İSRA SÛRESİ 2

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. 2

Bazı Kelimeler: 2

Açıklama: 2

İsra Ve Miraç Kıssasının Özeti: 3

İsrailoğulları Tarihinin Özeti 4

Bazı Kelimeler: 4

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 4

Açıklama: 4

Allah'ın Üzerimizdeki Nimetleri 6

Bazı Kelimeler: 6

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 7

Açıklama: 7

Dünyayı İsteyenler, Ahireti İsteyenler. 8

Bazı Kelimeler: 8

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 8

Açıklama: 8

İslam Toplumunun Temelleri 9

Bazı Kelimeler: 10

Açıklama: 10

Tevhid: 10

Ana-Babaya İyilik: 11

Akrabanın, Düşkünlerin Ve Yolda Kalmışların Hakkı: 12

Saçıp-Savurma: 12

Masrafları Orta Yolda Tutmak: 12

Kız Çocuklarının Diri Diri Toprağa Gömmenin Haramlığı: 13

Zinanın Hanımlığı: 13

Adam Öldürmenin Haramlığı: 13

Yetim Malını Yemenin Haranılığı: 14

Ahde Vefa: 14

Tam Ölçmek Ve Tam Tartmak: 14

Ayıpları Araştırmak Ve Tahminle Konuşmak: 14

Büyüklenmek Ve Salınarak Yürümenin Yasakhğı: 15

Allah'a  Ortak   Koşanlara   Reddiye. 15

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 15

Açıklama: 15

Müşriklerin Küfür Ve İnadlarının Sırrı: 16

Bazı Kelimeler: 16

Açıklama: 16

Ölüm Sonrası Diriliş Hakkındaki Şüpheleri Vf. Rıt Süphknin Reddi 17

Bazı Kelimeler: 17

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 17

Açıklama: 17

İnançları Konusunda Müşriklerle Münakaşa. 18

Bazı Kelimeler: 18

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 18

Açıklama: 18

Hastalığın Aslı 19

Bazı Kelimeler: 20

Açıklama: 20

Allah'ın Üzerimizdeki Nimetleri 20

Bazı Kelimeler: 21

Açıklama: 21

Kıyamet Gününün Bazı Sahneleri 22

Bazı Kelimeler: 22

Açıklama: 22

İrşâd Ve Öğütler. 23

Bazı Kelimeler: 23

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 23

Açıklama: 23

Kur’an Kalıcı Mucizedir. 25

Bazı Kelimeler: 25

Açıklama: 25

Peygamberlik Hakkındaki Şüpheleri Ve Bunun Reddi 26

Bazı Kelimeler: 26

Açıklama: 26

Peygamber (S.A.V.)'İn Teselli Edilişi 27

Bazı Kelimeler: 28

Açıklama: 28

Allah'a Ne İle Dua Edelim?. 28

Açıklama: 29


İSRA SÛRESİ

 

Tamamı Mekkî'dir. Beydâvi, bu hususu tefsirinde kesin bir ifadeyle be­lirtir. Şöyle diyenler de olmuştur: Bu sure Mekkîdir. Ancak "Neredeyse seni yurdundun çıkarmak için tedirgin edeceklerdi" ayet-i kerimesi, Sakîf'li he­yetin Hz. Peygambere gelişi ve Yahudilerin: "Burası (Medine) Peygamberler yurdu değildir" dedikleri zaman, Medine'de nazil olmuştur  ayeti ile ayeti de Medine'de na­zil olmuştur. Doğruyu Allah bilir ya, bu hususta en doğru görüş, Beydâvi'-nindir. Bu sûre (111) ayettir. Buna Beni İsrail sûresi de denir. Birçok yerinde İslâm akaidini ele alır. Görüleceği gibi bir bakarsınız ki Peygamber (s.a.v.)'den ve peygamberliğinden, Kur'an'dan ve doğru yolu göstermesinden, kavmin ona karşı tutumundan sözeder. Sonra bir de bakarsınız ki, insandan ve yaşam tar­zından, sağlıklı bir İslâm toplumunun temellerinden bahseder. Müşriklerin iddialarından Allah'ı tenzih etmekle temayüz etmiştir. Bu ikisinin arasında İsrâiloğullarınm kıssaları yer almaktadır. Biraz da Hz. Adem'in kıssası anla­tılmıştır. Sûre, İsrâ'dan bahsederek söze başlamıştır. [1]

 

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

 

1- Kulu Muhammed'i bir gece Mescid-i Hamm'dan, kendisine bir kı­sım âyetlerimizi göstermek için, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Ak­sa'ya götüren Allah'ın sânı yücedir. Doğrusu O, işitir ve görür.

2-3- Musa'ya Kitab verdik. Ey Nuh'la beraber taşıyarak kurtardığımız kimselerin soyundan olanlar! Beni bırakıp başkalarını vekil edinmeyesiniz diye onu İsraİloğullarma doğruluk rehberi kıldık. Doğrusu Nuh, çok şükreden bir kuldu. [2]

 

 

Bazı Kelimeler:

 

Bu kelimenin (se-ba-ha) kelimesinden alındığı ve bunun da su­da derinlere inmek, suda yüzmek, uzaklara gitmek anlamında olduğu bilin­mektedir. Şu halde sübhan kelimesi, noksanlıklardan ve acz sıfatlarından uzak­laşmak, armmışlık (aşkın) anlamına gelmektedir. Bu nedenle denilmiştir ki; sübhan kelimesi tenzih, teşbih ve takdis anlamında bir alemdir (özel isimdir). Bu özel isim, sadece yüce Allah için kullanılır.Gece yürüyüşü ma­nasını ifade eder. [3]

 

 

Açıklama:

 

Noksanlıklardan münezzeh yüce Allah, kulu Muhammed'i geceleyin Mescid-İ Harâm'dan Mescid-i Aksâ'ya yürüttü. Bu kadar güç ve kudrete sa-bİh olan Allah; zât, fiil ve hüküm bakımından eksikliklerden uzaktır, mü­nezzehtir. Ey muhataplar! Allah'ın, bu eşi görülmemiş işi yapabilmesini hay­ranlıkla karşılayın. Resulullah (s.a.v.)'in bu yüksek onuruna ve üstün şere­fine inanın.

NoksanlıkFardan münezzeh ve mukaddes olan yüce Allah, bütün eksik­liklerden uzaktır. Çünkü kulumuz Muhammed (s.a.v.)'i gecenin kısa bir -lümünde Mekke'deki Mescid-İ Harâm'dan, kendisine bazı ayetlerimizi ve kud­retimize işaret eden alametlerimizi gösterelim diye,Peygamberlerin İnişiyle çev­resini mübarek kıldığımız, ekinlerle, davarlarla, yeşillik ve su İle etrafını be­reketlendirdiğimiz Kudüs'teki Mescid-i Aksâ'ya yürüttük. "(Mııhammed-in) göz(ü) şaşmadı ve sınırı aşmadı. Andolsun, Rabbinin ayetlerinden en büyüğünü gördü"[4] Bunda şaşılacak bir şey yoktur. Çünkü Allah, noksanlık­lardan münezzehtir. Söylenen her sözü işitir; her nefsi görür; hikmete, hakka ve adalete uygun olarak her işi yerli yerinde yapar. O, yaratıklarını çok iyi bilendir. Peygamber (s.a.v.)'in Mekke'den Kudüs'e geceleyin Allah tarafın­dan yürütülmesine inananları mükâfatlandırır; inkâr edenleri cezalandırır. Çünkü O, görendir ve işitendir.

İşte Hz. Muhammed (s.a.v.), İsmail peygamberin soyundandır. Peygam­ber (s.a.v.)'in Mekke'den Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya geceleyin kısa zamanda yürütülerek, oradan huzûr-u ilâhîye çıkarılarak Allah ile mülakatta bulun­ması şerefini araplar ve Ümmet-i Muhammed, her -zaman ve her yerde onur­la taşıyacaktır. Mescid-i Aksâ'da bütün peygamberlere imamlık yapması şe­refini de müslümanlar her zaman ve her yerde taşıyacaklardır.

İsmail'in kardeşi îshak'ın soyu olan İsraillilere gelince onjar; Allah'ın seçkin halkı olduklarını, nebî ve mürseller soyundan olduklarını, kendi ka­vimlerine mensub olmayan kimselerin Peygamber olamayacaklarını iddia eder­ler. Kur'an-i Kerim, Hz. Muhammed ve ümmetine ait olan bu büyük övünç­ten sonra İsraillilerin aleyhinde konuşmuş ki, her şey yerini bulsun ve her üm­met kendi değerini anlasın.

İsraİloğullarınm peygamberi Musa kelîmullah'a kitabı, Tevrat'ı verdik. Doğru yola girerler umuduyla onu bir hidayet rehberi kıldık ki, benden baş­kasını; işlerini kendisine havale ettikleri ve tanrı muamelesine tabi tuttukları bir vekil edinmesinler.

Ey Nuh ile beraber gemide taşıdığımız, boğulmaktan kurtardığımız ve kendilerini hakka, hayra erdirdiğimiz kimselerin çocukları! Sizler, diğer in­sanlara nispetle katıksız tevhid inancına sarılmaya ve peygamberlerin yolun­da yürümeye daha layıksınız. İşte babanız Nuh (A.S.V.), şükreden bir kul-ol­du. Onun izini takip edin. Çizdiği rotanın dışına çıkmayın.

Kur'an-ı Kerim'in, Hz. Peygamberin adını kullanacağı veya Allah'ın sev­gilisi diyeceği yerde sadece "kulu" demesi, ince bir hakikate* İşaret içindir. Zira İsrâ ve Miraç olayı, harikulade bir olaydır. Bazı zayıf kişilikli insanları etkiler, onlarda Hz. Peygamberi, Hıristiyanların Hz. İsa'ya yaptıkları gibi, ol­duğundan daha yüksek bir mertebeye çıkarabilirler. Bu nedenle "kulu" yani Allah'ın izzet ve saltanatına boyun eğen kişi, denildi ki; her iş, yerini bulsun. Kaldı ki Hz. Peygamber (s.a.v.)'in kullukla nitelendirilmesi, O'nun için ol­gunluk ve üstünlüğün doruk noktasıdır.

Birinci ayette "geceleyin" kelimesinin kullanılması dolayısıyla tefsirci-ler hayrete düşmüşlerdir. Zira İsrâ (gece yürüyüşü) zaten geceleyin yapılan bir yürüyüştür. Gece dışında yapılması-imkânsızdır. Şu halde İsrâ kelimesi­nin yanisıra "geceleyin" kaydını koymanın yararı denir? Buna cevaben tefsirciler demişler ki: Leylen "geceleyin" kelimesi tekildir ve de nekredir. Geceleyin yapılan yürüyüşün, yani Isrâ'nm, gecenin bir bölümünde yapıl­dığını ve Mekke'den Mescid-i Aksâ'ya yapılan intikalin uzun gün ve gece­ler boyunca değil de, gecenin kısa bir bölümünde yapıldığını açıklamak için kullanılmıştır.

Bu konuda Üstad Mustafa Sadık el-Rafİî, Vahy'ül Kalem adlı eserinin 32. sayfasında İsrâ ve Miraç konusunda şunları yazmıştır: "Ayet-i kerimede geceleyin kelimesinin söylenmesindeki hikmet, şu gerçeğe işaret etmek için­dir; Bu kıssa, İnsanlığın büyük yıldızının (Hz. Muhammed'in) mucize ola­rak insanlık kisvesinden çıkıp semavî nuruna bürünmesinin anlatımıdır. Hayret verici bu olayı, miraç ayetlerinin yalnızca Necm (yıldız) suresinde nazil oluşu tamamlamaktadır!'[5]

 

İsra Ve Miraç Kıssasının Özeti:

 

Resulullah (s.a.v.) Kabe'nin yanında uzanmış idi. Cebrail gelerek O'nu, oradan alıp Burak denen binite bindirdi. Kudüs'e gitti. Mescid-i Aksâ'ya gir­di, —Allah'ın salat ve selâmı üzerlerine olsun— Peygamberlerle orada bu­luştu ve onlara imam olup namaz kıldırdı. Sonra göğe çıkarıldı. Cebrail, gök­lerin kapılarını onun için bir bir açtırdı. Muhammed (s.a.v.), Rabbinİn bu çok büyük ayetlerini gördü. Peşpeşe göklerin tabakalarına yükseldi, nihayet sidretül müntehaya vardı. Allah'ın emri O'nu kapladığı kadarıyla kapladı. O ezelî cemalin görüntülerini gördü. Sonra nurun İçine atıldı. Allah O'na ne vahyettiyse etti. O'nu ve ümmetini o kutsal makamda namazla mükel­lef kıldı. Cenab-ı Allah'ın arada vasıta olmaksızın bizzat kendisinin farz kıldığı yegane ibadet namaz olmuştur.

Bu anlattıklarımız İsrâ ve Miraç olayının özünün özüdür. Bu olayın süs ve nakışlarına gelince bunlar, derin felsefi rumuzlardır. Ancak nefsi saf ve ruhu temiz olan kimseler bunları anlar. Bu rumuzlardan biri de, peygamber (s.a.v.)'in şu sözüdür: "Cebrail bana bir kâse şarap, bir kâse de süt getirdi. Ben, sütü aldım. Cebrail: "Fıtratı aldın" dedi." İslam dini, fıtrat dini değil midir?!

Peygamber (s.a.v.) efendimiz bu ilahî ve yüce anlamlı yolculuğunda öyle bir remzler gördü ki, bu ıemzler; yüksek ruhlu, temiz, zina ve faizden, hırsızlık ve cinayetten uzak, cihad doğruluk, güzel iktisad ve çabucak namaz kılmaya koşmak gibi niteliklerle süslenmiş bir topluma işaret ediyordu.

Resulullah (s.a.v.)'in bütün peygamberlere imamlık yaparak namaz kıl­dırmış olması, kendisinden önce gelerek elçiliğini İnsanlığa müjdelemiş ol­maları, O'nun peygamberliğinin kemaline işaret etmiyor mu? O'na iman et­meyen gayr-ı müslim, kendi peygamberine de iman etmiş sayılmaz. Ö'nun dini bütün güzellikleri bünyesinde toplamış, yahudilerin maddiyatı ile hıris-

Uyanların ruhaniyeti arasında orta yolu izlemiştir. O'nun Ümmeti dengeli bir ümmettir, adaletlidir, geçmiş ümmetler aleyhinde kıyamette şahidlik ede­cektir. Resulullah (s.a.v.); Musa'nın kuvvetini, İsa'nın zahİdliğini, İbrahim'in cedelciliğini, Eyyub'un sabrını ve diğer peygamberlerin, kendisiyle temayüz ettikleri niteliklerini kendi şahsında toplamıştır.

Bu da peygamber (s.a.v.)'in, kendisindeki maddi tarafı bastıracak de­recede şanlı ruhunun yüceliğine, nihayet ilahi nura ve semavi bir yıldıza dö­nüştüğüne açıkça işaret ediyor. Cebrail, O'nun mübarek göğsünü yanp ta mad­di kirlerden temizleyip yıkamamış mıydı? Cenab-ı Allah, "Ona ayetlerimi­zin bazısını gösterelim diye" buyurmamış mıdır?

Bu ibare, peygamber (s.a.v.)'in zaman ve mekân, perdeler ve duyular üstüne çıktığına dair kesin bir nasstir. Bütün bunların mercii, O'nun değil de Allah'ın kudretidir. "Rabbinin ayetlerinden bazısını kendisine gösterelim dîye.." denmeyip te, "Rabbinin ayetlerinden bazısını görsün diye.." densey-di, elbetteki, manâ değişik olacaktı. Bu ikinci ifade, ayetleri görmenin, yani rüyanın, başeri kudret sınırları içinde olduğunu ifade eder. Görme anlamın­daki rü'ya fiilinin bir kipten başka bir kipe dönüştürülmesi; görenin, yani Mu-hammed (s.a.v.)'in bir şekilden başka bir şekle ve bir halden başka bir hale intikal ettirildiğine işaret eder. Kelâmı bu kadar dakik olan zat, ne yücedir!

Ey Müslümanlar! Acze ve tembelliğe ülfet etmeyin. Dinimizin evvelinde tabiatın, insanların emrine verilmiş olması vardır. Cehalete meyletmeyin. Pey­gamberinize inen ilk ayet, "Oku, Rabbinin adıyla" mealindeki ayettir. Ra­hatın kucağına atılmayın. Tarihinizin başında büyük mucize gerçekleştiril­miştir. Nasıl olur da bütün dünyada islamm nurunu taşımazsınız?! Halbuki peygamberiniz büyük bir ruhi varlıktır. En büyük ilahi nurdur! Nasıl olur da Kur'an'ı birbirinize taşımazsınız?! Halbuki O, her şeyin açıklaması, her canlının nurudur. Bütün insanlık için rahmet ve şifa, nur ve hidayettir.

isrâ olayı konusunda nasıl anlaşmazlığa düşüyorlar, anlamıyorum! Yok bilmem hem bedenen hem ruhen mi olmuştur? Yoksa sadece ruhen mi ol­muştur? Şayet sadece ruhen olsaydı, insanların bazısı ona İman edipte bazı­sı inkâr etmezdi. Çünkü herkes uyanıkken imkansız olan şeyleri rüyasında görebilir. Işığın ve sesin hızlı oluşuna, yerküreyi kaplayan hava tabakasını delip geçtiğine bizleri vakıf kılan İlim, bütün bunları teyid etmektedir. [6]

 

İsrailoğulları Tarihinin Özeti

 

4- İsrailoğuUanna Kitab'da: "Doğrusu yeryüzünde iki defa bozgun­culuk yapacak ve kibhlendikçe kibirleneceksiniz" diye bildirdik.

5- "Bu ikiden birincisinin vakti gelince, üzerinize pek güçiü olan kullanmızı salacağız. Onlar memleketlerinizde her köşeyi kontrollerine alacak­lar. Bu, yerine gelecek bir vaaddir"

6- "Bunun ardından sizi onlara gaüb getireceğiz; mallar ve oğullarla size yardım edecek ve sizin sayınızı arttıracağız."

7- İyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz. Kötülük ederseniz o da kendinizedir. İki vaadden İkincisinin vakti gelince, yüzünüzü üzüntüye sokmaları, kötülük yapmaları, önceden Mescide girdikleri gibi girmeleri, elc geçirdikleri yerleri harab etmeleri için onları tekrar göndereceğiz.

8- Umulur ki Rabbiniz size acır; ama siz dönersiniz Biz de döneriz. Cehennemi , inkarcılara bir zindan kılmışızdır

9-10- Doğrusu bu Kur'an en doğru yola götürür ve yararlı iş yapan mü'minlsre büyük ecir olduğunu, ahirete inanmayanlara can yakıcı bir azab hazırladığımızı müjdeler.

11- İnsan iyiliğin gelmesine dua ettiği gibi, kötülüğün gelmesine de dua eder. Esasen insanoğlu acelecidir. [7]

 

Bazı Kelimeler:

 

İsraîloğullarına vahyettik. Al­lah'a karşı büyükleneceksîniz. Zulüm, zorbalık ve haddi tecavüz etmekle in­sanlara karşı büyüklük taslarsınız. Savaşlarda güç ve kuv­vet sahibi olanlar. Evler arasında dolaşarak araştırma yaptılar.Sonra tekrar sizi.onlara karşı güçlü ve ga­lip kıldık.Savaşçısı daha çok olan. Helak ve mahv etsinler diye. Büyüklük ve üstünlük tasladıkları sürece. Ya da halkı­nı yenip ele geçirdikleri beldeler. Hapis ve zindan. [8]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

İsrailoğulları hakkında önceki ayetlerde başlatılan söz burada da devam ediyor. Faydalı bazı hikmetlerin açıklanmasının yanısıra tarihleri ve bazı bek­lentileri de açıklanıyor. [9]

 

Açıklama:

 

Tevratta, İsrailoğuİlanna vukuu kesin bir vahiyle vahyettik: Siz o ülkede iki kere fesat çıkaracaksınız. Yeminle dedik ki; siz Şam toprağında ve Kudüs'te ya da konakladığınız her mıntıkada iki kez fesat çıkaracaksınız. Rabbimizin Tevraita sizin için koyduğu yasalara muhalefet ederek nefislerinizi ifsad ede­ceksiniz. İki defa fesat çıkaracaksınız. Birincisi, Tevrata muhalefet etmeniz ve bazı peygamberleri Öldîirmenizdir. ikincisi ise Zekeriyya'yi öldürmektir. Yahya'yı Öldürmek ve Meryem oğlu İsa'yı Öldürmeye azmetmek olduğunu söy­leyenler de olmuştur. İkinci fesadın, bunlardan .başka şeyler olduğunu söyle­yenler de vardır.

