Kurandaki Sırası ; 13
Nüzul Sırası : 87
Ayet Sayısı : 43
İndiği Dönem : Mekke
Sûre, yüce Allah'ın
büyüklüğüne ve evrene egemen olan yasalar sistemine ilişkin görkemli bir
girişle başlıyor. Bu girişte, Rasulullah'la müşrikler
arasında yaşanan tartışmaları kapsayan sahneler canlandırılıyor. Müşriklerin sarfetîikleri sözleri meydan okumaları, büyüklük
kompleksine kapılıp burun kıvırmaları, Hz.
Muhammed'in is) peygamberliğini ve ahiret gününü
inkar etmeleri ve peygamberimizden mucize istemeleri ve bu isteklerine verilen
cevabları içeren tablolar sunuluyor. Uyarma, gerçeği
anlatma ve beyinsizliklerini gözler önüne sermeye yönelik bu sahnelerde
ayrıca, iyi niyetli sağ duyulu salihlerle, art
niyetli kıt akıllı kötülerin tutumları karşılaştırılıyor. Hak ile batıl somut
örneklerle anlatılıyor ve hakkın kalıcılığı, yararlılığı vurgulanıyor. Geçmiş
toplulukların peygamberlik misyonuna karşı takındıkları tavırlar
hatırlatılıyor, bu arada ehl-i kitabın Rasulullah'ın peygamberliğini ve Kur'on'm
vahiy ürünü olduğunu onaylayıcı tavırlarına işaret edilerek, peygamberimize moral
veriliyor, güven aşılanıyor. Motivasyonu sağlayıcı bir diğer unsur olarak da mü'minle-rin, kafir ve
müşriklerin ahirette karşı laca
klan akıbet açıklanıyor.
Sûrenin bölümleri
neredeyse bir zincirin halkaları gibi aralarında uyumlu ve ahenklidir. Bu
yüzden bir kerede olmasa bile, bu bölümlerin ardışık bir şekilde İndiklerini
söyleyebiliriz, ilginç bir nokta da şudur: Bu sûre, mushafta
Mekke inişli bir sûreler grubunun arasında yer altr
ve bu sürelerin hepsinin ortak özelliği, birbirine benzer kopuk harflerle başlamalarıdır.
Yunus, Hud, Yusuf, Ra'd,
İbrahim ve Hicr sûrelerinin oluşturduğu grubu kastediyoruz.
Bu husus da, sûrenin içeriği ve ifade tarzına ekol olarak Mekke inişliliğine
ilişkin bir ipucu olarak değerlendirilebilir. .Giriş kısmında da söylediğimiz
gibi bunlar, sûrenin Mekke döneminde indiğini gösteren güçlü kanıtlardır.
Ra'd
sûresinin Mekke döneminde indiğini belirten rivayetlerde, bazı ayetlerinin
Medine döneminde inmiş olduğundan söz edilir. Ama her rivayette farklı ayetler gösterilir.
Bir rivayette sûrenin başından 30. ayete kadarki kısmının, Medine'de kalan
kısmının da Mekke'de indiğinden söz edilir. Bazısı 31. ve 43. ayetlerin,
bazısı 11. ve 13. ayetlerin Medine'de indiğini dile getirir. Ne var ki, sözü
edilen bu ayetlerin ifade tarzları, İçerikleri ve söz dizimi ve konu bakımından
sürenin bütünüyle ahenk oluşturmaları adı geçen rivayetleri kuşkulu bulmamıza
neden oluyor. [1]
Rahman ve Rahim
Allah'ın adıyla
1- Elif, Lam, Mim, Ra.
Bunlar kitabın ayetleridir. Ve sana Rabbinden indirilen haktır. Ancak
insanların çoğu iman etmezler.
2- Allah O'dur ki, gökleri dayanak olmaksızın
yükseltti; onları görmektesiniz. Sonra arşa istiva etti ve güneş İle aya boyun
eğdirdi; her biri adı konulmuş bir süreye kadar akıp gitmektedirler. Her işi
evirip düzenler, ayetleri birer birer açıklar. Umulur
ki, Rabbimize kavuşacağınıza kesin bilgiyle inanırsınız.
3- Ve O, yeri yarıp uzatan, onda sarsılmaz
dağlar ve ırmaklar kılandır. Orada ürünlerin her birinden ikişer çift ya-ratmıştır; geceyi gündüze bürümektedır. Şüphesiz bunlarda düşünen bir topluluk için
gerçekten ayetler vardır.
4- Yeryüzünde birbirine yakın komşu kıtalar
vardır; üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar'[2] da
vardır ki bunlar aynı su ile sulanır; ama ürünlerde bazısını bazısı-na üstün kılıyoruz. Şüphesiz, bunlarda aklını kullanan bir
topluluk için gerçekten ayetler vardır.
Ra'd sûresi "Elif Lam Mim ve Ra"
harfleriyle başlıyor. Bu tür bir başlangıç, uyarı ve dikkat çekme amacına
yöneliktir. Sûrenin başında bulunan bu birbirinden kopuk harflerden sonra, yüce
Allah'ın peygamberine hak içerikli olarak indirdiği ayetlere yönelik övgü
ağırlıklı bir işaret yer alıyor. Hemen ardından, bu ayetlere inanmayan insanlığın
çoğunluğuna bir eleştiri yöneltiliyor.
Sonra ayetlerin akışı,
dinleyicilerin gözlerini yüce Allah'ın yarattığı evrene, evrenin kapsamında yer
alan güneşe, aya, geceye, gündüze, dağlara, nehirlere, yeryüzünde birbirine
komşu olan ve ağaçlan aynı topraktan beslenen, aynı sudan içen; buna rağmen
ürünleri, meyveleri, tat ve lezzet bakımından farlılık gösteren üzüm ve hurma
bağlarına, tarlalara çeviriyor. Ardından yüce Allah'ın bu ayetleri, bu evrensel
fenomenleri sağduyu sahibi düşünme melekesini kaybetmemiş; iyi niyetli
topluluklar için ayrıntılı biçimde açıkladığı, bununla da Allah'ın varlığına,
gücüne, hikmetine delalet eden göz kamaştırıcı ayetleri görmelerini amaçlıyor.
Böylece insanlar sadece Ulu Allah'ın ibadet edilmeye lâyık olduğunu bilsinler,
sırf O'na kulluk etmeye ilişkin davetin haklılığını anlasınlar, bütün bunları
boşuna yaratmamış olan yüce Allah'a inanmanın bir zorunluluk olduğunu
algılasınlar ve insanların bir gün mutlaka O'na dönüp huzurunda hesaba
çekileceklerinin kaçınılmaz olduğunun bilincine varsınlar...
Ayetlerin bundan sonra
yer alacak ayetlere hazırlık yapma, giriş işlevini görme gibi bir özellikleri
vardır ki, Kur'an'ın ifade tarzı içinde alışılan bir
durumdur bu. Bu bakımdan kapsamlı ve görkemli bir başlangıç sayılır. Kulakları
ve zihinleri uyarması, akıllara ve kalplere nüfuz etmesi pek zor olmuyor.
Sûre bu özelliğiyle
ilk ve tek Örnek değildir. Başka sûrelerde de benzeri girişler yapıldığını
gördük. Görülen tekrarlar da münasebet ve konumların tekrarından kaynaklanmaktadır.
"Şüphesiz
bunlarda aklını kullanan bir topluluk için gerçekten ayetler vardır." ve
"Şüphesiz bunlarda düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler
vardır." gibi ifadeler ya aynen ya da aynı anlama gelen yakın İfadeler şeklinde daha Önce
incelediğimiz sûrelerde de yer almıştı. Nahl (ayet
11 ve 12) sûresi ile Rum (ayet 21-24) sûresini buna örnek verebiliriz. İlk
bakışta da anlaşıldığı gibi, aklını kullanan ve düşünen kimselere yönelik bir
övgü söz konusudur. Çünkü bu tür insanlar akıllan, kavrayışları ve düşünüşleri
sayesinde yüce Allah'ın evrene egemen kıldığı yasalar sistemi üzerinde durup
tefekküre dalarlar; bu yasalann işleyişini, akıllara
durgunluk veren düzenini anlamaya çalışırlar. Bu aynı zamanda, özelde Kur'an'ı dinleyenler, genelde de her zaman ve mekanda
insanlığa yönelik her türlü yöntem ve araçla evrensel yasalar sistemini
incelemeye, anlamaya ilişkin bir mesajdır. [3]
5- Eğer şaşıracaksan, asıl şaşkınlık konusu
onların şöyle söylemeleridir: Biz toprak iken mi, gerçekten biz mi yeniden
yaratılacağız? İşte onlar Rablerine karşı inkara sapanlardır, işte onlar
boyunlarına halkalar getirilenler ve işte onlar içinde ebedi kalacakları ateşin
arkadaşları olanlardır.
6- Onlar,
iyilikten önce kötülüğü çabuklaştırmak istiyorlar; oysa onlardan önce nice
örnekler gelip geçmiştir[4]. Ve
şüphesiz senin Rabbin zulümlerine karşılık insanlar için bağışlama sahibidir ve
şüphesiz senin Rabbin, cezası çok şiddetli olandır.
7- İnkar edenler derler ki: "Ona Rabbinden
bir ayet indiril-seydi ya".
Sen yalnızca bir uyarıcısın ve her topluluk için
bir hidayet önderi
vardır.
Bu ayetler grubunda,
şu olağanüstü evrende yer alan akıllara durgunluk verici, göz kamaştırıcı
ayetlere ilişkin sözleri ve tutumları, insanı hayretler içinde bırakan
kafirlere ypnelik ağır eleştiriler yer almaktadır.
1- Bunlar, toprak olduktan sonra, yeniden
yaratılacakları gerçeğine ilişkin, sorular sorup duruyorlar. Allah'a ve O'nunla karşılaşmaya inanmamanın doğal bir yansımasıdır bu
sorular. Kuşku yok ki, onlar bu tutumlarından dolayı cezalandınlacaklardır,
boyunlarına zincirler geçirilip ebediyyen ateşte
azap çektirileceklerdir.
2- İyilikten önce, kötülüğü çabuklaştırmak
istiyorlar. Yani, kendilerine va'dedilen Allah'ın
azabını. Aslında bu çabuklaştırma isteğinde, azabı küçümsediklerini gösteriyorlar.
Oysa, kendileri gibi inkarcı ve alaya alıcı tutumlar sergileyen toplumların
başlarına ne tür akibetler geldiğini biliyorlar.
Yüce Allah, insanların zulmüne ve azgınlığına rağmen onlara karşı hoşgörülü
olmayı öngürmüştür. Ama cezalandırdığı zaman da azabı
çok şiddetli ve mahvedici olur.
3- Rasulullah (s)'dan
Rabbi tarafından kendisine bir işaret gelmesini, bir mucize gerçekleştirmesini
istiyorlar. Bu isteklerine şu şekilde cevap veriyor: Peygamber Allah'a davet
eden, bir uyarıcı, azabtan sakindıncı
ve Allah'ın sevabım müjdeleyici bir elçiden başka bir şey değildir. Onun
davetinde mucizeleri gerektiren, kanıtlanması icabet eden aykırı farklı bir
husus yoktur. Üstlendiği misyon itibariyle bir türedi de değildir. Bundan önce
de, kavimlerini uyarmak üzere birçok elçiler gönderilmiştir. Bu değişmez ve aynı
amaca yönelik ilahi bir yasadır.
Ayetlerde kafirlerin
inatçı, meydan okuyucu ve karşı çıkıcı karakterlerini somutlaştıran bir tablo
çiziliyor. İfade tarzı, anlatım ve eleştiri esaslıdır. Benzeri anlatımlar daha
önce de defalarca tekrarlanmıştı. Çünkü bu tür olaylar sık sık
yaşanmaktadır. Önceki anlatımlarda olduğu gibi, uyarı ve eleştiri nitelikli
cevaplarla sahne noktalanıyor.
Ayetler grubunun son
ayetinin son bölümünde, Rasulullah (s)'ı teselli
edici, güven aşılayıcı bir ifade yer alıyor. Bu da benzeri olaylar baş
gösterdiğinde yinelenen bir motivasyon örneğidir.
Ayetlere baktığımızda
peygamberimizle, kafirler arasında cereyan eden yüz yüze bir tartışma sahnesini
gözlemleriz. Bundan sonraki ayetlerde, buna ilişkin ipuçları bulmak mümkündür.
"Her topluluk
için bir hidayet Önderi vardır" ifadesine ilişkin yorumumuz, özelde
ayetlerin akışı ile genelde de
Kur'an'ın
atmosferiyle uyuşmaktadır. [5]
8- Allah, her dişinin neyi yüklendiğini ve döl
yataklarının neyi eksiltip[6]' neyi
eklediğini bilir. O'nun katında her şey bir miktar iledir.
9- O, gaybı da, müşahade edileni de bilendir. Pek büyüktür, yücedir.
10- Sizden sözü saklı tutan da onu açığa vuran da
geceleyin gizlenen de ve gündüzün ortalıkta gezen'[7] de
birdir.
11- Onun (insanın) önünden ve arkasından
izleyenleri[8] vardır. Onu Allah'ın
emriyle'[9]
gözetip korumaktadırlar. Gerçekten Allah, kendi nefislerini değiştirmeyinceye
kadar bir topluluğun durumunu değiştirmez. Allah bir topluluğa kötülük İstedi
mi artık onu geri çevirmeye hiçbir imkan yoktur; onlar için O'ndan başka bir
veli yoktur[10]'.
12- O size şimşeği korku ve umut olarak gösteren,
ağırlaşmış bulutları ortaya çıkarandır.
