü içerisinde bu mukavele meselesini tas­dik edici bir durum görülmediği doğrudur. Fakat, meselâ, pazarlığın ilk kısmı, şöyle ya da böyle bazı yerlerde zikredilmektedir:

"...Sana sahip olan baban o değil mi? Seni yarattı, ve seni pekiştirdi." (Tesniye, 32: 6).

"Dinle, ey İsrail, Tanrımız olan Rab, bir olan Rabdir, ve Tanrın olan Rabbi bütün yüreğinle ve bütün canınla ve bütün kuvvetinle seve­ceksin." (Tesniye, 6: 4-5).

Fakat "pazarlığın" diğer bölümüne gelince, yani "cennetler vaadini" Filistin topraklarına hamletmişlerdir.

"Ve ey İsrail, dinliyeceksin, ve yapmağa dik­kat edeceksin; ta ki, sana İyilik olsun, ve ata­larının Tanrısı Rabbin sana vadettiği gibi, süt ve bal akan diyarda ziyadesiyle çoğalasımz." (Tesniye, 6: 3).

Çünkü bu, ahiret ve hesap gününe iman Hak yolun ayrılmaz bir parçası olmasına rağmen Tevrat'ın, Ölümden sonraki hayat, hesap gü­nü, mükâfat ve cezalar konusunda herhangi bir esas zikretmemesinden dolayıdır. Fakat yine de, orijinalinde Tevrat'ın böyle bir inan­cı ihtiva etmediği anlamına gelmez. Hakikat şu ki, dejenerasyon dönemlerinde yahudiler,o kadar maddeci olmuşlardı ki, bu dünyadaki refah ve servetten başka Allah'tan herhangi bir mükâfatın gelebileceğini düşünemez hale gelmişlerdi. İşte bu yüzden, ibadeti ve itaati­ne karşılık olarak Allah'ın insanoğluna ver­meyi taahhüd ettiği sözlerin hepsini aslından saptırmışlar ve bunları Filistin topraklarına hamletmişlerdir.

Bu çerçevede ayrıca unutulmamalıdır ki, ori­jinal Tevrat nüshasının birçok şekilde deği­şikliklere uğramış olması, yukarıda bahsedi­len tahriflerin mümkün olduğunu göstermek­tedir. Ondan bazı bölümler çıkartılmış ve as­lında olmayan bazı bölümler de ona ilave edilmiştir. Böylece, şimdiki bu haliyle Tev­rat, safi olarak Allah'ın kelâmı olmayıp, bazı yahudi âlimlerinin karıştırdıkları birçok yo­rumları vs.'de İhtiva etmektedir. O kadar ki, bazı yerlerde yahudilerin rivayetlerini, ırkçı önyargılarını, hurafelerini, arzu ve isteklerini, hükümler ile İlgili yorumlarını yorumlamala­rını, vs. Allah'ın sözüne karıştırdıkları ne var­sa bunları Allah'ın sözünden ayırdedebilmeyi tamamıyle imkânsız hâle getirmişlerdir.

Enfal sûresinde maneviyat telkini şu biçimde yapılmaktadır: "Rabbin meleklere, 'Ben si-zinleyim, inananları destekleyin' diye vah-yetti. 'Ben inkâr edenlerin kalplerine korku salacağım, artık onların boyunlarını vurun, parmaklarını doğrayın' dedi. Bu onların Al­lah'a ve Peygamberine karşı koymalarından-dır. Kim Allah'a ve peygamberine karşı ko­yarsa, bilsin ki, Allah'ın cezası şiddetlidir." (8: 12-13).

Tevbe sûresinde şöyle buyrulmaktadır: "An-dolsun Allah size birçok yerlerde, Huneyn gününde de yardım etmişti. Hani (o gün) çok­luğunuz sizi böbürlendirmişti. Fakat size hiç­bir yarar da sağlamamıştı. Bütün genişliğine rağmen yeryüzü başınıza dar gelmişti, niha­yet bozularak arkanızı dönmüş (kaçmağa başlamışsınız. Sonra Allah, Rasûlünün ve mü'minlerin özerine sekînetini (güven veren rahmetini) indirdi, sizin görmediğiniz asker­ler indirdi ve kâfirleri azaba çarptırdı (bozguna uğrattı). İşte kâfirlerin cezası budur!." (9: 25-26).

Aynı durumdan Âl-i İmrân sûresinde şöyle bahsedilmektedir: "İman edenlere: 'Rabbini-zin size gönderilmiş üç bin melekle yardım etmesi size yetmeyecek mi?' diyordun. Evet, eğer sabrederseniz,.sakınırsanız (takva) ve onlar da hemen üzerinize gelirlerse Rabbiniz size nişanlı beş bin melekle imdad edecektir. Allah bunu, ancak size müjde olsun ve böyle­ce kalpleriniz yatışsın diye yapmıştır... yar­dım ancak güçlü ve hakim olan Allah kalın­dandır," (3: 124-126).