Büyüklük taslayacaksınız. Taşkınlık, zorbalık ve zulüm yaparak, insan­lara karşı büyüklenerek akim ve.şeriatın sjnIr!anni aşacak, ihlal edeceksiniz. Bu iki fesattan birincisinin zamanı geldiğinde, bu birinci fesattan dolayı; dünyada size vadedİIen azabın zamanı gediğinde; üzerinize, savaşa hazırlık­lı, güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik. Size hücum eden bu kavim, evlerini­zin arasında dolaşarak beldenizi teftiş e£tüer. ürküterek ve öldürerek kökü­nüzü kazımak İçin sizi ve çevrenizi araştırdılar. İşte böyle yeryüzünde taşkınlık ve zulüm yaparak çocuklarının rini bozacak derecede fesat çıkaran, sınınan her ümmete; Cenab-ı onları horlayıp zelil kılacak, fesadlannm cezası olarak onlara azabın en tüsünü taddiracak terbiyeciler gönderir. Bu terbiyeciler kafir ve müşrik te ola­bilirler. "İşte kazandıkları (günahlan)ndafl ötürü zalimlerin bîr kısmını diğer bir kısmmm peşine böyle takarız"[10], Bu kesin bir yargı, değişmez bir yasa, vukuu muhakkak bir va'ddir. Rabbinin sözü mutlaka yerine getirilir.

Bu, îsrailoğullarmın saldırganlardan çektiği aci bir derslir " dıranın Buhtunasr (Babil kralı Nabukudur Usur) olduğunu söyle; duğu gibi Calut yahut Babil veya Fars askerleri olduğunu söyleyen saldırganın kim olduğunu elbettek' en iyi bilen' Allah'tır. Kur'an-ı tarih kitabı değildir ki onu, Israiloğullarına saldıran şahıs veya toplu-;u yer ve zaman belirterek açıklamakla yükümlü kılalım. Ama Kur’an öğüt, ibret ve eşyaya derinlemesine bakış Pbi' bundan daha  bir nhğa gönderilmiştir ki, İnsanlar olaylardan ibret alsınlar İsrailoğullarmm saldırganlardan aldıkla" b" acı ders, ürün verdi; buldular, fesatlarından vazgeçtiler, kitap'arına ve dinlerine sarıldılar, Sonuç, Cenab-ı Allah’ın dediği gibi oldu.

Sonra ey İsrailoğulları! Size, tekrar onları yenme imkanı verdik.Sizi yeniden onlara galip kıldık. “O günler...(evet) onları bir insanlar arasında çevirip duruyoruz”[11].Ya da bundan sonra Cenab  Allah mallarla, oğullarla, silahla ve ihlaslı adamlarla size yardım etti.Eskisinden daha fazla sayıda savaşçılarınız oldu.Bu, Allah’ın yasasıdır.O’nun yasasında asla bir değişiklik bulamazsın.

Eğer iyilik yaparsanız, kendiniz için yapmış olursunuz.Zira yaptığınız işin sonuç ve sevabı size ait olacaktır.Fesat çıkarıp taşkınlı yaparak kötü iş yaparsanız, bu da sadece sizin aleyhinize olur. “Her nefis, kazandığıyla (Allah katında) rehin alınmıştır”[12]

“Hiç biz günahkar, başkasının günah yükünü taşımaz”[13]

"(İş) ne sizin kuruntunuza, ne kitab ehlinin kuruntusuna göre olmaz. Kötülük yapan, cezasını çeker"[14]

İkinci fesadı ve o fesad dolayısıyla azaplandınlmanızın zamanı ge­lince; size azabın en kötüsü tad,dırılmaları için, Öldürerek ve esir alarak,işare-ti yüzünüzde görülecek bir hüzünle sizi hüzünlendirmeleri için; daha öncele­ri girdikleri gibi yakıp yıkarak, Tevratı yakarak, mukaddesatınızı çiğneyerek tekrar Kudüs'e girsinler, ete geçirdikleri ve üzerinde* bulunduğunuz beldeleri, ekinleri, ürünleri şiddetle mahvetsinler diye üzerinize saldırıcı adamlar gön­deririz.

İsrailoğullarına ilk saldıran Calut olmuştur. Davud peygamber onu öl­dürünce, İsrailoğullarına hakimiyetlerini geri verdi. Bir zaman daha egemen­liklerini ve hakimiyetlerini sürdürdüler. Nihayet fesat çıkarıp zulmettiler, Ze-keriyyayı —bir kavle göre Yahya'yı— öldürdüler. CenabAlfah üzerlerine Buh-tu Nasr'ı (Babil kralı Nabu-Kudur-Usur'u) gönderdi. Onları yerin dibine ge­çirdi. İkinci kez onları azaba uğrattı. Bazıları, onları bu ikinci azaba uğrata­nın başka birisi olduğunu söylemişlerdir. Allah'ın verdiği bu ders, sizi terbiye etmek içindi. Ey Israiloğullarıl Umulur ki, bu sayede Allah size merhamet eder. Şayet üçüncü kez feseda dönerseniz biz de, Öncekilerinden daha şiddet­le size azap çektirmeye döneriz.

"Eğer akrep bizi tekrar sokmak için dönerse Biz de onu pabuçla vurmaya döneriz. Çünkü pabucu onun için hazır tutarız".

İsrailoğulları üçüncü kez fesada döndüler. Hz. Muhammed'i yalanladı­lar. İnat ve küfürlerinden dolayı asılsız iftiralarda bulundular. İnsanlar ara­sında Hz. Peygamberi en iyi tanıyanlar onlardı. Özoğullarmı tanır gibi O'nu tanıyorlardı. Hatta daha fazla tanıyorlardı. O'nu yalanladıkları için Cenab-ı Allah onları azaplandırdi. Yahudilerden Kurayza oğulları öldürüldü; Nadir oğullan sürgün edildi ve cizye vermekle yükümlü kılındılar.

Bu, onların dünyadaki cezasıydı. Ahiretteki cezalarına gelince Allah ce­hennemi onlar için zindan kıldı. îçîne giren bir kimse, oradan'asla kaçıp kur­tulamaz.

Hz. Peygamberin çağdaşı olan ey îsraüoğulları! Size ne oîmuş ki imân etmiyorsunuz? Oysaki Hz. Muhammed'e indirilen Kur'an-ı Kerim insanları doğru yola iletir ve sırat-ı müstakime çağırmaktadır. Kur'an-ı Kerim insanla­rı hayır ve İyiliğe, yardımlaşma ve dayanışmaya davet etmiyor mu? Adaleti, iyiliği, akrabaya vermeyi emretmiyor mu? Fuhşiyatı, edepsizlikleri, taşkınlı­ğı yasaklamıyor mu? Allah'a ortak koşmamayı; İftiradan, yetim malını ye­mekten, eksik Ölçüp tartmaktan, faizle muamele etmekten, katı muamelede bulunmaktan uzak durması ve dînen hoş karşılanan işleri yapmayı emretmiyor mu?!! "İşte benim doğru yolum bu, ona uyun, (başka) yollara uymayın ki, sizi O'nun yolundan ayırmasın!"[15]

Bu Kur'an insanı ideal yola iletir. Dünya ve-ahiretin hayrına çağırır. Ha­yırlı ve iyi işler yapan Mü'minlere dünya ve ahirette kendileri için büyük ecir ve mükafat verileceğini müjdeler. îman etmeyen ve hayırlı işler yapmayan kim­seler için rablerİ, Cehennem azabını hazırlamıştır. Orası ne kötü varış yeri­dir. İnsan öfkelendiği zaman; hayır ister gibi, kendi nefsi, ailesi ve malı için Rabbinden şer İster. İnsan çok acelecidir. Acele ve sürat sevgisi, fıtratına yer­leştirilmiş olarak yaratılmıştır. Tefsircilerin çoğu bu görüşe meyi etmişlerdir. Bazı tefsirciler ise, ayet-i kerimedeki İnsan kelimesini kafir kelimesiyle tefsir etmişler, yani bu ayetteki insan kelimesiyle kafirin amaçlandığını söylemiş­lerdir. Onun şerri istemesi, Peygamber (s.a.v.)'e küfretmesi, O'na inanma­ması ve O'nunla alay etmesi dolayısıyla, azabın kendi şahsına tez elden gel­mesin' istemesidir. Oysaki azap, o kafire mutlaka gelip dokunacaktır.

Ayet-i kerimeyi şu manâda anlamamız da doğru olmaz mı? Şöyle.ki: Ba­zen insan, bir şeyi elde etmek için Rabbine ısrarla dua eter. O şey aslında kendisi İçin iyi olmayacağı halde o, hayırlı olduğunu zanneder. İyilik İster gibi o şerli şeyi ister ve onun için dua eder. Bu da acelecilikten ve o şeyi anlamakta, ma­hiyetini kesin anlamakta teenni ile hareket etmemekten ileri geliyor. İnsan ace­lecidir. Mal ve şeref istemez miyiz?. Bunu Allah'tan isterken O'na ısrarla dua etmez miyiz? İsteğimizin gerçekleşmesi bazen bizim için helak ve hüsran ol­maz mı? Dikkatle ve iyice düşünüp acelecilik etmezsek, isteğimizde ısrar et­meyiz. Bunda şaşılacak bir şey yoktur. İnsan çok aceleci bir varlık olarak ya­ratılmıştır.

Geride anlatılmadık bir şu kaldı: Bu ayetin buraya konuluşunun sırrı ne­dir? Bu ayette, şu yahudilerin peygamber (s.a.v.)'e karşı olumsuz tavırlar ta­kınmalarının ve O'nun peygamberliğini inkâr etmelerinin,dünyayı istemele­rinden ve şerri elde etmek için yaptıkları duanın kabul edilmesini istemele­rinden dolayı olduğuna işaret yok mudur? Şu yahudiler,.dünyayı ahirete ter­cih ettiler. İyi düşünüp dikkatle kavrasalardı, bu sayılan kötülüklerden hiçbirini yapmazlardı. Gerçekte hayrı istedikleri gibi şerri istediler. Onları buna sadece dünya sevgisi, dünyayı ahirete tercih etme ve işleri anlamakta acele­cilik yöneltti. [16]

 

Allah'ın Üzerimizdeki Nimetleri

 

12- Gece ve gün.düzü varlığımıza birer delil kıldık. Bir delil olan gece­yi kaldırıp yine bir delil olan gündüzü —Rabbinizin bol nimetini aramanız, yılların sayısını ve hesabını bilmeniz için aydınlık kıldık. Her şeyi uzun uza-dıya açıkladık.

13- Her insanın boynuna, işlediklerini dolarız ve kıyamet günü açılmış bulacağı Kitab'ı önüne çıkarırız,

14- "Kitabını oku, bugün, hesap görücü olarak sen kendine yetersin".

15- Kim doğru yola gelirse ancak kendi lehine yola gelmiş ve kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmıştır. Kimse kimsenin günahını çekmez. Biz peygamber göndermedikçe kimseye azabetmeyiz.

16- Bir şehri yok etmek istediğimiz zaman, şımarık varlıklılarına yola gelmelerini emrederiz, ama onlar yoldan çıkarlar. Artık o şehir yok olmayı hakeder. Biz de onu yerle bir ederiz. .

17- Nûh'dan sonra nice nesilleri yok etmişizdir. Kullarının günahla­rından haberdar ve onları gören olarak Rabbin yeter. [17]

 

Bazı Kelimeler:

 

Ayet'in ikilidir. Gece ve gündüz, Allah'ın kudretine işaret eden iki alamettir.Gecenin ayetini sildik ve karanlık hale getirdik. Allame Şevkânî, Fethül kadir adlı eserinde bu ayetin tef­sirini yaparken şöyle der: Aded ile hesab arasındaki fark şudur: Aded, 365 günden oluşan sene gibi,benzerinin tekrarı ile kemiyyeti olan şeyi saymaktır. Hesap ise; belli sının ve özel adı bulunan belirli gruplardan oluşması bakı­mından benzerinin tekrarı ile kemiyyeti olan şeyi saymaktır. Mesela seneyi eîe alacak olursak, sadece günler olması itibariyle ona bakacak olursak işte o adettir. Seneye; on iki aydan oluşması bakımından bakarsak, her ay mese­la otuzar günden ve her gün yirmi dört saatten meydana geldiğine göre bu bakımdan seneyi ele aldığımızda bu bir hesap olur. Onun mukad­der ameli, onun için takdir edilen İş. Bu işin aslı şudur: Kuş uçarken araplar onun uçuşunu, duruma göre uğursuzluk ya da uğurluluk sayarlardı. Kuşlar­dan hayır ve şerre, mutluluk ye mutsuzluğa deliller çıkarırlardı. Bu alanda bazı bilgi ve marifetleri vardır. Nitekim bir arap şairi demiş ki:

"Lihbîler haberde tecrübelidir. Kuş uçtuğunda Lihbî kavmine mensup adamın sözünü boş sayma!'

Araplar bu işi ilerletince hayır ve şerre kuş adını verdiler. Bunda bir şeyi kendi lazımı ile adlandırma sanatı vardır. Dil bilginlerinden Ebu Ubeyde der' ki: Arapların nezdinde, "tair" (kuş) kelimesi ömür, rızık, mutluluk ve mut­suzluk gibi, kişinin şans ve kaderi, talihi anlamına gelir. Sanki kuş, ezeli alem­deki yuvasından ve gayb aleminin karanlıklarından çıkıp kişiye doğru son­suz bir uçuşa başlayacaktır. Nihayet mukadder zamanda gelip kişiye ulaşa-eaktır. Ondan kaçış ve kurtuluş yoktur. Ayet-i kerimedeki Boynuna kelimesi, gerdanlığın boyuna takılıp oradan ayrılmayışı gibi şans kuşunun da mutlaka sahibine ulaşacağını ifade eden bir kinayedir. Kişinin başına gele­cek iş iyi ise, gerdanlık gibi boynuna takılır. Kötü ise, kelepçe ve zincir lale gibi boynuna geçirelecektir. Yük, günah.Varlıklı ve nimet İçinde yüzenler. [18]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Burası da bir başka yol.. Allah'ın lütuf ye nimetleri ile Kur'an-ı Kerim'-in hidayet ve müjdesi açıklanıyor. [19]

 

 

Açıklama:

 

Kutlu ve yüce Allah buyuruyor: Gece ile gündüzü, kudretimize, sanatı­mızın eşsizliğine, nizamımızın sağlamlığına işaret eden iki ayet kıldık. Çün­kü gecede bastına karanlık, gündüzde aydınlatıcı nur vardır. Her ikisi arka arkaya birbirlerini izlemektedir. "(Allah) Geceyi gündüze, gündüzü de gece­ye girdirir". Geceye, onun engin ve derin sessizliğine, sakinliğe, aydınlıklar saçan ay'ma, solgun yıldızına bak. Geceleyin tabiat sessizleşip sakinleşmiş­tir. Kâinat dinlenmektedir. Sonra gündüze, ondaki hareket ve gürültüye, ka­labalığa, gidip-gefmelere bak. Güneşe ve onun aydınlığına, güneşi ortaya çı­kardığı zaman gündüze, onu örttüğü (her tarafı karanlıkla bürüdüğü) zaman geceye, göğe ve onu yapana bak. Bütün bunlar, aklını kullanan bir toplum için Allah'ın kudretine işaret eden belirtilerdir.

Gecenin ayetini sildik. Yani bir ayeti sildik ki, o da gecenin kendisidir. Nitekim "Kahire şehrine girdim" sözünün aslında "Bîr şehre girdim ki, o, Kahire'dir" anlamında kullanılması gibi. Geceyi, ışığını silinmiş ve hareketi durdurulmuş hale getirdik. Her ne kadar aydınlık idiyse de sonraları bu ay­dınlığı silindi. Bu da gecenin sakinlik ve durgunluğuna işaret ediyor. Gündü­zün ayetini aydınlatıcı kıldık. Görebilen bir kimse, gündüzleyin görür, etrafı­na bakar; hisseder, hareket eder. Hayat ve hareket, zindelik ve çalışma işte böyle meydana gelir ki, Rabbinizin lutfundan rızık arayasınız. Rızık, hare­ketle, çalışma ve gayret ile elde edilir. Rızık elde etmeye başarılı kılan, Allâh'dır.

Gece ile gündüz arka arkaya birbirlerini izlerler ki,yılların sayısını ve he­sabı bilesiniz. Gece ve gündüz değişmeyip oldukları yerde dursalardı; hare­ket ve sükûn, aydınlık ve karanlık, uzay ip kısalma, sıcaklık ve soğukluk.ol­masaydı yılların sayısını ve hesabı bilmek kolay olmayacaktı. Kuzey ve güney kutuplarına, bu kutupların çevresine bakın. O mıntıkalar hayata elverişli mi­dirler? Hayır, asla!..

Dini ve dünyevi işlerinizde ihtiyaç duyduğunuz herşeyi özetle veya ay­rıntılı olarak açıkladık ki, insanların Allah'a karşı kendilerini savunmak için İleri sürecekleri bir delili kalmasın. Yok olan, bir delil ile yok olsun, ha­yatta kalan da bir delile dayanarak hayatta kalsın. Her insanın hayatta yap­ması mukadder olan işini ve şansım boynuna doladık. Ondan kurtulması müm­kün değildir. Aksine bu, kaçınılmazdır; Bilinen bir yargıdır. Her şey, ya­ratıldığı şey içindir. Bu, sevap ve cezanın dayanağı olan iradenin inkâr edil­mesi demek değildir.

İnsan için, kıyamet gününde, önünde açık bulacağı bir kitap çıkarırız. O kitap, büyük-küçük demeyip her şeyi teker teker saymıştır. Herkes dünya­da yaptığı işlerin, o kitapta kaydedilmiş olduğunu görecektir. Rabbin hiç kim­seye zulmetmez. Hesaba çekilecek olan insana: "Ey adam! İşte kitabın, oku.

Bugün nefsin sana hesapçı ve şahit olarak yeter" denilecektir.

Hal böyle olunca, her kim doğru yola erişirse, sadece kendi nefsi için iyilik yapmış olur. Zira amelinin sevabı, sadece kendisine ait olur. Her kim amelinde sapıklığa düşerse, yine sadece kendi aleyhinde sapıklığa düşmüş olur. Herkes, kendi nefsinden hesaba çekilecektir. Emirlere itaat etmişse mükâfat, isyan etmişse ceza görecektir.

Sonra Cenab-i Allah bunu şu sözü île destekliyor: Hiç bir günahkar, baş­kasının günah yükünü taşımaz. Yani kendi günah yükünü omuzunda taşı­makta olan bir kimse, günahtan kurtarmak için başkasının günah yükünü omuzlayıp taşıyamaz ki, günahını omuzladığı kimse, kendisine yardımcı ol­sun. Bu görüşte olanlar diyorlardı ki: Biz hiç bir şeyden ötürü azablandırıl-mayız. Her ne kadar ortada bir azap varsa da o, atalarımızın üzerine olacak­ları azaptır. Çünkü biz, yalnızca onları taklid ediyoruz. Cenab-ı Allah onların bu sözlerini kesin ve beliğ bir ifadeyle reddetti- Kendilerini'doğru yola ileten, iyiliğe davet eden, kötülüklerden sakındıran bir Peygamber göndermedikçe, insanlardan hiç birini azablandıracak olmadığını belirtti.

Bu ayetler bizi çalışmaya özendirmekte, gayret ve çaba içine girmeye, tem­bellik yapmamaya yöneltmektedir. Yok oluş Zamanlan yaklaşmış, mahvedİI-melerine çok kısa bir zaman kalmış olan kasabalardan birini helak etmek is­tediğimiz zaman oranın varlıklarına, Allah'ın emrine boyun eğmelerini em-rediriz. Ancak onlar Rabblerinin emri ve taati dışına çıkıp fasik olmuşlardır.

Ayette sözü edilen emir; varlıklı olsun olmasın, zengin veya fakir herke­sedir. Ancak yöneticiler ve zenginler, lider pozisyonundadirlar. Diğerleri ise onlara tabidirler. Halk tabakası, üst tabakadakileri sürekli taklid etme özel­liğine sahiptir. Denildi ki: Varlıklı ve zenginlere, Allah'ın buyruklarına uy­malarını emrettik. Fakirlere sanki hiç emredilmemiş.

"(İşte) hepsi Allah(ın huzurunda hesap vermek) için kalk(ip toplamdı­lar. Zayıflar, büyüklük taslayan (önder)ler(in)e: "Biz size tabi idik. Şimdi siz, bizden Allah'ın azabından (en ufak) bir şey savabilir misiniz?"[20]

Cümlesinin, "Onları yeryüzünde fesat çıkararak yaşa­yan bir çokluk haline getirdik" anlamına geldiğini söyleyenler de olmuştur. Bu cümlenin ifade ettiği anlamla ilgili olarak Zemahşerî, Keşşaf adlı eserin­de özetle şöyle der: "Bu emir mecazîdir, hakiki değildir. Bunu şöyle açıkla­yabiliriz: Yok edilen o kasaba halklarının üzerine nimetler,yağmur misali yağ­mıştı. Ne var ki onlar bu nimetleri, masiyetlere, günahlara, şehvetlere tabi olmaya vasıta yaptılar. Kendilerine verilen nimetler buna yol açtiği için, san­ki fasıklık yapmakla emrolunmuşlardi. Halbuki bu nimetler nankörlük et­mek için değil, şükretmek için onlara verilmişti. Nankörlük edip fısk-u fücu­ra dalınca da, azap kelimesi onlar için hak oldu. Üzerlerine inen azab onları ve yurtlarını darmadağın etti.