13- Gök gürültüsü O'nu hamd
ile, melekler de O'na olan korkularından teşbih ederler. O, yıldırımları
gönderip bununla dilediğine çarpar; onlar ise Allah hakkında çekişip tartışırlar.
O, gücü pek çetin olandır[11].
Yukarıda sunduğumuz
ayetlerde;
1- Yüce Allah'ın bilgisinin herşeyi
kuşatıp kavradığı dile getiriliyor. O, her dişinin rahminde neyi taşıdığını,
dişilerin rahimlerinde gebeliğe, kısırlığa ya da
artma ve eksilmeye yol açan etkenleri bilir. Herşey
O'nun katında bir ölçü ile belirlenmiştir. Gelişmeler bu Ölçüler çerçevesinde
cereyan eder. O, görülen, görülmeyen, açık ve gizli her şeyi bilir. O'nun
bilgisi açısından insanları gizlice söyledikleri sözlerle, açıktan söylediği
sözler arasında bir fark yoktur. Gecenin karanlığına bürünmüşken ya da gündüzün, herkesin gözü önünde hareket ederken yapıp
ettikleri şeyler, O'nun sınırsız bilgisi için far-ketmez.
Yüce Allah adına her bir insanı denetleyen görevliler vardır. İnsanın önünde ve
gerisinde durarak onu korurlar. Allah'ın emri uyannea,
onun hareketlerini her türlü faaliyetini ve faaliyetsiz anlarını kontrol
ederler. Allah'ın emrini uygulamak üzere her an tetikte beklerler.
2-
Atmosferdeki fenomenlerin ulu Allah'ın iradesine ve yönetimine, evirip-çevirişİ-ne boyun eğdiği vurgulanıyor. Sözgelimi, hem
korkuya hem de umuda sevkeden şimşek, Allah'ın emri
ve planlaması doğrultusunda gerçekleşen bir olgudur. Yağmur yüklü bulutlar O'nun
öntasarımı ile meydana gelir, O'nun planlaması ile oluşurlar. İnsanların
yüreklerine korku salan gökgürüllüsü, Allah'ın
heybetine boyun eğer, O'nu övgüyle teşbih eder. Ruhlar aleminin yüce varlıkları
olan melekler, her zaman O'nun korkusunu içlerinde hissederler. Gökten
yıldırımlar gönderen O'dur. Bunlarla dilediği kimseyi, takdiri ve iradesi
uyarınca çarpar.
3-
Yöneliminin esasını, kuşatıcı ve sınırsız bilginin oluşturduğu, bütün evrensel
güçlerin boyun eğdiği ulu Allah hakkında tartışmaya girenlere yönelik
eleştirel bir değerlcndirmeye yer veriliyor. Allah'ın
öç alışına, kıskıvrak yakalayışına karşı uyarıcı mesajlar sunuluyor. Çünkü
Allah'ın karşı konulmaz gücü, insana kurtuluş yolu bırakmayan cezalandırma
amaçlı tuzağı, suçlu günahkarları korkunç akibetle yüzyüze getirici düzeni çetindir, dehşet vericidir.
4- Ayetler
grubunun kapsamındaki dördüncü ayetin ikinci ve dördüncü bölümlerinde, ilk
bakışta da farkcdildiği gibi, bir konudan başkasına geçiş gerçekleştiriliyor. Buna göre, her bir insan için denetleyici
ve koruyucu Melekler görevlendiren yüce Allah, herhangi bir topluluğun içinde
bulunduğu durum ve tavrın değişmesini, o topluluğun sahip olduğu özelliklerde
beliren değişim olgusuna bağlı kılmıştır. Bu bakımdan bir topluluk, olumsuz bir
tavrından dolayı Allah'ın intikamını hakettiği zaman,
herhangi bir gücün sözkonusu toplumu Allah'ın azabına
karşı savunması, azabı geri çevirmesi mümkün değildir. Allah'ın karşı konulmaz
azabı ile yüzyüze gelen toplulukların yardımcıları,
dostları ve sığınakları yoktur. İşte bu gerçek suçlu-günahkarlara yönelik,
oldukça sert ve uyarıcı bir tehdit niteliğindedir.
İncelemekte olduğumuz
ayetler, ilk bakışta da farkedildiği gibi, bundan
önceki ayetler grubu ile bütünlük oluşturmaktadır. Önceki ayetler grubunun
içerdiği konu üzerine yapılmış bir değerlendirme niteliğindedir. Dolayısıyla,
kafirler Allah hakkında tartışmaya giriyorlar; tehdit edildikleri azabın bir
an önce gerçekleşmesini istiyorlar. Bu şaşırtıcı tutumlarının temelinde Allah
ile buluşma gerçeğinden kuşku duymaları yatmaktadır. Bu yüzden pervasızca
elçilere meydan okuyabiliyor, onlardan mucize isteminde bulunabiliyorlar. Oysa
iç ve dış alemde, evrende ve kendi iç dünyalarında gözlemledikleri her şeyde,
yüce Allah'ın büyüklüğüne, sonsuz kudretine, karşı konulmaz gücüne-, caydırıcı
azametine ve tek ve ortaksız uluhiyyetine ilişkin
ayetler ve belgeler bulmaları mümkündür.
Birçok yerde, gerek
ayrı ayrı ve gerekse topluca tekrarlanan ayetlerin
içerikleri, tekrarlanan tavırlarla doğrudan ilgilidir. Bu ayetler grubu da,
içerikleri itibariyle hayranlık uyandırıcıdır; kalpler ve akıllar üzerinde
güçlü bir etki bırakıyor. Aynı Özelliği sûrenin giriş kısmında da
gözlemleyebiliriz. Rasulullah (s)'la kafirler
arasında gerçekleşen yüzyüze tartışmalarla da ilgili
olabilir.
Bazı tefsir bilginleri[12]
"O size şimşeği korku ve umut olarak gösterendir" ifadesi ile
"şimşek çakarken insanların içinde uyanan korku ile ardından yağmur
geleceğine ilişkin umudun kastedildiği görüşündedirler. Bu, üzerinde durulmaya
değer bir açıklamadır.
Gökgürültüsünün Allah'ı teşbih edişi ile ilgili olarak da çeşitli
yorumlar ve rivayetler aktarılmıştır. Bu yorumlardan birine göre "Gökgürültüsü" anlamına gelen "Er-Ra'd" bir meleğin adıdır. Bir diğer rivayete göre gökgürültüsü, bulutlan süren meleğin nefes alıp verirken
çıkardığı sestir. Her iki rivayetten teşbih edenin Melek olduğu sonucu çıkıyor.
Bir başka yoruma göre, "gökgürültüsü"nün
kendisi Allah'ın büyüklüğünü ve karşı konulmaz gücünü göstermektedir. Bu da
onun Allah'ı teşbih etmesi anlamına geliyor. Bizce yukarıda sunduğumuz yorum ve
rivayetlerin en dikkate değeri bu sonuncusudur[13]. Bu
yoruma şunu da eklemek yerinde olur. İnsanın içinde korku uyandıran bir fenomen
olarak gökgürültüsünün, Allah'ın gücünün bir
göstergesi olduğu, O'nun buyruğuna boyun eğdiği vurgulanıyor. Zcmahşeri der ki: İfadede hazfedilmiş bir kelime vardır.
Dolayısıyla cümlenin gramer kurallarına uygun açılımı şöyledir:.... Gökgürültüsünü duyan O'nu hamd
ile lesbih eder. Bizce bu şekil bir açılıma gerek
yoktur. Çünkü cümleye ilişkin açıklamamız, bu tür bir zorlamayı
gerektirmeyecek şekilde açık ve anlaşılırdır. Nitekim İsra
sûresinin bir ayetinde şöyle buyuruluyor: O'nu hamd ile teşbih etmeyen hiç bir şey yoktur. Bu bakımdan her
iki ifade arasında içerik ve amaç uygunluğu vardır. Her ikisinde de verilmek
istenen mesaj birdir.
Tefsir bilginleri,
incelemekte olduğumuz ayetler grubunun sonunda yer alan ayetin iniş sebebiyle
ilgili olarak bir çok rivayet aktarmışlardır. Bu rivayetlerden birine göre, Rasulullah (s) Firavun karakterli inatçı Arap liderlerinden
birine elçi göndererek onu yanına çağırır. Rasulullah'ın
elçisi ona: Rasulullah seni çağırıyor deyince adam: Rasulullah kimdir? Allah kim oluyor? Altından mıdır?
Gümüşten midir? Yoksa bakırdan mıdır? cevabını verir. Elçi Rasulullah'ın
yanına döner. Rasulullah tekrar gidip adamı çağırmasını
emreder. İnatçı adam gelen elçiye aynı tepki gösterir. Rasulullah
da elçisini üçüncü kez gönderir. Adam yine aynı sözleri söyler. Çok geçmeden yüce Allah onun tepesine bir bulut gönderir. Adam
hâlâ konuşmakta ve inatla tartışmayı sürdürmektedir. Birden şimşek çakar,
yıldırım çarpar ve adamın kafatasını uçurur. Ardından yüce Allah bu ayeti
indirir. Bir diğer rivayete göre, sözkonusu ayet,
Amir b. Tüfeyl ve Erbed b.
Re-bia hakkında inmiştir. Rasulullah
bu iki adamı İslama davet ettiğinde, bunlar İslama girmelerine karşılık İslam toplumunu yönetmede pay
isterler. Rasulullah bu şartı kabul etmez. Bunun
üzerine Amir şöyle der: Allah'a andolsun ki, sana
karşı kılıçlarını kınından çekmiş, tozu dumana katan atlılardan ve toy
delikanlılardan oluşan bir ordu hazırlayacağını söyler. Rasulullah
ona: Allah ve Kayle'nin çocukları senin girişimini
sonuçsuz bırakacaktır[14]
cevabını verir. Sonra, oradan ayrılarak Rasulullah'a
karşı bir ordu oluşturmaya çalışırlar. Bunun üzerine yüce Allah yıldırım
göndererek Erbed'i yakıp küleder.
Bir veba salgınıyla da Amir'i helak eder, İşte ayet-i kerime bu olay üzerine
inmiştir.
Görüldüğü
kadarıyla ayet-i kerime, içinde bulunduğu ayetler zinciri ile akış ve içerik
bütünlüğü oluşturmaktadır. Bu da grubun bir bütün olduğunu düşündürmektedir. Şu
kadarı var ki amacımız yukarıda sunduğumuz İki rivayette anlatılanları
reddetmek değildir. Biz diyoruz ki, iki rivayette anlatılanların, bu ayetin sebeb-i nüzulü olmasını biraz ihtiyatla karşılıyoruz.
Özellikle rivayetlerden, sözkonusu ayetin Medine
inişli olması gibi bir sonucun çıktığını gözönünde
bulundurduğumuzda, bu çekincemizin haklılığı ortaya çıkıyor. Oysa kanaatimizce,
ayet-i kerime Mekke İnişlidir. Çünkü ifade tarzı, Mekke inişli ayetlerin ifade
tarzının tipik özelliklerini yansıtmaktadır. [15]
"Gerçekten Allah,
kendi nefislerinde olanı değiştir inceye, bozuncaya kadar, bir toplulukta
olanı değiştirip bozmaz." Bu cümle üzerinde durup düşünmek gerekir. Çünkü
yüce Allah'ın toplumsal hayata egemen kıldığı bir sosyal yasaya dikkat
çekmektedir. İnsanlık, bu yasa uyannea nimet ve
intikam, refah ve yokluk, dirlik ve bozgunculuk arasında sürekli bir değişim
ve dönüşüm yaşamaktadır. Ayrıca ayet-i kerimede tüm zaman ve mekanlardaki
insanlara yönelik evrensel bir mesaj yer almaktadır. İnsanların sahip oldukları
nimetler, zaman zaman yaşadıkları cezalandırma amaçlı
musibetler, iyilikler ve inim inim inleten felaketler
durduk yerde ortaya çıkmazlar. Tam tersine bu durumların, insanlığın tutum ve
davranışları ile, hayat tarzı ile doğrudan ilgisi vardır. Eğer insanlar bir
yerde güçlü ve onurlu bir hayat sürdürüyorlarsa, huzurlu ve başarılı bir toplum
örneğini sergiliyorlarsa, bunun tek nedeni hayat biçimlerinin hak ve doğruluk
esaslarına dayanıyor olmasıdır. Üzerinde bulundukları bu hayat biçimini
sürdürdükleri bu dosdoğru yoldan sapmadıkları sürece, konumlarının iyi
niteliği kötülükle değiştirilmez. Bir yerde herhangi bir toplum güçsüz ise,
musibetlerden belini doğrultamıyorsa, zillet içinde yaşıyorsa, yoksulluk
çekiyorsa, hayatına kelimenin tam anlamıyla anarşizm egemen-se,
kuşku yok ki, bunun tek nedeni, adı geçen toplumun hayat biçiminin sapıklığa,
boş vermişliğe ve bozgunculuğa dayanıyor olmasıdır. Bu toplum, dengeli bir
hayat çizgisine dönüş yapmadıkça, doğruluk ve dirlik yolunu izlemeye
başlamadıkça, içinde bulunduğu kölü durum iyilikle
yer değiştirmez, olumsuz hali, olumlu hale dönüşmez. Bu realite, eşyanın
hakikatine yönelik dikkatli bir bakış ile daha bir belirginlik kazanır. Cümledeki
ifade mutlak oluşun, ortaya konan gerçeğin, bütün insanları, bütün ortamları,
bütün sınıfları, bütün ulusları, bütün dinleri ve bütün sosyal, ekonomik ve
politik durumları kapsadığını anlatmaktadır. Bu bakımdan ifadenin Kur'an-ı Kerim'de yer alan hikmetli özdeyişlerin,
deyimlerin ve somut örneklerin en vurgulayıcısı, en çarpıcısı ve en etkileyicisi
olarak nitelendirilmesi yerindedir. Enfal sûresinde,
bir ölçüde bu ifadeyi çağrıştıran bir ayet yer almaktadır: Bir kavim kendinde
olanı değiştirinceye kadar Allah, ona nimet olarak bağışladığını değiştirici
değildir. (Enfal,53) Ne var ki, incelemekte olduğumuz
cümle, hem nimet, hem de musibet halini kapsayacak şekilde mutlak olması bakımdan
daha geneldir.
