TEKLÎFÎ VE VAD'Î HÜKÜMLERİN NEVİLERİ 2

TEKLÎFÎ HÜKÜMLER: 2

§: 146- "Teklifi Hüküm'ün Nevileri: 2

§: 147- Talebin Olumlu-Olumsuz Oluşu ve Bağlayıcı Olup Olmaması Açısından Teklîfî Hükmün Nevileri: 2

1- VÂCİB.. 3

§: 148- Vâcib'în Tarifi: 3

§: 149- Vâcib'in Hükmü: 3

§: 150- Hanefîlere Göre "Vâcib" ve "Farz"ın Tarifi: 3

§: 151- Vacibin Kısımları: 4

§: 152- Birinci Taksim: 5

§: 153- "Mutlak VâcuY'in Tarifi: 5

§: 154- "Mutlak Vâcib"in Hükmü: 5

§: 155- "Mukayyed Vâcib'in Tarifi: 5

§: 156- Mukayyed Vacibin Nevileri: 5

§: 157- İkinci taksim: 6

§: 158- "Muhadded Vâcib"in Tarifi: 6

§: 159- "Muhadded Vâcib"in Hükmü: 7

§: 160- "Gayr-ı Muhadded Vâcib'Mn Tarifi: 7

§: 161- "Gayr-ı Muhadded Vâcib"in Hükmü: 7

§: 162- Üçüncü taksim: 7

§: 163- "Aynî Vâcib'in Tarifi: 8

§: 164- "Aynî Vâcib"in Hükmü: 8

§: 165- "Kifâî Vâcib'in Tarifi: 8

§: 166- "Kifâî Vâcib"in Hükmü: 8

§: 167- Dördüncü taksim: 8

§: 168- "Muayyen Vâcib'in Tarifi: 9

§: 169- "Muayyen Vâcib"in Hükmü: 9

§: 170- "Muhayyer Vâcib'in Tarifi: 9

§: 171- "Muhayyer Vâcib'in Hükmü: 9

2- MENDÛB.. 10

§: 172- "Mendub'un Tarifi: 10

§: 173- Mendubun Kısımları: 10

3- HARAM... 11

§: 174- "Haram"ın Tarifi: 11

§: 175- Haramın Nevileri: 12

§: 176- Birinci nevi: 12

§: 177- "Lizâtihi Haram"ın Hükmü: 12

§: 178- İkinci nevi: 12

§: 179- Liğayrihî Haramın Hükmü: 13

4- MEKRUH.. 13

§: 180- "Mekrûh"un Tarifi: 13

§: 181- Mekruhun Hükmü: 14

§: 182- Hanefîlerde "Haram" Ve "Mekruh" Terimleri: 14

§: 183- Haramın Hükmü (Hanefîlerde): 14

§: 184- Mekruh Ve Nevileri (Hanefîlerde) 14

5- MUBAH.. 15

§: 185- "Mubah"ın Tarifi: 15

§: 186- Mubahın Hükmü: 16

§: 187- Talebin Genel Olup Olmaması Açısından Teklifi Hükümdün Nevileri: 16

 

TEKLÎFÎ VE VAD'Î HÜKÜMLERİN NEVİLERİ

TEKLÎFÎ HÜKÜMLER:

 

§: 146- "Teklifi Hüküm'ün Nevileri:

 

Teklîfî hüküm:

a)  Bir fiilin yapılmasını veya yapılmamasını talep etme yahut yapıp yapmamakta serbest bırakma ve bu talebin şekli (bağlayıcı olup olmaması) açısından.

b) Talebin genel olup olmaması açısından, nevilere ayrılır. Aşağıda her iki açıdan teklifi hükmün nevilerini ayn ayrı açıklayacağız.[1]

§: 147- Talebin Olumlu-Olumsuz Oluşu ve Bağlayıcı Olup Olmaması Açısından Teklîfî Hükmün Nevileri:

 

Bu açıdan teklifi hüküm -bilginlerin çoğunluğuna göre- beş neviye ayrılır:

1-  İcâb

2-  Nedb               .

3-  Tahrîm

4-  Kerâhe

5-  İbâha

Çünkü Şâri'in, bir fiilin yapılıp yapılmaması hususunda üç türlü tavrı olabilir:

1-  Yapılmasını isteme,

2-  Yapılmamasını isteme,

3- Yapılıp yapılmamasını serbest bırakma. "Yapılmasını isteme" ve "yapılmamasını isteme" durumlarından herbiri de ya "kesin ve bağlayıcı" veya "kesin ve bağlayıcı olmayan" bir tarzda olabilir. Böylece, yukarıda belirtilen beş ihtimal ortaya çıkmış oluyor.

Şimdi bunları biraz açıklayalım. Şayet Sâri', bir fiilin:

1- Yapılmasını kesin ve bağlayıcı tarzda istemiş ise, bu "îcâb"tir; bu talebe bağlanan sonuç "vücûb", yapılması istenen fiil ise "vâcib"tir.

2-  Yapılmasını istemiş, fakat bu talep kesin ve bağlayıcı tarzda değil ise, bu "nedb"dir; bu talebe bağlanan sonuç yine "nedb", yapılması istenen fiil ise "mendub"tur.

3- Yapılmasını kesin ve bağlayıcı tarzda istemiş ise, bu "tahrîm"dir; bu talebe bağlanan sonuç "hürmet", yapılması istenen fiil ise "muharram" veya "harâm"dır.

4-  Yapılmamasını istemiş fakat bu talep kesin ve bağlayıcı tarzda değil ise, bu "kerâhe"dir; bu talebe bağlanan sonuç yine "kerâhe", yapılmaması istenen fiil ise "mekruh "tur.

5- Yapılması ile yapılmamasını mükellefin seçimine bırakmışsa, bu "ibâha"dir; bu muhayyer bırakma ya bağianan sonuç da "ibaha" olarak anılır, mükellefin seçimine bırakılan fiil ise "mubah"tır.Bu açıklamalardan anlaşılmış oluyor ki, Şâri'in yapılmasını istediği fiil iki nevidir: Vâcib ve mendub. Yapılmamasını istediği fiil de iki nevidir: Haram (muharram) ve mekruh. Yapılıp yapılmamasını mükellefin seçimine bıraktığı fiil ise tek nevidir: Mubah. Şimdi bunların herbirini tek tek inceleyeceğiz.

