Her
Hidayetin Bir Sınırı
Vardır
Hidayetin
Her Çeşidi Diğerini
Düzeltir
Vahiy,
İnsanın İlk Birliği Ve
Ayrılığı
Din
Ve Şeriat:
Dinler Arasındaki
Farklılıklar
Şeriat'ta Farklılık
Kaçınılmazdır
Dinin
İlk Hedefi, İnsanın
Vahdeti
Sırate'l-Mustakîm; Dosdoğru
Yol
İSLÂM TOPLUMUNUN DOĞUŞU VE
ÖZELLİKLERİ
MÜSLÜMANIN MİLLİYETİ VE İNANCI
Hz.
Peygamber @'in Hayatından
Misâller
Ümmetin, Rasûlullah @'den
Şeriatı Öğrenmesi
Ashabın İleri Gelenlerinin
Yorumları ve Şeriatın Esasları
Kur'ân-I Kerim Ve Hadis'ten Şer'î
Mânaları Anlama Şekli
Sahabe,
Tabiîn Ve Fukahanın
İhtilâf Sebepleri
Sahabenin,
Rasûlullah'in
Tasarruflarına Şahit Olmaları
Sahabe
Zamanında Tefsirde
Farklar
Sahabe
Arasındaki Görüş Farklılıklarının
Sebepleri
Tabiîn Devri İhtilâflarının
Sebepleri
Hukukun
Prensipleri: Sa'îd b.
el-Müseyyeb Ve Düşünce Okulu
İbrahim en-Nehaî Ve3 Düşünce
Okulu
Hicrî Dördüncü Asır Öncesi Ve
Sonrasında İçtihad Ve Taklid
İbni Hazm'ın İşaret
Ettikleri: Sahih Olan Taklit
Müctehid'de Bulunması Gereken
Şartlar
4- Üzerinde İcmâ' ve İhtilaf
Edilen Konuları Bilmek
6- Hükümlerin Amaçlarım
Bilmek
7-
Doğru Bir Anlayış Ve
İyi Bir Takdir Gücüne Sahip Olmak
8- İyi Niyetli Ve Sağlam İtikad
Sahibi Olmak
İçtihadın Dereceleri
(Müçtedidlerin Tabakaları)
İSLÂM'DA KANUN KOYMA VE BU
HUSUSTA İÇTİHADIN YERİ
Serbest
Kanun Koymanın İşleyişi
İçtihadın Kanun Mahiyetini
Kazanması
dığı gibi bu varlığa uygun bir rol bahşetmektir. Daha Önce rubûbiyetin fonksiyonuyla ilişkili olarak açıklanan Hidâyet ise, ona nasıl varlığını sürdüreceğini ve nasıl hayatta kalacağım göstermektir.
Meselâ kuş türlerini ele alalım ve bu dört safhayı onların hayatlarında gözleydim:
1- Onları var etmek (yaratmak) Tahlildir.
2- Onlara uygun şekiller vermek Tesviyedir.
3- Onlara hem dahilî, hem haricî olmak üzere uygun roller veya fonksiyonlar bahşetmek Takdirdir. Onlar, balıklar gibi denizde yüzecek biçimde değil, havada uçacak biçimde yaratılmışlardır.
4- Onlara, hayatta kalmalarını sağlamak üzere arayışa yönelten içgüdü ve duyulan vermek Hidayettir.
Kur'ân, Allah'ın rubûbiyetinin her varlığa bir biçim vardiği, dahili ve harici kabiliyetler bahşettiği ve uygun bîr rol verdiği gibi, ayrıca ona kendi kendine yol gösterme, yani Hidayet nimetini bahşettiğini açıklamaktadır: "(Musa): 'Rabbimiz, herşeye yaratılışını (varlığını ve biçimini) verip sonra onu doğru yola ileten (yaratılış gayesine uygun yola yönelten)dir.' dedi." (20: 50).
Kur'ân-i Kerîm, Hz. İbrahim'in halkıyla yaptığı konuşmalarla sık sık yer vermektedir. Bir yerde, Hz. İbrahim inancını şöyle dile getirmektedir: "Bir zaman İbrahim babasına ve kavmine demişti ki: 'Ben sizin taptıklarınızdan uzağım. Ben yalnız beni yaratana (taparım). Çünkü O, hana doğru yolu gösterecektir.'1 (43: 26-27).
"Beni yaratan bana doğru yolu gösterecektir" sözlerine dikkat ediniz. Aynı inanç Şuara sûresinde daha açık bir şekilde gözler önüne serilmektedir: "Beni yaratan ve bana yol gösteren (alemlerin Rabbi) O'dur. Bana yediren ve içiren O'dur. Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur." (26: 78-80).
Burada söz konusu edilen, bana hayatta kalabilmenin bütün vasıtalarını sağlayan, bana açlığımı tatmin etmek için yiyecek, susuzluğu., mu gidermek için su ve hastalıklarım için tedaviler bahşedenin, beni kesin olarak kendi kendime yön verme kabiliyetinden mahrum etmeyeceğidir. Beni yaratan O olduğu içjn bana hayatta hidâyet edecek olan da elbette O'dur: "(İbrahim): 'Ben Rabbime gidiyorum. O bana doğru yolu gösterecek!' dedi" (37-99).
Burada "Rabbi" yani "Rabbim" kelimesine dikkat ediniz. Allah, benim Rabbim iken, O'nun rubûbiyeîİ benim kendimi yönetmem için ihtiyaç duyduğum şeyleri bana temin edecektir.
Hidayet üç çeşittir. Biri, içgüdülerin hidayetidir ve bu canlıların hayatında doğuştan (fıtrî olarak) mevcuttur. O, onun ilhamı olarak hizmet görür. Bir çocuğun doğduğu an, beslenmesi için ağladığını ve herhangi bir dış yönlendirme olmaksızın ağzını doğrudan annesinin memesine götürdüğünü ve gıdasını orada bulduğunu görürüz.
ikincisi, birincisinden daha yüksek bir dereceye sahip olan duyuların hidayetidir. Bu, dış dünyadaki olaylar hakkında bilgi elde etmemize yarayan görme, işitme, tatma, hissetme ve koku alma için gerekli yeteneği bize sağlar.
Yukarıda anlatılan hidayetin iki şekli insanlarda ve hayvanlarda görülür. Fakat insanda kendini gösteren üçüncü bir hidayet şekli daha vardır, o da akıldır. İşte insana sonsuz bir gelişme potansiyeli kazandıran ve onu yeryüzündeki bütün mahrukatın hizmet ettiği bir varlık hâline getiren, kendisine bahşedilmiş bu hidayettir.
İçgüdü, muhtaç olduğu şeyleri arayıp bulma saikinin canlıda oluşmasını sağlar. Duyular canlıyı muhtaç olduğu şeylere yöneltir; akıl onlardan nasıl faydalanılacağını gösterir.
Hayvanların bu üçüncü melekeye (akıl) ihtiyacı yoktur. Bu yüzden içgüdü ve duyular kademesinden öteye gidemezler. Yalnızca insanda bu üç meleke birleşmiştir.
İnsandaki bu akıl melekesi nedir? Hayvanlardaki içgüdü ve duyu kabiliyetlerine işlerlik kazandıran melekenin daha gelişmiş bir biçimidir sadece. İnsan vücudu, haricî veya fizikî yönden hayatın en gelişkin unsuru olduğu gibi, İnsan aklı da ondaki dahilî güçlerin en muazzamıdır. Bitki hayatında gizli olan ve hayvan yaşamında kendisini içgüdü ve duyular şeklinde ifade eden algılama yeteneği, İnsan hayatında mükemmele ulaşıp akıl adını alır.
Yaratılışın sağladığı bu üç hidayet şeklinden herbiri, daha ötede işlev görmesine imkan tanımayan kendine Özgü sınırlara sahiptir. Eğer hidayetin bütün çeşitleri birbirlerini tamamla-salardı, bazı hidayet çeşitleri için daha üst bir hidayet çeşidi sağlanmamış olsaydı insan bugün yükselmiş olduğu ruhî ufuklara ulaşamayacaktı.
içgüdünün yönlendirici kuvveti, bizi, ihtiyaç duyduğumuz şeyleri aramamıza sevkeder. Bununla beraber o, kendi başına, dışımızdaki herhangi bir şeye ulaşmamıza yardım etmez. Bunu mümkün kılan hidayettir. İçgüdünün çaresiz kaldığı yerde, duyuların hidayeti yardımına yetişir. İşte o zaman göz görmeye, kulak işitmeye, dil tat almaya, el hissetmeye ve burun koku almaya başlar. Böylelikle dış dünyamızla temas kurarız. Ancak duyuların hidayeti belli sınırlar içinde fonksiyonunu icra edebilir. Göz sadece belirli şartlar altında görebilir. Bu şartlar gerçekleşmediği zaman, meselâ ışık olmadığı zaman veya birşey çok uzakta olduğu zaman, o şeyi göremeyiz. Bununla birlikte, bu meleke en azından eşyanın varlığından haberdar olmamızı sağlayabilir. Fakat duyular tek başına bizi bundan ötesine götüremez. Hayatımızda kendi görüşlerimizi veya prensiplerimizi oluşturma ihtiyacını hissediyoruz. Bu, hidayetin üçüncü şekli olan akhn fonksiyonudur. Akıl, duyularımızın algıladığı bütün etkileri koordine edip, sonuçlar çıkarır.
Nasıl ki duyuların yönlendirici gücü içgüdüyü hem denetim altında tutuyor hem.yardım ediyorsa, akıl da, sadece ulaşabildikleri alanlarla sınırlı olmayıp bazen ilüzyonlara sebep olan duyuları kontrol altında tutup yardım eder. Uzaktan bir cismi algılar ve onun ufacık bir noktadan daha büyük olmadığını zannederiz; halbuki bu cisim gerçekte büyüktür. Hastayken balın tadma bakarız, bize acı gelir. Düz bir direğin sudaki yansıması eğridir. Hastalık anlarında kulaklarımız sık sık değişik sesler işitir gibi olur, fakat bu seslerin kaynağım anlayamayız. Duyuların kılavuzluğundan daha üst derecede bir kılavuzluğa sahip olmasaydık, algılarımızdaki bu hataları farketmemiz mümkün olmayacaktı. Dolayısıyla bize bu konuda bir hassa verilmiştir, bu hassanın adı "zihin" veya "akıldır". Güneşin, dünyadan algılandığı gibi yaldızlı büyük bir tabak olmadığını, fakat çok büyük bir gök cismi olduğunu; balın daima tatlı olduğunu ve eğer herhangi bir zamanda bize acı geliyorsa, bunun dilimizin o andaki durumuna bağlı olduğunu; yine hastalığımızın belirli anlarında kulaklarımıza çarpar gibi olan seslerin dışımızdan gelmediğini, ateşli beyinlerimizdeki rahatsızlıkların sonucu olduğunu söylememizi sağlayan güç işte budur.
Bizdeki her hidayetin gücünün, onsuz gorevİ-ni yapamayacağı bir sınırlamaya tâbi olduğunu yukarıda belirtmiştik. Bu, akıl için de geçerlidir. Çünkü akıl duyularımızın hudutları içinde fonksiyonunu icra eder ve onlardan bağımsız var olamaz. Algımızın ötesinde olan birşeyi aklımızın anlaması zordur. Akıl, duyularımızın ötesindeki âlemlerde bize yol gösteremez. Kendi faaliyet alanı olarak nitelendirebileceğimiz günlük aktivitelerde bile, her zaman bize etkili bir biçimde yol göstere-meyebilir. Ara sıra arzularımızla çatışır ve galip gelmek ister. Akıl, işleyeceğimiz bir fiilîn açıkça bize zarar vereceğini söylediği halde, arzularımız bizi aklı bir tarafa bırakmaya zorlayabilir. İşte o zaman şu soru akla gelir: Aklın etkisiz kaldığı yerde, bize yardım edecek daha gelişkin bir hidayet çeşidi yok mudur? Duyu hidayeti, içgüdülerin hidayetini ve aklın hidayeti de duyu hidayetini düzeltebilir. Peki aklı düzeltecek bir güç yok mudur? Kur'ân böyle bir gücün olduğunu söylemektedir. Bu güç, ilâhî rubûbiyeti ve rahmeti içinde barındıran bir ölçü olan vahy hidayetidir. O, insana ihsan edilen ilâhi armağanların en büyüğüdür. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm bunu tekrar tekrar beyan etmektedir:
"Doğrusu biz insanı, imtihan etmek için karışık bir nûtfeden yarattık da onu işitici, görücü yaptık. Biz ona doğru yolu gösterdik: artık o, ister şükredip inanır, ister nankörlük edip inkâr eder." (76: 2-3).
"Biz ona vermedik mi iki göz, bir dil, iki de dudak? Göstermedik mi ona İki de yol?" (90: 8-10).
"Allah sizi analarınızın karınlarından hiçbir şey bilmez olduğunuz hâlde çıkar; ve size kulaklar, gözler ve kalpler verdi, ola ki şükredersiniz." (16: 78).
"Doğru yolu göstermek bizim işimiz.. Âhiret ve dünya da şüphesiz bize aittir." (92: 12-13).
"Onlara âyetlerimizi, delil ve mucizelerimizi vermiştik, ama onlar bu âyetlerden yüz çevirdiler." (15: 81).
"Ama biz(im uğrumuz)da cihad edenleri biz, elbette yollarımıza iletiriz. Muhakkak ki Allah, iyilik edenlerle beraberdir." (29: 69).
Asıl şekliyle "kalb" veya "fuad" terimi, sadece vücudun "yürek" dediğimiz kısmı anlamına gelmez, aynı zamanda aklımıza destele olan bir güç anlamına gelir.
Bu unsur hidayetin dördüncü çeşidi olan vahyin bizdeki yansımasıdır. "De ki: 'Allah'ın hidâyeti, doğru yolun ta kendisidir. Bize âlemlerin Rabbine teslim olmamız emredilmiştir." (6: 71).
"Sen onların dinlerine uymadıkça ne Yahudiler, ne de Hıristiyanlar asla senden razı olmazlar. De ki: 'Doğru yol, ancak Allah'ın yoludur!" (2: 120).
el-Hüdâ, gerçek rehberlik yolu anlamına gelir. Peki bu rehberlik nedir? Kur'ân onun, başlangıçtan itibaren herkese ihsan edilmiş olan ilâhî vahyin evrensel rehberliği olduğunu söylemektedir. Yine Kur'ân'a göre, nasıl ki içgüdüler, duyular ve akıl, ırk, renk veya konum farkı gözetmeksizin insanlara bahşe-dilmişse, aynı şekilde ilâhî vahyin hidayeti de, fark gözetmeksizin herkese rehberlik etmeye göre ayarlanmıştır. Bu yüzden, belirli toplumların tek dayanağı haline gelip insanlığı birbirine düşman, çeşitli dinî gruplara bölmüş olan sözüm ona diğer bütün rehberiyet biçimlerinden ayrı tutulmalıdır. Kur'ân, bu evrensel vahyin hidayetine ed-Din, yani inşa-, nın fıtratına ve vazifelerine uygun hayat tarzı veya el-Islâm ismini vermektedir.
Dinin ve Kur'ân'ın birliği gerçeği, Kur'ân'ın çağrısının temelini oluşturur. Kur'ân'ın sunduğu diğer bütün şeyler bu temel üzerine bina edilmiştir. Eğer bu temel safdışı bırakılırsa, Kur'ânî mesajın bütün çerçevesi bozulacaktır. Fakat, tarihteki sapmalar gariptir. Kur'ân'ın bu hakikati vurgulaması ne kadar büyükse, dünyada bu gerçeği gözardı etme eğilimi de artmaktadır. Gerçekten de Kur'ân'ın sunduğu hiçbir hakikat, bu kadar kasıtlı olarak görmemezlİkten gelinmemiştir. Eğer insan Kur'ân'ı her türlü önyargı ve şüpheden arınmış açık bir zihinle inceleyip, apaçık hükümlerine bakarsa ve daha sonra da, Kur'ân'ın bildirdiği dinin diğer dinler gibi kendine has fırkacılıktan başka birşey olarak görmeyenlere bakarsa, muhakkak ki ya bu insanların gözlerinin kendilerini aldattığım ya da bakıp görmedikleri herhangi bir şey hakkında rastgele hüküm verdiklerini haykıracaktır.
Bu önemli meseleyi daha iyi açıklamak için, Kur'ân'ın vahiy ve peygamberlik hakkındaki görüşünü ve insanlığın hangi yoldan ilerlemesini istediğini İzah etmemiz gerekmektedir.
Aşağıdaki satırlar, Kur'ân'ın bu münasebetle beyan ettiği düşüncelerin ana fikrini vurgulamaktadır.
Önceleri insanoğlu tabiat ile içice bir hayat yaşıyordu. Aralarında ne rekabet ne de düşmanlık vardı. Hayat herkes için aynıydı ve insanlar bu birlikteliklerinden memnundular. Zamanla İnsanlar çoğaldılar; ekonomik baskı, toplumu, birbirinden nefret eden fırkalara bölüp, zayıfın ezilmesine yol açan menfaat kavgasını ortaya çıkardı. Bu durum, hak ve adalet mesajının gönderilmesini gerektiriyordu. Peygamberlik veya vahiy kapısının açılması böyle olmuştur. İnsanoğlunun, önemsemediği için acı sonuçlarına maruz kaldığı hakk'ı kendisine göstermek üzere peygamberler silsilesi geldi. Kur'ân, insanlığa hayır getiren bu şahsiyetleri "rasûl" veya "elçi" olarak adlandırmaktadır. "İnsanlar bir tek ümmet idiler, sonra ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinin daha önce geçmişbir hükmü olmasaydı, ayrılığa düştükleri şey hususunda hüküm verilip işleri bitmiş olurdu." (10: 19)..
"İnsanlar bir tek ümmet idi. Allah peygamberleri, müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi; onlarla beraber, anlaşmazlığa düştükleri konularda insanlar arasında hükmetmek üzere, içinde gerçekleri taşıyan Kitabı indirdi." (2: 213).
Bu peygamberlerin mesajı aynıydı, belirli bir iklim, ülke veya millet için değildi. Nerede yaşarlarsa yaşasınlar, bütün insanlar için geçerli olan evrensel bir uygulaması vardı. Kur'ân, yeryüzünde insan ayağının değdiği her noktaya, bu evrensel mesajın da ulaştığını beyan etmektedir: "Her millet İçinde mutlaka bir uyarıcı (peygamber gelip) geçmiştir." (35: 24). "Sen, ancak bir uyarıcısın, her toplumun bir yol göstericisi vardır." (13: 7). "Her ümmetin bir peygamberi vardır. Peygamberleri onlara gel(ip de bunlar onu yalanlayanca aralarında adaletle hükmolunur, hiç zulmedilmezler." (10: 47).
Kur'ân, ayrıca geçmişte mesaj getirmiş olan bir çok elçinin olduğunu haber vermekte, anca bunların sadece birkaç tanesinin adından bahsetmektedir: "Biz önce gelenlere nice peygamberler gönderdik." (43: 6). "Biz elçi göndermedikçe (hiçbir kavme) azab edecek değiliz." (17: 75). "And olsun biz, senden önce de elçiler gönderdik. Onlardan kinıinİ(n hayatını) sana anlattık, kimini de anlatmadık." (40: 78).
Allah'ın yolu her yerde tek ve aynıdır. Hiçbir durumda aslından uzaklaşamaz. Bu yüzden kendisini insanlığa tek ve aynı tarzda tanıtmıştır. Kur'ân, hangi döneme veya mekana ait olurlarsa olsunlar, peygamberlerin yolunun tek ve aynı olduğunu, hepsinin yeryüzünde aynı evrensel iyilik ve adalet düzenini kurmaya çalıştığını söylemektedir. Peki bu kanun, bu düzen nedir? Bu, iman ve doğru yaşayışın, kâinatın yüce yaratıcısına iman ile bu imana uygun olarak yaşayışın kanunudur. Bunun dışında veya bununla çelişen bir dîn, bu anlamda din değildir: "Andolsun biz, her ümmete: 'Allah'a kulluk edin, tağuta tapmaktan kaçının!' diye uyarması için bir elçi gönderdik." (16: 36). "Biz, senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki, kendisine: 'Benden başka ilâh yoktur, şu halde Bana ibadet edin!' diye vahyetmiş olmayalım." (21: 25).
Kur'ân, bütün insanlığa gönderilen dinlerin tek ve aynı olduğunu ve aralarında bir fark bulunmadığını insanlara açıklamayan hiçbir peygamber olmadığını söylemektedir. Bütün elçilerin amacı, bölünmüş insanları bir araya getirmekti. Aralarındaki farklılıkları daha da derinleştirme amacı hiçbir zaman güdülme-miştir. Birinci gaye, bütün insanlığın sadece tek Allah'a kulluk ettiğini ve karşılıklı sevgi ve merhamet içinde yaşadığını görmektir: "Ve işte sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. (bir tek topluluktan ibarettir. Aralarında din ve inanç ayrılığı yoktur. Çünkü hepsi, tek makbul din olan İslâm'a inanmaktadır). Ben de sizin Rabbinizim, benden korkun (dedik)." (23: 52).
Kur'ân'ın ortaya koyduğu hakikat şudur: Allah sizi insan suretinde yaratmış ve bir tek topluluk haline getirmiştir. Fakat sizler, kendinizi ırklara böldünüz ve bu ayırıma dayanarak birbirinizden ayrı durdunuz. Böylelikle kendinize ayrı ayrı yurtlar edindiniz. Kendinizi, vahşice birbirinin boğazına sarılan uluslara böldünüz. Farklı iklimlere yayıldığınız için, zamanla farklı renklere hüründünüz. Bu, karşılıklı düşmanlığı arttırmanız için size yeni bir bahane sağlamış oldu. Ayrıca, farklı diller geliştirdiniz. Bu bile, karşılıklı tecrit ve ayrılma için malzeme yapıldı. Daha sonra kendi aranızda zengin-fakir, efendİ-köle, sıradan İn-san-dokunulmazlığı olan insan, güçlti-zayif, yüksek-alçak vb. gibi sınıflar yarattınız. Sizdeki temel dürtü, diğer insanların haklarına aldırmadan, kendi benliği için yaşamaktır. Böyle bir durumda, aranızdaki farklılıklara rağmen sizi bir araya getirecek herhangi bir-şey var mıdır? Kur'ân böyle birşeyin var olduğunu, bunun da, bütün insanların aynı Allah'a inanması düşüncesi olduğunu söylemektedir. Kendinizi birçok fırkaya böldüğünüz gibi, Allah'ı da birçok parçaya bölemezsiniz Herkesin Allah'ı birdir ve bir kalacaktır. Hepiniz O'nun irâdesine baş eğmek zorundasınız. İçinizdeki farklılıklara rağmen hepiniz aynı kaynağa bağlısınız. Irkınız, vatanınız, milliyetiniz ve hayattaki konumunuz ne olursa olsun, sadece ve sadece bir Allah'a kulluk etmeye karar verirseniz, bütün bu farklılıklar artık zihinlerinizi zehirlemeyecek, kalpleriniz birleşecektir. Bütün yerkürenin eviniz olduğunu, bütün insanlığın tek ümmet olduğunu ve hepinizin bir tek aileyi, 'Iyalallah "Allah'ın ailesini" oluşturduğunuzu hissedeceksiniz.
Sonuç olarak Kur'ân şunu söylemektedir: Bütün peygamberlerin getirdiği mesaj, insanoğlunun bir tek yolu, Allah'ın yolunu, ed-Din'i takip etmesini ve bu yolda ayrılığa düşmemesini gerektirir.
"O size, dinden Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi şeriat (hukuk düzeni) yaptı. Şöyle kî: dini doğru tutun (Allah'ın birliğine inanın ve O'nun gönderdiği hükümlere teslim olun. Hurafeler karıştırıp dini bozmayın) ve onda ayrılığa düşmeyin. (İşte Allah'ın gönderdiği dinlerin temeli budur)." (42: 13).
Kur'ân'a göre, Allah'ın yolunu takip etmenin gerekli olduğunu vurgulamayan hiçbir ilâhi kitap yoktur. "De ki: "(Bu hususta kesin) delilinizi getirin. İşte benimle beraber olanların da öğütü ve benden öncekilerin de öğütü budur.' Ama çokları hakkı bilmezler, bundan dolayı onlar, (haktan) yüz çevirirler. Senden önce hiçbir peygamber göndermedi ki ona: 'Benden başka ilâh yoktur, bana kulluk edin!: diye vahyetmiş olmayalım." (21: 24-25).
Sadece bu değil, aynı zamanda Kur'ân, herkesi, daha Önce gönderilen mesajların kendi mesajından herhangi bir şekilde, farklı olup olmadığını götermeye çağırmaktadır: "Eğer doğru iseniz bundan önce (inmiş olan) bir Kitap, yahut bir bilgi kalıntısı getirin." (46: 4).
Yine Kur'ân'a göre, bütün ilâhî dinler aynı temel mesajı getirmişlerdir; bir kitabın başka bir kitab tarafından tasdik edilmesi bunun bir delilidir. Kur'ân, bir dinin öğretisinin diğer bir dinin öğretisini tasdik ettiğini ve asla yalanlamadığını söylemektedir. Sonuç olarak, bu öğretiler birbirlerini tasdik ettiklerine göre, hepsinde ortak olan bir nokta vardır ve diğer bütün unsurlar bu ortak noktanın etrafında halkalanmaktadır. Aynı#üşüncenin farklı zamanlarda, farklı yerlerde, farklı ümmetler arasında, değişik isimler altında, değişik tavırlarda ve farklı dillerde kendini göstermesi, yukarıda ortaya çıkardığımız sonucun gerçeklik ihtiva ettiğini göstermektedir: "Sana Kitabı gerçek ile ve kendinden öncekini doğrulayıcı olarak indirdi, Tevrat ve İncili de indirmişti." (3: 3).
Kur'ân'm sık sık kendisinden önce indirilen. Kitapların haber ve emirlerinden bahsetmesinin sebebi budur. Kur'ân, bu kitapların öğretilerinin aynılığına şehadet etmektedir.
Hemen şu soru akla gelebilir: Eğer vahiy, bütün insanlığı aynı hakikate yöneltiyorsa ve farklı dinlerin peygamberleri aynı hayat prensibini va'zetmişlerse, bir dinle diğer bir din arasındaki farklılıklar nasıl meydana gelmiştir? Bu farklılıklar nasıl bu kadar yaygınlık ve baskınlık kazanmışlardır? Neden bütün dinler aynı hükümleri, aynı ibadet şekillerini ve davranışları emretmemektedir? Neden bir dinde ibadet için bir yöne, başka bir dinde başka bir yöne dönülür? Neden birindeki kanunlar şeklen diğerindeki kanunlardan farklıdır?
Kur'ân dinlerdeki farklılıkların iki çeşit olduğunu söylemektedir. Bu farklılıklardan biri, takipçilerin, ortak mesajdan bilinçli olarak sapmalarının bir sonucu olarak oluşur. Bu çeşit bir farklılık, tipik bir inatçılığın varlığına İşaret etmekte ve her dinde kendini göstermektedir. Diğer çeşit ise, ibadetlerdeki farklılıktır. Bir dîn belirli bîr ibadet şeklini emrederken, başka bir din farklı bir şekli emretmektedir. Bu tür bir farklılık, dinin temel özelliğine dayanan bir farklılık değil, dış tezahürüne dayanan bir farklılıktır.
Kur'ân'a göre dinî öğreti ikiye ayrılır: Birincisi onun ruhunu, ikincisi dış tezahürünü meydana getirir. Birincisi ikincisinden daha önemlidir. Birincisi Din, ikincisi Şeriat, Minhac veya Nusk diye adlandırılır. Şeriat ve Minhac, yol; Nusk ise ibadet şekli anlamına gelir. Ancak pratikte Şeriat, dinin emrettiği nizam, Nusk ise yalnızca ibadet şekli manasında kullanılmıştır. Kur'ân, mevcut dinler arasındaki farklılıkların Din'deki farklılıklar olmadığını, fakat uygulamasındaki veya Şeriat ve Mİnhac'daki, yani dinin ruhundaki değil, dış biçimindeki farklılıklar olduğunu söylemektedir. Fakat bu farklılık tabiîdir. Din'in temel hedefi beşeriyetin ilerlemesi ve saadetidir. Fakat, insanın içinde yaşadığı durum ve şartlar her yerde ve her zaman aynı olmamıştır. Entellektüel ve sosyal eğilimler, zamandan zamana ve ülkeden ülkeye değişerek, Şeriat ve Minhac'da farklılıklar meydana getirmiştir. Bu sebep, şeriatler arasında görülen farklılıkları açıklamaktadır. "Biz her ümmete, uydukları bir ibadet yolu (şeriat) yaptık. Onun için (din) İş(in)de seninle asla çekişmesinler. Sen Rabb'İne çağır, şüphesiz sen doğru (Hakk'a varan) bir yol üzerindesin." (22; 67).
Hz. Peygamber @, kıble olarak Kudüs'e yönelmeyi bırakıp bunun yerine Mekke'deki Kabe'yi tercih ettiği zaman, bu değişiklik Yahudilerin ve Hıristiyanların hoşuna gitmedi. Dış görünüş onlar için bu kadar mühimdi. Onlar için dinin şekli yönü, doğruyla yanlışın ve gerçekle gerçek olmayanın ölçüşüydü.
Kur'ân meseleye farklı bir yaklaşım getirmiştir. Hiçbir zaman dış görünüşü ve şekli uygulamaları, iç gerçeğin, yani dinin temelinin Ölçüsü olarak görmemiştir. Her din kendi ibadet şeklini, içinde bulunduğu ortamın istekleri dahilinde geliştirmek zorunda kalmıştır. Esas mesele Allah'a bağlılık ve dürüst yaşamadır. Bu suretle, gerçeği ve adaleti hayatta geçerli kılmak isteyen kimse, öncelikle temel ilkeler üzerinde yoğunlaşmalı ve bunları doğruyu yanlıştan ayıran ölçü haline getirmelidir.
"Herkes kendi kıblesine yönelir, siz ise, hayır işlerinde yarış ederek başkalarını geçmeye çalışın, Nerede bulunursanız, Allah hepinizi bir araya getirecektir. Şüphesiz Allah, herşeyi ye gücü yetendir." (2: 148).
Kur'ân sadece bunları söylemekle yetinmemekte, dinin temel ilkelerinin neler olduğunu açık bir dille izah etmektedir. Din sadece, doğuya veya batıya yönelmek demek değildir, Gerçek din, Allah'a bağlılığını sunmak ve dürüst bir hayat yaşamaktır. Kur'ân, dini oluşturan temel unsurları aşağıdaki âyetlerle açıklar: "Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyilik değildir. Asıl iyilik, o (kimsenin iyiliğindir ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, Kitab'a ve peygamberlere inandı; sevdiği malım yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve boyunduruk altında bulunan (köle ve esir)lere mal verdi; namazı kıldı, zekatı verdi. Andlaşma yaptıkları zaman andlaşmalarmı yerine getirenler; sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler, işte doğru olanlar onlardır, (Allah'ın azabından) korunanlar da onlardır." (2: 177).
Bu ayet, 1400 yıldan daha uzun bir süre önce indirilen Kur'ân'da mevcuttur. Eğer dünya hala temel hedefinin ne olduğunu anlayama-mışsa, bu kesinlikle Kur'ân'ın hatası değildir.
Maide sûresinde farklı dinî topluluklardan bahsedilmektedir. Sûre, sırasıyla Hz. Musa Hz. İsa ve İslâm peygamberinden bahsettikten sonra şunu beyan etmektedir: "Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol belirledik. Allah isteseydi, hepinizi bir tek ümmet yapardı fakat size verdiği nimetler içinde sizi sınamak istedi. Öyleyse hayır işlerine koşun, hepinizin dönüşü Allah'adır.' (5: 48)
Yukarıdaki âyeti dikkatlice okuyup her kelimesi üzerinde iyice düşünmek gerekir. Kur'ân indirildiği zaman, mevcut dinlerin takipçileri, dinin kendisi yerine sadece dış şeklini alıyorladı. Bu yüzden dîn için var olan bütün şevk ve gayret, ibadetin şekli için harcanıyordu. Her fırka, sadece ibadet şekillerini ölçü alarak diğerlerinde kurtuluş olmadığını söylüyordu. Kur'ân ise, ibadet şeklinin din ve gerçeğin ölçüsü olmadığını söylüyordu. İbadet şekli, dinin sadece dış görünüşüydü. Ruh, ibadet şeklinden üstün ve tek başına din idi. Din gerçekte, dürüst yaşayarak Allah'a kulluk etmekti ve hiçbir fırkanın tek başına mirası değildi. Ancak bütün insanlığın ortak mirasıydı ve hiç değişmedi. Ameller ve âdetler ondan sonra gelirler. Bunlar ise zaman ve şartların gerektirdiği şekilde, zamandan zamana ve ülkeden ülkeye değişmişler ve değişmeye de mahkûmdurlar.
Bir insan, dinler arasında çeşitli farklılıklar görüyorsa, bu farklılıkların hayatın bu özelliğinden kaynaklandığını anlamalıdır.
Kur'ân şunu sormaktadır: "Neden merasimlere bu kadar önem veriyorsunuz?" Ayrıca şöyle demektedir: "Allah farklı zaman ve farklı ülkeler için farklı ibadet şekilleri emretmişti. Belirli bir durum İçin ne uygunsa o emredilmişti. Eğer Allah dilemiş olsaydı, bütün insanları tek bir ümmet yapabilirdi. Fakat bu, tabii ki O'nun amacı değildi. Farklılıklar gerekliydi, nitekim ortaya çıkıp kendilerini gösterdiler. Fakat bu farklılıklar insanlar arasında çatışmaya temel teşkil etmemelidir. Burada söz konusu edilen esas mesele hayrat veya sâlih ameldi. İbadet şekli, hayrat veya sâlih amele yardımcı olarak vardı ve daha az öne-me sahipti."
Su âyete dikkat ediniz: "Sizden her biriniz için bîr şeriat ve bir yol belirledik" Herkes için aynı olması gereken Din teriminin burada kullanılmadığına dikkat ediniz. Din, hiçbir farklılığa İmkân vermez. Şeriat ve Minhac, Özü herbiri için aynı olan şeylerden kaynakla-namazdı. Bu yüzden onların farklı ülkeler ve farklı zamanlar için farklı olmaları kaçınılmazdı. Bu çeşit farklılıklar dinin temelindeki farklılıklar değildir. Sadece tâli unsurlarda olan farklılıklardır.
"Eğer Allah dilemiş olsaydı, hepinizi tek bir ümmet yapardı" ifadesiyle Kur'ân, yukarıdaki gerçeği vurgulamayı amaçlamaktadır. Bu ifade davranışlarda, geleneklerde ve hayat tarzlarında farklılık meydana getiren etkenler olarak, değişik ülkelerde yaşayan değişik insan gruplarının farklı temayüllerini gözönüne almaktadır. Fakat bu nitelikteki farklılıklar insan tabiatının dışında gelişen farklılıklardır, dolayısıyla gerçekle gerçek olmayan arasında ölçü olmamalı ve karşılıklı nefret ve düşmanlıklara sebebiyet vermemelidir. Sadece dinin temeline, diğer bir tâbirle, Allah'a kulluk ve doğru yaşayışa müdahale edilmemelidir.
işte bu yüzden Kur'ân hoşgörüye bu kadar büyük önem vermektedir. Öğretilerine şiddetli bir şekilde muhalefet edenler için bile hoşgörüden bahsetmektedir. Bir yerde Peygambere hitab ederken şöyle buyurmaktadır: "Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi mutlaka iman ederdi. O halde sen mi insanları iman etsinler diye zorlayacaksın?" (10: 99).
Kur'ân'a göre, "insan fıtratı gereği kendisini memnun eden bir yolu takip etmek ister. Nasıl siz, yolunuzun doğru yol olduğunu düşünüyorsanız, diğerleri de kendi yollarının doğru yol olduğunu düşünürler. Bu yüzden müsamaha faziletini üzerinizde taşıyınız." Bu konuda Kur'ân şöyle seslenmektedir: "(Onların) Allah'tan başka yal vardıklarına sövmeyin ki, onlar da bilmeyerek sının aşıp Allah'a sövmesinler! Biz, her ümmete yaptıkları işi böyle süslü gösterdik; sonunda dönüşleri Rab'leri-nedir. O, onlara ne yaptıklarını haber verecektir." (6: 108).
O zaman şu soru sorulabilir: Eğer bütün dinlerin temeli, Özü aymysa veya hepsi gerçeğe dayanıyorsa Kur'ân'ın gelmesine ne gerek vardı?
Bu noktada Kur'ân, Yahudilere ve Hıristiyan-lara çok yalın sorular yöneltir: Fırkalaşmala-rımz, Tevrat ve İncil, yani Eski Ahit ve Yeni Ahit'in ötesine geçemez ve yalnız onlara dayanır. Eğer bu tarihî bir gerçek ise, sizlerden önce vahiy gönderilmiş, herhangi bir hidayet yolunu takip eden herhangi bir ümmet var mıydı yok muydu? Atalarınızın ve peygamberlerinizin silsilesi hangi yolu takip ederek devam ettiler? Hz. İbrahim'in oğullarına ve torunlarına miras bıraktığı din veya yol neydi? Yakup peygamber ölüm döşeğinde, çocuklarına, kendisinin takip ettiği Allah'ın Din'ine bağlı kalmalarını tembih etmişti. Onun orada kastettiği Din neydi? Kesinlikle Yahudilik, Hıristiyanlık veya başka bir fırkacılık değildi, çünkü bunlar Hz. Yakup'tan asırlar sonra doğan Hz. Musa ve Hz. İsa'yla insanlara gönderilmişlerdi. Sonuç olarak şunu anlamalısınız ki, sizin henüz meydana getirilmiş Fırkacılığınız ortaya çıkmadan çok daha önce, sizinkinden çok daha yüce bir kurtuluş yolu, bütün insanlığa gönderilen Din, Kur'ân'ın ifadesiyle Allah'a kulluk ve dürüst yaşama yolu hâkimdi: "Yoksa, Yakub'a ölüm geldiği zaman orada mıydınız? Hani o, oğullarına: 'Benden sonra kime ibadet edeceksiniz?' diye sormuştu. Oğullan da: 'Senin İlâhına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın Allah'ına, bir tek olan Allah'a inanacağız; biz O'na teslim olanlarız!' dediler." (2: 133).
İnsanın vahdeti dinin ilk hedefidir. Bütün peygamberlerin getirdiği mesaj; insanlığın gerçekte tek ümmet ve tek topluluk olduğu, hepsi için bir tek Allah'ın var olduğu, buna göre O'na toptan kulluk etmeleri ve bir ailenin fertleri gibi yaşamaları gerektiği mesajıdır. Fakat ne gariptir ki, dinlerin takipçileri bu mesaja aldırmadılar. Öyle bir aşamaya gelindi ki, her ülke, her topluluk ve her ırk kendisini ayrı bir fırka olarak gördü ve Fırkacılığı, din konumuna yükseltti.
Kur'ân, daha önce gelen peygamberlerin, dinin birliğini tasdik etmeyi ve evrensel kardeşliği va'zetmeyi amaçladıklarını göstermek için, söyledikleri sözleri aktarmaktadır. Meselâ Mü'mİnun sûresinde, Nuh'un gelişine değinmektedir: "Andolsun biz, Nuh'u kavmine gönderdik: 'Ey kavmim, dedi, Allah'a kulluk edin, O'ndan başka bir tanrınız yoktur. (Allah'ın azabından) korunmaz mısınız?" (23: 15).
Kur'ân ayrıca, Nuh'tan sonra gelmeye devam eden mesajlardan bahsetmektedir: "Onlara da kendi içlerinden: 'Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka İlâhınız yoktur, (Allah'ın azabından) korunmaz mısınız?' diyen bir elçi gönderdik." (23: 32). Ve daha sonra Hz. Musa'dan bahsedilmektedir: "Sonra Musa'yı ve kardeşi Harun'u ayetlerimizle ve apaçık bir delille gönderdik." (23: 45). Daha sonra Hz. İsa'ya değinilmektedir: "Meryem oğlunu ve annesini bir mucize kıldık." (23: 50). Ve en sonunda şu gerçek ifade edilir: "Ey elçiler, temiz ve helâl olan şeylerden yiyin; iyi ve yararlı işler yapın. Çünkü ben bütün yaptıklarınızı bilirim. Ve şu insanlar, bir tek ümmet olarak, sizin ümmetinizdir. Ben de Rabbini-zim, Benden korkup sakının! Fakat bunlar ayrı görüşlere saplanarak kendi aralarında bölünüp parça parça oldular. Her grup, sahip bulunduğu inanç ve görüşten memnundur." (23: 51-53).
Yukarıdaki âyetler, her peygamberin istisnasız insanları tek bir göreve, Allah'a kulluk ve doğru yaşama görevine çağırdığını izah etmektedir. Bütün peygamberler, insanların kardeş olarak beraber yaşamalarını ve ayrı yaşamamaları gerektiğini öğütlemişlerdir. Fakat Kur'ân'ın teessüf ettiği gibi: "Fakat bunlar ayrı görüşlere saplanarak kendi aralarında bölünüp parça parça oldular. Her grup, sahip bulunduğu İnanç ve görüşten memnundur."
Fakat öğüt bir kenara bırakılıp, insanlar, kendilerini diğerlerinden üstün oldukları fikriyle besleyerek, rakip fırkalara bölündüler. Fırkacılığın ortaya çıkardığı sabit fikirler arasında, özellikle vaftiz denilen ibadet şekline değinebiliriz. Önceleri bu, İnsanın günahlarını itiraf etmek ve af dilemek zorunda olduğu zaman yapılan bir Yahudi ibadet şekliydi. Fakat Hıristiyan kilisesi bunu bir kurtuluş aracına dönüştürdü. Kur'ân bunu gerçeğin saptırılması olarak görmekte, kurtuluşun sadece bir ibadet şeklini uygulamakla elde edilemeyeceğine ve kurtuluşun ancak dürüst yaşamayla geleceğine işaret etmektedir. Bir insan sadece su ile değil, Allah'ın değmesiyle veya düşünce ve amellerine "Allah'ın rengini" giydirmesiyle de vaftiz edilebiir: "Allah'ın boyası (ile boyan). Allah'ın boyasından daha güzel boyası olan kimdir?" (2: 138).
Benzer şekilde, aynı düşünce Kur'ân'ın ikinci sûresinde devamlı tekrar edilir. Din, Allah'ın yolu, İnsan için belirlenmiş bir faaliyet kanunudur. İnsan hakettiğini alır, kanun budur, Dindir, kurtuluş yoludur. Bir insan, şanlı, şöhretli veya eski bir ırk veya kabileye ait olmakla veya bir takım peygamberlerin kendi halkı içinden çıktığını iddia etmekle kurtuluşa eremez: "Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız size aittir. Siz onların yaptıklarından sorulmazsınız." (2: 141).
Kur'ân'da, hayatın bu yönü kadar üzerinde durulan başka bir şey yoktur. Kur'ân'ın, tek bir fırkaya veya topluluğa ait hiçbir dini benimsemediği tekrar tekrar beyan edilmektedir. Öte yandan Kur'ân indiriliş gayesinin, bütün fırkacılıklara son vermek ve bütün insanlığı tek bir yola, yenilik tanımayan, fakat tabiatı gereği tarih boyunca aynı kalan gerçeğin yoluna, bütün peygamberlerin insanlığı davet ettiği yola iletmek olduğunu beyan etmektedir. "O size, dinden Nuh'a tavsiye ettiğini sana vahy ettiğim izi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi şeriat (hukuk düzeni) yaptı. Şöyle ki: 'Dini doğru tutun (Allah'ın birliğine inanın ve O'nun gönderdiği hükümlere teslim olun. Hurafeler karıştırıp dini bozmayın) ve onda ayrılığa düşmeyin). (İşte Allah'ın gönderdiği bütün dinlerin temeli budur.)" (42: 13). "Biz, Nuh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Nitekim, İbrahim'e, İsmail'e, İs-hak'a, Yakub'a, Sıbtlara (Yakuboğullarma), İsa'ya, Eyyub'a, Yunus'a, Harun'a, Süleyman'a da vahyetmiş ve Davud'a da Zebur'u vermiştik." (4: 163). "Daha önce sana anlattığımız elçilere ve sana anlatmadığımız elçilere de (vahyetmiştik)." (4: 164). "Ve işte sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir, (bir tek topluluktan ibarettir. Aralarında din ve inanç ayrılığı yoktur. Çünkü hepsi, tek makbul din olan İslâm'a inanmaktadır.) Ben de sizin Rabbini-zim, benden korkun." (23: 52).
En'am sûresinde Kur'ân, daha Önceki peygamberlerden bahsederek, İslâm peygamberi Hz. Muhammed @'e şu sözlerle hitap eder: "İşte onlar, Allah'ın hidayet ettiği kimselerdir. Onların yoluna uy.." (6: 90).
Kur'ân öğretisinin birinci prensibi, bütün dinlerin elçilerini tasdik etmek, temelde aynı olan öğretilerini tasdik etmek ve onlar tarafından gösterilen yola itaat etmektir: "De ki: 'Allah'a, bize İndirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve sıbtlara (Yakuboğullarm-dan türeyen kabilelere) indirilene; Musa'ya, isa'ya ve peygamberlere Rableri tarafından verilene inandık; onlar arasında bir ayırım yapmayız, biz O'na teslim olanlarız!" (3: 84).
Yukarıdaki ayette geçen "Onlar arasında bir ayırım yapmayız!" ifadesinin Kur'ân'da daha birkaç yerde tekrarlanmasındaki gaye, Kur'ân'ın, gerçeğin taşıyıcısı olarak bir peygamberi diğerinden üstün görme veya birini kabul edip, diğerini reddetme eğilimini tasvip etmediğini göstermektedir. Kur'ân, Allah'ın emrettiği yolu izlemeyi dert edinen herkesi, bütün peygamberleri, onlara vahyedilmiş bütün kitapları ve bu kitapların ihtiva ettiği temel gerçeği, ne zaman gelirse gelsin ve hangi dilde olursa olsun kabul etmeye çağırmaktadır. "Elçi, Rabb'inden kendisine indirilene inandı, mü'minler de. Hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inandı. 'O'nun elçilerinden hiçbirini diğerinden ayırmayız' (dediler). Ve dediler ki: 'İşittik, itaat ettik!' Rabbimiz, (bizi bağışlamanı dileriz! Dönüş(ümüz) sanadır!" (2: 285).
Burada Kur'ân şunu söylemektedir: "Allah birdir; O'nun hakikati birdir ve bu insanlara farklı dillerde sunulmuştur. Fakat siz bir peygamberi kabul edip, diğerini reddediyorsunuz. Temel mesajı bir yerde kabul edip, aynı mesajı başka bir yerde reddediyorsunuz." Başka bir ifadeyle, siz aynı şeyi hem kabul ediyor, hem reddediyorsunuz. Böyle bir tavır muhakkak ki, mesajın kendisinin inkârıdır.
Kur'ân'a ilâhî hakikat, Allah'ın evrensel bir armağanıdır. Herhangi bir ırkın, milletin veya dinî grubun tekelinde değildir veya yalnızca bir dilde indirilmemiştir. Şüphesiz siz kendi aranızda, ulusal, coğrafi ve ırki sınırlar oluşturdunuz. Fakat böyle yapmakla ilâhî hakikati parçalayamazsımz. Bu hakikat, ulusal damgayı taşımaz; ırk, coğrafya ve fırka bağını kabul etmez. Allah'ın yarattığı güneş gibi, yerkürenin her köşesinde doğar ve her noktasını aynı derecede aydınlatır. Eğer bu hakikati elde etmek istiyorsanız onu belirli bir köşede aramayın. O her yerde görülebilir ve her çağda kendini gösterebilir. Kavimlerinize, vatanlarınıza, dillerinize veya fırkalarınıza tapmayın. Siz yalnız Allah'a tapmalı ve O'nun evrensel hakikatine saygı göstermelisiniz. Allah'ın hakikati nerede ve ne sekide bulunursa bulunsun sizin hazinenizdir, sizler de bu hakikatin mirasçısısınız.
Kur'ân, peygamberler arasında fark gözetmenin, Din'i ve onları fark gözetmeden takdir eden Allah'ı inkâr olduğunu tekrar ve tekrar ifade etmektedir. Bu yüzden insan için ancak iki yol vardır. Biri, bütün peygamberleri kabul etmek, diğeri reddetmektir. Bir peygamberin reddi bütün peygamberlerin reddi demektir: "Onlar ki Allah'ı ve elçilerini inkâr ederler, Allah ile elçilerinin arasını ayırmak isterler, 'kimine inanırız, kimini inkar ederiz!' derler; bu ikisinin (inanmakla inkârın) arasında bir yol tutmak isterler. İşte onlar gerçek kafirlerdir. Biz de kafirlere alçaltıcı bir azap hazırlanıl sızdır! Ve onlar ki, Allah'a ve elçilerine inandılar, onlardan hiçbiri arasında ayırım yapmadılar, işte onların da (Allah), pek yakında mükafatlarını verecektir. Şüphesiz Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir." (4: 150-152). Kur'ân'm ikinci sûresinde gerçek mü'minlerin yolundan bahsedilmektedir: "Sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar; âhirete de kesinlikle iman ederler. İşte onlar, Rablerinden bir hidayet üzerinedir-ler ve umduklarına erenler, işte onlardır!" (2: 4-5).
Kur'ân şunu sormaktadır: "Eğer siz kâinatı Yüce Allah'ın yarattığını ve kâinatı koruyanın O olduğunu inkâr etmiyorsanız, o zaman O'nun bildirdiği hayat yolunun tek olduğunu veya insana bir tek yolla gönderildiğini neden inkâr ediyorsunuz?" Kur'ân ayrıca şöyle demektedir: "Hepiniz için tek Allah vardır. Hepiniz O'na inanıyorsunuz. Manevî liderleriniz hepinize aynı temel gerçeği öğretti. Öyleyse, sadece Kendisine baş eğmenizi ve toptan Kendisinin ipine sarılmanızı emreden tek Allah adına, neden birbirinize kin besliyorsunuz?" "De ki: 'Ey Kitâb ehli, Allah'a bize indirilene ve bizden Önce indirilene inandığınız için mi bizden hoşlanmıyorsunuz? Oysa sizin çoğunuz yoldan çıkmıştır." (5: 59). "Şüphesiz, Allah benim de Rabb'im, sizin de Rabb'inizdir, O'na kulluk edin!' İşte doğru yol budur." (19: 36). "Söyle (onlara): 'Allah, bizim ve sizin Rabb'iniz iken, O'nun hakkında bizimle tartışıyor musunuz? Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size aittir. Biz O'na gönülden bağlananlarız." (2: 139).
Kur'ân, "Allah, bizim ve sizin Rabbiniz iken O'nun hakkında bizimle tartışıyor musunuz?" ve "Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size aittir." gibi âyetleri kullandığı zaman, herkes için ancak bir Allah'ın varolduğunu ve her amelin bir karşılığı olduğunu vurgulamayı amaçlamaktadır. Bundan dolayı Kur'ân şu soruyu sormaktadır: "Allah ve din adına neden bütün bu gerginlik ve bu savaş?" Kur'ân, tekrar ve tekrar öğretisinin insanı Allah'a inanıp dürüst yaşamaya ve hiç kimsenin dinini veya kurucusunu kınamamaya çağırmaktan başka birşey olmadığım beyan etmektedir. Kur'ân, bütün dinlerde var olan temel mesajı tasdik ettiğini ve onu kendi mesajı olarak insanlara takdim ettiğini açıklamaktadır. Kur'ânî tavır bu olduğuna göre, Yüce kitabımız "diğer dinlerin takipçileri neden Kur'ân'a savaş açıyorlar?" diye sormaktadır.
Kur'ân, diğer dinlerin takipçilerinin, kendisini tamamiyle yepyeni bir inanç sistemi olarak kabul etmelerini hiçbir zaman istememiştir. Tam tersine, önce içine düştükleri bütün sapıklıkları terkederek kendi asıl dinlerine dönmelerini ve asıl itikadlarına sımsıkı bağlanmalarını istemektedir. Kur'ân şöyle demektedir: "Eğer öyle yaparlarsa, aynı zamanda Kur'ân'ın amacına hizmet etmiş olurlar; çünkü, bir kere bir insan dininin bozulmamış aslına dönerse, orada, Kur'ân'ın ihya ve tasdik etmek için geldiği şeyden başka bir şey olmadığını görecektir." Kur'ân, mesajının yeni bir mesaj olmadığını, daha önceki peygamberlerin getirdiğiyle aynı olduğunu belirtmektedir: "De ki: 'Ey Kitâb ehli, siz Tevrat'ı, İncil'i ve Rabbinizden size indirileni uygulamadıkça bir esas üzerinde değilsiniz.' (Ey Muham-med), Rabb'inden sana indirilen, onlardan çoğunun azgınlık ve inkarını artıracaktır. Sen o kâfirler toplumu için üzülme! İnananlar, ya-hudiler, sabîiler ve hıristiyanlar(dan) Allah'a ve âhiret gününe inanan ve iyi işler yapanlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir." (5: 68-69).
Kur'ân indirildiği zaman, itikadlarının ruhu henüz yaşayan ve itikadlannın temel öğretile-rini yerine getiren diğer dinlerin takipçilerinin Kur'ân tarafından açıkça övülmesinin sebebi budur. Kur'ân bu takipçilerin sayısının az olduğunu, çoğunluğun asıl inançlarından saptığını belirtmektedir: "Ama hepsi bir değildir. Kitap ehli içinde, gece saatlerinde ayakta durup Allah'ın ayetlerini okuyarak secdeye kapanan bir topluluk da vardır. Onlar, Allah'a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emreder, kötülükten men'ederler; hayır işlerine koşuşurlar. İşte onlar iyilerdendir. Yaptıkları hiçbir iyilik inkâr edilmeyecektir. Şüphesiz Allah, (günahlardan) korunanları bilmektedir." (3: 113-115). "İçlerinde (ileri geri gitmeyen) mu'tedil bir ümmet var, ama çoğu, ne kötü işler yapıyorlar?" (5: 66).
Kur'ân, ne zaman daha önce vahyedilmiş kitapları tasdik etmek ve inkar etmemek için geldiğini söylüyorsa ve o kitapların takipçilerini Kur'ân'a da inanmaya çağırıyorsa, bunu sadece Kur'ân'ın onların itikadına düşman hiçbir şey anlatmadığını veya onları itikadla-rından döndürmeyi amaçlamadığını, bilâkis inançlarına sadık kalmalarına yardım ettiğini vurgulamak için yapmaktadır. Bu yüzden, hayret nidası taşıyan bir ifadeyle şu soruyu sormaktadır: Neden o zaman onlar Kur'ân'ı karşı savaş ilân ediyorlar veya neden onunla Çatışıyorlar?
Aynı sebepten dolayı Kur'ân mâ'rufu iyilik için, münker'i de kötülük için kullanmaktadır: "Onlar, Allah'a ve âhiret gününe inanırlar, iyiliği emreder, kötülükten men'ederler; hayır işlerine koşuşurlar. İşte onlar iyilerdendir." (3: 114). Böyle olmak, Kur'ân'ın emridir. Ma'ruf kelimesi, bilmek anlamına gelen 'ara-fa kelimesinden türemiştir. Bu suretle ma'ruf olan, her yönden tanınan, bilinen bir şeydir. Münker, hiçbir yönden kabul edilemeyecek şey anlamına gelir. Kur'ân bu terimleri özellikle kullanmaktadır; çünkü insanlar arasındaki farklılıklar ne olursa olsun, her yönden iyi olarak bilinen ve aynı şekilde her yönden kötü olarak bilinen şeyîer vardır. Meselâ, hepimiz gerçeği konuşmanın doğru, yalan konuşmanın yanlış olduğu üzerinde hem fikiriz-dir. Herkes namusluluğun erdem, namussuzluğun ayıp olduğunda hemfikirdir. Herkes ana-babaya itaatin, komşulara karşı müşfik olmanın, fakirleri korumanın ve mazlumlara yardım etmenin iyi olduğu üzerinde hemfikirdir. Hiçkimse bu eğilimler konusunda farklı bir görüşe sahip değildir. Dünyanın bütün dinleri, bütün ahlâkî kurallar, bütün felsefeler, bütün topluluklar, diğer mevzularda hangi görüşü savunurlarsa savunsunlar, evrensel olarak bilinen bu değerler konusunda aynı fikirdedirler. Kur'ân'a göre, bu kategorideki değerler, Allah'ın Din'inin insanlara tembih ettiği değerlerdir. Bu tavır, vahyedilmiş dinlerin özünde olduğu için, o konuda hiçbir farklılık ortaya çıkmamıştır, bu yüzden evrensel olan bütün hak dinler tarafından kabul edilmiştir. Bu suretle Kur'ân, evrensel olarak herkesin doğru kabul ettiğini emredip, yanlış gördüğünü yasaklamaktadır. Başka bir deyimle Kur'ân, insanı evrensel olarak doğru görülen şeyleri yapmaya, evrensel olarak yanlış addedilen şeyleri yapmamaya yöneltmektedir. Bu münasebetle şu soru sorulmalıdır: "Kur'ân'ın böyle va'zettîği şeylere, niçin bir çokları muhalefet etmektedir?"
Kur'ân'a göre bu, Allah tarafından insana emredilmiş faaliyet çizgisidir, insanın fıtratıyla uyumlu bir eylem çizgisi... Yine Kur'ân'a göre fıtrat tarafından belirlenen çizgilerde hiçbir değişiklik olmayacaktır; bu gerçek din veya İbrahim peygamberin yolu olan, Kur'ân'ın deyimiyle doğru din veya Dini Hanîftk. İşte Kur'ân'ın, İslâm, teslimiyet yolu veya Allah tarafından konulan hayat kanunlarına boyun eğme diye isimlendirdiği hakiki din budur: "Yalnız O'na yönelin ve O'ndan korkun; namazı küm ve (Allah'a) ortak koşanlardan olmayın. (O ortak koşanlardan olmayın ki onlar) dinlerini parçaladılar ve bölük bölük oldular. Her parti kendi yanındakiyle sevin(ip övünmektedir." (30: 30-32).
Kur'ân, gerçek dinin veya Allah'ın tayin ettiği hayat yolu olan, çağlar boyu kesintisiz olarak gönderilenin İslâm olduğunu bildirmektedir. Bunun dışındaki her inanç insan ürünüdür, fırkacılıktır. Eğer toptan Allah'a kulluğun, dürüst yaşamanın yolunu takip edip bütün sapıklıkları terkederseniz Kur'ân'ın hedefi gerçekleşmiş olur. "Allah katında din, İslâm'dır, Kitâb verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra sırf aralarındaki aşırılıktan ötürü, ayrılığa düşerler. Kim Allah'ın âyetlerini inkâr ederse, bilsin ki Allah, hesabı çabuk görendir. Seninle tartışmaya girişirlerse de ki: 'Ben kendimi Allah'a teslim ettim, bana uyanlar da.' Kendilerine Kitâb verilenlere ve ümmilere de ki: 'Siz de İslâm oldunuz mu?' Eğer İslâm olurlarsa doğru yolu bulurlar. Yok eğer dönerlerse, sana düşen, yalnız duyurmaktır. Allah kullan(m hakkıyla) görmektedir." (3: 19-20).
