Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
İsra Ve Miraç Kıssasının Özeti:
İsrailoğulları Tarihinin Özeti
Allah'ın Üzerimizdeki Nimetleri
Dünyayı İsteyenler, Ahireti İsteyenler
Akrabanın, Düşkünlerin Ve Yolda Kalmışların Hakkı:
Kız Çocuklarının Diri Diri Toprağa Gömmenin Haramlığı:
Yetim Malını Yemenin Haranılığı:
Ayıpları Araştırmak Ve Tahminle Konuşmak:
Büyüklenmek Ve Salınarak Yürümenin Yasakhğı:
Allah'a Ortak Koşanlara
Reddiye
Müşriklerin Küfür Ve İnadlarının Sırrı:
Ölüm Sonrası Diriliş Hakkındaki Şüpheleri Vf. Rıt Süphknin Reddi
İnançları Konusunda Müşriklerle Münakaşa
Allah'ın Üzerimizdeki Nimetleri
Kıyamet Gününün Bazı Sahneleri
Peygamberlik Hakkındaki Şüpheleri Ve Bunun Reddi
Peygamber (S.A.V.)'İn Teselli Edilişi
Tamamı Mekkî'dir. Beydâvi, bu hususu
tefsirinde kesin bir ifadeyle belirtir. Şöyle diyenler de olmuştur: Bu sure Mekkîdir. Ancak "Neredeyse seni yurdundun çıkarmak
için tedirgin edeceklerdi" ayet-i kerimesi, Sakîf'li
heyetin Hz. Peygambere gelişi ve Yahudilerin:
"Burası (Medine) Peygamberler yurdu değildir" dedikleri zaman,
Medine'de nazil olmuştur ayeti ile ayeti
de Medine'de nazil olmuştur. Doğruyu Allah bilir ya,
bu hususta en doğru görüş, Beydâvi'-nindir. Bu sûre (111) ayettir. Buna Beni İsrail sûresi de
denir. Birçok yerinde İslâm akaidini ele alır. Görüleceği gibi bir bakarsınız
ki Peygamber (s.a.v.)'den ve peygamberliğinden, Kur'an'dan
ve doğru yolu göstermesinden, kavmin ona karşı tutumundan sözeder.
Sonra bir de bakarsınız ki, insandan ve yaşam tarzından, sağlıklı bir İslâm
toplumunun temellerinden bahseder. Müşriklerin iddialarından Allah'ı tenzih
etmekle temayüz etmiştir. Bu ikisinin arasında İsrâiloğullarınm
kıssaları yer almaktadır. Biraz da Hz. Adem'in
kıssası anlatılmıştır. Sûre, İsrâ'dan bahsederek söze
başlamıştır. [1]
1- Kulu Muhammed'i bir gece Mescid-i
Hamm'dan, kendisine bir kısım âyetlerimizi göstermek
için, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya götüren Allah'ın sânı yücedir. Doğrusu O, işitir
ve görür.
2-3- Musa'ya Kitab verdik. Ey
Nuh'la beraber taşıyarak kurtardığımız kimselerin soyundan olanlar! Beni
bırakıp başkalarını vekil edinmeyesiniz diye onu İsraİloğullarma
doğruluk rehberi kıldık. Doğrusu Nuh, çok şükreden bir kuldu. [2]
Bu kelimenin (se-ba-ha) kelimesinden alındığı
ve bunun da suda derinlere inmek, suda yüzmek, uzaklara gitmek anlamında
olduğu bilinmektedir. Şu halde sübhan kelimesi,
noksanlıklardan ve acz sıfatlarından uzaklaşmak, armmışlık (aşkın) anlamına gelmektedir. Bu nedenle
denilmiştir ki; sübhan kelimesi tenzih, teşbih ve
takdis anlamında bir alemdir (özel isimdir). Bu özel isim, sadece yüce Allah
için kullanılır.Gece yürüyüşü manasını ifade eder. [3]
Noksanlıklardan
münezzeh yüce Allah, kulu Muhammed'i geceleyin Mescid-İ
Harâm'dan Mescid-i Aksâ'ya
yürüttü. Bu kadar güç ve kudrete sa-bİh olan Allah; zât, fiil ve hüküm bakımından
eksikliklerden uzaktır, münezzehtir. Ey muhataplar! Allah'ın, bu eşi
görülmemiş işi yapabilmesini hayranlıkla karşılayın. Resulullah
(s.a.v.)'in bu yüksek onuruna ve üstün şerefine inanın.
NoksanlıkFardan münezzeh ve mukaddes olan yüce Allah, bütün eksikliklerden
uzaktır. Çünkü kulumuz Muhammed (s.a.v.)'i gecenin kısa bir bö-lümünde Mekke'deki Mescid-İ
Harâm'dan, kendisine bazı ayetlerimizi ve kudretimize işaret eden
alametlerimizi gösterelim diye,Peygamberlerin İnişiyle çevresini mübarek
kıldığımız, ekinlerle, davarlarla, yeşillik ve su İle etrafını bereketlendirdiğimiz
Kudüs'teki Mescid-i Aksâ'ya
yürüttük. "(Mııhammed-in) göz(ü) şaşmadı ve
sınırı aşmadı. Andolsun, Rabbinin ayetlerinden en büyüğünü
gördü"[4] Bunda şaşılacak bir şey
yoktur. Çünkü Allah, noksanlıklardan münezzehtir. Söylenen her sözü işitir;
her nefsi görür; hikmete, hakka ve adalete uygun olarak her işi yerli yerinde
yapar. O, yaratıklarını çok iyi bilendir. Peygamber (s.a.v.)'in Mekke'den
Kudüs'e geceleyin Allah tarafından yürütülmesine inananları mükâfatlandırır;
inkâr edenleri cezalandırır. Çünkü O, görendir ve işitendir.
İşte Hz. Muhammed (s.a.v.), İsmail peygamberin soyundandır.
Peygamber (s.a.v.)'in Mekke'den Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya geceleyin kısa zamanda yürütülerek, oradan huzûr-u
ilâhîye çıkarılarak Allah ile mülakatta bulunması şerefini araplar
ve Ümmet-i Muhammed, her -zaman ve her yerde onurla taşıyacaktır. Mescid-i Aksâ'da bütün
peygamberlere imamlık yapması şerefini de müslümanlar
her zaman ve her yerde taşıyacaklardır.
İsmail'in kardeşi îshak'ın soyu olan İsraillilere gelince onjar;
Allah'ın seçkin halkı olduklarını, nebî ve mürseller
soyundan olduklarını, kendi kavimlerine mensub
olmayan kimselerin Peygamber olamayacaklarını iddia ederler. Kur'an-i Kerim, Hz. Muhammed ve
ümmetine ait olan bu büyük övünçten sonra İsraillilerin aleyhinde konuşmuş ki,
her şey yerini bulsun ve her ümmet kendi değerini anlasın.
İsraİloğullarınm peygamberi Musa kelîmullah'a
kitabı, Tevrat'ı verdik. Doğru yola girerler umuduyla onu bir hidayet rehberi
kıldık ki, benden başkasını; işlerini kendisine havale ettikleri ve tanrı
muamelesine tabi tuttukları bir vekil edinmesinler.
Ey Nuh ile beraber
gemide taşıdığımız, boğulmaktan kurtardığımız ve kendilerini hakka, hayra
erdirdiğimiz kimselerin çocukları! Sizler, diğer insanlara nispetle katıksız tevhid inancına sarılmaya ve peygamberlerin yolunda
yürümeye daha layıksınız. İşte babanız Nuh (A.S.V.), şükreden bir kul-oldu.
Onun izini takip edin. Çizdiği rotanın dışına çıkmayın.
Kur'an-ı Kerim'in, Hz. Peygamberin
adını kullanacağı veya Allah'ın sevgilisi diyeceği yerde sadece
"kulu" demesi, ince bir hakikate* İşaret içindir. Zira İsrâ ve Miraç olayı, harikulade bir olaydır. Bazı zayıf
kişilikli insanları etkiler, onlarda Hz. Peygamberi,
Hıristiyanların Hz. İsa'ya yaptıkları gibi, olduğundan
daha yüksek bir mertebeye çıkarabilirler. Bu nedenle "kulu" yani Allah'ın
izzet ve saltanatına boyun eğen kişi, denildi ki; her iş, yerini bulsun. Kaldı
ki Hz. Peygamber (s.a.v.)'in kullukla
nitelendirilmesi, O'nun için olgunluk ve üstünlüğün doruk noktasıdır.
Birinci ayette
"geceleyin" kelimesinin kullanılması dolayısıyla tefsirci-ler hayrete düşmüşlerdir. Zira İsrâ
(gece yürüyüşü) zaten geceleyin yapılan bir yürüyüştür. Gece dışında
yapılması-imkânsızdır. Şu halde İsrâ kelimesinin yanisıra "geceleyin" kaydını koymanın yararı
denir? Buna cevaben tefsirciler demişler ki: Leylen
"geceleyin" kelimesi tekildir ve de nekredir. Geceleyin yapılan
yürüyüşün, yani Isrâ'nm, gecenin bir bölümünde yapıldığını
ve Mekke'den Mescid-i Aksâ'ya
yapılan intikalin uzun gün ve geceler boyunca değil de, gecenin kısa bir
bölümünde yapıldığını açıklamak için kullanılmıştır.
Bu konuda Üstad Mustafa Sadık el-Rafİî, Vahy'ül Kalem adlı eserinin 32. sayfasında İsrâ ve Miraç konusunda şunları yazmıştır: "Ayet-i
kerimede geceleyin kelimesinin söylenmesindeki hikmet, şu gerçeğe işaret etmek
içindir; Bu kıssa, İnsanlığın büyük yıldızının (Hz.
Muhammed'in) mucize olarak insanlık kisvesinden çıkıp semavî nuruna
bürünmesinin anlatımıdır. Hayret verici bu olayı, miraç ayetlerinin yalnızca Necm (yıldız) suresinde nazil oluşu tamamlamaktadır!'[5]
Resulullah (s.a.v.) Kabe'nin yanında uzanmış idi. Cebrail
gelerek O'nu, oradan alıp Burak denen binite bindirdi. Kudüs'e gitti. Mescid-i Aksâ'ya girdi,
—Allah'ın salat ve selâmı üzerlerine olsun—
Peygamberlerle orada buluştu ve onlara imam olup namaz kıldırdı. Sonra göğe
çıkarıldı. Cebrail, göklerin kapılarını onun için bir bir
açtırdı. Muhammed (s.a.v.), Rabbinİn bu çok büyük
ayetlerini gördü. Peşpeşe göklerin tabakalarına
yükseldi, nihayet sidretül müntehaya vardı. Allah'ın
emri O'nu kapladığı kadarıyla kapladı. O ezelî cemalin görüntülerini gördü.
Sonra nurun İçine atıldı. Allah O'na ne vahyettiyse
etti. O'nu ve ümmetini o kutsal makamda namazla mükellef kıldı. Cenab-ı Allah'ın arada vasıta olmaksızın bizzat kendisinin
farz kıldığı yegane ibadet namaz olmuştur.
Bu anlattıklarımız İsrâ ve Miraç olayının özünün özüdür. Bu olayın süs ve
nakışlarına gelince bunlar, derin felsefi rumuzlardır. Ancak nefsi saf ve ruhu
temiz olan kimseler bunları anlar. Bu rumuzlardan biri de, peygamber (s.a.v.)'in
şu sözüdür: "Cebrail bana bir kâse şarap, bir kâse de süt getirdi. Ben,
sütü aldım. Cebrail: "Fıtratı aldın" dedi." İslam dini, fıtrat
dini değil midir?!
Peygamber (s.a.v.)
efendimiz bu ilahî ve yüce anlamlı yolculuğunda öyle bir remzler
gördü ki, bu ıemzler; yüksek ruhlu, temiz, zina ve
faizden, hırsızlık ve cinayetten uzak, cihad
doğruluk, güzel iktisad ve çabucak namaz kılmaya
koşmak gibi niteliklerle süslenmiş bir topluma işaret ediyordu.
Resulullah (s.a.v.)'in bütün peygamberlere imamlık yaparak namaz
kıldırmış olması, kendisinden önce gelerek elçiliğini İnsanlığa müjdelemiş olmaları,
O'nun peygamberliğinin kemaline işaret etmiyor mu? O'na iman etmeyen gayr-ı müslim, kendi peygamberine de iman etmiş sayılmaz. Ö'nun dini bütün güzellikleri bünyesinde toplamış, yahudilerin maddiyatı ile hıris-
Uyanların ruhaniyeti arasında orta yolu izlemiştir. O'nun Ümmeti
dengeli bir ümmettir, adaletlidir, geçmiş ümmetler aleyhinde kıyamette şahidlik edecektir. Resulullah
(s.a.v.); Musa'nın kuvvetini, İsa'nın zahİdliğini,
İbrahim'in cedelciliğini, Eyyub'un
sabrını ve diğer peygamberlerin, kendisiyle temayüz ettikleri niteliklerini
kendi şahsında toplamıştır.
Bu da peygamber
(s.a.v.)'in, kendisindeki maddi tarafı bastıracak derecede şanlı ruhunun
yüceliğine, nihayet ilahi nura ve semavi bir yıldıza dönüştüğüne açıkça işaret
ediyor. Cebrail, O'nun mübarek göğsünü yanp ta maddi
kirlerden temizleyip yıkamamış mıydı? Cenab-ı Allah,
"Ona ayetlerimizin bazısını gösterelim diye" buyurmamış mıdır?
Bu ibare, peygamber
(s.a.v.)'in zaman ve mekân, perdeler ve duyular üstüne çıktığına dair kesin bir
nasstir. Bütün bunların mercii, O'nun değil de
Allah'ın kudretidir. "Rabbinin ayetlerinden bazısını kendisine gösterelim
dîye.." denmeyip te, "Rabbinin ayetlerinden
bazısını görsün diye.." densey-di, elbetteki,
manâ değişik olacaktı. Bu ikinci ifade, ayetleri görmenin, yani rüyanın, başeri kudret sınırları içinde olduğunu ifade eder. Görme
anlamındaki rü'ya fiilinin bir kipten başka bir kipe
dönüştürülmesi; görenin, yani Mu-hammed (s.a.v.)'in
bir şekilden başka bir şekle ve bir halden başka bir hale intikal ettirildiğine
işaret eder. Kelâmı bu kadar dakik olan zat, ne yücedir!
Ey Müslümanlar! Acze
ve tembelliğe ülfet etmeyin. Dinimizin evvelinde tabiatın, insanların emrine verilmiş
olması vardır. Cehalete meyletmeyin. Peygamberinize inen ilk ayet, "Oku,
Rabbinin adıyla" mealindeki ayettir. Rahatın kucağına atılmayın.
Tarihinizin başında büyük mucize gerçekleştirilmiştir. Nasıl olur da bütün
dünyada islamm nurunu taşımazsınız?! Halbuki
peygamberiniz büyük bir ruhi varlıktır. En büyük ilahi nurdur! Nasıl olur da Kur'an'ı birbirinize taşımazsınız?! Halbuki O, her şeyin
açıklaması, her canlının nurudur. Bütün insanlık için rahmet ve şifa, nur ve
hidayettir.
isrâ olayı konusunda nasıl anlaşmazlığa düşüyorlar,
anlamıyorum! Yok bilmem hem bedenen hem ruhen mi olmuştur? Yoksa sadece ruhen
mi olmuştur? Şayet sadece ruhen olsaydı, insanların bazısı ona İman edipte
bazısı inkâr etmezdi. Çünkü herkes uyanıkken imkansız olan şeyleri rüyasında
görebilir. Işığın ve sesin hızlı oluşuna, yerküreyi kaplayan hava tabakasını
delip geçtiğine bizleri vakıf kılan İlim, bütün
bunları teyid etmektedir. [6]
4- İsrailoğuUanna Kitab'da: "Doğrusu
yeryüzünde iki defa bozgunculuk yapacak ve kibhlendikçe
kibirleneceksiniz" diye bildirdik.
5- "Bu ikiden birincisinin vakti gelince,
üzerinize pek güçiü olan kullanmızı
salacağız. Onlar memleketlerinizde her köşeyi kontrollerine alacaklar. Bu,
yerine gelecek bir vaaddir"
6- "Bunun ardından sizi onlara gaüb
getireceğiz; mallar ve oğullarla size yardım edecek ve sizin sayınızı
arttıracağız."
7- İyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz.
Kötülük ederseniz o da kendinizedir. İki vaadden
İkincisinin vakti gelince, yüzünüzü üzüntüye sokmaları, kötülük yapmaları,
önceden Mescide girdikleri gibi girmeleri, elc
geçirdikleri yerleri harab etmeleri için onları
tekrar göndereceğiz.
8- Umulur ki Rabbiniz size acır; ama siz dönersiniz Biz
de döneriz. Cehennemi , inkarcılara bir zindan kılmışızdır
9-10- Doğrusu bu Kur'an en doğru
yola götürür ve yararlı iş yapan mü'minlsre büyük
ecir olduğunu, ahirete inanmayanlara can yakıcı bir azab hazırladığımızı müjdeler.
11- İnsan iyiliğin gelmesine dua ettiği gibi, kötülüğün
gelmesine de dua eder. Esasen insanoğlu acelecidir. [7]
İsraîloğullarına vahyettik. Allah'a karşı
büyükleneceksîniz. Zulüm, zorbalık ve haddi tecavüz etmekle insanlara karşı
büyüklük taslarsınız. Savaşlarda güç ve kuvvet sahibi olanlar. Evler arasında
dolaşarak araştırma yaptılar.Sonra tekrar sizi.onlara karşı güçlü ve galip
kıldık.Savaşçısı daha çok olan. Helak ve mahv
etsinler diye. Büyüklük ve üstünlük tasladıkları sürece. Ya
da halkını yenip ele geçirdikleri beldeler. Hapis ve zindan. [8]
İsrailoğulları hakkında önceki ayetlerde başlatılan söz burada da
devam ediyor. Faydalı bazı hikmetlerin açıklanmasının yanısıra
tarihleri ve bazı beklentileri de açıklanıyor. [9]
Tevratta, İsrailoğuİlanna vukuu
kesin bir vahiyle vahyettik: Siz o ülkede iki kere
fesat çıkaracaksınız. Yeminle dedik ki; siz Şam toprağında ve Kudüs'te ya da konakladığınız her mıntıkada iki kez fesat
çıkaracaksınız. Rabbimizin Tevraita sizin için
koyduğu yasalara muhalefet ederek nefislerinizi ifsad
edeceksiniz. İki defa fesat çıkaracaksınız. Birincisi, Tevrata
muhalefet etmeniz ve bazı peygamberleri Öldîirmenizdir.
ikincisi ise Zekeriyya'yi öldürmektir. Yahya'yı
Öldürmek ve Meryem oğlu İsa'yı Öldürmeye azmetmek olduğunu söyleyenler de
olmuştur. İkinci fesadın, bunlardan .başka şeyler olduğunu söyleyenler de
vardır.
Büyüklük
taslayacaksınız. Taşkınlık, zorbalık ve zulüm yaparak, insanlara karşı
büyüklenerek akim ve.şeriatın sjnIr!anni aşacak, ihlal edeceksiniz. Bu iki fesattan
birincisinin zamanı geldiğinde, bu birinci fesattan dolayı; dünyada size vadedİIen azabın zamanı gediğinde; üzerinize, savaşa
hazırlıklı, güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik. Size hücum eden bu kavim,
evlerinizin arasında dolaşarak beldenizi teftiş e£tüer.
ürküterek ve öldürerek kökünüzü kazımak İçin sizi ve çevrenizi araştırdılar. İşte
böyle yeryüzünde taşkınlık ve zulüm yaparak çocuklarının rini
bozacak derecede fesat çıkaran, sınınan her ümmete; Cenab-ı onları horlayıp zelil kılacak, fesadlannm
cezası olarak onlara azabın en tüsünü taddiracak
terbiyeciler gönderir. Bu terbiyeciler kafir ve müşrik te
olabilirler. "İşte kazandıkları (günahlan)ndafl ötürü zalimlerin bîr kısmını diğer bir kısmmm peşine böyle takarız"[10], Bu
kesin bir yargı, değişmez bir yasa, vukuu muhakkak bir va'ddir.
Rabbinin sözü mutlaka yerine getirilir.