 

1- VÂCİB

 

a)  Tarifi,

b)  Kısımları,                                                                            

c)  Hükümleri,

 

§: 148- Vâcib'în Tarifi:

 

Vâcib : Şâri'in yapılmasını kesin ve bağlayıcı tarzda istediği fiildir.Talebin bu tarzda oluşu, talep sıygasının kendisinden anlaşılabileceği gibi, bir fiilin terkedilmesi haline ağır ceza tertip edilmesinden de anlaşılabilir. Meselâ, mükelleflerden namaz kılma, zekât verme, haccetme ve akidlere vefa göstermenin istenip, bunları terketmenin, ağır cezaya çarptırılma sebebi olduğunun bildirilmesi gibi.

§: 149- Vâcib'in Hükmü:

 

Vacibin hükmü şudur: Yerine getirilmesi mutlaka gereklidir; yerine getiren sevabı, özürsüz terkeden ağır cezayı hak etmiş olur. Şayet kat'î delil ile sabit olmuş ise, onu inkâr edenin kâfir olduğuna hükmedilir.Vacibin bu terim anlamı, fakihlerin çoğunluğuna göredir. Hanefî bilginlerinin vâcib terimi ile kasdettikleri anlam ise farklıdır. Şöyle ki:

 

§: 150- Hanefîlere Göre "Vâcib" ve "Farz"ın Tarifi:

 

Hanefîlere göre, vâcib, Şâri'in mükelleften yapılmasını bağlayıcı tarzda istediği ve fakat hakkındaki bu bağlayıcılığın zannî delil ile sabit olduğu fiildir. Fıtır sadakası, kurban kesme, vitir ve bayram namazları ve namazda "Fatiha" sûresini okuma hükümlerinde olduğu gibi. Bütün bunlar, Hanefîlere göre vaciptir; çünkü haber-i vâhid ile yani zannî delil ile sabit olmuşlardır.Şâri'in, mükelleften yapılmasını bağlayıcı tarzda istediği fiil hakkında delilin (meselâ, delâleti kati olan Kur'ân âyeti, mütevâtir hadis veya meşhur hadis gibi) kat'î olması halinde, buna "farz'' adını verirler. Beş vakit namaz, zekât hacc ve namazda Kur'ân'dan bir parça okuma hükümlerinde olduğu gibi.Buna göre, Hanefî mezhebinde farz ve vacibin herbiri diğerinden farklı anlam taşımaktadır:

Farzın hükmü: Yapılması kesin olarak gereklidir, terkeden ağır cezayı haketmiş olur; farz olduğunu inkâr edenin küfrüne hükmedilir.

Vacibin hükmü: Yapılması kesin olarak gereklidir, terkeden farzı terkedenin cezasından daha az bir cezayı haketmiş olur; vacip olduğunu inkâr edenin küfrüne hükmolunmaz.Hanefiler, bu ayırıma bazı fıkhî sonuçlar da bağlamışlardır. Namazda Fatiha sûresinin okunmasının hükmü, buna bir örnek teşkil eder. Şöyle ki: Namazda Kur'ân okunmasının (kıraatin) tamamen terki namazı geçersiz kılar. Zira namazda Kur'ân'dan bir parça okunması gereği kat'î delil ile sabittir; âyette"O halde, Kur'ân'dan kolayınıza geleni okuyun. [2]buyuruhnuştur. Fakat Fatiha sûresinin okun­mamış olması tek başına geçersizlik sebebi değildir, bu sûre okunmamış ise namaz mekruh olmakla birlikte geçerlidir. Çünkü namazda Fatiha sûresinin okunması hükmü, zannî birdelil ile sabit olmuştur. Bu delil Hz, Peygamber'in,Fatiha sûresini okumayanın namazı (geçerli) o/maz"[3] hadisidir. Bu hadis, haber-i vâhid olması sebebi ile sübut açısından zannî olduğu gibi, hükme delâleti yönünden de zannîdir. Zira "Fatiha okunmaksızın kılman namaz geçerli olmaz" anlamına gelebileceği gibi, "Fatiha okunmaksızın. namazmükemmel olmaz" anlamında da yorumlanabilir.Bu ayırımı bir bakıma makul ve vakıaya uygun saymak mümkündür. Gerçekten, herkes delillerin kat'î ve zannî olmak üzere iki kısma ayrıldığını kabul eder. Fakat bir başka açıdan bakıldığında bu ayırımı makbul sayma imkânı yoktur. Çünkü bu ayırım, aynı fiile iki farklı hüküm bağlanmasını gerektirmektedir. Şöyle ki: Haber-i vâhid ile sabit olan bir hükmün delili zannî olduğundan, bu hükme vacip deniyor. Bir başka deyişle delilin kesinliği hususunda şüphe bulunduğu için bu hüküm farz kadar kuvvetli görülmüyor. Fakat bu durumda, o hadisi bizzat Hz. Peygamber'den rivayet etmiş bulunan sahabî açısından delilin sıhhati konusunda tereddüt olmadığına göre, o sahabî hakkında bu hükmün farz olduğunu söylemek gerekecektir. Böylece aynı fiil, hadisi rivayet eden sahabî hakkında "farz" olarak, diğer müslümanlar hakkında ise "vâcib" olarak nitelendirilecektir.Meselâ, namazda Fatiha sûresinin okunması hükmü, sözü geçen hadisi rivayet eden sahabîye nisbetle farz kabul edilecek ve ' 'onun bunu terketmesi namazını geçersiz kılar'' denecektir. Çünkü onun bakımından hükmü gösteren delilin sıhhatinde tereddüt yoktur. Onun dışındakilere nisbetle ise aynı fiil vâcib olarak nitelenecek ve terkedilmesi halinde namaz geçersiz sayılmayacaktır. Zira onlar bakımından delil zannîdir. Bu ise, İslâm hukukunda benzeri görülmeyen garip bir durumdur.

 

§: 151- Vacibin Kısımları:

 

Vâcib, değişik açılardan taksime tabi tutulmuştur. Aşağıda bunları açıklayacağız:

 

§: 152- Birinci Taksim:

 

Edâ edileceği vakit açısından vâcib iki kısma ayrılır:

1-  Mutlak vâcib,

2-  Mukayyed vâcib.

 

§: 153- "Mutlak VâcuY'in Tarifi:

 

"Mutlak vâcib": Şâri'in, edâ edilmesi için belirli bir vakit tayin etmediği vaciptir. Keffâretler, muayyen zaman belirtilmeden yapılmış nezirler (adaklar) gibi.

