IV-MANAYA DELÂLETİNİN ŞEKLİ BAKIMINDAN LÂFIZ. 1

1- İBARENİN DELÂLETİ 1

&:303- İbarenin Delâleti ve Örnekleri 1

2- İŞARETİN DELÂLETİ 3

§: 304- İşaretin Delâleti: 3

§: 305- İşaretin Delâletinin Nevileri: 3

3- NASSIN DELÂLETİ 5

§: 306- Nassın Delâleti ve Örnekleri: 5

4- İKTİZÂNIN DELÂLETİ 7

§: 307- İktîzâmn Oelâkti ve Örnekleri 7

§: 308- Bu Delâletlerin Hükümleri: 8

§: 309- Hanefîlerin Dışındakilere Göre Delâletin Nevileri: 10

§: 310- "Delâletü'l-Mantûk": 10

§: 311- "Delâletü'l-Mefhûm : 10

§: 312- "Mefhûmü'l-Muvâfaka" : 10

§: 313- "Mefhûmü'l-Muhâlefe"  ve Çeşitleri: 11

§: 314- Mefhûm-ı Muhalif İle Amel Etmenin Şartları: 12

§: 315- Mefhûm-i Muhalifin Hüccet Sayılıp Sayılmayacağı Hususunda Usûlcülerin Görüşü: 14

 

IV-MANAYA DELÂLETİNİN ŞEKLİ BAKIMINDAN LÂFIZ

 

Bilindiği üzere, Kitâb ve Sünnet'te yer alan lâfızlardan ve ibarelerden hükümlerin çıkarılması, ancak bunlarla anlatılmak istenen mananın anlaşılması ile mümkündür. Hükmün kendisinden alındığı mananın anlaşılması ise bazen lâfzın ibaresi, bazen işareti, bazen delâleti bazen de İktizâsı yoluyla olur. Ö yüzden, Hanefî usul bilginleri lâfzın manaya delâletini bu yönden dört neviye ayırmışlardır:

1- İbarenin delâleti,

 2- İşaretin delâleti,

3-  Nassın delâleti

4-  İktizânın delâleti.

Bu delâlet şekilleri itibariyle lâfzı da dört neviye ayırmışlardır:

1-  Dâll bri-ıbâra ( ibaresiyle delâlet eden)

2-  Dâll bi'1-işâra ( işaretiyle delâlet eoen)                          .   .

3-  Dâll bi'd-delâle (delaletiyle delâlet eden)

4-  Dâll bi'1-iktizâ ( iktizâsıyla delâlet eden)

Onlar, bu delâletler dışında kalanları, bâtıl dayanaklardan sayarlar.

Aşağıda bu dört nevi delâletin herbirinin terim anlamım açıklayıp örneklerini ve hükmünü göstereceğiz. Böylece, delâlet şekilleri itibariyle lâfzın nevilerine ait terim anlamlan da ortaya çıkmış olacaktır.

 

1- İBARENİN DELÂLETİ 

 

&:303- İbarenin Delâleti ve Örnekleri

 

"İbarenin delâleti" lâfzın, nassın gelişindeki aslî maksat olan veya ona tâbi olarak kasdedilen hükme delâlet etmesidir.Şu halde bir nass, lâfzı ve ibaresiyle nassın gelişinden birinci derecede ve özellikle kasdedilen bir hükme delâlet ediyorsa, bunun yanısıra nassın gelişinden bizzat maksat olmayan fakat birinci hükme tâbi olarak kasdedilen bir hükme daha delâlet ediyorsa, bunların herbirine delâleti "ibarenin delâleti" adını alır.Meselâ, Oysa AHah ahş-verişi helâl, ribâyı haram kıl­mıştır'[1] âyeti, lâfzı ve ibaresiyle iki hükme delâlet etmektedir: 1- Alım-satımın helâl, ribânın haram olduğu, 2- Alım-satım ile ribânın aynı şeyler olmayıp farklı telâkki edilmesi gerektiği, birinin helâl diğerinin haram olduğu.Âyet-i kerîme her iki hükmü ifade etmek için sevkolunmuştur. Fakat birinci derecede ve özellikle kasdedilen, ikinci hükümdür. Çünkü âyet, Alış-veriş de rİbâ gibidir" diyenlere reddiyede bulunmak üzere inmiştir. Birinci hüküm ise, esasen kasdedilen hükmün ifade edilebilmesi için, ona tabi olarak kasdedilmistir. O halde, bu nassın, bu iki hükümden herbirine delâleti "ibarenin delâleti" nevindendir.

Başka bir örnek:Size helâl olanlardan ikişer, üçer, dörder kadınla evlenin, Eğer onlar arasında adaleti gerçekleştiremeyeceğinizden endişe ederseniz bir tane ile yahut sahip olduğunuz cariyeler ile yetinin[2]âyeti, ibaresiyle üç hükmü göstermektedir: 1-Evlenmenin mubah olduğu, 2- Eşlere haksızlık ve eziyet etme endişesinin bulunmaması halinde ve dört ile sınırlı olmak üzere birden fazla kadınla evlenmenin caiz olduğu, 3- Birden fazla kadınla evlenmenin haksızlığa yol açma endişesinin bulunması halinde tek kadınla evlenmenin vacip olduğu.

Âyet, bütün bu hükümleri açıklamak üzere gelmiştir. Ve bu hükümler, lâfzın ve ibarenin kendisinden anlaşılmaktadır: Birinci mana âyetin kısmından, İkinci mana kısmından, üçüncü mana  kısmından. Şu kadar var ki, birinci hüküm, ikinci ve üçüncü hükümlere tâbi olarak kasdedilmiştir. Birinci derecede ve özellikle kasdedilen hükümler ikincisi ve üçüncüsüdür. Zira âyet -daha önce geçtiği üzere-, birsayı ile sınırlı olmaksızın ve aralarında adalet gözetmeksizin dilediği kadar kadım nikâhları altında tutmaktan hiçbir manevi rahatsızlık duymadıkları halde, yetimler üzerindeki vesayetleri sırasında haksızlık etme ve onların mallarını yeme durumuna düşmekten huzursuz olan vasiler hakkında gelmiştir. Yüce Allah onlara hitaben şöyle buyurmuş oluyordu: Madem yetimlere zulmetmekten çekiniyor ve onlar üzerindeki velayetinizden ötürü huzursuz oluyorsunuz, o halde kadınlara haksızlık etmekten, zevceler arasında adaletsiz davranmaktan da sakının; eş sayısını azaltın, dört sayısını aşmayın; şayet birden fazla kadınla evlenmenin haksızlığa yol açmasından endişe ederseniz, bir zevce ile yetinin.Demek oluyor ki, gerek haksızlık endişesinin bulunmaması halinde dörde kadar evlenmenin caiz olduğunu, gerekse haksızlıktan endişe edilmesi halinde bir kadınla yetinmenin vacip olduğunu bildirmek, âyetin gelişindeki aslî maksattır. Evlenmenin mubah olduğu hükmü ise, aslî maksadı ifade edebilmek için ikinci derecede zikredilmiş bir hükümdür. Fakat âyetin bu hükümlerin üçüne de delâleti "ibarenin delâleti" nevindendir.

 

2- İŞARETİN DELÂLETİ

 

§: 304- İşaretin Delâleti:

 

"İşaretin delâleti" lâfzın, nassın gelişinde aslî veya tebe'î olarak [3]kasdedilmeyen fakat asıl maksat olan mananın gerekli kıldığı, bununla birlikte sözün doğruluğu ve şer'î yönden sağlıklı anlaşılması kendisine bağlı olmayan hükme delâletidir. (Bir başka deyişle, ibarenin delâletinde olduğu gibi sözün lâfzından anlaşılan hükme değil, bu hükümden hareketle dolaylı olarak anlaşılan hükme delâlet, işaretin delâleti diye anılır. Şu kadar var ki, lâfzın, dolaylı olarak anlaşılan bu hükme delâletini kabul edip etmeme, sözün lâfzından anlaşılan mananın sıhhatini etkilemez.)

