ALLAH YOLUNDA MAL HARCAMANIN FAZİLETLERİ
Allah Yolunda Mal Harcamanın Faziletleri Hakkında Ayetler
Allah Yolunda Mal Harcamanın Faziletleri Hakkinda Hadisler
Allah
yolunda mal harcamaya teşvik ve onun faziletleri Allah'ın yüce Kelamında ve
O'nun doğru sözlü Rasûlü, Seyyidül beşer Hz. Muhammed saiiaiiahu aleyhi
veseiiem efendimizin hadislerinde çok geniş bir şekilde beyan edilmiştir. O
ayet ve hadislere bakınca paranın kesinlikle saklanılmaması (yığılmaması) gereken
bir şey olduğu anlaşılmaktadır. Mal ancak Allah yolunda harcamak için
yaratılmıştır. Bu konuda ki ayet ve hadisler o kadar çoktur ki onların yüzde
birini bile bir araya getirmek zordur. Kendi âdetime uygun olarak bu ayet ve
hadislerden bir kaçını örnek olarak arz ediyorum. [1]
1) O (Kur'an) muttakîler (Allah'tan korkanlar) için bir yol
göstericidir./ Onlar gayba inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine
verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar, / Yine onlar, sana indirilen
kitaba ve senden önce indirilen kitaplara iman ederler; ahiret gününe de
kesinkes inanırlar. / İşte onlar, Rablerinden gelen doğru bir yol üzeredirler
ve felaha erenler de ancak onlardır. (Bakara-2,5)
İzah:
Bu
ayeti kerimede düşünülmesi gereken birkaç husus vardır:
a) O (Kur'an), muttakîler (Allah'tan korkanlar) için bir yol göstericidir.
Yani bir kişi mülkün sahibini bilmezse, O'ndan korkmazsa ve kendini yaratanı
tanımazsa, o kimse Kur'an'ın gösterdiği yolu nasıl görebilir? Görme sıfatına
sahip olan insan, yolu görür. Görme organı olan göze sahip olmayan insan neyi
görsün ki? Aynı şekilde kalbinde Allah korkusu olmayan biri Allah celle
ceiaiuhu'nun emirlerine kulak verir mi? .
b) Namazı dosdoğru kılarlar. Yani
namazı adabına ve şartlarına riayet ederek sürekli bir şekilde, ihtimamla eda
ederler. Bu konuda geniş açıklama Fezail-i Namaz r
c) Felaha ermek çok büyük bir
şeydir. Felah kelimesi her nerede geçerse mana olarak dünya ve ahiret saadeti
ve kurtuluşunu kapsamaktadır. İmam Ra-ğıb dünyadaki felah, dünya hayatını
güzelleştiren şeyleri elde etmektir" diye yazmıştır. O güzellikler, sebat
ve devamlılık, gına (zenginlik) ve izzettir. Ahiretteki felah ise dört şeydir:
Sonu olmayan bir hayat, fakirlik şüphesi bulunmayan bir zenginlik, hiçbir
zilleti olmayan bir izzet, kendisinde cehalet bulunmayan bir ilimdir.
Yukarıdaki ayeti kerimede Felah kelimesi genel olarak kullanıldığından hem dünya
hem de ahiretteki kurtuluşları içine almaktadır. [2]
2) İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl
iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara,
peygamberlere inanır. Allah sevgisinden dolayı yakınlara, yetimlere, yoksullara,
yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere malını harcar, namaz kılar, zekât
verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı,
hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları
taşıyanlardır. Muttakîler ancak onlardır! (Bakara-177)
İzah:
Hz.
Katâde rahmetuiiahi aleyh buyurdular ki: "Yahudiler batıya, Hıristiyanlar
ise doğuya doğru namaz kılarlardı. Bunun üzerine yukarıdaki ayet indi."
Diğer bazı zâtlardan da bu çeşit konular nakledilmiştir.[3]İmam
Cessas rahmetuiiahi aleyh şöyle yazmıştır: "Bu ayetle yahudi ve Hıristiyanların
davası reddedilmiştir." Onlar kıblenin değişmesi üzerine (yani Beyt-ül
Mukaddes yerine Kabe'nin kıble olmasına) itiraz ettiklerinde Allah ceiie
ceialuhu bu ayeti indirdi: "İyilik Allah'a itaat etmektir. O'na itaat
etmeden doğuya ya da batıya dönmek bir şey değildir"2. Ayeti Kerimede
geçen Allah sevgisi üzerine mal harcar sözünün manası şudur: Kişi verdiği
şeyleri Allah ceiie ceialuhu sevgisi ve rızası için vermeli. Adı şanı şöhreti
ve izzeti için vermemelidir. Çünkü bu şekilde mal harcamak iyiliklerin yok olmasına
ve günaha girilmesine sebep olur. Kişi böyle yapmakla hem malını harcamış hem
de Allah ceiie ceialuhu katında sevap yerine günah kazanmış olur.Sevgili
Peygamberimiz saiiaiiahu aleyhi veseiiem bir hadisi şeriflerinde: "Allah
ceiie ceialuhu sizin şekillerinize ve mallarınıza (ne kadar harcadığınıza)
bakmaz ancak sizin amellerinize ve kalplerinize (hangi niyet ve iradeyle
harcadığınıza) bakar[4]
buyurmaktadır. Yine Peygamber Efendimiz saiiaiiahu aleyhi veseiiem başka bir hadisi
şeriflerinde; "Benim sizin hakkınızda en çok korktuğum şey küçük
şirktir." buyurdu. Bunun üzerine Sahabe-i Kiram radıyaiiahu anhum,
"Ya Rasûlallah küçük şirk nedir?" diye sordular. Rasûlüllah
saiiaiiahu aleyhi veseiiem efendimiz, "Gösteriş için amel yapmaktır"
buyurdu. İleride de geleceği üzere hadislerde gösteriş için mal harcamak
hakkında pek çok uyanlar vardır.Ayeti Kerimenin yukarıdaki meali Allah ceiie
ceiaiuhu'nun sevgisiyle vermek kast edildiği zamandır. Bazı alimler bu ayetteki
sevgiyi başkalarına verme ve harcama sevgisi olarak açıklamışlardır. Yani kişi
verdiği şeylerden dolayı sevinmeli, önce verip de sonra "Ben neden verdim?
Nasıl da ahmaklık ettim. Param azaldı. vs." diyerek pişman olmamalıdır.[5]
Ulemânın çoğunluğu ayetteki sevgiyi mal sevgisi şeklinde açıklamışlardır. Yani
insan mala karşı olan sevgisine rağmen malı bu sayılan yerlere vermelidir. Bir
hadisi şerifte şöyle geçmektedir: Birisi "Ya Rasûlallah malı sevmenin
manası nedir? Malı herkes sever" dedi. Rasûlüllah saiiaiiahu aleyhi vo-seiiem
Efendimiz, "Sen mal harcadığında kalbinin sana kendi ihtiyaçlarını
hatırlatması ve <Henüz ömrüm var. Bu mala ihtiyacım olabilir[6] diye
kalbinde ihtiyaç korkusunun belirmesidir" buyurdu. Bir hadisi şerifte de,
"Verdiğin sadakaların en iyisi sıhhatin yerindeyken yaşayacağına ve bu
dünyada daha uzun zaman kalacağına ümitli olduğun vakit harcadığındır. Sen can
boğaza dayanıp, ölüm yaklaşıncaya kadar sadaka vermeyi geciktirme. O zaman sen Şu
kadar falancaya verilsin, bu kadar falan yere vehlsin> demeye başlarsın.
Artık o mal falancanın olmuştur.[7] Yani
siz kendinizden ümit kesip, kendi zaruret ve ihtiyaç korkunuz kalmayınca,
"Şu kadar falan camiye, bu kadar falan medreseye verilsin" demeye
başlarsınız. Halbuki o artık varislerin malı olmuştur. Böyie yapmak bir
atasözünde geçtiği gibi, "Helvacı dükkanında dedenin ruhuna hatim
merasimi" yapmaya benzer. Yani başkası-1 nın malıyla hayır yapmak
demektir. Kendi ihtiyacınız olduğu müddetçe harcamayı başaramadığınız mal,
şimdi varislerin eline geçmeye başlayınca siz de Allah yo-. lunda verme cezbesi
uyanmıştır. Bu nedenle yüce İslam ölüm anında yapılacak sadakanın mirasın üçte
birinde geçerli olabileceğini hükme bağlamıştır. Eğer bir. . kişi ölüm anında
bütün malının sadaka yapılmasını vasiyet edip, ölse, mirasçıları-! nın izni
olmadan mirasın üçte birinden fazlasında onun vasiyeti geçerli olmaz.Bu ayette
malın yetimler, yoksullar ve başkaları üzerine harcanması husu-sen zikredilmiş
ve sonunda zekattan ayrıca bahsedilmiştir. Buradan şu anlaşılmaktadır:
"Verilecek olan şeyler zekatın dışında kalan mallardandır." Bu husustaki
açıklama hadisler bölümünde 1 numaralı hadiste gelecektir. [8]
3) Allah yolunda harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın.
(Harcama ve her türlü hareketinizde)dürüstdavranın.ÇünküAllahdürüstlerisever. (Bakara-195)
İzah:
Hz.
Huzeyfe radıyallahu anh, "Ayette geçen kendinizi tehlikeye atmayın
sözünün manası fakirlik korkusuyla Allah yolunda harcamayı bırakmaktır."
buyurmaktadır, Hz. İbni Abbas mdtyaiiahu anhuma buyuruyor ki: "Kişinin
kendini tehlikeye atması, Allah yolunda öldürülmesi demek değildir. Aksine
Allah yolunda harcamayı terketmesidir." Hz. Dahhâk bin Cübeyr
rahmetuiiahı aleyh diyor ki: "Ensar Allah yolunda harcar ve sadaka
verirlerdi. Bir sene kıtlık oldu. Onların hayalleri ve beklentileri boşa çıktı
ve Allah yolunda harcamayı bıraktılar. Bunun üzerine bu ayeti kerime nazil
oldu." Hz. Eşlem rahmetuiiahi aleyh diyor ki:"Bizler Kostantiniye
savaşındaydık. Karşımıza kafirlerden çok büyük bir kalabalık çıktı. Bu esnada
Müslümanlardan biri kılıcını alarak onların saflarına daldı. Bunun üzerine
diğer müslümanlar (o kişi hakkında) Kendisini tehlikeye attı diye konuşmaya
başladılar." Hz. Ebû Eyyub el Ensari radıyaüahu anh de o savaşta bulunuyordu.
Ayağa kalktı ve buyurdu ki: "Kişinin kendisini helak etmesi bu değildir.
Siz bu ayeti kerimeye böyle mana veriyorsunuz. Aslında bu ayet bizim hakkımızda
inmişti. Şöyle bir durum olmuştu; islam yayılmaya başlayıp dinin koruyucuları
artınca, biz ensar arasında gizliden gizliye şöyle bir görüş meydana çıktı: Allah
ceiie ceiaiuhu İslam'a üstünlük nasip eyledi ve insanlar arasında dinin
yardımcıları çoğaldı. Mallarımız ve bahçelerimiz uzun zaman
ilgilenemediğimizden berbat oluyor. Öyleyse bizler onlara bakalım, onları
düzene sokalım İşte bunun üzerine bu ayeti kerime indi. Kendini tehlikeye
atmak; kendi mallarının düzeni ile meşgul olup Allah yolunda cihadı terk
etmektir.[9]
4) Sana iyilik yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar."İhtiyaç fazlasını"
de.(Bakara-219)
İzah:
Mal
aslında (hayır yolunda) harcanmak içindir. İhtiyacı kadarı bırakılıp geriye
kalan (Allah yolunda) harcanmalıdır. Hz. ibni Abbas radıyattahu anhuma,
"Kişinin kendi çoluk çocuğunun masrafından artan kısmı ihtiyaçtan
fazladır" demektedir. Hz. Ebû Umame radıyatlahu anh, Allah Rasûlü
sailaliahu aleyhi vese/tem'İnşöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Ey insan,
yanında fazla olanı harca. Bu senin için hayırlıdır. O malı yanında alıkoyman
senin için kötüdür. Zaruret miktarı olan malda ise kınama yoktur. Harcamaya da
aile fertlerinden olan insanlardan başla. Yukarıdaki el, aşağıdaki elden
hayırlıdır. Yani veren el, alan elden hayırlıdır." Hz. Atâ rahmetuiiahi
aleyhken de şöyle rivayet olunmuştur: "Yukarıdaki ayeti kerimede geçen (
ya.) Afv kelimesinden maksat; ihtiyaçtan fazla olan maldır.[10]Hz.
Ebû Said el Hudh radıyallahu anh, Rasûlullah sallailahu aleyhi vesellerri\n
şöyle buyurduğunu söyledi: "Kimin yanında fazla bineği varsa bineği
olmayana versin. Fazla azığı olan da azığı olmayana versin." Rasûlullah
sailaliahu aleyhi veseilem bu sözün üzerinde o kadar fazla durdu ki, biz
kişinin ihtiyacından fazla olan malında hakkı bulunmadığını zannettik.[11]
Zaten insan için en yüksek derece şudur: İnsanın gerçek ihtiyaçlarından fazla
olan malt, hayır yolunda harcamak içindir. Biriktirip bir köşeye koymak için
değildir. Bazı alimler Afv kelimesini kolaylık şeklinde tercüme etmişlerdir.
Yani kişi kolaylıkla hayır yolunda ne kadar harcayabil irse har-camalıdır.
Şöyle ki, harcadıktan sonra dünyevi sıkıntılara düşerek perişan olmamalı,
başkasının hakkını zayi ederek ahiretteki sıkıntılara maruz kalmamalıdır. Hz.
İbni Abbas radıyallahu an/ıuma'dan nakledildiğine göre, bazı kimseler öyle sadaka
verirlerdi ki, yiyecek bir şeyleri kalmazdı. Hatta başkaları onlara sadaka
verme durumunda kalırlardı. Bunun üzerine (yukarıda geçen) ayeti kerime nazil
oldu.Hz. Ebû Said el Hudri radıyallahu anh şöyle buyuruyor: Adamın biri mescide
geldi. Rasûlullah sailaliahu aleyhi veseilem o şahsın halini görünce hayır
olarak elbise toplanmasını emretti. Yardım olarak epeyce elbise toplandı.
Rasûlullah sailaliahu aleyhi veseilem elbiselerden ikisini o adama verdi. Sonra
sadaka toplanması için teşvik etti. İnsanlar sadaka olarak mallarından
verdiler. O adam da iki parça elbiseden birini sadaka olarak verdi. Bunun
üzerine Rasûlullah sailaliahu aleyhi veseilem memnun olmadığını belirterek
elbisesini ona geri verdi.Kendisi muhtaç olduğu halde hayır, hasenat yapmaya
Kur'an da teşvik verilmiştir. Fakat bu (teşvik) bu tür harcamalara memnuniyetle
katlananlar ve kalplerinde gerçekten ahiretin ehemmiyeti dünya üzerine galip
gelenler içindir. 28. ayetin açıklamasında bu konunun tafsilatı gelmektedir. [12]
5) Verdiğinin kat kat fazlasını kendisine ödemesi için Allah'a güzel bir
borç verecek kimdir? Darlık veren de bollu kveren de Allah'tır. Sadece O'na
döndürüleceksiniz. (Bakara-245)
İzah:
Yukarıdaki
ayeti kerimede Allah yolunda harcamanın borca benzetilmesinin sebebi, borç
alınan (şey) mutlaka geri verilip, eda edildiği gibi Allah yolunda harcamanın
ecir, mükafat ve karşılığı da mutlaka elde edilir. Bundan dolayı Allah yolunda
harcamak, borç vermeye benzetilmiştir. Hz. Ömer radıyaiiahu anh Allah'a borç
vermekten kastedilen şeyin Allah yolunda harcamak olduğunu söylemiştir.Hz. Ibni
Mes'ud radıyaiiahu anh buyurdu ki: Bu ayet indiği zaman Hz. Ebû Dahdah Ensari
radıyaiiahu anh Peygamber Efendimiz saiiaiiahu aleyhi veseiiem \n yanına geldi
ve, "Ey Allah'ın Rasûlü! Allah ceiie ceiaiuhu bizden borç mu
istiyor?" dedi. Peygamber Efendimiz saiiaiiahu aleyhi veseiiem,
"Evet" deyince, "Öyleyse elinizi bana veriniz {Ta ki mübarek
elinizi tutarak size söz vereyim)" dedi. Peygamber Efendimiz saiiaiiahu
aleyhi veseiiem elini uzattı. O da Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vese/tem'İn
elini anlaşma yapmak üzere tutarak, "Ey Allah'ın Rasûlü! Ben bağımı
Rabbime borç olarak verdim" dedi. Bahçesinde altı yüz tane hurma ağacı
vardı ve onun çoluk çocuğu da o bahçede kalıyorlardı. Sonra Ebû Dahdah oradan
kalkarak bahçesine geldi ve hanımı Ümmü Dahdâh'a, "Haydi! Bu bahçeden
dışarıya çık. Bu bahçeyi ben Rabbime verdim." diye seslendi. Ebû Hureyre
radıyaiiahu antim rivayetine göre Allah'ın Rasûlü saiiaiiahu aleyhi veseiiem
bu bahçeyi birkaç tane yetim arasında taksim etti.Bir hadiste şöyle
geçmektedir: Ne zamanki"Kim bir iyilik yaparsa ona on misli sevap
verilir" ayeti nazil oldu. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bunun
üzerine "Ya Rabbi ümmetimin sevabını bundan daha fazla kıl" diye dua
etti. Bu duadan sonra da yukarıda geçen ayeti nazil oldu. Rasûlullah saiiaiiahu
aleyhi veseiiem tekrar "Yâ Rab! Ümmetimin sevabını bundan da fazla
kıl" diye dua etti. Bunu müteakip (7.sıradaki) ayeti nazil oldu.
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem tekrar, "Yâ Rab! Ümmetimin sevabını
arttır" diye dua etti. Bunun üzerine
"Muhakkak
sabredenlere ecirleri hesapsız ve tam olarak ödenecektir." ayeti nazil
oldu. Başka bir hadisi şerifte şöyle buyu rul m ustur: "Bir melek şöyle
nida eder; <Bugün borç verip, yarın karşılığını tam ve eksiksiz olarak
alacak olan kimdir?Bir hadis-i kutsîde ise Allah ceiie ceiaiuhu şöyle
buyuruyor: "Ey ademoğlu! Dora \/a servetini Benim vanıma emanet olarak
bırak. O emanetinin ne yanma endişesi vardır, ne batma ne de çalınma. Ben
emanetini senin en muhtaç olduğun bir zamanda eksiksiz bir şekilde sana
vereceğim.[13]
6) Ey iman edenler! Kendisinde artık ahş-veriş, dostluk ve (Allah'tan
izinsiz) bir şefaat bulunmayan gün (kıyamet) gelmeden önce, size verdiğimiz
rızıktan hayır yolunda harcayın. (Bakara-254)
İzah:
Yani
o gün alış-veriş yoktur ki, kişi başkalarının iyiliklerini satın alabilsin.
Dostluk yoktur ki, başkalarından iyilik isteyebilsin. Allah'tan izinsiz kimseye
şefaat hakkı yoktur ki, ona yalvarıp, yakararak kendisine şefaat ettirsin.
Kısacası (O gün kişinin) başkasından yardım alabileceği bütün sebepler yok
olacaktır. O gün için bir şey yapılacaksa bugün yapılmalı, ekilecek olan
ekilmelidir. O gün ektiğini biçme günüdür. Ne ekilirse o biçilecektir. İster
tahıl, ister çiçek, ister diken, ister çalı. Herkes ne ektiğini iyice
düşünmelidir.
7) Allah yolunda mallarını harcayanların örneği, yedi başak bitiren bir
dane gibidir ki, her başakta yüz dane vardır. Allah dilediğine kat kat
fazlasını verir. Allah'ın lütfü geniştir, O herşeyi bilir. Bakara-261)
İzah:
Bir
hadisi şerifte, "Ameller altı, insanlar ise dört kısımdır"
buyurul-maktadır. Amellerden ikisi vacip kılan amellerdir. İkisi mükafatı ile
eşit olan amellerdir. Bir amelin ecri (sevabı) on kat fazladır. Birinin de
sevabı yedi yüz kat fazladır. Vacip kılan amellerin birincisi şudur: Kişi Allah
cetfe ceiaiuhu'na şirk koşmadan ölürse mutlaka Cennete girecektir. İkincisi;
her kim Allah ceiie ceiaiu-to/na şirk koşarak ölürse o da mutlaka Cehennem'e
girecektir. Mükafatına eşit olan amel ise, bir kimse bir iyiliğe niyet eder.
Fakat onu yapamazsa, ona bir sevap verilir. Kim de bir günah işlerse ona bir
günah yazılır. Kim bir iyilik yaparsa ona on misli sevap yazılır, Allah yolunda
harcayan kimseye her harcamasına karşılık yedi yüz kat sevap yazılır.
İnsanların dört kısmı ise şöyledir: 1-Hem dünya hem de ahirette genişlik
içinde olanlar, 2-Dünyada genişlik, ahirette ise darlık içinde olanlar,
3-Dünyada darlık, ahirette ise genişlik içinde olanlar, 4-Hem dünyada hem de ahirette
darlık içinde olanlar.[14] Son
kısımda olan insanların dünya yoksulluğu yanında amelleri de bozulmuştur.
Bundan dolayı ahirette bir şey elde edemedikleri gibi dünya ve ahiretleri
berbat olmuştur.Hz. EbÛ Hureyre raöıyallahu anh Allah'ın Rasûiü saliallahu
aleyhi veseliemln Şöyle buyurduğunu naklediyor: "Her kim helal maldan
olmak ve haram maldan olmamak şartıyla bir hurma kadar sadaka verirse (Çünkü
Allah ceiie ceiaiuhu yalnız helal ve temiz malı kabul eder) Allah ceiie
ceiaiuhu o sadakayı sizin kendi buzağınızı büyüttüğünüz gibi büyütür. Nihayet
o sadaka büyüye büyüye bir dağ kadar olur.[15]Yine
başka bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Kim Allah yolunda bir hurma
verirse Allah ceiie ceiaiuhu onun sevabını o kadar büyütür ki, Uhud Dağı'ndan
daha büyük olur." Uhud Dağı Medine-i Münevvere'de çok büyük bir dağdır. Bu
durumda ecir ve sevab yedi yüzden çok daha fazladır.Bir başka hadiste
geçtiğine göre; yedi yüz misli ecir verileceği hakkındaki a-yet nazil olduğunda
Rasûluilah saliallahu aleyhi veseiiem ecir ve sevabın daha çok olması için
Allah ceiie ceiaiuhu'nB dua etti. Bunun üzerine beşinci sırada geçen ayet nazil
oldu.[16] Bu
hadise göre yedinci ayet beşinci ayetten önce inmiştir. Başka bir hadiste bunun
aksi rivayet olunmuştur. Bu hadis beşinci ayetin açıklamasında geçmiştir.
8) Mallarını Allah yolunda harcayıp da arkasından başa
kakmayan, fakirlere eziyet etmeyen kimseler var ya, onların Allah katında has
mükâfatları vardır. Onlar için korku yoktur, üzüntü de çekmeyeceklerdir.
(Bakara-262)
İZAH: Bu ayeti kerime önceki ayetten hemen sonra gelmektedir ve bu sayfadaki
diğer ayetlerde bu konu hakkındadır. Allah ceiie ceiaiuhu yolunda harcamaya
teşvik ve sadakayı başa kakmak suretiyle berbat edilmemesi hakkında tembih
vardır. Eziyet etmenin manası ise, yapmış olduğu iyilikten dolayı birine hakir
davranmak ve onu zelil görmektir.Rasûluilah saliallahu aleyhi veseiiem bir
hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: "Bazı kimseler Cennet'e
giremeyeceklerdir. Onlardan bir tanesi yaptığı iyiliği başa kakan, ikincisi
anne babasına karşı gelen, üçüncüsü ise devamlı şarap içendir.[17] İmam
Gazali rahmetuliahi aleyh İhya-i Ulumiddin'de sadaka adabı bahsinde "Kişi
sadakasını (Eziyet).ve (Başa kakma) ile
berbat etmemelidir" diye yazmıştır. "Menn ve Eza" kelimelerinin
tefsiri hakkında alimlerin birkaç görüşü vardır. Bazıları; "Menn, sadakayı
verdiği kişiye, verdiği sadakadan bahsetmesi-dir. Ezâ ise, sadaka verdiğini
başkalarına açıklamasıdır" demiştir. Başka bir görüşe göre Menn, vermiş
olduğu şeyin karşılığını ondan almak, Ezâ, sadaka verdiği kimseyi fakirliği
sebebiyle kınamaktır. Bazıları da "Menn, vermiş olduğu sadaka sebebiyle
yoksula karşı büyüklük taslamaktır. Ezâ ise istediği için onu
azarlamaktır" demişlerdir.İmanvı Gazali rahmetuliahi aleyh buyurdu ki:
"Menn kelimesinin asıl manası (sadaka verenin) verdiği kişiye ihsanda
bulunduğunu düşünmesidir" Zaten bu sebeple yukarıda geçen şeyler meydana
gelmektedir. Halbuki (sadakayı veren kişi) fakirin kendine iyilik ettiğini
düşünmelidir. Çünkü o fakir zenginden Allah'ın hakkı olan zekatı kabul etmekle
onu sorumluluktan ve mesuliyetten kurtararak malının temizlenmesine de sebep
olur. Ayrıca zekat verilmediğinden dolayı yapılacak olan Cehennem azabından
onu kurtarmış olur.[18]
Meşhur muhaddislerden İmam Şa'bi rahmetuliahi aleyh diyor ki: Her kim fakirin
sadakaya olan ihtiyacından daha fazla kendisini sevaba muhtaç kabul etmezse, o
kimse vermiş olduğu sadakayı zayi etmiştir. Ayrıca fakire vermiş olduğu sadaka
da yüzüne çarpılır.[19]
Kıyamet günü son derece çetin, hüzünlü, kederli ve korkunç bir gündür. Bu husus
kitabın sonunda da gelecektir. O (kıyamet) gününde kişinin korkudan emin olması
ve üzüntülü olmaması çok büyük bir nimettir.
9) Eğer sadakaları (zekât ve benzeri hayırları) açıktan verirseniz ne
âlâ! Eğer onu fakirlere gizlice verirseniz, işte bu sizin için daha hayırlıdır.
Allah da bu sebeple sizin günahlarınızı örter. Allah, yapmakta olduklarınızı
bilir.
(Bakara-271)
"Mallarını
gece ve gündüz, gizli ve açık hayra sarf edenler var ya, onların mükâfatları
Rableri katındadır. Onlara korku yoktur, üzüntü de çekmezler." (Bakara-274)
İZAH: Her iki ayette sadakanın gizlenerek verilmesi de açıktan verilmesi de
övülmektedir. Kur'an-ı Kerim'in bir çok ayetlerinde riya yani gösteriş için
amel yapmanın kötülüğü bildirilmiş ve buna şirk denilmiştir. Riyanın sevapları
yok edici hatta günah kazanmaya sebep olduğu bildirilmiştir. O halde öncelikle
şunu iyi anlamak lazımdır ki, gösteriş ayrı bir şeydir. Bir amelin açıkça
yapılması illa da onda riya olmasını gerektirmez. Oysa riya; kişinin kendi
büyüklüğünü göstermek şöhret kazanmak yeteneklerini göstermek ve izzet elde
etmek için yaptığı işlerdir.Allah ceiie ceiaiuhu'nun rızasını ve hoşnutluğunu
kazanmak için bir amel yapılır da bir maksattan dolayı onun ilan edilmesinden
Allah razı olacaksa, bu ameli ilan etmek riya olmaz. Bu durumun dışında kalan
her amelde, özellikle sadaka vermekte efdal olan onu gizlemektir. Çünkü bu
şekilde riya ihtimali de ortadan kalkmaktadır. Ayrıca sadakayı alan şahıs
zillete düşmekten ve eziyet görmekten korunmuş olur. Sadakayı açıktan vermenin
zararlarından biri de verirken riya olmasa bile cömertliği insanlar arasında
yayıldığından sadaka veren kişinin ucub ve kendini beğenme ihtimalinin
olmasıdır. Bunun yanısıra eğer sadaka veren kimse halk arasında meşhur olursa o
zaman pek çok kimseler ondan istemekle onu rahatsız ederler. Ayrıca o kimsenin
zengin olduğu duyulduğunda pek çok dünyevi zararlar da meydana gelir. Meselâ,
hükümetin vergi koyması; malında hırsızların gözü olması ve haset edenlerin
düşmanlığı vs. İmam Gazali rahmetuiiahi aleyh şöyle buyuruyor: "Sadakayı
gizli vermek riya ve şöhretten daha uzaktır." Ayrıca Rasulullah saiiaiiabu
aleyhi veseiiem bir hadisinde buyurmuştur: "Sadakaların en faziletlisi dar
gelirli birinin kendi gayretiyle herhangi bir yoksula gizlice sadaka
vermesidir. Her kim vermiş olduğu sadakadan bahsederse o kişi kendinin meşhur
olmasını isteyendir. Kalabalık içinde sadaka veren de riyakardır."Geçmişte
büyük zatlar sadakayı o kadar gizlemeye çalışırlardı ki, sadaka vermiş
oldukları fakirin sadaka vereni bilmesinden dahi hoşlanmazlardı. Bundan dolayı
bazıları âmâ fakirleri seçerek onlara sadaka verirlerdi. Bazıları da fakirin haberi
olmasın ve utanmasın diye başkaları vasıtasıyla verirlerdi. Kısacası; verilen
sadakayla riya ve gösteriş kastedilmiş ise sevaplar mahvolduğu gibi günaha da
girilmiş olunur.İmam-ı Gazali rahmetuiiahi aleyh şöyle yazmıştır: "Hangi
amelde kişinin niyeti gösteriş olursa o amel boşa gider. Çünkü zekat mal
sevgisini insanın kalbinden çıkarmak için vacib oldu. İnsanlarda makam sevgisi
mal sevgisinden daha fazladır. Bu ikisi ahirette insanı helak eden şeylerdir.
Cimrilik sıfatı insana kabrinde akrep şeklinde musallat olur. Riya ve meşhur
olma isteği ise ejderha şekline girerek (musallat olur).[20]Bir
hadiste, "Kişinin dini ve dünyevi hususlarda parmakla gösterilmesi o-nun
kötülüğüne yeterli bir sebeptir". Hz. İbrahim bin Edhem rahmetuiiahi aleyh
buyuruyor ki: "Her kim meşhur olmayı isterse, o kimse Allah ile doğru bir
muamelede bulunmamıştır". Eyyûb Sahtiyanı rahmetuiiahi aleyh de; "Her
kimin Allah ile muamelesi düzgün ise evinin nerede olduğunun halk tarafından
bilinmesini dahi istemez" demiştir.[21] Hz.
Ömer radıyaliahu anh bir defasında Mescid-i Nebevi'ye geldi. Hz. Muaz
radtyallahu anh'\ Peygamber sallallahu aleyhi vese/tem'in kabri başında oturmuş
ağlarken gördü. Niçin ağladığını sorunca Hz. Muaz radıyaliahu anh\ "Ben
Ra-sûlullah'tan duydum ki; Riyanın azı da şirktir. Allah ceiie ceiaiuhu bir
köşede isim-sizlik içinde yaşayan muttakî kullarını sever. Eğer o kimseler bir
yere gidecek olsalar onları kimse aramaz. Herhangi bir meclise gelseler, onları
kimse tanımaz. Onların kalpleri hidayet kandilleridir ve onlar tozlu, topraklı
karanlık yerlerden kurtulmuşlardır[22]Kısacası
riyayı (gösterişi) kötüleyen pek çok ayet ve hadisler vardır. Fakat bütün
bunlara rağmen sadakayı ilan etmekte bazen dini maslahatlar (faydalar)
bulunmaktadır. Mesela, başkalarını teşvik etmek gerektiğinde sadaka açıkça
verilir. Şöyle ki; birkaç kişinin sadaka vermesiyle dinin önemli bir ihtiyacı
karşılanamıyorsa, o zaman sadakayı açıkça vermek başkalarını sadakaya teşvik
edip o dini ihtiyacın karşılanmasına sebep olur.Bundan dolayı Peygamber saiiaiiahu
aleyhi veseiiem Efendimiz buyuruyor ki: "Kur'an'ı sesli okuyan açıktan
sadaka veren gibidir. Kur'an'ı sessiz okuyan da gizli sadaka veren gibidir.[23]
Demek ki Kur'an-ı Kerimi duruma göre bazen sesli bazen de sessiz okumak
faziletli oluyor. Önce geçen ayeti kerime hakkında pek çok ulemadan
nakledildiğine göre bu ayette farz sadaka olan zekat ve nafile sadakaların her
ikisi de beyan edilmektedir. Farz olan sadakayı yani zekatı açıktan vermek daha
efdaldir. Diğer farzların hükmü de aynıdır. Onları açıkça edâ etmek efdaldir.
Çünkü kişi açıktan vermekle hem başkalarını sadaka vermeye teşvik etmiş hem de
"Bu adam zekatını edâ etmiyor" şeklindeki suçlama ve töhmeti üzerinden
atmış olur. Bunun için namazın cemaatle kılınmasında namazın edâ edilmesinin
ilanıyla birlikte başka faydalar da vardır. Hafız ibni Hacer rahmetuiiahi aleyh
diyor ki: "Allâme Taberi rahmetuiiahi aleyh ve diğerleri farz olan
sadakanın açıkça verilmesinin efdal olduğu, nafile sadakanın da gizlice
verilmesinin daha üstün olduğu hakkında alimlerin görüş birliğinde olduklarını
nakletmişlerdir." Zeynübnü-I Münir rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Bu
üstünlük ahvallere göre değişir. Mesela, idareciler zalim olduğundan zekatı
verilecek mal gizli tutuluyorsa zekatı gizli vermek daha uygundur. Eğer bir
kimse önder olduğundan insanlar onun yaptığı işleri kendilerine örnek
alıyorlarsa o kişinin nafile olan sadakayı da açıktan vermesi efdaldir.[24]Hz.
İbni Abbas radıyaliahu anhuma yukarıda geçen ayeti kerimenin tefsirinde diyor
ki: "Allah ceiie ceiaiuhu nafile sadakalar içinde gizli verilen sadakayı
açıktan verilen sadakadan yetmiş derece üstün kılmıştır. Farz olan sadakalarda
ise açıktan verileni gizli verilenden yirmi beş derece üstün kılmıştır. Diğer
bütün farz ve nafile İbadetlerde de durum böyledir.[25] Yani
farz olan ibadetleri aşikare yapmak gizli yapmaktan efdaldir. Çünkü kişi farz
olan ibadeti gizli yaparsa kendisini töhmet altında bırakmış olur. Diğer bir
zarar da o kişinin yakın çevresi "Bu adam falanca ibadeti hiç
yapmıyor" kanaatine varmalarıdır. Bundan dolayı onların kalplerinde bu
ibadetlerin kıymet ve ehemmiyeti azalır. Nafile ibadetlerde ise eğ'er kendisine
başkalarının uyacağı ve tâbi olacağını düşünüyorsa bunları açıkça yapması
efdaldir.Hz. ibni Ömer raüıyaiiahu anhuma dan Peygamber saiiaiiahu aleyhi
veseiiem Efendimizin şöyle buyurduğu naklediliyor: "Salih amelleri
gizlice yapmak aşikâre yapmaktan efdaldir." Fakat bu (şekilde amel yapmak)
ittibaya niyet eden içindir. Ancak insanların kendisine ittiba ettiklerini
düşünen biri amellerini açıkça yapabilir. Hz. Ebû Umame radıyallahu anh diyor
ki: Hz. Ebû Zer radıyallahu anh Rasûlullah sallal-lahu aleyhi veseiiem'öen
hangi sadakanın daha faziletli olduğunu sorunca Allah'ın Rasûlü saüaiiahu
aleyhi veseilem buyurdu ki: "Gizlice herhangi bir fakire birşeyler vermektir."
Darlık ve yokluk içindeki birinin sadaka vermeye çalışması daha üstündür.
Gerçek şudur ki, nafile sadakaları gizli olarak vermek efdaldir. Tabii ki açıktan
vermekte dini bir fayda varsa o zaman sadakanın açıktan verilmesi daha efdal
olur. Fakat bu noktada kişi kendi nefsinden ve şeytandan gafil olmamalıdır.
Çünkü şeytan sadakayı berbat etmek için "Açıkça vermekte dini bir takım
faydalar vardır" diye kalbe bir düşünce sokar.Bunun için kişinin sadakayı
açıkça vermesinde dinen fayda olup olmadığını dikkatlice araştırması gerekir.
Sadakayı verdikten sonrada her gittiği yerde bahsetmemelidir. Çünkü böyle
yapmak açıkça sadaka verme hükmüne dahil olur. Hadisi şerifte bahsedildiği
üzere insan gizli bir amel yaptığında o gizli amel olarak yazılır. O kişi
yaptığı gizli amelini açıklarsa gizli yapılan amel aşikâre yapılan amellere
dönüşür. Eğer her gittiği yerde insanlara söylerse açıkça yapılan bir amel
hükmünden çıkıp riya ile yapılan bir amel hükmüne dahil olur.[26]
Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseilem Efendimiz buyurdu ki; "Allah'ın
arşının gölgesinden başka gölge bulunmayan o (kıyamet gününde) Allah celie
ceiaiuhu 7 sınıf insanı kendi arşının gölgesinde barındıracaktır. "1
-Adil devlet reisi, 2-Allah celie ceiaiuhu'na ibadet e-derek yetişen genç,
3-Kalbi mescitlere bağlı olan kimse, 4-Hiçbir dünyevi menfaat olmaksızın sırf
Allah için bir araya gelen ve ayrılan iki kişi, 5-Soylu ve mevki sahibi, güzel
bir kadın kendisine yöneltmek istediğinde Ben Allah'tan korkarım> diyen
kimse {Aynı şekilde bir erkek bir kadını kendine yöneltmek istediğinde Ben Allah'tan
korkarım> diyen kadın), 6-Sağ elinin verdiğini sol eli duymayacak derecede
gizli sadaka veren kişi, 7-Kimsenin görmediği tenha bir yerde Allah celie
ceiaiuhu'nu hatırlayıp ağlayan kimse". Bu hadiste 7 sınıf insan
zikredilmiştir. Başka hadisi şeriflerde o dehşetli günde arşın gölgesinde
bulunacakların daha fazla olduğu bildirilmiştir. Alimler onların seksen iki
sınıf insan olacağını bildirmişlerdir. İthaf kitabının yazarı o kimseleri kitabında
zikretmiştir. Pek çok hadisi şeriflerde "Gizli verilen sadaka Allah ceiie
ceiaiuhu'nun gazabını giderir" buyurulmuştur.Hz. Salim ibni Ebî Cağd
rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Bir kadın çocuğuyla beraber yolda giderken
aniden bir kurt çocuğu kapıp götürdü. Kadın kurdun arkasından koştu. Derken
yolda bir dilenci ile karşılaştı. Dilenci bir şeyler isteyince kadın yanında
bulunan bir tek ekmeği ona verdi. Bu esnada çocuğu kapan kurt geriye geldi ve
çocuğu bırakarak gitti." Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem buyurdular
ki: "Allah ceiie ceiaiuhu üç kişiyi sever, üç kişiye de gazap eder. Allahu
Teâlâ'nın sevdiği üç kişiden birincisi, bir fakirin ihtiyacını gören kişidir,
ki o fakir hiç tanımadığı ve akrabalığı da olmayan bir topluluğun yanına
gelir. Yalnızca Allah için onlardan bir şeyler ister. O kişi kalkar ve
diğerlerinden gizli olarak o fakire bir şeyler verir ve onun verdiği şeyden
Allah'tan başka kimsenin haberi olmaz, ikincisi] o kişidir ki, bir topluluk
bütün geceyi seferde geçirir. Gece boyunca yürüyen bu topluluğa uyku basınca
biraz dinlenmek için bineklerinden inerler. O kişi yatıp istirahat etmek yerine
namaza durur ve Allah ceiie ce/a/u/iu'nun huzurunda dua etmeye başlar. Üçüncüsü
de; o kişidir ki, bir topluluk düşmanla cihad ederken düşman karşısında yenilgi
baş gösterdiğinde ve insanlar dağılmaya başladığında o kişi tek başına göğsünü
gererek şehid olana kadar yada savaşı kazanana kadar çarpışır. Allah'ın gazap
ettiği üç kişiden birincisi; yaşlı (ihtiyar) olduğu halde zina eden kimse.
İkincisi; fakir olduğu halde kibirlenen kimse. Üçüncüsü; zengin olduğu halde
zulmeden kimsedir." (Bu hadis, hadisler kısmının on beşinci sırasında
gelecektir). Hz. Cabir radıyaiiahu anh diyor ki: "Allah'ın Rasûlü
saiiaiiahu aleyhi veseilem hutbe okudu ve hutbesinde şöyle buyurdu; Ey insanlar
ölüm gelmeden evvel günahlarınıza tevbe ediniz ve iyi ameller işlemek de acele
ediniz. Başka işlerle uğraşarak salih amelleri terketmeyiniz. Allah'ı çok
zikrederek gizli ve açık sadaka vererek O'nunla yakınlık kurunuz. Çünkü bu
ameller yüzünden size rızık verilir, size yardım edilir, sizin bozukluğunuz
ıslah edilir."Bir hadisi şerifte "Kıyamet günü herkes, hesaba çekilme
kararı verilinceye kadar kendi sadakasının gölgesinde bulunacaktır"
buyurulmuştur. Yani güneşin çok yaklaşacağı o kıyamet gününde herkes vermiş
olduğu sadaka miktarmca gölgede olacak. Ne kadar çok sadaka vermişse o kadar
fazla gölge olacak. Başka bir hadiste "Sadaka kabir sıcaklığını (azabını)
uzaklaştırır ve herkes kendi sadakasıy-la gölgelenir" buyuruluyor.
Sadakanın belaları giderdiği pek çok rivayetlerde geçmektedir. Müslümanların
(kötü) amelleri sebebiyle her taraftan çeşit çeşit belaların geldiği günümüzde
bol bol sadaka verilmelidir. Özellikle ömür boyu çalışıp biriktirilenler göz
göre göre bırakılmak zorunda kalındığına göre, bu durumda bol bol sadaka
vermeye devam edilmesi gerekir. Böylelikle sadaka olarak verilen mal da zayi
olmaktan korunmuş olur. Ayrıca verilen sadaka bereketiyle kişinin üzerine gelen
belalar da kendiliğinden uzaklaşır. Ne yazık ki bizler bütün bu ahvalleri gözlerimizle
gördüğümüz halde bile sadaka vermeye ihtimam etmiyoruz.Bir hadiste "Sadaka
yetmiş kötülük kapısını kapatır" buyuruluyor. Başka bir hadiste de
"Sadaka Allah'ın gazabını uzaklaştırır ve kötü ölümden insanı muhafaza
eder" buyuruluyor. Bir hadisi şerifte "Sadaka ömrü uzatır ve kötü
ölümü engeller. Kibir ve gururu giderir" diye geçmektedir. Yine başka bir
hadiste şöyle buyuruluyor; "Allah celie ceiaiuhu bir lokma ekmek veya bir
avuç hurma ya da buna benzer fakirin ihtiyacını karşılayacak basit bir şey
sebebiyle üç kişiyi Cennete koyar. Birincisi; sadakanın verilmesini emreden ev
sahibi. İkincisi; o ekmeği yada yemeği pişiren evin hanımı. Üçüncüsü; sadakayı
fakire ulaştıran hizmetçi." Peygamber saiiaiia-hu aleyhi veseilem bu
hadisi söyledikten sonra şöyle buyurdu: "Bütün hamdler bizim
hizmetçilerimizi bile sevab hususunda unutmayan Allah'a aittir." Bir
defasında Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem, "En güçlü pehlivan
kimdir?" diye sordu. Oradakiler,"Güreşte başkalarını yenendir"
dediler. Bunun üzerine Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem, "Asıl
pehlivan kızdığı zaman kendisine hakim olandır" buyurdu. Daha sonra,
"Kısır kimdir, bilir misiniz?" dedi. Etrafında bulunanlar,
"Çocuğu olmayan kişidir"' dediler. Rasûluliah saiiaiiahu aleyhi
veseiiem, "Hayır, kısır, ileriye (ahirete) hiç bir çocuk
gönder-meyendir" buyurdu. Sonra Allah Rasûlü, "Fakir kimdir?"
dedi. Halk, "Ya Rasûlallah malı olmayan kimsedir." dediler.
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Asıl fakir, malı olduğu
halde ileriye hiçbir şey göndermeyendir. ( Çünkü o sevaba çok ihtiyacı olduğu
kıyamet gününde eli boş kalacaktır). Hz. Ebû Hureyre radıyaiiahu anh diyor ki:
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, Hz. Aişe radtyaliahu anha'ya şöyle dedi:
"Bir hurma parçasıyla da olsa nefsini Allah ceiie ceiaiuhuöan satın al.
Ben seni Allah ceiie celaiuhu'nun hiç bir sorgusundan kurtaramam. Ey Aişe!
Hiçbir isteyen kimse senin yanından eli boş dönmesin, keçi ayağı (paça) dahi
olsa ver, onu boş çevirme.[27]İmam
Gazali rahmetuliahi a/eyh'in yazdığına göre; "Eskiden halk bir hurma da olsa,
bir parça ekmekte olsa sadaka verirler ve hiçbir günün sadaka vermeden geçmesini
iyi görmezlerdi. Çünkü Peygamber Efendimiz saiiaiiahu aleyhi veseilem, Kıyamet
günü herkes vermiş olduğu sadakaların gölgesinde gölgelenecek buyurmuşlardır[28]
10) Allah faizi tüketir, sadakaları ise arttırır. (Bakara-276)
İZAH: Sadakaların artması bundan önce de pek çok rivayetlerde geçmişti.
Ahirette sadakanın sevabı dağlar gibi olacaktır. Bu ahiretteki durumdur. Dünyada
da genellikle sadaka malı arttırır. Şöyle ki; ihlasla, bol bol sadaka veren kimsenin
gelirlerinde devamlı artış olmaktadır. Kimin gönlü isterse tecrübe ederek
bakabilir. Tabii ki ihlaslı olmak şarttır. Riya ve gösteriş olmamalıdır. Faiz
ise ahirette zaten yok edilir. Dünyada bile çoğunlukla berbat olur. Hz.
Abdullah bin Mes'ud radıyallahu anh Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem'm
şöyle buyurduğunu naklediyor: "Faizin arttığı gözükse de onun sonu
azalmaya doğru gider". Mağmer rahmetuliahi aleyh diyor ki: "Faizle
kazanılan malda azalma olduğu kırk sene içinde ortaya çıkar". Hz. Dahhak
radıyallahu anh da diyor ki: "Faiz dünyada çoğalır, ahirette ise yok
edilir." Hz. Ebû Berze radıyaiiahu anh diyor ki: "Allah'ın Rasûlü
saiiaiiahu aleyhi veseilem şöyle buyurdu; İnsan bir parça sadaka verir. O parça
Allah indinde o kadar büyür ki, Uhud Dağı kadar olur."
11) Sevdiğiniz şeylerden Allah için harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz .(Al-i lmran-92)
İZAH: Hz. Enes radıyallahu anh buyurdu ki: "Ensar içinde en fazla hurma
ağaçlan olan kişi Hz. Ebû Talha radıyallahu anh idi. Onun Beyrûha adlı bir
bağı vardı. Hz. EbûTalha radıyallahu anh bu bağını çok severdi. Bu bağ Mescid-i
Nebevi'nin karşısındaydı. Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseilem genellikle o
bağa gider, onun çok lezzetli ve güzel olan suyundan içerdi. Yukarıda geçen
ayet-i Celil'e indiği zaman Ebû Talha radıyai-lahu anh Rasûlullah saiiaiiahu
aleyhi vesellemln yanına geldi ve dedi ki; <Allah cette celaluhu'Sevdiğiniz
şeylerden Allah için harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz' buyuruyor. Beyrûha,
bütün mallarımın arasında bana en sevimli olanıdır. Ben onu Allah için (Allah
yolunda) sadaka olarak veriyorum ve onun ecir ve sevabını da Allah ceiie
ceiaiuhu'Ğan ümit ediyorum. Siz onu nereye uygun görürseniz, oraya
harcayabilirsi-niz? Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem Efendimiz bunun
üzerine, Ne güzel! Bu çok kazançlı bir maldır ve Ben onu akrabaların arasında
taksim etmeni uygun görüyorum buyurdu. Bunun üzerine Ebû Talha radıyallahu anh,
Peki dedi ve Bey-rûha'yı amca çocukları ve diğer akrabaları arasında taksim
etti. Başka bir hadiste ise şöyle geçmektedir: Ebû Talha radıyaiiahu anh dedi
ki; "Ya Rasûlallah benim bu maliyeti çok yüksek olan bağım sadakadır. Eğer
ben bunu kimsenin haberi olmadan yapabilseydim öyle yapardım. Fakat bağ gizli
tutulabilecek bir şey değildir."Hz. ibni Ömer radıyaiiahu anhuma diyor ki:
"Ben bu Ayet-i Kerimeyi duyduğumda Allah ceiie celaiuhu'nun bana vermiş
olduğu bütün şeyleri düşündüm ve onlar arasında Mercâne adındaki cariyemin bana
en sevimli olduğunu gördüm. Allah için onu azad ettim. Bundan sonra ben eğer
Allah için verdiğim bir şeyden tekrar istifade etmeyi uygun bulsaydım cariyeyi azat ettikten sonra onunla
evlenirdim.[29] İşte bu durum hoşuma
gitrridi ve o cariyeyi kölem Hz. Nafi radıyai anh ile nikahladım". Başka
bir hadiste şöyle geçmektedir: "Hz. İbni Ömer radı anhuma bir gün namaz
kılıyordu. Namazda Kur'an okurken bu ayete ulaşınca işaretle bir cariyesini
azat etti." Allah ce/te celaiuhu'nun ve O'nun sevgili Rasûlü'nün
sözlerinin ehemmiyetini ve onlarla amel yapmaktaki Öncülüğü öğrenmek isteyen
varsa Sahabe-i Kiram hazretlerinden öğrensin. Gerçekten bu zatlar Peygamber
saiiaiiahu aleyhi vesetfem'in sahabesi olmaya layıktılar. Peygamber saiiai-lahu
aleyhi veseiiem'ln hizmetçisi olmak o mübarek zatların şanına yakışırdı.Allah
onların hepsinden razı olsun ve onları Kendinden razı etsin.Hz. Ömer
radıyaiiahu anh kendisi için Celûlâ cariyelerinden bir cariye satın alması için
Ebû Musa el Eşari'ye bir mektup yazdı. Ebû Musa el-Eşari radıyallahu anh çok
kıymetli bir cariye satın alarak ona gönderdi. Hz. Ömer radıyaiiahu anh
cariyeyi yanına çağırdı. Bu ayeti okuduktan sonra onu azat etti. Muhammed bin
Münkedir radıyaiiahu anh diyor ki: "Bu Ayet-i Kerime indiğinde Hz. Zeyd
bin Harise radıyallahu anh'ın yanında herşeyinden çok sevdiği bir atı vardı.
Hz. Zeyd bin Harise radıyatiahu anh atı alarak Peygamber saiiaiiahu aleyhi
veseiiem'in yanına geldi ve dedi ki; Bu sadakadır Peygamber saiiaiiahu aleyhi
veseiiem atı kabul etti ve onun oğlu Üsame radıyaiiahu anh'a verdi. Hz. Zeyd
bin Harise radıyaliahu anh'm yüzünde bu durumdan hoşlanmadığını gösteren bir
ifade meydana geldi. (Çünkü evin malı evde kalmıştı. Babanın elinden oğlunun
eline geçmişti). Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseiiem Efendimiz buyurdular ki;
<AI!ah ceiie ceiaiuhu senin sadakanı kabul etti. Yani senin sadakan edâ
edilmiş oldu. Ben şimdi onu ister senin oğluna ister başka bir akrabana,
istersem yabancı birine veririm (Çünkü sen onu oğluna vermiyorsun ki, şahsi
menfaat olsun. Sen onu bana verdin ben de istediğime vermekte serbesttim".Beni
Süleym kabilesinden bir kişi şöyle diyor: Hz. Ebû Zer Gıfâri radıyaiiahu anh
Rebze adında bir köyde kalıyordu. Orada develeri ve o develere bakan zayıf bir
çobanı vardı. Ben de ona yakın bir yerde kalıyordum. Ben kendisinin hizmetinde
bulunmak istediğimi söyledim. "Sizin çobanınıza yardım ederim. Sizin feyiz
ve bereketinizden istifade ederim. Ümit ediyorum ki, Allah ceiie ceiaiuhu sizin
bereketinizden beni de faydalandırır." dedim. Hz. Ebû Zer radıyaiiahu anh
dedi ki: "Benim arkadaşım, sözümü dinleyendir (yani böyle birini arkadaş
edinebilirim). Eğer sen buna hazırsan mesele yok, yoksa benimle arkadaşlık
niyetinden vazgeç." Ben, "Hangi hususta size itaat etmemi istiyorsunuz?"
dedim. O, "Ben birine bir şey verilmesini istediğim zaman en iyisini seçip
vereceksin" dedi. Ben bunu kabul ettim. Bir müddet onun yanında kaldım. Su
başında kalan bir kafilenin sıkıntı içinde olduklarını öğrendi, Develerinden
bir tane getirmemi söyledi. Ben verdiğim söze uygun olarak develerin içinden
çok eğitimli ve terbiye edilmiş erkek bir deveyi seçtim. Onun gibi sürüde başka
bir hayvan yoktu. Ben tam onu götüreceğim sırada aklıma ona burada da ihtiyaç
olduğu geldi. Ben o erkek deveyi bırakarak ondan sonra en değerli ve en üstün
olan dişi bir deveyi alıp götürdüm. Hz. Ebû Zer radıyaliahu anh ihtiyaçtan
dolayı bıraktığım o erkek deveyi görünce bana "Hainlik ettin" dedi.
Ben onun maksadını anlayınca dişi deveyi geri götürüp o erkek deveyi getirdim.
Orada bulunanlara dönerek, içinizde sevaplı bir iş yapmak isteyen iki kişi var
mı?" dedi. Bunun üzerine iki kişi ayağa kalkarak hazır olduklarını
söylediler. Hz. Ebû Zer radıyaiiahu anh dedi ki: "Eğer herhangi bir özrünüz
yoksa bu deveyi keserek bu vadide ne kadar ev varsa onların sayısınca hisselere
ayırın ve bu devenin etinden her eve bir hisse gönderin. Benim evime de diğer
evlere gönderdiğiniz kadar bir hisse gönderin, fazla göndermeyin." Bu iki
kişi söyleneni kabul edip, yaptılar. Bu işi bitirince beni çağırdı ve "Ben
hâlâ şunu anlayamadım. Bana baştan vermiş olduğun sözü unuttun mu? Unuttuysan
seni mazur kabul ediyorum. Yoksa bile bile başından mı savdın?" dedi. Ben,
"Unutmamıştım. Size verdiğim söz hatırımdaydı. Develere bakınca bu devenin
en kıymetli olduğunu anladım. O anda sizin buna olan ihtiyacınız hatırıma
geldi. Çünkü sizin buna ihtiyacınız vardı" eledim. Ebû Zer Gıfârî
radıyaiiahu anh, "Sırf benim ihtiyacım için mi bunu bıraktın?" dedi.
"Evet. Sırf sizin ihtiyacınızı düşünerek bıraktım" dedim. O,
"Ben, sana ihtiyacımın olduğu vakti söyleyeyim mi? Muhtaç olduğum vakit
kabir çukuruna koyulduğum vakittir. O gün benim muhtaç olduğum gündür.Senin her
malında üç ortak vardır. Birinci ortak; takdir edilen (bela, musibet ve afetlerdir).
Takdirin iyi malı mı, kötü malı mı alacağı bilinmez. Takdir malı alıp götürürken
hiçbir şeyi beklemez (yani ben bir malı iyi faydalı ve ileride işe yarar kabul
ederek bıraktığımda o malın ileride işime yarayıp yaramayacağını bilemem.
Öyleyse neden ahiret azığı olarak onu Rabbimin hazinesine şimdi yatırmayayım).
İkinci ortak; varistir ki, o her an senin bütün malını ele geçirmek için ne
zaman kabir çukuruna gideceğini bekler. Üçüncü ortağa gelince; o da sensin (ki
malı kendin kullanabilirsin). Bu üç ortak arasında en az hisse sahibi sen
olma. Takdir malı alıp götürmeden ve mal helak olmadan veya varisin onu alıp
götürmeden en iyisi sen o malı bir an önce Allah'ın hazinesine yatır). Bununla
birlikte Allah ceiie ceiaiuhu;Sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça asla iyiliğe ulaşamazsınız
buyuruyor. Bu deve mallarım arasında bana en sevimliyken neden onu kendime
ayırarak muhafaza etmeyeyim ve ileriye (ahirete) göndermeyeyim"
buyurdu.Bir hadisi şerifte Hz. Aişe radıyaliahu anha diyor ki: Peygamber
saiiaiiahu aleyhi veseiiem Efendimize hediye olarak bir hayvan eti gönderildi.
Allah'ın Rasûlü o etten hoşlanmadı. Fakat başkalarının o etten yemesini
yasaklamadı. Ben, "Ya Rasûlallah! O eti fakirlere vereyim mi?"
deyince Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Sen yemekten hoşlanmadığın
şeyleri onlara verme." buyurdu. Hz. İbni Ömer radıyaliahu anhuma şeker
satın alarak fakirlere dağıtırdı. Hizmetçisi-, "Tatlı yerine yiyecek
verilmesi fakirler için daha faydalı olur" deyince Hz. İbni Ömer
radıyaiiahu anhuma, "Doğrudur. Ben de aynı düşüncedeyim. Fakat Allah ceiie
ceiaiuhu;<Sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça asla iyiliğe ulaşamazsinız>
buyuruyor. Ben ise en çok şekeri (tatlıyı) severim" dedi.[30] Bu
mübarek zatlar herhangi bir şeyi daha üstün görseler bile daha çok Allah ve
Rasûlü'nün zahiri olan sözleriyle amel etmeye çalışırlardı. Hadisi şeriflerde
bu hususta çok örnekler vardır. Başka şeyler daha üstün olsa da sevgilinin
ağzından çıkan sözle amel etmek, sevgi ve muhabbetin en üstün derecesidir.
12) Rabbinizin bağışına ve takva sahipleri için hazırlanmış olup genişliği
gökler ve yer kadar olan cennete koşun! / O takva sahipleri ki, bolluktada
darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler.
Allah da güzel davranışta bulunanları sever. (Al-i lmran-133,134)
İZAH: Alimlerin yazdığına göre Sahabe-i Kiram'dan bazıları Benî İsrail'in şu
durumuna imrenmişlerdi: Onlardan biri günah işlediği zaman kapısının üzerine
işlemiş olduğu günah ve "O günaha keffaret olarak şu iş yapılsın"
diye yazılırdı. Mesela burnu kesilsin, kulağı kesilsin vs. İşte Sahabeler bu
duruma imreniyorlardı. Çünkü keffaret edâ edilince o günahın affedildiği
kesinlikle biliniyordu. Ayrıca günahın ehemmiyeti o zatlara göre o kadar ağırdı
ki, bu çeşit cezaları bile işlenen günahın karşısında hafif ve imrenilmeye
layık görüyorlardı. Bu zatlar hakkında hadis kitaplarında anlatılan olaylar
gerçekten şöyledir: Bir beşer olmaları sebebiyle günah işledikten sonra o
günahın ağırlığını ve önemini onlar fazlasıyla hissediyorlardı. Erkekler bir
tarafa kadınlar da bile bu cezbe vardı. Kadının biri zina suçu işledi. Bizzat
kendisi Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseiiem Efendimizin yanına gelerek suçunu
itiraf etti. Günahtan temizlenmek arzusu ile taşlanarak cezasının verilmesini
istedi ve taşlanarak öldürüldü. Peki neden? Çünkü onların kalbinde günah
korkusu bu tür bir ölümden daha fazlaydı.
Hz.
Ebû Talha radıyaüahu anh namaz kılıyordu. Namaz esnasında kalbine hurma
bahçesinin hayali geldi. Bunun üzerine o bahçeyi Allah yolunda sadaka ederek rahatladı.
Bunu, sadece namazda dünya düşüncesinin kalbine gelmesini vicdanı kabul
edemediği için yaptı. Böylece namazda kendini meşgul eden şeyi yanında
bulundurmak istemedi. Yine ensardan başka bir sahabinin başından da aynı olay
geçmiştir: Hurmalar olgunlaşmak üzereydi. Namazda iken (Ne de güzel
olgunlaşıyorlar diye) aklına geldi. O zaman Hz. Osman radıyaliahu anft'ın
halifelik dönemiydi. (Adı geçen sahabi) Hz. Osman radıyaliahu an/j'ın yanına
gelerek durumu arz etti ve bahçeyi ona verdi. Hz. Osman radıyaliahu anh da
bahçeyi elli bin dirheme satarak parasını hayır işlerine harcadı. Bir defasında
Hz. Ebû Bekr Sıddık radıyaliahu anh yanlışlıkla şüpheli bir lokma yedi ve hemen
ardından bol bol su içerek kusmaya çalıştı. Ta ki şüpheli lokma vücudunun bir parçası
olmasın.O mübarek zatlarla ilgili pek çok kıssayı Hikayat-üs-Sahabe adlı kitabımda yazdım. Halleri böyle olan
sahabelerin İsrail Oğullarının günahlarının keffaretini bilmelerine ve onunla
günahlarının af edildiğinin kendilerine bildirilmesine imrenmeleri yersiz
değildir. Günahların bu kadar korkunç bir şey olduğuna bizim gibi ehil
olmayanların akılları hâlâ ulaşamamıştır. Kısacası bu zatlarda olan istek ve
arzu üzerine Allah ceiie ceiaiuhu kendi lütfü keremi, ayrıca sevgili peygamberi
Sey-yidül Murselin Hz. Muhammed saiiaiiahu aleyhi veseiiemln ümmetine olan
lütuf ve ihsanı sebebiyle yukarıdaki ayeti kerimeyi indirmiş ve (özet olarak)
"Allah'ın sizi bağışlayacağı salih amellere koşun" buyurmuştur.Hz.
Said bin Cübeyr radıyaliahu anh bu ayet-i kerimenin tefsirinde şöyle buyuruyor:
"İyi ameller yoluyla Allah'ın bağışlamasına doğru yarışın. Öyle
Cennet'-lere doğru yarışın ki, o Cennetlerin genişliği birbirine eklenmiş yedi
kat gökler kadardır. Bir kumaşın diğeriyle birleştirildiği gibi aynı şekilde
Cennetin genişliği (yedi kat göklerle birlikte) birbirine eklenmiş yedi kat
yerlerin toplam genişliğine eşittir." Hz. İbni Abbas radıyaliahu anhumaöan
rivayet edildiğine göre, yedi kat gökler ve yedi kat yerler birleştirilirse
Cennetin genişliğine denk olur. Hz. İbni Abbas radıyaliahu anhuma'nm kölesi Hz.
Küreyb rahmetullahi aleyh diyor ki: "Hz. fbni Abbas radıyaliahu anhuma
beni bir Tevrat aliminin yanına gönderdi. Ben ona Tevrat da Cennet'in genişliği
hakkında neler olduğunu sordum. Bunun üzerine o alim Hz. Musa âlâ nebiy-yina ve
aieyhissetam'm sahifelerini çıkarıp baktı ve dedi ki; <Cennet'in genişliği
yedi kat gökler ve yerlerin birleşimi kadardır. Bu sadece Cennet'in
genişliğidir. Uzunluğunu ise yalnız Allah ceiie ceiaiuhu bi!ir>". Hz.
Enes radıyaliahu anh diyor ki: Bedir savaşında Allah'ın Rasûlü buyurdu ki:
"Ey insanlar! Genişliği yerlerle gökler kadar olan Cennet'e
ilerleyin." Bunun üzerine ensardan Hz. Umeyr bin Hammam radıyal-lahu anh
(hayret ederek) "Ya Rasûlallah genişliği o kadar büyük olan Cennet mi?"
dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseliem "Evet şüphesiz öyle"
buyurdu. Hz. Umeyr radıyaliahu anh "Ahh! Ahh! Ya Rasûlaîlah. Allah'a yemin
olsun ki, ben mutlaka o Cennet'e girenlerden olacağım" dedi. Bunun üzerine
Allah'ın Rasûlü saiiaiiahu aleyhi veseliem buyurdular ki: "Evet, evet.
Sen de o Cennet'e gireceklerdensin". Sonra Hz. Umeyr radıyaliahu anh
(savaşmaya güç kazanabilmek için) devesinin yüklüğünden biraz hurma çıkarıp
yemeye başladı ve "Bu hurmaların bitmesini beklemek uzun bir
hayattır" diyerek elindeki hurmaları attı ve savaş alanına gitti. Çarpışa çarpışa
şehit oldu.[31] Yukarıdaki ayeti
kerimede, "Onlar öfkesini yutanlar ve insanları affedenlerdir" diye
mü'minler özel olarak övülmüş ve methedilmişlerdir. Bu çok yüce ve hususi bir
sıfattır. Alimler şöyle yazmışlardır: Din kardeşin bir hata yaparsa onun
yetmiş tane mazereti olduğunu düşün. Sonra o kardeşinin bu kadar özrü olduğunu
kalbine inandır. Eğer kalbin bu mazeretleri kabul etmezse o zaman kardeşini
değil kendi nefsini kına ki, kardeşin sana yetmiş tane mazeret saydığı halde
kalbin ne kadar katı ve sert ki, onları kabul etmiyorsun. Kardeşin sana bir
mazeret beyan ederse onun (bu mazeretini) kabul et. Çünkü Peygamber saiiaiiahu
aleyhi veseliem hadisi şeriflerinde, "Her kim kendisine mazeret beyan
edilirde kabul etmezse vergi memuruna verilen günah kadar günaha girer."
Peygamber Efendimiz saiiaiiahu aleyhi veseliem mü'minin şu sıfatını
anlatmıştır: "Mü'min çabuk sinirlenip, çabuk affeder." Görüldüğü
gibi Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseliem mü'min hiç kızmaz buyurmuyor, aksine
kızgınlığı çabuk geçer buyuruyor.İmam Şafii rahmetullahi aleyh diyor ki:
"Kızılması gereken şeye kızmayan kimse merkeptir. Sakinleştirdiği halde
sakinleşmeyen kimse ise şeytandır. Bunun için Allah ceiie ceiaiuhu ayeti
kerimede öfkesini yutanlar buyuruyor. Öfkelenmezler demiyor.[32]
Rasûiullah saiiaiiahu aleyhi veseliem efendimiz buyurdu ki: "Her kim gücü
yettiği halde öfkesini yutarsa Allah ceiie ceiaiuhu onun kalbini korkusuzluk ve
kamil iman ile doldurur.[33]
Mecbur kalmaya her yerde sabır adı verilir. Kişinin kemal derecesi, gücü
yettiği halde sabretmesidir. Başka bir hadisi şerifte ise "Allah katında
kişinin yudumladığı en sevimli yudum öfke yudumudur. Kim bu yudumu içerse
Allah ceiie ceiaiuhu onun kalbini iman ile doldurur" diye geçmektedir. Bir
başka hadiste de şöyle buyurulmuştur: "Her kim gücü yettiği halde öfkesini
ye-nerse, Allah ceüe ceiaiuhu kıyamet günü onu bütün mahlukatın önünde
çağırarak <Hangi huriyi istersen seç al> buyuracaktır". Yine
Peygamber saiiaiiahu aleyhi vesei-iem buyurdu ki: "Pehlivan güreşte
başkalarını yenen değildir. Asıl pehlivan kızgınlık anında kendine hakim
olandır" buyurmuştur.İmam Hüseyin radıyaliahu antim oğlu Hz. Ali
rahmetuiiahi aieyh'm cariyesi ona abdest aldırıyordu. Derken ibrik elinden
düştü bu yüzden Hz. Ali rahmetuliahi aieytiın yüzü yaralandı. Hz. Ali öfkeli
bir şekilde cariyeye baktı. Bunun üzerine cariye şöyle dedi: "Allah ceiie
ceiaiuhu buyuruyor ki:Öfkesini yutanlar..Bunun üzerine Ali rabmetuiiahi aleyh
"Ben öfkemi yuttum" dedi. Cariye ardından aynı ayetin devamını okudu:
İnsanları affedenler.. O, "Allah seni affetsin" dedi. Cariye tekrar
aynı ayete devam etti:Allah ihsan edenleri
sever".Bunun üzerine Ali rahmetuiiahi aleyh, "Seni azad ettim"
dedi.1 Bir keresinde kölesi bir m
13) Mü'minler yalnız o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri
korkarak ürperir. Allah'ın ayetleri onlara okunduğu zaman imanlarını artırır ve
onlar yalnız Rablerine tevekkül ederler. / Mü'minler o kimselerdir ki, namazı
gereği üzere kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıklardan Allah yolunda
harcarlar. / İşte bunlar gerçek mü'minlerdir. Onlara Rableri katında dereceler
var, mağfiret ve (Cennet'te) güzel rızık vardır. (Enfal-2,3,4)
İZAH: Hz. Ebû Derda raciıyaiiahu anh buyurdu ki: "Kalbin korkması,
kurumuş hurma yapraklarının alevlenip yanması gibidir". Sonra talebesi
olan Şehr İbni Havşeb'e dedi ki: "Ey Şehr! sen vücudun titremesi nedir,
bilmez misin?" Talebesi, "Bilirim" deyince, Hz. Ebûdderda,
"İşte o zaman dua et. Çünkü o zamanki dua kabul edilir." buyurdu. Hz.
Sabit Bünani rahmetuliahi aleyh dedi ki: "Büyüklerden birisi şöyle
buyurdu; <Ben hangi duamın kabul olduğunu ve hangisinin kabul olmadığını
anlarım>. Halk bunu nasıl anladığını sorunca, <Vücudumda bir titreme,
kalbimde de bir korku olduğu ve gözlerimden yaşlar aktığı zaman duamın kabul
olduğunu anlarım> buyurdu". Hz. Sûddi diyor ki: "Allah anıldığı
zaman'dan maksat, bir kimse bir başkasına zulmetmeye veya haram olan bir işi
yapmaya karar verdiğinde ona Allah'tan kork denilince onun kalbinde Allah
korkusunun belirmesidir". Hz. Haris bin Malik radıyaiiahu anh ensardan bir
sahabidir. Bir keresinde Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm yanında
bulunuyordu. Allah Rasülü sal-lallahu aleyhi vesellem, "Nasılsın ya
Haris?" buyurdu. Hz. Haris radıyallahu anh, "Ey Al-lah'jn Rasûlü ben
hakiki mümin oldum" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem, "Ya
Haris. Ne söylediğine dikkat et, Her şeyin bir hakikati vardır. Senin imanının
hakikati nedir?" dedi. (Yani hangi sebeple hakiki mü'min olduğuna karar
veriyorsun) Haris radtyaiiahu anh dedi ki: "Ben nefsimi dünyadan
vazgeçirdim. Geceleri uykusuz geçiriyorum (ibadet ediyorum), gündüzleri susuz
kalıyorum (yani oruç tutuyorum). Cennet'tekilerin ziyaretleşmeleri her zaman
gözümün önünde duruyor. Cehennemliklerin gürültü, patırtıları feryad-ü
figanlarının oluşturduğu manzara gözlerimin önüne geliyor (yani ben her zaman
Cennet ve Cehennemi düşünüyorum)." Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem
buyurdu ki: "Haris! Gerçekten sen nefsini dünyadan vazgeçirmişsin. Bu
halini iyice muhafaza et." Allah'ın Rasûlü saiiaiiahu aleyhi vesellem bu
sözünü üç defa tekrar etti.[34] Her
an Cennet ve Cehennemin manzarası gözü önünde bulunan kimse dünyaya nasıl
kapılır?