Bu, îsrailoğullarmın saldırganlardan çektiği aci bir derslir " dıranın Buhtunasr (Babil kralı Nabukudur Usur) olduğunu söyle; duğu gibi Calut yahut Babil veya Fars
askerleri olduğunu söyleyen saldırganın kim olduğunu elbettek'
en iyi bilen' Allah'tır. Kur'an-ı tarih kitabı değildir
ki onu, Israiloğullarına saldıran şahıs veya toplu-;u
yer ve zaman belirterek açıklamakla yükümlü kılalım. Ama Kur’an
öğüt, ibret ve eşyaya derinlemesine bakış Pbi' bundan
daha bir nhğa
gönderilmiştir ki, İnsanlar olaylardan ibret alsınlar İsrailoğullarmm
saldırganlardan aldıkla" b" acı ders, ürün verdi; buldular,
fesatlarından vazgeçtiler, kitap'arına ve dinlerine
sarıldılar, Sonuç, Cenab-ı Allah’ın dediği gibi oldu.
Sonra ey İsrailoğulları! Size, tekrar onları yenme imkanı
verdik.Sizi yeniden onlara galip kıldık. “O günler...(evet) onları bir insanlar
arasında çevirip duruyoruz”[11].Ya da bundan sonra Cenab-ı Allah mallarla, oğullarla, silahla ve ihlaslı adamlarla size yardım etti.Eskisinden daha fazla
sayıda savaşçılarınız oldu.Bu, Allah’ın yasasıdır.O’nun yasasında asla bir
değişiklik bulamazsın.
Eğer iyilik
yaparsanız, kendiniz için yapmış olursunuz.Zira yaptığınız işin sonuç ve sevabı
size ait olacaktır.Fesat çıkarıp taşkınlı yaparak kötü iş yaparsanız, bu da
sadece sizin aleyhinize olur. “Her nefis, kazandığıyla (Allah katında) rehin
alınmıştır”[12]
“Hiç biz günahkar,
başkasının günah yükünü taşımaz”[13]
"(İş) ne sizin
kuruntunuza, ne kitab ehlinin kuruntusuna göre olmaz.
Kötülük yapan, cezasını çeker"[14]
İkinci fesadı ve o fesad dolayısıyla azaplandınlmanızın
zamanı gelince; size azabın en kötüsü tad,dırılmaları için, Öldürerek ve esir alarak,işare-ti yüzünüzde görülecek bir hüzünle sizi
hüzünlendirmeleri için; daha önceleri girdikleri gibi yakıp yıkarak, Tevratı yakarak, mukaddesatınızı çiğneyerek tekrar Kudüs'e
girsinler, ete geçirdikleri ve üzerinde* bulunduğunuz beldeleri, ekinleri,
ürünleri şiddetle mahvetsinler diye üzerinize saldırıcı adamlar göndeririz.
İsrailoğullarına ilk saldıran Calut
olmuştur. Davud peygamber onu öldürünce, İsrailoğullarına hakimiyetlerini geri verdi. Bir zaman daha
egemenliklerini ve hakimiyetlerini sürdürdüler. Nihayet fesat çıkarıp
zulmettiler, Ze-keriyyayı
—bir kavle göre Yahya'yı— öldürdüler. Cenab-ı Alfah üzerlerine Buh-tu Nasr'ı (Babil kralı Nabu-Kudur-Usur'u) gönderdi.
Onları yerin dibine geçirdi. İkinci kez onları azaba uğrattı. Bazıları, onları
bu ikinci azaba uğratanın başka birisi olduğunu söylemişlerdir. Allah'ın
verdiği bu ders, sizi terbiye etmek içindi. Ey Israiloğullarıl
Umulur ki, bu sayede Allah size merhamet eder. Şayet üçüncü kez feseda dönerseniz biz de, Öncekilerinden daha şiddetle
size azap çektirmeye döneriz.
"Eğer akrep bizi
tekrar sokmak için dönerse Biz de onu pabuçla vurmaya döneriz. Çünkü pabucu
onun için hazır tutarız".
İsrailoğulları üçüncü kez fesada döndüler. Hz.
Muhammed'i yalanladılar. İnat ve küfürlerinden dolayı asılsız iftiralarda
bulundular. İnsanlar arasında Hz. Peygamberi en iyi
tanıyanlar onlardı. Özoğullarmı tanır gibi O'nu
tanıyorlardı. Hatta daha fazla tanıyorlardı. O'nu yalanladıkları için Cenab-ı Allah onları azaplandırdi.
Yahudilerden Kurayza oğulları öldürüldü; Nadir
oğullan sürgün edildi ve cizye vermekle yükümlü kılındılar.
Bu, onların dünyadaki
cezasıydı. Ahiretteki cezalarına gelince Allah cehennemi
onlar için zindan kıldı. îçîne giren bir kimse, oradan'asla
kaçıp kurtulamaz.
Hz. Peygamberin çağdaşı olan ey îsraüoğulları!
Size ne oîmuş ki imân etmiyorsunuz? Oysaki Hz. Muhammed'e indirilen Kur'an-ı
Kerim insanları doğru yola iletir ve sırat-ı müstakime çağırmaktadır. Kur'an-ı Kerim insanları hayır ve İyiliğe, yardımlaşma ve
dayanışmaya davet etmiyor mu? Adaleti, iyiliği, akrabaya vermeyi emretmiyor mu?
Fuhşiyatı, edepsizlikleri, taşkınlığı yasaklamıyor mu?
Allah'a ortak koşmamayı; İftiradan, yetim malını yemekten, eksik Ölçüp
tartmaktan, faizle muamele etmekten, katı muamelede bulunmaktan uzak durması ve
dînen hoş karşılanan işleri yapmayı emretmiyor mu?!! "İşte benim doğru
yolum bu, ona uyun, (başka) yollara uymayın ki, sizi O'nun yolundan ayırmasın!"[15]
Bu Kur'an
insanı ideal yola iletir. Dünya ve-ahiretin hayrına
çağırır. Hayırlı ve iyi işler yapan Mü'minlere dünya
ve ahirette kendileri için büyük ecir ve mükafat
verileceğini müjdeler. îman etmeyen ve hayırlı işler yapmayan kimseler için rablerİ, Cehennem azabını hazırlamıştır. Orası ne kötü
varış yeridir. İnsan öfkelendiği zaman; hayır ister gibi, kendi nefsi, ailesi
ve malı için Rabbinden şer İster. İnsan çok acelecidir. Acele ve sürat sevgisi,
fıtratına yerleştirilmiş olarak yaratılmıştır. Tefsircilerin çoğu bu görüşe
meyi etmişlerdir. Bazı tefsirciler ise, ayet-i kerimedeki İnsan kelimesini
kafir kelimesiyle tefsir etmişler, yani bu ayetteki insan kelimesiyle kafirin
amaçlandığını söylemişlerdir. Onun şerri istemesi, Peygamber (s.a.v.)'e
küfretmesi, O'na inanmaması ve O'nunla alay etmesi
dolayısıyla, azabın kendi şahsına tez elden gelmesin' istemesidir. Oysaki
azap, o kafire mutlaka gelip dokunacaktır.
Ayet-i kerimeyi şu
manâda anlamamız da doğru olmaz mı? Şöyle.ki: Bazen insan, bir şeyi elde etmek
için Rabbine ısrarla dua eter. O şey aslında kendisi İçin iyi olmayacağı halde
o, hayırlı olduğunu zanneder. İyilik İster gibi o şerli şeyi ister ve onun için
dua eder. Bu da acelecilikten ve o şeyi anlamakta, mahiyetini kesin anlamakta
teenni ile hareket etmemekten ileri geliyor. İnsan acelecidir. Mal ve şeref
istemez miyiz?. Bunu Allah'tan isterken O'na ısrarla dua etmez miyiz?
İsteğimizin gerçekleşmesi bazen bizim için helak ve hüsran olmaz mı? Dikkatle
ve iyice düşünüp acelecilik etmezsek, isteğimizde ısrar etmeyiz. Bunda
şaşılacak bir şey yoktur. İnsan çok aceleci bir varlık olarak yaratılmıştır.
Geride anlatılmadık
bir şu kaldı: Bu ayetin buraya konuluşunun sırrı nedir? Bu ayette, şu yahudilerin peygamber (s.a.v.)'e karşı olumsuz tavırlar takınmalarının
ve O'nun peygamberliğini inkâr etmelerinin,dünyayı istemelerinden ve şerri
elde etmek için yaptıkları duanın kabul edilmesini istemelerinden dolayı
olduğuna işaret yok mudur? Şu yahudiler,.dünyayı ahirete tercih ettiler. İyi düşünüp dikkatle kavrasalardı,
bu sayılan kötülüklerden hiçbirini yapmazlardı. Gerçekte hayrı istedikleri gibi
şerri istediler. Onları buna sadece dünya sevgisi, dünyayı ahirete
tercih etme ve işleri anlamakta acelecilik yöneltti. [16]
12- Gece ve gün.düzü varlığımıza birer delil kıldık. Bir
delil olan geceyi kaldırıp yine bir delil olan gündüzü —Rabbinizin bol
nimetini aramanız, yılların sayısını ve hesabını bilmeniz için aydınlık kıldık.
Her şeyi uzun uza-dıya açıkladık.
13- Her insanın boynuna, işlediklerini dolarız ve
kıyamet günü açılmış bulacağı Kitab'ı önüne
çıkarırız,
14- "Kitabını oku, bugün, hesap görücü olarak sen
kendine yetersin".
15- Kim doğru yola gelirse ancak kendi lehine yola
gelmiş ve kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmıştır. Kimse kimsenin
günahını çekmez. Biz peygamber göndermedikçe kimseye azabetmeyiz.
16- Bir şehri yok etmek istediğimiz zaman, şımarık
varlıklılarına yola gelmelerini emrederiz, ama onlar yoldan çıkarlar. Artık o
şehir yok olmayı hakeder. Biz de onu yerle bir
ederiz. .
17- Nûh'dan sonra nice
nesilleri yok etmişizdir. Kullarının günahlarından haberdar ve onları gören
olarak Rabbin yeter. [17]
Ayet'in ikilidir. Gece
ve gündüz, Allah'ın kudretine işaret eden iki alamettir.Gecenin ayetini sildik
ve karanlık hale getirdik. Allame Şevkânî, Fethül kadir adlı eserinde bu ayetin tefsirini yaparken
şöyle der: Aded ile hesab
arasındaki fark şudur: Aded, 365 günden oluşan sene
gibi,benzerinin tekrarı ile kemiyyeti olan şeyi
saymaktır. Hesap ise; belli sının ve özel adı bulunan belirli gruplardan
oluşması bakımından benzerinin tekrarı ile kemiyyeti
olan şeyi saymaktır. Mesela seneyi eîe alacak
olursak, sadece günler olması itibariyle ona bakacak olursak işte o adettir.
Seneye; on iki aydan oluşması bakımından bakarsak, her ay mesela otuzar günden
ve her gün yirmi dört saatten meydana geldiğine göre bu bakımdan seneyi ele
aldığımızda bu bir hesap olur. Onun mukadder ameli, onun için takdir edilen İş.
Bu işin aslı şudur: Kuş uçarken araplar onun uçuşunu,
duruma göre uğursuzluk ya da uğurluluk sayarlardı.
Kuşlardan hayır ve şerre, mutluluk ye mutsuzluğa deliller çıkarırlardı. Bu
alanda bazı bilgi ve marifetleri vardır. Nitekim bir arap
şairi demiş ki:
"Lihbîler haberde tecrübelidir. Kuş uçtuğunda Lihbî kavmine mensup adamın sözünü boş sayma!'
Araplar bu işi
ilerletince hayır ve şerre kuş adını verdiler. Bunda bir şeyi kendi lazımı ile
adlandırma sanatı vardır. Dil bilginlerinden Ebu Ubeyde der' ki: Arapların nezdinde,
"tair" (kuş) kelimesi ömür, rızık, mutluluk ve mutsuzluk gibi, kişinin şans ve kaderi,
talihi anlamına gelir. Sanki kuş, ezeli alemdeki yuvasından ve gayb aleminin karanlıklarından çıkıp kişiye doğru sonsuz
bir uçuşa başlayacaktır. Nihayet mukadder zamanda gelip kişiye ulaşa-eaktır. Ondan kaçış ve kurtuluş yoktur. Ayet-i kerimedeki
Boynuna kelimesi, gerdanlığın boyuna takılıp oradan ayrılmayışı gibi şans
kuşunun da mutlaka sahibine ulaşacağını ifade eden bir kinayedir. Kişinin
başına gelecek iş iyi ise, gerdanlık gibi boynuna takılır. Kötü ise, kelepçe
ve zincir lale gibi boynuna geçirelecektir. Yük,
günah.Varlıklı ve nimet İçinde yüzenler. [18]
Burası da bir başka
yol.. Allah'ın lütuf ye nimetleri ile Kur'an-ı
Kerim'-in hidayet ve müjdesi açıklanıyor. [19]
Kutlu ve yüce Allah
buyuruyor: Gece ile gündüzü, kudretimize, sanatımızın eşsizliğine, nizamımızın
sağlamlığına işaret eden iki ayet kıldık. Çünkü gecede bastına karanlık,
gündüzde aydınlatıcı nur vardır. Her ikisi arka arkaya birbirlerini
izlemektedir. "(Allah) Geceyi gündüze, gündüzü de geceye girdirir".
Geceye, onun engin ve derin sessizliğine, sakinliğe, aydınlıklar saçan ay'ma, solgun yıldızına bak. Geceleyin tabiat sessizleşip
sakinleşmiştir. Kâinat dinlenmektedir. Sonra gündüze, ondaki hareket ve
gürültüye, kalabalığa, gidip-gefmelere bak. Güneşe
ve onun aydınlığına, güneşi ortaya çıkardığı zaman gündüze, onu örttüğü (her
tarafı karanlıkla bürüdüğü) zaman geceye, göğe ve onu yapana bak. Bütün bunlar,
aklını kullanan bir toplum için Allah'ın kudretine işaret eden belirtilerdir.
Gecenin ayetini
sildik. Yani bir ayeti sildik ki, o da gecenin kendisidir. Nitekim "Kahire
şehrine girdim" sözünün aslında "Bîr şehre girdim ki, o,
Kahire'dir" anlamında kullanılması gibi. Geceyi, ışığını silinmiş ve
hareketi durdurulmuş hale getirdik. Her ne kadar aydınlık idiyse de sonraları
bu aydınlığı silindi. Bu da gecenin sakinlik ve durgunluğuna işaret ediyor.
Gündüzün ayetini aydınlatıcı kıldık. Görebilen bir kimse, gündüzleyin
görür, etrafına bakar; hisseder, hareket eder. Hayat ve hareket, zindelik ve
çalışma işte böyle meydana gelir ki, Rabbinizin lutfundan
rızık arayasınız. Rızık,
hareketle, çalışma ve gayret ile elde edilir. Rızık
elde etmeye başarılı kılan, Allâh'dır.
Gece ile gündüz arka
arkaya birbirlerini izlerler ki,yılların sayısını ve hesabı bilesiniz. Gece ve
gündüz değişmeyip oldukları yerde dursalardı; hareket ve sükûn, aydınlık ve
karanlık, uzay ip kısalma, sıcaklık ve soğukluk.olmasaydı yılların sayısını ve
hesabı bilmek kolay olmayacaktı. Kuzey ve güney kutuplarına, bu kutupların
çevresine bakın. O mıntıkalar hayata elverişli midirler? Hayır, asla!..
Dini ve dünyevi
işlerinizde ihtiyaç duyduğunuz herşeyi özetle veya ayrıntılı
olarak açıkladık ki, insanların Allah'a karşı kendilerini savunmak için İleri
sürecekleri bir delili kalmasın. Yok olan, bir delil ile yok olsun, hayatta
kalan da bir delile dayanarak hayatta kalsın. Her insanın hayatta yapması
mukadder olan işini ve şansım boynuna doladık. Ondan kurtulması mümkün
değildir. Aksine bu, kaçınılmazdır; Bilinen bir yargıdır. Her şey, yaratıldığı
şey içindir. Bu, sevap ve cezanın dayanağı olan iradenin inkâr edilmesi demek
değildir.
İnsan için, kıyamet
gününde, önünde açık bulacağı bir kitap çıkarırız. O kitap, büyük-küçük demeyip
her şeyi teker teker saymıştır. Herkes dünyada
yaptığı işlerin, o kitapta kaydedilmiş olduğunu görecektir. Rabbin hiç kimseye
zulmetmez. Hesaba çekilecek olan insana: "Ey adam! İşte kitabın, oku.
Bugün nefsin sana
hesapçı ve şahit olarak yeter" denilecektir.
Hal böyle olunca, her
kim doğru yola erişirse, sadece kendi nefsi için iyilik yapmış olur. Zira
amelinin sevabı, sadece kendisine ait olur. Her kim amelinde sapıklığa düşerse,
yine sadece kendi aleyhinde sapıklığa düşmüş olur. Herkes, kendi nefsinden
hesaba çekilecektir. Emirlere itaat etmişse mükâfat, isyan etmişse ceza
görecektir.
Sonra Cenab-i Allah bunu şu sözü île destekliyor: Hiç bir
günahkar, başkasının günah yükünü taşımaz. Yani kendi günah yükünü omuzunda taşımakta olan bir kimse, günahtan kurtarmak için
başkasının günah yükünü omuzlayıp taşıyamaz ki, günahını omuzladığı kimse,
kendisine yardımcı olsun. Bu görüşte olanlar diyorlardı ki: Biz hiç bir şeyden
ötürü azablandırıl-mayız.
Her ne kadar ortada bir azap varsa da o, atalarımızın üzerine olacakları
azaptır. Çünkü biz, yalnızca onları taklid ediyoruz. Cenab-ı Allah onların bu sözlerini kesin ve beliğ bir
ifadeyle reddetti- Kendilerini'doğru yola ileten,
iyiliğe davet eden, kötülüklerden sakındıran bir Peygamber göndermedikçe,
insanlardan hiç birini azablandıracak olmadığını
belirtti.
Bu ayetler bizi
çalışmaya özendirmekte, gayret ve çaba içine girmeye, tembellik yapmamaya
yöneltmektedir. Yok oluş Zamanlan yaklaşmış, mahvedİI-melerine
çok kısa bir zaman kalmış olan kasabalardan birini helak etmek istediğimiz
zaman oranın varlıklarına, Allah'ın emrine boyun eğmelerini em-rediriz. Ancak onlar Rabblerinin
emri ve taati dışına çıkıp fasik
olmuşlardır.
Ayette sözü edilen
emir; varlıklı olsun olmasın, zengin veya fakir herkesedir. Ancak yöneticiler
ve zenginler, lider pozisyonundadirlar. Diğerleri ise
onlara tabidirler. Halk tabakası, üst tabakadakileri sürekli taklid etme özelliğine sahiptir. Denildi ki: Varlıklı ve
zenginlere, Allah'ın buyruklarına uymalarını emrettik. Fakirlere sanki hiç
emredilmemiş.
"(İşte) hepsi Allah(ın huzurunda hesap vermek) için kalk(ip toplamdılar.
Zayıflar, büyüklük taslayan (önder)ler(in)e:
"Biz size tabi idik. Şimdi siz, bizden Allah'ın azabından (en ufak) bir şey
savabilir misiniz?"[20]
Cümlesinin,
"Onları yeryüzünde fesat çıkararak yaşayan bir çokluk haline
getirdik" anlamına geldiğini söyleyenler de olmuştur. Bu cümlenin ifade
ettiği anlamla ilgili olarak Zemahşerî, Keşşaf adlı
eserinde özetle şöyle der: "Bu emir mecazîdir, hakiki değildir. Bunu
şöyle açıklayabiliriz: Yok edilen o kasaba halklarının üzerine nimetler,yağmur
misali yağmıştı. Ne var ki onlar bu nimetleri, masiyetlere,
günahlara, şehvetlere tabi olmaya vasıta yaptılar. Kendilerine verilen nimetler
buna yol açtiği için, sanki fasıklık
yapmakla emrolunmuşlardi. Halbuki bu nimetler
nankörlük etmek için değil, şükretmek için onlara verilmişti. Nankörlük edip fısk-u fücura dalınca da, azap kelimesi onlar için hak
oldu. Üzerlerine inen azab onları ve yurtlarını
darmadağın etti.
Bir kırata göre
cümlesindeki emernâ fiili şeddeli olarak yani "emmernâ" şeklinde okunur. Buna göre mezkûr ayet,
"o kasabaların zenginlerini halka yönetici ve hakim kıldık" anlamına
gelir. Zayıf ve güçsüz cahiliyet toplumlarında bu
zengin yöneticiler, bütün toplumun mutsuzluk ve mahvının ana sebebi olurlar.
Nuh'tan sonra,
taşkınlık edip isyan etikleri İçin nice kasabaları
yok ettik. Yüce Allah, davranışlarını ve suçlarını onlara karşı bir bir sayar. O, kontrol eden ve görendir. Kullarının
günahlarını haber alıcı, görücü olarak O yeter.
