2- Allah'ın Kula Zekeriyyâ (as):
1- Kemiklerinin Zayıflayıp Gevşediğini Zikretmesinin
Sebebi:
1- Hz. Zekeriyyâ'nın Evlat Sahibi Olmak İstemesinin
Sebebi:
3- Kıraat Farkı ve Açıklamaları:
4- Hz, Zekeriyyâ'nın Kısır Hanımı:
5- Duada Sözlerin Seçimine Dikkat:
6- Zekeriyyâ (as)ırı Çocuk İstemesinin Sebebi:
7- Çocuk İstemek Üzere Dua Etmenin Hükmü:
2- Yahya (as)ın Mirasçı Oluşunun Anlamı:
3- Zekeriyyâ (as)ın Ya'kub (as) İle Akrabalığı:
4- Kendisinden Rabbin Razı Olduğu Kut: Yahya (as):
2- Mihrab'ın Cemaatin Namaz Kıldığı Yerden Yüksek
Olmasının Hükmü:
3- Bu Âyet-i Kerîmedeki Vahyin Anlamı:
1- Hurma Ağacının ve Hurmanın Mahiyeti:
2- Rızık Talebi îçin Çalışmak:
3- Rızkın Elde Edilmesi İçin Çalışma Yükümlülüğü:
4- Meryem (as)ın Yediği ve Lohusalara Uygun Yiyecekler:
2- Konuşmamak Suretiyle Oruç Tutmak ve Hz. Meryem'in
Suskunluğu:
3- Hiçbir İnsanla Konuşmamayı Adayan Kimsenin Hükmü:
3- İsa (as)m Bu Sözleri Kaderiyye'nin Görüşlerini
Reddetmektedir:
4- İşaret Söz Yerine Geçer mi?
5- Dilsizin Zina İftirası ve Liân Yapması;
1- Sözünde Duran Peygamber: İsmail (as):
4- Hibe (Bağış) Vaadinde Bulunmak:
5- İsmail (as) Kime Peygamber Gönderilmişti?
6- İsmail (as)ın Ümmetine Emirleri:
1- Ağlayarak Secdeye Kapananlar:
2- Kur'ân Âyetlerinin Kalbe Tesiri:
3- Tilâvet Secdesi Kime Vaciptir:
4- Secde Âyeti Okunurken Yapılacak Dua:
2- Namazı Yitirenler, Terkedenler:
3- Namazdan Hesaba Çekilmek ve Ta'dil-i Erkân:
1- Herkes Cehenneme Uğrayacaktır:
2- Cehenneme Uğramanın Mahiyeti île İlgili Görüşler:
5- Gerçekleştirilmesi Kesin Olan Hüküm:
1-"Halbuki Rahmân'a Evlâd Edinmek Yaraşmaz."
2- Çocuk Babasının Kölesi Olabilir mi?:
3- Ortak Olunan Kölenin Azad Edilmesi Halinde Erkek Ya Da
Kadın Olması Fark Eder mi?:
4- Burada Hatırlatılması Uygun Bir Hadis-i Şerif:
Rahman ve Rahim
Allah'ın Adı İle
İcma' ile Mekke'de
indiği kabul edilmiştir; 98 âyet-i kerîmedir.
Bedir vakasında yüce
Allah, Kureyş kâfirlerinin İleri gelenlerinin öldürülmesini takdir edince
Kureyş kâfirleri: İntikamınızı Habeş topraklanndakilerden alabilirsiniz,
dediler. Necaşi'ye hediyeler gönderiniz ve ona görüş sahibi adamlarınızdan iki
kişiyi yollayınız, Belki size yanında bulunan Kureyşlileri geri verir. Siz de
onları Bedir'de öldürülenleriniz karşılığında öldürürsünüz.
