IV-MANAYA
DELÂLETİNİN ŞEKLİ BAKIMINDAN LÂFIZ
&:303- İbarenin Delâleti ve Örnekleri
§: 305- İşaretin Delâletinin Nevileri:
§: 306- Nassın Delâleti ve Örnekleri:
§: 307- İktîzâmn Oelâkti ve Örnekleri
§: 308- Bu Delâletlerin Hükümleri:
§: 309- Hanefîlerin Dışındakilere Göre Delâletin Nevileri:
§: 312- "Mefhûmü'l-Muvâfaka" :
§: 313- "Mefhûmü'l-Muhâlefe" ve Çeşitleri:
§: 314- Mefhûm-ı Muhalif İle Amel Etmenin Şartları:
§: 315- Mefhûm-i Muhalifin Hüccet Sayılıp Sayılmayacağı Hususunda
Usûlcülerin Görüşü:
Bilindiği üzere, Kitâb ve Sünnet'te yer alan lâfızlardan ve ibarelerden
hükümlerin çıkarılması, ancak bunlarla anlatılmak istenen mananın anlaşılması
ile mümkündür. Hükmün kendisinden alındığı mananın anlaşılması ise bazen lâfzın
ibaresi, bazen işareti, bazen delâleti bazen de İktizâsı yoluyla olur. Ö
yüzden, Hanefî usul bilginleri lâfzın manaya delâletini bu yönden dört neviye ayırmışlardır:
1- İbarenin
delâleti,
2- İşaretin delâleti,
3- Nassın delâleti
4- İktizânın delâleti.
Bu delâlet şekilleri
itibariyle lâfzı da dört neviye ayırmışlardır:
1- Dâll bri-ıbâra ( ibaresiyle delâlet
eden)
2- Dâll bi'1-işâra (
işaretiyle delâlet eoen) . .
3- Dâll bi'd-delâle (delaletiyle delâlet
eden)
4- Dâll bi'1-iktizâ ( iktizâsıyla
delâlet eden)
Onlar, bu delâletler
dışında kalanları, bâtıl dayanaklardan sayarlar.
Aşağıda bu dört nevi
delâletin herbirinin terim anlamım açıklayıp
örneklerini ve hükmünü göstereceğiz. Böylece, delâlet şekilleri itibariyle
lâfzın nevilerine ait terim anlamlan da ortaya çıkmış olacaktır.
"İbarenin
delâleti" lâfzın, nassın gelişindeki aslî maksat
olan veya ona tâbi olarak kasdedilen hükme delâlet
etmesidir.Şu halde bir nass, lâfzı ve ibaresiyle nassın gelişinden birinci derecede ve özellikle kasdedilen bir hükme delâlet ediyorsa, bunun yanısıra nassın gelişinden bizzat
maksat olmayan fakat birinci hükme tâbi olarak kasdedilen
bir hükme daha delâlet ediyorsa, bunların herbirine
delâleti "ibarenin delâleti" adını alır.Meselâ, Oysa AHah ahş-verişi helâl, ribâyı haram kılmıştır'[1]
âyeti, lâfzı ve ibaresiyle iki hükme delâlet etmektedir: 1- Alım-satımın helâl,
ribânın haram olduğu, 2- Alım-satım ile ribânın aynı şeyler olmayıp farklı telâkki edilmesi
gerektiği, birinin helâl diğerinin haram olduğu.Âyet-i kerîme her iki hükmü
ifade etmek için sevkolunmuştur. Fakat birinci
derecede ve özellikle kasdedilen, ikinci hükümdür.
Çünkü âyet, Alış-veriş de rİbâ gibidir"
diyenlere reddiyede bulunmak üzere inmiştir. Birinci hüküm ise, esasen kasdedilen hükmün ifade edilebilmesi için, ona tabi olarak kasdedilmistir. O halde, bu nassın,
bu iki hükümden herbirine delâleti "ibarenin
delâleti" nevindendir.
Başka bir örnek:Size
helâl olanlardan ikişer, üçer, dörder kadınla evlenin, Eğer onlar arasında
adaleti gerçekleştiremeyeceğinizden endişe ederseniz bir tane ile yahut sahip
olduğunuz cariyeler ile yetinin[2]âyeti,
ibaresiyle üç hükmü göstermektedir: 1-Evlenmenin mubah olduğu, 2- Eşlere
haksızlık ve eziyet etme endişesinin bulunmaması halinde ve dört ile sınırlı
olmak üzere birden fazla kadınla evlenmenin caiz olduğu, 3- Birden fazla
kadınla evlenmenin haksızlığa yol açma endişesinin bulunması halinde tek
kadınla evlenmenin vacip olduğu.
Âyet, bütün bu
hükümleri açıklamak üzere gelmiştir. Ve bu hükümler, lâfzın ve ibarenin
kendisinden anlaşılmaktadır: Birinci mana âyetin kısmından, İkinci mana kısmından,
üçüncü mana kısmından. Şu kadar var ki,
birinci hüküm, ikinci ve üçüncü hükümlere tâbi olarak kasdedilmiştir.
Birinci derecede ve özellikle kasdedilen hükümler
ikincisi ve üçüncüsüdür. Zira âyet -daha önce geçtiği
üzere-, birsayı ile sınırlı olmaksızın ve aralarında
adalet gözetmeksizin dilediği kadar kadım nikâhları altında tutmaktan hiçbir
manevi rahatsızlık duymadıkları halde, yetimler üzerindeki vesayetleri sırasında
haksızlık etme ve onların mallarını yeme durumuna düşmekten huzursuz olan
vasiler hakkında gelmiştir. Yüce Allah onlara hitaben şöyle buyurmuş oluyordu:
Madem yetimlere zulmetmekten çekiniyor ve onlar üzerindeki velayetinizden ötürü
huzursuz oluyorsunuz, o halde kadınlara haksızlık etmekten, zevceler arasında
adaletsiz davranmaktan da sakının; eş sayısını azaltın, dört sayısını aşmayın;
şayet birden fazla kadınla evlenmenin haksızlığa yol açmasından endişe
ederseniz, bir zevce ile yetinin.Demek oluyor ki, gerek haksızlık endişesinin
bulunmaması halinde dörde kadar evlenmenin caiz olduğunu, gerekse haksızlıktan
endişe edilmesi halinde bir kadınla yetinmenin vacip olduğunu bildirmek, âyetin
gelişindeki aslî maksattır. Evlenmenin mubah olduğu hükmü ise, aslî maksadı
ifade edebilmek için ikinci derecede zikredilmiş bir hükümdür. Fakat âyetin bu
hükümlerin üçüne de delâleti "ibarenin delâleti" nevindendir.
"İşaretin delâleti"
lâfzın, nassın gelişinde aslî veya tebe'î olarak [3]kasdedilmeyen fakat asıl maksat olan mananın gerekli
kıldığı, bununla birlikte sözün doğruluğu ve şer'î yönden sağlıklı anlaşılması
kendisine bağlı olmayan hükme delâletidir. (Bir başka deyişle, ibarenin
delâletinde olduğu gibi sözün lâfzından anlaşılan hükme değil, bu hükümden
hareketle dolaylı olarak anlaşılan hükme delâlet, işaretin delâleti diye
anılır. Şu kadar var ki, lâfzın, dolaylı olarak anlaşılan bu hükme delâletini
kabul edip etmeme, sözün lâfzından anlaşılan mananın sıhhatini etkilemez.)