 

§: 305- İşaretin Delâletinin Nevileri:

 

Bu delâlet, bazen çok az düşünmekle anlaşılabilecek kadar açık olur; bazen ise derinlemesine düşünmeyi ve dikkatli incelemeyi gerektirecek şekilde kapalı olur. O yüzden, müctehidler arasında büyük görüş ayrılıklarının konusunu teşkil etmiştir. Bazı müctehidler, diğerlerinin farkedemediği noktalara dikkat etmek suretiyle, aynı ibareden (sözden) birçok hüküm çıkarabilir. Emzirmeyi tamamlatmak isteyen (baba) için, anneler çocuklarım iki

Açık delâlete Örnekler:"

tam yıl emzirirler. Onların dinen ve örfen makul ölçüler içinde yiyeceğini ve giyeceğini sağlamak çocuğun babasına [4] âyeti.Ayet-i kerîme şu iki hükmü ifade etmek üzere sevkolunmuştur:

1- Emziren annelerin nafakalarını ve giyim masraflarını karşılamak,(çocuğun kendisine nisbetle doğurulduğu) şeklinde ifade edilen babanın borcudur.

2- Çocuk, anneye veya başka birine değiİ, sadece babaya nisbet edilir. Şu var ki, âyetin birinci hükme delâleti aslî, ikincisine delâleti ise tebe'î (ikinci derecede) dir. O halde âyetin bu iki hükümden herbirine delâleti, ibarenin delâleti nevindendir. Konuyu iyi İncelemiş bir gurup bilgin, bu görüştedir[5]Nassın ibaresiyle sabit ikinci hükmün gerektirdiği başka hükümler de vardır, ki bunlar nassın işaretinden anlaşılmaktadır. Bu hükümler şunlardır:

1- Çocuğun nafakası ile sadece baba mükelleftir. Nesep konusunda kimse ona ortak olamadığına göre, bunun hükmü olan nafakayı karşılama mükellefiyetinin de sırf ona ait olması gerekir. Nesep konusunda hak kime verilmiş ise, infak (nafakayı karşılama) hususundaki yükümlülük de onun olur.Nimet ve külfetin karşılıklı olması" prensibi, bunu gerekti rir.[6]

2- Babası Kureyş'li ise, annesi başka bir kabileden olsa bile, çocuk Kureyş'li sayılır. Dolayısıyla Kureyş'li bir kadınla evlenme meselesinde, annesinin Kureyş'li olmamasına rağmen küf (denk) kabul edilir.

3- Sadece baba, -muhtaç olması halinde-, karşılıksız olarak çocuğunun malını temellük edebilir (kendi mülkü gibi o mal üzerinde tasarruf edebilir). Zira çocuk babaya nisbet edildiğine göre, ihtiyaç hasıl olduğunda onun malını temellük etme hakkının da olması gerekir. Nitekim bu hüküm Hz. Peygamber (s.a.v)'in şu hadisinde açık bir şekilde belirtilmiştir:Çocuklarınız size yapılmış birer bağıştır. Allah dilediğine kız, dilediğine erkek çocuklar bağışlar. Onların mallan da, ihtiyaç duyduğunuzda size aittir. [7]İşte bu hükümler, âyetin kendilerini ifade etmek üzere sevkolunmadığı hükümlerdir.Fakat bunlar, âyetten tebe'î olarak kasdedilen hükme yani çocuğun nesebinin sadece babaya ait olduğu hükmüne bağlanması gerekli hükümlerdir. Onun için, sözün bunlara delâleti, işaret kabilindendir; ibarenin delâleti nevinden değildir."Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak, size helâl kılındı... Artık (ramazan gecelerinde) onlara yaklaşın ve Allah 'm sizin için takdir ettiklerini isteyin. Sabahın beyaz ipliği (aydınlığı) siyah ipliğinden (karanlığından) ayırdedilinceye kadar yiyin, için. [8]âyeti.Bu nass, ibaresiyle, oruç gecelerinde fecrin doğuşuna kadar eşlerle cinsî birleşmenin caiz olduğunu göstermektedir. İşaretiyle de, fecrin doğuşu esnasında cünüp bulunan kişinin orucunun geçerli olduğuna delâlet etmektedir. Zira gecenin son anma kadar herhangibir vaktinde eşlerle birleşmenin mubah kılınması, kişi cünüp olduğu halde fecrin doğması sonucunu kaçınılmaz hale getirebilir. Çünkü böyle bir durumda gusul abdesti ancak fecrin doğuşundan sonra alınabilecektir.Kapalı delâlete örnek:Derinlemesine düşünmeyi ve dikkatli incelemeyi gerektiren kapalı delâlete Örnek olarak şu iki âyetin birlikte ele alınmasını gösterebiliriz:"Biz insana, ana-babasma iyilikle muamele etmesini tavsiye ettik. Anası onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu. (Ana karnında) taşınması ve sütten kesilmesi otuz aydır.[9]"B/z insana, ana-babasma (iyi davranmasını) tavsiye ettik. Anası onu zaafıyetten zaafıyete düşerek taşımıştır. Onun (memeden) ayrılması da iki yıl içinde olmuştur. [10]Bu iki âyetteki maksat, ana-babaya iyi muamele etmeyi tavsiye ve ananın üstünlüğünü, onun hamilelik ve emzirme süresince çektiği sıkıntıları açıklamaktır. Her iki âyetin bu manaya delâleti, ibarenin delâleti nevindendir. Fakat bu âyetlerden, işaret yoluyla, en az hamilelik süresinn altı ay olduğu da anlaşılmaktadır. Çünkü birinci âyet, hamilelik ve sütten kesme süresini otuz ay olarak belirlemiştir. İkinci âyet de sütten kesme süresini iki yıl olarak takdir etmiştir. Bu iki mananın birlikte ele alınmasıyla, çıkarılması gerekli hale gelen bir mana daha vardır ki, bu da otuz aydan arta kalan altı aylık sürenin, hamileliğin asgarî süresi sayıldığıdır.Bu manayı Sahabenin çoğunluğu farkedememiş, -değişik rivayetlere göre- sadece Abdullah b. Abbâs veya Ali b. Ebî Talip bu mananın farkına varmıştı. O, Rasûlüllah'ın ashabına bu manayı açıklayınca, onlar da tasvip ettiler ve aynı düşünceyi benimsediler. [11]

 

3- NASSIN DELÂLETİ  

 

§: 306- Nassın Delâleti ve Örnekleri:

 