"Allah
bir topluluğa kötülük diledi mi..." ifadesini açıklarken, bir topluluk
olumsuz tavırları dolayısıyla Allah'ın cezasını hakettiği
zaman.... şeklinde bir değerlendirmede bulunduk. Görüldüğü gibi bu
değerlendirmemiz ayetin atmosferi ile örtüşmektedir. Ayet-i kerimede şu gerçek
net biçimde ortaya konmaktadır: İnsanlar, kendi iradeleri ile nefislerinde
olanı değiştirme kabiliyetine ve yetkisine sahip oldukları için yapıp
ettiklerinin sorumluluğunu taşıyorlar. Vardığımız bu sonuç çeşitli münasebetlerle
vurguladığımız gibi, Kur'an direktifleriyle de
bağdaşır niteliktedir. [16]
14- Hak olan çağrı ancak O'na yapılandır. Onların
Allah'tan başka çağırdıkları ise, onlara hiç bir şeyle cevab
veremezler. Onların durumu yalnızca, ağzına gelsin diye iki avucunu suya uzatanın
boşuna beklemesi gibidir. Oysa ona gelmez. İnkar edenlerin duası, böyle boşa[17]
gitmektedir.
15- Göklerde ve yerde her ne varsa -İsteyerek de
olsa istemeyerek de olsa- Allah'a secde eder. Sabah[18]'
aksam' [19]gölgelen
de secde eder.
Yukarıda sunduğumuz iki
ayette;
1- Gerçek
çağrının Allah'a yönelik olarak yapılan çağrı olduğu, eleştirel bir üslupla
ifade ediliyor. Kim Allah'a çağırıyorsa, onun çağnsi
hak niteliklidir, hakka yöneliktir. Kim O'na dua ediyorsa hiç kuşkusuz her sözü
işiten, dualara karşılık veren, mutlak tasarruf yetkisine sahip, gerçek ilaha
dua etmiş olur. Öte yandan kafirlerin kulluk kastıyla dua ettikleri düzmece
ilahlar, hiç bir şekilde onlara karşılık veremezler. Çünkü bu düzmece
ilahların buna güçleri yetmez. Kafirlerin, Allah'ı bir yana bırakarak, bu tür
düzmece ilahlara dua etmeleri, iki avucunu açıp suya seslenen, kendiliğinden
gelip ağzına girmesini isteyen susamış insanın durumuna benzer. Kuşkusuz su, bu
çağrıya cevap veremez, kendisinden isteneni yapamaz. Çünkü su, sesleri duymaz,
şuursuz ve cansız bir maddedir. İşte kafirlerin duası da böyle boşa gider.
Kafirlerin düzmece ilahlara yönelik olarak yaptıkları duadan geriye, hüsran ve
yürek sızısı kalır.
2- Evrende
yer alan tüm canlı cansız varlıkların ulu Allah'a boyun eğdikleri vurgula-■
narak, kafirlerin bu çarpık tutumları üzerine bir
değerlendirme yapılıyor. Göklerde ve yerde bulunan herşey,
gerek isteyerek, gerek istemeyerek O'na secde eder. Yine göklerde ve yerde
bulunan tüm canlı-cansız varlıkların gölgeleri de sabah akşam O'na secde eder.
Ayetlerin üslubundan,
onların akış itibariyle önceki ayetler grubunun bir devamı oldukları
anlaşılıyor. Tefsir bilginlerinden bazıları, ilk ayetin ilk cümlesinde sadece
Allah'a yönelik olarak yapılan duanın kabul gördüğünü anlatıyorlar. Dolayısıyla
onlar, ayetin bu cümlesinde, Rasulullah'ın Amir b. Tufeyl ve Erbed b. Rebia için yaptığı bedduaya da işaret edildiğini
belirtmişlerdir. Biz, önceki ayetlerin tefsiri bağlamında bu olaydan sözettik. Her ne kadar kıssayı reddetmesek de bunun, önceki
ayetler grubunun sonunda yer alan ayetin iniş sebebi olabileceği yönündeki
yaklaşımı ihtiyatla karşılıyoruz. Şunu öncelikle vurgulamalıyız ki, kafirlere
beddua ettiğine ilişkin haberi reddetmiyoruz. Ama şunu söylüyoruz; Yaptığımız
yorum bu ayetin akışıyla ve önceki ayetler grubunun atmosferiyle uyuşmaktadır.
Bu bakımdan daha isabetli olduğunu düşünüyoruz.
"İsteyerek
de oisa, istemeyerek de olsa" ifadesinde ilk
bakışta da fark edildiği gibi, evrende yer alan tüm canlı-cansız varlıkların
Allah'ın yönetimine ve iradesine boyun eğdikleri dile getirilmektedir. Bu
hususta gönülden itaat edenlerle, başkaldıranlar, cansız varlıklarla canlı
varlıklar, yüceler alemi ile süfli alem arasında hiç bir fark yoktur. Tümü de
zorunlu bir itaatin kapsamı içindedir. Öyle anlaşılıyor ki "gölgeleri
de" şeklinde bir ifadenin de yer almış olması, sözkonusu
itaatin evrenselliğini, kapsayıcılığını vurgulamaya yöneliktir. "Sabah
akşam" ifadesine gelince; sabahın ilk saatlerinde ve günün son saatlerinde
uzayan gölgelerle ilintili olduğu hemen fark edilmektedir, çünkü varlıkların ve
insanların gölgeleri günün ilk saatlerinde ve son saatlerinde belirgin bir
hareketlilik sergilemektedir. Gölgelerin hareketliliği veya hareketsizliği
Allah'ın otoritesine boyun eğen, O'nun iradesine göre gerçekleşen bir olgudur.
Tıpkı cisimlerin kendisi gibi. Bazı bilginler, ifadenin "secde" ile
ilintili olduğunu söylemişlerdir. Bu yorumun doğru olması durumunda bu,
tamamen ifade tarzıyla ilgili bir deyiş olur ve sırf varlıkların sabah akşam
Allah'a boyun eğmekte olduklarını vurgulamakla sınırlı tutulamaz. Çünkü
ayetlerin içeriği, evrende yer alan tüm varlıkların, tüm zamanlarda ve sürekli
olarak Allah'a boyun eğdiklerini vurgulayıcı niteliktedir. [20]
16- De ki:
Göklerin ve yerin Rabbi kimdir? De ki: Allah'tır. De ki: Öyleyse, O'nu bırakıp
kendilerine bile yarar da zarar da sağlamaya güç yetiremeyen bir takım veliler
mi edindiniz? De ki: Hİç görmeyen ile gören eşit
olabilir mi? Veya karanlıklarla nur eşit olabilir mi? Yoksa Allah'a O'nun
yaratması gibi yaratan ortaklar buldular da, bu yaratma, kendilerince
birbirine mi benzeşti? De ki: Allah herşe-yin yaratıcısıdır ve O, tektir, kahredici olandır.
Bu ayet-i kerimede
hitap, Rasulullah (s)'a yöneltiliyor ve şu hususlar
işleniyor:
1- Göklerin
ve yerin Rabbinin kim olduğu sorusu ve tek, ortaksız, Rab olan Allah'tır
cevabı.
2- ikinci bir emir olarak da, müşrik kafirlere
bazı soruların yöneltilmesi isteniyor: Sorunun üslubundan, Allah'ı bir yana
bırakarak, başkaları şöyle dursun, kendi nefislerine bile herhangi bir yarar
dokundurma ya da bir zararı defetme gücüne sahip
olmayan düzmece ilahları dost ve yardımcı edinenlere yönelik ağır bir eleştiri
algılanıyor. Bunun tamamen bir beyinsizlik örneği olduğu vurgulanıyor. Bu arada
kör ile gören, karanlıkla aydınlık eşit midir ki, her şeye güç yeliren yüce Allah ile hiç bir şeye güç yetiremeyen düzmece
ilahlar eşit olsun? şeklinde bir soru yöneltiliyor. Yoksa, kulluk sundukları bu
düzmece ilahlar, Allah'ın yarattığına benzer bir şey yarattılar da, onlar
yaratmayı birbirlerine karıştırdılar da, böylece bu ilahlarında bir güç ve
meziyet mi gördüler? diye bir soruya yer verilerek tutumlarının yanlışlığına
dikkat çekiliyor.
3-
Peygamberimize (s) yönelik üçüncü emirde ise, yüce Allah'ın tek başına tüm varlıkların
yaratıcısı olduğu, tek ve ortaksız uluhiyet yetkisine
sahip olduğu, her şeyin O'nun karşı konulmaz gücüne boyun eğdiği ifade
ediliyor.
Ayet-i kerime, sûrenin
genel atmosferiyle bütünlük arzetmektedir. Ayetin
içeriğinde, Rasulullah (s) ile müşrikler arasında yüzyüze gerçekleşen tartışmalardan, bir sahnenin sunuluyor
olması da buna ilişkin bir ipucu olarak değerlendirilebilir. İfade tarzı, son
derece güçlü susturucu ve tartışma atmosferini çağnştincı
özelliklere sahiptir.
Ayetin
kapsamındaki ilk soruya ilişkin cevaben Peygamberimiz tarafından verilmesinin
istenmesi, ilk etapta, tartışma sürecinde müşriklerin bizzat yer almış
olmalarının bir zorunluluk olmadığı şeklinde bir düşüncenin zihinlerde
belirmesine neden oluyorsa da bir çok sûrede (Yunus 31- Mü'minun,
84-86, zuhruf, 9-87) müşriklerin bu tür bir cevabı
verdikleri, hem kendilerini hem de evreni yaratanın yüce Allah olduğunu itiraf
etlikleri belirtildiğinden, Peygamberimizin (s) verdiği bu cevaba hiç kimsenin
karşı çıkmadığı bu realitenin vurgulanması gibi algılanabilir. Tartışma ve
münazara ortamında uygulana gelen bir yöntemdir bu. Sonraki ayetlerin satır
aralarında, meselenin bu yönüne ilişkin belirgin ipuçları bulmak mümkündür. [21]
17- Allah
gökten bir su indirdi de dereler kendi miktarınca çağlayıp aktı. Sel de yüze
vuran'[22] bir
köpük[23]
yüklendi. Bir süs veya bir meta sağlamak için ateşte üzerine yakıp erittikleri
şeylerde de bunun gibi bir köpük vardır. İşte Allah, hak ile batıla böyle
örnekler verir. Köpüğe geiince o atılır gider[24],
insanlara yarar sağlayacak
şey ise yeryüzünde
kalır.İşte Allah örnekleri böyle vermektedir.
Bu ayet-i kerimede hak
içerikli mesajla, batıla dayalı düşünce sistemlerinin mahiyeti ve her ikisinin akibetlcri, somul bir örnekle
canlandırılıyor: Ulu Allah gökten yağmur yağdırır. Bunun sonucu dereler kendi
kapasitelerine göre çağlayıp akarlar. Suyun şiddetli ve coşkun akışı sonucu,
yüzeyinde ak köpükler belirir. İnsanları süs eşyası ve başka şeyler üretmek
üzere ateşte erittikleri madenlerin şiddetli kaynama sonucu üzerlerinde de
böyle bir köpük belirir. Selin coşkusu durduğunda ya
da ateş söndüğünde köpük kaybolup gider. Geride insanlar için yararlı olan su ya da maden kalır. Batıl düşünce sistemleri ve ideolojiler
de öyle. Tıpkı köpük gibidirler. Bir temelleri, dayandıkları bir öz maddeleri
yoktur. Ancak bir sosyal hercümerc anında, bir
kargaşa ortamında belirginlik kazanırlar, önplana
çıkarlar. Sosyal kargaşa dindiğinde, doğal dengeler yeniden kurulduğunda
ortadan kaybolup giderler. Kalıcı ve değişmez bir değer olarak sadece hak kalır.
Çünkü gerçek anlamda yararlı olan sadece haktır.
Ayet-i kerime sûrenin
genel akışının bir parçasıdır. Verilen örnekse Tevhid
esaslı i-nanç sistemi ve şirk esaslı inanç sistemi
ile ilgilidir. Ki önceki ayetler grubunda bu iki i-nanç
sisteminin karşılaştırması yapıldı, ne fayda verme yetkisine ne de herhangi bir
güce sahip olan düzmece ilahlar edinen müşriklere ağır eleştiriler yöneltildi.
Bu açıdan bu tür bir örneklen dirm ey i içeren
ayetle, önceki ayetler arasındaki konu ve hedef bütünlüğü belirgindir,
Görüldüğü gibi hak içerikli mesaj ile batıl nitelikli inanç sisteminin mahiyetini
açıklama amacına yönelik olarak verilen örnek, dinleyicilerin her zaman gözlemleyebildikleri,
alışageldikleri bir olguyu yansıtmaktadır. Bu bakımdan etkisi kalıcı oluyor.
