Hidayetin Üç Safhası 1

Her Hidayetin Bir Sınırı Vardır 1

Hidayetin Her Çeşidi Diğerini Düzeltir 2

Hidâyetin Dördüncü Şekli 2

Hûda. 2

Dinin Ve Kur'ân'in Birliği 2

Vahiy, İnsanın İlk Birliği Ve Ayrılığı 3

Evrensel Mesaj 3

Hep Aynı Mesaj 3

Kutsal Kitaplar 3

Din Ve Şeriat: Dinler Arasındaki Farklılıklar 3

Dinin Temelleri 3

Şeriat'ta Farklılık Kaçınılmazdır 3

Mesajın Yeniden İhyası 3

Dinin İlk Hedefi, İnsanın Vahdeti 3

Kur'ân'ın Çağrısı 3

Ma'ruf Ve Münker 3

Allah'ın Yolu. 3

İslâm.. 3

Kur'ân'a Muhalefetin Temeli 3

Sırate'l-Mustakîm; Dosdoğru Yol 3

Tasvip Edilmeyen Yollar 3

Tarihin Hükmü. 3

KISIM 10. 3

EŞSİZ KUR'ÂN NESLİ. 3

KISIM 11. 3

KUR'ÂNÎ METODUN MAHİYETİ. 3

KISIM 12. 3

İSLÂM TOPLUMUNUN DOĞUŞU VE ÖZELLİKLERİ. 3

KISIM 16. 3

İSLÂM KÜLTÜRÜ VE DÜŞÜNCESİ. 3

KISIM 17. 3

MÜSLÜMANIN MİLLİYETİ VE İNANCI. 3

KISIM 18. 3

KÖKLÜ DEĞİŞİKLİKLER.. 3

ALTINCI BÖLÜM... 3

İslâm'da İçtihad. 3

Giriş. 3

KISIM 1. 3

İSLÂM'DA İÇTİHAD'IN ÖNEMİ. 3

Orijinal Kaynaktan Misaller 3

Hz. Peygamber @'in Hayatından Misâller 3

Siyasî Konular 3

Umumî Rehberlik. 3

Râşit Halifelerden Örnekler 3

Siyasî Sahada. 3

İktisadî Konularda. 3

KISIM 2. 3

GEÇMİŞTE İÇTİHAD.. 3

Hadisin Bir Başka Türü. 3

Şeriat Ve Maslahat Ayrımı 3

Helâl Ve Haramların Esasları 3

Ümmetin, Rasûlullah @'den Şeriatı Öğrenmesi 3

Sahabe Ve Tabiînin Yorumları 3

Ashabın İleri Gelenlerinin Yorumları ve Şeriatın Esasları 3

Kur'ân-I Kerim Ve Hadis'ten Şer'î Mânaları Anlama Şekli 3

Sahabe, Tabiîn Ve Fukahanın İhtilâf Sebepleri 3

Sahabenin, Rasûlullah'in Tasarruflarına Şahit Olmaları 3

Sahabe Zamanında Tefsirde Farklar 3

Sahabe Arasındaki Görüş Farklılıklarının Sebepleri 3

Tabiîn Devri İhtilâflarının Sebepleri 3

Hukukun Prensipleri: Sa'îd b. el-Müseyyeb Ve Düşünce Okulu. 3

İbrahim en-Nehaî Ve3 Düşünce Okulu. 3

Hicrî Dördüncü Asır Öncesi Ve Sonrasında İçtihad Ve Taklid. 3

Sonraki Nesillerin Durumları 3

Taklidin Hâkim Oluşu. 3

Taklit Ve Taklit Dışı Konular 3

İbni Hazm'ın İşaret Ettikleri: Sahih Olan Taklit 3

KISIM 3. 3

ŞAH VELİYULLAH'A GÖRE İÇTİHAD.. 3

KISIM 4. 3

FIKIH USÛLÜNDE İÇTİHAD.. 3

Müctehid'de Bulunması Gereken Şartlar 3

1- Arapçayı Bilmek. 3

2- Kur'ân İlmîne Sahip Olmak. 3

3- Sünnet'i Bilmek. 3

4- Üzerinde İcmâ' ve İhtilaf Edilen Konuları Bilmek. 3

5- Kıyas'ı Bilmek. 3

6- Hükümlerin Amaçlarım Bilmek. 3

7- Doğru Bir Anlayış Ve İyi Bir Takdir Gücüne Sahip Olmak. 3

8- İyi Niyetli Ve Sağlam İtikad Sahibi Olmak. 3

İçtihadın Dereceleri (Müçtedidlerin Tabakaları) 3

1- Şeriat'ta Müctehidler 3

2- Müntesİb Müctehidler 3

3- Mezhepte Müctehidler 3

4- Tercih Yapan Müctehidler 3

5- İstidlal Yapan Müctehidler 3

6- Hafızlar Tabakası 3

7- Mukallidler Tabakası 3

KISIM 5. 3

İSLÂM'DA KANUN KOYMA VE BU HUSUSTA İÇTİHADIN YERİ. 3

Kanun Koymanın Çerçevesi 3

Hükümlerin Tefsiri 3

Kıyas. 3

İstinbat 3

Serbest Kanun Koymanın İşleyişi 3

İçtihadın Yeri 3

İçtihad İçin Gereken Vasıflar 3

İçtihadın Sahih Usûlü. 3

İçtihadın Kanun Mahiyetini Kazanması 3

İçtihat Hukuku. 3

Bazı İtirazlar 3

 

 

 

 

 

 

dığı gibi bu varlığa uygun bir rol bahşetmek­tir. Daha Önce rubûbiyetin fonksiyonuyla ilişkili olarak açıklanan Hidâyet ise, ona nasıl varlığını sürdüreceğini ve nasıl hayatta kala­cağım göstermektir.

Meselâ kuş türlerini ele alalım ve bu dört saf­hayı onların hayatlarında gözleydim:

1- Onları var etmek (yaratmak) Tahlildir.

2- Onlara uygun şekiller vermek Tesviyedir.

3- Onlara hem dahilî, hem haricî olmak üze­re uygun roller veya fonksiyonlar bahşet­mek Takdirdir. Onlar, balıklar gibi deniz­de yüzecek biçimde değil, havada uçacak biçimde yaratılmışlardır.

4- Onlara, hayatta kalmalarını sağlamak üzere arayışa yönelten içgüdü ve duyulan vermek Hidayettir.

Kur'ân, Allah'ın rubûbiyetinin her varlığa bir biçim vardiği, dahili ve harici kabiliyetler bahşettiği ve uygun bîr rol verdiği gibi, ayrıca ona kendi kendine yol gösterme, yani Hidayet nimetini bahşettiğini açıklamaktadır: "(Mu­sa): 'Rabbimiz, herşeye yaratılışını (varlığını ve biçimini) verip sonra onu doğru yola ileten (yaratılış gayesine uygun yola yönelten)dir.' dedi." (20: 50).

Kur'ân-i Kerîm, Hz. İbrahim'in halkıyla yap­tığı konuşmalarla sık sık yer vermektedir. Bir yerde, Hz. İbrahim inancını şöyle dile getir­mektedir: "Bir zaman İbrahim babasına ve kavmine demişti ki: 'Ben sizin taptıklarınız­dan uzağım. Ben yalnız beni yaratana (tapa­rım). Çünkü O, hana doğru yolu gösterecek­tir.'1 (43: 26-27).

"Beni yaratan bana doğru yolu gösterecektir" sözlerine dikkat ediniz. Aynı inanç Şuara sûresinde daha açık bir şekilde gözler önüne serilmektedir: "Beni yaratan ve bana yol gös­teren (alemlerin Rabbi) O'dur. Bana yediren ve içiren O'dur. Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur." (26: 78-80).

Burada söz konusu edilen, bana hayatta kalabilmenin bütün vasıtalarını sağlayan, bana aç­lığımı tatmin etmek için yiyecek, susuzluğu., mu gidermek için su ve hastalıklarım için te­daviler bahşedenin, beni kesin olarak kendi kendime yön verme kabiliyetinden mahrum etmeyeceğidir. Beni yaratan O olduğu içjn bana hayatta hidâyet edecek olan da elbette O'dur: "(İbrahim): 'Ben Rabbime gidiyorum. O bana doğru yolu gösterecek!' dedi" (37-99).

Burada "Rabbi" yani "Rabbim" kelimesine dikkat ediniz. Allah, benim Rabbim iken, O'nun rubûbiyeîİ benim kendimi yönetmem için ihtiyaç duyduğum şeyleri bana temin edecektir.

 

Hidayetin Üç Safhası

 

Hidayet üç çeşittir. Biri, içgüdülerin hidayeti­dir ve bu canlıların hayatında doğuştan (fıtrî olarak) mevcuttur. O, onun ilhamı olarak hiz­met görür. Bir çocuğun doğduğu an, beslen­mesi için ağladığını ve herhangi bir dış yönlendirme olmaksızın ağzını doğrudan annesi­nin memesine götürdüğünü ve gıdasını orada bulduğunu görürüz.

ikincisi, birincisinden daha yüksek bir dere­ceye sahip olan duyuların hidayetidir. Bu, dış dünyadaki olaylar hakkında bilgi elde etme­mize yarayan görme, işitme, tatma, hissetme ve koku alma için gerekli yeteneği bize sağ­lar.

Yukarıda anlatılan hidayetin iki şekli insan­larda ve hayvanlarda görülür. Fakat insanda kendini gösteren üçüncü bir hidayet şekli da­ha vardır, o da akıldır. İşte insana sonsuz bir gelişme potansiyeli kazandıran ve onu yeryü­zündeki bütün mahrukatın hizmet ettiği bir varlık hâline getiren, kendisine bahşedilmiş bu hidayettir.

İçgüdü, muhtaç olduğu şeyleri arayıp bulma saikinin canlıda oluşmasını sağlar. Duyular canlıyı muhtaç olduğu şeylere yöneltir; akıl onlardan nasıl faydalanılacağını gösterir.

Hayvanların bu üçüncü melekeye (akıl) ihti­yacı yoktur. Bu yüzden içgüdü ve duyular ka­demesinden öteye gidemezler. Yalnızca in­sanda bu üç meleke birleşmiştir.

İnsandaki bu akıl melekesi nedir? Hayvanlar­daki içgüdü ve duyu kabiliyetlerine işlerlik kazandıran melekenin daha gelişmiş bir biçi­midir sadece. İnsan vücudu, haricî veya fizikî yönden hayatın en gelişkin unsuru olduğu gi­bi, İnsan aklı da ondaki dahilî güçlerin en mu­azzamıdır. Bitki hayatında gizli olan ve hay­van yaşamında kendisini içgüdü ve duyular şeklinde ifade eden algılama yeteneği, İnsan hayatında mükemmele ulaşıp akıl adını alır.

 

Her Hidayetin Bir Sınırı Vardır

 

Yaratılışın sağladığı bu üç hidayet şeklinden herbiri, daha ötede işlev görmesine imkan ta­nımayan kendine Özgü sınırlara sahiptir. Eğer hidayetin bütün çeşitleri birbirlerini tamamla-salardı, bazı hidayet çeşitleri için daha üst bir hidayet çeşidi sağlanmamış olsaydı insan bu­gün yükselmiş olduğu ruhî ufuklara ulaşama­yacaktı.

içgüdünün yönlendirici kuvveti, bizi, ihtiyaç duyduğumuz şeyleri aramamıza sevkeder. Bununla beraber o, kendi başına, dışımızdaki herhangi bir şeye ulaşmamıza yardım etmez. Bunu mümkün kılan hidayettir. İçgüdünün çaresiz kaldığı yerde, duyuların hidayeti yar­dımına yetişir. İşte o zaman göz görmeye, ku­lak işitmeye, dil tat almaya, el hissetmeye ve burun koku almaya başlar. Böylelikle dış dünyamızla temas kurarız. Ancak duyuların hidayeti belli sınırlar içinde fonksiyonunu ic­ra edebilir. Göz sadece belirli şartlar altında görebilir. Bu şartlar gerçekleşmediği zaman, meselâ ışık olmadığı zaman veya birşey çok uzakta olduğu zaman, o şeyi göremeyiz. Bu­nunla birlikte, bu meleke en azından eşyanın varlığından haberdar olmamızı sağlayabilir. Fakat duyular tek başına bizi bundan ötesine götüremez. Hayatımızda kendi görüşlerimizi veya prensiplerimizi oluşturma ihtiyacını hissediyoruz. Bu, hidayetin üçüncü şekli olan akhn fonksiyonudur. Akıl, duyularımızın al­gıladığı bütün etkileri koordine edip, sonuçlar çıkarır.

 

Hidayetin Her Çeşidi Diğerini Düzeltir

 

Nasıl ki duyuların yönlendirici gücü içgüdü­yü hem denetim altında tutuyor hem.yardım ediyorsa, akıl da, sadece ulaşabildikleri alan­larla sınırlı olmayıp bazen ilüzyonlara sebep olan duyuları kontrol altında tutup yardım eder. Uzaktan bir cismi algılar ve onun ufacık bir noktadan daha büyük olmadığını zannede­riz; halbuki bu cisim gerçekte büyüktür. Has­tayken balın tadma bakarız, bize acı gelir. Düz bir direğin sudaki yansıması eğridir. Hastalık anlarında kulaklarımız sık sık deği­şik sesler işitir gibi olur, fakat bu seslerin kaynağım anlayamayız. Duyuların kılavuzlu­ğundan daha üst derecede bir kılavuzluğa sa­hip olmasaydık, algılarımızdaki bu hataları farketmemiz mümkün olmayacaktı. Dolayı­sıyla bize bu konuda bir hassa verilmiştir, bu hassanın adı "zihin" veya "akıldır". Güneşin, dünyadan algılandığı gibi yaldızlı büyük bir tabak olmadığını, fakat çok büyük bir gök cismi olduğunu; balın daima tatlı olduğunu ve eğer herhangi bir zamanda bize acı geliyorsa, bunun dilimizin o andaki durumuna bağlı ol­duğunu; yine hastalığımızın belirli anlarında kulaklarımıza çarpar gibi olan seslerin dışı­mızdan gelmediğini, ateşli beyinlerimizdeki rahatsızlıkların sonucu olduğunu söylememi­zi sağlayan güç işte budur.

 

Hidâyetin Dördüncü Şekli

 

Bizdeki her hidayetin gücünün, onsuz gorevİ-ni yapamayacağı bir sınırlamaya tâbi olduğu­nu yukarıda belirtmiştik. Bu, akıl için de ge­çerlidir. Çünkü akıl duyularımızın hudutları içinde fonksiyonunu icra eder ve onlardan ba­ğımsız var olamaz. Algımızın ötesinde olan birşeyi aklımızın anlaması zordur. Akıl, du­yularımızın ötesindeki âlemlerde bize yol gösteremez. Kendi faaliyet alanı olarak nite­lendirebileceğimiz günlük aktivitelerde bile, her zaman bize etkili bir biçimde yol göstere-meyebilir. Ara sıra arzularımızla çatışır ve galip gelmek ister. Akıl, işleyeceğimiz bir fii­lîn açıkça bize zarar vereceğini söylediği hal­de, arzularımız bizi aklı bir tarafa bırakmaya zorlayabilir. İşte o zaman şu soru akla gelir: Aklın etkisiz kaldığı yerde, bize yardım ede­cek daha gelişkin bir hidayet çeşidi yok mu­dur? Duyu hidayeti, içgüdülerin hidayetini ve aklın hidayeti de duyu hidayetini düzeltebilir. Peki aklı düzeltecek bir güç yok mudur? Kur'ân böyle bir gücün olduğunu söylemek­tedir. Bu güç, ilâhî rubûbiyeti ve rahmeti için­de barındıran bir ölçü olan vahy hidayetidir. O, insana ihsan edilen ilâhi armağanların en büyüğüdür. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm bunu tekrar tekrar beyan etmektedir:

"Doğrusu biz insanı, imtihan etmek için karı­şık bir nûtfeden yarattık da onu işitici, görücü yaptık. Biz ona doğru yolu gösterdik: artık o, ister şükredip inanır, ister nankörlük edip inkâr eder." (76: 2-3).

"Biz ona vermedik mi iki göz, bir dil, iki de dudak? Göstermedik mi ona İki de yol?" (90: 8-10).

"Allah sizi analarınızın karınlarından hiçbir şey bilmez olduğunuz hâlde çıkar; ve size ku­laklar, gözler ve kalpler verdi, ola ki şükre­dersiniz." (16: 78).

"Doğru yolu göstermek bizim işimiz.. Âhiret ve dünya da şüphesiz bize aittir." (92: 12-13).

"Onlara âyetlerimizi, delil ve mucizelerimizi vermiştik, ama onlar bu âyetlerden yüz çevir­diler." (15: 81).

"Ama biz(im uğrumuz)da cihad edenleri biz, elbette yollarımıza iletiriz. Muhakkak ki Al­lah, iyilik edenlerle beraberdir." (29: 69).

Asıl şekliyle "kalb" veya "fuad" terimi, sade­ce vücudun "yürek" dediğimiz kısmı anlamına gelmez, aynı zamanda aklımıza destele olan bir güç anlamına gelir.

 

Hûda

 

Bu unsur hidayetin dördüncü çeşidi olan vah­yin bizdeki yansımasıdır. "De ki: 'Allah'ın hidâyeti, doğru yolun ta kendisidir. Bize âlemlerin Rabbine teslim olmamız emredil­miştir." (6: 71).

"Sen onların dinlerine uymadıkça ne Yahudi­ler, ne de Hıristiyanlar asla senden razı ol­mazlar. De ki: 'Doğru yol, ancak Allah'ın yo­ludur!" (2: 120).

el-Hüdâ, gerçek rehberlik yolu anlamına ge­lir. Peki bu rehberlik nedir? Kur'ân onun, başlangıçtan itibaren herkese ihsan edilmiş olan ilâhî vahyin evrensel rehberliği olduğu­nu söylemektedir. Yine Kur'ân'a göre, nasıl ki içgüdüler, duyular ve akıl, ırk, renk veya konum farkı gözetmeksizin insanlara bahşe-dilmişse, aynı şekilde ilâhî vahyin hidayeti de, fark gözetmeksizin herkese rehberlik et­meye göre ayarlanmıştır. Bu yüzden, belirli toplumların tek dayanağı haline gelip insanlı­ğı birbirine düşman, çeşitli dinî gruplara böl­müş olan sözüm ona diğer bütün rehberiyet biçimlerinden ayrı tutulmalıdır. Kur'ân, bu evrensel vahyin hidayetine ed-Din, yani inşa-, nın fıtratına ve vazifelerine uygun hayat tarzı veya el-Islâm ismini vermektedir.

 

Dinin Ve Kur'ân'in Birliği

 

Dinin ve Kur'ân'ın birliği gerçeği, Kur'ân'ın çağrısının temelini oluşturur. Kur'ân'ın sun­duğu diğer bütün şeyler bu temel üzerine bina edilmiştir. Eğer bu temel safdışı bırakılırsa, Kur'ânî mesajın bütün çerçevesi bozulacaktır. Fakat, tarihteki sapmalar gariptir. Kur'ân'ın bu hakikati vurgulaması ne kadar büyükse, dünyada bu gerçeği gözardı etme eğilimi de artmaktadır. Gerçekten de Kur'ân'ın sunduğu hiçbir hakikat, bu kadar kasıtlı olarak görmemezlİkten gelinmemiştir. Eğer insan Kur'ân'ı her türlü önyargı ve şüpheden arınmış açık bir zihinle inceleyip, apaçık hükümlerine ba­karsa ve daha sonra da, Kur'ân'ın bildirdiği dinin diğer dinler gibi kendine has fırkacılık­tan başka birşey olarak görmeyenlere bakar­sa, muhakkak ki ya bu insanların gözlerinin kendilerini aldattığım ya da bakıp görmedik­leri herhangi bir şey hakkında rastgele hüküm verdiklerini haykıracaktır.

Bu önemli meseleyi daha iyi açıklamak için, Kur'ân'ın vahiy ve peygamberlik hakkındaki görüşünü ve insanlığın hangi yoldan ilerle­mesini istediğini İzah etmemiz gerekmekte­dir.

 

Vahiy, İnsanın İlk Birliği Ve Ayrılığı

 

Aşağıdaki satırlar, Kur'ân'ın bu münasebetle beyan ettiği düşüncelerin ana fikrini vurgula­maktadır.

Önceleri insanoğlu tabiat ile içice bir hayat yaşıyordu. Aralarında ne rekabet ne de düş­manlık vardı. Hayat herkes için aynıydı ve insanlar bu birlikteliklerinden memnundular. Zamanla İnsanlar çoğaldılar; ekonomik baskı, toplumu, birbirinden nefret eden fırkalara bö­lüp, zayıfın ezilmesine yol açan menfaat kav­gasını ortaya çıkardı. Bu durum, hak ve adalet mesajının gönderilmesini gerektiriyor­du. Peygamberlik veya vahiy kapısının açıl­ması böyle olmuştur. İnsanoğlunun, önemse­mediği için acı sonuçlarına maruz kaldığı hakk'ı kendisine göstermek üzere peygamber­ler silsilesi geldi. Kur'ân, insanlığa hayır geti­ren bu şahsiyetleri "rasûl" veya "elçi" olarak adlandırmaktadır. "İnsanlar bir tek ümmet idiler, sonra ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinin daha önce geçmişbir hükmü olmasaydı, ayrı­lığa düştükleri şey hususunda hüküm verilip işleri bitmiş olurdu." (10: 19)..

"İnsanlar bir tek ümmet idi. Allah peygam­berleri, müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi; onlarla beraber, anlaşmazlığa düştükle­ri konularda insanlar arasında hükmetmek üzere, içinde gerçekleri taşıyan Kitabı indir­di." (2: 213).

 

Evrensel Mesaj

 

Bu peygamberlerin mesajı aynıydı, belirli bir iklim, ülke veya millet için değildi. Nerede yaşarlarsa yaşasınlar, bütün insanlar için ge­çerli olan evrensel bir uygulaması vardı. Kur'ân, yeryüzünde insan ayağının değdiği her noktaya, bu evrensel mesajın da ulaştığını beyan etmektedir: "Her millet İçinde mutlaka bir uyarıcı (peygamber gelip) geçmiştir." (35: 24). "Sen, ancak bir uyarıcısın, her toplumun bir yol göstericisi vardır." (13: 7). "Her üm­metin bir peygamberi vardır. Peygamberleri onlara gel(ip de bunlar onu yalanlayanca ara­larında adaletle hükmolunur, hiç zulmedil­mezler." (10: 47).

Kur'ân, ayrıca geçmişte mesaj getirmiş olan bir çok elçinin olduğunu haber vermekte, an­ca bunların sadece birkaç tanesinin adından bahsetmektedir: "Biz önce gelenlere nice peygamberler gönderdik." (43: 6). "Biz elçi göndermedikçe (hiçbir kavme) azab edecek değiliz." (17: 75). "And olsun biz, senden ön­ce de elçiler gönderdik. Onlardan kinıinİ(n hayatını) sana anlattık, kimini de anlatma­dık." (40: 78).

 

Hep Aynı Mesaj

 

Allah'ın yolu her yerde tek ve aynıdır. Hiçbir durumda aslından uzaklaşamaz. Bu yüzden kendisini insanlığa tek ve aynı tarzda tanıt­mıştır. Kur'ân, hangi döneme veya mekana ait olurlarsa olsunlar, peygamberlerin yolu­nun tek ve aynı olduğunu, hepsinin yeryüzün­de aynı evrensel iyilik ve adalet düzenini kur­maya çalıştığını söylemektedir. Peki bu ka­nun, bu düzen nedir? Bu, iman ve doğru yaşa­yışın, kâinatın yüce yaratıcısına iman ile bu imana uygun olarak yaşayışın kanunudur. Bunun dışında veya bununla çelişen bir dîn, bu anlamda din değildir: "Andolsun biz, her üm­mete: 'Allah'a kulluk edin, tağuta tapmaktan kaçının!' diye uyarması için bir elçi gönder­dik." (16: 36). "Biz, senden önce hiçbir pey­gamber göndermedik ki, kendisine: 'Benden başka ilâh yoktur, şu halde Bana ibadet edin!' diye vahyetmiş olmayalım." (21: 25).

Kur'ân, bütün insanlığa gönderilen dinlerin tek ve aynı olduğunu ve aralarında bir fark bulunmadığını insanlara açıklamayan hiçbir peygamber olmadığını söylemektedir. Bütün elçilerin amacı, bölünmüş insanları bir araya getirmekti. Aralarındaki farklılıkları daha da derinleştirme amacı hiçbir zaman güdülme-miştir. Birinci gaye, bütün insanlığın sadece tek Allah'a kulluk ettiğini ve karşılıklı sevgi ve merhamet içinde yaşadığını görmektir: "Ve işte sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. (bir tek topluluktan ibarettir. Aralarında din ve inanç ayrılığı yoktur. Çünkü hepsi, tek makbul din olan İslâm'a inanmaktadır). Ben de sizin Rabbinizim, benden korkun (dedik)." (23: 52).

Kur'ân'ın ortaya koyduğu hakikat şudur: Al­lah sizi insan suretinde yaratmış ve bir tek topluluk haline getirmiştir. Fakat sizler, ken­dinizi ırklara böldünüz ve bu ayırıma dayana­rak birbirinizden ayrı durdunuz. Böylelikle kendinize ayrı ayrı yurtlar edindiniz. Kendini­zi, vahşice birbirinin boğazına sarılan uluslara böldünüz. Farklı iklimlere yayıldığınız için, zamanla farklı renklere hüründünüz. Bu, kar­şılıklı düşmanlığı arttırmanız için size yeni bir bahane sağlamış oldu. Ayrıca, farklı diller geliştirdiniz. Bu bile, karşılıklı tecrit ve ayrıl­ma için malzeme yapıldı. Daha sonra kendi aranızda zengin-fakir, efendİ-köle, sıradan İn-san-dokunulmazlığı olan insan, güçlti-zayif, yüksek-alçak vb. gibi sınıflar yarattınız. Siz­deki temel dürtü, diğer insanların haklarına aldırmadan, kendi benliği için yaşamaktır. Böyle bir durumda, aranızdaki farklılıklara rağmen sizi bir araya getirecek herhangi bir-şey var mıdır? Kur'ân böyle birşeyin var olduğunu, bunun da, bütün insanların aynı Al­lah'a inanması düşüncesi olduğunu söylemek­tedir. Kendinizi birçok fırkaya böldüğünüz gibi, Allah'ı da birçok parçaya bölemezsiniz Herkesin Allah'ı birdir ve bir kalacaktır. He­piniz O'nun irâdesine baş eğmek zorundası­nız. İçinizdeki farklılıklara rağmen hepiniz aynı kaynağa bağlısınız. Irkınız, vatanınız, milliyetiniz ve hayattaki konumunuz ne olur­sa olsun, sadece ve sadece bir Allah'a kulluk etmeye karar verirseniz, bütün bu farklılıklar artık zihinlerinizi zehirlemeyecek, kalpleriniz birleşecektir. Bütün yerkürenin eviniz oldu­ğunu, bütün insanlığın tek ümmet olduğunu ve hepinizin bir tek aileyi, 'Iyalallah "Al­lah'ın ailesini" oluşturduğunuzu hissedeceksi­niz.

Sonuç olarak Kur'ân şunu söylemektedir: Bü­tün peygamberlerin getirdiği mesaj, insanoğ­lunun bir tek yolu, Allah'ın yolunu, ed-Din'i takip etmesini ve bu yolda ayrılığa düşmeme­sini gerektirir.

"O size, dinden Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi şeriat (hukuk düzeni) yaptı. Şöyle kî: dini doğru tutun (Allah'ın birliğine inanın ve O'nun gönderdiği hükümlere teslim olun. Hurafeler karıştırıp dini bozmayın) ve onda ayrılığa düşmeyin. (İşte Allah'ın gön­derdiği dinlerin temeli budur)." (42: 13).

Kur'ân'a göre, Allah'ın yolunu takip etmenin gerekli olduğunu vurgulamayan hiçbir ilâhi kitap yoktur. "De ki: "(Bu hususta kesin) deli­linizi getirin. İşte benimle beraber olanların da öğütü ve benden öncekilerin de öğütü bu­dur.' Ama çokları hakkı bilmezler, bundan dolayı onlar, (haktan) yüz çevirirler. Senden önce hiçbir peygamber göndermedi ki ona: 'Benden başka ilâh yoktur, bana kulluk edin!: diye vahyetmiş olmayalım." (21: 24-25).

Sadece bu değil, aynı zamanda Kur'ân, her­kesi, daha Önce gönderilen mesajların kendi mesajından herhangi bir şekilde, farklı olup olmadığını götermeye çağırmaktadır: "Eğer doğru iseniz bundan önce (inmiş olan) bir Ki­tap, yahut bir bilgi kalıntısı getirin." (46: 4).

 

Kutsal Kitaplar

 

Yine Kur'ân'a göre, bütün ilâhî dinler aynı te­mel mesajı getirmişlerdir; bir kitabın başka bir kitab tarafından tasdik edilmesi bunun bir delilidir. Kur'ân, bir dinin öğretisinin diğer bir dinin öğretisini tasdik ettiğini ve asla ya­lanlamadığını söylemektedir. Sonuç olarak, bu öğretiler birbirlerini tasdik ettiklerine göre, hepsinde ortak olan bir nokta vardır ve diğer bütün unsurlar bu ortak noktanın etrafında halkalanmaktadır. Aynı#üşüncenin farklı za­manlarda, farklı yerlerde, farklı ümmetler arasında, değişik isimler altında, değişik ta­vırlarda ve farklı dillerde kendini göstermesi, yukarıda ortaya çıkardığımız sonucun gerçek­lik ihtiva ettiğini göstermektedir: "Sana Kita­bı gerçek ile ve kendinden öncekini doğrula­yıcı olarak indirdi, Tevrat ve İncili de indir­mişti." (3: 3).

Kur'ân'm sık sık kendisinden önce indirilen. Kitapların haber ve emirlerinden bahsetmesi­nin sebebi budur. Kur'ân, bu kitapların öğre­tilerinin aynılığına şehadet etmektedir.

 

Din Ve Şeriat: Dinler Arasındaki Farklılıklar

 

Hemen şu soru akla gelebilir: Eğer vahiy, bü­tün insanlığı aynı hakikate yöneltiyorsa ve farklı dinlerin peygamberleri aynı hayat pren­sibini va'zetmişlerse, bir dinle diğer bir din arasındaki farklılıklar nasıl meydana gelmiş­tir? Bu farklılıklar nasıl bu kadar yaygınlık ve baskınlık kazanmışlardır? Neden bütün dinler aynı hükümleri, aynı ibadet şekillerini ve davranışları emretmemektedir? Neden bir dinde ibadet için bir yöne, başka bir dinde başka bir yöne dönülür? Neden birindeki ka­nunlar şeklen diğerindeki kanunlardan farklı­dır?

Kur'ân dinlerdeki farklılıkların iki çeşit oldu­ğunu söylemektedir. Bu farklılıklardan biri, takipçilerin, ortak mesajdan bilinçli olarak sapmalarının bir sonucu olarak oluşur. Bu çe­şit bir farklılık, tipik bir inatçılığın varlığına İşaret etmekte ve her dinde kendini göster­mektedir. Diğer çeşit ise, ibadetlerdeki farklı­lıktır. Bir dîn belirli bîr ibadet şeklini emre­derken, başka bir din farklı bir şekli emret­mektedir. Bu tür bir farklılık, dinin temel özelliğine dayanan bir farklılık değil, dış te­zahürüne dayanan bir farklılıktır.

Kur'ân'a göre dinî öğreti ikiye ayrılır: Birinci­si onun ruhunu, ikincisi dış tezahürünü mey­dana getirir. Birincisi ikincisinden daha önemlidir. Birincisi Din, ikincisi Şeriat, Minhac veya Nusk diye adlandırılır. Şeriat ve Minhac, yol; Nusk ise ibadet şekli anla­mına gelir. Ancak pratikte Şeriat, dinin em­rettiği nizam, Nusk ise yalnızca ibadet şekli manasında kullanılmıştır. Kur'ân, mevcut dinler arasındaki farklılıkların Din'deki fark­lılıklar olmadığını, fakat uygulamasındaki ve­ya Şeriat ve Mİnhac'daki, yani dinin ruhunda­ki değil, dış biçimindeki farklılıklar olduğunu söylemektedir. Fakat bu farklılık tabiîdir. Din'in temel hedefi beşeriyetin ilerlemesi ve saadetidir. Fakat, insanın içinde yaşadığı du­rum ve şartlar her yerde ve her zaman aynı olmamıştır. Entellektüel ve sosyal eğilimler, zamandan zamana ve ülkeden ülkeye değişe­rek, Şeriat ve Minhac'da farklılıklar meydana getirmiştir. Bu sebep, şeriatler arasında görü­len farklılıkları açıklamaktadır. "Biz her üm­mete, uydukları bir ibadet yolu (şeriat) yaptık. Onun için (din) İş(in)de seninle asla çekişme­sinler. Sen Rabb'İne çağır, şüphesiz sen doğru (Hakk'a varan) bir yol üzerindesin." (22; 67).

Hz. Peygamber @, kıble olarak Kudüs'e yö­nelmeyi bırakıp bunun yerine Mekke'deki Kabe'yi tercih ettiği zaman, bu değişiklik Ya­hudilerin ve Hıristiyanların hoşuna gitmedi. Dış görünüş onlar için bu kadar mühimdi. Onlar için dinin şekli yönü, doğruyla yanlışın ve gerçekle gerçek olmayanın ölçüşüydü.

Kur'ân meseleye farklı bir yaklaşım getirmiş­tir. Hiçbir zaman dış görünüşü ve şekli uygu­lamaları, iç gerçeğin, yani dinin temelinin Öl­çüsü olarak görmemiştir. Her din kendi ibadet şeklini, içinde bulunduğu ortamın istekleri dahilinde geliştirmek zorunda kalmıştır. Esas mesele Allah'a bağlılık ve dürüst yaşamadır. Bu suretle, gerçeği ve adaleti hayatta geçerli kılmak isteyen kimse, öncelikle temel ilkeler üzerinde yoğunlaşmalı ve bunları doğruyu yanlıştan ayıran ölçü haline getirmelidir.

"Herkes kendi kıblesine yönelir, siz ise, hayır işlerinde yarış ederek başkalarını geçmeye çalışın, Nerede bulunursanız, Allah hepinizi bir araya getirecektir. Şüphesiz Allah, herşeyi ye gücü yetendir." (2: 148).

 

Dinin Temelleri

 

Kur'ân sadece bunları söylemekle yetinme­mekte, dinin temel ilkelerinin neler olduğunu açık bir dille izah etmektedir. Din sadece, do­ğuya veya batıya yönelmek demek değildir, Gerçek din, Allah'a bağlılığını sunmak ve dü­rüst bir hayat yaşamaktır. Kur'ân, dini oluştu­ran temel unsurları aşağıdaki âyetlerle açık­lar: "Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevir­meniz iyilik değildir. Asıl iyilik, o (kimsenin iyiliğindir ki, Allah'a, ahiret gününe, melekle­re, Kitab'a ve peygamberlere inandı; sevdiği malım yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve boyunduruk altında bulunan (köle ve esir)lere mal verdi; namazı kıldı, zekatı verdi. Andlaşma yaptıkları za­man andlaşmalarmı yerine getirenler; sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler, işte doğru olanlar onlardır, (Allah'ın azabın­dan) korunanlar da onlardır." (2: 177).

Bu ayet, 1400 yıldan daha uzun bir süre önce indirilen Kur'ân'da mevcuttur. Eğer dünya hala temel hedefinin ne olduğunu anlayama-mışsa, bu kesinlikle Kur'ân'ın hatası değildir.

 

Şeriat'ta Farklılık Kaçınılmazdır

 

Maide sûresinde farklı dinî topluluklardan bahsedilmektedir. Sûre, sırasıyla Hz. Musa Hz. İsa ve İslâm peygamberinden bahsettik­ten sonra şunu beyan etmektedir: "Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol belirledik. Al­lah isteseydi, hepinizi bir tek ümmet yapardı fakat size verdiği nimetler içinde sizi sınamak istedi. Öyleyse hayır işlerine koşun, hepinizin dönüşü Allah'adır.' (5: 48)

Yukarıdaki âyeti dikkatlice okuyup her keli­mesi üzerinde iyice düşünmek gerekir. Kur'ân indirildiği zaman, mevcut dinlerin ta­kipçileri, dinin kendisi yerine sadece dış şek­lini alıyorladı. Bu yüzden dîn için var olan bütün şevk ve gayret, ibadetin şekli için har­canıyordu. Her fırka, sadece ibadet şekillerini ölçü alarak diğerlerinde kurtuluş olmadığını söylüyordu. Kur'ân ise, ibadet şeklinin din ve gerçeğin ölçüsü olmadığını söylüyordu. İba­det şekli, dinin sadece dış görünüşüydü. Ruh, ibadet şeklinden üstün ve tek başına din idi. Din gerçekte, dürüst yaşayarak Allah'a kulluk etmekti ve hiçbir fırkanın tek başına mirası değildi. Ancak bütün insanlığın ortak mira­sıydı ve hiç değişmedi. Ameller ve âdetler ondan sonra gelirler. Bunlar ise zaman ve şartların gerektirdiği şekilde, zamandan za­mana ve ülkeden ülkeye değişmişler ve değiş­meye de mahkûmdurlar.

Bir insan, dinler arasında çeşitli farklılıklar görüyorsa, bu farklılıkların hayatın bu özelli­ğinden kaynaklandığını anlamalıdır.

Kur'ân şunu sormaktadır: "Neden merasimle­re bu kadar önem veriyorsunuz?" Ayrıca şöy­le demektedir: "Allah farklı zaman ve farklı ülkeler için farklı ibadet şekilleri emretmişti. Belirli bir durum İçin ne uygunsa o emredil­mişti. Eğer Allah dilemiş olsaydı, bütün in­sanları tek bir ümmet yapabilirdi. Fakat bu, tabii ki O'nun amacı değildi. Farklılıklar ge­rekliydi, nitekim ortaya çıkıp kendilerini gös­terdiler. Fakat bu farklılıklar insanlar arasında çatışmaya temel teşkil etmemelidir. Burada söz konusu edilen esas mesele hayrat veya sâlih ameldi. İbadet şekli, hayrat veya sâlih amele yardımcı olarak vardı ve daha az öne-me sahipti."

Su âyete dikkat ediniz: "Sizden her biriniz için bîr şeriat ve bir yol belirledik" Herkes için aynı olması gereken Din teriminin bura­da kullanılmadığına dikkat ediniz. Din, hiçbir farklılığa İmkân vermez. Şeriat ve Minhac, Özü herbiri için aynı olan şeylerden kaynakla-namazdı. Bu yüzden onların farklı ülkeler ve farklı zamanlar için farklı olmaları kaçınıl­mazdı. Bu çeşit farklılıklar dinin temelindeki farklılıklar değildir. Sadece tâli unsurlarda olan farklılıklardır.

"Eğer Allah dilemiş olsaydı, hepinizi tek bir ümmet yapardı" ifadesiyle Kur'ân, yukarıda­ki gerçeği vurgulamayı amaçlamaktadır. Bu ifade davranışlarda, geleneklerde ve hayat tarzlarında farklılık meydana getiren etkenler olarak, değişik ülkelerde yaşayan değişik in­san gruplarının farklı temayüllerini gözönüne almaktadır. Fakat bu nitelikteki farklılıklar in­san tabiatının dışında gelişen farklılıklardır, dolayısıyla gerçekle gerçek olmayan arasın­da ölçü olmamalı ve karşılıklı nefret ve düş­manlıklara sebebiyet vermemelidir. Sadece dinin temeline, diğer bir tâbirle, Allah'a kul­luk ve doğru yaşayışa müdahale edilmemeli­dir.

işte bu yüzden Kur'ân hoşgörüye bu kadar büyük önem vermektedir. Öğretilerine şiddet­li bir şekilde muhalefet edenler için bile hoş­görüden bahsetmektedir. Bir yerde Peygam­bere hitab ederken şöyle buyurmaktadır: "Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi mutlaka iman ederdi. O halde sen mi insanları iman etsinler diye zorlayacaksın?" (10: 99).

Kur'ân'a göre, "insan fıtratı gereği kendisini memnun eden bir yolu takip etmek ister. Na­sıl siz, yolunuzun doğru yol olduğunu düşü­nüyorsanız, diğerleri de kendi yollarının doğ­ru yol olduğunu düşünürler. Bu yüzden müsa­maha faziletini üzerinizde taşıyınız." Bu konuda Kur'ân şöyle seslenmektedir: "(Onların) Allah'tan başka yal vardıklarına sövmeyin ki, onlar da bilmeyerek sının aşıp Allah'a söv­mesinler! Biz, her ümmete yaptıkları işi böyle süslü gösterdik; sonunda dönüşleri Rab'leri-nedir. O, onlara ne yaptıklarını haber vere­cektir." (6: 108).

 

Mesajın Yeniden İhyası

 

O zaman şu soru sorulabilir: Eğer bütün din­lerin temeli, Özü aymysa veya hepsi gerçeğe dayanıyorsa Kur'ân'ın gelmesine ne gerek vardı?

Bu noktada Kur'ân, Yahudilere ve Hıristiyan-lara çok yalın sorular yöneltir: Fırkalaşmala-rımz, Tevrat ve İncil, yani Eski Ahit ve Yeni Ahit'in ötesine geçemez ve yalnız onlara da­yanır. Eğer bu tarihî bir gerçek ise, sizlerden önce vahiy gönderilmiş, herhangi bir hidayet yolunu takip eden herhangi bir ümmet var mıydı yok muydu? Atalarınızın ve peygam­berlerinizin silsilesi hangi yolu takip ederek devam ettiler? Hz. İbrahim'in oğullarına ve torunlarına miras bıraktığı din veya yol ney­di? Yakup peygamber ölüm döşeğinde, ço­cuklarına, kendisinin takip ettiği Allah'ın Din'ine bağlı kalmalarını tembih etmişti. Onun orada kastettiği Din neydi? Kesinlikle Yahudilik, Hıristiyanlık veya başka bir fırka­cılık değildi, çünkü bunlar Hz. Yakup'tan asırlar sonra doğan Hz. Musa ve Hz. İsa'yla insanlara gönderilmişlerdi. Sonuç olarak şunu anlamalısınız ki, sizin henüz meydana getiril­miş Fırkacılığınız ortaya çıkmadan çok daha önce, sizinkinden çok daha yüce bir kurtuluş yolu, bütün insanlığa gönderilen Din, Kur'ân'ın ifadesiyle Allah'a kulluk ve dürüst yaşama yolu hâkimdi: "Yoksa, Yakub'a ölüm geldiği zaman orada mıydınız? Hani o, oğul­larına: 'Benden sonra kime ibadet edeceksi­niz?' diye sormuştu. Oğullan da: 'Senin İlâhına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın Allah'ına, bir tek olan Allah'a inanacağız; biz O'na teslim olanlarız!' dediler." (2: 133).

 

Dinin İlk Hedefi, İnsanın Vahdeti

 

İnsanın vahdeti dinin ilk hedefidir. Bütün peygamberlerin getirdiği mesaj; insanlığın gerçekte tek ümmet ve tek topluluk olduğu, hepsi için bir tek Allah'ın var olduğu, buna göre O'na toptan kulluk etmeleri ve bir aile­nin fertleri gibi yaşamaları gerektiği mesajı­dır. Fakat ne gariptir ki, dinlerin takipçileri bu mesaja aldırmadılar. Öyle bir aşamaya gelindi ki, her ülke, her topluluk ve her ırk kendisini ayrı bir fırka olarak gördü ve Fırkacılığı, din konumuna yükseltti.

Kur'ân, daha önce gelen peygamberlerin, di­nin birliğini tasdik etmeyi ve evrensel kardeş­liği va'zetmeyi amaçladıklarını göstermek için, söyledikleri sözleri aktarmaktadır. Meselâ Mü'mİnun sûresinde, Nuh'un gelişine değinmektedir: "Andolsun biz, Nuh'u kavmi­ne gönderdik: 'Ey kavmim, dedi, Allah'a kul­luk edin, O'ndan başka bir tanrınız yoktur. (Allah'ın azabından) korunmaz mısınız?" (23: 15).

Kur'ân ayrıca, Nuh'tan sonra gelmeye devam eden mesajlardan bahsetmektedir: "Onlara da kendi içlerinden: 'Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka İlâhınız yoktur, (Allah'ın azabından) korunmaz mısınız?' diyen bir elçi gönderdik." (23: 32). Ve daha sonra Hz. Mu­sa'dan bahsedilmektedir: "Sonra Musa'yı ve kardeşi Harun'u ayetlerimizle ve apaçık bir delille gönderdik." (23: 45). Daha sonra Hz. İsa'ya değinilmektedir: "Meryem oğlunu ve annesini bir mucize kıldık." (23: 50). Ve en sonunda şu gerçek ifade edilir: "Ey elçiler, te­miz ve helâl olan şeylerden yiyin; iyi ve ya­rarlı işler yapın. Çünkü ben bütün yaptıkları­nızı bilirim. Ve şu insanlar, bir tek ümmet olarak, sizin ümmetinizdir. Ben de Rabbini-zim, Benden korkup sakının! Fakat bunlar ay­rı görüşlere saplanarak kendi aralarında bölü­nüp parça parça oldular. Her grup, sahip bu­lunduğu inanç ve görüşten memnundur." (23: 51-53).

Yukarıdaki âyetler, her peygamberin istisnasız insanları tek bir göreve, Allah'a kulluk ve doğru yaşama görevine çağırdığını izah et­mektedir. Bütün peygamberler, insanların kardeş olarak beraber yaşamalarını ve ayrı yaşamamaları gerektiğini öğütlemişlerdir. Fa­kat Kur'ân'ın teessüf ettiği gibi: "Fakat bunlar ayrı görüşlere saplanarak kendi aralarında bö­lünüp parça parça oldular. Her grup, sahip bulunduğu İnanç ve görüşten memnundur."

Fakat öğüt bir kenara bırakılıp, insanlar, ken­dilerini diğerlerinden üstün oldukları fikriyle besleyerek, rakip fırkalara bölündüler. Fırka­cılığın ortaya çıkardığı sabit fikirler arasında, özellikle vaftiz denilen ibadet şekline değine­biliriz. Önceleri bu, İnsanın günahlarını itiraf etmek ve af dilemek zorunda olduğu zaman yapılan bir Yahudi ibadet şekliydi. Fakat Hı­ristiyan kilisesi bunu bir kurtuluş aracına dö­nüştürdü. Kur'ân bunu gerçeğin saptırılması olarak görmekte, kurtuluşun sadece bir ibadet şeklini uygulamakla elde edilemeyeceğine ve kurtuluşun ancak dürüst yaşamayla geleceği­ne işaret etmektedir. Bir insan sadece su ile değil, Allah'ın değmesiyle veya düşünce ve amellerine "Allah'ın rengini" giydirmesiyle de vaftiz edilebiir: "Allah'ın boyası (ile bo­yan). Allah'ın boyasından daha güzel boyası olan kimdir?" (2: 138).

Benzer şekilde, aynı düşünce Kur'ân'ın ikinci sûresinde devamlı tekrar edilir. Din, Allah'ın yolu, İnsan için belirlenmiş bir faaliyet kanu­nudur. İnsan hakettiğini alır, kanun budur, Dindir, kurtuluş yoludur. Bir insan, şanlı, şöhretli veya eski bir ırk veya kabileye ait ol­makla veya bir takım peygamberlerin kendi halkı içinden çıktığını iddia etmekle kurtuluşa eremez: "Onlar bir ümmetti, gelip geçti. On­ların kazandıkları kendilerine, sizin kazandık­larınız size aittir. Siz onların yaptıklarından sorulmazsınız." (2: 141).

 

Kur'ân'ın Çağrısı

 

Kur'ân'da, hayatın bu yönü kadar üzerinde durulan başka bir şey yoktur. Kur'ân'ın, tek bir fırkaya veya topluluğa ait hiçbir dini be­nimsemediği tekrar tekrar beyan edilmekte­dir. Öte yandan Kur'ân indiriliş gayesinin, bütün fırkacılıklara son vermek ve bütün in­sanlığı tek bir yola, yenilik tanımayan, fakat tabiatı gereği tarih boyunca aynı kalan gerçe­ğin yoluna, bütün peygamberlerin insanlığı davet ettiği yola iletmek olduğunu beyan et­mektedir. "O size, dinden Nuh'a tavsiye etti­ğini sana vahy ettiğim izi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi şeriat (hukuk dü­zeni) yaptı. Şöyle ki: 'Dini doğru tutun (Al­lah'ın birliğine inanın ve O'nun gönderdiği hükümlere teslim olun. Hurafeler karıştırıp dini bozmayın) ve onda ayrılığa düşmeyin). (İşte Allah'ın gönderdiği bütün dinlerin temeli budur.)" (42: 13). "Biz, Nuh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Nitekim, İbrahim'e, İsmail'e, İs-hak'a, Yakub'a, Sıbtlara (Yakuboğullarma), İsa'ya, Eyyub'a, Yunus'a, Harun'a, Süley­man'a da vahyetmiş ve Davud'a da Zebur'u vermiştik." (4: 163). "Daha önce sana anlattı­ğımız elçilere ve sana anlatmadığımız elçilere de (vahyetmiştik)." (4: 164). "Ve işte sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir, (bir tek topluluk­tan ibarettir. Aralarında din ve inanç ayrılığı yoktur. Çünkü hepsi, tek makbul din olan İslâm'a inanmaktadır.) Ben de sizin Rabbini-zim, benden korkun." (23: 52).

En'am sûresinde Kur'ân, daha Önceki pey­gamberlerden bahsederek, İslâm peygamberi Hz. Muhammed @'e şu sözlerle hitap eder: "İşte onlar, Allah'ın hidayet ettiği kimselerdir. Onların yoluna uy.." (6: 90).

Kur'ân öğretisinin birinci prensibi, bütün din­lerin elçilerini tasdik etmek, temelde aynı olan öğretilerini tasdik etmek ve onlar tarafın­dan gösterilen yola itaat etmektir: "De ki: 'Allah'a, bize İndirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve sıbtlara (Yakuboğullarm-dan türeyen kabilelere) indirilene; Musa'ya, isa'ya ve peygamberlere Rableri tarafından verilene inandık; onlar arasında bir ayırım yapmayız, biz O'na teslim olanlarız!" (3: 84).

Yukarıdaki ayette geçen "Onlar arasında bir ayırım yapmayız!" ifadesinin Kur'ân'da daha birkaç yerde tekrarlanmasındaki gaye, Kur'ân'ın, gerçeğin taşıyıcısı olarak bir pey­gamberi diğerinden üstün görme veya birini kabul edip, diğerini reddetme eğilimini tasvip etmediğini göstermektedir. Kur'ân, Allah'ın emrettiği yolu izlemeyi dert edinen herkesi, bütün peygamberleri, onlara vahyedilmiş bü­tün kitapları ve bu kitapların ihtiva ettiği te­mel gerçeği, ne zaman gelirse gelsin ve hangi dilde olursa olsun kabul etmeye çağırmakta­dır. "Elçi, Rabb'inden kendisine indirilene inandı, mü'minler de. Hepsi Allah'a, melekle­rine, kitaplarına ve peygamberlerine inandı. 'O'nun elçilerinden hiçbirini diğerinden ayır­mayız' (dediler). Ve dediler ki: 'İşittik, itaat ettik!' Rabbimiz, (bizi bağışlamanı dileriz! Dönüş(ümüz) sanadır!" (2: 285).

Burada Kur'ân şunu söylemektedir: "Allah birdir; O'nun hakikati birdir ve bu insanlara farklı dillerde sunulmuştur. Fakat siz bir pey­gamberi kabul edip, diğerini reddediyorsu­nuz. Temel mesajı bir yerde kabul edip, aynı mesajı başka bir yerde reddediyorsunuz." Başka bir ifadeyle, siz aynı şeyi hem kabul ediyor, hem reddediyorsunuz. Böyle bir tavır muhakkak ki, mesajın kendisinin inkârıdır.

Kur'ân'a ilâhî hakikat, Allah'ın evrensel bir armağanıdır. Herhangi bir ırkın, milletin veya dinî grubun tekelinde değildir veya yalnızca bir dilde indirilmemiştir. Şüphesiz siz kendi aranızda, ulusal, coğrafi ve ırki sınırlar oluş­turdunuz. Fakat böyle yapmakla ilâhî hakikati parçalayamazsımz. Bu hakikat, ulusal damga­yı taşımaz; ırk, coğrafya ve fırka bağını kabul etmez. Allah'ın yarattığı güneş gibi, yerküre­nin her köşesinde doğar ve her noktasını aynı derecede aydınlatır. Eğer bu hakikati elde et­mek istiyorsanız onu belirli bir köşede arama­yın. O her yerde görülebilir ve her çağda ken­dini gösterebilir. Kavimlerinize, vatanlarını­za, dillerinize veya fırkalarınıza tapmayın. Siz yalnız Allah'a tapmalı ve O'nun evrensel hakikatine saygı göstermelisiniz. Allah'ın hakikati nerede ve ne sekide bulunursa bulun­sun sizin hazinenizdir, sizler de bu hakikatin mirasçısısınız.

Kur'ân, peygamberler arasında fark gözetme­nin, Din'i ve onları fark gözetmeden takdir eden Allah'ı inkâr olduğunu tekrar ve tekrar ifade etmektedir. Bu yüzden insan için ancak iki yol vardır. Biri, bütün peygamberleri ka­bul etmek, diğeri reddetmektir. Bir peygam­berin reddi bütün peygamberlerin reddi de­mektir: "Onlar ki Allah'ı ve elçilerini inkâr ederler, Allah ile elçilerinin arasını ayırmak isterler, 'kimine inanırız, kimini inkar ede­riz!' derler; bu ikisinin (inanmakla inkârın) arasında bir yol tutmak isterler. İşte onlar ger­çek kafirlerdir. Biz de kafirlere alçaltıcı bir azap hazırlanıl sızdır! Ve onlar ki, Allah'a ve elçilerine inandılar, onlardan hiçbiri arasında ayırım yapmadılar, işte onların da (Allah), pek yakında mükafatlarını verecektir. Şüphe­siz Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir." (4: 150-152). Kur'ân'm ikinci sûresinde ger­çek mü'minlerin yolundan bahsedilmektedir: "Sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar; âhirete de kesinlikle iman ederler. İşte onlar, Rablerinden bir hidayet üzerinedir-ler ve umduklarına erenler, işte onlardır!" (2: 4-5).

Kur'ân şunu sormaktadır: "Eğer siz kâinatı Yüce Allah'ın yarattığını ve kâinatı koruyanın O olduğunu inkâr etmiyorsanız, o zaman O'nun bildirdiği hayat yolunun tek olduğunu veya insana bir tek yolla gönderildiğini neden inkâr ediyorsunuz?" Kur'ân ayrıca şöyle de­mektedir: "Hepiniz için tek Allah vardır. He­piniz O'na inanıyorsunuz. Manevî liderleriniz hepinize aynı temel gerçeği öğretti. Öyleyse, sadece Kendisine baş eğmenizi ve toptan Kendisinin ipine sarılmanızı emreden tek Al­lah adına, neden birbirinize kin besliyorsu­nuz?" "De ki: 'Ey Kitâb ehli, Allah'a bize in­dirilene ve bizden Önce indirilene inandığınız için mi bizden hoşlanmıyorsunuz? Oysa sizin çoğunuz yoldan çıkmıştır." (5: 59). "Şüphe­siz,  Allah benim  de  Rabb'im,  sizin  de Rabb'inizdir, O'na kulluk edin!' İşte doğru yol budur." (19: 36). "Söyle (onlara): 'Allah, bizim ve sizin Rabb'iniz iken, O'nun hakkında bizimle tartışıyor musunuz? Bizim yaptıkları­mız bize, sizin yaptıklarınız da size aittir. Biz O'na gönülden bağlananlarız." (2: 139).

Kur'ân, "Allah, bizim ve sizin Rabbiniz iken O'nun hakkında bizimle tartışıyor musunuz?" ve "Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıkları­nız da size aittir." gibi âyetleri kullandığı za­man, herkes için ancak bir Allah'ın varoldu­ğunu ve her amelin bir karşılığı olduğunu vurgulamayı amaçlamaktadır. Bundan dolayı Kur'ân şu soruyu sormaktadır: "Allah ve din adına neden bütün bu gerginlik ve bu savaş?" Kur'ân, tekrar ve tekrar öğretisinin insanı Al­lah'a inanıp dürüst yaşamaya ve hiç kimsenin dinini veya kurucusunu kınamamaya çağır­maktan başka birşey olmadığım beyan etmek­tedir. Kur'ân, bütün dinlerde var olan temel mesajı tasdik ettiğini ve onu kendi mesajı ola­rak insanlara takdim ettiğini açıklamaktadır. Kur'ânî tavır bu olduğuna göre, Yüce kitabı­mız "diğer dinlerin takipçileri neden Kur'ân'a savaş açıyorlar?" diye sormaktadır.

Kur'ân, diğer dinlerin takipçilerinin, kendisi­ni tamamiyle yepyeni bir inanç sistemi olarak kabul etmelerini hiçbir zaman istememiştir. Tam tersine, önce içine düştükleri bütün sa­pıklıkları terkederek kendi asıl dinlerine dön­melerini ve asıl itikadlarına sımsıkı bağlan­malarını istemektedir. Kur'ân şöyle demekte­dir: "Eğer öyle yaparlarsa, aynı zamanda Kur'ân'ın amacına hizmet etmiş olurlar; çün­kü, bir kere bir insan dininin bozulmamış as­lına dönerse, orada, Kur'ân'ın ihya ve tasdik etmek için geldiği şeyden başka bir şey olma­dığını görecektir." Kur'ân, mesajının yeni bir mesaj olmadığını, daha önceki peygamberle­rin getirdiğiyle aynı olduğunu belirtmektedir: "De ki: 'Ey Kitâb ehli, siz Tevrat'ı, İncil'i ve Rabbinizden size indirileni uygulamadıkça bir esas üzerinde değilsiniz.' (Ey Muham-med), Rabb'inden sana indirilen, onlardan ço­ğunun azgınlık ve inkarını artıracaktır. Sen o kâfirler toplumu için üzülme! İnananlar, ya-hudiler, sabîiler ve hıristiyanlar(dan) Allah'a ve âhiret gününe inanan ve iyi işler yapanlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir." (5: 68-69).

Kur'ân indirildiği zaman, itikadlarının ruhu henüz yaşayan ve itikadlannın temel öğretile-rini yerine getiren diğer dinlerin takipçilerinin Kur'ân tarafından açıkça övülmesinin sebebi budur. Kur'ân bu takipçilerin sayısının az ol­duğunu, çoğunluğun asıl inançlarından saptı­ğını belirtmektedir: "Ama hepsi bir değildir. Kitap ehli içinde, gece saatlerinde ayakta du­rup Allah'ın ayetlerini okuyarak secdeye ka­panan bir topluluk da vardır. Onlar, Allah'a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emreder, kötülükten men'ederler; hayır işlerine koşu­şurlar. İşte onlar iyilerdendir. Yaptıkları hiç­bir iyilik inkâr edilmeyecektir. Şüphesiz Allah, (günahlardan) korunanları bilmekte­dir." (3: 113-115). "İçlerinde (ileri geri gitme­yen) mu'tedil bir ümmet var, ama çoğu, ne kötü işler yapıyorlar?" (5: 66).

Kur'ân, ne zaman daha önce vahyedilmiş ki­tapları tasdik etmek ve inkar etmemek için geldiğini söylüyorsa ve o kitapların takipçile­rini Kur'ân'a da inanmaya çağırıyorsa, bunu sadece Kur'ân'ın onların itikadına düşman hiçbir şey anlatmadığını veya onları itikadla-rından döndürmeyi amaçlamadığını, bilâkis inançlarına sadık kalmalarına yardım ettiğini vurgulamak için yapmaktadır. Bu yüzden, hayret nidası taşıyan bir ifadeyle şu soruyu sormaktadır: Neden o zaman onlar Kur'ân'ı karşı savaş ilân ediyorlar veya neden onunla Çatışıyorlar?

 

Ma'ruf Ve Münker

 

Aynı sebepten dolayı Kur'ân mâ'rufu iyilik için, münker'i de kötülük için kullanmaktadır: "Onlar, Allah'a ve âhiret gününe inanırlar, iyiliği emreder, kötülükten men'ederler; hayır işlerine koşuşurlar. İşte onlar iyilerdendir." (3: 114). Böyle olmak, Kur'ân'ın emridir. Ma'ruf kelimesi, bilmek anlamına gelen 'ara-fa kelimesinden türemiştir. Bu suretle ma'ruf olan, her yönden tanınan, bilinen bir şeydir. Münker, hiçbir yönden kabul edilemeyecek şey anlamına gelir. Kur'ân bu terimleri özel­likle kullanmaktadır; çünkü insanlar arasın­daki farklılıklar ne olursa olsun, her yönden iyi olarak bilinen ve aynı şekilde her yönden kötü olarak bilinen şeyîer vardır. Meselâ, he­pimiz gerçeği konuşmanın doğru, yalan ko­nuşmanın yanlış olduğu üzerinde hem fikiriz-dir. Herkes namusluluğun erdem, namussuz­luğun ayıp olduğunda hemfikirdir. Herkes ana-babaya itaatin, komşulara karşı müşfik olmanın, fakirleri korumanın ve mazlumlara yardım etmenin iyi olduğu üzerinde hemfikir­dir. Hiçkimse bu eğilimler konusunda farklı bir görüşe sahip değildir. Dünyanın bütün dinleri, bütün ahlâkî kurallar, bütün felsefeler, bütün topluluklar, diğer mevzularda hangi gö­rüşü savunurlarsa savunsunlar, evrensel ola­rak bilinen bu değerler konusunda aynı fikir­dedirler. Kur'ân'a göre, bu kategorideki de­ğerler, Allah'ın Din'inin insanlara tembih etti­ği değerlerdir. Bu tavır, vahyedilmiş dinlerin özünde olduğu için, o konuda hiçbir farklılık ortaya çıkmamıştır, bu yüzden evrensel olan bütün hak dinler tarafından kabul edilmiştir. Bu suretle Kur'ân, evrensel olarak herkesin doğru kabul ettiğini emredip, yanlış gördüğü­nü yasaklamaktadır. Başka bir deyimle Kur'ân, insanı evrensel olarak doğru görülen şeyleri yapmaya, evrensel olarak yanlış adde­dilen şeyleri yapmamaya yöneltmektedir. Bu münasebetle şu soru sorulmalıdır: "Kur'ân'ın böyle va'zettîği şeylere, niçin bir çokları mu­halefet etmektedir?"