Kureyş kâfirleri, Amr
b. el-Âs ile Abdullah b. Ebi Rebia'yı gönderdiler. Ra-sûlullah (sav) onların
gönderildiklerini haber aldı. O da Amr b. Ümeyye ed-Damrî'yi gönderdi ve onunla
beraber Necaşi'ye hitaben bir mektup yolladı. Amr, Necaşi'nin yanına vardı, ona
Rasûlullah (sav)ın mektubunu okudu. Sonra (Necaşi) Ca'fer b. Ebî Talib İte
muhacirleri çağırdı. Rahiplere, keşişlere haber göndererek onları bir araya
getirdi. Arkasından Cafer'e kendilerine Kur'ân okumasını emretti. O da
"Kâf, Ha, Yâ, Ayn, Sâd" diye başlayan Meryem Sûresi'ni okudu.
Gözlerinden yaşlar boşalarak yerlerinden kalktılar. İşte yüce Allah'ın;
"... İman edenlere sevgi bakımından en yakınlarını da: Biz hristiyanlarız,
diyenleri bulursun. Bu aralarında keşişlerin, rahiplerin olmasından ve onların
büyüklük taslamamalanndandır. " (el-Mâide, 5/82) -Ravi bir sonraki âyetin
sonuna kadar okudu- buyrukları bunlar hakkında indirilmiştir. Bu hadisi Ebu
Dâvûd zikretmiştir.[1]
(İbn İshak'a ait)
Sîret'te, Necaşi'nin şöyie dediği kaydedilmektedir; Allah'tan gelenlerden
bildiğin bir şeyler var mı? Ca'fer: Evet, dedi. Necaşi ona: Hadi onu bize oku,
dedi. O da "Kâf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâd" (diye başlayan Meryem Sûresin)!
okudu. Kendilerine okunanı dinleyince -Allah'a andolsun- Necaşi de, keşişleri
de sakallan ıslanıncaya kadar ağladılar.
Necaşi dedi ki: Bu ve
Musa'nın getirdikleri hiç şüphesiz aynı kaynaktan beslenmektedir, gidiniz.
(Size gelince Kureyş elçileri) Allah'a andolsun bunları size ebediyyen teslim
etmeyeceğim... diyerek haberin geri kalan bölümlerini zikretti[2]
1. Kâf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâd
2. (Bu) Rabbinin kulu Zekeriyâ'yı rahmetle
anışıdır.
3. Hani o, Rabbine gizlice niyaz edip,
yalvarmıştı;
4. Demişti ki: "Rabbim gerçekten kemiklerim
zayıflayıp gevşedi; ağarmış saçıyla başım, alev alıp tutuştu. Rabbim, Sana duam
sayesinde bedbaht olmadım.
5. "Gerçekten ben arkamdan gelecek
akrabamdan endişe ediyorum.
Hanımım da kısırdır.
Bundan dolayı bana lûtfundan bir veli bağışla!
6. "Ki bana da mirasçı olsun,
Yakuboğullarına da mirasçı olsun. Rabbim, Sen onu rızanı kazanacak bir kişi
kıl.”
7. (Allah buyurdu): "Ey Zekerİyyâ!
Gerçekten, Biz sana Yahya adında bir oğul müjdeleriz. Bundan önce kimseye bu
adı vermemiştik. "
8. Dedi ki: "Rabbim zevcem kısır bir kadın,
benim İse yaşlılıktan kemiklerim kurumuşken nasıl oğlum olabilir?"
9. (Melek) dedi ki: "Öyle (fakat); Rabbin
buyurdu ki: Bu Benim için pek kolaydır. Çünkü sen daha önce bir şey değilken
seni yarattım. "
10.
(Zekeriyyâ): "Rabbim, bana bir alâmet ver" dedi. "Senin alâmetin
sapasağlam olduğun halde insanlarla tam üç gece konuşama-mandır" buyurdu.
11. Mabedden
kavminin karşısına çıkıp, onlara: "Sabah-akşam teşbih edin" diye
İşaret etti.
12. "Ey
Yahya, kitabı tam bir kuvvetle al. " Biz ona hikmeti çocuk iken verdik.
13.
Katımızdan ona bir kalp inceliği ve bir temizlik te verdik. O takva sahibi bir
kimse İdi.
14.
Ana-babasına karşı İtaatkârdı. Büyüklük taslayan ve isyankâr bir kimse değildi.
15. Doğduğu
günde, vefatı gününde ve diri olarak kaldırılacağı günde selâm olsun ona.