14) Allah yolunda ne harcarsanız, onun sevabı eksiksiz size ödenir ve asla
haksızlığa uğratılmazsınız.
(Enfal-60)
İZAH: Bazı ayet ve hadislerde geçen sevapların çoğaltılarak verileceği
hususu bu ayete ters düşmez. Bu ayetin manası ise "Bu amellerin
mükafatında bir azalma olmaz" demektir. Yoksa sevabın miktarının ne kadar
olacağı, harcama yapılan yerin ihtiyacı, harcama yapanın niyeti ve durumlara
göre artabilir. Bu açıklama ahiret göz önüne alınmasına göredir. Bazen de daha
dünyadayken (yapılan harcamanın) tam olarak karşılığı verilir. 20 no'lu ayetin
açıklamasında ve 8 no'lu hadisin açıklamasında geleceği gibi diğer ayet ve
hadislerde bu konu teyid edilmiştir. Karşılığın dünyada verileceği açısından
bakılırsa, yukarıdaki ayeti kerimenin aynı yöne işaret ettiği ihtimali uzak bir
ihtimal değildir.
15)
İman eden kullarıma söyle: Namazlarını dosdoğru kılsınlar, kendisinde ne
alışveriş, ne de dostluk bulunan bir gün gelmeden önce, kendilerine verdiğimiz
nzıklardan (Allah için) gizli ve aşikâr olarak harcasınla
(İbrahim-31)
İZAH: Ayeti Kerimede geçen "Gizli ve aşikâr olarak" sö2ü ne zaman,
hangi sadakayı vermek münasipse duruma göre her iki şekilde de sadaka vermek
gerekir manasındadır. Dokuz no'lu ayetin açıklamasında geçtiği gibi bundan
maksat açıktan verilmesi evla olan (zekat gibi) farz sadakalar ve gizliden
verilmesi evla olan nafile sadakalar kastedilmiş olabilir. "O gün"
den maksat altı numaralı ayette de geçtiği gibi kıyamet günüdür. Bir de bu
ayette zikredilen "Namazı gereği üzere kılma" ifadesi birinci ayette
geçmiştir.Hz. Cabir radıyallahu anh diyor ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi
vesellem Efendimiz bir hutbesinde şöyle buyurdu; "Ey insanlar ölmeden önce
tevbe edin (Sakın size ölüm gelince tevbesiz kalmayasınız). Meşguliyetler
çoğalmadan Önce iyi ameller yapın (sonra meşguliyetinizin çokluğundan dolayı
amel etmeye zaman bulamazsınız). Ve Rabbinizle aranızdaki bağı O'nu çokça
zikrederek gizli ve açıktan bol bol sadaka vererek kuvvetlendiriniz. Böyle
yaparsanız hem sizin rızkınız genişletilir hem size yardım edilir hem de bozuk
ahvalleriniz düzeltilir.[35]
16) Ey Rasûlüm itaatkar ve mütevazı olanları (Cennet ile) müjdele. Bunlar
o kimselerdir ki, Allah ce//e celaluhu anılınca kalpleri titrer. / Kendilerine
İZAH: (Muhbitîn)"in açıklaması mütevazi kimse şeklinde yapılmıştır.
Alimlerin bu kelimenin açıklaması hakkında bir çok görüşleri vardır. Bu kelimenin
asıl manası "Aşağıya doğru gidenler" şeklindedir. Bazı alimler bu
kelimeyi "Allah ceiie ceiaiuhu'nun emirlerine boyun eğenler" şeklinde
tercüme etmişlerdir. Çünkü onlarda başlarını aşağı doğru eğmektedirler. Bazı
alimler de "Tevazu gösterenler" şeklinde tercüme etmişlerdir. Çünkü
tevazu sahiplerinin boyunları devamlı aşağıdadır. Hz. Mücahid rahmetuiiahi
aleyh de bu kelimeyi "Mutmain insanlar" olarak tercüme yapmıştır. Amr
İbni Evs rahmetuiiahi aleyh ise "Muhbitin, kimseye zulmetmeyen ve kendilerine
zulmedildiğinde intikam almayan kimselerdir" buyuruyor. Dahhak
rahmetuiiahi aleyh ise "Muhbitîn, tevazu sahibi kimselerdir" demektedir.
HZ. Abdullah bin Mesud radıyallahu anh, Rebİ bin Haysem radıyallahu an/j'l,
gördüğünde, "Seni gördüğüm zaman muhbitîni hatırlıyorum"
buyururlardı.
17) Rablerinin huzuruna varacaklarından yürekleri çarparak (Allah yolunda)
verenler. / İşte bunlar hayırlıişlerdeyarış ederler ve onlar hayır yapmak için
Öne geçerler.
(Mü'minûn-60,61)
İZAH: Allah yolunda harcamalarına rağmen yinede "Allah katında yaptığımız
salih ameller nasıl karşılanacak acaba kabul edilecek mi, yoksa edilmeyecek
mi?" diye Allah'tan korkarlar. Bu korku Allahu Teâlâ'nın sonsuz büyüklüğü
ve yüce şanından ileri gelmektedir. Bir kimsenin ne kadar büyük rütbesi varsa,
ona karşı duyulan korku da o derece fazla olur. Özellikle kalbinde gerçekten
saygı bulunan kimsede korku daha fazla olur. Bu kimseler harcama yaparken
niyetlerinin halis olup olmamasından da endişe duyarlar. Bazen insan nefsinin
ve şeytanın yaptığı hile yüzünden yaptığı işi hayır zannetmektedir. Aslında o
bir hayır değildir. Kehf suresinin sonlarında da bu konuda şöyle buyurulmuştur:
"(Ey
Rasûlüm) de ki: <Amelleri bakımından en çok ziyana uğrayacakları haber
vereyim mi? / Onlar dünya hayatında yaptıkları çalışmalar boşa giden
kimselerdir. Halbuki güzel bir iş yaptıklarını sanıyorlardı". (Kehf-103, 104)
İZAH: Hz. Hasan Basri rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Mü'min iyi amel yaptığı
halde korkar. Münafık ise kötü amel yaptığı halde korkmaz." Fezail-i Hac
kitabında bu hususta pek çok kıssalar anlattık. Allah'ın azamet ve yüceliği
kimin kalbine tam olarak yerleşmiş ise o "Lebbeyk" derken bile bu
sözünün kabul edilmeyip reddedileceğinden korkar.Hz. Aİşe radıyallahu anha
diyor ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem e sordum. "Ey Allah'ın
Rasûlüayeti kerimesi; hırsızlık yapan, zina yapan, şarap içen, diğer günahları
işleyen ve Allah ceiie ceiaiuhu'na döneceğinden korkan kimse hakkında mı indi?
(Yani bu kimse işlemiş olduğu günahlardan dolayı Rabbinin huzuruna nasıl ve
hangi yüzle gideceğini düşünerek mi Allah'tan korkmaktadır?)". Rasûlullah
saiiaiiahu aleyhi veseitem, "Hayır. (Sözü edilen) kimseler oruç
tuttukları, namaz kıldıkları ve sadaka verdikleri halde bu amellerinin kabul
edilmeyeceğinden korkan kimselerdir" buyurdu. Başka bir hadisi şerifte
Hz. Aişe radıyaiiahu anha dedi ki: "Ey Allah'ın Rasûlü, bunlar hata yapan
ve günah işleyerek korkan kimseler midir?" Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi
veseilem "Hayır. Onlar namaz kıldıkları, oruç tuttukları ve sadaka
verdikleri halde kalplerinde korku olan kimselerdir" buyurdu.Hz. İbni
Abbas radıyaiiahu anhumadan nakledildiğine göre, "Bu insanlar korku içinde
amel yaparlar". Said bin Cübeyr radıyaiiahu anh da, "Onlar sadaka da
verirler ve kıyamet gününde Allah'ın huzurunda hesap vermenin zorluğundan da
korkarlar" buyuruyor. Hz. Hasan-ı Basri rahmetuiiahi aleyh buyurdu ki:
"Bunlar salih amel işleyen ve bu amelleriyle dahi azaptan kurtulamayacaklarından
korkan kimselerdir.[36]Hz.
Zeynel Abidîn Ali bin Hüseyin rahmetuiiahi aleyh abdest aldığında yüzünün
rengi sararır, namaz İçin ayağa kalktığında vücudunu bir titreme sarardı.
Birisi bunun sebebini sorunca, "Kimin huzuruna çıktığımın farkında mısın?"
buyurdu.2 Bu konuda Fezail-i Namaz kitabında pek çok kıssalar anlatılmıştır.
Ayrıca Hikayat-üs-Sahabe kitabının bir bölümü Allah ceiie ceiaiuhudan korkanların
beyanı hakkındadır.
18) İçinizden fazilet ve servet sahibi olanlar, akrabalara yoksullara,
Allah yolunda hicret edenlere yapa geldikleri yardımları vermemek üzere yemin
etmesinler. (Kusurları) bağışlasınlar, müsamahalı davransınlar. Allah'ın sizi
affetmesini sevmez misiniz? Allah Ğafur'dur {çok bağışlayıcıdır), Rahim'dir
(çok merhametlidir). (Nur-22)
İZAH: Hicretin altıncı senesinde Beni Mustalik Gazvesi denilen bir cihad
yapıldı. Bu seferde Hz. Aişe radıyaiiahu anha da Rasûlullah sallallahu aleyhi
veseilem ile beraberdi. Hz. Aişe radıyaiiahu anha ayrı bir deveye biniyordu.
Devenin üzerinde de Hevdec denilen ve içinde oturulan bir odacık vardı. Hareket
saati gelince birkaç kişi bu hevdeci kaldırıp deveye bağlarlardı. Hz. Aişe
radıyaiiahu anhanm çok hafif bir bedeni vardı. Öyle ki,, hevdeci kaldıranlar,
içerisinde biri olup olmadığının farkına varmazlardı. Çünkü hevdeci dört kişi
birlikte kaldırdığı zaman onun içinde yaşı küçük ve kilosu hafif olan bir
kadının varlığını nasıl hissedebilirlerdi? Sefer icabı kafile bir yerde konaklamıştı.
Derken hareket saati geldi. Görevliler (Hz. Aişe radıyaiiahu anfta'nın
hevdecini kaldırıp deveye bağladılar. Kendisi o anda ihtiyaç için gitmişti.
Geri geldiğinde boynundaki gerdanlık yoktu. Onu aramak için tekrar geri döndü.
Bu esnada kafile hareket etti. Böylece Hz. Aişe radıyaiiahu anha çölde tek
başına kaldı. O şöyle düşünmüştü: "Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem
yoldayken benim olmadığımı öğrenince beni aramak için göndereceği adamları
buraya gelirler." Bu düşünceyle oraya oturdu, uykusu geldi ve orada uyudu.
Allah ceiie ceiaiuhu yapmış oldukları iyi ameller sayesinde onlara en yüksek
derecede kalp huzuru nasip etmişti. Zamanımızdaki bir kadın olsaydı, bırakın
gece yalnız olarak bir çölde yatıp uyumayı korkudan feryadı figan ederek sabaha
kadar ağlardı. Hz. Saffan bin Muattel radıyaiiahu anh bir yaşlı sahabi idi.
Yolda düşen veya kaybolan eşyaları kontrol etmek için kafilenin arkasından
gelirdi. Sabahleyin oraya gelince bir insanın yattığını gördü. O Hz. Aişe
radıyaiiahu an/ıa'yı örtünme ayeti gelmeden önce gördüğü için tanıdı ve yüksek
sesle dedi. Onun sesiyle Aişe radıyaiiahu anha'nm gözleri açıldı ve hemen
yüzünü örttü. Hz. Saffan bin Muattel radıyaiiahu anh devesini çöktürdü. Hz.
Aişe radıyaiiahu anha da deveye bindi. Adı geçen sahabi devenin yularından
çekerek yürümeye başladı. Nihayet kafileye ulaştılar. Münafıkların başı ve
müslümanların baş düşmanı olan Abdullah bin Ubeyy'in eline böylece iftira etme
fırsatı geçmiş oldu. İftirayı elinden geldiği kadar yaymaya çalıştı. {Bu iftiraya)
bazı saf müslümanlar da katıldılar. Takdir-i İlâhidir ki, bu konu tam bir ay
konuşuldu. Halk arasında bu hâdise yoğun bir şekilde ağızdan ağıza dolaşmaya
başladı. (Bu süre içerisinde) Hz. Aişe radıyai-lahu anhanm suçsuz olduğuna dair
hiçbir ayet inmedi. Hz. Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseilem ve müslümanlar bu
olaydan son derece üzülmüşlerdi. Bu durumda ne kadar üzülmek gerektiği de
ortadadır. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem bu konuda erkek ve kadınlarla
meşvere yaparak durumu inceliyor fakat rahatlatıcı bir ipucu elde edilemiyordu,
Bir ay sonra Hz. Aişe radıyaiiahu anhanm beraati hakkında Nûr suresinin birkaç
ayeti nazil oldu. Bu ayetlerde hiçbir delil ve ispatı olmadan bu iftirayı
yayanları Allah ceiie ceiaiuhu büyük bir azap ile korkutuyordu.Bu iftirayı
yayma işine karışanlardan biri de Hz. Ebû Bekr radıyaiiahu an/i'ın akrabası
olan Hz. Mistah adında bir sahabi idi. Hz. Ebû Bekr radıyaitahu anh onunla
ilgilenir ve yardım ederdi. Bu iftira olayına onun da karışması Hz. Ebû Bekr
radıyaiiahu anh'ı çok üzdü. Üzmesi de gerekirdi. Çünkü o bir yakını olmasına
rağmen araştırmadan bu iftirayı yaymıştı. Bu üzüntüyle Hz. Ebû Bekr Sıddık
radıyaiiahu anh bir daha Hz. Mistah radıyaiiahu anh'a yardım etmemeye yemin
etti. İşte yukarıda geçen ayeti kerime bu konu hakkında inmiştir. Rivayetlerden
anlaşıldığına göre Hz. Ebû Bekr radıyaiiahu anh ile beraber daha başka
sahabeler de bu iftira olayına karışan ve önde görünen bazı kimselere yardımı
kesmeye karar vermişlerdi. Hz. Aişe radıyai-lahuanha diyor ki: "Hz. Mistah'ın
Hz. Ebû Bekr'in akrabası olmasına rağmen bu iftiraolayında büyük bir payı
vardı. Ayrıca o Hz. Ebû Bekr radtyaiiahu anh'm himayesinde bulunuyordu. Benim
masum olduğuma dair ayet inince Hz. Ebû Bekr radıyaiiahu anh adı geçen sahabeye
infak etmemeye yemin etti. Bunun üzerinediye başlayan yukarıdaki ayet nazil
oldu. Ayetin inişinden sonra Hz. Ebû Bekr radtyallahu anh, Hz. Mistah
radıyallahu anh'\ tekrar himayesine aldı."Bir başka hadiste şöyle
geçmektedir: "Hz. Ebû Bekr radıyallahu anh bu ayetin inişinden sonra daha
önce Hz. Mistah radiyaiiahu anh'a yaptığı harcamanın iki katını yapmaya
başladı." Başka bir hadiste şöyle geçmektedir. "Hz. Ebû Bekr
radtyallahu anh'm himayesinde iki tane yetim vardı. Hz. Mistah radıyallahu anh
bunlardan biriydi. Hz. Ebû Bekr radıyallahu anh her ikisinin de harçlığını
kesmeye yemin etmişti". Hz. İbni Abbas radıyatiahu anhuma diyor ki:
"Sahabelerin bir kısmı bu iftira meselesine karışmışlardı. Bu sebeple
içlerinde Hz. Ebû Bekr radıyallahu anh'm da bulunduğu bazı Sahabeler radıyaiiahu
anhum bu iftira işine karışan sahabelere bir daha mâli yardım yapmamaya yemin
ettiler. Bunun üzerine <Sizden fazilet ve servet sahibi olanlar,
akrabalarına vermemek ve önceden harcadığı gibi harcamamak üzerine yemin
etmesinler> ayeti kerimesi nazil oldu.1 Bir adam bir başkasının kızının
iffetini zedeleyecek yalan sözleri konuşmuş olmasına rağmen o kişi ona yaptığı
yardımı önceki gibi, hatta öncekinin iki misli olarak vermeye devam etmesi ne
büyük bir mücahadedir!
19) (Onlar o kimselerdi ki geceleyin namaz kılmak için)
vücutları yataklarından uzak kalır. Rablerine azabından korkarak ve
rahmetinden ümit var olarak dua ederler. Kendilerine verdiğimiz rızıklardan da
hayır yollarına harcarlar. / Artık dünyada işledikleri salih amellere mükafat
olarak kendileri için göz aydınlığından ne hazırlanıp saklandığını kimse
bilmez, (Secde-16,17)
İZAH: "Geceleyin onların yanları yataklarından uzak kalır" sözünün
tefsiri hakkında alimlerin iki görüşü vardır. Birinci görüş; bu vakitten
kastedilen akşam yatsı arasındaki zamandır. Pek çok delillerle de bu görüş
teyid edilmiştir. Hz. Enes radıyatiahu anh diyor ki: "Bu ayeti kerime
bizim hakkımızda inmiştir. Biz en-sar topluluğu akşam namazını kıldıktan sonra
Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseilem ile beraber yatsı namazını kılmadan
evlerimize dönmezdik. Bu nedenle (yukarıda geçen) bu ayeti kerime indi".
Sadece Hz. Enes radıyallahu anft'dan nakledilen bir başka rivayette ise muhacir
sahabelerden oluşan bir cemaatin âdeti akşam ile yatsı namazları arasında nafile
namaz kılmaktı. Bunun üzerine bu ayeti kerime nazil oldu. Hz. Bilal radıyaiiahu
anh diyor ki: "Bizler akşam namazından sonra oturup beklerdik,
sahabelerden bir cemaat ise akşam yatsı arasında namaz kılarlardı. Bunun
üzerine bu ayeti kerime indi". Abdullah bin Isâ radıyaiiahu an/j'dan
nakledilen bir rivayete göre ensardan bir topluluk akşamdan yatsıya kadar
nafile namaz kılarlardı. Bunun üzerine yukarıdaki ayet nazil oldu. İkinci görüş
ise; Bundan kastedilen teheccüd namazıdır. Hz. Muaz radıyaiiahu anh'dan
rivayetle Rasû-lullah saiiaiiahu aleyhi veseilem buyurdular ki: "Bundan
kastedilen gece namazıdır." Mücahit rahmetuiiahi aieytiöen rivayet edilen
bir hadiste de Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem bir defa gece ibadetinden
bahsetti. Gözlerinden yaşlar akmaya başladı ve sonra (yukarıda zikredilen)
ayeti okudu. Abdullah İbni Mesud radıyaiiahu anh Tevrat'da şöyle yazdığını
söylüyor: "Gecelerini yataklarından uzak geçiren kimselere Allah ceiie
ceiaiuhu hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir insanın
kalbinden geçmeyen, hiçbir mukarreb meleğin, hiçbir peygamber ve rasûlün bilmediği
nimetler hazırlamıştır. İşte o nimetler Kur'an-ı Kerim'in (yukarıda geçen)
ayetinde zikredilmiştir." Hz. Ebû Hureyre radıyaiiahu anh Rasûlullah
saiiaiiahu aleyhi veseiiem"\n şöyle buyurduğunu naklediyor: "Allah
ceiie ceiaiuhu buyuruyor ki; <Ben salih kullarım için hiçbir gözün
görmediği hiçbir kulağın duymadığı ve hiçbir beşerin kalbinden geçmeyen
nimetler hazırladım.>" Ravzur Reyyahin ve ona benzer kitaplarda bütün
gecelerini Rabbinİ hatırlayıp ağlayarak geçiren zatlara ait binlerce kıssalar
vardır. Hz. İmam Azam rahmetuiiahi aieytiln yatsı namazının abdesti ile sabah
namazını kıldığı herkesçe bilinen inkar edilemeyecek bir gerçektir. Ayrıca Ramazan
ayında biri gündüz biri gece olmak üzere hergün iki defa Kur'an-ı Kerim'i
hatmettiği de bilinmektedir.Hz. Osman radıyaiiahu anh'm bütün gece uyumadan bir
rekatta Kur'an'ı bir kere hatmettiği de meşhur bir olaydır. Hz. Ömer
radıyaiiahu anh ise bazen yatsı namazını kıldıktan sonra eve giderek sabah
oluncaya kadar namazla meşgul olurdu. Hz. Temîmi Dâri radıyaiiahu anh meşhur
sahabelerden biridir. Kendisi bazen bir rekatta bütün Kur'an'ı hatmederdi.
Bazen de sabaha kadar aynı ayeti kerimeyi tekrar tekrar okumak âdeti idi. Hz.
Şeddad bin Evs radıyaiiahu anh uyumak için yattığında sağa sola döner "Ya
Rab Cehennem korkusu benim uykularımı kaçırdı" der ve ayağa kalkardı ve
sabaha kadar namaz kılardı. Hz Umeyr radıyaiiahu anh her gün bin rekat namaz
kılar ve yüz bin tesbihat yapardı. Hz. Uveys Karni (Veysel Karani) rahmetuiiahi
aleyh meşhur bir tabiidir. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem onu övmüş ve
halkı ondan dua istemeleri için teşvik etmiştir. Uveys Karni bazen "Bu
gece rüku gecesidir" der ve bütün geceyi rüku ederek geçirirdi. Bazen de
"Bu gece secde yapma gecesidir" der ve bütün geceyi secde de
geçirirdi.[37] Kısacası o mübarek
insanların Rablerinİ anarak geçirdikleri gecelerin ve o gecelerdeki sevgiliye
olan istekleriyle ilgili o kadar fazla kıssalar vardır ki, onları bir araya
getirmek mümkün değildir. Hakikaten bu zatlar (aşağıdaki) şiire
layıktırlar.Bizim işimiz, geceleri dostu yâd eyleyip ağlamaktır. Bizim uykumuz,
sadık dostun hayali uğrunda mahvolmaktır.Keşke Allah ceiie ceiaiuhu bu mübarek
zatlarda olan cezbeden ufacık bir parça da bu aciz kuluna nasip eyleseydi.
20) (Ey Rasûlüm) de ki: "Gerçekten Rabbim kullarından dilediği kimseye
rızkı genişletir ve dilediğine de rızkı daraltır. Allah yolunda ne harcarsanız,
Allah onun karşılığını verir, O rızık verenlerin en hayırlısıdır." (Sebe-39)
İZAH: Yani darlık ve genişliğin her ikisi de Allah celle celaluhu/ndandır.
Sizin Allah yolunda harcamayı kısmanızla genişlik olmaz, çok harcamanızla da
darlık olmaz. Aksine Allah yolunda yapılan harcamaların karşılığı ahirette
kesinlikle verileceği gibi dünyada bile genelde verilmektedir. Bir hadisi
şerifte geçtiğine göre Hz. Cebrail aieyhisseiam Allah ceiie ceiaiuhu'nun şöyle
buyurduğunu naklediyor: "Ey kulum Ben sana Kendi lütfumla verdim ve senden
borç istedim. Her kim Bana kendi rıza, istek ve memnuniyetiyle verirse, Ben
onun karşılığını dünyada hemen veririm. Ahirette de hazine olarak saklarım. Kim
de kendi rızasıyla vermezse, o zaman Ben vermiş olduğum şeyi ondan cebren geri
alırım. O kulum buna sabreder ve ecrini ümit ederse onun için Rahmetimi vacib
kılarım. Onu hidayete ermiş kullarımdan yazarım. Dîdârımı (Beni görmeyi) ona
serbest kılarım.[38]Allah ceiie ceiaiuhu'nun
ne kadar ihsanıdır ki, kul kendi rızasıyla vermediğinde ondan zorla alındığı
zaman sabrederse sevap kazanacağı bildiriliyor. Halbuki o kişi Allah ceiie
ceiatuhu'nun kendisine vermiş olduğu şeyi kendi isteğiyle geriye vermeyince,
cebren kendisinden geri alınmaktadır. Bu durumda ecir kazanmasının manası
nedir? Fakat Allah ceiie ceiaiuhunun ihsanları (iyilikleri) hiç sayılabilir mi?
Hz. Hasan radıyallahu anh diyor ki: "Rasûlullah satlallahu aleyhi vesellem
bu ayet hakkında buyurdu ki; <Sizin cimrilik ve israf yapmadan kendi çoluk
çocuğunuza harcadıklarınız Allah yolunda harcanmıştır>". Hz. Cabir
radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi veseliem'İV) şöyle buyurduğunu
naklediyor: "Allah celle ceiaiuhu kişinin islam ölçülerine uyarak çoluk
çocuğuna yaptığı harcamaların (nafakanın) karşılığını vermeyi Kendi zimmetine
almıştır. Ancak gereksiz inşaatlara ve günahlara harcama yapılması
müstesnadır". Yine Hz. Cabir radıyallahu anh, Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi
vesellem öen naklederek diyor ki: "Her iyilik sadakadır. Kişinin kendine
ve çoluk çocuğuna yaptığı harcama sadakadır. Ayrıca namus ve şerefini korumak
için harcadığı da sadakadır. Müslüman kimsenin (dine uygun) yaptığı bütün
harcamaların karşılığını vereceğine Allah ceiie ceiaiuhu söz vermiştir. Fakat
günah işlemek için ve lüzumsuz inşaatlar için harcadığı mal bunun
dışındadır."Hakîm Tirmizi rahmetullahi aleyh bu konuda Hz. Zübeyr
radıyallahu an/ı'dan uzun bir kıssa nakletmiştir. Bu kıssa hadisler bölümünde,
12. hadisin açıklamasında genişçe zikredilecektir. Allâme Suyûti rahmetullahi
aleyh Dürrü Mensur adlı kitabında Hakîm Tirmizi rahmetullahi aleyh'den
rivayetle geniş bir şekilde bu kıssayı nakletmiştir. Fakat yine kendisi Lüâii
Mesnûa adlı eserinde bu kıssayı çok kısa bir şekilde Ibni Adiy'den rivayetle
mevzuat bölümünde beyan etmiştir. Hz. Ebû Hureyre radıyallahu anh, Rasûlullah
sallallahu aleyhi vesellem'm şöyle buyurduğunu söylüyor: "Her gün
sabahleyin iki tane melek Allah ceiie ceiaiuhuna dua ederler. Birisi şöyle der;
<Allah'ım (Şenin yolunda) harcama yapana Sen karşılığını ver> İkincisi
şöyle dua eder; <Allah'ım vermeyip biriktirenin malını Sen helak
et>" Bu hadis, hadisler kısmının ikinci hadisinde gelecektir. Cömert
insanlara Allah ceiie ceiaiuhu tarafından genişlik ve bolluk kapılarının
açıldığı genellikle görülmüştür. Cimriliği yüzünden malını yığan kimsenin ise
genellikle semavi bir afet, hastalık, mahkeme masrafları, hırsızlık vs. gibi
sebeplerle senelerce biriktirdiği serveti birkaç günde heba olup gitmektedir.
Eğer bir kimsenin iyi niyeti ve salih amellerinden dolayı başına böyle bir
masraf çıkmasa bile, vefasız evlad babanın senelerce çalışarak bütün ömür
biriktirdiği serveti birkaç ayda harcayıp bitirir. Hz. Esma radıyallahu anha
diyor ki: RasCilulİah sallallahu aleyhi vesellem bana dedi ki; "(Hayır ve
hasenat için) bol bol harca. Sayıp sayıp saklama. Böyle yaparsan Allah ceiie
ceiaiuhu sana sayarak verir. Toplayarak yığma yoksa Allah ceiie ceiaiuhu sana
vermez. Elinden geldiği kadar ver"[39]Bir
keresinde Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz Hz. Bilal radıyallahu
anh'm yanına geldi. Hz. Bilal radıyaiiahu antim yanında bir miktar hurma vardı.
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem, "Bu nedir?" dedi. Hz. Bilal
radıyaliahu anh ileride doğabilecek ihtiyacı için sakladığını söyleyince
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem, "Ey Bilal. Sen bunun dumanını
Cehennem ateşinde görmekten korkmuyor musun?" buyurdu ve "Ey Bilal
çok harcamaya bak. Arşın Sahibi'nin sana az vereceğinden korkma" diye
ekledi.Burada zaruret miktarında bile ilerisi için saklamak kınanmaktadır ve Cehennem
dumanını görmek tehdidi vardır. Hz. Bilal radıyaliahu anh'm şanına yakışanda
zaten buydu. Çünkü o öyle manevi derecesi yüksek olan insanlardandı ki,
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem onun yarınını düşünmesine, bugün veren
Rabbi-nin yarın da vereceğine dair tam bir güveni olmamasına tahammül edemezdi.
Her insanın bir makamı ve derecesi vardır. Şöyle meşhur bir söz
söylenmiştir:Salih kulların iyilikleri, mukarreb kulların şanına ve makamına
göre hata kabul edilmektedirBir çok olaylar buna örnek olarak gösterilebilir.
Kısacası mal kesinlikle saklanacak bir şey değildir. Toplanıp yığılacak bir
şeyse hiç değildir. Mal sadece harcanmak için yaratılmıştır. Kendi nefsi için
mümkün oldukça az, başkalarına ise bol bol harcamak maldan gelecek faydadır.
Fakat burada son derece önemli bir mesele vardır ki, o da Allah ceiie ceiaiuhu
katında amellerin niyetlere göre olmasıdır. Şu hadis çok meşhurdur:Ameller
niyetlere göredir"Ne zaman niyet iyi olursa ve sadece Allah için harcama
yapılırsa, bu harcama ister kendine, ister çoluk çocuğuna, ister akrabalarına
isterse başka birilerine yapılsın muhakkak (bu iyi niyet) bereketlerini ve
meyvelerini gösterecektir. Eğer niyet kötü olursa, gaye şöhret, izzet olursa,
iyi insan desinler vs. gibi diğer menfaatler niyete karışırsa, sevap
kazanamayacağı gibi günaha girmiş olur. Ayrıca (bu harcamada ) kesinlikle
bereketten bahsedilemez.
21) Gerçekten Allah'ın kitabını okuyanlar namazı gereği üzere kılanlar,
kendilerine rızik olarak verdiğimiz şeylerden gizli ve aşikar harcayanlar asla
ziyan etmeyecek bir ticaret umarlar. / Çünkü Allah ceiie ceiaiuhu onlara
mükafatlarını tamamen verir ve fazlından onlara ziyadesini ihsan eder. Muhakkak
ki O Ğafur'dur (çok bağışlayıcıdır), Şekûr'dur (az amele çok mükafaat
verendir).
(Fatır-29, 30)
İZAH: Hz. Katâde radıyaiiahu anh diyor ki: "Asla ziyan etmeyecekleri
bir tfcareften maksat Cennet'tir. Cennet ne eskir ne de bozulur. Fazlından
onlara ziyadesini verir'Ğen maksat ise (Kur'an'da) beyan olunan .
ile
ifade edilmiştir"[40] Hz. Katâde
radıyaiiahu antfın işaret ettiği ayet Kâf suresindedir. Allah ceiie ceiaiuhu bu
sûrede şöyle buyuruyor:O Cennet ehli olanlar için arzu ettikleri her şey
vardır. Bir de (onların arzu ettiklerinden başka) Bizim katımızda daha fazlası
vardır (Bunlar da onlara vereceğimiz şeylerdir) Kaf-35)
Bu
(ayeti) tefsir eden hadislerde hayret verici şeylerden bahsedilmektedir ki,
bunlar için çok geniş açıklamaya ihtiyaç vardır. Onların en üstünü de Allah
rızasının ve Allahu Teâlâ'yı sık sık ziyaret etmenin izin ve kararıdır. Bu
durumkısmetli insanlara nasip olacaktır. Bu güzel ve büyük nimet hiçbir
meşakkati olmayan ve az bir çalışmayla elde edilebilen ameller sebebiyle
verilmektedir. Allah cette ceiaiuhu yolunda bol bol harcamak namazı gereği
üzere kılmak, bol bol Kur'an okumak... Bunlar dünyada bile son derece lezzetli
şeylerdir. Kur'an'ı çok okumakla ilgili kıssalar bundan önce geçmişti. Bir
kısmı da Fezail-i Kur'an adlı kitabımda zikredilmiştir. Onları dikkatle okumak
gerekmektedir.
22) Rablerine itaate icabet edenler, namazı gereği üzere kılanlar,
(ö-nemli işleri) aralarında meşvere ile yürütenler, kendilerine verdiğimiz
rızik-tan (Allah yolunda) harcayanlar (için Allah katındaki nimetler dünya
malından daha hayırlı ve daha devamlıdır). (Şurâ-38)
İZAH: Bu ayetlerde kâmil insanların pek çok sıfatlarından bahsedilmiştir.
Allah ceiie ce/a/uftu'nun onlar için kendi katında hazırlayıp vaad ettiği
nimetler dünya nimetlerinden çok daha hayırlıdır. Alimler Şura suresinin,"Bu
mükafat iman edenler ve Rablerine güvenenler içindir" (Şurâ-36) ayeti ve
ondan sonra gelen ayetleri hakkında şöyle yazmışlardır: Bu ayetler de sırasıyla
Hulefa-i Raşidîn radıyaiiahu anhum ecma/n'in hususi sıfatları ve onların zamanına
ait hadiselere işaret edilmiştir. Hz. Ebû Bekr radıyaiiahu ann'öan başlayarak
Hz. Ali, hatta Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin radıyaiiahu anhum'un zamanlarına kadar
olan ahvallerle halifeliğin tertibine işaret edilmiştir. O zevatın halifelik
tertibine göre sıfatlan ve ahvalleri üzerine dikkat çekilmiştir. Aynı zamanda
bu ayetlerde Hulefa-i Raşidîn radıyaiiahu anhum için ahirette pek çok
nimetlerin hazırlandığına işaret edilmiştir. Ayrıca kelimelerin umûmi manada
kullanılmasıyla bu sıfatlara sahip olmaya gayret edenlerin de aynı mükafatlara
nail olacakları vaad edilmiştir.Keşke biz müslümanlarda da dini yaşamaya karşı
bir şevk olsaydı. Kur'an ve hadislerin bildirmiş olduğu o güzel ahlakı
araştırıp, yaşama cezbesi olsaydı. Ancak bizim ahlakımız o kadar bozulmakta ki,
hatta o kadar bozulmuştur ki, gayri müslimler bize bakarak İslam'dan nefret
etmektedirler. O zavallılar bugünkü müslümanların İslâm ahlâkını
yaşamadıklarından haberleri yoktur. Onlar müslü-manların şimdiki ahlâkına
bakarak onu İslamî Ahlâk zannetmektedirler
Şikayetlerimiz
ancak Allah'adır
23) Onların mallarında isteyenin ve (ihtiyacını açıklayamayan) yoksulun
hakkı vardır.
(Zariyat-19)
İZAH: Yukarıdan beri kâmil iman sahiplerinin özel sıfatları beyan edilmektedir.
O sıfatlardan biri de onlar sadakayı o kadar bol ve özenerek verirler ki, sanki
bu (sadaka işi) onların üzerinde bir hak olmuştur. Hz. İbni Abbas radıyaiiahu
anhuma buyuruyor ki: "Onların mallarında hak vardır demek; zekatın dışında
onlar bu mal ile sıla-i rahm (akrabayı gözetmek), m
24)
Allah'a ve Rasûlü'ne iman edin ve sizi vekili kıldığı maldan {Allah yolunda)
harcayın. İçinizden iman edip de (Allah yolunda) harcayanlar için büyük bir
mükafat vardır.
(Hadid-7)
İZAH: Mala vekil olmanın manası şudur: Mal önceleri bir başkasının elindeydi.
Şimdiyse bir kaç günlüğüne senin elinde bulunmaktadır. Sen gözlerini kapayınca
bir başkasının eline geçecektir. Hâl böyleyken malı toplayıp yığmak faydasız
bir iştir. Bu yüzsüz (vefasız) mal asırlar boyu ne kimsenin elinde kaldı ne de
kalacaktır. Onu elde tutmanın çaresini bulan kimse ne bahtiyar kişidir! O
çarede malı ancak Allah'ın hazinesine yatırmaktır, Orada ne zayi olma endişesi
vardır ne de kaybolma tehlikesi. Ma! dünyada kaldığı müddetçe devamlı tehlikelerle
karşı karşıyadır. Bu günlerde ise İlâhi Kudret bizlere gösterdi ki, büyük
köşkler, geniş araziler ve kıymetli ev eşyalarının hepsi göz göre göre elden
çıkarak başkalarının eline geçmiştir. Daha düne kadar ortaksız olarak sahip
olduğumuz binalarda bugün başkalarının kendi yerimize geçtiklerini
gözlerimizle görmekte, fakat yine de bundan ders almamaktayız.
25) Size ne oluyor ki, Allah ceiie ceiaiuhu yolunda mallarınızı harcamıyorsunuz.
Halbuki göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Mekke'nin fethinden evvel Allah
yolunda harcayıp savaşanlarınız diğerleri ile bir olmaz. Onlar sonradan malını
harcayıp savaşanlardan fazilet ve derece yönünden daha büyüktür. Allah ceiie
ceiaiuhu hepsine de mükafat vaad etmiştir. Allah ceiie ceiaiuhu bütün
yaptıklarınızdan haberdardır.
(Hadîd-10)
İZAH; Yer ve göklerin Allah ceiie ceiaiuhu'nun mirası olmasının manası şudur:
Bütün insanlar öldüğünde en sonunda yer ve gökler, mal, mülk ve her şey Allah
ceiie ceiaiuhu'na kalacaktır. Çünkü O yüce Zat'tan başka bir şey bakî kalmayacaktır.
Madem ki herkes her şeyini bırakıp gidecek, o halde neden kendi eliyle ve
rızasıyla harcamasın? Ta ki ahirette onun sevabına kavuşsun. Ondan sonra ayeti
kerimede şu konuya dikkat çekilmiştir: Mekke'nin fethinden önce Allah yolunda
harcayan veya cihad edenlerin dereceleri Mekke'nin fethinden sonra
tasadduk
eden veya cihad edenlerin derecelerinden daha üstündür. Çünkü fetihten önce
ihtiyaç fazlaydı. Bir şey ihtiyacın çok olduğu zaman harcanırsa o kadar çok
sevap olur. Hadisler bölümünde 13. sıradaki hadiste geleceği üzere insanların
ihtiyaç anlarına çok dikkat etmek gerekir, başkaların muhtaç oldukları zamanları
kendi yapacağı tasadduklar için en güzel fırsat bilmelidir. Allah ceiie
ceiaiuhu sahabeler arasında da bu ayırımı yapmıştır. Yani Mekke'nin fethinden
önce harcama (tasadduk) yapanların sevaplarını çok fazla arttırmıştır. İhtiyaç
anında birine yardım yapmanın sevabı çok büyüktür. Bunu devamlı hatırda
bulundurmak gerekir.
26) Kimdir ahiretteki mükafatını umarak Allah yolunda malını harcasın da
böylece Allah onun mükafatını kat kat versin. Onun için ahirette de çok iyi bir
mükafat vardır.
(Hadid-11)
İZAH: 5 numarada geçen ayet de aynı manadaydı. Önemine binaen aynı konu
burada da tekrar zikredilmiştir. Kur'an-ı Kerim'de sık sık şu hususta uyarı
yapılmaktadır: Allah yolunda harcama günü bugündür, harcayacağını harca,
öldükten sonra pişmanlıktan başka bir şey yoktur.
27) Şüphesiz sadaka veren erkeklere ve sadaka veren kadınlara (ki bunlar)
Allah'a güzel bir ödünç vermiş oluyorlar. Onlara mükafatları kat kat verilir.
Ahirette de büyük ecir vardır. (Hadid-18)
İZAH: İnsanlar sadaka vermekle aslında Allah ceiie ce/a/u/ıı/na borç vermiş
oluyorlar. Çünkü bu kimselere vermiş oldukları sadakalar aynen bir borç gibi
tekrar geriye ödeniyor. İşte bu verilen sadakalar, sadaka veren kişi son derece
muhtaç ve mecbur durumda iken büyük bir bedel ve karşılıkla geri iade
edilecektir. İnsanlar yapacakları düğün, yolculuk ve diğer ihtiyaçları için
azar azar biriktirip bir kenara koyuyorlar. Böylece falanca ihtiyacın zamanı
yaklaşıyor veya çocuğun düğünü olacak gibi şeyleri düşünüp duruyorlar. Zamanı
gelince sıkıntıya düşmemek için ellerine imkan geçtikçe biraz elbise, biraz
altın takılar vs. satın alarak bir kenara koyuyorlar. Ta ki zamanı gelince
sıkıntıya düşmesinler. Ahiret ise öyle ihtiyaç ve zaruret vaktidir ki, o zaman
ne kimseden bir şey satın alınabilir, ne borç alınabilir ne de kimseden bir şey
istenebilir. Bu kadar mühim ve zor bir zaman için elden geldiğince mümkün
olduğu kadar fazla biriktirmek ileri görüşlülük ve yararlı bir iştir. Azar azar
biriktirmek burada (dünyada) anlaşılmasa da orada (ahirette) dağlar
büyüklüğünde (ecir ve sevap) olarak elde edilecektir.
28) (Ganimet mallarında bir de şu kimselerin hakkı vardır) Daha önceden
Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler,
kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı
içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar
bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa,
işte onlar kurtuluşa erenlerdir.
(Haşr-9)
İZAH: Yukarıdaki ayette beytül malda haklan bulunanlardan bahsedilmektedir.
Bu ayeti kerimede hak sahipleri arasında ensar da zikredilmiştir. Ayrıca
en-sarın hususi sıfatlarına işaret edilmiştir. O sıfatlardan biri de onların
kendi evlerinde kalarak iman ve güzel sıfatları elde etmeleridir. Genellikle
insanın kendi evinde oturarak bu gibi güzel sıfatları elde etmesi zordur.
Dünyevi işler ve diğer meşguliyetler çoğu zaman insana engel olmaktadır.Ensarm
ikinci özel sıfatı ise muhacirleri son derece sevmeleridir. İslam'ın
(başlangıç) tarihini bilenler ensarın hallerine ve sevgiyle ilgili olaylarına
hayran kalmaktadırlar. Bununla ilgili birkaç kıssa Hikayât-üs Sahabe adlı
kitapta geçmiştir. Burada örnek olarak bir kıssayı yazıyorum. Rasûlullah
saüaiiahu aleyhi veseilem hicret ederek Medine-i Münevvere'ye geldiğinde ensar
ve muhacirler arasında bir muhaciri bir ensara katmak suretiyle özel bir
kardeşlik bağı kurmuş ve her bir muhaciri bir ensara kardeş yapmıştı. Çünkü
muhacirler yabancı olduklarından bilmedikleri yerde pek çok sıkıntılarla karşılaşabilirlerdi.
Ensar ise oranın yerlileriydi. Eğer onlar muhacirlerle ilgilenir ve onlara
yardımcı olurlarsa o zaman muhacirler için kolaylık olurdu. Peygamber saüaiiahu
aleyhi veseilem Efendimizin uyguladığı bu tertip ne kadar güzeldi. Böylece muhacirler
için her türlü kolaylık sağlanmış, ensar için de bir zorluk olmamıştı. Çünkü
bir kişiyle ilgilenmek herkes için kolaydı.
Bu
hususta Abdurrahman bin Avf radıyaiiahu anh başından geçeni şöyle anlatıyor:
Biz (muhacirler) Medine'ye geldiğimizde Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem
benimle Sa'd bin Rebî arasında kardeşlik bağı kurdu. Sa'd bin Rebî bana,
"Ben ensarın en zenginiyim. Malımın yansını sen al. Benim iki hanımım var.
Hangisini beğenirsen ben onu boşayayım. Iddeti bitince onunla nikahlanırsın."
dedi.Yezid bin Esam rahmetullahi aleyh diyor ki: Ensar Rasûlullah sallallahu
aleyhi veseiiem'e, "Bizim tarlalarımızı muhacirlerle aramızda yarı yarıya
paylaştırınız" dediler. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi veseilem
bunu kabul etmedi ve buyurdu ki:"Bağ ve bahçelerde bunlar (muhacirler)
çalışacaklar, mahsulde de paylan olacak.' Onların çalışmasından siz, sizin
topraklarınızdan onlar faydalanacak.[42]Sadece
din kardeşliğinden dolayı böylesine bir bağlılık ve sevgiyi bugünkü akılların
alması zordur. Takdir-i llahi'ye bakınız ki, başkalarını kendine tercih etmek
ve onların derdiyle dertlenmek müslümanın özel alâmeti iken, bugünkü Müslüman
sadece kendi çıkarını düşünen ve nefsine köle olmuş bir durumdadır. Başkası ne
kadar eziyet çekerse şeksin yeter ki kendisi rahat etsin düşüncesindedir. Bir
zamanlar müslümanın şiarı, kendisi eziyet çekerek başkasını rahat
et-tirmesiydi. Müslümanların tarihi bu tür olaylarla doludur. Mesela büyük
zatlardan birinin hanımının ahlakı çok kötüydü. Her zaman kocasına eziyet
ederdi. Biri o zata "Efendim bunu boşayınız" deyince o zat "ben
bunu boşarsam korkarım ki bu başkasıyla evlenir. O evlendiği adamda bundan
eziyet görür" dedi.[43]Buradaki
inceliğe bakınız. Acaba bizden birisi başkası eziyet çekmesin diye eziyete
katlanmaya hazır olabilir mi?Yukarıdaki ayette ensarın üçüncü sıfatı şöyle
beyan edilmektedir: Muhacirler herhangi bir yerden ganimet malı vs. elde
ettiklerinde ensarın buna canı sıkılmaz yada heves etmezlerdi. Hasan Basri
rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Bu ayetin maksadı şudur: "Muhacirlerin
ensar üzerine genel olarak faziletli kılınmasından dolayı ensar
üzülmezlerdi."Ayeti kerimede beyan edilen dördüncü sıfat şudur: Onlar
ihtiyaç ve yokluk içinde olmalarına rağmen başkalarını kendilerine tercih
etmişlerdir. Bununla ilgili kıssalar onların hayatlarını anlatan tarih
kitaplarında çok sayıda mevcuttur. Onlardan bir kaç tanesini Hikayât-üs Sahabe
adlı kitabımın Sahabelerin din kardeşlerini kendilerine tercih etmeleri ve
yardımlaşmaları adlı bölümünde yazdım. Bu olaylardan birisi olan ve aynı
zamanda bu ayetin inmesine sebep olan kıssa şöyledir: Birisi Peygamber
saiiaiiahu aleyhi veseiiem m yanına gelerek fakirliğinden ve açlığından şikayet
etti. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem hanımlarının evlerine adam
gönderdi. Fakat hiç birinin yanında yiyecek bir şey çıkmadı. Bunun üzerine
Allah Rasûlü saiiaiiahu aleyhi veseiiem ashabına, "Bunu m
29) Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah'ı anmaktan
alıkoymasın. Kim böyle yaparsa işte onlar hüsrana uğrayanlardır. / Sizden
birinize ölüm (alâmetleri) gelip de, "Ey Rabbim beni yakın bir zamana
kadar geciktirsen de, sadaka versem ve salihlerden olsam" demezden önce
size nzık olarak verdiğimiz şeylerden (Allah yolunda) harcayın. / Halbuki
Allah, bir kimseyi, eceli geldiği zaman asla geciktirmez. Ve Allah bütün yaptıklarınızdan
haberdardır. (Münafıkûn-9,10,11)
İZAH: Mal-mülk ve çoluk-çocuk meşguliyeti kişinin Allah ceiie ceiaiuhu'nun
emirlerini yerine getirmekte kusur işlemesine sebep olan şeylerdir. Fakat kimse
ölüm vaktinin ne zaman geleceğini kesinlikle bilmemektedir. İşte o zaman pişmanlık
ve üzüntüden başka insanın elinden bir şey gelmez. Göz göre göre çoluk çocuğu,
malı mülkü ve herşeyi bırakıp gitmek zorunda kalacaktır. Bugün fırsat eldeyken
ne yapılabilirse yapılmalıdır.Yazmam boya çabuk, saçını örüp bağla Yâ, sen
hangi şeylerle uğraşmaktasın hâlâ Sevgili ne zaman çağıracak kim bilir? O vakit
şaşıp kalacaksın gün ortasında Hz. İbni Abbas radıyallahu anhuma diyor ki:
"Rasûlullah sallailahu aleyhi veseiiem buyurdu ki; <Her kimin hac
yapacak kadar malı varsa, ona zekat vacip olduğu halde zekatını vermezse ölüm
zamanı o kimse tekrar dünyaya dönmek isteyecektir. Birisi İbni Abbas
radıyallahu anhumaya, "Dünyaya dönmeyi kafir ister. Müslüman kişi
istemez" deyince, Hz. İbni Abbas radıyatiahu anhuma (yukarıda gecen) ayeti
okuyarak, "Bu ayette Allah ceiie ceiaiuhu Müslümanlara hitap
etmiştir" dedi.Başka bir hadiste Hz. İbni Abbas radıyallahu an/ıuma'nın
şöyle dediği nakledilmiştir. "Bu ayette zikredilen kişi mü'min kişidir.
Bu kişinin ölüm zamanı geldiğinde, zekat farz olacak kadar malı olur da onun
zekatını eda etmemiş olursa, kendisine hac farz olmuşken hac yapmamış olursa ya
da Allah ceiie ceiaiuhu'nun haklarından bir hakkı ödememiş olursa, ölüm anında
zekat ve sadaka verebilmek için dünyaya geri dönmek isteyecektir. Fakat Allah
ceiie ceiaiuhu ölüm vakti gelen kişinin ecelinin geciktirilmeyeceğini beyan
etmiştir"[45]Kur'an-ı Kerim'de her
insanın ölüm vaktinin belirlendiği sık sık vurgulanmıştır. Bu vakitte zerre
miktarı ileri-geri oynama olamaz. İnsan "Falanca şeyi sadaka edeceğim,
filanca şeyi vakf edeceğim, filancılar için vasiyet yazacağım" diye
düşünüp durur. Bu düşünceler içindeyken öbür taraftan bir anda elektrik
hattının düğmesine basılır, bu kimse yürürken, otururken veya uyurken ölüm
gelir. Öyleyse yapılan meşvere ve kararlarda böyle hayırlı işleri asla
geciktirmemek gerekir. Mümkün olduğu kadar Allah yolunda harcamakta ve Allah
katında yatırım yapmakta acele etmek gerekir.
Allah
başarıya ulaştırandıryaptıklarınızdan haberdardır. / O kimseler gibi olmayın
ki, Allah'ı unutmuşlar. (Bunun cezası olarak) Allah da onları kendilerine
unutturmuştur. İşte bunlar fasık olanlardır. / Cehennem'lik olanlarla
Cennetlikler bir olmaz. Cennet ehli olanlar kurtulanlardır.
(Haşr-18,19,20)
İZAH: "Allah ce//e ceiaiuhu da onları kendilerine unutturdu"
sözünün manası; "O kimselerin akılları öyle alınmıştır ki, kendi kâr ve
zararlarını bile anlamamakta ve kendilerini helak edici şeyleri
seçmektedirler."Hz. Cabir radtyailahu anh diyor ki: Ben öğlen vakti
Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem'ln yanındaydım. Mudar kabilesinden bir
cemaat geldi. Onların ayakları çıplak, vücutları çıplak ve karınları açtı.
Rasûluliah saüaiiahu aleyhi veseiiem onların bu yokluk halini görünce nurlu yüzü
değişti. Kalktı odasına gitti. Galiba evde onlara uygun bir şeyler bakmak için
gitmişti. Sonra tekrar mescide geldi. Hz. Bilal radı-yaiiahuanh'a ezan
okumasını söyledi. Öğlen namazını kıldı. Ondan sonra minbere çıkarak Allah
ceite ceiaiuhu'ya hamd-u sena ettikten sonra Kur'an'dan birkaç ayet okudu. O
ayetlerden birisi de yukarıda geçen ayetti. Daha sonra Rasûlullah sallallahu
aleyhi veseiiem sahabeye sadaka vermelerini emretti ve şöyle buyurdu:
"Sadaka veremeyeceğiniz günden evvel sadaka veriniz. Sadaka vermekten aciz
kalmadan önce sadaka veriniz. Kim ne verebilirse onu versin. Dirhem verebilen
dirhem, elbise verebilen elbise, buğday verebilen buğday, arpa verebilen arpa,
hurma verebilen hurma hatta bir hurma parçası verebilen de onu versin".
Bunun üzerine ensari bir sahabî zorla kaldırabüdiği dolu bir torba getirdi.
Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem e verdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi
veseiiem'İn nurlu yüzü sevinç-ten parlıyordu. Buyurdular ki: "Her kim
hayırlı bir yol açarsa onun sevabını aldığı gibi o yolda amel yapanların
sevabını da alır. Amel yapanların sevabından da bir şey eksilmez. Aynı şekilde
her kim de kötü bir yol açarsa günahı ona olduğu gibi, üstelik onunla amel
yapanların hepsinin günahı da kendi boynuna olur. Bu durum günah işleyenlerin
günahından bir şey eksiltmez". Daha sonra halk dağılıp gitti. Kimi dinar
getirmişti. Kimi dirhem, kimi tahıl... Kısacası Rasûlullah'm yanında yiyecek ve
giyeceklerden oluşan iki yığın meydana gelmişti. Rasûlullah sallallahu aleyhi
veseiiem bunların hepsini Mudar kabilesinden gelenlere taksim etti.[46]Bir
hadisi şerifte şöyle buyuruluyor: "Ey insanlar kendiniz için ileriye
(âhirete) bir şeyler gönderin. Öyle bir gün gelecek ki arada hiçbir aracının ve
hiçbir perdenin olmadığı bir halde Allah celle ceiaiuhu şöyle buyuracak;
<Sana emirlerimi ulaştıran bir elçi gelmedi mi? Ben sana mal vermedim mi?
İhtiyacından fazla şeyler vermedim mi? Kendin için ileriye ne gönderdin?>.
O kimse sağına soluna bakınacak bir şey göremeyecek gözlerinin önünde
Cehennem'-den başka bir şey olmayacak. Her kim Cehennem'den kurtulabilirse
kurtulmaya çalışsın. İsterse yarım hurma tanesiyle olsun"[47]O
günün manzarası çok korkunç olacaktır. Çok çetin bir sorgulama olup, alevler
saçan Cehennem kişinin karşısında bulunacak ve her an o Cehennem'e atılma
korkusu olacaktır. İşte o gün kişi dünyadayken her şeyini Allah için
harcamadığına pişman olacaktır. Bugün biz hayali ihtiyaçlardan dolayı Allah
yolunda harcamaktan elimizi çekiyoruz. Ancak şu gün gözümüz (dünyaya) kapansa
ihtiyaçlarımızın hepsi bitecek, sadece Cehennem'den kurtulmanın şiddetli
ihtiyacı başımıza binecektir.Hz. Ebû Bekr Sıddık radıyaliahu anh bir kere
hutbede şöyle buyurdu: "Şunu iyice bilin ki, sizler sabah akşam ne zaman
biteceği size gizli olan bir zaman içinde yürümektesiniz. Elinizden geliyorsa
bu zamanı dikkatli geçiriniz. Bunu da yalnız Allah'ın dilemesiyle
yapabilirsiniz. Bir kavim zamanlarını kendilerine faydalı olmayan işlerle
geçirdiler. Allah celle ceiaiuhu sizi onlar gibi olmaktan menetmiş ve şöyle
buyurmuştur;AIIah'ı unutan, Allah'ında kendilerini, kendilerine unutturduğu
kimseler gibi olmayın (Haşr-19). Nerede sizin tanıdığınız o kardeşleriniz?
Onlar ömürlerini tamamlayıp göçtüler (gittiler). Ve onların amelleri de bitti.
Şimdi onlar nasıl amel yapmışlarsa o amellerine kavuştular (iyi ameller
yapmışlarsa, zevk ve sefa içindeler, kötü amel yapmışlarsa cezasını
çekiyorlar)"Nerede eskiden koca koca şehirler imar eden zâlim insanlar?
Nerede yüksek (kale) duvarlarıyla kendilerini muhafaza edenler? Şimdi onlar
taş ve toprak yığınları altında yatıyorlar. Bu Allah celle ce/a/uhu'nun
kelamıdır. Ne onun hikmetleri biter ne de nuru söner. O karanlık günler için
bugün o nurdan istifade et. Ve Allah'ın kelamından nasihat al. Allah celle
ceiaiuhu bir kavmi överek buyurdu ki:"Onlar hayırlı işlere koşarlar,
rahmetimizi umarak ve azabımızdan korkarak bize dua ederlerdi. Onlar bize huşu
ile itaat ederlerdi".
(Enbiya-90)
Allah
rızasının kastedilmediği bir sözde hiçbir hayır yoktur. Allah yolunda harcanmayan
bir malda da hiçbir hayır yoktur. Hilm'i (yani yumuşaklığı), öfkesini bastırmayan
kişi de iyi bir insan değildir. Allah rızasına karşılık kınayanların kınamasını
dikkate alan (kınama korkusuyla ameli terkeden) kişide hayırlı insan değildir.[48]
31) Her türlü halde mallarınız ve çocuklarınız (sizin için) birhandır.
(Kim onlarla meşgulken Allah'ı anarsa onun için) A mükâfat vardır. / Gücünüz
yettiği kadar Allah'tan korkun. ÖğütleriniEmirlerine itaat edin. Mallarınızı
Allah yolunda harcayın. Bu sizin için daha hayırlıdır. Kim nefsinin
cimriliğinden korunursa, işte bunlar kurtuluşa erenlerdir. (Teğabun-15,16)
İZAH: 28 numaralı ayetin izahında da geçtiği gibi şuhh cimriliğin en üst
derecesidir. Mallar ve evlatların bir imtihan olmasının manası ise şunu ayırt
etmektir: Kim bunlarla meşgulken Allah ceiie ce/a/u/ıu'nun emirlerini terk
edip, Allah'ın zikrinden gafil olmakta kim de bu meşguliyetlerle birlikte
Allah'a itaat ederek O'nu hatırlamaktadır. Örnek olarak Rasûlullah saiiaiiahu
aleyhi veseiiem'm hayatı önümüzdedir. Günümüzde birinin bir veya iki hanımı
varsa Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'inln dokuz tane hanımı vardı. Erkek
ve kız çocukları da vardı. Ayrıca torunları da vardı.Rasûlullah saiiaüahu
aleyhi veseiiem Efendimize ilave olarak Sahabe-i Kiram radtyaiiahu anhum'un
durumları da gözler önündedir. Ayrıca gayet geniş bir şekilde kitaplarda
yazılıdır. Hz, Enes radıyatiahu antim çocuklarının sayısını bilmek güçtür. Bir
keresinde şöyle buyurmuştur: "Benim torunlarımı bir kenara bırakın kendi öz
çocuklarımdan yüz yirmi beşini kendim defnettim.[49]
Hayatta kalanlar ve onların çocukları bunun dışındadır". Bütün bunlara
rağmen Hz. Enes radıyaiiahu anh kendisinden en çok hadis rivayet edilen
sahabiler arasındadır. Genellikle cihada katılırdı. Çoluk çocuğunun bu kadar
kalabalık olması onu ne ilimle meşgul olmaktan ne de cihada gitmekten
alıkoymuyordu.Hz. Zübeyr mdıyaiiahu anh şehit olduğunda dokuz oğlan çocuğu
dokuz kız çocuğu ve dört tane hanımı vardı.Torunlarından bazıları yaş bakımından
kendi oğullarından büyüktü.[50]
Kendisi hayattayken vefat eden çocukları ise bunun dışındadır. Bütün bunlara
rağmen ne bir iş ne de başka bir meslekle meşgul oldu. Ömrünü ci-hadla geçirdi.
Sahabelerden pek çoğunun durumu da aynıdır. Ne malları onların dinine engel olurdu
ne de evlatlarının çokluğu. Ticaretle uğraşanların ticaretleri de onların din
işlerine engel olmazdı. Allah ceiie ceiaiuhu bizzat Kur'an'da onları
övmektedir.
"Onlar
Öyle kimselerdir ki ticaretleri onları Allah'ın zikrinden, namazını kaim
etmekten, zekat eda etmekten alıkoymaz. Ve onlar gözlerin ve kalplerin döneceği
o (kıyamet) gününden korkarlar. Netice itibariyle Allah onlara amellerinin
karşılığını çok güzel bir şekilde verecektir. Ve onlara kendi fazlından (sevap
ve ecirden başka ikram olarak) daha da verecektir" (Nûr-37,38
Bu
ayetin tefsirinde pek çok sahabenin sözlerinde şu ifade geçmektedir:
"Ticaret yapan kimseleri yaptıkları ticaret Allah ceiie ceiaiunu'yu
anmaktan alıkoy-mazdı. Ezanı duyduklarında hemen dükkanlarını bırakarak namaza
giderlerdi[51]
32) Eğer Allah'a güzel bir borç verirseniz. Allah onu size kat ka artırıp
verir. Ve günahlarınızı bağışlar. Allah Şekur'dur (azıcık bir iyiliğe çok sevap
verir). Halim'dir (azap vermekte acele etmez). / O gizliyi de aşikarı da bilendir.
Her şeye galiptir. Hikmet sahibidir. (Teğabun-17,18*
İZAH: Ayetler bölümünde 25, 26 ve 27 numaralı ayetlerde bu mevzu geçmişti.
Bu Allah ceiie ceiaiuhu'nun hususi lütuf ve ikramıdır ki, bizim iyiliğimiz ve
kullarına karşı olan kereminden dolayı çok mühim ve gerekli olan şeyleri
onlara sık sık üzerinde durarak anlatmaktadır. Bizler ise o ayetleri tekrar
tekrar okuyarak çok sevap kazandık diye mutmain olmaktayız. O Kerim olan Zat'ın
ihsan ve ikramdandır ki, yüce kelamını sadece okumakla da sevap vermektedir.
Ancak bu yüce kelam yalnızca okumak için inmemiştir. Okumanın yanı sıra
içindeki yüce emirlerle amel yapılması gerekir. Yaratıcımız, Razikımız,
Mürebbimiz, İhsan Edicimiz, Sahibimiz ve Mülkün Sahibi olan Rabbimiz bir şeyi
bize tekrar tekrar emretsin de bizler "Ya Rabbi! Tamam Sen'in emrini
okuduk, bu yeter" diyelim öyle mi? Bu bizim yaptığımız büyük bir
haksızlıktır.
33) Namazı kılın, zekatı verin. Allah'a güzel bir ödünç verin. Kendiniz
için hazırlayıp ahirete gönderdiğiniz amellerin sevabını Allah katında daha
hayırlı ve mükafat bakımından daha büyük bulacaksınız. Bir de Allah'tan
mağfiret dileyin. Çünkü O Ğafur'dur (mağfireti çok boldur), Rahim'dir (çok
merhametlidir).
{Muzzemmil-20)
İZAH: "Onun sevabını Allah katında daha hayırlı bulacaksınız"ın
manası şudur: Dünyevi eşyalar satın almak yada beşeri ihtiyaçlar için yapılan
harcamaların karşılığı dünyada elde edilir. Mesela; bir miktar paraya dünyada
iki kilo buğday alınır. Ahiretteki karşılığı dünya karşılığı ile kıyaslamamak
gerekir. Allah yolunda harcanan şeylere karşılık ahirette verilecek mükafat
dünyada elde edilenlerden hem miktar hem de kalite bakımından çok çok üstün
olacaktır. Bu bölümdeki yedi numaralı ayetin izahında da geçtiği gibi helal
bir maldan ihlasla bir hurma tanesi dahi sadaka verilse Allah ceiie ceiaiuhu
onun sevabını (büyüterek) Uhud dağı kadar yapar.Keşke bizler bu kadar fazla
mükâfat veren Kerim olan Rabbimizin kadrini bil-sek de O'nun katındaki hesaba
mümkün olduğu kadar fazla yatırım yapsak ve o yatırdığımız mal da çok şiddetli
ihtiyaç günümüzde bizlere fazlasıyla verilse. Bunun yanı sıraAllah celle
ceiaiuhu bu ayette buyuruyor ki: "İlerisi için siz ne (amel) gönderirseniz,
onun karşılığını aynen bulursunuz". Fezail-i Zikir (Zikrin Faziletleri)
adlı kitapta çok geniş olarak şu rivayetler geçmiştir. Bir defa Subhanallah,
Elhamdülillah, La ilahe illallah ve Allahuekber söylemenin sevabı Allah ceiie
ceiaiuhu katında Uhud Dağı'ndan büyük olarak elde edilecektir. Yeter ki
ihlasla söylenilsin. Zaten ahiretle ilgili her işte ihlas şarttır. İhlas
olmadan hiç bir amel geçerli olmayacaktır. Bu (ihiası) elde etmek için Allah
dostlarına hizmet etmek gerekir. Çünkü bu nimet, onların ayaklarına kapanarak
(onların sohbetleriyle) elde edilir.
34) Muhakkak ki iyi insanlar (Cehnet'te) katığı kâfur olan (şarap) dolu
bir kadehten içerler. / Bu bir kaynaktır ki, ondan Allah'ın kulları içerler.
İstedikleri yere onu kolayca akıtırlar. / Onlar adaklarını yerine getirirler
ve şiddeti yaygın olan bir günden korkarlar. / Yoksula yetime, esire Allah'a
olan sevgilerinden dolayı yemek yedirirler. / (Sonra da şöyle derler): Size
ancak Allah rızası için yedîriyoruz. Sizden ne bir hediye isteriz ne de bir
teşekkür. / Çünkü biz Rabbimîzden korkarız. Bed çehreli, çatık suratlı bir
günün azabından... / Allah da onları o günün azabından korur ve yüzlerine
güzellik ve sevinç verir. / Sabırlarına karşılıkta Cennet ve ipek elbiseler
ihsan eder. / Orada koltuklarüzerine dayanmış bir haldedirler. Orada ne bir
güneşin sıcaklığım görürler ne de soğuk... / Cennet'teki ağaçların gölgeleri
üzerlerine sarkmış, meyvelerinin koparılması kolaylaştırılmıştır. / Onlara
(hizmet için) etraflarında gümüşten kaplar ve billurdan sürahiler dolaştırılır.
/ Gümüşten billurlar ki, onları dolduranlar miktarını (Cennet halkına göre)
ayarlamışlardır (ne fazla ne eksik). / Orada kendilerine katığı zencefil olan
(Cennet şarabından, dolu) bir kadehte içirilir. / (Zencefil) Cennet'te bir
kaynaktır ki, ona selsebîl adı verilir. / (Cennet ehlinin) etraflarında
Cennet'te ebedi kalacak çocuklar dolaşırlar ki, sen onları gördüğün zaman
saçılmış inciler sanırsın. / Orada her nereye baksan bol nimet ve pek büyük
bir mülk görürsün. / Üstlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır.
Ve gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir. Rableri de onlara tertemiz bir şarap
içirmiştir. / (Cennetliklere şöyle denir): İşte bu nimetler sizin dünyadaki
amellerinizin mükafatıdır. Ameliniz makbul olmuştur. (İnsan-5-22)
İZAH: Bu yüce ayetlerde şarap üç yerde zikredilmiştir. Her üç yerde de
şarabın çeşitleri ve kullanma şekilleri ayrı ayrıdır. Birincisinde, şarabı içen
kimsenin bizzat kendisinin içmesidir. İkincisi, hizmetçilerin şarap içirmeleri
söz konusudur. Üçüncüsü, içirme işi bizatihi mülkün sahibi Allah ceiie
celaluhuna nispet edilmiştir. Bu şarap çeşitlerinin Ebrar denilen iyi insanlara
ait olan alt, orta ve üst derecesine göre taksim edilmiş olması ihtimalden uzak
değildir.Bu ayetlerde güzel işler yapanların faziletleri ve onlara yapılacak
izzet ve ikram beyan edilmektedir. Özelikle de Allah ceiie ceiaiuhu'nun rızası
için yedirenler zikredilmektedir. Bizde eğer imanın kemal derecesi olsaydı, bu
müjdelerden sonra hangimiz Hz. Ebû Bekr radıyaiiahu anh gibi evinde sedece
Allah ve Rasûlü'nün isminden başka bir şey bırakabilirdi? Bu ayetlerde
düşünülmesi gereken birkaç husus vardır:
1. İlk olarak (su) kaynaklarından bahsedildi. Cennetlikler bu kaynakları
istedikleri yere götüreceklerdir. Mücahid rahmetuliahi aleyh bunun tefsirinde
yazıyor ki: "O kimseler bu kayakları diledikleri yere çekip
götüreceklerdir". Katâde rahmetuliahi aleyh diyor ki: "Onlar için
kâfur, karışık, misk ile mühürlenmiş kaynaklar olacak. O kaynakları ne tarafa
götürmek isterseler onun suyu o tarafa akmaya başlayacaktır". İbni Şevzeb
rahmetuliahi aleyh diyor ki: "O Cennetliklerin yanında altından âsâlar
olacak. Onlar bu asalarla nereye işaret ederlerse o nehirler o tarafa doğru
akacaktır".
2. Katâde rahmetuliahi aieyh'ten
nakledildiğine göre, Adaklarını yerine getirenler* 6en kasıt Allah ceiie ce/a/u/?u'nun bütün hükümlerini
yerine getirenlerdir. Bu sebeple öncelikle onlardan bahsedilirken ebrar
kelimesi kullanılmıştır". Mücahid rahmetuliahi aleyh diyor ki:
"Burada kastedilen adaklar, Allah hakkı için yapılan adaklardır (yani
birinin oruç tutmayı adaması, itikafa girmeyi adaması ve buna benzer diğer
ibadetleri adaması gibi...). İkrime rahmetuliahi aleyh diyor ki: "Burada
kastedilen şükür için yapılan adaklardır". Hz. İbni Abbas radıyaiiahu
anftuma'dan nakledildiğine göre; "Rasûlullah saiiallahu aleyhi veseiiemin
yanına bir adam geldi ve <Ben Allah ce/fe ceiaiuhu için kendimi boğazlamayı
adamıştım> dedi. Rasûlullah saiiallahu aleyhi veseiiem o anda bir şeyle
meşgul olduğundan iltifat etmedi. Bu sahabi Rasûlullah'ın susmasını izin
zannetti. (Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem q bu sözü söyledikten sonra)
kalktı. Uzak bir yere giderek kendini boğazlamaya hazırlandı. Rasûlullah
saiiaiiahu aleyhi veseiiem durumdan haberdar olunca buyurdu ki; <Ümmetimden
adağını yerine getirmeye bu kadar önem veren birini yaratan Allah cette
ce/a/u/ıu'ya şükürler olsun>. Sonra (Rasûlullah satlallahu aleyhi veseiiem
adamın kendisini boğazlamasını yasakladı ve) buyurdu ki; <Nefsinin fidyesi
olarak Alİah için yüz deve kurban kes (çünkü kişinin kendisini boğazlaması caiz
değildir. Bir kişinin fidyesi ise diyet olarak 100 devedir>"
3. Ayette geçen esiri yedirmekten
maksat kafir esirlerdir. Çünkü o zaman esirlerin hepsi kafirlerdendi. Müslüman
esir yoktu. Kafir olan esirleri yedirmenin karşılığında bu kadar sevap olursa müslüman esirleri
yedirmenin sevabı bundan çok daha fazla olur. Mücahid rahmetutiahi aleyh diyor
ki: "Rasûlullah sai-laiiahu aleyhi veseilem Bedir'de (kafir) esirler yakalanıp
getirilince, sahabeden yedi kişi (Hz. Ebû Bekr, Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Zübeyr,
Hz. Abdurrahman, Hz. Sa'd, Hz. Ebû Ubeyde Allah hepsinden razı olsun) özelikle
bu esirlere harcama yaptılar. Bunun üzerine ensar <Biz Allah için bunlarla
çarpıştık, siz ise bunlara bu kadar fazla harcama yapıyorsunuz> dediler.