Kur'ân Allah'ın Din'ini, teslimiyet anlamına gelen el-Islâm diye adlandırmaktadır. Din, Allah tarafından emredilen ahlâkî kanunu tam manasıyle takip etmeyi hedef olarak belirlemiştir. Bu insan için gereklidir. Muhakkak ki bütün yaratılmışlar bu kanuna boyun eğmektedir. Kâinattaki herşeyi korumak ve varlıklarını devam ettirmeyi sağlamak için bir faaliyet kanunu emredilmiştir. Herşey bu kanuna itaat etmektedir. Mahlûkatın, emredilen yoldan bir adım bile ayrılmaya zorlanması hayatın işleyişinin bozulmasına sebep olacaktır:
"Allah'ın dîninden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde olanların hepsi, ister istemez, O'na teslim olmuştur ve O'na döndürülüp götürüleceklerdir." (3: 83).
Kur'ân, teslimiyet yolunun, itaatin veya Allah'ın yoluna boyun eğmenin, yani el-Islâm'm, Allah'ın seçtiği ve her peygamberin va'zettiği tek din olduğunu söylemektedir. Öyleyse, başka her yol veya din Allah'ın evrensel yoluna değil, şöyle ya da böyle fırkacılığa bağlanmış demektir: "Kim İslâm'dan başka bir din ararsa, bilsin ki, (o din) ondan kabul edilmeyecek ve o, âhirette kaybedenlerden olacaktır." (3: 85).
Bu yüzden Kur'ân, tekrar ve tekrar mesajına karşılık veren herkesi kendilerini fırkalara bölmemeye ve Kur'ân'ın onları içinden çıkardığı karanlığa dönmemeye çağırmaktadır. Kur'ân, birbirleriyle savaşan insanları Allah'a kullukta birleştirdiğini ve onları kardeş yaptığını söylemektedir. Kur'ân, daha önce birbirinden nefret eden, daha sonra bir zamanlar yalanladıkları dinlerin elçilerini kabul eden Yahudi, Hıristiyan, Mecûsi SSâbiîleri tek safta birleştirmiştir: "Ve topluca Allah'ın ipine yapışın, ayrılmayın; Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz, (Allah) kalblerinizi uzlaştırdı. O'nun ni-metiyle kardeşler haline geldiniz. Siz ateşten bir çukurun kenarında bulunuyordunuz. (Allah) sizi ondan kurtardı. Allah size ayetlerini böyle açıklıyor ki, yola gelesiniz." (3: 103). "Kendilerine açık deliller geldikten sonra ayrılığa düşüp ihtilâf edenler gibi olmayın. İşte onlar (evet) onlar için büyük bir azâb vardır." (3; 105). "İşte benim doğru yolum budur, ona uyun, (başka) yollara uymayın ki, sizi O'nun yolundan ayırmasın! (Azabından) korunmanız için (Allah) size böyle tavsiye etti." (6: 153).
Peygamber zamanında Kur'ân'a yöneltilen muhalefeti bir inceleyelim. Kur'ân'a muhalefet edenler, o zamanlar hâkim olan dinlerin takipçileriydi. Bazılarının kutsal kitapları vardı. Peki onların muhalefetlerinin temeli neydi? Kur'ân onların kitaplarını veya peygamberlerini mi inkâr etti? Tek basma kendisinin gerçeğin taşıyıcısı olduğunu ve bu yüzden diğer dinlerin takipçilerinin, o zamana kadar İnanmış oldukları peygamberleri bırakmaları gerektiğini mi iddia etti? Kabul etmekte tereddüt edecekleri, tamamıyla yeni bir şey mi getirdi? Kur'ân'm sayfaları ortadadır, herkes okuyabilir. Herkes onun vahyediliş zamanını bilmektedir. Yukarıdaki üç sorunun hiçbiri Kur'ân'a yöneltilebilecek veya onun için söz-konusu edilebilecek bir soru değildir. Kur'ân, sadece diğer dinlerin takipçilerinin inandığı peygamberleri değil, Allah'ın mesajını açıklamak için gelmiş bütün peygamberleri kabul etmektedir. Onlar arasında fark görmemektedir. Hiç kimseyi, dinlerini terk etmeye çağır-mamaktadır. Öte yandan, bütün dinlerin özü aynı olduğu için, herkesi asıl itikadına dönmeye davet etmektedir. Ne yeni fcir hayat prensibi ne de yeni bir eylem çizgisi sunmaktadır. Sadece, bütün dinlerin bir hayat yolunu, Allah'a kulluğun ve dürüst yaşamanın yolunu emretmeleri gerektiğini vurgulamaktadır. Bu yüzden dinlerini bu temel hedefin ışığında yeniden canlandırmalarını, ihya etmelerini istemektedir. Şüphesiz bunu yapmak, Kur'ân'ın mesajını kabul etmektir.
Öyleyse neden Kur'ân'a bu kadar muhalefet vardı? Şüphesiz Kureyş Mekkesi, Kur'ân'dan hoşlanmadı. Çünkü Kur'ân, putperestliğe karşı olduğunu beyan etmişti. Fakat putperest olmadıkları halde Yahudilerin Kur'ân'dan yüz çevirmelerinin gerekçesi neydi? Putperestliği desteklediklerini hiçbir zaman iddia etmeyen Hıristiyanlar neden muhalefet ettiler? Bu muhalefet, Kur'ân Yahudilik veya Hıristiyanlığı kotülediği için değil, fakat Yahudiliği Hıristiyanlığa karşı veya Hıristiyanlığı Yahudiliğe karşı kötülemeyi reddettiği içindi. Her itikadın takipçileri, Kur'ân'ın kendileri dışındaki itikadlan yanlış olarak ilân etmesini istiyorlardı. Kur'ân bunu yapmadığı için ondan
memnun kalmadılar. Şüphhesiz Yahudiler, Kur'ân'ın açıkça peygamberleri Hz. Musa'yı tasdik ettiğini gördüklerinde sevindiler. Fakat Kur'ân aynı zamanda Hz. İsa'yı da onayladığı için Yahudiler ona muhalefet etmeye kendilerini mecbur hissettiler. Hıristiyanlar da Kur'ân'm Hz. İsa'nın annesi Meryem'in iffetini, hayatının saflığını tasdik ettiğini görünce çok mutlu oldular. Fakat Kur'ân, kurtuluşu, sadece vaftize (günah çıkarmaya) veya İsa'nın insanların günahlarına kefaret için çarmıha gerilmesi inancına değil de, iman ve salih amele bağlayınca ona karşı çıktılar. Hıristiyanlar buna tahammül edemezlerdi. Aynı şekilde Mekkeliler de Kur'ân'ın kendi ırklarından olan İbrahim ve İsmail peygamberlere yüksek bir itibar kazandırdığını görünce çok memnun oldular. Fakat Kur'ân'ın aynı zamanda, kendilerinden olmayan Yahudi peygamberlerini de övdüğünü görünce rahatsız oldular.
Kısacası Kur'ân'ın, indiriliş zamanında yaygın olan dinlerin takipçilerini gücendiren üç ayrı ilkesi vardı.
Birinci olarak, Kur'ân fırkacılığa ve hizipçiliğe karşıydı. Dinin birliğini ilan ediyordu. Eğer dinin birliği sağlansaydı, Kur'ân, gerçeğin kendi fırkasından başkasında olmadığını söyleyen hizipçiliğin her şeklini alt üst edecekti.
İkinci olarak, Kur'ân'a göre kurtuluş Allah'a kulluğun ve dürüst yaşamanın sonucuydu; hiçbir ırk veya fırka temeline veya herhangi bir geleneğin, örfün veya âdetin yapılmasına bağlı değildi. Bu ilkenin kabul edilmesi, her insana kurtuluş kapısını açacaktı. Bunu, o zamanki dinlerin takipçileri kabul etmedi.
Üçüncü olarak Kur'ân, dinin hiçbir aracı olmaksızın doğrudan Allah'a kulluk olduğunu beyan etti. Fakat diğer dinlerin takipçileri Allah'a kulluk adına şu veya bu şekilde putperestlik kurumunu geliştirmişlerdi. Allah'a gerçek kulluğun hiçbir aracıyı gerektirmediğini kabul ediyorlardı; fakat atalarından miras aldikları ve derin bir şekilde bağlandıkları âdetlerden vazgeçmediler.
Özetlemek gerekirse:
1- Kur'ân indirildiği zaman, yeryüzündeki farklı halkların dinî bilinci, grup anlayışından öteye geçmemişti. Öyle ki insanoğlu ekonomik ve toplumsal temel üzerinde ırklara, kabilelere ve ailelere bölündüğü gibi, dini temelde de bölünmüştü. Her dini grup kendi dininin gerçek olduğunu ve kurtuluşun yalnız bu dini kabul edenler için olduğunu iddia etmekteydi.
2- Gerçeğin ölçüsü olarak, bir dinin takipçilerinin sahip olduğu ibadet şekli, kurban törenleri ve diğer dini tören şekilleri, helal veya haram yiyecek ve giyim ve hayat tarzı gibi özellikler alınıyordu.
3- Her dinî grubun hayat tarzı birbirinden böyle farklı olduğu için, her grubun takipçileri birbirlerinin dinini yanlış diye nitelendirmekteydi.
4- Her dinî grubun iddiası, kendisinin tek başına hakikatin taşıyıcısı olduğu ve diğer fırkaların dinlerinin yanlış olduğuydu. Böyle bir tavrın tabiî sonucu, diğer insanlara kin tutmak ve Allah adına savaştığını söyleyip kan dökmekti.
5- Kur'ân, aslında her dinin desteklediği evrensel hakikati, bütün ayrıntılarıyla yeryüzüne sunmak için gelmişti.
a- Kur'ân, sadece vahiy dinlerini tasdik etmekle kalmıyor, bununla birlikte tek Allah inancını ve bu inançla uyum içinde dürüst yaşamayı emrediyordu, Ayrıca, bu tünlerin takipçilerinin bu hakikatten saptıklarını ve bu hakikate döndürülmeleri gerektiğini izah ediyordu. Bu yüzden fırkacılığın her şekline karşı çıkıyordu.
b- Kur'ân, aynen kâinatın işleyişini düzenleyip koruyan tabiat kanunları gibi, insanın hayatını tanzim edip yöneten
manevî bir hayat kanunun olduğu ve bu kanunun herkes İçin tek ve aynı olduğu görüşünü geliştirdi. İnsanlığın düşmüş olduğu en büyük hata, manevî hayat kanununu unutup önemsememesi ve kendisini birbirine düşman kamplara bölmesiydi.
c- Dinin birinci amacı insanlığı birleştirmek ve ayrılığa asla geçit vermemekti. İnsanın en büyük trajedisi, birliği sağlayan bir vasıta olan dini, bir ayrılık ve fırkacılık silâhına dönüştürmesiydi.
d- Kur'ân, dini, dış usûlünden ayırmaya gelmişti. Birinci kısmına Din, ikinci kısmına Şeriat veya Minhac adını vermişti. Din heryerde ve bütün zamanlarda tekti ve herkese ayırım yapmadan ihsan edilmişti. Din'in dış görünümünde farklılık kaçınılmazdı. Alâkalı olduğu her duruma göre, zamandan zamana ve ümmetten ümmete değişiyordu. Bu tabiî durumun meydana getirdiği farklılıklar Din'in tabiatını değiştiremezdi. Bu, Kur'ân'ın ısrarla vurgulamaya çalıştığı hakikatti. Kur'ân'ın şikayet ettiği nokta, Din'in ihmal edildiği ve Şeriat ile Min-hac'Ğdki farklılığın veya ibadetin dış görünümünün idealleştirilip insanlar arasındaki farklılıkların temeli yapıldığıydı.
e- Kur'ân, fırkacılığın ilerlemeye katkıda bulunmayacağını veya insanı kurtuluşa götürmeyeceğini söylüyordu. Bütün bu fırkalaşmalar insan eliyle olmuştu. Allah'ın emrettiği din bir taneydi. Ve bu din de, bir tek Allah'a kulluk etmekten ve dürüst yaşamaktan ibaretti; bir kimsenin sapmaması gereken bir hayat düzeniydi.
f- Kur'ân, çağrısının, bütün dinlerin gerçek olduğunu, fakat takipçilerinin onların temsil ettiği gerçeği önemsemediğini ilân etmek olduğunu çok açık sözlerle beyan ediyordu. Eğer bu unutulmuş hakikate dönerlerse, Kur'ân'ın görevi yerine getirilmiş olacaktı. Bu, tabiî olarak Kur'ân'ın kabul edilmesi demekti. Herkesin ortak dini, Kur'ân'ın tabiriyle ed-Din veya ei-İslâm'âı.
g- Kur'ân, Allah'ın dininin, insanları birbirlerinden ayırmak için olmadığını, fakat tam tersine insanlar arasında samimiyet duygusunu tesis etmek ve herkesin toptan Allah'ın ipine sarılmasını sağlamak için olduğunu ileri sürüyordu. Dolayısıyla, herkes için bir Allah olduğuna, herkesin hedefi O'na kulluktan başka birşey olmadığına ve herkes ister istemez ektiğini biçmek zorunda olduğuna göre, Kur'ân şunu sorar: "İnsanlar neden Allah ve din adına birbirleriyle savaşıyorlar?"
6- Dinî farklılıklar karşılıklı kin ve düşmanlığa sebep olmuştur. Bu kötü durumu nasıl ortadan kaldırmalıyız? Her fırkanın, kendi dininin hakikat olduğuna inandığı için verdiği mücadeleyi kabul etmek çıkar yol değildir. Bunu yapmak, insanlar arasındaki didişmeyi sona erdirmeyecektir. Çünkü, bu durumda her fırka sadece kendi dininin gerçek olduğunu söyleyerek mücadele vermemekte, aynı zamanda bütün dinlerin de yanlış olduğunu savunmaktadır. Bu yüzden her mücadelenin doğru olduğunu kabul edersek, her dinin de hem doğru hem yanlış olduğunu kabul ediyoruz demektir. Bu, savunulması imkânsız bir durumdur. Eğer bu yapılmış olsaydı, diğer bütün dinler bîr tarafa atılmış olurdu. Eğer çıkar bir yol varsa, bu da Kur'ân'ın önerdiği yoldur. Bu yol basit olarak şöyledir. Bütün dinlerin aslen gerçek olduğunu kabul etmek. Hepsinin ortak temeli olan Din'in ihmal edildiğini ve bunun fırka dinlerinin yükselmesine yol açtığını belirtmek. Şimdi, her fırkanın takipçilerinin adımlarını geri çekmesi ve her dinin aslî temel öğretisi olan Din'e geri dönmesinin zamanıdır. Kur'ân'a göre, eğer bu yapılsaydı bütün kavgalar dîner ve herkes, her dinin yolunun aynı olduğunu, Kur'ân'ın bu dine Allah'a itaat ile doğru yaşayış anlamına gelen el-İslâm adını verdiğini görmeye başlardı.
7- İnsanların birliğini sağlayan bütün bağlar, bizzat insanın kendisi tarafından koparılmıştır. Bütün insanlık tek ümmetti, fakat kendisini çeşitli ırklara böldü. Bir tek topluluktu, fakat kendisini birçok topluluğa böldü. Hepsinin tek yurdu vardı, fakat kendilerine sayısız yurtlar edindiler. Herkes tek sınıfa ait ve eşitti, fakat kendilerini zengin-fakir, yüksek-alçak gibi farklı sınıflara böldüjer. Böyle bir durumda hangi bağ, bu farklılıkları yavaş yavaş bir kenara itip, bütün insanları tekrar bir araya getirebilir? Kur'ân'a göre bu bağ, tek Allah'a kulluğa dönüştür. Bu, kaybedilmiş sağduyuyu insanoğluna tekrar kazandırmanın, hepimizin bir tek Rabbi olduğu ve birlik içinde yalnız O'nun Önünde baş eğmemiz gerektiği düşüncesini yeniden hayata kavuşturmanın ve tarih sürecinde icat ettiğimiz farklılıkları yenip aramızdan defedecek bir birlik ve dayanışma ruhu geliştirmenin yegâne yoludur.
Fatiha sûresi, Allah'a yapılan bir dua, bir yakarıştır. Bu sûrede şiddetle ifade edilen arzu, Allah'ın, diğer yollardan çok farklı olan Dosdoğru Yol'u insanlara göstermesidir. Dosdoğru Yol ile diğerleri arasındaki fark şu âyetle vurgulanmaktadır: "Nimet verdiğin kimselerin yoluna ilet. Kendilerine gazâbedilmiş olanların ve sapmışların yoluna değil (ya Rabbi)!" Kur'ân'ın belirlediği ve herkese, kendilerine göstermesi için Allah'a yalvarmalarını tavsiye ettiği Doğru Yol budur. Şimdi şu soru sorulabilir: "Allah'ın nimetlerini ihsan ettiği bu insanlar kimlerdir?" Kur'ân bu soruyu şöyle cevaplandırmaktadır: "Kim Allah'a ve peygamberine itaat ederse, işte onlar Allah'ın kendilerine nimet ihsan ettiği peygamberler, sıddîklar, dosdoğru kişiler, şehidler ve sâlihlerden ibaret olan kimselerle beraber olacaklardır. Bunlar ise, ne güzel arkadaştır!" (4: 69).
Bu ayette Kur'ân, Allah'ın nimet verdiği dört sınıf insandan bahsetmektedir: Enbiyâ, Sıddikûn, Şüheda ve Sâlihûn. Enbiya, insanları ilâhî hakikate ulaştırmak için doğmuş kimselerdir. Sıddîkûn, her hareketlerinde doğru olan veya akılları doğruluk yönünden o kadar geniş olup, ona zıt olanı hoş görmek onlar için imkânsız olan kimselerdir. Şüheda, şahitler veya söz ve amelleriyle gerçeğe şa-hidlik eden kişiler anlamına gelir. Sâlihûn, iyilik yoluna baş koyan, kendilerini ve diğer insanları kötülükten alıkoyan kişilerdir.
İşte Allah'ın nimetlerini ihsan ettiği kişiler bunlardır. Âyette, belirli bir ırka, topluluğa ait fertlerden veya belirli bir dînin takipçilerinden değil; hakikat sancağının bütün taşıyıcılarından ve sâlihlerden bahsedilmektedir. Bu sınıflardan insanların sergiledikleri niteliklere sahip olduklarını gösteren herkesten bahsedilmektedir. Onların takip ettikleri yol, Kur'ân'm deyimiyle Sırate'l-Mustakîm veya Dosdoğru Yol'dur.
Peki bu yol neydi? Bu yol Allah'ın Din'İ veya yoludur. Hakikatin taşıyıcıları, nerede olurlarsa olsunlar şunu öğütlemişlerdir: "Allah'ın Dini'ni yerleştirin ve onda ayrılığa düşmeyin, çünkü tek doğru yol budur."
Kur'ân, bu yüzden Dosdoğru Yolu, tekrar tekrar ed-Din diye adlandırmaktadır. Kur'ân, Şuara sûresinde Hz. Peygamber @'e hitab ederken şöyle demektedir: "Şüphesiz sen doğru yol üzerinde olan bir uyarıcısın." Ve Kur'ân'a göre doğru yol, Allah'ın yoludur: "Kullarımızdan dilediğimizi, onunla hidayete iletiyoruz. Ve şüphesiz ki sen, doğru yola gö-türüyorsun. Göklerde ve yerde bulunan herşe-yin sahibi Allah'ın yoluna. Dikkat edin, bütün işler sonunda Allah'a döner." (42: 52-53).
Kur'ân birçok yerde, peygamberlerin çağrış», nın doğru yola bir davet olduğunu beyan etmektedir. Nahl sûresinde İbrahim'den bahsederken şöyle demektedir: "O'nun nimetlerine şükredici idi. (Allah) onu seçmiş ve doğru yola iletmişti." (16: 121). Zuhruf sûresine göre İsa şunu ilan etmektedir: "Allah, işte benim de Rabb'im sizin de rabb'iniz O'dur. O'na kulluk edin, doğru yol budur." (43: 64).
Kur'ân, En'am sûresinde Nuh, İbrahim ve Eski Ahifte adları çokça geçen, İbrahim'den sonraki peygamberlerden bahsederken, şöyle der: "Onları seçtik ve onları doğru yola ilettik." (6: 87).
Gerçek şudur ki, Kur'ân'ın bahsettiği evrensel Din'i veya Allah'ın Yolu'nu ifade etmek için, "Dosdoğru Yol" ifadesinden daha uygun bir terim bulunamazdı. Belli bir yere ulaşmak için birçok yol deneyebilirsiniz, fakat "Dosdoğru Yol" bir tane olacaktır. Sadece o yolu takip etmekle yolculuğunuzu güvenlik içinde tamamlayabilirsiniz. Kolay olan yol sadece "Dosdoğru Yol"dur. Eğer farklı yönlerden gelen yolcular, ortak hedeflerine zamanında ulaşmak istiyorlarsa, hemen bu kolay yola girmek ve bu yol üzerinde ilerlemek zorundadırlar, yoksa dağılırlar. Aynı şekilde Kur'ân, Din'de ancak bir tane "Dosdoğru Yol" olabileceğini söylemektedir. Kur'ân'a göre, böyle bir yol başlangıçtan beri vardır. Bütün zamanlarda, bütün coğrafyalarda, bütün halklar, ancak bu yolu takip etmekle ilerleme sağlamışlardır. Şu anda ise herkes kendi bildiği yolda ilerliyor. Fakat eğer bu kadar peşinde koştuklara hedefe ulaşmalarının neyle mümkün olduğunu öğrenmek istiyorlarsa, kendilerini "Dosdoğru Yola" iletmek zorundadırlar. Çünkü "Dosdoğru Yol", dümdüz, yeterince geniş, üzerinde ilerlenmesi kolay ve sadece kendisiyle hedefe ulaşılan yoldur: "İşte benim doğru yolum budur, ona uyun, (başka) yollara uymayın ki, sizi O'nun yolundan ayırmasın! (Azabından) korunmanız için (Allah] size böy'e tavsiye etti." (6: 153).
Rasûlullah @, "Dosdoğru Yol"un manasını su hadisleriyle açıklamaktadır: (Abdullah İbn-i Mes'ud tarafından rivayet edilmiştir) "Peygamber @ yere bir çizgi çizdi ve şöyle dedi- 'Bu, Allah'ın emrettiği yoldur. Dosdoğrudur.' Bundan sonra değişik tarzlarda muhtelif çizgiler çizdi ve şöyle dedi: 'Bunlar da insanın kendileri için uydurdukları yollardır ve bu yollardan şeytanın davet edilmeyeceği bir yol yoktur.1 Ve sonra yukarıdaki âyeti okudu."
Butun bu izahlardan, İnsanlar arasında ayrılıklara sebep olan bu güçlerin doğru yollar olmadığı açığa çıkmaktadır: Bu güçler parçalanmaya neden olan faktörlerdir. Bunlardan beri olan Sırate'l-Musîakîm veya Dosdoğru Yol, dağılmış insanlığı bir araya getirmeyi ve onlar arasında birliği tesis etmeyi hedefleyen yegâne yoldur.
İnsanları parçalayan bu faktörler nelerdir? Bunlar teşa'ub ve tahazzÜb veya daha önce de bahsettiğimiz hizipçilik ve bencillik düşüncesinin ortaya çıkardığı güçlerdir.
öm'in muhakkak doğru ve insanların oluşturduğu fırkacılığın yanlış yol olduğu kolaylıkla görülebilir. Eğer Allah'ın uygun gördüğü Din insanın hidayeti içinse, Allah tarafından yürürlüğe konulan her hayat kanunu gibi, onun da tabiatı gereği sade ve açık olması lâzımdır. Onun hakkında hiçbir müphemlik olmamalıdır. Anlaşılması zor olan şeyler sunmamah-dır. Kolayca hatırlanmalı ve kolayca uygula-nabilmelidir. Her yönüyle akla uygun ve tatmin edici olmalıdır. Hangi yol bu şartların gereklerini yerine getirecektir? Farklı dinlerin takipçilerinin, ben-merkezci fırkacılık dürtüsünün etkisi altında şekillendirdikleri yollar nü, yoksa Kur'ân'ın "Allah'ın dosdoğru yolu" diye isimlendirdiği yol mu bu şartların gereklerini yerine getirecektir? Bu farkh fırkalar arasında, bir yığın boş İnanç, bir yığın belirsizlik veya hiçbir çekiciliği olmayan uygulamalar sunmayanı yoktur. Fazla ayrıntıya gir-
memize gerek yok. Herkes, farklı fırkaların takipçilerinin göğe çıkardıkları inançlarının ve uygulamalarının ne olduğunu biliyor. Hepsinin amacı Din'i, insan zihnini yoran bir muamma ve bedeni yoran bir egzersiz olarak sunmaktır. Fakat Din'in tabiatı öyle açık, öyle kolay ve öyle kısa ki, bütün itikadlar ve uygulamalar iki kelimede özetlenmektedir; "iman ve sâlih amel". Din'in inançları akıl karıştırmaz; tatbiki de bedene yük olmaz. Her çeşit anlamsız gizlilikten uzaktır. Baştan başa dosdoğru, dümdüz bir yoldur. Tâbiri caizse, gecesi de gündüzü kadar aydınlıktır. "O Allah'a hamdolsun ki, kuluna Kitabı indirdi ve ona hiçbir eğrilik koymadı." {18: 1)
Sadece belirli bir fırka, ırk, topluluk veya zaman için belirlenmemiş olan Dosdoğru Yol'da, yani her yerde, bütün çağlarda ifadesini bulmuş olan ve bütün coğrafi-milli hudutları aşan Allah'ın evrensel yolunda yürüyenler Kur'ân'ın takipçisidirler: "Allah, işte benim de Rabb'im sizin de Rabb'iniz O'dur. O'na kulluk edin, doğru yol budur." (43: 64).
Bu konunun incelenmesi gereken başka yönleri vardır. İlk olarak, ilerleme ve iyilik yolunun Kur'ân'da, "Dosdoğru Yol" olarak isimlendirildiğini söylemek gerek. Doğru yolu bulma ve o yolda yürüme isteği insanın fıtratında vardır, bunun anlamak için olağanüstü bir aklî çabaya gerek yoktur. Dolayısıyla Kur'ân, bu yolu takip eden bir topluluk çeşidine işaret etmektedir. İnsanlara somut örnekler sunmaktadır. Bir insan hangi çağa, ülkeye veya topluluğa ait olursa olsun, toplumun iki çeşit İnsandan İbaret olduğunu görmezlikten gelemez. Bu İki çeşit şudur; başarılılar-başarı-sızlar veya İyiler-kötüler. Dolayısıyla, hayatta başarıya götüren yolu en kolay biçimde açıklamak için, bu yolu takip edenlerden bahsetmek yeterlidir. Eğer bunun yerine mantıkî muhakeme metodu benimsenmiş olsaydı, yoğun zihnî çaba sarfetmeden çok az insan hakikati anlardı, hatta hiçbir kesin görüş üzerinde uzlaşma olmazdı.
İnsan
beşerin ilerlemesi için neyin gerekli olduğu konusunda
hangi fikre sahip olursa olsun, doğru yolun iyiliği hayata hakim kıldığını,
karışıklığa meydan vermediğini ve insanlara zararlı olmadığını bilir. Hz.
İsa'dan yaklaşık 400 yıl önce I. Daryus, bugüne kadar muhafaza edilen bir
kitabeye şunu yazmıştı: "Ey insanoğlu! Ahur Mazda'nın emri şudur; Yanlış
işler yapma düşüncesinden sıyrıl; Doğru Yol'dan ayrılma, günah işlemekten uzak
dur!" Sonuç olarak Dosdoğru Yol'da yürüme isteği, doğruluk ve saadet
yolunu takip etme isteğidir. Ancak Dosdoğru Yol'u takip edenler başarıya
ulaşmaktadırlar.
Burada dikkat edilmesi gereken husus, Dosdoğru Yol'un ne olduğunun anlatılmasının yanında, ne olmadığının da anlatılmasıdır. Kur'ân'a göre Dosdoğru Yol, Allah'ın kendilerine gazap ettiği kimselerin ve sapmışların yolu değildir. İki çeşit insan; Allah'ın nimet verdiği kimse ve Allah'ın nimetinden mahrum ettiği kimse, burada yanyana anılmaktadır. Hakk'a uymanın karşılığı Allah'ın nimetidir. Hakkı inkâr etmenin karşılığı ise nimetten mahrum kalmaktır. Sünnetullah budur. İkinci sınıfa giren insanlar ikiye ayrılır: Biri Allah'ın hoşnutsuzluğunu kazananlar, diğeri hiçbir nimete lâyık olmayanlardır. Birincisi, bilerek Dosdoğru Yol'u terkedenler ve ilâhi hoşnutsuzluğu üzerinde toplayanlardır. İkincisi, Dosdoğru Yol'dan habersiz bir şekilde yaşayıp hiçbir şey elde etmeyenlerdir.
Ulusların tarihi, Dosdoğru Yol'da yürümeyip, sonuçta kaybeden her iki sınıftan İnsanların örnekleriyle doludur. Bu sınıflardan biri, daha önce Doğru Yol'da yürüyüp bunun semeresini almış, fakat daha sonra bilerek Dosdoğru Yol'dan ayrılmış insanlar sınıfıdır. Herşeyin bir karşılığının olması kanunu, şüphesiz işlemiş ve onlar hakettiklerini almışlardır. Aynı şekilde, kendilerine Dosdoğru Yol gösterildiği halde, karanlığı aydınlığa tercih eden insanlar da vardı. Bu yüzden onların kısmen de olsa Dosdoğru Yol'a girmeleri ve ilerlemeleri sözkonusu olmamıştır.
Bu hayatın değişmez kanunudur. Fertler için değişmeyeceği gibi, uluslar için de değişmez Herşey bu kanundan kendine özgü bir biçimde etkilenir ve kendine özgün etki yaratır. Bu kanun şudur: "Allah'ın önceden geçen (mil-let)ler arasında (uygulanan) yasası budur. (Peygamberlere karşı iki yüzlülük edenler Öldürülürler). Allah'ın yasasını değiştirme(ğe imkân) bulamazsın." (33: 62). "Onlar öncekilerin kanunundan başkasını mı bekliyorlar? (Bunların başına gelecek olan da, öncekilerin başına gelmiş olan değil midir? Kötüler Allah'ın hışmına uğrayıp mahvolur. Bu, Allah'ın tâ başlangıçtan bu yana uyguladığı kanunudur.) Allah'ın kanununda bir değişme bulamazsın; Allah'ın kanununda bir sapma bulamazsın." (35: 43). "(Bu), Senden Önce gön-derdîğİmiöz elçilerimizin de yasasıdır. (Peygamberini aralarından çıkaran her millete aynı kanunu uygulayıp onları mahvetmişizdir.) Bizim kanunumuzda bir değişiklik bulamazsın." (17: 77).
Bu yüzden Kur'ân, Dosdoğru Yol'u takip edenlere verilen nimetlere tekrar tekrar dikkat çekmekte, kendilerine lütfedilen yolu terke-denlerin hüsranından bahsetmekte ve bundan ibret almamızı istemektedir. Kur'ân açıkça, nimetin ve hüsranın, İnsanın işlediklerinin sonucu olduğunu söylemektedir. Allah'ın belirlediği hayat kanununa uymanın sonucu başarı olduğu için, Kur'ân başarıyı 'ilâhi nimet' diye isimlendirmektedir. Öte yandan, kötü bir fiilin kötü akibetini de aynı kanuna karşı gelmenin sonucu olduğu için, "İlâhî gazap" diye adlandırmaktadır. Daha sonra şunu tartışma konusu yapmaktadır: "Belirli bir sebep on defada belirli bir sonuç meydana getirmişse, aynı tesiri onbirinci defada meydana getireceğine neden inanmıyor, insan?"
"Sizden önce de (yasallaştırdığımız) nice olaylar gelip geçti. Yeryüzünde dolaşın da valanlayıcılann sonunun ne olduğunu görün." (3: 137).
Kur'ân'ın birçok sûresi, bu belirgin temadan bahsetmektedir. Doğrusu insan, milletlerin yükselişi ve çöküşünden bahseden bütün Kur'ân kıssalarının yalnızca, Fatiha sûresinin bu hususî ayetini tefsir etmek için tasarlandığını söyleyebilir. (Ebu'I-Kelâm Âzad, The Tarjuman al-Qur'an [Fatiha Tefsiri adıyla Türkçe'ye çevrilen eserine bkz. Çev. O. Bekim, Bir yayıncılık, İstanbul 1984]).
Her dönemde ve her ülkede İslâm tebliğcile-ri, İslâm tarihinin özel bir yönü hakkında iyice tefekkür etmeli, enine boyuna düşünmelidirler. Bu, insanları İslâm'a davet metodu ve İslâmî eğitim usûlleri ile ilgili yönüdür.
Belirli bir dönemde bu çağrı bir nesil vücuda getirdi; İslâm tarihinde, hatta tüm insanlık tarihinde eşi benzeri görülmeyen sahabe neslini. Bundan sonra, bu nitelikte başka bir nesil görülmedi. Şu bir gerçek ki, tarihe baktığımızda, değişik yerlerde bu nitelikte bazı bireyler görebiliyoruz. Fakat İslâm'ın ilk dönemindeki gibi böyle insanlardan oluşan bir topluluğun aynı mekânda bulunuşu tekrar vuku bulmamıştır.
Bu apaçık bir tarihî gerçektir. Onun üzerinde uzun uzadıya düşünmeliyiz, böylece onun sırrına vâkıf olabiliriz.
Bu davetin ana kaynağı olan Kur'ân-ı Kerîm elimizdedir. Rasûlullah @'in hem hadisleri, hem pratik sünnetleri, hem de yüce hayatı çizgi çizgi gözümüzün önündedidir. Bu kaynaklar, tarih boyunca bir benzeri daha görülmeyen ilk müslüman toplulğun, yani sahabe neslinin elinde de mevcuttu.
O ilk neslin beslendiği ana kaynak doğrudan doğruya Kur'ân'dı; yalnızca Kur'ân. Hz. Peygamber @'in hadisleri ve sünneti ise sadece o ana kaynağın eserlerinden bir eserdir. Mü'minlerin annesi Hz. Aişe'ye Peygamber @'in ahlâkı sorulduğunda: "Onun ahlâkı Kur'ân'ın kendisiydi." diye cevap vermiştir (Nesei).
Kur'ân, susuzluklarını giderdikleri tek kaynaktı. Hayatlarını şekillendiren tek kalıp buydu. Onların tek rehberiydi. Bunun böyle olması medeniyetin, ilmin, kitapların veya okulların mevcut olmamasından dolayı değildi. O gün daha Roma medeniyeti, kültürü, kitapları ve kanunlarıyla ayaktaydı. Bunlar, bugün bile Avrupa kültürünün temelleri olarak telakki ediliyor. Yunan kültürünün mirası da mevcuttu; onun mantık bilimi, felsefesi ve sanatları vardı. Bunlar hâlâ Batı düşüncesinin ilham kaynağıdır. Meydanda bir de İran medeniyeti mevcuttu; onun sanatı, şürİ, mitolojisi ve idarî sistemi vardı. Uzak veya yakın başka birçok medeniyet mevcuttu; Hint ve Çin medeniyetleri gibi. Yahudiler ve Hıristiyanlar, Arap yarımadasının kalbinde yaşayışlarını sürdürürlerken, İran ve Roma medeniyetleri Arap yarımadasının kuzey ve güneyinde mevcuttular. Dolayısıyla şuna inanıyoruz ki, dinlerini anlamak için sadece Allah'ın kitabına sarılmalarının sebebi, medeniyet ve kültürün varlığından haberdar olmamaları değildi. Bilakis iyi düşünülmüş bir plan ve me-tod bunu gerektiriyordu. Nitekim Rasûlullah @, Hz. Ömer'in elinde Tevrat'tan bir sayfa görünce memnuniyetsizliğini şöyle ifade etti: "Allah'a yemin ederim ki, eğer Musa sağ olup da aranızda bulunsaydı, bana uymaktan başka bir şey yapmazdı." (Hafız Ebu Ya'la tarafından Hammad'dan, o da Şâbi'den, o da Câbir'den rivayet etmiştir).
Bu olaydan da anlaşılmaktadır ki, ilk müslü-man neslin ilk eğitim döneminde Allah rasu-lü, onların Kur'ân'dan başka bir kaynaktan beslenmemelerini istemişti. Hz. Peygamber @, bu topluluğun kendilerini halisçe Allah'ın kitabına vakfetmelerini ve hayatlarını onun öğretilerine tamamen uygun olarak düzenlemelerini istiyordu. Hz. Ömer Kur'ân'dan başka bir kaynağa yöneldiğinde Rasûlullah @'in hoşnutsuzluk göstermesinin sebebi buydu.
Gerçekte Rasûlullah @, kalbi, aklı ve anlayışı katıksız bir nesil yetiştirmek niyetindeydi. Onların eğitiminin, Kur'ân'ı vahyeden Allah'ın emrettiği metoda dayanması ve diğer tüm kaynakların etkisinden arındırılması gerekiyordu.
Şu halde bu nesil yalnızca bu pınardan beslendi ve böylece tarihteki eşsiz yerine erişti. Daha sonraları bu kaynaktan başka kaynak edinilmiştir. Daha sonraki nesillerin beslendi ği kaynaklar arasında Grek felsefe ve mantı ğı, İran mitolojisi ve düşüncesi, Yahudi hura feleri ve geleneği, Hıristiyan ilahiyatı ve bunlara ek olarak diğer medeniyet ve kültürlerin tortuları vardı. Bu unsurların hepsi Kur'ân-Kerîm tefsirlerine, Kelam ilmine, fıkıha ve fi*, kıh usullerine karıştırıldı. Bu nesilden sonraki nesiller bu karışık kaynaklardan beslendiler Dolayısıyla o nesle benzer bir nesil bir daha vücuda gelmedi.
Böylece herhangi bir istisna yapmadan şöyle diyebiliriz; eşsiz ve seçkin ilk müslüman nesil ile daha sonraki müslüman nesiller arasındaki farklılığın temel sebebi, daha önce de belirttiğimiz gibi, İslâmi rehberliğin birinci kaynağının saflığının, başka kaynaklarla bulandırıl-mış olmasıdır.
Bu farklılığın ortaya çıkışında etkili olan bir başka temel sebep daha vardır. O da, bu eşsiz neslin kaynaktan yararlanma şeklindeki farklılıktır.
Bu ilk neslin insanları, Kur'ân'a ne bilgi ve kültür edinmek için, ne de lezzet ve haz almak için yaklaşıyorlardı. Onlardan hiçbiri sırf bilgi edinmek için veya bilimsel ve hukukî meseleleri çözmek İçin veya bilgilerindeki bazı eksiklikleri gidermek için Kur'ân'a yaklaşmıyorlardı. Bilâkis onlar, Allah'ın kendileri ve içinde yaşadıkları cemiyetle ilgili olarak, hayat tarzlarının nasıl olması gerektiği hakın-da emirlerini öğrenmek için Kur'ân'ı ellerine alıyorlardı. Onlar, o gün ne yapması gerektiğini öğrenmek için "Günlük Talimatları" okuyan bir asker gibi, duyduklarını hemen eyleme dökmek amacıyla Kur'ân'a yaklaşıyorlardı. Bu yüzden onlardan hiçbiri, Kur'ân ayetlerinin çoğunu bir seferde öğrenmek istemiyordu. Çünkü biliyorlardı ki ne kadar çok ayet öğrenirlerse, omuzlarına o kadar ağır sorumluluk yüklenecekti. Abdullah İbn Me-sud'un rivayet ettiği bir hadiste de belirtildiği gibi, en fazla on ayet ezberleyip amel etmeye başlıyorlardı.
Bu amel etmek İçin öğrenme şuuru, manevî haz ve ilim kapılarını açıyordu. Şayet onlar Kur'ân'a sadece tartışma, inceleme ve bilgi edinme için yaklaşsalardı, bu kapılar açılmazdı. Böylece amel kolaylaşıyor, sorumluluklarının ağırlığı hafifliyor ve Kur'ân onların yaşanılan ve karakterleriyle bütünleşerek kişiliklerinin bir parçası oluyordu. Bu nitelikleri onları, imanın yaşayan örnekleri haline getirdi. Zihinlerde ve kitaplarda saklı olmayan bir İmandı bu. Bilâkis, hayatın seyrini, olayları ve koşulları değiştiren dinamik bir hareket içinde kendisini ifade eden bir imandı.
Doğrusu bir kimse "amel etmek için öğrenme" ruhuyla Kur'ân'a uzanmazsa, Kur'ân hazinelerini ona açmaz. Kur'ân, zihnî faaliyetleri arttırıcı bir kitap veya edebî içerikli bir kitap olarak değerlendirilmesi için gönderilmedi. Onun gönderiliş amacı, tarih kitabı olarak ele alınması da değildi. Şüphesiz Kur'ân tüm bu özelliklere sahiptir. Bunlardan öte, Allah'a adanmış bir hayat nizamı olması için gönderildi. Bu yüzden Yüce Allah Kur'ân'ı, insanların üzerlerinde düşünmelerine fırsat vermek için bölümler hâlinde indirmiştir: "Onu, insanlara ağır ağır okuman için okuma parçalarına ayırdık ve onu azar azar indirdik." (17: 106).
Kur'ân'm tamamı bir defada indirilmedi; Kur'ân yeni problemlerle karşılaşan İslâm cemiyetinin ihtiyaçlarına, fikirlerin ve düşüncelerin gelişmesine, genel sosyal hayatın İlerlemesine ve müslüman cemiyetin günlük hayatta karşılaştığı karşı koymalara uygun olarak indirildi. Belirli bir olay veya özel şartlarla ilgili olarak bir veya birkaç ayet vahyedilirdi. Bu ayetler, insanların kafasında oluşan sorunlara cevap verir, belirli durumların mahiyetini açıklar ve bu durumlarla ilgili çözüm yollan gösterirdi. Yine bu ayetler, onların düşünce veya amellerindeki hatalarını tashih eder, onları Allah'a yakmlaştırır ve onlara Allah'ın sıfatlarının ışığında evrenin çeşitli yönlerinin hikmetini açıklardı. Böylece onlar açık bir şekilde anlarlardı ki, hayatlarının her ânı, Kadir-i Mutlak Yaratıcının yol göstericiliği ve İdaresi altındaydı. Yine anlarlardı ki, Allah'ın merhamet rüzgarları altında hayat yolunu ka-tediyorlardı. Allah ile olan sürekli rabıtaları sebebiyle, yaşamları, Allah tarafından kendilerine öğretilen bu kutsal yola uygun olarak şekilleniyordu.
Dolayısıyla "amel etmek için öğrenme" bu ilk müslüman cemiyetin metoduydu. Daha sonraki nesillerin metodu ise, akademik tartışmalar ve zevk için Öğrenme oldu. Şüphesiz bu, o eşsiz nesille, daha sonraki nesiller arasında ortaya çıkan farklılığın ikinci büyük sebebidir.
Müslümanların tarihinde etkili olan ve üzerinde durmamız gereken üçüncü bir faktör daha vardır.
Hz. Muhammed @ döneminde, İslâm'a giren kimse, cahiliyye (Allah'tan gelen hidayetten habersiz olma durumu) devrindeki kendi ma-zisiyle alâkalı herşeyi sıyırıp atardı. İslâm dairesine adım atar atmaz, İlâhî Kanundan gafil olduğu eski hayatını tamamen terkedip yeni bir hayata başlardı. Bu kişi eski yaşantısında işlediği amellere korku ve kuşku ile bakardı. İslâm'da bu tür fiillere müsamaha gösterilmediğinin bilincinde olurdu. Bu bilinçle, yeni bir kılavuzluk için İslama yönelirdi. Eğer günaha teşvik edici birşey veya eski âdetleri onu cez-bederse yahut İslâm'ın emirlerini yerine getirmede gevşeklik gösterirse, suçluluk duygusuyla huzursuz olur, yaptıklarından temizlenme İhtiyacı hisseder ve Kur'ân'm rehberliğinde kendini şekillendirmek için ona yönelirdi.
Dolayısıyla o müslümanın eski cahili yaşantısı ile yeni İslâmî yaşantısı arasında tam bir
ayrılık meydana geliyordu. Eski yaşantısından tamamen uzaklaşma kararı aldıktan sonra kendisini İslâm'a adıyordu. Cahiliyye ile ticari hayatta ve günlük işlerde bazı münasebetler kursa bile, düşünce dünyası ile bu günlük münasebetleri tamamen ayrı tutuyordu.
Bu cahilî çevrenin, onun gelenek ve göreneklerinin, fikir ve kavramlarının terkedilmesi, şirkin yerini tevhid düşüncesinin almasından, hayat ve dünya hakkındaki cahili görüşün yerini İslâmî görüşün almasından, yeni bir yönetim altındaki yeni İslâm cemaatine katılmaktan ve bu cemiyetin sağladığı bağlılıklar-dan ve yükümlülüklerden kaynaklanıyordu.
Bu, yolların ayrılışı ve yeni bir yolculuğun başlangıcıydı; cahilî toplumun gelenek, kavram ve değerlerinin baskısından kurtuluşu sağlayan bir yolculuğun başlangıcıydı. Bu meşakkatli yolda karşılaştıkları şeyler arasında ağır İşkenceler, baskılar ve sıkıntılar vardı. Fakat bu dava kalplerinin derinliklerine öyle bir nüfuz etmişti ki, cahilî toplumun tüm baskılarına rağmen kararlılıklarında bir azalma olmadı.
Biz de bugünün cahiliyyesi tarafından kuşatılmış durumdayız. Bu cahİliyye, İslâm'ın ilk dönemindeki İle aynı mahiyette, belki biraz daha şiddetli. Bütün çevremiz, insanların inanç ve düşünceleri, alışkanlıkları, sanatları, kanun ve kuralları cahiliyedir. Üstelik İslâmî kaynaklar, İslâm kültürü, İslâm felsefesi ve İslâm düşüncesi olarak gördüğümüz unsurlar bile cahilİyyenin ürünleridir.
Gerçek İslâmî değerlerin kalbimize yerleşmemesinin ve aklımızın İslâmî kavramlarla ay-dınlanmamasının sebebi budur. İslâm'ın ilk nesliyle aynı çapta bir grubun aramızdan çıkmamasının sebebi de budur.
Bundan dolayı, içinde yaşadığımız ve kendisinden bazı faydalar elde ettiğimiz cahilİyyenin tüm etkilerini, eğitim ve öğrenimimizin ilk safhalarında temizlememiz.İslâmî hareket için bir zarurettir. O neslin rehber olarak aldığı ve herhangi bir tahrife uğramamış katıksız kaynağa yeniden dönmeliyiz. Kâinatın ve insan varlığının mahiyeti ile ilgili düşüncelerimizi oluşturmak ve bu ikisinin Mutlak ve Mükemmel varlık olan Yüce Allah ile münasebetlerini ortaya koymak için bu kaynağa tekrar dönmeliyiz. İdarî ilkelerimizi, siyasetimizi, ekonomimizi ve hayatın diğer tüm yönleriyle ilgili düşüncelerimizi bu kaynaktan temin etmeliyiz.
Ona, akademik tartışma ve zevk için değji itaat ve amel etmek için öğrenme ruhuyla, nasıl bir insan olmamızı istediğini öğrenmek ve öyle olmak için dönmemiz gerekiyor Kur'ân'ı okurken onun sanatsal güzelliğinj olağanüstü kıssalarını, kıyamet sahnelerini' sezgisel mantığını ve bu kitap üzerine araştırma yapan akademisyenlerin ve edebiyatçıların faydalandığı diğer unsurları keşfedeceğiz Kur'ân'ın bu farklı yönlerinden hoşlanacağız ama, ona yaklaşmamızın asıl amacı bu olmayacak. Asıl amacımız Kur'ân'da bizden talep edilen hayat tarzının ne olduğunu öğrenmek, Kur'ân'ın sahip olmamızı istediği, kâinata bütüncül bakışı öğrenmek, Allah hakkındaki bilgimizin mahiyetini öğrenmek, emredilen ahlâk ve davranış biçimlerini ve dünyada kurmamız istenilen hukuk sisteminin ne olduğunu öğrenmektir.
Cahilî toplumun kavramlarının geleneklerinin < ve liderliğinin pençesinden kendimizi kurtarmalıyız. Bizim görevimiz cahilî toplumun pratikleriyle uzlaşmak olmadığı gibi, ona itaat etmek de değildir. Cahilî özelliklerinden dolayı cahili toplumlar uzlaşmaya değmez. Bizim ilk hedefimiz kendimizi değiştirmek, ondan sonra toplumu değiştirebilmektir.
Nihâî hedefimiz bu toplumun dinamiklerini değiştirmek, daha doğrusu tüm temelleriyle beraber cahilî sistemi değiştirmektir. Yaratıcımızın bizden istediği hayatı yaşamamızı, güç ve baskı aracılığıyla engelleyen bu sistemle İslâm arasında köklü bir uyuşmazlık vardır.
İlk adımımız, cahilî toplumdan, onun değer ve kavramlarından kendimizi soyutlamak olacaktır. Ne kendi değer ve kavramlarımızı değiştireceğiz, ne de cahili toplum ile bir pazarlığa girişeceğiz. Asla! Bİzim yolumuz ayrı, onunki tamamen ayrıdır. Eğer onunla dost olmak için bir adım atarsak, amacımızı ve yolumuzu yitiririz.
Biliyoruz ki bu yolda güçlük ve sıkıntılarla karşılaşacağız. Büyük fedakârlıklar göstermemiz gerekecek. İlk müslüman neslin yolundan yürümemiz gerektiği için, Kendi sistemini kuran ve onlara cahiliyye karşısında zafer veren Allah'ın izniyle, heva ve heveslerimizi bir kenara koyacağız.
Dolayısıyla, Peygamberimiz Hz. Muhammed (g)'in ve onunla beraber olan seçkin ve eşsiz sahabe neslinin, cahiliyyeden kurtulmak için katettikleri yolun, hareket yönümüzün ve sahip olduğumuz konumun mahiyetinden haberdar olmamız faydamıza olacaktır. (Seyyid Kutub, Milestones, Beyrut 1978).
Kur'ân-ı Kerîm'in onüç yıl boyunca Mekke'de Hz. Peygamber @'e vahyolunan bölümü sadece bir meseleyle ilgiliydi. Bu meseleden, sanki ilk defa sunuyormuş gibi, her defasında yeni bir tarzda bahseden Kur'ân, onun sunuluş biçimini değiştirmiştir. Buna rağmen, bu meselenin karakteri, özü değişmemiştir.
Bu yeni din ilk önce, en büyük ve temel mesele olan akide konusunu ele almış; bunu da ulûhiyyet (ilâhî) ve ubudiyyet (beşerî) temellerine ve bunların arasındaki ilişkiye dayandırmıştır.
Bu mesele insana sadece insan olması münasebetiyle yöneltilmiştir. Bu açıdan Arap veya Arap olmayanlar, ister aynı çağda ister farklı çağlarda yaşasınlar, bütün zamanların insanları "insan" olmaları dolayısıyla eşittirler.
Bu, İnsanlığın değişmeyen sorunudur; bu, insanın kâinattaki varlık meselesidir, onun temel hedefidir, konumu ve kâinatla ilişkisidir; onun, Yaratıcıyla ilgisini açıklayan bir meseledir. İnsan hayatının bu yönü, insanın varoluşuna bağlı olduğu için değişemez.
Mekke döneminde Kur'ân insana, kendi varlığının ve kendini çevreleyen kâinatın sırrını açıkladı. Ona kim olduğunu, nereden geldiğini, sonunda nereye-niçin gideceğini, onu kimin yoktan var ettiğini, kime döneceğini ve akıbetinin ne olacağını anlattı. Ayrıca ona, dokunup görebildiği ve hissedip düşünebildiği fakat göremediği şeylerle ilgili, bu harika kâinatı kimin yaratıp yönettiği, geceyle gündüzü kimin ardarda getirdiği ve varlıkları kimin yenileyip değiştirdiği ile İlgili bilgi verdi. Aynı şekilde, ona yaratıcısıyla, dış dünyayla ve diğer insanlarla nasıl ilişki kuracağım anlattı.
Bu, insanın varlığının bağlı olduğu ve kıyamete kadar da bağlı olacağı o büyük meseledir.
Böylece, tam on üç yıl olan Mekke dönemi, insan hayatıyla alâkalı diğer bütün mesele ve ayrıntıların gerisinde yatan temel meseleyi açıklamak ve tefsir etmekle geçti.
Kur'ân, bu meseleyi Mekke dönemi boyunca mesajının tek konusu yaptı ve diğer tâli meseleleri hiç tartışmadı. Herşeyi bilen Allah, imanla ilgili meselelerin bütünüyle açıklandığına ve O'nun dinini yerleştirip pratikte uygulayacak olan o seçilmiş İnsan topluluğunun kalbine girdiğine karar verene kadar tâli meseleler gündeme gelmedi.
Allah'ın Din'ine çağıran ve bu Din'in emrettiği hayat düzenini yerleştirmek isteyenler bu önemli gerçek üzerinde enine boyuna düşünmelidirler. Çünkü Kur'ân onüç yıl boyunca bu imanı açıkladı. Bu imanın üzerine bina edilmesi gereken sistemin ayrıntılarım veya müslüman toplumun teşkilatlanması için gerekli ilkeleri izah etmek için bu meseleden başka bir meseleye sapmadı.
Bu temel iman ve itikad meselesinin, Peygamberin ümmetine ilk çağrısının ana konusu olması Allah'ın hikmetiydi. Rasûlullah @'in ümmetine getirdiği ilk mesaj, "Allah'tan başka ilâh olmadığına" şehadet etmeleri gerektiğiydi. Daha sonra Rasûlullah @ onlara, gerçek Rabblerinin kim olduğunu ve bir tek O'na ibadet etmeleri gerektiğini açıkladı.
İnsanın kısır anlama kabiliyetini hesaba katarsak, Arapların kalbine ulaşmanın en kolay yolunun bu olmadığı düşünülebilir. Araplar, dillerini iyi biliyorlardı. İlâh'm ve La ilahe illallah'm (Allah'tan başka ilâh yoktur) ne anlama geldiğini biliyorlardı. Ulûhiyyet'in "hükümranlık" anlamına geldiğini biliyorlardı ve hüküm verme yetkisini sadece Allah'a mahsus kılmanın, hakimiyeti rahiplerden, kabile reislerinden, zenginlerden ve idarecilerden alıp Allah'a geri vermek olduğunun bilincin-deydiler. Bu; vicdanlarda, dinî amellerle ilgili meselelerde, iş, zenginliğin dağılımı ve adaletin yerine getirilmesi gibi hayattaki münasebetlerinde, kısacası insanların ruhlarında ve bedenlerinde sadece Allah'ın hakimiyetinin geçerli kılınması manasına geliyordu. "Allah'tan başka ilâh yoktur" haykırışının Allah'ın en büyük sıfatı olan hüküm koyma yetkisini gasbetmiş olan dünyevî otoriteye bir meydan okuma olduğunu çok iyi biliyorlardı. Bu haykırış, bu gasbetme olayının sonucu olan bütün davranış biçimlerine karşı bir isyandı, Allah'ın izni dışında hüküm koyan otoriteye karşı bir savaş ilânıydı. Dillerini, dolayısıyla La ilahe illallah mesajının gerçek anlamını çok iyi bilen Araplar, bu mesajın gelenekleri, yönetimleri ve güçleriyle ilişkisi yönünden ne derece önemli olduğunun farkındaydılar. Bu yüzden bu çağrıyı, bu inkılâpçı mesajı, kızgınlıkla karşıladılar ve herkesçe bilinen o kalabalıklarıyla ona karşı savaştılar.
Bu çağrı niçin bu metodu kullanarak işe başladı? Ve neden ilâhî hikmet bu çağrının ilk zamanlardan itibaren zorluklarla yüzyüze gelmesini uygun gördü?
Peygamber çağrısını yaptığı sırada, Arapların topraklan ve zenginlikleri kendi ellerinde değil, başkasının ellerindeydi.
Kuzeydeki bütün Suriye toprakları Bizanslıların hükmü altındaydı. Buraları Bizanslıların tayin ettiği Arap valiler yönetiyordu. Güneydeki bütün Yemen topraklan ise Fars İmpara-torluğu'nun hâkimiyeti altındaydı ve tayin ettikleri Araplar tarafından idare ediliyordu. Arapların elinde sadece Hicaz, Tihame, Ne-cid ve bunlann çevresinde, oraya buraya serpilmiş bazı verimli vahaların dışında tamamen verimsiz kupkuru çöller vardı.
Hz. Muhammed @'e halkı tarafından el-Emin (güvenilir) ve es-Sâdık (doğru sözlü) dendiği iyi bilinmektedir. Kendisine peygamberlik gelmeden onbeş yıl önce, Kureyş'in ileri gelenleri Hacer-ül Esved'ı yerine koyma işinde onu hakem seçmişler ve kararına rıza göstermişlerdi. O nesep olarak Kureyş'in en itibarlı kolu olan Beni Hâşim'den gelmekteydi. Bu yüzden Hz. Muhammed @ yurttaşları arasında Arap milliyetçiliğinin ateşini yakabilir, onları bu şekilde birleştirebilirdi. Ardı arkası kesilmez kabile savaşlarından bıktıkları için, onun böyle bir çağrısına memnuniyetle karşılık verirlerdi. O zaman Hz. Muhammed, Arap topraklarını Roma ve Fars emperyalizminin egemenliğinden kurtarabilir ve birleşik bir Arap devleti kurabilirdi.
Eğer Hz. Peygamber @, onüç yıl boyunca yarımadadaki hakim güçlerin işkencelerine göğüs germek yerine, insanlara bu metodla ses-lenseydi, bütün Arabistan seve seve kabul ederdi.
Böylelikle Arabistan onun liderliği altında birleştikten ve hâkimiyet kendi eline geçtikten sonra, onları, gönderiliş amacı olan Allah'ın birliğine inandırabilir, kendi beşerî otoritesini kabul ettirdikten sonra da Rabb'lerİnin gücüne boyun eğdirip O'na ibadet etmelerini sağlayabilirdi.
Fakat herşeyi bilen, gören ve hikmet sahibi olan Allah, elçisini böyle bir yöne yöneltmedi. Açık ve net bir şekilde "Allah'tan başka ilâh olmadığını" ilân etmesini ve bu daveti kabul eden beraberindeki küçük bir topluluğun büyük zorluklarla karşılaşmasını diledi.
Niçinn? Şüphesiz Allah bunu , elçisi ve beraberindeki müminlere zulme uğrasmlar diye istemedi. Muhakkak ki Allah, bundan başka yol olmadığını bilmektedir. Bizans ve Fars'ın zulüm düzenlerinden kurtarıp, bunların yerine Arab'ın zulüm düzenini tesis etmek çözüm değildir. Bütün zulüm düzenleri kötü ve çirkindir. Yeryüzü Allah'ındır ve Allah'ın rızasını kazanmak için bütün fitnelerden arındırılmalıdır. "Allah'tan başka ilâh yoktur" bayrağı yeryüzünün her noktasında dalgalanmadıkça, ne yeryüzü fitnelerden arındınlabilir, ne de Allah'ın rızası kazamlabilir. İnsan, sadece Allah'ın kuludur ve öyle kalması için "Allah'tan başka ilâh yoktur" bayrağı, tıpkı bir Arab'ın anladığı gibi dalgalandırılmalıdır. Bir Arap £ö ilahe İllallah ifadesini şöyle anlıyordu:
Hakimiyet bütünüyle Allah'a aittir. Dolayısıyla Allah'tan başka hükümdar yoktur, Allah'tan başka kanun koyucu yoktur, bir insan diğeri üzerinde tahakküm kuramaz. İslâm'ın davet ettiği şekilde, insanların bir araya gelip bir topluluk oluşturması, ancak her ırktan, her renkten halkların -Araplar, Bizanslılar veya. Farslar gibi- Allah'ın bayrağı altında eşit olduğunu kabul eden bu inançla mümkündür.