"Kâf, Hâ, Yâ,
Ayn, Sâd." Sûrelerin başlarında (bu kabilden bulunan harflere dair)
açıklamalar önceden (el-Bakara, 2/1. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
İbn Abbas "Kâf,
Hâ, Yâ, Ayn, Sâd" ile ilgili olarak şunları söylemiştir: "Kâf harfi
"KâfPden, "ha" harfi "Hacirden, "ya" harfi
"HakîrrTden, "ayn" harfi "Ha-lîm"den, "Sâd"
harfi de " Sâdık"dandır. Bunu İbn Aziz el-Kuşeyrî, İbn Abbas'tan
nakletmektedir. Anlamı da şudur: O mahlukatına kâfi
gelendir, kullarına hidâyet verendir. O'nun kudreti onların ellerinin
üzerindedir. Onları bilendir, vaadinde sadık olandır. es-Sa'lebî bunu et-Kelbî,
es-Süddî, Mücahid ve ed-Dahhak'tan nakletmektedir. Yine el-Kelbî şöyle
demiştir: "Kâf" Kerim, Kebir ve Kâfi'den. "Ha" harfi
Hâdi'den, "ya" harfi Rahîm'den. "Ayn" harfi Alîm ve
Azîm'den. "Sad" harfi Sâdık'tan gelir. Anlam birdir.
Yine İbn Abbas'tan
şöyle dediği nakledilmektedir: Bu, yüce Allah'ın isimlerinden bir isimdir. Ali
(ra)dan da: Bu yüce Allah'ın ismidir, dediği nakledilmiştir. O Ey Kâf, Hâ, Yâ,
Ayn, Sâd, bana mağfiret buyur, dermiş. Bunu da el-Gaznevî zikretmektedir.
es-Süddî der ki; Bu
yüce Allah'ın kendisi zikredilerek, kendisine dua edildiğinde îstenenleri
bağışladığı, duaları kabul ettiği İsm-i A'zam'ıdır.
Katade ise bu,
Kur'ân'ın isimlerinden bir isimdir, demiştir. Bunu da Ab-du'r-Rezzak,
Ma'mdr'den, o t& Katade'den nakletmektedir.
Bunun sûrenin ismi
olduğu da söylenmiştir. el-Kuşeyrî'nin harflerin baş tarafları ile ilgili
olarak tercih ettiği görüş budur. Buna göre şöyle denilmiştir: İfade yüce
Allah'ın: "Kâf, Hâ, Ya, Ayn, Sâd" buyruğu ile tamam olmaktadır. Bu
adeta sûrenin ismini bildirmek gibidir. Nitekim: Filan kitap yahut filan
böiünı, dedikten sonra maksada geçmen de buna benzemektedir.
İbn Ca'fer bu harfleri
mukatta' olarak (kopuk kopuk) okumuştur. Diğerleri ise vasi ile okumuşlardır.
Ebû Amr ise "he" harfini imâle iie "yâ" harfini de üstün
İle okumuştur. İbn Âmir ve Hamza İse aksi şekilde okumuştur, el-Kisaî, Ebu Bekr
ve Halef ise hepsini imale ile okumuşlardır. Medineliler, Nâ-fi' ve başkaları
İse ikisi arasında okumuşlardır. Diğerleri ise fetha ile okumuşlardır.
Hârice'den gelen
rivayete göre el-Hasen "kafi ötreli olarak okurmuş. Başkaları da onun
"hâ" harfini de ötreli okuduğunu nakletmektedir. İsmail b. İs-hak'ın
naklettiğine göre ise o, "yâ"yı ötreli okurmuş.
