Ra'd Sûresi, "O
kâfirler, Allah'ın vaadi gelinceye kadar. kendi yaptıkları yüzünden ya ansızın
başlarına gelecek büyük belâ çatıp duracak.-." (Ra'd, 31) ile "ve
nezdinde kıtab ilmi bulunanlar dahi..." (Ra'd, 43) ayetleri hariç, Mekkî
olup. (43) ayettir. Ebu Bekr el-Esamm, "Bir Kuran ki. eğer onunla dağlar
yürüttilseydi" (Ra'd, 31)
ayeti hariç, bu
sûrenin tamamının icmâ ile Medenî söylemiştir.
[1]
Bunlar kitabın
ayetleridir. Sana Rabbinden indirilen (bu Kur'an) haktır. Fakat insanların çoğu
inanmazlar"
Bil ki bu, bu
lafızlar, yani huruf-i mukattaalar hakkında daha önce açıklama japmıştık. İbn
Abbas (r.a), bunun manasının, , "Ben Allah'ım, *iyi bilenim"; Atâ'nın
rivayetine göre ise,
3en Allah; Rahman olan Melik'im" şeklinde olduğunu söylemiştir. Ebu
Amr, Kisâî •e diğer kıraat alimleri burayı imâle ile okurken, bir grup kıraat
imamı da, tefhîm ile okumuşlardır ki, Âsim da bunlardandır. Ayetteki tilke
kelimesi "Elif, lâm, mîm, -i adı verilen bu sûrenin ayetlerine bir
işarettir. Daha sonra Cenâb-ı Hak, bunların, : tabın ayetleri olduğunu
söylemiştir. O kitap ise, onu kendisine indirmek ve soediyyen bakı kılmak
suretiyle, Hz. Muhammed (s.a.s)'e vermiş olduğu kitaptır.
[2]
ifâdesi, mübtedâ,
kelimesi de onun haberidir. Bazı
alimler, kıyası reddetme hususunda bu ayete tutunarak şöyle demişlerdir: yas
ile elde edilen hüküm, Allah katından gelmiş olan hüküm değildir. Aksi atde
Csnâb-ı Hakk'ın, "Kim Allah 'm indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar
kâfirlerin kendileridir" (Makie, 44) ayetinden dolayı, onunla hükmetmeyen
kâfir olurdu.
Halbuki, kıyas ile
hükmetmeyenin küfre nisbet edilmeyeceği icmâ ile sabittir. Böylece kıyas ile
sabit olan o hükmün, Allah katından gelmemiş olduğu sabit olmuş olur. Durum
böyle oiunca da, kıyas ile sabit olan hükmün hak olmaması gerekir. Zira Cenâb-ı
Hakk'ın "Sana Rabbinden indirilen (bu Kuran) haktır" buyruğu,
"hakkın, sadece "Allah'ın indirdiği şey" olmasını iktizâ eder.
Binâenaleyh, Allah'ın indirmediği her şeyin, "hakk" olmaması gerekir.
O, "hakk" olmayınca da, Cenâb-ı Hakk'ın, "Artık haktan sonra
sapıklıktan başka ne kalır?" (Yunus. 32) buyruğundan ötürü, batıl olması
gerekir."
Kıyası kabul edenler
ise buna şu şekilde cevap vermişlerdir: "Kıyasİle sabit olan hüküm de,
Allah katından inmiş bir hükümdür. Çünkü Cenâb-ı Hak, kıyas ile amel etmeyi
emredince, kıyasın delâlet ettiği o hüküm de, Allah katından İnmiş bir hüküm
olur. Hak Teâlâ, Hz. Muhammed (s.a.s)'e indirilen o şeyin, Kur'ân'ın hak
olduğunu belirtince, bir zecr ve tehdit olsun diye de, insanların pekçoğunun
ona iman etmeyeceklerini de beyan etmiştir.
"Allah odur ki,
gökleri (şu) görmekte olduğunuz (şekilde) direksiz yükseltmiştir. Sonra (emri),
Arş üzerinde hükümran olmuştur. Güneşi, ayı da teshir etmiştir ki, her biri
muayyen vakte kadar cereyan eder. Her işi yerli
yerinde, O yönetir. Ayetleri, O açıklar. Ta ki, Rabbinize
kavuşacağınızı iyice bilesiniz" (fla'd 2).
Bil ki, Allah Teâlâ,
insanların ekserisinin iman etmeyeceklerini belirtince, bunun peşinden,
kendisinin birliğine, ahiretin varlığına delâlet eden bu ayeti getirmiştir. Bu
ayetle ilgili birkaç mesele bulunmaktadır:
[3]
Keşşaf sahibi şöyle
der: '' tcelâli müpteda, ifadesi de,
bunun haberidir. Bunun böyle olduğunun delili, Cenâb-ı Hakk'ın, j "O, yeri
uzatıp döşeyendir" (Rad. 3) ayetidir,
buyruğunun sıfat olması; ifâdelerinin ise, peşpeşe gelen iki haber
olması da caizdir." Vahidi şöyle der: "Amed kelimesi, "sütunlar,
direkler" anlamında olup, bu imâd kelimesinin çoğuludur. Nitekim ihâb
(cem'i: eheb) denildiği gibi, imâd (cem'i: amed) denilir." Ferrâ şöyle
der: "Amed ve umud kelimeleri, amûd kelimesinin çoğuludurlar, Bu tıpkı,
edîm kelimesinin çoğulunun, udum ve edem (deri); ve; ^â (deri...) kelimesinin
çoğulunun da kudüm ve kedam şeklinde gelmesi gibidir. İmâd ve amûd, kendisine
yaslanılan ve dayanılan şey demektir. Nitekim, insanlar, aralarında kendilerine
dayanıp güvendikleri kimseler hakkında "Falanca, kavmin dayanağı ve
direğidir" derler.
[4]
Bil ki Allah Teâlâ,
göklerin, güneş ve ayın, yerin ve bitkilerin çeşitli hallerini delil
getirmiştir. Gökleri delil kılması, onların, Göklerin Direksiz Durması insanların göreceği direkler bulunmaksızın
yükseltilmiş
olmasıyla olmuştur.
Buna göre mana, "Bu büyük kütleler, yüce ve yüksek boşlukta
durmaktadırlar. Halbuki onların şu iki sebepten dolayı, zâtları ve kütleleri
bakımından orada durmaları İmkânsızdır:
a)
Cisimler,
mahiyetin tamamiyeti itibariyle, eşittirler. Binâenaleyh, şayet, bir cimsin
muayyen bir mekânda bulunması zorunlu olsaydı, bütün cisimlerin orada bulunması
gerekirdi.
b)
Uzayın bir
nihayeti yoktur. Mutfak boşlukta uzayıp giden yayılmış mekânlar da sınırsızdır.
Halbuki o mekânların tamamı da, birbirine eşittir. Binâenaleyh, şayet bir
cismin belirli bir mekând ası zorunlu olsaydı, bütün mekânların (mahiyet bakımından)
birbirine eşit ve benzemeleri zorunluluğundan dolayı, o cismin bütün mekânlarda
bulunması nerekirdi. Böylece, felekî kütlelerin kendi mekân ve yönlerinde
bulunmalarının, zâtları gereği mecburi ve zorunlu bir durum olmadığı; tam
aksine bir "muhassis tasını tercih
edep bir "müreccih" tarafından olduğu sabit olmuş o'ı ularında bir direk bulunmaksızın
üzerlerindeki bir zincir ile asılmış
.uukları da söylenemez. Aksi halde söz, o koruyan zincir ile alakalı
olur da, rVyiece de bu iş, sonsuza kadar devam (teselsül) edip giderdi. Bu ise,
muhaldir. f .j/iece, o felekî kütlelerin, kendi yüce mekânlarında, alemi
yöneten AHah Teâlâ ve Tekaddes hazretlerinden ötürü, durduğunun; O'nun onları
orada ibkâ ettiğinin söylenilmesi gerektiği sabit olmuf olur. İşte bu, kahir ve
kadir bir ilâhın varlığına dair getirilmiş olan pek kesin ve çok net olan aklî
bir delildir.
Keza bu tabir, o
ilâhın bir cisim olmadığına ve herhangi bir mekânda da bulunmadığına delâlet
eder. Zira o ilah, belirli bir mekânda bulunmuş olsaydı, O'nun, zâtı ve yapısı
gereği o mekânda bulunması imkânsız olurdu. Çünkü biz, mekânların tamamının,
mahiyetleri gereği birbirine eşit olduğunu beyân etmiştik. Binâenaleyh o
ilahın, zâtı gereği belirli bir yerde bulunması da, imkânsız olurdu. Böylece de
o işin mutlaka, bir tahsis edenin tahsis etmesiyle olması gerekirdi. Halbuki
hür bir fail sayesinde meydana gelen her şey, muhdestir. O halde, ona muayyen
bir mekânın tahsis edilmiş olması da, muhdes olur. Ve onun zâtı da bu tahsisin
dışına çıkamaz. Hadis olan durumlardan hâlî olmayan da hadistir. Böylece o
ilahın, belirli bir mekânda olması halinde, onun da hadis olacağı sabit olmuş
olur ki, bu muhaldir. Böylece AJlah Teâlâ'nın mekân ve cihetten münezzeh olduğu
kesinleşir. Hem senin üstünde olan her şeye, "semâ" adı verilir.
Binâenaleyh, şayet Cenâb-ı Hak, bir cihetin üstünde olan başka bir cihette
olmuş olsaydı, o da "semâvât" cümlesinden olur ve "Allah odur
ki, gökleri (şu) görmekte olduğunuz (şekilde) direksiz yükseltmiştir" ifadesinin
hükmüne girmiş olurdu. Halbuki, bir cihetin üstünde bulunan, başka bir cihete
tahsis edilen her şey, bu ayetin hükmüne göre, o ilahın korumasına muhtaçtır.
Binaenaleyh ilâhın, bir cihetin üzerindeki bir cihette bulunmaktan berî ve
münezzeh olması gerekir.
Cenâb-ı Hakk'm i^sjjî
ifadesine gelince, bu hususta birtakım görüşler ileri sürülmüştür:
a) Bu, müste'nef bir kelâm olup, buna göre ayetin
manası, "O, gökleri direksiz olarak yükseltendir" şeklinde olur. Daha
sonra da Cenâb-ı Hak, "Görüyorsunuzya" buyurmuştur. Yani,
"Onların direksiz olarak yükseltilmiş olduklarını siz de
görüyorsunuz" demektir.
b) Hasan el-Basrî şöyle demiştir: "Ayetin
ifadesinde, takdiri, "O, gökleri yükseltendir. Siz o gökleri, direksiz
olarak görürsünüz"
şeklinde olan bir takdim-tehir
bulunmaktadır." Bil ki, sözü, zahirine hamletmek mümkün olduğu
zaman, takdim ve tehire başvurmak caiz olmaz.
c)
Cenâb-ı
Hakk'ın ifadesi kelimesinin sıfatıdır. Buna göre ifadenin manası, "görülen
direkler bulunmaksızın" şeklinde olur, yani, "Göklerin direkleri
vardır; ama onları biz göremiyoruz" demektir. Alimler "o göklerin,
zebercedden meydana gelmiş olan ve dünyayı kuşatan, ama sizin kendisini
göremediğiniz Kâf dağı üzerine kurulmuş direkleri vardır" demişlerdir. Bu
tevil, son derece sakattır. Çünkü, Allah Teâlâ bu ifadeyi, kadir bir ilâhın
varlığına delil olsun diye zikretmiştir. Şayet, bu ifadeden kastedilen, onların
İleri sürdüğü o şey olsaydı, bu ayetle, kadir bir ilahın varlığına istidlal
edilemezdi. Zira, "Gökler, Kaf dağt üzerine dayanınca, o zaman, göklerin bu
şekilde durması daha nasıl bir ilahın mevcudiyetine delâlet edebilir?"
denilebilirdi. Bana göre bu hususta yapılan izahların hepsinden güzel olan bir
başka izah şudur: İmâd kelimesi, kendisine dayanılan, yaslanılan şey demektir.
Biz, o cisimlerin, o yüksek boşlukta Allah'ın kudretiyle durduklarını
söylemiştik. Böylece, o göklerin direklerinin, Allah'ın bizzat kudreti olduğu
sabit olmuş olur. Böylece de bu söz, "O, gökleri, sizin görebileceğiniz
bir direk bulunmaksızın yükseltmiştir. Yani, onların gerçekte direkleri vardır,
ancak ne var ki o direkler, Allah Teala'nın kudreti, O'nun muhafazası, O'nun
tedbiri ve O'nun onları o yüksek yerlerde tutmasıdır. Halbuki sizler o tedbiri
göremezsiniz ve o tutmanın nasıl olduğunu da bilemezsiniz" denilmesi
neticesini verir.
Cenâb-ı Hakk'ın
"Sonra (emri), Arş özerinde hükümran olmuştur" İfadesine gelince, bil
ki bununla, Cenâb-ı Hakk'ın Arş üzerine karar kılmış olması kastedilmiştir.
Çünkü bu ayetin gayesi, bir yaratıcının varlığına delalet eden şeyi
belirtmektir. Kendisiyle istidlal edilecek o şeyin, görülen ve bilinen bir şey
olması gerekir. Halbuki, hiç kimse Allah Teâlâ'nın Arş üzerinde karar kıldığını
göremez. O -aide bununla daha o hususa dair nasıl istidlalde bulunulabilir?
Hem, O'nun Arş üzerinde karar kılmış olduğunun müşahede edilebileceği
farzedilse bile, ancak ne var ki bu, O'nun halinin mükemmel ve celâlinin de
sonsuz olduğunu ihsas ettirmez; tam aksine bu O'nun bir mekâna ve bir boşluğa
muhtaç olduğuna delalet eder. Hem ayrıca bu tabir, O'nun önce bu hal üzerinde olmadığına,
daha sonra böyle olduğuna delâlet eder. Bu da, bir değişmeyi gerektirir. Hem,
"istiva", eğri büğrü olmanın : ddıdır. Binâenaleyh, ayetin zahiri,
Cenâb-ı Hakk'ın Önceleri eğri büğrü bir durumda -e karmakarışık bir halde
olduğuna; ama daha sonra dümdüz, dimdik olduğuna delâlet eder. Bütün bu şeyler
ise, Allah hakkında imkânsızdır. Böylece bu ifâdeden kastedilenin, O'nun
hakimiyeti, kudreti, yönetmesi ve muhafazasıyla, cisimler alemine hükümran
olması olduğu sabit olmuş olur. Yani, "Arşın üstünden yerin dibine kadar
olan her şey, O'nun muhafazası ve tedbiri alanında olup, O'na
muhtaçtırlar" demektir.
Güneş ve ayın
halleriyle istidlalde bulunmaya gelince, bu da, Cenâb-ı Hakk'ın "Güneşi,
ayı da teshir etmiştir ki, her biri muayyen vakte kadar cereyan eder"
ayetinin ifade ettiği husustur.
Bil ki, bu söz, şu iki
tür delili kapsamaktadır:
[5]
Birinci Çeşit Delil:
Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "Güneşi, ayı da teshir etmiştir" ayetinin fade
etmiş olduğu husus olup, bunun neticesi, bu kütlelerin hareketiyle kadir ve
kahir Dır yaratıcının varlığına istidlalde bulunmaya varır.
1)
Bu ooyledir,
zira cisimler, mahiyetinin tamlığı itibariyle birbirine eşittirler. Binaenaleyh
bu kütleler, hem hareket etmeye hem de durmaya kabiliyetlidirler. Öyleyse
onların durma yerine devamlı hareket eder kılınmasının, mutlaka bir
muhassis"
tarafından olması gerekir.
2)
Hem, o
hareketlerin her birinin, meselâ yavaş olmak veya hızlı olmak gibi, muayyen bir
duruma ayarlanmış olması da, mutlaka bir "muhassis" tarafından
olmalıdır. Bu, özellikle "yavaş hareket etme"nin manasının,
"durma ile karışık (yani aralıklarla yapılan) bir hareket" olduğunu
söyleyenlere göre böyledir. Bu da, o Kütlelerin, bazı zamanlar hareket ettiğini,
bazan da durduğunu kabul etmeyi gerektirir. Binâenaleyh, belli bir yerde
hareketin olması, başka bir yerde ise hareketsizliğin bulunması, mutlaka bir
müreccih sayesindedir.
3)
O hareket ve sükûnların, devir ve dönüşlerinin belli
bir müddete göre eşit olacak
bir tarzda, muayyen miktarlarda
olması, gerçekten şaşırtıcı bir durumdur; binaenaleyh bunun mutlaka bir
"mukaddir" tarafından ayarlanmış olması gerekir.
4) O hareketlerin bir kısmı doğuda, bir kısmı batıda
meydana gelmekte, bazıs kuzeye, bazısı da güneye doğru olmaktadır. Bütün bunlar
da, ancak mükemmel b r yönetim ve son noktasına ulaşmış bir hikmetle tam ve
mükemmel olurlar.
İkinci Çeşit Delil:
Cenâb-ı Hakk'ın " "Her biri muayyen vakte kadar cereyan eder,
akar" ayetinin ifâde ettiği husustur. Bu hususta da şu iki izs~ yapılmıştır:
1) İbn Abbas şöyle demektedir: Güneşin, her gün bir
menzili bulunmak kaydıyla yüzseksen menzili bulunmaktadır, ki bu, altı ayda
tamamlanır. O güneş, daha sonra yeniden, bir başka altıay zarfında onlardan
birine döner. Ayın da yirmisekiz menz vardır. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın,
"her biri muayyen vakte kadar cereyan eder buyruğu ile bu kastedilmiş
olup, sözün özü şudur: Allah Teâlâ, bu yıldızların her bi-için, hususî bir yöne
doğru hızlı veya yavaş'olmak açısından hususî bir miktar Üe hareket etme gücü
takdir etmiştir. Durum, her ne 2aman böyle olursa, bunlar için her an ve her
dakika, daha önce bulunmayan başka bir haletin bulunması gerek:-
2) Bundan maksat, güneş ile ayın, Kıyamete kadar hareket
etmeleri; o geldiğinde ise, Allah Teâlâ'nın da, ''Güneş dürüidüğü zaman,
yıldızlar düştüği zaman "fTekvîr, 1-2); "Gök yarıldiğı zaman
"(hşikâk. i); "Gök yarıldığı zaman "(inftiar, d ve "Güneşle
ay bir araya getirildiği zaman"(Kıyame,9) buyurduğu gibi, o hareketler
sons erecek, o gidişat bozulacaktır. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "sonra
ölüm zamanı: hükm-ü takdir edendir. Bir de O'nun katında malûm bir ecel
vardır" (En&m,2) ayet gibidir.
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, bu delilleri efe alınca, "Her işi yerli yerinde o yönetir"
buyurmuştur. Müfessirlerden her biri; bu ifâdeyi, âlemin hallerinden b başka
çeşidini yönetmek manasına hamletmişlerdir. Ama evlâ olan, bunu, âlemir
hallerinin tamamını idare etmek manasına almaktır. Binâenaleyh O
onlarıyaratmak-yok etmek, diriltmek-öldürmek ve zengin kılmak-fakir düşürmek
suretiyle yönetir. Bl ifadenin içine, vahiy indirmesi, peygamberler gönderip
kullarını mükellef tutması d£ dahildir. Bu tabirde, Cenâb-ı Hakk'ın rahmet ve
kudretinin mükemmel olduğuna da r çok şaşırtıcı acaip bir delil bulunmaktadır.
Çünkü, bu bilinen âlem, Arşın üstünder yerin dibine kadar, sayısını ancak
Allah'ın bilebileceği sayısız "cins" ve "tür"lerle doludur.
Bahsedilen delif ise, bunlardan her birine bir konumun, bir mahallin, b r
sıfatın, bir özelliğin ve bir güzelliğin tahsis edildiğine delâlet etmektedir
Ki bütün bunlar ancak Allah tarafından meydana getirilmişlerdir. Allah Teâlâ
hariç, bir şeyi idare etmekle meşgul olan herkesin, bir başka şeyi idare etmesi
mümkün değildir. Zira Allah'ı, bir iş, başka bir işten alıkoyamaz. Aklı başında
olan kimse, bu ayet hakkında iyice tefekkürde bulunduğunda, Allah Teâlâ'nın
maddeler âlemini, ruhlar alemin
küçüğünü idare ettiği
gibi, büyüğünü de idare ettiğini, herhangi bir işin O'nu başkasından
alıkoymadığını; bir şeyi yönetmesinin, başkasını yönetmesine mani olmadığını anlar
ki, bütün bunlar, Allah Teâlâ'nın zâtı, sıfatları,ilmi ve kudreti rakımından
muhdes ve mümkin varlıklara benzemediğine delâlet eder.
[6]
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, "Ayetleri, O açıklar..." buyurmuştur. Bu "ususta iki görüş
bulunmaktadır:
1)
"Allah
Teâlâ,-ulûhiyyetine, ilim ve hikmetine delâlet eden ayetleri açıklar"
demektir.
2)
Bir
yaratıcının varlığına delâlet eden deliller de ikiye ayrılır:
a)
Felekler, ay,
güneş ve yıldızlar gibi devamlı ve sürekli olan varlıklar. Bu tür delillerin
izahı daha önce geçmişti.
b) Sonradan meydana gelen ve değişen hadiseler. Bunlar,
hayattan sonra ölüm; zenginlikten sonra fakirlik; gençlikten sonra ihtiyarlık;
ahmağın en güzet yaşayış içinde bulunması, zeki ve akıllınınsa, en güç durumda
bulunması vb... Mevcudatın ve onların hallerinin bu türünün, Hakîm bir
yaratıcının varlığına delâletleri, çok açık ve çok nettir. O haide, Cenâb-ı
Hakk'ın, "Ayetleri, O açıklar" buyruğu, bu alâmetlerin temyiz ve
tafsîl için birbiri ardınca meydana geldiklerine bir işaret olmuş olur.
[7]
Daha sonra Cenâb-ı Hak
"Ta ki, Rabbinize kavuşacağınızı iyice bilesiniz" buyurmuştur. Bil
ki, bahsedilen bu deliller, Hakîm bir yaratıcının varlığına delâlet ettikleri
gibi, haşr ve neşr ile ilgili görüşün doğruluğuna da delâlet eder. Zira, bu tür
şeyleri yaratmaya, büyüklükleri ve çokluklarına rağmen onları yönetmeye kadir
olan zât, hasra ve neşre haydi haydi kadir olur. Rivayet olunduğuna göre bir
adam Hz. Ali (r.a.)'ye: "Allah Teâlâ, bütün mahlûkatt nasıl hesaba
çekecektir?" deyince, o, "Aynı anda onları rızıklandırdığı ve pym
anda onların çağrılarını duyarak icabet ettiği gibi.." cevabını vermiştir.
Sözün neticesi şudur: Allah Teâlâ, her ne
kadar mahlûkat bundan aciz iseler de, felekî kütleleri ve aydınlatan yıldızları
o yüksek boşlukta tutması gibi; yine, o Arşın üstünden yerin dibine kadar olan
varlıkları, biriyle meşgul olması, diğeriyle meşgul olmasından alı Koyamayacağı
bir biçimde idare ettiği gibi, bütün mahlûkatı da, birisini hesaba çekmesi,
diğeri ı i hesaba çekmesine mani olamayacak bir biçimde hesaba çeker.
Alimlerimiz içi de ayette geçen lika kelimesiyle, Altah' görüleceği hususunda istdlalde, bu kitapta
defalarca ve zaman zaman geçmişti.
[8]
"O yeri yayıp
döşeyen, onda oturaklı oturaklı dağlar ve ırmaklar meydana getirendir ve O,
meyvelerin hepsinden, yine kendilerinin içinde iki eş yaratmıştır. Geceyi
gündüze O bürür. Bütün bunlarda iyi düşünecekler için elbette deliller
vardır" (Ra'd, 3).
Bil ki Allah Teâlâ,
semavî delilleri izah ederken, bunun peşinden de yerde bulunan delilleri
getirerek, yeri yayıp döşeyendir" buyurmuştur.
Bil ki, Cenâb-ı
Allah'ın yeri yaratması ve onda bulunan haller ile istidlal etmek, birkaç
yönden olabilir:
1) Bir şeyin hacmi ve miktarı fazla olunca, o hacim ve
miktar sanki uzuyormuş gibi olur. Binâenaleyh ayetteki, "O, yeri yayıp
döşeyendir" İfâdesi, Cenâb-ı Hakk'ın yere, bu belli miktarı, daha fazla ve
daha eksik olmaksızın tahsis etmiş olduğuna bir işaret olmuş olur. Bunun böyle
olduğunun delili şudur: Yeryüzünün miktar bakımından, şu anda olduğundan daha
fazla veya daha eksik olması aslında mümkün bir iştir. Binâenaleyh bu belli
miktarı (ölçüyü), mutlaka bir tahsis edicinin ve takdir edicinin tahsis, ve
takdir etmesi ile ona verilmiş olması gerekir.
2) Ebu Bekr el-Esamm şöyle demiştir "Medd, sonuna
yetişilemeyen bir şeye doğru uzayıp gitmek" demektir. Binâenaleyh
ayetteki, "O, yeri uzatıp (meddedip/ döşeyendir" ifâdesi, Allah
Teâlâ'nın, yeryüzünün hacmini, gözün, sonunu (sınırını) göremeyeceği kadar
büyük yaptığını ihsas ettirir. Çünkü yerin hacmi, şu andakinden daha küçük
olsaydı, ondan tam olarak istifâde edilemezdi.
[9]
3)
Bazı kimseler
şöyle demişlerdir. "Yer yuvarlaktı. Onun uzayıp yayılması. Mekke'den,
Kabe'nin affından itibaren olmuştur.
Böylece dünya şöyle şöyle yayılmıştır." Diğer bazı kimseler de,
"Yeryüzü Beyt-i Makdis'de toplanmıştı. Cenâb-ı Hak ona, "şöyle şöyle
git, uza!" dedi" demişlerdir.
Bit ki bu görüş, ancak
biz yeryüzünün küre şeklinde değil de dümdüz okluğunu kabul ettiğimiz takdirde
geçerli olur. Bu görüşü benimseyenler, görüşlerine Cenâb-ı Hakk'ın,
"Bundan sonra da yeri yayıp döşedi") ayetini delil getirmişlerdir. Bu
görüş şu iki bakımdan müşkillik arzeder:
a)
Yerin küre
şeklinde olduğu, delillerle sabit olmuştur. O halde bu hususta, diretmek nasıl
mümkün olur? Buna göre onlar, "Ayetteki, "yeri uzattı
(meddetti)" ifadesi, yerin küre şeklinde olmasına ters düşer. Öyle ise,
daha onun uzaması nasıl mümkün olur?" derlerse, biz deriz ki: "Hayır,
biz bunu kabul etmiyoruz. Çünkü yeryüzü büyük bir cisimdir. Küre, son derece
büyük olduğunda, onun her bölgesi ve parçası, dümdüz imiş gibi görünür. Bunun
ile aslında dümdüz arasındaki farkı ancak Allah bilir. Baksana Cenâb-ı Hak,
"Dağlan kazıklar yapmadık mı?"buyurmuş ve o dağları, bazı insanlar
onların üzerinde meskun oldukları halde, "kazık" olarak
nitelendirmiştir. İşte burada da böyledir."
b)
Bu ayet,
sayesinde bir yaratıcının varlığına istidlal edilsin diye getirilmiştir.
İstidlalin şartı ise, bir yaratıcının varlığına istidlal edilecek şeyin,
görünen ve bilinen birşey olmasıdır. Halbuki "yeryüzünün Kabe'nin altında
toplanmış olup, (oradan yayılması) görülmemiş ve müşahede edilmemiş bir şeydir.
Binâenaleyh bununla, bir yaratıcının varlığına nasıl istidlal edilebilir?
Böylece ayetin gerçek tevil ve tefsirinin, bizim söylediğimiz şekilde olduğu
sabit olur.
[10]
İkinci tür istidlal
de, Dağların halleri ile yapılacak olan istidlaldir. Ayetteki, "Onda oturaklı oturaklı dağlar...
meydana getirendir", yani "yerin üzerinde devamlı duran, oradan hiç
ayrılmayan dağlar..." ifadesi buna işarettir. Nitekim, "Şu kazık
iyice yerleşti" ve Onu, iyice yerleştirdim, sağlamlaştırdım" denilir.
Bununla, işte bizim söylediğimiz mana kastedilmiştir.
Bil ki Kadir ve Hakîm
bir yaratıcının varlığına, dağların varlığı ile istidlal etmek birkaç yönden
olabilir:
1) Yeryüzünün her tarafının karakteri ve yapısı (özü)
aynıdır. Binaonaleyh onun bazı bölgelerinde değil de, diğer bazı bölgelerinde
dağların bulunması, mutlaka ancak hakîm ve kadir bir varlığın yaratması ile
olmuştur. Felsefeciler şöyle demişlerdir: "Bu dağlar meydana gelmiştir,
çünkü denizler dünyanın bu bölgelerindedirler. Binâenaleyh o dağlar, denizde
yapışkan bir çamur olarak oluştular. Sonra da güneş, bu çamura kuvvetlice tesir
edince, taşlaştı. Bu tıpkı, içinde kaymak tabakası teşekkül eden testi gibidir.
Daha sonra sular azalmış, çekilmiştir. Böylece geriye kalan o çamur yığınları
taşlaşarak bu şekilde o dağlar oluşmuştur." Felsefeciler daha sonra şöyle
demişlerdir: "Denizler dünyanın bu bölgelerinde oluşmuştur. Çünkü güneşin
en yüksek noktası ile en alt ucu hareketli idiler. Çok eski zamanlarda, güneşin
en ait noktası kuzeyde idi. Güneş her ne zaman en alt noktada olursa, yere daha
yakın olur. Böylece de sıcaklık o nisbette kuvvetli olur. Sıcaklığın kuvvetli
olması, nemin gitmesine sebep olur. Güneşin en alt noktası kuzey tarafında
olduğunda, denizler de kuzeyde olur. Şu anda da güneşin en üst noktası, kuzey
tarafına; en alt noktası da güney tarafına geçince, denizler de güney tarafına
geçmiş olur. O zaman da dağlar kuzey tarafta kalmış olur." İşte
felsefecilerin, bu konudaki sözlerinin neticesi budur.
Bu görüş birkaç yönden
tutarsızdır:
a) Denizde çamurun meydana gelmesi, genel bir durumdur.
Güneşin bu çamur üzerine vurması da genel bir durumdur. O halde daha niçin bu
dağ şurada değil de orada meydana gelmiştir?
b) Biz, bazı dağlarda, o kayaların adetâ dizi dizi
konulmuş olduklarını görmekteyiz. Böylece o yapı, sanki üstüste yerleştirilmiş
kerpiçler gibi bir manzara arz eder. Böyle bir yapının, felsefecilerin ileri
sürdüğü sebebten ötürü meydana gelmiş olması uzak bir ihtimaldir.
c) Güneşin şu anda en üst noktası, yengeç burcuna
yakındır. Buna göre, güneşin en yüksek noktasının kuzeye geçtiği zamandan,
yaklaşık dokuz bin sene geçmiştir. Böyle olması halinde o dağların bu uzun
müddet içerisinde unufak olmaları, dağ olarak ortada hiçbir şeyin kalmaması
gerekirdi. Halbuki durum hiç de böyle değildir. Böylece onların ileri sürdüğü görüşün
zayıf olduğunu anlarız,
2) Yeryüzünde yedi maden cevheri ile nefis cevherleri
yer alır. Yine yeryüzünde cam, tuz, neft (petrol), zift ve kibrit madenleri
vardır. Binâenaleyh hem bütün yeryüzünün karakter bakımından aynı olması, hem
dağların karakter bakımından aynı olması hem de, güneşin bütün bunlara aynı
tesiri yapması, bunların hepsinin kahir ve sonradan olma, mümkin varlıklara
benzemekten münezzeh olan kadir bir varlığın takdiri ile olduğuna apaçık
delâlet eder.
3)
Dağlar sebebi
ile, yeryüzünde nehirler oluşur. Çünkü taş, katı bir cisimdir. Binâenaleyh
yerin derinliklerinden buharlar yükselip dağlara kavuştuğunda o buharlar orada
tutulur ve bu iş artmaya ve olgunlaşmaya devam eder. Böylece de dağların
altında büyük sular oluşur. Sonra bunlar çok ve kuvvetli olduğu için dağı
deler, oradan (kaynak olarak) çıkar ve yeryüzünde akmaya başlar. Binâenaleyh
nehirlerin meydana gelmesinde dağların rolü, işte bu bakımdandır. Bundan dolayı
Cenâb-ı Hak, adet olarak, Kur'an'da ne zaman dağlardan bahsetse, onunla
birlikte nehirlerden de bahsetmiştir. Mesela bu ayette ve "Orada sabit
sabit, yüce yüce dağlar vücûda getirmedik mi? Size tatlı bir (kaynak) suyu da
içirmedik mi?" (Mür»»ı«t. 27) ayetinde olduğu gibi.
ne nîte ne ntyzr srteb
[11]
Üçüncü nevi İstidlal
de, Cenâb-ı Hakk'ın yarattığı çeşit çeşit bitkiler ile yapılan istidlaldir.
Cenâb-ı Hak buna da, meyvelerin hepsinden, yine kendilerinin içinde İki eş
yaratmıştır" diye işaret etmiştir. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır:
[12]
Birinci Mesele
Tane, yere gömülüp
toprağın nemi ona tesir ettiğinde şişer ve kabarır. Böylece de hem en üst ucu,
hem en alt ucu yarılır. Daha sonra da en üst ucundan, yukarı doğru çıkan gövde,
alt ucundan da yerin derinliklerine dalan iplikçikler (kökler) çıkar. Bu, çok
enteresan bir durumdur. Hem tanenin karakteri, hem tabiatın, feleklerin ve
yıldızların ona tesiri aynıdır. Fakat buna rağmen onun üst tarafından yukarı
doğru yükselen, alt ucundan da yerin derinliklerine doğru inen şeyler çıkar.
Aynı karakterden, birbirine zıt iki karakterde şeyin meydana gelmesi aslında
imkansızdır. Binâenaleyh biz, bunu, tanenin özelliği ve tabiat sebebi ile
değil, ancak hakîm bir müdebbirin tedbiri, kadîm bir mukaddirin takdiri ile
olduğunu anlarız. Sonra o taneden çıkıp meydana gelen ağacın bir kısmı gövde,
bir kısmı çiçek, bir kısmı da meyve olur. Sonra o meyvede de, birbirindden
farklı karakterde şeyler vardır. Meselâ cevizin, dört çeşit kabuğu vardır. En
üst kabuk, ağaç kısım, onun altında cevizin özünü saran zar ve cevizin üzerinde
bulunan son derece ince zar vardır ki bu zar, ceviz yaş iken onu, diğer öç
tabakadan ayırır. Binâenaleyh aynı meyvede farklı farklı özellikte şeyler
bulunmaktadır. Mesela turunçgillerin kabuğu, kuru ve sıcak; iç kısmı ise nemli
ve sıcak, asidi (suyu) soğuk ve kara, tohumu sıcak ve kuru, çiçeği ise sıcak ve
kurudur. Üzüm de böyledir. Onun kabuğu ve çekirdeği soğuk ve kuru, içi ve suyu
sıcak ve nemlidir. Böylece tabiatın, yıldızların ve feleklerin tesirleri aynı
olduğu halde, tek bir taneden farklı özellikteki bu şeylerin meydana gelmesi,
mutlaka ve mutlaka hakîm, kadir ve kadîm olan bir zat'tan Ötürü olduğu sabit olmuş olur.
[13]
"İki eş "ten
maksat, iki çeşittir. Bu farklılık, ya tatlı ve ekşi gibi, tad
bakımındandır; yahut sıcak ve soğuk gibi,
karakter (özellik)
bakımındandır, yahut da beyaz ve siyah gibi, renk bakımındandır. Buna göre
eğer, "Zevç" kelimesi, zaten "iki" manasına gelir Öyle ise,
ayrıca, "ikiz" demenin hikmeti nedir?" denilirse, biz deriz ki: "Rivayet
edildiğine göre, Allah Teâla ilk önce dünyayı, dünya içinde ağaçları, daha
sonra da her türden ikişerini yarattı. Binâenaleyh eğer Cenâb-ı Hak bu ayette
"çifti yarattı" deseydi, bununla tür mü, şahıs mı kastedildiği
bilinemezdi. Ama "ikişer çift" deyince, Allah Teâla'mn ilk olarak her
çiftten ikişer tane yarattığını, ne az, ne çok yaratmadığını anlamış olduk.
Netice olarak diyebiliriz ki: Mahlukat içinde tür olarak şu anda insanlar
çoktur. Fakat onlar şahıs olarak çift olan iki varlıktan yani Adem İle Havva'dan
yaratılmaya başlandığına göre, bütün ağaç ve bitkilerin durumu da böyledir.*32)
Allah, en iyisini bilendir.
Bu ayetteki dördüncü
tür istidlal de, gecenin ve gündüzün halleriyle istidlalde bulunmaktır. Cenâb-ı
Hakk'ın "Geceyi gündüze O bürür" ifadesiyle de, buna işaret
edilmektedir. Bundan maksat ise, in'âm ve ihsanın ancak, gece ve gündüz ile,
bunların ard arda gelmesi sayesinde kemâle erdiğidir. Nitekim Cenâb-ı Hak,
"Biz gece ayetini silip (eşyayı) gösterici gündüz âyetini getirdik"
(isrâ, 12) buyurmaktadır. Yine Cenâb-ı Hakk'ın, "Kendisini durmayıp
kovalayan gündüze geceyi O bürüyüp örter" (Araf, 54) ayeti de bu
manadadır. Bunun iyice incelenip açıklanması ise, daha önce bu kitapta ele
alınmıştı. Hamza, Kisaî ve Asımın ravisi Ebû Bekr, şeddeli ve gaynın fethasıyla
yuğaşşî; diğer kıraat imamları da, tahfif ile yuğşî şeklinde okumuşlardır.
Sonra, Cenâb-ı Hak bu
aydınlık delilleri ve ezici katî hükümleri zikredince, "Bütün bunlarda iyi
düşünecekler için elbette deliller vardır" buyurmuştur.
Bil ki Cenâb-ı Hak,
süflî alemde bulunan delilleri zikretmiş olduğu yerlerde çoğu kez, bunun hemen
peşinden, "Bütün bunlarda iyi düşünecekler için elbette deliller
vardır" ifâdesini, veya mana cihetinden buna yakın olan ifâdeleri
getirmektedir. Bunun sebebi şudur: Feylesoflar, süfli alemde meydana gelen
hadiseleri, yıldızların şekillerinde meydana gelen farklı durumlara mal
etmektedirler. Bu suâlin, bu iddianın savuşturulması için delil getirilmediği
sürece, maksat da tamamlanmaz. İşte bundan dolayı Cenâb-t Hak "Bütün bunlarda
iyi düşünecekler için elbette deliller vardır" buyurmuştur. Böylece sanki
O, şöyle demektedir:" Tefekkür sahası henüz açıktır, mevcuttur.
Binâenaleyh bundan sonra, istidlalin tamamlanabilmesi için, tefekkür edip iyice
düşünmek gerekir."
Bil ki bu soruya şu
iki şekilde cevap verilebilir:
a) Bizim şöyle dememiz: Farzedelim ki sizler, süflî
âlemdeki hadiseleri feleki durumlara ve yıldızların birbirleriyle olan
münasebetlerine mal ettiniz. Ancak uç /ar ki biz, felekî kütlelerden her
birinin, onların karakter ve konumlarının ve de hususiyetlerinin ancak, kadîm,
müdebbir ve hakîm olan bir mukaddirin, takdir edicinin tahsisi ile olması
gerektiğine dair kati delil getirmiştik. İşte böylece de bu soru
kendiliğinden düşer, İşte
Cenâb-ı Hak bu
cevâbı, bu
makamda iyi anlatıp
32) Müfessirimiz
Razî'nın yaşadığı dönemden alt! asır kadar sonra bitkilerin erkek ve dişi olmak
üzere iki unsur ihtiva ettikleri öğrenildi. Bitkilerin eşeyli üremesi, erkek
unsurla dişi unsurun çiftleşmesiyle olmaktadır. Kur'ân-ı Kerim meyvelerin bu
izdivaç neticesinde ortaya çıktığını bu ayette bildirmektedir. Fakat bu
bilgiye sahib otmayan eski müfessirterimizin izahtan müphem kalmaktadır. Onlar
bunda tamamen mazurdurlar; kınanamazlar. Merhum Razt de onlardan biridir (ç.)
sağlamlaştırmıştır. Zira Allah Teâlâ önce semavi olan delilleri zikretmekle
başlamıştır. Bunların, yaratıcının varlığına nasıl delâlet ettiğini ise, daha
önce açıklamıştık. Yerle s âkalı delilleri ise, bunların peşinden getirmiştir.
Buna göre eğer bir
kimse, "yeryüzündeki bu hadiselerin felekî (yıldızlara ait çeşitli) -aller
sebebiyle meydana gelmesi niçin mümkün olmasın?" derse, bizim buna
cevâbımız şöyle demektir:
Farzedelim ki durum
böyle olsun; ancak ne var ki bir daha Önce, felekî kütlelerin hatam olan bir
yaratıcıya muhtaç olduklarını açıklamıştık. O zaman da böyle bir soru, >zim
gaye ve maksadımıza ters düşer.
b) İkinci bir izah şekli ise, süfli alemdeki
hadiselerin, yıldızların birbirleriyle olan jnasebetlerinden dolayı meydana
gelmesinin mümkün olmayacağına dair delil getirmemizdir ki, bu da, hemen bu
ayetten sonra gelen ayette zikredilen delildir. Bu çelikleri düşünen ve onlara
vakıf olan bir kimse, Kur'an'ın, öncekilerin ve sonrakilerin terini kapsamakta
olduğunu anlar.
Arzda birbirine komşu
kıtalar vardır, üzüm bağlan, ekinler, çatallı ve çatalsiz hurmalıklar vardır ki
hepsi bir su ile sulanıyor. Biz onların bazısını, melerinde, bazısından üstün
kılıyoruz. İşte bunlarda da aklını kullanacak zümreler için elbette ayetler
bulunmaktadır"
(Ra'd. 4).