İşte çözüm budur!
Hz. Muhammed @'e peygamberlik geldiği zaman Arap toplumu, âdil servet dağılımından ve adaletten yoksundu. Küçük bir topluluk, faiz ve tefecilik yoluyla artan bütün zenginlik ve ticareti tekeline almıştı. Halkın büyük çoğunluğu fakir ve açtı. Zenginler ayrıca, soylu ve seçkin olarak kabul ediliyorlardı ve halkın sadece servetini değil, onur ve şerefini de elinden almışlardı.
Hz. Muhammed @'in, soylular ve zenginler sınıfına savaş ilân eden ve serveti fakirler arasında dağıtan toplumsal bir hareket başlattığı İddia edilebilir.
Eğer Peygamber @, birkaç değerli şahsiyet dışında kimsenin kabul etmediği Allah'ın birliği mesajını topluma sunmak yerine, böyle bir hareketi başlatmış olsaydı, Arap toplumu ikiye bölünürdü. Büyük çoğunluk, zenginliğin, soyluluğun ve gücün zulmüne uğradığı için bu hareketi desteklerdi. İkinci grup olan küçük azınlık ise, sahip olduğu şeyleri muhafaza etmeye çalışırdı.
Hz. Muhammed @, çoğunluk bu harekete katılıp liderliği ona verdikten sonra ve zengin azınlık onun kontrolü altına girdikten sonra, Allah'ın kendisini Peygamber olarak atamasının sebebi olan Allah'ın birliği inancını, konum ve nüfuzunu kullanarak kabul ettirebilirdi. Böylece insanları kendi otoritesi önünde boyun eğdirdikten sonra, Allah'ın önünde boyun eğdirebi lirdi.
Fakat herşeyi bilen ve gören Allah onu bu yola yöneltmedi. Allah bunun çıkar yol olmadığını biliyordu. O, gerçek sosyal adaletin bir topluma, ancak bütün işler Allah'ın kanunlarına göre tanzim edildikten sonra gelebileceğini biliyordu. Bir toplum toptan Allah'ın emrettiği servet bölüşümünü kabul ettikten sonra, bu topluma gerçek sosyal adalet gelebilirdi. Her toplum, fert fert, Allah'a itaat ettikten, hem dünyasını hem anketini kurtaracak olan bu sistemin, herşeye Kadir olan Allah tarafından seçildiğine katiyetle inandıktan sonra gerçek sosyal adalete ulaşabilirdi. Toplum, bazı insanların hırslı ve açgözlü davranırken, diğerlerinin özlemle yanıp tutuştuğu bir vaziyette olmamalıdır. Toplum, bütün işlerin kılıçla, sopayla, korku ve tehditlerle halledildiği bir durumda hiç olmamalıdır. Yine kalplerin parça parça ve harap, ruhların bulanık olduğu bir durumda hiç olmamalıdır. Bütün bu saydıklarımız Allah'ın hâkimiyetinin olmadığı bütün sistemlerin beraberinde getirdiği sonuçlardır.
Hz. Muhammed @'e risâlet geldiği zaman. Arabistan'ın ahlâkî seviyesi her yönden çok düşüktü. Sadece birkaç kabilevî töre yürürlükteydi.
Meşhur şair Zuheyr b. Ebi Selma'nın tasvir ettiği gibi, o günkü düzen zulüm düzeniydi: "Kendi çevresinde silahıyla kuvvet bulmayan kişi yıkılır / Zulmetmeyen kimse zulüm görür." Cahiliyye devrinin meşhur başka bir sözü vardır: "Zâlim de olsa, mazlum da olsa, kardeşine yardım et!"
İçki ve kumar toplumun âdetleriydi ve halk bu alışkanlıklarla övünüyordu. Cahiliyye devrinin bütün şiiri şarap ve kumar temasını işlemektedir. Mesela Tarafe b. Abd şöyle demektedir: "Eğer genç bir adamın eğlenmesi için şu üç şey olmasaydı, biraz yiyecekten başka hiçbir şey umurumda olmazdı. Birincisi, çok sert olduğu için su eklediğinizde köpüren şarabı İçmede diğerlerini geçmektir. İçki, eğlence ve avarelik benim hayatım oldu ve hâlâ öyledir. Nihayet, kabilem, sanki berbat bir uyuz hastalığına yakalanmış bir deveymişim gibi beni terkettiğinde, ölüm vakti gelmiştir."
Zina, değişik şekillerde yaygındı ve eski veya yeni, bütün cahİlî toplumlarda olduğu gibi övünülecek birşey olarak görülüyordu. Hz Aişe, o günkü cahiliyye toplumunun durumunu şöyle tasvir etmektedir: "Cahiliye döneminde dört çeşit evlilik vardı. Biri, bugün var olan durum gibiydi; yani bir adam bir kişiden kızını isterdi, mihrini (evlilik hediyesini) verir, sonra da onunla evlenirdi. İkinci çeşit evlilikte, bir koca karısına âdet görmediği dönem içinde, falan adama git ondan döl al, der-didi. Kocası ondan uzak dururdu ve hamilelik belirtileri ortaya çıkana kadar ona elini sürmezdi. Ondan sonra dilerse onunla ilişkiye girerdi. Bu yolu, daha asil soydan bir çocuk sahibi olmak için benimserdi. Üçüncü çeşit evlilik, bir kadının birden fazla kocası olmasıydı. On kişiden daha fazla olmamak üzere bir grup erkek bir kadının yanına girer ve o-nunla ilişkide bulunurlardı. Eğer hamile kalıp çocuk doğuursa, doğumdan birkaç gece sonra onları çağıırdı. Hiçbiri gelmemezlik edemezdi. Hepsi biraraya geldiğinde, 'Ne yaptığınızı biliyorsunuz. İşte doğurdum' derdi. Sonra onlardan birini göstererek, 'Bu çocuk senin' der ve sevdiği adamın ismini söylerdi. Daha sonra çocuğa o kişinin adı verilir ve çocuk onun çocuğu olarak kabul edilirdi. O kişi bunu inkâr edemezdi. Evliliğin dördüncü şekline gelince, birçok erkek bir kadına giderdi ve kadın hepsini kabul ederdi. Aslında bu kadınlar fahişeydiler ve kapılarının önüne İşaret olarak bir bayrak asarlardı. Dileyen herkes onlara gidebilirdi. Eğer böyle bir kadın hamile kalıp doğum yaptığında onun yanında toplanırlardı. Çocuk içlerinden hangisine benzi-yorsa çocuğu ona verirlerdi. O da bunu kabul ederdi. Ve onun oğlu olarak çağrılırdı. Adam da bundan çekinmezdi." (Buharı, Kitabu'n-Nikâh)
Hz. Muhammed (5)'in, toplumun fitne ve kötülüklerden arındırılması, ahlâkî bir takım ölçülerin konulması ve toplumun terakkisi için ahlâkî bir ıslahat hareketi başlattığı iddia edilebilir. Her reformcu gibi o da, kendisi gibi toplumun ahlâkça bozulmasından rahatsız olan bir takım dürüst insanların varlığını görürdü. Bu insanlar kesinlikle onun yenilikçi hareketine katılmaya gelirlerdi.
Bu yüzden denilebilir ki, eğer Hz. Peygamber @ bu yolu seçseydi, oldukça büyük bir insan kitlesini etrafında toplardı. Ahlâkî saflıkları ve manevî metanetleri dolayısıyla bu insanlar, Allah'ın birliği inancını ve bu inancın getirdiği sorumlulukları yerine getirmeyi diğerlerinden daha çabuk ve daha kolay kabul ederlerdi. Böylece Peygamber @'in "Allah'tan başka ilâh yoktur" ilânı, karşısına dikilen o şiddetli muhalefetten kurtulurdu.
Fakat Yüce Allah bunun çözüm olmadığım biliyordu. Ahlâk sisteminin, prensipler belirleyen, değerler üreten, bu prensip ve değerlerin kaynaklandığı otoriteyi tanımlayan ve bu otoriteyi kabul edenin mükâfatını, sapıp karşı çıkanın da cezasını belirleyen bir iman üzerine bina edilebileceğini biliyordu. Eğer bu çeşit bir iman veya daha yüksek bir otorite düşüncesi olmazsa, bütün değeler dengesiz olur ve aynı şekilde o değerlere dayanan ahlâki düsturlar da dayanılmaz olur. Yani nıuhase-besiz, otoritesiz ve insanların yaptıklarının karşılığının verilmediği bir sistem ortaya çıkar.
Gayretli bir mücadeleden sonra iman kökleş-tiği, Peygamber @'in inancının dayandığı otorite kabul edildiği, yani insanların Rabble-rini tanıyıp yalnız O'na ibadet ettiği, sadece diğer insanların değil, kendi hevâ ve heveslerinin de boyunduruğundan kurtulduğu ve kalplerine La ilahe illallah mührü kazındığı zaman Allah, bu iman vasıtasıyla ve mü'min-lerin eliyle gereken herşeyi yaptı. Allah'ın arzı, Bizanslıların ve Farsların boyunduruğundan sırf Arapların hâkimiyeti gelsin diye kurtulmadı. Sadece Allah'ın hâkimiyeti kurulsun ve yeryüzü, ister Romalı, ister İranlı, ister Arap olsun, O'na karşı âsi olan herkesten temizlensin diye kurtuldu.
Toplum her türlü zulmden kurtuldu; adaletin Allah'ın adaleti olduğu ve herşeyin Allah'ın ölçüsüne göre tartıldığı İslâm sistemi kuruldu. Adı İslâm olan sosyal adalet sancağı, bir olan Allah'ın adını yeryüzünde dalgalandırdı. Bu sancağa başka bir isim verilmedi ve üstüne yalnızca La ilahe illallah yazıldı.
Ahlâkî düsturlar yüceltildi, kalpler ve ruhlar kötülüklerden arındırıldı ve birkaç hadise dışında, Allah'ın belirlediği sınırların ve cezaların uygulanacağı, herhangi bir durum bile olmadı; çünkü artık kanunu uygulayan vicdandı; Allah'ın rızası, ilâhi mükafata nail olma ümidi ve Allah'ın gazabının verdiği korku, polisin ve cezaların yerini almıştı.
İnsanoğlu, toplumsal düzeninde, ahlâkî düsturlarında, hayatının bütününde, daha Önce ulaşılmamış olan ve bundan sonra İslâm'dan başka hiçbir şeyle ulaşılamayacak olan bir mükemmelliğe yüceltildi.
Bütün bunlar mümkün oldu, çünkü bu dini, bir devlet, bir sistem ve kanunlar ve kaideler şeklinde tesis edenler, onu ilk önce iman, ahlâk, İbadet ve insani ilişkiler şeklinde kalplerinde ve hayatlarında tesis etmişlerdir. Onlara iktidar vadedilmemişti. Onlara, bu dini kendi elleriyle tesis edecekleri bile vadedilmemişti. Onlara vadedilen bu dünyanın hiçbir şeyiyle alâkalı değildi. Bu vaat, cennetti. Bu, harcadıkları bütün gayretler için, göğüs gerdikleri bütün sıkıntılar için, bütün çağlarda ve her yerde iktidarda bulunanların tahtını deviren La ilahe illallah çağrısını reddeden cahi-liyyeye karşı verdikleri mücadele için verilen bir sözdü.
Onlar, o büyük emaneti, kendi rızalarıyla üstlendiler; Allah onları, Kendisinin yeryüzündeki halifeleri yaptı. Çünkü Allah, onları denedi; şahsî arzularından vazgeçerek kendilerini ispatladılar; Yüce Allah, onların bu dünyadan hiçbir mükâfat beklemediklerini gördü; bu mesajın zaferini bu dünyada görmeyi talep etmediklerini bildi; dinin mutlaka kendi elleriyle tesis edilmesi gerektiği fikrini savunmadıklarını gördü. Çünkü onların kalpleri, soy-millet, ülke, kabile ve aile ile övünme hastalıklarından kurtulmuştu. Yüce Allah, onların ahlaken kemâle eriştiklerini görmüştü. Onlar, Allah'ın hükümranlığının, beşerî ilişkilerde, ahlâkî düsturlarda, günlük hayatta, sahip olunan şeylerde, kalplerde ve vicdanlarda yer etmesini gerektiren bir imana bütün benlikle-riyle inanıyorlardı. Bu yüzden, Yüce Allah onların, ilâhî nizam ve adaleti tesis etmeleri için kendilerine emanet edilen siyasi otoritenin gerçek koruyucuları olacaklarım biliyordu. Yüce Allah onların, bu otoriteyi kendilerinin, ailelerinin, kabilelerinin veya uluslarının menfaati için kullanmayacaklarını da biliyordu. Yüce Allah, bu otoritenin kaynağının tek başına kendisi olduğunu ve kendilerinin sadece O'nun halifeleri olduklarını bilmeleri sebebiyle, bu otoriteyi yalnız Allah'ın dininin ve şeriatının hizmetine sunacaklarını biliyordu.
Eğer İslâm, ''Allah'tan başka ilâh yoktur" bayrağı dışındaki bütün bayrakları safdışı bırakarak işe başlamasaydı ve görünürde zor, meşakkatli olan fakat gerçekte kolay ve mübarek olan bu yolu seçmemiş olsaydı, bu mukaddes sistem hiçbir zaman böyle başarılı olamazdı.
Eğer bu çağrı, aslî haliyle ulusal bir çağrı olarak, toplumsal bir hareket olarak veya reformist bir teşebbüs olarak gelmiş olsaydı veya La ilahe illallah çağrısına başka etiketler yapıştırmış olsaydı, o zaman bu mukaddes sistem hiçbir zaman Allah için olmazdı.
Kur'ân'm Mekke dönemi, kalplere ve zihinlere "Allah'tan başka ilâh yoktur" damgasını vuran, başkalarına zor görünse bile müslü-manlara bu yolu seçmelerini ve bu yolda sebat etmelerini öğreten böyle şanlı bir niteliğe sahiptir.
Kur'ân bütün öğretisini sadece iman meselesi üzerinde yoğunlaştırdı ve iman üzerine bina edilecek olan sistemin veya imanla ilişkili işleri düzenleyecek olan kanunların ayrıntılarından bahsetmedi. İnsanları bu dine davet edenler, bu konu üzerinde derin düşünmelidirler.
Hakikaten bu metod, bu dinin tabiatının gerektirdiği bir metoddur. Çünkü bu din, bütünüyle Allah'ın birliği inancına dayanır ve bu dinin bütün kurumlan ve kanunları bu büyük ilkeden doğar. Bir benzetme yaparsak; bu din gölgesi çok uzak ve geniş alanları kaplayan ve dalları göğe ulaşan sağlam büyük bir ağaçtır. Böyle bir ağacın kökleri de, büyüklüğüyle orantılı olarak derinlere inecektir.
Bu dinin sistemi de hayatın bütün yönlerini kapsar; insanoğlunun bütün temel ve tâli işlerine müdahale eder; insanın sadece bu dünyadaki değil, âhiretteki hayatını da düzenler. Hem görünen âlemi hem görünmeyen âlemi, hem dış maddî ilişkiler dünyasını, hem iç, esrarlı dünyayı, niyetleri ve düşünceleri tümüyle düzenler. Dolayısıyla büyük, sağlam, geniş bir alana yayılan bir ağaç gibidir; tabiî olarak bu ağacın kökleri de büyüklüğü nisbetinde geniş, derin ve yaygın olmalıdır.
İslâm'ın bu yönü, tabiatı gereği, İslâm'ın hangi yolla tesis edilip düzenleneceğini tarif eder: Bunu, iman tohumlarını ekerek ve insan ruhunun derinliklerine ulaşacak şekilde sağlamlaştırarak yapar. Bu, onun sağlıklı gelişimi için lazımdır. Çünkü din ağacının göğe ulaşan kısmıyla yerin derinliklerindeki kökleri arasında güvenli bir ilişkinin olması ancak bu metodla sağlanabilir.
La İlahe illallah'a iman kalbin derinliklerine nüfuz ettiği zaman, bu imanın pratik bir yorumu olan tüm hayat sistemine de nüfuz eder. Dolayısıyla inananlar, bu imanın belirlediği sistemden zaten hoşnutturlar ve prensip olarak, daha yürürlüğe girmeden önce bütün kanunlara, emirlere ve ayrıntılara teslim olurlar. Hakikaten teslimiyet ruhu, imanın ilk şartıdır. Bu teslimiyet ruhuyla inananlar, İslâmî kaide ve kanunları büyük bir şevk ve memnunlukla öğrenirler. Bir emir verilir verilmez başlar eğilir ve hemen uygulanır. İçkİ, faiz ve kumar bu şekilde yasaklandı. Cahiliyye döneminin bütün âdetleri Kur'ân'ın birkaç âyetiyle, Hz.
Peygamber @'in ağzından çıkan birkaç sözle ortadan kaldırıldı. Bunu seküler (laik) hükümetlerin çabalarıyla karşılaştırın. Onlar her adımda; kanunlara, adlî kurumlara, polise ve askerî güce, propaganda araçlarına ve basına başvurmak zorunda kalıyorlar. Buna rağmen en fazla, alenen yapılan bir hareketi, bir suçu kontrol edebiliyorlar. Dolayısıyla toplum gayrımeşrû ve kanunsuz davranışlarla dolup taşıyor.
Bu dinin başka bir yönü vardır, bu gözden kaçırılmamalıdır. Bu din pratik bir dindir; hayatın pratik işlerini düzenlemeye gelmiştir. Ya-nİ, günün pratik şartları karşısında strateji belirler; bu şartların aynen muhafaza edilip edilmeyeceğine veya değiştirilip değiştirilmeyeceğine karar verir. Dolayısıyla bu dinin kanunları, sadece o hususi toplumda, Allah'ın kanunlarını kabul etmiş olan o güzel toplumda var olan şartlarla ilgilenir.
İslâm, varsayımlar üzerine kurulmuş bir teori değildir. O 'hakikat' ile uğraşan bir 'hayat yo-lu'dur. Bu sebeple gerekli olan ilk şey, Allah'tan başka ilâh olmadığına inanan, Allah'tan başka kimseye itaat etmeyen, O'nun dışındaki bütün otoriteleri reddeden ve bu inanca dayanmayan her kanuna karşı mücadele veren bir topulumun vücuda getirilmesidir.
Ancak böyle bir toplum meydana geldiği, pratik sorunlarla karşılaştığı ve bir hukuk sistemine İhtiyaç duyduğu zaman, işte o zaman İslâm anayasası, haram ve helâlle ilgili kural ve kaideleri teşkil etmeye başlar. İslâm, sadece, kendilerini O'nun otoritesine teslim etmiş ve diğer bütün kanun ve kaideleri reddetmiş olan insanlara hitap eder.
Bu sistemi uygulayabilmeleri ve bütün kanunları hayata geçirebilmeleri için bu akideye inananların hem kendilerine, hem de toplumlarına hâkim olan güçlü bir otoriteye sahip olmaları gerekir. Ancak bu takdirde sistemin bir heybeti, hukukn bir saygınlığı olabilir.
Mekke'de müslümanlar özgür değildi ve toplumda herhangi bir etkileri de yoktu. Pratik hayatları, kendilerini ilâhi kanuna (şeriat) göre düzenlemeleri için gerekli olan değişmez ve sürekli bir biçime bürünmemişti. Bu yüzden Allah tarafından onlara hiçbir hüküm ve kanun vahyedilmedi. Onlara sadece iman ilkeleri ve iman bilincine ulaştıktan sonra gelen ahlâkî düsturlar öğretildi. Daha sonraları, Medine'de özgür bir devlet vücuda geldi, genel hükümler vahyedildi, müslüman bir topluluğun ihtiyaçlarına cevap veren sistem kuruldu ve devletin gücü bu sistemin hayata geçirilmesi için kullanıldı.
Yüce Allah, Mekke döneminde bütün hüküm ve kanunları vahyetmedi. Çünkü faraziyelere dayalı, müslümanlann Medine'ye varır varmaz uygulayacakları, önceden hazırlanmış bir sisteme sahip olmalarım istemiyordu. Bu, dinin tabiatına aykırıydı. İslâm gerçekçi ve ciddi bir dindir; farazî meselelerle ve onların varsayıma dayanan çözümleriyle uğraşmaz. Bu din, Allah'ın şeriatına teslim olmuş, O'nun şeriatından başka her kanun sistemini reddetmiş, pratiklerini yaşayan bir cemiyet vücuda geldikten sonra, bu cemiyetin pratik ihtiyaçlarını, o andaki şartlar uyarınca ele alır. Eğer, yeryüzünde beşeri sistemleri reddeden ve şeriatı uygulamayı kabul eden herhangi bir toplum yoksa, İslâm'dan teori üretmesini, kâmil bir anayasa sağlamasını ve buna göre kanunlar yapmasını talep etmek, bu dinin tabiatını ve hayatta nasıl işleyebileceğini bilmemek demektir. Bunu talep edenler, Allah'ın, dinini hangi amaçla vahyettiğini de bilmemektedirler.
Bu insanların istediği şey; İslâm'ın, karakterini, metodunu ve gidişatını değiştirmesi ve sıradan beşeri teori ve kanunların seviyesine inmesidir. Bu insanlar, değersiz beşeri kanunlar karşısında ruhlarında oluşan mağlubiyet düşüncesinin sonucu olan, anlık arzularım tatmin etmek için, kısa yoldan bir çözüm istiyorlar. Onlar İslâm'ın, yeryüzünde uygulanma imkânı bulunmayan, soyut kavramlar ve teoriler yığını olmasını istiyorlar. Fakat Allah'ın bu din için belirlediği yol değişmemiştir, ilk geldiği günkü gibidir ve hiç değişmeyecektir. İlk olarak, İman; insanların Allah'ın dışında kimsenin önünde baş eğmesini istemeyen veya O'nun dışında herhangi bir kaynaktan kanun almalarını yasaklayan iman kalplere girmeli ve vicdana hükmetmelidir. Böyle bir insan topluluğu hazır olduğunda ve içinde bulundukları toplumun kontrolünü fiili olarak elde ettiklerinde bu toplumun pratik ihtiyaçlarına uygun kanunlar yapılır.
Allah'ın bu din için dilediği budur. İnsanlar ne isterlerse istesinler, Allah'ın dilediği olur.
İslâm davetçileri, insanları bu dinin yeniden ihyâsına davet ederken, onları Öncelikle akideyi kabul etmeye davet etmelidirler. Bu insanlar kendilerini müslüman diye adlandırsa-lar veya kimlik kartlarında "müslüman" yazsa bile, onları önce İslâm'ın temeli olan imana davet etmelidirler. İnsanlar, İslâm'ın, La ilahe illallah akidesini bilinçli bir şekilde ve derinden hissederek kabul etmek anlamına geldiğini bilmelidirler. Bu şu demektir; hayatın her yönü Allah'ın hükümranlığı altında olmalıdır, Allah'ın hâkimiyetine isyan edip, kendileri hüküm koyanlarla mücadele edilmelidir; insanlar bu mücadeleyi kalpleri ve akıl-larıyla kabul etmeli, hayat tarzlarında ve amellerinde pratiğe geçirmelidirler.
Bu din insanlar arasında yeniden hayat bulduğu zaman, Öncelikli olarak, onun bu yönü izlenmelidir. İlk İslâm daveti bu akideye dayanıyordu; tam onüç yıl süren Kur'ân'ın Mekke dönemi tamamıyla bu mesaja adanmıştı. Bir topluluğun "müslüman" bîr topluluk olarak kabul edilebilmesi için, bu dine gerçek anlamıyla, bütün benliğiyle girmesi gerekir. Ancak böyle bir topluluk, İslâmi sistemi sosyal hayatında somut hale koyabilir. Çünkü böyle bir topluluk bütün hayatını İslama dayandıracağını ve hayatın bütün alanlarında Allah'a itaat edeceğini kabul etmiştir.
Bu suretle, eğer gerçekten İslâm'ın temel öğretileri rehberliğinde böyle bir toplum meydana gelirse, bu toplum mevcut olan pratik ihtiyaçları için İslâm'ın genel öğretilerine göre kanun ve düzenlemeler yapar. Bu pratik, gerçekçi ve bilinçli bir İslâmî sistem için tek doğru yoldur.
Samimi olup, dinimizin gerçek karakterini anlamayan bazı insanlar aceleci davranıyorlar. Onlar bu dinin herşeyi bilen ve herşeyi gören Allah tarafından emredilen yol olduğunu anlamamışlardır. Onlar, doğrudan doğruya insanlara İslâm'ın ilke ve kanunları öğretilirse, İslâm'a davet etmenin kolaylaşacağını ve insanların kendiliğinden İslâm'a sempati duyacaklarını iddia etmektedirler.
Bu onların sabırsızlığından kaynaklanan bir vehimdir. Bu daha önce bahsettiğimiz, Hz. Peygamber @'in işini kolaylaştıracakmış gibi görünen, fakat dinin mahiyetine ters olan düşünce, yani "eğer Peygamber çağrısını milliyetçi, ekonomik devrim veya reformist bir hareket olarak başlatsaydı işi çok daha kolay olurdu" düşüncesi gibidir.
Kalpler, başlangıçtan itibaren Allah'ın kanununu tam teslimiyetle kabul edip, diğer kanunları reddederek, yalnızca Allah'a hasredil-melidir.
Şeriat'a; yalnızca diğer sistemlerden bir takım konularda üstün olduğu için değil, fakat Allah'a tam teslimiyetin ve Allah'tan başka kimseye kulluk etmemenin sonucu olduğu için gönül verilmelidir.
Şeriat'm, Allah'tan gelmesi hesabıyla, en iyi sistem olduğunda şüphe yoktur. Kulların kanunları Yaratıcı'nm kanunlarıyla zaten kıyas-lanamaz. Fakat bu nokta, İslâmî davetin temeli değildir. Mesajın temeli, insanların soru sormaksızın Şeriat'ı kabul etmeleri ve ne şekilde olursa olsun diğer bütün kanunları reddetmeleridir. İslâm budur. İslâm'ın başka bir anlamı yoktur. Bu asıl İslama gelen kişi, bu sorunu zaten çözmüştür. Bu kişi, İslâm'ın, gü-zellliğini veya üstünlüğünü göstererek kendini ikna etmesine ihtiyaç duymaz. Bu, onun İmanının gereklerinden biridir. Bundan sonra, Kur'ân'ın onüç yıl olan Mekke dönemi esnasında, itikad ve iman meselesini nasıl çözdüğünü tartışmalıyız.
Kur'ân imanı bir teori veya teoloji (ilahiyat) şeklinde sunmadı. Allah'ın birliği konusundaki kelâm kitaplarımızda yaygın olan biçimde de sunmadı.
Yüce Kur'ân, daima insan fıtratına hitab etmektedir; insanın ruhunda ve onunla ilgili herşeyde var olan Allah'ın işaretlerine dikkatimizi çekmektedir. İnsan fıtratını batıl inançlardan kurtarmakta, insanan fıtrî aklını en yüksek dereceye çıkarmakta, ona yeni ufuklar açmakta ve insanın, Allah'ın sıfatlarındaki derinlikleri takdir etmesini sağlamaktadır.
Bu genel bir özelliktir. Hususi bir yön şudur: Kur'ân bu İmana dayanarak, insanı perişan ve çaresiz hale getirmiş olan yanlış düşünce ve yanlış geleneklere savaş açtı. Bu Özel durumlarla başedebilmek İçin, İslâm'ın bir teori biçiminde sunulması istenemezdi. İslâm, insanların kalplerine ve akıllarına örtülmüş perdeleri yırtarak ve İnsan ile hakikat arasındaki duvarları paramparça ederek, doğrudan yanlış düşünce ve inanışların karşısına çıktı. Aynı şekilde, islâm için, daha sonraki zamanlarda oluşturulan skolastik teolojinin kendine has sözlü mantığına dayalı akli muhakeme de uygun bir yol değildi. Kur'ân, insanın çevresindeki bütün yanlışlıklarla oldukları gibi mücadele etmekteydi. Fesat okyanusunda boğulmuş olan bütün beşeriyete hitap etmekteydi. Teolojik yol, İslâm için bir işe yaramazdı, çünkü İslâm sadece bir inanç değildir, temel programı ve hedefi hayatın pratik yönüdür. Yani İslâm, kendisini teorik tartışmalara ve teolojinin spekülasyonlarına hapsetmez.
Kur'ân, bir yandan müslüman topluluğun kalplerinde imanı inşâ ederken, bir yandan da bu topluluk aracılığıyla çevredeki cahiliyeye savaş açar; müslüman topluluğun düşüncelerine, amellerine ve ahlâkî ilkelerine sinmiş olan bütün cahili etkileri ortadan kaldırmaya çalışır. İslâm itikadının inşası, teolojiyle, teoriyle veya kelâm tartışmaları yoluyla değil, fırtınalı şartlar altında gerçekleşti. İslâm itikadı aktif, organik ve hayatî bir hareket olarak gerçekleşti. Bunun somut göstergesi meydana getirdiği eşsiz müslüman topluluktur. Düşünceleriyle, ahlâkî ilkeleriyle, eğitim ve öğretimiyle böyle bir müslüman topluluğun meydana gelmesi, bu topluluğun imanından dolayıdır. Bu hareketin gelişmesi, itikadî ilkelerinin geliştiğinin pratik göstergesiydi. Bu, İslâm'ın tabiatını ve ruhunu yansıtan hakiki metodudur.
İslâm davetçileri, yukarıda anlattığımız, İslâmm bu dinamik metodunu akıllarında tutmalıdırlar. Uzun Mekke dönemini kapsayan, imanın inşâsı safhasının, îslâmî bir topluluğun vücuda gelmesini sağlayan pratik oluşum safhasından ayrı olmadığını bilmelidirler. Bu safha, teoriyi Öğrenme ve öğretme safhası değildi. Bu safha, aynı anda hem iman tohumunun ekildiği hem de İslâmî öğretilere pratik bir yapı kazandıran bir topluluğun teşekkül edildiği tek bir safhaydı. Bu sebeple, yakın gelecekte İslâm'ın yeniden canlanması için teşebbüsler olursa bu şümullü metod benimsenmelidir.
Bu yüzden de imanı İnşa etme safhası uzun ve tedrici olmalıdır. Her adım sağlam atılmalıdır. Bu safha, inançların teorisini öğretmekle harcanmamak, imanı yaşayan bir realiteye dönüştürmek için kullanılmalıdır. İman ilk Önce insanların kalplerine nakşedilmelidir, daha sonra bu imanın sonuçları, imanın tekâmülünü yansıtan dinamik bir toplumsal sistem olarak somutlaşmalıdır. Cahiliyeye hem teoride, hem pratikte meydan okuyan dinamik bir hareket olmalıdır. Böyle olunca, etrafındaki güçlere karşı mücadele ederek gelişen canlı bir insan haline gelir.
İslâm'ın, entellektüel öğrenim ve kültürel bilgiyle sınırlı, soyut bir teori biçiminde gelişebileceğini düşünmek bir hatadır. Hem de büyük bir hata! Bu tehlikeden sakınmak gerekir.
Kur'ân bir bütün olarak, bir defada indirilmedi. Sadece imanın yapısını İnşa etmek ve güçlendirmek için on üç yıllık bir Mekke dönemi geçirdi. Allah dileseydi Kur'ân'ın bütününü bir kerede indirebilir ve sonra sahabelere Kur'ân'ı öğrenmeleri için on üç yıllık bir süre verebilirdi. Böylece mü'minier, İslâmî teoriyi bu süre içinde iyice öğrenirlerdi.
Fakat Yüce Allah bu metodu seçmedi; çünkü O, başka bir şey istiyordu. Hareketin, itikadın ve toplumun temellerini aynı anda atmak istiyordu. Toplumun dinamik gelişmesiyle beraber iman da geliştiği için, Yüce Allah, toplumun ve hareketin iman üzerine kurulmasını istiyordu. İmanın, toplumun terakisiyle birlikte gelişip serpilmesini istiyordu. Çünkü toplumun pratik hayatı aynı zamanda imanının ay-nasıydı. Yüce Allah, insanlığın ve toplumların hemen vücuda gelmediğini, bir itikadı yerleştirip geliştirmenin bir toplumu tesis etmek kadar zaman aldığını; dolayısıyla iman tamamlanır tamamlanmaz, bu imanın gerçek temsilcisi ve pratik yorumu olan güçlü bir toplumun da vücuda geleceğini biliyordu.
Bu dinimizin karakteridir ve Kur'ân'ın Mekke dönemi bunu kanıtlamaktadır. Biz bu karakterin bilincinde olmalıyız ve sabırsızca davranarak veya değersiz beşeri teorilerin etkisi altındaki bozguncu zihniyetin etkisi altında kalarak bu karakteri değiştirmeye çalışmamalı-yız. İlk müslüman toplum, İslâm'ın bu karakteriyle meydana geldi; gelecekte de yeryüzünde böyle bir toplumun kurulması ancak bu metodla ve bu karaktere bağlı olarak mümkün olabilir.
Canlı bir toplumun toplar ve atardamarlarına nüfuz etmeyi ve organizeli somut bîr hareket olmayı hedefleyen İslâm'ın canlı imanını, safi teorik Öğretilere ve akademik tartışmalara dönüştürmeye yönelik herhangi bir teşebbüs, İslâmî teori'nin değersiz ve işe yaramaz beşeri teoriler üzerindeki üstünlüğünü gösterme teşebbüsüdür ve bu, sadece yanlış değil, tehlikelidir de...
İslâm inancı, diri ruhlarda, faal bir örgütlenme içinde, diri bir toplumda şekillenmek ister. Bir yandan cahili toplumun müslümanlar üzerindeki etkilerini ortadan kaldırmaya çalışırken, bir yandan da cahili çevreyle devamlı mücadele eden bir hareket haline gelmek ister, çünkü bu insanlar, iman ruhlarına girmeden önce, cahiliye ehliydiler ve kalplerinde, akıllarında ve hayatlarında cahiliyenin etkisi kalmış olabilirdi. İslâm inancı, basit akademik tartışmalardan çok daha geniş bir faaliyet alanına sahiptir, çünkü, İslâm inancı sadece kalplere ve akıllara hitap etmekle kalmaz, amelleri ve ahlâkî ilkeleri de kapsar.
Sadece şümullü ve kâmil değil, ayrıca gerçekçi ve yapıcı olan İslâm düşüncesi; İlâhî vasıfları, kâinatı, hayatı ve insanları kapsamına alır ve hepsiyle ilgilenir. İslâm, tabiatı gereğince, sadece soyut bir düşünce olarak görülmekten nefret eder. Çünkü bu, onun tabiatına ve nihai hedefine aykırıdır. İslâm, insanların hayatında vücut bulmayi, diri bir teşkilatta ve pratik bir harekette bulunmayı sever. İslâm, hem teorisini hem pratik uygulamalarını aynı zamanda yürürlüğe koyar.
İslâm metodu dinamik insanların eliyle, dinamik bir hareket vasıtasıyla ve faal bir teşkilatlanmayla gelişmeyi gerektirir. İslâm hiçbir zaman soyut bir teori olarak kalmaz, fakat pratikle elele gelişir.
İslâm'ı, önce bir teori olarak olgunlaştırıp, daha sonra eylem dünyasına getirmeliyiz düşüncesi, yanlış ve tehlikeli bir düşüncedir; İslâm'ın tabiatına, amacına ve yapısal unsurlarına aykırıdır.
Yüce Allah şöyle demektedir: "Onu, insanlara ağır ağır okuman için okuma parçalarına ayırdık ve onu azar azar indirdik." (17: 106).
Sadece bir teori değil de, İslâm inançlarına dayanan "diri, canlı bîr toplum" meydana gelsin diye, tedricîlik ve azar azar Öğretme metodu arzu edilmiştir.
İslâm davetçileri, bu dinin İlâhî bir din olduğunu ve tabiatıyla uyumlu olan metodunun da, İlâhî hidayete dayandığını iyice anlamalıdırlar. Bu Özel metodu takip etmeden, bu dinî tesis etmek mümkün değildir.
Ayrıca şunu anlamak gerekir: Bu din, sadece insanların inanç ve amellerini değiştirmek için değil, inanç ve amellerde bu değişiklikleri yapmanın metodunu da göstermek için gelmiştir. Bu din, bir toplumu oluştururken, aynı zamanda, inançları da inşâ eder; pratik yönlerini hayata geçirirken, düşünce sistemini de geliştirir. Dolayısıyla, bu dinin belirli inançlarının ve belirli hayat tarzının tesis edilmesi, farklı metodlar gerektirmez, bilakis aynı zamanda tesis edilir.
Yukarıdaki açıklamadan, bu din'in özel bir hareket metodunun olduğunu anlıyoruz. Bu metod, sonsuza kadar geçerli olacak olan bir metoddur. Bu metod, ilk İslâm toplumunun içinde bulunduğu hiçbir belirli aşamaya veya özel şartlara ve çevreye bağlı değildir. Hakikaten bu din, ne zaman olursa olsun, bu me-toddan başka bir metodla tesis edilemez.
İslâmın fonksiyonu, insanların inançlarını ve amellerini olduğu kadar, dünya görüşlerini ve düşünme tarzlarını da değiştirmektedir. Onun metodu, Allah tarafından belirlenmiştir ve kısır görüşlü, basiretsiz insanoğlunun bütün değersiz metodlarmdan tamamen farklıdır.
Eğer, Allah'ın, beşerî düşünce ve amelleri ıslah etmek için tahsis ve takdir ettiği bu İlâhî metodu benimsemezsek, İlâhî hidayete nail olamayız, dolayısıyla ilâhî hidayete göre yaşayamayız.
Eğer İslâm'ı, incelenecek ve üzerinde çalışma yapılacak bir 'teori' haline getirmeye çalışırsak, sanki ilâhi metod, beşeri metodlardan daha düşük bir seviyedeymiş gibi ve sanki biz Allah tarafından takdir edilen düşünce ve hareket sistemini, O'nun kullarının ürettiği sistemlerin seviyesine yükseltmek istiyormuşuz gibi, ilâhi metodu ve ilâhi bakış açısını karakterinden ayırmış ve İslâm'ı, beşerî düşünce sistemlerinin seviyesine indirmiş oluruz! Bu görüş açısı haddinden fazla tehlikelidir, bu bozgunculuk harap edicidir.
Biz İslâm davetçilerine bahşedilen bu İlâhî sistemin fonksiyonu, bugün dünyada var olan ve kendi aklımızla düşünmemizi engelleyerek kültürümüzü zehirleyen bütün cahilî hayat tarzlarından ve düşünce metodlarmdan arınmış, güvenilir bir düşünce sistemi ortaya koymaktır. Eğer biz bu dinî, tabiatına yabancı olan ve yaygın cahiliyye sistemlerinden alınmış bir sisteme dönüştürmeye çalışırsak, onu, insanlık için gerçekleştirmeye geldiği fonksiyonundan alıkoymuş oluruz ve kendimizi de, günümüzde yaygın olup beyinlerimizi işgal eden cahilî sistemlerin boyunduruğundan kurtulma fırsatından mahrum etmiş oluruz.
Mesele bu açıdan, tehlikeyle doludur ve bunun sonucunda meydana gelecek olan hasar, felaketin habercisidir.
İslâmî sistemin kurulması İçin gerekli olan düşünce ve hareket metodları, bu İslâm inancından ve hayat tarzından daha az önemli veya daha az gerekli değildir, bunlar birbirinden ayrı da değildir. İslâmî inançların ve İslâmî sistemin güzelliklerinden bahsetmek bize çekici gelebilir, fakat şu gerçeği unutmamalıyız: İslâm, bu yollarla, hiçbir zaman pratik bir hayat yolu veya dinamik bir hareket haline gelemez. Ayrıca şunu da bilmeliyiz ki, İslâm'ı bu şekilde insanlara sunmanın, İslâmî hareket İçin çalışanlar dışında kimseye yararı olmayacaktır. Hatta İslâmî hareket için çalışanlar bile, ancak İslâm'ın sistemini geliştirme aşamasında, bu sunuş tarzından faydalanabilirler.
Bu yüzden tekrarlamak gerekirse; İslâm inancı, derhal fiili bir harekete dönüşmelidir. Bunun hemen olması için, hareket, kendi kendisinin hakiki göstergesi ve hakiki aynası olmalıdır.
Ayrıca şunu da tekrarlanmalıyım; bu metod, ilâhî vahiyle gelmiş olan İslâm dininin tabii metodudur; bu metod , en üstün, en sürekli metoddur ve son derece etkilidir. Bu metod, insan fıtratına, insanlar henüz pratik bir harekette yer almadan ve bu pratik hareket kalplerinde canlı bir realiteye dönüşmeden Önce, İslâm'ı insanlara tam ve değişmez bir teori olarak takdim eden diğer bütün metodlardan daha yakındır.
Bu sonuç, İslâm inancının esasları hakkında doğru olunca, İslâm'ın yaşandığı nizamın temellerinin sunulmasında, ya da nizama ait ayrıntılı hükümlerin sunulmasında da tabiî olarak doğrudur.
Etrafımızı sarmış bulunan ve aceleci davranıp İslâmî sistemin bütün safhalarının çabucak gerçekleşmesini İsteyen bazı samimi Müslümanların zihnini bulandıran cahilİyye, çok hassas ve önemli bir soruyu gündeme getirmiştir. O, şu soruyu sormaktadır: "Sizin, insanları davet ettiğiniz sistemin ayrıntıları nelerdir? Ne kadar araştırma yaptınız? Kaç kanun tasarısı hazırladınız ve kaç konu hakkında yazı yazdınız?" Sanki, İslâm şeriatının hayata geçirilmesi için, araştırma, fıkıh ve fıkhın ayrıntılarından başka mesele yokmuş gibi; sanki herkes Allah'ın hükümranlığını kabul etmiş ve O'nun kanunlarına teslim olmuş gibi; sanki geriye kalan tek sorun, İslâm fıkhının modern bir yorumunu sağlayacak olan "müçtehid"lerin yokluğuymuş gibi, bu soruları sormaktadırlar. Bu, İslâm'a karşı yapılan aşağılık ve korkunç bir aldatmacadır ve bu dine birazcık saygısı olan herkes, buna karşı sesini yükseltmelidir.
Bu taktiklerle, cahiliyye, İlâhî nizamı reddetmek ve insanların birbirlerine köleliğini geri getirmek İçin bahane bulma amacını gütmektedir. Müslümanları, iman aşamasından dinamik bir hareket aşamasına geçemesinler diye, Allah'ın takdir ettiği hayat sistemini kurmaktan alıkoymak ve güçlerini pasifize etmek istemektedir. İslâm inancının, mücadele yoluyla olgunlaştığı; İslâm sisteminin ayrıntılarının fülİ gayretle geliştiği ve pratik sorunları ve gerçek zorlukları çözmek için kanunların yürürlüğe konulduğu İslâm metodunun, karakterini, tabiatını çarpıtmak istemektedir.
Bu hileleri ve zorlamaları açığa çıkarmak, bunlara karşı çıkmak, Allah'ın iradesine teslim olduğunu ve onun dışındaki şeriatleri reddettiğini ilân etmeyen bir toplumda İslâm fıkhının geliştirilmesi adı verilen aldatmacayı reddetmek, Müslümanların vazifesidir. Bu ifadeler, dikkatleri gerçek ve ciddi çalışmalardan başka yöne çevirmek ve İslâm için çalışan insanların, olmayacak hayali şeyler düşünerek zamanlarını heder etmelerini sağlamak için bulunmuş bir metoddur. Dolayısıyla, bu haince taktikleri meydana çıkarmak, müslü-manların görevidir.
Yine, bu dinle uyumlu olan İslâmî hareketin metodunu benimsemek de Müslümanların vazifesidir. Bu metod, bu dinin güç kaynağıdır ve İslâm davetçileri, bu güç kaynağından beslenmektedirler.
İslâm ve İslâm'ın hayata kavuşturulma metodu, aynı derecede öneme sahiptir; aralarında hiçbir fark yoktur. Başka her metod, ne kadar çekici olursa olsun, İslâm'ın tesis edilmesini sağlayamaz. Başka metodlar, beşerî sistemleri kurabilirler, fakat bizim sistemimizi canlandıramazlar. Dolayısıyla, İslâm'ı tesis etmek için bu metodu takip etmek ne kadar gerekliyse, İslâm'ın belirlediği hayat düzenine itaat etmek ve onun imanla ilgili ilkelerine inanmak da o kadar gereklidir. (Seyyid Kutub, Miles-tones, Beyrut 1978).
"Muhakkak ki, bu Kur'ân, en doğru ve en sağlam yola iletir; güzel ve yararlı işler yapan müminlere büyük mükâfat olduğunu müjdeler." (17: 9).
Allah'ın rasûlü Hz. Muhammed @'in eliyle gerçekleşen İslâm'a davet hareketi, hiç şüphesiz, peygamberler manzumesi önderliğinde yürütülen uzun çağrı zincirinin son halkasını meydana getirir. İnsanlık tarihi boyunca süren bu mesajın tek bir hedefi vardır: İnsanlara gerçek Rablerinin Allah olduğunu, O'ndan başka veya O'nunla beraber başka bir ilâh tanımamalarını bildirmek. Çok az insan hariç, bir bütün olarak İnsanlık Allah'ın varlığını ve kâinat üzerindeki hâkimiyetini hiçbir zaman inkar etmemiştir. Daha ziyade, Allah'ın sıfatlarını doğru anlamada hataya düşmüşler ve Allah ile birlikte başka ilâhlar edinip O'na ortak koşmuşlardır. Allah'a ortak koşma, ya itİ-kad ve ibadet alanında olmuş ya da Allah'ın yanında başkalarının hâkimiyetini kabul etme şeklinde görülmüştür. Bu ikisi de, insanları, peygamberlerin vasıtasıyla gelen İlahî dinden uzaklaştırdığı için şirktir. Her peygamberle birlikte, insanların bu dini anlayıp yaşadığı bir devir olmuştur. Fakat daha sonraki nesiller yavaş yavaş bu dini unutmaya başlamış, cahiliyyeye dönmüşlerdir. Şirk, hayatlarına yeniden hakim olmaya başlamış; bazen itikad ve ibadetlerinde, bazen başkalarının hâkimiyetini kabul ederek, bazen de her iki şekilde Allah'a şirk koşmuşlardır.
İnsanlık tarihinin her döneminde Allah'a davet etmenin mahiyeti değişmemiştir. Bu davetin hedefi İslâm'dır. İslâm; insanları Allah'a kul etmek, bir tek Allah'a teslim olsunlar diye, onları diğer insanlara kulluktan kurtarmak demektir. Yine İslâm, bir tek Allah'ın hükümranlığını ve üstünlüğünü kabul edip O'nun kanunlarını hayatın bütün alanlarında uygulaya-bilsinler diye, insanları, kulların baskısından, onların koyduğu şeriatlerden, beşerî değer yargılarının ve geleneklerin prangalarından kurtarmak demektir. Hz. Muhammed @'in tebliğ ettiği İslâm bu amaç için gelmişti. Aynı şekilde, daha önceki peygamberlerin davası da bu şekildeydi. Bütün kâinat Allah'ın hâkimiyeti altındadır ve kâinatın küçük bir parçası olarak insan, kâinata hükmeden fizikî kanunlara ister istemez itaat etmek zorundadır. Ayrıca, kâinata hükmeden otoritenin, insan hayatını da yönetmesi gerekir. İnsan, kendisini bu otoriteden soyutlayıp ayrı bir sistem ve ayrı bir hayat planı geliştirmemelidir. Bir insanın doğup büyümesi, sağlık ve hastalık durumu, hayat ve ölümü, Allah'ın takdir ettiği fıtrî kanunlara uymak zorundadır. Hatta insan, kendi iradesiyle yaptığı hareketlerin neticesi olarak ortaya çıkan gelişmelerde bile bu kanunlara boyun eğmek durumundadır. Kâinatta geçerli olan kanunları belirleyip düzenleyen Sünneîullah (Allah'ın âdeti)'ı hiç kimse değiştiremez. Bu yüzden insan, seçme hakkına sahip olduğu alanlarda da İslâm'ı hakim kılmalı ve insanla kâinat arasında uyum sağlayabilmek için, İlâhî kanunu hayatın bütün meselelerinde tek hakim güç haline getirmelidir. (Ayrıntılı bilgi için bkz., Ebu'1-A'lâ Mevdûdî, Towards Undersîanding islam, [İslâm'a İlk Adım, Çev. Serdar Güzey, Inkılâb yayınları, İstanbul 1996,7. bsk.J).
Diğer yandan câhiliyye, bir insanın diğeri üzerinde hâkimiyet kurup Rabb'lık taslaması-dır ve bu cihetle kâinat düzenine zıttır. Ayrıca insan hayatrnrn iradedışı yönü ile iradeye bağlı yönünü çatıştırır. Bir Allah'a kulluğa çağırırken, Son Peygamber de dahil olmak üzere bütün peygamberlerin karşısına çıkan bu câhiliyye idi. Bu câhiliyye soyut bir teori değildir. Hatta belirli bir teorisi de yoktur. Daima, toplum içinde canlı bir hareket olarak görünür. Kendine ait liderliği, kavramları, değer yargıları, gelenekleri, alışkanlıkları ve duygulan vardır. Bu organize bir topluluktur, fertleri arasında yakın işbirliği ve dayanışma vardır ve varlığını bilinçli veya bilinçsiz savunmaya her zaman hazırdır. Kendi varlığı için tehlike teşkil eden bütün unsurları yok eder.
Cahİliyye, bir teori değil de faal, dinamik bir hareket olduğuna göre, İslâm'ı sadece bir teori olarak kabul ederek Cahiliyyeyi ortadan kaldırmaya ve insanları Allah'a geri çağırmaya yönelik her girişim boştur. Cahİliyye fiili dünyayı hâkimiyeti altına alır ve kendisini destekleyen diri ve aktif yapılar oluşturur. Bu durumda, ona karşı savaşmak için tek başına teorik gayretler yeterli değildir. Eğer amaç mevcut düzeni ortadan kaldırıp, yerine tabiatında, ilkelerinde, bütün genel ve hususî yönlerinde iktidardaki cahilî düzenden farklı olan yeni bir düzen kurmaksa, o zaman bu yeni düzenin de mücadele alanına düzenli ve dinamik bir hareket olarak girmesi gerekir. Bu düzen mücadele alanına girdiği zaman stratejisi, toplumsal yapısı ve fertleri arasındaki ilişki, mevcut cahili düzenden daha sağlam ve daha güçlü olmalıdır.
İslâm'ın teorik yapısı tarihin her döneminde aynı kalmıştır. Bu esas, Allah'ın asıl ilâh olduğuna, herşeyin Rabbi, kâinatın tek hâkimi ve gerçek hükümdar olduğuna şehadet etmek; kalben O'na İnanmak, sadece O'na ibadet etmek ve O'nun kanunlarını uygulamak manasına gelen La İlahe illallah (Allah'tan başka ilâh yoktur) ilkesine şehadet etmektir. Müslü-manım diyen bir kimseyi Müslüman olmayandan ayıran La ilahe İllallah esasını yukarıda tarif edildiği şekilde kabul etmeden bu kelimenin hiçbir pratik değeri yoktur. Bunun İslâm şeriatine göre de bir geçerliliği yoktur.
Teorik olarak, bu ilkeyi tesis etmenin manası şudur: İnsanlar hayatlarını bütünüyle Allah'a kulluk etmeye adamalıdırlar, yani tamamiyle O'na teslim olmalı ve kendi başlarına hüküm vermemelidirler. Bütün konularda Allah'a başvurmalı ve O'nun hükümlerine tâbi olmalıdırlar. "Biz Allah'ın hidayetini sadece bir kaynaktan öğreniyoruz. Bu kaynak Allah'ın Rasûlü'dür. Bu yüzden İslâm'ın temel esası olan Kelime-i Şehadetin ikinci bölümünde ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve'r-Rasûlühu -Ve Hz. Muhammed'in Allah'ın kulu ve rasûlü olduğuna şehadet ederim- diye şehadet ediyoruz.
İslâm'ın teorik esası -iman- ilk andan itibar düzenli ve aktif bir topluluk şeklinde somutlaşmaktadır. Bu topluluk, amacı İslâm'ı e gellemek olan aktif ve düzenli cahilî toplum dan ayrılarak bağımsız bir toplum haline gelmelidir. Bu yeni topluluğun temelini, yeni bir önderlik oluşturmalıdır. Bu önderlik, ilk öne-Peygamber @'in şahsında somutlaşan ve Peygamberden sonra, insanları Allah'ın hükümdarlığına, otoritesine ve kanunlarına döndürmek için çabalayan insanlara emanet edilen bir önderliktir. Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Hz. Muhammed' @in O'nun Rasûlü olduğuna şehadet eden kişi, cahilî toplum'dan uzaklaşmalıdır. İster din adamları, sihirbazlar, müneccimler kisvesinde olsun, isterse peygamber zamanındaki Kureyş toplumunda olduğu gibi siyasî, toplumsal ve iktisadî liderlik şeklinde olsun, cahilî liderlikten bağını koparmalıdır. Yani tamamiyle yeni İslâm hareketine ve İslâm liderliğine bağlanmalıdır.
Bir kişi diliyle La ilahe illallah dediği anda bu kararlı adımı atmıştır. İslâm toplumu bu ifade olmadan vücut bulamaz. İslâm toplumu, sayıları çok da olsa, eğer aktif, uyumlu ve dayanışma içinde olmazlarsa, müslüman fertlerin kalplerinde bir tohum haline dönüşemez. İslâm toplumu özel bir toplum olmalıdır. İslâm toplumunun teşekkülü, güçlenmesi, büyümesi ve kendi sistemine yapılan saldırılara karşı kendisini savunabilmesi için, bu toplumun gerekli unsurları bir vücudun azalan gibi hep birlikte uyum İçinde çalışmalıdır. Yine İslâm toplumu, câhili liderlikten farklı olarak, çabalarını aynı hedefe yoğunlaştıran ve bu çabalara İslâmî bir karakter kazandırıp düşman bir güç olan Cahil iyyenin etkilerini ortadan kaldırmaya çalışan bir liderlik müessesesine sahip olmalıdır.
İslâm
toplumu bu şekilde tesis edildi. Öz olmasına rağmen, bütün hayatı kapsayan bir
iman üzerine kuruldu. Bu iman, cahilî topluma hemen karşı çıkıp ondan
bağlarını koparan, diri ve dinamik bir topluluğu çabucak or
tan bir hayat şekli tanımlayan bir inançtır. Dolayısıyla bu hareket için ilk kuvvet ne insan zihninden ne de kâinatın özünden gelmektedir, bilâkis daha önce de belirttiğimiz gibi yeryüzünün ötesinden ve insanın faaliyet sahasının dışından gelmektedir; bu İslâm toplumunun ve düzenin ilk ayirdedici özelliğidir.
Hakikaten bu hareketin menşei insanın faaliyet sahasının ve maddî âlemin Ötesinde bir unsurdur. Allah'ın iradesi sonucu meydana gelen bu unsur hiçbir insanın umduğu veya düşündüğü birşey değildir ve başlangıçta hiçbir insan çabası işin içine karışmaz. Bu ilâhî unsur İslâmî hareketin tohumlarını eker ve aynı anda kendisine ilâhî kaynaktan gelen bu unsura iman eden insanı fiiliyata hazırlar. Bir fert bu imana sahip olduğu zaman, hükmî olarak İslâm toplumunun varoluşu da başlamış olur. Bu fert sadece imana sahip olmakla tatmin olmaz, mesajım iletmek için ayağa kalkar. Bu imanın tabiatı itibariyle ondan doğan hareket sağlam ve dinamiktir; bu imanı doğuran güç onu saklamaz, açığa çıkarır ve başkalarına yayar.
Müminlerin sayısı üç olduğu zaman, bu iman onlara şunu söyler: "Artık bir cemiyetsiniz, bu inanca göre yaşamayan ve onun temel doğrularını kabul etmeyen câhîlî toplumdan ayrı bir İslâm cemiyetisiniz." Artık İslâm toplumu (gerçekten) var olmuştur.
Bu üç fert ona çıkar, on yüze, yüz bine ve bin yirmibine yükselir ve İslâm toplumu büyür ve yerleşmeye başlar. Bu hareketin ilerleyişi sürerken câhilî toplum İle arasında bir mücadele başlar. Bir tarafta İnançları, düşüncesi, değerleri, standartları, varlığı ve teşkilatı ile kendisini câhilî toplumdan ayıran yeni doğmuş bir toplum, öteki tarafta İslâm toplumuna fertlerini kaptıran câhilî toplum vardır.
Bu hareket, başlangıç anından, toplumunun gelişmesine ve kalıcı varlığına kadar devam eder, her ferdi imtihan eder ve İslâmî denge ve standartların ölçtüğü kapasitesine göre ona bir sorumluluk makamı tayin eder. Toplum
onun yeteneklerini kendiliğinden kabul eder, onun Öne çıkıp adaylığını duyurmaya ihtiyacı yoktur, bilâkis inancı ve onun ve toplumunun kabul ettiği değerler onu, kendisine bir sorumluluk makamı vermek isteyen gözlerden kaçmamaya zorlar.
Bu hareket İslâm inancının tabii bir yansıması ve İslâm toplumunun özü olduğu için hiçbir ferdin kendini saklamasına izin vermez. Toplumdaki her birey hareket etmelidir. İnancında bir hareket, kanında bir hareket, cemiyetinde bir hareket ve organik toplumunun yapısında bir hareket olmalıdır. Câhiliye çevresini kuşattığı ve izleri hem kendi zihnini hem de yanındakilerin zihinlerini etkilediği için mücadele sürer ve cihad kıyamete kadar devam eder.
Hareketin katettiğİ iniş ve çıkışlar hareketteki her ferdin konumunu ve aktivitesini belirler. Fertler ve aktiviteleri arasındaki uyum aracılığıyla toplumun organik yapısı tamamlanır.
Bu tür bir başlangıç ve teşkilâtlanma usulü, İslâm toplumunun iki önemli vasfıdır. Bu vasıflar İslâm toplumunu, yapısı, varlığı, tabiatı, biçimi, sistemi ve bu sistemi kurma metodu açısından diğer toplumlardan ayırır ve onu eşsiz ve ayrı bir varlık yapar. O kendisine yabancı olan sosyal teorilerle anlışalamaz, tabiatına aykırı metodlarla öğretilemez ve diğer sistemlerden ödünç alınan metodlarla meydana getirilemez.
Bizim değişmeyen medeniyet tarifimize göre İslâm toplumu, tarih içinde incelenecek, geçmişe ait bir varlık değildir, bilâkis şu anın talebi ve geleceğin umududur. İnsanlık, bugün veya yarın, bu asil medeniyete doğru çaba sarfederek ve yuvarlandığı câhİliyye çukurundan kendini çıkararak şereflenebilir. Bu sadece sanayide veya ekonomide gelişmiş milletler için değil, aynı zamanda geri milletler için de geçerlidir.
