1. Cennetliklerin Dileklerinin Başı ve Sonu:
2. Teşbih, Hamd ve Tehlil de Bir Duadır:
3. Yeyip İçmenin
Sünnetlerinden:
1. İnsanların Hikmetsizce İstekleri:
1. Âhirete İman Etmeyenlerin Kur'ân'a Karşı Takındıkları
Tavır:
2. İman Meselelerinde Yalnızca Hak ve Batıl Vardır:
4. Hak İle Sapıklık Arasındaki Zıtlık:
5. Satranç ve Benzeri Oyunlar île İlgili îmam Malik'in
Görüşü:
6. Satranç Vebenzeri Oyunların -Kumar Olmaması Şartıyla-
Hükümleri:
7. Önceki İslâm Önderlerinin Satranç ve Zar ile İlgili
Görüşleri:
8. Kumara Giden Kapıların Kapatılması:
1. Helâl ve Haram Allah'ın Emriyledir:
2. Bu Âyet Kıyasın Reddedilmesine Delil Olabilir mi?
2. Israiloğûllannın Evlerini Namazgah Edinmeleri ve
Nafile Namazlar:
4. Tehlikeden Korkan Kimse Cemaate Gitmemekte Mazur
Görülebilir mi?:
Rahman ve Rahim Allah'ın Adı
İle
(Mekke'de İnmiştir, Yüzdokuz Âyettir).
Yûnus (a. s) Sûresi el-Hasen, îkrime, Ata ve Cabir'in görüşlerine göre
Mekke'de inmiştir, tbn Abbas ise der ki: Yüce Allah'ın: "Eğer sana indirdiğimizden
şüphede isen..." (Yûnus, 10/94) buyruğundan itibaren üç âyet müstesnadır.
Mukatil ise der ki: Jki âyet müstesna, Mekke'de inmiştir. "Eğer sana
indirdiğimizden şüphede işere..." (Yûnus, 10/94) buyruğu Medine'de inmiştir.
el-Kelbî der ki: Sûre Mekke'de inmiştir. Ancak, yüce Allah'ın:
"Aralarından ona inanan kimseler de vardır, ona iman etmeyen kimseler de
vardır," (Yûnus, 10/40) buyruğu müstesnadır. Bu, Medine'de yahudiler
hakkında inmiştir. Bîr kesim de şöyle demiştir: Sûrenin baş tarafından kırk
âyet kadar-lık bir bölümü Mekke'de, geri kalanı da Medine'de İnmiştir.[1]
1. Elif, lâm, râ. İşte bunlar
hikmet dolu kitabın âyetleridir.
"Elif, Lâm, Râ" buyruğu ile ilgili olarak en-Nehhâs dedi ki:
Ebû Cafer Ah-med b. Şuayb b. Ali b. el-Hüseyn b. Hureys'e "kıraat
ile" dedi ki: Bize, Ali b. el-Hüseyn babasından haber verdi. Babasının
Yezid'den naklettiğine göre, İkrime ona İbn Abbas'tan naklen dedi ki: Elif,
Lam Ra ile Hâ, Mîm ve Nûn "er-Rahmân" isminin değişik yerlere
dağılmış harfleridir. Ben bunu, el-A'meş'e naklettim de o: Sende buna benzer
bilgiler var da bana niye haber vermiyorsun? dedi,
Yine İbn Abbas'tan şöyle dediği nakledilmektedir. "Elif, Lâm,
Râ": "Ben Allah'ım, görürüm," demektir. En Nehhâs der ki: Ben,
Ebu İshâk'ın bu görüşe meylettiğini gördüm. Çünkü Sibeveyh buna benzer bir görüşü
Araplardan nakleder ve şöyle bir beyit zikreder:
"Eğer sen bir hayır yaparsan, ben sana hayırlar yaparım. Ve eğer
bir kötülük
yaparsan, fâ
(yani ben de kötülük yaparım).
Bununla birlikte ben hiçbir zaman şerri istemem. Ancak sen, te, (yani
sen kötülük istersen, ben de isterim)."
el-Hasen ve İkrime der ki: "Elif, Lâm, Râ" bir yemindir. Said
de Katade'den neklen dedi ki: Elif, Lâm, Râ, Sûrenin adıdır. Yine dedi ki: Kur'ân-ı
Kerîmdeki bütün hece harfleri de böyledir. Mücahid der ki: Bunlar sûrelerin
başlangıçlarını teşkil ederler.
Muhammed b. Yezid de der ki: Bunlar, bir uyandırlar. Hece
harfleri de böyledir.
"Elif, Lâm, Râ" imâle yapılmaksızın okunduğu gibi, harf (edat)
olan-, ye benzemesin diye imâle ile de okunmuştur.
Yüce Allah'ın: "İşte bunlar hikmet dolu kitabın âyetleridir”
buyruğu mübteda ve haberdir. Yani, işte bu sözü edilen buyruklar, hikmet dolu
kitabın âyetleridir. Mücahid ve Kata de dedi ki: Bununla Tevratı, İncili ve
daha önce indirilmiş diğer kitapları kastetmiştir. Çünkü "İşte
bunlar" ifadesi gaip ve dişi olan şeylere işarettir. Bir diğer görüşe
göre burada; "İşte bunlar" Bunlar anlamındadır. Yani, bunlar hikmet
dolu kitabın âyetleridir. El A'şâ'nın şu beyiti de bu türdendir:
"İşte benim atlarım ve işte develerim.
Onlar sarıdırlar, yavruları
ise (simsiyah) kuru üzüm gibidirler."
lylaksat, Kur'ân-ı Kerîm'dir. Bu açıklama doğruya daha yakındır. Çünkü,
bundan önce Kur'ân'dan önce inmiş kitaplardan söz edilmiş değildir. Diğer
taraftan "Hakîm: hikmet dolu" Kur'ânın nitelikleri arasındadır. Buna
delil de yüce Allah'ın: "Elif, Lâm, Râ. Bu, âyetleri muhkem kılınmış...
bir kitaptır"
(Hûd, 11/1) buyruğudur. el-Bakara Sûresi'nin baş taraflarında (2/1-2.
âyetlerin tefsirinde) bu anlamdaki açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.
Hakîm (hikmet), helal, haram, hadler ve hükümler ile muhkem kılınmış
demektir. Bu açıklamayı Ebu Ubeyde ve başkaları yapmıştır. Hakîm'in, hâkim
anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani O, .helal ve harama dair hükümler
hakkında hüküm koyandır, insanlar arasında da hak ile hükmedendir. Bu buyruk
"fail" anlamında "fail" veznindedir. Buna delil de yüce
Allah'ın: "Beraberlerinde insanların anlaşmazlığa düştüğü şeyler hakkında
aralarında hükmetmek için de hak ile kitabı indirdi."(el-Bakara, 2/213)
"Hakînı"in, içinde hüküm konulmuş bulunan, anlamına geldiği
de söylenmiştir. Yant, yüce Allah, o kitapta adaletle, iyilikle, akrabaya
birşeyler vermekle hükmettiği gibi, haksızlıklardan, kötülüklerden yasaklayan
hükmü de koymuştur. Ayrıca kendisine itaat edenlere cenneti, isyan edenlere de
cehennemi vereceğine dair hükmünü de koymuştur. Buna göre "Hakim"
buyruğu "mePûP anlamında "fail" vezninde bir kelimedir. Bu
açıklamayı da el Hasen ve başkaları yapmıştır.
Mukatil der ki: "Hakim", batıla karşı sağlamca
korunmuş, yalanı bulunmayan, kendisinde ihtilaf ve tutarsızlık bulunmayan
Icitap demektir. Bu da "mef al" anlamında "faîl" vezninde
bir kelime olur. el-A'şa'nın, daha önce söylemiş olduğu bir kasidesini sözkonusu
ederken söylediği şu beyit de bu türdendir:
'Benzeri görülmedik ve son derece sağlam söylenmiş (hakime) bir kaside
olup hükümdarlara ulaşır Bunu kim söyledi? denilsin diye ben onu
söyledim."[2]
2. İçlerinden bir adama:
"İnsanları uyar, îman edenlere Rabbleri katında kendileri İçin muhakkak
bir "kadem-i sıdk” olduğunu
müjdele" diye vaniy göndermemiz, insanlar için şaşılacak bir şey
mi ki, o kâfirler:
"Şüphesiz bu, apaçık bir sihirbazdır" dediler?
Yüce Allah'ın: "İnsanlar İçin şaşılacak bir fey mi ki?"
buyruğu takrir ve azar anlamını taşıyan bir istifham (soru)dır. "Şaşılacak
bir şey" kelimesi; in haberi, ismi de "Vahiy göndermemeli"
buyruğu olup ref mahallindedir. Yani, bizim vahiy göndermemiz insanlar için
şaşılacak bir şey midir?
Abdullah (b. Mes'ud)'in kıraatinde "şaşılacak bir şey"
anlamındaki kelime; şeklinde ve nin ismidir. Haberi ise; Vahiy
göndermemiz" buyruğudur.
"İçlerinden bir adama" buyruğundaki "adam"
anlamındaki kelime, "cim" harfi ötreli değil de sakin olarak;
şeklinde de okunmuştur.
Buyruğun nüzul sebebine gelince, İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre,
kâfirler, Muhammed (sav) peygamber olarak gönderildiğinde şöyle demişlerdi:
Allah, elçisi bir insan olmayacak kadar büyüktür. Yine onlar: Peki, Allah Ebu
Talib'in yetiminden başka elçi gönderecek kimse bulmadı mı? Bunun üzerine:
"İnsanlar için" yani, Mekkeliler için "şaşılacak bir şey mi
ki?" âyeti nazil oldu.
Bir diğer görüşe göre onlar, öldükten sonra dirilişin söz konusu edilmesini
hayretle karşılamışlardı. (Bunun üzerine bu buyruklar indirildi).
Yüce Allah'ın: "İnsanları uyar, iman edenlere... müjdele"
anlamındaki buyruk ise, cer edatının düşürülmesi ile nasb mahallindedir ki, bu
da; "İnsanları uyar demek suretiyle" anlamındadır. "Kendileri
için muhakkak bir kadem-i sıdk olduğunu" anlamındaki; buyruk da böyledir.
Uyarma (jbk. el-Bakara, 2/6. âyet), müjdelemek (bk. el-Bakara 2/25.
âyet, 1. başlıkta) ve bunun dışındaki âyetin diğer lafızlarına ait açıklamalar
önceden geçmiş bulunmaktadır. Ancak "kadem-i sıdk*ın anlamı hususunda
farklı görüşler vardır. İbn Abbas der ki: "Kadem-i sıdk" doğruluk
mevkii demektir. Bunun delili de yüce Allah'ın: "Rabbim, beni doğruluk
(sıdk) girdirişi ile girdir... rfea (el-İsra, 17/80) buyruğudur. Yine İbn
Abbas'tan rivayete göre kadem-i sıdk, dünyada iken işledikleri amelleri
dolayısıyla onlara verilecek güzel mükâfat demektir. Ondan gelen bir başka
rivayete göre ise "kadem-i sıdk", ilk zikirde (Levh-i Mahfuzda) mutlu
olacaklarına dair eskiden beri haklarında verilmiş hüküm demektir, Mücahid de
böyle açıklamıştır. ez-Zeccâc ise, üstün ve yüksek derece diye açıklamıştır.
Şair Zu'r-Rimme der ki:
"Sizin insanların inkâr etmediği üstün bîr mevkiniz vardır.
Ve denizi bile örtmüştür bu
üstün mevkiniz, yüce şerefiniz ile beraberdir."
Katade, "eskiden beri doğruluk" diye açıklamıştır. er-Rabi'
ise, doğru ve gerçek bir mükâfat, Ata, sıddıklık makamı, Yeman ise, doğru bir
iman diye açıklamıştır. Bu, meleklerin duası diye açıklandığı gibi, önden
gönderdikleri (kendilerinden önce vefat eden) salih evlat diye de
açıklanmıştır.
el-Maverdî der ki: Doğru ve samimi, itaate uygun, doğru mükâfatın verilmesi
demektir. el-Hasen ve yine Katade derler ki: Kadem-i sıdk, Muhammed (sav)'dır.
Çünkü o, isteği yerine getirilecek ve onlardan önce varacak bir şefaatçidir. Nitekim
Hz. Peygamber: "Ben, sizden önce Havz'a varmış olacağım"[3]
diye buyurmuştur. Hz. Peygambere sorulan bir soru üzerine de: "O, sizin
benim vesilem ile Rabbinizden isteyeceğiniz sefa atimdir" diye buyurmuştur.
Tirmizî el-Hakîm der ki: Hz. Peygamberi Makam-ı Mahmud'da öne geçirmiştir.
(İşte Kademi sıdk budur).
Yine el-Hasen'den dedi ki: Bu, Peygamber (sav)'ın vefatı musibetiyle
karşı karşıya kalmaları demektir.
Abdulaziz b. Yahya da der ki: "Kadem-i sıdk", yüce Allah'ın:
"Şüphesiz kendileri için daha önceden tarafımızdan iyilik takdir edilmiş
olanlar, işte onlar oradan (cehennemden) uzaklaştırılmışlardır"
(el-Enbiya, 21/101) buyruğunda dile getirilmiştir. Mukatü ise der ki: Kadem-i
sıdk'tan kasıt, onların dünyada iken işledikleri güzel amellerdir. Taberî de bu
görüşü tercih etmiştir. Şair el-Vaddâh der ki:
"Arş'ın sahibi için namaz kıl da tökezleme ve ayakların kayma
gününde Seni kurtaracak bir kadem (salih ameller) edin."
Kadem-i sıdk'ın, yüce Allah'ın, kabirden hasredilip cennete girdirme hususunda
bu ümmeti takdim etmesi (öne geçirmesi) olduğu da söylenmiştir. Nitekim Hz.
Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Biz, dünyada (zaman itibariyle)
sonrakileriz, kıyamet gününde ise, diğer bütün yaratıklar arasında öncelikle
kendileri hakkında hüküm verilecek ilkleriz."[4]
Bu ifadenin gerçek mahiyeti, onun salih amel hususunda çalışıp
çabala-mayı kinaye yoluyla ifade etmesinden ibarettir. Nasıl ki nimet kastıyla
"yed: el" tabiri, övgü kastıyla da "lisan; dil" tabiri
kullanılıyor ise, salih amel de "kadem" ile ifade edilmiştir. Şair
Hassan (b. Sabit) şöyle demektedir:
"Sana doğru üstün kadem bizimdir. Arkamızdan gelenler ise, Allah'a
itaat hususunda ilk olanlarımıza tabidir."
Şair, bununla ihlâsla itaatteki önceliği kastetmektedir. Doğrusunu en
iyi bilen Allah'tır.
Ebû Ubeyde ve el-Kisaî der kî: İster hayır, ister serde öncelikli olan
herkesi anlatmak için Araplar "kadem" ifadesini kullanırlar. Mesela;
filan kişinin tslâmda kademi vardır, filan kişinin benim nezdimde kadem-i
sıdk'ı vardır, kadem-i şerri ve kadem-i hayrı vardır, denilir.
Bu "kadem" kelimesi müennestir, müzekker olarak kullanıldığı
da olur. Mesela; "kadem-i hasen" denildiği gibi, (müennes olduğuna
alamet olmak üzere, sıfatı da müennes getirilmek suretiyle): "Kadem-i
saliha" da denilir. İbnü'l-Arabî ise der ki: Kadem, şerefte tekaddüm (öne
geçmek) demektir. Şair el-Accâc der ki:
"Avvamoğulları el-Hakem hanedanının önünden çekildiler. Ve
hükümdarlığı şeref sahibi bir hükümdara bıraktılar.”
Sahih hadislerde de Peygamber (sav)'den şöyle buyurduğu nakledilmektedir:
"Benim beş ismim var. Ben, Muhammed'im, Alımed'im, Allah'ın kendisi
vasıtasıyla küfrü imha ettiği Mâliyim, insanların da kademim üzere
haşrolunacağı Hâşir'im ve ben, Âkib'im."[5] Bununla Hz. Peygamber, kendisinin
peygamberlerin sonuncusu olduğunu kastetmektedir ki, nitekim yüce Allah:
"Ve "Hâtemü'n-Nebiyyîn: Peygamberlerin Sonuncusu" (el Ahzab,
33/40) diye buyurmuştur.
Yüce Allah in: "O kâfirler: Şüphesiz bu apaçık bir sihirbazdır,
dediler" buyruğundaki; "Sihirbaz" kelimesini İbn Muhaysın, İbn Kesir,
Küfe-liler, Âsim, Hamza, el-Kisaî, Halef ve el-A'meş Rasülullah (sav)'a sıfat
olarak okumuşlardır. Diğerleri ise, Kur'ân-ı Kerîm'e sıfat olmak üzere;
"Bir sihirdir" diye okumuşlardır. Sihr'in anlamına dair açıklamalar
ise daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (.2/102. âyet, 3. başlık ve devamında)
geçmiş bulunmaktadır.[6]
3- Şüphesiz ki sizin Rabbiniz
gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arş üzerinde hükümran olan, işleri
yerü yerince yöneten Allah'tır. O'nun izni olmadıkça hiçbir kimse şefaatçi olamaz.
İşte Rabbioiz olan Allah budur. O halde O'na İbadet edin. Arük iyice düşünmez
misiniz?
"Şüphesiz ki sizin Rabbiniz gökleri ve yeri altı günde yaratan,
sonra arş üzerinde hükümran olan" buyruğuna dair açıklamalar daha önceden
el-A'raf Sûresi'nde (7/54. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"İşleri yerli yerince yöneten Allah'tır" buyruğu hakkında
Mücahid dedi ki: İşler hakkında hüküm ve kazasını veren ve takdir eden
yalnızca Odur.
İbn Abbas da der ki: Yarattıklarının yönetiminde hiçbir kimse O'na
ortak değildir.
İşlere dair emirleri gönderen O'dur diye açıklandığı gibi, emirlerini
İndiren O'dur diye de açıklanmıştır. Emirlerini verir ve yerine getirir, diye
de açıklanmıştır. Anlamlar birbirlerine yakındır. Hz. Cebrail vahiy işiyle,
Mikâil yağış İle, İsrafil Sûr ile, Azrail de ruhların kabzedilmesiyle
görevlidir.
"Tedbîr: Yerli yerince yönetmek"in hakikat anlamı, işleri
sonuçlarının hükümlerine uygun olarak hakettikleri mertebelere indirmek,
hakettikleri yere koymak demektir. Bu kelimenin türediği kök; dir. "İş
(emr)" ise, işler türünün cins ismidir.
"Onun izni olmadıkça hiçbir kimse şefaatçi olamaz" buyruğu
ndaki; "Hiç bir kimse şefaatçi olamaz" buyruğu ref mahallindedir ve
-harf-i cersiz kullanılmış gibi-anlamındadır.
"Şefaat'in anlamına dair açıklamalar daha önceden Bakara
Sûresi'nde (2/255- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Peygamber olsun,
başkası olsun, yüce Allah'ın izni olmadıkça hiçbir kimse şefaatte bulunamaz.
İşte bu, kâfirlerin Allah'tan başka ibadet ettikleri varlıklar hakkında
söyledikleri: "Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir"
(Yûnus, 10/18) şeklindekî sollerini reddetmektedir. Yüce Allah, kendisinin izni
olmaksızın hiçbir kimsenin hiç bir kimseye şefaat edemeyeceğini onlara
bildirmektedir. Peki, akılsız putların şefaati nasıl umulabilir?
"İşte Rabbüüz olan Allah budur." Yani, göklerin ve yerin
yaratılması gibi bütün bu şeyleri yaratan, yapan, kendisinden başka hiçbir Rab
bulunmayan Rabbiniz O'dur, başkası olamaz.
"O halde O'na İbadet edin." O'nu tevhid edin ve ibadeti
yalnızca O'na halis kılın. "Artık iyice düşünmez misiniz?" Bütün
bunlar O'nun yarattığını düşünerek, bunları O'nun Rububiyetine delil görmez
misiniz?[7]
4.
Hepinizin dönüşü ancak
Onadır. Bu, Allah'ın hak va'didir. İlkin yaratan şüphesiz O'dur. Sonra da iman
edip salih amel İşleyenleri adaletiyle mükâfatlandırmak için yaratmayı
tekrarlayacak olandır. Kâfirlere gelince; onlara kâfir olmalarından ötürü
kaynar sudan bir içecek ve acıklı bir azap vardır.
"Hepinizin dönüşü ancak O'nadtr" anlamındaki buyrukta yer
alan; "Dönüşünüz yalnız O'nadır" buyruğu, mübteda olarak mer-fu'dur.
"Topluca (mealde; hepiniz)" ise, hal olarak nasb edilmiştir.
"Allah'a dönüş" Onun, amellere vereceği karşılığı görmek için dönüş
dernektir.
"Bu, Allah'ın hak va'didir" buyruğunda iki mastar vardır.
Buyruğun anlamı da şöyledir: Allah bunu kafi olarak vadetti ve bunu gerçek bir
vaad olarak gerçekleştirdi. Bu, gerçek vaadin gerçekleşmemesi söz konusu
değildir. İbrahim b. Ebi Able ise, yeni bir cümle (istinaf) olmak üzere; Allah'ın vadi haktır, diye okumuştur.
"İlkin" topraktan "yaratan şüphesiz O'dur. Sonra da...
yaratmayı tekrarlayacak olandır." Yani, yarattıklarını kendisine tekrar
geri döndürecektir. Mücahid der ki: O, insanı önce yaratır, sonra Öldürür,
sonra da Ba's için onu tekrar diriltir. Yahut da onu önce sudan yaratır, sonra
onu bir halden başka bir hale çevirir. Yez.id b. El Ka'kâl; "Şüphesiz
O" anlamındaki buyruğunda hemzeyi üstün olarak okumuştur. O takdirde şüphesiz, nasb mahallinde olur. Yani, Allah
size îlkin yaratanın O olduğunu... va'detmiştir demek olur. Bununla birlikte
ifadenin; "Çünkü O" takdirinde olması da mümkündür, yani çünkü O,
İlkin yaratandır demek olur. Nitekim telbiyede; denilmesi de bu şekildedir. O
takdirde anlamı; "hamd ve nimet yalnız senindir” diye buyur
Allah'ım," demek olur. Ancak, esreli okuyuş daha güzeldir. Bununla
birlikte el-Ferrâ şeklindeki üstün
okuyuşun, ref mahallinde olacağını da kabul etmiştir ki, o takdirde bu isim
olur. Ahmed b. Yahya der kir O vakit ifadenin takdiri "Onun ilkin yaratması
bir gerçektir," şeklinde olur.
Yüce Allah'ın: "İman edip salih ameller İşleyenleri adaletiyle
mükâfatlandırmak için yaratmayı tekrarlayacak olandır. Kâfirlere gelince
onlara, kâfir olmalarından ötürü" yani, küfürleri sebebiyle "kaynar sudan
bir içecek" yani, sıcaklığı son dereceye ulaşmış sudan bir içecek...
"Hamim" ile "hamime: Son derece sıcak" demek olup aynı
anlamdadırlar. "Suyu ısıttım, ısıtırım," denilir, ısıtılmış olan
suya da "hamim" denilir. O halde bu, meful anlamında "fail"
vezninde bir kelimedir. Araplara göre ısıtılmış, ısısı yükseltilmiş her şeye
"hamım" denilir. "... ve acıklı bir azap vardır." Acısı
kalplerine kadar ulaşacak acıtıcı, ızdırap verici bir azap vardır.
Kureyşlilerin büyük bir çoğunluğu kendilerini yaratanların Allah olduğunu
itiraf ve kabul ediyorlardı. O bakımdan yüce Allah bununla kendilerine karşı
delil getirerek şöyle buyurmaktadır: İlk olarak yaratmaya gücü yeten, yok
ettikten sonra yahut da parçalarının darmadağın edilişinden sonra onu tekrar
yaratmaya da güç yetirir.[8]
5. Güneşi ışık saçıcı, ayı
nurlu yaratan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz İçin ona konak yerleri
belirleyen O'dur. Allah bunları ancak hak ile yaratmıştır. O, bilen bir
topluluk için âyetleri geniş geniş açıklar.
Yüce Allah'ın: "Güneşi ışık saçıcı... yaratan... O'dur"
buyruğun da (güneş ve ışık kelimeleri) iki mefuldür. Yani, güneşi ışık saçıcı
olarak yaratan demektir ki, burada ışık (anlamındaki ziya) kelimesi mastar
olduğundan dolayı müennes gelmemiştir. Yahut da "ışıklı" anlamında olduğundan
dolayı böyle gelmiştir.
"Ayı nurlu* anlamındaki buyruk da güneşe atfedilmiştir. Yani, nur
saçıcı yahut nuru bulunan demektir.
Ziya (ışık), eşyayı aydınlatan şey demektir. Nur ise, başka şeyleri
açığa çıkarırken kendisi saklanan demektir. Çünkü nur kelimesi ile "nar:
ateş" aynı kökten gelmektedir. "Ziya" kelimesi, "ışık"
anlamındaki "dav" kelimesinin çoğuludur. Nitekim siyât ve hiyâd
kelimelerinin "savt ve havd: kamçı ve havuz" kelimelerinin çoğulu
olmaları gibi.
Kunbul İbn Kesir'den "ye" harfini hemze olarak; diye okumuşsa
da, bunun uygun bir açıklaması yapılamaz. Çünkü bu kelimenin (ziya kelimesinin)
"ye" harfi üstün bir "vaV'dır ve aynü'l-fiil'dir. Bunun aslı
ise; şeklinde olup "vav"
harfi kalbedilerek "ya" yapılmıştır. Tıpkı "siyam (oruç
tutmak)" ve "kıyam (namaz kılmak, ayakta durmak)" kelimelerinde
olduğu gibi.
el-Mehdevî der ki: Hemzeli olarak, diye okuyuş maklubtur. Burada
"eliften sonraki "hemze" öne geçirilerek böylelikle
"hemze" "eliften önce yer almış ve bu kelime; haline gelmiştir. Daha sonra "ye"
harfi de zaid bir "eliften sonra geldiğinden dolayı "hemze'ye
kaibedilmiştir.
Denildiğine göre güneş ve ayın ön yüzleri yedi semavattakiler için
aydınlık saçar, arka yüzleri ise, yedi arzın sakinlerini aydınlatır.
"Ona konak yerleri belirleyen" yani, ay'ı konakları bulunan
bir cisim olarak yaratan, yahut da ona konaklar takdir eden, demektir. Diğer
taraftan burada kastın, her ikisi için de konak yerleri belirleyen anlamında
olduğu da söylenmiştir. Tekil gelmesi ise, îcâz (kısa ifade ihtisar) içindir.
Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Onlar bir ticaret
veya bir eğlence gördükleri zaman... ona doğru yöneldiler' (el-Cum'a, 62/11)
(İkisine diye tesniye zamiri kullanmamıştır). Şair de şöyle demektedir:
"Biz, yanımızdaldne sen de yanındakine razısın. Görüşlerimiz ise
ayrı ayrıdır.
Bir diğer görüşe göre de buradaki haber sadece ay hakkındadır. Zira muamelat
ve benzeri işlemlerde esas kabul edilen aylar, onun ile hesap edilir.
Nitekim daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/189. âyet, 2. başlık ve
devamında) buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Yâsîn Sûresi'nde de:
"Aya gelince, Biz onun için de konaklar takdir ve tayin ettik"
(Yâsîn, 36/39) diye buyurulmaktadır. Yani, bir aydaki gün sayısına göre
konaklar takdir ettik demektir ki, bunlar da yirmisekiz konak yeridir. İki gün
ise, eksik kaldığı ve kaybolup görünmediği gün içindir. Orada buna dair
açıklamalar gelecektir.
"Yıllanıl sayısını ve hesabı bilmeniz için." İbn Abbas der
ki: Eğer yüce Allah, birisi gündüz, diğeri gece için iki ayrı güneş yaratmış
olsaydı ve her ikisinde de karanlık ve gece bulunmasaydı, yılların sayısı ve
aylann hesabı bilinemeyecekti.
"Yıllar" anlamındaki "es-Sinîn"in tekili
"sene"dir. Araplardan çoğulunu; şeklinde getirenler de vardır, diyenler de vardır. "Sene"nin
küçültme ismi ise; şekillerinde gelir.
"Allah bunları ancak hak ile yaratmıştır." Yani yüce Allah bunları bu
şekilde yaratmakla, hikmetli yaratmak ve doğruluktan, sanat ve hikmetini açığa
çıkartmaktan, kudret ve ilmine delil teşkil etmelerinden ve her bir nefis
kazandığının karşılığını görmesinden başka bir şeyi murad etmemiştir. İşte hak
budur.
"O, bîlen bir topluluk için âyetleri geniş geniş açıklar."
Âyetlerin geniş geniş açıklanması (tafsil edilmesi), yüce Allah'ın kudretine
bunlar delil görülsün diye beyân edilmeleri demektir. Çünkü gecenin karanlık
özelliği, gündüzün de aydınlık özelliği bizzat onların böyle bir şeyi
hakettiklerinden dolayı, ya da boyte olmaları Allah'a vacip kılındığından
dolayı değildir. İşte insanların yüce Allah'ın kendine has bir irade ile murid
(irade sahibi) olduğuna bunları delil görmeleri için bu böyledir.
îbn Kesir, Ebu Amr, Hafs ve Yakub, "Geniş geniş açıklar"
buyruğunu "ye" ile okumuşlardır. Ebu Ubeyd ve Ebu Hatim de bu
okuyuşu tercih etmişlerdir. Çünkü bundan önce yüce Allah: "Allah bunları
ancak hak ile yaratmıştır" diye buyurmaktadır. Daha sonra da:
"Allah'ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde..." diye buyurmaktadır
ki, burada da aynı şekilde ona uygun gelmiştir. İbn es-Sümeykâ' ise meçhul fiil
olarak "te" harfini ötreli "sad" harfini üstün; şeklinde; "Âyetler" kelimesini de
ötreli olarak okumuştur. (Anlamı şöyle olur: Âyetler geniş geniş açıklanır).
Diğerleri ise tazim "nun"u ile;
Geniş geniş açıklarız, diye okumuşlardır.[9]
6. Şüphesiz gece ve gündüzün
değişip durmasında, Allah'ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde sakınacak
bir topluluk için nice âyetler vardır.
el-Bakara Sûresinde (2/164. âyet, özellike 14. başlıkta)
ve diğer yerlerde bunun anlamına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Yüce
Allah'a hamdolsun.
Denildiğine göre bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi şudur: Mekkeliler
kendilerine bir âyet (belge, mucize) gösterilmesini istediler. Onları Allah'ın
yarattıkları üzerinde dikkatle düşünmeye, üzerlerinde ibretle tefekküre havale
etti. Bunu İbn Abbas ifade etmiştir.
"Sakınacak bir topluluk" yani şirkten korunacak bir topluluk
"için." Şirk koşup da bunları delil görmeyenlere gelince, âyetlerin
onlar için âyet özelliği yoktur.[10]
7. Muhakkak ki Bize
kavuşacaklarını ummayanlar, dünya hayatı İle yetinip ona bağlananlar ve
âyetlerimizden habersiz bulunanlar!
8. İşte onların kazandıkları
yüzünden varacakları yer ateştir.
Yüce Allah'ın: 'Muhakkak ki Bize kavuşacaklarını ummayanlar" buyruğunda
yer alan; "Umanlar" korkanlar anlamındadır. Şairin şu beyti de bu
kabildendir:
"Arılar onu soktuğunda sokmalarından korkmaz o
Ondan sonra anların
kovanlarında bal yapan işçi arılar gelirler."
Buradaki;in: Umanlar anlamında olduğu da söylenmiştir. Bir başka
şairin şu beyitinde bu anlamda kullanılmıştır:
"Mervanoğulları benim dinleyip itaat edeceğimi mi umuyorlar?
Halbuki benim kavmim Ttemimdir ve uçsuz bucaksız düzlük araziler
arkamdadır."
Buna göre burada "recâ" korkmak ve ummak anlamına gelir. Yani
onlar hiçbir cezadan korkmaz ve hiçbir mükâfat da ummazlar. Ceza ve mükâfata
kavuşmanın, yüce Allah'a kavuşmak diye ifade edilmesi, her ikisinin de önemini
göstermek içindir. Şöyle de açıklanmıştır: "Kavuşmak" 2ahirdeki anlamı
ile kullanılmıştır, bu da görmek demektir, yani onlar, bizi göreceklerini
ummayanlardır.
Kimi ilim adamı da şöyle demiştir: Reca, ancak inkâr ve red ile
birlikte kullanılırsa korkmak anlamım verir. Yüce Allah'ın: "Size ne
oluyor ki Allah'ın azametinden hiç korkmuyorsunuz?" (Nûh, 71/11) Kimi ilim
adamı da şöyle demiştir: Mananın kendisine delâlet ettiği her yerde kendi
anlamı ile kullanılır.
"Dünya hayatı ile yetinip" yani âlıiret yerine bedel olarak
onunla yetinen ve yalnız dünya için çalışıp "ona bağlananlar" dünya
dolayısıyla şıma-rıp sevinenler ve ona meyledenler...
"Bağlandı, tatmin ofdu, meyletti"nin asli; şeklindedir. Mastar ismi de; şeklinde gelir.
Buradaki "mim" "hemze"den Öne alınmış ve ona
"nûn" ile vasıl "elifi ilave edilmiştir. Bu açıklamayı
el-Gaznevî nakletmektedir.
"Ve âyetlerimizden habersiz bulunanlar" yani bizim
delillerimizden gereği gibi ibret almayanlar, üzerlerinde düşünmeyenler
"İşte onların kazandıkları yüzünden" küfür ve yalanlamaları sebebi
ile "varacakları yer" kalacakları ve barınacakları yer
"ateştir."[11]
9- İman edip sallh amel
İşleyenlere gelince; İmanları sebebi İle Rabbleri onları doğru yola iletir.
Nimet dolu cennetlerde altlarında ırmaklar akar.
"İman edip" tasdik edip "salih amel işleyenlere gelince;
İmanları sebebi ile Kabblerî onları doğru yola iletir." Yani, onların
hidayetlerini daha da artırır. Yüce Allah'ın: "Hidayet bulanların ise
hidayetlerini artırmıştır" (Muhammed, 47/17) buyruğu gibi.
Buradaki "imanları sebebiyle Habbleri onları doğru yola
iletir" buyru ğunun, altlarından ırmakların akacağı yere iletir, anlamında
olduğu da söylenmiştir. Ebu Ravk der ki: İmanları sebebiyle Rableri onları
cennete iletir demektir. Atiyye ise: "Rabblerinin onları iletmesi"
onları mükâfatlandırması, amellerinin karşılığını vermesi demektir. Mücahid de
der ki: "Rabbleri onları... iletir" yani. Sırat üzerinde nur vermek
suretiyle onları cennete iletir; Onlara aydınlığında yürüyecekleri bir nur
yaratır. Peygamber (sav)'den de bu görüşü pekiştirecek şekilde şöyle buyurduğu
rivayet edilmektedir: "Mü'mi-nin ameli kendisini en güzel bir şekilde karşılar,
onu teselli eder ve onu iletir. Kâfiri ise ameli en çirkin şekliyle karşılar,
onu vahşette bırakır ve saptırır."[12] Hadisin manası böyledir. İbn Cüreyc de der
ki: Allah onların amellerini kendilerini doğruya iletecek şekilde kılar.
el-Hasen ise, onları etmesi, onlara rahmetini ihsan etmesi demektir, diye
açıklamaktadır.
Altlarından ırmaklar akar" buyıuğunda hazfedilmiş bir
"vav" olduğu söylenmiştir ki, bu da;
ve altlarından... akar," takdirindedir. Yani, bahçelerinin ağaçlan
altından akar. Oturdukları tahtların altından akar, diye de açıklanmıştır.
Böylesi ise, tenezzüh ve etrafı seyretmek için daha güzel ve mükemmel bir
durumdur.[13]
10.
Oradaki duaları:
"Allah'ım, seni tenzih ederiz" sözüdür. Oradaki tahiyyetleri ise
selâmdır. Dualarının sonu da: "Elhamdülilla-hi rabbil âlemîn"dir.”
Yüce Allah'ın: "Oradaki duaları: Allah'ım seni tenzih ederiz,
sözüdür"
buyruğundaki; "Duaları" demektir. "Dava" kelimesi
ise, "Dua etti, eder, çağırdı, çağırır" kelimesinin mastarıdır. Tıpkı
"şekva" kelimesinin; "Şikayet etti, eder"in mastarı olduğu
gibi. Yani, onların cennetteki duaları: "Allah'ım Seni tenzih
ederiz" sözüdür.
Şöyle de açıklanmıştır: Bir istekte bulunmak istedikleri vakit, bu
isteklerini teşbih lafzı ile birlikte zikrederler ve hamd ile nihayete
erdirirler. Şöyle de açıklanmıştır: Onlar, hizmetçilere diledikleri şeyleri
getirmeleri için seslenirler, sonra da Allah'ı teşbih ederler.
Bir diğer açıklama da şöyledir: Buradaki dua temenni anlamındadır. Nitekim
yüce Allah: "Orada size dava ettiğiniz her şey vardır" (Fussilet,
41/31) diye buyurmaktadır. Temenni edip dilediğiniz her şey vardır, demektir.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Yüce Allah'ın: "Oradaki tahiyyetleri ise selâmdır" buyruğuna
gelince, Allah'ın onlara tahiyyeîeri yahut meleğin tahiyyesi, ya da
birbirlerine tahiyye-leri selam diye verilir. en-Nisa Sûresi'nde (4/86. âyet,
1. başlık ve devamında) tahiyye (selam)'m anlamına dair yeterli açıklamalar
geçmiş bulunmaktadır, yüce Allah'a hamd olsun.
Yüce Allah'ın: "Dualarının sonu da: Elhamdülillahi
rabbi'lâlemîn'dir"
buyruğuna dair açıklamalarımızı da dört başlık halinde sunacağız:[14]
Denildiğine göre, cennet ehlinin gözleri Önünden kuş geçip de canlan
onu çekecek olursa, "Allah'ım, Seni tenzih ederiz" derler, melek
canlarının çektiğini onlara getiriverir. Yedikten sonra da yüce Allah'a hamd
ederler. Buna göre onların istekleri teşbih lafzı ile, isteklerinin sonu ise
hamd lafzı ile gerçekleşecektir. Ebu Ubeyd, bu buyrukta; in şeddesiz okunarak
ve ondan sonraki kelimenin de reP edilişinden başka bir şekil nakletmeyerek
şöyle demektedir: Onların (kıraat alimlerinin) bunu tercih ettiklerini ve bunun
ile yüce Allah'ın: "Şüphesiz Allah'ın laneti..." (en-Neml, 24/7) ile:
"Şüphesiz Allah'ın gazabı..." (en-Nûr, 24/9) buyrukları arasında
fark gözetmişlerdir. Çünkü bu âyet-i kerimede yüce Allah'a "elhamdülillah"
denilmesinin anlatımı kastedilmektedir.
en-Nehhâs der ki: el-Halil ve Sibeveyh'in görüşüne göre, buradaki ( öt)
şeddelisinden hafifletilmiştir. Anlamı ise, "O, elhamdülillah,..dır"
şeklindedir. Muhammed b. Yezid de der ki: Bununla birlikte; "Muhakkak
hamd Allah'ındır," şeklindeki okuyuş da caizdir. Ve bu, şeddelisinin hafifletilmiş
olanıdır. Ancak, "hamd" kelimesinin merfu olması kıyasa daha uygundur.
en-Nehhâs der ki: Ebu Hatim'in naklettiğine göre Bilâl b. Ebi Burde âyetin
bu bölümünü; "Dualarının sonu da muhakkak elhamdülillahi
rabbilâlemîn"dir dîye okumuştur.
Derim ki: Bu aynı zamanda İbn Muhaysın'ın kıraatidir. Bunu el-Gaznevî
nakletmektedir. Çünkü el-Gaznevî İbn Muhaysın'dan nakleder.[15]
Teşbih, hamd ve tehlil de dua diye adlandırılabilir. Müslim ve
Buhârî'nİn, İbn Abbas'dan rivayetlerine göre Rasûlullah (sav) sıkıntılı
hallerinde şöyle derdi:
"Azîm ve Halîm olan Allah'tan başka lıiçbir ilah yoktur. Büyük
Arşın Rabbİ Allah'tan başka hiçbir ilalı yoktur, Göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve
şerefli Arşın Rabbi olan Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur."[16]
Taberî der ki: Selef, bu duayı yapar ve buna "sıkıntı (kerb)"
duası adınt verirlerdi,
İbn Uyeyne'ye buna dair soru sorulduğunda şöyie cevap vermiştir: Sen,
yüce Allah'ın şöyle buyurduğunu bilmiyor musun: "Kulumun beni övüp durması,
eğer onu meşgul edip benden istekte bulunmasına fırsat vermeyecek olursa dilekte
bulunanlara verdiklerimin en üstününü veririm."[17]
Bu hususta tartışmayı sonuca bağlayan ve -dua anlamını hiçbir şekilde
ihtiva etmemekle beraber yalnızca yüce Allah'ın tazimi ve O'nun övgüsü olmakla
birlikte- Ona "dua" adının verileceğini belirten delil, Nesaî'nin
naklettiği şu rivayettir: Sa'd b. Ebi Vakkas'dan, dedi ki: Rasûlullalı (sav)
buyurdu ki: "Zünnûn (balık sahibi, Yûnus (a.s)'in balığın karnında dua
ettiği esnadaki duası şuydu: "Senden başka hiçbir ilah yoktur, seni
noksanlıklardan tenzih ederim. Şüphesiz ben zalimlerdendim. Herhangi bir
hususta bir müslüman bunlarla dua edecek olursa, mutlaka onun duası kabul
"[18]olunur.[19]
Yemek yiyen ve bir şeyler içen bir kimsenin -cennet ehline uyarak- başlarken
Allah'ın adım anması, bitirirken de O'na hamd etmesi sünnettir. Müslim'in
Sahihinde de Enes b. Malik'ten şöyle dediği nakledilmektedir: Rasûlullah (sav)
buyurdu ki: "Şüphesiz Allah kulun bir şey yiyip de bundan dolayı
kendisine hanıd etmesinden, yahut bir şey içip de kendisine hamd etmesinden
hoşnut
[20]kalır."[21]
Dua eden bir kimsenin, duasının sonunda cennetliklerin söylediği gibi :
"Dualarının sonu da: Elhamdülillahi rabbilâlemîn'dir" diyerek
âlemlerin Rab-bi Allah'a hamd etmesi müstehaptır. Yine, es-Sâffat Sûresi'nin
sonunu (yani, 37/180-182. âyetleri) okuması da güzeldir. Çünkü bu buyruklar,
Şanı yüce Allah'ın, kendisine nisbet edilen şeylerden tenzih edilmesini,
peygamberlere selam getirmeyi ve âlemlerin Rabbi Allah'a hamd ile bitirmeyi
ihtiva etmektedir.[22]
11. Eğer Allah, insanlara
-hayrı çabukça İstedikleri gibi- şerri de çabucak veriverseydi, elbette
onların ecellerine hükmedilirdi. İşte Biz, Size kavuşmayı ummayanları
azgınlıkları içinde bırakırız. Onlar da şaşkın şaşkın dolaşıp dururlar.
Yüce Allah'ın: "Eğer Allah, insanlara -hayrı çabukça istedikleri
gibi- şerri de çabucak veriverseydi, elbette onların eceline
hükmedilirdi" buyruğuna dair açıklamalarımızı üç başlık halinde
sunacağız:[23]
Yüce Allah'ın: "Eğer Allah İnsanlara... şerri de çabucak
veriverseydi"
buyruğunun şu anlama geldiği söylenmiştir: Eğer Allah, mükâfat ve hayrı
çabucak istedikleri gibi, insanlara cezalarını da çabucak vermiş olsaydı,
mutlaka ölürlerdi. Çünkü insanlar, dünyada güçsüz olarak yaratılmışlardır. Kıyamet
gününde böyle olmayacaklardır. Çünkü kıyamet gününde onlar ebedi kalmak için
yaratılacaklardır.