Sûrenin
akışını gözönünde bulundurduğumuz zaman, ayet-i
kerimede, hak ve batılın mahiyetini somutlaştırmaya yönelik bu örnek, tevhid esaslı inanç sistemi ve şirk esaslı inanç sistemi
ile ilintili olarak önplana çıkıyor. Hakkın
kalıcılığını, yararlılığını ve sürekliliğini, buna karşılık batılın
asılsızlığını ve bir kuruntudan ibaret olduğunu vurguluyor. Ne var ki,
kullanılan sözcüklerin mu ti aklığını gözönünde
bulundurduğumuz zaman, bu örneği hak-batıl, doğru-yalan, iman-küfür,
nifak-içtenlik, akıl-ihtiras, bilgi-cehalet, düzen ve anarşizm gibi, akıl
açısından birincisini benimseyip ikincisini reddetmek gibi bir zorunluluk
olarak karşımıza çıkan her türlü zıtlığa uyarlanabilir. [25]
18- Rabierine icabet edenlere daha güzeli vardır. O'na icabet
etmeyenler ise, yeryüzündekilerİn tümü ve bununla
birlikte bir katı daha onların olsa, mutlaka kurtulmak için bunu fidye olarak
verirlerdi. Sorgulamanın en kötüsü onlar içindir. Onların barınma yerleri
cehennemdir, ne kötü bir yataktır o!...
Bu ayette:
1- Allah'ın
çağrısına olumlu karşılık veren, O'na iman eden, gönderdiği elçilerin
sundukları mesajı
doğrulayan kimselere "en güzel akıbetin kendileri için olacağı" müjdesi
veriliyor.
2- Allah'ın
çağrısına olumsuz tepki gösterenlere eleştiri amaçlı uyarılar yöneltiliyor: En
kötü sorgulama onlar içindir. Barınakları .da cehennemdir. Ne kötü bir yataktır
o! Kendilerini bekleyen akıbet o kadar korkunç, o kadar dehşet vericidir ki,
şayet yeryüzünde olanlar ve bunun bir katı kendilerinin olsaydı, kendilerini
bu akibetten kurtarmak için bütün bunları fidye
olarak vermekten kaçınmazlardı.
Ayet-i
kerimenin sürenin akışı ile bir bütünlük oluşturduğu, bir değerlendirme niteliğinde
olduğu açıktır. Değerlendirmenin amacı, mü'minlere
moral destek sağlamak, yüreklerini pekiştirmek, bunun yanında müşrik kafirleri
ürkütmek, böylece henüz vakit varken onları pişmanlığa sürüklemektir. [26]
19- Peki, sana Rabbinden indirilenin gerçekten
hak olduğunu bilen kişi, o görmeyen gibi midir? Ancak temiz akıl sahipferi öğüt alıp düşünebilirler.
20- Onlar Allah'ın ahdini yerine getirirler ve
verdikleri kesin sözü (misakı) bozmazlar.
21- Ve onlar
Allah'ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi ulaştırır-
lar. Rablerinden içleri saygı ile titrer, kötü hesaptan
korkarlar.
22- Ve onlar Rablerinin yüzünü (hoşnutluğunu)
isteyerek sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak ederler ve
kötülüğü iyilikle savarlar'[27].
İşte onlar, bu yurdun sonucu onlar içindir.
23- Onlar, Adn
cennetlerine girerler. Babalarından, eşlerinden ve soylarından salİh davranışlarda bulunanlar da... Melekler onlara her
bir kapıdan girip şöyle derler:
24- Sabrettiğinize karşilık
selam size. Yurdun sonu ne güzel.
25- Aİlah'a verdikleri
sözü, onu kesin olarak onayladıktan sonra bozanlar, Allah'ın ulaştırılmasını
emrettiği şeyi ke-sip-koparanlar
ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar; işte onlar, lanet onlar içindir ve yurdun
kötü olanı da onlar içindir.
İlk bakışta da farkcdildiği gibi, yukarıda sunduğumuz ayetler, önceki
ayetlerle konu ve amaç bütünlüğü içindedirler. Değerlendirme, yorumlama ve
yeniden ele alma amaçlı bir ifade tarzına sahiptirler. İlk ayette eleştirel bir
soru yöneltiliyor: Hakkın ışığını gören, kalbi bu ışıkla aydınlanan, dolayısıyla
gideceği yolu bilen ve peygambere inen mesajın Allah'tan geldiğine kesinlikle
iman eden kimse ile kalbi ve basireti körelmiş kimse bir olur mu? Sonra şu
husus vurgulanıyor: Bunu ancak sağduyu sahipleri düşünebilir, ancak onlar
gerekli mesajları çıkarabilir.
Bunu izleyen ayette
ise, kalpleri imanın ışığı ile aydınlanan, Allah'ın ve Rasulü'nün
yol göstericiliği ile doğru yolu bulan kimselerin son derece etkileyici ve
sempati uyandırıcı bir nitelikleri gözler önüne seriliyor. Öyle anlaşılıyor ki
bu nitelik aynı zamanda ilk kuşak mü'minlerin de
niteliğidir. Bu sonucu 22. ayetten de çıkarabiliriz. Bunlar Allah'a verdikleri
sözü tutarlar, kesin olarak onayladıkları antlaşmaları bozmazlar. Yüce Allah'ın
sürdürülmesini istediği akrabalık ilişkisi, iyilik etme, yardımlaşma, destek olma
ve ıslah amaçlı girişimlerde bulunma gibi tutum ve davranışları devam ettirmeye
çalışırlar. Her işte Allah'ın huzurunda sorguya çekileceklerini düşünerek
hareket ederler.
Her zaman O'nun
korkusunu içlerinde hissederler. Allah yolunda, O'nun hoşnutluğunu elde etme
uğrunda her türlü zorluğa, olumsuz şartlara karşı sabrederler. Kulluk yükümlülüklerini
yerine getirirler. İyilik ve maruf ölçüleri dahilinde gizli-açık hayır amaçlı
harcamalarda bulunurlar. Kötülüklerin ve yüz kızartıcı hayasızlıkların
akıbetlerinden korkarlar. Bir şekilde bu nitelikte bir suç işlemişlerse,
iyiliklerle ve hazır amaçlı amellerle bunları savarlar. İşte bu niteliklere
sahip mü'minler için ahirette
ödüllerin en hayırlısı ve onur verici bir ağırlama hazırlanmıştır. Babaları,
eşleri ve soyları içinde aynı dosdoğru yolu izleyenler de bu onur verici akibetle Ödüllendirileceklerdir, cennete girecek ve her
kapıdan giren melekler kendilerine selam ve esenlik dileklerini ileteceklerdir.
Bölümün son ayetinde
ise, karşıt bir manazara olarak, kalpleri kararmış ve
tutum ve davranışları iğrençleşmiş tiplerin belirgin nitelikleri Önplana çıkarılıyor: Onlar Allah'a verdikleri sözü
tutmazlar, Allah'ın sürdürülmesini emrettiği ilişkileri keserler. Yeryüzünde
bozgunculuk çıkarırlar. Allah'ın laneti onların üzerinedir. Ahirette
en kötü yurt onlar içindir.
"Peki sana
Rabbinden indirilenin gerçekten hak olduğunu bilen kişi, o görmeyen gibi
midir?..."
Bu ayetler grubu
içerik ve amaç bakımından konusunun ilk örneği sayılmaz. Vahyin inişine esas
oluşturan ilahi hikmet, tutum ve davranışlar yinelendikçe, onlara ilişkin vahyi
değerlendirmelerin de yinelenmesini öngörmüştür. Ayetlerde, iman ve küfür olgularının
fert ve toplumların hayatları üzerindeki yapıcı ve yıkıcı etkilerine dikkat
çekiliyor. Ayrıca İslam çağrısının belli başlı hedeflerinden, fert ve toplumun
yapıcı (salih) niteliklerinden sozediliyor.
Bir toplumu oluşturan fertlerin geneli bu tür niteliklere sahip olduğu zaman,
insanlık âleminin en ideal toplumsal örgütlenmesi elde edilmiş olur. Fertler
yıkıcı niteliklere sahip oldukları zaman da, yeryüzüne ve toplumsal hayata bozgunculuk
egemen olur. Bu bakımdan, incelemekte olduğumuz ayetler grubunu, üslup ve
boyutları itibariyle Kur'an'm eşsiz ifade tarzının
göz kamaştırıcı örneklerinden biri olarak nitelemek mümkündür.
Ayetlerden
algıladığımız mesaj şudur: İlk kuşak mü'minlerin
sahip oldukları bu nitelikler, her çağdaki müslümanlann
sahip olmak durumunda oldukları niteliklerdir. Ya da
üzerlerinde taşımaları gereken karakteristik özelliklerdir. Buradan şu sonucu
çıkarıyoruz: Bu niteliklere sahip olmayan bir müslüman,
İslam mesajının asıl hedefini kavramamış, İslam'ın mesajını tüm benliğiyle
benimsememiştir.
Salih davranışlarda
bulunan kimileri konuya kayıt ve çekince getirirler. Amaç, salih,
yapıcı niteliklere sahip olmayanları, aradaki akrabalık bağlan ne kadar güçlü
olursa olsun, salih mü'minlerin
izleyicileri kategorisi dışında tutmaktır. Bununla evlatlara, salih, yapıcı niteliklere sahip atalarım örnek edinmeleri yönünde
bir mesaj da verilmiş olabilir.
Ayetlerin
akışı içinde, Allah'a verilen söze bağlı kalmanın önemine ilişkin ifadenin ne
denli ön planda tutulduğu, hemen ilk bakışta farkediliyor.
Şöyle ki: Kişi Allah'ın dinine adım atar atmaz, bireysel ve toplumsal ahlaka,
bireysel ve toplumsal yükümlülüklere ilişkin tüm emirlerine uymak ve tüm
yasaklarından kaçınmak üzere Rabbine söz vermiş olur. [28]
26- Allah
dilediğine rızkı genişletir, yayar ve daraltır da. Onlar İse dünya hayatına
sevindiler. Oysa ki dünya hayatı, ahİretin yanında
bir metadan başkası değildir.
Ayetin ifade tarzı
açık ve anlaşılırdır. Bu anlamı içeren ifadeler, çeşitli münasebetlerle daha
Önce de yinelenmiştir. Önceki ayetler üzerine yapılmış bir değerlendirme, konularına
göndermede bulunma, yorumlama ve bir parça da eleştiri yöneltme niteliğindedir.
Bu açıdan sürenin akışı ile bütünlük oluşturuyor.
Büyük bir ihtimalle,
bu ayette, Rasulullah (s)'in temsil ettiği misyonu
önleme ve etkisizleştirme hareketinin başını çeken zengin ve önder kafirler
kastedilmiştir. Bu tipler dünya hayatında sahip oldukları güç ve zenginlik
imkanlarından dolayı sevinip duruyorlardı. Bu yüzden basiretleri bağlanmış,
dosdoğru yoldan sapmışlardı. Olumsuz tutum ve davranışlar içinde tökezleyerek,
nereye ve nasıl gideceklerini bilmez bir halde bocalıyorlardı. Oysa, nzık veren Allah'tır. Rızkı bollaştırma ve kısma yetkisi
O'nun tekelindedir. Dünya ve içindekiler de, değeri ve süresi bakımından, ahirete göre son derece basittir.
Ayet-i
Kerime, belli bir ortamda ve belli bir gruba yönelik bir eleştiri olarak
inmişse de, içerdiği mesaj süreklidir. Kişiyi, sahip olduğu güç ve zenginlik
imkanlarına kanmama hususunda uyaran sürekli bir direktiftir. Dünyaya ve
içindekilere aldanış, her zaman için insanı Allah'a ve insanlara karşı yerine
getirmek zorunda olduğu yükümlülüklerden alıkoyucu bir unsurdur. Dünyanın
geçici zevklerine kapılan insan, hakkı; güzel ahlâkı ve yapıcı davranışları,
olumsuz tutum ve davranışlaıdan ayırdedemez
olur. [29]
27- İnkâr edenler: Ona Rabbinden bir ayet
indirilseydi ya! derler. De ki: Şüphesiz Allah,
dilediğini şaşırtıp saptırır, kendisine katıksızca yöneleni de dosdoğru yola
yöneltip iletir.
28- Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah'ın zİkrİyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalpler
yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur.
29- İman edip salih amellerde
bulunanlar, ne mutlu[30] onlara,
varılacak yerin güzel olanı onlarındır.
Yukarıda sunduğumuz
ayetlerin üslupları da kolay ve anlaşılırdır. Sûrenin akış bütünlüğünün bir
parçası olduğu gözlemlenen bir husustur. Aradaki ifade, içerik[31] ve
akış bütünlüğü, değerlendirme niteliklidir. Bir yandan kafirlere eleştiriler
yöneltilirken, öte yandan mü'minlere övgüler
yağdırılıyor.
Bu bakımdan ayetlerin
içeriğinden Rasulullab'ın yüreğine su serpen, Ona moral
destek sağlayan bir mesaj algılanıyor: Kafirlerin peygambere meydan
okurcasına, Rabbinin katından doğru sözlülüğünü ve davetinin hak içerikliliğini
kanıtlayan bir ayet, bir mucize getirmesini istemeleri yeni bir şey değildir.
Her zamanki karakteristik özellikleridir bu. Bu yüzden Rasulullah'm
bu tür küstahlıklara aldırış etmemesi ve şu gerçeği açıkça haykırması gerekir:
Allah dilediği kimseyi doğru yoldan saptırır; kendisinin sunduğu çağrı ise,
ancak iyi niyetinden, kalbinin temiz ve içtenlikli oluşundan ve Allah'a samimiyetle
yönelmek istediğinden dolayı ulu Allah'ın doğru yola İlettiği kimseler üzerinde
etkili olabilir. Bu tür kimselerin kalpleri Allah'ı anmakla huzur bulur. Zaten
ulu Allah zikriyle kalplerin huzura erdiği tek ve ortaksız ilahtır. Bu samimi
insanlar inanırlar ve salih ameller işlerler.