Bir kırata göre cümlesindeki emernâ fiili şeddeli olarak yani "emmernâ" şeklinde okunur. Buna göre mezkûr ayet, "o kasabaların zenginlerini halka yönetici ve hakim kıldık" anlamına gelir. Zayıf ve güç­süz cahiliyet toplumlarında bu zengin yöneticiler, bütün toplumun mut­suzluk ve mahvının ana sebebi olurlar.

Nuh'tan sonra, taşkınlık edip isyan etikleri İçin nice kasabaları yok et­tik. Yüce Allah, davranışlarını ve suçlarını onlara karşı bir bir sayar. O, kontrol eden ve görendir. Kullarının günahlarını haber alıcı, görücü olarak O yeter.

İster din, ister dünya ile ilgili olsun, kainattaki her şeyin sağlam ve de­taylı bir şekilde açıklanmış olduğunu biliyoruz. Her insan için, kendisinden kopmayan belirlenmiş bir ameli vardır. Amelinin karşılığını kıyamet günün­de mutlaka görecektir. Amellerinin kayıtlı bulunduğu kitabını okuyacaktır. Her nefis, kazandığı günah dolayısıyla Allah katında rehinedir. İnsan için, çalıştığından başkası yoktur. İnsanların kendilerini savunmak için Allah'a karşı ileri sürecekleri delilleri kalmasın diye Rabbin, uyarıcı ve müjdeci peygam­berler göndermedikçe hiç kimseyi azablandırmaz. Bu bakımdan bireyle top­lum arasında herhangi bir fark yoktur. Allah'a itaati emreden, sonra bu da itaatin dışına çıkan kimseyi Rabbin darmadağın eder.

Bütün bu anlatılanlar, akıllı kimseyi, dünya ve ahirette fayda verecek iyi işler yapmaya yöneltir. [21]

 

Dünyayı İsteyenler, Ahireti İsteyenler

 

18- Dünyayı isteyene —istediğimiz kimseye dilediğimiz kadar— hemen veririz. Sonra ona cehennemi hazırlarız; yerilmiş ve kovulmuş olarak oraya girer.

19- Ahireti isteyip, inanmış olarak onun için gerekli çalışmada bulu­nan kimselerin, işte onların çalışmaları şükre değer.

20- Onların ve bunların her birine Rabbinin nimetinden ulaştırırız. Esa­sen Rabbİnin nimeti kimseye yasak kılınmış değildir.

21- Onları birbirlerinden nasıl üstün kıldığımıza bir bak! Doğrusu ahi-rette daha büyük dereceler ve daha büyük üstünlükler vardır.

22- Allah'la beraber başka bir tanrı edinme, yoksa yerilmiş ve tek ba­şına kalmış olursun. [22]

 

Bazı Kelimeler:

 

Dünya. Allah'ın rahmetinden kovulmuş olarak.  Sevaplandınlmış  olarak. Her iki gruba da ve­ririz.Yasaklanmış olarak. [23]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Önceki sayfalarda ve ayetlerde Allah'ın bir takım hüküm ve yargılan an­latılmıştı. Burada anlatılansa, bir başka hüküm ve yargıdır. [24]

 

Açıklama:

 

Bir kimsenin en büyük derdi ve amacı dünya olur, nefsi ile şu fani ve peşin dünyaya yönelirse, bütün organıyla dünyayı isterse, her işini dünya için ya­parsa, dilediği şeyi Allah ona çabucak verir. Cenab-ı Allah, dünyayı isteyen herkese değil de, kendi dilediği kimselere dünyayı verir. Dünyalık verir. Gö­rüldüğü gibi Kur'an-ı Kerîm, dünyayı çabucak verme işini iki şeyle kayıtla­mıştır:

1- Cenab-ı Allah, kulun İstediği şeyi değil de kendi dilediği şeyi çabu­cak verir.

2- Cenab-ı Allah, isteyen herkese değil, kendi dilediği kuluna dünyayı ve dünyalığı çabucak verir.

Görmez misiniz ki dünyayı seven, peşin dünyayı isteyenler —bunlar, he­lal, haram demeden mirası yiyen ve malı pek çok seven maddecilerdir— bir çok şeyler isterler, ama isteklerinin sadece bazısına kavuşurlar.

Çoklarının da şu bazı isteklerde bulunduklarını görürsün, ama kendile­rine hiç bir şey verilme/, ilcin dünyada, hem de alıireüc yoksul olurlar! Bü­tün organlarıyla dünyayı seven şu maddecileri, dünyada Kur'an'm nitelediği bir halde görürsün. Ahirette ise onlar için Cehennem vardır. Allah, melekler ve bütün insanlar tarafından kınanmış ve İlahi rahmetten kovulmuş olarak oraya atılırlar.

İkinci gruptaki insanlara gelince bunlar, dünyayı en büyük mesele belle­meyen, daha çok ahirdi amaç edinen, bunun da fazilet ve mükafatı olduğun­dan dolayı ona uygun işler yapan; kendisi de Allah'a iman etmiş, O'na gü­venmiş, O'nu doğrulamış, kitaplarına ve ahiret gününe inanmış olan kimse­ler, olgunluk ve ululuk mertebelerinde pek yükseklere çıkan kimselerdir. Bunlar, yaptıkları İşlerin karşılığını göreceklerdir.

Ey kardeşim! Şu yaptıkları işlerle ahireti isteyen, bundan ötesini umursa­mayan kimseler, kendilerine dünyadan bir pay verilirse, Rablerine şükreder­ler. Dünyadan mahrum bırakılırlarsa, hallerine razı olup sabrederler, İçinde bulundukları halin, kendileri için daha hayırlı ve kalıcı olduğuna inanırlar. Gönlü zengin olanlar Hiç bir şeye ihtiyaç hissetmez Gönlü fakir olanlar Mutsuzluğu tamir edemez

Ayet-i kerimede geçen "Sa'y-i Meşkûra": (Karşılığı verilen işe) gelince; bu iş için üç şart gereklidir. Üç şart gerçekleşince, sahibi kurtuluşa erer ve Rabbi kendisine teşekkür eder. bu üç şart şunlardır:

1- Ahİrete doğru yönelmek. Yapılan her işte ahireti amaçlamak. Öyle ki, işlenen her fulde dünya metamı ve geçimini değil, ahiret sevabını hedef almak.

2— Gösteriş, nam yapma ve basit çıkarlardan uzak olarak, tam ve ka­rni! bir şekilde ahirete uygun davranışlarda bulunmak.

3 — Sağlam İhlastan ve ince anlayıştan sonra derin bir iman.

İşte bu şartlara uyularak yapılan amel; kurtuluş seferidir, mutluluk bi­neğidir. Bundan ötesi, içinde hayır ve zenginlik bulunmayan geçici ve yok ol­maya mahkum bir meta' ve geçimliktir.

Dünyayı isteyen herkese, ahireti isteyen herkese rızık veririz;Kendisi için müyesser olayı hayır ve şer amelini veririz. Geriye sadece irâde ve seçim, tevük-i ilahi ve güzel örnekler kalıyor. Rabbin 'in vereceği hayrı, engelleyecek bîr kimse yoktur.

Rızık ve dünya metaı bakımından insanların bazısını bazısına nasıl üs­tün kıldığımızı bak ta gör. Ahiret ve içindeki devamlı nimetler, bol bağışlar, dünya metama nispetle derece ye fazilet bakımından daha üstündür.

Rivayete göre içlerinde eşraf ve sadece kimselerin bulunduğu azaplar­dan bir topluluk, gelip Hz. Ömer'in kapısında durmuşlar ve içeri girmek İstemişler Hz. Ömer (R.A.), içeriye girmeleri için Bilal ve Suhayb'e (Allah onlardan razı olsun) izin vermiş. Bu durum, Kureyş'in eşrafından olan Ebu Süfyan ve emsalleri ile arap meliklerinin ağırına gitmiş, Süheyl b. Amr demiş ki: Bu, Ömer'dir. Bu nimet, bundan önce bize verildi. Onlar da bizler de Islama davet edildik. Bu davete uymakta onlar çabuk davrandı­lar. Biz geciktik. Bu, Ömer'in kapısıdır. Ahirette ki farklılığı, fazilet bakı­mından onların bizden daha ne kadar üstün tutulacağını varın siz düşünün. [25]

 

İslam Toplumunun Temelleri

 

23- Rabbin, yalnız Kendisine tapmanızı ve ana babaya iyilik etmeyi buyurmuştur. Eğer ikisinden biri veya her ikisi, senin yanında iken ilıtiyarlı-yacak olursa, onlara karşı "Öf" bile demeyesin, onları azarlamayasın. İkisi­ne de hep tatlı söz söyleyesin.

24- Onlara acıyarak alçak gönüllülük kanatlanı ger ve: "Rabbim! Küçükken beni yetiştirdikleri için sen de onlara merhamet et!" de.

25- İçinizde olanı en iyi Rabbiniz bilir. İyi kimselerseniz bilin ki O şüp­hesiz, Kendine baş vuranları bağışlar.

26- Ikınma, düşküne, yolcuya hakkını ver; clindckilcri saçıp savur­ma.

27- Saçıp savuranlar, şüphesiz şeytanlarla kardeş olmuş olurlar; şey-, tan ise Rabbine karşı pek nankördür.

28- Rabbinden umduğun rahmeti elde etmek için, hak sahihlerinden yüz çevirmek zorunda kalırsan, onlara hiç değilse tatlı bir söz söyle.

29- Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz olma, yoksa pişman olur, açıkta kalırsın.

30- Doğrusu senin Rabbin dilediği kimsenin rızkım genişletir ve bir ölçüye göre verir. Ö kullarını gören ve haberdar olandır.

31- Çocuklarınızı yoksulluk korkusuyla öldürmeyin. Biz onlarada si­ze de rızık veririz. Onları öldürmek, şüphesiz büyük bir- günahtır.

32- Sakın zinaya yaklaşmayın; doğrusu bu çirkindir kötü bir yoldur.

33- Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymayın. Haksız yere Öl­dürülenin velisine bir yetki tanımışızdır. Artık o da öldürmekte aşırı gitme-sin. Zira kendisi ne de olsa yardım görmüştür.

34- Yetimin malına —ergin çağa ulaşana kadar— en güzel şeklin dı­şında yaklaşmayın, Ahdi de yerine getirin, doğrusu verilen ahidde sorumlu­luk vardır.

35- Bir şeyi ölçtüğünüz zaman, ölçüyü tam tutun, doğru teraziyle tar­tın. Böyle yapmak, sonuç itibariyle daha güzel ve daha iyidir.

36- Bilmediğin şeyin ardına düşme; doğrusu kulak, göz ve kalb, bun­ların hepsi o şeyden sorumlu olur.

37- Yeryüzünde böbürlenerek yürüme, çünkü sen ne yeri delebilir ve ne de boyca dağlara ulaşabilirsin.

38- Rabbinin katında bunların hepsi beğenilmeyen kötü şeylerdir.

39- Bunlar Rabbinin sana bildirdiği hikmetlerdir. Sakın Allah'la bera­ber başta tanrı edinme. Yoksa yerilmiş ve kovulmuş olarak Cehenneme atılır­sın.

40- Rabbinİz oğullan size ayırdı, seçtide, kendisi için kız olarak me­lekleri mi edindi? Doğrusu siz büyük söz söylüyorsunuz.

41- Biz, and olsun ki, öğüt almaları için bu Kur'an'da bunları türlü türlü açıkladık. Fakat bu açıklamalar ancak onların nefretini artırmıştır. [26]

 

 

Bazı Kelimeler:

 

Oturma manasına gelen bu kelimeyi bu ayette, aslî manasında anlamak ta mümkündür. Fakat burada, hayırları elde etmekten aciz kalma anlamındaki bir kinayedir. Dönüşme anlamına gelebileceğini söyleyenler de olmuştur. Sıkıntı ifade eden bir kelimedir. Azarlama, Tevazu kanadı. Burada, riayet de ihtimamdan kinayedir. Kuş nasıl kanatlarını, yavruları üzerine yayıp onları koruyorsa sen de tevazu ile ana ve babanı himaye et. Onlara karşı alçak gönüllü ol. Büyüklük taslama.Rast gele saçıp savurma. Güzel söz, hoş vaad . Eli boynuna asma, cimrilikten kinayedir. Eli aşağı­ya salma da, israftan kinayedir. Fakirlik korkusu. Üzerinde durma, peşine düşme, Şiddetle sevinmek ve kabara kaba­ra yürümek. Haddi aşmak.Sizi seçti mi? [27]

 

 

Açıklama:

 

Bu, hikmetli Kur'an nurundan bir kıvılcımdır. Kur'an'dan gönderilen bir nur; kalblerİ imanla dolduruyor, bu Kur'an'ın Muhammed yanından değil de Allah katından gönderildiğini mü'minlere itiraf ettiriyor.

Evet, bu, Peygamber (s.a.v.)'e vahyedilen hikmet ve güzel öğütlerin bir bölümüdür. Bu ayetler; bütün amacı, öldürüp tahrib etmek, saldırmak, zina etmek, içki içmek, yoksulluk ve utanç korkusuyla kız çocuklarını toprağa diri diri gömmek olan ve kelimenin tam manasıyla cahil olan bir çerçevede yeti­şen Abdullah oğlu Muhammed'in, Kur'an'ı kendi kafasından uydurmadığı bel­geliyorlar. Evet, bu nurun, Muhammed (s.a.v.)'in kendi yanından uydurul­muş olması mümkün değildir. Bu a,hlaki yüceliğin o cahiliyet toplumundan doğması mümkün değildir. Zira kişi, yanında mevcut olmayan şeyi veremez.

Böylesine cahil bir toplum, yukarıdaki ayetlerde her türlü hayır ve İyili­ğe davet eden, her türlü günah ve kötülüğü yasaklayan böyle bir peygamberi yetiştirebilir mi?!! Ey Muhammedi Bunlar, sana vahy edilen hikmetlerdir.-Fakat bu öyle bir mucizedir ki, şu Kur'an'ın, Muhammed tarafından değil de Al­lah katından gönderilmiş olduğuna delâlet ediyor. Ey müşrikler! Bu Kur'an-ın Muhammed (s.a.v.) tarafından uydurulmuş olduğunu söylüyorsanız; de­yin bakalım bunu O'na öğreten kimdir? Temiz, salih bir toplum kuran esasla­rı O'na bildiren kimdir? Yirminci yüzyıldaki ahlak filozofları, temiz ve sağ­lıklı bir toplum kurmak için bir araya gelseler bile, bize bu esasları önerip tavsiye edebilirler mi? Ne dersiniz?

Yukarıdaki ayetler, Allah'a ortak koşmayı yasaklamakla söze başlıyor­lar. Sonra, ana-babaya iyilik etmeyi emrediyor ve yukarıda sayılan diğer üs­tün manâları tavsiye ediyorlar. Bu Kur'an'ın, Allah tarafından vahy edildiği­ni ispatlıyor, sonra Allah'a ortak koşmayı yasaklıyor; kâfirlerin, kızların Al­lah'a, erkeklerin de kendilerine ait olduğunu söylerken vermiş oldukları hük­mün zalimane bir hüküm olduğunu açıklıyor, sonra da Kur'an-ı Kerim'den sözediyorlar.

Kur'an-ı Kerim'in bu muntazam ifadeleri, Allah'a ortak koşmanın teh­likeli olduğunu; bu emirlerle yasakların, dinin isteyip özendirdiği hususlar olduğunu açıklıyorlar. İnsanların düşünüp ibret almaları İçin Kur'an'daki ma­naları, Allah'ın, en güzel ve en mükemmel şekillere çevirip anlattığını açıkla­maktadır. Ama bütün bunlar, onlara, haktan kaçmak ve büyüklük taslamaktan başka bir katkıda bulunmuyor.

Bu ayetlerle Öncekiler arasındaki ilişki açıktır. Zira Kur'an-ı Kerim, ahi-reti isteyip ahirete yaraşır işler yapan mü'min kimselerden sözediyor; bunun ardından İnsanı ahirete ulaştırıcı, ahiret mutluluğuna kavuşturucu hususları detaylı oiarak açıklıyor. Bununla beraber davranışları boşa çıkarıcı şirki an­latıyor.

Şimdi de, anılan ayetleri ayrıntılı olarak ele alalım: [28]

 

 

Tevhid:

 

Allah ile beraber O'dan başkasını tanrı edinme. Yoksa kınanmış ve yal­nız bırakılmış olursun. Rabbin, sadece kendisine kulluk edip ibadette bulun­manıza hükmetti. Buradaki hitap, taşıdığı haberin öneminden dolayı, görü­nürde Peygamber (s.a.v.)'edir. Ama aslında bu hitap herkesedir. Ayetin ifa­de ettiği anlam şudur:

Seni yaratan ve sana rızık veren Allah ile beraber, O'ndan başkasını her ne şekil ve surette olursa olsun, tanrı edinme. Kendisine ibadet edilmesi gere­ken, sadece O'dur. O'ndan başkasını tanrı edinirsen, Allah tarafından, me­lekler ve bütün insanlar'tarafmdan kınanıp yalnız bırakılırsın. Çünkü bu du­rumlarda sen, Allah'tan başkasına ibadet etmiş oluyorsun. Allah'a ortak koş­tuğun varlık ta seni yalnız bırakır. Çünkü O, ne fayda verebilir, ne de zarar. Rabbin, dönülmez ve eksiksiz bîr yargıyla hükmetti ki; yalnızca kendisine kul­luk edesiniz. Zira O, kullarının üstünde kahredici güce sahiptir. O, her işini hikmetle yapar. Herşeyden haberdardır, [29]

 

 

Ana-Babaya İyilik:

 

"Ana-babaya iyilik etmenizi emretti. îkisİnden birisi, yahut her ikisi, se­nin yanında ihtiyarlık çağma ulaşır (ihtiyarlık zamanlarında senin yanında kalırlar)sa sakın onlara "Öf!" deme, onları azarlama! Onlara güzel söz söyle.

Onlara acıyarak, alçak gönüllülük kanadını ger. (Onlara karşı alçak gö­nüllü ol) ve: "Ey (her varlığı terbiye edip yetiştiren) Rabbim! Bunlar beni kü­çükken nasıl (acıyıp) yetiştirdilerse, sen de bunlara (Öyle) acı!" de."

Rabbin, ana-babaya ilişkilerde, daha ötesinde bir iyiliğin düşünüleme­yeceği bir iyilikte bulunmanıza hükmetti. Çünkü ana-babaya karşı bütün sevgi ve şefkat sebepleri bir arada bulunmaktadır. însanın en yakın akrabasıdırlar. Aranızda kopmaz bağlar vardır. Güzel bir bağ ve yakınlık vardır. Tam bir analık ve babalık şefkati vardır. Bunda şaşılacak bir durum yoktur. Şefkate şiddetle muhtaç bulunduğun bir zamanda sana karşı iç güdüsel şefkatle bu­lunan ilk insanlar, anan ile babandır. Onların bu iyiliklerine güzelce karşılık vermen, insanlık gereğidir. "Bu iyiliklerinden daha güzel bir şekilde onlara karşılık ver." demiyorum. Çünkü ana-babanin yaptıkları iyiliğe denk bir iyilik yoktur. Bu nedenle Kur'an-ı Kerim'in, ifadelerinde, Allah'a ibadet etme emri ile ana babaya iyilik etme emrini bir arada andığını görüyoruz. Bir baş­ka ayette Cenab-i Allah'ın; "Bana ve anana babana şükret”[30]  diye emir bu­yurduğunu görüyoruz. Bunda garipsenecek bir durum yoktur.

Ey insan, senin bedeninin görünen kısmını oluşturan, anan İle baban­dır. Seni yaratan ve yaratılışını düzgün kılan, bedenine kendi ruhundan üfle­yen, Allah'dır. Sadece O'na kulluk et. O'na hiç bir şeyi ortak koşma. Daha önce sana yaptıklarına denk gelecek biçimde ana-babana iyilik et.

Bu iyilik emri, her durumu kapsayacak derecede geneldir. Bu emrin bu­raya konulusu, ana-babaya İyiliğin, dinin temel ve aslından olduğuna işaret ediyor.

Bu arada özel olarak anlatılması gereken bazı hususlar da vardır. Mesela:

Ana-babandan biri veya her ikisi, yaşlılıklarında yanında kalırlarsa, on­lara karşı "öf!" deme, elem ve sıkıntı ifade edici sözler söyleme! Yaşlı adam zayıftır, acizdir, kusur ve eziyet görmeden yapılacak yardımlara muhtaçtır. "Allahdır ki sizi zaafdan yarattı. Sonra zayıflığın ardından (size) bir kuvvet verdi. Sonra kuvvetin ardından da zayıflık ve ihtiyarlık verdi"[31]

Evladın sıkıntı ve elem ifade edici sözleri söyleme yasağı, ana-babanm yaşlılık zamanlarına mahsus değildir. Aksine, para kazanmaktan aciz kaldı­ğı için babasını küçümsediği zamanlar başta olmak üzere, her hal ve duruma mahsustur.

