TEKLÎFÎ VE VAD'Î HÜKÜMLERİN NEVİLERİ
§: 146- "Teklifi Hüküm'ün Nevileri:
§: 147- Talebin Olumlu-Olumsuz Oluşu ve Bağlayıcı Olup Olmaması Açısından
Teklîfî Hükmün Nevileri:
§: 150- Hanefîlere Göre "Vâcib" ve "Farz"ın Tarifi:
§: 153- "Mutlak VâcuY'in Tarifi:
§: 154- "Mutlak Vâcib"in Hükmü:
§: 155- "Mukayyed Vâcib'in Tarifi:
§: 156- Mukayyed Vacibin Nevileri:
§: 158- "Muhadded Vâcib"in Tarifi:
§: 159- "Muhadded Vâcib"in Hükmü:
§: 160- "Gayr-ı Muhadded Vâcib'Mn Tarifi:
§: 161- "Gayr-ı Muhadded Vâcib"in Hükmü:
§: 163- "Aynî Vâcib'in Tarifi:
§: 165- "Kifâî Vâcib'in Tarifi:
§: 166- "Kifâî Vâcib"in Hükmü:
§: 168- "Muayyen Vâcib'in Tarifi:
§: 169- "Muayyen Vâcib"in Hükmü:
§: 170- "Muhayyer Vâcib'in Tarifi:
§: 171- "Muhayyer Vâcib'in Hükmü:
§: 177- "Lizâtihi Haram"ın Hükmü:
§: 179- Liğayrihî Haramın Hükmü:
§: 182- Hanefîlerde "Haram" Ve "Mekruh" Terimleri:
§: 183- Haramın Hükmü (Hanefîlerde):
§: 184- Mekruh Ve Nevileri (Hanefîlerde)
§: 187- Talebin Genel Olup Olmaması Açısından Teklifi Hükümdün Nevileri:
Teklîfî hüküm:
a) Bir fiilin yapılmasını veya yapılmamasını
talep etme yahut yapıp yapmamakta serbest bırakma ve bu talebin şekli
(bağlayıcı olup olmaması) açısından.
b) Talebin
genel olup olmaması açısından, nevilere ayrılır. Aşağıda her iki açıdan teklifi
hükmün nevilerini ayn ayrı açıklayacağız.[1]
Bu açıdan teklifi
hüküm -bilginlerin çoğunluğuna göre- beş neviye
ayrılır:
1- İcâb
2- Nedb .
3- Tahrîm
4- Kerâhe
5- İbâha
Çünkü Şâri'in, bir fiilin yapılıp yapılmaması hususunda üç türlü
tavrı olabilir:
1- Yapılmasını isteme,
2- Yapılmamasını isteme,
3- Yapılıp
yapılmamasını serbest bırakma. "Yapılmasını isteme" ve
"yapılmamasını isteme" durumlarından herbiri
de ya "kesin ve bağlayıcı" veya "kesin
ve bağlayıcı olmayan" bir tarzda olabilir. Böylece, yukarıda belirtilen
beş ihtimal ortaya çıkmış oluyor.
Şimdi bunları biraz
açıklayalım. Şayet Sâri', bir fiilin:
1-
Yapılmasını kesin ve bağlayıcı tarzda istemiş ise, bu "îcâb"tir;
bu talebe bağlanan sonuç "vücûb", yapılması
istenen fiil ise "vâcib"tir.
2- Yapılmasını istemiş, fakat bu talep kesin ve
bağlayıcı tarzda değil ise, bu "nedb"dir;
bu talebe bağlanan sonuç yine "nedb",
yapılması istenen fiil ise "mendub"tur.
3-
Yapılmasını kesin ve bağlayıcı tarzda istemiş ise, bu "tahrîm"dir;
bu talebe bağlanan sonuç "hürmet", yapılması istenen fiil ise "muharram" veya "harâm"dır.
4- Yapılmamasını istemiş fakat bu talep kesin ve
bağlayıcı tarzda değil ise, bu "kerâhe"dir;
bu talebe bağlanan sonuç yine "kerâhe",
yapılmaması istenen fiil ise "mekruh "tur.
5- Yapılması
ile yapılmamasını mükellefin seçimine bırakmışsa, bu "ibâha"dir;
bu muhayyer bırakma ya bağianan
sonuç da "ibaha" olarak anılır, mükellefin
seçimine bırakılan fiil ise "mubah"tır.Bu açıklamalardan anlaşılmış
oluyor ki, Şâri'in yapılmasını istediği fiil iki
nevidir: Vâcib ve mendub.
Yapılmamasını istediği fiil de iki nevidir: Haram (muharram)
ve mekruh. Yapılıp yapılmamasını mükellefin seçimine bıraktığı fiil ise tek
nevidir: Mubah. Şimdi bunların herbirini tek tek inceleyeceğiz.
a) Tarifi,
b) Kısımları,
c) Hükümleri,
Vâcib : Şâri'in yapılmasını kesin
ve bağlayıcı tarzda istediği fiildir.Talebin bu tarzda oluşu, talep sıygasının
kendisinden anlaşılabileceği gibi, bir fiilin terkedilmesi
haline ağır ceza tertip edilmesinden de anlaşılabilir. Meselâ, mükelleflerden
namaz kılma, zekât verme, haccetme ve akidlere vefa
göstermenin istenip, bunları terketmenin, ağır cezaya
çarptırılma sebebi olduğunun bildirilmesi gibi.