Dolayısıyla, gözleri aydın onların! Güzel akibet,
onur verici konaklama ve her türlü güzellik kendilerini beklemektedir. Fakat,
iğrenç tutum ve davranışlar sergileyenler, dolayısıyla kalpleri kararanlar,
peygamberin sunduğu mesaja karşı inatçı, burun kıvıncı,
tepeden bakmacı, küçümseyici ve meydan okuycu bir
tavır takınırlar. Bunlara mucizeler, susturucu belgeler, kanıtlar kar etmez.
Çünkü doğru yolu bulma hususunda samimi değildirler.
Aynı
mesajı veren ifadeler, çeşitli münasebetlerle Kur'an'ın
değişik sûrelerinde gündeme getirilmiştir. Bu, Kur'an'ın
kendine özgü ifade tarzının bir özelliğidir. Yüce Allah'ın hidayete erdirdiği
kimselere ilişkin nitelemede bir açıklık ve yaptığımız değerlendirmeyle bir
uygunluk göze çarpmaktadır. Allah dilediğini şaşırtıp saptırır kendisine
katıksızca yöneleni de dosdoğru yola iletir; ifadesine paralellik oluşturan
cümlelere ilişkin değerlendirmelerimiz de açıklığı biraz daha
pekiştirmektedir. Bu bakımdan yorum ve değerlendirmelerimiz Kur'an'ın
genel atmosferi ve peygamberlik misyonunu temsil ettiği davet hareketinin
dayandığı hikmet ilkesi ile paralcllk
oluşturmaktadır. Ayrıca bu ifadenin bazı ayetlerde yer alan mutlak İfadeleri kayitlandırıcı bir işlev gördüğünü söylemek de mümkündür.
Nitekim bazı insanlar, sözkonusu ifadelerin
mutlaklığına bakarak içereğinin de mutlaklığı
zannına kapılmışlardır. [32]
"Haberiniz olsun;
kalbler yalnızca Allah'in
zikriyle mutmain olur?" ifadesi son derece güçlü bir vurgu ve derin bir
etkiye sahiptir. Çünkü yüce Allah'ın uçsuz bucaksız evrene serpiştirdiği, tek
ve ortaksız ilahlığının kanıtları konumundaki alametler, evrensel fenomenler
üzerinde düşünen bir insan, Allah'ın azametinin, tasavvur edilmez yüceliğinin
bilincine varır. O'nu sürekli hatırlar. O'nu anmakla, bedensel organlarım bir
ürperti sarar. Ruhu derin bir huzura kavuşur. Allah'ın dışında her şey onun
nazarında küçüktür. Karşısına çıkan zorluklar ve meşakkatler basitlesin Nefsi
ve kalbi mutmain olur.
İnsanları Allah'ı
anmaya teşvik eden, bunun bir yükümlülük olduğunu vurgulayan, sağladığı ruhsal
yatışmışlığı ve özgüven duygusunu hatırlatan birçok ayet vardır. Bu ayetlerde
zikir (Allah'ı anma) olgusunun, insanı, sürekli Allah'ı gözetmeye, O'na karşı
derin bir huşu duymaya, O'na kulluk etmeye, O'na yaklaşma çabası içinde olmaya,
O'-nun emirlerini eksiksiz yerine getirmeye teşvik
ettiği ifade edilir. Aynı şekilde, Allah'ı anmayanlara ağır eleştiriler
yöneltilir. Bunun katı kalpliliğe, karanlık vicdanlılığa, tak-vasızhğa, günahlara aldırış etmeme eğilimine yol açtığı
ifade edilir. Buna örnek olmak üzere aşağıda bazı ayetler sunacağız. Ama konuya
ilişkin ayetler sırf bunlarla sınırlı değildir.[33]
"Öyleyse beni
anın, ben de sizi anayım. Ve bana şükredin ve nankörlük etmeyin." (Bakara,
152)
"Onlar, ayakta
iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler..." (Al-ı İmran, 191)
"Namazı
bitirdiğinizde, Allah'ı ayaktayken, otururken ve yan yatarken zikredin. Artık
güvenliğe kavuşursanız namazı dosdoğru kılın. Çünkü namaz, mü'minler
üzerinde vakitleri belirlenmiş bir farzdır" (Nisa, 103).
"Gerçekten
şeytan, içki kumarla aranıza düşmanlık ve kin düşürmek sizi, Allah'ı anmaktan
ve namazdan alıkoymak ister, artık vazgeçtiniz değil mi?" (Maide, 91).
"Rabbini, sabah
akşam yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle yalvara yalvara ve için için zikret.
Gaflete kapılanlardan olma." (A'raf, 205).
"Mü'minler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman
yürekleri ürperir." (Enfal, 2).
"Ey iman edenler,
bir toplulukla karşı karşıya geldiğiniz zaman, dayanıklılık gösterin ve
Allah'ı çokça zikredin. Ki kurtuluş bulaşınız. (Enfal,
45).
"Kimde benim
zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır ve biz onu
kıyamet günü kör olarak hasredeceğiz/' (Taha,
124-125).
"Onlar ki, Allah
anıldığı zaman kalpleri ürperir. Kendilerine isabet eden musibetlere
sabredenler, namazı dosdoğru kılanlar ve rızık olarak
verdiklerimizden infak edenlerdir" (Hacc,35).
"Öyle adamlar ki,
ne ticaret, ne alışveriş onları Allah'ı zikretmekten, dosdoğru namazı
kılmaktan ve zekatı vermekten tutkuya kaptırıp alıkoymaz; onlar, kalplerin ve
gözlerin inkılaba uğrayacağı günden korkarlar." (Nur, 37)
"Sana kitaptan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz,
çirkin utanmazlıklardan ve kötülüklerden alıkoyar. Allah'ı zikretmek ise
muhakkak en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir" (Ankebut, 45)
"Ey iman.edenler,
Allah'ı çokça zikredin. Ve O'nu sabah ve akşam teşbih edin." (Ahzab, 41-42)
"Allah, kimin
göğsünü İslama açmışsa, artık o, Rabbinden bir nur
üzerinedir, öyle değil mi? Fakat Allah'ın zikrinden yana kalpleri katılaşmış
olanların vay haline. îşte onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler. Allah, müteşabih, ikişerli bir kitap olarak sözün en 'güzelini
indirdi. Rablerine karşı içleri titreyerek-korkanlann
O'ndan derileri ürperir. Sonra onların derileri ve kalpleri Allah'ın zikrine
yumuşar. İşte bu, Allah'ın yol göstermesidir. Onunla dilediğini hidayete
erdirir. Allah kimi saptırırsa, artık onun için de bir yol gösterici de
yoktur" (Zümer, 22-23).
"İman edenlerin,
Allah'ın ve haktan inmiş olanın zikri için kalplerinin saygı ve korku ile
yumuşaması zamanı gelmedi mi? Onlar, bundan önce kendilerine kitap verilmiş,
sonra üzerlerinden uzun bir süre geçmiş böylece kalpleri de katılaşmış
bulunanlar gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasık
olanlardı" (Hadid, 16).
"Şeytan onları
sarıp-kusatmıştır; böylelikle onlara Allah'ın zikrini
unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz şeytanın
fırkası, hüsrana uğrayanların ta kendileridir" (Mücadele, 19).
"Ey iman edenler,
ne mallarınız, ne çocuklarınız sizi Allah'ı zikretmekten tutkuya kaptırarak
alıkoymasın; kim böyle y. parsa, artık onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir"
(Münafikun, 9).
Yukarıda
sunduğumuz bu ayetlerin içerdikleri mesajdan, Kur'an'ın
inişine esas oluşturan hikmetin Allah'ı anmaya verdiği önemi algılıyoruz.
Allah'ı anmak, gerek dünyevi ve gerekse uhrevi büyük ve görkemli hedeflerin
gerçekleşmesini sağlar. [34]
30- Böylece
biz seni, kendisinden önce nice ümmetler gelip geçmiş olan bir ümmete elçi
olarak gönderdik; sana vahyettiklerimİzİ onlara
okuyasın diye. Oysa onlar Rahmana nankörlük ediyorlar. De ki: O, benim
Rabbimdir, O'ndan başka ilah yoktur. Ben O'na tevekkül ettim ve son dönüş[35]
O'nadır".
Ayette, hitap
Peygamber (s)'e yöneliktir. Yüce Allah kendisinden önce, gelip geçmiş
topluluklara elçiler gönderdiği gibi, onu da içinde yaşadığı topluma (ümmetine)
elçi olarak göndermiştir. Kendisine vahiy yoluyla indirilen ayetleri okusun ve
toplumunu hak içerikli mesaja davet etsin diye. Peygamberimizin gönderilişinde
bir tuhaflık olmadığı ve kendisi de elçiler içinde bir türedi olmadığı halde
kafirler mucize isteyerek kendisine kafa tutuyorlar. Allah'ın ayetlerini
yalanlayarak ayak diretiyorlar. Aslında kafirler, Hz.
Peygambere bu şekilde tavır almakla Rahman olan Allah'ın karşısında isyan etmiş
oluyorlar. Bu tutumlar bir çelişkidir. Çünkü aynı zamanda Allah'ın varlığına
inandıklarını da ileri sürüyorlardı. Bu da gösteriyor ki, kafirlerin Allah
inançları, sağlam bir temele dayanmıyor. Hal böyleyken, peygambere yapacak bir
şey kalıyor; Rahman olan Allah'ın kendisinin Rabbi olduğunu, O'ndan başka ilah
bulunmadığını, tevbe ve dönüşün O'na yönelik
olduğunu açıkça duyurmak.
Bu açıklamalardan
anlıyoruz ki, bu ayet kendisinden Öncek ayetlerle bir
bütünlük oluşturmaktadır. Çünkü bu ayette de peygamberimizin üzüntüsü
giderilmek ve kendisine moral destek sağlanmak isteniyor. Aynı anlamı içeren
başka ayetlere de rastlamak mümkündür. Çünkü vahyin yinelenmesi, konum ve
koşulların yinelenmesine bağlı bir şeydir.
Bazı tefsir
bilginlerinin rivayet ettiğine göre, Ebu Cehil,
evinin bir köşesinde "Ey Allah, Ey Rahman...." diye dua eden
Peygamberimiz (s)'e kulak misafiri olur. Bunun üzerine Kureyş
kabilesinin mensuplarına şöyle der: Muhammed, iki ilaha dua ediyor. Allah'a ve
Rahman adını verdiği bir başka ilaha.. Biz Yemamc'nin
Rahmanı'ndan başka "Rahman" tanımıyoruz. Bunun üzerine sözkonusu ayet indi[36].
Cümlenin
ayet-i kerimenin bir parçası, ayetin de kendisinden önceki ve sonraki akışla
uyumlu olduğu düşünüldüğünde, yukarıdaki rivayetin ayetin iniş sebebi olması
ihtimalini oldukça zayıflatıyor. Furkan sûresinde yer
alan bir ayette istinkari bir ifade tarzıyla, müşriklerin
"Rahman" hakkında soru sorduklarından sözedilir.
Bu soruyu sormalarının nedeni ise, Rasulullah'ın
onları Rahman diye nitelediği Allah'a kulluk sunmaya davet etmesiydi.
"Onlara: Rahman'a secde edin denildiğinde, Rahman da nedir? derler" (Furkan 60) Tefsir bilginleri ayetin akışına uygun bir anlam
içeren bir de hadis rivayet etmişlerdir[37]. Aynı
hadis, İsra sûresinin ilgili ayetinin iniş sebebi
bağlamında da zikredilmiştir[38].
"De ki: Allah, diye çağırın, 'Rahman' diye çağırın ne ile çağırırsanız;
sonunda en güzel isimler O'nundur."(İsra,l 10)
Ne var ki, her iki sürenin akışı içinde, yaptığımız değerlendirmede şunu
söyledik; Öyle anlaşılıyor ki, müşrikler, bir türlü zihinlerinde bir yere
oturtamadıkları için hâlâ 'Rahman' ismi hakkında tartışmaya giriyorlar. Bu
yüzden ayetlerin inişine esas oluşturan ilahi hikmet bu kuşkunun ve buna bağlı
tartışmanın belirdiği her seferde bunun yüce Allah'ın güzel isimlerinden
olduğunu vurgulamayı öngörmüştür. [39]
31- Eğer
kendisiyle dağların yürütüldüğü, yerin parçalandığı veya ölülerin
konuşturulduğu bir Kur'an olsaydı. Hayır, emrin tümü
Allah'ındır. İman edenler hâlâ anlamadılar mı ki, {veya hâlâ ümit kesmedik mi
ki) eğer Allah dilemiş olsaydı, insanların tümünü hidayete erdirmiş olurdu.
İnkar edenler, Allah'ın vadi gelinceye kadar, yaptıkları dolayısıyla ya başlarına çetin bir bela çatacak veya yurtlarının
yakınına inecek. Şüphesiz Allah, verdiği sözden dönmez.
Ayet-i kerime ile,
önceki ayetlerin akışı arasındaki bağlantı son derece belirgindir. Bu ayet-i
kerime, kendilerine olağanüstü ayetler, mucizeler göstermesini istemek suretiyle
peygamberimize (s) meydan okuyan kafirlere bir cevapmiş
gibi önplana çıkıyor.
