Kur'an Gerçektir Ve Allah, Gücü Her Şeye Yetendir
Kafirlerin Bazı Sözleri Ve Bu Sözlerin Cezası
Allah'ın İlim Ve Hikmetinin Görüntüleri
Allah'ın Kudret Ve Ulühiyetinin Görüntüleri
Hakikat Erleri İle Batıl Uşaklarının Durumu
Sağ Duyu Sahipleri Ve Mükafatları
Bahtsızlar Kimlerdir? Cezaları Nedir?
Bahtsızlarla Mutlular Ve Nitelikleri
Müşriklerin İsteklerinin Reddi
Cennetin Özellikleri Ve İtirazcıların Münakaşası
Peygamber Tebliğcî, Allah'da Hesap Sorucu Ve İntikam Alıcıdır
Mekki olduğu rivayet olunur. Medenî bir sure olduğunu
söyleyenler de olmuştur. Kırk üç ayettir. Kendinden önceki sureyle uyum
İçindedir. Cenab-ı Allah, Yusuf suresinde şöyle
buyurmuştur:' 'Göklerde ve yerde nice ayetfler) var
ki, onların yanından yüzlerini çevirerek geçerler"[1]
Burada ise bu ayetin mücmelüği vuzuha
kavuşturulmakta ve, uzun uzadıyâ açıklanmaktadır. Yusuf suresinde Tevhid, Allah'ı birleme İnancı hatırlatılmıştır:
"Çeşitli tanrılar mi iyi, yoksa herşeyi (hükmü
altında tutan) kahredici tek Allah mı?[2]. Buradaysa tevhide davete devam edilmekte ve
Allah'ın birçok sıfatlan anlatılmaktadır ki, bütün bunlarda peygamber (s.a.v.)
efendimiz için teselli vardır. [3]
Rahman ve Rahim olan
Allah'ın adıyla...
1- Elif, Lâm, Mîm, Râ. Bunlar Kitab'm ayetleridir. Sana Rabbinden indirilen Kitab haktır; fakat insanların çoğu inanmazlar.
2- Gökleri, gördüğünüz gibi, direksiz yükselten, sonra
arşa hükme-den,herbiri belli bir süreye kadar hareket
edecek olan güneş ve ay'ı buyruğu altına alan, işleri yürüten, ayetleri uzun uzun açıklayan Allah'tır; olakiRab-binize kavuşacağınıza kesin olarak inanırsınız.
3- Yeri düzleyen, orada dağlar, nehirler var eden, her
türlü üründen çift çift yetiştiren, gündüzü geceyle
bürüyen de O'dur. Doğrusu bunlarda, düşünen kimseler için ibretler vardır.
4- Yeryüzünde, hepsi de aynı su ile sulanan, birbirine
komşu toprak parçaları, tek ve çok köklü üzüm bağları, ekinler, hurma açağları vardır. Fakat onları şekil ve lezzetçe
birbirinden farklı kıîmışızdır. Düşünen kimseler için
bunda ibretler vardır. [4]
"İmad" veya "amûd"un
çoğulu olup direk demektir, "Ümüd" şeklinde
okuyanlar da olmuştur. Yeryüzünü yayıp uzattı. Rasiye'nin
çoğuludur. Bununla dağlar kastedilmiştir. Çünkü yeryüzü, kazıkları andıran
dağlar sayesinde yerinde durmaktadır. Perdeleyip örter.
"Sinv" kelimesinin çoğuludur. Tek köke bağlı iki veya
daha çok hurma ağacı. Çatallı ağaçlar.
Bu anlamda Peygamber
(s.a.v.) efendimiz şöyle buyurmuşlardır: "Amca, kişinin babasısm (aynı köke bağlı) çatalıdır".
Ayette geçen
"çatallı ve çatılsız hurmalıklar" sözünden
maksat, birbirine denk ve benzer olan ve olmayan hurmalıklardır. [5]
Bu sûredeki ayetler,
kadri yüce ve şanı akıllan durduran, kamil bir surenin ayetleridir. Ey
Muhammedi Rabbİnden sana indirilen Kur'an'ın tamamı haktır ve gerçektir. Bundan başka bir hak
yoktur. İçinde hiç şüphe yoktur. Hikmet sahibi ve övgüye layık olan Allah
tarafından indirilmiştir. Ama insanların çoğu buna inanmazlar. Nasıl
inanmıyorlar ki? Bunu indiren, gökleri direksiz olarak yükselten Allah'tır.
Evet Cenab-ı Allah gökleri ve İçindeki yıldızlarla
gezegenleri, ay ile güneşi, kendi kudret ve azametiyle direksiz olarak
yükseltmiştir. Allah herşeyi yapmaya muktedir değil
midir? Sonra Cenab-ı Allah, arşa yönelip onun
üzerinde istiva etti. (Aslında arş ve İstivanın ne olduğunu ancak Allah
bilir). Şu da var ki, ayet-i kerime Allah'ın emrinin geçerliliğine, tedbir ve
saltanatının eksiksizliğine işaret etmektedir. Allah, güneşi ve ayı, iradesine
boyun eğdirdi. Dilediği şekilde onları emrine alıp döndürdü, onlarla etrafı
aydınlattı. Dilediği zaman doğdurdu, dilediği zaman batırdı. Ay, güneş ve
diğer gezegenler, kendisinin katında belli olan bir zamana kadar dönmeye devam
edeceklerdir. Bu belli zaman, dünyanın sonu ve kıyametin başlangıcıdır. Bu
gezegenlerden her biri, O'nun nezdinde bilinen bir
zamana kadar, kendi yörüngeleri içinde akıp gideceklerdir, O zaman öyle birgün gelecek ki, yerler bambaşka yerlere, gökler de
bambaşka göklere dönüşecektir. Allah, işte böyle yürütür işlerini. Kainatı,
kendi irade ve hikmetine uygun olarak idare eder. Bu haldeyken de kendi
kudretinin eksiksizliğine, hikmetinin tamlığına delalet eden ayetleri uzun uzadrya açıklar. Örneğin gökleri na-sıldireksiz olarak yükselttiğini, yeri nasıl yayıp
uzattığını, güneş ile ayı nasıl emrine boyun eğdirip yörüngeleri içinde belli
bir zamana kadar hareket ettireceğini bütün ayrıntılarıyla açıklar. Belki bu
kesin delillerle ayetleri muşa-hade ettiğinizde Kur'an'ın gerçek olduğuna, Muhammed (s.a.v.)'e indirilen
şeylerin doğru olduğuna,ölüm sonrası dirilişin ve cezanın şüpheye yer bırakmayacak
şekilde mutlaka geleceğine kesin olarak inanırsınız.' Çünkü bütün bu varlıkları
yaratmaya muktedir olan zat, insanları ahirette
tekrar diriltip hesaba çekmekten aciz değildir. Bu anlatılanlar, bazı semavi
ayetler ve alâmetlerdi. Yerdeki ayet ve İşaretlere gelince, bunlarla ilgili
olarak şöyle buyurmuştur: O Allah ki, arzı yayıp uzattı. Yeryüzünü döşek gibi
serdi. Yüce dağlan kazık gibi yere çaktı. Ve size tatlı sular içirdi.
"Yapmadık mı biz, yeryüzünü bir beşik. Dağlan birer kazık? Ve sizi çift çift yarattık!'[6]
Yeryüzünün yayılıp
uzatılması, küre şeklinde olmadığını ispatlamaz, Çünkü o, üzerinde
yaşayabilmemiz için, gözlerimizin görüş açısına göre yayılıp uzatılmıştır.
Aslında onun küre şeklinde olduğundan hiçbir akıllı kimse şüphelenmez.
Eksikliklerden arınmış
yüce Allah, meyveleri erkek ve dişi olmak üzere çift çift
yarattı ki, aşılama ve üretme mümkün olsun. Allah'a hamdolsun.
Pozitif ilim de bugün her bitkide erkek ve dişi organlar bulunduğunu ispatlamıştır.
Erkek ve dişi organ; aynı çiçekte veya aynı ağaçta veyahut ağaççıklarda
olabilir. Aşılanma ve döllenme, rüzgar veya kuşlar aracılığıyla olur. Noksanlıklardan
münezzeh yüce Allah, herşeye yaratılışım vermiş,
ardından onu doğru yola iletmiştir. Denildi ki: Cenab-ı
Allah her üründen büyük ve küçük olmak üzere İki sınıf yaratmıştır. Gündüzü,
geceyle örtüp perdelemiş, gecenin karanlığı ile gündüzün aydınlığını
gidermiştir.
Hak ve münezzeh olan
yüce Allah'ın, yeri yayıp uzatmasında, yeryüzünü kazık misali dağlarla sabit
kılmasında, bunun yanışım yerkürenin dönmesinde, çiftleşme ve aşılanma yoluyla
meydana gelen ürünlerde, aydınlıkla karanlığın birbirini İzlemesinde,
karanlıkla aydığınlığın periyodik olarak uzayıp
kısalmasında, eşyaya ve olaylara bakıp düşünen ve ibret alan kimseler için
apaçık ayetler vardır. Yeryüzünde birbirine komşu kıtalar vardır. Bunların
toprakları aynıdır, suları aynıdır, üzerlerine ekilen tohumlar aynıdır. Ama
buralarda yetişen ürünler farklıdır. Bazısının Ürünü tatlı, bazısmınki
acıdır. Bazısı ürün verir, bazısı vermez.
Yeryüzünde bahçeler,
bostanlar ekinler, hurmalıklar, üzümler ve arap yarımadası
dışındaki yerlerde bilinen bazı meyvelerle sebzeler vardır. Hurma ağacında
insanı hayrete düşüren bir taraf var: Çatallısı var, çatalsızı var. Yani kökü
bir olduğu halde iki başlı olanı var. Bu hurma ağaçlarının bazısı da diğer
ağaçlar gibidir. Bazı kimseler, ayet-i kerimenin şu anlama gelebileceğini
söylemişlerdir: Hurma ağaçlan, toprağı ve tohumu aynı olduğu halde bazısı
birbirine benzer, bazısı benzemez. Hepsi de aynı su ile sulanır, ama ürünlerinde
birbirlerine üstün kılınırlar. Bu da Allah'ın sanatının eşsizliğini ve kudretinin
yüceliğini ispatlamıyor mu? Birbirine bitişik, komşu tarlalardaki bahçelerde,
hatta iç içe giren ve dalları birbirine karışan ağaçlardaki meyveler, hep aynı
tohumdan üredikleri ve aynı su ile sulandıkları, aynı sistemde yetiştirildikleri
halde bakıyoruz ki, bazısı olgun, mükemmel, tatlı ve lezzetlidir. Bazısı da
kuru, eksik, küçücük, ekşi, diğerine nispetle tadı tamamen değişiktir. Buda; herşeye güç yetiren, serbest iradeli, bir, tek kahredici
güce sahip bir zatın varlığını, hikmetli bir mutasarrıfı ve yöneticisi olmadan
bu dünyanın kendi tabiatına göre seyrine devam etmediğim ispatlamıyor mu? Bu
anlattıklarımızda ayet ve deliller vardır. Ama akıllarını kulanan,
salim kafa ve hür düşünceyle tefekkür eden kimseler içindir bu ayetlerle bu
hüccetler. : Allah'a hamdolsun ki, kainatı ve
içindeki şeyleri inceleyen hür düşünceli tabiat bilginleri; kainatın üzerinde
durduğu ölçü ve düzen kıl payı sekecek olursa evrenin yok olup helake
gideceğini ispatlamışlardır. Bu da Allah'ın varlığını ve herşeyc
uzanan kurdehnin eksiksizliğini kanıtlamaktadır. [7]
5- Şaşacaksan, onların: "Biz toprak olunca mı
yeniden yaratılacağız?" demelerine şaşmak gerekir. İşte onlar Rablerini
inkar edenlerdir. İşte onlar boyunlarına demir halkalar vurulanlardır. İşte
onlar cehennemliklerdir, orada temelli kalacaklardır.
6- Puta tapanlar senden, iyilikten önce kötülük
isterler, oysa onlardan önce nice ibret alınacak cezalar verilmiştir. Doğrusu
Rabbinin, insanların zulümlerine rağmen onlara mağrifeti
vardır. Rabbinin cezalandırması çetindir.
7- İnkar edenler: "Rabbinden Muhammed'e bir mucize
indirmeli değil miydi?" derler. Sen ancak bir uyarıcısın. Her milletin
bir yol göstereni vardır. [8]
"ĞıII" kelimesinin çoğulu olup, ele ve boynuna
geçirilen kelepçe ve zincirlerdir. Bu kelime ile, kafirler, inançsızlıkta
ısrar etmekle nitelenmişlerdir.