Ayetle ilgili birkaç
mesele vardır:
[14]
Bil ki bu ayetten
maksat ve gaye, bu âlemdeki hadiselerin, yıldızların birbirleriyle olan
münasebetleri ve yıldızların farklı Özellikteki Topraklar hareketleri
sebebiyle meydana gelmesinin
caiz olamıyacağına dair delil ikâme etmektir. Bu, iki yönden izah
edilebilir:
a) Yeryüzünde, karakter ve mahiyet bakımından farklı
farklı olan kara parçalan bulunmaktadır. Bununla beraber bunlar, birbirine
komşudurlar. Bunların bir kısmı tuzlu, bir kısmı gevşek, birkısmı sert ve
kayalık, birkısmı bitek, bir kısmı taşlı veya kumlu, bir kısmı da çamurlu ve
bataklıktır. Üstelik birbirine bitişiktir. Güneşin ve diğer yıldızların bu
toprak parçaları üzerindeki tesiri de aynı seviyededir. Bu da, onların farklı
farklı sıfatlara sahip olmalarının, alîm ve kadîr olan Allah'ın takdiri ile
olduğuna delâlet eder.
[15]
b) Tek bir toprak parçası, aynı suyla sulanır. Sonra
güneşin ona tesiri de aynı seviyede olur. Sonraysa o yerde biten meyvelerin
tadları, renkleri, karakter ve özellikleri farklı farklı olur. Hatta, bazan
sen, bir üzüm salkımı alırsın, tek birisi hariç, onun bütün taneleri tatlı ve
olgun olur. Zira o tek tane, ekşi ve kuru kalmıştır!. Sonra biz kesin olarak
biliyoruz ki, feleklerin ve tabiatların, hepsine nisbeti aynı seviyededir. Daha
doğrusu şöyle diyebiliriz: Burada, bundan daha da acayip olan bir şey
bulunmaktadır. Bu da şudur: Bazı gül çeşitleri içinde öyleleri vardır ki, iki
yüzünden birisi son derece kırmızı, ikinci yüzü ise, aynı şekilde o da son
derece narin ve yumuşak olduğu halde, son derece siyahtır. Burada,
"Güneşin tesiri, diğerlerine c«ğil de bu birinci yüze ulaşmıştır"
denilmesi imkânsızdır. Bu da kesin olarak delâlet eder ki, bütün bunlar bir
Fâil-i Muhtar'ın yönetmesiyle olmaktadır; yoksa yıldızların birbirleriyle olan
münasebetleri sebebiyle değil!. İşte, Cenâb-ı Hakk "..ki hepsi bir su ile
sulanıyor. Biz onların bazısını, yenilmelerinde, bazısından üstün
kılıyoruz" buyruğundan kasdettiği şey budur. İşte bu delillerin takdir
edilip, tefsir ve beyân edilmesine dair söyleyeceğimiz sözün tamamı budur.
Bil ki bu cevabı
zikretmekle, delil de tamamlanmıştır. Çünkü, bu süfli alemdeki hâdiselerin bir
müessiri olması lâzım gelir. Biz, bu müessirin, yıldızlar, felekler ve tabiat
olmadığını da beyân ettik. İşte o zamanda, bu varlıklardan başka olan bir diğer
iâilin bulunduğuna katî olarak hükmetmek gerekecektir. O vakit de delil
tamamlanır ve bundan sonra da, muhakkak ki düşünmeye sebep kalmaz. İşte ^u
sebepten dolayıdır ki Cenâb-ı Hak burada, "işte bunlarda da, aklını
kullanacak zümreler için elbette ayetler bulunmaktadır" buyurmuştur. Çünkü
bu delili reddedebilecek hiç bir şey yoktur; ancak belki, "süfli alemdeki
bu hadiseler, muhakkak ki, herhcr.ı
müessire bağlı olmaksızın meydana gelmişlerdir" denilebilir. Bu
ise, aklın olgunluğuyla uyuşmayan bir şeydir. Çünkü, hadis olan varlığın bir
"muhdis"e muhtaç olduğunun bilinmesi zarurî bir ilim olunca, böyle
bir ilmin olmaması da, aklın kemâl ve olgunluğunu zedeleyici olur, ona
yakışmaz. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "İşte bunlarda da, aklını
kullanacak zümreler için elbette ayetler bulunmaktadır" buyurmuştur. Daha
önceki ayette ise, "Bütün bunlarda iyi düşünecekler için elbette deliller
vardır" buyurmuştu. İşte bütün bu incelikler, Kur'an ilminin sırlarından
olan nefis izahlardır. Yüce Allah'dan, bu sırlara vakıf olmayı, O'nun rahmet ve
mağfiretine nail olmaya bir vesile kılmasını dileriz.
[16]
Cenâb-ı Hakk'ın
"Arzda birbirine komşu
kıtalar vardır" buyruğu hakkında
Ebu Bekr el-Esamm: "Bunlar, birbirine
yakın olan toprak parçalarıdır; biri iyi, elverişli
iken, diğeri tuzludur; birisi bitek iken, diğeri kumludur; Dirisi taşlıdır,
çakıllıdır; birisi kızıl iken diğer karadır" der. Kısaca, toprak
parçalarının yüksektik ve alçaklık, karakter ve özellik bakımından farklı
farklt oldukları malûm olan bir durumdur. Bazı özel mushaf nüshalarında, bu
ifâde uy şeklinde yazılmıştır ki, buna göre de ifâdenin takdiri, "Allah
yeryüzünde, kazıklar durumunda dağlar yarattı ve yeryüzünde birbirine komşu
olan kıtalar var etti" şeklinde olur.
Ayetteki "Üzüm
bağlan, ekinler, hurmalıklar" buyruğu hakkında şunu deriz:
"Cennet", içerisinde hurmalıklar, bağlar, ekinler bulunan ve bunları
da ağaçların çevrelemiş olduğu bahçe, bostan anlamına gelir." Bunun delili
ise, Cenâb-ı Hakk'ın, "biz onlardan birine iki üzüm bağı vermiş, ikisinin
de etrafını hurmalıklarla donatmış, aralarında da bir ekinlik yapmıştık"
(Kehf, 32) Ibn Kesir, Ebu Amr ve Asım'ın ravisi Hafs, şeklinde cennât kelimesine atfedilmek üzere merfû
okurlarken, diğer kıraat âlimleri ise, cennât kelimesine atfedilmek üzere,
mecrûr olarak okumuşlardır. Kavvâs'ın rivayetine göre Asımın ravisi Hafs, şadın
dammesiyle sunvân; diğer kıraat imamları ise sâdın kesresiyle sınvân şeklinde
okumuşlardır, bu, iki kullanış şeklidir. Sınvân tıp ki kınvân kelimesinin, kınv
kelimesinin çoğulu olması gibi, sınv kelimesinin çoğuludur. Bu kelime tıpki ism
kelimesinin esma şeklinde çoğul yapılması gibi, esna şeklinde de çoğul yapılır.
Hurmalar çoğalıp çatallandığında, o zaman onlara İsmi verilir. Sâdın kesresi ve
fethasıyla olmak üzere kelimelerinin aslı birdir." Bu kökten iki, üç veya
daha çok hurma ağacı çıkar ki, bunlardan her birine sınv adı verilir. Sa'leb,
İbnu'l-A'râbî'nin şöyle dediğini nakleder: "Sınv kelimesi misi (benzer)
manasındadır. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in "Dikkat, bir kimsenin amcası,
babasının "smvı", yani, babası gibidir "t33) sözü de bu
manadadır.
Bunu iyice kavradığın
zaman şimdi biz diyoruz ki, sınv kelimesini birinci tefsire göre ele alırsak, o
zaman ayetin manası: "Hurmalardan öyleleri vardır ki, tek bir kökten iki
veya daha fazla gövde çıkar; böyle olmayanları da vardır" şeklinde olur.
Ama bu kelimeyi ikinci tefsire göre ele aldığımızda manası: "Hurmaların
ağaçlan bazan birbmne benzer olur; bazan da böyle olmaz" şeklinde olur.
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, "hepsi bir su ile sulanıyor" buyurmuştur. Âsim ve İbn Âmir,
takdirinde olmak üzere yüskâ-,veyahut da, müzekkeri müennese tağlib etmeden
dolayı böyle okumuşlardır. Diğer kıraat imamları ise, cennât ifadesinden dolayı
tüska şeklinde okumuşlardır. Ebû Amr şöyle der: "Onun müennes olduğuna
Cenâb-ı Hakk'ın, onların bazısını, yenilmelerinde, bazısından üstün
kılıyoruz" İfâdesi de şehâdet eder. Hamza ve Kisaî, önce geçen yüdebbiru,
yufassilu ve yuğşî ifadelerine atfederek, yâ ile.yufâddilu; diğer kıraat
imamları ise, takdirinde olmak üzere nun ile nufaddilu şeklinde
okunmuşlardır." "yenilmelerinde" ifadesiyle ilgili. olarak şu
iki açıklama yapılmıştır ki, bunların ikisini de Vahidî yapmıştır:
a)
Vahidi
Zeccâc'dan, ükül kelimesinin, yenilen meyve manasına geldiğini;
b) Başkalarından da, bu kelimenin, yemek için hazırlanan
şey manasına geldiğini nakletmiştir. Ben derim ki, Cenâb-ı Hakk'ın, cennetin
sıfatlarıyla ilgili olarak ifade buyurduğu "yemişleri... daimdir"
(Had, 35) ayetinden dolayı, bu ikinci mana daha evlâdır. Zira bu mana, bütün
yiyecekleri içine alan bir manadır. İbn Kesir ve Nâfİ, bu kelimeyi Kur'an'ın
her yerinde kafin sükunuyla olarak ükl şeklinde okurlarken, diğer kıraat
imamları da kâfin dammesiyle ükül şeklinde okumuşlardır ki, bunlar iki
kullanıştır.
[17]
"Eğer şaşıyorsan,
asıl şaşılacak olan, onların, "Biz toprak olduktan sonra mı, yeniden mi
yaratılacağız?" demeleridir. İşte bunlar Rabİerini tanımayanlardır, işte
boyunlarında laleler, bukağılar bulunanlar bunlar ve işte, içinde müebbet
kalacakları ateşin yaranı da yine bunlar, bunlardır"
(Ra'd 5).
İfadeyle ilgili birkaç
mesele vardır:
[18]
Bil ki, Allah Teâla,
yaratılışla ilgili ihtiyaç duyulan delillere dair bu
kesin burhanları getirince, _ bunun peşinden ahiretle ilgili meseleleri ele
alarak, Eğer şaşıyorsan, asıl şaşılacak olan, onların... sözleridir"
buyurmuştur. Bu ifâdeyle igili birkaç görüş ileri sürülmüştür:
1)
İbn Abbas
(r.a), bunun manasının, "Ey Muhammed, eğer sen onlar, senin sadık ve doğru
olduğuna hükmettikten sonra, seni yalanlamalarından dolayı şaşarsan, bil ki
asıl şaşılacak olan, onların şöyle şöyle demeleridir" şeklinde olduğunu
söylemiştir.
2)
"Ey Muhammed,
sen onların, benim
birliğime delâlet eden
delilleri anlamalarından sonra, hâlâ, onlara hiçbir fayda ve zarar
veremiyecek şeylere ibâdet etmelerine şaşıyorsan haklısın; bu şaşılacak bir
durum."
3) Kelamın takdiri şöyledir: "Ey Muhammed, eğer
şaşırdıysan, haklısın, şaşılacak yerde şaşırdtn. Zira onlar, göklerin ve yerin
İdarecisinin, bütün mahlûkâtın yaratıcısının Allah olduğunu, gökleri direksiz
olarak yükseltenin O olduğunu, güneşi ve ayı, kulların maslahatlarına uygun
olarak teshir edenin O olduğunu ve bu alemde her türlü hayranlık veren ve aklı
aşan her türlü şeyleri ortaya koyanın O olduğunu kabul edince, böylesi büyük
şeylere karşı tam bir kudret izhâr eden kimse, artık nasıl olur da insanı,
ölümünden sonra, bihakkın yeniden iade edemez ? Zira, en kuvvetli ve en mükkemmel olana kadir
olanın, en az ve daha kolay olana kadir olması, haydi haydi gerekir. İşte bu
da, şaşılacak bir husustur."
Daha sonra Cenâb-ı Hak
bu sözü nakledince onlar aleyhine şu üç hükmü vermiştir:
1) Cenâb-ı Hakk'ın "işte bunlar Rablerini
tanımayanlardır" buyruğu. Bu ifâde, ölümden sonra dirilmeyi ve Kıyameti
inkâr eden herkesin kâfir olduğuna delâlet etmektedir. Ba'si inkâr etmek, ancak
Allah'ın kudretini, ilmini ve sıdkını inkâr etmekle tamam olabileceği için,
ba'si inkâr etmekten, küfür neticesi ortaya çıkmıştır. Kudreti inkâr etmeye
gelince: Bu, meselâ, "Bu alemin ilahı, zâtı gereği zorunlu olarak
gerektirir, yoksa, muhtar değildir; bunun için de, tekrar yaratmaya kadir
olamaz;" veyahut da, "kadir olsa bite, ancak ne var ki kudreti tam
değildir; bundan dolayı da, canlıları var etmesi ancak ana - baba, tabiat(lar)
ve felekler vasıtasıyla mümkün olur. İtmi inkâr etmeye gelince: Bu "Allah
Teâla cüziyyâtı bilmez; bundan dolayı da, itaatkâr >»e asîyi birbirinden
ayırması mümkün değildir" denilmesi gibidir. O'nun doğruluğunu mkâr etmeyp
'°Mnce, bu da, "O, her ne kadar bunu bildirmiş ise de böyle yapmaz. Çünkü
O'nun yalan söylemesi mümkündür" denilmesi gibidir. Bütün bunlar küfür
olunca, ba'si inkar etmenin de Allah'ı inkâr etmek olduğu sabit olur.
[19]
2) Ayetteki "İşte boyunlarında lâleler, bukağılar
bulunanlar bunlar" buyruğu ile ilgili iki görüş bulunmaktadır:
a) Ebu Bekr el-Esammşöyle demiştir: "Ağlâl
kelimesinden murad, onların küfrü, zilleti ve putlara inkıyadıdır.11 Bunun bir
benzeri de, Cenâb-ı Allah'ın, "Hakikat, biz onların boyunlarına öyle
lâleler geçirdik ki"{Yas\n, gayetidir. Şair de şöyle demiştir:
"Onları,
doğruluktan uzak tutan bukağılan ve bağları bulunur."
Bir kimse hakkında
kötü ve adî fiilinden dolayı, "Bu, senin boynunda bir bukağıdır"
denilir. Bunun anlamı, "sen ondan kurtulamıyacaksın; sen bundan dolayı
azâbla cezalandırılacaksın" şeklindedir. Kadf "Bu mâna muhtemel ise
de, sözü hakiki manasına hamletmek daha evlâdır" demiştir. Ben de derim
ki: Esamm'ın sözü, şöyle denilerek desteklenebilir: Ayetin zahiri, şu anda
onların boyunlarında bu bukağıların bulunmasını iktiza etmektedir. Oysa bu, şu
anda bulunmamaktadır. Siz ise lafzı, bu durumun ilerde hasıl olacağı manasına
hamlediyorsunuz. Biz de onun, şu anda nasıl olduğu manasına hamlediyoruz, ama
"ağlardan muradın, zikrettiğimiz şey olduğunu söylüyoruz. Binâenaleyh siz
de biz de, bir yönden sözün hakikî manasını terketmiş oluyoruz. Öyleyse niçin
sizin sözünüz bizimkinden evlâ olsun ki?.
b) Bundan murad şudur: "Allah Teâla Kıyamet günü,
onların boyunlarına bukağılar
takacaktır. Bunun
delili, Cenâb-ı Hakk'ın, "Boyunlarında, bukağılar bulunduğu zaman
"(Mu'min, 7i) ayetidir.
3) Cenâb-ı Hakk'ın, "İşte, içinde müebbet
kalacakları ateşin yaranı da yine bunlar, bunlardır" ayetidir. Bundan
maksad "Ebedi muhalled azâb ile tehdit etmektir." Ehl-i sünnet
alimlerimiz (r.h) ise, bu ayeti, ebedî azabın ancak kâfirler için olduğu
görüşüne delil getirerek şöyle demişlerdir: "Ayetteki ifâdesi,
başkalarının değil sadece kâfirlerin ebedî azâb ile mevsûf ve muttasıl
olduklarını gösterir. Bu ise büyük günah sahiplerinin ebedî olarak cehennemde
kalmayacaklarına delâlet eder."
[20]
Kelâmcılar,
"şaşmak", sebebi bilinmeyen şeyle alâkalı olur. Bu ise, Cenâb-ı Hak
Içta muhaldir. Binâenaleh ayetten Allah Hakkında Taaccübün Manası maksat "Eğer şaşarsan, bu senden olan
bir şaşmadır" şeklindedir" demişlerdir. Bir kimse şöyle diyebilir:
"Bazı kıraat âlimleri, başka bir ayette, bu teaccübü, Allah'ın kendisine
izafe ederek okumuşlar. O zaman bunun tevil edilmesi gerekir. Biz, böylesi
lafızların, arazların, sıfatların başlangıçları manasından Allah'ı tenzih edip,
onların sonuçlarına hamledilmesi gerektiğini beyân etmiştik. Çünkü insan, bir
şeye taaccüb ederse, onu inkâr eder. Dolayısıyla bu şaşma, netice itibariyle,
yadırgama ve inkâr manasına hamledilir.
[21]
Kurrâ, "Biz
topra/c sonra m;, yeniden mi yaratılacağız?" ayetiyle, benzeri ayetlerde
ihtilâf etmişlerdir. Birinci ve ikinci cümleler istifham suretinde olunca, bazı
kıraat imamları, iki istifhamın arasını cem etmişlerdir. Bunlar, İbn Kesir, Ebu
Âmir, Asım ve Hamza'dır. Sonra, bu kıraat imamları da kendi aralarında ihtilâf
etmişler ve meselâ İbn Kesir, tek bir hemzeyle istifhamı göstermiş, ama hemzeyi
meddetmemiştir. Ebu Amr, istifhamı, meddettiği uzun bir hemzeyle göstermiştir.
Hamza ve Asım ise, bütün Kur'an'da (böylesi yerleri) iki hemzeyle okumuşlardır.
Kıraat alimlerinden,
iki istifhamın arasını cem etmeyenler de bulunmaktadır. Sonra bunlar da kendi
aralarında ihtilâf etmişlerdir: Meselâ Nafi, İbn Amir ve Kisaî, birinci cümleyi
istifham ile, ikinci cümleyi ise haber cümlesi olarak okumuşlardır. (Yine İbn
Âmir, birincisini haber cümlesi şeklinde, ikincisini ise istifham cümlesi
olarak okumuştur. Sonra bunlar bir başka bakımdan ihtilâf etmişlerdir. Buna
göre NâfI, uzun olmayan bir hemzeyle; İbn Amr ve Kisaî de, iki hemze ile
okumuşlardır. NâfI, Sâffât sûresi dışındaki yerlerde; İbn Amir de, Vakıa sûresi
dışındaki yerlerde; Kisaî de, AnkebÛt ve Saffât sûreleri dışındaki yerlerde
böyle okumuşlardır.
[22]
Zeccâc şöyle demiştir:
ifâdesindeki âmil; yani cevap mahzûf olup bunun takdiri, "Biz toprak olduktan sonra mı
diriltileceğiz?" şeklindedir. Bundan sonraki kısım, mahzûf olan bu ifâdeye
delâlet etmektedir.
[23]
"Senden,
iyilikten önce çarçabuk kötülük isterler. Halbuki onlardan evvel, nice ukubet
misâlleri gelip geçmiştir. Gerçekten Rabbin, zulümlerine rağmen insanlar için
mağfiret sahibidir. (Bununla beraber), Rabbinin ikâbı da cidden çetindir"
(Ra'd, 6).
Bil ki, Hz. Peygamber,
onları bazan Kıyamet azabı ile, bazan da dünya azabı
ile tehdit ediyordu.
Kâfirler de, Hz. Peygamber onları ne zaman Kıyamet azâbıyla tehdit etse
Kıyameti, ba'si ve neşri inkâr ediyorlardı ki, bu, daha önceki ayette
zikredilmişti. Yine, her ne zaman onları dünya azâbıyla tehdit etse, O'na, azâb bize getir bakalım" diyorlar ta'n
ve tenkid, alay yoluyla ve Hz Peygamberin söylediğinin aslı olmayan bir söz
olduğunu göstermek arzusuyla Hz. Peygamber'der bu azabı izhâr edip başlarına
getirmesini istiyorlardı. İşte bu sebepten dolayı Cenâb-Hak, onların Hz.
Peygamber'den, iyilikten önce, çarçabuk kötülüğü istediklerin nakletmiştir. Buradaki
"kötülük"ten murat, başlarına azabın inmesidir. Nitekirr Cenâb-ı
Allah, müşriklerin "durma bizim üstümüze gökten taş yağdır" (Entaı,
32) ve "Biz, dediler, sana katiyyen inanmayız. Ta ki bizim için şu yerden
bir pınar akıtasın (...)" (i»rât90-92) dediklerini nakletmiştir. Kâfirler
bu sözü, Hz. Peygamberin sözünü tenkit etmek için söylemişlerdir. Halbuki Hz.
Peygamber onlara, imana karşılık. ahirette mükâfaat, dünyada ise zafer ve
yardım tahakkuk edeceğini vaadediyordu. Kâfirler ise, Hz. Peygamber'den, zafer
ve yardım gelmesini değil de başlarına azat gelmesini istiyorlardı. İşte,
"Senden, İyilikten önce çarçabuk kötülük isterler' ifâdesinin manası
budur. Bazı alimler, buradaki "iyiliği", mühlet verme ve azabı tehir
etme manasına tefsir etmişlerdir. Araplar, azabı, "seyyie-kötülük"
kelimesiyle isimlendirmektedirler; çünkü azâb onlara kötü gelip, eziyyet
vermektedir.
[24]
Cenâb-ı Hakk'ın,
"Halbuki onlardan evvel, nice ukûbe: misalleri gelip geçmiştir"
buyruğuna gelince, bil ki Araplar, müsle kelimesinin, ukubet, ceza anlamına
geldiğini söylerler ve bunun, saduka ve sudka, (mehir) kelimesinde olduğu gibi
hem mesule, hem de müsle olarak her iki şekilde kullanıldığını söylerler
Birincisi Hicâzlılann; ikincisi ise Temimlilerin kullanışıdır. Bunu, mesule,
okuyan mesülat şeklinde, müsle okuyan ise, müsülât ve müslat şeklinde cemi
yapmıştır Ferra ve Zeccac da, bu şekilde anlatmışlardır. İbnü'l-Enbarî (r.h.)
şöyle demiştir: "Müsle" cezalandırılan kimsede iz bırakan bir ukubettir.
Bu da, kendisinden Ötürü bedende çirkin bir izin kalmış olduğu bir tağyir ve
değişiklik yapmadır. Bu deyim. Arapların, bir kimse, bir başkasının kulağını,
burnunu kesmek, gözlerini oymak ve karnını deşmek suretiyle, bir başkasının
şeklini ve suratını değiştirdiğinde şeklindeki tabirlerinden alınmıştır. İşte,
bu kelimenin esas manası budur." Sonra Arapça'da, bedendeki bu devamlı
utanç verici ve hiç gitmeyen ize "müsle' denilmektedir.
Vahidî ise söyle
demiştir: "Bu kelimenin aslı, benzer manasına gelen kelimesidir. Bunda
aslolan, cezanın suça denk ve ona mümasil olması olduğu İçin, pek yerinde
olarak bu benzerlik müsle diye isimlendirilmiştir. Keşşaf sahibi der ki:
"Bu kelime şu şekillerde okunmuştur:
1) Fâu'l-fiili ayne'l-fiile uydurmak suretiyle iki
ötreli olarak müsülat.
2) Semre kelimesi gibi mimin fethası ve se'nin sükûnu
ile meslât.
3) Müsûlat'ın
tahfifi olarak müslât.
4)
Rükbe'nin
çoğulunun rukebât gelmesi gibi müselât şeklinde."
Bunu anladığın zaman
biz deriz ki, ayetin manası şöyledir: "O kâfirler, bizim acele etmediğimiz
azabı, hemen acele istiyorlar. Oysa ki onlar, daha önceki
ümmetlerin sasına gelen ukubetlerimizi biliyorlar, ama bundan ibret almıyorlar.
Halbuki, kendilerinden önceki kavimlerin hallerinden ibret alarak, bundan ötürü
duyacakları fcnrtaınun, onları küfürden men etmesi gerekir."
Cenâb-ı Hak
"Gerçekten Rabbin, zulümlerine gı en insanlar için mağfiret
sahibidir" buyurmuştur. Bit ki alimlerimiz, bu ayeti, Allah Teâlâ'nın
büyük günah sahibini, tevbe etmese de affedebileceği ne delil getirmişlerdir.
Bununla istidlal edilmesinin izahı şöyledir: "Zulümlerine rağmen, insanlar
için mağfiret sahibidir" ifâdesi, "zulümle meşgul oldukları bir
halde" anlamındadır. Nitekim, "yemekle meşgul olduğu halde, emîri
gördüm" manasında denilir. Bu, Allah Teâlâ'nın, insanları, zulümle meşgul
oldukları halde onları affedebileceğine delâlet eder. İnsanın, zulümle meşgul
olduğu anda, tevbe halinde olmadığı malumdur. Bu, Allah Teâlâ'nın, tevbe
edilmeden önce, bazan günahı oağışlayabileceğine delâlet eder. Sonra biz deriz ki,
kâfir hakkında bu delil getirilmez. Binâenaleyh, geriye, bu ayet ile. büyük
günah sahipleri hakkında amel edilmesi durumu kalır ki bizim anlatmak
istediğimiz de budur. Ya da şöyle deriz: Allah Teâla burada, sadece,
"Gerçekten Rabbin, zulümlerine rağmen insanlar için mağfiret
sahibidir" demekle yetinmemiş, bunun peşinden, "Rabbinin ikâbı da
cidden çetindir" buyurmuştur. Binâenaleyh, birinci cümleyi, büyük günah
sahipleriyle ilgili kılmak: ninci cümleyi de kâfirlerin durumlarıyla ilgili saymak
gerekir."
[25]
İmdi, eğer denirse ki:
"Bu ayetten maksad, Allah'ın küçük günahları affetmesidir. Böyle anlamak
pekâla mümkündür. Hem diyebiliriz ki:
Yahut ayetten maksad şudur:
tevbe ettikleri
takdirde Allah, büyük günah sahiplerine karşı mağfiret sahibidir ve Allah
Teâta, onlara, tevbe etmeleri için bir mühlet tanımış olmak üzere, azabı
çarçabuk vermemiştir. Binâenaleyh, eğer onlar tevbe ederlerse, Allah Teâla
onlara karşı -nağfiret sahibidir; ikâbı âhirete tehir etmek, bu mağfiret cümlesindendir."
Hatta : z deriz ki, ayeti bu manaya hamletmek gerekir. Çünkü kâfirler, azabın
çarçabuk getirilmesini istedikleri zaman, bu hususta zikredilen cevâbın, suâle
uygun olabilmesi için, cezantn ertelenmesi anlamına olması gerekir. Sonra biz yine
deriz ki, bu ayetin,
şüphesiz Rabbin
mağfiret sahibidir; tevbe etmeleri için, onlara bir mühlet olmak üzere,
cezalandırmakta acele etmez. Eğer tevbe ederlerse, onlara karşı mağfiret
sahibidir. Yok eğer, zulümlerini arttırırlar ve tevbe etmezlerse, O, ikâbı şiddetli
olandır"olması niçin mümkün olmasın? Muarızlar tarafından sorulan bu
suallerden birincisine şöyle cevap verilebilir:
Cezanın
geciktirilmesi, "mağfiret" olarak isimlendirilmez. Aksi takdirde,
"Bütün kâfirler, Allah Teâla onların cezalarını ahirete bıraktığı için
mağfurdurlar" demek gerekirdi.
İkinci hususa da şöyle
cevap verilir: Cenab-t Allah ayetteki affedicilik vasfı ile zatını övmüştür.
Kendini methetmek ise, ancak bir lütuf ve ikram ite olur. Ama, zaten vâcib
olan, yapılması gereken bir şeyle, övünülmez. Siz "MÛtezile'ye göre, küçük
günahların bağışlanması, zaten vacibtir.
Üçüncüye ise şöyle
cevap verilir: Biz, ayetin zahirinin, günah işliyorken, mağfiretin meydana
geldiğini ifâde ettiğini anlatmıştık. Keza, günaha devamın tevbenin
mevcudiyetini önlediğini de açıklamıştık. Böylece bu soruların hepsi düşer ve
bizim söylediklerimiz doğru olur.
[26]
"O inkâr edenler:
"Ona Rabbisinden bir mucize indirilmeli değil miydi?" der. 'Sen,
ancak bir uyarıcısın, her kavim için de bir hidayet rehberi bulunmuştur"
(Ra'd, 7). Bil ki Allah Teâlâ, kâfirlerin önce, hasrı ve neşri inkâr
etmelerinden ötürü, Hz. Peygamber'in nübüvvetini inkâr etmiş olduklarını;
ikinci olarak, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in onları uyardığı, başlarına gelecek ve
köklerini kazıyacak bir azabın inmesine dâir bildirdiği şeyin doğruluğunu inkâr
ettikleri için, yine O'nun nübüvvetini inkâr etmiş olduklarını; üçüncü olarak
da, ondan mucize ve deliller istemek sureti ile, nübüvvetini inkâr etmiş
olduklarını anlatmıştır. İşte bu ayette anlatılan, bu üçüncü husustur.
Bil ki bunun sebebi
şudur: Onlar, Kur'an-ı Kerim'in bir mucize oluşunu inkâr ederek, "Bu,
diğer kitaplar gibi bir kitaptır. Bir kimsenin, bir kitap yazması ve bir kitap
geîirmeei, kesinlikle bir mucize olmaz. Mucize, ancak MûsA ve İsâ (a.s.)'nın
mucizeleri gibi olur** dediler.
[27]
Bil ki, bazı kimseler,
Hz. Muhammed (s.a.s.)'in doğruluğu hususunda Kur'an'dan başka bir mucizenin
zuhur etmediğini iddia etmişler ve "Bu söz ancak O'nun etinde, başka
mucizelerin zuhur etmemesi durumunda, Kur'an'ın da bir mucize olduğunu inkâr
etmeleri halinde doğru olur. Çünkü, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in elinden, başka
mucizelerin de ortaya çıktığını kabul etmemiz halinde, müşriklerin, "Ona
Rabbisinden bir mucize indirilmeli değil miydi?" demeleri imkansız olurdu.
İşte bu da gösterir ki, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, Kur'an'dan başka mucizesi
yoktur" demişlerdir.
Bil ki buna şu iki
yönden cevap verilir:
1) Belki de, bu ifadeden maksad, müşriklerin, Hz.
Peygamber (s.a.s)'den müşahede etmiş oldukları, hurma kütüğünün inlemesi,
parmakları arasından sular fışkırması ve azıcık bir yiyecekle çok sayıdaki
insanı doyurması şeklindeki mucizelerinin dışında, başka mucizeler istemiş
olmalarıdır. Böylece onlar, bunların dışında, denizin, bir asanın vurulması ile
yarılması ve asanın bir ejderhaya dönüşmesi şeklinde, Hz. Peygamberden
mucizeler istemişlerdir.
İmdi eğer, "Allah
Teâlâ'nın onları mahrum edip, böylesi mucizeler vermemesinin sebebi
nedir?" denilirse, deriz ki: "Çünkü Hak Teâla, bir mucize gönderdiği
zaman aslında maksad tamamlanmış olur. Binâenaleyh Kur'an'ın zuhuru (kendisi)
zaten bir mucize olduğu halde, başka mucizeler istemek bir tahakküm (keyfine
göre hüküm verme) olmuş olur. Halbuki Kur'an ortada iken daha başka mucize
istemeye gerek yoktur. Yine belki de, Allah Teâla, istedikleri mucizeler zuhur
ettikten sonra da, onların inad ve küfürlerinde ısrar edeceklerini, o zaman da
köklerini kesecek bir azaba müstehak olacaklarını biliyordu. İşte bundan ötürü,
istedikleri şeyi onlara vermemiştir. Allah Teâla bu hususu, "Eğer Allah
onlarda bir hayır görseydi, elbette onlara duyururdu. Kulaklarına (bunu)
soksaydı bile, yine onlar muhakkak ki yüz çevirici olarak arkalarını
dönerlerdi"(Ent&ı, 23) diyerek beyân etmiş ve böylece o mucizelerden
istifâde edemiyeceklerini bildiği için, istediklerini onlara vermediğini
bildirmiştir. Bir de, bu kapıyı açmak, sonu olmayan bir şeye götürür. Şöyle ki:
Peygamber bir mucize getirdiği zaman, birileri çıkar başka bir mucize ister. Bu
ise, peygamberlik iddiasının düşmesini gerektirir. Bu da batıldır.
2) Belki de kâfirler, bu sözü, diğer mucizeleri görmeden
önce söylemişlerdir.
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, kâfirlerin bu durumunu nakledince, "Sen, ancak bir uyarıcısın, her
kavim için de bir hidayet rehberi bulunmuştur" buyurmuştur. Bu ifâde ile
ilgili birkaç mesele vardır:
[28]
Kıraat imamları, vasıl
(geçit) halinde kepmesinin tenvinli okunacağı vs (kelimenin aslındaki) yâ
harfinin
hazfedileceği
hususunda İttifak etmişlerdir. Vakf (durma) halinde, nasıl okunacağı hususunda
ihtilaf etmişlerdir. Buna göre, İbn Kesir, yâ harfi üzerinde vakfederek
(durarak), diğer kıraat imamları ise, yâ'sız olarak vakfederek okumuşlardır.
Bu, İbn Füleyh'in, İbn Kesir'den naklettiği hafiflik için okunan kıraattir.
Ayetin birkaç şekilde
tefsiri yapılabilir:
[29]
1) Bundan murad şudur: Hz. Peygamber (s.a.s.) kendi
kavmi için bir uyarıcı ve onlar için hükümleri bir beyân edicidir. Ondan önce
her kavmin de, bir hidayet rehberi, bir uyarıcısı ve bir davetcisi vardı. Hak
Teâlâ mucizeler göstermek hususunda, peygamberlerin hepsini eşit kılmıştır. Ama
ne var ki o husûsi mucizenin kendisine verilmesini hak etmiş olduğu için, her
kavmin belli bir yolu ve tarzı vardı. Bundan ötürü Musa (a.s.) zamanında hâkim
olan şey sihir olduğu için, Allah Teâlâ, Musa (a.s.)'nın mucizesini, kavminin
anlayışına ve tarzına en uygun olan hususta vermiştir. Yine İsâ (a.s.)
zamanında tıp revaçta olduğu için, O'nun mucizesini de o konuda vermiştir ki, bu
da, Hz. İsâ (a.s.)'nın ötülen diriltmesi, anadan doğma kör ve alacalıları
iyileştirmesidir, Hz. Muhammed (s.a.s) devrinde ise, belagat ve fesahat hâkim
olduğu için, Hak Teâlâ, O'nun mucizesini de, o zamana uygun olan bir biçimde
vermiştir. Bu da, Ku'an'ın fesahat ve belagatıdır. İşte Araplar, anlayış ve
tarzlanna son derece uygun olduğu halde, bu mucizeye iman etmediklerine göre,
diğer mucizeler zuhur ettiğinde, onlara hiç imân etmezler. İşte bu Kâdl'nin
yaptığı bir açıklama olup, sözün kendisi ile uyumlu olduğu doğru ve güzel bir
izahtır.
2) Ayetin manası şöyledir: "Kâfirler, Kur'an'ın bir
mucize olduğunu inkâr etmiyorlar. Binâenaleyh, bundan ötürü kalbin sıkışmasın.
Sen ancak bir uyarıcısın. Görevin, onların kalblerinde iman hasıl oluncaya
kadar, uyarmaya (inzâra) devam etmektir. Sen, onlara güç yetiremezsin. Her
kavmin bir hidayet rehberi vardır. Onlar. ancak Allah'ın hidâyeti yaratması
.ile, onları hidayete erdirebilirler." Buna göre ayet. "Sana düşen
ancak, uyarmadır. Hidayete gelince, o, Allah Teâla'dandır" demek olur.
Bil ki ayetlerin
zahirini benimseyen müfessirler, bu hususta birkaç görüş zikretmişlerdir:
a)
Münzir
(uyarıcı) ve hâdî (hidayet rehberi) aynı şeydir. Buna göre ifâdenin manası,
"Sen ancak bir uyarıcısın. Aynı şekilde her kavmin de bir uyarıcısı
vardır. Onlardan herbirinin mucizesi, diğerininkinden başkadır"
şeklindedir.
b) "Münzir (uyarıcı) Hz. Muhammed (s.a.s.); Hâdî
ise, Allah Teâlâ'dır." Bu mana, İbn Abbas (r.a), Sâ'id b. Cübeyr, Mücâhid
ve Dahhâk'dan rivayet edilmiştir.
c) Buradaki "münzir" Hz. Peygamber
(s.a.s.)'dir, "Hadi" (hidayet rehberi) ise, Hz.Ali'dir. İbn Abbas
(r.a.) şöyle demiştir: "Hz. Peygamber (s.a.s.), elini Hz. Ali'nin göğsüne
koydu ve "Ben münzirim" dedi. Sonra da Hz. Ali'ye işaret ederek,
"Sen de hadisin (hidayet rehberisin).Benden sonra, hidayete erecekler,
senin sayende hidayete ereceklerdir"[30]
"Allah, her
dişinin neye gebe olduğunu, rahimlerin neyi eksik, neyi fazla yapacağını bilir.
O'nun nezdinde her şey bir ölçü iledir. O, görünmeyeni de, görüneni de
bilendir. Çok büyüktür, her şeyden yücedir. Sizden, sözünü
gizleyen de, açıkça
söyleyen de, gece (karanlığında) gizlenen de, gündüz yoluna giden de, (O'nun
ilminde) birdir" (Ra'd, B-10).
Ayetle ilgili birkaç
mesele vardır:
[31]
Ayetin, önceki
ayetlerle ilgi ve münasebeti ile ilgili birkaç izah şekli vardır:
1) Altah Teâlâ o kâfirlerin, Hz. Peygamber'in
getirdiğinden başka mucizeler getirmesini istediklerini nakledince, bu ayette
de, kendisinin herşeyi bildiğini, binâenaleyh onların doğruyu bulmak ve
gerçekten açıklanmasını istemek için mi; yoksa işi yokuşa sürüp, inadlaşmak
için mi başka mucize istediklerini; bu mucizeler zuhur ettiği zaman bunlardan
yararlanacaklar mı, yoksa ısrarlarını ve kibirlerini mi artıracaklar. Bütün
bunları Hallerinden bilir. Eğer Allah Teâlâ, onların bu mucizeyi, doğruya
ulaşmak, hakikâtin beyân edilmesini taleb etmek ve daha çok yararlanmak gayesi
ile istediklerini bilse idi, yani durum böyle olsaydı, o mucizeleri verir,
onları bundan muhrum bırakmazdı. -akat Allah onların bunu sırf inad için
istediklerini bildiği için, onları bundan mahrum Dirakmıştır ki, bu, Cenâb-ı
Hakk'ın şu ayetlerinde ifâde edildiği gibidir: ''(Müşrikler): Ona, Rabbisinden,
bir mucize indirilse ya" derler. Deki: "Gayb, ancak Allah'ındır.
Bekleyin (görürsünüz)"(Yûnus,20y."O'na Rabbisinden ayetler
(mucizeler) indirilmeli değil miydi?" dediler. De ki: "O, ayetler
ancak Allah nezd'indendir" (Ankebut, 50)
2) Ayetin, daha önceki kısımla münasebeti şudur: Allah
Teâlâ, ba'sin (ölümden sonra dirilişin) inkârı hususunda, "Eğer
şaşıyorsan, asıl şaşılacak olan, onların şu sözüdür"{Raö,5)buyurmuştu.
Çünkü onlar canlıların bedenlerinin parçaları, cesetlerin dağılması ve ufanması
zamanında birbirine karıştığı ve birbirinden ayrılması mümkün olmadığı için,
öldükten sonra dirilmeyi inkâr ediyorlardı. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, nerşeyi
bilmeyen birisinin, bunları birbirinden ayırdedemeyeceğini, ama her şeyi bilen
zatın bütün bun/an
birbirinden aytrdedebiieceğini beyân buyurmuştur. Daha sonra ise, her dışının
neye gebe olduğunu ve rahîmterin neyi
zayi edip neyi artıracağır bildiğini beyan ederek, kendisinin bütün herşeyi
bildiğine istidlal etmişir.
3) Bu ayet, kendinden önceki, "Senden iyilikten
önce çarçabuk kötülük isterler (Rad 6)ifâdesi ile ilgilidir. Buna göre ayetin
manası şöyledir: "Allah Teâlâ herşeyi bilir Binâenaleyh azabı da, faydalı
olduğunu bildiği kimseiçin indirir.11 Allah, en iyi bilendir.
[32]
Ayetteki, ifâdesindeki
mâ edatları, ya ism-i mevsuldürler, ya da mâ-i masdariyyedirler. İsm-i mevsul
oluşlarına göre mana: "Allah her dişinin gebe olduğu çocuğun, hangi
cinsten, yani erkek mi, diş mi, tam mı yoksa noksan mı, güzel mi, yoksa çirkin
mi; uzun mu, yoksa kısa m olacağını ve mevcut ve ileride ortaya çıkacak
hallerini bilir'1 şeklinde olur.
[33]
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, "Rahimlerin neyi zayi edeceğini (bilir)' buyurmuştur. Gayd masdart,
fiili müteaddi veya lazım sayılsın "noksanlık manasınadır. Arapça'da,
"Su eksildi ve ben suyu eksilttim" manasında, denilir. Hak Teâlâ'nın,
usu {çekildi, eksildi)" (Hûd, 44) ayeti de manayadır. Tefsir edilen ayette
isi Rahimlerin neyi zayi ettiğini bilir" kastedilmiştir. Fakat
"hu" zamiri mahzuftur. Cenâb-ı Hak, daha sonra "neyi artıracağım
da (bilir)" yani, "rahimlerin neyi fazla yapacağını da bilir"
demiştir. Nitekim sen, "Ondan, hakkım olanı aldım, şu kadar da fazladan
aldım" dersin. "ilaveten dokuz yıl daha kaldılar".ayeti de, bu
manayadır.