Bu delâlet, bazen çok
az düşünmekle anlaşılabilecek kadar açık olur; bazen ise derinlemesine
düşünmeyi ve dikkatli incelemeyi gerektirecek şekilde kapalı olur. O yüzden, müctehidler arasında büyük görüş ayrılıklarının konusunu
teşkil etmiştir. Bazı müctehidler, diğerlerinin farkedemediği noktalara dikkat etmek suretiyle, aynı
ibareden (sözden) birçok hüküm çıkarabilir. Emzirmeyi tamamlatmak isteyen
(baba) için, anneler çocuklarım iki
Açık delâlete Örnekler:"
tam yıl emzirirler.
Onların dinen ve örfen makul ölçüler içinde
yiyeceğini ve giyeceğini sağlamak çocuğun babasına [4]
âyeti.Ayet-i kerîme şu iki hükmü ifade etmek üzere sevkolunmuştur:
1- Emziren
annelerin nafakalarını ve giyim masraflarını karşılamak,(çocuğun kendisine nisbetle doğurulduğu) şeklinde
ifade edilen babanın borcudur.
2- Çocuk,
anneye veya başka birine değiİ, sadece babaya nisbet edilir. Şu var ki, âyetin birinci hükme delâleti
aslî, ikincisine delâleti ise tebe'î (ikinci
derecede) dir. O halde âyetin bu iki hükümden herbirine delâleti, ibarenin delâleti nevindendir. Konuyu
iyi İncelemiş bir gurup bilgin, bu görüştedir[5]Nassın ibaresiyle sabit ikinci hükmün gerektirdiği başka
hükümler de vardır, ki bunlar nassın işaretinden
anlaşılmaktadır. Bu hükümler şunlardır:
1- Çocuğun
nafakası ile sadece baba mükelleftir. Nesep konusunda kimse ona ortak
olamadığına göre, bunun hükmü olan nafakayı karşılama mükellefiyetinin de sırf
ona ait olması gerekir. Nesep konusunda hak kime verilmiş ise, infak (nafakayı
karşılama) hususundaki yükümlülük de onun olur.Nimet ve külfetin karşılıklı
olması" prensibi, bunu gerekti rir.[6]
2- Babası Kureyş'li ise, annesi başka bir kabileden olsa bile, çocuk Kureyş'li sayılır. Dolayısıyla Kureyş'li
bir kadınla evlenme meselesinde, annesinin Kureyş'li
olmamasına rağmen küf (denk) kabul edilir.
3- Sadece
baba, -muhtaç olması halinde-, karşılıksız olarak çocuğunun malını temellük
edebilir (kendi mülkü gibi o mal üzerinde tasarruf edebilir). Zira çocuk babaya
nisbet edildiğine göre, ihtiyaç hasıl olduğunda onun
malını temellük etme hakkının da olması gerekir. Nitekim bu hüküm Hz. Peygamber (s.a.v)'in şu hadisinde açık bir şekilde
belirtilmiştir:Çocuklarınız size yapılmış birer bağıştır. Allah dilediğine kız,
dilediğine erkek çocuklar bağışlar. Onların mallan da, ihtiyaç duyduğunuzda
size aittir. [7]İşte bu hükümler, âyetin
kendilerini ifade etmek üzere sevkolunmadığı
hükümlerdir.Fakat bunlar, âyetten tebe'î olarak kasdedilen hükme yani çocuğun nesebinin sadece babaya ait
olduğu hükmüne bağlanması gerekli hükümlerdir. Onun için, sözün bunlara
delâleti, işaret kabilindendir; ibarenin delâleti nevinden değildir."Oruç
gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak, size helâl kılındı... Artık (ramazan
gecelerinde) onlara yaklaşın ve Allah 'm sizin için takdir ettiklerini isteyin.
Sabahın beyaz ipliği (aydınlığı) siyah ipliğinden (karanlığından) ayırdedilinceye kadar yiyin, için. [8]âyeti.Bu
nass, ibaresiyle, oruç gecelerinde fecrin doğuşuna
kadar eşlerle cinsî birleşmenin caiz olduğunu göstermektedir. İşaretiyle de,
fecrin doğuşu esnasında cünüp bulunan kişinin orucunun geçerli olduğuna delâlet
etmektedir. Zira gecenin son anma kadar herhangibir
vaktinde eşlerle birleşmenin mubah kılınması, kişi cünüp olduğu halde fecrin
doğması sonucunu kaçınılmaz hale getirebilir. Çünkü böyle bir durumda gusul abdesti ancak fecrin
doğuşundan sonra alınabilecektir.Kapalı delâlete örnek:Derinlemesine düşünmeyi
ve dikkatli incelemeyi gerektiren kapalı delâlete Örnek olarak şu iki âyetin
birlikte ele alınmasını gösterebiliriz:"Biz insana, ana-babasma iyilikle muamele etmesini tavsiye ettik. Anası onu
zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu. (Ana karnında) taşınması ve sütten
kesilmesi otuz aydır.[9]"B/z
insana, ana-babasma (iyi davranmasını) tavsiye ettik.
Anası onu zaafıyetten zaafıyete
düşerek taşımıştır. Onun (memeden) ayrılması da iki yıl içinde olmuştur. [10]Bu
iki âyetteki maksat, ana-babaya iyi muamele etmeyi tavsiye ve ananın
üstünlüğünü, onun hamilelik ve emzirme süresince çektiği sıkıntıları
açıklamaktır. Her iki âyetin bu manaya delâleti, ibarenin delâleti nevindendir.
Fakat bu âyetlerden, işaret yoluyla, en az hamilelik süresinn
altı ay olduğu da anlaşılmaktadır. Çünkü birinci âyet, hamilelik ve sütten
kesme süresini otuz ay olarak belirlemiştir. İkinci âyet de sütten kesme
süresini iki yıl olarak takdir etmiştir. Bu iki mananın birlikte ele
alınmasıyla, çıkarılması gerekli hale gelen bir mana daha vardır ki, bu da otuz
aydan arta kalan altı aylık sürenin, hamileliğin asgarî süresi sayıldığıdır.Bu
manayı Sahabenin çoğunluğu farkedememiş, -değişik
rivayetlere göre- sadece Abdullah b. Abbâs veya Ali
b. Ebî Talip bu mananın farkına varmıştı. O, Rasûlüllah'ın ashabına bu manayı açıklayınca, onlar da
tasvip ettiler ve aynı düşünceyi benimsediler. [11]
(Nassm
delâleti), sözün, nassda belirtilen duruma ait
hükmün, incelemve ictihadda
bulunmaya ihtiyaç duyulmaksızın ve sırf dil unsuruna dayanarak anlaşılabilen
illetteki müştereklik sebebiyle, nassda belirtilmeyen
durum hakkında da sabit olduğunu göstermesidir.Bunu biraz açıklayalım: Söz,
bazen lâfzı ve ibaresiyle belirli bir hükme delâlet eder. Ve bu hükmün
konmasını gerekli kılan illetin anlaşılması dikkatli incelemeyi ve içtihadı
gerektirmeyip, lâfızları ve bunların manalarını bilen herkes onu anlar. Diğer
taraftan başka bir durum daha vardır ki, Sâri' bunun hükmünü açıklamamıştır.