(Nassm delâleti), sözün, nassda belirtilen duruma ait hükmün, incelemve ictihadda bulunmaya ihtiyaç duyulmaksızın ve sırf dil unsuruna dayanarak anlaşılabilen illetteki müştereklik sebebiyle, nassda belirtilmeyen durum hakkında da sabit olduğunu göstermesidir.Bunu biraz açıklayalım: Söz, bazen lâfzı ve ibaresiyle belirli bir hükme delâlet eder. Ve bu hükmün konmasını gerekli kılan illetin anlaşılması dikkatli incelemeyi ve içtihadı gerektirmeyip, lâfızları ve bunların manalarını bilen herkes onu anlar. Diğer taraftan başka bir durum daha vardır ki, Sâri' bunun hükmünü açıklamamıştır. Fakat bu durum, hükmün konuş illeti bakımından hükmü açıklanan durumla ortak özellik taşıdığı için, o illet vasıtasıyla sözün delâleti kapsamında sayılır. Böylece "mansûs aleyh" hükmü bildirilen) durumun hükmü,''meskût anh"( hükmü bildirilmeyen) durum hakkında da, nassın delâleti yoluyla sabit olur. İster kendisinde illetin daha güçlü bulunması sebebiyle meskût anh, hükme mansûs aleyhten daha lâyık görülsün; isterse illetin ikisinde de aynı derecede bulunması sebebiyle meskût anh, hükümde mansûs aleyhe eşit olsun.Örnekler:'Onlardan biri veya herikisi senin yanında yaşlılık çağma ulaşırsa, onlara ' 'öf!'' bile deme, onları azarlama. Onlara güzel söz söyle." âyeti,Ayet, ibaresiyle, çocuğun ana-babasına ' 'öf!'' demesinin haram kılındığını göstermektedir. Lisana vukufu olan herkes bu ibareyi duyduğunda, bu hükümdeki illetin yasaklanan sözün ana-babayı üzmesi ve onlara ezâ vermesi olduğunu anlar. Bu illet ise"Öf!" demekten çok daha fazlasıyla olmak üzere, dövme, sövme, hapsetme, yiyecek vermeme gibi başka durumlarda da mevcuttur. Şu halde "öf!" demenin haram kılındığını gösteren nass bunları da kapsamına almaktadır ve o durum için sabit olan tahrim hükmü nassın delâleti yoluyla diğer durumlar hakkında da sabit demektir. Burada hükmün meskût anh hakkında sübûtu, mansûs aleyh hakkında sübûtdan da üstündür (evleviyet gereğidir). Çünkü işaret edilen fiillerde ana-babaya eziyet verme özelliği ' 'öf!'' demekten çok daha fazla bulunmaktadır.*Haksız yere yetimlerin mallarını yiyenler, karınlarına sadece ateş doldurmaktadırlar ve çılgm bir ateşe gireceklerdir. [12]âyeti. Bu âyet, ibaresiyle, haksız yere yetimlerin mallarının yenmesinin haram kılındığına delâlet etmektedir. Arap dilini bilen ve lâfızların manalarına delâletini anlayan herkes, bu tahrimdeki illetin, malını korumaktan âciz olan yetimin malına tecavüz ve o mala zarar verme olduğunu kavrar. Bu illet, Şâri'in açıklamada bulunmadığı başka durumlarda da gerçekleşmektedir. Yakmak, dağıtmak, muhafazasında kusurlu davranmak vb. yollarla yetim malının yok olmasına yol açmak bu arada zikredilebilir. O halde, bu davranışlar da nassın delâleti yoluyla nassda belirtilen yeme fiili gibi haram sayılır. Çünkü hükmü gerektiren illet bakımından mansûs aleyh durum ile meskût anh olan bu durumlar eşittir."Boşanmış kadınlar, kendi başlarına (evlen­meden) üç kur1 süresi beklerler.[13]âyeti.Bu âyet, ibaresiyle, kocasından talâk yoluyla ayrılmış kadının iddet beklemesinin vacip olduğunu göstermektedir. Arap dilinden anlayan herkes, bu vûcup hükmünün illetinin, kadının hamile olmadığının belirlenmesi olduğunu kavrar. Bu illet, kocasından buluğ muhayyerliği, kefâetin (denkliğin) bulunmaması ve benzeri bir sebebe binaen evliliğin feshi yoluyla ayrılan kadm hakkında da geçerlidir. Şu halde, nassın delâleti yoluyla nass bu durumdaki kadınları da kapsamına almaktadır. Böyle kadınların da, hükmü nassla bildirilen boşanmış kadınlar gibi, ayrılık halinde iddet beklemeleri gerekir.Bu delâletin, "nassın delâleti" diye isimlendirilmesinin sebebi şudur: Bu-delâletle sabit olan hüküm, ibaresinin delâleti ve işaretin delâletinde olduğu gibi tek başına lâfızdan anlaşılmaz. Hükmün konusundaki gaye ve illet vasıtasıyla lâfızdan anlaşılır.Bazı bilginler bu delâleti, sözün maksadı ve gayesi anlamına gelmek üzere (fahvâ'I-hıtâb) diye adlandırmışlardır. Şâfıiler -ileride görüleceği üzere- buna  jçÂA (mefhum-i muvâfaka) adını verirler. Çünkü.bu delâlet ile meskût anh için sabit olan hüküm, mansûs aleyh hakkında sabit hükme muvafık (uygun) düşmektedir.

Bilginlerden, bu delâleti kıyasın bir nev'i sayanlar ve onu "kıyas-ıcelî" (açık kıyas) diye İsimlendirenler de vardır. İmâm Şafiî'nin "er-Risâle" isimli eserindeki ifadesi bu yöndedir.Cumhura (bilginlerin çoğunluğuna) göre, nassın delâleti kıyastan farklıdır. Çünkü nassm delâletinde illet "di!" vasıtasıyla tesbit edilmekte, (kıyas bahsinde sözü edilen) illeti tesbit metodlarmdan biri kullanılarak bu illetin istinbatına ihtiyaç duyulmamaktadır. Aksine, dili bilen ve lâfızların manalarına delâletini anlayan herkes bu illeti kavrayabilir. Kıyastaki illete gelince, bu, ancak illeti tesbit metodlarmdan birine başvurarak ictihad ve istinbatta bulunmak suretiyle tanınabilir. Bunun belirlenmesinde dili bilmek yetmez.

 

4- İKTİZÂNIN DELÂLETİ

 

 §: 307- İktîzâmn Oelâkti ve Örnekleri

 

"İktizânın delâleti" sözün, doğru veya şer'î yönden sağlıklı anlaşılması kendisine bağlı olan meskût anh (İbarede yer almayan) bir manaya delâlet etmesidir.Bu delâletin, "iktizâ" diye isimlendirilmesinin sebebi şudur: İktizâ, talep etmek ve gerekli kılmak demektir. Bu delâlette sözün gösterdiği mana da, sözün doğru veya şer'î yönden sağlıklı anlaşılmasının gerekli kıldığı bir manadır.Örnekler:Hz. Peygamber (s.a.v)'in, 'Ümmetimden hata, unutma ve zorlandıkları söz ve fiilleri kaldırılmıştır[14] hadisi.Bu hadisin zahirinden anlaşılan mana şudur: Bu ümmette hata, unutma ve ikrahtan hiçbiri bulunma?Oysa vakıa bu manaya ters düşmektedir. Çünkü ümmette bu gibi durumlar çokça bulunmaktadır. Şu halde bunların ümmetten kaldırıldığına dair haber doğru olmamaktadır. Halbuki haberin günahlardan korunmuş olan Hz. Peygamber (s.a.v)'den sadır olması, onun doğru olmasını gerektirir. İşte bu yüzden, sözde  (günah) veya benzeri bir lâfzın takdir edilmesi gerekir, ki böylelikle hadis vakıaya ters düşmesin. Bu takdire göre hadis,Allah, ümmetimden hata, unutma ve zorlandıkları söz ve fiillerin günahını kaldırmıştır.'' şeklinde anlaşılacaktır, işte burada sözün "günah" kelimesine delâleti "iktizânın delâleti" kabilindendir. Çünkü sözün doğruluğu bu kelimenin takdir edilmesine bağlıdır. Aksi halde bu, vakıaya ters düşen hilafı hakikat bîr söz olarak kalacaktır.Fey; açıklayan de yani düşmandan savaşmaksızm alınan mallarda payı bulunan kişileri(Omallar, bir de) yurtlarından ve mallarında çıkarılmış olan, Allah  lütuf ve rızasını arayan. fakir muhacirlerindir [15]âyeti.Yüce Allah, bu âyetteki, (fakirler) lâfzını Mekke'den Medine'ye hicret eden mü'minler için kullanmıştır. Bilindiği gibi fakir, mülkü olmayan kimse demektir. Âyette sözü edilen Muhacirim ise, Mekke'de iken mallan ve mülkleri olan kimselerdi. İşte bu açıdan bakılınca, fukara lâfzının onlar hakkında kullanılması "doğru" olmamakta­dır. Oysa sözün Yüce Allah'tan sâdır olması onun doğruluğunu gerektirir. Bu yüzden, sözün doğru ve kendi içinde tutarlı olabilmesi için burada bir mananın takdir edilmesi gerekir. Bu mana da, sözkonusu Muhâcirûnun malları üzerindeki mülkiyeti hicret ile kaybetmiş oldukları ve bu mülkiyetin o mallara el koymak suretiyle kâfirlerin eline geçmiş olduğudur.O halde "fukara" lâfzının bu hükme delâleti, "iktizânın delâleti" nevindendir. Çünkü sözün doğruluğu ve şer'î yönden sağlıklı anlaşılması, bu hükmün takdiredilmesini gerekli kılmaktadır. [16] Bir kimsenin belirli bir gayrimenkulun mâliki olan başka birine ' 'Bu gayrimenkulunu benim namıma bin cüneyh (Mısır lirası) karşılığında tasadduk et." demesini de, bu nevi delâletin Örnekleri arasında sayabiliriz. Bu söz, gayrimenkul sahibine müvekkil namına o malı tasadduk etme yönünde verilmiş bir talimattır. Vekilin ise, müvekkili adına bir malı tasadduk etmesi ancak müvekkilin o mala sahip olması halinde hukuken geçerli olur. O halde hukukî anlamda bu sözün doğruluğu, mülkiyet sebeplerinden birinin varsayılmasmı gerektirir. Burada varsayılabilecek mülkiyet sebebi "satın alma" olabilir, çünkü "bin" kelimesi buna karine teşkil eder. Demek oluyor ki, bu örnekte "satın alma" anlamının, sözün doğruluğu açısından öncelikle takdir edilmesi gerekmektedir. Çünkü bu, malın sahibi olmayan kişi tarafından, malın sahibine kendisine vekâleten tasaddukta bulunma talimatıdır. Burada öncelikle, satın alma iradesine delâlet eden bir lâfız, iktizânın delâleti yoluyla varsayılmaktadır.