Onlara hoş ve yumuşak sözler söyle. Onlara karşı edepli ve utangaç ol, onurlarım koru. Acımadan dolayı onlara küçülme kanadım ger. Alçak gö­nüllü ol. Onlara karşı güzelce riayetkar ol. Eksiklerini, gediklerini kapat. Ayette sanki şöyle denmek istenmiştir: Sen küçük iken seni bağırlarına bastıkları gi­bi-, sen de onları bağrına bas. Onlara karşı mütevazı ol. Kucağını, onlar için yumuşak tut. Onlara fazlasıyla sevgi ve şefkat göstererek tevazu kanadını'ser. Çünkü onlar, Allah'ın yaratıkları içinde şefkatlerine en fazla muhtaç olduk­ları bir kimsenin (kendi çocuklarının) şefkatine muhtaçtırlar.

Bununla da yetinme. "Ey Rabbim, onlara acı. Günahlarını bağışla. Çünkü ben küçük iken onlar beni besleyip yetiştirdiler" de.

Görülüyor ki, Cenab-i Allah, ana-babaya iyilik etme emri üzerinde faz­lasıyla duruyor. Onlara karşı kötü davrananların tenlerini ürpertecek derece­de bu emrini tekrarlıyor. Bir hadis-i şeriflerinde Peygamber (s.a.v.) "Cen­net, anaların ayaklan altındadır" diyor. Bir başka hadis-i şeriflerindeyse şöyle buyuruyor: "Cebrail bana geldi. Ve şöyle dedi: "Ey Muhammed, yanında sen(in mübarek adın) zikredilip te sana salat-ü selamda bulunmayan adamın burnu yere sürülsün. "Amîn de" "amîn" dedim sonra şöyle dedi: "Üzerine Ramazan ayı giren, sonra da bağışlanmamış olarak (ramazan ayı) çıkan ada­mın burnu yere sürülsün. "Amîn" de". "Amîn dedim. Sonra şöyle dedi: "Ana-babasi veya ikisinden biri kendisinin yanında kalıp kendisini cennete sokma­dıkları adamın burnu yere sürülsün "Amîn" de. "Amîn dedim".

"Rabbiniz, içlerinizdekini daha iyi bilir. Eğer siz iyi kişiler olursamz,şüp~ hcsiz ki O, Icvbc edenleri bağışlayandır."

Bu ek paragrafta anlıyoruz ki, asıl dikkate alman şey kalbdir, kalbdeki şeylerdir. Allah bilir ya bir kimse, kasıtlı olmaksızın bir suç işlerse ve kendisi iyi kimselerden olup hüsn-ü niyet sahibiyse, Cenab-i Allah, onu o fiilinden dolayı cezalandırmaz; Yaptığınız kötülükten dolayı pişman olup tevbe eder ve Allah'a yönelirseniz, bilin ki; Allah tevbe edenleri bağışlayan ve onlara mer­hamet edendir. [32]

 

 

Akrabanın, Düşkünlerin Ve Yolda Kalmışların Hakkı:

 

"(Seninle) akrabalığı olana, yoksula ve yolcuya hakkını ver". Bu hitap; ümmetindeki bireyleri teşvik edip, gönüllerini alevlendirerek harekete geçir­mek için Peygamber (s.a.v.)'e dir. Ya da bu hitap, bu emirlere hedef olabilen herkesedir. Akrabanın hakkı, Allah'ın defalarca emretmiş olduğu Sıla-i Ra­himdir. Akrabaları ziyaret ederek aradaki bağlan korumaktır. Buradaki emir vücup mu ifade ediyor, yoksa mendupluk mu? Bu emir sadece ata ile evladı mı ilgilendiriyor? Yoksa kardeş, bacı ve amca çocukları gibi diğer yakınları da ilgilendiriyor mu?

Ebu Hanife'ye göre bu emir, vücup ifade ediyor. Varlıklı kimsenin, ak­rabalarına iyilik ve yardımda bulunması vaciptir. Hele bu akrabalar bacı, kar­deş, ana, baba ve oğul gibi mahremlerden iseler, onlara iyilik ve yardımda bulunmak öncelikle vacib olur.

İmam Şafiîye göre bu emir mendupluk ifade ediyor. Ancak usul ve -rû'dan olan akrabaların nafakalarını temin etmek vaciptir. Diğerlerinin na­fakasını temin etmek zorunlu değildir. Esas alınması gereken husus, elden geldiğince akrabalık bağlarını sürdürmenin ve ziyaretleşmenin vacip oluşu­dur. Karşılıklı sevgi ve şefkat, kalbî bir iştir. Bu duyguyu kanun zoruyla kal­be yerleştiremezsiniz.

Düşkünlerin ve yolda kalmışların haklanna gelince bu, vacip veya ınen-dup sadakadandır. Kendilerine iyilik yapılması hususunda akrabalar elbette-kî daha önceliklidirler. Buraya kadar sıralanan emirlerden sonra, sıra bazı yasaklara geliyor. İfrat ve tefrite sapmaksızın ortalama bir yaşam tarzı sür-raemiz için Cenab-ı Allah, malımızı rast gele saçıp savurmaktan bizleri sa­kındırıyor. [33]

 

 

Saçıp-Savurma:

 

"(Malım gereksiz yere) saçıp savurma. Çünkü (gereksiz yere mallarını) saçıp savuranlar, şeytanların kardeşlen olmuşlardrr. Şeytan ise Rabbinc karşı çok nankördür!".

islâmiyet dindir, devlettir, inançtır, ameldir, fikirdir, nizâmdır, toplumdur ve uygarlıktır. Bunun böyle olduğunu da; insanı savurganlıktan sakındırıp ikti-sadli olmaya özendirmesi ortaya koymaktadır. Kur'an-ı Kerim'in buradaki üslu­bu, savurganları şeytanların kardeşleri olarak nitelemesi, güzel bîr üslub ve Üs­tün bir tasvir örneğidir. Bu örnek, savurganları çirkin bir görünümle ortaya koy­maktadır. Çünkü onlar, şeytanların kardeşleri olmuşlardır. Şeytan ise, Rab-binin nimetlerine karşı çok nankörlük etmiştir. Aynı şekilde savurganlar da Rablerinin nimetlerine karşı nankörlük etmiş,yerilecek bir biçimde israf ya­parak mallarını dağıtmışlardır. Zira onlar, şer'an güzel görülebilecek sınırı aşmışlardır. Ayet-i kerime, savurganın şeytana denk ve eş olduğunu ifade ediyor. Şeytan, Rabbine karşı nankörlük etmiştir. Savurgan ise, Allah'ın nimetini in­kar etmiştir. Elin dar olduğu, veya Allah'ın sana rahmet kapısını açarak yere­ceğini umduğun malın olmadığı için; akrabalara, düşkünlere ve yolda kal­mışlara ikram edemezsen; güzel vaad ve makbul mazeret beyan etme gibi hoş ve yumuşak sözlerle onların gönlünü al. [34]

 

 

Masrafları Orta Yolda Tutmak:

 

"El (hr)ini boynuna bağlanmış yapma, tamamen de açma. Sonra kına­nır, hasret İçinde kalırsın!"

Bu, masrafları orîa seviyede tutmak, temsili bir surette yaşam standardı­nı orta düzeyde tutma emridir. Şöyle ki: Cimri kişi, elleri boynuna bağlı kim­seye benzer. Hiç bir halde mali tasarrufta bulunamaz.

Hesapsız surette malını sağa sola saçan kimse ise, İçinde hiç bir şey kal­mayacak şekilde elini sonuna kadar açan kimseye benzer.

Gerçekten de her fazilet, iki rezalet arasındadır. Hem cimrilik kınanı­yor, hem israf kınanıyor. İkisinin ortasını bulmaksa aklen ve şer'an İstenilir. Şüphesiz malını sıkı sıkıya tutan cimri kimse, hem Allah hem de insanlar ta­rafından kınanmıştır. Malını yersizce savuran da elden kaçırdığı hayırlı fır­satlardan dolayı pişmanlık çekip hasrete düşer. Artık kendisinden hiç bir ha­yır ve umut beklenmez. Ey kardeşim! Kur'an'ın talimatlarına ve doğru yola iletmesine, birey ve toplum olarak batılı milletlerin ekonomi alanındaki iler­lemelerine dikkatle bak. İslam nizamının, en modern ekonomik düzenlerden geri kalır yanı var mıdır?!! Şüphesiz Rabbin, aklına ve aslına bakmaksızın dilediği kuluna geniş n/A verir ve rızkını bollaştınr. Yine dilediği kuluna da rızkı ölçülü verir ve rızkını kısar. O, kullarının durumunu çok iyi bilir. "Al­lah kullarına rızkı bollastırsaydı, yeryüzünde azarlardı. Fakat (O, rızkı) dilediği ölçüde indiriyor. Çünkü O, kuliannı(n her halini) haber alandır, gören­dir"[35]

İnsanın iktisadlı olması emredildikten sonra bu ayetin burada ek olarak anılmasmdaki sebep şu olsa gerek: Bizler iktisadlı davranmakla emrolunmu-şuz. Çünkü iktisadlı olmak, hikmettir. Zenginlik ve fakirliğe gelince bunun mercii sadece yüce Allah'dır. [36]

 

 

Kız Çocuklarının Diri Diri Toprağa Gömmenin Haramlığı:

 

"Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da sizi de biz bes­liyoruz. Onları öldürmek, büyük günahtır"[37]. İslamın en kuvvetli silahlar­la savaştığı ve insanlara en çirkin bir şekilde tasvir ettiği cahiliyet devri ge­leneklerinden biri de, yoksulluk korkusu veya onlar dolayısıyla kendilerine ulaşacak utancı önceden önlemek için babaların kız çocuklarını diri diri top­rağa gömmeleri idi. Bu ayette de belirtildiği gibi babalar, fakirlik korkusuyla kız çocuklarını diri diri toprağa gömerlerdi. Bu nedenle, "Onları da sizi de biz besliyoruz" denilmiştir. Bu ayet, cahiliyet döneminin varlıklı insanlarına sesleniyor. Babalar, kız çocuklarını bazen geçim sıkıntısı korkusu nedeniyle diri diri toprağa gömerlerdi. Bu sebeple En'am suresinde "Sizi de onları da biz besliyoruz" denilmiştir. Bu ayet, fakirlere hitab etmektedir.

Fakirlik veya utanç dolayısıyla çocukları öldürmek, büyük bir hata ve günahtır. [38]

 

 

Zinanın Hanımlığı:

 

"Zinaya yaklaşmayın, çünkü o, açık bir kötülüktür, çok kütü bir yoldur".

Zina, insanlığın temel ilkeleriyle taban tabana zıttır. İslam onu asla tasvîb etmemiş, hiç bir yasa onu teyîd etmemiştir. Çünkü zina ile ırzlar çiğnen­mekte, soylar birbirine karışmakta, mahremiyetler ve yasaklar ayak altına alın­makta, sosyal ve medenî temeller yıkılmaktadır. Bir toplumda zina yayılacak olursa, Cenab-ı Allah onları mutlaka hastalık ve acılarla İmtihan eder. Onla­rın başına fakirlik, horluk ve zilleti bela eder. Peygamber (s.a.v.) ne doğru buyurmuş: "Zinakârı yoksullukla müjdele. Bir zaman sonra olsa bile (o, mutlaka yoksul düşer)".

"Zina eden kimse ile, evinin duvarıyla olsa bile zina edilir".

"Zina eden erkek, zina eden veya puta tapan kadından başkasıyla ev­lenmez; Zina eden kadın da zina eden veya puta tapan erkekten başkasıyla evlenmez. Bu (tür evlenmek) mü'minîere haram kılınmıştır”[39]

Bunda şaşılacak bir durum yoktur. Çünkü Cenab-ı Allah "O (Zina) çok kötü bir yoldur" demiştir.

Zinayı bu şekilde haram kılan islam hükmü ile, zina eden kadının rüş-dünü ispatlamış olması ve günül rızasıyla yapmış olması durumunda mubah sayan Avrupa kanunları arasından ne kadar fark var, görün! Bu kadının na­musu, sanki malıymış ta kendisi razı olunca zinası mubah sayılıyor! Soyların zina dolayısıyla birbirine karışması, sanki hiç te önemli değilmiş! Olacak şey mi bu?

Kelamı bu olan Allah ne yücedir!

Bu anlatılanlardan belki öğüt alırsınız ey insanlar! [40]

 

 

 

Adam Öldürmenin Haramlığı:

 

"Allah'ın haram kıldığı cam haksız yere öldürmeyin. Kim zulmen Öldü-rülürse, onun velisi (olan mirasçısı) na yetki vermişizdir, (öldürülenin hakkı­nı arar. Ancak o da) öldürme de aşın gitmesin. (Katil yerine katilin akrabası­nı veya katille beraber bir başkasını öldürmesin). Çünkü kendisine yardım edilmiş (yetki verilmiştir"[41]

Adam öldürmek Allah'ın yaratıkların a.karşı tecavüzdür. Allah'ın yasa­ğını çiğnemektir. Yüce Allah, insanlık binasını kuruyor. Günahkar katil İse, o binayı yıkıp tecavüz ediyor. İnsan, sadece kendi nefsinin malı değildir. O, ancak devletin ve toplumun malıdır. İntihar etmek, işte bu nedenle haram kılınmıştır. Haksız yere adam öldürmek te haram kılınmıştır. Bir kimse inti­har ederse, kendini öldürdüğü için, günahtır. Başkasını öldürense, mütecaviz ve günahkardır. Üç haktan biri olmadıkça adam öldürmek, mubah olmaz. 1) Kısas jçin olmadan bir müslümam öldüren, 2) Evlenmiş olduğu halde zina eden, 3) İslamdan dönen kimse.

Bu üç kişinin kanı mubahtır, öldürülmeyi haketmeden zulmen öldürü­len kimsenin velisi, onun hakkını aramak hususunda yetkilidir. Katile kısas uygulatır. Ama o da öldürmekte aşın gitmesin. Katilden başkasını öldürme­sin. Nitekim cahiliyet devrindeki İnsanlar, bir kişi için bir topluluğu öldürür­lerdi. Böyle yapmak, onlar için büyük bir şerefti. İşte Mühelhel bin Ebi Re-bia, Bücery bin el-Haris bin Abbad'ı öldürdüğü zaman bakın neler demiş: Sen ancak Küleyb'in papucu edersin Küleyb'e karşılık

Mürreoğullannm tümünü öldürmezsem İntikam almış sayılmam.

Ey maktulün velisi! Katilden başkasını öldürerek, öldürmekte fazla İleri gitme. Sen, Allah ve bütün müslümanlar tarafından desteklenmiş ve yardım

görmüşsün. Çünkü maktul için kısas uvgulatma yetkilerine sahip kılınmış­sın. [42]

 

 

Yetim Malını Yemenin Haranılığı:

 

"Yetim mâlına yaklaşmayın. Ancak erginlik çağma erişinceye kadar en güzel bir tarzda (onun malını kullanıp geliştirebilirsiniz)"[43]

İslamiyet, nefislerimizi yüksek bir islami terbiye ile eğitiyor, gönlümüze yüce ideallerin fidanlarını dikiyor. İşte, yetim malını yememizi haram kılı­yor. Çünkü yetim, zayıf ve düşkündür, gücü kuvveti yoktur. Yetime yararı ulaşacak en güzel bir yöntemle olmadıkça, yetimin malına yaklaşmamızı ya­saklıyor. Mutlak surette yetimin malından uzak durmak veya yetimin malına yaklaşmak haramdır, ya da helaldir, diyemeyiz. Ancak haram olan, onun ma­lına herhangi bir surette tecavüzde bulunmaktır. Erginlik çağına ermeden, aklını tamamlayıp rüştünü ispatlamadan yetimin malına tecavüzde bulunul­maz. Erginlik çağına erip reşid olunca da, islamın bütün mensuplarına uygulanan genel yasalarına tabi olur. [44]

 

 

Ahde Vefa:

 

"Ahdi de yerine getirin. Çünkü (insan) ahd(İn) den sorulacaktır". Ahde vefa, islamın yüksek faziletlerinden biridir. Verilen sözü yerine getirmemek, rezilliklerden ve münafıkların sıfatlarından biridir. Üzülerek belirtelim ki, ahde vefayı batılılarda görüyoruz. Oysa ki; dinleri, onları vefakârlığa teşvik etme­miştir. Bize gelince, ahde vefasızlık bizde vardır. Bu, bizim bir karakterimiz haline gelmiştir. Ahİd genel bir şey olup, seninle Allah arasındaki ve seninle insanlar arasındaki ahdi kapsar. [45]

 

 

Tam Ölçmek Ve Tam Tartmak:

 

"Ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam yapın. Doğru terazi ile tartın. Bu daha iyidir. Sonu da daha güzeldir"[46]

İşte böyle batıldan arınmış olan tertemiz dinimiz, bütün anlamıyla biz­deki maddecilik ve bencillikle savaşıyor. Bize yücelik ve alçaklıktan uzaklaş­ma eğilimi aşılıyor. Her hususta adaletli olmamızı telkin ediyor. Bir kimseye mal satarken veya bir kimseden mal satın alırken tam ölçmemizi, tarttığımız her şeyde dosdoğru ölçülere ve adalete sarılmamızı emrediyor. Şüphesiz bu daha hayırlıdır ve sonuç bakımından daha güzeldir. Zira tecrübeyle sabittir ki, ölçü ve tartıya hile katan tüccar, bütün insanlar tarafından öfke ve nefret­le karşılanır.

Doğruluktan şaşmayan tüccar ise her zaman çok kâr edip kazanır. Esef­le belirtelim ki yabancı tüccarların, doğru sözlü tam ölçüp tartan kimseler ol­duklarını görüyoruz. [47]

 

 

Ayıpları Araştırmak Ve Tahminle Konuşmak:

 

"Bilmediğin bir şeyin ardına düşme; çünkü kulak, göz ve gönü! bunla­rın hepsi ondan (o yaptığın kötü işten) sorumludur".

Batıldan arınmış olan tertemiz dinimiz, yaşantı ve gidişatımızda zan ve tahmine uymamamız ve bilmediğimiz şeyin ardına düşmememiz gerektiğini bize sahklıyor. Şu halde bir insanın bilmediği bir şeyi söylemesinin veya bil­mediği bir şeyi yapmasının doğru olmadığı, bilinen bir gerçektir. Ey müslü-man! Bilmediğin bir hususta bir kimseyi kınaman, sana yaraşmaz. Öyleyse yalan şahitlik yapmak, yalan konuşmak, iftira etmek, zanna dayanarak İn­sanlar hakkında konuşmak, başkalarının gizliliklerini araştırmak, şer'an ha­ram kılınmıştır. Zira göz, kulak ve gönül, bunların hepsi, o yaptığı kötü iş­ten sorumludur. Bunların sahiplerine kıyamet gününde şöyle bir soru soru­lacaktır: Dinlemenin helal olmadığı şeyi niçin dinledin? Bakmanın helâl ol­madığı şeye niçin baktın? Üzerine kastetip yönelmenin helal olmadığı şeye niçin kastedip yöneldin? Hem şunu bil ki, gizlilikleri ve ayıpları araştırmak, zan ve tahminlerde bulunmak, buna göre hüküm vermek, şarkhlara,özellikle müslümanlarm payına düşen bîr hastalıktır. Bu, insanın kişiliğinin zayıflığı­na, maddeye battığına ve saf olmadığına işaret eder. [48]

 

 

Büyüklenmek Ve Salınarak Yürümenin Yasakhğı:

 

"Yeryüzünde kabara kabara yürüme. Çünkü sen, yeri yırtamazsm, boy­ca da dağlara erişemezsin! Bunların hepsi kötü olup, Rabbinin katında hoş görülmeyen şeylerdir".

Büyüklenmek, salınarak ve kabara kabara yürümek, ruhsal olan iki has­talıktır. Bu hastalıklar, bazı insanların yakalanmış oldukları aşağılık koplek-sinden kaynaklanmaktadırlar. Kişiliği yüce, aklî kapasitesi geniş olan bir in­san, asla büyüklük taslamaz ve kabara kabara yürümez. Bu nedenle islâmi­yet, bunu yasaklamış ve yasaklamayı da şu gerekçeye bağlamıştır: Çünkü sen, yürüdüğün zaman yeri yırtamazsın. Kendini ne kadar dik tutup uzun boylu göstermek istesen de, boyca dağlara erişemezsin. Büyüklük taslayan gururlu kimseler, bu sözlerle tahkir edilmektedir. "Allah ile beraber başka bir tanrı edinme" mealindeki ayct-İ kerimeden itibaren buraya kadar anlatılanlar, Rab­binin katında hoşgörülmeyen kötü şeylerdir. Akıllı insanlar tarafından hoş karşılanmayan fena işlerdir.