 

Allah'ın Yolu

 

Kur'ân'a göre bu, Allah tarafından insana em­redilmiş faaliyet çizgisidir, insanın fıtratıyla uyumlu bir eylem çizgisi... Yine Kur'ân'a gö­re fıtrat tarafından belirlenen çizgilerde hiçbir değişiklik olmayacaktır; bu gerçek din veya İbrahim peygamberin yolu olan, Kur'ân'ın deyimiyle doğru din veya Dini Hanîftk. İş­te Kur'ân'ın, İslâm, teslimiyet yolu veya Al­lah tarafından konulan hayat kanunlarına bo­yun eğme diye isimlendirdiği hakiki din bu­dur: "Yalnız O'na yönelin ve O'ndan korkun; namazı küm ve (Allah'a) ortak koşanlardan olmayın. (O ortak koşanlardan olmayın ki on­lar) dinlerini parçaladılar ve bölük bölük ol­dular. Her parti kendi yanındakiyle sevin(ip övünmektedir." (30: 30-32).

 

İslâm

 

Kur'ân, gerçek dinin veya Allah'ın tayin ettiği hayat yolu olan, çağlar boyu kesintisiz olarak gönderilenin İslâm olduğunu bildirmektedir. Bunun dışındaki her inanç insan ürünüdür, fırkacılıktır. Eğer toptan Allah'a kulluğun, dü­rüst yaşamanın yolunu takip edip bütün sa­pıklıkları terkederseniz Kur'ân'ın hedefi ger­çekleşmiş olur. "Allah katında din, İslâm'dır, Kitâb verilmiş olanlar, kendilerine ilim gel­dikten sonra sırf aralarındaki aşırılıktan ötürü, ayrılığa düşerler. Kim Allah'ın âyetlerini inkâr ederse, bilsin ki Allah, hesabı çabuk gö­rendir. Seninle tartışmaya girişirlerse de ki: 'Ben kendimi Allah'a teslim ettim, bana uyanlar da.' Kendilerine Kitâb verilenlere ve ümmilere de ki: 'Siz de İslâm oldunuz mu?' Eğer İslâm olurlarsa doğru yolu bulurlar. Yok eğer dönerlerse, sana düşen, yalnız duyur­maktır. Allah kullan(m hakkıyla) görmekte­dir." (3: 19-20).

Kur'ân Allah'ın Din'ini, teslimiyet anlamına gelen el-Islâm diye adlandırmaktadır. Din, Allah tarafından emredilen ahlâkî kanunu tam manasıyle takip etmeyi hedef olarak belirle­miştir. Bu insan için gereklidir. Muhakkak ki bütün yaratılmışlar bu kanuna boyun eğmek­tedir. Kâinattaki herşeyi korumak ve varlıkla­rını devam ettirmeyi sağlamak için bir faali­yet kanunu emredilmiştir. Herşey bu kanuna itaat etmektedir. Mahlûkatın, emredilen yol­dan bir adım bile ayrılmaya zorlanması haya­tın işleyişinin bozulmasına sebep olacaktır:

"Allah'ın dîninden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde olanların hepsi, ister istemez, O'na teslim olmuştur ve O'na döndü­rülüp götürüleceklerdir." (3: 83).

Kur'ân, teslimiyet yolunun, itaatin veya Al­lah'ın yoluna boyun eğmenin, yani el-Islâm'm, Allah'ın seçtiği ve her peygamberin va'zettiği tek din olduğunu söylemektedir. Öyleyse, başka her yol veya din Allah'ın ev­rensel yoluna değil, şöyle ya da böyle fırkacı­lığa bağlanmış demektir: "Kim İslâm'dan baş­ka bir din ararsa, bilsin ki, (o din) ondan ka­bul edilmeyecek ve o, âhirette kaybedenler­den olacaktır." (3: 85).

Bu yüzden Kur'ân, tekrar ve tekrar mesajına karşılık veren herkesi kendilerini fırkalara bölmemeye ve Kur'ân'ın onları içinden çıkar­dığı karanlığa dönmemeye çağırmaktadır. Kur'ân, birbirleriyle savaşan insanları Allah'a kullukta birleştirdiğini ve onları kardeş yaptı­ğını söylemektedir. Kur'ân, daha önce birbi­rinden nefret eden, daha sonra bir zamanlar yalanladıkları dinlerin elçilerini kabul eden Yahudi, Hıristiyan, Mecûsi SSâbiîleri tek saf­ta birleştirmiştir: "Ve topluca Allah'ın ipine yapışın, ayrılmayın; Allah'ın size olan nimeti­ni hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idi­niz, (Allah) kalblerinizi uzlaştırdı. O'nun ni-metiyle kardeşler haline geldiniz. Siz ateşten bir çukurun kenarında bulunuyordunuz. (Al­lah) sizi ondan kurtardı. Allah size ayetlerini böyle açıklıyor ki, yola gelesiniz." (3: 103). "Kendilerine açık deliller geldikten sonra ay­rılığa düşüp ihtilâf edenler gibi olmayın. İşte onlar (evet) onlar için büyük bir azâb vardır." (3; 105). "İşte benim doğru yolum budur, ona uyun, (başka) yollara uymayın ki, sizi O'nun yolundan ayırmasın! (Azabından) korunma­nız için (Allah) size böyle tavsiye etti." (6: 153).

 

Kur'ân'a Muhalefetin Temeli

 

Peygamber zamanında Kur'ân'a yöneltilen muhalefeti bir inceleyelim. Kur'ân'a muhalefet edenler, o zamanlar hâkim olan dinlerin takipçileriydi. Bazılarının kutsal kitapları var­dı. Peki onların muhalefetlerinin temeli ney­di? Kur'ân onların kitaplarını veya peygam­berlerini mi inkâr etti? Tek basma kendisinin gerçeğin taşıyıcısı olduğunu ve bu yüzden di­ğer dinlerin takipçilerinin, o zamana kadar İnanmış oldukları peygamberleri bırakmaları gerektiğini mi iddia etti? Kabul etmekte te­reddüt edecekleri, tamamıyla yeni bir şey mi getirdi? Kur'ân'm sayfaları ortadadır, herkes okuyabilir. Herkes onun vahyediliş zamanını bilmektedir. Yukarıdaki üç sorunun hiçbiri Kur'ân'a yöneltilebilecek veya onun için söz-konusu edilebilecek bir soru değildir. Kur'ân, sadece diğer dinlerin takipçilerinin inandığı peygamberleri değil, Allah'ın mesajını açıkla­mak için gelmiş bütün peygamberleri kabul etmektedir. Onlar arasında fark görmemekte­dir. Hiç kimseyi, dinlerini terk etmeye çağır-mamaktadır. Öte yandan, bütün dinlerin özü aynı olduğu için, herkesi asıl itikadına dön­meye davet etmektedir. Ne yeni fcir hayat prensibi ne de yeni bir eylem çizgisi sunmak­tadır. Sadece, bütün dinlerin bir hayat yolunu, Allah'a kulluğun ve dürüst yaşamanın yolunu emretmeleri gerektiğini vurgulamaktadır. Bu yüzden dinlerini bu temel hedefin ışığında ye­niden canlandırmalarını, ihya etmelerini iste­mektedir. Şüphesiz bunu yapmak, Kur'ân'ın mesajını kabul etmektir.

Öyleyse neden Kur'ân'a bu kadar muhalefet vardı? Şüphesiz Kureyş Mekkesi, Kur'ân'dan hoşlanmadı. Çünkü Kur'ân, putperestliğe kar­şı olduğunu beyan etmişti. Fakat putperest ol­madıkları halde Yahudilerin Kur'ân'dan yüz çevirmelerinin gerekçesi neydi? Putperestliği desteklediklerini hiçbir zaman iddia etmeyen Hıristiyanlar neden muhalefet ettiler? Bu mu­halefet, Kur'ân Yahudilik veya Hıristiyanlığı kotülediği için değil, fakat Yahudiliği Hıristi­yanlığa karşı veya Hıristiyanlığı Yahudiliğe karşı kötülemeyi reddettiği içindi. Her itika­dın takipçileri, Kur'ân'ın kendileri dışındaki itikadlan yanlış olarak ilân etmesini istiyor­lardı. Kur'ân bunu yapmadığı için ondan

memnun kalmadılar. Şüphhesiz Yahudiler, Kur'ân'ın açıkça peygamberleri Hz. Musa'yı tasdik ettiğini gördüklerinde sevindiler. Fakat Kur'ân aynı zamanda Hz. İsa'yı da onayladığı için Yahudiler ona muhalefet etmeye kendile­rini mecbur hissettiler. Hıristiyanlar da Kur'ân'm Hz. İsa'nın annesi Meryem'in iffeti­ni, hayatının saflığını tasdik ettiğini görünce çok mutlu oldular. Fakat Kur'ân, kurtuluşu, sadece vaftize (günah çıkarmaya) veya İsa'nın insanların günahlarına kefaret için çarmıha gerilmesi inancına değil de, iman ve salih amele bağlayınca ona karşı çıktılar. Hıristi­yanlar buna tahammül edemezlerdi. Aynı şe­kilde Mekkeliler de Kur'ân'ın kendi ırkların­dan olan İbrahim ve İsmail peygamberlere yüksek bir itibar kazandırdığını görünce çok memnun oldular. Fakat Kur'ân'ın aynı za­manda, kendilerinden olmayan Yahudi pey­gamberlerini de övdüğünü görünce rahatsız oldular.

Kısacası Kur'ân'ın, indiriliş zamanında yay­gın olan dinlerin takipçilerini gücendiren üç ayrı ilkesi vardı.

Birinci olarak, Kur'ân fırkacılığa ve hizipçili­ğe karşıydı. Dinin birliğini ilan ediyordu. Eğer dinin birliği sağlansaydı, Kur'ân, gerçe­ğin kendi fırkasından başkasında olmadığını söyleyen hizipçiliğin her şeklini alt üst edecekti.

İkinci olarak, Kur'ân'a göre kurtuluş Allah'a kulluğun ve dürüst yaşamanın sonucuydu; hiçbir ırk veya fırka temeline veya herhangi bir geleneğin, örfün veya âdetin yapılmasına bağlı değildi. Bu ilkenin kabul edilmesi, her insana kurtuluş kapısını açacaktı. Bunu, o za­manki dinlerin takipçileri kabul etmedi.

Üçüncü olarak Kur'ân, dinin hiçbir aracı ol­maksızın doğrudan Allah'a kulluk olduğunu beyan etti. Fakat diğer dinlerin takipçileri Al­lah'a kulluk adına şu veya bu şekilde putpe­restlik kurumunu geliştirmişlerdi. Allah'a ger­çek kulluğun hiçbir aracıyı gerektirmediğini kabul ediyorlardı; fakat atalarından miras aldikları ve derin bir şekilde bağlandıkları âdet­lerden vazgeçmediler.

Özetlemek gerekirse:

1- Kur'ân indirildiği zaman, yeryüzündeki farklı halkların dinî bilinci, grup anlayı­şından öteye geçmemişti. Öyle ki insa­noğlu ekonomik ve toplumsal temel üze­rinde ırklara, kabilelere ve ailelere bölün­düğü gibi, dini temelde de bölünmüştü. Her dini grup kendi dininin gerçek oldu­ğunu ve kurtuluşun yalnız bu dini kabul edenler için olduğunu iddia etmekteydi.

2- Gerçeğin ölçüsü olarak, bir dinin takipçi­lerinin sahip olduğu ibadet şekli, kurban törenleri ve diğer dini tören şekilleri, helal veya haram yiyecek ve giyim ve hayat tar­zı gibi özellikler alınıyordu.

3- Her dinî grubun hayat tarzı birbirinden böyle farklı olduğu için, her grubun takip­çileri birbirlerinin dinini yanlış diye nite­lendirmekteydi.

4- Her dinî grubun iddiası, kendisinin tek ba­şına hakikatin taşıyıcısı olduğu ve diğer fırkaların dinlerinin yanlış olduğuydu. Böyle bir tavrın tabiî sonucu, diğer insan­lara kin tutmak ve Allah adına savaştığını söyleyip kan dökmekti.

5- Kur'ân, aslında her dinin desteklediği ev­rensel hakikati, bütün ayrıntılarıyla yeryü­züne sunmak için gelmişti.

a- Kur'ân, sadece vahiy dinlerini tasdik etmekle kalmıyor, bununla birlikte tek Allah inancını ve bu inançla uyum içinde dürüst yaşamayı emrediyordu, Ayrıca, bu tünlerin takipçilerinin bu hakikatten saptıklarını ve bu hakikate döndürülmeleri gerektiğini izah edi­yordu. Bu yüzden fırkacılığın her şek­line karşı çıkıyordu.

b- Kur'ân, aynen kâinatın işleyişini dü­zenleyip koruyan tabiat kanunları gibi, insanın hayatını tanzim edip yöneten

manevî bir hayat kanunun olduğu ve bu kanunun herkes İçin tek ve aynı ol­duğu görüşünü geliştirdi. İnsanlığın düşmüş olduğu en büyük hata, manevî hayat kanununu unutup önemsememe­si ve kendisini birbirine düşman kamplara bölmesiydi.

c- Dinin birinci amacı insanlığı birleştir­mek ve ayrılığa asla geçit vermemekti. İnsanın en büyük trajedisi, birliği sağ­layan bir vasıta olan dini, bir ayrılık ve fırkacılık silâhına dönüştürmesiydi.

d- Kur'ân, dini, dış usûlünden ayırmaya gelmişti. Birinci kısmına Din, ikinci kısmına Şeriat  veya  Minhac adını vermişti. Din heryerde ve bütün za­manlarda tekti ve herkese ayırım yap­madan ihsan edilmişti. Din'in dış gö­rünümünde  farklılık  kaçınılmazdı. Alâkalı olduğu her duruma göre, za­mandan zamana ve ümmetten ümmete değişiyordu. Bu tabiî durumun meyda­na getirdiği farklılıklar Din'in tabiatını değiştiremezdi. Bu, Kur'ân'ın ısrarla vurgulamaya   çalıştığı   hakikatti. Kur'ân'ın şikayet ettiği nokta, Din'in ihmal  edildiği  ve Şeriat   ile  Min-hac'Ğdki farklılığın veya ibadetin dış görünümünün idealleştirilip insanlar arasındaki farklılıkların temeli yapıldı­ğıydı.

e- Kur'ân, fırkacılığın ilerlemeye katkıda bulunmayacağını veya insanı kurtulu­şa götürmeyeceğini söylüyordu. Bütün bu fırkalaşmalar insan eliyle olmuştu. Allah'ın emrettiği din bir taneydi. Ve bu din de, bir tek Allah'a kulluk et­mekten ve dürüst yaşamaktan ibaretti; bir kimsenin sapmaması gereken bir hayat düzeniydi.

f- Kur'ân, çağrısının, bütün dinlerin ger­çek olduğunu, fakat takipçilerinin on­ların temsil ettiği gerçeği önemseme­diğini ilân etmek olduğunu çok açık sözlerle beyan ediyordu. Eğer bu unu­tulmuş hakikate dönerlerse, Kur'ân'ın görevi yerine getirilmiş olacaktı. Bu, tabiî olarak Kur'ân'ın kabul edilmesi demekti. Herkesin ortak dini, Kur'ân'ın tabiriyle ed-Din veya ei-İslâm'âı.

g- Kur'ân, Allah'ın dininin, insanları bir­birlerinden ayırmak için olmadığını, fakat tam tersine insanlar arasında sa­mimiyet duygusunu tesis etmek ve herkesin toptan Allah'ın ipine sarılma­sını sağlamak için olduğunu ileri sürü­yordu. Dolayısıyla, herkes için bir Al­lah olduğuna, herkesin hedefi O'na kulluktan başka birşey olmadığına ve herkes ister istemez ektiğini biçmek zorunda olduğuna göre, Kur'ân şunu sorar: "İnsanlar neden Allah ve din adına birbirleriyle savaşıyorlar?"

6- Dinî farklılıklar karşılıklı kin ve düşman­lığa sebep olmuştur. Bu kötü durumu nasıl ortadan kaldırmalıyız? Her fırkanın, kendi dininin hakikat olduğuna inandığı için verdiği mücadeleyi kabul etmek çıkar yol değildir. Bunu yapmak, insanlar arasında­ki didişmeyi sona erdirmeyecektir. Çün­kü, bu durumda her fırka sadece kendi di­ninin gerçek olduğunu söyleyerek müca­dele vermemekte, aynı zamanda bütün dinlerin de yanlış olduğunu savunmakta­dır. Bu yüzden her mücadelenin doğru ol­duğunu kabul edersek, her dinin de hem doğru hem yanlış olduğunu kabul ediyo­ruz demektir. Bu, savunulması imkânsız bir durumdur. Eğer bu yapılmış olsaydı, diğer bütün dinler bîr tarafa atılmış olur­du. Eğer çıkar bir yol varsa, bu da Kur'ân'ın önerdiği yoldur. Bu yol basit olarak şöyledir. Bütün dinlerin aslen ger­çek olduğunu kabul etmek. Hepsinin ortak temeli olan Din'in ihmal edildiğini ve bu­nun fırka dinlerinin yükselmesine yol açtı­ğını belirtmek. Şimdi, her fırkanın takipçi­lerinin adımlarını geri çekmesi ve her dinin aslî temel öğretisi olan Din'e geri dön­mesinin zamanıdır. Kur'ân'a göre, eğer bu yapılsaydı bütün kavgalar dîner ve herkes, her dinin yolunun aynı olduğunu, Kur'ân'ın bu dine Allah'a itaat ile doğru yaşayış anlamına gelen el-İslâm adını verdiğini görmeye başlardı.

7- İnsanların birliğini sağlayan bütün bağlar, bizzat insanın kendisi tarafından koparıl­mıştır. Bütün insanlık tek ümmetti, fakat kendisini çeşitli ırklara böldü. Bir tek top­luluktu, fakat kendisini birçok topluluğa böldü. Hepsinin tek yurdu vardı, fakat kendilerine sayısız yurtlar edindiler. Her­kes tek sınıfa ait ve eşitti, fakat kendilerini zengin-fakir, yüksek-alçak gibi farklı sı­nıflara böldüjer. Böyle bir durumda hangi bağ, bu farklılıkları yavaş yavaş bir kena­ra itip, bütün insanları tekrar bir araya ge­tirebilir? Kur'ân'a göre bu bağ, tek Allah'a kulluğa dönüştür. Bu, kaybedilmiş sağdu­yuyu insanoğluna tekrar kazandırmanın, hepimizin bir tek Rabbi olduğu ve birlik içinde yalnız O'nun Önünde baş eğmemiz gerektiği düşüncesini yeniden hayata ka­vuşturmanın ve tarih sürecinde icat ettiği­miz farklılıkları yenip aramızdan defede­cek bir birlik ve dayanışma ruhu geliştir­menin yegâne yoludur.

 

Sırate'l-Mustakîm; Dosdoğru Yol

 

Fatiha sûresi, Allah'a yapılan bir dua, bir ya­karıştır. Bu sûrede şiddetle ifade edilen arzu, Allah'ın, diğer yollardan çok farklı olan Dos­doğru Yol'u insanlara göstermesidir. Dosdoğ­ru Yol ile diğerleri arasındaki fark şu âyetle vurgulanmaktadır: "Nimet verdiğin kimsele­rin yoluna ilet. Kendilerine gazâbedilmiş olanların ve sapmışların yoluna değil (ya Rabbi)!" Kur'ân'ın belirlediği ve herkese, kendilerine göstermesi için Allah'a yalvarma­larını tavsiye ettiği Doğru Yol budur. Şimdi şu soru sorulabilir: "Allah'ın nimetlerini ihsan ettiği bu insanlar kimlerdir?" Kur'ân bu soruyu şöyle cevaplandırmaktadır: "Kim Allah'a ve peygamberine itaat ederse, işte onlar Al­lah'ın kendilerine nimet ihsan ettiği peygam­berler, sıddîklar, dosdoğru kişiler, şehidler ve sâlihlerden ibaret olan kimselerle beraber ola­caklardır. Bunlar ise, ne güzel arkadaştır!" (4: 69).

Bu ayette Kur'ân, Allah'ın nimet verdiği dört sınıf insandan bahsetmektedir: Enbiyâ, Sıddikûn, Şüheda ve Sâlihûn. Enbiya, insan­ları ilâhî hakikate ulaştırmak için doğmuş kimselerdir. Sıddîkûn, her hareketlerinde doğru olan veya akılları doğruluk yönünden o kadar geniş olup, ona zıt olanı hoş görmek onlar için imkânsız olan kimselerdir. Şüheda, şahitler veya söz ve amelleriyle gerçeğe şa-hidlik eden kişiler anlamına gelir. Sâlihûn, iyilik yoluna baş koyan, kendilerini ve diğer insanları kötülükten alıkoyan kişilerdir.

İşte Allah'ın nimetlerini ihsan ettiği kişiler bunlardır. Âyette, belirli bir ırka, topluluğa ait fertlerden veya belirli bir dînin takipçilerin­den değil; hakikat sancağının bütün taşıyıcıla­rından ve sâlihlerden bahsedilmektedir. Bu sı­nıflardan insanların sergiledikleri niteliklere sahip olduklarını gösteren herkesten bahsedil­mektedir. Onların takip ettikleri yol, Kur'ân'm deyimiyle Sırate'l-Mustakîm veya Dosdoğru Yol'dur.

Peki bu yol neydi? Bu yol Allah'ın Din'İ veya yoludur. Hakikatin taşıyıcıları, nerede olurlar­sa olsunlar şunu öğütlemişlerdir: "Allah'ın Dini'ni yerleştirin ve onda ayrılığa düşmeyin, çünkü tek doğru yol budur."

Kur'ân, bu yüzden Dosdoğru Yolu, tekrar tekrar ed-Din diye adlandırmaktadır. Kur'ân, Şuara sûresinde Hz. Peygamber @'e hitab ederken şöyle demektedir: "Şüphesiz sen doğru yol üzerinde olan bir uyarıcısın." Ve Kur'ân'a göre doğru yol, Allah'ın yoludur: "Kullarımızdan dilediğimizi, onunla hidayete iletiyoruz. Ve şüphesiz ki sen, doğru yola gö-türüyorsun. Göklerde ve yerde bulunan herşe-yin sahibi Allah'ın yoluna. Dikkat edin, bütün işler sonunda Allah'a döner." (42: 52-53).

Kur'ân birçok yerde, peygamberlerin çağrış», nın doğru yola bir davet olduğunu beyan et­mektedir. Nahl sûresinde İbrahim'den bahse­derken şöyle demektedir: "O'nun nimetlerine şükredici idi. (Allah) onu seçmiş ve doğru yo­la iletmişti." (16: 121). Zuhruf sûresine göre İsa şunu ilan etmektedir: "Allah, işte benim de Rabb'im sizin de rabb'iniz O'dur. O'na kul­luk edin, doğru yol budur." (43: 64).

Kur'ân, En'am sûresinde Nuh, İbrahim ve Eski Ahifte adları çokça geçen, İbrahim'den sonraki peygamberlerden bahsederken, şöyle der: "Onları seçtik ve onları doğru yola ilet­tik." (6: 87).

Gerçek şudur ki, Kur'ân'ın bahsettiği evrensel Din'i veya Allah'ın Yolu'nu ifade etmek için, "Dosdoğru Yol" ifadesinden daha uygun bir terim bulunamazdı. Belli bir yere ulaşmak için birçok yol deneyebilirsiniz, fakat "Dos­doğru Yol" bir tane olacaktır. Sadece o yolu takip etmekle yolculuğunuzu güvenlik içinde tamamlayabilirsiniz. Kolay olan yol sadece "Dosdoğru Yol"dur. Eğer farklı yönlerden gelen yolcular, ortak hedeflerine zamanında ulaşmak istiyorlarsa, hemen bu kolay yola girmek ve bu yol üzerinde ilerlemek zorunda­dırlar, yoksa dağılırlar. Aynı şekilde Kur'ân, Din'de ancak bir tane "Dosdoğru Yol" olabi­leceğini söylemektedir. Kur'ân'a göre, böyle bir yol başlangıçtan beri vardır. Bütün za­manlarda, bütün coğrafyalarda, bütün halklar, ancak bu yolu takip etmekle ilerleme sağla­mışlardır. Şu anda ise herkes kendi bildiği yolda ilerliyor. Fakat eğer bu kadar peşinde koştuklara hedefe ulaşmalarının neyle müm­kün olduğunu öğrenmek istiyorlarsa, kendile­rini "Dosdoğru Yola" iletmek zorundadırlar. Çünkü "Dosdoğru Yol", dümdüz, yeterince geniş, üzerinde ilerlenmesi kolay ve sadece kendisiyle hedefe ulaşılan yoldur: "İşte benim doğru yolum budur, ona uyun, (başka) yollara uymayın ki, sizi O'nun yolundan ayırmasın! (Azabından) korunmanız için (Allah] size böy'e tavsiye etti." (6: 153).

Rasûlullah @, "Dosdoğru Yol"un manasını su hadisleriyle açıklamaktadır: (Abdullah İbn-i Mes'ud tarafından rivayet edilmiştir) "Peygamber @ yere bir çizgi çizdi ve şöyle dedi- 'Bu, Allah'ın emrettiği yoldur. Dosdoğ­rudur.' Bundan sonra değişik tarzlarda muh­telif çizgiler çizdi ve şöyle dedi: 'Bunlar da insanın kendileri için uydurdukları yollardır ve bu yollardan şeytanın davet edilmeyeceği bir yol yoktur.1 Ve sonra yukarıdaki âyeti okudu."

Butun bu izahlardan, İnsanlar arasında ayrı­lıklara sebep olan bu güçlerin doğru yollar ol­madığı açığa çıkmaktadır: Bu güçler parça­lanmaya neden olan faktörlerdir. Bunlardan beri olan Sırate'l-Musîakîm veya Dosdoğru Yol, dağılmış insanlığı bir araya getirmeyi ve onlar arasında birliği tesis etmeyi hedefleyen yegâne yoldur.

İnsanları parçalayan bu faktörler nelerdir? Bunlar teşa'ub ve tahazzÜb veya daha önce de bahsettiğimiz hizipçilik ve bencillik dü­şüncesinin ortaya çıkardığı güçlerdir.

öm'in muhakkak doğru ve insanların oluştur­duğu fırkacılığın yanlış yol olduğu kolaylıkla görülebilir. Eğer Allah'ın uygun gördüğü Din insanın hidayeti içinse, Allah tarafından yü­rürlüğe konulan her hayat kanunu gibi, onun da tabiatı gereği sade ve açık olması lâzımdır. Onun hakkında hiçbir müphemlik olmamalı­dır. Anlaşılması zor olan şeyler sunmamah-dır. Kolayca hatırlanmalı ve kolayca uygula-nabilmelidir. Her yönüyle akla uygun ve tat­min edici olmalıdır. Hangi yol bu şartların ge­reklerini yerine getirecektir? Farklı dinlerin takipçilerinin, ben-merkezci fırkacılık dürtü­sünün etkisi altında şekillendirdikleri yollar nü, yoksa Kur'ân'ın "Allah'ın dosdoğru yolu" diye isimlendirdiği yol mu bu şartların gerek­lerini yerine getirecektir? Bu farkh fırkalar arasında, bir yığın boş İnanç, bir yığın belir­sizlik veya hiçbir çekiciliği olmayan uygula­malar sunmayanı yoktur. Fazla ayrıntıya gir-

memize gerek yok. Herkes, farklı fırkaların takipçilerinin göğe çıkardıkları inançlarının ve uygulamalarının ne olduğunu biliyor. Hep­sinin amacı Din'i, insan zihnini yoran bir mu­amma ve bedeni yoran bir egzersiz olarak sunmaktır. Fakat Din'in tabiatı öyle açık, öyle kolay ve öyle kısa ki, bütün itikadlar ve uygu­lamalar iki kelimede özetlenmektedir; "iman ve sâlih amel". Din'in inançları akıl karıştır­maz; tatbiki de bedene yük olmaz. Her çeşit anlamsız gizlilikten uzaktır. Baştan başa dos­doğru, dümdüz bir yoldur. Tâbiri caizse, ge­cesi de gündüzü kadar aydınlıktır. "O Allah'a hamdolsun ki, kuluna Kitabı indirdi ve ona hiçbir eğrilik koymadı." {18: 1)

Sadece belirli bir fırka, ırk, topluluk veya za­man için belirlenmemiş olan Dosdoğru Yol'da, yani her yerde, bütün çağlarda ifade­sini bulmuş olan ve bütün coğrafi-milli hu­dutları aşan Allah'ın evrensel yolunda yürü­yenler Kur'ân'ın takipçisidirler: "Allah, işte benim de Rabb'im sizin de Rabb'iniz O'dur. O'na kulluk edin, doğru yol budur." (43: 64).

Bu konunun incelenmesi gereken başka yön­leri vardır. İlk olarak, ilerleme ve iyilik yolu­nun Kur'ân'da, "Dosdoğru Yol" olarak isim­lendirildiğini söylemek gerek. Doğru yolu bulma ve o yolda yürüme isteği insanın fıtra­tında vardır, bunun anlamak için olağanüstü bir aklî çabaya gerek yoktur. Dolayısıyla Kur'ân, bu yolu takip eden bir topluluk çeşi­dine işaret etmektedir. İnsanlara somut örnek­ler sunmaktadır. Bir insan hangi çağa, ülkeye veya topluluğa ait olursa olsun, toplumun iki çeşit İnsandan İbaret olduğunu görmezlikten gelemez. Bu İki çeşit şudur; başarılılar-başarı-sızlar veya İyiler-kötüler. Dolayısıyla, hayatta başarıya götüren yolu en kolay biçimde açık­lamak için, bu yolu takip edenlerden bahset­mek yeterlidir. Eğer bunun yerine mantıkî muhakeme metodu benimsenmiş olsaydı, yo­ğun zihnî çaba sarfetmeden çok az insan ha­kikati anlardı, hatta hiçbir kesin görüş üzerin­de uzlaşma olmazdı.

İnsan beşerin ilerlemesi için neyin gerekli olduğu konusunda hangi fikre sahip olursa ol­sun, doğru yolun iyiliği hayata hakim kıldığı­nı, karışıklığa meydan vermediğini ve insan­lara zararlı olmadığını bilir. Hz. İsa'dan yak­laşık 400 yıl önce I. Daryus, bugüne kadar muhafaza edilen bir kitabeye şunu yazmıştı: "Ey insanoğlu! Ahur Mazda'nın emri şudur; Yanlış işler yapma düşüncesinden sıyrıl; Doğru Yol'dan ayrılma, günah işlemekten uzak dur!" Sonuç olarak Dosdoğru Yol'da yü­rüme isteği, doğruluk ve saadet yolunu takip etme isteğidir. Ancak Dosdoğru Yol'u takip edenler başarıya ulaşmaktadırlar.

 

Tasvip Edilmeyen Yollar

 

Burada dikkat edilmesi gereken husus, Dos­doğru Yol'un ne olduğunun anlatılmasının ya­nında, ne olmadığının da anlatılmasıdır. Kur'ân'a göre Dosdoğru Yol, Allah'ın kendi­lerine gazap ettiği kimselerin ve sapmışların yolu değildir. İki çeşit insan; Allah'ın nimet verdiği kimse ve Allah'ın nimetinden mahrum ettiği kimse, burada yanyana anılmaktadır. Hakk'a uymanın karşılığı Allah'ın nimetidir. Hakkı inkâr etmenin karşılığı ise nimetten mahrum kalmaktır. Sünnetullah budur. İkinci sınıfa giren insanlar ikiye ayrılır: Biri Allah'ın hoşnutsuzluğunu kazananlar, diğeri hiçbir ni­mete lâyık olmayanlardır. Birincisi, bilerek Dosdoğru Yol'u terkedenler ve ilâhi hoşnut­suzluğu üzerinde toplayanlardır. İkincisi, Dosdoğru Yol'dan habersiz bir şekilde yaşa­yıp hiçbir şey elde etmeyenlerdir.

Ulusların tarihi, Dosdoğru Yol'da yürümeyip, sonuçta kaybeden her iki sınıftan İnsanların örnekleriyle doludur. Bu sınıflardan biri, daha önce Doğru Yol'da yürüyüp bunun semeresini almış, fakat daha sonra bilerek Dosdoğru Yol'dan ayrılmış insanlar sınıfıdır. Herşeyin bir karşılığının olması kanunu, şüphesiz işle­miş ve onlar hakettiklerini almışlardır. Aynı şekilde, kendilerine Dosdoğru Yol gösterildi­ği halde, karanlığı aydınlığa tercih eden in­sanlar da vardı. Bu yüzden onların kısmen de olsa Dosdoğru Yol'a girmeleri ve ilerlemeleri sözkonusu olmamıştır.

 

Tarihin Hükmü

 

Bu hayatın değişmez kanunudur. Fertler için değişmeyeceği gibi, uluslar için de değişmez Herşey bu kanundan kendine özgü bir biçim­de etkilenir ve kendine özgün etki yaratır. Bu kanun şudur: "Allah'ın önceden geçen (mil-let)ler arasında (uygulanan) yasası budur. (Peygamberlere karşı iki yüzlülük edenler Öl­dürülürler). Allah'ın yasasını değiştirme(ğe imkân) bulamazsın." (33: 62). "Onlar önceki­lerin kanunundan başkasını mı bekliyorlar? (Bunların başına gelecek olan da, öncekilerin başına gelmiş olan değil midir? Kötüler Al­lah'ın hışmına uğrayıp mahvolur. Bu, Allah'ın tâ başlangıçtan bu yana uyguladığı kanunu­dur.) Allah'ın kanununda bir değişme bula­mazsın; Allah'ın kanununda bir sapma bula­mazsın." (35: 43). "(Bu), Senden Önce gön-derdîğİmiöz elçilerimizin de yasasıdır. (Pey­gamberini aralarından çıkaran her millete ay­nı kanunu uygulayıp onları mahvetmişizdir.) Bizim kanunumuzda bir değişiklik bulamaz­sın." (17: 77).

Bu yüzden Kur'ân, Dosdoğru Yol'u takip edenlere verilen nimetlere tekrar tekrar dikkat çekmekte, kendilerine lütfedilen yolu terke-denlerin hüsranından bahsetmekte ve bundan ibret almamızı istemektedir. Kur'ân açıkça, nimetin ve hüsranın, İnsanın işlediklerinin so­nucu olduğunu söylemektedir. Allah'ın belir­lediği hayat kanununa uymanın sonucu başarı olduğu için, Kur'ân başarıyı 'ilâhi nimet' diye isimlendirmektedir. Öte yandan, kötü bir fii­lin kötü akibetini de aynı kanuna karşı gelme­nin sonucu olduğu için, "İlâhî gazap" diye ad­landırmaktadır. Daha sonra şunu tartışma ko­nusu yapmaktadır: "Belirli bir sebep on defa­da belirli bir sonuç meydana getirmişse, aynı tesiri onbirinci defada meydana getireceğine neden inanmıyor, insan?"

"Sizden önce   de (yasallaştırdığımız) nice olaylar gelip geçti. Yeryüzünde dolaşın da valanlayıcılann sonunun ne olduğunu görün." (3: 137).

Kur'ân'ın birçok sûresi, bu belirgin temadan bahsetmektedir. Doğrusu insan, milletlerin yükselişi ve çöküşünden bahseden bütün Kur'ân kıssalarının yalnızca, Fatiha sûresinin bu hususî ayetini tefsir etmek için tasarlandığını söyleyebilir. (Ebu'I-Kelâm Âzad, The Tarjuman al-Qur'an [Fatiha Tef­siri adıyla Türkçe'ye çevrilen eserine bkz. Çev. O. Bekim, Bir yayıncılık, İstanbul 1984]).

 

KISIM 10

 

EŞSİZ KUR'ÂN NESLİ

 

Her dönemde ve her ülkede İslâm tebliğcile-ri, İslâm tarihinin özel bir yönü hakkında iyi­ce tefekkür etmeli, enine boyuna düşünmeli­dirler. Bu, insanları İslâm'a davet metodu ve İslâmî eğitim usûlleri ile ilgili yönüdür.

Belirli bir dönemde bu çağrı bir nesil vücuda getirdi; İslâm tarihinde, hatta tüm insanlık ta­rihinde eşi benzeri görülmeyen sahabe nesli­ni. Bundan sonra, bu nitelikte başka bir nesil görülmedi. Şu bir gerçek ki, tarihe baktığı­mızda, değişik yerlerde bu nitelikte bazı bi­reyler görebiliyoruz. Fakat İslâm'ın ilk döne­mindeki gibi böyle insanlardan oluşan bir topluluğun aynı mekânda bulunuşu tekrar vu­ku bulmamıştır.

Bu apaçık bir tarihî gerçektir. Onun üzerinde uzun uzadıya düşünmeliyiz, böylece onun sır­rına vâkıf olabiliriz.

Bu davetin ana kaynağı olan Kur'ân-ı Kerîm elimizdedir. Rasûlullah @'in hem hadisleri, hem pratik sünnetleri, hem de yüce hayatı çizgi çizgi gözümüzün önündedidir. Bu kay­naklar, tarih boyunca bir benzeri daha görül­meyen ilk müslüman toplulğun, yani sahabe neslinin elinde de mevcuttu.

O ilk neslin beslendiği ana kaynak doğrudan doğruya Kur'ân'dı; yalnızca Kur'ân. Hz. Peygamber @'in hadisleri ve sünneti ise sade­ce o ana kaynağın eserlerinden bir eserdir. Mü'minlerin annesi Hz. Aişe'ye Peygamber @'in ahlâkı sorulduğunda: "Onun ahlâkı Kur'ân'ın kendisiydi." diye cevap vermiştir (Nesei).

Kur'ân, susuzluklarını giderdikleri tek kay­naktı. Hayatlarını şekillendiren tek kalıp buy­du. Onların tek rehberiydi. Bunun böyle ol­ması medeniyetin, ilmin, kitapların veya okulların mevcut olmamasından dolayı değil­di. O gün daha Roma medeniyeti, kültürü, kitapları ve kanunlarıyla ayaktaydı. Bunlar, bu­gün bile Avrupa kültürünün temelleri olarak telakki ediliyor. Yunan kültürünün mirası da mevcuttu; onun mantık bilimi, felsefesi ve sa­natları vardı. Bunlar hâlâ Batı düşüncesinin ilham kaynağıdır. Meydanda bir de İran me­deniyeti mevcuttu; onun sanatı, şürİ, mitoloji­si ve idarî sistemi vardı. Uzak veya yakın başka birçok medeniyet mevcuttu; Hint ve Çin medeniyetleri gibi. Yahudiler ve Hıristi­yanlar, Arap yarımadasının kalbinde yaşayış­larını sürdürürlerken, İran ve Roma medeni­yetleri Arap yarımadasının kuzey ve güneyin­de mevcuttular. Dolayısıyla şuna inanıyoruz ki, dinlerini anlamak için sadece Allah'ın ki­tabına sarılmalarının sebebi, medeniyet ve kültürün varlığından haberdar olmamaları de­ğildi. Bilakis iyi düşünülmüş bir plan ve me-tod bunu gerektiriyordu. Nitekim Rasûlullah @, Hz. Ömer'in elinde Tevrat'tan bir sayfa görünce memnuniyetsizliğini şöyle ifade etti: "Allah'a yemin ederim ki, eğer Musa sağ olup da aranızda bulunsaydı, bana uymaktan başka bir şey yapmazdı." (Hafız Ebu Ya'la tarafın­dan Hammad'dan, o da Şâbi'den, o da Câbir'den rivayet etmiştir).

Bu olaydan da anlaşılmaktadır ki, ilk müslü-man neslin ilk eğitim döneminde Allah rasu-lü, onların Kur'ân'dan başka bir kaynaktan beslenmemelerini istemişti. Hz. Peygamber @, bu topluluğun kendilerini halisçe Allah'ın kitabına vakfetmelerini ve hayatlarını onun öğretilerine tamamen uygun olarak düzenle­melerini istiyordu. Hz. Ömer Kur'ân'dan baş­ka bir kaynağa yöneldiğinde Rasûlullah @'in hoşnutsuzluk göstermesinin sebebi buydu.

Gerçekte Rasûlullah @, kalbi, aklı ve anlayışı katıksız bir nesil yetiştirmek niyetindeydi. Onların eğitiminin, Kur'ân'ı vahyeden Al­lah'ın emrettiği metoda dayanması ve diğer tüm kaynakların etkisinden arındırılması gerekiyordu.

Şu halde bu nesil yalnızca bu pınardan bes­lendi ve böylece tarihteki eşsiz yerine erişti. Daha sonraları bu kaynaktan başka kaynak edinilmiştir. Daha sonraki nesillerin beslendi ği kaynaklar arasında Grek felsefe ve mantı ğı, İran mitolojisi ve düşüncesi, Yahudi hura feleri ve geleneği, Hıristiyan ilahiyatı ve bun­lara ek olarak diğer medeniyet ve kültürlerin tortuları vardı. Bu unsurların hepsi Kur'ân-Kerîm tefsirlerine, Kelam ilmine, fıkıha ve fi*, kıh usullerine karıştırıldı. Bu nesilden sonraki nesiller bu karışık kaynaklardan beslendiler Dolayısıyla o nesle benzer bir nesil bir daha vücuda gelmedi.

Böylece herhangi bir istisna yapmadan şöyle diyebiliriz; eşsiz ve seçkin ilk müslüman nesil ile daha sonraki müslüman nesiller arasındaki farklılığın temel sebebi, daha önce de belirt­tiğimiz gibi, İslâmi rehberliğin birinci kayna­ğının saflığının, başka kaynaklarla bulandırıl-mış olmasıdır.

Bu farklılığın ortaya çıkışında etkili olan bir başka temel sebep daha vardır. O da, bu eşsiz neslin kaynaktan yararlanma şeklindeki fark­lılıktır.

Bu ilk neslin insanları, Kur'ân'a ne bilgi ve kültür edinmek için, ne de lezzet ve haz al­mak için yaklaşıyorlardı. Onlardan hiçbiri sırf bilgi edinmek için veya bilimsel ve hukukî meseleleri çözmek İçin veya bilgilerindeki bazı eksiklikleri gidermek için Kur'ân'a yak­laşmıyorlardı. Bilâkis onlar, Allah'ın kendile­ri ve içinde yaşadıkları cemiyetle ilgili olarak, hayat tarzlarının nasıl olması gerektiği hakın-da emirlerini öğrenmek için Kur'ân'ı ellerine alıyorlardı. Onlar, o gün ne yapması gerekti­ğini öğrenmek için "Günlük Talimatları" okuyan bir asker gibi, duyduklarını hemen eyleme dökmek amacıyla Kur'ân'a yaklaşı­yorlardı. Bu yüzden onlardan hiçbiri, Kur'ân ayetlerinin çoğunu bir seferde öğrenmek iste­miyordu. Çünkü biliyorlardı ki ne kadar çok ayet öğrenirlerse, omuzlarına o kadar ağır so­rumluluk yüklenecekti. Abdullah İbn Me-sud'un rivayet ettiği bir hadiste de belirtildiği gibi, en fazla on ayet ezberleyip amel etmeye başlıyorlardı.

Bu amel etmek İçin öğrenme şuuru, manevî haz ve ilim kapılarını açıyordu. Şayet onlar Kur'ân'a sadece tartışma, inceleme ve bilgi edinme için yaklaşsalardı, bu kapılar açılmaz­dı. Böylece amel kolaylaşıyor, sorumlulukla­rının ağırlığı hafifliyor ve Kur'ân onların ya­şanılan ve karakterleriyle bütünleşerek kişi­liklerinin bir parçası oluyordu. Bu nitelikleri onları, imanın yaşayan örnekleri haline getir­di. Zihinlerde ve kitaplarda saklı olmayan bir İmandı bu. Bilâkis, hayatın seyrini, olayları ve koşulları değiştiren dinamik bir hareket içinde kendisini ifade eden bir imandı.

Doğrusu bir kimse "amel etmek için öğren­me" ruhuyla Kur'ân'a uzanmazsa, Kur'ân ha­zinelerini ona açmaz. Kur'ân, zihnî faaliyetle­ri arttırıcı bir kitap veya edebî içerikli bir ki­tap olarak değerlendirilmesi için gönderilme­di. Onun gönderiliş amacı, tarih kitabı olarak ele alınması da değildi. Şüphesiz Kur'ân tüm bu özelliklere sahiptir. Bunlardan öte, Allah'a adanmış bir hayat nizamı olması için gönde­rildi. Bu yüzden Yüce Allah Kur'ân'ı, insan­ların üzerlerinde düşünmelerine fırsat vermek için bölümler hâlinde indirmiştir: "Onu, in­sanlara ağır ağır okuman için okuma parçala­rına ayırdık ve onu azar azar indirdik." (17: 106).

Kur'ân'm tamamı bir defada indirilmedi; Kur'ân yeni problemlerle karşılaşan İslâm ce­miyetinin ihtiyaçlarına, fikirlerin ve düşünce­lerin gelişmesine, genel sosyal hayatın İlerle­mesine ve müslüman cemiyetin günlük hayat­ta karşılaştığı karşı koymalara uygun olarak indirildi. Belirli bir olay veya özel şartlarla il­gili olarak bir veya birkaç ayet vahyedilirdi. Bu ayetler, insanların kafasında oluşan sorun­lara cevap verir, belirli durumların mahiyetini açıklar ve bu durumlarla ilgili çözüm yollan gösterirdi. Yine bu ayetler, onların düşünce veya amellerindeki hatalarını tashih eder, on­ları Allah'a yakmlaştırır ve onlara Allah'ın sı­fatlarının ışığında evrenin çeşitli yönlerinin hikmetini açıklardı. Böylece onlar açık bir şe­kilde anlarlardı ki, hayatlarının her ânı, Kadir-i Mutlak Yaratıcının yol göstericiliği ve İdaresi altındaydı. Yine anlarlardı ki, Allah'ın merhamet rüzgarları altında hayat yolunu ka-tediyorlardı. Allah ile olan sürekli rabıtaları sebebiyle, yaşamları, Allah tarafından kendi­lerine öğretilen bu kutsal yola uygun olarak şekilleniyordu.

Dolayısıyla "amel etmek için öğrenme" bu ilk müslüman cemiyetin metoduydu. Daha son­raki nesillerin metodu ise, akademik tartışma­lar ve zevk için Öğrenme oldu. Şüphesiz bu, o eşsiz nesille, daha sonraki nesiller arasında ortaya çıkan farklılığın ikinci büyük sebebi­dir.

Müslümanların tarihinde etkili olan ve üze­rinde durmamız gereken üçüncü bir faktör da­ha vardır.

Hz. Muhammed @ döneminde, İslâm'a giren kimse, cahiliyye (Allah'tan gelen hidayetten habersiz olma durumu) devrindeki kendi ma-zisiyle alâkalı herşeyi sıyırıp atardı. İslâm da­iresine adım atar atmaz, İlâhî Kanundan gafil olduğu eski hayatını tamamen terkedip yeni bir hayata başlardı. Bu kişi eski yaşantısında işlediği amellere korku ve kuşku ile bakardı. İslâm'da bu tür fiillere müsamaha gösterilme­diğinin bilincinde olurdu. Bu bilinçle, yeni bir kılavuzluk için İslama yönelirdi. Eğer günaha teşvik edici birşey veya eski âdetleri onu cez-bederse yahut İslâm'ın emirlerini yerine getir­mede gevşeklik gösterirse, suçluluk duygu­suyla huzursuz olur, yaptıklarından temizlen­me İhtiyacı hisseder ve Kur'ân'm rehberliğin­de kendini şekillendirmek için ona yönelirdi.

Dolayısıyla o müslümanın eski cahili yaşantı­sı ile yeni İslâmî yaşantısı arasında tam bir

ayrılık meydana geliyordu. Eski yaşantısın­dan tamamen uzaklaşma kararı aldıktan sonra kendisini İslâm'a adıyordu. Cahiliyye ile tica­ri hayatta ve günlük işlerde bazı münasebetler kursa bile, düşünce dünyası ile bu günlük mü­nasebetleri tamamen ayrı tutuyordu.

Bu cahilî çevrenin, onun gelenek ve görenek­lerinin, fikir ve kavramlarının terkedilmesi, şirkin yerini tevhid düşüncesinin almasından, hayat ve dünya hakkındaki cahili görüşün ye­rini İslâmî görüşün almasından, yeni bir yö­netim altındaki yeni İslâm cemaatine katıl­maktan ve bu cemiyetin sağladığı bağlılıklar-dan ve yükümlülüklerden kaynaklanıyordu.

Bu, yolların ayrılışı ve yeni bir yolculuğun başlangıcıydı; cahilî toplumun gelenek, kav­ram ve değerlerinin baskısından kurtuluşu sağlayan bir yolculuğun başlangıcıydı. Bu meşakkatli yolda karşılaştıkları şeyler arasın­da ağır İşkenceler, baskılar ve sıkıntılar vardı. Fakat bu dava kalplerinin derinliklerine öyle bir nüfuz etmişti ki, cahilî toplumun tüm bas­kılarına rağmen kararlılıklarında bir azalma olmadı.

Biz de bugünün cahiliyyesi tarafından kuşa­tılmış durumdayız. Bu cahİliyye, İslâm'ın ilk dönemindeki İle aynı mahiyette, belki biraz daha şiddetli. Bütün çevremiz, insanların inanç ve düşünceleri, alışkanlıkları, sanatları, kanun ve kuralları cahiliyedir. Üstelik İslâmî kaynaklar, İslâm kültürü, İslâm felsefesi ve İslâm düşüncesi olarak gördüğümüz unsurlar bile cahilİyyenin ürünleridir.

Gerçek İslâmî değerlerin kalbimize yerleşme­mesinin ve aklımızın İslâmî kavramlarla ay-dınlanmamasının sebebi budur. İslâm'ın ilk nesliyle aynı çapta bir grubun aramızdan çık­mamasının sebebi de budur.

Bundan dolayı, içinde yaşadığımız ve kendi­sinden bazı faydalar elde ettiğimiz cahilİyye­nin tüm etkilerini, eğitim ve öğrenimimizin ilk safhalarında temizlememiz.İslâmî hareket için bir zarurettir. O neslin rehber olarak aldı­ğı ve herhangi bir tahrife uğramamış katıksız kaynağa yeniden dönmeliyiz. Kâinatın ve in­san varlığının mahiyeti ile ilgili düşünceleri­mizi oluşturmak ve bu ikisinin Mutlak ve Mükemmel varlık olan Yüce Allah ile müna­sebetlerini ortaya koymak için bu kaynağa tekrar dönmeliyiz. İdarî ilkelerimizi, siyaseti­mizi, ekonomimizi ve hayatın diğer tüm yön­leriyle ilgili düşüncelerimizi bu kaynaktan temin etmeliyiz.

Ona, akademik tartışma ve zevk için değji itaat ve amel etmek için öğrenme ruhuyla, na­sıl bir insan olmamızı istediğini öğrenmek ve öyle olmak için dönmemiz gerekiyor Kur'ân'ı okurken onun sanatsal güzelliğinj olağanüstü kıssalarını, kıyamet sahnelerini' sezgisel mantığını ve bu kitap üzerine araştır­ma yapan akademisyenlerin ve edebiyatçıla­rın faydalandığı diğer unsurları keşfedeceğiz Kur'ân'ın bu farklı yönlerinden hoşlanacağız ama, ona yaklaşmamızın asıl amacı bu olma­yacak. Asıl amacımız Kur'ân'da bizden talep edilen hayat tarzının ne olduğunu öğrenmek, Kur'ân'ın sahip olmamızı istediği, kâinata bü­tüncül bakışı öğrenmek, Allah hakkındaki bil­gimizin mahiyetini öğrenmek, emredilen ahlâk ve davranış biçimlerini ve dünyada kur­mamız istenilen hukuk sisteminin ne olduğu­nu öğrenmektir.

Cahilî toplumun kavramlarının geleneklerinin < ve liderliğinin pençesinden kendimizi kurtar­malıyız. Bizim görevimiz cahilî toplumun pratikleriyle uzlaşmak olmadığı gibi, ona itaat etmek de değildir. Cahilî özelliklerinden do­layı cahili toplumlar uzlaşmaya değmez. Bi­zim ilk hedefimiz kendimizi değiştirmek, on­dan sonra toplumu değiştirebilmektir.

Nihâî hedefimiz bu toplumun dinamiklerini değiştirmek, daha doğrusu tüm temelleriyle beraber cahilî sistemi değiştirmektir. Yaratı­cımızın bizden istediği hayatı yaşamamızı, güç ve baskı aracılığıyla engelleyen bu sis­temle İslâm arasında köklü bir uyuşmazlık vardır.

İlk adımımız, cahilî toplumdan, onun değer ve kavramlarından kendimizi soyutlamak ola­caktır. Ne kendi değer ve kavramlarımızı de­ğiştireceğiz, ne de cahili toplum ile bir pazar­lığa girişeceğiz. Asla! Bİzim yolumuz ayrı, onunki tamamen ayrıdır. Eğer onunla dost ol­mak için bir adım atarsak, amacımızı ve yolu­muzu yitiririz.

Biliyoruz ki bu yolda güçlük ve sıkıntılarla karşılaşacağız. Büyük fedakârlıklar gösterme­miz gerekecek. İlk müslüman neslin yolundan yürümemiz gerektiği için, Kendi sistemini kuran ve onlara cahiliyye karşısında zafer ve­ren Allah'ın izniyle, heva ve heveslerimizi bir kenara koyacağız.

Dolayısıyla, Peygamberimiz Hz. Muhammed (g)'in ve onunla beraber olan seçkin ve eşsiz sahabe neslinin, cahiliyyeden kurtulmak için katettikleri yolun, hareket yönümüzün ve sa­hip olduğumuz konumun mahiyetinden ha­berdar olmamız faydamıza olacaktır. (Seyyid Kutub, Milestones, Beyrut 1978).

 

KISIM 11

 

KUR'ÂNÎ METODUN MAHİYETİ

 

Kur'ân-ı Kerîm'in onüç yıl boyunca Mek­ke'de Hz. Peygamber @'e vahyolunan bölü­mü sadece bir meseleyle ilgiliydi. Bu mesele­den, sanki ilk defa sunuyormuş gibi, her defa­sında yeni bir tarzda bahseden Kur'ân, onun sunuluş biçimini değiştirmiştir. Buna rağmen, bu meselenin karakteri, özü değişmemiştir.

Bu yeni din ilk önce, en büyük ve temel me­sele olan akide konusunu ele almış; bunu da ulûhiyyet (ilâhî) ve ubudiyyet (beşerî) temel­lerine ve bunların arasındaki ilişkiye dayan­dırmıştır.

Bu mesele insana sadece insan olması müna­sebetiyle yöneltilmiştir. Bu açıdan Arap veya Arap olmayanlar, ister aynı çağda ister farklı çağlarda yaşasınlar, bütün zamanların insan­ları "insan" olmaları dolayısıyla eşittirler.

Bu, İnsanlığın değişmeyen sorunudur; bu, in­sanın kâinattaki varlık meselesidir, onun te­mel hedefidir, konumu ve kâinatla ilişkisidir; onun, Yaratıcıyla ilgisini açıklayan bir mese­ledir. İnsan hayatının bu yönü, insanın varo­luşuna bağlı olduğu için değişemez.

Mekke döneminde Kur'ân insana, kendi var­lığının ve kendini çevreleyen kâinatın sırrını açıkladı. Ona kim olduğunu, nereden geldiği­ni, sonunda nereye-niçin gideceğini, onu ki­min yoktan var ettiğini, kime döneceğini ve akıbetinin ne olacağını anlattı. Ayrıca ona, dokunup görebildiği ve hissedip düşünebildi­ği fakat göremediği şeylerle ilgili, bu harika kâinatı kimin yaratıp yönettiği, geceyle gün­düzü kimin ardarda getirdiği ve varlıkları ki­min yenileyip değiştirdiği ile İlgili bilgi verdi. Aynı şekilde, ona yaratıcısıyla, dış dünyayla ve diğer insanlarla nasıl ilişki kuracağım an­lattı.

Bu, insanın varlığının bağlı olduğu ve kıya­mete kadar da bağlı olacağı o büyük meseledir.

Böylece, tam on üç yıl olan Mekke dönemi, insan hayatıyla alâkalı diğer bütün mesele ve ayrıntıların gerisinde yatan temel meseleyi açıklamak ve tefsir etmekle geçti.

Kur'ân, bu meseleyi Mekke dönemi boyunca mesajının tek konusu yaptı ve diğer tâli mese­leleri hiç tartışmadı. Herşeyi bilen Allah, imanla ilgili meselelerin bütünüyle açıklandı­ğına ve O'nun dinini yerleştirip pratikte uygu­layacak olan o seçilmiş İnsan topluluğunun kalbine girdiğine karar verene kadar tâli me­seleler gündeme gelmedi.

Allah'ın Din'ine çağıran ve bu Din'in emretti­ği hayat düzenini yerleştirmek isteyenler bu önemli gerçek üzerinde enine boyuna düşün­melidirler. Çünkü Kur'ân onüç yıl boyunca bu imanı açıkladı. Bu imanın üzerine bina edilmesi gereken sistemin ayrıntılarım veya müslüman toplumun teşkilatlanması için ge­rekli ilkeleri izah etmek için bu meseleden başka bir meseleye sapmadı.

Bu temel iman ve itikad meselesinin, Pey­gamberin ümmetine ilk çağrısının ana konusu olması Allah'ın hikmetiydi. Rasûlullah @'in ümmetine getirdiği ilk mesaj, "Allah'tan baş­ka ilâh olmadığına" şehadet etmeleri gerekti­ğiydi. Daha sonra Rasûlullah @ onlara, ger­çek Rabblerinin kim olduğunu ve bir tek O'na ibadet etmeleri gerektiğini açıkladı.

İnsanın kısır anlama kabiliyetini hesaba ka­tarsak, Arapların kalbine ulaşmanın en kolay yolunun bu olmadığı düşünülebilir. Araplar, dillerini iyi biliyorlardı. İlâh'm ve La ilahe illallah'm (Allah'tan başka ilâh yoktur) ne an­lama geldiğini biliyorlardı. Ulûhiyyet'in "hü­kümranlık" anlamına geldiğini biliyorlardı ve hüküm verme yetkisini sadece Allah'a mah­sus kılmanın, hakimiyeti rahiplerden, kabile reislerinden, zenginlerden ve idarecilerden alıp Allah'a geri vermek olduğunun bilincin-deydiler. Bu; vicdanlarda, dinî amellerle ilgili meselelerde, iş, zenginliğin dağılımı ve adaletin yerine getirilmesi gibi hayattaki münasebetlerinde, kısacası insanların ruhlarında ve bedenlerinde sadece Allah'ın hakimiyeti­nin geçerli kılınması manasına geliyordu. "Allah'tan başka ilâh yoktur" haykırışının Allah'ın en büyük sıfatı olan hüküm koyma yetkisini gasbetmiş olan dünyevî otoriteye bir meydan okuma olduğunu çok iyi biliyorlardı. Bu haykırış, bu gasbetme olayının sonucu olan bütün davranış biçimlerine karşı bir is­yandı, Allah'ın izni dışında hüküm koyan oto­riteye karşı bir savaş ilânıydı. Dillerini, dola­yısıyla La ilahe illallah mesajının gerçek an­lamını çok iyi bilen Araplar, bu mesajın ge­lenekleri, yönetimleri ve güçleriyle ilişkisi yönünden ne derece önemli olduğunun far­kındaydılar. Bu yüzden bu çağrıyı, bu inkılâpçı mesajı, kızgınlıkla karşıladılar ve herkesçe bilinen o kalabalıklarıyla ona karşı savaştılar.

Bu çağrı niçin bu metodu kullanarak işe baş­ladı? Ve neden ilâhî hikmet bu çağrının ilk zamanlardan itibaren zorluklarla yüzyüze gel­mesini uygun gördü?

Peygamber çağrısını yaptığı sırada, Arapların topraklan ve zenginlikleri kendi ellerinde de­ğil, başkasının ellerindeydi.

Kuzeydeki bütün Suriye toprakları Bizanslıla­rın hükmü altındaydı. Buraları Bizanslıların tayin ettiği Arap valiler yönetiyordu. Güney­deki bütün Yemen topraklan ise Fars İmpara-torluğu'nun hâkimiyeti altındaydı ve tayin et­tikleri Araplar tarafından idare ediliyordu. Arapların elinde sadece Hicaz, Tihame, Ne-cid ve bunlann çevresinde, oraya buraya ser­pilmiş bazı verimli vahaların dışında tama­men verimsiz kupkuru çöller vardı.

Hz. Muhammed @'e halkı tarafından el-Emin (güvenilir) ve es-Sâdık (doğru sözlü) dendiği iyi bilinmektedir. Kendisine peygam­berlik gelmeden onbeş yıl önce, Kureyş'in ile­ri gelenleri Hacer-ül Esved'ı yerine koyma işinde onu hakem seçmişler ve kararına rıza göstermişlerdi. O nesep olarak Kureyş'in en itibarlı kolu olan Beni Hâşim'den gelmekteydi. Bu yüzden Hz. Muhammed @ yurttaşları arasında Arap milliyetçiliğinin ateşini yakabi­lir, onları bu şekilde birleştirebilirdi. Ardı ar­kası kesilmez kabile savaşlarından bıktıkları için, onun böyle bir çağrısına memnuniyetle karşılık verirlerdi. O zaman Hz. Muhammed, Arap topraklarını Roma ve Fars emperyaliz­minin egemenliğinden kurtarabilir ve birleşik bir Arap devleti kurabilirdi.