Vacibin hükmü şudur:
Yerine getirilmesi mutlaka gereklidir; yerine getiren sevabı, özürsüz terkeden ağır cezayı hak etmiş olur. Şayet kat'î delil ile sabit olmuş ise, onu inkâr edenin kâfir
olduğuna hükmedilir.Vacibin bu terim anlamı, fakihlerin
çoğunluğuna göredir. Hanefî bilginlerinin vâcib
terimi ile kasdettikleri anlam ise farklıdır. Şöyle
ki:
Hanefîlere göre, vâcib, Şâri'in mükelleften
yapılmasını bağlayıcı tarzda istediği ve fakat hakkındaki bu bağlayıcılığın zannî delil ile sabit olduğu fiildir. Fıtır
sadakası, kurban kesme, vitir ve bayram namazları ve namazda "Fatiha"
sûresini okuma hükümlerinde olduğu gibi. Bütün bunlar, Hanefîlere göre
vaciptir; çünkü haber-i vâhid ile yani zannî delil ile sabit olmuşlardır.Şâri'in,
mükelleften yapılmasını bağlayıcı tarzda istediği fiil hakkında delilin
(meselâ, delâleti kati olan Kur'ân âyeti, mütevâtir hadis veya meşhur hadis gibi) kat'î
olması halinde, buna "farz'' adını verirler. Beş vakit namaz, zekât hacc ve namazda Kur'ân'dan bir
parça okuma hükümlerinde olduğu gibi.Buna göre, Hanefî mezhebinde farz ve
vacibin herbiri diğerinden farklı anlam taşımaktadır:
Farzın hükmü:
Yapılması kesin olarak gereklidir, terkeden ağır
cezayı haketmiş olur; farz olduğunu inkâr edenin
küfrüne hükmedilir.
Vacibin hükmü:
Yapılması kesin olarak gereklidir, terkeden farzı terkedenin cezasından daha az bir cezayı haketmiş olur; vacip olduğunu inkâr edenin küfrüne hükmolunmaz.Hanefiler, bu ayırıma bazı fıkhî
sonuçlar da bağlamışlardır. Namazda Fatiha sûresinin okunmasının hükmü, buna
bir örnek teşkil eder. Şöyle ki: Namazda Kur'ân
okunmasının (kıraatin) tamamen terki namazı geçersiz kılar. Zira namazda Kur'ân'dan bir parça okunması gereği kat'î
delil ile sabittir; âyette"O halde, Kur'ân'dan kolayınıza geleni okuyun. [2]buyuruhnuştur. Fakat Fatiha sûresinin okunmamış olması tek
başına geçersizlik sebebi değildir, bu sûre okunmamış ise namaz mekruh olmakla
birlikte geçerlidir. Çünkü namazda Fatiha sûresinin okunması hükmü, zannî birdelil ile sabit
olmuştur. Bu delil Hz, Peygamber'in,Fatiha sûresini
okumayanın namazı (geçerli) o/maz"[3]
hadisidir. Bu hadis, haber-i vâhid olması sebebi ile
sübut açısından zannî olduğu gibi, hükme delâleti
yönünden de zannîdir. Zira "Fatiha okunmaksızın
kılman namaz geçerli olmaz" anlamına gelebileceği gibi, "Fatiha
okunmaksızın. namazmükemmel olmaz" anlamında da
yorumlanabilir.Bu ayırımı bir bakıma makul ve vakıaya uygun saymak mümkündür.
Gerçekten, herkes delillerin kat'î ve zannî olmak üzere iki kısma ayrıldığını kabul eder. Fakat
bir başka açıdan bakıldığında bu ayırımı makbul sayma imkânı yoktur. Çünkü bu
ayırım, aynı fiile iki farklı hüküm bağlanmasını gerektirmektedir. Şöyle ki:
Haber-i vâhid ile sabit olan bir hükmün delili zannî olduğundan, bu hükme vacip deniyor. Bir başka deyişle
delilin kesinliği hususunda şüphe bulunduğu için bu hüküm farz kadar kuvvetli
görülmüyor. Fakat bu durumda, o hadisi bizzat Hz.
Peygamber'den rivayet etmiş bulunan sahabî açısından
delilin sıhhati konusunda tereddüt olmadığına göre, o sahabî
hakkında bu hükmün farz olduğunu söylemek gerekecektir. Böylece aynı fiil,
hadisi rivayet eden sahabî hakkında "farz"
olarak, diğer müslümanlar hakkında ise "vâcib" olarak nitelendirilecektir.Meselâ, namazda
Fatiha sûresinin okunması hükmü, sözü geçen hadisi rivayet eden sahabîye nisbetle farz kabul
edilecek ve ' 'onun bunu terketmesi namazını geçersiz
kılar'' denecektir. Çünkü onun bakımından hükmü gösteren delilin sıhhatinde
tereddüt yoktur. Onun dışındakilere nisbetle ise aynı
fiil vâcib olarak nitelenecek ve terkedilmesi
halinde namaz geçersiz sayılmayacaktır. Zira onlar bakımından delil zannîdir. Bu ise, İslâm hukukunda benzeri görülmeyen garip
bir durumdur.
Vâcib, değişik açılardan taksime tabi tutulmuştur. Aşağıda
bunları açıklayacağız:
Edâ edileceği vakit
açısından vâcib iki kısma ayrılır:
1- Mutlak vâcib,
2- Mukayyed vâcib.
"Mutlak vâcib": Şâri'in, edâ
edilmesi için belirli bir vakit tayin etmediği vaciptir. Keffâretler,
muayyen zaman belirtilmeden yapılmış nezirler (adaklar) gibi.
Mutlak vacibin hükmü,
mükellefin onu istediği zaman yerine getirebilmesidir. Diyelim ki, bir kimse
yemin etmiş ve yeminine bağlı kalmadığı için kendisine keffâret
vacip olmuştur. İşte bu kimse bu keffareti dilediği
zaman yerine getirebilir.