Fakat bu durum, hükmün konuş illeti bakımından hükmü açıklanan durumla ortak
özellik taşıdığı için, o illet vasıtasıyla sözün delâleti kapsamında sayılır.
Böylece "mansûs aleyh" hükmü bildirilen)
durumun hükmü,''meskût anh"( hükmü
bildirilmeyen) durum hakkında da, nassın delâleti
yoluyla sabit olur. İster kendisinde illetin daha güçlü bulunması sebebiyle
meskût anh, hükme mansûs
aleyhten daha lâyık görülsün; isterse illetin ikisinde de aynı derecede
bulunması sebebiyle meskût anh, hükümde mansûs aleyhe eşit olsun.Örnekler:'Onlardan biri veya herikisi senin yanında yaşlılık çağma ulaşırsa, onlara '
'öf!'' bile deme, onları azarlama. Onlara güzel söz söyle." âyeti,Ayet,
ibaresiyle, çocuğun ana-babasına ' 'öf!'' demesinin haram kılındığını
göstermektedir. L
Bilginlerden, bu
delâleti kıyasın bir nev'i sayanlar ve onu
"kıyas-ıcelî" (açık kıyas) diye
İsimlendirenler de vardır. İmâm Şafiî'nin "er-Risâle" isimli
eserindeki ifadesi bu yöndedir.Cumhura (bilginlerin çoğunluğuna) göre, nassın delâleti kıyastan farklıdır. Çünkü nassm delâletinde illet "di!" vasıtasıyla tesbit edilmekte, (kıyas bahsinde sözü edilen) illeti tesbit metodlarmdan biri
kullanılarak bu illetin istinbatına ihtiyaç
duyulmamaktadır. Aksine, dili bilen ve lâfızların manalarına delâletini anlayan
herkes bu illeti kavrayabilir. Kıyastaki illete gelince, bu, ancak illeti tesbit metodlarmdan birine
başvurarak ictihad ve istinbatta
bulunmak suretiyle tanınabilir. Bunun belirlenmesinde dili bilmek yetmez.
"İktizânın
delâleti" sözün, doğru veya şer'î yönden sağlıklı anlaşılması kendisine
bağlı olan meskût anh (İbarede yer almayan) bir
manaya delâlet etmesidir.Bu delâletin, "iktizâ" diye isimlendirilmesinin
sebebi şudur: İktizâ, talep etmek ve gerekli kılmak demektir. Bu delâlette
sözün gösterdiği mana da, sözün doğru veya şer'î yönden sağlıklı anlaşılmasının
gerekli kıldığı bir manadır.Örnekler:Hz. Peygamber
(s.a.v)'in, 'Ümmetimden hata, unutma ve zorlandıkları söz ve fiilleri
kaldırılmıştır[14] hadisi.Bu hadisin
zahirinden anlaşılan mana şudur: Bu ümmette hata, unutma ve ikrahtan hiçbiri
bulunma?Oysa vakıa bu manaya ters düşmektedir. Çünkü ümmette bu gibi durumlar
çokça bulunmaktadır. Şu halde bunların ümmetten kaldırıldığına dair haber doğru
olmamaktadır. Halbuki haberin günahlardan korunmuş olan Hz.
Peygamber (s.a.v)'den sadır olması, onun doğru olmasını gerektirir. İşte bu
yüzden, sözde (günah) veya benzeri bir
lâfzın takdir edilmesi gerekir, ki böylelikle hadis vakıaya ters düşmesin. Bu
takdire göre hadis,Allah, ümmetimden hata, unutma ve zorlandıkları söz ve
fiillerin günahını kaldırmıştır.'' şeklinde anlaşılacaktır, işte burada sözün
"günah" kelimesine delâleti "iktizânın delâleti"
kabilindendir. Çünkü sözün doğruluğu bu kelimenin takdir edilmesine bağlıdır.
Aksi halde bu, vakıaya ters düşen hilafı hakikat bîr söz olarak kalacaktır.Fey; açıklayan de yani düşmandan savaşmaksızm
alınan mallarda payı bulunan kişileri(Omallar, bir
de) yurtlarından ve mallarında çıkarılmış olan, Allah lütuf ve rızasını arayan. fakir
muhacirlerindir [15]âyeti.Yüce Allah, bu
âyetteki, (fakirler) lâfzını Mekke'den Medine'ye hicret eden mü'minler için kullanmıştır. Bilindiği gibi fakir, mülkü
olmayan kimse demektir. Âyette sözü edilen Muhacirim ise, Mekke'de iken mallan
ve mülkleri olan kimselerdi. İşte bu açıdan bakılınca, fukara lâfzının onlar
hakkında kullanılması "doğru" olmamaktadır. Oysa sözün Yüce
Allah'tan sâdır olması onun doğruluğunu gerektirir. Bu yüzden, sözün doğru ve
kendi içinde tutarlı olabilmesi için burada bir mananın takdir edilmesi
gerekir. Bu mana da, sözkonusu Muhâcirûnun
malları üzerindeki mülkiyeti hicret ile kaybetmiş oldukları ve bu mülkiyetin o
mallara el koymak suretiyle kâfirlerin eline geçmiş olduğudur.O halde
"fukara" lâfzının bu hükme delâleti, "iktizânın delâleti"
nevindendir. Çünkü sözün doğruluğu ve şer'î yönden sağlıklı anlaşılması, bu
hükmün takdiredilmesini gerekli kılmaktadır. [16] Bir
kimsenin belirli bir gayrimenkulun mâliki olan başka birine ' 'Bu
gayrimenkulunu benim namıma bin cüneyh (Mısır lirası)
karşılığında tasadduk et." demesini de, bu nevi
delâletin Örnekleri arasında sayabiliriz. Bu söz, gayrimenkul sahibine müvekkil
namına o malı tasadduk etme yönünde verilmiş bir
talimattır. Vekilin ise, müvekkili adına bir malı tasadduk
etmesi ancak müvekkilin o mala sahip olması halinde hukuken geçerli olur. O
halde hukukî anlamda bu sözün doğruluğu, mülkiyet sebeplerinden birinin varsayılmasmı gerektirir. Burada varsayılabilecek mülkiyet
sebebi "satın alma" olabilir, çünkü "bin" kelimesi buna
karine teşkil eder. Demek oluyor ki, bu örnekte "satın alma"
anlamının, sözün doğruluğu açısından öncelikle takdir edilmesi gerekmektedir.
Çünkü bu, malın sahibi olmayan kişi tarafından, malın sahibine kendisine
vekâleten tasaddukta bulunma talimatıdır. Burada
öncelikle, satın alma iradesine delâlet eden bir lâfız, iktizânın delâleti
yoluyla varsayılmaktadır.