İster din, ister dünya
ile ilgili olsun, kainattaki her şeyin sağlam ve detaylı bir şekilde
açıklanmış olduğunu biliyoruz. Her insan için, kendisinden kopmayan belirlenmiş
bir ameli vardır. Amelinin karşılığını kıyamet gününde mutlaka görecektir.
Amellerinin kayıtlı bulunduğu kitabını okuyacaktır. Her nefis, kazandığı günah
dolayısıyla Allah katında rehinedir. İnsan için, çalıştığından başkası yoktur.
İnsanların kendilerini savunmak için Allah'a karşı ileri sürecekleri delilleri
kalmasın diye Rabbin, uyarıcı ve müjdeci peygamberler göndermedikçe hiç
kimseyi azablandırmaz. Bu bakımdan bireyle toplum
arasında herhangi bir fark yoktur. Allah'a itaati emreden, sonra bu da itaatin
dışına çıkan kimseyi Rabbin darmadağın eder.
Bütün bu anlatılanlar,
akıllı kimseyi, dünya ve ahirette fayda verecek iyi
işler yapmaya yöneltir. [21]
18- Dünyayı isteyene —istediğimiz kimseye dilediğimiz
kadar— hemen veririz. Sonra ona cehennemi hazırlarız; yerilmiş ve kovulmuş
olarak oraya girer.
19- Ahireti isteyip, inanmış
olarak onun için gerekli çalışmada bulunan kimselerin, işte onların
çalışmaları şükre değer.
20- Onların ve bunların her birine Rabbinin nimetinden
ulaştırırız. Esasen Rabbİnin nimeti kimseye yasak
kılınmış değildir.
21- Onları birbirlerinden nasıl üstün kıldığımıza bir
bak! Doğrusu ahi-rette daha büyük dereceler ve daha büyük üstünlükler vardır.
22- Allah'la beraber başka bir tanrı edinme, yoksa
yerilmiş ve tek başına kalmış olursun. [22]
Dünya. Allah'ın rahmetinden
kovulmuş olarak. Sevaplandınlmış olarak. Her iki gruba da veririz.Yasaklanmış
olarak. [23]
Önceki sayfalarda ve
ayetlerde Allah'ın bir takım hüküm ve yargılan anlatılmıştı. Burada
anlatılansa, bir başka hüküm ve yargıdır. [24]
Bir kimsenin en büyük
derdi ve amacı dünya olur, nefsi ile şu fani ve peşin dünyaya yönelirse, bütün
organıyla dünyayı isterse, her işini dünya için yaparsa, dilediği şeyi Allah ona
çabucak verir. Cenab-ı Allah, dünyayı isteyen herkese
değil de, kendi dilediği kimselere dünyayı verir. Dünyalık verir. Görüldüğü
gibi Kur'an-ı Kerîm, dünyayı çabucak verme işini iki
şeyle kayıtlamıştır:
1- Cenab-ı Allah, kulun
İstediği şeyi değil de kendi dilediği şeyi çabucak verir.
2- Cenab-ı Allah, isteyen
herkese değil, kendi dilediği kuluna dünyayı ve dünyalığı çabucak verir.
Görmez misiniz ki
dünyayı seven, peşin dünyayı isteyenler —bunlar, helal, haram demeden mirası
yiyen ve malı pek çok seven maddecilerdir— bir çok şeyler isterler, ama
isteklerinin sadece bazısına kavuşurlar.
Çoklarının da şu bazı
isteklerde bulunduklarını görürsün, ama kendilerine hiç bir şey verilme/,
ilcin dünyada, hem de alıireüc yoksul olurlar! Bütün
organlarıyla dünyayı seven şu maddecileri, dünyada Kur'an'm
nitelediği bir halde görürsün. Ahirette ise onlar
için Cehennem vardır. Allah, melekler ve bütün insanlar tarafından kınanmış ve
İlahi rahmetten kovulmuş olarak oraya atılırlar.
İkinci gruptaki
insanlara gelince bunlar, dünyayı en büyük mesele bellemeyen, daha çok ahirdi
amaç edinen, bunun da fazilet ve mükafatı olduğundan dolayı ona uygun işler
yapan; kendisi de Allah'a iman etmiş, O'na güvenmiş, O'nu doğrulamış,
kitaplarına ve ahiret gününe inanmış olan kimseler,
olgunluk ve ululuk mertebelerinde pek yükseklere çıkan kimselerdir. Bunlar,
yaptıkları İşlerin karşılığını göreceklerdir.
Ey kardeşim! Şu
yaptıkları işlerle ahireti isteyen, bundan ötesini
umursamayan kimseler, kendilerine dünyadan bir pay verilirse, Rablerine
şükrederler. Dünyadan mahrum bırakılırlarsa, hallerine razı olup sabrederler,
İçinde bulundukları halin, kendileri için daha hayırlı ve kalıcı olduğuna
inanırlar. Gönlü zengin olanlar Hiç bir şeye ihtiyaç hissetmez Gönlü fakir
olanlar Mutsuzluğu tamir edemez
Ayet-i kerimede geçen
"Sa'y-i Meşkûra": (Karşılığı verilen işe)
gelince; bu iş için üç şart gereklidir. Üç şart gerçekleşince, sahibi kurtuluşa
erer ve Rabbi kendisine teşekkür eder. bu üç şart şunlardır:
1- Ahİrete doğru yönelmek.
Yapılan her işte ahireti amaçlamak. Öyle ki, işlenen
her fulde dünya metamı ve geçimini değil, ahiret sevabını hedef almak.
2— Gösteriş, nam yapma ve basit çıkarlardan uzak
olarak, tam ve karni! bir şekilde ahirete uygun
davranışlarda bulunmak.
3 — Sağlam İhlastan ve ince
anlayıştan sonra derin bir iman.
İşte bu şartlara
uyularak yapılan amel; kurtuluş seferidir, mutluluk bineğidir. Bundan ötesi,
içinde hayır ve zenginlik bulunmayan geçici ve yok olmaya mahkum bir meta' ve
geçimliktir.
Dünyayı isteyen
herkese, ahireti isteyen herkese rızık
veririz;Kendisi için müyesser olayı hayır ve şer amelini veririz. Geriye sadece
irâde ve seçim, tevük-i ilahi ve güzel örnekler
kalıyor. Rabbin 'in vereceği hayrı, engelleyecek bîr kimse yoktur.
Rızık ve dünya metaı bakımından insanların bazısını
bazısına nasıl üstün kıldığımızı bak ta gör. Ahiret
ve içindeki devamlı nimetler, bol bağışlar, dünya metama
nispetle derece ye fazilet bakımından daha üstündür.
Rivayete göre
içlerinde eşraf ve sadece kimselerin bulunduğu azaplardan bir topluluk, gelip Hz. Ömer'in kapısında durmuşlar ve içeri girmek İstemişler Hz. Ömer (R.A.), içeriye girmeleri için Bilal ve Suhayb'e (Allah onlardan razı olsun) izin vermiş. Bu durum,
Kureyş'in eşrafından olan Ebu
Süfyan ve emsalleri ile arap
meliklerinin ağırına gitmiş, Süheyl b. Amr demiş ki:
Bu, Ömer'dir. Bu nimet, bundan önce bize verildi. Onlar da bizler de Islama
davet edildik. Bu davete uymakta onlar çabuk davrandılar. Biz geciktik. Bu,
Ömer'in kapısıdır. Ahirette ki farklılığı, fazilet
bakımından onların bizden daha ne kadar üstün tutulacağını varın siz düşünün. [25]
23- Rabbin, yalnız Kendisine tapmanızı ve ana babaya
iyilik etmeyi buyurmuştur. Eğer ikisinden biri veya her ikisi, senin yanında
iken ilıtiyarlı-yacak olursa,
onlara karşı "Öf" bile demeyesin, onları azarlamayasın. İkisine de
hep tatlı söz söyleyesin.
24- Onlara acıyarak alçak gönüllülük kanatlanı
ger ve: "Rabbim! Küçükken beni yetiştirdikleri için sen de onlara merhamet
et!" de.
25- İçinizde olanı en iyi Rabbiniz bilir. İyi
kimselerseniz bilin ki O şüphesiz, Kendine baş vuranları bağışlar.
26- Ikınma, düşküne, yolcuya hakkını ver; clindckilcri saçıp savurma.
27- Saçıp savuranlar, şüphesiz şeytanlarla kardeş olmuş
olurlar; şey-, tan ise Rabbine karşı pek nankördür.
28- Rabbinden umduğun rahmeti elde etmek için, hak
sahihlerinden yüz çevirmek zorunda kalırsan, onlara hiç değilse tatlı bir söz
söyle.
29- Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de
açıp tutumsuz olma, yoksa pişman olur, açıkta kalırsın.
30- Doğrusu senin Rabbin dilediği kimsenin rızkım
genişletir ve bir ölçüye göre verir. Ö kullarını gören ve haberdar olandır.
31- Çocuklarınızı yoksulluk korkusuyla öldürmeyin. Biz onlarada size de rızık veririz.
Onları öldürmek, şüphesiz büyük bir- günahtır.
32- Sakın zinaya yaklaşmayın; doğrusu bu çirkindir kötü
bir yoldur.
33- Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymayın.
Haksız yere Öldürülenin velisine bir yetki tanımışızdır. Artık o da öldürmekte
aşırı gitme-sin. Zira kendisi ne de olsa yardım görmüştür.
34- Yetimin malına —ergin çağa ulaşana kadar— en güzel
şeklin dışında yaklaşmayın, Ahdi de yerine getirin, doğrusu verilen ahidde sorumluluk vardır.
35- Bir şeyi ölçtüğünüz zaman, ölçüyü tam tutun, doğru
teraziyle tartın. Böyle yapmak, sonuç itibariyle daha güzel ve daha iyidir.
36- Bilmediğin şeyin ardına düşme; doğrusu kulak, göz ve
kalb, bunların hepsi o şeyden sorumlu olur.
37- Yeryüzünde böbürlenerek yürüme, çünkü sen ne yeri
delebilir ve ne de boyca dağlara ulaşabilirsin.
38- Rabbinin katında bunların hepsi beğenilmeyen kötü
şeylerdir.
39- Bunlar Rabbinin sana bildirdiği hikmetlerdir. Sakın
Allah'la beraber başta tanrı edinme. Yoksa yerilmiş ve kovulmuş olarak
Cehenneme atılırsın.
40- Rabbinİz oğullan size ayırdı, seçtide, kendisi için kız
olarak melekleri mi edindi? Doğrusu siz büyük söz söylüyorsunuz.
41- Biz, and olsun ki, öğüt
almaları için bu Kur'an'da bunları türlü türlü açıkladık. Fakat bu açıklamalar ancak onların
nefretini artırmıştır. [26]
Oturma manasına gelen
bu kelimeyi bu ayette, aslî manasında anlamak ta mümkündür. Fakat burada,
hayırları elde etmekten aciz kalma anlamındaki bir kinayedir. Dönüşme anlamına
gelebileceğini söyleyenler de olmuştur. Sıkıntı ifade eden bir kelimedir.
Azarlama, Tevazu kanadı. Burada, riayet de ihtimamdan kinayedir. Kuş nasıl
kanatlarını, yavruları üzerine yayıp onları koruyorsa sen de tevazu ile ana ve
babanı himaye et. Onlara karşı alçak gönüllü ol. Büyüklük taslama.Rast gele
saçıp savurma. Güzel söz, hoş vaad . Eli boynuna asma,
cimrilikten kinayedir. Eli aşağıya salma da, israftan kinayedir. Fakirlik
korkusu. Üzerinde durma, peşine düşme, Şiddetle sevinmek ve kabara kabara
yürümek. Haddi aşmak.Sizi seçti mi? [27]
Bu, hikmetli Kur'an nurundan bir kıvılcımdır. Kur'an'dan
gönderilen bir nur; kalblerİ imanla dolduruyor, bu Kur'an'ın Muhammed yanından değil de Allah katından
gönderildiğini mü'minlere itiraf ettiriyor.
Evet, bu, Peygamber
(s.a.v.)'e vahyedilen hikmet ve güzel öğütlerin bir
bölümüdür. Bu ayetler; bütün amacı, öldürüp tahrib
etmek, saldırmak, zina etmek, içki içmek, yoksulluk ve utanç korkusuyla kız
çocuklarını toprağa diri diri gömmek olan ve
kelimenin tam manasıyla cahil olan bir çerçevede yetişen Abdullah oğlu
Muhammed'in, Kur'an'ı kendi kafasından uydurmadığı
belgeliyorlar. Evet, bu nurun, Muhammed (s.a.v.)'in kendi yanından uydurulmuş
olması mümkün değildir. Bu a,hlaki yüceliğin o cahiliyet toplumundan doğması mümkün değildir. Zira kişi,
yanında mevcut olmayan şeyi veremez.
Böylesine cahil bir
toplum, yukarıdaki ayetlerde her türlü hayır ve İyiliğe davet eden, her türlü
günah ve kötülüğü yasaklayan böyle bir peygamberi yetiştirebilir mi?!! Ey
Muhammedi Bunlar, sana vahy edilen
hikmetlerdir.-Fakat bu öyle bir mucizedir ki, şu Kur'an'ın,
Muhammed tarafından değil de Allah katından gönderilmiş olduğuna delâlet
ediyor. Ey müşrikler! Bu Kur'an-ın
Muhammed (s.a.v.) tarafından uydurulmuş olduğunu söylüyorsanız; deyin bakalım
bunu O'na öğreten kimdir? Temiz, salih bir toplum
kuran esasları O'na bildiren kimdir? Yirminci yüzyıldaki ahlak filozofları,
temiz ve sağlıklı bir toplum kurmak için bir araya gelseler bile, bize bu
esasları önerip tavsiye edebilirler mi? Ne dersiniz?
Yukarıdaki ayetler,
Allah'a ortak koşmayı yasaklamakla söze başlıyorlar. Sonra, ana-babaya iyilik
etmeyi emrediyor ve yukarıda sayılan diğer üstün manâları tavsiye ediyorlar.
Bu Kur'an'ın, Allah tarafından vahy
edildiğini ispatlıyor, sonra Allah'a ortak koşmayı yasaklıyor; kâfirlerin,
kızların Allah'a, erkeklerin de kendilerine ait olduğunu söylerken vermiş
oldukları hükmün zalimane bir hüküm olduğunu açıklıyor, sonra da Kur'an-ı Kerim'den sözediyorlar.
Kur'an-ı Kerim'in bu muntazam ifadeleri, Allah'a ortak
koşmanın tehlikeli olduğunu; bu emirlerle yasakların, dinin isteyip özendirdiği
hususlar olduğunu açıklıyorlar. İnsanların düşünüp ibret almaları İçin Kur'an'daki manaları, Allah'ın, en güzel ve en mükemmel
şekillere çevirip anlattığını açıklamaktadır. Ama bütün bunlar, onlara, haktan
kaçmak ve büyüklük taslamaktan başka bir katkıda bulunmuyor.
Bu ayetlerle Öncekiler
arasındaki ilişki açıktır. Zira Kur'an-ı Kerim, ahi-reti isteyip ahirete yaraşır
işler yapan mü'min kimselerden sözediyor;
bunun ardından İnsanı ahirete ulaştırıcı, ahiret mutluluğuna kavuşturucu hususları detaylı oiarak açıklıyor. Bununla beraber davranışları boşa
çıkarıcı şirki anlatıyor.
Şimdi de, anılan
ayetleri ayrıntılı olarak ele alalım: [28]
Allah ile beraber
O'dan başkasını tanrı edinme. Yoksa kınanmış ve yalnız bırakılmış olursun.
Rabbin, sadece kendisine kulluk edip ibadette bulunmanıza hükmetti. Buradaki
hitap, taşıdığı haberin öneminden dolayı, görünürde Peygamber (s.a.v.)'edir. Ama aslında bu hitap herkesedir. Ayetin ifade ettiği
anlam şudur:
Seni yaratan ve sana rızık veren Allah ile beraber, O'ndan başkasını her ne
şekil ve surette olursa olsun, tanrı edinme. Kendisine ibadet edilmesi gereken,
sadece O'dur. O'ndan başkasını tanrı edinirsen, Allah tarafından, melekler ve
bütün insanlar'tarafmdan kınanıp yalnız bırakılırsın.
Çünkü bu durumlarda sen, Allah'tan başkasına ibadet etmiş oluyorsun. Allah'a
ortak koştuğun varlık ta seni yalnız bırakır. Çünkü O, ne fayda verebilir, ne
de zarar. Rabbin, dönülmez ve eksiksiz bîr yargıyla hükmetti ki; yalnızca
kendisine kulluk edesiniz. Zira O, kullarının üstünde kahredici güce sahiptir.
O, her işini hikmetle yapar. Herşeyden haberdardır, [29]
"Ana-babaya
iyilik etmenizi emretti. îkisİnden birisi, yahut her
ikisi, senin yanında ihtiyarlık çağma ulaşır (ihtiyarlık zamanlarında senin yanında
kalırlar)sa sakın onlara "Öf!" deme, onları
azarlama! Onlara güzel söz söyle.
Onlara acıyarak, alçak
gönüllülük kanadını ger. (Onlara karşı alçak gönüllü ol) ve: "Ey (her
varlığı terbiye edip yetiştiren) Rabbim! Bunlar beni küçükken nasıl (acıyıp)
yetiştirdilerse, sen de bunlara (Öyle) acı!" de."
Rabbin, ana-babaya
ilişkilerde, daha ötesinde bir iyiliğin düşünülemeyeceği bir iyilikte
bulunmanıza hükmetti. Çünkü ana-babaya karşı bütün sevgi ve şefkat sebepleri
bir arada bulunmaktadır. însanın en yakın akrabasıdırlar. Aranızda kopmaz
bağlar vardır. Güzel bir bağ ve yakınlık vardır. Tam bir analık ve babalık
şefkati vardır. Bunda şaşılacak bir durum yoktur. Şefkate şiddetle muhtaç
bulunduğun bir zamanda sana karşı iç güdüsel şefkatle bulunan ilk insanlar,
anan ile babandır. Onların bu iyiliklerine güzelce karşılık vermen, insanlık
gereğidir. "Bu iyiliklerinden daha güzel bir şekilde onlara karşılık
ver." demiyorum. Çünkü ana-babanin yaptıkları
iyiliğe denk bir iyilik yoktur. Bu nedenle Kur'an-ı
Kerim'in, ifadelerinde, Allah'a ibadet etme emri ile ana babaya iyilik etme
emrini bir arada andığını görüyoruz. Bir başka ayette Cenab-i
Allah'ın; "Bana ve anana babana şükret”[30] diye emir buyurduğunu görüyoruz. Bunda garipsenecek
bir durum yoktur.
Ey insan, senin
bedeninin görünen kısmını oluşturan, anan İle babandır. Seni yaratan ve
yaratılışını düzgün kılan, bedenine kendi ruhundan üfleyen, Allah'dır. Sadece O'na kulluk et. O'na hiç bir şeyi ortak
koşma. Daha önce sana yaptıklarına denk gelecek biçimde ana-babana iyilik et.
Bu iyilik emri, her
durumu kapsayacak derecede geneldir. Bu emrin buraya konulusu, ana-babaya
İyiliğin, dinin temel ve aslından olduğuna işaret ediyor.
Bu arada özel olarak
anlatılması gereken bazı hususlar da vardır. Mesela:
Ana-babandan biri veya
her ikisi, yaşlılıklarında yanında kalırlarsa, onlara karşı "öf!"
deme, elem ve sıkıntı ifade edici sözler söyleme! Yaşlı adam zayıftır, acizdir,
kusur ve eziyet görmeden yapılacak yardımlara muhtaçtır. "Allahdır ki sizi zaafdan yarattı.
Sonra zayıflığın ardından (size) bir kuvvet verdi. Sonra kuvvetin ardından da
zayıflık ve ihtiyarlık verdi"[31]
Evladın sıkıntı ve
elem ifade edici sözleri söyleme yasağı, ana-babanm
yaşlılık zamanlarına mahsus değildir. Aksine, para kazanmaktan aciz kaldığı için
babasını küçümsediği zamanlar başta olmak üzere, her hal ve duruma mahsustur.
Onlara hoş ve yumuşak
sözler söyle. Onlara karşı edepli ve utangaç ol, onurlarım koru. Acımadan
dolayı onlara küçülme kanadım ger. Alçak gönüllü ol. Onlara karşı güzelce riayetkar
ol. Eksiklerini, gediklerini kapat. Ayette sanki şöyle denmek istenmiştir: Sen
küçük iken seni bağırlarına bastıkları gibi-, sen de onları bağrına bas.
Onlara karşı mütevazı ol. Kucağını, onlar için yumuşak tut. Onlara fazlasıyla
sevgi ve şefkat göstererek tevazu kanadını'ser. Çünkü
onlar, Allah'ın yaratıkları içinde şefkatlerine en fazla muhtaç oldukları bir
kimsenin (kendi çocuklarının) şefkatine muhtaçtırlar.