 

§: 308- Bu Delâletlerin Hükümleri:

 

Bu dört delâletin hükmü şudur: Tahsis veya te'vil gibi kat'îlikten zannîliğe çeviren bir delil bulunmadıkça, bunlarla hüküm kat'î olarak sabit olur. Zira ibarenin delâleti ve işaretin delâletinde hüküm, lâfzın kendisi ile sabit olmaktadır. Nassın delâletinde, hüküm, dil itibariyle sözden anlaşılan illete bağlanmakta, hükmün gayesi ve illeti vasıtasıyla da olsa hüküm nassla sabit olmaktadır. O yüzden, bu delâletle sabit hüküm, kıyasla sabit olan hükümden daha kuvvetlidir. Çünkü bunda illet dil yoluyla, kıyasta ise re'y ve ictihadla belirlenmektedir. Açıktır ki, dil ile sabit olan,re'y ve ictihadla sabit olandan üstündür. İktizânın delâletine gelince, bununla sabit olan hükmün kabulü, sözün doğru olabilmesi ve sağlıklı anlaşılabilmesi için zaruridir.Şu kadar var ki, bu delâletler kuvvet bakımından birbirinden farklıdır. Şöyle ki:

a)  İbarenin delâleti işaretin delâletinden kuvvetlidir. Çünkü birincisi, nassın geliş maksadı olan hükme, ikincisi ise nassın geliş maksadı olmayan hükme delâlet eder. Nassın gelişindeki maksada ait hükmün, böyle olmayana üstün tutulacağı açıktır.

b) İşaretin delâleti nassın delâletinden kuvvetlidir. Zira birincisi hükme, bizzat lâfzı ve sıygası ile delâlet eder. İkincisi ise, hükme, tek başına lâfızla değil, lafzın illeti vasıtasıyla delâlet eder. Lâfzın kendisinin hükme delâleti, tabii ki başka bir şey vasıtasıyla delâletten üstündür.

c) Nassın delâleti iktizânın delâletinden kuvvetlidir. Yani iktizânın delâleti, bütün delâletlerin en zayıfıdır. Çünkü bununla sabit olan hükme, lâfız ne sıygası ne de dil bakımından çıkarılan mefhûm (genel anlamı) delâlet etmektedir. Bu hüküm, sözün doğru olabilmesi ve sağlıklı anlaşılabilmesi bakımından duyulan bir zaruretin neticesidir.Delâletler arasındaki bu kuvvet farklılığının pratik sonucu, tearuz (çatışma) halinde ortaya çıkar. İbarenin delâleti ile sabit bir hüküm işaretin delâleti ile sabit bir hükümle tearuz ederse, birincisi tercih olunur. İbarenin delâleti veya İşaretin delâleti ile sabit bir hüküm, nassın delâleti ile sabit bir hükümle tearuz ederse, ilk ikiden biri ile sabit hüküm tercih edilir. Nassın delâleti ile sabit bir hüküm iktizânın delâleti ile sabit bir hükümle tearuz ederse, birincisi üstün tutulur.

* İbarenin delaletiyle sabit hüküm İle işaretin delaletiyle sabit hükmün tearuzuna Örnek:"Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında kısas size farz kılındı'[17]âyeti, ibaresiyle, kasden adam öldürme fiiline karşılık kısas uygulanması gerektiğini göstermektedi.Kim bir mü'mini kasden öldürürse, cezası, içinde ebedî olarak kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lanetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır[18] âyeti ise, işaretiyle, kasden adam öldürme fiiline karşılık kısasın gerekmediğine delâlet etmektedir. Zira Cenâb-ı Allah bu fiilin cezasının cehennemde ebedî olarak kalma olduğunu belirtmiş, "beyân" makamında (açıklamada bulunma yerinde) sırf bu hükmü göstermekle yetinmiştir. Beyân makamında bir hükmü belirtmekle yetinmek İse, "hasr"a yani hükmün ondan ibaret olduğuna delâlet eder. Bunun da sonucu, kasden adam öldürme fiiline kısas gerekmediğidir. Bu sonuç ise, ibarenin delaletiyle sabit hüküm ile çatışmaktadır. Bu durumda ibare ile sabit hüküm işaretle sabit hükme  tercih  edilir  ve  kasden  adam  öldürme  fiilinde  kısasın gerekli olduğuna hükrnolunur.[19]

* İşaretle sabit hüküm ile delâletle (delâletü'n-nass ile) sabit hükmün tearuzuna örnek:Yanlışlıkla bir mü'mini öldüren kimsenin mü'min bir köle azad etmesi.gerekir[20] âyeti, ibaresiyle, hata ile adam Öldürme fiilindekeffâretin vacip olduğunu göstermektedir. Nassm delâleti ile de bu âyetten -İmam Şafiî'nin dediği gibi- kasden adam öldürme fiilinde keffâretin evleviyetle vacip olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü hata ile adam öldürme fiilinde keffâretin vacip oluşu, öldürme fiilini önlemektir, yoksa bizatihi "hata"dan dolayı değildir. Bilindiği gibi hata, birçok hükmü iskat eden (düşüren) bir mazerettir; öyleyse bir vücubun (mükellefiyetin) illeti sayılması doğru olmaz. Böylece hata ile öldürmede keffâretin fiili önleme gayesiyle vacip kılındığı ortaya çıktığına göre, bunun kasden öldürmede vacip kılınması daha da uygundur ve öncelikle gerekir. Zira bu fiilde caydırmayı sağlama gereği daha güçlüdür. Hata, kasıtsız yapılan fiildir; kasden öldürme ise kişinin isteyerek yaptığı fi ildir. Kasıtsız yapılan fiili önlemek için keffâret gerektiğine göre kasıtlı fiil hakkında haydi haydi gerekir.Yukarıda zikri geçen Herkim bir mü'mini kasden öldürürse, onun cezası, içinde ebedî olarak kalacağı cehennemdir.âyeti ise işaretiyle, kasden adam öldürme fiilinde keffâretin vacip olmadığına delâlet etmektedir. Çünkü âyet, ceza olarak sadece cehennemde ebediyen kalmayı zikretmiştir. Beyân makamında başka bir hükmün belirtilmemesi, kasden adam öldürme fiiline başka cezanın tertip edilmediğini gösterir. Bu ise, önceki âyetten "delâlet" yoluyla elde edilen hüküm ile çatışmaktadır. İşte böyle bir durumda "işaret", "delâlet"e tercih olunur. Binaenaleyh kasden adam öldürme fiilinde -Hanefîlerin hükmettiği üzere- keffâret vacip değildir.