Şöyle de açıklanmıştır: Yani, yüce Allah hayır isteklerinin kabul
edilmesi hususunda hayrın yerine getirildiği gibi, hoşlarına gitmeyen şeylerin
de yerine getirilmesi hususunda insanlara aynı uygulamayı yapmış olsaydı, mutlaka
onları helak ederdi. İşte: "Elbette onların ecellerine hükmedJlirdi"
buyruğunun anlamı budur.
Bunun, kâfirler hakkında özel olduğu da söylenmiştir. Yani, eğer Allah
kâfire dünya hayatında mal ve çocuk gibi acilen vermiş olduğu hayırlar gibi,
küfrünün de azabını çabucak verecek olursa, âhiret azabının çabuklaştırılması
için hemen onun eceline de hüküm verirdi. Bu açıklamayı İbn İshak yapmıştır.
Mukatü der ki: Burada maksat, en-Nadr b. el-Hâris'in söylediği şu
sözlerdir: Allah'ım, eğer bu senin nezdînden gelen hak ise, sen üzerimize semadan
taş yağdır. İşte Allah, onların bu isteklerini çabucak vermiş olsaydı, mutlaka
helak olurlardı.
Mücahid de der ki: Bu âyet-i kerime, öfkelenip kızdığı vakit,
kendisine, malına veya çocuklarına beddua ederek; Allah'ım onu helak et,
Allah'ım bunu ona mübarek kılma, ona lanet et, yahut buna benzer yaptığı
beddualardır. Şayet hayır duası kabul olunduğu gibi bu bedduası da kabui
edilecek olursa, şüphesiz onların ecelleri de sona erdirilirdi.
Buna göre âyet-i kerime kötü bir huyu yermek için inmiştir. Bu da kimi
insanlarda bulunan bir huydur. Onlar, hayır için dua ederler ve çabucak isteklerinin
verilmesini isterler. Kimi zaman da kötü huylan, kötü şeylerde beddua etmeye de
onları iter. İşte bu bedduaları çabucak kabul edilecek olursa, hiç şüphesiz
helak olurlar.[24]
Bu tür dualann (bedduaların) kabulü hususunda farklı görüşler vardır.
Peygamber (sav)'den şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Aziz ve celil olan
Allah'tan seven bir kimsenin sevdiğine yaptığı (bed) duayı kabul etmemesini
istedim."[25]
Şehr b. Havşeb dedi ki: Kitaplardan birisinde okuduğuma göre Allah, kulun
üzerinde görevli olan meleklere şöyle der: Kızgınlığı esnasında kulum aleyhine
hiçbir şey yazmayınız. Bu, yüce Allah'ın o kimseye bir lütfudur.
Kimisi de şöyle demektedir: Böyle bir (bed) duanın kabul edildiği de
olur. Bu görüşün sahibi, Müslim'in Sahİh'inde sonlarda rivayet ettiği Hz. Cabir
yoluyla gelen hadisi delil gösterir. Cabir dedi ki: Batn-ı Buvât Gazvesinde
Ra-sûlullah (sav) ile birlikte yol aidtk. Hz. Peygamber, Cüheyneti el-Mecdî b.
Amr'i takib ediyor (yakalamak istiyor) du. Bizden beş, altı, yedi kişi tek bir
deveye sıra ile biniyorduk. Ensardan birisinin bir deveye binme sırası gelince,
o deveyi çöktürdü ve bindi. Sonra da deveyi kaldırıp yürütmek isteyince, deve
bir süre yerinden kıpırdamadı. Ona, haydi yürü, Allah'ın laneti üzerine olsun,
deyince; RasCılullah (sav): "Devesine lanet eden bu kişi de kim?"
dedi, adam: Benim Ey Allah'ın Rasûlü deyince, Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
"Haydi o deveden in. Bizimle birlikte lanete uğramış bir deve ile bulunma.
Kendi aleyhinize, çocuklarınızın aleyhine, mallarınızın aleyhine (bed)dua
etmeyin. Olur ki, o esnada Allah'ın istenilen şeyleri verdiği bir ana denk düşersiniz
de sizin de bu isteğiniz kabul olunur."[26]
Müslim'in kitabından başka yerdeki rivayete göre, Peygamber (sav) bir
seterde bulunuyorken, adamın biri devesine lanet okudu, Hz. Peygamber: ''Devesine
lanet okuyan kişi nerede?" diye buyurdu, adam: Benim Ey Allah'ın Rasûlü,
deyince, Hz. Peygamber şöyje buyurdu: "O deveni kendinden uzaklaştır.
Çünkü hakkında yaptığın (bed)duan kabul olundu."[27] Bunu, el-Halîmî "Minhacü'd-din"
adlı eserinde nakletmektedir.[28]
"Eğer Allah... çabucak veriverseydî" buyruğu iie ilgili
olarak ilim adamları derler ki: Ta'cîl (çabucak vermek) Allah'tan, isti'cât
ise (çabucak verilmesini istemek) kuldandır. Ebu Aii der ki: Bunların ikisi de
Allah'tandır. (Yani, bu buyrukta her iki fiilin de faiii Allah'tır) ve iradede
hazf vardır. Yani, Eğer Allah insanlara kötülüğü onların hayrı çabucak
istemeleri gibi- acilen verseydi..." demektir. Daha sonra
"acilen" anlamındaki kelime hazfedilerek onun sıfatı yerine geçmiş,
sonra sıiatı da hazfedildikten sonra muzafun ileyhi (çabukça istedikleri) onun
yerine geçe-riliruştir. el-Halil ve Sibeveyh'in görüşü budur. el-Ahreş ile
el-Ferrâ'nın görüşlerine göre ise, "Çabukça istedikleri gibi"
anlamında olup, "keP harfi hazfedildikten sonra nasb edilmiştir. el-Fenâ
der ki: Bu, bir kimsenin; " Zeyd'e senin vuruşun gibi vurdum"
demesine benzer. Bu da: "Senin vuruşun gibi" takdirinde olup
"ket"" edatı hazf edilmiştir.
İbn Âmir ise, Elbette ecellerine hükmederdi" diye okumuştur ki,
bu da güzel bir kıraattir. Çünkü bu da: "Eğer Allah insanlara şerri de
çabucak veriverseydi* buyruğuna bitişik gelmektedir.
"Bize kavuşmayı ummayanları azgınlıkları içerisinde
bırakırız." Yani, Allah onlara kötülükleri çabucak vermez. Olur ki
onlardan tevbe edenler bulunur veya onların soylarından mü'min bir kimse
gelebilir. "Onlar da şaşkın şaşkın dolaşıp dururlar." Hayretler
içerisinde kalırlar.
Tuğyan (azgınlık), yükselmek ve yukarı doğru çıkmak demektir. Buna dair
açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/15. âyetin tefsirinde) geçmiş
bulunmaktadır.
Şöyle de denilmiştir: Bu âyet-i kerimeden kasıt Mekkelilerdir. Önceden
de geçtiği üzere bu âyet-i kerime onların: "Ey Allah, eğer bu, Senin katından
hakkın kendisi ise..." (el-Enial, 8/32) demeleri üzerine inmiştir.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.[29]
12. İnsana bir sıkıntı gelip
çattığında, yanı üzereyken, otururken veya ayakta iken Bize dua eder.
FakafrBiz, onun sıkıntısını giderdiğimiz zaman, sanki kendisine dokunan bir
sıkıntı için Bizi çağırmamış gibi geçer gider. İşte haddi aşanlara İsledikleri
böylece süslü gösterilir.
"İnsana bir sıkıntı gelip çattığında yanı üzereyken"
buyruğunda sözü edilen'"insan"dan kastın, kâfir olduğu söylenmiştir. Bir
diğer görüşe göre ondan kasıt, müşrik olan Ebu Huzeyfe b. el-Muğire'dir. Ona
darlık, sıkıntı ve zorluklar isabet edince, "yanı üzereyken" yani,
yanı üzere yatıyorken "otururken veya ayakta iken Bize dua eder."
Burada bütün hallerinde dua ettiği kastedilmektedir. Çünkü insan, genelde bu
üç halden birisinde bulunur.
Kimisi de şöyle demektedir: Önce yanı üzere olandan söz etmesi, çoğunlukla
darlık ve sıkıntı içerisinde bulunan kişinin bu halde daha ağır bir durumda
oluşundan dolayıdır. O bakımdan bu durumdaki kişi daha fazla dua eder, duadaki
gayreti daha ileridir. Bundan sonra oturan, ondan sonra da ayakta bulunan
gelir.
"Biz onun sıkıntısını giderdiğimiz zaman" bu seter küfrü
üzere devam eder, şükretmez ve öğüt almaz.
Derim ki: Bu, muvahhid fakat iyiliklerine de günah karıştıran çoğu kimsenin
niteliğidir. Böyle bir kimse sıhhatine kavuştu mu, Önceki masiyetleri-ni
işlemeye devam eder, gider. O bakımdan âyet-i kerime kâfir olanı da olmayanı
da kapsamına alır.
"Sanki... Bizi çağırmamış gibi geçer gider." ef-Ahfeş der ki:
Buradaki; kelimesi şeddeli; in
kendisidir, "nûn"un şeddesi kaldırılarak sakin okunmuştur. "
Sanki o..." anlamındadır. Daha sonra el-Ah-feş şu beyiti nakleder:
"Vay, demek malı olan aevilir
Fakir düşen de darlık içindekinin yaşayışı ile yaşar gibidir."
"İşte haddi aşanlara işledikleri böylece süslü gösterilir."
Yani, belâ esnasında dua, rahatlık esnasında da yüzçevirmek bu kişiye nasıl
süslü gösterildi ise, müşriklere de küfür ve masiyet türünden amelleri böylece
süslü gösterilir. Bu süslü göstermenin Allah tarafından yapılması da mümkündür,
şeytan tarafından süslü gösterilmesi de mümkündür. Şeytanın saptırması ise,
küfre davet etmesi, çağırmasıdır.[30]
13- Andolsun ki Biz, sizden
önceki nesilleri peygamberleri kendilerine apaçık deliller getirdikleri halde
zulmettikleri ve İman etmeyecekleri için helak ettik. İşte Biz, günahkârlar
topluluğunu böyle cezalandırırız.
"Andolsun ki Biz, sizden Önceki nesilleri peygamberleri
kendilerine apaçık deliller" açık seçik mucizeler ve apaydınlık burhanlar
"getirdikleri
halde zulmettikleri" yani, kâfir oldukları ve şirk koştukları
"ve iman etmeyecekleri için helak ettik."
Bu buyrukta önceki nesillerden kasıt, Mekkelilerden önceki geçmiş ümmetlerdir.
Biz onları helak ettik. Çünkü onların iman etmeyeceklerini Biz biliyorduk.
Yüce Allah, böylelikle geçmiş ümmetlerin azaba uğratılmasıyla Mekken in
kâh'rlerini korkutmaktadır. Yani Biz, bunları da Muhammad (sav)'ı yalanladıkları
için helak etmeye güç yetirenleriz. Ancak anılarında iman edecek kimseler olduğunu,
yahut da soylarından iman edecek kimse geleceğini bildiğimiz için onlara
mühlet veriyoruz.
Bu âyet-i kerime hidayet ve imanın (kullar tarafından) yaratıldığını
söyleyen sapıkların kanaatlerini reddetmektedir.
Yüce Allah'ın: "İman etmeyecekleri" buyruğunun şu anlama
geldiği de söylenmiştir: Yani, yüce Allah kalplerini mühürlemek suretiyle
küfürlerine karşılık onları cezalandırdı. Buna yüce Allah'ın: "İşte Biz
günahkarlar topluluğunu böyle cezalandırırız" buyurması da delil teşkil
etmektedir.[31]
14 .Sonra nasıl işler
yapacağınızı görelim diye arkalarından sizi yeryüzünde halifeler yaptık.
Yüce Allah'ın: "Sonra... sizi... halifeler yaptık" buyruğunda
iki meful vardır.
Halifeler (el-Halâif) kelimesi "halîfe'nin çoğuludur. el-En'âm
Sûresi'nin sonlarında (.6/165) buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.
Yani Biz, onlardan sonra sizi yeryüzünün sakinleri kıldık.
"Arkalarından" helak edilen nesillerden sonra demektir.
“Görelim diye" fiili, "lâm-ı key" ile nasbedilmiştk.
Bunun benzerleri önceden geçmiş bulunmaktadır. Yani, kendileri sebebiyle sevap
ve cezayı hakedeceğiniz şeyleri yapasınız diye, demektir. Ancak Allah, onların
yapacaklarını ezelden beri gaybında bilegelmiştir.
Şöyle de açıklanmıştır; Adaletini ortaya çıkarmak kastıyla O, sizlere
deneyen sınayan kimsenin davrandığı gibi davranır. Bir diğer görüşe göre buradaki
"görmek" peygamberlere raddir. Yani, bizim peygamberlerimiz ve gerçek
dostlarımız amellerinizin nasıl olduğunu görsünler diye böyle yaptık.
“Nasıl" kelimesi, yüce Allah'ın: "Yapacağınız" buyruğu İle nasbedilmiştîr. Çünkü, İstifham
sözün başına gelir, o bakımdan onda makabli (önceki ifadeler) amel
[32]etmez.[33]
15. Âyetlerimiz onlara apaçık
deliller halinde okunduğu zaman Bize kavuşmayı ummayanlar: "Ya bundan
başka bir Kur'ân getir, yahut onu değiştir" dediler. De kh "Onu
kendiliğimden değiştirmem benim için olacak bir şey değil. Ben ancak bana
vahyohı-nana uyarım. Şayet Rabbime isyan edersem, şüphesiz büyük bir günün
azabından korkarım."
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:[34]
"Âyetlerimiz onlara apaçık deliller halinde okunduğu zaman"
buyruğundaki; Apaçık deliller halinde" kelimesi, hal olarak
nasbedilmiş-tir. Yani, herhangi bir karışıklık ve anlaşmazlıkları sözkonusu
olmaksızın açık seçik olarak "okunduğu zaman, bize kavuşmayı
ummayanlar" yani, öldükten sonra diriliş ve hesaba çekilme gününden
korkmayıp, hayırlı amelleri karşılığında mükâfat alacağını ummayanlar...
demektir. Katade der ki: Bununla Mekke müşrikleri kastedilmektedir.
"Ya bundan başka bir Kur'ân getir, yahut onu değiştir,
dediler." Kuranın tebdili (yani değiştirilmesi) ile ondan başkasının
getirilmesi arasındaki fark şudur: Değiştirilmesi halinde öncekinin
değiştirilenle birlikte olması mümkün değildir. Başkasının getirilmesi halinde
ise, onunla beraber olması da mümkündür. Onların bu sözleri üç şekilde
açıklanmıştır:
1 - Onlar Hz. Peygamberden
vaadi tehdide, tehdidi de vaade, helâli harama, haramı da helale
değiştirilmesini istediler. Bu açıklamayı İbn Cerir et-Taberî yapmıştır.
2- Kur'ân-ı Kerîmde yer alan
putlarını ayıplaması ve akıllarını hatife aldığını belirten hususları
kaldırmasını istediler. Bu açıklamayı İbn İshak yapmıştır.
3- Hz. Peygamberden, Kur'ân-ı
Kerîm'de yer alan öldükten sonra diriliş ve amellerinden dolayı hesaba çekilme
ile ilgili açıklamaları kaldırmasını istediler. Bu açıklamayı da ez-Zeccâc
yapmıştır.[35]
"De ki; Onu kendiliğimden değiştirmem benim İçin olacak bir şey
değil." Yani, ey Muhammedi De ki, ben onu nasıl red ve yalanlama ile ona
karşılık veremiyor isem, onu kendiliğimden değiştirebilecek gücüm de yoktur.
"Ben ancak bana vahyolunana uyarın." Ben, ancak size okumakta olduğum
vaadlere, tehditlere, haramlara, helallere, emir ve yasaklara uyarım.
Kitabın (.Kur'ân'ın") sünnet ile nesli edilmesini kabul etmeyenler
bu buyruğu delil gösterebilirler. Çünkü, yüce Allah: "De ki: Onu
kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değil" diye
buyurmaktadır.
Ancak bu buyruğun bu maksada delil teşkil etme ihtimali oldukça uzaktır.
Çünkü, âyel-i kerime müşriklerin, söz dizisi (nazmı) itibariyle Kur'ân gibi
birisini getirmesini istemeleri hususunda varid olmuştur. Hz. Peygamberin İse
bunu yapabilecek gücü yoktur. Ve onlar, Hz. Peygamberden lafzı olduğu gibi
kalmakla birlikte, sadece hükmünü değiştirmesini istememişlerdi. Diğer taraftan
Hz. Peygamberin, eğer söyledikleri bir vahiy ise; o da kendiliğinden söylenmiş
bir söz olamaz. Aksine, o da Allah nezdindendir.[36]
"Şayet Rabbime isyan edersem" yani, Kur'ân-ı Kerîm'in
değiştirilmesi, tağyir edilmesi, yahut da gereğince amelin terkedilmesi
hususunda Rabbime muhalefet edecek olursam, "şüphesiz büyük bir
günün" yani kıyamet gününün "azabından korkarım."[37]
16. De ki: "Eğer Allah
dikseydi onu size okumazdım ve onu size bildirmezdi. Ben, bundan önce aranızda
bir ömür geçirdim. Hâlâ akıllanmaz mısınız?"
"De İd; Eğer Allah dileseydi onu size okumazdım ve onu size
bildirmezdi." Yani, Allah dileseydi beni size peygamber göndermez, ben de
size Kur'ânı okumazdım. Allah da Kur'âni size bildirmez ve onun haberini size
vermezdi.
"Onu size bildirmezdi" anlamındaki; fiili kullanılarak:
"Bir şeyi bildim, Allah onu bana bildirdi, onu bildim," denilir.
"Dirâyefde bir çeşit aldanma anlamı vardır. Mesela, "Adamı
aldattım," ifadesi buradan gelmektedir. Bundan dolayı yüce Allah hakkında
"dârî (dirayet eden)* tabiri kullanılmaz. Diğer taraftan bu hususta
(yani, bunun Allah'ın isimleri arasında olduğu hususunda.) rivayet de yoktur.
İbn Kesir; "Mutlaka onu size bildirirdi" anlamında
"lam" ile "hemze" arasında "elif olmaksızın okumuştur.
Yani: Şayet Allah dilemiş olsaydı, ben onu size okumaksızın dahi O size onu
bildirirdi. Bu durumda buradaki "lam", ef ale (o yaptı) veznindeki
"hemze'Yıin başına gelmiş bir te'kid lam'ıdır. İbn Abbas ve el-Hasen ise,
"Ben onu size bildirmezdim" anlamında "ya"yi,
-Akiloğullannin ağzına uygun olarak- elife dönüştürmek suretiyle okumuşlardır.
Şair der ki:
"Şunu bil ki, Yemameliler Tayhlara bir savaş ilan etti. Alnında
beyazlık bulunan atların perçemleri gibi."
Ebu Hatim der ki: el-Esmaî'yi şöyle derken dinledim: Ben, Ebu Arar b.
eî-Alâ'ya sordum: el-Hasen'in; şeklindeki kıraatinin açıklanabilir bir tarafı
var mıdır? O, hayır dedi.
"Ömrün hakkı için yemin ederim. Yer yüzünde develeri önüne katıp
sürükleyen Bir Kayslı bulunduğu surece fakirlikten korkmayacağım."
Bir başka şair de şöyle demektedir:
Ebu Ubeyd de der ki: el-Hasen'in bu şekildeki okuyuşunun yanlış olduğunu
söylemekten başka açıklanabilir bir tarafı yoktur.
en-Nehhâs der ki: Ebu Ubeyd'in; "açıklanabilir bir tarafı
yoktur" sözü, Allah'ın izniyle yanlıştır. Çünkü, "bildim"
anlamında;denilir ve; "başkasına bildirdim," anlamında da; denilir. Yine "def ettim, savdım"
anlamında; denilir. O halde, yanlışlık bu iki farklı fiilin kullanımı hakkında
sözkonusudur.
Ebu Hatim der ki: Zannederim el-Hasen bu kıraati île el-Haris b.
Kâ'boğul-larının söyleyişine uygun olarak "ye" harfinin yerine
"elif" kullanmıştır. Çünkü onlar, kendisinden önceki harf fethalı
olduğu takdirde "ye" harfinin yerine "elif" kullanırlar.
Yüce Allah'ın: "Bunlar ancak iki sihirbazdır" (Tâhâ, 20/63) buyruğu
gibi.
el-Mehdevî der ki: diye
okuyanların kıraati şöyle açıklanır: Hemzenin aslı "ye"dır. Buna
göre bu kelimenin asli; "Size bildirdim" şeklindedir. Burada
"ye" harfi -sakin olmakla birlikte- "elife kalbedilmiştir. Nitekim
-ümit kesmiş anlamında ın yerine, in de in yerine kullanılması gibi.
Daha sonra; -âlim anlamında- yerine ve -yüzük anlamında- ın yerine
diye kullananların şivesine uygun olarak "elif"
"hemze"ye çevrilmiştir, en-Nelıhâs der ki: Bu bir yanlışhk-tır.
Çünkü, el-Hasen'den gelen rivayet "hemze'li olarak; şeklindedir. Ebu Hatim ve başkaları ise,
bunun hemzesiz olduğunu söylemişlerdir. Bununla birlikte defettim, savdım
anlamında fiilinden gelmesi de mümkündür.
Yani, ben size (yaptıklarınızı bir kenara) iterek, Kur'ân'ı inkârı
ter-ketmentzi de size emretmedim, demek olur.
"Ben, bundan önce aranızda bir ömür geçirdim" buyruğundaki
"Bir ömür" kelimesi, zarftır. Yani, aranızda bir süre yaşadım. Bu da
kırk yıllık bir süredir. "Ondan önce"; Kur'ân'dan önce demektir. Siz
benim doğru sözlü ve emin bir kimse olduğumu biliyorsunuz. Okuyup yazmadığımı
da biliyorsunuz. Bundan sonra ben sizlere mucizeler getirdim. "Hâlâ
akıllanmaz mı-sınız?" Bunun benim tarafımdan değil de ancak Allah'dan
geldiğini aklınızla kavramayacak mısınız?
“ondan önce aranızda bir ömür geçirdim" buyruğunun şu anlama geldiği
de söylenmiştir: Ben, gençliğim boyunca aranızda, Allah'a hiç bir şekilde
İsyan etmeksizin yaşadım. Siz, kırk yaşıma gelmiş bulunduğum bu sırada mı
benden Allah'ın emrine muhalefet etmemi ve bana indirilmiş bulunanları
değiştirmemi istiyorsunuz?
Katade der ki: Hz. Peygamber, aralarında ktrk yıl yaşadıktan sonra, iki
yıl süreyle peygamberlerin gördüğü şekilde "peygamberi rüya" görmeye
devam etti. 62 yaşında iken de vefat etti.[38]
17. Allah'a iftira ederek yalan
uydurandan, yahut âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Muhakkak
ki günahkarlar iflah olmazlar.
Bu, inkâr anlamında bir istifhamdır. Yani, Allah'a yalan
uydurandan, O'nun sözlerini değiştirerek Allah'ın indirmediği şeyleri onlara
katandan daha zalim hiçbir kimse olamaz. Aynı şekilde, bu Kur'ân-ı Kerîmi
inkâr edip Allah'a yalan uydurduğunuz ve: Bu O'nun sözü değildir, dediğiniz
takdirde de sizden daha zalim hiç bir kimse olamaz. Bu ise, Rasûlullah (sav)'ın
onlara söylemekle emrolunduğu sözlerdendir. Bu şekilde emrolunduğu sözlerden
değil de, yüce Allah'ın buyruğu olarak yeni bir konu olduğu da söylenmiştir.
Yine denildiğine göre iftira eden kişi ile müşrikler, Allah'ın
âyetlerini yalanlayanlar ile kitap ehli kastedilmiştir.
"Muhakkak ki günahkârlar iflah olmazlar."[39]
18. Onlar, Allah'ı bırakıp
kendilerine ne bir zarar, ne de bir fayda vermeyecek olan şeylere taparlar. Bir
de: "Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir" derler. De ki
"Siz, Allah'a, göklerde ve yerde bilmeyeceği bir şeyi mi haber
veriyorsunuz?" Hâşa O, ortak tutmakta oldukları her şeyden münezzeh ve
yücedir.
"Onlar, Allah'ı bırakıp kendilerine ne bîr zarar, ne de bir fayda
vermeyecek olan şeylere taparlar" buyruğu ile putlar kastedilmektedir.
"Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir, derler." Bu oniann
bilgisizliklerinin
nihai derecesini ortaya koymaktadır. Çünkü onlar, âhiretteki
dönüşlerinde halihazırda hiçbir fayda ve zararı sözkonusu olmayan bir takım
varlıklardan şefaat ummaktadırlar.
"Bizim şefoatçllerimizdir" buyruğunun, onlar, dünya
hayatındaki geçimimizin düzeltilmesi hususunda Allah nezdinde bize şefaat
etmektedirler, anlamında olduğu da söylenmiştir.
"De ki: Siz, Allah'a, göklerde ve yerde bilmeyeceği bir şeyi mi
haber veriyorsunuz?" buyruğunda "haber veriyorsunuz"
anlamındaki; kelimesini genel olarak
kıraat alimleri "be" harfini şeddeli olarak okumuşlardır. Ancak,
Ebu's-Semmâl el-Adevî bunu, "Haber verdi, verir"den gelen bir fiil
olarak şeddesiz okumuştur. Genel olarak diğer kıraat âlimlerinin okuyuşu ise;
den gelmektedir ki, her ikisi de aynı manayı vermektedir. Şam yüce Allah'ın şu
buyruğunda ise bu iki kip de bir arada kullanılmıştır: " Bunu saha kim
haber verdi, dedi, o. her şeyi en iyi bilen, her şeyden haberdar olan bana
haber verdi, dedi." (et-Tahrîm, 66/3).
Burada buyruğun anlamı şu demektir: Yani siz, yüce Allah'a, mülkünde
bir ortağı, yahut da O'nun izni olmaksızın nezdinde bîr şefaatçi bulunduğunu
mu haber vermektesiniz? Oysa O, göklerde olsun, yerde olsun kendisinin bir
ortağı olduğunu bilmemektedir. Zira ortağı yoktur. O'nun için böyle bir şeyi
bilmemektedir. Bunun bir benzen de yüce Allah'ın şu buyruğudur: "Siz yer
yüzünde O'na bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?" (er-Ra'd, 13/33).
Daha sonra yüce Allah zalim ortağı bulunmaktan (şirkten) tenzih ve takdis
ederek şöyle buyurmaktadır: "Hâşâ, O, ortak tutmakta oldukları her şeyden
münezzeh ve yücedir." Yani O, ortağı bulunmaktan büyüktür, münezzehtir.
Şöyle de açıklanmıştır: Yani onlar, işitmeyen, görmeyen ve hiçbir şeyi
diğerinden ayırd edemeyen varlıklara tapınmaktadırlar ve: "Bunlar Allah
katında bizim şefaatçilerimizdir" demektedirler. Peki, sizler şanı yüce
Allah'a bilmediği bir şeyi haber verebilecek durumda mısınız? Hâşa O, onların
ortak koşmalarından yücedir, münezzehtir.
"Ortak tutmakta oldukları" anlamındaki kelimeyi, Hamza ile
el-Kisaî, "te" ile okumuştur. (Yani, ortak tutmakta olduklarınız,
anlamına gelir). Ebu Ubeyd'İn tercih ettiği kıraat da budur, diğerleri ise
bunu "ye" ile okurlar.[40]
19. İnsanlar ancak tek bir
ümmetti. Sonradan ayrılığa düştüler. Eğer Kabbinden bir söz geçmiş olmasaydı,
anlaşmazlığa düştükleri şeylere dair aralarında hüküm verilmiş olurdu.
Bu buyruğa dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/213. âyetin
tefsirinde) geçtiğinden ötürü burada o açıklamaları tekrarlamanın bir anlamı
yoktur.
ez-Zeccâc der ki: Burada "insanlar'dan kasıt Araplardır, Onlar
şirk üzere idiler. Burada kastedilenlerin îslâm fıtratı üzere doğan her çocuk
olduğu da söylenmiştir, buluğa erdikten sonra bunlar ayrılığa düşerler.
"Eğer Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı anlaşmazlığa düştükleri
şeylere dair aralarında hüküm verilmiş olurdu." Bu buyrukta kaza ve kadere
işaret edilmektedir. Yani, şayet yüce Allah önceden kıyamet gününden önce
mükâfat ve cezayı vermek suretiyle hakkında anlaşmazlığa düştükleri konularda
aralarında hüküm vermeyeceğine dair hükmetmemiş olsaydı, elbette dünya
hayatında aralarında hüküm verirdi. Ve amelleri sebebiyle mü'mirileri cennete
girdirir, küfürleri sebebiyle de kâfirleri cehenneme atardı. Fakat, şanı yüce
Allah bütün insanların neler yapacağını bilmekle birlikte önceden beri belli
bir eceli tayin etmiş ve bunun için vade olarak kıyamet gününü tes-bit
etmiştir. Bu açıklamayı eî-Hasen yapmıştır. Ebu Ravk der ki: "Aralarında
hüküm verilmiş olurdu" kıyameti kopartırdı, anlamındadır. Onları helak
eder ve işlerini bitirir, diye de açıklanmıştır.
el-Kelbî der ki: Buradaki "söz; kelime"den kasıt şudur: Şanı
yüce Allah bu ümmeti son ümmet olarak sonraya bırakmıştır. O bakımdan, kıyamet
gününe kadar dünyada bir azap ile onları helak etmeyecektir. Eğer bu erteleme
olmasaydı, ya azabın inmesiyle, yahut da kıyametin kopaıtılmasıyla aralarında
hüküm verilecekti. Âyet-i kerime, Peygamber (sav)'e kendisini inkâr edenlerin
azabının ertelenmesi hususunda bir tesellidir.
Burada "geçmişteki söz" buyruğu, ona karşı bir delil
getirmedikçe hiçbir kimseyi sorumlu tutmayacağı anlamına gelir ki, bu da
peygamberlerin gönderilmesidir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Biz, bir rasûl göndermedikçe de azab ediciler değiliz." (el-İsra,
17/15.)
Âyet-i kerimede sözü edilen "söz"in, lıadis-i şerifteki:
"Rahmetim gazabı mı geçmiştir"[41] buyruğuna işaret olduğu da söylenmiştir. İşte
bu olmasaydı hiçbir şekilde isyankârları tevbe etsinler diye ertelemezdim.
İsa, "Hüküm verilmiş olurdu" anlamındaki buyruğu, "kaf harfi
üstün olarak okumuştur (...hüküm vermiş olurdu, anlamına gelir).[42]
20. "Ona Rabblnden bir
âyet indirilmeli değil miydi" derler. De ki: "Gayb ancak Allah'ındır.
O halde bekleyedurun. Ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim."
Bu buyrukta söz konusu edilenler Mekkelilerdir. Yani, ona şu âyetten yani
mucizeden başka bir mucize indirilmeli değil miydi? Başka bir mucize verilsin
de dağlan bizim için altına dönüştürsün, onun da altından bir evi bulunsun,
atalarımızdan ölmüş olanları karşımıza diriltsin. ed-Dahhâk der ki: Onun da
Musa'nın asası gibi bir asası bulunsun (demek istemişlerdi).
"De ki: Gayb ancak Allah'ındır." Yani, ey Muhammed! De ki,
âyetin (.mucizenin) inişi gaybdır. *O halde bekleyedurun" gözetleyin,
"ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim." Böyle bir mucizenin
inişini gözetleyenlerdenim.
Şöyle de açıklanmıştır: Haklı olanı haksız olana karşı muzaffer kılması
suretiyle Allah'ın aramızdaki hükmünü bekleyin.[43]
21. İnsanlara, kendilerine
dokunan bir sıkıntıdan sonra bir rahmet tattırmamızın ardından bakarsın ki
onların, âyetlerimiz hakkında bir tuzakları olur. De ki: "Allah'ın
karşılık vermesi daha çabuktur Elçilerimiz kurduğunuz tuzakları hiç şüphesiz
yazıyorlar."
Bu buyrukta "İnsanlar" ile kastedilenler Mekke kâfirleridir.
"Kendilerine dokunan bir sıkıntıdan sonra bir rahmet tattırmamızın
ardından..." sıkıntıdan sonra rahatlık, kıtlık ve kuraklıktan sonra
bolluk, diye açıklanmıştır.
"Tattırmamızın ardından bakarsınkî onların âyetlerimiz hakkında
bir tuzakları olur." Alay ederler ve yalanlarlar. Yüce Allah'ın:
"Tattırmamızın ardından" anlamındaki buyruğun cevabı, el-Halil ve
Sibeveyh'in görüşüne göre, "bakarsın ki onların..." buyruğudur.
"De ki: Allah'ın karşılık vermesi daha çabuktur"
buyruğundaki: "De ki; Allah'ın... daha çabuktur" anlamındaki ifadeler
mübteda ve haberdir. "Karşılık vermesi" ise beyan (temyiz) olarak
nasbedilmiştir. Yani, Allah'ın tuzaklarına karşılık onları cezalandırması daha
bir çabuktur. Bu da şu demektir: Onlara gelecek olan azap, kurdukları
tuzaklardan daha hızlı ve çabuk bir şekilde onları helak edecektir.
"Elçilerimiz kurduğunuz tuzakları hiç şüphesiz yazıyorlar." Yani,
bizim Hafaza Meleklerimiz sizin peygamberlere karşı kurduğunuz tuzakları
yazmaktadırlar. Kıraat alimleri genel olarak "te" harfi ile muhatap
kipi şeklinde "Kurduğunuz tuzaklar" diye okumuşlardır. Ancak
Ruveys'in rivayetine göre Yakub ile Harun el-Atekî'nin rivayetine göre Ebu Amr
bunu, "ye" ile (kurdukları tuzakları anlamında) diye okumuşlardır.
Buna sebep (delil) İse, yüce Allah'ın: "Onların âyetlerimiz hakkında bir
tuzakları olur" anlamındaki buyruktur.
Denildiğine göre, Ebu Süfyan, senin bedduan sebebiyle bize yağmur
yağmaz oldu. Eğer bize yağmur yağdırılmasını (ister ve) sağlarsan, biz de seni
tasdik ederiz, demişti. Hz. Peygamber'in duası üzerine yağmur yağdığı halde
iman etmediler. İşte onların "tuzaklarından kasıt budur.[44]
22. Sizi karada ve denizde
gezdiren O'dur. Hatta siz, gemilerde bu hmduğunuz zaman, onlar da İçindekileri
güzel bir rüzgâr ile götürüp kendileri de bununla sevindikleri sırada o
gemilere şiddetli bir fırtına gelip çatar. Her taraftan da şiddetli dalgalar
onlara hücum etmeye başlayıp kendilerinin çepeçevre kuşatıldıklarını
sandıkları bir sırada dinlerini yalnızca Allah'a hâlis kılanlar olarak Ona
şöyle dua ederlen "Andolsun ki, eğer bizi bundan kurtarırsan muhakkak
şükredicilerden oluruz."
23. Fakat onları kurtarınca
hemen arkasından yeryüzünde haksız yere taşkınlıklarda bulunurlar. Ey insanlar!
Sizin taşkınlığınız ancak kendi aleyhinlzedir. Yapabileceğiniz dünya hayatından
faydalanmaktan ibarettir. Nihayet dönüşünüz ancak Bizedir. Yaptıklarınızı size
bildireceğiz.
"Sizi karada ve denizde gezdiren O'dur. Hatta siz, gemilerde
bulunduğunuz zaman, onlar da İçindekileri güzel bir rüzgâr İle
götürüp..." Yani, karada canlı binekler üzerinde, denizde de gemiler üzerinde
sizi taşıyan O'dur, el-Kelbî der ki: Yolculuğunuz esnasında sizi koruyan O'dur.
Âyet-i kerime insanların canlı hayvanlara binerek ve denizde yolculuk yaparak
mevcut hallerindeki nimetlerini saymayı ihtiva etmektedir. Denizde yolculuk
yapmaya dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/164. âyet, 3 ve 4.
başlıklarda! geçmiş bulunmaktadır.
Genel olarak kıraat alimleri "Sizi... gezdiren" diye
okumuşlardır. İbn Âmir İse, "sizi etrafa dağıtan ve yayan" anlamında
olmak üzere "nûn" ve "şîn" harfi ile şeklinde okumuştur.
"Gemi" anlamındaki
kelimesi ise hem tekil olarak, hem de çoğul olarak böylece kullanılır,
müzekkeri ve müennesi de böyledir. Yine buna dair açıklamalar daha önce
(el-Bakara, 2/164. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah'ın:
"Onlar da içindekileri... götürüp" buyruğu ise, hitaptan gaibe
geçiştir. Bu şekildeki bir anlatım, lıem Kur'ân-ı Kerîmde, hem de Arap
şiirlerinde pek çoktur. Şair Nâbiğa der ki:
"Ey el-Alyâ ve es-Sened'de (yahut da vadinin dağa doğru yüksekçe
bölümündeki) Meyye diyarı!
Artık bomboş kalmıştır ve onun üzerinden (bu haliyle) çok uzun
bir zaman geçmiştir."
İbnü'l-Enbarî der ki: Dilde gaibe hitaptan, yüz yüze hitaba geçiş de
caizdir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ve Rabbleri onlara son
derece temiz bir şarap içirmiştir. İşte bu, gerçekten sizin için bir
mükâfattır, yaptıklarınızın karşılığını da fazlasıyla görmüşsünüzdür."
(el-İnsan, 76/21-22) Görüldüğü gibi burada önce gaibten söz edilmiş, ondan
sonra da karşılıklı olarak hitap zikredilmiştir.
"Güzel bir rüzgâr ile götürüp, kendileri de bununla sevindikleri
sırada..." Bu hususa dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde
(2/164. âyet 9. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.
"O gemilere şiddetli bir fırtına gelip çatar" buyruğundaki;
"Onlara gelip çatar"daki zamir gemilere aittir.
"Güzel rüzgâr"a ait olduğu da söylenmiştir, şiddetli rüzgâr
demektir.
" Rüzgâr esti" denilir, ism-i failleri ise; şeklinde gelir.
Şair de der ki:
"Nihayet beraberinde yağmur da getiren, toprak üzerindeki her şeyi
yerinden oynatan Şiddetli bir rüzgâr esip de yüksek sesli gök gürültüsü
de (işitilince)."
Yüce Allah'ın: "Şiddetli" diye müzekker olarak buyurması,
"rüzgâr" anlamındaki "rîh" kelimesinin de müzekker
olmasından dolayıdır. Şiddetli fırtına ve rüzgâra aynı zamanda; da denilir,
ikisi de aynı şeydir. "Güzel rüzgâr" ise, ne şiddetli ve hızlı ne de
ağır esene denir. (Mutedil rüzgâr).
"Her taraftan da şiddetli dalgalar onlara hücum etmeye
başlayıp" buyruğunda geçen "dalga" yükselen su demektir.
"Kendilerinin çepeçevre kuşatıldıklarını sandıkları" yani,
belânın etraflarını tümüyle kuşattığına inandıkları.., Çünkü Arapçada bir bela
ve musibete düşen kimse hakkında; "Etrafı kuşatıldı, sarıldı"
denilir. Âdeta bü bela onu çepeçevre kuşatmış gibi kabul edilir. Bu ifadenin de
aslı surdan gelmektedir: Düşman bir yerin etrafını çevreleyip kuşatacak olursa,
orada bulunan ahaliyi yok eder... İşte böyle bir sırada "dinleriniyalnızca
Allah'a halis kılanlar olarak O'na şöyle dua ederler..." Yalnızca O'na dua
eder ve daha önce taptıklarını bir kenara bırakırlar, terkederler.
İşte bu buyrukta insanların sıkıntılı zamanlarında Allah'a dönmek
fıtratı üzere yaratıldıklarının, sıkıntı içerisinde bulunan kimsenin -kâfir
dahi olsa duasının kabul olunduğunun delilidir. Çünkü, bütün sebepler ortadan
kalmış ve kişi rabler Rabbi bir ve tek olana dönmüş olur. Nitekim yüce
Allah'ın izniyle ileride buna dair açıklamalar en Neml Sûresi'nde (27/62-64.
âyetlerin tefsirinde) gelecektir.
Kimi müfessir de şöyle demiştir: Onlar, bu dualarında Arap olmayanların
dilinde: Ey Hay, ey Kayyum anlamına gelen "Âhiyâ Şerahiyâ" isimleri
ile dua etmişlerdir.[45]
Bu âyet-i kerime mutlak olarak denizde yolculuk yapılabileceğine delil
teşkil etmektedir. Sünnet-i seniyyede de Ebû Hureyre yoluyla gelen bir hadis
vardır ki, o hadiste şu ifadeler yer alır: Biz denize biniyor ve beraberimizde
az su taşıyoruz...
[46] Enes yoluyla gelen Um Haram ile ilgili
hadiste de savaş esnasında denizde yolculuk yapmanın caiz olucuna delil vardır.
Bu anlamdaki yeterli açıklamalar önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/164. âyet, 4
ve 5. başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah'a hamd olsun.
el-A'raf Sûresİ'nin sonlarında da denizin coşup dalgalanması esnasında
denize binenin hükmüne dair açıklamalar geçmiş idi. Böyle bir kimsenin durumu
sağlıklı bir kimsenin durumu gibi midir, yoksa hacr altında bulunan kimsenin
durumu gibi midir; açıklamıştık. Buna dair açıklamaları oradan takip
edebilirsiniz. (Bk. el-A'raf, 7/189 190. âyet, 7. başlık).
"Andolsun ki, eğer bizi bundan kurtarırsan" bizi bu şiddetli
hallerden ve dehşetlerden kurtarırsan... el-Keibî ise, bu fırtınadan
kurtarırsan diye açıklamıştır. "Muhakkak şükredicilerden oluruz."
Kurtarma nimetine karşılık sana itaat ile amel ederiz. Takat onları" bu
fırtınalardan, tehlikelerden "kurtarınca, hemen arkasından yeryüzünde
haksız yere taşkınlıklarda bulunurlar." Yani, yeryüzünde fesat
çıkartırlar, masiyet işlerler.
"Taşkınlık: bağy" fesat ve şirk demektir. Bu kelime de kötüye
giden yaranın etrafa yayılmasından alınmıştır. Asıl anlamı İse, talepte
bulunma demektir. Yani, fesat çıkartmak suretiyle üstünlük kurmaya, yükselmeye
çalışırlar anlamına gelir. "Haksız yere" ise, yalanlamak suretiyle
anlamındadır. Nitekim ,bir kadın kocasından başkalarıyla oturup kalktığı vakit
kullanılan; "Kadın fahişe oldu" tabiri de buradan gelmektedir.
"Ey İnsanlar! Sizin taşkınlığınız ancak kendi aleyhinizedir."