Bunun üzerine 'dan itibaren 19. ayete kadar olan ayetler nazil oldu
(indi)."Hz. Hasan rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Bu ayetler indiğinde
esirler müşriklerdendi". Katâde rahmetullahi aleyh diyor ki: "Allah
celle celaluhu bu ayetlerde esirlere iyi davranmayı emrediyor. Halbuki o zaman
esirler müşriktiler. Öyleyse senin üzerinde müslüman olan esirin hakkı daha
fazladır".İbni Cüreyc diyor ki: "O devirde müslüman esir yoktu. Bu
ayet müşrik esirler hakkında inmişti. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bu
esirlere iyi davranılmasını emrederdi". Ebû Rezîn rahmetullahi aleyh diyor
ki: Ben Şakîk bin Seleme rahme-tuiiahi aleytiin yanındaydım. Oradan birkaç tane
müşrik esir geçti. Şakik rahmetullahi aleyh onlara sadaka vermemi emretti ve
yukarıdaki ayeti kerimeyi okudu.
4. "Sizden ne bir karşılık isteriz ne de bir teşekkür" sözünün
manası ise şöyledir.O mübarek insanlar yaptıkları iyiliklerin karşılığı olarak
kendilerine teşekkür veya dua kabilinden bir şeyin dahi dünyada verilmesinden
hoşlanmazlardı. Bu zatlar bütün karşılık ve mükafatlarını yalnız ahirette almak
istiyorlardı. Hz. Aişe ve Hz. Ümmü Seleme radıyaiiahu anhuma'mn şöyle bir
âdetleri olduğu naklediliyor: Onlar ihtiyaç sahibi bir fakire birşeyler gönderdiklerinde
elçiye (hizmetçiye) şöyle derlerdi; "O fakirin ne dediğini gizlice
dinle". Hizmetçi dönünce o fakirin söylediği dua vs.yi söylerdi. Onlarda
aynı dualarla o fakire dua ederler ve "Onların yaptığı duaya karşılık biz
de onlara dua ettik. Tâ ki bizim sadakamız yalnız ahirete kalsın"
derlerdi. Hz. Ömer ve oğlu Hz. Abdullah radtyaliahu anhuma'nm da âdetlerinin
böyle olduğu nakledilmiştir.[52]Hz.
Zeynel Âbidin rahmetullahi aleyh diyor ki: "Sadaka vermek için kendisinden
birşeyler isteyen birini bekleyen kişi cömert değildir Cömert, Allah'ın
açıkladığı hakları, kendi elleriyle O'nun kullarına ulaştıran ve onlardan
teşekkür dahi beklemeyendir. Çünkü o Allah ceiie celaluhu[nun vereceği sevaba
kesin olarak iman etmiştir.
5. Ayetteki "Cennet meyveleri
onlara tâbi olacak" sözünün manası, Cennet'in salkımları onların
isteklerine tâbi olacak demektir. Hz. Berâ Bin Azib radıyaiiahu ann diyor ki:
"Cennetlikler Cennet'teki meyveleri ayakta, oturarak ve yatarak (nasıl
arzu ederlerse o şekilde) yiyebileceklerdir".Mücahid rahmetullahi aleyh
diyor ki: "Cennetlikler ayağa kalktığında meyveler de yukarı kalkacak,
oturduklarında meyveler aşağıya doğru sarkacaklardır. Eğer onlar yatacak
olurlarsa, meyveler daha fazla sarkacaklardır". Yine ondan nakledilen
başka bir rivayette ise şöyle geçmektedir: "Cennet'in tabanı gümüşten,
toprağı ise misktendir. Cennet ağaçlarının kökleri altından dalları ve
yaprakları inci ve zebercettendir. Ve onların arasında meyveler asılı olacaktır.
Cennetlikler o meyveleri ayakta rahatlıkla yiyebileceği gibi oturarak veya
yatarak yemek istediğinde meyveler onların yanına kadar sarkacaklardır".
6. "Gümüşten billurlar"
sözünün manası ise, "Gümüş cam gibi yapılacaktır" demektir. Hz. İbni
Abbas radıyaiiahu anhuma diyor ki: "Dünyada bir gümüş alınıp sineğin
kanadı kadar inceltilse yinede onun içine konulan su görünmez. Fakat
Cennet'teki sürahiler gümüşten olmasına rağmen cam gibi şeffaf olacaklardır".
Başka bir rivayette de, "Cennet'teki her şeyin benzeri dünyada vardır.
Fakat gümüşten yapılmış bu sürahilerin benzeri dünyada yoktur" diye geçmektedir.
Katade rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Dünyadaki bütün insanlar toplanıp,
içindeki madde şişedeki gibi görünecek şekilde gümüşten bir kap yapmak
isteseler yapamazlar".1
Hz.
ibni Abbas radıyaiiahu anhuma'nm bir rivayetinden anlaşıldığına göre bu ayetin
iniş sebebi Hz. Ali ve Hz. Fatıma radıyaiiahu anhuma'n\n başından geçen bir
olaydır. Bu olay inşallah bu kitabın son kısmındaki kıssalar bölümünde 43 numaralı
kıssada beyan edilecektir. Bir ayetin inmesine birkaç olayın sebep olması uzak
görülecek bir şey değildir. Bazı defa aynı zamanda birçok olay olmuş ve o zaman
içerisinde de bir ayet inmişdir. Bu ayeti kerime bütün bu olaylarla ilgili
olabilir.
35) Gerçekten kurulmuştur temizlenen / ve Rabbinin ismini anıp da namaz
kılan. / Fakat siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz. / Halbuki ahiret, daha
hayırlı ve daha devamlıdır. (Hadid-18)
İZAH: Ayetteki "Temizlenmiştir" sözünün alimler tarafından pek çok
tefsiri beyan edilmiştir. Alimlerin büyük bir kısmı bundan maksadın fıtır
sadakasını edâ etmek olduğunu söylemişlerdir. Bu konu hakkında başka rivayetler
de vardır. Bir çok aümler bunun manasının umumi olduğunu beyan etmişlerdir.
Said bin Cübeyr rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Temizlendi sözünün manası
kendi malının (şerrinden) temizlendi demektir". Katade rahmetuiiahi aleyh
de bu sözü açıklarken "Malını (Allah) yolunda harcamak suretiyle) Allah'ı
razı eden kişi muradına ermiştir" demiştir.Hz. Ebûl Ehvas rahmetuiiahi
aleyh "Allah celle celaluhu sadaka veren sonra namaz kılan kimseye rahmet
eder" buyurdu ve yukarıdaki ayeti okudu. Yine kendisinden nakledilen bir
rivayette "Namaza başlamadan evvel sadaka verebilen sadaka versin sonra
namaza dursun" buyurmuştur. Hz. İbni Mesud radıyaiiahu anh "Namaz
kılmaya niyet eden kimse namaza başlamadan önce biraz sadaka verse ne zararı
olur" demiş ve yukarıdaki ayeti okumuştu.Arfece radıyaiiahu anh diyor ki;
"Ben Abdullah bin Mesud radıyaiiahu an/j'dan Âla suresini okumasını istedim,
o da okumaya başladı.ayetine ulaşınca okumayı bırakarak halka döndü ve <Biz
dünyayı ahiret (hayatına) tercih ettik> dedi. Halk sessizlik içinde
oturuyordu. Sonra tekrar <Biz dünya (hayatını) ahirete tercih ettik. Çünkü
bizler dünyanın süsünü, kadınlarını, onun yiyecek içeceklerini gördük.
Ahiretteki nimetler bizden gizliydi. Bizler bu önümüzde mevcut olanlarla
meşgul olduk. Bize (ahirette) vaad edilen şeyleri bıraktık (unuttuk)>
dedi".Katâde rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Bütün insanlar hazır olan
(yani dünyadaki eşyalar)la meşgul oldular ve onu seçtiler. Ancak Allahu
Teâlâ'nın kendilerini koruduğu kimseler müstesna. Halbuki ahiret nimetler
bakımından daha üstün ve ebedî kalıcıdır".Hz. Enes radıyaiiahu anh,
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellemln bir hadisini naklederek diyor ki
kelimesi, dünya ahirete tercih edilmediği müddetçe insanları Allahu Teâlâ'nın
gazabından muhafaza eder. Dünya ahirete tercih edildiğinde in kelimesi kendini
söyleyenlere geri iade edilir ve <Sizler yalan söylüyorsu-nuz>
denilir". Başka bir hadiste ise "Her kim
kelimesine
şahadet ederek gelirse Cennet'e girer yeter ki ona başka bir şey karıştırmasın
(yani bu kelimede kusur yapmasın veya bu kelimeye başka bir şey
bulaştırmasın)". Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bu sözünü üç defa
tekrar etti.Topluluk suskun bir şekilde oturuyordu (Rasûlullah saiiaiiahu
aleyhi veseiiem herhalde topluluktan birinin bir şey sormasını bekliyordu.
Topluluk ise ona olan saygısı ve onun heybetinden dolayı suskundu). Derken
uzaktan birisi, "Anam babam sana feda olsun ey Allah'ın Rasûlü! Ona başka
bir şey karıştırmanın manası nedir?" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi
veseiiem, "Dünyayı sevmek, onu (ahirete) tercih etmek, onun için mal
toplayıp yığmak ve zalimler gibi davranmaktır" buyurdu.Yine başka bir
hadiste Peygamber Efendimiz saiiaiiahu aleyhi veseiiem "Kim dünyayı
severse o ahiretine zarar vermiş olur. Kim de ahireti severse dünyasına zarar
vermiş olur. Öyleyse siz baki ve kalıcı olanı (ahireti) fani ve geçici olana
(yani dünya üzerine) tercih edin" buyurdu. Yine Rasûlullah saiiaiiahu
aleyhi veseiiem bir hadislerinde, "Dünya, ahirette evi olmayanın evidir ve
ahirette malı olmayanın malıdır. Dünya için mal toplayan kişi aklı olmayan
kişidir" buyurmuştur. Diğer bir hadiste, "Allah ceiie celaluhu
yaratıkları arasında dünyaya buğz ettiği kadar hiçbir şeye buğz etmez. Allah
ceiie celaluhu dünyayı yarattığından beri ona asla iltifat nazarıyla
bakmadı" buyurulmuştur. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'den nakledilen
bir hadiste ise "Her hatanın başı dünya sevgisidir" diye geçmektedir.[53]Kitabın
sonunda altıncı bölümde dünya ve ahiret hakkında pek çok ayet ve hadisler
kısaca gelecektir. Şu ana kadar zikredilen ayetlere ilave oiarak pek çok ayette
Allah ceiie celaluhu yolunda harcamaya teşvik vardır. Allahu Teâlâ'nın kendi
yüce kelamında sık sık değişik ifadelerle ve değişik şekillerde teşvik verdiği
bir şeyin önemini sormaya ne hacet vardır?! Özelikle bizde olan herşey O'nun
ihsanıdır. Bir adam hizmetçisine bir miktar para vererek, "Sen bu parayı
kendi ihtiyaçlarına harca. Ama ondan biraz ayırarak filanca yere harcarsan sevinirim.
Eğer böyle yaparsan şu an sana verdiğimden çok daha fazlasını veririm"
dese, böyle bir durumda kendisine verilen maldan bir miktar ayırarak daha fazla
kazanmak ümidiyle denilen yere kim harcamaz ki? Bunu herkes anlayabilir.
Allah
ceite ceiaiuhu'v\un bu kadar buyruklarından sonra hadisleri zikretmeye ihtiyaç
kalmamıştır. Fakat hadisi şerifler Allah'ın yüce kelamının tefsiri ve izahı
olmasından dolayı, tamamlayıcı olması bakımından burada birkaç hadis tercümesi
yapılmıştır.
1) Ebu Hureyre radıyallahu anh'dan
RaSÛIullah sallallahu aleyhi veseilem buyurdu ki: "Yanımda Uhud dağı kadar
altın olup üzerinden üç gün geçtiği halde ondan az da olsa bir şey kalmasını
istemem. Ancak borç (ödemek) için ayırdığım az bir şey müstesna". , (Buhari,
İZAH: Uhud Medine-i Münevvere'nin çok büyük ve meşhur bir dağıdır.
Ra-sûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem buyuruyor ki: "Uhud dağı kadar
yanımda altın olsa üç gün içinde hepsini taksim etmek isterim ve elimde hiç bir
şeyin kalmasını istemem". Hadiste geçen üç gün kaydı şart değildir.
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem üç günü şu sebeple buyurmuştur: Bu kadar
büyük bir malı dağıtmak için elbette az da olsa bir zaman gereklidir. Şüphesiz
bir kişi borçlu ise ve alacaklı kişi de o anda yoksa onun borcunu ödemek sadaka
vermekten önde geldiğinden o borcu ödemek için biraz para ayırmak ve saklamak
gerekiyorsa bu ayrı bir konudur.Bu hadisi şerifte bir taraftan sadaka vermeye
teşvik edilirken diğer taraftan borcu ödemenin bundan daha önemli olduğu
ispatlanmış olmaktadır. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesetfem'in kendine has
âdetlerinden biri de kesinlikle malı biriktirip saklamamasıydı. Rasûlullah
saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm her an hizmetinde bulunan hUSUSİ hizmetçisi Hz.
Enes radıyallahu anh diyor ki: "Rasûlullah sallallahu aleyhi veseilem
yarın için hiçbir şey ayırıp saklamazdı".Başka bir hadiste Hz. Enes radıyallahu
anadan şöyle nakledilmiştir: Rasûlullah sallallahu aleyhi veseilem Efendimize
bir yerden hediye olarak 3 tane kuş getirildi, Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi
veseilem onlardan bir tanesini hizmetçisine verdi. Ertesi gün hizmetçi o kuşu
alarak Rasûlullah'ın yanına geldi. Rasûlullah sallallahu aleyhi veseilem:
"Ben seni yarın için bir şey saklamaktan men etmemiş miydim? Yarınki rızkı
yine Allah ceiie ceiaiuhu verecektir" buyurdu. Hz, Semure radıyallahu anh
Peygamber Efendimizin şöyle buyurduğunu naklediyor: "Ben bazı defa sadece
şunun için ambara gidiyorum ki, orada bir şey kalmış olmasın ve (mal) yanımday-ken
ölüm bana gelmesin"[54]Hz.
Ebû Zer Gıfâri radıyallahu anh meşhur bir sahabidir. Büyük zahidlerden-dir.
Maldan hoşlanmadığına dair onun pek çok ilginç kıssaları vardır. Onlardan
hayret verici bir kıssa da on bir numaralı ayetin izahında geçmişti. Ondan şu
hadis naklediliyor: Hz. Ebû Zer Gıfâri radıyallahu anh diyor ki; "Bir
defasında Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem ile beraberdim. Uhud dağına bakarak
şöyle buyurdu; <Bu dağ altın olsa ondan bir dinarın dahi üç günden fazla
yanımda kalmasını istemem ancak ödenecek bir borç için ayırdığım dinar
müstesna>. Daha sonra Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem, <Çoğu
zenginlerin genellikle sevabı az olur ancak şöyle yapan kişi müstesna>
buyurdu. Hadisi rivayet eden kişi {şöyle yapan) sözünü anlatmak için iki elini
birleştirerek sağa ve sola çevirdi. Yani kişi avuçlarını doldurarak sağ ve sol
tarafındakilere vermeli kısacası herkese bol boi dağıtmalıdır[55]Yine
Hz. Ebû Zer radıyallahu anti\n başka bir kıssası Mişkat'ta geçmektedir. Kendisi
Hz. Osman radıyaiiahu anh'm halifeliği zamanında Hz. Osman radıyallahu anh'm
yanına geldi. Hz. Osman radıyallahu anh Hz. Ka'b radıyallahu anh'a dedi ki:
"Ab-durrahman vefat etti ve miras olarak mal bıraktı. Bu hususta senin
görüşün nedir? Bir uygunsuzluk olmadı değil mi?". Bunun üzerine Ka'b
radıyallahu anh, "Eğer o maldaki Allah'ın hakkını edâ ediyorsa bu malın ne
sakıncası vardır?" dedi. Hz. Ebû Zer radıyallahu anh'm elinde bir ağaç
çubuğu vardı. Onunla Hz. Ka'b radıyaiiahu anh'a vurmaya başladı ve "Ben
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem'den işittim ki; <Eğer şu dağ altın
olsa. Ben de onun hepsini dağıtsam ve bu da kabul olsa. Ondan altı Ûkiye[56] dahi
benden sonrakilere kalmasını istemem>" dedi. Ondan sonra Hz. Ebû Zer
radıyallahu anh Hz. Osman radıyaiiahu anh'a, "Ben sana Allah adına
soruyorum. Sen bu hadisi Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vese/tem'den üç defa
işittin mi?" dedi. Hz Osman radıyaiiahu anh "Evet elbette işittim"
buyurdu.Bu sahabinin bir başka kıssası Buhari şerif ve diğer kitaplarda şöyle
geçmektedir: Ahnef bin Kays rahmeuiiahi aleyh diyor ki; Ben Medine'de Kureyşli
bir toplulukla oturuyordum. O sırada birisi geldi. Saçları karışık (bakımsız),
elbiseleri de kalındı. Görünüşü de sıradan ve basitti. Topluluğun yanına
gelerek selam verdi ve sonra şöyle dedi: "Mal yığanlara Cehennem ateşinde
kızdırılmış bir taşı müjdele. O taş onların göğüsleri üzerine konulacak. Onun
sıcaklığının şiddetinden etleri pişerek omuzlarının üzeri kaynamaya
başlayacak, sonra o taş omuzlarına konacak ve ne varsa hepsi göğüslerinden
akmaya başlayacaktır". Bunları söyledikten sonra camiye giderek bir
direğin dibine oturdu. Ben onun hangi büyük zat olduğunu bilmiyordum sözlerini
dinleyince peşinden gittim ve onun oturduğu direğin dibine bende oturdum ve
"Bu topluluktakiler sizin bu sözlerinize iltifat göstermediler. Üstelik
bu sözlerden hoşlanmadılar" dedim. Bunun üzerine, "Bunlar ahmaktır,
bir şey anlamıyorlar. Bunu en çok sevdiğim kişi buyurmuştu" dedi. Ahnef,
"Sizin sevdiğiniz kişi kimdir?" diye sordu. O, "Rasûlullah
sa//a//a/ju a/ey-hi veseilem'Ğ\r. Bir gün bana <Ey Ebû Zer Uhud dağını
görüyor musun?> deyince, ben <Her halde beni bir iş için bir yere göndermek
istiyor ve akşama ne kadar zaman kaldığını anlatmak istiyor> diye düşündüm
ve <Evet görüyorum> dedim. Bunun üzerine Rasûluİlah saiiaiiahu aleyhi
veseiiem, <Yanımda bu dağ kadar altın olsa gönlüm onun hepsini sadaka olarak
vermek İster. Yalnız üç dinar[57]
müstes-na> buyurdu" dedikten sonra Ebû Zer radıyaiiahu anh şöyle devam
etti; "Bu insanlar anlamıyorlar. Dünyayı toplayıp duruyorlar. Allah'a
yemin olsun ki, ben ne onların dünyasını istiyorum ne de onlara dini (bir
mesele) soruyorum. O halde açık açık söylemekten niçin çekineyim ki?"[58] Hz.
Ebû Zer radıyailahu anft'ın başka bir kıssası ikinci bölümün ayetler kısmının 5
numaralı ayetinde gelecektir.
2) Ebû Hureyre radıyailahu anh'dan Rasûluİlah sallaîiahu aleyhi veseiiem
bu-yurdu ki: "Her gün sabah iki melek gökyüzünden iner. Onlardan biri
şöyle dua eder; <Allah'ım infak edene Sen karşılığını ver> diğeri şöyle
dua eder; <Allah'im malını tutup saklayanın malını berbat et>". (Mişkât)
İZAH: Ayetler bölümündeki 20 numaralı ayet bu konuyu desteklemektedir. O ayetin
manası şöyledir: "Siz her ne harcarsanız Allah ceiie ceiaiuhu onun bedelini
size verecektir". Bu konuyu destekleyen başka rivayetler daha önce de geçmişti.
Hz. Ebû Derda raciıyaiiahu an/i'dan rivayete göre Rasûluİlah saiiaiiahu aleyhi
ve-seiiem şöyle buyurdu: "Güneşin her doğuşunda onun iki tarafında iki
tane melek şöyle nida ederler (onların ilanını insanlar ve cinlerden başka
herkes duyar); <Ey insanlar haydi Rabbinize doğru gidin. Yetecek kadar az
bir şey, Allah'tan gafil eden çok şeyden daha hayırlıdır>. Güneş batınca
onun iki tarafında bulunan iki melek yüksek sesle şöyle dua ederler; <Ya
Rab! Harcayana (sadaka verene) Sen karşılığını ver ve vermeyip yığanın malını
da berbâd et>"[59]
Başka bir hadiste şöyle geçmektedir. "Güneş doğunca onun iki tarafında
buiunan iki melek şöyle nida ederler; <Allah'ım! Harcayana karşılığını çabuk
nasip et ve Allah'ım! Vermeyip tutanın malını çabuk berbat et>". Yine
başka bir hadiste şöyle buyuruluyor: " Gökyüzünde iki melek vardır ki,
onlar sadece dua ederler, başka bir görevleri yoktur. Onlardan birisi şöyle
der; <Allah'ım! Harcayana Sen karşılığını ver>. Diğeri de şöyle der;
<Vermeyip yığanın malını helak et>"[60]Bundan
anlaşılıyor ki sabah ve akşam (vaktinin) bir özelliği yoktur. Onların her zaman
duaları böyledir. Ancak birinci rivayetten şu anlaşılıyor. Bu melekler güneşin
doğuşunda ve batışında özelikle bu duayı yapmaktadırlar. Müşahede ve tecrübeler
de bunu tasdik ediyor ki; mal toplayıp yığanların başına genellikle bütün
mallarını zayi edecek şeyler gelmektedir. Bazılarının başına mahkemeler bela
olmakta, bazılarına başıboşluk musallat olmakta ve bazılarının peşine de
hırsızlar düşmektedir.Hafız İbni Hacer rahmetuiiahi aleyh şöyle yazıyor: Bazen
malın kendisi helak olur. Bazen malın sahibi yani o kişinin kendisi ahirete
gider. Bazen de (o kişinin yaptığı) güzel ameller zayi olur. Yani o kişi malın
içine batmakla güzel amelden uzaklaşır. Buna karşılık kim Allah yolunda
harcarsa, onun malında bereket olur. Hatta bir hadisi şerifte; "Kim çokça
sadaka verirse Allah ceiie ceiaiuhu onun ölümünden sonra geride bıraktıklarına
en güzel şekilde vekâlet eder"[61] diye
geçmektedir. Yani ölümünden sonra malını varisleri berbat etmez ve boş işlerde
zayi etmezler. Çünkü genellikle zengin çocuklarının babalarından kalan mirası
nasıl heba ettikleri herkesçe bilinmektedir. İmam Nevevi rahmetuiiahi aleyh
yazıyor ki: "[62]Allah'ın
sevdiği harcamalar; Hayırlı işlere yapılan, çoluk çocuğun nafakasına yapılan
veya m
3) Ebû Ûmame radıyailahu anh'dan nakledilen bir hadiste
Rasûluİlah sallallahu aleyhi veseiiem buyurdular ki: "Ey Ademoğlu
ihtiyacından fazla malını harcaman senin için daha hayırlıdır. O malı alıkoyman
ise senin için kötüdür. İhtiyacın için alıkoyduğun mat için kınama yoktur.
Bakmakla mükellef olduğun kimselerden harcamaya başla (çünkü onlara harcaman
başkalarından önde gelir).
(Mişkât,
İZAH: Bu konu geride geçen dört numaralı ayetle teyid edilmişti. Orada Allah
ceiie ceiaiuhu bizzat kendisi ihtiyaçtan fazlasının harcanmasını buyurmuştu.
Orada bu hadisi şerif de geçmişti. Önemine binaen ve konuya açıklama getirmek
için burada tekrar zikredilmiştir. Gerçek şudur ki, ihtiyaçtan fazla olan mal
kesinlikle alıkonup, saklamak için değildir. O mal için yapılacak en güzel şey
onu Allah'ın hazinesinde muhafaza etmektir. Orada zayi olmaz, ona bir afet
4) Ukbe bin Haris radıyallahu anh diyor ki: "Ben Medine-i
Münevvere'-de Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'ın arkasında ikindi
namazını kıldım.Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem selam verdi. Biraz sonra
kalktı ve süratle cemaatin omuzları üzerinden geçerek hanımlarından birinin
odasına gitti. Halk Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vese/tem'in bu şekilde süratle
kalkıp gitmesinden dolayı (acaba ne oldu diye) endişelendiler. Rasûlullah
saiiaiiahu aleyhi veseilem (odasından) çıktı, onların yanına geldi.
Acelesinden dolayı halkın hayret içinde olduğunu görünce şöyle buyurdu;
"Evde kalmış olan bir parça altını hatırladım. (Ölüm gelip de onun evde
kalmasını, sonra mahşer meydanında onun cevabını ve hesabını vermenin) beni
alıkoymasını istemediğimden hemen dağıtılmasını emrettim". (Buhari, Mişkat)
İZAH: Bu olayla ilgili başka bir hadiste ise şöyle geçmektedir: "O
altın parçasını unutup da geceleyin yanımda kalması benim hoşuma gitmedi".
Bunun da ötesinde bir hadiste geçen bir başka olay şöyledir. Hz. Aişe
radıyaliahu anha diyor ki; Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm hastalığı
sırasında onun yanında altı yedi tane altın vardı. (Herhalde o anda bir yerden
gelmişti) Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem onları hemen dağıtmamı emretti.
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vese/tem'in hastalığının ağır olmasından dolayı
onları dağıtma fırsatı bulamadım. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem,
"O altınları dağıttın mı?" buyurdu. Ben "Sizin hastalığınız bana
fırsat vermedi" dedim. "Onları bana getir" buyurdu. Altınları
ovucuna koydu ve "Bunlar yanında iken Rabbine kavuşursa halinin nasıl
olacağı hakkında Allah'ın Nebî'si ne düşünür? (yani ne kadar pişman
olacaktır)" buyurdu.[66]Başka
bir hadiste Hz. Aişe radıyailahu anha'öan buna benzer şöyle bir kıssa daha
rivayet edilmiştir. "O altınlar henüz geceleyin bir yerden gelmişti.
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'ıu uykusu kaçtı. Ancak gecenin sonuna
doğru onlarr dağıtınca Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem uyuyabildi"[67] Hz.
Sehl radıyallahu anh diyor ki: "Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem m
yanında yedi tane altın vardı. Onları Hz. Aişe radıyallahu anha'nin yanına
koymuştu. Rasülullah saiiaiiahu aleyhi veseilem Hz. Aişe radıyallahu anha'ya
onları Hz. Ali radıyallahu anh'a göndermesini söyledi. Bu sözü söyledikten
sonra kendisine baygınlık hali geldi. Hz. Aişe onunla meşgul olurken az sonra
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem kendine geldi ve aynı şeyi söyledi. Hemen
akabinde baygınlık hali oldu. Sık sık kendinden geçiyordu. Rasûlullah
saiiaiiahu aleyhi vese/fem'in bir biri üzerine emretmesi sonucu nihayet Hz.
Aişe radıyallahu anha o altınları Hz. Ali radıyallahu anh'a gönderdi. O da bu
altınları dağıttı. Bu olay gündüz vakti cereyan etmişti. O günün akşamı
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi ve-senemin son gecesi olan Pazartesi gecesiydi. O
akşam Hz. Aişe radıyallahu anha-nın evindeki kandilde yağ dahi yoktu. Kandili
bir kadına gönderdi ve "Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vese/tem'in sıhhati
çok ciddi durumda ahirete göç etme zamanı yaklaştı bu kandile yağ koyda
yakalım" dedi.[68]Hz.
Ümmü Seleme radtyaiiahu an/ıa'dan da bu hususta başka bir kıssa nakledilmiştir.
Buyuruyor ki: "Allah Rasûlü saiiaiiahu aleyhi yeseiiem bir keresinde gelmişti.
Mübarek yüzlerinde bir değişik hal vardı. Bir şeye üzüldüğü belliydi. Ben
Rahatsız olduğunu zannettim ve "Ey Allah'ın Rasûlü mübarek yüzünüzde üzüntülü
bir hal var. Bir şey mi oldu?" dedim. Buyurdular ki; "Geceleyin gelen
yedi dinar halen yatağın bir köşesinde duruyor hâlâ taksim edilmedi"[69]Rasûlullah
saiiaiiahu aleyhi veseiiem'e her zaman hediyeler gelirdi. Fakat ister gündüz
olsun, ister gece, ister sıhhatli olsun ister hasta onları taksim etmedikçe
üzerinde bir yük hissederdi. Dahası var, evinde ağır hasta olduğu halde gece
kandili yakacak yağı dahi yoktu. Ancak yanında yedi altın olmasına rağmen evin
ihtiyaçlarını ne Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseliem düşünmüştü ne de biraz
kandil yağı ısmarlamayı mü'minlerin annesi Hz. Aişe radıyaiiahuanha
hatırlamıştı.Ben babamın (Allah kabrini nurlandırsın) şu güzel âdetine çok defa
şahit olmuşumdur: Kendisi geceleyin mülkiyetinde gümüş veya para bulundurmak
istemezdi. Hayatı boyunca başı borçtan kurtulamadı. Hatta vefatı sırasında yedi
sekiz bin rupye (gümüş) borcu vardı. Bu nedenle gece yanında biraz rupye olursa
onu alacaklılara gönderir. Eğer para olursa onları da çocuklarından birine
verirdi. Sonra şöyle derdi; "Gönlüm bu pisliklerin gece boyunca yanımda
kalmasını istemiyor. Çünkü ölüme güvenilmez". Ben bundan daha ötesini
zahitlerin önderi olan Şah Abdurrahİm Efendi (Allah kabrini nurlandırsın)
hakkında duydum. O da şudur; kendisine çok miktarda hediyeler gelirdi. Bir
şeyler birikince onu büyük bir dikkatle hayır yerlerine harcardı, Ondan sonra
tekrar bir yerden bir şeyler geldiğinde mübarek yüzünde üzüntü belirtileri
meydana gelir ve <Yine geldi> buyururdu. Sonunda bu zât giymekte olduğu
elbiseleri de dağıtmıştı. Kendisinin Özel hizmetçisi Mevlana Abdulkadir
Efendi'ye, <Yeter artık bundan sonra senden emanet olarak elbise alıp
giyeceğim> buyurdu".Allah dostlarının şan ve davranışları insanı
hayrete düşürmektedir. Onların bir arzuları da bu dünyaya ait hiçbir şeyin
mülkiyetlerinde bulunmadığı bir halde, geldikleri gibi (dünyadan) gitmektir.
5) Ebû Hûreyre radıyaiiahu anh diyor ki: Adamın biri; "Ey Allah'ın
Rasûlü sevap bakımından hangi sadaka daha büyüktür" dedi. Rasûlullah
saiiaiiahu aleyhi veseUem, "Senin sıhhatin yerinde, mal hırsı kalbinde
iken, fakirliktenkorktuğun ve zengin olmayı temenni ettiğin zaman verdiğin
sadakadır. Can boğaza dayanana kadar (ölüm anı yaklaşıncaya kadar) sadaka
vermeyi ihmal etme. O zaman şöyle dersin, <Şu kadar mal falanca (cami) için
şu kadarı filanca (medrese) için>. Halbuki mal şimdi falancanın (varisin)
olmuştur" buyurdu.
(Muttefekün Aleyh, Mişkat)
İZAH: Hadiste geçen "Mal varisin oldu" sözünün manası
"Mirasçının o malda hakkı var" demektir. Çünkü vasiyet sadece malın
üçte birinde geçerli olur. Aynı şekilde kişi vefatı sırasında malının üçte
birini sadaka olarak verebilir. Ölmek üzere olan kişinin bundan fazla hakkı
yoktur. Bundan dolayı Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseliem başka bir hadisi
şerifte buyuruyor ki: "İnsanoğlu malım, malım der durur. Halbuki onun malı
sadece 3 şeyden ibarettir. Yediği veya giyindiği yahut sadaka vererek Allah'ın
hazinesine yatırdığıdır. Bunların dışında kalan diğer mallar başkasına
gidicidir. Yani bu adam kalan malını diğer insanlara bırakacaktır"[70]Başka
bir hadiste, "Kişinin hayattayken bir dirhem sadaka vermesi ölüm anında
yüz dirhem sadaka vermesinden hayırlıdır" buyurulmaktadır.[71]
Gerçekten ölmekte olan bir kişi bir bakıma başkasının malını sadaka
vermektedir. Halbuki artık onun neyi kaldı ki? O kişi artık o malı bırakıp
gidecektir. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseliem bir başka hadiste, "Ölüm
anında sadaka veren kişinin m
"Sizden
birine Ölüm alametleri belirdiği zaman eğer geriye mal bırakacak-sa, babasına,
anasına ve akrabasına malının üçte birinden çok olmayacak şekilde vasiyet etmek
farz kılındı. Bu vasiyet ebeveyn ve akrabasını mahrum etmemek için takva
sahiplerine hak oldu" (Bakara-180)
Bu
ayette zikredilen hüküm İslam'ın ilk zamanlarındaydı. O devirde ana-baba için
vasiyette bulunmak farzdı. Daha sonra miras hükmü inince anne, baba ve şeriatın
hakkını belirlediği diğer akrabalar için vasiyet etme emri mensuh (geçersiz)
kılınmıştır. Fakat şeriatın hakkını belirtmediği diğer akrabalar için malın
üçte birini vasiyet etme hakkı devam etmektedir. Miras hükmü inmeden önce
vasiyette bulunmak farzdı. Şimdi ise farz değildir.Hz. İbni Abbas radıyaiiahu
anhuma buyuruyor ki: "Bu ayetin hükmüne göre varis olanlara yapılacak
vasiyet mensuh (geçersiz) olmuştur. Varis olmayanlar hakkında ise vasiyet
geçerlidir". Katâde rahmetuiiahi aleyh de diyor ki: "Bu ayetin
hükmüne göre vasiyet sadece varis olmayanlar hakkında geçerlidir. İster akraba
olsun isterse olmasın"[73]Bir
Hadisi Kudsi'de Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: "Ey Ademoğlu! Sen hayattayken
cimriydin ölürken israf etmeye başladın. İki kötülüğü bir araya toplama.
Birincisi; hayattayken yaptığın (cimrilik)dir. İkincisi ise ölürken yaptığın
(is-rafytır. Fakir olduğu halde senin mirasında payı olmayan akrabalarını
araştır ve onlar için de bir şeyler vasiyet ederek git"[74]Ayetler
kısmının iki numaralı ayetinde de bu konuya işaret edilmiştir. Şöyle ki; mal
sevgisi insanı yakıp kavururken yapılan sadaka, kalp maldan soğuduktan sonra
yapılan sadakadan daha üstündür. Bir hadisi şerifte buyuruluyor ki: "Allah
cette ceiaiuhu hayatında cimri olup ölüm anında cömert olan kişiden
hoşlanmaz"[75]Öyleyse insanların sadaka
vermek yada birşeyler vakf etmek için ölümü beklemeleri hoş bir şey değildir.
Çünkü ölümün insana nasıl ve nerede geleceğini kimse bilemez. İbret alınacak
çeşitli olaylara şahit olmuşumdur. İnsanlar ölüm döşeğinde pek çok sadaka ve
vakıf yapmayı düşünüyorlardı. Fakat hastalık onları öyle yakalamıştı ki, onlara
fırsat vermedi. Bazıları felç oldu, bazılarının dili tutuldu, bazılarının
hizmetinde bulunan varisleri ona engel oldular. Eğer bütün bu engellerden
kurtularak (sadaka vs.) verme fırsatı bulabilse -ki bu çok az bulunur-yinede
(sıhhatli zamanında) arzularını kırarak yaptığı sadakanın sevabını alamazlar.
Tabii ki kişi hayattayken gafleti sebebiyle hayır hasenat yapamadıysa ölüm
anını fırsat bilip değerlendirmelidir. Yoksa öldükten sonra kimse kimseyi
arayıp sormaz. Herkes birkaç gün ağlayıp unutur. Bunlar hergün görülen olaylardır.
Götüreceğin ne varsa kendin yanında götür ki işine yarasın.
6) Ebû HÛreyre radıyaiiahu an/i'dan RaSÛlullah sallallahu aleyhi vesellem
buyurdu ki: "(Beni İsrail'den) adamın biri (kendi kendine), <Bu gece
(gizlice) sadaka vereceğim> dedi. Nitekim sadakasını çıkardı ve (geceleyin)
bir hırsızın eline koydu. Sabahleyin halk, <Bir hırsıza bu gece sadaka
verilmiş> diye konuşmaya başladılar. Bunun üzerine sadakayı veren kişi,
<Allah'ım bir hırsıza da olsa sadaka verdiğim için Sana hamd olsun (ben o
sadakayı daha kötü birine vermiş olabilirdim o zaman elimden ne gelirdi ki)>
dedi. Adam (birincisinin boşa gittiğini düşünerek) <Bu gece tekrar sadaka verece-ğim>
dedi. Gece sadaka vereceği malı alıp çıktı ve onu fahişe bir kadına vererek
döndü (herhalde kadının hırsızlık yapmayacağını düşündü). Sabah olunca halk,
<Bu gece fahişe bir kadına sadaka verildi> diye konuşuyorlardı. Adam
bunun üzerine, <Ey Allah'ım fahişeye de sadaka verdiğim için Sana hamd olsun
(benim malım aslında buna da layık değildi)> dedi. Sonra üçüncü defa, <Bu
gece mutlaka sadaka vereceğim> diye niyet etti. (Gece olunca) sadakasını
alarak çıktı ve bir zengine verdi, sabahleyin, <Bu gece zengin birine sadaka
verildi> diye halk konuşmaya başladılar. Bunun üzerine adam şöyle dedi;
<Allah'ım hırsıza, zina eden kadına ve zengine vermiş olduğum sadakalardan
dolayı Sana hamd olsun>. Geceleyin rüyasında şöyle bir nida işitti;
<Sadakalarının hepsi kabul oldu. Sana hırsıza sadaka verdîrilmesinin sebebi
şudur; olur ki o hırsız bu kötü işten vazgeçer ve tevbe eder. Zina eden kadın
da işlediği zinadan tevbe eder ve bu çirkin işi yapmadan da Allah'ın kendine
lütufta bulunduğunu görünce bu işten utanarak vazgeçer. Zengine gelince, o da
Allah'ın kullan nasıl da gizlice sadaka veriyorlar diye ibret alır ve Allah'ın
kendine vermiş olduğu maldan sadaka verir>". (Muttefekun aleyh, Mişkat)
İZAH: Bir hadisi şerifte bu olay başka bir şekilde anlatılmıştır. Belki de o
ayrı bir kıssadır. Çünkü buna benzer bir çok olayın meydana gelmesi hiçte zor
değildir. Şayet o kıssa bu (anlatılan kıssanın aynısı ise o zaman bu kıssa i e
o kıssa biraz açıklanmış olmaktadır.Tâûs rahmetuiiahi aleyh diyor ki; Adamın
biri, "Bu mahallede ilk önce kimi görürsem ona sadaka vereceğim"
diye adakta bulundu. Nitekim ilk karşılaştığı bir kadın idi. Sadakasını o
kadına verdi. Orada bulunanlar, "Bu çok kötü bir kadındır" dediler.
Sadakayı veren kişi bundan sonra ilk gördüğü birine sadaka verdi. Halk,
"Bu çok kötü birisidir" dediler. Ondan sonra adam ilk gördüğü birine
sadaka verdi. İnsanlar, "Bu çok zengin biridir" dediler. Sadaka veren
adam çok üzüldü. Rüyasında ona "Allah ce//e ceiaiuhu senin vermiş olduğun
sadakaların üçünü de kabul etti. O kadın fahişe idi. Ancak yalnız fakirliğinden
dolayı bu kötü işi yapıyordu. Sen ona mal verince bu çirkin işi bıraktı. İkinci
adam hırsızdı. O da fakirliğinden dolayı hırsızlık yapıyordu. Sen ona mal
verdiğinden beri hırsızlığı bıraktı. Üçüncü adam zengin idi. Hiç sadaka
vermezdi. Senin ona sadaka vermen ona ibret oldu. <Ben bu adamdan daha
zenginim o halde benim daha fazla sadaka vermem gerekir> dedi ve artık ona
da sadaka vermek nasip oldu" denildi.[76]Bu
hadisten şu konu açıklığa kavuşmuş oldu ki, sadaka verenin niyetinde ihlas
olursa ve buna rağmen sadakası uygun olmayan bir yere ulaşırsa bunda da Allah
ceiie ceiaiuhu nun bir hikmeti vardır. Buna üzülmemek gerekir.İnsana düşen,
kendi niyetini ihlaslı kılmaktır. Çünkü asıl olan kişinin kendi niyeti ve
amelidir. Ayrıca (yukarıdaki hadiste) sadaka veren o zatın büyüklüğü de
anlaşılmış oldu. Şöyle ki; bütün gayretine rağmen sadakası uygunsuz yere sarf
olduğu -halde ümitsizliğe düşerek sadaka verme niyetinden vazgeçmedi. Üstelik
İkinci, üçüncü defa da olsa sadakayı uygun yere vermeye gayret etti. İşte onun
bu ihlası ve samimiyeti sebebiyle hem sadakaları kabul edildi hem de rüyasında
kabul edilme müjdesi verildi. Hafız İbni Hacer rahmetuliahi aleyh diyor ki:
"Bu hadisten anlaşılıyor ki; eğer sadaka görünüş itibariyle yerini
bulmamışsa onu tekrar vermek müstehabtır. Tekrar sadaka vermekten bıkmamak
gerekir. Bazı Allah dostları şöyle demişlerdir; <Kabul edilmediğinin
alametlerini görsen de hizmeti terk etme>".Allâme Aynî rahmetuliahi
aleyh buyurdu ki: "Bu hadisten şu hususta anlaşılmaktadır; Allah ceiie
ceiaiuhu kişiye iyi niyetinin karşılığını mutlaka verir. Söz konusu sadaka
veren kişiler yalnız Allah için sadaka vermeye kararlıydılar (onun için
geceleyin gizlice veriyorlardı). Allah ceiie ceiaiuhu da onların sadakalarını
kabul etti. Uygun yere verilmedi diye red olunmadı".
7) Hz. Ali radıyallahu anh'dan Rasûlullah saltallahu aleyhi vesellem
buyurdu ki: "Sadaka vermekte acele edin. Çünkü belâ sadakayı aşamaz' (Rezın,Mişkat)
İZAH: Eğer herhangi bela yada musibet gelecek olsa, sadaka vermekle o
musibet geri gider. Zayıf bir hadiste şöyle geçmektedir: "Sadaka kötülüğün
yetmiş tane kapısını kapatır". Bir hadiste Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi
vesellem, "Mallarınızı zekat vererek temizleyiniz. Hastalarınızı sadaka
ile tedavi ediniz. Musibet dalgalarını dua ile karşılayınız"
buyurmuştur.Kenzül UmmaF'yn pek çok hadislerinde, "Hastalarınızı sadaka
ile tedavi ediniz" cümlesi geçmiştir. Tecrübeyle de görülmüştür ki çok
sadaka vermek hastalıklara şifadır. Bir hadisi şerifte şöyle buyurulmuştur:[77]
"Sadaka ile hastalarınızı tedavi edin. Zira sadaka kişiden zilleti de
hastalıkları da uzaklaştırır. İyililikleri artırır ve ömrü uzatır"[78] Bir
hadisi şerifte geçtiğine göre: "Sadaka vermek yetmiş belayı defeder ki
onların en hafifi cüzzam ve baras hastalığıdır"[79]Yine
bir hadiste şöyle buyuruluyor: "Düşünce ve üzüntülerinizi sadaka vermekle
telafi ediniz. Sadaka ile Allah çete ceiaiuhu size zararı olan şeyleri sizden
uzaklaştırır ve düşmanlarınıza karşı size yardım eder[80] Başka
bir sahih hadiste ise şöyle geçiyor "Bir şahıs bir müslümana elbise
giydirirse, o elbiseden bir parça giyen kişinin bedeninde kaldığı müddetçe
giydiren kişi Allah ceiie ceiaiuhu'nun koruması altında kalır". İbni Ebil
Ca'd rahmetuliahi aleyh diyor ki: "Sadaka yetmiş kötülüğün kapısını
kapatır[81]
Bir
hadisi şerifte şöyle buyurulmuştur: "Sabah erkenden sadaka verin çünkü
belalar sadakayı geçemezler"[82]
Ayetler bölümünde dokuz numaralı ayetin izah kısmında İbni Ebil Ca'd
rahmetuliahi a/eytften (bir kurt'un çocuğu kaçırmasıyla ilgili) bir kıssa
geçmişti. Yine aynı konuda değişik rivayetler geçmiştir. Hz. Enes radıyallahu
anh Rasûlullah sallallahu aleyhi vese/tem'in şöyle buyurduğunu naklediyor:
"Sadaka Allah ceiie cefe/u/ıı/nun gazabını uzaklaştırır ve kötü ölümü
defeder"[83]Alimlerin yazdığına göre
sadaka kişiyi ölüm anında şeytanın vereceği vesveseden korur. Hastalığın
şiddetinden dolayı isyan kelimeleri söylemekten muhafaza eder. Aniden gelecek
ölümlere de mani olur. Kısaca (sadaka) imanlı ölmeye vesile olur. Bir hadisi
şerifte, "Sadaka kabir azabını yok eder. Herkes kıyamet gününde kendi
sadakasının gölgesinde olacaktır" buyurulmuştur.[84] Yani
kişi ne kadar çok sadaka verirse o kadar büyük gölgeye sahip olacaktır.Hz. Muaz
radıyallahu anh Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem e, "Ya RaSÛlallah!
Beni Cehennem'den uzaklaştırıp Cennet'e koyacak bir amel söyleyiniz"
dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem, "Sen çok büyük bir şey
sordun. O Allah'ın kolay ettiği kimse için çok kolaydır. O şey şudur; Allah
ceiie ceiaiuhu'na ihlasla ibadet et, hiçbir şeyi ona ortak koşma, namazını kıl,
zekatı ver, mübarek ramazan ayında oruç tut, Beytullah'ı hac et" dedi.
Sonra Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem buyurdu ki: "Ben sana hayır kapılarını
haber vereyim mi? (Yani insan o kapılardan hayırlı şeylere ulaşabilir). O hayır
kapıları şunlardır; Oruç kalkandır (insan kalkanıyla düşmanın hamlelerine
karşı koyduğu gibi oruçla da şeytanın hamlelerini engeller). Suyun ateşi söndürdüğü
gibi sadakada hataları yok eder. Ayrıca gecenin yansında kılınan tehec-cüd
namazı da (böyledir)". Sonra Rasûlullah saüaiiahu aleyhi veseilem şu ayeti
okudu:(Bu ayeti kerime ayetler kısmının on dokuzuncu ayetinin izahında
geçmişti). Daha sonra Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem buyurdu ki: "Ben
size bütün işlerin başını, direğini ve onların zirvesini söyleyeyim mi?
Hepsinin başı İslam'dır (çünkü o olmadan hiçbir şey muteber değildir). Onun
direği namazdır {direk olmadan binanın ayakta durması zor olduğu gibi namazsız
islam'ın da ayakta durması zordur). Ve onun zirvesi cihaddır (yani cihad ile
din yükselir)". Daha sonra Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem buyurdu
ki: "Bütün bunların temelini söyleyeyim mi? (çünkü binanın tamamı temelin
üzerine kurulur)". Efendimiz saiiaiiahu aleyhi veseilem eliyle mübarek
dilini tutarak, "Buna sahip ol" buyurdu. Hz. Muaz radıyaliahu anh
diyor ki: Ben, "Ey Allah'ın Rasûlü bizler dilimizle konuştuğumuz sözlerden
de hesaba çekilecek miyiz?" dedim. "Annen sana ağlasın Ey Muâz!
İnsanları yüzüstü sürünerek Ce-hennem'e atan dilinden başka bir şey midir"
buyurdu.[85]"Annen sana
ağlasın" sözü Arapça'da birinin dikkatini çekmek için söylenen bir
deyimdir. Hadisin özeti şudur: (Canımızın istediği) gibi kullandığımız dillerimizden
çıkanların hepsi amellerin tartıldığı terazide tartılacak, konuşulanlardan
boş, faydasız ve caiz olmayanlar kişinin Cehennem'e girmesine sebep olacaktır.
Bir başka hadiste şöyle buyuruluyor: "Kişi diliyle Allah'ın razı olduğu
bir söz söyler. Söylediği kelimeyi pek önemsemez. Ancak Allah ceiie ceiaiuhu o
kelime yüzünden o kişinin Cennetteki derecesini yükseltir. Aynı şekilde bir
kimse Allah'ın razı olmadığı bir kelimeyi söyler. Söylediği bu kelimeleri de
pek önemsemez. Ancak bu kelime yüzünden Cehennem'e atılır". Bir hadiste
geçtiğine göre o kişi Ce-hennem'deki doğu ile batı arasındaki mesafe kadar uzak
bir yere atılır". Başka bir hadiste, "İnsan iki şeyi muhafaza
edeceğine söz versin. Birincisi, iki dudak arasm-dakini (yani dilini) ikincisi
ise iki bacağı arasındakini (yani avret yerini) ben de onun Cennete gireceğine
kefil olayım" buyurulmuştur. Bir başka hadiste, "İnsanları çoğunlukla
Cehennem'e sokan bu. iki şeydir" buyurulmaktadır. Yine bir hadisi şerifte
şöyle buyurulmuştur: "İnsan diliyle bir söz söyler. Bunu söylerken de
insanlar biraz gülsünler, eğlence oisun diye yapar. Ancak o sözün vebali
yüzünden Cehen-nem'de uzaklığı yerle gök arası kadar bir yere atılır".Hz.
Süfyan-I Sekafi radıyaliahu anh Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem e,
"Ya Rasûl-allah! Ümmetiniz hakkında en çok neden korkuyorsunuz?"
dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem mübarek dilini tutarak,
"Bundan" buyurdu.[86]Bunlara
ilave olarak pek çok rivayetlerde değişik başlıklar altında bu konu geçmiştir.
(Ne yazık ki) bizler bu hususta büyük bir gaflet içindeyiz. İnsan kesinlikle şuna
çok dikkat etmelidir: Diliyle söylediği sözlerin kendisine bir kârı yoksa en
azından bir âfet ve musibete uğramasın.Hz. Süfyan-ı Sevri rahmetuiiahi aleyh
meşhur bir hadis ve fıkıh imamıdır. Diyor ki: "Benden bir günah sâdır
olmuştu. O yüzden beş ay teheccüt kılmaktan mahrum oldum". Birisi sordu:
"Efendim o hangi günahtı?". Buyurdu ki: "Adamın biri ağlıyordu.
Ben kalbimden, <Bu adam gösteriş için ağlıyor> diye geçirdim.[87] Bu
kalpten geçirmenin mahrumiyetidir. Bizler insanlar hakkında bundan daha ağır sözleri
dilimizle söylemekteyiz. Üstelik herhangi bir sebep olmadan bunu yapmaktayız.
Hele bir de aramızda ihtilaf varsa, o zaman ona iftira etmekte hiç kusur
etmeyiz. Ondaki her hüneri ayıp her ayıbı da olduğundan fazla göstererek (her
tarafa) yayarız.
8) Ebû HÛreyre radıyallahu anft'dan Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem
buyuruyor ki: "Sadaka vermek malı eksiltmez. Hatası olan birinin hatasını
affeden kulun Allah izzetini arttırır. Her kim de Allah'ın (rızasını kazanmak)
için alçak gönüllü olursa Allah ceiie ceiaiuhu onu yükseltir".(Müslim,
Mişkat)
İZAH: Bu hadisi şerifte üç konu geçmektedir. Dışarıdan bakıldığında sadaka
vermekle mal azalıyor gibi gözükse de aslında sadaka vermekle malda bir azalma
olmaz. Aksine sadakanın karşılığı en güzel bir bedel olarak ahirette verilir.
Şimdiye kadar ki (beyan ettiğimiz) ayet ve hadislerden de anlaşıldığı gibi
dünyada da çoğu zaman o (sadakanın) karşılığı verilir. Ondördüncü ayette buna
işaret edilmiş, yirminci ayette de bu konuya açıkça değinilmiştir. Şöyle ki; siz
(Allah yolunda) ne harcarsanız Allah cette ceiaiuhu onun karşılığını verir. O
ayetin izah kısmında ise Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm bunu teyid
eden pek çok hadisleri geçmiştir. Hadisler bölümünün iki numaralı hadisinde
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesei-tem'İn şöyle bir buyruğu geçmiştir:
"Her gün iki melek şöyle dua ederler; <Allah'ım harcayana Sen daha
iyisini ver, (harcamayıp) yığanın da malını berbat et>".Hz. Ebû Kebşe
radıyaliahu anh diyor ki: Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem bu-yurdu ki:
"Ben size üç şeyi yeminle söylüyorum. Ondan sonra bir şeyi de hususen
söyleyeceğim onu hafızanıza çok güzel yerleştirin üzerine yemin ettiğim şeylere
gelince; onlardan birincisi, hiç kimsenin malı sadaka vermekle eksilmez.
İkincisi, bir kimseye zulmedilir de o da buna sabrederse Allah ceiie ceiaiuhu
bu sabrı sebebiyle onun şerefini artırır. Üçüncüsü, her kim insanlardan isteme
kapısını açarsa Allah ceiie ceiaiuhu da ona fakirlik kapısını açar. Bu üç
şeyden sonra bir şey daha size haber veriyorum. Onu hafızanıza yerleştirin. O
şudur; Dünyada dört çeşit insan vardır. Birincisi Allah ceiie ce/aMıu'nun hem
mal hem de ilim verdiği kimsedir. O (ümisebebiyle) malı konusunda Allah'tan
korkarda (Allah'ın razı olmadığı yerlere malını harcamaz) akrabalarını gözetir,
o mal ile Allah için güzel ameller yapar ve o malın hakkını edâ eder. Bu kimse
en yüksek derecelerdedir. İkinci kişi Allah ceiie ce/a/uto/nun ilim verip de
mal vermediği kimsedir. Onun da niyeti sağlamdır. O eğer <Malım olsaydı ben
de filanca gibi (hayırlı işlere) harcardım> diye temenni eder. Allah
ceiiece-laiuhu onun niyetinden dolayı birinci kişiye verdiği sevabın aynısını
ona da verir. Bu iki kişi sevap bakımından aynı seviyede olurlar. Üçüncü kişi
Allah ceiie ceiaiuhunun mal verip ilim vermediği kimsedir ki malını berbat
eder. (Yersiz) oyun eğlence ve şehvani istekler için harcar. Malı hususunda ne
Allah'tan korkar ne de akrabasını gözetir. Hakka uygun bir harcama yapmaz. Bu
kişi (kıyamet gününde) en kötü yerde olacaktır. Dördüncü kişiye gelince, o
Allah ceiie ceiaiuhu'nun kendine ne mal ne de ilim verdiği kişidir. O da şöyle
arzu eder; <Eğer malım olsaydı ben de falanca (üçüncü kişi) gibi
harcardım>. Ona kötü niyetinin günahı yazılır. Günah bakımından bu adam ve
üç numaralı adam eşittir". (Hadisi Tirmizi rivayet etti ve "Hadis
sahihtir" dedi)[88].Hz.
İbni Abbas radıyaliahu anhumaöan rivayete göre Rasûlullah saiialiahu aleyhi
veseiiem şöyle buyurdu; "Sadaka malı eksiltmez Bir kişi sadaka vermek için
elini uzatınca o mal fakirin eline geçmeden önce yüce Allah'ın kudret eline
geçer (yani kabul olur). Kimseden bir şey istemeden işi yolunda gittiği halde
insanlara el açana Allah fakirlik kapısını açar"[89]Hz.
Kays Bin Sila Ensari radıyaliahu anh diyor ki: "Kardeşlerim beni Rasûlullah
saiiaiiahu aleyhi veseiiem'e şikayet ederek, <Ya Rasûlailah bu adam çok
israf ediyor, malını gereksiz yerlere harcıyor> dediler. Ben, <Ey
Allah'ın Rasülü Ben bağımdan kendi payımı alıp hem Allah yolunda harcıyor hem
de beni ziyarete gelen m
9) Ebû Hûreyre radıyallahu anh'dan RaSÛlulİah sallallahu aleyhi vesellem
buyur-du ki: "Bir adam çölde bir buluttan Falancanın bağını sula dîye bir
ses duydu. O sesten sonra bulut hemen bir yöne doğru hareket etti. Kayalık bir
araziye yağan suyun hepsi oradaki akarsu yollarından birinde toplanıp akmaya
başladı. Buluttan gelen sesi duyan adam suyu takibe koyuldu. Bir de ne görsün
bir adam elindeki kürekle bağına su veriyordu. Adam bağın sahibine, <Ey
Allah'ın kulu adın ne?> dedi. Bağın sahibi <Falanca> diyerek ismini
söyledi. Adamın söylediği isim ile buluttan İşittiği isim aynıydı. Bağ sahibi
<Ey Allah'ın kulu benim adımı neden soruyorsun?> deyince, <Ben bu
suyun geldiği buluttan filanca adamın bahçesini sula diye bir ses işitmiştim.
Buluttan duyduğum senin adındı. Sen bu bahçede ne yapıyorsun -ki filancanın
bahçesini sula diye-buluta emir veriliyor> dedi. Bunun üzerine bahçenin
sahibi, <Ben bu bahçeden ne kadar mahsul çıktığına bakarım (ve onu üç kısma
ayırırım). Üçte birini hemen Allah yolunda tasadduk ederim, üçte birini ben ve
çoluk çocuğum yer. Kalan üçte birini de bahçenin ihtiyacı için bahçeye
harcarım> dedi". (Müslim,
Mişkat)
İZAH: Mahsulün sadece üçte birini Allah celle ceiaiuhu yolunda harcamanın
bereketine bakınız ki, gayb örtüsünün ardında onun bahçesinin yetişmesi ve
gelişmesi için sebepler hazırlanıyor. Bu olay önceki hadiste geçen "Sadaka
vermekle mal eksilmez" sözüne apaçık bir örnektir. Şöyle ki; adam mahsulün
üçte birini sadaka olarak vermişti. Bundan dolayı bahçeden tekrar mahsul gelmesi
için (Allah tarafından) gaybî olarak intizam yapılmaktadır. Buradan alınması
gereken çok mühim bir ders daha vardır; o da kişinin gelirinin belli bir
kısmını Allah ceiie ceiaiuhu yolunda harcamak için ayırmasının çok faydalı
olduğudur. Ayrıca tecrübe şunu göstermiştir ki; eğer bir adam, "Ben
malımın şu kadarını Allah yolunda harcayacağım" derse, o zaman harcama
yapacağı pek çok hayır yerleri ve fırsatları karşısına çıkar. Yok, eğer
"Bir hayırlı iş karşıma çıkarsa o zaman düşünürüz" derse, bu gibi
durumlarda hayırlı işlerin neler olduğu pek anlaşılmaz ve her fırsatta nefis
ve şeytan "Bu öyle önemli bir harcama değildir" diye kalbe vesvese
verir. O kişinin karşısına mal harcamak için çok hayırlı olan önemli bir iş
çıksada bu sefer o kişinin elinde para olmaz veya parası olsa bile kendi
ihtiyaçları karşısına çıktığı için mümkün olduğu kadar az sadaka vermek ister.Daha
ay başından itibaren maaş alındığı an bir miktar para ayrılıp bir kenara
konulsa veya günlük ticarette ki gelirden bir kısmı kasanın bir tarafına
konulsa ve "Bu yalnız Allah yolunda harcanacaktır" dense, harcama
vakti gelince kalpte sıkıntı olmaz. Çünkü zaten o miktarın harcanacağı
kesinlik kazanmıştır. Bu pek çok h,ir
rörptpdir nilpupn hirkar. aün tecrübe edip baksın.Ebû Vâil rahmetuliahi aleyh
diyor ki: "Abdullah bin Mesud radıyallahu anh beni Kurayza tarafına
gönderdi ve oraya gidince Beni İsrail'den salih bir adamın yaptığı işi yapmamı
(yani malın üçte birini sadaka vermemi üçte birini oraya bırakmamı ve üçte
birini de onun yanına getirmemi) söyledi"[96]
Bundan anlaşılıyor ki Sahabe-i Kiram da bu reçete ile amel yaparlardı.
10) Ebû Hûreyre radıyallahu an/j'dan RaSÛlulİah sallallahu aleyhi vesellem
bu-yurdu ki: "Fahişe bir kadın yolda giderken bir kuyunun başında
susuzluktan ölmek üzere olan bir köpek gördü. Köpeğin dili susuzluktan dışarıya
sarkmıştı. Kadın ayakkabısını çıkarıp başörtüsüne bağlayarak kuyudan su çekti
ve köpeğe içirdi. Bundan dolayı onun günahları affedildi". Bunun üzerine
Rasülullah sallallahu aleyhi vesetiem'e, "Hayvanlara yaptığımız
iyiliklerden de sevap alır mıyız? diye soruldu. Rasülullah sallallahu aleyhi
vesellem, "Her ciğer sahibine (ister müslüman olsun, ister kafir olsun,
ister hayvan olsun, her canlıya) yapılan iyilikte sevap vardır" buyurdu. (Müttefekun aleyh, Mişkat)
İZAH: Bazı rivayetlerde açıklandığına göre bu kıssa Beni İsrail'den bir fahişeye
aittir. Buhari şerif ve diğer hadis kitaplarında buna benzer bir erkeğin
kıssası geçmektedir. Rasülullah sallallahu aleyhi vesellem buyurdu ki;
"Adamın biri sahrada yürüyordu. Şiddetli susuzluk onu perişan etmişti. Bir
kuyuya indi. Su içip dışarı çıkınca susuzluktan bitkin düşmüş bir köpek gördü.
Köpek susuzluğun şiddetinden çamurları yalıyordu. Bu durumu gören adam <Bu
hayvan da benim gibi susuzluktan yanıyor> diye düşündü. Su çıkaracak bir
şeyi yoktu. Ayağında ki ayakkabıyı.çıkarıp kuyuya indi. Onu doldurdu
ayakkabıyı ağzıyla tutarak iki elinin yardımıyla yukarı tırmandı ve suyu
köpeğe içirdi. Allah ceiie ceiaiuhu onun bu davranışını beğenerek onu
bağışladı". Sahabeler, "Ya Rasûlallah hayvanlara yapılan iyiliklere
de sevap var mı?" dediler. Rasülullah sallallahu aleyhi vesellem,
"Her ciğer sahibi (yani canlı) için sevap vardır" buyurdu.[97]Bir
hadisi şerifte, "Her sıcak ciğer taşıyana yapılan iyilikte sevap
vardır" bu-yurulmuştur. Ayakkabıya su doldurmasının izahı şöyledir: Arap
diyarında genellikle teriden yapılan ayakkabı kullanılır. Bundan dolayı içine
konulan suyu fazla akıtmaz. Ağzıyla ayakkabıyı tutma ihtiyacı ise şundan
dolayıdır: Sahradaki kuyulara genellikle duvardan biraz çıkık vaziyette
{merdiven şeklinde) birkaç tuğla vs.yerleştirilir. Böylece ipi ve kovası
olmayan biri kuyuya inebilir. Fakat kuyuya inip çıkarken yardımcı olarak
mutlaka elleri kullanmak gerekir. Bundan dolayı ayakkabıyı ağzıyla tutması
gerekmiştir. Bu kitabın sonundaki Hikayeler bölümünün 47 numaralı hikayesinde
bir zalimle ilgili olay da aynı şekildedir. O zalim uyuz bir köpeği
barındırmış, bunun üzerine Allah ceiie ceiaiuhu bu amelini beğenmiş (ve o
zalimi affetmiştir). Bu hadislerin her ikisinde de köpek gibi zelil bir hayvana
iyilik yapılmasının karşılığı böyle olursa yaratılmışların en şereflisi olan
insana yapılan iyiliklerin acaba ne gibi mükafatı olacaktır?!Bazı alimler
öldürülmesi müstehap olan (yılan, akrep vs. gibi) hayvanlar bunun dışındadır
demişlerdir. Ancak diğer alimler şöyle demişlerdir: O hayvanları öldürmek
demek susuz oldukları anlaşıldığı halde onlara su içirilmemesi demek değildir.
Çünkü biz müslümaniara verilen emir şöyledir: Herhangi bir sebepten dolayı
öldürülmesi gereken bir canlıya iyi davranmaya dikkat gösterilmelidir. Bu
yüzden öldürülmesi gereken (insanın) el, ayak vs. gibi azalarının kesilmesi
yasaklanmıştır.[98]Bu iki hadisten ve diğer
pek çok hadsilerden çok ince bir nokta anlaşılmaktadır: Şöyle ki; Allah ceiie
ceiaiuhu bir kimsenin her hangi bir amelini beğenirse o amelin bereketiyle ömür
boyu işlediği bütün günahları affeder. O'nun lütuf ve kereminin yanında bu bir
şey değiidir. Yeter ki o ameli Allah beğenip kabul etsin. Her günahkarın
günahının su içirmekle ya da başka bir iyilikle affedilmesi gerekmez. Elbette
birinin her hangi bir ameli kabul edilirse onun bağışlanması için de bir engel
yoktur. O halde insan son derece ihlasla amel yapmaya devam etmelidir. Allah
bilir, hangi amelimiz O'nun katında beğenilir de kurtulanlardan oluruz.Önemli
olan şey ihlastır. Yani sırf Allah için bir işi yapmaktır. O amele bir menfaat
karıştırmamak gerekir. Ne ondan dünya kazanmayı düşünmeli ne de şöhret ve mevki
istenmelidir. Eğer bunlardan biri işe karışırsa o zaman bütün yapılanları
berbat eder. Eğer bir iş yalnız Allah için olursa, (isterse çok basit bir şey
olsun) o iş dağlardan daha ağırdır. Hz. Lokman aleyhisselam oğluna nasihat
ederken, "Oğlum günah işlediğinde sadaka ver" demiştir.[99]
Çünkü (sadaka) günahı temizler ve Allah ceiie ceiaiuhu'nun gazabını
uzaklaştırır.
11) Hz. Ali radıyallahu an/j'dan RaSÛlullah sallallahu aleyhi vesellem
şöyle buyurdu: "Muhakkak Cennet'te öyle köşkler vardır ki, onların (cam
gibi) içinden dışı, dışından da içi gözükür". Sahabeler, "Ya
Rasûlallah! Bu köşkler kimler içindir?" dediklerinde Rasûlullah saiiaiiahu
aleyhi vesellem, "Güzel söz söyleyenler (yani konuşurken çatık kaşlı
olmayan yüzünü eksilmeyenler) insanlara, yemek yedirenler, devamlı oruç
tutanlar, insanlar uykudayken gece vakti teheccüt namazı kılanlar içindir"
buyurdu.
(bniEbi Şeybe.Tirmizi)
İZAH: Abdullah bin Selam radıyallahu anh müslüman olmadan önceki bir
hatırasını şöyle anlatıyor: Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem hicret edip
Medine'ye gelmişti. Ben bunu duyar duymaz derhal onun yanına gittim. Rasûlullah
saiiaiiahu aleyhi veseiiemln mübarek yüzünü görünce kendi kendime, "Bu
mübarek yüz yalancı birinin yüzü olamaz" dedim. Medine'ye varınca
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi ve-seliem'm mübarek ağzından çıkan ilk söz şuydu;
"Ey insanlar aranızda selamı yayınız. Yemek yediriniz. Akrabanızı ziyaret
ediniz. İnsanlar uykudayken gece vakti namaz kılınız. Selametle Cennet'e
girersiniz".[100]Ayetler
kısmının 34 numarasındaki uzun ayette bu konu şu şekilde geçmişti: Allah'a
olan sevgilerinden dolayı miskinlere, yetimlere ve esirlere yemek yedirirler ve
şöyle derler; "Biz yalnızca Allah rızası için size yemek yediriyoruz.
Sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür istiyoruz". Bir hadiste,
"Her kim bir kardeşini doyuracak şekilde yedirir, susuzluğunu giderecek
şekilde içirirse, Allah ceiie ceiaiuhu onunla Cehennem arasında yedi hendek
açar. Her bir hendeğin genişliği yediyüz senelik yol kadardır"
buyuruimuştur.[101]
Başka bir hadisi şerifte de şöyle geçmektedir: "Bütün mahlukat Allah ceiie
ceiaiuhu'nun ehli iyâli gibidir. Allah ceiie ceiaiuhu'nun en çok sevdiği kimse
ise O'nun ehli iyâline en çok faydası olandır".[102]
Diğer bir hadisi şerifte de, "Her iyilik bir sadakadır. Kardeşini güler
yüzle karşılaman ve kendi kovandan komşunun kovasına su dökmen de bu iyiliklerdendir"[103]
buyurulmuştur. Güzel konuşmanın en önemli bir parçası da biriyle konuşurken
güler yüzle konuşulmalı, asık suratlı ve yüzü eksilterek konuşulmamalı-dır.
Yine bir hadisi şerifte şöyle buyurulmuştur: "İyiliğin hiç bir parçası
küçümsen-mez. Müslüman kardeşini güler yüzle karşılamak dahi olsa (bunu
yap)". Bir hadiste buyuruldu ki: "Hiçbir kimse iyiliğin hiçbir
türünü küçük görmesin. Elinden hiçbir şey gelmese bile kardeşine güler yüz
göstersin"[104] Bir
hadisi şerifte buyuruldu ki: "Kardeşini güler yüzle karşılaman da
sadakadır. İyiliği emretmen ve kötülükten men etmen de sadakadır. Yolunu
kaybetmiş birine yol göstermen de sadakadır. Yol üzerindeki (diken vs. gibi)
zarar verici şeyleri uzaklaştırman da sadakadır. Kendi kabından başkasının kabına
su dökmen de sadakadır"[105]Bir
hadisi şerifte, "Kıyamet gününde Cehennemlikler bir safa dizilecekler ve
onların bulunduğu yerden (Cennetlik) bir mü'min geçecektir. Cehennemliklerin safından
biri ona, "<Bana Allah katında şefaat et> diyecek. Bunun üzerine
mü'-min ona, <Sen kimsin?> diye soracaktır. O, <Sen beni tanımadın mı?