Buraya kadar anlatılanlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerin bazısı-dır. Gerçekten bunlar, içine fesadın asla karışamayacağı sağlam sözler ve muh­kem ayetlerdir. Böyle bir düzen içinde yaşayan bir toplum erdemli, güçlü, onur­lu, faziletli, asil ve değerli bir toplum değil midir? Bu, islamin oluşturmaya davet ettiği toplumdur. Biz ve yapmakta olduğumuz işlere gelince, bununla İslamiyet suçlu gösterilemez. Yerilmesi gereken birileri varsa, o da bizleriz.

Allah ile beraber başka bir tanrı edinme. Aksi takdirde Allah, melekler ve bütün insanlar tarafından kınanmış, ilahi rahmetten kovulmuş olarak Ce­henneme atılırsın. İşin başının da sonunun da tevhid olduğu hususunda in­sanı uyarmak İçin bu yasak burada tekraren söylenmiştir. Niyeti olmayan kim­senin ameli boşa çıkar. Yaptığı işle Allah'tan başkasını kasteden kimsenin çabası boşa çıkar, zannı da sonuçsuz kalır.

Cenab-ı Allah tevhidi emredip şirki yasakladıktan sonra, Allah'a çocuk isnad eden, özellikle kız çocuklarının Allah'a ait olduğunu söyleyenlerden -zetmiştir. Rabbiniz size ikramda mı bulunuyor ki; erkek çocuklarım size ait kılıyor ve melekleri de kızlar olarak kendine evlat ediniyor? Bunu akıl kabul eder mi? Doğrusu siz, suçu büyük ve günahı çok olan bir söz söylüyorsu­nuz? "O halde bu, insafsızca bir taksim”[49]. Kız çocuklarından hoşlanmı­yorsunuz. Erkek evlat seviyorsunuz. Çocukları nasıl böyle taksim edersiniz? Erkekler size, kızlar da Allah'a!...

Hayır ve kurtuluşun, böylesine derlİ toplu bir şekilde açıklanmasından sonra Cenab-ı Allah, kullarına nimetini hatırlatarak şöyle boyuruyor: Düşü­nüp ibret alsınlar diye, bu Kur'an'da manaları türlü şekillere koyup açıkla­rız. Ama bu onların haktan kaçmalarına, haddi aşmalarına, yeryüzünde bü­yüklük taslamalarına ve düzenbazlıklarına katkıda bulunmaktan başka bir şey yapmaz. Onların bu yaptıklarının cezası, kızgın ateşli Cehennemdir. [50]

 

Allah'a  Ortak   Koşanlara   Reddiye

 

42- Ey Muhammedi De ki: "Eğer dedikleri gibi Allah 'la beraber tau­nlar bulunsaydı, o takdirde hepsi arşın sahibiyle savaşmaya bir yol ararlardı."

43- O, onların söylediklerinden münezzehdir, yüce'dir, ulu'dur.

44- Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O'nu teşbih eder; O'nu hamd ile tesbîh etmeyen hiç bir şey yoktur; fakat siz onların teşbihlerini anlamazsı­nız. Doğrusu O Halım olandır, bağışlayan'dir. [51]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Noksanlıklardan münezzeh yüce Allah, müşriklerin, "Melekler, Allah'ın kızlarıdır" anlamındaki iddialarını ve yanılgılarını belirledikten sonra çok tan­rıcılık inancını iptal etti, Allah'ın birliğini ve eksiklerinden münezzeh oldu­ğunu ispatladı. [52]

 

Açıklama:

 

Ey Muhammedi Onlara de ki: Ey müşrikler! Eğer iddia ettiğiniz gibi kut­lu ve yüce Allah ile beraber ve başka tanrılar mevcud olsaydı, o zaman öteki tanrılar, Arş'ın sahibine yaklaşmak ve O'nunla savaşmak için bir yol arar­lardı. Tanrılık konusunda birbirleriyle çekişirlerdi. "Eğer yerde, gökte Allah'tan başka tanrılar olsaydı, ikisi de (yer de, gök te) bozulup gitmişti'[53]

Allah, onların bu günah sözlerinden ve yanlış inançlarından aşkındır. Kendi makamına uygun olarak onların bu asılsız iddialarından çok yücedir. Zira mutlak zengin ile mutlak fakir arasında büyük bir fark ve geniş bir me­safe vardır.

Bundan sonra yüce Allah, kendi mülkünün büyüklüğünü, saltanatının ululuğu ile, birliğinin mükemmelliğine dair görüntüleri açıklamış ve şöyle bu­yurmuştur: Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar, O'nu teşbih (anar­lar) ederler. Kâinatta, O'nu Övgü ile ve lisan-t haliyle teşbih etmeyen hiç bir varlık yoktur. Ama sîzler, ey müşrikler! Onların teşbihlerini anlamazsınız. Kâ­inattaki insan, hayvan, bitki, ağaç, cansız varlıklar, gök cisimleri; her şeye muktedir, serbest, bir ve tek olan bir yaratıcının varlığına kuvvetle delalet eder­ler. Her şey, şükran ve övgü ile Allah'ı teşbih eder. "Her şeyde O'nun için bir alâmet vardir, O'nun bir olduğuna delalet eder."

Ne var ki, kâinatın dilinden ve varlıkların işaretlerinden anlamayan kim­seler, bunu anlamazlar. Bunu asla kavrayamazlar. Bununla beraber Cenab-ı Allah, kullarına karşı yumuşak huyludur. Kötülükleri affedip bağışlayan ve kullarının tevbesinİ kabul buyurandır.

"Küfredenlere de ki, (bu yaptıklarına) son verirlerse, geçmişte olan (günahîan), onlar İçin bağışlanır".[54]

 

Müşriklerin Küfür Ve İnadlarının Sırrı:

 

45- Ey Muhammedi Kur'an okuduğun zaman senin ile ahirete İnan­mayan kimseler araşma görünmeyen bir perde çekeriz.

46- Kur'an'ı anlarlar diye kalblerine örtüler ve kulaklarına da ağırlık koyduk. Kur'an 'da Rabbinİ bir tek olarak andığın zaman, onlar ürkerek ard~ larına dönerler.

47- Seni dinledikleri zaman neye kulak verdiklerini ve gizli toplantıla­rında zalimlerin: "Siz sadece büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz" dedikle­rini Biz çok iyi biliriz.

48- Sana nasıl misaller verdiklerine bir bak! Bu yüzden sapmışlardır, artık bir yol da bulamamaktadırlar. [55]

 

 

Bazı Kelimeler:

 

Perde. "Kinan" kelimesinin çoğulu olup Örtü ve per­de demektir. Ağrr duymak, sağırlık. [56]

 

 

Açıklama:

 

Ey Muhammedi Kur'an'ın, tümünü veya herhangi bir ayetini okuduğun zaman seninle, ahifete inanmayan şu müşrikler arasına kapalı bir perde ko­yarız. Artık gözleriyle Kur'an nurunu ve hidayetini göremezler. Kalblerine de kılıf geçirdik. Kur'an'ın manalarını anlayamaz, ayetlerini ve meselelerini dü­şünemezler. Kur'an1! kabul ve düşünme kulağıyla dinleyemesinler diye ku­laklarına ağırlık verdik. Bu sözler, müşriklerin Kur'an ve sahibine karşı ta­kındıkları tavrı temsil ve tasvir ediyor. Şöyle ki: İçinde bulundukları ve yaşa­makta oldukları durum, çevre, yalancı risayeti sevmeleri, çekememezlik duy­gusunun kalblerine iyice yerleşmesi... Evet bütün bunlar, kalbi ve gözü gö­rüp işitmekten alıkoyan perde durumundadır. "Fakat sağırlara sen mi duyuracaksın? "[57]

Keşşaf merhum der ki: Bu surenin 45. ayetinde geçen fiilini Cenab-ı Allah'ın kendi zatına İsnad etmesi, Kur'an'ı işitmeme ve anlamama olgusunun, müşriklerin yaratılıştan gelen ayrılmaz bir parçaları gibi sabit ol­duğunu göstermek içindir. Onlar derler ki: Vücudun el, göz, kulak, burun ve dil gibi duyu organları vardır. Ruhun da aynı şekilde batını (içsel) duyu organları vardır. Bu duyu organlarının yeri ise kalptir. Basiret diye ifade et­tikleri şey de budur. "Gözler kör olmaz (çünkü gözlerin körlüğü, geçici bir görme yetersizliğidir); fakat (asıl) göğüslerdeki kalbler kör olur”[58].

Kur'an-ı Kerim o bahtsızların görme ve işitme duyularının, kalblerinin yok olduğunu söylerken', mutlaka' kalbi basiret duyularının, ruhî duyuları­nın yok olduğunu söylemeyi kasdetmiştir. Bu durumda, onların hakikatten yüz çevirip küfretmelerinin sırrı anlaşılır. Zira duyulan dumura uğramıştır. Kur'an'da yalnız Rabbini andığın zaman, serkeşlik edip kaçarlar; çünkü akıllan, görülen ve duyulan şeylerin dışındakileri algılamaktan acizdir. As­lında onların akılları, maddeten soyutlanmış olan en büyük ilahi sırrı kavra­maktan acizdir.

Ey Muhammedi Biz onların, seni dinlerken ne sebeple dinlediklerini bi­liyoruz, Kur'an'ı dinlerken küfredip alay etmeleri dolayısıyla onları cezalan­dıracağız. Şüphesiz senin Rabbin, kalblerde olanı bilir. Onların, şeytanla baş-başa kaldıklarında kendi aralarında gizlice neler konuştuklarını da bilir. Zira hem kendi nefislerine, hem başkalarına zulmeden bu zalimler: "Siz büyüle­nip aklını karıştıran, dengesini yitiren, hükümlerinde yanılgıya düşen bir adam­dan başkasına uymuyorsunuz!" derler.

Ey düşünebilen herkes! Bakın hele Hz. Muhammed için nasıl misaller vermişler!... O'nun kâhin, büyücü, şair ve deli olduğunu söylemişler. Bütün bu iddialarında doğru yoldan sapmışlardır. Hak ve hidayet yolunu asla bula­mazlar! [59]

 

Ölüm Sonrası Diriliş Hakkındaki Şüpheleri Vf. Rıt Süphknin Reddi

 

49- "Biz kemik ve ufalanmış toprak olduğumuz zaman, yeniden mut­laka dirilecek miyiz? derler.

50-51- De ki: "İster taş veya demir ya da kalbinizde büyüttüğünüz başka bir yaratık olun, yine.de dirileceksiniz." "Bizi tekrar kim diriltir?" derler; deki: "Sizi ilk defa yaratan." Sana, başlarını sallayarak: "Ne zamandır bu?" derler. "Yakında olması mümkündür" de.

52- Sizi çağırdığı gün. O'na hamdcderek davetine uyarsınız ve kabir­lerinizde pek az bir müddet kaldığınızı sanırsınız.

53- İnanan kullanma söyle, en güze! şekilde konuşsunlar. Doğrusu şey­tan aralarını bozmak ister. Şeytan şüphesiz insanın apaçık düşmanıdır.

54- Rabbiniz sizi daha iyi bilir. Dilerse size merhamet eder veya dilerse size azab eder. Ey Muhammedi Biz seni onlara vekil olarak göndermedik.

55- Göklerde ve yerde olan kimseleri Rabbin daha iyi bilir. And olsun ki peygamberleri birbirinden üstün kılmış ve Davud'a Zebur vermişizdir. [60]

 

 

Bazı Kelimeler:

 

Ufalanarak toprak haline gelen şey. Başlarını sana hay­retle sallarlar. Vesvese bırakarak aralarını bozar.. [61]

 

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Önceki ayetlerde tevhİdden, Kur'an-ı Kerim'den ve müşriklerin küfür se­beplerinden söz edildi. Bu ayetlerdeyse, onların Ölüm sonrası dilİrişle ilgili asılsız şüphelerinden, sonra bu dirilişten söz ediliyor. Ayrıca müslümanlar, ilahi emirlere muhalefetten sakındırılıyor. Zira evreni kontrolünde tutup göz­eten Allah, her şeyi görmektedir. [62]

 

 

Açıklama:

 

Müşrikler kısır akılları ve kör kalbleriyle, ölüm sonrası diriliş; Hesap, sevap ve ceza için hayatın yeniden başlayacağı görüşüne karşı şöyle de­diler: insan ölünce kemikleri kurur, dağılır, parçalan birbirinden ayrılır ve alemin her tarafına saçılır. Bedenin unsunları başka şeylerle karışır. Düşü­nün bir kere: tnsanı denizdeki bir balık yutar da bedeni mesela o balık İçin bir gıdaya dönüşürse; bütün bunlardan sonra bedenin parçalan nasıl bir ara­ya gelir ve yeniden canlanır?!!

Dediler ki: Biz çürümüş, ufalanıp toprak haline gelmiş kemikler olduk­tan sonra mı dirilecek ve duyan, hareket eden, idrâk eden yepyeni canlı yara­tıklar haline geleceğiz?!! Doğrusu bu, çok şaşılacak bir durumdur!

Cenab-ı Allah, onların bu şüphelerini şu sözlerle reddetti: Ölen vücuda hayatı iade etmek mümkün olan bir iştir. Hatta bu,Allah'a vücudu İlk yarat­masına nispetle çok daha kolaydır. Bu, bizim idrâk ve yargılarımıza nispetle de çok kolaydır. Yoksa bütün insanları ve dağları yaratmak, Allah'a göre bir zerreyi yaratmak kadar basittir.

Ey müşrikler! Ölünün bedeninin hayattan çok uzak olan taş veya demi­re dönüştüğünü farzetseniz de, gönlünüzde büyüyen ve aklınıza tuhaf gelen gök ve yer gibi her şeye dönüştüğünü farzetseniz de; Ccnab-ı Allah onu yeni­den yaratıp canlandırmaya muktedirdir. Ölen bedeni hayata yeniden döndü­recek olan kimdir? diyorlar. Ey Muhammedi Onlara de ki: Sizi ilk evvela ya­ratıp meydana getiren zat, sizi hesaba çekmek için ölümden sonra diriltmeye de muktedirdir. Sen böyle deyince onlar.alaylı alaylı başlarını sallayacak, hayretle hareket edecek ve bu diriliş ne zaman olacak? diyeceklerdir. Onlara de ki: "Yakın olması umulur. Gelecek olan her şey yakındır". "Onlar onu uzak görüyorlar. Biz ise onu yakın görüyoruz"[63]

Hatırlayın o günü ki sizi çağıracak; siz de överek, itaat ederek, teslim olarak O'nun çağrısına uyacaksınız. Ölüm sonrası diriliş esnasında, gördü­ğünüz manzaraların korkunçluğundan dolayı, çok kısa bir süre beklemiş ol­duğunuzu sanırsınız.

İnanan kullarıma de ki: Müşriklerle karşılıklı konuşmalar yaparken sö­zün, en güzelini söylesinler. Ehl-i Kitap İle, en güzel bir yöntemle mücadele edip hakkı savunsunlar. "O'na yumuşak söz söyleyin"[64]. Zira şiddetli ve sert tonla hitapta bulunmak; insanları haktan nefret ettirir, onları inatçı kı­lar, büyüklük taslamalarına neden olur. Özellikle kalblerinde hastalık bulu­nan ve beraberlerinde şeytan bulunan kimseler, kendi aranızda ve başkalarıyla sizler arasında fesat çıkarmak için hiçbir gayretten yılmazlar. Çünkü şeytan aralarına girer ve fesat çıkarır. Doğrusu şeytan, insanın apaçık bir düşmanı­dır. Aralarında açıkça düşmanlık yapar.

Rabbiniz sizi daha İyi bilir. Dilerse size merhamet eder ve sizi hayra, İs­lama erişmeye muvaffak kılar. Ya da dilerse sizi azaplandırır, sizi nura ve doğru yola iletmez. Ey Muhammedi Biz seni onların üzerine vekil göndermedik ki, amellerini hesaba çekesin. Sen, yalnızca uyarıcı ve müjdecisin. Rabbin, gök­lerde ve yerde mevcud olanların hepsini kuşatıcı ve keşfedici ilmi ile bilir. "Yaratan bilmez mi? O latiftir (Bilgisi her şeyin içine geçen, herşeyî) haber alandır"[65].

Andolsun, Peygamberlerin kimini kimine üstün kıldık. Biz, yaratıkları­mızı çok iyi biliriz. Musa, keiîmetullahtır.İsa, Allah'ın kelimesi ve ruhudur. İbrahim, halilullah (Allah'ın dostu)dur. Muhammed, Allah'ın sevgilisi, pey­gamberlerin sonuncusu, îsra ve Mirâc mucizesinin sahibidir.

O'na Kur'an verilmesine şaşmayın. Hte Davud'a da Zebur'u vermişiz. Zebur'da; Muhammed'in son peygamber olduğu, ümmetinin de en hayırlı ümmet olduğu bildirilmiştir.

"Andolsun Tevrattan sonra Zebur'da da: "Arza mutlaka iyi kullarım varis olacak (bu yer onların eline geçecek)" diye yazmıştık"[66]

 

İnançları Konusunda Müşriklerle Münakaşa

 

56- De ki: "Allah'tan başka tanrı olduğunu sandıklarınızı çağırın; si­zin bir sıkıntınızı gidermeye ve onu değiştirmeye güçleri yetmez."

57- Taptıkları putlar Rablerine daha yakın olmak için vesile ararlar. O'nun rahmetini umar, azabından korkarlar. Zira Rabbinin azabı korkmağa değer.

58- Kıyamet gününden önce ortadan kaldırmayacağımız veya çetin aza­ba uğratmayacağımız bir şehir yoktur. Bu, Kitab'da yazılıdır.

59- Bizi mucize göndermekten alıkoyan, ancak, öncekilerin onları ya­lanlamış olmalarıdır. Semud mîlletine gözle görülebilen bir mu'cize, bir dişi deve vermiştik de ona zulmetmişlerdi. Oysa Biz mucizeleri yalnız korkutmak için göndeririz.

60- Sana: "Rabbin şüphesiz insanları kuşatmıştır" demiştik; sana gös­terdiğimiz rüya ile ve Kur'an 'da lanetlenmiş ağaçla sadece insanları denedik. Biz onları korkutuyoruz, fakat bu onlara büyük taşkınlık vermekten başka bir şeye yaramıyor. [67]

 

Bazı Kelimeler:

 

Bir halden başka bir hale veya bir yerden başka bir yere çevir­mek. Taat ve ibadetle Allah'a yaklaşmak. Korkunç. Onları kuşattı. Yani onlar, Allah'ın avucunda ve kudreti altındadırlar. [68]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Bu ayetlerle, Allah'tan başka melekler, İsa ve Uzeyr gibi akıllı varlıklara ibadet eden kimseler reddediliyor, bu inanışta olanlarla tartışılıyor. [69]

 

Açıklama:

 

Ey Muhammedi Şu, Allah'tan başkasını ona ortak koşarak bu ortakla­ra tapan ve bunların Allah'tan başka tanrılar olduklarına inandığınız ortak­ları çağırın bakalım. Çağrınıza cevap verebilecekler mi? Çağrınıza cevap ve­remezler, sıkıntıyı üzerinden kaldıramazlar, onu başka bir yere de aktaramazlar, Dahası, kendi nefislerine fayda veremedikleri gibi, kendilerine gelecek zararı da savamazlar. Allah'ı bırakıp ta Uzeyr ve Mesih gibi kendilerine taptığınız varlıklar da Rablerine dua ediyor, taat ve ibadetlerde bulunarak Allah'a yak­laşmanın yolunu arıyorlar. Kulluğu sadece Allah'a yaparlar. Bunlar, Allah'a en çok yakın ve O'na en fazla dost olanlardır. Çünkü bunlar Aiiah'ın en te­miz ve ihsâslı kullarıdır. Rablerinin rahmetini umuyorlar. Azabından korku­yorlar. Şüphesiz Rabbinin azabı korkuludur. Çünkü O; melek, peygamber gibi kullarının kendisinden öncelikle korkmaları gereken bir zattır. O'na Karşı tu­tum ve davranışlarınızda ya siz ne durumdasınız?! Nasıl olmalısınız?!!

Sonra yüce Allah, dünyanın ve dünya eh-îinin akıbetini açıklıyor.

İnanmamış ülkelerden hiçbir ülke yoktur ki, biz onları helak etmeyelim veya şiddetle köklerini kazıyacak bir azapla azaplandirmayalım. Bu, genel olan sabit bir hükümdür. Ve Zebur'da da yazılıdır.

Mekkeliler, Safa tepesini kendileri için altına dönüştürmesini, Mekkeyi kuşatan dağlan Mekke'den uzaklaştırmasını ve araziyi genişletmesini Hz. Pey­gamberden istemişlerdi. Cebrail, yanma geldi. Ve şöyle dedi: Eğer dilersen kavminin istekleri derhal yerine getirilir.

Ama onlar İnanmazlarsa, kendilerine süre tanınmaz. Şayet istersen, on­lara süre tanınır ve azapları ertelenir. Bundan sonra Cenab-ı Allah şu ayeti indirdi: "Bizi ayet (nuıcizc)ler göndermekten alıkoyan şey, evvelkilerin (onları) yalanlamış olmasıdır".