Bunun vebali size aittir. İfade burada tamam olmaktadır. Daha sonra yüce Allah
yeni bir cümle (ibtidâ) olarak şöyle buyurmaktadır: "Yapabileceğitıiz
dünya hayatından faydalanmaktan ibarettir." Yani, hepsi bu dünya
hayatının taydaşıdır. Bunun ise kalıcılığı yoktur.[47]
en-Nelıhâs der ki: "Sizin taşkınlığınız" buyruğu, mübtedâ
olarak merfu'dur. Haberi ise, "dünya hayatından fayadalanmaktan
ibarettir" anlamındaki buyruktur. "Kendi aleyhinizedir"
anlamındaki buyruk ise, "taşkınlığınız" fiilinin ihtiva ettiği
mananın mefulüdür. Bununla birlikte haberinin "kendi aleyhinizedir"
anlamındaki ifadenin olması da mümkündür, o takdirde mübtedâ mahzuf demektir.
Yani, bu dünya hayatından faydalanmaktır.
Bu iki anlam arasında ince bir fark vardır. Şöyle ki:
"Faydalanma" anlamındaki "meta" kelimesi, şayet
"sisin taşkınlığınız" buyruğunun haberi kabul edilirse, anlam şöyle
olur: Sizin birbirinize karşı yaptığınız taşkınlık (kendi aleyhinizedir). Bu da
yüce Allah'ın: "Kendi kendinize (yani birbirinize) selam, veriniz"
(en-Nûr, 24/61) buyruğuna benzer. Aynı şekilde: "Andol-sun ki, size kendi
nefislerinizden (içinizden, aranızdan) bir peygamber gelmiştir ki..."
(et-Tevbe, 9/128) buyruğu da böyledir.
Eğer haber, "ancak kendi aleyhinizedir" buyruğu kabul
edilirse, o takdirde mana şöyle olur: Sizin bozgunculuğunuzun zararı size
döner. Yüce Allah'ın: "Ve eğer kötülük yaparsanız, kendinize yaparsınız"
(el İsra, 17/7) buyruğu gibi.
Süfyan b. Uyeyne'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: yüce Allah bu buyruğu
ile azgınlığın dünya hayatının bir metaı olduğunu kastetmektedir. Yani,
azgınlığın cezası, dünya hayatında o azgınlığı yapana acilen verilir. Nitekim:
"Azgınhk yok oluştur" ifadesi de bu anlamdadır.
İbn Ebi İshak; "faydalanmak" anlamındaki "meta"
buyruğunu mastar olmak üzere; diye okumuştur ki, bu da; "Nihayet bütün
yapabileceğiniz dünya hayatının metaı ile faydalanmaktan ibarettir,"
demek olur. Yahut da; anlamında cer harfinin kaldırılması dolayısıyla nasb
edilmiştir. (Dünya hayatının metaı gelip geçici olduğundan dolayı azgınlığınız
kendi aleyhinizedir, demektir). Yahut da lıal olarak mef'ul anlamında olmak
üzere mastardır. Yani, siz ancak dünya hayatından faydalananlar olarak
(birbirinize karşı azgınlık edersiniz).
Ya da zarf olarak nasb edilmiştir. Yani, siz ancak dünya hayatında
faydalanırsınız, anlamında olur. Zarfın car ve mecrurun ve halin taalluk
ettiği yer ise, "taşkınlık" daki fiil manasıdır. "Ancak kendi
aleyhinizedir" anlamındaki buyruk da bu mananın mePûlü olur.[48]
24. Duaya hayatı gökten
indirdiğimiz bir su gibidir. Sonra ona yeryüzünde insanların ve hayvanların
yediği bitkiler karışmıştır. Nihayet yeryüzü çeşit çeşit zînetinl takınıp
süslendiği, sahipleri de bunları elde etmeye güç yetireceklerini sandıkları
bir sırada, geceleyin veya gündüzün emrimiz ona geliverir de, orayı sanki dün
yerinde yokmuş gibi kökünden koparılıp biçilmiş bir hale getiriverüiz. İşte
Biz, düşünen bir topluluğa âyetleri böylece açıklarız.
"Dünya hayatı gökten indirdiğimiz bir su
gibidir..." âyetinin ifade ettiği mana, benzetme ve temsildir. Yani, fena
bulması sonunun gelmesi, öneminin azlığı ve ondan alınan zevkin kısa süreli
oluşu itibariyle dünya hayatı bir suya benzer. Buna göre; "Bir su
gibidir" ifadesi takdirindedir. O
bakımdan, "kef" ref malıallindedir. Bu benzetme ile ilgili daha geniş
açıklamalar, yüce Allah'ın izniyle el-Kehf Sûresi'nde (18/45. âyetin tefsirinde)
gelecektir. "Gökten indirdiğimiz" anlamındaki buyruk da "bir
su"nun sıfatıdır.
"... karışmıştır." Nafi'den, onun "karışmıştır"
anlamındaki; kelimesi üzerinde vakıf
yaptığı rivayet edilmiştir. Yani, yere karışmış bir su gibidir, demek olur.
Daha sonra da; "Ona... yer yüzündeki bitkiler (karışmıştır)"
takdirindeki, buyruğu ile başlayarak okur Yani, o suya yeryüzünün bitkileri
karışıp yer-yüzü de çeşitli bitkiler bitirmiştir. Buna göre "bitkiler"
anlamındaki "nebat" kelimesi mübtedâ olur. "Karışmıştır"
anlamındaki kelime üzerinde vakıf yapmayanların görüşüne göre ise,
"nebat" kelimesi "karışmıştır" anlamındaki fiil
dolayısıyla (fail olarak) merfu'dur. Bu da bitkinin yağmura karıştığı anlamına
gelir. Yani, o bitki yağmuru emmiş,
böylelikle nemlenerek güzelleşmiş ve yeşermiş olur.
"İhtilât: Karışmak" ise, bir şeyin içice girmesi demektir.
"İnsanların" tane, meyve ve bakliyat türünden "ve
hayvanların" ot, saman ve arpa türünden "yediği bitkiler
karışmıştır. Nihayet yeryüzü çeşit çeşit zilletini takınıp süslendiği..."
yani, güzelliğine bürünüp -ki, "Zuhruf (zinet)" güzelliğin
mükemmelliği demektir. O bakımdan altına da "zuhruf' denilmiştir-
tanelerle, meyvelerle ve çiçeklerle de süslendiği zaman...
"Süslendi" kelimesinin aslı dir. Burada "te" harfi
"ze" harfine idğam edildikten sonra vasıl için de "eliF
getirilmiştir. Çünkü idğam yapılan harf birincileri sakin olan İki harf
durumunda olur. Sakin harf ile de başlamaya imkân yoktur. İbn Mes'ud İle Ubey
b. Kâ'b ise bunu aslına uygun olarak;
diye okumuşlardır. el-Hasen, el A'rec ve Ebu'l-AIiye ise; diye
okumuşlardır ki, zinetlerini üzerine aldı, takındı anlamına gelir. Bu da
çeşitli mahsul ve ekinleri bitirdi anlamındadır. Bu kıraatleıiyle fiili aslı
üzere okumuş olurlar. Eğer i'lâl yapacak olsalardı diye okumulan gerekirdi. Avf b. Ebi Cemile
el-A'râbî der ki: Hocalarımız; diye okumuşlardır ki, bu da veznindedir.
el-Mukaddemî!nin rivayetinde ise, şeklindedir ki, bunun da aslı şeklidir. Buna
uygun vezindeki kelime
ise olup idğam bundan sonra
yapılmıştır. eş-Şa'bî ve Katade ise,
diye, gibi okumuşlardır. Ebu Osman en Nehdî ise
şeklinde, gibi okumuştur. Yine Ebu Osman'dan nakledildiğine göre o, bu
kelimeyi şeklinde gibi okumuştur. Ondan bu kelimeyi şeklinde hemzeli olarak okuduğu da rivayet
edilmiştir ki, böylelikle ondan üç ayrı kıraat rivayet edilmiş olmaktadır.
"Sahipleri de bunları elde etmeye" yani bu ekinleri biçmeye,
bunlardan yararlanmaya "güç yetireceklerini sandıkları" inandıkları
"bir sırada..." yüce Allah bu buyruğunda yerden haber vermekle
birlikte asıl maksat, onun bitirdiği bitkilerdir. Bu şekilde yerden haber
vermesi ise, zaten bunun böyle olduğunun anlaşılmasıdır ve esasen bitkinin de
yerden çıkmasıdır.
Şöyle de açıklanmıştır: Buradaki "(Onun) sahipleri"
ifadesindeki zamir, elde edilen mahsullere aittir denildiği gibi,
"süse" aittir de denilmiştir. "Geceleyin veya gündüzün"
ifadeleri iki zarftır, "emrimiz" azabımız, yahut da onların helak ve
telef edilmesine dair emrimiz, demektir.
"Ona geliverir de orayı sanki dün yerinde yokmuş gibi" sanki
dün hiç mamur değil misçe s ine "kökünden koparılıp biçilmiş"
üzerinde hiçbir şey bulunmayan bitkileri koparılmış ekinleri biçilmiş "bir
hale getiriveririz."
"Orayı... biçilmiş bir hale getiriveririz" anlamındaki;
ifadesinde "orayı" ile "biçilmiş bir hale getiriveririz"
anlamındaki kelimeler iki meFuldür. Ayrıca: "Biçilmiş" kelimesinin
raüennes değil de mü-zekker gelmesi, "mef’ul" anlamında
"fail" vezninde oluşundan dolayıdır. Ebu Ubeyd der ki: Bu, kökünden
koparılmış ekine denilir. "Yokmuş" yani, önceden güzel bir mahsul
olarak yokmuş... demektir ki, bu da bir yerde ikamet etmek, orayı imar etmek
demek olan den gelmektedir, ise, sözlükte insanların mamur ettiği,
konakladığı yerler demektir. Katade, bu buyruğu sanki bu nimetler olmamış gibi;
diye açıklamıştır. Şair Lebîd de (bu kökten gelen kelimeyi kullanarak) şöyle
demektedir:
"Dâhis (adındaki atın) koşmasından önce ben bir süre orada kaldım
(orayı imar ettim);
Tartışmayı çok seven o nefain ebediliği olsaydı keşke."
Genel olarak bu kelime "arz: yer, yeryüzü" kelimesinin müennesliği
dolayısı ile şeklinde "te” ile
okunmuştur. Katade ise bunu; şeklinde
"ye" ile okumuştur ki, bu "zuhruf; zinefe ait olur. Yani nasil
ki bu zinet yani ekin yok olup gidiyorsa, bu dünya da böylece yok olup gider.
"İşte biz" Allah'ın âyetleri üzerinde "düşünen bir
topluluğa âyetleri böylece açıklarız" beyan ederiz.[49]
25. Allah İse Dâru's-Selâm'a
çağırır ve O, dilediğini dosdoğru yola iletir.
Yüce Allah bu yurdun, yani dünya yurdunun niteliklerini sözkonusu ettikten
sonra "Allah İse Dâru's-Selâm'a çağırtın" buyruğu ile âhiretin
niteliklerini belirterek şöyle buyurmaktadır: Allah sizi dünyalık toplamaya
çağırmıyor. Aksine O, selâm yurduna, yani cennete ulaşmanız için sizleri İtaat
etmeye çağırıyor.
Katade ve el-Hasen derler ki: es-Selâm, yüce Allah'ın adıdır.
"es-Selâm yurdu" ise cennet demektir. Cennete "selâm
yurdu" adının verilmesi, oraya girenin her türlü afet ve musibetten
selamete ermesinden ötürüdür. "es Selâm"
Şanı yüce Allah'ın
isimlerindendir. Biz bunu "el-Kitabü'l-Esnâ fi Şerhi Es-maillaki'l-Hüsnâ"
adlı eserimizde açıklamış bulunuyoruz. İleride yüce Allah'ın izniyle el-Haşr
Sûresi'nde (59/23- âyetin tefsirinde) gelecektir.
Şöyle de açıklanmıştır: Yani, yüce Allah selâmet (esenlik) yurduna çağırır.
"Selâm" ile "selâmet* kelimeleri tıpkı "radâ ve radâat: süt
emmek" kelimelerinde olduğu gibi aynı anlama gelirler. Bu açıklamaları
ez-Zeccâc yapmıştır. Şair de şöyle demektedir:
"Bekr”in anası selâmet ile selâm verir.
Peki, senin için kavminden sonra selâm (yani esenlik) sözkonusu olur
mu?"
Şöyle de açıklanmıştır: Bununla; yüce Allah tahiyyet (selamlaşma) yurduna
çağırır, demek istemiştir. Çünkü, bu şekilde kendilerine selam verilenler yüce
Allah'tan tahiyyet ve selama nail olurlar. Aynı şekilde onlara melekler
tarafından da selam verilir.
el-Hasen der kî: Selam, hiçbir şekilde cennet ehlinden kesilmez, o
onla-nn tahiyyeleridir. Nitekim yüce Allah: "Oradaki tahiyyeleri
(selamlaşmaları) ise selamdır" (Yûnus, 10/10) diye buyurmaktadır.
Yalıya b, Muaz da şöyle demektedir: Ey Ademoğlu, Allah seni
Dâru's-se-lâm'a çağırmaktadır. O bakımdan sen O'nun bu çağrısına nereden cevap
vereceğine dikkat et. Eğer yaşadığın dünyadan ona cevap verir çağrısına
uyarsan, o selam yurduna girersin. Şayet kabrinden o çağrıya cevap verecek olursan,
oraya girmekten alıkonulursun. İbn Abbas da der ki: Cennetler yedi tanedir:
Daru'l-Celal, Daru's-Selam, Adn Cenneti, Me'vâ Cenneti, Huld Cenneti, Firdevs
Cenneti ve Naim Cenneti.
"Ve O, dilediğini dosdoğru yola İletir." yüce Allah, delilini
açıkça ortaya koymak için davetini herkese (umumi) yapmış, insanlara muhtaç
olmadığından dolayı da hidayetini özel olarak ihsan etmiştir.
"Dosdoğru yol (es-Sıratu'l-Müstekîm)"ın, Allah'ın Kitabı
olduğu söylenmiştir. Bunu Ali b. Ebi Talib Hz. Peygamber'den rivayetle şöyle
demektedir: Ben, Rasûlullah (sav)'ı şöyle buyururken dinledim: "Sırat-ı
Müstakim yüce Allah'ın Kitabıdır."[50]
İslâm olduğu da söylenmiştir. Bunu da en-Nevvâs b. Sem'ân, Rasûlullah
(sav)'dan rivayet etmiştir. Sırat-ı Mustakîm'in hak olduğu da söylenmiştir ki,
bu da Katade ve Mücalıid'in
görüşüdür. Rasûlullalı (sav')'ın ve ondan sonra gelen iki arkadaşı Ebu Bekir ve
Ömer'in olduğu da söylenmiştir.
Câbir b. Abdullah şöyle demektedir: Rasûlullalı (sav) bir gün çıkıp şöyle
dedi: "Rüyamda Cebrail başımın yanında, Mikâil de ayaklarımın yanında gibi
gördüm. Onlardan biri diğerine; şuna dair bir misal ver, dedi. O da ona dedi
ki: İşit, kulakları iyi işitesice, aklet, kalbi iyi beüeyesice. Senin ve ümmetinin
misali, bir ev bina etmek üzere bir arsanın etrafını çeviren, sonra da orada
bir ev inşa eden bir hükümdara benzer. Daha sonra bu hükümdar bu evde bir
ziyafet verir. Arkasından insanları bu ziyafeti yemeye davet etmek üzere bir
elçi gönderir. İnsanlardan kimisi bu elçinin çağrısını kabul eder, kimisi de
onu terk eder. İşte bu misalde "hükümdar"dan kasıt Allah'tır. Etrafı
çevrilen yerden kasıt İslâm'dır. İçindeki evden kasıt cennettir. Ve sen ey
Mu-hammed, sözü edilen elçisin. Senin çağrını kabul eden İslâm'a girer. İslâm'a
giren de cennete girer. Cennete giren kişi ise oradaki yiyeceklerden yer,"
Daha sonra Rasûlullalı (sav): -Ve O, dilediğini dosdoğru yola Uetir"
buyruğunu okudu."[51] Daha sonra Katade ve Mücahid de "Allah
ise Dâru's-Selâma çağırır..." diye başlayan âyeti okudular.
İşte bu âyet-i kerime Kaderiye'nin görüşlerini red hususunda apaçık bir
delildir. Çünkü onlar, Allah bütün insanları Sıran Müstakime iletmiştir, derler.
Halbuki yüce Allah: "Ve O, dilediğini dosdoğru yola (Sırat-ı Müstakime)
İletir" diye buyurmaktadır. Kaderiye böylelikle, Kur'ân naslarını, Allah'a
karşı gelerek, reddetmiş olmaktadır.[52]
26. İhsanda bulunanlara daha
güzeli ve daha da fazlası vardır. Yüzlerine ne bir toz bulaşır, ne de horhık
kaplar. Onlar cennetliklerdir. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar.
"İhsanda bulunanlara daha güzeli ve daha da fazlası vardır"
buyruğu ile ilgili olarak Enes (r.a) yoluyla gelen hadiste şöyle dediği rivayet
edilmektedir; Rasûlullalı (sav)'a yüce Allah'ın: "Daha da fazlası
vardır" buyruğu hakkında sorulunca şöyle buyurdu: "Dünya hayatında
iken güzel amellerde bulunanlara el-Hüsnâ (daha güzel olan) vardır ki, o da
cennettir. Bir de onlara daha fazlası da vardtr ki, o da kerim olan Allah'ın
yüzüne bakmaktır."[53]
Bu, aynı zamanda Ebu Bekir es-Sıddîk ile, bir rivayette Ali b. Ebİ
Talib'in de görüşüdür, Huzeyfe, Ubade b. es-Sâmit, Ka'b b. Ucre, Ebu Musa,
Suhayb ve bir rivayette İbn Abbas'ın da görüşüdür. Aynı zamanda tabiinden bir
topluluk da bu görüştedir, bu hususta doğru olan görüş de budur.
Müslim, Sahih'inde Suhayb'dan, Peygamber (sav)'in şöyle buyurduğunu
rivayet etmektedir: "Cennetlikler cennete girdikten sonra, şanı yüce ve
mübarek olan Allah şöyle buyuracak: Size daha fazlasını vermemi istediğiniz
bir şey var mıdır? Onlar, yüzlerimizi ağartmadın mı, bizi cennete koymadın mı,
cehennem ateşinden korumadın mı? diyecekler. Bunun üzerine yüce Allah hicabı
açar. Onlara aziz ve celil olan Rabblerine bakmaktan daha çok sevdikleri bir
şey verilmiş olmayacaktır. -Bir rivayette de şöyle denmektedir: Sonra da:-
"İhsanda bulunanlara daha güzeli've daha fazlası vardır" âyetini
okudu.[54]
Bu hadisi Nesaî de Suhayb'den şöylece rivayet etmektedir: Suhayb dedi
ki: Rasûlullah (sav)'a şöyle denildi: Bu: 'İhsanda bulunanlara daha güzeli ve
daha fazlası vardır" âyeti (ne demektir)? Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
"Cennetlikler cennete, cehennemlikler de cehenneme girdikten sonra bir
mü-nadi şöyle seslenir: Ey cennet ahalisi, size Allah nezdinde verilmiş bir söz
vardır. O size vermiş olduğu bu sözünü yerine getirmek istiyor. Onlar, şöyle
diyecekler: O, yüzlerimizi ağartmadı mı, mizanlarımızı (iyiliklerimizi)
ağırlaş-tırmadı mı, bizi cehennem ateşinden korumadı mı? (.Hz. Peygamber devamla)
buyurdu ki: Bunun üzerine yüce Allah hicabı açar, onlar da O'na bakarlar.
Allah'a yemin ederim, Allah onlara kendisine bakmaktan daha çok sevdikleri ve
daha çok gözlerini aydınlatıcı hiçbir şey vermiş değildir."[55]
Bu hadisi İbnü'l-Mübârek de "Dekâik"[56] adlı eserinde Ebu Musa ei-Eş'arî'den mevkut
olarak rivayet etmiştir. Biz bu hadisi "et-Tezkire" adlı eserimizde
zikrettik. Orada "hicabın açılmasının" ne anlama geldiğini de anlattık.
Yüce Allah'a lıamd olsun.
Tirmizî el-Hakîm Ebu Abdullah -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- da şöyle
rivayet etmektedir: Bize Ali b. Hucr anlattı. Bize, el-Velid b. Müslim,
Züheyr'den anlattı. Züheyr, Ebul-Âliye'den, o, Ubeyy b. Kâ'b'dan dedi ki:
Ben, Rasûlullah (sav)'a, Allah'ın Kitabındaki "ziyade; daha
fazla" hakkında soru sordum. Birisi, yüce Allah'ın: "İhsanda
bulunanlara daha güzeli ve daha Cüdası vardır" buyruğudur. O:
"Maksat Rahman'ın yüzüne bakmaktır" diye buyurdu. Bir de yüce
Allah'ın: "Biz onu yüzbin veya daha fazlasına gönderdik" (es-Sâffat,
37/147) buyruğu hakkında sordum, O: "Yirmi bin kişi daha fazla
idiler" diye buyurdu.
Buradaki "daha Iazlası"ndan kastın, bir hasenenin on katına
ve bundan daha fazla katlara yükseltilmesi olduğu da söylenmiştir. Bu görüş İbn
Ab-bas'tan rivayet edilmiştin Ali b. Ebi Talib (r.a)'dan da şöyle dediği
rivayet edilmektedir: Daha fazlasından kasıt, dörtbin kapısı bulunan tek bir
inciden bir köşktür. Mücahid de "güzellikken kastt iyiliğe karşı aynı
iyiliğin verilmesidir. Fazlasından kasıt ise Allah'tan bir mağfiret ve bir
rızadır, Abdurrahman b. Zeyd b. Eşlem dedi ki: Daha güzel (el-hüsnâ)dan kasıt
cennettir. Daha faz-lası'ndan kasıt ise yüce Allah'ın dünyada iken'lütfundan
verdikleri ve kıyamet gününde de kendileri sebebi İle hesaba çekmeyeceği
nimetlerdir.
Abdurrahman b. Sâbât da der ki: Güzellikten kasıt müjde, daha
fazlasından kasıt ise kerim otan Allah'ın yüzüne bakmaktır. Nitekim yüce Allah
söyle buyurmaktadır: "O günde yüzler var ki apaydınlıktır, Rabblerine
bakıcıdırlar." (el-Kıyame, 75/22-23.)
Yezid b. Şecere de der ki: Fazlalıktan kasıt, bir bulutun cennet
ehlinin üzerinden geçip onlara daha önce hiç görmedikleri, oldukça nadir
şeyler yağdırması ve arkasından da: Ey cennetlikler size neyi yağdırmamı
istersiniz diye sormasıdır. Her ne isterlerse ö bulut mutlaka onlara o
istediklerini yağdırır.
Bir diğer açıklamaya göre fazlalıktan kasıt, üzerlerinden dünya
günlerinden bir günlük bir süre geçti mi, mutlaka onların evlerini yetmişbin
melek tavaf eder. Her bir melek ile birlikte diğerinde bulunmayan ve Allah
nezdin den gönderilmiş hediyeler vardır. O hediyelerin benzerini hiç bir
şekilde görmemişlerdir. Lütfü oldukça geniş, her şeyi bilen, gani, her türlü
hamde layık, yüce, büyük, aziz, kadir, berr, rahim, müdebbir, hakîm, latîf,
kerîm olan ve kudretinin yettiği şeylerin sonu gelmeyen yüce Allah'ın şanı ne
yücedir! Her türlü eksiklikten münezzehtir,
"İhsanda bulunanlar"dan kastın insanlarla giriştikleri
ilişkilerde iyi davrananlar olduğu; "daha güzel" den kastın ise,
onların yapacakları şefaat olduğu, "daha fazlasının ise, şanı yüce
Allah'ın şefaatleri için onlara izin verip bu şefaatlerini kabul etmesi olduğu
da söylenmiştir.
Yüce Allah'ın: "Yüzlerine ne bir toz bulaşır, ne de"
cehennemliklere eriştiği gibi "horhık kaplar" buyruğunda geçen
"Kaplar" anlamındaki nın ulaşmak, bulaşmak anlamına geldiği
söylenmiştir. Genç bir çocuk erginlik çağına gelip, erkekler satma
yaklaştığında ona da "mürailik" denilmesi de buradan gelmektedir.
Bunun, üstüne çıkmak, örtmek anlamına geldiği de söylenmiştir ki, bu anlamlar
birbirlerine yakındır.
Buyruk şu demektir: Onlar, Allah'ın huzuruna hasredilip toplandıklarında
onları her hangi bir toz kaplamaz ve hiç bir zillet, horluk onları bürümez. Ebu
Ubeyde, Ferezdak'a ait şöyle bir beyit okumuştur:
"O, hükümdarlık elbisesine (heybetine) bürünerek taçlanmıştır.
Ve onun arkasından
Bir dalga(yı andıran ordu) gelmektedir. Onun da üstünde sancakları
ve tozlan görürsün."
el-Hasen; şeklinde
"te" harfini (üstün yerine) sakin okumuştur, hepsi aynı anlamda olup
"toz" demektir. Bunu da en-Neh-hâs ifade etmiştir. in tekili ise,
kelimesidir. "Bunları da siyak bir toz kaplayacaktır" (Abese, 80/41)
buyruğu da buradan gelmektedir ki, üzerlerinde öyle bir toz bulunacaktır,
demektir. Bu kelimenin keder, üzüntü, gam ve saklanmak, gizlenmek anlamına
geldiği de söylenmiştir. İbn Abbas ise bunun yüzlerin siyahlığı demek olduğunu
söylemiştir. İbn Bahr ise, bu, ateşin dumanıdır demektedir. Nitekim;
Tencerenin çıkardığı duman (buhar) ifadesi de buradan gelmektedir. İbn Ebi
Leylâ der ki: Bu, (onlara toz bulaşmaması) aziz ve celil olan Rabblerine
bakmaktan uzak kalmaları demektir.
Derim ki: Ancak bu açıklama su götürür. Çünkü aziz ve celil olan Allah
şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz kendileri için daha önceden tarafımızdan
İyilik takdir edilmiş olanlar, işte onlar oradan (cehennemden) uzaklaştırılmışlardır...
En büyük korku onları üzmez..." (ei-Enbiya, 21/101-103) Birden çok âyet-İ
kerimede de: "Onlar için korku yoktur, onlar üzülecek de değillerdir."
(Mesela, el-Bakara, 2/62) diye buyurmaktadır. Yine bir başka âyet-i kerimede
şöyle buyurmaktadır: "Muhakkak; Rabbimiz Allah'tır deyip sonra dosdoğru
olanların üzerine melekler: “Korkmayın, üzülmeyin ve size va'doluhan cennetle
sevinin” diye inerler." (Fussilet, 41/30) İşte bu umumî bir hükümdür. Şanı
yüce Allah'ın lütfü ile hiçbir yerde değişikliğe uğramayacaktır. Ne Allah'ın
görülmesinden önce, ne de daha sonra iyilik yapan kimsenin yüzü üzüntü ve
kederden ötürü karararak değişikliğe uğramayacaktır, cehennem dumanından olsun,
başka bir şeyden olsun her hangi bir şey onu bürümeyecektir. "Yüzleri
ağaranlara gelince; onlar Allah'ın rahmetindedirler. Onlar orada ebediyyen
kalıcıdırlar." (Âli İmran, 3/107).[57]
27. Günahlar kazanmış olanlara
gelince; bir günahın cezası benze-riyledir. Onları bir horiuk kaplayacaktır.
Onları Allah'tan kurtaracak bir kimse de yoktur. Yüzleri karanlık gecenin
parçalarıyla bürünmüş gibidir. İşte bunlar da ateşliktirler. Onlar orada
ebedî kalıcıdırlar.
"Günahlar kazanmış" türlü masiyetleri işlemiş, şirk koşmuş
-diye de açıklanmıştır- "olanlara gelince; bir günahın cezası
benzeriyledir." Buradaki "ceza" kelimesi mübteda olarak
merf'udur. Haberi İse "benzeriyledir"
anlamındaki; kelimesidir.
İbn Keysân der ki: Buradaki "be" harfi zaiddir. Bir günahın
cezası onun gibidir, anlamındadır. Bir diğer görüşe göre buradaki
"be" mabadı (sonrası) ile birlikte haberi teşkil etmektedir. Ve bu
harf-i cer, yerine geçtiği hazfedilmiş bir kelimeye müteallaktır ki, bu da
"Bir günahın cezası onun benzen olan bir günahtır," şeklindedir.
Bununla birlikte bu harf-i cenin "ceza" kelimesine tealluk etmesi de
mümkündür. Buna göre ifadenin takdiri; "Bir günahın misliyle
cezalandırılması olacaktır" şeklinde olup mübtedanın haberi sonradan
lıazfedilmiştir. Yine "ceza" kelimesinin; "Onlara bir kötülüğün
cezası... verilecektir," takdirinde merfu olması da mümkündür. O takdirde
bu, yüce Allah'ın: "(Onlar) sayısınca başka günlerden..." (el-Bakara,
2/184) buyruğuna benzer. Yani, üzerinde... sayısınca vardır, demek olur. Buna
benzer diğer buyruklar da böyledir. Buna göre "be" harfi hazfedilmiş
bir kelimeye tealluk eder. Şöyle buyurulmuş gibidir: "Onlar için bir
kötülüğe karşı onun misli İle sabit bir ceza vardır." Yahut da burada
"be" tekid için de gelmiş olabilir, zâid de olabilir.
Bu şekildeki "benzerlik ve misliyefin anlamına gelince; onlara
verilecek olan ceza, günahlarının benzeri, günahlarının misli kabilinden
olacaktır. Yani, onlara zulmedilmeyecektir. Şanı yüce, kadir ve mübarek olan
Rabbin fiili hiç bir illete bağlı görülemez.
"Onları bir horluk kaplayacaktır" yani, onları bir aşağılık
ve bir rüsvay-lık kaplayacaktır, "onları Allah'tan" O'nun azabından
"kurtaracak bir kimse" bu azaplarını engelleyecek veya bertaraf
edecek "bir kimse de yoktur. Yüzleri karanlık gecenin parçalarıyla
bürünmüş* bu parçalar yüzlerine giydirilmiş "gibidir."
"Parçalar" anlamındaki
kelimesi, ın çoğuludur. Buna göre "karanlık" anlamındaki
kelime de "gece" anlamındaki kelimeden haldir. Yani, onların yüzleri
karanlık haldeki gecenin parçalarıyla bürünmüş gibidir.
el-Kisaî, bu kelimeyi "ti" harfini sakin olarak; şeklinde
okumuştur. Bu okuyuşa göre "Karanlık" kelimesi sıfattır. Bununla
birlikte "gece" anlamındaki kelimeden hal olması da mümkündür.
"Parça" ise, bir şeyden koparılıp düşen bölüm demektir.
İbnü's-Sikkît der ki: Parça fkıt'a) gecenin bir bölümü anlamındadır. Yüce
Allah'ın izniyle bu kelimeye dair açıklamalar Hûd Sûresi'nde (.11/81. âyetin
tefsirinde) gelecektir.[58]
28.0 günde hepsini hasredecek,
sonra da şirk koşanlara: "Siz de Allah'a eş koştuklarınız da durun
yerinizde" diyeceğiz. Sonra aralarını ayıracağız. O zaman eş koştukları
da; "Siz, bize tapmıyordunuz" derler.
"O günde hepsini hasredecek" hepsini toplayacak -haşr
toplamak demektir- "sonra da şirk koşanlara-...." yani, Allah İle
birlikte ortak edinenlere: "Siz de Allah'a eş koştuklarınız da durun
yerinizde" yani, yerinizden ayrılmayın, olduğunuz yerde durun, başka bir
yere gitmeyin "diyeceğiz." Bu bir tehdittir.
"Sonra aralarını ayıracağız." Yani, dünyada iken aralarında
bulunan bağlantı ve ilişkileri koparacak, uzaklaştıracağız. "Onu ayırdım,
o da ayrıldı," denilir. "Fa'ale" veznindedir. Çünkü bunun
mastarı; şeklinde gelir. Eğer bunun vezni "fey'ale" olsaydı,
mastarının; diye gelmesi gerekirdi. ise, ayrılmak demektir, "Allah ondan
ayrıldı," anlamına gelir. Tezâyül de karşılıklı olarak ayrılmak anlamını
ifade eder.
el-Ferrâ der ki: Kimisi bunu; diye okumuştur. Mesela;
"Ondan ayrılmam," denilir. Ancak, ayrı bir manaya gelir ki
bu, ben o işi görmem, yerine getirmem, demek olur.
"O zaman eş koştukları... derler." Burada "eş
koşulanlar" ile melekler kast edilmektedir. Şeytanların kastedildiği
söylendiği gibi, putların kastedildiği de söylenmiştir. Yüce Allah putları
konuşturacak ve böylelikle aralarında bu konuşma geçecektir. Çünkü onlar
kendilerine itaat ettikleri şeytanlar ile tapındıkları putların, kendilerine
ibadet etmelerini emrettiklerini iddia edecekler ve; siz bize emretmedıkçe biz
size ibadet etmedik, diyeceklerdir.
Mücahid der ki: yüce Allah, putları konuşturacak ve putlar da: Sizin bize
ibadet ettiğinizi biz farketmiyorduk, ayrıca size, bize ibadet etmenizi de
emretmedik, diyeceklerdir.
Eğer ortak koşulanların şeytanlar olduğu kabul edilirse, şeytanlar bu
sözleri dehşetle söyleyeceklerdir. Yahut da yalan ve kurtulmak için hile ve
çare aramak kastıyla söyleyeceklerdir, anlamına gelir. Yann (kıyamet gününde)
bu gibi şeyler cereyan edecektir. Arada tanışmalar olsa bile.[59]
29.
"Bizimle sizin aranızda
şâfaid olarak Allah yeter. Şüphesiz biz, sizin tapınmanızdan habersizdik
bile."
"Bizimle sizin aranızda şattid olarak Allah yeter"
buyruğunda; "Şâhid olarak" kelimesi mefuldür. Yani, Allah'ın şahidlik
etmesi yeterlidir, demektir. Temyiz de olabilir.
Anlamı şöyle olur: Eğer biz size böyle bir şeyi emretmiş, yahut da
sizin böyle bir iş yapmanıza razı olmuş isek, bizimle sizin aranızda onun şahidlik
etmesi ile yetiniriz.
"Şüphesiz biz, sizin tapınmanızdan habersizdik bile." Bizler,
sizin tapınmanızdan haberdar değildik. Bundan haberimiz yoktu. Ne işitir, ne
görür, rîe de aklımız ererdi. Çünkü biz cansız, ruhsuz varlıklardık.[60]
30. Orada herkes önceden ne
gönderdiyse onun imtihanını verecek. Hepsi, gerçek mevtaları olan Allah'a
döndürülmüş olacak, uydurmakta oldukları da önlerinden kaybolup gidecektir.
Yüce Allah'ın: "Orada" zarf olarak nasb malıallindedir. O
zamanda anlamındadır.
"Herkes önceden ne gönderdiyse onun imtihanını verecek"
buyru-ğundaki; kelimesi
"tadar" demektir. (Mealde "İmtihanı verecek") el-Kelbî
bilir, Mücahid ise ondan sınanır, imtihan verir anlamına gelir, demiştir. Yani,
her bir kimse İşlemiş olduklarının, önceden yaptıklarının karşılığını görecektir,
demek olur. Kabul eder, teslim eder anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani,
iradeleri dışında hepsi de rab edindiklerinin kendilerine karşı haklı
olduklarını teslim ve İtiraf ederler, demektir.
Hamza ve el-Kisaî bu kelimeyi; diye okumuşlardır ki, her bir nefis
kendi aleyhine yazılmış olan kibatı okuyacaktır, manasına gelir. Bunun, ona
tabi olur, arkasından gider anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani, her bir
nefis dünyada iken önceden yaptıklarının ardından gidecektir, manasın-dadır. Bu
açıklamayı da es-Süddî yapmıştır. Şairin şu beyiti de bu türdendir:
"Şüphesiz ki, şüpheli
şüphelinin arkasından gider
Tıpkı kurdu başka kurdun arkasından gider gördüğün gibi."
Yüce Allah'ın: "Hepsi gerçek mevtaları olan Allah'a döndürülmüş
olacak..." buyruğurvdaki "gerçek" anlamındaki
"el-Hakk" kelimesi, "mevlâ" kelimesinden bedel veya sıfat
olarak esreli gelmiştir.
Üç bakımdan bu kelimenin nasb ile okunması da mümkündür. Birincisi:
"Hepsi gerçekten döndürülmüş olacaklar," takdirinde olur, diğer taraftan
bu ifade; "Hak olan mevlalandır, Ondan başka taptıkları değildir,"
takdirinde olur, üçüncü takdire göre ise; "Onlar" mevtalarını; hakk
olan mevtalarını kastediyorum; takdirinde olur.
Bununla birlikte "el-Hakk" kelimesi merfu' olmakla birlikte,
burada geçen mana -önceki kelimeden kat' ile mübteda ve haber olmak üzere-
"Mevlaları hak olandır. Ondan başka ortak koştukları değil;" şeklinde
olur.
Şanı yüce Allah, kendi zatını "gerçek, hak" ile vasfetmiştir.
Çünkü, hak O'ndan gelir. Nitekim adalet de O'ndan geldiği için kendi zatını
adaletle de
vasfetmiştir.
Her bir adalet ve her bir gerçek O'nun tarafından gelir, demektir. İbn Abbas da
der ki: Bu, mevlâian hak ile onların amellerinin karşılığını verir,
anlamındadır.
"Uydurmakta oldukları da önlerinden kaybolup gidecektir"
yani, yok olacaktır, batıl olduğu ortaya çıkacaktır.
"Uydurmakta oldukları" ref mahallinde ve mastar anlamındadır.
Yani, onların uydurmaları, uydurdukları şeyler demektir.
Şayet "gerçek mevlâian olan Allah'a" nasıl döndürülmüş
olacaklar? Halbuki, yüce Allah başka yerde kâfirlerin mevlâlarının olmadığım
haber vermektedir diye sorulursa, şöyle cevap verilir: Allah'ın, onların
mevlâian olması, yardım ve destek konusunda yanlarında olması anlamına
değildir. Buradaki anlamıyla "onların mevlâları" olması onlara rızık
ve nimetler ihsan etmesi yönüyledir.[61]
31. De ki: "Size gökten ve
yerden nzık veren kimdir? Yahut o gözlere ve kulaklara mâlik olan kimdir?
Ölüden diriyi çıkaran ve diriden ölüyü çıkaran kimdir? İşleri yerli yerince kim
yönetiyor?" Hemen: "Allah" diyeceklerdir. De ki "O halde
korkmaz mısınız?"
Bu anlatımdan kasıt, müşriklerin kanaatlerini reddetmek, onlara karşı
delili ortaya koymaktır. Bunu onlardan kim itiraf ederse, artık onlara karşı
delil açıkça ortaya konmuş olur. İtiraf etmeyenlere ise, bu göklerin ve yerin
bir yaratıcısının bulunmasının kaçınılmaz olduğu tesbit edilmiş olur. Zaten bu
konuda aklı bulunan hiçbir kimse tartışmaz, tereddüt etmez. Çünkü bunun böyle
olduğu neredeyse kesin bîr bilgi (zorunluluk) seviyesindedir.
"Size gökten" yağmur ile "ve yerden" bitkiler ile
"nzık veren kimdir? Yahut o gözlere ve kulaklara malik olan kimdir?"
Yani, onları var eden ve sizin için onları yaratan kimdir?
"Ölüden diriyi" yani, yerden bitkiyi, nutfeden insanı,
taneden başağı, yumurtadan kuşu, kâfirden mü'mini "çıkaran ve... kimdir.
İşleri yerli yerince kim yönetiyor?" İşleri kim takdir eder, kim hükme
bağlar.
"Hemen: Allah diyeceklerdir." Çünkü onlar Allah'ın yaratsa
olduğuna İnanırlardı. Yahut da: Eğer düşünür ve insan elden bırakmazlarsa,
bunları yapan Allah'tır diyeceklerdir.
O halde sen de ey Muhammed, onlara "de ki: O halde korkmaz
mısınız?"
Yani, Allah'ın cezasından dünyada ve âhirette sizden intikam
alacağından korkmaz mısınız.[62]
32.
İşte gerçek Kabbiniz olan
Allah budur. Artık haktan sonra sapıklıktan başka ne var? O halde nasıl olur
da döndürülüyorsunuz?
Yüce Allah'ın: "İşte gerçek Rabbiniz olan Allah budur. Artık
haktan sonra sapıldıktan başka ne var?" buyruğu ile ilgili
açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:[63]
"İşte gerçek Rabbİnİz olan Allah budur." Yani, bütün bu
işleri yapan gerçek Rabbiniz olan Allah'tır. Yoksa O'nunla birlikte koştuğunuz
ortaklar değildir.
"Artık haktan sonra" buyruğundaki; sıladır. Hak ilâha ibadetin terk
edilmesinden sonra geriye sapıklıktan başka bir şey kalmaz, demektir.
Mütekaddim âlimlerden birisi şöyle demiştir: Bu âyetin zahiri Allah'tan
başkasına ibadetin sapıklık olduğunu göstermektedir. Çünkü âyetin başı:
"İşte gerçek Rabbiniz olan Allah budur" şeklinde, sonu ise:
"Artık haktan sonra sapıldıktan başka ne var" şeklindedir. Bu ise,
iman ve küfürde böyledir. Amellerde böyle değildir.
Kimisi de şöyle demiştir: Küfür, hakkın üzerinin örtülmesi demektir.
Hakkın dışında olan her şey de bu kabildendir. Buna göre haram bir sapıklık,
mubah hidayettir. Çünkü helal kıtan da haram kılan da Allah'tır.
Birinci açıklama (bu âyetin nazmı gereğince) daha uygundur. Çünkü, önce:
"De ki: Size gökten veyerden rızık veren kimdir?" (Yûnus, 10/31) diye
sorulduktan sonra: 'İşte gerçek Rabbiniz olanan Allah budur" diye
buyurulmuştur. Yani, sizi rızıktandıran ve bütün bunları yapan sizin "gerçek
Rabbinizdir." Bu da ulühiyet O'nun hakkıdır ve O'na ibadet etmek gerekir,
demektir. Durum böyle olduğuna göre, ulûhiyyet ve ibadette başkalarını O'na ortak
koşmak sapıklıktır ve hak olmayan bir iştir.[64]
İlim adamlarımız derler ki: Bu âyet- kerime, yüce Allah'ı tevhidin
kendisi olan bu meselede hak ile batıl arasında üçüncü bir durum olmadığını
hükme bağlamaktadır. Benzeri bütün meselelerde de durum böyledir. Bunlar ise,
hakkın yalnızca bir tarafta bulunduğu usûl (inanç esasları) meseleleridir. Zira
bu gibi meselelerde söylenecek sözler, bir zatın varlığının nasıt olduğunun
anlatılması ile ilgilidir.
Yüce Allah'ın haklarında: "Sizden her biriniz için bir şeriat ve
bir yol tayin ettik" (el-Maide, 5/48) diye buyurduğu fer'î meselelerden
farklıdır. Yine Hz. Peygamber'in: "Helal apaçıktır, haram da apaçıktır.
Bunların ikisi arasında benzeşen (hangisinden olduğu kesiniikle ilk anda tayin
edilemeyen) hususlar da vardır"[65]
buyruğunda sözünü ettiği fer'î meselelerden de farklıdır, Fer'î meselelere
dair açıklamalar, kabul edilen ve hakkında ihtilaf olunmayan bîr zatın varlığı
ile ilgili olmaktan çok, sonradan meydana gelmiş bir takım hükümler
hakkındadır ki, görüş ayrılığı bunlarla ilgili hükümler çerçevesinde ortaya
çıkar.[66]
Âişe (r.anha )'dan sabit olduğuna göre Peygamber (sav) geceleyin namaz
İçin kalktığında: "Allah'ım, hamd yalnız Sanadır" derdi. Yine bu
hadiste şöyle dua ettiği de nakledilmektedir:
"Hak olan Sensin, vaadin de haktır, sözün de haktır, Sana kavuşmak
da haktır,' cennet de haktır, cehennem de haktır, kıyamet de haktır,
peygamberler de haktır, Muhammed de haktır..."[67]
Hz. Peygamberin: "Hak olan Sensin" ifadesi, Vâcibu'l-Vücud
olan sensin, demektir. Çünkü, bunun astı bir şeyin hak olmasından yani, sabit
olmasından, vacib olmasından gelmektedir.