* İktizânın delaletiyle sabit hüküm ile diğer delâletlerle sabit hükmün tearuzuna gelince, nasslarda bu durum için sahih bir örnek bulunmamaktadır.[21]

 

§: 309- Hanefîlerin Dışındakilere Göre Delâletin Nevileri:

 

Yukarıda Hanefî usûl bilginlerine göre lâfzî delâletlerin nevilerini ve hükümlerini açıkladık.

Mâlîkî, Şafiî ve diğer usûl bilginlerine (cumhura) göre ise, delâlet iki nev'îdir: 1-Delâletü'l-mantûk, 2- Delâletü'l-mefhûm.

 

§: 310- "Delâletü'l-Mantûk":

 

"Delâletü'l-mantûk"  lâfzın, sözde zikri geçen ve ifade edilen bir şeyin hükmüne delâlet etmesi demektir. Bu, Hanefîlerdeki, ibarenin delâletini, işaretin delâletini ve iktizânın delâletini kapsamaktadır.

 

§: 311- "Delâletü'l-Mefhûm :

 

"Delâletü'l-mefhûm" lâfzın, sözde zikri geçmeyen ve ifade edilmeyen bir şeyin hükmüne delâlet etmesi demektir. Bu cumhura göre iki kısımdır: a) Mefhûmü'l-muvâfaka, b) Mefhûmu'1-muhâlefe.

 

§: 312- "Mefhûmü'l-Muvâfaka" :

 

"Mefhûmü'l-müvâfaka", lâfzın, incelemek ve içtihada gerek düyul-maksızın sırf dil unsuruna dayanarak anlaşılan illetteki müştereklik sebebiyle mantuk (sözde geçen durum)un hükmünün meskût anh (sözde geçmeyen durum) i£in de sabit olduğuna delâlet etmesidir. Buna mefhûmü'l-muvâfaka denmesi, meskût anh olan hükmün mantûk bih olan hükme muvafık bulunmasından ötürüdür. Daha önce işaret edildiği üzere bu"fahvâ'l-hitâb" "lâhne'l-hıtâb" ve kıyas-ı İsimleri ile de anılır. Hanefîlerdeki "delâletü'n-nass"ın karşılığıdır. Nassın delâleti başlığında örnekleri gösterilmiştir.

 

§: 313- "Mefhûmü'l-Muhâlefe"  ve Çeşitleri:

 

"Mefhûmü'l-muhâlefe", sözün, mantukun hükmünün, hükümde dikkate alınan kayıtlardan birini taşımaması sebebiyle meskût anh hakkında geçerli olmadığına delâlet etmesidir. Bunun mefhûmu'1-muhâlefe diye isimlendirilmesi, meskût  anh olan hükmün mantûk bih olan hükme muhalif bulunmasından ötürüdür. Mantukun hükmüne konan kayıtlar bakımından mefhûmü'l-muhâlefenin birçok çeşidi vardır. Başlıcaları şunlardır:

1- "Mefhûmu's-sıfa"): Hükmü bir vasıf ile kayıtlanmış nassın, bu vasfı taşımayan durumlar hakkında o hükmün geçerli olmadığına delâlet etmesidir. Örnekler:

- Hz. Peygamber (s.a.v)'in Sâime olan davardan zekât gere[22] hadisi. Bu hadis, mantuku ile, "sâime" vasfını taşıyan yani senenin çoğunu âmmeye ait otlaklarda beslenerek geçiren koyunlardan zekât verilmesinin vacip olduğunu göstermektedir. Hadis, mefhum-ı muhalifi ile de, besi koyunlarında zekâtın vacip olmadığına delâlet etmektedir. Çünkü mantuk hakkındaki hükmün kayıtlandığı vasıf bu hayvanlarda bulunmamaktadır.

- Câbir (r.a)'inRasûlüilah (s.a.v), henüz taksim edilmemiş her ortaklıkta (müşterek mülkiyette) şuPaya hükmetmiştir"[23] sözü. Bu söz, mantûku İtibariyle taksimden Önce müşterek malda şuf a hakkının meşru kılındığını, mefhum~ı muhalifi ile de taksimden sonra artık hukuken bu hakkın tanınmadığını göstermektedir. Çünkü mantukun hükmü "taksim edilmemiş olma'" vasfı ile kayıtlanmıştır. Bu vasıf ortadan kalkınca hüküm de ortadan kalkmaktadır.

- Hz. Peygamber (s.a.v)in Zenginin, alacaklısını oyalaması zulümdür. Dava edilmesi ve cezalandırılması helâldir[24]hadisi. Bu hadis, mantuku itibariyle, borcunu ödeme gücüne sahip kişinin bunu ödemekten imtina etmesinin zulüm olduğunu, alacaklısının dava açarak onu teşhir etmesinin ve alacaklının talep etmesi halinde hakimin onu cezalandırmasının caiz olduğunu göstermektedir. Mefhum-i muhalifi ile de hadis, fakirin borcunu ödemekten imtina etmesinin zulüm olmadığına delâlet etmektedir. Zira mantûkun hükmü "zengin olma" vasfı ile kayıtlanmıştır. Bu vasıf bulunmayınca hüküm de bulunmamış olur.

2- "Mefhûmü'ş-şart": Hükmü şart edatlarından biri ile belirli bir şarta bağlanmış nassın, bu şartın bulunmadığı durumlarda o hükmün geçerli olmadığına delâlet etmesidir. Öyle Şayet hâmile İseler, doğum yapıncaya kadar nafakalarını karşılayın [25] âyeti. Bu nass, mantûku ile, bâin talâkla boşanan kadının hamile olması halinde nafakasının karışlatması gerektiğini göstermektedir. Hüküm "hamilelik" durumunun bulunmasına bağlandığına göre, nass, mefhum-i muhalifi ile de, hamile olmayan böyle kadınlar için nafaka mükellefiyetinin bulunmadığına delâlet etmektedir.

- Hz. Peygamber (s.a.v)'in bağışta bulunan kişi, karşılık almamış ise, bağışladığı şey üzerinde daha fazla hak sahibidir'[26] hadisi. Bu nass, mantûku ile, vâhibin (bağışta bulunan kimsenin) hibeden rücû hakkınm bulunduğunu göstermektedir; fakat hüküm, hibe edilen şey için bir karşılık almamış olması şartına bağlanmıştır. O halde nass, mefhum-ı muhalifi ileT karşılık almış olması halinde vâhibin hibeden rücû edemeyeceğine delâlet eder. Çünkü mantûkun hükmü "karşılık almama" şartına bağlanmıştır. Şart kalkınca hüküm de kalkar.