Bununla da yetinme.
"Ey Rabbim, onlara acı. Günahlarını bağışla. Çünkü ben küçük iken onlar
beni besleyip yetiştirdiler" de.
Görülüyor ki, Cenab-i Allah, ana-babaya iyilik etme emri üzerinde fazlasıyla
duruyor. Onlara karşı kötü davrananların tenlerini ürpertecek derecede bu
emrini tekrarlıyor. Bir hadis-i şeriflerinde Peygamber (s.a.v.) "Cennet,
anaların ayaklan altındadır" diyor. Bir başka hadis-i şeriflerindeyse
şöyle buyuruyor: "Cebrail bana geldi. Ve şöyle dedi: "Ey Muhammed,
yanında sen(in mübarek adın) zikredilip te sana salat-ü selamda bulunmayan adamın burnu yere sürülsün.
"Amîn de" "amîn" dedim sonra şöyle dedi: "Üzerine Ramazan
ayı giren, sonra da bağışlanmamış olarak (ramazan ayı) çıkan adamın burnu yere
sürülsün. "Amîn" de". "Amîn dedim. Sonra şöyle dedi:
"Ana-babasi veya ikisinden biri kendisinin
yanında kalıp kendisini cennete sokmadıkları adamın burnu yere sürülsün
"Amîn" de. "Amîn dedim".
"Rabbiniz,
içlerinizdekini daha iyi bilir. Eğer siz iyi kişiler olursamz,şüp~ hcsiz ki O, Icvbc edenleri bağışlayandır."
Bu ek paragrafta
anlıyoruz ki, asıl dikkate alman şey kalbdir, kalbdeki şeylerdir. Allah bilir ya
bir kimse, kasıtlı olmaksızın bir suç işlerse ve kendisi iyi kimselerden olup hüsn-ü niyet sahibiyse, Cenab-i
Allah, onu o fiilinden dolayı cezalandırmaz; Yaptığınız kötülükten dolayı
pişman olup tevbe eder ve Allah'a yönelirseniz, bilin
ki; Allah tevbe edenleri bağışlayan ve onlara merhamet
edendir. [32]
"(Seninle)
akrabalığı olana, yoksula ve yolcuya hakkını ver". Bu hitap; ümmetindeki
bireyleri teşvik edip, gönüllerini alevlendirerek harekete geçirmek için
Peygamber (s.a.v.)'e dir. Ya
da bu hitap, bu emirlere hedef olabilen herkesedir. Akrabanın hakkı, Allah'ın
defalarca emretmiş olduğu Sıla-i Rahimdir. Akrabaları ziyaret ederek aradaki
bağlan korumaktır. Buradaki emir vücup mu ifade
ediyor, yoksa mendupluk mu? Bu emir sadece ata ile
evladı mı ilgilendiriyor? Yoksa kardeş, bacı ve amca çocukları gibi diğer
yakınları da ilgilendiriyor mu?
Ebu Hanife'ye göre bu emir, vücup ifade ediyor. Varlıklı kimsenin, akrabalarına iyilik
ve yardımda bulunması vaciptir. Hele bu akrabalar bacı, kardeş, ana, baba ve
oğul gibi mahremlerden iseler, onlara iyilik ve yardımda bulunmak öncelikle vacib olur.
İmam Şafiîye göre bu emir mendupluk
ifade ediyor. Ancak usul ve fü-rû'dan
olan akrabaların nafakalarını temin etmek vaciptir. Diğerlerinin nafakasını
temin etmek zorunlu değildir. Esas alınması gereken husus, elden geldiğince
akrabalık bağlarını sürdürmenin ve ziyaretleşmenin vacip oluşudur. Karşılıklı
sevgi ve şefkat, kalbî bir iştir. Bu duyguyu kanun zoruyla kalbe
yerleştiremezsiniz.
Düşkünlerin ve yolda
kalmışların haklanna gelince bu, vacip veya ınen-dup sadakadandır.
Kendilerine iyilik yapılması hususunda akrabalar elbette-kî daha
önceliklidirler. Buraya kadar sıralanan emirlerden sonra, sıra bazı yasaklara
geliyor. İfrat ve tefrite sapmaksızın ortalama bir yaşam tarzı sür-raemiz için Cenab-ı Allah,
malımızı rast gele saçıp savurmaktan bizleri sakındırıyor. [33]
"(Malım gereksiz
yere) saçıp savurma. Çünkü (gereksiz yere mallarını) saçıp savuranlar,
şeytanların kardeşlen olmuşlardrr. Şeytan ise Rabbinc karşı çok nankördür!".
islâmiyet dindir, devlettir, inançtır, ameldir, fikirdir,
nizâmdır, toplumdur ve uygarlıktır. Bunun böyle olduğunu da; insanı
savurganlıktan sakındırıp ikti-sadli
olmaya özendirmesi ortaya koymaktadır. Kur'an-ı
Kerim'in buradaki üslubu, savurganları şeytanların kardeşleri olarak
nitelemesi, güzel bîr üslub ve Üstün bir tasvir
örneğidir. Bu örnek, savurganları çirkin bir görünümle ortaya koymaktadır.
Çünkü onlar, şeytanların kardeşleri olmuşlardır. Şeytan ise, Rab-binin
nimetlerine karşı çok nankörlük etmiştir. Aynı şekilde savurganlar da
Rablerinin nimetlerine karşı nankörlük etmiş,yerilecek bir biçimde israf yaparak
mallarını dağıtmışlardır. Zira onlar, şer'an güzel
görülebilecek sınırı aşmışlardır. Ayet-i kerime, savurganın şeytana denk ve eş
olduğunu ifade ediyor. Şeytan, Rabbine karşı nankörlük etmiştir. Savurgan ise,
Allah'ın nimetini inkar etmiştir. Elin dar olduğu, veya Allah'ın sana rahmet kapısını
açarak yereceğini umduğun malın olmadığı için; akrabalara, düşkünlere ve yolda
kalmışlara ikram edemezsen; güzel vaad ve makbul
mazeret beyan etme gibi hoş ve yumuşak sözlerle onların gönlünü al. [34]
"El (hr)ini boynuna bağlanmış yapma, tamamen de açma. Sonra kınanır,
hasret İçinde kalırsın!"
Bu, masrafları orîa seviyede tutmak, temsili bir surette yaşam standardını
orta düzeyde tutma emridir. Şöyle ki: Cimri kişi, elleri boynuna bağlı kimseye
benzer. Hiç bir halde mali tasarrufta bulunamaz.
Hesapsız surette
malını sağa sola saçan kimse ise, İçinde hiç bir şey kalmayacak şekilde elini
sonuna kadar açan kimseye benzer.
Gerçekten de her
fazilet, iki rezalet arasındadır. Hem cimrilik kınanıyor, hem israf kınanıyor.
İkisinin ortasını bulmaksa aklen ve şer'an İstenilir. Şüphesiz malını sıkı sıkıya tutan cimri
kimse, hem Allah hem de insanlar tarafından kınanmıştır. Malını yersizce
savuran da elden kaçırdığı hayırlı fırsatlardan dolayı pişmanlık çekip hasrete
düşer. Artık kendisinden hiç bir hayır ve umut beklenmez. Ey kardeşim! Kur'an'ın talimatlarına ve doğru yola iletmesine, birey ve
toplum olarak batılı milletlerin ekonomi alanındaki ilerlemelerine dikkatle
bak. İslam nizamının, en modern ekonomik düzenlerden geri kalır yanı var
mıdır?!! Şüphesiz Rabbin, aklına ve aslına bakmaksızın dilediği kuluna geniş
n/A verir ve rızkını bollaştınr. Yine dilediği kuluna
da rızkı ölçülü verir ve rızkını kısar. O, kullarının durumunu çok iyi bilir.
"Allah kullarına rızkı bollastırsaydı,
yeryüzünde azarlardı. Fakat (O, rızkı) dilediği ölçüde indiriyor. Çünkü O, kuliannı(n her halini) haber alandır, görendir"[35]
İnsanın iktisadlı olması emredildikten sonra bu ayetin burada ek
olarak anılmasmdaki sebep şu olsa gerek: Bizler iktisadlı davranmakla emrolunmu-şuz. Çünkü iktisadlı olmak,
hikmettir. Zenginlik ve fakirliğe gelince bunun mercii sadece yüce Allah'dır. [36]
"Fakirlik
korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da sizi de biz besliyoruz. Onları
öldürmek, büyük günahtır"[37]. İslamın en kuvvetli silahlarla savaştığı ve insanlara en
çirkin bir şekilde tasvir ettiği cahiliyet devri geleneklerinden
biri de, yoksulluk korkusu veya onlar dolayısıyla kendilerine ulaşacak utancı
önceden önlemek için babaların kız çocuklarını diri diri
toprağa gömmeleri idi. Bu ayette de belirtildiği gibi babalar, fakirlik
korkusuyla kız çocuklarını diri diri toprağa
gömerlerdi. Bu nedenle, "Onları da sizi de biz besliyoruz"
denilmiştir. Bu ayet, cahiliyet döneminin varlıklı
insanlarına sesleniyor. Babalar, kız çocuklarını bazen geçim sıkıntısı korkusu
nedeniyle diri diri toprağa gömerlerdi. Bu sebeple En'am suresinde "Sizi de onları da biz
besliyoruz" denilmiştir. Bu ayet, fakirlere hitab
etmektedir.
Fakirlik veya utanç
dolayısıyla çocukları öldürmek, büyük bir hata ve günahtır. [38]
"Zinaya
yaklaşmayın, çünkü o, açık bir kötülüktür, çok kütü bir yoldur".
Zina, insanlığın temel
ilkeleriyle taban tabana zıttır. İslam onu asla tasvîb
etmemiş, hiç bir yasa onu teyîd etmemiştir. Çünkü
zina ile ırzlar çiğnenmekte, soylar birbirine karışmakta, mahremiyetler ve
yasaklar ayak altına alınmakta, sosyal ve medenî temeller yıkılmaktadır. Bir
toplumda zina yayılacak olursa, Cenab-ı Allah onları
mutlaka hastalık ve acılarla İmtihan eder. Onların başına fakirlik, horluk ve
zilleti bela eder. Peygamber (s.a.v.) ne doğru buyurmuş: "Zinakârı yoksullukla müjdele. Bir zaman sonra olsa bile (o,
mutlaka yoksul düşer)".
"Zina eden kimse
ile, evinin duvarıyla olsa bile zina edilir".
"Zina eden erkek,
zina eden veya puta tapan kadından başkasıyla evlenmez; Zina eden kadın da
zina eden veya puta tapan erkekten başkasıyla evlenmez. Bu (tür evlenmek) mü'minîere haram kılınmıştır”[39]
Bunda şaşılacak bir
durum yoktur. Çünkü Cenab-ı Allah "O (Zina) çok
kötü bir yoldur" demiştir.
Zinayı bu şekilde
haram kılan islam hükmü ile, zina eden kadının rüş-dünü ispatlamış olması ve günül
rızasıyla yapmış olması durumunda mubah sayan Avrupa kanunları arasından ne
kadar fark var, görün! Bu kadının namusu, sanki malıymış ta kendisi razı
olunca zinası mubah sayılıyor! Soyların zina dolayısıyla birbirine karışması,
sanki hiç te önemli değilmiş! Olacak şey mi bu?
Kelamı bu olan Allah
ne yücedir!
Bu anlatılanlardan
belki öğüt alırsınız ey insanlar! [40]
"Allah'ın haram
kıldığı cam haksız yere öldürmeyin. Kim zulmen Öldü-rülürse, onun velisi (olan mirasçısı) na
yetki vermişizdir, (öldürülenin hakkını arar. Ancak o da) öldürme de aşın
gitmesin. (Katil yerine katilin akrabasını veya katille beraber bir başkasını
öldürmesin). Çünkü kendisine yardım edilmiş (yetki verilmiştir"[41]
Adam öldürmek Allah'ın
yaratıkların a.karşı tecavüzdür. Allah'ın yasağını çiğnemektir. Yüce Allah,
insanlık binasını kuruyor. Günahkar katil İse, o binayı yıkıp tecavüz ediyor.
İnsan, sadece kendi nefsinin malı değildir. O, ancak devletin ve toplumun
malıdır. İntihar etmek, işte bu nedenle haram kılınmıştır. Haksız yere adam
öldürmek te haram kılınmıştır. Bir kimse intihar
ederse, kendini öldürdüğü için, günahtır. Başkasını öldürense, mütecaviz ve
günahkardır. Üç haktan biri olmadıkça adam öldürmek, mubah olmaz. 1) Kısas jçin olmadan bir müslümam
öldüren, 2) Evlenmiş olduğu halde zina eden, 3) İslamdan
dönen kimse.
Bu üç kişinin kanı mubahtır,
öldürülmeyi haketmeden zulmen
öldürülen kimsenin velisi, onun hakkını aramak hususunda yetkilidir. Katile
kısas uygulatır. Ama o da öldürmekte aşın gitmesin. Katilden başkasını öldürmesin.
Nitekim cahiliyet devrindeki İnsanlar, bir kişi için
bir topluluğu öldürürlerdi. Böyle yapmak, onlar için büyük bir şerefti. İşte Mühelhel bin Ebi Re-bia, Bücery bin el-Haris bin Abbad'ı öldürdüğü zaman bakın neler demiş: Sen ancak Küleyb'in papucu edersin Küleyb'e karşılık
Mürreoğullannm tümünü öldürmezsem İntikam almış sayılmam.
Ey maktulün velisi!
Katilden başkasını öldürerek, öldürmekte fazla İleri gitme. Sen, Allah ve bütün
müslümanlar tarafından desteklenmiş ve yardım
görmüşsün. Çünkü
maktul için kısas uvgulatma yetkilerine sahip
kılınmışsın. [42]
"Yetim mâlına
yaklaşmayın. Ancak erginlik çağma erişinceye kadar en güzel bir tarzda (onun
malını kullanıp geliştirebilirsiniz)"[43]
İslamiyet,
nefislerimizi yüksek bir islami terbiye ile eğitiyor,
gönlümüze yüce ideallerin fidanlarını dikiyor. İşte, yetim malını yememizi
haram kılıyor. Çünkü yetim, zayıf ve düşkündür, gücü kuvveti yoktur. Yetime
yararı ulaşacak en güzel bir yöntemle olmadıkça, yetimin malına yaklaşmamızı yasaklıyor.
Mutlak surette yetimin malından uzak durmak veya yetimin malına yaklaşmak
haramdır, ya da helaldir, diyemeyiz. Ancak haram
olan, onun malına herhangi bir surette tecavüzde bulunmaktır. Erginlik çağına
ermeden, aklını tamamlayıp rüştünü ispatlamadan yetimin malına tecavüzde
bulunulmaz. Erginlik çağına erip reşid olunca da, islamın bütün mensuplarına uygulanan genel yasalarına tabi
olur. [44]
"Ahdi de yerine
getirin. Çünkü (insan) ahd(İn) den
sorulacaktır". Ahde vefa, islamın yüksek
faziletlerinden biridir. Verilen sözü yerine getirmemek, rezilliklerden ve
münafıkların sıfatlarından biridir. Üzülerek belirtelim ki, ahde vefayı
batılılarda görüyoruz. Oysa ki; dinleri, onları vefakârlığa teşvik etmemiştir.
Bize gelince, ahde vefasızlık bizde vardır. Bu, bizim bir karakterimiz haline
gelmiştir. Ahİd genel bir şey olup, seninle Allah
arasındaki ve seninle insanlar arasındaki ahdi kapsar. [45]
"Ölçtüğünüz zaman
ölçüyü tam yapın. Doğru terazi ile tartın. Bu daha iyidir. Sonu da daha
güzeldir"[46]
İşte böyle batıldan
arınmış olan tertemiz dinimiz, bütün anlamıyla bizdeki maddecilik ve
bencillikle savaşıyor. Bize yücelik ve alçaklıktan uzaklaşma eğilimi aşılıyor.
Her hususta adaletli olmamızı telkin ediyor. Bir kimseye mal satarken veya bir
kimseden mal satın alırken tam ölçmemizi, tarttığımız her şeyde dosdoğru
ölçülere ve adalete sarılmamızı emrediyor. Şüphesiz bu daha hayırlıdır ve sonuç
bakımından daha güzeldir. Zira tecrübeyle sabittir ki, ölçü ve tartıya hile
katan tüccar, bütün insanlar tarafından öfke ve nefretle karşılanır.
Doğruluktan şaşmayan
tüccar ise her zaman çok kâr edip kazanır. Esefle belirtelim ki yabancı
tüccarların, doğru sözlü tam ölçüp tartan kimseler olduklarını görüyoruz. [47]
"Bilmediğin bir
şeyin ardına düşme; çünkü kulak, göz ve gönü! bunların hepsi ondan (o yaptığın
kötü işten) sorumludur".
Batıldan arınmış olan
tertemiz dinimiz, yaşantı ve gidişatımızda zan ve tahmine uymamamız ve
bilmediğimiz şeyin ardına düşmememiz gerektiğini bize sahklıyor.
Şu halde bir insanın bilmediği bir şeyi söylemesinin veya bilmediği bir şeyi
yapmasının doğru olmadığı, bilinen bir gerçektir. Ey müslü-man! Bilmediğin bir hususta bir kimseyi kınaman, sana
yaraşmaz. Öyleyse yalan şahitlik yapmak, yalan konuşmak, iftira etmek, zanna
dayanarak İnsanlar hakkında konuşmak, başkalarının gizliliklerini araştırmak, şer'an haram kılınmıştır. Zira göz, kulak ve gönül,
bunların hepsi, o yaptığı kötü işten sorumludur. Bunların sahiplerine kıyamet
gününde şöyle bir soru sorulacaktır: Dinlemenin helal olmadığı şeyi niçin
dinledin? Bakmanın helâl olmadığı şeye niçin baktın? Üzerine kastetip yönelmenin helal olmadığı şeye niçin kastedip
yöneldin? Hem şunu bil ki, gizlilikleri ve ayıpları araştırmak, zan ve
tahminlerde bulunmak, buna göre hüküm vermek, şarkhlara,özellikle
müslümanlarm payına düşen bîr hastalıktır. Bu,
insanın kişiliğinin zayıflığına, maddeye battığına ve saf olmadığına işaret
eder. [48]
"Yeryüzünde
kabara kabara yürüme. Çünkü sen, yeri yırtamazsm, boyca da dağlara erişemezsin! Bunların hepsi
kötü olup, Rabbinin katında hoş görülmeyen şeylerdir".
Büyüklenmek, salınarak
ve kabara kabara yürümek, ruhsal olan iki hastalıktır.
Bu hastalıklar, bazı insanların yakalanmış oldukları aşağılık koplek-sinden kaynaklanmaktadırlar. Kişiliği yüce, aklî
kapasitesi geniş olan bir insan, asla büyüklük taslamaz ve kabara kabara yürümez. Bu nedenle islâmiyet,
bunu yasaklamış ve yasaklamayı da şu gerekçeye bağlamıştır: Çünkü sen,
yürüdüğün zaman yeri yırtamazsın. Kendini ne kadar dik tutup uzun boylu
göstermek istesen de, boyca dağlara erişemezsin. Büyüklük taslayan gururlu
kimseler, bu sözlerle tahkir edilmektedir. "Allah ile beraber başka bir
tanrı edinme" mealindeki ayct-İ kerimeden
itibaren buraya kadar anlatılanlar, Rabbinin katında hoşgörülmeyen
kötü şeylerdir. Akıllı insanlar tarafından hoş karşılanmayan fena işlerdir.
Buraya kadar
anlatılanlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerin
bazısı-dır. Gerçekten bunlar, içine fesadın asla karışamayacağı sağlam sözler
ve muhkem ayetlerdir. Böyle bir düzen içinde yaşayan bir toplum erdemli,
güçlü, onurlu, faziletli, asil ve değerli bir toplum değil midir? Bu, islamin oluşturmaya davet ettiği toplumdur. Biz ve yapmakta
olduğumuz işlere gelince, bununla İslamiyet suçlu gösterilemez. Yerilmesi
gereken birileri varsa, o da bizleriz.
Allah ile beraber
başka bir tanrı edinme. Aksi takdirde Allah, melekler ve bütün insanlar
tarafından kınanmış, ilahi rahmetten kovulmuş olarak Cehenneme atılırsın. İşin
başının da sonunun da tevhid olduğu hususunda insanı
uyarmak İçin bu yasak burada tekraren söylenmiştir.
Niyeti olmayan kimsenin ameli boşa çıkar. Yaptığı işle Allah'tan başkasını
kasteden kimsenin çabası boşa çıkar, zannı da sonuçsuz kalır.