Sen dünyadayken bir kere benden su istemiştin de ben de sana su içirmiştim>
diye cevap verecektir. Bunun üzerine Cennet'lik olan kişi ona şefaat edecek
(ve onun şefaati kabul edilecektir. Aynı şekilde başka birisi, <Sen benden
falanca şey istemiştin, ben de sana vermiştim> diyecektir.[106]Başka
bir hadiste de şöyie geçmektedir: "Cehennemliklerin safının yanından
Cennet'lik olan biri geçecek, Cehennemliklerden biri ona seslenerek şöyle
diyecektir; <Sen beni tanımadın mı? Ben sana filanca gün su içirmiştim, falanca
gün de abdest suyu vermiştim>"[107]
Başka bir hadiste şöyle geçmektedir: "Kıyamet günü Cennet ve
Cehennemliklerin safları meydana geldiğinde Cehennemliklerin safından bir adam
Cennetliklerin safında olan bir adamı görecek ve ona dünyada yaptığı bir iyililiği
hatırlatacak. Bunun üzerine Cennet'lik olan kimse o adamın elinden tutup Allah
ceile ceiaiuhu nun huzurunda, <Ya Rabbi! Bu adam bana falanca iyilikte
bulundu> diyecek. Bunun üzerine Allah ceile ceialuhu, <Benim Rahmetim
ile o adam Cennet'e konulsun> buyuracaktır.[108]Bir
hadiste Rasûlullah saiiatiahu aleyhi veseilem "Fakirlerle sıkı bağ kurun
ve onlara iyilikte bulunun. Onların elinde çok büyük bir hazine vardır"
buyurdu. Oradakilerden birisi, "Ya Rasûlallah o hazine nedir?" diye
sorunca Rasûlullah saiiaiia-hu aleyhi veseilem buyurdu ki: "Onlara kıyamet
gününde şöyle denilecektir; <Dünya-da size bir lokma yedirenin veya su
içirenin yada elbise giydirenin elinden tutup Cennet'e götürün>". Bir
hadisi şerifte ise şöyle geçmektedir: "Allah ceile ceiaiuhu kıyamet
gününde bir insanın diğer bir insandan özür dilediği gibi fakir kuluna
mazerette bulunacak ve buyuracak ki; <İzzet ve Celalime yemin olsun ki, Ben
dünyayı senden katımda zelil olduğun için uzaklaştırmadım. Aksine bugün sana
büyük bir ikramım olduğu için dünyayı senden uzaklaştırdım. Ey kulum! Şu
Cehennemliklerin saflarına git. Her kim sana Benim rızam için yemek yedirdi ise
veya elbise verdiyse o senindir>. Bu kişi Cehennem'lik kimselerin saflarına
vardığında onları ağızlarına kadar terlere batmış vaziyette bulacak (kendisine
dünyada iyilik yapanları tanıyıp Cennete sokacaktır)[109]Başka
bir hadiste şöyle buyuruluyor: "Kıyamet gününde şöyle bir ilan yapılacaktır;
<Muhammed saiiaiiahu aleyhi veseiiem"\n ümmetinin fakirleri nerededir?
Kalkın ve insanları mahşer meydanında arayın. Her kim benim rızam için sizden
birine bir lokma vermişse yada benim rızam için bir yudum su içirmişse veya benim
rızam için yeni veya eski bir elbise vermişse, onları, ellerinden tutarak Cennet'e
götürün>. Bunun üzerine ümmetin fakirleri kalkıp bazı kimselerin elinden tutacak
ve <Ya Rabbi! Bu adam dünyadayken bana yemek yedirmişti, bu da bana su
içirmişti> diyecekler. Bunun üzerine ümmetin fakirlerinden büyük olsun yada
küçük olsun onları (kendilerine iyilikte bulunanları) Cennet'e sokmayan kimse
kalmayacaktır"[110] Bir
hadiste, "Her kim aç olan bir canlıya yemek yedirirse, Allah ceile
ceiaiuhu ona Cennetin nefis yemeklerinden yedirecektir" buyuruimuştur.[111] Başka
bir hadiste ise, "İnsanlara yemek yedirilen eve hayır gelmesi, bıçağın
devenin hörgücünü kesmesinden daha hızlıdır" diye geçmektedir.[112] Hz.
Abdullah İbni Mübarek rahmetuiiahi aleyh hurmaların iyilerini başkalarına
yedirir ve, "Kim çok yerse ona her hurma için bir dirhem verilecektir"
derdi. Diğer bir hadiste, "Kıyamet gününde bir münâdi şöyle ilan edecek;
<Fakir ve miskinlere ikram edenler nerededir? Sizler bugün korkusuz ve
üzüntüsüz olarak Cennet'e giriniz>. Başka bir münâdi de şöyle ilan edecek;
<Fakir ve garip hastalan ziyaret edenler nerededir? Onlar bugün nurdan minberler
üzerinde oturup Allah ceile ceiaiuhu ile konuşacaklar, diğer insanlar ise
şiddetli hesaba mübtela olacaklardır>"[113]
Başka bir hadiste ise şöyle geçmektedir: "Nice huriler vardır ki, onların
mehri sadece bir avuç hurmayı veya o kadar başka bir şeyi (sadaka olarak)
vermektir". Yine bir hadiste şöyle geçmektedir: "Aç bir kimseye yemek
yedirmekten daha üstün bir sadaka yoktur"[114] Bir
hadisi şerifte ise, "Bağışlanmayı vacib kılan şeylerden birisi de açlara
yemek yedirmektir" buyuruimuştur.[115]
Diğer bir hadiste buyuruldu ki: "Ameller içinde Allah ceile ceiaiuhuyu en
çok razı eden amel herhangi bir müslümanı sevindirmek veya onun bir sıkıntısını
gidermek veya onun borcunu ödemek veya açken ona yedirmektir"[116]
Yani bu amellerin hepsi sevimlidir. Ne kadar yapılabilirse yapılmalıdır. Yine
bir hadiste buyuruldu ki: "Şunlar bağışlanmayı vacip kılan şeylerdendir;
Bir müslümanı sevindirmek, onun açlığını gidermek ve ona ulaşan bir musibeti
uzaklaştırmaktır"[117]
Başka bir hadiste şöyle buyuruimuştur "Bir kimse müslüman kardeşinin
dünyalık ihtiyacını görürse Allah çete ceiaiuhu o kimsenin yetmiş iki
ihtiyacını giderir. Onların en basiti onun günahlarını affetmesidir"[118]Yani
diğer ihtiyaçlar günahların bağışlanmasından da büyüktür demektir. Ayrıca on
üç numaralı hadiste bu konunun açıklaması gelecektir.
12) Hz. Esma radıyallahu anha diyor ki: "Rasûlullah saflallahu aleyhi
veseilem buyurdu ki; <Allah yolunda saymadan (bol bol) harca. (Eğer sayacak
olursan)Allah da sana sayarak verir. Saklayıp yığma, (eğer) öyle yaparsan,
Allah da senden saklar (yani az verir). Verebildiğin kadar Müttefekun aleyh, Mişkat)
İZAH: (Hadiste adı geçen) Esma, Hz. Aişe radıyaiiahu anha'nm kız kardeşidir.
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bu hadisinde fazla sadaka vermeye değişik
şekillerde teşvikler vermiştir. İlk önce bol bol sadaka verilmesini açıkça
emretmiştir. Ancak şu açıktır ki, sevilen harcama yüce şeriata uygun olan ve
Allah celie ceiaiuhu'nun razı olduğu şeylere harcamadır. Şeriata aykırı harcama
yapmak sevap değil günahtır. Bundan sonra Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi
veseiiem \r\ sayarak vermeyi yasaklaması önceki konuyu teyid etmektedir.
Alimler bunun iki manasının olduğunu söylemişlerdir. Birincisi; sayarak yığmak
ve toplamaktır. Yani, eğer sen sayarak bir köşeye koyarsan Allah celie ceiaiuhu
da sana vereceği rızkı daraltır. Ne ekersen onu biçersin. İkinci mana şudur;
fakire verirken sayma ki, Allahu Teâlâ'dan hesapsız karşılık ve sevap
alabilirsin. Bundan sonra Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseiiem bu konunun
üzerine basarak buyurdu ki: "Saklayıp bir köşeye koyma. Eğer malını Allah
yolunda harcamak yerine saklarsan Allah celie ceiaiuhu da sana kendi
nimetlerini, ihsanlarını ve keremini artırmayı durdurur". Bundan sonra
konuya dikkatleri daha çok çekerek buyurdu ki: "Elinden geldiği kadar
harca (yani azma çoğuna bakma) <Bu kadar fazla vermek uygun değil> veya
<Bu da çok az niye vereyim> diye düşünme. Elinden geldiği ve gücünün
yettiği kadar harcama da kusur etme".Başka hadislerde de bu konu pek çok
defa zikredilmiştir. Nitekim bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Cehennem
azabından sadaka vererek korunun ve kendinizi muhafaza edin. O sadaka isterse
bir parça hurma olsun. O da Cehennem ateşinden kurtulmaya sebeptir".
Buhari Şerifin bir başka hadisinde ise Hz. Esma radiyaiia-huanha Rasûlullah
saiiaiiahu aleyhi veseiiem e şöyle sordu; "Ya Rasûlallah yanımda bana ait
hiçbir şey yoktur. Sadece (kocam) Hz. Zübeyr'in vermiş olduğu şeyler bulunuyor.
Bu maldan sadaka vereyim mi?". Bunun üzerine Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi
veseiiem buyurdu ki: "Evet sadaka vermeye devam et ve kaplara koyup
saklama. (Eğer böyle yaparsan) Allah ceiie ceiaiuhu da nimetlerini senden
saklar (yani kısar)". Bu hadiste bahsi geçen Hz. Zübeyr radıyaiiahu anti\n
Hz. Esma'ya mal vermesinden maksat, onu mal sahibi yapmak ise o zaman o mal
zaten Hz. Esma radıyaiiahu anha'nın malı olmuş olur. O halde istediği şekilde
malını harcar. Bu hususta o serbesttir. Eğer Hz. Zübeyr'in vermesinden maksat
evin masraflarının karşılanması ise o zaman Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi
veseiiem'\n mübarek sözlerinin manası şu şekilde olur: Rasûlullah saiiaiiahu
aleyhi veseiiem malından sadaka verildi diye Hz. Zübeyr radıyaiiahu an/ı'm
alınmayacağını onun mizacından dolayı tahmin etmiştir.Bunun sebebi şu da
olabilir: Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem Hz. Zübeyr radıyaiiahu an/i'ı
özellikle sadaka vermeye teşvik etmiş ve tenbihlemisti. Bu yüce sahabi-ler
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vese//em'in genel olarak yaptıkları teşviklerine
canı gönülden feda oluyorlardı. Ama eğer sahabeden birine özel olarak bir
teşvik ya da nasihatte bulunmuşsa artık o sahabinin ne kadar kadirbilir ve
vefakar olduğunu sormayane hacet vardır! Yüzlerce değil binlerce olay buna
şahittir. Hikayat-üs-Sahabe kitabının dokuzuncu bölümünde örnek olarak bu
hususla ilgili birkaç kıssa yazmıştım.Allâme Suyûtî rahmetuiiahi aleyh Dürrü
Mensur İsimli eserinde Hz. Zübeyr radıyaiiahu an/Vdan Rasûlullah saiiaiiahu
aleyhi veseiiemin kendisine harcama yapması için özel teşvik verdiği kıssayı
şöyle naklediyor. Hz. Zübeyr radıyaiiahu anh diyor ki; Ben bir keresinde
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'in huzuruna geldim ve karşısına oturdum.
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem konunun önemine dikkatimi çekmek için
sarığımın arka ucunu tutarak şöyle buyurdu; "Ey Zübeyr! Ben Allah celie
cela-luhu tarafından hususi olarak size ve umumi olarak insanlara gönderilen
bir elçiyim (yani bu sözü Allah celie ceiaiuhu tarafından özel olarak size
iletiyorum). Siz bilir misiniz ki, Allah ceiie ceiaiuhu ne buyurdu?". Ben
"Allah ve Rasûlü daha iyi bilir" dedim. Bunun üzerine buyurdu ki;
"Allah coiie ceiaiuhu arşına tecelli ettiğinde kullan tarafına (kerem
nazarı ile) baktı ve buyurdu ki; <Ey kullarım! Sizler Benim
yara-tıklarımsınız. Ben ise sizin Rabbinizim. Sizin nzıklarınız Benim
elimdedir. Zimmetime aldığım bir hususta siz kendinizi zahmet ve sıkıntıya
sokmayın. Rızkınızı Ben'den isteyin>". Daha sonra Rasûlullah saiiaiiahu
aleyhi veseiiem şöyle buyurdu: "Rabbinizin başka ne buyurduğunu söyleyeyim
mi? <Ey kulum sen insanlara ver, Ben de sana vereyim. Sen insanlara bolluk
göster, Ben de sana bolluk göstereyim. Sen (insanlara) yapacağın harcamayı
kısma ki, Ben de sana vereceğim şeyleri kısmayayım. Sen malını insanlardan
saklayıp yığma ki, Ben de senden (nimetlerimi) saklamayayım. Sen stok yapıp
yığma ki, Ben de sana nimet kapılarımı kapamayayım^ Rızık kapısı yedi kat
göklerin üzerinde açık ve arşa bitişiktir. O, ne gece kapanır ne de gündüz.
Allah celie ceiaiuhu herkese o kapıdan niyetine, verdiği sadakaya, verdiği
bağışlara ve onun yaptığı diğer harcamalara göre devamlı rızık indirir. Kim çok
harcarsa ona çok rızık indirilir. Kim de az harcarsa ona eksiltme yapılır. Kim
de vermez tutarsa ona da verilmez. Ey Zübeyr! Sen ye, başkalarına da yedir.
Bağlayıp saklama kiT senden de saklanılmasın. (Sadaka verirken) sayarak verme
ki, sana da verilirken sayılarak verilmesin. Darlık gösterme ki, sana da darlık
gösterilmesin. Halkı meşakkate sokma ki, (Allah tarafından) sen de meşakkate
sokulmayasm. Ey Zübeyr! Allah celie ceiaiuhu harcamayı sever, cimriliği sevmez.
Cömertlik (Allah celie ceiaiuhuya olan) kamil imanla oluşur. Cimrilik de (O'nun
Zatına) şüphe ile meydana gelir. Her kim Allah ceiie ceiaiuhu'nun Zatına ve
sıfatlarına kâmil bir yakın ile iman etmişse, o kimse Cehennem'e girmeyecektir.
Kim de şek (şüphe) ederse, o da Cennete giremeyecektir. Ey Zübeyr! Allah ceiie
ceiaiuhu bir hurma parçası ile olsa bile yapılan cömertliği sever. Bir yılan
yada akrebi öldürmek olsa bile Allah cesaretli olmayı sever. Ey Zübeyr! Allah
ce//e ceiaiuhu zelzele ve afet zamanlarında sabırlı olmayı sever. Şehvetlerin
galip olduğu zamanlarda (vücudun) her yerine sirayet eden ve şehvetini tatmin
etmekten insanı alıkoyan kuvvetli imanı sever. Dinde şüpheler meydana
geldiğinde kamil olan aklı sever. Haram ve pis şeylerle karşılaşıldığında
takvayı sever. Ey Zübeyr! Kardeşlerine saygı göster. Salih kişilere hürmetini
arttır ve iyi insanlara izzet göster. Komşularına iyi davran. Fâsık insanlarla
yolda bile yürüme. Kim bunlara dikkat ederse hesapsız ve azapsız Cennete girer.
Bunlar Allah ceiie ceiaiuhu r\ur\ bana olan nasihati, benim de size
nasihatimdir".Ayetler kısmında yirmi numaralı ayetin açıklamasında bu
kıssaya özet olarak işaret edilmiştir. Ayrıca bu olayın senedi hakkında ki
sözlere de yer verilmiştir. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem'm bu geniş
sözlerinden sonra Hz. Zübeyr radıyaliahu enh'm duygularının nasıl olacağı
bellidir. Bu durumda Peygamber satlallabu aleyhi vesellem'm Hz. Esma
radıyaliahu anha'ya kocası Hz. Zübeyr radıyaliahu anh'm malından rahatça
harcamasını emretmesi yersiz değildir. Hz. Zübeyr aynı zamanda Rasûlullah
saiiaiiahu aleyhi vesellem'm halasının oğludur. Eğer akraba ile bağlar
kuvvetliyse o zaman bu türlü harcamalar akrabalık bağlarının artmasına ve
kuvvetlenmesine sebep olur. İçinde bulunduğumuz asırda bile böyle olaylara
şahit olunmakta ve tecrübe edilmektedir. Bütün bunların yanı sıra Hz. Zübeyr
radıyaliahu anh'm cömertliğine ne demelidir?Isabe adlı eserin sahibinin
yazdığına göre Hz. Zübeyr'in bin tane kölesi vardı. Onlar kazançlarından
kendisine belirli bir miktar mal verirlerdi. Hz. Zübeyr radıyaliahu anh bütün
bu malları sadaka olarak verdiği için evine en ufak bir şey girmezdi. İşte bu
cömertliği neticesinde vefatı sırasında iki milyon iki yüz bin (2.200.000)
dirhem borcu vardı. Bu olayın tafsilatı Buhari Şerifte zikredilmiştir.
Borçlanma sebebine gelince. Emanete riayet ederdi ve çok ihtiyatlı davranırdı.
Halk ona emanetlerini getirdiğinde o, "Benim emanetlerinizi koyacak bir
yerim yok, bana borç olarak verin. İhtiyacınız olduğu zaman alırsınız" derdi.
Böylece gelen mallan emanet yerine borç olarak alır ve harcardı.Sadece Hz.
Zübeyr değil diğer bütün sahabelerin halleri de böyleydi. Bu (mübarek) zatlara
göre mal kesinlikle saklanacak bir şey değildi. Hz. Ömer radı-yaiiahu anh bir
keresinde dörtyüz dinarı bir torbaya doldurarak kölesine, "Bunu Ebû Ubeyde
radıyaliahu anh'a götür de ihtiyaçları için harcasın" dedi. Şunu da ilave1
etti "Dinarları verdikten sonra orada birşeyler ile meşgul ol ve onları ne
yapacağına bak". Köle dinarları götürüp. Hz. Ebû Ubeyde'ye verdi. Ebû
Ubeyde dirhemleri alınca Hz. Ömer radıyaliahu anh'a çok dua etti. Daha sonra
cariyesini çağırarak onun vasıtasıyla 7 tane falancaya, 5 tane filancaya, şu
kadar şuna, bu kadar buna, derken oracıkta dirhemlerin hepsini dağıtıp bitirdi.
Köle döndüğünde olan bitenleri Hz. Ömer radıyaliahu anh'a anlattı. Sonra Hz.
Ömer radıyaliahu anh kölesinin eliyle bir c kadar dinarı Hz. Muaz radıyaliahu
anh'a gönderdi ve kölesine, "Orada bir şeylerle meşgul ol ki, ne
yapacağını görebilesin" dedi. Hz. Muaz radıyaiiahu anh aynı şekilde
cariyesi vasıtasıyla şu kadar falan eve, bu kadar filan eve diyerek göndermeye
başladı. Bu esnada hanımı çıka geldi ve, "Biz de fakiriz ve ihtiyaç sahibiyiz.
Bize de bir şeyler ver" dedi. Hz, Muaz radıyaliahu anh torbayı hanımına
attı. Torbada 2 dinar kalmış gerisi hep taksim edilmişti. Kölesi Hz. Ömer
radıyaliahu anh'm yanına dönünce olup bitenleri anlattı. Hz. Ömer radıyaliahu
anh çok sevindi ve dedi ki: "Bunların hepsi kardeştir (yani birbirlerinin
benzeridirler)".[119]
13) Ebû Said radıyaliahu anh'dan Rasûlullah sallallahu aleyhi veseilem
buyurdu ki: "Bir müslüman elbisesi olmayan bir müslümana elbise
giydirirse, Allah celle ceiaiuhu ona Cennet'in yeşil elbiselerinden giydirir.
Bir müslüman aç olan bir müslümanı yedirirse, Allah ce/te ceiaiuhu o kimseye
Cennet'in meyvelerinden yedirir. Bir müslüman susuz kalmış bir
müslümana su içirirse, Allah ce//ece-/a/u/ju'da o kimseye Cennet'in (tertemiz)
mühürlenmiş şarabından içirir".
(Tirmizi, Ebû Dâvûd, Mişkat)
İZAH: Mühürlenmiş şarabtan öyle temiz bir şaraba işaret edilmiştir ki,
Kur'an-ı Kerim'de bu şarabın iyi kimselere tahsis edileceği bildirilmiştir.
Nitekim Allah celle ceiaiuhu Mutaffifin suresinde şöyle buyuruyor:
"Muhakkak
(Allah'a itaat eden) iyi kimseler nimetleri devamlı olan Naim Cennet'lerinde, /
koltuklar üzerinde (neşe ile etrafı) seyrederler. / Öyle ki, nimetlenmelerinin
zevkini yüzlerinde tanırsın. / Onlara (el değmemiş) mühürlü, saf bir şarabdan
içirilir. / Onun (içinde şarab bulunan kabın) mühürü misktir. / Artık hırs
gösterenlerin bunlara hırs göstermeleri gerekir (yani hırs gösterilecek şeyler
bunlardır)."
(Mutaffifîn-22-26)
Mücahid
rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Rahik miskten yaratılan ve kendisinde tesnim
karışımı olan Cennet şaraplarından bir şaraptır. Bu sûrede ve bu ayetin
devamında tesnimden bahsedilmektedir". Katâde rahmetuiiahi aleyh diyor ki:
"Tesnim, Cennet şaraplarının en üstünüdür. Mukarreb olan kullar o şarabı
halis olarak içerler. Diğer derecelerdeki Cennetliklerin şarabına bundan
karıştırılır". Hz. Hasan Basri rahmetuliahi a/ey/ı'den de nakledildiği
gibi, Rahik, Cennet şaraplarından biridir ve ona tesnim
karıştırılmıştır.Yukarıda ki hadiste beyan edilen fazilet, çıplaklık, açlık ve
susuzluk halinde giydirmek yedirmek ve İçirmenin faziletidir. Bu haller verene
mi yoksa kendisine verilene mi aittir bilinmemektedir. Bu durumda her iki
ihtimalde olabilir.Birinci ihtimale göre hadisi şerifin manası şöyle olur:
Kendisi çıplak yani el-biseve ihtivacı olduğu halde bir başkasına elbise
giydirir. Kendisi aç iken eline biraz yiyecek geçerse, bunu bir başkasına
verir. Kendisi susuz iken su bulursa, kendisi içeceği yerde başkasına içirir.
Bu durumda bu hadis, ayetler bölümündeki 28 numaralı şu ayetin tefsin olmuş
olur:Muhtaç olduklan halde bu kimseler başkalarını kendileri üzerine tercih
eder.İkinci ihtimale göre bütün bu (açlık, susuzluk ve çıplaklık gibi) haller
kendilerine harcama yapılan kimselere aittir. Bu ihtimale göre hadisi şerifin
manası şöyle olur: Bir şey ne kadar ihtiyaç anında verilirse o kadar sevab
olur. Fakirin birine elbise verilmesinde zaten sevab vardır. Fakat vücudunda
elbise olmayan yada eskimiş ve yıpranmış elbise giyen birine elbise giydirmek
sıradan bir fakire elbise giydirmenin sevabından kat kat fazladır. Fakire yemek
yedirmek her zaman için sevaptır. Fakat açlıktan güçsüz düşmüş birine yemek yedirmenin
sevabı daha fazladır. Aynı şekilde herkese su içirmek sevabtır. Fakat
susuzluktan kavrulan birine su vermek o kadar çok sevaptır -ki bazen kişinin
ömür boyu işlediği günahların bir çoğuna keffaret olur-. On numaralı hadiste de
geçtiği gibi susamış bir köpeğe su vermesi yüzünden fahişe bir kadının bütün
ömrü boyunca işlediği günahları affedilmiştir. 23 numaralı ayetin izahında
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem'in şu hadisi geçmişti: "Miskin,
bir-iki lokma için kapı kapı dolaşan kimse değildir. Asıl miskin kazancı
ihtiyaçlarını karşılamayan ve durumunu bilmediklerinden dolayı halkın
kendisine yardım edemediği kimsedir. İşte asıl mahrum budur".Onbir
numaralı hadisin izahında açları doyurmanın faziletleri hakkındaRasûlullah
saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm pek çok sözleri zikredilmiştir.Hz. Ibnİ Ömer
radiyailahu anhuma'Öan Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu:
"Her kim bir müslüman kardeşinin ihtiyacını karşılamakla meşgul olursa,
Allah celle ceiaiuhu da o kimsenin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelir. Her kim
de bir müslümandan bir sıkıntıyı giderirse, Allah ceiie ceiaiuhu da kıyamet
musibetlerinden bir musibeti ondan uzaklaştırır. Kim bir müslümanın
(kusurlarını veya bir elbise ile bedenini) örterse, Allah ceiie ceiaiuhu da
kıyamet günü (aynı şekilde) onu örter"[120]Buna
benzer konular birçok sahabelerden değişik rivayetlerle nakledilmiştir. Bir
hadiste şöyle buyurulmuştur: "Her kim örtülmesi gereken şeyi (beden veya
kusuru) gördüğünde onu örterse, canlı olarak kabire gömülen bir adamı kabirden
çıkarmış gibi ona sevab verilir.[121]
Ayetler kısmının 25 numaralı ayetinde Allah ceiie ceiaiuhu şöyle buyurmuştu:
"Sizden,
Mekke'nin fethinden önce Allah yolunda malını harcayıp savaşanlarla, daha
sonra infakta bulunup savaşanlar bir değildir". (Hadîd-10)
Alimler
bunun sebebini şöyle açıklıyorlar: Mekke'nin fethinden önce ihtiyaç fazlaydı.
Bundan dolayı fetihten önce sadaka vermenin derecesi Mekke'nin fethinden sonra
verilen sadakadan daha üstün olmuştur.Cemel tefsirinin yazarı diyor ki: Bunun
sebebi o kimselerin İslam'ın ve müs-lümanların izzet zamanından önce harcama
yapmalarıdır. O vakitte müslümanlar malî ve bedenî yardıma çok muhtaçtılar.
İşte Muhacir ve Ensar'dan sâbikîn ve evvelin denilen zatlar bunlardır. Onlar
hakkında Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:
"Sizlerin Uhud dağı kadar altın tasadduk etmeniz, onların vereceği bir
müdd yada yarım müdd miktarına eşit olamaz.[122]Bunlara
ilave olarak daha başka pek çok rivayetlerde değişik ifadelerle Rasûlullah
saiiaiiahu aleyhi vesellem ihtiyaç sahibini tercih etmeye teşvik etmiş ve
uyarıda bulunmuştur. Velime (düğün yemeği) davetini kabul etmeye teşvik eden
pek çok rivayetler vardır. Ancak bir hadisi şerifte Rasûlullah saiiaiiahu
aleyhi vesei-lem, "En kötü yemek zenginlerin çağrılıp, fakirlerin terk
edildiği velime yemeğidir" buyurmuştur.[123]
Yani zenginlerin davetli olduğu ve fakirlerin davet edilmediği bir tarzda düzenlenen
bir velime yemeği en kötü yemektir. Eğer böyle bir durum söz konusu değilse
velime yemeği sünnettir. Bir hadisi şerifte Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi
vesellem buyuruyor ki: "Kim suyun bulunduğu yerde bir müslümana su
içirirse, bir köle azad etmiş gibi sevab kazanır. Her kim de su bulunmayan bir
yerde birine su içirirse, sanki onu diriltmiş gibi olur. Yani sanki ölmekte
olan birini ölümden kurtarmış gibi olur"[124] Bir
hadiste, "En. iyi sadaka aç olan (insan veya hayvan)a yemek
yedirmektir" buyurulmuştur. Yine bir hadisi şerifte şöyle geçmektedir:
"Allah ceiie ceiaiuhu katında en sevimli amel aç olan bir fakire yemek
yedirmek veya onun borcunu ödemek yada onun sıkıntısını gidermektir"[125]Ubeyd
bin Umeyr raöıyaiiahu anh diyor ki: Kıyamet gününde insanlar çırıl çıplak ve
son derece aç ve susuz olarak haşrolacaklardır. Her kim dünyada Allah rızası
için birine yemek yedirmişse, Allah cem ceiaiuhu o gün ahirette onun karnını
doyuracaktır. Kim Allah için birine su içirmişse, Allah celle ceiaiuhu da o
kimseye su içirecek-tir. Kim de birine elbise giydirmişse, Allah ceiie ceiaiuhu
da ona elbise giydirecektir"[126]
14) Ebu Hureyre radıyallahu anh'dan Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseltem buyurdu
ki: "Kocasız kadının ve miskinin ihtiyacını gidermek için çalışan kişi
Allah yolunda çalışan (cihad eden) kimse gibidir". Zannediyorum (Allah'ın
Rasûlü) şunu da ilave etti: "O kimse bütün gece aralıksız ibadet eden ve
iftar etmeden devamlı gündüzleri oruç tutan gibidir". (Mişkat)
İZAH: Kocasız kadının genel manası, kocası ölmüş olan veya hiç evlene-memiş
kadındır. Bu hadisi şerifte söylenen faziietve sevab bu iki kadının ihtiyacına
koşanlar içindir. Onun gayretleri netice versin veya vermesin önemli değildir.
Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Kim bir müslüman kardeşinin ihtiyacını
gidermek veya ona faydalı olmak için yürürse, ona Allah yolunda cihad edenlerin
sevabı verilir"[127]
Başka bir hadiste ise, "Kim darda kalmış bir kardeşine yardım ederse,
Allah ceiie ceiaiuhu dağların bile yerinden oynadığı o (kıyamet) gününde onun
ayaklarını sabit kılacaktır" denmiştir.[128]
Yani dağların bile yerinde duramayacağı o günde bu kişi sebat edecektir. Bu
hadisi şeriften şöyle ince bir nokta daha meydana çıkıyor. İnsanların imdadına
koşan ve onlara yardım edenler, insanların ayağı kaymaya başladığı fitne ve
fesat devrinde (bugünlerde olduğu gibi) (din üzerinde) sabit kalırlar. Bir
hadisi şerifte de, "Bir kimse bir müslüman kardeşinin dünyevi
ihtiyaçlarından birini giderirse, Allah da onun yetmiş hacetini giderir. Onların
en aşağı derecesi onun günahlarının bağışlanmasıdır" diye geçmektedir.[129]Bir
hadisi şerifte şöyle buyurulmuştur: "Kim müslüman kardeşinin ihtiyacının
hükümete (yetkililere) ulaşmasına aracı olur ve bu yolla ona bir fayda ulaşır
veya bir sıkıntısı yok olursa, Allah ceite ceiaiuhu aracı olan kişiye kıyamet
günü Sırat Köprüsü'nde insanların ayaklarının kaymakta olduğu zaman oradaki
yürüyüşünde yardım eder".[130] Bu
sebeple idarecilerle görüşebilen veya işadamları ve patronlarla irtibatı
olanlar özellikle bu hadisteki müjdeden istifade etmelidirler. İşçilerin,
memurların ve halkın ihtiyaçlarını tespit ederek patronlara ve idarecilere
kadar ulaştırmak gerekir. "Niçin boşu boşuna el-âlemin işine burnumuzu
sokalım ki?" diye düşünmeyelim. Sırat köprüsünü geçmek çok çetin ve çok
zor bir iştir. Bu basit gayretle insanlar için ne büyük kolaylıklar meydana
gelmektedir. Ancak her yerde niyetin yalnız Allah için olması şarttır. Şan,
şöhret ve insanlar arasında izzet sahibi olmak niyeti olmamalıdır. Gerçi bir
işi yalnız Allah rızası için yapmakla sayılan bütün bu şeyler elde edilmiş
olacaktır. Hatta kendi istek ve irademizle olması gerekenden daha fazla bir
ölçüde olacaktır. Fakat kişinin bu şeylere (şan, şöhret, izzet vs.'ye) niyet
etmesi bu yaptığı iyiliği ve çalışmayı Yüce Mevlâ için olmaktan çıkarmaktadır.
15) Ebu Zer radıyailahu anh'dan Rasûlullah satlallahu aleyhi vesellem
buyurdular ki: "Allah üç sınıf insanı sever. Üç kısım insana da buğz
eder. Allah'ın sevdiği kimseler şunlardır; Bir topluluğun yanına (ihtiyaç sahibi)
birisi gelir ve sırf Allah için onlardan bir şeyler ister. Bir akrabalıktan
dolayı istemez (zaten o kimsenin o toplulukla arasında bir akrabalık bağı
yoktur). O top-luluktakiler de ona bir şey vermezler. Topluluğun arasından
birisi kalkar ve onlardan gizlice o fakire bir şeyler verir. Allah'tan ve o
fakirden başka kimsenin haberi olmaz. (İşte bu insan Allah'a çok sevimlidir.
İkincisi o kimsedir ki,) bir topluluk bütün gece sefer yaptıktan sonra uyku
onlar için her şeyden daha sevimli olur. Biraz uyumak için başlarını koyup
uzanırlar. Onlardan bir tanesi namaza durarak Allah'ın huzurunda hıçkırarak
ağlamaya ve Kur'an okumaya başlar, (üçüncüsü) bir toplulukla cihada katılan
kimsedir ki, düşmanla karşılaşıp da arkadaşları yenilince göğsünü düşmana çevirerek
tek başına ileri atılır şehit edilir veya galip gelir.Allah'ın buğz ettiği üç
kişiye gelince. Onlardan birincisi; yaşlıyken zina eden ihtiyar. İkincisi;
kibirli olan fakir. Üçüncüsü ise; zulüm yapan zengindir."
(Tirmizi, Neseî, Mişkat)
İZAH: Bu altı kişi hakkında buna benzer konularda pek çok ve değişik rivayetler
gelmiştir. Bu hadis dokuz numaralı ayetin açıklamasında geçmişti. Bazı
rivayetler de bu kimselerden sadece biri zikredilmiş, bazılarında da birden
fazla kişi zikredilmiştir. Bir hadisi şerifte şöyle geçmektedir: "Üç
yerde kulun duası reddedilmez. Yani mutlaka kabul edilir. Onlardan birincisi;
hiç kimsenin kendisini görmediği bir sahrada veya ormanda olan ve orada ayağa
kalkarak namaz kılan kimse (işte o zaman onun duası mutlaka kabul olur).
İkincisi; bir toplulukla savaşa katılan ve arkadaşları kaçtığı halde kendisi
tek başına kalıp (düşmana karşı koyan) kimsedir. Üçüncüsü; gecenin sonuna doğru
Allah'ın huzurunda duran kimsedir.[131]Başka
bir hadisi şerifte de şöyle geçmektedir: "Üç kimse vardır ki Allah ceiie
ceiaiuhu kıyamet gününde onlarla konuşmaz, onları temize çıkarmaz ve rahmet
nazarıyla onlara bakmaz. Onlar İçin acıklı bir azab vardır. Bunlar; 1-Zinaeden
ihtiyar, 2-Yalancı deviet başkanı, 3-Kibirli fakirdir[132]
Temize çıkarmaz sözünün manası şu da olabilir: Onları günahlarından temizlemez
veya onlara tanışık muamelesi yapmaz. Bir diğer hadisi şerifte şöyle
buyurulmuştur. "Allah ceiie ceiaiuhu kıyamet günü üç sınıf insana rahmet
nazarıyla bakmaz. Onlar için acıklı ve çetin bir azab vardır: Bunlar; 1-Yaşlı
olduğu halde zina eden ihtiyar, 2-Kibirli fakir, 3-Alış verişinde her vakit
yemin eden kimsedir. O hem satın alırken hem de satarken yemin eder (yani
yerli yersiz, gerekli gereksiz, sık sık yemin eder. Böyle yapmak Allah'ın yüce
şanına yapılan bir saygısızlıktır)". Diğer bir hadisi şerifte
buyurulmak-tadır ki: "Yarın kıyamet gününde Allah ceiie ceiaiuhu üç sınıf
insanın yüzüne bakmaz. Birincisi; Zina eden yaşlı. İkincisi; yemin etmeyi
kendine sermaye edinmiş, her doğru ve yanlış için yemin eden kimse. Üçüncüsü;
böbürlenen kibirli fakirdir[133]Bir
hadisi şerifte de şöyle buyurulmuştur: "Allah celie ceiaiuhu üç kimseyi
sever ve üç kişiye de buğz eder. Sevdiklerinden birincisi; herhangi bir
toplulukla cihada katılan, düşmanın karşısında savaşı kazanana veya şehit olana
kadar göğsünü gererek duran kimsedir. İkincisi; bir cemaatle sefere çıkarak
gecenin büyük bir bölümü geçtikten sonra topluluk biraz dinlenmek için
yattıkları sırada ayağa kalkarak namaza duran ve kısa bir zaman sonra yola devam
etmek için arkadaşlarını uyandıran (kendisi ise hiç uyumayan) kimsedir.
Üçüncüsü; komşusu kendisine eziyet verdiği halde onun eziyetine ölüm veya bir
yolculuk sebebiyle komşusundan ayrılana kadar sabreden kimsedir (yani
komşusuyla beraber kaldığı müddetçe ondan gelecek eziyetlere sabreder),
Allah'ın buğz ettiği üç kişiye gelince: Onlardan biri devamlı yemin eden
tüccar, ikincisi; kibirli fakir. Üçüncüsü ise sadaka verdikten sonra sadakasını
başa kakan cimri kimsedir.[134]
16) Fatima bintî Kays radıyallahu anfta'dan RaSUİUİlah sallallahu aleyhi
vesel-lem buyurdular ki: "Muhakkak malda zekattan başka da hak
vardır". Sonra sözünü teyid etmek için Bakara suresinden şu ayeti sonuna
kadar okudu:
(Tirmizİ, İbni Mace)
İZAH: Bu ayetin açıklaması ayetler bölümünün ikinci ayetinde geçmişti.
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem Efendimiz malda zekattan başka da hak
bulunduğuna bu ayeti kerime ile karar vermiştir. Bu kararın veriliş sebebi
açıktır. Şöyle ki, ayeti kerimede kendi malını akrabalara, yetimlere,
fakirlere, m
1. Muhtaç kişi dışarı çıkmaktan
aciz kalınca onun durumunu bilen herkese onu yedirmek farz olur. Yemeğin
miktarı muhtaç olan kimsenin dışarı çıkabileceği ve farzları edâ edebileceği
ölçüde olması gerekir. Tabii ki bu yedirme işi muhtaç olanın halini bilen ve
yedirmeye de gücü yeten kişinin görevidir. Eğer yedirmeye gücü yetmiyorsa o
zaman başkalarına haber vermesi gerekir. Eğer yedirmeye gücü yetmez ve
başkalarına da bildirmezse ve bunun sonucunda o muhtaç kimse ölürse, onun
halini bilen herkes günahkar olur.
2. Muhtaç olan kişi eğer dışarı
çıkabiliyor ancak çalışıp kazanmaya gücü yetmiyorsa, onun bu durumunu bilenler
ona vacib olan sadakalarını vererek yardım etmelidirler. Eğer o kişinin
çalışmaya gücü yetiyorsa artık onun insanlardan istemesi caiz değildir.
3. Eğer o muhtacın dışarı çıkmaya
gücü yetiyor da kazanmaya gücü yetmiyorsa, onun çıkarak insanlardan istemesi
(dilenmesi) gerekir. Eğer istemezse günahkar olur.[137]
17) Hz. Büheyse radıyaiiahu anha diyor ki: Babam, "Ya Rasûlallah
Hangi şeyi (isteyene) vermemek helal değildir" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu
aleyhi ve-seiiem, "Suyu" buyurdu. Babam, "Ey Allah'ın Nebisi
hangi şeyi vermemek helal değildir" deyince Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi
veseihm, "Tuzu" buyurdu. Babam, "Ey Allah'ın Nebisi hangi şeyi
vermemek helal değildir" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem,
"Sen kimeiyilikyaparsano enin için hayırlıdır" buyurdu. (EbûDavûd, Mişkat)
İZAH: Hadisi şerifte geçen su'dan kasıt kuyudan su almak ve tuz'dan kasıt
tuz madeninden tuz almaksa, islam'a göre de kimseyi bu şeylerden menetme hakkı
yoktur. Ancak eğer su veya tuz kişinin kendi mülkiyetinde olursa o zaman Rasûlullah
saiiatiahu aleyhi veseiiem yukarıdaki hadisi şerifte şuna dikkatleri çekmek
istemiştir: Böyle basit şeyleri isteyen kimsenin talebi asla geri
çevirilmemelidir. Bu gibi şeyleri vermekle veren hiçbir şey kaybetmez ama
isteyenin büyük bir ihtiyacı karşılanmış olur. Tabi şu da var ki, verecek
kimsenin aynı derecede o şeye ihtiyacı olmamalıdır. Ancak genellikle bu gibi
şeyler evlerde devamlı bulunmaktadır. Kişinin ani bir ihtiyacı da bu maddelere
bağlı değildir. Öyleyse birinin tenceresindeki yemek tuzsuz ise biraz tuz
katmakla onun bütün yemeğine tat gelir. Sizin ele bir kaybınız olmaz. Suyun
durumu da aynıdır.Hz. Aişe radıyallahu anha'Ğan rivayete göre Rasûlullah
saüallahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Üç şeyi vermemek caiz değildir.
Onlar; su, tuz ve ateştir". Ben, "Ya Rasûlallah biz suyu anladık (ki
gerçekten çok lazım olan bir şeydir). Ancak tuz ve ateşte ne vardır"
dedim. Buyurdu ki: "Ey Hümeyrâ, bir şahıs birine ateş verirse sanki o
şahıs o ateşte pişen bütün yiyecekleri sadaka vermiş gibidir. Kim tuz verirse,
sanki o tuzla tatlanmış olan şeyleri sadaka olarak vermiş gibidir"[138] Bir
bakıma bu iki şeyde (ateş ve tuzda) basit bir harcama yapmakla başkasına büyük
fayda sağlanmış olur.Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem yukarıdaki hadiste
örnek olarak iki şeyi zikrettikten sonra şöyle bir kaide söylemiştir:
"Kime hangi iyiliği yaparsan o senin için hayırlıdır."
"İyilik
istersen iyilik yap "Gerçek şudur ki; insan birine herhangi bir iyilikte
bulunursa o görünüşte başkasına iyiliktir, hakikatte ise kendi kendine
iyiliktir. Ayetler bölümünde 20. ayette Allah celle celaluhu şöyle buyurmuştu:
"Allah yolunda her ne harcarsanız Allah onun karşılığını verir".
Hadisler bölümündeki 2. hadiste de şöyle geçmişti: "Her gün iki melek
şöyle dua ederler; <Allah'ım malını hayra harcayanlara karşılığını nasip
eyle. Malını harcamayıp tutanın da malını berbat eyle>". Bu durumda kim
birine bir iyilik yaparsa, o malını berbat etmekten korumuş, onun karşılığında
Allahu Teâlâ'nın hazinesinden kendi hesabına mükafat almayı hak etmiştir.
Basiret gözüyle bakmak nasip olursa görülür ki, bu yapılan gerçekten
başkalarına en ufak bir iyilik değildir. Aksine kendisine iyilik yaptığın o
kişi sanki senin evini soygundan ve yağmadan korumuş olur. Bu açıdan bakılınca
o sana iyilik yapmış olur, sen ona değil...
18) Hz. Sa'd bin Ubâde radıyaiiahu anh şöyle dedi: "Ya Rasûlallah
annem Ummü Sa'd vefat etti. (Onun ruhuna bağışlamak için) hangi sadaka
dahaüstündür?" Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Su (en üstün
sadakadır)" buyurdu. Bunun üzerine Hz. Sa'd radıyaiiahu anh sevabını
annesine bağışlamak i-çin bir kuyu kazdı ve "Bu Ümmü Sa'd içindir"
dedi. (Malik, Ebö
Dâvûd, Neseî, Mişkât)
İZAH: Medine-i Münevvere'de suya fazla ihtiyaç olduğu için Rasûlullah
saiiaiiahu aleyhi veseiiem suyun en üstün sadaka olduğunu söylemiştir. Birinci
sebep, sıcak ülkelerin her yerinde özellikle suya ihtiyaç duyulmaktadır. Bir
de o vakit Medine-i Münevvere'de su azdı. Diğer bir sebepte şudur: Suyun
faydası çoktur ve herkesin ihtiyacıdır. Bir hadiste şöyle buyurulmuştur:
"Bir kimse su akıtırsa ve Ölürse, insanlar veya cinler yada kuşlar o sudan
içerlerse, kıyamete kadar onun sevabı ölen kimseye yazılır."Hz. Abdullah
İbni Mübarek mhmetuiiahi aleytim yanına bir adam geldi ve "Benim dizimde
bir yara var, Yedi seneden beri her türlü ilaç ve tedaviyi denedim, hiç
birinden bir fayda göremedim. Büyük doktorlara da başvurdum" dedi. Hz.
Abdullah İbni Mübarek rahmetuiiahi aleyh ona şöyle dedi: "Suyun az
bulunduğu bir yere kuyu açtır. Ben Allah'tan ümit ediyorum ki kuyudan su çıktığında
senin dizindeki çıban kapanacaktır". Nitekim adam denileni aynen yaptı ve
dizindeki yara iyileşti.Meşhur muhaddis Ebû Abdullah Hâkim rahmetuiiahi
aleytiın yüzünde bir yara çıkmıştı. Her türlü tedaviyi uyguladı ama hiçbir
faydası olmadı. Bir seneyi bu durumda geçirdi. Bir defasında Üstad Ebû Osman
Sabûni rahmetuiiahi aieytiöen dua talep etti. Günlerden Cuma idi. O zat uzun
süre dua etti. Oradaki cemaat "Amin" dediler. Ondan sonraki Cuma günü
bir kadın geldi ve elindeki bir kağıt parçasını o meclise takdim etti. O kağıtta
şöyle yazıyordu: "Ben geçen Cuma günü eve döndüğümde Hâkim için büyük bir
ihtimamla dua ettim. Sonra rüyamda Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'\
gördüm. Buyurdu ki; <Hâkim'e söyle. Müslümanlara suyu
bollaştırsın>". Hâkim bunu duyunca evinin kapısına bir sebil yaptı. Ona
ihtimamla su dolduruyor ve içine de buz atıyordu. Henüz bir hafta olmuştu ki
yüzündeki bütün yaralar tamamen iyileşti. Yüzü öncekinden daha güzel bir şekil
aldı.[139]Bir hadiste Hz. Sa'd
radtyaliahu anh'm şöyle dediği geçmektedir: "Ya Rasûl-allah annem hayatta
iken benim malımla hac ederdi. Benim malımdan sadaka verir, akrabayı gözetir ve
insanlara yardım ederdi. Artık o ahirete intikal etti. Bütün bu işleri onun
adına biz yapsak ona bu amellerin sevabı ulaşır rnı?" Bunun üzerine Rasûlullah
saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Evet ulaşır" buyurdu.[140]Bir
hadiste şöyle geçmektedir: Bir kadın Rasûlullah satiaiiahu aleyhi veseiiem'e
şöyle bir soru sordu; "Annem aniden öldü. Eğer aniden ölmeseydi bir miktar
sadaka verecekti. Ben onun adına biraz sadaka versem, o sadaka vermiş sayılır
mı?" Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Evet. Sen onun adına
sadaka ver" buyurdu.[141]Vefat
etmiş olan kimse ana, baba, koca, hanım, bacı, evlat ve diğer akrabalardan ise
bilhassa ölen kişiden kendisine mal hissesi düşmüş veya ölen kişiden özel
olarak iyilikler görmüş ise (mesela hocalar ve mürşidler gibi...) onların
ruhlarına sevab bağışlamak için çok gayret edilmelidir. Kişi onların malından
yararlansın, onlar hayattayken onların iyiliklerinden faydalansın ama o kişiler
ne zaman (vefat edip) yaptıkları iyiliklere ve hediyelere muhtaç olunca bu kişi
onları unutuversin. Bu büyük bir yüzsüzlüktür.İnsan ölünce ameli biter. Ancak
Sadaka-i Cariye bıraktıysa veya Sadaka-i Cariye hükmünde olan bir amel
işlediyse, o müstesnadır. Bu konu ileride gelecektir. İnsan öldükten sonra
başkalarının sevab bağışlama, dua vs. ile imdadına yetişmelerine muhtaç olur ve
bunu bekler.Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Ölü kabrinde su da
boğulmakta olan ve bir kurtarıcı bekleyen adama benzer. Babasından, kardeşinden
ve diğer yakınlarından bir dostunun en azından bir dua etmek suretiyle yardım
ulaştırmasını bekler. Kendisine böyle bir yardım ulaşınca bu onun için bütün
dünyadan daha sevimli olur"[142]Bişr
bin Mansûr rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Tâûn salgını olduğu zamanlarda bir adam
sık sık cenaze namazlarına katılır, akşam üstü de kabristanın kapısında
durarak şu duayı yapardı;"Allah yalnızlığınızı, alışkanlığa çevirsin.
Garipliğinize merhamet etsin. Hatalarınıza müsamaha göstersin. İyiliklerinizi
kabul etsin". Bu duadan sonra evine dönerdi. Bir gün Allah'ın hikmeti bu
duayı okumaya sıra gelmeden doğruca eve geldi. Rüyasında büyük bir topluluğun
yanına geldiğini gördü ve "Siz kimsiniz, niçin geldiniz?" dedi.
Onlar "Biz kabristanda kalanlarız. Senden her akşam bize hediyeler
gelirdi. Sen bizi bunlara alıştırdın" dediler. O, "Hangi hediye"
diye sorunca, onlar "Hergün akşamleyin yaptığın dualar bize hediye
şeklinde ulaşıyordu" dediler. O şahıs diyor ki; "Ben bir daha asla o
duayı terk etmedim"Beşşâr bin Galib Necrânî diyor ki: Ben Râbia Basriyye
rahmetuiiahi aieyha için çok dua ederdim. Bir defasında onu rüyamda gördüm.
Şöyle diyordu: "Ey Beşşâr, senin hediyelerin bize nurdan tepsiler içinde
üzerlerinde ipek örtüler olduğu halde ulaşıyor". Ben, "Bunun sebebi
nedir?" diye sorunca dedi ki: "Müslümanların ölüler için yaptıkları
dualar kabul edilince o dua nur tepsileri içinde üzerleri ipekle örtülmüş bir
vaziyette ölünün yanına götürülür ve <Bunu falan şahıs sana hediye olarak
gönderdi> denilir[143]İlerideki
hadisin açıklamasında da buna benzer bir çok olaylar gelecektir. İmam Nevevî
rahmetuiiahi aleyh Müslim-i Şerifin şerhinde şöyle yazıyor: "Sadakanın
sevabının ölüye ulaşması konusunda müslümanlar arasında görüş ayrılığı yoktur.
Bu mezheb (görüş) haktır. Bazıları şöyle yazmışlardır; <Kişi öldükten sonra
ona sevab ulaşmaz>. Bu görüş kesinlikle bâtıldır ve açık bir hatadır. Bu
görüş Kur'an-ı Kerim'e ters düşmektedir. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi
veseiiemln hadislerine ters düşmektedir. İcma-i Ümmete de ters düşmektedir.
Bundan dolayı bu söz asla iltifat edilmeye layık değildir[144]Şeyh
Takıyyuddîn rahmetuiiahi aleyh buyuruyor ki: "Kim, <lnsana sadece kendi
işlediği amelin sevabı vehlir> diye düşünürse, o İcma-i Ümmet'e ters düşmüştür.
Çünkü ümmet, <insana başkasının duası fayda verir> diye icma etmiştir.
İşte bu başkasının ameliyle olan bir faydadır. Bir de Peygamberimiz saiiaiiahu
aleyhi veseilem mahşer meydanında şefaat edecektir. Aynı şekilde diğer
peygamberler ve salihler şefaat edeceklerdir. Bütün bunlar başkasının
ameileriyle olan faydalardır. Ayrıca melekler mü'minler için duâ ve istiğfar
ederler (Mü'min süresinin 7. ayetinde geçtiği gibi). Bu başkasının amelinden
istifadedir. Bir de Allahu Teâlâ yalnız kendi rahmetiyle pek çok insanın
günahını affedecektir. Bu da kişinin kendi çalışması ve amelinin dışında kalan
bir faydadır. Aynı şekilde mü'minlerin evlatları kendi ebeveynleri ile Cennete
gireceklerdir (Tur süresinin 21. ayetinde geçtiği gibi). Bu da başkasının
amelinden istifadedir. Birde Haccı Bedel yapmakla ölünün üzerine farz olan hac
edâ edilmiş olur. Bu da başkasının amelinin fayda-sıdır. Kısacası bu konu
hakkında sayılamayacak kadar delil ve hüccet vardır.[145]Bir
Allah dostu şöyle diyor: Kardeşim vefat etti. Ben onu rüyamda gördüm ve
"Sen kabre konduktan sonra başından neler geçti?" diye sordum.
Kardeşim "O an yanıma ateşten bir alev geldi. Ancak hemen onunla birlikte
bir şahsın duası da bana kadar ulaştı. Eğer o duâ olmasaydı o alev beni
yakacaktı."Ali Bin Musa Haddâd rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Ben Ahmed bin
Hanbel rah-metuiiahi aleyh ile birlikte bir cenazeye katılmıştım. Muhammed bin
Kudâme Cevheri rahmetuiiahi aleyh de bizimle birlikteydi. Cenaze defin
edilince bir âmâ adam gelip kabrin yanına oturdu. Kur'an-ı Kerim okumaya
başladı. Hz. İmam Ahmed bin Hanbel rahmetuiiahi aleyh "Kabrin yanında
oturup Kur'an okumak bid'attir" buyurdu. Biz oradan dönmek üzereyken yolda
Muhammed bin Kudâme rahmetuiiahi aleyh Hz. imam Ahmed'e "Size göre
Mübeşşir bin İsmail Halebi nasıl biridir?" dedi. İmam "O muteber bir
adamdır" buyurdu. Ibni Kudâme rahmetuiiahi aleyh "Siz ondan da ilim
elde ettiniz mi?" dedi. O "Evet ben ondan bir çok hadis tahsii
ettim" buyurunca jbni Kudâme rahmetuiiahi aleyh şöyle dedi: "Mübeşşir
bana anlattı ki, Abdurrahman bin Alâ bin Leclâc babasından şunu nakletmiştir;
<Babası, vefatı yaklaştığında şöyle bir vasiyet yapmıştı: Onun kabrinin
başucunda Bakara süresinin evvelinden ve sonundan okunacaktı>". İbni
Kudâme bunu dedikten sonra şöyle buyurdu: "Ben Abdullah Ibni Ömer'in de
böyle bir vasiyet yaptığını duymuştum". Hz. İmam Ahmed bu kıssayı duyunca
İbni Kudâme'ye "Kabristana geri dön ve oradaki âmâ adama söyle; Kur'an
okusun" buyurdu. Muhammed bin Ahmed Mervezî rahmetuiiahi afey/j diyor ki:
Ben Hz. İmam Ahmed bin Hanbel'den işittim. Buyurdu ki: "Siz kabristana
gidince Elhamdü, Kulhuvallahü, Kul eûzü birabbil felak ve Kul eûzü birabbinnas
okuyup, kabirdekilere onların sevabını bağışlayın onun sevabı onlara ulaşır.[146]Hanbeli
Fıkhının meşhur kitabı olan Muğnfn\n yazarı yukarıdaki olayı nakletmiş ve bu
konuda daha başka rivayetleri de nakletmiştir. Bezlül MechucFöa Bahr adlı
eserden şöyle nakledilmiştir "Kim oruç tutar veya namaz kılar veya sadaka
verir de sevabını ölü veya diri olan birine bağışlarsa, onun sevabı ona ulaşır.
Bağışlanan kişinin diri veya ölü olması bir şeyi değiştirmez."Ebû Dâvûd
da, Hz. Ebû Hûreyre rad-.yaiiahuantim şöyle buyurduğu nakledilmiştir:
"(Basra'ya yakın olan) Mescid-i Aşşâr'a gidip iki veya dört rekat namaz
kılıp <Bu namaz(ın sevabı) Ebû Hureyre'nindir> demeyi zimmetine alacak
kimse var mı?"İnsan vefat eden yakınlarına onların haklarından başka sevap
ulaştırmaya çok özen göstermelidir. Yakında (öldükten sonra) onlarla
görüşülecek. Onların haklarını, onların iyiliklerini ve onların bıraktığı
malları kendi işlerini görmek için harcayıp da onları hatırlamayan insan ne
kadar utanacaktır.
19) Ebû Hûreyre radıyaliahu anh'dan Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem
şöyle buyurdu: "İnsan öldüğü zaman onun amelinin sevabı sona erer. Ancak
üç şey vardır ki onların sevabı öldükten sonra da devam eder. Birincisi;
sadaka-i câriye. İkincisi; insanların istifade ettiği ilim. Üçüncüsü; ona
öldükten sonra dua eden salih evlat." (Müslim, Ebû Dâvûd, Neseî, Mişkât)
İZAH: Allahu Teâlâ'nm ne kadar büyük ikram ve ihsanı, lütfü ve keremidir ki,
insan ölüp de amel yapma zamanı sona erdikten ve amel yapamaz duruma geldikten
sonra bile eğer kabrinde tatlı tatlı uyumak ve güzel amellerinin artmasını
istiyorsa, bunun yolunu da Allah ceiie ceiaiuhu lütfü ile ortaya koymuştur.Bu
yollardan üçünü Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseilem yukarıdaki hadiste zikredilmiştir.
Onlardan birincisi Sadaka-i Câr/ye'dir. Yani kişinin, faydası (ölümden sonra)
devam edecek olan herhangi bir sadaka yapmasıdır. Mesela içinde insanların
namaz kılabilecekleri bir mescid (cami) yapmak gibi. O caminin içinde namaz kılındığı
müddetçe sevabı, onu yapan kişiye ulaşacaktır. Aynı şekilde bir m
Zeyd
bin Eşlem rahmetuliahî aleyh diyor ki: Rasûluliah sallailahu aleyhi vesellem bu
ayeti okuyunca Sahabe-i Kiram "Ailemizi ve çocuklarımızı ateşten nasıl
koruyacağız?" dediler. Rasûluliah saiiaiiahu aleyhi vesellem buyurdu ki:
"Onlara Allah'ın razı olacağı işleri emredin. Allah'ın sevmediği
şeylerden onları alıkoyun". Bu ayetin tefsiri hakkında Hz. Ali
kerremailahu vechehunun şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Kendine ve aile
fertlerine devamlı hayırlı şeyleri öğret ve onları uyar.[152]Rasûluliah
saiiaiiahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: "Evladının kendisine güzel
muamele yapmasına yardımcı olan babaya Allah rahmet etsin". Yani baba
kendisine karşı gelmesine sebep olacak şekilde oğluna davranmamalıdır.[153] İyi
evlat yetiştirmek de buna dahildir. Eğer evlat iyi olmazsa (iyi
yetiştirilmezse) ana-babasına ne yaparsa yerindedir.Bir hadiste şöyle
buyurulmuştur. "Çocuk yedi günlük olunca akika kurbanı kesilmeli ve ona
isim konulmalıdır. Altı yaşına girince ona âdâblar öğretilmelidir. Dokuz yaşına
girince yatağı ayrılmalıdır (yani başkalarının yanında yatmamalıdır). On üç
yaşına basınca namaz kılmazsa dövülmelidir. Onaltı yaşına girince nikahı
yapılmalıdır. Ondan sonra baba onun elinden tutup şöyle demelidir; <Ben sana
âdap öğrettim, seni eğittim, nikahını da yaptım. Artık ben dünyada senin fitnenden
ve ahirette senin yüzünden azaba uğramaktan Allah'a sığınırım[154] Hadiste
"Senin yüzünden azaba uğramak" ifadesinin maksadı şudur: Pek çok hadislerde
çeşitli başlıklarla Rasûluliah saiiaiiahu aleyhi vese/tem'in şu hadisi varid olmuştur:
"Kim kötü bir yol seçerse bu işine karşılık ona günah yazılır. Ayrıca ne
kadar İnsan onun yüzünden o kötülükle amel ederse, onların günahları da ona
yazılır. O kötülüğü işleyenlerin günahından bir şey eksiltilmez. Onlara yapmış
oldukları kötülükten dolayı ayrı ayrı günah yazılır. Bir de onu (kötülüğe
başlatana) sebep ve aracı olduğundan dolayı ayrıca günah yazılır". O halde
çocuklar kendi büyüklerinin kötü davranışlarını, onların amelidir diye
benimserlerse, onların bütün günahları büyüklerine ele yazılır. Öyleyse
kendinden küçüklerin yanında kötü davranışlarda bulunmaktan özelikle sakınmak
gerekir.Bu hadiste on üç yaşında namaz kılmayan çocuğu dövme emri geçmektedir.
Daha pek çok hadislerde şöyle buyurulmuştur: "Çocuk yedi yaşına girince
ona namazı emrediniz. On yaşına girince namaz kılmazsa dövünüz". Bu
rivayetler kendi sıhhat ve çoklukları yönünden diğerlerinden öncelik
kazanmaktadırlar. Hepsinin neticesi şudur: Çocuk namaz kılmadığından dolayı
babaya onu dövmesi emredilmiştir. Buna rağmen namaz konusunda çocuğu uyarmamak
babanın suçudur. Buna karşılık çocuğunu namaz, oruç ve dini hükümlere bağlı ve
alışkınyetiştirmekle onun işlediği amel-i şalinin sevabı babasına yazılmakla
birlikte o salih bir evlat olup ana-babasına dua ettiğinde ana-babasına devamlı
olarak çok fazla ecir ve sevap verilecektir.İbni Malik rahmetuiiahi aleyh diyor
ki: Yukarıdaki hadiste evlad sözünün yanına salih olması kaydı konmuştur.
Çünkü salih olmayan evladın sevabı ebeveynine ulaşmaz. Ayrıca hadiste salih
evladın dua etmesinden bahsedilmiştir. Bu dua etmeleri için evlatlara bir
teşviktir. Nitekim denilmiştir ki, salih evladın amelinin sevabı kendiliğinden
babasına ulaşır. İster evlat dua etsin ister etmesin. Bu şuna benzer: Bir adam
halkın refahı için bir ağaç diker, insanlar onun meyvesinden yerlerse, onların
yemelerinin sevabı o ağacı dikene ulaşır. O insanlar ister ona dua etsinler
isterse etmesinler.Âllâme Münâvî rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Babayı dua
ile birlikte zikretmesinin sebebi, evladın ona dua etmesi için bir tenbih ve
teşviktir. Yoksa herkesin duası faydalıdır. Dua eden ister evlat olsun veya bir
başkası". Bu hadisi şerifte önemine binaen üç şey zikredilmiştir.
Bunlardan başka hadislerde sevabı devamlı olan bazı şeyler de zikredilmiştir.
Bir çok hadislerde şu ifade geçmektedir: "Kim güzel bir yol (adet) icad
ederse, o kişiye, o işin sevabı verilir. Aynı şekilde ne kadar insan onunla
amel ederse, onların hepsinin amelinin sevabı ona verilecek ve onlarında
sevabından bir şey eksiltilmeyecektir. Kim de kötü bir yol açarsa, ona bu
yaptığının günahı verilecek. Bir de ne kadar insan onunla amel ederse onların
hepsinin amelinin günahı ona yüklenecektir. Onların günahlarında bu yüzden bir
azalma olmayacaktır."Buna benzer bir hadiste şöyle buyurulmuştur:
"Her şahsın amelinin sevabı ölümden sonra sona erer. Ancak Allah yolunda
sınırları koruyan kimsenin sevabı kıyamete kadar artmaya devam eder.[155]Bunlardan
başka hadislerde bunlara ilave olarak bazı ameller zikredilmiştir. Mesela bir
ağaç dikmek veya bir nehir akıtmak gibi. Bu gibi amelleri Allâme Suyûtî
rahmetuiiahi aleyh bir araya toplamış ve on bir tane olduğunu söylemiştir. İbni
Imâd rahmetuiiahi aleyh on üç tane olduğunu tesbit etmiştir. Ancak onlardan
çoğu (yukarıdaki hadiste geçen) üç şeyin içine girmektedir. Mesela ağaç dikmek
veya nehir açmak sadaka-i cariye'ye dahildir.[156]
20) Hz. Aişe radıyaiiahu anha'dan rivayete göre bir defasında Peygamber
saitaiiahu aleyhi vese//em'in ev halkı veya Sahabe-i Kiram bir keçi kestiler (ve
onun etini dağıttılar). Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem "Ondan
geriye ne kaldı?" buyurdu. Hz. Aişe radıyaiiahu anha "Sadece bir butu
kaldı (diğerlerinin hepsi dağıtıldı)" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi
veseiiem "O (dağıtılmayan) buttan başka hepsi kaldı" buyurdu.
(Vmiizi,
Mişkat)
İZAH: Hadiste geçen ifadeden maksat şudur: Allah için harcanan bir şey
hakikaten bakidir. Onun sevabı daimi ve kalıcıdır. Harcanmayıp geriye bırakılanlar
ise fanidir. Geriye kalanların ebedi kalıcı bir yere harcanıp harcanmayacağı
bilinmemektedir. Mezahir adlı eserin yazarı diyor ki: Bu hadis Allahu Teâlâ'nın
şu sözüne işaret etmektedir:"Sizin elinizdeki şeyler tükenir. Allah
katındakiler ise bakidir." (Nahl-96)Bir hadiste Rasûlullah saiiaiiahu
aleyhi veseilem şöyle buyuruyor: "Kul der ki; <Benim malım, benim
malım>. Ancak onun malı, yiyip bitirdiği, giyip eskittiği veya Allah
yolunda harcayıp kendisi için ahiret sermayesi yaptığıdır. Geri kalanlar ise
başkalarına gidicidir. Kişi onu insanlara bırakıp gidecektir.[157]Bir
hadiste şöyle geçmektedir: Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bir defasında
Sahabe-i Kiram'a "Sizden hanginiz varisinin malını kendi malından daha çok
sever?" buyurdu. Sahabe-i Kiram radıyaiiahu anhum "Ya Rasûlallah öyle
yapacak kimse yok, herkese kendi malı sevimlidir" dediler. Rasûlullah
saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "İnsanın kendi malı (sermaye yapmak
için) ileri gönderdiğidir. Bıraktığı mal ise mirasçısının malıdır.[158]Bir
sahabi diyor ki: Ben Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem\r\ huzuruna gittim.
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem Elhaküm-üt-Tekasür suresini okudu ve_şöyle
buyurdu: "<İnsan benim malım, benim malım> diyor. Ey insan yiyip
bitirdiğinden, giyip eskittiğinden ve sadaka verip (Allah'ın hazinesinde saklı
dursun diye) ileri gönderdiğinden başka hiçbir şey senin değildir.[159]Bir
çok Sahabe-i Kiram'dan içinde buna benzer ifadeler bulunan rivayetler
nakledilmiştir. İnsanlar dünya bankalarına para yatırmaya büyük önem veriyorlar.
Ancak o para insanla birlikte kalacak mıdır? Her ne kadar insanın hayatında
malına bir afet gelmese de öldükten sonra o zaten işe yaramayacaktır. Fakat Allah'ın
hazinesine yatırılan para ebedi olarak işe yarayacaktır. Ona ne bir afet
gelecek ne de zeval... Üstelik o para asla tükenmeyecektir.Hz. Sehl bin
Abdullah Tüsteri rahmetuiiahi aleyh malını Allah yolunda bol bol harcardı.
Annesi ve kardeşleri onu Abdullah İbni Mübarek rahmetuiiahi aleyh 'e şikayet
ettiler ve "Bu herşeyi harcamak istiyor. Onun birkaç günde muhtaç duruma düşmesinden
korkuyoruz" dediler,[160] Hz.
Abdullah İbni Mübarek, Hz. Sehl'e durumu sordu. Hz. Sehl şöyle buyurdu:
"Bana söyler misiniz? Medine-i Münevve-re'de oturan bir adam eğer
Rustak'ta1 arazi satın alsa ve oraya taşınmak istese, o Medine-i Münevvere'de
hiçbir şeyini bırakır mı?" O "Hayır" dedi. Hz. Sehl "Tamam.
İşte durum aynen böyledir" dedi. Halk onun cevabından, yerleşim bölgesini
değiştirmeye niyetlendiğini zannettiler.[161]Halbuki
onun gayesi başka bir aleme (ahîrete) intikal etmekti. Zamanımızda ise her
şahıs şunu tecrübe etmiştir. Bir insan Hindistan'dan Pakistan'a yada Pakistan'dan
Hindistan'a yerleşmek arzusuyla göç etmek istediğinde, oraya gitmeden önce
kendi arazisine, evine ve diğer tüm varlığına karşılık gideceği ülkeden aynı
şeyleri atmak için ne kadar gayret eder. Bu iş bitmeden bütün sıkıntılara
katlandığı hal-de göç etmek istemez. Bir de elinde olmadan, mecburi olarak,
herşeyini bir yerde bırakarak başka bir yere taşınan birinin hasret ve
üzüntüsünün ne sonu var ne de nihayeti vardır. Her ferdin bu alemden göç
etmesinin manzarası da aynıdır. Henüz her şahsın kendi eşyalarını gayri menkul
ve buna benzer herşeyini (gideceği yere) taşıma serbestliği vardır. Ancak ölüm
halinde mecburen (bütün mallar) elden çıkacaktır. Ne varsa hepsi bu alemde
kalacaktır. Bir bakıma sanki resmî olarak mallarına et konulacaktır. Henüz
vakit var. Akıllı insanlar kendi eşyalarını öbür aleme taşısınlar.
21) Ebû HÛreyre radıyallahu anh'dan Rasûlullah sallallahu aleyhi vesetlem
şöyle buyurdu: "Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse m
(Müttefakun aleyh, Mişkat)
İZAH: Bu hadisi şerifte Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bir çok konu
üzerinde durmuş ve her konuyu "Kim Allah'a ve ahiret gününe iman
ederse" ifadesiyle zikretmiştir. Her cümlenin yanında bu ifadeyi
kullanmasının maksadı, bu konuların önemini belirtmek ve pekiştirmektir. Bu
şuna benzer; bir adam çocuklarından birine "Sen benim oğlumsan falan işi
yap" demesi gibidir. Hadisi şerifteki tembihten maksatta.şudur: Bu
sayılan şeyler kamil imanın şubeleridir. Kim onlara önem vermezse, onun imanı
kâmil değildir.[162]Hadisi
şerifte Allah ve ahiret gününe imanın özelikle zikredilmesinin sebebi galiba
şudur: Allah'a iman etmeden hiçbir iyiliğin ahirette mükafatı yoktur. Ahirete
iman etmek, Allah'a iman etmenin içinde zaten vardır. O halde onu özel olarak
zikretmenin sebebi galiba bir uyarı ve sevap kazanmaya niyet etmek için bir
teşviktir. Çünkü hadiste geçen konuların hakiki mükafatı ve sevabı ahiret günü
verilecektir. O gün dünyanın basit ve küçücük amellerine karşılık Allah indinde
ne kadar büyük ecir ve sevap verileceği malum olacaktır.Sonra Rasûlullah
saiiaiiahu aleyhi veseiiem bu hadisi şerifte dört şeyi tembih etmiştir. Bunlardan
birincisi m
(N
Yakın
komşu'öan kasıt evi yakın olan demektir. Uzak komşu'dan maksat da evi uzak
olandır. Hasan Basri rahmetuiiahi aieytie biri "Komşuluk sınırı nereye
kadardır?" dedi. O "Ön taraftan 40 ev, arka taraftan 40 ev, sağdan
40 ev, soldan 40 evdir" buyurdu. Hz. Ebû Hureyre radıyaiiahu anadan şöyle
nakledilmiştir: "Yardıma uzak komşudan başlanmamalı, yakın komşudan
başlanmalıdır" Hz. Aişe radıyallahu anha Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi
veseiiem's sordu ki: "Benim iki komşum var, kime ilk önce vereyim?"