Eğer Hz. Peygamber @, onüç yıl boyunca ya­rımadadaki hakim güçlerin işkencelerine gö­ğüs germek yerine, insanlara bu metodla ses-lenseydi, bütün Arabistan seve seve kabul ederdi.

Böylelikle Arabistan onun liderliği altında birleştikten ve hâkimiyet kendi eline geçtik­ten sonra, onları, gönderiliş amacı olan Al­lah'ın birliğine inandırabilir, kendi beşerî oto­ritesini kabul ettirdikten sonra da Rabb'lerİnin gücüne boyun eğdirip O'na ibadet etmelerini sağlayabilirdi.

Fakat herşeyi bilen, gören ve hikmet sahibi olan Allah, elçisini böyle bir yöne yöneltme­di. Açık ve net bir şekilde "Allah'tan başka ilâh olmadığını" ilân etmesini ve bu daveti kabul eden beraberindeki küçük bir toplulu­ğun büyük zorluklarla karşılaşmasını diledi.

Niçinn? Şüphesiz Allah bunu , elçisi ve bera­berindeki müminlere zulme uğrasmlar diye istemedi. Muhakkak ki Allah, bundan başka yol olmadığını bilmektedir. Bizans ve Fars'ın zulüm düzenlerinden kurtarıp, bunların yerine Arab'ın zulüm düzenini tesis etmek çözüm değildir. Bütün zulüm düzenleri kötü ve çir­kindir. Yeryüzü Allah'ındır ve Allah'ın rızası­nı kazanmak için bütün fitnelerden arındırıl­malıdır. "Allah'tan başka ilâh yoktur" bayrağı yeryüzünün her noktasında dalgalanmadıkça, ne yeryüzü fitnelerden arındınlabilir, ne de Allah'ın rızası kazamlabilir. İnsan, sadece Al­lah'ın kuludur ve öyle kalması için "Allah'tan başka ilâh yoktur" bayrağı, tıpkı bir Arab'ın anladığı gibi dalgalandırılmalıdır. Bir Arap £ö ilahe İllallah ifadesini şöyle anlıyordu:

Hakimiyet bütünüyle Allah'a aittir. Dolayısıy­la Allah'tan başka hükümdar yoktur, Allah'tan başka kanun koyucu yoktur, bir insan diğeri üzerinde tahakküm kuramaz. İslâm'ın davet ettiği şekilde, insanların bir araya gelip bir topluluk oluşturması, ancak her ırktan, her renkten halkların -Araplar, Bizanslılar veya. Farslar gibi- Allah'ın bayrağı altında eşit ol­duğunu kabul eden bu inançla mümkündür.

İşte çözüm budur!

Hz. Muhammed @'e peygamberlik geldiği zaman Arap toplumu, âdil servet dağılımın­dan ve adaletten yoksundu. Küçük bir toplu­luk, faiz ve tefecilik yoluyla artan bütün zen­ginlik ve ticareti tekeline almıştı. Halkın bü­yük çoğunluğu fakir ve açtı. Zenginler ayrıca, soylu ve seçkin olarak kabul ediliyorlardı ve halkın sadece servetini değil, onur ve şerefini de elinden almışlardı.

Hz. Muhammed @'in, soylular ve zenginler sınıfına savaş ilân eden ve serveti fakirler ara­sında dağıtan toplumsal bir hareket başlattığı İddia edilebilir.

Eğer Peygamber @, birkaç değerli şahsiyet dışında kimsenin kabul etmediği Allah'ın bir­liği mesajını topluma sunmak yerine, böyle bir hareketi başlatmış olsaydı, Arap toplumu ikiye bölünürdü. Büyük çoğunluk, zenginli­ğin, soyluluğun ve gücün zulmüne uğradığı için bu hareketi desteklerdi. İkinci grup olan küçük azınlık ise, sahip olduğu şeyleri muha­faza etmeye çalışırdı.

Hz. Muhammed @, çoğunluk bu harekete ka­tılıp liderliği ona verdikten sonra ve zengin azınlık onun kontrolü altına girdikten sonra, Allah'ın kendisini Peygamber olarak ataması­nın sebebi olan Allah'ın birliği inancını, ko­num ve nüfuzunu kullanarak kabul ettirebilir­di. Böylece insanları kendi otoritesi önünde boyun eğdirdikten sonra, Allah'ın önünde bo­yun eğdirebi lirdi.

Fakat herşeyi bilen ve gören Allah onu bu yo­la yöneltmedi. Allah bunun çıkar yol olmadığını biliyordu. O, gerçek sosyal adaletin bir topluma, ancak bütün işler Allah'ın kanunları­na göre tanzim edildikten sonra gelebileceği­ni biliyordu. Bir toplum toptan Allah'ın em­rettiği servet bölüşümünü kabul ettikten son­ra, bu topluma gerçek sosyal adalet gelebilir­di. Her toplum, fert fert, Allah'a itaat ettikten, hem dünyasını hem anketini kurtaracak olan bu sistemin, herşeye Kadir olan Allah tarafın­dan seçildiğine katiyetle inandıktan sonra gerçek sosyal adalete ulaşabilirdi. Toplum, bazı insanların hırslı ve açgözlü davranırken, diğerlerinin özlemle yanıp tutuştuğu bir vazi­yette olmamalıdır. Toplum, bütün işlerin kı­lıçla, sopayla, korku ve tehditlerle halledildiği bir durumda hiç olmamalıdır. Yine kalplerin parça parça ve harap, ruhların bulanık olduğu bir durumda hiç olmamalıdır. Bütün bu say­dıklarımız Allah'ın hâkimiyetinin olmadığı bütün sistemlerin beraberinde getirdiği sonuç­lardır.

Hz. Muhammed @'e risâlet geldiği zaman. Arabistan'ın ahlâkî seviyesi her yönden çok düşüktü. Sadece birkaç kabilevî töre yürür­lükteydi.

Meşhur şair Zuheyr b. Ebi Selma'nın tasvir ettiği gibi, o günkü düzen zulüm düzeniydi: "Kendi çevresinde silahıyla kuvvet bulmayan kişi yıkılır / Zulmetmeyen kimse zulüm gö­rür." Cahiliyye devrinin meşhur başka bir sö­zü vardır: "Zâlim de olsa, mazlum da olsa, kardeşine yardım et!"

İçki ve kumar toplumun âdetleriydi ve halk bu alışkanlıklarla övünüyordu. Cahiliyye dev­rinin bütün şiiri şarap ve kumar temasını işle­mektedir. Mesela Tarafe b. Abd şöyle demek­tedir: "Eğer genç bir adamın eğlenmesi için şu üç şey olmasaydı, biraz yiyecekten başka hiçbir şey umurumda olmazdı. Birincisi, çok sert olduğu için su eklediğinizde köpüren şa­rabı İçmede diğerlerini geçmektir. İçki, eğlen­ce ve avarelik benim hayatım oldu ve hâlâ öyledir. Nihayet, kabilem, sanki berbat bir uyuz hastalığına yakalanmış bir deveymişim gibi beni terkettiğinde, ölüm vakti gelmiştir."

Zina, değişik şekillerde yaygındı ve eski veya yeni, bütün cahİlî toplumlarda olduğu gibi övünülecek birşey olarak görülüyordu. Hz Aişe, o günkü cahiliyye toplumunun durumu­nu şöyle tasvir etmektedir: "Cahiliye döne­minde dört çeşit evlilik vardı. Biri, bugün var olan durum gibiydi; yani bir adam bir kişiden kızını isterdi, mihrini (evlilik hediyesini) ve­rir, sonra da onunla evlenirdi. İkinci çeşit ev­lilikte, bir koca karısına âdet görmediği dö­nem içinde, falan adama git ondan döl al, der-didi. Kocası ondan uzak dururdu ve hamilelik belirtileri ortaya çıkana kadar ona elini sür­mezdi. Ondan sonra dilerse onunla ilişkiye girerdi. Bu yolu, daha asil soydan bir çocuk sahibi olmak için benimserdi. Üçüncü çeşit evlilik, bir kadının birden fazla kocası olma­sıydı. On kişiden daha fazla olmamak üzere bir grup erkek bir kadının yanına girer ve o-nunla ilişkide bulunurlardı. Eğer hamile kalıp çocuk doğuursa, doğumdan birkaç gece sonra onları çağıırdı. Hiçbiri gelmemezlik edemez­di. Hepsi biraraya geldiğinde, 'Ne yaptığınızı biliyorsunuz. İşte doğurdum' derdi. Sonra on­lardan birini göstererek, 'Bu çocuk senin' der ve sevdiği adamın ismini söylerdi. Daha son­ra çocuğa o kişinin adı verilir ve çocuk onun çocuğu olarak kabul edilirdi. O kişi bunu inkâr edemezdi. Evliliğin dördüncü şekline gelince, birçok erkek bir kadına giderdi ve kadın hepsini kabul ederdi. Aslında bu kadın­lar fahişeydiler ve kapılarının önüne İşaret olarak bir bayrak asarlardı. Dileyen herkes onlara gidebilirdi. Eğer böyle bir kadın hami­le kalıp doğum yaptığında onun yanında top­lanırlardı. Çocuk içlerinden hangisine benzi-yorsa çocuğu ona verirlerdi. O da bunu kabul ederdi. Ve onun oğlu olarak çağrılırdı. Adam da bundan çekinmezdi." (Buharı, Kitabu'n-Nikâh)

Hz. Muhammed (5)'in, toplumun fitne ve kö­tülüklerden arındırılması, ahlâkî bir takım öl­çülerin konulması ve toplumun terakkisi için ahlâkî bir ıslahat hareketi başlattığı iddia edilebilir. Her reformcu gibi o da, kendisi gibi toplumun ahlâkça bozulmasından rahatsız olan bir takım dürüst insanların varlığını gö­rürdü. Bu insanlar kesinlikle onun yenilikçi hareketine katılmaya gelirlerdi.

Bu yüzden denilebilir ki, eğer Hz. Peygamber @ bu yolu seçseydi, oldukça büyük bir insan kitlesini etrafında toplardı. Ahlâkî saflıkları ve manevî metanetleri dolayısıyla bu insanlar, Allah'ın birliği inancını ve bu inancın getirdi­ği sorumlulukları yerine getirmeyi diğerlerin­den daha çabuk ve daha kolay kabul ederler­di. Böylece Peygamber @'in "Allah'tan başka ilâh yoktur" ilânı, karşısına dikilen o şiddetli muhalefetten kurtulurdu.

Fakat Yüce Allah bunun çözüm olmadığım biliyordu. Ahlâk sisteminin, prensipler belir­leyen, değerler üreten, bu prensip ve değerle­rin kaynaklandığı otoriteyi tanımlayan ve bu otoriteyi kabul edenin mükâfatını, sapıp karşı çıkanın da cezasını belirleyen bir iman üzeri­ne bina edilebileceğini biliyordu. Eğer bu çe­şit bir iman veya daha yüksek bir otorite dü­şüncesi olmazsa, bütün değeler dengesiz olur ve aynı şekilde o değerlere dayanan ahlâki düsturlar da dayanılmaz olur. Yani nıuhase-besiz, otoritesiz ve insanların yaptıklarının karşılığının verilmediği bir sistem ortaya çı­kar.

Gayretli bir mücadeleden sonra iman kökleş-tiği, Peygamber @'in inancının dayandığı otorite kabul edildiği, yani insanların Rabble-rini tanıyıp yalnız O'na ibadet ettiği, sadece diğer insanların değil, kendi hevâ ve hevesle­rinin de boyunduruğundan kurtulduğu ve kalplerine La ilahe illallah mührü kazındığı zaman Allah, bu iman vasıtasıyla ve mü'min-lerin eliyle gereken herşeyi yaptı. Allah'ın ar­zı, Bizanslıların ve Farsların boyunduruğun­dan sırf Arapların hâkimiyeti gelsin diye kur­tulmadı. Sadece Allah'ın hâkimiyeti kurulsun ve yeryüzü, ister Romalı, ister İranlı, ister Arap olsun, O'na karşı âsi olan herkesten te­mizlensin diye kurtuldu.

Toplum her türlü zulmden kurtuldu; adaletin Allah'ın adaleti olduğu ve herşeyin Allah'ın ölçüsüne göre tartıldığı İslâm sistemi kuruldu. Adı İslâm olan sosyal adalet sancağı, bir olan Allah'ın adını yeryüzünde dalgalandırdı. Bu sancağa başka bir isim verilmedi ve üstüne yalnızca La ilahe illallah yazıldı.

Ahlâkî düsturlar yüceltildi, kalpler ve ruhlar kötülüklerden arındırıldı ve birkaç hadise dı­şında, Allah'ın belirlediği sınırların ve cezala­rın uygulanacağı, herhangi bir durum bile ol­madı; çünkü artık kanunu uygulayan vicdan­dı; Allah'ın rızası, ilâhi mükafata nail olma ümidi ve Allah'ın gazabının verdiği korku, polisin ve cezaların yerini almıştı.

İnsanoğlu, toplumsal düzeninde, ahlâkî düs­turlarında, hayatının bütününde, daha Önce ulaşılmamış olan ve bundan sonra İslâm'dan başka hiçbir şeyle ulaşılamayacak olan bir mükemmelliğe yüceltildi.

Bütün bunlar mümkün oldu, çünkü bu dini, bir devlet, bir sistem ve kanunlar ve kaideler şeklinde tesis edenler, onu ilk önce iman, ahlâk, İbadet ve insani ilişkiler şeklinde kalp­lerinde ve hayatlarında tesis etmişlerdir. On­lara iktidar vadedilmemişti. Onlara, bu dini kendi elleriyle tesis edecekleri bile vadedil­memişti. Onlara vadedilen bu dünyanın hiçbir şeyiyle alâkalı değildi. Bu vaat, cennetti. Bu, harcadıkları bütün gayretler için, göğüs ger­dikleri bütün sıkıntılar için, bütün çağlarda ve her yerde iktidarda bulunanların tahtını devi­ren La ilahe illallah çağrısını reddeden cahi-liyyeye karşı verdikleri mücadele için verilen bir sözdü.

Onlar, o büyük emaneti, kendi rızalarıyla üst­lendiler; Allah onları, Kendisinin yeryüzün­deki halifeleri yaptı. Çünkü Allah, onları de­nedi; şahsî arzularından vazgeçerek kendileri­ni ispatladılar; Yüce Allah, onların bu dünya­dan hiçbir mükâfat beklemediklerini gördü; bu mesajın zaferini bu dünyada görmeyi talep etmediklerini bildi; dinin mutlaka kendi elle­riyle tesis edilmesi gerektiği fikrini savunmadıklarını gördü. Çünkü onların kalpleri, soy-millet, ülke, kabile ve aile ile övünme hasta­lıklarından kurtulmuştu. Yüce Allah, onların ahlaken kemâle eriştiklerini görmüştü. Onlar, Allah'ın hükümranlığının, beşerî ilişkilerde, ahlâkî düsturlarda, günlük hayatta, sahip olu­nan şeylerde, kalplerde ve vicdanlarda yer et­mesini gerektiren bir imana bütün benlikle-riyle inanıyorlardı. Bu yüzden, Yüce Allah onların, ilâhî nizam ve adaleti tesis etmeleri için kendilerine emanet edilen siyasi otorite­nin gerçek koruyucuları olacaklarım biliyor­du. Yüce Allah onların, bu otoriteyi kendileri­nin, ailelerinin, kabilelerinin veya uluslarının menfaati için kullanmayacaklarını da biliyor­du. Yüce Allah, bu otoritenin kaynağının tek başına kendisi olduğunu ve kendilerinin sade­ce O'nun halifeleri olduklarını bilmeleri sebe­biyle, bu otoriteyi yalnız Allah'ın dininin ve şeriatının hizmetine sunacaklarını biliyordu.

Eğer İslâm, ''Allah'tan başka ilâh yoktur" bayrağı dışındaki bütün bayrakları safdışı bı­rakarak işe başlamasaydı ve görünürde zor, meşakkatli olan fakat gerçekte kolay ve mü­barek olan bu yolu seçmemiş olsaydı, bu mu­kaddes sistem hiçbir zaman böyle başarılı olamazdı.

Eğer bu çağrı, aslî haliyle ulusal bir çağrı ola­rak, toplumsal bir hareket olarak veya refor­mist bir teşebbüs olarak gelmiş olsaydı veya La ilahe illallah çağrısına başka etiketler ya­pıştırmış olsaydı, o zaman bu mukaddes sis­tem hiçbir zaman Allah için olmazdı.

Kur'ân'm Mekke dönemi, kalplere ve zihinle­re "Allah'tan başka ilâh yoktur" damgasını vuran, başkalarına zor görünse bile müslü-manlara bu yolu seçmelerini ve bu yolda se­bat etmelerini öğreten böyle şanlı bir niteliğe sahiptir.

Kur'ân bütün öğretisini sadece iman meselesi üzerinde yoğunlaştırdı ve iman üzerine bina edilecek olan sistemin veya imanla ilişkili iş­leri düzenleyecek olan kanunların ayrıntıla­rından bahsetmedi. İnsanları bu dine davet edenler, bu konu üzerinde derin düşünmeli­dirler.

Hakikaten bu metod, bu dinin tabiatının ge­rektirdiği bir metoddur. Çünkü bu din, bütü­nüyle Allah'ın birliği inancına dayanır ve bu dinin bütün kurumlan ve kanunları bu büyük ilkeden doğar. Bir benzetme yaparsak; bu din gölgesi çok uzak ve geniş alanları kaplayan ve dalları göğe ulaşan sağlam büyük bir ağaç­tır. Böyle bir ağacın kökleri de, büyüklüğüyle orantılı olarak derinlere inecektir.

Bu dinin sistemi de hayatın bütün yönlerini kapsar; insanoğlunun bütün temel ve tâli işle­rine müdahale eder; insanın sadece bu dünya­daki değil, âhiretteki hayatını da düzenler. Hem görünen âlemi hem görünmeyen âlemi, hem dış maddî ilişkiler dünyasını, hem iç, es­rarlı dünyayı, niyetleri ve düşünceleri tümüy­le düzenler. Dolayısıyla büyük, sağlam, geniş bir alana yayılan bir ağaç gibidir; tabiî olarak bu ağacın kökleri de büyüklüğü nisbetinde geniş, derin ve yaygın olmalıdır.

İslâm'ın bu yönü, tabiatı gereği, İslâm'ın han­gi yolla tesis edilip düzenleneceğini tarif eder: Bunu, iman tohumlarını ekerek ve insan ruhunun derinliklerine ulaşacak şekilde sağ­lamlaştırarak yapar. Bu, onun sağlıklı gelişi­mi için lazımdır. Çünkü din ağacının göğe ulaşan kısmıyla yerin derinliklerindeki kökle­ri arasında güvenli bir ilişkinin olması ancak bu metodla sağlanabilir.

La İlahe illallah'a iman kalbin derinliklerine nüfuz ettiği zaman, bu imanın pratik bir yoru­mu olan tüm hayat sistemine de nüfuz eder. Dolayısıyla inananlar, bu imanın belirlediği sistemden zaten hoşnutturlar ve prensip ola­rak, daha yürürlüğe girmeden önce bütün ka­nunlara, emirlere ve ayrıntılara teslim olurlar. Hakikaten teslimiyet ruhu, imanın ilk şartıdır. Bu teslimiyet ruhuyla inananlar, İslâmî kaide ve kanunları büyük bir şevk ve memnunlukla öğrenirler. Bir emir verilir verilmez başlar eğilir ve hemen uygulanır. İçkİ, faiz ve kumar bu şekilde yasaklandı. Cahiliyye döneminin bütün âdetleri Kur'ân'ın birkaç âyetiyle, Hz.

Peygamber @'in ağzından çıkan birkaç sözle ortadan kaldırıldı. Bunu seküler (laik) hükü­metlerin çabalarıyla karşılaştırın. Onlar her adımda; kanunlara, adlî kurumlara, polise ve askerî güce, propaganda araçlarına ve basına başvurmak zorunda kalıyorlar. Buna rağmen en fazla, alenen yapılan bir hareketi, bir suçu kontrol edebiliyorlar. Dolayısıyla toplum gayrımeşrû ve kanunsuz davranışlarla dolup taşıyor.

Bu dinin başka bir yönü vardır, bu gözden ka­çırılmamalıdır. Bu din pratik bir dindir; haya­tın pratik işlerini düzenlemeye gelmiştir. Ya-nİ, günün pratik şartları karşısında strateji be­lirler; bu şartların aynen muhafaza edilip edil­meyeceğine veya değiştirilip değiştirilmeye­ceğine karar verir. Dolayısıyla bu dinin ka­nunları, sadece o hususi toplumda, Allah'ın kanunlarını kabul etmiş olan o güzel toplum­da var olan şartlarla ilgilenir.

İslâm, varsayımlar üzerine kurulmuş bir teori değildir. O 'hakikat' ile uğraşan bir 'hayat yo-lu'dur. Bu sebeple gerekli olan ilk şey, Al­lah'tan başka ilâh olmadığına inanan, Al­lah'tan başka kimseye itaat etmeyen, O'nun dışındaki bütün otoriteleri reddeden ve bu inanca dayanmayan her kanuna karşı müca­dele veren bir topulumun vücuda getirilmesi­dir.

Ancak böyle bir toplum meydana geldiği, pratik sorunlarla karşılaştığı ve bir hukuk sis­temine İhtiyaç duyduğu zaman, işte o zaman İslâm anayasası, haram ve helâlle ilgili kural ve kaideleri teşkil etmeye başlar. İslâm, sade­ce, kendilerini O'nun otoritesine teslim etmiş ve diğer bütün kanun ve kaideleri reddetmiş olan insanlara hitap eder.

Bu sistemi uygulayabilmeleri ve bütün ka­nunları hayata geçirebilmeleri için bu akideye inananların hem kendilerine, hem de toplum­larına hâkim olan güçlü bir otoriteye sahip ol­maları gerekir. Ancak bu takdirde sistemin bir heybeti, hukukn bir saygınlığı olabilir.

Mekke'de müslümanlar özgür değildi ve top­lumda herhangi bir etkileri de yoktu. Pratik hayatları, kendilerini ilâhi kanuna (şeriat) gö­re düzenlemeleri için gerekli olan değişmez ve sürekli bir biçime bürünmemişti. Bu yüz­den Allah tarafından onlara hiçbir hüküm ve kanun vahyedilmedi. Onlara sadece iman il­keleri ve iman bilincine ulaştıktan sonra gelen ahlâkî düsturlar öğretildi. Daha sonraları, Me­dine'de özgür bir devlet vücuda geldi, genel hükümler vahyedildi, müslüman bir toplulu­ğun ihtiyaçlarına cevap veren sistem kuruldu ve devletin gücü bu sistemin hayata geçiril­mesi için kullanıldı.

Yüce Allah, Mekke döneminde bütün hüküm ve kanunları vahyetmedi. Çünkü faraziyelere dayalı, müslümanlann Medine'ye varır var­maz uygulayacakları, önceden hazırlanmış bir sisteme sahip olmalarım istemiyordu. Bu, di­nin tabiatına aykırıydı. İslâm gerçekçi ve cid­di bir dindir; farazî meselelerle ve onların varsayıma dayanan çözümleriyle uğraşmaz. Bu din, Allah'ın şeriatına teslim olmuş, O'nun şeriatından başka her kanun sistemini reddet­miş, pratiklerini yaşayan bir cemiyet vücuda geldikten sonra, bu cemiyetin pratik ihtiyaçla­rını, o andaki şartlar uyarınca ele alır. Eğer, yeryüzünde beşeri sistemleri reddeden ve şe­riatı uygulamayı kabul eden herhangi bir top­lum yoksa, İslâm'dan teori üretmesini, kâmil bir anayasa sağlamasını ve buna göre kanun­lar yapmasını talep etmek, bu dinin tabiatını ve hayatta nasıl işleyebileceğini bilmemek demektir. Bunu talep edenler, Allah'ın, dinini hangi amaçla vahyettiğini de bilmemektedir­ler.

Bu insanların istediği şey; İslâm'ın, karakteri­ni, metodunu ve gidişatını değiştirmesi ve sı­radan beşeri teori ve kanunların seviyesine in­mesidir. Bu insanlar, değersiz beşeri kanunlar karşısında ruhlarında oluşan mağlubiyet dü­şüncesinin sonucu olan, anlık arzularım tat­min etmek için, kısa yoldan bir çözüm isti­yorlar. Onlar İslâm'ın, yeryüzünde uygulan­ma imkânı bulunmayan, soyut kavramlar ve teoriler yığını olmasını istiyorlar. Fakat Al­lah'ın bu din için belirlediği yol değişmemiş­tir, ilk geldiği günkü gibidir ve hiç değişme­yecektir. İlk olarak, İman; insanların Allah'ın dışında kimsenin önünde baş eğmesini iste­meyen veya O'nun dışında herhangi bir kay­naktan kanun almalarını yasaklayan iman kalplere girmeli ve vicdana hükmetmelidir. Böyle bir insan topluluğu hazır olduğunda ve içinde bulundukları toplumun kontrolünü fiili olarak elde ettiklerinde bu toplumun pratik ihtiyaçlarına uygun kanunlar yapılır.

Allah'ın bu din için dilediği budur. İnsanlar ne isterlerse istesinler, Allah'ın dilediği olur.

İslâm davetçileri, insanları bu dinin yeniden ihyâsına davet ederken, onları Öncelikle aki­deyi kabul etmeye davet etmelidirler. Bu in­sanlar kendilerini müslüman diye adlandırsa-lar veya kimlik kartlarında "müslüman" yazsa bile, onları önce İslâm'ın temeli olan imana davet etmelidirler. İnsanlar, İslâm'ın, La ilahe illallah akidesini bilinçli bir şekilde ve derinden hissederek kabul etmek anlamına geldiğini bilmelidirler. Bu şu demektir; haya­tın her yönü Allah'ın hükümranlığı altında ol­malıdır, Allah'ın hâkimiyetine isyan edip, kendileri hüküm koyanlarla mücadele edilme­lidir; insanlar bu mücadeleyi kalpleri ve akıl-larıyla kabul etmeli, hayat tarzlarında ve amellerinde pratiğe geçirmelidirler.

Bu din insanlar arasında yeniden hayat buldu­ğu zaman, Öncelikli olarak, onun bu yönü iz­lenmelidir. İlk İslâm daveti bu akideye daya­nıyordu; tam onüç yıl süren Kur'ân'ın Mekke dönemi tamamıyla bu mesaja adanmıştı. Bir topluluğun "müslüman" bîr topluluk olarak kabul edilebilmesi için, bu dine gerçek anla­mıyla, bütün benliğiyle girmesi gerekir. An­cak böyle bir topluluk, İslâmi sistemi sosyal hayatında somut hale koyabilir. Çünkü böyle bir topluluk bütün hayatını İslama dayandıra­cağını ve hayatın bütün alanlarında Allah'a itaat edeceğini kabul etmiştir.

Bu suretle, eğer gerçekten İslâm'ın temel öğretileri rehberliğinde böyle bir toplum meyda­na gelirse, bu toplum mevcut olan pratik ihti­yaçları için İslâm'ın genel öğretilerine göre kanun ve düzenlemeler yapar. Bu pratik, gerçekçi ve bilinçli bir İslâmî sistem için tek doğru yoldur.

Samimi olup, dinimizin gerçek karakterini anlamayan bazı insanlar aceleci davranıyor­lar. Onlar bu dinin herşeyi bilen ve herşeyi gören Allah tarafından emredilen yol olduğu­nu anlamamışlardır. Onlar, doğrudan doğruya insanlara İslâm'ın ilke ve kanunları öğretilir­se, İslâm'a davet etmenin kolaylaşacağını ve insanların kendiliğinden İslâm'a sempati du­yacaklarını iddia etmektedirler.

Bu onların sabırsızlığından kaynaklanan bir vehimdir. Bu daha önce bahsettiğimiz, Hz. Peygamber @'in işini kolaylaştıracakmış gibi görünen, fakat dinin mahiyetine ters olan dü­şünce, yani "eğer Peygamber çağrısını milli­yetçi, ekonomik devrim veya reformist bir hareket olarak başlatsaydı işi çok daha kolay olurdu" düşüncesi gibidir.

Kalpler, başlangıçtan itibaren Allah'ın kanu­nunu tam teslimiyetle kabul edip, diğer ka­nunları reddederek, yalnızca Allah'a hasredil-melidir.

Şeriat'a; yalnızca diğer sistemlerden bir takım konularda üstün olduğu için değil, fakat Al­lah'a tam teslimiyetin ve Allah'tan başka kim­seye kulluk etmemenin sonucu olduğu için gönül verilmelidir.

Şeriat'm, Allah'tan gelmesi hesabıyla, en iyi sistem olduğunda şüphe yoktur. Kulların ka­nunları Yaratıcı'nm kanunlarıyla zaten kıyas-lanamaz. Fakat bu nokta, İslâmî davetin te­meli değildir. Mesajın temeli, insanların soru sormaksızın Şeriat'ı kabul etmeleri ve ne şe­kilde olursa olsun diğer bütün kanunları red­detmeleridir. İslâm budur. İslâm'ın başka bir anlamı yoktur. Bu asıl İslama gelen kişi, bu sorunu zaten çözmüştür. Bu kişi, İslâm'ın, gü-zellliğini veya üstünlüğünü göstererek kendi­ni ikna etmesine ihtiyaç duymaz. Bu, onun İmanının gereklerinden biridir. Bundan sonra, Kur'ân'ın onüç yıl olan Mekke dönemi esna­sında, itikad ve iman meselesini nasıl çözdü­ğünü tartışmalıyız.

Kur'ân imanı bir teori veya teoloji (ilahiyat) şeklinde sunmadı. Allah'ın birliği konusunda­ki kelâm kitaplarımızda yaygın olan biçimde de sunmadı.

Yüce Kur'ân, daima insan fıtratına hitab et­mektedir; insanın ruhunda ve onunla ilgili herşeyde var olan Allah'ın işaretlerine dikka­timizi çekmektedir. İnsan fıtratını batıl inanç­lardan kurtarmakta, insanan fıtrî aklını en yüksek dereceye çıkarmakta, ona yeni ufuklar açmakta ve insanın, Allah'ın sıfatlarındaki de­rinlikleri takdir etmesini sağlamaktadır.

Bu genel bir özelliktir. Hususi bir yön şudur: Kur'ân bu İmana dayanarak, insanı perişan ve çaresiz hale getirmiş olan yanlış düşünce ve yanlış geleneklere savaş açtı. Bu Özel durum­larla başedebilmek İçin, İslâm'ın bir teori bi­çiminde sunulması istenemezdi. İslâm, insan­ların kalplerine ve akıllarına örtülmüş perde­leri yırtarak ve İnsan ile hakikat arasındaki duvarları paramparça ederek, doğrudan yanlış düşünce ve inanışların karşısına çıktı. Aynı şekilde, islâm için, daha sonraki zamanlarda oluşturulan skolastik teolojinin kendine has sözlü mantığına dayalı akli muhakeme de uy­gun bir yol değildi. Kur'ân, insanın çevresin­deki bütün yanlışlıklarla oldukları gibi müca­dele etmekteydi. Fesat okyanusunda boğul­muş olan bütün beşeriyete hitap etmekteydi. Teolojik yol, İslâm için bir işe yaramazdı, çünkü İslâm sadece bir inanç değildir, temel programı ve hedefi hayatın pratik yönüdür. Yani İslâm, kendisini teorik tartışmalara ve teolojinin spekülasyonlarına hapsetmez.

Kur'ân, bir yandan müslüman topluluğun kalplerinde imanı inşâ ederken, bir yandan da bu topluluk aracılığıyla çevredeki cahiliyeye savaş açar; müslüman topluluğun düşüncele­rine, amellerine ve ahlâkî ilkelerine sinmiş olan bütün cahili etkileri ortadan kaldırmaya çalışır. İslâm itikadının inşası, teolojiyle, teo­riyle veya kelâm tartışmaları yoluyla değil, fırtınalı şartlar altında gerçekleşti. İslâm itika­dı aktif, organik ve hayatî bir hareket olarak gerçekleşti. Bunun somut göstergesi meydana getirdiği eşsiz müslüman topluluktur. Düşün­celeriyle, ahlâkî ilkeleriyle, eğitim ve öğreti­miyle böyle bir müslüman topluluğun meyda­na gelmesi, bu topluluğun imanından dolayı­dır. Bu hareketin gelişmesi, itikadî ilkelerinin geliştiğinin pratik göstergesiydi. Bu, İslâm'ın tabiatını ve ruhunu yansıtan hakiki metodu­dur.

İslâm davetçileri, yukarıda anlattığımız, İslâmm bu dinamik metodunu akıllarında tut­malıdırlar. Uzun Mekke dönemini kapsayan, imanın inşâsı safhasının, îslâmî bir toplulu­ğun vücuda gelmesini sağlayan pratik oluşum safhasından ayrı olmadığını bilmelidirler. Bu safha, teoriyi Öğrenme ve öğretme safhası de­ğildi. Bu safha, aynı anda hem iman tohumu­nun ekildiği hem de İslâmî öğretilere pratik bir yapı kazandıran bir topluluğun teşekkül edildiği tek bir safhaydı. Bu sebeple, yakın gelecekte İslâm'ın yeniden canlanması için te­şebbüsler olursa bu şümullü metod benimsen­melidir.

Bu yüzden de imanı İnşa etme safhası uzun ve tedrici olmalıdır. Her adım sağlam atılma­lıdır. Bu safha, inançların teorisini öğretmek­le harcanmamak, imanı yaşayan bir realiteye dönüştürmek için kullanılmalıdır. İman ilk Önce insanların kalplerine nakşedilmelidir, daha sonra bu imanın sonuçları, imanın tekâmülünü yansıtan dinamik bir toplumsal sistem olarak somutlaşmalıdır. Cahiliyeye hem teoride, hem pratikte meydan okuyan di­namik bir hareket olmalıdır. Böyle olunca, et­rafındaki güçlere karşı mücadele ederek geli­şen canlı bir insan haline gelir.

İslâm'ın, entellektüel öğrenim ve kültürel bil­giyle sınırlı, soyut bir teori biçiminde gelişe­bileceğini düşünmek bir hatadır. Hem de bü­yük bir hata! Bu tehlikeden sakınmak gerekir.

Kur'ân bir bütün olarak, bir defada indirilme­di. Sadece imanın yapısını İnşa etmek ve güç­lendirmek için on üç yıllık bir Mekke dönemi geçirdi. Allah dileseydi Kur'ân'ın bütününü bir kerede indirebilir ve sonra sahabelere Kur'ân'ı öğrenmeleri için on üç yıllık bir süre verebilirdi. Böylece mü'minier, İslâmî teoriyi bu süre içinde iyice öğrenirlerdi.

Fakat Yüce Allah bu metodu seçmedi; çünkü O, başka bir şey istiyordu. Hareketin, itikadın ve toplumun temellerini aynı anda atmak isti­yordu. Toplumun dinamik gelişmesiyle bera­ber iman da geliştiği için, Yüce Allah, toplu­mun ve hareketin iman üzerine kurulmasını istiyordu. İmanın, toplumun terakisiyle birlik­te gelişip serpilmesini istiyordu. Çünkü toplu­mun pratik hayatı aynı zamanda imanının ay-nasıydı. Yüce Allah, insanlığın ve toplumla­rın hemen vücuda gelmediğini, bir itikadı yerleştirip geliştirmenin bir toplumu tesis et­mek kadar zaman aldığını; dolayısıyla iman tamamlanır tamamlanmaz, bu imanın gerçek temsilcisi ve pratik yorumu olan güçlü bir toplumun da vücuda geleceğini biliyordu.

Bu dinimizin karakteridir ve Kur'ân'ın Mekke dönemi bunu kanıtlamaktadır. Biz bu karakte­rin bilincinde olmalıyız ve sabırsızca davra­narak veya değersiz beşeri teorilerin etkisi al­tındaki bozguncu zihniyetin etkisi altında ka­larak bu karakteri değiştirmeye çalışmamalı-yız. İlk müslüman toplum, İslâm'ın bu karak­teriyle meydana geldi; gelecekte de yeryü­zünde böyle bir toplumun kurulması ancak bu metodla ve bu karaktere bağlı olarak mümkün olabilir.

Canlı bir toplumun toplar ve atardamarlarına nüfuz etmeyi ve organizeli somut bîr hareket olmayı hedefleyen İslâm'ın canlı imanını, safi teorik Öğretilere ve akademik tartışmalara dö­nüştürmeye yönelik herhangi bir teşebbüs, İslâmî teori'nin değersiz ve işe yaramaz beşeri teoriler üzerindeki üstünlüğünü gösterme te­şebbüsüdür ve bu, sadece yanlış değil, tehli­kelidir de...

İslâm inancı, diri ruhlarda, faal bir örgütlen­me içinde, diri bir toplumda şekillenmek is­ter. Bir yandan cahili toplumun müslümanlar üzerindeki etkilerini ortadan kaldırmaya çalı­şırken, bir yandan da cahili çevreyle devamlı mücadele eden bir hareket haline gelmek is­ter, çünkü bu insanlar, iman ruhlarına girme­den önce, cahiliye ehliydiler ve kalplerinde, akıllarında ve hayatlarında cahiliyenin etkisi kalmış olabilirdi. İslâm inancı, basit akade­mik tartışmalardan çok daha geniş bir faaliyet alanına sahiptir, çünkü, İslâm inancı sadece kalplere ve akıllara hitap etmekle kalmaz, amelleri ve ahlâkî ilkeleri de kapsar.

Sadece şümullü ve kâmil değil, ayrıca ger­çekçi ve yapıcı olan İslâm düşüncesi; İlâhî vasıfları, kâinatı, hayatı ve insanları kapsamı­na alır ve hepsiyle ilgilenir. İslâm, tabiatı ge­reğince, sadece soyut bir düşünce olarak gö­rülmekten nefret eder. Çünkü bu, onun tabia­tına ve nihai hedefine aykırıdır. İslâm, insan­ların hayatında vücut bulmayi, diri bir teşki­latta ve pratik bir harekette bulunmayı sever. İslâm, hem teorisini hem pratik uygulamaları­nı aynı zamanda yürürlüğe koyar.

İslâm metodu dinamik insanların eliyle, dina­mik bir hareket vasıtasıyla ve faal bir teşkilat­lanmayla gelişmeyi gerektirir. İslâm hiçbir zaman soyut bir teori olarak kalmaz, fakat pratikle elele gelişir.

İslâm'ı, önce bir teori olarak olgunlaştırıp, da­ha sonra eylem dünyasına getirmeliyiz düşün­cesi, yanlış ve tehlikeli bir düşüncedir; İslâm'ın tabiatına, amacına ve yapısal unsur­larına aykırıdır.

Yüce Allah şöyle demektedir: "Onu, insanla­ra ağır ağır okuman için okuma parçalarına ayırdık ve onu azar azar indirdik." (17: 106).

Sadece bir teori değil de, İslâm inançlarına dayanan "diri, canlı bîr toplum" meydana gel­sin diye, tedricîlik ve azar azar Öğretme meto­du arzu edilmiştir.

İslâm davetçileri, bu dinin İlâhî bir din olduğunu ve tabiatıyla uyumlu olan metodunun da, İlâhî hidayete dayandığını iyice anlamalı­dırlar. Bu Özel metodu takip etmeden, bu dinî tesis etmek mümkün değildir.

Ayrıca şunu anlamak gerekir: Bu din, sadece insanların inanç ve amellerini değiştirmek için değil, inanç ve amellerde bu değişiklikle­ri yapmanın metodunu da göstermek için gel­miştir. Bu din, bir toplumu oluştururken, aynı zamanda, inançları da inşâ eder; pratik yönle­rini hayata geçirirken, düşünce sistemini de geliştirir. Dolayısıyla, bu dinin belirli inançla­rının ve belirli hayat tarzının tesis edilmesi, farklı metodlar gerektirmez, bilakis aynı za­manda tesis edilir.

Yukarıdaki açıklamadan, bu din'in özel bir hareket metodunun olduğunu anlıyoruz. Bu metod, sonsuza kadar geçerli olacak olan bir metoddur. Bu metod, ilk İslâm toplumunun içinde bulunduğu hiçbir belirli aşamaya veya özel şartlara ve çevreye bağlı değildir. Haki­katen bu din, ne zaman olursa olsun, bu me-toddan başka bir metodla tesis edilemez.

İslâmın fonksiyonu, insanların inançlarını ve amellerini olduğu kadar, dünya görüşlerini ve düşünme tarzlarını da değiştirmektedir. Onun metodu, Allah tarafından belirlenmiştir ve kı­sır görüşlü, basiretsiz insanoğlunun bütün de­ğersiz metodlarmdan tamamen farklıdır.

Eğer, Allah'ın, beşerî düşünce ve amelleri ıs­lah etmek için tahsis ve takdir ettiği bu İlâhî metodu benimsemezsek, İlâhî hidayete nail olamayız, dolayısıyla ilâhî hidayete göre ya­şayamayız.

Eğer İslâm'ı, incelenecek ve üzerinde çalışma yapılacak bir 'teori' haline getirmeye çalışır­sak, sanki ilâhi metod, beşeri metodlardan da­ha düşük bir seviyedeymiş gibi ve sanki biz Allah tarafından takdir edilen düşünce ve ha­reket sistemini, O'nun kullarının ürettiği sis­temlerin seviyesine yükseltmek istiyormuşuz gibi, ilâhi metodu ve ilâhi bakış açısını karak­terinden ayırmış ve İslâm'ı, beşerî düşünce sistemlerinin seviyesine indirmiş oluruz! Bu görüş açısı haddinden fazla tehlikelidir, bu bozgunculuk harap edicidir.

Biz İslâm davetçilerine bahşedilen bu İlâhî sistemin fonksiyonu, bugün dünyada var olan ve kendi aklımızla düşünmemizi engelleyerek kültürümüzü zehirleyen bütün cahilî hayat tarzlarından ve düşünce metodlarmdan arın­mış, güvenilir bir düşünce sistemi ortaya koy­maktır. Eğer biz bu dinî, tabiatına yabancı olan ve yaygın cahiliyye sistemlerinden alın­mış bir sisteme dönüştürmeye çalışırsak, onu, insanlık için gerçekleştirmeye geldiği fonksi­yonundan alıkoymuş oluruz ve kendimizi de, günümüzde yaygın olup beyinlerimizi işgal eden cahilî sistemlerin boyunduruğundan kur­tulma fırsatından mahrum etmiş oluruz.

Mesele bu açıdan, tehlikeyle doludur ve bu­nun sonucunda meydana gelecek olan hasar, felaketin habercisidir.

İslâmî sistemin kurulması İçin gerekli olan düşünce ve hareket metodları, bu İslâm inan­cından ve hayat tarzından daha az önemli ve­ya daha az gerekli değildir, bunlar birbirinden ayrı da değildir. İslâmî inançların ve İslâmî sistemin güzelliklerinden bahsetmek bize çe­kici gelebilir, fakat şu gerçeği unutmamalıyız: İslâm, bu yollarla, hiçbir zaman pratik bir ha­yat yolu veya dinamik bir hareket haline gele­mez. Ayrıca şunu da bilmeliyiz ki, İslâm'ı bu şekilde insanlara sunmanın, İslâmî hareket İçin çalışanlar dışında kimseye yararı olmaya­caktır. Hatta İslâmî hareket için çalışanlar bi­le, ancak İslâm'ın sistemini geliştirme aşama­sında, bu sunuş tarzından faydalanabilirler.

Bu yüzden tekrarlamak gerekirse; İslâm inan­cı, derhal fiili bir harekete dönüşmelidir. Bu­nun hemen olması için, hareket, kendi kendi­sinin hakiki göstergesi ve hakiki aynası olma­lıdır.

Ayrıca şunu da tekrarlanmalıyım; bu metod, ilâhî vahiyle gelmiş olan İslâm dininin tabii metodudur; bu metod , en üstün, en sürekli metoddur ve son derece etkilidir. Bu metod, insan fıtratına, insanlar henüz pratik bir harekette yer almadan ve bu pratik hareket kalple­rinde canlı bir realiteye dönüşmeden Önce, İslâm'ı insanlara tam ve değişmez bir teori olarak takdim eden diğer bütün metodlardan daha yakındır.

Bu sonuç, İslâm inancının esasları hakkında doğru olunca, İslâm'ın yaşandığı nizamın te­mellerinin sunulmasında, ya da nizama ait ay­rıntılı hükümlerin sunulmasında da tabiî ola­rak doğrudur.

Etrafımızı sarmış bulunan ve aceleci davranıp İslâmî sistemin bütün safhalarının çabucak gerçekleşmesini İsteyen bazı samimi Müslü­manların zihnini bulandıran cahilİyye, çok hassas ve önemli bir soruyu gündeme getir­miştir. O, şu soruyu sormaktadır: "Sizin, in­sanları davet ettiğiniz sistemin ayrıntıları ne­lerdir? Ne kadar araştırma yaptınız? Kaç ka­nun tasarısı hazırladınız ve kaç konu hakkın­da yazı yazdınız?" Sanki, İslâm şeriatının ha­yata geçirilmesi için, araştırma, fıkıh ve fık­hın ayrıntılarından başka mesele yokmuş gi­bi; sanki herkes Allah'ın hükümranlığını ka­bul etmiş ve O'nun kanunlarına teslim olmuş gibi; sanki geriye kalan tek sorun, İslâm fık­hının modern bir yorumunu sağlayacak olan "müçtehid"lerin yokluğuymuş gibi, bu soru­ları sormaktadırlar. Bu, İslâm'a karşı yapılan aşağılık ve korkunç bir aldatmacadır ve bu di­ne birazcık saygısı olan herkes, buna karşı se­sini yükseltmelidir.

Bu taktiklerle, cahiliyye, İlâhî nizamı reddet­mek ve insanların birbirlerine köleliğini geri getirmek İçin bahane bulma amacını gütmek­tedir. Müslümanları, iman aşamasından dina­mik bir hareket aşamasına geçemesinler diye, Allah'ın takdir ettiği hayat sistemini kurmak­tan alıkoymak ve güçlerini pasifize etmek is­temektedir. İslâm inancının, mücadele yoluy­la olgunlaştığı; İslâm sisteminin ayrıntılarının fülİ gayretle geliştiği ve pratik sorunları ve gerçek zorlukları çözmek için kanunların yü­rürlüğe konulduğu İslâm metodunun, karakte­rini, tabiatını çarpıtmak istemektedir.

Bu hileleri ve zorlamaları açığa çıkarmak, bunlara karşı çıkmak, Allah'ın iradesine tes­lim olduğunu ve onun dışındaki şeriatleri red­dettiğini ilân etmeyen bir toplumda İslâm fık­hının geliştirilmesi adı verilen aldatmacayı reddetmek, Müslümanların vazifesidir. Bu ifadeler, dikkatleri gerçek ve ciddi çalışmalar­dan başka yöne çevirmek ve İslâm için çalı­şan insanların, olmayacak hayali şeyler düşü­nerek zamanlarını heder etmelerini sağlamak için bulunmuş bir metoddur. Dolayısıyla, bu haince taktikleri meydana çıkarmak, müslü-manların görevidir.

Yine, bu dinle uyumlu olan İslâmî hareketin metodunu benimsemek de Müslümanların va­zifesidir. Bu metod, bu dinin güç kaynağıdır ve İslâm davetçileri, bu güç kaynağından bes­lenmektedirler.

İslâm ve İslâm'ın hayata kavuşturulma meto­du, aynı derecede öneme sahiptir; aralarında hiçbir fark yoktur. Başka her metod, ne kadar çekici olursa olsun, İslâm'ın tesis edilmesini sağlayamaz. Başka metodlar, beşerî sistemleri kurabilirler, fakat bizim sistemimizi canlandı­ramazlar. Dolayısıyla, İslâm'ı tesis etmek için bu metodu takip etmek ne kadar gerekliyse, İslâm'ın belirlediği hayat düzenine itaat et­mek ve onun imanla ilgili ilkelerine inanmak da o kadar gereklidir. (Seyyid Kutub, Miles-tones, Beyrut 1978).

"Muhakkak ki, bu Kur'ân, en doğru ve en sağlam yola iletir; güzel ve yararlı işler yapan müminlere büyük mükâfat olduğunu müjde­ler." (17: 9).

 

KISIM 12

 

İSLÂM TOPLUMUNUN DOĞUŞU VE ÖZELLİKLERİ

 

Allah'ın rasûlü Hz. Muhammed @'in eliyle gerçekleşen İslâm'a davet hareketi, hiç şüphe­siz, peygamberler manzumesi önderliğinde yürütülen uzun çağrı zincirinin son halkasını meydana getirir. İnsanlık tarihi boyunca süren bu mesajın tek bir hedefi vardır: İnsanlara gerçek Rablerinin Allah olduğunu, O'ndan başka veya O'nunla beraber başka bir ilâh ta­nımamalarını bildirmek. Çok az insan hariç, bir bütün olarak İnsanlık Allah'ın varlığını ve kâinat üzerindeki hâkimiyetini hiçbir zaman inkar etmemiştir. Daha ziyade, Allah'ın sıfat­larını doğru anlamada hataya düşmüşler ve Allah ile birlikte başka ilâhlar edinip O'na or­tak koşmuşlardır. Allah'a ortak koşma, ya itİ-kad ve ibadet alanında olmuş ya da Allah'ın yanında başkalarının hâkimiyetini kabul etme şeklinde görülmüştür. Bu ikisi de, insanları, peygamberlerin vasıtasıyla gelen İlahî dinden uzaklaştırdığı için şirktir. Her peygamberle birlikte, insanların bu dini anlayıp yaşadığı bir devir olmuştur. Fakat daha sonraki nesil­ler yavaş yavaş bu dini unutmaya başlamış, cahiliyyeye dönmüşlerdir. Şirk, hayatlarına yeniden hakim olmaya başlamış; bazen itikad ve ibadetlerinde, bazen başkalarının hâkimi­yetini kabul ederek, bazen de her iki şekilde Allah'a şirk koşmuşlardır.

İnsanlık tarihinin her döneminde Allah'a da­vet etmenin mahiyeti değişmemiştir. Bu da­vetin hedefi İslâm'dır. İslâm; insanları Allah'a kul etmek, bir tek Allah'a teslim olsunlar di­ye, onları diğer insanlara kulluktan kurtarmak demektir. Yine İslâm, bir tek Allah'ın hüküm­ranlığını ve üstünlüğünü kabul edip O'nun ka­nunlarını hayatın bütün alanlarında uygulaya-bilsinler diye, insanları, kulların baskısından, onların koyduğu şeriatlerden, beşerî değer yargılarının ve geleneklerin prangalarından kurtarmak demektir. Hz. Muhammed @'in tebliğ ettiği İslâm bu amaç için gelmişti. Aynı şekilde, daha önceki peygamberlerin davası da bu şekildeydi. Bütün kâinat Allah'ın hâkimiyeti altındadır ve kâinatın küçük bir parçası olarak insan, kâinata hükmeden fizikî kanunlara ister istemez itaat etmek zorunda­dır. Ayrıca, kâinata hükmeden otoritenin, in­san hayatını da yönetmesi gerekir. İnsan, ken­disini bu otoriteden soyutlayıp ayrı bir sistem ve ayrı bir hayat planı geliştirmemelidir. Bir insanın doğup büyümesi, sağlık ve hastalık durumu, hayat ve ölümü, Allah'ın takdir ettiği fıtrî kanunlara uymak zorundadır. Hatta in­san, kendi iradesiyle yaptığı hareketlerin neti­cesi olarak ortaya çıkan gelişmelerde bile bu kanunlara boyun eğmek durumundadır. Kâinatta geçerli olan kanunları belirleyip dü­zenleyen Sünneîullah (Allah'ın âdeti)'ı hiç kimse değiştiremez. Bu yüzden insan, seçme hakkına sahip olduğu alanlarda da İslâm'ı ha­kim kılmalı ve insanla kâinat arasında uyum sağlayabilmek için, İlâhî kanunu hayatın bü­tün meselelerinde tek hakim güç haline getir­melidir. (Ayrıntılı bilgi için bkz., Ebu'1-A'lâ Mevdûdî, Towards Undersîanding islam, [İslâm'a İlk Adım, Çev. Serdar Güzey, Inkılâb yayınları, İstanbul 1996,7. bsk.J).

Diğer yandan câhiliyye, bir insanın diğeri üzerinde hâkimiyet kurup Rabb'lık taslaması-dır ve bu cihetle kâinat düzenine zıttır. Ayrıca insan hayatrnrn iradedışı yönü ile iradeye bağlı yönünü çatıştırır. Bir Allah'a kulluğa ça­ğırırken, Son Peygamber de dahil olmak üze­re bütün peygamberlerin karşısına çıkan bu câhiliyye idi. Bu câhiliyye soyut bir teori de­ğildir. Hatta belirli bir teorisi de yoktur. Dai­ma, toplum içinde canlı bir hareket olarak gö­rünür. Kendine ait liderliği, kavramları, değer yargıları, gelenekleri, alışkanlıkları ve duygu­lan vardır. Bu organize bir topluluktur, fertle­ri arasında yakın işbirliği ve dayanışma vardır ve varlığını bilinçli veya bilinçsiz savunmaya her zaman hazırdır. Kendi varlığı için tehlike teşkil eden bütün unsurları yok eder.

Cahİliyye, bir teori değil de faal, dinamik bir hareket olduğuna göre, İslâm'ı sadece bir teo­ri olarak kabul ederek Cahiliyyeyi ortadan kaldırmaya ve insanları Allah'a geri çağırma­ya yönelik her girişim boştur. Cahİliyye fiili dünyayı hâkimiyeti altına alır ve kendisini destekleyen diri ve aktif yapılar oluşturur. Bu durumda, ona karşı savaşmak için tek başına teorik gayretler yeterli değildir. Eğer amaç mevcut düzeni ortadan kaldırıp, yerine tabia­tında, ilkelerinde, bütün genel ve hususî yön­lerinde iktidardaki cahilî düzenden farklı olan yeni bir düzen kurmaksa, o zaman bu yeni düzenin de mücadele alanına düzenli ve dina­mik bir hareket olarak girmesi gerekir. Bu dü­zen mücadele alanına girdiği zaman stratejisi, toplumsal yapısı ve fertleri arasındaki ilişki, mevcut cahili düzenden daha sağlam ve daha güçlü olmalıdır.

İslâm'ın teorik yapısı tarihin her döneminde aynı kalmıştır. Bu esas, Allah'ın asıl ilâh ol­duğuna, herşeyin Rabbi, kâinatın tek hâkimi ve gerçek hükümdar olduğuna şehadet etmek; kalben O'na İnanmak, sadece O'na ibadet et­mek ve O'nun kanunlarını uygulamak mana­sına gelen La İlahe illallah (Allah'tan başka ilâh yoktur) ilkesine şehadet etmektir. Müslü-manım diyen bir kimseyi Müslüman olma­yandan ayıran La ilahe İllallah esasını yuka­rıda tarif edildiği şekilde kabul etmeden bu kelimenin hiçbir pratik değeri yoktur. Bunun İslâm şeriatine göre de bir geçerliliği yoktur.

Teorik olarak, bu ilkeyi tesis etmenin manası şudur: İnsanlar hayatlarını bütünüyle Allah'a kulluk etmeye adamalıdırlar, yani tamamiyle O'na teslim olmalı ve kendi başlarına hüküm vermemelidirler. Bütün konularda Allah'a başvurmalı ve O'nun hükümlerine tâbi olma­lıdırlar. "Biz Allah'ın hidayetini sadece bir kaynaktan öğreniyoruz. Bu kaynak Allah'ın Rasûlü'dür. Bu yüzden İslâm'ın temel esası olan Kelime-i Şehadetin ikinci bölümünde ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve'r-Rasûlühu -Ve Hz. Muhammed'in Allah'ın ku­lu ve rasûlü olduğuna şehadet ederim- diye şehadet ediyoruz.

İslâm'ın teorik esası -iman- ilk andan itibar düzenli ve aktif bir topluluk şeklinde somut­laşmaktadır. Bu topluluk, amacı İslâm'ı e gellemek olan aktif ve düzenli cahilî toplum dan ayrılarak bağımsız bir toplum haline gel­melidir. Bu yeni topluluğun temelini, yeni bir önderlik oluşturmalıdır. Bu önderlik, ilk öne-Peygamber @'in şahsında somutlaşan ve Pey­gamberden sonra, insanları Allah'ın hüküm­darlığına, otoritesine ve kanunlarına döndür­mek için çabalayan insanlara emanet edilen bir önderliktir. Allah'tan başka ilâh olmadığı­na ve Hz. Muhammed' @in O'nun Rasûlü ol­duğuna şehadet eden kişi, cahilî toplum'dan uzaklaşmalıdır. İster din adamları, sihirbazlar, müneccimler kisvesinde olsun, isterse pey­gamber zamanındaki Kureyş toplumunda ol­duğu gibi siyasî, toplumsal ve iktisadî liderlik şeklinde olsun, cahilî liderlikten bağını kopar­malıdır. Yani tamamiyle yeni İslâm hareketi­ne ve İslâm liderliğine bağlanmalıdır.

Bir kişi diliyle La ilahe illallah dediği anda bu kararlı adımı atmıştır. İslâm toplumu bu ifade olmadan vücut bulamaz. İslâm toplumu, sayıları çok da olsa, eğer aktif, uyumlu ve da­yanışma içinde olmazlarsa, müslüman fertle­rin kalplerinde bir tohum haline dönüşemez. İslâm toplumu özel bir toplum olmalıdır. İslâm toplumunun teşekkülü, güçlenmesi, bü­yümesi ve kendi sistemine yapılan saldırılara karşı kendisini savunabilmesi için, bu toplu­mun gerekli unsurları bir vücudun azalan gibi hep birlikte uyum İçinde çalışmalıdır. Yine İslâm toplumu, câhili liderlikten farklı olarak, çabalarını aynı hedefe yoğunlaştıran ve bu ça­balara İslâmî bir karakter kazandırıp düşman bir güç olan Cahil iyyenin etkilerini ortadan kaldırmaya çalışan bir liderlik müessesesine sahip olmalıdır.

İslâm toplumu bu şekilde tesis edildi. Öz ol­masına rağmen, bütün hayatı kapsayan bir iman üzerine kuruldu. Bu iman, cahilî toplu­ma hemen karşı çıkıp ondan bağlarını kopa­ran, diri ve dinamik bir topluluğu çabucak or

 

 

tan bir hayat şekli tanımlayan bir inançtır. Dolayısıyla bu hareket için ilk kuvvet ne in­san zihninden ne de kâinatın özünden gel­mektedir, bilâkis daha önce de belirttiğimiz gibi yeryüzünün ötesinden ve insanın faaliyet sahasının dışından gelmektedir; bu İslâm top­lumunun ve düzenin ilk ayirdedici özelliğidir.

Hakikaten bu hareketin menşei insanın faali­yet sahasının ve maddî âlemin Ötesinde bir unsurdur. Allah'ın iradesi sonucu meydana gelen bu unsur hiçbir insanın umduğu veya düşündüğü birşey değildir ve başlangıçta hiç­bir insan çabası işin içine karışmaz. Bu ilâhî unsur İslâmî hareketin tohumlarını eker ve aynı anda kendisine ilâhî kaynaktan gelen bu unsura iman eden insanı fiiliyata hazırlar. Bir fert bu imana sahip olduğu zaman, hükmî ola­rak İslâm toplumunun varoluşu da başlamış olur. Bu fert sadece imana sahip olmakla tat­min olmaz, mesajım iletmek için ayağa kal­kar. Bu imanın tabiatı itibariyle ondan doğan hareket sağlam ve dinamiktir; bu imanı doğu­ran güç onu saklamaz, açığa çıkarır ve başka­larına yayar.

Müminlerin sayısı üç olduğu zaman, bu iman onlara şunu söyler: "Artık bir cemiyetsiniz, bu inanca göre yaşamayan ve onun temel doğrularını kabul etmeyen câhîlî toplumdan ayrı bir İslâm cemiyetisiniz." Artık İslâm top­lumu (gerçekten) var olmuştur.

Bu üç fert ona çıkar, on yüze, yüz bine ve bin yirmibine yükselir ve İslâm toplumu büyür ve yerleşmeye başlar. Bu hareketin ilerleyişi sü­rerken câhilî toplum İle arasında bir mücadele başlar. Bir tarafta İnançları, düşüncesi, değer­leri, standartları, varlığı ve teşkilatı ile kendi­sini câhilî toplumdan ayıran yeni doğmuş bir toplum, öteki tarafta İslâm toplumuna fertleri­ni kaptıran câhilî toplum vardır.

Bu hareket, başlangıç anından, toplumunun gelişmesine ve kalıcı varlığına kadar devam eder, her ferdi imtihan eder ve İslâmî denge ve standartların ölçtüğü kapasitesine göre ona bir sorumluluk makamı tayin eder. Toplum

onun yeteneklerini kendiliğinden kabul eder, onun Öne çıkıp adaylığını duyurmaya ihtiyacı yoktur, bilâkis inancı ve onun ve toplumunun kabul ettiği değerler onu, kendisine bir so­rumluluk makamı vermek isteyen gözlerden kaçmamaya zorlar.

Bu hareket İslâm inancının tabii bir yansıması ve İslâm toplumunun özü olduğu için hiçbir ferdin kendini saklamasına izin vermez. Top­lumdaki her birey hareket etmelidir. İnancın­da bir hareket, kanında bir hareket, cemiye­tinde bir hareket ve organik toplumunun yapı­sında bir hareket olmalıdır. Câhiliye çevresini kuşattığı ve izleri hem kendi zihnini hem de yanındakilerin zihinlerini etkilediği için mü­cadele sürer ve cihad kıyamete kadar devam eder.