 

§: 154- "Mutlak Vâcib"in Hükmü:

 

Mutlak vacibin hükmü, mükellefin onu istediği zaman yerine getirebilmesidir. Diyelim ki, bir kimse yemin etmiş ve yeminine bağlı kalmadığı için kendisine keffâret vacip olmuştur. İşte bu kimse bu keffareti dilediği zaman yerine getirebilir.

 

§: 155- "Mukayyed Vâcib'in Tarifi:

 

"Mukayyed vâcib": Şâri'in, edâ edilmesi için belirli bir vakit tayin ettiği vaciptir. Bu vacibin edası için bir başlangıç ve bir bitiş vakti vardır.Mükellef, bu vacibi belirlenmiş vakti içinde tam olarak yani bütün şart ve rükünleri taşır şekilde ifa ederse, bu fiile "edâ" denir.Vakti içinde fakat eksik bir şekilde ifa edip sonra yine vakti içinde tam olarak tekrar yerine getirirse, bu fiile "iade" denir. Meselâ, öğle namazını önce yanlız başına kılan kimsenin daha sonra cemaatle aynı namazı ikinci defa kılması veya su bulamadığı için teyemmüm edip namaz kılan kimsenin vakti içinde su bulması üzerine abdest alıp yeniden aynı namazı kılması gibi.[4]Mükellefin bu vacibi vakti geçtikten sonra ifa etmesine ise "kaza" adı verilir. Sabah namazının güneşin doğmasından sonra, öğle namazının ikindi vakti girdikten sonra kılınması hallerinde olduğu gibi.

 

§: 156- Mukayyed Vacibin Nevileri:

 

Mukayyed vâcib üç neviye ayrılır:

Birinci nevi: "Müvessa'vâcib" = geniş zamanlı vacip): Vacibin edâ edilmesi içintayin olunan vakit, hem o vacibe hem o vacip cinsinden başka bir ibadete imkân veren genişlikte ise, buna müvessa' vacib denir. (Xvakte de "zarf" adı verilir. Meselâ beş vakit farz namaz, vacibin bu türüne girer. Çünkü bu namazlardan herbiri için, Yüce Sâri', hem o namazın hem de başka namazların kılınmasına imkân veren birer vakit tayin etmiştir.

İkinci nevi: "Mudayyak vâcib" = darzamanli vacip): Vacibin edâ edilmesi için tayin olunan vakit, o vacip cinsinden başka bir ibadetin daha ifasına imkân vermiyorsa, buna mudayyak vacip denir. Meselâ ramazan orucu böyledir. Zira bu orucun vakti, -o vakitte edası farz olan orucun dışında- başka oruca imkân vermez.

Üçüncü nevi: "Zü'ş-şebeheyn vâcib"= İki türlü benzerlik taşıyan vacip): Bu vacip, bir bakıma dar zamanlı vacibe bir bakıma da geniş zamanlı vacibe benzemektedir. Hacc ibadeti bu tür vacibe girer. Şöyle ki: Haccin vakti "belirli aylar"dır. Bu vakit, aynı yıl içinde ancak bir hacc yapılabilmesi açısından mudayyak vacibin vaktine benzemektedir; hacc ile ilgili davranışların (menâsikü'1-hacc) hacc aylarının tamamını kapsamaması açısından ise müvessa' vacibin vaktine benzemektedir.Bu ayırımdan çıkan sonuca gelince:

- Müvessa' vâcipin edası, ancak ona öze! olarak niyet edilmesi halinde geçerli olur. Çünkü vakit, hem bu vacibin hem aynı cinsten başka ibadetin ifasına müsaittir. O halde bu vacibin ifa edilmek istendiğini belirleyen niyet olmaksızın yapılan fiilin o vacibe ait olduğuna hükmedilemez. Buna göre, bir kimse sabah namazının vaktinde, sabah namazının farzına niyet ederek iki rekât namaz kılsa, bu namazı eda etmiş olur ve zimmetinden borç düşer. Böyle niyet etmezse namazı edâ etmiş olmaz. Nafileye niyet ederek kılarsa, nafile namaz kılmış olur. Her iki durumda sabah namazının farzı zimmetinde borç olarak kalır.

- Mudayyak vacibin edası, mutlak (belirli kayıt taşımayan) niyet ile veya aynı cinsten başka bir ibadete niyet edilmekle de geçerli olur. Buna göre, bir kimse ramazan ayında mutlak olarak ' 'oruç"a niyet etse ve farz olan oruca niyet etmese, bu farz oruç için yapılmış sayılır. Hatta nafile oruca niyet etmiş olsa bile, orucu nafile oruç olmaz, farz olan ramazan orucu yerine geçer.

- Zü'ş-şebeheyn vacibin, -mudayyak vacibe benzerliğine binaen- mutlak niyet ile edası geçerli olur; -müvessa1 vacibe benzerliğine binaen ise- başka ibadete niyet halinde edası geçerli olmaz. Buna göre, bir kimse farz olan hacca niyet etmeksizin haccetse, bu haccı, farz olan hacc yerine geçer ve zimmetinden hacc borcu düşer. Fakat nafile hacca niyet ederek haccederse, farz olan hacc zimmetinde borç olarak kalır.

 

§: 157- İkinci taksim:

 

Miktarının belirli olup olmaması açısından

Miktarının belirli olup olmaması açısından da vacip iki kısma ayrılır:

1-  Muhadded vâcib,

2-  Gayr-ı muhadded vâcib.

 

§: 158- "Muhadded Vâcib"in Tarifi:

 

"Muhadded vâcib": Şâri'in, hakkında belirli bir miktar tayin et­tiği vaciptir. Beş vakit namaz, zekât ve satın alınan malın bedeli gibi.

 

§: 159- "Muhadded Vâcib"in Hükmü:

 

Muhadded vacibin hükmü şudur: Sırf, vücup sebebinin bulunması ile zimmette borç olarak sabit olur. Mahkeme kararına veya borçlunun rızasına bağlı olmaksızın hemen ifası istenebilir. Sâri'in gösterdiği şekilde ve belirlediği miktarda ifa etmedikçe mükellefin zimmetinden bu borç düşmez.

 

§: 160- "Gayr-ı Muhadded Vâcib'Mn Tarifi:

 

'Gayr-ı muhadded vâcib”. Sâri'in miktarını tayin etmediği va­ciptir. Allah yolunda infak (harcama), açları doyurma, zulme uğrayan kişiyi kurtarma, misafire ikramda bulunma gibi. Şâri'în belirli bir miktarla sınırlamadığı vacipler bu neviye girer. Çünkü bu nevi vacibin gayesi ihtiyacın giderilmesidir. İhtiyacı gederen miktar ise durumdan duruma ve ihtiyaç sahiplerinin muhtaç bulundukları şeylere göre değişir.

 

§: 161- "Gayr-ı Muhadded Vâcib"in Hükmü:

 

Gayr-ı muhadded vacibin hükmü, mahkeme kararı veya borçlunun rızası olmaksızın zimmette sabit olmamasıdır. Zira zimmette ancak belirli olan bir şey sabit olabilir. Ki böylece mükellef neyi ifa edeceğini bilebilsin ve zimmetini bir borçtan kurtarma imkanına sahip olsun.Burada bilinmesi gereken bir husus vardır: Bazı vaciplerin bu iki kısımdan hangisine katılacağı noktasında İslâm hukukçuları farklı görüşe sahip olmuşlardır. Bu görüş farklılığından ötürü de, bazı vaciplere hangi hükmün bağlanacağında ihtilâf meydana gelmiştir.Bu görüş farklılığını, karıya ve akrabaya verilecek nafaka meselesi ile açıklayabiliriz. Hanefî bilginlere göre, bu nafaka gayr-ı muhadded vacip türündendir. Zira miktarı bilinmemektedir. O yüzden Hanefiler bu vacibe şu hükmü bağlarlar: Mahkeme kararı olmadan veya taraflar bir miktar üzerinde anlaşmadan bu nafaka borcu kocanın veya nafaka ödeyecek yakının zimmetinde sabit olmaz. Dolayısıyla, mahkeme kararından veya karşılıklı anlaşmadan önceki süre için karı veya nafakayı hak eden yakın, nafaka alacağı talebinde bulunamaz. Hanefîlerin dışındaki bilginlere göre ise, bu borç, muhadded vacip türündendir. Çünkü, kocanın durumuna göre veya yakma yetecek miktar İle belirlenir. Onun için bu bilginler, sözkonusu borç hakkında şöyle hükmetmişlerdir: Bu borç zimmette sabittir. Karı veya nafakayı hakeden yakın, mahkeme kararı veya karşılıklı anlaşma ile bağlı olmaksızın Önceki süre için de alacak talebinde bulunabilir.

 

§: 162- Üçüncü taksim:

 

İfa etmesi istenen kişi (mükellef) açısından

İfa etmesi istenen kişi açısından vacip:

1-  Aynî vâcib,

2-  Kifâî vâcib kısımlarına ayrılır.

 

§: 163- "Aynî Vâcib'in Tarifi:

 

"Aynî vâcib":  Şâri'in, mükelleflerin herbiri tarafından yerine getirilmesini istediği vaciptir. Beş vakit namaz, oruç, zekât ve hac gibi.

 

§: 164- "Aynî Vâcib"in Hükmü:

 

Aynî vacibin hükmü şudur: Herbir mükellefin bu vacibi yerine getirmesi gerekir. Bazı mükelleflerin yerine getirmiş olması ile bu borç diğerlerinden sakıt olmaz.

 

§: 165- "Kifâî Vâcib'in Tarifi:

 

"Kifâî vâcib" Şâri'in, ifasını, mükelleflerin herbirinden değil de hepsinden istediği vaciptir. Yargı ve fetva görevlerinin yerine getirilmesi, Allah yolunda cihad, selâma karşılık verme, şahitlik yapma, emr-i bilmaruf ve nehy-i anilmünker, hastaneler yapma, tıp tahsili ve insanların ihtiyaç duydukları sanatları Öğrenme gibi.Bu ve benzeri vaciplerin yerine getirilmesini Sâri1, belirli fert veya fertlerden istememiş, görevi yerine getirecek kişiyi dikkate almaksızın ümmet içinde bu görevin ifa edilmesini talep etmiştir. Zira bu vacip ile hedef tutulan fayda, bir kısım mükelleflerin onu yerine getirmesi ile gerçekleşmiş olmaktadır. Bu faydanın meydana gelmesi, sözkonusu vâcibinjherbir mükellef tarafından yapılmasına bağlı değildir.

 

§: 166- "Kifâî Vâcib"in Hükmü:

 

Kifâî vacibin hükmü şudur: Bazı mükelleflerce yerine getirilirse diğerlerinin sorumluluğu düşer ve herkes günahtan kurtulur; hiç kimse tarafından yerine getirilmezse herkes günahkâr olur.Bu böyle olmakla beraber, bir kifâî vacibin ifası için tek kişi belirli hale gelirse, kifâî vacip aynî vacip şekline dönüşür. Meselâ, bir yerde bir tek tabip bulunuyorsa, artık hastaya müdahale görevi, onun hakkında aynî bir vaciptir. Aynı şekilde, bir olayı tek kişi görmüş olursa, şahitlik görevinin ifası onun için aynî bir vaciptir. Yine, boğulmak üzere olan bir kimsenin imdat istediğini tek kişi duymuş ise ve yüzmeyi de biliyorsa, onun bakımından boğulmak üzere olan kimseyi kurtarmak aynî bir vaciptir.

 

§: 167- Dördüncü taksim:

 

İstenen fiilin belirli olup olmaması açısından

İstenen fiilin tam olarak belirlenmiş olup olmaması açısından vacip iki kısma ayrılır:

1-  Muayyen vacip,

2-  Muhayyer vacip.

 

§: 168- "Muayyen Vâcib'in Tarifi:

 

"Muayyen vâcib: Şâri'in, değişik işler arasında seçim hakkı tanı­maksızın yapılacak işi aynen belirleyerek istediği vaciptir. Namaz, oruç, gasbedİlen malın iadesi, satın alınan malın bedelinin ve kira bedelinin Ödenmesi gibi.

 

§: 169- "Muayyen Vâcib"in Hükmü:

 

Muayyen vacibin hükmü, vacip olan fiilin kendisi yerine getirilmedikçe mükellefin zimmetinin borçtan kurtulmamasidır.

 

§: 170- "Muhayyer Vâcib'in Tarifi:

 

"Muhayyer vâcib": Şâri'in, bir tek işi aynen belirlemeden, birkaç işten birini yapmakta serbest bırakarak talep ettiği vaciptir. Meselâ yemin keffaretinde bu tür bir vacip sözkonusudur. Çünkü Yüce Allah yeminini bozan kişiye şu üç işten birini yapmasını emretmiştir: On fakiri doyurmak veya on fakiri giydirmek veya bir köle azad etmek. Şayet mükellef bu üç şeyden birine güç yetiremezse o zaman Üç gün oruç tutması gerekir. Nitekim âyet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: "Allah, kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminlerinizden ötürü sizi sorumlu tutmaz, fakat bilerek yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Bunun da keffareti, ailenize yedirdiğinizin orta hallisinden on fakire yedirmek yahut onları giydirmek ya da bir köle âzâd etmektir. Bunları bulamayan kimsenin üç gün oruç tutması gerekir. [5] Bu üç işten herbîri, birer muhayyer vaciptir. Yeminini bozan kişi bunlardan herhangi birini seçmekte serbesttir; seçtiği işi yerine getirdiğinde vacibi ifa etmiş olur ve zimmetinden bu borç düşer.

 

§: 171- "Muhayyer Vâcib'in Hükmü:

 

Muhayyer vacibin hükmü şudur: Mükellefin, Sâri' tarafından muhayyer bırakılan fiillerden sadece birini yerine getirmesi gerekir. Bunu yaptığında artık vacibi ifa etmiş olur ve zimmeti borçtan temizlenir. Bunlardan hiçbirini yapmazsa günahkâr olur ve cezayı hakeder.

 

2- MENDÛB

 

a)  Tarifi,

b) Kısımları,

c)  Hükümleri.

 

§: 172- "Mendub'un Tarifi:

 

"Mendûb": Şâri'in, yapılmasını bağlayıcı olmaksızın istediği ve yapılma­masını kötülemediği fiildir. Şöyle ki: Fiilin yapılmasının istendiğini gösteren ifade bağlayıcılık taşımaz veya bağlayıcı bir ifade olur ama onun bağlayıcılık niteliğini kaldıran karine bulunur. Bu karine, bir nass veya İslâm hukukunun genel kaidelerinden biri olabilir; fiilin terkine ceza bağlanmaması gibi başka bir karine de olabilir.Meselâ, Ey iman edenler!Belirli bir süreye kadar birbirintzle bir borç ilişkisi kurduğunuzda onu yazjn[6] âyetindeki borcun yazılması ile ilgili emir bağlayıcı değildir, fiilin mendup olduğunu göstermektedir. Çünkü bağlayıcılık ihtimalini ortadan kaldıran karine bulunmaktadır. O da şudur: Daha sonraki âyette,  "Şayetbirbiri­nize güvenirseniz, kendisine güvenilen taraf, emanetini tastamam yerine getirsin[7] buyuruImuştur. Buradan anlaşılmaktadır ki, şayet alacaklı borçlusuna güveniyorsa, borcu yazıya geçirmeden itimada dayalı bir borç ilişkisi kurabilecektir."Ellerinizin altında bulunanlardan (kölelerden) mükâtebe yapmak isteyenlerle, -eğer kendilerinde bir iyilik görürseniz- mükâtebe yapın [8] âyetindeki efendinin kölesi ile mükâtebe sözleşmesi[9] yapmasına ilişkin emir de mendupluğa delâlet etmektedir, bağlayıcı değildir. Çünkü bağlayıcılık ihtimalini bertaraf eden karine vardır. Şöyle ki: İslâm hukukundaki yerleşik kurala göre, mâlik mülkünde dilediği gibi tasarruf etmekte serbesttir. Zaruret veya ihtiyaç olmadıkça belirli bir tasarrufa zorlanamaz.

 

§: 173- Mendubun Kısımları:

 

Mendub üç kısma ayrılır:

Birinci kısım: İki neviden oluşur:

Birinci nevi: Dinî vecibeler için birer tamamlayıcı niteliği taşıyan fiillerdir.Ezan,namazı cemaatleedâetmek gibi.

ikinci nevi: Hz. peygamber'in devamlı yaptığı ve sırf bağlayıcı olmadığını göstermek üzere nadiren terkettiği fiillerdir.Abdest alırken ağıza su verme (mazmaza), sabah namazının farzından önce kılınan iki rekât namaz gibi.

Bu iki nevi, "sünnet-i müekkede" veya "sünnetü'1-hüdâ" diye anılır.Bu kısma giren iki nevinin hükmü şudur: Bu tür mendubu yerine getiren sevabı hakeder, terkeden İse, cezayı haketmemekle beraber kınanma ve azarlanmaya müstehaktır. Şayet bu mendup, ezan ve farz namazların cemaatle kılınması gibi dinî şiarlardan ise ve bir belde ahalisi topluca onu terketmek hususunda anlaşırlarsa, sünneti hafife almış olmalarından ötürü onlara karşı savaş açılması gerekir.

ikinci kısım: Tâat nevinden olup da Hz. Peygamber'in bazen yapıp bazen terkettiği fiillerdir. İkindi ve yatsı namazlarından önce kılınan dörder rekâthk namaz, her haftanın pazartesi ve perşembe günleri tutulan oruç, fakirlere tasaddukta bulunma gibi.Bu kışıma "Sünnet-i gayı-t müekkede[10] "nafile" veya "müstehap"adı verilir.Bu kısma giren mendubun hükmü şudur: Onun yerine getiren sevabı hakeder; yapmayan ise kınanma ve azarlanmaya müstehak olmaz.

Üçüncü kısım: Hz. Peygamber'den insan olması itibariyle sadır olan, Allah Teâlâ'dan bir tebliğ ve Allah'ın dinini açıklama niteliği taşımayan normal beşerî davranışlardır. Meselâ, Hz. Peygamber'in beyaz elbise giymiş, kına ile saç ve sakalını boyamış olması, yemesinde, içmesinde ve giyinmesinde takip ettiği alışkanlıklar vb. hususlar bu kısma girer. Bu kısma "sünnetü'z-zevâid"adı verilir.

Bu kısmın hükmü şudur: Kişi bu fiilleri, Hz. Peygamber'e olan sevgisi ve bağlılığından ötürü ve Rasûlüllah'ın yoluna uyma niyetiyle yaparsa sevabı hakeder. Bu fiilleri terkeden ise kötü bir davranışta bulunmuş sayılmaz, kınanmaya ve azarlanmaya müstehak olmaz.Bu anlamda olmak üzere Serahsi'nin "Usûl"ünde şöyle denmektedir: Sünnet iki nevidir:

1-  Yapılması hidayet, terkedilmesi dalâlet olan sünnet,

2-  Yapılması güzel, terkedilmesinde ise mahzur olmayan sünnet. Bayram namazı, ezan, kamet, cemaatle namaz birinci neviye, Hz. peygamber'in oturup kalkma, giyinme ve hayvana binme tarzı hakkında nakledilen şeyler de ikinci neviye örnek teşkil eder.

 

3- HARAM

 

a)  Tarifi,

b)  Nevileri,

c) Hükümleri.

 

§: 174- "Haram"ın Tarifi:

 

Haram": Şâri'in, yapılmamasını kesin ve bağlayıcı tarzda istediği fiildir. Bu talep şu şekillerde olabilir:

a)  Haramlık lâfzı ile,

b)  Helâlliğin  nefyedilmesi ile,

c) Haram kılma anlamını bertaraf edici bir delil bulunmaksızın kullanılan nehiy sıygası ile,

d)  Fiilden sakınmanın kesin bir görev oldğunu gösteren bir delil ile birlikte kullanılan sakınma  lâfzı ile.

Şu nasslar bu şekillere örnek gösterilebilir:

a) Size analarınız, kızlarınız., (ile evlenmek) haram kılındı.[11]

b) Müslüman bir kişinin malı() onun gönül rızası olmaksızın (almak) helâl olmaz.[12]

c)  "Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin[13]"Zinaya yaklaşmayın; çünkü o açık bir kötü­lüktür; çok kötü bir yoldu.[14]

d) "Ve yalan sözden kaçının. [15]Edenler! Şarap, kumar, dikilitaşlar (putlar) ve şans okları, birer şeytan işi pisliktir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.[16]

 

§: 175- Haramın Nevileri:

 

Haram iki nevidir: Lizâtihi haram, ligayrihi haram.

 

§: 176- Birinci nevi:

 

Lizâtihi haram., Şâri'in, geçici bir sebebe binaen olmaksızın baştan itibaren ve temelden haramlığına hükmettiği fiildir. Zina, hırsızlık, ölü eti satma, evlenme manii bulunanlarla evlenme gibi. Çünkü bunlar zarar ve kötülük ihtiva ettiğinden, yapısı itibariyle haram kılınmış fiillerdir.

 

§: 177- "Lizâtihi Haram"ın Hükmü:

 

Bu nevinin hükmü, fiilin temelden gayrı meşru sayılmasıdır. Mükellef bu fiili yaparsa batıl kabul edilir, fiile hiçbir olumlu sonuç bağlanmaz ve ulaşılmak istenen menfaat fiilin sahibi için tanınmaz. Meselâ zina fiili, nesep ve mirasçılığm sübutu için sebep olamaz. Hırsızlık fiili de mülkiyetin sübutu için sebep teşkil edemez. Haram kılınan yakınlardan biri ile yapılan evliliğe, meşru evliliğe bağlanan mirasçılık ve nesebin sübutu gibi sonuçlar bağlanamaz. Ölü etinin satılması meşru olmadığı için, bu satıma, meşru bir satım sözleşmesine bağlanan sonuç (mülkiyet hükmü) bağlanamaz.

 

§: 178- İkinci nevi:

 

Liğayrihi haram.Esasen meşru olduğu halde, haram kılınmasını gerekli kılan geçici bir durumla ilişkili olan fiildir. Meselâ bayram gününde oruç tutmak böyledir. Esas itibariyle ovucun kendisi meşru bir fiildir. Fakat Yüce Sâri' bu fiilin bayram gününde yapılmasını haram kılmıştır. Çünkü bu günde kullar Allah'ın misafirleri sayılırlar. Bayram gününde oruç tutmak ise böyle bir misafirliği kabullenmekten kaçınmak anlamına gelir, ki bu davranış müslümana yakışmaz.Riba yahut fasit bir şart ihtiva eden satış da bu nevi harama örnek teşkil eder. Çünkü bu fiil, yapısı itibariyle yasaklanmış değildir. Esasen satış, meşru bir fiildir. Buradaki yasak, fiille yakın ilişkisi bulunan geçici bir gayr-ı meşru durumdan Ötürü konmuştur. Bu durum, ribalı satışta, karşılığı olmayan bir fazlalığın bulunması; fasit şartlı satışta ise, sözleşmenin ihtilâf ve çekişmeye maruz bırakılmasıdır.

 

§: 179- Liğayrihî Haramın Hükmü:

 

Bu neviye giren fiilin hükmü, aslı itibariyle meşru, vasfı itibariyle gayrı meşru sayılmasıdır. Bu yüzden, Hanefî mezhebi fakihierine göre böyle bir fiil, kendisine hukukî sonuçlar bağlanacak bir sebep teşkil edebilir. Meselâ yukarıda Örnek gösterilen ribah veya fasit şart ihtiva eden satış, onlara göre batıl akitlerden değil fasit akitlerden sayılır. Şayet sözleşmenin tarafları bu sözleşmeyi uygulamaya koyarlarsa, herbiri lehine karşılıklı edimler üzerinde mülkiyet hakkı doğar. Şu var ki, Şâri'in, bunun haramlığım gerektiren yasağının bulunduğu dikkate alınırsa, bu mülkiyet nezih sayılamaz, habis bir mülkiyettir. Konu ile ilgili tamamlayıcı bilgilere üçüncü bölümde "Nehiy1" bahsinde yer verilecektir.

 

4- MEKRUH

 

a)  Tarifi,

b)  Hükmü,

c)  Hanefîlerin Haram ve Mekruh Terimleri Karşısındaki Tutumu.

 

§: 180- "Mekrûh"un Tarifi:

 

"Mekrûh: Şâri'in, yapılmamasını kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda istediği fiildir. Bir başka ifade ile mekruh, yapılmaması yapılmasından daha iyi olan davranıştır. Şâri'in bu tarzdaki talebi değişik yollarla ifade edilmiş olabilir:

I- Sâri', bir fiilin yapılmamasını istemek üzere özellikle "kerâhe" lâfzını kullanmıştır. Hz. Peygamber'in şu hadisi bu duruma örnek teşkil eder:"Allah analara saygısızlık göstermeyi, kız çocuklarını diri diri gömmeyi, (verilmesi gereken hakkı) önlemeyi ve (hak dilmeyen şeyi) istemeyi haram kılmıştır. Yine, Allah, dedikoduyu, çok soru sormayı ve mallan heder etmeyi sizin İçin mekruh görmüştür. [17]

2- Sâri', nehiy sıygası kullanmıştır, fakat bu nehyin haramhğı değil mekruhluğu ifade ettiğini gösteren karine bulunmaktadır. Meselâ, Cenâb-ı Allah, "Ey iman edenleri Cuma günü namaza çağrıldığı (ezan okunduğu) zaman, hem Allah'ı anmaya koşun ve alış-verişi bırakma.[18] buyurmuştur. Buradaki (alış verişi bırakınız) sözü (alış-veriş yapmayınız!) anlamındadır. Yani bu, cuma namazı sırasında alış-verişin haram sayıldığını gösteren bir "nehiy" ifadesidir. Fakat burada haram hükmünün değil mekruh hükmünün çıkarılmasını gerektiren bir delil bulunmaktadır. O da, ahm-satım yasağının bizzat ahm-satıma yönelik olmayıp,  alım-  satım  fiilinin  dışındaki bir durumdan kaynaklanmış olduğudur. Bu durum, Allah'ın cuma namazının edası için tahsis ettiği vakittir. Bu vakitte alış-verişin ise, kişiyi cuma namazının edasından alıkoymasına kuvvetle muhtemel nazarı ile bakılır.[19]

3- Sâri', fiilin yapılmamasını özendirici ifade kullanmış olabilir. Meselâ Hz. Peygam-ber'in şu hadisinde durum böyledir: "Mehrin en iyisi en kolay olanıdır.[20] Çünkü buradaki (en iyisi) kelimesi, mehirde aşırılığın bırakılmasının üstün olduğunu göstermekte, bu konuda aşırılığın terkedilmesini teşvik etmektedir.

 

§: 181- Mekruhun Hükmü:

 

Mekruhun hükmü, şudur: Bu fiili .işleyen cezayı haketmez; bazen kınanma ve azarlanmaya müstehak olur.

 

§: 182- Hanefîlerde "Haram" Ve "Mekruh" Terimleri:

 

Haram ve mekruh terimleri ile ilgili olarak yaptığımız açaklamalar, cumhurun (usûlcülerin çoğunluğunun) görüşünü yansıtmaktadır. Hanefî bilginler ise haram ve mekruh terimlerini daha farklı anlamları ifade için kullanırlar. Onlara göre haram, "Şâri'in, -Kur'ân, mütevâtir veya meşhur Sünnet gibi- kat'î bir delil ile kesin ve bağlayıcı tarzda yapılmamasını istediği fiildir." Zina, ribâ, şarap içmek, kan ve ölü eti satmak, -erkekler için- ipekli ve altın kullanmak gibi.

 

§: 183- Haramın Hükmü (Hanefîlerde):

 

 (Hanefîlere göre) haramın hükmü, fiili işleyenin cezaya müstehak olması, o fiilin haramhğını inkâr edenin kâfir ve mürted sayılmasıdır.

 

§: 184- Mekruh Ve Nevileri (Hanefîlerde)

 

(Hanefîlerde) mekruh iki nevidir:

Birinci nevi: Tahrimen mekruh."Tahrîmen mekruh": Şâri'in yapılmamasını kesin ve bağlayıcı tarzda istediği fiil olmakla beraber, bu talep haber-i vâhid gibi zannî bir delil ile sabit olmuştur. Meselâ, başkasının alışverişi sırasında alışveriş teklifinde bulunmak ve başkasının evlenme teklifi üzerine evlenme teklifinde bulunmak gibi. Bu fiillerden herbiri tahrimen mekruhtur. Çünkü Hz. Peygamber:"Kişi, kardeşi müsaade etmedikçe, kardeşinin alışverişi sırasında alışverişe girişmesin ve kardeşinin evlenme teklifi üzerine evlenme teklifinde bulunmasın [21]buyurmuştur. Bu fiillerden sakınılması kesin ve bağlayıcı tarzda istenmiştir. Fakat bu talep haber-i vâhid ile yani zannî bir delil ile sabit olmuştur.

Bu nevi mekruhun hükmü: Bu neviye giren fiili işlemek haram bir fiili işlemek gibi cezayı muciptir; fakat haramdakinden farklı olarak, bu fiilin hükmünü inkâr eden kişi kâfir sayılmaz.[22]

İkinci nevi: Tenzîhen mekruh.

"Tenzîhen mekruh": "Şâri'in, yapılmamasını kesin ve bağlayıcı ol­mayan bir tarzda istediği fiildir. İkindi namazından sonra ve güneşin batmasından az önce nafile namaz kılmak gibi. Camiye gidecek kişi için soğan ve sarımsak gibi çirkin kokusu olan şeyleri çiğ olarak yemek de böyledir. Çünkü Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:"Soğan veya sarımsak yiyen kişi mescidimize gelmesin, evinde otursun. [23]

Bu nevi mekruhun hükmü: Bu neviye giren fiili işlemek cezayı ve kötülenmeyi mucip değildir. Fakat üstün ve faziletli olan şekle aykırıdır.Geçen açıklamalarımızdan anlaşılmaktadır ki, cumhur (çoğunluk) ile Hanefî bilginler arasındaki ihtilâf, Şâri'in yapılmamasını kesin ve bağlayıcı tarzda isteyip de, bu isteğin zannî bir delil ile sabit olduğu durumlar hakkındadır. Meselâ başkasının evlenme teklifi üzerine evlenme teklifinde bulunmayı ve fasit bir şart ihtiva eden alım-satim sözleşmesini cumhur ' 'haram'' olarak nitelemekte, Hanefî bilginler ise böyle durumları özel bir kısım olarak kabul edip, "tahrimen mekruh" diye özel bir terim ile anmaktadırlar. Bu ihtilâf, daha Önce geçen "farz" ve "vacip" terimleri ile ilgili ihtilâfa benzemek­tedir. Şu halde, Hanefî bilginlere göre teklifi hükümlerin sayısı yedi olmaktadır; Farz, vacip, mendup, haram, tahrimen mekruh, tenzihen mekruh ve mubah. Oysa Cumhura göre bu sayı beşe inhisar etmektedir: Vacip, mendup, haram, mekruh ve mubah.