"Müsle" kelimesinin çoğulu olup, benzerleri olan hak
yalanlayıcılarına verilen cezalardır. Ceza İle cezalandırılan arasında misliyet ve denklik bulunduğu için bu mesülat
kelimesi kullanılmıştır. [9]
Bu kıymetli sure, Cenab-ı Allah'ın herşeye gücünün
yettiğine, ölüm sonrası dirilişin de Allah'ın kudreti kapsamında bulunduğuna
işaret eden kesin ayetlerle başladıktan sonra, inkarcıların, başta geçen bu
ayetlere aykırı sözlerine temas etmeye başladı. [10]
Ey Muhammedi Eğer
şaşacaksan, onların ölüm sonrası dirilişi inkar hakkında söyledikleri sözlere şaşmalısm, Zira göğü direksiz olarak yükseltmeye, sonra arş
üzerinde İstiva etmeye, güneşle ayı emri altına tutmaya muktedir olan, gök veya
yerle İlgili diğer ayetleri ortaya koyan, evet bütün bunlara ve diğer şeylere
güç yetiren ve bunların tümünü yaratmakla yorulmayan Allah şüphesiz ki ölüleri
de diriltmeye muktedirdir. Hatta bu, O'nun için daha kolaydır! Şu halde
onların bunu inkar etmeleri, asıl şaşılacak şeydir. Şaşmak, meydana gelen bir
şeyin sebebinin gizli kalması durumunda insan ruhunda meydana gelen bir
değişikliktir ki, böyle bir şey Allah hakkında imkansızdır. Ayette kastedilen, Hz. Peygamberin ve çevresindeki mü'minlerin
şaşmasıdır.
Dediler ki: Biz toprak
olduktan sonra mı, yeniden yaratılacağız? öldükten sonra, toprak olduktan sonra
dirilmeyi imkansız görerek: "Biz toprak olduktan sonra mı
diriltileceğiz?" dediler. Bu demelerinin cezası da şu oldu: İşte sapıklık,
küfür ve inatta devam ederek zındıklıkta pek ileri giden bu herifler Rablerini
inkâr edenlerdir. Üzerinde bulundukları halde ısrar edenlerdir. Artık onlarda
iman ümidi yoktur. Arap şairinin şu sözü de durumlarını tasvir etmektedir:
"Boyunlarında
varken zincirler Doğru yola erişemezler".
Bazıları, ayet-i
kerimenin şu anlama geldiğini söylemişlerdir: Onlar kıyamet gününde
zincirlenip bağlanacaktır. "Boyunlarında demir halkalar ve zincirler
olduğu halde sürükleneceklerdir: Kaynar suda. Sonra da ateşte yakılacaklardır”[11]
İşte bunlar cehennem
halkıdırlar. Orada temelli kalacaklardır. Allah'ın, dilediği zaman oradan
çıkarması müstesnadır tabiî.
Seninle alay etmek ve
seni yalanlamak için, İyilikten önce kötülüğü, iman etmeden ve süre beklemeden
azabın çabucak üzerlerine inivermesini isterler senden. Bunda bir tuhaflık
yoktur. Zira onlar derler ki: "Allah'ım, eğer bu,-senin yanından gelmiş
gerçekse, başımıza gökten taş yağdır. Yahut bize acı bir azab
ver!"[12]
Peygamberleri
yalanlayıp azabı çabucak istedikleri için kendilerinden önceki, ümmetlere azap
indiği ve benzer cezalar verildiği halde bu kafirler de üzerlerine azabın
çabucak inivermesinî senden İstiyorlar. Halbuki Rabbin, zalim oldukları halde
bile insanları bağışlayandır. Evet, O, kullarının tevbesini
kabul buyurur, kötülüklerini affeder. Yürekten tevbe eden
kullarını esirgemeyi üzerine vacib olarak yazmıştır.
Günah işlemekte ısrar edip, pişman olup geri dönmeyen kimselere karşı azabı
şiddetli olandır. "Kötülüğün cezası, yine onun gibi bir kötülüktür"[13]
"Rabbin, kullara zulmedici değildir”[14]. Bununla
beraber,küfredenler derler ki: "Rabbinden O'na (Muhammed'e) bir ayet
İndirilmeli değil miydi?" Resulullah (s.a.v.)'e
inen ayetlerle yetinmediler de böyle dediler. Şaşıyorum onlara, hem de nasıl?
Allah'ın, kalıcı delilini ve ebedi mucizesini indirmiş olması onlara yetmiyor
mu? Kalbini tatmin etmek İçin Hz. Peygambere Allah
tarafından şöyle denildi: Sen sadece bir elçi ve uyarıcısın. Sana düşen,
yalnızca tebliğdir. Onların durumu seni tasalandırmasın, hiç umurunda olmasın.
Kur'an'la yetinmediler. Ölüleri diriltme gibi tsa (A.S.)'ın, değneği yılana
çevirme gibi Musa (A.S.)'ın mucizeleri türünden
mucizeler istediler. Cenab-ı Allah, onların bu
isteklerini şöyle diyerek reddetti. Her kavmi doğru yola ileten bir peygamber
vardır. Bu peygamber, kavminin yapısına ve üzerinde us-talaşıp
gelişme gösterdiği sanatına uygun bir mucize ile onlara gider.
Bazıları, ayetin şu
anlama gelebileceğini söylemişlerdir: Ey Muhammed! Sen sadece bir elçisin. Her
kavmi hidayete erdiren bir mürşid vardır. Onları
doğruya ve iyiliğe erdiren bir yol gösterici vardır. Onları hayra ve iyiliğe götüren,
yalnızca Allah'tır. Başkalarının bu işte bîr fonksiyonu olamaz. [15]
8- Allah her dişinin rahminde taşıdığını, rahimlerin
düşürdüğünü ve alıkoyduğunu bilir. O'nun katında herşey
bir ölçüye göredir.
9-10- Görüleni de görülmeyeni de bilen, yücelerin yücesi
büyük Allah'a göre, aranızdan sözü gizleyen ile, açığa vuran ve geceye
bürünerek gizlenip gündüzün ortaya çıkan arasında fark yoktur.
11- Ardında ve önünde insanoğlunu takibedenler
vardır; Allah'ın emriyle onu gözetirler. Bir millet kendini bozmadıkça Allah
onların durumunu değiştirmez. Allah his milletin fenalığını dileyince artık
onun Önüne geçilmez. Onlar için Allah'tan başka hami de bulunmaz. [16]
Rahimlerin zaman ve cisim
bakımından eksilttikleri.
Gayb ve şehadet: Görünen ve
görünmeyen Geceleyin gizlenen.Gündüzleyin görünen. Muakkibe1 nin
çoğuludur. Kelimenin sonundaki te mübalağa içindir,
müenneslik için değil. Gece ve gündüz, peşpeşe gelen
melekler. "Yardımcı. [17]
Allah, peygamberine
diyor ki: Sen, sadece bir uyarıcısın. Bunun ötesinde bir sorumluluğun yoktur.
Her kavmin bir hidayet rehberi vardır. Bir kavme giden, peygamberin,
beraberinde o kavme uygun olan bir mucizesi vardır. Bu mucize, incelikli ilme
ve yüksek hikmete bağlı olarak O'nu destekler. Zira Cenab-ı
Allah, görüneni de görünmeyeni de bilir. "Her toplumun bir yol göstericisi
vardır" ayeti kerimesinin tefsirindeki ikinci görüşe göre anlam şöyle
olur: Bu ayetler; ilim ve kudreti böyle olan bir zatın, her ne şekilde olursa
olsun, insanları doğru yola iletmeye yegane muktedir bir zat olduğuna işaret
etmek İçin nazii olmuşlardır. Sana gelince ey Mühammed, sen sadece Mr uyarıcısın. [18]
Kadının rahminde
taşımakta olduğu yavrusunun erkek mi, dişi mi olduğunu sadece Allah Teala bilir. Ceninin ana karnında şu andaki durumunu,
gelecekte hangi şekle bürüneceğini ve ne zaman doğacağını da ancak yüce Allah
bilir. Ana karnındaki ceninin erkek mi, dişi mi olduğunu şualarla biî-mek te
mümkün değildir. Bunu, şüpheye mahal bırakmayacak şekilde bilenin, sadece tek
Allah olduğunu deneyenler de kanıtlamıştır. Çoğu kez "falan kadının
karnındaki yavru erkektir." demişler, ama sonradan kız doğmuştur. Cenab-ı Allah ne doğru buyurmuş: "Allah, her dişinin
neyi yüklendiğini; rahimlerin neyi eksiltip, neyi arttırdığım bilir", her
şeyi Allah'ın bildiği eksiklik ve fazlalık, maddi ve manevi eksikliklerle
fazlalıkları kapsar. O kutlu ve yüce zatın yanında herşey,
kendi takdir ettiği bir Ölçü iledir. Kaza ve kader iledir. "Biz her şeyi
bir kadere (yanımızdaki bir plana ve düzene) göre yarattık"[19]
Bu Ayet-i Kerime, şanı
yüce Mevlâyı, her şeyi kuşatan bir bilgi ile nitelemekte,
O'nun görünen ve görünmeyen her şeyi, halkın gözüne görünmeyen gizli şeyleri,
herkes tarafından müşahede edilen şeyleri bildiğini ifade etmektedir. O,
beyinsiz müşriklerin yakıştırmalarından arınmış ve yücedir. Mademki Mevlâ'mız
gizliyi ve açıkta olanı görüneni ve görünmeyim biliyor, öyleyse ey insanlar!
İçinizden sözü gizleyip kendi kendine konuşanlar, başkalarına duyurmak için
yüksek sesle konuşanlar AHah katında birdir. Allah
her şeyi bilendir. Karanlıklarda saklanan ile yollarda ortaya çıkan, geceleyin
gizlenen ile gündüzün görünen, O'nun nazarında birdir. Herlerdi, gece ve gündüz
izleyip koruyan melekler vardır. Bu melekler, sabah ve İkindi namazları vaktinde
nöbet değiştirirler. Nitekim hadis-i şerifte böyle anlatılmıştır.
İnsanı önden ve
arkadan koruma altına alan melekler vardır. Bu melekler, Allah'ın lutfu olarak insanı vahşi ve zararlı hayvanlardan,
tehlikelerden, Allah'ın emri ve izni ile korurlar. Bazıları demişler ki:
Melekler, kendiliklerinden değil de Allah'ın emrinden korurlar. Bu melekler o
insanı, Allah'ın emrinden korurlar. "Üzerlerine azap inmesin ve azap
meleklerinden korusunlar diye bu melekler, insanı Allah'ın emrinden
korurlar""diyenler de olmuştur,
Bir millet kendi
ruhundaki iman, adalet ve doğruluğu değiştirmedikçe, Allah onlardaki nimet ve
korumasını değiştirmez. Rabbİn hiç kimseye zulmetmez.
Evet. Her İnsanı
Allah'ın azap ve şiddetinden korumak üzere tarafımızdan görevlendirilmiş
koruyucu melekler vardır, insan da söylediği her sözün, kendisini gözetleyen
melekler tarafından zapta geçirildiğini bilince; her zaman Rabbİ'nİn
murakabesi altında bulunduğunu anlar. O'nun hesabından korkar. Kendine
çekidüzen verir. Ccnab-ı Allah, her insana,
kendilerini Allah'ın emri İle koruyan melekler [ahsis
ettiğine göre, insana nasıl olur da kötülük ve zarar gelir? Evet, insanın
kaderinde, kendisine böyle bir şeyin isabet edeceği yazıh
ise, O şey kendisine mutlaka isabet eder. Bu melekler, insanı Allah'ın emri ile
korurlar. Yani Allah'ın takdir ettiği bir şeyi insandan savıp
uzaklaştıramazlar. Bir millet kendi ruhlarındaki hayırlı ve salih
ameller gibi Allah ve Resulünü razı edip devletin temellerini ayakta tutan
şeyleri değiştirmedikçe Allah da onlardaki nimet, afiyet, onur ve bağımsızlık
gibi şeyleri değiştirmez. Bu Kur'anî gerçeğin
doğruluğunu islâm Tarihi ispatlamıştır. Müslümanlar
kendi benliklerinde Allah ve Resulünü razı edecek, nefislerindeki şeyleri sabit
kılacak olan hayırlı ve salih amelleri
değiştirmedikçe Allah'ta onlardaki üstünlük, refah, ilim ye ekonomik durumu
değiştirmemiştir. Çünkü Kur'-an'Ia amel etmediler,
dinlerini terkettiler. Başkalarını taklid ettiler. Aralarında kötülükler yayıldı. Ahlakları
çözülüp gevşedi.