Cenab-ı Allah tevhidi emredip şirki yasakladıktan sonra,
Allah'a çocuk isnad eden, özellikle kız çocuklarının
Allah'a ait olduğunu söyleyenlerden sö-zetmiştir. Rabbiniz size ikramda mı bulunuyor ki; erkek
çocuklarım size ait kılıyor ve melekleri de kızlar olarak kendine evlat
ediniyor? Bunu akıl kabul eder mi? Doğrusu siz, suçu büyük ve günahı çok olan
bir söz söylüyorsunuz? "O halde bu, insafsızca bir taksim”[49]. Kız
çocuklarından hoşlanmıyorsunuz. Erkek evlat seviyorsunuz. Çocukları nasıl böyle
taksim edersiniz? Erkekler size, kızlar da Allah'a!...
Hayır ve kurtuluşun,
böylesine derlİ toplu bir şekilde açıklanmasından
sonra Cenab-ı Allah, kullarına nimetini hatırlatarak
şöyle boyuruyor: Düşünüp ibret alsınlar diye, bu Kur'an'da manaları türlü şekillere koyup açıklarız. Ama bu
onların haktan kaçmalarına, haddi aşmalarına, yeryüzünde büyüklük
taslamalarına ve düzenbazlıklarına katkıda bulunmaktan başka bir şey yapmaz.
Onların bu yaptıklarının cezası, kızgın ateşli Cehennemdir. [50]
42- Ey Muhammedi De ki: "Eğer dedikleri gibi Allah
'la beraber taunlar bulunsaydı, o takdirde hepsi arşın sahibiyle savaşmaya bir
yol ararlardı."
43- O, onların söylediklerinden münezzehdir,
yüce'dir, ulu'dur.
44- Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O'nu teşbih eder;
O'nu hamd ile tesbîh
etmeyen hiç bir şey yoktur; fakat siz onların teşbihlerini anlamazsınız.
Doğrusu O Halım olandır, bağışlayan'dir. [51]
Noksanlıklardan
münezzeh yüce Allah, müşriklerin, "Melekler, Allah'ın kızlarıdır"
anlamındaki iddialarını ve yanılgılarını belirledikten sonra çok tanrıcılık
inancını iptal etti, Allah'ın birliğini ve eksiklerinden münezzeh olduğunu
ispatladı. [52]
Ey Muhammedi Onlara de
ki: Ey müşrikler! Eğer iddia ettiğiniz gibi kutlu ve yüce Allah ile beraber ve
başka tanrılar mevcud olsaydı, o zaman öteki
tanrılar, Arş'ın sahibine yaklaşmak ve O'nunla
savaşmak için bir yol ararlardı. Tanrılık konusunda birbirleriyle
çekişirlerdi. "Eğer yerde, gökte Allah'tan başka tanrılar olsaydı, ikisi
de (yer de, gök te) bozulup gitmişti'[53]
Allah, onların bu
günah sözlerinden ve yanlış inançlarından aşkındır. Kendi makamına uygun olarak
onların bu asılsız iddialarından çok yücedir. Zira mutlak zengin ile mutlak
fakir arasında büyük bir fark ve geniş bir mesafe vardır.
Bundan sonra yüce
Allah, kendi mülkünün büyüklüğünü, saltanatının ululuğu ile, birliğinin
mükemmelliğine dair görüntüleri açıklamış ve şöyle buyurmuştur: Yedi gök, yer
ve bunların içinde bulunanlar, O'nu teşbih (anarlar) ederler. Kâinatta, O'nu
Övgü ile ve lisan-t haliyle teşbih etmeyen hiç bir varlık yoktur. Ama sîzler,
ey müşrikler! Onların teşbihlerini anlamazsınız. Kâinattaki insan, hayvan,
bitki, ağaç, cansız varlıklar, gök cisimleri; her şeye muktedir, serbest, bir
ve tek olan bir yaratıcının varlığına kuvvetle delalet ederler. Her şey,
şükran ve övgü ile Allah'ı teşbih eder. "Her şeyde O'nun için bir alâmet vardir, O'nun bir olduğuna delalet eder."
Ne var ki, kâinatın
dilinden ve varlıkların işaretlerinden anlamayan kimseler, bunu anlamazlar.
Bunu asla kavrayamazlar. Bununla beraber Cenab-ı
Allah, kullarına karşı yumuşak huyludur. Kötülükleri affedip bağışlayan ve
kullarının tevbesinİ kabul buyurandır.
"Küfredenlere de
ki, (bu yaptıklarına) son verirlerse, geçmişte olan (günahîan),
onlar İçin bağışlanır".[54]
45- Ey Muhammedi Kur'an
okuduğun zaman senin ile ahirete İnanmayan kimseler
araşma görünmeyen bir perde çekeriz.
46- Kur'an'ı anlarlar diye kalblerine örtüler ve kulaklarına da ağırlık koyduk. Kur'an 'da Rabbinİ bir tek olarak
andığın zaman, onlar ürkerek ard~ larına
dönerler.
47- Seni dinledikleri zaman neye kulak verdiklerini ve
gizli toplantılarında zalimlerin: "Siz sadece büyülenmiş bir adama
uyuyorsunuz" dediklerini Biz çok iyi biliriz.
48- Sana nasıl misaller verdiklerine bir bak! Bu yüzden
sapmışlardır, artık bir yol da bulamamaktadırlar. [55]
Perde. "Kinan" kelimesinin çoğulu olup Örtü ve perde
demektir. Ağrr duymak, sağırlık. [56]
Ey Muhammedi Kur'an'ın, tümünü veya herhangi bir ayetini okuduğun zaman
seninle, ahifete inanmayan şu müşrikler arasına
kapalı bir perde koyarız. Artık gözleriyle Kur'an
nurunu ve hidayetini göremezler. Kalblerine de kılıf
geçirdik. Kur'an'ın manalarını anlayamaz, ayetlerini
ve meselelerini düşünemezler. Kur'an1! kabul ve düşünme kulağıyla
dinleyemesinler diye kulaklarına ağırlık verdik. Bu sözler, müşriklerin Kur'an ve sahibine karşı takındıkları tavrı temsil ve
tasvir ediyor. Şöyle ki: İçinde bulundukları ve yaşamakta oldukları durum,
çevre, yalancı risayeti sevmeleri, çekememezlik duygusunun kalblerine
iyice yerleşmesi... Evet bütün bunlar, kalbi ve gözü görüp işitmekten alıkoyan
perde durumundadır. "Fakat sağırlara sen mi duyuracaksın? "[57]
Keşşaf merhum der ki:
Bu surenin 45. ayetinde geçen fiilini Cenab-ı
Allah'ın kendi zatına İsnad etmesi, Kur'an'ı işitmeme ve anlamama olgusunun, müşriklerin
yaratılıştan gelen ayrılmaz bir parçaları gibi sabit olduğunu göstermek
içindir. Onlar derler ki: Vücudun el, göz, kulak, burun ve dil gibi duyu
organları vardır. Ruhun da aynı şekilde batını (içsel) duyu organları vardır.
Bu duyu organlarının yeri ise kalptir. Basiret diye ifade ettikleri şey de
budur. "Gözler kör olmaz (çünkü gözlerin körlüğü, geçici bir görme
yetersizliğidir); fakat (asıl) göğüslerdeki kalbler
kör olur”[58].
Kur'an-ı Kerim o bahtsızların görme ve işitme duyularının, kalblerinin yok olduğunu söylerken', mutlaka' kalbi basiret
duyularının, ruhî duyularının yok olduğunu söylemeyi kasdetmiştir.
Bu durumda, onların hakikatten yüz çevirip küfretmelerinin sırrı anlaşılır.
Zira duyulan dumura uğramıştır. Kur'an'da yalnız
Rabbini andığın zaman, serkeşlik edip kaçarlar; çünkü akıllan, görülen ve
duyulan şeylerin dışındakileri algılamaktan acizdir. Aslında onların akılları,
maddeten soyutlanmış olan en büyük ilahi sırrı kavramaktan acizdir.
Ey Muhammedi Biz
onların, seni dinlerken ne sebeple dinlediklerini biliyoruz, Kur'an'ı dinlerken küfredip alay etmeleri dolayısıyla
onları cezalandıracağız. Şüphesiz senin Rabbin, kalblerde
olanı bilir. Onların, şeytanla baş-başa kaldıklarında kendi aralarında gizlice
neler konuştuklarını da bilir. Zira hem kendi nefislerine, hem başkalarına
zulmeden bu zalimler: "Siz büyülenip aklını karıştıran, dengesini
yitiren, hükümlerinde yanılgıya düşen bir adamdan başkasına
uymuyorsunuz!" derler.
Ey düşünebilen herkes!
Bakın hele Hz. Muhammed için nasıl misaller
vermişler!... O'nun kâhin, büyücü, şair ve deli olduğunu söylemişler. Bütün bu
iddialarında doğru yoldan sapmışlardır. Hak ve hidayet yolunu asla bulamazlar! [59]
49- "Biz kemik ve ufalanmış toprak olduğumuz zaman,
yeniden mutlaka dirilecek miyiz? derler.
50-51- De ki: "İster taş veya demir ya
da kalbinizde büyüttüğünüz başka bir yaratık olun, yine.de
dirileceksiniz." "Bizi tekrar kim diriltir?" derler; deki:
"Sizi ilk defa yaratan." Sana, başlarını sallayarak: "Ne
zamandır bu?" derler. "Yakında olması mümkündür" de.
52- Sizi çağırdığı gün. O'na hamdcderek
davetine uyarsınız ve kabirlerinizde pek az bir müddet kaldığınızı sanırsınız.
53- İnanan kullanma söyle, en güze! şekilde konuşsunlar.
Doğrusu şeytan aralarını bozmak ister. Şeytan şüphesiz insanın apaçık
düşmanıdır.
54- Rabbiniz sizi daha iyi bilir. Dilerse size merhamet
eder veya dilerse size azab eder. Ey Muhammedi Biz
seni onlara vekil olarak göndermedik.
55- Göklerde ve yerde olan kimseleri Rabbin daha iyi
bilir. And olsun ki peygamberleri birbirinden üstün
kılmış ve Davud'a Zebur vermişizdir. [60]
Ufalanarak toprak
haline gelen şey. Başlarını sana hayretle sallarlar. Vesvese bırakarak
aralarını bozar.. [61]
Önceki ayetlerde tevhİdden, Kur'an-ı Kerim'den ve
müşriklerin küfür sebeplerinden söz edildi. Bu ayetlerdeyse, onların Ölüm
sonrası dilİrişle ilgili asılsız şüphelerinden, sonra
bu dirilişten söz ediliyor. Ayrıca müslümanlar, ilahi
emirlere muhalefetten sakındırılıyor. Zira evreni kontrolünde tutup gözeten
Allah, her şeyi görmektedir. [62]
Müşrikler kısır
akılları ve kör kalbleriyle, ölüm sonrası diriliş;
Hesap, sevap ve ceza için hayatın yeniden başlayacağı görüşüne karşı şöyle dediler:
insan ölünce kemikleri kurur, dağılır, parçalan birbirinden ayrılır ve alemin
her tarafına saçılır. Bedenin unsunları başka
şeylerle karışır. Düşünün bir kere: tnsanı denizdeki
bir balık yutar da bedeni mesela o balık İçin bir gıdaya dönüşürse; bütün
bunlardan sonra bedenin parçalan nasıl bir araya gelir ve yeniden canlanır?!!
Dediler ki: Biz çürümüş,
ufalanıp toprak haline gelmiş kemikler olduktan sonra mı dirilecek ve duyan,
hareket eden, idrâk eden yepyeni canlı yaratıklar haline geleceğiz?!! Doğrusu
bu, çok şaşılacak bir durumdur!
Cenab-ı Allah, onların bu şüphelerini şu sözlerle reddetti:
Ölen vücuda hayatı iade etmek mümkün olan bir iştir. Hatta bu,Allah'a vücudu
İlk yaratmasına nispetle çok daha kolaydır. Bu, bizim idrâk ve yargılarımıza
nispetle de çok kolaydır. Yoksa bütün insanları ve dağları yaratmak, Allah'a
göre bir zerreyi yaratmak kadar basittir.
Ey müşrikler! Ölünün
bedeninin hayattan çok uzak olan taş veya demire dönüştüğünü farzetseniz de, gönlünüzde büyüyen ve aklınıza tuhaf gelen
gök ve yer gibi her şeye dönüştüğünü farzetseniz de; Ccnab-ı Allah onu yeniden yaratıp canlandırmaya
muktedirdir. Ölen bedeni hayata yeniden döndürecek olan kimdir? diyorlar. Ey
Muhammedi Onlara de ki: Sizi ilk evvela yaratıp meydana getiren zat, sizi
hesaba çekmek için ölümden sonra diriltmeye de muktedirdir. Sen böyle deyince
onlar.alaylı alaylı başlarını sallayacak, hayretle hareket edecek ve bu diriliş
ne zaman olacak? diyeceklerdir. Onlara de ki: "Yakın olması umulur.
Gelecek olan her şey yakındır". "Onlar onu uzak görüyorlar. Biz ise
onu yakın görüyoruz"[63]
Hatırlayın o günü ki
sizi çağıracak; siz de överek, itaat ederek, teslim olarak O'nun çağrısına
uyacaksınız. Ölüm sonrası diriliş esnasında, gördüğünüz manzaraların
korkunçluğundan dolayı, çok kısa bir süre beklemiş olduğunuzu sanırsınız.
İnanan kullarıma de
ki: Müşriklerle karşılıklı konuşmalar yaparken sözün, en güzelini söylesinler.
Ehl-i Kitap İle, en güzel bir yöntemle mücadele edip
hakkı savunsunlar. "O'na yumuşak söz söyleyin"[64].
Zira şiddetli ve sert tonla hitapta bulunmak; insanları haktan nefret ettirir,
onları inatçı kılar, büyüklük taslamalarına neden olur. Özellikle kalblerinde hastalık bulunan ve beraberlerinde şeytan
bulunan kimseler, kendi aranızda ve başkalarıyla sizler arasında fesat çıkarmak
için hiçbir gayretten yılmazlar. Çünkü şeytan aralarına girer ve fesat çıkarır.
Doğrusu şeytan, insanın apaçık bir düşmanıdır. Aralarında açıkça düşmanlık
yapar.
Rabbiniz sizi daha İyi
bilir. Dilerse size merhamet eder ve sizi hayra, İslama
erişmeye muvaffak kılar. Ya da dilerse sizi azaplandırır, sizi nura ve doğru yola iletmez. Ey Muhammedi
Biz seni onların üzerine vekil göndermedik ki, amellerini hesaba çekesin. Sen,
yalnızca uyarıcı ve müjdecisin. Rabbin, göklerde ve yerde mevcud
olanların hepsini kuşatıcı ve keşfedici ilmi ile bilir. "Yaratan bilmez
mi? O latiftir (Bilgisi her şeyin içine geçen, herşeyî)
haber alandır"[65].
Andolsun, Peygamberlerin kimini kimine üstün kıldık. Biz,
yaratıklarımızı çok iyi biliriz. Musa, keiîmetullahtır.İsa,
Allah'ın kelimesi ve ruhudur. İbrahim, halilullah
(Allah'ın dostu)dur. Muhammed, Allah'ın sevgilisi, peygamberlerin sonuncusu, îsra ve Mirâc mucizesinin sahibidir.
O'na Kur'an verilmesine şaşmayın. Hte Davud'a da Zebur'u vermişiz. Zebur'da; Muhammed'in son
peygamber olduğu, ümmetinin de en hayırlı ümmet olduğu bildirilmiştir.
"Andolsun Tevrattan sonra Zebur'da
da: "Arza mutlaka iyi kullarım varis olacak (bu yer onların eline geçecek)" diye yazmıştık"[66]
56- De ki: "Allah'tan başka tanrı olduğunu
sandıklarınızı çağırın; sizin bir sıkıntınızı gidermeye ve onu değiştirmeye
güçleri yetmez."
57- Taptıkları putlar Rablerine daha yakın olmak için
vesile ararlar. O'nun rahmetini umar, azabından korkarlar. Zira Rabbinin azabı
korkmağa değer.
58- Kıyamet gününden önce ortadan kaldırmayacağımız veya
çetin azaba uğratmayacağımız bir şehir yoktur. Bu, Kitab'da
yazılıdır.
59- Bizi mucize göndermekten alıkoyan, ancak,
öncekilerin onları yalanlamış olmalarıdır. Semud
mîlletine gözle görülebilen bir mu'cize, bir dişi
deve vermiştik de ona zulmetmişlerdi. Oysa Biz mucizeleri yalnız korkutmak için
göndeririz.
60- Sana: "Rabbin şüphesiz insanları
kuşatmıştır" demiştik; sana gösterdiğimiz rüya ile ve Kur'an
'da lanetlenmiş ağaçla sadece insanları denedik. Biz onları korkutuyoruz, fakat
bu onlara büyük taşkınlık vermekten başka bir şeye yaramıyor. [67]
Bir halden başka bir
hale veya bir yerden başka bir yere çevirmek. Taat
ve ibadetle Allah'a yaklaşmak. Korkunç. Onları kuşattı. Yani onlar, Allah'ın
avucunda ve kudreti altındadırlar. [68]
Bu ayetlerle,
Allah'tan başka melekler, İsa ve Uzeyr gibi akıllı
varlıklara ibadet eden kimseler reddediliyor, bu inanışta olanlarla
tartışılıyor. [69]
Ey Muhammedi Şu,
Allah'tan başkasını ona ortak koşarak bu ortaklara tapan ve bunların Allah'tan
başka tanrılar olduklarına inandığınız ortakları çağırın bakalım. Çağrınıza
cevap verebilecekler mi? Çağrınıza cevap veremezler, sıkıntıyı üzerinden
kaldıramazlar, onu başka bir yere de aktaramazlar, Dahası, kendi nefislerine
fayda veremedikleri gibi, kendilerine gelecek zararı da savamazlar. Allah'ı
bırakıp ta Uzeyr ve Mesih gibi kendilerine taptığınız
varlıklar da Rablerine dua ediyor, taat ve
ibadetlerde bulunarak Allah'a yaklaşmanın yolunu arıyorlar. Kulluğu sadece
Allah'a yaparlar. Bunlar, Allah'a en çok yakın ve O'na en fazla dost
olanlardır. Çünkü bunlar Aiiah'ın en temiz ve
ihsâslı kullarıdır. Rablerinin rahmetini umuyorlar. Azabından korkuyorlar.
Şüphesiz Rabbinin azabı korkuludur. Çünkü O; melek, peygamber gibi kullarının
kendisinden öncelikle korkmaları gereken bir zattır. O'na Karşı tutum ve
davranışlarınızda ya siz ne durumdasınız?! Nasıl
olmalısınız?!!
Sonra yüce Allah,
dünyanın ve dünya eh-îinin akıbetini açıklıyor.
İnanmamış ülkelerden
hiçbir ülke yoktur ki, biz onları helak etmeyelim veya şiddetle köklerini
kazıyacak bir azapla azaplandirmayalım. Bu, genel
olan sabit bir hükümdür. Ve Zebur'da da yazılıdır.
Mekkeliler, Safa
tepesini kendileri için altına dönüştürmesini, Mekkeyi
kuşatan dağlan Mekke'den uzaklaştırmasını ve araziyi genişletmesini Hz. Peygamberden istemişlerdi. Cebrail, yanma geldi. Ve
şöyle dedi: Eğer dilersen kavminin istekleri derhal yerine getirilir.
Ama onlar
İnanmazlarsa, kendilerine süre tanınmaz. Şayet istersen, onlara süre tanınır
ve azapları ertelenir. Bundan sonra Cenab-ı Allah şu
ayeti indirdi: "Bizi ayet (nuıcizc)ler göndermekten alıkoyan şey, evvelkilerin (onları)
yalanlamış olmasıdır".
Bizi mucize göndermek
ve onların isteklerini yerine getirmekten alıkoyan şey, öncekilerin onları
yalanlamış olmasıdır. Şayet bir mucize gönderirsek ve bunlar da bu mucizeyi
yalanlarlarsa; kendilerine hiç süre tanınmaksı-zin derhal azablandinhrlar.
Allah'ın asi toplumlara uyguladığı yasa budur.
Mucize gönderme işini,
sırf öncekilerin onu yalanlamış olmalarından dolayı terkettik.
Kendilerine gönderildikten sonra mucizeyi inkâr ederlerse, önceki toplumların
tepelerine inen azap, onların da tepelerine iner. Cenab-ı
Allah, Hz. Muhammed'in kendilerine gönderilmiş
olduğu ümmetin azabım,kıyamete dek ertelemeyi murad
buyurdu.