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, "Kapısı senin kapına yakın olandan
başla" buyurdu. Hz. İbni Abbas radıyallahu anhumadan çeşitli yollarla
nakledilen rivayete göre, "Yakın komşu, akraba olan komşudur. Uzak komşusu
ise akraba olmayan komşudur." Nevf Sami rahmetuiiahi aleyh'6eu şöyle nakledilmiştir:
"Yakın komşu, müs-lüman komşudur. Uzak komşu ise yahudi ve
hristiyanlardır. Yani gayri müslimlerdir[166]Müsned-i
Bezzar ve diğerleri Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesellem'm şöyle buyurduğunu
nakletmişlerdir "Komşu üç kısımdır:1-Üç hakkı olan komşudur; Komşuluk
hakkı, akrabalık hakkı, İslam hakkı. 2-lki hakkı olan komşudur; Komşuluk hakkı
ve islam hakkı. 3-Yalnız bir hakkı olan komşudur; O da gayri müslim komşudur.[167]Bir
bakıma komşular sırayla üç dereceye ayrılmış oldu. İmam Gâzâli rahmetuiiahi
aleyh de bu hadisi nakletmiş ve sonra şöyle buyurmuştur: "Bakınız bu hadisi
şerifte sadece komşu olmasından dolayı bir müşriğin bile müslürrtan üzerinde
hakkının sabit olduğu beyan edilmiştir."Bir başka hadiste Rasûlullah
saiiaiiahu aleyhi veseiiemln şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Kıyamet günü
ilk önce iki komşu arasında karar verilecektir". Bir şahıs Hz. Abdullah
İbni Mesud radıyallahu antim yanma geldi ve komşusundan bol bol dert yandı. Hz.
ibni Mesud radıyallahu anh ona şöyle dedi: "Git (kendi işine bak). Eğer o
(sana eziyet ederek) senin hakkında Allah'a isyan ettiyse, sen bari onun
hakkında Allah'a isyan etme".Bir sahih hadiste şöyle geçmektedir.
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm yanında bir kadının hali beyan edildi.
Şöyle ki, o kadın bol bol oruç tutuyor, teheccüd namazı da kılıyor. Ancak
komşularına eziyet veriyordu. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi ve-seiiem buyurdu
ki: "O Cehennem'e girecektir". Yani cezasını çektikten sonra
Ce-hennem'den çıkacaktır. İmam Gâzâli rahmetuiiahi aleyh buyurdu ki: "Komşu
hakkı sadece ona eziyet etmemek değildir. Doğrusu onun hakkı onun eziyetine
katlanmaktır. Hz. İbnül Mukaffa rahmetuiiahi aleyh çoğu zaman kendi komşusunun
duvarının gölgesinde otururdu. Bir gün komşusunun borçlandığını ve borcunu
ödemek için de evini satmak istediğini öğrendi. Buyurdu ki: "Biz onun
evinin gölgesinde devamlı oturduk. O gölgenin hakkını ödemedik." Böyle
dedikten sonra evin değeri olan parayı ona bağışladı ve "Sen evinin
değerini aldın, artık evi satmaktan vazgeç" dedi.Hz. İbni Ömer radıyaliahu
anhuma'nm kölesi bir keçi kesti. İbni Ömer radıyallahu anhuma ona,
"Derisini yüzdükten sonra onun etinden ilk önce benim yahudi komşuma
ver" dedi. Bu sözü birkaç defa tekrarladı. Kölesi "Efendim siz daha
ne kadar bu sözü tekrarlayacaksınız?" deyince Hz. ibni Ömer radıyallahu
anhuma buhurdu ki: "Ben Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'in şöyle
buyurduğunu işittim; <Hz. Cebrail aieyhisseiam bana komşu hakkıyla ilgili
sık sık tembihte bulunmuştur. (Bundan dolayı ben de tekrar tekrar söylüyorum)Hz.
Aişe radıyallahu anha buyurdu ki: Güzel ahlak on şeydir. Bazen bu şeyler oğulda
olur, babada olmaz. Kölede olur, efendisinde olmaz. Allah'ın bir lütfudur ki,
kime isterse ona verir. Bunlar; 1-Doğru konuşmak, 2-İnsanlara dürüst davranmak
(aldatmamak), 3-İsteyene vermek, 4-lyiliğe karşılık vermek, 5-Akrabayı
gözetmek, 6-Emaneti korumak, 7-Komşunun hakkını eda etmek, 8-Arkadaşın hakkını
eda etmek, 9-M
22) Ebî
Şüreyh el-Ka'bî'den Rasûlullah sallallahu aleyhi veseiiem buyurdu ki:
"Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse m
(Müttefekun aleyh, Mişkat)
İZAH: Bu
hadisi şerifte Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi vesetlem iki adâb söylemiştir. Biri
m
Rasûlullah saiiaiiahu
aleyhi veseiiem yukarıdaki hadiste m
1) Hz. İmam
Malik rahmetuiiahi aleyh câ/ze'den kastın m
2) Hadiste geçen câ/ze'den maksat bir günlük yol
azığıdır. Sonuç olarak eğer m
3) Câ/ze"den maksat sadece azıktır. Ancak
alimler bunun üç günlük ağırlama ve dördüncü günü yolculuk vaktinde bir günlük
azık olduğunu yazmışlardır.
4) Hadiste geçen caize kelimesinden maksat
uğramaktır. O takdirde hadisin manası şudur; Bir şahıs yalnızca görüşmek için
gelirse onun hakkı üç gün kalmaktır. Bir adam yolda giderken (bir yerde geçici
olarak) konaklarsa (şöyle ki; onun maksadı ileri gitmekti ama bu yer yolunun
üstünde olduğu için burada konakladı). O halde onun konaklama hakkı sadece bir
gündür.[178]Bütün bu görüşlerin
sonucu çeşitli yönleriyle m
23) Ebû Said
radıyallahu an/ı'dan rivayete göre, o Peygamber saiiaiiahu aleyhi vese//em'in
şöyle buyurduğunu işitti: "Mü'minden başkasıyla beraber olma (arkadaşlık
etme). Yemeğini de muttaki olan kimseden başkası yemesin."
(Tirmizi, Ebû Dâvûd, Dârimi, Mişkat)
İZAH: Bu
hadisi şerifte Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi veseiiem iki âdâb beyan etmiştir.
Birincisi şudur: "Gayri müslimle arkadaşlık etme ve onunla oturup
kalkma". Eğer hadiste kamil müslümanla beraber olmak kastediliyorsa mana
şöyle olur: "Fasık ve facir insanlarla beraber oturma". İkinci
cümlede Muttaki sözcüğü zikrolunduğundan bu mana daha da kuvvet kazanmaktadır.
Bir de şu hadis bu manayı teyid etmektedir. Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi
veseiiem bir hadiste buyurdu ki: "Senin evine muttakî-lerden başkası
girmesin"[182]
Hadiste geçen Mü'min lafzından genel olarak müslüman-lar kastediliyorsa, o zaman
mana şudur: Gereksiz yere kafirlerle oturulmamalıdır.Hangi mânâ alınırsa
alınsın maksat güzel arkadaşlık kurmak için bir uyandır. Çünkü insan hangi tip
insanlarla oturup kalkarsa onda, onların tesiri meydana gelir. Bu esasa göre
Rasûluilah saiiaiiahu aleyhi veseiiem biraz önce geçen hadisinde "Senin
evine muttakîlerden başkası girmesin" buyurmuştur. Yani onlarla görüşüp,
buluşma olduğu sürece onlardan etkilenme olacaktır. Rasûluilah saiiaiia-hu
aleyhi veseiiem buyurdu ki: "İyi arkadaş misk satan kimseye benzer. Onun
yanında oturursan sana koku ikram eder veya ondan satın alırsın. Bu iki şey
olmasa bile onun yanında oturmaktan dolayı güzel kokular koklarsın (böylece
için ferahlar). Kötü arkadaşın m
Bir başka hadiste
şöyle buyurulmuştur: "Kişi dostunun dini üzeredir, Öyley-e sizden biri
kiminle dostluk yaptığına iyice baksın"[184]Yani
yakın oturmanın ve arkadaşlığın tesiri farkında olmadan ağır ağır insana
bulaşır. Nihayet insan arkadaşının dinine girer. Bundan dolayı yanında
oturduğumuz kimselerin dini yaşantısına iyi dikkat etmeliyiz. Dini
yaşamayanların yanında çok oturmakla insan dinden git gide uzaklaşır. Her gün tecrübe
etmekteyiz ki, şarap içenler ve satranç oynayanların yanında birkaç gün sık sık
oturup kalkmakla insana aynı hastalık bulaşmaktadır.Rasûlullah sallallahu
aleyhi veseliem Hz. Ebu Rezin radıyallahu onh'a, "Dünya ve ahiret
hayırlarına sebep olan şeye güç kazandıracak bir şeyi sana söyleyeyim; Allah'ı
zikredenlerin meclisine katıl. Yalnız kaldığın zaman gücün yettiği kadar dilini
Allah'ın zikriyle hareket ettir. Allah için dost ol ve Allah için düşman
ol". buyurdu.[185]
Yani biriyle olan dostluk veya düşmanlığın sadece Allah'ın rızasını kazanmak
için olsun. Kendi nefsin için olmasın.İmam Gazali rahmetuiiahi aleyh şöyle
buyurdu: Kendisiyle arkadaşlık yapılacak kişide beş şey olmalıdır;
1. Akıl sahibi olmalıdır. Çünkü akıl asıl
sermayedir. Ahmakla arkadaşlık yapmanın bir faydası yoktur. Bunun sonucu
vahşet ve yakınlarla ilgiyi kesmektir. Hz. Süfyan-ı Sevri rahmetuiiahi
aieytiöen şöyle bir söz nakledilmiştir: "Ahmak birinin yüzüne bakmak bile
hatadır"
2. Arkadaşın ahlakı güzel olmalıdır. Çünkü
insanın ahlakı kötü olunca bu durum bazen onun aklına galip gelmektedir. Mesela
bir adam anlayışlıdır. Meseleyi iyi anlamaktadır. Ancak öfke, şehvet, cimrilik
vs. gibi şeyler çoğunlukla onun aklının çalışmasını engellemektedir.
3. Arkadaş fasık olmamalıdır. Çünkü Allahu
Teâlâ'dan bile korkmayan kimsenin dostluğuna asla güvenilmez. İnsanı nerede,
hangi musibete düşüreceği bilinmez.
4. Arkadaş bid'at ehlinden olmamalıdır. Çünkü
onunla olan münasebetten dolayı ondaki bid'atten etkilenme endişesi ve ondaki
uğursuzluğun diğerine geçme korkusu vardır. Bid'atçi ile daha önce
münasebetler varsa onlar da kesilmelidir. Çünkü o bunu hak etmiştir. Onunla
yeni ilişkiler ve münasebetler de kurulmamalıdır.
5. Dünya kazanma hırsı olmamalıdır. Zira onunla
arkadaşlık öldürücü zehirdir. Çünkü insanın tabiatı bir başkasına benzemek ve
ona uymaya mecbur kalmaktadır. Farkında olmadan başkasından etkilenmektedir.[186]Hz.
İmam Bâgır rahmetuiiahi aleyh buyurdu ki: Babam Zeyn-ül Abidîn rahmetuiiahi
aleyh bana şöyle vasiyet etti; "Beş insanla beraber olma. Onlarla konuşma.
Hatta yolda onlarla birlikte yürüme. 1-Fasık kimse ki, o bir lokma veya belki
de bir lokmadan az bir şeye seni satar". Ben "Bir lokmadan az bir
şeye satması ne demektir?" dedim. Buyurdu ki: "Bir lokma kazanırım
ümidiyle seni satar, sonra ümit ettiği lokmayı da bulamaz {sadece bir ümit
üzerine seni satmış olur). 2-Cim-ri olan kimsenin yanına uğrama. Çünkü o
kendisine çok fazla muhtaç olduğunzaman seninle ilişkiyi keser. 3-Yalancının
yanına gitme. Çünkü aldatma yoluyla yakını uzak, uzağı yakın gösterir.
4-Ahmağın yanından geçme, o sana yararlı olmak isteyecek ama zararı
dokunacaktır. 5-Akrabasıyla ilişkisini kesen kimsenin yanına uğrama. Ben
Kur'an-ı Kerim'de ona üç yerde lanet edildiğini gördüm.[187]Başkasından
tesir almak insanlara has değildir. Bilakis insanın en fazla ne ile teması
olursa onun etkisi gizlice insanın içine sirayet eder. Rasûlullah sallallahu
aleyhi veseliem buyurdu ki: "Koyun sahiplerinde alçak gönüllülük olur. At
sahiplerinde ise övünme ve tekebbür olur". Deve ve sığır sahiplerinde
şiddet ve sertlik olduğuna dair rivayetler vardır. Bir çok rivayetlerde kaplan
derisi üzerine oturarak yolculuk yapmak men edilmiştir. Alimler diğer sebepler
arasında şu sebebi de saymışlardır: Onun üzerine oturmaktan dolayı kişide
vahşilik ve canavarlık sıfatı oluşur.[188]Yukarıdaki
hadiste geçen ikinci edep şudur: "Senin yemeğini sadece muttaki insanlar
yesin". Bu konu bir çok rivayetlerde geçmiştir. Bir hadiste şöyle geçmektedir:
"Yemeğini ancak mattaki insanlara yedir. Mü'minleri ihsan ve ikramının
uğrak yeri yap"[189]Alimler
bu yemekten maksadın davet yemeği olduğunu, ihtiyaç yemeği olmadığını
yazmışlardır. Nitekim bir hadiste şöyle geçmiştir: "Kendi yemeğinden,
Allah için sevdiğin kimseye ziyafet ver"[190]
ihtiyacı gidermek için olan yemek konusunda Allahu Teâlâ esirleri yedirmeyi
bile övmüştür. O devirdeki esirler kafirdiler.[191]
Ayetler bölümündeki 24. ayette bu konu geçmiştir. Hadisler bölümündeki 10
numaralı hadiste şöyle geçmiştir: Bir fahişe kadın, sadece susamış bir köpeğe
su içirdiğinden dolayı bağışlanmıştır.Daha bir çok rivayetlerde geçen çeşitli
ifadelerle bu konu teyid edilmiştir. Rasûlullah sallallahu aleyhi veseliem
"Her canlı(ya yapılan iyilik)te ecir vardır" buyurarak ortaya bir
kaide ve usul koymuştur. Bu kaidenin içine muttaki olan-muttakî olmayan,
müslüman-kafir, insan-hayvan vs. hepsi dahildir. O halde ihtiyaç ve zaruret
icabı yenen yemekte bu konulara bakılmaz. Bu gibi hallerde ihtiyacın şiddetine
ve ihtiyaç maddelerinin azlığına bakılır. Ne kadar fazla ihtiyaç varsa sevap o
kadar fazla olur. Hadiste geçen yemek ise davet yemeği ve sevgi yemeğidir.
Bunda da eğer dine faydalı olacak bir şey veya hayırlı bir niyet varsa, fayda
ve hayır derecesine göre ecir verilir. Ancak, eğer dini bir fayda yoksa, o
zaman yemek yiyen ne kadar muttaki ise o kadar ecire sebep olur.Sahib-i Mezâhir
ve İmam Gazali rahmetuiiahi aleyh şöyle yazmışlardır: "Mut-takîlere
yedirmek tâat ve iyiliğe destektir. Fasıklara yedirmek günaha ve ahlaksızlığa
destektir. Şu açıktır ki, muttaki ve salih bir insan ne kadar güçlü ve kuv-Stli
olursa ibadetlerle daha çok meşgul olur. Fasık ve facir güzel yemeklerle ne kadar
kuvvetlenirse oyun, eğlence ile fısk ve fücurda (günahlarda) ileriye gidecektir.
Ona yedirmekle bu hususta ona destek verilmiş olur".Bir Allah dostu yemeğini
sadece fakir sûfilere yedirirdi. Biri ona "Eğer siz bütün fakirlere
yedirseniz daha iyi olur" deyince o şöyle cevap verdi: "Onların bütün
teveccühleri Allah'adır. Onlar yoklukla karşılaşınca teveccühleri dağılmaktadır.
Benim bir şahsın Allah'a olan teveccühünü devam ettirmem, bütün teveccühlerini
dünyaya vermiş olan bin kişiye yardım etmemden daha hayırlıdır". Hz.
Cüneyd-i Bağdadi rahmetullahi aleyh bu sözü duyunca çok hoşlandı.[192]Bir
terzi Hz. Abdullah Ibni Mübarek rahmetuitahi aieytie şöyle sordu: "Ben zalim
padişahların elbisesini dikiyorum. Sizin görüşünüze göre ben de zalimlere
yardım etmiş olur muyum?" Abdullah İbni Mübarek buyurdu ki: "Hayır
sen yardım edenlerden değilsin. Zira sen kendin zalimsin. Zalime yardım
edenlerse, sana iğne iplik satanlardır".[193]
Bir hadiste şöyle
buyuruluyor: "Kim şerefli ve muhterem birine iyilik ederse onu kendine
köle yapar. Kim de zelil (alçak) birine ihsan ederse onun düşmanlığını kazanır"[194]
Başka bir hadiste Rasûlullah saiiallahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur:
"Yemeğini muttaki insanlara yedir. İyiliğini müminlere yap"[195]
Böyle yapmak, en uygun ve en faydalı davranış olmakla birlikte müminlere saygı
ve ikram da vardır. Bu da başlı başına mendub ve emrolunan işlerdendir. Bundan
dolayı Rasûlullah saiiallahu aleyhi veseiiem hadisi şeriflerinde fasıkların
yemek davetini kabul etmeyi yasaklamıştır"[196]
Diğer sebeplerle birlikte bir sebep de şudur: Fası-ğın davetini kabul etmek ona
saygı ve ikram demektir.
24) Hz. Ebu
Hureyre radıyallahu anh, Rasûlullah saiiallahu aleyhi vesellem'e, "Ya
Rasûlallah hangi sadaka efdaldir?" diye sordu. Rasûlullah saiiallahu
aleyhi veselhm buyurdu ki: "Yoksulun gayret etmesidir. Bakımı senin
üzerine olan kimseden (harcamaya) başla." (Ebu Dâvûd, Mişkat)
İZAH: Bir
kimsenin ihtiyacı olduğu halde, fakir ve yoksul olduğu halde kendi gayretiyle
kendini zorlayarak vermiş olduğu sadaka en efdal sadakadır. Hz. Bişr
rahmetullahi aleyh diyor ki: "Üç amel çok zordur. Yani onlar büyük bir
azim işidir; 1.Yoksullukta cömertlik, 2.Yalnızlıkta takva ve Allah korkusu,
3.Kendisinden
korkulan yada menfaat
umulan kimsenin karşısında hakkı söylemek"[197]
Yani kendisi ile menfaat ilişkileri olan, "Eğer ona hakkı söylersem benim
ihtiyaçlarımı görmez. Bana bir zararı dokunur" diye kendisinden endişe
edilen (kimsenin karşısında hakkı söylemektir). Allahu Teâlâ Yüce kelamında bu
yöne işaret etmiştir. Ayetler bölümünde 28. ayette geçtiği gibi sahabeler kendi
ihtiyaç ve fakirliklerine rağmen başkalarını kendilerine tercih ederlerdi. (Bu
ayetin izahında bu konu biraz tafsilatlı olarak geçmiştir).Hz. Ali
kerremallahu vechehu buyurdu ki: Üç kişi Rasûlullah saiiallahu aleyhi
ve-seiiem'm yanına geldiler. Onlardan biri şöyle dedi; "Ya Rasûlallah,
benim yüz dinarım vardı. On dinarını Allah için sadaka verdim". İkinci
şahıs da "Benim on dinarım vardı. Ben onun bir dinarını sadaka
verdim" dedi. Üçüncü şahıs ise "Benim bir dinarım vardı. Onun onda
birini sadaka verdim" dedi. Rasûlullah saiiallahu aleyhi veseiiem buyurdu
ki: "Üçünüzün de sevabı eşittir. Çünkü herkes malının onda birini sadaka
etmiş oldu"Bir başka hadiste buna benzer bir kıssa daha zikredilmiştir.
Onda da Rasûlullah saiiallahu aleyhi veseiiem cevaben şöyle buyurmuştur:
"Siz hepiniz sevap bakımından eşitsiniz. Zira sizden her biri malının onda
birini sadaka vermiştir". Bu hadiste bu sözlerden sonra Rasûlullah
saiiallahu aleyhi vese/tem'in şu ayeti okuduğu geçmektedir:[198]"Varlıklı
kimse nafakasını varlığı ölçüsünde versin. Rızkı dar olan da Allah'ın
kendisine verdiği kadar versin (yani zengin kendine göre, fakir de kendine göre
harcasın). Allah kişiyi ancak verdiği şeyle mükellef tutar. (Öyleyse yoksul
kişi harcarken hiçbir şey kalmaz diye korkmasın) Allah darlıktan sonra genişlik
de verecektir.(Talak-7)Allâme Suyûtî rahmetullahi aleyh Dürrü Mensur da bu
ayeti kerimenin altında Hz. Ali kerremaiiahu vechehu'nun rivayetiyle aynı mana
da olan başka bazı sahabelerin de rivayetlerini nakletmiştir. Bu rivayetlerden
daha üstün olan bir sahih hadiste Rasûlullah saiiallahu aleyhi vesetlem şöyle buyurmaktadır:
"Bir dirhem, sevap bakımından yüzbin dirhemden daha büyüktür. Şöyle ki;
bir adamın yalnız iki dirhemi vardır. Onun bir tanesini sadaka olarak verir.
Diğer şahsın da çok yüklü malı vardır. Bu kadar çok malından yüz bin dirhem
sadaka verir. İşte o bir dirhemin sevabı, yüzbin dirhemin sevabından daha fazla
olur."Allâme Suyûtî rahmetullahi aleyh Cami-üs Sağir de Hz. Ebû Zer
radıyallahu anh ve Ebû Hureyre radıyaiiahu anh'm rivayet ettikleri bir hadisi
zikretmiş ve sahih olduğunu yazmıştır. O hadis şöyledir: "Yoksulun gayret
etmesi şudur: Yanında sadece iki dirhem[199]
bulunan bir kimsenin bunlardan birini sadaka vermesidir." Bu rivayetten
daha üstünü İmam Buhâri rahmetuiiahi ateyti\n rivayet ettiği şu hadistir: Hz.
AbdUİlah İbni Mes'ud radiyattahu anh diyor ki: "Rasullah sallallahu aleyhi
vesellem bize sadaka vermemizi emrettiği zaman bizden bazıları pazara gidip
hamallık yaparlar ve ücret olarak bir müdd[200]
kazanırlardı. Sonra onu sadaka olarak verirlerdi"[201]
Bazı rivayetlerde şöyle geçmektedir: "Bizlerden bazılarının yanında bir
dirhem dahi olmazdı. Pazara gider ve insanlardan iş talep ederdi. Sırtında yük
taşıyarak bir müdd kadar para kazanırdı". Bu hadisi rivayet eden kişi
diyor ki: "Bizim kanaatimize göre Abdullah İbni Mes'ud bununla kendi
halini beyan etmektedir". Hz. İmam Buhari rahmetutiahi aleyh bu konu
hakkında şöyle bir bölüm zikretmiştir: "Bu bâb sırtında yük taşıyarak
kazandığı parayı sadaka vermek için işçilik yapan kişi hakkındadır."Bugün
bizim hangimiz böyle bir coşkuya sahiptir ki? İstasyona gitsin ve sadece
"Birkaç kuruş kazanayım da sadaka vereyim" niyetiyle yük taşısın.
Onlar, bizim her an dünya yemeklerini düşündüğümüz gibi ahiret yemeğini
düşünürlerdi. Biz bugün evimizde yiyecek bir şey yoktur diyerek çalışıyoruz.
Onlar ise bugün ahirete gönderecek bir şey yapamadım diye çalışıyorlardı.
İslam'ın ilk yıllarında bazı münafıklar bu gibi insanları ayıplıyorlardı. Onlar
meşakkat çekerek kazanırlar ve azar azar sadaka verirlerdi. Allahu Teâlâ o
münafıkları şu ayette azarlamıştır:"(Münafıklar) o kimselerdir ki, nafile
sadaka veren müslümanları sadakaları konusunda ayıplarlar. (Bilhassa)
güçlerinin yetebileceğinden başkasını bulamayanları da ayıplarlar. Onlarla
alay ederler. Allah onları maskaraya çevirecektir (ahirette de onlarla alay
edilecektir). Onlar için acıklı bir azab vardır."(Tevbe-79)Müfessirler bu
ayeti kerimenin peşinden bu gibi rivayetler zikretmişlerdir. Şöyle ki; söz
konusu sahabeler geceleri hamallık yaparak ücret alırlar ve onu sadaka olarak
verirlerdi. Evlerinde az-çok ne varsa onların nazarında hepsi sadaka içindi.
Zaruretleri kadar kendileri de biraz kullanırlardı.Bir defasında Hz. Ali
radıyaiiahu anh'ın yanına bir dilenci geldi. Hz. Ali radıyaiiahu anh oğluna
(Hz. Hasan yada Hz. Hüseyin radıyaiiahu anh'a) dedi ki: "Annene (Hz. Fatma
radıyaiiahu an/ia'ya) söyle de ona bıraktığım altı dirhemden birini versin".
Oğlu gitti ve şu cevabı getirdi: "Siz o dirhemleri un almak için
koymuştunuz". Hz. Ali radıyaiiahu anh, insan kendi yamndakinden daha çok
Allah katında olana itimat etmediği müddetçe imanında sadık olamaz. Annene
söyle, o altı dirhemin hepsini versin" buyurdu. Hz. Fatma radıyaiiahu anha
sadece bir hatırlatma olsun diye söylemişti. O halde bu hususta enine boyuna
düşünebilir miydi? Bundan dolayı dirhemleri verdi. Hz. Ali radıyaiiahu anh
onların hepsini dilenciye verdi. Hz. Ali radıyaiiahu anh henüz yerinden
kalkmamıştı ki bir adam devesini satmak için geldi. Hz. Ali radıyaiiahu anh
fiyatını sordu. Adam, "140 dirhem" dedi. Hz. Ali radıyaiiahu anh
ileride ödemeye söz vererek deveyi veresiye satın aldı. Biraz sonra bir adam
geldi ve deveye baktı. Sonra, "Bu kimin?" dedi. Hz. Ali radıyaiiahu
anh, "Benim" dedi. O, "Bunu satıyor musun?" dedi. Hz. Ali
radıyaiiahu anh, "Evet" dedi. Adam fiyatını sordu. Hz. Ali
radıyaiiahu anh iki yüz dirhem fiyat verdi. Adam o deveyi satın alıp gitti. Hz.
Ali radıyaiiahu anh bunun 140 dirhemini borçlu olduğu kimseye yani devenin ilk
sahibine verdi. 60 dirhemi de götürüp Hz. Fatma radıyaiiahu anha'ya verdi. Hz.
Fatma radıyaiiahu anha, "Bu nereden geldi?" deyince Hz. Ali
radıyaliahu anh, "Allah celle celaluhu Kendi Peygamberi sallallahu aleyhi
vesellem yoluyla şöyle söz verdi; <Kim bir iyilik yaparsa, ona karşılığı on
kat verilip[202]Bu da fedakarlık dolu bir
meşakkattir. Paranın tamamı 6 dirhemdi. O da un almak için ayrılmıştı. Allahu
Teâlâ'ya tam itimat ederek onları harcadı ve dünyada on kat karşılığını elde
etti. O yüce insanların Allah'a tam itimat ederek herşeylerini Allah yolunda
harcamaları İle ilgili daha pek çok olaylar vardır.Hz. Ebû Bekr radıyaiiahu
antim Tebûk Gazvesi'ndeki kıssası meşhur ve maruftur. Rasûlullah sallallahu
aleyhi vesellem Allah yolunda sadaka vermeyi emredince evinde ne varsa hepsini
getirip takdim etti. Peygamber saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm, "Evinde ne
bıraktın?" sorusuna, "Allah ve Rasülünü (yani onların rızasını) bıraktım"
diye cevap vermişti. Alimler "Hz. Ebû Bekir radıyaiiahu anh iman ettiğinde
40 bin altını vardı" diye yazmışlardır.[203]Muhammed
bin Abbâd Muhellebî rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Babam Padişah Me'mûn
Reşidin yanına gitti. Padişah ona hediye olarak yüz bin dirhem verdi. Babam
oradan dönünce hepsini sadaka olarak dağıttı. Me'mûn bunu öğrendi. İkinci defa
babamla buluştuğunda Me'mûn kırgın olduğunu söyleyince Babam, <Ey Emîr el
Mü'minin mevcut olanı tutmak Ma'bud'a karşı kötü zan ve şüphe beslemektir>
buyurdu"[204] Yani var olan bir şeyi
harcamamak, "Eğer bu biterse nereden gelecek?" korkusundan
kaynaklanmaktadır. Sanki önceden ona veren sahibi ikinci defa vermekte zorluk
çekecektir!Selefi salihin ve din büyüklerinin başından böyle çok kıssalar
geçmiştir. Şöyle ki; yokluk içinde bile elde, avuçta ne varsa hepsini
vermişlerdi. Ancak bütün bu rivayetler ve olayların tam aksine hadislerde şöyle
bir ifade geçmektedir: Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur;"En
hayırlı sadaka bollukta (kimseye muhtaç olmadan) verilen sadakadır"Ebû
Dâvûd-u Şerifte şöyle bir kıssa geçmiştir: Hz. Câbir radıyaiiahu anh diyor ki:
Biz Rasûlullah saliaiiahu aleyhi veseiiem'm yarımdaydık. Bir adam geldi ve bir
yumurta büyüklüğünde altın takdim ederek, "Ya Rasûlallah, bunu bir
madenden elde ettim. Bundan başka da bir şeyim yok" dedi. Rasûiullah
saiiaiiahu aleyhi vesellem ondan yüzünü çevirdi. Adam diğer yönden gelip aynı
isteğini tekrarladı. Rasûlullah saliaiiahu aleyhi vesellem o taraftan da yüzünü
çevirdi. Bu durum birkaç defa tekrarlandı. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi
vesellem o parçayı alarak öyle kuvvetli bir şekilde attı ki eğer adama değseydi
onu yaralardı. Sonra Rasûlullah saliaiiahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu:
"Bazı insanlar bütün malını sadaka olarak veriyorlar sonrada halkın önünde
el açıyorlar. En hayırlı sadaka bollukta (kimseye muhtaç olmadan) verilen
sadakadır".Ebû Said Hudri radıyaiiahu anh hazretleri diyor ki: "Bir
adam mescide geldi. Rasûlullah saliaiiahu aleyhi vesellem (onun kötü durumunu
görünce) halka sadaka olarak elbise vermelerini söyledi. Oradakiler bir miktar
elbise verdiler. Rasûlullah saliaiiahu aleyhi vesellem elbiselerden ikisini
mescide giren adama verdi. Bundan sonra başka bir münasebetle Rasûlullah
saliaiiahu aleyhi vesellem sahabeleri tekrar sadaka vermeye teşvik etti. O adam
da iki elbisesinden birini sadaka olarak verdi. Rasûluilah saliaiiahu aleyhi
vesellem onu uyardı ve elbisesini geri verdi"[205] Bir
başka hadiste Rasûlullah saliaiiahu aleyhi vesellem bu olayla ilgili şöyle
buyurmuştur: "Bu adam çok kötü bir vaziyette mescide gelmişti. Ben ümid
ediyordum ki siz onun haline bakarak onunla bizzat ilgilenirsiniz. Ancak siz
bunu düşünmeyince benim <Sadaka getirin> diye söylemem gerekti. Siz
sadaka getirdiniz. Ona iki elbise verdim. Sonra ben başka bir defa sadaka
verilmesini teşvik edince bu adam da iki elbisesinden birini, <Alın, kendi
elbisenizi geri alın> dercesine sadaka vermek istedi[206]Diğer
bîr hadiste Rasûlullah saliaiiahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: "Bazı insanlar
bütün malını sadaka olarak veriyorlar. Sonra oturup halkın eline bakıyorlar.
En hayırlı sadaka bollukta (kimseye muhtaç olmadan) verilen sadakadır".
Bir başka hadiste Rasûlullah saliaiiahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:
"Bolluk içinde olmadan (başkalarına muhtaçken) yapılan sadaka, sadaka
değildir'[207]Bu rivayetler görünüşte
önceki rivayetlere ters düşmektedir. Ama gerçekte hiçbir terslik yoktur. Çünkü
bu rivayeti erdeki yasağın sebebine bizzat Rasûlullah saliaiiahu aleyhi vesellem
kendisi işaret etmiştir. Şöyle ki; bazı insanlar bütün malını sadaka verip
sonra insanların eline bakmaktadırlar. Böyle insanların bütün mallarını sadaka
olarak vermeleri kesinlikle uygun değildir. Hatta son derece yersizdir. Ancak
yanında bulunan maldan daha fazla Allah'ın Kabza-i Kudret'inde bulunan mala
itimad ederse, böyle zâtların bütün mallarını sadaka etmelerinde bir sakınca
yoktur (Hz. Ali radıyaiiahu anti\n biraz önceki kıssasında geçtiği gibi Hz.
EbûBekr'in durumu ise ondan daha üstündür). Ancak şu kadarı var ki, kişi kendi
halinin o zatların haline benzemesi için ve o zâtlar gibi dünyaya gönül vermek
ve Allahu Teâlâ'ya itimad oluşturmak için mutlaka çalışmalıdır. İnsan herhangi
bir iş için çalışırsa, Allah o şeyi ona mutlaka lütfeder. Bu konuda bir atasözü
vardır."Kim çalışırsa karşılığını bulur"Bir Allah dostuna biri
sormuş: "Ne kadar malda, ne kadar zekat vardır?" O zât cevap vermiş:
"Avam için 200 dirhemde 5 dirhem yani kırkta bir şeriatın hükmüdür. Ancak
bize malın tamamını sadaka vermek vaciptir"[208]
Hadisler bölümünün birinci hadisinde bu konuda Rasûlullah saliaiiahu aleyhi
veseiiem"\n şöyle bir beyanı geçmiştir: "Eğer Uhud Dağı'nın tamamı
altın olsa ondan bir dirhem dahi saklamaya gönlüm razı olmaz. Ancak borcumu
ödemek için ayırdığım müstesna", İşte bundan dolayıdır ki Rasûlullah
saliaiiahu aleyhi vesellem ikindi namazından sonra çok acele olarak evine
gitmiş ve farkında olmadan evde kalmış bulunan bir altın parçasının sadaka
olarak verilmesini emir buyurarak geri dönmüştür. 4 no'lu hadiste geçtiği gibi
hasta bir durumdayken birkaç altın paranın yanında bulunmasından dolayı
huzursuz olmuştur. Hz. İmam Buhâri rahmetuiiahî aleyh, Sahih-i Buhâri Şerifinde
şöyle buyurmuştur: "Sadaka bolluk olmadan olmaz. Kim kendisi muhtaç
olduğu halde veya çoluk çocuğu muhtaç olduğu halde veya borçlu olduğu halde
sadaka verirse önce borcunu ödemesi gerektiğinden onun sadakası iade edilir.
Ancak bir kimse sabretmekle tanınıyorsa ve Hz. Ebû Bekr rahmetuiiahi aieyh'in
yaptığı gibi veya Ensa-rın Muhacirleri kendilerine tercih ettikleri gibi,
ihtiyacına rağmen başkasını kendi üzerine tercih ederse onun bütün malını
tasadduk etmesinde bir sakınca yoktur".Allâme Taberî rahmetuiiahi aleyh
diyor ki: "Cumhur-u Ulemâ'nın mezhebi şudur ki; bir adam bütün malını şu şartlarda
sadaka olarak verebilir: Borcu olmaması, yokluğa dayanması, çoluk çocuğu
olmaması eğer varsa onların da onun gibi sabredenlerden olması gerekir. O
zaman bütün malı tasadduk etmekte bir sakınca yoktur. Eğer bu şartlardan biri
bulunmazsa malın tamamını sadaka vermek mekruhtur.[209]Bizim
büyüklerimizden Hakîmül Ümmet Şah Veliyyullah hazretleri (Allah kabrini pür nur
eylesin) buyurdu ki: "Rasûlullah saliaiiahu aleyhi veseiiem\r\ <En hayırlı
sadaka zenginken verilendir> sözünden maksat kalp zenginliğidir.[210] Bu
yönüyle de bu hadisler önceki hadislere ters düşmemektedir. Bizzat hadislerde
Rasûluilah saliaiiahu aleyhi veseiiem'm şu ifadesi geçmiştir: "Zenginlik
malın çokluğu değildir. Asıl zenginlik kalp zenginliğidir"[211]
Yukarıda altın parçası olayı anlatılmıştı. O olayda da işaret yoluyla aynı
konu anlatılmaktadır. Şöyle ki; o adam "Bunun hepsini sadaka olarak
veriyorum ve benim ondan başka bir şeyim yoktur" diye S|k sık arz etmesi,
kalbinin o mala bağlı olduğuna işaret etmektedir.Mezâhir eserin yazan diyor ki:
Sadakanın zenginlikle olması gerekir. Bu zenginlik isterse gönül zenginliği
olsun, yani Allahu Teâlâ'ya tam olarak iti-mad edilmelidir. Mesela Ebû Bekr
Sıddîk radıyaiiahu anh bütün malını Allah yolunda verdiğinde Rasûlullah
saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm, "Çoluk-çocuğuna ne bıraktın?" sorusuna,
"Allah'ı ve O'nun Rasûlü'nü" demiştir. Bunun üzerine Rasûlullah
saiiat-lahu aleyhi veseiiem onu övmüştür. Eğer bir kimse bu dereceyi elde
edememişse o zaman mal zenginliği bakî kalmalıdır.Özet olarak kişide kâmil bir
tevekkül varsa, isterse malının tamamını harcasın. Eğer tevekkül kâmil
değilse, çoluk-çocuğun hakkını öne almak gerekir.[212]
Ancak kendi kalbini, kendi hatasından dolayı uyarmaya devam etmeli ve,
"Sen şu pis dünyaya güvendiğinin yarısı ya da üçte biri kadar Allah'a
güvenmiyorsun" diyerek onu gayrete getirmelidir. İnşallah onun sık sık
uyarmasından dolayı mutlaka tesir olur. Keşke Allahu Teâlâ o büyük zatların
tevekkül ve itimadının bir parçasını bu âcize ele ihsan etse...
25) Hz. Aişe
radıyallahu anha'dan rivayete göre Rasûlullah sallaltahu aleyhi şöyle buyurmuştur: "Kadın evinin
yemeğinden (israf vs. ile) onu bozmadan sadaka verirse, ona infak etme sevabı
verilir. Kocasına da onu kazandığından dolayı sevap verilir. Yemeği
tertipleyen (kadın olsun, erkek olsun) ona da sevap verilir. Birinin sevabı
diğerininkinden bir şey eksiltmez."
(Müttefekun aleyh, Mişkât)
İZAH: Bu
hadisi şerifte iki konu geçmektedir. Biri hanımın infak etmesiyle ilgilidir,
diğeri ise yiyecekleri koruyan kilerci ve yemek işlerini idare eden kimseyle
ilgilidir. Her iki konuda da pek çok rivayetler zikredilmiştir. Şeyheyn'in bir
başka rivayetinde Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'ln şöyle buyurduğu
zikredilmiştir: "Hanım kocasının kazandığından kocası emretmeden infak
ederse kendisine yarım sevap verilir.[213]Hz.
Sa'd radıyallahu anh diyor ki: Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem kadınlar
topluluğu ile biat ettiğinde uzun boylu bir kadın ayağa kalktı. Mudar
kabilesinden olduğu anlaşılıyordu. Çünkü o kabile insanlarının boyları uzundu.
Kadın şöyle dedi: "Ya Rasûlaüah biz kadınlar babamızın üzerine yüküz.
Çocuklarımızın üzerine de yüküz. Kocalarımızın üzerine de yüküz. Bizim onların
malından hangi şeyi alma haklarımız vardır?". Rasûlullah saiiaiiahu
aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Taze ve yaş malzemeler -ki onları saklamakta
bozulma endişesi vardır-. Böyle şeyleri hem yiyebilirsiniz hem de başkalarına
verebilirsiniz[214]'.1
Bir başka hadiste Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurdu:
"Allah celle celaluhu bir lokma ve bir avuç hurma yüzünden üç kişiyi
Cennet'e koyar; 1.Ev sahibini yani kocayı, 2.Yemeği pişiren hanımı, 3.Yemeği
fakirin kapısına götürüp veren hizmetçiyi.[215]Hz.
Aişe radıyaiiahu anfia'nın kız kardeşi olan Hz. Esma radıyaiiahu anha şöyle
dedi: "Ya Rasûlallah (kocam) Hz. Zübeyr'in bana verdiğinden başka hiçbir
şeyim yok. Ben ondan (hayır yolunda) harcayabilir miyim?" Bunun üzerine
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Bol bol harca, sarıp
saklama. Eğer saklarsan (sana verilenler) kesilir"[216] Bu
rivayet ve aynı manadaki bir çok rivayetler biraz önce geçmiştir.Bir rivayete
göre Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: "Bir kadın
kocasının kazandığından, onun emri olmadan hayra harcarsa, kocasına sevabın
yansı verilir"[217]
Biraz önce geçen rivayette bunun aksi zikredilmiştir. Şöyle ki; böyle bir
durumda kadın için sevabın yarısı vardır. Ancak dikkatli bakılınca kocanın
kazancını harcamanın iki şekli olduğu anlaşılmaktadır. Birinci şekil şudur;
Koca kazandığı maldan bir hisseyi hanımına tamamen verir ve onu malın sahibi
yapar. Eğer kadın böyle bir malı hayra harcarsa kendisine tam sevap verilir,
kocasına da yarım sevap verilir. Çünkü şu açıktır ki, koca kesin olarak kendi
malını hanımına vermiştir. Artık hanımı malı harcadığında gerçekten kocasının
malından har-camayıp, kendi malından harcamaktadır. Ancak malı kazanan koca
olduğu için ona da Allah'ın lütuf ve keremiyle hanımın verdiği sadakadan yarım
sevab verilir. Ayrıca hanımına mal verdiğinden dolayı kocaya önceden özel
olarak sevabı verilmişti.İkinci şekilde şudur: Koca malı kazandıktan sonra
hanımını mal sahibi yapmaz. Aksine evin günlük masrafları için ona verir. İşte
o maldan verilen sadakadan dolayı kocaya tam sevap verilir. Çünkü malın asıl
sahibi o'dur. Kadına ise yarım sevap verilir. Çünkü bu sadakadan dolayı ev
harcamalarındaki darlık ve sıkıntıyı kadın da çekecektir. Bunlardan başka daha
bir çok rivayetlerde çeşitli başlıklarla kadınların yiyecek ve gıda
maddelerinden Allah yolunda harcamaları teşvik edilmiştir. Hanımlar basit bir
şey verecekleri zaman "Beyimden izin almadım" diye bahane
aramamalıdır. Tabi bütün bu rivayetlere karşılık bazı rivayetlerde böyle
yapmak men edilmiştir.Hz. Ebû Umâme radıyallahu anh diyor ki: Rasûlullah
saiiaiiahu aleyhi veseiiem Haccet-ül Veda hutbesinde diğer sözlerinin yanı sıra
şunu da söylemiştir; "Hiçbir kadın kocasının evinden (yani onun malından)
onun izni olmadan harcamasın". Bir adam, "Ya Rasûlallah yemeği de
izinsiz vermesin mi?" deyince Rasûlullah
satiailahu aleyhi
veseiiem, "Yemek en güzel maldır" buyurdu.[218]
Yani onu da izinsiz sadaka olarak vermesin demektir. Bu rivayetin önceki
rivayetle gerçekte hiçbir çelişkisi yoktur. Önce geçen bütün rivayetler genel
durumlar ve örf ve âdetlere göredir. Evlerdeki örf ve âdetler her yerde
genellikle böyledir ve böyle olmaktadır. Şöyle ki; evin masrafları için verilen
para veya ihtiyaç maddeleri gibi şeylerden hanımların biraz sadaka vermeleri
veya fakirlere biraz yemek vermelerine kocaları itiraz etmezler. Aksine
kocaların böyle şeyleri didiklemeleri, sorup araştırmaları, cimrilik ve
aşağılık bir davranış olarak sayılmaktadır. Ancak bütün bu örf ve geleneklere
rağmen bir cimri adam, malından birine bir şey verilmesine izin vermezse,
hanımının onun malından sadaka ve hediye vermesi caiz değildir. Şüphesiz kadın
kendi malından istediğini hayır olarak verebilir.
Bir adam, "Ya
Rasûlallah! Hanımım benim iznim olmadan malımdan hayır yolunda harcıyor"
dedi, Rasûlullah saitaiiahu aleyhi veseiiem, "Onun sevabı ikinize de
verilecektir" buyurdu. Adam, "Ben onu böyle yapmaktan
alıkoyuyorum" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki:
"Sana cimriliğinin karşılığı, ona da iyiliğinin mükafatı verilecektir"[219]
Bundan anlaşılıyor ki, kocaların böyle basit şeyleri yasaklamaları cimriliktir.
Kocası yasakladığı halde onun malından vermesi kadın için caiz değildir.
Şüphesiz ki kadının gönlü hayır yapmak istiyor da kocasının zorlamasından
dolayı bunu yapamıyorsa, ona niyetinden dolayı devamlı sadaka sevabı
verilir.Allâme Aynî rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Gerçek şudur ki bu gibi
şeylerde her şehrin örf ve âdetleri değişiktir. Kocaların da hâli çeşit
çeşittir. Bazıları (hanımının harcamasını) sever, bazıları sevmez. Bunun gibi
harcanan şeye göre de durumlar değişir. Bir defa basit şeylere göz yumulur.
Bazı şeylerde vardır ki kocanın gözünde çok önemlidir. Bunun gibi bazı şeyler
vardır ki onları saklamakta bozulma endişesi vardır. Bazı şeylerde vardır ki
onları saklamakta bir zarar yoktur". Hafız Ibni Hacer rahmetuiiahi aleyh
şöyle nakletmiştir: "Kadını harcamaktan alıkoymanın şu şartında alimler
ittifak etmişlerdir. Kadın harcamakta fesad çıkarıcı olmamalıdır".Bazı
alimler şöyle demişlerdir: "Kadınların hayır yolunda harcamaları için
teşvikler Hicaz bölgesinin geleneklerine uygun olarak gelmiştir. Çünkü
genellikle orada hanımların bu gibi tasarruflarına izin verilirdi. Onlar
fakirlere, m
26) İbni
Abbas radtyaliahu anhuma'dan merfu olarak nakledilen bir hadiste Rasûlullah
saliailahu aleyhi veseiiem şöyle buyurdu: "Her iyilik sadakadır. Bir hayra
delalet edene (teşvik verene) o hayrı işleyene verilen kadar sevap verilir.
Allahu Teâlâ felaketzedeye yardım edilmesini sever" (Ei-Mekâsıd-oı Hasene)
İZAH: Bu
hadisi şerifte üç konu vardır. Birincisi; her iyilik sadakadır. Yani sadaka
için illa da mal vermek gerekli değildir. Sadaka sadece mal ile sınırlı değildir.
Aksine kime bir iyilik yapılırsa o sevap itibariyle sadakadır.Bir rivayette
şöyle geçmektedir: "İnsanda 360 eklem vardır. Öyleyse insan her eklem için
günde bir sadaka vermesi gerekir". Sahâbe-i Kiram, "Ya Rasûlal-lah!
Kimin buna (günde 360 sadaka vermeye) gücü yeter" dediler. Rasûlullah
sai-laüahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Mescidde bir tükürük varsa onu
temizleyin, bu bir sadakadır. Yolda eziyet verici bir şey duruyorsa onu
giderin, bu da sadakadır. Hiçbir şey bulamazsanız iki rekat kuşluk namazı
hepsinin yerine geçer"[223]
Çünkü namazda her eklem Allah'a ibadet halinde hareket etmektedir.
Bir hadiste şöyle
buyurulmuştur: "Her gün güneş doğduğunda insana her eklemi karşılığında
bir sadaka vacip olur. iki adamın arasında adaletle karar vermeniz bir
sadakadır. Bineğine binmekte olan bir adama yardım etmeniz bir sadakadır. Onun
yükünü kaldırıp kendisine vermeniz bir sadakadır, Kelime-i Tayyibe (Lâ ilahe
illallah demek) de bir sadakadır. Namaz için atılan her adım sadakadır. Birine
yol göstermeniz sadakadır. Yoldan eziyet veren şeyi gidermeniz de sadakadır.[224]Başka
bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Her gün her eklemi karşılığında insanın
bir sadaka vermesi gerekir, Her namaz sadakadır. Oruç sadakadır. Hacc
sadakadır. Subhanallah demek sadakadır. Elhamdülillah demek sadakadır.
Alla-huekber demek sadakadır". Diğer bir hadiste de şöyle geçmektedir:
"Yolda rastladığına selam vermek sadakadır, iyiliği emretmek sadakadır. Kötülükten
alıkoymak sadakadır"[225]
Buna benzer pekçok hadisler varid olmuştur. Onlardan anlaşıldığına göre (Allah
rızası olmak şartıyla) her iyilik, her güzel iş, her ihsan sadakadır.Baştaki
hadiste zikredilen ikinci konu şudur. Kim birini hayırlı bir işe teşvik ederse,
ona da o işi yapan gibi sevap verilir. Bu hadis meşhurdur. Pek çok
Sahâbe-iKiram radtyatlahu anhum ecmaîn'den rivayet edildiğine göre Rasûlullah
saliailahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur: "İyiliğe yol gösteren o
iyiliği yapan gibidir". Allahu Teâlâ Şanûhu'nun ihsanı, ikramı, in'âmı ve
bahşişlerinin bir sınırı var mı ki?! O'nun nimetleri ve O'nun lütuf lan
yorulmadan elde edilmektedir. Ancak biz almak istemiyorsak bunun çaresi nedir?
Bir şahıs çok fazla nafile namaz kılamı-yorsa, o başkasına teşvik vererek
nafile namaz kıldırmalıdır ki ona verilen sevap kendisine de verilsin. Kendi
yoksul olduğundan ya da başka bir sebepten dolayı hayır yolunda bol bol mal ha
reayamı yorsa başkasına teşvik verip, mal harcatsın ve mal harcayanların
sevabına bizzat ortak olsun. Bir şahıs kendisi oruç tutamıyor, hacc yapamıyor,
cihad edemiyor ve herhangi bir ibadeti yapamıyor ama başkalarını bu gibi
şeylere teşvik ediyor ve böylece kendisi bütün bunlara ortak oluyor. Çok
dikkatli düşünülmesi ve anlaşılması gereken bir husustur ki, eğer insan bütün
bu ibadetleri yalnız başına yaparsa sadece bir sevap alacaktır. Ancak yüz
kişiye bu şeyleri anlatıp, teşvik eder ve amel ettirirse, yüzünün de sevabını
alır. Eğer bin, iki bin ve daha fazla insanın ameline vesile olursa, ibadetlere
yönelttiği insanların hepsinin sevabını almaya devam edecektir, İşin hoş tarafı
da şudur; eğer o kişi ölse bile amel yapanların amellerinin sevabı ölümden
sonrada kendisine ulaşır. Allah'ın ihsan ve ikramlarının bir sınırı var mı
ki?! Hayatında yüzbinler-ce insanı dinî işlere başlatan (amel etmelerini
sağlayanlar ne kısmetli insanlardır! Ve şimdi onlar ölümlerinden sonra o amel
yapan insanların sevabına ortaktırlar.Amcam Mevlânâ İlyas Efendi (Allah kabrini
pür nûr etsin) şöyle derdi: "İnsanlar kendilerinden sonra birkaç kişi
bırakarak (ahirete) gidiyorlar. Ben ise bir memleket ahâlisini bırakarak
gidiyorum". Onun bu sözünün maksadı şuydu: Me-vat bölgesinde onun
çalışması sayesinde yüzbinlerce insan namaz kılmaya başladı. Binlerce insan
teheccüt namazı kılmaya başladı. Binlercesi Kur'an hafızı oldu. Onların
hepsinin sevabı inşallah ona nasib olacaktır. Artık şimdi bu güzel kısmetli
cemaat Arap ve Acem diyarlarında tebliğ yapmaktadırlar. Onların çalışmasıyla
ne kadar insan herhangi bir din işine sarılır, namaz kılar ve Kur'an okurlarsa
onların hepsinin sevabı o çalışanlara ve "Ben arkamda bir memleket ahâlisi
bırakıp gidiyorum" diye sevinen o zat'a verilecektir.Hayat mutlaka sona
erecektir. Ölümden sonra insanın hayatında yaptıkları işe yarayacaktır. Ömrün
şu anlarını çok büyük bir ganimet bilmelidir. Ahiret azığı yapılabilecek bir
şeyde eksiklik yapılmamalıdır. En hayırlı şeyler sevabı ölümden sonra devam
edenlerdir.Dostlarım ve büyüklerim! Vaktinizi ganimet bilin. Yanınızda götüreceğinizi
götürün. Ölümden sonra hiç kimse ne oğlunu sorar ne babasını. Hepsi birkaç gün
ağladıktan sonra susarlar. En güzel şey sadaka-i cariyedir.Baştaki hadiste
üçüncü olarak şu konu zikredilmiştir. Allahu Teâlâ musibete uğramış insanların
feryadına kulak verenleri sever. Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Allahu
Teâlâ insanlara merhamet etmeyene merhamet etmez". Bir hadiste şöyle
buyuru İm ustur: "Musibete uğramış kadınlara veya fakirlere yardım eden
kimse, cihada koşan gibidir". Buna ilave olarak şöyle de buyurdu: "O
kişi gece boyu hiç gevşeklik yapmadan namaz kılan ve hiç iftar etmeden devamlı
oruç tutan gibidir"[226] Bir
başka hadiste de şöyle buyurulmuştur: "Bir kimse bir mü'minden dünyanın
herhangi bir musibetini giderirse Allah celle ceiaiuhu da ondan Kıyamet
Günü'nün musibetini giderir. Bir kimse zorluğa düşen birine kolaylık gösterirse,
Allah celle ceiaiuhu ona dünya ve ahiret kolaylığı nasib eder. Bir kimse bir
Müslümanın dünyada kusurunu örterse, Allah celle ceiaiuhu da dünya ve ahirette
onun kusurunu örter"[227]
Diğer bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Kim bir Müslüman kardeşinin
ihtiyacını görürse, o, Allahu Teâlâ'ya bütün ömür boyu hizmet etmiş (yani
ibadet etmiş) gibi sevap kazanır". Yine bir hadiste şöyle buyurulmuştur:
"Bir kimse Müslüman bir kardeşinin hacetini idarecilere ulaştınrsa, Sırat
Köprüsü'nde ayakların kaydığı günde yürümesinde ona yardım edilir".Bir
hadisi şerifte şöyle geçmektedir: "Allah'ın bazı kullan vardır ki Allahu
Teâlâ onları halkın ihtiyaçlarını gidermeleri ve onların işlerine yardım
etmeleri için yaratmıştır. İşte onlar kıyametin şiddetli gününde rahat
olacaklardır. Onlarda hiçbir korku olmayacaktır". Yine bir hadiste şöyle
buyurulmuştur: "Kim çaresiz kalmış kardeşine yardım ederse Hak Teâlâ
Şânûhû dağların bile yerlerinde duramadığı gün (kıyamet günü) onun ayağını
sabit kılacaktır". Diğer bir hadiste şöyle geçmektedir: "Kim bir
müslüman kardeşine bir sözle yardımcı olursa veya ona yardım etmek için adım
atarsa, Allahu Teâlâ ona yetmiş üç rahmet indirir. Bunlardan biriyle onun dünya
ve ahireti düzelir. Yetmiş ikisi de ahirette derecesinin yükselmesi için bir
azıktır.Kenz-ül Ummal kitabının yazarı, bunlardan başka daha pek çok
hadisler-deki bu çeşit konuları nakletmiştir. Bir hadiste şöyle buyurulmuştur:
"Müslümanlar birbirine merhamet etmekte, birbirine olan bağlılıkta,
birbirine olan şefkatte bir beden gibidirler. Bir uzuv acı çekerse bütün
âzâlar onunla birlikte uyanık kalır ve ateşlenirler"[228]
Yani bir uzun acısından dolayı bütün azalar huzursuz olurlar. Mesela el
yaralandığında artık hiçbir âzânın uykusu gelmez. Hepsinin uyanık kalması gerekir.
Bundan daha ötesi, elin sancısından dolayı bütün bedeni ateş kaplar. Aynen bu
şekilde bir müslümanın acısından dolayı herkesin huzursuz olması gerekir.Bir
hadiste şöyle buyurulmuştur: "Merhamet eden insanlara Rahman (olan Allah)
da merhamet eder. Siz yeryüzündeki insanlara merhamet edin ki, gökyü-zündekiler
de size merhamet etsinler". Bu sözden maksat, Allahu Teâlâ Şânûhû da
olabilir melekler de. Başka bir hadiste şöyle geçmektedir: "Müslümanların
en hayırlı evi içinde yetim olup da ona güzel davranılan evdir. En kötü ev İse
içinde yetim olup da o yetime kötü davranılan evdir"[229]
Yine bir hadiste buyuruldu ki:"Benim ümmetimden birini sevindirmek için
onun ihtiyacını gören kimse, beni sevindirir. Kim beni sevindirirse, Allah'ı
sevindirir. Kim Allah'ı sevindirirse Allah onu Cennet'e koyar". Diğer bir
hadiste şöyle buyurulmuştur: "Kim musibete uğrayan bir insana yardım
ederse onun için yetmiş üç mağfiret derecesi yazılır. Onlardan bir derece ile o
kişi düzelir (yani hatalarının affına sebep olur). Geriye kalan 72 derece o
kişinin derecelerinin artmasına sebep olur". Yine bir hadiste şöyle
buyurulmuştur: "Yaratıkların hepsi Allah'ın lyâlidir (yakınlarıdır).
İnsanların Allahu Teâlâ'ya en sevgili olanı onun lyâline güzel
davranandır"[230]"Yaratıkların
hepsi Allah'ın lyâlidir" sözü meşhur bir hadistir. Bir çok Sahâ-be-i Kiram
tarafından nakledilmiştir. Alimler şöyle yazmışlardır, "insanlar kendi çoluk
çocuğunun rızkını temin etmeye önem verdiği gibi Allahu Teâlâ da bütün
mah-lukatına rızık verir. Bu açıdan yaratıklara Allah'ın tyâli denmiştir"[231]
Allah'ın lyâli olma sıfatı sadece müslümana ait değildir. Bu hususta Müslüman
ve kafir ortaktır. Hatta bütün canlılar buna dahildir. Çünkü hepsi Allahu
Teâlâ'nın yaratıkları ve lyâli-dirler. Kim hepsiyle güzel geçinir ve güzel
davranırsa o Allah'ın en sevgili kulu olur.
27) Şeddad
bin Evs radıyaliahu anh diyor ki: Ben Rasûlullah sailallahu aleyhi vese//em'in
şöyle buyurduğunu işittim; "Kim gösteriş niyetiyle namaz kılarsa o şirk
koşmuş olur. Kim gösteriş için oruç tutarsa şirk koşmuş olur. Kim gösteriş için
sadaka verirse şirk koşmuş olur". (Ahmed, Mişkât)
İZAH: Şirk
koşmuş olur demek; kişi bu ibadetlerinde başkalarını Allah'a ortak koşmuş olur demektir.
Allah'a ortak koştuğu kimseler kendilerine gösteriş yapmayı maksat edindiği
kimselerdir. O kimse ibadetini sadece Allah için yapmamış olup aksine onun
ibadeti bir ortaklık ibadeti olmuştur. Onun ibadetinin gayesine gösteriş
yapmak istediği kimselerin de hisseleri katılmıştır.Bu konu çok önemlidir. Bu
konu üzerinde durarak bu bölümü kapatıyorum. Maksat şudur; hangi ibadetsolursa
olsun yalnız Allah rızası için olmalıdır. Onda hiçbir bozuk gaye, riya, şöhret,
itibar vs. asla olmamalıdır. Çünkü bu niyetler insanın iyilikleri berbat olup
günahı kesinleşir. Hadislerde sık sık riya konusunda tehdit ve tenbihler
geçmektedir.Bir Hadis-i Kudsi'de Cenab-ı Hak Subhanehû şöyle buyurmaktadır:
"Ben bütün ortaklar arasında ortaklığa hiç muhtaç değilim. Kim ibadetinde
başkasınıBana ortak koşarsa, Ben onu ortak koştuğu ile baş başa bırakırım"[232]Yani
o kendiamelinin karşılığını ortak koştuğundan alsın, onun Benimle hiçbir ilgisi
yoktur. Bir başka hadiste şöyle buyurulmuşiur: "Kıyamet günü bir münadi
şöyie ilan edecektir; <Kim herhangi bir amelinde bir başkasını Allah'a ortak
koştuysa, o ortak koştuğundan sevabını istesin. Allah ceiie celaluhu ortaklığa
muhtaç değildir[233]Hz.
Ebû Said Hudri radıyaliahu anh diyor ki: Bir defasında Rasûlullah saiiaiiahu
aleyhi veseiiem yanımıza geldiler. Biz o esnada deccaldan bahsediyorduk.
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Ben sizin hakkınızda
Deccal'den daha çok korktuğum bir şeyi söyleyeyim mi?" Bizler,
"Şüphesiz söyleyiniz" dedik. Rasûlullah saiiaitahu aleyhi veseiiem
"O, şirki hafîdir" buyurdu. Mesela bir adam namaz kılar. (Namaza
ihiasla başlamıştır. Bir şahıs onun namaz kılışına bakmaya başlar). Onun
bakmasından dolayı namazını uzatır.Bir başka sahabi Rasûlullah saiiaiiahu
aleyhi veseiiemln şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Benim sizin hakkınızda
en fazla korktuğum şey gizli şirktir". Sahabi, "Gizli şirk
nedir?" deyince Rasuİullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem "Riyadır"
buyurdu. Bir hadiste bu İfadelerden sonra şu ilave vardır: "Allahu Teâlâ,
kullarına, yaptıkları amellerin karşılığını vereceği gün onlara şöyle
diyecektir; <Kendilerine göstermek için amel yaptığınız kimselere gidin,
bakın onların yanında sizin amellerinizin karşılığı var mı?[234]Kur'an-ı
Kerim'de Allahu Zülcelal şöyle buyuruyor:"Kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa
(O'nun sevgilisi ve yakını olmak istiyorsa) salih amel işlesin ve Rabbine
ibadette hiçbir kimseyi ortak koşmayın"(Kehf-110)Hz. İbni Abbas
radıyaliahu anhuma diyor ki: Bir adam Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'e
şöyle dedi; "Ben bazı (dini işlerde) Allah rızası için ayağa kalkıyorum
ama gönlüm istiyor ki benim bu çalışma mı insanlar görsün". Rasûlullah
saiiaiiahu aleyhi veseiiem ona hiçbir cevap vermedi nihayet yukarıdaki ayet
nazil oldu.Hz. Mücahİd rahmetullahi
aleyh diyor ki: BİT adam Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseliem'ln
huzuruna geldi ve "Ben sadaka veriyorum. Maksadım sadece Allah rızası
oluyor. Ancak gönlümden, <insanlar bana iyi desinler> diye geçiyor"
dedi. Bunun üzerine yukarıdaki ayeti kerime nazil oldu.Bir Hadis-i Kudsi'de Allah
ceiie celaluhu şöyle buyuruyor: "Kim amelinde bir başkasını Bana ortak
koşarsa, Ben onun ameiinin tamamını bırakırım (kabul etmem). Ben, ancak Benim
rızam için olan ameli kabul ederim". Bundan sonra Rasûlullah saiiaiiahu
aleyhi veseiiem yukarıdaki ayeti kerimeyi okudu. Bir başka hadiste şöyle
buyurulmuştur: "Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor; <Ben arkadaşımla
bölüşmeyi en güzel şekilde yapanım. Şöyle ki; bir şahıs ibadetinde Bana
başkasını ortak koşarsa, Ben Kendi hissemi de o ortağa veririm>". Bir
hadiste şöyle buyurulmuştur: "Cehennem'de bir vadi vardır ki, Cehennem'in
kendisi dahi günde 400 defa ondan (Allah'a) sığınır. O vadi riyakâr Kur'an
okuyucuları içindir". Bir başka hadiste Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi
veseiiem şöyle buyurmuştur: "Cübbül Hüzn'den (yani Cehennem'deki hüzün
kuyusundan) Allah'a sığının". Sahâbe-i Kiram, "Ya Rasûlallah orada
hangi insanlar kalacaklardır?" dediler. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi
veseiiem, "Kendi amellerinde gösteriş yapanlar" buyurdu.Bir sahabi diyor
ki: "Bu ayeti kerime (yani Kehf suresinin 110. ayeti) Kur'an-ı Kerim ayetleri
arasında en son inmiştir.[235]
Kur'an-ı Kerim'de bir başka yerde şöyle buyurulmuştur:
"Ey iman edenler!
Malını gösteriş için harcayan ve Allah'a, ahiret gününe iman etmeyen kimse
gibi, başa kakarak ve eziyet yaparak sadakalarınızı boşa çıkarmayın. Böyle bir
kimsenin durumu, üzerinde toprak bulunan kayaya benzer, ki ona şiddetli bir
yağmur
Kur'an-ı Kerimin başka
bir çok yerinde gösteriş yapmak kötü len m iştir. Bir hadiste buyuruluyor ki:
Kıyamet günü ilk önce haklarında karar verilecek olanlardan biri şehittir. O
çağrılacak ona dünyada Allah'ın verdiği nimetler hatırlatılacak. Ondan sonra
ona, "Bu nimetlerin içinde yaşayarak hangi iyi ameli yaptın?" denecektir.
O "Ya Rabbi, Senin rızan için cihad ettim. Nihayet şehid oldum (Sen'in uğrunda
feda oldum)" diyecektir. Allahu Teâlâ, "Yalan söyledin. Sen insanlar,
<Çok yiğit biriymiş> desinler diye cihad ettin. Nitekim öyle denildi.
(Amelinin gayesi yerine gelmiş oldu)" buyuracak sonra onun Cehennem'e atılması
emredilecektir. Emir üzerine o yüz üstü sürüklenerek Cehennem'e atılacaktır.
İkinci şahıs bir alim olacaktır. O çağrılacak, Allah'ın nimetleri ve ikramları
sayıldıktan sonra ona, "Allah'ın bu nimetleri arasında sen ne amel
yaptın?" denilecek, o "Ben ilim öğrendim ve insanlara öğrettim.
Sen'in rızan için Kur'an okudum" diyecek. Allahu Teâlâ, "Bunların
hepsi yalan. Sen bütün bunları halk sana <Büyük alim ve güzel Kur'an okuyan
biridir> desinler diye yaptın. Nitekim halk da böyle dedi. (Senin bu Çalışmanın
maksadı elde edilmiş oldu)" buyuracak ve sonra onun Cehennem'eatılması
için emir verilecek, o da yüz üstü sürüklenerek Cehennem'e atılacaktır. Üçüncü
şahıs bir cömert adam olacak. Allah ona dünya da çok bolluk ve genişlik
vermişti. Her türlü malı ihsan etmişti. O çağrılacak ve Allahu Teâlâ'nın
dünyada verdiği nimetler kendisine hatırlatılacak sonra "Bu nimetlerin
içinde senin yaptığın işler nedir?" diye sorulacak. O "Ben Sen'in
rızan için Senin razı olduğun hayır yerlerinden yardım etmediğim hiçbir yer
bırakmadım" diyecek. Bunun üzerine Allahu Teâlâ, "Yalan söyledin. Sen
sadece insanlar <Çok cömert adammış> desinler diye harcadın, nitekim
denildi" buyuracak ve sonra onun da Cehennem'e atılması emredilecek, o da
yüzüstü sürüklenerek Cehennem'e atılacaktır.[236]Bu
hadiste ve buna benzer diğer hadislerde, nerede şahıslar tek tek
zikre-diliyorsa onlardan bir sınıf insan kastedilmiştir. Yani maksat bu muamele
sadece üç kişiye yapılacak demek değildir. Aksine maksat şudur; üç sınıf insan
sorguya çekilecektir. Hadiste örnek olsun diye her sınıftan birer adam
zikredilmiştir.Bunlardan başka daha bir çok hadiste sık sık bu konuda uyanlar
yapılmıştır. Rasûlullah saitaiiahu aleyhi veseiiem çok büyük bir ehemmiyetle
ümmetinin dikkatini şuna çekmiştir: Yapılan her iş sadece Allah için
yapılmalıdır. Niyete, riya, isim yapmak, şöhret ve gösterişin lekesinin dahi
bulaşmaması için elden gelen bütün ihtimam gösterilmelidir. Ancak bu noktada
şeytanın bir büyük hilesinden gafil kalmamak gerekir. Düşman güçlü olunca
çeşitli şekillerde düşmanlığını ortaya koyar. Şeytan çoğu defa insana,
"Zaten bende ihlas yok" vesvesesi verir ve bu yüzden insanı önemi çok
büyük olan ibadetlerden alıkoyar.İmam Gazali rahmetuiiahi aleyh buyurdu ki:
"Şeytan önce iyi işlerden alıkoyar. O işi yapmaya niyet bile edilmesin
diye kalbe bir takım düşünceler koyar. Ancak insan gayret ederek ona karşı
koyar ve onun engellemesiyle o işten vazgeçmezse, şeytan, <Sende zaten
ihlas yok, senin ibadet ve mihnetin boşunadır. Madem ki ihlas yoktur, böyle bir
ibadeti yapmanın ne faydası var ki?> der. Buna benzer vesveseler vererek
insanı iyi işler yapmaktan engeller. İnsan o iyi işi yapmaktan vazgeçince
şeytanın maksadı yerine gelmiş olur"[237] O
halde ihlasım yoktur diye iyi iş yapmaktan geri durulmamalıdır. Aksine iyi işlerde
ihlaslı olmak için devamlı çalışılmalıdır. Bir de şöyle dua edilmelidir:
"Allahu Teâlâ yalnız Kendi lütfü ile bize yardım etsin de din çalışmamız
ve uğraşmamız berbad ve zayi olmasın""Bu, hiçbir zaman Allah'a zor
değildir." (Fatır-17)
Bu bölümde zahidlerin
ve Allah yolunda mallarını harcayanların kıssaları örnek olarak arz
edilecektir. Dünya ve ahiretin hakikatini anlayan o insanlar, bu aldatıcı dünya
yurduna nasılda rağbet etmemiş ve ahiret için neler neler biriktirmişlerdir.