Alimler, rahimlerin
neyi artırıp eksilttiği, fazla veya eksik yaptığı hususunda şu değişik
görüşleri ileri sürmüşlerdir:
1) Doğacak çocuğun sayısı hususunda... Çünkü rahim,
bazan bir, bazan iki, bazan üç, bozan dört çocuğa gebe olur. Rivayet edildiğine
göre, Şüreyh, anasının karnındaki dört çocuktan birisi idi.
2) Çocuk bazan eksik, bazan tam olarak doğar.
3) Çocuğun ana karnındaki müddeti, bazan dokuz ay, bazan
daha fazla dur. Ebu Hanltt'ye göre bu müddet, iki seneye kadar; imam Şafiî'ye
9°re, dört: İmam-MAlİk'e göre beş seneye kadar uzayabilir. Rivayet olunduğuna
göre, Dahhftk iki senede doğmuştur. Herem b. Heyyan da, annesinin karnında dört
yıl kaldığı için, sanki ihtiyartamıştır. Bundan ötürü ona Herem (ihtiyar)
denilmiştir.
4) Kan hususunda. Çünkü kan (nifas kanı) bazan çok,
bazan az olur.
5) Allah Teâlâ, çocuk tam teşekkül etmeden, düşük olarak
doğması sebebi ile, rahimin noksan yaptığı işi ve tam doğması sebebi ile de,
fazla olarak yaptığı işi bilir.
6)
Alfah Teâlâ,
hayız kanının zuhur etmesi ile, noksantaşan şeyi bilir. Çünkü hamilelik
esnasında kan gelirse, rahimdeki çocuk zayıtnoksan olur. Meydana gelen bu
noksanlık kadar, bu noksanlığın telafisi için, hamilelik müddeti uzayabilir.
İbn Abbas (r.a) şöyle der: "Hamilelik müddeti esnasında bir gün dahi
(hayız) kanı aksa, hamilelik müddeti, bunu telâfi edebilmek için ve iş normal
olsun diye, bir gün artar."
7} Hayz kanı, kadının karnında (rahminde) toplanan bir
fazlalıktır. Onun damarları bu fazlalıklarla dolunca taşar, dışarı çıkar ve bu
fazlalıklar o damarların içinden dışarı akar. Bu maddeler akınca, bu damarlar
bir kez daha bu maddelerle dolup tasar. Bütün bunlar, biz, mâ kelimesinin ism-i
mevsûl olduğunu söylememiz halindedir. Ama biz mâ'nın masdariyye olduğunu
söylersek, bu durumda mana şöyle olur: "Allah Teâlâ, her dişinin hamile
kaldığı (şeyi) bilir. Yine, rahimlerin eksilttiğini de bilir. Rahimlerdeki o
şeyin gerek fazlalaşması, gerek
eksilmesi, gerek
vakitleri, gerekse halleri hususunda hiçbir şey ona gizli kalmaz."
[34]
Cenâb-ı Hakk'ın
"Onun nezdinde her şey bir ölçü iledir" buyruğunun manası şudur:
"Herşey bir ölçü ve sınır, had iledir ki, o sının ne aşabilir, ne de ondan
geri kalabilir." Bu, "şüphesiz ki biz her şeyi bir takdir ile
yarattık"(Kamet, 49) ayeti ile Furkan sûresinin başındaki, "O her
şeyin mukadderatını tayin etmiştir" , 3) ayetinde olduğu gibidir.
Bil ki, ayetteki
"Onun nezdinde her şey bir ölçü iledir" buyruğundaki "nezdinde
oluş", bilme manasında olabilir. Buna göre ayetin manası, "Allah
Teâlâ, her şeyin kemmiyetini ve keyfiyyetini açık ve mufassal bir biçimde
bilir" şeklinde olur. Durum böyle olunca, bu malûmatta bir değişikliğin
meydana gelmesi imkânsız otur. Yine ayetteki indehû "nezdindedir"
ifâdesinden muradın, Allah, "her hadis" varlığa ezelî meşîeti ve
sermedî iradesiyle, belli bir vakit ve muayyen bir hal tahsis edip
vermiştir" şeklinde bir mana olması da muhtemeldir. İslâm filozoflarına
göre Allah Teâlâ, küllî şeyler (eşya) vaz edip onlara kuvvet ve özellikler
yerleştirdi ve onları hususî ölçülerle takdir edilmiş olan hareketlerinden,
belli cüz'î haller ve mukadder hususî münâsebetler ortaya çıkacak bir biçimde
hareketlendirmiş, tahrik etmiştir. Bu ayetin muhtevasına, kulların fiilleri,
halleri ve düşünceleri de dahildir. Bu, Mu'tezlle'nin görüşünün batıl ve yanlış
olduğunu gösteren en kuvvetli delillerdendir.
[35]
Sonra, Cenâb-ı Hak, ,
görünmeyeni de görüneni de bilendir" buyurmuştur. İbn Abbas (r.a.)
"Allah Teâlâ bununla, insanlara göre "gayb" olan şeyleri
müşahede edip bildikleri her şeyi bilmekte olduğunu beyan
etmektedir"der.Vahidî de: "Buna göre, buradaki "gayb"
kelimesi "gâib" manasına (kaybolan, gâib olan) manası kasdedilen bir
masdardır. Şehâde kelimesiyle de "şâhid" manası murad
edilmiştir" demiştir. Alimler, "gâib" ve "şâhid' ile neyin
kasdedildiği hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bazıları: "Gâib, malûm olan,
şâhid de mevcûd olandır" demişlerdir. Bazıları da: "Gâib, hislerden,
idrâkten uzak olan; şahit ise, hazır ve mevcut olandır" demiştir. Diğer
bazıları ise: "Gâib, insanların bilmediği; şâhid de bildiği şeylerdir"
demişlerdir.
Biz de diyoruz ki:
Malûmat, iki kısımdır: Ma'dûmat (bulunmayanlar) ve mevcudat (bulunanlar).
Ma'dûmata gelince, onlardan bazısının vücûd bulması imkânsız iken, bazılarının
ise vücud bulması imkânsız değildir.
Mevcudat da iki
kısımdır:
1) Yok olması imkânsız olan mevcudat;
2) Yok olması imkânsız olmayan mevcudat. İşte, bu dört
kısımdan her birinin, kendine has hüküm
ve özellikleri vardır ve hepsi de,
Allah'ın malûmudur. Aynı zamanda
hocam olan babam,
Ebu'l-Kasım Ensarî vasıtasıyla İmamul-Haremeyn 'in (Allah hepsine rahmet eylesin) şu sözünü
nakletmişti: "Allah'ın, sonsuz malûmatı ve bilgisi vardır. Yine, Allah'ın,
bu malûmatlardan her biri hakkında, yine sonsuz başka malûmatları da vardır.
Çünkü Cenâb-ı Hak, cevher-ferdin (atomun) halinden, onun bedel yoluyla,
nihayetsiz mekânlarda bulunabileceğini ve keza bedel yoluyla, nihayetsiz
sayıdaki sıfatlarla da mevsûf olabileceğini bilir. Allah Teâlâ, her hali ve
durumu, tafsilatlı olarak bilir." İşte bütün bu kısımlar, "O, görünmeyeni
de, görüneni de bilendir" ifâdesinin kapsamına dahil olmaktadır.
[36]
Sonra, Cenâb-ı Hak,
bunun peşinden el-Keblr "Çok büyüktür" ismini getirmiştir, Allah
Teâlâ yücedir; O'nun, cüsse, cisim ve miktar bakımından büyük olması
imkânsızdır. Binâenaleyh, ilahi kudret ve ölçüler açısından büyük olması.Daha
sonra Cenâb-ı Hak kendisini el-Müteâl "her şeyden yücedir" diye
vasfetmiştir. O, kendisi için caiz olmayan ve düsünülemeyen her şeyden
münezzehtir. Bu, Atlah Teâtâ'nın, zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde
(noksanlıklardan) münezzeh olduğuna delâlet eder. Binâenaleyh, ayet-i kerime,
Allah'ın kâmil bir ilim ve tam bir kudret ile mevsûf olduğuna, kendisine
yakışmayan her şeyden beri olduğuna delâlet eder. Bu da O'nun, kâfirlerin inkâr
ettiği "ba's"e, istedikleri mucizeleri getirmeye ve acele ettikleri o
azabı vermeye kadir olduğunu gösterir. Ama O, bir kavim için ilahî meşîetine
göre; başka bir kavim için de maslahattan dolayı bu azabı geciktirir. İbn
Kesir, bu müteâl sıfatını, vakıf ve vasıl halinde aslına uygun olarak yâ ile,
şeklinde okumuştur. Diğer kıraat âlimleri de, tahfif gayesiyle, her iki durumda
da yâ'nın hazfiyle okumuşlardır.
[37]
Sonra Allah Teâla,
kendisinin her şeyi bilmekte olduğunu tekid etmek için "Sizden, sözünü
gizleyen de, açıkça söyleyen de, gece (karanlığında) gizlenen de, gündüz yoluna
giden de, (O'nun ilminde) birdir" buyurmuştur.
Ayetle ilgili birkaç
mesele vardır:
[38]
Ayetteki sevfiun
kelimesi, iki kişiyi gerektirir: Meselâ sen, Zeyd ve Amr eşittir" dersin.
Sonra, bu kelimeyle ilgili iki izah vardır:
1) Sevâûn kelimesi masdardır eşit olan, eşitlik
sahibi" manasındadır. Nitekim sen, aynı manada olmak üzere, zû adlin
(adalet sahibi) yerine "Zeyd ve Amr, çok adildir" dersin.
2) Bunun, ism-i fâit olarak müstevî anlamında olması da
muhtemeldir. Bu duruma göre burada bir takdir yapmaya gerek yoktur. Fakat
Sîbeveyh, demeyi hoş karşılamamıştır. Çünkü ism-i failler nekire (belirsiz)
oldukları zaman mübtedâ olmazlar.
Ama bir kimse,
"Aksine bu mana daha uygundur; çünkü, sözü bu manaya hamletmek, aslın
hilâfına olan bir takdirde bulunma zaruretini ortadan kaldırmaktadır"
diyebilir.
[39]
Âyettkeki -
kelimeleriyle alâkalı iki görüş bulunmaktadır: , , ,
Birinci Görüş: Arapça'da
"falan şeyi gizledim, onu gizliyorum-gizlemek; o da gizlendi"
"Falanca falancadan gizlendi, saklandı" denilir. deyimine gelince,
Ferrâ ve Zeccâc şöyle demişlerdir: "Bu deyim, gündüzün, açıkça kendi
yolunda giden kimse" anlamındadır. Arapça'da, "Onun yolu boşaldı,
açıldı" denilir. Ezheri de şöyle der: "Araplar yani "Deve,
açıktan, arazide istediği yere çekip gitti" denilir. Bunu anladığın zaman,
bil ki ayetin manası, "İnsan, ister karanlıklar içinde gizlenmiş olsun,
isterse açıkça yollara düşmüş olsun; Allah Teâlâ bütün bu durumların hepsini
ihata etmiş olarak bilir" şeklindedir. İbn Abbas: "Bu, Allah
kalbferin gizlediğini ve lisanların açıkça söylediğini bilir" manasındadır
derken, Mücahid: "Allah, gecenin karanlıkları içinde kötülüklere yönelen
kimseyi de bilir, yine gündüzün ortasında peşipeşine bunları işleyen kimseyi de
bilir" demektedir.
İkinci Görüş: Bu görüşü Vahidi, Ahfeş ve Kutrub'dan nakletmiştir.
Buna göre bunlar, zahir ve aşikâr olan; "sarib" ise gizlice saktı
otan anlamındadır. Bu manada Arapça'da "falan şeyi ortaya çıkardım, onu
izhâr ettim" denilir. Yine "falan şeyi ortaya çıkardım"
manasında denilir. Mezar soyguncusuna da, müstahfi denilir. "Sarib"
kelimesi de, "gizlenen" anlamındadır. Giren kimseyede,
"serib" denilir. Vahşi hayvanlar inlerine girdiği zaman denilir"
demişlerdir. Vahidî şöyle demiştir: "Bu izah, tügat bakımından daha
doğrudur. Ama tercihe şayan olan, birinci görüştür. Çünkü, müfessirlerin
ekserisi, birinci görüşte, mutabıktırlar. Bir de, leyi (gece) kelimesi
gizlenmeye, gündüz kelimesi ortaya çıkmaya ve görünmeye delâlet eder.
[40]
"Onun, önünde
arkasında, kendisini Allah'ın emriyle gözetleyecek takibçi (melekler) vardır.
Bir kavim, kendilerinde olan durumu değiştirip bozmadıkça, hiç şüphesiz Allah da . onu değiştirip bozmaz.
Allah bir kavmin de fenalığını diledi mi, artık onu geri çevirmeye hiçbir çare
yoktur- Onlar için, O'ndan başka bir velîde yoktur" (Ra'd.11).
Bil ki, lehû
kelimesindeki zamir, geçen ayetteki "Sizden, sözünü açıkça söyleyen
de" ifadesindeki men ism-i mevsûllerine râcidir. Bunun, ifadesindeki
lafza-i celâle raci olduğu da söylenmiştir.
Buna göre mana,
"Allah'ın ta'kibçi (melekleri)
var" şeklinde olur. Ayetteki,
"Mu'akkıbâf
kelimesinin aslının, şeklinde
olması mümkündür. Buna göre te harfi
kâf harfine idğam edilmiştir
90) ayeti de böyledir. Bu ayetteki kelimesi,
(özür dileyenler) manasınadır. "Mu'akkıb" kelimesinin,
"peşinden giden, takib eden" manasına olması da muhtemeldir. O halde,
herşeyin "mu'akkibi" onu takib eden, ondan sonra gelen şey demektir.
Her iki izaha göre de, mana aynıdır.
Bunu iyice
kavradığında biz diyoruz ki: Ayette bahsedilen "mu'akkıbât" sözü ile
ilgili şu iki izah yapılmıştır
1) Alimlerin çoğunun benimsedği meşhur görüşe göre,
bununla "hafaza melekleri" kastedilmiştir. Hafaza meleklerini, şu iki
sebebten ötürü, mu'akkıbât (takipçifer) diye nitelemek uygun olmuştur;
a) Onlardan gece görevli olanların, gündüz görevli
olanları;' yahut da gündüz görevli olanların, gece görevli olanları takib
etmeleri, yani onlardan sonra gelip
nöbeti devralmaları
sebebi ile.
b) Yahut da onların, kulların yaptığı amelleri taklb
etmeleri ve o amelleri yazıp Kaydetmeleri sebebiyledir. Bir iş yapıp, tekrar
aynı işe yönelen kimse, o işi ta'kîb etmiş olur. Buna göre,
"mu'akkıbât" sözü ile gece ve gündüz (insanın amellerini yazan ve onu
koruyan) melekler kastedilmiştir.
[41]
Hz. Osman (r.a.)'ın
şöyle dediği rivayet edilmiştir."Ey Allah'ın Resulü! Bana, bir insan için
ne kadar meleğin görevlendirildiğini söyle" dedi. Hz. Peygamber (s.a.s.)
"Bir melek sağındadır. O, senin hasenatını (iyiliklerini, iyi amellerini)
yazar. Bu melek, aynı zamanda senin solunda bulunan meleğin emîri (reisi)dir.
Binâenaleyh bir iyilik yaptığında, obuna, karşılık on katı sevab yazar. Ama bir
kötülük işlediğinde, solda bulunan, sağda bulunana, "Yazayım mı?"
diye sorar. O da, "Hayır, (bekle). Belki tevbe eder" der. Soldaki
melek üç defa böyle deyince, sağdaki, "Evet, (artık) yaz. Allah bizi'ondan
kurtarsın. O, ne kötü bir arkadaş. Ne kadar az Allah'ı görüp gözetiyor ve
bizden ne az utanıyor'' der. Bunlardan başka önünde ve arkanda iki melek^daha
var. Bunlar, Hak Teâlâ'nm: "Onun (insanın) Önünde ve arkasında, kendisini
Allah'ın emriyle gözetleyecek ta'kibçi (melekler) var" ayetinde
bahsedilenlerdir Bir melek de, senin perçeminden (kâkülünden) tutmuştur. Sen,
Rabbine boyun eğip itaat ettiğinde, başını yukarı kaldırır; isyan edip, başım
diktiğinde, başını yere çeker ve indirir (zelil eder). İki melek de, senin
dudaklarında bulunur. Bana getirdiğin, söylediğin salât-u selamları yazar,
kaydederler. Bir melek de. ağzının içinde bulunur ve ağzından içeri, yılanların
çıyanların girmesine engel olur. İki melek de. iki gözünün üzerinde bulunur,
işte bunlar, her insan ile birlikte bulunan tor'^m on melektir. Gece melekleri,
gündüz melekleri ile nöbet değişirler. Böylece, her insan üzerinde (görevli)
yirmi melek bulunur" buyurmuştur. Yine Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle
buyurduğu rivayet edilmiştir: "Aranızda gece ve gündüz ta'kibte olan
melekler vardır. Onlar sabah namazı ve ikindi namazı vaktinde (günde iki k.€
~>; nöbet değişimi için bir araya gelirler." t34» İşte, "Sabah
namazını da (edâ et). Çünkü sabah namazı şâhidlidir"(isra, 78) ayeti ile
murad edilen şâhidiik budur.
On gece meleğinin
yukarı çıktığı esnada, on gündüz meleğinin yere indiği de söylenmiştir. İbn
Cüreyc bu ayetin, tıpkı "Hem sağında, hem solunda oturan ik: de (melek)
vardır"(«af, inayeti gibi olduğunu, sağdakinin iyilikleri, soldakinin ise
kötülükleri yazıp tesbit ettiğini söylemiştir. Mücahid de: "Her insan ile
birlikte, onu. uykusunda ve uyanık halinde, cinlerden, diğer insanlardan ve
haşerâttan koruyan bir melek vardır" demiştir.
[42]
Ayetle ilgili birkaç
soru vardır:
Birinci Soru: "Melek" kelimesi müzekkerdir. Binâenaleyh
niçin, "mu'akkıbât diye, cemi müennes sigasıyla zikredilmiştir?
Cevap: Bu hususta iki izah vardır:
1)Ferrâ şöyle demiştir: "Mu'akkıbât kelimesi,
aslında müzekkerdir. Çünkü, "melâike"nin cem'i (çoğulu),
"mu'akkıbe" şeklindedir. Daha sonra bu kelime, ikinci kez "mu'akkıbât" diye
cemilenmiştir. Bu tıpkı,
"Sa'd'ın oğulları ve Bekir'in adamları" denilmesi gibir.
"Ricalât", rical (adamlar) kelimesinin çoğuludur.
Bunun müzekker olduğuna,
ayetteki fiilinin cemi müzekker sigasıyla getirilmiş olması da delâlet
eder."
2) Ahfeş'in görüşüne göre, bu ta'kib işi o meleklerce
çokça yapıldığı için, (bunu ifâde eden) "mu'akkıb" kelimesi müennes
olarak kullanılmıştır. Mesela, aslında müzekker olduktan halde, nessâbe, (neseb
âlimi) ve allâme (çok bilgin) kelimeleri de, müennes olarak kullanılmıştır.
İkinci Soru: Mu'akkıb meleklerin, insanın önünde ve arkasında olması
ne demektir?
Cevap: Gece gizlenen ve gündüz yoluna giden insanları, bazan
mu'akkıb melekler sarar ve ona o insanın yaptığı ve söylediği herşeyi tastamam
sayar, dökerler. Onların gözünden, insanın hiçbir ameli ve sözü kaçmaz, onlar
hepsini yazar, zaptederler. Bazı alimler, "Aksine bundan murad,
"onlar, o kimseyi, önünden ve arkasından gelecek hertürlü tehlikeden
korurlar. Çünkü gündüz yoluna giden, işlerine sa'y-ü gayret gösterdiği için,
önünden ve arkasından bir şey gelmesinden sakınır" demişlerdir.
Üçüncü Soru: Ayetteki "Allah'ın emriyle" ifâdesi ile, ne
murad edilmiştir?
Cevap: Ferra, bu hususta şu iki görüşü ileri sürmüştür:
1) Ayette, bir takdim-tehir vardır ve takdiri,
"Onu, Allah'ın emri ile gözetleyen ta'kibçi melekler vardır, onlar onu
muhafaza ederler" şeklindedir.
2) Burada bir hazf vardır, yani "Bu muhafaza,
Allah'ın ermindendir; emrettiği şeylerdendir" demektir. Binâenaleyh bu
cümlenin ismi (mübtedası) hazfedilmiş, haberi kalmıştır. Nitekim, kesenin
üzerine, "Bunun içinde ikibin (lira) var" manasında, sadece
"ikibin" yazılır.
Burada
İbnü'l-Enbârî'nin söylediği bir üçüncü izah daha vardır: Buradaki min harf-i
cerri, "bâ" (ile) harf-i cerri manasına olup ifade, "Onlar onu
Allah'ın emri ve yardımı ile korurlar" demektir. Bunun böyle olduğunun
delili, ne meleklerden, ne de insandan hiç birinin, hiçbir kimseyi Allah'ın
emrinden ve takdirinden korumasının mümkün olmayışıdır.
[43]
Dördüncü Soru:
O meleklerin, biz insanlar üzerine vazifeli
kılınmasının hikmeti nedir?*
Cevap: Bu, beklenmeyen bir soru değildir. Çünkü müneccimler,
her günün (işlerinin) yönetilmesinin bir yıldıza ait olduğu görüşünde ittifak
etmişlerdir. Her gecenin (işlerinin) tedbiri de, yine aynı şekilde bir yıldıza
aittir. Müneccimlere göre, yıldızların ruhları olduğunda şüphe yoktur.
Binâenaleyh bu farklı farklı tedbir ve idareler, gerçekte o ruhlara aittir.
Müneccimlerin görüşüne göre, ay, Hilac ve Kethüda (yıldızlarına) ait tedbirler
hususunda söylenecek söz de aynıdır. Büyücülerin dilinde bu söz yaygındır. İşte
bundan ötürü sen onların, "Bana gökteki ruhanî bildirdi" dediklerini
görürsün. Onlar "gökteki ruhanî" sözü ile her insanın, işlerini gören
bela ve âfetlerini savuşturan felekî bir ruhunun bulunmasını kastederler. Bu,
eski felsefeciler ile (yıldızlara bakıp) ahkâm kesenler arasında ittifak
edilmiş bir husus olunca, bunun şeriatta yer alması nasıl tuhaf görülebilir? Bu
hususta sözün özü şudur: Beşeri ruhlar da, cevherleri karakterleri bakımından,
farklı farklıdırlar. Bundan dolayı bazıları hayırlı (iyi), bazıları şerli
(kötü), bazıları aziz, bazıları zelil, bazılarının kahri (gücü) ve hükümranlığı
kuvvetli, bazılarınınki zayıf ve tesirsizdir. Beşerî ruhların durumu böyle
olduğu gibi, felekî ruhların durumu da böyledir. Her hususta ve her vasıfta,
felekî ruhların beşeri ruhlardan daha kuvvetli olduğunda şüphe yoktur. Beşerî
ruhların her bir grubu, felekî ruhlardan bir ruhun terbiyesi (tesiri) altında
oldukları ve karakterleri ile özellikleri bakımından o feleki ruha benzedikleri
için, belli karekter ve vasıflarda müşterektirler. O beşeri ruhlar, sanki o
feleki ruhun çocukları gibidir. Durum br ;c. jlunca, o felekî ruh, o beşerî
ruha her işinde yardımcı olmuş, faydalı şeylere iletmiş ve onu her türlü afet
ve belâlardan korumuş olur. Bu, muhakkik felsefecilerin ileri sürmüş olduğu bir
görüştür. Durum böyte olunca da, şeriatın bahsettiği bu mu'akkıb melekler
meselesinin hepsi nezdinde geçerli olduğunu anları:. Binâenaleyh şeriatın,
böyle birşeyi getirmiş olması nasıl yadırganabilir?
[44]
Ayrıca o meleklerin,
insanoğluna has ve vazifeli kılınıp, onlara hükümran hae getirilmesinin,
yukarıda bahsedilen hususların dışında, şu gibi birçok faydası varc -
1) Şeytanlar, insanı şer ve günah olan şeylere
çağırırlar. Melekler ise hayır ve taat olan şeylere çağırırlar.
2)
Mücahid:"İnsan uyurken ve uyanıkken, kendisini cin ve insanlardan
koruyan bir meleğin onunla birlikte bulunduğunu" söylemiştir.
3) Biz bazan sebepsiz yere durup dururken insanın
kalbine bir niyetin geldiği' sonra da kalbine gelen o şeyin kendisi için
faydalı ve hayırlı bir sebeb olarak ortaya çıktığını; bazan da bunun, o insanın
bir belâya ve günaha düşmesine bir sebeb olara-ortaya çıktığını görüyoruz.
Böylece ilk şeye davet edenin, onun hayrını ve İyiliğin istediği; ikincisine
davet edenin ise, onun kötülüğünü ve sıkıntısını istediği ortaya çıkmış olur.
Binâenaleyh birincisinin, hidayet rehberi olan bir melek; ikincisinin ise.
dalâlet edici olan bir şeytan olduğunu anlarız.
4)
İnsan,
amellerini meleklerin yazıp kaydettiğini bilince; bu bilme insar günahlardan
daha fazla.sakınmasına sebeb olur. Çünkü meleklerin yüceliğine ve
mertebelerinin üstün olduğuna inanan kimse, bir günah işleme gayretine girip,
meleklerin de kendisini müşahede ettiklerini bilince, meleklerden utanma hissi,
c insanı o günaha yönelmekten alıkor. Bu tıpkı o insanın saygı duyduğu bir
başka insandan dolayı o günahı işlemekten utanmasına benzer. İnsan amellerini,
meleklerin tek tek saydığını bildiğinde, bu bilme insanı günahtan alıkoyan
birşey olur. Yine insan günahlarını onların yazdığını bildiğinde, bu
alıkoyuculuk daha mükemmel olur.
[45]
Beşinci Soru: Amellerin yazılmasının faydası ve hikmeti nedir? Biz
deriz ki: Bu hususta birkaç mukaddime vardır:
Birinci Mukaddime: Bu meleklere "Ketebe Melekleri" denmesi,
onların yazıc olmalarından ötürüdür. Kelamcılar şöyle demişlerdir: O sayfaların
yazılmasının hikmeti, terazinin iki kefesinden birisinin diğerine baskın-ağır
geldiğinin anlaşılmas için, tartılmasıdır. Zira, taat kefesi ağır geldiğinde,
muhlûkat tarafından o kimsenin cennetlik olduğu; bunun zıddı ise, o kimsenin
cehennemlik olduğu anlaşılmış olur Kâdî bunun uzak bir ihtimal olduğunu
söyleyerek şöyle der "Çünkü deliller, herbr insanın, araştırılıp
incelendiğinde, ölümünden önce onun saîd kimselerden veya şaki kimselerden
olduğunun anlaşılacağına delâlet etmektedir. Bunu anlamak, tartıya bağii
değildir." Kadî, daha sonra bu görüşüne de cevap vererek şöyle der:
"Rivayet edip anlattığımız şeyin, o kimsenin Allah'ın cennetteki velî
kullarından olduğunun büyük bir kitle tarafından anlaşılması esnasında, onun
sevinmesine sebep olacak bir işter dolayı olması da imkânsız değildir. Bunun
zıddı da, Allah'ın düşmanları hakkında söz konusudur."
[46]
İkinci Mukaddime: Bu, İslâm filozoflarına ait bir görüştür. Buna göre,
kitabet (amellerin yazılması işi), hususî manaların bilinmesi için, tstılâh
olarak îcad edilmiş birtakım hususî nakış ve çizgilerden ibarettir. Biz, o
nakışların, bizzat o manalara ve o şeylerin zâtlarına delâlet ettiğini
farzettiğimizde, o yazma işi daha kuvvetli ve daha mükemmel olmuş otur.
Bunun böyle olduğu
sabit olunca biz deriz ki: İnsan, herhangi bir işi defalarca yaptığında, onu
çokça yapmasından dolayı o kimsede kök salmış olan güçlü bir meleke meydana
gelmiş olur. Binâenaleyh, o meleke, faydalı ameller sebebiyle ruhani
mutluluklara, faydalı olan amellerden dolayı sevinen bir meleke olursa, onun o
kimsenin ölümünden sonra manevî mutluluklar vesilesiyle duyacağı sevinç büyük
olur. Yok, eğer o meleke, ruhani hallere zarar verici bir meleke olursa, o
kimsenin ölümünden sonra o haller sebebiyle duyacağı zarar da büyük olur.
Bunun da böyle olduğu
sabit olunca, biz diyoruz ki: Çokça tekrar, o kök salan melekelerin tahakkuk
etmesine sebep olunca, tekrar tekrar yapılan her bir amelin, o kök salan
melekenin tahakkuk etmesinde bir tesiri olur. Bu tesir, her ne kadar
hissolunmasa dahi, gerçekte mevcuttur. Bunun böyle olduğunu anladığında,
insanın her an, her hareket ve sükûnunda, onun nefs cevherinde, az veya çok, ya
mutluluk eserlerinden bir eser, veyahut da şekavet eserlerinden bir eser gelmiş
olur. İşte onlara göre, o amellerin yazılmasından kastedilen budur. İşlerin
hakikatini en iyi biten Allah'dır. Bütün bu izahlar, biz, Cenâb-ı Hakk'ın, "Onun,
önünde ve arkasında, takipçiler vardır" -özünü melekler anlamına aldığımız
zaman söz konusudur.
2) Bu der ıbn Abbas, (r.a.)'dan nakledilmiş olup, Ebu
Müslim el-İsfehani'nin tercih jutği görüştür. Buna göre bu ifâdeden şu
kastedilmiştir: "Allah'ın ilminde gtei açık birdir. O halde, gecenin
karanlığında gizlenen ile, yardımcılar ve muavinlerle desteklenerek gündüzleyin
yolunda gidenler, ancak hükümdarlar ve komutanlardır. Binâenaleyh, geceye
iltica eden kimse, Allah'ın emrinden kurtulamaz. Gündüzün muâkkiblerle -ki
bunlar da bekçiler ile onu koruyan yardımcılardır- hareket eden kimseyi, onun
bekçileri Allah'tan kurtaramaz." O halde, ayette geçen muakklb,
"yardımcı" anlamındadır. Zira, şu bunu gördüğünde, mutlaka bu da onu
görür. Böylece de, onlardan her birinin gözü, diğerinin gözünü takib etmiş
olur. Binâenaleyh bu takibçiler, Allah'ın kaza ve kaderinden kurtaramazlar.
Onlar, hizmet ettikleri o kimseleri, Allah'ın kaza ve kaderinden
kurtaracaklarını zannetseler bile buna asla kadir olamayacaklardır. Bu açıklamanın
gayesi, hükümdarları, emirleri ve büyük kimseleri, kötülüklerden kurtarmayı,
Allah'ın hıfz ve korumasından taleb edip beklemeye ve o kötülükleri def etme
hususunda kendi yardımcıları ve destekçilerine dayanmamaya sevkedip teşvik
etmektir: İşte bundan dolayı Cenâb-ı Allah hemen bunun peşinden, "Allah,
bir kavmin de fenalığım diledi mî artık onu geri çevirmeye hiçbir çare
yoktur" buyurmuştur.
[47]
Cenâb-ı Hakk'ın
"Bit kavim, kendinde olan durumu değiştirip bozmadıkça, hiç şüphesiz Allah
da, onu değiştirip bozmaz' buyruğuna gelince, bu hususta, bütün müfessirler
bundan muradın, "Allah, onlarûar-isyan ve fesatların zuhur etmesi durumu
hariç, onlardan intikam almak s üret iye içinde bulundukları nimetleri değiştirmez"
manası olduğunu söylemişlerdir. Kâdi demiştir: "Ayetin zahiri, ancak bu
manaya gelebilir. Zira Allah, dünyada olan nimeti, kullardan gelen bir sebep
olmaksızın verir. Yalnız, cezalandırma böyle değite ■ (Ceza, ancak kuldan
gelen bir duruma karşılık verilir.) Çünkü Allah Teâla, gerek a -gerekse dünyevî
nimetleri sebep olmaksızın (hak edilmeksizin) verir ve bu hususta dilediğini,
dilediğinden üstün kılar. Şu halde Hak Teâlâ'nın ayette bahsettiği
"değiştirme"den muradı, helak etme ve cezalandırmadır."
Sonra müfessirler
ihtilaf etmişler ve bazıları, "Bu söz, daha önce geçen "Müşrikler)
senden, iyilikten önce çarçabuk kötülük isfer/er "(Rau 6) ayeti ile
ilgilidtr Binâenaleyh Allah Tealâ, o müşriklerin başına, onların küfür ve
günahta tsra-edecekleri iyice belli oluncaya kadar, köklerini kazıyacak bir
azab indirmeyeceğin beyan etmiştir" demişlerdir. Hatta bunlar şöyle de
demişlerdir: "Onların içinde, ileride iman edecek kimseler olduğu veya
onların soyundan iman edecek kimselerin gelece^ bilinir ise, Hak Teâlâ onların
kökünü kurutacak bir azab indirmez." Diğer bazılar "Aksine ayetteki
bu ifâde, mutlak manası üzere geçerlidir ve bundan murac "alabildiğine
fesada dalmış ve Allah'a kulluk etmede yollarını bozup değiştirmiş her
kavimden, Allah nimetlerini giderir (geri alır) ve onların üzerine çeşit çeşit
azablar indirir" manasıdır" derlerken, bazı alimler de şöyle
demişlerdir: "Bu kavimlerin içinde yaşamakta olan mü'minler de, bazan o
azaba dûçâr olurlar." Hz. Ebu Bekir (r.a) Hz.
Peygamber (s.a.s.)'in
şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Eğer insanlar bir zalimi görür ve om
engel olmazlarsa, Allah'ın herkese şâmil bir azab indirmesinden
korkulur."®®
Ebu AH el-Cübbâî ve
Kâdî, bu ayeti iki meselede delil getirmişlerdir:
[48]
Allah Teâlâ,
babalarının günahları yüzünden, müşriklerin (küçük iken ölen) çocuklarına azab
etmez. Çünkü onlar. Allah'ın kendilerinde olan hiçbir nimetini değiştirmemişlerdir
ki, Allah da onların halini, nimetten azaba değiştirsin.
[49]
Onlar (muhtemelen ehl-i sünnet'i kastederek) şöyle demişlerdir: "Ayet,
Cebriye'nin şu şekildeki: "Kul, daha
baliğ olur olmaz,
ondan ileri gelen bir sebep olmaksızın, Allah onu saptırıp hidayetten mahrum
bırakabilir. Bu ise, cezalandırmaktan daha müthiştir. Üstelik kulun tağyiri (bozması) da sözkonusu
değildir" görüşünün
yanlışlığına delildir.
Cevap: Ayetin zahiri, Allah'ın bu "değiştirme"
meselesindeki fiilinin, kulun "değiştirme" fiilinden sonra olduğunu
gösterir. Ama "Siz, Allah dilemedikçe, dileyemezsiniz" (insan, 76)
ayeti, kulun fiilinin, Allah'ın fiilinden sonra olduğuna delâlet eder. Böylece
sanki bir tearuz ortaya çıkmaktadır.
Cenâb-t Hak,
"Allah bir kavmin de fenalığını diledi mi, artık onun reddine hiç bir
(çare) yok" buyurmuştur. Alimlerimiz, bu ayeti kulun fiillerinde bağımsız
olmadığına delil getirerek şöyle demişlerdir: Çünkü kul, kâfir olduğunda, Atlah
Teâlâ'nın, o kulun dünyada ayıplanmaya, âhirette de cezaya müstehak olduğuna
hükmedeceğinde şüphe yoktur. Binâenaleyh kul şayet imanı elde etmede bağımsız
olsa idi, o zaman Allah'ın, kendisi hakkında irâde ettiği şeyleri reddetmeye de
kadir olurdu. Bu durumda Hak Teâlâ'nın, "Allah bir kavmin de fenalığını
diledi mi, artık onun reddine hiç bir (çâre) yok" buyruğu geçersiz olmuş
olurdu. Böylece önceki ayet, her nekadar Mu'tezile'nin görüşü lehine bir delil
ihtiva ediyor gibiyse de, bu ayetin de bizim (ehl-i sünnet) mezhebinin
doğruluğuna delâlet eden en kuvvetli delillerden biri olduğu sabit olur.
Dahhâk, İbn Abbas (r.a)'ın: "O mu'akkıb (takibçi melekler) hiçbirşeyi
savuşturamaz" dediğini; Atâ da yine İbn Abbas (r.a.)'ın: "Allah'ın
bununla, benim azabımı geriye çevirecek olan, benim hükmümü bozacak hiç bir şey
yoktur" manasını kastetmiştir" dediğini rivayet etmiştir.
Cenâb-ı Hak,
"Onlar için O'ndan başka bir veli de yoktur" yani, , Allah'ın dışında
onlara veli olacak, Allah'ın kaza ve kaderini onlardan savuşturabilecek hiç
kimse yoktur" buyurmuştur. Bu, "onların işlerini deruhte edecek ilâhî azabı onlardan defedecek bir sahib ve
yardımcıları yoktur" demektir.
"O, size korku ve
ümid salarak şimşeği gösteren ve ağır bulutlan peydah edendir. Gök gürültüsü
hamd ile, melekler de O'nun korkusu ile O'nu testik ederler. O, yıldırımlar
gönderip, onunla kimi dilerse çarpar öldürür. Halbuk onlar Allah hakkında
mücâdele edip duruyorlar. O, kudret ve azabında
çetindir" (Ra'd,
12-13).
Bil ki Allah Teâlâ,
kullarını, geriye çevrilmesi mümkün olmayan şeyi başlarms getirmekle tehdid
edince, bunun peşinden bu ayeti getirmiştir. Bu ayet, şu üç şe> ihtiva
etmektedir:
a) Allah'ın kudret ve hikmetinin delillerini.
b) Bunlar, bazı bakımlardan nimet ve ihsana benzerler.
c) Bazı bakımlardan da azaba ve kahra benzerler.
Bil ki Allah Teâlâ
burada şu dört şeyden bahsetmiştir.
[50]
Birincisi, şimşektir.
Bu, ayetteki, size korku ve salarak
şimşeği gösterendir" ifâdesi ile anlatılmaktadır. Bu ifade ile ilgili
birkaç manto vardır:
[51]
Keşşaf sahibi şöyle
demiştir: "Ayetteki, "havf" ve "tan kelimelerinin mansub
oluşu hakkında şu izahlar yapılmıştır:
1) Bunlar mef'ûl-ün leh olamazlar. Çünkü bunlar, mu'aM
olan fiilin failinin işi değildirler. Bunların başına ya bir muzaf takdir
edilerek, meşe "Korku ve ümid salmayı istediği i çin" denilerek,
yahut da, bunla- "korkutmak ve ümid ettirmek için" manasında ancak mef'ûlün
leh olabilir»-
2) Bunlar, "berk" (şimşek) kelimesinden hat
olarak mansubturlar. Bu durumda, şimşeğin bizzat kendisi korku ve ümid olmuş
olur. Buna göre bunların takdiri ya, "korku ve ümit sahibi" şeklinde
olur, yahut da, "korkutarak, ve
ümid vererek" şeklinde olmuş olur.
3) Bu iki kelime,
muhatabların 'hafi olarak mansubtur, yani "onlar korkarak ve Jmid
ederek" demektir.
[52]
Şimşeğin korku ve ümid oluşu hususunda şu
izahlar yapılmıştır:
1)
Şimşek çaktığında, yıldırım düşmesinden korkulur ve
yağmur yağması ümid
edilir. Nitekim şâir ei-Mütenebbi
"Yağmur yüklü siyah bulutlar gibi bir delikanlı. Ondan hem
korkulur, hem de ümit beklenir. Tıpkı, buluttan hem hayat umulması, hem de
yıldırımlarından korkulması gibi" demiştir.
2)
Mesela yolcu
ve torbasında hurma ile kuru üzüm bulunan bir kimse gibi, yağmurun yağmasında
zararı olanlar, yağmurdan korkar; yağmurun yağmasında faydası olanlar da onu
ümid edip beklerler.
3)
Dünyada
gerçekleşen herşey, kimilerine göre en hayırlı, kimilerine göre de en şerli
şeylerdir. İşte yağmur da, ister zaman, ister mekan cihetinden olsun, ona tam o
zaman muhtaç olanlar için en hayırlı, yağmurdan zarar görecek kimseler için de
en şerli birşey olur.
[53]
Bil ki, şimşeğin
meydana gelmesi, Allah'ın kudretine delâlet eden, enteresan bir delildir. Bunu
şöyle izah ederiz:
Bulutların, birtakım
sıvı ve nemli parçalar ile, kuru ve yaktcı parçalardan meydana gelmiş cisimler
olduğunda şüphe yoktur. Yine Bulutun galib özelliğinin, o sıvı parçaları olduğunda
şüphe yoktur. Su, soğuk ve nemli; ateş ise kuru ve yakıcı bir maddedir. Taban
tabana zıd olan iki şeyden birinin diğerinden meydana gelmesi, aklın kabul
edeceği birşey değildir. Binâenaleyh zıddı zıddan meydana getirecek; hür ve
irade sahibi bir failin mutlaka olması gerekir.
Buna göre şayet,
"Niçin şöyle demlemesin: Rüzgar, bulutun kütlesinin içine girmiş ve soğuk
da bulutun dış yüzeyini kaplamıştır. Böylece bulutun dış yüzeyi âdeta
donmuştur. Sonra bu rüzgar, bulutu zorlayarak paramparça etmiştir. Böylece bu
şiddetli parçalanmadan, sert bir hareket meydana gelmiştir. Bu sert hareket,
ısınmayı doğurur ki, iste şimşek budur" denilirse, buna şöyle cevap
verilir: Söylediğiniz henjey, aklın hilafınadır. Bu hususu, birkaç şekilde izah
edibitiriz:
a) Eğer durum böyle olsaydı, "her nerede ve her ne
zaman bir şimşek meydana gelirse, mutlaka bir gök gürültüsü de meydana gelir.