3-"Mefhûmü'1-ğaye Hükmü belirli bir sınır ile kayıtlanmış nassın, bu sınırdan sonra o hükmün geçerli olmadığına delâlet etmesidir.Sabahın beyaz ipliği (aydınlığı) siyah ipliğinden (karanlığından) ayırdedilinceye kadar yiyin, için. Sonra gece oluncaya kadar orucu tamamlayın.[27] âyetinde geçen ^fv kelimesi, kendinden önceki mananın sınırını ve son bulduğunu gös­terir. O halde nass, mantûkuile, ramazan gecelerinde fecre kadar yiyip içmenin mubah olduğuna; mufhum-ı muhalifi ile de, bu sınırdan yani fecrden sonra yiyip içmenin haram olduğuna delâlet etmektedir. "Ğâye" harflerinden olan Jl da böyledir. Bunu ihtiva eden nass, mantûku ile, fecrin doğuşundan güneşin batışına kadar oruç yasaklarına riayetin vacip olduğunu; mefhum-ı muhalifi ile, güneşin batışından sonra bu vücup hükmünün kalktığım göstermektedir."Mefhûmü'1-aded": Hükmü belirli bir sayı ile kayıtlanmış nassın, bu sayının dışında o hükmün yerine gelmeyeceğine delâlet etmesidir. Örnekler:Zina eden kadın ve zina eden erkeğin herbirine yüz değnek vurun. [28]âyetinde Öngörülen ceza "yüz"  değnek olarak belirlenmiştir. Bunun mefhum-ı muhalifinden, bu miktarı aşmanın-caiz oîmadığı anlaşılmaktadır.

-  Hz. Peygamber (s.a.v)'in Her beş deveden bir koyun (zekât verilmesi) gerekir. [29] hadisinde, bir koyunun zekât olarak verilmesinin vücûbu hükmü "beş deve" ile kayıtlanmıştır. Bu nass, mefhum-ı muhalifi ile,beşten az olması halinde develerden zekât verilmesinin vacip olmadığını göstermektedir.

§: 314- Mefhûm-ı Muhalif İle Amel Etmenin Şartları:

 

Mefhûm-i muhalifi kabul edenlere göre, bununla amel edilebilmesi için bir çok şart vardır. Fakat bunların hepsi netice itibariyle bir noktada toplanabilir, ki o da. şudur: Mantûkun hükmüne konan kaydın, kayıt kalktığında hükmün de sona ereceğini gösterme dışında bir fayda ve gayesi olmamalıdır. Böyle bir maksadın bulunması halinde mefhûm-i muhalif dikkate alınmaz ve ona göre hüküm verilemez.Şu durumlar, konan kaydın ayrı bir maksadının bulunuşuna ömek gösterilebilir:

-  Maksat, Allah'ın, kullarına' nimetlerini hatırlatmak ve onlara olan ihsanını açık­lamak istemesi olabilir."O, denizi de em­rinize verdi ki ondan taze et yiyesiziniz. [30] âyetinde durum böyledir. Çünkü burada "et"in \ij? (taze) olarak vasıflandırılmasi, Allah'ın kullarına nimetlerini hatırlatmak istemesi   sebebiyledir.   Şu   halde,   nass,   mefhûm-ı   muhalifi   ile   taze   olmayanın yenemeyeceğine delâlet etmez. Maksat, genellikle alışılmış olan duruma uygun ifade etmek olabilir. Meselâ,  karılarınızdan olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız[31] âyetinde, "üvey kızlar " (evlerinizde) yani kocaların gözetimi ve terbiyesi altında bulunma vasfı ile kayıtlanması, insanlar arasında genellikle alışılmış duruma binaendir. Çünkü genellikle âdet, Önceki kocasından kızı olan kadının başka bir erkekle evlendiğinde, o kızı da beraberinde kocasının evine getirmesi ve kızın, kocasının gözetimi altında bulunmasıdır. Onun için, mefhûm-ı muhalif yoluyla, kocanın evinde ve gözetiminde olmayan üvey kız ile evlenmenin caiz olduğuna hükmedilemez. Aksine, ister kendi evinde ve gözetiminde ister uzak bir yerde başkasının gözetiminde bulunsun annesi ile zifafa girmiş ise erkeğin üvey kızı ile evlenmesinin haram kılındığına hükmedilecektir.

- Maksat, insanların içinde bulunduğu vakıaya işaret edip, bunu kötülemek ve çirkin­liğini ortaya koymak olabilir. Meselâ,"Ey iman edenler! Kat kat artırılmış olarak riba yeme[32] âyetinde "rihâ"nın ÜPUaa \âUj?l (kat kat artırılmış olarak) şeklinde vasıflandırılması, Cahil iye devrindeki malı kökünden alıp götüren bozuk teamüle işaret etmek ve bu kötü duruma düşmekten sakındırmak içindir. Bu nass, mefhûm-ı muhalifi ile, kat kat olmayan ribânın mubah olduğuna delâlet etmez.

- Maksat, itaata teşvik olabilir. Meselâ, Hz. Peygamber (s.a.v)'in ^û l\y *İ   *^

• 'Allah 'a ve â/îiref gününe inanan bir kadının, bir ölünün ardından üç günden fazla yas tutması helâl değildir. Ancak koca için yas, dört ay on gündür.[33] hadisinde kadının "Allah'a ve âhiret gününe inanan" şeklinde nitelendirilmesinden maksat, mükellefiyetin gereğine uymaya teşviktir. Zira Allah'a ve âhiret gününde amellerin karşılığının görüleceğine iman, sahibini, emirlere uymaya ve yasaklardan kaçınmaya sevkeder. Binaenaleyh, bu nassın, kadının Allah'a ve âhiret gününe İnanmaması halinde ölünün ardından bu müddetten fazla yas tutmasının mubah olduğuna delâlet ettiği söylenemez.

- Maksat, çokluk ve mübalağa ifade etmek olabilir. Nitekim, *s~J "Û j* *i & 4)1 *j jl* iyi j?~i ç^ jâku~j ü\ ^ "(Ey Muhammedi) Sen onlar için İster af dile ister dileme. Onlar için yetmiş defa af dilesen de Allah onları asla affetmeyecek. [34]âyetinde "yetmiş" »Jt*--»1 lâfzının zikredilmesi, istiğfardaki çokluğa delâlet içindir. Buna göre, istiğfar eden ne kadar çok istiğfar ederse etsin, kendileri için mağfiret istenen kişilere faydası olmayacaktır. Binaenaleyh bu nass, mefhûm-ı muhalifi ile, yetmişten fazla olduğu takdirde yetmişe ait hükümden farklı bir sonuç doğacağına delâlet etmez.

§: 315- Mefhûm-i Muhalifin Hüccet Sayılıp Sayılmayacağı Hususunda Usûlcülerin Görüşü:

 