Bizi mucize göndermek ve onların isteklerini yerine getirmekten alıko­yan şey, öncekilerin onları yalanlamış olmasıdır. Şayet bir mucize gönderir­sek ve bunlar da bu mucizeyi yalanlarlarsa; kendilerine hiç süre tanınmaksı-zin derhal azablandinhrlar. Allah'ın asi toplumlara uyguladığı yasa budur.

Mucize gönderme işini, sırf öncekilerin onu yalanlamış olmalarından do­layı terkettik. Kendilerine gönderildikten sonra mucizeyi inkâr ederlerse, ön­ceki toplumların tepelerine inen azap, onların da tepelerine iner. Cenab-ı Al­lah, Hz. Muhammed'in kendilerine gönderilmiş olduğu ümmetin azabım,kı­yamete dek ertelemeyi murad buyurdu.

Hani biz, Semûd kavmine, istekleri üzerine bir mucize olarak dişi bir deve vermiştik. Bundan sonra onlar, bu mucizeyi yalanladılar. Deveyi boğaz­ladılar. Kendilerini şiddetli bir çığlık yakalayiverdi. Bu dişi deve mucizesini, basiret sahibi insanların idrâk edeceği apaçık bir mucize olarak ortaya koy­duk.

Burada Özellikle bu mucize anlatıldı. Çünkü Semûd kavminin harab ol­muş diyarlarının izleri ve kalıntıları, Mekke müşriklerine yakın bir yerdedir. Şam'a giderken yolları üzerindedir. Biz mucizeleri, insanları sadece uyarıp-korkutmak için gönderiyoruz. Bu ayet, münkirlerin kökünü kazıyan azabın anlatılmasından önce ortaya konulmuştur.

Sen ey Muhammedi Zaferi kazanacağına, Allah'ın seninle beraber oldu­ğuna, sana yardım edeceğine güven. Hatırla ö zamanı ki, sana şöyle demiş­tik: Şüphesiz senin Rabbin, insanları ilim ve kudretle kuşatmıştır. İnsanlar O'nun kabzasında ve kudreti altındadırlar, nereye gidiyorlar?!!

Sana gösterdiğimiz rüyayı ve Kur'an'da lanetlenmiş olan ağacı, insanla­rı imtihan için vesile yaptık. Peygamber (s.a.v.)'in gördüğü rüyaya gelince, bazıları demişler ki; Bu rüya, peygamberin Kureyş'e karşı zafer kazanacağı­na, Bedir'de ve diğer savaşlarda galibiyeti elde edeceğine, müşrik topluluğu­nun bozularak, geriye dönüp kaçacağına dair, Allah tarafından verilen bir müjdedir. Be nedenledir ki Peygamber (S. A.V.) efendimiz Bedir savaşı başla­mazdan önce, gölgeliğinde Hz. Ebu Bekir ile oturmaktayken şöyle demişti: "Allah'ım, ahdini ve va'dini yerine getirmeni senden istiyorum". Her halde rüyasında Cenab-ı Allah, müşrik kavmin birer birer düşüp öldükleri yerleri ona göstermiş olacak ki şöyle diyordu: "Şu, falanın düşüp öleceği yerdir. Şu da falanın düşüp öleceği yerdir?" Kureyş bu sözü ve Peygamber (s.a.v.)'in gördüğü rüyayı duydu, birbirlerine aktardılar; gülüp alaya aldılar. Azabın tez elden kendilerine gelmesini istediler. Cenab-ı Allah, "Zakkum ağacı,,, Gü­nahkârların yemeğidir"[70]. Ve o ağaç cehennemdedir, derken, müşrikler şöy­le dediler: Muhammed, Cehennem yakıtının taşlar ve İnsanlar olduğunu iddia ediyor ve Cehennemde ağaç biteceğini söylüyor.

Peygamber (s.a.v.)'in zafer kazanacağına ilişkin gördüğü bu rüya ve la­netli ağaç, insanları imtihan etmek için bir vesiledir. Bazıları buna İman etti, bazılarıysa küfrettiler. Ayet-i kerimede geçen rüya kelimesinin isra olayı an­lamına geldiğini söyleyenler de olmuştur. Bu rüya, insanları imtihan etmek için Peygamber (s.a.v.)'e gösterilmiştir. Bazıları îsra ve Mirâc olayına inan­mışlar, bazılarıysa inanmamışlardır. Bu olayın Peygamber (s.a.v.) uyanık­ken vukubulduğunu söyleyenler olduğu gibi, uykuda bir rüya şeklinde ken­disine gösterildiğini söyleyenler de olmuştur.

Biz, inkarcıları dünya ve ahirette azab ile korkuturuz. Bu, onların bü­yük azgınlıkta bulunmalarına katkıda bulunmaktan başka bir şey yapmaz. Bu haldeki bir kavim, önerdikleri mucizelerin kendilerine gönderilmesine nasıl inanırlar?!! [71]

 

Hastalığın Aslı

 

61- Meleklere: "Adem'e secde edin" demiştik, îblîs'ten başka hepsi secde etmiş, o ise: "Çamurdan yaradığına mı secde edeceğim?" demişti.

62- "Benden üstün kıldığını görüyor musun? Kıyamet gününe kadar beni ertelersen, and olsun ki, azı bir yana, onun soyunu kendi buyruğum al­tına alacağım" demişti.

63- Allah: "Haydi git! Onlardan sana kim uyarsa bil kî, Cehennem hepinizin cezası olur, hem de tam bir ceza" dedi.

64- "Sesinle, gücünün yettiğini yerinden oynat, onlara karşı yaya ve atlılarınla haykırarak yürü, mallarına ve çocuklarına ortak ol, onlara vaad-lerde bulun" —ama şeytan sadece onları aldatmak için vaadeder—:.

65- Doğrusu Benim mü'min kullarım üzerinde senin bir hakİmeyetin olamaz. Rabbin vekil olarak yeter. [72]

 

 

Bazı Kelimeler:

 

Gördün mü? Bana bildir. Pek azı dışında onları azdı­rarak köklerini kazıyacağım, sürükleyeceğim. Tam, eksiksiz. Tahrik et. Onlara bağır, üzerlerine yaygarayı bas. Yapabildiğin bütün tuzakları onlara kur.Aldatma, boş şey. [73]

 

 

Açıklama:

 

Kur'an-ı Kerim şirki, müşrikleri anlattıktan, onlarla münakaşa ettikten ve delille susturduktan sonra, belki öğüt alırlar diye onlara hastalğığm sebe­bini ve gerçek nedenim açıkladı; Lanetli iblis, onları-azdırma, içlerine vesve­se bırakma işini üstlendi. Kur'an-ı Kerim, îblis'in, insanlığın babası Hz. Adem'e karşı takındığı tavrı da açıklamıştır. Bu kıssa Kur'an-ı Kerim'de değişik şe­killer ve birbirine zıt biçimlerde yedi kez anlatılmıştır. Fakat bu kıssa, bu sû­redeki genel amaçla ve önceki ayetlerle sonraki ayetlerin özel amaçlarına uy­gun düşmektedir. Bu-nedenle bu kıssayı özet olarak anlatacağız.

Meleklere; Sevgilerini ve insanoğlunun üstünlüğünü ortaya koymaları için Adem'e secde etmçlerini söyledi. Bu, ibadet ve teslimiyet secdesi değil, sem­bolik bir secde olacaktı. Hepsi secde etti. Yalnız iblis secde etmedi. Secdeye yanaşmadı ve büyüklendi. Dedi ki: Çamurdan yarattığına mı secde edece­ğim? Oysa ki ben âteşten yaratıldım. Ben, Ondan daha iyiyim. O'na nasıl secde ederim?!! Bana Üstün kıldığın Adem'in durumunu bana anlat. Onun nesi yarmış? Onu ne diye bana üstün kıldın? Beni ateşten yarattın. Onuysa çamurdan yarattın. Andolsun, eğer beni kıyamet gününe kadar ertelersen, pek azı dışında onları azdırıp saptıracak ve onları hakimiyetim altına alaca­ğım. Azdı ram ayacağı m pek az kimseler, senin ihlâslı kullarındır. Yüce Allah buyurdu: Hadi git.. Üstlendiğin İşini yapmaya bak. Onlardan sana uyup ita­at eden olursa, onların da, senin de kalacağınız yer Cehennemdir. Hepinizin cezası Cehennem ateşidir. Tam bir ceza!..

Onlardan gücünün yettiğini sesinle yerinden oynat. Bütün kuvvetin ve aldatmanla çağır. Yayalarınla atlılarınla üzerlerine git.

Bu bir temsildir. Asıl söylenmek istenen şey şudur: Onlara karşı yapabi­leceğin bütün tuzaklarını kur. Onları azdırmak İçin, elinden geleni yapmak­ta kusur etme. Hırsızlık, gasb, hile, dalavere veya faiz almak gibi, Islama ay­kırı tasarruflarda bulunsunlar diye mallarına ortak ol. Zina yoluyla gayr-ı şer'i adlar taktırarak, evlenme ve boşanmalarda rıza ve benzeri şer'i hukuka saygısızlık yaptırarak evlatlarına da ortak ol. Edebildiğin kadarıyla onlara, asılsız ve uydurma vaadlerde bulun. Zaten şeytan onlara boş bir aldatmayı yalancı bir süslemeyi, batılı hak görüntüsünde göstermeyi vaad ediyor.

Benim kullarıma karşı senin bir gücün yoktur. Ancak sana uyanlara ha­kim olabilirsin. Kendisine dayanılacak vekil olarak Rabbin yeter. Şeytanın tu­zağını kullarından savar; onları, onun azdırmasından korur. Bundan öğreni­yoruz ki, insanlar İki sınıftırlar:

1- Mü'min ve takvalı sınıf. Bunlara şeytandan bir vesvese dokunduğu zaman hemen kendi nefislerini ve nefislerinin taşımakta olduğu ilahi emane^ ti hatırlarlar. Hesabı düşünürler. Allah'a sığınırlar. Gerçeği görürler. Nefisle­rini hesaba çekerler. Bu kulları azdırmak için.şeytan bir yol bulamaz.

2- Şeytan tarafından dost edinilen asi kimseler. Maldan, dünyadan ve kötülüğü emreden nefisten de yardım görerek şeytan, bunların üzerine hakimiyet kurar. [74]

 

Allah'ın Üzerimizdeki Nimetleri

 

66- Rabbiniz, bol nimetinden elde edesiniz diye, denizde gemileri sizin için yüzdürür. O, size merhamet eder.

67- Denizde bir sıkıntıya düştüğünüz zaman, Allah'tan başka yalvardiklarınız kaybolup gider, fakat O sizi karaya çıkararak kurtarınca yüz çevi­rirsiniz. Zaten insan pek nankördür.

68- Onun karada da, sizi yere batırmasından veya başınıza taş yağdır­masından güvende misiniz? Sonra kendinize bir koruyucu da bulamazsınız.

69- Yoksa sizi tekrar denize döndürüp, üzerinize ortalığı yıkan bir fır­tına gönderip, inkârlarınızdan ötürü sizi suda boğmasından güvende misi­niz? O zaman bize soru soracak bir yardımcı da bulamazsınız.

70- And olsun ki, biz insanpğullannı şerefli kıldık, onların karada ve denizde gezmesini sağladık, temiz şeylerle onları rızıklandırdık, yaratıkları­mızın pek çoğundan üstün kıldık. [75]

 

Bazı Kelimeler:

 

Yürütür, sevkeder.Şiddet, boğulma korkusu."Hasf" kelimesi, toprağı ters çevirip batırma anlamına gelir.Taş­lar savuran kasırga.Önüne gelen her şeyi kırıp geçiren ve şiddetli ses veren fırtına. Peşinizi takİb eden ve size yaptıklarımızın hesabını bizden soran. [76]

 

Açıklama:

 

Bu İfadeler Cenab-ı Allah'ın kudretinin eksiksiziiğini açıklıyor, bizi O'na tam imana yöneltmek için bir takım nimetleri hatırlatıyor.

Tek başına kendisine kulluk edilmeye müstahak olan Rabbinizdir, gemi­leri denizde sizin için yürüten, rüzgarın kuvvetiyle, suyun hareketiyle veya buharın gücü ile; dalgalan yara yara gemileri yüzdüren, Allah'ın lutfundan, ve rızkından paylarına düşeni elde etmeleri için insanları bu gemiler üzerinde taşıtan, Allah'tır. O size karşı çok merhametlidir. Nimetlerin en latifini ve büyüğünü size bahşeder.

Ve siz, Allah'a ortak koşan, ey kafirler! Durumunuz gerçekten hayret vericidir. Size şiddet ve boğulma korkusu dokunduğunda, deniz sizi sarstı­ğında, rüzgarların deli dalgalan gemilerinize saldırdığında, kesinlikle boğu­lacağınızı düşünerek korkarsınız; yüreğiniz ağzınıza gelir. Böyle bir durumla karşılaştığınızda, Allah'tan başka çağırmakta olduğunuz tanrılarınız kaybo-. lur, onları unutursunuz. Onlardan herhangi birini çağırmak aklınıza gelmez. Allah'tan başkasını hatırlamazsınız.

Ayetin şu anlama geldiğini söyleyenler de olmuştur: Allah'tan başka ça­ğırmakta olduğunuz tanrılardan hiçbiri sizi kurtarmanın yolunu ve çaresini bulamaz. Sizi kurtaracak olan, yalnızca Allah'tır. Allah duanızı kabul buyu­rup sîzi kurtarıp kurtuluş kıyısına ulaştırdığında (O'nu birlemekten) yüzçe-virir, küfreder, O'ndan başkasını çağırırsınız. Hayret size! Zorluk ve sıkıntı zamanında O'nu hatırlıyorsunuz. Diğer zamanlarda O'nun yanısıra başka­larına da ibadet ediyorsunuz. Aslında b'una şaşmamak gerekir. İnsan, Rab-bine karşı nankör ve nimetleri inkar edici olarak yaratılmıştır. Bu, bir çok bireylerde görülmektedir.

Şimdi siz boğulmaktan kurtuldunuz. Size isabet eden sıkıntıyı Rabbiniz giderdi. Ama siz, üzerinde bulunduğunuz kara tarafının ters çevrilip batırıl-mayacağmdan emin mi oldunuz ki, bu yalancı gururdan ve aldanmadan kay­naklanan güven duygunuz, sizi tevhidden yüz çevirmeye ve küfre yöneltir?

Evet, müşriklerin işi gerçekten tuhaftır. Denizdeyken Allah'a yalvarıp-yakanrlar. Allah onları denizden kurtarınca da O'nü birlemekten yüz çevirir ve küfrederler. Cenab-ı Allah'ın, üzerinde durdukları kara parçasını —senin elin onun üzerinde durmaktayken bile— ters çevirip batırmaya muktedir ol­duğunu bilmiyorlar mı? Gözle görülen varlıklar iken, yok edilip yerlerinde yeller eser. Allah'ın onların bu hale getirebileceğine İnanmıyorlar mı?

Sizi denizden kurtarıp karaya çıkardıktan sonra, üzerinize taşlar savu­ran bir kasırga göndermeyeceğinden emin mi oldunuz? Siz her yerde; kara­da, denizde O'nun kabzasmdasmız. Size alttan bir azap ulaşmasa bile, O di­ledikten sonra azap, üzerinizden iner. O, sizin üzerinize üstünüzden, yahut ayaklarınızın altında bir azap göndermeye kadirdir. Bütün bunlar olduktan sonra, sizi savunacak bir vekil bulamazsınız.

Dahası siz, tekrar denizde boğulma korkusundan emin mi oldunuz? İkinci kez deniz araçlarına binmeniz için gerekli sebepleri hazırlamasından emin mi oldunuz? Siz gemideyken, rastladığı her şeyi kırıp geçen bir kasırgayı üzeri­nize salıp, küfrünüzden dolayı sizi boğmasından emin mi oldunuz? Sonra da ba­şınıza gelen felaketin hesabım bizden soracak bir takipçi de bulamazsınız.

"Rableri de, günahları yüzünden azabı başlarına geçirdi, orayı dümdüz etti. Allah onun sonundan korkmaz”[77].Bu sözler; göğü yükseltip düzen­leyen, gecesini knıaıhp kuşluğunu (gün ışığını) açığa çıkaran, noksanlıkhırdan münezzeh ve yüce Allah'tan gelen şiddetli bir tehdittir!

Ademoğîunu, akıl ve düşüncesi İle diğer varlıklara üstün kıldık. Su, ha­va ve uzaydaki esir tabakası gibi, kâinatta var olan her şeyi ademoğlunun hiz­metine verdik. Göklerde ve yerdeki herşeyi onun için yaratarak, kendisini düz­gün bir beden ve dimdik, yüksek bir endamda yaratarak, şer'i yükümlülük­lerle sorumlu tutarak, irşâd etmek üzere peygamberleri, özellikle Muhammed (s.a.v.)'i kendilerine göndererek ademoğîunu, diğer varlıklara üstün ve şe­refli kıldık. Onu üstün ve şerefli kılmamızın, çeşitlerine bazı Örnekler daha verelim:

Cenab-ı Allah onu karada hayvanlar, otomobiller, bisikletler ve trenler­le taşıdı. Denizde gemilerle; gökte de uçak ve uzay gemileriyle taşıdı. Bu sa­yılan araçların tümü, ayet-i kerimede belirtilmemiştir. Çünkü Cenab-ı Allah, bu ulaşım araçlarını düşünmeleri mümkün olmayan bundan 1400 sene önce­ki arap kavmine hitab etmiştir.

Ademoğullarma hoş ve güzel yiyeceklerle, giyecekleri nzık olarak verdik. Onları, sayılarını ancak Allah'ın bildiği yaratıklarımızın bir çoğuna üstün kıl­dık.

Bilginler, ademoğlunun meleklere üstün kılınması konusunda bir çok araş­tırmalar yapmış ve farklı görüşler sergilemişlerdir. Ayet-i kerimede onlardan hiç biri için delil yoktur. [78]

 

Kıyamet Gününün Bazı Sahneleri

 

71- Bir gün bütün insanları önderleriyle beraber çağırırız. Öğün kita­bı sağından verilenler, İşte onlar kitablanm okurlar. Onlara kıl kadar haksız­lık edilmez.

72- Bu dünyada kalbi kör olan, ahirette de kör ve daha şaşkındır.

73- Ey Muhammedi Seni, sana vahyettiğimizden ayırıp başka bir şeyi Bize karşı uydurman için uğraşırlar. O zaman seni dost edinirler.

74- Sana sebat vermemiş olsaydık, and olsun ki, az da olsa onlara mey­ledecektin.

75- O takdirde sana, hayatın da ölümün de, kat kat azabım taddırir-dık. Sonra bize karşı bir yardımcı da bulamazdın,

76- Memleketinden çıkarmak için seni nerdeyse zorlayacaklardı. O tak­dirde senin ardından onlar da pek az kalabilirlerdi.

77- Bu, senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize de uyguladığı­mız yasadır. Ey Muhammedi Sen bizim yasamızda değişiklik bulamazsın. [79]

 

Bazı Kelimeler:

 

 Önderleri, kendisine bağlı oldukları kimse. Bunun, amel def­teri anlamına geldiğini söyleyenler de olmuştur. Hurma çekirdeği­nin uzunlamasına yangındaki ince kıl kadar. Onlara meyledersin.Dünya da senden başkasının çektiği azabın kat katını sana çekti­ririz.Senden sonra. [80]

 

Açıklama:

 

Ey insanlar! Hatırlayın o günü ki, her topluluğu liderleriyle çağırırız., ör­neğin onlara; Ey Musa ümmeti, ey İsa ümmeti, ey Muhammed ümmeti, ey Firavun ümmeti, ey Nemrud ümmeti veya küfrün başkanlarından ve şirkin liderlerinden ey falanın adamları, diye seslenilir. Bazıları ayetin şu aniama geldiğini söylemişlerdir:

Onlara; ey Tevrat ehli, ey İncil ehli, ey Kur'an ehli, kitabınızda ne yaptınız? diye seslenilir.

"Biz, her şeyi apaçık bir imam (kütük olan Levh-İ Mahfûz)da say(ıp kaydet)mişizdir"[81] mealindeki ayet-i kerimeye bakarak, İmam kelimesinin amel

defterleri demek olduğunu söyleyenler de olmuştur.

Kıyamet gününde insanlara seslenİldiğinde, kitabı (amel defteri) kendi­sine sağından verilenler, sevinç ve neşe içinde kitaplarını okur ve kardeşleri­ne: Gelin kitabımızı okuyun, derler. Onlar, kıl kadar haksızlığa uğratılmaz­lar. İşledikleri amelleri zerre kadar bile boşa gitmez.

Kitapları sollarından kendilerine verilenlerse, kıyametin korkunç man­zarası karşısında çarpılmışa döner ve hayretten dona kalırlar. Kur'an-ı Ke­rim, bunların durumlarını şöyle ifade ediyor: bu dünyada kalbi kör, basireti bağlanmış, hak ve nur yolunu bulamayanlar, ahireîte de kördürler; kurtuluş yolunu bulamazlar. Hatta onlar, yollarım daha şaşırmış olacaklardır.