Gök gürültüsü ise, o bulutun parçalanmasından meydana gelen sestir"
denilmesi gerekirdi. Halbuki durumun böyle olmadığı malumdur. Çünkü çoğu kez,
peşisıra bir gök gürlemest olmaksızın şimşek çakabilir.
b) 6u hareketin çok kuvvetli olması sebebiyle, meydana
gelen ısınma, bulutur soğukluğunu gerektiren, o sıvı özelliğinin zıddıdır. Bu
kuvvetli zıd mevcud olduğuna göre, bulutta daha nasıl o kuru ve yakıcı özellik
bulunabiliyor? Aksine biz diyoruz ki, büyük ateşler bile, üzerine su
döküldüğünde söner. Halbuki bulutun tamam aslında sudur. O halde, o bulutta
daha nasıl, zayıf da olsa bir ateş şulesi meydana gelebiliyor?
c) Size göre, ateşin rengi yoktur. O halde, farzet ki o
bulutun parçaları sebebiyle meydana gelen mevcut kuvvetten dolayı bir ateş
meydana geliyor. Fakat ateşin c kırmızı rengi nereden peydah oluyor? Böylece,
onlartn ileri sürdüğü sebebin zayi4 olduğu ve sırf su olmasına rağmen bulutun
kütlesinde meydana gelen ateşin ancak hakîm ve kadir bir kudret sayesinde
olabileceği anlaşılır.
[54]
İkincisi, ayetteki
"(O) ağır bulutlan peydah edendir" buyruğu ile anlatılan husustur.
Keşşaf sahibi şöyle der: "Sehâb, cins ismi olup, müfredi.
"sehâbetün" (bir bulutjdur. "Sikâl" ise,
"sakıyletün" (ağır) kelimesinin çoğuludur. Çünkü sen tıpkı, Sijiı
dediğin gibi, "Ağır bulut ve ağır bulutlar" da dersin."
Bulutların ağır oluşu, taşıdıkları sudan dolayıdır.
Bil ki bu da, Allah'ın
kudret ve hikmetinin delillerindendir. Çünkü bulutun o sıvı cüzlerinin, ya hava
boşluğunda meydana geldiği, yahut da yeryüzünden yükseldikleri söylenebilir.
Binâenaleyh eğer birincisi olursa, onların o boşlukta meydana gelmelerinin,
hakîm ve kadir bir var edicinin onları var etmesi ile olması gerekir ki, elde
etmek istediğimiz netice budur. Yok eğer ikinci ihtimal, yani onların
yeryüzünden yükselmiş olmaları ihtimali söz konusu olursa, bu hususta, "O
sıvı parçacıkları soğuk hava tabakasına ulaştıklarında donarlar ve böylece
ağırlaşırlar, daha sonra da yeryüzüne düşerler" denilmesine gelince, biz
deriz ki: "Bu, yanlıştır. Çünkü yağmurlar farklı farklıdırlar. Bazan
damlalar büyük, bazan küçük; bazan birbirine yakın, bazan uzak; yağmurun uzun
zaman yağmasında olduğu gibi bazan uzun süreli, bazan kısa süreli olur.
Binâenaleyh yeryüzünün ve buharları ısıtan güneşin karekteri ayrı (değişmez)
olmasına rağmen yağmurların değişik şekillerde olması, mutlaka hür ve irade
sahibi bir yaratıcının tahsisi ile (bu özellikleri onlara vermesi) ile
olmalıdır. Hem sonra tecrübeler de, duâ ve niyazın, yağmurun yağmasında büyük
bir tesirim-olduğuna delalet etmektedir. İşte bundan ötürü yağmur namazt meşru
kılınmıştır
Binâenaleyh yağmurun
yağmasında müessir olanın, tabiat ve onun özelliği değil, hür ve irade sahibi
bir failin kudreti olduğunu anlıyoruz.
[55]
Üçüncüsü, bu ayette
zikredilen "ra'd" (gök gürültüsü)dür. Cenâb-ı Hak, "Gök
gürültüsü hamd ile, melekler de O'nun korkusu ile O'nu teşbih ederler"
buyurmuştur. Bu ifâde ile ilgili şu görüşler söylenmiştir:
1) Ra'd, bir meleğin adıdır. Gök gürültüsü ile işitilen
ses ise, o meleğin Cenâb-ı Hakk'ı teşbih edişinin sesidir. Ibn Abbas (r.a.)'ın
şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bir yahûdi, Hz. Peygamber (s.a.s.)'e,
gök gürültüsünün ne olduğunu sormuş. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.)
"Ra'd, elinde ateşten mızrak bulunan ve onlarla bulutlan Allah'ın dilediği
yere sürüp götüren, bulutlar üzerinde görevli bir melektir" *36>
buyurdu. Bunun üzerine onlar, "O halde, duyduğumuz o ses ne?"
dediklerinde, Hz. Peygamber (s.a.s.), "O da, onun bulutlan sürmesidir
" buyurdu. Hasan 'nin, "O, Allah'ın yarattığı bir vardıktır, ama bir
melek değildir" dediği rivayet edilmiştir. Bu görüşe göre,
"ra'd", bulutlar üzerinde görevli olan melektir, gök gürültüsü de,
onun Allah'ı teşbih edişidir. O sese de, "ra'd" denmiştir. İbn Abbas
(r.a.)'dan rivayet edilen şu husus da bunu tekid eder: İbn Abbas, bir gök
gürültüsü duyduğunda, "Ey Ra'd, senin teşbih ettiğin Allah'ı, ben de
teşbih ederim" derdi. Hz. Peygamber (s.a.s.)in şöyle dediği rivayet
edilmiştir: "Allah ağır bulutlan yarattı. Onlar, en güzel bir şekilde
konuşur, en güze! bir biçimde gülerler, onların konuşması, gök gürültüsü;
gülmesi de şimşektir'.' <37)
Bil ki bu, uzak bir
ihtimal değildir, çünkü ehl-i sünnete göre, hayatın bulunması için, mutlaka bir
bünye şart değildir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın, bulutun parçalarında hayatı,
ilmi, kudreti ve konuşmayı yaratması uzak bir ;:,tın.al değildir. Buna göre
duyulan ses, bulutun bir işidir. Hem bu, nasıl uzak görülebilir ki?
"Semenderdin, ateşten; kurbağanın soğuk sudan; büyük kurtçukların, uzun
zaman beklemiş kardan meydana geldiklerini görmekteyiz. Hem, Hz. Oavud (a.s.)
zamanında dağların; Hz. Muhammed (s.a.s.) zamanında da çakıl taşlarının Allah'ı
teşbih etmeleri akıldan uzak görülmediğine göre, bulutların teşbihi nasıl uzak
görülebilir?
36) Tlmrtzt, tefsir, 14 (5/294); Müsned 1/274.
37)
Müsned, 5/435.
36) Matbu nüshada böyle ise de, doğrusu Semenderdir. Bu:
"küçük bir kurtçuk olup ateşi söndüren bir sıvı salgılar. Bu sebepten
ateşte yanmadığı söylenir." (Müncid).
Bu görüşe göre, ister
bir melek otsun, ister başka birşey olsun, "ra'd" denen şey hakkında
iki görüş vardır:
1-
O, bir melek
değildir. Çünkü Cenâb-ı Hak, bu kelime üzerine 'Ve melekler" diye, melekleri
atfetmiştir. Halbuki ma'tûf, matufun aleyhden başka bir şeydir.
2-
Bunun,
melekler cinsinden olması da uzak bir ihtimal değildir. Hak Teâlâ'mn "Kim
Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail'e, Mîkâil'e düşman olursa"
(Bakara, 96) ve ''Biz, peygamberlerden, senden,
Nûh'dan, İbrahim'den mfsâk
almıştık" (Ahzat>. t, ayetlerinde de olduğu gibi, Cenâb-ı
Hak "ra'd"i, şerefini
göstermek için ayrıca bizzat zikretmiştir.
2)
Ra'd, o belli
(gök gürültüsü) sesin adıdır. Bununla beraber "o ses", Allah Teâiâ'yı
teşbih eder. Çünkü teşbih, takdis ve benzeri şeyler ancak, Allah Teâlâ'yı
takdis ve tenzih manasında olan bir lafzın bulunmasıdır. Binâenaleyh o sesin
meydana gelmesi, noksanlıktan ve mümkin bir varlık olmaktan münezzeh olan bir
zâtın mevcudiyetine delil olunca, gerçekte bu bir teşbih olmuş olur ki, "
Hiçbirşey hâriç olmaksızın, herşey O'nu hamd ile teşbih eder"{isti, **)
ayetinin anlattığı mana da budur.
3) Ra'd'in teşbih etmesinin manası, onu (gök
gürültüsünü) duyan insanların Allah'ı teşbih etmeleridir. İşte bu sebebten
ötürü, insanların bu teşbihi gök gürültüsüne (ra'd'a) nisbet edilmiştir.
4) Sûfilere göre "ra'd", meleklerin sesleri;
"berk" (şimşek) ise, kalelerinin ve gönüllerinin sıcak nefesleri;
yağmur da, onların gözyaşlarıdır.
[56]
Eğer, "Ra'd
ne demektir?"
denilirse, deriz ki: Bu
hususta geniş izahı, (Sakara, 19) ayetinin tefsirinde yapmıştık.
Cenab-ı Allah,
"Melekler de O'nun korkusu ile (onu teşbih ederler)" buyurmuştur. Bil
ki bazı müfessirler şöyle demişlerdir: "Allah Teâlâ bu
"melekler" ile, "Ra'cT'in yardımcısı olan melekleri
kastetmiştir. Çünkü Allah Teâlâ, Ra'd adlı o meleğe, yardımcılar vermiştir. O
halde, bu ifadenin manası, "O melekler de, Allah korkusu ve haşyetinden
ötürü, Allah'ı teşbih ederler" şeklindedir. İbn Abbas (r.a.) şöyle
demiştir: "O melekler, Allah'dan korkarlar, ama insanların korkusu gibi
değil, çünkü onlardan hiçbiri, sağında ve solunda kimin olduğunu bilemez ve
onları, yeme, içme ve başka birşey Allah'a ibadetten alıkoyamaz."
Bil ki muhakkik
feylesoflar "Bu ulvî neticeler, ancak semavî ve ruhanî bir güç ile
tamamlanır. Binâenaleyh bulutların, kendilerini idare eden belli bir semavî
ruhu vardır. Rüzgar ve benzeri diğer gök hadiselerinin durumu da aynıdır"
demişlerdir ki bu, "Ra'd, Allah'ın bir meleğinin adıdır ve o, Allah'ı
teşbih eder" diye naklettiğimiz
görüşün aynısıdır. O
halde, işte bu ibare ile müfessirlenn ifade ettikleri görüş, muhakkiklerin
feylesoflardan naklettikleri şeyin aynısdır. O halde bunu inkâr etmek, aklı
olana nasıl yakışır?
[57]
Dördüncüsü; Bu ayette
zikredilen delillerin dördüncüsü, Hak Teâla'nın ıteî ""O, yıldırımlar
gönderip, onunla kimi dilerse çarpar öldürür" ayeti ile ifâde ettiği
şeydir. Bil ki, "savâik"in manasını daha önce, Bakara suresinde,
(Bakara, 19) zikretmiştik. Müfessirler bu ayetin, Âmir b. et-Tufeyl ile, Lebîd
b. Rabi'a'nın kardeşi Erbet b. Rabia hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir: Bu
ikisi, mahkemeleşmek için diye Hz. Peygamber (s.a.s.)'e gelmiş, ama aslında onu
öldürmeyi planlamışlardı. Erbet b. Rabî'a "Rabbimizi bize anlat. O
bakırdan mı, yoksa demirden midir?" demişti. Geriye dönünce, üzerine bir
yıldırım düşmüş.onu yakmıştı. Allah, Âmir'e de, tıpkı bir deve hastalığı gibi
bir hastalık vermiş, o da Benû Selûl'den bir kadının evinde ölmüştü.
Bil ki
"yıldırım" işi, gerçekten enteresandır. Çünküobazan buluttan çıkar.
Buluttan indiği zaman ekseriya denize dalar ve denizin derinliklerindeki
balıklan yakar. Feylesoflar, onun kuvvetini anlatmada mübalağa etmişlerdir.
Bunun Allah'ın kudretine delil getirilişinin izahı şöyledir: "Ateş, sıcak
ve kurudur. Onun tabiat ve karakteri bulutun tabiat ve karakterine zıddır.
Binâenaleyh sıcaklık ve kuruluk bakımından bulutun tabiatının, alıştığımız ve
bildiğimiz ateşin tabiatından daha zayıf olması gerekir. Fakat durum böyle
değildir. Çünkü o (yıldırım), bu dünyanın ateşinden daha kuvvetlidir.
Binâenaleyh onun, bu özelliğe sahib oluşunun, mutlaka bir fâil-i muhtarın, bu
özelliği ona vermesi ile olması gerekir.
[58]
Bil ki Allah Teâlâ bu
dört delili zikredince, "Halbuki onlar Allah hakkında mücâdele edip
duruyorlar" buyurmuştur. Allah Tealâ, "Allah, her dişinin neye gebe
olacağını bilir" (Ra'da, 8) buyurarak ilminin kemalini beyân etmiş idi. Bu
ayette de, kudretinin kemâlini beyan etmiştir. "Onlar ise Allah hakkında
mücâdele edip duruyorlar " yani "O kâfirler ise, bu delillerin ortaya
çıkmasına rağmen, Allah hakkında hâlâ mücâdele ediyorlar" demektir. Bu,
birkaç manaya gelebilir:
1) Bundan maksat, "Rabbimizi bize anlat, O,
bakırdan mı, demirden mi?" diyen
kâfirin sözüne reddir.
2) Bununla, o kâfirlerin, öldükten sonra dirilmeyi,
haşri ve neşri kabul etmeme hususundaki mücâdelelerini reddetme manası
kastedilmiştir.
3)
Bununla,
onların (Kur'an'dan) başka mucize istemeleri reddedilmiştir.
4) Bununla, onların (çarçabuk) başlarına kökünü kazıma
azabının gelmesini istemeleri reddedilmiştir.
Bu ifadenin başındaki
"vâv" (ve) edatı ile ilgili olarak şu iki görüş belirtilmiştir:
a) Bu, vâv-ı haliyyedir ve ifâdenin manası, "Yıldırım,
Allah'ın dilediği kimselere onlar Allah hakkında mücâdele ederken, çarpar
öldürür" şeklindedir. Çünkü Erbet Allah hakkında mücâdele ettiği zaman,
yıldırım çarpıp onu öldürmüştür.
b) Bu, vâv-ı isti'nâfiyedir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki
o delilleri zikrettikten sonra, "Onlar Allah hakkında mücâdele edip
duruyorlar" demiştir.
[59]
Daha sonra Cenâb-ı
Allah, "O, kudret ve azabında çetindir" buyurmuştur.
"Mihâl" kelimesi ile ilgili bazı izahlar yapılmıştır: İbn Kuteybe
şöyle demiştir: "Bunun başındaki mim harfi, zâid ilâve olup, kökü
masdarıdır. Bunun bir benzeri de, "mekân" kelimesinin başındaki
"mim" harfidir." Ezheri ise şöyle demiştir: "Bu görüş
yanlıştır. Çünkü bir kelime, "misâl" gibi, "fi'âl" vezni
üzere olur ve başında meksûr bir mim bulunursa bu mim kelimenin aslî
harflerinden olur, mihâd (beşik), midâs (yatak) ve midâd, (hokka) kelimelerinde
olduğu gibi. Alimler, bu kelimenin, kökünün ne olduğu hususunda şu değişik
görüşleri ileri sürmüşlerdir:
1) Bunun, bir kimse bir başkasını yakalayıp, padişaha
götürerek, onu ölümle yüz yüze
getirdiğinde söylenen deyiminden
ve hile yollarına başvurup, bu hususta gayret
gösteren kimse için söylenen ' ifâdesinden alınma olduğu söylenmiştir. Buna
göre kelimenin manası
"Allah Teâlâ'nın, düşmanlarına
karşı hile ve tuzağı, cezası ve ikâbı
çok güçlüdür. Onları, hiç beklemedikleri bir şekilde helak eder"
şeklindedir.
2)
Mihâl, şiddet
ve sıkıntı manasınadır. Kıtlık ve
sıkıntı yıllarının da, "senetü'l-mahl" diye
isimlendirilmesi bu yüzdendir. Yine
aynı kökten olarak, "Falancaya mukavemet ettim, bakalım hangimiz daha
şiddetli imişiz" denilir. Ebu Müslim ise, bu kelimenin, mahl masdarından,
fi'âl vezninde "şlddet-kuvvet" manasında bir isim olduğunu, bu veznin
karşılık ve ceza verme manasında kullanıldığını söylemiştir. Buna göre sanki
mana, "Allah'ın karşılık ve ceza vermesi çok şiddetlidir" şeklinde
olur.
Bu hususta
müfessirlerin değişik izahları vardır: Mesela Mücahid ve Katâde. buna,
"kuvveti çok çetin"; Ebu Ubeyde, "ikâbı çetin"; Hasan
el-Basri, "intikamı çetin"; İbn Abbas da, "engellemesi
çetin" manalarını vermişlerdir.
3) İbn Arefe şöyle demiştir: "Arapça'da,
"mücâdele etti" manasında,
iişi ile uğraştı)
denilir. Binâenaleyh ayetteki bu ifade, "mücâdelesi çok çetin olan"
demektir.
ç) Bazı âlimlerin, bu ifâdeye, "kini ve öfkesi
çetin" manasını verdikleri de rivayet edilmiştir. Ama çoğu alimler bunun
doğru olmadığını, çünkü Allah için kinin düşünülemeyeceğini söylemişlerdir.
Fakat biz, bu Tefsirimizde böylesi lafızlar Allah nakkında kullanıldığı zaman,
bunların arazların (yani ifâde ettikleri sıfatların) başlangıçları (sebepleri)
manasına değil, sonuçları ve neticelerine göre kullanıldıklarını söylemiştik.
Binâenaleyh buradaki "kin" ile de, şu mana kastedilmiştir: "Allah
Teâlâ, râdesi gizli olmakla beraber, o insana bu şerri (cezayı) ulaştırmayı
irâde eder."
"Hak da'vet ancak
O'nundur. (Müşriklerin), O'ndan başka dua ettikleri ise,
hiçbir şekilde
kendilerine icabet etmez. Onlar ancak ağzına gelsin diye, suya doğru iki
avucunu açan kimse gibidir ki, bu kimse asla ona ulaşamaz. Kâfirlerin duası
kaybolup gitmeye mahkûmdur" (Ha'd, 14).
Bil ki, "Hak
davet ancak O'nundur" buyruğu " "Hak davet ancak Allah'ındır,
Allah'a aittir" demektir. Bu ifâde ile ilgili iki bahis vardır:
Birinci Bahis: Müfessirlerin. bu hususta birkaç görüşü vardır:
1) İkrime, İbn Abbas (r.a.)'ın şöyle dediğini rivayet
etmiştir: "Hak davet (gerçek dua), "Lâilâhe illallah"
sözüdür."
2)
Hasan
el-Basri'nin görüşüne göre, "Allah, haktır. O'nun duası, yani Ona yapılan
duâ da haktır." Buna göre Hasan el-Basrî sanki şu manayı imâ ediyor:
Sadece Allah'a dua
etmek, hak ve gerçektir."
3) Allah'a ibâdet etmek, hak ve sıdktır.
Bil ki hak, mevcûd
olandır. Mevcûd olan şeyler de iki kısımdır:
1) Yok olmayı kabul eden (yok olabilecek olan) kısım ki,
bunun bâtıl olması da mümkindir.
2) Yok olmayı kabul etmeyen kısım ki, bu kısmın bâtıl
olması mümkin değildir. İşte gerçek hak budur. Zatı itibarı ile vâcibu'l-vücûd
olan mevcûd (var) olduğu zaman, yokluğu kesinlikle kabul etmez (yani onun yok olması
düşünülemez). Binâenaleyh mevcudat içinde "hak" olmaya en layık olan
varlık O'dur ve "hak" olmaya en layık inanç ve zikir, O'nun var
olduğuna inanmak, varlığını zikretmektir. Bu izah ile sabit olur ki, varlıklar
içinde O'nun varlığı gerçek "hak"tır, inançlar içinde de O'nun
varlığına inanç gerçek "hak'tır. O'nu medh-ü sena etmek, ulûhiyyetini ve
kemâlini itiraf etmek ve zikretmek de, zikirler içinde gerçek
"hak"tır. İşte bundan dolayı O, ''Hak da'vet (dua, ibadet, çağrı,
isim) ancak O'nundur" demiştir.
İkinci Bahis: Keşşaf sahibi şöyle demiştir: ' ifâdesi ile ilgili
iki izah vardır:
1) "Da'vet" kelimesi "bâtıl"ın zıddı
olan "hakk"a muzaf kılınmıştır. Nitekim bu manada "hak"
lafzına, "kelimetü'l-hak" ifâdesinde "kelime" lafzı da
muzaaf kılınmıştır. Bundan maksad, bu da'vetin "hak" olduğunu,
batıllık emarelerinden tamamen uzak olduğunu anlatmaktır. Bu, birşeyi sıfatına
izafe etmek (muzaf kılmak) çeşidinden bir izafedir.
2)
"Allah" manasında
olan "hak" kelimesine "da'vet"- muzaf
kılınmıştır. Binâenaleyh bunun manası, "Hakka, yani duyan ve icabet eden
Allah'a yapılmış olan da'vet (duâ)" şeklindedir. Hasan el-Basri'nin,
"Hak, Allah Teâlâdır. O'na yapılan her duâ da hak duadır" dediği
rivayet edilmiştir.
[60]
Daha sonra Cenâb-ı Hak,
başkaduâ ettikleri şeyler ise" yani "Kâfirterin, Allah'ın dışında duâ
ettikleri ilahlar ise, "hiçbir şekilde kendilerine icabet edemezler"
yani" o kâfirlerin istedikleri şeylere ancak iki avucunu, kendisine su
gelsin diye suya uzatmış kimseye, suyun icabet 'etmesi (karşılık vermesi) gibi
icabet ederler" buyurmuştur. Su ise cansızdır, ellerini kendisine uzatan
kimseyi, onun susuzluğunu ve ihtiyacını hissetmez, görmez, o kimseye karşılık
vermeye ve onun ağzına kendiliğinden ulaşmaya kadir değildir. O kâfirlerin duâ
ettikleri putlar da cansızdırlar, onların dualarını duyamaz, onlara karşılık
veremez ve onlara fayda vermeye kadir değildirler. Denildi ki, onların
putlarına yaptıkları dualarının faydasının az oluşu, iki avucu ile su içmek
isteyip, parmaklarını açarak ellerini suya uzatan (daldıran), ama avucuna su
gelmeyen, böylece de su içme fiiline ulaşamayan kimsenin haline
benzetilmiştir.*39' Buradaki fiil tâ'lı olarak
39) Zira parmaklarının arası açık olduğundan suyu tutmaz
(ç.)
ted'ûne (duâ ettiği
riz) şeklinde; ifâdesi de tenvinli olarak,
şeklinde de okunmuştur.
Daha sonra Allah Teâlâ
"Kâfirlerin duası kaybulup gitmeye mahkûmdur'' buyurmuştur. Yani,
"Boşa gitmiştir, hiçbir faydası yoktur. Çünkü onlar Allah'a duâ ederlerse,
Allah onlara icabet etmez. İlahlarına (putlarına) duâ ederlerse de, putları
icabet etmeye kadir olamaz" demektir.
[61]
"Göklerde ve
yerde kim varsa onlar da, gölgeleri de sabah akşam, ister istemez Allah'a secde
eder" (Ra'd. 15).
Bil ki burada
bahsedilen "secde'nin manası hususunda iki görüş vardır:
Birinci Görüş: Bu "secde"den murad, atnı yere koyma
manasındaki secdedir. Bu manaya göre, ayetin iki izahı vardır:
a)
Bu, her ne
kadar umûmî bir ifâde ise de, bundan murad hususî (belli) varlıklardır. Onlar
da mü'minlerdir. Çünkü bazı mü'minier, Allah'a kolaylıkla ve arzu ile secde
ederler. Bazı müslümanlar ise, bu kendilerine ağır geldiği için, Allah'a kerhen
(zorlanarak) secde ederler. Onlar kendilerini, nefisleri istese de istemese de,
bu ibadetleri yerine getirmeye zorlarlar.
b) Bu ifâde umûmîdir ve bundan kastedilen mana da
umûmîdir. Buna göre, ayette bir müşkil söz konusudur. Çünkügöklerde ve yerde
olan herşey, Allah'a secde etmez. Aksine melekler ile cin ve insanlardan mü'min
olanlar Allah'a secde ederler. Kâfirler ise secde etmezler.
Buna iki şekilde cevap
verilebilir:
1)
"Göklerde
ve yerde kim varsa onlar da Allah'a secde ederler"; yani, "Göklerde
ve yerde olan her canlının Allah'a secde etmesi gerekir" demektir. Böylece
gereklilik (vücûb) olma ve meydana gelme ile ifâde edilmiştir.
2) Secdeden murad, ta'zîm ve kulluğu itiraftır. Allah'ın
da, "Andolsun ki onlara,
gökleri ve yeri kimin
yarattığını sorarsan, muhakkak "Allah" derler" (Lokman, 25»
buyurduğu gibi, göklerde ve yerde bulunan her canlı, Allah'a kulluğu itiraf
eder.
İkinci Görüş: Secde, inkıyâd etmek, boyun eğmek ve başkaldırmam ak
anlamındadır. Bu manaya göre, göklerde ve yerde olan her canlı, Allah'a secde
ediyor, demektir. Çünkü O'nun, kudret ve meşieti, herkes hakkında geçerlidir.
Bu hususta sözün özü şudur: Allah dışında kalan her şey, zâtı gereği mümkindir.
Zâtı gereği mümkin olan varlığın mahiyeti, var olmayı veya var olmamayı aynı
derecede kabul eder. Böyle olan her varlığın, varlığının yokluğuna; veya
yokluğunun varlığına üstün gelmesi, ancak bir mucidin ve bir müessirin
tesiriyle otur. Böylece, Cenâb-ı Hakk'ın dışında kalan her şeyin varlığı, O'nun
var etmesiyle; yokluğu da, O'nun yok etmesiyle olmuş olur. Binâenaleyh O'nun
tesiri, var etme ve yok etme hususunda, bütün mümkin varlıklar hakkında
geçerlidir ki, işte bu da secde etmektir, tevazu, huzû ve inkıyâd demektir.
Bunun bir benzeri ifâde de, Cenâb-ı Hakk'ın ''Bilakis göklerde ve yerde ne
varsa hepsi O'nundur.Hepsi de O'nun emrine ramdırlar" (Bakara, 116) ve "Halbuki
göklerde ve yerde ne varsa (hepsi) ister istemez O'na boyun eğmiştir" (au
irmân, 83) ayetleridir.
Cenâb-ı Hakk'ın
"ister istemez" ifâdelerine gelince, bununla şu murad edilmiştir:
"Mesela hayat ve zenginlik gibi bazı hadiselere, insanın yaratılışı temayül
eder, onu arzular. Ölüm, fakirlik, körlük hüzün, kötürüm olma ve her türlü
kötülüklerden de, insanın yaratılışı nefret eder, uzaklaşır. Halbuki bütün
bunlar, Allah'ın kazası, kaderi, tekvîni ve icadıyla meydana gelirler. Hiç
kimsenin, bunlara karşı koyma ve bunları savuşturma gücü yoktur."
"gölgelerinde sabah akşam"
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, buyurmuştur. Bu hususta iki görüş bulunmaktadır;
Birinci Görüş:
Müfessirler şöyle demişlerdir: İster mümin isterse kâfir olsun, her şah'ın
gölgesi, Allah'a secde eder. Mücâhid şöyle demiştir: Mü'minin gölgesi, Allah'a
isteyerek; kâfirin gölgesi de istemeyerek secde eder. Zeccâc da şöyle
demektedir: Tefsirde varid olduğuna göre kâfir, Aİlah'dan başkasına; gölgesi
ise Allah'a secde eder. İşte bu noktada, İbnu'l-Enbari de şunu ilâve
etmektedir: "Allah Teâlâ'nın tıpkı dağlara anlayış verip, böylece de o
dağların Allah'ı teşbih etmekle meşgul olmaları ve Allah'ın da "Derken
Rabbi o dağa tecelli edince, onu paramparça ediverdi" (A'raf, 143)
buyurduğu gibi; tecellisinin o dağda zuhur etmesi gibi, Allah Teâlâ'nın
dağlara, sayesinde secde edebilecekleri akıl ve anlayış vermesi ve yaratması da
uzak bir anlayış değildir.
İkinci Görüş: Gölgelerin secde etmesinden murad, onların bir
taraftan diğer tarafa meyletmeleri, güneşin alçalmasıyla uzayıp, yükselmesiyle
de kısalmalarıdır. O halde o gölgeler, uzamalarında, kısalmalarında ve bir
taraftan diğer bir tarafa meyletmelerinde, Allah'a inkıyâd etmiş ve teslim
olmuşlar demektir. Burada, hassaten
akşamdan ve sabahtan
bahsedilmiştir; çünkü gölgeler, ancak bu iki vakitte büyür ve o çoğalırlar.
[62]
"De ki (Resulüm),
''göklerin ve yerin Rabbi kimdir?" De: "AHah'dır." Söyle:
"O halde O'ndan
başka kendilerine bile ne bir fayda, ne bir zarar vermeye
malik olmayan birtakım
veliler mi, (mabûdlar mı) edindiniz?" Söyle: "Gözügörmeyenlerle,
gören bir olur mu? Yahut karanlıklarla nûr bir olur mu? Yoksa Allah'a, O'nun
yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da, bu yaratma,
kendilerince birbirine
mi benzedi?" De ki: "Allah her şeyi yaratandır. O, birdir kâinatın
yegâne hâkimi ve sahibidir" (Ra'd, 16).
Bil ki, Allah Teâla,
"ona boyun eğiyor" manasında, göklerde ve yerde bulunan her şeyin,
Allah'a secde ettiğini beyan edince, putperestleri reddetmeye yönelerek
"'Ve ki (Resulüm), "göklerin ve yerin Rabbi kimdir?" De:
"Allah'dır" buyurmuştur. Bu cevap, kendisine sorulan kimsenin kabul
edeceği, tasdik edeceği ve reddetmeyeceği bir cevap olunca, onların bunu
kesinlikle inkâr etmeyeceklerine dikkat çekmek için, bu cevâbı hatırlatanın Hz.
Peygamber (s.a.s.) olması için ona böyle demesini emretmiştir. Hak Subhanehuve
Teâlâ, kendisinin, her var olanın, kainattaki her şeyin Rabbiolduğunu beyân
edince, "Onlara de ki: "O halde, onlar kendileri için herhangi bir
fayda ve zarara malik olmayan birer cansız varlık oldukları halde daha niçin
Allah'ı bırakıp da, onları dost edindiniz?" demiştir. O putlar, kendileri
için bir fayda elde etmekten ve kendilerine gelebilecek zararı da defetmekten
aciz olunca, onlar, başkaları için bir fayda elde etmekten ve başkalarından
zararı savuşturmaktan ise, haydi haydi aciz olurlar... Binâenaleyh onlar, buna
kadir olamadıklarına göre, onlara ibâdet etmek de, mahza abes bir iş ve
akılsızlık olur.
Cenâb-ı Hak, bu denli
açık olan deliller serdedince, bu gibi delilleri bilmeyenin, anlamayanın adetâ
"kör" gibi; onları anlayanın ise, "gören" gibi; bu gibi
hüccetleri bilmeyenin karanlıklarrbilenlerin ise, nurlar gibi olduklarını beyan
etmiştir. Herkesin, zarurî olarak, kör olanın görene; karanlığın nura, eşit ve
denk olmadıklarını bilmesi gibi; yine herkes, zarurî olarak, bu delilleri
bilmeyenin, onları bilene eşit ve müsavî olmayacağını da bilir..
Hamza, Kisaî, Ebu Bekr
ve Asım'ın ravisi Amr, yâ ile şeklinde okumuşlardır. Zira bu fiil, cemi olan
isimden önce gelmiştir. Diğer kıraat imamları ise, tâ ile testevi şeklinde
okumuşlardır. Ebu Ubeyde de, bu ikinci okuyuşu tercih etmiştir.
[63]
Daha sonra Cenab-ı Hak
bu izahı tekid ederek, "Yoksa Allah'a, O'nun yarattığı gibi yaratan
ortaklar buldular da da, bu yaratma, kendilerince birbirine mi benzedi?"
buyurmuştur. Yani "Onların, Allah'ın şerikleri olduğunu iddia ettikleri bu
şeylerin, Allah'ın yaratmasına benzer bir yaratmaları, mahlukları yoktur ki
onlar, o putların, yaratma vasfında Allah'ın ortakları olduklarını, böylece de
o putların, ulûhiyyette Allah'ın ortakları olmaları gerektiğini
söyleyebilsinler. Tam aksine o müşrikler, bu putlardan, kesinlikle herhangi bir
fiilin sâdır olmadığını, ne yaratmanın ne de tesirlerinin bulunmadığını zarurî
olarak bilirler. Durum böyle olunca da, onların, o putların, ulûhiyyette
Allah'ın ortaklan olduklarına hükmetmeleri sırf akılsızlık ve sırf cehalet
olur. Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:
[64]
Bil ki alimlerimiz,
fiillerin yaratılması meselesinde bu ayetle birkaç yönden istidlal etmişlerdir:
1) Mutezile, canlıların da, tıpkı Allah'ın yarattığı
hareketler ve sükûnlar gibi, birtakım hareket ve sükûnları yarattıklarını
iddia etmiştir. Böyle
olması halinde, onlar, tıpkı Allah'ın yaratması gibi yaratan birtakım
şerikleri, Allah'a nisbet etmiş olurlar. Allah Teâlâ'nın bu ayeti, zemmetme ve
kabul buyurmama sadedinde zikretmiş olduğu malûmdur. Böylece bu ayet, kulun
kendi fiilini yaratamayacağına delâlet etmiş olur.
KadT şöyle demiştir:
Biz her ne kadar, "kul da bir şeyler yapar ve yaratır" dediysek de,
ancak ne var ki, kulun mutlak manada yarattığını söylemiyoruz. Eğer biz bunu,
mutlak anlamda söylemiş olsaydık, o zaman biz, kulun, tıpkı Allah'ın yarattığı
gibi yarattığını söylemezdik. Çünkü, bizden her biri, Allah'ın kudret
vermesiyle yapar; o, yaptığını, menfaat elde etmek ya da zararı gidermek için
yapar. Halbuki Allah Teâlâ, bütün bunlardan münezzehtir. Kulun yaratıcı olduğu
takdir edilse bile, ancak ne var ki onun yaratmasının, Allah'ın yaratması gibi olmadığı
sabit olmuş olur. Hem bu ilzam ve susturma, Cebriyye için de geçerlidir. Çünkü
onar "Allah'ın yarattığı şeyin aynısı, kulun kesbi ve fiilidir"
derler ki, bu da şirkin bizzat kendisidir. Çünkü ilâh ve kul o
fiilleri yaratma
hususunda, tıpkı, bir malda payları bulunan iki ortak gibidirler. Hem Allah
Teâla bu sözü kâfirleri ayıplamak ve onların davranışlarını zemmetmek için
zikretmiştir. Binâenaleyh şayet kulun fiili Allah'ın yarattığı şey olsaydı, bu
kınamanın bir faydası olmazdı. Çünkü böyle olması halinde kâfirler, "Bu
küfrü bizde yaratan Allah olduğuna göre, o küfrün bizde bulunması bizim
fiilimiz ve ihtiyarımızla olmadığı halde, daha nasıl bundan dolayı bizi
zemmeder ve bizi, cehalete ve kusura nisbet eder?" diyebilirler.
Birinci Soruya
Şöyle Cevap Verilir:
"Halk", ya bir şeyi yokluktan varlığa çıkarmak demek, veyahut da
ölçüp biçip takdir etmek demektir. Her iki manaya göre de, kulun muhdis
olduğunun takdir edilmesi halinde, o kulun "hadis" olması gerekir.
[65]
Ama muarızımızın,"
kul, her ne kadar yaratıcı ise de, ancak ne var ki onun yaratması Allah'ın
yaratması gibi değildir" şeklindeki sözüne gelince biz deriz ki:
"Halk", îcâd
etmek, var etmek, yokluktan varlığa çıkarmak demektir. Kulun kudretine göre
meydana gelen hareket, Allah'ın kudretiyle meydana gelen harekete denk olunca,
o zaman, yaratılan bu iki şeyden birisinin, diğer ikincisinin misli ve dengi
olacağı malumdur. Bu durumda da, "Kulun yaptığı olan bu şey, Allah'ın
mahlûku olan o şeye denktir" denilmesi doğru ve yerinde olur. Ancak, diğer
bakımlardan, bir farklılık ve başkalığın bulunduğunda da bir şüphe yoktur.
Ancak ne var ki, diğer bakımlardan bir muhalefetin bulunması, bu yönden bir
denkliğin bulunmamasına zarar vermez. İstidlal hususunda bu kadar şey kâfidir.
Muarızımızın,
"Bu, kulun fiili Allah'ın yarattığıdır" dedikleri için, Cebriyye için
de geçerlidir" şeklindeki görüşümüze gelince, biz diyoruz ki: Bu, gerekli
değildir, zira ayet, kulun yaratmasının, Allah'ın yaratmasının bir misli
olmasının caiz olmayacağına delâlet etmektedir. Biz, kul için kesinlikle
herhangi bir yaratmayı kabul etmiyoruz. O halde bize, böyle bir şey niye
gereksin ki?
Muarızımızın,
"kulun fiili, Allah'ın yaratması olsaydı, o zaman, buna göre kâfirleri
kınamak, tenkit etmek makul ve uygun olmazdı" şeklindeki sözüne gelince,
biz deriz ki: Bunun neticesi şuna varır: Bir medh ve birzemm bulununca, kulun,
fiili hususunda bağımsız olması gerekir. Halbuki bu hüküm nakzedil m iştir.
Çünkü Allah Teâlâ, kâfir olarak öleceğini bildiği halde, Ebu Leheb'i, küfründen
dolayı kınamıştır. Halbuki biz, Allah'ın bildiği şeyin aksinin meydana
gelmesinin imkânsız olduğunu zikretmiştik. İşte, ayetle ilgili açıklamaların
izahı bundan ibarettir.
2) Cenâb-ı Hakk'ın "De ki:" Allah her şeyi
yaratandır" ayetinin ifade ettiği husustur. Kulun fiilinin,
"şey" olduğunda şüphe yoktur. Binâenaleyh, onun da yaratıcısının
Allah olması gerekir. Muarızlarımızın bu husustaki sorulan daha önce geçmişti.
3) Cenâb-ı Hakk'ın, "O, birdir, kâinatın yegâne
hakir-ve sahibidir" ayetinin ifâde ettiği husustur. Burada, Allah
Teâla'nın hangi hususta tek olduğu sorulamaz. Daha önce bahsedilen şey
"yaratmak" vasfı olunca, burada*: "vahdef'le, yaratıcılık
hususundaki birlik ve vahdaniyyetin murad edilmiş olmas gerekir. Allah, kendisi
dışında kalan şeyin yegane hakimidir, kantlarıdır. Bu durumda, bu ifâde de,
bizim görüşümüzün doğruluğuna bir delil olmuş olur.
[66]
Cehmiyye, Allah
Teâlâ hakkında "şey" kelimesine kullanılamayacağını, yani, O'na
şey deflemeyeceğini etmiştir. Bil ki bu münakaşa, ancak lafızda olup, bu
d? vasfın Allah
hakkında kullanılıp kulanılamayacafr
hususudur. Cehmiyye
Allah'a "şey" denilemeyeceğini iddia etmiş bu hususa şu şekilde istidlal etmiştir.
1)Cenâb-ı Hak şayet "şey" olsaydı, ozamanonun,
"Allah her şeyi yaratana*" ifadesinden dolayı, kendi kendisinin de
yaratıcısı olması gerekirdi. Bu imkânsız olunca Allah'a "şey"
denilmemesi gerekir. "Bu sınırlandırılmış bir umûm (genel) ifâdecfir"
de denilemez. Çünkü, tahsis görmüş umum, ancak tahsis edilen kısım, geriye
kalanlardan daha düşük ve daha az olduğu zaman makbul olur. Bu tıpkı, bir
kimseor-"şu narı yedim; ancak ne var ki ondan yemediğim birkaç tane
düştü" demesr* benzer. Burada Allah'ın zâtı, varlıkların en yücesi ve en
kıymetlisidir. Binâenaleyh. daha nasıl, hakkındaki hüküm hususî olduğu halde,
genel olan o lafız onu içine alabilir?
2)
Cehmiyye,
Cenâb-ı Hakk'ın, "Onun benzeri gibisi (dahi) yoktur" (Sûra. r»
ayetine tutunmuştur. Bunlara göre ayetin manası, Allah'ın mislinin misli olan
birse. yoktur. Halbuki, her hakikatin, kendisinin mislinin misli olduğu
malumdur. O hafcJ» Allah Teâlâ da, kendisinin mislinin mislidir. Halbuki Allah
Teâlâ, kendisinin misünr misli olan bir şey olmadığına dikkat çekmiştir.
Binâenaleyh bu da, Allah Teâla'y» "şey" denilemiyeceği hususunda bir
nâss olmuş olur.
3) Allah Teâla'nın, "En güzel isimler Allah 'mdır.
O halde O'na bunlarla duâ edm* (Araf, 180) ayetinin ifâde ettiği husustur. Bu
ayet, Allah'ı ancak, en güzel isimlertt çağırmanın caiz olabileceğine delâlet
etmektedir. Halbuki "şey", mevcudatın tm değersizi hakkında da
kullanılır. Binâenaleyh bu lâfız, güzellik ve cemâl anlam vermemektedir. Bu
sebeple bu lâfzın, en güzel isimlerden olmaması gerekir Binâenaleyh Allah'ı bu
lafızla çağırmanın caiz olmaması gerekir.
Ehl-i sünnet alimleri
ise, Allah'a "şey" denilebileceği hususunda, O'nun, "Şahrt olmak
bakımından hangi şey daha büyük? De ki: "Benimle sizin aranızda AMak
hakkıyla şâhiddir"(Enam, 19) ayetine tutunmuşlardır. Karşı taraf buna da,
Cenafr-Hakk'm "De ki:"Şahid olmak bakımından hangi
daha büyük?"
ifadesi, cevabı verilmemiş bir sorudur. O'nun , "De ki: "Benimle
sizin aranızda Allah hakkıyla şâhiddir" ifâdesi de makabtiyle alakası
olmayan, yeni başlamış müstakil bir cümledir" diyerek cevap vermiştir.