İnsanların sözlerini ve yazarların İfadelerini yorumlarken, mefhûm-i muhalifin hüccet sayılacağı ve buna göre amel edileceği, usûlcüler tarafından ihtilafsız kabul edilmiştir. Bir kimse, bir vasıf, şart veya başka bir şey ile kayıtlanmış bir söz söylemiş veya yazmış ise, bu, mantûku ile, sözkonusu kaydın gerçekleşmesi halinde hükmün sabit olacağına delâlet ettiği gibi, mefhûm-i muhalifi ile, kaydın gerçekleşmemesi halinde hükmün bulunmayacağına da delâlet eder. Çünkü konan kaydın mutlaka bir faydası ve gayesi vardır. İnsanların gayelerini ve bir kaydı koymaktaki maksatlarını tesbit edebilmek ise mümkündür. İşte, bir kimse bir söz söyleyip de sözde herhangibir kayıt yer almış ise ve bu kaydın bulunmaması halinde hükmün de bulunmayacağını İfade etme dışında bir maksadın bulunduğu ortaya çıkarsa, bunun mefhûm i muhalifi ile amel edilemez. Ama böyle bir maksat tesbit edilemez ise, o zaman mefhûm-i muhalife göre amel edilmesi gerekir. Aksi halde bu kaydın konması abes olur. Aklı başında kimselerin sözünde ise abes (boşuna söylenmiş olma) özelliği bulunmamak gerekir. O yüzden bilginler arasında "Kitapların mefhumları hüccettir." sözü yaygındır.Usûlcüler arasındaki ihtilâf, Kur'ân ve Sünnet nasslarında mefhûm-i muhalife göre amel edilip edilemeyeceği hususundadır. Cumhur (Şâfiîler ve diğerleri) bunlarda da mefhûm-i muhalifin hüccet olduğu ve ona göre amel etmek gerektiği görüşündedir. Hanefîlere göre ise, hüccet değildir ve ona göre amel edilemez.Bu konuda cumhurun delili şudur: Nasslarda yer alan kayıtlar mutlaka bir maksada binaen konmuştur. İşte, müctehid herhangibir nassdaki kaydın hangi maksatla konduğunu araştırdıktan sonra, hükmün, kaydın bulunduğu durumlara tahsis edilmesi ve kaydın bulunmadığı durumlarda hükmün yok sayılması dışında bir maksadın olmadığını anlarsa, artık onun nassı bu kayda göre yorumlaması (kaydın bulunmadığı durumlarda mefhûm-İ muhalife göre amel etmesi) gerekir. Aksi takdirde kaydın zikredilmesi, gayesiz ve faydasız sayılmış olur. Boş yere söylenmiş olma özelliğinin düzgün konuşan insanların sözlerinde bile bulunmaması gerektiğine göre, Allah ve Rasülûnûn sözlerinde bu durumun bulunamayacaği evleviyet gereğidir.Hanefilerin bu konudaki delili: Sözde yeralan kayıtlar çok çeşitli maksatlara binaen konur. Bir nassda bu kayıtlardan biri yer alrmş İse ve onun belirli bir maksat için konduğu ortaya çıkmaz ise, o zaman, "bu kayıttan maksat, hükmün onun bulunduğu durumlara tahsisi ve onun bulunmadığı durumlarda hükmün yok sayılması gereğidir" diyemeyiz. Çünkü beşer sözünden farklı olarak, Şâri'in sözündeki bütün maksatları kuşatamayız. İnsanların gayelerini ve maksatlarını kuşatmak ise mümkündür. O yüzden, insanların sözü açısından mefhûm-i muhalif hüccettir; Şâri'in kelâmı hakkında ise hüccet değildir.Bence bu konuda cumhurun görüşü tercihe şayandır. Zira hernekadar Şâri'in maksatlarını kuşatmak mümkün değilse de, müctehid bir nassda yer alan kaydın maksadına dajr gerekli incelemeyi yaptıktan sonra, bunun zikri için Özel bir maksat tesbit edemezse, hükmün kaydın bulunduğu durumlara tahsisi ve kaydın bulunmadığı durumlarda uygulanmaması maksadına binaen konduğuna dair zann-ı galip hasıl olmuş demektir. Bu delâletin sübûtu ve ona göre amel etmek için ise, zann-ı galip yeterlidir. Zira mefhûm-İ muhalifi kabul eden herkese göre, zaten bu delâletin kendisi zannî bir delâlettir. O halde onun İsbatı için kaf îliğin şart koşulmaması gerekir.

 



[1] el-Bakara 2/275.

[2] en-Nisâ' 4/3.

[3] Hanefî usûlcülerin çoğunluğunun görüşü bu yöndedir. Sadru'ş-Şeri'â bu görüşe karşı çıkmış, işaretin delaletiyle anlaşılan mananın da sözü söyleyenin kasdettiği, fakat aslî değil tebe'î olarak kasdettiği bir mana olduğunu savunmuştur. Gerekçesi şudur: Sözü söyleyenin (ne aslî ne tebe'î olarak) hiç kasdetmediği bir mananın (hüküm belirlemede) esas alınması doğru olmaz. Halbuki işaret yoluyla bir çok şer'î hüküm sabit olmuştur. Şârİ'in bir sözde kasdetmediği bir hükmün o söz ile tesbit edilmesi İse düşünülemez. Bir çok bilginin katıldığı bu görüş bizce de isabetlidir.

[4] el-Bakara 2/233.

[5] Usûlcülerin çoğunluğuna göre, âyet-i kerîmenin, nafaka ve giyim masraflarını karşılama mükellefiyetinin babaya ait olduğu hükmüne delâleti "ibare" yolu ile ise de/çocuğun nesebinin sadece babaya nisbet edileceği hükmüne delâleti "ibare" değü"işâret" yoluyladır. Onlar bu görüşü şöyle açıklarlar: "Lâm lâfzı mülkiyet ifade etmek üzere konmuş bir lâfızdır. Çocuğun babaya aidiyyetine gelince, bu mül­kiyet hususunda değildir; bu noktada icmâ vardır. O halde babaya aidiyet, nesep açısındandır. Nesep ise, "İâm" lâfzının kendisini ifade etmek üzere konduğu mananın "lâzım"mdandır (yani bu manadan dil ve mantık gereği çıkarılan bir diğer manadır.) Lâfzın "lâzım mana"ya delâleti, ibare değil işaret kabil indendir. Fakat birinci görüş daha isabetlidir. Çünkü lâfzı -herkesin İttifakıyla- aidiyet  anlamı için konmuş bir lâfızdır. Bu mananın fertleri arasında, çocuğun nesebinin babaya aidiyeti hususu da vardır. O halde bu lâfzın bu aidiyete delâleti, kendisi için konduğu manaya delâlet kabilindendir, lâzım manaya delâlet kabilinden değildir. Lâfzın kendisi için konduğu manaya delâleti ise, işaret değil ibare nev'indendir.

[6] Kavâid (genel kural) kitaplarında  şeklinde ifadesini bulan bu prensip. Mecelle'nn küllî kaideleri arasında da şu şekilde yer almıştır: "Mazarrat menfaat mukabelesindedir." (madde 87) '"Külfet nimete, ve nimet külfete göredir." (madde 88) (mütercim)

[7] Yakın anlamda bkz. Ebu Davud, Buyu", 79.

[8] el-Bakara 2/187.

[9] el-Ahkaaf 46/15.

[10] Lukmân 31/14.

[11] Serahsî, Usûl, I, 237. Keşfu'i-Esrâr'da (I, 72) bu olay şöyle zikredilir; "Rivayete göre bir kadın evlendikten allı ay sonra doğurmuştu. Kocası bu durumu dava etti. Davaya bakan Hz. Ömer -başka bir rivayette Hz, Osman- kadına recm cezasının uygulanması fikrine meyletti Bunun üzerine Hz. Ali -veya İbn Abbâs- şöyle dedi: Şimdi dikkat edin! Allah'ın Kitab'ına dayanarak sizinle tartışacağım ve görüşümün üstünlüğü ortaya çıkacaktır. Yüce Allah bir âyette "(İnsanın ana karnında) taşınması ve sütten kesilmesi oluz aydır.", başka bir âyette de "onun (memeden) ayrılması da iki yıl içinde olmuştur" buyurur. Otuz aydan, memeden ayrılma süresi olan İki yıl çıkarılırsa geriye altı ay kalır. Bu açıklama üzerine Hz. Ömer, onun görüşünü aldı, ona övgüde bulundu ve kadına ceza uygulamadı. Ebu'1-Yüsr -Allah rahmet eyîesin-demiştir ki: Bu, kapalı bir işarettir. Abdullah b. Abbas ince kavrayışı ile bunu tesbit etmiştir. Esasen bu hükmü Sahabe farkedemernişti. O bu açıklamayı yapınca aynı düşünceyi benimsediler."