Ümidimiz kuvvetlidir.
Kendimizdeki hali değiştirirsek; Allah'ta zaafımızı kuvvete, zilletimizi
izzete, yoksulluğumuzu zenginliğe, topraklarımızdaki düşman işgalini
bağımsızlığa dönüştürecektir. Cenab-ı Allah ne doğru
buyurmuş: "Bir millet kendi durumlarını değiştirmedikçe Allah onların
durumlarım değiştirmez". O'nun gücü her şeye yeter. Allah bir millete
işgal, zillet, hastalık, yoksulluk gibi kendi amelleri nedeniyle meydana gelen
felaket sebeplerinden birini vererek kötülük yapmak İsteyince, O'nun hükmünü
engelleyip durduracak kimse yoktur. Bununla da insanların, iyilikten önce kötülüğü
tez elden istememeleri gerektiğine işaret edilmektedir. Bütün bunların mercii
ve dönüş yeri, yargısı reddedilemeyen, herşeyden
haberdar olan ve her şeyi bilen Allah'tır. O'ndan başka kendilerine yardım
edecek biride yoktur. [20]
12- Korku ve ümide düşürmek için size şimşeği gösteren, yağrhurla yüklü bulutları meydana getiren O'dur.
13- O'nu gök gürlemesi hamd
ile, melekler de korkularından teşbih ederler. Onlar pek kuvvetli olan Allah
hakkında çekişirken, O, yıldırımları gönderir de onlarla dilediğini çarpar,
14- Gerçek dua ve ibadet ancak O'nadır. O'ndan başka
çağırdıkları putlar kendilerine hiçbir cevab
vermezler. Durumları suyun ağzına gelmesi için avuçlarını ona açmış bekleyen
adamın durumu gibidir. Hiçbir zaman suya kavuşamaz. İşte kafirlerin yalvarışı
da böyle, boşunadır.
15- Yerde ve göklerdeki kimseler de, gölgeleri de, sabah
akşam, îster istemez Allah'a secde ederler.
16- De ki:"Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?",
"Allah'tır" de. "O'nu bırakıp, kendilerine bir fayda ve zararı
olmayan dostlar mı edindiniz?" de. "Kör ile gören bir olur mu? Veya
karanlıkla aydınlık bir midir?" de. Yoksa Allah'a, Allah gibi yaratması
olan ortaklar buldularda, yaratmaları birbirine mi
benzettiler? De ki: "Her şeyi yaratan Allah'tır. O. her şeye üstün gelen
tek Tanrı'dır." [21]
Şimşek. Biri artı
diğeri diğeri eksi elektirik
yüklü iki bulutun gökte çarpışması sonucunda meydana gelen elektrik
kıvılcımları.Elektrik kıvıicımlanyla yanan ve gök
boşluğunda havanın sürtünerek gidip gelmesi sonucunda meydana gelen gürültü,
"Saika"nın
çoğulu olup; yerdeki elektrik yüküne zıt elektrikle yüklü olan bulutların yere
yaklaşmaları sonucunda meydana gelen elektriklenme olup, isabet ettiği yeri
yakar.
Cidal, sert tartışma
demektir.Kuvvet. Düşmana karşı kurulan düzen.
Dalâl: Zarar ve ziyan. "Zili" kelimesinin çoğulu
olup, cisimlerin güneşte görünen hayalleri, gölge.
"Gadat" kelimesinin çoğulu olup gündüzün başlangıcı.
"Asil"
kelimesinin çoğulu olup ikindiyle akşam arası vaktidir. [22]
Bu ayetlerde anlatılanlar,
Allah'ın kutsal sıfatlarının açıklanmasının bir uzantısıdır. Yine burada Allah,
kapsamlı ilimle, kudret ve kemalle; Bir ve Tek Rabb
olmakla nitelenmektedir. [23]
Noksanlıklardan
münezzeh yüce Ailah'dır ki, iki zıt elektrik yükünü
taşıyan bulutların birbirine yaklaşması sonucunda ansızın görünüp gizlenen göz
alıcı ve parlak şimşeği size gösterir.
Yine O Allah'tır ki,
yağmura ihtiyacı olanlara yağmurun gelmekte olduğunu şimşekle müjdeler;
harmanında buğdayı veya arpası olup ta yağmur yağamasından
korkan veya yolculukta olup yağmurdan zarar görecek olan kimselere de yağmurun
gelmekte olduğunu şimşekle haber vererek korkutur. Ey Allah'ım sen ne yücesini
Yaratılmışlara uyguladığın çeşitli durum ve bir de nizamın vardır.
O'dür ki yağmur yüklü bulutları yayar. Gök gürültüsü de,
lisan-ı makal ile değil, üsan-ı
hal ile O'nu teşbih eder; O'na hamd eder. "O'nu
Övgü ile teşbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ama, siz ojılann
, teşbihlerini anlamazsınız"[24]
Peygamber (S.A.V,)
efendimiz gök gürültüsünün ve şimşeğin sesini duyduğunda şöyle dermiş:
"Allah'ım, bizi gazabınla öldürme ve azabınla helak etme. Bundan önce bize
afiyet ver". Bu hadisi, Buhari ve Ahmet bin Hanbel rivayet etmiştir.
Melekler de, heybet ve
ululuğundan korkarak Allah'ı teşbih ederler. Ey ademoğlu, ne kadar zalim ve
cahilsin! Göklerde ve yerdeki cansız varlıklar ile melekler, heybet ve
ululuğundan korkarak Allah'ı teşbih ediyorlar. Ama sen ey ademoğlu, sende hem
ruh bulunduğu, bir kısmın madde, bir kısmın melek olduğu halde, evet bütün bunlara
rağmen, çoğunuz Allah'ı teşbih etmiyor ve yalnız O'na kulluk etmiyorsunuz! O,
yakıcı ve helak edici yıldırım-lan.gönderiyor. Bu
yıldırımları yaratıklarından dilediğine İsabet ettiriyor. Oysa ki bütün bunlara
rağmen kafirler, noksanlıklardan münezzeh yüce Allah, onun Resulü, hesap ve
ceza konusunda mücadele ediyorlar. O; gücü fazla ve şiddetli, düşmanlarına
karşı düzeni ve yakalayıp azablandırması pek çetin
olandır. Düşmanları üzerine hiç hissetmedikleri bir taraftan azabı indirir. O,
üzerinizden ve ayaklarınızın altından size azabı göndermeye muktedir olandır.
"Bak işte tuzaklarının sonucu nasıl oldu. (Nasıl)'biz onları ve
kavimlerini toptan yıktık (mahvettik)"[25]
Gerçek dua, içten
gelen doğru dua sadece O'na yapılır. İbadet yalnızca O'na yapılır. Ancak O'ndan
yardım istenir. Yakarış ve tevekkül sadece O'na yapılır. Çünkü gerçek dua,
yalnızca O münezzeh ve yüce varlığa yapılır. O; yaratandır, ilkin var edip
sonra geri çeviren ve yeniden yaratandır, bağışlayandır, sevendir. Arş-'ın sahibidir, yücedir, dilediğini yapandır, şanı yücedir,
isimleri mübarektir.
Müşriklerin, O'nu
bırakarak taptıkları taşlar, putlar ve diğer tanrılar, onların çağrılarına
cevap vermezler. Nasıl versinler ki? Onlar, zayıftan daha da zayıftırlar.
Hatta; lfSinek onlardan birşey
kapsa, bunu ondan kurtaramazlar. İsteyen de aciz, istenen de. (Yani puta tapan
da aciz, tapılan put da. Veya put aciz. sinek de)"[26]
işte Allah'a ortak
koşulan bu şeyler; kendilerini ortak koşanların, menfaati getirme veya zararı
uzaklaştırma gibi isteklerine cevap veremezler. Susuz kimse, uzaktan elini
suya uzatarak suyun, ağzına ulaşmasını istemesi halinde onun bu isteğine su
nasıl cevap verir ve arzusunu yerine getirirse, işte putlar da onların
isteklerini öyle yerine getirirler! Tabii ki su, uzaktan gelip de ağızlarına
ulaşmayacağı gibi, putlar da onların isteklerini yerine getiremezler. Çünkü
putlar, cansız varlıklardır. Kendilerine yapılan duaları hissetmez ve
anlamazlar. Kafirlerin, putlarına yaptıkları dua ve ibadetler zarar, ziyan
sapıklık ve yok oluştur.
Gökteki ve yerdeki
melekler, insanlar, cinler, sadece kutlu ve yüce olan Allah'a itaat ve
teslimiyet secdesi yaparlar. Bunlar mü'min iseler
gönülden, kafir iseler isteksizce secde ederler. Evet, göklerde ve yerdeki
hayvanlar, bitkiler, cansız varlıklar, insanlar, cinler ve melekler,
kendilerini kudret ve iradesiyle yaratıp meydana getiren Allah'a gönülden
gelen bir teslimiyet ve itaat içerisinde secde ederler. Bu varlıkların gölgeleleri de, sabah akşam uzayıp kı-salarak
Allah'a secde ederler. O'nun emrine ve kudretine boyun eğerler. Güneşi ve
diğerlerini emrine alan O'dur.
O müşriklere, göklerin
ve yerin Rabbinin kim olduğunu sormasını Cenab-ı
Allah, Hz. Peygambere emretti. Ey Muhammedi Onlara de
ki: "Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?". Rableri olarak gökleri ve yeri
yaratanın Allah olduğunu ikrar edeceklerine göre —zaten bunu İnkar etmeleri
asla mümkün değildir— onlara de ki: "Allah'tır".
"Andolsun, onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı?"
diye sorsan, elbette diyecekler ki: "Onları, çok üstün, çok bilen (Allah)
yarattı"[27]
Onlara de ki:
"Allah'ı bırakıp başka dostlar mı edindiniz?". Yani mademki
Allah'ın, göklerin ve yerin yaratıcısı ve Rabbi olduğunu İkrar ediyorsunuz, O
halde size ne olmuşta Allah'ı bırakıp aciz, kendilerine fayda ve zarar
veremeyen varlıkları dost ediniyorsunuz?
Ey Muhammedi Onlara de
ki: Hak yolu görmeyenle gören bir olur mu? Karanlıkla aydınlık bir olur mu? Zulûmat ile nur bir olur mu?
Ayeti-i Kerimede zulûmet kelimesi çoğul, nur kelimesi ise tekil olarak yer
almıştır. Çünkü Hakkın yolu birdir. Batılın yollan ise birden fazladır.
Yoksa Allah'a O'nun
yarattığı gibi yaratan ortakları mı koştular? Ortakların yarattıkları, onlar
nazarında Allah'ın yaratmış oldukları şeylere benzerdi. Aslında bu, hiç te böyle değildir. Onlar, durumu benzetip karıştırıyorlar.
Şayet akıllarıyla düşünecek olursa, yegane yaratıcı ve icâd
edicinin Allah olduğunu göreceklerdir. Allah'a koşulan ortaklar, kendilerine
gelen zararı üzerlerinden savamayan taşlarla putlardır. Ey Muhammedi Onlara de
ki: Gözü olan kimselere sabah aydınlandı ve hak apaçık ortaya çıktı. Allah, herşeyin yaratıcısıdır. O, tek ve kahredici güce sahiptir. [28]
17- Allah gökten su indirir, dereler kendi miktannca onanla dolar taşar, Sel, üste çıkan köpüğü alır
götürür. Süslenmek veya faydalanmak İçin ateşte erittiklerinizin üzerinde de
buna benzer bir köpük vardır. Allah, hak ve batıl için şöyle misal verir: Köpük
uçup gider, insanlara fayda veren ise yerde kalır. Allah bunun gibi daha nice
misaller verir.
18- Rablerinin çağrısına gelenlere en güzel karşılık
vardır. O'nun çağırışına uymayanlar ise, yeryüzünde olan herşey
ve daha bir katı onların olsa, kurtulmak için fidye verirlerdi. İşte hesaplan
kötü olanlar bunlardır. Varacakları, yer cehennemdir; ne kötü konaktır!
19- Ey Muhammedi Sana Rabbinden indirilenin gerçek
olduğunu bilen kimse, onu bilmeyen köre benzer mi? Ancak akıl sahipleri ibret
alırlar. [29]
"Vadi"
kelimesinin çoğuludur.