Rivayet olunur ki, Taif'de yaşamış olan Sakİf kabilesi, Peygamber (s.a.v.) efendimize şöyle bir öneride bulunmuşlar: Araplara karşı övüneceğimiz bazı imtiyazları bize vermedikçe senin emrine girmeyiz.

Zekat, Cihad ve namazla yükümlü olmayacağız. Üzerimizdeki faiz borç­ları kaldırılsın. Ama bizim faizli alacaklarımızı bırak ta tahsil edelim. (Bu imtiyazları bize tanı ki, emrine girelim). Şayet arapiar; bunu niçin böyle yap­tın? diye sana soracak olurlarsa, onlara: "Böyle yapmamı Allah bana emretti" deyiver.

Bu Sakifliler, istedikleri imtiyazları Peygamber (S. A.V.)'m kendilerine ve­receğini umarlarken, Cenab-ı Allah şu ayet-i kerimeyi indirdi: "Az daha on­lar, seni, sana vahyettiğimizden ayırarak fitneye düşüreceklerdi"

Yani seni, sana vahyettiğimizden ayırarak fitneye düşürmek, bize karşı iftirada bulunarak hükümlerimizi değiştirmen için, Rabbinin senin hesabına beğenip razı olduğu hak yoldan seni döndürmek amacıyla gayret gösterip sana yaklaşırlarsa ve sen de onların dediklerini yaparsan, sana dünya azabının da ahiret azabının da kat katını çektiririz.

Ayet-i kerime de Peygamber (s.a.v.)'e hitaben, "azıcık onlara meylede­cektin...' denilmesi, sonra da Sakiflilerin istedikleri imtiyazı vermesi halinde dünya azabının da ahiret azabının da kendisine kat kat taddırilacağmın bil­dirilmesi, 'büyük insanların işledikleri suçların da büyük olacağını ve tabii ki bu suçların cezalarının da büyük olacağını göstermektedir.

Yine bu ayette, dini konulan ve hükümleri Önemsememenin tehlikeli, hem de ne kadar tehlikeli olduğuna işaret edilmektedir. Bu suçu işleyen kimse, dünya azabının da, ahiret azabının da kat katını tadacaktır. Dini konuları ve hü­kümleri küçümsemeye devam eden bizlerin vay haline! Bu ayeti okuyan her mü'minin kalbi korku ve dehşetle dolmalıdır. Dini meselelerde tavizsiz, olmalıdır. Resulullah (s.a.v.) efendimiz ne doğru buyurmuş: "Allah'ım, bîr göz açıp kırpma süresince (bile) beni kendi nefsime bırakma".

Neredeyse Mekkeliier, düşmanlık yaparak seni tedirgin edecek ve seni , en parmak için rahatsız edeceklerdi. Sana böyle yapar ve seni zorla Mekke’den çıkarsalar, kendileri senden sonra orada pek az bir süre kalacak­lardır.

u ayetın Medine yahudileri hakkında nazil olduğunu söyleyenler de ol­muştur. Bir zaman Medine yahudileri Peygamber (s.a.v.)'e, kıskançlık ve ya­lanla şöyle demişlerdi; Ey Ebu Kasım! Şüphesiz bütün Peygamberler Şam'da ortaya çıkmışlardır.Sen de peygamberliğini orada ilan etmiş olsaydın, elbette ki sana ımen edecek ve sana uyacaktık.

Bu sözler yukarıdaki ayetlerin Medenî ayetler oldukları görüşünü destekliyor.

Hem şunu bilin ki, Peygamberlerini yurtlarından çıkarıp süren kavimle­ri mahvetmesi, Allah'ın yasasıdır. Allah'ın yasasında bir değişiklik bulamaz­sın. Peygamber (s.a.v.)'in Mekke'den çıkması, Allah'ın emriyle olmuştur. [82]

 

İrşâd Ve Öğütler

 

78- Güneşin batıya yönelmesinden gecenin kararmasına kadar namaz kıl; sabah vakti de namaz kıl, zira sabah namazına melekler şahid- olur.

79- Ey Muhammedi Geceleyin uyanıp, yalnız sana mahsus olarak faz­ladan namaz kıl. Belki de Rabbin seni övülecek bir makama yükseltir.

80- De ki; "Rabbim! Benî dahil edeceğin yere hoşnutluk ve esenlikle dahil et; çıkaracağın yerdende hoşnutluk ve esenlikle çıkar. Katından beni des­tekleyecek bir kuvvet ver."

81- De ki: "Hak geldi, batıl ortadan kalktı. Zaten batıl ortadan kalk­maya mahkumdur.

82- Km'an'dan, inananlara rahmet ve şifa olan şeyler indiriyoruz. O, zalimlerin ise sadece kaybını artırır.

83- İnsana nimet verdiğimiz zaman yüz çevirerek yan çizer; başına bir kötülük gelince de ye'se düşer.

84- De ki: "Herkes yaradılışına göre davranır. Rabbinİz kimin en doğ­ru, yolda olduğunu bilir.

85- Ey Muhammed! Sana ruh'un ne olduğunu soruyarlar, de ki: "Ruh, Rabbimin emrinden ibarettir. Bu hususta size pek az bilgi verilmiştir. [83]

 

Bazı Kelimeler:

 

Zeval vaktinde güneşin, göğün orta yerinden yan tarafa kayması. Bu sözün, güneşin batması anlamına geldiğini söyleyenler de olmuş­tur. Gecenin tamamen kararması.Gece uykusunu bırakarak namaz kıl. Fazladan kılman namaz. Batıl, boşa çıkıp geçersiz oldu.Yüz çevirip yan çizdi, uzaklaştı. Yolu, karakteri. [84]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Önceki ayetlerde ahiret, ceza ve bazı ilahi meseleler anlatıldı. Buradaysa Kıır'an'm şerefi ile ruh yüceliğinin açıklanmasının yanisıra, ibadcücrin en şe­reflisi olan namazdan ve bazı ilahi talimatlardan sözedilnıektedir.

Müslümanın, hak yolda sebat etmesinin gerçek ilacı işte budur. [85]

 

Açıklama:

 

Ey Peygamber! Namazı rükünlerini tamamlayarak, şartlarına ve adabı­na riayet ederek dosdoğru kıl. Çünkü O, dinin direğidir, kulun yaratıcısıyla bağlantısıdır. Peygamber (s.a.v.)'c verilen emir, aynı zamanda ümmetine de verilmiş bir emirdir. Ayet-i kerimede emrin muhatabı olarak sadece Hz. Pey­gamberden söz edilmiştir. Çünkü emredilen şey (namaz) çok önemli ve de şerefli bir iştir.

Namazı güneşin, öğlen vakti göğün tam orta yerinden yana kaymasın­dan itibaren gecenin tam kararması zamanına kadar kıl.

Ayet-i kerimede geçen tamlamasının başında "Lam" har­finin bulunması; namaz kılmak için vaktin sebep ve şart olduğuna işaret et­mek içindir.

Sabah namazını da kıl. Zira sabah namazı, gecenin ve gündüzün bekçi­leri olan melekler tarafından görülür. Sabah namazını ve geceleyin teheccüd namazını kılmaya, seher vakti de ibadet etmeye-Allah tarafından başarılı kı­lınan kimse, bundaki sırrı anlar, sabah namazının melekler tarafından görü­len ve derecesi yüksek olan bir namaz olduğunu anlar. Allah, bizi buna mu­vaffak eylesin.

Gecenin bir kısmında uykuyu bırak, Kur'an oku ve farzlardan fazla olarak nafile namaz kıl. Belki böylece Rabbin seni övülmüş bir makama gönderir Ayetti kerimede geçen kelimesi, kerem sahibi zat için kullanıldığın da, vukuu muhakkak olan bir şeye insanı tamahlandırıp ümitlendirmek an lamına gelir. Ayet-i kerimede geçen övülmüş makam (makam-ı Mahmud) gözetilen mekân ve Peygamber (s.a.v.) için hazırlanmış olan malum merkez, her nebî ve mürselin kaçınıp uzak durduğu şefaat makamıdır. O günde hei peygamber, halka: Benden uzak durun, başkasına gidin, der. Hz. Peygamber ise: "Ben şefaat içinim, ben şefaat içinim" diyecek ve durumları zorlaştığın-da,güneş tepelerine kadar indiğinde, ateşe doğru gidecek olsalar bile o zorlu mahşer alanından ayrılıp gitmeyi istediklerinde, herkes için şefaatte buluna­caktır. Makam-ı Mahmud'un bundan başka anlama geldiğini söyleyenler de olmuştur.

Ey Muhammedi De ki: Ey Rabbim, beni, girdirmeyi vadettiğin yere doğ­rulukla girdir. Çıkaracağın yerden de doğrulukla çıkar.

Burada giriş ve çıkışın doğruluk kelimesine izafe edilmesi mübalağa için­dir. Ayet-i kerime, Peygamber (s.a.v.)'e mahsus her girişi, mesela Medine'ye girişini ve her çıkışı, mesela Mekke'den çıkışını kapsamaktadır.

Ey Rabbİm! Bu hususta bana delil ve kuvvetli hüccet ver. Ey Muham­medi De ki: "Hak geldi, batıl gitti". Peygamber efendimiz, Mekke fethi esna­sında putları kırdırırken bu sözü söylemişti. Hak'tan maksat, islamiyet veya doğru olan her şeydir. Batıldan maksat ise, şirktir veya Hakka ters düşen her şeydir. Batılın özelliği, gidip yok olmaktır, sebatsızlıktır.

Hem bilin ki, Kur'an-ı kerim bir hidayettir, kalblerdeki hastalıklar için bir şifadır. Mü'minler için hayır ve rahmettir. İnsanı Allah'a ulaştıran bir va­sıtadır. Her hastalık için İlaçtır. Yüce Allah buyuruyor ki: Kur'an'dan, ruhi ve bedeni hastalıklara şifa olacak ayetler indiririz. Birey ve toplum için ilaç olan, Mü'minler için rahmet olan ayetler indiririz. Hem de nasıl bir rahmet! Bu rahmet olan Kur'an, çıplak olan cahiliyet dönemi araplanndan, ilim ve medeniyet, izzet ve saltanat sahibi olan, kisralarla kayserleri kahredip ezen bir millet çıkardı. Kur'an-ı Kerim, bütün insanlar, özellikle inananlar için bir rahmettir. Kur'an, din ve dünya mutluluğunun elde edilmesinin yoludur. Ki­bir, hased, kin ve dünyada liderlik sevgisiyle, tutkusundan arınmış bir kalble kendisine yönelen mü'minler için Kur'an işte böyle bir rahmet kitabıdır.

Şu manevi hastalıklara gelince, bunların sahipleri olan zalimler; manevi kayıp, azgınlık ve büyüklenmelerini arttırmaktan başka bir şey yapmazlar.

İnsana in'am ve ihsanda bulunduğumuzda, o, büyüklenir ve Allah'ı an­maktan yüzçevirir. Başka tarafa dönüp arkasını çevirir. Bu, büyüklük tasla-yanlarm alışkanlığıdır, kendisine yoksulluk veya hastalık gibi bir kötülük do­kununca da, Allah'ın rahmetinden umut keserek şiddetli bir ümitsizliğe dü1 şer. "Gerçekte kafirler güruhundan başkaları Allah'ın rahmetinden umut kesmez"[86]. De ki: Herkes kendi haline ve karakterine uygun yolda hareket eder. Rabbiniz kimin daha doğru ve daha sağlam yolda olduğunu bilir. O, herkese amel ve ihlası oranında karşılık verir.

Yahudiler ruh ve ruhun hakikati hakkında peygamber efendimize çok soru soruyorlardı. Ruh; bedenin kendisiyle yaşadığı, hissettiği ve hareket et­tiği şeydir.

Kur'an-ı Kerim; insanları, kendileri için, hayırlı olan ve kendilerine ya­raşan yolu gösterir. Kur'an, içinde ince ilmi gerçeklerin anlatıldığı bir "ilim kitabı değildir. O, sadece bir hidayet ve İrşâd kitabıdır. Eşyayı, dinin genel prensiplerine uygun olacak biçimde araştırır. Şunu da belirtelim ki; elektri­ğin, ışığın ve karanlığın gerçek mahiyetlerinin ne olduğu, bugüne kadar he­nüz bilinmiş değildir.

Biz bunların sadece eserlerini ve etkilerini görüp tanımışızdır. Bu sebep­ledir ki Cenab-ı Allah, Peygamberine emrederek şöyle buyuruyor: Ey Muhammed! De ki: Ruh, Rabbimin emrinden ve şanmdandır. O'nun hakikatini ancak Allah bilir. Allah'ın ilmine nispetle size ilimden pek az bir şey veril­miştir. Ayetin şu manaya geldiğini söyleyenler de olmuştur: Ruh, Rabbimin emrinden, yani O yüce zatın cüz'ündendir. Onu sadece Allah bilir. Bu konu­da Cenab-ı Allah'ın neler buyurduğunu görmüyor musunuz?: "O'na (Adem'e) ruhumdan üfledim"[87] "Ey huzura eren nefis! Razı edici ve razı edilmiş ola­rak Rabbine dön![88]

Şu da var ki, ruhun hakikatini araştırmanın bize bir faydası olmaz. [89]

 

Kur’an Kalıcı Mucizedir

 

86- Dikseydik and olsun ki, sana vahyettiğİmizi alıp götürürdük. Sonra bize karşı duracak bir vekil de bulamazdın.

87- Bunu yapmayışı ancak Rabbinin sana merhamet etmesindendir. Çünkü O'nun sana olan nimeti büyüktür.

88- De ki: "İnsanlar ve.cinler, birbirine yardımcı olarak bu Kur'an'm bir benzerini ortaya koymak için bir araya gelseler, and olsun ki yine de ben­zerini ortaya koyamazlar."

89- And olsun ki, biz Kur'an'da insanlara türlü türlü misal gösterip açıkladık. Öyleyken insanların çoğu nankör olmakta direndiler.

90- Şöyle söylediler: "Bize, yerden kaynaklar fışkırtmadıkça sana inan­mayacağız".

91- "Veya hurmalıkların, bağların olup, aralarında ırmaklar akıtma­lısın."

92- "Yahut ta iddia ettiğin gibi, göğü tepemize parça parça düşürmeli, ya da Allah'ı ve melekleri karşımıza getirmelisin."

93- "Veya altın bir evin olmalı, yahut göğe yükselmelisin — ama ora­dan okuyacağımız bir kitap indirmezsen yine o yükselmene inanmayacağız —." Deki: "Fesübhana'llah! Ben peygamber olan bir insandan başka bir şey miyim?" [90]

 

Bazı Kelimeler:

 

Yardımcı. Fışkırır. Suyu azalmayan göze."Parçalar.Karşıda durup görülen Süs. Ayette bu kelimeyle, altın kastedilmiştir. [91]

 

Açıklama:

 

İlimden, bize pek az bir şey verilmiştir. Şayet Rabbin dikseydi, bu azıcık ilmi de içimizden giderirdi ve biz de tekrar cehalet karanlığına ve cahiliyet ahmaklığına dönerdik. Ey Muhammedi Her alandaki ilmin kaynağı, sana vah-yedilen Kur'an'dır. Şayet Rabbin dileseydi o azıcık ilmi de giderirdi. Onu kalb-lerden ve musbaflardan silerdi. İzini dahi kaybettirirdi. Sen de daha önceki haline dönerdin. Kitap nedir, iman nedir? bilmezdin! Sonra O ilmi bizden geri alması ve onu korunmuş olarak eski haline döndürmesi için, bize karşı sana yardım edecek bir vekil bulamazsın. Meğer ki Rabbin merhamet edip te o ilmi sana geri versin. Rabbinin rahmeti, bütün hayır ve iyiliklerin kayna­ğıdır. Kur'an'ın korunmuş olarak kıyamete dek kalması, Allah'ın bir nimeti­dir. Kur'an'ı dünyaya göndermesi gibi büyük bir nimetten sonra, onu kıya­mete dek koruması da bir nimettir. Rabbinin senin üzerindeki lutfu büyük­tür.

İlimlerin müslümanlarda doğmuş olduğu, bilinen gerçeklerdendir. Do­ğudaki ilmi medeniyetin hepsi Kur'an pınarından ve feyzindendir. Lügat, şe­riat, Kur'an ve usul-u fıkıh ilimleri, hep Kur'anKerim'İ korumak adına doğ­muşlardır. Bunun da ilmî genci yönelimlerde büyük bir etkisi olmuştur.

İşte bu Kur'an'dır. Ebedi ve kalıcı bir mucizedir. Allah'ın, kendisiyle bütün arapfara meydan okuduğu daimî bir delildir. Araplar fesahat ve belagat ehli oldukları halde Kur'an'ın bir benzerini getirmekten aciz kalmışlardır. Pey­gamber (s.a.v.)'de onlardan bir ferttir. O, okuyup-yazma bilmeyen bir üm-midir. Arapların İçinden şairler, hatipler, belagat ve beyan otoriteleri vardı. Onlar, Kur'an'ın bir benzerini getirmekten aciz kaldıklarına göre, diğer mil­letler haydi haydi aciz kalırlar. Kur'an-ı Kerim, onlara parlak bir uslubla mey­dan okumuştur. Onların bu işi yapmaktan aciz kalacaklarına ve buna güç yetiremeyeceklerine hükmetmiştir. İnsanlarla cinler bir araya gelseler, hepsi birbirlerine yardım da etseler, bu uğurda canlarını ve mallarını feda etse­ler dahi, yine de Kur'an'ın bir eşini meydana getiremezler.

Onların bu işi yapmaktan aciz oldukları, Kur'an'ın ebedi mucize oldu­ğu ve Allah katından geldiği şüphe götürmez bir şekilde sabit olmuştur.

Cenab-ı Allah bu Kur'an'da manaları çeşitli şekillere sokarak işleri ve emirleri türlü kalıplara ve ifadelere çevirerek anlatmıştır. Bazen kısa ve öz, bazen de gayeyi tam bildirecek şekilde ayrıntılı olarak anlatmıştır, istenilen emir ve yasak, va'z ve irşâd, kıssa ve haber, hüküm ve teşri gibi şeyleri hep bu biçimlerde anlatmıştır. Bununla beraber insanların çoğu imana yanaşma­mış, küfür ve inkardan başka bir şeyi tercih etmemişlerdir. Kur'an'ın hakika­tini diğer İnsanlardan daha iyi bildikleri halde araplar, O'nun ebedi bir mu­cize olduğuna inanmamışlardır. Çünkü Kur'an, onların terakki ettikleri ede­bi sanatlara uygun bir üslupla inmişti. Yine de ondan başka bir mucizenin kendilerine gönderil meşini istemişlerdi. Şayet istedikleri şey kendilerine gel­seydi: "Gözlerimiz büyülendi ve bağlandı" derlerdi.

Bizler kurak bîr çöldeyken yerden, su fışkıran gözeler açmadıkça, bunu yapamadığın takdirde sana ait hurma, üzüm ve diğer meyve ağaçlarından olu­şan, tam ekin ve ürün vermesi için de alt tarafında kuvvetli akıntısı olan ne­hirler akmakta olan bir bahçen olmadıkça, veya "Dilersek onları yere bâtırırız"[92] dediğin gibi,göğü parça parça üzerimize düşürmedikçe sana inanma­yız. Ya da Allah'ı ve melekleri getirip karşımıza dikmezsen, senin Allah tara­fından gönderilen bir elçi olduğunu, bize söylemezlerse, ya da altından bir evin olmazsa —Çünkü biz seni öksüz ve yoksul biri olarak tanıyoruz— sana inanmayız.

Allah'ın yanında Ebıı Talİb'in yetiminden başka peygamber yapacağı bir kimse yok muydu?!!

Göğe çıkmazsan, yine sana inanmayacağız. Gerçi göğe çıktığım söyle­sen de; okuyabileceğimiz ve senin Allah elçisi olduğunu bildirecek bir kitap getirmezsen yine sana inanmayacağız. Ey Muhammedi Onların bu sözlerini hayretle karşılayıp Rabbini noksanlıklardan tenzih ederek "Rabbim yücedir (Bu gibi teklifleri kendisine yapmamdan münezzehtir)"de. Ben sadece elçi­lik yapan bir insanım. Sizin bu taleplerinizi yerine getiremem, Allah, eksik­liklerden münezzehtir ve güçlüdür. Beni kalıcı ve ebedi bir mucize olan Kur'-an mucizesi ile destekleyip güçlendirmiştir. [93]

 

Peygamberlik Hakkındaki Şüpheleri Ve Bunun Reddi

 

94- İnsanlara doğruluk rehberi geldiği zaman, İnanmalarına engel olan, sadece: "Allah peygamber olarak bir insan mı gönderdi?" demiş olmaları­dır.

95- De ki: Yeryüzünde yerleşip dolaşanlar melek olsalardı, biz de on­lara gökten peygamber olarak bir melek gönderirdik."

96- De ki: "Benimle sizin aranızda şahid olarak Allah yeter. Doğrusu O, kullarını görür, haberdardır."