Bu dört delâletin
hükmü şudur: Tahsis veya te'vil gibi kat'îlikten zannîliğe çeviren bir
delil bulunmadıkça, bunlarla hüküm kat'î olarak sabit
olur. Zira ibarenin delâleti ve işaretin delâletinde hüküm, lâfzın kendisi ile
sabit olmaktadır. Nassın delâletinde, hüküm, dil
itibariyle sözden anlaşılan illete bağlanmakta, hükmün gayesi ve illeti
vasıtasıyla da olsa hüküm nassla sabit olmaktadır. O
yüzden, bu delâletle sabit hüküm, kıyasla sabit olan hükümden daha kuvvetlidir.
Çünkü bunda illet dil yoluyla, kıyasta ise re'y ve ictihadla belirlenmektedir. Açıktır ki, dil ile sabit olan,re'y ve ictihadla sabit olandan
üstündür. İktizânın delâletine gelince, bununla sabit olan hükmün kabulü, sözün
doğru olabilmesi ve sağlıklı anlaşılabilmesi için zaruridir.Şu kadar var ki, bu
delâletler kuvvet bakımından birbirinden farklıdır. Şöyle ki:
a) İbarenin delâleti işaretin delâletinden
kuvvetlidir. Çünkü birincisi, nassın geliş maksadı
olan hükme, ikincisi ise nassın geliş maksadı olmayan
hükme delâlet eder. Nassın gelişindeki maksada ait
hükmün, böyle olmayana üstün tutulacağı açıktır.
b) İşaretin
delâleti nassın delâletinden kuvvetlidir. Zira
birincisi hükme, bizzat lâfzı ve sıygası ile delâlet eder. İkincisi ise, hükme,
tek başına lâfızla değil, lafzın illeti vasıtasıyla delâlet eder. Lâfzın
kendisinin hükme delâleti, tabii ki başka bir şey vasıtasıyla delâletten
üstündür.
c) Nassın delâleti iktizânın delâletinden kuvvetlidir. Yani
iktizânın delâleti, bütün delâletlerin en zayıfıdır. Çünkü bununla sabit olan
hükme, lâfız ne sıygası ne de dil bakımından çıkarılan mefhûm (genel anlamı)
delâlet etmektedir. Bu hüküm, sözün doğru olabilmesi ve sağlıklı
anlaşılabilmesi bakımından duyulan bir zaruretin neticesidir.Delâletler
arasındaki bu kuvvet farklılığının pratik sonucu, tearuz (çatışma) halinde
ortaya çıkar. İbarenin delâleti ile sabit bir hüküm işaretin delâleti ile sabit
bir hükümle tearuz ederse, birincisi tercih olunur. İbarenin delâleti veya
İşaretin delâleti ile sabit bir hüküm, nassın
delâleti ile sabit bir hükümle tearuz ederse, ilk ikiden biri ile sabit hüküm
tercih edilir. Nassın delâleti ile sabit bir hüküm
iktizânın delâleti ile sabit bir hükümle tearuz ederse, birincisi üstün
tutulur.
* İbarenin delaletiyle
sabit hüküm İle işaretin delaletiyle sabit hükmün tearuzuna Örnek:"Ey iman
edenler! Öldürülenler hakkında kısas size farz kılındı'[17]âyeti,
ibaresiyle, kasden adam öldürme fiiline karşılık
kısas uygulanması gerektiğini göstermektedi.Kim bir mü'mini kasden öldürürse, cezası,
içinde ebedî olarak kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lanetlemiş
ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır[18]
âyeti ise, işaretiyle, kasden adam öldürme fiiline
karşılık kısasın gerekmediğine delâlet etmektedir. Zira Cenâb-ı
Allah bu fiilin cezasının cehennemde ebedî olarak kalma olduğunu belirtmiş,
"beyân" makamında (açıklamada bulunma yerinde) sırf bu hükmü
göstermekle yetinmiştir. Beyân makamında bir hükmü belirtmekle yetinmek İse,
"hasr"a yani hükmün ondan ibaret olduğuna
delâlet eder. Bunun da sonucu, kasden adam öldürme
fiiline kısas gerekmediğidir. Bu sonuç ise, ibarenin delaletiyle sabit hüküm
ile çatışmaktadır. Bu durumda ibare ile sabit hüküm işaretle sabit hükme tercih
edilir ve kasden adam
öldürme fiilinde kısasın gerekli olduğuna hükrnolunur.[19]
* İşaretle sabit hüküm
ile delâletle (delâletü'n-nass
ile) sabit hükmün tearuzuna örnek:Yanlışlıkla bir mü'mini
öldüren kimsenin mü'min bir köle azad
etmesi.gerekir[20] âyeti, ibaresiyle, hata
ile adam Öldürme fiilindekeffâretin vacip olduğunu
göstermektedir. Nassm delâleti ile de bu âyetten
-İmam Şafiî'nin dediği gibi- kasden adam öldürme
fiilinde keffâretin evleviyetle
vacip olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü hata ile adam öldürme fiilinde keffâretin vacip oluşu, öldürme fiilini önlemektir, yoksa
bizatihi "hata"dan dolayı değildir. Bilindiği gibi hata, birçok hükmü
iskat eden (düşüren) bir mazerettir; öyleyse bir vücubun (mükellefiyetin) illeti sayılması doğru olmaz.
Böylece hata ile öldürmede keffâretin fiili önleme
gayesiyle vacip kılındığı ortaya çıktığına göre, bunun kasden
öldürmede vacip kılınması daha da uygundur ve öncelikle gerekir. Zira bu fiilde
caydırmayı sağlama gereği daha güçlüdür. Hata, kasıtsız yapılan fiildir; kasden öldürme ise kişinin isteyerek yaptığı fi ildir.
Kasıtsız yapılan fiili önlemek için keffâret
gerektiğine göre kasıtlı fiil hakkında haydi haydi
gerekir.Yukarıda zikri geçen Herkim bir mü'mini kasden öldürürse, onun cezası, içinde ebedî olarak kalacağı
cehennemdir.âyeti ise işaretiyle, kasden adam öldürme
fiilinde keffâretin vacip olmadığına delâlet
etmektedir. Çünkü âyet, ceza olarak sadece cehennemde ebediyen kalmayı zikretmiştir.
Beyân makamında başka bir hükmün belirtilmemesi, kasden
adam öldürme fiiline başka cezanın tertip edilmediğini gösterir. Bu ise, önceki
âyetten "delâlet" yoluyla elde edilen hüküm ile çatışmaktadır. İşte
böyle bir durumda "işaret", "delâlet"e tercih olunur.
Binaenaleyh kasden adam öldürme fiilinde -Hanefîlerin
hükmettiği üzere- keffâret vacip değildir.
* İktizânın
delaletiyle sabit hüküm ile diğer delâletlerle sabit hükmün tearuzuna gelince, nasslarda bu durum için sahih bir örnek bulunmamaktadır.[21]
Yukarıda Hanefî usûl
bilginlerine göre lâfzî delâletlerin nevilerini ve
hükümlerini açıkladık.