Ebu Hatim der ki:
"Kâf', "hâ" ve "yâ" harflerinin ötreli okunması caiz
değildir.
en-Nahhâs der ki:
Medinelilerin kıraati bu hususta en güzel yoldur. "Hâ" ve
"yâ" harflerinde de imale caizdir. el-Hasen'in kıraati ise bazı
kimselere açıklanması oldukça zor geldiğinden dolayı: Böyle bir kıraatin caiz
olmadığını dahi söylemişlerdir. Ebu Hatim bunlardan birisidir. Bu konuda kabule
değer açıklama ise Harun el-Kâri'in yaptığı açıklamadır. O şöyle der: el-Hasen
ref i işmam ile okurdu. Bu ise onu (sessiz olarak) ima ettiği (işaretle
gösterdiğini) anlamına gelir. Nitekim Sîbeveyh'in naklettiği gibi Araplar
arasından "salât ve zekât" derken "vav"a ima edenler
vardır. O bakımdan Mushaf ta (bu
kelimeler)
"vav" ile yazılmışlardır. Nafi', İbn Kesir, Âsim ve Ya'kub da
"sad" harfinin okunuşu esnasında açıkça "dal"i de telaffuz
etmişlerdir. Ebu Ubeyd'in tercih ettiği de budur. Diğerleri ise bunu
("dal" harfini sonraki âyetin ilk harfi olan "zel"
harfine) idğam ile okumuşlardır.
[3]
"Bu, Rabbinin
kulu Zekeriyyâ'yi rahmetle anışıdır. Hani o Rabbine gizlice niyaz edip,
yalvarmıştı. " Buyruğu ile ilgili açıklamalarımızı üç başlık halinde
sunacağız:
[4]
"Rabbinin...
rahmetle artışıdır. * Buyruğunda geçen: "Anış" kelimesinin merfu
oluşu ile ilgili üç görüş vardır. el-Ferrâ der ki: Bu "Kâf, Hâ, Yâ, Ayn,
Sâd" ile ref edilmiştir. Ancak ez-Zeccac şöyle demektedir: Buna imkan
yoktur. Çünkü "Kâf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâd" yüce Allah'ın Zekeriyyâ'ya dair
bize vermiş olduğu haberler cümlesinden değildir. Yüce Atlah bize hem ona dair,
hem ona verilen müjdeye dair haber vermiş olmakla birlikte "Kâf, Hâ, Yâ,
Ayn, Sâd" onunla ilgili kıssadan değildir.
el-Ahfeg İse şöyle
demektedir: İfadenin takdiri: Rabbini2in size kıssa olarak anlattıkları
arasında Rabbinin rahmetle anısı da vardır, şeklindedir.
Üçüncü görüşe gelince:
Buyruğun anlamı: Size okumakta olduğu bu buyruklar Rabbinin rahmetle anışıdır.
Bir diğer görüşe göre
bunun merfu olması, bir mübtedânın takdiri dola-yısıyladır, Bu Rabbinin
rahmetle anışıdır, demektir.
el-Hasen bu buyrukları;
"Rabbinin rahmetini hatırlattı" diye okumuştur. Kur'ân'dan okunan bu
bölümler Rabbinin rahmetini hatırlattı, demektir.
Emir olarak; "Hatırlat"
şeklinde de okunmuştur, "Rahmet" kelimesi yuvarlak "te" ile
yazılır. Üzerinde vakıf yapıldığı zaman "he" diye vakfedilir. Buna
benzeyen bütün kelimeler de bu şekildedir. Bu hususta nahivciler arasında görüş
ayrılığı da yoktur. Bu konuda şunu gerekçe gösterirler: Bu "he"
(yuvarlak te) isimler ile fiilleri birbirinden ayırdet-mek için olup isimlerin
müennesliğini gösterir.
[5]
el-Ahfeş; "Kulu"
buyruğu "rahmet" kelimesi ile mansubtur, demiştir.
"Zekeriyyâ" kelimesi de ondan bedeldir. Bu da; "Bu Zeyd'in Amr'ı
dövüşünü anıştır" demeye benzer. Burada "Arnr" kelimesi darb
(dövme) ile nasb edilmiştir. Nitekim "kulu" kelimesi de
"rahmet" ile nasb edilmiştir.
Burada takdim ve
te'hir olduğu da söylenmiştir. Anlamı da şöyle olur: Rab-binin kulu
Zekeriyyâ'yi bir rahmet ile anışıdır. Buna göre "kulu" kelimesi
"zikr: anış" ile nasb edilmiştir. Bunu da ez-Zeccac ile el-Ferrâ
zikretmişlerdir. Bazıları da ref ile; diye okumuşlardır ki bu da
Ebu'l-Âliye'nin kıraatidir. (Bu, kulu Zekeriyyâ'nın Rabbinin rahmetini
anıtıdır, anlamında olur).