[67]
Mutezile, Allah
Teâlâ'nın, ilmiyle değil, zâtı gereği âlim, kudretiyle değil, zâtı gereği kadir
olduğu hususunda bu
ayete tutunarak şöyle
demişlerdir: "Çünkü, şayet Allah'ın ilim, kudret ve hayat gibi sıfatları
olsaydı, bu sıfatlar, ya Allah'ın yaratmasıyla var olacak, veyahut da yaratması
bulunmaksızın var olacaklardı. Birincisi batıldır, aksi halde teselsül gerekir.
İkincisi de batıldır, zira Cenâb-ı Hakk'ın buyruğu, Cenâb-ı Hakk'ın hem zâtına
hem de sıfatlarına şamildir.
Biz bu ayetin,
Allah'ın zâtı hakkında tahsis görmüş olduğuna hükmettik. Binâenaleyh bu
ifâdenin, Allah'ın zâtının dışındaki hususlarda "asi" üzere kalması
gerekir ki, bu "asi" da Allah Teâlâ'nın zâtının dışında katan
herşeyin yaratıcısı olmasıdır. Binâenaleyh, şayet Cenâb-ı Hakk'ın ilim ve
kudret gibi sıfatlan olmuş olsaydı, o zaman Cenâb-ı Hakk'ın bunların da
yaratıcısı olması gerekirdi ki, bu imkânsızdır. Mutezile,
"halku'l-Kur'an" meselesinde bu ayete tutunarak şöyle demiştir: Ayet,
Allah Teâlâ'nın, her şeyin yaratıcısı olduğuna delâlet etmektedir. Kur'an,
Allah'ın kendisi değildir. Binâenaleyh, Kur'an'ın da mahlûk olması ve bu umûm
ifâdenin muhtevasına girmiş olması gerekir.
Cevap: Bu konuda en son söz şudur: Gerçi sîğa ve lafız,
genel olan bir sığadır. Ancak ne var ki biz bu sîğayı, akli delillerden dolayı,
Allah'ın sıfatları hakkında tahsis ederiz. (Yani O'nun sıfatlarını bu genel
hükmün dışında tutmak aklen zaruridir)
[68]
"O, gökten bir su
indirmiştir de, vadi/er, kendi miktarlarinca akmışlardır. Sıde, yüze çıkan bir
köpük yüklenip götürmüştür. Bir zinet veya bir metaelde etmek için ateşte
üzerine yaktıkları şeylerde de bunun gibi bir köpük, post basıl olur. işte
Allah, hak ile batıla böyle bir misâl verir. Amma, derken köpük atılır gider;
insanlara fayda verecek olan şeye gelince, İşte bu yeryüzünde kalır. Allah
böylece misâller getirir. Rablerine icabet edenlere, en
güzeli vardır. Ona
icabet etmeyenler, yeryüzünde bulunan şeylerin tamamı. bir misli de beraber
kendisinin olsa, onu muhakkak feda ederdi. İşte onlar hesâbm kötüsü onlar
içindir. Barınakları da cehennemdir. O, ne fena
yataktır. Öyle ya.
Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bifan kimse, o kör olan kimse gibi
midir? Ancak selim akıl sahipleridir ki, iyice düşünür ve idrâk eder"
(Rad, 17-19).
Bil ki Allah Teâla,
mü'min ile kâfiri, iman ile küfrü, gören ile köre, ışık ile karanlıklar;
benzetince, bu sefer iman ve küfür için başka bir misal getirerek "O, gökten b'.r su indirmiştir de, vadiler,
kene. miktarlannca akmışlardır" buyurmuştur. Suyun dağlardan ve tepelerden
alçakta olar vadilerde, o vadilerin genişliğine veya küçüKİüğüne göre karar
kılıp birikmesi gerekir Yine, suyun, o vadilerden fazla olduğunda taşıp
yeryüzüne yayılması, suyun üstünde-köpüğün hakkı da, etrafa dağılarak
sönmesidir. Bu köpük, ister suyun kaynayıc çalkalanmasından dolayı meydana
gelen bir beyazlık olsun; isterse suyun taşınrs olduğu küçük ve ince
maddelerden meydana gelmiş olsun birdir. Cenâb-ı Hak, suyır çok şiddetli
akmasından meydana gelen bu köpüğü zikredince, ateş ile meydana gelen köpük ve
tortudan da bahsetmiştir. Bu böyledir, zira, yedi maddeden her bir ya bir süs
yapmak, yahut da ev işlerinde kendisine ihtiyaç duyulan eşyalardan bi-eşya elde
etmek için, ateşle erittidiğinde o maddeden bir tür köpük ve tortu ayrılır
Bundan yararlanılmaz aksine bu zayi olur, yok olur, geriye o maddenin külü
kalır Netice olarak diyebiliriz ki: Vadilerden seller aktığında onun üzerinde
köpükler olur O köpük atılır, geriye -se su kalır. Yedi maddenin her biri de
böyledir. Bu yea; maddeden her biri bir süs eşyası elde etmek veyahut da ev
işlerinde kullanmak içir bir mal elde edilmek istendiğinde eritilir;
eritilince, onun posası ve kiri aynlır; geriye kendisinden yararlanılacak olan
o cevheri kalır. İşte Cenab-ı Hak. burada da tıpk bunun gibi, kibriyâ, celâl ve
ihsan semâsından bir su indirir ki, bu Kur'an'dır. Vadiler ise, kullarının
kalbleridr Kalbler vadilere benzetilmiştir. Çünkü tıpkı gökten iner suların
vadilerde karar kılması gibi, o kalblerde de Kur'an ilimlerinin nurları karar
kılıp yerleşir. Yağmur sularından her biri, o vadilerin genişliği ve darlığı
nisbetinde oluştuğu, karar kıldığı gibi, burada da, her kalbte Kur'an
ilimlerinin nurundan ancak. o kalbin temizliği-kiriiliği, anlayışın kuvvetli
veya eksik olması kabilinden, ona uygun olan şeyler yerleşir, karar kılar.
Suya, erimiş yedi maddenin tortusu, pisliği karışıp
onun üzerine çıktığı;
sonra da o tortunun ve kirin giderek, kaybolarak, atılarak, geriye suyun
cevheriyle o yedi maddenin cevherlerinin kalması gibi, burada da Kur'an'ın
açıklamalarına birtakım şekk ve şüpheler karışır. Ama sonunda, o şekk ve
şüpheler zail olur, silinir; geriye iiim, din, hikmet ve mükâşefe kalır. İşte
bu meselin izahı ve bu meselin, getiriliş maksadına uygunluğunun izahı bundan
ibarettir. Müfessirlerin pekçoğu, bu temsil ve teşbihin nastl olduğunu beyan
etmemişlerdir.
[69]
6u mesele, bu ayette
geçen lafızlarla ilgilidir. 8u ayette bulunan
evdiye kelimesi hakkında
birtakım bahisler Vadi Ne
Demektir? bulunmaktadır:
Birinci Bahis: Evdiye,
vadi kelimesinin çoğuludur. Vadi'nin ne demek olduğu
hususunda da şu iki görüş ileri sürülmüştür;
Birinci Görüş: "Vâdî" içinde suların, sellerin aktığı dağ
ve tepelerden aşağıda ofan mekân, boşluk demektir. Bu, bütün dil alimlerinin
görüşüdür.
İkinci Görüş: Sühreverdî şöyle demiştir: "Aktığı zaman su da
vadî adını aiır. Çtkıp aktığı için, "vedî"ye de, bu isim verilmiştir.
Bu görüşe göre vadî, suyun aktığı yerin adı olması gibi, akan suyun da adı
olmuş olur. Meşhur olan görüş, birincisidir. Ancak ne var ki böyle olması
halinde, "vadîler aktı" deyimi mecazi bir ifâde olmuş olur. Buna göre
kelamın takdiri "vadilerin sulan aktı" şeklinde otur. Ancak ne var
ki, bu sözde muzaf hazfedilmiş, muzafın ileyh de onun yerine kaim olmuştur.
İkinci Bahis: Ebu Ali el-Farisî (r.h.) şöyle demektedir:
"Evdiye kelimesi vfldî kelimesinin çoğuludur. Halbuki biz cem'i *Wİ
kalıbında olan, fâii vezninde bir isim bilmiyoruz. Bu, aynı şey hakkında, şu
örneklerde olduğu gibi hem fail, hem de faîl kalıbının kullanılmasına benzer:
Âlim ve alîm, şâhid ve şehîd, nasır ve nasfr. Fail vezni, tıpkı sâhfb ve tâir
(arkadaş, kuş) kelimelerinin ashâb ve etyâr diye ef'âl vezninde çoğul yapılır. kalıbı da, tıpkı cerîb (ecribe) (uyuzlu-uyuzlular)
kelimelerinde olduğu
gibi, *M vezninde cemilenir. Faîl ile fail arasında bahsedilen bu münasebet
bulununca, hiç şüphesiz fail kalıbı da faîl kalıbının çoğulu gibi cemi
yapılarak vadi, evdiye; j-*i kalıbı da fail kalıbının cemisi üzerine cemi
yapılarak yetim, eytam; şerif, eşraf denilmiştir." Ebu Ali el-Farisî'nin
sözü bundan ibarettir.
Başkaları da, şöyle
demiştir: Vadi (evdiye) kelimeleri, aynen meclis anlamına gelen nâdi (endiye)
kelimeleri gibidir.
Üçüncü Bahis: Evdiye, kelimesi nekire olarak getirilmiştir. Zira
yağmur, bölgeler arasında sıra ile yağar. Böylece de, yeryüzünün bazı çayları
akarken, bazıları akmaz.
[70]
Cenab-ı Hakk'ın,
"kendi miktarlarınca" ifadesi ile ilgili iki bahis vardır:
Birinci Bahis: Vahidî şöyle der: "Kadrve kader bir şeyin
meblağı ve miktarı demektir. Nitekim Arapça'da, "Bu dirhemlerin miktarı,
sayısı ne kadardır?" denilir. Yani "bu dirhemler vezin itibariyle ne
kadardır" demektir Binâenaleyh, vezin itibariyle bir şeye denk olan şey, o
şey kadardır.
İkinci Bahis: deyimi "Vadiler miktannca su aktı. Eğer vadî
küçük olursa su az olur; eğer vadinin hacmi büyük olursa, su da çok olur"
demektir.
[71]
Cenâb-ı Hakk'ın,
"Sel de, yüze çıkan bir köpük yüklenip götürmüştür" ifâdesine
gelince, bununla ilgili iki bahis bulunmaktadır:
Birinci Bahis: Ferrâ şöyle demektedir: Arapça'da "Vadi köpük
attı, köpüklendi" denilir. O halde zebed isimdir. W1; kelimesi hakkında
Zecc6c"suyun üzerine çıkan, onu bürüyen" manalarını verirken,
başkaları, kabarıp yükselmesi sebebiyle (fazlalaşan), artan, yükselen anlamını
vermişlerdir. Nitekim bir şey arttığında, denilir.
[72]
Cenâb-ı Hakk'ın,
"Birzinet veya bir meta aramak için ateşte üzerine yaktıkları şeylerden de
bunun gibi bir köpük, posa hasıl olur" buyruğuna gelince, bil ki Allah
Teâlâ, sudan meydana gelen köpüğü darb-ı mesel yapınca, bunun peşinden ateşten
meydana gelen köpüğü darb-ı mesel yapmasını zikretmiştir. Bu ifadeyle ilgili
birkaç bahis vardır:
Birinci Bahis: Hamza, Kisaî ve Asımın ravisi Hafs, yâ ile yûkidûn
okumuşlardır ki, Ebu Ubeyde bu okuyuşu hem Cenâb-ı Hakk'ın ifadesinden dolayı,
hem de bu ifâdede bir muhatabın bulunmamasından dolayı tercih etmiştir. Diğer
kıraat imamları ise, tâ ile tûkidûne şeklinde muhatab sîgasıyta okumuşlardır.
Bu okuyuşa göre bu ifadeyle ilgili iki izah yapılabilir:
a) Bu, Cenâb-t Hakk'ın "O halde O'nu bırakıp da
birtakım veliler mi edindiniz?" buyruğunda bahsedilen kimselere hitaptır.
b)
Bunun,
kendisiyle herkesin murad edildiği genel bir hitâb olması da mümkündür. Buna
göre Cenab-ı Hak sanki, "Eytutuşturucular... ateşte üzerine
yaktıklarınızdan" demiştir.
İkinci Bahis: Bir şey üzerine yakmak iki kısımdır:
a) O şeyin ateşte olmaması. Hâmân, haydi benim için
çamurun üstünde ateş yak" (Kasu. 38) ayetinde olduğu gibidir.
b) Onun birşey üzerine tutuşturul ması ve o şeyin de
ateşte olması. Çünkü yedi maddeyi eritmek isteyen kimse, onları ateşe kor. İşte
bu sebebten ötürü Cenâb-ı Allah burada, "ateşte üzerine yaktıklarınız
şeylerden" buyurmuştur.
Üçüncü Bahis: Hak Teâlâ,. "bir zinet elde etmek için"
buyurmuştur. Meânî alimleri şöyle demişlerdir: "Bir zinet elde edilmek
için, üzerine ateş yak... şey, altın ve gümüştür; "veya bir meta'
aramak", elde etmek için üzerine ateş yakılan (yani ateşte eritilen
madenler de, demir, bakır, kalay ve tunçtur. Bunlardan ev eşyası ve istifâde
edilecek aletler yapılır. Kendisinden istifâde edilen herşeye "meta"
denir. Cenâb-ı Hak, "bunun gibi bir köpük (hâsıl olur" yani, "o
selin getirdiği suyun köpüğü gibi, bir köpük" buyurmuştun"
Daha sonra da, Allah,
hak ile batıla böyle bir misal verir" buyurmuştur. Bu, "Allah işte
hak ve batıla böyle teşbih yapar" demektir.
Daha sonra Allah Teâlâ
''Amma, derken köpük atılır gider; insanlara fayda verecek olan şeye gelince,
işte bu yeryüzünde kalır" buyurur. Ferrâ şöyle der: "Cufâ atmak ve
terketmek demektir. Nitekim, vâdî (sel) kuyuya kalıntılar attığında, denilir.
Binâenaleyh "cufâ, biraraya gelmiş, birbirine katılmış şeylerin ismidir. Ayetteki,
"cufft" kelimesi, "hâl" olarak mansubtur. Buna göre manası,
"Köpük, bazan suyun üzerine bir kabarcık olarak çıkar. Fakat sonunda
söner, patlar, kaybolur. Böylece de geriye, suyun cevheri ve o yedi maddenin
cevheri kalır. İşte şüphe ve hayaller de böyledir. Bunlar da bazan kabarır,
büyür, güçlenir. Amma sonunda yok olur, patlar, silinir gider. Geriye,
kendisine hiçbir şüphe karışmamış olan sırf gerçek kalır" şeklindedir. Bu
kelimeyi Ru'be b. Accâc, cufalen şeklinde okumuştur. Ebu Hâtim'den şu söz
nakledilir: "Ru'be'nin kıraati ile okunmaz; zira o fare yerdi."
[73]
Cenâb-ı Hakk'ın
"Rablerine icabet edenlere, daha güzeli vardır" buyruğu ile ilgil iki
izah vardır:
a)
Söz,
"Allah böylece misaller getirir" cümlesinde tamamlanmış, daha sonra
da yeni bir cümle olarak, "Rablerine icabet edenlere, daha güzeli
vardır" ifâdesi başlamıştır. Hüsnâ kelimesi mübtedâ ve mahaııen merfudur.
Lillezine kısmı da, onun mukaddem haberi olup, ifadenin manası, "onlar
için en güzel hasletler ve en güzel haller vardır" şeklinde olur.
b) Bu söz, kendinden önceki söz* bagiı olup, sanki
Cenâb-ı Hak şöyle demektedir "O geride kalan, tıpkı hakka ve hakikate
icabet eden, bunları kabul eden gibidir; atılan ve yok olan köpük ise, hakka,
hakikate icabet etmeyen kimse gibidir." Daha sonra bu benzetmenin,
benzeyiş yönünü beyan ederek şövle demiştir: "Rablerine
icabet edenlere, hüsnâ
(en güzel) yani cennet; icabet etmeyenlere ise, her türlü pişmanlık ve ceza
vardır." Burada şöyle bir izah daha yapılabilir: Allah Teâlâ, işte
böylece, Rablerine en güzel bir biçimde icabet eden kimseler için, misaller
verir." Binâenaleyh hüsnâ, mahzuf bir masdarın sıfatıdır.
Bil ki Allah Teâlâ, bu
ayette hem saîdlerin, hem de şakilerin hallerinden bahsetmiştir. Saîdlerin
hallerini, "Rablerine icabet edenlere en güzeli vardır" ifâdesi
anlatmıştır. Binâenaleyh bu "Rablerine, onun davet ettiği (çağırdığı),
tevhid, adalet, nübüvvette, peygamber gönderme ve peygamberlerin lisanında
gelen şer'i kanunları üstlenmeye icabet eden kimseler için, "hüsnâ"
vardır" demektir. İbn Abbas, "hüsnâ'yı "cennet" diye tefsir
etmiştir. Me&nî alimleri şöyle demişlerdir: Hüsnâ "iyilik hususunda en
faydalı, en güzel mükâfaat" demektir. 8u da, zarar şaibesinden tamamen
uzak, saygı ve şerefle içice olan, kesintisiz ve devamlı bir fayda demektir.
Cenâb-ı Allah, bir başka sûrede zikrettiği için, bu "hüsnâ"nın
ilâvesi olan sevabtan bahsetmemiştir. O da, "iyi iş, güzel amel yapanlara
hüsnâ (daha güzel iyilik), bir de ziyâdesi vardır" (Yûnus, 26) ayetidir.
Şakîlerin hallerini ise, "Ona icabet etmeyenlere" ayeti ile
anlatmıştır. Binâenaleyh bunlar için dört çeşit azab ve ceza vardır:
[74]
1) Ayetteki
"Yeryüzünde bulunan şeylerin tamamı, bir misli de beraber
kendisinin olsa, onu muhakkak feda eder (fidye) kurtuluş parası olarak verirdi"
ifâdesi ile anlatılan husus... İftidâ (fidye verme), iki şeyden birisini
diğerine bedel (karşılık) olarak vermektir. Ayetteki, "Onu muhakkak feda
eder (fidye olarak verirdi)"fiilinin ikinci mef'ûlü hazfedilmiş olup, bu,
"Onlar onu, kendi canlarına karşılık fidye olarak verirdi" demektir.
Yani, onlar bütün bu malları, kendilerini Allah'ın azabından kurtarmak için
fidye olarak verirlerdi"
anlamındadır. Buradaki bihf zamiri
"yeryüzünde bulunan şeyler" ifâdesindeki "şeyler"e yani mâ
edatına râcidir.
Bil ki bu mana
doğrudur, Çünkü her insanın esasında sevdiği, kendisidir. O, kendisi
dışındaktleri, ancak kendisinin fayda ve menfaatına vesile oldukları için
sever. Binâenaleyh insanın kendisi bir zarar, acı ve bıkkınlık içine düşüp de,
dünyadaki maddi manevî herşeye denk bir mata sahib olursa, bütün bunları,
kendisini o acı ve zarardan kurtarmak için fidye olarak vermeye razı olur.
Çünkü arızı olarak sevilenlerin, mutlaka zâtt gereği fasıl olarak) sevilen şeye
feda edilmesi gerekir.
2)
Ayetteki,
"işte onlar, hesabın kötüsü onlar içindir" ifâdesi ile anlatılan
husus... Zeccac şöyle der: 'Bu böyledir. Çünkü onların inkârları, amellerini
yok etmiştir. "Ben derim ki: Burada iki hal vardır: Seni, Allah ile,
Allah'a kulluk ile ve Allah'ı sevme ile meşgul eden herşey saîd, kıymetli,
kutsi ve yüce bir haldir. Seni, Allah'ın dışındaki şeylerle meşgul eden
(oyalayan) herşey ise, zararlı,
değersiz ve eziyet
verici bir haldir. Bu iki halin, daha kuvvetli veya daha zayıf, daha çok veya
daha az olabileceğinde şüphe yoktur. Bu hallere uygun olan işlere devam
etmenin, bu hallerin kuvvetlenip, insanda kök salmalarına sebeb olacağında
şüphe yoktur. Çünkü birşeyi çok ve sık yapmanın, o şeyin köklü bir melekeyi
doğuracağı aklen sabittir. Yine şüphe yok ki bu işler ne kadar çok
tekrarlanırsa, kök salan melekeleri o nisbette gerekli hale getirirler.
Binâenaleyh o fiillerden her biri, hatta onların bir anı, bir lahzası, akla
gelenleri, en tutarsız istekleri bile, o hallerin insanda gerçekleşmesi
hususunda bir tesir icra ederler. İşte ayette bahsedilen "hesâb"
budur. Bu işler üzerinde ayrıntılı olarak düşündüğünde, insan "Kim zerre
ağırlığınca bir hayır yapıyorsa, onu görecek; kim de zerre ağırlığınca şer
yapıyorsa onu görecek"(Zfeai, 7-8) ayetinin doğru olduğunu anlar.
Bu anlaşılınca bil ki,
"saîdler", Allah'ın dışındaki herşeyden yüz çevirme ve tamamen
Allah'a kul olmaya yönelme hususunda, Rablerine icabet edenlerdir. İşte bundan
dolayı, cennet onlar içindir. "Şakîler" ise, Rablerine icabet
etmeyenlerdir. Bundan dolayı da, onlar için "kötü bir hesab" söz
konusu olmuştur. "Kötü hesab" dan maksad, onların dünyayı sevip,
mevlâ'larından yüz çevirmeleridir. Binâenaleyh onlar ölünce, hem sevdikleri
dünyadan, hem de Hz. Mevla'ya hizmetten mahrum kalmış olurlar.
3) Ayetteki "(Onların) barınakları da
cehennemdir" ifadesi ile anlatılan husus. Bu böyledir, çünkü onlar Hz.
Mevlâ'ya hizmet etme bahtiyarlığından habersiz olup, dünya lezzetlerini elde
etmeye koşmuşlardır, Binâenaleyh öldüklerinde, sevdikleri herşeyden ayrılmış
olurlar. Bu ayrılıktan dolayı da, yanıp tutuşurlar. Yanlarında ise, bu musibeti
tedâvî edecek, telâfi edecek hiçbirşey yoktur. İşte bundan ötürü Hak Teâlâ,
"(Onların) barınakları da cehennemdir" buyurmuştur. Daha sonra da bu
"barınağı" tavsif ederek, "O, ne fena yataktır!" buyurmuştur.
Bunun böyle olduğunda şüphe yoktur.
Allah Teâlâ daha sonra
"Öyle ya, Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, o kör olan
kimse gibi midir?" buyurmuştur. Bu daha önce bahsi geçen, şu darb-ı mesele
bir işarettir: "Birşeyi bilen, gören kimse gibi; onu bilmeyen ise, adetâ
kör kimse gibidir." Bunların ise, biri diğerine benzemez. Çünkü kör kimse,
kılavuzu olmadan yürümeye başlayınca, onun bir çukura veya öleceği bir yere
düşeceği, yolu üzerinde bulunan faydalı eşyalara çarpıp kıracağı aşikardır.
Gören kimse ise, ölmekten ve kırıp dökmekten emindir.
Allah Teâlâ sonra da,
"Ancak selîm akıl sahipleridir ki, iyice düşünür ve idrâk ederler"
buyurmuştur. Bu, "O misallerden ancak, herşeyin manasını araştıran, her
kabuğun içindeki özü alan ve her sözün zahirinden, onun özüne ve asıl manasına
intikal edebilen akıl sahipleri istifâde eder" demektir.
[75]
"Onlar ki,
Allah'a olan ahdierini yerine getirirler, misaklarmı bozmazlar. Onlar ki
Allah'ın bîtiştirilmesini emrettiği şeyi bitiştirirler; Rablerinden korkarlar
ve kötü hesabtan enşide ederler. Onlar ki Rablerinin rızasını isteyerek,
sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar; kendilerine verdiğimiz nzıktan gizli ve
aşikâr olarak infâk ederler. Kötülüğü iyilik ile savarlar, İşte onlar, onlar
için bu yurdun bir sonucu vardır ki, o sonuç da Adn cennetleridir. Atalarından,
eşlerinden, zürriyetlerinden salah ehli olanlarla birlikte olarak, onlar onlara
girerler. Melekler de,
her bir kapıdan, onların yanma sokulacaklar (ve şöyle
diyecekler):
"Sabrettiğiniz şeylere karşılık, sizlere selâm olsun! Bu. o yurdun (en
güzel} bir sonucudur"
(Râd, 20-24).
Bil ki bu ayetin,
kendinden öncekilerle ilgisi olup olmadığı hususunda iki görüş vardır:
Birinci Görüş: Bu ayet, kendinden öncekilerle ilgilidir. Buna göre
şu iki izah söz konusudur:
1) Bu ifâde, (geçen ayetteki -elbâb" (selim akıl
sahibleri) ifâdesinin sıfatı olabilir.
2) Bu ifâde, (geçen ayetteki),"Rabbinden sana
indirilenin hak olduğunu bilen kimse"nin (Râd. 19) sıfatıdır.
İkinci Görüş:
"Allah'a olan ahdierini yerine getirirler" ifâdesi mübteda;
"İşte onlar için, buyurdun bir sonucu vardır" ifâdesi de onun
haberidir. Bu tıpkı "Allah'a verdikleri sözü bozanlar" (Râ'd. 25)
ifâdesinin mübteda, 'İşte lanet onlaradır"
ifâdesinin de bunun
haberi olması gibidir. Bil ki bu ayet, başından sonuna kadar tek bir cümle
olarak, şarl ve ceza cümlesidir. Bunun hem şart cümleciği, hem de ceza (cevap)
cümleciği, çeşitli kayıttan ihtiva etmektedir. Şart cümleciğinde bulunan
kayıtlar dokuz tanedir:
[76]
1) Ahde Vefa:
Birinci Kayıt: "Onlar ki. Allah 'a olan ahdlerini yerine
getirirler" ifadesidir. Bu ifâde ile ilgili olarak şu izahlar yapılmıştır:
1) İbn Abbas "Cenâb-ı Hak, bununla, "Onlar Hz.
Âdem'in sulbünde iken Allah'ın onlardan aldığı ahdi ve "Ben sizin Rabbiniz
değil miyim?" deyip de, onlara da, "Evet" dedirtip, kendi
aleyhlerine şahit tutuşunu kastetmiştir" demiştir.
2)
Bu ifâdedeki,
"Allah'ın ahdi" sözü ile, doğruluğu hususunda delil olan her şey kastedilmiştir.
Bu da, şu iki şekilde olabilir:
a)
Allah'ın,
haklarında neshi ve değişikliği kabul etmeyen deliller ikâme ettiği şeyler.
b) Allah Teâlâ'nın, hakkında, sem'î deliller getirip
hükümleri beyâr» ettiği şeylerdir. Netice olarak denilebilir ki: Cenâb-ı
Hakk'ın 'Allah'a olan ahdlerini yerine getirirler" buyruğunun muhtevasına,
hakkında delil bulunan her şey dahildir. "Hüccet" için
"ahd" kelimesinin kullanılması doğrudur. Daha doğrusu şudur ki,
hüccetten daha sağlam ve kuvvetli bir ahid yoktur!.. Buna delâlet eden ise, bir
şeye yemin eden kimsenin, o yeminin vücubu, sırf yemin ile değil de, delil ile
de sabit olunca, ahdine vefa götererek o yeminini yerine getirmesinin
gerektiğidir. İşte bundan dolayıdır ki, eğer o kendisi için daha hayırlı ise,
yeminini bozması gerekir. Binâenaleyh, Allah'ın bunu ona, aklî veya nakli delil
ile gerekli kılıp ilzam etmesinden daha kuvvetli bir ahd yoktur. Nasıl ki
pekçok şeye yemin eden kimse, ancak bütün şeyleri yaptığı zaman yeminini yerine
getirmiş oluyorsa, bunun gibi kul da ahdi ancak, o şeylerin tamamını yerine
getirdiğinde ifa etmiş olur. Emrolunan bütün şeyleri yapmak, bütün yasaklardan
kaçınmak, buna dahil olduğu gibi,aynı şekilde muâmelelerdeki ahidteri yerine
getirmek ve emânetleri edâ etmek de buna dahildir. İşte ayetin tefsirinde sahîh
ve muhtar olan görüş budur.
[77]
Cenâb-ı Hakkın
"Misaklannı
bozmazlar" ifadesidir.
Bununla ilgili birkaç görüş bulunmaktadır:
Birinci Görüş: Ekser ulemânın görüşü olup buna göre, bu söz,
"ahde vefa gösterme"ye yakın olan bir ifâdedir. Çünkü ahde vefa
göstermek, misakı ve ahdi bozmamaya yakın olan bir şeydir. Bu, onun şöyle demiş
olması gibidir: "Onun (ahde vefanın) vücûdu, bulunması ve tahakkuku vacib
olunca, bulunmamasının imkânsız olması gerekmiştir." Evet bu iki mefhûm
başka başkadır; ancak ne var ki bunlar birbirini gerektirmektedirler
(mütelâzım). İşte bunun gibi, ahde vefa göstermek, misakı bozmamayı gerektirir.
Bil ki, ahde vefa
göstermek mutluluk mertebelerinin en yücelerindendir. Nitekim Hz. Peygamber
(s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Emânete riayet etmeyenin imanı, ahdine vefa
göstermeyenin de dini yoktur, " Bu konuda, Kur'ân'ı Kertm'de varid olmuş
olan ayetler ise, pekçoktur.
İkinci Görüş: "Misâk", mükellefin uhdesine almış olduğu
şeydir: Netice olarak. Cenâb-t Hakk'ın, ''Allah'a olan ahdlerini yerine
getirirler" ifâdesi, başlangıçta, Allah'ın, kulları mükellef kıldığı
şeylere; "misaklannı bozmazlar" ifâdesi de, kulun kendi ihtiyarı ile,
tâatları ve hayırları yerine getirmek gibi iltizâm edip üstlenmiş olduğu
çeşitli tâatlara işarettir.
Üçüncü Görüş: "Ahde vefâ"dan maksat Rubûbiyyet ahdiyle
kulluk ahdidir. "Mîsak"dan maksat ise, Tevrat, İncil ve diğer semavî
kitaplarda bulunan, zuhur ettiğinde Hz. Peygamber'in nübüvvetine iman etmenin
farziyyetine dâir mezkûr misaklardır, ahidlerdir.
Bif ki, ahde vefa
göstermek, hem aklen hem de dinen güzel bir şeydir. Nitekim Hz. Peygamber şöyle
buyurmuştur: "Kim Aliah'a bir ahid verir de, sonra ona hıyanet ederse, onu
yerine getirmezse, onda nifaktan bir alâmet ve haslet var demektir." Yine,
Hz. Peygamberden şu rivayet edilmiştir:
"Üç kişi vardır
ki, ben Kıyamet gününde onların hasmıyım. Her kimin de hasmı olmuşsam, ona
galip gelmişimdir: Bir söz verip de, sonra ahdini bozan kimse; bir işçi
kiralayıp da, onu tam çalıştırdığı halde, ücretinde ona zulmeden adam ve hür
bir kimseyi satın alarak, o hürrü köleleştiren ve onun kazancını yiyen kişi!'
Denildiğine göre,
Muâviye ile Bizans Hükümdarı arasında bir anlaşma, ahit bulunuyordu. Muâviye,
onlara sefer yapmak ve ahdi bozmak isteyince, birden bir at üzerindeki bir
kimsenin şöyle dediğini duydu: "Ahde vefa göstermek gerekir, gadr yoktur,
ahid bozulmaz." Allah'ın Resulünü şöyle derken duymuştum: "Kimin, bir
kavimle arasında bir
ahid bulunuyorsa, sakın o kavme olan ahdini (tek taraflı) bozmasın. Müddet sona
ermedikçe, bu helâl değildir. O zaman, karşılıklı olarak ahdini fesheder."
"Bu kimdir?" diye sorunca, oradakiler, "Amr İbn Uyeyne'dir"
dediler. Bunun üzerine de Muâviye geri döndü.
[78]
Üçüncü Kayıt: "Onlarki, Allah'ın bitiştirilmesini emrettiği
şeyi bitiştirirler" ifâdesi. Burada, şöyle bir soru bulunmaktadır: Ahde
vefa göstermek ve misakı bozmamak, emrolunan bütün şeyleri yapmanın, nehyedilen
bütün şeylerden de kaçınmanın vâcib olduğu hükmünü kapsamaktadır. O halde, bu
iki ifâdeden sonra bu kayıtların zikredilmesinin yararı nedir?
Buna iki şekilde cevap
verilir:
1) Allah Teâlâ bunu, hiç kimse sakın bu hususların
sadece ku! ile Allah arasında olduğunu sanmasın diye zikretmiştir. İşte bundan
dolayı da muhakkak ki, kul ile diğer kullar arasındaki hususları da ayrıca
zikretmiştir.
2)
Bu, tekiddir.
Sen bunu iyice
anladığın zaman biz deriz ki: Alimler bu ifâdenin tefsiri hususunda birkaç izah
şekli zikretmişlerdir:
1) Bundan murad, sıla-i rahimdir, akrabayı ziyarettir:
"Kıyamet gününde
şu üç şey, dillenmiş olarak gelir: Rahim, "Ey Rabbim, ben kesildim,
(Ziyaret olunmadım, vaslolunmadım)" der; emânet, "Ey Rabbim, ben terk
olundum, (edâ edilmedim) der; nimet de, "Ey Rabbim, inkâr olundum,
nankörlük gördüm" der."
2) Bu ifâdeden murad, Hz. Muhammed (s.a.s.)'i ziyaret
etmek, cthadda O'nu desteklemek ve ona yardım etmektir.
3- Bundan murad, kullara farz olan bütün hak ve hukuka
riâyet etmektir. Bu sebeple buna, sıla-i rahim ve, Cenâb-ı Hakk'ın,
"Mü'minler ancak kardeştirler" (Hucurat. ıo şeklinde de buyurduğu
gibi iman kardeşliği vesilesiyle sabit olan yakınları ziyaret dahil olduğu
gibi, bu "sıla"ya, imkân nisbetinde onlara iyilikler yapıp
sıkıntılarını gidermek suretiyle yardımda bulunmak; hasta ziyaretinde bulunmak,
cenaze merasimlerinde hazır olmak, insanlara selâm verip selâmı yaymak, onlara
tebessüm etmek, onlara eziyyet ve sıkıntı vermemek; yine aynı şekilde bütün
canlılara, hatta kedi ve tavuğa dahi iyi davranmak dahildir.
Fudayl İbn İyâz (r.h.)'dan rivayet edildiğine göre Mekke'de bir grup
insan, onun yanına girer. Onlar "Nereden böyle?" deyince onlar,
"Horasan'dan" cevâbını verirler.
Bunun üzerine o şöyfe
der: "Allah'dan korkunuz ve dilediğiniz yerde olunuz, dilediğimiz yere
gidiniz.. Ve biliniz ki, bir kimse her türlü ihsan ve iyiliği yapsa, ama onun
bir tavuğu bulunsa da, o da ona kötü davransa, o kimse muhsinlerden
olamaz!" Ben derim ki: Sözün neticesi şudur: Cenâb-ı Hakk'ın, "Onlar
ki. Allah'a olan ahdierini yerine getirirler, misaklanm bozmazlar"
buyruğu, Allah'ın emrini tazim edip ona saygı göstermeye; "Onlar ki Allah
)n ulaştırılmasını emrettiği şeyi ulaştırırlar" buyruğu da Allah'ın
yaratıklarına şefkatli davranmaya bir işarettirler.
[79]
Dördüncü Kayıt:
Cenâb-ı Hakk'ın , "Rablerinden çekinirler" Ukdesi. Bunun manası
şudur: "O, Allah'ın emrini tazim, O'nun kullarına da şefkat hususunda
gücünün yettiği her şeyi yapmış olsa ve fakat kalbini istila etmiş ve bürümüş
bir durumda Allah'dan haşyet duyması ve O'ndan korkması (havf) kaçınılmazdır ve
zarurîdir." Haşyet iki çeşittir:
a)
İbâdet ve
tâatlarında, ibâdetin fesadına veya onun sevabının azalmasına sebebiyet verecek
bir biçimde bir fazlalığın, veya bir eksikliğin yahut da bir bozukluk ve bir
halelin meydana gelmesinden korkmak.
b) Allah'ın celâl ve azametinden korkmak.. Çünkü insan,
kudretli ve heybetli bir hükümdarın huzurunda bulunduğu zaman, o tam tâat
içinde bulunuyor olsa dahi, ancak ne var ki, onun kalbinden o celâlin,
yüceliğin ve azametin heybeti gitmez.
[80]
Beşinci Kayıt: Cenâb-ı Hakk'ın 'Ve kötü hesaptan endişe
ederler" buyruğunun bildirdiği husustur. Bil ki dördüncü kayıt Allah'ı
saymaya, O'nu nazar-ı dikkate almaya işarettir. Bu beşinci kayıt da, korkuya,
haşyete ve kötü hesaba bir işarettir. Bu da Allah'dan korkmadan maksadın,
bahsetmiş olduğumuz O'nun celâl, azamet ve heybetinden korkmak olduğuna delâlet
eder. Aksi halde bir tekrar olmuş olur.
[81]
Altıncı Kayıt: Cenâb-ı Hakk'ın. "Onlar ki. Rablerinin rızasını
isteyerek; sabrederler" buyruğunun bildirdiği husustur. Bu ifâdenin
muhtevasına hem ibadetleri yapmak hususundaki sabır, hem hastalık ve zararlı
şeylerin, gam ve kederlerin ağırlıklarına sabır, hem de şehevî şeyleri
terketmeye karşı sabır dahildir. Netice olarak sabır, hem günah olan şeyleri
bırakmak hem de tâatları yapma hususunda olur. Ayrıca insan, bazan şu
sebeplerden dolayı sabretmeye yellenir:
a) O'nun belâlara karşı ne kadar sabırlı ve güçlü
olduğunun söylenmesi için sabretmesi.
b)
Feryâd-ü figân
sebebiyle ayıplanmamak için sabretmek.
c) Düşmanların
sevinmesine meydan vermemek için sabretmek.
d) Feryâd-ü figân etmenin bir faydası olmadığını
bilmekten ötürü sabretmek.
O halde insan, bu
sebeplerden herhagi birisi için sabrettiğinde, bu, nefsin mükemmelleşmesinde ve
saadete ermesinde etkisi bulunmayan bir sabır olmuş olur. Ama o kimse, bu
betanın, Allah'ı, ayıplardan, batıl ve sefihliklerden münezzeh olan, işleri
bihakkın taksim eden bir dağıtıcının taksimi olduğunu bildiği için; hatta, o
taksimatın mutlaka yüce bir hikmete, üstün ve ağır basan bir maslahata şamil
olduğunu ve buna razı olması gerektiğini, çünkü Mâlik'in mülkünde tasarruf
hakkı olduğunu, O'nun mülkünde tasarruf etmesinden dolayı Mâlik'e itiraz
edilemiyeceğini bildiği için; ya da belâya mübtelâ edeni müşa'hadeye gark
olduğu için sabrederse işte o zaman onun, o belâyı verenin nurunun tecellisine
gark olması, onu, o belâdan ötürü duyacağı acılardan adeta habersiz kılar; ki
işte bu, sıddîkların elde ettiği makamların en yücesidir. Binâenaleyh bütün bu
üç izah, o kimsenin, Allah'ın rızasını taleb ederek sabretmiş olduğunun
söylenebileceği izahlar olup, bu "O, sırf Allah'ın mükafaatını ve rızasını
elde etmek için sabretmiştir" demektir.
Bil ki, Cenâb-ı
Hakk'ın, "Rablehnin rızasını isteyerek" buyurmasında şöyle bir
incelik bulunmaktadır: Aşıkı, maşukası dövdüğünde, çoğu kez aşık, o dövene
bakar ve bununla sevinir. O halde Cenâb-ı Hakk'ın, "Rablerinin rızasını
isteyerek" buyruğu, bu mecazi manaya hamledilir. Yani, aşık olan kimse,
sevgilisinin yüzüne bakmakla duyacağı hazdan dolayı, onun, o dövüşüne razı
olduğu gibi, kul da Hakkın nurunun marifetine gark olduğu için, O'nun belâ ve
sıkıntılarına katlanır, sabreder ve ona razı olur. Bu çok güzel bir inceliktir.
[82]
Yedinci Kayıt:
"namazı dosdoğru kılarlar'7 buyruğunun ifâde ettiği husustur. Bi! ki.
namaz ve zekât, her ne kadar ilk cümlenin muhtevasına dahil olsalar da. namazın
diğer ibâdetlerden daha kıymetli olduğuna dikkat çekmek için, Cenâb-ı Hak onu
müstakil olarak zikretmiştir. Bu tabirin tefsiri, bu kitabımızda defalarca
geçmiş olup, nafile namazların da bu ifadenin muhtevasına sokulmasında bir
sakınca yoktur.
[83]
Sekizinci Kayıt:
Cenab-ı Hakk'ın "kendilerine verdiğimiz nzıktan gizli ve aşikâr olarak
infâk ederler'7 ayetinin ifâde ettiği husus.
Bu ifâdeyle ilgili iki
mesele vardır:
[84]
Hasan el-Basri şöyle
demiştir; "Bu ifâdeyle, farz olan zekât kastedilmiştir. Binâenaleyh, o
kimse "zekâtını vermiyor" mdiye töhmet altında tutulmayacaksa, evlâ olan, onun zekâtını gizlice vermesidir.
Yok eğer, böyle bir töhmet altına alınacaksa, evlâ olanı, onu açıktan açığa
vermesidir."
Şu da ileri
sürülmüştür: "Gizli, kişinin kendisinin verdiği; "aşikâr" ise,
onun imama, (zekât âmiline verdiği)dir."