Mâlîkî, Şafiî ve diğer
usûl bilginlerine (cumhura) göre ise, delâlet iki nev'îdir: 1-Delâletü'l-mantûk, 2- Delâletü'l-mefhûm.
"Delâletü'l-mantûk" lâfzın, sözde zikri geçen ve ifade edilen bir şeyin
hükmüne delâlet etmesi demektir. Bu, Hanefîlerdeki, ibarenin delâletini,
işaretin delâletini ve iktizânın delâletini kapsamaktadır.
"Delâletü'l-mefhûm" lâfzın, sözde zikri geçmeyen ve ifade edilmeyen bir şeyin hükmüne delâlet
etmesi demektir. Bu cumhura göre iki kısımdır: a) Mefhûmü'l-muvâfaka, b) Mefhûmu'1-muhâlefe.
"Mefhûmü'l-müvâfaka", lâfzın,
incelemek ve içtihada gerek düyul-maksızın
sırf dil unsuruna dayanarak anlaşılan illetteki müştereklik sebebiyle mantuk (sözde geçen durum)un hükmünün meskût anh (sözde geçmeyen durum) i£in
de sabit olduğuna delâlet etmesidir. Buna mefhûmü'l-muvâfaka denmesi, meskût anh olan
hükmün mantûk bih olan
hükme muvafık bulunmasından ötürüdür. Daha önce işaret edildiği üzere bu"fahvâ'l-hitâb"
"lâhne'l-hıtâb"
ve kıyas-ı İsimleri ile de anılır. Hanefîlerdeki "delâletü'n-nass"ın karşılığıdır. Nassın
delâleti başlığında örnekleri gösterilmiştir.
"Mefhûmü'l-muhâlefe", sözün, mantukun hükmünün, hükümde dikkate alınan kayıtlardan
birini taşımaması sebebiyle meskût anh hakkında
geçerli olmadığına delâlet etmesidir. Bunun mefhûmu'1-muhâlefe
diye isimlendirilmesi, meskût anh olan hükmün mantûk bih olan hükme muhalif bulunmasından ötürüdür. Mantukun hükmüne konan kayıtlar bakımından mefhûmü'l-muhâlefenin birçok
çeşidi vardır. Başlıcaları şunlardır:
1- "Mefhûmu's-sıfa"): Hükmü bir
vasıf ile kayıtlanmış nassın, bu vasfı taşımayan
durumlar hakkında o hükmün geçerli olmadığına delâlet etmesidir. Örnekler:
- Hz.
Peygamber (s.a.v)'in Sâime olan davardan zekât gere[22]
hadisi. Bu hadis, mantuku ile, "sâime" vasfını taşıyan yani senenin çoğunu âmmeye ait
otlaklarda beslenerek geçiren koyunlardan zekât verilmesinin vacip olduğunu
göstermektedir. Hadis, mefhum-ı muhalifi ile de, besi koyunlarında zekâtın
vacip olmadığına delâlet etmektedir. Çünkü mantuk
hakkındaki hükmün kayıtlandığı vasıf bu hayvanlarda bulunmamaktadır.
- Câbir
(r.a)'inRasûlüilah (s.a.v), henüz taksim edilmemiş
her ortaklıkta (müşterek mülkiyette) şuPaya
hükmetmiştir"[23]
sözü. Bu söz, mantûku İtibariyle taksimden Önce
müşterek malda şuf a hakkının meşru kılındığını,
mefhum~ı muhalifi ile de taksimden sonra artık hukuken bu hakkın tanınmadığını
göstermektedir. Çünkü mantukun hükmü "taksim
edilmemiş olma'" vasfı ile kayıtlanmıştır. Bu vasıf ortadan kalkınca hüküm
de ortadan kalkmaktadır.
- Hz.
Peygamber (s.a.v)in Zenginin, alacaklısını oyalaması zulümdür. Dava edilmesi ve
cezalandırılması helâldir[24]hadisi.
Bu hadis, mantuku itibariyle, borcunu ödeme gücüne
sahip kişinin bunu ödemekten imtina etmesinin zulüm olduğunu, alacaklısının
dava açarak onu teşhir etmesinin ve alacaklının talep etmesi halinde hakimin
onu cezalandırmasının caiz olduğunu göstermektedir. Mefhum-i muhalifi ile de
hadis, fakirin borcunu ödemekten imtina etmesinin zulüm olmadığına delâlet
etmektedir. Zira mantûkun hükmü "zengin
olma" vasfı ile kayıtlanmıştır. Bu vasıf bulunmayınca hüküm de bulunmamış
olur.
2- "Mefhûmü'ş-şart": Hükmü şart edatlarından biri ile
belirli bir şarta bağlanmış nassın, bu şartın
bulunmadığı durumlarda o hükmün geçerli olmadığına delâlet etmesidir. Öyle Şayet
hâmile İseler, doğum yapıncaya kadar nafakalarını karşılayın [25]
âyeti. Bu nass, mantûku
ile, bâin talâkla boşanan kadının hamile olması
halinde nafakasının karışlatması gerektiğini göstermektedir. Hüküm
"hamilelik" durumunun bulunmasına bağlandığına göre, nass, mefhum-i muhalifi ile de, hamile olmayan böyle
kadınlar için nafaka mükellefiyetinin bulunmadığına delâlet etmektedir.
- Hz.
Peygamber (s.a.v)'in bağışta bulunan kişi, karşılık almamış ise, bağışladığı
şey üzerinde daha fazla hak sahibidir'[26]
hadisi. Bu nass, mantûku
ile, vâhibin (bağışta bulunan kimsenin) hibeden rücû hakkınm bulunduğunu
göstermektedir; fakat hüküm, hibe edilen şey için bir karşılık almamış olması
şartına bağlanmıştır. O halde nass, mefhum-ı muhalifi
ileT karşılık almış olması halinde vâhibin hibeden rücû
edemeyeceğine delâlet eder. Çünkü mantûkun hükmü
"karşılık almama" şartına bağlanmıştır. Şart kalkınca hüküm de
kalkar.
3-"Mefhûmü'1-ğaye Hükmü belirli bir sınır ile kayıtlanmış nassın, bu sınırdan sonra o hükmün geçerli olmadığına
delâlet etmesidir.Sabahın beyaz ipliği (aydınlığı) siyah ipliğinden
(karanlığından) ayırdedilinceye kadar yiyin, için.