Hareketin katettiğİ iniş ve çıkışlar hareketteki her ferdin konumunu ve aktivitesini belirler. Fertler ve aktiviteleri arasındaki uyum aracılı­ğıyla toplumun organik yapısı tamamlanır.

Bu tür bir başlangıç ve teşkilâtlanma usulü, İslâm toplumunun iki önemli vasfıdır. Bu va­sıflar İslâm toplumunu, yapısı, varlığı, tabiatı, biçimi, sistemi ve bu sistemi kurma metodu açısından diğer toplumlardan ayırır ve onu eş­siz ve ayrı bir varlık yapar. O kendisine ya­bancı olan sosyal teorilerle anlışalamaz, tabi­atına aykırı metodlarla öğretilemez ve diğer sistemlerden ödünç alınan metodlarla meyda­na getirilemez.

Bizim değişmeyen medeniyet tarifimize göre İslâm toplumu, tarih içinde incelenecek, geç­mişe ait bir varlık değildir, bilâkis şu anın ta­lebi ve geleceğin umududur. İnsanlık, bugün veya yarın, bu asil medeniyete doğru çaba sarfederek ve yuvarlandığı câhİliyye çukurun­dan kendini çıkararak şereflenebilir. Bu sade­ce sanayide veya ekonomide gelişmiş millet­ler için değil, aynı zamanda geri milletler için de geçerlidir.

Şu hususu bir kez daha ifade etmeliyiz ki, "İslâm medeniyeti" ifadesiyle, İslâm medeni­yeti dönemi dışında, insanlığın hiçbir zaman sahip olmadığı insanî değerlerin en yüksek değerine ulaştığı medeniyeti kastediyoruz. Sanayide, ekonomide ve bilimde ilerlediği halde bu değerleri bastıran bir medeniyeti kastetmiyoruz.

Bu değerlerin her biri birer ideal değil, İslâm Öğretilerinin doğru uygulanmasıyla ve insan gayreti aracılığıyla ulaşılabilecek pratik de­ğerlerdir. Bu değerlere, endüstriyel ve bilim­sel gelişmişlik seviyesi ne olursa olsun her ortamda ulaşılabilir, çünkü bu bir çelişki de­ğildir; gerçekte maddî refah ve bilimsel ilerle­me, Allah'ın yeryüzündeki halifesi olarak in­sanın rolünü sağlamlaştırdığı için Islâmî öğ­retiler tarafından teşvik edilir.

Aynı şekilde, sanayide ve bilimde geri ülke­lerde bu değerler, insanlara sessiz seyirciler olarak kalmamalarını, sanayi ve bilimde ge­lişme göstermek için çaba sarfetmelerini Öğ­retir. Bu değerlere sahip bir medeniyet her hangi bîr yerde ve herhangi bir ortamda filiz­lenebilir; bununla beraber alacağı biçim bir tane değildir, toplumdaki şartlara ve bu de­ğerlerin gelişeceği ortama bağlıdır.

İslâm toplumu, biçimi, uzantısı ve hayat biçi­mi itibariyle, sabit bir tarihî olgu değildir; fa­kat varlığı ve medeniyeti tarihi gerçekler tara­fından sabit değerlere dayanır. Bu mevzuda kullanılan "tarihî" kelimesi sadece, bu değer­lerin insanlık tarihinin belirli bir döneminde somut bir şekil aldığını anlatmaktadır. Ger­çekte bu değerler, tabiyatları itibariyle belirli bir döneme ait değildirler; insanın ve maddî âlemin Ötesinden ilâhî kaynaktan insana gelen birer hakikattirler.

İslâm medeniyeti maddî yapısı ve biçimi yö­nünden çeşitli şekillere bürünebilir. Fakat da­yandığı değerler ve temel ilkeler sabit kalır. Çünkü bunlar aynı zamanda medeniyetin de temel dayanaklarıdır. Bu ölçüler; yalnızca Al­lah'a kulluk, insan ilişkilerinin inanç temeline dayanması, insanın insanî özellikleri itibariy­le maddeden üstün tutulması, insanî değerle­rin geliştirilmesi ve hayvani arzuların kontrolü, aile yuvasının şeref ve haysiyetine hürmet Allah'ın gösterdiği ahde ve şarta uygun olarak yeyüzünde hilafet vazifesini ifa etmek ve bu hilafet vazifesini ifa ederken yalnızca Allah'ın şeriatını ve nizamını hâkim kılmak.

Bu sabit kaideler üzerine kurulan İslâm me­deniyeti şekil yönünden iktisadî, sınaî ve ilmî gelişmelerden istifade eder. Her toplum bun­lardan bulduklarını kullanır. Bu yüzden şekil yönüyle değişiklik olması kaçınılmazdır. Bu farklılık, İslâm'ın bir sistemi alması ve o sis­temi kendi gayelerine göre yoğurması için ge­rekli esnekliğe sahip olduğu gerçeğinin bir sonucudur; fakat İslâm medeniyetinin dış şeklindeki bu esneklik, İslâm medeniyetinin pınarı olan İslâm inancındaki bir esneklik an­lamına gelmemekte olup, ona dışardan ödünç alınmış gözüyle bakılmamalıdır; çünkü o bu dinin karakterinde vardır. Bununla beraber esneklik, belirsizlik veya bulanıklıkla karıştı­rılmamalıdır. Bu ikisi arasında büyük farklar vardır.

İslâm, Afrika'nın orta kısmına girdiği zaman çıplak insanları giydirdi, onları tecritten kur­tardı ve onlara maddî kaynakları araştırırken çalışmaktan hoşlanmayı öğretti. Aynı şekilde onları dar kabile ve klan çemberinden çıkarıp, İslâm cemiyetinin geniş çemberine soktu ve pagan ilâhlara ibadetten kurtarıp, sadece alemlerin yaratıcısına ibadete yöneltti. Bu medeniyet değilse nedir peki? Bu medeniyet o çevre içindi ve mevcut olan kaynaklar için kullanıldı. İslâm başka bi çevreye girerse me­deniyeti, o belirli çevredeki mevcut kaynakla­ra dayanan, fakat ebedî değerleri muhafaza eden bir biçim alır.

Dolayısıyla İslâmî usûl ve İlkelere göre me­deniyetin gelişmesi, iktisadî, sınaî ve ilmî ilerlemenin belirli bir seviyesine bağlı değil­dir. Bu medeniyet kurulduğu yerde bütün kaynaklan kullanacak, onları geliştirecek ve belirli bir yerde bu kaynaklar mevcut değilse, onların gelişip büyüyeceği vasıtaları temin edecektir. Fakat her durumda bu onun değiş­mez ve ebedî İlkelerine dayanacaktır. İslâm toplumunun var olduğu bir yerde, onun belir­gin karakteri ve belirgin hareketi de var ola­caktır. Bu özellikleri onu câhili toplumlardan ayıracaktır.

"Allah'ın boyası (ile boyan). Allah'ın boya­sından daha güzel boyası olan kimdir? Biz ancak O'na kulluk ederiz." (2: 138).

 

KISIM 16

 

İSLÂM KÜLTÜRÜ VE DÜŞÜNCESİ

 

İslâm'ın birinci şartının ilk bölümü mutlak şe­kilde yalnız Allah'a kulluk etmektir; Lâ İlahe illallatim anlamı budur. Bu kulluğun nasıl yapılacağını Hz. Muhammed @'den almak ise bu şartın ikinci yarısıdır ki, Mııhammeden rasûlullah bu gerçeği ifade etmektedir. Bu hususları bir önceki kısımda görmüştük. Al­lah'a mutlak mânâda kulluk ilk önce yalnız başına Allah'ı ilâh edinmekte; inanç, ibadet ve şeriat bakımından sadece Allah'ın emirleri­ni benimsemekte ortaya çıkar. Hiç bir zaman için bir müslüman Allah'tan başkasının ulûhİ yetine, O'nu bırakıp yaratıklarından biri­ne ibadet edileceğine, hâkimiyetin kulların­dan birine ait olacağına inanmaz. Allah'a kul olma ilkesinin, inancın, ibadet kastu taşıyan hareketlerin ve ve hâkimiyetin mânâsı daha Önce açıklanmıştı. Bu kısımda hâkimiyetin kültür ile olan ilişkisi açıklanacaktır.

İslâm düşüncesinde "hâkimiyet", hukuk siste­mini yalnızca Allah'a dayandırmakla, sırf bu sistemin yürürlüğünü benimsemekle, başka bir yasayı değil de bu ilâhî sistemi hâkim kıl­makla sınırlı değildir. İslâm'a göre "şeriat", sadece hukukî sistemden, yargılama, usûl, dü­zen ve sosyal kurumlardan İbaret değildir. Böylesine dar bir anlayış, "şeriaf'ın mânâsını ve İslâm düşüncesini ifade etmez. "Allah'ın Şeriatı" demek, insan hayatını düzenlemek üzere Allah'ın koyduğu ilkelerin tümü de­mektir. Bu terim, inanç İlkelerini, yönetim ve adalet ilkelerini, ahlâk ve davranış ilkelerini, eğitim ve bilgi ilkelerini tümüyle içerir.

Şeriat, İslâm inancım, düşüncesini ve Allah'ın sıfatları da dahil olmak üzere kapsamlarını, görünen ve görünmeyenleriyle kâinat gerçe­ğini, yine görünür ve görünmez dİlimleriyle hayat gerçeğini, insanın mahiyetini, bu ger­çekler arasındaki bağlan ve bunların tümüyle insan arasındaki karşılıklı ilişkiyi ifade eder. Benzer şekilde, bütün ilkeleri ile birlikte siyasî, sosyal ve ekonomik sistemin yalnızca Allah'a kul olma temeli ile bağdaşacak örne­ğini ifade eder. Aynı zamanda bu terim, sos­yal kurumlan düzenleyen hukuk sistemini de ifade eder. Bu kesim, çoğu kere İslâm düşün­cesine göre gerçeği tam ifade etmeyen dar bir anlamda "şeriat" teriminin karşılığı olarak ka­bul edijir. Kişilerin, davranışların ve olayların ölçülmesinde temel alınan ahlâk ilkeleri, usûller, değerler ve kriterleri de ifade eder. Nihayet bu terim, bütün cephesi ile, eğitim ve kültür kesimi ile bütün olarak düşünce ve sa­nat hayatının ilkelerini de kapsar. Bütün bun­larda, hukukî meselelerde olduğu gibi Al­lah'ın rehberliğine ihtiyaç vardır.

Allah'ın hâkimiyetinin bir topluma yön veren idari ve hukuki sistemlerle, ahlâki meseleler­le, insan ilişkileriyle, değerler ve kriterlerle olan bağını tartıştık. Dikkat edilmesi gereken nokta değerlerin, standartların, ahlâk ilke ve usûllerinin hepsinin toplumda hüküm süren inanç ve düşüncelere dayandığı ve hepsinin aynı zamanda inançların kaynağı olan ilâhi kaynaktan geldiğidir.

Burada birçok kimselerce garipsenecek konu İse, hatta İslâmı araştırmalar sahasında çalı­şanlar tarafından bile, fikir ve sanat çalışma­larında İslâm düşüncesine ve ilâhi kaynağa dönmek hususudur.

Sanat hayatı hakkında; bütün sanat çalışmala­rının insanın duygu ve düşüncelerini, arzu ve İsteklerini ifade etmek için kullandığı varlık, hayat ve insan psikolojisinin şekillerini can­landırmak üzere imal ettiği bir vasıta duru­munda olduğunu belirten başlıbaşına bir kitap yayınlanmıştır. (Muhammed Kutub, The Princıples of Islamic Art [İslâm Sanatının İl­keleri]). Müslümanın vicdanında bütün bu noktalara varlığın, vicdanın ve hayatın Rabbi ile olan ilişkileri içinde, insan gerçeği ile ilgi­li, insanın kâinat merkezli oluşu, varlığının gayesi, görevi ve hayatına anlam veren değer­ler ile ilgili özel görüşü ile İslâm düşüncesi hükmeder. Bunların tamamı sadece bir kav­ramlar sistemi olmayıp, aynı zamanda insanın duygularını ve fiillerim etkileyen, faal, etkile­yici, yönlendirici, sürükleyici bir güç olan İslâm düşüncesinin kapsamına dahildir.

Kısacası sanat ve edebî düşünce meselesi ve onların ilâhi rehberilikle ilişkisi ayrıntılı bir tartışmayı gerektirmektedir. Daha önce de be­lirtildiği gibi, bu tartışma sadece eğitimli in­sanlara değil, aynı zamanda hukukî mesele­lerde Allah'ın hâkimiyetine inanan müslü-manlara da ilginç gelecektir.

İman, hayat anlayışı, ibadet eylemi, değerler ve standartlar, ekonomi ve siyaset ilkeleri ve tarih sürecinin yorumu konularında bir müs-Iüman Allah'ın rehberiyetinden başka hiçbir kaynağa başvuramaz. Dolayısıyla bir muslü-manm bütün bunları öğrenmek için imam, şahsiyeti, inancı ve ameli lekeden uzak bir müslümana başvurması onun vazifesidir.

Buna karşılık bir müslüman kimya, fizik, bi­yoloji, astronomi, tıp, endüstri, tarım, yöne­tim (sadece teknik yönleriyle sınırlı olmak üzere), teknoloji ve savaş sanatları gibi nazarî bilimleri ve benzeri bilim ve sanat dal­larını öğrenmek için bir gayrimüslimden isti­fade edebilir. Esas olan ise müslüman cemaa­tin oluştuğu zaman bütün bu alanlarda çok sayıda uzman yetiştirmesidir. Çünkü bütün bu bilimler ve sanat dalları müslümanlar üze­rine farz-ı kifayedir (yani, cemiyetin ihtiyaç­larını tatmin etmek için değişik bilim ve sa­nat alanlarında uzmanlaşmış yeterli sayıda İnsan olmalıdır). Müslüman bir toplumda bu bilim ve sanatların gelişmesi için uygun bir atmosfer sağlanmazsa bunun sorumlusu bü­tün toplum olacaktır. Fakat bu şartlar sağlan­madığı müddetçe, bunları öğrenmesi ve kendi hedefi doğrultusunda tecrübe kazanması için bir müslümana, din farkı gözetmeden bir müslümandan veya gayrimüslimden fayda­lanması için izin verilmiştir. "Sîz dünyanızın İşleriniz çok daha iyi bilirsiniz..." hadisiyle bu tür İşler anlatılmaktadır. Bu bilimler bir müslümanın hayat, kâinat, insan, yaradılışı­nın gayesi, sorumlulukları, fizikî dünya ve yaratıcısı ile olan ilişkileri üzerindeki düşünceleriyle ilgili değildirler. Bu bilimlerin fert­lerin ve grupların hayatlarını düzenleyen hu­kuk ilkeleri, kanun ve düzenlemelerle ilgisi olmadığı gibi, topluma hükmeden ve ona bi­çim veren ahlâk kaideleri, gelenekler, usûller, alışkanlıklar, değerler ve ölçülerle de bir ilgi­leri yoktur. Dolayısıyla bir müslümanın bu bilimleri bir gayrimüslimden öğrenmesi, ne inancına zarar verecek, ne de onu câhiliyyeye götürecektir.

Fert veya toplum olarak tamamıyla insanî ge­lişmeleri yorumlamaya gelince; bu, insan psi­kolojisi ile tarih içindeki hareketlerine hangi açıdan bakıldığına dayanır. Kâinatın ve insan hayatının başlangıcının açıklanması tecrübî ilimlerin sınırını aşan kesimi ile kimya, fizik, astronomi veya tıp branşlarıyla açıklanama­yan konuların bilgisinde durum, şer'î hukuk sistemi ile hayat tarzını düzenleyen ilke ve metodlarda olduğu gibidir. Bun konular hak­kında bilgiler, doğrudan doğruya inanç siste­mine bağlıdır. Öyle olunca bu konularda müslüman, ancak dinine takvasına ve bildik­lerini ilâhî kaynağa dayandırdığına kesinlikle güvendiği mü si umanlardan bilgi alabilir. Önemli olan nokta, müslümanın görüşünde bu konuların inanç sistemine bağlı bilinmesi­dir; bu tutumun sadece Allah'a kul olma ilke­sinin ve La ilahe illallah Muhammedün rasûluüah şehadet cümlelerinin gereği ola­rak kabul edilmesidir.

Bununla beraber, bir müslüman kendi inanç ve düşüncelerini oluşturmak için değil, fakat cahiliyyenin kabul ettirmeye çalıştığı sapma­ları bilmek gayesiyle, câhîlî yazarların bütün düşünce ve görüşlerini inceleyebilir. Böylece insandan kaynaklanan bu sapmaları gerçek İslâm inancının ışığında düzeltebilir ve İslâm Öğretilerinin sağlam ilkelerine göre onları çü­rütebilir.

Felsefî akımlar, tarih yorumu çalışmaları, ge­nel yorum karakteri taşımayan bazı gözlem ve görüşler dışında kalan bütün psikoloji bil­gisi, ahlâkiyat, ilahiyat ve mukayeseli dinler tarihi araştırmaları, bazı gözlem ve istatistiğe dayalı doğrudan bilgiler veren sosyal doktrin­ler ve bunlarla ilgili yorumlar , bütün bu branşlar, İslâm dışı câhiliyye düşüncesi için­de, eskisi ve yenisi ile, cahiliyyenin inanç ve geleneklerinin doğrudan doğruya etkisi altın­dadırlar. Bütün bu bilimlerin tamamı değilse bile, büyük bir çoğunluğu özleri itibariyle-doğrudan veya dolaylı olarak din kavramına ve özellikle İslâm düşüncesine karşı düşman­lık esasına dayanırlar.

Bu gibi ilmî ve fikrî çalışmalarda ortaya çı­kan durum fizik, kimya, astronomi, biyoloji, tıp ve benzeri ilim dallarında olduğu gibi de­ğildir. Bunlar da, ancak pratik tecrübe sınırla­rı dahilinde gerçekçi neticelerin tescil edil­mesi arzusunun sınırında kaldığı ve bu sınırı aşarak ne şekilde olursa olsun bir felsefî açık­lamaya veya tahlile gitmediği, meselâ Darvi-nizm gibi biyolojik tasnif ve gözlemleri bir takım belirli hedefleri ispat etmek için sınırı­nı aşmadığı ve konuşma sahası içerisinde kal­dığı sürece durum böyledir. Meselâ Darvİ-nizm, biyolojide gözlemleri tesbit edip düze­ne koyma sınırını aşarak, hiçbir delile dayan­madan, arzu ve hevesden başka söz edilecek yer bulunmaksızın, hayatın başlangıcı ve ev­rimini açıklamak için tabiat dışı bir kuvvet farzetmenin yersiz olduğunu ileri sürmüştür.

Bu mevzularda bir müslüman için Rabb'inin hidayeti yeterlidir. İnanç ve Allah'a tam tesli­miyete götüren bu hidayet insanın bütün spe­külatif çabalarına o kadar üstündür ki, bu ça­balar tamamen gülünç ve anlamsız gelmektedir.

"Kültür bir insanlık mirasıdır" ifadesi, onun ülkesi, milliyeti ve dininin olmadığı ancak bi­lim ve teknoloji ile olan ilişkisi için doğru­dur. Yine bu bilimlerin sınırını aşmadığımız, metafizik yorumlara karıştırmadığımız, sana­tı, edebiyatı insan sezgisini felsefî olarak te­vil etsek bile, insanın gayesini ve tarihteki ro­lünü felsefi olarak açıklamaya kalkmadığımız sürece bu ifadenin doğruluğu geçerlidir. Bu dar anlamın ötesinde, kültür hakkındaki bu ifade dünya Yahudilerinin oynadığı bir oyundur. Bu insanların gayesi bütün sınırlamaları, özellikle imanın ve dinin telkin ettiği sınırla­maları yok ederek bütün dünyanın siyasî ya­pısına nüfuz etmek ve böylece şeytani tertiplerini devam ettirebilmelerini sağlayacak ha­reket alanını bulmaktır. Bu aktiviteler listesi­nin başında faiz yer almaktadır. Faizin amacı insanlığın bütün zenginliğinin, faizle işleyen Yahudi finans kurumlarında toplanmasıdtr.

Bununla beraber İslâm -teorik bilimler ve uy­gulamaları hariç- iki çeşit kültür tanımakta­dır: İslâm düşüncesine dayanan İslâm kültürü ve çeşitli hayat tarzlarında tezahür eden, sa­dece insan düşüncesinin ilâhlaştırılmasına da­yanan ve dolayısıyla onun vardığı sonuçlara Allah'ın rehberiyeti ile varılamayacak olan câhili kültür. İslâm kültüm bütün teorik ve pratik meselelerle ilgilidir ve kültürel faali­yetlerin gelişmesini ve devamlılığını teminat altına alan ilkeleri, metodlan ve vasıfları içermektedir.

Şu hatırlanmalıdır ki, günümüzün sanayileş­miş Batı kültürünün dinamik ruhu olan tecrübî metod Avrupa'dan değil, Endülüs'teki ve Doğu'daki İslâm üniversitelerinden kay­naklanmıştır. Tecrübî metod ilkesi fizikî dün­yayı, tezahürlerini, güçlerini ve sırlarını izah eden İslâm düşüncesinden ve onun bu izahlarından filizenmiştir. Daha sonra Avru­pa tecrübî metodu uygulayarak, kendisini adım adım büyük ilmî başarılara ulaştıran, bi­limsel canlanma dönemine girmiştir. Bu za­man zarfında müslümanların dünyası yavaş yavaş İslâm'dan uzaklaşmış ve bunun bir sonucu olarak önce bilimsel hareket durmuş, sonra tamamen bitmiştir. Bu gerileme döne­minin sebeplerinden bazıları doğrudan müs-lüman toplumun kendisinden, bazıları da müslüman dünyasının Hıristiyanlar ve Siyo­nistler tarafından işgal edilmesi gibi dışarıdan kaynaklanıyordu. Bir süre sonra Batı dünya­sı, Allah adına insanlara zülüm ve kötülük iş­lemekte hayli ileri gitmiş olan Hıristiyan Ki­lisesi ile aralarındaki bağları koparırken, tecrübî bilimleri de iktibas edildiği kaynak

olan İslâm inancının ilkeleri arasındaki batıda keserek onu tamamen Allah'tan uzak bir niteliğe büründürmüştür.

Böyle olunca Batının tüm düşünce ürünleri her zaman ve her yerde görülen diğer cahiliy-ye düşüncesi verilerinde olduğu gibi dayandı­ğı İslâm düşüncesinden apayrı özelliği olan, aynı zamanda İslâm düşüncesine kökten düş­man bir hâle geldi. Dolayısıyla, tek başına düşünce sisteminin dayanaklarına dönmek eğer yetkili ise kendi eli İle asıl kaynaklardan aldığı bilgiler ile yetinmek, buna gücü yetme­diği takdirde de sadece dinine ve takvasına güvenilir, bilgi vermekte yetkili olan kimse­lerden bilgi edinmek müslümanlar için kaçı­nılmaz bir görev olmuştur.

İnsanın kâinata, hayata, beşerî gelişmelere, değer ölçülerine, ahlâka, geleneklere ve bun­lar gibi insan psikolojisi ile ondaki gelişmele­re bakış tarzını etkileyen inanç kavramlarına ilişkin ilimlerin tümünde İslâm, "ilim başka, âlim başka" şeklindeki basma kalıp görüşleri tanımaz.

Hiç şüphesiz İslâm müslümana kimya, fizik, astronomi, tıp, teknoloji ve ziraat, yönetim ve benzeri teknik bilimleri öğrenmesi için müs­lüman olmayan veya takvası ile güvenilir ol­mayan müslümanlardan birine başvurmasına izin vermektedir. Bunun şartı, bu bilimleri öğretecek, müslüman ve muttaki, herşeyine güvenerek benimseyebileceği mümin bir kişi bulunmadığı zaman olabilir. Nitekim bugün kendisine müslüman adı veren insanlar ara­sında bu gibi kimselere rastlanır olmuştur. Bu da kendilerine müslüman adı takanların Al­lah'ın dininden ve nizamından uzaklaşmaları­nı ve İslâm düşüncesine bigâne kalarak Al­lah'ın izniyle yapılması gereken yeryüzünde­ki hilâfet vazifesinin gereklerini yerine getir­memelerinin neticesinde ortaya çıkmıştır. Halbuki hilâfet vazifesi bu gibi bilgi ve çalış­ma sahalarında ve her türlü mahareti ilgilen­diren konularda müslümanların ehil olmaları­nı gerektirmektedir. Fakat bur müslümanın inanç esaslarım, düşünce sistemini, Kur'ân tefsirini, hadisini, peygamberinin hayatım, ta­rih metodolojisini, toplumların geleneklerini, yönetim yapısını, siyasî metodunu, sanat, edebiyat ve İfade gücünü ve benzeri diğer hususları İslâm dışı kaynaklardan almasını, dinine, takvasına gve Allah korkusuna gü­venmediği bir müslümandan almasını asla müsamaha ile karşılamaz."

Şehid Seyyid Kutub bu hususta şunları söyle­mektedir: "Bu satırların yazan, hayatının kırk yılını okuyarak geçirmiş birisidir. İlk olarak, insan bilgisinin hemen hemen bütün alanla­rında kitaplar okuyup ve araştırmalar yapmış­tır. Bazı branşlarda uzmanlaşmış ve bazılarını da Özel ilgisi sebebiyle incelemiştir. Sonra inancının ve düşüncesinin kaynaklarına dön­düğü zaman bütün okumuş olduğu eserleri, o büyük hazine karşısında gayet sönük ve de­ğersiz bulmuştur, iman pınarına yönelmiştir. Zaten bunun başka türlü olması da mümkün değildir. Geçirdiği bu kırk yıla pişman da de­ğildir. Çünkü cahiliyyenin gerçek yüzünü, sapkınlıklarını, hatalarını, değersizliğini, şa­tafatını, tantanasını, kibirini ve kendinden çok emin iddialarını tanımıştır. Bu tecrübeler sayesinde kesinlikle anlamıştır ki, müslüman, bu iki çeşit kaynağı, yani İlâhi rehberiyet kaynağı ile cahiliyyenin kaynağını bir gibi kabul edip her ikisinden de bilgi alamaz.

Bununla beraber, bu ifadeler, şahsî kanatimi yansıtan özel görüşüm değildir. Çünkü konu, şahsî kanaatle açıklanmaktan çok daha geniş­tir. Böyle bir meselede, müslümanın kendi görüşüne dayanması Allah katında büyük bir sorumluluğu getirir. Bu ancak Allah ve Rasûlü @'nün sözüdür. Allah ve Rasûûlüne iman edenlerin ihtilâfa düştüklerinde O'na ve Peygamberine başvurdukları gibi, burada da Allah ve Rasûlü'ne başvurmaları gerekir.

Allah Teâlâ, Yahudilerin ve Hıristiyanların Müslümanlara karşı nihâi amaçları hakkında şöyle buyurmaktadır: "Kİtab sahiplerinden ǰIU, gerçek kendilerine besbelli olduktan sonra, sırf içlerindeki kıskançlıktan ötürü sİzİ imânınızdan sonra küfre döndürmek isterler.

Allah emrini getirinceye kadar affedin, hoş görün. Şüphesiz Allah, her şeye gücü yeten­dir." (2; 109). "Sen onların, kendi dinlerine uymadıkça ne Yahudiler, ne de Hıristiyanlar senden razı olmazlar. 'Asıl doğru yol, Al­lah'ın yoludur!' de. Sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyarsan, andolsun ki, Allah'tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı olmaz" (2: 120). "Ey iman edenler! Kitâb ve­rilenlerden herhangi bir gruba uyarsanız imânınızdan sonra, (onlar) sizi döndürüp kâfir yaparlar." (3: 100).

Hafız Ebu Ya'lâ'nın Hammad'dan, onun Şa'bî'den, onun da Câbir'den rivayet ettiğine göre Rasûlullah @ şöyle buyurmaktadır: "Siz ehli kitaba hiç bir şeyi sormayınız. Çünkü kendileri sapıklık içinde oldukları için size doğru yolu gösteremezler. Böyle olunca ya bir bâtılı tasdik edecek veya bir hakkı yalan sayacaksınız. Allah'a yemin ederim ki, Musa aramızda yaşıyor olsaydı, ona da bana uy­maktan başka bir şey yapmak helâl olmazdı."

Yahudilerin ve Hıristiyanların nihâi tertipleri ile ilgili olarak Allah'ın müslümanlara bu ih­tarından sonra, Yahudiler ve Hıristiyanlar İslâmî inançlar veya İslâm tarihi üzerinde tar­tıştıkları zaman veya müslüman toplum, müs­lüman siyaseti veya ekonomisi konularında teklifler öne sürdükleri zaman, bunları iyi ni­yetlerle, müslümanlarm refahını samimi ola­rak istedikleri için veya hidayeti ve ışığı ara­dıkları için yaptıklarını düşünmek dar görüş­lülük olacaktır. Allah'ın bu açık uyarısından sonra bu şekilde düşünen insanlar aldanmak­tadırlar.

Aynı şekilde Yüce Allah'ın "De ki: Hidayet. ancak Allah'ın hidayetidir, yol sadece O'nun gösterdiği yoldur." şeklindeki âyeti her müs­lümanın bütün işlerinde yönelmesi gereken biricik kaynağı göstermektedir. Çünkü Allah'ın rehberiyetinin dışındaki ve O'nun yol göstermediği herşey batıldır. "De ki: Hidayet, ancak Allah'ın hidayetidir, yol sadece O'nun gösterdiği yoldur." ayetinde bu mevzu açıkça vurgulanmaktadır. Bu ayetin anlamında bir müphemlİk yoktur ve başka hiçbir yorum mümkün değildir.

Aynı şekilde, İlâhî emir, kesin olarak Allah'ı anmaktan uzak olanları dost edinmeyi de ya­saklamaktadır. Bütün ihtimamını dünya ha­yatına hasreden kimselerle dostluktan da neh-yediyor ve bunların bilgilerinin zandan ibaret olduğunu, müslümamn ise zanna uymaktan nehyolunduğunu ve bu gibi insanların sadece dünya hayatının dış görünüşlerini bileceğini ve bu bilgisinin sağlam birr esasa oturmaya­cağını belirtmektedir.

"Bizi anmaktan yüz çeviren ve dünyâ haya­tından başka bir şey istemeyen kimseden yüz çevir. İşte onların erişebilecekleri bilgi (sını­rı) budur. (Bundan Ötesine akılları ermez). Şüphesiz Rabb'in yolundan sapanı da iyi bilir ve O, yola geleni de iyi bilir." (53: 29-30). "Onlar, sâdece şu yakın hayatın dış yüzünü bilirler; âhiretten ise onlar tamamen gafildir­ler." (30: 7).

Allah'ı anmaktan gafil olup sırf dünya hayatı peşinden koşanlar, -ki günümüz 'bilim adamlarının' durumu budur, sadece görünüşü (zahiri) bilebilirler. Bu, teknik bilgi sınırları içinde öğrenilmesine izin verilenin dışında, bir müslümamn sahip olmasına güvenebile­ceği bir 'bilgi' türü değildir. Bu bilgilerin psi­kolojik ve fikri meselelerdeki yorumlarını önemsememelidir. Bu, Kur'ân-ı Kerîm'in öv­düğü ve İşaret ettiği bilgi değildir. Nitekim bir kısım kimseler, Kur'ân'ın âyetlerini kendi ana seyrinden çıkararak yersiz konularda de­lil olarak kullanmaya çalışmaktadırlar. "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" âyeti ile bu kastedilmiş değildir. Bu tür ayetleri kulla­nıldıkları çerçevenin dışında alanlar ve tartı­şanlar hata etmektedirler. Bu önemli mesele­nin geçtiği ayetin tamamı şöyledir: "Yoksa o, gece saatlerinde secde ederek, ayakta durarak ibâdet eden, âhiretten korkan ve Rabb'İnin rahmetim uman gibi midir? De ki: 'Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?1 Doğrusu ancak ak­lıselim sahipleri öğüt alır." (39: 9).

Sadece, gece saatlerinde secde ederek, ayakta durarak ibadet eden, âhiretten korkan ve Rabb'İnin rahmetini uman bir kişi gerçekten bilmektedir ve yukardaki ayet ile işaret edi­len onun bu bilgisidir; yani, Allah'ayönelten ve O'nu hatırlatan bilgi, yoksa insanın tabiatı­nı bozarak Allah'ı inkâra götüren bilgi değil.

Bilginin sahası, iman meseleleri, dinî vazife­ler veya müsade edilen ve yasaklanan şeyler­le ilgili kanunlarla sınırlı değildir; sahası çok geniştir. Bütün bunlarla beraber, tabiat ka­nunları ve insanı Allah'ın halifesi olarak ilgi­lendiren mevzularla ilgili bütün bilgileri içer­mektedir. Bununla beraber temeli imana da­yanmayan bilgi, Kur'ân'da işaret edilen ve sahipleri övülen bilgi değildir. İman ile astro­nomi, biyoloji, fizik, kimya ve jeoloji gibi, kâinat ve tabiat kanunları ile ilgilenen bilim­ler arasında kuvvetli bir ilişki vardır. Şahsî görüşlerle saptırılmadıkları ve Allah'tan uzaklaştırmak gayesiyle kullanılmadıkları sü­rece bütün bu bilimler insanı Allah'a ulaştırır. Fakat Avrupa tarihinde ilimle uğraşanlarla baskıcı Kilise arasında meydana gelen yersiz çatışmalar yüzünden, ne yazık ki, Batı bilimi­nin metodu Rönesans hareketi ile böylesine yanlış bir doğrultuya saplanmıştır. Bu çatış­ma, Batı düşüncesinin bütün metodları ile bü­tün düşünce tarzları üzerinde derin izler bı­rakmış, Batı düşüncesinin bütün karakterini değiştirmiştir. Bilimsel camianın Kiliseye ve­ya onun inançlarına karşı nefretinin etkisi sa­dece Kiliseyle sınırlı kalmamış, bütün olarak din düşüncesine yönelmiş, öyle ki bütün bi­limler, metafizik felsefe, teknik veya nazarî olsun, dine karşı tavır almışlar ve onunla bü­tün bağlarını koparmışlardır.

Batının düşünce tarzları ve bütün bilimler, bu zehirli etkiler temeli üzerinde dine karşı bir düşmanlık, özellikle İslama karşı daha büyük bir düşmanlık sahibi olmuştur. İslama karşı bu düşmanlık özellikle dile getirilmiştir. Bu derin nefretin bir sonucu olarak, önce İslâm İnancının temellerini sarsmak ve daha sonra yavaş yavaş müslüman toplum yapısını tahrip etmek hedeflenmiştir.

Bu yüzden İslâmiyet ile ilgili araştırmalarda Batının bakış açısına ve araştırma verilerine güvenmek, teslimiyetçi bir gaflet olur. Bun­dan dolayı, günümüzda içinde bulunduğumuz şartlar karşısında Batıdan almak zorunda ol­duğumuz bilimsel ve teknolojik konuları bile aralarına felsefî bir yorum katılmış olabilece­ğini düşünerek ihtiyatlı olmamız gerekir. Çünkü araya karıştırılan bu zararlı unsurlar şenel olarak din düşüncesine, özellikle İslâm düşüncesine kökten düşmandırlar. Onların en ufak bir tesiri, İslâm'ın temiz pınarını bulan­dırmaya yetebilir." (Seyyid Kutub, Milesto-ne s).

 

KISIM 17

 

MÜSLÜMANIN MİLLİYETİ VE İNANCI

 

İslâm, insanlığa ilişkiler, değerler, ölçüler ve bunların alındığı kaynağa dair yeni bir anlayış getirmiştir. İslâm insanı Rabb'ine döndürmek; varlığını, hayatını, ölçü ve değerlerini aldığı yeri en yüce otorite kılmak için gelmiştir. İn­san, O'nun iradesiyle dünyaya geldiği ve O'na döneceği için bütün ilişkilerini O'na götüre­cek şekilde kurmalıdır.

İslâm, insanlar arasında onları Allah'a bağla­yan tek bir ilişki ve bağlantı gerekçesi bulun­duğunu, bu bağ kalmayınca, insanlar arasında sevgi ve yakınlık kalmayacağını belirtmek için gelmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurmakta­dır: "Allah'a ve âiret gününe imanını sürdüren hiçbir topluluğun, Allah'a ve Elçisine düş­manlık edenlerle dostluk ettiğini görmeyecek­sin." (58: 22)

Ortada tek bir hizip vardır, o da Allah'ın hiz­bidir. Diğer bütün hizipler şeytanın ve tağu-tun partileridir. "İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inkâr edenler de tağut yolunda sa­vaşırlar. O halde şeytanın dostlarıyla savaşın, çünkü şeytanın hilesi zayıftır." (4: 76).

Allah'a ulaştıran yol tektir; diğer yolların hiç biri O'na ulaştırmaz: "İşte benim doğru yo­lum budur, ona uyun, (başka) yollara uyma­yın ki, sizi O'nun yolundan ayırmasın!" (6:153).

Ortada bir tek ilâhî nizam vardır; o da İslâm'dır. Diğer bütün sistemler câhiliyye dü­zenleridir: "Yoksa onlar câhiliyye devrine ait hükmü ve kanunu mu istiyorlar? Kesin inanca sahip olanlar için Allah'tan daha iyi hüküm veren kimdir?" (5: 50).

Takip edilecek tek bir şeriat vardır; o da Al­lah'ın Şeriatı'dır. Bunun dışındaki herşey hevâ ve hevese dayanan düzenlerdir: "Sonra Biz, seni ilâhî hükümlerden ibaret olan bir şeriat ile vazifelendirdik; sen ona uy, bilmeyenlerin

arzularına aldırma!" (45: 18).

Hakikat, bir ve bölünmezdir; ondan farklı herşey sapıklıktır: "Hakikatin dışında sapık­lıktan başka ne var? Öyleyse nasıl (hak'tan sapıklığa) çevriliyorsunuz?" {10: 32).

Üzerinde İslâm devletinin kurulu bulunduğu, Allah'ın şeriatının hâkim olduğu, hadlerinin uygulandığı, müslümanlann birbirlerinin veli­leri olduğu tek bir yurt (dâr) vardır; o da dârü'l-Islâm&u. Diğer yerler savaş alanıdır (dârü'î-harb). Müslümanın buralarla ilişkisi ya savaştır, ya da anlaşmaya dayalı barıştır. Buna rağmen orası İslâm yurdu olarak nite­lendirilemez ve müslümanlarla onlar arasında bir dostluk söz konusu değildir. "Onlar ki inandılar, hicret ettiler, Allah yolunda malla­rıyla, canlarıyla savaştılar ve onlar kî (yurtla­rına göçenleri) barındırdılar ve yardım ettiler; işte onlar, birbirlerinin velisi (dostu, koruyu^ cusu)durlar. İnanıp da hicret etmeyen (müş­rikler arasında yaşayan)lara gelince, onlar hicret edinceye kadar, onların velayetinden size bir şey yoktur (onları korumakla yüküm­lü değilsiniz). Fakat dinde yardım isterlerse (onlara) yardım etmeniz gerekir. Yalnız, ara­nızda andlaşma bulunan bir topluma karşı (yardım etmeniz) olmaz. Allah, yaptıklarınızı görmektedir. Kâfirler birbirlerinin dostlarıdır. Siz bunu yapmaz, birbirinize yardımda bulun­mazsanız, yeryüzünde büyük fitne ve büyük bir fesat meydana gelir. İman edip hicret eden ve Allah yolunda savaşanlarla bu hicret eden­leri barındırıp onlara yardımda bulunanlar, iş­te gerçek müminler bunlardır. Bunları mağfi­ret ve bol rızık beklemektedir. Sonradan iman edip hicret eden ve sizinle birlikte savaşanlar, İşte onlar da sizdendir. Hısımlar ise, Allah'ın kitabına göre, birbirlerine daha yakındırlar. Şüphesiz Allah herşeyi hakkıyla bilendir." (8: 72-75).

İslâm işte bu yol gösterme ve kesin öğretiyle geldi. İnsanı yer ve toprak bağından kopar­mak ve onu bunların üstüne çıkarmak için geldi. Bir müslümanın, Allah'ın Şeriatının ku-

rulu olduğu ve insan ilişkilerinin Allah ile ilişki temeline dayandığı bir yeryüzü parça­sından başka ülkesi yoktur; bir müslümanın kendisini dâr'ül-İslâm'da. müslüman cemiye­tin bir üyesi yapan inancından başka milliyeti yoktur; bir müslümanın, Allah'a olan inancını paylaşan kimselerden başka yakını yoktur, kendisi ve diğer İnananlar arasındaki bağı, ancak Allah ile olan ilişkileri sağlar.

Bîr müslümanın, annesi, babası, kardeşi, eşi ve diğer aile fertleriyle, Allah ile olan ilişkile­rinden başka bir ilişkisi yoktur. Onlar aynı za­manda kan ile bağlanmışlardır. "Ey İnsanlar, sizi bir tek nefisten (nefes alan candan) yara­tan ve ondan eşini yaratıp ikisinden birçok er­kekler ve kadınlar üreten Rabb'inizden kor­kun; adına birbirinizden dilekte bulunduğu­nuz Allah'tan ve akrabalık (bağlarını kır­maktan sakının. Şüphesiz Allah, sizin üzeri­nizde gözetleyicidir." (4: 1).

Bununla beraber, ilâhî ilişki bir müslümanı, İslâm düşmanlarının saflarına katılmadıkları sürece, ebeveynlerine merhamet ve anlayışla davranmaktan alıkoymaz. Yalnız, İslâm düş­manlarıyla olan İttifaklarını açıkça ifade eder­lerse, bir müslümanın onlarla olan bütün ak­rabalık İlişkileri kesilir, onlara karşı merha­metli ve anlayışlı olma yükümlülüğü kalkar. Abdullah b, Ubeyy'in oğlu Abdullah'ın tavrı, bu açıdan bizim için İbret verici bir misâli sergilemektedir.

İbni Cerîr, İbni Zİyad'a dayanarak, Hz. Pey­gamber @'in Abdullah b. Ubeyy'in oğlu Ab­dullah'a şöyle dediğini nakletmektedir; "Gö­rüyor musun, baban ne diyor?' Abdullah sor­du, 'Anam ve babam sana feda olsun; babam ne diyor?' Rasûlullah buyurdu ki: "'(Savaş­tan) Medine'ye dönersek, kimin üstün, kimin alçak olacağını görürüz.1 Abdullah şöyle de­di, 'Vallahi o doğruyu söylemiş. Mutlak sen üstünsün, o da alçak. Ey Allah'ın rasûlü, bü­tün şehir halkı bilir ki, sen Medine'ye geldi­ğinde, benim kadar ana ve babasına hürmetkar kimse yoktu. Fakat şimdi, eğer Al­lah ve Rasûlü eğer babamın başını getirmemden razı olacaksa onu hemen getireyim.' Bu­nun üzerine Rasûlullah @ 'Hayır!1 diye bu­yurdu. Medine'ye döndükleri zaman, Abdul­lah babasının kapısına dikildi ve kılıcını kı­nından çıkararak 'sen misin o Medine'ye var­dığımız zaman içimizde kimin alçak olacağı­nı gören diyen? Hayır, vallahi sen üstünlüğün sana mı yoksa Rasûlullah'a mı ait olduğunu öğreneceksin! Vallahi, Allah ve Rasûlü izin vermedikçe, ne Medine'ye girebilirsin, ne de yanımda barınabilirsin! İbn Ubeyy yüksek sesle bağırmaya başladı ve iki kere şöyle de­di, 'Ey Hazreçliler, oğlum beni evimden alı­koyuyor!' Fakat oğlu Abdullah, Rasûlullah müsaade etmedikçe onu Medine'ye sokmaya­cağını tekrarladı. Gürültü üzerine oraya topla­nanlar Abdullah'ı ikna etmeye çalıştılar, fakat o kıpırdamadı. Bazıları Hz. Peygamber'e gi­dip, durumu anlattılar. Hz. Peygamber @ on­lara şöyle dedi, 'Varın ona söyleyin, onu eviyle başbaşa bıraksın.' Adamlar geldiler ve söyleneni bildirdiler. Abdullah, "Peygamber­den emir geldiğine göre artık birşey demek düşmez bana!' dedi.

İnanç bağı kurulduğu zaman, kan bağı olsun veya olmasın, İnananlar kardeş gibi olurlar. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: "Ancak mü'minler kardeştir."

Bu âyet bir hüküm olduğu kadar, aynı zaman­da bir sınırlamadır. Bir başka âyetinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onlar ki iman edip yurtlarından hicret ettiler ve mallarıyla canlarıyla Allah yolunda savaştılar ve bir de onlar ki, bu hicret edenleri barındırıp yardım­da bulundular; işte bunların hepsi birbirinin dostu ve yakınıdır..." (8: 72).

Bu âyette İşaret edilen dostlar ve yardımcılar, sadece bir nesil ile sınırlı değildir; gelecek nesilleri de içermekte, gelecek nesilleri geç­miş nesile yıkılmaz bir muhabbet, sevgi, dost­luk ve merhamet bağıyla bağlamaktadır.

"Ve onlardan önce o yurda (Medine'ye) yerle­şen, imâna sarılanlar (yâni daha önce Medi­ne'yi yurt edinen Ensâr) kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilen (gani­metlerden ötürü göğüslerinde bir ihtiyaç (eğilimi) duymazlar. Kendilerinin ihtiyaçları olsa dahi, (göç eden yoksul kardeşlerini) öz canlarına tercih ederler. Kim nefsinin hırs ve cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa ereceklerdir. Bunların arkasından gelenler ise: 'Ey Rabbimiz bizi bağışla, bizden önce iman etmiş kardeşlerimizi de. İman edenlere karşı kalplerimizde bir kin bırakma! Rabbi­miz, şüphesiz ki sen çof şefkatli, çok merha­metlisin!' derler." (59: 9-10).

Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de, geçmiş pey­gamberlerin kıssalarını, mü'minlere birer ör­nek teşkil etmek üzere zikretmektedir. Deği­şik dönemlerde gelen peygamberler iman ate­şini yakmışlar ve mü'minlere rehberlik etmişlerdir.

"Nûh Rabbine dua edip yalvardı: 'Ey Rab-bim, oğlum benim âilemdendir. Senin vaadin de haktır ve Sen hâkimlerin hâkimisin!' (Al­lah): 'Ey Nuh, o asla senin ailenden değildir. O, kötü bir amelin ta kendisidir, şu halde hak­kında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme; sana câhillerden olmamanı tavsiye ederim!' Nûh: 'Ey Rabbim, hakkında bilgim olmayan bir şeyi istemekten Sana sığınırım; beni ba­ğışlamaz ve bana merhamet etmezsen, hüsra­na uğramış olanlardan olurum!' dedi." (11: 45-47).

"Ve hatırlayın o zamanı ki, Rabbi İbrahim'i birtakım emirlerle imtihan etmişti de, o bun­ları tamamen yerine getirdi. Rabbi: 'Seni in­sanlara rehber yapacağım.' dedi. İbrahim; 'Zürriyetimden de!' diye niyaz etti. Rabbi ise: 'Zâlimler ahdime, rahmet rehberliğime erişe-emez!' buyurdu." (2: 124).

"Onu da hatırlayın ki, İbrahim: LEy Rabbİm, bu şehri güvenilir bir yer kıl ve halkından Allah'a ve âhiret gününe inananları ürünleriy­le rızıklandır!' demişti. Allah da: 'İnkar eden­leri de kısa bir zaman için, yaşadığı sürece faydalandıracağım, sonra onları cehennem azabına girmek zorunda bırakacağım. Orası ise vanlacak kötü bir yerdir!' buyurdu." (2: 126).

İbrahim peygamber babasının ve halkının sa­pıklıklarında ısrar ettiklerini görünce onlar­dan yüz çevirdi ve: "Sizden de, Allah'tan baş­ka yalvardıklannızdan da ayrılıyor ve yalnız Rabb'ime yalvarıyorum. Umarım ki Rabbime yaptığım duam yüzünden mutsuz olmam.' de­di." (19: 48).

Hz. İbrahim'in ve halkının kıssası ile ilgili olarak, Allah mü'minlere birer örnek olmaları için bazı yönleri Önemle vurgulamaktadır. "İbrahim ve onunla beraber bulunanlarda si­zin için güzel bir misâl vardır; onlar kavimle­rine 'Biz sizden ve sizin Allah'tan başka tap­tıklarınızdan uzağız. Sizi(n taptıklarınızı) ta­nımıyoruz. Siz, bir tek Allah'a inamncaya ka­dar sizinle bizim aramızda sürekli bir düş­manlık ve nefret belirmiştir." (60: 4).

Ashab-ı Kehf olarak bilinen genç ve cesur ar­kadaşlar, aileleri ve kabileleri içinde imanları ile yaşamalarının mümkün olmadığını görün­ce onları terkettiler, ülkelerinden göç ettiler ve Rabb'lerinin kulu olarak yaşayabilmek için O'na koştular: "Onlar Rabblerine inanmış gençlerdi. Biz de onların hidâyetlerini artır­mıştık. Kalblerini (sabır ve metanetle) bağ-la(yıp kuvvetlendirmiştik, (Kralın önünde) kalktılar, dediler kİ: 'Rabb'imiz göklerin ve yerin Rabb'idir. Biz O'ndan başkasına Tanrı demeyiz. Yoksa saçma söylemiş oluruz.' 'Şunlar, şu kavmimiz, O'ndan başka tanrılar edindiler. Onların tanrı olduğuna açık bir de­lil getirmeleri gerekmez miydi? Allah'a karşı yalan uydurandan daha zâlim kim olabilir?' (İçlerinden biri şöyle dedi): 'Madem ki siz onlardan ve Allah'tan başka taptıkları şeyler­den ayrıldınız, o halde mağaraya sığının ki, Rabb'iniz size rahmetinden bir parça yaysın (rızkınızı açıp bollaştırsın) ve (şu) işinizden size yararlı bir şey hazırlasın." (18: 13-16).

Nuh'un ve Lut'un eşleri, sadece inançları fark­lı olduğu için kocalarından ayrılmışlardı: "Allah inkar edenler hakkında Nuh'un karısı ile Lût'un karısını misal verdi. Bu İkisi, kulla­rımızdan iki sâlih kulun (nikâhı) altında idi­ler, onlara hıyanet ettiler. Kocaları Allah'tan (gelen) hiçbir şeyi onlardan savamadı, (onla­ra): 'Haydi girenlerle beraber sizde ateşe gi­rin!' denildi." (66: 10). Bir başka örnek Fira-vun'un karısı ile ilgilidir. "Allah inananlar hakkında da Firavun'un karısını misal verdi. O şöyle demişti: 'Rabbİm bana katında, cen­netin, içinde bir ev yap, beni Firavun'dan ve onun (kötü) işinden kurtar. Ve beni şu zâlimler topluluğundan kurtar!" (66: 11).

Benzer şekilde, Kur'ân değişik ilişkileri Ör­nek olarak vermektedir. Nuh'un kıssasında ebeveyn ilişkisi örneğini; İbrahim'in kıssasın­da bir yurdun evlâdı örneğini; Ashab-ı Kehf kıssasında geniş bir akraba, kabile ve memle­ket ilişkisi örneğini görüyoruz. Nuh, Lut ve Firavun kıssalarında evlilik ilişkileri örneği vardır.

Büyük peygamberlerin hayatlarından ve iliş­kilerinden örnekler verdikten sonra vasat ümmet'ten, yani ilk müslümanlardan örnek verelim. Bu topluluğun hayatlarında birbirine benzer pek çok örnek vardır. Bu topluluk, Al­lah'ın mü'minler için seçtiği ilâhi yolu takip ettiler. Daha önce kurmuş oldukları ilişkileri bozulunca, yani birini diğerine bağlayan baş­langıç ilişkileri bozulunca, aynı aileden veya aşiretten insanlar farklı gruplara bölündüler. Yüce Allah, mü'minleri överek şöyle buyuru­yor: "Allah'a ve ahİret gününe inanan bir mil­letin babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akra­baları da olsa Allah'a ve Elçisine düşman olanlarla dostluk ettiğini görmezsin. Allah onların kalblerine iman yazmış ve onları ken­dinden bir ruh ile (kalb nuru ve Kur'ân ile) desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedi kala­caklardır. Allah onlardanrazı olmuş onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar Allah'ın hizbi (partisi)dir. Muhakkak ki başarıya ula­şacak olanlar, Allah'ın hizbidir." (58: 22).

Hz. Muhammed ile amcası Ebu Leheb ve am­cası oğlu Amr İbn Hişam (Ebu Cehil) arasında kan bağının parçalandığını, Mekke'li mu­hacirlerin Bedir'de ailelerine ve akrabalarına karşı savaşırlarken, Medineli ensar ile arala­rındaki, ortak inanca dayanan bağı güçlendir­diklerini görüyoruz. Kan bağından da öte, on­lar adeta kardeş gibi oldular. Bu ilişki müslü-manlar arasında, Arapları ve Arap olmayanla­rı da içeren yeni bir kardeşlik oluşturdu. Bi­zans asıllı Şuayb, Habeş asıllı Bilal ve İran asıllı Salman, hepsi kardeştiler. Onlar arasın­da kavmiyetçilik yoktu. Soy gururu sona erdi­rilmişti, kabile asabiyetinin sesi susturulmuş­tu. Rasûlullah @ onlara şöyle sesleniyordu: "Asabiyetten vaz geçin. O bir pisliktir." ve "Asabiyete çağıran bizden değildir. Asabiyet için savaşan bizden değildir. Asabiyet uğrun­da ölen bizden değildir."

Böylece bu soy sop taassubu son buldu, ırka ait naralar birden oluverdi, kavmiyet lekesi silindi. İnsan ruhu, et ve kan bağından ve top­rak ve memleket gururundan kurtuldu ve da­ha yüksek ufuklara açıldı. O günden bu yana, bir müslümanın ülkesi bir toprak parçası de­ğil, fakat İslâm'ın yurdu (dârü'l-İslâm)dır, yani imanın hükmettiği, Allah'ın Şeriatının hâkim olduğu, müslümanın barındığı, savun­duğu, genişlettiği ve uğrunda şehit olduğu yurttur. Bu İslâm yurdu, zımmüerâe olduğu gibi İslâm şeriatını bir devlet hukuku olarak kabul eden herkesin sığınağıdır. Fakat İslâm şeriatının uygulanmadığı, İslâm'ın hâkim ol­madığı her yer, hem müslüman, hem de zım-mi için savaş yurdu (dârü'l-harb) olur. Bir müslüman, doğum yeri de olsa, kan ve soyca bağlı da olsa veya malınm-mülkünün bulun­duğu yer de olsa, böyle bir toprak parçasına karşı savaşmaya hazır olmalıdır.

İşte bu yüzden Hz. Muhammed @, doğum yeri, akrabalarının yaşadığı, sahabelerin evle­rinin ve mülklerinin bulunduğu ve terkedip göçtükleri Mekke şehrine karşı savaştı; çünkü orası, Mekke toprağı, ne kendisi ne de ümme­ti için, İslâm'ın kuşattığı ve Şeriatın hâkim ol­duğu yer olana kadar dârü'I-İslâm değildi.

İslâm budur işte. İslâm, dilin ifade ettiği bir­kaç kelime, İslâmi olarak isimlendirilen bir ülkede doğmuş olmak veya müslüman bîr ba­badan miras değildir. "Hayır, Rabbin hakkı için, onlar aralarındaki anlaşmazlıklarda seni hakem kabul edip, sonra da verdiğin hüküm­den kalplerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, iman etmiş sayılmazlar." (4: 65)

İşti İslâm sadece budur ve sırf böyle bir ülke İslâm yurdudur. Ne toprak, ırk ve ulus taassu­bu; ne soy ve akrabalık taasubu; ne de kabile ve aşiretçilik taassubu.

İslâm, bakışlarını semaya çevirebilsinler diye insanları toprak bağlarından, yüceler yücesine yükselsinler diye de kan bağı zincirlerinden kurtarmıştır.

Müslümanın, içinde yaşadığı ve savunduğu yurt, sadece bir toprak parçası değildir; müs-lümanı nitelendiren milliyet, hükmedenlerin belirlediği milliyet değildir; müslümanın aile­si, içinde tatmin bulduğu ve savunduğu aile olmakla beraber, kan ilişkisi değildir; müslü­manın iftihar duyup altında şehit olacağı bay­rak, bir kavmin bayrağı değildir; ve bir müs­lümanın, kutladığı ve onun için Allah'a şük­rettiği zafer, herhangi bir ordu galibiyeti de­ğildir. Zafer, Allah'ın âyetinde geçen zaferdir. "Allah'ın yardımı ve fetih geldiği, insanların dalga dalga Allah'ın dinine gidiklerini gördü­ğün zaman, Rabb'ini överek teşbih et, O'ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri kabul eden­dir." (110: 1-3).

Bu zafer, ancak İman sancağı altında elde edi­lir, diğer bayrakların altında değil; mücadele ancak Allah'ın rızası için, O'nun dininin ve hükümlerinin zaferi için, dârü'l-İslâm'ın ko­runması için ve yukarıda belirttiğimiz unsur­lar içindir, başka bir gaye için değil. Mücade­le ne ganimet, ne şöhret, ne bir ülkenin veya ulusun şerefi ne de çoluk çocuk için değil, sa­dece Allah için. Onları Allah'ın dininden uzaklaştıracak, fitneden korumak bunun dı­şındadır.

Ebu Musa'dan rivayet edildiğine göre: "Hz. Peygamber'e, cesaret, şeref ve şöhret için sa­vaşanlardan hangisinin Allah yolunda olduğu soruldu. Peygamber @ şöyle buyurdu: 'Kim Allah sözünün üstün gelmesi için savaşırsa o Allah yolundadır."

Şehitlik şerefine, ancak Allah'ın davası için savaşıldığı zaman erişilir. İnsan başka bir ga­ye için öldürülürse bu şerefe ulaşamaz.

Bir ülke, inancı yüzünden müslümana karşı savaşıyorsa, dinini yaşamasını engelliyorsa ve Şeriatı uygulamıyorsa, müslümanın ailesi­nin, akrabalarının ve halkının yaşadığı yer bi­le olsa, sermayesinin ve ticaretinin olduğu yer bile olsa dârü'l-harb'ûr. İmanın hâkim oldu­ğu ve Şeriatın işlediği bir ülke, müslümanın ailesinin, akrabalarının ve halkının yaşadığı yer olmazsa ve orada herhangi bir ticarî faali­yeti bulunmazsa bile dârü'l-İslâm'dır.

Ata toprağı İslâm inancının, İslâmî hayat tar­zının ve Allah'ın Şeriatı'nın hâkim olduğu yerdir; "ata toprağının" sadece bu anlamı in­san için kıymetlidir. Aynı şekilde, "milliyet" İnanç ve hayat tarzı demektir ve sadece bu ilişki insan şerefi için kıymetlidir.

Aile, kabile, ulus, ırk, renk ve ülkeye göre gruplaşmak, insanın ilkel halinden kalma adetlerdir; bu câhili gruplaşmalar, insanın manevi değerlerinin aşağı seviyede olduğu bir dönemden kalmadır. Hz. Peygamber @ onları, insan ruhunun başkaldırması gereken 'ölü şeyler' olarak isimlendirdi.

Yahudiler, ırklarına ve uluslarına dayanarak Allah'ın seçilmiş halkı olduklarını iddia ettik­leri zaman, Allah Teâlâ onların bu iddialarını reddetti ve her dönemde, her ırkta ve her ulusta tek bir ölçünün, iman ölçüsünün oldu­ğunu bildirdi. ''Yahudi veya Hıristiyan olun ki, doğru yolu bulaşınız.' dediler. De ki: 'Ha­yır, biz dosdoğru İbrahim dinine (uyarız). O, (Allah'a) otak koşanlardan değildi.' 'Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, Musa ve İsa'ya ve­rilene ve (diğer) peygamberlere Rabbleri tara­fından verilene inandık, onlar arasında bir ayırım yapmayız, biz Allah'a teslim olanlarız' deyin. Eğer onlar da sizin inandığınız gibi inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar; ama dönerlerse mutlaka anlaşmazlık İçine düşer­ler. Onlara karşı Allah sana yeter. O, işiten­dir, bilendir. Allah'ın boyası (ile boyan). Al­lah'ın boyasından daha güzel boyası olan kimdir? Biz ancak O'na kulluk ederiz." (2: 135-138).

Allah tarafından gerçekten seçilmiş insanlar, hiçbir ırk, renk, ulus ve ülke farkı gözetme­den Allah'ın sancağı altında toplanan müslü-man topluluktur. "Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz. İyiliği emreder, kötülükten men'edersiniz ve Allah'a İnanırsı­nız." (3: 110).

Bu ümmet, saflarında Arap asıllı Ebu Bekir'i, Habeş asıllı Bilâl'ı, Bizans asıllı Şuayb'ı, İran asıllı Salman'ı ve diğer imanlı kardeşlerini barındıran ilk neslin oluşturduğu ümmettir, Takip eden nesiller onlara benziyorlardı. Bu­rada milliyetçilik inanç, yurt dârü'l-İslâm, ka­nun koyucu Allah ve anayasa Kur'ân'dir.

Bu asıl yurt, milliyet ve ilişki anlayışı, insan­ları Allah'a davet edenlerin kalplerine kazın­malıdır. Onlar, bu anlayışı bulandıran ve yurt ile, ırk veya ulus ile veya soy ve maddi men­faat ile ilişkilerdeki şirk gibi, en ufak bir gizli şirk unsuru bulunduran câhiliyyenin bütün et­kilerinden kurtulmalıdırlar. Bütün bunlar Yü­ce Allah tarafından bir âyette anılmaktadırlar. Allah teâlâ bu âyette bu ilişkileri bir tarafa, müslümanın inancını ve sorumluluklarını bir tarafa koymaktadır ve insanları seçimlerini yapmaya davet etmektedir: "De ki: 'Eğer ba­balarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, düşme­sinden korktuğunuz ticaretsiniz), hoşlandığı­nız meskenler, size Allah'tan, Elçisinden ve O'nun yolunda cihâd etmekten daha sevgili ise o halde Allah emrini getirinceye kadar gö­zetleyin (başınıza gelecekleri göreceksiniz)! Allah, yoldan çıkmış topluluğu (doğru) yola iletmez." (9: 24).