Zühd ve Sehâvet (yani cömertlik) mana ve amel şekli bakımından iki ayrı
şeylerdir. Ancak sonuç bakımından birbirine yakındırlar. Çünkü kimde zühd varsa
yani dünyaya gönül vermemişse, sehâvet onun için gereklidir. Dünya malını
yanında tutmaya özenmeyen kimse yanında dünya malı olduğu zaman şüphesiz onu
cömertçe harcayacaktır. Aynı şekilde cömertçe harcamayı, ancak kendinde mal
sevgisi bulunmayan kişi yapabilir. Kişi, malı ne kadar severse, onda o kadar
cimrilik eder. Bundan dolayı bu bölümde iki türlü olay bir araya getirilmiştir.
Ve bundan dolayı Fezail-i Sadakat hakkında olan bu kitapta zühdle ilgili
ayetler ve rivayetler de zikredilmiştir. Çünkü dünyaya olan hevesleri soğutmak,
Allah yolunda harcamanın basamağıdır. İnsanın tabiatı bu pisliğe sevgi ve
ünsiyet beslediği sürece hiçbir zaman onu harcamak için harekete
geçmeyecektir. Eğer gönül bir an istese de tabiat harcamaya yanaşmayacaktır.
Bunu Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem çok güzel bir misalle şöyle
anlatmıştır: "Cimri ile sadaka verenin (yani bol bol sadaka vermeyi
kendine alışkanlık haline getirenin) misali iki adama benzer. Onların üzerinde
demirden zırh vardır. Zırha öyle bürünmüşlerdir ki, elleri de zırhın içinde
kalıp göğüslerine yapışmış ve dışarı çıkmamıştır. Sadaka veren yani sadaka
vermeyi alışkanlık haline getirmiş olan cömert kimse sadaka vermeye niyet
edince o zırh kendi kendine açılmakta (ve eller zorlanmadan hemen zırhtan
dışarı çıkmaktadır). Cimri de bir sadaka vermeye niyet edince o zırh daha da
büzülmekte ve daralmaktadır. Bu yüzden eller yerlerinden hareket
edememektedir"[1] Maksat şudur ki; cömert
bir kimse harcamaya niyet edince onun kalbi bunun için açılır. Bundan dolayı o
sıkıntı duymadan harcar. Cimri ise birinin demesi veya birinin işitmesi veyahut
başka bir sebepten dolayı, herhangi bir zamanda harcamaya niyet etse de içinden
bir şey (demir zırhın ellerini bağladığı gibi) onu tutar. Zırhın içindeki kişi
ellerini zorla dışarı çıkarmak istese de çıkaramaz. Yani kalbine defalarca
anlatır ama o bir türlü kabul etmez, eller bir türlü kalkmaz. Bu çok doğru ve
düzgün bir misal. Her gün görüyoruz ki, cimri insan harcamak istese de eli
yukarı kalkmaz. Bazen 10 lira harcama fırsatı doğar ama o 10 kuruşu bile zorla
çıkarır.
1) Hz. Ebû
Bekr Sıddık radıyaiiahu anh'm bütün hayat olaylarında bu cömertliğin o kadar
çok misalleri vardır ki, onları kuşatmak bile zordur. Tebûk Gazvesi vaktinde
Rasûlullah satiaiiahu aleyhi veseiiem yardım için teşvik etmişti, o vakit Hz.
Ebû Bekr Sıddık radıyaiiahu an/i'ın evinde ne varsa hepsini toplayıp Rasûlullah
sai-latiahu aleyhi veseiiem'm huzuruna getirmesi meşhur bir hadisedir.
Rasûlullah saiiaiia-. hu aleyhi veseiiem kendisine, "Ey Ebû Bekr! Evinde
ne bıraktın?" buyurunca o, "Evde Allah ve O'nun Rasûlü (yani onların
rızasının hazinesi) bulunmaktadır" demiştir. Bu kıssayı Hikayat-üs Sahabe
adlı kitapta yazdım. Oraya bakılınca görülür ki, başkalarını kendine tercih
etmek, başkasının derdiyle dertlenmek ve Allah yolunda harcamak o zatların
payına düşmüştü. Çünkü o payın en küçük izi bize nasip olsaydı, kim bilir biz
onu ne zannederdik. Ancak bu tür olaylar o zatların yanında günlük olaylar
halindeydi. Özelikle Allahu Teâlâ'nın, Kur'an-ı Kerim'de Hz. Ebû Bekr Sıddık
radıyaiiahu anh hakkında övgüyle bahsedip şöyle buyurmasından daha büyük hangi
izah olabilir?
"Takva sahibi o
(ateşten) uzaklaştırılır. / O takva sahibi ki, malını (Allah yolunda) verip
temizlenir. / Onun üzerinde başkasının mükafatlandırılacak bir nimeti yoktur. /
O ancak yüce Rabbinin rızasını kazanmak için verir". (Leyl-17,18,19,20)
(Burada İhlasın son
derece yüksek seviyesi anlatılmaktadır. Çünkü herhangi bir kimsenin iyiliğine
karşılık iyilik yapmakta istenilen ve beğenilen bir davranıştır. Ancak bu
iyilik fazilet itibariyle ilk yapılan iyiliğe denk değildir.1)İbni Cevzi
rahmetuiiahialeyh diyor ki: "Bu ayeti kerimenin Hz. Ebû Bekr Sıddık
radıyaiiahu anh hakkında nazil olduğuna dair ittifak edilmiştir". Hz. Ebû
Hureyre radıyaiiahu anh, Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm şöyle
buyurduğunu nakletmiştir: "Bana Ebû Bekr'in malının verdiği fayda kadar
kimsenin malı fayda vermedi[2].
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm bu Sözünü duyan. Hz. Ebû Bekr
radıyaiiahu anh ağlamaya başladı ve "Ya Rasûlallah! Ben ve benim malım
senden başkasının mıdır?" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm bu
irşadı pek çok Sahâbe-i Ki-ram'dan birçok rivayetlerde nakledilmiştir. Saîd bin
El-Müseyyeb rahmetuiiahi aleyh'm rivayetinde yukarıdaki ifadeyle beraber şu
ifade de geçmektedir: "Rasûlullahsatiaiiahu aleyhi veseiiem Hz. Ebû Bekr
radıyaiiahu anh'm malında kendi malı gibi tasarruf ederdi". Hz. Urve
rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Hz. Ebû Bekr radıyaiiahu anh İslam'a
girdiğinde 40 bin dirhemi vardı. Hepsini Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem
üzerine (yani onun rızası uğrunda) harcadı". Bir başka hadiste şöyle
buyurul-muştur: "O İslam'ı kabul ettiği zaman 40 bin dirhemi vardı. Hicret
vaktinde ise 5 bin dirhemi kalmıştı. Bütün bu paralar (İslam'ı kabul etme
suçundan dolayı kendilerine azab edilen) köleleri azad etme ve İslam'ın diğer
işlerinde harcanmıştır"[3] Hz.
Abdullah İbni Zübeyr radıyaiiahu anh diyor ki: Hz. Ebû Bekr Sıddık radıyaiiahu
anh zayıf ve güçsüz köleleri satın alır, azad ederdi. Babası Ebû Kuhafe
radı-yaitahu anh, "Sen eğer illa da köle azad edeceksen güçlü ve kuvvetli
köleleri satın al ve azad et. Zira onlar sana yardım da edebilir ve zamanı
gelince işe de yararlar" dedi. Hz. Ebû Bekr radıyaiiahu anh, "(Ben
kendim İçin azad etmiyorum.) Ben sadece Allah'ın rızasını kazanmak için azad
ediyorum" buyurdu[4]
Allahu Teâlâ'nın indinde zayıf ve güçsüzlere yapılan yardımın mükafatı,
güçlülere yapılan yardımın mükafatından çok fazladır.Bir başka hadiste
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurdu: "Bana iyilik edip de,
benim de iyiliğinin karşılığını vermediğim hiçbir kimse yoktur. Ancak Ebû
Bekr'in iyiliği benim üzerimdedir (yani onun karşılığını veremedim). Allahu
Teâlâ kendisi kıyamet günü onun iyiliğinin karşılığını verecektir. Bana Ebû
Bekr'in malının fayda verdiği kadar, kimsenin malı fayda vermemiştir"[5]
2) Hz. İmam
Hasan radıyaiiahu antim yanına bir adam geldi. İhtiyacını arz edip biraz yardım
istedi ve bir şeyler talep etti. Hz. Hasan radıyaiiahu anh buyurdu ki:
"Senin bu talebinden dolayı benim üzerime binen hak benim gözümde çok
yücedir. Sana yapılması gereken yardım, bana göre çok büyük bir miktardır.
Benim mâlî durumum senin şanına uygun bir miktarı takdim etmekten acizdir. İnsan
Allah yolunda ne kadar harcarsa harcasın yine de azdır. Ancak ben ne yapayım,
benim yanımda senin benden istemenin şükrüne uygun olacak miktar yoktur. Eğer
sen benim yanımda mevcud olanı memnuniyetle kabul etmeye ve senin şanına layık
olan miktarı bir yerden bulmam için ve senin benim üzerime vacib olan hakkını
ödeyebilmem için beni mecbur etmemeye hazırsan, ben de memnuniyetle
hazırım". Adam, "Ey Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm torunu!
Sen ne verirsen ben onu kabul ederim ve ona şükrederim. Ondan fazlasını
vermediğin için de seni mazur görürüm" dedi. Bunun üzerine Hz. Hasan
radıyaiiahu anh kendi hazinedarına (senin yanına koyduğum) o üç yüz bin
dirhemden artanı getir" dedi. Hazinedar 50 bin dirhem getirdi (çünkü ondan
başkasını tamamen hayra harcamıştı). Hz. Hasan radıyaitahu anh, "Bir
yerlerde 500 dinar (altın) daha vardı" dedi. Hazinedar "O da
var" dedi. Hz. Hasan radıyaiiahu anh, "Onları da getir" dedi.
Hepsi geldikten sonra o dilenciye, "Bir taşıyıcı getir de bunları senin
evine kadar ulaştırsın" dedi. Adam iki taşıyıcı getirdi. Hz. Hasan
radıyaiiahu anh hepsini onlara teslim etti. Sırtındaki şalını da çıkardı ve
"Bu işçilerin senin evine kadar olan işçiliği bana aittir. Öyleyse bu şalı
satıp onların ücretini ödersin" diyerek ona verdi. Hz. Hasan radtyaliahu
anh'm köleleri, "Artık yanımızda yemek için bir dirhem dâhi kalmadı. Siz
hepsini verdiniz" dediler. Hz. Hasan radıyaiiahu anh buyurdu ki: "Ben
Allahu Teâlâ'nın zatından kuvvetle ümid ediyorum ki, O, kendi lütfuyla bana
bundan dolayı çok sevap verecektir".[6]Hepsini
verdikten sonra yanında hiçbir şey kalmadı. Ayrıca verilen miktar çok yüklü bir
miktardı. Yine de o "İsteyenin hakkını eda edemedim" diye üzülüyor ve
pişmanlık duyuyordu.
3) Basralı birkaç Kâri (yani Kur'an-ı Kerim'i
usûl ve kaidesine göre okuyan kimseler) Hz. İbni Abbas radıyaiiahu anhuma xun
yanına geldiler ve "Bizim bir komşumuz var, çok oruç tutar ve çok teheccüd
kılar. Onun ibadetlerine bakınca bizden her birimiz ona imreniyor ve bir de
onun gibi ibadet yapabilsek diye temenni ediyor. O kızını yeğeniyle nikahladı.
Ancak garibin yanında çeyiz için hiç bir şey yoktur" dediler. Hz. İbni
Abbas radıyaiiahu anhuma onları alıp evine götürdü. Bir sandık açtı. İçinden
altı tane kese çıkardı ve o adama vermeleri için keseleri onlara teslim etti.
Onlar alıp gideceklerdi ki, Hz. İbni Abbas radıyaiiahu anhuma, "Biz ona
insaflı davranmadık. Bu mal ona teslim edilirse o fakir çok zorlanacak ve çeyiz
hazırlığı telaşına düşecektir. Bu yüzden onun meşguliyeti artacak ve ibadetlerinde
zorluk olacaktır. Bu bedbaht dünyanın ibadet eden bir mü'mine güçlük çıkaracak
kadar derecesi yoktur. Biz bir dindar kişiye hizmet etsek şanımızdan ne eksilir
ki? Öyleyse bu mal ile bütün düğün hazırlıklarını hepimiz birlikte yapalım
Eşyaları hazırlayalım ve ona teslim edelim" dedi. Onlar da buna razı
oldular. O para ile bütün eşyaları mükemmel olarak hazırlayıp o fakire teslim
ettiler,[7]
4) Ebû'l
Hasan Medâinî rahmetuiiahîaleyh diyor ki: Hz. İmam Hasan, Hz. İmam Hüseyin ve
Hz. Abdullah bin Cafer radıyatiahu anhum Hacca gidiyorlardı. Yolda yüklerinin
bulunduğu deve onlardan ayrılıp kayboldu. Onlar aç susuz gidiyorlarken bir
çadıra uğradılar. O çadırda bir yaşlı kadın vardı. Onlar, "Sizin yanınızda
içeceğimiz herhangi bir şey (su, süt, ayran vs.) var mı?" diye sordular.
Kadın, "Evet var" dedi. Onlar develerinden indiler. Yaşlı kadının çok
zayıf bir keçisi vardı. Onu işaret ederek, "Onun sütünü sağın ve azar azar
için" dedi. Onlar keçinin sütünü sağıp içtiler ve "Yemek için bir şey
var mı?" dediler. Yaşlı kadın, "Bu keçi var, sizden biri onu keserse
ben pişiririm" dedi. Onlar onu kestiler, o da pişirdi. Onlar yiyip
içtikten sonra akşam üstü gidecekleri sırada o yaşlı kadına, "Biz
Hâşimüeriz şu an hac niyetiyle gidiyoruz. Eğer biz sağ salim Medine'ye dönersek
yanımıza geliver, senin bu ihsanının karşılığını vereceğiz" dediler. Böyle
diyerek yola koyuldular. Akşamleyin kadının kocası (araziden) dönünce yaşlı
kadın Hâşimilerin olayını anlattı. Kocası, "Sen yabancı insanlar için
keçiyi kestin. Kim olup olmadıkları belli değil. Bir de Hâşimi kabilesinden
olduğunu söylüyorsun" dedi. Kısaca kızıp, öfkelenip sustu, Bir zaman sonra
bu karıkocayı yokluk ve fakirlik iyice bunaltınca, çalışıp işçilik yapmak
niyetiyle Medine-i Münevvere'ye gittiler. Gün boyu hayvan gübresi toplayıp
satıyorlar ve geçiniyorlardı. Bir gün yaşlı kadın gübre topluyordu. Hz. Hasan
radıyaiiahu anh da kendi kapısının önünde oturuyordu. Yaşlı kadın oradan
geçerken Hz. Hasan radıyaiiahu anh onu görüp tanıdı. Kölesini gönderip onu
yanına çağırttı ve "Allah'ın kulu, beni tanıdın mı?" dedi. Kadın,
"Ben seni tanımadım" dedi. O, "Ben senin süt ve keçi ikram
ettiğin misafirinim" dedi. Yaşlı kadın yine de tanımadı ve "Allah
hakkı için siz o misafir misiniz?" dedi. Hz, Hasan radıyaiiahu anh,
"Ben işte o'yum" dedi. Sonra kölesine bu kadın için bin tane koyun
satın almasını emretti. Nitekim derhal koyunlar satın alındı. O, koyunlara
ilave olarak bin dinar (altını) nakit olarak verdi ve yaşlı kadını, kölesiyle
birlikte kardeşi Hz. Hüseyin radıyaiiahu antf\n yanına gönderdi. Hz. Hüseyin
radyai-tahu anh, "Ağabeyim ne kadar mükafat verdi?" dedi. Kadın,
"Bin koyun ve bin dinar" dedi. Hz. Hüseyin radıyaiiahu anh bunu
işitince her iki şeyden de aynı miktarda (yani bin koyun ve bin dinar) verdi.
Ondan sonra yaşlı kadını Hz. Abdullah bin Cafer radıyaiiahu anh'in yanına
gönderdi. O ikisinin ne verdiğini araştırdı ve onların verdiği miktarı
öğrenince, iki bin koyun ve iki bin dinar verdi ve "Sen ilk önce benimle
görüşseydin bundan daha fazla verirdim" dedi. Yaşlı kadın dört bin koyun
ile dört bin dinarı alarak kocasının yanına döndü ve "Bunlar o zayıf ve
güçsüz keçinin karşılığıdır" dedi.[8]
5) Abdullah bin Âmir bin Kureyz radıyaiiahu anh,
Hz. Osman radıyaiiahu an/Tın amcasının oğludur. Bir defasında (galiba gece
vakti) mescidden dışarı çıktı. Yalnız başına evine gidiyordu ki, yolda genç
bir çocuk gördü. Çocuk onunla beraber yürümeye başladı. O, çocuğa, "Bir
şey mi diyeceksin?" dedi. Çocuk, "Zâtı âlilerinin salâh ve felahını
temenni ederim, bir şey arz edecek değilim. Ben sizin bu vakit yalnız
yürüdüğünüzü görünce yalnızlığınızdan dolayı size bir eziyet ulaşmasından endişe
ettim. Bundan dolayı sizi korumak düşüncesiyle sizinle beraber oldum. Allah
etmesin yolda hoşa gitmeyen bir durum meydana gelmesin dedi. Hz. Abdullah bin
Âmir radtyaliahu anh o gencin elinden tutup beraberce evine kadar gitti. Oraya
varınca ona bin dinar verdi ve "Bunu işlerinde kullan. Senin büyüklerin,
seni çok güzel terbiye etmişler" buyurdu.[9]
6) Hz. Abdullah İbni Abbas radıyaiiahu anhuma
buyuruyor ki: Bir adamın evinin bahçesinde bir hurma ağacı vardı. Onun dalı
komşusunun evinin üzerine de sarkıyordu. Komşusu fakir bir adamdı. Adam
hurmalarını toplamak için ağacı sallayınca hareketten dolayı bir parça hurma
komşusunun mekanına düşerdi. Onları komşusunun fakir çocukları toplarlardı. Bu
adam ağaçtan iner, komşunun evine gider o çocukların ellerinden hurmaları
alırdı. Hatta parmağını onların ağızlarına sokarak hurmaları dışarı çıkarırdı.
O fakir (bu durumu) Rasûlullah sal-laiiahu aleyhi veseüem'e şikayet etti.
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bunu duyunca, "Peki sen git"
buyurduktan sonra ağacın sahibine, "Senin falanca şahsın evine sarkmış
olan hurma ağacını, karşılığında sana Cennet'te hurma ağacı verilmesi vaadiyle
bana verir misin?" buyurdu. Adam, "Ya Rasûlallah! O ağaca başka insanlar
da alıcı oldular. Bende ondan başka da ağaçlar var. Ancak ben o ağacın
hurmasını çok seviyorum. Bundan dolayı ben o ağacı satmadım" diyerek onu
vermeyeceğine dair mazeret gösterdi. (Tabii ki o, ağacın sahibiydi. Rasûlullah
saiiaiiahu aleyhi veseiiem onun bu sözünü duyunca sükut etti). Üçüncü bir şahıs
bu konuşmaları dinliyordu. O mal sahibi gittikten sonra Rasûlullah saiiaiiahu
aleyhi ve-seiiem'e, "Eğer ben o ağacı alıp size takdim etsem, bana da (o
kişiye vaad ettiğiniz) Cennet'te hurma ağacı sözü var mı?" dedi.
Rasûlullah saiiaiishu aleyhi v^seiiem, "Sana da aynı söz var"
buyurdu. O şahıs kalktı ve o ağacın sahibinin yanına giderek, "Benim de
hurma bağım var. Sen o ağacı herhangi bir değer karşılığında satabilir
misin?" dedi. Adam, "Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem bana
Cennet'te ağaç vaad etmişti. Ben ona rağmen yine de vermedim. Bu ağacı çok
seviyorum. Onu satabilirim. Ancak benim istediğim değeri kimse vermez"
dedi. O, "Ne istiyorsun?" dedi. Adam, "Kırk ağaç bedelinde
satabilirim" dedi. Alıcı şahıs, "Eğri bir ağacın değerinin 40 ağaç
olması çok fazla. Peki eğer ben onun karşılığında 40 tane ağaç verirsem satacak
mısın?" dedi. Ağaç sahibi, "Eğer sen sözünde doğruysan, <Ben 40
tane ağacı, bir ağacın karşılığında verdim> diye yemin et" dedi. Alıcı
şahıs, "Ben 40 tane ağacı, bu eğri ağacın karşılığında verdim" dedi.
Ondan sonra ağacın sahibi, "Ben satmıyorum" diye sözünden döndü.
Alıcı şahıs, "Artık asla sözünden dönemezsin. Senin sözün üzerine ben
yemin ettim" dedi. Ağaç sahibi, "Peki öyleyse vereceğin ağaçların
hepsi bir yerde olsunlar" dedi. Alıcı biraz düşündükten sonra,
"Hepsi bir yerden olacak" diye söz verdi. İşi sağlama bağladıktan
sonra alıcı adam Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm yanına geldi ve
"Ya Rasûlallah! Ben o ağacı satın aldım ve size bağışladım" dedi.
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem fakirin evine gitti ve o ağacı ona
verdi. Ondan sonra, El-leyl sûresi nazil oldu.[10]
7) Bir şahıs
Hz. Abdullah bin Cafer radıyaliahu anh'\n yanına gelip iki şiir okudu. Onların
manası şöyledir: "İyilik ve güzel ahlak, ehil ve layık olan insanlara yapıldığı
zaman iyiliktir. Layık olmayanlara iyilikte bulunmak münasib değildir. Öyleyse
sen birine iyilik edersen ya yalnız Allah için sadaka ver (çünkü bunda ehil
olma şartı yoktur. Kafirlere de sadaka verilir. Hayvanlara da hayır yapılır) ya
da yakın ehline ihsan eyle (çünkü onların yakınlık hakkı ehil olmanın üzerine
galip gelmektedir). Eğer bu iki şey bir yerde yoksa o takdirde layık olmayana
ihsan edilmemelidir". (Bu şiirlerde Hz. Abdullah bin Cafer radıyaliahu anh
tarafına şöyle bir işaret vardı; Onun cömertlik ve ikramı öyle genişti ki,
büyük ve küçük, herkesin üzerine yağmur gibi yağıyordu). Hz. Abdullah bin Cafer
radıyaliahu anh bu şiiri duyunca, "Bu şiir insanı cimri yapar. Ben ise
iyiliklerimi yağmurgibi yağdıracağım.Eğer bu iyilik kerim ve layık insanlara
kadar ulaşırsa onlar kesinlikle kendilerine iyilik edilmeyi hak etmişlerdir.
Eğer iyilik ehli olmayanlara ulaşırsa, o taktirde ben malımın ehil olmayanlara
gitmesine layıkım demektir" buyurdu.[11] Bu
sözü tevazudan dolayı söylemiştir. Yani, "Ben de ehil değilim. Çünkü benim
malım da işe yaramaz bir mal. Bu yüzden o işe yaramazların yanına gitmesi
gerekir" demek istemiştir.
8) Muhammed bin Münkedir rahmetuliahi aleyh bir
defasında Hz. Aişe radıyaiia-hu anha'nw\ yanına gitti ve şiddetli bir ihtiyacını
ona arz etti. O, "Şu an yanımda hiçbir şey yok. Eğer yanımda 10 bin
(dirhem veya dinar) olsaydı hepsini sana verirdim. Ancak şu an yanımda hiçbir
şey yok" dedi. Muhammed bin Münkedir rahmetuliahi aleyh geri döndükten az
bir süre sonra Halid bin Esed tarafından Hz. Aişe radıyaliahu anha''ya 10 bin
dirhem ulaştı. Hz. Aİşe radıyaliahu anha, "Benim Sözüm çokçabuk imtihana
tâbi tutuldu" buyurdu ve hemen İbnûl Münkedir'e bir adamgön-derdi ve onu
çağırarak paranın tamamını ona teslim etti. İbnûl Münkedir onun bin dirhemiyle
cariye satın aldı. O cariyeden Muhammed, Ebû Bekr ve Ömer adlarında üç çocuğu
oldu. Üçü de Medine-i Münevvere'nin âbidlerinden sayılırlardı.[12]Acaba
o üçünün ibadetlerinde Hz. Aişe radıyaliahu anhanın payı yok mudur? (Elbette
vardır). Zira o, onların meydana gelmelerine sebep olmuştur. Hz. Aişe
radıyaliahu anhanm Cömertliğinin kıssaları babası (Hz. Ebû Bekr) radıyaliahu
anhuma gibi sınırlarından dışarı taşmıştır. Bir kıssasını Hîkayat-üs Sahabe
adlı kitabımda yazmıştım. Şöyle ki, o iki heybe dolusu dirhemi taksim etmiş,
"Ben oruçluyum, iftar için bir dirhemlik et ısmarlayayım" diye bir
şey hatırına bile gelmemiştir. O iki heybede 100 binden fazla dirhem vardı. Bir
rivayette buna benzer başka bir kıssa geçmektedir. O rivayette 180 bin dirhem
olduğu haber verilmektedir. Temîm bin Urve rahmetuliahi aleyh diyor ki:
"Ben bir defasında (babamın teyzesi olan) Hz. Aişe radıyaliahu anha'nm 70
bin dirhem dağıttığını gördüm. Kendisi yamalı elbise giyiyordu"[13]
9) İbân bin
Osman rahmetuiiahialeyh diyor ki: Bir adam Hz. Abdullah Ibni Abbas radıyailahu
anhumay\ zelil ve perişan etmek için şöyle bir hareket yaptı: Kureyşin ileri
gelenlerinin yanına giderek, "İbni Abbas yarın sizi yemeğe davet
etti" dedi. Her yeri dolaşıp bu haberi ulaştırdı. Sabah yemek vaktinde Hz.
İbni Abbas radıyaliahu anhuma'nm evinde o kadar topluluk bir araya geldi ki,
ev dolup taştı. Hz. İbni Abbas radıyaliahu anhuma araştırma sonucu bu durumu
öğrendi. Gelenlerin hepsini oturttu. Pazardan bir sepet meyve ısmarladı ve
onların önüne koydu. Tâ ki onunla meşgul olup aralarında sohbete koyulsunlar.
Pek çok aşçıya yemek hazırlamalarını söyledi. Misafirlerin meyve yemeleri sona
ermeden yemek hazır oldu. Hepsi doyana kadar yediler. Ondan sonra Hz. ibni
Abbas radıyaliahu anhuma hazinedarına, "Bu yemek davetini peş peşe her gün
gerçekleştirebilecek imkanımız var mı?' diye sordu. Hazinedar, "Evet
var" dedi. Hz. İbni Abbas radıyaiiahu anhuma, "Bu topluluk her gün
sabah yemeğine bizim buraya davetlidir. Her gün geliniz" buyurdu.[14]O
devirler Sahâbe-i Kiram'ın fetihlerinin çok olduğu devirlerdi. Ancak o yüce
insanların cömertliklerinin gücüyle o mal, kevgirin içine konup bir anda yok
olan su gibi hemen tükeniyordu. Çünkü onların malları olunca bol oluyordu.
Bitince de yanlarında yemek için bir dirhem kalmazdı. Ne onların biriktirme
âdetleri vardı ne de kendileri için ayırıp bir yere koymayı biliyorlardı. O
kadar ki, para biriktirmenin ne olduğunu dahi bilmezlerdi? Yüz binlerce miktar
gelir ve birkaç dakikada taksim edilirdi.
10) Vâkıdî
rahmetuiiaht aleyh diyor ki; Benim iki ahbabım vardı. Biri Hâşimî
kabilesindendi. Diğeri ise Hâşimî değildi. Biz üçümüz birbirimize o kadar derinden
bağlıydık ki, sanki bir can, bir ten ve bir kalıptık. Ben şiddetli darlık
içindeydim. Bayram günü geldi. Hanım, "Biz ne olursa olsun sabrederiz.
Ancak bayram geldi. Çocukların ağlamaları ve ısrarları benim yüreğimi parça
parça etti. Onlar mahallenin çocuklarını görüyorlar. O çocuklar güze! elbiseler
ve bayramlık eşyalar satın alıyorlar. Bizimkiler ise yırtık ve eski elbiselerle
dolaşıyorlar. Eğer sen bir yerden getirebilirsen bir şeyler getiriver.
Çocukların haline çok acıyorum. Ben onlara elbise dikeyim" dedi. Hanımın
bu sözünü dinledikten sonra Hâşimî olan dostuma bir mektup yazdım. Durumu ona
açıkladım. Cevap olarak o bana ağzı mühürlenmiş bir kese gönderdi ve
"Bunda bin dirhem var. Sen onları harca" dedi. Benim gönlüm o kese
ile henüz rahatlamamıştı ki, o esnada diğer dostumdan bana bir mektup geldi. O,
mektupta, benim Hâşimî dostuma yazdığım konuya benzer bir hacetini yazmıştı.
Ben o keseyi ağzı mühürlü olarak ona gönderdim. Hanımdan utandığımdan dolayı
eve gitmeye cesaret edemedim. Mescide gittim. İki gün iki gece mescidde kaldım.
Utancımdan eve gidemiyordum. Üçüncü gün eve gittim. Hanıma olan bitenleri
anlattım. O hiç gücenmedi ve bana hiçbir şikayet sözü etmedi. Aksine benim bu
davranışımı beğendi ve "Sen çok iyi etmişsin" dedi. Ben hanımla
konuşurken Hâşimî dostum o ağzı mühürlü kese elinde olduğu halde geldi ve
"Doğru söyle. O kesenin başına ne geldi?" dedi. Ben ona hadiseyi
anlattım. Ondan sonra Hâşimî dostum şöyle dedi: "Senin mektubun bana
ulaştığında benim yanımda bu keseden başka hiçbir şey yoktu. Ben bu keseyi
sana gönderdim. Ondan sonra ben üçüncü dosta mektup yazdım. O da bana cevap
olarak bu keseyi gönderdi. Bunun üzerine ben hayret ettim. Çünkü bu keseyi ben
sana göndermiştim. <Bu kese o üçüncü dosta nasıl ulaştı?> diye araştırmak
için gelmiştim" dedi.Vâkıdî rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Biz o keseden 100
dirhemi hanımıma verdik. Geriye kalan 900 dirhemi de üçümüz aramızda bölüştük.
Bu olayın haberi bir şekilde (Padişah) Me'mûn er-Reşîd'e ulaştı. Beni çağırdı
ve benden bütün hadiseyi dinledi. Sonra Me'mûn er-Reşîd, ikişer bin dirhem
üçümüze, bin dirhem de hanımıma olmak üzere 7 bin dirhem verdi.[15]
11) Hz.
Abdullah bin Cafer radıyaiiahu anh bir defasında Medine-i Münevve-re'de bulunan
bir bağa uğradı. Bağda bekçi olarak Habeşli bir köle vardı. O ekmek yiyordu.
Bir köpek de onun karşısına oturmuştu. O bir lokma ağzına koyuyor aynı şekilde
bir lokma da köpeğin önüne atıyordu. Hz. Abdullah bin Cafer radıyaiiahu anh bu
manzarayı ayakta seyrediyordu. Köle yemeği bitirince onun yanına gitti ve
"Sen kimin kölesisin?" dedi. Köle, "Hz. Osman'ın varislerinin
köle-siyim" dedi. Hz. Abdullah bin Cafer radıyaiiahu anh, "Ben senin
acayib bir hareketini gördüm" dedi. Köle, "Efendim siz ne
gördünüz?" dedi. Buyurdu ki: "Sen bir lokma yiyordun. Bir lokma da bu
köpeğe veriyordun". Köle, "Bu köpek yıllardır benim arkadaşımdır. O
halde onu yemekte de kendime arkadaş edinmem gerekir" dedi. Hz. Abdullah
bin Cafer radıyaiiahu anh, "Bu köpek için bundan daha az bir bir şey de
yeterliydi" buyurdu. Köle, "Ben yerken bir canlının gözünün bana
bakmasından dolayı Allah'tan utanırım" dedi. Hz. ibni Cafer radıyaiiahu
anh onunla konuştuktan sonra geri döndü. Hz. Osman radıyasiahuanft'ın
varislerinin yanına gitti ve "Size bir taleple geldim" dedi. Onlar,
"Elbette ne irşadınız varsa buyurunuz" dediler. O, "Falan bağı
bana satınız" dedi. Onlar, "O bağ zâtıâlilerine hediyedir. Onu
ücretsiz olarak kabul buyurunuz" dediler. O, "Ben değerini vermeden
almak istemiyorum" buyurdu. Kısaca fiyat kararlaştırıldı ve muamele bitti.
Sonra Hz. İbni Cafer radıyaiiahu anh, "O bağda çalışan köleyi de almak
istiyorum" buyurdu. Onlar, "O çocukluğundan beri bizim yanımızda
büyüdü. Ondan ayrılmamız zordur" dediler. Ancak Abdullah bin Cafer
radıyaiiahu anh'ın ısrarı üzerine onlar köleyi de sattılar. O her ikisini de
satın almış olarak bağa gitti ve köleye şöyle dedi: "Ben bu bağı ve seni
satın aldım". Köle, "Allahu Teâlâ senin bu alış verişini mübarek
etsin ve bereketli kılsın. Şüphesiz ben efendilerimden ayrıldığıma üzüldüm.
Onlar beni çocukluğumdan beri besleyip büyüttüler" dedi. Hz. Abdullah bin
Cafer radıyatianu anh, "Ben seni âzâd ediyorum ve o bağı sana hediye ediyorum"
deyince köle, "Öyleyse siz şahid olun ki, bu bağı ben Hz. Osman
radıyaiiahu an/?'in varislerine vakf ettim" dedi. Hz. Abdullah bin Cafer
radıyaiiahu anh diyor ki: "Ben onun bu davranışına daha çok hayret ettim
ve ona bereket duası edip geri döndüm".[16]İşte
bu olaylar, müslümanların geçmişlerinin kölelerinin örnek ve hayret verici
davranışlarıdır.
12) Nâfî
radıyaiiahu anh diyor ki: Hz. Abdullah bin Ömer radıyaiiahu anhuma bir
defasında Medine-i Münevvere'den dışarı gidiyordu. Yanında hizmetçileri de vardı.
Yemek vakti geldi. Hizmetçiler sofrayı kurdular. Hepsi yemek için oturdular.
Bir çoban koyunları güderek oradan geçti. Onlara selam verdi. Hz. İbni Ömer
radıyaiiahu anhuma onu yemeğe buyur etti. O, "Ben oruçluyum" dedi.
Hz. İbni Ömer radıyaiiahuanhuma, "Bu kadar şiddetli sıcakta nasılda
kavurucu rüzgarlar esmektedir. Buna rağmen sen sahrada oruç tutuyorsun"
dedi. Çoban, "Ben Eyyamı Hâliye'y] kazanıyorum" dedi. (Bu ifade
Kur'an-ı Kerim'de el-Hâkka süresindeki bir ayete işaret etmektedir. Orada
Allahu Teâlâ'nın Cennetliklere şöyle buyuracağı geçmektedir:)"(O gün
Cennet'tekilere şöyle denilir:) Geçmişteki günlerde işlediğiniz iyi amellerin
mükafatı olarak afiyetle yiyin, için!" (Hâkka-24). Ondan sonra Hz. \bri\
Ömer radıyaiiahu anhuma onu denemek için, "Biz bir koyun satın almak
istiyoruz. Fiyatını söyle ve al. Biz onu keseceğiz, sana da ondan et vereceğiz.
İftarda yersin" dedi. Çoban, "Bu koyunlar benim değil, ben köleyim.
Bunlar benim efendimin koyunlarıdır"dedi. Hz. Ibni Ömer radıyaiiahuanhuma,
"Efendin nereden bilecek? Ona <Kurt yedi> dersin" buyurdu.
Çoban gökyüzüne doğru işaret ederek, Öyleyse Allah nerede? (yani O yüce Rab
görmektedir. Mülkün sahibi olan Allah gördüğüne göre ben nasıl <Kurt
yedi> derim)" dedi. Hz. İbni Ömer radıyaiiahu anhuma hayret ve zevkle
sık sık şöyle diyordu: "Bir çoban diyor ki; <Allah nerede? Allah
ne-rede?>". Ondan sonra Hz. Ibni Ömer radıyaiiahu anh şehre geri
dönünce o köleyi ve koyunları efendisinden satın alıp köleyi âzâd etti.
Koyunları da kendisine hibe etti.[17]
İşte bu, o devrin
çobanlarının haliydi. Onlar sahra ve vadilerde bile "Allah ceiie ceiaiuhu
görüyor" diye düşünüyorlardı.
13) Hz. Saîd
bin Âmir rahmetutlahi aleyh, Hz. Ömer radıyatlahu anh tarafından Hıms valisi
olarak tayın edilmişti. Hıms halkı onu Hz. Ömer radıyaiiahu anh'a birkaç yönden
şikayet ettiler ve onun görevden alınmasını talep etmişlerdi. Hz. Ömer
ra-dıyaiiahu anh'a Allahu Teâlâ ferasetten özel bir pay vermişti. Onun da
insanları tanımakta özel bir etkisi vardı. Onu binlerce defa tecrübe etmişti.
Buna hayret ederek, "Ben onu çok iyi zannederek tayin etmiştim" dedi
ve şöyle dua etti: "Allah'ım insanlar hakkında benim ferasetimi yok etme.
Zîrâ ferasetin yokluğundan dolayı bütün devlet idarelerine ehil olmayanların
sızma endişesi vardır" diye dua etti. Ondan sonra Hz. Ömer radıyaüahu anh
Hz. Saîd'i talep etti. Onu şikayet edenleri de çağırdı. Onlara, "Sizin
ondan ne gibi şikayetiniz var?" dedi. Onlar üç şeyi şikayet ettiler;
"1-Gündüz evinden çok geç çıkıyor (mahkemeye geç ulaşıyor), 2-Gece yanına
biri giderse, o vakit onun şikayetlerini dinlemiyor, 3-Her ay bir gün tatil yapıyor".
Hz. Ömer radıyaiiahu anh her iki tarafı karşı karşıya getirdi ve "Sırayla
şikayetlerinizi söyleyin. Tâ ki her şikayet ayrı ayrı cevaplandırılsın"
dedi. Onlar, "Sabah evinden geç çıkıyor" dediler, Hz. Ömer
radıyaiiahu anh, Hz. Saîd rahmetuiiahî aieytiöen cevap talep etti. O,
"Benim hanımım evin işlerini yalnız başına görüyor. Ben hamur
yoğuruyorum, ekmek pişiriyorum. Ekmek hazır olunca yemek yiyip abdest alıyor ve
dışarı çıkıyorum" dedi. Hz. Ömer radıyaiiahu anh, "İkinci şikayetiniz
nedir?" dedi. Onlar, "Gece çalışmıyor" dediler. Hz. Ömer
radıyaiiahu anh, "Senin buna cevabın nedir?" dedi. Hz. Saîd,
"Benim gönlüm bunu açıklamayı istemiyordu. Ben, gece ve gündüzü ikiye
taksim ettim. Gündüz yaratıkların, gece ise Yaratanın. Ben gecemin tamamını
kendi Mevlâma verdim" dedi. Hz. Ömer radıyaiiahu anh, "Üçüncü şikayetiniz
nedir?" dedi. Onlar. "Ayda bir gün tatil yapıyor" dediler. Hz.
Ömer radıyaiiahu anh, "Bunun cevabı nedir?" dedi. Hz. Saîd,
"Benim yanımda hiçbir hizmetçi yoktur. Ben ayda bir gün elbisemi kendim
yıkarım. Onları kurutup giyininceye kadar akşam oluyor" dedi. Hz. Ömer
radıyaiiahu anh, "Benim ferasetim yanlış çıkmadı" diye Allah'a
şükrettikten sonra onlara, "Siz emîrinizin kadrini bilin" buyurdu.
Onların hepsi gittikten sonra Hz. Ömer radıyaiiahu anh, Hz. Saîd'e kendi
ihtiyaçlarına harcasın diye bin dinar gönderdi. Hz. Saîd'in hanımı,
"Allah'a şükür! Bu para pek çok ihtiyaçlarımızı halletti. Artık senin
bizzat ev işlerini görmeye hacet kalmayacak. Bununla bir hizmetçi de satın
alınabilir. Başka İhtiyaçlar da görülebilir" dedi. Hz. Saîd, "Burada
bizden daha muhtaç ve ihtiyaç sahibi insanlar var. Bu altınları onlara
harcamayalım mı?" diye sordu. Hanımı memnuniyetle kabu! etti. O dinarları
ufak ufak keselere koyarak bir kese falan yoksula, bir kese filan yetime, bir
kese falancaya diyerek büyük bir bölümünü o vakit dağıttı. Ondan biraz artmıştı
ki, onu da azar azar harcaması için hanımına teslim etti. Hanımı, "Bu artan
parayla bir köle satın alalım. Ev işlerinde sana kolaylık olur" deyince,
"Hayır çok yakında senden daha muhtaç olan, senin yanına gelecektir"
buyurdu.[18]
14) Bir
defasında Mısır'da kıtlık oldu. O sırada Abdulhamid bin Sa'd rahme-tullahi
aleyh Mısır valisiydi: "Ben kendisine düşman olduğumu şeytana göstereceğim.
(Çünkü şeytan böyle zamanlarda çok dikkatli harcamaya teşvik eder)" dedi
ve Mısır'da ne kadar fakir ve yoksul varsa hepsinin yemeğini bolluk olana kadar
kendi üzerine aldı. "Onların yemeğinden ben mesulüm" dedi ve nitekim
öyle oldu. Nihayet kıtlık uzaklaştı. Pazardaki fiyatlar ucuzladı. Ondan sonra
o görevden azledildi. Mısır'dan ayrılacağı zaman, kıtlık zamanında İnsanlara
yedirmek için kendilerinden borç aldığı tüccarlara bir milyon dirhem borcu
vardı. Oradan ayrılıp gittiği için kendi çoluk çocuğunun ziynet vs.'sini
isteyip o tacirlerin yanına rehin olarak koydu. Rehin olarak koyduğu şeylerin
değeri 500 milyon dirhemdi. Birkaç gün, "Onların borçlarını ödeyip rehin
olan ziynet eşyalarını kurtarayım" diye niyet ettiyse de o kadar para
hazırlayamadı. Tacirlere şöyle yazdı: "O ziynetleri satıp kendi
borçlarınızı alın! Ne kadar artarsa, onları da kendilerine o vakit yardım etmediğim
Mısır'ın ihtiyaç sahiplerine dağıtın" dedi.[19]Ziynetlerin
sahibi olan hanımlarda nitekim devrin yetiştirdikleriydi. O halde ziynet
eşyalarının satılıp fakirlere taksim edilmesinde onların ne tereddütleri
olabilirdi?
15) Ebû
Mersed meşhur cömertlerdendir. Onun yanına bir adam geldi ve onu metheden
birkaç şiir okudu. (Cömert olan kimseyi övmek ondan bir şey isteme şeklidir). O
buyurdu ki: "Benim yanımda sana verecek hiçbir şeyim yoktur. Şöyle bir yol
bulunabilir. Sen hâkimin yanına gidip benim hakkımda 10 bin dirhemlik dava aç.
Ben hâkimin huzurunda onu ikrar ederim. (İnsanın birine vaadde bulunması da
borçtur. Buna misal olarak Rasûlullah satiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle
buyurmuştur:)"Söz vermek borçtur"Kadı sana olan borcumdan dolayı beni
hapsedecektir. O zaman benim ev halkım, beni hapiste durdurmayacaklar ve o
kadar parayı toplayacaklardır". Adam aynen öyle yaptı. Bu zat hapse
atıldı. Akşama kadar 10 bin dirhem kadı efendiye teslim edilince Ebû Mersed
hapisten kurtuldu. O parada o adama verildi.[20]
16)
Araplardan birtopluluk meşhur bir cömert adamın kabrini ziyarete gittiler.
Uzun bir yolculuktu. Gece orada kaldılar. Onlardan biri, o kabrin sahibini rüyasında
gördü. O kendisine şöyle diyordu: "Sen deveni benim Buhtî deveme karşılık
satıyor musun?" dedi. Buhti deve, en iyi develerden sayılıyordu. Ölen adam
onu miras olarak bırakmıştı. Rüyayı gören kişi rüyasında alış veriş muamelesini
bitirdi. Kabirdeki zat kalkıp onun devesini kesti. Deve sahibi uykudan
uyanınca deveden kanlar aktığını gördü. O kalktığı gibi deveyi boğazladı
(çünkü artık devenin yaşamasından ümid kesilmişti). Etini dağıttı, herkes
etleri pişirip, yedi. Bu insanlar oradan döndüler. İlerideki bir menzile
ulaşınca Buhtî deveye binmiş bir adamla karşılaştılar. O, "Sizin aranızda
falan isimli şahıs var mı?" diye araştırıyordu. Rüyayı gören kişi,
"O benim ismimdir" dedi. Adam, "Sen falanca kabirdeki kişiye bir
şey sattın mı?" dedi. Rüyayı gören kişi ona kendi rüyasını anlattı. Buhtî
deveye binen kişi, "O benim babamın kabriydi. Buda onun Buhtî devesidir. O
bana rüyamda, <Eğersen benim evladımsan, benim falan Buhtî devemi falan
kişiye ver> diyerek senin adını söyledi. Bu Buhtî deveyi sana teslim
ediyorum" dedikten sonra o deveyi verip gitti.[21]İşte
bu cömertliğin son sınırıdır Öldükten sonra bile kendi kabrine gelenlere
ziyafet vermek için kendi asil devesini satıp gelenlere ikram etmiştir. Geriye
şöyle bir mesele kalır ki, öldükten sonra bu gibi olaylar nasıl olmuştur? Bunda
hiçbir muhal (imkansız) bir şey yoktur. Alem-i Ervahta buna benzer olaylar
mümkündür.
17) Bir Kureyşli yolculuk yapıyordu. Yolda bir
hasta fakire rastladı. Onu musibetler tamamen aciz bırakmıştı. O, "Bana
biraz yardım edin de gidin" dedi. O Kureyşli adam kölesine, "Harcamak
için yanında ne varsa hepsini getir" dedi. Köle 4 bin dirhem miktarın
hepsini o fakirin kucağına koydu. O fakir zayıflığından dolayı onları alıp
yerinden kalkamadı. Bu kadar büyük bir miktar elde etmenin sevincinden dolayı
gözünden yaş aktı, Kureyşli, "Belki de bu miktarı az buldu da ondan
ağlıyor diye düşündü ve "Bu miktar az olduğundan mı ağlıyorsun (fakat
benim yanımda şu an bundan başka bir şey yok)" dedi. Fakir, "Hayır
ona ağlamıyorum. Ben şuna ağlıyorum ki, senin kereminle kim bilir yeryüzünde
ne kadar mahlukât karnını doyurmaktadır" dedi.[22]Tanımadığın
bir dilencinin isteği üzerine senin kerem ve cömertliğinin hali böyle olursa,
ki yolcu olduğun halde bile ne varsa hepsini verdin. O halde efendihazretlerinin
kerem ve cömertliği bununla ölçülmüş oldu.
18) Abdullah
bin Âmir bin Kûreyz rahmetuiiahi aleyh kendi ihtiyacından dolayı Hz. Hâlid bin
Ukbe Emevî radıyaiiahu anh'm evini 90 bin dirheme satın aldı. Ev satılınca
Hâlid'in ev halkının bundan haberi oldu. Onlar buna çok üzülüp acı duydular.
Gece vakti İbni Âmirin kulağına bazı ağlama sesleri geldi. Ailesine, "Bu
ağlama sesi nereden geliyor" dedi. Ailesi, "Hâlid'in ev halkı,
evlerinin satılmasına üzülüyorlar" dedi. O vakit İbni Âmir kölesini onlara
gönderip şöyle söyletti: "Bu ev size hediyedir. Benim verdiğim parayı da
geri vermeyeceksiniz. Bu ev benim tarafımdan size hediyedir.[23]
19) Harun Reşid rahmetuiiahi aleyh bir defasında
Hz. İmam Mâlik rahmetuiiahi aleyh'e 500 dinar hediye etmişti. Hz. Leys bin Sa'd
rahmetuiiahi aleyh bunu öğrenince Hz. İmam Mâlik rahmetuiiahi aleyh''e bin
dinar hediye gönderdi. Padişah bunu duyunca öfkelendi ve "Sen halktan
biri olarak padişahı geçmeye mi çalışıyorsun (bir bakıma beni küçük düşürmek
istiyorsun?)" dedi. Leys rahmetuiiahi aleyh, "Emir-ül Mü'minin durum
böyle değil. Bugünlerde benim günlük gelirim 1000 di-nardır. Ben bu kadar büyük
Celîl-ül Kadr bir imama bir günlük gelirimden daha az bir hediye takdim
etmekten utandım" dedi. Hz. Leys rahmetuiiahi aieyh'm kendisine has âdeti
şöyleydi: O Hz. İmam Mâlik rahmetuiiahi aleyh'e senelik 100 dinar hediye
ederdik İmam Mâlik rahmetuiiahi aleyh'e bundan başka da hediyeler gelirdi.
Ancak buna rağmen o Allah'ın fazlı ile bazen borçlu duruma düşerdi.Hz. Leys bin
Sa'd rahmetuiiahi aleyh meşhur muhaddislerden ve alimlerdendir. O vakit onun
günlük geliri 1000 dinar idi. Ancak ömür boyu ona zekat farz olmamıştı.
Çeşitli zamanlarda kazancı değişik olmuştu. Zaten genellikle öyle olur. Kazanç
bazen azalır bazen de çoğalır. Ancak hiçbir zaman kendisine zekat farz
olmamıştır. Çünkü zekat, malı biriktirip elinde tutana farz olur. Muhammed bin
Rumh rahmetuiiahi aleyh diyor ki: "Hz. Leys rahmetuiiahi aieyti\w yıllık
geliri 80 bin dinardı. Ancak Allahu Teâlâ ona hiçbir zaman bir dirhem zekatı
farz kılmadı". Bizzat oğlu Şuayb diyor ki: "Babamın yıllık geliri
20-25 bin altındı. Ancak devamlı borçlu kalırdı".2 Başlangıçta geliri
20-25 bin dinar olabilir ama bazen borçlu da oluyordu. Buna rağmen herşeyi
Allah yolunda harcıyordu. Bundan dolayı o malın artması kesindi. Bu sebepten
bazı zamanlarda günlük geliri bin dinar olurdu. Bir kadın küçük bir kapla Hz.
Leys rahmetuiiahi ahyh'\n yanına gelerek, "Benim birazcık bala ihtiyacım
var. Sizde varsa veriniz" dedi. O bir kırba dolusu balı ona teslim etti.
Biri, "O azıcık istemişti" dedi. Hz. Leys rahmetuiiahi aleyh,
"Bu onun işiydi. O kendi hacetine göre istedi. Benim ise Allah'ın bana
ihsan ettiği miktara göre vermem gerekiyordu" dedi. Bir defasında bazı
insanlar onun bir bağının meyvelerini satın aldılar. Satın alanlar zarar
ettiler. Bunu haber alınca bağın satış muamelesini feshetti. Ücretini de geri iade etti. Ayrıca
onlara 50 bin dinar hediye etti. Biri, "Bu para neyin karşılığı?"
diye sordu. Buyurdu ki: "O insanlar benim bağımdan kâr edeceklerini ümid
ediyorlardı. Benim gönlüm onların ümidlerini yerine getirmek istedi"
20) Hz. A'meş Süleyman bin Mehrân rahmetullahi
aleyh meşhur bir muhad-distir. Buyuruyor ki: Benim bir koyunum vardı. O
hastalandı. Hz. Hayseme bin Abdurrahman rahmetuiiahi aleyh her gün sabah ve
akşam iki vakit o koyunu ziyaret için yanıma gelir, koyunun halini sorar ve
"Çocuklar süt alamıyorlardır. Onlar yaramazlık yapmıyorlar mı?",
"Koyun bir şeyler yiyip içti mi?" gibi sorular sorardı. Giderken de
benim oturduğum kilimin altına bir şeyler koyar ve "Bunu çocuklara
harcarsın" derdi. Koyunun hastalığı zamanında onun ihsanından dolayı elime
300 dinardan fazla geçti. Hatta, "Şu koyun hasta kalsa daha iyi olur"
diye gönlümden geçmeye başladı.[24]
21) Abdullah
Melik bin Mervan rahmetuiiahi aleyh Hz. Esma bin Harice rahmetuiiahi aleyh'e,
"Senin bazı güzel âdetlerin bana ulaştı. Sen günlük yaptığın işleri bana
söyle" dedi. O, "Benim hangi âdetim güzel olabilir ki, başkalarının
âdetleri çok daha güzel, onlara sorunuz" diye mazeret beyan etti. Ancak o
ısrar edip Allah hakkı için sorunca Hz. Esma bin Hârice rahmetuiiahi aleyh
şöyle dedi: "Ben devamlı üç şeye ihtimam gösterdim; 1-Ben (karşımda)
oturan birine doğru hiç ayağımı uzatmadım, 2-Ben yemek pişirip, insanları
çağırdığım zaman, o yemeği yiyenlerin benim üzerime ihsanlarını, benim onlara
olan ihsanımdan üstün gördüm, 3-Bir ihtiyaç sahibi benden herhangi bir şey
istediği zaman ben ona verirken hiçbir miktarı çok görmedim (ne verdiysem onu
daima az gördüm)".[25]
22) Hz. Saîd bin Hâlid Emevi rahmetuiiahi aleyh
çok zengin biriydi. Araplar arasında onun servisti dillere destandı. Onun âdeti
şöyleydi: Bir ihtiyaç sahibi yanına gelince yanında ne varsa onda cimrilik etmezdi.
Ancak herhangi bir zaman yanında hiç/bir şey bulunmazsa ona, "Bir yerden
bir şeyler gelince (veya ben ölünce) bu belge ile tahsil edebilirsin" diye
bir ikrar name yazıp verirdi.[26]
23) Hz. Kays bin Sa'd Hazreci bir defasında hasta
olmuştu. Ahbabların-dan kimse ziyaret için gelmedi. O buna çok şaşırdı.
Özellikle sıhhatli zamanlarında sık sık gelip gidenlere hayret etmişti. Ev
halkına, "Bu ne iştir?" diye sordu. Onlar, "Hepsi sana borçlu,
böyle bir durumda insanlar borçlarını getirmeden sana gelmekten
utanıyorlar" dedi. O, "Bu bedbaht mala yazıklar olsun! Dostların
görüşmelerini bile terk ettiriyor" diyerek bir adam çağırdı ve onun
vasıtasıyla şehirde şöyle ilan ettirdi: "Kimin Kays'a borcu varsa, Kays
hepsinin borcunu atfetmiştir". Ondan sonra ziyaretçi akını o kadar
çoğaldı ki, kapının eşiği bile kırıldı.
24) Mısır'da hayır ehlinden bir adam vardı.
Muhtaçlara ve fakirlere yardım ederdi. Kimin bir haceti olursa ona söyler, o da
servet sahibi insanlardan isteyip ona verirdi. Bir fakir onun yanına gitti,
"Benim bir oğlum dünyaya geldi. Onun ıslah ve gelişmesini düzenlemek için
hiç bir şeyim yoktur" dedi. Bu zat kalktı ve insanlardan onun için bir
şeyler istedi. Ancak kimseden bir şey bulamadı (çünkü bir adam sık sık isteyip
durursa bulması da zor olur). Bu zat herkesten ümidini kesip, cömert bir adamın
kabrine gitti. Onun kabrinin yanına oturarak bütün olan bitenleri anlattıktan
sonra oradan kalkıp geldi. Dönünce kendi yanında bulunan bir dinarı çıkardı.
Onu kırıp ikiye ayırdı. Bir parçasını kendi yanında bıraktı diğer parçayı da o
fakire verdi. Sonra, "Ben bunu sana borç olarak veriyorum. Şimdi sen
bununla işini gör. Sana bir yerden bir şeyler gelirse, bana olan borcunu
ödersin" dedi. Adam onu alarak gitti ve ihtiyacını gördü. Geceleyin dinarı
veren zât rüyasında o kabirdeki şahsı gördü. O şöyle diyordu: "Ben senin
bütün söylediklerini duydum. Ancak bana cevap vermek için izin verilmedi. Sen
benim ev halkımın yanına git ve onlara, <Evin falan bölümünde, ocak yapılan
yerin altında çiniden bir küp gömülüdür. Onda 500 altın var. Onları bu fakire
verin> de". Adam sabah kalkınca o eve gitti ve ev halkına bütün
hadiseyi anlattı. Kendi rüyasını da açıkladı. Onlar, o yeri eştiler ve içinde
500 altın bulunan çini küpü çıkararak ona teslim ettiler. O şahıs, "Rüya
herhangi bir şer'i delil değildir. Sizler bu malın varisleri ve sahiplerisiniz.
Ben sadece kendi rüyamdan esinlenerek bunu alamam" dedi. Ancak varisler,
"O ölü iken cömertlik ettiği halde, bizim yaşayanlar olarak cömertlik
yapmamamız çok utanılacak bir şeydir" diye ısrar ettiler. Onların ısrarı
üzerine altınları alıp o fakire verdi ve bütün olup bitenleri anlattı. O fakir,
ondan bir dinar alarak iki parçaya ayırdı. Yarısını borcunu ödemek için o şahsa
verdi. Diğer yarısını kendine alarak, "Benim ihtiyacım için bu yeterlidir.
Geri kalan bütün para benim ihtiyacımdan fazladır. Ben onları alıp da ne yapayım.
Onların hepsini fakirlere taksim ediniz" dedi.İthaf kitabının yazarı diyor
ki: Bu olay dikkatlice bakılması gereken bir olaydır. Yani onlardan en cömert
hangisidir? Ölü.mü, onun ev halkı mı veya o fakir mi? Bize göre bu fakir en
cömert olan kişidir. Kendi şiddetli ihtiyacına rağmen yarım dinardan fazlasını
almayı uygun görmemiştir.[27]
25) Ebû
İshâk İbrahim bin Hilal Mîrmünşî diyor ki: Ben bir defasında vezir Ebû Muhammed
Mûhallebi'nin yanında oturuyordum. Kapıcı gelip Seyyid Şerif Murtezâ
rahmetuiiahi huzura gelmek için izin
istediğini haber verdi. Vezir efendi ayağa kalktı ve izzet ve ikramla onu kendi
minderine oturttu. Onunla konuştu ve o gideceği zaman ayağa kalkarak onu yolcu
etti. O gittikten az bir müddet sonra kapıcı gelip onun küçük kardeşi Seyyid
Şerif Razî rahmetuiiahi a/eyft'in gelmek için izin istediğini bildirdi. Vezir o
esnada bir şeyler yazmakla meşguldü. O kağıdı süratle bırakarak kalktı ve
kapıya kadar hayranlık içinde gitti.Onun eüni çok büyük bir saygı ve hürmetle
tuttu. Onu yanında getirerek kendi minderine oturttu ve kendisi de tevazu ile
onun karşısına oturdu. Büyük bir teveccühle sohbet etti. O kalkıp gideceği
sırada kapıya kadar onu ulaştırmak için gitti. Sonra geri gelip yerine oturdu.
O vakit vezir efendinin yanında kalabalık vardı. Ben bir şey sormaya cesaret
edemedim. Topluluk azalınca ben vezir efendiye, "Ben bir şey öğrenmek
istiyorum. Eğer izin verirseniz arz edeyim" dedi. Vezir, "Elbette.
Müsaade sizin. Galiba siz şunu soracaksınız; ben küçük kardeşe ikram ettiğim
kadar büyüğüne ikram etmedim, halbuki ilim ve yaş bakımından o bundan
ileriydi?" dedi. Ben, "Sorum buydu" dedim. Bunun üzerine vezir
dedi ki: "Dinle! Biz bir nehir açmak için emir verdik. Seyyid Şerif
Murtezâ'nın arazisi oraya yakındı. Bundan dolayı o nehrin masraflarından
yaklaşık 16 dirhem hissesi onun üzerine düştü. O bana bunu biraz azaltmam için
bir kaç defa mektup yazdı. Bu kadar küçük bir rakam için tekrar tekrar istekte
bulundu. Seyyid Razî hakkında ise (şu durum oldu;) Bir defasında onun evinde
bir erkek çocuk dünyaya geldiği hakkında bilgim oldu. Ben onun sevincinden
dolayı ve onun ihtiyacını düşünerek bir tepsinin içinde ona altın gönderdim. O
geri gönderdi. Gönderirken şöyle dedi; <Vezir efendiye (teşekkürden sonra)
söyleyiniz ki, ben insanların bağışlarını kabul etmiyorum (Allah'a şükürler
olsun ki, yanımda ihtiyacım kadarı var)>. Ben ikinci defa, <Bunu ebelik
ve diğer hizmetleri gören kadınlar için gönderiyorum> diyerek tepsiyi tekrar
gönderdim. O tekrar geri gönderdi ve <Benim evimdeki kadınların kimseden
bir şey almaları âdetleri değildir> dedi. Ben üçüncü defa tepsiyi gönderdim
ve <Zâtıâlilerinin yanında kalan talebeler içindir> diye arz ettim. O,
<Memnuniyetle> dedi ve o tepsiyi talebelerin ortasına koydu. Sonra,
<Kimin ne kadar ihtiyacı varsa alsın> buyurdu. Şerif Razl'nin yanında çok
talebe kalıyordu. O talebelerin kalması için bir mekan yapmıştı. Adını Darul
Ulûm koymuştu. Orada talebeler kalıyorlardı. Şerif Razî onların ihtiyaçlarını
görürdü. Bu tepsi konduktan sonra taleblerden hiç biri yerinden dahi kalkmadı.
Yalnız bir talebe kalkıp tepsiden bir dinar çıkardı ve onu orada kırıp,
kıyısından küçük bir parça aldı. Geri kalan parçayı otepsininiçine attı. Şerif
Razî o taiebeye, <Bu küçük parça senin hangi işin için gerekliydi?>
dedi. Talebe, <Bir gece kandilde yakmam için yanımda yağ yoktu. Hazinedar
efendiyi bulamadım. Falan dükkancıdan borç olarak yağ aldım. Onun borcunu
ödemem gerekiyordu> dedi. Şerif Razî bu haberi dinledikten sonra talebe
sayısına göre kendi erzak deposuna anahtar yaptırdı. Her talebeye birer anahtar
verdi ve <Kimin ne zaman, ne kadar ihtiyacı olursa, alsın. Hazinedar
efendiye sormaya gerek yoktur> dedi. O tepsiyi (olduğu gibi) içinde bir
dinar biraz kırılmış olduğu halete geri gönderdi". Vezir efendi bu olayı
anlattıktan sonra, "Söyle bakayım! Ben böyle bir şahsa neden ikram
etmeyeyim" dedi.
26) Hz. İmam
Şafii rahmetuiiahi aleyh ahirete intikal edeceği sırada, "Beni Muhammed
bin Abdullah bin Abdulhakem yıkasın" diye vasiyet etti. O vefat edince
Muhammed'e haber verildi. O geldi ve "Önce onun hesap defterini bana gösterin"
buyurdu. Defter getirildi. O defterde İmam Safi rahmetuiiahi aieyh'm insanlara
olan borçlan yazılıydı. Onları hesab edip topladı. Miktarın 70 bin dirhem
olduğu ortaya çıktı. Muhammed, "Bu borçların hepsi benim üzerimedir"
dedi ve kendi üzerine aldığına dair bir kağıt yazdı. Sonra, "Benim onu
yıkamamdan maksat işte buydu" dedi ve sonra bütün borçları ödedi.
27) Hz. imam Şafii rahmetuiiahi aleyh buyurdu ki:
"Ben Hammâd bin Ebî Süleyman rahmetuiiahi aieyh'\ her zaman çok sevdim (o
Hz. İmam Ebû Hanife rahmetuiiahi aleyhin meşhur hocasıdır). Çünkü ben onun
başından geçen bir olayı öğrenmiştim. O bir gün merkebe binmiş gidiyordu.
Merkebe topuk vurunca hızlı koşmaya başladı. Onun ani hareketinden dolayı
Hammâd'ın gömleğinin düğmesi koptu. Yolda bir terzi dükkanına gözü ilişti. Onu
diktirmek için bineğinden inmek üzereydi ki, Terzi, "İnmenize gerek yok,
basit bir iş, ben şimdi düğmeyi takarım" dedi. Terzi ayaküstü o düğmeyi
gömleğe dikiverdi. Hammâd rahmetuiiahi aleyh ücret olarak ona bir kese verdi. O
kesede 10 altın vardı. Bedelinin az olduğundan dolayı da özür diledi.
28) Rebî bin Süleyman rahmetuiiahi aleyh diyor
ki: Hz. İmam Şafii rahmetuiiahi aleyh bir bineğe biniyordu. Bir adam çabucak
üzengiyi tuttu (tâ ki bineğe tırmanmak kolay olsun). Hz. İmam bana,
"Benim tarafımdan bu adama 4 altın ver ve az olduğundan dolayı da özür
dile" buyurdu. Abdullah bin Zübeyr Hümeydi rahmatui-lahi aleyh diyor ki:
"Bir defasında Hz. İmam Şafii rahmetuiiahi aleyh hacca gidiyordu, yanında
10 bin altını vardı. Mekke-i Mükerreme'nin dışına çadır kurmuştu. Sabah
namazından sonra çadırının içine bir bez sererek altınları onun üzerine koydu.
(Mekke halkından) kendisiyle kim görüşmek için gelirse ona bir avuç altın veriyordu.
Öğlen vaktine kadar hepsi tükendi"[28]
29) Muhammed bin Abbâd Mühellebî diyor ki: Babam
bir defasında Me-mûn er Reşid'in yanına gitti. O, kendisine hediye olarak 100
bin dirhem verdi. Oradan kalkıp gelince onların hepsini o vakit fakirlere
taksim etti. Ondan sonra tekrar Memûn'un yanına gitme vakti gelince Memûn
hepsini taksim ettiğinden dolayı ona hoşnutsuzluğunu belli etti. Bunun üzerine
babam, "Ey Mü'minlerin Emîri! Mevcud ile cimrilik etmek, Mabûd'a karşı
kötü zan beslemektir" dedi. (Yani, "O bir defa verdi. Bir daha
nereden verecek?" demek olur).3
30) Bir sahâbi olan
Hz. Talha bin Ubeydullah el Feyyaz radıyaliahu anh meşhur cömert
insanlardandır. Bir defasında o Hz. Osman radıyaliahu anh'a 50 bin dirhem
borçlandı. Hz. Osman radıyaliahu anh mescide gidiyordu. Yolda onunla karşılaştı.
O, "Bana şimdi para ulaştı. Size borcu ödemek istiyorum" dedi. Hz.
Osman radıyaiiahu anh, "Ben onu sana hediye ediyorum. Çünkü sen insanların
pek çok masraflarını üzerine aldın" buyurdu.Câbir bin Kabîsa rahmetuiiahi
aleyh diyor ki: "Ben uzun müddet Hz. Talha radıyaliahu anh ile beraber
kaldım. Ben, kendisinden talep edilmeden ondan daha fazla veren kimse
görmedim". Hz. Hasan rahmetuitahi aleyh diyor ki: "Bir defasında o
kendi arazisini 700 bin dirheme sattı. Parayı aldığı zaman akşam vakti olmuştu.
Para gece onun yanında kaldı. Gece boyu şiddetli huzursuzluk içinde, <Bu mal
benim yanımda (iken bir de ölüm gelmesin)> diye geceyi uykusuz geçirdi.
Sabah kalkınca ilk iş olarak onu dağıttı".Onun hanımı Sa'dâ binti Avf
rahmetmiahi aieyha diyor ki: Ben bir defasında onun çok sıkıntılı olduğunu
görünce, "Hayırdır halin nasıl?" dedim. "Benim yanımda biraz
mal birikti. Ondan dolayı çok bunalıyorum" dedi. Ben, "Bu önemli bir
şey değil. Köleni göndererek akrabalarını çağır ve (sıla-i rahim yolunda)
onları taksim et" dedim. Nitekim hemen o vakit kölesini göndererek
insanları çağırdı ve onları taksim etti. Râvi diyor ki: Ben onun hizmetçisine,
"O mal ne kadardı?" diye sordum. O, "400 bin dirhemdi"
dedi. Hanımı bir başka olayı şöyle anlatıyor: Bir defasında eve geldi yüzünün
rengi bayağı geçmişti. Üzüntüsünden dolayı yüzüne siyahlık çökmüştü. Ben,
"Ne oldu. Eğer benim tarafımdan hoşlanmadığın bir durum meydana geldiyse
ben af dilerim" dedim. O, "Hayır sen Müslüman için hayırlı bir
hanımsın (çünkü iyi işlerde yardım ediyorsun)" dedi. Ben, "Öyleyse ne
oldu?" dedim. O, "Biraz mal birikti. Bundan dolayı çok huzursuz oluyorum"
dedi. Ben, "Bu önemli bir şey değil? Onu alıp dağıtıver, bun da ne
var?" dedim. Bazı defalar o malı almaya gelen olmayınca, o mal
kalırdı.Onun hanımı Sa'dâ bir de şöyle diyor: "Bir defasında o 100 bin
dirhem dağıttı. Kendi hali de şöyleydi: O gün üzerine örtündüğü gömleğinin iki
kenarını dikmekle geçirdiğim için camiye gitmekte gecikti (yani onun sadece bir
elbisesi vardı. Onun dikilmesini bekledi. Giyip de mescide gideceği başka bir
elbisesi yoktu)". Bir köylü Hz. Talha radıyaiiahu anh'\r\ yanına geldi ve
kendi yakınlığını öne sürerek (sılâi rahim olaYak) bir şeyler istedi. Hz. Talha
radıyatiahu anh, "Bugüne kadar yakınlığı vasıta yaparak benden kimse bir
şey istemedi. Benim bir arazim var. Hz. Osman radıyaiiahu anh onu satın almak
istiyor. O araziye 300 bin dirhem değer biçti. Sen dilersen o araziyi al. Eğer
parasını almak istersen onu Hz. Osman'a satıp parasını sana vereyim"
dedi. O parasını almayı tercih etti. Hz. Talha radtyaiiahu anh, Hz. Osman
radtyaiiahu anh'a araziyi satıp parasını ona verdi.[29]O
zatlarda pek çok araziler vardı. Çünkü cihad için gittikleri ülkeler feth
olunduğundan ganimetle birlikte çoğu zaman topraklar da o mücahitlere taksim
edilirdi.