Sonra gece oluncaya kadar orucu tamamlayın.[27]
âyetinde geçen ^fv kelimesi, kendinden önceki mananın
sınırını ve son bulduğunu gösterir. O halde nass, mantûkuile, ramazan gecelerinde fecre kadar yiyip içmenin
mubah olduğuna; mufhum-ı muhalifi ile de, bu sınırdan
yani fecrden sonra yiyip içmenin haram olduğuna
delâlet etmektedir. "Ğâye" harflerinden
olan Jl da böyledir. Bunu ihtiva eden nass, mantûku ile, fecrin
doğuşundan güneşin batışına kadar oruç yasaklarına riayetin vacip olduğunu;
mefhum-ı muhalifi ile, güneşin batışından sonra bu vücup
hükmünün kalktığım göstermektedir."Mefhûmü'1-aded":
Hükmü belirli bir sayı ile kayıtlanmış nassın, bu
sayının dışında o hükmün yerine gelmeyeceğine delâlet etmesidir. Örnekler:Zina
eden kadın ve zina eden erkeğin herbirine yüz değnek
vurun. [28]âyetinde
Öngörülen ceza "yüz" değnek
olarak belirlenmiştir. Bunun mefhum-ı muhalifinden, bu miktarı aşmanın-caiz oîmadığı anlaşılmaktadır.
- Hz. Peygamber
(s.a.v)'in Her beş deveden bir koyun (zekât verilmesi) gerekir. [29]
hadisinde, bir koyunun zekât olarak verilmesinin vücûbu
hükmü "beş deve" ile kayıtlanmıştır. Bu nass,
mefhum-ı muhalifi ile,beşten az olması halinde develerden zekât verilmesinin
vacip olmadığını göstermektedir.
Mefhûm-i muhalifi
kabul edenlere göre, bununla amel edilebilmesi için bir çok şart vardır. Fakat
bunların hepsi netice itibariyle bir noktada toplanabilir, ki o da. şudur: Mantûkun hükmüne konan kaydın, kayıt kalktığında hükmün de
sona ereceğini gösterme dışında bir fayda ve gayesi olmamalıdır. Böyle bir
maksadın bulunması halinde mefhûm-i muhalif dikkate alınmaz ve ona göre hüküm
verilemez.Şu durumlar, konan kaydın ayrı bir maksadının bulunuşuna ömek gösterilebilir:
- Maksat, Allah'ın, kullarına' nimetlerini
hatırlatmak ve onlara olan ihsanını açıklamak istemesi olabilir."O,
denizi de emrinize verdi ki ondan taze et yiyesiziniz.
[30]
âyetinde durum böyledir. Çünkü burada "et"in \ij?
(taze) olarak vasıflandırılmasi, Allah'ın kullarına
nimetlerini hatırlatmak istemesi
sebebiyledir. Şu halde,
nass,
mefhûm-ı muhalifi ile
taze olmayanın yenemeyeceğine delâlet
etmez. Maksat, genellikle alışılmış olan duruma uygun ifade etmek olabilir.
Meselâ, karılarınızdan olup evlerinizde
bulunan üvey kızlarınız[31] âyetinde,
"üvey kızlar " (evlerinizde) yani kocaların gözetimi ve terbiyesi
altında bulunma vasfı ile kayıtlanması, insanlar arasında genellikle alışılmış
duruma binaendir. Çünkü genellikle âdet, Önceki kocasından kızı olan kadının
başka bir erkekle evlendiğinde, o kızı da beraberinde kocasının evine getirmesi
ve kızın, kocasının gözetimi altında bulunmasıdır. Onun için, mefhûm-ı muhalif
yoluyla, kocanın evinde ve gözetiminde olmayan üvey kız ile evlenmenin caiz
olduğuna hükmedilemez. Aksine, ister kendi evinde ve gözetiminde ister uzak bir
yerde başkasının gözetiminde bulunsun annesi ile zifafa girmiş ise erkeğin üvey
kızı ile evlenmesinin haram kılındığına hükmedilecektir.
- Maksat, insanların
içinde bulunduğu vakıaya işaret edip, bunu kötülemek ve çirkinliğini ortaya
koymak olabilir. Meselâ,"Ey iman edenler! Kat kat
artırılmış olarak riba yeme[32]
âyetinde "rihâ"nın ÜPUaa
\âUj?l (kat kat artırılmış olarak)
şeklinde vasıflandırılması, Cahil iye devrindeki malı kökünden alıp götüren
bozuk teamüle işaret etmek ve bu kötü duruma düşmekten sakındırmak içindir. Bu nass, mefhûm-ı muhalifi ile, kat kat
olmayan ribânın mubah olduğuna delâlet etmez.
- Maksat, itaata teşvik olabilir. Meselâ, Hz.
Peygamber (s.a.v)'in ^û l\y *İ bı *^
• 'Allah 'a ve â/îiref gününe inanan bir kadının, bir ölünün ardından üç
günden fazla yas tutması helâl değildir. Ancak koca için yas, dört ay on
gündür.[33]
hadisinde kadının "Allah'a ve âhiret gününe
inanan" şeklinde nitelendirilmesinden maksat, mükellefiyetin gereğine
uymaya teşviktir. Zira Allah'a ve âhiret gününde
amellerin karşılığının görüleceğine iman, sahibini, emirlere uymaya ve
yasaklardan kaçınmaya sevkeder. Binaenaleyh, bu nassın, kadının Allah'a ve âhiret
gününe İnanmaması halinde ölünün ardından bu müddetten fazla yas tutmasının
mubah olduğuna delâlet ettiği söylenemez.
- Maksat, çokluk ve
mübalağa ifade etmek olabilir. Nitekim, jâ*s~J
"Û j* *i yû&Jı p 4)1 jÂ*j jl*
iyi j?~i ç^ jâku~j ü\ ^ "(Ey Muhammedi) Sen
onlar için İster af dile ister dileme. Onlar için yetmiş defa af dilesen de
Allah onları asla affetmeyecek. [34]âyetinde
"yetmiş" »Jt*--»1 lâfzının zikredilmesi,
istiğfardaki çokluğa delâlet içindir. Buna göre, istiğfar eden ne kadar çok
istiğfar ederse etsin, kendileri için mağfiret istenen kişilere faydası
olmayacaktır. Binaenaleyh bu nass, mefhûm-ı muhalifi
ile, yetmişten fazla olduğu takdirde yetmişe ait hükümden farklı bir sonuç
doğacağına delâlet etmez.
İnsanların sözlerini
ve yazarların İfadelerini yorumlarken, mefhûm-i muhalifin hüccet sayılacağı ve
buna göre amel edileceği, usûlcüler tarafından ihtilafsız kabul edilmiştir. Bir
kimse, bir vasıf, şart veya başka bir şey ile kayıtlanmış bir söz söylemiş veya
yazmış ise, bu, mantûku ile, sözkonusu
kaydın gerçekleşmesi halinde hükmün sabit olacağına delâlet ettiği gibi,
mefhûm-i muhalifi ile, kaydın gerçekleşmemesi halinde hükmün bulunmayacağına da
delâlet eder. Çünkü konan kaydın mutlaka bir faydası ve gayesi vardır.