Hani biz, Semûd kavmine, istekleri üzerine bir mucize olarak dişi bir
deve vermiştik. Bundan sonra onlar, bu mucizeyi yalanladılar. Deveyi boğazladılar.
Kendilerini şiddetli bir çığlık yakalayiverdi. Bu
dişi deve mucizesini, basiret sahibi insanların idrâk edeceği apaçık bir mucize
olarak ortaya koyduk.
Burada Özellikle bu
mucize anlatıldı. Çünkü Semûd kavminin harab olmuş diyarlarının izleri ve kalıntıları, Mekke
müşriklerine yakın bir yerdedir. Şam'a giderken yolları üzerindedir. Biz
mucizeleri, insanları sadece uyarıp-korkutmak için gönderiyoruz. Bu ayet,
münkirlerin kökünü kazıyan azabın anlatılmasından önce ortaya konulmuştur.
Sen ey Muhammedi
Zaferi kazanacağına, Allah'ın seninle beraber olduğuna, sana yardım edeceğine
güven. Hatırla ö zamanı ki, sana şöyle demiştik: Şüphesiz senin Rabbin,
insanları ilim ve kudretle kuşatmıştır. İnsanlar O'nun kabzasında ve kudreti
altındadırlar, nereye gidiyorlar?!!
Sana gösterdiğimiz
rüyayı ve Kur'an'da lanetlenmiş olan ağacı, insanları
imtihan için vesile yaptık. Peygamber (s.a.v.)'in gördüğü rüyaya gelince,
bazıları demişler ki; Bu rüya, peygamberin Kureyş'e
karşı zafer kazanacağına, Bedir'de ve diğer savaşlarda galibiyeti elde
edeceğine, müşrik topluluğunun bozularak, geriye dönüp kaçacağına dair, Allah
tarafından verilen bir müjdedir. Be nedenledir ki Peygamber (S. A.V.) efendimiz
Bedir savaşı başlamazdan önce, gölgeliğinde Hz. Ebu Bekir ile oturmaktayken şöyle demişti: "Allah'ım,
ahdini ve va'dini yerine getirmeni senden
istiyorum". Her halde rüyasında Cenab-ı Allah,
müşrik kavmin birer birer düşüp öldükleri yerleri ona
göstermiş olacak ki şöyle diyordu: "Şu, falanın düşüp öleceği yerdir. Şu
da falanın düşüp öleceği yerdir?" Kureyş bu sözü
ve Peygamber (s.a.v.)'in gördüğü rüyayı duydu, birbirlerine aktardılar; gülüp
alaya aldılar. Azabın tez elden kendilerine gelmesini istediler. Cenab-ı Allah, "Zakkum ağacı,,, Günahkârların yemeğidir"[70]. Ve
o ağaç cehennemdedir, derken, müşrikler şöyle dediler: Muhammed, Cehennem
yakıtının taşlar ve İnsanlar olduğunu iddia ediyor ve Cehennemde ağaç
biteceğini söylüyor.
Peygamber (s.a.v.)'in
zafer kazanacağına ilişkin gördüğü bu rüya ve lanetli ağaç, insanları imtihan
etmek için bir vesiledir. Bazıları buna İman etti, bazılarıysa küfrettiler.
Ayet-i kerimede geçen rüya kelimesinin isra olayı anlamına
geldiğini söyleyenler de olmuştur. Bu rüya, insanları imtihan etmek için
Peygamber (s.a.v.)'e gösterilmiştir. Bazıları îsra ve
Mirâc olayına inanmışlar, bazılarıysa inanmamışlardır. Bu olayın Peygamber
(s.a.v.) uyanıkken vukubulduğunu söyleyenler olduğu
gibi, uykuda bir rüya şeklinde kendisine gösterildiğini söyleyenler de
olmuştur.
Biz, inkarcıları dünya
ve ahirette azab ile
korkuturuz. Bu, onların büyük azgınlıkta bulunmalarına katkıda bulunmaktan
başka bir şey yapmaz. Bu haldeki bir kavim, önerdikleri mucizelerin kendilerine
gönderilmesine nasıl inanırlar?!! [71]
61- Meleklere: "Adem'e secde edin" demiştik,
îblîs'ten başka hepsi secde etmiş, o ise: "Çamurdan yaradığına mı secde
edeceğim?" demişti.
62- "Benden üstün kıldığını görüyor musun? Kıyamet
gününe kadar beni ertelersen, and olsun ki, azı bir
yana, onun soyunu kendi buyruğum altına alacağım" demişti.
63- Allah: "Haydi git! Onlardan sana kim uyarsa bil
kî, Cehennem hepinizin cezası olur, hem de tam bir ceza" dedi.
64- "Sesinle, gücünün yettiğini yerinden oynat,
onlara karşı yaya ve atlılarınla haykırarak yürü, mallarına ve çocuklarına
ortak ol, onlara vaad-lerde
bulun" —ama şeytan sadece onları aldatmak için vaadeder—:.
65- Doğrusu Benim mü'min
kullarım üzerinde senin bir hakİmeyetin olamaz.
Rabbin vekil olarak yeter. [72]
Gördün mü? Bana
bildir. Pek azı dışında onları azdırarak köklerini kazıyacağım,
sürükleyeceğim. Tam, eksiksiz. Tahrik et. Onlara bağır, üzerlerine yaygarayı
bas. Yapabildiğin bütün tuzakları onlara kur.Aldatma, boş şey. [73]
Kur'an-ı Kerim şirki, müşrikleri anlattıktan, onlarla
münakaşa ettikten ve delille susturduktan sonra, belki öğüt alırlar diye onlara
hastalğığm sebebini ve gerçek nedenim açıkladı;
Lanetli iblis, onları-azdırma, içlerine vesvese bırakma işini üstlendi. Kur'an-ı Kerim, îblis'in, insanlığın babası Hz. Adem'e karşı takındığı tavrı da açıklamıştır. Bu kıssa Kur'an-ı Kerim'de değişik şekiller ve birbirine zıt
biçimlerde yedi kez anlatılmıştır. Fakat bu kıssa, bu sûredeki genel amaçla ve
önceki ayetlerle sonraki ayetlerin özel amaçlarına uygun düşmektedir.
Bu-nedenle bu kıssayı özet olarak anlatacağız.
Meleklere; Sevgilerini
ve insanoğlunun üstünlüğünü ortaya koymaları için Adem'e secde etmçlerini söyledi. Bu, ibadet ve teslimiyet secdesi değil,
sembolik bir secde olacaktı. Hepsi secde etti. Yalnız iblis secde etmedi.
Secdeye yanaşmadı ve büyüklendi. Dedi ki: Çamurdan yarattığına mı secde edeceğim?
Oysa ki ben âteşten yaratıldım. Ben, Ondan daha iyiyim. O'na nasıl secde
ederim?!! Bana Üstün kıldığın Adem'in durumunu bana anlat. Onun nesi yarmış?
Onu ne diye bana üstün kıldın? Beni ateşten yarattın. Onuysa çamurdan yarattın.
Andolsun, eğer beni kıyamet gününe kadar ertelersen,
pek azı dışında onları azdırıp saptıracak ve onları hakimiyetim altına alacağım.
Azdı ram ayacağı m pek az kimseler, senin ihlâslı
kullarındır. Yüce Allah buyurdu: Hadi git.. Üstlendiğin İşini yapmaya bak.
Onlardan sana uyup itaat eden olursa, onların da, senin de kalacağınız yer
Cehennemdir. Hepinizin cezası Cehennem ateşidir. Tam bir ceza!..
Onlardan gücünün
yettiğini sesinle yerinden oynat. Bütün kuvvetin ve aldatmanla çağır.
Yayalarınla atlılarınla üzerlerine git.
Bu bir temsildir. Asıl
söylenmek istenen şey şudur: Onlara karşı yapabileceğin bütün tuzaklarını kur.
Onları azdırmak İçin, elinden geleni yapmakta kusur etme. Hırsızlık, gasb, hile, dalavere veya faiz almak gibi, Islama aykırı
tasarruflarda bulunsunlar diye mallarına ortak ol. Zina yoluyla gayr-ı şer'i
adlar taktırarak, evlenme ve boşanmalarda rıza ve benzeri şer'i hukuka
saygısızlık yaptırarak evlatlarına da ortak ol. Edebildiğin kadarıyla onlara,
asılsız ve uydurma vaadlerde bulun. Zaten şeytan
onlara boş bir aldatmayı yalancı bir süslemeyi, batılı hak görüntüsünde
göstermeyi vaad ediyor.
Benim kullarıma karşı
senin bir gücün yoktur. Ancak sana uyanlara hakim olabilirsin. Kendisine
dayanılacak vekil olarak Rabbin yeter. Şeytanın tuzağını kullarından savar;
onları, onun azdırmasından korur. Bundan öğreniyoruz ki, insanlar İki
sınıftırlar:
1- Mü'min ve takvalı sınıf.
Bunlara şeytandan bir vesvese dokunduğu zaman hemen kendi nefislerini ve
nefislerinin taşımakta olduğu ilahi emane^ ti
hatırlarlar. Hesabı düşünürler. Allah'a sığınırlar. Gerçeği görürler. Nefislerini
hesaba çekerler. Bu kulları azdırmak için.şeytan bir yol bulamaz.
2- Şeytan tarafından dost edinilen asi kimseler.
Maldan, dünyadan ve kötülüğü emreden nefisten de yardım görerek şeytan,
bunların üzerine hakimiyet kurar. [74]
66- Rabbiniz, bol nimetinden elde edesiniz diye, denizde
gemileri sizin için yüzdürür. O, size merhamet eder.
67- Denizde bir sıkıntıya düştüğünüz zaman, Allah'tan
başka yalvardiklarınız kaybolup gider, fakat O sizi
karaya çıkararak kurtarınca yüz çevirirsiniz. Zaten insan pek nankördür.
68- Onun karada da, sizi yere batırmasından veya
başınıza taş yağdırmasından güvende misiniz? Sonra kendinize bir koruyucu da
bulamazsınız.
69- Yoksa sizi tekrar denize döndürüp, üzerinize
ortalığı yıkan bir fırtına gönderip, inkârlarınızdan ötürü sizi suda
boğmasından güvende misiniz? O zaman bize soru soracak bir yardımcı da
bulamazsınız.
70- And olsun ki, biz insanpğullannı şerefli kıldık, onların karada ve denizde
gezmesini sağladık, temiz şeylerle onları rızıklandırdık,
yaratıklarımızın pek çoğundan üstün kıldık. [75]
Yürütür, sevkeder.Şiddet, boğulma korkusu."Hasf"
kelimesi, toprağı ters çevirip batırma anlamına gelir.Taşlar savuran kasırga.Önüne
gelen her şeyi kırıp geçiren ve şiddetli ses veren fırtına. Peşinizi takİb eden ve size yaptıklarımızın hesabını bizden soran. [76]
Bu İfadeler Cenab-ı Allah'ın kudretinin eksiksiziiğini
açıklıyor, bizi O'na tam imana yöneltmek için bir takım nimetleri hatırlatıyor.
Tek başına kendisine
kulluk edilmeye müstahak olan Rabbinizdir, gemileri denizde sizin için
yürüten, rüzgarın kuvvetiyle, suyun hareketiyle veya buharın gücü ile; dalgalan
yara yara gemileri yüzdüren, Allah'ın lutfundan, ve rızkından paylarına düşeni elde etmeleri için
insanları bu gemiler üzerinde taşıtan, Allah'tır. O size karşı çok
merhametlidir. Nimetlerin en latifini ve büyüğünü size bahşeder.
Ve siz, Allah'a ortak
koşan, ey kafirler! Durumunuz gerçekten hayret vericidir. Size şiddet ve
boğulma korkusu dokunduğunda, deniz sizi sarstığında, rüzgarların deli
dalgalan gemilerinize saldırdığında, kesinlikle boğulacağınızı düşünerek
korkarsınız; yüreğiniz ağzınıza gelir. Böyle bir durumla karşılaştığınızda,
Allah'tan başka çağırmakta olduğunuz tanrılarınız kaybo-.
lur, onları unutursunuz. Onlardan herhangi birini
çağırmak aklınıza gelmez. Allah'tan başkasını hatırlamazsınız.
Ayetin şu anlama
geldiğini söyleyenler de olmuştur: Allah'tan başka çağırmakta olduğunuz
tanrılardan hiçbiri sizi kurtarmanın yolunu ve çaresini bulamaz. Sizi
kurtaracak olan, yalnızca Allah'tır. Allah duanızı kabul buyurup sîzi kurtarıp
kurtuluş kıyısına ulaştırdığında (O'nu birlemekten) yüzçe-virir, küfreder, O'ndan başkasını çağırırsınız. Hayret
size! Zorluk ve sıkıntı zamanında O'nu hatırlıyorsunuz. Diğer zamanlarda O'nun yanısıra başkalarına da ibadet ediyorsunuz. Aslında b'una şaşmamak gerekir. İnsan, Rab-bine karşı nankör ve
nimetleri inkar edici olarak yaratılmıştır. Bu, bir çok bireylerde
görülmektedir.
Şimdi siz boğulmaktan
kurtuldunuz. Size isabet eden sıkıntıyı Rabbiniz giderdi. Ama siz, üzerinde
bulunduğunuz kara tarafının ters çevrilip batırıl-mayacağmdan
emin mi oldunuz ki, bu yalancı gururdan ve aldanmadan kaynaklanan güven
duygunuz, sizi tevhidden yüz çevirmeye ve küfre
yöneltir?
Evet, müşriklerin işi
gerçekten tuhaftır. Denizdeyken Allah'a yalvarıp-yakanrlar.
Allah onları denizden kurtarınca da O'nü birlemekten
yüz çevirir ve küfrederler. Cenab-ı Allah'ın,
üzerinde durdukları kara parçasını —senin elin onun üzerinde durmaktayken bile—
ters çevirip batırmaya muktedir olduğunu bilmiyorlar mı? Gözle görülen
varlıklar iken, yok edilip yerlerinde yeller eser. Allah'ın onların bu hale
getirebileceğine İnanmıyorlar mı?
Sizi denizden kurtarıp
karaya çıkardıktan sonra, üzerinize taşlar savuran bir kasırga
göndermeyeceğinden emin mi oldunuz? Siz her yerde; karada, denizde O'nun kabzasmdasmız. Size alttan bir azap ulaşmasa bile, O diledikten
sonra azap, üzerinizden iner. O, sizin üzerinize üstünüzden, yahut
ayaklarınızın altında bir azap göndermeye kadirdir. Bütün bunlar olduktan
sonra, sizi savunacak bir vekil bulamazsınız.
Dahası siz, tekrar
denizde boğulma korkusundan emin mi oldunuz? İkinci kez deniz araçlarına
binmeniz için gerekli sebepleri hazırlamasından emin mi oldunuz? Siz
gemideyken, rastladığı her şeyi kırıp geçen bir kasırgayı üzerinize salıp,
küfrünüzden dolayı sizi boğmasından emin mi oldunuz? Sonra da başınıza gelen
felaketin hesabım bizden soracak bir takipçi de bulamazsınız.
"Rableri de,
günahları yüzünden azabı başlarına geçirdi, orayı dümdüz etti. Allah onun
sonundan korkmaz”[77].Bu
sözler; göğü yükseltip düzenleyen, gecesini knıaıhp
kuşluğunu (gün ışığını) açığa çıkaran, noksanlıkhırdan
münezzeh ve yüce Allah'tan gelen şiddetli bir tehdittir!
Ademoğîunu, akıl ve düşüncesi İle diğer varlıklara üstün kıldık.
Su, hava ve uzaydaki esir tabakası gibi, kâinatta var olan her şeyi
ademoğlunun hizmetine verdik. Göklerde ve yerdeki herşeyi
onun için yaratarak, kendisini düzgün bir beden ve dimdik, yüksek bir endamda
yaratarak, şer'i yükümlülüklerle sorumlu tutarak, irşâd
etmek üzere peygamberleri, özellikle Muhammed (s.a.v.)'i kendilerine göndererek
ademoğîunu, diğer varlıklara üstün ve şerefli
kıldık. Onu üstün ve şerefli kılmamızın, çeşitlerine bazı Örnekler daha
verelim:
Cenab-ı Allah onu karada hayvanlar, otomobiller,
bisikletler ve trenlerle taşıdı. Denizde gemilerle; gökte de uçak ve uzay
gemileriyle taşıdı. Bu sayılan araçların tümü, ayet-i kerimede
belirtilmemiştir. Çünkü Cenab-ı Allah, bu ulaşım
araçlarını düşünmeleri mümkün olmayan bundan 1400 sene önceki arap kavmine hitab etmiştir.
Ademoğullarma hoş ve güzel yiyeceklerle, giyecekleri nzık olarak verdik. Onları, sayılarını ancak Allah'ın
bildiği yaratıklarımızın bir çoğuna üstün kıldık.
Bilginler, ademoğlunun
meleklere üstün kılınması konusunda bir çok araştırmalar yapmış ve farklı
görüşler sergilemişlerdir. Ayet-i kerimede onlardan hiç biri için delil yoktur. [78]
71- Bir gün bütün insanları önderleriyle beraber
çağırırız. Öğün kitabı sağından verilenler, İşte onlar kitablanm
okurlar. Onlara kıl kadar haksızlık edilmez.
72- Bu dünyada kalbi kör olan, ahirette
de kör ve daha şaşkındır.
73- Ey Muhammedi Seni, sana vahyettiğimizden
ayırıp başka bir şeyi Bize karşı uydurman için
uğraşırlar. O zaman seni dost edinirler.
74- Sana sebat vermemiş olsaydık, and
olsun ki, az da olsa onlara meyledecektin.
75- O takdirde sana, hayatın da ölümün de, kat kat azabım taddırir-dık. Sonra bize karşı bir yardımcı da bulamazdın,
76- Memleketinden çıkarmak için seni nerdeyse
zorlayacaklardı. O takdirde senin ardından onlar da pek az kalabilirlerdi.
77- Bu, senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize de
uyguladığımız yasadır. Ey Muhammedi Sen bizim yasamızda değişiklik bulamazsın. [79]
Önderleri, kendisine bağlı oldukları kimse.
Bunun, amel defteri anlamına geldiğini söyleyenler de olmuştur. Hurma
çekirdeğinin uzunlamasına yangındaki ince kıl kadar. Onlara meyledersin.Dünya
da senden başkasının çektiği azabın kat katını sana çektiririz.Senden sonra. [80]
Ey insanlar!
Hatırlayın o günü ki, her topluluğu liderleriyle çağırırız., örneğin onlara;
Ey Musa ümmeti, ey İsa ümmeti, ey Muhammed ümmeti, ey Firavun ümmeti, ey Nemrud ümmeti veya küfrün başkanlarından ve şirkin
liderlerinden ey falanın adamları, diye seslenilir. Bazıları ayetin şu aniama geldiğini söylemişlerdir:
Onlara; ey Tevrat
ehli, ey İncil ehli, ey Kur'an ehli, kitabınızda ne
yaptınız? diye seslenilir.
"Biz, her şeyi
apaçık bir imam (kütük olan Levh-İ Mahfûz)da say(ıp kaydet)mişizdir"[81]
mealindeki ayet-i kerimeye bakarak, İmam kelimesinin amel
defterleri demek
olduğunu söyleyenler de olmuştur.
Kıyamet gününde
insanlara seslenİldiğinde, kitabı (amel defteri)
kendisine sağından verilenler, sevinç ve neşe içinde kitaplarını okur ve kardeşlerine:
Gelin kitabımızı okuyun, derler. Onlar, kıl kadar haksızlığa uğratılmazlar.
İşledikleri amelleri zerre kadar bile boşa gitmez.
Kitapları sollarından
kendilerine verilenlerse, kıyametin korkunç manzarası karşısında çarpılmışa
döner ve hayretten dona kalırlar. Kur'an-ı Kerim,
bunların durumlarını şöyle ifade ediyor: bu dünyada kalbi kör, basireti
bağlanmış, hak ve nur yolunu bulamayanlar, ahireîte
de kördürler; kurtuluş yolunu bulamazlar. Hatta onlar, yollarım daha şaşırmış
olacaklardır.
Rivayet olunur ki, Taif'de yaşamış olan Sakİf
kabilesi, Peygamber (s.a.v.) efendimize şöyle bir öneride bulunmuşlar: Araplara
karşı övüneceğimiz bazı imtiyazları bize vermedikçe senin emrine girmeyiz.
Zekat, Cihad ve namazla yükümlü olmayacağız. Üzerimizdeki faiz
borçları kaldırılsın. Ama bizim faizli alacaklarımızı bırak ta tahsil edelim.
(Bu imtiyazları bize tanı ki, emrine girelim). Şayet arapiar;
bunu niçin böyle yaptın? diye sana soracak olurlarsa, onlara: "Böyle
yapmamı Allah bana emretti" deyiver.