Tefsir bilginlerinin
"efelem yey'esi'llczine
âmenu" cümlesini "İman edenler hâlâ
anlamadılar mı?" şeklinde açıklamış olmaları, kuşkusuz isabetli bir
yorumdur. Ne varki, ayetin oluşturduğu atmosfer
"yey'esü" kelimesi nin
sözlük anlamı esas alınarak açıklanmasını engelleyici nitelikte değildir. Yani
iman edenler, hâlâ ümitlerini kesmediler mi? Bu şekilde algılandığı zaman,
cümle, kafirlerin sergiledikleri inatçı ve tepeden bakmacı tavırlarına karşılık
bir teselli mesajı niteliğini ahr. Böyle olunca
cümleden şu mesajı algılıyoruz: Müslümanlar, müşriklerin isteklerine olumlu
cevap verilmesini istiyorlardı. Şayet mucize istekleri yerine getirilecek olsa,
iman edeceklerini sanıyorlardı. Bu konuda da oldukça istekli davranıyorlardı.
İşte bu cümlede müslümanlara şu cevap verilmiş
oluyor: "Müslümanlar ilk kez böyle bir tatum
takınmış değildirler. Daha önce de benzeri bir tutum sergilemişlerdi. En'am sûresinde, aşağı yukarı, incelemekte olduğumuz ayete
yakın bir ifade tarzıyla bu tutumlarından söz edilmektedir:
"Olanca
yeminleriyle, eğer kendilerine bir ayet gelse kesin olarak ona inanacaklarına
dair Allah'a yemin ettiler. De ki: Ayetler, ancak Allah katmdadır;
onlara mucizeler gelse de kuşkusuz inanmayacaklarının şuurunda değil misiniz?
Biz onların kalplerini ve gizlerini ilkin inanmadıkları gibi tersine çeviririz
ve onları tuğyanları içinde şaşkınca dolaşır bir durumda terkederiz.
Gerçek şu ki, biz onlara melekler indirseydik, onlarla ölüler konuşsaydı ve her
şeyi karşılarına toplasaydik, Allah'ın dilediği
dışında yine onlar inanmayacaklardı, ancak onların çoğu cahillik
ediyorlar" (En'am, 109-11) ayetlerinde yer alan
"şuurunda değil misiniz?" ifadesindeki zamir, ayetleri incelerken de
söylediğimiz gibi, müslümanlara dönüktür.
Bazı tefsir
bilginlerine göre, bu ayetler, Ebu Cehil ve benzeri
müşrik liderler hakkında inmiştir[40]. Bu
liderler, iman etmenin koşulu olarak, Mekke dağlarının yerlerinden sökülüp,
tarıma elverişli dümdüz bir arazi haline getirilmesini, İsa peygamberin yaptığı
gibi kendisinin de ölüleri diriltmesini peygamber efendimizden istemişlerdi.
Rivayet sahih
olabilir. Fakat biz bu ayetin tek başına inmiş olduğuna ihtimal vermiyoruz.
Çünkü ayet-i kerimenin sürenin genel akışı ile sağlam bir ilintisinin olduğu kesindir.
İlk etapta aklımıza şu ihtimal geliyor. Ayet bir ölçüde müşriklerin sözkonusu taleplerine ilişkin bir değinmeyi de
kapsamaktadır. Bu talep sürenin inişinden önce de gerçekleşmiş olabilir.
Sûrenin bir kaç ayetinde müşriklerin bu taleplerinin birkaç kez yinelenmiş
olması, buna ilişkin bir ipucu olarak değerlendirilebilir. Tıpkı 7 ve 27.
ayetlerde olduğu gibi.
Ayetle ilgili önceki
değerlendirmemizi birkez daha yineliyoruz. Bu ayet mü'minleri teselli etme, onlara moral verme bağlamında da
olsa, kafirlerin^ onulmaz inatçılıklarını, ısrarlı karşı çıkışlarını, onların
ümitsiz birer vakıa olduklarını ortaya koymakla birlikte, indiği sıralarda,
kafirlerin içinde bulundukları durumu gözler önüne sermektedir. Nitekim
çoğunluğu, daha sonra doğru yolu bulmuş ve iman etmişlerdi.
Bazı
tefsir bilginlerinin, İbn-i Abbas'tan
rivayet ettiklerine göre inkar edenler, yaptıkları dolayısıyla ya başlarına çetin bir bela çatacak veya yurtlarının
yakınına inecek cümlesinde, Rasulullah'in kafirleri taciz
etmek amacına yönelik olarak devriyeye çıkardığı müfrezeler (scriyyeler) kastedilmiştir. Bu ise, ayetin Medine inişli
olmasını gerektirmektedir. Nitekim sürenin Mekke inişli olduğunu söyleyip de
sadece bu ayetin Medine inişli olduğunu savunanların bu değerlendirmeleri de
şayet doğruysa, yukarıdaki yaklaşımı pekiştirmektedir. Ancak, bizce sözkonusu cümle, Mekke dönemini yansıttığından kuşku
duymadığımız bir tabloyu içeren bir ayetin kapsamında yer almaktadır. Bu da,
ayetin Medine inişli olduğuna ilişkin rivayetleri ihtiyatla karşılamamıza neden
oluşturuyor. Dolayısıyla, ayette işaret edilen "Çetin bela" kimi
rivayetlerde işaret edildiği gibi, Mekkc'lilerin o
dönemde yaşadıkları açlık tehlikesidir. Ya da, Mekke
inişli oldukları hususunda bilginlerin görüş birliğine vardıkları (Duhan 8-16, Mü'minim 75-77 ve Secde,
21) ayetlerinde olduğu gibi bir tür uyarı sözkonusudur. [41]
32- Andolsun senden önceki elçilerle de alay edildi, bunun
üzerine ben de o inkara sapanlara bir süre tanıdım,'[42]sonra
onları kıskıvrak yakalayıverdim. İşte nasıldı sonuçlandırma?
Bu ayet-i kerimede
hitap Peygamberimize yöneltilerek geçmiş toplulukların da kendilerine
gönderilen elçileri alaya aldıkları, bunun üzerine yüce Allah'ın onlara geçici
bir süre tanıdığı, ardından onları suç üstü yakaladığı bildiriliyor. Konuya
ilişkin haberler herkesçe bilinmekte ve üzerlerine inen azabın izleri o gün
bile gözlemlenebilmekteydi.
İncelediğimiz
ayet, sürenin akışının bir devamıdır. Önceki ayetlerin bir değerlendirmesi
niteliğindedir. Bu bağlamda Peygamberimize Özgüven aşılanıyor, yüreği ve konumu
pekiştiriliyor, yanısıra kafirlere sırf uyanlar
yöneltiliyor. Ayet-i kerimenin bir hedefi de Peygamberimizi alaya alan, O'nun
sunduğu hak içerikli mesaja karşı inatla direnen kafirlere geçmişte olup
bitenleri hatırlatarak, benzeri tutumlar sergileyen toplulukların başına inen
azaptan gerekli dersi çıkarmalarını sağlamaktı. Benzeri tavırlar, yinelenerek
gündeme geldikleri için ayetin içeriği de sık sık
yinelenmiştir. Her bir yinelenişte aynı amaç güdülmüştür. [43]
33- Her nefsin bütün kazandıkları üzerinde
gözetici olana mı başkaldırılır? Onlar Allah'a
ortaklar koştular. De ki: Bunları
adlandırın. Yoksa siz yeryüzünde bilmeyeceği bir şeyi O'na haber mi
veriyorsunuz? Yoksa sözün zahirine mi kanıyorsunuz? Hayır, inkar edenlere kendi
hüeli düzenleri süslü çekici gösterilmiştir ve onlar
doğru yoldan alıkon-muşlardır. Allah kimi saptırırsa,
artık onun için hiç bir yol gösterici yoktur.
34- Dünya hayatında onlar için bir azap vardır, ahiretin azabı İse daha zorludur. Onları Allah'tan
kurtaracak hiç bir koruyucu da yoktur.
35- Takva
sahiplerine vadedilen cennetin durumu şöyledir; onun
altından ırmaklar akar, yemişleri ve gölgelikleri süreklidir. Bu korkup
sakınanların mutlu sonudur, inkar edenlerin sonu ise ateştir.
1- İlahlık
makamını ve ibadet edilmeyi hakeden gerçek ilaha
ilişkin, islinkari bir soru muhataplara
yöneltiliyor. Herkesi denetleyen, her canlının yapıp ettiğini bilen ve kazandıklarının
karşılığını eksiksiz verme gücüne sahip olan yüce Allah mı, yoksa zayıf güçsüz
hiç bir şey bilemeyen, hiç bir şeye güç yetiremeyen düzmece ilahlar mı buna layıktır?
2- Bu, gün
gibi aşikar gerçeği reddeden dolayısıyla az önce işarel
ettiğimiz düzmece ilahları Allah'a ortak koşan müşriklere ağır eleştiriler
yöneltiliyor.
3-
Peygamberimiz (s)'e Allah'a ortak koşulan bu düzmece ilahları adiandına, "gerçek mahiyetlerini ortaya koyacak
niteliklerini sayın" şeklinde müşriklere meydan okuması yönünde bir
direktif veriliyor. Bu arada onlara eleştiri nitelikli bir soru sorması da
emrediliyor. Göklerde ve yerde Allah'ın bir takım oriaklarının
olduğunu mu O'na haber veriyorsunuz? Bu haberinizin kaynağı nedir? Yoksa siz,
gerçek mahiyetin bilmediğiniz bir takım saçma- sapan sözler mi geveliyorsunuz?
Böylece, müşriklere içine düştükleri çelişki dolayısıyla beyinsizlikleri en
çarpıcı şekliyle gösteriliyor.
4- Kafirlerin konumları, inanç ve hayat sistemi
baz alınarak gözler önüne seriliyor.
Bununla iki amaç
güdülüyor; birincisi kafirleri eleştirmek; İkincisi, Peygamberimiz ve mu'miniere teselli vermek. Hz.
Peygamberin sunduğu ilahi mesaja karşı hüeli düzenler
kurmak, dolaplar çevirmek, İslam çağrısını önlemeye çalışmak kafirlere çekici
gösterilmiştir. Bu yüzden kendilerini bu mücadeleden, hak karşıtı savaşımdan
alamıyorlar. Aslında onların basiretleri körelmiştir. Bu yüzden hak yolundan
sapmışlardır.
5-Karşıhklı
birer cephe olarak mücadele sahnesindeki yerlerini alan kafirler topluluğuna
uyarı, mü'minler topluluğuna ise müjde nitelikli mesajlar
sunuluyor. İslam çağrısına olumsuz tepki gösterenler, hiç kuşkusuz, hak yoldan
sapmışlardır. Şirk nitelikli hayat biçiminin kapsamında doğru yola ilişkin bir
çağrı ya da bir yol gösterici bulmaları mümkün
değildir. Bu gibiler, öncelikle dünya azabını, ardından ahiret
azabını haketmiş-lcrdir. Ahirette karşılaşacakları azap çok daha şiddetli ve çok
daha elem vericidir. Kendilerini Allah'ın gazabından ve azabından koruyacak
bir yardımcı da bulamazlar. Ahi-retteki akibetleri.
son uğrak yerleri ateştir. Öte yandan, Allah tarafından muttaküere
vadedilen akibetse,
altlarından ırmalar akan, meyveleri gölgelikleri
kesintiye uğramayan cennetlerdir. İmanın ve takvanın ödülü budur.
Görüldüğü
gibi, ayetler tartışma konusu ile bağlantılı olarak süren akışın bir diğer
halkasını oluşturuyorlar. İçerikleriysc müşrikleri ve
onların inanç sistemlerini eleştirmek, tutarsızlıklarını, çarpık anlayışlarını
yüzlerine vurmak, yanısıra tek ve ortaksız ilah
olarak Allah'a içtenlikle inanan mu'miniere müjdeler
sunmak, onların inanç ve pratiklerini pekiştirmektir. Bu ayetler grubunda
dünya musibcüeriyic uyarma da üzerinde durulan bir
husustur. Ra'd sûresinin diğer bir ayetinde de ayrıca
başka sûrelerde de bu hususa dikkat çekilmiştir. Hiç kuşkusuz bunda müşrikleri
uyarmanın yanında mü'minleri müjdeleme
kastedilmiştir. [44]
36-
Kendilerine kitap verdiklerimiz sana indirilen dolayısıyla sevinirler; fakat
gruplardan[45], onun bazısını inkar
edenler vardır. De ki: Ben yalnızca Allah'a kulluk etmek ve O'na ortak
koşmamakla emrolundum. Ben ancak O'na davet ederim ve
son dönüşüm'[46] O'nadır.
Bu ayette;
1- Hz Muhammed'İn peygamberliğini ve
Kur'an'ın gerçekliğini pckiştirici
bir hususu dikkat çekiliyor. Ehl-i kitabın tavrına..
İslam çağrısının bir kısmını inkar eden gruplara rağmen ehl-i
kitap, Allah tarafından Hz Muhammed'c
indirilenden dolayı seviniyorlar.
2- Rasulullah (s)'a şu hususları açıkça ilan etmesi
emrediliyor: Ben, sadece Allah'a kulluk sunmakla; O'na hiçbir şeyi ortak
koşmamakla ve insanları O'na kulluk sunmaya davet etmekle emrolundum.
Benim son dönüşüm de O'nadır.