Yahya b. Ya'mer; şu
anlamda olmak üzere nasb ile okumuştur: Bu Kur'ân, Allah'ın kulu Zekeriyyâ'nın
rahmetini anmaktadır.
"Zekeriyyâ"
kelimesinin söylenişi ve kıraati ile ilgili açıklamalar, bundan önce Âl-i îmrân
Sûresi'nde (3/37. âyeıin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
[6]
"Hani o, Rabbine
gizlice niyaz edip, yalvarmıştı" buyruğu: "Rabbinize y edvara yakara
ve gizlice dua edin. Gerçek şukiO, haddi aşanları sevmez" (el-A'raf, 7/55)
buyruğunu andırmaktadır ki, buna dair açıklamalar önceden (belirtilen âyet 1.
başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
Âyet-i kerîmedeki
"nida" (mealde; niyaz etmek) dua ve rağbet anlamındadır. Yani o bu
şekilde ibadet ettiği mihrabında Rabbine seslenmişti. Buna delil de yüce
Allah'ın: "0 mihrabda durmuş namaz kılarken, melekler ona
seslendiler" (Âl-i İmran, 3/39) buyruğudur.
Bu buyruk namazda iken
yüce Allah'a niya2 ettiği gibi, duasının da o namazda iken kabul edildiğini
açıklamaktadır.
Bu dua ve niyazını
niçin gizli yaptığı hususunda görüş ayrılığî vardır. Bir görüşe göre bunu
yaşlanmış olduğu bir dönemde çocuk sahibi olmayı dilediği için kınanmasın diye
kavminden gizli yapmıştır. Çünkü bu, dünyevi bir husustur. Eğer bu husustaki
isteği kabul edilirse amacını elde etmiş olacaktı. Kabul edilmeyecek olursa
bunu kimse bilmeyecekti.
Bir diğer açıklamaya
göre o, bu duasını yüce Allah'tan başka hiçbir kimse tarafından bilinmeyerek
ihlâsh olmak üzere böyle yapmıştır.
Bir başka görüşe göre:
Gizli ameller daha faziletli ve riyakârlığın karışma ihtimali daha bir uzak
olduğundan dolayı o bu yalvarışını gizli yapmıştı.
"Gizlice"
demek, gecenin ortasında, kavminden habersiz ve gizli olarak yaptı demektir,
diye de açıklanmıştır.
Hepsi ihtimal
dahilindedir. Birincisi daha kuvvetli görünmektedir. Doğrusunu en iyi bilen
Allah'tır.
Daha önceden el-A'raf
Sûresi'nde (az önce belirtilen yerde) duanın gizli yapılmasının müstehab
olduğuna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. 13u âyet-i kerîme bu hususta
açık bir nasstır. Çünkü şanı yüce Allah bundan dolayı Zekeriyyâ (as)ı
övmektedir.
İsmail dedi ki: Bize
Müsedded anlattı, dedi ki: Bize Yahya b. Said, Üsa-me b, Zeyd'den anlattı. O
Muhanımed b. Abdu'r-Rahman'dan -İbn Ebi Keb-şe'dir- o Sa'd b. Ebi Vakkas'tan, o
Peygamber (sav)dan dedi ki: "Zikrin hayırlısı gizli olandır, rızkın
hayırlısı da yeterince olandır."[7] Bu
buyruk, umumîdir.
Yunus b. Ubeyd dedi
ki: el-Hasen kunutta imamın sesini yükseltmeksi-zin dua etmesi, arkasında
bulunanların da âmin demesi görüşünde idi. Sonra Yunus: "Hani o Rabbine
gizlice niyaz edip, yalvarmıştı" buyruğunu okudu.
İbnu'l-Arabî der ki:
Malik, kunutu gizli okur, Şafiî ise açıktan okur. Ku-nut'u açıktan okumak daha
faziletlidir. Çünkü, Peygamber (sav) kunut duasını açıktan yapardı.