97- Allah 'ın doğru yola eşirtirdiği kimse hak yoldadır. Kimleri de sap-tırırsa, artık onlar için Allah'dan başka dostlar bulamazsın. Biz onları kıya­met günü yüzükoyun, körler, dilsizler ve sağırlar olarak hasrederiz. Varacak­ları yer cehennemdir. Onun ateşi ne zaman sönmeye yüz tutsa hemen alevini artırırız.

98- Bu, ayetlerimizi inkar etmelerinin ve: "Kemik ve ufalanmış top­rak olduğumuzda mı yeniden dirileceğiz?" demelerinin cezasıdır.

'99- Gökleri ve yeri yaratan Allah'ın, onların benzerlerini de tekrar ya­ratmaya Kadir olduğunu görmezler mi?" Onlar için şüphe götürmeyen bir süre tayin etmiştir. Öyleyken, zalimler, inkarcılıkta hâlâ direnirler.

100- De ki: "Rabbimin rahmet hazinelerine sîz sahib olsaydınız, tüke­nir korkusuyla yine de cimrilik ederdiniz. Zaten insanlar pek cimridir," [94]

 

Bazı Kelimeler:

 

Alevi dindi. Şiddetli alevi olan ateş, Malını tutup harcamayan, cimri. Ufalanıp toprak haline gelmiş. [95]

 

Açıklama:

 

Cenab-ı Allah, bazı insanların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiş, göz­lerine de perde çekmiştir. Onlar; Allah'ın, insanlar arasından birini elçi ola­rak gönderdiğini asla İkrar edemezler. "Madem ki elçi gelecek ki mutlaka gelmesi de gereklidir— bari meleklerden biri gelsin" derler. Resulullah'ın (s.a.v.) Kureys yoksullarından bir yetim olması, onların küfür ve inadlarını daha da arttırdı.

Ve dediler ki: "Bu Kur'an iki kentten (Mekke ve Taif'den) büyük bîr adama indirilmeli değil miydi? "[96]

Evet, kendilerini karanlıklardan ve cehaletler batağından çıkaran hak ve irfan nuru geldiği zaman, Allah ve Resulüne iman etmelerini engelleyen şey, sadece bir peygamberin insan olamayacağına inanmalarıydı. Bunu inkar ede­rek, Allah bir insanı mı elçi gönderdi? dediler. Önceki sayfalarda anlatılan mucizeleri.sırf inad ve yalanlamaları dolayısıyla istemişlerdi. Onların daveti­nize icabet edişlerinin hayırlı olacağını asla beklemeyiz. Onlara de ki: Eğer yeryüzünde sakin ve uslu uslu yürüyen, insanlarla bir arada yaşayan, onlarla anlaşan, onlara Allah'ın ayetlerini okuyan, melekler olsaydı; nübüvvetten önce insanlar da onların hallerini ve haberlerini bilselerdi, meleklerin tabiatında böyle bir şey var olsaydı, elbetteki üzerlerine gökten bir meleği elçi olarak indirdik. İnsanın bilmediği, anlaşmak İçin aralarında ülfet ve bağlantının bu­lunmadığı bir şeye inanması akılla bağdaşmaz. Cenab-ı Allah ne doğru bu­yurmuş; "Ona bir melek indirilmeli değil miydi?" dediler. Eğer bir melek indirseydik, iş bitirilmiş olurdu. Artık kendilerine hiç göz açtınlmazdı. Eğer O'nu (Peygamberi) melek yapsaydık, yine bir adam (şeklinde) yapardık ve onları yine düştükleri kuşkuya düşürürdük'[97]

Onlara de ki: Aramızda şahit ve hakem olarak Allah yeter. Allah'ın bu-yurmadığı şeyleri O'na isnad ediyor ve O'na yalan uydurup iftira ediyorsam, beni bu yaptıklarımdan dolayı cezalandırır. "Allah'a yalan uydurandan da­ha zalim kim olabilir?”[98]

Sizi yaratan Allah'ı inkar ediyor, size ebedi mucizeyle gönderdiği elçisi­ne inanmıyorsanız; bu yaptıklarınızdan dolayı sizi hesaba çekecek ve şiddet­le cezalandıracaktır. Elçisiyle beraber gönderdiği mucize, Hsan-ı hal ile diyor ki: "Kulum Muhammed, benden taraf size tebliğ ettiği her şeyde doğru söy­lemiştir".. Allah, kullarının yaptıklarından haberdardır, her şeyi görendir.

Sana gelince ey Muhammed! Bu küfürlerinden dolayı nefsin onlar için üzüntülere ve hasretlere gitmesin. Hem bil ki, Allah'ın hayra ilettiği kimse, doğru yolu bulmakta başarılı olan kimsedir. Çünkü onun kişiliği hayra eği­limlidir. Allah kimi de saptırırsa, artık onun için Allah'tan ba$ka dost ve sa­vunucu birini göremezsin. Onlar, kıyamet gününde yüzleri üzerine sürülerek haşir alanına getirileceklerdir. "O gün yüzükoyun ateşe sürükleneceklerdir'[99]

Onları ayaklan üstünde yürümeye muktedir kılan Allah, yüzleri üzeri­ne sürüklenerek te yürümeye muktedir kılar. Onları kör olarak mahşer alanı­na getiririz. Kendileri için yararlı olan bir şeyi görmezler. Dilsiz ve sağır ola­rak mahşer alanına getiririz. Kendileri için yararlı olan şeyi söyleyemez ve hoşlarına giden şeyi işitemezler. "Şu dünyada kör olan kimse, ahirette de kör­dür. (Dünyada doğru yola göremeyen, ahirette de kurtuluş yolunu göremeye­cektir Hatta o), yol bakımından daha da sapıktır"[100]. Onların yeri; yakıtı, taşlarla insanlardan ibaret olan Cehennemdir. Cehennem ateşi derilerini, et­lerini ve kemiklerini her yeyip tükettikçe ve alevi dindikçe kendilerine yeni ve başka bir deri, et ve kemik verilir. Cehennemin ateşi daha bir alevlenir.

O münkirler, Öldükten sonra tekrar dirileceklerini imkansız görüyorlar­dı. Bundan dolayı cezalan cehennem ateşi oldu. Yanmış olan bedenleri yeni­den eski hale döndürülüyor ve yeniden ateşte yakılıyor ki azabı tadsınlar ve zorlu hükümdarın, Allah'ın kudretini tanısınlar. Küfürleri sebebiyle cezaları işte budur. Bir de onlar şunu demişlerdi: Biz çürümüş kemikler olup bedeni­miz ufalanarak toprak haline dönüştükten sonra mı diriltileceğiz? Yaptığı­mız işlerin hesabını vermek üzere yeniden mi diriltileceğiz.

Bu çok şaşılacak bir şeydir.

Hayret onlara! Köreldiler mi? Kendilerini, göklerle yeri ve bunların için­deki acaİplikleri yaratan Allah'ın, bunları yok ettikten sonra, benzerlerini ye­niden yaratmaya muktedir olduğunu görmediler mi? "Yaratılışça siz mi da­ha çetinsiniz, yoksa gök mü?"[101]

Cenab-ı Allah onlar için bir ecel takdir etmiştir. Ecelleri ve süreleri ge­lince ne bir an ileri gidebilir, ne de bir an geri kalabilirler. Bununla beraber zalimler, küfür ve inkârlarını arttırmaktan başka bir şey yapmadılar. Ölüm sonrası dirilişe asla İnanmadılar.

Ey Muhammed! Onlara de ki: Esirgeyen ve bağışlayan Allah'ın hazine­lerine sahib olsanız, "harcamakla tükenir" korkusundan dolayı cimrilik eder, elinizde tutar ve harcamazdınız. İnsan çok cimridir.

Yığmlarca toprak sahibi olan insandan bir avuç toprak isteseniz, belki de vermek istemez.

Bu kadar ayetler gelmişken, size ne olmuş ta başka ayet ve mucizeler is­tiyorsunuz?! Nimetlerin tümünü size bahşetmiş olan Allah'a karşı şükür bor­cunuzu ödemiyorsunuz. "İnsan, Rabbine karşı çok nankördür'".[102]

 

Peygamber (S.A.V.)'İn Teselli Edilişi

 

101- And olsun ki, Musa 'ya dokuz tane apaçık mucize verdik. Ey Mu­hammedi İsrailoğullanna sor, Musa onlara geldiğinde, Firavun kendisine: "Ey Musa! Ben seni büyülenmiş sanıyorum" demişti.

102- Musa da: And olsun ki, bunları göklerin ve.yerin Rabbinİn açık belgeler olarak indirdiğini biliyorsun. Ey Firavun! Doğrusu senin mahvola­cağını sanıyorum" demişti.

103- Firavun bunun üzerine onları memleketten sürmek istedi. Biz de onu ve beraberindekilerin hepsini suda boğduk.

104- Sonra İsrailoğullanna: "Bu memlekette siz oturun, kıyamet kop­tuğunda hepinizi bir araya getiririz." dedik.

105- Kur'an'ı ancak hak oiarak indirdik ve o da indiği gibi hak olarak kaldı. Seni de, ey Muhammed yalnız müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.

106- Kur'an 'ı, insanlara ağır ağır okuman için, bölüm bölüm indirdik ve onu gerektikçe indirdik.

107-108- De ki: Kur'an'a ister inanın, ister inanmayın, O'ndan önceki bilginlere o okunduğu zaman, yüzleri üzerine secdeye varırlar" ve "Rabbi-miz münezzehtir. Rabbimizin sözü şüphesiz yerine gelecektir." derler.

109- Ağlayarak yüz üstü yere kapanırlar; bu, onların gönüllerİndeki saygıyı arttırır. [103]

 

Bazı Kelimeler:

 

Büyülendi, aklı karıştı.Açık deliller.Helak olmuş. Bunun, hayırdan alıkonmuş ve başka tarafa saptırılmış kimse anla­mına geldiğini söyleyenler de olmuştur. Onları sürüp çıkarır, hor­lar. Toplanıp bir araya gelmiş, Kur'an-i Kerim'i bölüm bölüm indirdik. Allah'a teslim olup, çeneleri üstüne kapa­nırlar. [104]

 

Açıklama:

 

İbn Abbas (R.A.)'dan rivayet olunduğuna göre, Musa'ya verilen dokuz mucize şunlardır; Ejderha olan asa, ışık saçan el, çekirge, bit, kurbağa, taştan suyun fışkırması, denizin yaratılması, Tur dağının İsraİİoğullarmın ba­şının üstüne kaldırılmasıdır.

Firavun ve adamlarına elçi olarak gönderildiği zaman Musa'ya; doğru­luğuna tanıklık eden, İsraİloğuIlanm taşkınlıklarından kurtarmak için Allah tarafından kendilerine gönderilen bir peygamber olduğunu kanıtlayan dokuz mucize verdik. Buna rağmen Firavun iman etmedi ve şöyle dedi: Ey Musa! Ben seni, kendisine sihir yapılmış, aklı büyülenmiş ve ne söylediğini bileme­yen, tedbirini yitirmiş bir adam olarak görüyorum.

Ey Muhammed! Eğer bundan kuşku ediyorsan bu mucizeleri îsrailoğul-larının mü'min olanlarına sor. Onlar sana gerçek haberi vereceklerdir. Bu, senin için kuvvetli bir delil olur.

Bu dokuz ayetin zuhuruna rağmen Firavun, Musa'nın peygamberliğini inkar edince —bununla da, Kureyş'in önceki sayfalarda anlatılan mucizeleri istemeleri, bu mucizelerin kendilerine gösterilmesi halinde yine de iman etmeyeceklerine işaret edilmektedir. İşte Firavun ve yaptığı işler—, Musa ona şöyle dedi: Ey Firavun! bu apaçık mucizeleri, göklerle yerin Rabbinin indirdi­ğini; bu mucizelerin, kalbi körlükten arınmış insanların hak yola ilettiğini bi­liyorsunuz. Ama seni, hayra ulaşamayan mahvolmuş bir kişi olarak görüyo­rum. Zira senin karekterin, hakkı kabullenmene engel oluyor.

Bundan sonra Firavun ile Musa arasında meydana gelen olaylar, başka sûrelerde anlatılmıştır.

Bundan sonra Firavun, Musa'yı ve O'na inananları, kovulmuş ve sür­gün edilmiş olarak Mısır'dan çıkarmak istedi. Bundan dolayı Allah, onu ve askerlerini denizde boğdu; Musa'yı ve beraberindeki İsrailoğullannı kurtar­dı. Onları Firavun toprağına ve diyarına yerleştirip hakim kıldı. Onlara: "Firavun'un sizi çıkarıp sürgün etmek istediği ülkeye yerleşin; bu, zorba ve inad-çıların cezasıdır. Sonra vadettiğimiz ahiret günü geldiğinde hepinizi bir ara­da hasrederiz. Herkese de amelinin karşılığını veririz: Hayır işlemişse sevap, şer işlemişse ceza veririz" dedi. Sonra Kur'an-ı Kerim, kendinden söz etmeye başlıyor: Biz bu Kur'an'i ancak din ve dünyaya faydalı olan, genel yarar ve hikmet ile indirdik. Dünya ve ahirette hayır ve hak ile indirdik. Ey Muham­medi Seni de insanlığa uyanca ve müjdeci olarak gönderdik. Sevap ve azap ise Allah'ın takdir edeceği bir şeydir.

Kur'an'ı da ortalama ve olaylara göre uygun bölümler ve ayetler halinde indirdik ki, onu kalblerine kazısınlar, nefisler onun hedeflerini anlasınlar, pratik bir anlayışla onu kavrasınlar diye insanlara dura dura okuman için İndirdik. Çünkü Kur'an'ın her bir ayeti, kendine mahsus bir olay için İnmiştir, Bu olaylar, o ayetlerin nüzul sebebini insanlara anlatırlar. Böylece insanlar, Onun sırla­rına vakıf olurlar. Onu, içinde eğrilik ve eksiklik bulunmayan tam bir indi­rişle indirdik.

Ey Muhammedi De ki: Sİz Kur'an'a ister İnanın, ister inanmayın.

Bu, inanmamaları halinde, müşriklerden yüz çevrimesi, onları hiçe say­ması ve onlardan dolayı üzüntüye kapılmaması için Peygamber (s.a.v.)'e ve­rilmiş bir emirdir. Çünkü onlar, cahileyet ve şirk ehlidirler. Ama onlardan daha hayırlı ve daha erdemli olan kimseler vardır. Bunlar; ehl-i kitap ve on­ların, vahiy ve nübüvveti tanıyıp Peygamber (s.a.v.)'e inanan. O'nu doğrula­yan Abdullah bin Selâm, Temîm ed-Darî ve benzeri kimselerdir. Bunlara Kur'an ayetleri okunduğu zaman, Allah'ın emrini ululamak, Hazreti Muhammed (s.a.v.)'in peygamberlikle görevlendirileceğini müjdeleyen Kur'an'dan önceki semavi kitaplarda va'dedilen sözü tasdik etmek için,çeneleri üstüne kapana­rak Allah'a secde ederler. Rabbimiz noksanlıklardan münezzehtir. O'nun va'di mutlaka yerine getirilmiştir, derler. Ağlayarak secdeye kapanırlar. Kalblerin-dcki sükûn, manevi doygunluk ve teslimiyet dolayısıyla Kur'anKcrim'i da­ha çok dinlemeye başlarlar. İmanında sadık ve dürüst olan her mü'min, işte böyle olur. [105]

 

Allah'a Ne İle Dua Edelim?

 

110- De ki: "Gerek Allah deyin, gerek Rahman deyin, hangisini der­seniz deyin, en güzel isimler O'nundur." Ey Muhammedi Namaz kılarken sesini yükseltme, gizlide okuma, İkisi ortasında bir yol tut.

111- De ki:"Hamd, çocuk edinmemiş olan, hükümranlığında ortağı bulunmayan, düşkün olmayıp,yardımcıya da ihtiyaç göstermeyen Allah'a mah­sustur." O'nu gereği gibi büyükle. [106]

 

Açıklama:

 

Müşrikler, Peygamber (s.a.v.)'in: "Ya Allah, ya Rahman!" dediğini işit­tiler. Ve: "Bu adam bizim iki tanrıya kulluk etmemizi yasaklıyor. Ama ken­disi iki tanrıya dua ediyor!" dediler. Bunun üzerine Cenab-ı Allah bu ayet­leri indirdi

Ey Muhammed, onlara de ki: İster Allah, diyerek; ister Rahman diyerek dua edin. Yani bu isimlerin ikisiyle de dua edip zikrederseniz, güzel olur. Gü­zel İsimler O'nundur. O'nun büttin isimleri güzel olduğuna göre bu iki isim de güzeldir. Öyleyse O'nun isimlerinden ikisi olan Allah ve Rahman isimleri de güzeldir. Bunlar Övgü, kutsama ve ululama anlamlarını ifade ederler.

Duada ideal yola uymamız doğru olur ki, bu da duada, özellikle namazda, sesi yükseltmekle alçaltma arasında orta bir seviyede tutmaktır. Öyle ki na­maz kılarken okuduğun duayı sadece kendine duyuracaksın. Başkalarına eziyet vermemelisin.

Bazıları, ayet-i kerimenin şu anlama geldiğini söylemişlerdir: Cehrî namazlarda duayı seslice oku. Sessiz kıraatli namazlarda, yani öğlen ve ikindi namazlarında duayı sessizce oku. Yüksek ve alçak ses arasında orta bir'yol (ut.

Ey Muhammed! De ki: Hamd Allah'adır. Güzel fiile karşı güzel övgüler de Allah'adır. Çocuk edinmeyen Allah, eksikliklerden münezzehtir. Çocuğa ihtayacı yoktur. Çocuk edinmek, yaratıkların ve sonradan var olan şeylerin niteliklerinden biridir ki, Allah bu tür niteliklerden arınmıştır. Mülkte O'-nıın ortağı yoktur. Çünkü O'nun ortağa ihtiyacı yoktur. "Göklerde ve yerde Allah'tan başka tanrılar olsaydı, ikisi de (yer de , gök de) bozulup gitmiş­ti"[107]

Acizlikten Ötürü O'nun bir yardımcısı yoktur. Çünkü O, yaratıcı ve muk­tedirdir. Nimetlerin sahibidir. Azamet ve yücelik sahibidir. O'nu gereği gibi tekbir et, ta'zim et. Kutsallık ve heybetine yaraşır bir biçimde O'nu ulula. Allah en büyüktür, Övgüler O'nadır. [108]



[1] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/397.

[2] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/398.

[3] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/398.

[4] Necm: 17-18.

[5] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/398-400.

[6] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/400-401.

[7] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/402.

[8] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/403

[9] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/403

[10] En'am: 129.

[11] Al-i İmrân: 140.

[12] Müddessir: 38.

[13] İsrâ: 15.

[14] Nisa: 15.

[15] En'am: 153.

[16] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/403-406.

[17] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/407-408.

[18] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/408.

[19] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/408.

[20] İbrahim: 21.

[21] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/409-411.

[22] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/411-412.

[23] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/412.

[24] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/412.

[25] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/412-414.

[26] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/414-416.

[27] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/416-417.

[28] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/417-418.

[29] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/418.

[30] Lokman: 14.

[31] Rûm: 54.

[32] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/418-420.

[33] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/420.

[34] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/421.

[35] Şûrâ: 27.

[36] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/421-422.

[37] İsrâ: 31.

[38] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/422.

[39] Nûr: 3.

[40] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/422-423.

[41] İsrâ: 33.

[42] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/423-424.

[43] İsrâ: 34.

[44] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/424.

[45] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/424.

[46] İsrâ: 35.

[47] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/424-425.

[48] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/425.

[49] Necm: 22.

[50] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/425-426.

[51] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/426-427

[52] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/427.

[53] Enbiyâ: 22.

[54] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/427-428.

[55] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/428.

[56] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/428.

[57] Yunus: 42.

[58] Hacc: 46.

[59] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/428-429.

[60] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/430-431.

[61] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/431.

[62] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/431.

[63] Mearic: 6-7.

[64] Tâ-hâ: 44.

[65] Mülk: 14.

[66] Enbiyâ: 105.

Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/431-432.

[67] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/433-434.

[68] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/434.

[69] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/434.

[70] Duhan: 43-44.

[71] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/434-436.

[72] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/436-437.

[73] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/437

[74] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/437-438.

[75] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/438-439.

[76] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/439.

[77] Şems: 14-15.

[78] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/439-441.

[79] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/441-442.

[80] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/442.

[81] Yasin: 12.

[82] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/442-444.

[83] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/444-445.

[84] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/445.

[85] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/445.

[86] Yusuf: 87.

[87] Sâd: 72.

[88] Fecr: 27-28.

[89] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/446-448.

[90] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/448-449.

[91] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/449.

[92] Sebe: 9.

[93] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/449-451.

[94] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/451-452.

[95] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/452.

[96] Zuhruf: 31.

[97] En'am: 8-9.

[98] En'am: 21.

[99] Kamer: 48.

[100] İsrâ: 72.

[101] Nazihat: 27.

[102] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/452-454.

[103] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/455-456.

[104] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/465.

[105] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/456-457.

[106] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/458.

[107] Enbiyâ: 22.

[108] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/458-459.