Yüce Allah'ın bu şekilde hak olmakla vasfedilmesine gelince; O, kendi
zatı dolayısıyla vardır. O'ndan önce yokluk olmaması ve hiç bir şekilde de yok
olmayacağından dolayıdır. O'nun dışında kendisi hakkında bu ismin kullanıldığı
bütün varlıkların öncesinde ise yokluk vardır. (Yani, olmadıkları bir zaman
vardır). Ve bilahare yok olmaları da mümkündür. Ayrıca bunların varoluşları da
kendiliklerinden değil, onları vareden dolayısıyladır. îşte bundan dolayı bu
anlamı dile getiren sözler, şairlerin söylediği en doğru söz olmuştur ve bu da
Lebîd'in şu sözüyle ifade edilmiştir:
"Şunu bil ki, Allah'ın dışındaki her şey bâtıldır (yok
olacaktır)."
Yüce Allah'ın; "O'nun zatından başka her şey helak olacaktır.
Hüküm yalnız O'nundur ve yalnız O'na döndürüleceksiniz." (el-Kasas,
28/88).[68]
Hakkın zıddının sapıklık (dalâlet) olması, hem sözlük itibariyle hem de
şer'an bilinen bir husustur. Bu âyet-i kerimede olduğu gibi. Aynı şekilde hakkın
zıddının "bâtıl" oluşu da hem sözlükten lıem de şeriatten bilinen bir
husustur. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Çünkü Allah hakkın tâ
kendisidir. O'ndan başka taptıkları ise bizatihi bâtıldır." (el-Hac, 22/62)
Sapıklığın (dalâletin) gerçek mahiyeti haktan uzaklaşmak, ayrılıp gitmektir.
Bu kelime "yolun kaybedilmesi" anlamına gelen; den alınmıştır. Bu da
yolun bulunduğu yerden sapmak, oradan uzaklaşmak anlamınadır. îbn Arefe der ki;
Araplara göre dalâlet, maksada uygun olmayan yolu izlemek demektir. İşte bu
manada; Yoldan saptı" denilir.
Bir şeyi kaybeden kişi hakkında da; "O şeyi kaybetti"
denilir.
Şeriatte ise dalâlet, amellerde değilde yalnızca itikadda doğruluktan
sapmaktan ibarettir. Karşılığında gaflet bulunmakla birlikte, hidayetin
yokluğu ile beraber bilgisizlik ya da şüphe bulunmuyor ise, şanı yüce Hakk'ın
bilinmemesi anlamında kullanılması da "dalâlet" kelimesinin
kullanılısındaki ender rastlanılan hususlardandır. Nitekim, ilim adamları:
"Seni şaşkın bulmuşken doğru yola iletmedi mi?" (ed-Duhâ, 93/7).
Buradaki "dâll (sapmış, sapkın)" kelimesi, âyet ile ilgili
yorumlardan birisine göre gafil ve şaşkın demektîr. Nitekim yüce Allah'ın şu
buyruğu da bunu tahkik etmektedir: "Kitabında imanın da ne olduğunu
bilmezdin." (eş-Şûrâ, 42/52).[69]
Abdulhah b. Abdilhakem ile Eşheb, Malik'ten, yüce Allah'ın: "Artık
haktan sonra sapıklıktan başka ne var" buyruğu ile ilgili olarak şöyle
dediğini nakletmektedirler: Satranç ve zar oyunları da sapıklıktandır.
Yunus da İbn Vehb'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Malik'e, hanımı
ile ondörtlü oynayanın durumu hakkında sorulmuş, Malik de: Bu hoşuma gitmez,
Mü'minlerin işinden de değildir. Çünkü yüce Allah: "Artık haktan sonra
sapıldıktan başka ne var" diye buyurmaktadır, diye cevap vermiştir.
Yine Yunus, Eşheb'den şöyle dediğini rivayet eder: Malik'e, satranç oynamaya
dair soru sorulmuş, o da: Onda bir hayır yoktur, o bir şey değildir, o
batıldandır, esasen bütün oyunlar batıldandır, o bakımdan aklı başında bulunan
bir kimsenin sahip olduğu sakalın ve ağaran saçlarının kendisini batıldan uzak
tutması, alıkoyması gerekir, demiştir.
ez-Zührî'ye de satranca dair soru sorulunca: O batıldandır, ben onu sevmiyorum,
diye cevap vermiştir.[70]
Kumar yoluyla olmaması şartıyla satranç ve benzeri oyunların caizliği
hususunda ilim adamiarının farklı görüşleri vardır. Satranç ile ilgili olarak
Malik'in ve fukahânin cumhurunun görüşlerinden çıkartılan sonuç şudur: Bunlarla
kumar oynamayan ve kendi evinde ayda yılda bir defa, gizlice çoluk çocuğuyla
birlikte oynayan, kimse tarafından görülmeyen ve bilinmeyen bir kimsenin bu
oyunu affa mazhar olur, onun için haram da değildir, mekruh da değildir. Ancak,
gece gündüz bu oyunları adet edinir ve bu oyunları oynamakla şöhret kazanırsa,
bu kimsenin mertliği kalmaz, adaleti kalmaz ve şa-hidliği reddedilir,
Şafiî mezhebindeki görüşe gelince; Şafiî mezhebi âlimlerine göre zar ve
satranç oynayan bir kimsenin şahidliği eğer bütün arkadaşları arasında adaletli
bir kimse ise, onun herhangi bir beyinsizliği (sefihliği) ortaya çıkmayıp,
ondan şüphelenmeyi gerektiren bir durum ve büyük bir günah işlemediği sürece-
kabul edilir. Bu oyunlarla kumar oynaması hali müstesnadır. Eğer bu oyunlan
oynarken kumara düşerse ve onun bu durumu da bilinirse, artık adaleti ortadan
kalkar ve malı batıl bir yolla yediği için de kendisini sefihler arasına
katmış olur.
Ebu Hanife de der ki: Satranç, zar, ondörtlü İle oynamak ve her türlü
oyun mekruhtur. Eğer bu oyunlarla oynayanın büyük günahı açıkça görülmemiş, iyi
tarafları ise kötü taraflarından daha fazla ise, -Hanefilere göre- şehâdeti
kabul olunur. İbnül-Arabî dedi ki: Şafiîler derler ki: Satranç zardan
farklıdır. Çünkü satrançta insanın kavrayışı açılır, zihni çalıştınltr ve aklî
melekeleri kullanılır. Zar ise aldatıcı bir kumardır. Bu, tıpkı fal oklanyla
kısmet aramakta olduğu gibidir; atılan zarla kişinin karşısına ne çıkacağı
bilinmez.[71]
İlim adamlarımız derler ki: Zar, şimşir ağacından ve fil kemiğinden içi
doldurulmuş parçalardır. Satranç taşlan da böyledir. Çünkü satranç da onun sütü
ile beslenmiş kardeşi gibidir. Batıl ve Kiâb diye bilinen şey de zardır, yine
cahiliye döneminde Erun ve Nerdeşir diye bilinir. Müslim'in Sahi la'inde,
Süleyman b. Büreyde'den, o, babasından, o da Peygamber (sav)'den şöyle dediği
kaydedilmektedir: "Her kim zar ile oynarsa, elini domuz etine ve kanına
bandırmış gibidir."[72]
İlim adamlarımız derler ki: Bu, şu demektir: Zar oynayan kişi yemek maksadıyla
hazırlasın diye elini domuzun etine daldıran kişiye benzer. Domuz etinde böyle
bir uygulama İse haramdır, caiz değildir. Bunu Uz. Peygamberin: "Zar
oynayan kişi Allah'a ve Rasûlüne isyan etmiş olur" hadisi de açıklamaktadır.
Bu hadisi de Malik ve başkaları, Ebu Musa el-Eş'ari'den rivayet etmiş olup
sahih bir hadistir.[73]
Hadis bütünüyle zar oyununu haram kılmaktadır. Satranç da böyledir. Bunda
her hangi bir zaman veya herhangi bir halin istisnası sözkonusu değildir. Hz.
Peygamber, bu işi yapan kimsenin Allah'a ve Rasûlüne isyan ettiğini haber
vermektedir. Şu kadar var ki, yasak kılınan zar oyununun kumar şeklindeki oyun
olma ihtimali vardır. Zira, tabiinden, kumar olmaksızın satranç oynamanın caiz
olduğuna dair rivayetler vardır. O bakımdan bu rivayetin ister kumar şeklinde
olsun, İster olmasın genel olarak bütün oyunlar hakkında kabul edilmesi yüce
Allah'ın izniyle daha uygun ve daha ihtiyatlıdır.
Ebu Abdullah el-Halimî, "Minhacü'd-Din" adlı eserinde şöyle
demektedir: Satra'nç ile ilgili gelen rivayetlerden birisi de tıpkı zar
hakkında gelen rivayet gibi bir hadis-i şerittir. Buna göre Rasûlullah (sav)
şöyle buyurmuştur: "Satranç ile oynayan Allah'a ve Rasûlüne asi
olur."[74]
Ali (r.a.)'den de rivayete göre o, satranç oynamakta olan
Temimoğulların-dan bir grubun bulunduğu meclisin yanından geçer. Başlarında
durarak onlara şöyle der: "Allah'a yemin ederim, siz bundan başka bir şey
için yaratıldınız. Allah'a yemin ederim, eğer bunun uygulanacak bir sünnet
olacağından korkmasaydım, bunları tutup yüzlerinize vururdum."
Yine Hz. Ali'den gelen rivayete göre o, satranç oynamakta olan bir topluluğun
yanından geçmiş ve: Şu kendileri Önünde eğildiğiniz heykeller de ne oluyor?
Sizden herhangi bir kimsenin sönünceye kadar bir kor ateşi avuçlaması bu
satrançlara ellerini değdirmesinden daha hayırlıdır, demiştir.
İbn Ömer'e de satranç hakkında sorulmuş ve şöyle demiş: Satranç zardan
da kötüdür.
Ebu Musa el-Eş'arî der ki: Günahkârdan başkası satranç oynamaz.
Ebu Cafer'e satranç hakkında soru sorulunca o: Bu Mecusi oyunundan bize
bahsetmeyiniz, demiştir.
Peygamber (say)'den gelen uzunca bir hadiste de şöyle denilmektedir:
"... şüphesiz zar, satranç, ceviz, aşık kemikleri ile oynayana Allah gazap
eder. Oynayanları seyretmek için zar ve satranç oynayanların yanma oturan
kimsenin bütün hasenatı silinir, Allah'ın kendisine gazap ettiği kimselerden
olur."[75]
İşte bütün bu rivayetler kumarsız dahi olsa bunlarla oynamanın haram kılındığına
delil teşkil etmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Ayrıca el-Maide Sûresi'nde (5/90-92. âyetler, 12. başlık) bunların içki
ile birlikte söz konusu edildiklerinden dolayı haramlıkta içki gibi olduklarına
dair açıklamalar daha önceden geçmiş idi. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
İbnü'l-Arabî, "el-Kabes" adlı eserinde şunları söylemektedir:
Bu (satrancı) Şafiî caiz kabul etmektedir. Kimi Şafiî alimleri şunları
söyleyecek noktaya kadar gelmiştir: Satranç oynamak menduptıır. O kadar ki,
bunu okullarda öğretmeye dahi koyuldular. Eğer öğrenci okumaktan yorulacak
olursa mes-cidde satranç oynayıverir. Aslıab ve tabiinden de satranç
oynadıkları isnadında bulundular. Oysa hiçbir zaman böyle bir şey olmamıştır. Allah'a
yemin ederim ki, takva sahibi bir kimsenin eli satranca değmiş değildir. Yine
onlar, satranç zihni çalıştırır, derler. Oysa görülenler onların bu
iddialarının doğru olmadığını ortaya koymaktadır. Zihni çalışan hiç bir
kimsenin satrançta oldukça ileri dereceye vardığı görülmemiştir. Ben, İmam
Ebu'1-Fadl Ata el-Makdi-st'yi münazara esnasında Mescid-i Aksa'da şöyle derken
dinledim: O (satranç)
savaşı öğretir. Ancak, et-Tartuşî ona şöyle dedi: Aksine savaşı idareyi
bozar. Çünkü savaştan maksat hü kûmdan eîe geçirmek, onu öldürmektir. Satranç
oynayan bir kimse ise: Şah kendini koru denir. Bu da, hükümdarı önümden çek,
anlamına gelir. Onun böyle demesi üzerine hazır bulunanlar kahkahayı bastılar.
Malik, kimi zaman bu konuda işi oldukça sıkı tutmuş ve satrancın haram
olduğunu söyleyerek, satranç hakkında: "Artık haktan sonra sapıklıktan
başka ne var" ifadelerini kullanmış, kimi zaman da az miktarda satranç
oynamayı, kısa süreyle onunla vakit geçirmeyi önemseme mistir. Ancak birinci
görüş daha sahihtir, doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Birisi dese ki: Ömer b. et-Hattab (r.a)'dan rivayete göre, O'na satranç
hakkında soru sorulmuş, o da: Satranç nedir diye sorunca, kendisine şöyle denilmiş:
Bir kadının bir oğlu varmış, bu hükümdarmış. Savaşta arkadaşları kurtulduğu
halde kendisi isabet almış. Bunun üzerine kadın şöyle demiş: Böyle bir şey
nasıl olur? Bana gözlerimle görecek şekilde gösteriniz. Bunun üzerine ona
satranç taşları yapılmış. Kadın bunları görünce, bunlarla teselli olurmuş.
Daha sonra da Ömer (r.a.)'e satrancın nasıl bir oyun olduğunu anlatmışlar, o
da şöyle demiş: Savaş aletleri türünden olan şeylerde bir mahzur yoktur. İşte
böyle diyene şu şekilde cevap verilir: Bunda delil olacak bir taraf yoktur.
Çünkü Hz. Ömer: Satranç oynamakta bir mahzur yoktur, dememiş. O, sadece: Savaş
aleti olan şeylerle oynamakta bir beis yoktur demiştir. Onun bu sözleri
sarfetmesintn sebebi ise sadece satranç ile oynamanın savaş sebeplerini,
yollarını bilmeye yardımcı olan şeylerden olduğu şüphesi uyandırıl-masından
dolayıdır. Ona bu sözler söylenip, o da satrancı gereği gibi bilmediğinden
dolayı: Savaş aletleri tülünden olan şeylerle oynamakta bir beis yoktur; eğer
sizin dediğiniz gibi ise, onda bir mahzur yoktur, demiştir. Yine as-hab-ı
kiramdan satrancı yasaklamadıklarına dair gelen rivayetler de böyledir. Bu
gibi rivayetler o kimselerin satrancı oyalayıcı ve boşuna vakti lıarca-yıcı bir
şey olmadığını sanmalarına yorumlanır. Satrançtan kastın savaş bilgisi ve
savaştaki çarpışma maksadı güdüldüğünü kabul etmelerine, yahut da bu konuda
senedi ile birlikte rivayet edilen haberlerin onlara ulaşmadığına hükmedilir.
el-Halimî der ki: Şayet haber sahih olarak varid olmuşsa, artık buna rağmen
kimsenin ileri sürebileceği bir delili olmaz. Çünkü, nastaki delil herkese
karşıdır, herkesi bağlayıcıdır.[76]
İbn Vehb, senedini de kaydederek Abdullah b. Ömer, Kücce denilen bir
oyun oynamakta olan çocukların yanından geçerken, -Kücce, çocukların kendileriyle
oynadıkları çakıl taşları bulunan bir çukurdur- bu çukuru kapatır ve bu şekilde
oynamalarını yasaklar.
el-Herevî de "kefile cim" babında İbn Abbas'tan nakledilen:
Çocukların Kücce oyunları dahil, her şeyde kumar vardır, sözünü açıklarken
şunları söylemektedir: İbnü'l-A'râbî dedi ki: Kücce, küçük çocuğun bir bez
parçası alarak onu adeta bir küre gibi yuvarlamasıdır. Sonra bununla kumar
oynarlar.[77]
"O halde nasıl olur da döndürülüyorsunuz?" Yani, sizler
hiçbir şekilde nzık vermeyen, diriltmeyen ve öldürmeyen şeylere ibadete nasıl
olur da akıl-lannız» yönlendirebiliyorsunuz.[78]
33. İşte Rabbinin şu sözü o
fâsıklar için şöylece sabit olmuştun "Gerçekten onlar İman
etmezler."
Yüce Allah'ın: "İşte Rabbinin şu sözü" yani hükmü, kazası ve
ezelî ilmi "o fâsıklar için" yani itaatin dışına çıkıp kâfir olan ve
yalanlayanlar için "şöylece sabit olmuştur: Gerçekten onlar iman
etmezler." Yani, tasdik edilmesi gereken şeyleri tasdik etmezler.
Bu buyrukta Kaderiye'ye karşı en yeterli ve kesin delil vardır.
Nâfi' ve İbn Âmir, burada ve sûrenin sonunda "İşte Rabbinin şu
sözü" buyruğundaki "söz" anlamındaki "kelime'yi
"sözler" anlamına gelecek şekilde;
diye okumuşlardır. Ayrıca el-Mü'min Sûresi'nde (40/6. âyette) de yani
bu üç yerde de çoğul olarak okumuşlardır. Diğerleri ise tekil olarak okumuşlardır.
"Gerçekten" nasb mahallindedir. Yani; "Çünkü gerçekten
onlar... demek olur." ez-Zeccac der ki: "Siz'den bedel olmak üzere
ref mahallinde olması da mümkündür. el-Ferra der ki: Yeni bir cümle (isti'naf)
olmak üzere; "Şüphesiz onlar..." şeklinde olması da mümkündür.[79]
34. De ki: "Ortak
koştuklarınızdan ilkin yaratıp da sonra onu iade edecek kimse var mıdır?"
De ki: "İlkin yaratan sonra onu iade eden Allah'tır. O halde nasıl
döndürülüyorsunuz?"
"De ki: Ortak koştuklarınızdan" yani, i lalı ve
mabud edindiklerinizden "İlkin yaratıp da sonra onu İade edecek kimse var
mıdır?" Yani, ey Muhammedi Azarlamak ve söyletmek (takrir) yoluyla onlara
böyle de. Sana doğru cevap verirlerse mesele yok. Aksi takdirde "de ki:
İlkin yaratıp sonra onu iade eden Allah'tır." Bunu O'ndan başka
yapabilecek kimse yoktur.
"O halde nasıl döndürülüyorsunuz?" Nasıl haktan batıla
döndürülüyor ve yönetiyorsunuz?[80]
35- De ki: "Ortak
koştuklarınızdan hakkı gösterecek bîr kimse var mıdır?" De ki: "Hakkı
gösterecek Allah'tır. Acaba hakka ileten mi uyulmaya daha layıktır, yoksa
hidayet verilmedikçe kendi kendine doğru yolu bulamayan mı? Ne oluyor size,
nasıl hükmediyorsunuz?"
"De ki: Ortak koştuklarınızdan hakkı gösterecek bir kimse var
mıdır?"
buyruğunda geçen: "gösterecek" anlamındaki lafızla ayni
kökten: "Onu yola iletti, ona yolu gösterdi" denilir. Hideyet'e (yol
göstermeye) dair açıklamalar daha önceden (el-Fatiha, 6. âyetin tefsiri ile
el-Bakara, 2/2. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yani, sizin koştuğunuz
ortaklar arasından İslâm dinine doğru iletecek bir kimse var mı? Onlar: Hayır
diyecek olurlarsa, -ki, böyle demeleri kaçınılmazdır- sen de onlara "de
ki: Hakkı gösterecek Allah'tır." Sonra onlara, azarlayan ve gerçeği
söyleten bir üslûpla de ki: "Acaba hakka ileten mi," hakkı gösteren
mi -ki O da şanı yüce ve eksikliklerden münezzeh olan Allah'tır- "uyulmaya
daha layıktır, yoksa hidayet verilmedikçe kendi kendine doğru yolu bulamayan
mı?"
Bununla hiçbir kimseyi doğru yola iletemeyen, kendileri taşınmadıkça
kendiliklerinden yürüyemeyen, başka yere konulmadıkça yönlerini değiştiremeyen
putları kastetmektedir. Şair de der ki:
"Gencin kendisiyle yaşadığı bir aklı vardır Ayağı, bacaklarını
nereye götürürse oraya (gider)."
Burada kendileri doğruya iletilmedikçe kendi kendilerini dahi doğruya
iletemeyen başkan ve saptırıcıların kastedildiği de söylenmiştir. "Kendi
kendine doğru yolu buldu" lafzında altı ayrı kıraat vardır:
1- Verş dışında Medineliler bu
kelimeyi "ye" lıarfini üstün, "he" harfini sakin,
"dal" harfini de şeddeli olarak; şeklinde okumuşlar ve böylelikle
yüce Allah'ın şu buyruklarında olduğu gibi kıraatlerinde sakin iki harfi bir
araya getirmişlerdir: "Aşırı gitmeyin" (en-Nisa, 4/154) ile Çekişirler..."(Yasin, 36/49)
en-Nehhâs der ki: İki sakin harfi bir arada hiçbir kimse telaffuz
edemez. Muhammed b. Yezİd de der ki: Bu şekilde okumaya çalışan bir kimsenin esreye
doğru hafif bir hareke vermesi kaçınılmazdır. Sibeveyh ise harekeyi bu şekilde
çıkartmayı "İlıtilâsu'l-Hareke" diye adlandırır,
2- Ebû Arar ile bir rivayete
göre Kâlûn ili fa ve ihtilastaki'[81] mezhebine uygun olarak fetha ile sükûn
arasında okumuşlardır.
3- İbn Âmir, İbn Kesir, Verş
ve İbn Muhaysın, "ye" harfini üstün, "he" harfini üstün,
"dal" harfini de şeddeli olarak,
diye okumuşlardır. en-Nehhâs der ki: Böyle bir kıraat Arapçada açık ve
belirgin bir kıraattir. Bu kıraatte asıl;
şeklinde olup, "te" harfi "dal" harfine idğam
edilmiş ve harekesi "he"ye kaibedilmiştir.
4- Hafs, Yakub ve Ebu Bekr'den
rivayetle el-A'meş, İbn Kesir gibi okumuşlardır. Ancak bunlar, "he"
harfini esreli okurlar ve şöyle derler: Çünkü cezim-li olan bir harfi
harekelemek zorunluluğu ortaya çıkarsa, esre ile harekelenir. Ebu Hatim der kî:
Bu, aşağı Mudarlıların şivesidir,
5- Ebû Bekir, Âsım'dan,
"ye" ve "he" harfini esreli, "dal" harfini de şeddeli
olarak; diye okumuştur. Bunun böyle olması ise, daha önce el-Bakara Sûresi'nde
"Kaptp ahverir" (el-Bakara, 2/20) buyruğunda geçtiği gibi esreyi
esreye tabi kılmaktan ötürüdür. Bunun; "Yardım dileriz" (el-Fâtiha,
1/5) ile; "Bize ateş asla dokunmaz" (el Bakara, 2/80) ve benzeri
şekilde okuyanların şivesi olduğu da söylenmiştir. Ancak Sibeveyh, şeklinde "ye" ile okuyuşta esreyi
caiz kabul etmemekle birlikte; ile ve şeklindeki okuyuşları caiz kabul eder ve
şöyle der: Çünkü "ye" harfinde esre ağır gelir.
6-
Hamza, el-Kisaî, Halef,
Yahya b, Vessâb ve el-A'meş ise "ye" harfini üstün, "he"
harfini sakin, "dal" harfini de şeddesiz olarak; şekîtnde; "iletti, iletirMen gelen bir
kelime olarak okumuşlardır,
en-Nehhâs der ki: Her ne kadar bu okuyuşun doğruluğu uzak bir ihtimal
ise de bunun Arapça'da iki türlü açıklaması vardır. Bu iki açıklamadan birisi
şudur; ei-Kisaîve el-Ferrâ; "İletir" kelimesi; "Hidayet bulur"
ile aynı anlama gelir. Ancak Ebu'l-Abbas dedi ki: Bu ikisinin aynı anlama
geldiği bilinen bir şey değildir. Bunun yerine ifade: "Yoksa başkasına
hidayet veremeyen mi?" takdirinde olup burada sona ermektedir. Daha sonra
yeni bir cümle ile: "Kendisine hidayet verilmedikçe" diye istisna
yapılmaktadır, Yani, ama kendisinin hidayete iletilmeye ihtiyacı vardır,
demektir.
O halde bu mankatı' bir istisna olup; "Filan ki"şi başkasına
işittiremez. Ancak, kendisine işittirilmesî hali müstesna." Yani,
kendisinin işitdrilmeye ihtiyacı vardır, anlamındadır,
Ebu İslıak da der ki: "Ne oluyor size" ifadesi
tam bir İfadedir. Yani: Siz ne diye putlara ibadet ediyorsunuz, bundan ne
bekliyorsunuz demektir. Sonra da onlara: "Nasıl hükmediyorsunuz"
diye sorulmaktadır. Kendiniz hakkında nasıl böyle bir hüküm verebiliyorsunuz,
apaçık batıl olan böyle bir şey hakkında nasıl bu hükmü verebiliyorsunuz?
Kendilerine birşeyler yapılmadıkça bizzat kendilerine hiçbir fayda
sağlayamayan putlara tapıyorsunuz. Ve dilediğini yapan Allah'a İbadeti terk
ediyorsunuz? Buna göre: "nasıl" buyruğu; "Hükmediyorsıınuz"
fiili ile nasb mahallindedir.[82]
36.
Onların çoğu zandan
başkasına uymazlar. Zan İse, hiç şüphesiz hak olan hiçbir şeyin yerini tutmaz.
Şüphesiz ki Allah yaptıklarını çok iyi bilendir.
"Onların çoğu zandan başkasına uymazlar." Bununla,
aralarından başkanlık konumunda olanları kastetmektedir. Yani onlar, putların
ilahi ığı ve şefaat edecekleri konusunda ancak temelsiz sezgilerine ve
tahminlerine uymaktadırlar. Bu konuda ellerinde herhangi bir delil yoktur.
Onlara uyanlar ise kendilerini taklid ederek uymaktadırlar.
"Zan ise, hiç şüphesiz hak olan hiç bir şeyin yerini tutmaz."
Yani, Allah'ın azabına karşı hiç bir fayda sağlamaz.
Buna göre buradaki "hak" Allah'tır. Burada
"hak"in yakîn anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani zan hiç bir
zaman yakîn (kesin bilgi ve kanaat) gibi olamaz. Bu âyet- kerimede itikadi
konularda zan ile yetinilemeyeceğine delil vardır. "Şüphesiz ki
Allah" küfür ve yalanlama kabilinden "yaptıklarını çok iyi
bilendir.” Bu ifade de tehdit anlamını taşımaktadır.[83]
37. Bu Kur'ân'm Allah'tan
başkası tarafından uydurulması olacak bir şey değildir. Fakat o, kendisinden
öncekileri doğrulamakta ve kitabı açıklamaktadır. Onda şüphe yoktur. O
âlemlerin Rab-bindendir.
"Bu Kur'ân'ın Allah'tan başkası tarafından uydurulması olacak bir
şey değildir" buyruğundaki; edatı fiiliyle birlikte (uydurulma anlamında)
mastardır. Yani: Bu Kur'ân bir uydurma (iftira) değildir. Bu şekilde mastar
kullanımı; "Filan kişi binmeyi sever," demeye benzer. Bu açıklamayı
el-Kisaî yapmıştır. el-Ferrâ ise der ki: Buyruğun anlamı şudur: Bu Kur'ân'ın
uydurulmasına gerek yoktur, ona böyle bir şey yakışmaz. Yüce Allah'ın şu
buyruklarını ve benzerlerini andırmaktadır! "Bir peygamber için hainlik
etmek olur şey değildir" (Âli İmran, 3/161) ile: "Mü'minlerin topluca
(savaşa) çıkmaları gerekmez." (et-Tevbe, 9/122)
Buradaki ın "lâra"
anlamında olduğu da söylenmiştir. Buna göre ifade; "Bu Kur'ân'ın
uydurulmasına gerek yoktur," takdirindedir. Bunun anlamında; yani
"bu Kur'ân uydurul(a)maz" anlamında olduğu da söylenmiştir.
Bir başka görüşe göre anlam şöyledir. Her hangi bir kimsenin, Allah
nezdinden olmayarak böyle bir Kur'ân getirip sonra da bunu yüce Allah'a nisbet
etmesi yapılabilecek bir şey değildir. Çünkü Kur'ân'ın nitelikleri, manası ve
söz dizisi dolayısıyla i'câz niteliği vardır.
"Fakat o kendisinden öncekileri doğrulamakta" buyruğu
hakkında el-Kisaî, el-Ferrâ ve Muhammed b, Sa'dân derler ki: İfadenin takdiri;
"Ama o... doğrulamaktadır" şeklindedir.
Onlara göre; "Ama o, doğrulama... dır" anlamında ref mahallinde
olması da caizdir. "Kendisinden öncekinden kasıt ise Tevrat, İncil ve
diğer semavi kitaplardır. Çünkü bütün bu kitaplar onun geleceğini
müjdelemiştir. O da bu müjdeleme hususunda, tevhide, ve kıyamete imana davet
hususlarında onları tasdik ederek gelmiştir.
Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Ancak, bu Kur'ân, Kur'ân'm önündeki
peygamberi yani, Muhammed (sav)'i doğrulamaktadır. Çünkü onlar, Hz.
Peygamberden Kur'ân'ı dinlemeden önce onu görmüş, tanımışlardı.
"Açıklamaktadır" ifadesi "doğrulamak" ile sözü geçen
iki açıklamaya göre nasb ile ve ref ile
okunur.
Tafsil (açıklama) tebiiğ yani, beyân etmek demektir. Bu da; Allah'ın önceden
gönderdiği kitaplarında bulunanları açıklıyor, beyan ediyor anlamına gelir.
"Kitap" ise, bir cins ismidir. Şöyle de açıklanmıştır. Kitabın
açıklanmasından kasıt, Kur'ân-ı Kerîm'de beyan edilen ahkâmdır.
"Onda şüphe yoktur" buyruğundaki o zamiri, Kur'ân'a aittir.
Yani, bu Kur'ân'ın yüce Allah tarafından indirildiği hususunda hiç bir şüphe
yoktur.[84]
38. Yoksa onlar; "Onu
kendiliğinden uydurdu" mu diyorlar? De ki: "Öyleyse siz de onun
benzeri bir sûre getirin. Hana Allah'tan başka kimi çağırabilecekseniz
çağırın. Eğer doğru söyleyenler iseniz."
"Yoksa onlar onu kendiliğinden uydurdu mu diyorlar"
buyruğundaki; “Yoksa?" istifham (soru) hemzesi mahallindedir. Çünkü bu,
kendisinden önceki buyruklar ile muttasıl (bağlantılı) dır. Bunun; "O
Hayır" ile soru hemzesi takdirinde olan munkatf olduğu da söylenmiştir.
Bu da yüce Allah'ın: "Elif, Lâm, Mîm. Kitabın indirilmesi -ki onda şüphe yoktur-
âlemlerin Rabbindendir. Yoksa onlar: Onu kendiliğinden uydurdu mu derler"
(es-Secde, 32/13) buyruğundaki; "Yoksa" İle başlayan ifade, hayır
onlar onu kendiliğinden uydurdu mu derler- anlamındadır,
Ebu Ubeyde ise, burada; "Yoksa" adetanın "vav" anlamına
geldiğini söylemiştir. Buna göre, "ve onlar onu kendiliğinden uydurdu
diyorlar" anlamına gelir. Burada "mim" harfinin sıla (zaid bir
ulama harfi) olduğu ve takdirinin: "Onu kendiliğinden uydurdu mu
diyorlar?" şeklinde olduğu da söylenmiştir. Yani, Muhammed Kur'ân'ı
kendiliğinden mi uydurdu demek İstiyorlar. Bu takdire göre de buradaki soru,
onları azarlamak anlamına gelmektedir.
"De ki: Öyle ise siz de onun benzeri bir sûre getirin." Bu
ifadenin anlamı onlara karşı delil getirmektir. Bundan önceki âyet-i kerime,
Kur'ân-ı Ke-rîm'in Allah nezdinden geldiğine delil teşkil etmektedir. Çünkü
Kur'ân-ı Kerîm kendisinden önceki kitapları doğrulamakta ve Muhammed (sav) herhangi
bir kimseden Öğrenim görmemiş olmakla birlikte; önceki kitapîara uygun
düşmektedir. Bu âyet-i kerime de, eğer Kur'ân uydurulmuş bir kitap ise ona
benzer bir sûre getirmelerini istemektedir.
Bu Kitabın mukaddimesinde (Kur'ân'ın i'caz'ı ile ilgili bölümde)
Kur'ân'in i'cazına ve onun bir mucize oluşuna dair açıklamalar geçmiş
bulunmaktadır. Cenab-ı Allah'a hamd olsun.[85]
39. Hayır, onlar İlmini
kavrayamadıkları ve te'vili kendilerine henüz gelmedik bir şeyi yalanladılar.
Onlardan önce gelenler de böyle yalanladılar. Zalimlerin sonunun nasıl olduğuna
bir bakt
"Hayır, onlar İlmini kavrayamadıkları... bir şeyi
yalanladılar." Yani, onlar Kur'ân'ın anlamlarını ve yorumunu
açıklamalarını bilmedikleri ha ide Kur'ân'ı yalanladılar. Halbuki, onlar
bunları soru sorarak öğrenmekle yükümlü idiler. İşte bu, Kur'an'ın te'vili
üzerinde tetkiklerde bulunmanın gerektiğine delildir.
Yüce Allah'ın: "Ve te'vili kendilerine henüz gelmedik bir şeyi
yalanladılar" buyruğuna gelince; yani onlara, azabın indirilmesi
şeklindeki yalanlamalarının akıbetinin hakikati henüz gelmemiştir. Yahut,
onlar, Kur'ân-ı Kerîmde sözü edilen öldükten sonra diriliş, cennet ve cehennem
gibi hususları yalanladılar. Bunun ise te'vili yani, Kitab-ı Kerîmde
kendilerine vadolunan şeylerin hakikati henüz gelmemiş bulunuyor. Bu açıklamayı
ed Dahhâk yapmıştır.
el-Hüseyn b. el-Fadl'a: Kur'ân-ı Kerîm'de: Kişi bilmediğinin düşmanıdır
sözünün anlamını veren bir buyruk biliyor musun denilince O, evet. Bunu İki
yerde tesbit edebiliyoruz diye cevap vermiş:
"Hayır, onlar ilmini kavrayamadıkları... bir şeyi
yalanladılar" buyruğu ile: "Onunla hidayet bulmadıkları için de: Bu
eski bir uydurmadır, diyeceklerdir" (el-Ahkâf, 46/11) buyruklarında.
"Onlardan önce gelenler de böyle yalanladılar." Bununla gelip geçmiş
ümmetleri kastetmektedir. Yani, o geçmiş ümmetlerin izledikleri yol da bu idi.
Buna göre-, "Böyle" deki "kel"" benzetme edatı nasb
mahallindedir.
"Zalimlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak" onların helak
ile, azab ile yakalanışlanmn nasıl olduğuna bir bak, demektir.[86]
40. Aralarından ona inanan
kimseler de vardır, ona iman etmeyenler de vardır. Rabbln fesatçıları en iyi
bilendir.
"Aralarından ona inanan kimseler de vardır" buyruğu ite
denildiğine göre maksat Mekkelilerdir. Yani, onlar arasında yalanlamaları uzun
bir süre devam edecek olsa dahi, gelecekte bu Kur'ân-ı Kerîm'e iman edecekler çıkacaktır.
Çünkü yüce Allah ezelî ilminde onların mutlu kimselerden olacağını bilmektedir.
"Kimse" kelimesi, mübtedâ olarak merfu'dur. Haberi ise mecrur
zamirde ("ona" kelimesinde)dir. Aynı şekilde "Ona iman
etmeyenler de vardır" buyruğunda da böyledir. Yani, onlardan kimisi de
ölünceye kadar küfıü üzere ısrar edecektir, devam edecektir. Ebu Talib, Ebu
Lelıeb ve benzerleri gibi.
Bundan maksadın kitab ehli olduğu söylendiği gibi, bütün kâfirler hakkında
umumî olduğu da söylenmiştir ki, doğru olan da budur.
"Ona" daki zamirin Muhammed (sav)'e olduğu da söylenmiştir.
Şanı yüce Allah böylelikle aralarından iman edecek kimseler bulunduğundan dolayı
cezalandırılmalarını ertelemiş olduğunu bildirmektedir.
"Rabbİn fesatçıları" yani küfrü üzere kimlerin ısrar
edeceğini "en iyi bilendir." Bu buyruk onlara bir tehdittir.[87]
41.Onlar seni yalanlarlarsa de
ki: "Benim yaptığım bana aittir, sizin yaptığınız ise size aittir. Benim
yaptıklarımdan siz uzaksınız, sizin yaptıklarınızdan da ben uzağım."
Yüce Allah'ın: "Onlar seni yalanlarsa de ki: Benim yaptığım bana
aittir" anlamındaki buyruk mübtedâ olarak merfu'dur. Yani, tebliğ, inzâr
ve yüce Allah'a itaat şeklindeki amellerimin sevabı bana aittir. 'Sizin
yaptığınız size aittir." İşlediğiniz şirkin cezasını siz çekeceksiniz.
"Benim yaptıklarımdan siz uzaksınız, sizin yaptıklarınızdan da ben
uzağım." Bu buyruk da ona benzemektedir. Yanı, kimse diğerinin günahından
dolayı sorumlu tutulmayacaktır.
Bu âyet-i kerime Mücahid, el-Kelbî, Mukalil ve İbn Zeyd'in görüşlerine
göre (cihadı emreden) kılıç âyeti ile nesh olmuştur.[88]
42. Onlardan sana kulak
verenler de vardır. Fakat sağırlara -üstelik akıl da erdiremiyorlarsa- sen mi
duyuracaksın?
43.
Aralarından sana bakanlar da
vardır. Fakat basiretleri olmasa dahi körlere doğru yolu sen gösterebilir
misin?
Yüce Allah: "Onlardan sana kulak verenler de vardır" yani,
zahiren sana kulak veriyor görünenler vardır. Halbuki onların kalpleri yüce
Peygamberin söylediği haktan ve okuduğu Kur'ân-ı Kerîm'den hiçbir şey
anlamamaktadır. Bundan dolayı; "Fakat sağırlara -üstelik akıl da
erdiremiyorlarsa- sen
mi duyuracaksın" diye buyurmaktadır. Yani böylelerine sen
duyaramazsın.
Bu buyruk, zahiri itibariyle soru ise de nefiy anlamı vardır.
Böylelikle kalpleri mühürlendiği ve kalplerine mühür basıldığı için onları
sağırlar gibi değerlendirmiştir. Yani sen, yüce Allah'ın, hidayeti dinlemekten
yana sağır bıraktığı kimseleri doğru yola iletemezsin. Aynı şekilde:
"Aralarından sana bakanlar da vardır. Fakat basiretleri olmasa dahi
körlere doğru yolu sen gösterebilir misin?" buyruğunun anlamı da bunun
gibidir.
Şani yüce Allah, kendi tevfiki ve hidayeti olmaksızın hiç bir kimsenin
imana muvaffak olamayacağını haber vermektedir. İşte bu buyruk ve bunun
ben-zeri olan diğer buyruklar, -bundan önce birden çok yerde geçtiği gibi-
Ka-deriye'nin görüşlerini reddetmektedir.
"Kulak verenler” anlamındaki buyruğu; “Kimse, kimseler"
edatının anlamı gözönünde bulundurularak çoğul gelmiştir. Buna karşılık
"bakan" anlamındaki; fiilinin tekil gelmesi ise, bu edatın lafzına
uygun olarak tekil gelmiştir.
Âyet- kerimeden maksat Peygamber Csav)'in teselli edilmesidir. Yani,
sen nasıl ki sağır bir kimseye işittiremiyor ve nasıl kî kör olan bir kimseye
yolunu görmesini sağlayacak gözler yaratamıyor isen, aynı şekilde Allah'ın haklarında
iman etmeyeceklerine dair hüküm vermiş olduğu bu gibi kimseleri de imana
muvaffak kılamazsın.
"Sana bakanlar* ise, sana uzun uzun bakıp duranlar demektir. Yüce
Allah'ın şu buyruğuna benzemektedir: "Ölümden üstüne baygınlık çökmüş kimse
gibi gözleri dönmü§ halde sana bakıp durduklarını görürsün." (el Ahzâb,
33/19)
Bu âyet-i kerimenin alay eden kimseler hakkında indiği de
söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.[89]
44. Şüphesiz Allah İnsanlara en
ufak şey kadar dahi zulmetmez. Fakat tasanlar kendi kendilerine zulmederler.
Yüce Allah, bedbaht olanları sözkonusu ettikten sonra onlara zulmetmeyeceğini
belirtmektedir. Onlar hakkında bedbahtlığın takdir edilmiş olması kalplerinin
hakkı işitip basiretlerinin körelmesinin, O'nun kendilerine bir zulmü
olmadığını açıklamaktadır. Çünkü bu, O'nun kendi mülkünde dilediği gibi
tasarrufudur. O, bütün fiillerinde âdildir.
'Fakat insanlar" küfür, masiyet ve kendilerini yaratanın
emirlerine muhalefet etmek suretiyle "kendi kendilerine zulmederler." Hamza ve el-Kisaî, " Fakat"
kelimesini "nun" harfi şeddesiz ve sakin olarak okumuş,
"İnsanlar" kelimesini İse merfu' olarak okumuştur.
en-Nehhâs der ki: Ferrâ'nın da aralarında bulunduğu nalıivcilerden bir
topluluk, Arapların, eğer "vav" ile birlikte kullanacak olurlarsa,
"nûn"u şeddeli okumayı tercih ettiklerini, "vav"sız
kullanacak olurlarsa şeddesiz okurları tercih ettiklerini söylemektedirler.
Buna şu sözleriyle de gerekçe gösterirler: Çünkü bu edat "vav" sız
olarak gelecek olursa; Hayır, bilakis'e
benzer. O bakımdan bu edattan sonra gelenler de; den sonra gelenlere benzesin diye
"nûn"u şeddesiz okumuşlardır. "Vav" ile kullanacak olurlarsa
bu sefer den farklı olduğundan, "nün" harfini şeddeli okurlar ve bunu
ismi nasbeden bir edat kabul ederler. Zira aslında bu, başına "lam"
ve "kef" harfi ilave edilmiş ve tek bir harf haline getirilmiş den ibarettir. el-Ferrâ ayrıca şu mısraı da
nakletmektedir:
"Fakat ben onun sevgisinden dolayı yıkıldım, tükendim."
Görüldüğü gibi şair burada (haberin başına) "lâm" getirmiş
bulunmaktadır, çünkü buradaki "lâkin" astındadır.[90]
45- Onları hasredeceği o günde
sanki gündüzün ancak bir saati kadar eğlenmişler gibi (gelecek); birbirlerini
tanıyacaklar. Allah'a kavuşmayı yalanlamış bulunanlar, hem büyük bir zarara
uğramışlardır, hem de doğru yolu bulamamışlardır.