Şu hususu bir kez daha ifade etmeliyiz ki, "İslâm medeniyeti" ifadesiyle, İslâm medeniyeti dönemi dışında, insanlığın hiçbir zaman sahip olmadığı insanî değerlerin en yüksek değerine ulaştığı medeniyeti kastediyoruz. Sanayide, ekonomide ve bilimde ilerlediği halde bu değerleri bastıran bir medeniyeti kastetmiyoruz.
Bu değerlerin her biri birer ideal değil, İslâm Öğretilerinin doğru uygulanmasıyla ve insan gayreti aracılığıyla ulaşılabilecek pratik değerlerdir. Bu değerlere, endüstriyel ve bilimsel gelişmişlik seviyesi ne olursa olsun her ortamda ulaşılabilir, çünkü bu bir çelişki değildir; gerçekte maddî refah ve bilimsel ilerleme, Allah'ın yeryüzündeki halifesi olarak insanın rolünü sağlamlaştırdığı için Islâmî öğretiler tarafından teşvik edilir.
Aynı şekilde, sanayide ve bilimde geri ülkelerde bu değerler, insanlara sessiz seyirciler olarak kalmamalarını, sanayi ve bilimde gelişme göstermek için çaba sarfetmelerini Öğretir. Bu değerlere sahip bir medeniyet her hangi bîr yerde ve herhangi bir ortamda filizlenebilir; bununla beraber alacağı biçim bir tane değildir, toplumdaki şartlara ve bu değerlerin gelişeceği ortama bağlıdır.
İslâm toplumu, biçimi, uzantısı ve hayat biçimi itibariyle, sabit bir tarihî olgu değildir; fakat varlığı ve medeniyeti tarihi gerçekler tarafından sabit değerlere dayanır. Bu mevzuda kullanılan "tarihî" kelimesi sadece, bu değerlerin insanlık tarihinin belirli bir döneminde somut bir şekil aldığını anlatmaktadır. Gerçekte bu değerler, tabiyatları itibariyle belirli bir döneme ait değildirler; insanın ve maddî âlemin Ötesinden ilâhî kaynaktan insana gelen birer hakikattirler.
İslâm medeniyeti maddî yapısı ve biçimi yönünden çeşitli şekillere bürünebilir. Fakat dayandığı değerler ve temel ilkeler sabit kalır. Çünkü bunlar aynı zamanda medeniyetin de temel dayanaklarıdır. Bu ölçüler; yalnızca Allah'a kulluk, insan ilişkilerinin inanç temeline dayanması, insanın insanî özellikleri itibariyle maddeden üstün tutulması, insanî değerlerin geliştirilmesi ve hayvani arzuların kontrolü, aile yuvasının şeref ve haysiyetine hürmet Allah'ın gösterdiği ahde ve şarta uygun olarak yeyüzünde hilafet vazifesini ifa etmek ve bu hilafet vazifesini ifa ederken yalnızca Allah'ın şeriatını ve nizamını hâkim kılmak.
Bu sabit kaideler üzerine kurulan İslâm medeniyeti şekil yönünden iktisadî, sınaî ve ilmî gelişmelerden istifade eder. Her toplum bunlardan bulduklarını kullanır. Bu yüzden şekil yönüyle değişiklik olması kaçınılmazdır. Bu farklılık, İslâm'ın bir sistemi alması ve o sistemi kendi gayelerine göre yoğurması için gerekli esnekliğe sahip olduğu gerçeğinin bir sonucudur; fakat İslâm medeniyetinin dış şeklindeki bu esneklik, İslâm medeniyetinin pınarı olan İslâm inancındaki bir esneklik anlamına gelmemekte olup, ona dışardan ödünç alınmış gözüyle bakılmamalıdır; çünkü o bu dinin karakterinde vardır. Bununla beraber esneklik, belirsizlik veya bulanıklıkla karıştırılmamalıdır. Bu ikisi arasında büyük farklar vardır.
İslâm, Afrika'nın orta kısmına girdiği zaman çıplak insanları giydirdi, onları tecritten kurtardı ve onlara maddî kaynakları araştırırken çalışmaktan hoşlanmayı öğretti. Aynı şekilde onları dar kabile ve klan çemberinden çıkarıp, İslâm cemiyetinin geniş çemberine soktu ve pagan ilâhlara ibadetten kurtarıp, sadece alemlerin yaratıcısına ibadete yöneltti. Bu medeniyet değilse nedir peki? Bu medeniyet o çevre içindi ve mevcut olan kaynaklar için kullanıldı. İslâm başka bi çevreye girerse medeniyeti, o belirli çevredeki mevcut kaynaklara dayanan, fakat ebedî değerleri muhafaza eden bir biçim alır.
Dolayısıyla İslâmî usûl ve İlkelere göre medeniyetin gelişmesi, iktisadî, sınaî ve ilmî ilerlemenin belirli bir seviyesine bağlı değildir. Bu medeniyet kurulduğu yerde bütün kaynaklan kullanacak, onları geliştirecek ve belirli bir yerde bu kaynaklar mevcut değilse, onların gelişip büyüyeceği vasıtaları temin edecektir. Fakat her durumda bu onun değişmez ve ebedî İlkelerine dayanacaktır. İslâm toplumunun var olduğu bir yerde, onun belirgin karakteri ve belirgin hareketi de var olacaktır. Bu özellikleri onu câhili toplumlardan ayıracaktır.
"Allah'ın boyası (ile boyan). Allah'ın boyasından daha güzel boyası olan kimdir? Biz ancak O'na kulluk ederiz." (2: 138).
İslâm'ın birinci şartının ilk bölümü mutlak şekilde yalnız Allah'a kulluk etmektir; Lâ İlahe illallatim anlamı budur. Bu kulluğun nasıl yapılacağını Hz. Muhammed @'den almak ise bu şartın ikinci yarısıdır ki, Mııhammeden rasûlullah bu gerçeği ifade etmektedir. Bu hususları bir önceki kısımda görmüştük. Allah'a mutlak mânâda kulluk ilk önce yalnız başına Allah'ı ilâh edinmekte; inanç, ibadet ve şeriat bakımından sadece Allah'ın emirlerini benimsemekte ortaya çıkar. Hiç bir zaman için bir müslüman Allah'tan başkasının ulûhİ yetine, O'nu bırakıp yaratıklarından birine ibadet edileceğine, hâkimiyetin kullarından birine ait olacağına inanmaz. Allah'a kul olma ilkesinin, inancın, ibadet kastu taşıyan hareketlerin ve ve hâkimiyetin mânâsı daha Önce açıklanmıştı. Bu kısımda hâkimiyetin kültür ile olan ilişkisi açıklanacaktır.
İslâm düşüncesinde "hâkimiyet", hukuk sistemini yalnızca Allah'a dayandırmakla, sırf bu sistemin yürürlüğünü benimsemekle, başka bir yasayı değil de bu ilâhî sistemi hâkim kılmakla sınırlı değildir. İslâm'a göre "şeriat", sadece hukukî sistemden, yargılama, usûl, düzen ve sosyal kurumlardan İbaret değildir. Böylesine dar bir anlayış, "şeriaf'ın mânâsını ve İslâm düşüncesini ifade etmez. "Allah'ın Şeriatı" demek, insan hayatını düzenlemek üzere Allah'ın koyduğu ilkelerin tümü demektir. Bu terim, inanç İlkelerini, yönetim ve adalet ilkelerini, ahlâk ve davranış ilkelerini, eğitim ve bilgi ilkelerini tümüyle içerir.
Şeriat, İslâm inancım, düşüncesini ve Allah'ın sıfatları da dahil olmak üzere kapsamlarını, görünen ve görünmeyenleriyle kâinat gerçeğini, yine görünür ve görünmez dİlimleriyle hayat gerçeğini, insanın mahiyetini, bu gerçekler arasındaki bağlan ve bunların tümüyle insan arasındaki karşılıklı ilişkiyi ifade eder. Benzer şekilde, bütün ilkeleri ile birlikte siyasî, sosyal ve ekonomik sistemin yalnızca Allah'a kul olma temeli ile bağdaşacak örneğini ifade eder. Aynı zamanda bu terim, sosyal kurumlan düzenleyen hukuk sistemini de ifade eder. Bu kesim, çoğu kere İslâm düşüncesine göre gerçeği tam ifade etmeyen dar bir anlamda "şeriat" teriminin karşılığı olarak kabul edijir. Kişilerin, davranışların ve olayların ölçülmesinde temel alınan ahlâk ilkeleri, usûller, değerler ve kriterleri de ifade eder. Nihayet bu terim, bütün cephesi ile, eğitim ve kültür kesimi ile bütün olarak düşünce ve sanat hayatının ilkelerini de kapsar. Bütün bunlarda, hukukî meselelerde olduğu gibi Allah'ın rehberliğine ihtiyaç vardır.
Allah'ın hâkimiyetinin bir topluma yön veren idari ve hukuki sistemlerle, ahlâki meselelerle, insan ilişkileriyle, değerler ve kriterlerle olan bağını tartıştık. Dikkat edilmesi gereken nokta değerlerin, standartların, ahlâk ilke ve usûllerinin hepsinin toplumda hüküm süren inanç ve düşüncelere dayandığı ve hepsinin aynı zamanda inançların kaynağı olan ilâhi kaynaktan geldiğidir.
Burada birçok kimselerce garipsenecek konu İse, hatta İslâmı araştırmalar sahasında çalışanlar tarafından bile, fikir ve sanat çalışmalarında İslâm düşüncesine ve ilâhi kaynağa dönmek hususudur.
Sanat hayatı hakkında; bütün sanat çalışmalarının insanın duygu ve düşüncelerini, arzu ve İsteklerini ifade etmek için kullandığı varlık, hayat ve insan psikolojisinin şekillerini canlandırmak üzere imal ettiği bir vasıta durumunda olduğunu belirten başlıbaşına bir kitap yayınlanmıştır. (Muhammed Kutub, The Princıples of Islamic Art [İslâm Sanatının İlkeleri]). Müslümanın vicdanında bütün bu noktalara varlığın, vicdanın ve hayatın Rabbi ile olan ilişkileri içinde, insan gerçeği ile ilgili, insanın kâinat merkezli oluşu, varlığının gayesi, görevi ve hayatına anlam veren değerler ile ilgili özel görüşü ile İslâm düşüncesi hükmeder. Bunların tamamı sadece bir kavramlar sistemi olmayıp, aynı zamanda insanın duygularını ve fiillerim etkileyen, faal, etkileyici, yönlendirici, sürükleyici bir güç olan İslâm düşüncesinin kapsamına dahildir.
Kısacası sanat ve edebî düşünce meselesi ve onların ilâhi rehberilikle ilişkisi ayrıntılı bir tartışmayı gerektirmektedir. Daha önce de belirtildiği gibi, bu tartışma sadece eğitimli insanlara değil, aynı zamanda hukukî meselelerde Allah'ın hâkimiyetine inanan müslü-manlara da ilginç gelecektir.
İman, hayat anlayışı, ibadet eylemi, değerler ve standartlar, ekonomi ve siyaset ilkeleri ve tarih sürecinin yorumu konularında bir müs-Iüman Allah'ın rehberiyetinden başka hiçbir kaynağa başvuramaz. Dolayısıyla bir muslü-manm bütün bunları öğrenmek için imam, şahsiyeti, inancı ve ameli lekeden uzak bir müslümana başvurması onun vazifesidir.
Buna karşılık bir müslüman kimya, fizik, biyoloji, astronomi, tıp, endüstri, tarım, yönetim (sadece teknik yönleriyle sınırlı olmak üzere), teknoloji ve savaş sanatları gibi nazarî bilimleri ve benzeri bilim ve sanat dallarını öğrenmek için bir gayrimüslimden istifade edebilir. Esas olan ise müslüman cemaatin oluştuğu zaman bütün bu alanlarda çok sayıda uzman yetiştirmesidir. Çünkü bütün bu bilimler ve sanat dalları müslümanlar üzerine farz-ı kifayedir (yani, cemiyetin ihtiyaçlarını tatmin etmek için değişik bilim ve sanat alanlarında uzmanlaşmış yeterli sayıda İnsan olmalıdır). Müslüman bir toplumda bu bilim ve sanatların gelişmesi için uygun bir atmosfer sağlanmazsa bunun sorumlusu bütün toplum olacaktır. Fakat bu şartlar sağlanmadığı müddetçe, bunları öğrenmesi ve kendi hedefi doğrultusunda tecrübe kazanması için bir müslümana, din farkı gözetmeden bir müslümandan veya gayrimüslimden faydalanması için izin verilmiştir. "Sîz dünyanızın İşleriniz çok daha iyi bilirsiniz..." hadisiyle bu tür İşler anlatılmaktadır. Bu bilimler bir müslümanın hayat, kâinat, insan, yaradılışının gayesi, sorumlulukları, fizikî dünya ve yaratıcısı ile olan ilişkileri üzerindeki düşünceleriyle ilgili değildirler. Bu bilimlerin fertlerin ve grupların hayatlarını düzenleyen hukuk ilkeleri, kanun ve düzenlemelerle ilgisi olmadığı gibi, topluma hükmeden ve ona biçim veren ahlâk kaideleri, gelenekler, usûller, alışkanlıklar, değerler ve ölçülerle de bir ilgileri yoktur. Dolayısıyla bir müslümanın bu bilimleri bir gayrimüslimden öğrenmesi, ne inancına zarar verecek, ne de onu câhiliyyeye götürecektir.
Fert veya toplum olarak tamamıyla insanî gelişmeleri yorumlamaya gelince; bu, insan psikolojisi ile tarih içindeki hareketlerine hangi açıdan bakıldığına dayanır. Kâinatın ve insan hayatının başlangıcının açıklanması tecrübî ilimlerin sınırını aşan kesimi ile kimya, fizik, astronomi veya tıp branşlarıyla açıklanamayan konuların bilgisinde durum, şer'î hukuk sistemi ile hayat tarzını düzenleyen ilke ve metodlarda olduğu gibidir. Bun konular hakkında bilgiler, doğrudan doğruya inanç sistemine bağlıdır. Öyle olunca bu konularda müslüman, ancak dinine takvasına ve bildiklerini ilâhî kaynağa dayandırdığına kesinlikle güvendiği mü si umanlardan bilgi alabilir. Önemli olan nokta, müslümanın görüşünde bu konuların inanç sistemine bağlı bilinmesidir; bu tutumun sadece Allah'a kul olma ilkesinin ve La ilahe illallah Muhammedün rasûluüah şehadet cümlelerinin gereği olarak kabul edilmesidir.
Bununla beraber, bir müslüman kendi inanç ve düşüncelerini oluşturmak için değil, fakat cahiliyyenin kabul ettirmeye çalıştığı sapmaları bilmek gayesiyle, câhîlî yazarların bütün düşünce ve görüşlerini inceleyebilir. Böylece insandan kaynaklanan bu sapmaları gerçek İslâm inancının ışığında düzeltebilir ve İslâm Öğretilerinin sağlam ilkelerine göre onları çürütebilir.
Felsefî akımlar, tarih yorumu çalışmaları, genel yorum karakteri taşımayan bazı gözlem ve görüşler dışında kalan bütün psikoloji bilgisi, ahlâkiyat, ilahiyat ve mukayeseli dinler tarihi araştırmaları, bazı gözlem ve istatistiğe dayalı doğrudan bilgiler veren sosyal doktrinler ve bunlarla ilgili yorumlar , bütün bu branşlar, İslâm dışı câhiliyye düşüncesi içinde, eskisi ve yenisi ile, cahiliyyenin inanç ve geleneklerinin doğrudan doğruya etkisi altındadırlar. Bütün bu bilimlerin tamamı değilse bile, büyük bir çoğunluğu özleri itibariyle-doğrudan veya dolaylı olarak din kavramına ve özellikle İslâm düşüncesine karşı düşmanlık esasına dayanırlar.
Bu gibi ilmî ve fikrî çalışmalarda ortaya çıkan durum fizik, kimya, astronomi, biyoloji, tıp ve benzeri ilim dallarında olduğu gibi değildir. Bunlar da, ancak pratik tecrübe sınırları dahilinde gerçekçi neticelerin tescil edilmesi arzusunun sınırında kaldığı ve bu sınırı aşarak ne şekilde olursa olsun bir felsefî açıklamaya veya tahlile gitmediği, meselâ Darvi-nizm gibi biyolojik tasnif ve gözlemleri bir takım belirli hedefleri ispat etmek için sınırını aşmadığı ve konuşma sahası içerisinde kaldığı sürece durum böyledir. Meselâ Darvİ-nizm, biyolojide gözlemleri tesbit edip düzene koyma sınırını aşarak, hiçbir delile dayanmadan, arzu ve hevesden başka söz edilecek yer bulunmaksızın, hayatın başlangıcı ve evrimini açıklamak için tabiat dışı bir kuvvet farzetmenin yersiz olduğunu ileri sürmüştür.
Bu mevzularda bir müslüman için Rabb'inin hidayeti yeterlidir. İnanç ve Allah'a tam teslimiyete götüren bu hidayet insanın bütün spekülatif çabalarına o kadar üstündür ki, bu çabalar tamamen gülünç ve anlamsız gelmektedir.
"Kültür bir insanlık mirasıdır" ifadesi, onun ülkesi, milliyeti ve dininin olmadığı ancak bilim ve teknoloji ile olan ilişkisi için doğrudur. Yine bu bilimlerin sınırını aşmadığımız, metafizik yorumlara karıştırmadığımız, sanatı, edebiyatı insan sezgisini felsefî olarak tevil etsek bile, insanın gayesini ve tarihteki rolünü felsefi olarak açıklamaya kalkmadığımız sürece bu ifadenin doğruluğu geçerlidir. Bu dar anlamın ötesinde, kültür hakkındaki bu ifade dünya Yahudilerinin oynadığı bir oyundur. Bu insanların gayesi bütün sınırlamaları, özellikle imanın ve dinin telkin ettiği sınırlamaları yok ederek bütün dünyanın siyasî yapısına nüfuz etmek ve böylece şeytani tertiplerini devam ettirebilmelerini sağlayacak hareket alanını bulmaktır. Bu aktiviteler listesinin başında faiz yer almaktadır. Faizin amacı insanlığın bütün zenginliğinin, faizle işleyen Yahudi finans kurumlarında toplanmasıdtr.
Bununla beraber İslâm -teorik bilimler ve uygulamaları hariç- iki çeşit kültür tanımaktadır: İslâm düşüncesine dayanan İslâm kültürü ve çeşitli hayat tarzlarında tezahür eden, sadece insan düşüncesinin ilâhlaştırılmasına dayanan ve dolayısıyla onun vardığı sonuçlara Allah'ın rehberiyeti ile varılamayacak olan câhili kültür. İslâm kültüm bütün teorik ve pratik meselelerle ilgilidir ve kültürel faaliyetlerin gelişmesini ve devamlılığını teminat altına alan ilkeleri, metodlan ve vasıfları içermektedir.
Şu hatırlanmalıdır ki, günümüzün sanayileşmiş Batı kültürünün dinamik ruhu olan tecrübî metod Avrupa'dan değil, Endülüs'teki ve Doğu'daki İslâm üniversitelerinden kaynaklanmıştır. Tecrübî metod ilkesi fizikî dünyayı, tezahürlerini, güçlerini ve sırlarını izah eden İslâm düşüncesinden ve onun bu izahlarından filizenmiştir. Daha sonra Avrupa tecrübî metodu uygulayarak, kendisini adım adım büyük ilmî başarılara ulaştıran, bilimsel canlanma dönemine girmiştir. Bu zaman zarfında müslümanların dünyası yavaş yavaş İslâm'dan uzaklaşmış ve bunun bir sonucu olarak önce bilimsel hareket durmuş, sonra tamamen bitmiştir. Bu gerileme döneminin sebeplerinden bazıları doğrudan müs-lüman toplumun kendisinden, bazıları da müslüman dünyasının Hıristiyanlar ve Siyonistler tarafından işgal edilmesi gibi dışarıdan kaynaklanıyordu. Bir süre sonra Batı dünyası, Allah adına insanlara zülüm ve kötülük işlemekte hayli ileri gitmiş olan Hıristiyan Kilisesi ile aralarındaki bağları koparırken, tecrübî bilimleri de iktibas edildiği kaynak
olan İslâm inancının ilkeleri arasındaki batıda keserek onu tamamen Allah'tan uzak bir niteliğe büründürmüştür.
Böyle olunca Batının tüm düşünce ürünleri her zaman ve her yerde görülen diğer cahiliy-ye düşüncesi verilerinde olduğu gibi dayandığı İslâm düşüncesinden apayrı özelliği olan, aynı zamanda İslâm düşüncesine kökten düşman bir hâle geldi. Dolayısıyla, tek başına düşünce sisteminin dayanaklarına dönmek eğer yetkili ise kendi eli İle asıl kaynaklardan aldığı bilgiler ile yetinmek, buna gücü yetmediği takdirde de sadece dinine ve takvasına güvenilir, bilgi vermekte yetkili olan kimselerden bilgi edinmek müslümanlar için kaçınılmaz bir görev olmuştur.
İnsanın kâinata, hayata, beşerî gelişmelere, değer ölçülerine, ahlâka, geleneklere ve bunlar gibi insan psikolojisi ile ondaki gelişmelere bakış tarzını etkileyen inanç kavramlarına ilişkin ilimlerin tümünde İslâm, "ilim başka, âlim başka" şeklindeki basma kalıp görüşleri tanımaz.
Hiç şüphesiz İslâm müslümana kimya, fizik, astronomi, tıp, teknoloji ve ziraat, yönetim ve benzeri teknik bilimleri öğrenmesi için müslüman olmayan veya takvası ile güvenilir olmayan müslümanlardan birine başvurmasına izin vermektedir. Bunun şartı, bu bilimleri öğretecek, müslüman ve muttaki, herşeyine güvenerek benimseyebileceği mümin bir kişi bulunmadığı zaman olabilir. Nitekim bugün kendisine müslüman adı veren insanlar arasında bu gibi kimselere rastlanır olmuştur. Bu da kendilerine müslüman adı takanların Allah'ın dininden ve nizamından uzaklaşmalarını ve İslâm düşüncesine bigâne kalarak Allah'ın izniyle yapılması gereken yeryüzündeki hilâfet vazifesinin gereklerini yerine getirmemelerinin neticesinde ortaya çıkmıştır. Halbuki hilâfet vazifesi bu gibi bilgi ve çalışma sahalarında ve her türlü mahareti ilgilendiren konularda müslümanların ehil olmalarını gerektirmektedir. Fakat bur müslümanın inanç esaslarım, düşünce sistemini, Kur'ân tefsirini, hadisini, peygamberinin hayatım, tarih metodolojisini, toplumların geleneklerini, yönetim yapısını, siyasî metodunu, sanat, edebiyat ve İfade gücünü ve benzeri diğer hususları İslâm dışı kaynaklardan almasını, dinine, takvasına gve Allah korkusuna güvenmediği bir müslümandan almasını asla müsamaha ile karşılamaz."
Şehid Seyyid Kutub bu hususta şunları söylemektedir: "Bu satırların yazan, hayatının kırk yılını okuyarak geçirmiş birisidir. İlk olarak, insan bilgisinin hemen hemen bütün alanlarında kitaplar okuyup ve araştırmalar yapmıştır. Bazı branşlarda uzmanlaşmış ve bazılarını da Özel ilgisi sebebiyle incelemiştir. Sonra inancının ve düşüncesinin kaynaklarına döndüğü zaman bütün okumuş olduğu eserleri, o büyük hazine karşısında gayet sönük ve değersiz bulmuştur, iman pınarına yönelmiştir. Zaten bunun başka türlü olması da mümkün değildir. Geçirdiği bu kırk yıla pişman da değildir. Çünkü cahiliyyenin gerçek yüzünü, sapkınlıklarını, hatalarını, değersizliğini, şatafatını, tantanasını, kibirini ve kendinden çok emin iddialarını tanımıştır. Bu tecrübeler sayesinde kesinlikle anlamıştır ki, müslüman, bu iki çeşit kaynağı, yani İlâhi rehberiyet kaynağı ile cahiliyyenin kaynağını bir gibi kabul edip her ikisinden de bilgi alamaz.
Bununla beraber, bu ifadeler, şahsî kanatimi yansıtan özel görüşüm değildir. Çünkü konu, şahsî kanaatle açıklanmaktan çok daha geniştir. Böyle bir meselede, müslümanın kendi görüşüne dayanması Allah katında büyük bir sorumluluğu getirir. Bu ancak Allah ve Rasûlü @'nün sözüdür. Allah ve Rasûûlüne iman edenlerin ihtilâfa düştüklerinde O'na ve Peygamberine başvurdukları gibi, burada da Allah ve Rasûlü'ne başvurmaları gerekir.
Allah Teâlâ, Yahudilerin ve Hıristiyanların Müslümanlara karşı nihâi amaçları hakkında şöyle buyurmaktadır: "Kİtab sahiplerinden ǰIU, gerçek kendilerine besbelli olduktan sonra, sırf içlerindeki kıskançlıktan ötürü sİzİ imânınızdan sonra küfre döndürmek isterler.
Allah emrini getirinceye kadar affedin, hoş görün. Şüphesiz Allah, her şeye gücü yetendir." (2; 109). "Sen onların, kendi dinlerine uymadıkça ne Yahudiler, ne de Hıristiyanlar senden razı olmazlar. 'Asıl doğru yol, Allah'ın yoludur!' de. Sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyarsan, andolsun ki, Allah'tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı olmaz" (2: 120). "Ey iman edenler! Kitâb verilenlerden herhangi bir gruba uyarsanız imânınızdan sonra, (onlar) sizi döndürüp kâfir yaparlar." (3: 100).
Hafız Ebu Ya'lâ'nın Hammad'dan, onun Şa'bî'den, onun da Câbir'den rivayet ettiğine göre Rasûlullah @ şöyle buyurmaktadır: "Siz ehli kitaba hiç bir şeyi sormayınız. Çünkü kendileri sapıklık içinde oldukları için size doğru yolu gösteremezler. Böyle olunca ya bir bâtılı tasdik edecek veya bir hakkı yalan sayacaksınız. Allah'a yemin ederim ki, Musa aramızda yaşıyor olsaydı, ona da bana uymaktan başka bir şey yapmak helâl olmazdı."
Yahudilerin ve Hıristiyanların nihâi tertipleri ile ilgili olarak Allah'ın müslümanlara bu ihtarından sonra, Yahudiler ve Hıristiyanlar İslâmî inançlar veya İslâm tarihi üzerinde tartıştıkları zaman veya müslüman toplum, müslüman siyaseti veya ekonomisi konularında teklifler öne sürdükleri zaman, bunları iyi niyetlerle, müslümanlarm refahını samimi olarak istedikleri için veya hidayeti ve ışığı aradıkları için yaptıklarını düşünmek dar görüşlülük olacaktır. Allah'ın bu açık uyarısından sonra bu şekilde düşünen insanlar aldanmaktadırlar.
Aynı şekilde Yüce Allah'ın "De ki: Hidayet. ancak Allah'ın hidayetidir, yol sadece O'nun gösterdiği yoldur." şeklindeki âyeti her müslümanın bütün işlerinde yönelmesi gereken biricik kaynağı göstermektedir. Çünkü Allah'ın rehberiyetinin dışındaki ve O'nun yol göstermediği herşey batıldır. "De ki: Hidayet, ancak Allah'ın hidayetidir, yol sadece O'nun gösterdiği yoldur." ayetinde bu mevzu açıkça vurgulanmaktadır. Bu ayetin anlamında bir müphemlİk yoktur ve başka hiçbir yorum mümkün değildir.
Aynı şekilde, İlâhî emir, kesin olarak Allah'ı anmaktan uzak olanları dost edinmeyi de yasaklamaktadır. Bütün ihtimamını dünya hayatına hasreden kimselerle dostluktan da neh-yediyor ve bunların bilgilerinin zandan ibaret olduğunu, müslümamn ise zanna uymaktan nehyolunduğunu ve bu gibi insanların sadece dünya hayatının dış görünüşlerini bileceğini ve bu bilgisinin sağlam birr esasa oturmayacağını belirtmektedir.
"Bizi anmaktan yüz çeviren ve dünyâ hayatından başka bir şey istemeyen kimseden yüz çevir. İşte onların erişebilecekleri bilgi (sınırı) budur. (Bundan Ötesine akılları ermez). Şüphesiz Rabb'in yolundan sapanı da iyi bilir ve O, yola geleni de iyi bilir." (53: 29-30). "Onlar, sâdece şu yakın hayatın dış yüzünü bilirler; âhiretten ise onlar tamamen gafildirler." (30: 7).
Allah'ı anmaktan gafil olup sırf dünya hayatı peşinden koşanlar, -ki günümüz 'bilim adamlarının' durumu budur, sadece görünüşü (zahiri) bilebilirler. Bu, teknik bilgi sınırları içinde öğrenilmesine izin verilenin dışında, bir müslümamn sahip olmasına güvenebileceği bir 'bilgi' türü değildir. Bu bilgilerin psikolojik ve fikri meselelerdeki yorumlarını önemsememelidir. Bu, Kur'ân-ı Kerîm'in övdüğü ve İşaret ettiği bilgi değildir. Nitekim bir kısım kimseler, Kur'ân'ın âyetlerini kendi ana seyrinden çıkararak yersiz konularda delil olarak kullanmaya çalışmaktadırlar. "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" âyeti ile bu kastedilmiş değildir. Bu tür ayetleri kullanıldıkları çerçevenin dışında alanlar ve tartışanlar hata etmektedirler. Bu önemli meselenin geçtiği ayetin tamamı şöyledir: "Yoksa o, gece saatlerinde secde ederek, ayakta durarak ibâdet eden, âhiretten korkan ve Rabb'İnin rahmetim uman gibi midir? De ki: 'Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?1 Doğrusu ancak aklıselim sahipleri öğüt alır." (39: 9).
Sadece, gece saatlerinde secde ederek, ayakta durarak ibadet eden, âhiretten korkan ve Rabb'İnin rahmetini uman bir kişi gerçekten bilmektedir ve yukardaki ayet ile işaret edilen onun bu bilgisidir; yani, Allah'ayönelten ve O'nu hatırlatan bilgi, yoksa insanın tabiatını bozarak Allah'ı inkâra götüren bilgi değil.
Bilginin sahası, iman meseleleri, dinî vazifeler veya müsade edilen ve yasaklanan şeylerle ilgili kanunlarla sınırlı değildir; sahası çok geniştir. Bütün bunlarla beraber, tabiat kanunları ve insanı Allah'ın halifesi olarak ilgilendiren mevzularla ilgili bütün bilgileri içermektedir. Bununla beraber temeli imana dayanmayan bilgi, Kur'ân'da işaret edilen ve sahipleri övülen bilgi değildir. İman ile astronomi, biyoloji, fizik, kimya ve jeoloji gibi, kâinat ve tabiat kanunları ile ilgilenen bilimler arasında kuvvetli bir ilişki vardır. Şahsî görüşlerle saptırılmadıkları ve Allah'tan uzaklaştırmak gayesiyle kullanılmadıkları sürece bütün bu bilimler insanı Allah'a ulaştırır. Fakat Avrupa tarihinde ilimle uğraşanlarla baskıcı Kilise arasında meydana gelen yersiz çatışmalar yüzünden, ne yazık ki, Batı biliminin metodu Rönesans hareketi ile böylesine yanlış bir doğrultuya saplanmıştır. Bu çatışma, Batı düşüncesinin bütün metodları ile bütün düşünce tarzları üzerinde derin izler bırakmış, Batı düşüncesinin bütün karakterini değiştirmiştir. Bilimsel camianın Kiliseye veya onun inançlarına karşı nefretinin etkisi sadece Kiliseyle sınırlı kalmamış, bütün olarak din düşüncesine yönelmiş, öyle ki bütün bilimler, metafizik felsefe, teknik veya nazarî olsun, dine karşı tavır almışlar ve onunla bütün bağlarını koparmışlardır.
Batının düşünce tarzları ve bütün bilimler, bu zehirli etkiler temeli üzerinde dine karşı bir düşmanlık, özellikle İslama karşı daha büyük bir düşmanlık sahibi olmuştur. İslama karşı bu düşmanlık özellikle dile getirilmiştir. Bu derin nefretin bir sonucu olarak, önce İslâm İnancının temellerini sarsmak ve daha sonra yavaş yavaş müslüman toplum yapısını tahrip etmek hedeflenmiştir.
Bu yüzden İslâmiyet ile ilgili araştırmalarda Batının bakış açısına ve araştırma verilerine güvenmek, teslimiyetçi bir gaflet olur. Bundan dolayı, günümüzda içinde bulunduğumuz şartlar karşısında Batıdan almak zorunda olduğumuz bilimsel ve teknolojik konuları bile aralarına felsefî bir yorum katılmış olabileceğini düşünerek ihtiyatlı olmamız gerekir. Çünkü araya karıştırılan bu zararlı unsurlar şenel olarak din düşüncesine, özellikle İslâm düşüncesine kökten düşmandırlar. Onların en ufak bir tesiri, İslâm'ın temiz pınarını bulandırmaya yetebilir." (Seyyid Kutub, Milesto-ne s).
İslâm, insanlığa ilişkiler, değerler, ölçüler ve bunların alındığı kaynağa dair yeni bir anlayış getirmiştir. İslâm insanı Rabb'ine döndürmek; varlığını, hayatını, ölçü ve değerlerini aldığı yeri en yüce otorite kılmak için gelmiştir. İnsan, O'nun iradesiyle dünyaya geldiği ve O'na döneceği için bütün ilişkilerini O'na götürecek şekilde kurmalıdır.
İslâm, insanlar arasında onları Allah'a bağlayan tek bir ilişki ve bağlantı gerekçesi bulunduğunu, bu bağ kalmayınca, insanlar arasında sevgi ve yakınlık kalmayacağını belirtmek için gelmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Allah'a ve âiret gününe imanını sürdüren hiçbir topluluğun, Allah'a ve Elçisine düşmanlık edenlerle dostluk ettiğini görmeyeceksin." (58: 22)
Ortada tek bir hizip vardır, o da Allah'ın hizbidir. Diğer bütün hizipler şeytanın ve tağu-tun partileridir. "İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inkâr edenler de tağut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarıyla savaşın, çünkü şeytanın hilesi zayıftır." (4: 76).
Allah'a ulaştıran yol tektir; diğer yolların hiç biri O'na ulaştırmaz: "İşte benim doğru yolum budur, ona uyun, (başka) yollara uymayın ki, sizi O'nun yolundan ayırmasın!" (6:153).
Ortada bir tek ilâhî nizam vardır; o da İslâm'dır. Diğer bütün sistemler câhiliyye düzenleridir: "Yoksa onlar câhiliyye devrine ait hükmü ve kanunu mu istiyorlar? Kesin inanca sahip olanlar için Allah'tan daha iyi hüküm veren kimdir?" (5: 50).
Takip edilecek tek bir şeriat vardır; o da Allah'ın Şeriatı'dır. Bunun dışındaki herşey hevâ ve hevese dayanan düzenlerdir: "Sonra Biz, seni ilâhî hükümlerden ibaret olan bir şeriat ile vazifelendirdik; sen ona uy, bilmeyenlerin
arzularına aldırma!" (45: 18).
Hakikat, bir ve bölünmezdir; ondan farklı herşey sapıklıktır: "Hakikatin dışında sapıklıktan başka ne var? Öyleyse nasıl (hak'tan sapıklığa) çevriliyorsunuz?" {10: 32).
Üzerinde İslâm devletinin kurulu bulunduğu, Allah'ın şeriatının hâkim olduğu, hadlerinin uygulandığı, müslümanlann birbirlerinin velileri olduğu tek bir yurt (dâr) vardır; o da dârü'l-Islâm&u. Diğer yerler savaş alanıdır (dârü'î-harb). Müslümanın buralarla ilişkisi ya savaştır, ya da anlaşmaya dayalı barıştır. Buna rağmen orası İslâm yurdu olarak nitelendirilemez ve müslümanlarla onlar arasında bir dostluk söz konusu değildir. "Onlar ki inandılar, hicret ettiler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaştılar ve onlar kî (yurtlarına göçenleri) barındırdılar ve yardım ettiler; işte onlar, birbirlerinin velisi (dostu, koruyu^ cusu)durlar. İnanıp da hicret etmeyen (müşrikler arasında yaşayan)lara gelince, onlar hicret edinceye kadar, onların velayetinden size bir şey yoktur (onları korumakla yükümlü değilsiniz). Fakat dinde yardım isterlerse (onlara) yardım etmeniz gerekir. Yalnız, aranızda andlaşma bulunan bir topluma karşı (yardım etmeniz) olmaz. Allah, yaptıklarınızı görmektedir. Kâfirler birbirlerinin dostlarıdır. Siz bunu yapmaz, birbirinize yardımda bulunmazsanız, yeryüzünde büyük fitne ve büyük bir fesat meydana gelir. İman edip hicret eden ve Allah yolunda savaşanlarla bu hicret edenleri barındırıp onlara yardımda bulunanlar, işte gerçek müminler bunlardır. Bunları mağfiret ve bol rızık beklemektedir. Sonradan iman edip hicret eden ve sizinle birlikte savaşanlar, İşte onlar da sizdendir. Hısımlar ise, Allah'ın kitabına göre, birbirlerine daha yakındırlar. Şüphesiz Allah herşeyi hakkıyla bilendir." (8: 72-75).
İslâm işte bu yol gösterme ve kesin öğretiyle geldi. İnsanı yer ve toprak bağından koparmak ve onu bunların üstüne çıkarmak için geldi. Bir müslümanın, Allah'ın Şeriatının ku-
rulu olduğu ve insan ilişkilerinin Allah ile ilişki temeline dayandığı bir yeryüzü parçasından başka ülkesi yoktur; bir müslümanın kendisini dâr'ül-İslâm'da. müslüman cemiyetin bir üyesi yapan inancından başka milliyeti yoktur; bir müslümanın, Allah'a olan inancını paylaşan kimselerden başka yakını yoktur, kendisi ve diğer İnananlar arasındaki bağı, ancak Allah ile olan ilişkileri sağlar.
Bîr müslümanın, annesi, babası, kardeşi, eşi ve diğer aile fertleriyle, Allah ile olan ilişkilerinden başka bir ilişkisi yoktur. Onlar aynı zamanda kan ile bağlanmışlardır. "Ey İnsanlar, sizi bir tek nefisten (nefes alan candan) yaratan ve ondan eşini yaratıp ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten Rabb'inizden korkun; adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık (bağlarını kırmaktan sakının. Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde gözetleyicidir." (4: 1).
Bununla beraber, ilâhî ilişki bir müslümanı, İslâm düşmanlarının saflarına katılmadıkları sürece, ebeveynlerine merhamet ve anlayışla davranmaktan alıkoymaz. Yalnız, İslâm düşmanlarıyla olan İttifaklarını açıkça ifade ederlerse, bir müslümanın onlarla olan bütün akrabalık İlişkileri kesilir, onlara karşı merhametli ve anlayışlı olma yükümlülüğü kalkar. Abdullah b, Ubeyy'in oğlu Abdullah'ın tavrı, bu açıdan bizim için İbret verici bir misâli sergilemektedir.
İbni Cerîr, İbni Zİyad'a dayanarak, Hz. Peygamber @'in Abdullah b. Ubeyy'in oğlu Abdullah'a şöyle dediğini nakletmektedir; "Görüyor musun, baban ne diyor?' Abdullah sordu, 'Anam ve babam sana feda olsun; babam ne diyor?' Rasûlullah buyurdu ki: "'(Savaştan) Medine'ye dönersek, kimin üstün, kimin alçak olacağını görürüz.1 Abdullah şöyle dedi, 'Vallahi o doğruyu söylemiş. Mutlak sen üstünsün, o da alçak. Ey Allah'ın rasûlü, bütün şehir halkı bilir ki, sen Medine'ye geldiğinde, benim kadar ana ve babasına hürmetkar kimse yoktu. Fakat şimdi, eğer Allah ve Rasûlü eğer babamın başını getirmemden razı olacaksa onu hemen getireyim.' Bunun üzerine Rasûlullah @ 'Hayır!1 diye buyurdu. Medine'ye döndükleri zaman, Abdullah babasının kapısına dikildi ve kılıcını kınından çıkararak 'sen misin o Medine'ye vardığımız zaman içimizde kimin alçak olacağını gören diyen? Hayır, vallahi sen üstünlüğün sana mı yoksa Rasûlullah'a mı ait olduğunu öğreneceksin! Vallahi, Allah ve Rasûlü izin vermedikçe, ne Medine'ye girebilirsin, ne de yanımda barınabilirsin! İbn Ubeyy yüksek sesle bağırmaya başladı ve iki kere şöyle dedi, 'Ey Hazreçliler, oğlum beni evimden alıkoyuyor!' Fakat oğlu Abdullah, Rasûlullah müsaade etmedikçe onu Medine'ye sokmayacağını tekrarladı. Gürültü üzerine oraya toplananlar Abdullah'ı ikna etmeye çalıştılar, fakat o kıpırdamadı. Bazıları Hz. Peygamber'e gidip, durumu anlattılar. Hz. Peygamber @ onlara şöyle dedi, 'Varın ona söyleyin, onu eviyle başbaşa bıraksın.' Adamlar geldiler ve söyleneni bildirdiler. Abdullah, "Peygamberden emir geldiğine göre artık birşey demek düşmez bana!' dedi.
İnanç bağı kurulduğu zaman, kan bağı olsun veya olmasın, İnananlar kardeş gibi olurlar. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: "Ancak mü'minler kardeştir."
Bu âyet bir hüküm olduğu kadar, aynı zamanda bir sınırlamadır. Bir başka âyetinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onlar ki iman edip yurtlarından hicret ettiler ve mallarıyla canlarıyla Allah yolunda savaştılar ve bir de onlar ki, bu hicret edenleri barındırıp yardımda bulundular; işte bunların hepsi birbirinin dostu ve yakınıdır..." (8: 72).
Bu âyette İşaret edilen dostlar ve yardımcılar, sadece bir nesil ile sınırlı değildir; gelecek nesilleri de içermekte, gelecek nesilleri geçmiş nesile yıkılmaz bir muhabbet, sevgi, dostluk ve merhamet bağıyla bağlamaktadır.
"Ve onlardan önce o yurda (Medine'ye) yerleşen, imâna sarılanlar (yâni daha önce Medine'yi yurt edinen Ensâr) kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilen (ganimetlerden ötürü göğüslerinde bir ihtiyaç (eğilimi) duymazlar. Kendilerinin ihtiyaçları olsa dahi, (göç eden yoksul kardeşlerini) öz canlarına tercih ederler. Kim nefsinin hırs ve cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa ereceklerdir. Bunların arkasından gelenler ise: 'Ey Rabbimiz bizi bağışla, bizden önce iman etmiş kardeşlerimizi de. İman edenlere karşı kalplerimizde bir kin bırakma! Rabbimiz, şüphesiz ki sen çof şefkatli, çok merhametlisin!' derler." (59: 9-10).
Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de, geçmiş peygamberlerin kıssalarını, mü'minlere birer örnek teşkil etmek üzere zikretmektedir. Değişik dönemlerde gelen peygamberler iman ateşini yakmışlar ve mü'minlere rehberlik etmişlerdir.
"Nûh Rabbine dua edip yalvardı: 'Ey Rab-bim, oğlum benim âilemdendir. Senin vaadin de haktır ve Sen hâkimlerin hâkimisin!' (Allah): 'Ey Nuh, o asla senin ailenden değildir. O, kötü bir amelin ta kendisidir, şu halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme; sana câhillerden olmamanı tavsiye ederim!' Nûh: 'Ey Rabbim, hakkında bilgim olmayan bir şeyi istemekten Sana sığınırım; beni bağışlamaz ve bana merhamet etmezsen, hüsrana uğramış olanlardan olurum!' dedi." (11: 45-47).
"Ve hatırlayın o zamanı ki, Rabbi İbrahim'i birtakım emirlerle imtihan etmişti de, o bunları tamamen yerine getirdi. Rabbi: 'Seni insanlara rehber yapacağım.' dedi. İbrahim; 'Zürriyetimden de!' diye niyaz etti. Rabbi ise: 'Zâlimler ahdime, rahmet rehberliğime erişe-emez!' buyurdu." (2: 124).
"Onu da hatırlayın ki, İbrahim: LEy Rabbİm, bu şehri güvenilir bir yer kıl ve halkından Allah'a ve âhiret gününe inananları ürünleriyle rızıklandır!' demişti. Allah da: 'İnkar edenleri de kısa bir zaman için, yaşadığı sürece faydalandıracağım, sonra onları cehennem azabına girmek zorunda bırakacağım. Orası ise vanlacak kötü bir yerdir!' buyurdu." (2: 126).
İbrahim peygamber babasının ve halkının sapıklıklarında ısrar ettiklerini görünce onlardan yüz çevirdi ve: "Sizden de, Allah'tan başka yalvardıklannızdan da ayrılıyor ve yalnız Rabb'ime yalvarıyorum. Umarım ki Rabbime yaptığım duam yüzünden mutsuz olmam.' dedi." (19: 48).
Hz. İbrahim'in ve halkının kıssası ile ilgili olarak, Allah mü'minlere birer örnek olmaları için bazı yönleri Önemle vurgulamaktadır. "İbrahim ve onunla beraber bulunanlarda sizin için güzel bir misâl vardır; onlar kavimlerine 'Biz sizden ve sizin Allah'tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi(n taptıklarınızı) tanımıyoruz. Siz, bir tek Allah'a inamncaya kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir." (60: 4).
Ashab-ı Kehf olarak bilinen genç ve cesur arkadaşlar, aileleri ve kabileleri içinde imanları ile yaşamalarının mümkün olmadığını görünce onları terkettiler, ülkelerinden göç ettiler ve Rabb'lerinin kulu olarak yaşayabilmek için O'na koştular: "Onlar Rabblerine inanmış gençlerdi. Biz de onların hidâyetlerini artırmıştık. Kalblerini (sabır ve metanetle) bağ-la(yıp kuvvetlendirmiştik, (Kralın önünde) kalktılar, dediler kİ: 'Rabb'imiz göklerin ve yerin Rabb'idir. Biz O'ndan başkasına Tanrı demeyiz. Yoksa saçma söylemiş oluruz.' 'Şunlar, şu kavmimiz, O'ndan başka tanrılar edindiler. Onların tanrı olduğuna açık bir delil getirmeleri gerekmez miydi? Allah'a karşı yalan uydurandan daha zâlim kim olabilir?' (İçlerinden biri şöyle dedi): 'Madem ki siz onlardan ve Allah'tan başka taptıkları şeylerden ayrıldınız, o halde mağaraya sığının ki, Rabb'iniz size rahmetinden bir parça yaysın (rızkınızı açıp bollaştırsın) ve (şu) işinizden size yararlı bir şey hazırlasın." (18: 13-16).
Nuh'un ve Lut'un eşleri, sadece inançları farklı olduğu için kocalarından ayrılmışlardı: "Allah inkar edenler hakkında Nuh'un karısı ile Lût'un karısını misal verdi. Bu İkisi, kullarımızdan iki sâlih kulun (nikâhı) altında idiler, onlara hıyanet ettiler. Kocaları Allah'tan (gelen) hiçbir şeyi onlardan savamadı, (onlara): 'Haydi girenlerle beraber sizde ateşe girin!' denildi." (66: 10). Bir başka örnek Fira-vun'un karısı ile ilgilidir. "Allah inananlar hakkında da Firavun'un karısını misal verdi. O şöyle demişti: 'Rabbİm bana katında, cennetin, içinde bir ev yap, beni Firavun'dan ve onun (kötü) işinden kurtar. Ve beni şu zâlimler topluluğundan kurtar!" (66: 11).
Benzer şekilde, Kur'ân değişik ilişkileri Örnek olarak vermektedir. Nuh'un kıssasında ebeveyn ilişkisi örneğini; İbrahim'in kıssasında bir yurdun evlâdı örneğini; Ashab-ı Kehf kıssasında geniş bir akraba, kabile ve memleket ilişkisi örneğini görüyoruz. Nuh, Lut ve Firavun kıssalarında evlilik ilişkileri örneği vardır.
Büyük peygamberlerin hayatlarından ve ilişkilerinden örnekler verdikten sonra vasat ümmet'ten, yani ilk müslümanlardan örnek verelim. Bu topluluğun hayatlarında birbirine benzer pek çok örnek vardır. Bu topluluk, Allah'ın mü'minler için seçtiği ilâhi yolu takip ettiler. Daha önce kurmuş oldukları ilişkileri bozulunca, yani birini diğerine bağlayan başlangıç ilişkileri bozulunca, aynı aileden veya aşiretten insanlar farklı gruplara bölündüler. Yüce Allah, mü'minleri överek şöyle buyuruyor: "Allah'a ve ahİret gününe inanan bir milletin babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa Allah'a ve Elçisine düşman olanlarla dostluk ettiğini görmezsin. Allah onların kalblerine iman yazmış ve onları kendinden bir ruh ile (kalb nuru ve Kur'ân ile) desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedi kalacaklardır. Allah onlardanrazı olmuş onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar Allah'ın hizbi (partisi)dir. Muhakkak ki başarıya ulaşacak olanlar, Allah'ın hizbidir." (58: 22).
Hz. Muhammed ile amcası Ebu Leheb ve amcası oğlu Amr İbn Hişam (Ebu Cehil) arasında kan bağının parçalandığını, Mekke'li muhacirlerin Bedir'de ailelerine ve akrabalarına karşı savaşırlarken, Medineli ensar ile aralarındaki, ortak inanca dayanan bağı güçlendirdiklerini görüyoruz. Kan bağından da öte, onlar adeta kardeş gibi oldular. Bu ilişki müslü-manlar arasında, Arapları ve Arap olmayanları da içeren yeni bir kardeşlik oluşturdu. Bizans asıllı Şuayb, Habeş asıllı Bilal ve İran asıllı Salman, hepsi kardeştiler. Onlar arasında kavmiyetçilik yoktu. Soy gururu sona erdirilmişti, kabile asabiyetinin sesi susturulmuştu. Rasûlullah @ onlara şöyle sesleniyordu: "Asabiyetten vaz geçin. O bir pisliktir." ve "Asabiyete çağıran bizden değildir. Asabiyet için savaşan bizden değildir. Asabiyet uğrunda ölen bizden değildir."
Böylece bu soy sop taassubu son buldu, ırka ait naralar birden oluverdi, kavmiyet lekesi silindi. İnsan ruhu, et ve kan bağından ve toprak ve memleket gururundan kurtuldu ve daha yüksek ufuklara açıldı. O günden bu yana, bir müslümanın ülkesi bir toprak parçası değil, fakat İslâm'ın yurdu (dârü'l-İslâm)dır, yani imanın hükmettiği, Allah'ın Şeriatının hâkim olduğu, müslümanın barındığı, savunduğu, genişlettiği ve uğrunda şehit olduğu yurttur. Bu İslâm yurdu, zımmüerâe olduğu gibi İslâm şeriatını bir devlet hukuku olarak kabul eden herkesin sığınağıdır. Fakat İslâm şeriatının uygulanmadığı, İslâm'ın hâkim olmadığı her yer, hem müslüman, hem de zım-mi için savaş yurdu (dârü'l-harb) olur. Bir müslüman, doğum yeri de olsa, kan ve soyca bağlı da olsa veya malınm-mülkünün bulunduğu yer de olsa, böyle bir toprak parçasına karşı savaşmaya hazır olmalıdır.
İşte bu yüzden Hz. Muhammed @, doğum yeri, akrabalarının yaşadığı, sahabelerin evlerinin ve mülklerinin bulunduğu ve terkedip göçtükleri Mekke şehrine karşı savaştı; çünkü orası, Mekke toprağı, ne kendisi ne de ümmeti için, İslâm'ın kuşattığı ve Şeriatın hâkim olduğu yer olana kadar dârü'I-İslâm değildi.
İslâm budur işte. İslâm, dilin ifade ettiği birkaç kelime, İslâmi olarak isimlendirilen bir ülkede doğmuş olmak veya müslüman bîr babadan miras değildir. "Hayır, Rabbin hakkı için, onlar aralarındaki anlaşmazlıklarda seni hakem kabul edip, sonra da verdiğin hükümden kalplerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, iman etmiş sayılmazlar." (4: 65)
İşti İslâm sadece budur ve sırf böyle bir ülke İslâm yurdudur. Ne toprak, ırk ve ulus taassubu; ne soy ve akrabalık taasubu; ne de kabile ve aşiretçilik taassubu.
İslâm, bakışlarını semaya çevirebilsinler diye insanları toprak bağlarından, yüceler yücesine yükselsinler diye de kan bağı zincirlerinden kurtarmıştır.
Müslümanın, içinde yaşadığı ve savunduğu yurt, sadece bir toprak parçası değildir; müs-lümanı nitelendiren milliyet, hükmedenlerin belirlediği milliyet değildir; müslümanın ailesi, içinde tatmin bulduğu ve savunduğu aile olmakla beraber, kan ilişkisi değildir; müslümanın iftihar duyup altında şehit olacağı bayrak, bir kavmin bayrağı değildir; ve bir müslümanın, kutladığı ve onun için Allah'a şükrettiği zafer, herhangi bir ordu galibiyeti değildir. Zafer, Allah'ın âyetinde geçen zaferdir. "Allah'ın yardımı ve fetih geldiği, insanların dalga dalga Allah'ın dinine gidiklerini gördüğün zaman, Rabb'ini överek teşbih et, O'ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri kabul edendir." (110: 1-3).
Bu zafer, ancak İman sancağı altında elde edilir, diğer bayrakların altında değil; mücadele ancak Allah'ın rızası için, O'nun dininin ve hükümlerinin zaferi için, dârü'l-İslâm'ın korunması için ve yukarıda belirttiğimiz unsurlar içindir, başka bir gaye için değil. Mücadele ne ganimet, ne şöhret, ne bir ülkenin veya ulusun şerefi ne de çoluk çocuk için değil, sadece Allah için. Onları Allah'ın dininden uzaklaştıracak, fitneden korumak bunun dışındadır.
Ebu Musa'dan rivayet edildiğine göre: "Hz. Peygamber'e, cesaret, şeref ve şöhret için savaşanlardan hangisinin Allah yolunda olduğu soruldu. Peygamber @ şöyle buyurdu: 'Kim Allah sözünün üstün gelmesi için savaşırsa o Allah yolundadır."
Şehitlik şerefine, ancak Allah'ın davası için savaşıldığı zaman erişilir. İnsan başka bir gaye için öldürülürse bu şerefe ulaşamaz.
Bir ülke, inancı yüzünden müslümana karşı savaşıyorsa, dinini yaşamasını engelliyorsa ve Şeriatı uygulamıyorsa, müslümanın ailesinin, akrabalarının ve halkının yaşadığı yer bile olsa, sermayesinin ve ticaretinin olduğu yer bile olsa dârü'l-harb'ûr. İmanın hâkim olduğu ve Şeriatın işlediği bir ülke, müslümanın ailesinin, akrabalarının ve halkının yaşadığı yer olmazsa ve orada herhangi bir ticarî faaliyeti bulunmazsa bile dârü'l-İslâm'dır.
Ata toprağı İslâm inancının, İslâmî hayat tarzının ve Allah'ın Şeriatı'nın hâkim olduğu yerdir; "ata toprağının" sadece bu anlamı insan için kıymetlidir. Aynı şekilde, "milliyet" İnanç ve hayat tarzı demektir ve sadece bu ilişki insan şerefi için kıymetlidir.
Aile, kabile, ulus, ırk, renk ve ülkeye göre gruplaşmak, insanın ilkel halinden kalma adetlerdir; bu câhili gruplaşmalar, insanın manevi değerlerinin aşağı seviyede olduğu bir dönemden kalmadır. Hz. Peygamber @ onları, insan ruhunun başkaldırması gereken 'ölü şeyler' olarak isimlendirdi.
Yahudiler, ırklarına ve uluslarına dayanarak Allah'ın seçilmiş halkı olduklarını iddia ettikleri zaman, Allah Teâlâ onların bu iddialarını reddetti ve her dönemde, her ırkta ve her ulusta tek bir ölçünün, iman ölçüsünün olduğunu bildirdi. ''Yahudi veya Hıristiyan olun ki, doğru yolu bulaşınız.' dediler. De ki: 'Hayır, biz dosdoğru İbrahim dinine (uyarız). O, (Allah'a) otak koşanlardan değildi.' 'Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, Musa ve İsa'ya verilene ve (diğer) peygamberlere Rabbleri tarafından verilene inandık, onlar arasında bir ayırım yapmayız, biz Allah'a teslim olanlarız' deyin. Eğer onlar da sizin inandığınız gibi inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar; ama dönerlerse mutlaka anlaşmazlık İçine düşerler. Onlara karşı Allah sana yeter. O, işitendir, bilendir. Allah'ın boyası (ile boyan). Allah'ın boyasından daha güzel boyası olan kimdir? Biz ancak O'na kulluk ederiz." (2: 135-138).
Allah tarafından gerçekten seçilmiş insanlar, hiçbir ırk, renk, ulus ve ülke farkı gözetmeden Allah'ın sancağı altında toplanan müslü-man topluluktur. "Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz. İyiliği emreder, kötülükten men'edersiniz ve Allah'a İnanırsınız." (3: 110).
Bu ümmet, saflarında Arap asıllı Ebu Bekir'i, Habeş asıllı Bilâl'ı, Bizans asıllı Şuayb'ı, İran asıllı Salman'ı ve diğer imanlı kardeşlerini barındıran ilk neslin oluşturduğu ümmettir, Takip eden nesiller onlara benziyorlardı. Burada milliyetçilik inanç, yurt dârü'l-İslâm, kanun koyucu Allah ve anayasa Kur'ân'dir.
Bu asıl yurt, milliyet ve ilişki anlayışı, insanları Allah'a davet edenlerin kalplerine kazınmalıdır. Onlar, bu anlayışı bulandıran ve yurt ile, ırk veya ulus ile veya soy ve maddi menfaat ile ilişkilerdeki şirk gibi, en ufak bir gizli şirk unsuru bulunduran câhiliyyenin bütün etkilerinden kurtulmalıdırlar. Bütün bunlar Yüce Allah tarafından bir âyette anılmaktadırlar. Allah teâlâ bu âyette bu ilişkileri bir tarafa, müslümanın inancını ve sorumluluklarını bir tarafa koymaktadır ve insanları seçimlerini yapmaya davet etmektedir: "De ki: 'Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, düşmesinden korktuğunuz ticaretsiniz), hoşlandığınız meskenler, size Allah'tan, Elçisinden ve O'nun yolunda cihâd etmekten daha sevgili ise o halde Allah emrini getirinceye kadar gözetleyin (başınıza gelecekleri göreceksiniz)! Allah, yoldan çıkmış topluluğu (doğru) yola iletmez." (9: 24).