Vadi: Dere demektir.
Kendi ölçüşünce. Suyun üzerinde çıkan köpük. Şişerek artıp kabaran. Derenin
attığı köpük. [30]
Cenab-i Allah, kör ile gözlüyü, mü'min
İle kâfirleri; karanlık ile aydınlığı, iman ile küfre örnek gösterdikten sonra
burada da hak ile hakikat per-verlere,
batıl ile batıl uşaklarına örnek verdi. [31]
Kutlu ve yüce Allah,
hakka, yani Kur'an-ı Kerİm'e
O'nun Allah katından inip mü'minlerin kalblerine yerleşmesine, mü'minlerin
ilim ve marifet terazisiyle tartılan hikmet Ölçüsüyle O'ndan yararlanmasına,
"herşey O'nun yanında bir kader (ve ölçü)
iledir" kıstasına uygun olarak inananların dünya ve ahirette
haktan faydalanmalarına; gökten inip dereler içinde ölçülü olar rak çağlayıp akan suyu örnek göstermiştir. Dere içinde akan
bu sular, sel taşkınlan gibi tehlikeler meydana
gelmesin diye her vadiye ve dereye uygun bir ölçü ile akıp giderler.
Kur'an-ı Kerim herhangi bir sebepten dolayı suya
benzetilmiştir. Bu sebep de, olsa olsa şudur: Suda
hayatın kıvamı vardır. "Her canlı şeyi sudan yarattık"[32]
Kur'an'da ise kainatın nizamı ve bütün alemin hayatı vardır. Kur'an-ı Kerîm; altın, gümüş, bakır ve demir gibi yararlı
madenlere de benzetilmiştir. Çünkü bu sayılanların tümünde insanlar için fayda
vardır. Süs ve eşya yapmakta bunlardan faydalanırlar. "Ve kendisinde büyük
bir kuvvet ve insanlara birçok faydalar bulunan demiri indîrdik"[33]
Çabucak yok olup
gitmesi ve faydasılzığı bakımından batıl; su üzerinde
ve ateşte eritilmesi halinde maden üzerinde görünen köpüğe benzetilmiştir.
Gerek su üzerindeki gerek maden eriyiği üzerindeki köpük pistir, çabucak yok
olup gider, sahibine yarar sağlamaz. Saf suya ve katıksız madene etki etmez.
Şimdi de Allah'tan
başarı dileyerek, Kur'an'i Kerim'de yer alan bu meseleyi
açıklamaya çalışacağım. Noksanlıklardan münezzeh yüce Allah, gökten yağmur
yağdırarak su indirdi. Bu sular, tümünde değil de hususi bazı derelerde,
zararlı olmayacağı Allah tarafından bildirilen bir ölçüyle çağlayıp aktı.
Ayet-i kerimedeki, "İnsanlara yararlı olan İse" ifadesine dikkatle
bakmalıyız. Bu İfadede, akışından sözedilen şey
sudur. Derelerde akan sel suları, üzerlerinde kabaran köpükleri taşırlar. İlk
anda bu köpükler yüksek görünür. İşte bunun gibi batıl da ilk anda yüksek
görünür. Sonra çok geçmeden silinir, yok olup gider.
Köpük gibi söner gider. Sonra hâk ortada kalir.
Köpük, suya etki eder mi? Hayır. İşte batıl da böyledir. Ayet-i Kerimede bir
başka köpükten de söz ediliyor. Ateşte eritilen madenin eriyiği üzerinde
kabarıp yükselen köpükte böyledir, önce yükselir, sonra sönüp gider. İşte batıl
da böyledir. İnsanların, yararlanmak için süs ve diğer eşyalan
yapmak için erittikleri altın, gümüş, bakır ve demir gibi madenlerin eriyikleri
üzerinde köpükler kabarıp yükselir. Modern çağımızda demiri ve diğer madenleri
kullanan bilimsel araştırmalar da bu gerçeğe tanıklık eden objektif birer
tanıktır.
İşte Cenab-ı Allah, hak ile batıla böyle bir edebi ve parlak bir
örnek vermektedir. Bu örneklerin sonucu ise, akıllı kimseleri, hakka ve
hakikat erlerine uymaya, batıldan ve batılın uşaklarından uzaklaşmaya
yöneltmektedir. Bu misallerin sonucu şudur:
Suyun veya maden
eriyiğinin üzerinde kabarıp yükselen köpük, hızla bir tarafa sürüklenir, sönüp
gider. Çünkü onda hiçbir hayır ve yarar yoktur. İnsanlara yararlı olansa,
yerinde durup kalır. Batıl ne kadar yükselse de, eninde sonunda mutlaka sönüp
gider. Faydalı olan hak ise kalıcıdır. Evet, içme ye sulamada kendisinden
yararlanılması için su yeryüzünde kalır. Elle alınıp kullanılır. Yerin altına
çekilirse, kuyular aracılığıyla kendisinden yararlanılır. Madenler de bu
bakımdan su gibidirler.
Şirkin ve dışı parlak,
içi kof olan batılın karşısında duran hak ve Kur'an
kalıcıdır, bütün insanlara yarar sağlar. Hakka ve Kur'an'a.sanlanlar, bunlardan doğrudan yararlanırlar. İnkarcılarsa
dolaylı olarak yararlanırlar.
"Şu zamanımizdaki Avrupa uygarlığı, Kostantiniyye
ve Endülüs medreselerinden ve haçlı savaşları aracılığıyla müslümanlardan
alınmıştır" dersek işi abartmış olmayız. Bunu hür düşünce ve akıl
sahipleri de itiraf ediyorlar. Çok üzücü bir durumdur ki, batılılar; dinimizin
davet ettiği hak, adalet, ali cenaplık, onur, sadakat ve dürüstlüğe sıkı sıkıya
sarılmışlar. Bizlerse, onların asılsız inançlarına ve batıl ahlaklarına
sarılmışız?...
İşte böyle, Cenab-ı Allah bütün insanlara Örnekler gösteriyor. Rableri-nin çağrısına uyarak hakka ve Kur'an'a
iman edenlere güzel mükafatlar ve sevaplar vardır, O'nun çağrısına icabet
etmeyen, hakka vç Kur'an'a
iman etmeyenlere ise şiddetli ceza ve acı verici azap vardır. Buna şu ifadeler
delalet ediyor: Azaptan kurtulmak için yeryüzündeki mallarla menfaatlerin tümü
ve bir o kadarı daha kendilerinin olsaydı, kendi nefisleri yerine fidye olarak
vermeyi gönülden seve seve isteyeceklerdi. İşte
bunlar için hesabın en kötüsü ve en şiddetlisi vardır Bunların varacakları yer,
Cehennemdir. Ne kötü bir yataktır O!
Rabbin tarafından sana
indirilipte, yararlı olan saf suya ve katıksız, halis
madene benzetilen Kur'an'ın, içinde hiç şüphe
bulunmayan hak bir kitab olduğunu bilen kimse, kuşluk
vaktinin aydınlığında güneşi göremeyen, kalbi ve gözü kör kimse gibi olur mu
hiç?
Hak ile batılın
durumları ve sonlan ayrı ayrı açıklandıktan sonra, bu
ikisi arasında denklik ve emsallik bulunduğunu artık hiç kimse düşünebilir mi!
Bundan ancak sağ duyu sahipleri öğüt alır. [34]
20- Onlar, Allah'ın ahdini yerine getirirler, anlaşmayı
bozmazlar.
21- Onlar, Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyi
birleştirirler, Rable-rinden korkarlar; kötü hesaptan
ürkerler.
22-24- Onlar, Rablerinin rızasını dileyerek sabrederler,
namazı kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan,
gizlice ve açıkça sarfederler; iyilik yaparak
kötülüğü ortadan kaldırırlar; işte onlara bu dünyanın iyi sonucu, girecekleri Adn cennetleri vardır; babalarının, eşlerinin, çocuklarının
iyi olanları da oraya girerler. Melekler her kapıdan yanlarına girip:
"Sabretmenize karşılık size selam olsun; burası dünyanın ne güzel bir
sonucudur!" derler. [35]
Nakzetmek, lügatte ipi
çözmek mariasmadır. sonraları bu kelime, ahdi bozma
anlamında kullanılır olmuştur. Haşyet: Kendisinden korkulandan bilerek korkmak
manasınadır. Savarlar. ikamet cenneti. [36]
Cenab'-i Allah, hakka tabi olanlarla batıla tabi- olanları
örnekleyip bu örneklemeden ancak sağduyu sahiplerinin öğüt alabileceklerini
açıkladıktan sonra, borada da sağduyu sahiplerinin kimler olduğunu, bunların
neyle mü-kafatlandırılacaklarım açıklaması uygun
oldu. [37]
Verilen misallerden
ancak sağduyu sahibi akıllı kimseler ibret ve öğüt alırlar. Öğüt ve hatırlatma,
ancak sağduyu sahibi mü'minlere fayda verir. Ama
dünya hayatının sadece dış görüntüsü hakkında bilgi sahibi olup çeşitli yollardan
mal ve servet yığmakta ustalaşan bazı kimselerin, kendilerini sağduyu sahibi
olarak nitelendiklerini görüyoruz. Fakat ne önünden, ne de ardından hiçbir
surette batıl ve asılsız şeylere gelmeyen Kur'an-ı
Kerim'in sağduyu sahibi akıllı kemspleri sekiz
sıfatla nitelediğini görüyoruz:
1- Onlar ki, Allah'ın ahdini yerine getirirler. Yani
kendileri ile Rableri arasında nefisleri aleyhine üstlendikleri taahhüdleri, kendileriyle nefisleri arasında ve
kendileriyle diğer insanlar arasında üstlendikleri taahhüdleri,
selim fıtratlarının şahid olduğu ve yerine
getirilmesi Kur'an-ı Kerim'le bildirilen sözlerini
yerine getirirler.
Misaki bozmazlar. Yani kendileriyle Allah arasında,
kendileriyle diğer insanlar arasında bağladıkları sağlam sözleri, akideleri,
muameleleri, taah-hüd ve
yükümlülükleri bozmazlar, gereğince davranırlar, Hadis-i Şerifte bu-yurulmuş ki: "Münafığın belirtileri üçtür:
Konuştuğunda yalan söyler. Söz verdiğinde vefa etmez. Çekişip mücadele
ettiğinde asılsız konuşur"
Katade (R.A.) şöyle demektedir: "Cenab-ı
Allah, fazlasıyla önem verdiği içindir ki, Kur'an-ı
Kerim yirmiden fazla yerinde vefayı, ahid ve misakla beraber anmıştır."
2- Onlar ki, Allah'ın bitiştİrilmesini
emrettiğini bitiştirirler, ayetin zahiri ifadesi, Allah'ın bitiştİrilmesini
emredip koparılmasını yasakladığı Allah hakkı, kul hakkı, akraba hakkı ve
öncelikle akrabalık bağını korumak anlamındaki sila-i
rahmi kapsamaktadır.
3- Onlar ki, Rablerine karşı saygılı olurlar. Allah'a
karşı saygılı olup O'ndan çekinmek, alimlerin mertebesi ve Allah'a yakın olup azabdan kuru-nanların işaret ve
belirtisidir.
"Kullan içinden
ancak bilginler, Allah'tan (gereğince) korkar. (Çünkü O'nun yaptıklarmdaki
incelikleri öğrendikçe onların Allah'a karşı saygıları artar)”[38]
Bu korku ve saygı,
alimleri, emrolundukları her işi yapmaya ve sakındı-rıldıkları her işten uzaklaştırmaya iter.
4- Onlar ki, hesabın kötüsünden korkarlar, ahirette hesaba çekilmeden önce bu dünyadayken nefislerini
hesaba çekerler. Amellerini, ahirette tartılmadan
önce bu dünyada kendilerini tartarlar. Çünkü onlar, büyüğü ve küçüğü münakaşa
edilerek en ince şekilde hesab edilecek hesaptan
korkarlar.
5- Onlar ki, Habbelerinin rızasını arzulayarak
sabrederler. Sabır; nefsi, hoşlanmadığı şeylere karşı tutmak ve durdurmaktır
ki, bu da taatlerle mükellefiyetleri yapmakla,
yasaklarla pis şeylerden uzak durmakla, musibetler anında Allah'ın kaza ve
kaderine razı olmakla olur. Mü'min kimseden, sabretmesi
İstenir. Çünkü sabır, nefis ve kalble ilgili bir iş
olup, Allah rızasını arzulamak için, şan ve gösteriş sevgisi için değil de
sabra karşı verilecek sevap ve mükafatı elde elmek
için yapılmalıdır. Sabrın şartı budur.