Kur'ân müminlere Hendek savaşında da ben­zeri yardımların ulaştığını şöyle hatırlatmak­tadır: "Ey iman edenler! Allah'ın size olan ni­metini anın; üzerinize ordular gelmişti. Biz de onların üzerine rüzgâr ve göremediğiniz ordular göndermiştik. Allah yaptıklarınızı gö­rüyordu. Onlar size yukarınızdan ve aşağınız­dan gelmişlerdi; gözler de dönmüştü; yürek­ler ağızlara gelmişti; Allah için çeşitli tah­minlerde bulunuyordunuz. İşte orada inanan­lar denenmiş ve çok şiddetli sarsıntıya uğra­tılmışlardı." (33: 9-11).

Bütün bu âyetler Allah'ın müslümanlann ma­neviyatını güçlendirip kâfirlere karşı güven içinde yenilmez bir güç olmalarını sağlamayı murad ettiği âyetlerdir.

 

4- Maneviyat Faktörü

 

Manevî gü,ç güven ve yüksek maneviyat sağ­layan sınırsız bir enerji kaynağıdır. Bu gücün insan hayatında bir başka dengi yoktur. Bu güç zayıf ve takatsiz insanları ayağa kaldırır ve onlara çok güçlü ve mücehhez ordulara karşı savaşma ve onları yok etme gücü verir. Kur'ân bu müminlere has görünmez güç ve kudret kaynağına şu ayetle işaret etmektedir: "Ey iman edenler! Herhangi bir toplulukla karşılaştığına zaman sebat edin ve Allah'ı çok anın ki i    .ırıya ensesiniz." (8: 45).

Müslümanlara cihad esnasında bile namaz kilıp Rableriyle olan irtibatlarını sürdürmeleri ve O'na olan bağlılıklarını belirtmeleri emre­dilmiştir (4: 102). Hatta, namazlarını bitirdik­ten sonra bile ve her durumda Allah'ı anmak­la emrolunmuşlardır: "Namazı kıldıktan baş­ka, Allah'ı ayakta iken, otururken, yan yatar­ken de anın. ... o (düşman) topluluğu kovala­makta gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı çekiyorsanız, şüphesiz onlar da sizin çektiği­niz gibi acı çekiyorlar; oysa siz Allah'tan on­ların beklemedikleri şeyleri bekliyorsunuz. Allah bilendir, Hakîm olandır." (4: 103-104).

Bu ayet müminlerin maneviyatlarının asıl kaynağına işaret etmektedir. Bunu belirleyen "siz Allah'tan onların beklemediklerini bekli­yorsunuz" mealindeki ve tercûne minallahi mâ îâ yercûne ifadesidir (4: 104). Müminle­rin yalnızca Allah yolunda ve O'nun Rızası için savaşıyor ve bu uğurda zorluk ve acılara katlanıyor olmaları gerçeği, onların mücade­lelerine yeni boyutlar ve yeni anlamlar getir­mektedir. Bütün mücadele insanlığın yararına yeryüzünde Allah'ın Hükmünü yerleştirmek içindir ve hiçbir şahsî şöhret ya da mevki ve maddî çıkar gözetilmemektedir. Bu durum müminlerin savaşın zorluk ve acılarına sebat ve sabırla dayanmalarını kolaylaştırmaktadır, çünkü Allah'ın dostluk ve yardımının her za­man kendileriyle beraber olduğunu bilmekte­dirler.

Bunun sonucu olarak kendilerine ulaşacak olan Allah'ın mükâafatı hakkındaki ümitleri ise sınırsızdır. Çünkü Allah nimetlerinden dostlarına (veli kullarına) hesapsız olarak ba­ğışta bulunur. Allah'ın Yardımı ve Dostluğu­na nail oldukları bilgisi daimi zikrullah ile birleştiğinde müminlere sınırsız bir gayret gücü ve arzusu ilham eder.

Kur'ân'ın aşağıdaki âyeti Allah'ın müminlere olan yakınlığının derecesi hakkında fikir ver­mektedir: "Öyle ise siz beni (ibadetle) anın ki, ben de sizi anayım; bana şükredin,sakın bana nankörlük etmeyin." (2: 152).

Bu bir anlamda Hâkim olanla tebası arasında, Rabbi ile kul arasında paylaşılan karşılıklı bir eylemdir. Hakim-i Mutlak olan devamlı ve­rir, kul ise sürekli alır. Rabbinin bu sınırsız Rahmeti ve Nimeti karşısında kul öylesine al­çak gönüllü bir hâle gelir ki bütün çaba ve gayretleri yalnızca Rabbi içindir. Kişi yalnız­ca Allah Yolunda mücadele eder ve kendisi ile ilgili sonuçları hiç hesaba katmaz ve bu hal onun güç ve enerjisini defalarca artırır ve zafer kazanılıncaya veya şehadete kavuşun­caya kadar savaşma gücüne erişilir.