İnsanların gayelerini ve bir kaydı koymaktaki maksatlarını tesbit
edebilmek ise mümkündür. İşte, bir kimse bir söz söyleyip de sözde herhangibir kayıt yer almış ise ve bu kaydın bulunmaması
halinde hükmün de bulunmayacağını İfade etme dışında bir maksadın bulunduğu
ortaya çıkarsa, bunun mefhûm i muhalifi ile amel edilemez. Ama böyle bir maksat
tesbit edilemez ise, o zaman mefhûm-i muhalife göre
amel edilmesi gerekir. Aksi halde bu kaydın konması abes olur. Aklı başında
kimselerin sözünde ise abes (boşuna söylenmiş olma) özelliği bulunmamak
gerekir. O yüzden bilginler arasında "Kitapların mefhumları
hüccettir." sözü yaygındır.Usûlcüler arasındaki ihtilâf, Kur'ân ve Sünnet nasslarında
mefhûm-i muhalife göre amel edilip edilemeyeceği hususundadır. Cumhur (Şâfiîler
ve diğerleri) bunlarda da mefhûm-i muhalifin hüccet olduğu ve ona göre amel
etmek gerektiği görüşündedir. Hanefîlere göre ise, hüccet değildir ve ona göre
amel edilemez.Bu konuda cumhurun delili şudur: Nasslarda
yer alan kayıtlar mutlaka bir maksada binaen konmuştur. İşte, müctehid herhangibir nassdaki kaydın hangi maksatla konduğunu araştırdıktan
sonra, hükmün, kaydın bulunduğu durumlara tahsis edilmesi ve kaydın bulunmadığı
durumlarda hükmün yok sayılması dışında bir maksadın olmadığını anlarsa, artık
onun nassı bu kayda göre yorumlaması (kaydın
bulunmadığı durumlarda mefhûm-İ muhalife göre amel etmesi) gerekir. Aksi
takdirde kaydın zikredilmesi, gayesiz ve faydasız sayılmış olur. Boş yere
söylenmiş olma özelliğinin düzgün konuşan insanların sözlerinde bile
bulunmaması gerektiğine göre, Allah ve Rasülûnûn
sözlerinde bu durumun bulunamayacaği evleviyet gereğidir.Hanefilerin bu konudaki delili: Sözde yeralan kayıtlar çok çeşitli maksatlara binaen konur. Bir nassda bu kayıtlardan biri yer alrmş
İse ve onun belirli bir maksat için konduğu ortaya çıkmaz ise, o zaman,
"bu kayıttan maksat, hükmün onun bulunduğu durumlara tahsisi ve onun
bulunmadığı durumlarda hükmün yok sayılması gereğidir" diyemeyiz. Çünkü
beşer sözünden farklı olarak, Şâri'in sözündeki bütün
maksatları kuşatamayız. İnsanların gayelerini ve maksatlarını kuşatmak ise
mümkündür. O yüzden, insanların sözü açısından mefhûm-i muhalif hüccettir; Şâri'in kelâmı hakkında ise hüccet değildir.Bence bu konuda
cumhurun görüşü tercihe şayandır. Zira hernekadar Şâri'in maksatlarını kuşatmak mümkün değilse de, müctehid bir nassda yer alan
kaydın maksadına dajr gerekli incelemeyi yaptıktan
sonra, bunun zikri için Özel bir maksat tesbit
edemezse, hükmün kaydın bulunduğu durumlara tahsisi ve kaydın bulunmadığı
durumlarda uygulanmaması maksadına binaen konduğuna dair zann-ı
galip hasıl olmuş demektir. Bu delâletin sübûtu ve ona göre amel etmek için
ise, zann-ı galip yeterlidir. Zira mefhûm-İ muhalifi
kabul eden herkese göre, zaten bu delâletin kendisi zannî
bir delâlettir. O halde onun İsbatı için kaf îliğin şart koşulmaması gerekir.
[1] el-Bakara 2/275.
[2] en-Nisâ' 4/3.
[3] Hanefî usûlcülerin çoğunluğunun görüşü bu yöndedir. Sadru'ş-Şeri'â bu görüşe karşı
çıkmış, işaretin delaletiyle anlaşılan mananın da sözü söyleyenin kasdettiği, fakat aslî değil tebe'î
olarak kasdettiği bir mana olduğunu savunmuştur.
Gerekçesi şudur: Sözü söyleyenin (ne aslî ne tebe'î
olarak) hiç kasdetmediği bir mananın (hüküm
belirlemede) esas alınması doğru olmaz. Halbuki işaret yoluyla bir çok şer'î
hüküm sabit olmuştur. Şârİ'in bir sözde kasdetmediği bir hükmün o söz ile tesbit
edilmesi İse düşünülemez. Bir çok bilginin katıldığı bu görüş bizce de
[4] el-Bakara 2/233.
[5] Usûlcülerin çoğunluğuna göre, âyet-i kerîmenin, nafaka
ve giyim masraflarını karşılama mükellefiyetinin babaya ait olduğu hükmüne
delâleti "ibare" yolu ile ise de/çocuğun nesebinin sadece babaya nisbet edileceği hükmüne delâleti "ibare" değü"işâret" yoluyladır. Onlar bu görüşü şöyle
açıklarlar: "Lâm lâfzı mülkiyet ifade etmek üzere konmuş bir lâfızdır.
Çocuğun babaya aidiyyetine gelince, bu mülkiyet
hususunda değildir; bu noktada icmâ vardır. O halde
babaya aidiyet, nesep açısındandır. Nesep ise, "İâm"
lâfzının kendisini ifade etmek üzere konduğu mananın "lâzım"mdandır
(yani bu manadan dil ve mantık gereği çıkarılan bir diğer manadır.) Lâfzın
"lâzım mana"ya delâleti, ibare değil işaret kabil indendir. Fakat birinci
görüş daha
[6] Kavâid (genel kural)
kitaplarında şeklinde ifadesini bulan bu
prensip. Mecelle'nn küllî kaideleri arasında da şu
şekilde yer almıştır: "Mazarrat menfaat mukabelesindedir." (madde 87)
'"Külfet nimete, ve nimet külfete göredir." (madde 88) (mütercim)
[7] Yakın anlamda bkz. Ebu Davud, Buyu", 79.
[8] el-Bakara 2/187.
[9] el-Ahkaaf 46/15.
[10] Lukmân 31/14.
[11] Serahsî, Usûl, I, 237. Keşfu'i-Esrâr'da (I, 72) bu olay şöyle zikredilir;
"Rivayete göre bir kadın evlendikten allı ay sonra doğurmuştu. Kocası bu
durumu dava etti. Davaya bakan Hz. Ömer -başka bir
rivayette Hz, Osman- kadına recm
cezasının uygulanması fikrine meyletti Bunun üzerine Hz.
Ali -veya İbn Abbâs- şöyle
dedi: Şimdi dikkat edin! Allah'ın Kitab'ına dayanarak
sizinle tartışacağım ve görüşümün üstünlüğü ortaya çıkacaktır. Yüce Allah bir
âyette "(İnsanın ana karnında) taşınması ve sütten kesilmesi oluz
aydır.", başka bir âyette de "onun (memeden) ayrılması da iki yıl
içinde olmuştur" buyurur. Otuz aydan, memeden ayrılma süresi olan İki yıl
çıkarılırsa geriye altı ay kalır. Bu açıklama üzerine Hz.
Ömer, onun görüşünü aldı, ona övgüde bulundu ve kadına ceza uygulamadı. Ebu'1-Yüsr -Allah rahmet eyîesin-demiştir
ki: Bu, kapalı bir işarettir. Abdullah b. Abbas ince
kavrayışı ile bunu tesbit etmiştir. Esasen bu hükmü
Sahabe farkedemernişti. O bu açıklamayı yapınca aynı
düşünceyi benimsediler."