Kafirlerle
Peygamberimiz arasında ki tartışmayı konu edinen bu akışın yepyeni bir aşaması
karşısında buluyoruz kendimizi. Bambaşka bir ifade tarzıyla şirk tarafını
temsil edenlere güçlü bir darbe indiriliyor. Şöyle ki: müşriklerden daha
bilgili bir topluluk olan ehl-i kitap, yüce Allah'ın Hz. Pcygamber'e indirdiği
kitaptan dolayı seviniyor, onu tasdik ediyor. Peygamberin çağrısı doğrudan
doğruya tek ve ortaksiz Allah'la kulluk sunmaya
ilişkindir. Bununsa inkar edilecek ya da tartışma
konusu yapılacak bir yönü yoktur. Çeşitli grupların ve marjinal toplulukların
Allah tarafından indirilen kitabın bir kısmını inkar etmeleri bu temel gerçeği
olumsuz yönde etkilemez. Onlarınki düpedüz büyükle nmedir.
Gerçekler karşısında burun kıvırmadır.
Ayet-i kerimede, Ehli Kifab'a ilişkin pratik bir sahne canlandırılıyor. Ehli Kitab'ın Hz. Muhammed'in sunduğu
mesajı tasdik ettikleri, onu coşku ve sevinçle karşıladıkları kuşkuya yer
bırakmayacak şekilde ortaya konuyor. Bu sahne ile Kasas
sûresi 52-55 veya İsra sûresi 107-109 ayetlerde
anlatılanların kastedilmiş olması muhtemeldir. Belki de, ehl-i
kitabın Kur'an'a karşı takındığı tavra ilişkin yeni
bir sahne ile karşı karşıyayız.
"Fakat
gruplardan onun bazısını inkar edenler vardır" cümlesinin içerdiği anlam
ile ilgili olarak aklımıza iki ihtimal geliyor: Birincisi; bu cümle chl-i kitap içinde yer alan bazı grupların tutumuna
göndermede bulunuyor. Bunlar peygamberimizin sunduğu hak içerikli mesaja
inanmıyor ve bazı konularda onunla tartışmaya giriyorlardı. Nitekim Ankebut sûresinin bir ayetinde şöyle Duyuruluyor:
"İçlerinde zulmedenleri hariç olmak üzere, kitap ehliyle en güzel olan bir
tarzın dışında iman ettik; bizim ilahımız da sizin ilahınız da birdir ve biz
O'na teslim olmuşuz" (Ankebut, 46). Bu ayet-i
kerime gösteriyor ki, Mekke'deki kitap ehline mensup bazı kimseler bazı
konularda peygamberimizle tartışmaya girmiş ve Mekke döneminin sonuna kadar
inanmaz tutumlarını sürdürmüşlerdir. Çünkü Ankebut
sûresi Kur'an-ı Kcrim'in
Mekke'de inen son sûrelerinden biridir, ikincisi; bu cümle ile müşrik Araplar
kastedilmiştir. Çünkü müşrik Araplar Allah'ın varlığına İnanma, O'nun evrenin
yaratıcısı, yöneticisi ve maliki olduğunu kabul etme hususunda Kur'anla uyuşuyorlardı. Sonra da, kendilerini Allah'a
yaklaştırsınlar ve Allah katında kendileri adına şefaatte bulunsunlar diye bir
takım düzmece ilahları Allah'a ortak koşuyorlardı. Ayrıca yüce Allah'ın bazı
isimleri konusunda peygamberimizle tartışmaya giriyorlardı. Ayetin son cümlesi
ve ondan sonra gelen ayet, bu ikinci ihtimalin tercih edilmesine yönelik bir
ipucu olarak algılanabilir. [47]
37-İşte
böylece biz Kur'anı Arapça bir hüküm[48]'
olarak indirdik. Andolsun, sana gelen bu İlimden
sonra, onların nevalarına uyacak olursan, senin İçin Allah'tan ne bir yardımcı
dost, ne bir koruyucu vardır.
Bu ayet-i kerime de Rasulullah' (s)ın misyonunu,
sunduğu mesajı desteklemeyi ve pratik tutumunu pekiştirmeyi amaçlamaktadır. Bu
bakımdan önceki ayetlerle ve gündemdeki tartışma konusuyla ilintilidir. Buna
göre yüce Allah önceki peygamberlere kitaplar indirdiği gibi Hz. Muhammed'c de Kur'anı indirmiştir. Kur'anı
sağlam ve net bir Arapçayla indirmiştir. Bu yüzden
dinleyiciler mesajın özünü Allah'ın hikmetini ve hükümlerini anlamakta zorluk
çekmezler. Kur'an'da üstü kapalı, anlaşılmaz, ne
anlama geldiği bilinmez ifadelerle karşılaşmazlar. Peygamberin görevi
üstlendiği misyona sıkı-sıkiya sarılmaktır. Kendisine
sunulan bu ilimden sonra haktan sapmamaktır. Kafirlere taviz vermemektir. Kur'an'ı bir kenara bırakıp onların heva
ve heveslerine uymamaktır. Eğer böyle yaparsa Allah'tan bir yardımcı, bir dost
ve bir koruyucu bulamaz.
İlk bakışta da
anlaşıldığı gibi "onların nevalarına..." ifadesindeki zamir önceki
ayette geçen ''gruplar"a dönüktür. Dolayısıyla
"Arapça bir hüküm..." ifadesi "gruplar" deyimi ile Arap
müşriklerinin kastedildiğine ilişkin bir ipucu olarak değerlendirilebilir.
"Onların hevalan" deyiminin kapsamına
müşrik Arapların çeşitli gelenek, görenek ve töreleri girmektedir.
"Kalem" ve
"İsra" gibi sûrelerde yer alan bazı
ayetlerde, müşriklerin Peygamberimizin kendileriyle uzlaşmasını, söylemini
yumuşatmasını, bazı geleneklerine uymasını is-
(.ediklerinden sözedilir.
Dolayısıyla bu amaca yönelik girişimlerini yinelemiş olmaları ihtimal dahilindedir.
Böyle olunca ayetteki sakındırmanın bir uyarı ve önceki uzlaşmaz tulumun
pekiştirilmesi şeklinde algılanması yerinde olur. [49]
38-Andoisun,
senden önce de elçiler gönderefik, onlara eşler ve
çocuklar verdik, Allah'ın izni olmaksızın hiç bir elçiye herhangi bir ayeti
getirmek olacak iş değildi. Her ecel için bir kitap vardır.
39-Allah
dilediğini ortadan kaldırır ve bırakır. Kitabın anası O'nun katındadır.
40-Onlara
vazettiklerinizden bir kısmını sana göstersek de, senin hayatına son versek de
sana düşen yalnızca tebliğdir ve hesap da bize aittir.
41-Onlar
görmüyorlar mı ki, gerçekten biz arza geliyor ve onu çevresinden eksiltiyoruz.
Allah hüküm verir. Onun hükmünün peşine düşecek'[50]!
yoktur. Ve O, hesabı pek çabuk görendir.
42-Onlardan
öncekiler de hileli düzenler kurmuşlardı; fakat düzen kuruculuğun tümü Allah'a
aittir. Her bir nefsin
ne kazandığını o
bilir. Bu yurdun sonu kimindir, inkar edenler pek yakında bileceklerdir.
43-O inkar
edenler şöyle derler: "Sen gönderilmiş bir elçi değilsin". De ki: "Benimle
sizin aranızda şahid olarak Allah yeter ve
yanlarında kitabın ilmi bulunanlar da bu gerçeği bilirler.
Bu ayetlerde,
öncelikle Peygamberimizin teselli edilmesi, mücadelesinin desteklenmesi buna
karşılık kafirlerin önerilerinin reddi amaçlanıyor:
1) Hz. Peygamber,
mesajının niteliği ve beşeri kimliğiyle, peygamberler içinde bir türedi
değildir. Yüce Allah ondan önce de peygamberler göndermişti. Bu peygamberler
eşleri ve çocukları bulunan birer insandı.
2) Bir peygamberin, insanlar kendisine meydan
okudu diye kendi başına mucize göstermek gibi bir yetkisi ve gücü yoktur.
Mucizeler Allah'ın iznine bağlıdır ve ancak yüce Allah'ın Ön gördüğü uygun bir
zamanda gerçekleşmeleri mümkündür. Çünkü her şey için O'nun ilminin kapsamında
bir vakit belirlenmiştir.
3) Allah hükmetme ve hükümler belirleme
noktasında mutlak tasarruf yetkisine sahiptir. Dilediği hükmü siler ve
dilediğini kalıcı kılar. Her şeye ilişkin bilgi O'nun katındadır.
4) Yüce Allah'ın inkarcılara vadetüği
azabın bir kısmını peygambere göstermesi mümkün olduğu gibi bu va'dini peygamberin vefatından sonra yerine getirmesi de
mümkündür.
5) Her halükârda peygamberin en temel görevi,
Allah'ın mesajını tebliğ etmektir. Mesaja karşı takınılan olumlu ya da olumsuz tavırlar hususunda insanları hesaba çekme
yetkisi ise sadece Allah'a aittir.
Ayetler grubunda
izlenen bir diğer konu da kafirlere uyarıcı mesajların yöncltilmesi-dir:
1) Kendilerinden önce yeryüzünde peygamberlik
misyonuna karşı olumsuz bir tavır takınan şirk esaslı inanç sistemlerini inatla
sürdüren topluluklara inen yerle bir edici azabın izlerini, kafirlerin
egemenlikleri altındaki toprağın gün be gün kırıldığını görmüyorlar mı?
şeklinde istinkâri bir soru yöneltiliyor.
2) Sorunun üzerine şu değerlendirme yapılıyor:
Allah bir şeye hükmetti mi, bu hüküm kesinlikle yürürlüğe girecektir. Hiç kimse
bu hükmü geçersiz kılamaz, geri çeviremez. Yüce Allah, onların sandığından da
çabuk hesaplan görür.
3) Kendileri
gibi şirk esaslı inanç sistemine mensup toplulukların durumuna göndermede bulunuluyor:
Onlar da tıpkı kendileri gibi ilahi mesaja karşı çeşitli komplolar kurmuşlardı.
Ne var ki, sonuç alıcı gerçek tuzak, yüce Allah'ın kafirler için hazırladığı tuzaktır.
O her kişinin kazandığını bilir ve günü gelince bunları O'na arzedecektir. Pek yakında kafirler akibetin
ve üstünlüğün kime ait olduğunu, kimin kurduğu düzenin sonuç alıcı olduğunu
göreceklerdir.
Ardından bir kez daha
hitap peygamberimize yöneltiliyor. Moral destek sağlama ve güven aşılama amaçlı
bir hitaptır bu. Kafirler onun sunduğu mesajı dinlemiyor, peygamberliğini
inkâr ediyorlarsa, sadece onlara: "Kendisi ile onlar arasında Allah'ı şahid kıldığım" söylesin. Hiç kuşkusuz Allah
şahitlerin en hayırlısıdır. Kitap bilgisine sahip olanları da, mesajının
doğruluğunun şahitleri olarak göstersin.
Görüldüğü
gibi incelediğimiz ayetler sürenin genel akışı ve tartışma sahnesi ile yakından
ilgilidir. Rasulullah ve mü'minlerin
konumlarının pekiştirilmesi, moral destek sağlanması, yamsıra
kafirlerin de uyarılması amaçlanıyor. Ayetlerin üslubu güçlü ve etkileyicidir.
İşlediği motifler ve varmak istediği hedefler benzeri tavırları inceleyen başka
ayetlerde de işlenmiştir. [51]
"Andolsun, senden önce de elçiler gönderdik, onlara eşler ve
çocuklar verdik".
Bazı tefsir bilginleri[52],
peygamberlerin eşlerinden ve çocuklarından sözedilmiş
olmasını müşriklerin bir tutumuna cevap olarak yorumlamışlardır. Çünkü
müşrikler, Peygamberimizin kadınlara ilgi duymasını, çocuk sahibi olmasını,
bir kusur olarak değerlendiriyor ve "bir peygamber böyle davranamaz"
diyorlardı. Ancak tefsir bilginleri konuyu destekleyici bir rivayet de
sunmuyorlar. Kaldı ki, Peygamberimiz Mekke döneminde sadece Hz. Hatice fr) ile evlenmişti. O
da Peygamberimizden on beş yaş büyüktü. Hz. Hatice
doğurganlık yaşını geride bırakmış ve o hayattayken peygamberimiz bir başka
hanımla evlenmemişti. Dolayısıyla tefsir bilginlerinin ayetin içeriğini bu
şekilde gerekçelendirmeleri biraz ilgisiz gibi görünüyor.
Diğer bazı tefsir
bilginleriyse[53] ayet-i kerimenin, peygamberin
bir insan olmasını yadsıyan müşriklere cevap niteliğinde olduğunu
söylemişlerdir. Onlara göre peygamber melek kökenli olmalıydı. Kuşkusuz bu
değerlendirme, öncekine göre daha isabetlidir. Nitekim başka ayetlerde,
müşriklerin bu tür gerekçeler ileri sürerek peygamberin beşeri kimliğine itiraz
ettikleri dile getirilir.
Sözgelimi "Furkan" sûresinde şöyle buyuruluyor:
"Dediler ki: Bu elçiye ne oluyor ki, yemek yemekte ve pazarlarda
dolaşmaktadır?" (Furkan,7). Aynı sürenin bir
başka ayetinde de şöyle buyuruluyor: "Senden
önce gönderdiklerimizden, gerçekten yemek yiyen ve pazarlarda gezen elçilerden
başkasını göndermiş değiliz" (Furkan,20).
İsra sûresinde yer alan bir ayette de müşriklerin
peygamberin beşeri kimliğini garipsemeleri anlatılır: "Kendilerine
hidayet geldiği zaman, insanları inanmaktan alıkoyan şey, onların: Allah elçi
olarak bir beşeri mi gönderdi? demelerinden başkası değildir. De ki: "Eğer
yeryüzünde tatmin bulmuş yürüyen melekler olsaydı, bizde onlara gökten elçi
olarak elbette melek gönderirdik" (İsra, 94-95).