Aynı şekilde, Allah yoluna davet edenlerin kalplerinde cahiliyyenin ve İslâm'ın gerçek vasfı, İslâm yurdu ile harp yurdunun niteliği konusunda bir takım sathî şüpheler ve tered­dütler bulunmamalıdır. Onların düşüncelerine ve kesin inançlarına bu noktalardan çok sız­malar olabilir. Allah'ın hâkimiyetini tanıma­yan ve O'nun şeriatının uygulanmadığı hiçbir yerde İslâm yoktur. Hayat tarzı ile ve hukuk sistemi ile İslâm'ın yürürlükte olduğu yer dı­şında hiç bir yer İslâm yurdu değildir. İmanın Ötesinde küfürden başka birşey yoktur. İslâm'ın ötesinde câhiliyyeden başka bir şey olamaz. Haktan sonra dalâletten başka birşey yoktur." (Seyyid Kutub, a.g.e.).

 

KISIM 18

 

KÖKLÜ DEĞİŞİKLİKLER

 

"Mü'min olsun veya olmasın, insanları İslâm'a davet ettiğimiz zaman, İslâm'ın bir vasfı olan ve onun tarihinde görülebilen bir gerçeği aklımızdan çıkarmamalıyız. İslâm, kendine has, eşsiz vasıflarıyla, şümullü bir hayat ve "kâinat düşüncesidir. Ondan hasıl olan, bütün yönleri ve ilişkileriyle insan haya­tı düşüncesi de, özel vasıfları olan, eksiksiz bir sistemdir. Bu düşünce, temelde, eski veya yeni bütün câhili düşüncelere karşıdır. İslâm düşüncesi ve câhili düşünceler arasında ayrın­tı niteliğinde benzerlikler bulunabilir, fakat bu vasıfların alındığı ilkeler açısından İslâmî düşünce insanoğlunun bildiği bütün diğer teo­rilerden farklıdır.

İslâm'ın ilk görevi, insan hayatını bu düşün­ceye göre yoğurması, ona pratik bir şekilde temsil eden bir insanlık hayatı meydana getir­mek ve yeryüzünde Allah'ın seçtiği rabbânî nizama uygun bir düzen kurmak; bu düzenin temsilcisi durumunda olan bir İslâm ümmeti ortaya çıkarmaktı. Allah Teâlâ şöyle buyur­maktadır: "Siz, insanlar için çıkarılmış en ha­yırlı bir ümmet oldunuz. İyiliği emreder, kö­tülükten men'edersiniz ve Allah'a inanırsınız. (3: 110). Yİne Allah Teâlâ, bu ümmeti tanıtır­ken şöyle buyurmaktadır: "O (Allah'ın dinine yardım ede)nleri yeryüzünde iktidara getirdi­ğimiz takdirde (zorbaların yoluna sapmazlar, bil'akis) namazı kılar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışır­lar." (22: 41).

Yeryüzünde mevcut câhilî düşüncelerle uz­laşmak veya câhilî bir sistemle aynı ülkede varolmak İslâm'ın vazifesi değildir. Dünyaya ilk gönderildiğinde böyle değildi, ne bugün, ne de gelecekte böyle olacak. Câhiliyye, han­gi devirde olursa olsun câhiliyyedir; yani tek Allah'a ve O'nun belirlediği hayat tarzına iman etmekten sapmaktır. Câhiliyye, sistem­lerini, kanunlarım, düzenlemelerini, alışkanlıklarmı, ölçülerini ve değerlerini, Allah'tan başka bir kaynaktan alır. Diğer yandan, İslâm Allah'a teslimiyettir ve onun işlevi İnsanları cahiliyyeden İslâm'a davet etmektir.

Cahiliyye, bazı insanların diğerlerine İbadet etmesidir; yani bazı insanlar, otoritelerinin doğru veya yanlış kullanılmasını önemseme­den otorite olurlar ve Allah'ın kanunlarına karşı olup olmadığına bakmadan başkaları için kanun yaparlar.

Diğer yandan İslâm, İnsanların sadece Allah'a İbadet etmesi, düşüncelerini, inançlarını, ka­nunlarını, nizamlarını ve değerlerini Allah'ın otoritesinden alması ve kendilerini Allah'ın kullarına kulluk yapmaktan kurtarmasıdır. Bu, İslâm'ın özü ve yeryüzündeki rolünün ta­biatıdır. Müslüman olsun veya olmasın, İslama davet ettiğimiz her insana bu noktayı vurgulayarak açıklamalıyız.

İslâm, ne düşüncelerinde ne de bu düşünce­den kaynaklanan hayat tarzlarında cahiliyye üe ortaklığa gidemez. Ya İslâm kalır ya cahiliyye; İslâm, yan İslâm-yan cahiliyye bir durumu kabul edemez. Bu açıdan İslâm'ın ko­numu oldukça açıktır. Hak'ın bir olduğunu ve bölünemeyeceğini söylemektedir; eğer birşey hak değil ise, bâtıldır. Hak'ın ve batılın bir arada olması veya ortaklığı imkânsızdır. Hü­küm ya Allah'a aittir, ya da câhiliyyeye; ya Allah'ın Şeriatı hüküm sürer, ya da insanların arzulan. "Aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet, onların keyiflerine uyma ve onların, Allah'ın İndirdiği şeylerin bir kısmından seni şaşırtmalarından sakın!" (5: 49). "Bundan do­layı sen (tevhid dini üzerinde anlaşmaya) davet et ve emrolunduğun gibi doğru ol; onla­rın keyiflerine uyma!" (42: 15). "Eğer sana cevap veremezlerse bil ki onlar, keyiflerine uyuyorlar. Allah'tan bir yol gösterici olma­dan, yalnız kendi keyfine uyandan daha sapık kim olabilir?" (28: 50). "Sonra bu işten seni de bir şeriate koyduk (sana da İnsanların uya­cakları bir hukuk düzeni verdik). Sen ona uy, bilmeyenlerin keyiflerine uyma. Çünkü onlar, Allah'tan (gelecek) hiçbir şeyi senden savamazlar. Zalimler birbirlerinin dostlarıdırlar. Allah da (günahlardan) korunanların dostudur." (45: 19-20). "Yoksa cahiliyye hükmünü mü arıyorlar? İyice bilen bir toplum için Al­lah'tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?

Bu âyetlerden açıkça anlaşılmaktadır ki, sade­ce iki yol mümkündür; ya Allah'a ve elçisine itaat, ya da câhiliyyeyi takip. Bir üçüncü yol mümkün değildir. Allah'ın verdiği kanun, ha­kem tayin edilmezse, tabiî olarak insan ondan sapar. Yüce Allah'ın bu açık ve kesin hük­münden sonra, mazeret veya özür için bahane kalmamaktadır.

İslâm'ın en başta gelen görevlerinden biri, in­sanın yönetiminde câhiliyyenin hükmüne son vermek, yönetimi kendi kontrolüne almak ve onun ayrılmaz bir parçası olan hayat tarzını uygulamaktır. Doğru bir şekilde yönlendiril­miş bir iktidarın gayesi insanlığın faydası ve başarısıdır. Fayda, yaratana dönüş ile ve başa­rı, kainatın geri kalanı ile ahenk içinde ol­makla elde edilir. Niyet, insanları Allah'ın on­lar için seçtiği makama yükseltmek ve onları arzuların köleliğinden kurtarmaktır. Rebî' b. Âmir, Fars ordusu başkomutanı Rüstem'e verdiği cevapta bu gayeyi açıklıyor. Rüstem, "Hangi gaye ile geldiniz?", diye sordu. Rebi' 'nin cevabı şuydu: "Dileyeni kula kulluktan kurtarıp sadece Allah'a kul olma şerefine ulaştırmak, dünyanın darlığından dünya ve âhiretin genişliğine çıkarmak ve bâtıl dinlerin zulmünden İslâm'ın adaletine ulaştırmak için bizi Allah görevlendirdi."

İslâm, insanların nefsî arzularını desteklemek için gelmedi. İnsanların düşünceleri, kurum­ları, hayat tarzları, alışkanlıkları ve gelenekle­riyle ifade ettikleri bu arzuların, doğuda ve batıda, İslâm'ın gelişi sırasında veya şimdi hüküm sürmeleri bunu değiştirmedi, değiştir­mez. İslâm, hevâ ve hevese dayanan kanunu tasvip etmez. İslâm bu düşünceleri, kanunları, âdetleri ve gelenekleri bertaraf etmek ve onla­rın yerine, yaradana itaat temeline dayanan yeni bir hayat düşüncesini yerleştirmek ve ye­ni bir dünya yaratmak için geldi. Bazen

 İslâmî hayat tarzının bazı ayrıntıları, insanlı­ğın içinde yaşamakta olduğu cahilİyye hayatı­nın bazı yönlerine benzeyebilir. Ayrıntılarda görülen bu benzerlik görünüşte, eksik ve sa­dece tesadüfe dayanan bir benzerliktir. İki ağacın kökleri tamamen farklıdır. İslâm ağa­cı, Allah'ın ilmi ile ekilmiştir ve ondan bes­lenmektedir, cahiliyye ağacı ise insan arzula­rının bir ürünüdür. "Verimli bölgenin bitkisi, Rabbinin izniyle bol çıkar; çorak bölgede ise ancak zorla pek az ve faydasız birşey olarak çıkar..." (7: 58).

İster eski çağlara, ister modern çağa ait olsun cahilİyye, necis ve şeytanîdir. Dış görünümle­ri değişik devirler boyunca farklı olsa da kök­leri aynıdır. Kökleri, insanların cahilliklerin­den veya bencilliklerinden kurtulmalarını en­gelleyen insan heveslerindedir veya menfaat­leri adalet, hak ve iyilik taleplerinin üstünde olan bazı kişilerin, bazı sınıfların, bazı ulusla­rın veya ırkların bu menfaati erindedir. Fakat Allah'ın şeriatı, insan müdahelesi görmeden ve insan bilgisizliğinden, hevesinden veya be­lirli bir grubun menfaatlerinden etkilenmeden bu kökleri kesmekte ve bir kanun sistemi sun­maktadır.

Allah'ın Öğrettiği hayat düşüncesi ile İnsan­dan kaynaklanan teoriler arasındaki en temel farklılık budur, bu yüzden tek sistem altında toplanmaları mümkün değildir. Yarı İslâmi, yarı câhili olan bir hayat sistemini inşa etme­ye çalışmak faydasızdır. Allah kendisine eş koşulmasını bağışlamaz ve vahyettiği hayat tarzı ile başka birşeyin ortaklığını kabul et­mez. Bu fiillerin ikisi de, aynı zihniyetin ürünleri oldukları için Allah'ın nazarında şirk­tirler.

Bu hakikat olduğu gibi kafamıza kazınmalı­dır. İnsanlara İslâm'ı sunduğumuz zaman, di­limiz tereddüt etmeden onu telaffuz etmelidir. Bunu yaparken utanmamak, insanların zih­ninde hiçbir şüphe bırakmamalı ve İslâm'ı ka­bul ettikleri zaman hayatlarının tamamen de­ğişeceğine inandırana kadar onlardan ayrıl­mamalıyız. İslâm onları değiştirdiği zaman, düşüncelerini yücelterek, davranış ahlâklarım geliştirerek ve insan hayatının değeri olan şe­ref mertebesine yaklaştırarak, hayalin ötesin­de nimetler bahşeder. İslâm'a girdikten sonra, daha önce iç içe oldukları câhiliyyeden eser kalmaz, aksi halde câhiliyyenin bazı unsurları ile İslâm arasında sadece benzerlik vardır. Buna rağmen İslâm'ın büyük kaynağına karış­tıktan sonra eski Özelliklerinden çok şey kay­bederler. Bu kaynak, daha önce içinde bulun­dukları şeytanî ve meyvesiz câhiüyye kayna­ğından çok farklıdır. Bu süreç boyunca İslâm kimseyi bilimsel gözleme dayanan bilgiden mahrum bırakmaz; bilakis bu yönde büyük bir şevk verir.

İnsanları İslâm'a davet ederken, İslâm'ın deği­şik isimler ve bayraklar taşıyan insan Ürünü ideolojilerden, dinlerden veya sistemlerden olmadığını, sadece ve sadece İslâm olduğunu anlamalarını sağlamak bizim görevimizdir. İslâm'ın kendine has ölümsüz şahsiyeti, ölümsüz düşüncesi ve ölümsüz tarzları vardır. İslâm, diğer insan ürünü sistemlerden daha büyük bir ihsanı insanlığa garanti etmektedir. İslâm asildir, saftır, adildir, güzeldir ve Yüce Allah'ın kaynağından fışkırmaktadır. İslâm'ın hakikatini bu şekilde anladığımız zaman, böyle bir anlayış bizi İslâm'ı takdim ederken insanlara güven, anlayış, merhamet ve güçlü­lük içinde hitap etmemizi sağlayacaktır. Tak­dim ettiğimiz düşüncenin hak, insanların uy­guladıkları düzenin da bâtıl olduğunu kesin bir şekilde bilmenin sağlayacağı güven. İn­sanlığın ızdırabını görüp onları hangi yoldan saadete kavuşturmanın mümkün olduğunu bilmekten doğan anlayış. İnsanların sapık yolda olduğunu görüp başka türlü olmayan hidayetin nerede olduğunu bilmekten ileri ge­len merhamet.

İslâm'ı onlara kabul edilebilir hâle getirmeye, arzularını ve tahrip olmuş zihinlerini tatmin etmeye ihtiyacımız yok. Onlarla sözümüzü sakınmadan konuşmalıyız. "Yaşadığınız bil­gisizlik sizi kirli yapıyor ve Allah sizi temiz­lemek istiyor; takip ettiğiniz âdetler sizi lekeliyor ve Allah sizi temizlemek, arıtmak isti­yor; yaşadığımız hayat aşağıdır, Allah ise sizi yüceltmek istiyor; hâliniz musibet ve sıkıntı vericidir, Allah ise size kolaylık, lütuf ve esenlik vermek istiyor. İslâm düşüncelerinizi, hayat şekillerinizi ve değerlerinizi değiştire­cek; size başka bir hayat kazandıracaktır, öyle ki eski yaşantınızı nefretle anacaksınız. İslâm sizi kendi hayat tarzlarıyla tanıştiracaktır, Öy­le ki, ister doğulu, ister batılı olsun diğer bü­tün hayat tarzlarını küçümseyeceksiniz. İslâm'ın tanıştırdığı değerler karşısında dün­yadaki diğer değerlerin basitliğini anlayacak­sınız. Bu sefil hâlinizle İslâmî hayatın gerçek görüntüsünü göremezsiniz, çünkü düşmanla­rınızın hepsi, bu dinin düşmanları, bu hayat tarzının yerleşmesine ve onun pratik bir şekle bürünmesine karşı birleşmişlerdir, biz size bunu gösteriyoruz. Kur'ân'ın, Şeriatın, tarihin ve var olacağından şüphemizin olmadığı ge­lecekteki dünyamızın penceresinden bu gö­rüntü bizim kalblerimize kazınmıştır, Allah'a şükürler olsun!"

İslâm'ı insanlara anlatırken takip edeceğimiz yol budur. Bu hak'tır. İslâm ilk kez bu biçim­de insanlara sunuldu: İster Arap yarımadasın­da, ister İran'da, ister Roma illerinde veya git­tiği başka bir yerde olsun yol buydu.

İslâm onlara yüksekten baktı, çünkü bu onun gerçek konumuydu, onlara derin bir sevgi ve merhametle seslendi, çünkü bu onun gerçek tabiatıydı ve onlara herşeyi karanlık nokta bı­rakmadan, tam bir netlikle açıkladı, çünkü bu onun tarzıydı. Onlara hiçbir zaman, hayat şe­killerine, değerlerine ve düşüncelerine müda­hale etmeyeceğini söylemedi; onları memnun etmek için kendi sistemleriyle benzer olan yanları öne çıkarmadı. Nitekim bazıları İslâm'ı, "İslâm Demokrasisi" veya "îslâmî Sosyalizm" gibi adlar altında insanlara sunu­yorlar veya dünyadaki mevcut iktisat, siyaset ve hukuk sistemlerinin ufak tefek bazı deği­şikliklerle İslâm'a uygun hâle geleceğini ileri sürüyorlar. Bu makulle ştirmelerin gayesi, in­sanların arzularını tatmin etmektir.

Halbuki durum çok farklıdır. Yeryüzünü kap­layan câhiliyyeden İslâm'a dönüş, kapsamlı ve derindir. îslâmî hayat, eski veya modern olsun bütün câhili hayat tarzlarının karşısuı-

dadır. İnsanlığın aşağılık hali, mevcut sistem­lerde ve kanunlarda bir kaç küçük değişiklik yapılarak giderilemez. İcat edilmiş yollardan yaradanm yoluna, insanların sistemlerinden İnsanların Rabb'inin sistemine ve kulların buyruklarından kulların Rabb'inin buyrukları­na dönülmedikçe, yani kapsamlı ve derin bir değişiklik yapılmadıkça, insanlık bu aşağılık halden hiçbir zaman kurtulamaz.

Bu, insanların kafasında hiçbir şüphe ve te­reddüt bırakmadan savunduğumuz ve haykır­dığımız bir gerçektir.

Başlangıçta insanlar mesajın bu şekilde iletil­mesinden hoşlanmayabilirler, ondan kaçabi­lirler ve ondan korkabilirler. İslâm insanlara ilk kez tebliğ edildiğinde de ondan hoşlanma­mışlar, korkmuşlar ve ondan kaçmışlardı. Hz. Muhammed @, onların düşüncelerini eleştir­diğinde, ilahlarıyla alay ettiğinde, davranış biçimlerini reddettiğinde ve kendisi ve kendi­siyle beraber bulunan birkaç mü'min için câhiliyyenin değerlerinden, geleneklerinden ve kurallarından başkalarını uyguladığında, incinmişler ve ondan nefret etmişlerdi.

Fakat daha sonra ne oldu? İlk önce kendileri­ne garip gelen ve ondan kaçtıkları hakikati sevdiler. "Yaban eşekleri gibi; aslandan ürk­müş..." (74: 50-51), bütün güç ve stratejileriy-le savaşmış, Mekke'de zayıf olan taraftarları­na feci işkenceler yapmış ve taraftarları Me­dine'de güçlü oldukları zaman onlarla sürekli savaşmış olanlar bu hak'ı sevdiler.

İslâm çağrısının ilk dönemde karşılaştığı şart­lar, bugünkü şartlardan daha olumlu değildi. Câhiliyyenin reddettiği, bilinmeyen bir şeydi; Mekke Vadisi ile sınırlıydı; iktidardaki insan­lar tarafından tehdit ediliyordu ve bütün dün­ya İçin tam bir yabancıydı. Temel öğretilerine ve gayelerine karşı olan güçlü ve haşmetli imparatorluklarla çevriliydi. Bütün bunlara rağmen, bugün olduğu gibi o zaman da güçlü bir çağrıydı, gelecekte de öyle olacak. Bu gü­cünün kaynağı, onun tabiatının derinliklerin­de gizlidir; işte bu yüzden en kötü şartlarda ve en şiddetli muhalefet karşısında bile göre­vini yapabilmektedir. Gücünü, dayandığı ba­sit ve açık hakikatten almaktadır. Dengeli öğ­retileri, hiçbir direnişe uzun süre tahammül edemeyen insan tabiatına görevdir. Kendin­den aldığı güçle insanlığı, hangi iktisadî, sos­yal, ilmî veya zihnî gelişmişlik veya gerilik seviyesinde olursa olsun, sürekli ilerlemeye yöneltmektedir. Gücünün bir diğer sırrı, en ufa bir taviz vermeden câhiliyye ile ve onun fizikî gücüyle mücadele etmesidir. Ne câhilî eğilimlerle uzlaşmaya girer, ne de makulleş-tirmeye başvurur. Hakikati, bütün insanların onun iyi, lütf ve nimet olduğunu anlamaları için bütün çıplaklığıyla anlatır.

İnsanları yaratan, onların tabiatını ve kalpleri­ne giden yolları bilen Allah'tır. Hakikatin, şüphe ve tereddüte yer bırakmadan, bütün çıplaklığıyla anlatıldığı zaman onların nasıl kabul ettiklerini bilir.

Bir hayat sisteminden, tamamiyle başka bir hayat sistemine geçmek için gerekli kapasite insan tabiatında mevcutur; hatta bunu yap-ttıak, çok sayıda kısmî değişiklik yapmaktan daha kolaydır onun İçin. Eğer bu tam değişik­lik, öncekinden daha yüksek, daha mükem-irıel ve daha saf bir hayat sistemine doğru ya­pılacaksa, insan psikolojisine uygundur. Fa­kat bir iki ufak değişiklikten başka bir deği­şiklik olmayacaksa, câhilî sistemden İslâm ^istemine geçişi kim kabul edebilir? Bu du-'ümda eski sisteme devam etmek daha man-1 ıklıdır. En azından kurulu bir düzendir, bir ıki ıslahat ile değiştirilebilir; durum böyley­ken hâlâ eski sistemin vasıflarını üzerinde ta­byan, kendi sistemini kırmamış ve uygulama-'ı*ış bir sistem için eskisini terketmeye ne ge-"ek vardır?

*enzer şekilde, İslâm'ı insanlara takdim eder­den onun hakkında konuşan öylelerini görü­yoruz ki, onlar sanki itham altında imiş de

onun üzerinden bu ithamları gidermeye çalı­şıyorlar. Savunma üslûplarından biri şöyledir: "Modern sosyal düzenler İslâm'da benzerini kınadıkları şu kusurları işlemektedirler. Oysa İslâm bindörtyüz yıl geçmiş olmasına rağmen bu konularda çağdaş medeniyetin yaptıkların­dan başka bir şey yapmış değildir!"

Ne kadar zavallı ve elem verici bir savunma!

İslâm, câhilî sistem ve onun şeytanî türevleri karşısında maruzatlar Öne sürmez. Birçok in­sanın gözlerini kamaştıran ve ruhlarını kuşa­tan bu "medeniyetler", özleri itibariyle cahili­dirler. Bu sistem İslâm ile karşılaştırıldığında içi boş, sahte ve değersizdir. Bu sistemlerde yaşayan insanların, sözüm ona bir "müslüman ülke"de veya "İslâm dünyasında "ki insanlar­dan daha iyi şartlar altında bulundukları iddi­asının bir ehemmiyeti yoktur. Bu ülkelerdeki İnsanlar İslâm'ı terkederek bu sefil hâle geldi­ler, müslüman oldukları için değil. İslâm'ın bu insanlara söylediği şudur: İslâm hayal edi­lemeyecek kadar iyidir. O, câhiliyyeyi değiş­tirmeye geldi, onu sürdürmeye değil; insanlı­ğı içinde bulunduğu çukurdan çıkarmaya gel­di, "medeniyetin" elbisesi diye üzerine aldığı görüntüleri övmeye değil.

Mevcut sistemler, bazı dinler veya bazı fikir­lerle İslâm arasında benzerlikler aramaya kalkmamalıyız; ister batıda, ister doğuda ol­sun bu sistemleri reddetmeliyiz. Yoz ve İslâm'ın insanlığı teşvik ettiği yönünün karşı­sında oldukları için hepsini reddetmeliyiz.

İnsanlara bu şekilde seslenir ve İslâm'ın kap­samlı düşüncesinin temel mesajını sunarsak, bir düşünceden diğerine, bir hayat şeklinden diğerine geçiş için gerekli sebebi, kendi var­lıklarının derinliklerinde hissedeceklerdir. Fa­kat insanların karşısına şu faydasız sözlerle çıkmamalıyız: "Mevcut sisteminizden, henüz uygulanmamış sisteme gelin; sizin kurulu dü­zeninizde sadece küçük bir değişiklik yapa­cak. İtiraz etmemelisiniz, yapmakta olduğu­nuz şeylere devam edebilirsiniz. Alışkanlıkla­rınızda, davranışlarınızda ve eğilimlerinizde birkaç küçük değişiklikten başka bir fedakar­lık istemeyecektir. Sizi memnun eden ne var­sa muhafaza edecek, sadece hafif bir müdahe-le yapacaktır."

Bu metod kolay gözükmektedir, fakat hiçbir çekiciliği yoktur; daha da önemlisi hakka da­yanmamaktadır. Hak olan şudur: İslâm, sade­ce düşünceleri ve davranışları değil, aynı za­manda sistemi, ilkeleri, kanunları ve gelenek­leri değiştirir, çünkü bu değişiklik o kadar köklüdür ki, insanlığın içinde yaşadığı câhili hayat tarzından hiçbir eser kalmaz. İnsanları, hem ferdî, hem de toplu olarak, kula kulluk­tan kurtararak, sadece Allah'a kulluğa taşıdı­ğını söylemek yeterlidir: "De ki: 'Kur'ân Rabbİmizdendir; artık dileyen inansın, dile­yen inkâr etsin..." (18: 29). "...İnkâr edenle­re gelince, Allah'ın bir şeye ihtiyacı yoktur; O, bütün âlemlerden müstağnidir." (3: 97).

Meselenin özü, iman ve inkâr, Allah'a ve Al­lah'ın birliğine ortak koşulması, câhiliyye ve İslâm'dır. Bu mesele açıklığa kavuşmalıdır. İnsanlar câhiliyye hayatı yaşadıkları sürece, iddia ettikleri gibi müslüman değildirler. Bir insan, İslâm'ın câhiliyye ile bir arada buluna­bileceğine kendisini inandırmış olmaktan hoşlanıyorsa, bu onun bileceği bir iştir. Bu konuda başkalarına da yanıltmaya kalksa bile, hakikatte bir değişiklik olmaz. Bu İslâm de­ğildir, onlar da müslüman değildirler. Bugün bu çağrının görevi, bu cahil insanları İslâm'a döndürmek ve onları baştan müslüman yap­maktır.

İnsanlardan bir karşılık bekleyerek onları İslâm'a davet etmiyoruz; kendimiz için birşey istemiyoruz, bizim hesabımız bu insanlarla değildir. İnsanlar bize işkence etseler bile; onları sevdiğimiz için, onların da müslüman olmasını istediğimiz için İslâm'a davet ediyo­ruz. İslâm tebliğcisinin karakteri ve motivas­yonu budur. İnsanlar bizden, İslâm'ın ve yük­lediği sorumlulukların tabiatını olduğu kadar, onlara bahşettiği nimetlerini de Öğrenmek zo­rundadırlar. Yaptıkları şeylerin tabiatının câhiliyye olduğunu ve içlerinde İslâm adına hiçbir şey bulunmadığım da bilmekle yüküm­lüdürler. Şeriat olmadığı sürece heves vardır hak olmadığı sürece bâtıl vardır; hakk'ın ötesi bâtıldır!

İslâm'da savunmaktan utanç veya endişe du­yacağımız hiçbir şey yoktur; insanlardan sak­lamamızı gerektirecek hiçbirşey, onun savun­duğu hakk'ın sesini kısmamızı gerektirecek hiçbir durum yoktur. Böyle düşünenler bozul­muş bir zihniyete sahiptirler. İslâm ile insan ürünü sistemler arasında benzerlikler arayan ve câhili medeniyetin fiillerine bakarak İslâm'ın fiilleri ve onun belirli konulardaki kararları konusunda mazeret Öne süren bazı­ları -'müslümanlar'- Batının, Doğunun ve câhiliyyenin şu veya bu sistemi karşısında ezilmiş bir zihniyete sahiptirler.

Savunma, bahane ve özür ihtiyacı hisseden bir kişi, İslâm'ı insanlara sunmaya muktedir değildir. Böyle biri câhili bir hayat yaşamak­ta, derin bir çukurda çelişkiler, hatalar ve gü­nahlar içinde bulunmakta ve yaşadığı câhiliyyeyi meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Bunlar İslâm'ın tahripçileridirler ve bazı sa­mimi insanları da yollarından saptırmaktadır­lar. İslâm, bir mahkemenin huzurunda duran bir sanıkmiş gibi, savunulmaya ihtiyacı var­mış gibi, onu savunmaya kalkarak, gerçek ta­biatın bulandırmaktadırlar.

Batı câhiliyyesine, dinî inançlarındaki tutar­sızlıklarına, sosyal, ekonomik ve ahlâkî du-rumlarındaki bozukluklara, akılla ve vicdanla bağdaşmayan teslis, ilk günah ve o günahın kefareti olarak Hz. İsa'nın kendisini feda et­mesi düşüncelerine, faizci, karaborsacı kapi­talizmin karanlık çehresine ve âdil olmayan herşeyine bir bakınız! Ruhu kemiren maddeci tavıra, "cinslerin serbest birleşimi" denilen, hayvanlara has şu davranışa; "kadının Özgür­lüğü" denilen esir pazarlarına, evlenme-bo-şanma sistemindeki hayat gerçeğiyle bağdaş­mayan ters, zor ve güce dayanan uygulamaya ve şu amansız ve şeytanî ırk ayırımına bir ba­kınız. Bir de, insanın uzanmaya çalıştığı fakat ulaşamadığı ufuklara ulaşan, mantığı, güzelliği, insanlığı ve saadeti ile eşsiz olan İslama bakınız. İslâm pratik bir hayat yoludur ve çö­zümleri insan fıtratı temeline dayanmakla­dır."

Bunlar, Batının gündelik hayatı içinde karşı­laştığımız gerçeklerdir.

En önemli görevimiz İslâm düşüncesini, İslâm geleneklerini câhiliyyenin yerine geçir­mektir. Bazılarımızın düşündükleri veya zan­nettikleri gibi, câhiliyye ile uzlaşarak ve daha başlangıçta onunla birlikte yola çıkarak bunu yapamayız, çünkü daha başlangıçta yenilgiyi kabullenmiş oluruz.

Elbetteki toplumun mevcut fikirleri ve onda hakim olan davranış biçimleri büyük bir bas­kı, özellikle kadınlara vazgeçirici bir baskı uygulamaktadır; müslüman kadın gerçekten büyük bir baskı altındadır. Vaziyet budur ve bunu göğüslemek zorundayız. Önce yere sağ­lam basmalı; sonra üzerine gitmeliyiz; daha sonra câhiliyyeye, ulaşmayı arzuladığımız İslâmA hayatın yüksek ve parlak ufuklarıyla karşılaştırıldığında, ne kadar alçak bir ko­numda olduğunu göstermeliyiz.

Bunu câhiliyye İle birlikte yaşayarak, onunla ilişkiler kurarak veya ayrı bir köşeye çekile­rek yapamayız. İzlenmesi gereken yol, nâzik olmak, saygı göstermek ve görmek, hakkı sevgiyle söylemek ve imanın üstünlüğünü te-vazuyla göstermektir. Bütün bunlardan sonra, câhiliyyenin ortasında yaşadığımızı, hayat tarzımızın câhiliyyeninkinden daha doğru ol­duğunu ve câhiliyyeden İslâm'a dönüşün bü­yük ve derin olduğunu kavramalıyız. Câhiliyye ile İslâm arasındaki uçurum büyük­tür. Bu uçurumun her iki yanında yaşayan in­sanların birbirleriyle kaynaşmaları için, arada bir köprü kurulmamalıdır. Ancak câhiliyye halkının, ister sözde "İslâmî" bir ülkede yaşa­yıp kendilerini müslüman olarak nitelendiren insanlar olsun, ister "İslâm" devletinin dışın­da yaşayanlar olsun, İslâm'a gelmeleri, karan­lıktan aydınlığa yürümeleri, bedbaht hallerin­den kurtulmaları ve bizim İslâm'ı anlayarak

ve havasını teneffüs ederek tattığımız nimet­lerini tatmaları için bu köprü kurulmalıdır. Aksi halde, Allah Teâlâ'nın Rasûlullah @'e söylemesini emrettiği gibi, biz de onlara şunu söylemeliyiz: "Sizin dininiz size, benim di­nim banadır." (109: 6).

 

ALTINCI BÖLÜM

 

İslâm'da İçtihad

 

Giriş

 

Içtihad, yeni ortaya çıkan düşünce ve davra­nışların akışını düzenleyerek İslâmî hayatın devamlılığını sağlayan en belirgin müessese­dir. Çünkü, durgun fikir ve kavramlar veya yıpranmış lıktan kurtulmakla dünyada hiçbir sistem ya da toplumun sürekli yükselemeye­ceği bir gerçektir.

Allah, İnsanlığın, hayatın bütün alanlarında İlerlemesini kesintisiz sürdürebilmesi için Son Elçisini Rehberlik göreviyle göndermiş­tir. Bu rehberliğin temel hedefi Din'in özün­deki Vahdet Prensibine inananların uyum sağlamasına yardım etmekti. Şeriat bu hede­fin başarıldığının ifadesidir.

Dinin temel gerçek ve doğruları farklı yer ve zamanlarda ayrıntıda değişen ihtiyaç ve du­rumlara uyum sağlamasıyla Şeriatın düsturla­rının değişiklik göstermesine karşı ezelî, ebedî ve evrenseldir. Birincisi esas özü oluş­tururken, ikinci zikredilen de bundan ayrı de-

ğildir, her ikisi de inananların başarısı eşit de­recede elzemdir.

İbadetler şayet hakkıyla ve gereği üzere yeri­ne getirilirse, ibadetlerin içeriği insanın tüm hayatını değiştirebilecek yegane araçtır. Bu sistem, manevî liderleri ortaya çıkarır. Bunlar manevî önderliğin yanısıra dirayetli, hikmetli anlayışlarıyla İslâm'ın emir ve yasaklarında, ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalıştı­lar ve bu arada İslâm Dininin canlılık ve et­kinliğini, çizgisini korumaya ve Şeriatın (sos­yal, hukukî ve siyasî) tatbikî nizâmını, deği­şen zaman ve mekân şartlarına uyum sağla­mak kaydıyla tanzime çalıştılar.

Hz. Peygamber @, vefatından sonra da bu sistemi yeniden canlandıracak ve İslâmî ha­yatın sonraki nesillere ulaştırılmasını sağlaya­cak olan sahabileri için böyle bir hazırlık yap­mıştı. Rasûlullah @ ve sahabilerinden örnek alınarak bugüne kadar tedvinle, zamanın ve mekânın ihtiyaçlarına göre gelişen geniş çaplı bir kurallar manzumesi oluşturuldu: Bu arada evrensellik ve ebedîlik Özelliklerinin kaybol-mamasma bilhassa dikkat edildi.

Müslümanlar, yeni düşünceleri Kur'ân ve Sünnetin ışığında ve kendi potalarında erit­mek suretiyle hayatlarına kazandırdılar. Ve bunda da uzun süre başarılı oldular. Fakat sonradan bu yoldan saparak, geçmişteki ör­nek ve uygulamaları takip ile yetindiler. Do­layısıyla yeni düşünceleri kaybettiler ve neti­cede sistemleri de kokuşmaya başladı. Bilgi­nin ve yeni ilimlerin kaybedilmesiyle dünya üzerindeki hâkimiyetleri de nihayete erdi.

 

KISIM 1

 

İSLÂM'DA İÇTİHAD'IN ÖNEMİ

 

İçtihadın İslâmî sistemin hayatiyetini devam ettiren temel unsur olduğu inkâr edilemez. Bu sistem, yeni düşünce ve etkilerin ortaya çık­ması ve İslâm toplumunun hayata entegre ol­masıyla uzun süre yaşadı. Fakat ne zaman bu kaynak kurutuldu, İslâm toplumunda tembel­lik ve çöküş de başlamış oldu. Aynı nedenden dolayı dünya üzerindeki hiç bir sistem veya toplum yıpranmış, kokuşmuş düşünce ve kav­ramlarla yükselişini sürdürememiştir.

Allah, son Elçi'sinin Rehberliğiyle insanlığın hayatın bütün birimlerinde gelişmesini sürdü­rebilmesini sağladı. Peygamber Hz. Muham-med @ bizzat Rehberliğiyle, insanlığın haya­tın her sahasında sürekli gelişmesinin yalnız İslâm dini ile mümkün olabileceğini göster­miştir. Eğer İslâm'dan başka yollan takip ederlerse bu onlardan ne kabul edilecektir ne de umumi menfaatlerinden yana olacaktır. Çünkü dünya üzerindeki bütün yaratıklar Ya­ratıcılarının Kanunlarına uymaktadır.

"Allah'ın dininden başka bir din mi arzu edi­yorlar? Oysa göklerde ve yerde kim varsa is­ter istemez O'na teslim olmuştur. O'na döne­ceklerdir." (3: 83). Kur'ân-ı Kerîm, İslâm'dan başka bir yolun Allah tarafından kabul edil­meyeceğini belirtmektedir: "Kim İslâm'dan başka bir din ararsa, (bilsin ki o din) ondan kabul edilmeyecek ve o, âhirette kaybedenler­den olacaktır." (3: 85).

Bu, Hz. Muhammed @'e ve ondan önceki bü­tün milletlere bildirilen Yol'dur: "O size, din­den Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimi-zi; İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiği­mizi şeriat (hukuk düzeni) yaptı. Şöyle ki: 'Dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin.' (İşte Allah'ın gönderdiği bütün dinlerin temeli budur). Fakat kendilerini çağırdığın (bu) din, Allah'a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dile­diğini kendisine (peygamber) seçer ve kendisine yöneleni doğru yola iletir." (42: 13).

Din, kâinattaki bütün varlıkların tamamen Al­lah'a itaatinin gerekliliğine dayanmaktadır. "Allah'ın dininden başka bir din mi arzu edi­yorlar? Oysa yerlerde ve göklerde kim varsa, ister istemez O'na teslim olmuştur, O'na dö­neceklerdir." (3: 83). İnsana bu Ebedî Haki­kati ve evrensel değerleri izlemesi teklif edil­miştir. Böylece o, bütün varlıklarla uyum sağ­layacak ve bunun mükâfatını görsecektir (55: 5-9). Bu Ebedî Hakikat'tan ayrılmak, kendin­den başkasına zarar vermeyecektir. Allah Teâlâ insanın bu Yol'u kolaylıkla izlemesi için elçileri vasıtasıyla yasalarını (Şeriatı) göndermiştir. "Ey iman edenler! Yahudi ve Hristiyanları dost olarak benimsemeyin, onlar birbirlerinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlar­dandır. Şüphesiz Allah zâlimler topluluğuna yol götermez." (5: 51).

Bu Rehberliğin temel gayesi, insanın bölün­mez ve değişmez evrensel gerçekler olan Din, Şeriat ve Minhac İle uyuşmasına yar­dımcı olmaktır. Dinin temel gerçek ve doğru­ları ezelî ve ebedîdir. Fakat Şeriat ve Min-hac'm, değişik zaman ve mekânların ihtiyaç­larına göre ayrıntılarda değişiklik yapması da bir gerçektir. İlki özü oluştururken, ikincisi bu özün devamını sağlamaktadır. Her ikisi de insanlığın başarısı için gerekli ve elzemdir. Esas olmadan ikincisi, ikinci olmadan da bi­rinci anlamsızdır. İkincisi (Şeriat) Ebedî Ha­kikatin, evrensel değerlerin (Din) ruhunun devamını, toplumların pratik hayatlarının de­vamı, zevalden, kokuşmaktan korumak için gerekli araçları sağlamaktadır. Bu husus Bey-yine sûresi'nde şöyle İfade edilmektedir: "Oysa kendilerine, dini yalnız Allah'a hâlis kılarak, Allah'ı birleyenler olarak O'na kul­luk etmeleri, namazı kılmaları, zekâtı verme­leri emredilmişti. İşte doğru din budur." (98: 5).

Kur'ân-ı Kerîm'in bu âyeti dosdoğru ve hâlis Dinin üç önemli ve gerekli kısmı olduğunu açıkça ifade etmektedir.

İlki kâinatta değişmez prensiplerin hâkim ol­duğu ve bütün yaratıkların itaat ettiği, insan için de Doğru Yol olan bu Ebedî Kanun'a tâbi olmasıdır. Sonraki iki unsur belirtmektedir ki, aslında Yaratıcı tarafından yardım adına tak­dir edilen ilk unsurun insan hayatı için somut­laştırılması, böylece kültür ve medeniyete gü­zellik, ihtişam katmaktır. Bu iki unsur ibadet şekilleridir. Namaz insanı Allah'a yaklaştırır, zekat ekonomik farklılıklar nedeniyle oluşan gelir dengesizliğini toplumda dengeli dağılı­ma çevirerek sosyal adalet ilkelerini getir­mekte ve toplumun uyumunu sağlamaktadır. Gerçekte ibadetler, insan tarafından hakkıyle ve doğru kullanılırsa, insanın bütün hayatını etkileyebilecek vasıtaları İçerir. Bu sacayağı­nın üç bacağının izleri insan hayatında görü­lebilir. Peygamber @ zamanında ibadetlerin bu üç etkisi Sahabe üzerinde görülebilmek­teydi ve Sahabeden sonra gelenler de onlar kadar gerek ferdî, gerekse toplumsal planda başarılı oldular. Samimi ve kardeşçe ilişkile­rinde rahatça gözlemlenebilen ilâhî fazilete ulaştılar (48:29). İlim ve fende diğer milletle­ri geçtiler ve maslahatları için yeni ve daha iyi düzenlemeler buldular. Sahabe, onları izleyenler (tabiîn) ve onlardan da sonra gelen­ler (tebe-i tabiîn) sözkonusu üç alanda da bil­gi sahibi olma faziletine ulaşmanın imtiyazı­na kavuştular. Bunlar manevî, eğitim, fen ve maddeyle ilgili sahalar olarak sıralanabilir. Fakat müslümanlar hızla gelişirken, yasama sahasında ihtiyaç duyulan Hz. Peygamber @ ve ondan sonra gelen dört râşit halife gibi şümullü bîr liderlik gösteremediler.

Sonuçta İslâm liderlik siyasi ve manevi alan­larda olmak üzere bölündü ve her biri kendi sahasında görev yaptı.

Sonraki devirlerde manevî liderlikte çatlama­lar görüldü. Gerek maneviyat gerekse fende zayıf liderler ortaya çıktı. Sözkonusu bölün­menin olduğu ilk yıllarda büyük ve meşhur manevi liderler ortaya çıktı. Bunlar aynı za­manda büyük hukukçulardı. Yeni problem ve olayların çözümünde yardımcı oldular. Yine bunlar arasında ibadetlerin ruhî yönüne ağır­lık veren ve böylece Allah'a yakın olmaya ça­lışanlar (2:186; 40:60), Allah'ın fizikî âlem­deki tezahürlerinden geniş ölçüde etkilenenler (88:7-20, 13:2-4; 30:48-54), Allah'ın maddî âlemde niteliklerine ağırlık verenler (3:191; 6:95-99; 39:9) ve yeni bilimleri insanlığın is­tifadesine sunmaya çalışanlar görüldü.

Zaman içinde, ibadetlerin muhteşem etkileri İslâm toplumlarında çeşitli şekillerde görül­dü. Fakat biz burada sadece hukukî (fıkhî) yönünü alıp, manevî liderliğin iki cephesini (İlâhî, fenni) dışlamak konusunda endişeliyiz. İlk zamanlardaki Müslüman hukukçular (fu-kaha) İslâm'daki emir ve yasakların (emir ve nehiy) ruhunu ve mantığını çok iyi anlamış­lar, İslâm dininin canlılık ve tazeliğini koru­yarak ellerinden geleni yapmaya çalıştılar. Şeriatın pratikteki görüntülerini zaman ve mekânın ihtiyaçlarını gözeterek ve İslâmî çiz­giyi muhafaza etmek suretiyle kararlarını ver­diler. İçtihadı çok yoğun bir şekilde kullandı­lar. Bunlar Şeriat tarafından yönlendirildi, böylece yeni fikirler sağlam bir zemine otur­tuldu. Sonuçta İslâm toplumunun hayat tarzı kültürün, medeniyetin gelişmesi ve ilerlemesini sağladı.

Hukukçular ve alimleri, içtihadın yardımıyla sadece Müslümanların bir çok problemlerini çözmekle kalmadılar. Aynı zamanda sonra­dan olmalar (bidat), aşırılıklar (ifrat), fana­tizm (taassup), herşeyi kılıkırk yarmak ve bunun teminde ihmalkârlık gibi olumsuzluk­ları Kur'ân ve Sünnetin ışığında bertaraf ede­rek itikadın muhkem yapısını korudular. Böy­lece halkın Dinin meseleleri ve yanlış anla­malar karşısında aşın farklılıklar nedeniyle muğlaklığa düşmesini mümkün olabildiğince engellediler.

 

Orijinal Kaynaktan Misaller

 

İçtihad; geçmişte ve günümüzde İmam İbni Teymiyye, Şah Veliyuüah Dehlevî, Şeyh Ab-dul Vahhab ve diğer birçok âlim, fâkih ve dü-şünürlerce desteklendi, arka çıkıldı. Yıpran­mış ve batmaya yüz tutmuş hayat tarzlarının canlanması için bu tek yol, aynı zamanda İslâm Peygamberince de tavsiye edilen yol­dur. İçtihad, yeni düşünce ve etkilerin İslâm'ın siyasî yapısına- uyum sağlamasına neden olacak ihtiyaç ve istekler üzerinde di­namik ve yaratıcı bir rol oynayacaktır. Eğer müslümanlar Hz. Peygamber @rin yolunu iz­leyip, tavsiyelerine tâbi olurlarsa bu durumla­rını hiçbir zaman kaybetmeyecek, kendilerini çöküşün ve çürümüşlüğün içinde bulmaya­caklardır.

 

Hz. Peygamber @'in Hayatından Misâller

 

Rasûlullah @, hayatın çeşitli alanlarına taal­luk eden birçok kararlar aldı. Bunların çoğu i-badetler ve Şer'î kanunlar İle ilgilidir. Hz. Peygamber @'i izleyen müslümanlar da Kur'ân ve Sünnet ışığında çözümü bulma yo­lunda gayret göstererek kendi içtihadlaruü kullanmışlardır.

 

Siyasî Konular

 

Hz. Muhammed @, sadece Allah'ın Elçisi de­ğildi. Dinî önder olmasının yanısıra İslâm Devletinin de başkanı idi. Bu görev ona Allah tarafından verilmiştir. İslâm Devletinin bütün işlerini istişare heyeti ile birlikte yürüttü. Fa­kat öldüğünde yerine birini tayin etmiş değil­di. Bu konuda herhangi bir, İlâhî Emird e bu­lunmuyordu. Müslümanlar zaman ve mekânın şartları doğrultusunda, toplumun ya­pılanması konusunda bağımsızca karar ver­mek durumunda idiler. Bu, İslâm toplumuna siyasetin bütün birimlerinde gelişme, düzen ve bulundukları durum doğrultusunda yöne­tim sağlamaktaydı. Bu ezelî ve ebedî kurallar ile zamanla değişiklik gösteren konular bir sı­nırla ayrılmış gibiydi ve bu sınır Sâri (kanun koyucu) belirlemişti. Böyle olunca her nesil ve topluma, ihtiyaçları ve talepleri doğrultu­sunda kendi kararlarını alabilme serbestisi önceden düşünülmek suretiyle getirilmiş olu­yordu. Başka bir ifadeyle, bu önceden düşü­nülmüş ve gerekli olan yasal ve sosyal değiş­mezliğe karşı koyan ve aynı zamanda Müslü­manların yasal, siyasî ve sosyal sistemlerini genel sınırlar içinde zamanın ihtiyaçlarına ve değişen şartlara uygun olarak geliştirmelerine sebep olmuştu. Sâri (kanun koyucu) Müslü­manlara istişarenin basit, ebedî ve evrensel prensiplerini bildirdi ve Elçi'sine devletin iş­lerini bu şekilde yürütmesini bildirdi (3:159).

İslâm toplumunun maslahatının ve müslü-manların menfaatinin en iyi şekliyle istişare kurumunda olduğunu bildirdi. Hz. Peygamber @, bu prensibi hemen her zaman tatbik et­miştir. Bir istişare heyeti oluşturmuştur. Aynı gayeyle Dört Râşit Halife de bu uygulamaya devam ettiler. Bu heyetin yapısı, şekli, tabiî muhtevası konusunda bir beyan, fikir ya da îmâ yoluyla.bir fikir belirtilmemiştir. Bütün bu problemlerin tesbiti, ayrıntıların halledil­mesi, sistemleştirilmesi, ihtiyaçlar ve yeni oluşumlar karşısında gelişmenin sağlanması müslümanlara bırakılmıştır.

İstişare heyetinin teşkili, yapısı ve fonksiyonları ile Devlet Başkanının seçimi, tayini ko­nusunda İlâhî bir Emir bulunmamaktaydı. İs­tişarenin yapısı gelişimeye, zamanın şartları ve ihtiyaçlarına cevap verecek tarzda müslü­manlara bırakıldı. Halkın ihtiyaç ve talepleri­ne en uygun yollar bulunmaya çalışıldı.

Şeriat, Devlet Başkanının tayini ve biat edil­mesi veya seçilmesi konusunda açıkça bir bil­gi vermemektedir. Her ne kadar Devlet Baş­kanının halk tarafından mutad istişare heye-tindekilerden seçilmesi bildirilmişse de, Hz. Peygamber @ kendinden sonra yerine kimin geçeceğini belirtmemiştir. Geçerli olan meto­da göre halk ihtiyaçlarına ve tecrübelerine da­yanarak kendi tercihini ortaya çıkaracaktır. Şeriat, hükümetin temel amaç ve umdelerini birer birer söylemektedir. Fakat ayrıntıda iz­lenecek teamülü belirtmemiştir. Bu gibi konularda eleme, seçim ve tayin ile ilgili mssel-lerin çözümü kendi durumlarına göre en iyisi­ni bulmak kaydıyla Müslümanlara bırakılmış­tır (Ayrıntılı bilgi için bkz., Sîret Ansiklope­disi, c. I, 3. bölüm).

 

Umumî Rehberlik

 

Hz. Peygamber @, bu tür konuların genel ya­pısı ve bir çok olayın temel prensiplerini Sahâbilerine anlattı , açıkladı. Muaz b. Cebel rivayet etti. Allah'ın Elçisi kendisini Yemen'e gönderdiğinde olaylar karşısında kararını na­sıl vereceğini sordu, O Allah'ın Kitabına baş­vuracağını, eğer Allah'ın Kitabında bulamaz­sa Rasulün sünnetine müracaat edeceğini be­lirtti. Allah Rasûlünün sünnetinde de bula-mazsan ne ile karar vereceksin, diye soruldu­ğunda Muaz, hiç çekinmeden, kendi fikrim (içtihadım) doğrultusunda hareket ederim, de­di. Rasulullah @ onu tebrikle bağrına bastı ve "Allah'a şükürler olsun ki Elçisi, elçisinin el­çiliğinden memnun olmuştur." dedi. (Tirmizî, Ebu Davud, Darimî)

Ümmü Seleme'nin rivayetine göre Allah Ra-sulü şöyle demiştir: "Ben sadece bir insanım ve siz ihtilâflarmızılarmızı bana getiriyorsu­nuz, belki savunurken bazılarınızın hitabeti diğerlerinden daha güçlüdür. Böyle olunca ben ondan yana karar veririm. Böyle karar vermiş olsam bile sorumluluk kardeşine aittir. Bu konuda Kur'ân-i Kerîm'de şöyle buyuru-lur: "Aranızda mallarınızı haksızlıkla yeme­yin, bildiğiniz halde günaha girerek insanların mallarından bir kısmını yemek için onu hâkimlere aktarmayın." (2: 188).

Yukarıdaki hadis Rasulullah @'İn Kitapta yer almayan birok konuyla karşılaştığını gösterir. Allah Rasulü, tarafların farklılıklarıyla karar vermektedir. Kim zeki ve hitabet yeteneğine sahipse karar onun lehine olabilmektedir. A1J lah'ın Kitabı ve Peygamberin Sünnetinde yer almayan noktalarda geniş bir bağımsız yargı alanını, İslâm'ın Öngördüğü açıklıkla ortada­dır. Bu hadisle bir başka şey daha açıklığa kavuşmaktadır. Böylesi durumlarda eğer Kur'ân ve Sünnette bir şey bildirilmemişse hâkim­lerin, kadıların ve âlimlerin ellerinden gelebi­len en iyi çözümü bulmaya ve doğru bir kara­ra varabilmeleri sadece bir görev değil, aynı zamanda da emredilen bir davranıştır. Muaz b. Cebel'in hiç bir rahatsızlık duymadan kendi fikrini ortaya koyması Allah Rasulünü çok sevindirmiştir. Bu görüş Amr b. 'As ve Ebu Hureyre'den nakledilen bir hadiste de destek­lenmektedir. Rasulullah @: "Bir hâkim hük­medeceği zaman içtihad, yani hakkı arayıp hükmeder de sonra bu hükmünde isabet eder­se, o hâkime iki ecir ve sevap vardır (Hakkı aramak, hakka isabet etmek sevapları). Eğer hükmedeceği zaman hakkı arar, fakat hata ederse bu hâkime de bir ecir vardır (Hakkı aramak sevabı." (Buharı ve Müslim)

Rasulullah @'in bu teşvikkâr açıklamasından sonra herhangi bir durum karşısında Müslü­manlar Kur'ân ve Sünnette bir delil bulamaz­larsa naslara aykırı olmamak üzere bilgi ve tecrübelerini kullanarak bağımsız bir hükme varmaları zaruri bir görev hâline geldiğinde şüphe yoktur. Bu Hz. Peygamber @'in sözle­rinde açıkça ortaya çıkmaktadır. Sâri (Kanun Koyucu) herhangi bir yasamayı gerektirme­yen evrensel prensipleri bildirmiştir. Geçen günlerin getirdiği problemler ve değişmekte olan değer hükümleri ıslah ve tadilâtı gerekli kılmaktadır. Ve insan değişen zaman ve mekânlarda ihtiyaçlara ve taleplere karşılıklar bulmak ve toplumun çöküşünü ve çürümesini engellemek durumundadır.

İçtihadın çok kullanışlı bir yapısı vardır. İslâm toplumunun canlılığını, tazeliğini ve gücünü koruyabilecek bütün hâl ve şartlara imkân tanıyacak unsurları bünyesinde taşı­maktadır. İslâm Peygamberi bu prensibi Me­dine'ye geldiğinde açıklamıştır. Raf i' b. Hadîc'in rivayetine göre, hurma ağaçlan aşı­lanırken Allah Rasûlü Medine'ye geldi ve 'Ne yapıyorsunuz?" diye sordu. Cevaben, "Biz bunu evvelden beri yaparız (hurmaları aşıla­rız)" dediler. O, " yapmazsanız belki daha iyi olur" dedi. Böylece o işi yapmayı bıraktılar. Fakat o yıl mahsûl oldukça az oldu. Bunu Rasûlullah @'e bildirdiklerinde o, "Ben sa­dece bir insanım. Eğer sîze dininiz hakkında bir şey söylersem onu kabul edin; fakat size her hangi bir konuda kendi fikrimi söylersem, bunun diğer insanlarınkinden farkı yoktur." (Müslim). Bu hadis içtihadın kullanımının in­sanların hayattaki genel maslahatları konu­sunda yeni boyutlar kazandırmaktadır. Açık­ça gösteriyor ki, insanlar günlük hayatlarında kendi düşüncelerini ve kararlarını uygulama­da büyük Ölçüde siyaset, ekonomi vs. gibi ha-yatin birçok alanlarındaki İhtiyaçları doğrul­tusunda ama aynı zamanda Allah'ın sınırları­na dikkat ederek hür iradeleriyle karar ver­mek durumundadırlar.

Kısaca, Kur'ân ve Sünnette herhangi bir delil yoksa, Müslümanlar içtihad yolunu kullan­makta hürdürler. Başka bir ifadeyle, herhangi bir konuda Allah'ın Kitabı ve Peygamberin Sünneti suskunsa, Müslümanlar zaman ve mekâna göre oluşan ihtiyaç ve talepler karşı­sında kendi kararlarını (içtihad) tatbik duru­mundadırlar. Bu sadece vazifeleri değil, aynı zamanda emredilen ve gerekli bir yükümlü­lüktür. Bunu dürüstlük, kabiliyet ve gayretle­riyle yürütmek zorundadırlar. Zaman ve mekâna göre sadece İslâmî sistemin menfaa­tini korumak değil, aynı zamanda çöküş ve çürümekten alıkoyarak yüksek bir standardı yakalamak ve devam ettirmek zorundadırlar. Bunun yanında dini doğrudan ilgilendirme­yen, fakat umûmun menfaatini ilgilendiren konularda müslümanlar İslâm toplumunun maslahatı yönünde kendi kararlarım almakta geniş serbestliğeğe sahiptirler.

Misal olarak, Bedir savaşında karargâh yeri­nin seçimi ile Medine'nin çevresine kazılan hendeklerle savunulmasunda Hz. Peygamber bu konuda tecrübe sahibi Sahabilerinin tavsi­yeleri doğrultusunda hareket etmiştir. Aslında Allah'ın Kitabında umûmun çıkarlarını ilgi­lendiren konularda herhangi bir delil" bulun­mazsa Hz. Peygamber, Sahabileriyle pekçok istişarede bulunmuş, en iyi fikir kabul görmüş ve gerçekleştirmek İçin en uygun şekilde dav­ranmıştır. Allah'ın kitabının sessiz olduğu ve­ya konunun dine taalluk eden türden olmadığı ve umûmun menfaatini ilgilendirdiği durum­larda Peygamber @ bizzat kendi sözleri ve uygulamaları ile nasıl davranılacağıni göster­miştir. Hz. Peygamber meyvelerin olgunlaş­madan satılmasını yasaklamıştı. Fakat Zeyd b. Sabit, Peygamber @'in bu kararını yorum­layarak dedi ki, bu yasak nedeniyle meyve ol-gunlaşmcaya kadar geçen zaman içinde mey­venin bir takım aksiliklere uğraması alıcının kaybına neden olmaktadır. Eğer mümkün olan zararın tasfiyesi alıcıya garanti edilirse veya kaybın meydana gelmesini önleyen birşeyler yapılırsa, böyle bir satışta kötülük yok­tur, dedi. (Şah Veliyullah Dİhievî, Hüccetul-lâhi' Î-Bâliğa).

 

Râşit Halifelerden Örnekler

 

Hz. Peygamber @'in vefatından sonra halife­leri Kur'ân ve Sünnetin ışığında hareket et­meye devam ettiler. Bu iki kaynakta da delil bulamadıklarında Sahabîlerin ileri gelenleriy­le istişare ederek içtihadda bulundular.

 

Siyasî Sahada

 

Hz. Peygamber @, kendisinden sonra gelecek olanı tayin etmedi, Hz. Ebu Bekir ise, Medine halkının tam ittifakıyla göreve getirildi. Sonra Mekke, Taif ve diğer bölgelerdeki müslüman-ların beyatıyla bu vazifelendirme tasdik edil­di. Fakat vefatına yakın Ensar, Muhacir ve di­ğer Araplarla istişare etmek suretiyle Ömer b. Hattab'ı kendi yerine tayin etmişti. Hz. Ömer İse hançerlenerek şehid edilmesine yakın, Hz. Peygamber ile Ebu Bekir'den farklı bir usûl izledi. Altı güvenilir Sahabîden oluşan bir he­yet oluşturarak, aralarından birini 22 saatlik süre içinde halife seçmelerini istedi.

Bu göstermektedir ki hükümetin işleri, tayin konulan, yapısı, şekli, işleyişi konularında İlâhî Takdirin tamamına taalluk eden direktif­leri bulunmamaktadır. Kendisinden sonra ge­leni tayin konusunda Hz. Peygamber ve her İki halefi birbirinden farklı kararlar almışlar­dır. Bu da kuvvetle göstermektedir ki siyasî konular ne Ebedî İlkeler cümlesindendir ne de değişmez ilâhî değer hükümleridir. Aksi­ne, bu konular değişen zaman ve mekâna gö­re değişmekte, değişik toplumların ihtiyaçları ve durumları gözönüne alıp bir karara varma­larına imkân sağlamaktadır.

Dördüncü halife Hz. Ali'nin Medine halkının çoğunluğunun oyuyla seçilmesi de Sahabile-rin içtihadın içeriğini, amacını ve mahiyetini nasıl anladıklarını açıkça göstermektedir.

Onlar aynı zarnanda Şeriatın ilâhî nitelikli ev­rensel ilkeleri, yapısı ve faaliyet alanının far­kındaydılar ve serbest iradelerini, halkın men­faati ve umûmî maslahatın gerektiği şartlarda kullandılar. Ne yazık ki, Dört Raşit Halife devrinden sonra, yönetimdeki müşaverinin bu prensipleri kullanılmadı; sonradan gelenlerce de geliştirilmedi. İnsanlığın gelişimi ve istifa­deleri yolunda-çalışmayı başka alanlara bırak­tılar.

 

İktisadî Konularda

 

Hz. Peygamber @ Medine'de Yahudi kabile-leriyle şehrin savunulması konusunda anlaş­malar yapmıştı. Fakat onlar bu anlaşmalara sâdık kalmayarak müslümanlarm düşmanla­rıyla bir olup bir takım dolaplar çevirdiler. Anlaşmaya uymamaları sonucu Medine'den kovuldular ve arazileri fakir Muhacirler ara­sında dağıtıldı. Ayrıca fakir Ensar ailelerine de Sahâbilerle müşavereden sonra verildi.

Bilal (r.a)'dan nakledildiğine göre Hz. Ömer'in Halifeliği esnasında, kendisine Pey­gamber @ tarafından arazi verilen birisinin araziyi ekip biçmediği ve kullanmadığı öğre­nildi. Ömer adamı çağırdı ve bir yıllık süre içerisinde araziyi kullanılır hâle getirmezse arazinin kendisinden geri alınacağını söyledi. Adam, Ömer'e karşı çıkarak arazînin kendisi­ne Hz. Peygamber tarafından verildiğini, Ömer ya da herhangi bir yasal gücün elinden alamayacağını söyledi. Fakat bir yıl sonra adamın karşı koymasına rağmen Ömer arazi­yi geri aldı.

Suriye, Irak, İran ve Mısır fethedildiğinde iç­lerinde Bilal, Talha ve Zübeyr gibilerin yer aldığı bir çok sahabi Ömer'e bu arazileri mü­cahitler arasında dağıtmasını teklif ettiler. Peygamber @'in fetihlerde böyle yaptığını söylediler. Ömer, muhacirler ve diğer sahâbi­lerle istişare etti ve üç gün bu konuyu düşün­dü. Bu zaman süresinde Sahabilerin bir kısmı arazilerin savaşçılar arasında dağıtılmasında ısrar ettiler. Fakat Ömer nihayetinde bu belde yönetimlerinin halka özenle yaklaşıp asıl sa­hiplerine kiraya vermesini ve gelirlerin kamu işlerine harcanmasına karar verdi. (Ayrıntılı bilgi için bkz., Sîret Ansiklopedisi, II. cilt, Kısım 19).

Halife Ömer Kadı Şureyh'e bir mektup gön­derdi: "Bir problemle karşılaştığında kararını Allah'ın Kitabına göre ver. Eğer Allah'ın Ki­tabında çözümü bulunmazsa Rasûlün Sünne­tine göre karar ver!" Başka bîr rivayete göre mektuptu şöyle denir: "Çözümü Allah'ın Ki­tabında bulursan başka birşeye başvurma. Eğer aradığını Kur'ân'da bulamazsan o konu­da Rasûlün sünnetini takip et. Eğer aradığın delilleri hem Kur'ân'da hem de Sünnette bu­lamazsan kendi kararını ver ve bana da bil­dir." (Beyhakî, Sünen-i Kübrâ; İbn Kayyım, A' tâmü'l-Müvekkı' iyri).

Abdullah İbn Mesud şöyle söylemiştir: "Yeni bir meseleyle yüzyüze geldiğinde kararım Al­lah'ın kitabına göre ver. Eğer Allah'ın kitabın­da bulunmazsa, Peygamber de o konuda bir Şey söylememişse kendi kararına göre davra­nırsın."

Hz. Peygamber @ ve Dört Râşit Halife'nin bu kararlan iktisadî, siyasî ve umumî maslahatı ilgilendirmekteydi ve herhangi bir ilâhî talimat yoktu. Müslümanlar umûmun düzeni ve maslahatı, zaman ve mekânın icaplarını gözönünde bulundurarak Allah'ın sınırlarını aşmadan kendi hür iradeleriyle kararlar aldı­lar. İçtihad kapısı bu konularda açıktır, böyle olunca da Müslümanlar zaman ve mekânın gerektirdiği ihtiyaçlarına karşılık bulabildiler.

Müslümanlar İslâm'ın akla uygunluğu ve Ebedî Hakikatinin, içtihadın ve felsefenin, amacının uzun zaman farkında olmuşlardır. Yeni düşünceleri ve gelişmeleri, ilim ve fenni inceleyerek hayatlarını canlı ve taze tuttular. Fakat sonraları İçtihadın ruhu yitirildi. İnsan­ların yeni düşünceleri oluşturacak ilim kayna­ğı kurumaya, böylece hayat tarzları durağan­laşmaya ve çöküşkeye yüz tuttu.

Şüphesiz; dosdoğru takipçiler {selef-i sâîihın) Hz. Peygamber'den başkanını hatasız ve ma­sum kabul etmediler. Bu Rasûlullah @'den sonraki Râşit Halifelerin yönetimlerinde de göze çarpmaktaydı. Olaylar karşısında ve muhtelif problemler hakkında farklı kararlar verdiler. Politikaları birbirlerinden farklılık arzetmekteydi. Bazen toplum ve devleti ilgi­lendiren konularda Allah Rasûlünün Râşit Halifeleri arasında fikir ve uygulama farklı­lıkları olabilmekteydi. İkincisi bu farklar çok tabiî karşılanmakta, üçüncüsü taklit olmayan düşünce farkları yaşayan ve gelişen sağlıklı bir toplumun işaretiydi ve sonuçta hiç kimse­nin fikri dokunulmaz değildi. Bu konuların yapısı ve çizgisi, ihtiyaç ve talepler halkın du­rumuna göre değişmekte, netice olarak kanaat ve yargıları büyüyen, gelişen, medeniyet ve kültüre göre İslâmî siyasetin ahengini sağla­maktaydı.

Bir ders tâlimini tasvir eden İran minyatürü. 17. yy., İran Dekoratif Sanatlar Müzesi.

Râşit Halifeler ve Sahâbîler arasında görülen ihtlâflar ne onların mertebelerini ve Allah ka­tındaki yerlerini düşürdü, ne de İslâm toplu­munda izzet ve şerefleri, onlara karşı duyulan vefa duygusu, bilgi ve tecrübelerinden istifa­de küçümsendi. Eskİ değer ve yerlerinden hiçbir şey kaybetmediler.

Aslında şeref ve vefa duygusu İlmin pratik te­zahürü olup, hiç bir zaman cehalet ürünü de­ğildir. Bu nedenle insanların verdiği kararlar yine onların şartları içinde değerlendirilmeli­dir. Bu muhtelif sosyal, siyasî ve iktisadî ko­nularda sağlıklı ve taklit olmayan farklılıklar toplumda şiddetin ve haramın ortaya çıkması­nı sınırlamaktadır. Bu nedenle Kur'ân Hz, Peygamber @'e nihâî karara varmadan Saha-bileriyle istişareyi tavsiye etmekte (3:159), her görüşün temsiline önem verilmekte (42:38) ve bu sayede hareket için en uygun yolun bulunacağı hatırlatılmaktadır. Allah'ın Kitabı bu tür ihtilafların giderilmesi için açık­lık ve belirginlik kazandırmış, eğer Müslü­manlar bu yolu benimserse ihtilafları dostça hail edememeleri için bir sebep kalmayacak­tır.

"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygam­bere ve sizden buyruk sahibi olanlara (uİu'l-emr) itaat edin. Eğer bir şeyde çekinirseniz, -Allah'a ve ahiret gününe inanmışsanız- onun hallini Allah'a ve Peygamber'e bırakın. Bu daha hayırlı ve netice itibariyle daha güzel­dir." (4: 59). Şüphesiz ki, sosyal, siyasî, iktisadî ve diğer problemlerin çözümünde dü­şünce farklılıklarının giderilmesi toplumun maslahatı için en İyi ve en pratik metoddur. Yaşadığımız sistemin bozulmasını engelleye­cek başka bir yol sözkonusu değildir. Fakat bir şarta saygı duyulmalıdır; kim gerçeği ister ve araştırırsa, onun karşısında olsa bile, Al­lah'a ve âhiret gününe gerçekten inanıyorsa kabul etmelidir.

Yukardaki açıklamaların ışığında konuyu şöylece hülâsa edebiliriz:

1- İbadet (kulluk): Evrensel nitelikteki ebedî ilkeleri İçeren Şeriat konularında Kur'ân ve Sünnet her zaman belirleyici­dir ve şahsî hüküm ve kanaatlere yer yoktur. Bu Kur'ân'da şöyle izah edilir: "Hayır, Rabbine and olsun ki aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip, sonra senin verdiğin hükmü içlerin­de bir sıkıntı duymadan kabul etmedikçe iman etmiş olmazlar." (4: 65).

2- Kur'ân ve Sünnet herhangi bir konuda sustuğunda, Sâri' (Kanun Koyucu) tara­fından önceden belirlendiği üzere, zaman ve mekânın ihtiyaçları gözönünde tutula­rak halk kendi kararım istişare ederek alır. İslâm toplumu Allah'ın sınırlarını (hududullah)  ihlâl  etmeden  iyilik ve adaleti gözönünde bulundurarak kendi kararını vermekte hürdür. Şâtibî'nin ifa­desiyle, fert hâlinde kulun durumu toplu­mun umumi maslahatından ayrı düşünül­melidir. Umumi maslahat konularında Mutlak güç bir şey bildirmezse halk ken­di kararını uygulamakta hürdür. Bunlar müsade edilen alanlardır. Fakat bunun tersine, konuların kulu ilgilendiren şahsî cephesinde Şeriatta yer almayan hiç bir şey benimsenemez. Ferdî ibadetler doğ­rudan Allah'ın rızasını gözetmektedir. Bu farklılığın nedeni genel hayatı ilgilendi­ren problemleri bilgimizle, doğru yolu bularak çözebiliriz. Fakat bilgilerimiz kul Allah ilişkisine yaklaşım getiremez. Bil­gilerimiz bize Allah'a nasıl yakın olaca­ğımızı söyleyemez, {el-l'tisâm, c.   II; Mevdudİ, The Islamic Lav and Constitu-tion, Lohare 1977, s.81)

Müslüman, ibadetin genel prensiplerine emredildiği şekilde uymak durumunda­dır. Yeni bir tapınma şekli getiremez. Fa­kat hayatın geneline ilişkin konularda ih­tiyaçlar doğrultusunda kendi düşünceleri­ni uygulayabilir.

3- İbadet kurumunun doğrudan dinî konu­sudur ve Şeriatın emirleri olmadan haya­tın geneline ilişkin konularda (muamelât) müslümanlar ihtiyaçlarına ve prob­lemlerine yukarıda açıklandığı şekilde bağımsızca karar verebilirler. Yeni ka­nunlar yapabilirler. Bunlar İslâm'ın ger­çek özelliklerinden hareket etmelidir. Halkı tiksindirici özellik taşımamalıdır. İslâmm genel çizgi ve anlayışına uygun düşmelidir. Aynı zamanda halkın gerçek ihtiyaçlarını konu almalıdır, Buna meşe-le-i mürseîe denilmektedir. Başka her­hangi bir yol emredİlmediğinde, kendi tercihlerimize ulaşmak için izlediğimiz yoldur. Şâtibî'ye göre, bunun sözkonusu olabilmesi için belirgin şartların gerçek olması gerekir.

a- Yapılan kanunlar Şeriate aykırı düş­memeli ve halkı bıktırmamalıdır.

b- Halk tarafından anlaşılabilir ve kabul edilebilir olmalıdır.

c- Gerçek bir imtiyaz olmalı ve meşak­kat getirmekten uzak olmalıdır,  (el-I'tisâm, c. II, ss. 118-119).

Bu şartlara göz atıldığında bunların çok özel şartlar olmadığı fakat yeni problemlerin mut­laka umûmun faydası ve halkın refahı gözö-nüne alınıp İslâm inancının genel çizgisine uygun olmasına dikkat ederek karar verilmesi gerektiği anlaşılır. Bu nedenle İçtihad yalnız­ca İslâm yasalarının dinamizmini temin et­mekte en etkili ve kullanışlı birim olmakla kalmaz; aynı zamanda ihtiyaçlar ve sosyal ha­reketlerin zamana ve mekâna göre değişmesi­ne ayak uydurmak suretiyle sistemin canlılı­ğını ve gücünü hiçbir zaman yitirmemesini, çürüme ve çöküşe mahal bırakılmamasını sağlar.

 

KISIM 2

 

GEÇMİŞTE İÇTİHAD

 

Hz. Peygamber @'den rivayet olunan ve ha­dis kitaplarında tedvin edilmiş olan Sünnet'in Şeriat açısından iki anlamı vardır. İlki, Hz. Peygamber @'in bildirdiklerinin öğüt niteli­ğinde olmasıdır ki, bu Kur'ân'da şu şekilde yer almaktadır: "...Rasûl size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan sakının ve Allah'tan korkun..." (59: 7). İkincisi Vahye dayanan İlahi bildiridir. Bunda Peygamber @'in tefsiri sözkonusu değildir. Başka bir de­yişle Şeriatta yer alan emirlerin bir kısmı, Vahye bir kısmı da Hz. Peygamber @'in tef­sirine, yorumuna dayanmaktadır.

Bir sohbet meclisini tasvir eden İran minyatürü. 15. yy. Hz. Peygamber @, Şeriatın prensiplerini, he­deflerini ve yükümlülüklerini Allah'tan öğ­rendi ve amaçlan, prensipleri tefsir etti. Alim­ler ve hukukçuların çokça söylediklerine göre Peygamber @'in bir söz hakkı vardır ve yasa­ma yapabilir. Hz. Peygamber vahyin ayrıntı­larını açıkladı ve aynı şekilde müminler de onu takip ettiler. Bu yorumlar kaynağını İlâhi Emirlerden almaktadır ve Peygamber @'in tefsirleri diye anılmaktadır.

 

Hadisin Bir Başka Türü

 

Nebevi davetin öğüt niteliği taşımayan ikinci bir türü vardır. Peygamber @ bu tür hadisleri şöyle açıkladı. "Ben de nihayet bir insanım. Size dininizden bir şey emrettiğim zaman, onu alın; size kendi görüşümden bir şey em­rettiğim zaman, ben de nihayet bir insanım." (Müslim).

Çok iyi bilinen bir olay da, Hz. Peygamber @'in idaresi zamanında geçen ve hadis mec-mularında sahih olarak nitelenen bir olay vardır. Peygamber @ Medine'ye geldiğinde bazı insanların hurma ağaçlarını aşıladığını gördü. "Bunu yapmasanız" dedi. Halk da bu­nu Şeriatin gereği ve Peygamber'in yasağı olarak düşündü. Sonuçta, o yıl hasat çok dü­şük oldu. Böyle olunca Rasulullah @ "Şüphe­siz ben, bir tahminde bulunmuştum. Beni ka­naatimden dolayı sorgulamayın. Fakat ben si­ze Allah'tan bir şey bildirirsem onu alın. Çün­kü ben asla Allah adına yalan söylemem." (Müslim). Bu aşılama konusu Peygamber @'in kendi görüşleri sınıfına girmektedir.

Benzer olarak, Peygamber @ alnında beyaz leke olan kara atın iyi olacağını söylemiştir ki bu da onun kendi tecrübe ve gözlemlerinden çıkardığı kanaatleridir. Genel bir hükmü ifade etmez. Müslümanlar bu türden sözleri inancın bir konusu gibi hayatlarına aktarmakla yü­kümlü değildirler. Mesela, bir savaş için yapılan planlarını başka durumlarda da aynısının tatbik edileceği anlamına gelmemektedir.

 

Şeriat Ve Maslahat Ayrımı

 

Şeriatta bize Kanun Koyucu (Sâri1) tarafın­dan bildirilen iki tür ilim sözkonusudur. Her biri farklı statü ve prensiplere sahiptir. İlki emredilen ve yasaklanan şeyler hakkındadır. Rabbimizin iyi ve güzel olarak bildirdiklerini yapmak bizi bu dünyada ve ahirette selamete eriştirir. Bu disiplin insanın fıtratına uygun­dur. Tersine sonuçlar da yasakların benimsen­mesiyle ortaya çıkar. Bu sınıfa sosyal ve siyasî konular girmektedir. Hz. Peygamber @ bu sınıftan olanları beyan ederken muayyen bir miktarla belirlememiş, açık seçik sınırlarla müphemliğini gidermemiş, bilinen emarelerle müşkilliği izale etmemiştir. Aksine, meziyet­leri teşvik etmiş, rezaletlerden de uzak durul­masın istemiştir. Bu konuda kendisi, söyledi­ği sözden ne anlaşılacağını, dili bilenlerin an­layışına havale etmiş, talep ya da men'i bizzat maslahatların kendisine yönelik kılmış, mas­lahata mahal kılman ya da onu belirleyici emare sayılan şeylere bağlamamıştır. Mesela zekiliği ve kahramanlığı övmesi, yumuşaklı­ğı, sevgiyi, maişette orta yolu tutmayı emret­mesi böyledir. Çünkü Rasulullah @ bu gibi konularla ilgili olarak meselâ, zekiliğin kabul gören olan tarifini yapmamış, sınırlarını belir­lememiştir. Hangi hallerin zekaya delil olaca­ğım ve o emarelere sahip olanların zeki sayı­lacağını açıklamamıştır.

Şâri'nin (Kanun Koyucu), bizi teşvikte bulun­duğu her maslahat, bizden terkini istediği her mefsedet (fesatlık-bozgunculuk), mutlaka şu üç esastan birine çıkar: a) Ahirette faydalı olacak dört özelliğe ya da dünyada yararlı olacak diğer vasıflara sahip kılmak suretiyle nefsin oyunlaştırılması esası; b) Hakkın yü­celtilmesi (İ'lây-ı kelİmetullah), şer'i hüküm­lerin yerleştirilmesi ve yayılması esası; c) İn­sanların işlerinin yoluna konulması, ihtiyaç giderme yollarının (irtifaklar) ısfâh edilmesi âdetlerinin güzelleştirilmesi esası.

İlmin ikinci türü şer'î hükümler (şerât), had­ler ve farizalarla ilgilidir. Bununla, Şâri'in, miktar/sınır belirleyerek koymuş olduğu hükümler kastedilmektedir.

Bu kısımda, maslahatlar için bilinen ve mun-zabıt mahaller ve emareler konulmuş, hüküm bunlar üzerine bina edilmiş, insanlar bunlarla yükümlü tutulmuştur.

İyilik türleri, rükûnlarının, şartlarının ve âdabının tayin edilmesi suretiyle disiplin altı­na alınmış her tür için insanlardan mutlak su­rette riayet etmeleri istenen bir sınır belirlen­miş, ayrıca vâcib olmaksızın mendup olmak üzere uyulması istenilen ikinci bir sınır da be­lirtilmiştir. Her iyilik türünden belli bîr mik­tar vacip, belli bir miktar da mendup kılın­mıştır. Böylece bu kısımda yükümlülük, biz­zat mazınnelerin kendisine yönelik olmuştur. Bunlarda insanın çaba göstermesi, kendi iyili-ğinedir. Zorunlu yükümlülükler (vâcib) ve mecburi kısımdan fazlasını yapmak da (müs-tehab) sözkonusudur. Mesela yılda bir ay oruç tutmak ve günde beş vakit namaz kılmak farzdır. Bundan fazlasını yapmak müstehab-dır.

 

Helâl Ve Haramların Esasları

 

Şeriat, insanın faydasına hareketleri ve İnsa­nın zararına, kaçınması gereken şeyleri bildir­miştir. Bu öğreti üç temel prensip üzerinde yükselir.

1- Faziletler insanı ahirette kurtuluş ve sela­mete ulaştırır.

2- Bunlar Rabbimiz ve şeriat tarafından bil­dirilmiş ve koruma altına alınmıştır.

3- Bunlar uyumlu bîr sosyal düzeni, yanlış ve zararlı adetlerin defedilmesinİ sağlar ve insanları mutluluğa ulaştırır. İlâhi Rah­met, insanı saadete ve aynı zamanda ateşe götürecek şeyleri bildirmiştir. İnsan Allah katında yaptığı her şeyden sorumludur.

 

Ümmetin, Rasûlullah @'den Şeriatı Öğrenmesi

 

Ümmetin, şeriatı Rasûlullah @'den alışı iki şekildedir: 1. Zahirin alınması: Bunun mutla­ka nakil yoluyla olması gerekmektedir. Nakil ya da tevatür yoluyla olur (müîevatir) veya tevatürsüz olur. 2. Delaletin alınması (istin-bat yolu): Sahabe Rasûlullah @'İ konuşur­ken, bir fiil işlerken görür ve bundan vacip, mendup... gibi bir hüküm çıkarır ve "falanca şey vaciptir, filanca ise caizdir..." diyerek o şeyin hükmünü haber verir. Sonra tabiîn nes­li, sahabeden bunları alır ve üçüncü tabaka, onların fetva ve kazalarını tedvin eder ve böylece işi sağlama alır.

Sultan III. Ahmed'İn bir kabul merasimi (1720).

 

Sahabe Ve Tabiînin Yorumları

 

Hz. Ömer, Ali, İbn Abbas ve İbn Mesud bu yolun büyüklerindendİr. Hz. Ömer'in takip et­tiği yol diğerlerinden farklıydı. O, konu hak­kında sahabeye danışır, onlarla tartışır ve ko­nunun iyice aydınlanmasını ve herkesin tat­min olmasını sağlardı. Bu itibarla onun verdi­ği hüküm ve fetvaların büyük çoğunluğu, do-ğuda-batıda İslâm âleminin her yerinde bü­yük bir kabul görmüş ve onlara uyulmuştur.

İbrahim en-Nehaî'nin (Ebu Hanife'nin hocası­nın hocası), Hz. Ömer'in vefatı üzerine söyle­diği: "İlmin onda dokuzu gitti." sözü, yine Abdullah İbn Mes'ud'un: "Ömer, bir yol tut­tuğu zaman, biz onu kolay bulurduk." demesi bu hususu açıkça ortaya koyar, Hz. Ali ço­ğunlukla istişare etmezdi. Zamanının çoğunu Kûfe'de geçirmişti; dolayısıyla hükümlerinin ekserisini Kûfe'de vermişti. Onun hüküm ve fetvalarını sınırlı sayıda insan almıştı.

 

Ashabın İleri Gelenlerinin Yorumları ve Şeriatın Esasları

 

Sahabe ve tabiînin bizzat kendi kıyas ve istin-batları, Rasûlullah @'den naklettikleri hü­kümlere karışabilir. Oysa ki içtihad her halü­karda isabetli değildir. Belki onlardan birine İlgili hadis ulaşmayabilir veya ulaşsa bile de­lil olabilecek bir tarzda ulaşmamış olabilir; dolayısıyla onunla amel etmez, sonra işin ha­kikati bir başka sahâbinin dili üzerine ortaya çıkabilir. Hz. Ömer ve İbn Mes'ud'un cünüp-lükten dolayı teyemmümün yeterli olmayaca­ğı hakkındaki görüşlerinde olduğu gibi.

Çoğu defa, ileri gelen sahabilerin bir şey üze­rinde ittifak edişleri, bir maslahata aklın dela­leti yönünden olabilir. Rasûlullah @'in: Sün­netime ve benden sonra gelen raşid halifelerin yoluna tâbi olun." (Ebu Dâvud, İbni Mâce) buyruğunun manası budur. Halbuki o şey, şe-riatn esaslarından değildir. Dolayısıyla böyle bir karıştırma ihtimali bulunmaktadır.

Haberler ve hadis lafızları üzerinde derinleşenler hakkında, ayakların kayacağı yerleri araştırma ve ondan sakınma kolay olacaktır.

 

Kur'ân-I Kerim Ve Hadis'ten Şer'î Mânaları Anlama Şekli

 

Allah'ın Rızasına ve Gazabına delâlet eden ifadeler: Rızâ ve gazap hâline delâlet eden ifadeleri şu şekilde sıralamak mümkündür: a) Sevgi/nefret; b) Rahmet/lânet; c) Uzaklık/ya­kınlık; ç) Fiilin müminler, melekler, cennet­likler gibi hoşnut olunanlara nisbet edilmesi/ fiilin münafıklar, şeytanlar, cehennemlikler gibi gazaba müstahaklara nisbet edilmesi; d) Fiilin üzerine gerekecek -iyi ya da kötü- kar­şılığın belirtilmesi; e) Fiilin örfen güzel/çirkin bulunan şeylere benzetilmesi; f) Fiilin işlen­mesine Rasûlullah @'in Özen göstermesi/işle­mesi İçin gerekçe olmasına rağmen ondan ge­ri durması, İşlemeye yanaşmaması.

Allah'ın Razı Oldukları ve Olmadıkları­nın Mertebelerinin Açıklanması: Allah'ın Rızasını kazananların ve Gazabına uğraya­cakların hâllerinin dereceleri ve hangi ifade­lerin haramhk ya da mekruhluğa delalet ede­ceği belirtilmiştir, a) Bu konuda en açık ifade, fiile muhalif davrananların halini açıklayan naslardır. Mesela Rasûlullah @'in "Kim ma­lının zekatını vermezse, malı kıyamet günün­de... bir yılan şeklinde temessül eder..."; "Kim de yapmazsa bir beis yoktur." ifadeleri böyledir, b) Sonra lafız gelir. Bu kısma "vaciptir", "helâl değildir" gibi ifadeler, bir şeyin, İslâm'ın veya küfrün esası yapılması, işlenmesi ya da terk edilmesi üzerinde aşırı bir şekilde durulması, "mürüvvete yakışmaz", "uygun olmaz" gibi ifadeler girer, c) Sonra konuyla ilgili sahâbi ya da tabiînden birinin hükmü gelir. Hz. Ömer'in "Tilavet secdesi va­cip değildir", Hz. Ali'nin "Vitir, vacip değil­dir" demesi gibi. d) Daha sonra da, fiilden gö­zetilen maksat dikkate alınır. Fiilin, bir taatin tamamlayıcı unsuru olma veya harama götü­ren bir yolu kapatma {sedd-i zerai) özelliği arzetmesi gibi. Fiilin, âdâb ile ilgili olması da böyledir.

Emirlerin Unsurlarının Belirlenmesi ve Se­beplerinin Belirtilmesi: İllet, şart ve rüknün anlaşılması ise, bunun en açık yolu nass ile beyan edilmiş olmasıdır. "Her sarhoşluk ve­ren şey haramdır.", "Fatiha suresini okuma­yanın namazı yoktur.", "Abdesti olmadıkça hiçbirinizin namazı kabul olmaz." hadislerin­de olduğu gibi.

Sonra işaret ve ima yolu gelir. Ramazanda hanımıyla cinsi ilişkiye giren bedeviye, Rasu-lullah @'in, "Bir köle azad et!" buyurması gi-bİ. Namazın kıyam, rüku, sücud diye isimlen­dirilmesi, bunların rükünlüğünü ifade eder. Rasûlullah @'in, "Bırak onları, çünkü ben on­ları abdestli olarak giydim" sözü mestlerin gi­yilmesi sorasında abdestli bulunulmasının şart olduğuna işaret eder.

 

Sahabe, Tabiîn Ve Fukahanın İhtilâf Sebepleri

 

Rasûlullah @ döneminde, fıkıh tedvin edil­miş değildi. O zamanlar şer'i hükümler üze­rinde günümüz fakihlerinin durdukları gibi durulmazdı. Bilindiği gibi fakihler, herşeyin rükünlerini, şartlarını, mendup ve müstehap-larını en ince ayrıntısına varıncaya kadar de­lilleriyle birlikte, benzerlerinden ayırıcı şekil­de ortaya koyarlar; bazı şekiller farzederler ve bu farazi meseleler üzerinde uzun uzun durur­lar, mümkünse farklı noktalarını belirlerler, tanımlamalara giderler, hasrı mümkün olanla­rı belirlemeye çalışarak benzeri tekellüflere girerler.

Rasûlullah @ döneminde durum böyle değil­di. Mesela, o abdest alırken saabe onun nasıl abdest aldığını görür ve bu rükündür, şu müs-tehaptır... gibi açıklamalara girmeksizin gör­dükleri gibi amel ederlerdi. Aynı şekilde, Rasûlullah @ namaz kılar, onlar onun nasıl namaz kıldığını görürler, kendileri de aynen onun gibi kılarlardı. O, haccetmişti, insanlar onun nasıl haaccettiklerini görmüşler ve ay­nen onun yaptığı gibi yapmışlardı. Bu, Rasûlullah @'in genelde takip ettiği yol oluyordu; o, mesela abdestin farzı altıdır veya dörttür gibi bir açıklamada bulunmamıştı; in­sanların abdest uzuvlarını peşipeşine yıkama­yacağını farzederek, şöyle olursa sahih, böyle olursa fasid olur gibi -bazı istisnalar hariç- bir davranışa girmemişti.

Sahabe, bu gibi konularda Rasûlullah @'e za­ten çok az soru sorarlardı. İbn Abbas, konu ile ilgili olarak şöyle demiştir: "Rasûlullah @'in ashabından daha hayırlısını görmedim; vefat edinceye kadar ona sadece onüç mesele sormuşlardır; sorduklarının hepsi de Kur'ân'da yer almaktadır. 'Sana haram ayı ve o ayda savaşmayı soruyorlar. De ki: O ayda savaş büyük günahtır.' (2: 217); 'Sana aybaşı hâlini soruyorlar...1 (2: 222) âyetleri gibi." İbn Abbas devamla şöyle demiştir: "Onlar sa­dece kendilerine bir faydası dokunacak şeyle­ri sorarlardı." İbni Ömer de: "Olmayan şeyi sorma; çünkü ben (babam) Ömer'in, olmayan şeyler hakkında soru soranlara lanette bulun­duğunu duydum." demiştir. el-Kasım (Ö. 102/720) ise "Sizler, bizim sormadığımız şey­leri soruyor; bizim kurcalamadığımız konula­rı eşeliyorsunuz; ne olduklarını bilmediğim şeyler soruyorsunuz. Eğer biz onları bilsey­dik, onları gizlememiz bize helâl olmazdı." demiştir (Dâtimî).

 

Sahabenin, Rasûlullah'in Tasarruflarına Şahit Olmaları

 

İnsanlar gelerek Rasûlullah @'e çeşitli konu­larda sorular sorarlar, o da onlara fetva verir­di; kendisine çeşitli davalar arzedilir, onları hükme bağlardı. İnsanları iyi işler yaparken görür, bu yüzden onları över ve takdirlerini bildirir; kötü şeyler yaptıklarını gördüğünde de, tepki gösterir ve yaptıklarının iyi olmadı­ğını belirtirdi. Bütün bu verdiği fetvalar, so­nuca bağladığı davalar, yapılan kötü şeylere karşı gösterdiği tepkiler hep insanların hazır bulunduğu meclislerde cereyan etmişti. İşte bunun içindir ki, Hz. Ebu Bekir ve Ömer gibi Sahabiler, hakkında bilgi sahibi olmadıkları bir mesele ile karşılaştıklarında, konuyla ilgili Rasûlullah @'in bir hadisi olup olmadığını sorarlardı.

Hz. Ebu Bekir bir defasında, miras konusun­da ninenin durumu ile ilgili olarak: "Rasûlullah'ın onun hakkında bir şey buyur­duğunu duymadım" demiş ve insanlara sor­muştu. Öğle namazını kıldıktan sonra: "Nine hakkında Rasûlullah'tan bir şey işiteniniz var mı?" diye sordu. Mugire b. Şu'be, "ben va­rım" dedi. Ona "Ne buyurdu?" diye sordu. Mugire, "Ona altıda bir verdi" deyince, "Bu­nu başka bilen var mı?" diye sordu. İçlerin­den Muhammed b. Mesleme ou tasdik edince, Ebu Bekir, nineye altıda bir hisse verilmesini kararlaştırdı.

Bu hususta pek çok örnek vardır: Hz. Ömer'in, düşürülen ceninin diyeti (gurre) hakkında insanlara sorması ve sonunda Muği-re'nin verdiği haber doğrultusunda hükmet­mesi, veba hakkında onlara danışması ve so­nunda Abdurrahman b. Avf in bildirdiği hadis doğrultusunda hareket etmesi, mecusilerin statüsünün belirlenmesi konusunda yine onun bildirdiği hadisle amel etmesi, Abdullah b. Mes'ud'un, kendi reyi ile verdiği bir hükme, Ma'kıl b. Yesar'ın bildirdiği bir hadisin uy­gun düşmesi üzerine sevinmesi, Ebu Mu­sa'nın, Ömer'in kapısını üç kere çalması ve cevap alamayınca dönmesi, niçin böyle dav­randığını soran Ömer'e, konuyla ilgili hadis olduğunu söylemesi ve bunun üzerine Ömer'in bahsettiği hadise şahit bulmasını is­temesi ve Ebu Said'in Ebu Musa lehine şahit­lik etmesi gibi örnekler herkesçe bilinmekte, gerek Sahiheyn ve gerekse Sünen kitapların­da mevcut bulunmaktadır.

 

Sahabe Zamanında Tefsirde Farklar

 

Sahabe, imkânı nisbetinde Rasûlullah @'in ibadetine, fetvalarına, kazâî hükümlerine şahit olmuş, onları bellemiş, kavramış, onlar­dan her biri hakkında onu kuşatan kendisine has karineler sayesinde bir fikir edinmiştir. Sonuçta da onlardan bir kısmını mübahhğa yormuş, bir kısmını, kendince yeterli gördüğü emare ve karineler sebebiyle neshe hamlet-miştir. Bunu yaparken onların dayandıkları tek şey, kalplerinin buna yatması ve kendile­rinde o doğrultuda bir kanaatin hâsıl olması­dır; onlar öyle istidlal yollarına bakmazlardı. Nasıl ki, Araplar kendi aralarında konuşurlar­ken, hiç farkına varmadan sarahat, işaret ve ima yoluyla sözden ne kastedildiğini anlarlar ve bu konuda tereddüt göstermezlerdi; ashab da hadisleri öylece anlardı.

Onlar bu hal üzere iken Rasûlullah @ dönemi sona erdi. Zamanla ashab, çeşitli ülkelere da­ğıldılar ve her biri gittiği yerde kendisine uyulan önderler hâlini aldı. Olaylar çoğaldı, yeni yeni problemler ortaya çıktı. İnsanlar bunlar hakkında fetva istediler. Her biri kendi ezberinde olan bilgiler doğrultusunda, ya da o bilgilerden İstinbat yoluyla cevaplar verdi. Şayet ezberi ve onlardan istinbat yoluyla çı­kardığı sonuçlar arasında cevap olabilcek bir şey bulamadıysa, kendi reylerine dayalı iç-tihdda bulundular. Rasûlullah @'in açıklama­larında hükme medar kıldığı illeti kavradılar ve o illetin her bulunduğu yere hükmü koydu­lar. Bu konuda mümkün mertebe Rasûlullah @'in amacına uygun düşmeye çalıştılar ve gevşeklik göstermediler.

İşte bu safhada aralarında görüş farklılıkları meydana geldi. Bunlar muhtelif şekillerde kendisini gösterdi.

 

Sahabe Arasındaki Görüş Farklılıklarının Sebepleri

 

1- Herhangi bir sahâbî, Rasûlullah @'den bir mesele hakkında bir hüküm ya da fetva işit­miş, diğeri ise onu işitmemiş olur. Sonunda o konuda (biri hadisle hükmederken diğeri) kendi reyi ile içtihad eder. Bu durumda şu so­nuçlar ortaya çıkabilir:

a- İçtihad eden sahâbînin görüşü, hadise uygun düşebilir. Buna Nesei ve daha başkaları­nın rivayet ettiği şu olay örnek gösterilebilir: İbni Mes'ud'a, kocası ölen ve mehri belirlen­meyen bir kadının durumunu sorarlar. İbni Mes'ud, "Ben bu konuda Rasûlullah @'in bir hükümde bulunduğunu görmedim." der. Bir ay boyunca ona gidip gelirler ve bir cevap vermesi için ısrar ederler. Sonunda reyi ile iç-tihad eder ve kadına ne az, ne çok emsal me-hir gerekeceğine, iddet bekleyeceğine ve mi­rasçı olacağına hükmeder. Ma'kıl b. Yesâr kalkar ve Rasûlullah @'in kendilerinden bir kadın hakkında aynı şekilde hükmettiğine şahitlik eder. İbni Mes'ud buna öylesine çok sevinir kî, müslüman olduktan sonra hiç bir şeye bu kadar sevinmemiştir.

b- Aralarında tartışma olur, bunun sonunda zann-ı gâlîp doğuracak şekilde bir hadisin varlığı ortaya çıkar ve sahâbî içtihadından vazgeçerek, hadisin gereğine döner. Hadis imamlarının rivayet ettikleri şu olay buna ör­nek teşkil eder: Ebu Hureyre, önceleri cünüp olarak sabahlayan kimsenin orucunun sahih olmayacağı    görüşünde    İdi.    Sonunda Rasûlullah @'in hanımlarından biri, ona bu görüşün aksini haber verince kendi görüşün­den vazgeçti.

c- Hadis sahâbîye ulaşır; ancak onu zann-ı galip doğuracak şekilde görmez. Buna örnek olarak da şunu gösterebiliriz: Fâtima binti Kays, Hz. Ömer'in yanında şahitlik ederek, kendisinin   üç   talâk   ile   boşandığını, Rasûlullah @'in kendisine ne nafaka ne de oturacak ev verdiğini söyler. Hz. Ömer onun şahitliğini reddederek, "Doğru mu, yalan mı söylediğini bilmediğimiz bir kadının sözüne bakarak Allah'ın kitabını terkedemem. Ona nafaka ve ev verilir." demiştir. Hz. Aişe de Fâtıma'ya -"ne nafaka ne de oturacak ev ver­di" sözünü kastederek", "Allah'tan korkmaz mısın?" demiştir.

Bir başka misal: Buharı ve. Müslim'de yer al­dığına göre, Hz. Ömer'e göre, cünüp olup da su bulamayan kişi İçin teyemmüm yeterli de­ğildi. Onu Ammâr, bir rivayette bulunarak,

kendisinin Rasûlullah @ ile birlikte bir sefer­de bulunduğunu, bu sırada kendisinin cünüp olduğunu ve su bulamadığım, bunun üzerine toprağa iyice belendiğini ve gelip durumu Rasûlullah @'e bildirdiğini, Rasûlullah @'in: "Sana sadece şöyle yapman yeterliydi." de­yip, ellerini yere vurduğunu ve onlarla yüzü­nü ve ellerini meshettiğini söyledi. Ömer bu­nu kabul etmedi ve onu gördüğü gizli bir il­letten dolayı hüccet olabilecek özellikte bul­madı. Sonra ikinci tabakada hadis daha başka yollarla şöhret kazandı ve sıhhati zedeleyici görülen gizli illet ortadan kalktı. Bunun sonu­cunda da âlimler, hadisi hüccet olarak kullan­dılar.

d- Hadisin sahâbîye hiç ulaşmaması. Buna, Müslim'in rivayet ettiği şu hâdise misal teşkil etmektedir. İbni Ömer, kadınlara yıkanırken saç Örgülerini çözmelerini emrederdi. Hz. Ai­şe, bunu işitince şöyle dedi: "Doğrusu hayret şu İbn Ömer'e! Başlarını tıraş etmelerini em-retmiyormuş bari! Ben Rasûlullah ile bir kap­tan (su alarak) yıkanırdım; başıma üç defa su dökmeden öte başka bir şey yapmazdım."

Başka bir misal de şudur: Zührî'nin anlattığı­na göre, Hİnd, Rasûlullah @'in özür kanı gö­ren kadın hakkındaki ruhsatını duymamış, bu yüzden namaz kılamadığı için ağlarmış.

2- İhtilâf sebeplerinden biri de şudur: Ashab, Rasûlullah @'i bir iş yaparken görürler, bazıları onu ibadet diye yorumlarken, diğer bir kısmı mübahlığa hamleder. Kütübü Sitte-'de yer aldığı üzere Rasûlullah @, hacıların Minâ'dan ayrılmaları sırasında Ebtah'da (Mu-hassab) bir süre durmuştu. Ebu Hureyre ve İbni Ömer, bu duruşun bir tür ibadet şekli ol­duğu görüşüne kapılarak, orada durmayı hac-cın sünnetlerinden saydılar. Hz. Aişe ve İbni Abbas ise bunun kasıtlı olmadığını, Rasûlullah @'in orada tesadüfen durduğunu kabul ettiler; dolayısıyla orada durmayı hac-cm sünnetlerinden saymadılar.

Başka bir misal: Çoğunluk ulemânın görüşü­ne göre hacda tavaf sırasında remel yapmak sünnettir. İbni Abbas'a göre ise, Rasûlulİah @ bunu, müşriklerin, "Yesrib humması, müslü-manları çökertmiş." sözleri üzerine ibadet kastı olmaksızın yapmıştır, sünnet değildir.

3- Yanlış anlama (vehim) ihtilâfı. Buna mi­sal olarak şunu verebiliriz. Rasûlulİah @ hac­cetmiş, insanlar da onu görmüşlerdi. Bazıları onun temetu' haca, bazıları kıran haca, ba­zıları da ifrâd haccı yaptığını sandılar ve böylece aralarında ihtilâf meydana geldi.

Başka bir misal: Ebu Davud'un rivayetinde Saîd b. Cübeyr şöyle anlatır: Ben, Abdullah b. Abbas'a, "Ey Ebu'I-Abbâs! Rasûlulİah @'ûı ihramı (hacca niyeti) hakkındaki ashabın ihti­lafından dolayı hayrete düştüm." dedim. O, "Ben, bu konuyu herkesten iyi bilenim" dedi ve şöyle anlattı: Rasûlulİah @ sadece tek bir hac yapmıştı. İhtilâfa işte bundan düşmüşler­dir. Şöyle ki: Rasûlulİah @ hac için yola çık­tı. Zülhuleyfe mescidinde iki rekat namaz kı­lıp hemen orada ihrama girdi ve hac için tel-biye getirdi. Bunu orada bulunanlar işitip bel1 lediler. Sonra Rasûlulİah @ devesine bindi, devesi ayağa kalkınca, telbiye getirdi; bir kı­sım kimseler de bu telbiyeye yetişebildiler. Çünkü halk, şuradan buradan gruplar hâlinde geliyordu. Rasûlulİah @ devesini kaldırınca tebiyede bulunduğunu işitip: 'Rasûlulİah @ sadece devesini kaldırınca telbiyede bulun­du.1 dediler. Sonra Rasûlulİah @ yoluna de­vam etti. Beydâ tepesinin zirvesine çıkınca yine telbiyede bulundu. Bazı kimseler de Rasûlulİah @'e orada yetiştiler ve: 'Rasûlulİah sırf Beydâ tepesine çıkınca telbi­yede bulundu' dediler. Allah'a yemin ederim ki, Rasûlulİah @ (Zülhuleyfe'de) namaz kıldı­ğı yerde hacca niyet etti. Hem devesine binin­ce, hem de Beydâ tepesine çıkınca telbiyede bulundu."

4- Unutma ve yanılmadan kaynaklanan ihtilâflar: Rivayete   göre   İbni   Ömer, Rasûlulİah @'in Receb ayında bir umre yap­mış olduğunu söylemişti. Hz. Aişe, bunu işitti ve onun yanılmış olduğunu söyledi.

5- Tanı anlamamaktan (zabt hatasından) kaynaklanan ihtilâflar: Rivayet olunduğuna göre İbni Ömer, Rasûlulİah @'in "Üzerine ai­lesi ağladığı için ölü azap görür." buyurduğu­nu söylerdi   Hz. Aişe, bunu duyunca, onun hadisi yanlış zabdettiğini söyledikten sonra işin doğrusunu şöyle izah etti: Rasûlulİah @ geçerken, Ölen yahudi bir kadının ailesinin ağlamakta olduğunu gördü. Bunun üzerine: "Onlar, ona ağlıyorlar; o ise kabrinde azap görüyor." buyurdu. İbni Ömer, hadisi tam zabtedemediğinden, ağlamayı, azabın sebebi anlamış, hükmü de her ölü hakkında genel sanmıştı.

6- Hükmün illetini anlamadan kaynakla­nan ihtilâflar: Buna, cenaze için ayağa kalk­ma meselesini örnek verebiliriz. Bazı sahâbî âlimler, cenaze için ayağa kalkmanın illetinin meleklere saygı olduğunu, dolayısıyla mü-min-kâfir her ölüyü kapsayacağım söylemiş­lerdir. Diğer bir kısım ise, ölümün dehşetin­den dolayı ayağa kalkılır, bu itibarla mümin olsun kâfir olsun her cenaze için kalkılır, de­mişlerdir.   Diğer   bir   kısım   ise,"Birgün Rasûlulİah @'in yanından bir yahudi cenazesi geçmişti. Rasûlulİah, cenazenin, başından yüksek bir seviyeden geçmesini istemediğin­den ayağa kalkmıştır." şeklinde bir izah geti­rerek, ayağa kalkma işinin sadece kâfir cena­zesine mahsus olduğunu söylemişlerdir.

7- Farklı hadislerin arasını bulma konu­sunda ortaya çıkan ihtilâflar: Bir misal: Rasûlulİah @ Hayber gününde mut'a nikâhına izin vermiş, sonra Huneyn savaşı sı­rasında bu konudaki izini yenilemiş, daha sonra da yasaklamıştı. İbni Abbâs: "İzin, zarurete binaen verilmişti; yasak da zaruretin sona ermesindendir. Dolayısıyla hüküm eski hâli üzere bakîdir." demiştir. Çoğunluk sahabe âlimleri ise, iznin ibâha için olduğu­nu, yasağın ise ibâha hükmünü neshettiğini söylemişlerdir. Başka bir misal: Rasûlulİah @, hacet sırasında kıbleye yönelinmesini ya­saklamıştı. Bir kısım sahâbî, bu hükmün ge­nel olduğu ve mensûh olmadığı görüşünü kabul etmişlerdir. Câbir, Rasûlullah @'i, vefa­tından bir yıl önce kıbleye yönelmiş halde su dökerken görmüş ve bunun daha önceki ya­sak hükmünü neshettiği görüşüne varmıştır. İbni Ömer ise, önünü Şam'a, arkasını kıble ta­rafına dönük olarak hacette bulunduğunu gör­düğünü söyleyerek, çoğunluk sahabenin gö­rüşünü reddetmiştir. Bir kısım sahâbî de bir iki rivayet arasını telif etmiştir. Bu mânada Şa'bî ve daha başkaları, yasağın açık araziye mahsus olduğunu, kapalı mekânlarda ise, önü veya arkayı dönmenin bir sakıncası olmadığı­nı söylemiştir. Bir başka grup ise, sözlü yasak hükmünün genel (âmm) olduğunu, fiilin ise, bizzat Rasûlullah @'in kendisine mahsus ol­ma ihtimalinin bulunduğunu söylemiş, dola­yısıyla bu fiilin, yasak hükmünü nesh ya da tahsis edemeyeceği görüşünü benimsemişler­dir.

 

Tabiîn Devri İhtilâflarının Sebepleri

 

Rasûlullah @'in ashabı, farklı görüşlere sahip olmuşlar, kendilerinden sonra gelen tabiîn nesli de, elde edebildikleri kadar onların ilim­lerini almışlardır. Bu mânada, onlardan duy­dukları Rasûlullah @'in hadislerini ezberle­mişler, kendi görüşlerini öğrenmişler, onları kavramışlar, imkânları nisbetinde farklı gö­rüşler arasını bulmaya çalışmışlar, bazı görüş­leri diğerlerine tercih etmişlerdir. Bu arada bazı sahâbî görüşleri -büyük sahâbîlere ait bi­le olsa- önemini kaybetmiş ve kabul görme­miştir. Hz. Ömer ve İbni Mes'd'un, cünüp kimse için teyemmümün yeterli olmayacağı hakkındaki görüşleri böyledir. Ammâr, İmran b. el-Husayn ve daha başkalanndan bu konu­da gelen hadislerin zaman içerisinde herkesçe bilinir bir hâl alması, onların bu görüşünün dikkate alınmamasını gerektirmiştir.

Böylece, tabiîn âlimlerinden her birinin ken­dine ait bir mezhebi oldu ve her memlekette bir imam ortaya çıktı. Meselâ, Medine'de Sa'îd b. el-Müseyyeb (ö. 94/712) ve Salim b.

Abdullah b. Ömer (ö. 106/724); bu ikisinden sonra Zührî (ö. 124/741), Kâdî Yahya b. Sa'îd (ö. 143/760), Rebîa b. Abdurrahman (ö. 136/753); Mekke'de Ata b. Ebî Rebâh (ö. 115/733); Kûfe'de İbrahim en-Nehaî (ö. 96/714), Şa'bî (ö. 103/721); Basra'da Hasan el-Basrî (ö. 110/728); Yemen'de Tâvûs b. Keysân (ö. 106/724) ve Şam'da Mekhûl (ö. 118/736) gibi âlimler yetişti.

 

Hukukun Prensipleri: Sa'îd b. el-Müseyyeb Ve Düşünce Okulu

 

Sa'îd b. el-Müseyyeb ve arkadaşları, Mekke ve Medine âlimlerinin, fıkıhta en güçlü ve gü­venilir kimseler olduğu kanaatinde idiler. Bunların fıkıh bilgilerinin temelini Abdullah b. Ömer, Hz. Aişe ve İbni Abbâs'ın fetvaları, Medine kadılarının hükümleri oluşturuyordu. Bunlar, imkânları nisbetinde fetva ve hüküm­leri topladılar, sonra bunları eleştirici bir göz­le tetkikten geçirip değerlendirmeye tâbi tut­tular; Medine âlimleri arasında ittifak hâlinde bulunan hükümlere dört elle sarıldılar, ihtilaflı bulunan meselelerde ise tercihe gide­rek en güçlü ve ağır basanını aldılar. Bunu yaparken de, çoğunluğun görüşü olmak, güç­lü bir kıyasa veya Kitap ve Sünnetten çıkarı­lan açık bir sonuca uygun düşmek gibi kıstas­lar kullandılar. Onlardan kendilerine ulaşan veriler arasında meselenin cevabını bulama­dıkları zaman, onların sözleri dışına çıkarak îmâ ve iktizâ delâletlerini araştırdılar. Bütün bunların sonucu olarak bölüm bölüm her ko­nuyla ilgili pek çok meseleye sahip oldular.

 

İbrahim en-Nehaî Ve3 Düşünce Okulu

 

İbrahim en-Nehaî ve arkadaşlarına göre ise, Abdullah b. Mes'ûd ve yakınları, fıkıhta en üstün yere sahiptiler. Nitekim Alkame bunu Mesrûk'a söylediği şu sözüyle ifade etmiştir: "Onlar içerisinde Abdullah b. Mes'ûd'dan da­ha güçlü biri var mıdır?" Bu konuda Ebû Hanîfe'nin (ö. 150/769) Evzâî'ye (ö. 176/792) sözü de şöyle olmuştur: "İbrahim, Sâlim'den daha fakihtir; sahâbîlik üstünlüğü olmasaydı 'Alkame, Abdullah b. Ömer'den daha fakih­tir' derdim. Abdullah ise, o (bildiğin) Abdul­lah'tır."

İbrahim en-Nehaî'nin bilgi kaynağım, Abdul­lah b. Mes'ûd'un fetvaları, Hz. Ali'nin hüküm ve fetvaları, Kadı Şureyh'in ve diğer Küfe ka­dılarının verdikleri hükümler teşkil etmekte­dir. O , imkânı oranında bunları toplamış ve sonra onları, aynen İmam Mâlik'in, Medine okuluna ait bilgileri değerlendirmeye tâbi tut­ması gibi değerlendirmiş, tasnif etmiş, tahric-lerde bulunmuş ve bunun sonucunda bölüm bölüm fıkhın bütün konularını kapsayan bir hülasaya ulaşmıştır.

Sa'îd b. el-Müseyyeb Medine fakihlerinin sözcüsü durumundaydı. Onlar içerisinde Hz. Ömer'in uygulamalarını en iyi bilen, Ebû Hu-reyre'nin hadislerini en iyi ezberleyen o idi.-İbrahim en-Nehaî ise Küfe fukahasının söz­cüsü gibiydi. Bu ikisi bir şeyler söylerler ve onu herhangi bir kimseye nisbet etmezlerse, o şey çoğu kez sarahaten veya îmâ yoluyla se­leften birine mensup bulunurdu. Memleketle­rindeki diğer âlimler, bu iki âlim etrafında bir araya geldiler. Onlardan ilim tahsil ettiler, esaslar aldılar ve bu esaslar ışığında yeni yeni sonuçlara ulaştılar.

 

Hicrî Dördüncü Asır Öncesi Ve Sonrasında İçtihad Ve Taklid

 

Hicrî dördüncü asırdan önce Müslümanlar belli bir mezhebi taklit etme üzerinde hemfi­kir değillerdi. Ebû Tâlib el-Mekkî (ö. 386/996) Kûtu'l-kulûb adlı eserinde şöyle de­mektedir: "Kitaplar, mecmualar sonradan or­taya çıkmıştır. Birinci, ikinci asırlarda âlimlerin içtihadlarıyla hüküm vermek, âlimlerden birinin mezhebine göre fetva ver­mek, onun görüşlerini kabul edip bir mesele­de onları nakletmek ve onun mezhebine da­yanmak diye bir şey halk arasında mevcut değildİ." Ancak dördüncü asırda dahi insanlar, tek bîr mezhebe bağlı kalmak, sırf onu taklit etmek, fıkhı sadece o mezhep üzere öğren­mek, sadece o mezhebin görüşünü nakletmek gibi bir düşünce üzerinde görüşbirliği etmiş değillerdi. Nitekim araştırmalar bunu göster­mektedir. Aslında insanlar iki kısımdır: Halk ve âlimler.

1- Halk: Bunlar, Müslümanlar arasında veya müçtehitlerin ekserisi arasında ihtilafsız olan, icma edilmiş olan meselelerde sadece şeriat sahibini taklit ediyorlardı. Abdestin alınış şeklini, guslün nasıl yapılacağını, namaz ve zekatın hükümlerini ve benzerlerini ataların­dan veya memleketlerindeki âlimlerden öğ­renmekteydiler. Onlar bu minval üzere yürü­yorlardı. Nâdir olan bir olay ortaya çıktığı za­man mezhep tayin etmeksizin hangisi olursa olsun, buldukları müftiye, o olay hakkında fetva sorarlardı.

2- Âlimler. Bunlar da iki kısımdı:

a- Ehl-i hadis: Bunlar sürekli hadisle meşgul olmaları sonucunda, konuyla ilgili bir başka şeye ihtiyaç duymayacak biçimde, bazı fakih-lerce de amel edilmiş, terki mazur görülme­yecek olan, feyiz alınacak veya sahih hadise sahip olurlardı, veyahut sahabenin ve tabiînin çoğunluğuna ait, muhalefeti hoş karşılanma­yacak güçlü görüşlere ulaşırlardı. Eğer mese­le hakkında, naklin birbirine zıtlığı, tercih İmkânının bulunmaması gibi sebeplerle kalbi mutmain kılacak bir şey bulamazlarsa, o za­man daha önce geçmiş olan fukahadan bazıla­rının görüşlerine başvururlardı. Şayet iki gö­rüş bulurlarsa, bunlardan daha güçlü olanını tercih ederlerdi; görüş sahibinin Medine veya Küfe okulundan olması farketmezdi.

b- Ehl-i tahrîc: Bunlar, sarih olarak bulama­dıkları şeyleri-tahrîc yoluyla çıkaran ve mez­hep içerisinde içtihadda bulunan kimselerdi. Bunlar, imamlarının mezhebine nisbet edile­rek anılırlardı. Meselâ, "falan şâfiîdir, filan hanefîdir..." denilirdi. Görüşlerinin çokça muvafık düşmesi hâlinde, hadis âlimleri de bu şekilde belli bir mezhep imamına nisbet edilebilirdi. Neseî ve Beyhakî'nin Şafiî mez­hebine nisbet edilmeleri gibi. Kaza ve iftâ görevini ancak müçtehid olanlar üstlenirdi. Ancak müçtehid olan kimseye fakih denirdi.

 

Sonraki Nesillerin Durumları

 

Bu asır geçtikten sonra işler değişti ve başka başka insanlar geldi; bunlar sağa sola saptılar. Birçok yeni durumlar ortaya çıktı. Gazzâlî bu hususu İhyâu Ulumı'd-Dîn adlı eserinde şöy­le anlatmaktadır:

Râşid halifeler dönemi sona erince, saltanata dönüşen hilâfet, liyakatsiz ve içtihad ehliyeti­ne sahip olmayan kimselerin eline geçti. Bu­nun sonucunda onlar, fakihlerden istifade et­me ve her hâllerinde onları beraberlerinde bu­lundurma zorunda kaldılar.

Alimlerden bir zümre, eski âlimlerin tavırları­nı ve özelliklerini korumaya devam etti. Bun­lar, dinin özüne sarıldılar, tâviz vermediler; arandıkları zaman kaçtılar ve (resmî görevler­den) uzak durdular.

Zamanın insanları, âlimlerin bu üstünlüğünü, yüz vermemelerine rağmen devlet ricali tara­fından büyük saygıyla karşılandıklarını gör­düler; izzet ve ikbâle ulaşmak, bu makamları elde etkmek için ilim tahsiline koyuldular. Bunun sonucunda fukahâ, daha Önce aranı­lanlar iken, şimdi arayanlar durumuna düştü­ler, sultanlardan uzak dururken aziz idiler, şimdi onlara yaklaşmakla zillete düştüler. Tabiî ki, Allah'ın yardımım esirgemediği kimseler bundan müstesnadır.

Daha önceleri bir takım insanlar kelâm ilmine merak sarmışlar ve bu sahada kuru yaş ne buldularsa toplamışlar ve tartışma yolunu aç­mışlardı. Bu, ileri gelenlerin ve sultanlarınjı-kıhta münazaraya, Şafiî mezhebinin mi, yok­sa Hanefî mezhebinin mi daha üstün olduğu tartışmalarına merak sarmalarından Önce ol­muştu. Şimdi ilgi alanı değişmiş ve insanlar artık kelâmı ve diğer ilim dallanm bırakarak fıkıha, özellikle de Hanefî ve Şafiî mezheple­ri arasındaki hilaf konularına merak sarmış­lardı. Bu arada Mâlik, Süfyân, Ahmed b. Hanbel gibi imamların mezheplerini gözardı etmişlerdi. Onlar bunu yaparken, şeriatin in­celiklerini ortaya koymak, mezhebin hükme esas aldığı illetleri tesbit etmek, fetva usûlünü düzenlemek ve yerleştirmek gibi bir amacı gerçekleştirdikleri kuruntusundaydılar. Bu sa­hada pek çok tasnifte bulundular, istinbatlar yaptılar, türlü türlü mücadele yolları ihdas et­tiler, kitaplar telif ettiler. Böylece günümüze kadar geldiler {İhya).

 

Taklidin Hâkim Oluşu

 

Ortaya çıkan yeni durumlardan biri de takli­din ruhları sarması, hiç hissettirmeden karın­ca sessizliği ile insanların içlerine işlemesidir. Bunun belli başlı sebepleri vardır:

1- Fukahamn birbirleriyle çekişmeleri, arala­rında sürekli tartışmaların olması. Birbi­riyle sürtüşme hâlinde olan fakihlerden bi­ri -kim olursa olsun- fetva verdiğinde, fetvası derhal muhalefet görüyor ve kabul edilmiyordu.   Öncekilerden   (mütekad-dimîri) birinin konu ile ilgili hükmü ortaya konmadıkça tartışma sürüp gidiyordu.

2- Kadıların zulmü. Kadıların çoğu zâlim olup, güvenilirliklerini kaybedince, halk onlara şüpheyle bakmaya başladı. Verdik­leri hükmün kabul görmesi için, ancak da­ha öncekilerden hüsnü kabul görmüş biri­ne ait bir şey söylemesi gerekir oldu.

3-  Başa geçenlerin câhil olmaları ve halkın ne hadisten, ne de tahrîcden anlayan cahil kimselerden fetva istemek durumunda kal­maları. Sonrakilerin (müteahhirîn) arasın­da âlim geçinen çoklarının durumu böyle­dir. Buna İbnu'l-Hümâm ve daha başkaları da dikkat çekmişlerdir. Aynı zamanda, bundan böyle müçtehid olmayan kimseler "fakih" diye anılmaktadır.

 

Taklit Ve Taklit Dışı Konular

 

Ümmet ya da en azından büyük çoğunluğu, tedvîn edilmiş ve kitaplara işlenmiş durumda olan dört mezhebin taklidinin caiz olduğu ko­nusunda, ta günümüze kadar görüşbirliği hâlinde olagelmiştir. Bunda elbette ki, büyük faydalar vardır. Özellikle, himmetlerin ger­çekten azaldığı, nefislerin heva ve hevesler peşinde koşar hâle geldiği, herkesin kendi gö­rüşünden başkasını beğenmez olduğu günü­müzde bu mezheplerin ayrı bir önemi vardır. İbni Hazm (ö. 456/1064): "Taklit haramdır; hiçbir kimsenin, delilsiz Rasûlullah @'in dı­şında başka birinin görüşünü alması helâl de­ğildir..." diyerek şu ayetleri delil olarak kul­lanır:

"(Ey insanlar) Rabbinizden size indirilene uyun ve O'ndan başka dostlara uymayın (ve­ya: O'ndan başka dostlar aramayın)..." (7: 3)

"Onlara: 'Allah'ın indirdiğine uyun!' dense, 'Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğu-muz(yol)a uyarız!' derler..." 2: 170).

Kur'ân-ı Kerîm insana Hakkı izlemesi gerek­tiğini hatırlatmaktadır:

"Onlar ki, sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar. İşte o Allah'ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir ve onlar gerçek akıl sahip­leridir." (39: 18).

"...Bir şeyde ihtilâfa düşerseniz, eğer Allah'a ve âhîret gününe iman ediyorsanız, onu Allah'a ve Rasûle götürün..." (4: 59).

Bütün ashab ve tabiîn icmâ hâlinde, bir kim­senin gerek kendilerinden ve gerekse önceki­lerden birinin görüşüne yönelerek tümüyle onu almasını, başka bîr şeye bakmamasını ca­iz görmemişler ve kendileri de böyle bir dav­ranışa girmemişlerdir. Kur'ân ve Hadis var­ken bunun dışında çözüm aramak inancın sı­nırlarım aşmaktır. Böyle bir durumdan Al­lah'a sığınırız.

İbni Hazm'ın taklidin haram olduğu hakkın­daki bu sözleri ancak şu vasıftaki insanlar için geçerli olabilir:

a- Tek bir meselede bile olsa, kendisinde bir tür içtihad kudreti olan kimse; b) Veya Rasûlullah @'in kesin olarak bir şeyi emret­miş veya yasaklamış olduğunu ve o konuda neshin bulunmadığını bilen kimse. Tabii ki, bu sonuca hadisleri araştırmak, konuyla ilgili muhali f-muv afık bütün sözleri toplamak ve neshedici bir delilin olmadığına vâkıf olmak­la, ya da İlimde üstün payeye ulaşmış âlimlerden büyük bir çoğunluğun öyle dü­şündüklerini, muhalif durumda olanların ise, kıyas ya da istinbata tutunduklarını görmesiy­le veya başka bîr yolla olur.

Böyle bir durumda Rasûlullah @'in hadisine muhalefet etmenin sebebi, ya gizli bir nifak ya d^ açık bir hamakatten başka bir şey ol­maz.

İzz b. Abdisselâm'm işaret etmek istediği şey işte budur: "İnsanı hayretten hayrete düşüren şeylerden biri de mukallid fakihlerin tavrıdır. Onlar, imamlarının görüşünün hiçbir şekilde savunulamayacak şekilde zayıf olduğunu an­larlar; buna rağmen Kitap, Sünnet ve sahih kıyasın desteklediği görüşleri terkederler de illâ kendi imamlarının mezhebini büyük bir taassupla taklit ederler. Dahası, taklit ettikleri imamı savunarak Kitap ve Sünnetin açık delâletini reddetmek için çareler ararlar; uzak sakat teviller yaparlar."

"İnsanlar, belli bir insana bağlı olmaksızın ulemâdan her önlerine gelene sormakta idiler ve kimse bunu yadırgamazdı. Şu mezhepler ve mutaassıpları ortaya çıkıncaya kadar du­rum böylece devam etti. Şimdilerde artık kişi, görüşü delillerden uzak olsa bile, imamını -sanki gönderilmiş masum bir peygamber gi­bi- büyük bir taassupla taklit etmektedir. Bu haktan ayrılma, doğrudan uzaklaşmadır; aklı başında hiçbir kimse böylesi bir duruma razı olamaz."

İmam Ebû Şâme (ö. 665/1207) de şöyle de­mektedir: "Fıkıhla uğraşan kimsenin, tek bir imamın mezhebiyle yetinmemesi ve her meselede Kitap ve muhkem sünnetin delâletine en yakın olan görüşün sahih olacağına İnanması gerekir. Geçmiş temel ilimleri iyice tah­sil etmiş bir kimse için bu, hiç de zor değildir. O taassuptan uzak kalmalı, sonradan ortaya çıkmış ihtilaflı konulara dalmamalıdır. Çünkü bunlar zamanı öldürmekten, zihni karıştır­maktan başka bir fayda sağlamaz. İmam Şafiî'nin, insanlara hem kendisini hem de baş­kalarım taklit etmeyi yasakladığı sahih olarak bilinmektedir."

İmam Şafiî'nin talebesi olan el-Müzenî (ö. 264/877), Muhtasar adlı eserinin başında şöyle demiştir: "Bu kitabı, İmam Şafiî'nin il­minden özetledim." Kısaca şöyle diyor: "Fay­dalanmak isteyenlerin istifadesine yaklaştır­dım. Bununla birlikte ben, İmam Şafiî'nin, gerek kendisinin ve gerekse başkalarının tak­lit edilmesini yasakladığını, bundan maksadı­nın da, herkesin kendi dinî hayatında bizzat düşünmesi ve ihtiyatlı davranmasını öğren­mesi olduğunu bildirmek isterim."

İbni Hazm ve İzz b. Abdisselâm, belli bir fa-kihi taklit eden ve onun asla yanılmazlığına, her dediğinin behemehal doğru olduğuna ina­nan, imamının içtihadına aykırı bir delil orta­ya çıksa bile onu terketme düşüncesine asla yer vermeyen avamdan kimseleri uyarmakta­dır. Tirmizî'nin rivayet etmiş olduğu şu hadis bu mânayı ifade etmektedir Adiyy b. Hatem şöyle anlatır: Rasûlullah @'i şu ayeti okurken işittim: "Onlar hahamlarını ve rahiplerini Al­lah'tan ayrı rabler edindiler..." (9: 31). Sonra şöye buyurdu: "Elbette onlar, âlim ve rahiple­re tapınmıyorlardı; ancak onlar bir şeyi kendi­lerine helâl kıldıklarında, onlar da onu kendi­lerine helâl sayıyorlar; bir şeyi haram kıldık­larında da, onu haram biliyorlardı."

Benzer şekilde, meselâ bir hanefînin, şâfiî bir fakihten -ya da tersi- fetva sormasını caiz görmeyen veya bir hanefînin namaz kılarken şâfiî bir imama uymasını caiz görmeyen kişi,-ilk asırların icmaına muhalefet etmiş, sahabe ve tabiîne ters düşmüş olur.

 

İbni Hazm'ın İşaret Ettikleri: Sahih Olan Taklit

 

İbni Hazm'ın sözüne uygun düşen, sözünü et­tiğimiz vasıflardaki kimseler olup, Rasûlullah @'in buyruğundan başka herhangi bir kimse­yi, itaat edilmesi şart olan kimse kabul etme­yen, ancak Allah ve Rasûlünün helâl bildikle­rini helâl sayıp, haram kıldıklarını haram ka­bul eden, fakat doğrudan doğruya Hz. Pey-gamber'in sözlerini, davranışlarını bilemedi­ğinden, farklı hadislerin arasını telif edecek veya o sözlerden istinbatla meselelere çözüm bulacak gücü taşımadığından, sâlih ve kâmil bir âlimin eteğine yapışan, bu âlimin de doğru söylediğine ve meseleyi açıklarken onun, Hz. Peygamber'in sünnetine bağlı ve sadece onu dile getiren biri olduğuna inanan, o âlimin gö­rüş ve düşüncesinin doğru olmadığını anladı­ğı an hiçbir tartışma ve inada sapmadan der­hal onun eteğini bırakacak olan kimse değil­dir. Böyle bir insanı kim ve nasıl kötüleye-cek, sünnete aykırı kabul edecektir.

Kaldı ki, fetva isteme ve fetva verme işinin, Hz. Peygamber @ döneminden başlayarak kesintisiz devam ettiğini herkes bilir. Daima bir tek kimseden fetva alan kimse ile bazen bir âlimden, bazen de başka bir âlimden fetva alan, düşüncesi duru, niyeti sağlam, sadece şeriata bağlanmayı amaçlayan kişi arasında hiçbir fark olmadığı herkesin malumudur. Bu nasıl caiz olmaz ve neden caiz olmasın? Bi­zim, hiçbir müctehid hakkında, Allah'ın ona gökten fıkıh indirdiğine, bizim ona itaatimi­zin vacip, onun da masum olduğuna inanma­mızı gerektiren bir durum yoktur. Eğer biz ona uyuyorsak bu, sadece onun Allah'ın kita­bını ve Hz. Peygamber @'in sünnetini iyi bi­len bir âlim olduğuna inandığımız içindir.

İşte böyle bir müçtehİdin görüşü mutlaka şu ihtimallerden birini taşımaktadır:

a- Ya, Kitap ve sünnetin açık ifadesine dayanmaktadır;

b- Ya bir tür içtihad yolu olan Kitap ve sünnet­ten çıkarılmıştır;

c- Veya karinelere dayana­rak hükmün falanca illete bağlı olduğunu an­lamış ve kalbi buna iyice yatmıştır. Aralarındaki illet birliğinden hareketle hakkında nass bulunmayanı, hakkında nass bulunana kıyas etmiştir. Bu durumda o sanki, "Ben bundan Rasûlullah @'in 'Bu illetin bulunduğu her yerde hüküm şöyle olacak' buyurduğunu an­lıyorum" demektedir. Böylece kıyaslanacak mesele de bu genel ve küllî esas içine girmek­te, bu da, sonuçta Rasûlullah @'e dayandırıl­maktadır. Ancak bu nisbette zan vardır. Eğer böyle olmasaydı, hiçbir mümin hiçbir müçte-hidi taklit etmez ve ona bağlanmazdı.

Bu durumda, elimize Allah'ın, kendisine itaat edilmesini bize farz kıldığı günahsız, hatasız Hz. Peygamber @'in güvenilir bir yolla sağ­lam bir hadîsi geçerse, o hadis de bu müçtehi-din veya imamın fetvasına, görüşüne aykırı ise, biz bu hadise aldırmadan hâlâ o tahmin ve zanna dayalı mezhebe bağlı kalmakta ısrar edersek, bizden daha hatalı yol seçen kim ola­bilir ve yarın kıyamet gününde Allah'ın huzu­runda ne mazeret ileri sürebiliriz? (Şah Veli-yullah Dihlevî, Hüccetuilâhi'i-Bâliğa, c. 1, ss. 603-697, [Türkçesi, Mehmet Erdoğan, İz yayınları, İstanbul 1994, ss. 471-565]).

 

KISIM 3

 

ŞAH VELİYULLAH'A GÖRE İÇTİHAD

 

Allah Teâlâ, insanların hallerini düzeltmek, işlerini yoluna koymak üzere şeriatlar koy­muştur. Mutlak hükümdarlık âleminde onun ortaya çıkmasını gerektirecek bir sebep bulu-nagelmiştir. İşte bu durum şeriatların da ay­nen, yeryüzünde korunmaları istenilen türle­rin durumunda olmasını gerektirmiştir. Bu yüzden şeriatlar hakkında ihmal göstermek Allah katında gazabı gerektirici, onların icap­larına ve himmetlerinin odak noktasına ters düşen bir davranış biçimi olmaktadır. Aynı şekilde Arap-Acem, uzak-yakın bütün insan­ların üzerinde görüş birliği ettiği ihtiyaçlar ve bunların karşılanması için takip edilen yollar hakkında da durum aynıdır. Çünkü bunlar, tabiî bir yol hâlini almış; fıtratın bir parçası gibi telakki edilir olmuştur. Meselâ, Yüce Al­lah, yeminleri ve isbat delillerini (beyyine), bir konunun iç yüzünü aydınlatmak için meşru kılmıştır. Bu, yalancı şahitliğin ve ya­lan yere yapılan yeminlerin Allah ve melekler katında gazaba sebep bir davranış biçimi sa­yılmasını gerektirmiştir.

Allah Teâlâ, peygamberine şer'î bir hükmü vahyeder ve o hükmün sebep ve hikmetine onu vâkıf kılar. Bu durumda peygamber, o maslahatı esas alarak ona bir illet belirleyebi­lir ve onu hükme medar kılabilir. İşte bu, Rasûlullah @'in kıyası olmaktadır. Rasûlullah @'in, bir ayetin niçin sevkedildiğini bilip, an­layışı doğrultusunda hükümde (içtihad) bu­lunduğuna dair pekçok örnek vardır. Mesela, "Şüphesiz Safa ve Merve Allah'ın nişanele-rindendir..."(2;158) ayetinden Rasûlullah @, Safa'nın Merve'den önce zikredilmesinden, meşru olan hükmün beyan tarzına uygunluğu sonucunu çıkarmış ve "(Sa'y ederken) Al­lah'ın başladığından (safa'dan) başlayın." bu­yurmuştur. Ayetten, sorulan soruya uygun olarak gelmiş olması da anlaşılabilirdi.

"...Güneşe de, aya da secde etmeyin. Onları yaratan Allah'a secde edin." (41: 37).

"...(İbrahim) Yıldız batınca: 'Batanları sev­mem!' dedi." (6: 76).

Rasûlullah @, bu iki âyetten, güneş ve ay tu­tulması ânmda namaz kılmanın müstehaplığı hükmünü çıkarmıştır.

"Doğu da, batı da Allah'ındır. Nereye döner­seniz Allah'ın yüzü (zâtı) oradadır..." (2:115). Rasûlullah bu ayetten, namaz kılar­ken kıbleye (Kabe) yönelmenin, mazeret hâlinde düşebilecek türden bir farz olduğunu anlamış, gece karanlığında kıble yönünü araş­tırıp namaz kılan, sonra da yanlış yöne doğru kıldığı anlaşılan kimsenin namazım; şehir dı­şında binek üzerinde nafile namaz kılanın na­mazını kıble şartından muaf tutmuştur.

Bir şeyin yasaklanması hâlinde, o şeyin zıddı-mn durum gereği vacip olarak ya da en azın­dan mendup düzeyinde emrolunması gereke­cektir. Bir şeyin emredilmesi hâlinde de, o şe­yin zıddmın yasaklanması gerekecektir. Allah Teâlâ, cuma namazını ve oria koşulmasını emredince, o anda alış veriş ve benzeri yollar­la cumadan alıkoyucu davranışların yasaklan­ması gerekmiştir.

Bir şey kesin olarak emredildiğinde bu, o şe­yin mukaddimeleri, hatırlatıcı ve ulaştırıcı yolları mahiyetinde olan şeylerin teşvikini; bir şeyin kesin olarak yasaklanması hâlinde de bu, o şeye götürecek yolların kapatılması­nı, sebeplerinin ortadan kaldırılmasını gerek­tirir. Putlara tapınmak yasaktır. Suret ve hey­kellerle içli dışlı olmak puta tapıcıhğa sebebi­yet verebilir. Nitekim geçmiş ümmetlerde bu böyle olmuştur. Öyleyse, heykel ve suret ya­pılmasına müsaade edilmeyecektir. İçki ha­ram kılınmıştır; şu hâlde şarap imalatçılarına müsaade edilmeyecek, üzerinde içki bulunan sofraya oturmak yasaklanacaktır. Anarşi ve insanların birbirine düşmeleri haramdır. Öy­leyse anarşi dönemlerinde silah satışları ya­saklanacaktır. (Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullâhi'l-Bâliğa). Hukukçular, bu ve benzeri birçok prensibi nassları, istihraçları, hükümleri ve kendilerinden önce gelen müç-tehidlerin kararlarını kullanarak zamanın problemleri ve ihtiyaçları konusunda İslâmî hükümlerin genel çizgisini koruyarak yasama yapabilirler. Kur'ân ve Hadisle yasamanın te­mel prensipleri kolay ve uygundur. Bu husus Kur'ân-ı Kerîm'in birçok ayetinde belirtil­mektedir.

"Allah'ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, çevrenden dağılır giderlerdi..." (3: 159).

"...Allah size kolaylık ister, zorluk iste­mez..." (2:185).

"...O peygamber ki, kendilerine iyiliği emre­der, kendilerini kötülükten men eder; onlara güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılar, üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarmdaki zincirle­ri kaldırıp atar..." (7: 157).

Rasûlullah @, Ebû Musa ve Muâz b. Cebel'i Yemen'e gönderirken, onlara şöyle buyur­muştur:

"Kolaylaştırın, zorlaştırmayin! Sevdirin, nef­ret ettirmeyin! Uyum içinde olun, ihtilâfa düşmeyin!" (Buharî, Müslim, Ebû Davud).

Başka bir hadislerinde de şöyle buyurur:

"Şüphesiz siz, sadece kolaylaştırıcılar olarak gönderildiniz, zorlaştırıcılar olarak gönderil-mediniz." (Buharî, Ebû Davud).

Kolaylaştırma yolları, şu şekillerde gerçekle­şir:

1- Zor olan bir şeyin, rükün ya da şart kılın-maması: Bu konuda dayanağımızı şu hadis oluşturmaktadır: Emirlerde uyum değişik şe­killerde olabilir. "Eğer ümmetime meşakkat verecek olmasaydım, onlara her namaz sıra­sında misvak kullanmalarını emrederdim." (Buharî, Müslim).

2- Dünya işlerinin taat hâline dönüştürülme­si: Daha önceden kendi aralarında dünyevî saiklerle yapmakta oldukları bazı işlerin, iftiharlarına vesile olacak merasimlere dönüştü­rülmesi böyledir. Bayramların ve cumanın meşruiyeti bu kısmın misalini teşkil eder. Bu hususta Rasûlullah @ şöyle buyurmuştur: "Böylece yahudiler bilsinler ki, dinimizde ge­nişlik vardır." (Müsned-i Ahmed).

3- Arzu duyulan şeylerin îaate dönüştürlme-si: Kolaylaştırma yollarından biri de, insanla­rın yaratılışları gereği arzu duydukları davra­nış biçimlerini taat hâline sokmaktır. Böyle­ce hem insan tabiatı, hem de aklın desteğiyle bu gibi fiiller daha kolay bir şekilde yapılmış olacaktır. Mescidlerin kokulanması, temizlen­mesi, cuma günü boy abdesti alınması ve ko­ku sürülmesi, ezanı güzel sesli kimselerin okuması gibi müstehaplar, bu amacın gerçek­leştirilmesi için getirilmiştir.

4- Tedrîcilik: Meşakkat içeren yükümlülükle­rin zaman içerisinde azar azar meşru kılınma­sı da kolaylık yollarından bir diğeri olmakta­dır. Konuyla ilgili olarak Hz. Aişe şöyle de­mektedir: "Kur'ân'dan ilk safhada inenler, kı­sa surelerdir. Bunlarda cennet ve cehennem konulan işlenir. Ne zaman ki insanlar İslâm'a ısındılar, o zaman helâl ve haram inmeye baş­ladı. Eğer ilk inen şey, 'içki içmeyin!' hükmü olsaydı, insanlar, 'biz asla İçkiyi bırakmayız!' derlerdi. Eğer daha işin başında 'zina etme­yin!' hükmü inseydi, insanlar 'biz asla zinayı bırakmayız!' derlerdi." (Buharî).

Dinde tahrife sebep olan yollar ise şunlardır:

1- İhmal ve lâkaytlık: Dinlerin tahrif olması­nın sebeplerinden biri ihmal ve umursamaz­lıktır. Bu şöyle olur: Peygamberin ashabından sonra bir nesil gelir ve onların yerini alırlar. Bunlar namazı terkederler ve şehvetlerinin peşinden giderler. Öğrenmek, öğretmek ve yaşamak yollarıyla dinin yayılmasına önem vermezler; iyiliği emredip, kötülüklere engel olmazlar. Ardından dinin hilâfına bazı uygu­lamalar ortaya çıkar. Şeriatların istekleriyle, insanların mizaçlarının istekleri ayrı ayrı ol­maya başlar. Bunların arkasından bir nesil ge­lir, bunlar daha bir lakayt davranır, ihmallerini daha da artırırlar ve bunun sonucunda din adına ne varsa çoğu unutulur gider.

2- Aşırılık: Yüce Allah, bir şeyi emreder ya da yasaklar. Peygamber @'in ümmetinden olan kişi, bunu duyar ve kendi anlayış seviye­sine göre anlar. Sonra hükmü, o şeye, bazı yönlerden benzerlik arzeden ya da illette kısmî müştereklik arzeden diğer şeylere de ya da o şeyin parçalarına, saiklerine ve muhte­mel mahallerine de sirayet eder. Rivayetlerin farklılığı sebebiyle her ne zaman işler karışsa, hemen daha zor olanını esas alarak, onu vacip kılma eğilimini gösterir. Hz. Peygamber'den sâdır olan her şeyi, ibadet telakki eder. Oysa ki Peygamber @, bazı şeyleri âdet olduğu üzere işlemiştir. Emir ve yasağın, bu tür işleri de kapsadığını düşünür. Bunun sonucunda Allah, şunu emretmiş, şunu yasaklamıştır, de­meye başlar.

3- Zorlaştırma:   Bunun    esasını    Allah Teâlâ'nın emretmiş olmadığı zor amelleri üst­lenmek teşkil eder. Meselâ, sürekli oruç tut­mak, devamlı namaz kılmak, uzlete çekilmek, evlilik hayatını terketmek gibi. Yine sünnet ve müstehap olan şeyleri, aynen vacipmİş gi­bi   mütalaa   etmek   de   bu   kabildendir. Rasûlullah @'in, Abdullah b. Ömer ve Osman b. Maz'ûn'a, altına girdikleri ağır ibadetleri yerine getirme tavrını yasaklaması bu manayı ifade etmektedir. Bu konuda şöyle buyurmuş­tur: "Kim dinde zorluğa kaçarsa, elbette din ona galebe çalar (güç yetiremez, yenik dü­şer)." (Buharî, Müsned-i Ahmed).

4- Istihsan: Tahrif sebeplerinden bir diğeri, istihsandır. Bunun esası şudur. Kişi, Allah Teâlâ'nın her hikmet için, uygun bir mahal kıldığını görür, O'nun nasıl teşride bulundu­ğunu müşahede eder. Bunun sonucunda teşri­nin hikmeti ile ilgili zikredilen hikmetlerden bir kısmını elde eder, kendisini bir şey zanne­derek, aklınca maslahat gördüğü şeyleri hü-kümleştirmeye koyulur.

İbni Şîrîn şöyle demiştir: "İlk kıyas yapan İb-lis'tir. Güneş ve aya, hep kıyas sonucunda tapınılmıştır."

Hasan el-Basrî, "Beni ateşten yarattın, onu ise topraktan yarattın." ayetini okumuş ve "İblis, bununla kıyas yapmıştır, O, ilk kıyas yapandır." demiştir.

eş-Şa'bî ise şöyle demiştir: "Allah'a yemin ederek söylüyorum, eğer kıyas yolunu tutar­sanız, elbette helali haram, haramı da helâl kılarsınız."

Hz. Ömer, "Üç şey İslâm binasını yıkar: (1) Âlimin hatası; (2) Münafığın Kur'ân ile ci-dalleşmesi; (3) Saptırıcı imamların hükmü." demiştir.

4. Mesnedsiz icmâ: Tahrif sebeplerinden bir diğeri, meşru olmayan icmâya uymaktır. Bu, halkın, görüşlerinde genelde ya da devamlı bir şekilde isabetli olacağına inandığı âlimlerden bir grubun, her nasılsa bir şey üzerinde görüş birliği etmeleri demektir. Teh­likeli olan şey, işte bunun mutlak surette hük­mün sübutuna kesin delil olduğunun sanılma-sıdır. Sözünü ettiğimiz bu durum, icmânın, Kitap veya Sünnetten bir dayanağının olma­ması takdirinde böyle olur ve bu, üzerinde ümmetin delilliği hakkında ittifak ettiği tür­den icmâ değildir. Çünkü icmânın, geçerli icmâ olabilmesi için, Kitap veya Sünnetten bir mesnedinin olması, ya da istinbat yoluyla bu iki esastan çıkarılmış olan bir şeye dayan­dırılması şartı vardır. Böyle bir mesnedi ol­mayan görüş birliğini ise, hüccet olan icmâdan saymamışlardır. Yüce Allah, bu hu­susa işaretle şöyle buyurmaktadır:

"Onlara, 'Allah'ın indirdiğine uyun!' denildi­ği zaman onlar, 'Hayır! Biz atalarımızı üze­rinde bulduğumuz şeye uyarız!' dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bula­mamış kimseler idiyse!" (2: 170).

6. Masum olmayan kimselerin taklidi: Bir di­ğer tahrif sebebi, masum yani hata işlemek­ten korunmuş olmayan kimselerin taklid edil­mesidir. Elbette ki, bundan maksadımız, ha­tadan korunmuşluğu  (ismet)   sahibi   olan

Rasûlullah @'in dışında kalan kimselerdir. Bu şöyle olur: Ümmetin âlimlerinden biri herhangi bir mesele hakkında içtihad eder. Müntesipleri, onun bu içtihadının kesin kes ya da en azından ona yakın bir şekilde isabet­li olduğunu düşünürler ve sırf o içtihada ters düşüyor diye sahih bir hadisi reddederler. Bu taklit şekli, ümmet-i merhumenin cevazı hak­kında üzerinde ittifak etmiş oldukları taklit­ten başka bir şeydir. Çünkü ümmet, müçte-hidlerin taklidinin caiz olduğu hakkında itti­fak etmişlerdir. Halbuki, müçtehid hata da, isabet de edebilir. Taklidin caiz olabilmesi için, konu hakkında Rasûlullah @'den gelen nasslar hep aranmakta olacak, taklid edilen müçtehidin görüşü hilâfına sahih bir hadisin ortaya çıkması hâlinde, taklidin terkedilece-ğine dair bir azim bulunacaktır. Rasûlullah @: "Allah'ı bırakıp hahamlarını, ruhbanlarını rabler edindiler..." (9: 31) âyeti hakkında şu­nu söylemiştir:

"Onlar (yahudi ve hıristiyanlar) din adamları­na tapmıyorlardı; ancak din adamları kendile­rine bir şeyi helâl kıldığı zaman, onu kendile­rine helâl görüyorlar, kendilerine haram kıl­dığı zaman da onu kendilerine haram sayı­yorlardı." (Tirmizî).

 

KISIM 4

 

FIKIH USÛLÜNDE İÇTİHAD

 

İçtihad, bir şeye ve bir işe ulaşmak için son derece çaba harcamaktır.

Fıkıh usûlü terimi olarak içtihad, fakihin, ay­rı ayrı (tafsîlî) delillerinden amelî hükümleri istinbat etmek için bütün imkânını harcaması demektir. Bazı fıkıh usûlcüleri içtihad*ı; "Bütün çabayı harcamak ve imkânı kullan­maktır; bu, İsterse şer'î hükümleri çıkarmak, isterse onları tatbik etmek için olsun." diye tarif ederler.

Bu tarife göre içtihad ikiye ayrılmaktadır:

1- Hükümleri çıkarıp açıklamakla ilgili içtihad,

2- Hükümleri tatbikle ilgili içtihad.

Birinci kısma giren içtihad, fer'î-amelî hü­kümleri tafsîlî delillerinden çıkarmaya uğra­şan bilginlere mahsustur. Bir kısım bilginler, bu türlü içtihadın bazı çağlarda kesileceğini söylemişlerdir. Bu görüşü ileri sürenler, cumhufu veya en azından bilginlerin büyük bir kısmını teşkil ederler. Hanbelîlere göre ise, her asırda bu türlü içtihad mertebesine ulaşan bir müctehid mutlaka bulunur.

İkinci kısma giren içtihadın her çağda mevcut olacağında bilginler ittifak etmişlerdir. Bu türlü içtihadda bulunanlar, tahric ehli bilgin­ler olup daha Önce istinbat edilmiş olan illet­leri cüz'î işlere tatbik ederler. Onların bu faa­liyetleri, öncekilerin çıkarmış oldukları hü­kümleri tatbikten ibarettir. Bu tatbik sayesin­de, üzerinde ilk müctehidlerin görüş beyan etmedikleri bir kısım meselelerin hükümleri anlaşılmış olur. İkinci kısma giren ictihad'a, tahkîkıt l-menaî adı da verilir. Müctehidlerin tabakalarını anlatırken bu konuya tekrar dö­neceğiz.

Burada, birinci kısma giren içtihadda bulun­maya ehil olan müctehidin elde edeceği şart­ları gözden geçirip, içtihadın mertebelerimle müctehidlerin tabakaları belirtilecektir.

 

Müctehid'de Bulunması Gereken Şartlar

 

Hüküm çıkaracak (istinbat edecek) olan bir müctehidde şu şartların bulunması gerekir:

 

1- Arapçayı Bilmek

 

Fıkıh usulü bilginleri, bir müctehid için Arap dilini bilmenin zarurî oluşu üzerinde ittifak etmişlerdir; çünkü Kur'ân, bu dille nazil ol­duğu gibi O'nu açıklayan Sünnet de aynı dil­le ifade edilmiştir. İmam Gazâlî bu konuda şöyle demektedir:

"Müctehidin, Arapların konuşmalarını anla­yacak ve kelimeleri kullanmadaki gelenekle­rini bilecek kadar Arapçaya vâkıf olması şart­tır; tâ kî o, kelâmın sarihini, zahir ve mücme­lini, hakikat ve mecazını, âmm ve hâssını, muhkem ve müteşâbihini, mutlak ve mukay-yedini, nass ve anlamını, yanlış ve doğru mefhumunu bilsin. Bu da, ancak Arap dilinde içtihad derecesine ulaşan kimselerde bulu­nur."

Bundan anlaşılıyor ki Gazâlî, müctehidin Arapçayı tam manâsıyla bilip onda içtihad derecesine ve onu anlama bakımından asîl bir Arap seviyesine ulaşmasını şart koşuyor. Esasen herhangi bir Arap, Arap dilinin bütün özelliklerini bilemez ve onu bütün incelikle­riyle kullanamaz. Arapça'da müctehid olan da, fıkhî hükümlerde müctehid olan da işte böyledir. Bunların İlmi de dilin bütün müfredatını, üslublarım ve çeşitli kabîlelerin lehçelerini kapsayamaz; çünkü bunların hep­sini bilmek, bir insan için mümkün değildir. Şu kadar ki müctehidin ilmi, genel olarak, Arapçanın İnceliklerini kapsamalıdır; çünkü müctehidin istinbat etmek istediği hükümle­rin ilk kaynağı olan Kur'ân, Arapça'nın en beliğ ve en fasihini teşkil eder. Bu itibarla hüküm çıkaracak olan kimse, Kur'ân-ı Kerîm'in belagat ve esrarını bilmelidir ki, bu sayede O'nun İçine aldığı hükümleri idrak edecek duruma gelmiş olsun.

İslâm şeriatinde araştırma yapan kimsenin, fıkhı nass'lardan hüküm çıkarma kudreti, Arapça'nın sır ve inceliklerini bilmesi oranın­dadır. Şâtıbî, İslâm şerîatinde araştırma ya­panları, Arapçayı anlayış derecelerine göre şöyle sıralar:

"Arapçayı anlamakta acemi olan kimse, şeri­atı anlamakta da acemidir. Arapçayı orta de­recede anlayan kimse, şerîati anlamada da or­tadır ki, bu, son dereceye ulaşmamıştır. Arap-çada son dereceye ulaşan kimse, şeriati anla­makta da son dereceye ulaşır. Dolayısıyla onun anlayışı şerîatte hüccet olur; tıpkı sahabîlerin ve Kur'an'ı hakkıyla anlayan bil­ginlerin anlayışlarının hüccet oluşu gibi. Bunların seviyesine ulaşamayan kimselerin şeriat konusundaki anlayışları, kendi seviye­leri nisbetinde eksiktir. Anlayışı eksik olan herkesin görüşü ise ne bir hüccet olur, ne de başkaları tarafından kabul edilir." (el-Muvâfakât, c. IV, s. 114.)

 

2- Kur'ân İlmîne Sahip Olmak

 

Bu şartı, İmam Şafiî, er-Risale'sinde Arap­çayı bilmek şartıyla birlikte ileri sürmüştür. (er-Risale, s. 508 vd.) Zira Kur'ân, İslâm şeriatının direği, Allah'ın kıyamete kadar bakî olan kitabı ve bu şeriatın kaynağıdır. Ne var ki Kur'ân ilmi çok geniştir. Kur'ân ilmini bütünüyle bilen, Hz. Peygamber @'dir. Nite­kim bu hususa Abdullah b. Ömer de işaret et­miştir. Bu itibarla bilginler, müctehid için Kur'ân'da hüküm ifade eden ve beşyüz civa­rında bulunan âyetlerin inceliklerini bilmek gerekir, demişlerdir. Bu âyatlerin incelikleri­ni bilmek; bunların mânâlarını kavrayarak âmm ve hâssını, onlardan Sünnetle tahsis edi­lenleri, nâsih ve mensûh kabul ediliyorsa, hangi hükümlerin neshedildiğini bilmektir. Ahkâm âyetleri hakkında böyle bir ilme sahip olmakla birlikte, Kur'ân'ın ihtiva ettiği bütün âyetleri topluca bilmek gerekir; çünkü Kur'ân-ı Kerîm bir bütün olup parçaları bir­birinden ayrılmaz. Nitekim el-Esnevî (ö. 772 H.), bu konuda şöyle demektedir: "Kur'ân'ın hüküm bildiren âyetlerini diğerlerinden ayır-detmek, zarurî olarak bütün Kur'an'ı bilmeye dayanır." (Şerhu Minhâci'l-Usûl).

Pekiyi, Kur'an'ı tamamen ezberden bilmek şart mıdır? Bazı bilginler bunu şart koşma-mışlardır. Onlara göre müctehİdin, hüküm ifade eden âyetlerin Kur'ân'daki yerlerini ge­rektiği zaman başvuracak şekilde bilmesi ye­terlidir.

İmam Şafiî'nin müctehid için Kur'ân'ın hep­sini ezberleyip muhteviyatını bilmesini şart koştuğu rivayet edilmiştir.

Şüphesiz Kur'ân ilminin en yüksek derecesi, onu tam olarak ezberden bilip bütününün mânâsını kavramak, ahkâm âyetlerini ince­den inceye araştırmak, sahabîlerin bu âyetlerle ilgili tefsirlerini ve bunların nüzul sebepleriyle gayelerini bilmektir. "el-Cas-sas" diye tanınan Ebu Bekr er-Râzî (ö. 370 H.) ve Ebu Abdillah el-Kurtubî (ö. 671 H.) gibi bilginler Ahkâmu l-Kur'ân adlı eserle­rinde hüküm bildiren âyetleri açıklamaya ça­lışmışlardır.

 

3- Sünnet'i Bilmek

 

Bu şart üzerinde de bilginler ittifak etmişler­dir. İçtihadın bölünebileceğinİ kabul edenlere göre müçtehidin araştırmak istediği konularla ilgili kavli, fiilî ve takrîrî sünnetleri bilmesi gerekir. İçtihadın bölünebileceğinİ kabul et­meyenlere göre ise, müçtehidin, teklîfî hü­kümleri içine alan bütün hadisleri okuması, onların amaçlarını kavraması, onlarla ilgili durum ve münasebetleri iyice bilmesi gere­kir. Yine onun, Sünnet'İn nâsih ve mensûh'unu, âmm ve fam'mı mutlak ve mukayyetini, tahsis edilmiş olanların bilme­si gerektiği gibi, hadislerin rivayet yollarını, senetlerini, hadis râvilerinin kuvvet derecele­riyle birlikte hâl ve yaşayışlarını da bilmesi icabeder.

Bu konuda İslâm âlimlerinin sarfetmiş olduk­ları gayretler takdire şayandır. Hadis rivayet edenlerin hâl tercümeleri ile adalet ve zabt bakımından dereceleri hakkında bir çok eser­ler yazılmıştır.

Küîüb-Î Süte gibi Hz. Peygamber @'e nİsbet bakımından sahih hadis mecmuaları meydana getirilmiş ve bunlar üzerine birçok bilginler tarafından şerhler yazılarak, hadisler senet bakımından incelenmiş ve İslâm hukukçuları­nın bazı hadisler üzerindeki ihtilafları ortaya konulmuştur. Bu hadis mecmuaları, fıkıh ki­taplarındaki tertibe göre bölümlere ayrılmış, ibadetlere taallûk eden hadisler başlı başına bir yer işgal etmiştir. Her bölüm için müstakil bir kitap unvanı verilmiştir: Akidler, siyer, ilim ve iman kitapları gibi.

Bu hadis çalışmaları, müctehidin Sünnet'e başvurup ondan hüküm çıkarmasını kolaylaş­tırmaktadır; fakat onun, Sünnet'i genel olarak incelemesi, hüküm ifade eden hadisleri de derinlemesine araştırması, onların nâsih ve mensûh'unu tanıması, ifade ettiği hükümle­rin bilinmesi bakımından gerekli olan diğer çalışmaları yapması şarttır. Hükümlerle ilgili olan bütün hadisleri ezberden bilmesi şart de­ğildir. Ancak onları ve yerlerini, gerektiği za­man onlara müracaat metodlarıni ve hadis râvîlerini bilmesi gerekir.

 

4- Üzerinde İcmâ' ve İhtilaf Edilen Konu­ları Bilmek

 

Müctehid için üzerinde icmâ1 edilen konulan bilmenin şart olduğu ittifakla kabul edilmiş­tir. Kesin olarak üzerinde icmâ' edilen konu­lar, farzların esaslarıdır; çünkü bunlar üzerin­de icmâ' edildiği tevatürle sabittir. Miras esasları, Kur'ân ve Sünnet'le nikâhı haram kılınan kadınların kimler olduğu üzerinde de icmâ' edilmiştir. Sahâbîler asrından müctehid imamlar çağma ve onlardan sonra günümüze kadar ittifakla kabul edilegelen İslâmî diğer esaslar da, üzerinde icmâ' yapılan hususlara dahildir.

Üzerinde icmâ' yapılmış olan konulan bil­mekten maksat, onları her zaman anlatacak şekilde ezberlemek değildir. Müctehidin, an­cak araştırma konusu yaptığı mesele hakkın­da icmâ' veya ihtilaf bulunup bulunmadığım bilmesi kâfidir.

Müctehid, selef-i sâlihin üzerinde icmâ' yap­tığı meselelerle birlikte fakihlerin ihtilafa düştükleri konulan da bilmelidir. Bu İtibarla müctehidin, Medîne ve Irak fıkhının metod ve farklarını bilmesi gerektiği gibi, doğru olanla doğru olmayan, nass'lara yakın olanla uzak olan şeyler arasında karşılaştırma yapa­bilecek akıl, İdrak ve takdir gücüne sahip ol­ması-lazımdır. Bu konuda Şafiî şöyle demek­tedir:

"Müctehid, kendisine muhalefet edeni dinle­mekten kaçınmamalıdır; çünkü onu dinle­mekle kendisi gaflete düşmekten kurtulur ve doğru olarak inandığı şeyi tesbit gücü artar. Yalnız onun bu hususta çok çaba harcaması gerekir; tâ ki kabul ettiği şeyi neye göre ka­bul ettiğini, terkettiği şeyi neye göre terketti-ğini bilsin. Aynı şekilde, o kabul ettiği şeyle muhalefet ettiği şeyden müstağni kalmamalı­dır; tâ ki kabul ettiği şeyin, terkettiği şeyden neden üstün olduğunu, Allah'ın izniyle bil­miş olsun." {er-Risale, s. 510).

Bu ifade gösteriyor ki İmam Şafiî'ye göre müctehid, kendi yönünden gaflete düşmeme­si ve doğru bulup inandığı gerçekte sağlam olması için muarızın görüşünü bilmelidir.

İmam Ebu Hanife, "İnsanların en bilgini, on­ların ihtilaflarını en iyi bilendir" derdi; çünkü birbiriyle çarpışan görüşleri araştırmak, bun­lar arasında parıldayan hakikat nurunun orta­ya çıkmasını sağlar. İmam Mâlik de, Ebu Hanîfe'nin talebeleriyle görüşünce, onlara, kendisinin inceleme yaparken karşılaştığı meseleler hakkında Ebu Hanîfe'nin ne dü­şündüğünü sorardı.

Gerçekte sahâbîler, tabiîler ve onlardan sonra yaşamış olan fakihlerin görüşlerini incele­mek, delil ve temayülleri bakımından onlar arasında karşılaştırmalarda bulunmak, kişinin tenkid, takdir ve araştırma melekesini gelişti­rir.

İmam Şafiî, fakihlerin ihtilaflarından başla­yarak araştırmalarını derinleştirmek suretiyle fıkhın ölçü ve esaslarını tesbit etmiş ve böylece fıkıh usûlünü ortaya koymuştur.

Allah'a hamd olsun ki sahâbîlerîn ve büyük şehirlerde ün salmış fakihlerin ihtilaflarını anlatan bir çok kitap vardır. Şirâzî'nin el-Mühezzeb adlı eseri ve Nevevî'nin buna yaz­dığı şerh, İbni Rüşd'ün Bidâyetu l-Müctehid ve Nihâyetü'l-Muktasıd'i, Hanbelî bilginle­rinden İbni Kudâme'nin el-Muğnfsi, İbni Teymiyye'nin Feîâvâ'sı ve Şerhu Süneni'l-Ahkâm adlı eserini burada anabiliriz. Bunlar arasında, Hanefî'lerle Şâfiîlerin ihtilaflarını anlatan Hanefî fıkhındaki hilaf kitaplarının çoğu gibi, iki mezhep arasındaki farkları açıklayan eserler de vardır.

 

5- Kıyas'ı Bilmek

 

İmam Şafiî'ye göre içtihad, bütün şekil ve metodlarıyla kıyas'ı bilmektir. Şafiî, daha ile­ri giderek, "içtihad kıyas"tir der. Bu itibarla müctehid, doğru kıyas'ın metodunu bilmeli­dir. Bu sayede o, hüküm ifade eden nass'lar-dan İstinbat edilen esasları öğrenmiş olur. Bu esaslar ona, içtihad ettiği konuya en yakın olan nass'ı seçme imkânını sağlar. Kıyas'ı bilmek, şu üç şeyi bilmeyi gerektirir:

a- Kıyas için asi olan naslarla bu nassiann ifade ettiği hükümlere esas teşkil eden ve fer'in hükmünü asl'a baağlayan illetlerin bi­linmesi.

b- "Taaddî (sirayet) etmediği sabit olan bir şey üzerine kıyas yapılamaz"   prensibi gibi kıyas'la ilgili kaidelerle kıyas'a temel teşkil eden ve/er'i asl'a bağlayan illetin vasıfları­nın bilinmesi.

c- Önceki müctehidlerin hükümlerin illetleri­ni ortaya koymada ve hükümler için esas ola­rak kabul edip bir takım fıkhî hükümler çıka­rırken dayandıkları vasıfları tesbit etmede başvurduklan metodlarm bilinmesi.

el-Esnevî, müctehid açısından kıyas'ın bilin­mesi konusunda şöyle söyler: "Müctehid'in kıyâs'ı ve kıyas için muteber olan şartları bil­mesi gerekir; çünkü bu, bir içtihad kaidesi ve sayısız hükümlerin açıklanmasına götüren bir

yoldur." (Şerhu Minhâci'l-Usûf).

 

6- Hükümlerin Amaçlarım Bilmek

 

İslâm'da hükümlerin amaçlarının kullar için rahmetten ibaret olduğuna yukarıda işaret et­miştik. Hz. Muhammed @'in peygamber ola­rak gönderilişinin asıl amacı budur. Nitekim Kur'ân'da, "Biz, seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik" (6: 107) buyurulmuştur. Bu umumî rahmet, derece sırasına göre zarûriyyât, hâciyyât ve tahsîniyyât olmak üzere üçe ayrılan maslahatlara İslâm'ın riayet etmesini gerektirmiştir. Aynı şekilde, İslâm'da güçlük ve sıkıntının kaldırılması, zorluğun değil, kolaylığın tercih edilmesi, bu rahmetin bir-icabıdır. İslâm'ın teklif ettiği meşakkatler, devamlı bir şekilde yapılması mümkün olan şeylerdir. Sürekli olarak yapıl­ması mümkün olmayan meşakkatler, büyük zararları defetmek amacını güder. Yeryüzün­de fesadı defetmek için cihadın farz kılınışı böyledir. Nitekim Kur'ân'da da şöyle buyu­rulmuştur: "Allah, İnsanların bir kısmını di­ğer bir kısmıyla defetmeseydi manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah'ın adı çok çok anılan mescidler yıkılıp giderdi. Andol-sun ki Allah, kendisine yardım edenlere yar­dım eder. Gerçekten Allah, güçlü ve yüce­dir." (22: 40).

Müctehid, bunları bilmelidir ki, bu sayede kı­yas şekillerini, hükümlerin esasını teşkil eden vasıf ve münasebetleri anlasın; eğer kıyas'a dayanan re'y ile hüküm istinbat etmekle ye-tiniyorsa. Yok eğer kıyas'a dayaran re'y ile yetinmiyor ve maslahat-i mürsele veya bazı Mâlikîlerin deyimi ile isîidlal-i mürsel'e gö­re hüküm çıkarmak istiyorsa, insan maslahat­larının değişmez esaslardan olduğunu bilme­lidir.. Eğer o, maslahata göre fetva vermek is­tiyorsa, gerçek maslahatlarla nefsî ve şehevî arzulardan gelen ve vehimden ibaret olan maslahatları birbirinden ayırdetmelidir. Yine o, bir işteki maslahat ve mazarratı kavrayıp bunlar arasında karşılaştırma yapabilmelidir; tâ ki mazarratı defetmeyi maslahatı celbet-meye, bütün insanlara faydalı olan şeyleri, bazı kişilere faydalı olan şeylere tercih etsin; maslahat şekilleriyle mazarrat yönlerini ve bunların içtihad için birer esas teşkil ettiğini bilsin.

Bunun içindir ki Şâtıbî, içtihadı şöylece iki esasa dayandırır:

a- Sâri'in (Kanun Koyucunun) amaçlarını ve   bunların   maslahatlara   dayandığını, İslâm'ın gözettiği maslahatların gerçek mas­lahatlar olduğunu, şehevî arzulardan gelen maslahatlara itibar edilmeyeceğini, bir işin bizzat faydalı veya zararlı olması bakımından gözönüne alınması gerektiğini bilmek. Bu konuda Şâtıbî şöyle der:  "İnsan, Şâri'in amaçlarını bütün meselelerde anlayacak bir dereceye gelirse, o, ilim öğretme, fetva ver­me ve Allah'ın bildirdiği hükümleri açıkla­mada Peygamber @'in vârisi olma vasfını kazanmış olur."

b- İstinbat yapabilmek için Arapçayı tam ola­rak kavrayıp Kur'ân ve Sünnet hükümlerini, fakihlerin icmâ' ve ihtilaf ettikleri hususlarla kıyas şekillerini bilmek. Bunların istinbat için birer vâsıta oldukları malumdur (el-Muvafa-kat).

Şâtıbî'ye göre bu iki esastan birincisi asıldır, ikincisi de ona yardımcıdır; çünkü Şâri'in amaçlarını bilmek, içtihadın temelini teşkil eder. Arap dilini ve Kur'ân hükümlerini bİI-mek gibi diğer hususlar ise, birer ilmî müktesebât olup Şâri'in maksat ve gayeleri tam olarak bilinmedikçe bunlarla yeni bir hü­küm çıkarılamaz. Bu itibarla Şâtıbî, "birincisi asıl, ikincisi de ona yardımcıdır" demiştir.

 

7- Doğru Bir Anlayış Ve İyi Bir Takdir Gücü­ne Sahip Olmak

 

Bu şart, yukarıdaki bilgileri kullanmak ve gerçek görüşleri saçma olanlardan ayırdet-mek için bir vâsıtadır. Bu şartı, el-Esnevî, şöyle anlatır:

"Müctehidin tariflerle burhanların şartlarını, bunların Öncüllerinin nasıl sıralandığını, ken­di görüşünde hatâya düşmemek için bu mukaddimelerden giderek istediği neticeye nasıl ulaşacağını bilmesi şarttır."

Burada el-Esnevî, âdeta müctehidin Mantık bilmesini şart koşmaktadır; çünkü tarifleri, burhanları ve mukadimleri bilmek, Mantık il­minin konusuna girmektedir. Diğer taraftan Mantık ilmi bilginler arasında tartışmalara yol açmıştır. Bazı bilginler, Mantık ilminden hoşlanmazlar. Hattâ İbni Teymiyye, Mantık'ı tenkid için bir eşer yazmıştır. Sanırız ki miic-tehid için Mantık ilmini şart koşmayanlar, sahâbî ve tabiîlerin fakihleriyle müctehid imamlar fıkhı içtihadlarda bulunurlarken, he­nüz Mantık ilminin tercüme edilip Arap-İslâm dünyasına yayılmamış olduğunu gözö­nüne alarak böyle düşünmüşlerdir.

Biz de müctehid için Mantık ilmini şart koş­mayanlara katılıyoruz; ancak Mantıkla uğraş­manın haram olduğuna kani değiliz. Hattâ Mantık aklî bir ilim olarak kültürü kuvvetlen­dirir. Tartışma esnasında kişiye büyük bir yardımcı olur. İnsana sağlam bir ölçü verir. Hakikatleri savunurken yardım eder. Gerçi, şer'î hükümler çıkarırken sırf Mantığa dayan­mak asla doğru olmaz. Müctehid için Mantık ilmini şart koşmamakla beraber, İmam Şafiî'ye uyarak, müctehidin hakikatleri kav­ramak için doğru bir anlayışa ve keskin bir görüşe sahip olması gerektiğini söylemek is­teriz.

 

8- İyi Niyetli Ve Sağlam İtikad Sahibi Olmak

 

Hâlis bir niyet, kalbi Allah'ın nuru ile aydın­latır; onu, bu yüce dînin Özüne ulaştırır, yal­nız gerçeğe yöneltir ve gerçekten başkasına meylettirmez. Yüce Allah, ihlasli kimsenin kalbine hikmet kapılarını açar ve doğru yolu göstererek onu hatâdan korur. İslâm, ancak kalbi ihlasla aydınlanmış olanların idrak ede­ceği bir nurdur. Bidat ve nefsî arzularının peşine düşerek veya temiz bir kalble nass'la-ra yönelmemek suretiyle itikadını bozan kim­senin düşüncesine, tefekkür kudreti ne olursa olsun, onu doğru hüküm çıkarmaktan alıko­yan bir şey musallat olur; çünkü kötü niyet, düşünceyi de kötüleştirir. Bundan dolayıdır ki, kendilerinden sonrakilere o derin fıkıh mi­rasını bırakan büyük imamlar, fıkıhta ün yap­madan önce ihlas ve takvâlarıyla meşhur ol­muşlardır. Onlarla ilgili haberler nur ve irfan­la doludur.

İslâmî hakîkatı araştırmada ihlas, araştırıcıyı Öyle bir hale getirir ki, o bu hakikati nerede bulursa bulsun alır, taassuba kapılmaz, mutlaka kendi görüşünün doğru olduğunu ve başkalarının yanıldığını farz etmez. Nitekim büyük imamların hepsi, "bizim görüşümüz doğrudur, yanlış da olabilir; başkalarının gö­rüşleri yanlıştır, doğru da olabilir" derlerdi. Onlar, başkalarının görüşlerinin doğru oldu­ğunu anlayınca kendi görüşlerinden vaz ge­çerlerdi. İmam Şafiî, Sünnet'e olan bağlılığı sebebiyle, "Hz. Peygamber @'in hadîsine muhalefet edersem hangi yer beni taşır ve hangi gök beni gölgelendirir?" derdi. Yine O, "Bir Hadis görürseniz ona sanlın ve benim görüşümü duvara çarpın!" derdi. Ebu Hanîfe de, "Bu, bizim ulaştığımız en iyi neticedir; kim bundan daha iyisine ulaşırsa ona uysun!" derdi.

Şâtıbî'nin deyişiyle içtihad, müctehidi Hz. Peygamber @'in postuna oturacak bir dere­ceye yükseltir ve bu sayede o, Allah'ın hü­kümlerini açıklar. Hal böyle olunca bid'atve nefsi arzularına uyanlar, bu dereceye nasıl ulaşırlar!

 

İçtihadın Dereceleri (Müçtedidlerin Tabakaları)

 

Fıkıh Usûlü bilginleri, fakihleri yedi tabakaya ayırırlar. Bunlardan ilk dört tabakayı teşkil edenler müctehittirler; geriye kalan tabakaları teşkil edenler de mukallid olup içtihad dere­cesine ulaşmamış kimselerdir. Burada, bu ta­bakalar sırasıyla anlatılarak her tabakanın fetva ve içtihad bakımından yeri açıklanmaya Çalışılacaktır.

 

1- Şeriat'ta Müctehidler

 

Bunlar ilk tabakayı teşkil eden müstakil müc-tehidlerdir. Yukarıda zikrettiğimiz bütün şart­ların bunlarda bulunması gerekir. Kitab ve Sünnet'ten hüküm çıkaranlar, kıyas yapanlar, maslahatlara göre fetva verenler, sedd-i zerâyi' ile içtihad'da bulunanlar işte onlardır. Kısaca onlar, uygun gördükleri bütün istidlal yollarına başvurmuşlar ve bu konuda hiç kimseye tâbi olmamışlardır. Onlar, kendileri için metodlar tesbit edip bu metodlara göre fertî meseleleri çözümlemişlerdir. Sahâbî-lerin fakihleri; Sâid b. el-Müseyyib ve İbra­him Nehaî gibi tabiîlerin fakihleri; Câ'fer es-Sadık ve babası Muhammed el-Bâkır, Ebu Hânife, Mâlik, Şafiî, Ahmed b. Hanbel, Evzâî, Leys b. Sa'd, Süfyan es-Sevrî, Ebu Sevr ve diğerleri gibi pek çok müctehid bu tabakaya dahildir. Gerçi onların görüşleri ta­mamen ve tedvin edilmiş bir şekilde bize ka­dar ulaşmamıştır; fakat fakihlerin ihtilaflarını anlatan kitaplarda onlara ait görüşlerin riva­yet edildiğini görebiliriz. Bunların asılsız ol­duğuna dair bir delil bulunmadığına göre, doğru olması kuvvetle muhtemeldir.

Ebu Hanîfe'nin Öğrencilerinden Ebu Yusuf, Muhammed, Züfer ve diğerlerinin bu tabaka­ya dahil olup olmadıklarında ihtilaf edilmiş­tir. İbn-i Âbidîn, bunları başka birisine tâbi olan, usûlde bağımlı ve furû'da bağımsız bu­lunan, yani mezhepte müctehidlik derecesine ulaşan kimselerden saymıştır. O, bu konuda şöyle der: "Mezhepte müctehid olan tabaka için hocalarının koymuş olduğu kaidelere gö­re hükümler çıkarmaya muktedir olan Ebu Yusuf ve Muhammed gibi Ebu Hanîfe'nin ta­lebelerini misal olarak zikredebiliriz. Onlar, bazı fer'î hükümlerde hocalarına muhalefet etmişlerse de, usûle ait kaidelerde onu taklid etmişlerdir." (Şerfıu Ukûdi Resmi'l-Müftî, İstanbul 1325, s. 11).

Bu sözler tenkid edilebilir: Çünkü Ebu Yusuf, Muhammed ve Züfer, fıkhî düşünce­lerinde müstakil idiler. Onlar, hiç bir zaman hocalarını taklid etmiyorlardı. Onların Ebü Hanîfe'den ders almaları, O'nun görüşlerini İncelemeleri ve ilk fıkıh öğrenimlerini ondan tahsil etmeleri, fikrî İstiklallerine ve içtihad hürriyetlerine engel teşkil etmez. Eğer iş böy­le olsaydı, başkasından ders alan herkesin mukallid olması gerekirdi ki, bu da, Ebu Hanîfe'nin bile müstakil müctehidler derece­sine ulaşmamış olduğu neticesini doğururdu; çünkü Ebu Hanîfe, hocası Hammad b. Ebî Süleyman vasıtasıyla İbrahim Nehaî'nin fık­hını almakla öğrenimine başlamıştır. O, İbra­him Nehaî'den çok şey rivayet etmiştir. Ebu Hanîfe'nin fıkıh ve içtihad'daki mevkiini kü­çültmek İsteyenler, İşte böyle söylemişlerdir. Şah Veliyullah Dehlevî, Huccetuîlahi'l-Bâliga ve fakihlerin ihtilafı hakkındaki el-Insaf adlı eserinde bu görüşü ileri sürmüştür. Bu görüşün yanlışlığı ortadadır: Ebu Hanîfe müstakil bir müctehid'dir; çünkü o, İbrahim Nehaî'nin görüşlerini incelemiş, bazen ona muvafakat, çoğu zaman da muhalefet etmiş­tir. Ona muvafakat ettiği şeylerde delil ve is­tidlale dayanmış; mücerret taklid ve ittibâ' et­me düşüncesine saplanmamıştır. Aynı şekilde Ebu Hanîfe'nin öğrencileri de kendisinden içtihad metodlarını almışlardır; bazen ona muvafakat, bazen de muhalefet etmişlerdir. Muvafakatları, taklid etme işi değil; ikna ol­ma, istidlal ve delili tasdik işidir. Bu, furû" şöyle dursun, usûlde mukallid olanların bile yapacağı iş değildir (M. Ebu Zehra, Ebu Ha-nife).

Ebu Yusuf, Muhammed ve Züfer'in hüküm çıkarırken dayandıkları prensipler, çoğu za­man hocaları Ebu Hanîfe'nin görüşlerine uyuyor ise de, her zaman aynı değildir. Onla­rın hocalarına bazı esaslarda bile karşı çıkış­ları, müstakil müctehid olduklarını gösterir. Onların hüküm çıkarma yollarında birleşme­si, taklid etmek meselesi değil, ikna olmak meselesidir. İşte mukallit ile müçtehİd arasın­daki fark budur. Doğru ölçü de bu olmalıdır.

,Bu imamların hayatlarını inceleyenler, pren­sipler (el-usû[)'de dahi onların taklitçilikten uzak olduklarını görürler. Bu imamlar, yalnız Ebu Hanîfe'nin dersleriyle yetinmemiş, Ebu Hanîfe'den sonra başkalarından da ders al­mışlardır. Meselâ; Ebu Yusuf, Hadisçilerin derslerine katılmış ve onlardan birçok hadis öğrenmiştir. Ebu Hanîfe, belki de bu hadisle­re vâkıf olmamıştı. Daha sonra Ebu Yusuf, kadılık mevkiini işgal etmiş, bu sebeple in­sanların birçok hallerine vâkıf olmuş, hocası­nın görüşlerine uyarken onları hükümleriyle süslemiş, ona muhalefet ederken yeni bilgi, görgü ve insanlar arasındaki yargılarıyla daha doğru bulduğu yolu tutmuştur. Bütün bunla­rın Ebu Hanîfe'ye ait olup Ebu Yusuf tarafın­dan benimsendiğini ileri sürmek, gerçekleri örtmek demektir.

İmam Muhammed, İlmî hayatının ilk yılların­da kısa bir süre Ebu Hanîfe'nin derslerine de­vam etmiş, sonra İmam Mâlik'te buluşup ondan el-Mııvaîta'ı rivayet etmiştir. Hattâ onun rivayeti, Muvatta'm isnad bakımından en sağlam rivayetlerinden biri sayılır. Buna göre, İmam Muhammed mukallid ise bu imamlardan hangisini taklid etmiştir? Ebu Hanîfe'yi mi, Mâlik'i mi? Yoksa İkisini bir­den mi taklid etmiştir? Hem onun, hem hoca­sı Ebu Yusuf'un, hem de Züfer'in mutlak müctehid olduklarını, usûlde de, furû'da da mukallid olmadıklarını söylememiz İnsaf ve mantık icabıdır. Burada şunu da belirtmemiz gerekir; usûl, Ebû Hanîfe devrinde tam ola­rak yazılmamıştı ki, talebeleri onu Ebu Hanîfe'den aldılar ve bunda ona tâbi oldular, denİlebilsin. O devirde usûl, ancak hüküm is-tinbat edilirken gözönüne alınırdı; bir ders şeklinde okutulmazdı.

Burada, günümüzde böyle bir içtihad kapısı açılabilir mi? sorusu ortaya atılmaktadır. Bu soruya Şâfiîlerle Hanefîlerin çoğu müsbet ce­vap vermektedirler; fakat Hanefîlerin büyük bir kısmı bu kapıyı bilfiil kapamışlardır. Bu­nunla birlikte kimi Hanefîler, Kemâlüddin b. el-Hümam gibi bazı fakihlerin mutlak mücte-hitlik derecesine ulaşmış olduğunu kabul ederler. Bundan anlaşılıyor ki, onlar, mutlak içtihad kapısını tamamen kapamamı şiardır. Bu konuda Mâlikîler de Hanefî ve Şâfiîlere yakındırlar. Onlara göre, herhangi bir çağda mutlak müctehid bulunmayabilir; fakat her asırda mezheb'de müctehidin bulunması ica-beder. Bu hususu ileride tekrar ele alacağız.

Hanbelîlere gelince; onlar, her asrın bir müc-tehid'den hâlî kalmasının caiz olmayacağını söylerler. Bu konuda İbn-i Kayyım el-Cev-ziyye şöyle der: "Müstakil müctehidler hak­kında Peygamber @, 'Allah, bu ümmete her yüz yılın başında dînini yenileyecek bir müc­tehid gönderir.' buyurmuştur. Onlar, Allah'ın dînini yeniden canlandırmak için gönderdiği kimselerdir. Ali b. Ebî Tâlib bunlar hakkında; 'yeryüzü Allah'ın hüccetle emrini yerine ge­tiren bir kâimden hâlî olmaz.' demiştir."

Hanbelîlere göre her türlü ictihad kapısı açık­tır. Madem ki insanların akıl ve idrakleri de­ğişiktir, madem ki herkes müctehid olacak kudrete sahip değildir ve herkesin ilmî ve aklî seviyesi ayrı ayrıdır; o halde hiç kimse içtihad kapısını kapayamaz ve ehil olmadıkça müctehidlik iddiasında bulunamaz. Ehil ol­madığı halde böyle bir iddiada bulunan kim­se, ilim ve içtihad sâhib olmak şöyle dursun, dînî konuda itimada bile lâyık değildir.

Hanbelîler, içtihad kapısını açmakla kalmaz­lar, her asırda bir mutlak müctehidin bulun­masını zarurî görürler. Hanbelî fakihlerinden İbni Ukayl, "sonrakiler (müteahhİrîn), mut­lak müctehid bulunmayan bazı çağların ola­bileceğini kabul etmişlerse de, bu konuda es­kiler (mütekaddimîn) arasında her hangi bir ihtilafın mevcut olduğu bilinmiyor." demiştir. Hicri yedinci asırda yaşamış olan Hanbelî âlimi İbni Hamdan da, "uzun zamandan beri mutlak müctehid yok olmuştur. Halbuki şim­di bunun yetişmesi ilk zamanlardan daha ko­laydır." demiştir (SıfatWl-Fetva ve'l-Müfti ve'lMusteftî, Dımeşk, 1280, s. 17).

Şiîlerden İmamiyye mezhebine göre ictihad kapısı her zaman açıktır. İmamîlerin içtihad-ları incelendiği zaman görülür ki onlar fıkıh'ı önce Kitab'a, sonra kendi vasıtalarıyla riva­yet edilen Sünnet'e ve imamlarının görüşleri-

ne dayandırırlar. Boyun eğdikleri ve sözlerini Hz. Peygamber'in Sünnet'i gibi kabul ettikle­ri imamlardan başka hiç kimse imamlık mev­kiine gelemez. İmam Ca'fer es-Sâdık'ın söz­leri, onlar için hem usûl'de hem de furû'da hüccettir. Ebu Ca'fer Muhammed el-Bakır ve kendisinden önce yaşamış olan baba ve dede­leriyle, kendisinden sonra gelen ve onlara gö­re Hz. Peygamber @'in tavsiyesi uyarınca imam olarak kabul edilen torunlarının sözleri de, aynı şekilde hüccet teşkil eder.