Başkaları da şöyle
demiştir: Aksine bu ifâdeyle, hem farz olan zekât; hem de nafile olarak
(fazladan) verilen sadaka kastedilmiştir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın,
"gizli olarak" şeklindeki "kaydı" nafileyle; "aşikar
olarak" şeklindeki kaydı ise, farz olan zekâtla alâkalı olmuş olur.
[85]
Mu'tezile şöyle
demiştir: "Cenâb-ı Hak, rıztk olan şeyi infak etmek hususunda teşvikte
bulunmuştur ki, bu da rızkın sadece helâl olan şey olduğuna detâlet eder.
Çünkü, şayet haram rızık olmuş olsaydı o zaman Cenâb-ı Hak, haramı infâk etmeye
teşvik etmiş olurdu ki, bu İse caiz olmazdı.
[86]
Dokuzuncu Kayıt:
Cenâb-ı Hakk'ın * "Kötülüğü, iyilik ile savanlar" ayetinin ifâde
ettiği husustur. Bu hususta da şu iki izah yapılmıştır:
a) "Onlar, herhangi bir günah işlediklerinde, o
günahı tevbe ile siler, ve savarlar." Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s)'in,
Muâz İbn Cebel'e "Bir kötülük yaptığında,
onun peşinden (yanında)
onu silip yok edecek bir hasene,
iyilik yap "t43) dediği rivayet edilmiştir.
b) Bununla, onların, kötülüğe kötülükle mukabele
etmedikleri, tam aksine kötülüğe iyilikle mukabelede bulundukları
kastedilmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "6o$ ve kötü lakırdıya rastladıkları
vakit şerefli olarak geçerler''(Furkan. 72) buyurmuştur. İbn Ömer (r.a.)'in
şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Sıla-i rahim yapan kimse, kendisine önce
sıla-i rahim yapılıp da, sonra da buna mukabil sıla-i rahim yapan kimse değildir.
Ancak bu kimse kendisine sıla-i rahim yapılmayıp da, kendisi sıla-i rahim
yapan, sonra da, kendisine sıla-i rahim yapmayan kimselere şefkat duyan
kimsedir. Sabırlı kimse, zulme uğrayıp da sabreden, sonra da birileri kendisini
kışkırttığında galeyana gelen kimse değildir. Fakat halim olan kimse zulmedene
karşı gücü olup da, buna rağmen onu affeden kimsedir
Hasan el-Basri:
"Bunlar, verilmediklerinde veren; zulme uğradıklarında affeden
kimselerdir" demiştir.
Rivayet olunduğuna
göre, Şakîk İbn İbrahim el-Belhî, kendisini belli etmeksizin tebdil-i kıyafet
yaparak, Abdullah İbn Mübarek'in yanına girer. Bunun üzerine Abdullah İbn
Mübarek: "Neredensin?" deyince, o: "Belh"den
geliyorum" der. Bunun üzerine Abdullah İbn Mübarek: "Şakik'i tanır
mısın?" dediğinde O: "Evet!" der. Bunun üzerine Abdullah İbn
Mübarek: "Arkadaşlarının yolu, yordamı, tarikatı nasıldır?" dediğinde
de O: "Onlara bir şey verilmediğinde sabrederler; verildiğinde de
şükrederler" cevabını verir. Bunun üzerine Abdullah: "Bizim
köpeklerimizin hali de böyledir" der. Bunun üzerine Şakik: "Bu nasıl
olur?" diye sorunca, Abdullah İbn Mübarek: "Kâmil kimseler,
verilmediklerinde şükreden, verildiklerinde başkalarını tercih eden
kimsedir" diye cevap verir.
[87]
Bil ki bu dokuz kayıt,
şart olarak zikredilen kayıtlardır. Cezada zikredilen kayıtlara gelince, bunlar
da dört tanedir.
Birinci Kayıt: "kte onlar! Onlar için bu yurdun bir sonucu
vardır" buyruğunun ifâde ettiği husus, yani, demektir ki, bu da cennettir.
Çünkü, Cenâb-ı Hakk'ın dünyanın akibeti ve nihaî varış yeri olmasını istemiş
olduğu, bu cennettir. Vahidî şöyle demiştir:" Ukbâ, akıbet manasınadır. Bu
kelimenin şûra (şûra, meşveret), kurbâ (yakınlık, karabet) ve ruc'â (dönmek)
kelimelerinde olduğu gibi masdar olması da mümkündür. Masdar bazan bunun gibi,
necva (fısıidaşmak) ve da'va (iddia etmek-dava) kelimelerinde olduğu gibi fa'lâ
vezni üzere; bazan da zikrâ {öğüt, ibret) ve (zalimlik, haksızlık)
kelimelerinde olduğu gibi, fi'lâ vezni üzere gelir. Bunun bir isim olması da mümkündür.
Bu burada, failine muzâf olan bir masdardır. Manası da, "İşte bunlar yok
mu? Onlara, amellerinin peşinden mükâfaat olarak, cennet olan o yurt
vardır" şeklindedir.
İkinci Kayıt: Cenâb-ı Hakk'ın "ki o sonuç da, Adn
cennetleridir" ayetinin ifâde ettiği husustur. Bu ifâdeyle ilgili iki
mesele vardır:
[88]
Zeccâc şöyle
demiştir: ûpifâdesi ifâdesinden bedeldir. Bu ifâdeyle ilgili
geniş izahımızı, ayetinin tefsirinde yapmıştık. Orada müfessirlerin ve
lügatçıların görüşlerini zikretmiştik.
[89]
İbn Kesir ve Ebu Amr,
fiili, ya'nın dammesi ve hânın da fethası
ile, meçhul olarak yudhalûnehâ;
diğer kıraat imamları ise, girme işini onlara izafe ederek ya'nın fethası ve
hâ'nın dammesiyle yedhulûnehâ diye okumuşlardır.
Üçüncü Kayıt: Cenâb-ı Hakk'ın f eşlerinden, zürriyyetlerinden
salah phlf olanlarla birlikte olarak" ifadesi flçiii birkaç mesele vardır:
[90]
İbn Aliyye, fiiti
lamın dammesiyle satuha şekiinoe okumuştur. Keşşaf sahibi fethalı okuyuşun ise
daha fss t olduğunu söylemiştir.
[91]
Zeccâc, "Buradaki
men edatı, yedhuiûnehâ ifâdesinde* vâv
üzerine atfedildiği için
ref mahallindedir.
"Onlar Zeydife
beraber girdiler" (olduğu gibi, bunun nasb mahallinde olması da caizdir"
demiştir.
[92]
Ayetteki men
salaha ifadesiyle 'îgili
iki görüş bulunmaktadır: Salih
Kışının Anrabasına Şefaa;i
1)
İbn Abbas (r.a.): "Allah Teâlâ bununla, "Onlar gibi i etmemiş olsalar
bile, onların tasdik etmiş olduğu şeyi tasc • etmiş olan kimse"yt
kasdetmiştir" demiştir.
Zeccâc: "Allah
Teâiâ beraberinde salih ameller bulunmazsa, neseblerın fayda vermiyeceğini
hatta, babaların, eşlerin ve oğulların, cennete ancak saiih amelie sayesinde
gireceklerini beyân etmiştir" demiştir.
Vahidî: "Doğru
olan, İbn Abbas'ın söylediğidir Çünkü Allah, itaatkâr insanı-eennette ailesiyle
beraber bulunma sevincini, onun mükâfatının bir kısmı kılmıştı-Bu, o
kimselerin, salih ameller yapan itaatkâr kimseye bir ikram olmak üzere cennete
gireceklerine delâlet eder. Eğer onlar, cennete: kendi salih amelieriyle girmiş
olsalardı bu, o itaatkâr insana bir ik'ram olmuş olmazdı; bunu vaadetmenin de
bir manas kalmazdı. Çünkü, salih amel işleyen herkes, tabiatıyla cennete
girecektir" demiştr
Bil ki bu delil,
zayıftır. Çünkü bundan maksat, itaatkâr olan İnsana, onun sevinci" ve
neşesini artıran her bir şeyi hatırlatmaktır. Binâenaleyh Allah mükellefe, o
cennete girdiği zaman babalarının, hanımlarının ve çocuklarının onunla birlikte
bulunacağır müjdelediğinde, hiç şüphe yok ki, bundan dolay! mükellefin sevinci
büyür, neşes de artar. Hatta, cennetliklerin sevincini sağlayan en büyük
şeylerden birisinin, onlarır orada bir araya gelip, dünyadaki hal ve
hatıralarından bahsetmeleri, sonra da bunlardan kurtardığı ve cennete
ulaştırdığı için Allah'a şükretmeleri olduğu söylenmiştir. İşte bundan dolayı
Cenâb-ı Allah, cennetliklerin halinden bahsederken onların şöyle dediğini
nakletmiştir: "Ne olurdu dedi. kavmim bilselerdi, Babbimir beni
bağışladığım, beni ikram edilenlerden kıldığını"(Yasin. 26-27).
[93]
Ayetteki ve ezvâcühüm
ifâdesinde, hanımlar arasından bi- ayırım yapılmasına delâlet eden bir şey
yoktur. Kocasından sonraya kalan kadın kadar, kocasından önce ölen kadın da
daha hayırlı bir eş
olabilir. Şevde (r.anha)'den rivayet edilen şu haber det bu söylediğimize bir
delil gibidir: Hz. Peygamber (s.a.s.) onu boşamaya niyetlendiği zaman o,
"Ey Allah'ın Resulü, beni boşama, senin hanımların içinde
haşrolayımî" dedi.
[94]
Dördüncü Kaytt:
Cenâb-ı Allah'ın "Melekler
de, her bir
kapıdan, onların yanına sokulacaklar (ve şöyle diyecekler:)
"Sabrettiğiniz şeylere karşılık, sizlere selâm olsun. Bu o yurdun (en
güzel) bir sonucudur" ayetinin ifâde ettiği husus. Bu ifâdeyle ilgili
birkaç mesele vardır:
[95]
İbn Abbas şöyle
demiştir: "Onların, uzunluğu bin fersah, eni bin fersah olan içi boş
inciden çadırları vardır. Bu çadırların kanatları, altından olan bir kapısı
vardır. Melekier her bir kapıdan onların yanına girerek, onlara: "Allah'ın
emrine sabrettiğiniz için, sizlere selâm olsun!" diyecekler;1 Ebu Bekr
el-Esamm:*Her kapıdan" ifadesi, namaz kapısı, zekât kapısı ve sabır kapısı
gibi "iyilik kapılarından" anlamına gelir. Onlar. "İlk
yurdunuzdan sonra, Allah Teâlâ sizi ne güzel mükâfaâtlandırdı" derler.
[96]
Bil ki, eğer,
meleklerin girişini birinci manaya hamledersek, bu gerçekten büyük bir
şereftir. Çünkü Allah Teâlâ. bu muti kulların, ebedîlik, Huld cennetine
gireceklerini ve en güzel bir şekilde babaları, hanımları ve oğullarıyla bir
araya geleceklerini; sonra, meleklerin, kendi mertebelerinin büyüklüğüne
rağmen, selamlama ve ikramda bulunmak için onların yanına gireceklerini;
onların yanına girince de, tahiyye ve selâm :ie onlara ikramda bulunup,
"Bu o yurdun (en güzel) bir sonucudur" ö\yerek onları
müjdeleyeceklerini haber vermiştir. Hiç şüphe yok ki bu, kelamcıların,
"Sevâb, hâlis, devamlı ve tebcil ile tazime bitişmiş olan bir menfaattir,
faydadır" şeklinde ifade ettikleri şeyden başkadır. Hz. Peygamber
(s.a.s.)'in, her sene başında şehitlerin kabirlerine gelip, "Sabrettiğiniz
şeylere karşılık, sizlere selâm olsun. Bu, o yurdun (en güzel) bir
sonucudur" dediği rivayet edilmiştir. Dört halife de böyle yaparlardı.
[97]
Biz bu ifadeyi ikinci
manaya hamledersek, ayetin tefsiri şu manada olur: "Melekler «ısım
kısımdır. Onların; Rûhaniyyûn,Kerûbiyyûn
kısımları vardır.
Binâenaleyh kul.
sabır, şükür, murakabe, muharebe gibi çeşitli riyazatlarla nefsini • rdığında,
bu mertebelerin her birinde de kudsî bir cevher ve ulvî. bir rûh bulunduğundan,
bu sıfatlarla daha çok muttasıf olur. Ölüm esnasında bu kudsî cevherler
parlayınca, semavî ruhların her birinden, o ruhlara mahsus olan sıfattan
münasib ve uygun şeyler o nefiste tecelli eder. Böylece o nefsin üzerine sabır
meleklerinden, ancak sabır makamında zuhur eden nefsle alakalı hususî kemaller,
şükür meleklerinden de, ancak şükür makamında tecelli eden ruhanî kemaller feyezan
eder. İşte, bütün mertebelerle ilgili durum da aynıdır.
[98]
Bazıları, meleklerin
insanlardan daha üstün olduğuna dair, bu ayeti delil getirerek şöyle
demişlerdir: Allah Teâlâ,
insanın saadet
mertebelerinin hitamını, meleklerin,selâm. ikram ve tazim
yoluyla olmak üzere, onların
yanına
girmesi olarak
belirtmiştir. Binâenaleyh, bundan dolay ontar, insandan daha yüce bir
mertebededirler; eğer insandan daha aşağı bir mertebede olmuş olsalardı, o
insanların yanına, selâm ve tahiyye için girmeleri, o insanların derecelerinin
yüceliğini ve mertebelerinin şerefini gösteren bir şey olmuş olmazdı. Baksana,
yolculuktan evine dönen bir kimseye mertebesinin kemalini ifâde etmek için,
"Onu, emir, kâdî, vezir, müftü ziyaret ediyor" denildiğinde, bu
ziyaret edilen o insanın derecesinin, ziyaret edenlerden daha az ve daha aşağı
olduğuna delalet eder. Burada da böyledir.*44*[99]
Zeccâc şöyle demiştir:
Burada bir hazf bulunup, takdiri, "Melekler onların yanına her kapıdan
girerler ve "Selâmün aleykum"
derler" şeklindedir. Binâenaleyh, sözden anlaşıldığı için, ayette,
"derler" ifadesi hazfedilmiştir.
Ayetteki,
"Sabrettiğiniz şeylere karşılık, bu. o yurdun (en güzel) bir
sonucudur" sözü hakkında iki izah bulunmaktadır
1)
Bu ifâde,
"Selâm" ile ilgilidir ve manası, "Bu selâm, tâatlara ve
haramları terketmeye sabretmeniz sayesinde sizin için tahakkuk etmiştir"
şeklindedir.
2) Bu ifâde, bir mahzûfa mütealliktir ve takdiri
de şu şekildedir: "Gördüğünüz bu ikramlar, ve müşahede ettiğiniz şu
hayırlar, ancak o sabrınız vasıtasıyla tahakkuk etmiştir."
[100]
.
44) Not: Burada,
mantıken bir noksanlık olduğunu zannediyoruz. Zira, Razî'nin yaptığı izah,
beşerin daha efdal olduğunu göstermektedir. Halbuki matbu nüshaya göre durum
tam tersinedir. Kelamda bir iki kelimelik bir kısım düşmüş olabilir.
Allah'a verdikleri
ahdi. kuvvetli teminat ile de destekledikten sonra bozanlar,
Allah'ın
bitiştirilmesin! emrettiği şeyi koparanlar ve yeryüzünü fesada verenler
(yok mu), işte onlar,
lanet olsun onlara, yurdun kötüsü de onlara!"
Bil ki Allah Teâlâ,
saîdlerin sıfatlarını ve onlara düşen yüce ve şerefli hallsri zikredince, bunun
peşi sıra, şakilerin halini ve onlara düşen hoş olmayan ve hor kılıcı halleri
zikretmiş, böylece, izah tam olsun diye, vaadin peşine vaîdi, sevabın peşinden
ikâbı getirmiş ve "Allah'a verdikleri ahdi, kuvvetli teminat ile de
destekledikten sonra bozanlar" buyurmuştur. Biz daha önce Allah'ın ahdi'nin,
akli ve nakli deliller vasıtasıyla kullarını ilzam edip mükellef kılması
manasına geldiğini beyan etmiştik. Çünkü bu manada "and", her türlü
ahd ve yeminden daha kuvvetlidir. Zira yeminler, onların muktezâsını yerine
getirmenin vacib olduğuna delâlet eden deliller vasıtasıyla ancak tekîd ifâde
ederler. Bu ahdi bozmaktan murad, insanın delillere kesinlikle bakmamasıdır.
İşte o zaman, insanın bu delillerin gereği ile ameli mümkün olmaz veya bu ahdi
bozmaktan murad insanın o delillere bakıp, doğru olduğunu anladıktan sonra,
inat ederek, onlarla amel etmemesi veya, şüpheli olan şeye itibar ederek, hak
olanın aksine itikâd etmesi, inanmasıdır. Ayetteki, Kaydı, "Allah bu
delilleri, sapasağlam ve muhkem bir biçimde ortaya koyduktan sonra"
manasındadır. Çünkü Allah Teâlâ'nın, bir şeyin yapılmasının mutlaka faydalı;
terkedilmesinin ise zararlı olduğuna dair zikretmiş oWuğu delilden daha
kuvvetli bir sey yoktur.
Buna göre eğer,
"Ahd; ancak mîsak ile olduğuna göre, Allah Teâlâ'mn diyerek, bunu ayrıca
şart koşmasının hikmeti nedir!" denilirse, biz deriz ki: Buradaki
"ahd" ile, Allah'ın, kulu tuttuğu şeylerin; "mîsak" ile,
onu tekid edici delillerin Kastedilmiş olması imkansız değildir. Çünkü Allah
sana olan ahdini, ister aklî otsun, sterse sem'î olsun, diğer başka delillerle
tekîd eder.
Daha sonra Cenâb-ı Hak
"Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyikoparanlar" buyurmuştur. Bu
ifâde, daha önceki ayette geçen, "Onlar ki. Allah'ın, ulaştırılmasını
emrettiği şeyi ulaştırırlar"(Râd,21) ifâdesinin mukabilidir. Binâenaleyh,
vasletmenin zıddı olan sıla-i rahmi kesme işinin, bu kimselerin sıfatı olduğu
belirtilmiştir. Bu ifâdeden murad, Allah'ın, ulaştırılmasını, bitiştirilmesini
vacib ■aldığı her bir şeyi kesmektir. Bu ifâdenin içine, dostluk ve
yardım ile Peygambere, oitişme, onunla irtibat içinde olma; müminlerle
birleşme, akrabaları ziyaret etme ve üzerinde hakkı olan herkes ile irtibat
içinde olma da girer.
Sonra Cenâb-ı Hakk,
'Ve yeryüzünü fesada verenler" Duyurmuştur. Bu fesat, Allah'ın dininden
başka bir şeye davet etmek manasındadır. Bu bazan, mala ve cana zulmetmek,
bazan da beldeleri harab etmek suretiyle olur.
Sonra Cenâb-ı Hak bu
sıfatları zikretmesinin peşinden "işte onlar, lanet olsun onlara"
buyurmuştur. Bu, "Allah'tan olan lanet, kulun dünya ve ahiret
hayırlarından uzaklaştırılıp, bunların ztddı olan azâb ve gazaba dûçâr
kılınması", manasındadır. ''Yurdun kötüsü de onlara"ifadesinden
murad, cehennemdir, çünkü cehennemde, ancak, ona girenlerin hoşlanmayacağı
şeyler bulunmaktadır.
[101]
"Allah dilediği
kimsenin rızkını genişletir, dilediğinin rızkını daraltır. Onlar dünya hayatı
ile böbürlendiler. Halbuki dünya hayatı, âhiret yanında bir metâdan başka
birşey değildir'1 (Râd, 26).
Bil ki Allah Teâlâ,
tevhidi ve nübüvveti kabul hususunda ahdini bozan kimselerin, dünyada
lanetleneceklerini, ahirette de azaba dûçâr olacaklarını belirtince, bunun
üzerine sanki, "Eğer onlar Allah'ın düşmanı olsalardı, Allah dünyada,
onların üzerine bunca nimet ve lezzet kapısını açmazdı" denilmiş de, buna
karşılık O, bu soruya bu ayetle cevap vermiştir. Buna göre, Allah Teâlâ kimine
rızkı geniş verir, kimine de rızkını dar verir. Rızkın küfür ve imanla ilgisi
yoktur. Dolayısıyla bazan mü'min değil de kâfir bol rızık üzere bulunur; yine
bazan kâfir değil de mü'min darlık üzere bulunur. Binâenaleyh dünya bir imtihan
yurdudur.
Vahidi şöyle demiştir:
"Kadr masdarı Arapça'da, bir şeyi fazla ve noksan olmaksızın eşit
parçalara bölmek anlamınadır." Müfessirler ise "Ayetteki yakdiru
fiili, "daraltmak" anlamındadır. Bunun bir benzeri de, "Kimin de
rızkı daraihhrsa"(Talak. 7)ayetidir" demişlerdir. Buna göre ayetin
manası, "Allah Teâlâ dilediğine, yetecek kadar rızık verir, bundan geriye
birşey kalmaz, artmaz" şeklindedir.
Cenâb-ı Hakk'ın
"Onlar dünya hayatı ile böbürlendiler" ifâdesi, Allah Teâlâ'nın geniş
rızık verdiği kimselerle ilgilidir. Böylece Hak Teâlâ, rızkı bollaştırmasının,
aslında böbürlenmeye sebeb olmaması gerektiğini, çünkü bu geçici dünya
hayatının, ahiret hayatı yanında, çok az ve değersiz bir şeyin, sonsuz olan bir
şeye nisbeti gibi olduğunu beyân etmiştir[102]
"O kâfirler,
"Ona. Rabbisinden bir ayet (mucize) indirilmeli değil miydi?" derler.
De ki: "Şüphesiz Allah dilediğini saptırır; (kendisine) yönelenleri ise
hidayete erdirir. Bunlar iman edenlerdir, Allah'ın zikri ile kalbleri mutmain
olanlardır. Haberiniz olsun ki kalbler ancak zikrullah ile mutmaîn olur "
(flad, 27-28).
Bi! ki kâfirler,
"Ey Muhammed, eğer sen gerçekten bir peygamber isen, Musa ve İsâ gibi,
apaçık ve kesin bir mucize ve ayet getir" dediler. Allah Teâlâ, onların bu
isteğine. "De ki: "Şüphesiz Allah dilediğini saptırır, (kendisine)
yönelenleri ise hidâyete erdirir" buyurarak cevap vermiştir. Bu cevap,
birkaç şekilde izah edilir:
1)
Allah Teâtâ
sanki şöyle demektedir: "Allah ona apaçık alâmetler ve kesin mucizeler
indirmiştir. Fakat hidayet ve dalalet Allah'dandır. Dolayısıyla sizi Allah, o
apaçık ve kesin ayetlerden uzaklaştırıp saptırmış, başka kavimlere ise hidayeti
nasib etmiş, onlar da bu deliller sayesinde, Hz. Muhammed'in peygamberlik
iddiasında doğru olduğunu anlamışlardır
Durum böyle olunca, daha fazla ayet ve mucize göndermeye ne gerek
var?"
2)
Bu söz,
kâfirlerin sözlerine taaccüb etme yerine geçmektedir. Çünkü Hz. Muhammed
(s.a.s.)'de zuhur eden, o pekçok ve açık ayet ve mucizeler, hiçbir akıllı nsana
karışık gelmeyecek kadar fazla olup, buna rağmen onlar halâ başka mucize «-e
ayetler isteyince, bu, taaccübü ve yadsrgamayı gerektiren bir şey olmuştur.
3'nâenaleyh onlara sanki şöyle denilmiştir: "İnadınız ne kadar fazla!
Şüphesiz Allah sizin gibi küfürde şiddetli ısrar ve inad edenleri saptırır.
Dolayısıyla her türlü mucize nse bile, sizlerin hidâyete ermenize bir imkan
yoktur. Allah sizler gibi olmayanları, "davete erdirir."
3) Onlar başka alâmet ve mucizeler isteyince, onlara
sanki, "Başka mucize ve aâmetlerin zuhurunda, hiçbir fayda yoktur. Çünkü
hidayet ve dalalet Allah'dandır. 3'nâenaleyh pek çok mucize de meydana gelse,
Allah'ın hidayeti hasıl olmadığı takdirde, o mucizelerden istifâde etmek mümkün
olmaz. Buna karşılık sadece tek oır mucize olsa ve Allah'ın hidâyeti de
bulunsa, hiç şüphe yok ki o mucizeden yararlanılır. Öyle ise mucize istemeyi
bırakın, hidayet isteyerek Allah'a tazarru ve - azda bulunun" denilmiştir.
4) Ebu Ali el-Cübbâî şöyle demiştir: "Bu ifâdenin
manası şudur: "Allah Teâ i dilediği
kimseyi, kâfirliğinin bir cezası olmak üzere,
rahmet ve mükâfaatta"
uzaklaştırır. Binâenaleyh sizler, azabı ve mükâfaattan saptırılıp
uzaklaştırılma) hakettiğiniz için, Allah Teâlâ'nın, her istek ve dualarına
icabet ettiği kimselerde-değilsiniz. Allah ''(Kendisine) yönelenleri ise
hidayete erdirir" yani, "Tevbe edip (küfürden dönüp) iman eden
kimseleri, cennetine hidayet eder, ulaştırır." Cübbâi daha sonra şöyle
der: "Bu ifâde de delâlet eder ki, "hidayet", peşisıra
"tevbe etti" anlamına gelen tabiri geldiğine göre, "mükâfaat
vermek" manasınadır. Binâenaleyh Allah'ır mü'mine hidayet etmesi,
"sevâb vermek" manasınadır. Çünkü mü'min imanındar ötürü mükâfaata
müstehak olur. Bu da gösterir ki, Allah Teâlâ ancak, " ikâb(ceza>
vermek sureti ile sevabtan "saptırır", yoksa bize muhalefet eden
(ehl-i sünnetin) iddia ettiği gibi, "Küfre düşürmek sureti ile dinden
saptırmaz." İşte Ebu Ali el-Cübbâî'nir sözünün tamamı budur. Ayetteki, enâbe
kelimesi, "hakka dönmek" manasına olup asıl (kök) manası, "hayır
nöbetine girdi (başladı)" şeklindedir.
Bil ki Hak
Teâlâ'nın'"£îun/ar imân edenlerdir" ifâdesi,(Kendisine)
yönelenler" sözünden bedeldir. İbn Abbas (r.a.): "Allah Teâlâ,
Kur'ân'ı dinledikleri zaman, onların kalbleri huşu duyar ve mutmaîn olur"
demek istemiştir. Buna göre eğer, "Allah Teâlâ Enfâl sûresinde,
''Mü'minier ancak onlardır ki, Allah anıldığı zaman yürekleri titrer' (Entai.2}
buyurmuştur. Kalbin titremesi ise, mutmaîn olmanın zıddıdır. Öyle ise Cenâb-Allah,
niçin burada onların kalblerinin mutmain olduğunu söylemiştir?" denilirse,
buna birkaç bakımdan cevap verilir:
1) Onlar, Allah'ın ikâblarını hatırlayıp günaha
düşmekten de tam emin olamayınca işte bundan ötürü Allah Teâlâ Enfal sûresinde,
"Kalbleri ürperen" kimseler diye tavsi" etmiştir. Bunlar,
Allah'ın mükâfaat ve rahmet vaadlerini hatırladıkları zaman ise kalbleri buna
meyletmiş ve sukûna-huzura kavuşmuştur. Bu iki durum birbirine aykır değildir.
Çünkü kalbin titremesi, Allah'ın ikâb ve cezasının hatırlanması sebebi ile
mutmaîn oluş da, ilâhî mükafaatın hatırlanması sebebi iledir. Kalbin titremesi,
onlarır günahları düşünmeleri hali ile ilgilidir, itminan ise, taatlarla meşgul
olmaları esnasında olur.
2)
Bundan maksad
şudur: "Onların, Kur'an'm bir mucize olduğunu bilmeleri,
gönüllerinde, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in Allah tarafından
gönderilmiş hak bir peygamber olduğuna dâir bir itminan ve güvenin meydana
gelmesine vesile olur Ama taatlan tam ve mükemmel bir biçimde yapıp
yapamadıklarına dâir şüphele-ise, kalblerinde bir ürpertinin hasıl olmasını
gerektirir.
3)
Onların
kalblerinde, Hak Teâlâ'nın vaad ve va'îdinde doğru olduğu ve Hz. Muhammed
(s.a.s.)'in de, haber verdiği her hususta doğru söylediği hususunda bir itminan
ve güven hasıl olur. Fakat mükafaatı
sağlayacak taatlan işleyip
işleyemedikleri, cezayı
gerektiren günahlardan da tam
kaçıp kaçamadıkları hususunda da
kalblerinde korku ve ürperti bulunur."
[103]
Bil ki,
"Haberiniz olsun ki kalbler ancak zikrullah ile mutmain olur" ayeti
ile ilgili, son derece dakik ve ince sırlarla dolu bahislerimiz vardır. Bunlar
birkaç yönden izah edilir:
1) Varlıklar üç kısımdır: Tesir altında kalmayan,
müessir olan varlıklar; müessir olmayan ama tesir altında kalan varlıklar ve
herşeyde müessir olup, hiçbir tesir altında olmayan varlık. Hiçbir şeyden
müteessir olmayan müessir varlık, ancak Hak Subhânehû ve Teâlâ'dır. Müessir
olmayıp, müteessir olan varlıklar ise, cisimlerdir. Çünkü bunlar, çeşit çeşit
sıfatları ve birbirine zıt tesirleri (etkileri) kabul eden varlıklardır.
Bunların ancak, kabul etme hususiyeti vardır. Bazan müessir, bazan müteessir
olan varlıklara gelince, bunlar rûhânî varlıklardır. Bu böyledir, çünkü bunlar,
Hz. Allah'a yöneldikleri zaman, O'nun meşîetinden, kudretinden, tekvininden ve
İcadından feyezan eden tesirleri kabul etme durumuna gelirler. Cisimler âlemine
yöneldikleri zaman ise, onlar üzerinde tasarrufta bulunmaya iştiyak duyarlar.
Çünkü cisimler âlemini yöneten, ruhlar âlemidir.
Bunu iyice anladığın
zaman, bil ki, kalb, ne zaman cisimler âtemini araştırmaya ve müşahede etmeye
(seyre) yönelirse, o esnada bir daralma ve çarpıntı ile o cisimler âlemini ele
geçirip, onda tasarrufta bulunma konusunda şiddetli bir tamayül meydana getir.
Ama kalb, Hz. Allah'ın azametini araştırmaya ve müşahedeye yöneldiği zaman ise,
kalbte samedanî nurlar ve ilahî ışıklar hasıl olur. İşte kalb o zaman sükûna
erer. Bundan dolayı Hak Teâlâ ''Haberiniz olsun ki kalbler ancak zikrullah
(Allah' anma) ile mutmain olur" buyurmuştur.
2) Kalb, ne zaman bir hâle vâsıl olursa, oradan, ondan
daha şerefli bir diğer hale geçmeyi arzular. Çünkü cisimler aleminde bulunan
her saadet ve mutluluğun üstünde, lezzet duyulan ve gıbta edilen, bir başka
mertebe vardır. Ama kalb ve akıl, marifetuliah ve samedanî nurlar ile,
mutluluğu isteme noktasına ulaşınca, artık o noktada kalır ve karar bulur.
Böylece de oradan başka bir yere geçmeye kendinde güç bulamaz. Çünkü saadet
bakımından, bundan mükemmel ve yüce bir derece yoktur. İşte bu manadan ötürü
Altah Teâlâ "Haberiniz olsun ki kalbler ancak zikrullah ile mutmain
olur" buyurmuştur.
3)
Hayat
iksirinden, bakır madenine bir damla düşse, o bakır altın haline gelir ve bütün
çağlar ve zamanlar boyunca, ateşten hastl olan erimeye dayanarak bakî kalır.
İşte bunun gibi, Allah Teâlâ'nın celal ve azamet iksiri insanın kalbine düştüğü
zaman, onu hiçbir değişme ve bozulmayı kabul etmeyen, bakî, saf ve nûrânî bir
cevher haline dönüştürmesi haydi haydi evladır. İşte bundan dolayı Hak Teâlâ,
"Haberiniz olsun ki kalbler ancak zikrullah ile mutmain olur"
buyurmuştur,
[104]
''iman edip de, salih
ameller işleyenler (var ya), ne mutlu onlara. Dönüp gidilecek güzel yurt da
(onların olacak)"
(Râd. 29).
[105]
Bu ifâde ile ilgili
birkaç mesele vardır:
Tûbâ kelimesi ile
ilgili üç görüş bulunmaktadır
1)
Tûbâ, cennetteki bir ağacın adıdır. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in şöyle dediği
rivayet edilmiştir.
"Tûbâ cennette
bir ağaçtır. Onu Allah kendi eliyle dikmiştir. O, zinetler ve güzel elbiseler
bitirir (meyve gibi verir). Dalları ise, cennet duvarının gerisinden bile
görünür. "*45>
Ebu Bekr et-Esamm
(r.a.) ise, o ağacın aslının (kökünün) Hz. Peygamber (s.a.s.)'in evinde
(mescidinde) olduğunu ve her mü'minin evinde ondan bir dal bulunduğunu
(uzandığını) söylemiştir.
2) Bu, dil âlimlerinin görüşü olup, buna göre bu kelime,
tıpkı "büşrâ" (müjde, müjdelemek) ve "zülfâ" (yakın olmak)
kelimeleri gibi v1^ (hoş ve güzel oldu) fiilinin masdandır. (müjde sana)
ifâdesi de, "Sen hoş ve güzel olanı elde ettin" demektir.
Daha sonra alimler,
değişik birkaç izah yapmışlardır:
İbn Abbas (r.a.)'dan,
bunun manasının, "Onlar için sevinç ve göz aydınlığı vardır" şeklinde
olduğu; İkrime'den, bunun manasının, "Onlar için olan bu şeyler, ne
güzel" şeklinde olduğu; Dahhâkdan. bunun manasıntn: "Gıpta ve
hayranlık onlaradır, (Onlara gıpta ve hayranlık duyulur)" şeklinde olduğu;
Katâde'den, bunun manasının: "En güzel şey onlarındır" şeklinde
olduğu; Ebu Bekr el-Esamm'dan, bunun manasının: "Hayır ve ikram
onlarındır" şeklinde olduğu ve Zeccâc'dan da bunun manasının: "Hoş ve
güzel hayat onlarındır" şeklinde olduğu rivayet edilmiştir.
45) Keffu'l-Hafâ,
2/49.
Bil ki bütün bu
manalar birbirine yakındır. Farklılık kelimelerdedir, manada değil. Velhasıl bu
ifade, onların güzel şeylere nail olacaklarını tam olarak anlatmaktadır. Bütün
lezzetler, bu ifâdenin kapsamına girer. Kısaca tefsiri ise, "Her hususta
en güzel ve en hoş şeyler, onların olacaktır" şeklindedir.
3) "Bu laftz Arapça değildir." Bu görüşte
olanlar, değişik izahlar yapmışlardır: Bazıları, "Tûbâ, cennetin Habeşçe
ismidir" demişlerdir. Bu kelimenin, cennetin Hindce ismi olduğu veya
Hindce'de "bostan (bahçe) manasına geldiği de söylenmiştir. Bu görüşler
zayıftır. Çünkü Kur'ân'da ancak Arapça kelimeler vardır. Bilhassa bu lafzın,
Arapçadan iştikak ettiği açıktır.
[106]
Keşşaf sahibi "Ayetteki, ifadesi mübtedâ;ifâdesi onun haberidir.
"Sen hoş ve güzelotanı elde ettin" manasına gelir. Bu cümle nasb veya
refmahallindedir. Nitekim, şusözündeolduğu gibi: ifadesinin ref ve nasb ile
okunması da, sana, bu ifâdenin mahallini, mevkiini gösterir" demiştir.
Mekûzetu'l-A'râbî ise, bu ifâdeyi rf ^ şeklinde okumuştur.
Cenâb-ı Hakk'ın,
"Dönüp gidilecek güze! yurt da (onların) olacak" ifadesinden murad,
"Dönülecek ve karar kılınacak olan güzel yerdir." Bütün bunlar
Allah'a tâate teşvik ve masiyyetten sakındırmak için, Allah tarafından yapılmış
en büyük nimetleri vaadetmektir.
[107]
•
"öylece seni de.
kendilerinden evvel nice ümmetler gelip geçmiş olan bir ümmete, sana
vahyettiğimizi kendilerine okuman için gönderdik. Onlar Hahman'ı inkâr ederler.
Sen de ki: "O, benim Rabbimdir. O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. Ben.
ancak O'na tevekkül ettim. En son dönüşüm de.
ifadesindeki kâf
teşbih içindir. Buradaki
teşbihin izahı hususunda şöyle
denilmiştir: "Senden önceki peygamberleri gönderdiğimiz gibi, seni de,
kendisinden önce pekçok ümmet geçmiş olan bir ümmete gönderdik." Bu, İbn
Abbas, Hasan el-Basri ve Katâde'nin görüşüdür. Buna şu mana da verilmiştir:
"Geçmiş ümmetlere
peygamberler gönderip onlara okunan kitaplar verdiğimiz gibi, aynı şekilde sana
da bu kitabı verdik ve sen de bu kitabı (kendi ümmetine) okursun. Binâenaleyh
onlar, hala niçin bundan başkasını getirmeni teklif ediyorlar?" Keşsâf
sahibi: Bu, "Seni, öyle bir gönderişle gönderdik, peygamber yaptık ki, bu
gönderişin diğer gönderişlere karşı bir şanı ve üstünlüğü vardır"
demektir" demiştir. Sonra, Cenâb-t Hak onu nasıl gönderdiğini tefsir
ederek, "kendilerinden evvel nice ümmetler gelip geçmiş olan bir
ümmete" yani, "Seni, kendisinden önce birçok ümmet geçmiş olan bir
ümmete gönderdik. Binâenaleyh, o ümmet, ümmetlerin sonuncusu; sen de
peygamberlerin sonuncususun" buyurmuştur.
[108]
Cenâb-ı Hakk'ın, "Sana
vahyettiğimizi kendilerine okuman için gönderdik. Onlar. Rahman'ı inkâr
ederler" ifâdesinden murad, "Onlara, sana vahyettiğimiz o Kitâb-ı
Aziz'i okuyasın diye seni gönderdik. Onların hali ise, hala şudur: Onlar,
rahmeti her şeyi kuşatmış olan ve kendilerindeki her nimetin, kendisinden olan
Rahman'ı inkar ederler. Yine onlar, kendilerine, senin gibi birisinin
gönderilmesi ve onlara, mucize olan bu Kur'ân'ın indirilmesi nimetini inkâr
ettiler" şeklindedir. "Sen de ki: "O, benim Rabbimdir"
yani, "O, şeriklerden yüce olan tek ve emsalsiz Rabbimdir." O'ndan
başka hiçbir tanrı yoktur. Size karşı, bana yardım etmesi hususunda O'na
tevekkül ediyorum. Dönüşüm de yalnız O'nadır. Binâenaleyh, O, size karşı olan
sabır ve cihadımdabana yardım eder. Rivayet edilmiştir ki, "Onlar,
Rahman'ı inkâr ederler" ifâdesi, Abdullah İbn Ümeyye el-Mahzumî hakkında
nazil olmuştur. O, şöyle derdi: "Allah'ı biliyoruz.. Rahman'a gelince,
O'nu tanımıyoruz. Rahman olarak tanıdığımız ancak, Yemâme'nin
efendisidir." Böyle demekle onlar, Müseylemetu'l-Kezzâb'ı kastediyorlardı.
Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, "De ki: "İster Allah diye çağırın, ister
Rahman diye çağırın: hangisi ile çağırırsanız nihayet en güzel isimler
O'nundur" (isrâ. no) buyurmuştur. Bu, "Onlara, "Rahman'a secde
edin!" denildiği zaman. ''Rahman da neymiş?" dediler"
(Furkan.eo) ayeti gibidir ve yine rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber
(s.a.s.) Kureyşlilerle Hudeybiye'de antlaşma yaptığı zaman, antlaşma metnine,
"Bu Allah'ın Resulü Muhammed'in" ifâdesini yazdırınca, müşrikler, "Eğer
sen, Allah'ın Resulü idiysen, öyle ise biz seninle savaştık, böylece de
zulmetmiş olduk! (Ama biz bunu zaten kabul etmiyoruz). Fakat sen, "Bu,
Muhammed İbn Abdullah'ın (...) yaptığı antlaşma metnidir" diye
yazdır" dediler. Bunun üzerine de, aynen öyle yazıldı. Antlaşma metnine
"Bismillahirrahmânirrâhim" yazıldığında, müşrikler, "Rahman da
kim, biz onu tanımıyoruz?" dediler. Çünkü onlar.
mektuplarının başına,
"Ey Allahım, senin isminle..." diye yazarlardı. Bunun üzerine Hz.
Peygamber onlara, "siz nasıl istiyorsanız, Öyle yazın!" dedi.
Bil ki, ''Onlar,
Rahman) inkâr ederler" ifâdesini, bu iki rivayete göre manalandıracak
olursak, onun manası şöyle olur: "Onlar, bu Rahman adının Allah'a
verilmesini inkâr ediyorlardı; yoksa, Allah'ı değil!." Diğer alimler:
"Aksine onlar, ya tamamen bilerek inkâr edip yok saymak suretiyle, ya da
O'na eşler koşmak suretiyle, Allah'ı inkâr ediyorlardı" demişlerdir. Kadî:
"Bu görüş ayetin zahirine daha uygundur. Çünkü, "Onlar, Rahman) inkâr
ederler" ifâdesi, onların, Allah'ı inkâr etmiş olmalarını iktiza eder.
Rahman lafzından anlaşılan budur; yoksa bundan anlaşılan isim olarak Rahman
lafzı değildir. Nitekim birisi, "Onlar, Muhammed'i inkâr edip
yalanladı" dedikleri zaman bundan anlaşılan, Hz. Peygamberin kendisidir;
yoksa Muhammed ismi değildir.
[109]
"Bir Kur'ân ki,
eğer onunla dağlar yürütülseydi. veya onunla yer parça parça edilseydi, yahut
onunla ölüler kon ustur ulsaydı (yine o kâfirler ona iman etmezlerdi). Fakat,
bütün emir, yalnız Allah'ındır. İman edenler hâlâ şu
hakikati bilmediler mi
ki, Allah dileseydi elbette insanların hepsine birden hidâyet ederdi!... O
kâfirlere gelince, Allah'ın vaadi (gelinceye) kadar, kendi yaptıkları yüzünden
ya ansızın başlarına büyük bir belâ çatacak yahut (o belâ) yurtlarının yakınma
konaklayacak. Şüphesiz ki Allah, vaadinden dönmez" Râd, 31).