Arap müşrikleri daha önce gönderilen elçilerin eşlerinin ve çocuklarının
olduğunu biliyorlardı. Dolayısıyla bu cevap bildikleri gerçeği bir kez daha
pekiştirmiş oluyor.
Müşriklerin bu
itirazlarının yinelenmesinden daha çok, onların peygamberlerden mucize
istemeleri bir çok sûrede yinelenmiştir. Müşrik Araplar daha Önce gelmiş geçmiş
peygamberlerin mucizeler gösterdiklerini biliyorlardı. Bu durumda şu sonuç
çıkıyor karşımıza: İlk ayette, önceki peygamberlerin ancak Allah'ın izniyle, O'nun
uygun gördüğü zaman ve zeminde mucize gösterdikleri anlatılıyor. Mucizenin
başvurulacak yöntemler içinde o an için en etkileyicisi ve en kalıcısı olması
da önemli bir husustur.
Tefsir
bilginlerinden Bagavi, tabiin alimlerinden Katade'nin "ve yanlarında kitabın ilmi
bulunanlar" cümlesi ile Medine'de müslüman olan yahudi bilginlerinden biri olan Abdullah b. Selam
kastedilmiştir, dediğini rivayet eder. Ardından yine tabiin alimlerinden olan Şa'bi ve Said b. Cübeyr'in: Mekke döneminde inen bir sûrede yer alan bir
ayetle Abdullan b. Selam'ın kastedilmiş olması nasıl
mümkün olabilir?" diyerek yukarıdaki rivayeti reddettiklerini belirtir. Şa'bi ve Said b. Cübeyr'in bu değerlendirmeleri doğrudur. Nitekim Mekke
inişli bir çok ayette, ehl-i kitabın Hz. Muhammcd'in pey-gamberiliğini tasdik ettikleri, Kur'an'ın
vahiy ürünü olduğunu benimsedikleri ve Hz. Peygambere
inandıkları dile getirilir. Gerek bu sûrede ve gerekse Önceki sûrelerde konuya
ilişkin ayetleri incelerken, gerekli açıklamalarda bulunduk. Dolayısıyla, şahit
gösterilmek istenen "yanlarında kitabın ilmi bulunanlar''la Mekke
döneminde müslüman olmuş bu kimseler kastediliyor. [54]
"Her ecel için
bir kitap vardır. Allah, dilediğini ortadan kaldırır ve bırakır. Kitabın anası
O'nun katındadır". Tefsir bilginlerinin bir kısmı "Her ecel İçin bir
kitap vardır" cümlesini, Allah'ın azabının bir an Önce üzerlerine inmesini
isteyen kafirlere verilmiş bir cevap olarak yorumlamışlardır. Diğer bazı tefsir
bilginlerine göre bu ifadede yüce Allah şu gerçeği dile getiriyor: Allah daha
önce gönderdiği peygamberlere indirdiği her bir kitap için bir geçerlilik
süresi belirlemiştir. Bu sürenin sonunda kitabın içeriğinden dilediğini bir
sonraki kitabın kapsamına almak suretiyle bundan sonra da geçerli olmak üzere
bırakmış, dilediğini de silmiştir. Bu durum, Kuranın inişiyle önceki semavi
kitapların neshedilişine kadar sürmüştür. Bazıları
bu ifadeyi Kur'anın kendi kapsamında da nesh olduğunun bir kanıtı olarak değerlendirmişlerdir. Bu
görüşlerden ilkini, sürenin 34. ve 40. ayetlerinin içeriklcriyle
bağdaştırmak mümkündür. Semavi kitaplarını birçoğunun içerdikleri hükümlerin
bir sonraki kitabın inişiyle değiştirildiği veya neshedildiği
gözönünde bulundurularak, bu görüşlerden ikincisi de
izah edilebilir. Ancak bizce, bu cümle daha çok kendisinden önceki cümleyle
İlgilidir. Demek isteniyor ki, peygamberler ancak Allah'ın izniyle mucize
gösterebilirler. Sadece Allah'ın belirlediği bir zamanda mümkün olur bu.
Tefsİrciler "Allah, dilediğini ortadan kaldırır ve bırakır.
Kitabın anası O'mtn kalındadır" cümlesi
üzerinde çok durmuşlardır, enine boyuna irdelemişlerdir[55].
Bazısına göre bu ayet bütün ilahi hükümlerin, tasarımların, söz ve fiillerin
silinmeye ve kalıcılığa elverişli olduklarını an la (maktadır. Bazıları insanın
ezelden mutlu veya mutsuz olarak belirlenmiş olmasını bu genellemenin dışında
tutmuş ve "bunlar değişmez hükümlerdir" demişlerdir. Bu arada bazı mülessirler, Ömer b. Hattab ve
Abdullah b. Mesud'dan iki hadis rivayet etmişlerdir.
Bu rivayetlere göre Ömer ve İbn-i Mesud
şöyle dua ederlcr-di:"Allah'ım eğer ezelde beni
mutsuz olarak yazmışsan, bunu sil ve beni mutlu diye yaz. Çünkü sen dilediğini
siler ve dilediğini bırakırsın. Kitabın anası senin kalındadır1'. Buna göre
silinme ve kalıcılık, mutsuzluk ve mutluluk için de geçerlidir. Bazısı bundan
hareketle "be'da teorisi (belirme teorisi)"
yani, yüce Allah'ın hükmünden, ön tasarımından, sözünden ve fiilinden ve
indirdiği vahiyden dönmesi ile ilgili bir sonuç çıkarmaya çalışmıştır. Doğrudan
doğruya böyle şey söylememiş olmak için de şöyle bir izah yolu bulmuşlardır:
Yüce Allah'ın katında iki levh vardır. Birinde olması
kaçınılmaz olan şeyler yazılıdır. Bunda değişiklik olmaz. Bu levh Kur'anda "Kitabın
anası'7 şekiindc tanımlanır.
Bizce
bu yorum bir zorlamadır. Yüce Allah'ın kendine özgü kıldığı gayb
ile ilgili bir açmazdır. Gayb hakkında tahmin
yürütülemez. Bu hususta Peygamberimiz (s)'den rivayet edilen güvenilir bir
habere da rastlamadık. Öte yandan ayetin akışı, kafirlere cevap vermeye,
iddialarını çürütmeye ilişkin bir silsilenin bir halkası konumundadır. Ayetin
bir diğer hedefi de, Peygamberimizin konumunu pekiştirmek, hak içerikli
mesajını desteklemek; her şey için Allah katında bir süre belirlenmiş
olduğunu, O'nun insanlar taralından bilinen ve bilinmeyen her şey üzerinde kay
ı ti and in lam az bir tasarruf yetkisine sahip
olduğunu vurgu lanı akün Olan biten her şey Allah'ın
bilgisi ve iradesi dahilinde gerçekleşmekledir. Eşya ve olaylara egemen kıldığı
hikmeti, bir şeyin kalmasını geçerliliğini ön görürse kalır, geçerliliğini
sürdürür. Bir şeyin de yürürlükten kaldırılmasını (neshini), değiştirilmesini,
dönüştürülmesini ve silinmesini ön görürse, yürürlükten kaldırılır,
değiştirilir, dönüştürülür ve silinir. Ayel-i
kerimenin bu çerçevede incelenmesi daha uygundur. Tirmizi[56], Ebu Hureyre'den şöyle rivayet
eder: "Bir gün Rasulullah yanımıza çıka geldi.
Bizse kader konusu ile ilgili olarak tartışıyorduk. Bunun üzerine öfkelendi,
öfkeden yüzü kıpkırmızı oldu. Yanak yumruları nar gibi kızarmıştı. Şöyle buyurdu:
Bununla mı emrolundunuz? Yoksa ben bu meseleyi sunmak
üzere mi gönderildim? Sizden önceki topluluklar bu konuda birbirleriyle
tartışmaya girince helak oldular. Size emrediyorum. Bu hususta tartışmamanızı
emrediyorum". Bu hadis, "kader" gibi gaybin
kapsamına giren bir meseleyi yüce Allah'a, O'nun hikmetine bırakmaya, bu hususta
gereksiz tartışmalara girmemeye ilişkin bir telkin, bir direktif
niteliğindedir. [57]
[1] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/365.
[2] Sınvan "Snv" kelimesinin çoğuludur ve eş, benzer anlamına
gelir. Tefsir bilginleri, ayetin kapsamında bu kelimeyi "aynı köke bağlı
hurma ya da ağaç dallan" şeklinde
açıklamışlardır. Böyle olmayanlarsa "gayru sınvan= çatalsız"dır.'
[3] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/367-368.
[4] el-ııiesulat Örnekler. Yüce
Allah'ın geçmiş ümmetler için öngördüğü akıbetler kastediliyor.
[5] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/369.
[6] Tağidu Eksiltir, azaltır.
[7] Sarib Yolunda yürüyüp giden
[8] Muakkibaî İnsanı izleyip
denetlemekle yükümlü insanın sag ve sol tarafında
bulunan melekler.
[9] Min emrillah
Allah'ın emri ile
[10] Valin Sığmak, veli, dost.
[11] Şedidu'l mihal
Kıskıvrak yakalayışı veya azabı ya da düzeni,
tuzağı, gücü çetin olan karşı konulmaz güce sahip.
[12] Taberi, Beğavi,
Hazin ve diğerleri
[13] Tabresi Tefsiri.
[14] Kayle'nin çocukları: Evs ve Hazreç kabilelerine denir.
"Kayle" büyük annelerinin adıdır.
[15] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/371-374.
[16] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/374-375.
[17] Dalal Sapıklık. Bu ayette
ise, "hiçbir ihtiyaca karşılık veremeyen, hiç bir yarar sağlayamayan boş
şey" anlamında kullanılmıştır.
[18] el-Guduv Günün ilk saatleri,
sabah.
[19] Asal Günün son saatleri, akşam.
[20] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/375-376.
[21] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/377-378.
[22] RabiyenYüzeyeçıkan,
[23] şey ise, yeryüzünde kalır. İşte Allah Örnekleri böyle
vermektedir.
Zcbed Sel sularının coşması ve şiddetli akışı sonucu üzerinde
oluşan köpük.
[24] Ctıfa Süprüntü. Sel suyu
üzerindeki köpükle karışık çer çöpün atılması.
[25] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/378-379.
[26] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/379-380.
[27] Yedreun Savarlar.
[28] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/381-383.
[29] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/383.
[30] Tuba İlk kuşak tefsir bilginlerinin çoğunluğu4
kelimenin cennette bulunan büyük bir ağacın adı olduğu görüşündedir. Bunu
desteklemek üzere de bir çok hadis rivayet etmişlerdir. Bunun yanında
kelimenin sözlük anlamını da zikretmişlerdir. Buna göre kelime "veyl" kelimesine benzer. Birini övmek ve yaptığı işin
iyiliğini vurgulamak için "Tubake" derler.
Yergi ve eleştiri için de "Veylek" ifadesi
kullanılır. "Tuba, Tabe" filinin masdarıdır; "hayırı ve iyiliği buldun" demektir.
Yani duadır "Atyab"'m müennesidir. Hasna'in müennesi "Ahsen, Fadla"nm müennesi "Efdal"
gibi. "Lisani'l Arab"
da şöyle bir ifade yer alır: Araplar derler ki: Tuba lek
in fealte keza: Eğer şöyle yaparsan ne mutlu sana.
Biz bu kelimenin ayet-i kerimede, lügatteki anlamı ile kullanıldığına
inanıyoruz. Bazı dilbilimciler, bu kelimenin İb-ranice olduğunu, sonradan Arapçalaştığını, çünkü Arapça ve İbranice arasında bir çok ortak kelime bulunduğunu bunun
da her iki dilin aynı kökten gelmesinden kaynaklandığını söylemişlerdir. Ne
var ki, kelimenin türeyiş ve kalıp olarak Arapça olduğu kesindir.
[31] Taberi, Beğavi,
İbn Kesir, Hazin, Kasımi, Zemahşeri ve Tabresi.
[32] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/1.
[33] Bu konuyu işleyen ayetlerin sayısı yaklaşık olarak
kırk kadardır.Başka konularla ilgili olmak üzere "zikir" sözcüğünü ve
türevlerini kapsayan ayetleri bunun dışında tutuyoruz.
[34] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/384-385.
[35] Metab Dönüşüm veya Tevbem ve pişmanlığım,
[36] Hazin, İbn Kesir ve Beğavi tefsirleri.
[37] a.g.eserler
[38] a.g.e.
[39] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/385-387.
[40] Taberi, ibn
kesir, Beğavi, Hazin.
[41] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/388-389.
[42] Emleytu Onlara mühlet
verdim. Süre tanıdım.
[43] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/389-390.
[44] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/391.
[45] el-Ahzab Hz.
Peygamber'e ve onun davetine karşı gruplar, partiler halinde mücadele eden
kafirler.
[46] Meabi Dönüşüm.
[47] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/392-393.
[48] Hükmen Muhkem, Sağlam ya da.
hikmetli.
[49] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/394-395.
[50] La muakkibe Geçersiz kılacak, geri çevirecek kimse
yoktur.
[51] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/395-396.
[52] Taberi, Tabersi,
Hazin ve Beğavi.
[53] İbn Kesir, e!-Kasımr Tefsirleri.
[54] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/367-398.
[55] Taberj, Beğavi.
Zemahşerİ, Tabersi, ibn Kesir, Hazin ve e!-Kasımi.
[56] et-Tac, c.5 sh. 176
[57] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/399-401.