Aynı şekilde, Allah yoluna davet edenlerin kalplerinde cahiliyyenin ve İslâm'ın gerçek vasfı, İslâm yurdu ile harp yurdunun niteliği konusunda bir takım sathî şüpheler ve tereddütler bulunmamalıdır. Onların düşüncelerine ve kesin inançlarına bu noktalardan çok sızmalar olabilir. Allah'ın hâkimiyetini tanımayan ve O'nun şeriatının uygulanmadığı hiçbir yerde İslâm yoktur. Hayat tarzı ile ve hukuk sistemi ile İslâm'ın yürürlükte olduğu yer dışında hiç bir yer İslâm yurdu değildir. İmanın Ötesinde küfürden başka birşey yoktur. İslâm'ın ötesinde câhiliyyeden başka bir şey olamaz. Haktan sonra dalâletten başka birşey yoktur." (Seyyid Kutub, a.g.e.).
"Mü'min olsun veya olmasın, insanları İslâm'a davet ettiğimiz zaman, İslâm'ın bir vasfı olan ve onun tarihinde görülebilen bir gerçeği aklımızdan çıkarmamalıyız. İslâm, kendine has, eşsiz vasıflarıyla, şümullü bir hayat ve "kâinat düşüncesidir. Ondan hasıl olan, bütün yönleri ve ilişkileriyle insan hayatı düşüncesi de, özel vasıfları olan, eksiksiz bir sistemdir. Bu düşünce, temelde, eski veya yeni bütün câhili düşüncelere karşıdır. İslâm düşüncesi ve câhili düşünceler arasında ayrıntı niteliğinde benzerlikler bulunabilir, fakat bu vasıfların alındığı ilkeler açısından İslâmî düşünce insanoğlunun bildiği bütün diğer teorilerden farklıdır.
İslâm'ın ilk görevi, insan hayatını bu düşünceye göre yoğurması, ona pratik bir şekilde temsil eden bir insanlık hayatı meydana getirmek ve yeryüzünde Allah'ın seçtiği rabbânî nizama uygun bir düzen kurmak; bu düzenin temsilcisi durumunda olan bir İslâm ümmeti ortaya çıkarmaktı. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz. İyiliği emreder, kötülükten men'edersiniz ve Allah'a inanırsınız. (3: 110). Yİne Allah Teâlâ, bu ümmeti tanıtırken şöyle buyurmaktadır: "O (Allah'ın dinine yardım ede)nleri yeryüzünde iktidara getirdiğimiz takdirde (zorbaların yoluna sapmazlar, bil'akis) namazı kılar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar." (22: 41).
Yeryüzünde mevcut câhilî düşüncelerle uzlaşmak veya câhilî bir sistemle aynı ülkede varolmak İslâm'ın vazifesi değildir. Dünyaya ilk gönderildiğinde böyle değildi, ne bugün, ne de gelecekte böyle olacak. Câhiliyye, hangi devirde olursa olsun câhiliyyedir; yani tek Allah'a ve O'nun belirlediği hayat tarzına iman etmekten sapmaktır. Câhiliyye, sistemlerini, kanunlarım, düzenlemelerini, alışkanlıklarmı, ölçülerini ve değerlerini, Allah'tan başka bir kaynaktan alır. Diğer yandan, İslâm Allah'a teslimiyettir ve onun işlevi İnsanları cahiliyyeden İslâm'a davet etmektir.
Cahiliyye, bazı insanların diğerlerine İbadet etmesidir; yani bazı insanlar, otoritelerinin doğru veya yanlış kullanılmasını önemsemeden otorite olurlar ve Allah'ın kanunlarına karşı olup olmadığına bakmadan başkaları için kanun yaparlar.
Diğer yandan İslâm, İnsanların sadece Allah'a İbadet etmesi, düşüncelerini, inançlarını, kanunlarını, nizamlarını ve değerlerini Allah'ın otoritesinden alması ve kendilerini Allah'ın kullarına kulluk yapmaktan kurtarmasıdır. Bu, İslâm'ın özü ve yeryüzündeki rolünün tabiatıdır. Müslüman olsun veya olmasın, İslama davet ettiğimiz her insana bu noktayı vurgulayarak açıklamalıyız.
İslâm, ne düşüncelerinde ne de bu düşünceden kaynaklanan hayat tarzlarında cahiliyye üe ortaklığa gidemez. Ya İslâm kalır ya cahiliyye; İslâm, yan İslâm-yan cahiliyye bir durumu kabul edemez. Bu açıdan İslâm'ın konumu oldukça açıktır. Hak'ın bir olduğunu ve bölünemeyeceğini söylemektedir; eğer birşey hak değil ise, bâtıldır. Hak'ın ve batılın bir arada olması veya ortaklığı imkânsızdır. Hüküm ya Allah'a aittir, ya da câhiliyyeye; ya Allah'ın Şeriatı hüküm sürer, ya da insanların arzulan. "Aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet, onların keyiflerine uyma ve onların, Allah'ın İndirdiği şeylerin bir kısmından seni şaşırtmalarından sakın!" (5: 49). "Bundan dolayı sen (tevhid dini üzerinde anlaşmaya) davet et ve emrolunduğun gibi doğru ol; onların keyiflerine uyma!" (42: 15). "Eğer sana cevap veremezlerse bil ki onlar, keyiflerine uyuyorlar. Allah'tan bir yol gösterici olmadan, yalnız kendi keyfine uyandan daha sapık kim olabilir?" (28: 50). "Sonra bu işten seni de bir şeriate koyduk (sana da İnsanların uyacakları bir hukuk düzeni verdik). Sen ona uy, bilmeyenlerin keyiflerine uyma. Çünkü onlar, Allah'tan (gelecek) hiçbir şeyi senden savamazlar. Zalimler birbirlerinin dostlarıdırlar. Allah da (günahlardan) korunanların dostudur." (45: 19-20). "Yoksa cahiliyye hükmünü mü arıyorlar? İyice bilen bir toplum için Allah'tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?
Bu âyetlerden açıkça anlaşılmaktadır ki, sadece iki yol mümkündür; ya Allah'a ve elçisine itaat, ya da câhiliyyeyi takip. Bir üçüncü yol mümkün değildir. Allah'ın verdiği kanun, hakem tayin edilmezse, tabiî olarak insan ondan sapar. Yüce Allah'ın bu açık ve kesin hükmünden sonra, mazeret veya özür için bahane kalmamaktadır.
İslâm'ın en başta gelen görevlerinden biri, insanın yönetiminde câhiliyyenin hükmüne son vermek, yönetimi kendi kontrolüne almak ve onun ayrılmaz bir parçası olan hayat tarzını uygulamaktır. Doğru bir şekilde yönlendirilmiş bir iktidarın gayesi insanlığın faydası ve başarısıdır. Fayda, yaratana dönüş ile ve başarı, kainatın geri kalanı ile ahenk içinde olmakla elde edilir. Niyet, insanları Allah'ın onlar için seçtiği makama yükseltmek ve onları arzuların köleliğinden kurtarmaktır. Rebî' b. Âmir, Fars ordusu başkomutanı Rüstem'e verdiği cevapta bu gayeyi açıklıyor. Rüstem, "Hangi gaye ile geldiniz?", diye sordu. Rebi' 'nin cevabı şuydu: "Dileyeni kula kulluktan kurtarıp sadece Allah'a kul olma şerefine ulaştırmak, dünyanın darlığından dünya ve âhiretin genişliğine çıkarmak ve bâtıl dinlerin zulmünden İslâm'ın adaletine ulaştırmak için bizi Allah görevlendirdi."
İslâm, insanların nefsî arzularını desteklemek için gelmedi. İnsanların düşünceleri, kurumları, hayat tarzları, alışkanlıkları ve gelenekleriyle ifade ettikleri bu arzuların, doğuda ve batıda, İslâm'ın gelişi sırasında veya şimdi hüküm sürmeleri bunu değiştirmedi, değiştirmez. İslâm, hevâ ve hevese dayanan kanunu tasvip etmez. İslâm bu düşünceleri, kanunları, âdetleri ve gelenekleri bertaraf etmek ve onların yerine, yaradana itaat temeline dayanan yeni bir hayat düşüncesini yerleştirmek ve yeni bir dünya yaratmak için geldi. Bazen
İslâmî hayat tarzının bazı ayrıntıları, insanlığın içinde yaşamakta olduğu cahilİyye hayatının bazı yönlerine benzeyebilir. Ayrıntılarda görülen bu benzerlik görünüşte, eksik ve sadece tesadüfe dayanan bir benzerliktir. İki ağacın kökleri tamamen farklıdır. İslâm ağacı, Allah'ın ilmi ile ekilmiştir ve ondan beslenmektedir, cahiliyye ağacı ise insan arzularının bir ürünüdür. "Verimli bölgenin bitkisi, Rabbinin izniyle bol çıkar; çorak bölgede ise ancak zorla pek az ve faydasız birşey olarak çıkar..." (7: 58).
İster eski çağlara, ister modern çağa ait olsun cahilİyye, necis ve şeytanîdir. Dış görünümleri değişik devirler boyunca farklı olsa da kökleri aynıdır. Kökleri, insanların cahilliklerinden veya bencilliklerinden kurtulmalarını engelleyen insan heveslerindedir veya menfaatleri adalet, hak ve iyilik taleplerinin üstünde olan bazı kişilerin, bazı sınıfların, bazı ulusların veya ırkların bu menfaati erindedir. Fakat Allah'ın şeriatı, insan müdahelesi görmeden ve insan bilgisizliğinden, hevesinden veya belirli bir grubun menfaatlerinden etkilenmeden bu kökleri kesmekte ve bir kanun sistemi sunmaktadır.
Allah'ın Öğrettiği hayat düşüncesi ile İnsandan kaynaklanan teoriler arasındaki en temel farklılık budur, bu yüzden tek sistem altında toplanmaları mümkün değildir. Yarı İslâmi, yarı câhili olan bir hayat sistemini inşa etmeye çalışmak faydasızdır. Allah kendisine eş koşulmasını bağışlamaz ve vahyettiği hayat tarzı ile başka birşeyin ortaklığını kabul etmez. Bu fiillerin ikisi de, aynı zihniyetin ürünleri oldukları için Allah'ın nazarında şirktirler.
Bu hakikat olduğu gibi kafamıza kazınmalıdır. İnsanlara İslâm'ı sunduğumuz zaman, dilimiz tereddüt etmeden onu telaffuz etmelidir. Bunu yaparken utanmamak, insanların zihninde hiçbir şüphe bırakmamalı ve İslâm'ı kabul ettikleri zaman hayatlarının tamamen değişeceğine inandırana kadar onlardan ayrılmamalıyız. İslâm onları değiştirdiği zaman, düşüncelerini yücelterek, davranış ahlâklarım geliştirerek ve insan hayatının değeri olan şeref mertebesine yaklaştırarak, hayalin ötesinde nimetler bahşeder. İslâm'a girdikten sonra, daha önce iç içe oldukları câhiliyyeden eser kalmaz, aksi halde câhiliyyenin bazı unsurları ile İslâm arasında sadece benzerlik vardır. Buna rağmen İslâm'ın büyük kaynağına karıştıktan sonra eski Özelliklerinden çok şey kaybederler. Bu kaynak, daha önce içinde bulundukları şeytanî ve meyvesiz câhiüyye kaynağından çok farklıdır. Bu süreç boyunca İslâm kimseyi bilimsel gözleme dayanan bilgiden mahrum bırakmaz; bilakis bu yönde büyük bir şevk verir.
İnsanları İslâm'a davet ederken, İslâm'ın değişik isimler ve bayraklar taşıyan insan Ürünü ideolojilerden, dinlerden veya sistemlerden olmadığını, sadece ve sadece İslâm olduğunu anlamalarını sağlamak bizim görevimizdir. İslâm'ın kendine has ölümsüz şahsiyeti, ölümsüz düşüncesi ve ölümsüz tarzları vardır. İslâm, diğer insan ürünü sistemlerden daha büyük bir ihsanı insanlığa garanti etmektedir. İslâm asildir, saftır, adildir, güzeldir ve Yüce Allah'ın kaynağından fışkırmaktadır. İslâm'ın hakikatini bu şekilde anladığımız zaman, böyle bir anlayış bizi İslâm'ı takdim ederken insanlara güven, anlayış, merhamet ve güçlülük içinde hitap etmemizi sağlayacaktır. Takdim ettiğimiz düşüncenin hak, insanların uyguladıkları düzenin da bâtıl olduğunu kesin bir şekilde bilmenin sağlayacağı güven. İnsanlığın ızdırabını görüp onları hangi yoldan saadete kavuşturmanın mümkün olduğunu bilmekten doğan anlayış. İnsanların sapık yolda olduğunu görüp başka türlü olmayan hidayetin nerede olduğunu bilmekten ileri gelen merhamet.
İslâm'ı onlara kabul edilebilir hâle getirmeye, arzularını ve tahrip olmuş zihinlerini tatmin etmeye ihtiyacımız yok. Onlarla sözümüzü sakınmadan konuşmalıyız. "Yaşadığınız bilgisizlik sizi kirli yapıyor ve Allah sizi temizlemek istiyor; takip ettiğiniz âdetler sizi lekeliyor ve Allah sizi temizlemek, arıtmak istiyor; yaşadığımız hayat aşağıdır, Allah ise sizi yüceltmek istiyor; hâliniz musibet ve sıkıntı vericidir, Allah ise size kolaylık, lütuf ve esenlik vermek istiyor. İslâm düşüncelerinizi, hayat şekillerinizi ve değerlerinizi değiştirecek; size başka bir hayat kazandıracaktır, öyle ki eski yaşantınızı nefretle anacaksınız. İslâm sizi kendi hayat tarzlarıyla tanıştiracaktır, Öyle ki, ister doğulu, ister batılı olsun diğer bütün hayat tarzlarını küçümseyeceksiniz. İslâm'ın tanıştırdığı değerler karşısında dünyadaki diğer değerlerin basitliğini anlayacaksınız. Bu sefil hâlinizle İslâmî hayatın gerçek görüntüsünü göremezsiniz, çünkü düşmanlarınızın hepsi, bu dinin düşmanları, bu hayat tarzının yerleşmesine ve onun pratik bir şekle bürünmesine karşı birleşmişlerdir, biz size bunu gösteriyoruz. Kur'ân'ın, Şeriatın, tarihin ve var olacağından şüphemizin olmadığı gelecekteki dünyamızın penceresinden bu görüntü bizim kalblerimize kazınmıştır, Allah'a şükürler olsun!"
İslâm'ı insanlara anlatırken takip edeceğimiz yol budur. Bu hak'tır. İslâm ilk kez bu biçimde insanlara sunuldu: İster Arap yarımadasında, ister İran'da, ister Roma illerinde veya gittiği başka bir yerde olsun yol buydu.
İslâm onlara yüksekten baktı, çünkü bu onun gerçek konumuydu, onlara derin bir sevgi ve merhametle seslendi, çünkü bu onun gerçek tabiatıydı ve onlara herşeyi karanlık nokta bırakmadan, tam bir netlikle açıkladı, çünkü bu onun tarzıydı. Onlara hiçbir zaman, hayat şekillerine, değerlerine ve düşüncelerine müdahale etmeyeceğini söylemedi; onları memnun etmek için kendi sistemleriyle benzer olan yanları öne çıkarmadı. Nitekim bazıları İslâm'ı, "İslâm Demokrasisi" veya "îslâmî Sosyalizm" gibi adlar altında insanlara sunuyorlar veya dünyadaki mevcut iktisat, siyaset ve hukuk sistemlerinin ufak tefek bazı değişikliklerle İslâm'a uygun hâle geleceğini ileri sürüyorlar. Bu makulle ştirmelerin gayesi, insanların arzularını tatmin etmektir.
Halbuki durum çok farklıdır. Yeryüzünü kaplayan câhiliyyeden İslâm'a dönüş, kapsamlı ve derindir. îslâmî hayat, eski veya modern olsun bütün câhili hayat tarzlarının karşısuı-
dadır. İnsanlığın aşağılık hali, mevcut sistemlerde ve kanunlarda bir kaç küçük değişiklik yapılarak giderilemez. İcat edilmiş yollardan yaradanm yoluna, insanların sistemlerinden İnsanların Rabb'inin sistemine ve kulların buyruklarından kulların Rabb'inin buyruklarına dönülmedikçe, yani kapsamlı ve derin bir değişiklik yapılmadıkça, insanlık bu aşağılık halden hiçbir zaman kurtulamaz.
Bu, insanların kafasında hiçbir şüphe ve tereddüt bırakmadan savunduğumuz ve haykırdığımız bir gerçektir.
Başlangıçta insanlar mesajın bu şekilde iletilmesinden hoşlanmayabilirler, ondan kaçabilirler ve ondan korkabilirler. İslâm insanlara ilk kez tebliğ edildiğinde de ondan hoşlanmamışlar, korkmuşlar ve ondan kaçmışlardı. Hz. Muhammed @, onların düşüncelerini eleştirdiğinde, ilahlarıyla alay ettiğinde, davranış biçimlerini reddettiğinde ve kendisi ve kendisiyle beraber bulunan birkaç mü'min için câhiliyyenin değerlerinden, geleneklerinden ve kurallarından başkalarını uyguladığında, incinmişler ve ondan nefret etmişlerdi.
Fakat daha sonra ne oldu? İlk önce kendilerine garip gelen ve ondan kaçtıkları hakikati sevdiler. "Yaban eşekleri gibi; aslandan ürkmüş..." (74: 50-51), bütün güç ve stratejileriy-le savaşmış, Mekke'de zayıf olan taraftarlarına feci işkenceler yapmış ve taraftarları Medine'de güçlü oldukları zaman onlarla sürekli savaşmış olanlar bu hak'ı sevdiler.
İslâm çağrısının ilk dönemde karşılaştığı şartlar, bugünkü şartlardan daha olumlu değildi. Câhiliyyenin reddettiği, bilinmeyen bir şeydi; Mekke Vadisi ile sınırlıydı; iktidardaki insanlar tarafından tehdit ediliyordu ve bütün dünya İçin tam bir yabancıydı. Temel öğretilerine ve gayelerine karşı olan güçlü ve haşmetli imparatorluklarla çevriliydi. Bütün bunlara rağmen, bugün olduğu gibi o zaman da güçlü bir çağrıydı, gelecekte de öyle olacak. Bu gücünün kaynağı, onun tabiatının derinliklerinde gizlidir; işte bu yüzden en kötü şartlarda ve en şiddetli muhalefet karşısında bile görevini yapabilmektedir. Gücünü, dayandığı basit ve açık hakikatten almaktadır. Dengeli öğretileri, hiçbir direnişe uzun süre tahammül edemeyen insan tabiatına görevdir. Kendinden aldığı güçle insanlığı, hangi iktisadî, sosyal, ilmî veya zihnî gelişmişlik veya gerilik seviyesinde olursa olsun, sürekli ilerlemeye yöneltmektedir. Gücünün bir diğer sırrı, en ufa bir taviz vermeden câhiliyye ile ve onun fizikî gücüyle mücadele etmesidir. Ne câhilî eğilimlerle uzlaşmaya girer, ne de makulleş-tirmeye başvurur. Hakikati, bütün insanların onun iyi, lütf ve nimet olduğunu anlamaları için bütün çıplaklığıyla anlatır.
İnsanları yaratan, onların tabiatını ve kalplerine giden yolları bilen Allah'tır. Hakikatin, şüphe ve tereddüte yer bırakmadan, bütün çıplaklığıyla anlatıldığı zaman onların nasıl kabul ettiklerini bilir.
Bir hayat sisteminden, tamamiyle başka bir hayat sistemine geçmek için gerekli kapasite insan tabiatında mevcutur; hatta bunu yap-ttıak, çok sayıda kısmî değişiklik yapmaktan daha kolaydır onun İçin. Eğer bu tam değişiklik, öncekinden daha yüksek, daha mükem-irıel ve daha saf bir hayat sistemine doğru yapılacaksa, insan psikolojisine uygundur. Fakat bir iki ufak değişiklikten başka bir değişiklik olmayacaksa, câhilî sistemden İslâm ^istemine geçişi kim kabul edebilir? Bu du-'ümda eski sisteme devam etmek daha man-1 ıklıdır. En azından kurulu bir düzendir, bir ıki ıslahat ile değiştirilebilir; durum böyleyken hâlâ eski sistemin vasıflarını üzerinde tabyan, kendi sistemini kırmamış ve uygulama-'ı*ış bir sistem için eskisini terketmeye ne ge-"ek vardır?
*enzer şekilde, İslâm'ı insanlara takdim ederden onun hakkında konuşan öylelerini görüyoruz ki, onlar sanki itham altında imiş de
onun üzerinden bu ithamları gidermeye çalışıyorlar. Savunma üslûplarından biri şöyledir: "Modern sosyal düzenler İslâm'da benzerini kınadıkları şu kusurları işlemektedirler. Oysa İslâm bindörtyüz yıl geçmiş olmasına rağmen bu konularda çağdaş medeniyetin yaptıklarından başka bir şey yapmış değildir!"
Ne kadar zavallı ve elem verici bir savunma!
İslâm, câhilî sistem ve onun şeytanî türevleri karşısında maruzatlar Öne sürmez. Birçok insanın gözlerini kamaştıran ve ruhlarını kuşatan bu "medeniyetler", özleri itibariyle cahilidirler. Bu sistem İslâm ile karşılaştırıldığında içi boş, sahte ve değersizdir. Bu sistemlerde yaşayan insanların, sözüm ona bir "müslüman ülke"de veya "İslâm dünyasında "ki insanlardan daha iyi şartlar altında bulundukları iddiasının bir ehemmiyeti yoktur. Bu ülkelerdeki İnsanlar İslâm'ı terkederek bu sefil hâle geldiler, müslüman oldukları için değil. İslâm'ın bu insanlara söylediği şudur: İslâm hayal edilemeyecek kadar iyidir. O, câhiliyyeyi değiştirmeye geldi, onu sürdürmeye değil; insanlığı içinde bulunduğu çukurdan çıkarmaya geldi, "medeniyetin" elbisesi diye üzerine aldığı görüntüleri övmeye değil.
Mevcut sistemler, bazı dinler veya bazı fikirlerle İslâm arasında benzerlikler aramaya kalkmamalıyız; ister batıda, ister doğuda olsun bu sistemleri reddetmeliyiz. Yoz ve İslâm'ın insanlığı teşvik ettiği yönünün karşısında oldukları için hepsini reddetmeliyiz.
İnsanlara bu şekilde seslenir ve İslâm'ın kapsamlı düşüncesinin temel mesajını sunarsak, bir düşünceden diğerine, bir hayat şeklinden diğerine geçiş için gerekli sebebi, kendi varlıklarının derinliklerinde hissedeceklerdir. Fakat insanların karşısına şu faydasız sözlerle çıkmamalıyız: "Mevcut sisteminizden, henüz uygulanmamış sisteme gelin; sizin kurulu düzeninizde sadece küçük bir değişiklik yapacak. İtiraz etmemelisiniz, yapmakta olduğunuz şeylere devam edebilirsiniz. Alışkanlıklarınızda, davranışlarınızda ve eğilimlerinizde birkaç küçük değişiklikten başka bir fedakarlık istemeyecektir. Sizi memnun eden ne varsa muhafaza edecek, sadece hafif bir müdahe-le yapacaktır."
Bu metod kolay gözükmektedir, fakat hiçbir çekiciliği yoktur; daha da önemlisi hakka dayanmamaktadır. Hak olan şudur: İslâm, sadece düşünceleri ve davranışları değil, aynı zamanda sistemi, ilkeleri, kanunları ve gelenekleri değiştirir, çünkü bu değişiklik o kadar köklüdür ki, insanlığın içinde yaşadığı câhili hayat tarzından hiçbir eser kalmaz. İnsanları, hem ferdî, hem de toplu olarak, kula kulluktan kurtararak, sadece Allah'a kulluğa taşıdığını söylemek yeterlidir: "De ki: 'Kur'ân Rabbİmizdendir; artık dileyen inansın, dileyen inkâr etsin..." (18: 29). "...İnkâr edenlere gelince, Allah'ın bir şeye ihtiyacı yoktur; O, bütün âlemlerden müstağnidir." (3: 97).
Meselenin özü, iman ve inkâr, Allah'a ve Allah'ın birliğine ortak koşulması, câhiliyye ve İslâm'dır. Bu mesele açıklığa kavuşmalıdır. İnsanlar câhiliyye hayatı yaşadıkları sürece, iddia ettikleri gibi müslüman değildirler. Bir insan, İslâm'ın câhiliyye ile bir arada bulunabileceğine kendisini inandırmış olmaktan hoşlanıyorsa, bu onun bileceği bir iştir. Bu konuda başkalarına da yanıltmaya kalksa bile, hakikatte bir değişiklik olmaz. Bu İslâm değildir, onlar da müslüman değildirler. Bugün bu çağrının görevi, bu cahil insanları İslâm'a döndürmek ve onları baştan müslüman yapmaktır.
İnsanlardan bir karşılık bekleyerek onları İslâm'a davet etmiyoruz; kendimiz için birşey istemiyoruz, bizim hesabımız bu insanlarla değildir. İnsanlar bize işkence etseler bile; onları sevdiğimiz için, onların da müslüman olmasını istediğimiz için İslâm'a davet ediyoruz. İslâm tebliğcisinin karakteri ve motivasyonu budur. İnsanlar bizden, İslâm'ın ve yüklediği sorumlulukların tabiatını olduğu kadar, onlara bahşettiği nimetlerini de Öğrenmek zorundadırlar. Yaptıkları şeylerin tabiatının câhiliyye olduğunu ve içlerinde İslâm adına hiçbir şey bulunmadığım da bilmekle yükümlüdürler. Şeriat olmadığı sürece heves vardır hak olmadığı sürece bâtıl vardır; hakk'ın ötesi bâtıldır!
İslâm'da savunmaktan utanç veya endişe duyacağımız hiçbir şey yoktur; insanlardan saklamamızı gerektirecek hiçbirşey, onun savunduğu hakk'ın sesini kısmamızı gerektirecek hiçbir durum yoktur. Böyle düşünenler bozulmuş bir zihniyete sahiptirler. İslâm ile insan ürünü sistemler arasında benzerlikler arayan ve câhili medeniyetin fiillerine bakarak İslâm'ın fiilleri ve onun belirli konulardaki kararları konusunda mazeret Öne süren bazıları -'müslümanlar'- Batının, Doğunun ve câhiliyyenin şu veya bu sistemi karşısında ezilmiş bir zihniyete sahiptirler.
Savunma, bahane ve özür ihtiyacı hisseden bir kişi, İslâm'ı insanlara sunmaya muktedir değildir. Böyle biri câhili bir hayat yaşamakta, derin bir çukurda çelişkiler, hatalar ve günahlar içinde bulunmakta ve yaşadığı câhiliyyeyi meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Bunlar İslâm'ın tahripçileridirler ve bazı samimi insanları da yollarından saptırmaktadırlar. İslâm, bir mahkemenin huzurunda duran bir sanıkmiş gibi, savunulmaya ihtiyacı varmış gibi, onu savunmaya kalkarak, gerçek tabiatın bulandırmaktadırlar.
Batı câhiliyyesine, dinî inançlarındaki tutarsızlıklarına, sosyal, ekonomik ve ahlâkî du-rumlarındaki bozukluklara, akılla ve vicdanla bağdaşmayan teslis, ilk günah ve o günahın kefareti olarak Hz. İsa'nın kendisini feda etmesi düşüncelerine, faizci, karaborsacı kapitalizmin karanlık çehresine ve âdil olmayan herşeyine bir bakınız! Ruhu kemiren maddeci tavıra, "cinslerin serbest birleşimi" denilen, hayvanlara has şu davranışa; "kadının Özgürlüğü" denilen esir pazarlarına, evlenme-bo-şanma sistemindeki hayat gerçeğiyle bağdaşmayan ters, zor ve güce dayanan uygulamaya ve şu amansız ve şeytanî ırk ayırımına bir bakınız. Bir de, insanın uzanmaya çalıştığı fakat ulaşamadığı ufuklara ulaşan, mantığı, güzelliği, insanlığı ve saadeti ile eşsiz olan İslama bakınız. İslâm pratik bir hayat yoludur ve çözümleri insan fıtratı temeline dayanmakladır."
Bunlar, Batının gündelik hayatı içinde karşılaştığımız gerçeklerdir.
En önemli görevimiz İslâm düşüncesini, İslâm geleneklerini câhiliyyenin yerine geçirmektir. Bazılarımızın düşündükleri veya zannettikleri gibi, câhiliyye ile uzlaşarak ve daha başlangıçta onunla birlikte yola çıkarak bunu yapamayız, çünkü daha başlangıçta yenilgiyi kabullenmiş oluruz.
Elbetteki toplumun mevcut fikirleri ve onda hakim olan davranış biçimleri büyük bir baskı, özellikle kadınlara vazgeçirici bir baskı uygulamaktadır; müslüman kadın gerçekten büyük bir baskı altındadır. Vaziyet budur ve bunu göğüslemek zorundayız. Önce yere sağlam basmalı; sonra üzerine gitmeliyiz; daha sonra câhiliyyeye, ulaşmayı arzuladığımız İslâmA hayatın yüksek ve parlak ufuklarıyla karşılaştırıldığında, ne kadar alçak bir konumda olduğunu göstermeliyiz.
Bunu câhiliyye İle birlikte yaşayarak, onunla ilişkiler kurarak veya ayrı bir köşeye çekilerek yapamayız. İzlenmesi gereken yol, nâzik olmak, saygı göstermek ve görmek, hakkı sevgiyle söylemek ve imanın üstünlüğünü te-vazuyla göstermektir. Bütün bunlardan sonra, câhiliyyenin ortasında yaşadığımızı, hayat tarzımızın câhiliyyeninkinden daha doğru olduğunu ve câhiliyyeden İslâm'a dönüşün büyük ve derin olduğunu kavramalıyız. Câhiliyye ile İslâm arasındaki uçurum büyüktür. Bu uçurumun her iki yanında yaşayan insanların birbirleriyle kaynaşmaları için, arada bir köprü kurulmamalıdır. Ancak câhiliyye halkının, ister sözde "İslâmî" bir ülkede yaşayıp kendilerini müslüman olarak nitelendiren insanlar olsun, ister "İslâm" devletinin dışında yaşayanlar olsun, İslâm'a gelmeleri, karanlıktan aydınlığa yürümeleri, bedbaht hallerinden kurtulmaları ve bizim İslâm'ı anlayarak
ve havasını teneffüs ederek tattığımız nimetlerini tatmaları için bu köprü kurulmalıdır. Aksi halde, Allah Teâlâ'nın Rasûlullah @'e söylemesini emrettiği gibi, biz de onlara şunu söylemeliyiz: "Sizin dininiz size, benim dinim banadır." (109: 6).
Içtihad, yeni ortaya çıkan düşünce ve davranışların akışını düzenleyerek İslâmî hayatın devamlılığını sağlayan en belirgin müessesedir. Çünkü, durgun fikir ve kavramlar veya yıpranmış lıktan kurtulmakla dünyada hiçbir sistem ya da toplumun sürekli yükselemeyeceği bir gerçektir.
Allah, İnsanlığın, hayatın bütün alanlarında İlerlemesini kesintisiz sürdürebilmesi için Son Elçisini Rehberlik göreviyle göndermiştir. Bu rehberliğin temel hedefi Din'in özündeki Vahdet Prensibine inananların uyum sağlamasına yardım etmekti. Şeriat bu hedefin başarıldığının ifadesidir.
Dinin temel gerçek ve doğruları farklı yer ve zamanlarda ayrıntıda değişen ihtiyaç ve durumlara uyum sağlamasıyla Şeriatın düsturlarının değişiklik göstermesine karşı ezelî, ebedî ve evrenseldir. Birincisi esas özü oluştururken, ikinci zikredilen de bundan ayrı de-
ğildir, her ikisi de inananların başarısı eşit derecede elzemdir.
İbadetler şayet hakkıyla ve gereği üzere yerine getirilirse, ibadetlerin içeriği insanın tüm hayatını değiştirebilecek yegane araçtır. Bu sistem, manevî liderleri ortaya çıkarır. Bunlar manevî önderliğin yanısıra dirayetli, hikmetli anlayışlarıyla İslâm'ın emir ve yasaklarında, ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalıştılar ve bu arada İslâm Dininin canlılık ve etkinliğini, çizgisini korumaya ve Şeriatın (sosyal, hukukî ve siyasî) tatbikî nizâmını, değişen zaman ve mekân şartlarına uyum sağlamak kaydıyla tanzime çalıştılar.
Hz. Peygamber @, vefatından sonra da bu sistemi yeniden canlandıracak ve İslâmî hayatın sonraki nesillere ulaştırılmasını sağlayacak olan sahabileri için böyle bir hazırlık yapmıştı. Rasûlullah @ ve sahabilerinden örnek alınarak bugüne kadar tedvinle, zamanın ve mekânın ihtiyaçlarına göre gelişen geniş çaplı bir kurallar manzumesi oluşturuldu: Bu arada evrensellik ve ebedîlik Özelliklerinin kaybol-mamasma bilhassa dikkat edildi.
Müslümanlar, yeni düşünceleri Kur'ân ve Sünnetin ışığında ve kendi potalarında eritmek suretiyle hayatlarına kazandırdılar. Ve bunda da uzun süre başarılı oldular. Fakat sonradan bu yoldan saparak, geçmişteki örnek ve uygulamaları takip ile yetindiler. Dolayısıyla yeni düşünceleri kaybettiler ve neticede sistemleri de kokuşmaya başladı. Bilginin ve yeni ilimlerin kaybedilmesiyle dünya üzerindeki hâkimiyetleri de nihayete erdi.
İçtihadın İslâmî sistemin hayatiyetini devam ettiren temel unsur olduğu inkâr edilemez. Bu sistem, yeni düşünce ve etkilerin ortaya çıkması ve İslâm toplumunun hayata entegre olmasıyla uzun süre yaşadı. Fakat ne zaman bu kaynak kurutuldu, İslâm toplumunda tembellik ve çöküş de başlamış oldu. Aynı nedenden dolayı dünya üzerindeki hiç bir sistem veya toplum yıpranmış, kokuşmuş düşünce ve kavramlarla yükselişini sürdürememiştir.
Allah, son Elçi'sinin Rehberliğiyle insanlığın hayatın bütün birimlerinde gelişmesini sürdürebilmesini sağladı. Peygamber Hz. Muham-med @ bizzat Rehberliğiyle, insanlığın hayatın her sahasında sürekli gelişmesinin yalnız İslâm dini ile mümkün olabileceğini göstermiştir. Eğer İslâm'dan başka yollan takip ederlerse bu onlardan ne kabul edilecektir ne de umumi menfaatlerinden yana olacaktır. Çünkü dünya üzerindeki bütün yaratıklar Yaratıcılarının Kanunlarına uymaktadır.
"Allah'ın dininden başka bir din mi arzu ediyorlar? Oysa göklerde ve yerde kim varsa ister istemez O'na teslim olmuştur. O'na döneceklerdir." (3: 83). Kur'ân-ı Kerîm, İslâm'dan başka bir yolun Allah tarafından kabul edilmeyeceğini belirtmektedir: "Kim İslâm'dan başka bir din ararsa, (bilsin ki o din) ondan kabul edilmeyecek ve o, âhirette kaybedenlerden olacaktır." (3: 85).
Bu, Hz. Muhammed @'e ve ondan önceki bütün milletlere bildirilen Yol'dur: "O size, dinden Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimi-zi; İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi şeriat (hukuk düzeni) yaptı. Şöyle ki: 'Dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin.' (İşte Allah'ın gönderdiği bütün dinlerin temeli budur). Fakat kendilerini çağırdığın (bu) din, Allah'a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine (peygamber) seçer ve kendisine yöneleni doğru yola iletir." (42: 13).
Din, kâinattaki bütün varlıkların tamamen Allah'a itaatinin gerekliliğine dayanmaktadır. "Allah'ın dininden başka bir din mi arzu ediyorlar? Oysa yerlerde ve göklerde kim varsa, ister istemez O'na teslim olmuştur, O'na döneceklerdir." (3: 83). İnsana bu Ebedî Hakikati ve evrensel değerleri izlemesi teklif edilmiştir. Böylece o, bütün varlıklarla uyum sağlayacak ve bunun mükâfatını görsecektir (55: 5-9). Bu Ebedî Hakikat'tan ayrılmak, kendinden başkasına zarar vermeyecektir. Allah Teâlâ insanın bu Yol'u kolaylıkla izlemesi için elçileri vasıtasıyla yasalarını (Şeriatı) göndermiştir. "Ey iman edenler! Yahudi ve Hristiyanları dost olarak benimsemeyin, onlar birbirlerinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah zâlimler topluluğuna yol götermez." (5: 51).
Bu Rehberliğin temel gayesi, insanın bölünmez ve değişmez evrensel gerçekler olan Din, Şeriat ve Minhac İle uyuşmasına yardımcı olmaktır. Dinin temel gerçek ve doğruları ezelî ve ebedîdir. Fakat Şeriat ve Min-hac'm, değişik zaman ve mekânların ihtiyaçlarına göre ayrıntılarda değişiklik yapması da bir gerçektir. İlki özü oluştururken, ikincisi bu özün devamını sağlamaktadır. Her ikisi de insanlığın başarısı için gerekli ve elzemdir. Esas olmadan ikincisi, ikinci olmadan da birinci anlamsızdır. İkincisi (Şeriat) Ebedî Hakikatin, evrensel değerlerin (Din) ruhunun devamını, toplumların pratik hayatlarının devamı, zevalden, kokuşmaktan korumak için gerekli araçları sağlamaktadır. Bu husus Bey-yine sûresi'nde şöyle İfade edilmektedir: "Oysa kendilerine, dini yalnız Allah'a hâlis kılarak, Allah'ı birleyenler olarak O'na kulluk etmeleri, namazı kılmaları, zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte doğru din budur." (98: 5).
Kur'ân-ı Kerîm'in bu âyeti dosdoğru ve hâlis Dinin üç önemli ve gerekli kısmı olduğunu açıkça ifade etmektedir.
İlki kâinatta değişmez prensiplerin hâkim olduğu ve bütün yaratıkların itaat ettiği, insan için de Doğru Yol olan bu Ebedî Kanun'a tâbi olmasıdır. Sonraki iki unsur belirtmektedir ki, aslında Yaratıcı tarafından yardım adına takdir edilen ilk unsurun insan hayatı için somutlaştırılması, böylece kültür ve medeniyete güzellik, ihtişam katmaktır. Bu iki unsur ibadet şekilleridir. Namaz insanı Allah'a yaklaştırır, zekat ekonomik farklılıklar nedeniyle oluşan gelir dengesizliğini toplumda dengeli dağılıma çevirerek sosyal adalet ilkelerini getirmekte ve toplumun uyumunu sağlamaktadır. Gerçekte ibadetler, insan tarafından hakkıyle ve doğru kullanılırsa, insanın bütün hayatını etkileyebilecek vasıtaları İçerir. Bu sacayağının üç bacağının izleri insan hayatında görülebilir. Peygamber @ zamanında ibadetlerin bu üç etkisi Sahabe üzerinde görülebilmekteydi ve Sahabeden sonra gelenler de onlar kadar gerek ferdî, gerekse toplumsal planda başarılı oldular. Samimi ve kardeşçe ilişkilerinde rahatça gözlemlenebilen ilâhî fazilete ulaştılar (48:29). İlim ve fende diğer milletleri geçtiler ve maslahatları için yeni ve daha iyi düzenlemeler buldular. Sahabe, onları izleyenler (tabiîn) ve onlardan da sonra gelenler (tebe-i tabiîn) sözkonusu üç alanda da bilgi sahibi olma faziletine ulaşmanın imtiyazına kavuştular. Bunlar manevî, eğitim, fen ve maddeyle ilgili sahalar olarak sıralanabilir. Fakat müslümanlar hızla gelişirken, yasama sahasında ihtiyaç duyulan Hz. Peygamber @ ve ondan sonra gelen dört râşit halife gibi şümullü bîr liderlik gösteremediler.
Sonuçta İslâm liderlik siyasi ve manevi alanlarda olmak üzere bölündü ve her biri kendi sahasında görev yaptı.
Sonraki devirlerde manevî liderlikte çatlamalar görüldü. Gerek maneviyat gerekse fende zayıf liderler ortaya çıktı. Sözkonusu bölünmenin olduğu ilk yıllarda büyük ve meşhur manevi liderler ortaya çıktı. Bunlar aynı zamanda büyük hukukçulardı. Yeni problem ve olayların çözümünde yardımcı oldular. Yine bunlar arasında ibadetlerin ruhî yönüne ağırlık veren ve böylece Allah'a yakın olmaya çalışanlar (2:186; 40:60), Allah'ın fizikî âlemdeki tezahürlerinden geniş ölçüde etkilenenler (88:7-20, 13:2-4; 30:48-54), Allah'ın maddî âlemde niteliklerine ağırlık verenler (3:191; 6:95-99; 39:9) ve yeni bilimleri insanlığın istifadesine sunmaya çalışanlar görüldü.
Zaman içinde, ibadetlerin muhteşem etkileri İslâm toplumlarında çeşitli şekillerde görüldü. Fakat biz burada sadece hukukî (fıkhî) yönünü alıp, manevî liderliğin iki cephesini (İlâhî, fenni) dışlamak konusunda endişeliyiz. İlk zamanlardaki Müslüman hukukçular (fu-kaha) İslâm'daki emir ve yasakların (emir ve nehiy) ruhunu ve mantığını çok iyi anlamışlar, İslâm dininin canlılık ve tazeliğini koruyarak ellerinden geleni yapmaya çalıştılar. Şeriatın pratikteki görüntülerini zaman ve mekânın ihtiyaçlarını gözeterek ve İslâmî çizgiyi muhafaza etmek suretiyle kararlarını verdiler. İçtihadı çok yoğun bir şekilde kullandılar. Bunlar Şeriat tarafından yönlendirildi, böylece yeni fikirler sağlam bir zemine oturtuldu. Sonuçta İslâm toplumunun hayat tarzı kültürün, medeniyetin gelişmesi ve ilerlemesini sağladı.
Hukukçular ve alimleri, içtihadın yardımıyla sadece Müslümanların bir çok problemlerini çözmekle kalmadılar. Aynı zamanda sonradan olmalar (bidat), aşırılıklar (ifrat), fanatizm (taassup), herşeyi kılıkırk yarmak ve bunun teminde ihmalkârlık gibi olumsuzlukları Kur'ân ve Sünnetin ışığında bertaraf ederek itikadın muhkem yapısını korudular. Böylece halkın Dinin meseleleri ve yanlış anlamalar karşısında aşın farklılıklar nedeniyle muğlaklığa düşmesini mümkün olabildiğince engellediler.
İçtihad; geçmişte ve günümüzde İmam İbni Teymiyye, Şah Veliyuüah Dehlevî, Şeyh Ab-dul Vahhab ve diğer birçok âlim, fâkih ve dü-şünürlerce desteklendi, arka çıkıldı. Yıpranmış ve batmaya yüz tutmuş hayat tarzlarının canlanması için bu tek yol, aynı zamanda İslâm Peygamberince de tavsiye edilen yoldur. İçtihad, yeni düşünce ve etkilerin İslâm'ın siyasî yapısına- uyum sağlamasına neden olacak ihtiyaç ve istekler üzerinde dinamik ve yaratıcı bir rol oynayacaktır. Eğer müslümanlar Hz. Peygamber @rin yolunu izleyip, tavsiyelerine tâbi olurlarsa bu durumlarını hiçbir zaman kaybetmeyecek, kendilerini çöküşün ve çürümüşlüğün içinde bulmayacaklardır.
Rasûlullah @, hayatın çeşitli alanlarına taalluk eden birçok kararlar aldı. Bunların çoğu i-badetler ve Şer'î kanunlar İle ilgilidir. Hz. Peygamber @'i izleyen müslümanlar da Kur'ân ve Sünnet ışığında çözümü bulma yolunda gayret göstererek kendi içtihadlaruü kullanmışlardır.
Hz. Muhammed @, sadece Allah'ın Elçisi değildi. Dinî önder olmasının yanısıra İslâm Devletinin de başkanı idi. Bu görev ona Allah tarafından verilmiştir. İslâm Devletinin bütün işlerini istişare heyeti ile birlikte yürüttü. Fakat öldüğünde yerine birini tayin etmiş değildi. Bu konuda herhangi bir, İlâhî Emird e bulunmuyordu. Müslümanlar zaman ve mekânın şartları doğrultusunda, toplumun yapılanması konusunda bağımsızca karar vermek durumunda idiler. Bu, İslâm toplumuna siyasetin bütün birimlerinde gelişme, düzen ve bulundukları durum doğrultusunda yönetim sağlamaktaydı. Bu ezelî ve ebedî kurallar ile zamanla değişiklik gösteren konular bir sınırla ayrılmış gibiydi ve bu sınır Sâri (kanun koyucu) belirlemişti. Böyle olunca her nesil ve topluma, ihtiyaçları ve talepleri doğrultusunda kendi kararlarını alabilme serbestisi önceden düşünülmek suretiyle getirilmiş oluyordu. Başka bir ifadeyle, bu önceden düşünülmüş ve gerekli olan yasal ve sosyal değişmezliğe karşı koyan ve aynı zamanda Müslümanların yasal, siyasî ve sosyal sistemlerini genel sınırlar içinde zamanın ihtiyaçlarına ve değişen şartlara uygun olarak geliştirmelerine sebep olmuştu. Sâri (kanun koyucu) Müslümanlara istişarenin basit, ebedî ve evrensel prensiplerini bildirdi ve Elçi'sine devletin işlerini bu şekilde yürütmesini bildirdi (3:159).
İslâm toplumunun maslahatının ve müslü-manların menfaatinin en iyi şekliyle istişare kurumunda olduğunu bildirdi. Hz. Peygamber @, bu prensibi hemen her zaman tatbik etmiştir. Bir istişare heyeti oluşturmuştur. Aynı gayeyle Dört Râşit Halife de bu uygulamaya devam ettiler. Bu heyetin yapısı, şekli, tabiî muhtevası konusunda bir beyan, fikir ya da îmâ yoluyla.bir fikir belirtilmemiştir. Bütün bu problemlerin tesbiti, ayrıntıların halledilmesi, sistemleştirilmesi, ihtiyaçlar ve yeni oluşumlar karşısında gelişmenin sağlanması müslümanlara bırakılmıştır.
İstişare heyetinin teşkili, yapısı ve fonksiyonları ile Devlet Başkanının seçimi, tayini konusunda İlâhî bir Emir bulunmamaktaydı. İstişarenin yapısı gelişimeye, zamanın şartları ve ihtiyaçlarına cevap verecek tarzda müslümanlara bırakıldı. Halkın ihtiyaç ve taleplerine en uygun yollar bulunmaya çalışıldı.
Şeriat, Devlet Başkanının tayini ve biat edilmesi veya seçilmesi konusunda açıkça bir bilgi vermemektedir. Her ne kadar Devlet Başkanının halk tarafından mutad istişare heye-tindekilerden seçilmesi bildirilmişse de, Hz. Peygamber @ kendinden sonra yerine kimin geçeceğini belirtmemiştir. Geçerli olan metoda göre halk ihtiyaçlarına ve tecrübelerine dayanarak kendi tercihini ortaya çıkaracaktır. Şeriat, hükümetin temel amaç ve umdelerini birer birer söylemektedir. Fakat ayrıntıda izlenecek teamülü belirtmemiştir. Bu gibi konularda eleme, seçim ve tayin ile ilgili mssel-lerin çözümü kendi durumlarına göre en iyisini bulmak kaydıyla Müslümanlara bırakılmıştır (Ayrıntılı bilgi için bkz., Sîret Ansiklopedisi, c. I, 3. bölüm).
Hz. Peygamber @, bu tür konuların genel yapısı ve bir çok olayın temel prensiplerini Sahâbilerine anlattı , açıkladı. Muaz b. Cebel rivayet etti. Allah'ın Elçisi kendisini Yemen'e gönderdiğinde olaylar karşısında kararını nasıl vereceğini sordu, O Allah'ın Kitabına başvuracağını, eğer Allah'ın Kitabında bulamazsa Rasulün sünnetine müracaat edeceğini belirtti. Allah Rasûlünün sünnetinde de bula-mazsan ne ile karar vereceksin, diye sorulduğunda Muaz, hiç çekinmeden, kendi fikrim (içtihadım) doğrultusunda hareket ederim, dedi. Rasulullah @ onu tebrikle bağrına bastı ve "Allah'a şükürler olsun ki Elçisi, elçisinin elçiliğinden memnun olmuştur." dedi. (Tirmizî, Ebu Davud, Darimî)
Ümmü Seleme'nin rivayetine göre Allah Ra-sulü şöyle demiştir: "Ben sadece bir insanım ve siz ihtilâflarmızılarmızı bana getiriyorsunuz, belki savunurken bazılarınızın hitabeti diğerlerinden daha güçlüdür. Böyle olunca ben ondan yana karar veririm. Böyle karar vermiş olsam bile sorumluluk kardeşine aittir. Bu konuda Kur'ân-i Kerîm'de şöyle buyuru-lur: "Aranızda mallarınızı haksızlıkla yemeyin, bildiğiniz halde günaha girerek insanların mallarından bir kısmını yemek için onu hâkimlere aktarmayın." (2: 188).
Yukarıdaki hadis Rasulullah @'İn Kitapta yer almayan birok konuyla karşılaştığını gösterir. Allah Rasulü, tarafların farklılıklarıyla karar vermektedir. Kim zeki ve hitabet yeteneğine sahipse karar onun lehine olabilmektedir. A1J lah'ın Kitabı ve Peygamberin Sünnetinde yer almayan noktalarda geniş bir bağımsız yargı alanını, İslâm'ın Öngördüğü açıklıkla ortadadır. Bu hadisle bir başka şey daha açıklığa kavuşmaktadır. Böylesi durumlarda eğer Kur'ân ve Sünnette bir şey bildirilmemişse hâkimlerin, kadıların ve âlimlerin ellerinden gelebilen en iyi çözümü bulmaya ve doğru bir karara varabilmeleri sadece bir görev değil, aynı zamanda da emredilen bir davranıştır. Muaz b. Cebel'in hiç bir rahatsızlık duymadan kendi fikrini ortaya koyması Allah Rasulünü çok sevindirmiştir. Bu görüş Amr b. 'As ve Ebu Hureyre'den nakledilen bir hadiste de desteklenmektedir. Rasulullah @: "Bir hâkim hükmedeceği zaman içtihad, yani hakkı arayıp hükmeder de sonra bu hükmünde isabet ederse, o hâkime iki ecir ve sevap vardır (Hakkı aramak, hakka isabet etmek sevapları). Eğer hükmedeceği zaman hakkı arar, fakat hata ederse bu hâkime de bir ecir vardır (Hakkı aramak sevabı." (Buharı ve Müslim)
Rasulullah @'in bu teşvikkâr açıklamasından sonra herhangi bir durum karşısında Müslümanlar Kur'ân ve Sünnette bir delil bulamazlarsa naslara aykırı olmamak üzere bilgi ve tecrübelerini kullanarak bağımsız bir hükme varmaları zaruri bir görev hâline geldiğinde şüphe yoktur. Bu Hz. Peygamber @'in sözlerinde açıkça ortaya çıkmaktadır. Sâri (Kanun Koyucu) herhangi bir yasamayı gerektirmeyen evrensel prensipleri bildirmiştir. Geçen günlerin getirdiği problemler ve değişmekte olan değer hükümleri ıslah ve tadilâtı gerekli kılmaktadır. Ve insan değişen zaman ve mekânlarda ihtiyaçlara ve taleplere karşılıklar bulmak ve toplumun çöküşünü ve çürümesini engellemek durumundadır.
İçtihadın çok kullanışlı bir yapısı vardır. İslâm toplumunun canlılığını, tazeliğini ve gücünü koruyabilecek bütün hâl ve şartlara imkân tanıyacak unsurları bünyesinde taşımaktadır. İslâm Peygamberi bu prensibi Medine'ye geldiğinde açıklamıştır. Raf i' b. Hadîc'in rivayetine göre, hurma ağaçlan aşılanırken Allah Rasûlü Medine'ye geldi ve 'Ne yapıyorsunuz?" diye sordu. Cevaben, "Biz bunu evvelden beri yaparız (hurmaları aşılarız)" dediler. O, " yapmazsanız belki daha iyi olur" dedi. Böylece o işi yapmayı bıraktılar. Fakat o yıl mahsûl oldukça az oldu. Bunu Rasûlullah @'e bildirdiklerinde o, "Ben sadece bir insanım. Eğer sîze dininiz hakkında bir şey söylersem onu kabul edin; fakat size her hangi bir konuda kendi fikrimi söylersem, bunun diğer insanlarınkinden farkı yoktur." (Müslim). Bu hadis içtihadın kullanımının insanların hayattaki genel maslahatları konusunda yeni boyutlar kazandırmaktadır. Açıkça gösteriyor ki, insanlar günlük hayatlarında kendi düşüncelerini ve kararlarını uygulamada büyük Ölçüde siyaset, ekonomi vs. gibi ha-yatin birçok alanlarındaki İhtiyaçları doğrultusunda ama aynı zamanda Allah'ın sınırlarına dikkat ederek hür iradeleriyle karar vermek durumundadırlar.
Kısaca, Kur'ân ve Sünnette herhangi bir delil yoksa, Müslümanlar içtihad yolunu kullanmakta hürdürler. Başka bir ifadeyle, herhangi bir konuda Allah'ın Kitabı ve Peygamberin Sünneti suskunsa, Müslümanlar zaman ve mekâna göre oluşan ihtiyaç ve talepler karşısında kendi kararlarını (içtihad) tatbik durumundadırlar. Bu sadece vazifeleri değil, aynı zamanda emredilen ve gerekli bir yükümlülüktür. Bunu dürüstlük, kabiliyet ve gayretleriyle yürütmek zorundadırlar. Zaman ve mekâna göre sadece İslâmî sistemin menfaatini korumak değil, aynı zamanda çöküş ve çürümekten alıkoyarak yüksek bir standardı yakalamak ve devam ettirmek zorundadırlar. Bunun yanında dini doğrudan ilgilendirmeyen, fakat umûmun menfaatini ilgilendiren konularda müslümanlar İslâm toplumunun maslahatı yönünde kendi kararlarım almakta geniş serbestliğeğe sahiptirler.
Misal olarak, Bedir savaşında karargâh yerinin seçimi ile Medine'nin çevresine kazılan hendeklerle savunulmasunda Hz. Peygamber bu konuda tecrübe sahibi Sahabilerinin tavsiyeleri doğrultusunda hareket etmiştir. Aslında Allah'ın Kitabında umûmun çıkarlarını ilgilendiren konularda herhangi bir delil" bulunmazsa Hz. Peygamber, Sahabileriyle pekçok istişarede bulunmuş, en iyi fikir kabul görmüş ve gerçekleştirmek İçin en uygun şekilde davranmıştır. Allah'ın kitabının sessiz olduğu veya konunun dine taalluk eden türden olmadığı ve umûmun menfaatini ilgilendirdiği durumlarda Peygamber @ bizzat kendi sözleri ve uygulamaları ile nasıl davranılacağıni göstermiştir. Hz. Peygamber meyvelerin olgunlaşmadan satılmasını yasaklamıştı. Fakat Zeyd b. Sabit, Peygamber @'in bu kararını yorumlayarak dedi ki, bu yasak nedeniyle meyve ol-gunlaşmcaya kadar geçen zaman içinde meyvenin bir takım aksiliklere uğraması alıcının kaybına neden olmaktadır. Eğer mümkün olan zararın tasfiyesi alıcıya garanti edilirse veya kaybın meydana gelmesini önleyen birşeyler yapılırsa, böyle bir satışta kötülük yoktur, dedi. (Şah Veliyullah Dİhievî, Hüccetul-lâhi' Î-Bâliğa).
Hz. Peygamber @'in vefatından sonra halifeleri Kur'ân ve Sünnetin ışığında hareket etmeye devam ettiler. Bu iki kaynakta da delil bulamadıklarında Sahabîlerin ileri gelenleriyle istişare ederek içtihadda bulundular.
Hz. Peygamber @, kendisinden sonra gelecek olanı tayin etmedi, Hz. Ebu Bekir ise, Medine halkının tam ittifakıyla göreve getirildi. Sonra Mekke, Taif ve diğer bölgelerdeki müslüman-ların beyatıyla bu vazifelendirme tasdik edildi. Fakat vefatına yakın Ensar, Muhacir ve diğer Araplarla istişare etmek suretiyle Ömer b. Hattab'ı kendi yerine tayin etmişti. Hz. Ömer İse hançerlenerek şehid edilmesine yakın, Hz. Peygamber ile Ebu Bekir'den farklı bir usûl izledi. Altı güvenilir Sahabîden oluşan bir heyet oluşturarak, aralarından birini 22 saatlik süre içinde halife seçmelerini istedi.
Bu göstermektedir ki hükümetin işleri, tayin konulan, yapısı, şekli, işleyişi konularında İlâhî Takdirin tamamına taalluk eden direktifleri bulunmamaktadır. Kendisinden sonra geleni tayin konusunda Hz. Peygamber ve her İki halefi birbirinden farklı kararlar almışlardır. Bu da kuvvetle göstermektedir ki siyasî konular ne Ebedî İlkeler cümlesindendir ne de değişmez ilâhî değer hükümleridir. Aksine, bu konular değişen zaman ve mekâna göre değişmekte, değişik toplumların ihtiyaçları ve durumları gözönüne alıp bir karara varmalarına imkân sağlamaktadır.
Dördüncü halife Hz. Ali'nin Medine halkının çoğunluğunun oyuyla seçilmesi de Sahabile-rin içtihadın içeriğini, amacını ve mahiyetini nasıl anladıklarını açıkça göstermektedir.
Onlar aynı zarnanda Şeriatın ilâhî nitelikli evrensel ilkeleri, yapısı ve faaliyet alanının farkındaydılar ve serbest iradelerini, halkın menfaati ve umûmî maslahatın gerektiği şartlarda kullandılar. Ne yazık ki, Dört Raşit Halife devrinden sonra, yönetimdeki müşaverinin bu prensipleri kullanılmadı; sonradan gelenlerce de geliştirilmedi. İnsanlığın gelişimi ve istifadeleri yolunda-çalışmayı başka alanlara bıraktılar.
Hz. Peygamber @ Medine'de Yahudi kabile-leriyle şehrin savunulması konusunda anlaşmalar yapmıştı. Fakat onlar bu anlaşmalara sâdık kalmayarak müslümanlarm düşmanlarıyla bir olup bir takım dolaplar çevirdiler. Anlaşmaya uymamaları sonucu Medine'den kovuldular ve arazileri fakir Muhacirler arasında dağıtıldı. Ayrıca fakir Ensar ailelerine de Sahâbilerle müşavereden sonra verildi.
Bilal (r.a)'dan nakledildiğine göre Hz. Ömer'in Halifeliği esnasında, kendisine Peygamber @ tarafından arazi verilen birisinin araziyi ekip biçmediği ve kullanmadığı öğrenildi. Ömer adamı çağırdı ve bir yıllık süre içerisinde araziyi kullanılır hâle getirmezse arazinin kendisinden geri alınacağını söyledi. Adam, Ömer'e karşı çıkarak arazînin kendisine Hz. Peygamber tarafından verildiğini, Ömer ya da herhangi bir yasal gücün elinden alamayacağını söyledi. Fakat bir yıl sonra adamın karşı koymasına rağmen Ömer araziyi geri aldı.