6- Onlar ki, namazı dosdoğru kılarlar. Rükün ve
heyetlerine, yani kılınış biçimine tam riayet ederek kılarlar. Bununla
birlikte tam bir teslimiyet içinde Allah'a yönelerek kılarlar. Namaz boyunca
namaz kılma niyetini zihinde tutmak anlamına gelen istihzarın hakikisi olmasa
bile örfisini yapmalıdırlar. Yani namazdayken Allah'ın, göklerin ve yerin
zorlu sahibinin, tek ve kahhar olan yaratıcının
huzurunda durduğunu hatırlayan kimse, namazını İstihzar-ı örfi ile kılmış olur.
aziz kardeşim, sen de nefsini bu şekilde namaz kılmaya alıştır. Allah'ın
huzurunda edeple durmayı alışkanlık haline getir. Namazdayken zihnini hiçbir
şey meşgul etmesin. Öyle ki, namazdan başka bir şeyi düşünmez ol. Allah'a
saygıyı kalbine hissettir. Kalbim O'nun korkusuyla doldur, eksik bırakılan
namazın, kıyamete dek sahibine beddua edeceğini ve kıyamet gününde de
paçavralar içinde sahibinin suratına çarpılacağını anlamalısın!
7- Onlar ki, kendilerine nzık
olarak verdiğimiz şeylerden bir kısmını gizli-aşikâr, Allah yolunda sarfederler. Allah yolunda mal harcamayı Kur'an-i Kerim'İn tekrarlamasmdaki sırrı, gerçekler bize anlatmaktadır. Şayet
insanlar, mallarının bir kısmını Allah yolunda harcasalar ve Rablerinin emrine
uy-salar, belli miktarda tasarrufta bulunmalarım öngören yasalara gerek kalmaz
ve toplum düzenini yıkan, temellerini alt üst eden yıkıcı akımlar yayılmazdi.
8- Kötülüğü İyilikle savarlar.
Bu, sağduyu sahibi
akıllı kimselerin sonuncu nitelikleridir. Zira kötülüğü iyilikle savmak, aklın
gereğidir. İyilikler, kötülükleri giderir. Kişinin kardeşine, içindeki kini
çekip çıkaracak şekilde şefkat, merhamet ve güzellikle davranması, ona iyilik
ve ihsanda bulunarak, kendisine karşı kalbinde sakladığı kıskançlık ve öfkeyi
Öldürmesi, elbette kendi yararına olacağı tecrübeyle sabittir.
"İnsanlara iyilik
et, kalblerini esir al,
Zira insanları esir
alan iyiliktir!'
Sağduyu sahibi akıllı
kimselerin mükafatlarına gelince, onlar dünyada huzur, saadet, rahatlık ve kalp
sükûneti bulacaklardır. Bu, herkesçe bilinen ve açıkça görülen bir şey olduğu
için, Kur'an-ı Kerim bunu anlatmaya gerek
görmemiştir. Ahirette ise onlar için, ahiret yurdunun güzel sonucu olan cennet vardır. Bu cennet
bahçelerinin ağaçları yüksek, dallan yere yakındır. Nefsin çektiği, gözlerin
lezzetli bulduğu hersey orada vardır. Onu Allah'ın,
dostları ve sevgilileri için bir konukluk olarak hazırlamış olması, cenneti
anlatmak için yetmez mi. Bundan sonra anlatılacak bİrşey
kalıyor mu artık?!
Cennete girmeye layık
görülen bu sağduyu sahipleri, iyi ameller işlemi? olan düzgün halli ata, ana ve
ninelerini, eşlerini, yakınlarını da yanlarına alabilirler. Onlarla sohbet
etmek ve beraberce hoş vakit geçirmek için yanlarına alabilirler. Tabiî onjann da Cennete girmeyi haketmiş
olmaları şarttır. Aksi takdirde bu mümkün olmaz. Zira Peygamber (s.a.v.)
efendimiz, Hz. Fatıma
(R.A.)'ya Şöyle bir uyanda bulunmuştur: "Ey Fatıma, (iyi) iş(ter) yap(yoksa) Allah'a karşı ben senin
için birşey yapamam". Bu anlamda Kur'ah-ı Kerimde şöyle buyurulmuştur:
"O gün ki, ne
mal, ne de oğullar fayda vermez. Ancak Allah'a (küfür ve nifak hastalıklarından
korunmuş) sağlam ve temiz kalb getiren (fayda
görür)"[39]
İşte bu sağduyu sahibi
akıllı kimseler, kendilerine ikram olsun ve kendilerine arkadaşlık etsinler
diye aileleriyle birlikte cennette karşılıklı koltuklarda otururlar. Sonra
melekler onlara uğrayıp selam verir ve iyi dileklerde bulunurlar. Ne büyük
şeref! Anlatılan bu niteliklere sahip olan mü'minleri
melekler karşılıyor ve onlara iyi dileklerini iletiyorlar. Evet, melekler bu
müminlerin yanlarına her kapıdan girer ve "sabretmenize mükafat olarak
selam size. Sabredip tahammül ettiğiniz için Rabbinizin rahmet ve güvenliği
Üzerine olsun. Dünya yurdunun sonu ne güzel!" derler.
Rivayet olunduğuna
göre Peygamber (s.a.v.) efendimiz, her sene başında şehidlerin
mezarı başına gelir, şöyle dermiş: "Sabretmenize karşılık selam size.
Dünya yurdunun sonu ne güzel!".
Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman'da böyle
yaparlarmış. (Allah hepsinden razı olsun). [40]
25- Sağlam söz verdikten sonra Allah'ın ahdim bozanlar
ve Allah'ın birleştirilmesini emrettiğini ayıranlar
ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlar, işte lanet onlara ve kötü yurt, cehennem,
onlaradır. [41]
Allah'ın azabından korunan akıl salıibi
kimseler, bunların nitelikleri ve mükafatları anlatıldıktan sonra bahtsızlar ve
cezaları anlatıldı. Kur'an'm üslûbu böyledir.
Aradaki fark açıkça belli olsun diye, itaatkarlarla isyankarlar anlatılır. Bu,
insanı Allah'ın emirlerine daha çok uymaya ve daha fazla iyi işler yapmaya sevkeder. [42]
Allah'ın kullarını
yükümlü İçildiği ve kitabında onlara emrettiği ahdini bozanlar ki, bu ahid, hem Allah'a verilen sözü, hem de insanların
birbirlerine verdiği sözü, ayrıca insanların akıllarına perçinlediği tevhid ve nübüvvet delillerini kapsamaktadır. Ahdi bozmak,
Allah tarafından pekiştirilip sağlama bağlandıktan; akıl, tabiat, şeriat ve
nakil yoluyla onları yükümlü kıldıktan sonra, insanların, İnad
ve küfürleri dolayısıyla gereğince hareket etmemeleridir.
Allah'ın
bitiştirilmesin! emrettiği iman, emre itaat, akrabalar arasında ziyaretleşme
gibi bağları kesenler. Küfretmek, bütün peygamberlere iman etmemek, akrabalık
bağlarını ve kardeşlik ilişkilerini koparmak, vatan ve insani vicdanın
gerektirdiği yardımları engellemek. Bütün bunlarda, Allah'ın bitiştirilmesini
emrettiği bağlan kesip koparmak vardır.
Savaşa, tahrib ve fesada yol açan pis davranışlarıyla yeryüzünde
bozgunculuk çıkaranlar. Evet, bu yollarla ahidleri
bozan, Rablerinden korkma-yan,hesabmdan ürkmeyen,
akrabalık bağlarını koparan, yeryüzünde bozgunculuk çıkaran kimseler İçin ceza
olaraka lanet, Allah'ın rahmetinden kovulmak, dünya
ve anketin güzelliklerinden yoksunluk ve dünya yurdunun kötü sonu vardır. Çünkü
bunlar kötü işler yapmış ve günaha götürücü şerli davranışlarda
bulunmuşlardır. [43]
26- Allah dilediği kimsenin rızkım genişletir ve bir
ölçüye göre verir. Dünya hayatıyla övünenler bilsinler ki dünyadaki hayat ahiret yanında sade-. ce bir
geçimlikten ibarettir.
27- İnkar edenler: "Rabbinden Muhammed'e bir mucize
indirilmeli değil miydi?" derler. De ki: "Doğrusu Allah dileyeni
saptırır ve Kendisine yöneleni doğru yola eriştirir."
28- Onlar inanmışlar, kalbleri
Allah'ı anmakla huzura kavuşmuştur. Dikkat edin, kalbler
ancak Allah'ı anmakla huzura kavuşur.
29- İnanan ve yararlı iş işleyen kimseler için hoş bîr
hayat ve dönülecek güzel bir yer vardır. [44]
Daraltır veya yeter
miktarda verir. Geçici olan az şey. Güzel yaşam. Nimet ve hayır. İyilik ve
güzellik. Gıbta ve İmrenme anlamlarına gelir.
Tuba'nın cennette bir ağaç adı olduğunu söyleyenler de vardır. [45]
Burada da,
bahtsızların niteliklerinin anlatılmasına devam ediliyor." O bahtsızlar
ki, desteklenip sağlamlaştırılmasından sonra Allah'ın ahdini bozar, Allah'ın
bitiştirilmesini emrettiği şeyleri koparır ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar.
Onlar için ceza olarak, dünya hayatının kötü sonucu vardır. Yine onlar dünya
hayatıyla sevindiler ve "O'na Rabbinden bir ayet indirilmeli değil
miydi?" dediler.
Cenab-ı Allah bu bahtsızları, "Onlar için dünya
yurdunun kötü sonucu vardır" sözüyle nitelediğine güre adamın biri çıkıp
ta şöyle bir soru ortaya atabilir: "Bu nasıl olur? Biz bu bahtsızların
dünyada nimetler içinde yüzdüklerini görüyoruz. Onlar hakkında "Dünyâ
yurdunun kötü sonucu vardır" sözü nasıl söylenebilir?'
Buna cevap olarak
deriz ki: Allah, kişinin mü'min veya kafir oluşuna
bakmadan dilediği kuluna rızkı bol verir. Zira Allah katında dünyanın sinek
kanadı kadar değer ve ağırlığı yoktur. Sınanıp imtihan edilmek amacıyla, müminin
rızkı bazen kısılır ve az verilebilir. Kafirin rızkının açılıp bol verilmesi, onun
şerefli ve değerli olduğunu kanıtlamaz. Yine mü'minin
rızkının daraltılıp kısılması da, onun şerefsiz ve değersiz olduğunu
ispatlamaz. Şu halde "Allah, dilediğine rızkı açar (bol verir,
dilediğinden) kısar" mealindeki ayei-i kerime,
bahtsız kafirlerin nitelikleri anlatılırken araya saplanan bir parantez
cümlesi mahiyetindedir.
O bahtsızlar dünya
hayatıyla sevindiler ve onunla tatmin oldular, ahireti
de, hesabı da hatırlamadılar. Ahiret hayatı için
çalışmadılar. Ahirete göre dünya hayatı, sadece
geçici az bir geçim, fani bir meta1 dır. Gündüzleyin
güneş ne kadar yükselse de gruba yakın ufka inip gözden yittiğine göre, aynı
şekilde bu dünya hayatı da çabuk ve süratle yok olacaktır. Kötü anlayıp ve fena
değerlendirmelerinden ötürü, "Ona Rabbinden bir ayet indirilmeli değil
miydi?" derler. Hz. Muhammed (S.A,V.)'e
indirilen ve en önemlisi de Kur'an olan ayet ve
mucizelerle yetinmemişe benziyorlar. Hayret, hem de nasıl! Kur'an'ı
inkar ediyorlar, onu mucizeden saymıyorlar. Ondan ba£ka bir mucize ve ayet istiyorlar. Bu, gerçekten de
şaşılacak bir durumdur. Ey bahtsızlar, ne kadar inatçısınız! Küfrünüz ne kadar
da şiddetlidir! Allah, dilediğini saptırır. Saptırdığı kimsenin, üzerine
ayetlerin hepsi de inse-doğru yolu bulması imkansızdır. Fesadından ve
şeytanından vazgeçip hakka yönelen kimseyi ise Allah kendisine iletir.
İnanıp kalbleri yatışan, cildleri
yumuşayan, Allah'ı anmakla nefisleri sükûnet bulan kimseleri, Allah kendine
iletir. Hem bilin ki, galeyana gelmiş kalb-ler ve muzdarip ruhlar, Allah'ı anmakla yatışıp sakinleşir.