Bu Sakifliler,
istedikleri imtiyazları Peygamber (S. A.V.)'m kendilerine vereceğini
umarlarken, Cenab-ı Allah şu ayet-i kerimeyi indirdi:
"Az daha onlar, seni, sana vahyettiğimizden ayırarak fitneye düşüreceklerdi"
Yani seni, sana vahyettiğimizden ayırarak fitneye
düşürmek, bize karşı iftirada bulunarak hükümlerimizi değiştirmen için,
Rabbinin senin hesabına beğenip razı olduğu hak yoldan seni döndürmek amacıyla
gayret gösterip sana yaklaşırlarsa ve sen de onların dediklerini yaparsan, sana
dünya azabının da ahiret azabının da kat katını
çektiririz.
Ayet-i kerime de
Peygamber (s.a.v.)'e hitaben, "azıcık onlara meyledecektin...' denilmesi,
sonra da Sakiflilerin istedikleri imtiyazı vermesi
halinde dünya azabının da ahiret azabının da
kendisine kat kat taddırilacağmın
bildirilmesi, 'büyük insanların işledikleri suçların da büyük olacağını ve
tabii ki bu suçların cezalarının da büyük olacağını göstermektedir.
Yine bu ayette, dini
konulan ve hükümleri Önemsememenin tehlikeli, hem de ne kadar tehlikeli
olduğuna işaret edilmektedir. Bu suçu işleyen kimse, dünya azabının da, ahiret azabının da kat katını tadacaktır. Dini konuları ve
hükümleri küçümsemeye devam eden bizlerin vay haline! Bu ayeti okuyan her mü'minin kalbi korku ve dehşetle dolmalıdır. Dini
meselelerde tavizsiz, olmalıdır. Resulullah (s.a.v.)
efendimiz ne doğru buyurmuş: "Allah'ım, bîr göz açıp kırpma süresince
(bile) beni kendi nefsime bırakma".
Neredeyse Mekkeliier, düşmanlık yaparak seni tedirgin edecek ve seni ,
en parmak için rahatsız edeceklerdi. Sana böyle yapar ve seni zorla Mekke’den
çıkarsalar, kendileri senden sonra orada pek az bir süre kalacaklardır.
u ayetın
Medine yahudileri hakkında nazil olduğunu söyleyenler
de olmuştur. Bir zaman Medine yahudileri Peygamber
(s.a.v.)'e, kıskançlık ve yalanla şöyle demişlerdi; Ey Ebu
Kasım! Şüphesiz bütün Peygamberler Şam'da ortaya çıkmışlardır.Sen de
peygamberliğini orada ilan etmiş olsaydın, elbette ki sana ımen
edecek ve sana uyacaktık.
Bu sözler yukarıdaki
ayetlerin Medenî ayetler oldukları görüşünü destekliyor.
Hem şunu bilin ki,
Peygamberlerini yurtlarından çıkarıp süren kavimleri mahvetmesi, Allah'ın
yasasıdır. Allah'ın yasasında bir değişiklik bulamazsın. Peygamber (s.a.v.)'in
Mekke'den çıkması, Allah'ın emriyle olmuştur. [82]
78- Güneşin batıya yönelmesinden gecenin kararmasına
kadar namaz kıl; sabah vakti de namaz kıl, zira sabah namazına melekler şahid- olur.
79- Ey Muhammedi Geceleyin uyanıp, yalnız sana mahsus
olarak fazladan namaz kıl. Belki de Rabbin seni övülecek bir makama yükseltir.
80- De ki; "Rabbim! Benî dahil edeceğin yere
hoşnutluk ve esenlikle dahil et; çıkaracağın yerdende
hoşnutluk ve esenlikle çıkar. Katından beni destekleyecek bir kuvvet
ver."
81- De ki: "Hak geldi, batıl ortadan kalktı. Zaten
batıl ortadan kalkmaya mahkumdur.
82- Km'an'dan, inananlara
rahmet ve şifa olan şeyler indiriyoruz. O, zalimlerin ise sadece kaybını
artırır.
83- İnsana nimet verdiğimiz zaman yüz çevirerek yan
çizer; başına bir kötülük gelince de ye'se düşer.
84- De ki: "Herkes yaradılışına göre davranır. Rabbinİz kimin en doğru, yolda olduğunu bilir.
85- Ey Muhammed! Sana ruh'un ne olduğunu soruyarlar, de ki: "Ruh, Rabbimin emrinden ibarettir.
Bu hususta size pek az bilgi verilmiştir. [83]
Zeval vaktinde
güneşin, göğün orta yerinden yan tarafa kayması. Bu sözün, güneşin batması
anlamına geldiğini söyleyenler de olmuştur. Gecenin tamamen kararması.Gece
uykusunu bırakarak namaz kıl. Fazladan kılman namaz. Batıl, boşa çıkıp geçersiz
oldu.Yüz çevirip yan çizdi, uzaklaştı. Yolu, karakteri. [84]
Önceki ayetlerde ahiret, ceza ve bazı ilahi meseleler anlatıldı. Buradaysa Kıır'an'm şerefi ile ruh yüceliğinin açıklanmasının yanisıra, ibadcücrin en şereflisi
olan namazdan ve bazı ilahi talimatlardan sözedilnıektedir.
Müslümanın, hak yolda sebat etmesinin gerçek ilacı işte budur. [85]
Ey Peygamber! Namazı
rükünlerini tamamlayarak, şartlarına ve adabına riayet ederek dosdoğru kıl.
Çünkü O, dinin direğidir, kulun yaratıcısıyla bağlantısıdır. Peygamber
(s.a.v.)'c verilen emir, aynı zamanda ümmetine de verilmiş bir emirdir. Ayet-i
kerimede emrin muhatabı olarak sadece Hz. Peygamberden
söz edilmiştir. Çünkü emredilen şey (namaz) çok önemli ve de şerefli bir iştir.
Namazı güneşin, öğlen
vakti göğün tam orta yerinden yana kaymasından itibaren gecenin tam kararması
zamanına kadar kıl.
Ayet-i kerimede geçen
tamlamasının başında "Lam" harfinin bulunması; namaz kılmak için
vaktin sebep ve şart olduğuna işaret etmek içindir.
Sabah namazını da kıl.
Zira sabah namazı, gecenin ve gündüzün bekçileri olan melekler tarafından
görülür. Sabah namazını ve geceleyin teheccüd
namazını kılmaya, seher vakti de ibadet etmeye-Allah tarafından başarılı kılınan
kimse, bundaki sırrı anlar, sabah namazının melekler tarafından görülen ve
derecesi yüksek olan bir namaz olduğunu anlar. Allah, bizi buna muvaffak
eylesin.
Gecenin bir kısmında
uykuyu bırak, Kur'an oku ve farzlardan fazla olarak
nafile namaz kıl. Belki böylece Rabbin seni övülmüş bir makama gönderir Ayetti
kerimede geçen kelimesi, kerem sahibi zat için kullanıldığın da, vukuu muhakkak
olan bir şeye insanı tamahlandırıp ümitlendirmek an
lamına gelir. Ayet-i kerimede geçen övülmüş makam (makam-ı Mahmud) gözetilen
mekân ve Peygamber (s.a.v.) için hazırlanmış olan malum merkez, her nebî ve mürselin kaçınıp uzak durduğu şefaat makamıdır. O günde hei peygamber, halka: Benden uzak durun, başkasına gidin,
der. Hz. Peygamber ise: "Ben şefaat içinim, ben
şefaat içinim" diyecek ve durumları zorlaştığın-da,güneş tepelerine kadar
indiğinde, ateşe doğru gidecek olsalar bile o zorlu mahşer alanından ayrılıp
gitmeyi istediklerinde, herkes için şefaatte bulunacaktır. Makam-ı Mahmud'un bundan başka anlama geldiğini söyleyenler de
olmuştur.
Ey Muhammedi De ki: Ey
Rabbim, beni, girdirmeyi vadettiğin yere doğrulukla
girdir. Çıkaracağın yerden de doğrulukla çıkar.
Burada giriş ve
çıkışın doğruluk kelimesine izafe edilmesi mübalağa içindir. Ayet-i kerime,
Peygamber (s.a.v.)'e mahsus her girişi, mesela Medine'ye girişini ve her
çıkışı, mesela Mekke'den çıkışını kapsamaktadır.
Ey Rabbİm!
Bu hususta bana delil ve kuvvetli hüccet ver. Ey Muhammedi De ki: "Hak
geldi, batıl gitti". Peygamber efendimiz, Mekke fethi esnasında putları
kırdırırken bu sözü söylemişti. Hak'tan maksat, islamiyet
veya doğru olan her şeydir. Batıldan maksat ise, şirktir veya Hakka ters düşen
her şeydir. Batılın özelliği, gidip yok olmaktır, sebatsızlıktır.
Hem bilin ki, Kur'an-ı kerim bir hidayettir, kalblerdeki
hastalıklar için bir şifadır. Mü'minler için hayır ve
rahmettir. İnsanı Allah'a ulaştıran bir vasıtadır. Her hastalık için İlaçtır.
Yüce Allah buyuruyor ki: Kur'an'dan, ruhi ve bedeni
hastalıklara şifa olacak ayetler indiririz. Birey ve toplum için ilaç olan, Mü'minler için rahmet olan ayetler indiririz. Hem de nasıl
bir rahmet! Bu rahmet olan Kur'an, çıplak olan cahiliyet dönemi araplanndan,
ilim ve medeniyet, izzet ve saltanat sahibi olan, kisralarla
kayserleri kahredip ezen bir millet çıkardı. Kur'an-ı
Kerim, bütün insanlar, özellikle inananlar için bir rahmettir. Kur'an, din ve dünya mutluluğunun elde edilmesinin yoludur.
Kibir, hased, kin ve dünyada liderlik sevgisiyle,
tutkusundan arınmış bir kalble kendisine yönelen mü'minler için Kur'an işte böyle
bir rahmet kitabıdır.
Şu manevi hastalıklara
gelince, bunların sahipleri olan zalimler; manevi kayıp, azgınlık ve
büyüklenmelerini arttırmaktan başka bir şey yapmazlar.
İnsana in'am ve ihsanda bulunduğumuzda, o, büyüklenir ve Allah'ı
anmaktan yüzçevirir. Başka tarafa dönüp arkasını
çevirir. Bu, büyüklük tasla-yanlarm alışkanlığıdır,
kendisine yoksulluk veya hastalık gibi bir kötülük dokununca da, Allah'ın
rahmetinden umut keserek şiddetli bir ümitsizliğe dü1 şer. "Gerçekte
kafirler güruhundan başkaları Allah'ın rahmetinden umut kesmez"[86]. De
ki: Herkes kendi haline ve karakterine uygun yolda hareket eder. Rabbiniz kimin
daha doğru ve daha sağlam yolda olduğunu bilir. O, herkese amel ve ihlası oranında karşılık verir.
Yahudiler ruh ve ruhun
hakikati hakkında peygamber efendimize çok soru soruyorlardı. Ruh; bedenin kendisiyle
yaşadığı, hissettiği ve hareket ettiği şeydir.
Kur'an-ı Kerim; insanları, kendileri için, hayırlı olan ve
kendilerine yaraşan yolu gösterir. Kur'an, içinde
ince ilmi gerçeklerin anlatıldığı bir "ilim kitabı değildir. O, sadece bir
hidayet ve İrşâd kitabıdır. Eşyayı, dinin genel
prensiplerine uygun olacak biçimde araştırır. Şunu da belirtelim ki; elektriğin,
ışığın ve karanlığın gerçek mahiyetlerinin ne olduğu, bugüne kadar henüz
bilinmiş değildir.
Biz bunların sadece
eserlerini ve etkilerini görüp tanımışızdır. Bu sebepledir ki Cenab-ı Allah, Peygamberine emrederek şöyle buyuruyor: Ey
Muhammed! De ki: Ruh, Rabbimin emrinden ve şanmdandır.
O'nun hakikatini ancak Allah bilir. Allah'ın ilmine nispetle size ilimden pek
az bir şey verilmiştir. Ayetin şu manaya geldiğini söyleyenler de olmuştur:
Ruh, Rabbimin emrinden, yani O yüce zatın cüz'ündendir. Onu sadece Allah bilir.
Bu konuda Cenab-ı Allah'ın neler buyurduğunu
görmüyor musunuz?: "O'na (Adem'e) ruhumdan üfledim"[87] "Ey
huzura eren nefis! Razı edici ve razı edilmiş olarak Rabbine dön![88]
Şu da var ki, ruhun
hakikatini araştırmanın bize bir faydası olmaz. [89]
86- Dikseydik and olsun ki, sana
vahyettiğİmizi alıp götürürdük. Sonra bize karşı
duracak bir vekil de bulamazdın.
87- Bunu yapmayışı ancak Rabbinin sana merhamet
etmesindendir. Çünkü O'nun sana olan nimeti büyüktür.
88- De ki: "İnsanlar ve.cinler, birbirine yardımcı
olarak bu Kur'an'm bir benzerini ortaya koymak için
bir araya gelseler, and olsun ki yine de benzerini
ortaya koyamazlar."
89- And olsun ki, biz Kur'an'da insanlara türlü türlü
misal gösterip açıkladık. Öyleyken insanların çoğu nankör olmakta direndiler.
90- Şöyle söylediler: "Bize, yerden kaynaklar
fışkırtmadıkça sana inanmayacağız".
91- "Veya hurmalıkların, bağların olup, aralarında
ırmaklar akıtmalısın."
92- "Yahut ta iddia ettiğin gibi, göğü tepemize
parça parça düşürmeli, ya
da Allah'ı ve melekleri karşımıza getirmelisin."
93- "Veya altın bir evin olmalı, yahut göğe
yükselmelisin — ama oradan okuyacağımız bir kitap indirmezsen yine o
yükselmene inanmayacağız —." Deki: "Fesübhana'llah!
Ben peygamber olan bir insandan başka bir şey miyim?" [90]
Yardımcı. Fışkırır. Suyu
azalmayan göze."Parçalar.Karşıda durup görülen Süs. Ayette bu kelimeyle,
altın kastedilmiştir. [91]
İlimden, bize pek az
bir şey verilmiştir. Şayet Rabbin dikseydi, bu azıcık ilmi de içimizden
giderirdi ve biz de tekrar cehalet karanlığına ve cahiliyet
ahmaklığına dönerdik. Ey Muhammedi Her alandaki ilmin kaynağı, sana vah-yedilen Kur'an'dır. Şayet Rabbin
dileseydi o azıcık ilmi de giderirdi. Onu kalb-lerden ve musbaflardan silerdi.
İzini dahi kaybettirirdi. Sen de daha önceki haline dönerdin. Kitap nedir, iman
nedir? bilmezdin! Sonra O ilmi bizden geri alması ve onu korunmuş olarak eski
haline döndürmesi için, bize karşı sana yardım edecek bir vekil bulamazsın.
Meğer ki Rabbin merhamet edip te o ilmi sana geri
versin. Rabbinin rahmeti, bütün hayır ve iyiliklerin kaynağıdır. Kur'an'ın korunmuş olarak kıyamete dek kalması, Allah'ın
bir nimetidir. Kur'an'ı dünyaya göndermesi gibi
büyük bir nimetten sonra, onu kıyamete dek koruması da bir nimettir. Rabbinin
senin üzerindeki lutfu büyüktür.
İlimlerin müslümanlarda doğmuş olduğu, bilinen gerçeklerdendir. Doğudaki
ilmi medeniyetin hepsi Kur'an pınarından ve
feyzindendir. Lügat, şeriat, Kur'an ve usul-u fıkıh
ilimleri, hep Kur'an-ı Kerim'İ
korumak adına doğmuşlardır. Bunun da ilmî genci yönelimlerde büyük bir etkisi
olmuştur.
İşte bu Kur'an'dır. Ebedi ve kalıcı bir mucizedir. Allah'ın,
kendisiyle bütün arapfara meydan okuduğu daimî bir
delildir. Araplar fesahat ve belagat ehli oldukları halde Kur'an'ın
bir benzerini getirmekten aciz kalmışlardır. Peygamber (s.a.v.)'de onlardan
bir ferttir. O, okuyup-yazma bilmeyen bir üm-midir.
Arapların İçinden şairler, hatipler, belagat ve beyan otoriteleri vardı. Onlar,
Kur'an'ın bir benzerini getirmekten aciz kaldıklarına
göre, diğer milletler haydi haydi aciz kalırlar. Kur'an-ı Kerim, onlara parlak bir uslubla
meydan okumuştur. Onların bu işi yapmaktan aciz kalacaklarına ve buna güç
yetiremeyeceklerine hükmetmiştir. İnsanlarla cinler bir araya gelseler, hepsi
birbirlerine yardım da etseler, bu uğurda canlarını ve mallarını feda etseler
dahi, yine de Kur'an'ın bir eşini meydana getiremezler.
Onların bu işi
yapmaktan aciz oldukları, Kur'an'ın ebedi mucize olduğu
ve Allah katından geldiği şüphe götürmez bir şekilde sabit olmuştur.
Cenab-ı Allah bu Kur'an'da
manaları çeşitli şekillere sokarak işleri ve emirleri türlü kalıplara ve ifadelere
çevirerek anlatmıştır. Bazen kısa ve öz, bazen de gayeyi tam bildirecek şekilde
ayrıntılı olarak anlatmıştır, istenilen emir ve yasak, va'z
ve irşâd, kıssa ve haber, hüküm ve teşri gibi şeyleri
hep bu biçimlerde anlatmıştır. Bununla beraber insanların çoğu imana yanaşmamış,
küfür ve inkardan başka bir şeyi tercih etmemişlerdir. Kur'an'ın
hakikatini diğer İnsanlardan daha iyi bildikleri halde araplar,
O'nun ebedi bir mucize olduğuna inanmamışlardır. Çünkü Kur'an,
onların terakki ettikleri edebi sanatlara uygun bir üslupla inmişti. Yine de
ondan başka bir mucizenin kendilerine gönderil meşini istemişlerdi. Şayet
istedikleri şey kendilerine gelseydi: "Gözlerimiz büyülendi ve
bağlandı" derlerdi.
Bizler kurak bîr
çöldeyken yerden, su fışkıran gözeler açmadıkça, bunu yapamadığın takdirde sana
ait hurma, üzüm ve diğer meyve ağaçlarından oluşan, tam ekin ve ürün vermesi
için de alt tarafında kuvvetli akıntısı olan nehirler akmakta olan bir bahçen
olmadıkça, veya "Dilersek onları yere bâtırırız"[92]
dediğin gibi,göğü parça parça üzerimize düşürmedikçe
sana inanmayız. Ya da Allah'ı ve melekleri getirip
karşımıza dikmezsen, senin Allah tarafından gönderilen bir elçi olduğunu, bize
söylemezlerse, ya da altından bir evin olmazsa —Çünkü
biz seni öksüz ve yoksul biri olarak tanıyoruz— sana inanmayız.
Allah'ın yanında Ebıı Talİb'in yetiminden başka
peygamber yapacağı bir kimse yok muydu?!!
Göğe çıkmazsan, yine
sana inanmayacağız. Gerçi göğe çıktığım söylesen de; okuyabileceğimiz ve senin
Allah elçisi olduğunu bildirecek bir kitap getirmezsen yine sana inanmayacağız.
Ey Muhammedi Onların bu sözlerini hayretle karşılayıp Rabbini noksanlıklardan
tenzih ederek "Rabbim yücedir (Bu gibi teklifleri kendisine yapmamdan
münezzehtir)"de. Ben sadece elçilik yapan bir insanım. Sizin bu
taleplerinizi yerine getiremem, Allah, eksikliklerden münezzehtir ve güçlüdür.
Beni kalıcı ve ebedi bir mucize olan Kur'-an mucizesi ile destekleyip
güçlendirmiştir. [93]
94- İnsanlara doğruluk rehberi geldiği zaman,
İnanmalarına engel olan, sadece: "Allah peygamber olarak bir insan mı
gönderdi?" demiş olmalarıdır.
95- De ki: Yeryüzünde yerleşip dolaşanlar melek
olsalardı, biz de onlara gökten peygamber olarak bir melek gönderirdik."
96- De ki: "Benimle sizin aranızda şahid olarak Allah yeter. Doğrusu O, kullarını görür,
haberdardır."
97- Allah 'ın doğru yola eşirtirdiği kimse hak yoldadır. Kimleri de sap-tırırsa, artık onlar için Allah'dan
başka dostlar bulamazsın. Biz onları kıyamet günü yüzükoyun, körler, dilsizler
ve sağırlar olarak hasrederiz. Varacakları yer cehennemdir. Onun ateşi ne
zaman sönmeye yüz tutsa hemen alevini artırırız.