Suriye, Irak, İran ve Mısır fethedildiğinde içlerinde Bilal, Talha ve Zübeyr gibilerin yer aldığı bir çok sahabi Ömer'e bu arazileri mücahitler arasında dağıtmasını teklif ettiler. Peygamber @'in fetihlerde böyle yaptığını söylediler. Ömer, muhacirler ve diğer sahâbilerle istişare etti ve üç gün bu konuyu düşündü. Bu zaman süresinde Sahabilerin bir kısmı arazilerin savaşçılar arasında dağıtılmasında ısrar ettiler. Fakat Ömer nihayetinde bu belde yönetimlerinin halka özenle yaklaşıp asıl sahiplerine kiraya vermesini ve gelirlerin kamu işlerine harcanmasına karar verdi. (Ayrıntılı bilgi için bkz., Sîret Ansiklopedisi, II. cilt, Kısım 19).
Halife Ömer Kadı Şureyh'e bir mektup gönderdi: "Bir problemle karşılaştığında kararını Allah'ın Kitabına göre ver. Eğer Allah'ın Kitabında çözümü bulunmazsa Rasûlün Sünnetine göre karar ver!" Başka bîr rivayete göre mektuptu şöyle denir: "Çözümü Allah'ın Kitabında bulursan başka birşeye başvurma. Eğer aradığını Kur'ân'da bulamazsan o konuda Rasûlün sünnetini takip et. Eğer aradığın delilleri hem Kur'ân'da hem de Sünnette bulamazsan kendi kararını ver ve bana da bildir." (Beyhakî, Sünen-i Kübrâ; İbn Kayyım, A' tâmü'l-Müvekkı' iyri).
Abdullah İbn Mesud şöyle söylemiştir: "Yeni bir meseleyle yüzyüze geldiğinde kararım Allah'ın kitabına göre ver. Eğer Allah'ın kitabında bulunmazsa, Peygamber de o konuda bir Şey söylememişse kendi kararına göre davranırsın."
Hz. Peygamber @ ve Dört Râşit Halife'nin bu kararlan iktisadî, siyasî ve umumî maslahatı ilgilendirmekteydi ve herhangi bir ilâhî talimat yoktu. Müslümanlar umûmun düzeni ve maslahatı, zaman ve mekânın icaplarını gözönünde bulundurarak Allah'ın sınırlarını aşmadan kendi hür iradeleriyle kararlar aldılar. İçtihad kapısı bu konularda açıktır, böyle olunca da Müslümanlar zaman ve mekânın gerektirdiği ihtiyaçlarına karşılık bulabildiler.
Müslümanlar İslâm'ın akla uygunluğu ve Ebedî Hakikatinin, içtihadın ve felsefenin, amacının uzun zaman farkında olmuşlardır. Yeni düşünceleri ve gelişmeleri, ilim ve fenni inceleyerek hayatlarını canlı ve taze tuttular. Fakat sonraları İçtihadın ruhu yitirildi. İnsanların yeni düşünceleri oluşturacak ilim kaynağı kurumaya, böylece hayat tarzları durağanlaşmaya ve çöküşkeye yüz tuttu.
Şüphesiz; dosdoğru takipçiler {selef-i sâîihın) Hz. Peygamber'den başkanını hatasız ve masum kabul etmediler. Bu Rasûlullah @'den sonraki Râşit Halifelerin yönetimlerinde de göze çarpmaktaydı. Olaylar karşısında ve muhtelif problemler hakkında farklı kararlar verdiler. Politikaları birbirlerinden farklılık arzetmekteydi. Bazen toplum ve devleti ilgilendiren konularda Allah Rasûlünün Râşit Halifeleri arasında fikir ve uygulama farklılıkları olabilmekteydi. İkincisi bu farklar çok tabiî karşılanmakta, üçüncüsü taklit olmayan düşünce farkları yaşayan ve gelişen sağlıklı bir toplumun işaretiydi ve sonuçta hiç kimsenin fikri dokunulmaz değildi. Bu konuların yapısı ve çizgisi, ihtiyaç ve talepler halkın durumuna göre değişmekte, netice olarak kanaat ve yargıları büyüyen, gelişen, medeniyet ve kültüre göre İslâmî siyasetin ahengini sağlamaktaydı.
Bir ders tâlimini tasvir eden İran minyatürü. 17. yy., İran Dekoratif Sanatlar Müzesi.
Râşit Halifeler ve Sahâbîler arasında görülen ihtlâflar ne onların mertebelerini ve Allah katındaki yerlerini düşürdü, ne de İslâm toplumunda izzet ve şerefleri, onlara karşı duyulan vefa duygusu, bilgi ve tecrübelerinden istifade küçümsendi. Eskİ değer ve yerlerinden hiçbir şey kaybetmediler.
Aslında şeref ve vefa duygusu İlmin pratik tezahürü olup, hiç bir zaman cehalet ürünü değildir. Bu nedenle insanların verdiği kararlar yine onların şartları içinde değerlendirilmelidir. Bu muhtelif sosyal, siyasî ve iktisadî konularda sağlıklı ve taklit olmayan farklılıklar toplumda şiddetin ve haramın ortaya çıkmasını sınırlamaktadır. Bu nedenle Kur'ân Hz, Peygamber @'e nihâî karara varmadan Saha-bileriyle istişareyi tavsiye etmekte (3:159), her görüşün temsiline önem verilmekte (42:38) ve bu sayede hareket için en uygun yolun bulunacağı hatırlatılmaktadır. Allah'ın Kitabı bu tür ihtilafların giderilmesi için açıklık ve belirginlik kazandırmış, eğer Müslümanlar bu yolu benimserse ihtilafları dostça hail edememeleri için bir sebep kalmayacaktır.
"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden buyruk sahibi olanlara (uİu'l-emr) itaat edin. Eğer bir şeyde çekinirseniz, -Allah'a ve ahiret gününe inanmışsanız- onun hallini Allah'a ve Peygamber'e bırakın. Bu daha hayırlı ve netice itibariyle daha güzeldir." (4: 59). Şüphesiz ki, sosyal, siyasî, iktisadî ve diğer problemlerin çözümünde düşünce farklılıklarının giderilmesi toplumun maslahatı için en İyi ve en pratik metoddur. Yaşadığımız sistemin bozulmasını engelleyecek başka bir yol sözkonusu değildir. Fakat bir şarta saygı duyulmalıdır; kim gerçeği ister ve araştırırsa, onun karşısında olsa bile, Allah'a ve âhiret gününe gerçekten inanıyorsa kabul etmelidir.
Yukardaki açıklamaların ışığında konuyu şöylece hülâsa edebiliriz:
1- İbadet (kulluk): Evrensel nitelikteki ebedî ilkeleri İçeren Şeriat konularında Kur'ân ve Sünnet her zaman belirleyicidir ve şahsî hüküm ve kanaatlere yer yoktur. Bu Kur'ân'da şöyle izah edilir: "Hayır, Rabbine and olsun ki aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip, sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan kabul etmedikçe iman etmiş olmazlar." (4: 65).
2- Kur'ân ve Sünnet herhangi bir konuda sustuğunda, Sâri' (Kanun Koyucu) tarafından önceden belirlendiği üzere, zaman ve mekânın ihtiyaçları gözönünde tutularak halk kendi kararım istişare ederek alır. İslâm toplumu Allah'ın sınırlarını (hududullah) ihlâl etmeden iyilik ve adaleti gözönünde bulundurarak kendi kararını vermekte hürdür. Şâtibî'nin ifadesiyle, fert hâlinde kulun durumu toplumun umumi maslahatından ayrı düşünülmelidir. Umumi maslahat konularında Mutlak güç bir şey bildirmezse halk kendi kararını uygulamakta hürdür. Bunlar müsade edilen alanlardır. Fakat bunun tersine, konuların kulu ilgilendiren şahsî cephesinde Şeriatta yer almayan hiç bir şey benimsenemez. Ferdî ibadetler doğrudan Allah'ın rızasını gözetmektedir. Bu farklılığın nedeni genel hayatı ilgilendiren problemleri bilgimizle, doğru yolu bularak çözebiliriz. Fakat bilgilerimiz kul Allah ilişkisine yaklaşım getiremez. Bilgilerimiz bize Allah'a nasıl yakın olacağımızı söyleyemez, {el-l'tisâm, c. II; Mevdudİ, The Islamic Lav and Constitu-tion, Lohare 1977, s.81)
Müslüman, ibadetin genel prensiplerine emredildiği şekilde uymak durumundadır. Yeni bir tapınma şekli getiremez. Fakat hayatın geneline ilişkin konularda ihtiyaçlar doğrultusunda kendi düşüncelerini uygulayabilir.
3- İbadet kurumunun doğrudan dinî konusudur ve Şeriatın emirleri olmadan hayatın geneline ilişkin konularda (muamelât) müslümanlar ihtiyaçlarına ve problemlerine yukarıda açıklandığı şekilde bağımsızca karar verebilirler. Yeni kanunlar yapabilirler. Bunlar İslâm'ın gerçek özelliklerinden hareket etmelidir. Halkı tiksindirici özellik taşımamalıdır. İslâmm genel çizgi ve anlayışına uygun düşmelidir. Aynı zamanda halkın gerçek ihtiyaçlarını konu almalıdır, Buna meşe-le-i mürseîe denilmektedir. Başka herhangi bir yol emredİlmediğinde, kendi tercihlerimize ulaşmak için izlediğimiz yoldur. Şâtibî'ye göre, bunun sözkonusu olabilmesi için belirgin şartların gerçek olması gerekir.
a- Yapılan kanunlar Şeriate aykırı düşmemeli ve halkı bıktırmamalıdır.
b- Halk tarafından anlaşılabilir ve kabul edilebilir olmalıdır.
c- Gerçek bir imtiyaz olmalı ve meşakkat getirmekten uzak olmalıdır, (el-I'tisâm, c. II, ss. 118-119).
Bu şartlara göz atıldığında bunların çok özel şartlar olmadığı fakat yeni problemlerin mutlaka umûmun faydası ve halkın refahı gözö-nüne alınıp İslâm inancının genel çizgisine uygun olmasına dikkat ederek karar verilmesi gerektiği anlaşılır. Bu nedenle İçtihad yalnızca İslâm yasalarının dinamizmini temin etmekte en etkili ve kullanışlı birim olmakla kalmaz; aynı zamanda ihtiyaçlar ve sosyal hareketlerin zamana ve mekâna göre değişmesine ayak uydurmak suretiyle sistemin canlılığını ve gücünü hiçbir zaman yitirmemesini, çürüme ve çöküşe mahal bırakılmamasını sağlar.
Hz. Peygamber @'den rivayet olunan ve hadis kitaplarında tedvin edilmiş olan Sünnet'in Şeriat açısından iki anlamı vardır. İlki, Hz. Peygamber @'in bildirdiklerinin öğüt niteliğinde olmasıdır ki, bu Kur'ân'da şu şekilde yer almaktadır: "...Rasûl size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan sakının ve Allah'tan korkun..." (59: 7). İkincisi Vahye dayanan İlahi bildiridir. Bunda Peygamber @'in tefsiri sözkonusu değildir. Başka bir deyişle Şeriatta yer alan emirlerin bir kısmı, Vahye bir kısmı da Hz. Peygamber @'in tefsirine, yorumuna dayanmaktadır.
Bir sohbet meclisini tasvir eden İran minyatürü. 15. yy. Hz. Peygamber @, Şeriatın prensiplerini, hedeflerini ve yükümlülüklerini Allah'tan öğrendi ve amaçlan, prensipleri tefsir etti. Alimler ve hukukçuların çokça söylediklerine göre Peygamber @'in bir söz hakkı vardır ve yasama yapabilir. Hz. Peygamber vahyin ayrıntılarını açıkladı ve aynı şekilde müminler de onu takip ettiler. Bu yorumlar kaynağını İlâhi Emirlerden almaktadır ve Peygamber @'in tefsirleri diye anılmaktadır.
Nebevi davetin öğüt niteliği taşımayan ikinci bir türü vardır. Peygamber @ bu tür hadisleri şöyle açıkladı. "Ben de nihayet bir insanım. Size dininizden bir şey emrettiğim zaman, onu alın; size kendi görüşümden bir şey emrettiğim zaman, ben de nihayet bir insanım." (Müslim).
Çok iyi bilinen bir olay da, Hz. Peygamber @'in idaresi zamanında geçen ve hadis mec-mularında sahih olarak nitelenen bir olay vardır. Peygamber @ Medine'ye geldiğinde bazı insanların hurma ağaçlarını aşıladığını gördü. "Bunu yapmasanız" dedi. Halk da bunu Şeriatin gereği ve Peygamber'in yasağı olarak düşündü. Sonuçta, o yıl hasat çok düşük oldu. Böyle olunca Rasulullah @ "Şüphesiz ben, bir tahminde bulunmuştum. Beni kanaatimden dolayı sorgulamayın. Fakat ben size Allah'tan bir şey bildirirsem onu alın. Çünkü ben asla Allah adına yalan söylemem." (Müslim). Bu aşılama konusu Peygamber @'in kendi görüşleri sınıfına girmektedir.
Benzer olarak, Peygamber @ alnında beyaz leke olan kara atın iyi olacağını söylemiştir ki bu da onun kendi tecrübe ve gözlemlerinden çıkardığı kanaatleridir. Genel bir hükmü ifade etmez. Müslümanlar bu türden sözleri inancın bir konusu gibi hayatlarına aktarmakla yükümlü değildirler. Mesela, bir savaş için yapılan planlarını başka durumlarda da aynısının tatbik edileceği anlamına gelmemektedir.
Şeriatta bize Kanun Koyucu (Sâri1) tarafından bildirilen iki tür ilim sözkonusudur. Her biri farklı statü ve prensiplere sahiptir. İlki emredilen ve yasaklanan şeyler hakkındadır. Rabbimizin iyi ve güzel olarak bildirdiklerini yapmak bizi bu dünyada ve ahirette selamete eriştirir. Bu disiplin insanın fıtratına uygundur. Tersine sonuçlar da yasakların benimsenmesiyle ortaya çıkar. Bu sınıfa sosyal ve siyasî konular girmektedir. Hz. Peygamber @ bu sınıftan olanları beyan ederken muayyen bir miktarla belirlememiş, açık seçik sınırlarla müphemliğini gidermemiş, bilinen emarelerle müşkilliği izale etmemiştir. Aksine, meziyetleri teşvik etmiş, rezaletlerden de uzak durulmasın istemiştir. Bu konuda kendisi, söylediği sözden ne anlaşılacağını, dili bilenlerin anlayışına havale etmiş, talep ya da men'i bizzat maslahatların kendisine yönelik kılmış, maslahata mahal kılman ya da onu belirleyici emare sayılan şeylere bağlamamıştır. Mesela zekiliği ve kahramanlığı övmesi, yumuşaklığı, sevgiyi, maişette orta yolu tutmayı emretmesi böyledir. Çünkü Rasulullah @ bu gibi konularla ilgili olarak meselâ, zekiliğin kabul gören olan tarifini yapmamış, sınırlarını belirlememiştir. Hangi hallerin zekaya delil olacağım ve o emarelere sahip olanların zeki sayılacağını açıklamamıştır.
Şâri'nin (Kanun Koyucu), bizi teşvikte bulunduğu her maslahat, bizden terkini istediği her mefsedet (fesatlık-bozgunculuk), mutlaka şu üç esastan birine çıkar: a) Ahirette faydalı olacak dört özelliğe ya da dünyada yararlı olacak diğer vasıflara sahip kılmak suretiyle nefsin oyunlaştırılması esası; b) Hakkın yüceltilmesi (İ'lây-ı kelİmetullah), şer'i hükümlerin yerleştirilmesi ve yayılması esası; c) İnsanların işlerinin yoluna konulması, ihtiyaç giderme yollarının (irtifaklar) ısfâh edilmesi âdetlerinin güzelleştirilmesi esası.
İlmin ikinci türü şer'î hükümler (şerât), hadler ve farizalarla ilgilidir. Bununla, Şâri'in, miktar/sınır belirleyerek koymuş olduğu hükümler kastedilmektedir.
Bu kısımda, maslahatlar için bilinen ve mun-zabıt mahaller ve emareler konulmuş, hüküm bunlar üzerine bina edilmiş, insanlar bunlarla yükümlü tutulmuştur.
İyilik türleri, rükûnlarının, şartlarının ve âdabının tayin edilmesi suretiyle disiplin altına alınmış her tür için insanlardan mutlak surette riayet etmeleri istenen bir sınır belirlenmiş, ayrıca vâcib olmaksızın mendup olmak üzere uyulması istenilen ikinci bir sınır da belirtilmiştir. Her iyilik türünden belli bîr miktar vacip, belli bir miktar da mendup kılınmıştır. Böylece bu kısımda yükümlülük, bizzat mazınnelerin kendisine yönelik olmuştur. Bunlarda insanın çaba göstermesi, kendi iyili-ğinedir. Zorunlu yükümlülükler (vâcib) ve mecburi kısımdan fazlasını yapmak da (müs-tehab) sözkonusudur. Mesela yılda bir ay oruç tutmak ve günde beş vakit namaz kılmak farzdır. Bundan fazlasını yapmak müstehab-dır.
Şeriat, insanın faydasına hareketleri ve İnsanın zararına, kaçınması gereken şeyleri bildirmiştir. Bu öğreti üç temel prensip üzerinde yükselir.
1- Faziletler insanı ahirette kurtuluş ve selamete ulaştırır.
2- Bunlar Rabbimiz ve şeriat tarafından bildirilmiş ve koruma altına alınmıştır.
3- Bunlar uyumlu bîr sosyal düzeni, yanlış ve zararlı adetlerin defedilmesinİ sağlar ve insanları mutluluğa ulaştırır. İlâhi Rahmet, insanı saadete ve aynı zamanda ateşe götürecek şeyleri bildirmiştir. İnsan Allah katında yaptığı her şeyden sorumludur.
Ümmetin, şeriatı Rasûlullah @'den alışı iki şekildedir: 1. Zahirin alınması: Bunun mutlaka nakil yoluyla olması gerekmektedir. Nakil ya da tevatür yoluyla olur (müîevatir) veya tevatürsüz olur. 2. Delaletin alınması (istin-bat yolu): Sahabe Rasûlullah @'İ konuşurken, bir fiil işlerken görür ve bundan vacip, mendup... gibi bir hüküm çıkarır ve "falanca şey vaciptir, filanca ise caizdir..." diyerek o şeyin hükmünü haber verir. Sonra tabiîn nesli, sahabeden bunları alır ve üçüncü tabaka, onların fetva ve kazalarını tedvin eder ve böylece işi sağlama alır.
Sultan III. Ahmed'İn bir kabul merasimi (1720).
Hz. Ömer, Ali, İbn Abbas ve İbn Mesud bu yolun büyüklerindendİr. Hz. Ömer'in takip ettiği yol diğerlerinden farklıydı. O, konu hakkında sahabeye danışır, onlarla tartışır ve konunun iyice aydınlanmasını ve herkesin tatmin olmasını sağlardı. Bu itibarla onun verdiği hüküm ve fetvaların büyük çoğunluğu, do-ğuda-batıda İslâm âleminin her yerinde büyük bir kabul görmüş ve onlara uyulmuştur.
İbrahim en-Nehaî'nin (Ebu Hanife'nin hocasının hocası), Hz. Ömer'in vefatı üzerine söylediği: "İlmin onda dokuzu gitti." sözü, yine Abdullah İbn Mes'ud'un: "Ömer, bir yol tuttuğu zaman, biz onu kolay bulurduk." demesi bu hususu açıkça ortaya koyar, Hz. Ali çoğunlukla istişare etmezdi. Zamanının çoğunu Kûfe'de geçirmişti; dolayısıyla hükümlerinin ekserisini Kûfe'de vermişti. Onun hüküm ve fetvalarını sınırlı sayıda insan almıştı.
Sahabe ve tabiînin bizzat kendi kıyas ve istin-batları, Rasûlullah @'den naklettikleri hükümlere karışabilir. Oysa ki içtihad her halükarda isabetli değildir. Belki onlardan birine İlgili hadis ulaşmayabilir veya ulaşsa bile delil olabilecek bir tarzda ulaşmamış olabilir; dolayısıyla onunla amel etmez, sonra işin hakikati bir başka sahâbinin dili üzerine ortaya çıkabilir. Hz. Ömer ve İbn Mes'ud'un cünüp-lükten dolayı teyemmümün yeterli olmayacağı hakkındaki görüşlerinde olduğu gibi.
Çoğu defa, ileri gelen sahabilerin bir şey üzerinde ittifak edişleri, bir maslahata aklın delaleti yönünden olabilir. Rasûlullah @'in: Sünnetime ve benden sonra gelen raşid halifelerin yoluna tâbi olun." (Ebu Dâvud, İbni Mâce) buyruğunun manası budur. Halbuki o şey, şe-riatn esaslarından değildir. Dolayısıyla böyle bir karıştırma ihtimali bulunmaktadır.
Haberler ve hadis lafızları üzerinde derinleşenler hakkında, ayakların kayacağı yerleri araştırma ve ondan sakınma kolay olacaktır.
Allah'ın Rızasına ve Gazabına delâlet eden ifadeler: Rızâ ve gazap hâline delâlet eden ifadeleri şu şekilde sıralamak mümkündür: a) Sevgi/nefret; b) Rahmet/lânet; c) Uzaklık/yakınlık; ç) Fiilin müminler, melekler, cennetlikler gibi hoşnut olunanlara nisbet edilmesi/ fiilin münafıklar, şeytanlar, cehennemlikler gibi gazaba müstahaklara nisbet edilmesi; d) Fiilin üzerine gerekecek -iyi ya da kötü- karşılığın belirtilmesi; e) Fiilin örfen güzel/çirkin bulunan şeylere benzetilmesi; f) Fiilin işlenmesine Rasûlullah @'in Özen göstermesi/işlemesi İçin gerekçe olmasına rağmen ondan geri durması, İşlemeye yanaşmaması.
Allah'ın Razı Oldukları ve Olmadıklarının Mertebelerinin Açıklanması: Allah'ın Rızasını kazananların ve Gazabına uğrayacakların hâllerinin dereceleri ve hangi ifadelerin haramhk ya da mekruhluğa delalet edeceği belirtilmiştir, a) Bu konuda en açık ifade, fiile muhalif davrananların halini açıklayan naslardır. Mesela Rasûlullah @'in "Kim malının zekatını vermezse, malı kıyamet gününde... bir yılan şeklinde temessül eder..."; "Kim de yapmazsa bir beis yoktur." ifadeleri böyledir, b) Sonra lafız gelir. Bu kısma "vaciptir", "helâl değildir" gibi ifadeler, bir şeyin, İslâm'ın veya küfrün esası yapılması, işlenmesi ya da terk edilmesi üzerinde aşırı bir şekilde durulması, "mürüvvete yakışmaz", "uygun olmaz" gibi ifadeler girer, c) Sonra konuyla ilgili sahâbi ya da tabiînden birinin hükmü gelir. Hz. Ömer'in "Tilavet secdesi vacip değildir", Hz. Ali'nin "Vitir, vacip değildir" demesi gibi. d) Daha sonra da, fiilden gözetilen maksat dikkate alınır. Fiilin, bir taatin tamamlayıcı unsuru olma veya harama götüren bir yolu kapatma {sedd-i zerai) özelliği arzetmesi gibi. Fiilin, âdâb ile ilgili olması da böyledir.
Emirlerin Unsurlarının Belirlenmesi ve Sebeplerinin Belirtilmesi: İllet, şart ve rüknün anlaşılması ise, bunun en açık yolu nass ile beyan edilmiş olmasıdır. "Her sarhoşluk veren şey haramdır.", "Fatiha suresini okumayanın namazı yoktur.", "Abdesti olmadıkça hiçbirinizin namazı kabul olmaz." hadislerinde olduğu gibi.
Sonra işaret ve ima yolu gelir. Ramazanda hanımıyla cinsi ilişkiye giren bedeviye, Rasu-lullah @'in, "Bir köle azad et!" buyurması gi-bİ. Namazın kıyam, rüku, sücud diye isimlendirilmesi, bunların rükünlüğünü ifade eder. Rasûlullah @'in, "Bırak onları, çünkü ben onları abdestli olarak giydim" sözü mestlerin giyilmesi sorasında abdestli bulunulmasının şart olduğuna işaret eder.
Rasûlullah @ döneminde, fıkıh tedvin edilmiş değildi. O zamanlar şer'i hükümler üzerinde günümüz fakihlerinin durdukları gibi durulmazdı. Bilindiği gibi fakihler, herşeyin rükünlerini, şartlarını, mendup ve müstehap-larını en ince ayrıntısına varıncaya kadar delilleriyle birlikte, benzerlerinden ayırıcı şekilde ortaya koyarlar; bazı şekiller farzederler ve bu farazi meseleler üzerinde uzun uzun dururlar, mümkünse farklı noktalarını belirlerler, tanımlamalara giderler, hasrı mümkün olanları belirlemeye çalışarak benzeri tekellüflere girerler.
Rasûlullah @ döneminde durum böyle değildi. Mesela, o abdest alırken saabe onun nasıl abdest aldığını görür ve bu rükündür, şu müs-tehaptır... gibi açıklamalara girmeksizin gördükleri gibi amel ederlerdi. Aynı şekilde, Rasûlullah @ namaz kılar, onlar onun nasıl namaz kıldığını görürler, kendileri de aynen onun gibi kılarlardı. O, haccetmişti, insanlar onun nasıl haaccettiklerini görmüşler ve aynen onun yaptığı gibi yapmışlardı. Bu, Rasûlullah @'in genelde takip ettiği yol oluyordu; o, mesela abdestin farzı altıdır veya dörttür gibi bir açıklamada bulunmamıştı; insanların abdest uzuvlarını peşipeşine yıkamayacağını farzederek, şöyle olursa sahih, böyle olursa fasid olur gibi -bazı istisnalar hariç- bir davranışa girmemişti.
Sahabe, bu gibi konularda Rasûlullah @'e zaten çok az soru sorarlardı. İbn Abbas, konu ile ilgili olarak şöyle demiştir: "Rasûlullah @'in ashabından daha hayırlısını görmedim; vefat edinceye kadar ona sadece onüç mesele sormuşlardır; sorduklarının hepsi de Kur'ân'da yer almaktadır. 'Sana haram ayı ve o ayda savaşmayı soruyorlar. De ki: O ayda savaş büyük günahtır.' (2: 217); 'Sana aybaşı hâlini soruyorlar...1 (2: 222) âyetleri gibi." İbn Abbas devamla şöyle demiştir: "Onlar sadece kendilerine bir faydası dokunacak şeyleri sorarlardı." İbni Ömer de: "Olmayan şeyi sorma; çünkü ben (babam) Ömer'in, olmayan şeyler hakkında soru soranlara lanette bulunduğunu duydum." demiştir. el-Kasım (Ö. 102/720) ise "Sizler, bizim sormadığımız şeyleri soruyor; bizim kurcalamadığımız konuları eşeliyorsunuz; ne olduklarını bilmediğim şeyler soruyorsunuz. Eğer biz onları bilseydik, onları gizlememiz bize helâl olmazdı." demiştir (Dâtimî).
İnsanlar gelerek Rasûlullah @'e çeşitli konularda sorular sorarlar, o da onlara fetva verirdi; kendisine çeşitli davalar arzedilir, onları hükme bağlardı. İnsanları iyi işler yaparken görür, bu yüzden onları över ve takdirlerini bildirir; kötü şeyler yaptıklarını gördüğünde de, tepki gösterir ve yaptıklarının iyi olmadığını belirtirdi. Bütün bu verdiği fetvalar, sonuca bağladığı davalar, yapılan kötü şeylere karşı gösterdiği tepkiler hep insanların hazır bulunduğu meclislerde cereyan etmişti. İşte bunun içindir ki, Hz. Ebu Bekir ve Ömer gibi Sahabiler, hakkında bilgi sahibi olmadıkları bir mesele ile karşılaştıklarında, konuyla ilgili Rasûlullah @'in bir hadisi olup olmadığını sorarlardı.
Hz. Ebu Bekir bir defasında, miras konusunda ninenin durumu ile ilgili olarak: "Rasûlullah'ın onun hakkında bir şey buyurduğunu duymadım" demiş ve insanlara sormuştu. Öğle namazını kıldıktan sonra: "Nine hakkında Rasûlullah'tan bir şey işiteniniz var mı?" diye sordu. Mugire b. Şu'be, "ben varım" dedi. Ona "Ne buyurdu?" diye sordu. Mugire, "Ona altıda bir verdi" deyince, "Bunu başka bilen var mı?" diye sordu. İçlerinden Muhammed b. Mesleme ou tasdik edince, Ebu Bekir, nineye altıda bir hisse verilmesini kararlaştırdı.
Bu hususta pek çok örnek vardır: Hz. Ömer'in, düşürülen ceninin diyeti (gurre) hakkında insanlara sorması ve sonunda Muği-re'nin verdiği haber doğrultusunda hükmetmesi, veba hakkında onlara danışması ve sonunda Abdurrahman b. Avf in bildirdiği hadis doğrultusunda hareket etmesi, mecusilerin statüsünün belirlenmesi konusunda yine onun bildirdiği hadisle amel etmesi, Abdullah b. Mes'ud'un, kendi reyi ile verdiği bir hükme, Ma'kıl b. Yesar'ın bildirdiği bir hadisin uygun düşmesi üzerine sevinmesi, Ebu Musa'nın, Ömer'in kapısını üç kere çalması ve cevap alamayınca dönmesi, niçin böyle davrandığını soran Ömer'e, konuyla ilgili hadis olduğunu söylemesi ve bunun üzerine Ömer'in bahsettiği hadise şahit bulmasını istemesi ve Ebu Said'in Ebu Musa lehine şahitlik etmesi gibi örnekler herkesçe bilinmekte, gerek Sahiheyn ve gerekse Sünen kitaplarında mevcut bulunmaktadır.
Sahabe, imkânı nisbetinde Rasûlullah @'in ibadetine, fetvalarına, kazâî hükümlerine şahit olmuş, onları bellemiş, kavramış, onlardan her biri hakkında onu kuşatan kendisine has karineler sayesinde bir fikir edinmiştir. Sonuçta da onlardan bir kısmını mübahhğa yormuş, bir kısmını, kendince yeterli gördüğü emare ve karineler sebebiyle neshe hamlet-miştir. Bunu yaparken onların dayandıkları tek şey, kalplerinin buna yatması ve kendilerinde o doğrultuda bir kanaatin hâsıl olmasıdır; onlar öyle istidlal yollarına bakmazlardı. Nasıl ki, Araplar kendi aralarında konuşurlarken, hiç farkına varmadan sarahat, işaret ve ima yoluyla sözden ne kastedildiğini anlarlar ve bu konuda tereddüt göstermezlerdi; ashab da hadisleri öylece anlardı.
Onlar bu hal üzere iken Rasûlullah @ dönemi sona erdi. Zamanla ashab, çeşitli ülkelere dağıldılar ve her biri gittiği yerde kendisine uyulan önderler hâlini aldı. Olaylar çoğaldı, yeni yeni problemler ortaya çıktı. İnsanlar bunlar hakkında fetva istediler. Her biri kendi ezberinde olan bilgiler doğrultusunda, ya da o bilgilerden İstinbat yoluyla cevaplar verdi. Şayet ezberi ve onlardan istinbat yoluyla çıkardığı sonuçlar arasında cevap olabilcek bir şey bulamadıysa, kendi reylerine dayalı iç-tihdda bulundular. Rasûlullah @'in açıklamalarında hükme medar kıldığı illeti kavradılar ve o illetin her bulunduğu yere hükmü koydular. Bu konuda mümkün mertebe Rasûlullah @'in amacına uygun düşmeye çalıştılar ve gevşeklik göstermediler.
İşte bu safhada aralarında görüş farklılıkları meydana geldi. Bunlar muhtelif şekillerde kendisini gösterdi.
1- Herhangi bir sahâbî, Rasûlullah @'den bir mesele hakkında bir hüküm ya da fetva işitmiş, diğeri ise onu işitmemiş olur. Sonunda o konuda (biri hadisle hükmederken diğeri) kendi reyi ile içtihad eder. Bu durumda şu sonuçlar ortaya çıkabilir:
a- İçtihad eden sahâbînin görüşü, hadise uygun düşebilir. Buna Nesei ve daha başkalarının rivayet ettiği şu olay örnek gösterilebilir: İbni Mes'ud'a, kocası ölen ve mehri belirlenmeyen bir kadının durumunu sorarlar. İbni Mes'ud, "Ben bu konuda Rasûlullah @'in bir hükümde bulunduğunu görmedim." der. Bir ay boyunca ona gidip gelirler ve bir cevap vermesi için ısrar ederler. Sonunda reyi ile iç-tihad eder ve kadına ne az, ne çok emsal me-hir gerekeceğine, iddet bekleyeceğine ve mirasçı olacağına hükmeder. Ma'kıl b. Yesâr kalkar ve Rasûlullah @'in kendilerinden bir kadın hakkında aynı şekilde hükmettiğine şahitlik eder. İbni Mes'ud buna öylesine çok sevinir kî, müslüman olduktan sonra hiç bir şeye bu kadar sevinmemiştir.
b- Aralarında tartışma olur, bunun sonunda zann-ı gâlîp doğuracak şekilde bir hadisin varlığı ortaya çıkar ve sahâbî içtihadından vazgeçerek, hadisin gereğine döner. Hadis imamlarının rivayet ettikleri şu olay buna örnek teşkil eder: Ebu Hureyre, önceleri cünüp olarak sabahlayan kimsenin orucunun sahih olmayacağı görüşünde İdi. Sonunda Rasûlullah @'in hanımlarından biri, ona bu görüşün aksini haber verince kendi görüşünden vazgeçti.
c- Hadis sahâbîye ulaşır; ancak onu zann-ı galip doğuracak şekilde görmez. Buna örnek olarak da şunu gösterebiliriz: Fâtima binti Kays, Hz. Ömer'in yanında şahitlik ederek, kendisinin üç talâk ile boşandığını, Rasûlullah @'in kendisine ne nafaka ne de oturacak ev verdiğini söyler. Hz. Ömer onun şahitliğini reddederek, "Doğru mu, yalan mı söylediğini bilmediğimiz bir kadının sözüne bakarak Allah'ın kitabını terkedemem. Ona nafaka ve ev verilir." demiştir. Hz. Aişe de Fâtıma'ya -"ne nafaka ne de oturacak ev verdi" sözünü kastederek", "Allah'tan korkmaz mısın?" demiştir.
Bir başka misal: Buharı ve. Müslim'de yer aldığına göre, Hz. Ömer'e göre, cünüp olup da su bulamayan kişi İçin teyemmüm yeterli değildi. Onu Ammâr, bir rivayette bulunarak,
kendisinin Rasûlullah @ ile birlikte bir seferde bulunduğunu, bu sırada kendisinin cünüp olduğunu ve su bulamadığım, bunun üzerine toprağa iyice belendiğini ve gelip durumu Rasûlullah @'e bildirdiğini, Rasûlullah @'in: "Sana sadece şöyle yapman yeterliydi." deyip, ellerini yere vurduğunu ve onlarla yüzünü ve ellerini meshettiğini söyledi. Ömer bunu kabul etmedi ve onu gördüğü gizli bir illetten dolayı hüccet olabilecek özellikte bulmadı. Sonra ikinci tabakada hadis daha başka yollarla şöhret kazandı ve sıhhati zedeleyici görülen gizli illet ortadan kalktı. Bunun sonucunda da âlimler, hadisi hüccet olarak kullandılar.
d- Hadisin sahâbîye hiç ulaşmaması. Buna, Müslim'in rivayet ettiği şu hâdise misal teşkil etmektedir. İbni Ömer, kadınlara yıkanırken saç Örgülerini çözmelerini emrederdi. Hz. Aişe, bunu işitince şöyle dedi: "Doğrusu hayret şu İbn Ömer'e! Başlarını tıraş etmelerini em-retmiyormuş bari! Ben Rasûlullah ile bir kaptan (su alarak) yıkanırdım; başıma üç defa su dökmeden öte başka bir şey yapmazdım."
Başka bir misal de şudur: Zührî'nin anlattığına göre, Hİnd, Rasûlullah @'in özür kanı gören kadın hakkındaki ruhsatını duymamış, bu yüzden namaz kılamadığı için ağlarmış.
2- İhtilâf sebeplerinden biri de şudur: Ashab, Rasûlullah @'i bir iş yaparken görürler, bazıları onu ibadet diye yorumlarken, diğer bir kısmı mübahlığa hamleder. Kütübü Sitte-'de yer aldığı üzere Rasûlullah @, hacıların Minâ'dan ayrılmaları sırasında Ebtah'da (Mu-hassab) bir süre durmuştu. Ebu Hureyre ve İbni Ömer, bu duruşun bir tür ibadet şekli olduğu görüşüne kapılarak, orada durmayı hac-cın sünnetlerinden saydılar. Hz. Aişe ve İbni Abbas ise bunun kasıtlı olmadığını, Rasûlullah @'in orada tesadüfen durduğunu kabul ettiler; dolayısıyla orada durmayı hac-cm sünnetlerinden saymadılar.
Başka bir misal: Çoğunluk ulemânın görüşüne göre hacda tavaf sırasında remel yapmak sünnettir. İbni Abbas'a göre ise, Rasûlulİah @ bunu, müşriklerin, "Yesrib humması, müslü-manları çökertmiş." sözleri üzerine ibadet kastı olmaksızın yapmıştır, sünnet değildir.
3- Yanlış anlama (vehim) ihtilâfı. Buna misal olarak şunu verebiliriz. Rasûlulİah @ haccetmiş, insanlar da onu görmüşlerdi. Bazıları onun temetu' haca, bazıları kıran haca, bazıları da ifrâd haccı yaptığını sandılar ve böylece aralarında ihtilâf meydana geldi.
Başka bir misal: Ebu Davud'un rivayetinde Saîd b. Cübeyr şöyle anlatır: Ben, Abdullah b. Abbas'a, "Ey Ebu'I-Abbâs! Rasûlulİah @'ûı ihramı (hacca niyeti) hakkındaki ashabın ihtilafından dolayı hayrete düştüm." dedim. O, "Ben, bu konuyu herkesten iyi bilenim" dedi ve şöyle anlattı: Rasûlulİah @ sadece tek bir hac yapmıştı. İhtilâfa işte bundan düşmüşlerdir. Şöyle ki: Rasûlulİah @ hac için yola çıktı. Zülhuleyfe mescidinde iki rekat namaz kılıp hemen orada ihrama girdi ve hac için tel-biye getirdi. Bunu orada bulunanlar işitip bel1 lediler. Sonra Rasûlulİah @ devesine bindi, devesi ayağa kalkınca, telbiye getirdi; bir kısım kimseler de bu telbiyeye yetişebildiler. Çünkü halk, şuradan buradan gruplar hâlinde geliyordu. Rasûlulİah @ devesini kaldırınca tebiyede bulunduğunu işitip: 'Rasûlulİah @ sadece devesini kaldırınca telbiyede bulundu.1 dediler. Sonra Rasûlulİah @ yoluna devam etti. Beydâ tepesinin zirvesine çıkınca yine telbiyede bulundu. Bazı kimseler de Rasûlulİah @'e orada yetiştiler ve: 'Rasûlulİah sırf Beydâ tepesine çıkınca telbiyede bulundu' dediler. Allah'a yemin ederim ki, Rasûlulİah @ (Zülhuleyfe'de) namaz kıldığı yerde hacca niyet etti. Hem devesine binince, hem de Beydâ tepesine çıkınca telbiyede bulundu."
4- Unutma ve yanılmadan kaynaklanan ihtilâflar: Rivayete göre İbni Ömer, Rasûlulİah @'in Receb ayında bir umre yapmış olduğunu söylemişti. Hz. Aişe, bunu işitti ve onun yanılmış olduğunu söyledi.
5- Tanı anlamamaktan (zabt hatasından) kaynaklanan ihtilâflar: Rivayet olunduğuna göre İbni Ömer, Rasûlulİah @'in "Üzerine ailesi ağladığı için ölü azap görür." buyurduğunu söylerdi Hz. Aişe, bunu duyunca, onun hadisi yanlış zabdettiğini söyledikten sonra işin doğrusunu şöyle izah etti: Rasûlulİah @ geçerken, Ölen yahudi bir kadının ailesinin ağlamakta olduğunu gördü. Bunun üzerine: "Onlar, ona ağlıyorlar; o ise kabrinde azap görüyor." buyurdu. İbni Ömer, hadisi tam zabtedemediğinden, ağlamayı, azabın sebebi anlamış, hükmü de her ölü hakkında genel sanmıştı.
6- Hükmün illetini anlamadan kaynaklanan ihtilâflar: Buna, cenaze için ayağa kalkma meselesini örnek verebiliriz. Bazı sahâbî âlimler, cenaze için ayağa kalkmanın illetinin meleklere saygı olduğunu, dolayısıyla mü-min-kâfir her ölüyü kapsayacağım söylemişlerdir. Diğer bir kısım ise, ölümün dehşetinden dolayı ayağa kalkılır, bu itibarla mümin olsun kâfir olsun her cenaze için kalkılır, demişlerdir. Diğer bir kısım ise,"Birgün Rasûlulİah @'in yanından bir yahudi cenazesi geçmişti. Rasûlulİah, cenazenin, başından yüksek bir seviyeden geçmesini istemediğinden ayağa kalkmıştır." şeklinde bir izah getirerek, ayağa kalkma işinin sadece kâfir cenazesine mahsus olduğunu söylemişlerdir.
7- Farklı hadislerin arasını bulma konusunda ortaya çıkan ihtilâflar: Bir misal: Rasûlulİah @ Hayber gününde mut'a nikâhına izin vermiş, sonra Huneyn savaşı sırasında bu konudaki izini yenilemiş, daha sonra da yasaklamıştı. İbni Abbâs: "İzin, zarurete binaen verilmişti; yasak da zaruretin sona ermesindendir. Dolayısıyla hüküm eski hâli üzere bakîdir." demiştir. Çoğunluk sahabe âlimleri ise, iznin ibâha için olduğunu, yasağın ise ibâha hükmünü neshettiğini söylemişlerdir. Başka bir misal: Rasûlulİah @, hacet sırasında kıbleye yönelinmesini yasaklamıştı. Bir kısım sahâbî, bu hükmün genel olduğu ve mensûh olmadığı görüşünü kabul etmişlerdir. Câbir, Rasûlullah @'i, vefatından bir yıl önce kıbleye yönelmiş halde su dökerken görmüş ve bunun daha önceki yasak hükmünü neshettiği görüşüne varmıştır. İbni Ömer ise, önünü Şam'a, arkasını kıble tarafına dönük olarak hacette bulunduğunu gördüğünü söyleyerek, çoğunluk sahabenin görüşünü reddetmiştir. Bir kısım sahâbî de bir iki rivayet arasını telif etmiştir. Bu mânada Şa'bî ve daha başkaları, yasağın açık araziye mahsus olduğunu, kapalı mekânlarda ise, önü veya arkayı dönmenin bir sakıncası olmadığını söylemiştir. Bir başka grup ise, sözlü yasak hükmünün genel (âmm) olduğunu, fiilin ise, bizzat Rasûlullah @'in kendisine mahsus olma ihtimalinin bulunduğunu söylemiş, dolayısıyla bu fiilin, yasak hükmünü nesh ya da tahsis edemeyeceği görüşünü benimsemişlerdir.
Rasûlullah @'in ashabı, farklı görüşlere sahip olmuşlar, kendilerinden sonra gelen tabiîn nesli de, elde edebildikleri kadar onların ilimlerini almışlardır. Bu mânada, onlardan duydukları Rasûlullah @'in hadislerini ezberlemişler, kendi görüşlerini öğrenmişler, onları kavramışlar, imkânları nisbetinde farklı görüşler arasını bulmaya çalışmışlar, bazı görüşleri diğerlerine tercih etmişlerdir. Bu arada bazı sahâbî görüşleri -büyük sahâbîlere ait bile olsa- önemini kaybetmiş ve kabul görmemiştir. Hz. Ömer ve İbni Mes'd'un, cünüp kimse için teyemmümün yeterli olmayacağı hakkındaki görüşleri böyledir. Ammâr, İmran b. el-Husayn ve daha başkalanndan bu konuda gelen hadislerin zaman içerisinde herkesçe bilinir bir hâl alması, onların bu görüşünün dikkate alınmamasını gerektirmiştir.
Böylece, tabiîn âlimlerinden her birinin kendine ait bir mezhebi oldu ve her memlekette bir imam ortaya çıktı. Meselâ, Medine'de Sa'îd b. el-Müseyyeb (ö. 94/712) ve Salim b.
Abdullah b. Ömer (ö. 106/724); bu ikisinden sonra Zührî (ö. 124/741), Kâdî Yahya b. Sa'îd (ö. 143/760), Rebîa b. Abdurrahman (ö. 136/753); Mekke'de Ata b. Ebî Rebâh (ö. 115/733); Kûfe'de İbrahim en-Nehaî (ö. 96/714), Şa'bî (ö. 103/721); Basra'da Hasan el-Basrî (ö. 110/728); Yemen'de Tâvûs b. Keysân (ö. 106/724) ve Şam'da Mekhûl (ö. 118/736) gibi âlimler yetişti.
Sa'îd b. el-Müseyyeb ve arkadaşları, Mekke ve Medine âlimlerinin, fıkıhta en güçlü ve güvenilir kimseler olduğu kanaatinde idiler. Bunların fıkıh bilgilerinin temelini Abdullah b. Ömer, Hz. Aişe ve İbni Abbâs'ın fetvaları, Medine kadılarının hükümleri oluşturuyordu. Bunlar, imkânları nisbetinde fetva ve hükümleri topladılar, sonra bunları eleştirici bir gözle tetkikten geçirip değerlendirmeye tâbi tuttular; Medine âlimleri arasında ittifak hâlinde bulunan hükümlere dört elle sarıldılar, ihtilaflı bulunan meselelerde ise tercihe giderek en güçlü ve ağır basanını aldılar. Bunu yaparken de, çoğunluğun görüşü olmak, güçlü bir kıyasa veya Kitap ve Sünnetten çıkarılan açık bir sonuca uygun düşmek gibi kıstaslar kullandılar. Onlardan kendilerine ulaşan veriler arasında meselenin cevabını bulamadıkları zaman, onların sözleri dışına çıkarak îmâ ve iktizâ delâletlerini araştırdılar. Bütün bunların sonucu olarak bölüm bölüm her konuyla ilgili pek çok meseleye sahip oldular.
İbrahim en-Nehaî ve arkadaşlarına göre ise, Abdullah b. Mes'ûd ve yakınları, fıkıhta en üstün yere sahiptiler. Nitekim Alkame bunu Mesrûk'a söylediği şu sözüyle ifade etmiştir: "Onlar içerisinde Abdullah b. Mes'ûd'dan daha güçlü biri var mıdır?" Bu konuda Ebû Hanîfe'nin (ö. 150/769) Evzâî'ye (ö. 176/792) sözü de şöyle olmuştur: "İbrahim, Sâlim'den daha fakihtir; sahâbîlik üstünlüğü olmasaydı 'Alkame, Abdullah b. Ömer'den daha fakihtir' derdim. Abdullah ise, o (bildiğin) Abdullah'tır."
İbrahim en-Nehaî'nin bilgi kaynağım, Abdullah b. Mes'ûd'un fetvaları, Hz. Ali'nin hüküm ve fetvaları, Kadı Şureyh'in ve diğer Küfe kadılarının verdikleri hükümler teşkil etmektedir. O , imkânı oranında bunları toplamış ve sonra onları, aynen İmam Mâlik'in, Medine okuluna ait bilgileri değerlendirmeye tâbi tutması gibi değerlendirmiş, tasnif etmiş, tahric-lerde bulunmuş ve bunun sonucunda bölüm bölüm fıkhın bütün konularını kapsayan bir hülasaya ulaşmıştır.
Sa'îd b. el-Müseyyeb Medine fakihlerinin sözcüsü durumundaydı. Onlar içerisinde Hz. Ömer'in uygulamalarını en iyi bilen, Ebû Hu-reyre'nin hadislerini en iyi ezberleyen o idi.-İbrahim en-Nehaî ise Küfe fukahasının sözcüsü gibiydi. Bu ikisi bir şeyler söylerler ve onu herhangi bir kimseye nisbet etmezlerse, o şey çoğu kez sarahaten veya îmâ yoluyla seleften birine mensup bulunurdu. Memleketlerindeki diğer âlimler, bu iki âlim etrafında bir araya geldiler. Onlardan ilim tahsil ettiler, esaslar aldılar ve bu esaslar ışığında yeni yeni sonuçlara ulaştılar.
Hicrî dördüncü asırdan önce Müslümanlar belli bir mezhebi taklit etme üzerinde hemfikir değillerdi. Ebû Tâlib el-Mekkî (ö. 386/996) Kûtu'l-kulûb adlı eserinde şöyle demektedir: "Kitaplar, mecmualar sonradan ortaya çıkmıştır. Birinci, ikinci asırlarda âlimlerin içtihadlarıyla hüküm vermek, âlimlerden birinin mezhebine göre fetva vermek, onun görüşlerini kabul edip bir meselede onları nakletmek ve onun mezhebine dayanmak diye bir şey halk arasında mevcut değildİ." Ancak dördüncü asırda dahi insanlar, tek bîr mezhebe bağlı kalmak, sırf onu taklit etmek, fıkhı sadece o mezhep üzere öğrenmek, sadece o mezhebin görüşünü nakletmek gibi bir düşünce üzerinde görüşbirliği etmiş değillerdi. Nitekim araştırmalar bunu göstermektedir. Aslında insanlar iki kısımdır: Halk ve âlimler.
1- Halk: Bunlar, Müslümanlar arasında veya müçtehitlerin ekserisi arasında ihtilafsız olan, icma edilmiş olan meselelerde sadece şeriat sahibini taklit ediyorlardı. Abdestin alınış şeklini, guslün nasıl yapılacağını, namaz ve zekatın hükümlerini ve benzerlerini atalarından veya memleketlerindeki âlimlerden öğrenmekteydiler. Onlar bu minval üzere yürüyorlardı. Nâdir olan bir olay ortaya çıktığı zaman mezhep tayin etmeksizin hangisi olursa olsun, buldukları müftiye, o olay hakkında fetva sorarlardı.
2- Âlimler. Bunlar da iki kısımdı:
a- Ehl-i hadis: Bunlar sürekli hadisle meşgul olmaları sonucunda, konuyla ilgili bir başka şeye ihtiyaç duymayacak biçimde, bazı fakih-lerce de amel edilmiş, terki mazur görülmeyecek olan, feyiz alınacak veya sahih hadise sahip olurlardı, veyahut sahabenin ve tabiînin çoğunluğuna ait, muhalefeti hoş karşılanmayacak güçlü görüşlere ulaşırlardı. Eğer mesele hakkında, naklin birbirine zıtlığı, tercih İmkânının bulunmaması gibi sebeplerle kalbi mutmain kılacak bir şey bulamazlarsa, o zaman daha önce geçmiş olan fukahadan bazılarının görüşlerine başvururlardı. Şayet iki görüş bulurlarsa, bunlardan daha güçlü olanını tercih ederlerdi; görüş sahibinin Medine veya Küfe okulundan olması farketmezdi.
b- Ehl-i tahrîc: Bunlar, sarih olarak bulamadıkları şeyleri-tahrîc yoluyla çıkaran ve mezhep içerisinde içtihadda bulunan kimselerdi. Bunlar, imamlarının mezhebine nisbet edilerek anılırlardı. Meselâ, "falan şâfiîdir, filan hanefîdir..." denilirdi. Görüşlerinin çokça muvafık düşmesi hâlinde, hadis âlimleri de bu şekilde belli bir mezhep imamına nisbet edilebilirdi. Neseî ve Beyhakî'nin Şafiî mezhebine nisbet edilmeleri gibi. Kaza ve iftâ görevini ancak müçtehid olanlar üstlenirdi. Ancak müçtehid olan kimseye fakih denirdi.
Bu asır geçtikten sonra işler değişti ve başka başka insanlar geldi; bunlar sağa sola saptılar. Birçok yeni durumlar ortaya çıktı. Gazzâlî bu hususu İhyâu Ulumı'd-Dîn adlı eserinde şöyle anlatmaktadır:
Râşid halifeler dönemi sona erince, saltanata dönüşen hilâfet, liyakatsiz ve içtihad ehliyetine sahip olmayan kimselerin eline geçti. Bunun sonucunda onlar, fakihlerden istifade etme ve her hâllerinde onları beraberlerinde bulundurma zorunda kaldılar.
Alimlerden bir zümre, eski âlimlerin tavırlarını ve özelliklerini korumaya devam etti. Bunlar, dinin özüne sarıldılar, tâviz vermediler; arandıkları zaman kaçtılar ve (resmî görevlerden) uzak durdular.
Zamanın insanları, âlimlerin bu üstünlüğünü, yüz vermemelerine rağmen devlet ricali tarafından büyük saygıyla karşılandıklarını gördüler; izzet ve ikbâle ulaşmak, bu makamları elde etkmek için ilim tahsiline koyuldular. Bunun sonucunda fukahâ, daha Önce aranılanlar iken, şimdi arayanlar durumuna düştüler, sultanlardan uzak dururken aziz idiler, şimdi onlara yaklaşmakla zillete düştüler. Tabiî ki, Allah'ın yardımım esirgemediği kimseler bundan müstesnadır.
Daha önceleri bir takım insanlar kelâm ilmine merak sarmışlar ve bu sahada kuru yaş ne buldularsa toplamışlar ve tartışma yolunu açmışlardı. Bu, ileri gelenlerin ve sultanlarınjı-kıhta münazaraya, Şafiî mezhebinin mi, yoksa Hanefî mezhebinin mi daha üstün olduğu tartışmalarına merak sarmalarından Önce olmuştu. Şimdi ilgi alanı değişmiş ve insanlar artık kelâmı ve diğer ilim dallanm bırakarak fıkıha, özellikle de Hanefî ve Şafiî mezhepleri arasındaki hilaf konularına merak sarmışlardı. Bu arada Mâlik, Süfyân, Ahmed b. Hanbel gibi imamların mezheplerini gözardı etmişlerdi. Onlar bunu yaparken, şeriatin inceliklerini ortaya koymak, mezhebin hükme esas aldığı illetleri tesbit etmek, fetva usûlünü düzenlemek ve yerleştirmek gibi bir amacı gerçekleştirdikleri kuruntusundaydılar. Bu sahada pek çok tasnifte bulundular, istinbatlar yaptılar, türlü türlü mücadele yolları ihdas ettiler, kitaplar telif ettiler. Böylece günümüze kadar geldiler {İhya).
Ortaya çıkan yeni durumlardan biri de taklidin ruhları sarması, hiç hissettirmeden karınca sessizliği ile insanların içlerine işlemesidir. Bunun belli başlı sebepleri vardır:
1- Fukahamn birbirleriyle çekişmeleri, aralarında sürekli tartışmaların olması. Birbiriyle sürtüşme hâlinde olan fakihlerden biri -kim olursa olsun- fetva verdiğinde, fetvası derhal muhalefet görüyor ve kabul edilmiyordu. Öncekilerden (mütekad-dimîri) birinin konu ile ilgili hükmü ortaya konmadıkça tartışma sürüp gidiyordu.
2- Kadıların zulmü. Kadıların çoğu zâlim olup, güvenilirliklerini kaybedince, halk onlara şüpheyle bakmaya başladı. Verdikleri hükmün kabul görmesi için, ancak daha öncekilerden hüsnü kabul görmüş birine ait bir şey söylemesi gerekir oldu.
3- Başa geçenlerin câhil olmaları ve halkın ne hadisten, ne de tahrîcden anlayan cahil kimselerden fetva istemek durumunda kalmaları. Sonrakilerin (müteahhirîn) arasında âlim geçinen çoklarının durumu böyledir. Buna İbnu'l-Hümâm ve daha başkaları da dikkat çekmişlerdir. Aynı zamanda, bundan böyle müçtehid olmayan kimseler "fakih" diye anılmaktadır.
Ümmet ya da en azından büyük çoğunluğu, tedvîn edilmiş ve kitaplara işlenmiş durumda olan dört mezhebin taklidinin caiz olduğu konusunda, ta günümüze kadar görüşbirliği hâlinde olagelmiştir. Bunda elbette ki, büyük faydalar vardır. Özellikle, himmetlerin gerçekten azaldığı, nefislerin heva ve hevesler peşinde koşar hâle geldiği, herkesin kendi görüşünden başkasını beğenmez olduğu günümüzde bu mezheplerin ayrı bir önemi vardır. İbni Hazm (ö. 456/1064): "Taklit haramdır; hiçbir kimsenin, delilsiz Rasûlullah @'in dışında başka birinin görüşünü alması helâl değildir..." diyerek şu ayetleri delil olarak kullanır:
"(Ey insanlar) Rabbinizden size indirilene uyun ve O'ndan başka dostlara uymayın (veya: O'ndan başka dostlar aramayın)..." (7: 3)
"Onlara: 'Allah'ın indirdiğine uyun!' dense, 'Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğu-muz(yol)a uyarız!' derler..." 2: 170).
Kur'ân-ı Kerîm insana Hakkı izlemesi gerektiğini hatırlatmaktadır:
"Onlar ki, sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar. İşte o Allah'ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir ve onlar gerçek akıl sahipleridir." (39: 18).
"...Bir şeyde ihtilâfa düşerseniz, eğer Allah'a ve âhîret gününe iman ediyorsanız, onu Allah'a ve Rasûle götürün..." (4: 59).
Bütün ashab ve tabiîn icmâ hâlinde, bir kimsenin gerek kendilerinden ve gerekse öncekilerden birinin görüşüne yönelerek tümüyle onu almasını, başka bîr şeye bakmamasını caiz görmemişler ve kendileri de böyle bir davranışa girmemişlerdir. Kur'ân ve Hadis varken bunun dışında çözüm aramak inancın sınırlarım aşmaktır. Böyle bir durumdan Allah'a sığınırız.
İbni Hazm'ın taklidin haram olduğu hakkındaki bu sözleri ancak şu vasıftaki insanlar için geçerli olabilir:
a- Tek bir meselede bile olsa, kendisinde bir tür içtihad kudreti olan kimse; b) Veya Rasûlullah @'in kesin olarak bir şeyi emretmiş veya yasaklamış olduğunu ve o konuda neshin bulunmadığını bilen kimse. Tabii ki, bu sonuca hadisleri araştırmak, konuyla ilgili muhali f-muv afık bütün sözleri toplamak ve neshedici bir delilin olmadığına vâkıf olmakla, ya da İlimde üstün payeye ulaşmış âlimlerden büyük bir çoğunluğun öyle düşündüklerini, muhalif durumda olanların ise, kıyas ya da istinbata tutunduklarını görmesiyle veya başka bîr yolla olur.
Böyle bir durumda Rasûlullah @'in hadisine muhalefet etmenin sebebi, ya gizli bir nifak ya d^ açık bir hamakatten başka bir şey olmaz.