 

5- MUBAH

 

a)  Tarifi,

b)  Hükmü,

 

 

§: 185- "Mubah"ın Tarifi:

 

"Mubah": "Şâri'in, mükellefi yapıp yapmamakta serbest bıraktığı fiildir. Bir fiilin mubah olduğu değişik yollardan anlaşılır:

1- Şâri'in "helâllik" lâfzını kullanmış olmasından. Meselâ şu âyette olduğu gibi. "Bugün size iyi ve temiz şeyler helâl kılındı. Kendilerine Kitâb verilenlerin yiyecekleri size helâldir, sîzin yiyeceklerinizde onlara helâldir. [24]

2-Nasslarda "günah yoktur ve "sıkıntı yoktur"ve sıkıntı yoktur şeklinde yer alan ifadelerden. Şu âyetler bu durumlara örnek teşkil eder:"Allah, size, ancak leş, kan, domuz eti ve Allah'tan başkası adına kesileni haram kıldı. Fakat kim mecbur kalırsa (başkasının hakkına) saldırmadan ve haddi aşmadan (bunlardan yemesinde) günah yoktur. Muhakkak Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.[25]del beklemekte olan) kadınlara evlenme isteğinizi üstü kapalı biçimde bildirmenizde veya onu içinizde gizli tutmanızda size günah yoktur. [26]"Amaya vebal yok, topala vebal yok, hastaya vebal yok (yapamadıklarından dolayı günahkâr  olmazlar);   size   de   kendi   evlerinizden...   yemenizde  güçlük  (sakınca) yoktur.[27]

3- Vücup değil İbaha (mubahlık) ifade ettiğine dair delil bulunan emir sıygasından-Şu âyette olduğu gibi:"Allah'ın rızkından yiyin-için.[28]

4-  İstıshâbu'l-asl  yoluyla. Yani bir fiilin hükmüne dair delil bulunmazsa, -"İstıshâb" bahsinde açıklandığı üzere- "eşyada kural, mubahlıktır. Prensibine göre o fiilin mubah olduğuna hükmedilir.

 

§: 186- Mubahın Hükmü:

 

Mubahın hükmü şudur: Yapılmasında da yapılmamasında da sevap veya günah yoktur; yapılıp yapılmaması eşittir.

 

§: 187- Talebin Genel Olup Olmaması Açısından Teklifi Hükümdün Nevileri:

 

Şimdiye kadar, talebin olumlu-olumsuz oluşuna ve bağlayıcı netelikte olup olmadığına göre teklifi hükmün nevilerini gördük. Şimdi ise talebin genel olup olmayışına göre teklifi hükmün nevilerini inceleyeceğiz ki bunlar "azimet" ve "ruhsat"tır.[29]

 



[1] Burada yazar, (b) şıkkı ile "Azimet ve Ruhsat"! kasdetmektedir. Yazar §: I87'de buradaki ayırıma tekrar İşaret edecek ve §: 188-190'da (b) şıkkını inceleyecektir. Gerek (a) şıkkının incelenmesi geniş yer kapladığından, gerekse aşağıda konu şıklar halinde ele alınmadığından, zihinde sistematiğin korunabilmesi açısından okuyucuya kolaylık sağlamak için böyle bir hatırlatmayı uygun gördük, (mütercim)

[2] el-Müzemmil 73/20.

[3] bkz. dipnot 87.

[4] Hanefî mezhebine göre. bir.farz namazı tek başına kılan kimsenin zimmetinden borç düşmüş olur; aynı namazı cemaatle tekrar kılamaz. Yine bu mezhebe göre, gerekli araştırmayı yaptıktan sonra teyemmüm eden kimsenin, namazını lamamladıktan sonra suyun bulunması halinde bu namazı iade etmesi gerekmez (mütercim)

[5] el-Mâide 5/89 (Âyel metni için bkz. 210 numaralı dipnotun metni).

[6] el-Bakara 2/282.

[7] el-Bakara 2/283.

[8]  en-Nûr 24/33.

[9]  Mükâtebe, kölenin belirli bir edimi yerine gelirmesi karşılığında efendinin ona hürriyetini vermesi taahhüdünü ihtiva eden âzâd sözleşmesi demektir, (mütercim)

[10]  "Tarafımızdan ilâve edilmiştir." (mütercim)

[11] en-Nisâ' 4/23.

[12]   bkz. dipnot 125.

[13]   el-âm 6/151.

[14]   el-İsrâ' 17/32.

[15]  el-Hacc 22/30.

[16]  el-Mâkie 5/90.

[17] Hadisin farklı rivayetleri için bkz. Buharı, Rikâak, 22; Zekât, 53; Müslim, Akdıye,  10. 13,14; Muvaiia", Kelâm, 20; Dârimî; Rikaak, 38.

[18]  e!-Cum"a 62/9.

[19]  Bu konuda gerekli gördüğümüz bir açıklama daha önce tarafımızdan yapılmıştır, bkz. dipnot 15. (mütercim)

[20]  Ebu Davûd, Nikâh yerine  lâfzı ile).

[21] bkz. dipnot 188.

[22] et-Teysîr Şerhu't-Tahrir. II, 267, 268; Fevâtİhu'r-Rahamût Şerh'u Müselmemiv Sübût, I, 85.

[23] Buharı, ezan, 160; Ebu Davud, at'ıme. 41 (kısmen farklı lâfız ile).

[24] el-Mâide5/5.

[25] el-Bakara 2/173.

[26] el-Bakara 2/235.

[27] en-Nûr 24/62.

[28] el-Bakara 2/60.

[29]  Bazı usûlcüler, azîmef ve ruhsatı, tektîfî değil vaz'î hükümlerin nevilerinden sayarlar. Onların bu meseleye bakışları şöyledir: Esasen azimet, Şâri'İn, normal durumu aslî-genet hükümlerin devamı için, normal dışı durumları da kullara kolaylık sağlanması için sebep kliması demektir. Sebep ise. teklifi değil vaz'î hükümlerdir.Biz burada çoğunluğun Benimsediği yolu, yani azimet ve ruhsatın vaz'î değil teklifi hükümlerden sayılması metodunu izledik. Çünkü azimet, Şâri'in genel bîr şekilde kendisi İle ilgili talepte bulunduğu yahut mubah kıldığı fiile verilen isimdir. Ruhsat da, Şâri'in zaruret veya ihtiyaçtan ötürü mubah kıldığı fiildir. Talep ve ibâhanın vaz'î değil teklîfî hükümlerden olduğu ise açıktır.