98- Bu, ayetlerimizi inkar etmelerinin ve: "Kemik
ve ufalanmış toprak olduğumuzda mı yeniden dirileceğiz?" demelerinin
cezasıdır.
'99- Gökleri ve yeri yaratan Allah'ın, onların
benzerlerini de tekrar yaratmaya Kadir olduğunu görmezler mi?" Onlar için
şüphe götürmeyen bir süre tayin etmiştir. Öyleyken, zalimler, inkarcılıkta hâlâ
direnirler.
100- De ki: "Rabbimin rahmet hazinelerine sîz sahib olsaydınız, tükenir korkusuyla yine de cimrilik
ederdiniz. Zaten insanlar pek cimridir," [94]
Alevi dindi. Şiddetli
alevi olan ateş, Malını tutup harcamayan, cimri. Ufalanıp toprak haline gelmiş. [95]
Cenab-ı Allah, bazı insanların kalblerini
ve kulaklarını mühürlemiş, gözlerine de perde çekmiştir. Onlar; Allah'ın,
insanlar arasından birini elçi olarak gönderdiğini asla İkrar edemezler.
"Madem ki elçi gelecek ki mutlaka gelmesi de gereklidir— bari meleklerden
biri gelsin" derler. Resulullah'ın (s.a.v.) Kureys yoksullarından bir yetim olması, onların küfür ve inadlarını daha da arttırdı.
Ve dediler ki:
"Bu Kur'an iki kentten (Mekke ve Taif'den) büyük bîr adama indirilmeli değil miydi? "[96]
Evet, kendilerini
karanlıklardan ve cehaletler batağından çıkaran hak ve irfan nuru geldiği
zaman, Allah ve Resulüne iman etmelerini engelleyen şey, sadece bir peygamberin
insan olamayacağına inanmalarıydı. Bunu inkar ederek, Allah bir insanı mı elçi
gönderdi? dediler. Önceki sayfalarda anlatılan mucizeleri.sırf inad ve yalanlamaları dolayısıyla istemişlerdi. Onların
davetinize icabet edişlerinin hayırlı olacağını asla beklemeyiz. Onlara de ki:
Eğer yeryüzünde sakin ve uslu uslu yürüyen,
insanlarla bir arada yaşayan, onlarla anlaşan, onlara Allah'ın ayetlerini
okuyan, melekler olsaydı; nübüvvetten önce insanlar da onların hallerini ve
haberlerini bilselerdi, meleklerin tabiatında böyle bir şey var olsaydı,
elbetteki üzerlerine gökten bir meleği elçi olarak indirdik. İnsanın bilmediği,
anlaşmak İçin aralarında ülfet ve bağlantının bulunmadığı bir şeye inanması
akılla bağdaşmaz. Cenab-ı Allah ne doğru buyurmuş;
"Ona bir melek indirilmeli değil miydi?" dediler. Eğer bir melek
indirseydik, iş bitirilmiş olurdu. Artık kendilerine hiç göz açtınlmazdı. Eğer O'nu (Peygamberi) melek yapsaydık, yine
bir adam (şeklinde) yapardık ve onları yine düştükleri kuşkuya düşürürdük'[97]
Onlara de ki: Aramızda
şahit ve hakem olarak Allah yeter. Allah'ın bu-yurmadığı
şeyleri O'na isnad ediyor ve O'na yalan uydurup
iftira ediyorsam, beni bu yaptıklarımdan dolayı cezalandırır. "Allah'a
yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?”[98]
Sizi yaratan Allah'ı
inkar ediyor, size ebedi mucizeyle gönderdiği elçisine inanmıyorsanız; bu
yaptıklarınızdan dolayı sizi hesaba çekecek ve şiddetle cezalandıracaktır.
Elçisiyle beraber gönderdiği mucize, Hsan-ı hal ile
diyor ki: "Kulum Muhammed, benden taraf size tebliğ ettiği her şeyde doğru
söylemiştir".. Allah, kullarının yaptıklarından haberdardır, her şeyi görendir.
Sana gelince ey
Muhammed! Bu küfürlerinden dolayı nefsin onlar için üzüntülere ve hasretlere
gitmesin. Hem bil ki, Allah'ın hayra ilettiği kimse, doğru yolu bulmakta
başarılı olan kimsedir. Çünkü onun kişiliği hayra eğilimlidir. Allah kimi de
saptırırsa, artık onun için Allah'tan ba$ka dost ve savunucu birini göremezsin. Onlar, kıyamet
gününde yüzleri üzerine sürülerek haşir alanına getirileceklerdir. "O gün
yüzükoyun ateşe sürükleneceklerdir'[99]
Onları ayaklan üstünde
yürümeye muktedir kılan Allah, yüzleri üzerine sürüklenerek te yürümeye muktedir kılar. Onları kör olarak mahşer alanına
getiririz. Kendileri için yararlı olan bir şeyi görmezler. Dilsiz ve sağır olarak
mahşer alanına getiririz. Kendileri için yararlı olan şeyi söyleyemez ve
hoşlarına giden şeyi işitemezler. "Şu dünyada kör olan kimse, ahirette de kördür. (Dünyada doğru yola göremeyen, ahirette de kurtuluş yolunu göremeyecektir Hatta o), yol bakımından
daha da sapıktır"[100].
Onların yeri; yakıtı, taşlarla insanlardan ibaret olan Cehennemdir. Cehennem
ateşi derilerini, etlerini ve kemiklerini her yeyip tükettikçe ve alevi
dindikçe kendilerine yeni ve başka bir deri, et ve kemik verilir. Cehennemin
ateşi daha bir alevlenir.
O münkirler, Öldükten
sonra tekrar dirileceklerini imkansız görüyorlardı. Bundan dolayı cezalan
cehennem ateşi oldu. Yanmış olan bedenleri yeniden eski hale döndürülüyor ve
yeniden ateşte yakılıyor ki azabı tadsınlar ve zorlu
hükümdarın, Allah'ın kudretini tanısınlar. Küfürleri sebebiyle cezaları işte
budur. Bir de onlar şunu demişlerdi: Biz çürümüş kemikler olup bedenimiz
ufalanarak toprak haline dönüştükten sonra mı diriltileceğiz? Yaptığımız
işlerin hesabını vermek üzere yeniden mi diriltileceğiz.
Bu çok şaşılacak bir
şeydir.
Hayret onlara!
Köreldiler mi? Kendilerini, göklerle yeri ve bunların içindeki acaİplikleri yaratan Allah'ın, bunları yok ettikten sonra,
benzerlerini yeniden yaratmaya muktedir olduğunu görmediler mi?
"Yaratılışça siz mi daha çetinsiniz, yoksa gök mü?"[101]
Cenab-ı Allah onlar için bir ecel takdir etmiştir. Ecelleri
ve süreleri gelince ne bir an ileri gidebilir, ne de bir an geri kalabilirler.
Bununla beraber zalimler, küfür ve inkârlarını arttırmaktan başka bir şey
yapmadılar. Ölüm sonrası dirilişe asla İnanmadılar.
Ey Muhammed! Onlara de
ki: Esirgeyen ve bağışlayan Allah'ın hazinelerine sahib
olsanız, "harcamakla tükenir" korkusundan dolayı cimrilik eder,
elinizde tutar ve harcamazdınız. İnsan çok cimridir.
Yığmlarca toprak sahibi olan insandan bir avuç toprak
isteseniz, belki de vermek istemez.
Bu kadar ayetler
gelmişken, size ne olmuş ta başka ayet ve mucizeler istiyorsunuz?! Nimetlerin
tümünü size bahşetmiş olan Allah'a karşı şükür borcunuzu ödemiyorsunuz.
"İnsan, Rabbine karşı çok nankördür'".[102]
101- And olsun ki, Musa 'ya dokuz tane apaçık mucize verdik. Ey Muhammedi İsrailoğullanna sor, Musa onlara geldiğinde, Firavun
kendisine: "Ey Musa! Ben seni büyülenmiş sanıyorum" demişti.
102- Musa da: And olsun ki,
bunları göklerin ve.yerin Rabbinİn açık belgeler
olarak indirdiğini biliyorsun. Ey Firavun! Doğrusu senin mahvolacağını
sanıyorum" demişti.
103- Firavun bunun üzerine onları memleketten sürmek
istedi. Biz de onu ve beraberindekilerin hepsini suda boğduk.
104- Sonra İsrailoğullanna:
"Bu memlekette siz oturun, kıyamet koptuğunda hepinizi bir araya
getiririz." dedik.
105- Kur'an'ı ancak hak oiarak indirdik ve o da indiği gibi hak olarak kaldı. Seni
de, ey Muhammed yalnız müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.
106- Kur'an 'ı, insanlara ağır ağır okuman için, bölüm bölüm
indirdik ve onu gerektikçe indirdik.
107-108- De ki: Kur'an'a ister
inanın, ister inanmayın, O'ndan önceki bilginlere o okunduğu zaman, yüzleri
üzerine secdeye varırlar" ve "Rabbi-miz
münezzehtir. Rabbimizin sözü şüphesiz yerine gelecektir." derler.
109- Ağlayarak yüz üstü yere kapanırlar; bu, onların gönüllerİndeki saygıyı arttırır. [103]
Büyülendi, aklı
karıştı.Açık deliller.Helak olmuş. Bunun, hayırdan alıkonmuş
ve başka tarafa saptırılmış kimse anlamına geldiğini söyleyenler de olmuştur.
Onları sürüp çıkarır, horlar. Toplanıp bir araya gelmiş, Kur'an-i
Kerim'i bölüm bölüm indirdik. Allah'a teslim olup,
çeneleri üstüne kapanırlar. [104]
İbn Abbas (R.A.)'dan rivayet
olunduğuna göre, Musa'ya verilen dokuz mucize şunlardır; Ejderha olan asa, ışık
saçan el, çekirge, bit, kurbağa, taştan suyun fışkırması, denizin yaratılması,
Tur dağının İsraİİoğullarmın başının üstüne
kaldırılmasıdır.
Firavun ve adamlarına
elçi olarak gönderildiği zaman Musa'ya; doğruluğuna tanıklık eden, İsraİloğuIlanm taşkınlıklarından kurtarmak için Allah
tarafından kendilerine gönderilen bir peygamber olduğunu kanıtlayan dokuz
mucize verdik. Buna rağmen Firavun iman etmedi ve şöyle dedi: Ey Musa! Ben
seni, kendisine sihir yapılmış, aklı büyülenmiş ve ne söylediğini bilemeyen,
tedbirini yitirmiş bir adam olarak görüyorum.
Ey Muhammed! Eğer
bundan kuşku ediyorsan bu mucizeleri îsrailoğul-larının mü'min olanlarına sor.
Onlar sana gerçek haberi vereceklerdir. Bu, senin için kuvvetli bir delil olur.
Bu dokuz ayetin
zuhuruna rağmen Firavun, Musa'nın peygamberliğini inkar edince —bununla da, Kureyş'in önceki sayfalarda anlatılan mucizeleri
istemeleri, bu mucizelerin kendilerine gösterilmesi halinde yine de iman etmeyeceklerine
işaret edilmektedir. İşte Firavun ve yaptığı işler—, Musa ona şöyle dedi: Ey
Firavun! bu apaçık mucizeleri, göklerle yerin Rabbinin indirdiğini; bu
mucizelerin, kalbi körlükten arınmış insanların hak yola ilettiğini biliyorsunuz.
Ama seni, hayra ulaşamayan mahvolmuş bir kişi olarak görüyorum. Zira senin karekterin, hakkı kabullenmene engel oluyor.
Bundan sonra Firavun
ile Musa arasında meydana gelen olaylar, başka sûrelerde anlatılmıştır.
Bundan sonra Firavun,
Musa'yı ve O'na inananları, kovulmuş ve sürgün edilmiş olarak Mısır'dan
çıkarmak istedi. Bundan dolayı Allah, onu ve askerlerini denizde boğdu; Musa'yı
ve beraberindeki İsrailoğullannı kurtardı. Onları
Firavun toprağına ve diyarına yerleştirip hakim kıldı. Onlara: "Firavun'un
sizi çıkarıp sürgün etmek istediği ülkeye yerleşin; bu, zorba ve inad-çıların cezasıdır. Sonra vadettiğimiz ahiret günü
geldiğinde hepinizi bir arada hasrederiz. Herkese de amelinin karşılığını
veririz: Hayır işlemişse sevap, şer işlemişse ceza veririz" dedi. Sonra Kur'an-ı Kerim, kendinden söz etmeye başlıyor: Biz bu Kur'an'i ancak din ve dünyaya faydalı olan, genel yarar ve
hikmet ile indirdik. Dünya ve ahirette hayır ve hak
ile indirdik. Ey Muhammedi Seni de insanlığa uyanca ve müjdeci olarak
gönderdik. Sevap ve azap ise Allah'ın takdir edeceği bir şeydir.
Kur'an'ı da ortalama ve olaylara göre uygun bölümler ve
ayetler halinde indirdik ki, onu kalblerine
kazısınlar, nefisler onun hedeflerini anlasınlar, pratik bir anlayışla onu
kavrasınlar diye insanlara dura dura okuman için
İndirdik. Çünkü Kur'an'ın her bir ayeti, kendine
mahsus bir olay için İnmiştir, Bu olaylar, o ayetlerin nüzul sebebini insanlara
anlatırlar. Böylece insanlar, Onun sırlarına vakıf olurlar. Onu, içinde
eğrilik ve eksiklik bulunmayan tam bir indirişle indirdik.
Ey Muhammedi De ki: Sİz Kur'an'a ister İnanın, ister
inanmayın.
Bu, inanmamaları
halinde, müşriklerden yüz çevrimesi, onları hiçe sayması
ve onlardan dolayı üzüntüye kapılmaması için Peygamber (s.a.v.)'e verilmiş bir
emirdir. Çünkü onlar, cahileyet ve şirk ehlidirler. Ama
onlardan daha hayırlı ve daha erdemli olan kimseler vardır. Bunlar; ehl-i kitap ve onların, vahiy ve nübüvveti tanıyıp
Peygamber (s.a.v.)'e inanan. O'nu doğrulayan Abdullah bin Selâm, Temîm ed-Darî ve benzeri kimselerdir.
Bunlara Kur'an ayetleri okunduğu zaman, Allah'ın
emrini ululamak, Hazreti Muhammed (s.a.v.)'in peygamberlikle
görevlendirileceğini müjdeleyen Kur'an'dan önceki
semavi kitaplarda va'dedilen sözü tasdik etmek
için,çeneleri üstüne kapanarak Allah'a secde ederler. Rabbimiz noksanlıklardan
münezzehtir. O'nun va'di mutlaka yerine
getirilmiştir, derler. Ağlayarak secdeye kapanırlar. Kalblerin-dcki sükûn, manevi doygunluk ve teslimiyet dolayısıyla Kur'an-ı Kcrim'i daha çok
dinlemeye başlarlar. İmanında sadık ve dürüst olan her mü'min,
işte böyle olur. [105]
110- De ki: "Gerek Allah deyin, gerek Rahman deyin,
hangisini derseniz deyin, en güzel isimler O'nundur." Ey Muhammedi Namaz
kılarken sesini yükseltme, gizlide okuma, İkisi ortasında bir yol tut.
111- De ki:"Hamd, çocuk
edinmemiş olan, hükümranlığında ortağı bulunmayan, düşkün olmayıp,yardımcıya da
ihtiyaç göstermeyen Allah'a mahsustur." O'nu gereği gibi büyükle. [106]
Müşrikler, Peygamber
(s.a.v.)'in: "Ya Allah, ya
Rahman!" dediğini işittiler. Ve: "Bu adam bizim iki tanrıya kulluk
etmemizi yasaklıyor. Ama kendisi iki tanrıya dua ediyor!" dediler. Bunun
üzerine Cenab-ı Allah bu ayetleri indirdi
Ey Muhammed, onlara de
ki: İster Allah, diyerek; ister Rahman diyerek dua edin. Yani bu isimlerin
ikisiyle de dua edip zikrederseniz, güzel olur. Güzel İsimler O'nundur. O'nun büttin isimleri güzel olduğuna göre bu iki isim de
güzeldir. Öyleyse O'nun isimlerinden ikisi olan Allah ve Rahman isimleri de
güzeldir. Bunlar Övgü, kutsama ve ululama anlamlarını ifade ederler.
Duada ideal yola
uymamız doğru olur ki, bu da duada, özellikle namazda, sesi yükseltmekle
alçaltma arasında orta bir seviyede tutmaktır. Öyle ki namaz kılarken okuduğun
duayı sadece kendine duyuracaksın. Başkalarına eziyet vermemelisin.
Bazıları, ayet-i
kerimenin şu anlama geldiğini söylemişlerdir: Cehrî namazlarda duayı seslice
oku. Sessiz kıraatli namazlarda, yani öğlen ve ikindi namazlarında duayı
sessizce oku. Yüksek ve alçak ses arasında orta bir'yol
(ut.
Ey Muhammed! De ki: Hamd Allah'adır. Güzel fiile karşı güzel övgüler de
Allah'adır. Çocuk edinmeyen Allah, eksikliklerden münezzehtir. Çocuğa ihtayacı yoktur. Çocuk edinmek, yaratıkların ve sonradan
var olan şeylerin niteliklerinden biridir ki, Allah bu tür niteliklerden
arınmıştır. Mülkte O'-nıın ortağı yoktur. Çünkü O'nun
ortağa ihtiyacı yoktur. "Göklerde ve yerde Allah'tan başka tanrılar
olsaydı, ikisi de (yer de , gök de) bozulup gitmişti"[107]
Acizlikten Ötürü O'nun bir
yardımcısı yoktur. Çünkü O, yaratıcı ve muktedirdir. Nimetlerin sahibidir.
Azamet ve yücelik sahibidir. O'nu gereği gibi tekbir et, ta'zim
et. Kutsallık ve heybetine yaraşır bir biçimde O'nu ulula. Allah en büyüktür,
Övgüler O'nadır. [108]
[1] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/397.
[2] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/398.
[3] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/398.
[4] Necm: 17-18.
[5] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/398-400.
[6] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/400-401.
[7] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/402.
[8] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/403
[9] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/403
[10] En'am: 129.
[11] Al-i İmrân: 140.
[12] Müddessir: 38.
[13] İsrâ: 15.
[14] Nisa: 15.
[15] En'am: 153.
[16] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/403-406.
[17] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/407-408.
[18] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/408.
[19] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/408.
[20] İbrahim: 21.
[21] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/409-411.
[22] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/411-412.
[23] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/412.
[24] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/412.
[25] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/412-414.
[26] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/414-416.
[27] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/416-417.
[28] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/417-418.
[29] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/418.
[30] Lokman: 14.
[31] Rûm: 54.
[32] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/418-420.
[33] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/420.
[34] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/421.
[35] Şûrâ: 27.
[36] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/421-422.
[37] İsrâ: 31.
[38] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/422.
[39] Nûr: 3.
[40] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/422-423.
[41] İsrâ: 33.
[42] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/423-424.
[43] İsrâ: 34.
[44] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/424.
[45] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/424.
[46] İsrâ: 35.
[47] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/424-425.
[48] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/425.
[49] Necm: 22.
[50] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/425-426.
[51] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/426-427
[52] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/427.
[53] Enbiyâ: 22.
[54] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/427-428.
[55] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/428.
[56] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/428.
[57] Yunus: 42.
[58] Hacc: 46.
[59] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/428-429.
[60] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/430-431.
[61] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/431.
[62] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/431.
[63] Mearic: 6-7.
[64] Tâ-hâ: 44.
[65] Mülk: 14.
[66] Enbiyâ: 105.
Prof. Dr. Muhammed
Mahmud Hicazi, Furkan
Tefsiri, İlim Yayınları: 3/431-432.
[67] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/433-434.
[68] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/434.
[69] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/434.
[70] Duhan: 43-44.
[71] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/434-436.
[72] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/436-437.
[73] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/437
[74] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/437-438.
[75] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/438-439.
[76] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/439.
[77] Şems: 14-15.
[78] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/439-441.
[79] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/441-442.
[80] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/442.
[81] Yasin: 12.
[82] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/442-444.
[83] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/444-445.
[84] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/445.
[85] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/445.
[86] Yusuf: 87.
[87] Sâd: 72.
[88] Fecr: 27-28.
[89] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/446-448.
[90] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/448-449.
[91] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/449.
[92] Sebe: 9.
[93] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/449-451.
[94] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/451-452.
[95] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/452.
[96] Zuhruf: 31.
[97] En'am: 8-9.
[98] En'am: 21.
[99] Kamer: 48.
[100] İsrâ: 72.
[101] Nazihat: 27.
[102] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/452-454.
[103] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/455-456.
[104] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/465.
[105] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/456-457.
[106] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/458.
[107] Enbiyâ: 22.
[108] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi,
Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 3/458-459.