îman edip iyi işler yapan bu kimselere ne mutlu. Bunlar İçin ahirette hayır, sevap, üstünlük ve güzel gelecek vardır.
Allah, dilediğine lütfeder. Bu konuda da dilediğini yapmakta serbesttir. [46]
30- Ey Muhammedi sana vahyettiğimizi
okuman İçin, seni de onlardan önce nice ümmetlerin gelip geçtiği
bir ümmete gönderdik; o ümmet merhametli olan Allah'ı inkar eder; de ki:
"O benim Rabbim'dir, O'ndan başka tanrı yoktur,
yalnız O'na güvenirim, dönüşüm de O'nadır''
31- Eğer Kur'an ile dağlar
yürütülmüş veya yeryüzü parçalanmış yahut ölüler konuşturulmuş olsaydı,
kafirler yine de inanmazlardı. Oysa bütün İşler Allah'a aittir. İnananların,
"Allah dilese bütün insanları doğru yola eriştirebiiir"
gerçeği akıllan kesmedi mi? Allah'ın sözü yerine gelinceye kadar, yaptıkları
İşler sebebiyle inkar edenlere bir belanın dokunması veya evlerinin yakınma
inmesi devam eder durur. Allah, verdiği sözden şüphesiz caymaz.
32- And olsun ki, senden önce
de nice peygamberler alaya alınmıştı. İnkar edenleri Önce erteledim, sonra
cezalarını verdim. Cezalandırmam nasıldı?
33- Herkesin yaptığını gözeten A Hah, bunu yapamayan
putlarla bir olur mu? Onlar Allah'a ortak koştular; ey Muhammed, de ki:
"Onlara bir ad bulun bakalım; yeryüzünde bilmediği bir şeyi mi Ailaha haber veriyorsunuz? Yoksa kuru sözlere mi
aldanıyorsunuz? Fakat inkar edenlere, kurdukları düzenler güzel gösterildi ve
doğru yoldan ahkonuidular. Zaten Allah'ın
saptırdığına yol gösteren bulunmaz.
34- Onlara, dünya hayatında azab
vardır, ahiret azabı İse daha çetindir. Allah'a
karşı onları bir koruyan da yoktur. [47]
Kendisiyle arzın
parçalandığı.'Ümit kesmek anlamına gelen bu fiil, ayet-İ kerimede bilmek ve
anlamak manasında kullanılmıştır. Bela, ansızın gelen azap. Süre tanıdım. Her
nefsi koruyup gözeten.Yeri olmayan asılsız söz. Koruyucu.Daha şiddetli ve daha
zor. [48]
Müşrikler, peygamber
(s.a.v.)'den, Kur'an'a aykırı bir mucize İstediler. Cenab-ı Allah, onların bu isteklerini reddederek meselenin,
gelecek bir mucize meselesi olmadığını bildirdi. İnsanlar, ancak Allah dilerse
doğru yola erişebilirler. Peygamberse, yalnızca müjdeci ve uyarıcıdır.
Muhammed (s.a.v.) de diğer istediğiniz mucizeyi ve daha fazlasını da getirse,
yine iman etmezsiniz. [49]
Geçmiş ümmetlere
peygamberler gönderdiğimiz gibi, Ya Muhammed seni de
şanlı ve faziletli bir peygamber olarak gönderdik. Seni, kendisinden önce
ümmetler gelip geçmiş olan bir ümmete, son ümmete paygamber
olarak gönderdik. Nebi ve mürsellerİn sonuncususun.
Sana vahyettiğimizi kendilerine okuyasın diye seni bu
ümmete gönderdik. Sana vahyettiğimiz şey, önünden ve
ardından kendisine batıl gelmeyen, hikmet sahibi ve çok övülen Allah tarafından
indirilen Kur'an'dır. Bundan sonra artık senden nasıl
mucize istiyorlar?!
Onlar, rahmeti,
evrendeki her şeyi kapsayan ve büyük nimetleri bahşeden yüce Allah'ı inkar
ediyorlar. Seni bu ümmete göndermesi de O'nun rahmetinin bîr sonucudur. Sen
ki, ümmetinin sıkıntıya düşmesi gücüne gider. Müminlere düşkünsün. Onlara karşı
şefkatli ve merhametlisin. "O'durki.üm-miler içinde, kendilerinden olan ve onlara Allah'ın
ayetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara kitab ve
hikmeti Öğreten bir peygamber gönderdi
"[50]
Ey Muhammed,
beraberindeki Kur'an; katblcrc
şifa, hidayet ve rahmettir. Rahman olan Allah'ı nasıl inkar ediyorlar?!
Onlara de ki: inkar
ettiğiniz ve kendisine ortak koştuğunuz Allah, benim Rabbimdir. Esirgeyendir,
bağışlayandır. O, bir ve tek olandır. Her şey kendisine muhtaç olduğu hafde o hiçbir şeye muhtaç değildir. Doğurmamıştır. Doğrulmarnıştır. O'na hiçbir kimse denk olamaz. Sadece O'na
güvenip dayanırım.-Yalnız O'na tevbe eder ve O'na
dönerim. Bu da tevbenin fazilet ve ölçüsünü
gösteriyor. Tevbeye teşvik ediyor. Zira suç ve günah
işlemekten münezzeh olan peygamber (s.a.v.) efendimiz de tevbe
etmekle emrolunmustur.
Rivayet olunur ki,
aralarında Ebu Cehil ile Abdullah bin Ümeyye'nin bulunduğu Kureyş'ten
birkaç kişi, Kabe'nin arkasında oturmuş, sonra da yanlarına gelmesi için Hz. Peygambere haber göndermişler, yanlarına gelince Hz. Peygambere şöyle demişlerdi: Sana uymamız hoşuna
gidiyorsa, Kur'an aracılığıyla Mekke'nin dağlarım
yürüt ve dar bir arazisi olan Mekke'yi genişletecek şekilde dağları buralardan
götür. İddia ettiğin gibi, Rabbin katında sen, Davud'dan
daha az kıymetli değilsin. Zamanında Rabbin, dağları Davud'un
emrine vermiş, O da dağlan yürütmüştü.
Ey Muhammed, rüzgarı
da emrimize ver ki, onun kanatlarına binerek Şam'a gidelim. Azığımızı temin
edip ihtiyaçlarımızı giderelim, sonra da aynı günde Mekke'ye geri dönelim.
Rabbin, Rüzgarı Süleyman'ın emrine vermişti. İddia ettiğin gibi sen, Rabbin
katında Sülayman'dan daha az değerli değilsin.
Deden Kusayy bin Kilâb'ı, ya da Ölülerimizden dilediğin birini dirilt ki,
söylediklerin hak mıdır, batıl mıdır? anlayalım. Bildiğin gibi İsa, ölüleri diriltiyordu.
Sen de, Allah katında İsa'dan daha az değerli değilsin.
Kureyşli müşriklerin böyle bir öneride bulunması üzerine ayet-i
kerimesi [51] nazil oldu.
Tur'da Musa'ya
yapıldığı gibi, kendisiyle dağların yürütülüp yerlerinden uzaklaştırıldığı bir Kur'an sabit olsaydı, veya Musa'nın taşa değneğiyle vurduğu
zamanki gibi, kendisiyle yeryüzünün yarılıp nehir ve pınarların meydana
getirildiği bir Kur'an sabit olsaydı, veya İsa'ya yapıldığı'gibi, okunması ile mezarlarmdaki
ölülerin konuşup dirildiği bir Kur'an sabit
olsaydı... Evet, önceki Semavi kitaplardaki bu şeyler, Muhammed (S-A.V.)'e
indirilen KurL an'la. sabit olsaydı. Kur'an-i Kerim Allah'ın kudretinin yüceliğine ve sanatının
eşsizliğine delalet eden kevnî ayetleri kapsamazdı.
Kullarının dünya ve alıiretteki yararlarını sağlayan hüküm ve hikmetleri;
ekonomik, siyasal ve medeni yasaları içermezdi. Bu hüküm ve yasalar, müs-lümanlarm mutlu bir yaşam
sürmelerini ve insanlık için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet olmalamı garantilemektedir.
Yani müşriklerin
önerdikleri ilahi hikmet gereği olan o mucizeler zuhur edecek olsaydı, onların
mucize saymadıkları Kur'an, o mucizelerin görüntü alanı
olurdu.
Bazı kimseler, anılan
(31.) ayetin şu anlama geldiğini söylemişlerdir: Kendisiyle dağların
yürütüldüğü, yerlerin kesilip parçalandığı ve ölülerin konuş-turulduğu bir Kur'an olsaydı,
onlar yine Ona inanmayacaklardı. Nitekim Cenab~ı Allah'da şöyle buyuruyor:
"Biz onlara
melekleri indîrseydik, ölüler kendileriyle konuşsaydı ve her şeyi toplayıp
karşılarına getirseydik, Allah dilemedikten sonra yine inanmazlardı. Fakat
çokları (bunu) bilmezler"[52]
Bilakis her şeye kadir
olan, Allah'tır. Müşriklerin önerdikleri mucizeleri ve diğerlerini izhar etmeye
Allah'ın gücü yeter. Ancak O, bu mucizeleri izhar etmenin fesada yol açacağını
bildiği için izhar etmiyor.
Onlar Rahman olan
Allah'ı herhal ve her durumda inkar ederler.
Unuttular mı yoksa?
İfnan edenler, bilmiyorlar mı ki, Cenab-ı Allah di-leseydi, ayet ve mucizeleri müşahede etmeden de bütün
insanları doğru yola iletirdi.
Diğer bazı kimseler,
ayet-i kerimenin şu anlama geldiğini söylemişlerdir: Cenab-ı
Allah'ın, iman etmelerini dilemesi halinde,kendilerini doğru yola ileteceklerini
bildikleri için- mü'minler, şu kafirlerin iman
etmelerinden artık umutlarını kesmediler mi?
Ayet-i Kerimenin bu
şekilde anlamlandırılması şu sebebe dayanmaktadır: Bazı mü'minler,
iman etmelerini arzuladıkları için kafirlerin önerdikleri ayet ve mucizelerin
inmesini temenni etmişlerdi. Çünkü mü'minler,
Allah'ın dilemesi halinde kafirleri doğru yola iietebİleceğine
inanmaktaydılar.
Yaptıkları işler
yüzünden kafirlerin başlarına bela gelecek. Ansızın gelen bu bela canlarına,
mallarına ve yurtlarına dokunacaktır. Ya da evlerinin
yakınma inecektir. Allah'ın va'di gelinceye ve bu
dünyanın ömrü sona erinceye kadar bu durum sürecektir. İşte böyle Cenab-ı Allah va'd ve tehdidini
gerçekleştirir. Onlar, hiç son bulmayan, devamlı savaşlar ve fitneler içinde
olacaklardır. Sıcak olmasa bile soğuk savaşlar içinde olacaklardır.
Sana gelince Ey
Muhammedi onların durumu seni tasalandırmasın. Alay etmeleri seni incitmesin.
Senden önceki peygamberlerle de alay edilmişti. Onlar, kavimlerinden neler
çektiler neler? Kıssalarında okuyup öğrendiğin gibi, kavimleri onlara neler
söylediler neler? Ama sonuç, onlarla alay edenlerin aleyhine oldu. Cenab-ı Allah o inançsız zorbalara süre tanıdı. Nihayet
onlar zu-lümkârhk ettiler.
Müslümanlar da Allah hakkında çeşitli zanlarda bulundular. (Kimi, Allah'ın
inananlara yardım edeceğini, kimi de, inananları yüz üstü bırakacağını
zannediyordu). Sonra Cenab-ı Allah o inançsız
zorbaları, üstün ve herşeye muktedir olana yaraşır
bir şekilde ve elem verici bir azabla yakaladı.
Allah'ın onlara indirdiği azab nasıldı? Yok mudur
düşünen?
Her nefsi koruyup
gözeten ve her şeye muktedir olan Allah, taptıklarınızdan, bu niteliklere
sahip olmayan, ne zarar ve ne de fayda veremeyen tanrılar gibi olur mu? Dahası
var... Hayvanların en düşüğü (olan sinek) bile bu tanrılarınızdan bir şeyi
çekip alacak olsa, tanrılarınız o şeyi sinekten geri alamazlar.
Yaratıp icad etmek, koruyup gözetmekle kainatın üzerinde duran
Allah, kendisinden başka tanrı edindiğiniz ve ona ortak koştuğunuz tannlargibi olur mu? Elbette ki olmaz!