"Onları hasredeceği o günde sanki gündüzün ancak bir
saati kadar eğlenmişler gibi (gelecek)" buyruğundaki; Sanki" edatı,
"Sanki onlar" anlamında olup zamiri hazfedilmiş ve
"nun"'şeddesiz gelmiştir. Yani onlar kabirlerinde ancak bir saat
kadar kısa bir süre kalmışlar gibi gelecek onlara. Yani onlar, öldükten sonra
dirilişin dehşetli hallerini göreceklerinden, kabirlerinde kaldıkları uzun
süreyi oldukça kısa bulacaklar. Buna delil de onların: "Bir gün, yahut
bir günün bir bölümü kadar eğlendik" (el-Mu'minûn, 23/113) diyeceklerine
dair verilmiş bulunan haberdir.
Şöyle de açıklanmıştır: Dünyadaki kalış sürelerinin kısa gelmesi, daha
sonra karşılarına çıkacak olan şeylerin dehşetinden dolayıdır. Yoksa, kabirde
kalacakları süreyi kısa bulacaklar anlamında değildir. îbn Abbas der ki:
Onlar, ebedî kalmaya karşılık ömürlerinin uzunluğunu kısacık bir an gibi
göreceklerdir.
"Birbirlerini tanıyacaklar" anlamındaki buyruk, "O
Onları hasredeceği" buyruğundaki "he ve mim" (onlar) zamirinden
hal olmak üzere nasb mahallindedir.[91] Bununla birlikte bu buyruğun munkatı',
(öncekiyle ilişkisi olmayan yeni) bir cümle olması da mümkündür. Adeta
"onlar birbirlerini tanıyacaklar" denilmiş gibidir. (Meal de
böyledir).
el-Kelbî der ki: Kabirlerinden çıkacakları vakit, dünyada birbirlerini
tanıdıkları gibi tanıyacaklar. Bu tanışma ise birbirlerini azarlamak ve rezil
rüs-vay etmek şeklinde olacaktır. Biri diğerine: Beni sen saptırdın, sen
azdırdın, küfre sen götürdün diyecekler. Yoksa bu tanışma birbirlerine karşı şefkat,
merhamet ve sevgi şeklindeki bir tanışma olmayacaktır. Daha sonra kıyamet gününün
dehşetlerini görecekleri vakit aralarındaki bu tanışma da yüce Allah'ın şu
buyruğunda ifade edildiği gibi, kesilecektir: "Ve gerçek hiçbir dost, dostunu
sormayacak." (el Meâric, 70/10)
Şöyle de denilmiştir: Geriye sadece azarlamak kastıyla bir tanışma kalacaktır.
Doğru olan da yüce Allah'ın şu buyruğu dolayısıyla budur: "Sen, o zalimleri
Rabbleri huzurunda durdurulmuş... görsen. Biz de o kâfirlerin boyunlarına tasmalar
koyarız..." (Sebe', 34/31-33); "Her ümmet girdikçe kardeşine lanet
edecek" (el-A'raf, 7/38) âyeti ile: "Rabbimiz, gerçekten biz, yöneticilerimize
ve büyüklerimize itaat ettik" (el-Ahzab, 33/67) âyetleri de bunu ifade
etmektedir.
Yüce Allah'ın: "Ve gerçek hiçbir dost, dostunu sormayacak”
(el-Meâric, 70/10) buyruğu ile "Sur'a ûfürüldüğü o günde aralarında
akrabalık bağı olmayacaktır" (el-Mu'minûn, 23/101) buyruklarının anlamı
ise, kimse kimseye rahmet ve şefkati dolayısıyla soru sormayacaktır, anlamındadır.
Doğrusunu en iyi bilen de Allah'tır.
Şöyle de denilmiştir: Kıyametin değişik konumlan ve halleri vardır.
Yine denildiğine göre, "birbirlerini tanıyacaklar" ifadesi,
birbirlerine soru soracaklar anlamındadır. Yani, siz ne kadar süreyle kaldınız
diye karşılıklı soru soracaklar. Yüce Allah'ın: "Birbirlerine dönerek
karşılıklı soru sorarlar" (et-Tûr, 52/55) buyruğunda olduğu gibi. Bu
açıklama da güzel bir açıklamadır.
ed-Dâhhak der ki: Burada sözü edilen mü'minlerin şefkat yoluyla birbirlerini
tanımalarıdır. Kâfirler arasında ise şefkat olmayacaktır. Yüce Allah'ın:
"Aralarında akrabalık bağı olmayacaktır" (el-Mu'minûn, 23/101)
buyruğunda olduğu gibi. Ancak, birinci görüş daha kuvvetli görünmektedir.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
"Allah'a" yaptıkları Allah'ın huzurunda onlara sunulmak
suretiyle "kavuşmayı yalanlamış bulunanlar hem en büyük zarara
uğramışlardır..." Şöyle de açıklanmıştır: Öldükten sonra dirilişe ve amel
defterlerinin verileceğine dair delilin ortaya konulusundan sonra bu buyruğun
yüce Allah tarafından verilen bîr haber olması da mümkündür. Yani onlar,
cennet mükâfaatı-nı elde edememiş ve hüsrana uğramış kimselerdir. Şöyle de
açıklanmıştır; Bunlar yüce Allah'ın huzuruna çıkacakları vakit, hüsrana
uğrayacaklardır. Çünkü hüsran, artık vazgeçme umudunun kalmadığı, tevbenîn
fayda vermeyeceği o lıaîde ortaya çıkar.
en-Nehhâs der ki: Onların birbirlerini tanımalarının bu sözü söyleyecekleri
anlamına gelmesi de mümkündür.
"... hem de doğru yolu bulamamışlardır" buyruğuyla, onların doğru
yolu bulamayanlardan olmaları Allah'ın ilminde böyle oldukları anlatılmaktadır.[92]
46.
Onlara va'dettlğimizin bir
kısmını sana göstersek, yahut senin ruhunu alsak da yine onların dönüşü Bize
olacaktır. Hem Allah ne yapacaklarını görüp gözetendir.
Yüce Allah'ın: "Onlara vadettiğimizia bir kısmını" yani, sen
hayatta iken dinini muzaffer kılmak suretiyle "sana göstersek"
ifadesi şarttır. Müfessirler derler ki: Onlara vadolunanlann bir kısmı,
Bedir'de onların bir kısmının öldürülmesi, öbür kısmının da esir alınması idi.
"Yahut senin ruhunu alsak da" anlamındaki buyruk, "sana
göstersek"e atfedilmiştir. Yani, bundan önce senin ruhunu alacak olursa,
"yine onların dönüşü Bize olacaktır." Bu da şar-ün cevabıdır. Maksat,
eğer Biz acilen onlardan intikam almasak, elbette sonradan zamanı gelince
onlardan intikam alacağızdır.
"Hem Allah ne yapacaklarını" sana karşı savaşmaları, seni
yalanlamaları gibi işlerini "görüp gözetendir." Kendisi onların
yaptıklarına tanıktır, ay-nca bu konuda başkalarının tanıklığına ihtiyacı
yoktur.
Şayet "Hem Allah... görüp gözetendir" buyruğunun, Allah orada
ne yapacaklarını... anlamında olduğu söylenecek olursa, bu da uygun bir
açıklama olur.[93]
47. Her ümmetin bir peygamberi
vardır. Rasûlleri geldiği zaman aralarında adaletle hükmedilir ve onlara
zulmedilmez.
Yüce Allah'ın: "Her ümmetin bir peygamberi vardır. Rasûlleri
geldiği zaman aralarında adaletle hükmedilir" buyruğunun anlamı şudur: Her
bir ümmetin kendilerine karşı şahidlik edecek bir peygamberi vardır. Kıyamet
gününde peygamberleri geldiğinde aralarında hüküm verilecektir. Yüce Allah'ın:
"Her ümmetten birer şahid getirip de... halleri nice olur" (en-Nisa,
4/41) buyruğunda olduğu gibi.
İbn Abbas der ki: Yarın kâfirler, kendilerine peygamberlerin gelişini
İnkâr edecekler. Bunun üzerine peygamber getirilerek: Ben size Rabbimin
ri-saletini tebliğ ettim, diyecektir. İşte o vakit haklarında azap edilmeleri
hükmü verilecektir. Buna delil de, yüce Allah'ın: "Peygamberde size karşı
şahid olsun diye..." (el-Bakara, 2/143) buyruğudur.
Buyruğun anlamı şöyle de olabilir: Onlar, dünya hayatında kendilerine
bir peygamber gönderilmedikçe azaba uğratılmazlar, İman eden umduğunu elde
eder ve kurtulur, iman etmeyen ise helak olur ve azap edilir. Buna delil de
yüce Allah'ın: "Biz bir peygamber göndermedikçe azap ediciler
değiliz" (el-İsrâ, 17/15) buyruğudur.
Âyet-i kerimede geçen "el-Kıst" adalet demektir.
"Ve onlara zulmedilmez" yani, günahları olmaksızın onlara
azap edilmez, onlara karşı delil getirilmeksizin de sorumlu tutulmazlar.[94]
48. "Eğer doğru
söyleyenler iseniz, bu vaad ne zaman (gerçekleşek)?" derler.
Bu buyruk ile Mekke kâfirleri kastedilmektedir. Çünkü
onlar, oldukça İleri derecede inkâr etmişler ve azabın da çabucak gelmesini
istemişlerdir. Yani, Muhammed'in bize vadedip tehdit ettiği ceza ne zamandır,
yahut kıyamet ne zaman gelecektir?
Bu buyruğun, peygamberlerini yalanlayan her ümmet hakkında umumî olduğu
da söylenmiştir.[95]
49. De ki: "Allah'ın
dilediğinden başka kendime ne zarar verebilirim, ne de bir fayda
sağlayabilirim. Her ümmetin bir eceli vardır. Artık ecelleri geldiği zaman ne
bir an geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler."
Yüce Allah'ın: "De ki: Allah'ın dilediğinden başka kendime ne bir
zarar verebilirim, ne de bir fayda sağlayabilirim" buyruğu şuna
işarettir: Mek-keli kâfirler, Peygamber (savVden azabın çabucak gelmesini
isteyince, yüce Allah ona şöyJe buyurdu: Ya Muhammed, onlara de ki: Ben, ne bir
zarar verebilirim, ne de bir fayda sağlayabilirim. Yani, bu kendini hakkında
böyle olduğu gibi, başkası için de böyledir. "Allah'ın dilediğinden
başka" eğer öyle bir şeye güç yetirebilir veya sahip olabilirsem, bu
ancak Allah'ın dilediği ile olabilir. Durum bu olduğuna göre, sizin çabucak
gelmesini istediğiniz şeyi ben nasıl yerine getirebilirim ki? O halde bunları
benden acele istemeyiniz. Hem "her ümmetin bir eceli vardır" yani,
onların helak ve azap edilmeleri için yüce Allah'ın indinde belli bir vakit
vardır. "Artık ecelleri" yani, ecellerinin süresinin sona ermesi
vakti "geldiği zaman ne bir an geri kalabilirler, ne de öne
geçebilirler." Yani, dünyada bir an dahi gecikerek kalma imkânını
bulamazlar, onlar öne geçerek bu süreyi erteleyemezler.[96]
50. De kî; "Ya O'mın azabı
geceleyin veya gündüzün size gelip çatarsa, söyleyin bana günahkârlar onun
nesini acele isterler?"
"De ki: Ya O'nun azabı geceleyin veya gündüzün sîze gelip
çatarsa" buyruğunda iki zarf (geceleyin ve gündüzün) vardır. Bu, onların:
"Bu vaad ne zaman?" şeklindeki sorularının cevabıdır. Onların, azabı
çabucak istemek şeklindeki görüşlerinin, akılsızca bir iş olduğunu ortaya
koymaktadır. Yani, azap size gelecek olursa, sizin bundan sağlayacağınız bîr
fayda yoktur. Ve o takdirde imanın da size faydası olmayacaktır.
"O günahkârlar onun nesini acele isterler?" Bu, bir soru
olmakla birlikte azap ile korkutma ve azabın büyüklüğü anlatılmak
istenmektedir. Yani sizin o çabucak gelmesini istediğiniz şey ne büyük bir
şeydir! Nitekim, bir kimse âkibe,ti vahim bir işin gelmesini isteyecek olursa:
Sen kendine karşı ne yapıyorsun böyle! denilir.
Yüce Allah'ın: "Onun" buyruğundaki zamir, azaba aittir
denildiği gibi, şanı yüce Allah'a ait olduğu da söylenmiştir. (O takdirde
anlam: O'ndan neyi acele isterler anlamında olur).
en-Nehhâs der ki: Eğer "onun" buyruğundaki zamir
azaba ait kabul edilirse, o takdirde; "Nesini” hakkında iki takdir
yapılabilir. Birincisine göre; "Ne" mübtedâ olarak ref mahallinde;
da; O kimse ki, o ki anlamındadır ve bu;
ın haberi olup, aid hazfedilmiş olur. Diğer bir takdire göre ise;
"Nesini" lafzının mübteda olarak ref mahallinde tek bir İsim olması,
haberin de cümlenin muhtevasında bulunması sözkonusu olur. Bu açıklamayı ez
Zeccâc yapmıştır.
Ayrıca: "Onun" ifadesindeki zamirin yüce Allah'ın ismine ait
olduğu kabul edilirse, o takdirde; " Ne" ile tek bir kelime olur ve; "Çabucak gelmesini
ister" ile nasb mahallinde olur. Yani: Günahkârlar Allah'tan o azabın
nesinin çabucak gelmesini isterler? demek olur.[97]
51. Vuku bulduktan sonra mı
Ona iman edeceksiniz? Şimdi mi, hani siz onun mutlaka çabucak gelmesini
isteyip duruyordunuz?
Yüce Allah'ın: "Vuku bulduktan sonra mı O'na iman
edeceksiniz" anlamındaki buyrukta bir hazf vardır ki, ifadenin takdiri
şöyledir: Sizler, azabın üzerinize inmesinden yana güvenlik altında mısınız?
Sonra azap gelip sizi bulduğunda: Şimdi mi ona inandınız, denilir.
Denildiğine göre bu, meleklerin onlarla alay olmak üzere söyleyecekleri
sözlerdendir. Bunun, yüce Allah'ın söyleyeceği sözlerden olduğu da söylenmiştir.
“Sonra’nın başına soru için "elifin gelmesinin anlamı, onlara
söyletmek ve azarlamaktsr. Böylelikle bu, ikinci cümlenin anlamının,
birincisinden sonra gerçekleşeceğine delalet etmesi İstenmiştir.
Şöyle de denilmiştir: Buradaki; "Sonra" edatı, peltek
"se"nin üstün okunuşu ile; "Orada" anlamındadır. O takdirde
bu, bir zarf olur. Yani, orada mı... demek olur. Taberî'nin kabul ettiği görüş
budur. O takdirde bunda soru anlamı olmaz. (Yani: Orada vuku bulduktan sonra
O'na iman edeceksiniz, demek olur).
"( jNi): Şimdİ'nin aslının; Vakti geldi, gibi mebni bir fiil
olduğu söylenmiştir. Başındaki "elif" ve "lam" ise onu
isme dönüştürmek için gelmiştir. el-Halil der ki: Bu kelimenin mebni olması,
iki sakinin yan yana gelmesinden dolayıdır. Baştaki "elif" ve
"lam" ise, an ve zamana işaret içindir. Şimdi (an) ise, iki zamanın
arasındaki sınırdır.
"Hani siz onun", yani azabın "mutlaka çabucak gelmesini
isteyip duruyordunuz."[98]
52. Sonra zulmedenlere:
"Şu sürekli azabı tadın* denilecek. "Ne ka-zandıysanız ondan başkası
ile mi cezalandırılacaksınız?"
"Sonra zulmedenlere... ilenilecek." Yani, cehennem bekçileri
onlara: "Şu sürekli" yani, kesintisiz "azabı tadın"
diyeceklerdir.
"Ne kazandıysânız ondan başkası İle mi" yani, küfrünüzün
cezasından başkası ile mi "cezalandırılacaksınız?"[99]
53. "O gerçek midir?"
diye senden haber almak isterler. De ki: "Evet, Rabbim hakkı için elbette
o haktır ve siz Allah'ı âciz bırakacak değilsiniz."
Yüce Allah'ın: "... senden haber almak İsterler" yani, ey
Muhhammed! Azabın geleceği ve kıyametin kopacağına dair "o gerçek
midir?" diye senden haber almak isterler,
"Gerçek midir" mübtedâdır. "O" ise
haber yerini almıştır. Si-beveylı'in görüşü budur. Bununla birlikte
"O" anlamındaki zamirin mübte-da, "gerçek midir"
anlamındaki ifadenin de onun haberi olması da mümkündür.
"De ki: Evet" buyruğundaki: "Evet"
kelimesi,"Evet" anlamında tahkik, gerçeklik ve te'kid için
kullanılan bir lafızdır "Rabbim hakkı İçin" buyruğu da bir yemindir.
"O elbette haktır" ise yeminin cevabıdır, Yani, o gerçekleşecektir ve
bunda hiç bir şüphe yoktur. "Ve siz Allah'ı âciz bırakacak
değilsiniz" O'nun azabından ve cezalandırmasından kurtulamazsınız.[100]
54. Zulmeden herkes, eğer
yeryüzünde bulunan her şeye sahip olsaydı, elbette onu fidye olarak verirdi.
Azabı gördüklerinde pişmanlıklarını gizlerler. Aralarında adaletle hükmolunup
kendilerine asla zulmedilmez.
"Zulmeden herkes" yani, şirk koşup inkâr eden herkes
"eğer yeryüzünde bulunan her şeye" malik olup, "sahip olsaydı,
elbette onu" Allah'ın azabından kurtulmak kastıyla "fidye olarak
verirdi." Bu, böyle bir şey olsa dahi bu fidyenin ondan kabul
olunmayacağı anlamındadır. Nitekim: "Şüphesiz kâfir olanlar ve kâfir
olarak ölenlerin hiç birinden yeryüzü dolusu altını fidye olarak verse dahi
asla kabul olunmaz..." (Âli-tmran, 3/91) buyruğu daha önce geçmiş
bulunmaktadır.
"Azabı gördüklerinde pişmanlıklarını gizlerler."
Yani, onların başkanları, ileri gelenleri, kendilerine uyanlardan
pişmanlıklarını gizleyecekler, saklamaya çalışacaklardır. Bu ise, ateş İle
yakılmalarından önce olacaktır. Ancak, ateşe atılacaklarında sun'i ve yapmacık
tavırları sergilemek imkânını bulamayacaklardır. Buna delii de ateşte
söyleyecekleri belirtilen: "Rabbimiz, bed-badhthğımız bize galip
geldi" (el-Mu'minûn, 23/106) buyruğudur. Bu buyrukta onların hallerini
gizlemeyecekleri beyan buyurulmaktadır.
Buradaki; "Gizlerler" kelimesinin açığa vururlar anlamında
olup, bu kelimenin zıd anlamlılardan olduğu da söylenmiştir. Buna deiil ise,
âhi-retin metanet gösterecek ve kişinin kendisini sabır ve tahammüle zorlayacağı
yer olmayacağıdır.
Şöyle de açıklanmıştır: Onlar, bu şekildeki hasret duyuşlarının acısını
tâ kalplerinde hissedeceklerdir. Çünkü duyulan böyle bir pişmanlığın açığa vurulmasına
imkân olmayacaktır. Nitekim şair Küseyyir de şöyle demektedir:
"O münadinin ayrılıp gitmiş develerin geri getirilmesi için
Seslendiği gün ben de pişmanlığımı gizledim."
el-Müberred, bununla Ügili üçüncü bir açıklama zikretmektedir. Yani,
"Pişmanlık onların yüzlerinin çizgilerinde görüldü." Buradaki
çizgilerden kasıt, alındaki kırışıklardır. Tekili; şeklinde gelir.
Nedamet: Pişmanlık ise, bir şeyin meydana gelmesi, yahut elden kaçması
dolayısıyla duyulan lıasrettir. Kelimenin asıl anlamı bir şeyle birlikte
bulunmak, ondan ayrılmamaktır. Nitekim "nedîm" kelimesi de buradan
gelmektedir. Çünkü nedîm, bir kimsenin meclisinden ayrılmayan kişidir. "Filan
kişi oldukça pişmandır," anlamındadır, "(fiili): Bir şey için
pişmanlık duymak, üzülmek" manasına gelir. Bir şeye nadim olmak, nedamet
duymak İse ona ihtimam göstermek, ondan dolayı pişmanlık duymak demektir.
el-Cevherî der ki: Üzüntü ve pişmanlık anlamına geiir. "Dâl"
harfi esreli olarak; Kederlendi, üzüldü demektir. Bu bakımdan (anlamı
pekiştirmek üzere de); "Pişman, üzüntülü ve kederli kişi," denilir.
Burada bu ikinci kelimenin itba' (müstakil anlamı olmamakla birlikte
birincisinin anlamını pekiştirmek için gelen sesçe ona yakın bir kelime) olduğu
da söylenmiştir. Mesela; " Onun bundan başka bir üzüntüsü bir kederi
yoktur," demek gibi.
"pişmanlık" kelimesinin
ın maklûbu olduğu da söylenmiştir. Bu ise bir şeyin yanında bulunmak,
ondan ayrılmamak demektir. "Filan kişi şarap düşkünüdür," tabiri de
buradan gelmektedir. "Ahırdan toplanan üstüste yığılıp kat kat olarak
sertleşen idrar ve ker-me" demektir. Bu ismin verilişi onun o yerde
kalması ve ordan ayrılmamasından dolayıdır. "Kalpten bir türlü çıkmayan
kin" anlamındadır, çoğulu; şeklinde gelir. "Mim" harfi esreli
olarak; "Kalplerinde kin yer eüı," denilir. "Filâna kin
besledim," demektir.
"Aralarında" yani, başkanlar ile onlara uyanlar arasında
"adaletle hükmolunup kendilerine asla zulmedilmez."[101]
55- İyi bilin ki, göklerde ve
yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Şunu da iyi bilin ki, şüphesiz Allah'ın va'di
haktır. Fakat onların çoğu bilmezler.
"İyi bilin kî, dikkat edin«ki..." edatı, sözün başına
getirilen ve dinleyenin dikkat etmesini isteyen bir kelimedir. Size
söyleyeceğim sözlere dikkat edin, demektir.
"Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Ştrau da iyi bilin
ki, şüphesiz Allah'ta va'di haktır." Göklerin ve yerin mülkü, egemenlik
ve tasarrufu yalnız O'nundur. O bakımdan, vadettiğini yerine getirmesine
hiçbir kimse engel olamaz. "Fakat insanların çoğu" bunu
"bilmezler."[102]
56. O, hem diriltir, hem
öldürür ve siz O'na döndürüleceksiniz."
Buyruğun anlamı gayet açıktır ve buna benzer buyruklar da önceden geçmiş
bulunmaktadır.[103]
57. Ey insanlar! Size
Rabbinizden bir öğüt, kalplerde olanlara bir şifa, mü'miuler İçin de bir
hidayet ve rahmet gelmiştir.
"Ey İnsanlar" yani, ey Kureyşliler! "Size Katibinizden
bir Öğüt" yani, içinde türlü öğütler ve hikmetler bulunan Kur'ân-ı Kerim
"kalplerde olanlara" kalplerde bulunan şüphe, nifak, ayrılık ve
muhalefetlere karşı "bir şifa, mii'minler içinde bir hidayet" ona
tabi olanlar için doğruya İleten özellik "ve rahmet" yani, bir nimet
"gelmiştir."
Özellikle "mü'minler için” denilerek mü'minlerin sözkonusu
edilmesi, imandan yararlanan kimselerin onlar oluşundan dolayıdır. Buradaki
bütün nitelikler Kur'ân-ı Kerim'İn nitelikleridir.
Sıfat olmakla birlikte bunların "vav" harfi ile birbirlerine
affedilmeleri ise, medhin te'kid edilmesi içindir. Nitekim şair de (sıfatlar
arasına "vav" getirmek suretiyle) şöyle demektedir:
"O efendi, o oldukça gayretli hükümdar
Ve savaşın kızıştığı
zamanlarda birliğin aralanma..."[104]
58. De ki: "Allah'ın
lütftı ve rahmetiyle ve yalnız bunlar ile sevinsinler. Bu, onların
topladıklarından daha hayırlıdır."
"De ki: Allah'ın lütfü ve rahmetiyle..." Ebu
Said el-Hudrî ve İbn Abbas (r.anhuma) derler ki: Allah'ın lütfü Kur'âıvı
Kerim'dir, rahmeti ise İslâm'dır. Yine onlardan gelen rivayete göre, Allah'ın
lütfü Kur'ân-ı Kerim, rahmeti ise, sizi Kur'ân ehlinden kılmış olmasıdır,
demişlerdir.
el-Hasen, ed-Dahhâk, Mücahid ve Katade derler ki: Allah'ın lütfü iman,
rahmeti Kur'ân-ı Kerimdir. Yani, birinci görüşün tam aksini ifade etmişlerdir.
Bundan başka açıklamalar da yapılmıştır.
"Ve yalnız bunlar İle sevinsinler." Bu da lütuf ve rahmete
işarettir. Araplar, işaret zamirini hem tekil, hem ikil, hem de çoğul için kullanırlar.
Peygamber (sav)'den ise, "Yalnız bununla sevininiz" diye
"te" ile okuduğu da rivayet edilmiştir. Bu ise, Yezİd b. el-Ka'kâ',
Yakub ve diğerlerinin kıraatidir. Hadis-i şerifte "(namazda) sallardaki
yerlerinizi alınız"[105] denilmektedir.
"Sevinç (ferah)," sevilen şeyin İdrâk edilmesi dolayısıyla
kalpteki bir lezzettir. Bazı yerlerde sevinç, yerilmiş bulunmaktadır. Yüce
Allah'ın şu buyruklarında olduğu gibi: "Sevinme (şımarma), çünkü Allah
sevinenleri (şımaranları) sevmez" (el-Kasas, 28/76); "Çünkü o,
sevinendir (şımarandır), böbürlenendir." (Hûd, 11/10) Ancak burada
"sevinen" kelimesi mutlak olarak zikredilmiştir. "Sevinç"
eğer bir kayıt ile beraber zikredilirse bu yermek kastıyla kullanılmış olmaz.
Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Allah'ın liitfundan kendilerine
verdiğiyle hepsi de sevinç içindedirler," (Âli İm-ran, 3/170) Burada da
şanı yüce Allah: "Yalnız bunlar ile sevinsinler" diye buyurmaktadır.
Yani, Kur'ân ve İslâm ile sevinsinler, diyerek bir kayıt getirmektedir. Harun
dedi ki: Ubeyy'in kıraati; "Yalnız bunlarla sevininiz" şeklindedir.[106]
en-Nehhâs der ki: Emir yapma yolu, bunun "lam" ile olmasıdır.
Tıpkı ne-hiy ile beraber bir nehiy harfi bulunduğu gibi, emirle birlikte de
böylelikle cezm edici bir harf bulunmuş oîur. Ancak Araplar, muhataba hitap
etmekle yetinerek, muhataba emir verdiklerinde bu emir harfini hazfederler.
Kimi zaman bu asıî kaideye uygun olarak "lam" harfini getirerek emir
verdikleri de olur. İşte (\yjiAi\iiila): Bununla sevininiz" kıraati de bu
türdendir.
"Bu, onların" dünya hayatında "topladıklarından daha
hayırlıdır."
"Topladıkları” ile
"Sevinsinler" fiillerinin ikisinde de genellikle "ye"
harfi ile okunmuştur. Ancak, İbn Âmir'den, "Sevinsinler" fiilini
"ye" ile, buna karşılık; "Topladığınız" fiilini ise
kâfirlere hıtab olmak üzere "te" ile okuduğu rivayet edilmiştir.
el-Hasen'den ise, birincisini "te" ile;
"Topladıklan" fitlini de "ye" ile olmak üzere İbn Âmir'in
tam aksi şekilde okuduğu da rivayet edilmiştir,
Ebân Enes'ten, o da Peygamber (sav)'den şöyle dediğini rivayet etmektedir:
"Ailah kimi İslâm'a hidayet eder, ona Kur'ân'ı öğretir de sonra bu kimse
fakirlikten şikayetçi olursa, Allah, huzuruna çıkacağı güne kadar fakirliği
onun alnının ortasına yerleştirir." Daha sonra Hz. Peygamber: "Deki:
Allah'ın lütfü ve rahmetiyle ve yalnız bunlar İle sevinsinler. Bu onların topladıklarından
daha hayırlıdır" âyetini
[107]okudu.[108]
59. De ki: "Allah'ın size
indirdiği ve kendisinden bir kısmını haram ve helâl yaptığınız rızıktan ne
haber?" De ki: "Allah mı size izin verdi, yoksa Allah'a mı İftira
ediyorsunuz?"
Yüce Allah'ın: "De ki: Allah'ın sîze indirdiği ve kendisinden bir
kısmını haram ve helâl yaptığınız rızıktan ne haber'* buyruğuna dair açıklamalarımızı
iki başlık halinde sunacağız:[109]
Yüce Allah: "De ki: Allah'ın size indirdiği... rızıktan ne
haber" buyruğu ile yüce Allah Mekke kâfirlerine hitap etmektedir.
"Şey, ne" lafzı, "Görüşünüz nedir, ne haber?"
fiiliyle nasb ma-hallindedir. ez-2eccâc ise, "İndirdiği" fiiliyle
nasb mahallindedir, demektedir. Buradaki "indirdi" İse, yarattı
anlamındadır. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmuştur: 'Sizin için
davarlardan sekiz çift indirdi" (ez-Zümer, 39/6); "Ayrıca kendisinde
hem çetin bir güç, hem de insanlar için faydalar bulunan demiri de
İndirdi." (el-Hadid, 57/25).
Görüldüğü gibi "yaratma"nın "indirme" ile ifade
edilmesi de mümkündür. Çünkü yeryüzünde rızık türünden bulunan her bir şey,
elbette semadan inen yağmur ile meydana gelir.
"Kendisinden bir kısmını haram ve helal yaptığınız..."
buyruğu hakkında Mücahid der ki: Bu, Bahire, Sâibe, Vasile ve Hâm gibi (bk.
d-En'âm, 6/103) davarların haram olduklarına dair verdikleri hükümdür.
ed-Dalıhâk ise, burada kastedilen yüce Allah'ın: "Onlar, Allah'a yarattığı
ekin ve davarlardan bir pay ayırdılar do..."(el-En'âm, 6/136) buyruğunda
kastedilenlerdir, demektedir.
"De ki" helal ve haram kılmak hususunda "Allah mı size
isin verdi, yoksa Allah'a İftira mı ediyorsunuz" buyruğunda kasıt,
onların: Bize bunu emreden Allah'tır, şeklindeki sözleridir.
"Yoksa" kelimesi, "Hayır" anlamına gelmektedir.[110]
Kıyası kabul etmeyenler bu âyeti delil gösterirler. Ancak, bunun delil
olması uzak bir ihtimaldir. Çünkü kıyas, yüce Allah'ın, kullanmamızı kabul ettiği
bir delildir. O bakımdan, helal ve haram kılmak, yüce Allah'ın hükme delâlet
edecek şekilde koymuş olduğu bir delilin varlığı halinde sozkonusu olabilir.
Eğer kıyas ile yüce Allah'ın koymuş olduğu herhangi bir delile muhalif hükme
varılacak olursa, o takdirde bu, asıl maksadın dışına çıkmak ve başka bir
delile başvurmak olur.[111]
60. Allah'a karşı yalan
uyduranlar kıyamet gününde ne zannederler? Şüphesiz ki Allah insanlara
lütufkârdır. Fakat onların çoğu şükretmezler.
Yüce Allah'm: "Allah'a karşı yalan uyduranlar kıyamet gününü ne
zannederler" buynjğundaki; "Gün" kelimesi, zarf olarak veya
"zan ederler" üe nasb edilmiştir. Tıpkı Zeyd hakkındaki zannın nedir?
ifadesinde olduğu gibi. Buyruk, onlar, Allah'ın kendilerini, yaptıkları dolayısıyla
sorgulamayacağını mı zannederler? anlamındadır.
"Şüphesiz ki Allah insanlara lütufkârdir." Yani, onların
azabını ertelemek ve mühlet vermekle onlara lütufta bulunmaktadır. Bununla
güvenilir bir Harem bölgede kılmakta olduklarından dolayı Mekkelilerin
kastedildiği de söylenmiştir.
"Fakat onların" yani kâfirlerin "çoğu
şükretmezler." Allah'ın nimetlerine de, azabın kendilerinden tehir edilmesine
de şükretmezler. Buradaki "şükretmezler"in, O'nu tevhid etmezler
anlamında olduğu da söylenmiştir.[112]
61. Herhangi bir işte bulunsan,
ona dair Kur'ân'dan bir şey okusan ve siz her ne yaparsanız yapınız, o işe
daldığınızda Biz mutlaka üzerinize şahidiz. Yerde olsun, gökte olsun zerre
ağırlığınca bir şey Rabbinden gizli kalmaz. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü
de muhakkak apaçık bir kitaptadır.
Yüce Allah'ın: "Her hangi bir iste bulunsan" buyruğundaki;
edatı olumsuzluk bildirir. Yani, hangi işte olursan ol. Bu da şu demektir:
İster ibadet türünden, ister bagka türden her ne durumda olursan ol, yüce
Rabbin mutlaka seni görür.
"İş" kelimesi, hal, durum gibi anlamlara gelip, çoğulu; şeklindedir.
el-Ahfeş der ki: Araplar, ben onun yaptığı işi yapmadım,
anlamında: derler.
"Ona dair Kur’ân'dan bir şey okusan" buyruğu ile ilgili
olarak el-Ferrâ ve ez-Zeccâc derler ki: "Ona dair" deki zamir,
"iş"e aittir. Yani, her hangi bir iş yapıp ondan dolayı bir Kur'ânî
hüküm sana okunup ve böylelikle hükmünün nasıl olduğu bilinirse, yahut da onun
hakkında tilavet olunacak bir Kur'ânî buyruk inecek olursa... demektir.
Taberî der ki: "Ona dair" yüce Allah'ın Kitabına dair, O'nun
Kitabından demektir. İkinci defa "Kur'ân'dan" buyurulmak suretiyle
bunun tekrar edilmesi ise, tefhim (şanını yüceltmek, yüceliğine dikkat çekmek)
İçindir. Yüce Allah'ın: "Muhakkak Ben... olan Allah 'im" (el-Kasas,
28/30) buyruğunda olduğu gibi.
"Ve siz, her ne yaparsanız yapınız" buyruğu ile de hem
Peygamber (sav)'e, hem de onun ümmetine hitap edilmektedir. "Her hangi bir
işte buhınsan" buyruğu da ona hitap olmakla birlikte maksat, o ve
ümmetidir. Nitekim kimi zaman Rasûle hitab edilmekle birlikte, kendisiyle
birlikte ona tabi olanlar da kastedildiği olur. Burada Kureyş kâfirlerinin kastedildiği
de söylenmiştir.
"O İşe daldığınızda" yani o işi yapmaya başladığınızda
-görüldüğü gibi buradaki zamir "iş"e aittir- "Biz mutlaka
üzerinize şahidiz" yani, o yaptığınız işi biliyoruz. Bunun bir benzeri de
yüce Allah'ın şu buyruğudur: "Üç kişi fısıldaşmayıversin muhakkak O,
onların dördüncüleridir."(el-Mücadele, 58/7)
o işe daldığınızda" ile aynı kökten olmak üzere; "Filan kişi
söze, işe daldı, başladı" denilir. Çobanın birisi şöyle demiş:
"el-Hakîl denilen yerde (veya bitkiyi) otladtkları Zu'1-Ebâtın'dan
itibaren Gevişlerini yuttuktan sonra yollarına koyuldular.
İbn Abbas der ki: "O işe daldığınızda" o işi yaptığınızda
demektir. el-Ahfeş'e göre; onunla ilgili olarak konuştuğunuzda, anlamına gelir.
İbn Zeyd ise, o işe daldığınızda anlamındadır, der. İbn Keysan, sözü
yaygınlaştırdığınızda diye açıklamıştır. ed-Dahhâk der ki: "O" zamiri
Kur'ân'a aittir. Yani siz, Kur'ân ile ilgili olarak yalanlan yaydığınızda...
anlamındadır.
"Yerde olsun, gökte olsun zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden
gizli kalmaz." İbn Abbas der ki: O'ndan gaip olmaz, kaçmaz. Ebu Ravk,
O'ndan uzak düşmez, İbn Keysan, O'ndan kaçmaz diye açıklamışlardır. el-Kisaî
ise, "Gizli kalır" fiilini Kur'an-ı Kerim'İn neresinde geçerse geçsin
"ze"
harfini esreli
olarak okurken, diğerleri ötreli okumuşlardır. Her ikisi de fasih
söyleyişlerdir fiili gibi. "Ağırlığınca" kelimesindeki; edatı burada
sıla (zaid ve ulama edatı) olarak gelmiştir. Yani, senin Rabbinden
"zerre" ağırlığı kadar bir şey dahi kaybolmaz. Zerre ise, oldukça
küçük kırmızı renkli bir kanncacıktır. en-Nisa Sûresİ'nde (.4/40. âyetin tefsirinde)
geçmiş bulunmaktadır.
"Yerde olsun, gökte olsun... bundan daha küçüğü ve daha büyüğü de
muhakkak apaçık bir kitaptadır" buyruğunda isimler,
"ağırlığınca" anlamındaki kelimeye atfedilmiştir. "Zerre"ye
atf da olabilir.
Yakub ve Hamza; Daha
küçüğü" kelimesi ile; "Daha büyüğü" kelimelerindeki
"ra" harflerini "mıskal: ağırlığınca" kelimesinin mahalline
acf ile merfu okumuşlardır. Çünkü edatı,
te'kid için fazladan gelmiştir.
ez-Zeccâc ise, mübtedâ olarak merfu olması da mümkündür, demiştir.
Haberi İse "muhakkak apaçık bir kitaptadır" anlamındaki buyruktur. Bu
kitaptan kasıt ise, yüce Allah'ın bu işi bilmesi ile birlikte Levh-i Mahfuzdur.
el-Curcânî der ki: Buradaki; "Muhakkak" kelimesi, "nesak
vav'ı" anlamındadır. Yani, "Ve elbette o apaçık bir
kitaptadır," takdirindedir. Allah'ın şu buyruklarında olduğu gibi:
"Çünkü Benim katımda Rasûller korkmaz. Zulmedenler müstesna."
(en-Neml, 27/10-11) "Ve zulmedenlere gelince" takdirindedir. Yüce Allah'ın:
"Ta ki insanların size karşı bir delilleri kalmasın. Aralarından
zulmedenler müstesna" (el-Bakara, 2/150) buyruğu ise, "... ve
onlardan zulmedenlere gelince"; takdirindedir. Buna göre burada; istisna edatı "nesak vav'ı"
anlamındadır. Bu edattan sonra ise, hazfedilmiş
“o" zamiri vardır.
Yüce Allah'ın: "Ve hıtta deyiniz" (el-Bakara,
2/58) buyruğu; Oo(sözünüz) hıtta'dır, takdirindedir. Yine; "Üçtür
demeyiniz" (en-Nisa, 4/171) da, onlar üçtür demeyiniz, takdirindedir.
Âyetin açıkladığımız bölümünün bir benzeri de yüce Allah'ın şu buyruğudur:
"Bir yaprak düşmeye görsün mutlaka onu bilir. Yeryüzünün karanlıklarında
tek bir tane (bile olsa) onu bilir. Yaş ve kuru müstesna olmamak üzere hepsi
muhakkak apaçık bir kitaptadır" (el-En'âm, 6/59) Burada; Müstesna olmamak
üzere hepsi muhakkak apaçık bir kitaptadır" buyruğunda geçen istisna
edatından sonra; O(nlann hepsi) zamiri
takdirî olarak vardır.[113]
62. Haberiniz olsun kî,
Allah'ın velilerine hiç bir korku yoktur, onlar kederlenecek de değillerdir.
"Haberiniz olsun ki Allah'ın velilerine" âhirette
"hiçbir korku yoktur, onlar" dünya ellerinden çıktığı İçin
"kederlenecek de değillerdir." Buradaki "onlara hiç bir korku
yoktur, onlar kederlenecek de değillerdir"
buyruğunun şu anlama geldiği de söylenmiştir: Yüce Allah'ın dost
edindiği, kendisini korumayı ve himayeyi üzerine aldığı ve razı olduğu kimse,
kıyamet gününde korkmaz ve üzülmez. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Şüphesiz kendileri için daha önceden tarafımızdan iyilik takdir edilmiş
olanlar, işte onlar oradan"'yani cehennemden
"uzaklaştırılmışlardır... En büyük korku onları kederlendirmez."
(elEnbiyâ,21101103)
Said b. Cübeyr'in rivayetine göre de Rasûlullah (sav.Va: Allah'ın
velileri kimlerdir? diye sorulmuş, o da: "Görüldüklerinde Allah'ın
hatırlandığı kimselerdir" diye cevap vermiştir.[114]
Bu âyet- kerime hakkında Ömer b, el-Hattab da şöyle demektedir: Ben,
Rasûlullah (sav)'ı şöyle buyururken dinledim: "Allah'ın kullan arasında Öyle
kimseler vardır ki, onlar ne peygamberdir, ne de şehiddirler. Fakat peygamberler
de, şehidler de kıyamet gününde yüce Allah'ın nezdindeki üstün mevkiileri
dolayısıyla onlara gıpta ederler." Ey Allah'ın Rasûlü! Bize onların kim
olduklarını ve amellerinin ne olduğunu bildir, denildi. Beİki böylelikle onları
severiz. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Bunlar, aralarındaki akrabalık
bağlan ve alış veriş ettikleri mallar olmamakla birlikte Allah için bir
birbirlerini seven kimselerdir. Allah'a yemin ederim, onların yüzleri bir nur
(gibi)dur. Ve şüphesiz onlar nurdan minberler üzerinde olacaklardır. İnsanlar
korktuklarında onlar korkmayacak, insanlar kederlendiklerinde onlar
kedertenmeyeceklerdir." Daha sonra Hz, Peygamber: "Haberiniz olsun
ki, Allah'ın velilerine hiç bir korku yoktur, onlar kederlenecek de değillerdir"
âyetini okudu.[115]
Ali b. Ebi Talib (r.a) da dedi ki: Allah'ın velileri, uykusuzluktan
yüzleri sararmış, ibret almaktan gözleri kamaşmış, açlıktan karınlan nerdeyse
sırtlarına yapışmış, susuzluktan da dudakları kırışmış kimselerdir.
"Onlar İçin hiç bir korku yoktur" buyruğundan kasıt, geriye
bıraktıkları zürriyetleri hususunda (korkmayacaklarıdır). Çünkü, yüce Allah
onlara riâyet eder. "Onlar kederlenecek de değillerdir." Yüce Allah,
gerek dünyalarında, gerekse âhiretlerinde onlara dünyalıklarının karşılığını
vereceğinden dolayı kederlenmezler. Çünkü onların gerçek dostları ve
yardımcıları O'dur.[116]
63. Onlar iman edip takvâlı
davrananlardır.
İşte bu da yüce Allah'ın dostlarının, velilerinin niteliğidir. Buna
göre; "Onlar" kelimesi, ın ismi olan "Velilerin bedeli olarak
nasb mahallindedir. Bununla birlikte: "Yani" takdiri dolayısıyla da
nasb mahallinde kabul edilebilir. Bunun mübtedâ olduğu, haberinin ise, (bir sonraki
âyetteki): "Onlar için dünya hayatında da âhirette de müjde vardır"
buyruğu olduğu da söylenmiştir. O takdirde bu âyet-i kerime bir önceki âyet-i
kerime ile alakalı olmamaktadır. "Takvâlı davranmaları"rıdan kasıt
ise şirk ve masiyetten sakınmalarıdır.[117]
64. Onlar için dünya hayatında
da âhirette de müjde vardır. Allah'ın sözlerinde asla değişiklik olmaz. İşte
bu, en büyük kurtuluşun tâ kendisidir.