Böylece zikrullah vasıtasıyla insan ve Allah arasında tesis edilen bu ilişki dünyevi istek ve dürtüler vasıtasıyla kazanılandan çok daha değişik bir tabiatta ve çok daha değişik bo­yutlarda bir maneviyat hâli inşa eder; ve bu maneviyatın Önünde hiç bir dünyevî güç uzun süre dayanamaz.

İnsanın başarısında etkili olan manevî faktör­lerden önemli birisi ise Allah'a güven duy­maktır (tevekkelallah). Tevekkelallah mü­minlerde güven duygusu oluşmasının en bü­yük uyaranlarından biridir. Hz. Muhammed @ bu faktörün insan şahsiyeti üzerindeki et­kilerinin bilincindeydi. Bu nedenle daima onun önemini vurgulamıştır; özellikle Müslü­manlar İslâm düşmanları ile çok zor mücade­lelere giriştikleri zamanlarda bu vurgulama daha da sık olmuştur.

Kur'ân bu konuya değişik çerçeveler içinde ve pek çok kereler değinmiştir. "Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de yanaş ve Allah'a güven. O, şüphesiz işitir ve bilir." (8: 61).

"...O'na güven. Rabbin yaptıklarınızdan ha­bersiz değildir." (11: 123).

"Kâfirlere ve münafıklara itaat etme. Onların eziyetlerine aldırma, Allah'a dayan; vekil (koruyucu) olarak Allah (sana) yeter." (33: 48).

Kur'ân'm bu âyetleri müminlere kâfirlerin kötü tuzaklarından korkmamalarını, mücade­lelerinin sonuçları hakkında endişeye kapıl­mamalarını ve Allah'a güvenmelerini açıkça tavsiye etmektedir, çünkü her şeyi bilen ve idare eden Allah'tır. Bu nedenle, Hz. Muham-med @'e: "...O (Rahman), benîm Rabbim-dir, O'ndan başka tanrı yoktur. O'na dayan­dım, dönüş yalnız O'nadir." (13: 30) demesi emrolunmuştur.

Anlayanlar için Kur'ân'ın mesajı çok açıktır: "...kim Allah'a güvenirse bilmelidir ki Allah güçlüdür, hakimdir." (8: 49).

O, en yüce Kudrettir, O'nun plânlarını kimse bozamaz; ve O, Âlimdir, başarıya ulaştıracak yolları O'ndan daha iyi gösteren bulunamaz.

Bu gerçek müslümanlara ilham kaynağı olur ve güçlü bir güven duygusu inşa ederek onla­rın şahsiyet ve maneviyatlarının kâfirlerin-kinden daha üstün olmasını temin eder.

Böylece bütün bu fizikî, ahlâkî, psikolojik ve ruhî faktörler hep birlikte mü'minlerin imanı­nı güçlendirir, onların kâfirlere karşı sebatla mücadele etme arzu ve kararlılığını tahkim eden bir şahsiyet kudreti verir; bu uğurda za­fer kazanıncaya veya şehadete ulaşıncaya ka­dar her türlü zorluk, acı ve imtihana dayanır­lar.

İnsan şahsiyetinde gerçekleştirilen bu hariku­lade inkılâb Hz. Muhammed @'İn öğretileri ve sünnetiyle örneklik gösterdiği bir mucize­dir; Hz. Muhammed @ savaşların en ağır baskıları altında bile (Uhud ve Huneyn'de ol­duğu gibi) korkuya ve ümitsizliğe kapılma­mış ve en nahoş ve istenmedik olayların ağır­lığı altında bile (meselâ, Taif li liderlerin kötü muamelesi veya Medine'deki Yahudi ve mü­nafıkların iftira ve tuzakları gibi) sarsılmamış ve düş kırıklığına uğramamıştır. Hz. Peygam­ber @ ayrıca sakin, kararlı ve güvenli bir ki­şilik yapısına da sahipti ve bu yüksek şahsi­yet özellikleri vasıtasıyla, Allah'ın Davetini, çok kuvvetli bir muhalefete rağmen, diğer in­sanlara ulaştıran bir topluluğu (ashab) tâlim ve terbiyesinden geçirmiştir.

Sadece maddî mucizeler göstermek insan şahsiyetini inşa edip güven telkin etmede ye­terli olmaz, insan kültür ve medeniyetine gü­zellik ve şeref kazandıracak asîl ve yüce kat­kılarda bulunamaz. İnsan kültür ve medeni­yetinin zenginleşmesine hakiki katkıda bulu­nacak olan şey yalnızca güzel ve zarif söz ve fiillerdir. Bu Hz. Muhammed @ tarafından gerçekleştirilmiştir. O insan hayatına asîl ve yüce söz ve fiilleriyle güzellik ve zerafet ka­tarak insanlık tarihinin harikası olarak tanına-gelmiştir.