"Mukayyed vâcib": Şâri'in, edâ edilmesi için belirli bir vakit tayin ettiği
vaciptir. Bu vacibin edası için bir başlangıç ve bir bitiş vakti
vardır.Mükellef, bu vacibi belirlenmiş vakti içinde tam olarak yani bütün şart
ve rükünleri taşır şekilde ifa ederse, bu fiile "edâ" denir.Vakti
içinde fakat eksik bir şekilde ifa edip sonra yine vakti içinde tam olarak
tekrar yerine getirirse, bu fiile "iade" denir. Meselâ, öğle namazını
önce yanlız başına kılan kimsenin daha sonra cemaatle
aynı namazı ikinci defa kılması veya su bulamadığı için teyemmüm edip namaz
kılan kimsenin vakti içinde su bulması üzerine abdest
alıp yeniden aynı namazı kılması gibi.[4]Mükellefin
bu vacibi vakti geçtikten sonra ifa etmesine ise
"kaza" adı verilir. Sabah namazının güneşin doğmasından sonra, öğle
namazının ikindi vakti girdikten sonra kılınması hallerinde olduğu gibi.
Mukayyed vâcib üç neviye ayrılır:
Birinci nevi:
"Müvessa'vâcib" = geniş zamanlı vacip):
Vacibin edâ edilmesi içintayin olunan vakit, hem o
vacibe hem o vacip cinsinden başka bir ibadete imkân veren genişlikte ise, buna
müvessa' vacib denir. (Xvakte de "zarf" adı verilir. Meselâ beş vakit farz
namaz, vacibin bu türüne girer. Çünkü bu namazlardan herbiri
için, Yüce Sâri', hem o namazın hem de başka namazların kılınmasına imkân veren
birer vakit tayin etmiştir.
İkinci nevi:
"Mudayyak vâcib"
= darzamanli vacip): Vacibin edâ edilmesi için tayin
olunan vakit, o vacip cinsinden başka bir ibadetin daha ifasına imkân
vermiyorsa, buna mudayyak vacip denir. Meselâ ramazan
orucu böyledir. Zira bu orucun vakti, -o vakitte edası farz olan orucun
dışında- başka oruca imkân vermez.
Üçüncü nevi:
"Zü'ş-şebeheyn vâcib"= İki türlü benzerlik taşıyan vacip): Bu vacip,
bir bakıma dar zamanlı vacibe bir bakıma da geniş zamanlı vacibe benzemektedir.
Hacc ibadeti bu tür vacibe girer. Şöyle ki: Haccin vakti "belirli aylar"dır. Bu vakit, aynı
yıl içinde ancak bir hacc yapılabilmesi açısından mudayyak vacibin vaktine benzemektedir; hacc
ile ilgili davranışların (menâsikü'1-hacc) hacc aylarının tamamını kapsamaması açısından ise müvessa' vacibin vaktine benzemektedir.Bu ayırımdan çıkan
sonuca gelince:
- Müvessa'
vâcipin edası, ancak ona öze! olarak niyet edilmesi
halinde geçerli olur. Çünkü vakit, hem bu vacibin hem aynı cinsten başka
ibadetin ifasına müsaittir. O halde bu vacibin ifa edilmek istendiğini
belirleyen niyet olmaksızın yapılan fiilin o vacibe ait olduğuna hükmedilemez.
Buna göre, bir kimse sabah namazının vaktinde, sabah namazının farzına niyet
ederek iki rekât namaz kılsa, bu namazı eda etmiş olur ve zimmetinden borç
düşer. Böyle niyet etmezse namazı edâ etmiş olmaz. Nafileye niyet ederek
kılarsa, nafile namaz kılmış olur. Her iki durumda sabah namazının farzı
zimmetinde borç olarak kalır.
- Mudayyak
vacibin edası, mutlak (belirli kayıt taşımayan) niyet ile veya aynı cinsten
başka bir ibadete niyet edilmekle de geçerli olur. Buna göre, bir kimse ramazan
ayında mutlak olarak ' 'oruç"a niyet etse ve farz olan oruca niyet etmese,
bu farz oruç için yapılmış sayılır. Hatta nafile oruca niyet etmiş olsa bile,
orucu nafile oruç olmaz, farz olan ramazan orucu yerine geçer.
- Zü'ş-şebeheyn vacibin, -mudayyak
vacibe benzerliğine binaen- mutlak niyet ile edası geçerli olur; -müvessa1
vacibe benzerliğine binaen ise- başka ibadete niyet halinde edası geçerli
olmaz. Buna göre, bir kimse farz olan hacca niyet etmeksizin haccetse, bu
haccı, farz olan hacc yerine geçer ve zimmetinden hacc borcu düşer. Fakat nafile hacca niyet ederek
haccederse, farz olan hacc zimmetinde borç olarak
kalır.
Miktarının belirli
olup olmaması açısından
Miktarının belirli
olup olmaması açısından da vacip iki kısma ayrılır:
1- Muhadded vâcib,
2- Gayr-ı muhadded vâcib.
"Muhadded vâcib": Şâri'in, hakkında belirli bir miktar tayin ettiği
vaciptir. Beş vakit namaz, zekât ve satın alınan malın bedeli gibi.
Muhadded vacibin hükmü şudur: Sırf, vücup
sebebinin bulunması ile zimmette borç olarak sabit olur. Mahkeme kararına veya
borçlunun rızasına bağlı olmaksızın hemen ifası istenebilir. Sâri'in gösterdiği şekilde ve belirlediği miktarda ifa
etmedikçe mükellefin zimmetinden bu borç düşmez.
'Gayr-ı muhadded vâcib”. Sâri'in miktarını tayin etmediği vaciptir. Allah yolunda
infak (harcama), açları doyurma, zulme uğrayan kişiyi kurtarma, m
Gayr-ı muhadded vacibin hükmü, mahkeme kararı veya borçlunun
rızası olmaksızın zimmette sabit olmamasıdır. Zira zimmette ancak belirli olan
bir şey sabit olabilir. Ki böylece mükellef neyi ifa edeceğini bilebilsin ve
zimmetini bir borçtan kurtarma imkanına sahip olsun.Burada bilinmesi gereken
bir husus vardır: Bazı vaciplerin bu iki kısımdan hangisine katılacağı
noktasında İslâm hukukçuları farklı görüşe sahip olmuşlardır. Bu görüş
farklılığından ötürü de, bazı vaciplere hangi hükmün bağlanacağında ihtilâf
meydana gelmiştir.Bu görüş farklılığını, karıya ve akrabaya verilecek nafaka
meselesi ile açıklayabiliriz. Hanefî bilginlere göre, bu nafaka gayr-ı muhadded vacip türündendir. Zira miktarı bilinmemektedir. O
yüzden Hanefiler bu vacibe şu hükmü bağlarlar: Mahkeme kararı olmadan veya
taraflar bir miktar üzerinde anlaşmadan bu nafaka borcu kocanın veya nafaka
ödeyecek yakının zimmetinde sabit olmaz. Dolayısıyla, mahkeme kararından veya
karşılıklı anlaşmadan önceki süre için karı veya nafakayı hak eden yakın,
nafaka alacağı talebinde bulunamaz. Hanefîlerin dışındaki bilginlere göre ise,
bu borç, muhadded vacip türündendir. Çünkü, kocanın
durumuna göre veya yakma yetecek miktar İle belirlenir. Onun için bu bilginler,
sözkonusu borç hakkında şöyle hükmetmişlerdir: Bu
borç zimmette sabittir. Karı veya nafakayı hakeden
yakın, mahkeme kararı veya karşılıklı anlaşma ile bağlı olmaksızın Önceki süre
için de alacak talebinde bulunabilir.
İfa etmesi istenen
kişi (mükellef) açısından
İfa etmesi istenen
kişi açısından vacip:
1- Aynî vâcib,
2- Kifâî vâcib kısımlarına ayrılır.
"Aynî vâcib": Şâri'in, mükelleflerin herbiri
tarafından yerine getirilmesini istediği vaciptir. Beş vakit namaz, oruç, zekât
ve hac gibi.
Aynî vacibin hükmü
şudur: Herbir mükellefin bu vacibi yerine getirmesi
gerekir. Bazı mükelleflerin yerine getirmiş olması ile bu borç diğerlerinden
sakıt olmaz.
"Kifâî vâcib" Şâri'in, ifasını, mükelleflerin herbirinden
değil de hepsinden istediği vaciptir. Yargı ve fetva görevlerinin yerine
getirilmesi, Allah yolunda cihad, selâma karşılık
verme, şahitlik yapma, emr-i bilmaruf
ve nehy-i anilmünker,
hastaneler yapma, tıp tahsili ve insanların ihtiyaç duydukları sanatları
Öğrenme gibi.Bu ve benzeri vaciplerin yerine getirilmesini Sâri1, belirli fert
veya fertlerden istememiş, görevi yerine getirecek kişiyi dikkate almaksızın
ümmet içinde bu görevin ifa edilmesini talep etmiştir. Zira bu vacip ile hedef
tutulan fayda, bir kısım mükelleflerin onu yerine getirmesi ile gerçekleşmiş
olmaktadır. Bu faydanın meydana gelmesi, sözkonusu vâcibinjherbir mükellef tarafından yapılmasına bağlı
değildir.
Kifâî vacibin hükmü şudur: Bazı mükelleflerce yerine
getirilirse diğerlerinin sorumluluğu düşer ve herkes günahtan kurtulur; hiç
kimse tarafından yerine getirilmezse herkes günahkâr olur.Bu böyle olmakla
beraber, bir kifâî vacibin ifası için tek kişi
belirli hale gelirse, kifâî vacip aynî vacip şekline
dönüşür. Meselâ, bir yerde bir tek tabip bulunuyorsa, artık hastaya müdahale
görevi, onun hakkında aynî bir vaciptir. Aynı şekilde, bir olayı tek kişi
görmüş olursa, şahitlik görevinin ifası onun için aynî bir vaciptir. Yine,
boğulmak üzere olan bir kimsenin imdat istediğini tek kişi duymuş ise ve
yüzmeyi de biliyorsa, onun bakımından boğulmak üzere olan kimseyi kurtarmak
aynî bir vaciptir.
İstenen fiilin belirli
olup olmaması açısından
İstenen fiilin tam
olarak belirlenmiş olup olmaması açısından vacip iki kısma ayrılır:
1- Muayyen vacip,
2- Muhayyer vacip.
"Muayyen vâcib: Şâri'in, değişik işler
arasında seçim hakkı tanımaksızın yapılacak işi aynen belirleyerek istediği
vaciptir. Namaz, oruç, gasbedİlen malın iadesi, satın
alınan malın bedelinin ve kira bedelinin Ödenmesi gibi.
Muayyen vacibin hükmü,
vacip olan fiilin kendisi yerine getirilmedikçe mükellefin zimmetinin borçtan kurtulmamasidır.
"Muhayyer vâcib": Şâri'in, bir tek işi
aynen belirlemeden, birkaç işten birini yapmakta serbest bırakarak talep ettiği
vaciptir. Meselâ yemin keffaretinde bu tür bir vacip sözkonusudur. Çünkü Yüce Allah yeminini bozan kişiye şu üç
işten birini yapmasını emretmiştir: On fakiri doyurmak veya on fakiri giydirmek
veya bir köle azad etmek. Şayet mükellef bu üç şeyden
birine güç yetiremezse o zaman Üç gün oruç tutması gerekir. Nitekim âyet-i
kerimede şöyle buyurulmuştur: "Allah, kasıtsız
olarak ağzınızdan çıkıveren yeminlerinizden ötürü sizi sorumlu tutmaz, fakat
bilerek yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Bunun da keffareti, ailenize yedirdiğinizin orta hallisinden on
fakire yedirmek yahut onları giydirmek ya da bir köle
âzâd etmektir. Bunları bulamayan kimsenin üç gün oruç
tutması gerekir. [5] Bu üç işten herbîri, birer muhayyer vaciptir. Yeminini bozan kişi
bunlardan herhangi birini seçmekte serbesttir; seçtiği işi yerine getirdiğinde
vacibi ifa etmiş olur ve zimmetinden bu borç düşer.
Muhayyer vacibin hükmü
şudur: Mükellefin, Sâri' tarafından muhayyer bırakılan fiillerden sadece birini
yerine getirmesi gerekir. Bunu yaptığında artık vacibi ifa etmiş olur ve zimmeti
borçtan temizlenir. Bunlardan hiçbirini yapmazsa günahkâr olur ve cezayı hakeder.
a) Tarifi,
b)
Kısımları,
c) Hükümleri.
"Mendûb": Şâri'in,
yapılmasını bağlayıcı olmaksızın istediği ve yapılmamasını kötülemediği
fiildir. Şöyle ki: Fiilin yapılmasının istendiğini gösteren ifade bağlayıcılık
taşımaz veya bağlayıcı bir ifade olur ama onun bağlayıcılık niteliğini kaldıran
karine bulunur. Bu karine, bir nass veya İslâm
hukukunun genel kaidelerinden biri olabilir; fiilin terkine ceza bağlanmaması
gibi başka bir karine de olabilir.Meselâ, Ey iman edenler!Belirli bir süreye
kadar birbirintzle bir borç ilişkisi kurduğunuzda onu
yazjn[6]
âyetindeki borcun yazılması ile ilgili emir bağlayıcı değildir, fiilin mendup olduğunu göstermektedir. Çünkü bağlayıcılık
ihtimalini ortadan kaldıran karine bulunmaktadır. O da şudur: Daha sonraki
âyette, "Şayetbirbirinize
güvenirseniz, kendisine güvenilen taraf, emanetini tastamam yerine getirsin[7] buyuruImuştur. Buradan anlaşılmaktadır ki, şayet alacaklı
borçlusuna güveniyorsa, borcu yazıya geçirmeden itimada dayalı bir borç
ilişkisi kurabilecektir."Ellerinizin altında bulunanlardan (kölelerden) mükâtebe yapmak isteyenlerle, -eğer kendilerinde bir iyilik
görürseniz- mükâtebe yapın [8] âyetindeki
efendinin kölesi ile mükâtebe sözleşmesi[9]
yapmasına ilişkin emir de mendupluğa delâlet
etmektedir, bağlayıcı değildir. Çünkü bağlayıcılık ihtimalini bertaraf eden
karine vardır. Şöyle ki: İslâm hukukundaki yerleşik kurala göre, mâlik mülkünde
dilediği gibi tasarruf etmekte serbesttir. Zaruret veya ihtiyaç olmadıkça
belirli bir tasarrufa zorlanamaz.
Mendub üç kısma ayrılır:
Birinci kısım:
İki neviden oluşur:
Birinci nevi:
Dinî vecibeler için birer tamamlayıcı niteliği taşıyan fiillerdir.Ezan,namazı cemaatleedâetmek gibi.
ikinci nevi:
Hz. peygamber'in devamlı yaptığı ve sırf bağlayıcı
olmadığını göstermek üzere nadiren terkettiği
fiillerdir.Abdest alırken ağıza
su verme (mazmaza), sabah namazının farzından önce
kılınan iki rekât namaz gibi.
Bu iki nevi,
"sünnet-i müekkede" veya "sünnetü'1-hüdâ" diye anılır.Bu kısma giren iki nevinin hükmü
şudur: Bu tür mendubu yerine getiren sevabı hakeder, terkeden İse, cezayı haketmemekle beraber kınanma ve azarlanmaya müstehaktır. Şayet bu mendup,
ezan ve farz namazların cemaatle kılınması gibi dinî şiarlardan ise ve bir
belde ahalisi topluca onu terketmek hususunda
anlaşırlarsa, sünneti hafife almış olmalarından ötürü onlara karşı savaş
açılması gerekir.
ikinci kısım:
Tâat nevinden olup da Hz.
Peygamber'in bazen yapıp bazen terkettiği fiillerdir.
İkindi ve yatsı namazlarından önce kılınan dörder rekâthk
namaz, her haftanın pazartesi ve perşembe günleri tutulan oruç, fakirlere tasaddukta bulunma gibi.Bu kışıma "Sünnet-i gayı-t müekkede[10]
"nafile" veya "müstehap"adı
verilir.Bu kısma giren mendubun hükmü şudur: Onun
yerine getiren sevabı hakeder; yapmayan ise kınanma
ve azarlanmaya müstehak olmaz.
Üçüncü kısım:
Hz. Peygamber'den insan olması itibariyle sadır olan,
Allah Teâlâ'dan bir tebliğ ve Allah'ın dinini
açıklama niteliği taşımayan normal beşerî davranışlardır. Meselâ, Hz. Peygamber'in beyaz elbise giymiş, kına ile saç ve
sakalını boyamış olması, yemesinde, içmesinde ve giyinmesinde takip ettiği
alışkanlıklar vb. hususlar bu kısma girer. Bu kısma "sünnetü'z-zevâid"adı verilir.
Bu kısmın hükmü şudur:
Kişi bu fiilleri, Hz. Peygamber'e olan sevgisi ve
bağlılığından ötürü ve Rasûlüllah'ın yoluna uyma
niyetiyle yaparsa sevabı hakeder. Bu fiilleri terkeden ise kötü bir davranışta bulunmuş sayılmaz,
kınanmaya ve azarlanmaya müstehak olmaz.Bu anlamda
olmak üzere Serahsi'nin "Usûl"ünde şöyle
denmektedir: Sünnet iki nevidir:
1- Yapılması hidayet, terkedilmesi
dalâlet olan sünnet,
2- Yapılması güzel, terkedilmesinde
ise mahzur olmayan sünnet. Bayram namazı, ezan, kamet, cemaatle namaz birinci neviye, Hz. peygamber'in oturup
kalkma, giyinme ve hayvana binme tarzı hakkında nakledilen şeyler de ikinci neviye örnek teşkil eder.
a) Tarifi,
b) Nevileri,
c)
Hükümleri.
Haram": Şâri'in, yapılmamasını kesin ve bağlayıcı tarzda istediği
fiildir. Bu talep şu şekillerde olabilir:
a) Haramlık lâfzı ile,
b) Helâlliğin nefyedilmesi ile,
c) Haram
kılma anlamını bertaraf edici bir delil bulunmaksızın kullanılan nehiy sıygası ile,
d) Fiilden sakınmanın kesin bir görev oldğunu gösteren bir delil ile birlikte kullanılan sakınma lâfzı ile.
Şu nasslar
bu şekillere örnek gösterilebilir:
a) Size
analarınız, kızlarınız., (ile evlenmek) haram kılındı.[11]
b) Müslüman
bir kişinin malı(nı) onun gönül rızası olmaksızın
(almak) helâl olmaz.[12]
c) "Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı
öldürmeyin[13]"Zinaya yaklaşmayın;
çünkü o açık bir kötülüktür; çok kötü bir yoldu.[14]
d) "Ve
yalan sözden kaçının. [15]Edenler!
Şarap, kumar, dikilitaşlar (putlar) ve şans okları, birer şeytan işi pisliktir.
Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.[16]
Haram iki nevidir: Lizâtihi haram, ligayrihi haram.
Lizâtihi haram., Şâri'in, geçici bir
sebebe binaen olmaksızın baştan itibaren ve temelden haramlığına hükmettiği
fiildir. Zina, hırsızlık, ölü eti satma, evlenme manii bulunanlarla evlenme
gibi. Çünkü bunlar zarar ve kötülük ihtiva ettiğinden, yapısı itibariyle haram
kılınmış fiillerdir.
Bu nevinin hükmü,
fiilin temelden gayrı meşru sayılmasıdır. Mükellef bu fiili yaparsa batıl kabul
edilir, fiile hiçbir olumlu sonuç bağlanmaz ve ulaşılmak istenen menfaat fiilin
sahibi için tanınmaz. Meselâ zina fiili, nesep ve mirasçılığm
sübutu için sebep olamaz. Hırsızlık fiili de mülkiyetin sübutu için sebep
teşkil edemez. Haram kılınan yakınlardan biri ile yapılan evliliğe, meşru
evliliğe bağlanan mirasçılık ve nesebin sübutu gibi sonuçlar bağlanamaz. Ölü
etinin satılması meşru olmadığı için, bu satıma, meşru bir satım sözleşmesine
bağlanan sonuç (mülkiyet hükmü) bağlanamaz.
Liğayrihi haram.Esasen meşru olduğu halde, haram kılınmasını
gerekli kılan geçici bir durumla ilişkili olan fiildir. Meselâ bayram gününde
oruç tutmak böyledir. Esas itibariyle ovucun kendisi meşru bir fiildir. Fakat
Yüce Sâri' bu fiilin bayram gününde yapılmasını haram kılmıştır. Çünkü bu günde
kullar Allah'ın m
Bu neviye
giren fiilin hükmü, aslı itibariyle meşru, vasfı itibariyle gayrı meşru
sayılmasıdır. Bu yüzden, Hanefî mezhebi fakihierine
göre böyle bir fiil, kendisine hukukî sonuçlar bağlanacak bir sebep teşkil
edebilir. Meselâ yukarıda Örnek gösterilen ribah veya
fasit şart ihtiva eden satış, onlara göre batıl akitlerden değil fasit
akitlerden sayılır. Şayet sözleşmenin tarafları bu sözleşmeyi uygulamaya
koyarlarsa, herbiri lehine karşılıklı edimler
üzerinde mülkiyet hakkı doğar. Şu var ki, Şâri'in,
bunun haramlığım gerektiren yasağının bulunduğu dikkate alınırsa, bu mülkiyet
nezih sayılamaz, habis bir mülkiyettir. Konu ile ilgili tamamlayıcı bilgilere
üçüncü bölümde "Nehiy1" bahsinde yer verilecektir.
a) Tarifi,
b) Hükmü,
c) Hanefîlerin Haram ve Mekruh Terimleri
Karşısındaki Tutumu.
"Mekrûh: Şâri'in, yapılmamasını kesin ve bağlayıcı olmayan bir
tarzda istediği fiildir. Bir başka ifade ile mekruh, yapılmaması yapılmasından
daha iyi olan davranıştır. Şâri'in bu tarzdaki talebi
değişik yollarla ifade edilmiş olabilir:
I- Sâri',
bir fiilin yapılmamasını istemek üzere özellikle "kerâhe"
lâfzını kullanmıştır. Hz. Peygamber'in şu hadisi bu
duruma örnek teşkil eder:"Allah analara saygısızlık göstermeyi, kız
çocuklarını diri diri gömmeyi, (verilmesi gereken
hakkı) önlemeyi ve (hak dilmeyen şeyi) istemeyi haram kılmıştır. Yine, Allah,
dedikoduyu, çok soru sormayı ve mallan heder etmeyi sizin İçin mekruh
görmüştür. [17]
2- Sâri', nehiy sıygası kullanmıştır, fakat bu nehyin
haramhğı değil mekruhluğu ifade ettiğini gösteren
karine bulunmaktadır. Meselâ, Cenâb-ı Allah, "Ey
iman edenleri Cuma günü namaza çağrıldığı (ezan okunduğu) zaman, hem Allah'ı
anmaya koşun ve alış-verişi bırakma.[18] buyurmuştur.
Buradaki (alış verişi bırakınız) sözü (alış-veriş yapmayınız!) anlamındadır.
Yani bu, cuma namazı sırasında alış-verişin haram sayıldığını gösteren bir
"nehiy" ifadesidir. Fakat burada haram
hükmünün değil mekruh hükmünün çıkarılmasını gerektiren bir delil
bulunmaktadır. O da, ahm-satım yasağının bizzat ahm-satıma yönelik olmayıp,
alım- satım fiilinin
dışındaki bir durumdan kaynaklanmış olduğudur. Bu durum, Allah'ın cuma
namazının edası için tahsis ettiği vakittir. Bu vakitte alış-verişin ise,
kişiyi cuma namazının edasından alıkoymasına kuvvetle muhtemel nazarı ile
bakılır.[19]
3- Sâri',
fiilin yapılmamasını özendirici ifade kullanmış olabilir. Meselâ Hz. Peygam-ber'in
şu hadisinde durum böyledir: "Mehrin en iyisi en
kolay olanıdır.[20] Çünkü buradaki (en iyisi)
kelimesi, mehirde aşırılığın bırakılmasının üstün
olduğunu göstermekte, bu konuda aşırılığın terkedilmesini
teşvik etmektedir.
Mekruhun hükmü, şudur:
Bu fiili .işleyen cezayı haketmez; bazen kınanma ve
azarlanmaya müstehak olur.
Haram ve mekruh
terimleri ile ilgili olarak yaptığımız açaklamalar,
cumhurun (usûlcülerin çoğunluğunun) görüşünü yansıtmaktadır. Hanefî bilginler
ise haram ve mekruh terimlerini daha farklı anlamları ifade için kullanırlar.
Onlara göre haram, "Şâri'in, -Kur'ân, mütevâtir veya meşhur
Sünnet gibi- kat'î bir delil ile kesin ve bağlayıcı
tarzda yapılmamasını istediği fiildir." Zina, ribâ,
şarap içmek, kan ve ölü eti satmak, -erkekler için- ipekli ve altın kullanmak
gibi.
(Hanefîlere göre) haramın hükmü, fiili
işleyenin cezaya müstehak olması, o fiilin haramhğını inkâr edenin kâfir ve mürted
sayılmasıdır.
(Hanefîlerde) mekruh
iki nevidir:
Birinci nevi:
Tahrimen mekruh."Tahrîmen
mekruh": Şâri'in yapılmamasını kesin ve
bağlayıcı tarzda istediği fiil olmakla beraber, bu talep haber-i vâhid gibi zannî bir delil ile
sabit olmuştur. Meselâ, başkasının alışverişi sırasında alışveriş teklifinde
bulunmak ve başkasının evlenme teklifi üzerine evlenme teklifinde bulunmak
gibi. Bu fiillerden herbiri tahrimen
mekruhtur. Çünkü Hz. Peygamber:"Kişi, kardeşi
müsaade etmedikçe, kardeşinin alışverişi sırasında alışverişe girişmesin ve
kardeşinin evlenme teklifi üzerine evlenme teklifinde bulunmasın [21]buyurmuştur.
Bu fiillerden sakınılması kesin ve bağlayıcı tarzda istenmiştir. Fakat bu talep
haber-i vâhid ile yani zannî
bir delil ile sabit olmuştur.
Bu nevi mekruhun
hükmü: Bu neviye giren fiili işlemek haram bir fiili
işlemek gibi cezayı muciptir; fakat haramdakinden farklı olarak, bu fiilin
hükmünü inkâr eden kişi kâfir sayılmaz.[22]
İkinci nevi: Tenzîhen mekruh.
"Tenzîhen mekruh": "Şâri'in,
yapılmamasını kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda istediği fiildir. İkindi
namazından sonra ve güneşin batmasından az önce nafile namaz kılmak gibi.
Camiye gidecek kişi için soğan ve sarımsak gibi çirkin kokusu olan şeyleri çiğ
olarak yemek de böyledir. Çünkü Hz. Peygamber şöyle
buyurmuştur:"Soğan veya sarımsak yiyen kişi mescidimize gelmesin, evinde
otursun. [23]
Bu nevi mekruhun
hükmü: Bu neviye giren fiili işlemek cezayı ve
kötülenmeyi mucip değildir. Fakat üstün ve faziletli olan şekle aykırıdır.Geçen
açıklamalarımızdan anlaşılmaktadır ki, cumhur (çoğunluk) ile Hanefî bilginler
arasındaki ihtilâf, Şâri'in yapılmamasını kesin ve
bağlayıcı tarzda isteyip de, bu isteğin zannî bir
delil ile sabit olduğu durumlar hakkındadır. Meselâ başkasının evlenme teklifi
üzerine evlenme teklifinde bulunmayı ve fasit bir şart ihtiva eden alım-satim sözleşmesini cumhur ' 'haram'' olarak nitelemekte,
Hanefî bilginler ise böyle durumları özel bir kısım olarak kabul edip, "tahrimen mekruh" diye özel bir terim ile
anmaktadırlar. Bu ihtilâf, daha Önce geçen "farz" ve
"vacip" terimleri ile ilgili ihtilâfa benzemektedir. Şu halde, Hanefî
bilginlere göre teklifi hükümlerin sayısı yedi olmaktadır; Farz, vacip, mendup, haram, tahrimen mekruh, tenzihen mekruh ve mubah. Oysa Cumhura göre bu sayı beşe
inh
a) Tarifi,
b) Hükmü,
"Mubah":
"Şâri'in, mükellefi yapıp yapmamakta serbest
bıraktığı fiildir. Bir fiilin mubah olduğu değişik yollardan anlaşılır:
1- Şâri'in "helâllik" lâfzını kullanmış olmasından.