"Onlar için dünya hayatında da... müjde vardır" buyruğu ile
ilgili olarak Ebu'd-Derdâ'dan şöyle dediği nakledilmektedir: Rasûlullah (sav)'a
bu buyruk hakkında sordum, şöyle buyurdu: "İndirildiğinden bu yana buna
dair senden başka bana soru soran olmadı. Buradaki "müjde"den kasıt,
müslümanın gördüğü, yahut ona gösterilen salih (gerçek çıkan) rüyadır." Bu
hadisi Tirmizî, Câmi'i' nde rivayet edilmiştir.[118]
ez-Zührî, Ata ve Katade de şöyle derler: Buradaki müjdeden kasıt, meleklerin
Ölüm esnasında dünyada iken mü'mine verdikleri müjdedir. Muhammed b. Ka'b
el-Kurazî'den de şöyle dediği nakledilmektedir: Mü'min kulun canının çıkmasına
yakın bir zamanda ölüm meleği gelir ve şöyle der: "Ey Allah'ın velisi,
sana seiam olsun, Allah sana selam gönderdi" der, sonra da Muhammed b.
Ka'b, şu: "Onlar ki, melekler hoş ve temiz olarak ruhlarını alırken: Selam
size... derler" (Nahl, 16/32) âyetini okudu. Bunu, İbnü'l-Mübârek
zikretmektedir.
Katade ve ed-DahMk da derler ki: Bu müjdeden kasıt, ölmeden önce nereye
gideceğini bilmesidir. el-Hasen ise şöyle der: Bu, yüce Allah'ın, Kİtab-ı
Keriminde kendilerine cennetine ve bol mükâfaatına dair vermiş olduğu müjdedir.
Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Rabbteri onları katından bir
rahmet, hoşnutluk... ile müjdeler" (et-Tevbe, 9/21); 'İman edip salihamel
işleyenlere de şunu müjdele;gerçekten onlar için... cennetler vardır"
(.el-Bakara, 2/25); "Ve sise va'dolunan cennet müjdesiyle
sevinin..." (Fussilet, 41/30) İşte bundan dolayı: "Allah'ın sözlerinde
asla değişiklik olmaz" diye buyum lmaktadır ki, va'dinden caymaz
demektir. Çünkü O, vaadlerini sözleriyle dile getirir.
"Âhirette de" buyruğu ile kabirlerinden çıktıklarında
cennetlik olduklarına dair müjde verilir, anlamına geldiği söylendiği gibi,
ruh cesetten çıktığı vakit, Allah'ın rıza ve hoşnutluğu İle müjdelenirler,
dîye de açıklanmıştır.
Ebu İshâk es-Sa'lebî nakleder: Ben, Ebu Bekr Muhammed b. Abdullah
el-Cevzakî'yi şöyle derken dinledim: Hafız Ebu Abdullah'ı, rüyamda üzerinde
Taylasandan bir kaftan ve sarık sarınmış olduğu halde bir katıra binmiş olarak
gördüm. Ona selam verip: Hoş geldin dedim. Bizler hâlâ seni anmaya, senin
güzelliklerini zikretmeye devam edip duruyoruz. O da: Biz de hâlâ seni anmaya,
senin güzelliklerini zikretmeye devam edip duruyoruz, dedi Yüce Allah:
"Onlar İçin dünya hayatında da âhirette de müjde vardır" diye
buyurmaktadır. Buradaki müjdeden kasıt, güzel şekilde övülerek kendisinden söz
edilmesidir, deyip eliyle işarette bulundu: "Allah'ın sözlerinde asla
değişiklik olmaz" yani, O'nun va'dinden cayma olmaz.
Haberlerinde değiştirme olmaz, anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani,
verdiği haberleri herhangi bir şey ile nesh etmez ve O'nun haberleri ancak haber
verdiği şekilde gerçekleşir. "İşte bu, en büyük kurtuluşun tâ kendisidir."
Yani, Allah'ın velilerinin, gerçek dostlarının vardığı sonuç, büyük kurtuluşun
tâ kendisidir.[119]
65. Onların söyledikleri seni
üzmesin. Çünkü izzet bütünüyle yalnız Allah'ındır. O, hakkıyla işitendir,
bilendir.
"Onların söyledikleri seni üzmesin." Burada
ifade tamam olmaktadır. Yani, onların iftiraları ve seni yalanlamaları seni
üzmesin. Daha sonra yeni bir cümle ile: "Çünkü İzzet bütünüyle yalruz
Allah'ındır" diye buyrulmaktadır. İzzet, yani eksiksiz güç ve kuvvet,
kapsamlı galibiyet ve eksiksiz kudret yalnız Allah'ındır demektir, Senin
yardımcın, senin zafere kavuşmanı sağlıyacak ve seni koruyacak oian O'ciur.
"Bütünüyle" ifadesi hal olarak nasb edilmiştir. Yüce
Allah'ın: "İzzet Allah'ındır, Rasûlünündür ve iman edenlerindir"
(el-Münafikun, 63/18) buyruğu buna aykırı değildir. Çünkü her türlü İzzet yine
bütünüyle Allah iledir. Dolayısıyla izzet, bütünüyle Allah'ındır. Nitekim yüce
Allah: "İzzet sahibi olan Eabbin onların niteleyegeldiklerinden
münezzehtir" (es-Sâffâı, 37/180) diye buyurmaktadır.
"O hakkıyla işitendir, bilendir." Onların sözlerini ve
seslerini işiten, bütün amellerini ve davranışlarını ve lıer türlü
hareketlerini çok iyi bilendir.[120]
66. İyi bilin ki, göklerde kim
var, yerde kim varsa şüphesiz Allah'ındır. Allah'tan başkasına tapanlar dahi
Allah'a koştukları ortaklara uymuyorlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve ancak
yalan söylerler.
"İyi bilin ki, göklerde kim var, yerde kim varsa, şüphesiz
Allah'ındır."
Yani, onlar hakkında dilediği şekilde hüküm verir ve onlar hakkında
dilediğini yapar. O, her türlü eksiklikten münezzehtir.
"Allah'tan başkasına tapanlar dahi, Allah'a koştukları ortaklara
uymuyorlar" buyruğunda ki; nefy
içindir. Yani onlar, gerçekte Allah'a ortak olan kimselere uymuyorlar. Bilakis
onların şefaal edeceklerini, yahut faydalı olacaklarını sanıyorlar.
Bu edatın istifham için olduğu da söylenmiştir. Yani, -onlann yaptıklan
işin çirkinliğini ortaya koymak üzere- Allah'tan başka ortak koşanlar neye tabi
oluyorlar? anlamındadır.
Daha sonra bu soruya şöylece cevap vermektedir: "Onlar, ancak
zanna uyarlar ve ancak yalan söylerler." Yani, ancak kendiliklerinden bir
şeyler uyduruyor ve yalan söylüyorlar. Buna dair açıklamalar daha önceden
geçmiş bulunmaktadır. (Bk. el-En'âm, 6/116).[121]
67. Geceyi içinde dinlenmeniz
için, gündüzü ise aydınlık olarak yaratan O'dur. Şüphe yok kî bunda kulak
verecek bir topluluk için âyetler vardır.
"Geceyi içinde dinlenmeniz İçin, gündüzü ise aydınlık olarak
yaratan O'dur." Bu buyruğu ile yüce Aîtah, hiç bir şeye gücü yetmeyenlere
değil de, geceyi ve gündüzü yaratmaya kadir olana ibadet etmek gerektiğini
açıklamaktadır.
"İçinde dinlenmeniz için" yani, eşlerinizle, çocuklarınızla
yorgunluğunuz ve bitkinliğiniz gitsin diye geceyi yaratan O'dur, demektir.
Sükûn (dinlenme); hareket ve çalkantıdan uzak kalmak demektir.
"Gündüzün aydınlık olması" ise, ihtiyaçlarınızı karşılamak imkânını
bulmanız için aydınlık kılınması demektir.
aslında "gören" demektir. Gündüzün, içinde eşyanın
görünebil-diği zamandır. Burada yüce Allah'ın; "Gören" olarak
(mealde: aydınlık olarak) diye buyurması ise, Arapların; Ayakta gece ve oruçlu gün (yani, namaz
kılanan gece, oruç tutulan gündüzl ifadelerindeki adetleri üzere mecaz ve
ifadenin genişletilmesi sözkonusudur. Cerir de şöyle demiştir:
"Ey Um Ğaylan, gece boyunca yol aldık diye kınadın bizi. Ve sen
uyudun. Halbuki binek (sırtında olan)'in gecesi uyumuyor. (Yani, binek sırtında
olan geceyi uykusuz
geçiriyor)."
Kutrub der ki: "Gece karardı" denilir. Yani, gece karanlık
oldu. "Gündüz aydınlandı" ve "gördü" denilirken de;
gündüzün aydınlığı oldu ve gündüzün ortalık görünebilir hale geldi, denilmek
istenir.
"Şüphe yok ki bunda, kulak verecek" yani, ibret alacak
şekilde dinleyecek "bir topluluk için âyetler" alâmetler, delâlet ve
belgeler "vardır."[122]
68. "Allah evlat
edindi" dediler. O, bundan münezzehtir. O, hiç bir şeye muhtaç olmayandır.
Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. Elinizde buna dair hiç bir delil yoktur.
Allah'a karşı bilmeyeceğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?
"Allah evlat edindi, dediler" buyruğu ile kâfirleri
kastetmektedir. Buna dair açıklamalar daha önceden (el Bakara, 2/116. âyetin
tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
“O bundan münezzehtir." Yüce Allah burada kendi zatını eş, çocuk,
ortak ve denklerinin olmasından tenzih etmektedir. "O, hiçbir şeye muhtaç
olmayandır. Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur." Daha sonra da yüce
Allahı (bu buyruklarla) mutlak olarak hiç bir şeye muhtaç olmadığını, göklerde
ve yerde bulunan her şeyin gerek mülkiyeti, gerek yaratması ve gerek de
kullukları itibariyle yalnızca kendisine ait olduklarını haber vermektedir:
"Göklerde ve yerde kim varsa hepsi Rahman'ın huzuruna ancak kul olarak gelecektir."
(Meryem, 19/93)
"Elinizde buna dair hiç bir delil yoktur." Yani, yanınızda
buna dair her hangi bir deliliniz bulunmamaktadır. "Allah'a karsı"
Ona çocuk nisbet etmek
gibi "bilmeyeceğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?" Çünkü çocuk
aynı cinsten olmayı ve babaya benzemeyi gerektirir. Şanı yüce Allah ise hiçbir
şeye benzemez ve hiç bîr şey ile aynı cinsten değildir.[123]
69.
De ki: "Allah'a karşı
yalan söyleyip iftira edenler asla kurtulamayacaklardır."
70. Dünyada bir süre
faydalanmadan sonra dönüşleri ancak Bize olacaktır. Sonra da inkâr ettikleri
için onlara en şiddetli azabı tattıracağız.
"De ki: Allah'a karşı yalan söyleyip" yalan
uydurup "iftira edenler asla kurtulamayacaklardır." Hiç bir zaman
kurtuluşa elemeyecekler, güvenlik duyamayacaklardır, ifade burada tamam
olmaktadır.
"Dünyada bir süre faydalanmadan sonra." Bu, bir süre
faydalanmadır, demektir. Yahut da onların bu hali, dünyadaki faydalanmadan
ibarettir. Bu açıklamayı el-Kisaî yapmıştır. e!-Ahfeş de der ki: Onlar için
dünyada bir faydalanma vardır. Ebu İshak da şöyle demektedir: Kur'ân-ı
Kerîm'in dışında benzer ifadeler kullanılacak olursa, Bir faydalanma ile faydalanırlar,
anlamında, kelimesinin mansub okunması
caiz olur.
"Sonra dönüşleri ancak Bize olacaktır. Sonra da İnkâr ettikleri
için" küfre saptıklarından ölürü "onlara en şiddetli" en ağır
"azabı tattıracağız."[124]
71. Onlara Nuh'un haberini de
oku. Hani o, kavmine şöyle demişti: "Ey kavmim! Eğer aranızda kalmam ve
Allah'ın âyetleriyle öğüt verişim size ağır geliyorsa -ki, ben ancak Allah'a
dayanıp güvenirim- haydi İşinizi sağlam tutun, ortaklarınızı da çağırın. Sonra
işiniz size hiç bir tasa vermesin. Sonra da mühlet vermeksizin bana hükmünüzü
uygulayın."
Yüce Allah; "Onlara Nuh'un haberini de oku" buyruğuyla Hz.
Peygam-ber'e, daha öncekilerin kıssalarım onlara hatırlatıp küfürleri
dolayısıyla karşılaşacakları can yakıcı azap ile onları korkutmasını emretmektedir.
"Oku" fiilinin sonundaki "vav" harfinin
hazfedilmesi, emir olduğundan dolayıdır. Onlara karşı Nuh'un haberini oku,
demektir.
"Hani o, kavmine şöyle demişti" buyruğundaki; "Hani”
nasb mahallindedir. "Ey kavmim... eğer size ağır geliyorsa" yani, sizin
için büyük bir iş ise ve bu size ağır bir yük gibi görünüyor ise demektir.
"Aranızda kalmam" anlamındaki kelime kelimesi "mim"
harfi üstün olarak okunursa kalman yer demektir. Ötreli okunursa, kalma süresi
anlamındadır. Bildiğim kadarıyla "mim" harfini ötreli okuyan yoktur.
Yani, eğer benim aranızda kalışım uzun bir süreden beri devam edip gidiyor ise
ve benim siîlere "Allah'ın âyetleriyle öğüt verişim" sizi korkutmam
"size ağır geliyorsa" ve siz de beni öldürmeyi, beni kovmayı kararlaştırmış
iseniz... "... Ki ben ancak Allah'a dayanıp güvenirim" buyruğu,
şartın cevabıdır. Hz. Nûh her durumda yüce Allah'a tevekkül ederdi. Ancak,
özellikle bu konuda Allah'a tevekkül ettiğini beyan etmesi, kavminin kendisine
yapmak istediklerine karşı Allah'ın kendisine yeterli geleceğini bilmeleri
içindi. Yani, eğer siz, bana yardım etmeyecek olursanız, hiç şüphesiz ben bana
yardım edecek olana güvenip dayanırım.
"Haydi İşinizi sağlam tutun, ortaklarınızı da çağırın"
buyruğundaki; "Sağlam tutun" anlamındaki emri genel olarak elifi kat'
ile okumuşlardır. Buna karşılık "Ortaklarınızı” kelimesini de nasb ile
okumuşlardır. Âsırn el-Cahderî ise, "elifi vasıl ve "mim"i de
üstün olarak; şeklinde; Topladı, toplar
fiilinden gelen bir kelime olarak qkumuş, "ortaklarınızı" anlamındaki
kelimeyi de nasb ile okumuştur. (Buna göre meali: Bütün yapacaklarınızı ve
ortaklarınızı bir araya getirip toplayın, şeklinde olabilir). el-Hasen, İbn
Ebi tshâk ve Yakub İse; "Sağlam tutun" kelimesindeki hemzeyi kat'
hemzesi, " Ortaklarınız" kelimesini de ref ile okumuşlardır."[125]
Birinci okuyuş, bir şeyi kararlaştırmak anlamına gelen; den
gelmektedir. el-Ferrâ der ki: Bu, bir şeyi hazırlamak anlamındadır. el-Müer-ric
de, bir işi kararlagtırdım anlamını kastederek;
kullanımı; şeklindeki ifadeden daha fasihtir, der. Daha sonra el-Müerric
şu beyitt nakletmektedir:
Ah! Keşke -ki, temennilerin faydası olmaz- bir gün olsun İşimi
kararlaştırmış olarak sabah (oraya) varabilecek miyim?"
en-Nehhâs der ki: "Ortaklar" anlamındaki kelimenin, bu
kıraate göre nasb ile okunması üç türlü açıklanabilir. El Kisaî ve el-Ferrâ
derler ki: Bu, ortaklarınızı da size yardım etsinler diye çağırınız,
anlamındadır. el-Kisaî ve el Ferrâ'ya göre de: "Ortaklarınızı''
anlamındaki kelimenin nasb ile okunması, "çağırınız" anlamındaki
fiili takdir doiayısıyladır. Muhammed b. Yezid de der ki: Bu, manaya yani,
-"işinizi" anlamındaki kelimenin mansub olması dolayısıyla atfedilmişim Şairin şu beyitinde olduğu gibi:
"Keşke savaş esnasında senin kocan
Bir kılıç ve mızrak kuşanmış olarak
(katılsa).”
Oysa mızrağın kuşanmasından söz edilemez. Ancak, mızrak da kılıç gibi
taşındığından, (onun gibi manaya atfedilerek nasb ile gelmiştir).
Ebu İshâk ez-Zeccâc da der ki: Buyruğun anlamı size yardım etmeleri
için ortaklarınızla beraber gelin (yani, mefulü maah) anlamındadır. Nitekim:
"Su ile (kuyunun ağzındaki) kereste birbirine kavuştu (oraya kadar
yükseldi)" demek de bu kabildendir.
İkinci okuyuşa göre ise; yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi,
"Toplamaktan gelmektedir: "Firavun dönüp hilesini topladı, sonra
geldi." (Tâhâ, 20/60)
Ebu Muâz der ki: Bununla birlikte
ile ın aynı anlamda olması da mümkündür.
Bu kıraate göre; "Ortaklarınızı" isminin; "
İşinizi" kelimesine atfedilmiş olması, ya da; "İşinizi kararlaştırıp
ve ortaklarınızı da topluca çağırın biraraya getirin" anlamında olması da
mümkündür. Arzu edilirse "beraber" anlamında, (mefulü maah olarak)
nasb edildiği de kabul edilebilir.
Ebu Cafer en-Nehhâs der ki: Ben, Ebu İshâk'ı, "Zeyd ve (onunla
beraber) Amr kalktı" kullanımını caiz gördüğünü dinledim.
Üçüncü kıraat ise; "ortaklarınız" anlamındaki kelime,
"sağlam tutun, kararlaştırın" anlamındaki merfu' zamire atfedilmiş
kabul edilir. Bunun güzel görünmesi, ifadenin uzamasından dolayıdır. en-Nehhâs
ve başkaları derler ki: Böyle bir kıraatin uygunluğu uzak bir ihtimaldir.
Çünkü, eğer "ortaklarınız" anlamındaki kelime merfu' olsaydı,
hemzenin "vav" üzerinde yazılması gerekirdi. Halbuki, yüce Allah'ın:
"Ortaklarınızı" buyruğunda "vav" harfinin varlığı,
mushaflarda görülebilmiş değildir. Aynı şekilde onla-rın ortak koştukları
şeyler putlardır. Putlar ise hiçbir şey yapamaz ve bir eylemde bulunamaz ki,
birşeyler kararlaştırabilsinler.
el-Mehdevî der ki: "Ortaklar" anlamındaki kelimenin, mübteda
olarak ref edilip, haberinin de mahzuf olması da mümkündür. Yani, sizin
ortaklarınız da işlerini sağlam tutsun, kararlaştırsınlar. İşitmedikleri,
görmedikleri ve hiç bir şeyi ayırdedemedikleri halde böyle bir eylemin
ortaklara nisbet edilmesi ise, onlara tapanlara bir azar olsun diyedir.
"Sonra İşiniz size hiç bir tasa vermesin" anlamındaki
buyrukta, 'in ismi ve haberi de birlikte gelmiştir. ile aynı anlamdadır. Ve
"örtmek" manasına gelir ki, Arapların: "Hilal (bulut ve benzeri
şeyler arkasında) gizlendi" tabirlerinden alınmıştır. Buna göre anlam şöyle
olur: İşiniz de sizin için gayet açıklık kazansın ve bu konuda dilediğinizi
yapabilecek imkânı bulmalısınız. Yapacağı kendisi için belirgin olmayan ve
istediğini yapma gücünü bulamayan kimseler gibi olmayınız. Nitekim şair Tarafe
şöyle demektedir:
"Ömrün hakkı için yapacağım iş benim için kapalı ve belirsiz
değildir. Ve benim gecem de gündüzüm de ebedi değildir."
ez-Zeccâc der ki: Burada; "Tasa verici" demektir. kelimeleri, yine tasa anlamını veren; kelimeleri gibidir. Şöyle de denilmiştir Bu
kelime, kederlenmeyi, tasalanmayı gerektiren sıkıntılı iş demektir. Böyle bir
durumda kişi bu lasa ve kederini giderecek herhangi bir kurtuluş yolunu
göremez. "Sihah* da da;"Tasa" kelimesi -yine aynı anlamdaki-
kelimesiyle açıklanmıştır. Şair el-Accâc da der ki:
"İnsanların -açılıp giderilmediği takdirde tasaya boğuldukları
-Bir tasanın kendilerini bttrüdüğü vakit insanlara bir tanık olaan."
“Müphem, karışık iş" anlamında kullanılır. Yüce Allah da:
"Sonra işiniz size hiç bir tasa vermesin" veya -sonra sizin işiniz
size göre açıklık kazansın, netlik kazansın diye anlam kazanır- diye
buyurmaktadır. Ebu Ubeyde der ki: Bu kelime mecazen karanlık ve darlık
anlamındadır. Aynı şekilde yağ tulumunun ve benzeri şeylerin dibi manasına da
gelir. Başkalan ise şöyle demektedir: Bütün bu kelimelerin hepsinin türediği
kök, -bulut anlamındaki- kelimesidir.
"Sonra da mühlet vermeksizin bana hükmünüzü uygulayın"
buyruğun-daki; "Hüküm uygulayın, hükmedin" ifadesiadeki hemze vasıl
hemzesi olup, "Hükmetti, hükmeder" fiilinden gelmektedir. el-Ahfeş
ve el-Kisaî der ki: Bu, "Ona şu kesin emri hüküm olarak verdik"
(el-Hicr, 15/66) buyruğuna benzemektedir ki, yani Biz bu emri ona ulaştırdık,
ona tebliğ ettik demekdir.
îbn Abbas'tan İse "sonra da mühlet vermeksizin bana hükmünüzü uygulayın"
buyruğu hakkında şöyle dediği rivayet edilmektedir: Bana yapacağınızı yapın ve
beni hiçbir şekilde de ertelemeyin. en-Nehhâs der ki: Bu, dil bakımından doğru
bir açıklamadır. Nitekim, geçip gitti anlamında; "Ölü geçip gitti, işi
bitti" ifadesi de buradan gelmektedir. Hz. Nuh'un, kavmine bu hususu,
onlann kendisine bir kötülük yapmak kastıyla ulaşamayacaklarını bildirmektedir
ki, bu da peygamberliğin mucizeleri arasındadır.
el-Ferrâ; kimi kıraat alimlerinin "kat1 hemzesi" ve
"fe" harfi; diye okuduklarını
nakletmektedir ki, bana yönelin demektir. Mesela; "Hilafet filana teveccüh etti"
denildiği gibi; "Bana ağrılar geldi" de denilir.
Bu buyruk, şanı yüce Allah'ın, yüce Peygamberinin Allah'ın yardım ve zaferine
tam bir güven beslediğini ve onların girişebilecekleri tuzaklarından
korkmadığını haber vermektedir. Aynca, Hz. Nuh onlann da putlarının da hiçbir
şekilde fayda sağlamaya da, zarar vermeye de güçlerinin yetmeyeceğini bildiğini
göstermektedir. Diğer taraftan, son Peygamber Muhammed (sav)'e de bir teselli,
kalbini de pekiştirici bir buyruktur.[126]
72.
"Eğer yuzçevirirseniz,
zaten ben sizden bir ücret de istemedim. Benim ecrimi ancak Allah verecektir.
Bana müsramanlardan olmam emrolundu."
"Eğer yüzçevirirseniz" size getirdiklerime
iltifat etmeyecek olursanız, "zaten ben sizden bir ücret de
İstemedim." Sizin bu durumunuz hiç şüphesiz benim buna karşıhk sizden bir
ücret isteyip de beni mükâfatlandırmanızın size ağır gelmesinden dolayı
değildir, "Benim" yüce Allah'ın risaletini tebliğ dolayısıyla
"ecrimi ancak Allah verecektir. Bana müslümanlardan olmam* yani, yüce
Allah'ı tevhid edenlerden olmam "emrolundu."
"Benim ecrim" kelimesi nerede geçerse, Medineliler, Ebû Amr,
İbn Âmir ve Hafs "ye" harfini üstün ile okurlar, diğerleri ise sakin
(yani, harf-i med) olarak okumuşlardır.[127]
73. Yine onu yalanladılar. Biz
de onu ve onunla birlikte gemide bulunanları kurtardık ve onları halifeler
kıldık. Âyetlerimizi yalanlayanları da suda boğduk. Uyarılanların sonunun
nasıl olduğuna bîr baki
"Yine onu" yani, Nuh'u "yalanladılar. Biz de onu ve
onunla birlikte"
mü'min olanlardan "gemide bulunanları" ileride gemi ile ilgili açıklamalar
gelecektir- "kurtardık ve onları halifeler kıldık." Yani, yeryüzünün
sakinleri ve suda boğulanlara halef olanlar kıldık.
"Âyetlerimizi yalanlayanları da suda boğduk. Uyarılanların sonunun
nasıl olduğuna bir baki" Yani, Peygamberlerin kendilerini uyardığı, fakat
iman etmeyen kimselerin, sonunda ne hale düştüklerini bir gör![128]
74. Sonra onun arkasından kendi
kavimlerine nice peygamberler gönderdik de onlara apaçık belgelerle geldiler.
Fakat önceden yalanladıkları şeye İman etmediler. İşte Biz de haddi aşanların
kalpleri üzerine böyle mühür basarız.
"Sonra onun arkasından" Nuh'tan sonra "kendi
kavimlerine" Hûd, Salih, İbrahim, Lût, Şuayb ve diğerleri gibi "nice
peygamberler gönderdik de, onlara apaçık belgelerle" mucizelerle
"geldiler. Fakat, önceden yalanladıkları şeye iman etmediler."
İfadenin takdiri önceden Nuh kavminin yalanladıkları şeye İman etmediler
şeklindedir.
Hz. Âdem'in sulbünden çıkartıldıkları günden Önce yalanlamış oldukları
şeye iman etmediler, diye de açıklanmıştır. Çünkü, her ne kadar o sırada hepsi
de "belâ: Evet Rabbimizsin" demiş idiyse de aralarında kalbiyle bunu
yalanlayan kimseler de vardı. en-Nehhâs der ki: Bu hususta yapılmış en güzel
açıklamalardan birisi de; bunun, muayyen bir kavim için söylendiği şeklindedir.
Mesela: "O inkâr edenleri uyarsan da uyarmasan da onlar için
birdir."(el-Bakara, 2/6) buyruğu gibi.
"İşte Biz de haddi aşanların" küfür ve yalanlamakta hadlerini
aşarak iman etmeyenlerin "kalpleri üzerine böyle mühür basarız." Bu
da, önceden de (çeşitli vesilelerle) belirtildiği gibi, Kaderiye mezhebinin bu
konudaki görüşlerini reddetmektedir.[129]
75. Sonra bunların ardından da
Musa'yı ve Harun'u âyetlerimizle Firavun'a ve onun (kavminin) İleri gelenlerine
gönderdik. Fakat onlar büyüklük tasladılar, onlar zaten günahkâr bir kavim
idiler.
"Sonra bunların ardından" yani, bu peygamberler ve
ümmetlerden sonra "Musa'yı ve Harun'u âyetlerimizle" bununla, Hz.
Musa'ya verilen dokuz mucizeyi kastetmektedir ki, bunlara dair açıklamalar,
daha önceden geçmişti. (Bk. el-Bakara, 2/92; el-A'raf, 7/133, ayrıca bk.
el-İsra, 17/101) "Firavun'a ve onun (kavminin) İleri gelenlerine"
kavminin eşrafına "gönderdik, fakat onlar" hakka karşı "büyüklük
tasladılar. Onlar zaten günahkâr" yani müşrik "bir kavim
İdiler."[130]
76. Tarafımızdan kendilerine hak geldiği zaman:
"Herhalde bu apaçık bir sihirdir" dediler.
77.
Mûsâ: "Size gelince;
hakka böyle (mi) dersiniz? Bu sihir midir? Halbuki sihirbazlar kurtuluşa
eremezler" dedi.
Tarafımızdan kendilerine" Firavun ve kavmine "hak geldiği
zaman: Herhalde bu apaçık bir sihirdir, dediler." Onlar, mucizeleri sihir
diye yorumladılar. .Bunun üzerine Hz. Musa kendilerine söylediği: "Size
gelince, hakka (böyle) mi dersiniz? Bu sihir midir?" buyruğunda hazf
olduğu söylenmiştir. Anlamı şudur: Siz hakka; bu bir sihirdir mi dersiniz?
Buna göre; "... mi dersiniz" ifadesi, onların tutumlarını
inkâr anlamında bir sorudur. Onların söyledikleri söz olan "bu bir
sihirdir" ifadesi de hazf edilmiştir.
Daha sonra Hz. Musa tarafından yeni bir inkâr kastıyla soru gelmekte ve
Hz. Musa'nın: "Bu sihir midir?" dediği bize nakledilmektedir.
Böylelikle Hz. Musa, Firavun'a ve onun ileri gelenlerine yaptıklarını inkâr
kastı ile ikinci söyledikleri sözlerle yetinip birinci sözlerini hazfetmiştir.
el-Ahfeş der ki: "Bu sihir midir?" ifadesi, aslında onların
sözlerini nakletmek içindir. Çünkü onlar, "bu sihir midir?" diye
sormuşlar, bunun üzerine kendilerine: Siz, hak size gelince bu sihir midir?
dersiniz diye cevap verildi. Bu açıklama el-Hasen'den de rivayet edilmiştir.
"Sihirbazlar kurtuluşa eremezler." Yani, sihir yapan
kurtulamaz, iflah olamaz.[131]
78. Dediler kb "Sen bizi
atalarımızı üzerinde bulduğumuzdan döndürmek ve yeryüzünde de büyüklük
ikinizin olsun diye mi bize geldin(niz)? Biz size inanmıyoruz."
"Dediler ki: Sen bizi atalarımızı üzerinde
bulduğumuzdan" putlara tapmaktan "döndürmek" bizim yüzümüzü
başka tarafa çevirmek, başka yöne yönelmemizi sağlamak.., için "mî bize
geldin?" Birisini başka bir tarafa yönlendirdiği zaman; "Onu
yönlendirdi, döndürdü, döndürür" denilir. Şair de der ki:
"Kabilenin bulunduğu tarafa doğru dönüp durdum, öyle ki kendimi
Dönüp kulak vermekten dolayı boynumu ve boynumun yan tarafındaki
damarımın ağrıdığını
gördüm."
Bir kimsenin yönelmiş olduğu cihetten vazgeçip başka bir tarafa yönelmesi
anlamındaki; "( cJJl): Yöneldi" ifadesi de buradan gelmektedir.
"... ve yeryüzünde" yani Mısır topraklarında "de
büyüklük" azamet, hükümdarlık ve saltanat "İkinizin olsun diye mi
bize geldi(niz)?" Mülke ve hükümdarlığa da; büyüklük (kibriyâ) denilir.
Çünkü dünyada elde edilmesi İstenen şeylerin en büyüğü hükümdarlıktır.
"Biz size inanmıyoruz." İbn Mes'ud, el-Hasen ve başkaları
"Olsun... diye" kelimesini "te" harfi yerine
"ye" İle okumuşlardır. Çünkü "kib-riyâ: Büyüktük" kelimesi
hakiki müennes değildir. Ayrıca, (nakıs fiil ile onun ismi arasına) başka bir
kelime ile fasıla da girilmiş bulunmaktadır. Nitekim Sibevyh de; "Bugün
hakimin huzuruna iki kadın geldi" diye (fiilde te'nîs alameti olmaksszın)
bir kullanım nakletmektedir.[132]
79- Firavun: "Bütün bilgin
sihirbazları bana getirin" dedi.
Firavun bu sözlerini asa, yed'i beyzâ mucizelerini görüp de bunların sihir
olduğuna inanması üzerine söylemişti.
Hamza, el-Kisaî, İbn Vessâb ve el-A'meş: Sihirbaz kelimesini mübalağa
si-gası olarak; "İleri derecede sihirbaz" diye okumuşlardır ki,
el-A'raf Sûresi'nde (7/112. âyetin tefsirinde) bu iki kıraate dair açıklamalar
geçmiş bulunmaktadır.[133]
80. Nihayet sihirbazlar
gelince, Musa onlara: "Atacağınızı atın* dedi.
Yani, beraberinizde bulunan iplerinizi, asalarınızı yere bırakın. Yine
el-A'raf Sûresi'nde (7/104. âyet ve devamının tefsirinde) buna dair yeterli
açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.[134]
81. Onlar atınca Musa dedi ki:
"Sizin bu yaptığınız sihirdir. Şüphesiz Allah onu boşa çıkaracaktır.
Elbette Allah, o bozguncuların işini düzeltmez."
"Onlar atınca, Musa dedi ki: Sizin bu yaptığınız sihirdir"
anlamındaki buyrukta mübtedâ olarak ref mahallinde olur. Buna karşılık;
"Bu yaptığınız" ise, haberidir. İfadenin takdiri de: Bu yaptığınız
nedir? şeklindedir. Bu da onların sihir yapmaları üzerine onları azarlamak ve
küçümsemek kastıyla yöneltilmiş bir soru olur. Ebu Amr'ın kıraatine göre şeklinde mübtedânın hazfine göre soru iledir.
İfadenin takdiri, sizin bu yaptığınız sihir midir? şeklinde olur. Bununla
birlikte bunun mübtedâ olup haberinin mahzuf olması da mümkündür, o takdirde
ifade: Sizin yaptığınız sihirdir, anlamında olur. İstifham (soru) kabul edenlere
göre; ism-i mevsul anlamında değildir,
çünkü haberi yoktur. Diğerleri ise, "Büyü" kelimesini haber olarak
okumuşlardır. Bu okuyuşun delili ise İbn Mes'ud'un " Sizin bu yaptığınız
bir sihirdir" şeklindeki kıraati ile Ubey'in;
"Sizin bu yaptığınız (getirdiğiniz) bir sihirdir" kıraatidir.
Buna göre burada; İsm-i mevsul anlamında; "Yaptığınız" onun sıla-sı
olur. da mübtedâ olarak ref mahallinde;
"sihirdir" anlamındaki kelime de mübtedânın haberidir. Eğer İsm-i mevsul kabul edilirse, nasb mahallinde olmaz.
Çünkü sıla hiç bir zaman ism-i mevsulda amel etmez. Bununla birlikte el-Ferrâ;
"Sihir" kelimesinin; "Yaptığınız" lafzı ile nasb edilmesini
uygun kabul eder ve; şart edatı olur.
"Yaptığınız" lafzı şart edatı ile cezm mahallinde ve şartın
cevabının başına gelen "fe" da mahzuf olur. İfadenin takdirî de:
"Muhakkak Allah onu iptal edecektir" şeklindedir. Bununla
birlikte;"Sihir" kelimesinin mastar olarak nasb okunması da
mümkündür, " Sizin yaptığınız bir sihirdir" takdirinde olup, daha
sonra fazladan bu kelimenin başına "elif" ile "lam"
getirilmiştir. Bu takdire göre ise, "fe"nin hazfine ihtiyaç yoktur,
en-Nehhâs da bu görüşü tercih etmiş ve şöyle demiştir: Şartın cevabının başındaki
"fe"nin hazfedil meşini ancak şiir zarureti dolayısıyla olması müstesna,
nahivcilerin çoğu uygun kabul etmezler. Şairin şu mısraında olduğu gibi:
"Her kim iyilikler işlerse, Allah da onlann karşılığını
verecektir."
Hatta kimi nahivciler şöyle demektedir: "Fe" harfinin
hazfedilmesi hiçbir şekilde caiz değildir. Ben, Ali b. Süleyman'ı şöyle derken
dinledim: Bana Mu-hammed b. Yezid anlattı, dedi ki: Bana el-Mâzinî anlattı,
dedi ki; ben el-Es-maî'yi Şöyle derken dinledim: Bu beyiti nahivciler
değişikliğe uğratmışlardır. Aslında bu beyitin rivayeti:
"Her kim hayır yaparsa, Rahman olan Allah onu
mükâfatlandırır"
şeklindedir. Ali b. Süleyman'ı da şöyle derken dinledim: Şartın
cevabının başındaki "fe" harfinin hazfedilmesi caizdir. Buna delil
de yüce Allah'ın şu buyruklarıdır: "Size isabet eden her musibet ellerinizle
kazandıklarınız sebebi iledir" (eş-Şûrâ, 42/30) buyruğunda yer alan;
"Sebebiyle" diye başlayan cevap cümlesinin başındaki "fe"
harfi olmaksızın; diye de okunmuş olup
bu iki kıraat de bilinen meşhur iki kıraattir.
"Elbette Allah, o bozguncularla İşini düzeltmez" yani,
onların sihir yapmalarını düzlüğe çıkarmaz. İbn Abbas der ki: Her kim geceleyin
yatağına çekildikten sonra şu: "Sizin bu yaptığınız sihirdir. Şüphesiz
Allah, onu boşa çıkaracaktır. Elbette Allah o bozguncuların işini
düzeltmez" buyruğunu okuyacak olursa, hiç bir sihirbazın hilesinin ona
zararı olmaz. Büyülenmiş bir kimsenin üzerine yazılacak olursa da mutlaka
Allah, o kimseden sinirin şerrini defeder.[135]
82.
Allah kelimeleriyle hakkı
ortaya koyup gerçekleştirecektir. Günahkârların hoşuna gitmese de.
"Allah kelimeleriyle" buyruğu, hüccetleri ve belgeleriyle;
gerçek kullarına yardım vaadleriyle diye de açıklanmıştır. "Hakkı ortaya
koyup" beyan edip açıklayıp "gerçekleştirecektir." Firavun
hanedanından olan "günahkârların hoşuna gitmese de."[136]
83. Musa'ya, kavminden bir
lakım gençler dışında kimse İman etmedi. Bunlar, Firavunun ve ileri
gelenlerinin kendilerini fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı. Çünkü Firavun
yeryüzünde gerçekten yücelik taslayan bir kişi İdi Ve o, gerçekten haddi
aşanlardandı.
"Musa'ya kavminden bir takım gençler dışında kimse iman
etmedi" buy-ruğundaki "Kavminden"deki "ne" zamiri
Musa'ya aittir. Mücahid dedi ki: Yani, onun kavminden hiç kimse iman etmedi.
Ona, ancak Musa'nın kendilerine peygamber olarak gönderildiği İsrailoğullannın
çocukları iman etti. Aradan geçen uzun zaman süresi içerisinde ilk muhataplar
olan babalar ölüp gitmiş, geriye çocukları kalmış, onlar da iman etmişti.
Taberî'nİn tercih ettiği görüş de budur.
Zürriyet (mealde; gençler), insanın soyundan gelenlerdir. Bazan bunlar
çoğalabilirler. Şöyle de denilmiştir: Zürriyet'ten kas.t, İsraiİoğullanndan
iman edenlerdir. İbn Abbas da der ki: Sayılan altıyüzbin kişi idi. Şöyle ki:
Yakub (a.s) yetmiş iki kişi ile birlikte Mısır'a girmişti. Bunlar çoğalarak
sonunda altıyüzbin kişi oldular.
Yine İbn Abbas der ki: "Kavminden" buyruğundan kasıt,
Firavun'un kavmidir. Nitekim, Firavun hanedanından İman eden kişi, Firavun'un
hazinadarı, onun hanımı, kızı Mâşita ve hazinedarının hanımı bu iman edenler
arasındadır.
Bunların babaları Kıptîlerden, anneleri İsrailoğulianndan bir takım kimseler
oldukları da söylenmiştir. İşte bundan dolayı Yemen ve Arap toprak-lannda
dünyaya gelen Farslann çocuklarına "ebnâ" denildiği gibi, bunlara da
"zürriyet" adı verilmişti. Bu açıklamayı el-Ferrâ yapmıştır. Buna
göre "kavminden" ifadesindeki zamir, anneler yoluyla akrabalık
sebebiyle Musa'ya ye eğer bunlar Kıptîlerden iseler, Firavun'a racidir.
"Bunlar, Firavun'un ve ileri gelenlerinin kendilerini fitneye
düşürmelerinden korkuyorlardı." Firavun'dan korkmalarının sebebi, onların
üzerinde oldukça zorbalıkla musallat oluşundan dolayı idi.
Burada; "(Onların.) İleri gelenlerinin"
denilerek "onun ileri gelenleri (melei)" denilmeyişinin sebebi ile
ilgili olarak altı çeşit cevap verilmiştir:
1-
Firavun, zorba bir kimse
olduğundan dolayı ondan çok sayıda kimselerin yaptıkları iş gibi haber
verilmiştir.
2- Firavun, söz konusu
edildiğinde, beraberinde başkalarının da olduğu bilinir. O bakımdan zamir hem
Firavun'a hem de onun beraberindekilere aittir. Bu, el-Ferrâ'nın konu ile
ilgili iki görüşünden birisidir.
3- Firavun adının topluluk
hakkında da kullanılması. Semûd gibi.
4- İfadenin takdirinin şöyle
olması: Firavun hanedanından korkuyorlardı... O takdirde bu, "o kasabaya
sor" (Yusuf, 12/82) buyruğunda ve benzerlerinde olduğu gibi muzafm
lıazfedilmesi tütündendir. Bu da el-Ferrâ'nın ikinci görüşüdür. Sîbeveyh ve
el-Halil'in görüşüne göre ise böyle bir cevap yanlıştır. Çünkü onlara göre;
Hind'in kölesini kastederek; "Hind kalktı" demek mümkün değildir.
5- el-Ahfeş Said'in görüşü;
buradaki zamirin zürriyete ait olduğu şeklindedir. Yani, o gençlerin ileri
gelenlerinin (kendilerini fitneye düşürmelerinden korkuyorlardı) demek olur
ki, Taberî'nin tercihi de budur.
6-Zamirin "Musa'nın
kavmi"ne ait olması. (Yani, Musa'nın kavminden iman eden birtakım gençler,
kavimlerinin ileri gelenlerinin kendilerini fitneye düşürmelerinden
korkuyorlardı, demek olur.) en-Nehhâs der ki: Bu cevap sanki bunların en beliğ
olanları gibidir.
"Kendilerini fitneye düşürmesinden" fiilindeki zamirin tekil
gelmesi, Firavun'un durumunu haber vermek üzere tekil gelmiştir. Yani Firavun,
uyguladığı cezalarla onları dinlerinden döndürmeye çalışırdı. Ve aynı zamanda
bu, bedeli istimal olarak cer mahaîlindedir. Bununla birlikte; "Korku..."
ile nasb mahallinde olması da mümkündür, "Firavun" kelimesinin
munsarıf olmayışı hem Arapça olmayan bir isim oluşundan, hem de marife (özel
isim) oluşundan dolayıdır.
"Çünkü Firavun yeryüzünde gerçekten yücelik taslayan azgın ve
mü-tekebbir bir kişi idi. Ve o, gerçekten haddi aşanlardandı." Küfürde
oldukça ileri gidenlerdendi. Çünkü Firavun, bir kul iken rububiyet iddiasında
bulunmuştu.[137]
84. Musa: "Ey kavmim! Eğer
siz Allah'a İman etmiş ve O'na teslim olmuşsanız, artık O'na güvenip dayanın*
dedi.