[12] en-Nisâ" 4/10.

[13] el-Bakara 2/228.

[14] Aynı anlamda bkz. îbn Mâce, Talâk, 16.

[15] el-Haşr 59/8.

[16]  Bir çok usûlcüye göre, bu âyet-i kerimenin, Muhacirlerin Mekke'den çıkarılırken orada bıraktıkları mallan üzerindeki mülkiyeti yitirmiş olduklarına delâleti, nassın iktizası kabilinden değil nassm işareti kabilindendir. Onlar bu görüşü şöyle açıklarlar: Bu nassın ibaresinden, sözkonusu Muhacirlerin ganimette paylan olduğu. İşaretinden de Mekke'den çıkarılırken orada bıraktıkları mallan üzerindeki mülkiyeti yititmiş oldukları anlaşılmaktadır. Zira nass onlardan "fakirler" diye sözetmiştir. Onların "fakirler' olarak nitelendirilmesi, Önceki mallarının artık onların mülkiyetinde bulunmadığı anlamım çıkarmayı gerekli kılar. hüküm, âyetin şevkinden kasdedilen mana olmayıp' lâzım'' mana (yani bu manadan dil ve mantık gereği çıkarılan bir diğer mana) olduğuna göre. bu hükme delâlet, işaretin delâleti kabilindetıdir.Bize göre doğru olanı, "fakirler" kelimesinin sözkonusu Muhâcirûnun Mekke'de ıe&ettikleri mallar üzerindeki mülkiyeti kaybetmiş olduklarına delâletinin işaret değil iktizâ nev'inden sayıînıasıdir. Çünkü gerek işaretin gerekse iktizânın delâleti ile sabit olan mana, -hernekadar lâfzın ve ibatenin "lâzım"ı ise de- aralarında başka açıdan bir fark vardır: İşaretin delâletinde "lâzım mana" daha soıira gelir ve sözün doğruluğu ve geçerliliği bu mananın takdirine bağlı değüdir. Oysa iktizânın delâletinde "lâzım mana" Önce gelir ve sözün doğruluğu ve geçerliliği bu mananın takdirine bağlıdır. Bu âyet-İ kerîmede "fakirler" kelimesinin lâzım manası olan mülkiyetin kaybı anlamının öncelikte düşünülmesi gerektiği, bu mana takdir edilmeksizin Muhârcirûn hakkında fakirler lâfzının kullanılmasının doğru olmayacağı şüphesizdir. Öyleyse bu, işaretin delâleti değil iktizânın delâleti kabilindendir.Muhâcirûnun Mekke'de bıraktıkları malların mülkiyetinin kaybı İster iktizânın ister işaretin delâleti kabilinden sayılsın, âyet-i kerime'm'n bu manaya delâleti Hanefilere göredir. O yüzden Hanefî fıkhında, düşmanların müslümanların mallarına el koyup onların ülkesinde bu mallan ihraz etmeleri halinde müslümanların bu mallar üzerindeki mülkiyeti kaybedecekleri, dolayısıyla bu malların el koyma ve ihraz yoluyla düşmanların mülkiyetine geçeceği kabul edilir. Şâfıî fakihlerine göre ise, ayet ne -Hanefîlerin dediği gibi- Muhacirlerin o mallar üzerindeki mülkiyeti kaybettiklerine, ne de e! koyma yoluyla kâfirlerin mülkiyetine geçtiğine delâlet eder. Zira âyette Muhacirler için "fakirler" lâfzının kullanılması hakikat değil mecaz anlamındadır. Onlar mallarındanuzakta bulunduklan ve onlardan faydalanma İmkânını kaybettikleri için sanki "'fakir" gibi olmuşlardır. Bu durumdakiler için mecazî olarak fakir denebilir. Ayette "mallar"ın ve '"diyâr"ın (beldenin)  şeklinde onlara İzafe edilmesi, bu anlamı desickleyen bir karinedir. Bundan Ötürü Şâfıî fıkhında şu hüküm kabul edümiştir: Düşmanlar müslümanların mallarını ele geçirseler ve onların ülkesinde bu malları ihraz etseler, o mallara malik olmazlar. Hatta bir müslüman onlardan böyle bir malı satın alırsa, bu geçerli olmaz; esas malik bu maîı ondan hiçbir bedel vermeksizin geri alabilir.

[17] el-Bakara 2/178.

[18] en-Nisâ' 4/93.

[19] Birçok usûlcü bu nevi tearuza ömek olarak şu iki hadisi gösterir:

1-Hayızın asgari süresi üç, azamî süresi on gündür.(Bazı lâfız ilâveleri ile, bkz. Zeylâ'î, Nasbu'r-Râye,I,191-193).

Bu hadis, ibaresiyle âdetin azamî süresini on gün olarak belirlemektedir.

2-Bir kadın ömrünün yansını oruç tutmaksızm ve namaz kılmaksızm geçirir.(Ahmed b. Hanbel, II, 374, kaydı olmaksızın).Bu hadis, işaretiyle, âdetin azami süresinin onbeş gün olduğuna delâlet etmektedir. Çünkü kadının her ay âdet görmesi sebebiyle ömrünün yarısını oruç tutmadan ve namaz kılmadan geçirmesinden sözetmektedir. Hadisteki  "yan" demektir. O halde hadiste geçen mananın gerçekleşebilmesi için her ay âdet süresinin onbeş gün olarak düşünülmesi gerefcir. İşte usûlcüler derler ki: Birinci hüküm ibare ite, ikincisi ise işaret ile sabittir; o halde birincisi ikincisine tercih edilir. Nevar ki, bu örnek isabetli değildir. Çünkü ikinci hadisin Hz. Peygamber'den bu lâfız ile vürudu sahih değildir. İmam Nevevî'nin dediği gibi, hadisin bu lâfızla vürudu batıldır, asılsızdır. Öte yandan arapçada  kelimesinin manası sadece "yan" değildir. Yarı manasında kullanıldığı gibi, "bir kısım" ve "yön" anlamlarında da kullanılır. Hadisin bu lâfızla varid olduğu farzedilse bile, yan anlamının değil bir kısım anlamının kasdedildiğine hükmetmek gerekir. Çünkü hamilelik süreleri ve âdetten kesildikten sonraki süre de bir kadının ömrüne dahildir; bu sürelerde hayız hali yoktur. Kaldı ki, onbeş gün süre ile âdet gören kadınlar çok nadirdir. Hz. Peygamber'in, genel bir hükmü, çoğunluğu bir tarafa bırakıp nadir durumlara göre açıklaması düşünülemez.

[20] en-Nİsâ" 4/92.

[21] bkz. Keşfu'l-Esrâr, II. 156; et-Teysîr Şerhu't-Tahrir, III, 155.

[22] bkz. dipnot 479.

[23] bkz. Zeylâ'î, Nasbu'r-Râye, IV, 172.

[24] Bazı lâfız farklılıkları ile, bkz. Buharî, İstikraz, 12; Ebu Davud, Buyu', 10; Nesâî, Buyu", 100.

[25] et-Talâk 65/6.

[26] Hadisin rivayetleri için bkz. zeyla’,Nasbu’r-Raye,ıv,125-126.

[27] el-Bakara 2/187.

[28] en-Nûr 24/2.

[29] Aynı anlamda bkz. İbn Mâce. Zekât. 9; Ahmed b. Hanbel, II, 14-15.

[30] en-Nahl 16/14.

[31] en-Nisâ1 4/23.

[32] Âl-ü Imrân 3/130.

[33] Bazı lâfız farklılıkları ile, bkz. Muvatıa', Talâk, 101; Ebu Davud, Talâk, 43.

[34] el-Tevbe 9/80.