[8]
"Demişti ki:
Rabbim, gerçekten kemiklerim zayıflayıp gevşedi" buyruğu ile ilgili
açıklamalarımızı iki başlık[9] halinde
sunacağız.
[10]
"Demişti ki:
Rabbim, gerçekten kemiklerim zayıflayıp gevşedi" buyru-ğundaki: "Gevşedi"
kelimesinin üç harfi de harekeli olarak (üslün ile) okunmuştur, zayıfladı
demektir. Zayıflamayı anlatmak üzere; "Zayıfladı, zayıflar,
zayıflamak" fiili kullanılır. Zayıf, zayıflamış bulunan" demektir.
Ebu Zeyd dedi ki: Bu fiil; şekillerinde kullanılır.
"Kemik" i
söz konusu etmesinin sebebi, kemiğin bedenin direği olmasından, bedenin onunla
ayakta durmasından, bedenin yapısının esasını teşkil etmesinden dolayıdır.
Kemik zayıflayıp gevşedi mi, bedenin sair kuvvetleri
de buna bağlı olarak zayıflar. Çünkü bedendeki en
güçlü ve en sağlam odur. Bizzat kendisi gevşeyip zayıflayacak olursa onun
dışındakiler daha da gevşek olur.
Kemiğin ayette tekil
olarak zikredilmiş olması, tekilin cins anlamını vermesinden dolayıdır. Ayrıca
onun maksadı bedenin direği ve bedeni ayakta tutan, bedenin meydana geldiği
unsurların en sağlamı olanın zayıflayıp gevşemiş olduğunu anlatmaktır. Eğer
çoğul gelmiş olsaydı bir başka manayı kastetmiş olurdu. Çünkü onun
kemiklerinin bir bölümü değil, tamamı zayıflamışlardı. (Mealde bu manayı
yansıtmak için "kemikler" diye çoğul tercüme edilmiştir).
[11]
"Ağarmış saçıyla
başım, alev alıp tutuştu" buyruğunda "baş" anlamındaki
kelimenin son harfi olan "sin"i, Ebu Amr, sonraki kelimenin
"şın" harfine idğam ile okumuştur.
Bu buyruk, Arap
dilindeki istiarelerin en güzellerindendir. Yanıp tutuşmak (iştial) ateşin
aydınlığının yaygınlaşması demektir. Ağarmanın başa ya-yıiması buna
benzetilmiştir. Yani ben yaşlandım ve zayıfladım demek istemiştir. Burada
yanıp tutuşmayı saçın yeri ve saçın bittiği yer olan başa izafe ettiğini, buna
karşılık başı herhangi bir şeye izafe etmediğini görüyoruz. Çünkü muhatabın bu
başın Zekeriyyâ (as)a ait olduğunu bilmesi ile yetinil-miştir.
"Ağarmış saç... kelimesinin
nasb edilmesi iki şekilde açıklanabilir. Birincisi mastardır. Çünkü
"Yanıp, tutuştu" fiili, ağardı demektir. Bu el-Ahfeş'in görüşüdür,
ez-Zeccac ise temyiz
olarak mansûbtur, der. en-Nehhas der ki: el-Ahfeş'in görüşü daha uygundur.
Çünkü bu bir fiilden türetilmiştir. Onun mastar (me-ful-i mutlak) olması daha
uygundur.
Şeyb (saçın ağarması),
beyaz saçların, siyaha karışması demektir.
[12]
İlim adamları derler
ki: Kişi dua ettiğinde yüce Allah'ın üzerindeki nimetlerini ve O'nun önünde
alçak gönüllülüğüne yakışır sözleri ifadelendirmesi müstehabtır. Çünkü yüce
Allah'ın: "Gerçekten kemiklerim zayıflayıp, gevşedi" buyruğu iie
Allah'ın huzurunda alçak gönüllülük açığa vurulmaktadır. "Rabbim, Sana
duam sayesinde bedbaht olmadım" buyruğu da yüce Allah'ın onun yaptığı
duaları lutfuyla kabul etmesini itiyat haline getirdiğini açığa vurmaktadır.
Yani ben, