DÜRRÜ'L-MUHTAR'IN
MÜELLİFİ HASKEFÎ
REDDÜ'L-MUHTAR'IN
MÜELLİFİ İBN-İ ÂBİDİN
İlim, şer'i şerife göre ikiye ayrılır: Asli İlimler,
Mustenbeta İlimler Asli İlim, Kur'an ve hadis ilmidir ki, bütün ilimlerin
kaynağıdır.
Mustenbata ilimler ise; (Kur'an ve hadis kaynağından
hareketle) bir çalışma sonucu meydana gelen ilme denir. İlimlerin tab edilmiş
şekline de kitab denir. İşte bu elinizdeki kitab, Kur'an ve hadisten sonra
fıkıh dalında müstenbata ilme haiz bir kitabdır.
Reddu'l-Muhtar Ale'd-Dürru'l-Muhtar'ın
özelliklerinden bazıları,
1- Fıkıh dalında kaynak kitabların en sonuncu ve en
muhtevalısı oluşu,
2- Yazarı son asır alimi olduğu için günümüz
meselelerine çözüm getiren kaynak tek kitab oluşu,
3- Hanefi fıkhının, bir ibadet muamelat ve ukubat
kitabı oluşu,
4- Yıllarca, Şeyü'l-İslâm, kadı, müfti ve ülemalara
rehber oluşu, onlara kaynak bulunuşu bu kitabın özelliklerindendir.
Bütün bu özellikleri taşıyan bir eserin üzerinde
durmamıza gelince;
Din, ibadeti ve muamelatı ile bir bütündür;
ikisinden birini terkedemeyiz. ibadetsiz bir muamelat kısır, muamelatsız bir ibadet
kadüktür. Her ikisi birleştiği zaman bir değer, bir manzume ve bir mantık
çıkar.
Günümüz insanının, ibadeti içine alan muamelattan
yoksun ve bilgisiz olmasından ne hallere düştüğü hepimizce malumdur.
Müslümanım diyen bir adamın ruhi üstünlüğünü koruyacak
(Fıkhın muamelatını kaplayan), Anlaşmalar, Emanet, İzdivaç, Davalar, Miras,
(ukubat içinde incelenen) Kısas, Sırkat, Zina, Kazif ve İrtidat, gibi
meselelerden habersiz kalmışız.
Bu eser İbn-i ÂBİDİN namıyla meşhur üç kitaptan
müteşekkildir. Bunların birincisi metin, ikincisi şerh, üçüncüsü hâşiye'dir.
Metin Şeyhü'l İslâm Muhammed bin Abdullah Timurtâşî'ye ait olup «Tenvirü'l -
Ebsâr» adını taşımaktadır. Şerh, Muhammed Alâaddin bin Ali el-Haskefî'nin eseri
«ed-Dürrü'l-Muhtar», hâşiye de İbn-i ÂBİDİN Muhammed Emin'in yazdığı
«Reddü'l-Muhtar ale'd Dürrü'l-Muhtar şerhi Tenvirü'l-Ebsar» dır. Binâenaleyh
musannıf denilince Muhammed bin Abdullah Timurtâşî, şârih denilince de Haskefî
anlaşılır.
Hanefî mezhebinin, mufassal fıkıh kitaplarından
«Fethü'l-Kadir ve Bedâiu's-Sanâyi» gibi muteber bir eseri terceme etmeyi birkaç
senedir düşünüyor, bu bâbta bazı dostlarımdan teşvikler de görüyordum. Nihayet
kararımı verdim ve terceme için İBN-İ ÂBİDİN'i seçtim. Buna sebep mezkur eserin
bütün mufassal kitapların bir hulâsası mesabesinde oluşudur. Zira fukaha
tarafından üzerinde söz edilmiş hiçbir mesele yoktur ki, İBN-İ ÂBİDİN o
sözlerin hulâsasını ve kabule en şayan olanını zikretmesin. Son devrin OSMANLI
ulemâsı her halde bundan dolayı olacak İBN-İ ÂBİDİN'den başka fıkıh kitabı
aramaya lüzum göstermezlerdi. Meselâ : Bizim Hocazâde namında meşhur ve
mazinne-i kirâmdan bir âlimimiz vardı ki, şer'i memuriyetlerin en yüksek
derecesine çıktığı halde İBN-İ ÂBİDİN'den başka bir kitaptan fetva vermezdi.
İşte fakir de bu zevatın izlerinden yürüyerek bu
eseri tercemeye başladım. Tercemede metinle şerhi birbirinden ayırmaya imkân
olmadığı için ikisine birden «METİN» adını vererek bir arada yazdım. İBN-İ
ÂBİDİN hâşiyesine de «İZAH» sözü ile işaret ettim. Ve onu metinden ayrı olarak
daima metnin altına dercettim. İbn-i Âbidin'in naklettiği muhtelif kavilleri
tırnak işareti içine aldığım gibi icabında kendi tarafımdan ilâve edilen ufak
tefek izahları da parantez içine koydum. Ve zaten büyük olan eserin hacmi daha
da büyümesin diye bazı lüzumsuz gördüğüm tekrarlarla meselâ, Arapça kelimelerin
asıllarından uzun uzadıya bahseden cümleleri tercemeden hafettim.
İBN-İ ÂBİDİN merhum naklettiği bir meseleyi nereden
aldığını mutlaka ya kitabın açık ismini söyleyerek, yahut bazı harflerle işaret
ederek bildirmiştir çok defalar, «Bu meseleyi filan kitabın sahibi filan yerden
nakletmiştir», der. Bazan kısaltma yaparak meselenin sonunda sadece kitabın
adını zikreder. Meselâ: Sadece "Zeylâî", "Dürer" gibi
isimlerle iktifa eder, bazan daha da kısaltarak o kitaba bir harfle işarete
bulunur. Halebî'ye "H", Tahtavi'ye "T" harfleriyle işaret
eyler.
Merhumun bu usulüne ben de tamamen sadık kaldım. Ve
eserin herkes tarafından anlaşılmasını sağlamak için sade bir lisan kullanmaya
elimden geldiği kadar gayret ettim. Bununla beraber İslâm hukukunun tamamını
ihtiva eden bu büyük fennin çeşitli ıstılahlarıyla kendine mahsus terimlerini
tamamiyle sadeleştirmeye imkan bulamadım. Onun için pek lüzumlu gördüğüm bazı
kelimeleri bir lügatçe halinde ciltlerin sonuna ilaveye karar verdim. Fakat
yine de bazı meselelerin anlaşılmasında güçlük çekilecektir. Benim bundan
ötesine kudretim olmadığı için ihvanı kirâmın mûaheze buyurmamalarını rica
ederim.
Bu eserin hazırlanmasında bana yardımcı olan
kıymetli talebemden ŞEVKET GÜREL ve basarak neşrini üzerine alan Şamil Yayınevi
Sahibi Duran Kömürcü'ye buracıkta teşekkür ederim.
Son söz: Bu eser her derde devâdır. Her evde
bulunmalı ve mutlaka okunmalıdır. Cenab-ı Hak'tan cümle ihvan-ı kirâma hidayet
ve muvaffakıyetler diler; âcizâne tercemesine çalıştığım bu büyük hukukun
Mahkeme-i Kübrâ'da fakirin necatıma da sebep olmasını Cenab-ı Hak'tan niyaz
eylerim.
AHMED DAVUDOĞLU
İSTANBUL
Mart 1982
Şeyhü'l-İslâm Muhammet bin Abdullah bin Ahmed
el-Halib, ibni Muhammed el hatîb, ibni İbrahim el Hatîb el Gazzi'dir.
Musannıf'ın torunu Şeyh Muhammed ibni Sâlih, bu
silsileye İbrahim'den sonra "İbni Halil İbni el-Tîmurtâşi"yi de ilave
etmiştir. Muhibbi'nin beyânına göre musannıf müteehhirin ulemanın itimad
ettikleri, sireti güzel, hafızası kuvvetli, mutalâası geniş büyük bir imamdır.
Zamanında onun derecesine yükselen kimse bulunmamıştır. Şaşılacak derecede
muhkem birçok eserleri vardır ki, onlardan biri de Tenvirü'l Ebsâr'dır. Bu
kitap fıkıhta kadri büyük, faydası çok bir eserdir. Meselelerini son derece
incelemiş ve muvaffak da olmuştur. Şöhreti afaka yayılmıştır. Bu eser onun en
faydalı kitablarından biridir. Onun kendisi şerhettiği gibi ulemadan bir cemaat
ve bu meyanda Şam Müftüsü Alaaddin Haskefi de şerhetmiştir. Birçok telifatı
vardır. (1004) tarihinde altmışbeş yaşında vefat etmiştir. Eserlerinden
bazıları şunlardır:
Kitabü Muînü'l-Mütfi Tühfetü'l-Erkân ve şerhi
Mevahibü'r-Rahman, el fetavây-Meşhûre, Zâdü'l-Fakir şerhi, 'Vikâye şerhi',
"Vehbâniyye" şerhi, Menâr şerhi, Muhtasar Menâr şerhi,
Kitabu'l-Eyman'a kadar Kenz şerhi, tamamlanmamış Dürer hâşiyesi ve birçok
risaleler. Bunların Bunların, meşhurları, Aşere-i Mübeşşere, İsmetü''l-Enbiya,
Hamama Girmenin Âdâbı, Müzarea, Arafat'ta Vakfe, Kerâhiyet, Tasavvuf hakkında
bir risale, Sarf ilmi hakkında bir risale, Katrun-Neda şerhi vesairedir. Gazze
: Filistin'de bir yer olup İmam Şafii ruhimelah orada doğmuştur. Resûlüllah
(S.A.V.)in dedelerinden Hüşim bin Abd-i Menaf da orada vefat etmiştir.
Timurtaş: "Esmâü'l -Emâkin ve'l Bika" adlı
eserde Harizm köylerinden bir köy olarak gösteriliyorsa da İbni Âbidin onun bu
köyden değil, dedesi Tîmurtâşi'ye nispet edilmiş olmasının daha akla yakın
olduğunu söylemiştir.
Muhammed Alâaddin bin Ali bin Muhammed bin Ali bin
Abdurrahman Haskefî, Hans-ı Keyfa'lıdır... Bu yer Diyarbakır'da Dicle üzerinde
İbni Ömer adasıyla Meyyafarıkin (Silvan) arasındadır.
Kaideye göre ismi mensubu hasni gelmeli idi. Nitekim
öyle diyenler de olmuştur. Fakat ulema iki isme nisbet edecekleri vakit birini
diğerine izafet yapar ve bunları bir isim haline getirerek ism-i mensûbu ondan
meydana getirirler. Haskefi denilmesi bundandır. Nitekim Abdul-lah'ın ism-i
mensûbunda Abdelî, Abd-i Şems'in mensûbunda da Abşemî derler. Haskefî evvelâ
Şam'daki Benî Ümeyye Camiinde imamlık, sonra Dımeşk'te beş sene müftülük
yapmıştır. Muhibbî'nin tarihinde beyan Olduğuna göre fetva hususunda son derece
dikkatli davranırmış, verdiği fetvalar arasında sahih olmayan bir şeye rastlanmamıştır.
Haskefî fıkıhta ve diğer ilimlerde telifat sahibi bir
zattır. Telifatından biri tercemesini yaptığımız Dürrü'l-Muhtar'dır. Bu eserde
gösterdiği inceliklerden dolayı İBNİ ÂBİDİN zaman zaman kendisini takdir ve
methediyor. Onun fazilet ve irfanını hocalarıyla zamanının uleması dahi takdir
etmişlerdir. Şeyhi Hayreddin Remlî verdiği icazetnamede, "Bana öyle
sualler sormaya başladı ki, bunlardan onun rivayet hususundaki kemalini ve
melekesinin genişliğini anladım. Kendisine kısa cevap verdim. Daha âlâsını
istedi. Ziyade ettim. O da ziyade istedi ..............." diyor.
Tilmizi Muhibbî O'nun hakkında şunları söylemiştir:
"Haskefî, âlim, muhaddis, fakih ve nahivci bir zattı. Ezberi ve rivayeti
çoktu. Hatip, fasîh, takrir ve tahriri güzeldi, (1088) yılının şevvâl ayında 63
yaşında vefat ederek Babis-Sağîr kabristanına defnedildi".
Eserlerinden bazıları: Mültekâ şerhi, Usûl-ü fıkıhtan
Menâr şerhi, mahivden Katru'n-Nedâ şeyhi, muhtasar Fetâvâ's-Sofiyye, Sahih-i
Buhârî'ye ta'lîka, Bakara suresinden İsrâ'ya kadar Tefsir-i Beyzâvi'ye ta'lîka,
Dürer hâşiyeleri ve diğer bir çok risale ve makalelerdir.
Muhammed Emin bin Ömer bin Abdülaziz'dir. Hanefi
fukahasından meşhur bir zattır. Küçük yaşta Kur'an-ı Kerim'i ezberlemiş, sonra
bir müddet babasının ticarethanesinde ticaretle meşgul olmaya başlamış, boş
kaldıkça Kur'an-ı Kerim okumaya devam etmiştir.
Bir gün dükkânının önünde Kur'an okurken oradan biri
geçmiş ve kendisine orasının bir ticarethane olduğunu, burada Kur'an okumakla
hem kendini, hem başkalarını günaha soktuğunu, 'Kur'anda da lahn yaptığını
hatırlatarak okumamasını tenbih etmiş. Bunun üzerine İBN-İ ÂBİDİN derhal
babasından izin alarak o zaman Şam'da meşhur Kur'an hafızlarından Şeyhu'l-Kurrâ
Saîdü'l-Hamavî'ye intisab etmiş. Ondan tecvid ilmine dair Meydâniye'yi
Cezeriyye ve Sâtıbiye'yi okumuş. Sonra derece derece sarf, nahiv ve Şâfiî fîkhı
ile meşgul olmuş. Daha sonra Seyyid Muhammed Şakir Salimî'nin derslerine devam
etmiş. Ondan ma'kûlât ile tefsir ve hadis okumuş, fıkha dair birçok şeyler
öğrenmiş. Ve onun tavsiyesiyle Şafiî'den Hanefi mezhebine intikal etmiştir.
İlmiyle âmil, fâzıl, verâ', ve takvâ ile maruf olan
İBN-İ ÂBİDİN Şam'ın muhaddisi Küzberî'den icazet almış; kendisi de birçok
ulemaya icazet vermiştir. Müellefatı çok olup bazıları şunlardır:
Tefsir-i Beyzâvi'ye Hâşiye, Reddü'l-Muhtar Ale'd-
Dürri'l-Muhtar el-İbane... İthâfüz-Zeki... İcâbetü'l- Gavs, Bugyetü'l-Menâsik,
Tahbirü» It-Tahrir, Tahrirü'l-İbâre, Tahrirü'n-Nukûl, Tenbihu Zevi'l-efhâm alâ
Butlâni'l Hükm, Tenbihü'l-Gâfilin, Tenbihü'l-Vüfûd, Tenkîhu'l-Fetâve'l
Hâmidiye, er-Rahiku'l Mahtûm, Refu'l-İştibâh, Şifâü'l-alîl Ukudü'l-Leâli,
el-İlmü'z-Zâhir, el-Fevâidü'l Acîbe, Münhatü'l-Hâlik, Minnetü'l celîl, Menhelül
Vâridîn. Nesemâtü'l-Eshâr vesâire...
İBN-İ ÂBİDİN 1784 tarihinde Dımaşk'ta doğmuş 1836'da
yine orada vefat etmiştir. Cenazesi Babı's-Sagîr'e defnedilmiştir.
Reddü'l-Muhtar'ın Kurretü Uyûnü'l-Ahyâr adında bir
tekmilesi vardır. Bunu, oğlu Alâaddin Muhammed yazmıştır.
Sana hamd ediyorum ey zatı benzer ve nazirlerden
münezzeh olan ALLAH : Sana öyle şüikür ediyorum ki, onunla faydaların kıymetli
incilerinin; parlak cevherlerinin artmasını istiyorum. Senden evvel ve âhır
hidayet ve himâyenle dirayetin son mertebesini ve inayetin devamını diler;
hakikatları izah için bir bâhr-ı muhit olan feyzinin yaygın ihsanlarının
kapısını açmanı, incelikler definesinden deniz incileri çıkarmak için esrar
hazineîerinin keşfini niyaz eylerim. Peygamberime, o parlayan kandile, şeriatın
başı, mirâc sahîbi ve yüksek makamların tacına salat ve selâm eyler; al-i
tâhirinine, ashab-ı zâhirinine, müctehid imamlara ve iyilikle onlara tabi
olanlara da kıyâmet gününe kadar bu salât ve selâmı ihda ederim.
Bundan sonra Er'hamü'r-Râhimin olan ALLAH'ın
rahmetine muhtaçların enfakîri İBN-İ ABİDİN denilmekle meşhur Muhammed Emin der
ki: Tenvirü'l-Ebsâr şerhi Dürrü'l-Muhtar gerçekten beldelere yayılmış,
şehirlere varmıştır. Bu kitap şöhrette günün ortasındaki güneşten daha
üstündür. Hatta insanlar onun üzerine düşmüş, onların sığınağı olmuştur. O
aramaya değer. Onun ayağına gidilir. Çünkü mezhebte açılmış altın çığırdır.
Filhakika diğer mufassal kitapların ihtiva etmediği açık şekilde kısaltılmış
fer'i meseleleri, sahihlenmiş kavilleri o ihtiva etmektedir. Fikrin eli böyle
bir kumaş daha dokumuş değildir. Şu kadar var ki hacmi küçük, ilmi çok olduğu
için kısalıkta bilmece derecesine varmıştır.
Bu mecazda takip edilen yolun kısalığı hakikatla
mecaz arasını ayırmaya mani olmaktadır.
Ben bunun çilesine katlanmak hususunda bir hayli
zaman sarf ettim. Ömrümün gençliğinden bir parçasını zorluklarla buna harcadım.
Ve fikir ağı ile onun en büyük kaçkınlarını avladım.
En garip meselelerini kalem kazıklarına çaktım. Gece gündüz onunla uykusuz
kaldım. Nihayet bana sırrımı ve zamirini açtı. Çadırlarda mahsur kalan
hurilerini bana gösterdi. Peçeli mestûrelerinin yüzlerini açtı. Ben de, onun
latif sahifelerinin kenarlarını hakikatta sahifeyi beyaz bırakmaktan ibaret
haşiyelerle nakşa başladım. Sonra bu faideleri bir araya toplamak ve dağınık
haşiyelerden, yapraklardan ibaret olan bu sofraların bezlerini yaymak istedim.
Çünkü zayi olacağından korkuyordum. Bunlara Allâme Halebî ve Allâme Tahtâvî
gibi bu kitaba hâşiye yazan zevatın yazdıklarını da ilâve ettim. Nakil çok olsun
da kitaba itimad fazlalaşsın diye bu kitablardaki kavilleri çok defa başka
kitaba nisbet ettim. Yoksa garip olduğunu göstermek için yapmadım. Bu iki zatın
(Halebî ile Tahtâvî'nin) sözlerinde doğrunun veya en mühim ve en güzelin
hilâfına bir şey bulunursa meseleyi makama münasip bir şekilde anlattım ve
doğruya<ANLA!» p
Teeddüb ederek kendilerine açık açık itiraz etmedim.
Şerhteki meselelerle kaidelerden bazı kayıd ve şartlar düştüğünü gördüysem de
bunların zayi olmaması. için nakledildiği kitaba ve başkalarına müracaatı
iltizam ettim. Ve faydalı birçok fer'î meseleleri, vak'a ve hadiseleri muhtelif
sebebleri ile parlak bahisler, üstün nükteler halinde ziyade ettim. Güç
anlaşılanları yorumladım. Müşkül olanların hükümlerini çıkardım ve açıkladım.
Karışık vak'aları beyan ile hâşiye yazanların irâd ettikleri boş itirazları
defettim. Bu muhakkik Şârih'e hak ile ve meselelerin üzerinden perdeleri
kaldırmakla yardımcı oldum.
Bunu her fer'î meseleyi aslına nisbet etmek ve her
şeyi hatta delil ve hüccetleri, meselelerin talilerini yerli yerine koymakla
yaptım. Eğer bir şey âcizane fikrimin mahsulü ise, ona işaret ve tenbihte
bulundum. En kuvvetli kavli ve fetvaya mahal olan beyan için gayret sarfettim.
Fetva kitablarında ve şerhlerde mutlak bırakılan
kavillerin hangisi makbul, hangisi metruk olduğunu heyan ettim. Bu hususta
müteehhirinden Kemal bin Hümâm, tilmizleri Allâme Kâsım ile İbni Emîr Hâcc,
Musannıf, Remlî, iki İbni Nüceym, İbni Şübî, Şeyh İsmâil Hâik, Hânütî Sîrâc ve
diğer fetva ilmine devam eden ehl-i takva büyük ulemanın yazdıklarına itimad
ettim.
İşte Sana! Nev'inin biriciği, akranlarına üstün,
olanların peçesini açıp isteyenlerine, alıcılarına gösteren bir haşiye!
Bu kitabın mânâlarını anlamak hususunda hayrette
kalan öğrencileri irşâd ediyor. Onun için ben ona:
«Reddü'l-Muhtar ale'd-Dürrü'l-Muhtar»
«Hayrette kalanı Dürrü'l Muhtar'a gönderen» adını
verdim.
Ben diyorum ki: Allah'ın dilediği olur. Haber gözle
görmek gibi değildir. Bu hâşiyeyi okumak zahmetine katlanan, mânâlarına
daldıktan sonra onu medih-edecektir. (Beyt):
«Allah'ın tevfiki ile öyle meseleler topladım ki,
âşıkın göz yaşı gibi lâtif.»
«Yükseklerde doğan güneşe, onun ziyasını görmeyen
hasetçinin inkârı ne zarar verebilir!»
Ben Allah Teâlâ'ya Nehiyy-i Kerim'i (S.A.V.) ile
ehl'i tâatından her muazzam makam sahibi ile ve imamımız îmam A'zam ile
tevessül ederek, lütuf ve kereminden bu işi bana âsan eylemesini, tamamına
erdirmesini, hatalarımı afv, amelimi kabul buyurmasını; bunu sırf rızâyı kerîmi
için Gennât-ı naîm'de kurtuluşuma sebep yapmasını, bütün beldelerde kullarını
bununla faydalandırmasını, bana doğru yolu göstermesini, doğruyu ilham
buyurmasını, kusurlarımı bağışlamasını, hatalarımı afv buyurmasını niyaz
eylerim. Çünkü ben bu işe çocukluk edip karışmış bulunuyorum. Ben bu yolun
süvarilerinden değilim. Lâkin O'nun kudretinden imdad umuyor. O'nun güç ve
kuvvetiyle hazırlık yapıyorum. Muvaffakiyetim ancak Allah'dandır. O'na tevekkül
eder, ancak O'na yönelirim .
Bundan sonra. bu kitabı okuduğu lıocalarının
isimlerini saymıştır ki bunlar pek çoktur. Sonuna icâzet silsilesini de
dercetmiştir.
ÎBN-İ ÂBİDİN
Sana hamdederek söze başlıyorum, Ey sâbıkan! Bizim
kalplerimizi çeşitli hidayetlerle ferahlatan, lâhikan Tenvirü'l-Ebsâr ile
gözlerimize nur vererek basîretlerimizi nurlandıran Allah! Sen bize tertemiz
şeriatının ziyalarından bir bahr-ı raik taşıdın, bize bol ihsanının
deryalarından bir nehr-i faik akıttın. Bu muhtasar şerhin tebyizına şeriat ve
dürerin kaynağı ile iki büyük kabir arkadaşı Ebu Bekir ve Ömer'in yüzlerine karşı
başlamayı müyesser kılmakla bize olan nimetini tamamladın. Buna o Şeriat
kaynağının izniyle başladım. Allah ona, âlü eshabına salât eylesin! O ashab ki
senin vâfi fazlının feyzi keşfinin fethi minehinden hakikatları haizdirler.
İZAH
Şârih bu hususta vârid olan hadislerle amel etmek
için söze Besmele ile başlamıştır. Besmele ve hamdele ile başlamayı bildiren
rivâyetlerin çelişmesi hususundaki işkâl meşhurdur. Başlamayı örfÎ veya izafi
mânâlarına hamletmek suretiyle aralarını bulmak da böyledir. Ezan gibi Besmele
ve hamdele ile başlanmayan şeylerle itiraz dahi meşhurdur. Bunun cevabı şudur :
Bütün rivâyetlerdeki Besmele ile hamdeleden murad
bunlardan biri ile yahut biri yerine geçecek bir sözle başlamaktır. Yahut caiz
görenlere göre mukayyed mutlak'a hamlolunur ki, o da «Allah'ın zikri ile»
sözüdür.
Burada isimden murad, künye ve lâkâbın karşılığıdır.
Binaenaleyh hakiki sıfatlara şâmil olduğu gibi izafî ve selbî sıfatlara da
şâmildir. Ve teherrük ile Allah'tan yardım dilemenin bütün esma-i îlâhiye ile olabileceğine
delâlet eder.
«Allah» lafza-i Celâl-i Teâlâ Hazretleri'nin zatına
alem (özel isim) olup bütün övgü sıfatlarını kendinde toplamıştır. Nitekim Sa'd
ve başkaları böyle demişlerdir. Yahut hiçbir sıfatı nazar-i itibara almaksızın
özel bir isimdir. Bunu da Isâm söylemiştir.
Seyid Şerif diyor ki: «Allah Teâlâ'nın zat ve
sıfatları azamet nuru ile örüldüğü için onlar hakkında akıllar nasıl şaşırıp
kaldı ise zata delâlet eden lafız hakkında da öyle şaşırmıştır. Sanki bu lâfsa
o nurlar dan şualar aksetmiş de görmek isteyenlerin gözlerini bürümüştür. Öyle
ki bu kelime Süryani midir, Arapça mıdır diye ihtilâf ettikleri gibi isim
midir, sıfat mıdır; alem midir; değil midir diye de ihtilâfa düşmüşlerdir. »
Cumhura göre Arapça mürtecel bir alemdir. Aslı nazarı
itibara alınmamıştır. Ebû Hanife ile İmam Muhammed, Şâfiî ve Halil
bunlardandır. Hişam'ın İmam Muhammed'den, onun da Ebû Hanîfe'den nakline göre
İsm-i A'zam budur. Tahâvi ile ulemadan birçokları ve ârifinin ekserisi buna
kâildir. Hattâ âriflere göre hiçbir makam sabinin bununla. zikirden daha büyük
zikri olamaz. Nitekim İbn-i Emîr Hacc'ın «Tahrir» şerhinde böyle denilmiştir.
RAHMÂN : Arapça bir sözdür. Cumhura göre sıfat-ı
müşebbehedir. Bazıları mubalâgalı isim-i fail olduğunu söylemişlerdir. Çünkü
lâfızdaki ziyadelik ancak mânâdaki ziyadelikten ileri gelir. Aksı takdirde abes
olur. Rahmân, lafz-ı rahimden bir harf ziyadedir. Halbuki rahim sîgası
itibariyle mübalagalı ism-i fâildir. Binaenaleyh mânâ itibariyle rahman ondan
fazlaya delâlet eder. Zira rahmaniyet mümin ve kâfir herkese şâmildir.
Rahimiyyet ise yalnız mümine mahsustur.
Birincisi (lügat mânâsı) kullanıldığı yer itibariyle
daha hususidir. Çünkü vasıf ancak dil ile olur. Ama tâlik ettiği yer itibariyle
daha umumidir. Zira bazen nimet mukabilinde olmayabilir.
İkincisi (örfi mânâsı) bunun aksinedir. Binanenaleyh
aralarında umum ve husus minvecih vardır.
ŞÜKÜR lügatta örfen hamdin müteradifidir. Örfde ise,
kulun Allah kendisine ne verdi ise hepsini yaratıldığı gaye için sarf
etmesidir.
HAMD : Lügatta ta'zim ve tebcil cîhetiyle ihtiyarî
güzeli güzellikle vasfetmektir. Örfte, nimet sahibini verdiği nimet sebebiyle
tazimi bildiren bir kelimedir.
Tarifteki ihtiyarî kaydı ile medih hariç kalmıştır.
Hamd mutlak söylenirse örfi mânâsına alınır. Zira Seyyid'in Mefâlî'
haşiyesindeki beyanına göre ehl-i örf, «lâfız örfi mânâda hakikat, başka mânâda
mecazdır. » demişlerdir. Sofiyyenin muhakkıklarına göre ise hamdin hakikati
kemal sıfatlarını meydana çıkarmaktır. Bu fiil ile sözle olduğundan daha
kuvvetlîdir. Çünkü fillerin delâleti aklîdir. Onlarda aksine zuhur etmek
tasavvur olunamaz. Sözlerin delâleti ise vaz'idir. Onlarda bu tasavvur
olunabilir.
TETİMME : Besmele ile hamdelenin şer'i hükümleri
ileride gelecektir. Besmele hayvan keserken, avcı silah atarken ve ava köpeği
salarken vâcîb olur. Ama hâlis zikir sayılan her şey besmelenîn yerini tutar.
Bazı kitablarda "Errahmânirrahîm" denilmeyeceği kaydedilmiştir. Çünkü
kesmek rahmetle bağdaşmaz. lâkin »Cevhere»de, "Bismillâhirrahmanirrahîm"
derse iyi olur», denilmektedir. Bazıları her rekâtta Fâtiha'nın başında Besmele
çekmenin vâcib olduğunu, hatta ekser ulemanın kavilleri bu olduğunu
söylemişlerse de esah olan kavle göre bu, sünnettir. Abdeste ve yemeğe
başlarken ve her mühim işin başında Besmele çekmek de sünnettir. Fâtiha ile
sûre arasında çekilmesinin câiz veya müstehab olduğu ihtilâflıdır. İnşâllah
yerinde görülecektir. Yürümeye başlarken, oturup kalkarken Besmele çekmek
mubahtır. Avret yeri açık iken veya necaset yerinde bulunurken ve Berâe suresi,
Enfâl'e eklenerek okunduğu zaman Besmele çekmek mekrûhtur.
Bunu bazı ulema kaydetmişlerdir. Tütün içmek gibi pis
kokulu bir şey kullanıldığı zaman da mekrûh olduğunu söyleyenler vardır. Haram
bir iş yapılırken Besmele çekmek haramdır. Hatta Bezzâziye sahibi ile
başkalarının beyanına göre haram olduğu katiyetle bilinen bir işin başında
Besmele çeken kâfir olur. Cünüp bir kimsenin zikri niyet etmeksizin Besmele
çekmesi de haramdır.
Hamdele ise, namazda vâcib, hutbelerde, duadan önce
ve yemekten sonra sünnettir. Sebebsiz olarak hamdele mubah, pis yerlerde
mekrûh, haram yedikten sonra ise haramdır. Hatta Bezzâziye'de böylesinin
küfründe ihtilâf edildiği bildirilmiştir.
«Sâbıkan» yani geçmişte tâbirinden murad kalübelâda
ruhlardan söz aldığı zamandır. Yahut İslâm fıtratı üzerine doğduğumuz zaman
veya hak dîni akıl edip o dinde kalmayı seçtiğimiz andır.
BASÎRET : Kalbin bir kuvveti olup ilâhi nurla
aydınlanmıştır. Eşyanın hakikatını onunla görür. Bedeningözü yerindedir.
«Şeriat» millet ve din aynı şeydir. Aslında Şeriat suya götüren yoldur.
Sonradan şer'î hükümlere Şerîat denilmiştir. Çünkü onlar da insanı ebedî hayata
götürürler.
Din ve Şeriat Allah'a, peygamberine ve ümmete izafe
edilirler. Millet kelimesi ise yalnız Peygamber (s.a.v.)'e izafe edilir ve
«(Millet-i Muhammed) denilir. Allah'ın milleti, Zeyd'in milleti» denmez.
Hidâye, Tenvirü'l-Ebsâr, Bahr-ı Râik, Nehr-i Fâik
birer kitap adıdır.
Bunları cümle arasına sıkıştırmanın letafeti ve güzel
işareti ihamı gözden kaçmamaktadır. Burada maksad kitabların kendileri
değildir. Zira böyle yerlerde kitap zikretmek ulema arasında âdet olmamıştır.
«Buna o Şeriat kaynağının izniyle başladım», Şeriat
kaynağından murad Peygamber (S.A.V.) dir. Şârih Haskefi'ye izin vermesi ya
rüyada görmekle yahut ilham suretiyle olmuştur. Kitabın metni gibi şerhi de
Peygamber (S.A.V.) in bereketi hürmetine başkalarını geçmiştir. Metni yazan
musannıf rüyasında Peygamber (S.A.V.) Efendimizi görmüş;
Efendimiz kendisini karşılayarak ayağa kalkmış ve
acele sarmaşarak mübarek dilini onun ağzına sokmuş..., musannif bunu «el-Minah»
adlı kitabında hikâye etmiştir. Şu halde bu kitabın hem metni hem şerhi
Peygamber (S.A.V.) in bereketi eserlerindendir. Binaenaleyh adlarının dillere
destan olmasına, üstünlüklerinin âfâka yayılmasına ve faydalarının herkese
şumûlüne şaşmamalıdır.
SALÂT kelimesi Allah Teâlâ'ya nisbetle rahmet,
başkalarına nisbetle dua mânâsına kullanılır. Ve müşterek-i manevi
kabilindendir. Bu kelime dua manâsında hakikat, namaz mânâsında mecazdır.
Nitekim bun'u Sa'd, «Keşşâf» hâşiyesinde incelemiştir. Bu gibi yerlerde âlden
murad ne olduğunda ihtilâf edilmiştir, Ekser ulemaya göre Peygamber (S.A.V.) in
sadaka almak kendilerine haram olan akrabasıdır. Bunların kimler olduğu da
ihtilaflıdır. Bazıları bütün ümmmet-i icabet olduğunu söylemişlerdir. İmam
Mâlik buna meyletmiş; Ezherî ile Nevevi dahi Müslim şerhinde bunu ihtiyar
etmişlerdir.
Daha başka sözler de söylenmiştir. Nitekim «Tahrir»
şerhinde beyan edilmiştir. Kuhistanî, muhakkıkîn ulemaya göre ikinci kavlin
muhtar olduğunu söylemiştir.
ESHÂB: Sâhib'in cem'idir. Sâhib arkadaş demektir.
Eshâbın her birine sahâbî denir. Hadîs uleması ile bazı usul-i fıkıh alimlerine
göre sahâbî, müslüman olarak Peygamber (S.A.V.) ile görüşen ve müslüman olarak
ölen kimsedir.
Zeyd bin Amr bin Nûfeyl gibi Peygamberimiz gelmezden
önce yaşayıp hanifi olarak (putlara tapmadan) ölenlerle dinden dönüp
Peygamberimizin hayatında tekrar müslüman olanlar da sabâbîdirler. Usul-i fıkıh
ulemasının cumhuruna göre ise, örfen arkadaş denilebilecek bir müddet Peygamber
(S.A.V.) e tâbi olarak onun sohbetinde bulunan kimsedir Esah kavle göre hu
müddetin sınırı yoktur.
Şarihin, «Senin vâfi fazlının feyzi keşfinin iahh...»
cümlesinde bedi' ilminden tevcih vardır. Zira bazı kitabların adlarını
saymıştır. Bunlar Nesefî'nin «Kâfî» şerhi Vâfi, Kerakî'nin «Feyz» adlı eseri,
Nesefi'nin «Menârı, şerhi «Keşfi», İbni Hümâm'ın «Hidâye» şerhi
«Fethü'l-Kadir»i, Musannıf'ın «el-Minah'»ı ve Nesefi'nin mansume Şerhi «Hakâik»
tır. Bu cümlede uzak ve yakın mânâlı sözlerisöyleyerek uzak mânâlarını
kasdetmekte hüsn-ü îhâm da vardır. Buradaki uzak mânâlar mezheb sahiblerinin
ıstılahları değil, lügat mânâlarıdır. Yani «O eshâb senin büyük ve tam olan
in'am ve ihsânından birtakım hakikatlar çıkardılar», demektir. Bu letafetten
dolayı cümledeki izafetler zinciri afvedilir. Yoksa fesahata aykırı sayılırdı.
METİN
Bundan sonra, lutf-u hafi sahibinin rahmetine muhtaç
olan şu fakir Muhammed Alaaddin Haskefi ki, Beni Ümeyye Camii imamı, daha sonra
Mahrusa-i Şam müftüsü Hanefî Şeyh Ali'nin oğludur. Der ki: «Tenvirü'l-Ebsâr ve
Camiu'l-Bihâr» adlı eserin şerhi olan «Hazâinü'l-Esrâr ve Bed'âiu'l-Efkâr»ın
birinci cüzünü beyaza çekince bu kitabın en büyük cild olacağını tahmin ettim.
Bunun üzerine kasdın dizginini onu kısaltmaya yönelttim. Kısa, sahih ve mazbut olmakta
bu fennin bütün kitablarından üstün olan bu kitaba «ed-Dürrü'l-Muhtâr fi şerh-i
Tenvir'l-Ebsâr» adnıı verdim. Ömrüme yemin olsun ki, bu eserle bu ilmin
bahçelerinin çiçekleri açmış, ırmakları akmış oldu. Şaşılacak meselelerinden
tahkik meyveleri devşirilir. Garip mesaili fikirleri hayrette bırakan tedkik
zahireleridir,
İZAH
Bundan sonra diye terceme ettiğimiz «emma bâ'dü»
münasebet yokken bir üslübtan bir üslûba geçişte kullanılan bir sözdür. Bu sözü
ilk defa kimin söylediği ihtilâflıdır. Kabule en şayan olanı Dâvud
Aleyhisselâm'ın söylemiş olmasıdır. Ona verilen fasl-ı hitap b'udur. Şam'daki
Benî Ümeyye Cami'ni Emevîler'den Velîd bin Abdülmelik yaptırmıştır. Buna bir
milyon ikyüzbin altın harcadığı rivayet olunmuştur.
Yahya Aleyhisselam'ın başı bu camide medfundur, kıble
duvarında Hûd aleyhisselam'ın makamı vardır.
Dört duvarı ilk bina edilen caminin, bu olduğu
söylenir. Kurtubî'nin et-Tin sûresinin tefsirinde beyan ettiğine göre Dımaşk
mescidi budur. Vaktiyle Hûd Aleyhisselâm'ın bahçesi imiş. Velîd, Camii inşa
etmezden evvel içersinde incir ağaçları varmış. Peygamberlerle şerefyab olan,
içinde eshab-ı kiram namaz kılan eski ibadethane budur. Fukaha üç mescidden
sonra en faziletli mescidin en eski bina edileni bu olduğunu söylemişlerdi.
Hatta «Ehbaru'd-Düvel'» adlı kitabta Süfyan-ı Sevri senediyle, «Dımaşk
mescidinde kılınan namaz otuzbin namaza muadildir», denilmiştir. Bu cami
Allah'a hamd olsun günümüze kadar ibadetle mamurdur. İlim ve talimin yeridir.
Ve inşaallah İsâ Aleyhisselâm doğusundaki ak minareye ininceye kadar da böyle
devam edecektir.
Muhibbî ve başkalarının beyanına göre şârih, on büyük
cild tahmin ettiği kitabından yalnız Vitir Bâbına kadar olan kısmını
yazabilmiştir. Zâhire bakılırsa kitabın müsveddesini de bitirememiştir. Yazıp
beyaza çektiği sadece bu bir cildtir. Allahu âlem.
"Bunun üzerine kasdın dizginini onu kısaltmaya
yönelttim."
Maksada ulaşmak hususunda kasdı ata benzetmek bir
istiâre-i mekniyyedir. Dizgin ısbatı istiâre-itahyîliye, yöneltmenin
zikredilmesi terşihtir.
«Bu ilmin bahçelerinin çiçekleri açmış; ırmakları
akmış oldu». Cümlelerinde dahi istiâre-i mekniyyeler vardır. Fıkıh, bahçeye
benzetilmiştir. Bahçe isbatı tahyîl, ondan sonrası terşıhtir. Şübhesiz ki bu,
kitabın meseleleri hak vecihle zikredilmiş; müctehide göre delilleri ile sabit
olmuştur. Bir şeyin delili ile isbâtından delilinin de beraber zikredilmesi
lâzım gelmez ki, metinde deliller zikredilmemiştir diye itiraz edilebilsin.
Kezâ bu kitabın meselelerinin hak vecihle zikir edilmiş olması başka metinlerin
böyle olmamasını icap etmez. Anla!
«Tahkik meyveleri devşirilir», cümlesinde dahi
istiâre-i mekniyye vardır. Tahkik ağaca benzetilmiştir. Meyva isbatı tahyildir.
Meyveden fayda ve netice mânasını murad etmek de câizdir. O zaman cümleye,
«tahkik ile elde edilen şer'î hükümler onun şaşılacak meselelerinden seçilir»,
şeklinde mânâ verilir.
«Garib mesâili» ifadesinden murad ellerde dolaşan
metinlerdekinden fazla olarak zikrettiği nadir meselelerdir. Bu meseleler
yabancı kimse gibidirler. Yahut murad, diğer kitablardakilerden üstün olan
terkip ve işaretleridir.
TEDKİK : Bir meseleyi ince yollu delili ile ispat
etmektir. Bazıları, «Bir meselenin delilini başka bir delil ile ispat
etmektir», demişlerdir.
Zahîre : Biriktirilen yani seçilip muhafasa edilen
şeydir. Tedkik, kapalı ve gizli mânâsına gelen dikkatten alınmış olduğundan
onun yanında adeten saklanıp muhafaza edilen zahireyi zikir etmiştir. Tahkik
bunun hilâfınadır. Çünkü hak meydanda. olduğu için onda dikkat lâzım değildir.
Bundan dolayı onunla birlikte adeten meydanda olan meyveleri zikretmiştir.
METİN
Tenvirü'l-Ebsar, üstadımızın üstadı Şeyhülislâm
Muhammed bin Abdullah Timurtâşî'nin eseridir. Bu zat Hanefi ulemasından olup
Gazzeli'dir. Müteehhirinin en hayırlılarının umdesidir.
Ben bu kitabı üstadımız şeyh Abdü'n-Nebi el-Halil'den
naklediyorum. O da Musannıf'tan, o da Mısırlı ibni Nüceym'den, o da senedi ile
meshebin sahibi Ebu Hanîfe'den, o da senedi ile Mustafâ-i Muhtar Peygamber
(S.A.V.) den, o da Cibril'den, o da Vâhîd-i Kahhâr olan Allah' tan nakletmiştir.
Nitekim birçok yollarla büyük ulemadan naklen bize
verilen icâzetnâmemizde de beyan olunmuştur.
DÜRER ve GURER'deki bir meseleyi ancak nadiren nisbet
ettim. Onun naklettiğinden ziyade olup nadir nakledilen meseleyi ise kısaltma
maksadiyle kailine nisbet ettim. Kitaba bakandan ricam, rıza ve teemmül gözüyle
bakması veya kusurlarını imkân nisbetinde telâfi etmesi yahut af buyurmasıdır.
Tâ ki gizli kapaklı her şeyi bilen 'Allah da onu af buyursun. Ömrüme yemin
olsun ki, bu tehlikeden kurtulmak insana pek güç bir iştir. Buna şaşmamalıdır.
Çünkü unutmak insanlığın hususiyetlerindendir. Hata ve sürçme ise insanlığın
alametlerindendir. Allah'dan af diler; insaf kapısını kapayan ve sahibini güzel
vasıflarından meneden hasadden ona sığınırım.
Dikkat et ki; hased devedikenidir. Ona yapışan helâk
olur. Hasedçiyi ızdıraba yanması hakkında zemiçin Felâk sûresinin sonu kâfidir.
Âferin Rasede; ne adaletli şeydir. Evvelâ sahibinden başlayıp onu öldürür. Ben
hasetçinin hilesinden emin değilim. Düşünmeden ayıplayan cahilin hilesinden de
emin değilim
İZAH
«En hayırlılarının umdesi», ifadesinden murad, şer'i
hükümler hususunda itimad ettikleri kimsedir. İbn-i Nüceym Mısrî, Şeyh Zeyn bin
İbrahim bin Nüceym'dir. Zeyn onun alem ismidir. Necm Gazzi onun terceme-i
halini «el-Kevâkibü's-Sâire» adlı eserinde şöyle yazmıştır:
«Bu zat allâme, muhakkık, müdakkik, fehdame
Zetne'l-Abidin hane fîdir. Birçok alimlerden ders almıştır ki, Şerefuddin
Bülkîni, Şihâbuddin Şilbî, Eminüddin bin abdel âl ve ebûl-Feyz Sülemî
bunlardandır. Sülemî kendisine fetva ve tedris için icazet vermiş; o da
hocalarının hayatında fetva vermiş, ders okutmuştur. Kendisinden pek çok
kimseler istifade etmişlerdir. Bir çok eserleri vardır. Kenz şerhi ile el-Eşbâh
ve'n-Nezâir bunlardandır. İbn-i Nüceym'in bu kitabı Hanefiyye ulemasnın
müracaat kaynağı olmuştur. Tarikatı da Arif Billâh Süleyman Hudaynî'den
almıştır. Ulemanın müşküllerini halletmek hususunda zevk sahibi idi.
Şa'rani diyor ki: «Onunla on sene arkadaşlık ettim;
hiçbir kusurunu görmedim. (953) yılında beraberce hacca gittik. Gidip gelirken
arkadaşlarına ve hizmetçilerine.karşı büyük bir ahlâk sahibi olduğunu gördüm.
Halbuki sefer, insanların ahlâkını meydana çıkarır. Bana tilmızi Muhammed
Alemî'nin haber verdiğine göre vefatı (969) tarihine tesadüf etmiştir.
Ben derim ki : Eserlerinden bazıları da Menar şerhi,
İbni Hümam'-ın Tarihinin muhtasarı, Hidaye üzerine ta'lika ve Câmiu'l-Füsuleyn
üzerine haşiyedir. Fetvaları ve resail zeyniyesi de vardır. Kardeşi muhakkik
Ömer bin Nüceym de tilmizlerindendir. Bu zat "Nehir" namındaki eserin
sahibidir.
«Dürer» ve "Gurer", Molla Husrev'in
eserleridir. «Dürer», «Gurer»'in şerhidir. Şarihin
"Rıza ve teemmül gözüyle bakmaktan" murad,
ona düşman gözü ile bakmamasıdır. Zira bu gözle bakan hakkı bâtıl görür.
"Kusurlarını imkân nisbetinde telâfi
etmek", güzel bir şekilde yorumlamakla veya. tevili mümkün değilse,
lâfzını değiştirerek düzeltmekle olur.
"Bu tehlikeden kurtulmak insana pek güç bir
iştir". Buradaki tehlikeden murad, hata ve kusurlardır. Zira bunlara sebep
olan unutmak, insanlığın hususiyetlerindendir. Unutmayı Tahrir sahibi:
"Hâcet vaktinde hatıra getirememektir, diye tarif etmiş ve bunun hataya da
şamil olduğunu söylemiştir. Çünkü lügat, bunların arasında fark görmemiştir.
"Hata", fiilin cinayet yerine isabet
etmesidir. Ava atıp insan vurmak bu kabilindedir. Kamus'da, "Hata savabın
zıddıdır» denilmiş; sonra buna "Hata kasden yapılmayan fiildir",
cümlesi eklenmiştir. Tahta vi diyor ki: «Yukarıda (hususiyetlerindendir)
tâbirini kullandığı halde burada (alâmetlerindendir) demesi unutmak insana
mahsus olduğu içindir. Hata ve sürçme ise hem insandan hem başkalarından sadır
olur. Hatta İblis meleklerden sayanlara göre İblis ile birer melek olan Hârût
ve Mârut bile hata etmişlerdir.
Cinlere gelince : Hata onların ekseri halleridir.
HASED : Nimetin bir kimseden gitmesini istemektir.
Kendisine verilmesini isteyip istememek müsavîdir. Mecazen gıptaya da hased
denilir. Gıpta, nimetin sahibinden gitmesini istemeden kendisine de bir
mislinin verilmesini istemektir. Bu, hased gibi çirkin değildir. Hased netice
itibariyle Allah'a itiraza varır. Onun içindir ki, Peygamber (S. A.V.)
«Hasedden sakının! Çünkü hased ateşin odunu yediği gibi iyilikleri yer»
buyurmuştur.
Teâlâ Hazretleri: «Hasedlik çektiği zaman hasetçinin
hasedinden de Allah'a sığınırım», denilmesini emir buyurmuştur. Hasedlik çeken
kendini yorduğu, üzdüğü ve günâha soktuğu için zalimdir. Başkasına da zalimdir.
Çünkü kendisi için dilediğini ona dilememiştir.
«İnsaf kapısı ve devedikeni» tâbirlerinden birincisi
istiâre-i mekniyye ve tahyîliyye, ikincisi teşbih-i belîğdir. Fakât sûresinin
sonunda hasedçinin zemmi kötülük ona isnad edilmekle ve Peygamber (S.A.V.))e
ondan Allah'a sığınması emir buyurulmakla yapılmıştır. Bundan daha büyük zem
olur mu!..
METİN
Şu sözün kailine aferin: «Onlar bana hased
ediyorlar.» Halbuki bütün insanların en kötüsü, insanlar arasında bir gün hased
edilmeden yaşayandır. Zira hiçbir ulu, metheden sevdiği, zemmeden hasedçisi
bulunmadıkça büyük olamaz. Kin eken 'belâ biçer. Alçak kişi kepaze eder. Kerîm
olan ise ıslah eyler,
Lâkin ey kardeşim! Hâlin hakikatını anladıktan ve
muteehirinden Bahr, Nehir ve Feyz sahihleri ile musannıf, merhum dedemiz,
Azmizade, Ehizâde, Sa'di Efendi, Zeylaî, Ekmelî, Kemâl İbni Kemal gibi zevatın
yazdıklarına muttali olduktan sonra ıslah eyler! Hatıra gelen tahkikatda
bununla birlikte...
İZAH
«Bütün insanların en kötüsü insanlar arasında bir gün
hased edilmeden yaşayandır». Burada şöyle bir sual hatıra gelebilir: Ka fir,
hased edilmeyenden daha kötüdür. Şu halde hased edilmeyen kimse nasıl oluyor da
kâfirden daha kötü sayılıyor? Cevap şudur:
Kâfir, hased edilmeyenler cümlesindendir. Hatta onun
hased edilecek bir tarafı yoktur. Bu beyt İbn-i Vehbân'ın manzumesinden
alınmadır. Manzumenin şarihi şöyle diyor:< bildirmi?Ÿlerdir. söylendiğini
tarafından bîri evvel daha bunun da bazıları görmüş; çok Vehbân'a İbn-i sözü bu
Bazıları çalsın!» başlarına hilelerini dilerim, Allah'tan gelmesidir. başına
onun hilesinin düşmanların hasedlik gelen başıma benim sebebî, beytin
«Zira hiçbir ulu, metheden sevdiği, zemmeden
hasedçisi bulunmadıkça büyük olamaz». Bu ifade «İnsanların en kötüsü» sözünün
mefhumunun illetîdir. Çünkü insanların en kötüsü hased edilmeyen olunca en
iyisi hased edilendir neticesi çıkar. Hasedliğin kişinin büyüklüğüne sebeb
olması şundandır : Medhin üzerine reis olmak ve büyüklük terettüp eder.
Zammedilmenin üzerine ise sabır, tehammül ve af terettüp eder. Bu da büyüklüğün
sebebidir. T.
Ben derim ki: Hasedlik çeken dahi o kimsenin
büyümesine se-beptir. Çünkü onun gizli kalmışfaziletlerini yaymaya sebep olur.
«Kin eken belâ biçer». Bu cümle ondan önce ki»
Zemmeden hasedçisi bulunmadıkça» sözünün gerektirdiğini ta'lildir.
Zira hasedlik çeken, hased ettiği kimsenin artmasına
sebep oluncaki bu. kendisinin içerlemesini muciptir-hasedliği ekmesi kendisine
belâ ve mihnetler doğurur. Kini ekine benzetmekte istiare-i mekniyye vardır.
Ekim tahyil, hased terşihdir. Şarihin, «Kerim olan ise ıslah eyler», sözü
mutlak olduğu için «lakin ey kardeşim» diyerek istidrakte bulunmuştur. Yani
ıslah işi sırf akla gelmekle değil, bu kitaplara vâkıf olduktan sonra
yapılmalıdır. Mamafih bu sözün «Kasdın dizginini onu kısaltmaya yönelttim,
ifadesine bağlı olması da bir ihtimaldir. Yani ben bunu meselelerin hakikatine
vakıf olup zayıfını kuvvetlisini anladıktan sonra kısalttım, demek olur ki
"Hatıra gelen tahkikat da bununla birliktedir"... cümlesi dahi buna
delalet eder.
Bahr sahibinden murat, Allame Zeyn bin Nuceym'dir.
Terceme-i hâli yukarıda geçti.
«Nehir» sahibi, Allame Ömer Sıraceddın olup o da İbni
Nuceym diye meşhurdur. Fakih, muhakkık, ifadesi güzel, mutalâası kamil bir
zattır. Şer'î ilimlere, derin ve garip meselelere vukufu vardı. Son derece
muhakkık idi. Herkesçe sevilir sayılırdı. (1005) H. yılında vefat etmiştir
üstadı ve kardeşi Zeyn'in yanına defnolunmuştur. Bu satırlar kısaca Muhibbî'den
alınmışıtır. "İcabetü's-Sâil..." namında bir kitabı ve başka eserleri
de vardır.
Feyz adlı kitabın sahibi Kereki'dir. Temimi
"Tabakâtu'l-Hanefiy-ye" adlı eserinde onun hakkında şunları söylemiştir:
«Kereki İbrahim bin Abdurrahman bin Muhammed bin
İsmail'dir. Aslen Kerekli olup Kahire'de doğmuş ve orada vefat etmiştir. Hasni
ile Şumunnî'nin derslerine devam etmiş, Kâfiyeci'den okumuş İbn-i Hümâm'dan da
ders almıştır. Sehâvî «ed-Dav» nam eserinde onun terceme-i halinden uzun
uzadıya bahsetmiş, fıkıhta iki ciltlik fetva topladığını ve İbn-i Hişam'ın
tavzihına haşiye yazdığını söylemiştir». Bu satırlar kısaltılarak alınmıştır.
Kereki 923 tarihinde vefat etmiştir. İki ciltlik fetvadan murat adı geçen
Feyz'dir. Bu kitabın ismi. «Feysü'l-Mevlâel-Kerim alâ Abdihi İbrahim» dir.
Kitabının Önsözünde, «Bu kitabıma, tercih edilen mutemed kavilleri aldım. Tâ ki
îçindekilerin sahih olduğu kesinlikle bilinsin ve istifade edilsin, » demiştir.
Merhum dedemiz dediği zat, «Vikaye» şarihi Muhummed
bin Abdürrazzak'tır. Terceme-i halini bulamadım.
AZMİZÂDE : Allâme Mustafa bin Muhamrned'dir. Azmizade
diye meşhur olmuştur. Müteehhirin Rum ili ulemasının en meşhuru, mantık ve
mefhum maddesinde en verimlisidir. Meşhur müellefatı vardır. Dürer ue Gurer
haşiyesi ve ibni Melek'in Menar şerhi üzerine haşîyesi bunlardandır. (1040 h.)
yılında vefat etmiştir, Bu satırlar kısaca Muhibbî'den alınmıştır.
Ehizâdü hakkında Muhibbi tarihinde şöyle demektedir:
Bu zat Abdülhalim bin Muhammed olup Ehizâde namiyle meşhurdur. Osmanlı Devleti
ricalinden biri ve ulemasının büyüklerindendir. Vaktini aklî ve naklî ilimlerle
geçirirdi. Birçok te'lifatı vardır. «Hidâye» şerhi, «Miftah» üzerine ta'likat,
Camiu'l-Fusuleyn, «Dürer» ve «Eşbâh» üzerine ta'likatı bu cümledendir. (1013
h.) tarihinde vefatetmiştir. » Kısaltılarak alınmıştır.
İbni Abdürrazzak'ın beyanına göre Hazain nam kitapta
Ehizade yerine Ehiçelebî denilmiştir. Ehîçelebi «Zâhiretü'l-Ukba adlı
Sadru'ş-Şeria» haşiyesinin sahibidir. İsmi: Yusuf bin Cüneyd olup Molla Hüsrev'
in tilmizidir.
SA'DÎ EFENDi : İsmi Sadallah bin lsa bin Emir
Han'dır. Sa'di Çelebi diye meşhurdur. Rumeli müftüsüdür. Beyzavi tefsiri
üzerine bir haşiyesi ile Hidaye şerhi, İnâye haşiyesi ve muteber risaleleri
vardır. Şam'ın Hâfızı el-Bedrül'-Gazzi rihlesinde ondan bahsetmiş; ve kendisini
son derece medhu senâda bulunmuştur. Teminû dahi «Tabakât»ında onu medhu senah
etmîş ve Şekâik-ı Nu'mâniye'den naklen (945) tarihinde vefat ettiğini
söylemiştir.
ZEYLAÎ : İmam Fahreddin Ebû Muhummed Osman bin
Ali'dir. Kenzü'd-Dekâik şerhi Tebyinu'l-Hakâik onun eseridir. (705)'de
Kâhire'ye gelmiş; orada fetva vermek, ders okutmak ve kitap tasnif etmekle
meşgul olmuştur. Halk kendisinden çok istifade etmiştir. Fıkhı yaygın hale getirmiştîr.
(743)'de Kahire'de vefat etmiştir.
EKMEL : İmam, muhakkik Ekmelüddin Muhammed bin Mahmud
b.Ahmed el-Bâbertî'dir. Yediyüz küsür tarihinde doğmuştur. Ebû Hayyan ile
İsfehanî'den ders almış; hadîsi Dellasî ile ibni Abdulhâdi'den okumuştur.
Muhtelif ilim dallarında allâme idi. Aklı çok, nefesi kuvvetli, heybeti büyük
bir zattı, allâme Seyid Şerîf ve allâme Fenâri kendisinden ders almışlardır.
Kendisine kadılık teklif olunmuş; fakat kabul etmemiştir. Tefsiri ve Meşârık
şerhi «Muhtasar» ibni Hâcib şerhi, Akîde-tü't-Tûsi şerhi, Hidâye şerhi Inâye,
Sirâciye şerhi, İbni Mu'tî elfiyesinin -şerhi, Menâr şerhi, «Telhisü'l-Meâni»
şerhi, «Usûl Pezdevî» şerhi ve «Takrir» nâmında eserleri vardır. (786)
tarihinde vefat etmiş; cenazesinde sultan ve devlet ricali hazır
bulunmuşlardır. Mısır'daki Şeyhuniye'ye defnedilmiştir.
KEMÂL: İmam, muhakkık Muhammed bin Abdülvâhid bin
Abdülhamid, Kemâleddin bin Hümâm'dır. Sivaslı olup sonradan Iskenderiyeye
yerleşmiştir. Aşağı yukarı (790) tarihinde doğmuştur. Kaariü'l-Hidâye, Sirâc'dan
ve kaadı Muhibbiddin b. Şıhne'den fıkıh okurnuştur. Tahkik hususunda eşi
yoktur, «Ben ma'kulâtta (aklî ilimlerde) kimseyi taklit etmem», dermiş. Burhan
Ebnâsî' ki herhalde onun akranından olacaktır, «Dînin hüccetleri sorulsa
memleketimizde ondan başka bu işin altından kalkacak bulunmazdı», demiştir. Hal
sahiplerinde görülen keşif ve kerametlerden bol nasibi vardı. İlk zamanlarında
uzlete çekilmiş ise de ehl-i tarikattan bazılarının, «Geri dön, çünkü halkın
senin ilmine ihtiyacı var! », demeleri üzerine dönmüştür. «Hidâye»yi misli
görülmedik bir şekilde şerh ederek «Fethü'l-Kadir» adını vermiştir. Bu eserin
Vekâlet Bahsine kadar varabilmiştir. Usul-i fîkıhta «Tahrir» namında bir eseri
vardır ki, misli yazılmamıştır. Bu kitabı tilmizi İbni Emir Hâcc şerh etmiştir.
Akâidden «Müsâyere» namında bir eser ve ibadetlere dair «Zâdü'l-Fakir»i vardır.
Kahire'de (861) tarihinde vefat etmiştir. Cenazesinde sultan ve diğer devlet
ricali hazır bulunmuşlardır. Nitekim Tabâkat-ı Temimi'de beyan olunmuştur.
Bunca te'lifatı ile birlikte Celal Suyuti'nin Mısır'ı
dolaştığı gibi o da Rum ili beldelerini çok iyi bilirdi. Bence o Suyutî'den
daha ince görüşlü ve iyi anlayışlıdır. Mamafih ikisi de o asrın ziynetidirler.
İbn-i Kemâl (940) senesinde vefat edinceye kadar
saltanat merkezinde müftü olarak kalmıştır.
METİN
Ben bu tahkikatı büyük ulemadan aldım. Ama Allah,
kendi kitabından başka hiçbir kitabın hatasızlığını kabul etmez. İnsaf sahibi,
çok sevabın yanında. az hatayı affedendir. Bununla beraber benim kitabımı iyi
okuyan mâhir fakihtir. Onun içindeki tahkikat ve mühim meselelere muttali' olan
kimse ağız dolusu, «Evvel gelen sonrakine neler bırakmıştır!... Bunu tahsil
edenin nasibi bol olacaktır», diyecektir. Çünkü bu deryadır. Lâkin sahili
yoktur. Bol rahmet budur. ancak süreklidir. Güzel ibarelerle, rumuzlu
işaretlerle, mânâları tenkîh, kelimeleri tahrir edilmiştir. Haber gözle görmek
gibi değildir. Gözlerinle gördükten sonra rahatlayacaksın.
İZAH
«Allah kendi kitabından başka hiçbir kitabın
hatasızlığını kabul etmez». Bu ifade ile şarih merhum özür dilemektedir. Demek
istiyor ki bu kitap her ne kadar müteehhirin ulemanın yazdıklarını ve adı geçen
tahkikatını içine alıyorsa da masum değildir. Yani hatadan salim değildir.
Çünkü Allah Teâla kendi kitabından başka hiç bir kitabın hatasız olmasını
takdir buyurmamıştır. Kendi kitabı için ise, «Ona önünden ve arkasından bâtıl
gelemez!» buyurmuştur. Başka kitaplarda hata ve kusur olabilir. Bu onların
şiarıdır. Çünkü onları insan te'lif etmiştir.
TENBiH : İmam, allâme Abdülaziz Buhâri, Usul-i
Pezdevı üzerine yazdığı şerhte şunları söylemiştir:
«Büveyti İmam Şafiî Rahimallah'ın kendisine şöyle
dediğini rivayet etmiştir: Ben hu kitapları te'lif ettim ama onlarda doğruyu
bulmak için olanca gücümü sarfetmedim. Zira onlarda Allah'ın kitabına ve
Resûlü'nün sünnetine aykırı şeyler mutlaka bulunacaktır.
Allah Teâlâ, «Kur'an, Allah'tan başkasından gelse idi
onda mutlaka bir çok ihtilâflar bulurlardı», buyurmuştur. Eğer kitaplarımda
Allah'ın kitabına ve Resûlü'nün sünnetine aykırı bir şey bulursanız ben ondan
Allah'ın ki-tabına ve Resûlü (s.a.v.)'ün sünnetine dönerim.
Müzeni diyor ki: Risâle kitabını Şâfiî'ye seksen defa
okudum. Her defasında mutlaka bir hata buldu ve şunu söyledi:
«Hey gidi hey! Allah Teâlâ kendi kitabından başka
sahih bir kitap olmasını kabul etmemiştir».
«Evvel gelen sonrakine neler bırakmıştır...». Bu
cümledeki evvel ve âhırdan murad, evvel zamanda geçenlerle sonra geleceklerin
cinsleridir. Görüyorsun ki sonra gelen müteahhirinin kitapları zabt ve kısaltma
hususunda kezâ güzel sözlerle meseleleri toplamakta evvelkilerin kitaplarından
üstündür. Çünkü evvelkiler zihinlerini, meseleleri delillerinden çıkarmaya ve
delillerin doğru olmasına sarfederlerdi. Sonra gelen âlim ise zihnini onların
söylediklerini güzelleştirmeye, kısa bıraktıklarını izaha, mutlak
söylediklerini kayıtlamaya, dağınık bıraktıklarını toplamaya, ibarelerini
kısaltmaya ve ihtilâflarını beyana sarfetmiştir. Bu, gelinin saçını tarayan
kadına benzer. Gelini ailesi büyütmüştür. Evlenme çağına gelince nedime onu
zînetleyip damada arzeder ama ne olursa olsunşeref eskilerindir. Evet, sonra
gelen ulemanın bizim gibi öğrenciler üzerine üstünlük ve şerefleri vardır.
Allah cümlesine rahmet eylesin. Sa'y ve gayretleri meşkûr olsun. Âmin!
«Çünkü bu deryadır.», ifadesi bir teşbih-i belîğdir.
«Lâkin sâhili yoktur», dediğine göre son derece geniş demektir. Bu söz bedî'
ilminin medhi zemme benzeyen bir şeyle te'kidi kabilindendir.
Çünkü bir medih sıfatı ispat etmiş; ondan bir başka
medih sıfatı istisna eylemiştir. Bundan sonra gelen. «Rahmet budur» cümlesi de
böyledir.
«Haber, gözle görmek gibi değildir». Bu cümle mahzuf
bir sözün illetidir. Mânâ şudur: «Bu söylediklerim, doğruya ve yalana ihtimali
olan bir haberdir. Eseri okuyunca doğru söylediğini görecek, müşahede ile
tahkik edeceksin. Çünkü haber gözle görmek gibi değildir». Bunu Tahtavi
söylemiştir. Bu sözde İmam Ahmed'le Taberani'nin ve başkalarının rivayet ettiği
bir hadisden iktibas vardır.
Peygamber (s.a.v.), «Haber muayene gibi değildir»
buyurmuştur. Mezkûr hadîs Cevâmiu'l-kelim'dendir. (Yani az sözlü, çok mânalı
hadislerdendir.)
METİN
Öyle ise gördüğünün güzel bahçesinden en âlâsını al!
Güzellik namına işittiğini ve Selmayı bırak! Gördüğünü al; işittiğim bir şeyî
bırak! Güneşin doğmasında seni Zuhâle muhtaç olmaktan kurtarma vardır. Bu
böyle! şu da var ki, musanniflerin ırzları hasedçilerin dillerinin oklarına
hedef olmuştur. Onların güzelim te'lifleri ellerine dikilmiş hedeflerdir.
Faydalarını yağma ederler; sonra onlara geçmez metâ' diye dil uzatırlar. Ey ilim
sahibi! Hatasını yüzde yüz bilmediğin bir müellifin kusurunu söylemeye acele
etme! Kaç defalar râvi kendi aklı ile bir sözü berbat etmiş, nice nice sözleri
birçok kimseler değiştirip boz-muşlar ve nice kopya edenler mânâyı değiştirerek
musannıfın kasdetmediği bir şeyi yazmışlardır. Benim bu te'liften maksadım,
ismimin musannıflar ve müellifler arasına geçmesi değildir. Maksad, kafayı
çalıştırmak ve sahih olan fer'î meseleleri ezberletmektir. Bununla beraber,
Allah'tan gufran, din kardeşlerimden dua niyaz eylerim. Hasedçilerin benim
sağlığımda kitabımdan yüz çevirmesinden bana bir şey yoktur. Nasıl olsa
vefatımdan sonra inşallah onu kabul edeceklerdir. Nitekim şöyle denilmiştir:
«Kişiyi görürsün alçaklığından ve hıyânetinden adamın faziletini inkâr eder, Ama
adam elden gitti mi bir nükte üzerine kendisini hırs basar da onu altun suyu
ile yazar ! »
İZAH
«Gördüğünün güzel bahçesinden» cümlesinde istiâre
vardır. Şarih güzel ibaresini bahçeye benzetmiştir. Vasf-ı câmi' nefaset ve
gönlün teallûkudur.
«Güzellik namına işittiğini ve Selmâ'yı bırak!»,
hissî olan sûret güzelliğini bırak da bu kıymetli şerhin güzel bahçesine bak,
demektir. Selmâ Arapların meşhur ma'şukalarından biridir. Maksad kendisi değil,
sıfatıdır. Zira Selmâ güzelliği ile meşhurdur. Yani güzelî, güzelliği bırak
demektir.
«Vefatımdan sonra onu kabul edeceklerdir». Filhakika
Allah Teâlâ, Şarih'in hu niyazını kabul buyurmuş, ona dilediğinden fazlasını
lütfetmiştir. Bu onun sadakat ve ihlâsına delildir. Allah rahmeteylesin.
Nükte: Dikkatle ve fikri çalıştırarak çıkarılan ince
meseledir.
METİN
İşte sana bu fennin rnühim meselelerini ayırıp ıslah
eden, inceliklerini meydana çıkaran bir müellif!...
Ben karanlık bastığı zaman bu fen uğrunda fikrimi
çalıştırdım. En makbul kavilleri ve en kısa ibareleri aradım. İtirazları def
için en lâtif işaretlere itimad ettim. Çok defa bir hüküm veya delilde
muhalefet ettim. Bunu mütalâası ve anlayışı olmayan yoldan sapma zannetti.
Halbuki ben bu muhalefeti musannıfın bir kelime veya harfi değiştirerek
şerhetmesine tâbi olarak yaptım. Bilmedi ki bu onun gözünden kaçarı bir
nükteden dolayıdır.'...
Bana üstadım, büyük âlim, uçsuz derya ve zamanının
biriciği, Allah'ın lütfu Şeyh Hayreddin Remlî - Allah uzun ömürler versin - şu
şiiri okudu:
«Zamanının alimini hiçe sayan ve geçmişlere öncelik
tanıyan muasır kimseye söyle ki:»
«O eski de yeni idi; bu yeni dahi eskiyecektir!»
Bundan maksad ve murad, şeyhim, tenkitçi,
muhakkîkinin reisi Muhammed el-Muhâsini efendi'nin bana okuduğu şu şiirdir ki,
güzeldir:
«Dünyada yaşayanların hepsinin bir murad ve maksadı
vardır.»
«Benim muradım da sıhhat ve feragattır.»
«Tâ ki şeriat ilminde öyle bir yere ulaşayım ki.»
«Cennetlerde beni yüksek makamlara ulaştırıcı olsun.»
«İşte böyle bir murad hususuna akıl sahipleri yarış
etsinler!»
«Yalan dünyadan bana yetecek kadarı kâfidir.»
«Kurtuluş ancak ebedi nimetler yerine nail
olmakladır.»
«Bol gıda ve boğazdan geçen meşrubat oradadır.!»
İZAH
Şarih merhumun çalışmak için geceyi seçmesi, düşünme
zamanı ekseriyetle gece olduğu içindir. Geceleyin hareket az olduğundan zihin
durulur. Ulemanın âdetleri kitaplarını yazarken uykusuz kalmaktan zevk
almaktır.
«İtirazları def için en lâtif işaretlere itimad
ettim. » Bundan maksad cümlede muzaf veya kayd gibi bir şey zikrederek itirazı
defetmesidir. Bunu, itirazcının sözünü bilmeyen anlamaz. Bilen ise şârihin
söylediğini görünce bu itirazı işaretle defettiğini anlar. Çok defa şârih
işaret ettiğini açık da söyler.
«Çok defa bir hüküm veya delilde muhalefet ettim.»
Hükümde muhalefeti, başkasının mekruh dediğine mubah demek; delilde muhalefeti
de başkasının zikrettiği söz götüren delili bırakıp sağlam bir delil zikretmek
suretiyle olmuştur. Bunlar, «Filan hata etmiştir» gibi açıkça tenbih
ettiklerinden başkadır.
«Halbuki ben bu muhalefeti musannıfa bakarak yaptım.»
Musannıf Rahimehullah kendi yazdığımetni şerhederken bazı kelimelerini
değiştirmiş ve buna tenbih etmiştir. Böylece mücerred metni ihtîva eden
nüshalar şerhli nüshalara muhalif olmuştur. Bu husustu şarih de ona uymuştur.
Hatta çok defa musannifin değiştiremediği bazı kelimeleri değiştirmiştir.
Şeyh Hayreddin Remli: Hayreddin bin Ahmed bin
Nureddin Ali bin Zeyneddin bin Abdulvehhab el-Eyyubî'dir. Müfessir, muhaddis,
fakih, lügat âlimi, sofi, nahivci beyancı, aruzcu ve mantıkçıdır. Çok yaşamıştır.
(993)'de doğmuş, (1081)'de Remle'de vefat etmiştir. Zamanında Hanefilerin şeyhi
ve Fetâvâ-i Sâire ile diğer faydalı eserlerin müellifidir. Minah hâşiyesi ile
Ayni'nin Kenz şerhi üzerine yazdığı haşiyesi, el Eşbah ve'n-Nezair,
el-Bahrü'r-Râık, Zeylaî ve Camiu'l-Fusuleyn üzerlerine yazdığı haşiyeler,
risaleler ve elifba harfleri sırasınca yazdığı Şiir divanı da onun eserleridir.
Bu satırlar Emir Muhibbînin eserinden alınmıştır. Muhibbi onun menkabelerinden,
hallerinden, hocalarından ve tilmizlerinden uzun uzadıya bahsetmiştir. Müracaat
edilebilir.
«Allah uzun ömürler versin.» cümlesi ömrüne bereket
duasıdır. Zira ecel kesindir. Tahtari «Şir'a» ve «Şir'a» şerhinden naklen bu
duanın mekruh olduğunu söylemiştir.
Ben derim ki: Buna Peygamber (s.a.v.) in hizmetçisi
Enes'e yaptığı dualarla itiraz olunur. Bu dualardan biri de ömrünün uzun olması
hakkındaki duasıdır. Ehl-i Sünnet'in meshebine göre her şey takdir-i İlâhi ile
olsa da dua yine faydalıdır. Şârihin sözünden anlaşılıyor ki, bu kitabı mezkûr
şeyhinin hayatında yazmıştır. Evet öyle olmuştur. Çünkü kitabın sonunda
te'lifini (1071) yılında bitirdiğini, bunun, mezkûr şeyhinin vefatından on sene
önce olduğunu söyleyecektir.
«O eski de yeni idi; bu yeni dahi eskiyecektir». Yani
kişi evsafı ile kıymetlendirilir. Önce yaşamış olmakla kıymet kazanmaz. Çünkü
her geçmiş insan vaktiyle yeni idi. Ama önce yaşaması gençliği zamanında ki
kıymetine bir şey katmadı. Bu muasır da zamanla eskiyecektir. Siz bunun
vasıflarını öncelikle kıymetlendirirseniz bu muâsır geçmişte kaldığı zaman onu
da vasıflarıyla kıymetlendirmeniz lazım gelecektir.
İmam Muberred'in, «Önce yaşamış diye zayıf akıllıya
kıymet verilmez. İsabet edenin de gençtir diye hakkı yenmez. Lâkin herkese hak
ettiği verilir», sözünün mânâsı budur. Demâmini Teshil şerhinde Müberred'in
sözünü naklettikten sonra şunları söylemiştir: «Birçok insanlar bu çirkin
belayı araştırırlar. Bakarsın muayyen bir şahsa nisbet edilmeyen güzel bir
nükte işitirlerse bu geçmişlere aiddir diye onu beğenirler. Ama onun kendi
zamanlarında yaşayan birine aid olduğunu öğrenirlerse hemen dönerek çirkin
sayarlar; yahut bu sözün makbul olmayan bir zamane tarafından söylendiğini
iddia ederler. Bu adamları buna sevkeden kötü hasedden ve neticesi vahim olan
zulümden başka bir şey değildir».
Muhammedü'l-Mehâsinî Efendi: Bu zat hakkında Muhibbî
şunları söylemiştir: «Mehâsinî Taceddin Ahmed el-Mehâsini'nin oğludur. Dımaşk
Camiî'nin hatibi ve Mehâsin oğullarının en meşhuru ve en faziletlisi idi. Edip,
fâzıl, kâmil, şekli latîf, yüzü güzel, bütün ahlâk güzelliklerini kendinde
toplamış, güzel sesli bir zat idi. Dimaşk'ın Salihiyyesindeki Sultan Selim
Camii hatibliğini üzerine almış; sonra Beni Ümeyye Camii'ne imam ve hatib
olmuştur. Orada iken Müslim'in Sahih'ini okuyarak onunüzerine ta'likler yazmış;
mezkûr camiin Kubbetü'n-Nasr denilen kubbesi altında hadis dersi okutmuştur.
Lisanı fasih idi. İlminden birçok Dımaşk uleması faydalanmıştır ki, üstadımız
Şam müftüsü allâme Alaeddin Haskefî de onlardan biridir. Mehâsinî'nin güzel
şiirleri ve ilmine delâlet eden yazılan vardır. (1012) tarihinde doğmuş
(1072)'de vefat etmiştir».
Şârîh HASKEFÎ
Bir ilmi tahsile başlamak isteyen kimsenin o ilmi
haddi veya resmi ile tasavvur etmesi; mevzuunu, gayesini ve istimdadını bilmesi
lâzımdır.
İZAH
İlimler şer'î ve gayri şer'î olmak üzere iki
kısımdır. Şer'î ilimlerden maksad tefsir, hadis, fıkıh ve tevhiddir. Şer'i
olmayan ilimler üç kısımdır:
1 - Edebî ilimler ki mecmuu 12'dir; hatta bazıları
14'e çıkarmışlardır. Bunlar: Lügat, iştikâk, sarf, nahiv, meânî, beyân, bedî;
âruz, kafiye, şiir. nesir, kitabet, kıraat, muhadara ve tarihtir.
2 - Riyazî ilimler : Tasavvuf, hendese, hey'et
riyaziye, hesap, cebir, musikî, siyaset, ahlâk ve tedbîr'i menzil namlarıyla on
kısımdır.
3 - Aklî ilimler : Mantık, münazara, usul-i fıkıh,
usul-i din, ilâhiyat, ta-biat, tıp, felsefe ve kimya'dır.
Bir ilmi haddi ile tesavvurdan murad, onu zâtıyatı
itibariyle tarif etmektir. Meselâ; insanı konuşan hayvandır diye tarif bir
haddir. Resim: Bir şeyi âraz ile tarifte bulunmaktır. İnsanı; gülen hayvandır
diye tarif etmek, resmen tariftir.
Heri İlmin aslı 10 şeydir. Kitabımızın şârihi
bunlardan dördünü (yani tarif mevzu, gaye ve istimdadı) beyan etmiş, geriye
kalanlarını bildirmemiştir Onlar da şunlardır: İlmin kurucusu, ismi, şârih'in
hükmü, meseleleri, mahmulü ve fazileti.
Bu ilmin ismi fıkıh, kurucusu Ebu Hanîfe rahimehullah
şâri'in hükmü Mükellefin kendine lâzım olan hükümleri öğrenmesinin vücubu;
Meseleleri : Mükellefin fiilinden bahseden her cümle.
Mahmulü : Beş hükümden (yani tarz, vacip, sünnet,
haram ve mekruhtan) birisidir. Meselâ, «Bu fiil vacipdir», cümlesi böyledir.
Fazileti : Kelâm, tefsir, hadis ve usul-i fıkıh'tan
sonra bütün ilimlerin en şereflisi olmasıdır.
Fıkıh, lügatta «Bir şey'i bilmek» demektir. Bilâhare
şeriat ilmine tahsis edilmiştir. Kelimenin mazisi fıkıha şeklinde okunursa
masdarı fıkhan gelir ve bildi mânâsını ifade eder. Fekuhe okunursa masdarı
fekahaten gelir ve fekîh oldu mânâsına kullanılır.
Istılahda usul-i fikıh ulemasına göre fıkıh :
Tafsîlî delillerinden çıkarılan şer'î olan fer'î
hükümleri bilmektir. Fıkıh ulemasına göre fürüa aid meselelerden en az üç
meselenin hükmünü bilmektir. Ehl-i hakikata göre ise ilimle ameli bir araya
getirmektir. Çünkü Hasan-ı Basrî, «Fakîh ancak dünyadan yüz çevirip âhirete
yönelen ve kendi kusurlarını gören kimsedir.» demiştir.
İZAH
Istılah: Lügatta «ittifak» mânâsına gelir. Istılahan
ise ulemadan bir taifenin bir sözü kendi mânâsından çıkarıp başka bir mânâda
kullanmak için ittifak etmeleridir.
Burada ilimden murad, Kemâl bin Hûmâm'a göre
tasdiktir. Tasdik zarurî olsun nazarî olsun, doğru veya hata olarak kat'î bir
şeyi anlamaktır. Çünkü fıkhın hepsi kat'idir. Binaenaleyh şer'î hükümlerde
zanna düşmek ve keza zannî hükümler fıkıhtan mâ'dud değildir. Bazıları buradaki
ilmi zannî olan şeylere tahsis etmişlerdir. Bu takdirde sübutu kat'î olarak
bilinen şeyler fıkıhtan sayılmazlar. Birtakım ulema ilmi hem kat'iye hem
zanniye şâmil kabul etmişlerdir. Müteehhirinden birçokları. «Hak budur» demiş;
selef ve halefin böyle amel ettiklerim söylemişlerdir. Binaenaleyh burada
ilimden murad; hem yakîne hem de zanna şâmil olan idraktır. Nitekim mantık'ın
ıstılahı da budur.
Birinci kavle göre ise murad; zannın mukabilidir.
Usul-i fıkıh ulemasının ıstılahı da budur.
Hüküm: Bazılarına göre Allah Teâlâ'nın mükellef
kullarının fiillerine teâllûk eden hitabıdır. Fakat Sadrı'ş-Şeria buna itiraz
etmiş, «Fukahanın ıstılahına göre hüküm; Allah'ın hitabı ile sâbit olan şeydir.
Mecazen mahlûka halk denildiği gibi, hitab ile sabit olan şeye de mecazen vücup
ve hürmet denilmiş, sonra örfî hakikat olmuştur», demiştir. Bu kayıtla zat,
sıfat ve fiilleri bilmek tariften hariç kalır.
Tarifteki şer'î kaydından murad: Ancak şeriat
sahibinin hitabı ile anlaşılan şeylerdir. Bu hususta hitabın bizzat hükme
teallûk etmesiyle hük mün nazirine teallûku arasında fark yoktur. Şu halde
imanın vücubu gibi şeyler bu kayıttan hariç kaldığı gibi akıldan alınan «Bu
âlem hâdistir» gibi kaziyyeleri, histen alınan «Ateş yakıcıdır» gibi hükümleri
ve keza ıstılahtan alınan «Fâil merfûdur» gibi hükümleri bilmek de hariç kalır.
Fer'î kaydından murâd: Fer'i meselelere teâllûk eden
hükümlerdir. Bununla icmaın veya kıyâsın hüccet oluşu gibi aslî hükümler
tarifden hariç kalırlar. İmanın vacip olması gibi itikadî hükümler ise şer'î
kaydı ile tarifden çıkarılmıştır.
Delillerden murad: Şer'î hükümlere mahsus olan kitap,
sünnet, icmâ-i ümmet ve kıyas'dır. Bu kayıtla mukallidin ilmi, tarifden hariç
kalır. Çünkü müçtehidin kavli her ne kadar onun için delil ise de, bu dört
delilden biri değildir. Delil ile hasıl olmayan ilm-i İlâhî ile Cibrîl'in ilmi
gibi şeyler de tarifden hariçtir. «el-Bahr» nâm eserde beyan edildiğine göre
Peygamber (s.a.v.) in içtihadla hâsılolan ilmine fıkıh denilip denilemeyeceği
hususunda ihtilâf vardır. Zâhire bakılırsa onun ilmi, şer'î bir hükme delil
olduğu için fıkıh değildir. Fakat şer'î bir delilden hâsıl olduğu için
ıstılahan fıkıh denilebilir.
«El-Bahr» da şöyle deniliyor: «Hâsılı usul ilminde
fıkıh yukarıda görüldüğü vecihle hükümleri delillerinden alarak bilmektir. Şu
halde bu ulemaya göre fakih ancak müçtehiddir. Onların meseleleri bilen
mukallide fakîh demeleri mecazidir. Fukahanın örfünde ise mukallide fakîh
ıtlâk-ı hakikattır. Fukahaya vakıf veya vasıyet edilen bir şeyin mukallidlere
sarfedilmesi buna delildir». «et-Tahrir» nâm eserde beyan edildiğine göre feri
meseleleri bilen kimseye mutlak surette fakîh nâmı vermek şuyu bulmuştur.
Meselelerin delillerini bilip bilmemesi fark etmez. Bugün örf ve âdet budur.
Usul-i fıkıh uleması âdetin delaletiyle hakikatın terk edileceğini
söylemişlerdir. Binaenaleyh vakıf veya vasıyet eden kimsenin sözü kendi
zamanında örf ve âdet olan mânâya hamledilir. Zira örfen sözünün hakikatı odur.
Bu örfün karşısında asıl olan hakikî mânâ terk edilir.
Ehl-i hakikattan murad: Şeriatla tarikat ilimlerini
bilen ulemadır. Hakikat, şeriatın özüdür. Tamamı ileride görülecektir.
METİN
Fıkhın mevzuu: isbat ve nefi cihetinden mükellefin
fiilidir.
Bir ilmin mevzuu, o ilimde bahsedilen zatî
ârızalardır. «El Bahr»'da şöyle denilmektedir: Fıkhın mevzuu mükellef olmasına
bakarak mükellefin fiilidir.
İZAH
Çünkü fıkıhta mükellefin fiiline ârız alan hürmet,
vücûp ve tedbirden bahsedilir. Mükellefden maksad âkilbâliğ olan kimsedir.
Binaenaleyh mükellef olmayan kimsenin fiili fıkhın mevzuundan değildir. Telef
edilen malların ödenmesi ve zevcelerin nafakası ile sabî ve mecnun değil,
onların velileri muhatap olur. Nitekim hayvanın itlâf ettiği şeylerle de sahibi
muhatap olur. Zira hayvanı muhafaza hususunda kusur ettiği için onun yaptığı
zarar kendisi yapmış gibi olur. Sabînin namaz ve oruç gibi ibâdetlerinin sahih
olup sevap kazandırması. hükümleri sebeblere bağlamak kabilinden aklîdir. Onun
için sabî ibadetlerle muhatap olmamıştır. Ona ibadetlerin emîr olunması,
alışsın da bülûğa erdikten sonra bırakmasın diyedir.
«Mükellef olmasına bakarak» diye kayıdlamamız,
mükellef olmasına bakmayarak işlediği fiil fıkhın mevzuuna girmediği içindir.
Meselâ; bir mükellefin Allah'ın kulu olması cihetinden işlediği fiili bu
kabildendir.
İsbattan murad : Vacip ve haram gibi kendisi ile
teklif sabit olan; nefiden murad da mendup ve mubah gibi fiillerdir. Musannıf
bu sözlerle mukadder bir suale cevap vermek istemiştir. Sual şudur:
Tarifde haysiyet muteberdir. Maksad mükellefin
mükellef olması itibariyle işlediği fiildir. Binaenaleyh mükellefin mendup ve
mubah gibi fiilleri de fıkhın mevzuuna girmek lâzım gelir. Halbuki bu filler
hakkında teklif yoktur. Onları yapmak da, yapmamak da caizdir.
Cevap şudur: Fıkıhda böyle bir fiilden teklif
selbedilmesi itibariyle bahsedilir.
METİN
Fıkhın istimdadı yani kaynağı kitap, sünnet, icmâ-i
ümmet ve kıyas'dır. Gayesi iki cihanda saadete ermektir.
İZAH
Tâli derecede birtakım deliller daha varsa da
bunlardan bizden öncekilerin şeriatı ile amel, kitaba tabî olduğu gibi, ashabın
sözleri sünnete, halkın teamülleri icmâa, teharrî ve istishap kıyasa
tabîdirler.
İki cihandan murad: Dünya ve âhirettir. Fıkıh okuyan
bir kimse dünyada kendini cehalet çukurundan kurtararak ilmin zirvesine
çıkardığı gibi âhirette de görülmedik nimetlere nâil olur.
METİN
Fıkhın fazileti pek çok ve meşhurdur. Bunlardan biri,
«el-Hulâsa» ve diğer eserlerde beyan edildiği vecihle, muallimden işitmeden
fukahamızın kitaplarına bakmanın gece namazından daha makbûl olmasıdır.
İZAH
Bir kitabı muallimden dinlemeden kendi kendine
mütalâa etmek, dinleyerek okumaktan daha aşağı olduğu halde gece namazından
efdal olursa, dinleyerek okuduğu zaman ne olacağını sen hesap et! Fıkhın gece
namazından efdal olması hâcetten fazlasını okumak farz-ı kifaye olduğu içindir.
Hacet mikdarı okuyup öğrenmek ise farz-ı ayın'dır.
METİN
Fıkhı okumak, Kur'an'ın ihtiyaçdan fazlasını
öğrenmekten efdaldir. Bütün fıkhı öğrenmek mutlaka lâzımdır.
İZAH
«Bezzâziye» nâm kitabda şöyle denilmiştir: «Bir kimse
Kur'an'ın bir kısmını öğrense de kalanı için vakit bulsa, efdal olan fıkıhla
iştigal etmesidir. Çünkü Kur'an'ı ezberlemek farz-ı kifaye; fıkhın lâzım olan
mikdarını öğrenmek ise farz-ı ayın'dır». «El-Hizâne» de, «Bütün fıkhı öğrenmek
mutlaka lâzımdır» denildiği gibi, «E-Menâkıb»da da; «Muhammed bin Hasan, helâl
ve haram hakkında iki yüz bin mesele meydana getirmiştir ki bunlar, bütün
müslümanların bellemesi mutlaka lâzımdır» denilmiştir.
«Bütün fıkhı öğrenmek mutlaka lâzımdır.» sözünden bunun
farz-ı ayın olduğu anlaşılırsa da, maksad bütün fıkhın insanların mecmuuna
lâzım olmasıdır. Yoksa herkesin ayrı ayrı bütün fıkhı öğrenmesı farz-ı ayın
değildir. Bizim her birimize farz olan mikdar, muhtaç olduğumuz kadarını
öğrenmektir. Zira erkeğin hayız mes'elelerini, fakir bir kimsenin zekât ve hac
gibi ibadetleri öğrenmesi farz-ı kifaye'dir. Bunları öğrenen bazı kimseler
bulundu mu diğerlerinden borç sâkıt o!ur. Namaz için yetecek' miktarda farzla
Kur'an ezberlemek de böyledir. Evet, fıkhın hacetten fazla mikdarını öğrenmek,
Kur'an'ın fazlasını öğrenmekten efdaldir, denilebilir. Çünkü âmmenin ibadet ve
muamelatında buna ihtiyacı çoktur. Hafızlara nisbetle fukaha da azdır.
METİN
«el-Mültekat» ile diğer kitaplarda beyan edildiğine
göre İmam Muhammed: «Bir kimsenin şiir ve nahiv ile şöhret bulması lâyık
değildir; çünkü şiirin sonu dilenmeye, nahvin sonu da çocuk okutmaya varır.
Hesapla şöhret bulması da gerekmez; zira sonu yer ölçümüne varır. Tefsir ite
şöhret bulması da öyledir. Çünkü sonu vâizlik ve hikâyeciliğe varır. Bilâkis
kişinin ilmi, helâl ve harama ve bilinmesi zarurî olan ahkâma dâir olmalıdır»,
demiştir.
Nitekim şâir de «Bir ilim sahibi, ilim sâyesinde azîz
olursa, kıymet kazanmak için fıkıh ilmi daha lâyıktır. Etrafa nice güzel
kokular yayılmaktadır. Ama hiçbiri misk gibi değildir. Havada nice kuşlar
uçmaktadır, ama hiçbiri şâhin gibi değildir», demiştir.
İ Z A H :
Evet, şair, insanları medheder. Onlar da def-î belâ
kabilinden ve hicvinden korkarak kendisine para verirler. Nahiv okuyan da eninde
sonunda çocuklara nahiv dersi okutur. Zira büyüklerin nahivokuduğu nadirdir.
METİN
Allah Teâlâ fıkha hayır adını vererek medhetmiş. «Her
kime hikmet verildi ise pek çok hayır verilmiş demekdir», buyurmuştur. Tefsir
erbabı birçok ulema, hikmeti, furu' ilmi olan fıkıhla tefsir etmişlerdir.
Bundan dolayıdır ki: «İlimlerin en hayırlısı fıkıh ilmidir. Çünkü bütün
ilimlere vesiledir. Takva sahibi bir. fakîh bin zâhidden daha fazîletti ve
üstündür.» denilmiştir. Bu sözler İmam Muhammed hakkında söylenen bir şiirden
alınmıştır. İmam Muhammed'e «Fakîh ol! Zira fıkıh ilmi. hayır ve takvaya
götüren en faziletli önder, en kısa yoldur. Her gün fıkıhtan bilgini artırmakla
faydalan! Faydalar deryasında yüz! Çünkü takva sahibi bir fakîh, şeytana bin
âbidden daha şiddetli gelir,», denilmiştir.
İZAH
Ehl-i hakikatın ıstılahına göre zahid: Dünyadan yüz
çeviren, ona kıymet vermeyen kimsedir. Bazıları «zâhid âhiret rahatını kazanmak
için dünya rahatını terk eden kimsedir», demiş, bir takımları da, «Elinin hâli
kaldığı şeyden kalbinin de hâli kalmasıdır», diye tarif etmişlerdir.
Takvâ: Lügatta «ittika» yani korunmak mânâsına gelir.
Ehl-i hakikata göre: Allah'a tâat ederek âzâbından korunmaktır. Metindeki son
cümle Peygamber (s.a.v.)in. «Allah Teâlâ'ya dinde fakih olmaktan daha faziletli
bir ibâdet yapılmamıştır. Gerçekten bir fakih, şeytana bin âbidden daha
şiddetli gelir Her şeyin bir direği vardır. Dinin direği de fâkîhdir» hadis-i
şerifinden mülhemdir; Bu hadisi Dârekutnî ile Beyhâkî rivayet etmişlerdir.
METİN
Hazreti Ali (r.a.), «Fazîlet, ancak ehl-i ilme
mahsustur. Çünkü onlar doğru yoldadır; hidâyet arayana yol gösterirler.
Herkesin kadir ve kıymeti başarısına göredir. Cahiller ehl-i ilme düşmandırlar.
İmdi sen ilim elde etmeye bak, ilmin ebediyyen cahili olma! İnsanlar ölü, ehl-i
ilim diridirler» demiştir.
İZAH
Hazreti Ali (r.a.)nın sözündeki cahillerden murad,
şer'î ilimleri bilmeyenlerdir. Böyleleri başka ilimleri bilirlerse de ulemaya
avamdan daha fazla düşmanlık ederler. Câhilin düşmanlığına sebeb Hakk'ı
bilmemesi yahud âlimin onun fikrine muhalif fetva vermesi ve insanların âlime
olan teveccühünü görmesidir. İnsanların ölü olmasından murâd, hükmen ölü
olmalarıdır. Zira hiçbir faydaları yoktur. Onlar nebat yetişdirmeyen çorak
toprağa benzerler. Teâlâ Hazretleri; «Yoksa ölü iken diriltdiğimiz ve kendislne
verdiğimiz nurla insanlar içinde yürüyen kimse karanlıklar içinde olan gibi
midir!», buyurmuştur. Bu âyet-i kerimedeki ölüden murâd câhil, diriltmekten
murâd ilim ve'rilmesidir. Karanlıklar içinde yüzen de cahildir. Yani cahil iken
öğretilerek nurlandırılan bir kimsenin, cehâlet karanlıkları içinde bocalayan
cahillerle bir olamayacağı beyan buyurulmaktadır. Yahut ölüden maksad
kalblerinin ölmesidir. İlyau'Ulûmi'd-Dîn'de şöyle deniliyor:
«Fethu'l-Mevsılî, «Hastaya yiyecek, içecek ve ilâç
verilmezse ölmez mi?» demiş. «Evet ölür» demişler. «İşte kalb de öyledir. Ona
üç gün hikmet ve ilim verilmezse ölür!» demiş. Gerçekten doğru söylemiş! Çünkü
kalbin gıdası ilim ve hikmettir; onun hayatı bunlarla kâimdir. Nitekimvücûdun
gıdası da yemektir. Kimde ilim yoksa onun kalbi hastadır, ölmesi lâbüddür.
METİN
«İlim her fazilete vesiledir», «İlim köleyi krallar
meclisine yükseltir». «Ulema olmasa ümera helâk olurdu». derler. Şâir de.
«İlim, erbabı için azli olmayan bir sultandır. Gerçek emîr odur ki, azledildiği
zaman dahî emîr kalır. Sultanın velâyeti elinden gitse de fazîleti saltanatında
kalır.» demiştir.
İZAH
İhyâu'l-UIûm'da beyan edildiğine göre Peygamber
(s.a.v.), «Hikmet kişinin şerefine şeref katar; köleyi yükselterek krallar
meclisine oturtur», buyurmuştur. Aleyhisselam Efendimiz, bununla ilmin dünyevi
semeresine işaret buyurmuştur. Malûmdur ki âhiret daha hayırlı ve bakidir. İmam
Gazâlî bundan sonra Salim bin Ebi Ca'd'ın şu sözünü nakletmiştir:
«Sahibim beni üçyüz dirheme satın alarak azâd etti:
acaba ne iş tutsam dedim ve ilmi san'at edindim. Bir sene geçer geçmez
Medine'nin Emiri ziyaretime geldi. Ama ziyaretine izin vermedim».
Evet ilim sahibi azledilmez bir sultandır. Çünkü onun
saltanatı ilâhidir, kulların onu azle güçleri yetmez. Mutemed kavle göre Tealâ
Hazretleri'nin. «Allah'a itâat edin! Resûlü'ne ve sizden ülü'l-emir olanlara da
itâat edin'i) âyet-i kerimesindeki Ülu'l-emirden murad ulemadır.
İhyâu'l-Ulum'da beyan edildiğine göre Ebu'l-Esved «İlimden kıymetli bir şey
yoktur. Sultanlar insanlara hüküm" ederler; ulema ise sultanlara
hükmederler» demiştir.
METİN
Farz-ı ayın ve farz-ı kifaye:
Bilmiş ol ki, ilmi öğrenmek farz-ı ayın ve kifâye
olmak üzere evvelâ iki nev'idir.
Farz-ı Ayın : Bir kimsenin dini için muhtaç olduğu
mikdar ilimdir.
Farz-ı Kifâye: Başkalarına fayda vermek için halen
muhtâç olduğu mikdardan fazlasını öğrenmektir.
İZAH
İlimden murad : Âhirete ulaşdıran ilimdir. Yahud
ondan eamdır. Allami, «Fusûl» ünde şunları söylemiştir:
«Kulun dinini icrâsı Allah için amelinin ihlâsı ve
kulları ile muâşeretli hususunda muhtâç olduğu ilmi öğrenmesi İslâm'ın
farzlarındandır. Her erkek ve kadının din ve hidâyet ilmini öğrendikten sonra
abdest, gûsül, namaz ve orucunu öğrenmesi, nisaba malik olanın zekâtı, kendisine
hac farz olanın haccı ticaretle meşgul olanın alışverişini öğrenmesi farzdır.
Tâ ki sair muamelatta şüphelerden ve mekruh olan şeylerden korunabilsinler.
San'at sahipleri ve diğer her hangi bir işle meşgul olanlarda da böyledir.
Haramdan korunmak için onların da meşgul oldukları işin hukmünü bilmeleri
farzdır.»
«Tebyinü'l-Maharim» nâm eserde de şöyle deniliyor:
«Beş farz ile ilm-i ihlâsı öğrenmenin farz olduğunda
şübhe yokdur. Çünkü amelin sahih olması buna bağlıdır. Helali, haramı ve riyâyı
öğrenmek de farzdır. Zira ibadet eden kimse riya yaparsaamelinin sevabından
mahrum olur. Hasedle ucbu (yani kendini beğenmeyi) öğrenmesi dahi farzdır.
Çünkü bu iki şey ateşin odunu yediği gibi ameli yerler. Alış veriş, nikah,
talâk gibi şeyleri yapmak isteyenlerin da bunları öğrenmeleri farzdır. Haram
kılan, küfre müeddi olan sözleri öğrenmek de farzdır. Yemin ederim ki, şu
zamanda bunlar en mühim şeylerdendir. Zira çok defa avamın küfre varan sözler
söylediklerini işitirsin. Halbuki onlar bundan gafillerdir. İhtiyaten cahil,
imanını her gün, karısının nikâhını da ayda bir veya iki defa iki şahid
huzurunda tazelemelidir. Çünkü hata erkekten sadır olmasa bile kadınlardan çok
sudur eder».
«et-Tahrir» şerhinde farz-ı kifaye şöyle tarif
edilmiştir.
«Bizzat failine bakılmaksızın yapılması farz olan
şeydir. Bu tarif cenaze namazı gibi dinî ve ihtiyaç duyulan san'atlar gibi
dünyevi olan şeylere şâmildir. Mesnûn olanlar tarifden hariçdir. Çünkü bunlar
mutlaka lâzım şeyler değildir. Farz-ı ayın dahi tarifden hariçdir. Zira onun
bizzat failine bakılır,».
«Tebyinü'l-Maharım» adlı kitapda dahi şu izahât
vardır:
«İlmin farz-ı kifaye olanına gelince; dünya işlerinin
kıvamında yürümesi için muhtâç olunan her ilimdir. Tıp, hesap, Nahiv, Lügat,
kelâm, kırâat, hadis isnadları vasiyet ve mirâs taksimleri ile kitâbet, meânî,
bedi', beyan, usûl, nâsih ve mensûh, âmm, hâs, nas ve zahir - ki bunlar tefsir
ve hadis ilimleri için alettirler - ilimlerini öğrenmek bu kabildendir...».
TENBİH : Farz-ı ayın, farz-ı kıfaye'den efdaldir.
Çünkü farz-ı ayın nefsin hakkı için farz kılınmıştır. Nefis için o daha mühim
ve daho meşakkatlidir. Farz-ı kifaye öyle değildir. O, umumun hakkı için farz
olmuştur. Bu umumda kâfir bile dahildir. Bir iş umumi olursa hafifler; hususi
olursa ağırlaşır. Bazıları farz-ı kifaye'nin efdal olduğunu söylemişlerdir.
Zira bu farzın edası bütün ümmetten borcu iskat eder. Terk edilirse edaya
imkân' olan herkes günahkâr olur. Bu sıfatta olan bir farzın te'sir cihetinden
daha büyük olacağında şüphe yoktur.
Mamafih Tahtavi'nin nakline göre birinci kavil
mutemed sayılmıştır.
METİN
İlmin mendûp, haram, mekruh ve mubah kısımları da
vardır. Fıkhın derinlerine dalmak ve kalb ilmini öğrenmek mendûp; felsefe,
şa'beze, tencîm, remil, tabiat, sihir ve kehanet öğrenmek haramdır. Felsefede
mantık dâhildir. Harf ilmi ile musikî de bu kısımdandır.
İZAH
Fıkhın inceliklerine dalmak mendûp olduğu gibi sair
şer'i ilimleri ve bu ilimlere âlet teşkil eden bilgileri öğrenmek de menduptur.
Kalb ilminden murâd, ahlâktır. Ahlâk. faziletlerin
nevilerini ve nasıl kazanılacaklarını, reziletlerin nevilerini ve onlardan
nasıl korunulacağını bildiren ilmidir. Kitabımızın metninde bu ilim «Fıkıh»
kelimesi üzerine atf edilmiştir. çünkü ilm-i ihlâs, ucub, hased ve riya gibi
şeylerin öğrenilmesinin farz-ı ayın olduğu malûmdur. Nefsin diğer âfetlerinden
kibir. cimrilik, kin, hıyanet, gadab, düşmanlık, buğuz. tamah. açgözlülük,
böbürlenmek, müdahale. Hakk'a karşı büyüklenme, hîle, hud'a, kasvet ve tûl-i
emel gibi şeyler de böyledir. Bunlar İhyâu'l-Ulûm'un Muhlikat faslında
beyanyahut kendisinin gâibi bildiğini iddia ederse. kâfir olur. Bunlardan namaz
vakitlerini ve kıbleyi bilecek kadar bir şeyler öğrenmekde beis yoktur».
Merginâni'nin bu izahatından anlaşılıyor ki fazlasını
öğrenmekte beis vardır. Hatta «el-Fusul» da bunun haram olduğu açıkca
söylenmiştir. Kitabımızın şarihi Muhammed Alâaddin de bu yoldan gitmiştir.
Zâhire bakılırsa Merginânî ilm-i nücumun ikinci kısmını kasdetmiştir. Onun
içindir. ki İmam Gazâlî, İhyâu'l-Ulûm'da, «İlm-i nücum. haddizatında kötü
değildir. Çünkü o iki kısımdır...» demiştir. Hazreti Ömer (r.a.), «İlm-i
nücumdan karada, denizde yolunuzu bulacak kadarını öğrenin; geri kalanından vaz
geçin!». demiştir. Fazlasından men etmesinin sebebi üçtür:
Birincisi : Bu ilim, halkın ekserisine zararlıdır.
Çünkü kendilerine bu eserlerin yıldızların hareketi neticesinde meydana geldiği
anlatılınca yıldızların hakikî müessir olduğu kanaatine varırlar.
İkincisi: Yıldızlar hakkındaki hükümler sadece bir
tahminden ibarettir. İlm-i nücûm rivayete göre İdris Aleyhisselâmın mucizesi
imiş; sonra ortadan kalkmış.
Üçüncüsü: Bu ilimde bir fayda yoktur. Zira mukadder
olan mutlaka meydana gelecektir. Ondan korunmaya imkân yoktur.
İlm-i remil: Birtakım çizgi ve noktalardan meydana
gelen şekillerle malûm kaideler tahtında harfler çıkaran ve bunlardan ileride
olacak şeylere delâlet eden cümleler kuran bir ilimdir. Bunun kat'î haram
olduğu malûmdur. Aslının İdris Aleyhisselâm'a mahsus olduğunu az yukarıda
gördük. Onun şeriatı mensuhtur. İbn-i Hacer'in «F e t â v â» sında bu ilmi
öğrenmenin ve öğretmenin şiddetle haram olduğu beyan edilmektedir. Çünkü bu
ilimde avam tabakasını aldatarak remilcinin gaibi bilmek hususunda Allah'a
ortak olduğunu îhâm vardır.
Tabii ilim: Çeşitli hallerde değişip değişmemesi
yönünden cismin halinden bahseden ilimdir. İbn-i Hacer'in «F e t â v â» sında
bu ilmin felsefeciler tariki üzere olanının haram olduğu bildirilmiştir. Çünkü
birçok mefsedetlere yol açar. Bu âlemin kadîm olduğuna inandırması bu
kabildendir. Tabiî ilim haram olması hususunda ilm-i nücûma benzer. Zira her
ikisi de ayni şekilde mefsedetlere yol açarlar.
Sihir: Bir ilimdir ki, ondan nefsâni bir meleke hasıl
olur ve o meleke ile gizli birtakım sebeblere dayanan garip fiiller
yapılabilir. Bîrîzâde'nin «el-İzâh» haşiyesinde, «Şumunnî, sihri öğrenmek ve
öğretmek haramdır demiştir», ibaresi vardır.
Ben derim ki: Bu mutlak sözün iktizası sihrin
müslümanlardan zararı defi için öğrenilmesnin bile haram olmasıdır.
Zağferânî şerhinde şöyle deniliyor: «Bize göre sihrin
vücudu, tesavvuru ve eseri haktır. «Zahiretü'n-Nâzır adlı eserde beyan
edildiğine göre ehli harp kâfirin sihrini bozmak için sihir öğrenilmesi farz;
karı ile kocayı birbirinden ayırmak için öğrenilmesi haram; aralarını
yatıştırmak için öğrenilmesi mubahdır.» Tahtavî bu sözü «el-Muhit» den rivayet
eden bir zattan naklettikten sonra «Muhit'te şu da vardır: Hadisde tivele'den
de nehiy buyurulmuştur. Tivele kadını kocasına sevdirmek için yapılan
büyüdür." demiştir.
Ben derim ki: Tivele'nin haram olduğu, «el-Hâniyye»
nâm eserde tasrih edilmiştir. İbn-i Vehbânonun illetini beyan ederken, tivele,
sihrin bir nevidir, demiştir. İbn-i Şıhne, «Bunun muktezâsı bu işin sadece âyet
yazmaktan ibaret olmamasıdır, belki onda ziyade bir' şey vardır.» diyor. Bahsin
tamamı inşâallah «İhyaü'l-Mevat» tan az evvel gelecektir. Fethü' kadir'de sihir
yapanın ve zındıkın tevbesinin kabul edilmeyeceği beyan edilmiştir. Binaenaleyh
sihir yapanın öldürülmesi vacipdir. Fesad için çalışması sebebiyle kendisinden
tevbe de istenmez. Ama itikadında küfrü icap eden bir şey yoksa mucerred bu işi
yapdığından dolayı katli vacip olmaz.
«Tebyinü'l-Meharim» adlı eserde İmam Ebu Mansur'dan
naklen şöyle denilmiştir: «Sihir yapan kimse alel'ıtlak kâfirdir. demek
hatadır. İşin hakikatini araştırmak icap eder. Eğer sihirde imanın şartlarından
birini inkâr varsa küfürdür. yoksa küfür değildir.»
Ben derim ki: Filhakika Malikilerden İmam Karâfi
küfür olan sihirle küfür sayılmayan sihir arasında fark olduğunu söylemiş ve bu
babda sözü hayli uzatmıştır. İsteyenler «Cevhere» şerhi «Lakkani-i-Kebîr'in
sonlarına müracaat edebilirler. Bu meseleyi Allâme İbn-i Hacer'in «el-İlâm fi
Kavatıi'l-İslâm» adlı eserinden de mütalâa edebilirler. Hâsılı şudur ki: «Sihir
üç nev'e şâmil bir cins ismidir.
Bunların birincisi simya'dir. Simyâ, yerin
hassalarından olan hususi içyağ gibi şeylerden terkip edilen yahud hususî
kelimelerden meydana getirilen bir şeydir ki, bu kelimeler beş duygunun veya
beş duygudan birinin hakikî vücudu olan bir şeyi yahud sırf hayalî olan bir
yiyeceği, koklanan bir nesneyi veya başka bir şeyi anlamasını gerektirir.
İkincisi: himya'dır. Bu da aynı şeyi gerektirirse de
yerin hassalarına değil, gök cisimlerinin eserlerine izafetle yapılır.
Üçüncüsü: bazı hakikatların hassalarıdır. Mesefâ,
yedi taş alınarak bir nevi köpeğe atılır. Köpek ağzı ile taşı kapınca o taş bir
suya atılır. Bu süretle taşlar bitince su istenilen kimseye içirilir ve içen
kimsede hususi birtakım eserler görülür. işte sihrin üç nev'i bunlardır ki.
bazıları küfür sayılan söz, itikad veya fiil ile. bazıları da taş atmak gibi
küfür sayılmayan şeylerle yapılır. Sihir yapanların kitaplarında birçok
fasılları vardır. Ve her sihir denilen şey küfür değildir. Çünkü sihir
sebebiyle bir kimseyi tekfir, onun zararından dolayı değil, yapdığı işin küfür
olmasındandır. Meselâ, yıldızların Allah olduğuna itikad eder yahut Kur'an'a
ihanette bulunur veya küfrü icap eden bir söz söyler». İbn-i Hacer'in bu
beyanâtı İmam Ebu Mansur Mâturidî'nin sözüne muvafıktır. Sanra sihir yapan
kimseye mutlak surette kâfir denilememesinden onun öldürülmemesi lâzım gelmez.
Zira yukarıda görüldüğü vecihle onun öldürülmesi
fesada çalışdığı içindir. Yapdığı sihirle başkalarına zarar verdiği sabit
olursa - velev ki küfrü icap etmeyen bir şeyle yapmış olsun - şerrinden
kurtulmak için öldürülür. Nitekim ihsan boğanlarla yol kesenler de
öldürülürler.
Kehânet: Kâinattan geleceğe aid haber vermek ve
esrarı bildiğini iddia etmektir. «Nihâyetü'l-Hadis» de beyan .edildiğine göre
Araplarda Şık ve Satîh gibi kâhinler varmış. Bunlardan bazıları kendisinin bir
tâbii bulunduğunu ve ona haber getirdiğini söyler; bir takımları do olacak
şeyleri bazı mukaddimelerle bildiğini, bu mukaddimelerle sual sorduğu kimsenin
sözünden, halinden veyafiilinden onlara muvafık şekilde istidlâlde bulunduğunu
iddia ederlermiş. Araplar buna Arrâf adını verirlermiş. Çalınan şevi bildiğini
iddia edenler bu kabildendir. «Her kim bir kâhine giderse...» hadisi arrâf ve
müneccimlere şâmildir. Araplar ince bir ilimle meşgul olan herkese kâhin
derler. Bazıları müneccim ve tabibe de kâhin derler.
Felsefede mantık dahildir. Zira yukarıda da beyan.
ettiğimiz gibi mantık, felsefenin ikinci cüz'üdür. Burada mantıktan murad.
Felsefecilerin bâtıl mezheplerine istidtâl için kitaplarına yazdıkları
şeylerdir. Mukaddimelerini İslâm'ın kâideleri teşkil eden İslâm feylesoflarının
mantığına gelince onun haram olduğunu söylemeye imkân yoktur. Hatta İmam Gazâli
ona Mi'yarü'l-Ulûm adını vermiştir. İslam uleması mantık hakkında kitaplar
te'lif etmiştirlerdir. Muhakkiklerden Kemal ibn-i Hümâm bunlardandır ve usul-i
fıkıha dair yazdığı «et-Tahrir»in mukaddimesinde mantıkın ekseri bahislerini
beyan etmiştir.
Harf ilminden murad, kimyaya işaret olan «Kâf»
olabilir. Bunun haram olduğunda şüphe yoktur. Çünkü mal zayi etmekten ve
faydasız şeylerle iştigalden ibarettir. İhtimal bütün harfler kastedilmiştir.
Bunlardan harekâta delâlet çıkarılır. Harf ilminden harflerin esrarı
kasdedilmiş de olabilir. Bu esrar istihdam vefikleri ile çözülür. Tılsımların
kasdedilmiş olması da muhtemeldir. «Lokkaanî»nin şerhinde beyan edildiğine göre
tılsım ilmi, bu ilim erbabının iddialarına göre felek ve yıldızlarla teallûku
olan birtakım hususî isimleri, maden ve diğer cisimlere nakşederek bir hassa
meydana getirmek ve o hassa ile cisimleri âdî vakalara bağlamaktır.
Allâme İbn-i Hacer «et-Tuhfe» namındaki eserinin
Necasetler Babında şunları söylemiştir:
«Bir şeyin hakikatinden değişip değişmeyeceği, meselâ
bakırın altın olup olmayacağı sübut bulmuş mudur bulmamış mıdır? Bu suale
bazıları evet cevâbını vermişlerdir. Çünkü Hazret-i Musa'nın asası hakikaten
yılan olmuştur; aksi takdirde mucize bâtıl olurdu. Birtakımları hayır cevabını
vermişler. «zira hakikatlerin değişmesi imkânsızdır», demişlerdir. Hak olan söz
birincisidir.» İbn-i Hacer bu bâbdaki sözünden sonra «Tenbih» diyerek şunları
ilâve etmiştir:
«Çok defalar ilm-i kimya ve bu ilmin öğrenilmesinin
helâl olup olmadığı soruluyor. Biz bu bâbda hiçbir âlimin sözüne rastlayamadık.
öyle görünüyor ki. bu da yukarıdaki hilafa ibtinâ etmektedir. Ve birinci kavle
göre bir kimse bu ilmi yüzde yüz cismin hakikatini değişdirecek şekilde bilirse
öğrenmesi ve öğretmesi caizdir. Zira bunda hiçbir vecihle mahzur yoktur.
İkinci kavli ele alırsak yahud bir insan bu ilmi
yakiken bilmez de aldatmaya vesile olursa söylenecek söz haram olmasıdır».
İbn-i Hacer'in kısaca arzettiğimiz sözünün hâsılı
şudur: Eğer hakikatlerin değişmesi sabittir, dersek ki hak olan da budur,
bununla amel câizdir; öğrenmesi de câizdir. Çünkü aldatma değildir. Gerçekten
bakır altına veya gümüşe inkılâp eder. hakikatlerin değişmesi sübût
bulmamıştır, dersek; amel ve ilim caiz değildir. Çünkü aldatmadır. Nitekim
ilmin hakikatini bilmeyene de caiz değildir. Zira bunda mal itlâfı yahut
müslümanları aldatma vardır. Zâhir şudur ki bizim mezhebimize göre hakikatlerin
değişmesi sabittir. Delili, fukahamızın aynı necasetin değişmesi
hususundakisözleridir. Şarabın değişerek sirke olması ve kanın miske inkılâbı
gibi şeyler bu kabildendir.
İlm-i Musiki: Riyazı bir ilimdir. Onunla nağmelerin
halleri, ikâları, bestelerin te'lifi ve âletlerin icâdı bilinir. Bu ilmin
mevzuu ruhlara tesiri yönünden sesdir. Semeresi, ruhları ferahlandırmak,
değişdirmek, takviye etmek yahud hüzünlendirmektir.
METİN
Mekruh olan ilim müvelledinin gazel ve betâlet
şiirleridir.
İZAH
Gazelden murad, kadın ve oğlanları vasfeden
şiirlerdir. Betâlet de gazelin bir nevidir. Sevenle sevilenin, yahud sevenle
onu suçlayanların birleşme,. Ayrılma, aşk ve sevda gibi hallerlerini tasvire
şâmildir. Âmmın hâss üzerine atfı kabil'nden gazel üzerine matufdur. Betâlet
kelimesi bitâlet ve bütalet şekillerinde de okunur.
İbn-i Abdürrezzak'ın beyânına göre kendisi
«ei-Misbâh»ın hâmişinde musannıfının hattıyla şunu bulmuş: «Feâfe vezni bazen
tabiatın vasfı olur: Rezâlet, cehalet gibi. Fiâle şeklinde okunursa sanâat için
gelir. Ticâret gibi. Fuâle okunursa atılan şeylerde kullanılır. Kulame
(kırpıntı) gibi. Bu kelime bazen her üç mânâyı tazammun eder. Bu takdirde üç
hareke ile okumak câiz olur. Betâlet kelimesini fetha hareke ile okumak
câizdir, çünkü sâbit bir vasıfdır. Kesre ile okumak da câizdir; çünkü devam
ettiği için sanata benzer. Zamme ile de okunabilir; zira terk edilen
şeylerdendir».
Ben derim ki: Şu halde câiz ki mekruh olan bitâlenin
devam üzere yapılan ve sanat edinilip Allah'ı zikirden ve şer'î ilimleri
tahsilden alıkoyan şiir olduğuna işâret edilmiş olsun. Muttefekun aleyh olan şu
hadis bu mânâya tefsir edilmiştir: «Birinizin içinin irinle dolması, şiirle
dolmasından daha hayırlıdır». Binaenaleyh nükte yapmak, letâfet göstermek,
üstün teşbihler ve ince manâlar ifâde etmek maksadıyla az mikdarda şiir
söylemekde beis yoktur; velev ki kadının yüz ve boy güzelliğini tasvir etsini
Çünkü ayni maksadla bedî' uleması müvelledinin ve diğer şâirlerin şiirleriyle'
istişhadda bulunmuşlardır. Kemal bin Hümân'ın «Fethû'l - Kadir» de şehadet
bahsinde beyan ettiği vecihle şiirin haram olanı sözlerinde helâl olmayan
vasıflar bulunanıdır. Erkekleri, hayatta olan muayyen bir kadını ve o kadına
karşı heyecanı arttıracak şarabı ve şarkıları tasvir; bir müslümanı veya
zimmiyi hicvetmek bu kabildendir. Ama hiciv maksadı ile değil de sırf istişhad
için yahud fesahat ve belagatını bildirmek niyetiyle şiir söylmekte bir beis
yoktur.
İbn-i Abbas'ın ve Ebu Hüreyre (r.a.) nin ihramlı iken
şiir okuması, Kâ'b bin Züher (r.a.)'ın Huzur-u Nebevî'de meşhur kasidesi Bânet
Suâd'ı söylemesi buna delildir. Hazreti Hassan b. Sabit'in bu nevi şiirleri
çoktur.
Kadın ve oğlan tasvirinden mücerred olan güllere,
çiceklere ve sulara aid tabiî şiirleri ise men etmek için bir sebeb yoktur.
Ancak oyun yerlerinde vaaz ve hikmete dair bile olsa şiir söylemek memnudur.
«ez-Zâhire» nam eserde «en-Nevazil»den naklen, «Edebi şiirde'fisk, içki ve
oğlandan bahsedilirse onu okumak mekruhdur.» deniliyor. Oğlan mevzuunda mutemed
olan söz kadın hakkında söylediğimizdir. Yani hayatta olan muayyen bir oğlandan
bahsetmek mekruhdur. Kadın veoğlan ölmüş iseler kendilerinden bahsetmek mekruh
değildir. Bu husustaki sözün tamamı inşaallah «vitir» ve «nevâfil» babından az
önce gelecektir.
Müvelledinden murad; Arap şâirlerinden sonra gelen şâirlerdir.
Kamus'un beyânına göre müvelled; her şeyin sonradan icad edilenidir. Müvelled
şâirler de sonradan geldikleri için kendilerine bu isim verilmiştir. Şihap
Hafacî'nin «er-Reyhâne» adlı eserinin sonunda şiir ve hutbe hususunda Arap
edipleri altı tabakaya taksim edilmişlerdir.
Birinci tabaka: İlk cahiliyet devrinde Âd ve
Kahtân'dan yetişenlerdir.
İkinci tabaka : Muhadramîn nâmı verilen ve hem
câhiliyet hem de islâm devirlerinde yaşamış olanlardır.
Üçüncü tabaka : İslâmiyet devri şâirleri.
Dördüncü tabaka : Müvelledler,
Beşinci tabaka : Yeni şâirler.
Altıncı tabakâ : Son devir şâirleridir.
İlk üç tabaka belâgât ve fesâhatta merci'dirler.
İslâm fukahasına göre onların şiirlerini dirâyet ve rivâyet yönleriyle öğrenmek
farz-ı kifaye'dir. Çünkü Arap kavâidi bunlarla sabit olur. Kitabullah ile
sünnet de bu kavâidle öğrenilir. Helâl ile haramı ayırdeden hükümler ise kitap
ile sünnete mütevakkıfdır. Şâirlerin sözlerinde mânâ itibarı ile hata olsa bile
lâfız ve terkip itibariyle hata câiz değildir.
METİN
Mubah olan ilim. Müslümanlarla olay edilmeyen şiirler
gibi şeylerdir. El-Eşbâh ve'n-Nezair'in Fevaid-i şetta faslında böyle
denilmiştir.
İZAH
Bir müslümanın avret yerlerini anmak, ırz ve namusa
dil uzatmak, onu hafife almak bu kabildendir.
METİN
Bundan sanra «el-Eşbah» sâhibi İbn-i Nüceym, rubâiyat
meselesini nakletmiştir. Bu meseleden maksad şudur: Fıkıh hadîsin semeresidir.
Fakîhin kazanacağı sevab, muhaddisin sevabından az değildir. Yine «el-Eşbah» da
beyan olunduğuna göre peygamberler (ve cennetle müjdelenenler) den maada hiçbir
kimse Allah Teâlâ'nın kendisi için ne kadar sevab vermeyi dilediğini ve kendine
ne gibi güzel sıfatlar irade buyurduğunu bilmez. Çünkü Allah'ın iradesi
gaipdir. Bundan yalnız fukaha müstesnâdır. Zira onlar Allah Teâlâ'nın kendileri
hakkındaki iradesini sadık peygamberinin tasdik edilen şu hadîsi ile
bilmişlerdir: «Allah bir kimseye hayır vermek dilerse, onu dinde fakih yapar».
«el-Eşbah» da şu da vardır: «Kıyâmet gününde kula her şey sorulacak. yalnız
ilim sorulmayacaktır». Zira Teâlâ Hazretleri, Peygamberine ziyadeyi istemesini
tavsiye ederek «Hem de ki Ya Rabbî benim ilmimi ziyâdeleştir!» buyurmuştur. şu
halde ilmi nasıl sorar!
İZAH
Ancak Hamevi bu son söze itiraz etmiş; hadisde, kul'a
ilminin de sorulacağının bildirildiğini söylemiştir. Hadis şudur: «Kıyâmet
gününde kul'a dört şey sorulmadıkça ayakları kaymayacaktır:
1 - Ömrünü nerede ifna ettiği,
2 - Gençliğini nerede yıprattığı,
3 - Malını nereden kazandığı,
4 - İlmi ile ne yaptığı (sorulacaktır)»
Hamevî'nin itirazına cevaben, «İlmin sorulmamasından
murad, ziyadesini istemektir. Yani kul'a niçin ilminin artmasını istedin?
şeklinde bir sual sorulmayacaktır. Ta'lil de ancak bununla sahih olur.»
denilmiştir. Fakat buna da itiraz olunmuş, «Kul'a ziyadeyi ne için istediği,
bununla riya mı yoksa mevki mi kasdettiği sorulacaktır. Yukarıdaki hadisde
«Lakin sen ilmi âlim denilmek için öğrendin; gerçekden sana âlim de
denildi...», buyurulması buna delâlet eder», denilmiştir.
Ben derim ki: En iyisi murad Allah Teâlâ'ya ulaşdıran
faydalı ilimdir; demektir. Faydalı ilim, hüsnüniyet ve amel ile nefsin
âfetlerinden kurtularak elde edilen ilimdir. Kul'a bu ilim sorulmaz. Çünkü
mahz-ı hayırdır. Faydalı olmayan ilim böyle değildir. Onu Allah sâhibine sorar
ve onunla sahibini azab eder. Nitekim yukardaki hadisin tamamı da bunu
göstermektedir. Onun içindir ki, bir hadisde şöyle buyurulmuştur:
«Şübhesiz Allah Teâlâ, Kıyâmet gününde kulları
diriltecektir. Sonra ulemayı dirilterek, «Ey ulema cemaati! Ben size ilmimi
ancak sizi bildiğim için verdim. Size verdiğim ilmi size azap etmek
içinvermedim. Haydi gidin! Sizi affettim, buyuracaktır». Benim anladığım budur,
Allahu âlem.
METİN
Yine «el-Eşbâh» da şöyle deniliyor: «Bize mezhebimiz
ve muhâlifimizin mezhebi sorulursa vücûben şu cevabı veririz:
Bizim mezhebimiz savâbdır (doğrudur). Ama hatâya
ihtimâli de vardır. Muhâlifimizin mezhebi hatadır; ama savâba ihtimali vardır.
İtikadımız ve hasımlarımızın itikadı sorulursa vücûben şöyle deriz: Hak yol
bizim tuttuğumuz yoldur. Bâtıl ise hasımlarımızın yoludur.
İZAH
Muhalıfimizden murad. fıkhî meselelerde bize
muhâlefet eden müçtehid imamlardır. Bize mezhebimiz sorulduğu zaman kesdirme
yoldan giderek «Doğru olan mezhep bizim mezhebimizdir», şeklinde cevap verirsek
«Müçtehid bazen hata eder; bazen isâbet», dememiz doğru olmaz. Onun için kesin
konuşarak «Bizim mezhebimiz mutlaka doğrudur». diyemeyiz. Nitekim,
«Muhalifimizin mezhebi kat'î olarak hatadır» da diyemeyiz. Şuna binâen ki
muhtar olan kavle göre Allah Teâlâ'nın her mesele hakkında muayyen bir hükmü
vardır. O hükmü aramak icap eder. O hükme isâbet eden doğruya isâbet etmiş;
isâbet edemeyen hata etmiş olur. Bu, dört mezhebin imamlarından naklolunmuştur.
Sonra muhtar kavle göre hatâ eden müçtehid me'curdur. Nitekim «et-Tahrir» ve şerhinde
de böyle denilmiştir.
Efdal varken mefdulü taklid câiz midir?.
Bilmiş ol ki, yine «et-Tahrir» ve şerhinde beyân
edildiğine göre efdal varken ondan aşağı olan mefdulü taklid etmek câizdir.
Hanefilerle Mâlikilerin ve ekseri Hanbelilerle Şafiîlerin kavli budur. imam
Ahmed'den bir rivâyete ve birçok fukahaya göre câiz değildir. «et-Tahrir»
sahibi bundan sonra şunları söylemiştir:
«Bir kimse Ebu Hanife ve Şafiî gibi muayyen bir
müçtehidin mezhebini iltizam etse bazılarına göre o mezhepde kalmak o kimseye
lâzımdır. Bazıları lâzım olmadığını söylemişlerdir ki, esah olan da budur».
Ulema arasında şuyu' bulduğuna göre avamdan olan bir
kimsenin mezhebi yoktur. Bunu bilince anlarsın ki, Nesefî'nin, «Bir kimsenin
benim mezhebim doğrudur; ama hata olmak ihtimali vardır diye itikad etmesi
vacibdir», sözü mefdulün taklidi câiz olmaması kaidesi üzerine kurulmuştur. Ve
Âmmî hakkında kâbil-i tatbik değildir. Ben İbn-i Hacer'in fıkhî fetvalarının
sonunda bunun bir kısmının tasrih edildiğini gördüm. İbn-i Hacer'e Nesefi'nin
mezkûr ibaresi sorulmuş.O Şafiîye (imamlarının kavli de bu olduğunu yazıyor ve
sonra şöyle diyor:
«Bu söz zayıf bir kaideye, (en iyi bilen taklid
edilir; başkası taklid edilemez) kaidesine ibtina etmektedir. Esah olan şudur
ki. o kimse muhayyerdir. Kimi isterse onu taklid eder. Velev mefdul olsun! Bu
takdirde kendisinin sevap üzere olduğunu kat'î veya zannî olarak söylemesi
mümkün değildir. Mukallide düşen vazife imamının mezhebinin hak olması ihtimali
bulunduğuna itikad etmesidir».
İbn-i Hacer sözüne şöyle devam ediyor: «Sonra
muhakkik İbn-i Hümâm'ın söylediklerini tasrih edensözlerini gördüm.
«Hidâye» şerhinde diyor ki: Âmmînin kalbine yatan
kavil ile amel etmesi bence daha doğrudur. Şu halde iki müçtehidden fetva ister
de kendisine muhtelif cevaplar verirlerse, evlâ olan, kalbinin yattığı
müçtehidin sözü ile amel etmesidir.
Bana göre kalbinin yatmadığı müçtehidin sözü ile amel
etmesi de caizdir. Zira âmmînin kalbinin yatması yatmaması müşsavidir. Ona
vacip olan, bir müçtehidi taklit etmektir; bunu da yapmıştır».
İtikadımızdan murad, hiçbir kimseyi taklid etmeksizin
her mükellefe itikadı vacip olan meselelerdir. Bizim itikadımız ehl-i sünnet
velcemâat mezhebidir. Ehl-i sünnet, Eş'arilerle Mâtüridilerdir. Bu iki fırka
itikadda bir gibidirler. Bir kaç mes'elede birbirlerinden ayrılırlar. Hatta
bazıları oralarındaki hilâfın lafzî (yani sözden ibâret) olduğunu
söylemişlerdir.
Hasımlarımızdan murad da, itikadları küfre varan
hid'atçılarla küfre varmayanlardır. Bu âlemin kadim olduğunu söyleyenler, Allah'ın
yokluğunu, peygamberlerin gönderilmediğini. Kur'an'ın mahlûk olduğunu, Allah'ın
kötülüğü irade etmediğini iddia edenler gibi.
METİN
Yine «el-Eşbah» da beyân edildiğine göre ilimler üç
nevidir
1 - Pişmiş fakat yanmamış ilim. Nahiv ve usul gibi,
2 - Ne pişmiş ne yanmış ilim. Beyân ve tefsir
ilimleri gibi,
3 - Hem pişmiş hem yanmış ilim, Hadis ve fıkıh
ilimleri gibi.
İZAH
İlmin pişmesinden murad, kâidelerinin yerleşmesi.
teferruatının zabtı ve meselelerinin izâhıdır. Yanması da bu hususlarda son
dereceye varmasıdır. Şübhesiz ki nahiv ve usul ilimleri bu hususatta nihayet
dereceye varmamışlardır. Zahire bakılırsa usulden murad, usul-i fıkıh ilmidir.
Çünkü usul, akâid, tahrir ve tenkihde nihâyet dereceye varmıştır.
Beyân ilmi üç nev'e yani bed', beyân ve meâniye
şâmildir. Onun için Zemahşerî, «Diğer ilimlere nazaran ilmi beyânın mevkiî yere
nazaran semanın mevkıî gibidir», demiştir. Ulema bütün Kur'an'ın belagat,
fesâhat, nükte ve bedayiine vâkıf olamamışlardır. Onların bildikleri pek az
şeylerdir.
Allah Teâlâ Hazretleri, «De ki: Bu Kur'an'ın bir
mislini getirmek için bütün ins ve cin toplansalar mislini getiremezler.
İsterlerse birbirlerine yardımcı olsunlar!» buyurmuştur. İns ve cinin buna
kâdir olamaması onun belâgatındandır.
Kur'an'ın tefsiri hakkında ise Suyûtî «el-İtkân» adlı
eserinde şunları söylemiştir: «Filhakika Kur'an. Levh-ı Mahfuzdadır. Onun her
harfi Kafdağı gibidir. Her ayetinin altında öyle tefsirler vardır ki,
mânâlarını Allah'dan başka kimse bilmez».
Hadis ilmi hem yanmış hem pişmiştir. Çünkü ondan
maksad tamamlanmıştır. Muhaddisler - Allah cümlesinden razı olsun - hadîs
ricâlinin isimleri, nesebleri ve isimleri arasındaki farkları hususunda
kitaplar te'lif etmiş; belleyişi zayıf ve rivâyeti fâsid olanları beyân
etmişlerdir. Bu zevâttan bazıları yüzbin, üçyüzbin hadis ezberlemiş; Peygamber
(s.a.v.)den hadis rivâyet edenashab-ı kiramı münhasıran bildirmiş; hükümleri ve
o hükümlerden muradın ne olduğunu beyan etmişler: böylelikle hadisin hakikatı
açıklanmıştır.
Fıkıh da öyledir. Çünkü muhtelif yerlerde yaşayan
insanların hâdiseleri ya aynen kitaba geçmiş yahud onlara delalet eden şeyler
izah edilmiştir. Hatta fukâha hiç vukubulmayan yahud nâdiren başa gelen
şeylerden bile söz etmişlerdir. Nassan beyan edilmeyen mes'eleler nâdirdir.
Bazen bir mesele nassan beyan edildiği halde onu görmek isteyen kimse yerinde
araştıramadığı yahud yazılanı anlayamadığı için istifade edemez.
Şöyle de denilebilir: Fıkıhdan murad, bizim
mezhebimizle diğer mezheblerdir. Zira bu mânâya fıkıh asla ziyade kabul etmez.
Dört mezhebin dışında yeni bir kavil icad etmek caiz değildir.
METİN
Derler ki : Fıkhı Abdullah b. Mes'ud (r.a.) ekmiş,
Alkame sulamış, İbrahim Nehai biçmiş, Hammâd harmanını döğmüş, Ebu Hanife ununu
öğütmüş. Ebu Yusuf hamurunu yoğurmuş, Muhammed ekmeğini yapmış, sair insanlar
onun ekmeğinden yemekdedirler. Bazıları bu söylediklerimizi manzum olarak ifâde
etmişlerdir.
İZAH
Fıkhı ekmekten murad, meselelerini ilk defa
delillerinden çıkarmaktır. Bu hususta ilk söz eden sahabî-i Celil Abdullah b.
Mes'ud (r.a.)dır.
Kendisi ilk müslüman olanlardan ve Bedir gazâsına
iştirak edenlerdendir. Sahabenin büyük âlimlerinden biridir. Hazreti Ömer'den
önce müslüman olmuştur. Nevevi «et-Takrib» nâm eserinde şöyle demektedir:
«Rivâyete göre mesruk; «ashabın ilmi altı kişide
nihayet bulur. Bunlar: Ömer, Ali, babam, Zeyd, Ebu'd-Derda ve İbn-i Mes'ud'ur.
Sonra bu altı kişinin ilmi Ali ile Abdullah b. Mes'ud'da nihayet bulmuştur».
Demiştir.
Fıkhın sulanması, onu te'yid ve izâhdan ibârettir.
Fıkhı büyük fakih Alkame b. Kays b. Abdullah b. Mâlik en-Nehaî izah etmiştir.
Bu zat Esved b.Yezid'in amcası ve İbrahim Nehaî'nin dayısıdır. Peygamber
(s.a.v.)in hâl-i hayatında doğmuş; Kur'an'ı ve ilmi İbn-i Mes'ud, Ali, Ömer,
Ebu'd-Derda ve Âişe (r.a.)den telâkki etmiştir.
Fıkhın biçilmesinden murad, dağınık bir halde bulunan
nevâdır ve fâidelerini bir araya toplamaktır. Bu işi sulehâdan meşhur imam,
zahid Kûfe'li İbrahim b. Yezid b. Kays b. Esved Ebu İmran en-Nehaî yapmıştır.
Kendisi A'meş'den ve diğer birçok ulemâdan rivâyette bulunmuştur. Vefatı 96
veya 95 tarihindedir.
Fıkhın harmanını döğmek, tenkıh ve izâhına
çalışmaktır. Bunu da İmam A'zam'ın üstadı Kûfeli Hammâd b. Müslim yapmıştır.
İmam A'zam onun sâyesinde yetişmiş, bilâhare Hammâd ondan ilim tahsil etmiştir.
İmam A'zam, «Hiçbir namaz kılmamışımdır ki arkasından
babamla ona istiğfarda bulunmayayım», demiştir. Hammâd 120 tarihinde vefat
etmiştir.
Fıkhın ununu öğütmekten maksad, usul ve füruunu
çoğaltmaktır. Bunun yollarını izah eden de imamlar imamı, ümmetin kandili Ebu
Hanife te'n-Numan'dır. Filhakika fıkhı ilk tedvin eden; bablara, bölümlere
bugünkü şekli ile ayırıp tertib eden odur. Onu da «el-Muvatta'» nâm eseriyle
İmam Malik takip etmiştir. Öncekiler sadece ezberlediklerine itimad ederlerdi.
«Kitabü'l-Ferâiz»i ve «Kitabü'ş-şurût»u ilk vazeden İmam A'zam'dır.
Fıkhın hamurunu yoğurmaktan murad, İmam A'zam'ın
kavaid ve usulünü incelemektir. Bu kaidelerden ziyadesiyle hüküm çıkarmak için
çaba gösteren, İmam A'zam'ın tilmizi Kadı'l-Kudat Ebu Yusuf Yakup b.
İbrahim'dir.
Hatib Bağdadi'nın rivâyetine göre Ebu Hanefi'nin
mezhebinde ilk usul-i fıkıh kitabı yazan, fıkhî meseleleri yazdırıp neşreden ve
Ebu Hanife'nin ilmini cihâna yayan odur. Zamânının en fakîhi o idi. İlimde,
hüküm vermekde ve riyasette eşsiz idi. 113'de doğmuş, 182 tarihinde Bağdad'da
vefat etmiştir.
Fıkhın ekmeğini yapmak. onu daha genişletmek, tenkih
ve tehzip ederek başka bir şeye ihtiyacı kalmayacak şekilde yazmaktır. İmam
Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî, Ebu Hanîfe ile Ebu Yusuf'un tilmizi, İmam A'zam
mezhebinin muharriridir. Rivâyete göre bir adam Muzenî'ye Irak ulemasını sormuş
ve, «Ebu Hanîfe hakkında ne dersin?» demiş. Muzenî, «Iraklıların seyyididir».
cevabını vermiş. «Ebu Yusuf için ne dersin?» sualine «Iraklıların hadîse en
tabi' olanı odur», diye cevap vermiş. «Muhammed b. Hasan hakkında ne dersin? »
deyince «Fıkhı en çok tefri' eden odur», demiş. «Züfer'e ne dersin?» sualine de
«Kıyasda yektâ olanlarıdır», cevâbını vermiştir. İmam Muhammed 132 tarihinde
doğmuş 189'da Rey'de vefat etmiştir.
Evet, fıkhı Ebu Hanîfe öğütmüş, Ebu Yusuf hamur
etmiş, İmam Muhammed ekmeğini yapmıştır. Onun içindir ki Hatib Bağdadî Rabî'in
şöyle dediğini rivâyet etmiştir: «Şafii'yi: İnsanlar fıkıhda Ebu Hanîfe'nin
ıyalidirler. Ebu Hanîfe kendisine fıkıh tevfik buyurulanlardandı, derken
işittim».
METİN
İmam Muhammed'in ilmi, te'lif ettiği
«el-Camiu'l-Kebir, el-Camiu's-Sagir. el-Mebsût, ez-Ziyâdât» ve «en-Nevâdir»
gibi eserlerl ile meydana çıkmıştır. Hatta dînî ilimlere dair 999 kitap yazdığı
söylenir.
İZAH
Mezhebinde «el-Cami'» nâmı altında kırkdan fazla eser
te'lif etmiştir. imam Muhammed «Sagîr» vasfı ile te'lif ettiği eserlerini Ebu
Yusuf vasıtasıyla, İmam A'zam'dan «Kebîr» vasfı ile te'lif ettiklerini ise
doğrudan doğruya imam A'zam'dan rivâyet etmiştir. Musannif «en-Nevâdir» yerine
«es-Siyer» dese daha iyi olurdu. Çünkü İmam Muhammed'in bu beş eseri «Asıl» ve
«Zâhir rîvâye» namları ile meşhurdurlar. Zira bu kitapları ondan mevsûk zevat
rivâyet etmişlerdir ki, onun eserleri oldukları tevatüren yahud şöhret yolu ile
sâbittir. Mezkûr kitaplarda mezhebin sahipleri olan Ebu Hanife, Ebu Yusuf ve
Muhammed'den rivâyet edilen meseleler vardır.
Nevâdir'e gelince: bunlardan maksad İmam Muhammed'in
«Kisâniyât» Cürcâniyat», «Hâruniyât» ve«Rukıyat» gibi kitaplarında rivayet
ettiği mes'elelerdir ve ikinci derecede gelirler. Üçüncü bir kısım daha vardır
ki, onlar da «en-Nevâzii» mes'eleleridirler. Bu meseleler mezhepde muçtehid
olanlara sorulmuş, onlar da bu hususda nass bulamadıkları için tahriç yolu ile
fetvalar vermişlerdir. Bu bâbta mukaddimenin sonunda daha geniş malûmat
verilecektir.
Temimi'nın «Tabâkat»ında Serahsi'nin
«es-Siyeru'l-Kebir»ı hakkında şöyle denilmektedir. «Siyer-ı Kebir. İmam
Muhammed'in fıkıhtakı son telifidir. Bunun yazılmasına sebep şu idi:
«Es-Siyeri's-Sagir» Şamlıların imamı Evzâi'nin eline geçmiş de «Irak ulemasının
bu babda kitap te'lîfe ne hakları var! Onlar Siyer ilmini bilmezler», demiş.
İmam Muhammed bunu haber alınca hemen «Siyer-i Kebir»i tasnif etmiş. Rivayete
göre Evzaî bunu görünce, «Eğer bu kitabın içinde hadisler olmasa idi, bu adam
ilmi uyduruyor derdim. Gerçekden Allah Teâlâ onun reyine doğruyu tayin
etmiştir. Allah Teâla doğruyu söylemiştir. Her ilim sahibinin üstünde bir alîm
vardır'» demiş; sonra İmam Muhammed'e altmış defter yazıp halifeye götürmesini
emretmiş. Halife İmam Muhammed'i takdir etmiş ve zamanının medar-ı iftiharı
saymıştır».
METİN
İmam Şafiî (r.a.) İmam Muhammed'in talebelerindendir.
İmam Muhammed, Şafiî'nin annesi ile evlenmiş ve kitaplarını, malını ona
bırakmıştır. Şafiî onun sayesinde fakih olmuştur. Şafiî hakikaten insaf
göstermiş ve, «Kim fakih olmak isterse Ebu Hanîfe'nin eshabına devam etsin!
Çünkü mânâları anlamak ancak onlara müyesser olmuştur. Vallahi ben ancak
Muhammed b.Hasan'in kitapları ile fakih oldum» demiştir.
İZAH
Hazreti şafiî'nin İmam Muhammed sayesinde fakih
olmasından maksad fıkhının onun sayesinde artmasıdır. O zamana kadar görmediği
meseleleri İmam Muhammed'in eserlerinde görmüştür. Çünkü İmam Muhammed birçok
meselelerin istihracında örnek bir zattır. Yoksa Şafiî (r.a.) Bağdad'a
gelmezden önce müçtehid bir fakih idi. Müctehid-i mutlak olan bir zat, kendi
derecesinde olmayandan böyle bir içtihadı nasıl alabilir!
Rivâyete göre İmam Şafiî, «Ben, Muhammed b. Hasan'ın
ilminden bir deve yükü kitap yüklendim. Fıkıhta en güvendiğim kimse Muhammed b.
Hasan'dır.» demiştir.
METİN
İsmâil b. Ebi Recâ' diyor ki: «imam Muhammed'i
rüyamda gördüm. Allah sana ne muamele yaptı? diye sordum. Beni affetti, Sonra
sana azap etmek istese idim bu ilmi sana vermezdim; buyurdu dedi. Ebu Yusuf
nerede? dedim. O iki derece bizim fevkimizdedir; cevabını verdi. Ya Ebu Hanife?
dedim. Heyhat!.. O İlliyyûn'ın alâsındadır dedi».
İZAH
Heyhat kelimesi uzak oldu manâsına gelen bir ismi
fiildir. Burada ondan murad, onun yeri benden ve Ebu Yusuf'dan uzaktır,
demektir. İlliyyûn, Cennet'in en yüksek yerinin ismidir. Yani Ebu Hanîfe, Ebu
Yusuf'la Muhammed'e nisbetle Cennet'in en yüksek yerindedir. Yoksa mutlak
surette Cennet'in en yüksek yerinde demek değildir. Çünkü peygamberler ve
ashâb-ı kiram kat'i suretteEbu Hanîfe'den daha yüksek derecededirler. «Ya Rabbi
beni peygamberlerle beraber haşreyle!» gibi dualara gelince... Bunlardan maksad
toplantı ve sohbetlerdir. Menzile ve dereceler değildir. Teâla Hazretleri'nin,
«İşte bunlar, Allah'ın kendilerine in'amda bulunduğu peygamberlerle sıddiklarla
beraberdir.» âyet-i kerimesi de bu mânâyadır.
METİN
Ebu Hanife'ye bu yüksek makam nasıl verilmesin ki.
kendisi kırk sene yatsının abdesti ile sabah namazını kılmış, ellibeş defa
hacca gitmiş, Rabbini rüyasında yüz defa görmüştür. Bu rüya mes'elesinin meşhur
bir kıssası vardır: Son haccında geceleyin Kâ'be'ye girmek için Kâ'be'nin
bekcilerinden izin almış. Ve içeri girerek iki direk arasında namaza durmuş.
Namazda evvelâ sağ ayağının üzerine basmış. sol ayağını onun üstüne koymuş ve
Kur'an-ı Kerim'i yarıya kadar okumuş. Sonra rükû' ve secdeye vararak ikinci
rek'ata kalkmış. Bu sefer sol ayağı üzerine basmış, sağ ayağını onun üstüne
koymuş. Ve Kur'an-ı Kerim'i hatmedinceye kadar okumuş. Selâm verince ağlayarak
Rabbine münâcâtta bulunmuş, «Ey Allahım! Bu zayıf kul sana hakkı ile ibâdet
edemedi, ama seni hakkı ile bildi. İmdi hizmetimin noksanını marifetinin
kemâline bağışla!», diye niyaz etmiş. Bunun üzerine Beyt-i Şerif'in yan
tarafından biri seslenerek: «Ya Eba Hanife! Bizi nasıl lazımsa öyle bildin!
Bize hizmet ettin; hizmeti de güzel yaptın. Seni ve mezhebine girerek kıyamete
kadar sana tâbi olanları affettik!».
İZAH
Rüya kıssası şudur: İmam A'zam (r.a.) diyor ki:
«Rabbimi rüyamda 99 defa gördüm. Kendi kendime: «Eğer yüzüncü defa görürsem ona
mutlaka soracağım. Kıyâmet gününde kulların senin azabından ne ile kurtulacak?»
diyeceğim. Arkacığından Rabbimi rüyamda gördüm ve Ya Rabbi! Kıyamet gününde
kulların senin azabından ne ile kurtulacak? dedim. Tealâ Hazretleri şu cevabı verdi;
«Her kim sabah ve yatsı namazlarından sonra. «Subhane'l-ebediyyi'l-ebed;
Subhâne'l-vâhidi'l-ahad. Subhâne'l-ferdi's-samed. Subhane rafi-i's-semâi bi
gayri amed. Subhâne men besata'l-arda alâ mâin cemed. Subhâne men
haleka'l-halka feahsâhüm adedâ. Subhâne men kaseme'r-rizka velem yense ehadâ.
Subhânellezi lem yettehız sâhibeten velâ veledâ. Subhânellezi lem yelid velem
yûled velem yekün lehü küfüven ehad», derse azapdan kurtulur».
Tahtâvi'nin beyanına göre «Namazda bir ayağını
diğerinin üstüne kaymak sünnete muhaliftir», denilerek İmam A'zam'ın bu
yaptığına itiraz edilmişse de Şurunbulâlî buna cevap vermiş. Onun fiilini
terâvüha hamletmiştir. Çünkü teravüh iki ayağın üzerinde durmaktan efdaldir.
Teravüh, namaz kılan kimsenin ağırlığını biraz bir ayağının, biraz öteki
ayağının üzerine vermesidir. Ayaklar yerden kalkmayacaktır. Fakat bu cevap
kabule şayan görülmemiştir. Çünkü İmam A'zam bir ayağını diğerinin üstüne
koymuştur. Buna şöyle cevap verilebilir:
Hazreti imam'ın bunda güzel bir maksadı vardır ki.
kendinden keraheti gidermiştir. Nitekim fukaha baş açık namaz kılmayı mekruh
saymış; takat tezellül ve tevâzu kasdı ile alırsa mekruh sayılmayacağını
söylemişlerdir. Sonra ulemadan birinin buna cevap verdiğini gördüm: Şöyle
diyor: «Hazreti İmam bunu nefsi ile mücâhede için yapmıştır. Huşûu bozulmayan
bir kimsenin nefsi ile mücâhede maksadı ile bunu yapmasının kerahete mâni
olması ihtimalden uzak değildir».
METİN
Ebu Hanife'ye; bu mertebeye ne ile ulaşdın? diye
sormuşlar da, «İfâde de cimrilik etmedim. İstifadeden de çekinmedim», cevabını
vermiş. Müsâfir b. Kıram, «Her kim kendisi ile Allah Teâlâ arasına Ebu
Hanîfe'yi koyarsa korkmayacağını umarım». demiştir. Bu bâbta kendisi şu
beyitleri söylemiştir:
«Bana Kıyamet gününde Allah'ın rızası için sayacağım
hayırlar namına mahtûkatın en hayırlısı Peygamber Muhammed'in dini, ondan sonra
Numan'ın mezhebine itikadın yeter». Peygamber (s.a.v.) den rivâyet olunmuştur
ki: «Şüphesiz Âdem benimle iftihar etmiştir. Ben de ümmetimden ismi Numan,
künyesi Ebu Hanîfe olan bir zatla iftihar edeceğim. O, ümmetimin kandilidir»,
buyurmuştur. Yine Peygamber (s.a.v.)den rivâyet olunduğuna göre; «Sâir
Peygamberler benimle iftihar edecekler. Ben de Ebu Hanîfe ile iftihar edeceğim.
Her kim onu severse beni sevmiş, kim ona buğz ederse bana buğz etmiş olur»,
buyurmuşlardır.
Ebu'l-Leys'in «Mukaddime»si şerhi «Takdime» de böyle
denilmekdedir «ez-Ziyaü'l-Ma'nevî» adlı eserde şöyle deniliyor:
İbni'l-Cevzî'nin bu hadis hakkında «Uydurmadır» demesi bir taassupdur, Çünkü
hadis muhtelif yollardan rivâyet olunmuştur.
İZAH
«Et-Ta'iim» adlı eserde, «Cimrilik etmedim.
İstifadeden de çekinmedim», sözünü İmam Ebu Yusuf'un söylediği bildiriliyor,
Sonra şöyle devam ediliyor: «Ebu Hanife (r.a.). bu ilime ne ile ulaşdın? diye
sorulduğundu, «Ben ilme ancak çaba sarf etmek ile ve şükürle nâil oldum. Bu
fıkıh ve hikmeti anlayıp muvaffak oldukça elhamdülillah dedim. Böylelikle ilmim
arttı». demiştir».
Kitabımızda Müsafır b. Kıram şeklinde tesbit edilen
bu ismi ben birçok yerlerde Mıs'ar b Kedam şeklinde gördüm. Mis'ar'ın
«korkmayacağını umarım, demesi, o kimse imam, âlim ve sağlam itikadlı bir
müçtehide uyduğu içindir. Her kim bir âlimi taklid ederse Allah'a sâlim olarak
kavuşur.
İftihar etmek iyi huylarla öğünmektir. Peygamber
(s.a.v.)in iftiharı. Allah Teâlâ'nın kendisine ihsan buyurduğu nimetler
cümlesinden olmak üzere bu zatı kendine tabi' kıldığını anmasıdır. Ebu Hanîfe
Hazretleri as-hab-ı kiramla tabiîn'in ekserisi inkıraz bulduktan sonra İslâm
dinin binasını tahkim etmiştir. Bu ümmetten ona tabi' olanlar sayılamayacak
kadar çoktur. İçtihad ve fıkhın tedvini hususunda bütün imamlardan önce gelmiş;
onun ashabı mühim hükümleri delillerinden çıkarmak ve diğer bir çok faydalar
bâbında sonra gelen müctehidlere yardımcı olmuşlaradır.
İbn-i'l-Cevzi'nin sözü, Hatib Bağdadi'den naklen
söylenilmiştir. Onların «uydurmadır» dedikleri hadisi allâme Taşköprü muhtelif
rivâyetlerini serd ederek nakletmiştir. Bu gösterir ki hadisin aslı vardır. En
azından zaif bir hadistir. Ve makbuldür; çünkü onun üzerine bir hüküm terettüp
etmiş değildir. Bu hadisin mânâ itibariyle İmam A'zam'da tahakkuk ettiğinde
şübhe yoktur. Zira o birkandildir. İlminin nurundan ziyadar olunur; isâbetli
fikri ile doğru yol bulunur. Ancak bazı ulemanın beyânına göre Hafız Zehebî,
Suyuti ve İbn-i Hâcer Askalâni ile zamanında Ebu Hanife mezhebinin riyâseti
kendinde nihayet bulan Kasım Hanefi gibi zevat, bu haberlerin uydurma
sayılacağında İbn-i Cevzi'yi tasdik etmişlerdir. Onun içindir ki, İmam A'zam'ın
menkabeleri hakkında kitablar yazan Tahavî «Tabakâtü'l-Hanefiyeye sahibi
Muhyiddin-i Kureşâ ve diğer mutemed hadis imamları ile mütâlâası geniş bütün
tenkitçiler bu haberlerin hiçbirini zikretmemişlerdir.
Âllamne İbn-i Haceru'l-Mekki «el-Hayratu'l Hısân» nam
eserinde şöyle demektedir: «Bir kimse bu kitabda Ebu Hanife'nin ahvâlini,
kerametlerini, ahlâk ve siyretini mütalâa ettikden sonra anlayacaktır ki, o zat
faziletini isbat için uydurma haberle istişhada muhtaç değildir. Ebu Hanife'nin
şanı büyük olduğuna şu hadisle istidlal yerinde olur: Resûlüllah (s.a.v.),
«Dünyanın zineti yüz elli tarihinde kaldırılacaktır» buyurmuştur. Onun için
Şemsu'l-Eimme Kerderi «Bu hadis Ebu Hanife'ye hamledilmiştir. Çünkü o sene
vefat etmiştir», demiştir. İbn-i Hacer sözüne devamla şunları söylemiştir: «Ebu
Hanife'nin faziletine işâret eden sahih hadisler de vârid olmuştur. Onlardan
biri Buhari ile Müslim'in Ebu Hureyre'den, Taberânî'nin de İbn-i Mes'ud'dan
rivâyet ettikleri şu hadistir: Peygamber (s.a.v.), «İman, Süreyya yıldızında
olsa onu Acemlerden bazı kimseler alacaklardır», buyurdular. Ayni hadisi Ebu
Nuaym, Ebu Hureyre'den; Şirâzî ile Taberânî de Kays b. Sa'd b. Ubâde'den şu
lâfızla rivâyet etmişlerdir: «Peygamber (s.a.v.); İlim, Ülker yıldızında asılı
olsa onu Acemlerden bazı kimseler alacaklardır», buyurdu. Taberani'nin bir
rivâyetinde, «Onu Araplar alamayacak; Acemlerden bazı kimseler alacaklardır»,
buyurulmuş: Müslim'in Ebu Hüreyre'den rivâyetinde, «İman, Ülker yıldızında olsa
onu Acemlerden bir zat gidip alacaktır.» denilmiştir. Buhari ile Müslim'in Ebu
Hureyre'den naklettikleri bir rivâyette de, «Nefsim yed-i kudretinde olan
Allah'a yemin ederim ki, din, Ülker yıldızında asılı olsa onu Acemlerden bir
zat alacaktır.» buyurulmuştur.
Ekser ulemaya göre Ebu Hanîfe'nin dedesi Acem'dir.
Hafız Suyutî diyor ki: «Buhari ile Müslim'in rivâyet ettikleri bu hadis Ebu
Hanîfe'ye işaret hususunda sahih ve mutemed bir asıldır. Hadisin sahih olduğu
muttefekûn aleyhdir. Bununla ilm-i hadisde dirâyetsiz olan menâkıp sahiplerinin
söylediklerine hacet kalmaz. Çünkü onların naklettikleri haberin senedinde
yalancılar ve hadis uyduranlar vardır».
Hafız Suyutî'nin tilmizi allame Şâmî'den rivâyet
olunduğuna göre kendisi, «Üstadımızın bu hadisden Ebu Hanife kasdedildiğini
kat'iyetle kabul ettiği aşikârdır. Bunda şüphe yoktur. Zira ilimde Acemlerden
Ebu Hanîfe derecesine varan tek bir kimse yoktur», demiştir.
METİN
Cürcâni'nin «Menâkıb»ında senediyle Sehl b. Abdullah
et-Tüsteri'den rivâyet ettiğine göre şöyle demiştir: «Musa ve İsâ'nın
ümmetlerinde Ebu Hanîfe gibi biri bulunsa idi, ne Yahudi olurlardı ne de
Nasranî». Ebu Hanîfe'nin menâkıbı sayılamayacak kadar çoktur. Onun menakibı
hakkında İbni'l-Cevzî'nin torunu iki büyük cild kitap yazmış, bu kitaba
«el-İntisâr li İmam-i Eimmeti'l-Emsar» adını vermiştir. Başkaları bundan daha
büyük kitaplar te'lif etmişlerdir.
İZAH
Sehl b.Abdullah et-Tüsterî büyük bir imamdır. «Ben
Allah Teâlâ'nın zerre âleminde iken benden aldığı ahid ve misaka riayet
etmekteyim. Ve zürriyetimi tâ o zamandan başlayarak Allah kendilerini şuhud ve
zuhur alemine çıkarıncaya kadar murâkebe ediyorum», demiştir.
Hazretin buradaki «ne Yahudi olurlardı ne de
Nasrani!» Sözünden maksadı, bâtıl dinlerinde, âtıl itikadlarında devam
etmezlerdi. Âlimleri on lara desise ve hile yaparak bizim Peygamberimizin
getirdiği nefâise karşı gözlerini kör etmezdi, demektir. Filhakika onların bu
nefaisi kabul etmemeleri, ancak fâsid akıllarının ve kâsıd fikirlerinin
ermemesinden ileri gelmiştir. Aralarında Ebu Hanife gibi ilmi çok ve isâbetli
düşünceli biri olup da hakkı hak bilerek sadakatle hareket etse idi, onları bu
fâsid fikirlerinden döndürür; işi azıtmadan helâkden kurtarırdı. Akıllarında
şüphe yer etmezdi. Zira böyle birinin kendilerinden olması sözünün daha çabuk
kabul edilmesine sebeb olurdu. Çünkü cins cinsine daha meyyal olur. Bundan Ebu
Hanife'yi Peygamber (s.a.v.) den üstün tutmuş olmak lâzım gelmez.
«el-intisâr li-İmam-ı Eimme-ti'l-Emsar»ın mânâsı
«Şehirle imamlarının imamı için intikam» demektir. Kitaba bu ismin verilmesine
sebep muhâliflerinin hasedliğidir. Hazreti İmam'ın fazîleti cihana yayılınca
eski âdet mucibince hasedlik çekenler kendisine dil uzatmaya başladılar. Bu
adamlar Allah'ın nurunu söndürmek maksadı ile onun içtihadına ve akidesine bile
saldırdılar. Halbuki Hazret-i İmam onların iftira ettikleri şeylerden tamamen
münezzeh idi. Ama Allah, nurunu tamamlanmasından başka bir şeye râzı olmaz!
Nitekim bazıları İmam Mâlik hakkında, bazıları İmam
Şafiî, birtakımları İmam Ahmed hakkında söz ettikleri gibi bir fırka Ebu
Bekir'le Ömer, diğer bir fırka da Osman ile Ali (r.a.) haklarında söz
etmişlerdir. Hatta bir fırka bütün ashâb-ı kiramı tekfir etmişlerdir.
İmam A'zam Ebu Hanîfe (rahimehullah) lehine müdâfaa
eseri yazanlardan biri de Allâme Suyûtî'dir. Kitabının adı
«Tebyîz'z-Sahife»dir. Allame İbn-i Hacer dahi bu vâdide «el-Hayratü'l-Hısân»
adlı eserini yazmıştır. Hanbelilerden Allame Yusuf b. Abdülhâdî de büyük bir
cilt kitap yazmıştır. «Tenvîru's-Sahife» adını verdiği bu eserde İbn-i
Abdi'l-Ber'den şunu nakleder: «Ebu Hanife hakkında kötü söz söyleme! Sakın onun
hakkında kötü söz söyleyen bir kimseyi de tasdik etme! Vallahi ben ondan daha
fazîletli, daha vera' ve takva sahibi ve daha fakih kimse görmedim».-Sonra
sözüne şöyle devam eder: «Hatîb'in sözüne kimse aldanmamalıdır. Çünkü onun
ulemadan Ebu Hanîfe, İmam Ahmed ve bazı arkadaşları gibilerine karşı aşırı
asabiyeti vardır. Onlara her yönden saldırmıştır. Ulemadan biri onun hakkında
«Es-Sehmü'l- Musib-i fi Kebidi'l-Hatîbi» adlı eseri yazmıştır.»
İbni'l-Cevzi'ye gelince... O, Hatibe tabi' olmuştur.
Torunu İbni'l-Cev-zı'ye şaşmış; «Mir'atü'z-Zaman» adlı eserinde şöyle demiştir:
«Hatib'e şaşılmaz; çünkü o ulemadan bir cemaata taan etmiştir. Fakat dedeme
şaşılır. Nasıl olmuş da onun üslubunda yürümüş; daha büyüğünü de irtikap
edebilmiştir».
Ebu Hanife'ye karşı mutaassıp davrananlardan bazıları
da Dârekutnî ile Ebu Nuaym'dır. Ebu Nuaym «el-Hilye» nâm eserinde ilim ve zühd
itibariyle ondan daha aşağı olanları zikretmiş, fakat EbuHanîfe'den
bahsetmemiştir. Ebu Hanife'yi müdafaa edenlerden biri de Şa'ranî'dir.
«el-Mizan» nâm eserinde mütalâaya değer şeyler söylemiştir.
İbn-i Hacer «el-Hayratü'l-Hisân» da şöyle diyor:
«Hatîb'in kaailinden naklettiği sözün doğru olduğu farzedilse bile o söze
itimad edilmez. Çünkü söyleyen kimse İmam A'zam'ın akranından değilse
düşmanlarının söylediğini veya yazdığını taklid etmiştir. Akranından ise hüküm
yine budur. Çünkü akran olanların birbirleri hakkında "söyledikleri makbul
değildir. Nitekim Zehebî ile Askalanî bunu tasrih etmişler, bahusus söylenen
söz bir düşmanlıktan veya mezhepden dolayı olursa hiç kabul edilmez»
demişlerdir. Zira hasedden Allah'ın koruduklarından başka kimse kurtulamaz.
Zehebî, «Peygamberlerle sıddîklar asrı müstesnâ, hasedden hiç bir zaman halkı
hâli kalmamıştır», diyor. Tâc Subkî' de şunları söylüyor: «Ey irşâd arayan!
Sana yaraşan hal, geçmiş imamlara karşı edep yolunu tutmandır. onların
birbirleri hakkındaki sözlerine bakma! Ancak söylediklerine açık delil
getirirlerse o başka! Te'vil ve hüsn-ü zanna muktedir isen bunu yap! Aksi
takdirde vazgeç! Sakın Ebu Hanîfe ile Süfyan-ı Sevrî yahud Malik ile İbn-i ebi
Zi'b veya Ahmed b. Salih ile Nesâî, Ahmed'le Hars Muhâsibi arasında gecen
şeylere kulak asma». Sübkî, İmam Malik'in akranından birçoklarının onun
hakkındaki sözlerini ve İbn-i Mâî'nin İmam Şafiî hakkındaki sözünü nakletmiş ve
şöyle demiştir: «Bu iki imam ve emsali hakkında söz edenler ancak Hasan b.
Hânî'nin şu beytinde dediği gibidirler: «Ey yüksek dağı yarmak için toslayan!
başına acı, dağa acıma!».
Subkî gerek bu bâbda gerekse gelmiş geçmiş imamlardan
Ebu Hanîfe'yi medih ve senâda bulunanlar; onun geniş bilgisini, zekâsını, zühd
ve takvâsını, ibâdetlerini, ihtiyatını, Allah'dan korkmasını ve sâir hususâtını
nakledenler hakkında sözü pek uzatmıştır. Bu hususâtın tafsilâtı cildlerle
kitap doldurur.
Ebu Hanîfe hakkında İmam Gazâlî'ye nisbet edilen
sözün aslı yoktur. Bunu Gazâli'nin kendinden tevâturen nakledilen
«İhyâu'l-Ulûm» undaki sözleri reddetmektedir. Gazâlî dört mezhep imamının hal
tercemelerinden bahsederken şunları söylemiştir: «Ebu Hanîfe'ye gelince:
Gerçekten o dahi âbid, zâhid, ârif-i billah ve Allah'dan korkan, ilmi ile
Allah'ın rızâsını dileyen bir zat idi...».
Ben derim ki: Selefin birbirleri hakkında söz
etmelerine şaşılmaz. Nitekim bunu sahabe de yapmışlardır. Çünkü onlar müçtehid
idiler. Birinin diğerine muhalefetini gördüler mi itiraz ederler; bilhassa
muhâlifin hata ettiğine delil bulurlarsa susmazlardı. Ama onların maksadı
kendilerini değil, ancak dini müdafaa etmek idi. Şaşılacak olanlar bizim
zamanımızdaki âlim geçinenlerdir. Yemesinde, içmesinde, giyiminde, akidlerinde,
nikâhlarında ve birçok ibâdetleri hususunda İmam A'zam'ı taklid eder; sonra ona
ve onun ashâbına dil uzatır! Böylesi ancak hücum ve firar hallerinde bulunan
bir atın kuyruğu altına konan sineğe benzer. Keşke bilse idim! Bu adam neden
Ebu Hanîfe hakkında söyleneni tasdik ediyor da kendi mezhebinin imamı hakkında
söylenenleri tasdik etmiyor! Ve bu büyük imama karşı gösterdiği edep ve terbiye
hususunda kendi mezhebinin imamını neden taklid etmiyor!
Filhakika ulema üç mezhep imamının bilhassa İmam Şafiî
(r.a.) nin Ebu Hanîfe'yı, senâ ettiklerini ona karşı edep ve nezaket
gösterdiklerini nakletmişlerdir. Kâmilden ancak kemal sâdır olur. Nakıs onun
aksinedir. İtirazcıya itirazda bulunduğu zâtın bereketinden mahrum kalması
kâfidir. Bizi bundan Allah korusun! Vesair müçtehid imamlarla bütün salih
kullarını sevmekte dâim kılsın! Bizi kıyâmet gününde onlarla birlikte
haşreylesin! Rivayet olunduğuna göre İmam Şafiî'nin Ebu Hanîfe'ye karşı
gösterdiği edep ve terbiyeye bir misal, onun şu sözüdür: «Ben Ebu Hanîfe ile
teberrük ederim. Kabrine giderim; bir hacetim olursa iki rekât namaz kılarım;
onun kabrinin yanında hacetimi Allah'dan dilerim ve hemen hacetim görülür».
«el-Minhac» üzerine şerh yazanlardan birinin beyanına göre İmam Şafiî sabah
namazını Ebu Hanîfe'nin kabri yanında kılmış da kunut yapmamış, kendisine niçin
kunut yapmadığı sorulunca, «Şu kabrin sahibine karşı teeddübümünden,» cevabını
vermiş. Başka biri imam Şafiî'nin besmeleyı âşikâr okumadığını da kaydetmiştir.
Ulema, Hazret-i Şafiî'nin bu hareketini şöyle izah etmişlerdir:
Bazen sünnete öyle şeyler ârız olur ki, ihtiyaç
anında onun terkini tercih ettirir. Hasedlik çeken kimseye ağzının payını
vermek, câhile öğretmek gibi.
Şübhesiz Ebu Hanîfe'nin birçok hasedçileri vardı. Bir
şeyi fiil ile anlatmak, sözle anlatmaktan daha açıktır. İmam Şafiî (r.a.) nin
kunutu ve besmeleyi fiilen göstermesi daha iyi olmuştur.
Ben derim ki: İmam A'zam'a dil uzatan bu ahmak
adamın, kendi mezhebinin imamına da taan etmiş olduğu meydandadır. Onun için
«el-Mizân» nâm eserde şöyle denilmiştir:
«Ben Aliyyü-l-Havvâs Rahimellah Hazretleri'ni tekrar
tekrar şunu söylerken işittim : Müçtehid imamlara tâbi olanların, imamları
kimleri medih etmişse onları ta'zimde bulunmaları lâzımdır. Çünkü bir mezhep
imamı bir âlimi medhettiği vakit ona uyarak bütün tâbi'lerinin de o âlimi medih
etmeleri, Allah'ın dini hakkında kendi re'yi ile söz söylemiş olmaktan onu
tenzih etmeleri vacip olur. İmam Malik'in ve Şâfi'nin mezhebinde olanlar insaf
etseler, kendi imamlarının Ebu Hanîfe'yi medih ettiklerini işittikden sonra hiç
biri Ebu Hanîfe'nin kavillerinden bir kavli hafif bulmazlardı. Onun yüksek
makâmını medh ve senâ hususunda İmam Şafiî (r.a.)in sabah namazında kunutu terk
etmesinden başka bir şey olmasa, tabilerinin de ona karşı edepli ve terbiyeli
olması lâzım geldiğine bu yeterdi».
METİN
Hâsılı Ebu Hanîfe-te'n-Numan, Muhammed Mustafa
(s.a.v.)in Kur'an'dan sonra en büyük mucizelerinden biridir. Sonra onun
menkabeleri nâmına mezhebinin şöhret bulması kâfidir. Hiçbir kavli yoktur ki,
onunla büyük imamlardan biri amel etmemiş olsun. Hükmü, Allah Tealâ onun
zamanından şu günlere kadar onun ashâb ve etbâına tahsis buyurmuştur. Bu hal,
tâ İsâ Aleyhisselam (gökden inip de) onun mezhebi ile amel edinceye kadar böyle
devam edecektir.
İZAH
Evet, Ebu Hanîfe Hazretleri Kur'an-ı Kerim'den sonra
Peygamber (s.a.v.)in en büyük mucizelerinden biridir. Çünkü Resûlüllah
(sallallahû aleyhi ve sellem) onu, dünyaya gelmeden önce yukarıdanaklettiğimiz
sahih hadislerle haber vermiştir. Bu hadisler hiç şüphesiz ona hamledilmiştir.
Nitekim, «Kureyş'e sövmeyin; çünkü onun alimi yeryüzünü ilimle dolduracaktır!»
hadis-i şerifi de İmam Şafii'ye hamledilmiştir. Lâkin bazıları bu hadisi İbn-i
Abbas (r.a.) a hamletmişlerdir. Ve o buna lâyıktır. Zira bu ümmetin âlimi ve Kur'an-ı
Kerim'in tercümanıdır. Ve nitekim, «İnsanların ilim tahsili uğrunda develerini
mahmuzlayacakları zaman yakındır. Ama Medine'nin âliminden daha bilgilisini
bulamayacaklardır» hâdîsi dahi İmam Malik'e hamledilmiştir. Ancak bu hadisin,
İmam Malik'den başka o zamanın güzide Medine âlimleri hakkında vârid olması
ihtimali vardır. Naklettiğimiz sahih hadisler böyle değildir. Onları Ebu Hanife
ile ashabından başkalarına hamletmeye imkân yoktur.
Tahtavî de bunu söylemiştir. Selman-ı Fârisî (r.a.)
ye gelince sahabi olması cihetinden Ebu Hanîfe'den efdal ise de ilim, içtihad,
neşri, din ve tedvin hususlarında Ebu Hanîfe gibi değildir. Bazen üst derecede
olanda bulunmayan bir meziyet, ondan aşağı derecedekinde bulunabilir Buna
Müslim'in bir rivâyetinde Resulüllah (s.a.v.)in. «Din
Ülker yıldızında olsa Acemlerden bir zat onu alacaktır.» buyurduğu
bildirilmektedir. Hadisin bazı tariklerinde din yerine ilim denilmiş ve «İlim
ülker yıldızında olsa ilah...» buyurulmuştur. Bu hadisi rivayet eden Ebu
Hüreyre (r.a.) onun sebebini anlatırken, «Aramızda Selman-ı Fârisî de vardı.
Peygamber (s.a.v.) elini Selman'ın üzerine koyarak: «İman, Ülker yıldızında
olsa şunlardan bazı kimseler- bir rivâyette bir zat- onu alacaktır, buyurdu»
diyor. Bu gösteriyor ki, kimseler yahud o zat Hazreti Selman'dan sonra
gelecektir, ondan sonra gelenler içinde ise ilim ve diyanet hususunda İmam
A'zam'dan daha meşhur kimse gelmemiştir (Mütercim).
mucize denilmesi, mucizenin tarifindeki «tehaddi»
kaydından peygamberlik dâvâsı kastedildiğine göredir. Muhakkikin ulemânın kavli
budur. Bazıları «tehaddî» den muradın, muâraza ve mukabele olduğunu
söylemişlerdir. Bu takdirde Ebu Hanîfe'nin zuhuru mucize değil, kerâmet olmuş
olur.
İmam A'zam Ebu Hanîfe Hazretleri'nin mezhebi bütün
İslâm memleketlerinde iştihar etmiştir. Hatta Rum diyarı ile Hind, Sind,
Maveraünnehr (Kore) ve Semerkand gibi birçok memleketlerde onun mezhebinden
başkasını bilen yoktur. Rivayete göre Semerkand'da «Muhammed'ler Türbesi»
namında bir yer varmış ki, bu yerde her biri te'lifât ve fetva sahibi dört yüz
kadar Muhammed isimli âlim yatmakda imiş. «Hidâye» sahibi Burhaneddin Ali
Merginânî vefât edince oraya defnedilmesine müsaade olunmamış; yakın bir yere
defn edilmiştir.
İmam A'zam'ın mezhebini dört bin kadar âlimin
naklettiği rivayet olunur. Elbette bunlardan her birinin ashabı ve ashabının
ashabı ilah... olacaktır. İbn-i Hacer'in beyânına göre imamlardan biri, «Meşhur
İslâm imamlarından hiç birinin Ebu Hanîfe'nin kadar ashap ve talebesi
görülmemiş Ulema ve bütün müslümanlar, müteşabih hadislerin tefsiri ile
istinbat edilmiş meseleler, vâki hâdiseler, kazaya ve ahkâm hususunda ondan ve
ashabından faydalandıkları kadar kimseden istifade etmemişlerdir. Allah
kendilerini hayrı tâm ile mükâfatlandırsın! Müteehhirin hadis imamlarından birisi
yazdığı «Tercüme» de bunların sekiz yüz kadarından isimleri ile, nesepleri ile
bahsetmiştir. Tafsilatı uzun sürer», demiştir.
İmam A'zam'ın hiçbir kavli yoktur ki, onunla bir
müçtehid imam amel etmemiş olsun. O kavildendönsün dönmesin kendi ashabından biri
mutlaka onunla amel etmiştir. Zira müçtehid müçtehidi taklid edemez.
Mezhebi, o zamandan bu zamana kadar mahkemelerde
hüküm merciî olmuştur. Meselâ, Abbâsiler dedelerinin mezhebinde olmakla beraber
ekseri hâkimleri ve şeyhülislâmları Hanefî idi. Tarih kitaplarını karıştıranlar
bunu bilirler. Abbasiler beşyüz seneye yakın hüküm sürmüşlerdir Selçukîlerle
onlardan sonra gelen Harzemlilerin ise hemen hemen bütün hâkimleri Hanefi idi.
Zamanımızın Osmanlı sultanlarının hâkimleri dokuzyüz tarihinden günümüze kadar
hep Hanefilerdir. Bunu ulemadan bazıları söylemişlerdir. Ama kitabımızın şârihi
bütün zaman ve mekânlarda hâkimliğin Hanefîlere tahsisini iddia etmiş değildir.
Onun için kendisine, «Mısır'da hâkimlik Zahir Beybers'in zamanına kadar Şafiî
mezhebine mahsus idi», şeklinde bir itiraz vârid olamaz.
İsa Aleyhisselâm meselesinde musannıf. Kuhistanî'ye
tâbi' olmuştur. O da bunu ehl-i Keşf'in sözlerinden almış olsa gerektir. Ehl-i
Keşif, «İmam A'zam'ın mezhebi, bütün mezheplerden sonra inkıtaa uğrayacaktır»
der ler. İmam Şâ'rânî «el-Mizan» da şunu söylemektedir. «Yukarıda arz ettiğim
vecihle Allah'Teâlâ bana şeriatın künhüne vâkıf olmayı lütuf ve ihsan edince
rüyamda bütün mezheplerin şeriata bağlı olduklarını, dört imamın mezheplerinin
bütün ırmaklarının aktığını, yıkılan bütün mezheplerin taşa inkılâp ettiğini
gördüm. Irmağı en uzun olan imamın Ebu Hanîfe olduğunu, ondan sonra Malik,
ondan sonra Şafiî, ondan sonra Ahmed'in geldiğini; en kısa ırmaklı imamın ise
Davud Zâhirî olduğunu müşâhede ettim. Davud'un mezhebi beşinci asırda munkariz
olmuştur. Ben bunu mezkûr imamların mezhepleri ile uzun zaman amel edilip
edilmeyeceği şeklinde te'vil ettim. İmam A'zam'ın mezhebi tedvin edilen ilk
mezhep olduğu gibi, inkıraz cihetinden de son mezhep olacaktır. Ehl-i Keşif de
bunu söylemişlerdir».
Ancak bu sözde İsa Aleyhisselâm'ın İmam A'zam mezhebi
ile amel edeceğine delil yoktur. O zamanda Hanefî âlimleri bulunsa bile o
mezheble amel edeceğine mutlaka bir delil bulunmak lâzımdır. Onun içindir ki
Hâfız Suyûtî «el-İlâm» adını verdiği risâlesinde hulâsaten şunları söylemiştir:
«İsa Aleyhisselam'ın dört mezhepden biri ile hüküm
edeceğine dair söylenen söz bâtıldır; aslı yoktur. Bir peygamberin bir
müçtehidi taklid etmesi nasıl düşünülebilir? Halbuki müçtehid, bu ümmetin
ferdlerinden biri olduğu halde ona bile taklid câiz değildir. isa Aleyhisselam
ancak içtihadı ile, yahud bizim şeriatımızdan önce vahiy suretiyle bildiği veya
gökyüzünde iken öğrendiği şeylerle hükmedecektir. Yahud bizim Peygamberimiz
(s.a.v.) in anladığı gibi Kur'an'a bakarak hükümleri ondan anlayacaktır».
Sübkî bu izahın son cümlesiyle yetinmiştir. Molla
Aliyyü'l-Kârî'nin beyânına göre Hafız İbn-i Hacer Askalânî' ye. «İsa
Aleyhisselâm Kur'an ve sünneti ezberlemiş olarak mı inecek, yoksa bunları o
zamanın ulemasından mı öğrenecek?», diye sormuşlar da şu cevabı vermiş:
«Bu hususta açık bir söz nakledilmemiştir. Ama İsa
Aleyhisselâm'ın makamına lâyık olan şudur ki, bunları Resulüllah (s.a.v.) dan
öğrenir ve ondan aldığı şekilde ümmetinin arasında hükmeder. Çünkü hakikatta
Peygamber (s.a.v.)in halifesidir».
Bazıları İmam Mehdî'nin de Ebu Hanîfe'yi taklid
edeceğini söylemişlerse de Molla Aliyyü'l-Kârî bunu reddetmiş ve onun bir
müçtehid-i mutlak olduğunu söylemiştir. Alıyyü'l-Kârî «el-Meşrebü'l Verdiyyü fi
Mezhebi'l-Mehdi» adlı risalesinde, bazı yalancıların uydurduğu uzun bir kıssayı
da reddetmiştir. Hulâsası şudur:
«Güya Hızır Aleyhisselâm şer'î ahkâmı Ebu Hanife'den
öğrenmiş, sonra onları İmam Ebu'l-Kasım el-Kuseyrî'ye öğretmiş. O da bu bâbda
kitablar te'lif ederek bir sandığın içine koymuş ve müridlerinden birine emir
vererek Ceyhun nehrine attırmış. İsa Aleyhisselâm gökden inince bu kitabları
Ceyhun nehrinden çıkararak onlarla hükmedecekmiş». Bu söz bâtıldır; aslı
yoktur. Tahtavî'nin de izah ettiği vecihle bu söz ancak reddetmek için hikâye
edilir. Tahtavî mezkûr sözü red ve iptal hususunda uzun beyanatta bulunmuştur.
Müracaat olunabilir.
METİN
Bütün bu zikrettiğimiz hadîsler, menkabeler
vesâireler büyük bir şeye delâlet etmektedir ki, bu büyük haslet, diğer büyük
ulemanın arasında sadece Ebu Hanîfe'ye mahsus kalmıştır. Nasıl mahsus kalmasın
ki, o zat Hazreti Ebu Bekiri's-Sıddîk (r.a.) gibidir. Fıkhı tedvin ederek
kazandığı ecri kendinin, başkalarının tedvin, te'lif ve ahkâmını onun kurduğu
büyük temeller üzerine tefri' ettikleri fıkhın ecri misli de haşr ve kıyâmet
gününe kadar onundur.
İZAH
Musannıf merhumun Ebu Hanîfe'yi Ebu Bekiri's-Sıddîk
(radıyallahû anh)e benzetmesinin vechi şudur:
Bu zatların ikisi de misli görülmemiş bir şeyi ilk
defa yapmışlardır. Hazreti Ebu Bekir, Peygamber (sallallâhû aleyhi ve sellem)in
vefâtından sonra Ömer (r.a.)ın meşvereti ile Kur'an-ı Kerim'i bir araya
toplayan ilk zattır. Ebu Hanîfe de fıkhı tedvin eden ilk zattır. Yahud teşbih,
Hazreti Ebu Bekir'in erkeklerden ilk Müslüman olmasına bakarak yapılmıştır.
Üstadımız Ba'lî «el-Eşbah» hâşiyesini şerhederken şöyle demiştir:
«Birinci şık daha güzeldir. Çünkü onda vecih-i şebe
daha tamamdır. Bazıları ikinci şıkkın daha zâhir olduğunu söyleyerek, «Zira
Kur'an'ın bir defa toplandıktan sonra tekrar toplanması tasavvur olunamaz»,
demişlerse de bu söz açık değildir. Kur'an ikinci defa toplanmıştır. Toplayan
da Hazreti Osman (r.a.) dır. Hazreti Ebu Bekir onu mushaflarda cem etmemiştir.
Malum olduğu şekilde onu Hazret-i Osman toplamıştır.»
TENBİH: Sahih hadislerde buyurulmuştur: «Zulüm yolu
ile öldüren hiçbir nefis yoktur ki, Âdem'in ilkoğlunun onun günahından nasibi
olmasın. Her kim güzel bir çığır açarsa onun ecri ile kıyâmet gününe kadar o
çığırdan gidenin ecri -sevaplarından hiç bir azaltma yapılmaksızın- kendine
âittir. Ve her kim kötü bir çığır açarsa onun günahı ve kıyâmet gününe kadar o
çığırdan gidenin günahı-günahlarından hiçbir şey azaltılmaksızın- kendine
âittir».
«Her kim bir hayra delâlet ederse ona da o hayrı
yapanın ecri kadar sevap vardır»,
Ulema bu hadislerin İslâm'ın temellerinden olduğunu
söylemişlerdir. Yani bir kimse bir kötülük icâd ederse ona uyarak o kötülüğü
yapanların günahlarının bir misli de kıyâmete kadar kendinin olacakdır. Hayır
icad eden dahi öyledir. Onun icâd ettiği hayrı işleyenlerin kazandıkları
sevabın bir misli kıyâmete kadar kendinin olacaktır. Bahsin tamamı Lakânî'nin
«Umdetü'l-Mürid» adlı eserinin sonundadır.
METİN
Evliyâ-i kiramdan müşâhede meydanında at oynatan ve
mücâhede de sebat ile vasıflanan İbrahim b. Edhem, Şakik Belhî, Ma'ruf Kerhî,
Ebu Yezid Bistamî, Fudayl b. İyaz, Davud Tâî, Ebu Hâmid el-Leffaf Halef b.
Eyyûb, Abdullah b. Mübârek. Veki' b. Cerrâh, Ebu Bekir Varrâk ve diğer pek çok
zevât Ebu Hanîfe'nin mezhebine tâbi' olmuşlardır.
İZAH
Evliyâ, velinin cem'idir. Veli, feîl vezninde ismi
fâildir. ve araya isyan karışmamak üzere tâatı devam eden kimse mânâsınadır. Bu
kelime ism-i mef'ul mânâsına da gelebilir. Bu takdirde kendisine, Allah'ın
ihsânı kesilmeden devam eden kimse demek olur. Bir kimsenin hakikatta velî
olabilmesi için bu iki vasfın tehakkuku mutlaka lâzımdır. Bir de peygamberin
mâsûm olması nasıl şart ise velinin de mahfuz olması şarttır. İmam Kuşeyrî'nin
«Risâle» sinde böyle beyân edilmiştir.
Mücâhede, lügatta muhârebe mânâsına gelir, Şeriatta
ise kötülüğü emreden nefis ile muharebe etmek, Şeriatta matlûp olan şeylerden
nefse güç gelenleri ona yüklemektir. Buna Cihâd-i ekber (Büyük cihad) adını
veren hadis vârid olmuştur. Irakî bu hadisi Beyhakî'nin zayıf bir senedle
Câbir'den rivâyet ettiğini söylemiştir. Ayni hadîsi Hatib-i Bağdadî. Tarihi'nde
Hazret-i Cabir'den şu lâfızlarla rivâyet etmiştir:
«Peygamber (s.a.v.) bir gazadan geldi de. «Hoş
geldiniz! Ama küçük cihaddan büyüğe geldiniz», buyurdular. Ashap, büyük cihad
nedir? diye sordular. Resülüllah (s.a.v.) «Kulun heva hevesi ile
mücahedesidir», buyurdu».
İbrahim b. Edhem b. Mansur el-Belhî: Kral
çocuklarından idi. Bir gün ava çıkmış: kendisine bir ses, «Sen bunun için mi
yaratıldın?» diye seslenmiş. Bunun üzerine atından inerek bir çobanın cübbesini
almış ve yürüyerek Mekke'ye varmış, bilâhare Şam'a gelmiş ve orada vefât
etmiştir.
Şakik Belhi b. İbrahim: Meşhur bir âbid ve zâhiddir.
Kadı Ebu Yusuf'un sohbetinde bulunmuş, namaz bahsini ona okuyarak dinletmiştir.
Bunu Ebu'l-Leys «el-Mukaddime» nâm eserinde bildirmiştir. Kendisi Hâtem-i
Esam'mın üstâdıdır. İbrahim b. Edhem'le sohbette bulunmuş. 194 tarihinde şehid
edilmiştir.
Ma'ruf Kerhî b. Feyrûb: Büyük meşâyihden duası makbul
bir zattır. Kabrinde yağmur duası yapılır. Kendisi Sırrîi Sakatî'nin üstâdıdır.
İkiyüz tarihinde vefat etmiştir.
Ebu Yezid Bistamî: Şeyhûlmeşâyih ve sebatkâr bir
zattır. İsmi Tayfur b. İsâ'dır. Dedesi Mecûsi imiş. Bilâhare müslüman olmuş.
Ebu Yezid 261 tarihinde vefat etmiştir.
Fudayl b. lyâz el-Horasani: Rivâyete göre vaktiyle
yankesicilerden imiş. Bir câriyeye âşık olarak duvarına tırmanmış. O anda
birinin, «İman edenler için kalplerinin korkması zamanı gelmedi mi?» âyet-i
kerimesini okuduğunu işitmiş ve hemen tövbe ederek Mekke'ye gelmiş. Orada
Harem-i Şerif mücâviri olarak kalmış. Mekke'de 187 tarihinde vefat etmiştir.
Dumayrî'nin beyânına göre Fudayl b. iyaz fıkhı Ebu Hanîfe'den öğrenmiş. İmam
Şafiî'den rivâyette bulunmuş; kendisi büyük bir imamdan ders aldığı gibi ondan
da büyük bir imam ilim öğrenmiştir. İki büyük imam yani Buharî ile Müslim ondan
hadis rivâyet etmişlerdir. Temimî ve başka biri onun geniş hal tercemesini
yazmışlardır.
Davud Tâî b. Nasr b. Nasir b. Süleyman el-Kûfî: Âlim,
âmil, zâhid, âbid bir zat olup İmam A'zam'ın ashabındandır. Vaktiyle ilim,
fıkıh dersi ve sâire ile meşgul iken sonra tenhayı seçerek kendini ibâdete
vermişler.
Muharip b. Disâr, «Davud, geçmiş ümmetlerde olsa idi
Allah Teâlâ mutlaka onu bize hikâye ederdi» demiştir. Ebu Nuaym, Davud'un 160
tarihinde vefat ettiğini söylemiştir.
Ebu Hâmid el-Leffaf: Horasan meşâyihinin
büyüklerinden Ahmed b. Hadraveyh el-Belhî'dir. 240 tarihinde vefat etmiştir.
Halef b. Eyyüb : İmam Muhammed'le Züfer'in
arkadaşlarındandır. Ebu Yusuf'dan dahi fıkıh okumuştur. Zühd dersini İbrahim b.
Edhem'den almış; bir müddet onun sohbetinde bulunmuştur. Vefat tarihi
ihtilâflıdır. Esah kavle göre 215 tarihinde vefat etmiştir. Nitekim Temimî de
bunu söylemiştir. Rivâyete göre Halef şöyle demiştir:
«İlim, Allah'dan Muhammed (s.a.v.)e, ondan ashab-ı
kirama, onlardan tabiîne, onlardan da Ebu Hanîfe'ye geçmiştir. İsteyen razı
olsun, isteyen razı olmasın!».
Abdullah b. Mübarek: Zâhid, fakih, muhaddis
imamlardan biridir. Fıkıh, edebiyat, nahiv, lügat, fesâhat, vera' ve ibâdeti
kendinde cem etmiş, birçok eserler yazmıştır. Zehebî, «O; ilim, hadis ve zühdde
bu ümmetin erkânından biri olduğu gibi İmam Ahmed'in de üstadlarından biridir.
Ebu Hanîfe'den ders almış; onu birçok yerlerde medih etmiştir. İmamlar onun
lehine şehadette bulunmuşlardır» diyor. İbnü'l-Mübarek 171 tarihinde vefat
etmiştir. Temimî onun terceme-i halini uzun uzadıya yazmış; ona aid güzel
haberler vermiştir. Mezhebin fürûuna dair birçok rivayetleri vardır. Bunlar
büyük eserlerde mevcuttur.
Veki' b. el-Cerrah b. Melih b. Adiy el-Kûfi:
Şeyhülislâm ve büyük imamlardan biridir. Yahya b. Eksem, «Veki' seneyi oruçla
geçirir; her gece Kur'an'ı hatmederdi» demiştir. İbn-i Maîn, «Ben ondan
faziletti bir kimse görmedim,» demiş, kendisine İbnu'l-Mubârek de mi ondan
faziletli değildi?» denilince, «İbnü'l-Mubarek'in fazileti vardı. Lâkin ben
Vekî'den faziletli kimse görmedim. Kıbleye dönerek namaz kılar; boyuna oruç
tutar, Ebu Hanîfe'nin kavli ile fetva verirdi. Ondan çok şeyler dinlemişti.
Yahya b. Said el-Kattân da Ebu Hanîfe'nin kavli ile fetva verirdi», demiştir
Veki' 198 tarihinde vefat etmiştir. Kendisi Şafiî ile İmam Ahmed'in
üstadlarındandır.
Ebu Bekir el-Verrâk: Muhammed b. Amre Tirmizi'dir.
Belh'de yaşamış; Ahmed b. Hadraveyh'in sohbetinde bulunmuştur. Riyâziyat
vesâire hakkında te'lifatı vardır. «el-Kınye» nâm eserde beyân edildiğine göre
Verrâk hacca diye yola çıkmış; bir konak yol aldıktan sonra arkadaşlarına,
«Beni geri çevirin! Ben bir konak mesafede yediyüz büyük günah işledim», demiş,
arkadaşları da onu geri çevirmişlerdir.
METİN
Bu zevat Ebu Hanîfe'de bir şübhe bulsalar ona tabi'
olmazlar, uymazlar ve muvafakat etmezlerdi. Üstad Ebu'lKasım el-Kuşeyrî,
mezhebinde son derece salâbetli ve bu tarikatta ileri gelenlerden olduğu halde
risalesinde şunları söylemiştir:
«Üstad Ebu Ali ed-Dekkâk'ı şöyle derken işittim: Ben
bu tarikatı Ebu'l-Kasım en-Nasr Ebâzi'den aldım. Ebu'l-Kasım da ben onu
Şiblî'den aldım dedi. O da Sırrı Sakatî'den, o da Mâ'ruf Kerhî'den, o da Davud
Tâî'den almış. Davud da ilim ve tarikatı Ebu Hanîfe'den almış».
İZAH
Ebu'l-Kasım: İbrahim b. Muhammed en-Nasr Abâzî,
Horasan'ın şeyhidir. Mekke'de mücâvir olarak yaşamış ve 357 tarihinde orada
vefat etmiştir.
Şıbli: İmam Ebu Bekir Dülef el-Bağdadî'dir. Mâliki
mezhebindedir. Cüneyd-i Bağdadî ile sohbet etmiş 334'de vefat etmiştir.
Sırri: Ebu'l-Hasan b. Muglis es-Sakatî'dir, Cüneyd'in
dayısı ve üstadıdır. 257 tarihinde vefat etmiştir. Ebu Hanîfe bu meydanın
suvarisidir. Çünkü hakikat ilminin temeli ilim amel ve nefsin tasfiyesidir.
Bunlarla onu bil'umum selef uleması vasıflandırmışlardır. Onun hakkında İmam
Ahmed b. Hambel, «Ebu Hanîfe ilim. vera' zühd ve âhireti tercih hususlarında
kimsenin erişemeyeceği bir mevkide idi. Kadılığı kabul etmesi için kamçılarla
döğüldü: fakat kabul etmedi», demiştir. Abdullah b. Mubarek de «Uyulmaya Ebu
Hanîfe'den daha lâyık kimse yoktur. Zira o İmamdı. Takva sahibi, nezih, âlim,
fakih bir zat idi. İlmi öyle açıklamıştır ki, onu hiçbir kimse bu derece
basiret, anlayış, zekâ ve takva ile açıklayamamış»tır. der. Sevrî'ye birisi
«Ebu Hanîfe'nin yanından mı geldin?» diye sormuş da «Gerçekden yeryüzünün en
âbid adamının yanından geldim» cevabını vermiş. Bunun misalleri çoktur. Bunları
İbn-i Hacer ve diğer mutemed ulema nakletmişlerdir.
METİN
Bütün bu zevat onu medih ve senâda bulunmuş;
faziletini ikrar etmişlerdir. Şaşarım sana kardeşim! Bu büyük zevat sona örnek
olamıyor mu? Bu ikrar ve iftiharlarında onlar müttehem mi idiler? Halbuki
kendileri bu tarikatın imamları, şeriat ve hakikatın erbabı idiler. Bu hususda
onlardan sonra gelenler, onlara tâbidirler. Onların itimad ettiklerine
muhalefet eden her şahıs merdud ve bid'atçıdır.
İZAH
Kadı Zekeriya'nın «Risaletü'l-Fetûhat»ında şu
satırlar vardır:
«Tarikat, şeriat yolunu tutmaktır. Şeriat, mahdud
birtakım şer'i amellerdir. Tarikat, Şeriat ve hakikatbirbirinden ayrılmayan üç
şeydir. Çünkü Allah Teâlâ'ya götüren yolun zâhir ve bâtını vardır. Zahiri
tarikatla Şeriat, batını da hakikattır. Hakikatın Şeriat ve tarikat içindeki
gizliliği, sütün içindeki kaymağın gizliliği gibidir. Süt çalkalanmadan kaymağı
çıkmaz.
Bu üç şeyden murad; kuldan beklenen kulluk
vazifesinin beklendiği şekilde yapılmasıdır».
Bu tarikat imamlarından sonra gelenler Şeriat ve
tarikat İlmi hususunda onlara tabidirler. Binaenaleyh mezkûr imamların medar-ı
iftiharı Ebu Hanife olduğu gibi onların medar-ı iftiharı da odur.
Tarikat imamlarının itimad ettikleri şeyden maksad
Ebu Hanîfe'yi medih ve senâ ve onunla iftihar etmeleridir. Bunlara muhalefet
edenler merdud ve bid'atçıdırlar.
METİN
Hâsılı Ebu Hanîfe'ye zühdü, verâı. ibâdeti, ilmi ve
anlayışı hususunda ortak olacak kimse yoktur. Aşağıdaki sözler İbn-i Mubârek
(r.a.)in Ebu Hanîfe hakkında söylediği beyitlerden alınmıştır:
«Gerçekten bütün beldeleri ve onlarda yaşayanları,
müslümanların İmamı Ebu Hanîfe ahkâm. âsar ve fıkıhla. sahife üzerine yazılan
Zebur âyetleri gibi süslemiştir. Onun bir eşi ne maşrıkta vardır, ne de mağrip
ve Küfe'de. Geceleri uyumamaya azmederek geçirir. Gündüzleri de Allah
korkusundan oruç tutardı. İmdi yüceliği hususunda Ebu Hanîfe gibi kim olabilir!
O halkın da, halifenin de imamıdır. Câhillik ederek onu ayıplayanları ben
Hakk'a muhalif görürüm. Hüccetleri de zayıfdır. Bir fakihe eziyet vermek nasıl
helâl olur ki, onun yeryüzünde şerefli eserleri vardır».
İZAH
Ebu Hanîfe şer'î hükümleri delillerinden istinbat
etmiş (çıkarmış), onları tedvin ile müslümanlara öğretmiştir. Bu sayede onlarla
amel edilmiştir. Şüphesiz ki şer'î hükümlere inkıyad ederek gerek hâkimlerin
gerekse halkın onlarla amelde bulunması hem memleket hem de halk için bir zînet
ve süsdür. Dünya ve ahiret umuru bununla yoluna girer. Zıddı cehalet ve
fesaddır. Çünkü cehâlet beldeler yıkan, mamureleri harap eden bir leke ve
âr'dır.
Âsar: Eserin cem'idir. Müslim şerhinde Nevevî şöyle
diyor;
«Hâdis ulemasına göre eser, haber gibi merfu' ve
mevkuf rivâyetlere âmm ve şâmil bir kelimedir. Muhtar olan kavle göre bu kelime
gerek sahabiden, gerekse Peygamber (s.a.v.) den nakledilen rivayetler hakkında
mutlak kullanılır. Horasan fukahasından bazıları sahabiye mevkuf olan
rivâyetlere hassaten eser, merfu' hadislere de haber demişlerdir».
Gerçekten Ebu Hanîfe (rahimellah) bu bâbda da imam
idi. Hadisi dörtbin üstaddan okumuştur ki, bunlar. tabiînden ve gayri tabiînden
müteşekkil imamlardı. Bundan dolayı Zehebî ve başkaları onu muhaddislerin
hâfızlar tabakasından saymışlardır. Onun hadise az ehemmiyet verdiğini
söyleyenler ya dikkatsiz davranmış yahud hasedlerine kurban olmuşlardır.
Hadîsle az meşgul olan bir kimse, Ebu Hahîfe'nin istinbat ettiği hükümleri
nasıl istinbat edebilir! Halbuki tilmizlerinin kitablarındaki ma'ruf hükümleri
delillerinden hususi surette ilk istihraç ve istinbat eden odur. En mühim bir
vazife olan bu istinbat meselesiyle meşgul olduğu için, hadisi hariçde
duyulmamıştır. Nitekim Hazret-i Ebu Bekir'le Ömer (r.a.) müslümanların umumî
işleri ile meşgul oldukları için hariçde sahabenin küçükleri kadar hadis
rivayet ettikleri görülmemiştir.
İmam Malik ile Şafiî de öyledir. Onların da Ebu Zür'a
ve İbn-i Maîn gibi kendilerini hadis rivayetine veren zevat derecesinde hadis
rivâyet ettikleri duyulmamıştır.
Çünkü onlar delillerden hüküm istinbatı ile meşgul
olmuşlardır. Şu da var ki. dirayetsiz olarak çok hadis rivayeti pek
methedilecek bir şey değildir. Hatta Zemmî hakkında İbn-i Abdi'l-Ber, ayrıca
bir bâb yazmıştır. İbni Abdi'l-Ber, «Müslüman cemaatının fukahasiyle ulemasının
kavillerine göre anlayıp incelemeden çok hadis rivayet etmek mezmumdur
(çirkindir)», diyor. İbn-i Şubrume, «Az rivayet et ki, fakih olasın! » demiş.
İbn-i Mubarek de şunları söylemiştir: «İtimad edeceğin şey hadis olsun! Rey ve
fikirden sana hadisi izah edecek kadariyla iktifa et!».
Ebu Hanife'nin özürlerinden biri şu sözünün ifade
ettiği mânâdır:
«Bir adamın işittiği gün ezberleyip edâ ettiği güne
kadar hatırında tutamadığı bir hadisi rivayet etmemesi lâzımdır». Demek ki o,
rivayeti ancak ezberleyen kimseye câiz görmüştür. Hatîb Bağdadî, İsrâil b.
Yunus'un şu sözünü rivayet eder: «Numan ne iyi adamdı! İçinde fıkıh bulunan bir
hadisi ne kadar güzel beller; onu ne kadar inceler ve ondaki fıkhı ne kadar çok
bilirdi». Tamamı İbn-i Hacer'in «el-Hayretü'l-Hısan» adlı eserindedir.
İbn-i Mubârek'in sözündeki « f ı k ı h », tevhid
ilmine de şâmildir. Çünkü Ebu Hanîfe'nin tarifine göre fıkıh; nefsin, leh ve
aleyhinde olan şeyleri bilmesidir. Metindeki teşbih hüküm hususunda değil, izah
ve beyan hususundadır. Çünkü Zebur mev'ızalardan ibâretti. Mamafih zînet
hususunda yapılmış da olabilir. Bu takdirde mânâ şöyle olur:
Ebu Hanîfe beldeleri ve insanları, nakışların
kağıtları süslediği gibi süslemiştir.
Mağrible maşrıktan karine ile onların arası da
anlaşıldığı halde ayrıca Kûfe'yi zikretmesi bu şehir Ebu Hanîfe'nin vatanı
olduğu içindir, yahut o gün İslâm şehirlerinin en büyüğü Kûfe olduğundan
hassaten onu anmıştır. Kâmus'da beyan edildiğine göre Kûfe, yuvarlak kızıl kum
yahud içersine çakıl karışmış kum mânâsınadır. Irak'ın büyük şehri. İslâm'ın
kubbesi ve müslümanların hicret yeri Kûfe'yi Sd'd b. Ebî Vakkas (r.a.) te'sis
etmiş, mescidini de o yapmıştır. Burası Hazreti Nuh Aleyhisselam'ın yeri imiş.
Bu şehre Küfe denilmesi yuvarlak ve insanların
toplantı yeri olmasındandır.
«Tenviru's-Sahife» adlı eserde İbn-i Mubarek'in
şiirine şu beyitler de ilâve edilmiştir:
«Dilini de her iftiradan korudu. Bütün âzâsı iffetli
idi.»
«Haram şeylerden ve eğlencelerden korunurdu. Allah'ın
rîzası ona vazife idi.»
Biz bu beyitlere şâhid olmak üzere İbn-i Hacer'den
birkaç söz naklediyoruz:
«Hâfız Zehebî der ki: Ebu Hanîfe'nin gece namazı,
teheccüd ve teabbüdü tevatürle sabit olmuştur. Yani geceleyin çok namaz kıldığı
için kendisine «veted» (kutup) denilmesi bundandır. Hatta geceyi, bir rekâtta
Kur'an-ı Kerim'i okumak suretiyle otuz sene ihya etmiştir. Geceleyin ağladığı
işidilir; komşuları kendisine acırlardı. Bir adam İbn-i Mubarek'in yanında Ebu
Hanîfe'ye söğmüş de İbn-i Mubarek' ona şu karşılığı vermiş: «Yazık sana. Kırkbeş
sene beş vakit namazı bir abdestle kılan biradama söğüyor musun"? O bir
rekâtta bütün Kur'an'ı okurdu. Ben bildiğim fıkhı ondan almışımdır».
Hasan b. Umâre, Ebu Hanîfe'nin cenazesini yıkarken
şunları söylemiştir: «Allah sana rahmet ve mağfiret eylesin! Otuz seneden
beridir oruçsuz kalmadın. Arkada bıraktıkları mahzun, âbidleri dilhûn ettin!».
Fadl b. Dükeyn de şöyle demiştir: «Ebu Hanîfe heybetli idi, yalnız cevap vermek
için konuşur; işine girmeyen hususatta söz etmez; konuşulanı da dinlemezdi.
Biri kendisine; Allah'dan kork, dedi. O hemen silkindi ve başını eğdi. Sonra;
«Kardeşim, Allah sana hayır mükâfatı ihsan etsin! İnsanlar her zaman kendisine
Allah'ı hatırlatacak kimseye ne kadar da muhtaçtırlar.» dedi».
Hasan b. Salih dahi, «Ebu Hanîfe son derece takvâ
sahibi, haramdan korkar, şüphe endişesiyle birçok helâl şeyleri terk ederdi.
Ben onun kadar kendini koruyan bir fakih görmedim» demiştir.
METİN
İbn-i İdris dahi sahih nakle göre lâtif hikmetleri
meyanında şunu söylemiştir: «İnsanlar fıkıhda İmam Ebu Hanîfe fıkhının
iyalidirler. Ebu Hanîfe'nin kavlini reddedene Rabbimiz, kumların sayısınca
lânet eylesin.».
İZAH
İbn-i İdris'den murad; İmam Şafii (radıyallahü
anh)dir. İsmi Muhammed b. İdris eş-Şafiî el-Kureşî'dir. İbn-i Hacer'in beyânına
göre İmam Şafiî. «Her kim fıkıhda derinleşmek isterse o kimse Ebu Hanîfe'nin
ıyalidir. Çünkü o kendisine fıkıh ihsan edilenlerdendir» demiştir. Bu sözü İmam
Şafıî' den Harmele rivayet etmiştir. Rebî'in rivâyetine göre ise Hazret-i
Şafiî, «İnsanlar fıkıhda Ebu Hanîfe'nin ıyalidir. Ben ondan daha fakih kimse
görmedim» demiştir, Şafiî'nin, «Bir kimse Ebu Hanîfe'nin kitablarına bakmazsa
ne ilimde derinleşir. ne fakih olur» dediği de rivayet olunmuştur.
Musannıf lâtif hikmetleri açıkça boyan etmemişse de
onlardan bazıları halkı İmam A'zam mezhebine teşvik, onu ayıplayanlara red
cevabı, bu büyük imam hakkındaki kanâatı beyan ve geçmişlerin faziletini ikrar
gibi şeylerdir.
lyalden murad; bir kimsenin geçimlerini sağladığı
çoluk çocuğu ve aile efradıdır.
İmam Şafii'nin lânet ettiği kimseler, Ebu Hanife'nin
ahkâm-ı şer'iyye bâbındaki sözlerini hakaretle reddedenlerdir. Lâneti hak eden
bunlardır. Yoksa mücerred istidlal hususunda ona ta'n edenler lanete müstahak
değillerdir. Çünkü büyük imamlar birbirlerinin kavillerim reddedegelmişlerdir.
Ebu Hanîfe Hazretleri'nin şahsına ta'n etmek de lânete sebeb olamaz. Bu nihayet
haram işlemekten ibarettir, lâneti gerektirmez. Ancak Şafiî'nin sözünde muayyen
bir şahsa lânet yoktur. Onun sözü yalancılara ve emsali asîlere yapılan lânet
kabilindendir. Bunu iyi anlamalı!
METİN
İmam A'zam'ın babası Sûbit'in Haz. Ali İbni Ebi Talip
(r.a.)e yetişdiği sübut bulmuştur. Hazreti Ali kendisine ve zürriyetine bereket
duasında .bulunmuştur. Sahih kavle göre Ebu Hanife hadîsi eshabı kiramdan yedi
zattan dinlemiştir. Nitekim «Münyetü'l-Müfti» nâm kitabın sonlarında izab
edilmiştir. Yaş itibariyle yirmi sahabiye yetişmiştir. Bu da «Ziya» nâm kitabın
başlarında izahedilmiştir.
İZAH
İbn-i Hilligân'ın tarihinde Hatîb-i Bağdadi'den
naklen rivâyet edildiğine göre Ebu Hanîfe'nin torunu şöyle demiştir:
«Ben İsmail b. Hammâd b. Numan b. Sabit b. Numan b.
Merzabân'ım. Acemlerin hür evladındanım. Vallahi bizim neslimize astâ kölelik
arız olmamıştır.
Dedem Ebu Hanife 80 tarihinde doğmuş ve Sabit Ali
İbni Ebi Talip (r.a.)e gitmiş. Dedem o zaman küçükmüş. Hazreti Ali ona ve
zürriyetine bereket duasında bulunmuş. Biz Hazreti Ali'nin hakkımızda yaptığı
duanın Allah tarafından kabul buyurulmasını niyaz eyleriz. Numan b. Merzabân
Sabit'in babasıdır. Hazreti Ali'ye mihrecan günü yani bayram günü palûze hediye
eden zat odur.
Ali (r.a.) bize, her gün böyle bayram yapın demiştir.
Bundan anlaşılıyor ki, bazı kitaplarda kaydedilen «Sabit, dedemi Hazreti Ali'ye
götürdü» ifadesi açık değildir. Çünkü Hazreti Ali hicretin kırkıncı yılında
vefat etmiştir. Nitekim İrakî'nin «Elfiyesi» nde de böyle denilmektedir.
Anlaşılan ibâredeki «biceddî» sözü kâtiplerden biri tarafından ziyâde
edilmiştir. Yahut kelimedeki «b» harfi ziyadedir. Aslı «ceddî» şeklindedir.
Sahabeden hadis rivayetine gelince:
Müteahhirin muhaddislerden İmam A'zam'ın menâkıbı
hakkında büyük bir kitab te'lif eden bir zat şöyle diyor: «Ebu Hanîfe'nin Ebu
Yusuf, Muhammed b. Hasen, İbni Mubarek, Abdürrezzâk ve diğerleri gibi büyük
ashabı, bu hususta ondan hiçbir şey nakletmemişlerdir. Böyle bir şey olsa
naklederlerdi. Çünkü bu iş muhaddislerin yarış ettikleri bir meseledir.
Onunla pek çok iftihar ederler. Bir de onun sahabiden
dinlediğini ifade eden her hadisin senedi yalancı râvilerden hâli değildir.
Enes'i görmesine ve sahabeden bir cemaata yaşça
yetişmesine gelince: Bunların ikisi de doğrudur. Bunda şübhe yoktur. Aynî, İmam
A'zam'ın sahabeden bir cemaattan hadis dinlediğini ispat etmişse de arkadaşı
Hâfız Kasım el-Hanefi bunu reddetmiştir. Zâhire göre yetiştiği ashabdan hadis
dinleyememesinin sebebi ilk zamanlarında ticaretle meşgul olmasıdır. Sonra
kendisini Şabî irşat etmiş, ondan necabeti, asaleti görünce kendisini ilimle
meşgul olmaya teşvik etmiştir.
Hadis ilminden en az nasibi olan bir kimse bu
söylediğimin aksini iddia edemez. Lâkin Aynî'nin sözünü hadis ulemasının şu
kaidesi te'yid etmektedir: Bir hadisi muttasıl olarak rivayet eden ravi, mürsel
veya münkatı' rivayet edene tercih olunur. Çünkü muttasıl rivayet edende fazla
ilim vardır. Bunu bellemelisin, zira mühimdir. Her ne hal ise, Ebu Hanîfe
tâbiîndendir.
Hâfız Zehebî ile Hâfız Askalânî ve başkaları buna
katiyetle kaildirler. Askalânî şöyle demiştir: «Ebu Hanîfe ashabı kiramdan bir
cemaata yetişmiştir ki kendisi 80 tarihinde Kûfe'de doğduktan sonra da bu zevat
oradaydılar». Onun muasırları olan şehirler, imamlarından hiçbirine bu nasip
olmamıştır. Mesela Şam'da Evzaî, Basra'da iki tane Hammâd, Kûfe'de Sevrî,
Medine-i Münevvere'de Mâlik, Mısır'da Leys b.Sa'd gibi zevat bulunuyorlardı.
Yaşca yetişmekten murad: Onların zamanında
bulunmasıdır. Velev ki hepsini görmemiş olsun. «Ziyâ» nam eserde adları geçen
ashab-ı kiram şunlardır: İbn-i Nüfeyl, Vâsile, Abdullah b. Âmir, İbn-i Ebi
Evfâ, İbn-i Cüz, Utbe, Mıkdâd, İbn-i Büsr, İbn-i Sa'lebe. Sehl b. Sa'd, Enes,
Abdurrahman b. Yezîd, Mahmud b. Lebîd, Mahmud b. Rebî, Ebu Ümâme ve
Ebu't-Tufeyl. Aynı eserde bunlar 18 sahabidir. İhtimal benim muttali olamadığım
başkalarına da yetişmiştir deniliyorsa da görüldüğü vecihle sayılanlar 18 değil
16'dır.
«Tenviru's-Sahife» nâm eserde bunlara ilâveten Amr b.
Hureys, Amr b. Seleme, İbn-i Abbas ve Sehl b. Huneyf zikredilmiş. Sonra ve
diğer büyük ashab-ı kirama yetişmiştir, denilmiştir.
METİN
Allâme Şemsüddin Muhammed Ebu'n-Nasr b. Arabşâh
el-Ensârî, el-Hanefi, Cevahiru'l-Akaid ve Dürerü'l-Kalaid» ismini verdiği
manzum el fiyesinde; İmam A'zam Ebu Hanîfe'nin sekiz sahabiden hadîs rivâyet
ettiğini söylemiş, şöyle demiştir:
«İlim ve dinde imamların öncüsü, ümmetin kandili,
tabiînden şânı büyük, sahevetli Ebu Hanîfete'n-Numan'ın mezhebine itikad ederek
söylüyorum ki, kendisi, Peygamberin ashabından bir cemaata yetişmiş. onların
izinden giderek koyu sapıklıktan salim, açık bir yol tutmuştur».
Hazret-i İmam, Enes, Câbir, İbn-i Ebi Evfâ, Âmir yani
Ebu't-Tufeyl b. Vâsile, İbn-i Üneys, Vâile, İbn-i Cez' ve bintı Acret'den hadîs
rivâyet etmiştir. Binti Acred ile sekiz tamam olmuştur. Allah onlardan ve cümle
ashab-ı kiramdan razı olsun.
İZAH
Enes b. Malik (r.a.) büyük bir sahabî ve Rasûlüllah
(s.a.v.) in hizmetkârıdır. Basra'da bir rivayete göre 92, diğer bir rivayete
göre 93 tarihinde vefat etmiştir. Nevevî ve başkaları 93 tarihini tercih
etmişlerdir. Vefatında 100 yaşını geçmişti.
İbn-i Hacer, Ebu Hanîfe'nin küçüklüğünde onu gördüğü
sahihdir, demiştir. Nitekim Zehebî de ayni şeyi söylemiştir. Bir rivayette Ebu
Hanîfe «Ben Hazret-i Enes'i birkaç kere gördüm, sakalını kırmızıya boyardı»,
demiştir. Ebu Hanîfe'nin ondan üç hadis rivayet ettiği, birkaç tarikle
naklolunmuştur. Lâkin hadis imamları bunların hadis uydurmakla müttehem
ravilere istinad ettiğini söylerler.
Ulemadan birinin beyanına göre; allâme Taşköprü, Ebu
Hanîfe'nin Hazreti Enes'den hadis dinlediğini ispat eden sahih nakilleri uzun
uzadıya sıralamıştır. İsbad eden hadis, nefi'den hadise tercih olunur.
Cabir'den murad; Hazret-i Cabir b. Abdullah (r.a.)
dır. Fakat buna itiraz olunmuş ve «Hazret-i Cabir 79 tarihinde yani İmam
A'zam'ın doğmasından bir sene önce vefat etmiştir» denilmiştir. Bundan
dolayıdır ki Ebu Hanîfe'nin Cabir (r.a.)den, onun da Peygamber (s.a.v.)den
naklen rivayet ettiği hadis mevzû'dur, yani uydurmadır demişlerdir. Hadis
şudur. «Resulüllah (s.a.v.) çocuğu olmayan bir zata çok istiğfar etmesini ve
sadaka vermesini emir buyurdu. O da bunları yaptı, müteakiben dokuz erkek
evladı doğdu.». Lâkin Tahtavî'nin Harezmî şerhinden naklettiğine göre İmam
A'zam sâirhadislerinde işittim tabirini kullanmış, fakat Cabir (r.a.) den
rivayet ettiği hadisde bu tabiri kullanmamış, sadece Cabir'den rivayet olundu,
demiştir. Nitekim mürsel hadislerde tabiînin âdetleri budur. İmam A'zam'ın 70
tarihinde doğduğunu söyleyenlere göre onun Hazret-i Cabir'den hadis rivayeti
doğrudur, demek de mümkündür.
Ben derim ki : Mezkûr hadis İmam A'zam'ın Müsned'inde
mevcud ise olsa olsa mürseldir. Ama uydurmadır diye hüküm vermeye imkân yoktur.
Çünkü Hazret-i İmam hüccettir, mevsuktur. Hadis uydurmaz, hadis uydurandan
rivayette de bulunmaz.
İbn-i Ebi Evfâ'nın ismi Abdullah'dır. Hazreti
Abdullah Kûfe'de vefat eden ashab-ı kiramın sonuncusudur. Bir rivayete göre 86,
diğer bir rivayete göre 87 tarihinde vefat etmiştir. 88'de vefat ettiğini
söyleyenler de vardır.
İbn-i Hacer diyor ki: «İmam A'zam şu mütevatir hadisi
ondan rivayet etmiştir: «Her kim Allah için bir mescid bina ederse, velev ki
katat (bağırtlak) kuşunun yuvası kadar olsun, Allah ona cennette bir köşk bina eder.»
Ebu't-Tufeyl b. Vâsile alelıtlak ashab-ı kiramın en
son vefat edenidir. Mekke'de vefat etmiştir. Bazıları Kûfe'de vefat ettiğini
söylerler.
Irakî'nin kat'iyetle söylediğine göre 100 tarihinde
vefat etmiştir. Zehebî 110 tarihinde vefat ettiğinin doğru olduğunu söylemiş,
bazıları bunun 127 olduğunu iddia etmişlerdir.
Ulemadan biri imam A'zam Hazretleri'ne isnad ederek
onun şöyle dediğini tahriç etmiştir:
«Ben 80 tarihinde doğdum. Abdullah b. Üneys (r.a.)
Kûfe'ye 94 tarihinde geldi. Kendisini gördüm ve ondan Resülüllah (s.a.v.) in şu
hadisi şerifini dinledim:
«Bir şeyi sevmen gözünü kör, kulağını sağır eder. »
Buna itiraz olunmuş hadisin senedinde iki tane mechül ravi olduğu İbn-i
Üneys'in de 54 tarihinde vefat ettiği söylenmiştir. Fakat buna cevap verilmiş,
ashab-ı kiramdan 5 kişinin isminin Abdullah olduğu, ihtimal ki bu Abdullah'ın
Cühenî'den başkası olacağı bildirilmiştir. Ancak bu da reddedilmiş «Başkaları
Kûfe'ye girmemiştir». denilmiştir.
Vesile b. Eskâ Şam'da 83 veya 85 yahut 86
tarihlerinde vefat etmiştir. İmam A'zam ondan iki hadis rivayet etmiştir.
Bunlardan birincisi: «Din kardeşinin başına gelen bir
belâya sevinme! Zira Allah ona âfiyet verir de seni mübtelâ kılar.»
İkincisi ise «Sana şübhe veren şeyi bırak! şübhe
vermeyeni al!» hadisleridir. Birinci hadisi Tirmizî başka bir vescihden de
rivâyet etmiş ve hasen olduğunu söylemiştir. İkincisi ashab-ı kiramdan bir
cemaat tarafından rivayet edilmiştir. Hadis imamları onun sahih olduğunu kabul
etmişlerdir.
İbn-i Cez Abdullah b. Hars b. Cez'dir.
Ebu Hanîfe'nin babası ile birlikte 96 tarihinde hac
ettiği ve bu Abdullah'ı Mescid-i Haram'da ders okuturken gördüğü, ondan hadis
dinlediği dahi rivayet edilirse de bu rivayeti ulemadan bir cemaat
reddetmişlerdir. Reddedenler arasında Kasım-ı Hanefî de vardır. Reddin sebebi
hadisin senedinde kalb ve tahrif yapılmış olması ve râvileri arasında
bilittifak yalancı bulunmasıdır. Bir sebebi de İbn-i Cez' Hazretleri'nin
Mısır'da vefat etmesidir. Ebu Hanîfe o zaman altı yaşlarında imiş İbn-i Cez'
bumüddet-te Kûfe'ye girmemiş.
Binti Acred'in ismi Âişe'dir. Buna da itiraz olunmuş,
«Zehebî ile Şeyhûl İslâm İbn-i Hacer'in sözlerinden anlaşıldığına göre bu kadın
sahabi değildir. Hatta hemen hemen kendisini tanıyan da yoktur» denilmiştir. Bu
sebeble Ebu Hanîfe'nin ondan rivayet ettiği bildirilen şu sahih hadis
reddedilmiştir:
«Allah'ın yeryüzündeki ordularının adetçe en çok
olanı çekirgedir. Ben önu yemem oma haram da etmem». Bu hadisi İbn-i Hacer
Heytemî rivayet etmiş ve burada İmam A'zam'ın kendilerinden hadîs rivayet
ettiği bildirilen ashab-ı kirama şunları da ilave etmiştir:
Sehl b. Saad: Vefatı 88'dir, ondan sonra vefat
ettiğini söyleyenler de vardır.
Sâid b. Yezîd 91. yahut 92, yahut 94 tarihlerinde
vefat etmiştir. Abdullah b. Büsr : 96 tarihinde vefat etmiştir.
Mahmud b. Rabi' 99'da vefat etmiştir.
METİN
Ebu Hanîfe 150 tarihinde Bağdad'da vefat etmiştir.
Kadılığı kabul etmediği için 70 yaşında olduğu halde hapishanede öldüğü
söylenir. Onun vefat ettiği gün İmam Şafii (r.a.) doğmuştur. Bu da onun
menâkıbından sayılır.
İZAH
Ebu Hanîfe'ye teklif edilen kadılık, Kâdı'l-Kudât
makamı idi. Bu makamda oturan zat bütün İslâm kadılarına hükmederdi. Kendisini
bu makama Halife Mansur davet etmiş, fakat o kabul etmemişti. Bunun üzerine
Mansur, kendisini hapsetti. Artık her gün hapisten dışarıya çıkarılarak sırtına
on kırbaç vurulur ve sokaklarda gezdirilerek aleyhine nidâ edilirdi. Daha sonra
öyle şiddetle dövüldü ki üzerinden kanlar topuklarına aktı ve aleyhine nidâ
edildi. Fakat Hazret-i İmam halini değiştirmedi. Nihayet son derece tazyike
maruz bırakıldı. Hatta yiyeceği, içeceği hususunda da meşâkkatlere muztar
kaldı. Bunun üzerine ağladı ve olanca gücü ile dua etti ve nihayet beş gün
sonra vefat etti.
Ulemadan bir cemaatın rivayetine göre Hazret-i İmam'a
bir kadeh zehir verilmiş, o bunu içmekten imtina ederek «Ben kendimi öldürmeye
yardım edemem», demiş. Bunun üzerine zehir zorla ağzına dökülmüş. Bu işin
Halîfe Mansur'un huzurunda yapıldığı söylenir.
Sahih rivayete göre Hazret-i İmam öleceğini anlayınca
secdeye varmış ve secdede iken vefat etmiştir. Bunun sebebinin bazı
düşmanlarının Halife Mansur'un huzurunda yaptıkları desise olduğu söylenir.
Bunlar Basra'da Mansur'a karşı çıkan İbrahim b. Abdullah b. Hasen b. Hüseyin b.
Ali'yi, Ebu Hanîfe'nin ayaklandırdığını söylemişlerdir. Bu sebeble Mansur kabul
etmeyeceğini bildiği halde ondan kadı olmasını istemiştir. Tâ ki öldürmeye
imkân bulabilsin.
Temîmî'nin beyanına göre Hatîb Bağdadî senedi ile
rivayet etmiştir ki Ebu Hübeyre Mervan'ın Irak valisi imiş. Bu adam Kûfe kadılığını
kabul etmesi için Ebu Hanîfe ile konuşmuş. Hazreti İmam bunu kabul etmeyince
kendisini 110 kırbaç vurmak suretiyle dövmüş, sonra serbest bırakmış.
İmam Ahmed b. Hanbel, bu kıssa anlatılınca ağlar ve
İmam Hazretleri'ne acırmış. Bilhassa kendisi de dövüldükden sonra daha da çok
ağlamıştır. Anlaşılıyor ki dövülme hâdisesi iki defa olmuştur. Çünkü Mervan
oğullan Mansur'dan öncedir. Mansur, Abbas oğullarındandır. Binaenaleyh Ebu
Hübeyre kıssası evvel geçmiştir.
Faide: İmam A'zam'ın 80 tarihinde doğup 150 tarihinde
vefat ettiğini gördük. Kendisi 70 sene yaşamıştır.
İmam Mâlik: 90 tarihinde doğmuş, 159'da vefat
etmiştir. 89 sene yaşamıştır.
İmam Şâfii: 150 tarihinde doğmuş, 204'de vefat
etmiştir. 54 sene yaşamıştır.
İmam Ahmed: 164 tarihinde doğmuş, 241'de vefat
etmiştir. 77 sene yaşamıştır.
METİN
Söylendiğine göre talebelerinin İmam A'zam'a
muhalefet etmelerinin sebebi şudur: Hazret-i İmam çamurda oynayan bir çocuk
görmüş de düşmesin diye ona tenbihde bulunmuş. Çocuk ona şu cevabı vermiş:
«Düşmekten sen sakın, çünkü âlimin sukutu âlemin sukutudur». İşte o zaman
Hazret-i İmam arkadaşlarına şunu söylemiştir: «Elinizde bir delil bulunursa
onunla hükmedin».
İZAH
Âferin bu çocuğa,! çok hikmetliymiş. kendi
düşmesinin, vücuduna zararı olsa da dine bir zararı dokunmayacağını bilmiş. Bu
âdeta düşmek sayılmaz. Ama bir âlimin hak yolunda düşmesi böyle değildir. Çünkü
âlim maksadına nâil olmazdan önce ilmî gücünü sarfetmeden düşerse, bundan ona
tâbi olanların da düşmesi lâzım gelir ve zararı hepsine âid olur. Bu ise dinde
zarardır.
Teâlâ Hazretleri'nin, «Gerçekten zararlı körlük,
gözlerin görmemesi değil, ancak ve ancak kalplerin körlüğüdür», âyet-i kerimesi
bu kabildendir.
İmam Ebu Cafer'in rivayetine göre şakîk-i Bethî şöyle
dermiş: «İmam Ebu Hanîfe insanların en takvalılarından, en âbid, en kerim ve
dinde en ihtiyatlılarından. Allah'ın dini hususunda kendi reyi ile söz
söylemekten en uzak olanlarından biri idi. İlmî bir mesele hakkında bütün
arkadaşlarını toplayarak bir meclis kurmadıkça hüküm vermezdi. Bütün arkadaşları
o meselenin şeriata muvafık olduğunda ittifak ederse, o zaman Ebu Yusuf'n yahut
başka birine «Bu meseleyi filan bâb'a koy», derdi».
İmam Şa'rânî'nin «el-Mizân» namındaki kitabında böyle
beyan edilmiştir: Tahtâvi'nin Müsned-i Harezmî'den naklettiğine göre Hazret-i
İmam'ın etrafında 1000 kadar talebesi toplanmıştır. Bunların en büyükleri ve en
faziletlileri 40 kişidir ki hepsi içtihad mertebesine ulaşmışlardır. Ebu Hanîfe
bunları yanına çağırarak kendilerine şunu söylemiştir: «Ben sizin için bu fıkhın
ağzına gem, sırtına eğer vurdum, siz de bana yardım edin! Çünkü insanlar beni
Cehennemin üzerine köprü yaptılar. Menzil-i maksuda benden başkası varacak,
oyun benim sırtımda oynanacaktır».
Bir hâdise vukubuldu mu talebesini toplar onlarla
müşavere eder. münazarada bulunur, konuşur, sorar, bildikleri haber ve eserleri
dinler, kendi bildiğini ortaya atar, onlarla bir ay yahut daha fazla münazara
eder, nihayet son söz karara bağlanınca Ebu Yusuf onu tesbit ederdi.
Ebu Yusuf bütün aslî meseleleri bu şûrâ yolu ile
tesbit etmiştir. Yoksa Ebu Hanîfe, diğer imamlargibi bu hususta tek başına
hareket etmemiştir.
Ebu Hanife talebesine, «Delil bulursanız onunla hüküm
verin» demiş. Onlar da bu söze göre hareket etmişlerdir.
Neticede Ebu Yusuf'la Muhammed, mezhebin aşağı yukarı
üçde biri hususunda üstadlarına muhtelif içtihadlarda bulunmuşlardır. Ancak
bunların ekserisinde İmam A'zam'ın kavline itimad olunmuştur.
METİN
Artık talebesinden her biri onun bir rivayetini alır.
o rivayeti tercih ederdi. Bu onun son derece ihtiyatından, vera' ve
takvasındandır.
İZAH
Demek oluyor ki talebesinden hiçbiri onun sözlerinden
dışarı çıkmamıştır. Onun içindir ki «el-Valvalciye» nâm eserin cinâyât bahsinde
beyan edildiğine göre Ebu Yusuf, «Ben Ebu Hanîfe'ye muhalif hiçbir söz söylememişimdir.
Söyledimse o sözü vaktiyle mutlaka İmam Ebu Hanife söylemiştir» demiştir.
İmam Züfer'in dahi, «Ben Ebu Hanife'ye hiçbir hususta
muhalefet etmedim, ancak vaktiyle söyleyip sonra rücu ettiği sözünü aldım»
dediği rivayet olunmuştur. Bu gösteriyor ki talebesi muhalefet yolunu tutmuş
değillerdir. Bilakis içtihad ve reyleri ile söyledikleri sözleri, isnadları Ebu
Hanîfe'nin sözüne tâbi olarak söylemişlerdir. «el-Hâvi'l-Kudsî» nâm eserin
sonunda şöyle deniliyor:
«Bir kimse onun talebelerinden birinin kavli ile amel
ederse, kat'i olarak bilmelidir ki, Ebu Hanîfe'nin kavli ile amel etmiştir.
Çünkü onun Ebu Yusuf, Muhammed, Züfer ve Hasan gibi bütün büyük ashabından
rivayet olunduğuna göre bu zevatın hepsi, biz bir meselede bir söz söylersek o
söz mutlaka Ebu Hanîfe'nindir, demişler ve üzerine ağır yeminler vermişlerdir.
Şu halde fıkıhta hiçbir cevap ve mezhep tahakkuk etmemiştir ki, ona aid
olmasın. Başkasına ancak mecaz yolu ile nisbet edilir. Çünkü onun sözüne
uymuştur».
Müçtehid, bir sözden dönerse artık o söz onun
olmaktan çıkar. Hatta «el-Bahr» nâm eserin kaza bahsinde sarahaten
bildirildiğine göre zâhir-i rivayeden hariç olan söz, Ebu Hanîfe'nin döndüğü
sözdür. Onun döndüğü söz ise kendisinin değildir. Yine ayni eserde şöyle
denilmektedir: «Müçtehidin döndüğü söz ile amel caiz değildir». Böyle olunca
onun ashabının ona muhalif olarak söyledikleri söz Ebu Hanîfe'nin mezhebi
değildir. Ve talebelerinin sözleri kendi mezhepleri olur. Halbuki biz
başkasının değil, onun mezhebini taklid etmeyi iltizam etmiştik. Onun içindir
ki «bizim mezhebimiz Hanefî'dir, diyoruz. Yusufî vesaire demiyoruz» dersen ben
de derim ki: Bu suale şöyle cevap verilebilir:
Hazret-i İmam talebelerine kendi kavillerinden
hangisine uygun delil bulurlarsa onu almalarını emredince onların söyledikleri
kendi sözü,olmuş olur. Çünkü onun kurduğu kaidelere ibtina etmektedir.
Binaenaleyh bu söz her vecihle döndüğü sözlerden değildir. Ve onun mezhebinden
olur. Bunun nazîri allâme Bîrî'nin «el-Eşbâh» şerhinde naklettiği şu sözdür:
«Hadîs sahih olur damezhebin hilâfını ifade ederse, hadisle amel edilir. Ve bu
hadis onun mezhebi olur. İmam A'zam'ı taklid eden bir kimse o hadisle amel
etmekle onun mezhebinden çıkmış olmaz». Sahih rivayete göre Hazreti İmam,
«Hadîs sahih ise benim mezhebimdir» demiştir. Bunu İbn-i Abdi'l Ber ve
başkaları diğer imamlardan da rivayet etmişlerdir. Nitekim İmam, Sa'ranî dört
mezhep imamının ayni sözü söylediklerini nakleder. Malumdur ki bu iş, delillere
bakarak onların muhkemini, mensubunu anlayanlara mahsustur. Ehl-i mezhepten
olanlar bir delile bakıp onunla amel ederlerse, o delilin mezhebe nisbet
edilmesi sahihdir. Çünkü mezhep sahibinin izni ile sadır olmuştur. Şüphesiz o
zat bu delilin zayıf olduğunu bilmiş olsa ondan döner ve daha kuvvetli delile
tabi olur. Bundan dolayıdır ki, muhakkik İbn-i Hümâm bazı ulemanın İmameyn
kavli üzere fetva vermelerini reddetmiş. İmam A'zam'ın kavlinden ancak delili
zayıf ise o zaman vazgeçilir» demiştir.
METİN
Bir de ulemanın ihtilâfının rahmet eserlerinden
olduğunu bilmesidir. İhtilaf ne kadar çok olursa, rahmet de o kadar bol olur.
Çünkü ulema, «Müftünün alâmeti mezhebimiz âlimlerinin zahir rivayetlerde
ittifak ettikleri sözde kat'i olarak fetva vermesidir» demişlerdir.
İZAH
İhtilâftan murad: müçtehidler arasında fer'i
meselelerde cereyan eden ihtilâftır. Yoksa mutlak ihtilâf değildir. Evet mezhep
imamlarının ihtilâfı ümmet için bir genişlik ve kolaylıktır. Nitekim
«Tatarhâniyye» nâm kitabın boş taraflarında izah edilmiştir. Bu söz halkın
dilerinde dolaşan meşhur bir hadis-i şerife işaret etmektedir. Hadis şudur:
«Ümmetimin ihtilâfı rahmettir». «el-Makasıdü'l-Hasene» adlı kitapda bu hadisi
Beyhakî'nin münkatı' bir senedle İbn-i Abbas (r.a) dan şu sözle rivayet ettiği
bildiriliyor:
Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: «Size Allah'ın
kitabından bir delil bulunursa onunla amel etmek icap eder. Terki hakkında
hiçbir kimsenin özrü olamaz. şayet Allah'ın kitabında yoksa o zaman geçerli
sünnete müracaat etmek gerekir. Bu bâbda benden bir sünnet de yoksa, ashabımın
söyledikleri ile amel edilir. Şübhesiz benim ashabım gökteki yıldızlar
mesabesindedir. Hangisinin kavli ile amel etseniz hidayeti bulursunuz.
Ashabımın ihtilâfı sizin için rahmettir». İbn-i Hâcip bu hadisi Muhtasar'ında
şu sözlerle nakletmiştir: «Ümmetimin ihtilâfı insanlar için rahmettir».
Molla Aliyyü'l-Kârı der ki: Suyutî bu hadisi Nasr-ı
Makdisî'nin «el-Huc-cet» nâm eserinde, Beyhakî'nin de «er-Risaletü'l-Eş'ariyye»
de senedsiz olarak rivayet ettiklerini söylemiştir. Ayni hadisi Huleymî, Kâdı
Hüseyin ve İmamü'l-Harameyn gibi zevat rivayet etmişlerdir. İhtimal onu bizim
muttali' olamadığımız hâfızların kitaplarında bulmak da mümkündür. Suyuti, Ömer
İbn-i Abdülaziz'in şu sözünü nakleder: «Eğer Muhammed (s.a.v.) in ashabı
ihtilaf etmemiş olsalardı sevinmezdim. Çünkü onlar ihtilaf etmeseler ruhsat
meydana gelmezdi». Hatîb Bağdadî'nin beyanına göre Harune'r-Reşîd, İmam Malik
b. Enes'e «Yâ Ebâ Abdillah! Şu kitapları, yani senin kitaplarını yazalım da
İslâm âfakına dağıtalım. Ve ümmeti bunlarla amele sevkedelim» demiş. İmam
Malik'in cevabı şu olmuş: «Ya emire'l -Mü'minin! Ulemanın ihtilâfı Allah
Teâlâ'nın bu ümmete bir rahmetidir. Herkeskendince sahih olana tâbi olsun.
Ulemanın hepsi hidayet üzeredir. Hepsi Allah Teâlâ'nın rızasını talep
etmektedir». Bahsin tamamı «Keşfü'l-Hatâ ve Müzîlü'l-İlbâs» adlı eserdedir.
Müftü meselesine gelince: Bu bâbda «Fethü'l-Kadir» de
şöyle denilmektedir: Usul-ü fıkıh ulemasınca kararlaşan rey'e göre müftî
müçtehid demektir. Müçtehid olmayan ve sadece müçtehidlerin kavillerini
ezberlemiş bulunan bir kimse müfti değildir. Ona düşen vazife kendisine bir
mesele sorulduğu vakit İmam A'zam gibi bir müçtehidin kavlini hikâye ederek
söylemesidir. Bundan anlaşılır ki zamanımızda mevcud ulemanın fetvaları fetva
değil, müftînin sözünü nakilden ibarettir. Bu sözü müctehidden nakletmenin iki
yolu vardır. Ya elinde bir senedi vardır, yahut maruf ellerde dolaşan bir
kitaptan alarak söyler. Meşhur kitaplar; İmam Muhammed b. Hasen'in ve diğer
ulemanın kitaplarıdır ki, bunlar haber-i mütevatir yahut meşhur haber
mesabesindedirler.
Şimdi biraz da zahirî rivayetlerden bahsedim: Malûmun
olsun ki mezhebimiz ulemasının meseleleri üç tabakaya ayrılmıştır. Ben bunlara
evvelce kısaca temas etmiş idim.
Birinci Usul mesâilidir. Bunlara zahir-i rivaye de
derler ki mezhep sahipleri olan Ebu Hanîfe, Ebu Yusuf ve Muhammed'den rivayet
edilen meselelerdir. Bu zevata İmam Züfer, Hasan İbn-i Ziyâd ve diğer birkaç
İmam da katılırlar. Çünkü onlar da İmam A'zam'dan ilim talep etmişlerdir. Lâkin
ekseriyetle şuyû bulduğuna göre zâhir-i rivaye denilince üç imam anlaşılır.
Zahir-i rivaye kitapları İmam Muhammed'in altı kitabıdır. Bunlar, el-Meb-sût,
ez-Ziyâdât, el-Camiu's-Sagîr, es-Siyeru's-Sagir, el-Camiu'l-Kebîr ve
es-Siyeru'l-Kebir'dir.
Mezkûr kitaplara zâhir-i rivaye denilmesinin sebebi;
İmam Muhammedin mevsûk zevât vasıtasıyla rivayet edildikleri içindir. Bu
kitaplar İmam Muhammed'den ya tevatür yolu ile yahut şöhret tariki ile rivâyet
edilerek sübût bulmuşlardır.
İkhci tabaka, Nevadir meselelerdir. Bu meseleler
mezkûr imamlarımızdan rivayet edilmişlerdir. Ancak yukarıda isimlerini
saydığımız kitaplarda değil, ya İmam Muhammed'in diğer kitaplarında yani
Kîsâniyât, Harûniyât, Curcâniyât ve Rukiyyât gibi eserlerinde, yahut İmam
Muhammed'den başka bir zatın kitaplarında nakledilmişlerdir. Meselâ; Hasen
ibn-i Ziyâd'ın «el-Muharrer» nâmındaki eseri bunlardandır. Bunlara zâhir-i
rivaye adının verilmemesi birinciler gibi sahih ve sabit rivayetlerle
nakledilmedikleri içindir.
İmam Ebu Yusuf'dan rivayet edilen «el-Emâli»
nâmındaki kitaplar da nevadiren sayılırlar. Emâli, imlanın cem'idir. İmlâ;
âlimin ezberden söyleyerek yazdırdığı şeydir.
Selef ulemasının adetleri buydu. İbn-i Semâa, Mualla
b. Mansur ve diğer bazı ulemanın muayyen meselelerdeki münferid rivâyetleri de
nevadır meselelerden sayılırlar
Üçüncü tabaka, Vakıat denilenlerdir.
Bu meseleleri müçtehidlerle onlardan sonra gelen
müteehhirin ulema soruldukları zaman istinbat etmişler, fakat bu bâbda bir
rivayet bulamamışlardır.
Müteehhirin ulemadan murad; Ebu Yusuf'la Muhammed'in
talebeleri, talebelerinin talebelerivesairedir ki bunlar pek çoktur.
Ebu Yusuf'la Muhammed'ın talebelerinden bazıları:
Hısam b. Yusuf, İbn-i Rüstem, Muhammed b. Semâa, bu Süleyman el-Cürcânî ve Ebu
Hafs el-Buhari'dir.
Onlardan sonra gelen zevat da: Muhammed b. Seleme,
Muhammed b. Mukâtil, Nasir b. Yahya ve Ebu'n-Nasır el-Kasım gibi zevattır. Bu
zevat bazen elde ettikleri delil ve sebeb dolayısıyla mezheb sahiplerine
muhalefet etmişlerdir.
Onların fetvaları hakkında yazılıp elimize geçen ilk
kitap Fakih Ebu'l-Leysi Semerkandî'nin «Kitabu'n-Nevâzil»'idir. Ondan sonra
ulema başka kitaplar toplayarak te'lif etmişlerdir. Mecmuu'n-Nevâzil,
Natifî'nin «Vakıât»ı, Sadru'ş-Şehid'in «Vakıât»ı bunlardandır.
Daha sonra gelen ulema bu meseleleri birbirinden
ayrılmayacak şekilde karışık yazmışlardır. Nitekim Kâdihân'ın «Fetâvâsı» ile
«Hulâsa» ve diğer kitaplar böyle yapzılmışlardır. Fakat bazıları ayırmışlardır.
Mesela Radıyyuddin'in «Kitabu'l-Muhît»i böyledir. Radıyyuddin-i Serahsi evvela
usul meselelerini, sonra Nevazil'ı sonra Fetava'yı sıralamıştır ki pek güzel
bir iş yapmıştır.
Şunu da arzedelim ki Mesailü'l-Usul yani temel
meselelere aid kitaplardan biri Hâkim-i Şehid'in Kitabûl-Kâfisi'dir. Bu kitap
mezhebimizin nakli hususunda mutemed bir eserdir. Onu ulemadan bir cemaat
şerhetmişlerdir. İmam Şemsu'l-Eimme Serahsî bunlardan biridir. Serahsî'nin
eseri «Mebsûtu Serehsi» nâmıyla meşhurdur. Allâme Tarsusî, «Serahsî'nin
Mebsut'u öyle bir kitaptır ki, onun muhalifi ile amel edilmez. Ancak ona bel
bağlanılır. Ve ancak onunla fetva verilir», demiştir.
Mezhebimizin kitaplarından biri de «el-Müntekâ»dır.
Bu eser de Hakim-i Şehîd'indir. Ancak eserde bazı Nevâdir bulunmaktadır.
Malûmun olsun ki. İmam Muhammed'den rivayet edilen
Mebsût nushaları çoktur. Bunların en meşhuru Ebu Süleyman el-Cürcani'nin
Mebsut'udur
Müteehhirin ulemadan bir cemaat, Mebsût üzerine
şerhler yazmışlardır. Hâherzâde ismi ile mâruf olan Şeyhülislam Bekir ile
Şemsü'l-Eimme el-Hulvânî ve diğerleri bunlardandır. Hazerzade'nin yazdığı şerhe
«Mebsut-u Kebir» nâmı verilir.
Bu zevatın Mebsut'ları hakikatte şerhlerden
ibarettir. Onlar eserlerini İmam Muhammed'in Mebsût'u ile karışık olarak
yazmışlardır. Nitekim «el-Câmiu's-Sagir»i şerh eden Fahru'l-İslâm Kâdîhân ve
diğer ulema da böyle yapmışlardır. Bu meseleyi Kâdıhan «el-Câmiu's-Sagir»de
beyan etmiştir; denilir. Halbuki murad Câmiu's-Sagir'in şerhidir. Diğerleri de
böyledir.
Ben bunları el-Bîrî'nin «el-Eşbâh» şerhi ile İsmail-i
Nablusî'nin «Dürer» şerhinden kısaltarak aldım. Bunları belle! Çünkü mezhebimiz
ulemasının «Tabakât» gibi bellenmesi mühim şeylerdendir. Mezhebimiz ulemasının
tabakalarını inşallah az ileride beyan edeceğim.
«el-Bahr» nâm eserin hac bahsinde beyan edildiğine
göre Hakim-i şehîd'in «el-Kâfî»sinde İmam Muhammed'in altı kitabındaki bütün
meseleler toplanmıştır. Bunlara zâhir-i rivaye derler.
Mi'râcu'd-Diraye sahibi «Asl»ı Mebsut diye tefsir
etmiştir. «el-Bahr ve en-Nehir» nâm eserlerin bayram bahsinde İmam Muhammed'ir,
el-Asıl'dan sonra el-Câmiu's-Sagir'i te'lif ettiği kaydedilmiş, itimat edilecek
kitap ancak bu eserdir, denilmiştir. en-Nehir sahibi sözüne şöyle devam ediyor:
el-Asl'a bu ismin verilmesi, İmam Muhammed ilk eser olarak onu te'lif ettiği
içindir. Sonra el-Camiu's-Sağir'i, daha sonra el-Camiu'l-Kebir'i daha sonrada
ez-Ziyâdât'ı yazmıştır.
Serahsî'nin beyanına göre imam Muhammed'ın fıkıh
babında tasnif ettiği son eseri es-Siyeru'l-Kebir'dir.
İbn-i Emirûl-Hacc'ın «Şerhu'l-Münye» nâmındaki
eserinde İmam Muhammed'in ekseriyetle kitaplarını Ebu Yusuf'a okuduğu, ancak
Kebîr ismini verdiği kitaplarını okumadığı kaydedilmektedir.
Kebîr ismini verdiği kitaplar: El-Mudârabetü'l-Kebir,
ez-Ziraatü'l-Kebir, el-Me'zünü'l-Kebir, el-Câmiu'l-Kebir ve es-Siyeru'l-Kebîr
gibi eserleridir ki: bunlar onun kendi emeğinin mahsulüdür.
Kitaplardan nasıl fetvâ verileceğini az yukarda
Fethü'l-Kadir'den naklen bildirmiştik. Binaenaleyh garip kitaplardan fetva
vermek câiz değildir.
«el-Eşbah» şerhinde şöyle deniliyor: «en-Nehir»
Aynî'nin Şerhü'l-Kenzi, Tenvirü'l-Ebsar, Dürrü'l-Muhtar gibi muhtasar
kitaplardan fetva vermek caiz değildir. Bunun sebebi ya müellifinin hali
bilinmemesidir.meselâ Molla Miskîn'in «Kenz» şerhi ile Kuhistâni'nin
«en-Nikâye» şerhi bu kabildendir, yahut bu gibi kitaplarda zayıf kaviller
nakledilmiştir. Meselâ: Zahidî'nin «el-Künye»si bu kabildendir. Binaenaleyh bu
kitaplardan fetva vermek câiz değildir. Ancak kendisinden nakledilen zat malûm
olursa o başka.
Ben derim ki: «el-Eşbah Ve'n-Nazâir»i de bunlara
katmak gerekir. Çünkü kitapta öyle kısa tabirler vardır ki mânâları ancak
me'hazları görüldükten sonra anlaşılır. Hatta kitabın birçok yerlerinde mânâyı
bozacak şekilde kısaltmalar vardır. Bunlar kitap hâşiyeleri ile beraber mütâlâa
edildiği zaman anlaşılır.
Binaenalyh, kitabın sırf metnini okumakla iktifa eden
bir müftü, hatadan salim olamaz. Mutlaka, onun hâşiyelerine yahut başka
kitaplara müracaat etmesi gerekir. Ebu's-Suûd el-Ezherî'nin «Miskin» şerhi
hâşiyesinde, İbn-i Nüseym'in «Fetâvâ»sı ile «Fetâvâ-i Tûriyye»e itimad câiz
değildir denildiğini gördüm.
METİN
Ulemamızın ihtilâf ettikleri hususlarda hangisinin
kavliyle amel edileceği ihtilâflıdır. Esah olan es-Siraciyye ve diğer
kitaplarda belirtildiği üzere evvelâ alel-ıtlak İmâm A'zam'ın kavliyle, sonra
ikinci imâm'ın, sonra üçüncü imâm'ın, sonra Züfer ve Hasan b. Ziyâd'ın
kavilleriyle amel etmektir.
«el-Hâvi'l-Kudsi» nâm eserin sahibi, delilin
kuvvetini anlayan kimsenin kavliyle amel edileceğini sahih bulmuştur.
«el-Bahr» ve diğer kitapların vakıf bahsinde beyan
olunduğuna göre, bir meselede iki sahih kavil bulunursa, kavillerden biriyle
fetvâ ve hüküm vermek câizdir.
İZAH
Siraciyye'nin ibaresi şöyledir: Fetvâ, alel-ıtlak Ebû
Hanife'nin kavline göre verilir. Sonra Ebu Yusuf'un, sonra Muhammed'in, sonra
Zü'fer ve Hasan b. Ziyâd'ın kavilleri gelir. Bazıları, Ebu Hanîfebir tarafta,
iki arkadaşı yani Ebu Yusuf'la Muhammed de bir tarafta olurlarsa, müfti
muhayyerdir, demişlerse de, müfti müctehid olmadığı zaman, birinci kavil daha
sahihtir.
Musannıf «esah'' tabirinin karşılığını
zikretmemiştir.
Ebu Hanife'nin mutlak surette diğerlerine tercih edilmesinin
sebebini İbn-i Mübârek şöyle anlatmaktadır: «Çünkü o ashab-ı kirâmı görmüş,
fetva hususunda tabiin'in ulemasına galebe çalmıştır. Onun sözü daha muhkem,
daha sağlamdır, zaman ve asrın ihtilâfına dair olmadıkça en kuvvetlidir».
Buradaki «alel-ıtlak»tan murad, ister Ebu Hanife bir
kavilde yalnız başına kalsın, ister kalmasın demektir. Nitekim, Siraciyye
sahibinin sözü de bunu ifade etmektedir. İkinci imamdan maksat Ebu Yusuf'tur.
Bir meselede İmam A'zam'dan bir kavil bulunmazsa Ebu Yusuf'un kavliyle amel
olunur. Ondan da bir rivayet yoksa üçüncü imamın, yani İmam Muhammed'in
kavliyle amel edilir.
Halebî diyor ki:«el-Hâvi» ile «Siraciyye»nin
ibareleri birleştirilirse şu mânâ meydana çıkar: «Bir kimsenin delilin
kuvvetini anlamaya kudreti varsa, o kimse kuvvetli olan delil ile fetva verir.
Buna kudreti yoksa tertibe riâyet gerekir».
Ben derim ki: Siraciyye'nin sözü de buna delâlet
etmektedir. Müfti, müçtehid değilse birinci kavil esahtır. Bu kavil, açık açık
gösteriyor ki müçtehid delile bakar. Delillerin hangisi daha kuvvetli ise
onunla amel eder. Müctehid değilse yukarıdaki tertibe riayet eder. Bundan
dolayıdır ki, bazen İmam A'zam'ın kavli dururken ashabından birinin kavlini
tercih ettiklerini görürsün. Nitekim 17 meselede yalnız İmam Züfer'in kavlini
tercih etmişlerdir. Onların tercihlerini araştır, çünkü onlar delilden anlayan
kimselerdir.
İmam A'zam'dan gelen rivayetler muhtelif olur, yahut
ne ondan ne de arkadaşlarından bir rivâyet bulunmazsa ne yapılacağını musannıf
zikretmemiştir. Birinci şıkta, yani rivâyetler muhtelif olduğu zaman. en
kuvvetli hüccet olanı ile amel edilir. Nitekim «el-Hâvi» sahibi de bunu
söylemiş, sonra sözüne şöyle devam etmiştir:
Bir hâdisede ulemamızdan açık bir cevap bulunmaz da,
sonra gelen ulemamız bir kavil üzerinde ittifak ederlerse o kaville amel
olunur. İhtilâf ettikleri takdirde, derece derece ekseriyetin kavliyle amel
olunur. Ekseriyetten murad; Ebu Hafs, Ebu Cafer, Ebu'l-Leys. Tahavi ve diğer
mutemed, meşhur, büyük ulemadır. Bunların hiçbirinden nassan cevap bulunmazsa,
o zaman müfti, teemmül, tedebbür ve ictihad ederek zimmetten kurtulmanın yolunu
bulmaya çalışır. Ama, bu hususta aklına geleni söyleyemez. Allah Teâlâ'dan
korkması, onu murakebe etmesi gerekir. Çünkü bu iş, pek büyük bir iştir, ona,
cahil ve şakîden başka kimse cesaret edemez.
TETİMME : Ulema, ibadetlerde fetvanın, mutlak surette
İmam A'zam kavline göre verileceğini söylemişlerdir.Ondan, muhalifin kavline
uyan bir rivayet yaksa, istikra budur.
Yine ulema, bütün zevi'l-erhâm meselelerinde fetvanın
İmam Muhammed'in kavline göre verileceğini tasrih etmişlerdir «el-Eşbah
ve'n-Nezair»in kaza bahsinde mahkemelere ait hususlarda fetvanın, Ebu Yusuf
kavline göre verileceği bildirilmiştir. Aynı mesele «el-Kınye ve
ef-Bezza-ziye»nâm eserlerde de mevcuttur. Çünkü bu hususta onda, bi't-tecrübe
fazla ilim hâsıl olmuştur. Onun içindir ki bir zamanlar, Ebu Hanife, «Sadaka,
nafile hacdan efdaldir» derken, hacca gidip onun meşakkatını gördükten sonra bu
kavilden dönmüştür.
«Biri» şerhinde bildirildiğine göre, şehadetler
babında da fetvâ, Ebu Yûsuf'un kavline göredir Ve on yedi meselede fetvâ,
Züfer'in kavline göre verilmiştir. Bu izahat, metin sahiplerinin sahih kavli
bildirmediklerine göre olması gerekir. Aksi takdirde hüküm, metinlerde
yazılanlara göredir. Çünkü bu metinler, mütevâtir olmuşlardır.
Bir mesele hakkında, hem kıyas hem istihsan
bulunursa, kıyasla amel edilir. Bundan ancak madut ve meşhur birçok mesele
müstesnadır. «el-Bahr» adlı kitabın «Kaza -i Fevâit» babında şöyle deniliyor:
Bir mesele, zahirü'r-rivâyetde zikredilmemiş, fakat
başka bir rivayette sabit olmuşsa, o rivayet ile amel taayyün eder.
İmam Nesefî'nin «el-Müstasfâ» adlı eserinin sonunda
da deniliyor ki: Bir meselede üç kavil zikredilirse, tercih edilecek olanı
birincisi yahut sonuncusudur, ortadaki tercih edilmez. «el-Münye» şerhinde de;
dirâyete rivayet muvafakat ederse, dirâyetten ayrılmamak gerekir, deniliyor.
Musannıf'ın dediği gibi, bir mesele hakkında iki
sahih kavil bulunursa onlardan biriyle fetva ve hüküm vermek caizdir. Ancak, bu
söz, o kavillerden biri diğerinden daha kuvvetli olmadığına göredir. Biri
diğerinden daha kuvvetli ise, bu takdirde muhayyerlik yoktur, hangisi daha
kuvvetli ise onunla amel olunur.
Ben derim ki: Muhayyerlik meselesini dahi, iki
kavilden biri metinlerde bulunmamakla kayıtlamak gerekir. Çünkü «el-Bahr» nâm
kitapta bildirildiğine göre; bir kavlin sahihliği ile fetvâ ihtilâf ederse,
amel metinlere muvafık olana göredir. İki kavilden biri şerhlerde, diğeri fetvâ
kitaplarında olursa hüküm yine budur. Çünkü, ulemanın sarahaten bildirdiklerine
göre, metinlerde beyan edilenler, şerhlerde beyan edilenlerden evlâdır.
Şerhlerdekiler de fetva kitaplarındakilerden evlâdır. Ancak bu hüküm, her iki
kavlin sahih olduğu sarahaten bildirildiğine, yahut hiç tasrih yapılmadığına
göredir.
Bir mesele metinlerde zikredilir de, sahih olduğuna
dair sarahaten bir şey söylenmez, bilâkis, mukabilinin sahih olduğu açıkça
bildirilirse,Allâme Kâsım'ın beyanına göre, ikinci kavil tercih edilir. Çünkü,
sarahaten sahih olduğu bildirilmiştir. Metinlerin sahih kabul etmesi ise
iltizamidir. Sarahaten sahih kabul etmek, iltizâmen sahih kabul etmekten önce
gelir. İki sahih kavilden biri İmam A'zam'a, diğeri başka bir müçtehide ait
olursa, yine muhayyerlik yoktur. Çünkü, iki sahih tearuz edince tesakut
ederler, yani ikisinin de hükmü kalmaz, biz de asla rücû ederiz. Asıl olan,
İmam A'zam'ın kavlini tercih etmektir. Hatta, «Fetâvâ-i Hayriyye»nin şehadat
bahsinde şöyle denilmektedir:
Bize göre tekarrur etmiştir ki, bir meselede ancak
İmam A'zam'ın kavliyle amel edilir, onunla fetvâ verilir. Onu bırakıp
İmameyn'in kavline yahut bunlardan birinin kavline, yahut daha başka
birmüçtehidin kavline geçilmez. Bu, ancak müzâraa meselesi gibi bir zaruret
halinde caizdir. Ulema, fetvâ İmameyn'in kavline göredir, deseler bile, yine
İmam A'zam'ın kavliyle amel olunur. Çünkü, mezhebin sahibi odur, önce gelen
imam odur. Hatta, el-Bahr'da, İmam A'zam'ın kavliyle fetva vermek helal, hatta
vaciptir. Velev ki nereden alıp söylediği bilinmesin denilmektedir.
Keza, iki kavilden birinin illeti gösterilir,
diğerinin ki gösterilmezse, biri istihsan, diğeri kıyas olursa, biri zahir-i
rivâye, diğeri gayri zahiri rivaye olursa, biri vakf için daha faydalı, diğeri
faydasız olursa, biri ekseri ulemanın kavli, diğeri ekalliyetin kavli olursa,
bütün bu hususatta muhayyerlik kalkar. Hâsılı, iki kavilden birini tercih
ettirecek bir müreccih bulunursa o kaville amel olunur. Çünkü, o kavilde,
diğerinde bulunmayan bir kuvvet ziyadeliği hasıl olmuş demektir.
METİN
«el-Muzmarât» namındaki kitabın başında şöyle
deniliyor: «Fetvâya yarayan alâmetlere gelince, fetvâ bunun üzerinedir, bununla
fetva verilir, biz bununla amel ederiz, itimad bunadır, bugünün ameli buna
göredir, ümmetin ameli buna göredir, sahih olan budur, esah olan budur, azhar
olan budur, eşbeh olan budur, evcah olan budur, muhtar olan budur», gibi
sözlerdir ki, bunları Pezdevi hâşiyesinde sıralamıştır.
Şeyhimiz Remlî «Fetâvâ» namındaki eserinde şunları
söylüyor «Bu sözlerin bazısı bazısından daha kuvvetlidir. Meselâ; fetva sözü,
sahih, asah, eşbah ve diğer sözlerden daha kuvvetlidir. Fetva bununladır sözü,
fetva bunun üzerine sözünden daha kuvvetlidir. Esah sözü, sahihden, ahvat sözü
ihtiyattan daha kuvvetlidirler». Üstadımızın sözü burada sona erdi.
Ben derim ki: Lâkin Halebi «el-Münye» adlı eserini
şerhederken, Mushafa, kılıfsız olarak el sürmek caiz değildir, dedikten sonra
şunları söylemiştir: «İki muteber imam muaraza ederler de, birisi bir kavil
hakkında; bu esahtır, diğeri sahihtir derse, sahihtir diyenin kavli tercih edilir.
Çünkü her ikisi bu kavlin sahih olduğunda ittifak etmişlerdir. Müttafakunaleyh
olan kavli tercih etmek daha muvafıktır, bu mesele bellenilmelidir.
Sonra «Âdabü'l-Müfti Risalesi»nde şunu gördüm:
Mutemed bir kitaptaki rivâyetin altına esahtır, evlâdır, evfaktır veya benzeri
bir ibare yazılırsa o rivayetle fetvâ vermek caiz olduğu gibi, muhalifi ile
dahi fetva verilebilir. Ama, rivayetin altına sahihtir, yahut amel olunmuştur
veya bununla fetva verilir, fetva bunun üzerinedir gibi sözler yazılmışsa muhalifi
ile fetva verilemez. Ancak, «Hidâye» gibi bir kitapta bir kavil için, sahih
olan budur, «Kâfi»de de-mesela muhalif kavil için-sahih olan budur denilirse
muvhayyerlik sabit olur. Bu takdirde, fetva verecek olan kimse kendince daha
kuvvetli, daha layık ve daha yararlı olan kavli tercih eder. Bu, bellenmelidir.
İZAH
Musannıfın, bellenmesini tavsiye ettiği şeyler.
buraya kadar söylediklerimizin hepsidir. Hulâsası şudur: Bir hüküm hakkında
ulemamız ittifak etlilerse, onunla kati surette fetva verilir. İttifak
etmedilerse mesele üç şeyden hâli değildir: Ya ulema iki kavilden birini, yahut
her ikisini sahiholarak kabul etmişlerdir, yahut etmemişlerdir. Üçüncü şıkta
tertibe riâyet olunur. Yani, evvelâ Ebu Hanîfe'nin kavliyle, sonra Ebu
Yûsuf'un, daha sonra İmam Muhammed'in kavilleriyle amel olunur. Yahut, delilin
kuvvetine göre hareket edilir. Bu babdaki izahatımız az yukarıda geçmişti.
Birinci şıkta tashih, ism-i tafdil sıgasıyla yapılmış, yani bu kavil esahtır
denilmişse müftü muhayyer kalır. Böyle değilse muhayyer olamaz. Bilakis, yalnız
sahih kabul edilen kaville fetva verir. Musannıfın risaleden naklettiği de
budur.
İkinci şıkta, ya iki kavilden biri ismi tafdil
sıgasıyla beyan edilmiştir, yahut edilmemiştir. İsmi tafdil sıgasıyla, yani
esahtır denilerek söylenilmişse, bazılarına göre bununla fetva verilir.
«Hayriyye»den nakledilen de budur. Bazıları, sahihtir denilen kaville fetva
verileceğini söylemişlerdir ki, Münye şerhinden nakledilen de budur. İki
kavilden biri ism-i tafdil sigasıyla söylenmemişse müftü muhayyerdir.
«el-Bahr» ve «er-Risâle» nam kitapların vakıf
bahsinden nakledilen de budur. Bunu, Halebi ifade etmiştir.
METİN
Şeyh Kâsım'ın «Tashih» namına verdiği kitabında
söylediklerinin hasılı şudur ki, müftü ile kadı arasında fark yoktur. Ancak, müftü
hükmü haber verir, kadı ise onu ilzam eder. Mercuh, yani terkedilmiş bir
kaville hüküm ve fetva vermek cehalettir, icmaa muhalefettir. Müleffek hüküm,
bi'l-icma batıldır. Bir müçtehidi amelde taklid etlikten sonra rücû etmek,
bilittifak batıldır. Mezhepte muhtar olan budur. Hilâf, müçtehid olan kadıya
mahsustur. Mukallide gelince; onun, mezhebi hilafına hüküm vermesi asla nafiz
değildir. «el-Künye» nam kitapta da böyledir.
Ben derim ki: Bilhassa bizim zamanımızda katiyyen
nafız olamaz. Çünkü Sultan zayıf kavillerle hüküm vermekten nehyettiğini
fermanında hassan bildirmiştir. Şu halde. mezhebi hilâfına nasıl hüküm
verebilir? Böylesi, mezhebinden olup kendisine itimad etmeyene nisbetle mazul
sayılır. Binaenaleyh, onun hakkındaki hükmü nafız olmaz, bozulur. Nitekim
«el-Fetih», Kel-Bahr» ve «en-Nehir» gibi kitapların kaza bahislerinda yeterince
izah edilmiştir.
İZAH
Müftü ile kadı arasında fark olmaması, ikisinin de
kendi arzularına göre amel etmelerinin câiz olmamasına göredir. Gerçi, müftü
muhbir. kadı mülzimdir. Fakat, yine her hadisede ulemanın tercih ettiklerine
tâbi olmaları gerekir, yoksa aralarında her cihetten fark yok demek değildir.
Mercuh, yani terkedilen kaville hüküm ve fetva vermek
caiz olmadığı gibi, fetvâyı verenin kendisi dahi amel edemez.
Allâme Şurunbulâlî «el-lkdü'l-Ferid» adını verdiği
risalesinde şöyle diyor: Şafiî'nin mezhebi muktazası Subkî'nin de dediği gibi
mercuh kaville hüküm ve fetvâ vermek memnudur. Fakat, fetvâyı verenin kendi
ameli memnu değildir. Hanefiyye'nin mezhebi ise, fetvâ verene daha mercuh
kaville amel memnudur. Çünkü, mercuh kavil neshedilmiştir. Bu, bellenmelidir.
«Bîrî» bunu, nassların mânâsını anlayacak fikri,
re'yi olmayan âmmi ile kayıtlayarak şöyle demiştir: davası söz götürür. Bu
hususta hilâf olduğu rivayet edilmiştir. Binaenaleyh, cevaza kail olana tâbi
olmak caizdir. Bunu allâme Şürunbulâlî «Ikd-i Ferîd» ismindeki kitabında beyan
etmiş, sonra mezhep ulemasının birçok fürû meselelerini anlattıktan sonra
sarahaten, caiz olduğunu söylemiş, sözü uzatmıştır.
Bu anlattıklarımızın hulâsası şudur ki: bir insana,
muayyen bir mezhebi iltizam etmek lâzım değildir, mûhalıf mezheple amel
edebilir, şartlarını havi olursa o mezhebin imamını taklid edebilir.
Birbirleriyle bağlantısı olmayan iki hadisede, iki ayrı mezheple amel etmesi
caizdir.Ancak, muayyen bir fiili bozarak başka bir müçtehidi taklid edemez.
Çünkü bir fiili başa çıkarmak hâkimin imzası gibidir, bozulamaz Şürunbulâli
sözüne şöyle devam etmiştir:
Amelden sonra taklid etmesi de caizdir. Meselâ, bir
kimse kendi mezhebine göre kıldığı namazın sahih olduğunu zanneder de, sonra
mezhebine göre o namazın batıl olduğu anlaşılır, fakat. muhalif mezhebe göre
sahih olduğu meydana çıkarsa, muhalif mezhebi taklid etmesi ve o namazla
yetinmesi caizdir. Buraya Bezzaziye'nin şu sözünü de ilave edelim: Rivâyete
göre Ebu Yûsuf, hamamda yıkanarak cuma namazını kılmış. sonra hamamın kuyusunda
ölü bir fare bulunduğunu haber vermişler. Ebu Yusuf, «Biz, Medineli
kardeşlerimizin kavliyle amel ediyoruz, onlara göre su, iki kulle miktarını
buldu mu pislik taşımaz», demiştir.
Musannıf'ın; «Hilâf, müçtehid olan kadıya mahsustur»
sözünden murad, İmam A'zam'la İmameyn arasındaki hilâftır. Bunlar, bir müftü
kasden kendi re'yine muhalif hüküm verirse geçerli midir, değil midir?
meselesinde ihtilâf etmişlerdir. İmam A'zam'dan iki rivâyet vardır: Bunların
esah olanına göre evet, geçerlidir. İmameyn'e göre geçerli değildir. Nitekim
«et-Tahrîr» nâm kitapta da böyle beyan edilmiştir. Mezkûr kitabın şârihi şöyle
diyor: «Hıdâye«de ve «el-Muhît»de fetvânın imameyn kavline göre olduğu
zikredilmektedir. Yani gerek kasden, gerekse unutarak verdiği fetvâ geçerli
değildir. Gerçi, «Fetâvâ-yı Suğra» ile «Hâniyye»de fetvanın İmam-ı A'zam
kavline göre olduğu kaydedilmekte ise de, İmameyn'in kavli müraccahtır. Çünkü
müctehid zannına göre amel etmekle memurdur, bunda bütün ulema müttefiktir.
Buradaki hükmü ise zannının hilâfınadır.
Bazıları bu meseleyi, usul-i fıkıh ulemasının kavline
göre müşkül bulmuşlardır. Çünkü onlara göre müctehid, bir hadisede içtihad ederek
hüküm verirse, artık o hadise hakkında başka müçtehidi taklid etmesi bilittifak
memnudur. Hilaf, içtihat etmezden önce taklid edip edememesi hususundadır.
Ekseri ulemaya göre bu da memnudur. İşte, bu mesele musannıfın ittifak davasını
iptal eder. Ama, «et-Tahrir» sahibi buna cevap vermiş, İmam A'zam'ın nafizdir
sözü, bu hükmü vermeye teşvîk icab etmez. Evet, bazı yerlerde İmam A'zam ile
İmameyn orasındaki hilâfın helâl olup olmama meselesine dair olduğu
kaydedilmiştir. Ve helal olmaması rivâyetini tercih etmek icap eder, demiştir.
Bu takdirde işkal ortadan kalkar.
Mukallidin, mezhebi hilâfına verdiği hüküm asla nâfiz
değildir. Bunu «el-Kınye» sahibi, «el-Muhît» ve diğer kitaplardan nakletmiştir.
Muhakkîk İbn-i Hümam, «Fethü'l-Kadîr»de buna katiyetle kâil olduğu gibi,
tilmizi allâme Kasım de aynı şekilde katiyetle kaildir. «el-Bahr» sahibinin
iddiasına göre, birmukallid, mezhebi hilafına yahut zayıf bir rivâyetle veya
zayıf bir kaville hüküm verirse, hükmü nâfizdir. «Bahr» sahibinin bu husustaki
en kuvvetli delili. Bezzaziye'nin «Tahâvî» şerhinden naklettiği şu sözdür.
Müctehid olmayan kadı bir fetvâ verir de, sonra
verdiği fetvânın mezhebi hilafına olduğu anlaşılırsa, hükmü nâfizdir. başkası
bu hükmü bozamaz, kendisi bozabilir. İmam Muhammed'den böyle nakledilmiştir.
Ebu Yusuf, hükmü kendisinin de bozmayacağını söylemiştir.
«en-Nehir» nâm kitapta şöyle deniliyor: Mezheb
hakkında «Fethü'l-Kadîr»de beyan edilenlere itimad etmek vaciptir.
Bezzaziye'deki ise İmameynden gelen bir rivâyete hamledilmiştir. Çünkü bu iş,
nihayet mezhebini unutan bir kimse mesabesindedir. Az yukarıda gördük ki,
İmameyn, müctehid hakkında hükmü nâfiz değildir, demişlerdir, mukallidin
verdiği hükmün geçerli olmayacağı ise evleviyette kalır.
Ferman, Sultanın mühürsüz yazısı demektir. Mukallid
bir hakimin,kendi mezhebindeki zayıf kavillere dayanarak verdiği hüküm,
sultanın emriyle geçersiz sayılırsa, mezhebi hilâfına verdiği hüküm evleviyetle
geçersizdir. Ulemanın beyanına göre, bunun esası şuna dayanmaktadır: Hâkim
tâyini, zamana, mekâna ve şahsa mahsus bir iştir. Eğer sultan, hâkimi hususi
bir zaman, hususi bir mekân, yahut hususi bir cemaat için tayin etmişse bunlara
aynen rivâyeti gerekir. Çünkü hâkim, sultanın nâibidir Hâkimi, bazı davaları
dinlemekten menederse, o davalar hakkında vereceği hükmü geçersiz kalır. Meselâ
hasım inkâr ettiği, ve şer'i bir mâni de bulunmadığı halde, üzerinden on beş
sene geçen bir davayı dinlemekten menetmesi bu kabildendir.
METİN
«el-Burhân» nâm eserde; bu, öyle açık bir haktır ki
üzerine parmak ısırmak gerekir deniliyor. Evet, sultanın emri içtihat götüren
bir fasla tesadüf ederse, o babda emri geçerlidir. Nitekim, Tatarhâniyye'nin
Siyer'in-de ve Siyer-i Kebir'de beyan edilmiştir. Bunu bellemelidir. Ulema,
zamanımızda mutlak müçtehid kalmadığını söylemişlerdir. Mukayyed müçtehide
gelince, bunlar yedi meşhur mertebeye ayrılmışlardır.
İZAH
Parmak ısırmak, sımsıkı sarılmaktan kinâyedir.
Burada, sultanın emrinden murad hüküm değil de sırf bir istekse bir diyeceğimiz
yoktur. Bu takdirde geçerlilikten maksat; emrine imtisalin vacip olmasıdır.
Benim Siyer-i Tatarhaniyye'de gördüğüm de budur. Nassı şudur: İmam Muhammed
demiştir ki: Kumandan, askere bir şey emrederse askerin ona itaat etmesi
vaciptir. Meğer ki emrettiği şey yakinen mâsiyet olsun. Lâkin bu sözün burada
yeri yoktur. Velev ki emrinden murad hüküm vermek olsun. Zira yukarıda gördük
ki zayıf kavil, mensuh hükmündedir. Onunla hüküm vermek cehâlettir, İcmâa
muhalefettir. Halbuki sultanın havalesi olmaksızın kumandanın hüküm salâhiyeti
de yoktur. «el-Eşbah»da şöyle deniliyor:
«Hüküm vermek için tayin edilen kumandanın hüküm
vermesi câiz olduğu gibi, hâkime mektup yazması da caizdir. Meğer ki hakim,
halife tarafından tayin edilmiş olsun. Bu takdirde kumandanın hükmü caiz
değildir». «el-Mültekat» nâm eserde de böyle denilmiştir.
Siyer, siyretin cem'idir. Siyret, yapılan işlerde
tutulan yoldur. Şeriatta ise Peygamber (s.a.v.)in gazalarındaki siyretine
mahsustur. Siyer-i Kebîr İmam Muhammed'in kitabıdır. İmam Muhammed bu kitapdaki
kavilleri vâsıtasız olarak doğrudan doğruya İmam A'zam'dan nakletmişdir.
«el-Mugrip» nâm eserde şöyle deniliyor:
«Ulema, Siyer-i Kebîr diyerek müzekkere olan kebîr
kelimesini Siyere sıfat yapmışlardır. Çünkü muzaaf yerindedir. Muzaaf kitabtır.
Nitekim öğle namazına Salatı'z-Zuhur demeleri de bu kabildendir. Halbuki
Camiu's-Sağir, Camiu'l-Kebîr, kelimeleri gibi Siyeru'l-Kebir de hatadır.
Musannıfın «Mukayyet müctehid yedi meşhur mertebeye
ayrılır» sözünde iki husus göze çarpmaktadır.
Birincisi: Müçtehid-i mutlak, bu yedi mertebeden
biridir.
İkincisi : Bu yedi mertebe ulemanın bazıları,
bilhassa yedincisi müçtehid değildir. Binaenaleyh fukaha yedi mertebedir,
demesi gerekirdi. Bunlar bu mertebeleri muhakkik İbn-i Kemâl Paşa risâlelerinin
birinde izah etmiş ve şöyle demiştir:
«Müftü mutlaka kavli ile fetva vereceği kimsenin
halini bilmelidir: sadece ismini ve nesebini bilmesi kâfi değildir. Rivâyet ve
dirâyetteki derecesini, fukaha arasındaki tabakasını bilmesi de lâzımdır ki
birbirine muhâlif kavilleri olan zevatı ayırabilsin ve iki mütearız kavli
tercih için yeterli kudreti bulunsun».
Yedi kısma ayrılan fukahanın birinci tabakası;
Şeriatta müçtehid olanlardır. Dört mezhebin imamları ile usul-i fıkıh
kâidelerini tesis hususunda onların yolundan gidenler gibi. Bu zevat
başkalarından bununla ayrılırlar.
İkinci Tabaka : Mezhepte müçtehid olanlardır. Ebu
Yûsuf, Muhammed ve Ebu Hanîfe'nin diğer ashâbı gibi, bu zevat ahkâm hususunda
üstadları Ebu Hanîfe'nin takrir ettiği kaideler gereğince delillerden
hükümçıkarmaya muktedirdirler. Velev ki bazı fer'î hükümlerde ona muhâlefet
etmiş olsunlar. Lâkin aslî kaidelerde onu taklid ederler. Onlar mezhep
muârızlarından bununla ayrılırlar. Mezhep muârızlarından murad; ahkamda İmam
A'zam'a muhâlif, usulde de onu taklit etmeyen Şafiî ve diğer müçtehidlerdir.
Üçüncü Tabaka: Mezhep sahibinden nâss olmayan
meselelerde içtihad eden ulemadır. Hassâf, Ebu Caferi Tahavî, Ebu Hasen
el-Kerhî. Şem-sü'l-Eimme Hulvânî, Şemsü'l-Eimme Serahsî, Fahru'l-İslam Pezdevî,
Fahruddin, Kâdıhan ve emsali bunlardandır. Bu zevat usul ve füru'da, İmam
A'zam'a muhâlefet edemezler. Ancak nâss olmayan meselelerde usul ve kavaide
göre hüküm çıkarırlar.
Dördüncü Tabaka : Mukallidlerden ashabı tahriçdir.
Râzî ve emsali bunlardandır. Böyleleri asla içtihada muktedir değillerdir. Lâkin
usulü iyi bildikleri ve me'hazları zabtettikleri için iki vecihli mücmel bir
kavli tafsil, mezhep sahibinden veya bir arkadaşından nakledilen iki manâya
ihtimalli mübhem bir hükmü emsaline mukayese etmek suretiyle kendi reylerine
göre izah edebilirler. «Hidâye» deki Kerhî'nin tahricinde böyledir. Râzi'nin
tahricinde bu mesele böyledir, gibi sözler bu kabildendir.
Beşinci Tabaka : Mukallidlerden ashabı tercihtir.
Ebu'l-Hasan Kudurî ve «Hidâye» sahibi gibi zevat bunlardandır. Vazifeleri bazı
rivayetlerin diğerlerinden üstün olduğunu göstermektir. Mesela «Bu evladır, bu
daha sahihdir, insanlar için bu daha münâsibdir», gibi sözler söylerler.
Altıncı Tabaka : Mukallitlerden zahir mezhebi, nâdir
rivayetleri, kavi-yi, zayıfı, daha kaviyi ayırabilenlerdir. Müteehhirin
ulemadan Kenz sahibi, Muhtar sahibi, Vikâye sahibi, el-Mecma' sahibi gibi
muteber metin yazanlar bunlardandır. Bunların vazifeleri merdût kavilleri,
zayıf rivayetleri nakletmemektir.
Yedinci Tabaka : Bu söylediklerimize iktidarı olmayan
mukallitlerdir. Bunlar, kuvvetli ile zayıfı farkedemezler.
METİN
Bize gelince... Vazifemiz, onların tercih
ettiklerine, sahih gördüklerine tâbi olmaktır. Nitekim hayatlarında fetva
vermiş olsalar, yapacağımız bu idi. Ama onlar bazen tercihsiz birtakım kaviller
hikâye ediyor, bazen de sahih kavilden ihtilâf ettikleri oluyor dersen, ben de
derim ki:
Onların yaptıkları gibi yaparız, örf ve ahvâlin
değişmesini, insanlara daha muvafık olanı, teamülün gösterdiğini, vechi daha
kuvvetli olan delili nazar-ı itibara alırız. Bu dünya, cihetleri zannen değil,
hakikaten ayırabilecek kimselerden hâli değildir. Ayıramayacak kimseye düşen,
zimmetini kurtarmak için ayıranlara müracaat etmektir. Allah Teâlâ'dan
niyazımız, Resülü'nün yüzüsuyu hürmetine, tevfik ve kabüldür. Nasıl kabul
dilemeyelim ki, Allah Teâlâ bu kitabın tebyızına başlamayı, Ravza-i
Mutahhara'da ve Bük'ayı Mubâreke'de Resül-i Zişan'ın huzurunda ve iki büyük
arslan kâmil kabir arkadaşının yanında nasib etti. Allah onlardan ve diğer
bütün ashab-ı kiramdan, onlara iyilikle tâbi olanlardan. annelerimizden,
babalarımızdan kıyâmet gününe kadar râzı olsun. Daha sonra Kâbe-i Şerife'nin
karşısında altın oluğun altında. Hatîm'de ve Makam-ı İbrahim'de devam etmek
nasip eyledi. Allah itmamını da müyesser kılsın...
İZAH
Musannıfın «Bize gelince» sözünden muradı yedinci
tabaka ulemasıdır. Yukarıda beyan edilenleri ayıramayanlar zamanımızın ekseri
kadıları ile müftüleri gibi kimselerdir. Böyleleri mansıplarını, mertebelerini
malla satın alırlar. Tevfik, kulun muhtaç olduğu ibâdet ve tâat kudretini halk
etmek demektir. Musannıf bu kudreti müçtehidlerce tercih edilen kavle ve
zimmetten kurtarmaya doğru götüren yola tâbi olmak için niyaz etmektedir. Çünkü
bu makam kadılık ve müftülükle iptila edilen kulların başına gelen en sarp ve güç
bir makamdır.
Ravza : Peygamber (s.a.v.)in mescidinde, minberle
kabr-i şerifinin arasındaki yerdir. Bazen bütün mescide de Ravza-i Mütahhara
denir.
Hatîm : Kâbe-i Şerife'nin dışındaki yarım duvarla
çevrili yerdir ki içersi Kâbe'den maduttur.
Makam-ı İbrahim: Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm'ın
Kâbe'yi binâ ederken üzerine basdığı taştır. Bu hususta başka sözler de
söylenmiştir.
Şu evrakı toplayan günahkâr kul dahi aynen musannıfın
dediğini der. Mevlâ-i Kerim'inden Nebiyyi Azîm'ı ve nezd-i İlâhisindeki her
makâm sâhibi hörmetine, bu sâ'yi gayretini kabul ile kendisine fadl-ü ihsanda
bulunmasını, bu eserle bütün memleketlerdeki kullarını faydalandırmasını, son
nefesinde hüsn-ü hitâm nasip ederek merâmına nâil buyurmasını niyaz
eyler!...Âmîn.....