Ey Muhammed, onlara de
ki: Allah'a ortak koştuklarınızı adlandırın ve niteleyin bakalım! Onların tapilmaya değer yanlan var mıdır, görelim? Kimdir bunlar?
Yoksa siz, Allah'a dünyada bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Halbuki
O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini bilir. Dahası var. Sizin, boş sözlerle
ortak koştuklarınızın objektif bir değeri yoktur. Onların dışa vuran bir
gölgeleri de yoktur. Bu sözleriniz, sadece kendi ağzınızla söylediğiniz
asılsız, yaian ve yok olmaya mahkum sözlerdir.
Allah'ın asla ortağı yoktur.-Aksine, küfredenlere, yaptıkları düzenlerle hile
ve kurnazlıklar süslü gösterildi. Sahip oldukları herşeyle
ve bütün güçleriyle, Allah'ın yoIuncLr, geri
çevrildiler.
Kafirler hoşlanmasalar
da Allah nurunu tamamlayacaktır. Allah bir kimseyi saptırırsa, artık onu doğru
yola iletecek kimse yoktur. Dünya da onlar için elem verici bir azap vardır. Ahiret azabı ise daha şiddetli ve daha aşağıla-tıcıdır. Allah'ın izin verdiğinden başkasının
konuşamayacağı kıyamet gününde onları Allah'ın azabından koruyacak bir muhafız
da yoktur! [53]
35- Allah'a karşı gelmekten sakınanlara va'dedilen cennetin altından ırmaklar akar; oranın
yiyecekleri ve gölgelen devamlıdır. Bu, sakınanların elde edeceği sonuçtur,
inkarcıların varacağı sonuç ise ateştir.
36- Kendilerine Kitab
verdiklerimiz, ey Muhammedi Sana indirilenden memnun olurlar. Karşı gruplar
içinde İse, onun bîr kısmını İnkar edenler vardır. De ki: "Ben ancak
Allah'a kulluk etmekle ve O'na asla ortak koşma-makla
emrolundum. Hepinizi ancak O'na çağırıyorum ve
dönüşüm O'nadır.
37- Böylece Biz Kur'an'ı arabça bir hüküm ve hikmet olarak indirdik. Sana ilim
geldikten sonra onların heveslerine uyarsan, and
olsun kî, Allah katında sana bir dost ve seni koruyan çıkmaz.
38- And olsun ki,senden önce
nice peygamberler gönderdik; Allah 'm izni olmadan hiçbir peygamber bir ayet
getiremez. Her şeyin vakti ve süresi yazılıdır.
39- Allah dilediğini siler, dilediğini bırakır; Ana Kİtab O'nun katındadır. [54]
Güzelliğine dair
temsil getirilen Cennetin durumu.
"Hizb" kelimesinin çoğulu olup, herhangi bir sebepten
meydana gelen grub-lar.
Dönüş yeri. Koruyucu.
Belli zaman ve süre. îlahi hikmet gereği olarak kulların üzerine yazılan
belirli hükümler. Kitabın aslı. Bazıları bunun Allah'ın ilmi olduğunu, bazilarıysa başka birşey olduğunu
söylemişlerdir. [55]
Kur'an'ın üslûbu böyledir işte. Cehennem ateşini ve azabını
anlatırken, bunun peşi sıra cenneti ve nimetlerini anlatır. "(Kıyamet)
saatini yalanlayanlara alevli bir ateş hazırladık. (Bu ateş) onları uzak bir yerden
görünce onlar bunun (kendilerine karşı) Öfkesini ve uğultusunu işitirler.
Bileri ayaklarına zincirlerle bağlı olarak onun dar bir yerine atıldıkları
zaman orada ölümü çağırırlar (yetiş ey ölüm, nerdesin, gel bizi bu azabdan kurtar! derler). "Bugün bir ölüm çağırmayın.
Birçok ölüm çağırın". De ki: "Bu mu iyi, yoksa (Allah'ın azabından)
korunanlara va'dedîlen ebedi cennet mi? Orası onlar
için bir mükafat ve gidilecek yerdir"[56]
Kutlu ve yüce Allah, gaibte olan ve görünmeyen şeyi, kavrayışlara yaklaştırmak
ve zihinleri o şeye yöneltmek İçin, bizce bilinen ve müşahede editen bîr şeyle örneklemek istemektedir. Yoksa bütün asliyetiyle cennetin künhünü anlamak —ancak Allah dilerse—
İçine girdikten ve nimetlerinden yararlandıktan sonra mümkün olur. "Orada
canların çektiği, gözlerin hoşlandığı herşey var! Ve
siz orada ebedi kalacaksınız"[57]
Azabından korunanlara
Allah'ın va'detmiş olduğu cennetin vasıfları, yukarıdaki
ayette size anlatılıyor. Cennetin altından ırmaklar akar. Bu ırmaklar,
cennetin kenarlarında ağır ağır akarlar. Cennetlikler
diledikleri yerde bu ırmakları fışkırtırlar ve diledikleri tarafa yöneltirler.
"Şirkten, günahlardan uzak durup, Allah'ın azabıdan
korunanlara söz verilen cennetin durumu şudur: İçinde bozulmayan sudan
ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan
ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Ve onlar için orada her çeşit meyva, Rablerinden de ve bağışlanma vardır”[58]
Cennetin yemişleri ve
gölgesi devamlıdır. Orada kesintiye uğramayan, yok olmayan yiyecekler,
içecekler ve meyvalar vardır. "Pek çok meyva arasında; tükenmeyen ve yasaklanmayan (meyvalar arasındadırlar)"[59]
"Cennetin
gölgeleri, üzerlerine yaklaşmış, devşirmeleri (meyvalan)
da eğdirildİkçe eğdirilmiştir"[60]
Bu, Allah'a karşı
gelmekten sakınanların güzel sonucu ve mükafatıdır. Kafirlerin sonu ve cezası
ise, yakıtı insanlarla taşlar olan cehennem ateşidir. Onun başında gayet katı,
şiddetli, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildiklerİ şeyi yapan melekler vardır.
Buraya kadar cennet ve
cennetin Özelliklerine ilişkin anlatılanlarla, Kur-an'ın bildirip kendisi İle
nazil olduğu diğer şeylere karşı insanlar, biri doğrulayıcı, diğeri
yalanlayıcı iki sınıfa ayrılmıştır. Kendilerine kitap verdiğimiz ve gereğince
hareket eden ve İçindeki şeylere hakkıyla İnanan hırıstiyanlarla
ya-hudiler, Kur'an'dan sana inen ayetler sebebiyle sevinirler. Çünkü
onların kitaplannda, Kur'an'ın
hak kitap olduğunu bildiren ve müjdeleyen ifadeler vardır.
Fakat Allah ve Resulü
aleyhine birleşen grublardan bazıları, Kur'an'ın bir kısmını inkâr ederler. Evet, Ehl-i Kitaptan Abdullan bin Selâm
ve Temim ed-Darî gibi
gerçek mü'minler olduğu gibi, Kâ'b
bin Eşref ve diğer reisleriyle liderlerinden olup, Resulullah
(s.a.v.)'a karşı cephe oluşturan ve Kur'an-ın bir kısmım inkar edenler de vardı. Kendi tahrif
ettikleri kitaplarına ve değiştirilmiş şeriatlerine
uymayan Kur'an ayetlerini inkar ediyorlardı.
Ey Ehl-i
Kitab! Nasıl olur da Kur'an'ı
yalanlayanlar ve doğrulayanlar olmak üzere iki sınıfa ayrılırsınız? Oysa ortak
bir tek esas vardır ki, o da insanın mutluluğu elde edebilmek için ihtiyaç
duyduğu bir esastır. Bu esas, Allah tarafından peygamberine emredilmiştir. Ey
Muhammedi de ki: Ben sadece Allah'a kulluk etmek ve hiçbir şeyi O'na ortak
koşmamakla emrolundum. Yalnızca O'na dua eder, ibadet
ederim. Dönüşüm sadece O'nadır. îşte eksiksiz ve katıksız tevhid
budur. Kısaca peygamberlik budur. Dualar yalnızca Allah'a yapılmalı. O'na
İtaat etmeli. Yürekten O'na bağlanmalı. Sadece O'ndan yardım düenmeüdir. Dönüş, ancak O'nadır. Hesap O'na verilecek,
ceza ve mükafatı O verecektir.
Ey Muhammedi Önceleri
peygamberler gönderdiğimiz gibi seni de bu ümmete peygamber olarak gönderdik.
Sana bir kitap indirdik. Bu kitap, Kur1 an'dır. Kur'an;
ayetleri sağlamlaştırılmış olan, içinde doğru hüküm ve hak ile batılı ayırdedici söz bulunan bir kitaptır. Biz onu, açıklayıcı
bir arap dili ile bir hüküm olarak indirdik. Bu
kitabın amaçları, arap dili ile açıklanıyor. ''(Kur'an'm) ne önünden, ne de ardından ona batıl gelmez. (Onun
içine söz girmez O,) hikmet sahibi, çok övülen (Allah)dan indirilmiştir"[61]
Ey Muhammedi
Noksanlıklardan münezzeh yüce Allah tarafından sana ilim geldikten sonra
onların heveslerine ve görüşlerine uyarsan, Allah'tan başka artık sana kim
yardım eder ve dostluk eder? (Zaten Allah da yardım etmez.) İlim sahibi olan
kimseler, şer'î sırlara, sunnet-i Nebeviyyeye
ve hüccet-i Mu-hammediyeye vakıf olduktan sonra,
sapıklığa düşenlerin yoluna sapmamak ve sapıklıklara uymamak için bu sözlerle tehdid edilmişlerdir.
Rivayet olunur ki,
Yahudiler, çok sayıda kadınla evlendiğinden dolayı Peygamber (s.a.v.)'i
ayıplamışlar ve: iddia ettiği gibi peygamber olsaydı, peygamberliği,
kadınlarla meşgul olmaktan onu ahkordu, demişlerdi,
önce de belirtildiği gibi, Kur'an'dan başka mucizeleri
göstermesi isteğinde ısrar etmişlerdi. Allah (C.C.) onların bu önerilerini
reddederek Hz. Muhammed (s.a.v.)'in, türedi bir
peygamber olmadığını, ondan önce de peygamberler gönderildiğini; O
peygamberlerin insan olup, yiyip içtiklerini, çarşı-pazarlarda dolaştıklarını,
bir insanın yaptığı bütün işleri yaptıklarını bildirmişti. "De ki:
"Ben elc sizin gibi bir insnnnıı.
Bana vahyoIunuyor"[62]
Cenab-ı Allah doğru buyurmuş. Bu söz, Kur'an'da
şüphe ve tartışmaya meydan vermeyecek bir tescildir.
"Andolsun, biz senden önce de (senin gibi insan olan)
elçiler gönderdik. Onlara da eşler ve çocuklar verdik''[63]
Buharî ve Müslim'in sahihlerinde yer alan bir hadiste
Peygamber (s.a.v.) efendimiz buyurmuşlar ki: "Bana gelince ben hem oruç
tutarım, hem oruç tutmam (tutmadığım günler olur). Hem namaz kılar, hem uyurum.
Et yerim ve kadınlarla evlenirim. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse, benden
değildir".
Kafirlerin,
gösterilmesini önerdikleri mucizelere gelince, bu, Kur'an'in
tekrarladığı bir nağmedir. Kur'an-ı Kerim,
mucizelerin ancak Allah katından geldiğini ve peygamberin sadece bir elçi
olduğunu, Allah'ın emir ve izni olmadan hiçbir peygamberin mucize
gösteremeyeceğini birçok yerde ayet-İ kerimelerle reddetmiştir. İşte size Kur'an geldi. Muarızlara meydan okuyup onları susturma
bakımından sabit, kalıcı ve ebedi bir mucize olarak Kur'an
yeter.
Mucizeler, insanların
isteklerine bağlı olarak değil de, hikmete uygun olarak Allah'ın dilediği
zamanlarda izhar edilirler. Her şey için Allah katında belirtilmiş bir zaman
vardır. Allah katında her şey bir ölçü iledir. "Biz her şeyi bir kadere
(bir plana) göre yarattık"[64].