Meselâ şu âyette olduğu gibi. "Bugün size iyi ve temiz şeyler helâl
kılındı. Kendilerine Kitâb verilenlerin yiyecekleri
size helâldir, sîzin yiyeceklerinizde onlara helâldir. [24]
2-Nasslarda
"günah yoktur ve "sıkıntı yoktur"ve
sıkıntı yoktur şeklinde yer alan ifadelerden. Şu âyetler bu durumlara örnek teşkil
eder:"Allah, size, ancak leş, kan, domuz eti ve Allah'tan başkası adına
kesileni haram kıldı. Fakat kim mecbur kalırsa (başkasının hakkına) saldırmadan
ve haddi aşmadan (bunlardan yemesinde) günah yoktur. Muhakkak Allah çok
bağışlayandır, çok esirgeyendir.[25]del
beklemekte olan) kadınlara evlenme isteğinizi üstü kapalı biçimde bildirmenizde
veya onu içinizde gizli tutmanızda size günah yoktur. [26]"Amaya
vebal yok, topala vebal yok, hastaya vebal yok (yapamadıklarından dolayı günahkâr olmazlar);
size de kendi
evlerinizden... yemenizde güçlük
(sakınca) yoktur.[27]
3- Vücup değil İbaha (mubahlık)
ifade ettiğine dair delil bulunan emir sıygasından-Şu âyette olduğu gibi:"Allah'ın
rızkından yiyin-için.[28]
4- İstıshâbu'l-asl yoluyla. Yani
bir fiilin hükmüne dair delil bulunmazsa, -"İstıshâb"
bahsinde açıklandığı üzere- "eşyada kural, mubahlıktır. Prensibine göre o
fiilin mubah olduğuna hükmedilir.
Mubahın hükmü şudur:
Yapılmasında da yapılmamasında da sevap veya günah yoktur; yapılıp yapılmaması
eşittir.
Şimdiye kadar, talebin
olumlu-olumsuz oluşuna ve bağlayıcı netelikte olup
olmadığına göre teklifi hükmün nevilerini gördük. Şimdi ise talebin genel olup
olmayışına göre teklifi hükmün nevilerini inceleyeceğiz ki bunlar
"azimet" ve "ruhsat"tır.[29]
[1] Burada yazar, (b) şıkkı ile "Azimet ve
Ruhsat"! kasdetmektedir. Yazar §: I87'de
buradaki ayırıma tekrar İşaret edecek ve §: 188-190'da (b) şıkkını
inceleyecektir. Gerek (a) şıkkının incelenmesi geniş yer kapladığından, gerekse
aşağıda konu şıklar halinde ele alınmadığından, zihinde sistematiğin korunabilmesi
açısından okuyucuya kolaylık sağlamak için böyle bir hatırlatmayı uygun gördük,
(mütercim)
[2] el-Müzemmil 73/20.
[3] bkz. dipnot 87.
[4] Hanefî mezhebine göre. bir.farz namazı tek başına
kılan kimsenin zimmetinden borç düşmüş olur; aynı namazı cemaatle tekrar
kılamaz. Yine bu mezhebe göre, gerekli araştırmayı yaptıktan sonra teyemmüm
eden kimsenin, namazını lamamladıktan sonra suyun
bulunması halinde bu namazı iade etmesi gerekmez (mütercim)
[5] el-Mâide 5/89 (Âyel metni için bkz. 210 numaralı
dipnotun metni).
[6] el-Bakara 2/282.
[7] el-Bakara 2/283.
[8] en-Nûr 24/33.
[9] Mükâtebe, kölenin belirli bir edimi yerine gelirmesi karşılığında efendinin ona hürriyetini vermesi
taahhüdünü ihtiva eden âzâd sözleşmesi demektir,
(mütercim)
[10]
"Tarafımızdan ilâve edilmiştir." (mütercim)
[11] en-Nisâ' 4/23.
[12] bkz. dipnot 125.
[13] el-âm 6/151.
[14] el-İsrâ' 17/32.
[15] el-Hacc 22/30.
[16] el-Mâkie 5/90.
[17] Hadisin farklı rivayetleri için bkz.
Buharı, Rikâak, 22; Zekât, 53; Müslim, Akdıye, 10. 13,14; Muvaiia", Kelâm, 20; Dârimî;
Rikaak, 38.
[18] e!-Cum"a 62/9.
[19] Bu konuda
gerekli gördüğümüz bir açıklama daha önce tarafımızdan yapılmıştır, bkz. dipnot 15. (mütercim)
[20] Ebu Davûd, Nikâh yerine lâfzı ile).
[21] bkz. dipnot 188.
[22] et-Teysîr Şerhu't-Tahrir. II, 267, 268; Fevâtİhu'r-Rahamût Şerh'u Müselmemiv Sübût, I, 85.
[23] Buharı, ezan, 160; Ebu Davud, at'ıme. 41 (kısmen farklı
lâfız ile).
[24] el-Mâide5/5.
[25] el-Bakara 2/173.
[26] el-Bakara 2/235.
[27] en-Nûr 24/62.
[28] el-Bakara 2/60.
[29] Bazı usûlcüler,
azîmef ve ruhsatı, tektîfî
değil vaz'î hükümlerin nevilerinden sayarlar. Onların
bu meseleye bakışları şöyledir: Esasen azimet, Şâri'İn,
normal durumu aslî-genet hükümlerin devamı için,
normal dışı durumları da kullara kolaylık sağlanması için sebep kliması
demektir. Sebep ise. teklifi değil vaz'î hükümlerdir.Biz
burada çoğunluğun Benimsediği yolu, yani azimet ve ruhsatın vaz'î
değil teklifi hükümlerden sayılması metodunu izledik. Çünkü azimet, Şâri'in genel bîr şekilde kendisi İle ilgili talepte
bulunduğu yahut mubah kıldığı fiile verilen isimdir. Ruhsat da, Şâri'in zaruret veya ihtiyaçtan ötürü mubah kıldığı
fiildir. Talep ve ibâhanın vaz'î
değil teklîfî hükümlerden olduğu ise açıktır.