Onikinci İmam kaybolduktan sonra -ki onun onbir asırdan beri hâlâ gelmesi beklenmekte­dir- bu mezhep mensubları, ictihad yapma hakkına sahip olmuşlardır. Onlar ictihadların-da iki hususa bağlı kalırlar:

a- İmamlardan rivayet edilen hiç bir şeye mu­halefet etmemek ve imkân dahilinde imamla­rın görüş ve sözlerine uyarak ictihad yapmak. Onlar, imamlara ait bir rivayet bulamazlarsa, meseleleri akılla hükme bağlarlar; çünkü on­lara göre akıl; Kitab, Sünnet ve İmamların sözlerinden sonra gelen bir hüccettir.

b- Kesin olarak imamların koyduğu metotlara bağlı kalmak.

Biz meseleyi onların mantığı ile ele alacak olursak görürüz ki, imamların sözleri, uyul­ması zarurî olan Sünnet'ten sayılmakta ve kendi imamları, Ebu Hanîfe, Şafiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel gibi diğer mezhep imamla­rına benzememekle beraber, içtihadları mut­lak olarak kabul edilmektedir.

Onların imamlarına, diğer mezheplerin kendi imamlarına baktığı bir gözle bakacak olursak, onların içtihadlarmm mutlak olmadığını gö­rürüz. Hattâ onların içtihadları, İmam Ca'fer es-Sâdık ve onun derecesinde bulunan imam­ların görüşlerine uygun olarak yapılan bir iç­tihad (tahric) mertebesinden öte gidemez; çünkü onrlar usûl ve furû'da imamlarına mu­halefet edemezler; sadece usûl ve furû'da tahric yapabilirler. Buna göre, onlar, imamla­ra usûlde değil, yalnız furû'da muhalefet eden ikinci tabakadaki müctehidlere bile dahil sayılmazlar.

 

2- Müntesİb Müctehidler

 

Bunlar, ikinci tabakayı teşkil ederler. Hüküm çıkarmada imamın koyduğu usûle uyarlar ve furu'da ona muhalefet ederler. Genel olarak bunlar, imamın ulaştığı neticelere benzer içti-hadlara ulaşmışlarsa, bu, onların imamla soh­bet ve devamlı ilgilen olduğunu gösterir. İbn-i Abidin, "Ebu Hanife'nin arkadaşları bunlar­dandır." demiştir. Eğer Ebu Yusuf, daha çok hadîs'e dayanmasa ve nisbeten kıyas'ı daha az kullanmasaydı, belki bu sözün bir değeri olurdu. Bu durumda Ebu Yusuf'un tamamen Ebu Hanîfe'ye tâbi olduğunu düşünmek imkânsızdır. Bunun içindir ki biz, Ebu Yusuf, Muhammed b. el-Hasen ve Züfer'in müstakil müctehid olduklarını söyledik.

Müntesib müctehidlere misal olarak ŞâfİÎ mezhebinde el-Müzenî'yi; Mâliki mezhebin­de Abdurrahman b. Kasım, İbn-i Vehb ve İbn-i Abdilhakem'i zikredebiliriz, Nevevî, Kiîabu'l-Mecmâ'nun mukaddimesinde şöyle belirtmektedir:

"Üstad Ebu İshak, bizim arkadaşlarımızın bu sıfatta (müntesib müctehid) olduğunu iddia etmiştir. Mâlik'in talebelerinden, Ahmed (b. Hanbel)'den ve Davud (ez-Zâhirî) ile Hanefîlerin çoğundan kendi İmamlarım taklid ettikleri hikâye edilmiştir. Doğrusu, tahkik ehlinin görüşü, bizim arkadaşlarımızın görü­şüne uygundur. Yani arkadaşlarımız, Şafiî mezhebini taklid suretiyle değil, onun içtihad ve kıyas metodunu sağlam ve doğru bulduk­ları ve içtihad için ona uymak zorunda kal­dıkları için hükümleri İmam Şafiî'nin meto­duyla anlamak istemişlerdir. Ebu Ali es-Sincî de buna benzer bir mütâlâa beyan eder ve 'biz, başkasına değil Şafiî'ye tâbi olduk; çün­kü onun görüşü, görüşlerin en üstünü ve en doğrusudur. Biz, Şafiî'yi taklid etmedik' der. Bence onun bu ifadesi, Şafiî'nin emrine ve el-Müzeni (Ö. 264 H.)'nİn Muhtasar'mm ba­şında söylediklerine tamamen uygundur."

Nevevî, bu sözleri tenkide tâbi tutar ve Şafiî müctehidlerinin hepsinin taklid'den uzak ol­duklarına dair ileri sürülen iddianın doğru olamayacağını belirterek, "bazı usûl bilginle­ri, İmam Şafiî'den sonra müstakil müctehid bulunmadığını söylemişlerdir." der ki, bizce, bu görüş de çok aşırıdır.

Kısaca, bu tabakaya mensup olan müctehid­ler, Ebu Hanîfe'nin talebeleri arasında vardır. Onlar Züfer, Ebu Yusuf ve Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybânî'nin derecesine ulaşamayan kimselerdir. Meselâ; Ebu Hanîfe'nin usûl ve metoduna bağlı olan Hasan b. Ziyad, Hilâlu'r-Re'y ve diğerleri bu tabakaya dahil­dirler. Bunlar, bazı fer'î meselelerde Ebu Hanîfe'ye muhalefet etmişlerdir. İmam Mâlik'in talebeleri de bu tabakaya dahildir­ler. İmam Şafi'nin talebelerinden el-Müzenî ve benzerleri de bu tabakaya dahil olup bun­lar, bazı meselelerde Şafiî'ye muhalefet et­mişlerdir. Gerçi Şafiî'ler, el-Müzenî'nin ken­disine has görüşlerinin Şafiî mezhebinden sa­yılıp sayılmayacağında ihtilafa düşmüşlerdir.

Müctehid imamları takip eden ilk çağların hemen hepsinde metod bakımından imam'a bağlı olan ve furû'da ona bağlı olmayan bu tabakaya mensup müctehidlere rastlanmakta­dır. Meselâ; Ebu'l-Hasen el-Kerhî, evlenme­de denklik (kefâet) şartını kabul etmeyerek Ebu Hanîfe ve arkadaşlarına muhalefet et­miştir. Ebu Bekr el Asamm da, ergenlik çağı­na gelmemiş çocuklar üzerinde evlendirme velâleyitini kabul etmemek suretiyle Hanefî mezhebine muhalefet etmiştir. Bununla bir­likte o, yine de Hanefî mezhebine mensuptur.

Bunlardan anlaşılıyor ki müntesib müctehid­ler, metod bakımından imama bağlı oldukları halde, fer'î meselelerde bazen ona muvafakat, bazen de muhalefet etmekte ve imamın ele almadığı meseleler hakkında iç­tihad yapmaktadırlar.

 

3- Mezhepte Müctehidler

 

Bunlar, üçüncü tabakayı teşkil eden, usûl ve furû'da imama tâbi olan kimselerdir. Bunla­rın yaptıkları, ancak hakkında imamdan herhangi bir rivayet bulunmayan meselelerin hü­kümlerini açıklamaktan ibarettir. Mâlikîlere göre her çağda bulunması lâzım gelen mücte-hidler işte bunlardır. Bunların içtihadlanna "tahkîku l-menat" denilir. Bu da, öncekile­rin tesbit etmiş oldukları illetleri, onların ele almadıkları meselelere uygulamaktır. Bu ta­bakaya dahil olan müctehidler, mezhebce bir hükme bağlanmış olan meselelerde pek az iç­tihad yapmışlardır. O da, Öncekilerin istînbat ettiği hükümleri, sonrakilerin örfünde mevcut olmayan bazı şeylere dayandırılmış olması ihtimalini gözönüne alarak, açıklamak şeklin­dedir. Öyleki Önceki müctehidler, sonrakile­rin nokta-i nazarlarım görselerdi kendi görüş­lerinden vazgeçerlerdi.

Kısaca, bu tabakayı teşkil eden müctehidlerin içtihadı iki husustan dışarı çıkmamıştır:

a- Önceki müctehid imamların benimsediği kaideleri özetlemek, imamların yapmış ol­dukları kıyasların illetlerinden meydana ge­len fıkıh kaidelerini bir araya toplamak.

b-  Hakkında mezhebce bir nass bulunmayan hükümleri çıkarmak.

Bu tabaka, mezheblerin fıkhını yazan ve on­ların gelişmesini sağlayan prensipleri koyan; tercih, görüşler arasında karşılaştırma, bazı görüşleri destekleme, bazı görüşleri zayıf ola­rak gösterme gibi hususlarda belli Ölçüleri yerleştiren ve her mezhebin fıkhî bünyesini keskin çizgilerle diğerinden ayıran müctehid-leri teşkil eder:

 

4- Tercih Yapan Müctehidler

 

Dördüncü tabakayı teşkil eden bu müctehid­ler, hakkında mezhep imamlarının içtihadları bulunmayan furû' meselelerinin hükümlerini çıkaran, hükmü hiç belirtilmemiş meselelere dokunmayan kimselerdir. Fakat onlar; üçün­cü tabakanın tesbit etmiş olduğu tercih esas­larına dayanarak rivayet edilen görüşler ara­sında tercihlerde bulunmuşlardır. Bazı görüş­leri, dayandığı delilin kuvvetli oluşu veya mevcut asrın icaplarına tatbik bakımından el-

verişli bulunuşu sebebiyle tercih etmişlerdir. Elbette bu, yeni bir görüş beyan etmek değil­dir.

Bu tabakayla bundan önceki tabaka arasında­ki fark çok azdır. Hattâ usûlcülerin bazısı, haklı olarak, bu iki tabakayı bir saymıştır. Çünkü, usûle göre fikirler arasında tercih yapmak, mezheb imamlarının ele almadığı* meselelerin hükümlerini ortaya koymaktan daha az bir iş değildir. Nevevî, el-Mecmu'un mukaddimesinde bu iki tabakayı bir tabaka olarak zikretmiştir.

 

5- İstidlal Yapan Müctehidler

 

Bunlar, İbni Abidin'in zikrettiği beşinci taba­kayı teşkil ederler. Bu tabaka mensupları, gö­rüş ve rivayetleri karşılaştırıp "bu görüş ka-yıs'a daha uygundur", "şu görüş rivayet bakı­mından daha sahih ve delil yönünden daha kuvvetlidir" şeklinde açıklamalar yapmışlar­dır.

Bu tabaka ile bundan önceki tabaka arasında­ki fark da pek açık değildir; çünkü İbni Abidin'in ayrı ayrı zikrettiği üçüncü, dördün­cü ve beşinci tabakaları iki tabakaya indir­mek mümkündür:

a- Tahric yapan müctehidler: Bunlar, hak­kında mezheb imamlarının fikir beyan etme­dikleri meselelerin hükümlerini çıkaran ve tahric'lerinde mezhebin kesin olarak kabul ettiği kaidelere dayanan kimselerdir.

b- Tercih yapan müctehidler: Bunlar da, de­ğişik rivayetler ve birbirine aykırı görüşler arasında en sağlam rivayeti, en doğru görüşü veya bunlardan Sünnet'e en yakın, kıyas'a en uygun ve insanlar için en kolay olanı beyan etmek amacıyla tercihlerde bulunan kimseler­dir.

Sayısı ne olursa olsun, yukarıda geçen taba­kalardan her birinin kendisine göre bir içtihad şekli vardır.

Birinci tabaka, pek çok kâmil (mutlak) içti-had'da bulunmuştur.

İkinci tabaka, daha çok furû'da mutlak içtihad yapmış olup genel olarak usûTde içtihad yapmamıştır.

Üçüncü tabaka, illetleri çıkarma, hükümlerin dayandığı esasları tesbit etme ve bunları me­selelere uygulama bakımından içtihadlarda bulunmuştur.

Dördüncü tabaka da, üçüncü tabaka gibidir.

Beşinci tabaka ise, görüş ve rivayetleri seçme bakımından pek az ictİhad yapmıştır. Aslında bu tabaka mükallid'dir; ancak mezhebe göre tefsirde, mezhebin sınır ve çerçevesini aş-maksızm, aklî bir faaliyet göstermede bu ta­baka mensuplarının da bir rolü vardır. Kısa­ca, diyebiliriz ki bu tabaka, tercih etme şek­linde de olsa, kendisine göre bir içtihad'a sahiptir.

Bundan sonra ele alacağımız iki tabakaya ge­lince; bunlar, tamamen mukallid olup fıkhı bir içtihad'a sahip değildirler. Onlar, sadece öncekilerin görüş ve eserlerini toplayıp ted­vin etmekle uğraşmışlardır.

 

6- Hafızlar Tabakası

 

Bu tabaka mukallid olup öncekilerin tercihle­rini bilmede hüccet sayılır. Hanefîlerden İbni Âbİdin bu tabaka hakkında şöyle der:

"Onlar en sağlam, sağlam ve zayıf, açık rivayet, mezhebin zâhİr görüşü ve nâdir rivayet arasında seçme gücüne sahip kimse­lerdir. el-Kenz, ed-Durru'l-Muhîar\ el-Vika-ye ve el-Mecma gibi muteber metinlerin müellifleri bu tabakaya dahildirler. Bunlar, kitaplarında reddedilmiş fikirleri veya zayıf rivayetleri nakl etmemişlerdir."

Buna göre onların bu tutumu tercih değildir; fakat, tercih edilenleri bilmek ve tercih sahibi müçtehidlere göre tercih derecelerini bir sıra­ya koymaktan ibarettir. Tercih sahibi mücte-hidlerin tercihlerini bilmek, onlar arasında bir hüküm vermek mânâsına gelebilir. Dolayı­sıyla onlar, kendilerine göre tercih' bakımın­dan daha sağlam olan, mezhebin usûlüne daha çok dayanan, sayı bakımından daha fazla olan veya mezhepçe daha çok hüccet sayılan tercih sahibi müctehidlerin görüşlerinden ba­zılarını seçmişlerdir.

Öncekiler gibi bunların da fetva vermek hak­ları vardır. Fakat bu, dar bir çerçeve içerisin-"dedir. Hayruddin er-Remlî, el-Fetâvâ el-Hayriyye isimli eserinde bu konu ile ilgili olarak şöyle demektedir:

"Şüphesiz ki muhtelif görüş ve rivayetlerin tercihe lâyık olanlarını bilmek ve onların sağ­lamlık veya zayıflık bakımından derecelerini tanımak, ilim yolunda ciddî gayretler sarfet-miş olanların sonunu gösterir. Bu itibarla müftî ve kadı'nın üzerine düşen, cevabı iyi tesbit etmek, haramı helâl veya helâli haram yapmak suretiyle Allah'a iftira etmek gibi bir ölçüsüzlüğe düşmemektir."

 

7- Mukallidler Tabakası

 

Müctehidlerin en aşağı tabakası, bu tabaka­dır. Bu tabakaya mensup olanlar, kitablan an­layabilirler; fakat görüş ve rivayetleri tercih edemezler. Onlar, tercihlerde bulunan mücte­hidlerin tercihleriyle tercih derecelerini ayır-dedecek bilgiye sahip değildirler.

İbni Âbidin, bunları şöyle tarif etmektedir; "Onlar doğru ve yanlışı, sağ ve solu birbirin­den ayıramamışlardır. Hattâ onlar, gece odun toplayıcısı gibi ellerine geçen her şeyi bir araya getirmişlerdir. Bunları taklid edenlere yazıklar olsun!"

İbnİ Âbidin'İn anlattığı bu sınıf mensupları son asırlarda oldukça çoğalmıştır. Onlar, adetâ kitapların ibarelerine tapınırlar; kitapla­rın içindekilerden öte gidemezler; delil, görüş ve rivayetleri birbirinden asla ayırdedemez-ler.

Çağımızda bu gibi insanlar çoktur. Onlar, fa-kihlerin sözlerine sarılırlar; bu sözlerin da­yandığı delillere bakmazlar; hattâ, "bu konu­da şöyle bir görüş vardır" demekle yetinirler. Yaptıkları işleri meşru göstermek isteyen çevre ve sınıflar üzerinde bu tip insanların büyük etkrsi vardır. Bunlar, kim söylemiş olursa olsun, kıymeti ne olursa olsun, bulduk­ları herhangi bir görüşe sarılırlar ve açık bir delil veya tercihe lâyık bir düşünceye dayan­mamış olsa bile, ona göre fetva verirler; son­ra da onu her tarafa yayarlar. İbni Âbidin'in dediği gibi bunlara da, bunları taklid edenlere de yazıklar oisun!

Bu konuyu bitirmeden önce belirtmek isteriz ki Hanbelîlerin şu görüşüne biz de aynen ka­tılıyoruz: Her çağda mutlak içtihad şartlarım haiz bir müctehidin bulunmaması doğru ol­maz; çünkü böyle bir içtihad sayesinde dîn, iftiracıların iftiralarından korunmuş ve onun tertemiz cevheri gösterilmiş olur. Yine böyle bir içtihad sayesinde dînin metodundan sap-maksızm, hükümlerine saçma bir şey kat­maksızın ve dinî bağı koparmaksızın îslâmî esasları tatbik etmek imkânı doğar.

Hiç bir kimse, Allah'ın akıllara açmış olduğu bu kapıyı kapamak hakkında sahip değildir. Bu kapının kapandığını söyleyen hangi delile dayanmakta ve kendisi için mubah olan şeyi neden başkaları için haram saymaktadır? Bu­nu sormak hakkımız değil midir? Zira bu ka­pının kapanması, insanları, İslamî ilk kaynak­lardan, yani Kitab'tan, Sünnet ve selef-i sâlihin eserlerinden uzaklaştırmaktadır. Hattâ taklidcilikte ifrata giden bazı kimseler, "Kur'ân ve Hadîs'i incelemeye lüzum yok­tur; çünkü içtihad kapısı kapalıdır" diyecek kadar ileri gitmişlerdir. Lâ havle ve lâ kuvve­te illâ billâh! (M. Ebu Zehra, Vsûlü'l-Fıkıh).

İçtihadın Bölünmesi

İçtihad şartlarım haiz olan kimsenin içtihadı, kayıtsız şartsız ve umumî bir içtihad mıdır? Böyle bir müctehidin her türlü dinî mesele hakkında içtihad yapması gerekmez mi? Çünkü içtihad, fıkhî bir meleke olup buna sahip olan kimse hem usûlü, hem de şeriatın amaçlarını tam olarak bilmektedir. Onun içti­hadı her hangi bir konuya münhasır olamaz; zira şerîatın her bölümü birbirine bağlıdır.

Şer'î bir meselede içtihad yapacak kimse, şerîatın bütününü bilmek mecburiyetindedir. İbadet meselelerini hakkı ile bilmeyen, muamelâta ait meseleleri anlayamaz. İçtihad şartlarım haiz olan müctehide göre içtihad yapmak, fıkhî bir melekedir. Bu meleke saye­sinde müçtehid, bütün dinî meselelere nüfuz edebilir.

Fakihlerin büyük çoğunluğu bu görüşü be­nimsemiştir. Onlara göre içtihad bölünmez. Nikâh meselelerinde içtihad yapan kimse, ibadet meselelerinde başkasını taklid etmez. Aynı şekilde, ibadet hususunda müçtehid olan kimse, alım-satım veya nikâh hususunda taklidçi olamaz; çünkü bu, iki zıt şeyi birleş­tirmek demektir. İctihadla taklidçilik birbiri­ne zıt olan ve bir şahısta birleşmesi mümkün olmayan şeylerdir. Doğru kıyas metodlarını bilen bir fakih, onu aile meselelerine tatbik etmekten âciz ve muamelât işlerine tatbik et­meye muktedir olabilir mi? Ancak onun, belli bir konuya ait deliller hakkındaki bilgisiyle diğer konuların delillerine ait bilgisi eşit ol­mayabilir; fakat bu, onun müctehidlikten mu-kallidlik mertebesine düşmesi demek değil­dir.

Bazı Mâlikîlerle bazı Hanbelîler, Zahirîlere uyarak, şöyle demişlerdir: İçtihad bölünebilir. Her hangi bir konu hakkında derin bir bilgiye sahip olan kimse bu konuda içtihad yapabilir. Bu, içtihad konusundaki esaslara aykırı değil­dir.

Burada onun, hem müçtehid hem de mukallid olduğu söylenemez; çünkü Zahirîlere göre taklid, mutlak olarak yasaktır. Kişi, karşılaştı­ğı bir meseleyi, kendi re'yi ile değil, bir deli­le dayanarak fetva veren herhangi bir fakihe başvurmak ve onun dayandığı bu delili anla­mak zorundadır. İşte o, bu delili anlamakta müçtehid demektir ve onu, bunun dışında taklid etmez; belki kendisi de onun gittiği yoldan gider.

İçtihadın bölünebileceğini ve taklidi caiz sa­yanlara göre, belli bir konuda içtihad yapacak kimse, bütün İçtihad metodlarını bilmek ve iÇtihad için gereken ehliyete sahip olmak mecburiyetindedir. Belki o, delillerini tam olarak bildiği konuda fetva verir, diğer kon-rularda kesin bir bilgi sahibi oluncaya kadar susar. Meselâ; bir çok imamlar, kendilerine sorulan bir kısım meseleler hakkında "bilmi­yorum" diye cevap vermişlerdir. İmam Mâlik, otuz altı kadar soruya "bilmiyorum" (îâ-edrî) sözüyle karşılık vermiştir; çünkü o, bu meseleerin dayandığı delilleri o zaman in­celememişti. Bununla beraber onun imamlık ve müctehidlik sıfatı gitmemiştir. Yine de o, Hicret Yurdunun İmamıdır. (Muhammed Ebu Zehra, Usûlü'İ-Fıkıh, Kahire, t.y., [İslâm Hukuku Metodolojisi, çev., Abdülkadir Şe­ner, Ankara 1986, Fecr yay., ss. 325-344]).

 

KISIM 5

 

İSLÂM'DA KANUN KOYMA VE BU HUSUSTA İÇTİHADIN YERİ

 

İslâm'da kanun koymanın çerçevesi nedir ve nasıldır? Bu hususta içtihadın yeri nedir? Bu konuyu bilmek için, her şeyden Önce iki me­selenin izah edilip anlaşılması zarureti vardır. Bu iki meseleyi iyice anlayıp gözönünde bu­lundurmamız lâzım gelir.

Öncelikle dikkat edilmesi gereken husus, İslâm'da hâkimiyetin yalnız ve yalnız Allah Tealânın olduğunu kabul etmek içabeder. Kur'ân-ı Kerim Tevhid akidesini açıklarken, bu hususu da tam bir aydınlıkla ortaya çıkar­mıştır. Bu esasa göre Kur'ân-ı Kerim'in bu­yurmuş olduğu Allahü vahdehü lâ şerike ie-hü: Bir tek ve ortağı bulunmayan Allah sade­ce dinî manada mâbud değildir. Aynı zaman­da siyasî ve kanunî bakımdan da hâkim, (hü­küm veren) İtaat edilmesi gereken, emir ve nehiyde ihtiyar ve salâhiyet sahibi hem de kanun koyucudur. Allah Tealânın bu kanunî hâkimiyetini Kur'ân-ı Kerim o kadar açık ve kesin bir lisan ile beyan edip, o kadar ehem­miyetle bunun üzerinde durmuştur ki, bunun­la Allah Tealânın dinî mâbudluğunu da iyice belirtmiştir. Bu prensip gayet açık ve net bir şekilde ortaya konulmuştur. Kur'ân-ı Kerim'e göre Allah Tealânın İki hususiyeti vardır. ulûhiyyet (ilâhlık vasfı) gereği bu iki hususi­yet birbirlerinden ayrı olmayıp birbirinin ayrı yönleridirler. Bunlardan birisi inkâr edildiği zaman gerçekte ulûhiyyet de İnkâr edilmiş olacaktır. Sonra şu hususta da asla şüphe ol­maması lâzımdır. İlâhî kanun dendiği zaman bu kanun fıtrî ve tabiî kanundan başka bir şey değildir. Buna göre İslâm'a davet de insanları Allah'ın kanunundan başka kanunlara tâbi ol­maktan kurtarmak ve onları ahlâkî, sosyal ya­şayışta Allah Tealânın Şer'î kanununa bağla­mak içindir. Şer'î kanun da bütün peygam­berler vasıtasiyle insanlara gönderilmiş bulu­nan kanunlardır. Bu şer'î kanunları kabul edip inanırsak o zaman bunun karşısında ken­di ileri sürdüğümüz yahut da süreceğimiz ve kendi muhtariyetimizle kendi hazırlayacağı­mız kanunları bir tarafa bırakmamız icabeder. Böyle bir işin ismine de İslâm (teslimiyet) denir. Allah'ın ve O'nun Rasûlünün hüküm­lerini bir tarafa bırakarak, kendi düşüncemi­zin ve kendi fikrimizce hüküm vermemizin doğru olabileceği ve hakkımızda iyi neticeler verebileceği zihniyetini kesin olarak reddet­mek lâzımdır.

"Allah ve Rasûlü bir işte hüküm verdiği za­man mümin bir erkek ve kadının, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Al­lah'a ve Rasulüne karşı gelirse, apaçık bir sa­pıklığa düşmüş olur." (33:36).

İkinci önemli mesele şudur Tevhid-i İlâhî ile aynı derecede ehemmiyet kesbeden bir husus da Hz. Muhammed @'in son peygamber ol­duğuna inanmaktır. Tevhid inancı vasıtası ile yani Allah ve O'nun Rasulüne tam ve gerçek bir iman sayesinde bir amelî nizam ortaya çı­kar. İslâm bütün yaşayış sisteminin temelleri­ni bu inancın üzerine kurar. Bu inanç gere­ğince Allah Tealâ bundan önce diğer pey­gamberler vasıtasıyla gönderdiği Öğretiyi ke­male erdirerek, bir kısım başka tâlim de ilâve etmiştir. İslâm'ın Peygamberi Hz. Muham­med @ de bu talimin hepsini bir araya topla­yarak gelmiştir. Bunun için de İlâhi Hidayet-ve kanun vaz etme dayanağının kaynağı yal­nız bir tek şeydir, İlerde de hiçbir hidayet ve kanun ortaya koymak gelmiyeceği için insan­ların buna bağlanmaları şarttır. Bu Muhammedî tâlim, en üstün kanundur ki, Yüce Hâkim'in rızasİyle Hz. Muhammed @ buna mümessillik etmiştir.

Bu kanun da Hz. Muhammed @'e iki şekilde ulaşmıştır. Birincisi Kur'ân-ı Kerim vasıta-siyle, yani kelimesi kelimesine Allah Tealânın hidayetleri ve ahkâmını ihtiva eden şekilde. İkincisi de Hz. Muhammed <S>'in iş­veyi hasenesi (en güzel örnek) vasıtasiyle ki, buna da biz Sünnet diyoruz. Bunlar Kur'ânî kaynağın izahı ve açıklamasıdır. Rasûlullah @ sadece Allah tarafından gelen bir mektup dağıtıcısı konumunda da değildir. Kendisine vahyedilen kitabı alıp bu hususta hiç bir şey söylememesi veya hiç bir açıklama yapma­mış olması mümkün değildi. O'nun bir reh­ber, bir önder, bir hâkim ve bir muallimlik vasfı dahi vardır. Kendi sözleri ve fiilleri (yaptığı işler) ile amelen ilâhî kanunu şerhet-mek vazifesi idi. Sahih olan bu menşe ve bu mehaza göre, fertleri terbiye edecekti. Terbi­ye görmüş fertlerden bir cemaat hazırlayacak ve hayatı tanzim edecekti. Sonra bu tanzim edilmiş yaşayışın sahasındakileri de bir araya getirecek doğru ve örnek bir yönetim şekii meydana koyacaktı. Böylece İslâm'ın esasları üzerine mükemmel bir medeniyet kurulmuş olacaktı. Rasûlullah @ bu işleri tam 23 sene­lik peygamberlik devrinde tamamladı. İşte bu sünnettir ki, Kur'ân-ı Kerim ile birlikte Yüce Hâkim'in kanun üstünlüğünü ve mükemmel­liğini ortaya koymaktadır. İşte bu üstün ve kâmil kanunun adına da İslâm ıstılahında "Şeri'at" denilmektedir.

 

Kanun Koymanın Çerçevesi

 

Bu esasa ait gerçekleri duyan kişinin Öncelik­le aklına takılan husus şudur: "Böyle bir İslâmî yönetimde kanun yapmak için imkân bulunmayacaktır. Yani İslâm'da herhangi bir şekilde artık kanun vazetmeğe ihtiyaç yoktur. Çünkü İslâm'da hakiki kanun Allah tarafın­dan vaz edilmiş ve iş de bitmiştir. Müslüman­ların da Peygamber @'in getirdiği ilâhî kanu­na tâbi olmak ve bağlanmaktan başka bir işi yoktur."

Fakat işin hakikati başkadır. İslâm'da herhan­gi bir şekilde kanun yapmak menedilmiş de­ğildir. Yapılacak kanunlar İlâhî kanunun çer­çevesi dahiline alınmış ve sınırlandırılmıştır. Bu üstün İlâhî Kanunun tahtında bu kanunun çerçevesinde insanî kanun yapılmasına müsa­ade edilmiştir. Buna da bir çalışma dairesi ta­nınmıştır. Şimdi bu hususlar bir kaç satırla izah edilmeye çalışılacaktır.

 

Hükümlerin Tefsiri

 

İnsan yaşadığı hayat içinde öyle muameleler ve öyle meselelerle karşılaşır ki, bunlar hak­kında ne Kur'ân-ı Kerim'de ne de Rasûlullah @'in Sünnetinde her ne suretle olursa olsun, açık bir hüküm, kesin bir kural veya her ne şekilde olursa olsun, hususî bir usul buluna­maz. Bu gibi meselelerde ve böyle muamele­lerde, fıkıh âlimi veya kadı (hâkim) yahut da herhangi bir kanun koyucu idare ve heyet, se­ri'atın verdiği hükmü ve kararlaştırmış bu­lunduğu kaideyi de bozmaz. Bu, bunların ka­nun vazetmek için çalışamayacakları mânasına da gelmez. İnsanî kanun vaz'etmek şekli meyanında, bu muameleler hususunda, şu nokta, her şeyden önce gözönünde bulun­durulacaktır: Bu meselenin hakikati ne olabi­lir? Bu hakikat nasıl ortaya çıkabilir? Bunun hakkında nasıl hüküm verilebilir? Sonra kar­şılaşılacak bu gibi meseleler, esas hükümlere nasıl intikal ettirilecek ve umumî hükümler, ferî hükümler için ne şekilde kanun mahiyeti taşıyacaktır? Bu işlerin hepsi ile birlikte şu husus da müşahhas bir şekilde tesbit edilme­lidir: İstisnaî haller ve olaylarda bu hükümler ve bu kaideler gözönünde bulundurulmaksı­zın ne dereceye kadar çalışabilme imkânı vardır ve bu İş bu hususta nereye kadar sığa­bilir?

 

Kıyas

 

Yine bu şekilde öyle işler ve muamelelerle karşılaşırız ki, bu hususta da şeriatın herhangi bir özel hükmü yoktur. Fakat karşılaştığımız bu muameleler hakkında hüküm vermek ve bunları karara bağlamak zorundayız. Şeriat ise, bu muamelelere benzeyen diğer hususla­ra hüküm koymuş ve kaidelerini bildirmiştir. Şimdi bu dairenin içinde kanun vaz etme işi şu şekilde olabilir: Bu hükümlerin sebeplerini ve illetlerini ayrı ayrı, tek tek sahih bir şekil­de anlayarak, bilerek belirtmek ve bütün mu­ameleleri, bu hükümler ve kaideler üzerine tatbik edip yürütmek gerekir. Şu hususu da gözönüne almak gerekir ki, bu muamelelerde asıl sebep olarak gösterilen noktalarda hük­mün bir dayanağı olmalıdır. Muamelelerde bu sebepler gözönüne alınmazsa o zaman va­rılan netice de güvenilir olamaz.

 

İstinbat

 

Yine bunun gibi bazı meselelerle karşılaşabi­liriz ki, bunlar hakkında herhangi belirli bir hüküm bulunmaz. Fakat bu mahzuru da orta­dan kaldıracak kuşatıcı ve kapsamlı bir usul konmuştur. Veya şu şer'î meseleyi ortaya çı­karmıştır ki; hangi mesele ve ne gibi iş beğe-nilirse, o iş iyidir. Buna göre bu usulün ay­dınlığında beğenilmeyen şeyleri ortadan kal­dırmak lâzım gelir. Beğenilir şeyleri de yay­mak icabeder. Bu gibi muamelelerde kanun vaz'edenin işi şudur: Şeriatın bu usulüne mu­tabık ve Şâri'in ortaya koyduğu bu esasa gö­re, amelî meseleler hakkında kanunlar hazır­lasın. Ancak hazırlanacak olan kanunlar da Şeriatın usullerine ve Şâri'in koyduğu esasla­ra aykırı olamıyacaktir.

 

Serbest Kanun Koymanın İşleyişi

 

Bunlardan başka, yine bir hayli muameleler ve bir yığın meselelerle karşılaşabiliriz. Şeri­at, bunlar hakkında tamamen sükût ile geç­miştir. Bunlara ait ne doğrudan doğruya bir hüküm vardır, ne de bu meselelere benzer meseleler hakkında hüküm verilmiştir. Hiç olmazsa bu benzer meselelerin şekline kıyas ile hüküm çıkarmak imkânım bulalım.

Şeriatın bu hususlarda sükût ile geçmesi şuna delâlet eder: Yüce Hâkim bu hususta insanla­rı tamamen serbest bırakmış ve bu gibi işleri bütünüyle insanların görüşlerine terketmiştir. Bunun için biz bu gibi meseleler hakkında serbest bir şekilde kanun vaz edebiliriz. Fakat bizim bu hususlarda yapacağımız kanunlar da yine esas itibariyle İslâm'ın ruhuna ve umumî usûle uygun bulunması gerekir. İslâm'ın umumî mizacına muhalif ve İslâmî yaşayışın hakikati gözönünde bulundurulmaksızın ya­pılamaz.

 

İçtihadın Yeri

 

Kanun yapmak işinin ve İslâmî kanun ve ni­zamın, zamanın ilerlemesi ve vaziyetlerin de­ğişmesinde dahi, yürüyüp gitmesi ancak bu iş Üzerinde çalışacak olan ilmî araştırma heyeti­nin incelemede bulunması mümkün olur. Bu işin ismine de İslâm Şeriatında "İçtihad" de­nir. Kelimenin sözlük anlamı "herhangi bir işi neticelendirmek için son derece gayretle çalışmak"tır. Kavram olarak manası ise; "son derece gayret sarfedip çalışarak, bir mesele­nin üzerinde İslâm'ın ne gibi hükümler koy­duğunu ve bu hükümlerin kaynağının ne ol­duğunu ve niçin böyle olduğunu araştır­mak''tır.

Bazı kimseler yanlış anlayarak, "İçtihad" de­nilen şeyi, serbestçe rey vermek ve fikir orta­ya atmak manasına alırlar. Fakat İslâmî kanu­nun ne olduğunu bilen herkes, bu gibi yanlış anlayışa kapılmaz. İçtihadın kanunî nizam hakkında her ne surette olursa olsun serbestçe rey vermek ve serbest fikir ortaya atmak ol­madığı bilinen bir gerçektir. Ve kanunun asıl kaynağı Kitap ve Sünnettir. İnsan da kanun vaz etmek istediği zaman bu hususları gözö­nünde bulunduracak ve her surette, kendi ya­pacağı kanun bunlara dayanacaktır. Bunların tayin ettikleri sınırların dışına çıkmayacaktır. Rey vermek ve fikir beyan etmek de tama­men serbest olmayıp bu daire çerçevesinde olacaktır. Bunlardan müstağni kalınarak içti­had edilirse, buna İslâmî içtihad denemez. İslâm kanun ve nizamlarının da bu gibi işler­de yeri bulunamaz.

 

İçtihad İçin Gereken Vasıflar

 

İçtihaddan maksat, İlâhi Kanunu, beşerî ka­nunla değiştirmek demek değildir. Kanun ha­kikatini anlamak ve bunun ışığı altında, bu­nun rehberliği ile İslâm'ın kanun ve nizamla-

rını, zamanın ilerlemesine muvazi olarak ha­rekete geçirmektir. Sahih bir içtihadın olabil­mesi için, kanun vazeden kimselerde veya kurullarda veyahut da içtihadda bulunanlarda aşağıda sıralayacağımız vasıflar bulunmalı­dır.

1- Şeriat-i İlâhiyeye iman etmiş bulunmak. Bu Şeriatın hak olduğuna inanmış olmak. Bu Şeriata samimiyetle bağlanmak. Bu Şeriattan uzak fikir ve maksatlara sahip bulunmamak. Herhangi bir usûlde ve ölçüde Allah'ın Şeria­tından başka bir usûl ve Ölçüyü nazarı itibare almayı düşünmemek.

2- Arap lisanına, bu lisanın kaidelerine, gra­merine, edebî Ölçülerine, teşbih ve istiareleri­ne  mükemmel  bir  şekilde  vâkıf olmak lâzımdır. Çünkü Kur'ân-ı Kerim bu lisanda nazil kılınmıştır. Sünnet de bu dilde olduğun­dan bu ikisini anlamak ve bunlardan hüküm çıkarmak ancak bu dile tam bir vukufiyetle mümkün olabilir.

3- Kur'ân-ı Kerim'i ve Sünneti Seniyeyi iyi bilmek. Yalnız bir kimse bunu bilmekle ve ahkâmın mevkilerini anlamakla da olmaz. Belki Şeriatın külliyatını ve bunun maksatla­rını da iyi bir şekilde anlamalıdır. Bir taraftan da şunu ortaya koyabilmelidir ki, Şeriat insan hayatının ıslâhı için ne gİbİ toplu bir nizam kurmak istemiştir, bu toplu nizamın şubeleri ve dallan nelerdir ve nerelere şâmil olur? Şe­riat bu toplu nizamın tarihini hangi çizgilerle çizmiştir. Sistemi ıslâh etmekte ne gibi mak­satlar gözönünde bulundurmuştur. Başka bir ifadeyle belirtmek gerekirse, içtihad, Şeriatın tâ içine kadar İşlemiş bulunan Kur'ân ve Sünnet'e ait ruhu bulmanın ve ortaya koyma­nın ilmidir...

4- Selef müctehidleri,.ümmetin işlerine vukuf sahibi olduklarından dolayı içtihadlar ortaya koydular. Bunlar sadece bir tertiplemeden İbaret değildir. Belki bunlar kanunda ilerle­menin zincirleme suretiyle devamıdır. İçti­haddan maksat herhalde şu da değildir ki, her nesil bir evvelki neslin koyduğu usulleri değiştirip yahut da bırakıp veya bunlara yeni şeyler ilâve etsin.

5- Amelî yaşayış meselelerinde ve karşılaşı­lan ahvalde, bu mesele ve bu ahvali, vaziye­tin gereğine göre, Şeriatın hükümleri ve usu­lü üzerinde tertipleyebilmek.

6- İslâmî ahlâk ölçüsüne göre, kendi şahsî ah­valini tanzim etmiş bulunmak. Nitekim böyle olmazsa, İçtihad makamında bulunan kimse­ye halk itimad etmez. Bu kabil şahısların ver­diği hükümlere ve ileri sürülen kanunlara da hürmet gösterilmez ve dinlenmez. Ve halk "bunları salâhiyet sahibi olmayan kimseler yapmıştır" fikrine kapılır.

Bu vasıfları beyan etmekten maksadımız, iç­tihada kalkacak bir kimsenin, içtihada başla­madan önce, bu vasıfların kendisinde mevcut olduğunu ispat etmesi değildir. İctihad ile İslâmî kanun ve nizamların geliştirilmesi İçin bu sahih noktalar gözönünde bulundurulursa, ancak o zaman kanunî yollardan yürümek mümkün olur. Bunun içindir ki, bu vazifeyi yerine getirecek ilim ehlinin yetiştirildiği za­man bu vasıfların mevcut olup olmayacağı da nazarı itibara alınmalıdır. Bunlar olmaksızın, yapılacak olan kanunlar ne bir İslâmî kanun ve nizam mahiyetini taşır, ne de İslâm camia­sı bu kanun ve nizamları benimsemeye ta­hammül eder.

 

İçtihadın Sahih Usûlü

 

İçtihadın kanun vaz edici mahiyette olması ancak şu şekilde kabul edilebilir ki, içtîhadda bulunacak kimselerin bu hususta tam bir ehli­yet ve kabiliyetleri olsun. Ehliyet ve kabiliyet olduktan sonra da içtihad usulünün sahih ol­ması için müctehid, ister ahkâm tefsir etsin. ister kıyas ve istinbat yolunu tutsun; her ne surette olursa olsun, kendi istidlalinin temeli­ni Kur'ân ve Sünnet'e istinad ettirmelidir. Mubahlar hususunda belki serbestçe kanun beyan edebilir. Fakat bu hususta da yine delil göstermesi gerekir. Meselâ falan mevzu veya filan mesele hakkında Kur'ân-ı Kerimde ve Sünnette bir hüküm yoktur diyebilmelidir. Yoksa kıyas için kendi kanaatleriyle bir esas ortaya atamaz. Kur'ân-ı Kerim'den ve Sün­netten elde etliği istidlaller de ilim ehli naza­rında bilinen istidlal şekilleri ve usulleriyle olmalıdır. Kur'ân-ı Kerim'den getirilecek hüccetler de, muhakkak âyet-i kerimenin ma­nasının ne demek olduğunu bilmekle müm­kündür. Bu âyetin manasını bilmek Arap lisa­nına, lisanın kurallarına ve gramerine (Sarf ve Nahiv) ve diğer teferruatına da vukuf sa­hibi bulunmakla olabilir. Kur'ân'ın âyetlerindeki cümlelerin ilerisini gerisini (si­yak ve sibak), sözün beyan tarzını ve sözün gelişini de gözönünde bulundurmak icap eder. Bir mevzuda Kur'ân'ın bir yerinde öyle bir şekilde mana verilmesine dikkat etmek lâzımdır ki, bu mananın İnceliğinden Kur'ân'ın diğer yerlerindeki âyetler arasında tenakuz olmasın. Bu âyetin teyidi hakkındaki Sünnetler mevcut ise bunları da gözönüne al­madan, âyetin şerhi mahiyetindeki hadislere itibar etmeden mana verilmemeli ve Sünnetin manasının da Kur'ân-ı Kerim'e muhalif bu­lunmamasına da dikkat edilmelidir.

Sünnetten de istidlal ederken yine Kur'ân'dan istidlal edildiği gibi Arapça lisanına ve bu li­sanın kaidelerine, cümlelerin ilerisi gerisi ve sözün gelişine de dikkat etmek gerekir. Bun­dan başka Sünnetin sahih rivayet edilip edil­mediğini de rivayet ve Hadis ilmi kaideleriy-le gözönüne almak gerekir. Bu mevzuya ait başka rivayetler var mıdır, yok mudur bunlan da tetkik etmelidir. Eğer bu konuda rivayet varsa bunları birbirleriyle karşılaştırmak lâzım gelir. Bunlardan başka, bir Sünnetten istidlal edilen ahkâm, Kur'ân'ın sahih ahkâmına veya Sünnetin sabit olmuş diğer ahkâmına da mugayir olmamalıdır. İhtiyatlı hareketleri bir tarafa bırakarak, şahsî mütalâa ile, keyfî tevillerle, İctİhâd eylemek ve ica­bında siyasî bir kuvvetin tesiri ve zoru altında ictihad yapılsa bile, bu hükümler kanun ma­hiyetine sokulsa dahi yine müslümanlarm gönlü ve vicdanları böyle bir içtihadı, İslâmî kanun ve İslâmî nizamın bir parçası olarak [cabul edemezler ve asla bu uydurmaları be­nimsemezler de... Siyasî kuvvet ortada bulun­dukça belki bu hüküm yürür gider. Ancak siyasî gücün ortadan kalkması veya zayıfla­yıp gevşemesi halinde bu kanun ve hükümler hemen reddedilip ortadan kalkar, artık bunla­rı dinleyen kalmaz.

 

İçtihadın Kanun Mahiyetini Kazanması

 

İslâmî kanun ve nizamda herhangi bir ictihad hükmünün kanun mahiyetine girmesi için muhtelif şekiller vardır.

1- Birincisi bütün Ümmet ulemasının bu ko­nu üzerinde icmâ etmeleri.

2- Herhangi bir kimsenin veya bir zümrenin içtihadının, kanun mahiyetinde kabul edile­bilmesi için, bütün müslümanlar tarafından umumî olarak kabul edilmesi gerekir. Halkın da kendiliğinden bu içtihadı hükümlere tâbi olması icabeder. Meselâ, müslüman halkın çoğunlukta bulunduğu ülkelerde yaygın olan Hanefî, Şafiî, Maliki ve Hanbelî fıkıhları gi­bi.

3- Bir ictihad hükmünü, herhangi bir Müslü­man yönetimin kendisine kanun olarak kabul etmesi. Meselâ, Osmanlı devleti Hanefî fıkhı­nı resmî hukuk olarak kabul etmişti.

4- Siyasette, Anayasa hazırlayan bir meşru idare veya kurulun, İslâmî nizam ve kanunlar dairesinde bu içtihadı kanun şekline koyması.

Bunların haricinde ilim ehlinin ictihad ile verdikleri diğer hükümler, umumî kanun ma­hiyetine giremezler. Ancak, fetva olarak ka­lırlar. Fetvahk mahiyetinden ileri gidemezler. Bu da bir tarafa, kadılar (hâkimler) işlerin çö­zümlenmesi ve karara bağlanması hususunda özel mahiyetteki meselelerde de bunları gö-zönünde bulundurup bulundurmamayı takdir edebilirler. Bunların benzeri üzerine hüküm yürütür veya yürütmezler. Fakat bunlar sahih

manada kanunî mahiyet taşımazlar. Nitekim, Dört Örnek Halife de kendilerinin hususî me­selelerde verdikleri şahsî ictihad hükümleri böyle olmuştur. Bunlar İslâmî temel kanun mahiyetine girmemişlerdir. İslâmî nizamda kadıların içtihâdî hükümlerinin de kanun ma­hiyeti taşımaları düşünülmemiştir (Mevdûdî, islâmî Riyaset).

 

İçtihat Hukuku

 

Bu, hukukçuların ve müçtehitlerin, sabit hü­kümlerden içtihat yoluyla elde ettikleri neti­celeri (istinbatîan) içine alır. Bu hükümler, birinci kısmın değiştirilememesİne karşılık, ictihad yoluyla tebdil ve tağyir edilebilirler.

Kur'ân, İslâm Hukuku'ndaki hükümlerin ilk kaynağı kabul edilir. Temel İslâmî prensipler, İslâm Hukukuna ait hükümler koymuşlardır. Ona bütün hükümlerde başvurulur, çünki, o en üstün kaynaktır. Herhangi bir içtihat, ka­nun ya da organ, Kur'ân'ın koyduğu temel kaidelere aykırı hareket edemez.

Devlet başkanı veya halifeden Kur'ân hü­kümlerine aykırı bir hüküm sâdır olursa, bu hüküm bağlayıcı kabul edilemez, bâtıldır, devlet başkanı ondan dönmeye mecburdur. Aksi halde, temel anayasaya aykırı hareket etmiş olur, Hilâfetten azli gerekir. Kur'ân'ın, ortamların ve asırların farklı olması sebebiyle Ulü'l-emrt terk ettiği hükümlerin cüz'i kı­sımlarına karşı olmadığı söylenebilir. Fakat karşı olduğu ve devlet başkanının ona aykırı hareket edemiyeceği işler de vardır. Çünki, bunlar tebdil ve tağyir kabul etmez temel prensiplerdendir.

Sıra ve üstünlük bakımından Kur'ân'dan son­ra sahih Peygamber sünnetleri gelir. Bunların yeri Kur'ân yeri gibidir; onlara aykırı hareket edilemez, çünki Kur'ân ve sünnet her ikisi de islâm Hukukunun iki ana kaynağıdır- Bazı âlimler, sünnette yer alan bütün hükümlerin, açıklama ya da genel hükmlerin tatbiki yo­luyla Kur'ân'a râcî olduğunu belirtmektedirler. (Abdülvahhab Hallaf, Hülasatün an Ta~ rihi't-Teşri' V l-Islâmî, s. 41).

Kur'ân ve sahih sünnetlerden alınan bu ana­yasa hükümleri, idare edenler ve idare edilen­ler için bağlayıcıdır. Ayrıca bu hükümlerin mutlak hâkimiyetleri vardır. Devlet başkanı onların dışına çıkamadığı veya onlara aykırı hareket edemediği gibi, seçilmiş heyetler ya da, kaza organı şeklinde olsun, halkın temsil­cisi heyetler, bu hudutlardan dışarı çıkamaz, onlara aykırı veya onları iptal eden bir kanun kabul edemezler.

Devlet başkanı, devlet ve bütün yasama or­ganları doğrudan doğruya naslardan alınan bu temel kaidelere tabidirler. Bütün bu kuru­luşlar, toplum menfaatine uygun diğer işlerde görüş bildirme ve içtihat yapma haklarına sa­hiptirler.

Meselâ; şûra prensibi temel bir prensip olup, devlet başkanı ona aykırı hareket edemez ve­ya onu iptal edemez. Fakat o, bu prensibi, doğrudan veya dolaylı halkın temsil edilmesi, yahut devletteki bazı siyasî meselelere ait halkın görüşünü bildirmesi yollarıyle gerçek­leştirecek sosyal şartlara uyarak uygun yolu seçebilir.

Bu belirtilenler bize göstermiştir ki, İslâm na­zarında devlet, anayasaya, yâni sahih naslar­dan alman İslâm Hukukuna tâbidir. Devlet başkanı İslâm Hukukunun belirttiği bu hudut­lardan dışarı çıkamaz, işi bu hükümlerin tat­bikine inhisar eder. Ancak o, bu hükümlere aykırı olmayan meselelerde toplum menfaati­ni gerçekleştirecek ve sosyal çevreye ve za­manın şartlarına uyarak içtihat yapabilir. (Fa­ruk en-Nebhan, Nizamül-hükm fi' l-Islâm).

 

Bazı İtirazlar

 

İslâm'da yasama ve içtihat hakkındaki bu gö­rüşler ile ilgili bazı çevrelerden itirazlar gel­mektedir.

İlk itiraz, Kur'ân-ı Kerim'in yanı başında Sünnetin niçin bulunduğudur. Bu hususta bir kaç nokta sırasıyla izah edilecektir. Böylece bu mesele, tamamiyle ve daha iyi şekilde ay­dınlanmış olacaktır.

1- Bu inkâr kabul etmez bir tarihî hakikattir. Hz. Muhammed @, nübüvvet makamı ile şe­ref kazandıktan sonra, kendilerine Hak Tealâ tarafından yalnız Kur'ân-ı Kerim gönderil­mekle kalmadı. Aynı zamanda bir âlemşümul hareketin önderliği ve rehberliği makamı da verildi. Bunun neticesinde bir İslâm toplumu ortaya çıktı. Yeni bir sosyal ve medenî nizam kuruldu. Ve nihayet bir yönetim vücud buldu.

Burada şöyle bir soru da sorulmaktadır: Kur'ân-ı Kerim nazil kılınmaktan başka Rasûlullah @'in daha başka ne gibi vazifeleri vardı? Bu vazifelerin vasıfları ne idi? Acaba Hz. Muhammed @ peygamberlik vasfı ile, Hak Tealânm mümessilliğini ve elçiliğini yapmakla bu mümessilliği kendisi mi yapı­yordu, yoksa bunu sadece Kur'ân-ı Kerim mı yapıyordu? Yoksa, Kur'ân'ı duyduktan ve du­yurduktan sonra, kendilerinin vazifesi bitiyor muydu? Allah'ın Rasûlü diğer müslümanlar gibi bir fert miydi? Rasûlullah @'in bundan sonra söz ve fiilleri haddi zatında, bir hüccet, bir kanunî mesned değil miydi?

Birinci şıkkı kabul edersek, o zaman şunu da kabul etmekten başka çaremiz yoktur. Sünne­ti de Kur'ân-ı Kerim İle birlikte, kanunî mes­ned ve hüccet olarak tanımak gerekir. İkinci şık da ise, Sünnet'in herhangi bir kanunî mesned olmak vasfı yoktur, demektir.

2- Kur'ân-ı Kerim'e ait hususlarda şu da bili­nir ki, Rasûlullah @ sadece İlâhî haberi teb­liğ eden bir haberci vasfında değildir. Allah Tealâ tarafından, kararlaştırılmış bir önder, bir rehber, bir hâkim (idareci ve âmir) ve bir muallimdi. Bu hususları ihtiva edecek tarzda bütün müslümanların O'na itaat etmesi farz­dır. İman ehli için yaşayışlarının her cephe­sinde yalnız bu yolu örnek kabul etmeleri bir zarurettir. Akıl da şunu icap ettirir: Herhangi bir peygamber, sadece Allah kelâmını duyurmakla işini bitirip, Mukaddes Kelâmı duyur­duktan sonra bir fertten farksız olması doğru değildir. Müslümanlara gelince, bu ümmet, Rasûlullah @'i her zaman için ve her yerde, İslâm'ın başından bu güne kadar izlenmesi gereken bir örnek olarak kabul etmişlerdir. O'nun "emir ve nehiyleri" (yapılmasını bil­dirdiği ve yapılmasından men ettiği işlerleri) uyulması gerekenler olarak inanmışlardır. Hatta her hangi bir gayrimüslim bilim adamı da bu hakikî ve gerçek meseleyi inkâr ede­mez. Müslümanlar her zaman ve her devirde, Rasûlullah @'in bu vasıflarına inanıp kabul etmişlerdir. Bunun yanı başında da İslâm'ın kanun nizamını Kur'ân'a ve onunla beraber Sünnete de istinad ettirmişlerdir.

Bütün bu gerçeklerden sonra, bir kimse kal­kıp Sünnetin bu vasfım ve bu hususiyetini nasıl olur da inkâr eder ve şunu da nasıl ileri sürebilir ki; Hz. Muhammed@, Kur'ân-ı Ke-rim'i okuttuğu zaman peygamber idi de Kur'ân okutmadığı zaman, peygamberlik vasfı ortadan kalkıyordu. Böyle bir iddiada bulunan kimseye söylenecek söz şudur: "Bu makamı Rasûlullah @ kendi kendisine mi el­de etmişti? Yoksa bu makamı ona Kur'ân mı vermişti?" Birinci şekle İslâm'ın herhangi bîr iddiası yoktur. İkinci şekle gelince, esasen bu noktayı Kur'ân-ı Kerim'in kendisi beyan et­miştir.

3- Sünnetin haddi zatında kendi başına kanun mehazı olarak kabul edilmesinden sonra, şu soru ortaya çıkar: Bunu anlamak ve bunu be­lirtmek için ne gibi vasıtalar kullanılabilir?

Bugün aşağı yukarı on dört asır geçmiştir. Bu müddet zarfında bu mesele ilk defa ileri sü­rülmüş değildir. Bin beşyüz sene önce pey­gamberliğe bi'set ettiğinden bu yana Sünnet süregelmiştir. Burada da iki tarihî hakikati inkar etmek mümkün değildir. Birincisi, Kur'ân-ı Kerim'in tâlimi ile Hz. Muhammed @'in Sünneti, müslümanlann birbirleri ara­sındaki ilişkilerde ve toplum ile ilgili husus­larda, İslâm'ın başından bu güne kadar örnek olarak süregelmiştir. Devam ederek, ardı arkası kesilmeden, zincirleme olarak takip edil­miştir. Bu husus hiçbir devirde, hiçbir zaman kesintiye uğramamıştır. Bütün yönetim işle­yişinde ve her iş güç sahasında devamlı ola­rak gözönünde bulundurulmuştur. Bugün, bü­tün dünya müslümanlarının akideleri, düşü­nüş şekilleri, ahlâk ölçüleri, ibadetleri, iş güç­leri ve muameleleri, yaşayış nazariyeleri, ha­yat yolları için örnek olarak ayakta tutulmuş­tur. Bu hususta ufak tefek ihtilaflar olmuşsa da, bunlar esasa taalluk etmeyen, ancak ay­rıntılar ile ilgili ihtilâflardır. Bunlar arasında dahi belli bir uyum sözkonusudur. Müslü­manlar, bütün yeryüzüne dağılmış olmalarına rağmen, bir ümmet olmak hususiyetini esas-da sağlayabilmişlerdir. Bu meselenin isbatı da, toplum ile ilgili hususların Sünnet üzerine kaim bulunması ve yüzlerce seneden beri Sünnetin zincirleme .devam edegelmesidir. Burada kaybolmuş bir şey olmadığından, ara­yıp bulmak gibi bir meşguliyet de sözkonusu değildir.

İkinci tarihî hakikat, daha kesin ve daha da aydınlıktır. O da şudur: Rasûlullah @'in ha­yatından sonra, her devirde ve her çağda müslümanlar, ispat edilmiş (belli) Sünnetle­rin neler olduğu konusunda çalışmışlardır. Hayat nizamında sonradan uydurulup, sahte yollarla sokulmuş bulunan yeni şeylerin neler olduğunu araştırdılar.

Bunlar nasıl uyduruldu ve nasıl sokuldular? Müslümanlara göre; Sünnet, hukukî bir vasıf taşıdığından, işlerin görülmesinde, adlî dava­ların karara bağlanmasında ve benzer husus­lar Sünnet üzerine yürütüldüğünden; ev işle­rinden devlet yönetimine kadar her şey buna bağlı bulunup muameleler de bu esas üzerine cereyan ettiğinden, bu şekilde incelemeler ve tahkikler hakkında müsamaha gösterilmemiş ve ihmal edilmemiştir Bu incelemelerin ve tahkiklerin vasıta ve şekilleri İlk Halife dev­rinden bu güne nesilden nesle devam etmiş ve miras olarak bize kadar ulaşmıştır.

Bu iki gerçeği belirttikten ve Sünnetin üze­rinde ilmî incelemenin ne şekilde olacağını bildikten ve böyle mütalâa ettikten sonra, Sünnetin kanun kaynağı olması ve Kur'ân-ı Kerim'in yanı başında kanunlara mesned teş­kil edeceği hakkında artık hiç bir şüphe ve te­reddüde mahal kalmaz. Halledilmesi zor gö­rünen bu muamma da kendiliğinden halledil­miş olur.

4- Şüphesiz, Sünnetin incelenmesi, belirtil­mesi ve tesbit edilmesi hususunda bir kısım ihtilâflar olmuştur. Gelecekte de bu gibi ihti­lafların olması mümkündür. Fakat'böyle ihtilâflar, Kur'ân-ı Kerim ahkâmının manala­rını tayin etmek hususunda dahi olabilen şey­lerdir. Böyle ihtilaflar, nasıl ki, Kur'ân-ı Ke-rİm'in kanun mehazı olmasına mani teşkil et­mezse, Sünnetin de kanun mehazı olmasına ve Kur'ân-ı Kerim'in yanı başında bulunma­sına mani teşkil etmez. Daha eskiden de bu usûlün kabul edildiği gibi, bugün de aynı şe­kilde kabul etmekten başka çare yoktur. Buna göre, her kim bu hususta, Kur'ân-ı Kerim'in hükmü ayrı, Sünnetin hükmü ayrı olduğunu ileri sürerse, o zaman kendi sözü, kendi iddi­asını çürütür. Ölçü böyle olsaydı, herhalde ümmetin âlimlerinin çoğu hiç olmazsa, üm­met fertlerinin ekseriyeti bu Ölçüyü gözonün-de bulundururlardı. Fakat ölçünün böyle ol­madığına itibar edilince, o zaman mesele de kalmamaktadır. İşte, bu usûl üzerinde dünya­nın her tarafında, yüzlerce, milyonlarca müs-lüman herhangi bîr fıkhı mezhep altında top­lanmış ve bulundukları yerlerde kendi hayat nizamlarını Kur'ân ve Sünnetin ışığı altında kurup yürütmüşlerdir. İkinci itiraz, Kur'ân ve Sünnetin açık ve kesin hükümlerinde hiç bir

şekilde değiştirme olamayacağı görüşüne ya­pılmaktadır ki, bu görüşün kendi içinde çeliş­ki taşıdığı şeklindedir. Çünkü bazı istisnaî hallerde, bazı hususlarda içtihad edilebilir, denilmesi başlıbaşına bir çelişki olarak kabul edilmiştir.

Mecburiyet ve zaruret olunca dünyanın her yerinde istisna genel kuraldır. Bu husus her­hangi bir kanun da olur. Kur'ân-ı Kerim'de de buna benzer müsaadeler için bir hayli mi­saller verilmiştir. Bu misaller hakkında fukahâ belirli usuller koymuş ve bu istisnala­rın Ölçüsünü tayin eylemişlerdir. Nerelerde hangi şartlar dahilinde istisna olabileceğini de bildirmişlerdir. Meselâ, şu örnekler bu fik­rimizin en güzel isbatıdır: "Zaruretler, mah­zurları ortadan kaldırır," "Sıkıntı kolaylığı çeker."

Üçüncü itiraza gelince, bu itiraza bu çevrenin hepsi de iştirak etmektedir. Sebebi de içtihad için bazı şartların ileri sürülmüş olmasıdır. Öncelikle şu belirtilmelidir ki itiraz sahipleri, bir defa ileri sürülen şartlar üzerinde doğru­dan doğruya düşünmelidirler, sonra da bu şartların hangisini ortadan kaldırmak müm­kündür ve bu şartların hangisi olmazsa buna rağmen bu iş tamam olabilir? Bu şartların hangisinin lüzumsuz olduğu belirtilmeli ve ispat edilmeli ki, bilinsin. Şu da var ki, bütün İslâm âleminde bu şartlan haiz bulunan kim­selerin sayısı on kişiden fazla değildir... (Mevdûdî, İslâmî Riyaset [İslâm'da Hükü­met, Urduca'dan çev. Ali Genceli, Hilâl Ya­yınları, İstanbul 1976]).

Bu bölüm Mehmet Kaynar tarafından çevrilmiştir.