31) Bir
defasında Hz. Ali kerremaiiahu vechehu oturmuş ağlıyordu. Biri kendisine
ağlamasının sebebini sorunca, "7 günden beri hiçbir misafir gelmedi. Ben,
<Acaba Allahu Teâlâ (bir şeye gazab edip) benim zelil olmamı dilemiş>
olmasın diye korkuyorum" buyurdu.[30]
32) Bir
defasında bir adam bir dostunun yanma gitti ve "Ben 400 dirhem borçlandım.
Bu yüzden senden yardım istemeye geldim" dedi. O derhal 400 dirhemi
tartıp verdi. O gittikten sonra adam ağlamaya başladı. Hanımı, "Herhalde
malının gitmesinden üzüldü ondan ağlıyor" diye düşündü ve "Mademki bu
kadar üzülecektin, vermene ne gerek vardı?" dedi. Adam, "<Benim
onunla arkadaşlığım olmasına rağmen, onun halinden kendim neden haberdar
olmadım. O benden isteme durumuna niçin düştü?> diye ağlıyorum"
buyurdu.[31]
33) Hz,
Abdullah bin Cafer radıyaiiahu anh bir defasında sahrada gidiyordu. Yolda bir
bağa uğradı. Orada Habeşli bir köle çalışıyordu. Onun ekmeği getirildi. Onunla
birlikte bağa bir köpek geldi ve kölenin yanına gelip durdu. Köle çalışmaya
devam ederken köpeğin önüne bir ekmek attt. Köpek onu yedi ve tekrar ayakta
bekledi. Köle ikinci ve üçüncü ekmeği de attı. Toplam üç ekmeği vardı. Üçünü de
köpeğe yedirdi. Hz. Abdullah bin Cafer radıyaiiahu anh ayakta durmuş dikkatlice
bakıyordu. O üç ekmek tükenince Abdullah bin Cafer radıyaiiahu anh o köleye,
"Sana her gün kaç ekmek geliyor?" dedi. Köle, "Siz gördünüz
yalnız üç tane geliyor" dedi. Abdullah bin Cafer radıyaiiahu anh, "O
halde neden üçünü de verdin" dedi. Köle, "Efendim buralarda köpekler
pek durmazlar. Bu garip, uzak bir yerden bir mesafe kat ederek geldi, Onu bu
şekilde geri göndermek hoşuma gitmedi" dedi. O, "Peki bugün sen ne
yiyeceksin?" diye sordu. Köle, "Bir gün aç dururum. Bu çok büyük bir
şey değildir" dedi. Hz. Abdullah bin Cafer radıyaiiahu anh kendi kendine,
"Halk, <Sen çok cömertlik yapıyorsun> diye beni kınıyor. Halbuki bu
köle benden daha cömert" diye düşündü. Böyle düşünerek şehre döndü. O
bağı, o köleyi ve bağda ne varsa hepsini sahibinden satın aldı. Satın aldıktan
sonra köleyi azad etti. Bağı da o köleye hediye etti.[32]
34) Ebûl
Hasan Antâkî, Horasan şehirlerinden Rey'de ikamet etmekteydi. Bir gün otuz
kişiden fazla misafiri geldi. Ekmek azdı ve hazırlık için fırsat yoktu. Gece
vaktiydi. O ne kadar ekmek varsa hepsini doğradı ve sofra üzerine yaydı.
Hepsini oturttu ve kandili söndürdü. Herkes yemeğe başladı. Herkesin ağız şapırtıları
geliyordu. Biraz vakit geçince bir bakıma hepsi tamamen yeme işini bitirince
kandil yakıldı ve sofra kaldırıldı. Sofradaki o parçaların hepsi olduğu gibi duruyorlardı.
Hepsi ağzını boşuna şapırdatmıştı (yiyormuş gibi yapmıştı). "Ekmekler
diğerinin işine yarasın (o yesin), daha iyi olur" düşüncesiyle hiç kimse
yememişti. 35) Hz. Şu'be meşhur hadis alimidir. Emîr'ül Mü'minin Filhadis
(hadis sahasında mü'minlerin emiri) lakabıyla anılırdı. Büyük âbid ve
zâhidlerdendi. Bir defasında yanına bir dilenci geldi. Ona vermek için bir şey
bulamadı. Evinin çatısından bir tahta çıkarıp (satsın diye) ona verdi ve
"Şu an yanımda vermek için hiçbir şeyim yok" diye mazeret bildirdi.
36) Hz. Ebû
Sehl Su'lûkî rahmetuiiahi aleyh bir defasında abdest alıyordu. Bir adam geldi
ve biraz ihtiyacının olduğunu söyledi. O, "Biraz bekle abdestimi bitireyim"
dedi. Abdest aldıktan sonra, "Abdest aldığım şu ağaç ibriği al, şu an
hiçbir şeyim yoktur" buyurdu.[33]
37) Yermûk
savaşında Sahâbe-i Kiram'dan büyük bir topluluk su olmasına rağmen su içmeden
can vermişlerdi. Bunun sebebi şuydu: Onlardan birine su ulaşınca bir başkası
susuzluktan "Ah!" çekmiş, o da kendi içeceği yerde suyun ona
götürülmesini işaretle söylemiştir. Bu konudaki bir olay Hikayat-üs Sahabe adlı
kitabımda yazılmıştır. Ancak Mağâzi Ashabı (yani savaş tarihçileri) şöyle
yazmışlardır: Hz. İkrime bin Ebî Cehl radıyaiiahu anh, Süheyl Amr radıyaiiahu
anh, Sehl bin Ebî Haris radıyaiiahu anh, Haris bin Hişâm radıyaiiahu anh ve
Muğire kabilesinden bir topluluk bu şekilde susuz olarak can vermişlerdir.
Yani onların yanına su getiriliyor, onlar da işaretle başkasına verilmesini
söylüyorlardı. Hz. İkrime radıyaiiahu anVın yanına su getirildi. O Süheyl bin
Amr'ın suya doğru baktığını görünce, "Önce Süheyl'e içirin" dedi. Su
Süheyl radıyaiiahu anh'in yanına götürülünce, o Hz. Sehl bin Haris'in suya
baktığını gördü ve "Önce Sehl'e içirin" dedi. Kısaca o yüce insanlar
susuz olarak can verdiler. Hz. Halid bin Velid radtyaiiahu anh onların
cesetlerinin yanından geçerken buyurdu ki: "Canım size feda olsun (siz bu
anda bile cömertliği terk etmediniz)"[34]
38) Abbas bin Dİhkân rahmetuiiahi aleyh diyor ki:
Bişr bin HârİS Hâfî rahmetuiiahi ateyh'den başka dünyaya geldiği gibi (yani
eli boş, çıplak beden) yine öyle dünyadan giden kimse yoktur. Şüphesiz Bişr bin
Hâfî dünyadan giderken hastaydı. Vefatı yakındı Bir dilenci geldi ve
ihtiyacını açıkladı. O da üzerindeki gömleği çıkarıp ona bağışladı. Kısa bir
süre için başkasından emanet olarak bir gömlek aldı ve o gömlek içinde vefat
etti.[35]
39) Kim
demiş, "Bu olaylar geçmiş büyüklere hastır" diye. Hz. Mevlânâ Şah
Abdurrahim Raypûrî kuddise sirruhu'nun âdeti, bir yerden bir şeyler geldiğinde
onu hemen dağıtmaktı. Ara sıra yastığın altına bir şey konulduğunu görünce,
"İşte bir daha-gelmiş" derdi. Vefatından az bir zaman önce kendi
elbiselerinin tamamını hizmetçilerine taksim etti. Kendisinin muhlis
hizmetçisi (ve hususi halifesi olan) Hz. Mevlânâ Şah Abdulkadir Efendiye[36](Allah
onun büyüklüğünü daim kılsın ve fazlını arttırsin) şöyle buyurdu: "Artık
ömrümden ne kadar gün kaldıysa senden emanet olarak elbise alıp
giyeceğim". Nitekim Mevlânâ Abdulkadir hazretlerinin elbisesini ömrünün
son zamanında kullanıyordu.
40) Bir Allah dostu diyor ki: Biz birkaç kişi Şam
diyarının (şimdi ise Türkiye'nin) bir şehri olan Tarsus'ta toplanıp şehir
dışına gidiyorduk. Yolda yürürken bir köpek bize katıldı. Biz şehirden çıkınca
orada ölmüş bir hayvan yatıyordu. Biz ondan kendimizi koruyarak kısa mesafede
bulunan yüksek bir yere oturduk. Bizimle beraber gelen köpek o leşi görünce
şehre geri döndü. Az bir süre geçmişti ki yanında yaklaşık 20 tane köpek
getirdi. O leşin yanına gelince kendisi ayrı bir yere oturdu. Diğer bütün
köpekler onu yediler. Onlar yedikten sonra şehre doğru gittiklerinde onları
çağıran bu köpek yerinden kalktı, leşin yanına geldi ve onların yiyip geride
bıraktıkları kemik vs.yi yedi. Sonra şehre doğru gitti.[37]
41) Ebûl
Hasan Bû Şebhî rahmetuiiahi aleyh bir Allah dostudur. Bir defasında tuvalete
gitmişti. Oradan bir talebesine seslendi ve gömleğini çıkarıp, "Bunu falan
fakire ver ve gel" dedi. Talebesi, "Siz defi hacetten sonrasını
bekleseydiniz" deyince buyurdu ki: "Ben o fakirin ihtiyacını
düşünerek bu gömleği ona vermeye niyet ettim. <Defi hacetten ayrılana kadar
niyetim değişebilip* diye kendi nefsime güvenemedim" buyurdu.[38]
Tuvalette konuşmak
mekruhtur. Ancak sadaka verme cezbesi ve kendi nefsine güvensizlik onu buna
mecbur etmiştir veya henüz defi hacet için hazırlanmamıştı.
42) Emîr'ül Mü'minin Mehdî rahmetuiiahi aleyh
başkaldıracağı endişesinden dolayı Musa bin Cafer'i hapsetmişti. Bir gece
teheccüd namazı kılıyordu. Namazda Muhammed sûresinin şu ayetine ulaştı:"Demek
idareyi elinize geçirdiğinizde yeryüzünde fesad çıkarmayı ve akrabalık
bağlarınızı parçalamayı arzu ediyorsunuz?" (Muhammed-22). Bu ayete ulaşınca
ağlamaya başladı. Bu ayeti kerimeyi tekrar tekrar okuyor ve ağlıyordu. Selam
verince Rebi'ye, "Musa'yı çağır ve getir" dedi. Rebi diyor ki: Ben
onu çağırdım ve getirdim. Ben geri geldiğimde yine o aynı ayeti tekrar tekrar
okuyor ve ağlıyordu. Musa gelince Mehdî şöyle dedi: "Ben bu ayeti
okuyordum. Akrabalık bağlarını kopardığım endişesine kapıldım. Eğer sen benim
evlatlarıma isyan etmeyeceğine dair söz verirsen seni serbest
bırakacağım". Musa, "Hâşâ ve kellâl Benim öyle bir haysiyetim de yok,
öyle bir düşüncem de" dedi. Mehdî, Rebi'ye "Ona hemen üç bin altın
vererek gecenin bu vaktinde gönder. Sonra benim gö-rüşüm değişmesin" dedi.
43) Hz. ibni
Abbas radıyaiiahu anhumaöan şöyle (bir rivayet) nakledilmiştir: Hz. Hasan ve
Hz. Hüseyin radıyaiiahu anhuma bir defasında çok hastalanınca Hz. Ali ve Hz.
Fatıma radıyaiiahu anhuma, eğer onlar iyileşirlerse şükür olarak her ikisi için
de üç gün oruç tutmayı adadılar. Allah'ın lütfü ile çocukların ikisi de
sıhhatine kavuştu. Onlar şükür olarak oruç tutmaya başladılar. Ancak evde ne
sahur için bir şey vardı ne de iftar için. Yoksulluk içinde oruca başladılar.
Sabahleyin Hz. Ali kerremai'ahu vechehu bir yahudinin yanına gitti. Adi Şem'un
idi. Ona, "Eğer sen ücretle iplik yapmak için biraz yün verirsen Muhammed
saiiaiiahu aleyhi veseiiem'ın kızı Fatıma bu işi yapar" dedi. Yahudi bir
bohça yüne ücret olarak üç sa1 arpa kararlaştırarak yünü verdi. Hz. Fatıma
radıyaiiahu anha yünün üçte birini eğirdi ve bir sa' arpayı ücret olarak aldı.
Arpayı öğüttü ve ondan beş tane ekmek hazırladı, birer tane ekmek karı koca
kendileri için, iki tane çocukları için ve bir tane de Fızza adındaki cariye
için. Gün boyu işçilik ve emek çektikten sonra Hz. Ali kerremaiiahu vechehu
akşam namazını Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem ile birlikte kıldı. Sonra
eve döndü. Yemek için sofra serildi. Hz. Ali radıyaiiahu anh ekmekten bir parça
koparmıştı ki bir fakir kapıdan şöyle seslendi: "Ey Muhammed saiiaiiahu
aleyhi vese//em'in ev halkı! Ben bir fakir yoksulum. Bana yemek veriniz. Allah
ce//e cetatuhu size Cennet sofrasından yemek yedirsin". Hz. Ali
kerremaiiahu vechehu elini yemekten çekti. Hz. Fatıma radıyaiiahu anha ile
meşvere yaptı. Hz. Fatıma radıyaiiahu anha, "Mutlaka veriniz"
buyurdu. Ekmeklerin hepsini ona verdiler ve bütün ev halkı açlık içinde
kaldılar. Bu hal içinde ikinci günün orucuna başladılar. İkinci gün yine Hz.
Fatıma radıyaiiahu anha yünün ikinci üçte birini eğirdi ve ücret olarak bir sa'
arpa aldı. Onu öğüttü ve ekmek pişirdi. Hz. Ali kerremaiiahu vechehu Rasûlullah
saiiaiiahu aleyhi veseiiem ile birlikte akşam namazını kılıp gelince hepsi
yemek için oturdu. Bir yetim kapıdan (bir şeyler) istedi. Kendi yalnızlığını ve
ihtiyacını açıkladı. O yüce insanlar o günkü ekmeklerini de ona teslim ettiler.
Kendileri su içerek üçüncü günün orucuna başladılar. Sabahleyin Hz. Fatıma
radıyaiiahu anha yünün geri kalan bölümünü eğirdi. Geriye ücret olarak bir sa'
arpa kalmıştı. Onu alarak öğüttü. Ekmek pişirdi. Akşam namazından sonra yemek
için oturduklarında bir esir gelerek seslendi ve şiddetli ihtiyaç ve
perişanlığını anlattı. Onlar o günkü ekmeklerini de ona verdiler. Kendileri aç
olarak kaldılar. Dördüncü gün sabah oruçlu değillerdi. Ancak yemek için hiçbir
şey yoktu. Hz. Ali radıyaiiahu anh her iki oğlunu alarak Rasûlullah saiiaiiahu
aleyhi veseiiemln huzuruna geldi. Açlık ve güçsüzlükten dolayı yürümekte zorluk
çekiyordu. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, Hz. Ali radıyaiiahu a.nh'a,
"Senin sıkıntı ve darlığını görünce ben çok üzülüyorum. Hadi Fatıma'nıni
yanına gidelim" buyurdu. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem Hz. Fatıma
radıyaiiahu anha n\r\ yanma geldi. O namaz kılıyordu. Açlığın şiddetinden
gözleri çökmüştü, karnı beline yapışıyordu. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi
veseiiem onu sinesine bastı ve Allahu Teâlâ'ya niyaz da bulundu. Bunun üzerinde
Hz. Cebrail aleyhisselam Dehr (insan) süresindeki şu ayetleri indirdi[39]:"Onlar
Allah'a olan sevgileri üzere yemeği yoksula, yetime ve esire yedirir-ler"
(İnsan-8). Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem Allah'ın bu hoşnutluk fermanından
dolayı onları tebrik etti.[40]Bu
ayet birinci bölümün ayetler kısmında 34 numarada geçmiştir. Allâme Suyûti
rahmetuiiahi aleyh Dürrü Mensûr'da İbni Merdeviyye rivayetiyle Hz. İbni Ab-bas
radıyaiiahu anhuma'dan kısaca şu ifadeyi nakletmiştir: "Bu ayetler Hz. Ali
radıyai-lahuanhve Hz. Fatıma radıyaiiahu anha'nın şanını beyan etmek için nazil
olmuştur".
44) Şaraba
düşkün biri vardı. Onun yanında her zaman şarap âlemleri yapılırdı. Bir
defasında onun yârenleri ve ahbabları toplanmıştı. Şaraplar hazırdı. O şarap içmeden
önce dostlarına yedirmek maksadıyla biraz meyve satın alıp getirmesi için
kölesine 4 dirhem verdi. Köle çarşıya gidiyordu. Yolda Hz. Mansûr bin Ammar
Basrî rahmetuiiahi aleyh'm meclisine uğradı O bir fakir için halktan bir şeyler
isteyip, şöyle buyuruyordu: "Kim bu fakire 4 dirhem verirse, ben onun için
dört dua yapacağım". O köle dört dirhemi de o fakire verdi. Hz. Mansûr
rahmetuiiahi aleyh, "Söyle hangi duaları istiyorsun?" dedi. Köle,
"Benim bir efendim var. Ondan kurtulmak yani hür olmak istiyorum"
dedi. Hz. Mansûr bu duayı yaptı. Sonra, "İkinci olarak hangi duayı
istiyorsun?" buyurdu. Köle, "O (verdiğim) dirhemlerin bedeli elime
geçsin" dedi. Hz. Mansûr bunun için de dua yaptı. Daha sonra, "Üçüncü
dua hangisi?" dedi. Köle, "Allahu Teâlâ benim efendime (tevbe etmesi
için tevfik versin ve onun) tevbesini kabul etsin" dedi. Mansûr onun için
de dua etti. Son olarak, "Dördüncüsü nedir?" dedi. Köle, "Allahu
Teâlâ beni, benim efendimi, sizi ve burada bulunan şu topluluğu
bağışlasın" dedi. Hz. Mansûr buna da dua etti. Ondan sonra köle (eli boş
olarak) efendisinin yanına döndü. (Şöyle düşünüyordu: "En fazla olsa olsa
efendim beni döver. Başka ne olacak ki?) Efendisi onu bekliyordu, görünce,
"Niye bu kadar geciktin?" dedi. Köle bütün olayı anlattı. Efendi
(onların dualarının bereketiyle kızmak ve dövmek yerine), "Hangi duaları
ettirdin?" dedi. Köle, "Birincisi şu: Ben kölelikten azad
olayım" dedi. Efendisi, "Ben seni azad ettim. İkincisi neydi?"
dedi. Köle, "O dirhemlerin bedeli elime geçsin" dedi. Efendisi,
"Benim tarafımdan sana 4 bin dirhem hediyedir. Üçüncüsü neydi?"
dedi. Köle, "Allahu Teâlâ sana (şarab ve diğer günahlardan) tevbe etmen
için tevfik versin" dedi. Efendi, "Ben (bütün günahlardan) tevbe
ettim. Dördüncüsü neydi?" dedi. Köle, "Allahu Teâlâ beni, sizi, o
büyük zatı ve oradaki topluluğun hepsini bağışlasın" dedi. Efendisi,
"Bu benim elimde değil" dedi. Geceleyin efendi rüyasında gördü ki,
biri şöyle diyor: "Sen kendi yetki ve selahiyetinde olan üç işi yaptın.
Öyleyse benim selahiyetimde olan işi yapmayacağımı mı düşünüyorsun? Ben, seni,
o köleyi, Mansûr'u ve onun yanındaki bütün topluluğu bağışladım" dedi.[41]
45) Abdulvahhab bin Abdulhamid Sakafî
rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Ben bir cenaze gördüm. Onu üç erkek ve bir kadın
taşıyordu. Cenazenin yanında başka kimse yoktu. Ben de onlara katıldım. Kadının
tarafındaki kısmı ben aldım. Kabristana götürdük. Orada onun cenaze namazını
kıldık. Onu defnedince ben, "Bu kimin cenazesiydi?" dedim. Kadın,
"Bu benim oğlumdur" dedi. Ben, "Senin mahallende, senin yerine
tabutun dördüncü köşesini tutacak başka bir erkek yok muydu?" dedim. O,
"Adam çoktu. Ancak onu zelil kabul ederek kimse beraber gelmedi"
dedi. Ben, "ne vardı ki, onu zelil kabul ediyorlar" dedim. O,
"Bu muhan-nesdi (yani çift cinsiyetli veya kadınlar gibi davranışları olan
biriydi)" dedi. Ben o kadına acıdım ve onu yanımda götürerek biraz dirhem,
elbise ve buğday verdim. Gece rüyamda yüzü ayın ondördü gibi son derece beyaz,
çok şahane elbiseler giyinmiş, güzel bir şahıs gördüm, yanıma geldi ve teşekkür
etti. Ben, "Sen kimsin?" dedim. O, "İşte ben o sizin bugün
defnettiğiniz muhannesim. Allahu Teâlâ sadece insanlar zelil gördüklerinden
dolayı bana rahmet etti" dedi.[42]
46) Muhammed bin Seni Buhârî rahmetuliahi aleyh
diyor ki: Ben Mekke-i Mükerrem'e yolunda gidiyordum. Mağribli bir şahsın bir
katıra binmiş olduğunu gördüm. Onun önünde bir adam şöyle ilan ediyordu:
"(Bele bağlanan küçük bir) çanta kaybolmuştur. Kim o çantanın yerini
söylerse kendimden 100 altın vereceğim. Çünkü o çantada emanetler vardı".
Bu ilan üzerine çok yırtık ve eski elbise giyinmiş, topal bir adam o
Mağribimin yanına geldi ve ona o çantanın özelliklerinin nasıl olduğunu sordu.
Mağribli onun özelliklerini söyledi ve "Ona pek çok insanın emanetleri
konulmuştu" dedi. O ayağı sakat adam, "Burada okuma yazma bilen biri
var mı?" diye sordu. Ben, "Ben biliyorum" dedim. Bunun üzerine
ayağı sakat adam, beni ve Mağribli'yi bir kenara çekti ve çantayı çıkarıp
gösterdi. Mağribli çantanın içindekileri haber vermeye başladı ve "İki
tane emanet falan kızı falanındır. 500 altın karşılığında koymuştu. Bir tane
emanet falan şahsın. O da 100 altın karşılığında koymuştu" diyerek
içindeki şeyleri bir bir saydı. Ben ise içindeki şeyleri okuyarak, "O
budur, şu şudur..." diye söylüyordum. Mağribli çantanın içindeki herşeyi
saydı. Onun saydığı her şey tam olarak çantadan çıktı. Hepsi doğru olarak
çıkınca ayağı sakat olan adam çantayı Mağribli'ye teslim etti. O da verdiği
söze uyarak kendinden 100 altın çıkarıp o topal adama verdi. Adam altınları almayı
reddetti ve "Eğer o çantanın değeri benim gözümde iki parça gübre kadar
olsaydı belki de siz onu bulamazdınız. Benim yanımda değeri iki parça gübre
kadar etmeyen şeyden dolayı neden karşılık alayım ki!" dedi. Böyle
dedikten sonra 100 altının tarafına bile bakmadan çekip, gitti".
47) Buhâra'da çok azılı zalim bir devlet başkanı
vardı. Bir gün o bineğine binmiş gidiyordu. Yolda gözü uyuz bir köpeğe ilişti.
Soğuktan tirtirtitriyordu. O zalim onu görür görmez gözleri yaşla doldu. Bir
hizmetçisine, "Şu köpeği benim evime götür. Ben gelene kadar ona iyi
bak" dedi ve kendi işi için gideceği yere gitti. Geri döndüğünde köpeği
istedi. Evin bir köşesine onu bağlattı, önüne yiyecek parçaları attı ve su
koydu. Bedenine yağ sürdürüp, üzerine de yumuşak bir bez parçası koydurdu.
Üzerindeki soğukluğun etkisi gitsin diye onun yakınına ateş koydurdu. Bu
olayın üzerinden iki gün geçmişti ki, o zalim öldü. Onun yaptığı zulümleri ve
onun durumunu iyi bilen bir Allah dostu onu rüyasında gördü ve ona,
"Başından neler geçti" dedi. O, "Allahu Teâlâ beni huzuruna
çıkardı ve, <Sen köpektin (yani köpekler gibi iş yapardın, insanlar gibi iş
yapmazdın). Bundan dolayı Biz sana bir köpek verdik (yani o uyuz köpeğin
sayesinde seni bağışladık)> buyurdu. Bir de Allah ceiie ceiaiuhu benim
üzerimde olan hakları Kendisi ödemeyi irade buyurdu" dedi.Allahu Teâlâ'nın
Zât'ı çok Kerim'dir. O bütün kerim olanların sahibi ve padişahıdır. O'nun
keremine kim ulaşabilir ki! Bir şahsın en basit bir şeyini beğenirse, o
muradına ermiştir. İnsan O'nun hoşnutluğunu aramalıdır. Kimbilir kimin hangi
işi Mevlâ'nın hoşuna gidecektir!
48) Ebû Ömer
Dimeşkî rahmetuliahi aleyh diyor ki: Biz bir kaç kişi Hz. Ebû Abdullah bin Celâ
ile birlikte Mekke-i Mükerreme'ye gidiyorduk. Günlerce yemek için bir şey
bulamadan geçirdik. Sahrada bir kadınla karşılaştık. Yanında bir keçi vardı.
Biz ("Onu satın alıp pişiririz" diye düşündük. Bundan dolayı) o
kadına, "Bunun fiyatı nedir?" diye sorduk. Kadın, "Fiyatı 50
dirhemdir" dedi. Biz, "Bize iyilik et ve fiyatı biraz düşür" dedik.
O, "Fiyatı 5 dirhem" dedi. Biz, "Alay etme de fiyatını doğru
söyle. Demin 50 dirhem diyordun, şimdi ise 5 dirhem diyorsun" dedik. Kadın,
"Vallahi ben alay etmiyorum. Siz bana, <İyilik yap> dediniz. Keşke
gücüm yetseydi de sizden hiç para almasaydım (ancak ben de mecburum. Bundan
dolayı beş dirhemi de mecburen söyledim)" dedi. Hz. İbni Celâ rahmetuliahi
aleyh arkadaşlarına, "Sizin hepinizin yanında ne kadar dirhem var"
dedi. Herkes yanındakini söyledi. Onların toplamı 600 dirhem tuttu. Biz o
dirhemlerin hepsini ona verdik. Bizim bütün yolculuğumuz Allah'ın lütfuyla o
kadar rahat geçti ki, haddi hesabı yoktur.[43]Allah'ım!
Seni hamdinle teşbih ederim. Sen'den başka ilâh yoktur. Sen'den mağfiret diler
ve Sana tevbe ederim.
49) Hz. İbrahim bin Edhem rahmetuliahi aleyh bir
defasında bir adama, "Sen Allah'ın velisi olmak ister misin?" dedi.
O, "Elbette olmak isterim" dedi. Bunun üzerine buyurdu ki:
"Dünya ve ahiretin hiç bir şeyine heveslenme. Kendini sadece Allah'a ver.
Bütün varlığınla O'na yönel. Tâ ki O da tam olarak sana yönelsin ve seni
Kendine veli yapsın.[44]Rasûlullah
saiiaiiahu aleyhi vesetiem'm sahih hadislerinde Allahu Teâlâ'nın şöyle
buyurduğu varid olmuştur: "Kim bana yürüyerek gelirse, Ben ona koşarak
giderim. Kim bana bir karış yaklaşırsa, Ben ona bir kulaç yaklaşırım".
50) Hz.
Cüneyd Bağdadi rahmetuliahi aleyhe bir adam 500 dirhem takdim etti ve
"Bunları hizmetçilerinize takdim ediniz" dedi. Hz. Cüneyd
rahmstuiiahi aleyh,"Senin yanında bunlardan başka da bir şey var mı?"
buyurdu. O, "Efendim benim yanımda pek çok dinar var" dedi. Cüneyd
Bağdadi hazretleri, "Sen onlarda bir artış olmasını istiyor musun,
istemiyor musun?" buyurdu. Adam, "Elbette istiyorum" dedi. Bunun
üzerine buyurdu ki: "Öyleyse sen bizden daha muhtaçsın (çünkü biz
yanımızda bulunanın artmasını istemiyoruz). O halde sen bunu al". Böyle
diyerek o dirhemleri geri verdi ve kabul etmedi,
51) Hz. Ebû Derdâ radıyaiiahu anh bir defasında
(talebelerinin arasında) oturuyordu. Hanımı geldi ve "Sen bunları yanına
almış oturuyorsun, halbuki evde bir avuç un bile yoktur" dedi. O, "Ey
gidi Allah'ın kulu! Bizim önümüzde son derece tehlikeli ve geçirilmesi zor bir
geçit gelmektedir. Ondan ancak çok hafif ve yeğnik insanlar
kurtulabileceklerdir" dedi. Hanımı bu sözleri duyunca razı olup memnuniyetle
geri döndü. Bir defasında şöyle buyurdu: "Dünyacılar da yiyor. Biz de yiyoruz.
Onlar da elbise giyiyor, biz de giyiyoruz. Onlar yanlarında bulunan ihtiyaçtan
fazla malı kullanmamakta sadece <İşte bu maldır> diye bakmaktadırlar. Biz
de (başkasının yanında olan) mata bakıyoruz (öyleyse mala bakmakta biz ve onlar
beraberiz. Biz de kullanmıyoruz onlar da kullanmıyorlar). Ancak onların
mallarının hesabını vermeleri gerekecektir. Biz ise hesaptan uzağız. Çünkü bizim
malımız yoktur". Bir defasında şöyle buyurdu: "Kardeşlerimiz bize
insaflı davranmıyorlar. Bizi Allah için seviyorlar ancak dünya konusunda bizden
ayrı yaşıyorlar. Yakında öyle bir gün gelecek ki, onlar bizim gibi olmayı
temenni edecekler ama biz onlar gibi olmayı temenni etmeyeceğiz"
52) Bir Allah
dostunun yanına bir şahıs gelip, "Benim için dua ediniz. Çoluk çocuğumun
çokluğu (ve gelirimin azlığı) beni zor durumda bıraktı" dedi. O zat buyurdu
ki: "Senin ailen sana, <Yanımızda ne un var nede ekmek> dediği
vakit, senin yapacağın dua Allah indinde benim şu anda yapacağım duadan daha
makbuldür"Şeyh hazretleri tamamen doğru söylemiş. İnsanlar Mevlâ'sından
istemenin kadrini bilmiyor. Kalplerinde de bunun önemi yoktur. O Kerim'in
indinde ıstırab içinde dua etmenin çok büyük değeri vardır. Çaresiz kalmışların
duası özelikle kabul olunmaktadır:"Darda kalana, Kendisine niyaz edip
yalvardığı zaman, icabet eden, ondan musibeti gideren Zât (kendisine başkasının
ortak koşulacağı bir Zât mıdır?)"(Neml-62)Bir hadiste şöyle geçmektedir:
Bir adam Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem e, "Siz insanları kime
davet ediyorsunuz?" dedi. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem, buyurdu
ki: "O bir olan Allah'a ki, eğer sana bir darlık ulaşır da sen
onayakarırsan,O, senin musibetini giderir. O bir olan Allah'a ki, eğer sen
yolun bir yerinde bineğini kaybeder, sonra O'na yalvarırsan, senin bineğini
sana döndürür. Eğer sen kıtlığa düşersen ve sonra O'na dua edersen, O, sana
rızık indirir". Süheym rah-metuiiahi ateyh diyor ki: Biz Hz. Abdullah
radıyaiiahu anh'm yanında oturuyorduk, Bir cariye geldi ve efendisine,
"Siz burada oturuyorsunuz. Sizin atınıza nazar değdi. Okuyup üfleyen
birini bulup getiriniz" dedi. Hz. Abdullah radıyaiiahu anh, "Herhangi
bir üfürükçüye gerek yok. Onun burnunun sağ deliğine dört defa, sol deliğine üç
defa şu duayı okuyup üfleyin" buyurdu."Korkulacak bir şey yok. Ey
insanların Rabbi! Sen onun sıkıntısını gider ve ona şifa ver. Ancak Sen şifa
verensin. Sen'den başka zararı defedecek kimse yoktur". O adam gitti ve
kısa bir süre sonra geri döndü ve "Ben sizin dediğiniz gibi yaptım. At
tamamen iyileşti, yemeye başladı, idrarvedefi hacetinideyaptfdedi.Şu husus çok
iyi bir şekilde kalbe yerleştirmelidir. Bu husus kalpte ne kadar sağlamlaşırsa,
o kadar dünya ve ahirette işe yarayacaktır: Fayda ve zarar ancak bir olan,
şeriki olmayan Yüce Zât'ın elindedir. Hacetleri yalnız O'ndan istemek gerekir.
Her musibette yalnız O'na yönelmelidir. Bütün dünyanın kalbi O'na tâbîdir.[45]
53) Hz.
İbrahim bin Edhem rahmetuiiahi aleyh''e bir adam hediye olarak 10 bin dirhem
takdim etti. O bunu kabul etmeyi açıkça reddetti ve "Sen 10 bin dirhem sebebiyle
benim adımın fukara listesinden çıkarılmasını istiyorsun? Allah'a yemin olsun
ki, ben buna asla razı olamam" dedi. Onun şöyle bir sözü de vardır:
"Dünyacılar, dünyada rahat ararlar. Bu yüzden aldanırlar (yahu dünyada
rahatlık nerede?) Eğer onlar padişahlığın biz de olduğunu bilselerdi, bizimle
kılıçlarıyla savaşırlardı".Biri Hz. Abdullah İbni Mübarek rahmetuiiahi
aleyh'e, "Adamlar kimlerdir?" dedi. O, "Alimlerdir" dedi.
"Padişah kimdir?" deyince, "Zahidler (yani dünyaya rağbet
etmeyenlerdir)" buyurdu. Adam, "Ahmaklar kimlerdir?" dedi. O,
"Din vasıtasıyla dünya kazananlardır" buyurdu. Hz. Zünnûn Mısrî
rahmetuiiahi aleyh buyuruyor ki: Zahidler ahiretin padişahlarıdır. Onlar arif
olan fakirlerdir". Hz. Şeyh Ebû Medyen rahmetuiiahi aleyh buyurdu ki:
"Padişahlık iki türlüdür. Biri şehirlerin, ikincisi kalplerin. Hakiki
padişah ise yalnız zâhid kimsedir (çünkü o kalplerin padişahıdır).İçlerinde
İmam Şafii rahmetuiiahi aieyh'\n de bulunduğu bir topluluğun mezhebine göre,
eğer bir şahıs, "Benim malımdan şu kadarı en akıllı insanlara
verilsin" diye vasiyet edip ölse, o mal zahidlere verilecektir. (Çünkü
gerçek akıllı ancak onlardır)[46]
54) İmam-ı
Kebîr, Ârif-i Şehîr, Şeyh Ebû Abdullah Haris bin Esed Muhasibi rahmetuiiahi
aleyh bir defasında dünyaya meyleden alimleri zikrederek şöyle buyurdu:
"Onlar diyorlar ki; <Sahâbe-i Kiram radıyaiiahu anhum semain de çok
zengindi>. O ahmaklar Sahâbe-i Kiram'ı zikrediyorlar ki, insanlar onların
mal toplamasını mazur kabul etsinler. Şeytan onlara hile yapmaktadır. Onlar
bunun hiç farkına varmamaktadırlar. Hey gidi ahmak sana yazıklar olsun. Senin
Hz. Abdurrahman bin Avf radıyaiiahu anh'm malını delil olarak ileri sürmen
şeytanın bir hilesidir. Seni helak ve berbad etmek için ağzından bu sözleri
çıkarttırmaktadır. Sen, <Sahâbe-i Kiram radıyatiahu anhum semain hazretleri
de şeref ve ziynet için mal biriktirdi> deyince, sen onları gıybet etmiş ve
onlara çok ağır bir şeyi isnad etmiş oldun. Sen <Helal yolla mal biriktirmek,
onu terk etmekten efdaldir> diye kabul ettiğin zaman Rasûlullah saiiaiiahu
aleyhi veseiiem'in şanına küstahlık etmiş olursun. Bütün peygamberler
aieyhîmssaiatü vesseiam'm şanına küstahlık etmiş olup, onların (Neûzû billah)
bir şeyden haberleri olmadığını söylemiş olursun. Çünkü onlar senin gibi mal
biriktirmedirler. Ne zamanki sen, <Helal yolla mal biriktirmek onu terk
etmekten daha üstündüo deyince şöyle bir iddiayı ortaya atmış oldun.
Rasûlullah saiiai-lahu aleyhi veseiiem kendi ümmetinin hayrına çalışmadı. Çünkü
o mal biriktirmeyi yasakladı. Göklerin Rabbine yemin olsun ki, sen bu iddianda
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem hakkında yalan söyledin. Rasûlullah
saiiaiiahu aleyhi veseiiem kendi ümmetinin haline son derece şefkatliydi. Onların
hayrını istiyordu. Onlara çok merhametliydi. Onlara çok acıyordu. Hey gidi
ahmak! Hz. Abdurrahman bin Avf radı-yaiiahuanh kendi üstünlük ve kemâline
rağmen, takvasına rağmen, yaptığı iyiliklere rağmen, Allah yolunda mallarını
harcamasına rağmen, Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'ln sahâbisi olmasına
rağmen, Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm kendilerini daha dünyada iken
Cennet'le müjdelediği (Aşere-i Mübeşşere adıyla meşhur olan) kimselerden
olmasına rağmen, kısaca bütün bu yüce sıfatlarına rağmen sadece malı yüzünden
kıyamet meydanında durup kalacak ve muhacirlerin fakirleriyle birlikte Cennet'e
gidemeyecektir. O halde dünyanın meşguliyetlerine dalmış bulunan bizler
hakkında senin görüşün nedir? Hayret! çok hayret o fitneye düşene ki, o, haram
ve şüpheli malın pisliğine bulaşmıştır. İnsanların kirleri olan (sadaka malını)
yer. Şehvet, ziynet ve böbürlenmeyle vakit geçirir. Sonrada kalkar Hz.
Abdurrahman bin kvi mdtyaiiahu anti\x\ halini delil olarak ileri sürer".
Ondan sonra Muhasibi rahmetuiiahi aleyh Sahâbe-i Kiram'ın güzel hallerini
anlattıktan sonra şöyle dedi: "O yüce insanlar yoksulluğu seviyorlardı.
Fakirlik korkusu diye bir düşünceleri yoktu. Rızıkları konusunda Allah ceiie
cetatunu'ya tam olarak güveniyorlardı. Takdire razı oluyorlar, musibetlerden
hoşlanıyorlardı. Servetlerine şükrediyorlar, yoklukta sabrediyorlardı. Güzel
hallerde Allah ceiie ceiaiuhu'ya hamd ediyorlardı. Mütevâzi insanlardı.
Başkalarını kendilerine tercih ediyorlardı. Yanlarına fakirlik geldiği zaman
ona, "Merhaba (iyi ettin de geldin)" derlerdi. Fakirliğe salihlerin
şiarı diyorlardı. Sen Allah hakkı için söyle! Senin halin de böyle mi? Sen
onlara benzemekten çok uzaksın. Senin halin onların haline tamamen ters
düşmektedir. Sen zenginlik vaktinde azgınlaşıyorsun. Servet sahibi olduğun zaman
gururlanıyorsun. Malın olduğu zaman sevincinden dolayı kendinden o kadar geçiyorsun
ki, Allah'ın nimetine şükretmeyi bile unutuyorsun. Sıkıntı zamanlarında
Allah'ın yardımından ümidini kesiyorsun. Musibet zamanlarında suratını asıyorsun.
Takdire hiç razı olmuyorsun. Fakirlere buğz ediyorsun. Yoksulluğa burun
büküyorsun. Sen malı dünyada konforlu yaşamak için, onun parlaklık ve güzelliğiyle
gönül eğlendirmek için, onun lezzetlerinin ve şehvetlerinin zevkini çıkarmak
için biriktiriyorsun. O yüce insanlar helal olan şeylerden o kadar ayrı dururlardı
ki, sen o derecede haram şeylerden bile ayrı durmuyorsun. Onlar basit
hatalarını bile o kadar ağır görüyorlardı ki, sen haram ve büyük günahları bile
o kadar ağır görmüyorsun. Keşke senin en iyi ve en helal malın bile onların şüpheli
malına eşit olsa. Keşke sen iyiliklerinin kabul olmamasından korktuğun gibi
günahlarından da korksaydın. Keşke senin orucun onların iftarına denk olsaydı.
(Zira onların iftar etmeleri bile Allah içindi. Bundan dolayı sevap
alıyorlardı). Keşke senin gece kalkman, onların uyumalarına eşit olsaydı.
Keşke senin Ömür boyu yaptığın iyilikler, onların bir iyiliğine eşit olsaydı.
Hey gidi bedbaht! Dünyadan sadece misafir azığı kadar alman senin için uygundur.
Keşke sen dünyacıların halinden ibret alsan. Zira onlar Mahşer Meydanı'nda
hesap vermek için tutulmuş olacaklardır. Ve keşke sen Rasûlullah saiiaiiahu
aleyhi veseiiem ile beraber Cennet'e girecek ilk zümrenin içinde olsan. Çünkü o
zaman sen ne Mahşer Meydanı'nda tutulur ne de uzun uzadıya bir hesaba
çekilirdin. Zira Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem şöyle buyurmuştur:
<Benim ümmetimin fakirleri zenginlerinden 500 sene önce Cennet'e
gireceklerdin»"[47]
55) Hz.
Abdulvâhid bin Zeyd rahmetuiiahi aleyh (Çeştiye silsilesinin meşâyi-hinden olan
bir büyük zattır) buyuruyor ki: Biz bir defasında gemiye binmiş gidiyorduk.
Havanın fırtınalı olması bizim gemimizi bir adaya ulaştırdı. Biz orada puta
tapan bir adam gördük. Ona, "Sen kime tapıyorsun?" dedik. O puta
doğru işaret etti. Biz, "Senin mabudun, senin imal ettiğin bir şey. Bizim
mabudumuz ise bizzat Kendisi böyle şeyler yaratıyor. Kendi elinde yaptığın şey
ibadete layık değildir" dedik. O, "Siz kime ibadet
yapıyorsunuz?" dedi. Biz, "Arşı göklerin üzerinde olan, yeryüzünü
tutan, azamet ve büyüklüğü her şeyden üstün olan Yüce Zât'a ibadet
yapıyoruz" dedik. O, "Siz o Yüce Zât'ın varlığını nasıl
bildiniz?" dedi. Biz, "O bize bir Rasûl (elçi) gönderdi. O çok kerim
ve şerefliydi. O Rasûl bize bütün bunları anlattı" dedik. O, "O Rasûl
nerede?" dedi. Biz, "O, fermanı ulaştırdı. Kendi hakkını tamamladı.
Sahibi de fermanı ulaştırdığı ve vazifesini en güzel şekilde yaptığının
karşılığını vermek için onu yanına çağırdı" dedik. O, "O Rasûl size
bir alâmet bıraktı mı?" dedi. Biz, "O Mâlik'in Yüce Kelamfnı bize
bıraktı" dedik. O, "Bana o kitabı gösterin" dedi. Biz Kur'an-ı
Kerim'i getirip onun önüne koyduk. O, "Ben okuma bilmem siz bundan bana
okuyun" dedi. Biz bir sûre okuduk. O dinlerken ağladı. Sûre bitene kadar
ağlaması devam etti. Sonra, "Bu Yüce Kelamın Sahibi'nin hakkı, O'na isyan
edilmemesidir" dedi ve sonra Müslüman oldu. Biz ona İslam'ın erkânı ve
ahkâmını söyledik ve Kur'an'dan birkaç sûreyi öğrettik. Gece olunca biz yatsı
namazını kılıp uyumak üzereydik. O, "Sizin mabudunuz da gece uyuyor
mu?" dedi. Biz, "O Yüce Zât Hayy ve Kayyum'dur. O ne uyur ne de
uyuklar1" dedik. O, "Siz ne kadar beceriksiz kullarsınız. Mevlânız
uyanık olsun siz de uyuyun" dedi. Biz onun bu sözüne çok hayret ettik.
Adadan ayrılacağımız sırada, "Beni de yanınıza alıp götürün. Tâ ki ben
dini meseleleri öğreneyim" dedi. Biz onu beraberimize aldık. Biz Abbâdan
şehrine ulaşınca ben arkadaşlara, "Bu yeni Müslümandır. Onun geçimi için
bir şeyler düşünmeliyiz" dedim. Biraz dirhem topladık. Ona vereceğimiz
sırada, "Bu nedir?" dedi. Biz, "Birkaç dirhem. Bunları kendi
masraflarında kullanırsın" dedik. O, "Lâ ilahe illallah] Siz bana
öyle bir yol gösterdiniz ki, kendiniz o yolda yürümüyorsunuz. Ben bir adada
idim. Bir puta tapıyordum. Allah'a ibadet yapmıyordum. O, beni bu haldeyken
bile zayi etmedi, helak etmedi. Halbuki ben O'nu hiç bilmiyordum. Öyleyse şimdi
ben O'nu tanıdığım (O'na ibadet ettiğim halde beni neden zayi etsin?)"[48]
dedi. Üç gün sonra öğrendik ki, ölümü yaklaşmış, ömrünün son anlarını yaşıyordu.
Yanına gittik. "Bir hacetin varsa söyle" dedik. O, "Benim bütün
hacetlerimi O Yüce Zât yerine getirdi. O, sizleri adaya (benim hidayetim için)
gönderdi" dedi. Şeyh Abdulvâhid rahmetuiiabi aleyh buyurdu ki; Bana birden
uyku galip geldi. Ben hemen orada uyudum. Rüyamda yemyeşil bir bağ gördüm.
Orada son derece nefis bir kubbe yapılmıştı. Onun içinde bir taht kurulmuştu.
O taht üzerinde son derece güzel bir kız oturuyordu. Onun gibi güzel bir kadım
hiç kimse görmemiştir. Şöyle diyordu: "Allah aşkına onu çabuk gönderin.
Onun arzusundan benim sabırsızlığım haddini aştı". Ben gözümü açınca o
yeni Müslümanın ruhu uçup gitmişti. Biz onu hazırlayıp kefenledik ve defnettik.
Gece olunca ben rüyamda aynı bağı, kubbeyi ve vefat eden adamın yanında taht
üzerinde o kızı gördüm. O adam şu ayeti okuyordu:[49]
"Melekler her
kapıdan onların yanlarına girecekler / ve <Sabretmenizin (din üzerinde sebat
etmenizin) karşılığı olarak size selam olsun. (Bu her türlü afetten selamette
olma müjdesidir). Dünya yurdunun sonu (Cennet) ne güzeldik
diyeceklerdir".
(Ra'd-23,24)
Allahu Teâlâ'nın ihsan
ve ikramının hayret verici işlerindendir ki, adam ömrü boyunca puta taptı ama
ölümü yaklaştığı sırada Allahu Teâlâ gemilerinin hakimiyetini kaybetmeleri
sebebiyle insanları mecburi olarak onun yanına gönderdi ve onu ahiret
nimetlerine erdirdi.Allah'ım (Sen mülkün sahibisin) Senin vermek istediğini
engelleyecek yoktur. Senin engellediğini de verecek yokturHz. Mâlik bin Dinar
rahmetuiiahi aleyh bir defasında Basra sokaklarında -yürüyordu. Yolda bir
cariye padişahların cariyeleri gibi şân-ı şevketle hizmetçi Ieriyle eraber
gidiyordu. Hz. Mâlik onu görünce seslenerek, "Ey cariye senin sahibin seni
satıyor mu?" dedi. Cariye bu sözü duyunca (hayran oldu) ve "Bir daha
söyle" dedi. O bir daha söyledi. Cariye, "Eğer o satarsa senin gibi
bir fakir satın alabilir mi?" dedi. Hz. Mâlik bin Dinar rahmetuiiahi
aleyh, "Evet senden daha iyisini de satın alabilirim" dedi. Cariye
bunu duyunca güldü ve hizmetçilerine, "Şu fakiri yakalayıp bizimle beraber
götürün (biraz eğlenmiş oluruz)" dedi. Hizmetçiler onu yakalayıp
beraberlerinde götürdüler. Cariye evine dönünce bu olayı efendisine anlattı.
Bunu duyunca o da güldü ve onun karşısına getirilmesini emretti. Hz. Mâlik bin
Dinar rahmetuiiahi aleyh karşısına getirilince cariyenin efendisinin kalbi
üzerine heybet çöktü. "Siz ne istiyorsunuz?" dedi. O, "Sen
cariyeni bana sat" dedi. Adam, "Sen onun değerini verebilir
misin?" dedi. Hz. Mâlik rahmetuiiahi aleyh, "Benim yanımda onun
değeri hurma içinden çıkarılmış iki çekirdektir" buyurdu. Bunu duyunca
hepsi güldüler. Adam, "Siz bu değeri neye göre biçtiniz?" dedi. O,
"Bunda çok kusur var" dedi. Adam, "Ondaki kusurlar
nelerdir?" dedi. O, "Eğer güzel koku sürmezse bedeninden kötü koku
gelmeye başlar. Eğer dişlerini temizlemezse, ağzından kötü koku gelir. Eğer
saçlarını taramazsa, karma karışık olur ve bitlenir (başından koku gelmeye
başlar). Biraz yaşı ilerleyince ihtiyar olur (yüz sürmeye bile layık olmaz).
Ondan hayız gelir. O, def-i hacete çıkar. Ondan her çeşit pislikler (tükürük,
yellenme, salya, sümük vs.) çıkmaktadır. Başına gam, keder ve musibetler
gelmektedir. O kadar menfaatçidir ki, yalnız kendi menfaati için sana sevgi
gösterir. Yalnız kendi rahat ve keyfi için sana yakınlık besler (bugün sana bir
felaket ulaşsa, bütün sevgiler biter). Son derece vefasızdır. Hiçbir söz ve
kararını yerine getirmez. Onun bütün sevgisi yalandır. Yarın senden sonra bir
başkasının yanına oturduğunda onu da aynı şekilde sevdiğini iddia edecektir.
Benim yanımda bundan bin kat daha üstün cariye vardır ki, bundan son derece
ucuzdur. O Kâfur maddesinden, Misk ve zaferan karışımından yaratılmıştır. O
inci ve nurla sarılmıştır. Eğer onun tükürüğü acı bir suya konulsa, o su
tatlanır. Eğer bir ölüyle konuşsa, o dirilir. Eğer onun bileği güneşin
karşısına konsa güneşin nuru gidip kararır. Eğer o karanlıkta gelse, evin hepsi
aydınlanır. Eğer o dünyaya kendi süs ve ziynetiyle gelse, bütün dünya güzel
kokuya boğulup aydınlanır. O cariye misk ve zaferan bahçelerinde büyümüştür.
Yakut ve mercan dalları altında oynamıştır. Her türlü nimetlerin bulunduğu
çadırlar arasında onların sarayları vardır. (Cennet nehirlerinden bir nehir
olan) Tesnim'den su içerler. Asla sözlerinden dönmezler. Sevgilerini
değiştirmezler (vefasız değillerdir). Şimdi sen söyle. Para harcama açısından
hangi cariye daha uygundur?" Hepsi, "Senin haber verdiğin
cariye" dediler. Bunun üzerine Hz. Mâlik bin Dinar rahmetuiiahi aleyh
buyurdu ki: "O cariyenin parası her zaman, her devirde ve herkesin
yanında bulunmaktadır. Halk, "Onun değeri nedir?" dediler. O,
"Bu kadar büyük, önemli ve sânı yüce olan bir şeyi satın almak için çok
basit bir kıymet ödemek gerekiyor. O da gecenin az bir vaktini ayırıp yalnız
Allah ceiie ceiaiuhu için en azından iki rekat teheccüd namazı kılmalı. Siz
yemeğe oturduğunuz zaman bir fakiri de hatırlayın (onu yedirin). Allahu
Teâlâ'nın rızasını kendi arzularınıza galip kılın. Yolda eziyet veren (diken
tuğla vs. gibi) bir şey gördüğünüzde onuuzaklaşt rın.Dünya hayatını basit
masraflarla geçirin. Fikir ve derdinizi, bu aldatıcı (dünya) yurdundan ayırıp,
ebedi kalacağınız yurda yöneltin. Bu şeylere ihtimam göstermekle, dünyada
izzet içinde bir hayat geçirirsiniz. Ahirete ise endişesiz, saygı ve ikrama
ulaşırsınız. Nimetler yurdu olan Cennet'te Allah ceiie ceiaiuhu'mn yakınında
ebedi olarak kalırsınız". Cariyenin efendisi, cariyeye hitaben, "Sen
şeyhin sözünü dinledin mi? Bunlar doğru mu, değil mi?" dedi. Cariye,
"Tamamen doğru, şeyh efendi çok büyük bir nasihat ve hayrımızı isteyen ve
iyilikle ilgili sözler söyledi" dedi. Efendisi, "Peki sen artık
hürsün şu kadar eşya da sana hediyedir" dedi. Kölelerine, "Siz
hepiniz de hürsünüz. Malımdan şu kadarı size hediyedir. Benim bu evim ve içindeki
malın hepsi Allah yolunda sadakadır" dedi. Evin kapısının üzerinde duran
kalın kumaştan yapılmış perdeyi indirerek bedenine sardı. Kendi kaliteli ve
lüks elbiselerini çıkarıp sadaka olarak verdi. Cariye, "Efendim senden
sonra artık, benim için bu hayatının bir tadı yoktur" dedi. O da bir kalın
elbiseye bürünüp bütün süs ve ziynet elbiselerini ve bütün mal ve eşyasını
sadaka olarak vererek efendisiyle beraber kaldı. Mâlik bin Dinar
rahmetuiiahialeyh onlara dua ederek veda etti. Onların ikisi bütün bu zevki
sefayı boşayıp Allah'a ibadetle meşgul oldular. Bu hal üzere ahirete intikal
ettiler.[50] llah bizi ve onları
bağışlasın
57) Cafer
bin Süleyman rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Ben bir defasında Mâlik bin Dinar'la
birlikte Basra'da yürüyordum. Muhteşem bir köşkün yanından geçtik İnşaatı devam
ediyordu. Bir genç oturmuş inşaatçılara, "Buraya şu yapılacak, şuraya şu
yapılacak" diye yol gösteriyordu. Mâlik bin Dinar rahmetuiiahi aleyh o gence
bakarak, "Bu şahıs ne güzel bir genç. Ama hangi şeylere batmış. Kendini bu
inşaat işine nasılda daldırmış. Benim içimden geliyor ki ben bu genç için
Allah'a dua edeyim de onu bu meşguliyet batağından kurtarıp kendi muhlis
kullarından etsin. Eğer bu Cennet gençlerinden olursa ne güzel olur. Cafer
yürü! Bu gencin yanına gidelim" dedi. Cafer rahmetuiiahi a/eyh diyor ki:
Biz ikimiz o gencin yanına gittik. Ona selam verdik. O selamımızı aldı (O Mâlik
rahmetuliahi aleyh'] tanıyordu). Ancak o anda onu tanıyamadı. Biraz sonra onu
tanıyınca ayağa kalktı ve "Nasıl teşrif ettiniz?" dedi. Mâlik
rahmetuiiahi aleyh, "Sen bu evine ne kadar para harcamaya niyet
ettin?" dedi. O, "100 bin dirhem" dedi. Mâlik rahmetuiiahi
aleyh, "Eğersen 100 bin dirhemi bana verirsen, ben senin için Cennet'te
bir ev verileceğini üzerime alıyorum. O ev bundan kat kat üstündür. Orada
hizmetçiler bol olacaktır. Onda kırmızı yakuttan çadır ve kubbe olacaktır.
Üzerinde inci dizilmiş ve toprağı za-feran olacaktır. Onun harcı miskten
yapılmıştır. Ondan güzel kokular yayılır. O ev ne eskir ne de yıkılır. Onu
mimar yapmayacaktır. Aksine Allahu Teâlâ onu Kün emriyle hazır edecektir"
buyurdu. O genç, "Bana düşünmek için bu gece mühlet veriniz. Yarın siz
gelince bu konuyla ilgili görüşümü size arz edeceğim" . Mâlik rahmetuiiahi
aleyh geri döndü. O genç gece boyu fikredip düşündü.Gecenin sonuna doğru bu
hususta çok acizlik içinde dua etti. Sabah olunca biz ikimiz onun evine gittik.
O genç kapının dışında oturmuş bekliyordu. Hz. Mâlik rahmetuiiahi aieyh'\
görünce çok sevindi. Hz. Mâlik rahmetuiiahi aleyh, "Dünkü mesele hakkında
görüşün ne oldu?" dedi. Genç, "Siz dün vaad etmiş olduğunuz şeyi yerine
getirebilecek misiniz?" dedi. Hz. Mâlik, "Elbette" dedi. O
dirhemlerin bulunduğu torbayı getirip önüne koydu. Mürekkep ve kalem de
getirdi. Hz. Mâlik rahmetuiiahi aleyh bîr kağıdın başına
Bismillahirrahmanirrahim'Ğen sonra şöyle yazdı: "Bu bir ikrarnâmedir.
Mâlik bin Dinar falan şahsa kefil olmuştur ki; onun köşküne karşılık Allah
ceiie ceiaiuhu indinde ona sıfatı yukarıda (yazılıp) beyan edilen şöyle şöyle
bir köşk verilecektir. Hatta bundan daha fazla güzel ve üstün olacaktır. Güzel
gölgeliklerde ve Allah ceiie ceiaiuhu r\a yakın olacaktır". Kağıda bunları
yazdıktan sonra kağıdı o gence teslim etti. Ondan 100 bin dirhem alıp geldi.
Cafer rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Akşam vakti Hz, Mâlik rahmetuiiahi aleyh'in
yanında o dirhemlerden bir öğün yemek yiyecek kadar bile bir şey kalmadı. Bu
olayın üzerinden 40 gün bile geçmemişti ki, bir gün Hz. Mâlik rahmetuiiahi
aleyh sabah namazını bitirince mescidin mihrabında bir kağıt parçası gördü. Bu
parça Mâlik rahmetuiiahi aieyh'm yazıp o gence verdiği kağıdın kendisiydi.
Kağıdın arka yüzünde mürekkepsiz olarak şöyle yazılmıştı: "Bu Allah ceiie
ceiaiuhu tarafından Mâlik bin Dinar'ın kefaletinin beraatıdır. Sen o genç için
hangi eve kefil olduysan Biz onu tam olarak teslim ettik. Ondan yetmiş kat
fazlasını verdik". Hz. Mâlik rahmetuiiahi aleyh o parçayı okuyunca hayret
etti. Ondan sonra biz o gencin evine gittik. O gencin evinin üzerinde (matem
tutmak için asılmış) siyah bir alâmet vardı. Ağlama sesleri geliyordu. Bizim
sormamız üzerine o gencin dün ahirete intikal ettiğini öğrendik. Biz,
"Onu kim yıkadı?" deyince, onu yıkayan kişi çağrıldı. Biz yıkama ve
kefenleme işlerinin nasıl yapıldığını sorunca yıkayıcı kişi, "O genç
ölmeden önce bana bir kağıt parçası verdi ve <Beni yıkayıp kefen giydirdiğin
zaman bu parçayı kefenime koyuver> dedi. Ben onu yıkadım kefenledim ve o
parçayı onun kefeni ile bedeninin ara-sına koydum" dedi. Hz. Mâlik
rahmetuiiahi aleyh yanındaki kağıt parçasını çıkarıp ona gösterince yıkayıcı,
"Bu o kağıt parçası. O gence ölüm veren Allah'a yemin olsun ki, ben bu
parçayı bizzat kendim onun kefenin içine koydum" dedi. Bu manzarayı
görünce bir başka genç kalktı ve "Ey Mâlik! Siz benden 200 bin dirhem
alınız bana da bir kağıt parçası yazınız" dedi. Hz. Mâlik rahmetuliahi
aleyh buyurdu ki: "Bu konu çok uzaklarda kaldı. Artık olamaz. Allah ceiie
ceiaiuhu ne dilerse onu yapar". Ondan sonra Mâlik rahmetuliahi aleyh ne
zaman o gençten bahsetse ağlamaya başlar ve onun için dua ederdi.[51]Allah
dostlarının başlarından bu gibi olaylar sık sık geçmektedir. Coşku ve cezbe
halinde ağızlarından bir söz çıkmakta, Allahu Teâlâ da o sözü aynı şekilde
yerine getirmektedir. Bu durum Rasû\u\\ah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm
hadisinde şu ifadelerle nakletmiştir: "Nice dağınık saçlı, toza toprağa
bulaşmış insanlar vardır ki, halk nları kapılarından kovmaktadırlar. Onlara
ilgi göstermemektedirler. Eğer onlar bir şey hakkında Allah 'a yemin etseler
Allah onların sözünü tamamen yerine getirir"[52]
58) Muhammed
bin Semmâk rahmetuiiahi aleyh buyuruyor ki: Emevilerden Musa bin Muhammed bin
Süleyman el Hâşimi çok nazlı büyütülmüş bir zengindi. Her zaman gönlünden geçen
arzularını tatmin etmekle meşguldü. Yemekte, içmekte, giyinmekte, oyun ve
eğlencede, arzu ve lezzetlerin her çeşidinde en yüksek derecede idi. Her an
çocuklar ve kızlarla oyalanırdı. Onun ne bir derdi vardı ne de bir endişesi.
Kendisi de son derece güzel, ay parçası gibiydi. Allah celie ce-/a/o/ju'nun her
türlü dünya nimeti ona tam olarak verilmişti. Onun yıllık geliri 303 bin
dinardı. Onların hepsi bu oyun ve eğlenceye harcanıyordu. Evinin üs katında
yüksekçe bir odası vardı. Onun bir çok penceresi caddeye bakıyordu. Onların
önüne oturur yoldan geçenleri seyrederdi. Birkaç cam da diğer tarafa (bağa doğr
ru) açılıyordu. O tarafa oturur, o bağdan gelen havayı tenefüs eder, güzel kokular
koklardı. O odanın içinde fildişinden yapılmış bir kubbe vardı. Gümüş çivilerle
tutturulmuştu. Üzerinde altın işlemeli tül vardı. Onun içinde de bir taht
vardı. Hâ-şimînin başında inciler takılı bir sarık vardı. O kubbenin altında
yarenler ve ah-bablar toplanırlardı. Hizmetçiler arkasında saygıyla ayakta
beklerlerdi. Karşı tarafta kubbenin dışında oynayan ve şarkı söyleyen kadınlar
toplanırdı. Gönlü şarkı dinlemek isteyince tambura doğru bir bakar hepsi hazır
olurdu. Sona erdirmek istediğinde tambura doğru işaret eder, şarkı sona ererdi.
Gece uyku gelinceye kadar bununla meşgul olurdu (şarab sarhoşluğundan dolayı)
aklı gittiğinde meclis yârenleri kalkıp giderlerdi. O hangi kızı isterse
yakalar ve gece boyu onunla baş başa kalırdı. Sabahleyin satranç, dama vs. ile
meşgul olurdu. Onun önüne hiçbir üzüntü, keder sözü, kimsenin ölümü ve kimsenin
hastalığı hakkında bir konuşma gelmezdi. Onun meclisinde her an gülme ve mizah,
güldürücü fıkralar ve bunlara benzer konuşmalar vardı. Her gün o devirde
bulunan yeni yeni, güzel kokular onun meclisine getirilirdi. Çok güzel gül
destelen hazırlanırdı. Bu hâl üzere o 27 sene geçirdi. Bir gece o âdeti üzere
kendi kubbesindeydi. Ansızın onun kulağına güzel ve çekici bir ses geldi. O
şarkı söyleyenlerin sesinden tamamen ayrıydı. Ancak çok gönül alıcıydı. O ses
kulağına gelir gelmez onu sanki biraz huzursuz etti. Şarkıcılarını susturdu.
Kubbenin penceresinden başını dışarı çıkarıp o sesi dinlemeye başladı. O ses
bazen kulağına geliyor bazen duruyordu. Hizmetçilerine, "Bu ses kimden
geliyorsa onu yakalayıp bana getirin" diye emir verdi. Şarap âlemi devam
ediyordu. Hizmetçiler hızla o sesin geldiği tarafa koştular. O sesi araya araya
bir mescide vardırlar. Orada bir genç duruyordu. O genç son derece zayıf, rengi
sararmış, boynu cılızlaşmış, dudakları kurumuş, saçları dağılmış, karnı
bedenine yapışmış bir haldeydi. Üzerinde de bedenini örtecek öyle küçük iki bez
parçası vardı ki, ondan daha azıyla bedeni örtmek mümkün değildi. Mescidde
ayakta duruyor, kendi Rabbi ile meşgul bir halde (namaz kılıyor ve namazda)
Kur'an okuyordu. Bu insanlar onu yakalayıp götürdüler. Ona ne bir ey dediler ne
de haber verdiler. Bir anda onu mescidden çıkarıp oraya (üst kattaki odaya)
götürüp onun önüne koydular ve "Efendimiz! İşte o hazırdır" dediler.
Efendileri şarabın sarhoşluğu ile "Bu kimdir?" dedi. Onlar,
"Efendim! Bu sizin sesini işittiğiniz kişidir" dediler. O, "Siz
onu nereden getirdiniz?" dedi. Onlar, "Efendim! O mesciddeydi.
Ayakta Kur'an okuyordu" dediler. O zengin, fakire, "Sen ne
okuyordun?" diye sordu. Fakir Eûzü Besmele ile başlayıp şu ayetleri okudu:"Şüphesiz
iyiler (Cennet'te) büyük nimet içindedirler. / Koltuklar üzerinde (Cennet'in
güzelliklerini) seyrederler. / Yüzlerinde nimet içerisinde olmanın sevinç ve
parıltısını görürsün. / Onlara, kâseleri mühürlenmiş halis bir içecek sunulur.
/ Onun mührü misktendir. Bu uğurda (kim daha fazla alacak diye) yarışanlar
yarışsın. (Bu nimetler amellerle kazanılır. O halde bu nimetlerin kendileriyle
kazanıldığı amellerde yarışılmalidır). / Bu içeceğin katkısı Tesnim'-dendir. /
(Tesnim Cennet'te) öyle bir pınardır ki, ondan mukarrebler (Allah'a
yaklaştırılanlar) içerler (yani o pınarın suyu mukarreb insanlara özel olarak
verilir. İyi insanların içeceğine de ondan bir miktar katılır". utaffifin-22-28)
Ondan sonra o fakir,
"Hey gidi aldanmış kişi! Senin bu köşkünün, senin bu yüksek odanın, senin
bu döşemelerinin onlarla alâkası var mıdır?" diyerek Kur"an-ı Kerim'den
ayetler okumaya başladı.
• Onlar yüksek
döşekler üzerindedir. (Onların üzerine kabartılmış örtüler serilmiştir).
(Vâkıa-34)
• Onların örtüleri
parlak atlastandır.
Rahman 5
• Cennetlikler orada
yeşil yastıklara ve işlenmiş son derece güzel yaygılara yaslanırlar.
(Rahman-76)
• (Allah'ın dostu
koltuklar üzerinde oturup bakacak ki,) iki Cennet arasında akıp giden iki pınar
vardır.
(Rahman-50)
. Bu iki Cennet'te her
türlü meyveden çifter çifter vardır. (Bir çeşit meyvenin iki tadı
olacaktır).
(Rahman-52)
• O meyveler bitip
tükenmeyecek / ve yasaklanmayacaktır. (Dünyada bahçe sahipleri meyveyi
koparmaktan men etmektedirler) (Vâkıa-32,33)
• Onlar beğendikleri bir
hayat içinde / yüksek Cennet'tedirler. (Hakka 21,22)
. Onlar yüce Cennet'te
olacaklardır. / Orada boş bir söz işitmezsin. / Orada akan ir kaynak vardır. /
Orada yüksek tahtlar, /önlerine konulmuş kaseler, /sıra sıra dizilmiş
yastıklar, / her tarafa döşenmiş halılar vardır. (Nereye isterlerse oturabilirler). Ğaşiye-10-16)
• Onlar gölgelerde ve
pınar başlarındadır
(Mürselat-41)
• Cennetin yemişleri
devamlıdır (hiç tükenmez). Onun gölgesi de daimidir. İşte Allah'tan korkanların
akibeti budur. Kafirlerin akibeti ise ateştir
. (Ra'd-35)
(Kimbilir o ateş ne kadar şiddetli olacaktır.
Allahu Teâlâ korusun.)
• Suçlular ise
şüphesiz Cehennem azabında ebediyen kalacaklardır. / Hiçbir zaman onların
azabı hafifletilmeyecektir. Onlar orada ümitsiz kalacaklardır .(Zuhruf-74,75)
• Muhakkak suçlular o
gün sapıklık ve (ahmaklıktan kaynaklanan) delilik içindedirler. (Onların
ahmaklığı o gün belli olacaktır). / O gün onlar Cehennem'in ateşine yüzüstü
sürüklenirler ve onlara, <Tadın Cehennem ateşinin dokunuşunun (ondan
yanmanın) tadını!> denir. (Kamer-47,48)
• Onlar alevli bir
ateş ve kaynayan bir su içindedirler. / Kapkara bir dumanın gölgesi
altındadırlar.
(Vâkıa-42,43)
• O gün suçlu kişi,
oğullarını, /karısını, kardeşini,/kendisini barındıran sülalesini/ ve
yeryüzündeki her şeyi fidye olarak verip sonra ondan kurtulmayı temenni e-der.
/ Fakat bu asla olamaz. Şüphesiz o ateş / derileri kavurup soyan alevli bir
ateştir, / O (dünyada Hak'ka) sırtını dönüp (Allah'a itaatten) yüz çevireni /
ve (haksız yere) servet toplayıp yığanı kendisine çağırır. (Meâric-11-18)
• Onların üzerine bir
gazap ve onlar için (ahirette) çetin bir azap vardır.)
(Şûra-16
• Onlar ateşten çıkmak
isterler, fakat onlar ondan çıkacak değillerdir. Onlar için devamlı bir azap
vardır.
(Maide-37)
Fakir bu ayetleri
okuduktan sonra şöyle dedi: "Bu kimse çok meşakkat içinde kalacak, son
derece çetin azab içinde Allah'ın gazabına uğramış olacaktır. Onlar o azabtan
asla çıkacak değillerdir". (Bu konuşmasında o fakir Cennet ve Cehennemle
ilgili pek çok ayete işaret etmiştir. Onların sûre ve ayetlerinin kaynaklarını
yazdık. Ayetlerin tamamına Kur'an-ı Kerim meallerinden bakılabilir. O Hâşimî
zengin, fakirin konuşmasını dinleyince yerinden kalktı ve o fakire sarılarak
hüngür hüngür ağladı. Bütün meclis ehline, "Hepiniz gidin" dedi.
Fakiri yanına alarak avluya gitti ve bir çulun üzerine oturdu. Kendi gençliği
üzerine nevhâ etmeye ve kendi haline ağlamaya başladı. Fakirde ona nasihat
ediyordu. Nihayet sabah oldu. O önce fakirin önünde kendi günahlarına tevbe
etti. İlerde asla hiçbir günah işlemeyeceğine dair Allah'a söz verdi. Sonra
gündüz ikinci defa bütün topluluğun önünde tevbe etti. Mescidin bir köşesini
tutarak Allah'a ibadetle meşgul oldu. Kendi bütün mal ve eşyasını satarak
sadaka etti. Bütün hizmetçilerinin görevine son verdi. Zulüm ve haksızlıkla
aldığı bütün şeyleri hak sahiplerine iade etti. Köle ve cariyelerinin çoğunu azad
etti, çoğunu da satıp, onların değerini sadaka olarak verdi. Kalın elbise ve
arpa ekmeğini tercih etti. Gece boyu namaz kılıyor, gündüz oruç tutuyordu.