Bil ki, rivayet
edildiğine göre Mekkeliler, Mekke meydanında oturmuşlardı. Mz. Peygamber
(s.a.s.) onların yanına geldi ve onlara, İslâm'ı arzetti. Bunun üzerine,
Abdullah İbn Ümeyye et-Mahzumî O'na: "Bizim için Mekke dağlarını yürüt ki,
böylece yerimiz genişlesin. Yine orada bizim için nehirler akıt da, ziraatçilik
yapalım.
Yahut, bazı
ölülerimizi dirilt ki, senin söylediğinin doğru mu yalntş mı olduğunu onla-=
soralım. Çünkü İsa,ölüleri diriltirdi. Yahut rüzgarı bizim emrimize ver, ona
binelim beldelerde gezip dolaşalım. Çünkü rüzgâr, Süleyman'ın emrine
verilmişti. Se~ Rabbin katında Süleyman'dan daha değersiz değilsin" dedi.
Bunun üzerine "Bk Kur'ân ki onunla dağlar (yerlerinden) sökülüp
yürütülseydi veya onunla yer parça parça edilse ve nehirler gözeler haline
getirilseydi yahut onunla ölüler konuşturulsaydı" (işte o ancak, sana
indirdiğimiz bu Kur'ân olurdu)" ayeti nazil oldu Bu ayetteki,
"Eğer" edatının cevabı, bu sözden anlaşıldığı için hazfedilmiştir.
Zeccâc şöyle demiştir: " Burada hazfedilen cevap şudur: "Eğer o,
kendisiyle dağlan-yürütüldüğü (...) bir Kur'ân olsaydı, (onlar buna yine de
iman etmezlerdi)." Bu Cenâb-Hakk'ın, "Eğer biz onlara melekleri
indirseydik ve ölüler de kendileriyle konuşsayc (En'âm, m), (onlar yine iman
edecek değillerdi)" ayeti gibidir" demiştir.
Sonra Allah
Teâla, "Fakat bütün emir yalnız
Allahmdir buyurmuştur. Yani, "Dilerse yapar, dilerse yapmaz. Fiilleri ve
hükümlerinde hiç kimse O'na tahakküm edemez."
Bundan sonra Cenâb-ı
Hak "İman edenler, hâlâ şu hakikati bilmediler mi ki, Allah dileseydi
elbette, insanlar-hepsine birden hidayet ederdi!" buyurmuştur. Bu ifâde
ile ilgili iki mesele vardır[110]
fiti ifadesiyle ilgili
iki görüş bulunmaktadır:
1) Bu, "Onlar bilmediler mi?" demektir. Buna
göre ayet r iki izahı vardır:
[111]
Tabirinin İzahı
Birinci İzah: kelimesi, Naha kabilesinin lehçesinde
bilme-manasındadır. Bu, Mücahid, Hasan el-Basri ve Katâde gibi çoğu müfessır
-görüşüdür. Bunlar görüşlerine, şairin şu beytini delil getirmişlerdir
"Ben her ne kadar, kabilem.' toprağından uzakta idiysem de, toplum benim
onun oğlu olduğumu bilmedi mi:
Ebu Ubeyde de, bu
manada şu şiiri nakletmiştir; "Beni esir aldıklarında, onlara vadide derim
ki: "Sizler benim Zehdem (atlı atın) binicisinin oğlu olduğumu bilmediniz,
anlamadınız mı?
Kisaî: "Ben, Arapların, "bildim" manasında
olmak üzere, dediklenr hiç görmedim duymadım" demiştir.
İkinci İzah: Hz. Ali ve İbn Abbas'ın bunu şeklinde okudukları;
İb-Abbas'a "Bu, fiti değil mi?" denildiğinde onun, "zannediyorum
ki kâtib bunı. kendisini uyku bastığı bir anda yazmış. Aslında kelime şeklinded
-Binâenaleyh katib buna, fazladan bir harf ilâve etmiş ve böylece haline gelms
Böylece de şeklinde okunur olmuş..."'dediği rivayet
edilmiştir. Bu görüş çok tuhaf bir iddiadır. Çünkü bu, Kur'ân'ın tahrif ve
tashif edildiği (yarii harflerinin ve kelimelerinin değişmiş olduğu) neticesine
götürür ki, bu, onu bizatihi bir hüccet olmaktan çıkarır. Keşşaf sahibi de:
"Vallahi bu söz kesinlikle ve tartışmasız bir uydurmadır" demiştir.
Üçüncü İzah: Zeccâc
şöyle demiştir: "Bu ayetin
manası "iman edenler Allah
dileseydi bütün
insanları hidayete erdireceğini bildikleri için, bu kâfirlerin imanından
ümidlerini kestiler" şeklindedir. Bunun izahı şöyledir: Bir şeyin
olmadığını bilmek, onun gerçekleşmesinden, meydana gelmesinden ümit kesmeyi
gerektirir. Bu mülazemet, (birbirini gerektirme), güzel bir mecaz yapmayı
gerektirir. İşte bundan dolayı "ye's" lafzının, "bilmek" manasında
kullanılması, güzel olmuştur.
[112]
Alimlerimiz:
"Eğer Allah, dileseydi, elbette insanların hepsine birden hidâyet
ederdi" ifâdesini delil getirmiş ve şöyle demişlerdir: Lev (eğer) edatı,
herhangi bir şeyin bulunmaması sebebiyle ona bağlı olan diğer şeyin de
olmayacağını gösterir. Buna göre ayetin manası, "Allah Teâlâ, bütün
insanların hidayetini dilememiştir" şeklinde olur. Mutezile ise bu
meşieti, dilemeyi, bazan zorlama meşieti (ilcâ) manasına; bazan da, cennet
yoluna sevketmek, yöneltmek anlamına hamletmiştir. Mutezile içinde, bu ayeti
zahiri manasına hamledip şöyle diyenler vardır: "Allah Teâlâ, bütün
insanların hidayetini dilememiştir. Çünkü O, çocukları ve delileri hidayetle
mükellef tutmamıştır. Binaenaleyh, bütün insanların hidayetini istemiş olmaz."
Bu mesele hakkındaki izah, daha önce defalarca geçmişti.
Cenâb-ı Allah'ın 'O
kâfirlere gelince, Allah'ın vaadi (gelinceye) kadar kendi yaptıkları yüzünden
ya ansızın başlarına büyük bir belâ çatacak., yahut, (o belâ) yurtlarının
yakınma konaklayacak" ifadesiyle ilgili iki mesele vardır:
[113]
Cenâb-ı Hakk'ın ifadesiyle ilgili
iki görüş bulunmaktadır:
Birinci Görüş: Cenâb-ı Hakk'ın, bu ayetle, bütün kafirleri
kastettiği, zira bir
kısım kâfir için tahakkuk eden ölüm ve esir alınma gibi şiddetli ve sıkıntılı
hadiselerin, bütün kâfirlerin kalbinde bir keder ve üzüntü meydana getirdiği
ileri sürüldüğü gibi, şu da ileri sürülmüştür: Cenâb-ı Hak, bu ifâdeyle bazı
kâfirleri murad etmiştir ki bunlar, muayyen bir gruptur. el-Küffar kelimesinin
başındaki elif-lam, ahd içindir. Bu da, muayyen bir topluluğu gösterir[114]
Ayetle ilgili iki izah
yapılmıştır:
a) "Bu, "O kâfirler, yaptıkları küfürleri ve
kötü amelleri yüzünden, Allah'ın onlara ya çocukları hususunda her an
indirebileceği çeşitli
belâ ve musibetlerden onların kalblerini hoplatan büyük bir belâ
isabet eder. Yahut
onlara yakın bir belâ iner de, böylece feryad-ü figanı basar ve harekete
geçerler. Binâenaleyh o belânın kıvılcımları ve zararları onlara da
ulaşır." Böylece, onların ölümü yahut Kıyamet demek olan vaad-i ilâhi
gelip çatar" demektir.
b) Bu, şu manayadır: "Hz. Peygamber (s.a.s.)'e olan
düşmanlıkları ve yalanlamaları sebebiyle Mekkelilenn başına ansızın bir belâ
gelip çatar. Çünkü Hz. Muhammed (s.a.s.), her zaman, onlara seriyyeler (baskın
müfrezeleri) gönderirdi. Böylece Mekke'nin hali değişirdi. O seriyyeler onları
teker teker yakalar, hayvanlarını toplar götürürlerdi.
Yahut ey Muhammed sen,
Hudeybiye'ye konakladığın zamanki gibi, ordunla onların yurtlarına yakın bir
yere otağ kurarsın. Derken Allah'ın vaadi, yeni Mekke'nin fethi zamanı gelir
çatar. Bunu Allah, Peygamberine (s.a.s.) vaadetmişti.
Daha sonra Cenâb-ı Hak
"Şüphesiz ki Allah vaadinden dönmez" buyurmuştur. Bundan maksad, Hz.
Peygamber (s.a.s.)'in kalbine güç vermek ve endişesini gidermektir. Kâdî şöyle
der: "Bu ifâde, Allah Teâlâ'nın va'îd (tehdid)İerinden cayabileceğini
ileri sürenlerin görüşünün yanlış olduğuna delalet eder. Her nekadar bu ayet
kâfirler hakkında ise de, nazar-ı dikkate alınacak şey, ayetin sebeb-i
nüzulünün hususi oluşu değil, lafzının umûmî manasıdır. Çünkü bu lafız, umûmî
manası ile, fasıklar İçin yapılan hertürlü ilahi tehdidleri de içine
alır."
Buna şöyle cevap
verilir: Hulf (sözden dönmek) başka şey, umûmî bir ifâdenin tahsis edilmesi
(sınırlandırılması) ise başka bir şeydir. Biz, Allah Teâtâ'nın hulf edeceğini
söylemiyoruz. Ancak umûmî olan va'îd ayetlerini, aff-ı ilâhiyi gösteren
ayetlerle tahsis ediyor (sınırlıyoruz).
[115]
"Andolsun ki
senden evvelki peygamberlerle de istihza edilmişdi de, ben okâfirlere mühlet
vermiştim. Sonra ise onları yakaiayıverdim. Bak, benimikâbım nasılmış! Her
nefsin, kazandığının hepsini bilen Allah'a onlar şirkkoştular. De ki:
"Bunlara bir ad verin bakalım! Yoksa siz yeryüzünde O'nabilmediği birşeyi
mi haber veriyorsunuz? Yoksa sözün zahiri ile mi...?" Hayır o kâfirlere,
tuzakları süslü göründü ve onlar doğru yoldan alıkondular. Allah kimi
şaşırtırsa, artık onun için hidayet edecek hiç kimse yoktur. Dünya
hayatında, onların
hakkı azabtır. Ahiret azabı ise, daha çetindir. Onları Allah'ın azabından
koruyacak olan hiç kimse yoktur" (Rad. 32-34).
Bil ki o kafirler, Hz.
Peygamber (s.a.s.)'den, istihza ve alay yollu, başka mucizeler steyip, bu da
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in gücüne gidip, bu sözlerden rahatsız olunca, Cenâb-ı
Allah, onu teselli etmek ve kavminin akılsızlığına karşı ona sabır vermek için
ou ayeti indirerek Ona: "Kavminin seninle alay etmesi gibi önceki
peygamberlerin Kavimleri de onlarla alay etmişlerdi de ben o kâfirlere mühlet
vermiştim. Yani azablarını ertelemek sureti ile biraz zaman tanımış, sonra da
onları kıskıvrak yakalamıştım. Binâenaleyh bak benim, onlara ikâbım nasılmış!
Bil ki ben, o geçmiş Kavimlerden intikamımı aidtğım gibi, bunlardan da
alırım" demiştir.
"İmlâ"
mühlet vermek ve onları tıpkı hayvanlara otlakta bir müddet otlama imkanı .
erilmesi gibi, bir süre bolluk ve rahatlık içinde bırakmaktır. Bu, onlar için
bir tehdid ve Hz. Peygamber (s.a.s.) ile istihza yollu mucize istemelerine bir
cevaptır.
[116]
Daha sonra Cenâb-ı
Allah, müşriklere bir hüccet yerine geçecek, onları azarlayacak ve hayrete
davet edecek bir ifâde ile şöyle buyurmuştur: "Her nefsin kazandığının
hepsini bilen Allah 'a mı?" Bu, "Allah Teâlâ ■erseye kadirdir
ve herşeyi cüz'iyyatı ile ve külliyatı ile bilir. O, böyle olduğuna göre, ,*w
nefsin hallerinin tamamını bilir, nefislerin istekleri olan faydalı şeyleri
vermeye, zararlı şeyleri defetmeye, yaptıkları taatlara mükafaat vermeye ve
işledikleri bütün günahlara ceza vermeye kadirdir" demektir. İşte bu
ifâdeden kastedilen mana budur. 3öyle olan ancak Hak Sübhânehû ve Teâlâ'dır.
Bunun bir benzeri de, Adaleti ayakta tutarak"<ah Imran, 18) ayetidir.
Bil ki bu söze mutlaka
bir cevab lazımdır. Alimler bu cevabın ne olduğu hususunda |N değişik izahları
yapmışlardır:
1) Bu, "Her nefsin kazandıklarının hepsini bilen
Allah, böyle olmayan gibi olur -j? Böyle olamayanlar ise, faydasız ve zararsız
putlardır" demektir. Bu cevab, Hak "eâlâ'nın "Allah'a onlar şirk
koştular" buyruğunda saklı olup, bunun takdiri, "Her
nefsin kazandığının
hepsini bilen Allah, onların şirk koştuğu zarar ve fayda vermeyen şeyler gibi
midir?" şeklindedir. Bunun bir benzen de, "Öyle ya Allah'ın göğsünde
İslam için inşirah verdiği, "Rabbinden bir nûr üzere değilmidir?"
(Zümer, 22) ayetidir Bu ifâdenin de cevabı gelmemiştir. Çünkü cevab, ayetteki
"Kalbleri, Allah'ın zikrinden (boş ve) kaskatı kesilmiş olanların vay
haline!"(Zümer, &) ifâdesinde zımnen vardır. İşte
burada da aynen
Öyledir. Keşşaf sahibi
şöyle demiştir:
"Mübtedaya haber
olabilecek birşeyin takdir edilmesi caizdir. Yahut ayetteki "Allah'a şirk
koştular" ifâdesi bunun üzerine atfedilmiş olup, takdiri: "Böyle olan
kimse. Allah'ı birlememiş, O'nu ululamamış ve O'na ortak koşmuş olur"
şeklindedir. '
2) Bu izahı Hallu'l-'Ukad adlı eserin sahibi yapmıştır.
O şöyle der: "Ayetteki ve cealû ifâdesindeki vâvt vâv-ı haliyye kabul eder
ve mübtedaya bir haber .a«dir ederiz. Böylece mübteda haberi ile birlikte,
peşisıra geldiği cümleyi izah ed«n bir cümle olmuş dur. Buna göre ifâdenin
takdiri "Her nefsin kazandıklarının hepsini bilen var mıdır?" Ha'buki
o müşrikler. Allah'a ortaklar koşmuştur" şeklindedir. Daha sonra zahir
isim, "Allah" lafzı, ulûhiyyeti iyice anlatmak ve izah etmek için,
haberin yerini tutmuştur. Bu tıpkı senin, "insanlara veren ve onları
zengin kılan cömert bir zat vardır. O ise. benim gibileri mahrum eder"
demen gibidir.
[117]
Bil ki Allah Teâlâ bu
delili izah edince, yeni bir delil getirerek,
"De ki: "Bunlara bir ad verin bakalım!" buyurmuştur. Bu
söz, kendine ad verilmeyecek ve bir isim konulmayacak kadar değersiz olan şey
hakkında söylenir. İşte bu durumda, "İstersen ona ad koy, yani o bahse
değmez, isim verilmeye layık değil, ama istersen ona bir ad koy!" denilir.
Buna göre sanki Cenâb-ı Hak, tehdid yollu: "Haydi onlara ilah adı verin
bakaltm!" demek istemiştir. Bu, "İster onlara böyle isimler verin,
ister vermeyin; onlar hiç bir akıllı insanın değer vermeyeceği kadar âdi ve
kıymetsiz şeylerdir" manasına gelir.
Daha sonra Cenâb-ı
Allah, yeni bir delil daha ekleyerek, "Yoksa siz, yeryüzünde O'na
bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsununz?" buyurmuştur. Bu, "Sizler
o putlara, Allah'ın bilmeyip, sizin bildiğiniz bir şeyi Allah'a haber mı
veriyorsunuz?" demektir. Allah'ın mutlak surette ortağı olmadığı halde,
Cenab-ı Hak bilhassa yeryüzünde ortağı olmadığını belirtmiştir. Çünkü
müşrikler, Allah'ın yeryüzünde ortakları olduğunu söylüyorlardı.
Cenâb-ı Hak,
"Yoksa sözün zahiri ile mi?" buyurmuştur. Yani, "Sizler gerçeği
olmayan sözleri söyleyerek göz mü Doyuyorsunuz?" demektir. Bu, "Bu,
onlann ağızlarıyla (geveledikleri) sözleridir" (Tevt*. 30) ayetinde olduğu
gibidir.
[118]
Sonra Allah Teâlâ, bu
delillerin peşine, onların yollarının kötü olduğunu beyân ederek, sürdürdükleri
hareketin değersizliğini göstermek için "Hayır, o kâfirlere, tuzakları
süslü göründü" buyurmuştur. Vahidî şöyle der: "Buradaki bel edatı, şu
manayadır: Allah Teâlâ sanki: "Üzerinde olduğunuz konuları zikretmeyi bırak,
çünkü onlara tuzakları süslü gösterilmiştir" demektedir. Bu böyledir, zira
O, onların inançlarının yanlışlığına deliller getirince, sanki, "Artık
delilleri bırak, çünkü bunun onlara faydası yok. Zira onlara inkârları ve
tuzakları süslü gösterilmiştir. Binâenaleyh onlar bu delillerin
hatırlatılmasından istifade etmezler" demiştir." Kâdî de şöyle der:
Allah Teâlâ'nın bunu, onları zemmetmek için zikrettiğinde şüphe yoktur. Bu
böyle olunca, ayette bahsedilen "süslü gösterme" işinin Allah'a âit
olması imkansız olur. Aksine bunu yapan, insan ve cin şeytanlarıdır.
Bil ki Kâdî'nin izahı
şu sebeblerden ötürü zayıftır.
1) Şayet, "süslü gösteren", cin veya insan
şeytanlarından birisi olsaydı, o şeytanın kalbinde bunu süslü gösterenin de,
bir başka şeytan olması gerekirdi. Bu durumda da teselsül gerekir. Eğer bu işi
yapanın Allah olduğu kabul edilirse, bu soru düşer.
2) Kalblere ancak Allah hâkim ve kadir olur.
3)
Biz, sebebi
tercih etmenin ancak Allah tarafından olduğuna ve sebebin tahakkuk etmesi
halinde de mutlaka o fiilin olacağına dâir delil getirmiştik.
Ayetteki, "Ve
onlar doğru yoldan alıkondular" buyruğuna gelince: Bil ki Âsim, Hamza ve
Kisâî, hem bu ayette hem de "Ha-mim" sûresinde, "Kâfirleri
başkaları alıkoydular" manasında meçhul olarak ve sâd'ın zammesiyle,
(alıkondular) şeklinde okumuşlardır. Ehl-i Sünnet'e göre, onları doğru yola
ulaşmaktan alıkoyan Allah Teâlâ'dır.
Mutezile ise bu
hususta şu iki izahı yapmıştır:
a) Alıkoyan şeytandır.
b) Onları kendileri alıkoymuştur ve birbirlerini
alıkoymuşlardır. Bu tıpkı: "Falan kişi mu'ceb (şaşırıldı)" denilmesi
gibidir. Burada maksad, onun şaşkın olduğunu bildirmektir.Yoksa, onu şaşırtan
bir kimsenin bulunması sözkonusu değildir. Bu, Ebu Müslim'in görüşüdür.
Diğer kıraat imamları
ise, her iki sûrede de, "Kâfirler, Allah yolundan yüz çevirdiler"
manasında sâd'ın fethası ile, saddû şeklinde okumuşlardı. Bu kıraata göre, bu
fiilin, "Onlar, başkalarını Allah yolundan çevirdiler" manasında
olduğu da söylenmiştir. Binâenaleyh bu fiil hem lâzım hem de müteaddi olmuş olur.
Birinci Okuyuşun
Delili, o fiilden önce geçen fiilin
meçhul oluşudur. Onunla uyum sağlaması için, bunun da meçhul olması gerekir.
İkinci Kıraatin
Delili ise, daha önce geçen keferû
fiilinin ma'lûm sığada oluşudur.
[119]
Cenâb-ı Hak daha sonra
"Allah kimi şaşırtırsa, artık onun için hidayet edecek hiç kimse
yoktur" buyurmuştur.
Bil ki âlimlerimiz, bu
âyeti birkaç bakımdan delil olarak getirmişlerdir:
1) Allah Teâlâ, "Hayır, o kâfirlere, tuzakları
süslü göründü" buyurmuştur. Biz, deliller ile, bu süslü gösterenin, Allah
Teâlâ olduğunu daha önce beyan etmiştik."
2)
Ayetteki ifâdenin meçhul (ve suddû) okunuşuna göre, bu
alıkoyma işini yapanın Allah Teâlâ olduğunu beyan etmiştik.
3)
Ayetteki,
"Allah kimi şaşırtırsa, artık onun için hidayet edecek hiç kimse
yoktur" ifâdesi, bizim görüşümüzü destekleyen açık bir ifâdedir ve hem bu
süslü gösterme işini, hem de o alıkoyma işini yapanın ancak Allah Teâlâ
olduğunu açıkça göstermektedir.
4) Hak Teâlâ, "Dünya hayatında onların hakkı azabtır.
Ahiret azabı ise daha çetindir"
buyurmuştur. Binâenaleyh Atlah
Teâlâ onların, ahirette
cezaya uğrayacaklarını haber
vermiştir. Allah'ın haber verdiği şeyin
aksinin olması imkânsızdır. Bu haberin yanlış çıkması imkânsız olduğuna göre,
bu kimselerden imanın sadır olması da imkânsızdır. Bütün bu izahları, bu
tefsirde defalarca yaptık.
Kâdî şöyle demiştir:
"Ayetteki, "Allah kimi şaşırtırsa" ifâdesi, "Kimi, kâfir
olduğu için cennet mükafaatından şaşırtır, uzaklaştırırsa" demektir.
"Artık onun için hidayet edecek hiç kimse yoktur" ifadesi ise, bu
mükâfaatın ancak taat ile elde edileceğini bildirmektedir. Binâenaleyh kim
taattan yüz çevirir ise, artık bu mükâfaatı elde etmeye bir yol bulamaz."
Bu ifâdeye şu manalar da verilmiştir:
a)
"Allah
kimin dalalette olduğuna hükmeder, "sapıtmış" derse..."
b) Allah kimi, imanı hakkı ile bulmaktan saptırır,
uzaklaştırırsa" demektir. Kâdî sonra birinci görüşün daha kuvvetli
olduğunu söylemiştir.
Bil ki (aksine)
birinci izah zayıftır. Çünkü söz, onların dünyadaki imanlarını ve küfürlerini
anlatmak hususundadır. Bu sözde, onların cennete girip gidememelerinden
bahsedilmemektedir. Binâenaleyh sözü, konusundan alıp, konusu dışında bir
manaya hamletmek tuhaf bir davranıştır. Hem farzet ki, işin onların zikrettiği
gibi olduğunu kabul etsek bile, Allah Teâlâ onların cennete giremeyeceklerini
haber verdiğine göre, yine maksad hasıl olmuş olur. Çünkü Allah'ın bildiği ve
haber verdiği halin aksinin tahakkuk etmesi imkansızdır.
BU ki Allah Teâlâ,
onlar hakkında bu hususları haber verince, onlar için dünya azabı İle bundan
daha zor olan ahiret azabını birleştirdiğini, bu azabları onlardan dünyada da
âhirette de soruşturacak hiç bir kimsenin olmadığını bildirmiştir.
[120]
Dünya azabı, ölüm,
savaş, lanet, kınama ve hor-hakir kalma şekillerinde olur. "Bunlara,
musibetler ve hastalıklar dâhil midir, değii midir?" meselesine gelince,
âlimler ihtilaf etmişlerdir. Bazıları "Bunlar dahildir" derken,
bazıları: "Bunlar bir ceza olmaz. Çünkü başına bir musibet gelen herkes,
ona sabretmekle emrolunmuştur. Eğer bu bir ceza olsaydı, ona sabretmek vâcib
olmazdı" demişlerdir. Binâenaleyh, bu görüşe göre ayetten kastedilen,
onların öldürülmeleri, esir edilmeleri, lanetlenmeleri ve mallarının ganimet
olarak alınmasıdır. Cenâb-ı Hak ahiret azabı daha fazla olduğu için onu,
"Ahiret azabı ise daha çetindir" diye anlatmıştır. İstersen bu çetin
oluşu, kuvvet ve şiddet manasına; ister çeşitlerinin çokluğu manasına; ister
içine hiçbir rahatlık sebebinin karışmaması manasına, istersen hep devamlı ve
sonsuz manasına alabilirsin.
Daha sonra Allah Teâlâ
"Onlar için Allah'dan koruyacak olan hiç kimse yoktur" diyerek, hiç
kimsenin onları, başlarına gelen azabtan koruyamayacağını beyân buyurmuştur.
Vahîdî şöyle demektedir: "Kıraat imamlarının çoğu son kelimeyi, yâ'sız
olarak, kâf harfi üzerinde vakfederek okumuşlardır. Durum, (Zumer, 36) ayeti
ile ayetinde de aynıdır. Doğrusu da budur. Çünkü sen, vasıl halinde de dersin.
Böylece ya harfi de, tenvin de sakin olduğu için, yâ harfi hazfedilmiştir.
Binâenaleyh sen vakf yaptığın zaman, ref ve cerr halinde tenvin hazfedilir. Ya
harfi hazfedilmiş idi. Böylece vakf, "fâilün" vezninin kafan
yerlerde, kesre olan harekeye tekabül eder Böylece senr üzerinde hâd, vâk şeklinde
otur. ten Kesir, bun\an hadi, vlffi, vâVû şeKVmde yâ üzere vakfederek okur.
Bunun izahı da, Sibeveyh'in naklettiği şu husustur: Diline güvenilen bazı Arap
kabileleri, j»ü Ü* "şu benim davetcim" der ve yâ üzerine vakfe
yaparlar.
[121]
"Müttakiİere vaad
edilen cennetin sıfatı (şudur): Altından ırmaklar akar onun. Yemişleri ve
gölgeleri dâimdir. İşte ittikâ edenlerin akıbeti. Kâfirlerin sonucu ise
ateştir"(Rftd. 35).
[122]
Ayetle ilgili birkaç
mesele vardır:
Bil ki Allah Teâlâ, kâfirlere dünya ve âhirette azâb edeceğinden
bahsedince, bunun peşisıra, müttakîlere vereceği mükâfaatı söz konusu etmiştir.
Ayetteki
meselü'l-cenne "cennetin sıfatı" ifadesi ile ilgili şu görüşler ileri
sürülmüştün
a) Sibeveyh şöyle demiştir: "Bu tabir, haberi
hazfedilmiş bir mübteda olup, takdiri,
"size anlattığımız şeylerde, cennetin sıfatı vardır"
şeklindedir.
b) Zeccâc şöyle demiştir: "Kelamın takdiri
"Cennetin sıfatı, vasıfları şöyle şöyle olmasıdır" şeklindedir.
c) Bu ifade mübtedâdtr, haberi de "altından
ırmaklar akar" ifadesidir. Nitekim sen, "Zeyd'in sıfatı,
isimdir" dersin, (yani "Zeyd" kelimesi bir isimdir).
d) Bu ifâdenin haberi ''Yemişleri ve gölgeleri
dâimdir" ifadesidir. Çünkü böyle oluşu, harikulade birşeydir. Buna göre
Cenâb-ı Hak sanki, "Müttakiİere vaadedilen, altlarından ırmaklar akan
cennetin sıfatı, cennetin bildiğiniz halleri gibidir. Ancak ne var ki onun
yemişleri dâimdir" demiştir.
[123]
Bil ki Allah Teâlâ bu
cenneti şu üç vasıfla tavsif etmiştir:
a) Altından ırmaklar akması.
b)
Yemişlerinin devamlı olması.. Bu, "Dünya cennetlerinin (bahçelerinin),
yaprakları meyveleri ve faydaları devamlı olmaz. Ama ahiret cennetlerinin
meyveleri devamlıdır, kesintiye uğramaz" demektir.
c) Gölgelerinin devamlı olması... Bu, "Orada sıcak,
soğuk, güneş, ay ve karanlık dîye birşey yoktur. Bu ifadenin bir benzeri de
"Ehl-i Cennet) orada ne bir güneş, ne de bir zemherir görmeyecek"
(İnsan, 13) ayetidir.
Allah Teâlâ cenneti bu
üç vasıfla niteledikten sonra, muttakilerin âkibetinin, bu cennet olduğunu
beyân buyurmuştur. Yani '"muttakilerin akibeti (sonu) cennet, kâfirlerin
akibeti ise cehennem olur" demektir. Ayetten çıkarılan sonuç şudur:
Muttakilerin mükâfaatı, her türlü şaibeden uzak, devamlı olma özelliğinde
birçok faydalardır.
[124]
Bil ki ayetteki,
"Yemişleri dâimdir" ifadesi ile ilgili üç mesele vardır:
[125]
Bu, cennet yemişlerinin yok olmayacağına
ve bitmeyeceğine delalet eder. Cehm b. Safvan ile ona uyanlardan bu görüş
nakledilmiştir.
[126]
Bu, cennetliklerin
hareketlerinin Ebu'l-Huzeyt ve ona uyanların
dediği gibi, devamlı
bir sükûna varıp dayanmadığına delalet eder.
[127]
Kâdî şöyle demiştir:
"Bu ayet, cennetin henüz yaratılmış olmadığına delalet eder. Çünkü eğer
cennet şu anda
mevcut, yaratılmış
olsaydı; sonlu olması ve yemişlerinin sona erici olması gerekirdi. Zira Hak
Teâlâ, "(Yer) üzerinde nan her canlı fânidir" (Rahman, 26) ve
"Onun zâtından başka herşey helak olucudur"
(Kasas. 88) buyurmuştur, Fakat cennetin yemişleri, "Yemişleri
dâimdir" ayetinden ötürü, dâimdir. Binâenaleyh cennetin şu anda henüz
yaratılmamış olmasıgerei t şu anafa gütâferafc mafeıtoterıirr w? Cmyet edilen
haberlere göre, peygamberlerden, şehidlerden ve benzeri kimselerden canlı
olanların istifâde ettikleri birçok cennet bulunduğunu inkâr etmiyoruz. Fakat
bizim benimsediğimiz fikir, bilhassa "huld (ebedîlik) cenneti"nin
ancak, bütün canlıların yeniden dirilmesinden sonra yaratılacağıdır."
Buna şöyle cevap
verilir: Onların (yani Mutezile'nin) delilleri şu iki ayettir: "(Yer)
yüzünde bulunan her canlı fânidir" (Rahman, 26) ve "Yemişleri ve
gölgeleri dâimdir"(Rad.3S). Binâenaleyh bu iki umûmî ayetten birisini
tahsis ettiğimizde, onların delilleri düşer. O halde biz bu iki umumî ayetten
birisini, cennetin mahlûk olduğunu gösteren delillerle tahsis ederiz. Bunlardan
biri şu ayettir: "Muttakiler için hazırlanmış cennetin eni, göklerle yer
kadardır" (am imran, 133).
[128]
"Kendilerine
kitap verdiğimiz kimseler sana indirilen ile sevinirler. Fakat güruhlar içinde
onun bir kısmını inkâr eden kimseler de vardır. De ki: "Ben ancak Allah'a
kulluk edip, O'na ortak koşmamakia emrolundum. Ben ancak
O'na duâ ederim.
Dönüşüm de ancak O'nadır" (Ra'd, 36).
Bil ki bu ayette geçen
"kitap" ile ne murad edildiği hususunda şu iKi görüş iler
sürülmüştür:
Birinci Görüş: Bununla "Kur'ân" kasdedilmiştir. Buna göre
ayetin manas "Kur'an ehft, Hz. Peygamber'e mdin\en\evh\d, adâtet,
nübüvvel, ba's(divüiş),çeş*.1 hükümler ve kıssalardan dolayı sevinirler.
Yahudî, hristiyan ve diğer kâfirlerden bar gfruhtaT \se, onun bu k\smm\ takar
edeiteT" şekltadedu. Bu görüş, Hasan e\-Bas ve Katftde'nindir. Buna göre
şayet, "Ahzâb (o güruhlar), Kur'ân'ın tamamını inkar ederler, bir kismınt
değil?" denirse, biz deriz ki: "Onlar, Kur'ân'da bulunan herşe.-inkâr
etmezler. Çünkü Kur'ân'da Allah'ın zatının, ilim, kudret ve hikmetinin iabM ve
peygamberlerinin kıssaları da yer altr. O güruhlar ise bunları inkâr etmezler.
İkinci Görüş: Bu "Kitap" ile, Tevrat ve İncil
kastedilmiştir. Buna göre, ayetle flgıfi şu iki görüş i\eri sÜTüİmüş\ür.
a)
İbn Abbas
(r.a.),şöyle demiştir: "Kendilerine kitap verdiğimiz" ifâdesi ile
Abdullah b. Selam (r.a.), Ka'b b. Ahbar ve arkadaşları gibi yahudiler ile Hz
Peygamber {s.a.s.)'e iman edip müslüman olan hristiyanlar kastedilmiştir.
Bunlar seksen kişi olup, kırkı Necran'da, sekizi Yemen'de,otuzikisi de
Habeşistan'dadır Bunların hepsi, Kur'ân ile sevinmişlerdir. Zira onlar Kur'ân'a
iman etmiş ve onu tasdik etmişlerdir. Ayetteki "ahzâb" (güruhlar) ile
de, ehl-i kitabın geriye kalanları ile müşrikler kastedilmiştir." Kâdî,
bu izahın birincisinin daha uygun
olduğunu söyleyerek, "Kendilerine Kur'ân verilen kimselerin,
Kur'ân'tn inişi ile sevindiklerinde şüphe yoktur. Binâenaleyh biz bunu bu
manaya hamlettiğimizde, bu kelamın manas ancak o zaman aşikâr olur." Şöyle
de denebilir: Kendilerine Kur'ân verilenler, Kur'ân'da görüp öğrendikleri pek
çok ilimler sayesinde elde ettikleri büyük faydalardan dolayı Kur'âr ile
sevinçleri artar. İşte bu sebepten ötürü, Allah Teâlâ onların bununla
sevindiklenn nakletmiştir.
b) "Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler"
ifâdesi ile, kendilerine Tevrat veriler yahudiler ile, İncil verilen
hristiyanlar kastedilmiş olup; Kur'ân onların kitaplarını tasdi* ettiği zaman
Kur'ân'dan indirilen ayetlere sevinirler. Diğer kâfir güruhları ise, Kur'ân't
bir kısmını inkâr ederler. Bu görüş, Mücâhid'indir. Kâdî şöyle demiştir:
"Bu izah doğn, değildir. Çünkü, "Sana indirilen ile sevinirler1'
ifade&h Hz. Peygamber (s.a.s.)'e indirilen şeylerin tamamını içine alan bir
ifadedir. Halbuki onların (ehl-i kitab'ın), Hz Peygamber'e indirilen şeylerin
hepsine sevinmedikleri malumdur."
Buna şöyle cevap
verilebilir: "Ayetteki, "Sana indirilen ile ..." ifadesi,
kendisine
hem "hepsi"
hem de "bazısı" kelimeleri eklenebileceği için, umûmî manada
değildir. Binâenaleyh şayet bu tabir, umûm ifâde etseydi, buna
"hepsi" lafzını ilave etmek bir tekrar; "bazısı" lafzını
ilave etmek de bir noksanlık olmuş olurdu.
[129]
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, yaratılış ve ahiret bilgisi hususunda insanların muhtaç olduğu herşeyi,
çok az bir sözle beyân buyurunca, "De ki: "Ben ancak Allah'a kulluk
edip, O'na ortak koşmamakla emrolundum. Ben ancak O'na duâ ederim. Dönüşüm de
ancak O'nadır" demiştir. Bu, mükellefiyet ile ilgili herşeyi kendinde
toplayan bir sözdür. Bu ifade ile ilgili şu izahlar yapılır:
a)
"Ancak" kelimesi hasr ifade edip, "Ben sadece ve sadece
Allah'a ibadet etmekle emrolundum" demek olup, bu da mükellefiyet, emir ve
yasakların ancak bu şekilde olacağına delalet eder.
b) İbâdet (kulluk), saygının doruk noktasıdır. Ayet de,
insanın bununla mükellef olduğuna delalet eder.
c) Allah'a kulluk, ancak O'nu tanımakla mümkündür. O'nu
tanımanın yolu ise delillerdir. Binâenaleyh bu ifade insanın, yaratıcının
zâtını ve sıfatlarını, onun hakkında vacip, caiz ve imkânsız olan şeyleri bilme
hususunda tefekkür ve istidlal ile mükellef olduğuna delalet eder.
d) Allah'a kullukvâcibtir. Bu da, hem mükellefiyetin
olmadığını söyleyenlerin, hem de Cebriye'nin görüşünün yanlış olduğunu
gösterir.
e) Ayette, "O'na ortak koşmamakla emrolundum"
buyurulmuştur. Bu da, Allah Tealâ'nın, hiçbir ortağı, benzeri ve zıddı
olmadığını gösterir. Bu ifâdenin içine, Allah'ın dışında herhangibir ma'bûda
inanan kimselerin görüşünün yanlışlığı da girer. O kimse ister o mabudunun,
güneş, ay, yıldızlar, ister putlar ve heykeller ile yüce ruhlar, ister,
mecûsîlerin dediği gibi Yezdan ve Ehrimen, ister Seneviyye'nin dediği gibi
zulmet ve nûr olduğunu söylesin.
f) Ayette, "O'na duâ ederim" buyurulmuştur.
Bununla, "insana, o ibadetleri yerine getirmesi vâcib olduğu gibi, Allah'a
kulluğa çağırması da vâcib olur" manası kastedilmiş olup, bu ifâde, Hz.
Peygamber (s.a.s.)'in nübüvvetine işarettir.
g) Ayette, "Dönüşümde ancak O'nadır"
buyurulmuştur. Bu ifade de, haşre, neşre ba'se (dirilişe) ve Kıyamete
işarettir. Binâenaleyh insan bu kısa ve veciz ayet üzerinde iyice düşünüp
manasını anlayınca, bunun, dinde muteber olan bütün taleb ve gayeleri ihtiva
ettiğini görür.
"işte biz onu
böyle Arapça bir hikmet olarak indirdik. Andolsun ki sana gelen ilimden sonra
onların hevâlarma uyarsan AHah'dan senin için ne bir yardımcı
vardır, ne de bir
koruyucu"(Ra'd, 37).
[130]
Bu ayetle ilgili
birkaç mesele vardır:
Bilki Allah Teâlâ,
bunu "Arapça bir hikmet" olarak indirişini, önceki peygamberlere
indirişine (vahyedişine) benzetmiştir. Binâenaleyh bu, "Biz önceki
peygamberlere kendi lisanları ile kitaplar indirdiğimiz gibi, sana da Kur'ân'ı (senin
lisanında) indirdik" demektir. Ayetteki "Onu" zamiri, geçen
ayetteki, "Sana indirilen" ifadesine, yani Kur'ân'a râcidir.
[131]
"Arapça bir
hikmet (hüküm) olarak indirdik" ifadesi ile ilgili şu izahlar
yapılmıştır:
a) Bu, "Arapların lisanında ifâde edilmiş olan bir
hikmet olarak" demektir.
b)
Kur'ân, bütün
mükellefiyetleri ihtiva etmektedir.
Binâenaleyh ancak
Kur'ân ile hükmetmek mümkün olur. Kur'ân, hükmetmenin vasıtası olduğu için,
bunu iyice anlatmak için, "hüküm" olarak isimlendirilmiştir.
c) Allah Teâlâ bütün mükelleflerin, Kur'ân'ı kabul edip,
onunla amel etme! rine hükmetmiştir. Binâenaleyh Allah, mahlukatın onu kabul
etmelerine hümedince, mu bir "hüküm" kılmıştır. Bil ki ayetteki
ifadesi "hal" olarak mansub olup, "Biz o Kur'ân'ı, Arapça bir
hüküm olarak indirdik" manasmdadır.
[132]
Mutezile şöyle der:
"Ayet birçok bakımdan Kur'ân'in hadis (mahluk) olduğuna delâlet eder:
a) Allah Teâlâ onu, "indirilmiş" diye tavsiî
etmiştir. Bu ancak muhdes olan bir varlığa uygun düşer.
b) Allah Teâlâ onu, tıArapça" diye tavsif etmiştir.
Arapça ise, Arapların icadına ve ıstılahlarına göre olan şey demektir. Böyle
olan ise muhdes olur.
c) Ayet, Kur'ân'ın Arapça bir "hüküm" olduğuna
delâlet eder. Çünkü Allah Teâlâ onu böyle kılmış ve bu şekilde tavsif etmiştir.
Böyle olan herşey "muhdes" olur."
Cevap: Bütün bu izahlar, harf ve seslerden meydana gelenin
muhdes olduğuna delâlet eder. Bunda bir münakaşa yoktur. Allah en iyi bilendir.
[133]
Rivayet olunduğuna göre, müşrikler,
Hz. Peygamber (s.a.s.)'i
atalarının dinine davet etmişler. Bunun üzerine
Allah Teâlâ, Hz.
Peygamber (s.a.s)'i (meselâ onu onların kıblesinden çevirdikten sonra, tekrar
onların kıblesine ibadet etmesi gibi) böylesi hususlarda onlara uymaması için
kendisini uyarmıştır. İbn Abbas (r.a.), "Bu hitab Hz. Peygamber'e yönetik
ise de, kastedilen onun ümmetidir" demiştir. Aksine bundan maksad, Hz.