85. Onlar da şöyle dediler:
"Biz yalnız Allah'a güvenip dayandık. Ey Kabbimizt Bizi o zalimler
topluluğunun fitnesine uğratma!"
"Musa: Ey kavmim, eğer siz Allah'a iman etmiş"
yani, Onu tasdik etmiş "ve O'na teslim olmuşsanız" burada şartı
te'kid için tekrarlamıştır, "artık O'na güvenip dayanın" yalnız O'na
itimad edin "dedi." Böylelikle imanın kemalinin işi tamamiyle Allah'a
havale etmekle mümkün olacağını beyan etmektedir.
"Onlar da şöyle dediler: Biz yalnız Allah'a güvenip dayandık"
işlerimizi O'na havale edip teslim ettik. O'nun kaza ve kaderine razı olduk ve
O'nun emrine boyun eğdik.
"Ey Rabblmiz, bizi o zalimler topluluğunun fitnesine uğratma"
yani, onları bize muzaffer kılma. Çünkü, o takdirde bu, bizim dinimiz
dolayısıyla fitneye (azap ve işkenceye) uğramamıza sebep olacaktır. Ya da
onlar aracılığıyla bizleri azap etmek suretiyle imtihan etme.
Mücahid der ki: Düşmanlarımızın eliyle bizi helak etme ve senin tarafından
gelecek bir azap ile bizi azaplandırma, anlamındadır. O takdirde düşmanlarımız
da: Eğer bunlar hak üzere olsalardı, biz onlara musallat edilmezdik, derler ve
böylelikle onlar fitneye düşerler.
Ebu Miclez ve Ebu'd-Duhâ derler ki: Sen, onları bize karşı muzaffer kılma.
O takdirde kendilerinin bizden hayırlı oldukları kanaatine kapılacaklar ve
azgınlıklarını daha da artıracaklardır.[138]
86. "Ve rahmetinle bizi o
kâfirler topluluğundan kurtar."
"Ve rahmetinle bizi o kâfirler topluluğundan" Firavundan ve
onun kavminden "kurtar." Kurtuluşumuzu böylelikle gerçekleşttr.
Çünkü, Firavun ve kavmi, İsrailoğullarını ağır işleri yerine getirmekle yükümlü
tutuyorlardı.[139]
87.
Musa'ya ve kardeşine söyle
vahyettik: "Mısır'da kavminize evler hazırlayın, o evlerinizi namazgah
yapın ve namazı dosdoğru kılın. (Ey Musa) mü'minleri de müjdele!"
Yüce Allah'ın: "Musa'ya ve kardeşine şöyle vahyettik: Mısır'da
kavminize evler hazırlayın" buyruğu ile ilgili açıklamalarımızı beş
başlık halinde sunacağız:[140]
"Musa'ya ve kardeşine şöyle vahyettik: Mısır'da
kavminize evler hazırlayın'1 evler edinin demektir. Bu anlamda; " Zeyd'i
bir yerde yerleştirdim" şeklinde kullanıldığı gibi; diye de kullanılır.
ise, yerleşilen ve orada devamlı kalınan yer demektir.
Allah onu bir yere yerleştirdi, ifadesi de buradan gelmektedir. Yani,
onu o yere yerleştirdi, iskan ettirdi anlamındadır. "Bana kasten yalan
uyduran kimse cehennemde oturacağı yeri fiilen yerleşmiş bellesin[141] hadisindeki ("yerleşmiş bellesin"
anlamı verilen) kelime de buradan gelmektedir. Şair recez vezninde şöyle
demektedir:
"Biz, Adnanoğnllarıyız, hiç şüphesiz
Şeref aramızda yer etmiştir ve hükümdarlık
da."
Bu âyet-i kerimede Mısır'dan kasıt, Mücahid'in görüşüne göre İskenderiye
şehridir. Dahhâk ise şöyle demiştir: Bundan kasıt, Mısır diye adlandırılan
şehirdir. Mısır ise, deniz île Asuvan arasındaki bölgenin adıdır. İskenderiye
de Mısır topraklarının bir parçasıdır.[142]
Yüce Allah'ın: "O evlerinizi namazgah yapın" buyruğu ile
ilgili olarak, müfessirlerin çoğunluğu şöyle demişlerdir: İsrailoğulları, ancak
kendi mes-cid ve mabedlerinde namaz kılarlardı. Mescidleri de açıkça ortalıkta
görülüyordu. Hz. Musa peygamber olarak gönderilince, Firavun emir vererek
İsra-iloğullarının bütün mescidleri tahrip edildi ve namaz kılmaları yasaklandı.
Yüce Allah da Hz. Musa ve Hz. Harun'a, İsrailoğullanna Mısır'da bir takım evler
yani mescidler seçip edinin diye emir verdi. Yoksa bununla mesken olarak
kullandıkları evleri kastetmeraektedir. İbrahim, İbn Zeyd, er-Rabi', Ebu Malik,
İbn Ab bas ve diğerlerinin görüşü budur.
İbn Abbas ve Said b. Cübeyr'den rivayete göre de mana şudur: Sizler, evlerinizi
birbirlerine bakacak şekilde karşılıklı yapınız. Ancak birinci görüş daha
sahihtir. Yani, mescidlerinizı kıbleye dönük yapınız, demektir. Kıble, denildiğine
göre Beytü'l-Makdis'tir. Beytü'l-Makdis bugüne kadar yahudilerin kıblesidir. Bu
açıklamayı İbn Bahr yapmıştır. Kıblelerinin Kabe olduğu da söylenmiştir. İbn
Abbas'tan şöyle dediği nakledilmektedir: Kabe, Musa ve beraberindekilerin
kıblesi İdi. İşte bu, namazda kıbleye dönmenin, Hz, Musa'nın da şeriatının bir
hükmü olduğunu göstermektedir. Aynı zamanda bu namaz için taharet, setr-i avret
ve kıbleye dönmek de şart idi. Çünkü bunların şart olması, mükelleflerin daha
ileri derecede olmasını ve ibadetin daha kapsamlı bir halde yapılmasını
gerektirir.
Burada maksadın, güvenlik duymanız için evlerinizde gizlice namaz
kılın, şeklinde olduğu da söylenmiştir. Bu da, Firavun'un kendilerini
korkutması sırasında olmuştu. Onlar, sabretmek, evlerini mescidi er edinmek ve
böylece de namazı kılmakla emrolundular. Allah'ın vaadi gerçekleşinceye kadar
dua etmeleri de istendi. İşte yüce Allah'ın: "Musa kavmine: Allah'tan
yardım dileyin ve sabredin..."(el-A 'raf, 7/128) buyruğunda kastedilen de
budur. Güvenlik içinde oldukları sürece ancak mabed ve havralarında namaz
kılmaları dini inançlarının bir gereği idi. Ancak, tehlikelerden korunmaları
halinde evlerinde namaz kılmalarına İzin verildi. İbnü'l-Arabî der ki:
Birincisi, iki görüşün daha kuvvetli olanıdır. Çünkü ikincisi sadece bir
iddiadır.
Derim ki: İbnül-Arabi'nin "İkinci görüşün bir iddia olduğu"
şeklindeki görüşü doğrudur. Çünkü sahih hadiste Hz. Peygamberin şöyle
buyurduğu kaydedilmektedir: "Yeryüzü bana hem mescid, hem de (.teyemmüm
ile) temizlenme aracı kılındı" diye buyurduğu sabittir.[143] Bu ise, diğer peygamberler arasında Hz.
Peygamber'e özel olarak verilen hususlardandır. Biz de yüce Allah'a hamd
olsun, mescidlerde de namaz kılabiliyoruz, evlerde de. Namaz vakti nerede
girerse orada kılarız. Şu kadar var ki, nafile namazların evlerde kılınması
mescidlerde kılınmasından daha faziletlidir. Hatta Cuma namazından önce
kılanan ve sonra kılınan namazlar da böyledir. Farz namazlardan önce ve sonra
kılınan (ravâtib sünnetler) da böyledir. Çünkü, nafile namazlarda riyakârlık
sözkonusu olabilir. Farz namazlarda ise riyakârlık husule gelmez. Bir amel
riyadan ne kadar arınabilirse, elbette şanı yüce Allah nezdinde daha ağır
basar ve Allah'a daha çok yaklaştıncıdır.
Müslim, Abdullah b. Şakik'den şöyle dediğini rivayet eder: Ben,
Âİşe'ye, Rasulullah (say)'in kıldığı nafile namazları hakkında sordum, şöyle
buyurdu: "Evimde öğle namazından önce dört rek'at kılardı. Sonra çıkar,
cemaate namaz kıldırırdı. Sonra (evime) girer, iki rek'at namaz kılardı.
Cemaate akşam namazını kıldırdıktan sonra (eve) girer, iki rek'at kılardı.
Sonra, cemaate yatsıyı kıldırır ve (arkasından) evime girer ve iki rek'at
namaz kılardı..."[144]
İbn Ömer'den de şöyle dediği nakledilmektedir: Ben, Peygamber (sav) İle
birlikte öğle namazından önce iki, ondan sonrasında da iki, akşam namazından
sonra da iki rek'at kıldım. Akşam, Yatsı ve Cuma namazlarına gelince, Peygamber
(sav) ile birlikte evinde kıldım.[145]
Ebû Dâvûd da Ka'b b. Ucre'den rivayet ettiğine göre, Peygamber (sav)
Eşheloğulları mescidine varmış ve orada akşam namazını kıldıktan sonra namazlarım
bitirdiklerini görünce, namazdan sonra onların yine namaz kıldıklarını görünce,
bu sefer: "Bu kıldığınız namazlar evlerin namazlarıdır (evlerde kılınması
gerekir)" diye
[146]buyurmuştur.[147]
Bu kabilden olmak üzere ilim adamları Ramazanda kılınan teravih hususunda
farklı görüşlere sahiptirler. Acaba teravih namazının evde kılınması mı daha
faziletlidir, mescidde kılınması mı?
Malik, gücü yeten kimse için teravihin evde kılınmasının daha faziletli
olduğu görüşündedir, Ebu Yusuf ile Şafiî mezhebine mensup kimi ilim adamı bu
görüştedir. İbn Abdilhakem, Ahmed, Şafiî mezhebine mensup diğer bazı ilim
adamları ise, teravihin cemaatle kılınmasının daha faziletli olduğu görüşündedirler.
el-Leys der ki: İnsanlar, teravihi hep evlerinde kılsalar ve hiç bir
kimse mescidde kılmayacak olursa, bunun için mescide çıkmaları gerekmez.
Malik'in ve onun görüşünü kabul edenlerin lehine delil, Hz. Peygamber'in Zeyd
b. Sabit yoluyla rivayet edilen lıadisindeki şu buyruğudur: "Evlerinizde
namaz kılmaya bakınız. Çünkü, farz namaz müstesna, kişinin kıldığı en hayırlı
namaz, evindeki namazdır." Bu hadisi Buharı rivayet etmiştir.[148]
Muhalif kanaate sahip olanlar ise, Peygamber (say)'in teravih namazını
mescidde kıldırmış olduğunu ve daha sonra ise, bu namaza devam etmekten
kendisini alıkoyanın, bu namazın kendilerine farz kılınması korkusu olduğunu
söylediğini[149] belirtirler. İşte bundan dolayı Hz, Peygamber
onlara: "Evlerinizde namaz kılmaya bakınız" diye buyurmuştur. Diğer
taraftan ashab-ı kiram, ayrıca dağınık bir şekilde teravih namazını mescidlerde
kılıyorlardı, Nihayet Hz. Ömer, bu dağınık cemaatleri tek bir imam ile birlikte
kılmak üzere bir araya getirdi,[150]
böylelikle iş bu şekilde karar kıldı ve sünnet olarak böylece sabit oldu.[151]
Eğer bizler, îsrailoğullarının kendilerine gelebilecek tehlikelerden
korkmaları üzerine evlerinde namaz kılmalannın mubah kılındığı görüşünü kabul
edecek olursak, bu şuna delil gösterilebilir: Korku ve buna benzer mazeretleri
bulunan bir kimsenin cemaate katılmayı, Cuma namazlarına gitmeyi terk etmesi
caizdir, Bu şekilde katılmayışı kendisine mubah kılan mazereti ise, cemaate
katılmasını engelleyen hastalık, yahut ileri derecedeki korku, ya da aleyhinde
mahkeme hükmü gereğince alınması gereken bir hak bulunmaksızın, zalim
yöneticinin ondan mal veya bedeni ile kendisine zulmedeceğinden korkan
kimsenin hali de bu tür mazeretler arasındadır. Çamurla birlikte aşın yağmur
kesilmeyecek olursa, o da bir özürdür. Ölümü yaklaştığı görülen yakın bir
arkadaşının eğer bakacak kimsesi bulunmuyorsa, bu da cemaate katılmamak için
bir özürdür. Nitekim îbn Ömer böyle yapmıştır.[152]
Yüce Allah'ın: "Mü'minleri de müjdele" buyruğunda, hitabın
Muhammed (sav)'e yönelik olduğu söylendiği gibi, Musa (a.s.)'a yönelik olduğu
da söylenmiştir, daha kuvvetli olan görüş budur. Yani, ey Musa!
İsrailoğullanna, Allah'ın kendilerini, düşmanlarına karşı muzaffer kılacağına
dair müjde ver!
88. Musa: Hatibimiz dedi,
gerçekten sen, Firavun ve ileri gelenlerine dünya hayatında bir zînet ve
mallar verdin. Katibimiz, senin yolundan saptırsınlar diye (mi)? Rabbimiz,
mallarını yok et, kalplerini mühürle! Çünkü, onlar can yakıcı azabı görmedikçe
iman etmeyeceklerdir."
Yüce Allah'ın: "Musa, Rabbimiz dedi, gerçekten sen, Firavun ve
İleri gelenlerine dünya hayatında bir zînet ve mallar verdin." Yani,
dünya malını çokça verdin, Mısır'daki Fustat'tan itibaren Habeşistan'a kadar
uzanan bölgede altın, gümüş, zeberced, zümrüt ve yakut madenlerinin bulunduğu
pek
çok dağlar,
onların egemenlik alanları içerisindeydi.
Yüce Allah'ın: "Kabbknİz, senin yolundan saptırsınlar diye
(mi)?" buyruğundaki "Sapsınlar diye" kelimesindeki
"lâm" harfi ile ilgili olarak farklı görüşler vardır: Bu husustaki
en sahih görüş -ki, el-Halil ve Sibe-veyh'in görüşüdür- sonuç ve nihayette
varılacak nokta (akibet ve sayrüret) "lam"ı olduğu görüşüdür.
Rivayette şöyle denilmektedir: Yüce Allah'ın her gün şöyle seslenen bir meleği
vardır: "Sonunda ölmek için doğunuz, sonunda yıktlsın diye bina
ediniz."[153]
Yani, onların sonunda varacaktan nokta, sapıklık olduğundan ötürü, o
mal kendilerine adeta sapıp (başkalarını da saptırsınlar) diye verilmiş gibi olur.
Bunun, "lam-ı key" olduğu da söylenmiştir. Yani sen, bu malı
onlara sapsınlar, azgınlık etsinler ve büyüklensinler diye verdin. Bir diğer
görüşe göre bu, "ecl" (sebeplilik) "larrTıdır. Yani sen, onlara
bu malları senden yüz çevirdikleri için verdin. O bakımdan, senin onlardan yüz
çevirmenden korkmamaktadırlar.
Bir kesim de anlamın şöyle olduğunu iddia etmiştir: "Sen, bu malı
onlara sapmasınlar diye verdin." Burada yüce Allah'ın şu buyruğunda
olduğu gibi; olumsuzluk edatı hazfedilmiştir:
"Yanılırsınız diye Allah size açıklıyor" (en-Nisa, 4/176)
anlamı ise... yanılmayasınız diye... şeklindedir.
en-Nehhâs der ki: Zahiren bu cevap güzeldir. Fakat Araplar bu olumsuzluk
edatını ancak fiile mastar manasını veren
ile birlikte kullanılması halinde hazfederler. Bu şekilde cevap veren
kimse, yüce Allah'ın bu buyruğunu örnek göstermekle yanlışlık etmiştir.
Buradaki "lam" harfinin dua için olduğu da söylenmiştir.
Yani, sen onları yolundan sapmaları ile imtihan et, belaya uğrat. Çünkü,
bundan sonra: "Hatibimiz, mallarını yok et, kalplerini mühürle" diye
buyurulmaktadır.
Bir diğer görüşe göre fiil mastar manasınadır. Yani, onlar
saptırmalarını yapssnlar diye... anlamındadır. Yüce Allah'ın: "Onlardan
yüz çevirmeniz için..." (et-Tevbe, 9/95) buyruğunda olduğu gibi.
Kuleliler İse, "ye" harfini ötreli olarak; "Saptırsınlar
diye" şeklinde, "Saptırmak" mastarından gelen bir fiil olarak;
diğerleri ise, "sapsınlar" anlamına gelecek şekilde üstün ile
okumuşlardır.
"Rabbitniz, mallarını yok et" yani, mallarını yok etmek suretiyle
küfürlerinin cezasını onlara ver. ez-Zeccâc der ki: "Bir şeyi yok etmek,
onu gerçek şeklinden farklı hale getirmek, gidermek" demektir. İbn Abbas
ve Muhammed b. Ka'b derler
ki: Mallan (altınları) ve dirhemleri (gümüşleri) sağlam para imiş gibi gerçek
şekillerinde bütün, üçte bir ve yanm birimler halinde ve para şeklinde
darbedilmiş olarak taşlara dönüştürüldü, Bu şekilde Allah'ın yok etmediği,
başka sekile dönüştürmediği hiç bir madenleri kalmadı. Ondan sonra da hiç kimse
bu madenlerden yararlanamadı.
Katade der ki: Bize ulaştığına göre mallan da, ekinleri de taş kesildi.
Mücahid ve Atiyye der ki: Allah onların mallarını yok etti ve görülmez
oldular. Mesela, "Yere çekilmiş pınar" denildiği gibi bir yerin izi
kalmayıp tamamıyla yok olduğunu ifade etmek için de; denilir, İbn Zeyd de der
ki: Dinarları, dirhemleri, ev eşyaları ve sahip oldukları her şey taş kesildi.
Muhammed b. Ka'b der ki: Bir kimse hanımı ile yatağında iken taş oluverirdi.
Yine der ki: Ömer b. Abdulaziz bana bu hususu sordu da ben bunu ona naklettim.
Bunun üzerine Mısır'da böyle bir musibete uğramış bir malın getirilmesini
emretti. O çuvalın içerisinden meyve, dirhem ve dinarları taşlaşmış olarak
çıkardı.
es-Süddî der ki: Bu, Hz. Musa'ya verilmiş dokuz mucizeden birisi idi.[154] "Kalplerini mühürle!" İbn Abbas der
kî: Yani, onların iman etmelerini engelle! Bir diğer açıklamaya göre,
kalplerini katılaştır ve mühürle ki, iman edecek şekilde onlara genişlik
gelmesin. Her ikisinin de anlamı birdir.
"Çünkü onlar... iman etmeyeceklerdir." Bu buyruğun,
"saptırsınlar
diye" buyruğuna atfedildiği söylenmiştir. Yani sen, onlara bu
nimetleri saptırsınlar ve iman etmesinler diye mi verdin? Bu açıklamayı
ez-Zeccâc ve el-Müberred yapmıştır. Bu görüşe göre burada (bed')dua anlamı
yoktur. Buna karşılık "Rabbimiz... yok et... mühürle" duaları
mutariza (ara) cümlesidir.
el-Ferrâ, el-Kisaî ve Ebu Ubeyde ise der ki: Bu da bir (bed)dua cümlesidir
ve onlara göre bu cümle de mahallen meczumdur. Yani, "Allah'ım, iman
etmesinler!" demek olur. el-A'şâ'nın şu beyiti de bu kabildendir:
"Birbirine yaklaşan o iki gözünün arası bir türlü açılmasın
(sıkıntıdan kurtulamayasın) Ve benimle ancak burnun yere sürtülmüş
olarak karşılaşasın."
Buna karşılık "sapsınlar" anlamındaki ifadenin (bed)dua
olduğunu -yani, sen onları sapıklıkla imtihan et anlamında olduğunu-
söyleyenler şöyle derler: Buna göre "iman etmeyeceklerdir
(etmesinler)" anlamındaki cümle de buna atfedil mistir.
Bir diğer görüşe göre bu cümle emrin cevabı olduğundan dolayı nasb
ma-hallindedir. Yani sen onların kalplerini mühürle! Çünkü onlar iman etmeyeceklerdir.
Bu da el-Ahteş ve yine el-Ferrâ'nın görüşüdür. el-Ferrâ şu beyiti de nakleder:
"Ey Devem, geniş adımlarla ve hızlıca yürü Süleyman (b.
Abdülmelik)'a doğru ki, (vereceği bağışlarla)
rahat edip dinlenelim."
Buna göre "nun" harfinin hazfedilmesi nasb mahallinde
oluşundan dolayıdır.
"Can yakıcı azabı görmedikçe" ile ilgili olarak, îbn Abbas bu
azabın suda boğulmak olduğunu söylemektedir.
Kimileri bu âyet-i kerimenin müşkil olduğunu kabul ederek şöyle der:
Uz. Musa nasıl olur da onlara beddua eder? Halbuki peygamberler kavimlerinin
iman etmelerini sağlamakla görevliydiler.
Buna şöyle cevap verilmiştir: Yüce Allah'ın İzniyle olmadıkça ve artık
aralarında iman edecek kimsenin olmadığı, sulblerinden de iman edecek kimsenin
gelmeyeceği bildirilmedikçe beddua etmesi caiz değildir. Buna delil de yüce
Allah'ın: Nûh (a.s)'a söylediği şu buyruklardır: "Nuh'a şöyle vahyolun-du:
Kavminden daha evvel iman etmiş olanlardan başkası asta iman etmeyecektir."
(Hûd, 11/36) Bunun üzerine Hz. Nûh, kavmi hakkında şöyle beddua etmişti:
"Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan bir kimse bt-rakma."
(Nûh, 71/26) Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.[155]
89-
Buyurdu ki: "ikinizin
de duası kabul olundu. O halde dosdoğru yürümeye devam edin, sakın bilmezlerin
yoluna uymayın!"
Yüce Allah'ın: "Buyurdu ki: İkinizin de duası kabul olundu"
buyruğu ile ilgili olarak Ebu'l-Âliye şöyle demektedir: Musa dua etti, Harun da
âmin dedi. Böylelikle Hz. Musa'nın yaptığı duaya amin diyen Hz. Harun'dan da,
"dua eden kişi" olarak sözedilmiştir. Yapılan duaya amin demek de bir
duadır. Rab-bim, benim duamı kabul buyur, demektir.
Hz. Harun'un da Hz. Musa ile birlikte dua ettiği de söylenmiştir. Meânî
(el-Kur'ânVye dair eser yazanlar derler ki: Arapların, tek kişiye iki kişi imiş
gibi hitap ettikleri de olur. Şair der ki:
"Arkadaşlarıma dedim ki: Onu kökten koparmakta bizi Aceleye
getirmeyiniz (bunun yerine) yavşan otu topla."
Bu açıklama ise, "âmin" demenin bir dua olmadığı ve Harun'un
da dua etmediği görüşüne göredir.
en-Nehhâs der ki: Ben, Ali b. Süleyman'ı şöyle derken dinledim: Her ikisinin
de dua ettiklerinin delili, Hz. Musa'nın "Rabbüniz" demesi ve sadece
"Kabbim" dememesidir.
Ali ve es-Sülemî, "Dualarınız" diye duanın çoğulu ite okumuşlardır.
İbnü'l-Semeyka' ise, yüce Allah'ın zatından haber vermesi şeklinde;
"(Uiîyo ): İkinizin de duasını kabul ettim" okumuş ve dolayısıyla
"dua" kelimesini de mansub okumuştur.
Fatiha Sûresi'nin sonlarında "âmin" demekle ilgili yeterli
açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Amin, Peygamberimiz Muhammed
(sav) ile, Hz. Harun ve Hz. Musa'ya özel olarak verilmiş özelliklerdendir.
Rivayete göre Enes b. Malik şöyle demiştir: Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu:
"Allah benim ümmetime kendilerinden önce daha başka hiç bir kimseye
vermediği üç şey vermiştir. Bunlar; cennetliklerin tahiyyesi (selamlaşma
lafzı) olan es-Selam (u aleykûm), melekler gibi saf saf dizilmek ve âmin
demektir. Bundantek istisna Musa ile Harun'un yaptıkları duaya amin demiş
olmalarıdır." Bunu, Tirmizî el-Hakîm "Nevâdiru'l-Usul" adlı
eserinde zikretmektedir. Fatiha Sûresi'nde de (âmin bahsinde) geçmiş
bulunmaktadır.
"O halde dosdoğru yürümeye devam edin." el-Ferrâ ve başkları
derler ki: Bu, onların şimdiye kadar olduğu gibi, işleri üzere dosdoğru
yürümelerine, Firavun ve kavmini imana davet, etmek şeklindeki çağrılan
üzerinde sebat etmelerine ve bunu dualarının kabul edileceği vakit
gerçekleşinceye kadar sürdürmelerine dair bir emirdir. Muhammed b. Ali ve İbn
Cüreyc de derler ki: Bu duanın kabulünden sonra Firavun ve kavmi kırk yıl
kaldılar, sonra helak edildiler.
Buradaki "dosdoğru yürümeye devam edin" emrinin, bu dua üzere
devam edin, anlamına geldiği de söylenmiştir. Dua üzere dosdoğru devam etmek
ise, maksadın gerçekleşmesi hususunda aceleciliği terk etmektir. Aceleciliğin
kalpten gitmesi, ancak ve ancak kalpte huzur ve sükûnun dosdoğru bir şekilde
yerleşmesiyle mümkün olur. Böyle bir huzur ve sükûn (sekinet) ancak gaypten
hasıl olan her şeye güzel bir şekilde razı olmakla gerçekleşir.
"Sakın bilmezlerin yoluna uymayın" buyruğundaki "sakın
uymayın" anlamına gelen; kelimesinin sonundaki "nun", nehiy
olarak cezm mahallinde "nun" harfi şeddeli okunur. İkinci
"nun" ise, te'kid içindir. İki sakin bir araya geldiğinden dolayı
"nun" hareke almıştır, bu harekenin esre olması ise, bu
"nun"un tesniye "nun"unu andırmasından dolayıdır.
îbn Zekvân nefîy olarak "nun"u şeddesiz okumuştur. Bunun
"dosdoğru yürüyün" emrinden hal olduğu da söylenmiştir. Yani,
bilmeyenlerin yoluna uymaksızın dosdoğru yürüyün, demek olur. Buyruk: Sizler,
benim vadimin ve tehdidimin gerçek mahiyetini bilmeyen kimselerin yolunu
izlemeyin, demektir.[156]
90. İsraîloğullarını denizden
geçirdik. Hemen Firavun, askerleriyle beraber haddi aşarak ve zulmederek
arkalarına düştü. Nihayet boğulacağı anda şöyle dedi: "İsrailoğullannın
İman ettikleri İlândan başka bir ilâh olmadığına İnandım. Ben de
müslümanlardanım."
Yüce Allah'ın: "İsrailoğullarını denizden geçirdik" buyruğu
ile ilgili açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde "Bir vakit sizin
için denizi yarıp sizi kurtarmış..." (el-Bakara, 2/50) buyruğunu
açıklarken geçmiş bulunmaktadır.
el-Hasen: "Geçirdik" kelimesini şeklinde (cim'den sonra "elipsiz ve
"vav" harfini şeddeli olarak) okumuştur ki, bunlar iki ayrı söyleyiştir.
"Hemen Firavun askerleriyle beraber... arkalarına düştü." Bir
kimse diğerine yetişip ona kavuştuğu zaman aynı anlamda olmak üzere; denilir.
"Te" harfi şeddeli olmak üzere;
ise, arkasından yol aldı, onu izledi demektir. El Esmaî der ki:
"Ona yetişti" tabiri ona kavuşup varması halinde kullanılır.
"Te" harfi şeddeli olarak okunursa, arkasından onu izledi, demek olup
yetişmesi veya yetişmemesi gözönünde bulundurulmaz. Ebu Zeyd de böyle demiştir.
Katade ise, bu kelimeyi şeklinde
"te" harfini şeddeli olarak "onları izledi" anlamında
okumuştur. şeklinde vasıl elifi ile; "belli bir işte ona uydu, anlamında
olduğu söylenmiştir. şeklinder "
hayır olsun şer olsun kat' "elifi ile; "arkasından (başkasını)
gönderdi" anlamına gelir. Ebu Amr'ın görüşü budur. Bu iki kullanımın aynı
manaya geldiği de söylenmiştir,
Hz. Musa, İsrail oğulları ile birlikte -ki, sayıları altıyüz yirmibin
idi- Mısır'ın dışına çıktılar. Firavun ise, sabah erkenden iki milyon altıyüz
bin kişi ile birlikte Hz. Musa'nın arkasına düştü. Buna dair açıklamalar daha
önceden (el-Bakara, 2/50. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmakta dır.
"Haddi aşarak" kelimesi, hal olarak nasb edilmiştir. "Ve
zulmederek" de ona atfedilmiştir. Yani, haddi aşan, zulmeden, haksızlık
eder bir halde arkalarına düştü, demek olur.
fiili tıpkı Gazaya gitti, gider fiili gibi, (sonu vav'lı)dır.
el-Hasen ise, "ayn" ve "dal" harfini ötreli,
"vav" harfini de şeddeli olarak; diye ve: Yükseldi, yükselir,
fiilînin kullanılışı gibi okumuştur.
Müfessirler derler ki: "Haddi aşarak" kelimesi, sözlerde
haksız yere üstünlüğü sağlamak isteyerek; "Zulmederek" ise, davranışı
ile bunu yapmak isteyerek... anlamındadır. Bu açıklamaya göre bu kelimeler mef
ulun leh olarak nasb edilmişlerdir.
"Nihayet boğulacağı anda" yani, boğulma noktasına vardığında
"şöyle dedi; İsrailoğullarının iman ettikleri İlândan başka bir ilâhın
olmadığına inandım" bunu tasdik ettim.
Aslında demektir. Cer harfi
hazfedildiğinden dolayı "inandım" fiili teaddi ederek "elif
-nûn"un hemzesi nasbedilmiştir. Esreli olarak da okunmuştur. Yani,
"ben iman ettim" İfadesinden sonra yeni bir cümle başlamış olur.
(Anlamı da şöyle olur: Şuna inandım ki, israiloğullarının iman ettikleri
İlahtan başka bir ilah yoktur)
Ebu Hatim ise, buradaki "demek"den türeyen fiilin hazfedildiğini
iddia eder. Yani; "İnandım ve dedim ki: Şüphesiz..." takdirindedir.
Böyle bir durumda imanın faydası olmaz. İlahi azabın görülmesinden önce
yapılan tevbe makbuldür. Ancak bundan sonra ve bu hal ile iç içe olduktan
sonra yapılacak tevbe kabul edilmez. Nitekim Nisa Sûresi'nde (4/17 18. âyetler,
3. başlıkta) açıklaması önceden geçmişti.
Denildiğine göre, Firavun siyah bir at üzerinde idi. Denize girmekten
korktu. Firavun'un ordusunda kısrak bulunmuyordu. O bakımdan, Hz. Cebrail,
Haman suretinde bir kısrak üzerinde geldi ve ona: İleri atıl dedi. Arkasından
denize daldı. Firavun'un atı da bu kısrağın arkasından gitti. Mikâİl ise arkalarından
onları ileri doğru süriiklüyordu. Kimse onlardan geri kalmadı. Son fertleri de
denize dalıp ilk baştakiler karaya çıkmak noktasına geldiklerinde, deniz
üzerlerine kapandı. Boğucu sular Firavun'un ağzına kadar geldiğinde,
"İsrailoğullannın da kendisine iman ettiğine ben de iman ettim"
demekteyken, Hz. Cebrail onun ağzma denizin çamurlarını doldurdu.
Tirmizî'nin İbn Abbas'tan rivayetine göre Peygamber (sav.) şöyle buyurmuştur:
"Allah Firavunu suda boğduğu sırada o: İsrailoğullarının kendisine iman
ettiğinden başka bir ilah olmadığtna iman ettim, dedi. Cebrail dedi ki; Ey
Muhammed! Ben, rahmetin ona yetişeceği korkusuyla denizin çamurundan alıp da
onun ağzına nasıl koyduğumu bir görseydin." Ebu İsa et-Tirmizî dedi ki:
Bu, hasen bir hadistir.[157]
Dilcilerin açıklamasına göre: "Denizin çamuru, denizin dibinde
bulunan siyah çamur" demektir.
Yine İbn Abbas'ın, Peygamber (sav)'den rivayetine göre, Hz. Peygamber
şunu zikretmiştir: "Firavun'un lâ ilahe illallah demesi ve Allah'ın ona
rahmet etmesi korkusu ile Cebrail Firavun'un ağzına çamur doldurmaya
başladı..." (Tirmizî) dedi ki: Bu, basen, garip, sahih bir hadistir.[158]
Avn b. Abdullah dedi ki: Bana ulaştığına göre Cebrail, Peygamber
(sav)'e şöyle dedi: İblis, benim Firavundan daha çok nefret ettiğim bir kimseyi
doğurmuş değildir. Çünkü, o boğulmaya yaklaştığında, "inandım" dedi.
Ben de, onun bunu söyleyerek merhamete nail olacağından korktum, o bakımdan bir
miktar toprak veya çamur alıp ağzına doldurdum.
Şöyle de açıklanmıştır: Ona bu şekilde davranılmasının sebebi, yaptıklarının
büyüklüğüne ceza olsun diyedir.
Ka'b el-Ahbâr da der ki: Allah Firavun döneminde Mısır'daki Nil nehrinin
akmasını durdurdu. Kiptiler ona: Sen bizim rabbimiz isen haydi bizim için
suyu akıt, dediler. Bunun
üzerine Firavun atına bindi. Bütün kumandanlarına da ayrı ayn binmelerini
emretti. Kumandanları da derecelerine göre yerlerini alıp durdular. Kendisi
görünmeyecek bir yere kadar gittikten sonra bineğinden indi. Başka elbiseler
giyindi, secdeye varıp yüce Allah'a yalvarıp yakardı. Allah da Nil nehrini
akıttı. Bu sefer Firavun, henüz yalnızken Hz. Cebrail, görüş soran bir kişi
kılığında yanına vardı ve şöyle dedi: Bir kimsenin nimetinde yetişip büyüyen ve
kendisinden başka hiçbir kimsesi bulunmayan bir kölesi varsa ve bu köle
efendisinin nimetlerine karşı nankörlük edip hakkını tanıma, ondan ayrı ve ona
karşı efendilik iddiasında bulunursa, böyle birisinin hükmü nedir, emir bu
konuda ne der? Bu sefer, Firavun ona şunu yazdı; Ebu'l-Abbas el-Velid b. Mus'ab
b. er-Reyyân der ki: Böyle birisinin cezası, denizde suda boğulmasıdır. Hz.
Cebrail, onun bu yazısını aldı, gitti, Firavun boğulacak noktaya gelince,
Cebrail (a.s) ona el yazısıyla yazdığı bu hükmü uzattı. Bu açıklamalar daha
önce el-Bakara Sürçsi'nde (2/50. âyetin tefsirinde) Abdullah b. Amr b. el-Âs
ile îbn Abbas'tan senedi ile nakledilmiş idi. Bu olay, yine ei-Bakara
Sûresi'nde açıklandığı üzere, Aşure gününde cereyan etmişti. Burada
tekrarlamanın bir anlamı yoktur.
"Becude müslümanlardanım" yani, emre uymak ve itaat etmek
suretiyle teslimiyet arzeden ve Allah'ı tevhid edenlerdenim.[159]
91- Şimdi mi? Halbuki bundan
önce sen İsyan etmiş ve fesatçılardan olmuştun.
Bu buyruğun, yüce Allah'ın sözü olduğu söylendiği gibi, Cebrail'in
Firavun'a söylediği sözdür, Mikail'in söylediği sözdür, yahut da onların
dışında melekler tarafından söylenen bir sözdür, de denilmiştir. Firavun'un
kendi kendisine söylediği sözü olduğu da söylenmiştir. O bunu, diliyle
söylememişti de bu kanaat, kalbinden geçmiş ve bunu kendi kendisine söylemişti.
Ancak, o bu sözünü pişmanlığın fayda vermeyeceği bir sırada içinden geçirmişti.
Yüce Allah'ın: "Biz size ancak Allah'ın rızası için yediriyoruz"
(el-İnsan, 76/9) buyruğu buna benzemektedir.
Yüce Allah, onlar sözlü olarak bu sözleri söylediler diye değil,
kalplerinden bunu geçirdiklerinden ötürü onlardan övgüyle söz etmiştir. Esasen
gerçek anlamda söz, kalbin içinden geçirdiği sözdür.[160]
92. Bugün sadece senin bedenini
kurtaracağız. Senden sonrakilere ibret olasın diye. İnsanların birçoğu,
şüphesiz âyetlerimizden gafildirler.
"Bugün sadece senin bedenini kurtaracağız." Yani, Biz seni
yerin yüksekçe bir tarafına bırakacağız. Çünkü, İsrailoğullan Firavun'un suda
boğulduğuna inanmayıp, o boğulmayacak kadar büyüktür, diyorlardı. Yüce Allah
da onu gözleriyle görecekleri şekilde denizden yüksekçe bîr toprak parçası
üzerine bıraktı.[161]
el-Yezidî ve İbn es-Semeyka' ise, "Seni... kurtaracağız"
anlamındaki kelimeyi; "Seni bir kenara bırakacağız" anlamında
"ha" harfi ile okumuşlardır. Alkame de bu kıraati İbn Mes'ud'dan
nakletmektedir. Yani sen, denizin bir kıyısında bırakılacaksın.
İbn Cüreyc der ki: İsrailoğulları onu görecek şekilde Firavun deniz
kıyısına atıldı. Bir öküzmüş gibi kısa boylu ve kırmızı tenli idi. Alkame ise,
Abdullah (b. Mes'ud)'dan; "Seni nidan (dua etmen) sebebiyle (kurtaracağız)"
anlamında okuduğunu nakletmektedir.
Ebu Bekr el-Enbarî der ki: Böyle bir okuyuş MushaPımızın (noktasız) yazılışına
muhalif değildir. Çünkü bu kelime "dal" harfinden sonra
"ye" ve "kaf ile yazılır. Zira "zulumât" ile
"semâvât" kelimelerinden elif düştüğü gibi, Mus-hafın hattının
sıralanışında bu kelimeden de "elif* düşer. Bu şekilde "elif hazf
edildikten sonra "Senin bedenini" kelimesinin yazılışı ile;
"Yalvarışın, duan,.." in yazılışı arasında fark kalmaz. Bununla
birlikte böyle bir kıraat şazz olduğundan ve genel olarak müslümanlann kabul
ettiği kıraate muhalif olduğundan dolayı benimsenmemiştir. Çünkü kıraat,
sonrakilerin öncekilerden alıp bellediği bir yoldur. Ayrıca, İbn Mes'ud'dan
rivayet edilen bu kıraatin anlamının yorumlanmasında bizim kıraate göre
eksiklik vardır. Zira bu kıraatte Firavun'un zırhı ile alakalı açıklamalara
yer yoktur. Bu zırh ile ilgili rivayetler ise birbirini pekiştirmektedir. Şöyle
ki: İsrailoğulları
Firavun'un boğulması hususunda ayrılığa düşmüş, yüce Allah'tan boğulmuş
haliyle onu kendilerine göstermesini istemişlerdi. Bunun üzerine Firavun
bedeni ile yüksekçe bir yere bırakılmıştı. Savaşlarda giyindiği zırhı da
üzerinde idi.
İbn Abbas ve Muhammed b. Ka'b el-Kurazî derler ki: Giyindiği zırh, güzel
bir şekilde dizilmiş inciden idi. Altından olduğu da söylenmiştir ve- Firavun
bu zırhı ile tanınırdı. Demirden olduğu da söylenmiştir. Demirden olduğunu Ebu
Sahr söylemiştir. "Beden," aynı zamanda kısa zırh aniamına da gelir.
Nitekim Ebu Ubeyde, el A'şa'ya ait şöyle bir beyit nakletmektedir:
"Ve su birikintisini andıran güzelce işlenmiş bir zırh ki, Bedenin
{zırhın) yakasının, üstünde de demirden bir miğferi var."
Amr b. Ma'dîkerib'e ait şu beyi ti de nakletmektedir:
"Ve kadınları oldukça geniş sağlamca dokunmuş, vücudu tamamıyla
örten Zırhlarla da bedenlerle (yarım kısa zırhlarla) da gittiler."
Ka'b b. Malik de şöyle demektedir:
"Sen, orada bedenleri (yarım zırhları) kahramanlar üzerinde
vücutları
örtmüş görürsün
Ve oldukça sağlam (derilerden yapılan Yemen) zırhlarını da."
Burada geçen "el-Yeleb", Yemen zırhlan demektir. Bu zırhlar,
birbiri üstüne dikilen derilerden yapılırdı. Cins ismi olup, tekili
"Yelebe"dir. Amr. b. Küisûm da şöyle demektedir:
"Miğferler var üzerimizde ve Yemen'in Yeleb'leri de. Bir de dümdüz
kılıçlar ile bükülü kılıçlar."
"Senin bedenini" Mücahid tarafından ruhsuz olarak cesedini...
diye açıklanmıştır.
el-Ahfeş der ki: Bundan kastın, seni zırhınla birlikte kurtaracağız
demek olduğuna dair görüşün hiç bir kıymeti yoktur.
Ebu Bekr (el-Enbarî) der ki: İsrailoğulları, yüce Allah'tan Firavunu
boğulmuş olarak görmek için yalvardıklannda, Allah onu kendilerine göstermiş,
onlar da Firavun'u ruhsuz bir cesed halinde görmüşlerdi. İsrailoğulları onu bu
haliyle görünce: Evet ey Musa, bu boğulmuş haliyle Firavun'dur, dediler.
Böylelikle şüphe kalplerinden uzaklaştı ve deniz önceden olduğu gibi Firavunu
tekrar yuttu. Buna göre "bugün sadece senin bedenini kurtaracağız"
ifadesinin iki anlama gelme ihtimali olmaktadır. Birincisine göre seni, yüksekçe
bir yere bırakacağız, demektir. İkincisine göre ise, ruhsuz haliyle cesedini
açığa çıkarıp göstereceğiz demektir.
Şâz kıraat olan "nidan, duan sebebiyle" anlamındaki kıraatin
anlamı ise, o da cemaatin kıraatine racidir. Çünkü buradaki "nida"
iki şekilde açıklanır. Birincisine göre; Biz seni tevbeni ihtiva eden sözün
sebebiyle ve tevbe kapısı kapatıldıktan sonra ve tevbenin kabulü geçtikten
sonra söylediğini: "İsrail oğullarının iman ettikleri ilahtan başka bir
ilahın olmadığına inandım. Ben de müslümanlardanım" (Yûnus, 10/90) sözün
sebebiyle seni yüksekçe bir yere bırakacağız anlamındadır. Diğer açıklamaya
göre; bugün, Biz seni, "ben sizin en yüce rabbinizim" diye
seslendiğin için, denizin görünmez yerlerinden seni bir kenara çıkartacağız.
Buna göre, o daha önce seslenip de iftirada bulunduğu, kendisinin de yalan
söylediğini, âciz olduğunu ve böyle bir şeyi hak etmediğini bildiği halde;
kudret ve emir iddiasında bulunarak geçmişteki küfrü dolayısıyla, âlemlerin
Rabbi Allah tarafından cezalandırılmak üzere bedeniyle kurtarılmış oldu. Ebu
Bekr el-Enbarî der ki: Bizim kıraatimiz şaz kıraatin ihtiva ettiği manaları
ihtiva ettiği gibi; onun ihtiva etmediği manaları da fazladan ihtiva eder.