"Her haberin gerçekleşeceği bir zaman vardır"[65]
Bazıları, bu ayetin şu
manayı ifâde ettiğini söylemişlerdir: Allah'ın yazdığı her şeyin belli bir
zamanı vardır. Şu halde müşrikler tarafından, gelmesi önerilen mucizelerin,
zamanından önce gelmesi mümkün değildir. Yine (alay ederek) tezelden
gelmesini istedikleri azap da, Allah tarafından belirlenen vaktinden önce
gelmez. Eceller, örhürler, rızıklar
ve olaylar, Allah'ın kaza ve kaderine bağlıdırlar. Belli vakitleri vardır. Ne
ileri gider, ne geri alınırlar. "Süreleri geldiği zamanda bir saat dahi
ne geri kalırlar, ne de ileri geçerler (derhal mahvolup giderler)"[66]
Allah tabiî ve insanî
olaylardan dilediğini silip yok eder. Dilediğini de yerinde bırakır. Bütün
bunlar, hariçteki şeylerdir. O'nun yanındaysa kitabın anası vardır ki, o da levh-i mahfuzdur. Ya da Allah'ın
değişmez ve sabit olan ezeli ilmidir. Her şey O'nun ilmine ve iradesine
uygundur. Yani O, hariçte dilediği şeyi silip yok eder; dilediğini de yerinde
bırakır. O'nun ilmi değişikliğe uğramaz. O da levh-i
mahfuzda kayıtlı olan şeylere uygundun O'nun silip-yok etmesinin ve yerinde
bırakmasının görüntülerini her an görmekteyiz. Bu görüntüleri gece ve gündüzde,
ay ve güneşte, karanlık ve aydınlıkta, hayat ve ölümde, kuvvet ve zaafta, ekim
ve hasatta ve diğer doğal olaylarda gözlemekteyiz.
Bu silinip yok etme ve
yerinde bırakma ameliyesi, Allah'ın değişmez ve ezelî ilmine uygun olarak
gerçekleştirilmektedir. Buna göre, müşriklerin mucize istemeleri bir kez daha reddolunmuş oluyor. Çünkü silip-yoketme
ve yerinde bırakma ameliyesi, Allah'ın İrâdesine ve vaz'
ettiği yasasına uygun olarak gerçekleştirilmektedir. Bu yasa da şudur:
Allah'ın yazdığı herşeyin belli bir zamanı vardın Ne
ileri geçer, ne de geri alınır.
Bu ayetin tefsirini
yapan alimlerin çeşitli görüşleri vardır. Bu görüşleri kısaca şu maddelerle
ifade edebiliriz. Kitabın ifâde ettiği manâyı elbette en iyi bilen Allah'tır,
1- İbn Abbas
dedi ki: Yıl içinde olacak İşleri plânını yapar. Bunlardan dilediğini silip yok
eder. Dilediğini yerinde bırakır. Ancak insanların şakı olanlarıyla saîd olanlarına, ölecek olanlarıyla hayatta kalacak
olanlarına ilişkin hükümler bunun dışındadır.
2- Mücahid (R.A.) de bu
görüştedir. Buna benzer ifadeler kullanmıştır.
3- Haşan (R.A.) dedi ki: Allah, eceli geleni yok eder,
eceli gelmemiş olanı yerinde bırakır.
4- İkrime (R.A.) dedi ki:
Allah ayı (gecenin karanlığıyla) yok eder. Güneşi de (gündüzleyin)
ortaya çıkarır, ve tespit eder.
5- Rebî (R.A.) dedi ki: Cenab-ı Allah, uyumakta olanların ruhlarını teslim alır.
Dilediğini Öldürüp yok eder. Dilediğine de ruhunu geri verir ve hayatta
bırakır.
6- Diğer tefsirciler dediler ki: Allah, dilediği şeriatleri neshederek yok eder.
Dilediğini de neshetmeyip yürürlükte bırakır, tesbit eder.
7- Bazıları da dediler ki: Allah, edilen dualar
vesilesiyle musibet ve felâketleri yok eder. [67]
40- Ey Muhammedi Onlara vâdettiğimiz
azabın bir kısmını sana göstersek de, senin canını alsak da, vazifen sadece
tebliğ etmektir. Hesab görmek Bize düşer.
41- Görmüyorlar mı ki, Biz yeryüzünü etrafından gitgide
eksiltmekteyiz. Hüküm Allah'ındır, O'nun hükmünü takip edecek bozacak yoktur.
O, hesabı çabuk görür.
42- Onlardan öncekiler de tuzak kurdular, oysa bütün
tuzakların (cezası) Allah'ındır, herkesin yaptığını bilir. İnkarcılar da,
neticenin kimin olduğunu göreceklerdir.
43- İnkar edenler: "Sen peygamber değilsin"
derler; de ki: "Benimle sizin aranızda şahid
olarak Allah ve Kitab'ı bilenler yeter".[68]
Uçları Hükmünü takib edip eleştirerek iptal eden. [69]
Noksanlıklardan
münezzeh yüce Allah, peygamber efendimizin gönlünü tatmin edip nefsini teskin
etmek ve O'na zafer va'detmek için, müşriklerin İnadla sürdürdükleri istekleri karşısında O'nun pozisyonunu
ve hangi noktada bulunduğunu belirlemek istiyor...
Onları tehdid etmiş olduğumuz azabı dünyadayken sana göstersek, ya da bundan önce seni vefat ettirsek, bil ki, tam olarak
yapman gereken tek bir görev vardır; O da, Rabbinden sana indirilen her şeyi
insanlara duyurmandır. Eğer bunu yapmazsan, Allah'ın elçiliğini yapmamış
olursun. Sana indirilenleri tebliğ ettikten sonra artık hiçbir şey senin
umurunda olmasın. Zİra Allah seninle beraberdir. O
senin koruyucundur. İnsanlara karşı seni koruyandır. Onları hesaba çekip
cezalandıracak olan Allah'tır.
Unuttular mı? Yoksa
görmediler mi ki biz,küfür diyarına gelip topraklarım kenardan köşeden azar azar eksiltiyoruz. Buna karşın islâm
diyarı ve toprağı azar azargenişlemektedir. Nihayet
akın akın ve bölük bölük
Allah'ın dinine girdiler. Müslümanlar da Allah'ın hamdi
ve nimetiyle O'nu tenzih edip ululadılar.
Bunda bir gariplik
yoktur. Allah, hüküm verir. O'nun hükmünü takib edip
iptal edecek, yargısını reddecek bir kimse yoktur.
O'nun sözü, hak ile batılı birbirinden ayırır. O'nun
buyruğu da, bir şeyin olmasını dilediğinde ona "ol" demesi ve o şeyin
de oluvermesidir. O, hesabı çabuk görendir. Daha önceleri biz bu ayeti
dünyanın tam küre değil de elips şeklinde olduğunu kanıtlayan bir delil olarak
alıyorduk. Allah bilir ya, bu ayet-i kerime birinci
manayı, yani küfür diyarının küçülmesi manasını İfade etmektedir.
Ey Muhammedi Şu Mekke
müşriklerinden önce gelip geçmiş. Semûd, Ad, Firavun,
Lut'un kardeşleri gibi ümmetlerden peygamberlerini
inkar edenler de hakka karşı düzen kurmuş, hakkın nurunu söndürmek için olanca
güçlerini harcamışlardı. Onların bu düzenlerini boşa çıkaracak olan yegane
zatın Allah olduğunu bilmiyorlar mıydı? Kafirler hoşlanmasa da Allah mutlaka
nurunu tamamlamak ister. Yaptıkları her harekette nefislerin ne kazandıklarını
yalnız Allah bilir. Kafirler de —bilmenin kendilerine yarar sağyamayaca-ğı bir günde— bu dünya yurdunun akıbeti, kimindir, bilecekler?!
Bu sözlerle, Peygamber
(s.a.v.) efendimiz teselli ediliyor. Çünkü bu anlatılanlar aracılığıyla,
eskiden insanların, kendisinin kardeşleri olan peygamberlere aynı şeyleri
yapmış olduklarını, zamanındaki kafirlerin kendisine yapmakta oldukları şeylerin
öncekilerinkinden farksız olmadığım öğrenmiş oluyor. Zaferin eninde sonunda
kendisinin olacağı, musibet ve yenilginin de kafirlerin başlarına geleceği
açıklanmakla, peygamber efendimizin azim ve kararlılığı desteklenmiş oluyor.
İbn Abbas (R.A.)'ın şöyle dediği rivayet edilir: Yemen'den bir piskopos,
Peygamber (s.a.v.)'in yanma geldi. Peygamber (s.a.v.) ona sordu; "İndide
beni peygamber olarak (bildiren bir ifade) buldun mu?" piskopos,
"Hayır" deyince Cenab-ı Allah şu ayet-i
kerimeyi indirdi: Senin peygamberliğini inkar edenler, senin; insanları
karanlıktan aydınlığa çıkaracak, onları hak, adalet ve iyilik yoluna iletecek,
onları cahiliyet sapıklığından ve putperestlik zulmünden
kurtarıp halis tevhid nuruna kavuşturacak, bütün
alemi olgun, uygar ve erdemli bir topluma dönüştürecek bir peygamber olmadığını
söylüyorlar.
Ey Muhammed! Onlara de
ki: Bana muciz Kur'an'ı ve
Allah katından gönderilen doğru sözlü, gerçek bir peygamber olduğumu kanıtlayıp
apaçık belgelerle ayetleri indirmiş olmakla, peygamberliğini teyid eden bir şahid olarak Allah
bana yeter. Kur'an'ı, İlmi ile indiren Allah, benimle
sizin aranızda şa-hİd
olarak yeter.
Yanında kitabın
bilgisi, (yani bütün semavî kitapların bilgisi) olup,
Tevrat ve İncil'i
tasdik edenler de benimle sizin aranızda şahittir. Allah'a inanıp Resulullah'ı doğrulayan hür düşünceli hıristiyan
ve yahudi bilginleri Hz.
Muhammed'in, kendi kitaplarında müjdelenen, ahir zamanda gönderilecek arap bir peygamber olduğunu, nebi ve resuller zincirinin
son halkası. teşkil ettiğini gerçekten biliyorlardı.
Bu bilgiler incilde yer almaktaydı. Tevrat da, Hz.
Muhammed'in doğruluğuna şahadet ediyordu. Ne ki tahrif, tedbil
ve tağyîr eli Tevrata uzanmış, bu gerçekleri
değiştirmişti. "Kendilerinekitap verdiklerimiz,
onu, oğullarını-tanıdıkları gibi tanırlar. Ama yine de onlardan bir grub, bile bile gerçeği
gizlerler.”[70]
[1] Yusuf: 105.
[2] Yusuf: 39.
[3] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/225.
[4] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/225-226.
[5] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/226.
[6] Nebe': 6-8.
[7] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/227-228.
[8] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/229.
[9] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/229.
[10] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/229-230.
[11] Mü'min: 71.
[12] Enfal: 32.
[13] Şûra: 40.
[14] Fussilet: 46.
[15] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/230-231.
[16] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/231-232.
[17] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/232.
[18] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/232.
[19] Kamer: 49.
[20] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/232-234.
[21] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/234-235.
[22] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/235-236.
[23] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/236.
[24] İsrâ: 44.
[25] Neml: 51.
[26] Hacc: 73.
[27] Zuhruf: 9.
[28] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/236-238.
[29] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/238-239.
[30] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/239.
[31] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/239.
[32] Enbiya: 30.
[33] Hadid: 25.
[34] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/239-241.
[35] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/241-242.
[36] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/242.
[37] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/242.
[38] Fatır: 28.
[39] Şuarâ; 88-89.
[40] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/242-245.
[41] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/245.
[42] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/245-246.
[43] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/246.
[44] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/246-247.
[45] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/247.
[46] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/247-248.
[47] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/248-450.
[48] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/250.
[49] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/250.
[50] Cum'a: 2.
[51] Ra’d: 31.
[52] En'âm: 111.
[53] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/250-253.
[54] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/253-254.
[55] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/254.
[56] Furkan: 11-15.
Prof. Dr. Muhammed
Mahmud Hicazi, Furkan
Tefsiri, İlim Yayınları: 3/254-255.
[57] Zuhruf: 71.
[58] Muhammet: 15.
[59] Vakıa: 32-33.
[60] İnsan: 14.
[61] Fussilet: 42.
[62] Kehf: 110.
[63] Ra'd: 38.
[64] Kamer: 49.
[65] En'am: 67.
[66] Nahl: 61.
[67] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/255-258.
[68] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/228-259.
[69] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/229.
[70] Bakara: 146.
Prof. Dr. Muhammed
Mahmud Hicazi, Furkan
Tefsiri, İlim Yayınları: 3/259-261.