Peygamberi risalet görevini hakkıyla yerine getirmeye ve o göreve muhalefet
etmekten sakınmaya teşviktir. Bu, aynı zamanda, bütün mükellefler için de bir
sakındırmadın Çünkü makamı böyle yüce olan bir kimse bu şekilde
sakındırıldığına göre, mükellefler böyle sakındırmaya daha müstehak ve
uygundurlar.
[134]
"Celalim hakkı
için biz senden önce de peygamberler göndermiş, onlara da zevceler ve evlatlar
vermişizdir. Allah'ın izni olmadıkça, harhangi bir ayeti getirmek, hiçbir
peygamberin haddi değildir. Her vâdenin
yazılmış bir hükmü vardır. Allah ne dilerse silip giderir, dilediğini de devam
ettirir.-Ana kitap O'nun yanındadır" (Ra'd, 36-39).
Bil ki müşrikler, Hz.
Peygamber'in nübüvvetini iptal için pek çok şüpheler ortaya atmışlardı:
Birinci Şüpheleri: "Bu nasıl peygamber? (Bizim gibi) yemek yiyor,
çarşılarda yürüyor" Furtwn, r, şeklindeki şüpheleridir. Allah Teâlâ, bu
şüpheyi başka bir sûrede zikretmiştir.
İkinci.Şüpheleri: "Allah'ın insanlara göndereceği peygamber,
mutlaka melekler cinsinden olması gerekir" şeklindeki sözleridir. Allah
Teâlâ bu iddiayı "(Davanda) doğru söyleyenlerden isen, bize melekleri
getirmeli değil miydin?" (hict, i) ve "Onun üzerine bir melek
indirilmeli değil miydi?"(En^am, 8) ayetlerinde onlardan nakletmiştir.
Allah Teâlâ, bu
şüpheye bu ayette, "Andolsun ki biz, senden önce de peygamberler
gönderdik, onlara da zevceler ve evlâldiar verdik" buyurarak cevap
vermiştir. Bu, "Hz. Muhammed'den önceki peygamberler de, melek değil,
beşer idiler. Binâenaleyh bu durum onlar hakkında caiz olduğuna göre, aynı
durum Hz. Muhammed için niçin caiz olmasın" demektir.
Üçüncü Şüpheleri: Onlar, Hz. Peygamber (s.a.s.)'i, hanımları çok olduğu
için tenkid etmiş ve şöyle demişlerdir: "Eğer Allah katından gönderilmiş
bir peygamber olsaydı, kadınlarla uğraşmaz, kendisini zühde ve dinî emirlere
verip, kadınlardan tamamen yüz çevirirdi." İşte Cenâb-ı Allah buna da,
yine,"Celalim hakkı için, biz senden önce de peygamberler göndermiş,
onlara da zevceler ve evladlar vermişizdir" diyerek cevap vermiştir.
Velhâsıl bu söz, hem önceki şüpheye, hem de buna cevaptır. Çünkü Hz. Süleyman
(a.s.)'ın üçyüz hanımı ve yediyüz tane de odalığı (cariyesi) vardı. Hz. Oâvud
(a.s.)'un da yüz hanımı vardt.
Dördüncü Şüpheleri: Onların şöyle demeleridir: "Eğer O, Allah
katından gönderilmiş bir peygamber olsaydı, kendisinden mucize olarak
istediğimiz herşeyi, beklemeden getirirdi. Durum böyle olmadığına göre, onun
peygamber olmadığını anlıyoruz." Cenâb-ı Hak, bu şüpheye de, "Allah
'm izni olmadıkça herhangi bir ayet getirmek, hiçbir peygamberin haddi
değildir" buyurarak cevap vermiştir. Bunu şöyle izah ederiz: Tek bir
mucize dahi, aslında (kâfirin) mazeretlerini ve (küfür) sebeblerini ortadan
kaldırma ve detil ile beyyineyi ortaya koyma hususunda yeterlidir, Bundan
fazlası ise, Allah'ın dilemesine bağlıdır. Allah isterse, onları gösterir,
isterse göstermez. Bu hususta hiç kimsenin O'na itiraz hakkı yoktur.
Beşinci Şüpheleri: Hz.
Peygamber (s.a.s.) onları, başlarına gelecek azab ile ve kendisi ve inananları
için muzafferiyet olacağı ile korkutuyordu. Bu vaad ve va'İd (tehdid) gecikince
ve kâfirler, söylenen bu şeyleri ortada görmeyince, bunların gercekleşmeyişıni,
Hz. Muhammed (s.a.s.)'in peygamberliğini tenkid için ileri sürüyor ve
"Eğer O, gerçek bir peygamber olsaydf, O'nun böyle yalanı ortaya
çıkmazdı" diyorlardı. Cenâb-ı Hak buna da, "Her vâdenin yazılmış bir
hükmü vardır" diyerek cevap vermiştir. Bu, "Kâfirlere azab-ı
ilâhi'nin gelmesinin ve Allah'ın dostlarına fetih ile ilahi yardımın zuhur
etmesinin, Allah'ın hükmettiği belli bir vakti vardır. Her hadisenin böyle
belli bir vahti vardır ve her vadenin, yazılmış bir hükmü (kaderi) vardır,
Binâenaleyh o vakti gelmeden, o hadise otmaz. Bu sebeble vaadedilen ve tehdid
edilen şeylerin geç gelmesi O'nun yalancı olduğuna delâlet etmez"
demektir.
Altıncı Şüpheleri: Onlar şöyle demişlerdir: "Eğer O, peygamberlik
iddiasında
doğru olsaydı,
varlığına hükmettiği Tevrat, ve İncil şeriatları gibi, hükümleri neshetmezdi.
Fakat o, kıbleyi değiştirmek gibi Tevrat ve İncil'deki hükümlerin pek çoğunu
neshetmiştir. Binâenaleyh O'nun gerçek bir peygamber olmaması gerekir."
Hak Teâlâ buna da, "Allah ne dilerse silip giderir, dilediğini de devam
ettirir. Ana kitap O'nun yanındadır" diyerek cevap vermiştir. Yine (bundan
önceki), "Her vadenin yazılmış bir hükmü vardır" ifâdesinin, bu
cevabı antatan bir giriş gibi olması da mümkündür. Çünkü biz, Allah Teâlâ'nın,
bir damla meniden enteresan hilkatte ve güzel fıtratta bir canlı yarattığını,
sonra belli bir müddet o canlıyı hayatta bıraktığını, daha sonra onu öldürüp
parçalarını ve organlarını küçük cüzlere ayırdığını (toprakta dağıttığını) müşahede
ediyoruz. Binâenaleyh o varlığa önce hayat verip (hemen), sonra öldürmesi niçin
imkânsız olsun? Yine bir zaman bir hükmü başlatıp, başka bir zaman onu
neshetmesi nasıl imkânsız olabilir? Binâenaleyh "Her vadenin yazılmış bir
hükmü vardır" ifâc1 isinden murad, bizim söylediğimiz mana olur. Sonra,
Allah Teâlâ, bu mukaddimeyi r taya koyunca, "Allah ne dilerse silip
giderir, dilediğini de devam ettirir. Ana kitap O'nun yanındadır"
buyurmuştur. Bu, "O, bir sefer var eder, bir başka sefer yok eder. Bir defasında
hayat verir, bir başka defasında öldürür; bir keresinde zengin eder, bir
keresinde fakir kılar" demektir. Aynı şekilde, bir defasında bir hükmü
meşru kılıp bir başka defasında, (ehl-i sünnete göre) meşiet-i ilahiyesinin
gereğine göre; Mu'tezile'ye göre ise, insanların maslahatına riayet etmesinin
gereğine göre, o hükmü neshedebilir. İşte bu ayetin tefsirinde, tam izah budur.
Sonra bu konuda birkaç mesele vardır:
[135]
Ayetteki "Her
zamanın yazılmış bir hükmü vardır" ifadesi ile ilgili birkaç görüş vardır:
Her İşın Bir Vadesi Vardır
1) Her şeyin, mukadder bir vakti vardır. Binâenaleyh o
müşriklerin istedikleri ayetlerin (mucizelerin) de, Allah'ın
hükmettiği (takdir
ettiği), Levh-i Mahfuz'a yazdığı belli bir vakti vardır. Dolayısıyla bu,
kâfirlerin fasit (yanlış) istek ve hükümlerinden dolayı değişmez. Eğer Allah
Teâlâ, onların istediklerini onlara verseydi, bundan büyük bir fesad
(yanlışlık) olurdu, meydana çıkardı.
2)
Hayat, ölüm,
zenginlik, fakirlik, saadet ve şekavet (mutsuzluk) gibi, her hadisenin, belli
bir vakti vardır. Allah,
onun o zaman meydana gelmesine hükmetmiştir. Bu zaman değişmez.
3)
Bu cümle,
kalbolunmuş (kelimeleri yer değişmiş)
bir cümledir. Yani j "Her kitabın bir eceti-vakti
var" takdirindedir. Manası şöyledir: "Gökten indirilmiş her kitabın,
Allah'ın onu indireceği bir vakti vardır, yani, her kitabın, kendisi ile amel
olunacağı bir vakti vardır. Binâenaleyh Tevrat ve İncil'in, amel edilme
vakitleri tamamlanmış ve Kur'ân ile amel etme vakti gelmiştir."
4) Her belli ecelin, hafaza meleklerince bilinen bir
vakti vardır. Binâenaleyh insanın
birçok halleri vardır:
Önce menî, sonra bir alaka (rahimde tutunmuş bir parça), sonra bir çiğnem et,
sonra o, bir delikanlı, daha sonra da bir ihtiyar olur. İman, küfür, saadet,
şekavet, hüsün (iyilik) ve kubüh (kötülük) gibi, bütün haller için söylenecek
söz de aynıdır.
5) Her belli vakit, ancak Allah'ın bilebileceği bir
menfaat ve gizli bir maslahatı ihtiva eder (taşır). Bu vakit geldiği zaman, o
hâdise (fayda) mutlaka meydana gelir. Onun başka bir vakitte meydana gelmesi
mümkün değildir. Bil ki bu ayet, herşeyin Allah'ın kaza ve kaderi ile olduğunu,
bütün işlerin, vakitlerine bağlı olduğunu açıkça göstermektedir. Çünkü,
"Her zamanın yazılmış bir hükmü vardır" ifadesi, "Her ecelin
(zamanın) altında belli bir hadise vardır. Bu belli oluşun, o vaktin
özelliğinden c'ması mümkün değildir. Bu imkansızdır, zira peşpeşe olan
zamanlarda, meydana gfc. ;n parçalar (hâdiseler) birbirine eşittir. Binâenaleyh
onlardan her birinin meydana geldiği o belli zamana has kılınmasının, Allah'ın
fiili ve İhtiyarı ile olmuş olması gerekir. Bu, herşeyin Allah'dan olduğuna
delalet eder. Ayet, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in şu hadisinin
bir benzeridir: "(Kader) kalemi, Kıyamete kadar olacak şeyleri yazıp kurumuştur
(bitirmiştir)."
[136]
Ayetteki ifadesine
gelince, İbn Kesir, Ebu Amr ve Âsim, if'al babından olarak son fiili, sâ
harfinin sükûnu
ile ve ba'yı
şeddesiz olarak yüsbit şeklinde; diğer kıraat imamları ise, tef'il
babında olarak
sâ'nın fethası ve
bâ'nın şeddesi ile yüsebbit şeklinde okumuşlardır. Bunu şeddesiz okuyanların
delili "mahv"ın zıddının "tesbit" değil "isbât"
oluşudur. Bir de, şedde teksiri (çokça yapmayı) göstermek içindir. Halbuki
"mahv" etmekten maksat, teksir değildir. Binâenaleyh onun mukabilinde
olan da böyledir. Bu fiili şeddeli okuyanlar Cenâb-ı Hakk'ın (Enfai. 12)
ayetlerini delil getirmişlerdir[137]
"Mahv"
yazının izini gidermek manasınadır. Nitekim bir kimse yazının izini
giderdiğinde, onu sildiğinde
denilir. Ayetteki
yüsbit kelimesi hakkında nahivciler,
"Allah bununla,
"Allah onu isbat eder" manasını kastetmiştir. Fakat birinci fiil
müteaddi olduğu için, ikinci fiili müteaddi kılmaya gerek kalmamıştır. Bu,
"Namuslarını muhafaza eden erkek ve kadınlar" (Ahzab. 35) ayetinde
olduğu gibidir.
[138]
Bu ayette ilgili iki
görüş vardır:
Birinci Görüş: 8u
ayet, lafzının zahirinin de ifâde ettiği gibi, herşey hakkında umûmidir. Bu
görüşü ileri sürenler şöyle demişlerdir: "Allah, rızkı mahveder (siler)
veya artırır. Ecelisinin saîd ve şakî olması, iman ve küfür hakkındaki söz de
böyledir. Bu Hz. Ömer ve İbn Mes'ûd'un görüşüdür. Bu görüşü savunanlar,
Allah'a, kendilerini şaki değil de saîd yapması hususurria yalvarır yakarırlardı.
Bu açıklamayı, Cabir (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.s.)'den rivayet etmiştir.
İkinci Görüş: Bu ayet, şunlara değil de beriki şakilere hastır.
Böyle olması halinde ayetle ilgili şu izahlar yapılabilir:
a) Mahv (silmek) ve isbat etmek (bırakmak)tan maksat,
önceki hükmü neshedip onun yerine yeni bir hüküm getirmek, isbât etmektir.
b) Allah Teâlâ, hafaza meleklerinin divanından, kayıt
defterlerinden, ne güzel ve ne de günah olmayan şeyleri siler. Çünkü hafaza
melekleri, her söz ve fiili yazmakla memurdurlar. Allah, işte bunları siler;
başkalarını ise, yerinde tutar. Ebu Bekr el-Esamm, bu izahı tenkid ederek şöyle
der: "Allah Teâlâ bu kitabı, "Küçük büyük hiçbir şey bırakmayıp
onları saymış "(Keht, 49) ve "işte kim zerre ağırlığınca bir hayır
yapıyorsa, onu görecek. Kim de zerre ağırlığınca şer yapıyorsa, onu (da)
görecek" (Ziizâi, 7-aj şeklinde vasfetmiştir"
Kadî buna, "O
kitap, günaha dair büyük küçük ne varsa bırakmaz. Halbuki mubah olanlar, ne
sağîre ne de kebiredir" diyerek cevap vermiştir. El-Esamm, Kadî'nın bu
cevabına da şu şekilde cevap verebilir: "Sizler, bizzat kendi ıstılahınız
ve ifadenizle, "sağîre"yi küçük günaha, "kebîre"yi de büyük
günaha tahsis ettiniz. Halbuki bu, sırf kelamcıların ıstılahıdır. Ama
Arapça'da, dilin aslında, "küçük-büyük" terimi her türlü fiil ve
arazı, sıfatı içine alır. Çünkü o, eğer önemsizse, bu küçük; eğer böyle değil
de önemliyse, bu da büyük olur. Bu izaha göre, Cenâb-ı Hakk'ın, "Küçük
büyük hiçbir şey bırakmayıp onları saymış" (Kem. 49» ifâdesi, mubahları da
içine almış olur.
c) Allah Teâlâ, ayetteki, "mahv" ile şunu
kasdetmiştir: Günah işleyen kimse, o günahı işlediğinde, onu divanına, amel
defterine kaydettirmiş olur. Ama, o günahtan tevbe ettiği zaman da, onu
divanından silmiş olur.
d) Allah, "mahv" tabiriyle eceli gelenleri;
"isbat eder, bırakır" tabiriyle de eceli
gelmeyenleri
kasdetmiştir.
e) Allah Teâlâ, yılın başında, o senenin hükmünü kayıt
ve isbât eder. O yıl geçince, o yıl mahvolmuş olur ve Cenâb-ı Hak da gelecek
yıl için, başka bir kader tesbit eder.
0 Allah, ayın nurunu
mahveder, güneşin nurunu isbât edip bırakır, g) Allah, dünyayı mahveder,
ahireti isbât eder..
i) Allah, rızıkları, belâ ve sıkıntıları, kitaba
kaydeder. Sonra da Allah onları, kişinin duâ ve sadakalarıyla siler, (rızıkları
artırır). Bunda, kişiyi, Allah'a yalvarıp yakarmaya teşvik bulunmaktadır.
j) Kulun halleri değişir. O halterden, geçip gidenler
mahva; kalanlar, geride bırakılanlar ise isbâta konu olmuşlardır.
k) Allah, dilediği hükmü kaldırır, dilediğini isbat
eder. O, gayba, hiç kimseyi mı ttaiı kılmaz. O, hüküm vermede yalnızdır,
istediği gibi hüküm verir. O, o gayble den hiçbirine, mahlûkatından hiçkimseyi
muttaki kılmaksızın, var etmede, yok etmede, diriltip öldürmede ve zengin fakir
kılmada, muhtar otup bağımsızdır. Bil ki bu konu geniş tefsire müsait bir
sahadır.
[139]
Buna göre şayet
birisi, "Sizler, kaderlerin daha önceden tayin edildiğini, kalem r bunları
yazıp bitirdiğini; işlerin yeni meydana gelmediğini iddia etmiyor muydunuz?
Binâenaleyh, bu iddiaya göre, mahv ve isbat hususu nasıl doğru olabilir?"
derse, biz deriz ki:
O mahv ve isbât da,
kalemin bitirdiği, yazdığı şeylerdendir. Binâenaleyh O, ilminde.
kaderinde,kazâsında mahvedilmesi daha önce tesbit edilmiş olan şeyleri
mahveder.
[140]
Rafiziler, Allah
hakkında "Bedâ'nın caiz olduğunu söylerler. "Bedâ", Allah'ın,
bir şeyin öyle olduğuna inandığı halde. daha sonra da o işin O'na bildiğinden
başka şekilde görünmesidir. Rafiziler, bu hususta, Cenâb-ı Hakk'ın,
"Allah ne dilerse
mahveder, dilediğini de devam ettirir" buyruğuna tutunmuşlardır. Bil ki bu
iddia, batıldır. Çünkü Allah'ın İlmi, hususî zatının gereklerindendir. Böyle
olan bir şeye, değişmenin ve tebeddülün arız olması imkânsız olur.
[141]
Ayette geçen, "Ana
kitab"a gelince: Bununla "kitabın aslı" manası kastedilmiştir.
Araplar birşeyin aslı yerine geçen her
şeyi, "O şeyin anası" diye adlandırırlar. Meselâ, beyine,
"Ümmü'r-re's - Başın anası"; Mekke'ye, "Ümmü'l-Kura - Beldelerin
anası" denilmesi de bu manadadır. O halde her şehir etrafında bulunan
köylerin "anası" demektir. İşte tıpkı bunun gibi, Ümmü'l-Kitâp da,
bütün kitapların aslı, temeli olan şeyi demektir. Bu hususta şu iki görüş ileri
sürülmüştür:
Birinci Görüş: Ümmü'l-Kitâb, Levh-i Mahfûz'dur. Ulvî ve süfli âleme
dair hadiselerin tamamı, o kitapta yazılmıştır. Nitekim Hz. Peygamber
(s.a.s.)'den
"Allah var iken,
hiçbirşey yoktu. Daha sonra O, Levh'i yarattı ve Kıyamete kadar
gelecek olan bütün
mahlukatm hallerini ona kaydetti" <47> buyurduğu rivayet edilmiştir.
Kelâmcılar şöyle demektedirler: "Bu husustaki hikmet, meleklere, Allah
Teâlâ'ntn bütün malûmatı tafsilatı bir biçimde bildiğinin zuhur etmesidir. Bu
izaha göre, bu demektir ki, Allah katında iki kitap bulunmaktadır:
a) Meleklerin, mahlûkat için yazmış olduğu kitap. İşte
bu kitap, "mahv" ve isbâtın mahallidir.
b) İkinci kitap, Levh-i Manfûz'dur. Bu kitap da,
ulvî ve suflî alemin bütün hallerini kapsayan kitaptır ki, bu devamlı olandır.
(Bunda mahv, silip yazma bulunmaz)
Ebu'd-Derdâ, Hz.
Peygamber (s.a.s.)'in,
"Allah Subbanehû
ve TeâlS, gecenin son üç saatinde, kendisi dışında hiç kimsenin bakamıyacağı
kitaba nazar eder de, böylece istediğini siler, istediğini de bırakır"
t4®) buyurduğunu rivayet etmiştir. Hikmet ehlinin, bu iki kitabın ne olduğu
hususunda enteresan açıklamaları ve derin sırlan bulunmaktadır.
İkinci Görüş: Ümmü'l-kitâb, Allah Teâlâ'nın ilmidir. Zira Allah
gerek mevcut, gerek madum (yok) olarak bütün malumatı -onların değişmelerine
rağmen- bilir. Ancak ne var ki Allah Teâlâ'nın bunları bilmesi, devamlıdır;
O'nun bilgisi değişmekten münezzehtir!. O halde, ümmü't-kitâp'la, işte bu
kastedilmiştir. Allah en iyi bilendir.
[142]
''Bizim onlara söz
verdiğimizin bir kısmını sana göstersek de, yahut seni öldürsek de. ancak sana
düşen, tebliğ etmektir. Hesab da yalnız bize aittir"
getirmek; bize düşen
de, hesaba çekmektir" demektir. Belağ kelimesi, tıpkı "sirAc (lamba)
ve "edâ" (edâ etmek) kelimelerinin isim olarak kullanılması gibi,
tebliğ etme (masdar) anlamına kullanılan bir isimdir.
"Görmediler mi ki
biz. arza geliyor ve onu, etrafından eksiltip duruyoruz. Allah hükmeder. O'nun
hükmünün ardına düşebilecek de yoktur. O, hesabı pek çabuk görendir. Onlardan
öncekiler de tuzaklar kurmuştu. Fakat,
neticede bütün tuzaklar
Allah'a aittir. Herkesin ne kazanacağını O bilir. Dünyanın sonu kimindir,
kâfirler pek yakında bilecektir71 (Had, 41-42).
Bil ki Allah Teâfâ,
Peygamberine, onlara vaadedilen şeylerin bir kısmını göstereceğini, yahut da
daha önce onun canını alacağını vaadedince, bu ayette de, o vaîd ve tehditlerin
eser ve alâmetlerinin ortaya çıktp güçlendiğini açıklamıştır.
[143]
Cenâb-ı Hak,
"Görmedilermi ki biz, arza geliyor ve onu, etrafından eksiltip
duruyoruz" buyurmuştur. Bu ifâdeyle ilgili birkaç görüş bulunmaktadır:
Birinci Görüş: Bununla, "Biz, kâfirlerin arzına, mekânına, onu
etrafından noksanlaştırarak geliriz" manası kastedilmiştir. Bu böyledir,
çünkü müslümanlar, Mekke'nin etrafını istila etmiş ve Mekke'yi kâfirlerden
cebren ve kahren almışlardır. Binâenaleyh, kâfirlerin durumlarının gerilemesi,
müslümanların kuvvetinin artması, Allah Teâlâ'nın vaadini yerine getirdiğinin
en kuvetli alâmet ve emarelerindendir. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın,
"Fakat şimdi görmüyorlar mı ki biz o arza gelip etrafından eksiltip
dururuz. O halde, galip olanlar onlar mi?"{Ent>iya, 44) ve
"Ayetlerimizi gerek dış dünyada, gerek kendi varlıklarında
göstereceğiz" 53» ayetleridir.
İkinci Görüş: Bu da, İbn Abbas (r.a.)'dan nakledilmiştir. Bu görüşe
göre Cenâb-ı Hakk'ın "Onu. etrafından eksiltip duruyoruz" buyruğu ile
"o memleketin ileri gelenlerinin, büyüklerinin, âlimlerinin ölmesiyle,
salih ve iyi kimselerin kalmaması" manası kastedilmiştir. Vahidî şöyle
der: "Lafız, her ne kadar bu görüşü de içine alıyorsa da, ancak ayete
yakışanı, birinci izahtır." Bu izahın da, ayete yakışmadığı söylenebilir.
Bunu şu şekilde izah edebiliriz: Onlar, dünyada meydana gelen, meselâ ümrandan
sonra harab olma, hayattan sonra ölüm, izzetten sonra zillet, kemâlden sonra
noksanlık gibi farklılıkları görmediler mi? Bu değişiklikler gözle görülen,
müşahede edilen değişiklikler olunca, Allah'ın, o kâfirlere o işi tersyüz edip,
aziz iken, onları zelîl, kahır durumda iken makhûr ve ezilmiş kılması hususunda
onları kim temin edebilir? Bu izaha göre, ayetin, daha önceki kısımla
münasebeti güzel ve yerinde olmuş olur.
Bir üçüncü görüş
olarak da şöyle denilmiştir: Bu ifadeyle, o memleketin halkının ölmesi,
yurtlarının ve şehirlerinin harab edilmesi kastedilmiştir. Binâenaleyh o kâfirler,
kendileri hakkında da böylesi hadiselerin meydana gelmesinden nasıl emin
olabilirler?
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, işte bu hususu tekid ederek, "Allah hükmeder. O'nun hükmünm ardma
düşebilecek de yoktur" buyurmuştur. Bu, "Onun hükmünü geri
çevirebilecek hiçbir kuvvet yoktur" demektir. "Muâkkıb", bir
şeyi, bir kimseyi reddetmek ve geçersiz kılmak için izleyen kimse anlamına
gelir. "Hak sahibine" "muakkıb" denilmesi de bu anlamdadır.
Çünkü o, alâkalıolduğu kimseyi, onun içerisine düşüp alacağını ondan talep
ederek, takib eder.
Buna göre, şayet
"Bu cümlenin i'rabdaki mahalli nedir?" denilirse, biz deriz ki:
Bu, hal olmak üzere
mahallen mansub bir cümledir. Buna göre sanki şöyle denilmek istenmiştir:
"Allah, hükmü nafiz, geçerli olduğu; karşı koyandan, muhalefet edenden ve
karşı çıkandan halî, uzak ve berî olarak hükmeder."
Daha sonra Cenâb-ı Hak
"O. hesabı pek çabuk görendir" buyurmuştur. İbn Abbas şöyle der:
"Allah bu buyruğu ile intikamının çok süratli olduğunu kasteder. Yani,
hayır ve şer ile mukabelede bulunmak için gördüğü hesap çok seri ve hiç
kimsenin de sav ustu ram ayacağı yakın bir hesap olur.
[144]
Cenâb-ı Hak
"Onlardan öncekiler de, tuzaklar kurmuşlardı" buyurmuştur. Yani
"Geçen toplulukların kâfirleri de, meselâ Nemrûd'un İbrahim'e, Firavunun
Musa'ya, yahudilerin Hz. İsa'ya kurdukları tuzak gibi, peygamberler ve
nebilerine tuzaklar kurmuşlardı" demektir.
Daha sonra,
"Fakat neticede bütün tuzaklar Allah'a aittir" buyurmuştur. Vahidî
şöyle der: "Bu, bütün hîlekârların tuzağı, Allah'a aittir ve
O'ndandır. Yani, o
tuzaklar Allah'ın yaratması ve iradesiyle meydana gelir. ÇünkC Allah Teâlâ'nın,
kulların işlerinin ve amellerinin yaratıcısı oiduğu sabit olmuştur Hem tuzak,
ancak Allah'ın izni ile zarar verir, ancak O'nun takdiri ile tesir eder;' B_
ifâdede, Hz. Peygamber (s.a.s.)'i bir teselli ve onu, onların tuzaklarından
emin kılma güven içinde tutma bulunmaktadır. Buna göre sanki şöyfe denilmek
tstenmişt -Tuzakların meydana gelmeleri AHah'dan olup, onların kendilerine
tuzak kuruia-kimselerdeki tesiri de AHah'dan olunca, korkunun da, recâ ve
ümidin de anca» AHah'dan olması gerekir.
Bazı kimseler de
mananın: "Tuzağın cezası, karşılığı Allah'a aittir" şeklinde olduğuna
taraftar olmuşlardır. Bu böyledir, zira onlar mü'minlere tuzak kurdukla-zaman,
Allah Teâlâ, o kimselere, kurdukları tuzaklarına karşılık vereceğini
beyâ-buyurm ustur
Vahidî şöyle der:
"Birincisi, bu iki görüşün en açık olanıdır. Bunun delili, Cenâb-Hakk'ın
"Herkesin ne kazanacağını O bilir!" buyruğudur. Cenâb-ı Hak, bu
ifâdeyle kulların kesblerinin tamamının Allah'a malum olduğunu kastetmiştir.
Allanın bildıĞ şeyin aksinin meydana gelmesi ise, imkânsızdır. Durum böyle
olunca, AflahV meydana geleceğini bildiği her şeyin, meydana gelmesi vâcib ve
zorunlu; meydana gelmeyeceğini bildiği şeyin de meydana gelmesi imkânsız olur.
Böyle olunca as kul, herhangi bir şey yapmaya veya yapmamaya kadir olamaz.
Binâenaleyh, her şe> Allah Teâlâ'dan olmuş otur."
Mutezile şöyle
demiştir: "İlk ayet, her ne kadar sizin görüşünüze delâlet ediyorsa da,
Cenâb-ı Hakk'ın "Herkesin ne kazanacağını O bilir" buyruğu da bizi^
görüşümüze delâlet eder. Çünkü kesb. herhangi bir zararı defetmeyi veya bir
menfaat celbetmeyi kapsayan bir fiil, iş demektir. Binâenaleyh, şayet fiilin
meydana gelmes Allah'ın yaratmasıyla olsaydı, o fiilde kulun kudretinin bir
tesiri olamazdı. Böylece de kesbin kula ait olmaması gerekir.1*
Kâdî'ye şu şekilde
cevap veririz: Biz ehl-i sünnete göre, kudret üe sebep toplamı fiilin meydana
gelmesini iktizâ eder. Buna göre, kesb, kula ait olmuş olur.
Daha sonra Cenâb-ı Hak
bu tehdidi tekid ederek, "Dünyanın sonu kimindir, kâfirler pek yakında
bilecektir' buyurmuştur. Bu ifâdeyle ilgili iki mesele bulunmaktadır:
[145]
Nafi, İbn Kesir, Ebû
Amr, müfred olarak "kâfir bilecektir"; diğer kıraat imamları ise
çoğul olara* şeklinde okumuşlardır. Keşşaf sahibi şöyle oe
"Bu kelime
şeklinde de şazz olarak okunmuştur.
şeklindeki okuyuşa göre ehl mahzuf olup "küfre mensub olanlar"
şeklinde Cenah İbn Hubeyş ise fiili
"if'al" babından olmak üzere "Allah, kâfire bildirecek
-anlamında şeklinde okumuştur."
[146]
Kâfir kelimesiyle,
Cenâb-ı Hakk'ın "Muhakkak ki insan bir zarar içindedir" (Asr. 2)
ifâdesindeki "insan" kelimesi gibi, cins manası kastedilmiştir.
Buna göre ayetin manası, onlar, her ne kadar kendi neticelerini bilmeseler dahi
güzel akibetin kime ait duğunu
bilecekler" şeklinde olur ki, bu da bir tür tehdit ve men etmek gibi olmuş
olur.
Bu husustaki ikinci görüşe göre ki, bu Atâ'nın görüşüdür.
Cenâb-ı Hak bu ■âdeyle, İslâm'la alay eden beş kişiyle, yemin eden
onsekiz kişiyi kastetmiştir.
Üçüncü görüşe göreyse,
ki bu da İbn Abbas'ın görüşüdür. Cenâb-ı Hak bu 'âdeyle Ebu Cehil'i
kastetmiştir. Doğru olan, birinci görüştür.
[147]
"O inkâr edenler
şöyle der: "Sen peygamber değilsin." De ki: "Benim aramla sizin
aranızda şahit olarak Allah yeter ve nezdinde kitap ilmi bulunanlar dahi
(bilirler)" (Rad. 43).
Bil ki Allah Teâlâ,
müşriklerin, Hz. Muhammed'in Allah katından gönderilmiş bir peygamber olduğunu
kabul etmediklerini nakletmiş, sonra da onlara karşı şu iki şekilde istidlal
etmiştir:
a) Hz. Peygamberin nübüvvetine kendisinin şehâdet
etmesi.. Bu şehâdet ile de Cenâb-ı Hakk'ın, Hz.Muhammed (s.a.s.)'in
peygamberlik iddiasında doğru olduğuna dair mucizeler izhâr etmesidir ki bu,
şehâdet derecelerinin en üst derecesidir. Çünkü şehâdet, işin öyle olduğuna
dair zann-ı gâlib ile hüküm vermeyi ifâde eden bir sözdür. Mucize ise, Hz.
Muhammed'in Allah katından gönderilmiş bir peygamber olduğuna kesin ve kati
olarak hüküm vermeye gerektiren hususi bir iştir. Binâenaleyh, mucizeler izhâr
etmek, şahitlik derecelerinin en büyüğü olmuş olur.
[148]
b) Cenâb-ı Hakk'ın, 'Ve nezdinde kitap ilmi bulunanlar
dahi (bilirler)" buyruğudur. Bu ifâde şu iki şekilde okunmuştur:
1) Meşhur kıraate göre men indehû şeklinde okunması.
Yani, "Nezdinde, kitap ilmi olan kimse" demek olur.
2) Mln İndihi şeklinde okunması... Buna göre kelamın
başındaki min, ibtidâ-i gaye, (yani, mesafenin başlangıcını) ifâde etmektedir.
Yani, "kitabın ilmi, Allah katından başlamaktadır" şeklinde olur.
Birinci kıraate göre ayetin tefsiri hususunda şu görüşler ileri sürülmüştür:
[149]
Birinci Görüş: Bununla, ehl-i kitaptan olup, Allah'ın Resulüne iman
edenler kastedilmiştir ki, bunlar Abdullah İbn Selâm, Selmân el-Farisi ve
Temimu'd-Darî'dir. SAid İbn Cübeyr'in bu görüşü kabul etmediği ve şöyle dediği
rivayet edilmiştir: "Bu sûre Mekkîdir. Binâenaleyh, bu ayetle Abdullah İbn
Selâm
ve arkadaşlarının
kastedilmesi mümkün olmaz. Çünkü onlar Medine'de ve hicretten sonra iman
etmişlerdir." Bu görüşe, şöyle denilerek cevap verilebilir: "Bu sûre,
her ne kadar Mekkî bir sûre ise de, bu ayet Medenîdir. Hem peygamberliği,
yalandan masum olmayan bir ve iki kişinin sözüyle isbat etmek de caiz değildir.
Binâenaleyh, bu yerinde olan bir görüştür.
[150]
İkinci Görüş: Cenâb-ı Hak, "kitap" ile Kur'ân'ı
kastetmiştir. Yani, "Size getirdiğim o kitap, kahir bir mucize, apaçık bir
burhandır, delildir. Ancak ne var ki onun bir mucize olmasını bilmek, ancak bu
kitaptaki fesahat ve belagatı, onun gaybı ve pek çok ilimleri ihtiva ettiğini
bilen kimseler için söz konusu olabilir. Binâenaleyh, kim bu kitabın bu şekilde
olduğunu bilirse, onun mucize olduğunu bilir. O halde, Cenâb-ı Hakk'ın bu
buyruğunun manası, "katında Kur'ân ilmi olan" şeklinde olur. Bu,
Esamm'ın görüşüdür.
Üçüncü Görüş: Bu ifadeyle "katında Tevrat ve İncil'in ilmi
olanlar" manası kastedilmiştir. Yani, "Bu iki kitabı bilen herkes, o
iki kitabın, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in peygamber olarak gönderileceği müjdesin)
de ». Bmâenateyft, bu atim Himse, âdii davranır efe yafan söyfemezse, ftz.
MunammeoTs.a.s/j'n Atfafi katmöan Qönö$riMş
bir peygamber olduğuna
şahit olur" demektir.
Dördüncü Görüş: Bu ifâdeyle, Cenâb-t Hak kendisini kasdetmiştir. Bu,
Havan el- Saîd İbn Cübeyr ve Zeccâc'ın görüşüdür. Hasan el-Basri: "Hayır
Allah'a yemin ederim ki, O, bununla ancak kendisini kasdetmiştir"
demiştir. Buna göre mana, "ibâdete müstehak olan ve Levh-i Mahfuz'dakileri
ancak kendisi bilen kimse, benimle
sizin aranızda şahit
olarak yeter" şeklinde olur. Zeccâc da: "En uygun olanı, Allah
Teâlâ'nın. hükmünün doğruluğuna dair başkasını şahid tutmamasıdır"
demiştir ki, bu söz işkâl (güçlük) arzeden bir sözdür. Zira, sıfatın mevsûfe
atfı, her ne kadar bir nebze caiz olsa da bu atıf, aslolanın hilafına bir
hareket olmuş olur. Çünkü "Buna Zeyd ve Fakih şahitlik eder"
denilmeyip, tam aksine olan Zeyd, buna şahitlik eder" denilir. Zeccâc'ın, "Allan,
hükmünün doğruluğuna, başkasının şehadette bulunmasını istemez" şeklindeki
sözü de uzak bir ihtimaldir. Zira, Allah'ın, sözünün doğruluğuna İncire ve
zeytine yemin olsun"(Tin, i) diyerek yemin etmesi caiz olunca, Zeccâc'ın
ileri sürdüğü şeyde, hangi imkânsızlık bulunmaktadır?
İkinci kıraate gelince
ki bu min indihi şeklindedir, buna göre mana, "Kitabın ilmi de, O'nun
kalındandır. Çünkü herkes kitabı, ancak O'nun lütf-u ihsanı ve öğretmesi
sayesinde bitir" şeklinde olur. Sonra bu kıraate göre de burada iki okuyuş
şekli bulunmaktadır:
a) Bununla, "cehâlef'in zıddı olan,
"ilim" kastedilmiştir. Yani, "Bu ilim, ancak Allah
kalındandır" demektir.
b) Fiil meçhul sığasında olarak, şeklinde... Buna göre
mana "Allah Teâlâ, nebisine, o kâfirlere karşı bahsedilen şeyler hususunda
Allah'ın şehâdetiyle delil getirmesini emredip, Allah'ın, Onun nübüvvetine
şehâdet etmesi de Kur'ân'ı, onun dâvasına muvafık olarak getirmesi ve Kur'ân'ın
mucize oluşu da, Kur'ân'daki şeyleri ve onun sırlarını çepeçevre kuşattıktan
sonra bilinince, O, bu ilmin ancak kendisi katından olduğunu beyan buyurmuştur
ki bu, "Kur'ân'ın mucize olmasını bilmek, ancak, Allah Teâlâ o kuluna
Kur'ân ilmini öğretmesi suretiyle onu şereflendirdiğinde mümkün olur"
demektir" şeklinde olur. Allah doğruyu en iyi bilendir.
Bu sûrenin tefsiri,
hicrî 601 senesinde, Şaban ayının 18. pazar gününde tamamlandı. Ben, bu kitaba
göz gezdiren ve ondan istifâde eden herkesten, oğlum Muhammed için, Allah'ın
rahmet ve gufranını talep etmelerini ve hem de dua ile yâd etmelerini
istiyorum. Ben o çocuğuma bir mersiye olmak üzere, şu beyitleri
söylüyorum: .,
"Bu fani alemin
izlerinin, korkular ve hüzünlerle karışmış olduğunu görüyorum. Onun hayır ve
güzellikleri, korkutucu rüyalar gibidir; yaratıklar ve insanlar arasındaki
şerri ve kötülüğü İse, devamlı ve hep yakındır!'[151]
[1] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 373
[2] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 375
[3] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 375-376
[4] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/376-377
[5] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 377-378-379
[6] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 379-380-381
[7] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 381
[8] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/381
[9] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 382
[10] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 382-383
[11] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 383-384
[12] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 385
[13] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 385
[14] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 385-386-387
[15] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 387-388
[16] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 388
[17] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 389-390
[18] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 390
[19] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 390-391
[20] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/391-392
[21] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 392
[22] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 393
[23] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 393
[24] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 393-394
[25] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 394-395
[26] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 395-396
[27] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 396
[28] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 397
[29] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 397-398
[30] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 398
[31] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 399
[32] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 399-400
[33] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 400
[34] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 400-401
[35] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 401
[36] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 401-402
[37] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 402-403
[38] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 403
[39] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/403
[40] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 403-404
[41] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 404-405
[42] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 405-406
[43] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 406-407
[44] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 407
[45] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/408
[46] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 408-409
[47] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 409-410
[48] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 410
[49] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 410
[50] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/411
[51] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/412
[52] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 412-413
[53] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 413
[54] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/413-414
[55] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 414-415
[56] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 415-416
[57] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 416-417
[58] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 417
[59] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/417-418
[60] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 418-419-420
[61] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 420-421
[62] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 421-422-423
[63] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 423-424
[64] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 424
[65] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 424-425
[66] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 425-426
[67] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 426-427
[68] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 427
[69] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 427-428-429
[70] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 429
[71] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/429-430
[72] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 430
[73] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 430-431
[74] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 431-432
[75] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 432-433-434
[76] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 434-435
[77] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/435
[78] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/435-437
[79] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 437-438
[80] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 438
[81] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 438
[82] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/438- 439
[83] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 439
[84] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 439
[85] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 440
[86] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 440
[87] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 440-441
[88] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 441
[89] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 441
[90] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 441
[91] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 442
[92] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 442
[93] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 442
[94] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 442-443
[95] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 443
[96] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 443
[97] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 443
[98] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 443-444
[99] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 444
[100] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 444
[101] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 444-445-446
[102] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 446
[103] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 447-448-449
[104] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 449
[105] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 450
[106] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 450-451
[107] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/451
[108] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 451-452
[109] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 452-453
[110] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/453-454
[111] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 454
[112] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/454-455
[113] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 455
[114] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/455
[115] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 455-456
[116] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/456-457
[117] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 457-458
[118] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 458
[119] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 459-460
[120] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 460-461
[121] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 461
[122] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 461-462
[123] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/462
[124] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/462
[125] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/463
[126] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/463
[127] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 463
[128] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/463
[129] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/463-464-465
[130] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/465
[131] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 466
[132] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/466
[133] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 466-467
[134] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 467
[135] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 467-468-469
[136] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 469-470
[137] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/470
[138] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 470
[139] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 471-472
[140] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/472
[141] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 472
[142] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 472-473
[143] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 473-474
[144] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 474-475
[145] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 475-476
[146] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 476
[147] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/477
[148] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/477
[149] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 478
[150] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 478
[151] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 478-479