Hatta büyük ve salih insanlar onun yanına ziyarete gelmeye başladılar. O kadar
mücahede yapmaya başladı ki, halk kendisine merhamet etmesini ve meşakkatini
azaltmasını rica ettiler. "Allahu Teâlâ çok Kerim'dir. O, az bir çalışmaya
da çok fazla mükafat verir" diye anlattılar.Ancak o, "Dostlarım!
kendi halimi ancak ben bilirim. Ben gece gündüz Mevlâma isyan ettim. Çok ağır
günahlar işledim" diyerek ağlamaya başlar ve hüngür hüngür ağlardı. Bu
hal içinde çıplak ayakla yürüyerek Hacc etmiştir. Vücudunda kalın bir elbise,
yanında ise sadece bir tas ve bir torbası vardı. Bu hal içinde Mekke-i
Mükerreme'ye ulaştı. Hac'dan sonra orada ikamet etti ve orada vefat etti.
Allah ona bol bol
rahmet etsinMekke'de ikamet ettiği sürece geceleri Hatime giderek iyice ağlar
ve yalvarırdı. O şöyle derdi: "Ey Mevlâm! Nice yalnız zamanlarım geçti.
Ben Seni hayalimden dahi geçinmedim. Ben nice büyük büyük günahlarla Sana
karşı geldim. Ey Mevlâm! Benim bütün iyiliklerimin hepsi gitti (hiçbir şey
kazanamadım). Günahım yanımda kaldı. Seninle buluştuğum gün (ölümden sonra)
benim için felaket üzerine felakettir (yani benim amel defterim açıldığı zaman
çok büyük bir felakettir). Ah! O amel defteri benim rezillik ve
kepazeliklerimle dolu olacak, benim günahlarımla dolu olacak. Üstelik Senin
gazabından dolayı benim üzerime zaten felaket inmiştir. Senin bana devamlı
yaptığın ihsanların karşısında beni azarlaman, benim helak olmam demektir. Bir
de devamlı günahlarımla nankörlük ettiğim nimetlerinden dolayı beni azarlaman
benim için felakettir. Sen ise benim bütün bu hareketlerimi görüyordun. Ey
Mevlâm! Benim Sen'den başka koşup gideceğim hangi sığınağım vardır? Sen'den
başka iltica edeceğim kim vardır? Benim kendisine bir türlü güveneceğim,
Sen'den başka kim vardır? Ey Mevlâm! Ben Sen'den Cennet istemeye layık değilim.
Şüphesiz Senin keremin, bahşişin ve lütfundan şunu temenni ediyorum ki, Sen
bana rahmet et ve beni affeyle".Şüphesiz Sen takva ve mağfiret ehlisin
59) Harun
Reşid rahmetuiiahi aieyh'm bir oğlu vardı. Yaklaşık 16 yaşındaydı. O sık sık
zahidlerin ve büyük zatların meclisinde kalırdı. Çoğu zaman kabristana giderdi.
Oraya gidince, "Sizler bizden önce dünyadaydınız. Dünyanın sahibiydiniz.
Ancak o dünya sizi kurtaramadı. Nihayet siz kabre ulaştınız. Keşke ben sizin
başınıza ne geldiğini ve size ne gibi sualler sorulup sizin ne cevab
verdiğinizi bir türlü bilseydim". O çoğu zaman şu şiiri okudu:
Cenazeler beni hergün
korkutup endişelendiriyor. Kadınların ağlaması beni kederlendiriyor.O bir gün,
padişah olan babasının meclisine geldi. Bütün vezirler ve âmirler onun yanına
toplanmıştı. Çocuğun bedeninde basit bir elbise başında da bir bez sanlıydı.
Devlet erkanı aralarında, "Bu deli çocuğun hareketleri Emîr-ül Mü'mini
diğer padişahların gözünde zelil etti. Eğer Emîr-ül Mü'minin onu uyarırsa belki
o endi hareketlerinden vazgeçer" dediler. Emîr-ül Mü'minin bu sözü duyunca
ona, "Oğlum sen beni insanların gözünde zelil ettin" dedi. O bu sözü
duyunca babasına hiçbir cevap vermedi. Ancak orada duran bir kuşa, "Seni
yaratan Zât'ın hakkı için, gel ve elime kon" dedi. Kuş oradan uçarak gelip
onun eline kondu. Sonra, "Şimdi yerine git" deyince elinden uçup
yerine gitti. Ondan sonra çocuk, "Babacığım! Aslında sizin dünyayı
sevmeniz beni rezil etti. Artık ben sizden ayrılmaya niyet ettim" diyerek
oradan ayrılıp gitti. Yanına sadece bir Kur'an-ı Kerim aldı. Giderken annesi
(ihtiyaç anında satıp kullansın) diye ona çok kıymetli bir yüzük verdi. Çocuk
oradan yürüyerek Basra'ya ulaştı. İşçilerle birlikte çalışmaya başladı.
Haftada sadece Pazar günü çalışıyordu. Bir hafta o yevmiyesini harcar yedinci
gün olan pazar günü yine işçilik yapardı. Ücret olarak bir dirhem ve bir dânık
(yani bir dirhemin altıda birini) alırdı. Ondan az veya çok almazdı. Günde bir
dânık harcardı. Ebû Âmir Basri diyor ki: Benim bir duvarım yıkılmıştı. Onu
yaptırmak için bir mîmar aramaya çıktım. (Biri "Şu şahıs tamirat işi
yapıyor" demiş olacak ki,) ben son derece güzel bir çocuğun oturduğunu
gördüm. Yanında bir zenbili vardı. Yüzüne bakarak Kur'an-ı Kerim okuyordu. Ben
ona, "Çocuk! Çalışır mısın?" diye sordum. "Neden çalışmayalım.
Çalışmak için yaratıldık. Söyleyin bana hangi hizmeti verirsiniz?" dedi.
Ben inşaat (tamirat) işi yaptıracağım" dedim. O, "İşçilik ücreti bir
dirhem ve bir dânık olur. Namaz vakitlerinde çalışmam. Namaza giderim"
dedi. Ben onun iki şartını da kabul ettim. Onu getirip işe başlattım. Akşam
vakti onu gördüm ki, o on kişinin yaptığı kadar iş yapmıştı. Ben ona ücret
olarak iki dirhem verdim. O şart koşulandan daha fazla almayı kabul etmedi. Bir
dirhem ve bir dânık alıp gitti. İkinci gün ben yine onu aramak için çıkmıştım.
Fakat hiçbir yerde bulamadım. Ben halktan, "Şu şekildeki bir çocuk işçilik
yapıyordu. Onun nerede bulunduğunu bilen var mı?" diye araştırdım. Halk,
"O sadece Pazar günü çalışıyor. Ondan önce onu hiçbir yerde
bulamazsın" dediler. Ben onun çalışmasını görünce o kadar heves etmiştim ki,
tamirat işini bir haftalığına kapattım. Pazar günü onu aramaya çıktım. O yine
aynı şekilde oturmuş Kur'an-ı Kerim okuyordu. Ben selam verdim ve
"Çalışacak mısın?" diye sordum. O aynen Önceki şartlarını açıkladı.
Ben de kabul ettim. O benimle beraber gelip işe başladı. Ben geçen Pazar onun
tek başına on kişinin yapacağı işi nasıl yaptığına hayret ediyordum. Bundan
dolayı bu defa onun beni görmeyeceği şekilde saklanarak çalışma şekline baktım.
Şu manzarayı gördüm; O eline harcı alıp duvarın üzerine koyuyor, taşlar kendi
kendine birbirine bitişiyordu. Ben onun bir Allah dostu olduğuna kesin olarak
inandım. Allah dostlarına ğaybdan yardım edilmektedir. Akşam olunca ben ona üç
dirhem vermek istedim. O kabul etmeyerek, "Ben bu kadar dirhemi ne
yapayım" dedi ve bir dirhem ve bir dânık alıp gitti. Ben tekrar bir hafta
bekledim. Üçüncü Pazar günü yine onu aramak için çıktım ancak onu bulamadım.
Ben halktan sorup araştırdım. Bir adam, "O üç günden beri hasta falanca
ıssız ormanda yatıyor" dedi. Ben bir adama ücret vererek beni o ormana
götürmeye razı ettim. O beni ormana ulaştırdı. O ıssız ormana ulaşınca onun
baygın olarak yattığını gördüm. Başının altına yarım tuğla parçası koymuştu.
Ben ikinci defa selam verdim. O (gözünü açtı ve) beni tanıdı. Ben hemen nun başını
tuğladan kaldırıp kendi kucağıma koydum. O başını çekti ve birkaç şiir okudu.
Onlardan ikisi şudur:Ey dostum!dünya nimetlerine aldanma Ömür bitecek bu
nimetler zail olacaktır. Sen bir cenazeyi kabre götürdüğünde Bil ki seninde bir
gün cenazen taşınacaktır.Ondan sonra o bana, "Ebû Âmir! Benim ruhum
çıktığı zaman, beni yıkayıp bu elbisemle kefenle!" dedi. Ben, "Ey
sevdiğim sana kefen olarak yeni kumaş alsam ne sakıncası var?" dedim. O,
"Yeni kumaşları hayattaki insanlar daha fazla hak etmektedirler" dedi.
(Bu cevap Hz. Ebû BekrSıddıkrad/ya//ahuan/)'ın cevabıdır. O da vefatı
sırasında, "Beni bu bezlerle kefenleyin" demişti. Yeni kefen alınması
için ondan izin istenince o da aynı cevabı vermişti). Çocuk dedi ki:
"Kefen (eski olsun yeni olsun mutlaka) eskiyecektir. İnsanla beraber
sadece onun ameli kalacaktır. Şu benim peştamalımı ve ibriğimi kabrimi kazacak
kişiye ücret olarak verirsin. Bu yüzük ve Kur'an-ı Kerim'i Harun Reşid'e
ulaştır. Yalnız onun eline vermeye dikkat et. Verirken ona şöyle söyle; <Bunlar
bir yabancı garib çocuğun, benim yanımdaki emanetleridir. O size şöyle diyerek
ahirete gitmiştir; 'Sakın bu gaflet ve aldanma halinde size ölüm
gelmesin'>". Böyle dedikten sonra ruhunu teslim etti. O vakit ben onun
bir şehzade olduğunu anladım. O vefat ettikten sonra, ben onun vasiyetine
uygun olarak onu defnettim. İki şeyi de kabir kazan adama verdim. Kur'an-ı
Kerim ve yüzüğü alıp Bağdat'a vardım. Padişahın sarayına yaklaştığımda
padişahın süvarileri çıkıyordu. Ben yüksek bir yerde durdum. Önce çok büyük
bir askeri birlik çıktı. Onda takriben bin tane atlı süvari vardı. Ondan sonra
birbiri ardından 10 tane askeri birlik çıktı. Onuncu birlikte bizzat Emîr-ül
Mü'minin vardı. Ben yüksek sesle bağırarak, "Ey Emîr-ül Mü'minin!
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm seninle olan yakınlığı ve akrabalığı
hakkı için biraz durunuz" dedim. Benim bağırmam üzerine bana bakılınca,
ben hızla ileri atılıp, "Benim yanımda bir yabancı çocuğun şu emanetleri
var. O bana bu iki şeyi size kadar ulaştırmamı vasiyet etmişti" dedim.
Padişah onları görünce (tanıdı ve) bir müddet başını eğdi. Onun gözünden
yaşlar akmaya başladı. Bir muhafıza, "Bu adamı yanına al. Ben dönünce
çağıracağım benim yanıma ulaştır" dedi. Dışarıdan geri döndüğünde köşkün
perdelerini indirip kapıcıya, "Her ne kadar benim derdimi tazelese de o
şahsı çağır gelsin" dedi. Kapıcı yanıma geldi ve "Emîr-ül Mü'minin
çağırıyor. Şunu göz önünde bulundur ki, Emîr çok üzüntülü. Eğer sen ona on şey
söyleyeceksen beş şeyle yetin" dedi ve beni Emîr'in yanına götürdü. O an
Emîr tamamen yalnızdı. Bana, "Yakına gel" dedi. Ben yakınına gidip
oturdum. O, "Benim o oğlumu tanıyor muydun?" dedi. Ben, "Evet
onu tanıyordum" dedim. O, "Ne iş yapardı?" dedi. Ben,
"İnşaat işçiliği yapardı" dedim. O, "Sen de na ücretle bir iş yaptırdın mı?" dedi. Ben,
"Yaptırdım" dedim, O, "Sen şunu hiç düşünmedin mi ki, onun
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem ile yakınlığı vardı, (çünkü butlar
Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseliam'm
amcası Hz. Abbas radıyaliahu anft'mevlatlarıdır)".
Ben, "Ey Mü'minlerin Emîri! Ben önce Allah ceiie ceiaiuhu Ğan af diliyorum,
ondan sonra sizden özür diliyorum. Ben o anda onun kim olduğunu bilmiyordum.
Ben vefat edeceği sırada onun durumunu öğrendim" dedim. O, "Sen onu
kendi ellerinle mi yıkadın" dedi. Ben, "Evet" dedim. O,
"Ellerini getir" dedi. Benim ellerimi göğsüne koydu ve şu manada
birkaç şiir okudu: "Ey yüreğimi eriten ve kendisi için gözlerimin yaşlar
akıttığı misafir! Ey kabri uzak olan, ancak gammı bana yakın olan kimse! Şüphesiz
ölüm en güzel olan bütün zevkleri bulandırır. O misafirin (yüzü) bir ay
parçasıydı. (Onun yüzü) saf ve halis bir gümüş dalı (olan bedeni) üzerindeydi.
Artık ay parçası da kabre ulaştı, gümüş dalı da kabre ulaştı".Ondan sonra
Harun Reşid Basra'ya, onun kabrine gitmeye niyet etti. Ebû Âmir rahmetuiiahi
aleyh de onunla beraberdi. Harun Reşid onun kabrine varınca birkaç şiir okudu.
Onların manası şöyledir: "Ey seferinden asla dönmeyecek olan misafir! Ölüm
onu henüz ömrü küçükken çabucak kaptı götürdü. Ey benim gözümün nuru! Sen benim
sevgim ve kalbimin huzuruydun. Uzun gecelerde de kısa gecelerde de... Senin
içtiğin ölüm kadehinden pek yakında baban da ihtiyarlık halinde içecektir.
Hatta dünyadaki her insan onu içecektir. İster o çölde otursun ister şehirde
otursun... O halde bütün hamdler yazılmış olan takdirinin böyle hayret verici
yönleri bulunan, bir olan ve ortağı olmayan Allah'a aittir".Ebû Âmir
rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Ondan sonra gece ben günlük tesbihatımı tamamlayıp
yatmıştım ki, rüyamda nurdan bir kubbe gördüm. Üzerine bulut gibi nur üzerine
nur yayılıyordu. O nur bulutu içinden o çocuk bana şöyle seslendi: "Ey Ebû
Âmir! Sana Allah ceiie ceiaiuhu hayırlı mükafatlar versin (sen benim teçhiz ve
tekfinimi ve vasiyetimi yerine getirdin)". Ben ona, "Ey benim
sevdiğim! Senin başından neler geçti" dedim. O, "Ben öyle Mevlâya
kavuştum ki, O çok Kerim ve benden çok razıdır. Bana O Mâlik hiçbir gözün
görmediği, hiç bir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın kalbinden hayalinin
geçmediği şeyler ihsan etti" dedi. (Bu meşhur olan bir hadisin
ifadeleridir. Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem buyurdu ki: "Allah
ceiie ceiaiuhu buyuruyor ki; <Ben iyi kullarım için hiçbir gözün görmediği,
hiç bir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin kalbinden geçmeyen şeyler
hazırladım>"). Hz. Abdullah İbni Mes'ud radıyaliahu anh buyurdu ki:
Tevrat'ta şöyle yazıyor; "Allahu Teâlâ geceleyin yanlan yataklarından uzak
duranlar (yani teheccüd namazı kılanlar) için hiçbir gözün görmediği, hiçbir
kulağın işitmediği ve hiçbir insanın kalbinden hayalinin geçmediği şeyler
hazırlamıştır. Onları ne mukarreb melekler bilir ne de bir peygamber". Bu
ifade Kur'an-ı Kerimde şöyle geçmektedir:"Hiçbir kimse onlar için
saklanmış göz aydınlatıcı nimetlerin ne olduğunu bilemez" (Secde-17), Daha
sonra o çocuk, "Allah ceiie ceiaiuhu yemin ederek,kim benim çıktığım gibi
dünyadan çıkıp gelirse, ona da bana yapılan izzet ve ikramın aynısının
yapılacağını buyurdu" dedi,[53]Ravz
adlı eserin yazarı diyor ki: Bu kıssa bana başka bir yolla da ulaşmıştır. Onda
şu da vardı: "Bir adam Harun Reşid'e oğluyla ilgili soru sorunca o şöyle
dedi; <Bu çocuk ben padişah olmadan önce dünyaya gelmişti. Çok güzel terbiye
edilmişti. Kur'an-ı ve diğer ilimleri okumuştu. Ben padişah olduktan sonra beni
bırakıp gitti. Benim dünyalığımdan o bir rahatlık görmedi. Giderken ben
annesine 'Ona şu yüzüğü ver' dedim. O yüzüğün yakutu çok kıymetliydi. Ancak
bunu da kullanmadı. Ölürken geri iade etti. O annesine çok itaat
ederdi>"[54]Bu evladın, dünya ehlinden
olması sebebiyle rencide olarak ayrılıp gittiği babası, yani Harun Reşid
rahmetuiiahi aleyh çok iyi kalpli padişahlardan sayılmaktadır. Devlet ve
servet içinde hatalar mutlaka olmaktadır. Ancak onun dînî yönden yaptığı
başarılı işler tarih kitaplarında mevcuttur. Padişahlığı zamanında vefatına
kadar her gün 100 rekat nafile namaz kılmak onun âdetiydi. Kendi şahsi malından
günde bin dirhem sadaka verirdi. Bir sene hacca gider, bir sene cihada katılırdı.
Hacca gittiği sene kendisiyle beraber yüz tane alimi ve onların çocuklarını
hacca götürürdü. Hao-yapmadığı sene bütün masraf, elbise ve diğer ihtiyaçlarını
karşılayıp onları hacca gönderirdi. Onlara bol bol harçlık ve çok şahane
elbiseler verirdi. Zaten onun yanında her zaman iyilik ve bahşişler boldu.
İsteyenlere de verilir, istemeyenlere de daha başlangıçta verilirdi. Onun
meclisinde âlimlere çok izzet ve saygı gösterilirdi O âlimleri çok severdi.
Gözleri görmeyen âmâ bir mu-haddis olan Ebû Muâviye Darîr rahmetuiiahi aleyh
bir defa onunla yemek yedi. Yemekten sonra Harun Reşid rahmetuiiahi aleyh
bizzat onun ellerini yıkadı ve "Ben ilme izzet ve saygıdan dolayı
yıkadım" buyurdu.Bir defasında Ebû Muâviye rahmetuiiahi aleyh içinde Hz.
Adem ve Hz. Musa aieyhimüsseiam in tartışması olan bir hadis beyan etti. Bir
adam, "O ikisi ne zaman görüştüler?" deyince padişah sinirlendi ve
"Kılıcımı getirin! Zındık, dinsiz Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem'm
hadisine itiraz ediyor" dedi. O kendisine nasihat edildiğinde (etkilenir
ve) çok ağlardı.[55]
60) Bir
defasında Harun Reşid rahmetuiiahi aleyh hacca gidiyordu. Yolda Kû-fe'de birkaç
gün kaldı. Oradan hareket etme vakti gelince halk padişahın süvarilerini
seyretme heyecanıyla şehrin dışında toplandı. Behl-ül Mecnûn da oraya vardı.
Yoldaki bir çöplüğün üzerine oturdu. Çocuklar her zaman onu rahatsız eder, ona
taş atarlar, onunla alay ederlerdi. Onlar yine âdetleri üzere onun etrafına
toplanmışlardı. Padişahın süvarileri yaklaşınca bütün çocuklar oraya buraya
kaçıştılar. Behlül yüksek sesle, "Ey Emîr-ül Mü'minin! Ey Emîr-ül
Mü'minin!"dedi. Harun Reşid süvarisinin perdesini kaldırıp, "Lebbeyk
ya Behlül! Lebbeyk ya Beh-lül! (Behlül ben hazırım. Behlül ben hazırım). Söyle
ne söylüyorsan" dedi. Behlül, "Bana Eymen şu hadisi beyan etmiştir;
Hz. Kudâme radıyatiahu anh diyor ki: <Rasûlullah saiiaiiahu aleyhi veseiiem
hacca giderken ben onu Minâ'da bir deveye binmiş olarak gördüm. Onun üzerinde
çadır örtülü basit bir kafes vardı. Ne insanlar önünden dağıtılır ne de
çekilin, sakının diye gürültü yapılırdı>. Emîr-ül Mü'minin! Sizin de bu
seferinizde tevazu içinde yürümeniz, tekebbürlü yürümenizden hayırlıdır"
dedi. Harun Reşid bu sözü duyunca ağlamaya başladı. Sonra, "Behlül! Allah
sana rahmet etsin biraz daha nasihat et" dedi. Behlül bunu duyunca iki
şiir okudu. Onların manası şöyledir: "Kabul etki sen bütün dünyanın
padişahı oldun. Bütün dünyadaki mahlukat sana itaat ettiler. Sonra ne olacak?
Yarın mutlaka senin kalacağın yer kabir çukuru olacaktır. Biri bu taraftan
toprak atıyor diğeri o taraftan toprak atıyor olacaktır". Bunun üzerine
Harun Reşid çok ağladı ve "Behlül! Sen çok güzel şeyler söyledin. Biraz
daha söyle" dedi. Behlül, "Emîr-ül Mü'minin! Bir kimseye Allah ceiie
ceiaiuhu mal ve cemal verir de, o kimse kendi malını Allah yolunda harcar ve
kendi cemalini de günahlardan korursa. O Allah indinde salih-lerden yazılır"
dedi. Harun Reşid, "Sen çok güzel söyledin. Bunun karşılığı olarak
mükafatını alman gerekir" dedi. Bunun üzerine Behlül, "Mükafat
vereceğin parayı kendilerinden (vergi vs.) aldığın kimselere iade et. Benim,
senin mükafatına ihtiyacım yoktur" dedi. Harun Reşid, "Eğer birine
borçlu İsen onu Ödeyeyim" dedi. Behlül, "Emîr-ül Mü'minin! Borçla
borç ödenmez (yani senin yanında bulunan paralar başkasının hakkıdır. Sen
onlara borçlusun). Hak sahiplerine haklarını iade et. Önce kendi borcunu öde,
sonra başkalarının borcunu sor" dedi. Harun Reşid, "Senin için bir
maaş bağlıyalım. Onunla senin yiyeceğin temin olmuş olur" dedi. Behlül,
"Ben ve sen her ikimiz de Allah'ın kullarıyız. O'nun senin rızkını gözetip
de benim rızkımı gözetmemesi muhaldir (imkansızdır)" dedi. Onlardan sonra
Harun Reşid bineğinin perdesini indirdi ve yoluna devam etti.[56]Harun
Reşidin nasihat dinlerken çok ağlaması meşhurdur. Bir defasında hacca
gidiyordu. Sa'dûn Mecnûn yolda karşısına çıktı ve şu manaya gelen bir kaç şiir
okudu: "Kabul etki sen bütün dünyanın padişahı oldun. Ancak en sonunda
ölüm gelmeyecek mi? Dünyayı kendi düşmanlarına bırak. Bugün seni güldüren
dünya, yarın seni çok ağlatacaktır". Bu şiirleri duyunca Harun Reşid bir
çığlık attı ve bayılarak düştü. Baygınlığı o kadar uzun sürdü ki, üç vakit
namazı kazaya kaldı.[57] Onun
yüzüğünün üstünde şöyle yazıyordu:Büyüklük ve Kudret Allah'ındır
Br bakıma bu konu her
an onun gözü önünde bulunuyordu.
61) Hz.
Mâlik bin Dinar rahmetuiiabî aleyh buyurdu ki: Ben bir defasında Basra
civarında gidiyordum. Sa'dûn Mecnûn adıyla meşhur olan Hz. Sa'dûn'u gördüm. Ben
ona, "Nasılsın?" dedim. O, "Sen sabah ve akşam her vakit uzun
bir sefer için hazır bekleyen ve sefer için yanında hiçbir çeşit azığı, hiçbir
sefer eşyası vs. olmayan kimsenin hangi halini soruyorsun? O öyle bir Mevlâya
gidecek ki, o son derece Âdil ve çok Kerim'dir, O, insanlar arasında o vakit
karar verecektir" dedi. Böyle diyerek hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ben
"Niçin ağlıyorsun?" dedim. O, "Ben ne dünyanın elden gitmesine ne
de Ölümden korkarak ağlıyorum. Aksine ben ömrümde herhangi bir iyi amelden boş
kalan günlere ağlıyorum. Allah'a yemin olsun ki, beni sefer eşyamın azlığı
ağlatıyor. Sefer çok uzun ve çok meşakkatlidir. O seferde pek çok tehlikeli
geçitler gelmektedir. Benim yanımda hiçbir sefer eşyası yoktur. O seferin bütün
zorluklarına katlandıktan sonra bilmiyorum ki Cennet'e mi gideceğim yoksa
Cehennem'e mi atılacağım" dedi. Ben ondan bu hikmetli sözleri duyunca,
"İnsanlar size deli diyorlar. Halbuki siz çok güzel sözler söylüyorsunuz"
dedim. O, "Sen de dünyacıların demesine aldandın. Halbuki ben deli
değilim. Benim Mevlâm'ın sevgisi benim kalbime, ciğerime, etime, derime,
kemiğime işlemiştir. Onun aşkıyla ben hayran ve perişan kalmışım (bu yüzden
dünya delileri bana mecnun diyorlar)" dedi. Ben, "Sen insanlardan
kaçıyorsun (sahrada kalıyorsun)" dedim. Bunun üzerine o, şu manaya gelen
iki şiir okudu: "İnsanlardan devamlı uzak dur. Her zaman Allahu Teâlâ'nın
arkadaşlığını seç. Sen insanları hangi halde denemek istersen dene. Her durumda
onları akrep olarak bulacaksın. Onların eziyet vermekten başka işleri olmaz'[58]
62) Hz. Abdulvahid bin Zeyd rahmetuüahi aleyh Çeştiye
Meşâyih'inin meşhur bir büyüğüdür. Buyuruyor ki: Ben üç gece devamlı şu duayı
yaptım; "Allah'ım! Cennet'te bana arkadaş olacak olan zatı benimle dünyada
görüştür". Üç gün sonra bana, "Senin arkadaşın Meymûne
Sevdâ'dır" denildi. (O Habeşistanlı bir kadındı. O kadar siyahtı ki onun
lakabı Sevda olmuştu). Ben, "O nerede bulunur?" dedim. Bana,
"Kûfe'nin falan kabilesinde" denildi. Ben onunla görüşmeye gittim.
Kûfe'ye varınca onun durumunu sordum. Bana, "O koyun güdüyor falan
vadidedir" denildi. Ben o vadiye ulaştım. O eski püskü, yamalı bir bez
parçasını örtmüş namaz kılıyordu. Hemen onun yakınında koyunlarla kurtlar
beraberce yayılıyorlardı. Ben oraya varınca o namazını kısaltıp selam verdi.
Selam verdikten sonra, "Abdulvahid! Bugün değil. Bugün git. Görüşme vaadi
yarın (kıyamet gününde)dir" dedi. Ben ona, "Allah sana rahmet etsin!
Sen benim Abdulvahid olduğumu nereden bildin?" dedim. O, "Sen
ruhların (ezelde) hepsinin bir asker gibi bir arada olduklarını bilmiyor
musun? Orada birbirleriyle tanışanlar, burada da tanışırlar" dedi. (Bu
meşhur bir hadisi şerifin ifadesidir). Ben ona, "Bana bir nasihat
ediniz" dedim. O, "Kendisi vaiz olan birinin başkasından nasihat
talep etmesi çokşaşılacak bir şeydir. (Sen zaten büyük bir vaizsin)" dedi
ve sonra şöyle devam etti: "Bana büyüklerimden şöyle bir şey ulaştı ki,
<Bir kimseye Allah ceiie ceiaiuhu dünyanın erhangi bir nimetini (mal servet
vs.) verir de, o kimse yine de onun peşine düşerse, Allahu Teâlâ kendisiyle baş
başa kalma sevgisini o kimseden alır. Kendisine yakınlık yerine, uzaklığı ona
musallat eder. Kendine ünsiyet yerine, ürkekliği başına bindirir>".
Ondan sonra şu manaya gelen birkaç şiir okudu: "Ey vaiz! Sen halka vaaz,
nasihat ve uyarı için ayağa kalkıp, insanları günahtan alıkoyuyorsun. Halbuki
sen kendin o günahların hastasısın. Sen başkalarını ıslah etmekten önce
kendini ıslah etseydin, kendi günahlarına tevbe etseydin, senin söylemen
onların kalbine tesir ederdi. Kendin o günahlara mübtela olduğun halde
başkalarını alıkoyuyorsun. O halde sen bu alıkoymanda kendin şüphedesin"
(Bir kimsenin kendisi bir şeyde tereddüd ederse, o başkasına güçlü bir şekilde
ne söyleyebilir?). Ben, "Senin koyunların kurtlarla birlikte yayılıyorlar.
Kurtlar onlara bir şey yapmıyor mu?" dedim. O, "Git kendi işine bak.
Ben kendi Mevlâm ile barıştım. O da benim koyunlarımla kurtları
barıştırdı" dedi.[59]Ben
böyle acayib olayları amcam Mevlânâ Muhammed İlyas rahmetuiiahi afeyh'in
yanında devamlı görürdüm. Onun evinde pek çok kediler ve tavuklar bütün gün
beraberce kalırlardı. Ufak tefek kırıntıları yerlerdi. Ne tavuklar o kedilerden
kaçar ne de o kediler tavuklara bir şey yapardı.
63) Hz. Utbe
Ğulam rahmetuiiahi aleyh diyor ki: Ben Basra çölünde gidiyordum. Çöl
insanlarına ait birkaç çadır gördüm. Onların orada ziraatleri de vardı. O
çadırlardan birinde deli bir kız vardı. Ben ona selam verdim. O benim selamımı
almadı. (Selamı duymamış olabilir veya bu zat selamın cevabını duymamıştır.
Veya selama cevap verme mesuliyetinin düştüğü bir vakit olabilir. Çünkü pek çok
yerde selama cevap vermek sakıt olmaktadır). O şu manaya gelen birkaç şiir
okudu: "Kendi Mevlâ'larını razı etmek için karınlarını aç bırakan âbid ve
za-hidler felaha ermişlerdir. Onlar geceleri gözlerini uyanık tutmuşlardır.
Onların bütün geceleri müşahede halinde geçmektedir. Onları Allahu Teâlâ'nın
sevgisi öyle hayrete düşürmüştür ki, dünyacılar onları mecnûn
zannetmektedirler. Halbuki zamanın en akıllı insanları, bu yüce insanlardır.
Ancak o (insanların) halleri, onları ıstırab içinde bırakmıştır". Utbe
diyor ki: Ben o mecnûnenin yanına gittim ve "Bu tarla kimin?" dedim.
O, "Eğer sağ salim kalırsa bizimdir" dedi. Ben ondan sonra diğer
çadırları gezdim. O esnada kuvvetli bir yağmur yağdı. Gökten sağanak halinde
öyle su boşalıyordu ki, sanki kırbanın ağzı açılmıştı. Ben, "Şu
mec-nûne'ye bakayım. Bu yağmur hakkında ne diyor?" diye düşündüm. (Çünkü
bu yağmurla bütün ekili araziler berbad olmuştu). Ben gidip baktım ki onun
tarlasını tamamen su kaplamıştı. O mecnûne ayakta durmuş şöyle diyordu:
"Kendi halis sevgisinden bir parçayı benim kalbime koyan o yüce Zât'a
yemin olsun ki, benim kalbim Sen'den razı kalmakta sağlamdır". Sonra o
bana dönüp şöyle dedi: "Bak efendim! O, bu ekini sabit kıldı. O, büyüttü.
O, onu dosdoğru dikip doğrulttu. O, ona başaklar ekledi. O, başaklarda tahıllar
yarattı. O, yağmur yağdırarak, o ekini esledi. Onu zayi olmaktan korudu. Onun
biçilmesi yaklaşınca, O, onu zayi etti". Sonra o yüzünü semaya doğru
çevirerek şöyle dedi: "Bunların hepsi Senin mah-lukatın, Senin
kullarındır. Onların hepsi ancak Senin zimmetindedir. Sen ne dilersen onu yap.
Söz sahibi Sen'sin". Ben ona, "Sen bu tarlanın berbad olmasına nasıl
sabrettin?" dedim. O, "Utbe! Sus! Benim Rabbim çok zengindir. Hamde
layıktır. O'ndan devamlı yeni rızık gelmektedir. Bütün hamdler, bana, benim
arzuladığımdan daha fazla nimetler veren O yüce Zât'a aittir" dedi. Utbe
diyor ki: Ben ne zaman onun halini ve onun sözlerini hatırlasam elimde olmadan
ağlıyorum.[60]
64) Hz. Ebûrrebi rahmetuiiahi aleyh buyuruyor ki:
Ben bir köyde Fizza adında meşhur, saliha bir kadın olduğunu duydum. Hiçbir
kadınla görüşmek benim âdetim değildi. Ancak ben onun öyle hallerini duydum
ki, onun yanına gitmeyi arzu ettim. Ben o köye gittim ve onu araştırdım. Halk
bana, "Onun yanında bir keçi var. Onun memesinden hem süt hem bal
çıkıyor" dedi. Ben bunu duyunca hayret ettim. Yeni bir tas satın aldım ve
onun evine gidip, "Ben senin keçinle ilgili şöyle bir şöhret duydum ki, o
hem süt hem de bal veriyormuş. Ben de onun bereketini görmek istiyorum"
dedim. O keçiyi bana teslim etti. Ben onun sütünü sağdım. Gerçekten de ondan
hem süt hem de bal çıktı. Biz onu içtikten sonra, "Bu keçi senin yanına
nereden geldi?" dedim. O, "Biz garib insanlarız. Bizim yanımızda bir
keçiden başka bir şey yoktu. Onunla geçinirdik. Bir de Kurban Bayramı geldi.
Kocam, <Bizim başka bir şeyimiz yoktur. Yanımızda bu keçi var. Getir onu
kurban edelim> dedi. Ben, <Bizim yanımızda geçimimiz için bundan başka
hiçbir şey yoktur. Böyle durumda kurban kesme emri yoktur. Öyleyse bizim kurban
kesmemiz gerekli mi-dir?> dedim. Kocam bu fikri kabul etti ve kurban kesme
işini erteledi. Ondan sonra ittifaken o gün bize bir misafir geldi. Ben kocama,
<Misafire ikram edilmesi emredilmiştir. Başka bir şeyimiz yoktur. Bu keçiyi
kesiver> dedim. O, keçiyi kesmeye başladı. Ben, <Küçük çocuklarım bu
keçinin kesilmesini görüp ağlar> düşüncesiyle, <O keçiyi dışarı götürüp
duvarın arkasında kes. Çocuklar görmesin> dedim. Kocam onu dışarı çıkardı.
Onun boğazına bıçağı çaldığında bu keçi bizim duvarın üzerinde duruyordu.
Oradan kendisi inerek evin avlusuna geldi. Ben, <Belki de o keçi kocamın
elinden kurtulmuştuk düşüncesiyle ona bakmak için dışarı çıktım. Kocam keçinin
derisini yüzüyordu. Ben ona, <Hayret edilecek bir şey. Aynı bunun gibi bir
keçi eve geldi> dedim ve keçi olayını anlattım. Kocam, <Belki de Allahu
Teâlâ bize bunun karşılığını ihsan etmiştir>dedi. İşte bu süt ve bal veren
keçi o keçidir. Bunların hepsi misafire ikramdan dolayıdır" dedi. Sonra o
kadın çocuklarına şöyle söyledi: "Ey çocuklarım! Bu keçi gönüllerde
yayılmaktadır. Eğer sizin kalbiniz iyi ise onun sütü güzel olacak eğer sizin
kalbiniz bozulursa, onun sütü de bozulacaktır. Kalplerinizi güzelleştirin, o
zaman herşey sizin için güzel olacaktır".[61]
65) Hz.
Behlül rahmetuiiahi aleyh buyuruyor ki: Ben bir defasında Basra'nın bir
caddesinde gidiyordum. Yolda birkaç çocuk ceviz ve bademlerle oynuyorlardı.Bir
çocuk onlara yakın bir yerde dikilmiş ağlıyordu. Ben, "Bu çocuğun yanında
ceviz ve badem yoktur. Bundan dolayı ağlıyor" diye düşündüm. Ona,
"Oğlum ben sana ceviz ve badem satın alayım da onlarla oyna" dedim. O
gözünü bana doğru kaldırarak, "Ey gidi akılsız! Biz oyun için mi
yaratıldık?" dedi. Ben, "Öyleyse hangi iş için yaratıldık"
dedim. O, "İlim öğrenmek ve ibadet etmek için" dedi. Ben, "Allah
celle ceiaiuhu senin ömrüne bereket versin. Sen bunları nereden öğrendin?"
dedim. O dedi ki: "Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:Sizi sadece boşuna yarattığımızı
ve gerçekten Bize döndürülmeyeceğinizi mi zannettiniz? (Mü'minûn-115)".
Ben, "Evladım senin büyük bir hikmet ehli olduğun anlaşılıyor. Bana biraz
nasihat et" dedim. O şu manaya gelen birkaç şiir okudu: "Ben hergün
dünyanın akıp gittiğini görüyorum (bugün bu gidiyor yarın şu gidiyor). Her an
yürümek için paçalarını toplamış (koşmak için hazır beklemektedir). Öyleyse ne
dünya herhangi bir canlı için bakî kalır ne de bir canlı dünya için bakî kalır.
Öyle anlaşılıyor ki, ölüm ve dünya hadiseleri insana doğru süratle koşup gelen
iki at gibidirler. Öyleyse ey dünyanın kendini aldattığı ahmak! Biraz düşün ve
kendin için (ahirette işe yarayacak) güveneceğin bir şey götür". Bu şiiri
okuduktan sonra o çocuk yüzünü gökyüzüne doğru çevirdi ve ellerini kaldırdı.
Gözyaşı incileri yanaklarından süzülmekteyken şu şiiri okudu:Ey O Zât ki,
acizlikle O'na boyun eğilir Ey O Zât ki, Kendisine dayanıp güvenilir. Ey O Zât
ki, Kendisine ümit besleyen biri Ümitlenince, ümidi yerine getirilir.Bu şiiri
okuyunca bayılıp düştü- Ben hemen onun başını kaldırıp kucağıma koydum.
Elbisemin kenarıyla onun ağzına bulaşan toz ve toprağı silmeye başladım. O
kendine gelince ben, "Evladım! Sen niçin şimdiden bu kadar korkuyorsun?
Sen henüz küçük bir çocuksun. Şu an senin amel defterine hiçbir günah
yazılmayacak" dedim. O, "Behlül çekil oradan. Ben annemin daima şöyle
yaptığını gördüm; O ateş yakmak istediğinde önce küçük küçük ağaç parçalarını
ocağın altına koyuyor, sonra büyük odunları koyuyor. Belki de Cehennem ateşine
küçük ağaç parçaları yerine ben konulurum diye korkuyorum" dedi. Ben,
"Evladım! Senin büyük bir hikmet ehli olduğun anlaşılıyor. Bana kısaca
nasihat et" dedim. O bunun üzerine 14 şiir okudu onların manaları
şöyledir:"Ben gaflete düşmüşüm. Ölümü sürüp koşturan ardımdan ölümü
sürüpgetiriyor. Ben bugün gitmezsem yarın mutlaka gideceğim. Ben vücudumu güzel
vumusak elbiselerle donattım. Halbuki
benim bedenim için (kabre giderek)kokma ve çürümekten başka bir çare yoktur.
Kabirde çürümüş bir halde yatmakta olduğum manzara sanki şu an gözümün
önündedir. Benim üzerimde toprak yığını olacak. Altımda kabir çukuru. Benim bu
güzellik ve cemâlim gidecek ve tamamen silinecektir. Hatta benim kemiklerim
üzerinde ne et kalacak ne de deri kalacaktır. Ben ömrümün tükendiğini görüyorum.
Arzular tatmin olmuyor. Büyük bir sefer önümdedir. Yanımda hiç yol azığı
yoktur. Ben günahlarımla kendi gözcüm ve koruyucuma karşı koydum. Çok kötü
hareketler yaptım. Artık onlar geri döndürülemez (yani işlenen günah işlenmemiş
gibi olamaz). Ben kusurumu bilmesin diye halktan gizlemek için üzerini örttüm.
Ancak benim gizli olan ne kadar günahım varsa, yarın o Mâlik'in huzurunda
açığa çıkacaktır. (O'nun mahkemesine takdim edilecektir.) Şüphesiz ben O'ndan
korkuyordum. Ancak ben O'nun hilminin genişliğine güvendim (bundan dolayı
günaha cüret ettim). Ben O'nun çok Gafur (bağışlayıcı) olmasına güvendim.
O'ndan başka kim affedebilir ki? Şüphesiz ki bütün hamdler o yüce Zât içindir.
Eğer öldükten sonra kokma ve çürümeden başka bir afet olmasaydı, Rabbim tarafından
Cennet vaadi ve Cehennem tehdidi de olmasaydı. Yine de ölmek ve çürümekte,
oyun ve eğlenceden sakınmak için yeterli bir uyarı ve ikaz vardır. Ancak ne
yapalım. Bizim aklımız gitmiş (hiçbir şeyden ibret almıyoruz. Artık şundan
başka bir çare yoktur;) Keşke günahları bağışlayan beni bağışlasaydı. Şüphesiz
ben Mevlâsına verdiği söze hıyanet eden en şerli bir kulum. Terbiyesiz kölenin
hiçbir söz ve kararı muteber olmaz. Ey Mevlâm! Senin ateşin benim bedenimi
yakınca hâlim ne olur! Halbuki en sert taşlar bile o ateşe dayanamazlar. Ben
ölüm vaktinde de yalnız başıma kalacağım. Kabire de tekbaşıma gideceğim.
Kabirden yalnız olarak kalkacağım (hiçbir yerde benim hiçbir yardımcım ve
imdadıma yetişen olmayacak). O halde ey bir olan, tek olan, ortağı olmayan yüce
Zât! Tamamen yalnız başına kalan kimseye rahmet et".Behlül rahmetuiiahi
aleyh diyor ki: Onun bu şiirlerini dinleyince ben öyle etkilendim ki, bayılıp
düştüm. Uzun bir süre sonra kendime geldiğimde o çocuk gitmişti. Ben orada
bulunan çocuklara, "O çocuk kimdi?" dedim. Onlar, "Sen onu
bilmiyor musun? O Hz. Hüseyin radtyaiiahu anb'\n evlatlarındandır"
dediler. Ben, "Ben de <bu hangi ağacın meyvesidir?> diye hayret
ediyordum. Gerçekten bu meyve ancak o ağacın meyvesi olabilirdi" dedim.
Allahu Teâlâ bizleri o neslin bereketlerinden faydalandırsın. Amin[62]
66) Hz.
Şibli rahmetuiiahi aleyh buyuruyor ki: Bir defasında kalbim bana, "Sen
cimrisin" dedi. Ancak nefsim, "Hayır ben cimri değilim" dedi.
Kalbim tekrar, "Sen cimrisin" dedi. Ben onu ölçmek için şuna karar
verdim ki, benim yanıma ilk önce gelecek şeyi (ne kadar olursa olsun) ilk
karşılaştığım fakire vereyim. Henüz bu niyetimi bitirmemiştim ki, bir adam bana
50 dinar hediye etti. Ben onu alıp niyetime göre bir fakir aramak için çıktım.
İlk önce gözleri görmeyen bir fakirle karşılaştım. Bir berbere saçlarını
kestiriyordu. Ben hepsini o âmâya verdim. Âmâ,Bunları (berber ücreti olarak)
berbere ver" dedi. Ben, "Bu 50 altındır (bu kadar altın hiç berberlik
ücreti olarak verilir mi?)" dedim. O âmâ başını yukarı kaldırıp, "Biz
demedik mi, <Sen cimrisin>" dedi. Bunun üzerine ben o altınları
çabucak berbere verdim. Altınları verince berber bana, "Bu âmâ saçlarını
kestirmek için oturunca ben onun sefaletini görüp, <Ondan ücret almayacağım>
diye niyet etmiştim" dedi. Ben (o ikisinin konuşmalarını duyunca o kadar
o kadar mahcup oldum ki) o altınları nehire attım ve "Allah senin belanı
versin! Sana kim biraz gönül verirse, Allahu Teâlâ onu işte böyle zelil
eder" dedim.[63]İnsanın
gayreti coştuğu anda bu gibi durumların meydana gelmesi olmayacak bir şey
değildir. EğerHz. Süleyman aieyhisseiam şu ayette geçtiği gibi yapabiliyorsa,"O
atların boyunlarını ve ayaklarını kesti (kurban etti)" (Sâd-33).
ÜmmülMü'mİnİn Hz. AİŞe radıyallahu anha
RaSUİUİlah sallallahu aleyhi vesellem"\r. yanında dİğer kumasının kabını
kırabiliyor ve onun yemeğini atabiliyorsa, Hz. Abdullah bin Amr İbnil Âs
radıyaiiahu anh Usfur rengiyle renklendirilmiş şalını sadece Rasûlullah
saiiaiiahu aleyhiveseiiemln, "Ne giydin böyle?" diye sormasından
dolayı fırında yaka-biliyorsa ve Ensardan bir sahâbi Rasûlullah saiiaiiahu
aleyhi veseiiem'ın kendisine iltifat etmediğini görünce yapmış olduğu kubbeyi
yıkabiliyorsa, öyleyse Hz. Şibü rahmetuiiahi altınları (nehre) atmasında
anlaşılmayacak bir şey yoktur.
67) Hz. Zünnûn
Mısrî rahmetuiiahi aleyh (Sufiyâ-i Kiram'ın büyüklerindendir) buyuruyor ki: Ben
bir çölde gidiyordum. Bir kaç genç gördüm. Yüzünün iki yanında sakalın meydana
getirdiği iki çizgi vardı (yani sakalı çıkmaya başlamıştı). Beni görünce onun
bedeni titremeye başladı. Yüzü sarardı ve benden kaçmaya başladı. Ben,
"Ben de senin gibi insanım (cin değilim). Öyleyse niçin böyle koşarak
kaçıyorsun?)" dedim. O, "Zaten siz (insanlardan) kaçıyorum"
dedi. Ben onun peşine gittim ve ona, "Allah hakkı için biraz dur"
dedim. O durdu. Ben ona, "Sen bu vîran çölde tamamen yalnız başına
kalıyorsun, başka bir arkadaşın da yok. Sen korku hissetmiyor musun?"
dedim. O, "Hayır benim yanımda gönül verdiğim biri var" dedi. (Ben
onun arkadaşının bir yere gitmiş olduğunu zannederek), "O nerede?"
dedim. O, "Her an benimle beraberdir. O benim sağımda, solumda, önümde,
arkamda, her tarafımdadır" dedi. Ben ona, "Senin yanında yemek içmek
için birşey yok mu?" dedim. O, "O da var" dedi. Ben,
"Nerede?" dedim. O, "Annemin karnında bana rızık veren Zât, ben
büyüdükten sonra da rızkıma kefil olmuştur" dedi. Ben, "Yemek içmek
için bir şey olması lazımdır. Onunla gece teheccüd namazında ayakta durmak
için kuvvet meydana gelir, gündüz oruç tutmak için destek o-lur. (Beden
kuvvetiyle) Mevlâ'ya hizmet (ibadet) de en güzel şekilde yapılabilir" dedim.
Ben yeme ve içmenin üzerinde çok durunca şu manaya gelen birkaç şiir o-kuyup
kaçtı: "Allah'ın velisi için hiçbir eve ihtiyaç yoktur. O, gayri menkul
eşyasının lmasına asla tahammül edemez. O, vadiden dağa doğru yürüdüğü zaman
vadi onun ayrılığından dolayı ağlar. O, gece taheccüd namazına, gündüz de oruca
çok fazla sabredendir. O, kendi nefsine, <Ne kadar yapabilirsen o kadar
mihnet ve meşakkate katlan. Çünkü Rahman'ın hizmetinde utanılacak bir şey yoktur
(O çok övünülecek bir şeydir)> der. O, Rabbi ile konuştuğu zaman, onun
gözlerinden yaşlar boşalır. Ve O, <Allah'ım! kalbim uçmak üzere (ona
bak)> der. Ve O, <Allah'ım! Ben ne (Cennet'te) içinde huriler bulunan
yakuttan ev isterim, ne Adn Cennet'ine hevesliyim ne de Cennetin meyvelerini
arzuluyorum. Benim bütün temennim sadece Seni görmektir. Onu bana ihsan
eyle> der. İşte bu övünülecek büyük bir şeydir"[64]
68) Hz.
İbrahim Havas rahmetuiiahialeyh diyor ki: Ben bir defasında çölde gidiyordum.
Yolda Hristiyan bir rahiple karşılaştım. Beline Zünnar[65]
bağlamıştı. O benimle beraber olmak istediğini açıkladı. (Kafir dervişler çoğu
zaman Müslüman dervişlerin hizmetlerinde kalmışlardır). Ben onu yanıma aidim.
Yedi gün boyunca beraber yürüdük (ne yemek yedik ne de bir şey içtik). Yedinci
gün o nasrâni bana, "Ey Muhammedî! Haydi kerametini göster! (Kaçgün oldu
hiçbirşeyyemedik)"dedi.Bunun üzerine ben Allahu Teâlâ'ya şöyle dua ettim:
"Allah'ım! Bu kafirin önünde beni zelil etme". Bir baktım ki hemen
önümüze bir sofra kondu. Sofraya ekmekler, kızarmış et, taptaze hurmalar ve
bir sürahi su konulmuştu. İkimiz yemeği yedik, suyu içtik ve yürüdük. Yedi gün
boyunca yürüdük. Yedinci gün (o nasrâni tekrar benden bir şey istemesin
düşüncesiyle) aceleden ona, "Bu sefer sen bir şeyler göster, şimdi senin
sıran" dedim. O bastonuna dayanarak dikildi ve dua etmeye başladı. O
esnada içinde benim soframda olan şeylerin iki misli bulunan iki sofra önümüze
geldi. Ben çok utanmıştım. Benim yüzümün rengi kaçmıştı Hayretler içinde kalmıştım.
Üzüntümden dolayı yemek yemeyi reddettim. O nasrâni bana yemek için ısrar
ettiyse de ben mazeret beyan ettim. O, "Sen ye ki ben sana iki müjde
vereyim. Onlardan birincisi şudur:Ben Müslüman oldum" dedi. ve zünnarmı
kırıp attı. Sonra, "İkinci müjde şudur: Ben yemek için şöyle dua
yapmıştım; <Allah'ım! Bu Muhammedînin, Senin yanında bir manevi makamı
varsa, onun hürmetine bize yemek ver>. Bunun üzerine bu yemek nasib oldu ve
ben bundan dolayı Müslüman oldum" dedi. Ondan sonra ikimiz yemeğimizi yedik
ve yolumuza devam ettik. Sonunda Mekke-i Mükerre-me'ye ulaştık. Hac yaptık. O
yeni Müslüman Mekke'de kaldı ve orada vefat etti.[66]Allah onu bağışlasın afirlerin bu
şekilde Müslüman olduklarına dair tarih kitaplarında pek çok vakıalar
bulunmaktadır. Yukarıdaki olaydan anlaşıldı ki: Allahu Teâlâl bazen bir kimseye
başkasının hürmetine rızık vermektedir. Kendisine nzık verilen de ahmaklığından
dolayı onu kendi üstün başarısı ve çalışmasının neticesi zannetmektedir.
Hadislerde şu konu sık sık geçmektedir: "(Çoğu zaman) size, sizin zayıflarınız
sayesinde rızık verilmektedir". Bu olaydan bir de şu bilinmiş oldu ki: Bazen
kafirlere de Müslümanların sebebiyle manevi kapılar açılır. Dış görünüşü itibariyle
onun kendilerine yardım olduğunu zannederler. Ancak gerçekte o başkasının
hürmetine meydana gelmektedir.
69) Bir
Allah dostu buyuruyor ki: "Ben bir köle satın aldım. Onu getirince,
"Senin adın nedir?" dedim. O, "Efendim hangi adı koyarsa
odur" dedi. Ben, "Ne iş yaparsın?" dedim. O, "Efendim siz
neyi emrederseniz onu yaparım" dedi. Ben, "Sen ne yemek istersin (tâ
ki ben senin için onu fikredeyim)" dedim. O, "Efendim siz ne
yedirirseniz" dedi. Ben, "Senin de bir şey yemeyi gönlün çekmiyor
mu?" dedim. O, "Efendinin karşısında kölenin arzusu nedir ki?
Efendinin hoşlandığı şey kölenin arzusudur" dedi. Onun bu cevabını duyunca
ağladım ve "Benim de Mevlâm ile böyle muamelem olmalı" diye düşündüm.
Ben ona, "Sen bana (zikri yüce olan) Mevlâma karşı edep öğrettin"
dedim. Bunun üzerine o şu manaya gelen iki şiir okudu: "Eğer Senin bir
kuluna tam olarak hizmet edebilirsem, benim için bundan daha büyük hangi nimet
olabilir ki! Öyleyse Sen kendi lütuf ve kereminle benim kusur ve gafletimi af
eyle. Zira ben Seni çok ihsan edici ve çok rahmet edici biliyorum"[67]
70) Hz. Mâlik bin Dinar meşhur Allah dostudur. Bu
kitapta onun bir çok kıssaları geçmiştir. Onun başlangıçtaki hali iyi değildi.
Bir adam ona, "Senin başına ne geldi ki, sen ondan dolayı tevbe
ettin" diye ona tevbe etme olayını sordu. O şöyle dedi: Ben bir askerdim.
Şarabı çok severdim ve ona çok alışkındım. Her an şarap içmekle meşguldüm. Ben
bir cariye satın aldım. Çok güzeldi. Ona çok bağlıydım. Ondan benim bir kızım
oldu. Onu da çok seviyordum. O da bana çok yakındı. Nihayet ayakları üstüne
basmaya ve yürümeye başladı. Onu daha çok sevmeye başladım. Her zaman o benim
yanımda kalırdı. Ancak onun şöyle bir âdeti vardı. Ben şarap kadehini içmek
için elime aldığım zaman elimden alır elbiseme atardı (sevdiğimden dolayı onu
azarlamayı gönlüm kabul etmiyordu). O iki yaşına girince vefat etti. Onun
üzüntüsü kalbimi yaraladı. Bir gün Şaban ayının 15. gecesi ben şarap içmiş
kendimden geçmiştim. Yatsı namazını da kılmadım. O hal üzere uyudum. Rüyamda
gördüm ki; Mahşer hazırlanmış insanlar kabirlerinden çıkıyorlar. Ben de mahşer
meydanına gidenler arasındaydım. Arkamdan bir ayak sesi gibi bir şey duydum.
Dönüp bakınca büyük bir kara ejderhanın peşimden koşup geldiğini gördüm. Onun
gözleri maviydi. Ağzını açmıştı. Dolu dizgin benim tarafıma doğru geliyordu.
Ben onun korkusundan dehşete düşerek orkuya kapılan birinin gücüyle kaçıyordum.
O benim peşimden koşarak geliyordu ki, çok güzel elbise içinde, kendisinden son
derece güzel kokular gelmekte olan bir yaşlı adamla karşılaştım. Ben ona selam
verdim. O selamımı aldı. Ben ona, "Allah aşkına bana yardım ediniz"
dedim. O, "Ben zayıf bir adamım o ise çok kuvvetli. Ona benim gücüm
yetmez. Ancak sen yine de kaç. Belki ilerde bundan kurtulmana sebeb olacak bir
şeyle karşılaşırsın" dedi. Ben çok hızlı bir şekilde kaçıyordum. Bir küçük
tepe gördüm. Oraya tırmandım. Ancak oraya tırmanır tırmanmaz tepenin arkasında
alev alev yanmakta olan Cehennem ateşine gözüm ilişti. Onun dehşet verici
şeklini ve manzarasını gördüm. Bütün bu halleri gördüğüm halde üzerime o
yılanın dehşeti öyle binmişti ki, aynı şekilde kaçıyordum. Az kalsın Cehennem
çukuruna düşecektim. O esnada yüksek bir ses duydum. Biri bana, "Geri çekil
sen o (CehennemTık) insanlardan değilsin" dedi. Ben oradan tekrar arkaya
doğru koştum. O yılan da dönüp benim arkamdan gelmeye başladı. Ben tekrar beyaz
elbiseli yaşlı adamı gördüm. Ona tekrar, "Ben daha önce de bu ejderhadan
nasıl kurtulacağımı size sormuştum, siz kabul etmemiştiniz" dedim. O yaşlı
zat ağlamaya başladı ve "Ben çok zayıfım, o ise çok kuvvetli. Ben ona
karşı koyamam elbette karşıda bir diğer tepe var. Oraya tırman, orada
Müslümanların bazı emanetleri konulmuştur. Mümkündür ki, kendisinin yardımıyla
ejderhadan kurtulabileceğin senin de herhangi bir emanetin olabilir"
dedi. Ben koşarak o tepenin üzerine çıktım. O ejderha benim arkamdan geliyordu.
Orada yuvarlak bir dağ gördüm. Onda pek çok pencereler açılmıştı. Onların
üzerine perde örtülmüştü. Her pencerenin altında iki kanat vardı. Onun üzerine
yakut işlenmişti. İncilerle yüklüydü. Pencerenin her kanadı üzerinde ipekten
bir perde asılıydı. Ben o dağın üzerine çıkmak isteyince melekler,
"Pencereyi açın ve perdeyi kaldırın. Sonra dışarı çıkın. Belki sizin
aranızda, bu perişan durumda olan adamı, şu anki durumundan kurtaracak bir
emaneti vardır" dedi. O sesle birlikte birden pencere açıldı ve perde kalktı.
Oradan yüzleri ay gibi olan pek çok çocuk çıktı; Ancak ben son derece perişandım.
Çünkü o yılan benim yanıma tamamen gelmişti. O esnada o çocuklar şöyle
bağırmaya başladılar; "Hey! Hepiniz çabucak dışarı çıkın! O yılan, adamın
yanına kadar geldi". Bunun üzerine akın akın çocuklar çıkıp geldiler.
Benim gözüm aniden onlar arasındaki iki yaşında ölen kızıma ilişti. O beni
görür görmez ağlamaya ve şöyle demeye başladı; "Allah'a yemin olsun ki,
bu benim babamdır". Böyle der demez bir ok gibi fırlayarak nurdan bir
sedir üzerine çıkıp, sol kolunu benim sağ omuzuma doğru uzattı. Ben çabucak ona
sarıldım. O sağ elini o yılana doğru uzattı. Yılan derhal geriye kaçmaya
başladı. Sonra o beni oturttu ve kendisi benim kucağıma oturdu. Sağ eliyle
benim sakalımı okşamaya başladı ve şöyle dedi; "Babacığım!<İman edenler
(den günaha bulaşmış olanlar) için Allah'ı anma ve üzerine indirilen hakka
karşı kalplerinin saygıyla yumuşama zamanı daha gelmedi mi?>
(Hadid-16)". Onun bu sözünü duyunca ağlamaya başladım ve "Kızım sen ur'an-ı
Kerimin hepsini biliyor musun?" diye sordum. O, "Biz hepimiz Kur'an'ı
sizden fazla biliyoruz" dedi. Ben, "Kızım bu benim peşime takılan
yılan neyin be-lasıydı?" dedim. O, "Senin kötü amellerindi. Sen onu
kendi günahlarınla o kadar güçlendirdin ki, o şimdi seni sürükleyerek
Cehennem'e atma fikrindeydi" dedi. Ben, "O beyaz elbiseli ihtiyar
kimdi?" dedim. O, "Senin iyi amellerindi. Sen onu o kadar zayıf
bıraktın ki, o yılanı senden uzaklaştıramadı (ama elbette kurtulmanın yolunu
haber verecek kadar yardım etti)" dedi. Ben, "Kızım sen bu dağda ne
arıyorsun?" dedim. O, "Bizler hepimiz Müslümanların çocuklarıyız.
Kıyamete kadar burada kalacağız. Sizin gelmenizi bekleyeceğiz. Siz hepiniz
gelince biz şefaat edeceğiz" dedi. Ondan sonra benim gözlerim açıldı. O
yılanın dehşeti hâlâ üzerimdeydi. Ben kalkar kalkmaz. Allah ceiie ceialuhu
huzurunda tevbe ettim ve kötü amellerimi terk ettim.[68]Bu
kitap tahminimizden çok fazla büyük oldu. Başlangıçta kısaca yazmayı
düşünüyordum. Ancak iradem dışında uzayıp gitti. Artık o dereceye ulaştı ki ben
de onun okunacağı ümidi de azaldı. Çünkü dini kitapları okumak için de bizim
vaktimiz yoktur. Bundan dolayı bu kitaba birden son verdim. Allahu Teâlâ lütfü
ve kere-miyle her zaman günahlara ve dünyaya batmış bulunan bu aciz kuluna da
Kendine dönmek için tevfik versin ve şu pis dünyadan nefret etmenin tadını
nasip eylesin.Bu kitaba Hicri Şevval 1366 (Miladi 1942)'de başladım. Ancak
arada öyle arızalar meydana geldi ki, bitirmekte geciktim. Şimdi bile buna pek
çok şeyi ilave etmeyi düşünüyordum. Ancak bu kitap çok uzun olduğundan dolayı
bugün Hicri 22 Safer 1368 (Miladi 1944)'de Cuma gecesi son verdim.
Zekeriyya
Kandehlevi rahmetuiiahi aleyh
Mezâhir-ul
Ulum Medresesi
Sehrenpur
[1] Mİşkât
[2] Bevan-ül Kur'an
[3] Târih'ül Hulefâ
[4] Dürrü Mensur
[5] Târik-ül Hulefâ
[6] İhya
[7] İhya
[8] İhya
[9] İhya
[10] Dürrü Mensur
[11] Dürrü Mensur
[12] Tehzîb'üt Tehzîb
[13] İthaf
[14] İthaf
[15] İthaf
[16] Müsâmerât
[17] Dürrü Mensur
[18] Eşher
[19] İthaf
[20] ithaf
[21] ithaf
[22] ithaf
[23] İthaf
[24] İthaf
[25] İthaf
[26] İthaf
[27] İthaf
[28] İthaf
[29] İthaf
[30] İthaf
[31] İthaf
[32] İthaf
[33] İthaf
[34] İthaf
[35] İthaf
[36] 14-Rebîul Evvel 1382 H. (1966) tarihinde Lahtfda vefat
etmiştir.
[37] İthaf
[38] İthaf
[39] Yaklaşık üç kilogram
[40] Müsâmerât, 1. cild
[41] İthaf
[42] İthaf
[43] Müsâmerât
[44] Ravz
[45] Dürrü Mensur
[46] Ravz
[47] Ravz
[48] Ayet'el Kûrsi
[49] Ravz
[50] Ravz
[51] Ravz
[52] Müslim
[53] Dürrü Mensur
[54] Ravz
[55] Tarihi Bağdad lil Hatîb
[56] Ravz
[57] Ravz
[58] Ravz
[59] Ravz
[60] Ravz
[61] Ravz
[62] Ravz
[63] Ravz
[64] Ravz
[65] Küfür eti olarak Hristiyanlann bağland.klar, ucu haç.,
kemer yada kuşak
[66] Ravz
[67] Ravz
[68] Ravz
[1] Muhammed Zekeriyya Kandehlevi, Fezail-i Sadakat (Allah Yolunda İnfak Etmenin ve Yardımlaşmanın Faziletleri), Gülistan Neşriyat:
[2] Muhammed Zekeriyya Kandehlevi, Fezail-i Sadakat (Allah Yolunda İnfak Etmenin ve Yardımlaşmanın Faziletleri), Gülistan Neşriyat:
[3] Dürrü Mensur
[4] Mişkat
[5] Ahkamul Kurîan
[6] Ahkamul Kur-an
[7] Dürrü Mensür
[8] Muhammed Zekeriyya Kandehlevi, Fezail-i Sadakat (Allah Yolunda İnfak Etmenin ve Yardımlaşmanın Faziletleri), Gülistan Neşriyat:
[9] Dürrü Mensür
Muhammed Zekeriyya
Kandehlevi, Fezail-i Sadakat (Allah Yolunda İnfak Etmenin ve Yardımlaşmanın
Faziletleri), Gülistan Neşriyat:
[10] Dürrü Mensur
[11] Ebû Dâvûd
[12] Muhammed Zekeriyya Kandehlevi, Fezail-i Sadakat (Allah Yolunda İnfak Etmenin ve Yardımlaşmanın Faziletleri), Gülistan Neşriyat:
[13] Dürrü Mensur
[14] Kenzul Ummal
[15] Mişkat
[16] Beyan-ül Kur'an
[17] Dürü Mensür
[18] İhya
[19] İhya-ül Ulum
[20] İhya-ül Ulum
[21] İhya-ül Ulum
[22] İhya-ül Ulum
[23] Mişkat-ı Şerif
[24] Fethül Bari
[25] Dürrü Mensur
[26] İhya-ül Ulum
[27] Dürrü Mensur
[28] İhya
[29] Çünkü böyle yapmak caizdi ve yapılan sadakaya da
herhangi bir noksanlık gelmezdi. Ancak onu nikahlamak sanki sadakadan dönme
görüntüsü veriyordu.
[30] Dürrü Mensur
[31] Dürrü Mensur
[32] İhya-ül Ulum
[33] Dürrü Mensur
[34] Dürrü Mensur
[35] Terğib
[36] Dürrü Mensur
[37] ikamet-ü!-Hücce
[38] Kenz
[39] Mişkat (Şeyheyn rivayetiyle)
[40] Dürrü Mensur
[41] Dörrü Mensur
[42] Dürrü Mensur
[43] İhya
[44] Dürrü Mensur
[45] Dürü Mensür
[46] Nesei, Dürrü Mensu
[47] Kenz
[48] Dürrü Mensur
[49] Isabe
[50] Buhari
[51] Dürrü Mensü
[52] Dürrü Mensur
[53] Dürrü Mensur
[54] Terğib
[55] Buhari
[56] Ûkiye; 130 gr.lık ağırlık öiçüsüdür
[57] Bu üç dinarın açıklaması başka rivayetlerde vardır
[58] Feth
[59] Ayni, Ahmed rivayetiyle
[60] Kent
[61] Müslim)
[62] ihya
[63] Mişkat
[64] Terğib
[65] Ehû Dâvûd
[66] Mişkat
[67] İhya
[68] Terğib
[69] Iraki,İhya
[70] Mişkat
[71] Mişkat
[72] Mişkat
[73] Dürrü Mensur
[74] Kenz
[75] Kenz
[76] Kenz
[77] Terğib
[78] Kenz
[79] Kenz
[80] Kenz
[81] İhya
[82] Terğib
[83] Mişkat
[84] Kenz
[85] Mişkat
[86] Mişkat
[87] Ihyâ
[88] Mişkat
[89] Terğib
[90] Terğib
[91] Terğib
[92] Kenz
[93] Dürrü Mensûr-1 .cild
[94] Dur Evvel
[95] Ravz
[96] Kenz
[97] Buhari
[98] Feth
[99] İhya
[100] Mişkat
[101] Kenz
[102] Kenz
[103] Kenz
[104] Kenz
[105] Kenz
[106] Kenz
[107] Kenz
[108] Mişkat
[109] Ravz'ur Reyyâhîn
[110] Kenz
[111] Kenz
[112] Kenz
[113] İhya Kenz
[114] Kenz
[115] Kenz
[116] Kenz
[117] Kenz
[118] Kenz
[119] Tebli
[120] Mişkat
[121] Mişkat
[122] Cemel
[123] Mişkat
[124] Kenz
[125] Kenz
[126] İhya
[127] Kehz
[128] Kehz
[129] Kehz
[130] Kehz
[131] Cami-üs Sağîr
[132] Cami-üs Sağîr, Müslim
[133] Cami-üs Sağir
[134] Cami-üs Sağir
[135] Dürrü Mensur
[136] Mİşkat
[137] Alemgiriyye
[138] Mişkat
[139] Terğib
[140] Kenz
[141] Ebû Dâvûd
[142] İhyâ
[143] İhya
[144] Bezl
[145] Bezi
[146] ihya
[147] Mişkat
[148] Terğib
[149] Yerken damağa yapışan bir helva çeşidi
[150] Ravz
[151] Ravz
[152] Dürrü Mensur
[153] İhya
[154] ihya
[155] Mirkât
[156] Avn
[157] Müslim
[158] Buhâri, Mişkat
[159] Müslim, Mişkat
[160] İran'da bir
şehrin adı
[161] Tenbih-ül Gafilin
[162] Mezahir
[163] Mezahir
[164] Müslim, Mişkat
[165] Mişkat
[166] Dürrü Mensur
[167] Cemel
[168] İhya
[169] Feth
[170] Duru Mensur
[171] İhya
[172] Dürrü Mensur
[173] Mezahir
[174] Mişkât
[175] Mecma'üz Zevâid
[176] İhya
[177] Feth'ûl Bârî
[178] Münzirî
[179] Fet
[180] İhya
[181] İhya
[182] Kenz
[183] Mişkat
[184] Mişkat
[185] Mişkat
[186] İhya
[187] Ravz
[188] Kevkeb
[189] İthaf
[190] İthaf
[191] Mezahİr
[192] İhya, İthaf
[193] İhya
[194] Kenz
[195] Mişkat
[196] Mişkat
[197] İthaf
[198] Kenz
[199] 1 dirhem= 3.2 gr Gümüş
[200] 1 müdd= Yaklaşık 800 gr. Ağırlığında bir ölçek
[201] Feth
[202] Kenz-ul Ummal
[203] Tarih-ülHülefâ
[204] Tarih İhya
[205] Ebû Dâvûd
[206] Kenz-ül Ummâll
[207] Kerz
[208] İhya
[209] Feth
[210] Hüccetullah
[211] Mişkât
[212] Mezâhir
[213] Miskât
[214] Mişkât
[215] Kenz
[216] Kenz
[217] Aynî, Müslim
[218] Terğib,
[219] Tirmizi
[220] Mezâhir
[221] Mişkât
[222] Kenz
[223] Mişkât
[224] Cami-üs Sağîr
[225] Ebû Dâvüd
[226] Mişkât
[227] Mişkât
[228] Mişkât
[229] Mişkât
[230] Mişkât Mekâsı
[231] Mişkât
[232] Mekâsıd-ı Hasene
[233] Mişkât
[234] Mişkât
[235] Dürrü Mensur
[236] Mİşkât, Müslim
[237] ihya