İzz b. Abdisselâm'm işaret etmek istediği şey işte budur: "İnsanı hayretten hayrete düşüren şeylerden biri de mukallid fakihlerin tavrıdır. Onlar, imamlarının görüşünün hiçbir şekilde savunulamayacak şekilde zayıf olduğunu anlarlar; buna rağmen Kitap, Sünnet ve sahih kıyasın desteklediği görüşleri terkederler de illâ kendi imamlarının mezhebini büyük bir taassupla taklit ederler. Dahası, taklit ettikleri imamı savunarak Kitap ve Sünnetin açık delâletini reddetmek için çareler ararlar; uzak sakat teviller yaparlar."
"İnsanlar, belli bir insana bağlı olmaksızın ulemâdan her önlerine gelene sormakta idiler ve kimse bunu yadırgamazdı. Şu mezhepler ve mutaassıpları ortaya çıkıncaya kadar durum böylece devam etti. Şimdilerde artık kişi, görüşü delillerden uzak olsa bile, imamını -sanki gönderilmiş masum bir peygamber gibi- büyük bir taassupla taklit etmektedir. Bu haktan ayrılma, doğrudan uzaklaşmadır; aklı başında hiçbir kimse böylesi bir duruma razı olamaz."
İmam Ebû Şâme (ö. 665/1207) de şöyle demektedir: "Fıkıhla uğraşan kimsenin, tek bir imamın mezhebiyle yetinmemesi ve her meselede Kitap ve muhkem sünnetin delâletine en yakın olan görüşün sahih olacağına İnanması gerekir. Geçmiş temel ilimleri iyice tahsil etmiş bir kimse için bu, hiç de zor değildir. O taassuptan uzak kalmalı, sonradan ortaya çıkmış ihtilaflı konulara dalmamalıdır. Çünkü bunlar zamanı öldürmekten, zihni karıştırmaktan başka bir fayda sağlamaz. İmam Şafiî'nin, insanlara hem kendisini hem de başkalarım taklit etmeyi yasakladığı sahih olarak bilinmektedir."
İmam Şafiî'nin talebesi olan el-Müzenî (ö. 264/877), Muhtasar adlı eserinin başında şöyle demiştir: "Bu kitabı, İmam Şafiî'nin ilminden özetledim." Kısaca şöyle diyor: "Faydalanmak isteyenlerin istifadesine yaklaştırdım. Bununla birlikte ben, İmam Şafiî'nin, gerek kendisinin ve gerekse başkalarının taklit edilmesini yasakladığını, bundan maksadının da, herkesin kendi dinî hayatında bizzat düşünmesi ve ihtiyatlı davranmasını öğrenmesi olduğunu bildirmek isterim."
İbni Hazm ve İzz b. Abdisselâm, belli bir fa-kihi taklit eden ve onun asla yanılmazlığına, her dediğinin behemehal doğru olduğuna inanan, imamının içtihadına aykırı bir delil ortaya çıksa bile onu terketme düşüncesine asla yer vermeyen avamdan kimseleri uyarmaktadır. Tirmizî'nin rivayet etmiş olduğu şu hadis bu mânayı ifade etmektedir Adiyy b. Hatem şöyle anlatır: Rasûlullah @'i şu ayeti okurken işittim: "Onlar hahamlarını ve rahiplerini Allah'tan ayrı rabler edindiler..." (9: 31). Sonra şöye buyurdu: "Elbette onlar, âlim ve rahiplere tapınmıyorlardı; ancak onlar bir şeyi kendilerine helâl kıldıklarında, onlar da onu kendilerine helâl sayıyorlar; bir şeyi haram kıldıklarında da, onu haram biliyorlardı."
Benzer şekilde, meselâ bir hanefînin, şâfiî bir fakihten -ya da tersi- fetva sormasını caiz görmeyen veya bir hanefînin namaz kılarken şâfiî bir imama uymasını caiz görmeyen kişi,-ilk asırların icmaına muhalefet etmiş, sahabe ve tabiîne ters düşmüş olur.
İbni Hazm'ın sözüne uygun düşen, sözünü ettiğimiz vasıflardaki kimseler olup, Rasûlullah @'in buyruğundan başka herhangi bir kimseyi, itaat edilmesi şart olan kimse kabul etmeyen, ancak Allah ve Rasûlünün helâl bildiklerini helâl sayıp, haram kıldıklarını haram kabul eden, fakat doğrudan doğruya Hz. Pey-gamber'in sözlerini, davranışlarını bilemediğinden, farklı hadislerin arasını telif edecek veya o sözlerden istinbatla meselelere çözüm bulacak gücü taşımadığından, sâlih ve kâmil bir âlimin eteğine yapışan, bu âlimin de doğru söylediğine ve meseleyi açıklarken onun, Hz. Peygamber'in sünnetine bağlı ve sadece onu dile getiren biri olduğuna inanan, o âlimin görüş ve düşüncesinin doğru olmadığını anladığı an hiçbir tartışma ve inada sapmadan derhal onun eteğini bırakacak olan kimse değildir. Böyle bir insanı kim ve nasıl kötüleye-cek, sünnete aykırı kabul edecektir.
Kaldı ki, fetva isteme ve fetva verme işinin, Hz. Peygamber @ döneminden başlayarak kesintisiz devam ettiğini herkes bilir. Daima bir tek kimseden fetva alan kimse ile bazen bir âlimden, bazen de başka bir âlimden fetva alan, düşüncesi duru, niyeti sağlam, sadece şeriata bağlanmayı amaçlayan kişi arasında hiçbir fark olmadığı herkesin malumudur. Bu nasıl caiz olmaz ve neden caiz olmasın? Bizim, hiçbir müctehid hakkında, Allah'ın ona gökten fıkıh indirdiğine, bizim ona itaatimizin vacip, onun da masum olduğuna inanmamızı gerektiren bir durum yoktur. Eğer biz ona uyuyorsak bu, sadece onun Allah'ın kitabını ve Hz. Peygamber @'in sünnetini iyi bilen bir âlim olduğuna inandığımız içindir.
İşte böyle
bir müçtehİdin görüşü mutlaka şu ihtimallerden birini taşımaktadır:
a- Ya, Kitap ve sünnetin açık ifadesine dayanmaktadır;
b- Ya bir tür içtihad yolu olan Kitap ve sünnetten
çıkarılmıştır;
c- Veya karinelere dayanarak hükmün falanca illete bağlı olduğunu anlamış ve kalbi buna iyice yatmıştır. Aralarındaki illet birliğinden hareketle hakkında nass bulunmayanı, hakkında nass bulunana kıyas etmiştir. Bu durumda o sanki, "Ben bundan Rasûlullah @'in 'Bu illetin bulunduğu her yerde hüküm şöyle olacak' buyurduğunu anlıyorum" demektedir. Böylece kıyaslanacak mesele de bu genel ve küllî esas içine girmekte, bu da, sonuçta Rasûlullah @'e dayandırılmaktadır. Ancak bu nisbette zan vardır. Eğer böyle olmasaydı, hiçbir mümin hiçbir müçte-hidi taklit etmez ve ona bağlanmazdı.
Bu durumda, elimize Allah'ın, kendisine itaat edilmesini bize farz kıldığı günahsız, hatasız Hz. Peygamber @'in güvenilir bir yolla sağlam bir hadîsi geçerse, o hadis de bu müçtehi-din veya imamın fetvasına, görüşüne aykırı ise, biz bu hadise aldırmadan hâlâ o tahmin ve zanna dayalı mezhebe bağlı kalmakta ısrar edersek, bizden daha hatalı yol seçen kim olabilir ve yarın kıyamet gününde Allah'ın huzurunda ne mazeret ileri sürebiliriz? (Şah Veli-yullah Dihlevî, Hüccetuilâhi'i-Bâliğa, c. 1, ss. 603-697, [Türkçesi, Mehmet Erdoğan, İz yayınları, İstanbul 1994, ss. 471-565]).
Allah Teâlâ, insanların hallerini düzeltmek, işlerini yoluna koymak üzere şeriatlar koymuştur. Mutlak hükümdarlık âleminde onun ortaya çıkmasını gerektirecek bir sebep bulu-nagelmiştir. İşte bu durum şeriatların da aynen, yeryüzünde korunmaları istenilen türlerin durumunda olmasını gerektirmiştir. Bu yüzden şeriatlar hakkında ihmal göstermek Allah katında gazabı gerektirici, onların icaplarına ve himmetlerinin odak noktasına ters düşen bir davranış biçimi olmaktadır. Aynı şekilde Arap-Acem, uzak-yakın bütün insanların üzerinde görüş birliği ettiği ihtiyaçlar ve bunların karşılanması için takip edilen yollar hakkında da durum aynıdır. Çünkü bunlar, tabiî bir yol hâlini almış; fıtratın bir parçası gibi telakki edilir olmuştur. Meselâ, Yüce Allah, yeminleri ve isbat delillerini (beyyine), bir konunun iç yüzünü aydınlatmak için meşru kılmıştır. Bu, yalancı şahitliğin ve yalan yere yapılan yeminlerin Allah ve melekler katında gazaba sebep bir davranış biçimi sayılmasını gerektirmiştir.
Allah Teâlâ, peygamberine şer'î bir hükmü vahyeder ve o hükmün sebep ve hikmetine onu vâkıf kılar. Bu durumda peygamber, o maslahatı esas alarak ona bir illet belirleyebilir ve onu hükme medar kılabilir. İşte bu, Rasûlullah @'in kıyası olmaktadır. Rasûlullah @'in, bir ayetin niçin sevkedildiğini bilip, anlayışı doğrultusunda hükümde (içtihad) bulunduğuna dair pekçok örnek vardır. Mesela, "Şüphesiz Safa ve Merve Allah'ın nişanele-rindendir..."(2;158) ayetinden Rasûlullah @, Safa'nın Merve'den önce zikredilmesinden, meşru olan hükmün beyan tarzına uygunluğu sonucunu çıkarmış ve "(Sa'y ederken) Allah'ın başladığından (safa'dan) başlayın." buyurmuştur. Ayetten, sorulan soruya uygun olarak gelmiş olması da anlaşılabilirdi.
"...Güneşe de, aya da secde etmeyin. Onları yaratan Allah'a secde edin." (41: 37).
"...(İbrahim) Yıldız batınca: 'Batanları sevmem!' dedi." (6: 76).
Rasûlullah @, bu iki âyetten, güneş ve ay tutulması ânmda namaz kılmanın müstehaplığı hükmünü çıkarmıştır.
"Doğu da, batı da Allah'ındır. Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü (zâtı) oradadır..." (2:115). Rasûlullah bu ayetten, namaz kılarken kıbleye (Kabe) yönelmenin, mazeret hâlinde düşebilecek türden bir farz olduğunu anlamış, gece karanlığında kıble yönünü araştırıp namaz kılan, sonra da yanlış yöne doğru kıldığı anlaşılan kimsenin namazım; şehir dışında binek üzerinde nafile namaz kılanın namazını kıble şartından muaf tutmuştur.
Bir şeyin yasaklanması hâlinde, o şeyin zıddı-mn durum gereği vacip olarak ya da en azından mendup düzeyinde emrolunması gerekecektir. Bir şeyin emredilmesi hâlinde de, o şeyin zıddmın yasaklanması gerekecektir. Allah Teâlâ, cuma namazını ve oria koşulmasını emredince, o anda alış veriş ve benzeri yollarla cumadan alıkoyucu davranışların yasaklanması gerekmiştir.
Bir şey kesin olarak emredildiğinde bu, o şeyin mukaddimeleri, hatırlatıcı ve ulaştırıcı yolları mahiyetinde olan şeylerin teşvikini; bir şeyin kesin olarak yasaklanması hâlinde de bu, o şeye götürecek yolların kapatılmasını, sebeplerinin ortadan kaldırılmasını gerektirir. Putlara tapınmak yasaktır. Suret ve heykellerle içli dışlı olmak puta tapıcıhğa sebebiyet verebilir. Nitekim geçmiş ümmetlerde bu böyle olmuştur. Öyleyse, heykel ve suret yapılmasına müsaade edilmeyecektir. İçki haram kılınmıştır; şu hâlde şarap imalatçılarına müsaade edilmeyecek, üzerinde içki bulunan sofraya oturmak yasaklanacaktır. Anarşi ve insanların birbirine düşmeleri haramdır. Öyleyse anarşi dönemlerinde silah satışları yasaklanacaktır. (Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi'l-Bâliğa). Hukukçular, bu ve benzeri birçok prensibi nassları, istihraçları, hükümleri ve kendilerinden önce gelen müç-tehidlerin kararlarını kullanarak zamanın problemleri ve ihtiyaçları konusunda İslâmî hükümlerin genel çizgisini koruyarak yasama yapabilirler. Kur'ân ve Hadisle yasamanın temel prensipleri kolay ve uygundur. Bu husus Kur'ân-ı Kerîm'in birçok ayetinde belirtilmektedir.
"Allah'ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, çevrenden dağılır giderlerdi..." (3: 159).
"...Allah size kolaylık ister, zorluk istemez..." (2:185).
"...O peygamber ki, kendilerine iyiliği emreder, kendilerini kötülükten men eder; onlara güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılar, üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarmdaki zincirleri kaldırıp atar..." (7: 157).
Rasûlullah @, Ebû Musa ve Muâz b. Cebel'i Yemen'e gönderirken, onlara şöyle buyurmuştur:
"Kolaylaştırın, zorlaştırmayin! Sevdirin, nefret ettirmeyin! Uyum içinde olun, ihtilâfa düşmeyin!" (Buharî, Müslim, Ebû Davud).
Başka bir hadislerinde de şöyle buyurur:
"Şüphesiz siz, sadece kolaylaştırıcılar olarak gönderildiniz, zorlaştırıcılar olarak gönderil-mediniz." (Buharî, Ebû Davud).
Kolaylaştırma yolları, şu şekillerde gerçekleşir:
1- Zor olan bir şeyin, rükün ya da şart kılın-maması: Bu konuda dayanağımızı şu hadis oluşturmaktadır: Emirlerde uyum değişik şekillerde olabilir. "Eğer ümmetime meşakkat verecek olmasaydım, onlara her namaz sırasında misvak kullanmalarını emrederdim." (Buharî, Müslim).
2- Dünya işlerinin taat hâline dönüştürülmesi: Daha önceden kendi aralarında dünyevî saiklerle yapmakta oldukları bazı işlerin, iftiharlarına vesile olacak merasimlere dönüştürülmesi böyledir. Bayramların ve cumanın meşruiyeti bu kısmın misalini teşkil eder. Bu hususta Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Böylece yahudiler bilsinler ki, dinimizde genişlik vardır." (Müsned-i Ahmed).
3- Arzu duyulan şeylerin îaate dönüştürlme-si: Kolaylaştırma yollarından biri de, insanların yaratılışları gereği arzu duydukları davranış biçimlerini taat hâline sokmaktır. Böylece hem insan tabiatı, hem de aklın desteğiyle bu gibi fiiller daha kolay bir şekilde yapılmış olacaktır. Mescidlerin kokulanması, temizlenmesi, cuma günü boy abdesti alınması ve koku sürülmesi, ezanı güzel sesli kimselerin okuması gibi müstehaplar, bu amacın gerçekleştirilmesi için getirilmiştir.
4- Tedrîcilik: Meşakkat içeren yükümlülüklerin zaman içerisinde azar azar meşru kılınması da kolaylık yollarından bir diğeri olmaktadır. Konuyla ilgili olarak Hz. Aişe şöyle demektedir: "Kur'ân'dan ilk safhada inenler, kısa surelerdir. Bunlarda cennet ve cehennem konulan işlenir. Ne zaman ki insanlar İslâm'a ısındılar, o zaman helâl ve haram inmeye başladı. Eğer ilk inen şey, 'içki içmeyin!' hükmü olsaydı, insanlar, 'biz asla İçkiyi bırakmayız!' derlerdi. Eğer daha işin başında 'zina etmeyin!' hükmü inseydi, insanlar 'biz asla zinayı bırakmayız!' derlerdi." (Buharî).
Dinde tahrife sebep olan yollar ise şunlardır:
1- İhmal ve lâkaytlık: Dinlerin tahrif olmasının sebeplerinden biri ihmal ve umursamazlıktır. Bu şöyle olur: Peygamberin ashabından sonra bir nesil gelir ve onların yerini alırlar. Bunlar namazı terkederler ve şehvetlerinin peşinden giderler. Öğrenmek, öğretmek ve yaşamak yollarıyla dinin yayılmasına önem vermezler; iyiliği emredip, kötülüklere engel olmazlar. Ardından dinin hilâfına bazı uygulamalar ortaya çıkar. Şeriatların istekleriyle, insanların mizaçlarının istekleri ayrı ayrı olmaya başlar. Bunların arkasından bir nesil gelir, bunlar daha bir lakayt davranır, ihmallerini daha da artırırlar ve bunun sonucunda din adına ne varsa çoğu unutulur gider.
2- Aşırılık: Yüce Allah, bir şeyi emreder ya da yasaklar. Peygamber @'in ümmetinden olan kişi, bunu duyar ve kendi anlayış seviyesine göre anlar. Sonra hükmü, o şeye, bazı yönlerden benzerlik arzeden ya da illette kısmî müştereklik arzeden diğer şeylere de ya da o şeyin parçalarına, saiklerine ve muhtemel mahallerine de sirayet eder. Rivayetlerin farklılığı sebebiyle her ne zaman işler karışsa, hemen daha zor olanını esas alarak, onu vacip kılma eğilimini gösterir. Hz. Peygamber'den sâdır olan her şeyi, ibadet telakki eder. Oysa ki Peygamber @, bazı şeyleri âdet olduğu üzere işlemiştir. Emir ve yasağın, bu tür işleri de kapsadığını düşünür. Bunun sonucunda Allah, şunu emretmiş, şunu yasaklamıştır, demeye başlar.
3- Zorlaştırma: Bunun esasını Allah Teâlâ'nın emretmiş olmadığı zor amelleri üstlenmek teşkil eder. Meselâ, sürekli oruç tutmak, devamlı namaz kılmak, uzlete çekilmek, evlilik hayatını terketmek gibi. Yine sünnet ve müstehap olan şeyleri, aynen vacipmİş gibi mütalaa etmek de bu kabildendir. Rasûlullah @'in, Abdullah b. Ömer ve Osman b. Maz'ûn'a, altına girdikleri ağır ibadetleri yerine getirme tavrını yasaklaması bu manayı ifade etmektedir. Bu konuda şöyle buyurmuştur: "Kim dinde zorluğa kaçarsa, elbette din ona galebe çalar (güç yetiremez, yenik düşer)." (Buharî, Müsned-i Ahmed).
4- Istihsan: Tahrif sebeplerinden bir diğeri, istihsandır. Bunun esası şudur. Kişi, Allah Teâlâ'nın her hikmet için, uygun bir mahal kıldığını görür, O'nun nasıl teşride bulunduğunu müşahede eder. Bunun sonucunda teşrinin hikmeti ile ilgili zikredilen hikmetlerden bir kısmını elde eder, kendisini bir şey zannederek, aklınca maslahat gördüğü şeyleri hü-kümleştirmeye koyulur.
İbni Şîrîn şöyle demiştir: "İlk kıyas yapan İb-lis'tir. Güneş ve aya, hep kıyas sonucunda tapınılmıştır."
Hasan el-Basrî, "Beni ateşten yarattın, onu ise topraktan yarattın." ayetini okumuş ve "İblis, bununla kıyas yapmıştır, O, ilk kıyas yapandır." demiştir.
eş-Şa'bî ise şöyle demiştir: "Allah'a yemin ederek söylüyorum, eğer kıyas yolunu tutarsanız, elbette helali haram, haramı da helâl kılarsınız."
Hz. Ömer, "Üç şey İslâm binasını yıkar: (1) Âlimin hatası; (2) Münafığın Kur'ân ile ci-dalleşmesi; (3) Saptırıcı imamların hükmü." demiştir.
4. Mesnedsiz icmâ: Tahrif sebeplerinden bir diğeri, meşru olmayan icmâya uymaktır. Bu, halkın, görüşlerinde genelde ya da devamlı bir şekilde isabetli olacağına inandığı âlimlerden bir grubun, her nasılsa bir şey üzerinde görüş birliği etmeleri demektir. Tehlikeli olan şey, işte bunun mutlak surette hükmün sübutuna kesin delil olduğunun sanılma-sıdır. Sözünü ettiğimiz bu durum, icmânın, Kitap veya Sünnetten bir dayanağının olmaması takdirinde böyle olur ve bu, üzerinde ümmetin delilliği hakkında ittifak ettiği türden icmâ değildir. Çünkü icmânın, geçerli icmâ olabilmesi için, Kitap veya Sünnetten bir mesnedinin olması, ya da istinbat yoluyla bu iki esastan çıkarılmış olan bir şeye dayandırılması şartı vardır. Böyle bir mesnedi olmayan görüş birliğini ise, hüccet olan icmâdan saymamışlardır. Yüce Allah, bu hususa işaretle şöyle buyurmaktadır:
"Onlara, 'Allah'ın indirdiğine uyun!' denildiği zaman onlar, 'Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız!' dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış kimseler idiyse!" (2: 170).
6. Masum olmayan kimselerin taklidi: Bir diğer tahrif sebebi, masum yani hata işlemekten korunmuş olmayan kimselerin taklid edilmesidir. Elbette ki, bundan maksadımız, hatadan korunmuşluğu (ismet) sahibi olan
Rasûlullah @'in dışında kalan kimselerdir. Bu şöyle olur: Ümmetin âlimlerinden biri herhangi bir mesele hakkında içtihad eder. Müntesipleri, onun bu içtihadının kesin kes ya da en azından ona yakın bir şekilde isabetli olduğunu düşünürler ve sırf o içtihada ters düşüyor diye sahih bir hadisi reddederler. Bu taklit şekli, ümmet-i merhumenin cevazı hakkında üzerinde ittifak etmiş oldukları taklitten başka bir şeydir. Çünkü ümmet, müçte-hidlerin taklidinin caiz olduğu hakkında ittifak etmişlerdir. Halbuki, müçtehid hata da, isabet de edebilir. Taklidin caiz olabilmesi için, konu hakkında Rasûlullah @'den gelen nasslar hep aranmakta olacak, taklid edilen müçtehidin görüşü hilâfına sahih bir hadisin ortaya çıkması hâlinde, taklidin terkedilece-ğine dair bir azim bulunacaktır. Rasûlullah @: "Allah'ı bırakıp hahamlarını, ruhbanlarını rabler edindiler..." (9: 31) âyeti hakkında şunu söylemiştir:
"Onlar (yahudi ve hıristiyanlar) din adamlarına tapmıyorlardı; ancak din adamları kendilerine bir şeyi helâl kıldığı zaman, onu kendilerine helâl görüyorlar, kendilerine haram kıldığı zaman da onu kendilerine haram sayıyorlardı." (Tirmizî).
İçtihad, bir şeye ve bir işe ulaşmak için son derece çaba harcamaktır.
Fıkıh usûlü terimi olarak içtihad, fakihin, ayrı ayrı (tafsîlî) delillerinden amelî hükümleri istinbat etmek için bütün imkânını harcaması demektir. Bazı fıkıh usûlcüleri içtihad*ı; "Bütün çabayı harcamak ve imkânı kullanmaktır; bu, İsterse şer'î hükümleri çıkarmak, isterse onları tatbik etmek için olsun." diye tarif ederler.
Bu tarife göre içtihad ikiye ayrılmaktadır:
1- Hükümleri çıkarıp açıklamakla ilgili içtihad,
2- Hükümleri tatbikle ilgili içtihad.
Birinci kısma giren içtihad, fer'î-amelî hükümleri tafsîlî delillerinden çıkarmaya uğraşan bilginlere mahsustur. Bir kısım bilginler, bu türlü içtihadın bazı çağlarda kesileceğini söylemişlerdir. Bu görüşü ileri sürenler, cumhufu veya en azından bilginlerin büyük bir kısmını teşkil ederler. Hanbelîlere göre ise, her asırda bu türlü içtihad mertebesine ulaşan bir müctehid mutlaka bulunur.
İkinci kısma giren içtihadın her çağda mevcut olacağında bilginler ittifak etmişlerdir. Bu türlü içtihadda bulunanlar, tahric ehli bilginler olup daha Önce istinbat edilmiş olan illetleri cüz'î işlere tatbik ederler. Onların bu faaliyetleri, öncekilerin çıkarmış oldukları hükümleri tatbikten ibarettir. Bu tatbik sayesinde, üzerinde ilk müctehidlerin görüş beyan etmedikleri bir kısım meselelerin hükümleri anlaşılmış olur. İkinci kısma giren ictihad'a, tahkîkıt l-menaî adı da verilir. Müctehidlerin tabakalarını anlatırken bu konuya tekrar döneceğiz.
Burada, birinci kısma giren içtihadda bulunmaya ehil olan müctehidin elde edeceği şartları gözden geçirip, içtihadın mertebelerimle müctehidlerin tabakaları belirtilecektir.
Hüküm çıkaracak (istinbat edecek) olan bir müctehidde şu şartların bulunması gerekir:
Fıkıh usulü bilginleri, bir müctehid için Arap dilini bilmenin zarurî oluşu üzerinde ittifak etmişlerdir; çünkü Kur'ân, bu dille nazil olduğu gibi O'nu açıklayan Sünnet de aynı dille ifade edilmiştir. İmam Gazâlî bu konuda şöyle demektedir:
"Müctehidin, Arapların konuşmalarını anlayacak ve kelimeleri kullanmadaki geleneklerini bilecek kadar Arapçaya vâkıf olması şarttır; tâ kî o, kelâmın sarihini, zahir ve mücmelini, hakikat ve mecazını, âmm ve hâssını, muhkem ve müteşâbihini, mutlak ve mukay-yedini, nass ve anlamını, yanlış ve doğru mefhumunu bilsin. Bu da, ancak Arap dilinde içtihad derecesine ulaşan kimselerde bulunur."
Bundan anlaşılıyor ki Gazâlî, müctehidin Arapçayı tam manâsıyla bilip onda içtihad derecesine ve onu anlama bakımından asîl bir Arap seviyesine ulaşmasını şart koşuyor. Esasen herhangi bir Arap, Arap dilinin bütün özelliklerini bilemez ve onu bütün incelikleriyle kullanamaz. Arapça'da müctehid olan da, fıkhî hükümlerde müctehid olan da işte böyledir. Bunların İlmi de dilin bütün müfredatını, üslublarım ve çeşitli kabîlelerin lehçelerini kapsayamaz; çünkü bunların hepsini bilmek, bir insan için mümkün değildir. Şu kadar ki müctehidin ilmi, genel olarak, Arapçanın İnceliklerini kapsamalıdır; çünkü müctehidin istinbat etmek istediği hükümlerin ilk kaynağı olan Kur'ân, Arapça'nın en beliğ ve en fasihini teşkil eder. Bu itibarla hüküm çıkaracak olan kimse, Kur'ân-ı Kerîm'in belagat ve esrarını bilmelidir ki, bu sayede O'nun İçine aldığı hükümleri idrak edecek duruma gelmiş olsun.
İslâm şeriatinde araştırma yapan kimsenin, fıkhı nass'lardan hüküm çıkarma kudreti, Arapça'nın sır ve inceliklerini bilmesi oranındadır. Şâtıbî, İslâm şerîatinde araştırma yapanları, Arapçayı anlayış derecelerine göre şöyle sıralar:
"Arapçayı anlamakta acemi olan kimse, şeriatı anlamakta da acemidir. Arapçayı orta derecede anlayan kimse, şerîati anlamada da ortadır ki, bu, son dereceye ulaşmamıştır. Arap-çada son dereceye ulaşan kimse, şeriati anlamakta da son dereceye ulaşır. Dolayısıyla onun anlayışı şerîatte hüccet olur; tıpkı sahabîlerin ve Kur'an'ı hakkıyla anlayan bilginlerin anlayışlarının hüccet oluşu gibi. Bunların seviyesine ulaşamayan kimselerin şeriat konusundaki anlayışları, kendi seviyeleri nisbetinde eksiktir. Anlayışı eksik olan herkesin görüşü ise ne bir hüccet olur, ne de başkaları tarafından kabul edilir." (el-Muvâfakât, c. IV, s. 114.)
Bu şartı, İmam Şafiî, er-Risale'sinde Arapçayı bilmek şartıyla birlikte ileri sürmüştür. (er-Risale, s. 508 vd.) Zira Kur'ân, İslâm şeriatının direği, Allah'ın kıyamete kadar bakî olan kitabı ve bu şeriatın kaynağıdır. Ne var ki Kur'ân ilmi çok geniştir. Kur'ân ilmini bütünüyle bilen, Hz. Peygamber @'dir. Nitekim bu hususa Abdullah b. Ömer de işaret etmiştir. Bu itibarla bilginler, müctehid için Kur'ân'da hüküm ifade eden ve beşyüz civarında bulunan âyetlerin inceliklerini bilmek gerekir, demişlerdir. Bu âyatlerin inceliklerini bilmek; bunların mânâlarını kavrayarak âmm ve hâssını, onlardan Sünnetle tahsis edilenleri, nâsih ve mensûh kabul ediliyorsa, hangi hükümlerin neshedildiğini bilmektir. Ahkâm âyetleri hakkında böyle bir ilme sahip olmakla birlikte, Kur'ân'ın ihtiva ettiği bütün âyetleri topluca bilmek gerekir; çünkü Kur'ân-ı Kerîm bir bütün olup parçaları birbirinden ayrılmaz. Nitekim el-Esnevî (ö. 772 H.), bu konuda şöyle demektedir: "Kur'ân'ın hüküm bildiren âyetlerini diğerlerinden ayır-detmek, zarurî olarak bütün Kur'an'ı bilmeye dayanır." (Şerhu Minhâci'l-Usûl).
Pekiyi, Kur'an'ı tamamen ezberden bilmek şart mıdır? Bazı bilginler bunu şart koşma-mışlardır. Onlara göre müctehİdin, hüküm ifade eden âyetlerin Kur'ân'daki yerlerini gerektiği zaman başvuracak şekilde bilmesi yeterlidir.
İmam Şafiî'nin müctehid için Kur'ân'ın hepsini ezberleyip muhteviyatını bilmesini şart koştuğu rivayet edilmiştir.
Şüphesiz Kur'ân ilminin en yüksek derecesi, onu tam olarak ezberden bilip bütününün mânâsını kavramak, ahkâm âyetlerini inceden inceye araştırmak, sahabîlerin bu âyetlerle ilgili tefsirlerini ve bunların nüzul sebepleriyle gayelerini bilmektir. "el-Cas-sas" diye tanınan Ebu Bekr er-Râzî (ö. 370 H.) ve Ebu Abdillah el-Kurtubî (ö. 671 H.) gibi bilginler Ahkâmu l-Kur'ân adlı eserlerinde hüküm bildiren âyetleri açıklamaya çalışmışlardır.
Bu şart üzerinde de bilginler ittifak etmişlerdir. İçtihadın bölünebileceğinİ kabul edenlere göre müçtehidin araştırmak istediği konularla ilgili kavli, fiilî ve takrîrî sünnetleri bilmesi gerekir. İçtihadın bölünebileceğinİ kabul etmeyenlere göre ise, müçtehidin, teklîfî hükümleri içine alan bütün hadisleri okuması, onların amaçlarını kavraması, onlarla ilgili durum ve münasebetleri iyice bilmesi gerekir. Yine onun, Sünnet'İn nâsih ve mensûh'unu, âmm ve fam'mı mutlak ve mukayyetini, tahsis edilmiş olanların bilmesi gerektiği gibi, hadislerin rivayet yollarını, senetlerini, hadis râvilerinin kuvvet dereceleriyle birlikte hâl ve yaşayışlarını da bilmesi icabeder.
Bu konuda İslâm âlimlerinin sarfetmiş oldukları gayretler takdire şayandır. Hadis rivayet edenlerin hâl tercümeleri ile adalet ve zabt bakımından dereceleri hakkında bir çok eserler yazılmıştır.
Küîüb-Î Süte gibi Hz. Peygamber @'e nİsbet bakımından sahih hadis mecmuaları meydana getirilmiş ve bunlar üzerine birçok bilginler tarafından şerhler yazılarak, hadisler senet bakımından incelenmiş ve İslâm hukukçularının bazı hadisler üzerindeki ihtilafları ortaya konulmuştur. Bu hadis mecmuaları, fıkıh kitaplarındaki tertibe göre bölümlere ayrılmış, ibadetlere taallûk eden hadisler başlı başına bir yer işgal etmiştir. Her bölüm için müstakil bir kitap unvanı verilmiştir: Akidler, siyer, ilim ve iman kitapları gibi.
Bu hadis çalışmaları, müctehidin Sünnet'e başvurup ondan hüküm çıkarmasını kolaylaştırmaktadır; fakat onun, Sünnet'i genel olarak incelemesi, hüküm ifade eden hadisleri de derinlemesine araştırması, onların nâsih ve mensûh'unu tanıması, ifade ettiği hükümlerin bilinmesi bakımından gerekli olan diğer çalışmaları yapması şarttır. Hükümlerle ilgili olan bütün hadisleri ezberden bilmesi şart değildir. Ancak onları ve yerlerini, gerektiği zaman onlara müracaat metodlarıni ve hadis râvîlerini bilmesi gerekir.
Müctehid için üzerinde icmâ1 edilen konulan bilmenin şart olduğu ittifakla kabul edilmiştir. Kesin olarak üzerinde icmâ' edilen konular, farzların esaslarıdır; çünkü bunlar üzerinde icmâ' edildiği tevatürle sabittir. Miras esasları, Kur'ân ve Sünnet'le nikâhı haram kılınan kadınların kimler olduğu üzerinde de icmâ' edilmiştir. Sahâbîler asrından müctehid imamlar çağma ve onlardan sonra günümüze kadar ittifakla kabul edilegelen İslâmî diğer esaslar da, üzerinde icmâ' yapılan hususlara dahildir.
Üzerinde icmâ' yapılmış olan konulan bilmekten maksat, onları her zaman anlatacak şekilde ezberlemek değildir. Müctehidin, ancak araştırma konusu yaptığı mesele hakkında icmâ' veya ihtilaf bulunup bulunmadığım bilmesi kâfidir.
Müctehid, selef-i sâlihin üzerinde icmâ' yaptığı meselelerle birlikte fakihlerin ihtilafa düştükleri konulan da bilmelidir. Bu İtibarla müctehidin, Medîne ve Irak fıkhının metod ve farklarını bilmesi gerektiği gibi, doğru olanla doğru olmayan, nass'lara yakın olanla uzak olan şeyler arasında karşılaştırma yapabilecek akıl, İdrak ve takdir gücüne sahip olması-lazımdır. Bu konuda Şafiî şöyle demektedir:
"Müctehid, kendisine muhalefet edeni dinlemekten kaçınmamalıdır; çünkü onu dinlemekle kendisi gaflete düşmekten kurtulur ve doğru olarak inandığı şeyi tesbit gücü artar. Yalnız onun bu hususta çok çaba harcaması gerekir; tâ ki kabul ettiği şeyi neye göre kabul ettiğini, terkettiği şeyi neye göre terketti-ğini bilsin. Aynı şekilde, o kabul ettiği şeyle muhalefet ettiği şeyden müstağni kalmamalıdır; tâ ki kabul ettiği şeyin, terkettiği şeyden neden üstün olduğunu, Allah'ın izniyle bilmiş olsun." {er-Risale, s. 510).
Bu ifade gösteriyor ki İmam Şafiî'ye göre müctehid, kendi yönünden gaflete düşmemesi ve doğru bulup inandığı gerçekte sağlam olması için muarızın görüşünü bilmelidir.
İmam Ebu Hanife, "İnsanların en bilgini, onların ihtilaflarını en iyi bilendir" derdi; çünkü birbiriyle çarpışan görüşleri araştırmak, bunlar arasında parıldayan hakikat nurunun ortaya çıkmasını sağlar. İmam Mâlik de, Ebu Hanîfe'nin talebeleriyle görüşünce, onlara, kendisinin inceleme yaparken karşılaştığı meseleler hakkında Ebu Hanîfe'nin ne düşündüğünü sorardı.
Gerçekte sahâbîler, tabiîler ve onlardan sonra yaşamış olan fakihlerin görüşlerini incelemek, delil ve temayülleri bakımından onlar arasında karşılaştırmalarda bulunmak, kişinin tenkid, takdir ve araştırma melekesini geliştirir.
İmam Şafiî, fakihlerin ihtilaflarından başlayarak araştırmalarını derinleştirmek suretiyle fıkhın ölçü ve esaslarını tesbit etmiş ve böylece fıkıh usûlünü ortaya koymuştur.
Allah'a hamd olsun ki sahâbîlerîn ve büyük şehirlerde ün salmış fakihlerin ihtilaflarını anlatan bir çok kitap vardır. Şirâzî'nin el-Mühezzeb adlı eseri ve Nevevî'nin buna yazdığı şerh, İbni Rüşd'ün Bidâyetu l-Müctehid ve Nihâyetü'l-Muktasıd'i, Hanbelî bilginlerinden İbni Kudâme'nin el-Muğnfsi, İbni Teymiyye'nin Feîâvâ'sı ve Şerhu Süneni'l-Ahkâm adlı eserini burada anabiliriz. Bunlar arasında, Hanefî'lerle Şâfiîlerin ihtilaflarını anlatan Hanefî fıkhındaki hilaf kitaplarının çoğu gibi, iki mezhep arasındaki farkları açıklayan eserler de vardır.
İmam Şafiî'ye göre içtihad, bütün şekil ve metodlarıyla kıyas'ı bilmektir. Şafiî, daha ileri giderek, "içtihad kıyas"tir der. Bu itibarla müctehid, doğru kıyas'ın metodunu bilmelidir. Bu sayede o, hüküm ifade eden nass'lar-dan İstinbat edilen esasları öğrenmiş olur. Bu esaslar ona, içtihad ettiği konuya en yakın olan nass'ı seçme imkânını sağlar. Kıyas'ı bilmek, şu üç şeyi bilmeyi gerektirir:
a- Kıyas için asi olan naslarla bu nassiann ifade ettiği hükümlere esas teşkil eden ve fer'in hükmünü asl'a baağlayan illetlerin bilinmesi.
b- "Taaddî (sirayet) etmediği sabit olan bir şey üzerine kıyas yapılamaz" prensibi gibi kıyas'la ilgili kaidelerle kıyas'a temel teşkil eden ve/er'i asl'a bağlayan illetin vasıflarının bilinmesi.
c- Önceki müctehidlerin hükümlerin illetlerini ortaya koymada ve hükümler için esas olarak kabul edip bir takım fıkhî hükümler çıkarırken dayandıkları vasıfları tesbit etmede başvurduklan metodlarm bilinmesi.
el-Esnevî, müctehid açısından kıyas'ın bilinmesi konusunda şöyle söyler: "Müctehid'in kıyâs'ı ve kıyas için muteber olan şartları bilmesi gerekir; çünkü bu, bir içtihad kaidesi ve sayısız hükümlerin açıklanmasına götüren bir
yoldur." (Şerhu Minhâci'l-Usûf).
İslâm'da hükümlerin amaçlarının kullar için rahmetten ibaret olduğuna yukarıda işaret etmiştik. Hz. Muhammed @'in peygamber olarak gönderilişinin asıl amacı budur. Nitekim Kur'ân'da, "Biz, seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik" (6: 107) buyurulmuştur. Bu umumî rahmet, derece sırasına göre zarûriyyât, hâciyyât ve tahsîniyyât olmak üzere üçe ayrılan maslahatlara İslâm'ın riayet etmesini gerektirmiştir. Aynı şekilde, İslâm'da güçlük ve sıkıntının kaldırılması, zorluğun değil, kolaylığın tercih edilmesi, bu rahmetin bir-icabıdır. İslâm'ın teklif ettiği meşakkatler, devamlı bir şekilde yapılması mümkün olan şeylerdir. Sürekli olarak yapılması mümkün olmayan meşakkatler, büyük zararları defetmek amacını güder. Yeryüzünde fesadı defetmek için cihadın farz kılınışı böyledir. Nitekim Kur'ân'da da şöyle buyurulmuştur: "Allah, İnsanların bir kısmını diğer bir kısmıyla defetmeseydi manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah'ın adı çok çok anılan mescidler yıkılıp giderdi. Andol-sun ki Allah, kendisine yardım edenlere yardım eder. Gerçekten Allah, güçlü ve yücedir." (22: 40).
Müctehid, bunları bilmelidir ki, bu sayede kıyas şekillerini, hükümlerin esasını teşkil eden vasıf ve münasebetleri anlasın; eğer kıyas'a dayanan re'y ile hüküm istinbat etmekle ye-tiniyorsa. Yok eğer kıyas'a dayaran re'y ile yetinmiyor ve maslahat-i mürsele veya bazı Mâlikîlerin deyimi ile isîidlal-i mürsel'e göre hüküm çıkarmak istiyorsa, insan maslahatlarının değişmez esaslardan olduğunu bilmelidir.. Eğer o, maslahata göre fetva vermek istiyorsa, gerçek maslahatlarla nefsî ve şehevî arzulardan gelen ve vehimden ibaret olan maslahatları birbirinden ayırdetmelidir. Yine o, bir işteki maslahat ve mazarratı kavrayıp bunlar arasında karşılaştırma yapabilmelidir; tâ ki mazarratı defetmeyi maslahatı celbet-meye, bütün insanlara faydalı olan şeyleri, bazı kişilere faydalı olan şeylere tercih etsin; maslahat şekilleriyle mazarrat yönlerini ve bunların içtihad için birer esas teşkil ettiğini bilsin.
Bunun içindir ki Şâtıbî, içtihadı şöylece iki esasa dayandırır:
a- Sâri'in (Kanun Koyucunun) amaçlarını ve bunların maslahatlara dayandığını, İslâm'ın gözettiği maslahatların gerçek maslahatlar olduğunu, şehevî arzulardan gelen maslahatlara itibar edilmeyeceğini, bir işin bizzat faydalı veya zararlı olması bakımından gözönüne alınması gerektiğini bilmek. Bu konuda Şâtıbî şöyle der: "İnsan, Şâri'in amaçlarını bütün meselelerde anlayacak bir dereceye gelirse, o, ilim öğretme, fetva verme ve Allah'ın bildirdiği hükümleri açıklamada Peygamber @'in vârisi olma vasfını kazanmış olur."
b- İstinbat yapabilmek için Arapçayı tam olarak kavrayıp Kur'ân ve Sünnet hükümlerini, fakihlerin icmâ' ve ihtilaf ettikleri hususlarla kıyas şekillerini bilmek. Bunların istinbat için birer vâsıta oldukları malumdur (el-Muvafa-kat).
Şâtıbî'ye göre bu iki esastan birincisi asıldır, ikincisi de ona yardımcıdır; çünkü Şâri'in amaçlarını bilmek, içtihadın temelini teşkil eder. Arap dilini ve Kur'ân hükümlerini bİI-mek gibi diğer hususlar ise, birer ilmî müktesebât olup Şâri'in maksat ve gayeleri tam olarak bilinmedikçe bunlarla yeni bir hüküm çıkarılamaz. Bu itibarla Şâtıbî, "birincisi asıl, ikincisi de ona yardımcıdır" demiştir.
Bu şart, yukarıdaki bilgileri kullanmak ve gerçek görüşleri saçma olanlardan ayırdet-mek için bir vâsıtadır. Bu şartı, el-Esnevî, şöyle anlatır:
"Müctehidin tariflerle burhanların şartlarını, bunların Öncüllerinin nasıl sıralandığını, kendi görüşünde hatâya düşmemek için bu mukaddimelerden giderek istediği neticeye nasıl ulaşacağını bilmesi şarttır."
Burada el-Esnevî, âdeta müctehidin Mantık bilmesini şart koşmaktadır; çünkü tarifleri, burhanları ve mukadimleri bilmek, Mantık ilminin konusuna girmektedir. Diğer taraftan Mantık ilmi bilginler arasında tartışmalara yol açmıştır. Bazı bilginler, Mantık ilminden hoşlanmazlar. Hattâ İbni Teymiyye, Mantık'ı tenkid için bir eşer yazmıştır. Sanırız ki miic-tehid için Mantık ilmini şart koşmayanlar, sahâbî ve tabiîlerin fakihleriyle müctehid imamlar fıkhı içtihadlarda bulunurlarken, henüz Mantık ilminin tercüme edilip Arap-İslâm dünyasına yayılmamış olduğunu gözönüne alarak böyle düşünmüşlerdir.
Biz de müctehid için Mantık ilmini şart koşmayanlara katılıyoruz; ancak Mantıkla uğraşmanın haram olduğuna kani değiliz. Hattâ Mantık aklî bir ilim olarak kültürü kuvvetlendirir. Tartışma esnasında kişiye büyük bir yardımcı olur. İnsana sağlam bir ölçü verir. Hakikatleri savunurken yardım eder. Gerçi, şer'î hükümler çıkarırken sırf Mantığa dayanmak asla doğru olmaz. Müctehid için Mantık ilmini şart koşmamakla beraber, İmam Şafiî'ye uyarak, müctehidin hakikatleri kavramak için doğru bir anlayışa ve keskin bir görüşe sahip olması gerektiğini söylemek isteriz.
Hâlis bir niyet, kalbi Allah'ın nuru ile aydınlatır; onu, bu yüce dînin Özüne ulaştırır, yalnız gerçeğe yöneltir ve gerçekten başkasına meylettirmez. Yüce Allah, ihlasli kimsenin kalbine hikmet kapılarını açar ve doğru yolu göstererek onu hatâdan korur. İslâm, ancak kalbi ihlasla aydınlanmış olanların idrak edeceği bir nurdur. Bidat ve nefsî arzularının peşine düşerek veya temiz bir kalble nass'la-ra yönelmemek suretiyle itikadını bozan kimsenin düşüncesine, tefekkür kudreti ne olursa olsun, onu doğru hüküm çıkarmaktan alıkoyan bir şey musallat olur; çünkü kötü niyet, düşünceyi de kötüleştirir. Bundan dolayıdır ki, kendilerinden sonrakilere o derin fıkıh mirasını bırakan büyük imamlar, fıkıhta ün yapmadan önce ihlas ve takvâlarıyla meşhur olmuşlardır. Onlarla ilgili haberler nur ve irfanla doludur.
İslâmî hakîkatı araştırmada ihlas, araştırıcıyı Öyle bir hale getirir ki, o bu hakikati nerede bulursa bulsun alır, taassuba kapılmaz, mutlaka kendi görüşünün doğru olduğunu ve başkalarının yanıldığını farz etmez. Nitekim büyük imamların hepsi, "bizim görüşümüz doğrudur, yanlış da olabilir; başkalarının görüşleri yanlıştır, doğru da olabilir" derlerdi. Onlar, başkalarının görüşlerinin doğru olduğunu anlayınca kendi görüşlerinden vaz geçerlerdi. İmam Şafiî, Sünnet'e olan bağlılığı sebebiyle, "Hz. Peygamber @'in hadîsine muhalefet edersem hangi yer beni taşır ve hangi gök beni gölgelendirir?" derdi. Yine O, "Bir Hadis görürseniz ona sanlın ve benim görüşümü duvara çarpın!" derdi. Ebu Hanîfe de, "Bu, bizim ulaştığımız en iyi neticedir; kim bundan daha iyisine ulaşırsa ona uysun!" derdi.
Şâtıbî'nin deyişiyle içtihad, müctehidi Hz. Peygamber @'in postuna oturacak bir dereceye yükseltir ve bu sayede o, Allah'ın hükümlerini açıklar. Hal böyle olunca bid'atve nefsi arzularına uyanlar, bu dereceye nasıl ulaşırlar!
Fıkıh Usûlü bilginleri, fakihleri yedi tabakaya ayırırlar. Bunlardan ilk dört tabakayı teşkil edenler müctehittirler; geriye kalan tabakaları teşkil edenler de mukallid olup içtihad derecesine ulaşmamış kimselerdir. Burada, bu tabakalar sırasıyla anlatılarak her tabakanın fetva ve içtihad bakımından yeri açıklanmaya Çalışılacaktır.
Bunlar ilk tabakayı teşkil eden müstakil müc-tehidlerdir. Yukarıda zikrettiğimiz bütün şartların bunlarda bulunması gerekir. Kitab ve Sünnet'ten hüküm çıkaranlar, kıyas yapanlar, maslahatlara göre fetva verenler, sedd-i zerâyi' ile içtihad'da bulunanlar işte onlardır. Kısaca onlar, uygun gördükleri bütün istidlal yollarına başvurmuşlar ve bu konuda hiç kimseye tâbi olmamışlardır. Onlar, kendileri için metodlar tesbit edip bu metodlara göre fertî meseleleri çözümlemişlerdir. Sahâbî-lerin fakihleri; Sâid b. el-Müseyyib ve İbrahim Nehaî gibi tabiîlerin fakihleri; Câ'fer es-Sadık ve babası Muhammed el-Bâkır, Ebu Hânife, Mâlik, Şafiî, Ahmed b. Hanbel, Evzâî, Leys b. Sa'd, Süfyan es-Sevrî, Ebu Sevr ve diğerleri gibi pek çok müctehid bu tabakaya dahildir. Gerçi onların görüşleri tamamen ve tedvin edilmiş bir şekilde bize kadar ulaşmamıştır; fakat fakihlerin ihtilaflarını anlatan kitaplarda onlara ait görüşlerin rivayet edildiğini görebiliriz. Bunların asılsız olduğuna dair bir delil bulunmadığına göre, doğru olması kuvvetle muhtemeldir.
Ebu Hanîfe'nin Öğrencilerinden Ebu Yusuf, Muhammed, Züfer ve diğerlerinin bu tabakaya dahil olup olmadıklarında ihtilaf edilmiştir. İbn-i Âbidîn, bunları başka birisine tâbi olan, usûlde bağımlı ve furû'da bağımsız bulunan, yani mezhepte müctehidlik derecesine ulaşan kimselerden saymıştır. O, bu konuda şöyle der: "Mezhepte müctehid olan tabaka için hocalarının koymuş olduğu kaidelere göre hükümler çıkarmaya muktedir olan Ebu Yusuf ve Muhammed gibi Ebu Hanîfe'nin talebelerini misal olarak zikredebiliriz. Onlar, bazı fer'î hükümlerde hocalarına muhalefet etmişlerse de, usûle ait kaidelerde onu taklid etmişlerdir." (Şerfıu Ukûdi Resmi'l-Müftî, İstanbul 1325, s. 11).
Bu sözler tenkid edilebilir: Çünkü Ebu Yusuf, Muhammed ve Züfer, fıkhî düşüncelerinde müstakil idiler. Onlar, hiç bir zaman hocalarını taklid etmiyorlardı. Onların Ebü Hanîfe'den ders almaları, O'nun görüşlerini İncelemeleri ve ilk fıkıh öğrenimlerini ondan tahsil etmeleri, fikrî İstiklallerine ve içtihad hürriyetlerine engel teşkil etmez. Eğer iş böyle olsaydı, başkasından ders alan herkesin mukallid olması gerekirdi ki, bu da, Ebu Hanîfe'nin bile müstakil müctehidler derecesine ulaşmamış olduğu neticesini doğururdu; çünkü Ebu Hanîfe, hocası Hammad b. Ebî Süleyman vasıtasıyla İbrahim Nehaî'nin fıkhını almakla öğrenimine başlamıştır. O, İbrahim Nehaî'den çok şey rivayet etmiştir. Ebu Hanîfe'nin fıkıh ve içtihad'daki mevkiini küçültmek İsteyenler, İşte böyle söylemişlerdir. Şah Veliyullah Dehlevî, Huccetuîlahi'l-Bâliga ve fakihlerin ihtilafı hakkındaki el-Insaf adlı eserinde bu görüşü ileri sürmüştür. Bu görüşün yanlışlığı ortadadır: Ebu Hanîfe müstakil bir müctehid'dir; çünkü o, İbrahim Nehaî'nin görüşlerini incelemiş, bazen ona muvafakat, çoğu zaman da muhalefet etmiştir. Ona muvafakat ettiği şeylerde delil ve istidlale dayanmış; mücerret taklid ve ittibâ' etme düşüncesine saplanmamıştır. Aynı şekilde Ebu Hanîfe'nin öğrencileri de kendisinden içtihad metodlarını almışlardır; bazen ona muvafakat, bazen de muhalefet etmişlerdir. Muvafakatları, taklid etme işi değil; ikna olma, istidlal ve delili tasdik işidir. Bu, furû" şöyle dursun, usûlde mukallid olanların bile yapacağı iş değildir (M. Ebu Zehra, Ebu Ha-nife).
Ebu Yusuf, Muhammed ve Züfer'in hüküm çıkarırken dayandıkları prensipler, çoğu zaman hocaları Ebu Hanîfe'nin görüşlerine uyuyor ise de, her zaman aynı değildir. Onların hocalarına bazı esaslarda bile karşı çıkışları, müstakil müctehid olduklarını gösterir. Onların hüküm çıkarma yollarında birleşmesi, taklid etmek meselesi değil, ikna olmak meselesidir. İşte mukallit ile müçtehİd arasındaki fark budur. Doğru ölçü de bu olmalıdır.
,Bu imamların hayatlarını inceleyenler, prensipler (el-usû[)'de dahi onların taklitçilikten uzak olduklarını görürler. Bu imamlar, yalnız Ebu Hanîfe'nin dersleriyle yetinmemiş, Ebu Hanîfe'den sonra başkalarından da ders almışlardır. Meselâ; Ebu Yusuf, Hadisçilerin derslerine katılmış ve onlardan birçok hadis öğrenmiştir. Ebu Hanîfe, belki de bu hadislere vâkıf olmamıştı. Daha sonra Ebu Yusuf, kadılık mevkiini işgal etmiş, bu sebeple insanların birçok hallerine vâkıf olmuş, hocasının görüşlerine uyarken onları hükümleriyle süslemiş, ona muhalefet ederken yeni bilgi, görgü ve insanlar arasındaki yargılarıyla daha doğru bulduğu yolu tutmuştur. Bütün bunların Ebu Hanîfe'ye ait olup Ebu Yusuf tarafından benimsendiğini ileri sürmek, gerçekleri örtmek demektir.
İmam Muhammed, İlmî hayatının ilk yıllarında kısa bir süre Ebu Hanîfe'nin derslerine devam etmiş, sonra İmam Mâlik'te buluşup ondan el-Mııvaîta'ı rivayet etmiştir. Hattâ onun rivayeti, Muvatta'm isnad bakımından en sağlam rivayetlerinden biri sayılır. Buna göre, İmam Muhammed mukallid ise bu imamlardan hangisini taklid etmiştir? Ebu Hanîfe'yi mi, Mâlik'i mi? Yoksa İkisini birden mi taklid etmiştir? Hem onun, hem hocası Ebu Yusuf'un, hem de Züfer'in mutlak müctehid olduklarını, usûlde de, furû'da da mukallid olmadıklarını söylememiz İnsaf ve mantık icabıdır. Burada şunu da belirtmemiz gerekir; usûl, Ebû Hanîfe devrinde tam olarak yazılmamıştı ki, talebeleri onu Ebu Hanîfe'den aldılar ve bunda ona tâbi oldular, denİlebilsin. O devirde usûl, ancak hüküm is-tinbat edilirken gözönüne alınırdı; bir ders şeklinde okutulmazdı.
Burada, günümüzde böyle bir içtihad kapısı açılabilir mi? sorusu ortaya atılmaktadır. Bu soruya Şâfiîlerle Hanefîlerin çoğu müsbet cevap vermektedirler; fakat Hanefîlerin büyük bir kısmı bu kapıyı bilfiil kapamışlardır. Bununla birlikte kimi Hanefîler, Kemâlüddin b. el-Hümam gibi bazı fakihlerin mutlak mücte-hitlik derecesine ulaşmış olduğunu kabul ederler. Bundan anlaşılıyor ki, onlar, mutlak içtihad kapısını tamamen kapamamı şiardır. Bu konuda Mâlikîler de Hanefî ve Şâfiîlere yakındırlar. Onlara göre, herhangi bir çağda mutlak müctehid bulunmayabilir; fakat her asırda mezheb'de müctehidin bulunması ica-beder. Bu hususu ileride tekrar ele alacağız.
Hanbelîlere gelince; onlar, her asrın bir müc-tehid'den hâlî kalmasının caiz olmayacağını söylerler. Bu konuda İbn-i Kayyım el-Cev-ziyye şöyle der: "Müstakil müctehidler hakkında Peygamber @, 'Allah, bu ümmete her yüz yılın başında dînini yenileyecek bir müctehid gönderir.' buyurmuştur. Onlar, Allah'ın dînini yeniden canlandırmak için gönderdiği kimselerdir. Ali b. Ebî Tâlib bunlar hakkında; 'yeryüzü Allah'ın hüccetle emrini yerine getiren bir kâimden hâlî olmaz.' demiştir."
Hanbelîlere göre her türlü ictihad kapısı açıktır. Madem ki insanların akıl ve idrakleri değişiktir, madem ki herkes müctehid olacak kudrete sahip değildir ve herkesin ilmî ve aklî seviyesi ayrı ayrıdır; o halde hiç kimse içtihad kapısını kapayamaz ve ehil olmadıkça müctehidlik iddiasında bulunamaz. Ehil olmadığı halde böyle bir iddiada bulunan kimse, ilim ve içtihad sâhib olmak şöyle dursun, dînî konuda itimada bile lâyık değildir.
Hanbelîler, içtihad kapısını açmakla kalmazlar, her asırda bir mutlak müctehidin bulunmasını zarurî görürler. Hanbelî fakihlerinden İbni Ukayl, "sonrakiler (müteahhİrîn), mutlak müctehid bulunmayan bazı çağların olabileceğini kabul etmişlerse de, bu konuda eskiler (mütekaddimîn) arasında her hangi bir ihtilafın mevcut olduğu bilinmiyor." demiştir. Hicri yedinci asırda yaşamış olan Hanbelî âlimi İbni Hamdan da, "uzun zamandan beri mutlak müctehid yok olmuştur. Halbuki şimdi bunun yetişmesi ilk zamanlardan daha kolaydır." demiştir (SıfatWl-Fetva ve'l-Müfti ve'lMusteftî, Dımeşk, 1280, s. 17).
Şiîlerden İmamiyye mezhebine göre ictihad kapısı her zaman açıktır. İmamîlerin içtihad-ları incelendiği zaman görülür ki onlar fıkıh'ı önce Kitab'a, sonra kendi vasıtalarıyla rivayet edilen Sünnet'e ve imamlarının görüşleri-
ne dayandırırlar. Boyun eğdikleri ve sözlerini Hz. Peygamber'in Sünnet'i gibi kabul ettikleri imamlardan başka hiç kimse imamlık mevkiine gelemez. İmam Ca'fer es-Sâdık'ın sözleri, onlar için hem usûl'de hem de furû'da hüccettir. Ebu Ca'fer Muhammed el-Bakır ve kendisinden önce yaşamış olan baba ve dedeleriyle, kendisinden sonra gelen ve onlara göre Hz. Peygamber @'in tavsiyesi uyarınca imam olarak kabul edilen torunlarının sözleri de, aynı şekilde hüccet teşkil eder.
Onikinci İmam kaybolduktan sonra -ki onun onbir asırdan beri hâlâ gelmesi beklenmektedir- bu mezhep mensubları, ictihad yapma hakkına sahip olmuşlardır. Onlar ictihadların-da iki hususa bağlı kalırlar:
a- İmamlardan rivayet edilen hiç bir şeye muhalefet etmemek ve imkân dahilinde imamların görüş ve sözlerine uyarak ictihad yapmak. Onlar, imamlara ait bir rivayet bulamazlarsa, meseleleri akılla hükme bağlarlar; çünkü onlara göre akıl; Kitab, Sünnet ve İmamların sözlerinden sonra gelen bir hüccettir.
b- Kesin olarak imamların koyduğu metotlara bağlı kalmak.