"Senden sonrakilere bir ibret olasın diye" yani,
îsrailoğullanna ve Firavun kavminden boğulmayıp kendisine bu haberin henüz
ulaşmadığı geriye kalan kimselere bir ibret olasın diye, demektir.
"İnsanların bir çoğu şüphesiz âyetlerimizden gafildirler."
Âyetlerimizin üzerinde dikkatle düşünmekten, gereği gibi tefekkür etmekten yüz
çeviricidirler.
"Senden sonrakilere, arkanda kalanlara" buyruğu,
şeklinde "lam" harfi üstün olarak da okunmuştur. Senden sonra, senin
yaşadığın topraklarda sana halef olacak kimselere... anlamındadır. Ali b, Ebi
Talib ise, bunu "kaf" harfi İte; "Seni yaratana" diye
okumuştur. Seni yaratanın yaratıcılığına bir alâmet olasın, diye demek olur.[162]
93. Andolsım ki Biz,
İsrailoğullannı gerçekten çok güzel bir yere yerleştirdik. Onları hoş ve temiz
şeylerle mıklandırdık. Kendilerine ilim gelinceye kadar anlaşmazlığa
düşmediler. Muhakkak ki Rabbin, anlaşmazlığa düştükleri şeyler hakkında kıyamet
günü aralarında hüküm verecektir.
"Andolsun ki Biz, İsrailoğullarıru çok güzel bir yere
yerleştirdik" buy-ruğundaki "Mubevve'e sıdk" övülmeye değer,
seçkin ve üstün mevki demek olup, bununla Mısır kastedilmektedir. Ürdün ve
Filistin olduğu da söylenmiştir. ed-Dahlıâk ise Mıstr ve Şam bölgeleridir,
demektedir.
"Onları hoş ve temiz şeylerle" meyve ve diğer mahsullerle
"rızıklandırdık." İbn Abbas der ki: Kurayza ve NadtroğulJan ile,
Peygamber (sav)'in çağdaşı olan İsraİloğulları kastedilmektedir. Bunlar,
Muhammed (sav)'e (önceleri) iman ederler ve onun ortaya çıkmasını beklerlerdi.
Fakat peygamber olarak ortaya çıkınca onu kıskandılar. İşte bundan dolayı
"kendilerine ilim gelinceye kadar" yani, Kur'ân ve Muhammed (sav)
gelinceye kadar Muhammed (sav)'in peygamberliği hususunda "anlaşmazlığa
düşmediler."
Burada "ilim" malum (bilinen şey) anlamındadır. Çünkü onlar,
Hz. Peygamber çıkmadan Önce de onun peygamber olduğunu biliyorlardı. Bu açıklamayı
İbn Cerir et-Taberî yapmıştır.
"Muhakkak ki Rabbin" dünya hayatında iken "anlaşmazlığa
düştükleri şeyler hakkında kıyamet günü aralarında hüküm verecektir."
Aralarında hüküm verecek ve haklıyla haksızı ayırt edecektir. Böylelikle itaat
edeni mükâfatlandıracak, isyankârlık edeni de cezalandıracaktır.[163]
94. Eğer sana indirdiğimizden şüphede
İsen, senden önce Kitabı okuyanlara sor. Andolsun ki, hak sana Rabbinden
gelmiştir. O halde sakın şüphe edenlerden olma!
95. Sakın Allah'ın âyetlerini
yalanlayanlardan olma! Sonra zarara uğramışlardan olursun.
Yüce Allah'ın: "Eğer sana indirdiğimizden şüphede isen"
buyruğu, Peygamber (sav)'e hitap olmakla birlikte maksat, ondan başkalarıdır.
Yani, sen bu hususta şüphe içerisinde değilsin amma senden başkaları şüphe
içindedir.
Ebu Ömer Muhammed b. Abdulvahid ez-Zâhid der ki: Ben, iki imam Sa'leb
ve el-Müberred'i şöyle derken dinledim: "Eğer sana İndirdiğimizden şüphede
isen" buyruğunun anlamı şudur: Ey Muhammed! Kâfir kimseye de ki: Eğer
bizim sana indirdiğimizden şüphede isen "senden önce kitabı okuyanlara
sor." Ey puta tapan, eğer Kur'ân-ı Kerîm'den'yana şüphede isen, Yahudilerden
İslâm'a girenlere sor. Yani, Abdullah b. Selâm ve benzerlerine. Çünkü puta
tapanlar, kitap sahipleri olduklarından ötürü yahudilerin kendilerinden daha
bilgili olduğunu kabul ediyorlardı. Böylelikle Hz. Peygamber, puta tapanlardan
kendilerinden daha bilgili olduklarını kabul ettikleri kimselere sormalarını
emretti: Allah, Musa'dan sonra bir peygamber gönderecek mi, göndermeyecek mi
diye.
el-Kurtubî de der ki: Bu, Muhammed (sav)'i kafi olarak
yalantamamakla birlikte onu tasdik de etmeyen, bu hususta şüphe ve tereddüt
içerisinde bulunan kimselere bir hitaptır.
Bu hitaptan kastın, Peygamber (sav)'in olduğu, başkasının
kastedilmedi-ği de söylenmiştir. Yani: Eğer bizim sana verdiğimiz haberlere
dair sana herhangi bir şüphe gelir de, bu hususta kitap ehline soracak
olursan, onlar senin şüpheni giderirler.
Buradaki "şüphe"nin, göğsün daralması anlamında olduğu da
söylenmiştir. Yani, eğer bunların küfür ve inkârlarından dolayı göğsün
daralıyor ise, sabret ve senden önce kitap okuyanlara sor. Onlar sana, senden
önceki peygamberlerin kavimlerinin eziyet ve işkencelerine sabrettiklerini ve
sonunda İşlerinin nasıl bir güzel akibetle sonuçlandığını bildireceklerdir.
Şüphe (şek), sözlükte asıl anlamı itibariyle darlık demektir. Meselâ,
Elbiseyi şek etti denirken, tıpkı bir kabı andıracak hale gelsin diye onu bir
şeylerle birbirine kattı, ekledi anlamındadır. Aynı şekilde bağlı örtü (sofra)
da böyledir. Bunun bağlan torba gibi büzülünceye kadar uzatılıp çekilir. O
bakımdan şek (şüphe) de kalbi sıkar ve daralıncaya kadar onu sıkıştırır.
el-Hüseyn b. el-Fadl da der ki: Şart edatı ile birlikte (yani cevabın
başına gelen) "fe" harfi, ne fiilin yapılmasını gerektirir, ne de
yapıldığını. Buna delil de Peygamber (sav)'in bu âyet-i kerimenin inmesi
üzerine şöyle dediğine dair nakledilen rivayettir: "Allah'a yemin ederim
ki, ben asla şüphe etmem..."[164]
Daha sonra yeni bir cümle ile
şöyle buyurulmaktadır: "Andolsun ki, hak sana Rabbüıden gelmiştir, o halde
sakın şüphe edenlerden" yani, şüphe ve tereddüte düşenlerden "olma.
Sakın Allah'ın âyetlerini yalanlayanlardan da olma. Sonra zarara uğramışlardan
olursun." Bu iki âyet-i kerimede de hî-tab Peygamber (sav)'e olmakla
birlikte maksat ondan başkalarıdır.[165]
96. Doğrusu üzerlerine Rabbinİn
sözü hak olmuş bulunanlar İman etmezler;
97. Onlara her türlü âyet gelse
bile; acıklı azabı görecekleri ana kadar.
Yüce Allah'ın: "Doğrusu üzerlerine Rabbinİn sözü hak olmuş bulunanlar
iman etmezler" buyruğuna dair açıklamalar, bu sûrede (10/33. âyetin tefsirinde)
geçmiş bulunmaktadır. Katade der ki: Masiyetleri sebebiyle Allah'ın gazabı ve
Öfkesi üzerlerine hak olaniar iman etmezler.
"Onlara her türlü âyet gelse bile." Buradaki; "Her"
kelimesinin müennes kabul edilmesi mana ciheti iledir ki, "Bütün âyetler
kendilerine gelse bile" anlamındadır.
"Acıklı azabı görecekleri ana kadar." İşte o vakit iman
ederler ama, imanlarının kendilerine bir faydası olma?[166]
98. İman edip de İmanı
kendisine fayda sağlayan bir ülke olsaydı ya. Yunus'un kavmi bundan müstesnadır.
Onlar, İman edince üzerlerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını kaldırıp giderdik
ve onları bir süreye kadar faydalandırdık.
"İman edip de imanı kendisine fayda sağlayan bir ülke
olsaydı ya" mealindeki buyrukta yer alan; "Olsaydı ya"
kelimesi, el-Ahfeş ve el-Ki-saî'ye göre; "Niye olmadı, olmalı değil
miydi" anlamına gelir. Ubey ile îbn Mes'ud'un Mushaf'larında ise bu
kelime; şeklindedir. "Olmasaydı"
edatının sözlükte asa anlamı, bir şeye teşvik etmek, yahut da başkasının
meydana gelmesi ve varlığı dolayısıyla bir işin meydana gelip var olmasının
imkânsızlığını ortaya koymaktır.
Âyet-i kerimenin manasından anlaşılan, önce ülkeler halkının iman etmediklerini,
daha sonra da Yunus kavminin bunlardan istisna edildiğidir. Lafız itibariyle bu
istisna munkatı'dır. Ancak, mana itibariyle muttasıldır. Çünkü ifadenin
takdiri şöyledir: Yunus'un kavmi müstesna, hiç bir kasaba halkı iman
etmemiştir. Buradaki;"Kavmi" kelimesinin mansub olması uygun olan tek
şekildir. Nitekim Sibeveyh de bu gibi kelimeleri "ancak mansub gelebilenler"
bahsine konu etmiştir.
en-Nehhâs der ki: "Yunus'un kavmi müstesna" buyruğu(nda kavm
kelimesi.) mansuptur. Çünkü bu önceki türden olmayan bir istisna (munkatr)
dır. Bu da; "Ama Yunus kavmi (iman etti)" demektir. el-Kisaî,
el-Alıfeş ve el Ferrâ'nın görüşü budur. Bununla birlikte şeklinde ref ile
gelmesi de caizdir. Ref okunuşu ile ilgili olarak yapılan açıklamaların en
güzeli, Ebu İshâk ez-Zeccâc'ın yaptığı şu açıklamadır: Bu durumda mana;
"Yunus'un kavminden başka (iman edip de imanı kendisine fayda sağlayan bir
ülke olsaydı ya)!" şeklindedir. Burada istisna edatı getirilince, bu
edattan sonra gelen isim; edatının
i'rabını almış oldu. Nitekim şair şöyle demiştir:
"Her kardeşten, kardeşi mutlaka ayrılır.
Babanın ömrü hakkı için ferkadân (kutup yıldızı ve onun yanındaki diğer
bir yıldız) müstesna."
Hz. Yunus'un kavminin kıssası ile ilgili olarak bir grup müfessirden
nakledildiğine göre, onlar Musul topraklarından sayılan Ninova'da yaşıyorlar
ve putlara tapıyorlardı. Yüce Allah kendilerine, onları İslâm'a ve batıl
inançlarını terk etmeye davet etmek üzere Yunus (a.s.Vı gönderdi. Ancak onlar
bu çağırıyı kabul etmediler. Denildiğine göre, Hz. Yunus dokuz yıl süreyle onları
imana davet etti, sonunda iman edeceklerinden ümidini kesti. Kendisine; azabın
üç güne kadar bîr sabah vakti onları gelip bulacağını haber ver, denildi. O da
bu emri yerine getirdi.
Bu sefer kavmi: Bu yalan söylemeyen bir kimsedir. Onu gözetleyiniz.
Eğer sizinle birlikte kalmaya devam ederse, aranızda durursa, sizin İçin de
korkulacak bir şey yoktur. Şayet sizi bırakıp giderse, işte bu kesinlikle azap
gelecek demektir, dediler. Dediği günün gecesi gelince. Yunus (a.s) azığını hazırladı
ve yanlarından çıkıp gitti. Sabah olduğunda Hz. Yunus'u bulamadılar. Bunun üzerine
tevbe ettiler, Allah'a dua ettiler. Kıldan yapılmış elbiseler giyindiler,
insan olsun hayvan olsun, annelerle yavrularını birbirinden ayırdılar. Ve bu
hallerinde hak sahiplerine haklarını geri verdiler. Herkes başkasına ait hakkı
veriverdi. İbn Mes'ud der ki: O kadar ki, adam başkasına ak taşı evinin
temelinde kullanmış olduğu halde, o taşı gider yerinden söker ve sahibine geri
iade ederdi.
İbn Abbas'ın rivayetine göre onlar, azap kendilerine üçte iki millik
bir mesafe kadar yaklaşmışken bile bunu yapıyorlardı. Bir mil kadar bir mesafe
diye de rivayet edilmiştir. Yine İbn Abbas'tan nakledildiğine göre, içinde kırmızılık
bulunan bir bulut onları örttü. Sıcağını omuzları arasında duyacakları bir
noktaya kadar onlara yaklaşmaya devam etti. İbn Cübeyr der ki: Bir kumaş
parçası nasıl kabri örtüp kapatıyor ise, azap da onları öylece örttü.
Tev-beleri gerçekleşince, Allah da üzerlerinden azabı kaldırdı,
Taberî der ki: Yüce Allah, Hz. Yunus kavmine azabı görmelerinden sonra
tevbelerinin kabul edilmesi şeklinde bir özellik tanımıştır. Bu durum,
mü-fessirlerden bir gruptan da nakledilmiştir. ez-Zeccâc der ki: Azap onlara
gelmedi, ancak onlar azaba delâlet eden alâmeti gördüler. Eğer azabın kendisini
görmüş olsalardı, imanın onlara bir faydası olmazdı.
Derim ki: ez-Zeccâc'ın bu görüşü güzel bir görüştür. Çünkü, beraberinde
tevbenin fayda vermeyeceği bir şekildeki azabı görmek, -Firavun kıssasında
olduğu gibi- azap ile içice gelmek halidir. Bundan dolayı Firavun kıssasının
kabinde Hz, Yunus kavminin kıssası gelmiştir. Çünkü Firavun azabı gördüğünde
iman etmişti, bunun ise ona bir faydası olmadı. Yunus kavmi ise, bundan önce
tevbe ettiler. Bu görüşü, Uz, Peygamberin şu buyruğu da desteklemektedir:
"Kul, canı boğazına gelmedikçe Allah tevbesini kabul eder."[167] Canın boğaza gelmesi (gargara) ise, artık
ölüm ile içli dışlı olma halidir. Bundan önce ise öyle değildir. Doğrusunu en
iyi bilen Allah'tır.
Bu açıklamamız ile aynı manadaki açıklamalar İbn Mes'ud'dan da rivayet
edilmiştir. Buna göre, Hz. Yunus, kavmini üç güne kadar azabın geleceği ile
tehdit edince, yanlarından çıkıp gitti. Sabahı ettiklerinde onu bulamadılar. Bunun
üzerine tevbe ettiler, annelerle yavruları birbirlerinden ayırdılar. İşte bu da
onların tevbelerinin, azabın alâmetini görmelerinden önce olduğunun delilidir.
İleride de yüce Allah'ın izniyle es-Sâffât Sûresi'nde (37/139-144. âyetlerin
tefsirinde) bu husustaki rivayetler senetleriyle ve gerekli açıklamalarıyla
gelecektir. Buna göre "... üzerlerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını
kaldırıp giderdik" buyruğunun anlamı, Yunus (a.s)'ın üzerlerine ineceğini
söyleyip tehdit ettiği azabı kaldırdık, demektir. Yoksa onu gözleriyle ve artık
karşılarında gövdesi belirmiş olarak gördüler, anlamında değildir. Bu
açıklamaya göre buyruğun anlaşılmayacak bir tarafı (işgali) kalmaz. Tearuz
(konuyla ilgili hükümler ile bu özel mesele arasında çatışma) da olmaz. Onlara
ait özel bir durumun varlığından da söz edilemez. Doğrusunu en iyi bilen
Allah'tır.
Özetle söylenecek olursa, Ninovalılar Allah'ın indinde mutlulardan
idiler. Ali (r.a)'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Elbetteki tedbir kaderi
önlemez ama şüphesiz ki dua kaderi geri çevirir. Çünkü yüce Allah şöyle
buyurmaktadır: "Yunus'un kavmi bundan müstesnadır. Bunlar iman edince
üzerlerinden dünya hayatındaki rüsvayhk azabını kaldırıp giderdik." Ali
(r.a) der ki: Bu, Aşure günü olmuştu.
"Ve onları bir süreye kadar faydalandırdık." Onlar için tayin
edilen vadeye kadar faydalandırdık, diye açıklanmıştır ki, bu açıklamayı
es-Süddî yapmıştır. Cennete veya cehenneme gidecekleri vakte kadar onları
faydalandırdık, diye de açıklanmıştır ki, bu açıklamayı da İbn Abbas
yapmıştır.[168]
99. Eğer Rabbin dikseydi,
yeryüzünde bulunanların hepsi elbette toptan iman ederlerdi. Böyle iken sen
iman etsinler dîye İnsanları zorlayıp duracak mısın?
"Eğer Rabbin dlleseydi yeryüzünde bulunanların hepsi elbette
toptan iman ederlerdi." Yani, onları ister istemez imana mecbur ederdi.
"...larınhepsi" kelimesi, "... an..."ı
te'kidiçindir. "Toptan" kelimesi de Sibeveyh'e göre hal olarak
nasbedümiştir. el-Ahfeş de şöyle demiştir: Burada yüce Allah'ın
"hepsi"den sonra, bir de "toptan" buyruğunu getirmiş
olması tekid içindir.
Bu yönüyle yüce Allah'ın: "İki üah edinmeyin" (en-Nahl,
16/51) buyruğu gibidir.
"Böyle iken sen, iman etsinler diye insanları zorlayıp duracak mısın?"
buyruğu ile ilgili olarak İbn Abbas der ki: Peygamber (sav) bütün insanların
iman etmelerini şiddetle arzu ederdi. Yüce Allah ise Levh-i Mahfuzda mutlu
olduğu tesbit edilenler dışında kalanların iman etmeyeceğini ona haber verdi.
Aynı şekilde Levh-i Mahfuzda bedbaht olacakları tesbit edilmişlerin
dışındakilerin de sapmayacağını haber verdi.
Bir görüşe göre burada "insanlar"dan kasıt Ebu Xalib'dir. Bu
görüş de aynı şekilde Ibn Abbas'tan nakledilmiştir.[169]
100.
Allah'ın
İzni olmadan hiç bîr kimsenin iman etmesi mümkün değildir. Rics'î akıl
etmeyenlerin üzerine bırakır.
"Allah'ın izni obuadan hiç bir kimsenin iman etmesi mümkün değildir"
buyruğundaki; nefiy edatıdır. Yani, Allah'ın kazası, kaderi, meşîet ve iradesi
olmaksızın hiç bir kimse iman edemez.
"Rics'i bırakır" anlamındaki; el-Hasen, Ebu Bekir ve el-Mufaddal ta'zim
"nun"u ile; Bırakırız"
diye okumuşlardır. "Rics" azap demek olup "ra" harfi esreli
de okunur, ötreli (rucs) de okunur.
"Akıl etmeyenlerin" yani, yüce Allah'ın emir ve yasaklarına
akıl erdirme-yenlerin "üzerine bırakır."[170]
101. De ki "Göklerde Ye
yerde neler var, bir bakın." O âyetler ve korkutmalar İman etmeyecek bir
topluluğa fayda vermez.
Yüce Allah'ın: "De kî: Göklerde ve yerde neler var bir bakın"
buyruğu, kâfirlere ibret almaları ve kemal derecesinde yaratıcı ve kadim olan
Allah'a delâlet eden yarattıkları üzerinde dikkatle düşünmelerine dair bir
emirdir. Bu anlamdaki açıklamalar birden çok yerde daha önceden yeterince yapılmış
bulunmaktadır. (Mesela, bk. el-A'raf, 7/185)
"... fayda vermez" anlamındaki buyrukta yer alan; nefîy içindir. Asla fayda vermez, demektir.
İstifham için olduğu da söylenmiştir. Buna göre ifade: Ne fayda verir ki,
takdirindedir.
"O âyetler" yani, delâletler "ve korkutmalar"
peygamberler demektir. Buna göre "en-Nuzur" kelimesi,
"nezir"in çoğuludur. Bu da Peygamber (sav) demektir. "İman
etmeyecek bir topluluğa" kaydı, yüce Allah'ın ilminde iman etmeyeceği
bilinen topluluğa bir fayda vermez, anlamındadır.[171]
102. Onlar, kendilerinden önce
geçmiş olanların günleri gibisinden başkasını mı bekliyorlar? De ki "Haydi
bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim."
"Onlar, kendilerinden önce geçmiş olanların günleri gibisinden başkasını
mı bekliyorlar?" Buradaki "günler" olaylar, vakıalar demektir.
Mesela, filan kişi Arap günlerini bilen birisidir derken, onların başlarından
geçen (önemli) olayları bilir demektir.
Katade der ki: Allah'ın, Nûh, Âd ve Semud kavimleri ile
diğerlerinin başına getirdiği vakıaları, olayları demektir. Araplar da hem
azaba, hem de nimetlere "eyyam: günler" adını verirler. Yüce
Allah'ın: "Ve onlara Allah'ın günlerini hatırlat" (İbrahim, 14/5)
buyruğu gibi. Hayır ve şer türünden kişinin başından geçen her şeye
"günler" denilir.
"Haydi bekleyin" buyruğu bir tehdittir. "Ben de sizinle
beraber" yani, "Rabbimin vadini bekleyenlerdenim."[172]
103. Sonunda Biz,
peygamberlerimizi de aynı şekilde iman edenleri de kurtarırız. Mü'minleri
kurtarmamız üzerimize bir haktır.
"Sonunda Biz, peygamberlerimizi ve aynı şekilde iman edenleri de
kurtarırız" buyruğu şu demektir: Biz, bir kavmin üzerine bir azap
indirecek olursak, aralarından peygamberleri ve mü'minleri çıkartırız. Tâ
ki; Sonra (mealde; sonunda) buyruğu şunu
biliniz kî Biz peygamberlerimizi... kurtarırız, anlarnmdadır.
"... üzerimize bir baktır" bu bizim görevimizdir. Çünkü, şanı
yüce Allah bunu böylece haber vermektedir ve O'nun haberinde muhalefet olmaz,
aynen gerçekleşir.
Yakub; " Sonunda kurtarırız" şeklinde ikinci "nun"u
sakin olarak okumuştur. el-Kİsaî, Hafs ve Yakub ise, "Mü'mirileri kurtarır"
de ikinci "nun"u şeddesiz okumuşlardır. Diğerleri ise şeddeli okumuşlardır.
Bunların ikisi de fasih birçr söyleyiştir:
"Kurtardı, kurtarır, kurtarış, kurtarma," şeklinde aynı
anlamındadır.[173]
104.
De ki: "Ey insanlar,
eğer benim dinimden bir şüphe içinde iseniz, ben sizin Allah'tan başka
taptıklarınıza tapmam. Ancak, canınızı alacak olan Allah'a ibadet ederim. Ben,
mü'minlerden olmakla emredilmişimdir."
"De ki: Ey İnsanlar!" buyruğunda Mekke kâfirlerini
kastediyor. "Eğer benim dinimden" benim, sizi kendisine davet etmiş
olduğum İslâm dininden yana "bir şüphe içinde iseniz" ondan yana
herhangi bir şüphe ve tereddüdünüz varsa "ben sizin Allah'tan başka
taptıklarınıza" aklı olmayan putlarınıza "tapmam. Ancak canınızı
alacak olan" sîzi öldüren, ruhlarınızı kabz eden "Allah'a İbadet
ederim. Ben, mü'minlerden" yani, Rabblerinin âyetlerini doğrulayanlardan
"olmakla emredilmişimdir."[174]
105. Ve: "Yüzünü dine hanîf
olarak döndür, sakın müşriklerden olma! diye (emrolundum).
106.
"Allah'tan başka sana
faydası da olmayan, zarar da veremeyen şeylere de ibadet etme. Eğer böyle
yaparsan, o takdirde şüphesiz ki sen, zalimlerden olursun."
"Ve: Yüzünü dine... döndür diye" buyruğundaki;
Diye buyruğu, "Olmakla (emrolundum)" buyruğuna atfedilmiştir. Yani
bana, mü'minlerden ol ve yüzünü döndür diye emir verildi. İbn Abbas der ki:
"Yüz" den ameilndir. "Kendini" diye de açıklanmıştır. Yani,
dinden sana emrolunanlara yönelerek dosdoğru bu yolda devam et, demektir.
"Hanîf olarak" her türlü sapık dinden uzaklaşarak hak din üzere
dosdoğru yürüyerek anlamındadır. Nitekim, Hamza b. Abdulmuttalib (r.a) şöyle
demiştir:
"Şirkten hanif dine doğru kalbimi hidayete Erdirmesi üzerine yüce
Allah'a hamd ettim."
el-En'âm Sûresi'nde (7/28. âyetin tefsirinde) bu kelimenin türeyişi ile
ilgili açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. (Ayrıca bk. el-Bakara, 2/135. âyetin
tefsin) yüce Allah'a hamd olsun.
"Sakın müşriklerden olma!" Bana, Allah'a ortak koşma da
denildi. Hitap ona yönelik olmakla birlikte maksat ondan başkalarıdır. Aynı
şekilde, "Allah'tan başka... ibadet etme" buyruğu da böyledir.
"Allah'tan başka" ibadet ettiğin takdirde "sana faydası da
olmayan" kendisine isyan etmen halinde ise "zarar da veremeyen
şeylere de ibadet etme. Eğer böyle yaparsan" yani, Allah'tan başkasına
taparsan, "o takdirde şüphesiz ki sen zalimlerden" yani, ibadeti
olması gereken yerden başka bir yere koyanlardan "olursun."[175]
107. Allah sana bir sıkıntı
dokundurursa, onu Ondan başka hiçbir kimse gideremez. Sana bir hayır dilerse,
O'nun lütfunu geri çevirecek hiçbir kimse yoktur. O, bunu kullarından
dilediğine eriştirir. O, mağfiret edendir, rahmet edendir.
"Allah sana bir sıkıntı dokundurursa" yani, sana
bir sıkıntı isabet ettirirse "onu, O'ndan başka hiçbir kinişe
gideremez" önleyemez. "Sana bir hayır dilerse" eğer sana bir
bolluk ve bir nimet eriştirirse "O'nun lütfunu geri çevirecek biç bir
kimse yoktur. O, bunu" yani, dilediği her bir hayır veya kötülüğü
"kullarından dilediğine eriştirir. O," kullarının büyük ve küçük
günahlarını "mağfiret edendir" âhirette gerçek dostlarına
"rahmet edendir."[176]
108. De ki: "Ey İnsanlar!
Şüphe yok ki size Rabbinizden hak gelmiştir. Artık kim hidayet bulursa o ancak
kendi faydasına olmak üzere hidayete ermiş olur. Kim saparsa, yalnız kendi
zararına sapmış olur. Ben başınıza bir bekçi de değilim."
"De ki: Ey insanlar! şüphe yok ki size, Rabbinizden hak" yani
Kur'ân-ı Kerîm;'Rasulullah (sav) diye de açıklanmıştır, "gelmiştir. Artık
kim hidayet bulursa" Muhammed (sav)'i tasdik edip getirdiklerine iman
ederse, "o, ancak kendi faydasına olmak üzere" yani, kendisini
kurtarmak için "hidayete ermiş olur. Kim saparsa" Allah Rasulünü,
Kur'ân'ı terkeder, put ve heykellere tabi olursa, "yalnız kendi zararına
sapmış olur." Yani, bunun vebali, yükü onun üzerinedir. "Ben,
başınıza bir bekçi de değilim." Ben, sizin amellerinizi koruyan, tesbit
eden bir kimse değilim. Ben sadece bir Rasulüm. İbn Abbas der ki: Kılıç âyeti
bu âyeti nesli etmiştir.[177]
109- Sana
vahyolunana uy ve Allah hükmedinceye kadar sabret. O, hükmedenlerin en
hayırlısıdır.
"Sana vahyolunana uy ve Allah hükmedinceye kadar sabret!"
Buyruğunun savaş âyeti ile nesli edildiği söylendiği gibi, nesh edilmiş bir
buyruk olmayıp, İtaati sürdürmek ve masiyetten uzak kalmaya devam etmek
suretiyle sabret, anlamında olduğu da söylenmiştir.
İbn Abbas der ki: Bu âyet-i kerime nazil olunca Peygamber (sav) Ensan
-onlarla beraber Ensardan olmayanları toplamaksızın- bir araya getirdi ve şöyle
dedi: "Hiç şüphesiz siz, benden sonra başkalarının (sizlere) tercih
edildiğini göreceksiniz. Havz etrafında benimle karşılaşacağınız vakte kadar
sabrediniz.[178] Enes (r.a)'den de buna benzer bîr rivayet
nakledilmiştir. Daha sonra Enes şöyle demiştir: Ancak, sabretmediler.[179]
Halbuki yüce Allah kendisine emrettiği sabrı emrettiği gibi,
kendilerine sabırlı olmalarını emretmişti, İşte Abdurrahman b. Hassan, bu
hususta şu beyitleri söylemiştir:
"Mü'minlerin emiri Muaviye b. Harb'e şu sözlerimi
ilet: Biz, sabredenleriz ve Teğâbun (aldanma) günü ile davalaşma gününe kadar
size mühlet verenleriz."
"O, hükmedenlerin en hayırlısıdır" buyruğu mübtedâ ve
haberdir. Zira, yüce Allah zaten haktan başkası ile hüküm vermez.
Yûnus Sûresi(nin tefsiri) burada sona ermektedir. Yalnızca yüce Allah'a
hanıd ederiz.[180]
[1] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/469.
[2] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/469-471.
[3] Buharî, Rikaak 53, Fiten 1;
Müslim, Tahâre 39, İmâre 10, Fedüil 25-26...; İbn Mâce, Fiten 5, Zühd 36,
Menâsik 76; Müsned, I, 257, 384..., II, 408, III, 18, 62..., V, 41, 86...
[4] Müslim, Cumua 22; Nesât,
Cumua 1.
[5] Buhari, Menakıb 17, Tefsir
61. şiire 1; Tirmizî, Edeb 67; Muvatta, Esınatı'n-Nebiyy 1; Müsned, IV, 80, 81,
84.
[6] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/471-474.
[7] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/475-476.
[8] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/476-477.
[9] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/477-479.
[10] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/479-480.
[11] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/480-481.
[12] Bk. Suyûtî,
ed-Durru'l-Mensu, IV. 344 345.
[13] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/481-482.
[14] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/482-483.
[15] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/483-484.
[16] Buhâri, Deavat 27: Tevhîd
23, Müslim, Zikr 83; Tirmizi, Deavât 39; İbn Mâce, Dun 17;
Müsned, I. 228: 254, 339, 356.
[17] Tirmizi, Fedâilu’l-Kuran 25;
Dârimi, Fedâilıı'l-Kur'an 6.
[18] Tirmizî, Deavât 81; Müsned,
I, 170.
[19] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/484.
[20] Müslim, Zikr 89; Tirmizi,
Et'ime 18: Müsned, III, 100. 117.
[21] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/485.
[22] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/485.
[23] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/485.
[24] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/485-486.
[25] Mevzu bir hadistir. Bk.:
İbnu'l-Cevzî, et-Mevzûât, III, 172-173.
[26] Müslim, Zühd 74.
[27] Müsned, II. 428. (Aynı
manada, yakın lafızlarla).
[28] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/486-487.
[29] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/487-488.
[30] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/488-489.
[31] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/489-490.
[32] Bundan dolayı onda amel
eden, ondan önceki: "Görelim" anlamındaki Fiil olamaz, demek
istemektedir.
[33] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/490-491.
[34] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/491.
[35] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/491-492.
[36] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/492.
[37] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/492.
[38] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/492-494.
[39] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/495.
[40] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/495-496.
[41] Buhârl, Tevlıîd 15, 22,
Bed'u'l-Halk 1; Müslim, Tevbe 14-16, Deavât 99; İbn Mâce 13, Zühd 35.
[42] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/497-498.
[43] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/498.
[44] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/498-499.
[45] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/499-502.
[46] Ebû Dâvûd, Tahâre 41; Tirmizî,
Tahâre 52; Nesâî, Tahâre 47, 52; İbn Mace, Tahâre 38; Dârimî, Vudu 53; Muvatta,
Tahâre 12.
[47] Âsıra'ın kıraati,
"ayn" harfi üstün şeklindedir. Buna biraz sonra işaret edilecektir.
[48] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/502-503.
[49] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/504-506.
[50] el-Heysetnî,
Meçmau'z-Zevâid, VI, 326, zayıf olduğu kaydıyla.
[51] Buhârî, İ'tisâm 2; Tirmizi,
Edeb 76; Dârimî, Mukaddime 2.
[52] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/506-508.
[53] Suyûtî, ed-Durru'l-Mensur,
IV, 357.
[54] Müslim, İman 297, 298.
[55] Tirmizî, Sıfatu'l-Cenne 16,
Tefsir 10. sûre 1; İbn Mâce, Mukaddime 13; Müsned, IV, 333.
[56] Muhtemelen
"Rekaik" lafzı baskıya hazırlayan tarafındım yanlış okunarak
"Dekâik" yazılmıştır, Kasıt da Ibnu'l-Mübarek'in "ez-Zühd
ve'r-Rekâik" odiı eseri olmalıdır.
[57] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/508-511.
[58] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/512-513.
[59] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/513-514.
[60] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/514.
[61] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/514-516.
[62] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/516-517.
[63] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/517.
[64] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/517-518.
[65] Buhârî, İman 39; Müslim,
Musakat 107; Ebû Dâvûd, Buyu1 3; Tirmizl, Buyu' 1; Nesâî,
Buyu1 2, Kudât 11, Eşribe 50; İbn Mâce, Filen 14; Bârinû, Buyu1;
Müsned, IV, 267, 269,
270, 271, 275.
[66] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/518.
[67] Buhâri, Teheccüd 1, Deavât
10, Tevhîd 8, 24, 35; Müslim, Salâtu’l-Müsafirîn 199; Ebû
Dâvûd, Salât 119; Tirmizî, Deavât 29; Nesâî, Kıyâınu'1-Leyl 9; îbnMâce,
İknuetu's-Salât 180: Dârimi, Salât 169: Muvatta, Kuran 34; Müsned, I, 358.
Buhâri, Teheccüd 1, Deavât 10, Tevhîd 8, 24, 35; Müslim, Salâtu’l-Müsafirîn
199; Ebû
Dâvûd, Salât 119; Tirmizî,
Deavât 29; Nesâî, Kıyâınu'1-Leyl 9; îbnMâce, İknuetu's-Salât 180: Dârimi, Salât
169: Muvatta, Kuran 34; Müsned, I, 358.
[68] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/518-519.
[69] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/519-520.
[70] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/520.
[71] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/520-521.
[72] Müslim, Şi'r 10; Ebû Dâvûd,
Edeb 56; İbn Mâce, Edeb 43; Müsned, V, 357, 361.
[73] Ebû Dâvûd, Edeb 56; İbn Mâce,
Edeb 43; Muvatta, Rüya 6; Müsned, IV, 394, 397, 400.
[74] Hadis olarak değil de Ashâb
ve Tabiin'den gelen benzer ifadeler için bk. Beyhaki, Şuabu'l-îman,V, 241-242.
[75] Hadisin her hangi bir
kaynağını tesbil edemedik. Ancak, zar oynamaya dair vârid olmuş hadislerden
ayrı olarak; bumda zikredilen hususlardan biri olan aşık kemikleriyle oynamanın
yerüdiğine dair rivayetler için bk.: Ebu Dâvûd, Hâteın 3; Nesâl, Zinet 17;
Musned, 1, 380, 397, 439. IV. 392.
[76] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/521-523.
[77] Gerek Abdullah b. Abbas ile
ilgili rivayet, gerek "Kücce'ye dair açıklamalar; İbnu'l-Esir, en-Nihâye
fi Ğarİbi'l-Hadis, IV, 154.
[78] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/523-524.
[79] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/524.
[80] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/524-525.
[81] İhfa Sözlükte örtmek ve
gizlemek anlamına gelir. Terim olarak: İhfâ harflerinden önce geten tenvîn
veya sakin "nûrTıı, izhâr ile idğârn arasında şeddeden uzak, gıınnesi baki
kalmakla beraber okunmaya denir.
İhtilas:
Bir şeyi çubuk yapmak, beyaz ile siyahı karıştırmak demektir. Terim animin: a)
Harfin harekesini hafif bir ses ile okumak; b.) Harekenin ekserisini telaffuz
etmek; c) Harekenin üçte birini söyleyip üçte birini terketıneye denir. (Yrd.
Doç. Dr. Nihat Temel. Kıraat ve Tecvid Istılahları, İstanbul 1997, s. 72).
[82] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/525-527.
[83] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/527-528.
[84] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/528-529.
[85] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/529-530.
[86] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/530-531.
[87] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/531-532.
[88] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/532.
[89] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/532-533.
[90] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/534.
[91] Buna göre anlam şöyle olur:
Birbirlerini tanıdıkları halele onları hasredeceği o günde...
[92] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/535-536.
[93] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/537.
[94] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/537-538.
[95] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/538.
[96] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/538-539.
[97] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/539-540.
[98] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/540.
[99] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/541.
[100] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/541.
[101] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/542-543.
[102] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/543-544.
[103] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/544.
[104] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/544-545.
[105] "Ebû Hureyre'den: Rnsûlullnlı için
(namazı kıldırsın diye) namaza kamet getirilir, insanlar da snflsrda yerlerini
alırlardı." (Müslim, Mesâcid 159).
[106] Ebû Dâvûd, el-Hurüf 12, 13.
[107] Suyûti, ed'Durru'l-Mensûr, IV,
368.
[108] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/545-546.
[109] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/546.
[110] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/546-547.
[111] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/547.
[112] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/547-548.
[113] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/548-550.
[114] Bu rivayet mitseldir. Bu ve
bu anlamda mürsel ve merfıı diğer rivayetler için bk.: Sıryûîî,
ed-Durru'l-Mensûr, IV, 370-371.
Esma binli Yezîd'den şöyle
dediği rivayetedilmiştir: Rasıılullah buyurdu ki; "Size en hayır-hlannızı
haber vereyim mi?" Buyur, ey Allah'ın Rasûlü, dediler "(Onlar)
görüldüklerinde Allah'ın hatırlanmasına sebeb olan kimselerdir." ÜbnMâce,
Zühd 4; Müsned, VI, 459).
[115] Beyhakî, Şuabul-hnan, VI
486.
[116] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/551-552.
[117] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/552.
[118] Tirmizî, Ruyâ 3, Tefsir 10.
sûre 2; İbn Mâce, Ta'bîru'l-Ru'ya 1; Dârimî, Ru'yâ 1; Müsned, VI, 445.
[119] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/552-553.
[120] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/554.
[121] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/554-555.
[122] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/555-556.
[123] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/556-557.
[124] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/557.
[125] Biraz sonrn üçüncü kınat ile
ilgili açıklamalarda da belirtileceği gibi bu kıraate göre de anlam şöyle olur:
"Siz de işinizi sağlam tutun, ortaklarınız da sizinle birlikte böyle
yapsın."
[126] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/557-561.
[127] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/562.
[128] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/562.
[129] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/563.
[130] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/563-564.
[131] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/564.
[132] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/565.
[133] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/565-566.
[134] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/566.
[135] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/566-568.
[136] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/568.
[137] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/568-570.
[138] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/570-571.
[139] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/571.
[140] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/571.
[141] Bu hadisin kaynaklarda
geçtiği yerlerin bazıları: Buhari, İlim 38, Enbiyâ 50, Edeb 109; Müslim, Zühd
72; Ebû Dâvûd, İlim 4; Tirmizi, Fiten 70; İbn Mâce, Mukaddime 4; Dârimî,
Mukaddime 25, 46...
[142] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/571-572.
[143] Buhari, Teyemmüm 1, Salât
56, Ğusl 26; Müslim, Mesâckl 3; Nesâî, Ğusl 26; Dâriml, Salât 111, Siyer 28;
Müsned, III, 304.
[144] Müslim, Salâtu'l-Müsâfirîn
105; Ebû Dâvûd, Tatavvu' 1; Tirmizl, Salât 208 (.Ebû Sele-me'den, Âige'den);
Müsned, VI, 30. Müslim, Salâtu'l-Müsâfirîn 105; Ebû Dâvûd, Tatavvu' 1; Tirmizl,
Salât 208 (.Ebû Sele-me'den, Âige'den); Müsned, VI, 30.
[145] Buhârî, Tehecctld 25;
Müslim, Salatıı'l-Müsafirm 104.
[146] Ebû Dâvûd, Tatavvu' 15.
[147] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/572-574.
[148] Buharî, Ezan 81, İtisâın 3;
Müslim, Salânil-Miisâfirîn 213; İbn Mâce, tkâınetu's-Salât 186; Muoatta,
Salaıııl-Cemaa 4; Müsned, V, 182.
[149] Buhâri, Ezan 81, İ'tisâm 3;
Müsned, V, 182: Muvatta, es-Solâtu fi Ramadân 1.
[150] Buharî, Salatu'l-Teravih 1;
Muvattâ, es-Salütu Fi Ramadân 3.
[151] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/574.
[152] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/575.
[153] Beykakî, Şftabu'l-îınan,
VII, 396.
[154] Hz. Peygamber'e kadar sağlam
bir senetle ulaşmayan bu gibi haberlerin sıhhat derecesi belli değildir.
Esasen bu gibi teferruatın bu ilSlıî buyrukların anlaşılmasına bir katkısının
olduğu'da söylenemez.
[155] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/575-578.
[156] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/578-580.
[157] Tirmizî, Tefsir 10. sûre 4;
Müsned, I, 245, 309.
[158] Tirmizî, Tefsir 10. sûre 5:
Müsned, I, 240, 340. Tirmizî, Tefsir 10. sûre 5: Müsned, I, 240, 340.
[159] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/580-583.
[160] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/583.
[161] Burada merhum müfessirimiz
kontunuzla ilgisini kuramadığımız Evs b. Hacer'in yağan bir yağmuru anlatan bir
beyitini kaydetmektedir. Bundan dolayı biz de bunu zikretmeye gerek
görmüyoruz.
[162] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/584-586.
[163] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/587.
[164] Suyutî, ed-Durumi'l-Memûr,
IV, 389.
[165] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/587-589.
[166] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/589.
[167] Tirmizî, Deavât 98; İbn
Mâce, Zühd 30; Müsned, II, 132, 153, lll, 425, V, 362.
[168] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/589-592.
[169] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/592-593.
[170] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/593.
[171] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/593-594.
[172] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/594.
[173] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/595.
[174] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/595.
[175] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/596.
[176] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an,
Buruc Yayınları: 8/597.
[177] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/597.
[178] Buhârî Şirb 14, 15
Menükıbu'l-Ensâr 8, Fardu'l-Humus 19, Cizye 4, Meğâzî 56, Fiten 2;
Müslim, Zekât 132, 139; Tirmizi, Fiten 25; Negâî, Âdâbu'l-Kudât 4;
Müsned, III, 166,
167, 171, 224.
[179] Enes'ten gelen rivayette:
"Ancak biz sabretmedik" ifadesinin geçtiği yerler: Buhârî, Far-
dul
Humus 19; Müslim, Zekât 132; Müsned,
III,
166, 167
[180] İmam Kurtubi, el-Camiu li-
Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/598.