[12] en-Nisâ" 4/10.
[13] el-Bakara 2/228.
[14] Aynı anlamda bkz. îbn Mâce, Talâk, 16.
[15] el-Haşr 59/8.
[16] Bir çok
usûlcüye göre, bu âyet-i kerimenin, Muhacirlerin Mekke'den çıkarılırken orada
bıraktıkları mallan üzerindeki mülkiyeti yitirmiş olduklarına delâleti, nassın iktizası kabilinden değil nassm
işareti kabilindendir. Onlar bu görüşü şöyle açıklarlar: Bu nassın
ibaresinden, sözkonusu Muhacirlerin ganimette paylan
olduğu. İşaretinden de Mekke'den çıkarılırken orada bıraktıkları mallan
üzerindeki mülkiyeti yititmiş oldukları
anlaşılmaktadır. Zira nass onlardan
"fakirler" diye sözetmiştir. Onların
"fakirler' olarak nitelendirilmesi, Önceki mallarının artık onların
mülkiyetinde bulunmadığı anlamım çıkarmayı gerekli kılar. Bü
hüküm, âyetin şevkinden kasdedilen mana olmayıp'
lâzım'' mana (yani bu manadan dil ve mantık gereği çıkarılan bir diğer mana)
olduğuna göre. bu hükme delâlet, işaretin delâleti kabilindetıdir.Bize
göre doğru olanı, "fakirler" kelimesinin sözkonusu
Muhâcirûnun Mekke'de ıe&ettikleri
mallar üzerindeki mülkiyeti kaybetmiş olduklarına delâletinin işaret değil
iktizâ nev'inden sayıînıasıdir.
Çünkü gerek işaretin gerekse iktizânın delâleti ile sabit olan mana, -hernekadar lâfzın ve ibatenin "lâzım"ı ise de-
aralarında başka açıdan bir fark vardır: İşaretin delâletinde "lâzım
mana" daha soıira gelir ve sözün doğruluğu ve
geçerliliği bu mananın takdirine bağlı değüdir. Oysa
iktizânın delâletinde "lâzım mana" Önce gelir ve sözün doğruluğu ve
geçerliliği bu mananın takdirine bağlıdır. Bu âyet-İ kerîmede
"fakirler" kelimesinin lâzım manası olan mülkiyetin kaybı anlamının
öncelikte düşünülmesi gerektiği, bu mana takdir edilmeksizin Muhârcirûn hakkında fakirler lâfzının kullanılmasının doğru
olmayacağı şüphesizdir. Öyleyse bu, işaretin delâleti değil iktizânın delâleti
kabilindendir.Muhâcirûnun Mekke'de bıraktıkları
malların mülkiyetinin kaybı İster iktizânın ister işaretin delâleti kabilinden
sayılsın, âyet-i kerime'm'n bu manaya delâleti
Hanefilere göredir. O yüzden Hanefî fıkhında, düşmanların müslümanların
mallarına el koyup onların ülkesinde bu mallan ihraz etmeleri halinde müslümanların bu mallar üzerindeki mülkiyeti
kaybedecekleri, dolayısıyla bu malların el koyma ve ihraz yoluyla düşmanların
mülkiyetine geçeceği kabul edilir. Şâfıî fakihlerine göre ise, ayet
ne -Hanefîlerin dediği gibi- Muhacirlerin o mallar üzerindeki mülkiyeti
kaybettiklerine, ne de e! koyma yoluyla kâfirlerin mülkiyetine geçtiğine delâlet eder. Zira âyette Muhacirler için
"fakirler" lâfzının kullanılması hakikat değil mecaz anlamındadır.
Onlar mallarındanuzakta bulunduklan
ve onlardan faydalanma İmkânını kaybettikleri için sanki "'fakir"
gibi olmuşlardır. Bu durumdakiler için mecazî olarak fakir denebilir. Ayette
"mallar"ın ve '"diyâr"ın
(beldenin) şeklinde onlara İzafe
edilmesi, bu anlamı desickleyen bir karinedir. Bundan
Ötürü Şâfıî fıkhında şu hüküm kabul edümiştir: Düşmanlar müslümanların
mallarını ele geçirseler ve onların ülkesinde bu malları ihraz etseler, o
mallara malik olmazlar. Hatta bir müslüman onlardan
böyle bir malı satın alırsa, bu geçerli olmaz; esas malik bu maîı ondan hiçbir bedel vermeksizin geri alabilir.
[17] el-Bakara 2/178.
[18] en-Nisâ' 4/93.
[19] Birçok usûlcü bu nevi tearuza ömek
olarak şu iki hadisi gösterir:
1-Hayızın
asgari süresi üç, azamî süresi on gündür.(Bazı lâfız ilâveleri ile, bkz. Zeylâ'î, Nasbu'r-Râye,I,191-193).
Bu hadis, ibaresiyle
âdetin azamî süresini on gün olarak belirlemektedir.
2-Bir kadın ömrünün
yansını oruç tutmaksızm ve namaz kılmaksızm
geçirir.(Ahmed b. Hanbel,
II, 374, kaydı olmaksızın).Bu hadis, işaretiyle, âdetin azami süresinin onbeş gün olduğuna delâlet etmektedir. Çünkü kadının her ay
âdet görmesi sebebiyle ömrünün yarısını oruç tutmadan ve namaz kılmadan
geçirmesinden sözetmektedir. Hadisteki "yan" demektir. O halde hadiste
geçen mananın gerçekleşebilmesi için her ay âdet süresinin onbeş
gün olarak düşünülmesi gerefcir. İşte usûlcüler
derler ki: Birinci hüküm ibare ite, ikincisi ise işaret ile sabittir; o halde
birincisi ikincisine tercih edilir. Nevar ki, bu
örnek
[20] en-Nİsâ" 4/92.
[21] bkz. Keşfu'l-Esrâr,
II. 156; et-Teysîr Şerhu't-Tahrir,
III, 155.
[22] bkz. dipnot 479.
[23] bkz. Zeylâ'î,
Nasbu'r-Râye, IV, 172.
[24] Bazı lâfız farklılıkları ile, bkz.
Buharî, İstikraz, 12; Ebu Davud, Buyu', 10; Nesâî,
Buyu", 100.
[25] et-Talâk 65/6.
[26] Hadisin rivayetleri için bkz.
zeyla’,Nasbu’r-Raye,ıv,125-126.
[27] el-Bakara 2/187.
[28] en-Nûr 24/2.
[29] Aynı anlamda bkz. İbn Mâce. Zekât. 9; Ahmed b. Hanbel, II, 14-15.
[30] en-Nahl 16/14.
[31] en-Nisâ1 4/23.
[32] Âl-ü Imrân 3/130.
[33] Bazı lâfız farklılıkları ile, bkz.
Muvatıa', Talâk, 101; Ebu Davud, Talâk, 43.
[34] el-Tevbe 9/80.