Biz meseleyi onların mantığı ile ele alacak olursak görürüz ki, imamların sözleri, uyulması zarurî olan Sünnet'ten sayılmakta ve kendi imamları, Ebu Hanîfe, Şafiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel gibi diğer mezhep imamlarına benzememekle beraber, içtihadları mutlak olarak kabul edilmektedir.
Onların imamlarına, diğer mezheplerin kendi imamlarına baktığı bir gözle bakacak olursak, onların içtihadlarmm mutlak olmadığını görürüz. Hattâ onların içtihadları, İmam Ca'fer es-Sâdık ve onun derecesinde bulunan imamların görüşlerine uygun olarak yapılan bir içtihad (tahric) mertebesinden öte gidemez; çünkü onrlar usûl ve furû'da imamlarına muhalefet edemezler; sadece usûl ve furû'da tahric yapabilirler. Buna göre, onlar, imamlara usûlde değil, yalnız furû'da muhalefet eden ikinci tabakadaki müctehidlere bile dahil sayılmazlar.
Bunlar, ikinci tabakayı teşkil ederler. Hüküm çıkarmada imamın koyduğu usûle uyarlar ve furu'da ona muhalefet ederler. Genel olarak bunlar, imamın ulaştığı neticelere benzer içti-hadlara ulaşmışlarsa, bu, onların imamla sohbet ve devamlı ilgilen olduğunu gösterir. İbn-i Abidin, "Ebu Hanife'nin arkadaşları bunlardandır." demiştir. Eğer Ebu Yusuf, daha çok hadîs'e dayanmasa ve nisbeten kıyas'ı daha az kullanmasaydı, belki bu sözün bir değeri olurdu. Bu durumda Ebu Yusuf'un tamamen Ebu Hanîfe'ye tâbi olduğunu düşünmek imkânsızdır. Bunun içindir ki biz, Ebu Yusuf, Muhammed b. el-Hasen ve Züfer'in müstakil müctehid olduklarını söyledik.
Müntesib müctehidlere misal olarak ŞâfİÎ mezhebinde el-Müzenî'yi; Mâliki mezhebinde Abdurrahman b. Kasım, İbn-i Vehb ve İbn-i Abdilhakem'i zikredebiliriz, Nevevî, Kiîabu'l-Mecmâ'nun mukaddimesinde şöyle belirtmektedir:
"Üstad Ebu İshak, bizim arkadaşlarımızın bu sıfatta (müntesib müctehid) olduğunu iddia etmiştir. Mâlik'in talebelerinden, Ahmed (b. Hanbel)'den ve Davud (ez-Zâhirî) ile Hanefîlerin çoğundan kendi İmamlarım taklid ettikleri hikâye edilmiştir. Doğrusu, tahkik ehlinin görüşü, bizim arkadaşlarımızın görüşüne uygundur. Yani arkadaşlarımız, Şafiî mezhebini taklid suretiyle değil, onun içtihad ve kıyas metodunu sağlam ve doğru buldukları ve içtihad için ona uymak zorunda kaldıkları için hükümleri İmam Şafiî'nin metoduyla anlamak istemişlerdir. Ebu Ali es-Sincî de buna benzer bir mütâlâa beyan eder ve 'biz, başkasına değil Şafiî'ye tâbi olduk; çünkü onun görüşü, görüşlerin en üstünü ve en doğrusudur. Biz, Şafiî'yi taklid etmedik' der. Bence onun bu ifadesi, Şafiî'nin emrine ve el-Müzeni (Ö. 264 H.)'nİn Muhtasar'mm başında söylediklerine tamamen uygundur."
Nevevî, bu sözleri tenkide tâbi tutar ve Şafiî müctehidlerinin hepsinin taklid'den uzak olduklarına dair ileri sürülen iddianın doğru olamayacağını belirterek, "bazı usûl bilginleri, İmam Şafiî'den sonra müstakil müctehid bulunmadığını söylemişlerdir." der ki, bizce, bu görüş de çok aşırıdır.
Kısaca, bu tabakaya mensup olan müctehidler, Ebu Hanîfe'nin talebeleri arasında vardır. Onlar Züfer, Ebu Yusuf ve Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybânî'nin derecesine ulaşamayan kimselerdir. Meselâ; Ebu Hanîfe'nin usûl ve metoduna bağlı olan Hasan b. Ziyad, Hilâlu'r-Re'y ve diğerleri bu tabakaya dahildirler. Bunlar, bazı fer'î meselelerde Ebu Hanîfe'ye muhalefet etmişlerdir. İmam Mâlik'in talebeleri de bu tabakaya dahildirler. İmam Şafi'nin talebelerinden el-Müzenî ve benzerleri de bu tabakaya dahil olup bunlar, bazı meselelerde Şafiî'ye muhalefet etmişlerdir. Gerçi Şafiî'ler, el-Müzenî'nin kendisine has görüşlerinin Şafiî mezhebinden sayılıp sayılmayacağında ihtilafa düşmüşlerdir.
Müctehid imamları takip eden ilk çağların hemen hepsinde metod bakımından imam'a bağlı olan ve furû'da ona bağlı olmayan bu tabakaya mensup müctehidlere rastlanmaktadır. Meselâ; Ebu'l-Hasen el-Kerhî, evlenmede denklik (kefâet) şartını kabul etmeyerek Ebu Hanîfe ve arkadaşlarına muhalefet etmiştir. Ebu Bekr el Asamm da, ergenlik çağına gelmemiş çocuklar üzerinde evlendirme velâleyitini kabul etmemek suretiyle Hanefî mezhebine muhalefet etmiştir. Bununla birlikte o, yine de Hanefî mezhebine mensuptur.
Bunlardan anlaşılıyor ki müntesib müctehidler, metod bakımından imama bağlı oldukları halde, fer'î meselelerde bazen ona muvafakat, bazen de muhalefet etmekte ve imamın ele almadığı meseleler hakkında içtihad yapmaktadırlar.
Bunlar, üçüncü tabakayı teşkil eden, usûl ve furû'da imama tâbi olan kimselerdir. Bunların yaptıkları, ancak hakkında imamdan herhangi bir rivayet bulunmayan meselelerin hükümlerini açıklamaktan ibarettir. Mâlikîlere göre her çağda bulunması lâzım gelen mücte-hidler işte bunlardır. Bunların içtihadlanna "tahkîku l-menat" denilir. Bu da, öncekilerin tesbit etmiş oldukları illetleri, onların ele almadıkları meselelere uygulamaktır. Bu tabakaya dahil olan müctehidler, mezhebce bir hükme bağlanmış olan meselelerde pek az içtihad yapmışlardır. O da, Öncekilerin istînbat ettiği hükümleri, sonrakilerin örfünde mevcut olmayan bazı şeylere dayandırılmış olması ihtimalini gözönüne alarak, açıklamak şeklindedir. Öyleki Önceki müctehidler, sonrakilerin nokta-i nazarlarım görselerdi kendi görüşlerinden vazgeçerlerdi.
Kısaca, bu tabakayı teşkil eden müctehidlerin içtihadı iki husustan dışarı çıkmamıştır:
a- Önceki müctehid imamların benimsediği kaideleri özetlemek, imamların yapmış oldukları kıyasların illetlerinden meydana gelen fıkıh kaidelerini bir araya toplamak.
b- Hakkında mezhebce bir nass bulunmayan hükümleri çıkarmak.
Bu tabaka, mezheblerin fıkhını yazan ve onların gelişmesini sağlayan prensipleri koyan; tercih, görüşler arasında karşılaştırma, bazı görüşleri destekleme, bazı görüşleri zayıf olarak gösterme gibi hususlarda belli Ölçüleri yerleştiren ve her mezhebin fıkhî bünyesini keskin çizgilerle diğerinden ayıran müctehid-leri teşkil eder:
Dördüncü tabakayı teşkil eden bu müctehidler, hakkında mezhep imamlarının içtihadları bulunmayan furû' meselelerinin hükümlerini çıkaran, hükmü hiç belirtilmemiş meselelere dokunmayan kimselerdir. Fakat onlar; üçüncü tabakanın tesbit etmiş olduğu tercih esaslarına dayanarak rivayet edilen görüşler arasında tercihlerde bulunmuşlardır. Bazı görüşleri, dayandığı delilin kuvvetli oluşu veya mevcut asrın icaplarına tatbik bakımından el-
verişli bulunuşu sebebiyle tercih etmişlerdir. Elbette bu, yeni bir görüş beyan etmek değildir.
Bu tabakayla bundan önceki tabaka arasındaki fark çok azdır. Hattâ usûlcülerin bazısı, haklı olarak, bu iki tabakayı bir saymıştır. Çünkü, usûle göre fikirler arasında tercih yapmak, mezheb imamlarının ele almadığı* meselelerin hükümlerini ortaya koymaktan daha az bir iş değildir. Nevevî, el-Mecmu'un mukaddimesinde bu iki tabakayı bir tabaka olarak zikretmiştir.
Bunlar, İbni Abidin'in zikrettiği beşinci tabakayı teşkil ederler. Bu tabaka mensupları, görüş ve rivayetleri karşılaştırıp "bu görüş ka-yıs'a daha uygundur", "şu görüş rivayet bakımından daha sahih ve delil yönünden daha kuvvetlidir" şeklinde açıklamalar yapmışlardır.
Bu tabaka ile bundan önceki tabaka arasındaki fark da pek açık değildir; çünkü İbni Abidin'in ayrı ayrı zikrettiği üçüncü, dördüncü ve beşinci tabakaları iki tabakaya indirmek mümkündür:
a- Tahric yapan müctehidler: Bunlar, hakkında mezheb imamlarının fikir beyan etmedikleri meselelerin hükümlerini çıkaran ve tahric'lerinde mezhebin kesin olarak kabul ettiği kaidelere dayanan kimselerdir.
b- Tercih yapan müctehidler: Bunlar da, değişik rivayetler ve birbirine aykırı görüşler arasında en sağlam rivayeti, en doğru görüşü veya bunlardan Sünnet'e en yakın, kıyas'a en uygun ve insanlar için en kolay olanı beyan etmek amacıyla tercihlerde bulunan kimselerdir.
Sayısı ne olursa olsun, yukarıda geçen tabakalardan her birinin kendisine göre bir içtihad şekli vardır.
Birinci tabaka, pek çok kâmil (mutlak) içti-had'da bulunmuştur.
İkinci tabaka, daha çok furû'da mutlak içtihad yapmış olup genel olarak usûTde içtihad yapmamıştır.
Üçüncü tabaka, illetleri çıkarma, hükümlerin dayandığı esasları tesbit etme ve bunları meselelere uygulama bakımından içtihadlarda bulunmuştur.
Dördüncü tabaka da, üçüncü tabaka gibidir.
Beşinci tabaka ise, görüş ve rivayetleri seçme bakımından pek az ictİhad yapmıştır. Aslında bu tabaka mükallid'dir; ancak mezhebe göre tefsirde, mezhebin sınır ve çerçevesini aş-maksızm, aklî bir faaliyet göstermede bu tabaka mensuplarının da bir rolü vardır. Kısaca, diyebiliriz ki bu tabaka, tercih etme şeklinde de olsa, kendisine göre bir içtihad'a sahiptir.
Bundan sonra ele alacağımız iki tabakaya gelince; bunlar, tamamen mukallid olup fıkhı bir içtihad'a sahip değildirler. Onlar, sadece öncekilerin görüş ve eserlerini toplayıp tedvin etmekle uğraşmışlardır.
Bu tabaka mukallid olup öncekilerin tercihlerini bilmede hüccet sayılır. Hanefîlerden İbni Âbİdin bu tabaka hakkında şöyle der:
"Onlar en sağlam, sağlam ve zayıf, açık rivayet, mezhebin zâhİr görüşü ve nâdir rivayet arasında seçme gücüne sahip kimselerdir. el-Kenz, ed-Durru'l-Muhîar\ el-Vika-ye ve el-Mecma gibi muteber metinlerin müellifleri bu tabakaya dahildirler. Bunlar, kitaplarında reddedilmiş fikirleri veya zayıf rivayetleri nakl etmemişlerdir."
Buna göre onların bu tutumu tercih değildir; fakat, tercih edilenleri bilmek ve tercih sahibi müçtehidlere göre tercih derecelerini bir sıraya koymaktan ibarettir. Tercih sahibi mücte-hidlerin tercihlerini bilmek, onlar arasında bir hüküm vermek mânâsına gelebilir. Dolayısıyla onlar, kendilerine göre tercih' bakımından daha sağlam olan, mezhebin usûlüne daha çok dayanan, sayı bakımından daha fazla olan veya mezhepçe daha çok hüccet sayılan tercih sahibi müctehidlerin görüşlerinden bazılarını seçmişlerdir.
Öncekiler gibi bunların da fetva vermek hakları vardır. Fakat bu, dar bir çerçeve içerisin-"dedir. Hayruddin er-Remlî, el-Fetâvâ el-Hayriyye isimli eserinde bu konu ile ilgili olarak şöyle demektedir:
"Şüphesiz ki muhtelif görüş ve rivayetlerin tercihe lâyık olanlarını bilmek ve onların sağlamlık veya zayıflık bakımından derecelerini tanımak, ilim yolunda ciddî gayretler sarfet-miş olanların sonunu gösterir. Bu itibarla müftî ve kadı'nın üzerine düşen, cevabı iyi tesbit etmek, haramı helâl veya helâli haram yapmak suretiyle Allah'a iftira etmek gibi bir ölçüsüzlüğe düşmemektir."
Müctehidlerin en aşağı tabakası, bu tabakadır. Bu tabakaya mensup olanlar, kitablan anlayabilirler; fakat görüş ve rivayetleri tercih edemezler. Onlar, tercihlerde bulunan müctehidlerin tercihleriyle tercih derecelerini ayır-dedecek bilgiye sahip değildirler.
İbni Âbidin, bunları şöyle tarif etmektedir; "Onlar doğru ve yanlışı, sağ ve solu birbirinden ayıramamışlardır. Hattâ onlar, gece odun toplayıcısı gibi ellerine geçen her şeyi bir araya getirmişlerdir. Bunları taklid edenlere yazıklar olsun!"
İbnİ Âbidin'İn anlattığı bu sınıf mensupları son asırlarda oldukça çoğalmıştır. Onlar, adetâ kitapların ibarelerine tapınırlar; kitapların içindekilerden öte gidemezler; delil, görüş ve rivayetleri birbirinden asla ayırdedemez-ler.
Çağımızda bu gibi insanlar çoktur. Onlar, fa-kihlerin sözlerine sarılırlar; bu sözlerin dayandığı delillere bakmazlar; hattâ, "bu konuda şöyle bir görüş vardır" demekle yetinirler. Yaptıkları işleri meşru göstermek isteyen çevre ve sınıflar üzerinde bu tip insanların büyük etkrsi vardır. Bunlar, kim söylemiş olursa olsun, kıymeti ne olursa olsun, buldukları herhangi bir görüşe sarılırlar ve açık bir delil veya tercihe lâyık bir düşünceye dayanmamış olsa bile, ona göre fetva verirler; sonra da onu her tarafa yayarlar. İbni Âbidin'in dediği gibi bunlara da, bunları taklid edenlere de yazıklar oisun!
Bu konuyu bitirmeden önce belirtmek isteriz ki Hanbelîlerin şu görüşüne biz de aynen katılıyoruz: Her çağda mutlak içtihad şartlarım haiz bir müctehidin bulunmaması doğru olmaz; çünkü böyle bir içtihad sayesinde dîn, iftiracıların iftiralarından korunmuş ve onun tertemiz cevheri gösterilmiş olur. Yine böyle bir içtihad sayesinde dînin metodundan sap-maksızm, hükümlerine saçma bir şey katmaksızın ve dinî bağı koparmaksızın îslâmî esasları tatbik etmek imkânı doğar.
Hiç bir kimse, Allah'ın akıllara açmış olduğu bu kapıyı kapamak hakkında sahip değildir. Bu kapının kapandığını söyleyen hangi delile dayanmakta ve kendisi için mubah olan şeyi neden başkaları için haram saymaktadır? Bunu sormak hakkımız değil midir? Zira bu kapının kapanması, insanları, İslamî ilk kaynaklardan, yani Kitab'tan, Sünnet ve selef-i sâlihin eserlerinden uzaklaştırmaktadır. Hattâ taklidcilikte ifrata giden bazı kimseler, "Kur'ân ve Hadîs'i incelemeye lüzum yoktur; çünkü içtihad kapısı kapalıdır" diyecek kadar ileri gitmişlerdir. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh! (M. Ebu Zehra, Vsûlü'l-Fıkıh).
İçtihadın Bölünmesi
İçtihad şartlarım haiz olan kimsenin içtihadı, kayıtsız şartsız ve umumî bir içtihad mıdır? Böyle bir müctehidin her türlü dinî mesele hakkında içtihad yapması gerekmez mi? Çünkü içtihad, fıkhî bir meleke olup buna sahip olan kimse hem usûlü, hem de şeriatın amaçlarını tam olarak bilmektedir. Onun içtihadı her hangi bir konuya münhasır olamaz; zira şerîatın her bölümü birbirine bağlıdır.
Şer'î bir meselede içtihad yapacak kimse, şerîatın bütününü bilmek mecburiyetindedir. İbadet meselelerini hakkı ile bilmeyen, muamelâta ait meseleleri anlayamaz. İçtihad şartlarım haiz olan müctehide göre içtihad yapmak, fıkhî bir melekedir. Bu meleke sayesinde müçtehid, bütün dinî meselelere nüfuz edebilir.
Fakihlerin büyük çoğunluğu bu görüşü benimsemiştir. Onlara göre içtihad bölünmez. Nikâh meselelerinde içtihad yapan kimse, ibadet meselelerinde başkasını taklid etmez. Aynı şekilde, ibadet hususunda müçtehid olan kimse, alım-satım veya nikâh hususunda taklidçi olamaz; çünkü bu, iki zıt şeyi birleştirmek demektir. İctihadla taklidçilik birbirine zıt olan ve bir şahısta birleşmesi mümkün olmayan şeylerdir. Doğru kıyas metodlarını bilen bir fakih, onu aile meselelerine tatbik etmekten âciz ve muamelât işlerine tatbik etmeye muktedir olabilir mi? Ancak onun, belli bir konuya ait deliller hakkındaki bilgisiyle diğer konuların delillerine ait bilgisi eşit olmayabilir; fakat bu, onun müctehidlikten mu-kallidlik mertebesine düşmesi demek değildir.
Bazı Mâlikîlerle bazı Hanbelîler, Zahirîlere uyarak, şöyle demişlerdir: İçtihad bölünebilir. Her hangi bir konu hakkında derin bir bilgiye sahip olan kimse bu konuda içtihad yapabilir. Bu, içtihad konusundaki esaslara aykırı değildir.
Burada onun, hem müçtehid hem de mukallid olduğu söylenemez; çünkü Zahirîlere göre taklid, mutlak olarak yasaktır. Kişi, karşılaştığı bir meseleyi, kendi re'yi ile değil, bir delile dayanarak fetva veren herhangi bir fakihe başvurmak ve onun dayandığı bu delili anlamak zorundadır. İşte o, bu delili anlamakta müçtehid demektir ve onu, bunun dışında taklid etmez; belki kendisi de onun gittiği yoldan gider.
İçtihadın bölünebileceğini ve taklidi caiz sayanlara göre, belli bir konuda içtihad yapacak kimse, bütün İçtihad metodlarını bilmek ve iÇtihad için gereken ehliyete sahip olmak mecburiyetindedir. Belki o, delillerini tam olarak bildiği konuda fetva verir, diğer kon-rularda kesin bir bilgi sahibi oluncaya kadar susar. Meselâ; bir çok imamlar, kendilerine sorulan bir kısım meseleler hakkında "bilmiyorum" diye cevap vermişlerdir. İmam Mâlik, otuz altı kadar soruya "bilmiyorum" (îâ-edrî) sözüyle karşılık vermiştir; çünkü o, bu meseleerin dayandığı delilleri o zaman incelememişti. Bununla beraber onun imamlık ve müctehidlik sıfatı gitmemiştir. Yine de o, Hicret Yurdunun İmamıdır. (Muhammed Ebu Zehra, Usûlü'İ-Fıkıh, Kahire, t.y., [İslâm Hukuku Metodolojisi, çev., Abdülkadir Şener, Ankara 1986, Fecr yay., ss. 325-344]).
İslâm'da kanun koymanın çerçevesi nedir ve nasıldır? Bu hususta içtihadın yeri nedir? Bu konuyu bilmek için, her şeyden Önce iki meselenin izah edilip anlaşılması zarureti vardır. Bu iki meseleyi iyice anlayıp gözönünde bulundurmamız lâzım gelir.
Öncelikle dikkat edilmesi gereken husus, İslâm'da hâkimiyetin yalnız ve yalnız Allah Tealânın olduğunu kabul etmek içabeder. Kur'ân-ı Kerim Tevhid akidesini açıklarken, bu hususu da tam bir aydınlıkla ortaya çıkarmıştır. Bu esasa göre Kur'ân-ı Kerim'in buyurmuş olduğu Allahü vahdehü lâ şerike ie-hü: Bir tek ve ortağı bulunmayan Allah sadece dinî manada mâbud değildir. Aynı zamanda siyasî ve kanunî bakımdan da hâkim, (hüküm veren) İtaat edilmesi gereken, emir ve nehiyde ihtiyar ve salâhiyet sahibi hem de kanun koyucudur. Allah Tealânın bu kanunî hâkimiyetini Kur'ân-ı Kerim o kadar açık ve kesin bir lisan ile beyan edip, o kadar ehemmiyetle bunun üzerinde durmuştur ki, bununla Allah Tealânın dinî mâbudluğunu da iyice belirtmiştir. Bu prensip gayet açık ve net bir şekilde ortaya konulmuştur. Kur'ân-ı Kerim'e göre Allah Tealânın İki hususiyeti vardır. ulûhiyyet (ilâhlık vasfı) gereği bu iki hususiyet birbirlerinden ayrı olmayıp birbirinin ayrı yönleridirler. Bunlardan birisi inkâr edildiği zaman gerçekte ulûhiyyet de İnkâr edilmiş olacaktır. Sonra şu hususta da asla şüphe olmaması lâzımdır. İlâhî kanun dendiği zaman bu kanun fıtrî ve tabiî kanundan başka bir şey değildir. Buna göre İslâm'a davet de insanları Allah'ın kanunundan başka kanunlara tâbi olmaktan kurtarmak ve onları ahlâkî, sosyal yaşayışta Allah Tealânın Şer'î kanununa bağlamak içindir. Şer'î kanun da bütün peygamberler vasıtasiyle insanlara gönderilmiş bulunan kanunlardır. Bu şer'î kanunları kabul edip inanırsak o zaman bunun karşısında kendi ileri sürdüğümüz yahut da süreceğimiz ve kendi muhtariyetimizle kendi hazırlayacağımız kanunları bir tarafa bırakmamız icabeder. Böyle bir işin ismine de İslâm (teslimiyet) denir. Allah'ın ve O'nun Rasûlünün hükümlerini bir tarafa bırakarak, kendi düşüncemizin ve kendi fikrimizce hüküm vermemizin doğru olabileceği ve hakkımızda iyi neticeler verebileceği zihniyetini kesin olarak reddetmek lâzımdır.
"Allah ve Rasûlü bir işte hüküm verdiği zaman mümin bir erkek ve kadının, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Rasulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur." (33:36).
İkinci önemli mesele şudur Tevhid-i İlâhî ile aynı derecede ehemmiyet kesbeden bir husus da Hz. Muhammed @'in son peygamber olduğuna inanmaktır. Tevhid inancı vasıtası ile yani Allah ve O'nun Rasulüne tam ve gerçek bir iman sayesinde bir amelî nizam ortaya çıkar. İslâm bütün yaşayış sisteminin temellerini bu inancın üzerine kurar. Bu inanç gereğince Allah Tealâ bundan önce diğer peygamberler vasıtasıyla gönderdiği Öğretiyi kemale erdirerek, bir kısım başka tâlim de ilâve etmiştir. İslâm'ın Peygamberi Hz. Muhammed @ de bu talimin hepsini bir araya toplayarak gelmiştir. Bunun için de İlâhi Hidayet-ve kanun vaz etme dayanağının kaynağı yalnız bir tek şeydir, İlerde de hiçbir hidayet ve kanun ortaya koymak gelmiyeceği için insanların buna bağlanmaları şarttır. Bu Muhammedî tâlim, en üstün kanundur ki, Yüce Hâkim'in rızasİyle Hz. Muhammed @ buna mümessillik etmiştir.
Bu kanun da Hz. Muhammed @'e iki şekilde ulaşmıştır. Birincisi Kur'ân-ı Kerim vasıta-siyle, yani kelimesi kelimesine Allah Tealânın hidayetleri ve ahkâmını ihtiva eden şekilde. İkincisi de Hz. Muhammed <S>'in işveyi hasenesi (en güzel örnek) vasıtasiyle ki, buna da biz Sünnet diyoruz. Bunlar Kur'ânî kaynağın izahı ve açıklamasıdır. Rasûlullah @ sadece Allah tarafından gelen bir mektup dağıtıcısı konumunda da değildir. Kendisine vahyedilen kitabı alıp bu hususta hiç bir şey söylememesi veya hiç bir açıklama yapmamış olması mümkün değildi. O'nun bir rehber, bir önder, bir hâkim ve bir muallimlik vasfı dahi vardır. Kendi sözleri ve fiilleri (yaptığı işler) ile amelen ilâhî kanunu şerhet-mek vazifesi idi. Sahih olan bu menşe ve bu mehaza göre, fertleri terbiye edecekti. Terbiye görmüş fertlerden bir cemaat hazırlayacak ve hayatı tanzim edecekti. Sonra bu tanzim edilmiş yaşayışın sahasındakileri de bir araya getirecek doğru ve örnek bir yönetim şekii meydana koyacaktı. Böylece İslâm'ın esasları üzerine mükemmel bir medeniyet kurulmuş olacaktı. Rasûlullah @ bu işleri tam 23 senelik peygamberlik devrinde tamamladı. İşte bu sünnettir ki, Kur'ân-ı Kerim ile birlikte Yüce Hâkim'in kanun üstünlüğünü ve mükemmelliğini ortaya koymaktadır. İşte bu üstün ve kâmil kanunun adına da İslâm ıstılahında "Şeri'at" denilmektedir.
Bu esasa ait gerçekleri duyan kişinin Öncelikle aklına takılan husus şudur: "Böyle bir İslâmî yönetimde kanun yapmak için imkân bulunmayacaktır. Yani İslâm'da herhangi bir şekilde artık kanun vazetmeğe ihtiyaç yoktur. Çünkü İslâm'da hakiki kanun Allah tarafından vaz edilmiş ve iş de bitmiştir. Müslümanların da Peygamber @'in getirdiği ilâhî kanuna tâbi olmak ve bağlanmaktan başka bir işi yoktur."
Fakat işin hakikati başkadır. İslâm'da herhangi bir şekilde kanun yapmak menedilmiş değildir. Yapılacak kanunlar İlâhî kanunun çerçevesi dahiline alınmış ve sınırlandırılmıştır. Bu üstün İlâhî Kanunun tahtında bu kanunun çerçevesinde insanî kanun yapılmasına müsaade edilmiştir. Buna da bir çalışma dairesi tanınmıştır. Şimdi bu hususlar bir kaç satırla izah edilmeye çalışılacaktır.
İnsan yaşadığı hayat içinde öyle muameleler ve öyle meselelerle karşılaşır ki, bunlar hakkında ne Kur'ân-ı Kerim'de ne de Rasûlullah @'in Sünnetinde her ne suretle olursa olsun, açık bir hüküm, kesin bir kural veya her ne şekilde olursa olsun, hususî bir usul bulunamaz. Bu gibi meselelerde ve böyle muamelelerde, fıkıh âlimi veya kadı (hâkim) yahut da herhangi bir kanun koyucu idare ve heyet, seri'atın verdiği hükmü ve kararlaştırmış bulunduğu kaideyi de bozmaz. Bu, bunların kanun vazetmek için çalışamayacakları mânasına da gelmez. İnsanî kanun vaz'etmek şekli meyanında, bu muameleler hususunda, şu nokta, her şeyden önce gözönünde bulundurulacaktır: Bu meselenin hakikati ne olabilir? Bu hakikat nasıl ortaya çıkabilir? Bunun hakkında nasıl hüküm verilebilir? Sonra karşılaşılacak bu gibi meseleler, esas hükümlere nasıl intikal ettirilecek ve umumî hükümler, ferî hükümler için ne şekilde kanun mahiyeti taşıyacaktır? Bu işlerin hepsi ile birlikte şu husus da müşahhas bir şekilde tesbit edilmelidir: İstisnaî haller ve olaylarda bu hükümler ve bu kaideler gözönünde bulundurulmaksızın ne dereceye kadar çalışabilme imkânı vardır ve bu İş bu hususta nereye kadar sığabilir?
Yine bu şekilde öyle işler ve muamelelerle karşılaşırız ki, bu hususta da şeriatın herhangi bir özel hükmü yoktur. Fakat karşılaştığımız bu muameleler hakkında hüküm vermek ve bunları karara bağlamak zorundayız. Şeriat ise, bu muamelelere benzeyen diğer hususlara hüküm koymuş ve kaidelerini bildirmiştir. Şimdi bu dairenin içinde kanun vaz etme işi şu şekilde olabilir: Bu hükümlerin sebeplerini ve illetlerini ayrı ayrı, tek tek sahih bir şekilde anlayarak, bilerek belirtmek ve bütün muameleleri, bu hükümler ve kaideler üzerine tatbik edip yürütmek gerekir. Şu hususu da gözönüne almak gerekir ki, bu muamelelerde asıl sebep olarak gösterilen noktalarda hükmün bir dayanağı olmalıdır. Muamelelerde bu sebepler gözönüne alınmazsa o zaman varılan netice de güvenilir olamaz.
Yine bunun gibi bazı meselelerle karşılaşabiliriz ki, bunlar hakkında herhangi belirli bir hüküm bulunmaz. Fakat bu mahzuru da ortadan kaldıracak kuşatıcı ve kapsamlı bir usul konmuştur. Veya şu şer'î meseleyi ortaya çıkarmıştır ki; hangi mesele ve ne gibi iş beğe-nilirse, o iş iyidir. Buna göre bu usulün aydınlığında beğenilmeyen şeyleri ortadan kaldırmak lâzım gelir. Beğenilir şeyleri de yaymak icabeder. Bu gibi muamelelerde kanun vaz'edenin işi şudur: Şeriatın bu usulüne mutabık ve Şâri'in ortaya koyduğu bu esasa göre, amelî meseleler hakkında kanunlar hazırlasın. Ancak hazırlanacak olan kanunlar da Şeriatın usullerine ve Şâri'in koyduğu esaslara aykırı olamıyacaktir.
Bunlardan başka, yine bir hayli muameleler ve bir yığın meselelerle karşılaşabiliriz. Şeriat, bunlar hakkında tamamen sükût ile geçmiştir. Bunlara ait ne doğrudan doğruya bir hüküm vardır, ne de bu meselelere benzer meseleler hakkında hüküm verilmiştir. Hiç olmazsa bu benzer meselelerin şekline kıyas ile hüküm çıkarmak imkânım bulalım.
Şeriatın bu hususlarda sükût ile geçmesi şuna delâlet eder: Yüce Hâkim bu hususta insanları tamamen serbest bırakmış ve bu gibi işleri bütünüyle insanların görüşlerine terketmiştir. Bunun için biz bu gibi meseleler hakkında serbest bir şekilde kanun vaz edebiliriz. Fakat bizim bu hususlarda yapacağımız kanunlar da yine esas itibariyle İslâm'ın ruhuna ve umumî usûle uygun bulunması gerekir. İslâm'ın umumî mizacına muhalif ve İslâmî yaşayışın hakikati gözönünde bulundurulmaksızın yapılamaz.
Kanun yapmak işinin ve İslâmî kanun ve nizamın, zamanın ilerlemesi ve vaziyetlerin değişmesinde dahi, yürüyüp gitmesi ancak bu iş Üzerinde çalışacak olan ilmî araştırma heyetinin incelemede bulunması mümkün olur. Bu işin ismine de İslâm Şeriatında "İçtihad" denir. Kelimenin sözlük anlamı "herhangi bir işi neticelendirmek için son derece gayretle çalışmak"tır. Kavram olarak manası ise; "son derece gayret sarfedip çalışarak, bir meselenin üzerinde İslâm'ın ne gibi hükümler koyduğunu ve bu hükümlerin kaynağının ne olduğunu ve niçin böyle olduğunu araştırmak''tır.
Bazı kimseler yanlış anlayarak, "İçtihad" denilen şeyi, serbestçe rey vermek ve fikir ortaya atmak manasına alırlar. Fakat İslâmî kanunun ne olduğunu bilen herkes, bu gibi yanlış anlayışa kapılmaz. İçtihadın kanunî nizam hakkında her ne surette olursa olsun serbestçe rey vermek ve serbest fikir ortaya atmak olmadığı bilinen bir gerçektir. Ve kanunun asıl kaynağı Kitap ve Sünnettir. İnsan da kanun vaz etmek istediği zaman bu hususları gözönünde bulunduracak ve her surette, kendi yapacağı kanun bunlara dayanacaktır. Bunların tayin ettikleri sınırların dışına çıkmayacaktır. Rey vermek ve fikir beyan etmek de tamamen serbest olmayıp bu daire çerçevesinde olacaktır. Bunlardan müstağni kalınarak içtihad edilirse, buna İslâmî içtihad denemez. İslâm kanun ve nizamlarının da bu gibi işlerde yeri bulunamaz.
İçtihaddan maksat, İlâhi Kanunu, beşerî kanunla değiştirmek demek değildir. Kanun hakikatini anlamak ve bunun ışığı altında, bunun rehberliği ile İslâm'ın kanun ve nizamla-
rını, zamanın ilerlemesine muvazi olarak harekete geçirmektir. Sahih bir içtihadın olabilmesi için, kanun vazeden kimselerde veya kurullarda veyahut da içtihadda bulunanlarda aşağıda sıralayacağımız vasıflar bulunmalıdır.
1- Şeriat-i İlâhiyeye iman etmiş bulunmak. Bu Şeriatın hak olduğuna inanmış olmak. Bu Şeriata samimiyetle bağlanmak. Bu Şeriattan uzak fikir ve maksatlara sahip bulunmamak. Herhangi bir usûlde ve ölçüde Allah'ın Şeriatından başka bir usûl ve Ölçüyü nazarı itibare almayı düşünmemek.
2- Arap lisanına, bu lisanın kaidelerine, gramerine, edebî Ölçülerine, teşbih ve istiarelerine mükemmel bir şekilde vâkıf olmak lâzımdır. Çünkü Kur'ân-ı Kerim bu lisanda nazil kılınmıştır. Sünnet de bu dilde olduğundan bu ikisini anlamak ve bunlardan hüküm çıkarmak ancak bu dile tam bir vukufiyetle mümkün olabilir.
3- Kur'ân-ı Kerim'i ve Sünneti Seniyeyi iyi bilmek. Yalnız bir kimse bunu bilmekle ve ahkâmın mevkilerini anlamakla da olmaz. Belki Şeriatın külliyatını ve bunun maksatlarını da iyi bir şekilde anlamalıdır. Bir taraftan da şunu ortaya koyabilmelidir ki, Şeriat insan hayatının ıslâhı için ne gİbİ toplu bir nizam kurmak istemiştir, bu toplu nizamın şubeleri ve dallan nelerdir ve nerelere şâmil olur? Şeriat bu toplu nizamın tarihini hangi çizgilerle çizmiştir. Sistemi ıslâh etmekte ne gibi maksatlar gözönünde bulundurmuştur. Başka bir ifadeyle belirtmek gerekirse, içtihad, Şeriatın tâ içine kadar İşlemiş bulunan Kur'ân ve Sünnet'e ait ruhu bulmanın ve ortaya koymanın ilmidir...
4- Selef müctehidleri,.ümmetin işlerine vukuf sahibi olduklarından dolayı içtihadlar ortaya koydular. Bunlar sadece bir tertiplemeden İbaret değildir. Belki bunlar kanunda ilerlemenin zincirleme suretiyle devamıdır. İçtihaddan maksat herhalde şu da değildir ki, her nesil bir evvelki neslin koyduğu usulleri değiştirip yahut da bırakıp veya bunlara yeni şeyler ilâve etsin.
5- Amelî yaşayış meselelerinde ve karşılaşılan ahvalde, bu mesele ve bu ahvali, vaziyetin gereğine göre, Şeriatın hükümleri ve usulü üzerinde tertipleyebilmek.
6- İslâmî ahlâk ölçüsüne göre, kendi şahsî ahvalini tanzim etmiş bulunmak. Nitekim böyle olmazsa, İçtihad makamında bulunan kimseye halk itimad etmez. Bu kabil şahısların verdiği hükümlere ve ileri sürülen kanunlara da hürmet gösterilmez ve dinlenmez. Ve halk "bunları salâhiyet sahibi olmayan kimseler yapmıştır" fikrine kapılır.
Bu vasıfları beyan etmekten maksadımız, içtihada kalkacak bir kimsenin, içtihada başlamadan önce, bu vasıfların kendisinde mevcut olduğunu ispat etmesi değildir. İctihad ile İslâmî kanun ve nizamların geliştirilmesi İçin bu sahih noktalar gözönünde bulundurulursa, ancak o zaman kanunî yollardan yürümek mümkün olur. Bunun içindir ki, bu vazifeyi yerine getirecek ilim ehlinin yetiştirildiği zaman bu vasıfların mevcut olup olmayacağı da nazarı itibara alınmalıdır. Bunlar olmaksızın, yapılacak olan kanunlar ne bir İslâmî kanun ve nizam mahiyetini taşır, ne de İslâm camiası bu kanun ve nizamları benimsemeye tahammül eder.
İçtihadın kanun vaz edici mahiyette olması ancak şu şekilde kabul edilebilir ki, içtîhadda bulunacak kimselerin bu hususta tam bir ehliyet ve kabiliyetleri olsun. Ehliyet ve kabiliyet olduktan sonra da içtihad usulünün sahih olması için müctehid, ister ahkâm tefsir etsin. ister kıyas ve istinbat yolunu tutsun; her ne surette olursa olsun, kendi istidlalinin temelini Kur'ân ve Sünnet'e istinad ettirmelidir. Mubahlar hususunda belki serbestçe kanun beyan edebilir. Fakat bu hususta da yine delil göstermesi gerekir. Meselâ falan mevzu veya filan mesele hakkında Kur'ân-ı Kerimde ve Sünnette bir hüküm yoktur diyebilmelidir. Yoksa kıyas için kendi kanaatleriyle bir esas ortaya atamaz. Kur'ân-ı Kerim'den ve Sünnetten elde etliği istidlaller de ilim ehli nazarında bilinen istidlal şekilleri ve usulleriyle olmalıdır. Kur'ân-ı Kerim'den getirilecek hüccetler de, muhakkak âyet-i kerimenin manasının ne demek olduğunu bilmekle mümkündür. Bu âyetin manasını bilmek Arap lisanına, lisanın kurallarına ve gramerine (Sarf ve Nahiv) ve diğer teferruatına da vukuf sahibi bulunmakla olabilir. Kur'ân'ın âyetlerindeki cümlelerin ilerisini gerisini (siyak ve sibak), sözün beyan tarzını ve sözün gelişini de gözönünde bulundurmak icap eder. Bir mevzuda Kur'ân'ın bir yerinde öyle bir şekilde mana verilmesine dikkat etmek lâzımdır ki, bu mananın İnceliğinden Kur'ân'ın diğer yerlerindeki âyetler arasında tenakuz olmasın. Bu âyetin teyidi hakkındaki Sünnetler mevcut ise bunları da gözönüne almadan, âyetin şerhi mahiyetindeki hadislere itibar etmeden mana verilmemeli ve Sünnetin manasının da Kur'ân-ı Kerim'e muhalif bulunmamasına da dikkat edilmelidir.
Sünnetten de istidlal ederken yine Kur'ân'dan istidlal edildiği gibi Arapça lisanına ve bu lisanın kaidelerine, cümlelerin ilerisi gerisi ve sözün gelişine de dikkat etmek gerekir. Bundan başka Sünnetin sahih rivayet edilip edilmediğini de rivayet ve Hadis ilmi kaideleriy-le gözönüne almak gerekir. Bu mevzuya ait başka rivayetler var mıdır, yok mudur bunlan da tetkik etmelidir. Eğer bu konuda rivayet varsa bunları birbirleriyle karşılaştırmak lâzım gelir. Bunlardan başka, bir Sünnetten istidlal edilen ahkâm, Kur'ân'ın sahih ahkâmına veya Sünnetin sabit olmuş diğer ahkâmına da mugayir olmamalıdır. İhtiyatlı hareketleri bir tarafa bırakarak, şahsî mütalâa ile, keyfî tevillerle, İctİhâd eylemek ve icabında siyasî bir kuvvetin tesiri ve zoru altında ictihad yapılsa bile, bu hükümler kanun mahiyetine sokulsa dahi yine müslümanlarm gönlü ve vicdanları böyle bir içtihadı, İslâmî kanun ve İslâmî nizamın bir parçası olarak [cabul edemezler ve asla bu uydurmaları benimsemezler de... Siyasî kuvvet ortada bulundukça belki bu hüküm yürür gider. Ancak siyasî gücün ortadan kalkması veya zayıflayıp gevşemesi halinde bu kanun ve hükümler hemen reddedilip ortadan kalkar, artık bunları dinleyen kalmaz.
İslâmî kanun ve nizamda herhangi bir ictihad hükmünün kanun mahiyetine girmesi için muhtelif şekiller vardır.
1- Birincisi bütün Ümmet ulemasının bu konu üzerinde icmâ etmeleri.
2- Herhangi bir kimsenin veya bir zümrenin içtihadının, kanun mahiyetinde kabul edilebilmesi için, bütün müslümanlar tarafından umumî olarak kabul edilmesi gerekir. Halkın da kendiliğinden bu içtihadı hükümlere tâbi olması icabeder. Meselâ, müslüman halkın çoğunlukta bulunduğu ülkelerde yaygın olan Hanefî, Şafiî, Maliki ve Hanbelî fıkıhları gibi.
3- Bir ictihad hükmünü, herhangi bir Müslüman yönetimin kendisine kanun olarak kabul etmesi. Meselâ, Osmanlı devleti Hanefî fıkhını resmî hukuk olarak kabul etmişti.
4- Siyasette, Anayasa hazırlayan bir meşru idare veya kurulun, İslâmî nizam ve kanunlar dairesinde bu içtihadı kanun şekline koyması.
Bunların haricinde ilim ehlinin ictihad ile verdikleri diğer hükümler, umumî kanun mahiyetine giremezler. Ancak, fetva olarak kalırlar. Fetvahk mahiyetinden ileri gidemezler. Bu da bir tarafa, kadılar (hâkimler) işlerin çözümlenmesi ve karara bağlanması hususunda özel mahiyetteki meselelerde de bunları gö-zönünde bulundurup bulundurmamayı takdir edebilirler. Bunların benzeri üzerine hüküm yürütür veya yürütmezler. Fakat bunlar sahih
manada kanunî mahiyet taşımazlar. Nitekim, Dört Örnek Halife de kendilerinin hususî meselelerde verdikleri şahsî ictihad hükümleri böyle olmuştur. Bunlar İslâmî temel kanun mahiyetine girmemişlerdir. İslâmî nizamda kadıların içtihâdî hükümlerinin de kanun mahiyeti taşımaları düşünülmemiştir (Mevdûdî, islâmî Riyaset).
Bu, hukukçuların ve müçtehitlerin, sabit hükümlerden içtihat yoluyla elde ettikleri neticeleri (istinbatîan) içine alır. Bu hükümler, birinci kısmın değiştirilememesİne karşılık, ictihad yoluyla tebdil ve tağyir edilebilirler.
Kur'ân, İslâm Hukuku'ndaki hükümlerin ilk kaynağı kabul edilir. Temel İslâmî prensipler, İslâm Hukukuna ait hükümler koymuşlardır. Ona bütün hükümlerde başvurulur, çünki, o en üstün kaynaktır. Herhangi bir içtihat, kanun ya da organ, Kur'ân'ın koyduğu temel kaidelere aykırı hareket edemez.
Devlet başkanı veya halifeden Kur'ân hükümlerine aykırı bir hüküm sâdır olursa, bu hüküm bağlayıcı kabul edilemez, bâtıldır, devlet başkanı ondan dönmeye mecburdur. Aksi halde, temel anayasaya aykırı hareket etmiş olur, Hilâfetten azli gerekir. Kur'ân'ın, ortamların ve asırların farklı olması sebebiyle Ulü'l-emrt terk ettiği hükümlerin cüz'i kısımlarına karşı olmadığı söylenebilir. Fakat karşı olduğu ve devlet başkanının ona aykırı hareket edemiyeceği işler de vardır. Çünki, bunlar tebdil ve tağyir kabul etmez temel prensiplerdendir.
Sıra ve üstünlük bakımından Kur'ân'dan sonra sahih Peygamber sünnetleri gelir. Bunların yeri Kur'ân yeri gibidir; onlara aykırı hareket edilemez, çünki Kur'ân ve sünnet her ikisi de islâm Hukukunun iki ana kaynağıdır- Bazı âlimler, sünnette yer alan bütün hükümlerin, açıklama ya da genel hükmlerin tatbiki yoluyla Kur'ân'a râcî olduğunu belirtmektedirler. (Abdülvahhab Hallaf, Hülasatün an Ta~ rihi't-Teşri' V l-Islâmî, s. 41).
Kur'ân ve sahih sünnetlerden alınan bu anayasa hükümleri, idare edenler ve idare edilenler için bağlayıcıdır. Ayrıca bu hükümlerin mutlak hâkimiyetleri vardır. Devlet başkanı onların dışına çıkamadığı veya onlara aykırı hareket edemediği gibi, seçilmiş heyetler ya da, kaza organı şeklinde olsun, halkın temsilcisi heyetler, bu hudutlardan dışarı çıkamaz, onlara aykırı veya onları iptal eden bir kanun kabul edemezler.
Devlet başkanı, devlet ve bütün yasama organları doğrudan doğruya naslardan alınan bu temel kaidelere tabidirler. Bütün bu kuruluşlar, toplum menfaatine uygun diğer işlerde görüş bildirme ve içtihat yapma haklarına sahiptirler.
Meselâ; şûra prensibi temel bir prensip olup, devlet başkanı ona aykırı hareket edemez veya onu iptal edemez. Fakat o, bu prensibi, doğrudan veya dolaylı halkın temsil edilmesi, yahut devletteki bazı siyasî meselelere ait halkın görüşünü bildirmesi yollarıyle gerçekleştirecek sosyal şartlara uyarak uygun yolu seçebilir.
Bu belirtilenler bize göstermiştir ki, İslâm nazarında devlet, anayasaya, yâni sahih naslardan alman İslâm Hukukuna tâbidir. Devlet başkanı İslâm Hukukunun belirttiği bu hudutlardan dışarı çıkamaz, işi bu hükümlerin tatbikine inhisar eder. Ancak o, bu hükümlere aykırı olmayan meselelerde toplum menfaatini gerçekleştirecek ve sosyal çevreye ve zamanın şartlarına uyarak içtihat yapabilir. (Faruk en-Nebhan, Nizamül-hükm fi' l-Islâm).
İslâm'da yasama ve içtihat hakkındaki bu görüşler ile ilgili bazı çevrelerden itirazlar gelmektedir.
İlk itiraz, Kur'ân-ı Kerim'in yanı başında Sünnetin niçin bulunduğudur. Bu hususta bir kaç nokta sırasıyla izah edilecektir. Böylece bu mesele, tamamiyle ve daha iyi şekilde aydınlanmış olacaktır.
1- Bu inkâr kabul etmez bir tarihî hakikattir. Hz. Muhammed @, nübüvvet makamı ile şeref kazandıktan sonra, kendilerine Hak Tealâ tarafından yalnız Kur'ân-ı Kerim gönderilmekle kalmadı. Aynı zamanda bir âlemşümul hareketin önderliği ve rehberliği makamı da verildi. Bunun neticesinde bir İslâm toplumu ortaya çıktı. Yeni bir sosyal ve medenî nizam kuruldu. Ve nihayet bir yönetim vücud buldu.
Burada şöyle bir soru da sorulmaktadır: Kur'ân-ı Kerim nazil kılınmaktan başka Rasûlullah @'in daha başka ne gibi vazifeleri vardı? Bu vazifelerin vasıfları ne idi? Acaba Hz. Muhammed @ peygamberlik vasfı ile, Hak Tealânm mümessilliğini ve elçiliğini yapmakla bu mümessilliği kendisi mi yapıyordu, yoksa bunu sadece Kur'ân-ı Kerim mı yapıyordu? Yoksa, Kur'ân'ı duyduktan ve duyurduktan sonra, kendilerinin vazifesi bitiyor muydu? Allah'ın Rasûlü diğer müslümanlar gibi bir fert miydi? Rasûlullah @'in bundan sonra söz ve fiilleri haddi zatında, bir hüccet, bir kanunî mesned değil miydi?
Birinci şıkkı kabul edersek, o zaman şunu da kabul etmekten başka çaremiz yoktur. Sünneti de Kur'ân-ı Kerim İle birlikte, kanunî mesned ve hüccet olarak tanımak gerekir. İkinci şık da ise, Sünnet'in herhangi bir kanunî mesned olmak vasfı yoktur, demektir.
2- Kur'ân-ı Kerim'e ait hususlarda şu da bilinir ki, Rasûlullah @ sadece İlâhî haberi tebliğ eden bir haberci vasfında değildir. Allah Tealâ tarafından, kararlaştırılmış bir önder, bir rehber, bir hâkim (idareci ve âmir) ve bir muallimdi. Bu hususları ihtiva edecek tarzda bütün müslümanların O'na itaat etmesi farzdır. İman ehli için yaşayışlarının her cephesinde yalnız bu yolu örnek kabul etmeleri bir zarurettir. Akıl da şunu icap ettirir: Herhangi bir peygamber, sadece Allah kelâmını duyurmakla işini bitirip, Mukaddes Kelâmı duyurduktan sonra bir fertten farksız olması doğru değildir. Müslümanlara gelince, bu ümmet, Rasûlullah @'i her zaman için ve her yerde, İslâm'ın başından bu güne kadar izlenmesi gereken bir örnek olarak kabul etmişlerdir. O'nun "emir ve nehiyleri" (yapılmasını bildirdiği ve yapılmasından men ettiği işlerleri) uyulması gerekenler olarak inanmışlardır. Hatta her hangi bir gayrimüslim bilim adamı da bu hakikî ve gerçek meseleyi inkâr edemez. Müslümanlar her zaman ve her devirde, Rasûlullah @'in bu vasıflarına inanıp kabul etmişlerdir. Bunun yanı başında da İslâm'ın kanun nizamını Kur'ân'a ve onunla beraber Sünnete de istinad ettirmişlerdir.
Bütün bu gerçeklerden sonra, bir kimse kalkıp Sünnetin bu vasfım ve bu hususiyetini nasıl olur da inkâr eder ve şunu da nasıl ileri sürebilir ki; Hz. Muhammed@, Kur'ân-ı Ke-rim'i okuttuğu zaman peygamber idi de Kur'ân okutmadığı zaman, peygamberlik vasfı ortadan kalkıyordu. Böyle bir iddiada bulunan kimseye söylenecek söz şudur: "Bu makamı Rasûlullah @ kendi kendisine mi elde etmişti? Yoksa bu makamı ona Kur'ân mı vermişti?" Birinci şekle İslâm'ın herhangi bîr iddiası yoktur. İkinci şekle gelince, esasen bu noktayı Kur'ân-ı Kerim'in kendisi beyan etmiştir.
3- Sünnetin haddi zatında kendi başına kanun mehazı olarak kabul edilmesinden sonra, şu soru ortaya çıkar: Bunu anlamak ve bunu belirtmek için ne gibi vasıtalar kullanılabilir?
Bugün aşağı yukarı on dört asır geçmiştir. Bu müddet zarfında bu mesele ilk defa ileri sürülmüş değildir. Bin beşyüz sene önce peygamberliğe bi'set ettiğinden bu yana Sünnet süregelmiştir. Burada da iki tarihî hakikati inkar etmek mümkün değildir. Birincisi, Kur'ân-ı Kerim'in tâlimi ile Hz. Muhammed @'in Sünneti, müslümanlann birbirleri arasındaki ilişkilerde ve toplum ile ilgili hususlarda, İslâm'ın başından bu güne kadar örnek olarak süregelmiştir. Devam ederek, ardı arkası kesilmeden, zincirleme olarak takip edilmiştir. Bu husus hiçbir devirde, hiçbir zaman kesintiye uğramamıştır. Bütün yönetim işleyişinde ve her iş güç sahasında devamlı olarak gözönünde bulundurulmuştur. Bugün, bütün dünya müslümanlarının akideleri, düşünüş şekilleri, ahlâk ölçüleri, ibadetleri, iş güçleri ve muameleleri, yaşayış nazariyeleri, hayat yolları için örnek olarak ayakta tutulmuştur. Bu hususta ufak tefek ihtilaflar olmuşsa da, bunlar esasa taalluk etmeyen, ancak ayrıntılar ile ilgili ihtilâflardır. Bunlar arasında dahi belli bir uyum sözkonusudur. Müslümanlar, bütün yeryüzüne dağılmış olmalarına rağmen, bir ümmet olmak hususiyetini esas-da sağlayabilmişlerdir. Bu meselenin isbatı da, toplum ile ilgili hususların Sünnet üzerine kaim bulunması ve yüzlerce seneden beri Sünnetin zincirleme .devam edegelmesidir. Burada kaybolmuş bir şey olmadığından, arayıp bulmak gibi bir meşguliyet de sözkonusu değildir.
İkinci tarihî hakikat, daha kesin ve daha da aydınlıktır. O da şudur: Rasûlullah @'in hayatından sonra, her devirde ve her çağda müslümanlar, ispat edilmiş (belli) Sünnetlerin neler olduğu konusunda çalışmışlardır. Hayat nizamında sonradan uydurulup, sahte yollarla sokulmuş bulunan yeni şeylerin neler olduğunu araştırdılar.
Bunlar nasıl uyduruldu ve nasıl sokuldular? Müslümanlara göre; Sünnet, hukukî bir vasıf taşıdığından, işlerin görülmesinde, adlî davaların karara bağlanmasında ve benzer hususlar Sünnet üzerine yürütüldüğünden; ev işlerinden devlet yönetimine kadar her şey buna bağlı bulunup muameleler de bu esas üzerine cereyan ettiğinden, bu şekilde incelemeler ve tahkikler hakkında müsamaha gösterilmemiş ve ihmal edilmemiştir Bu incelemelerin ve tahkiklerin vasıta ve şekilleri İlk Halife devrinden bu güne nesilden nesle devam etmiş ve miras olarak bize kadar ulaşmıştır.
Bu iki gerçeği belirttikten ve Sünnetin üzerinde ilmî incelemenin ne şekilde olacağını bildikten ve böyle mütalâa ettikten sonra, Sünnetin kanun kaynağı olması ve Kur'ân-ı Kerim'in yanı başında kanunlara mesned teşkil edeceği hakkında artık hiç bir şüphe ve tereddüde mahal kalmaz. Halledilmesi zor görünen bu muamma da kendiliğinden halledilmiş olur.
4- Şüphesiz, Sünnetin incelenmesi, belirtilmesi ve tesbit edilmesi hususunda bir kısım ihtilâflar olmuştur. Gelecekte de bu gibi ihtilafların olması mümkündür. Fakat'böyle ihtilâflar, Kur'ân-ı Kerim ahkâmının manalarını tayin etmek hususunda dahi olabilen şeylerdir. Böyle ihtilaflar, nasıl ki, Kur'ân-ı Ke-rİm'in kanun mehazı olmasına mani teşkil etmezse, Sünnetin de kanun mehazı olmasına ve Kur'ân-ı Kerim'in yanı başında bulunmasına mani teşkil etmez. Daha eskiden de bu usûlün kabul edildiği gibi, bugün de aynı şekilde kabul etmekten başka çare yoktur. Buna göre, her kim bu hususta, Kur'ân-ı Kerim'in hükmü ayrı, Sünnetin hükmü ayrı olduğunu ileri sürerse, o zaman kendi sözü, kendi iddiasını çürütür. Ölçü böyle olsaydı, herhalde ümmetin âlimlerinin çoğu hiç olmazsa, ümmet fertlerinin ekseriyeti bu Ölçüyü gözonün-de bulundururlardı. Fakat ölçünün böyle olmadığına itibar edilince, o zaman mesele de kalmamaktadır. İşte, bu usûl üzerinde dünyanın her tarafında, yüzlerce, milyonlarca müs-lüman herhangi bîr fıkhı mezhep altında toplanmış ve bulundukları yerlerde kendi hayat nizamlarını Kur'ân ve Sünnetin ışığı altında kurup yürütmüşlerdir. İkinci itiraz, Kur'ân ve Sünnetin açık ve kesin hükümlerinde hiç bir
şekilde değiştirme olamayacağı görüşüne yapılmaktadır ki, bu görüşün kendi içinde çelişki taşıdığı şeklindedir. Çünkü bazı istisnaî hallerde, bazı hususlarda içtihad edilebilir, denilmesi başlıbaşına bir çelişki olarak kabul edilmiştir.
Mecburiyet ve zaruret olunca dünyanın her yerinde istisna genel kuraldır. Bu husus herhangi bir kanun da olur. Kur'ân-ı Kerim'de de buna benzer müsaadeler için bir hayli misaller verilmiştir. Bu misaller hakkında fukahâ belirli usuller koymuş ve bu istisnaların Ölçüsünü tayin eylemişlerdir. Nerelerde hangi şartlar dahilinde istisna olabileceğini de bildirmişlerdir. Meselâ, şu örnekler bu fikrimizin en güzel isbatıdır: "Zaruretler, mahzurları ortadan kaldırır," "Sıkıntı kolaylığı çeker."
Üçüncü itiraza gelince, bu itiraza bu çevrenin hepsi de iştirak etmektedir. Sebebi de içtihad için bazı şartların ileri sürülmüş olmasıdır. Öncelikle şu belirtilmelidir ki itiraz sahipleri, bir defa ileri sürülen şartlar üzerinde doğrudan doğruya düşünmelidirler, sonra da bu şartların hangisini ortadan kaldırmak mümkündür ve bu şartların hangisi olmazsa buna rağmen bu iş tamam olabilir? Bu şartların hangisinin lüzumsuz olduğu belirtilmeli ve ispat edilmeli ki, bilinsin. Şu da var ki, bütün İslâm âleminde bu şartlan haiz bulunan kimselerin sayısı on kişiden fazla değildir... (Mevdûdî, İslâmî Riyaset [İslâm'da Hükümet, Urduca'dan çev. Ali Genceli, Hilâl Yayınları, İstanbul 1976]).
Bu bölüm Mehmet Kaynar tarafından çevrilmiştir.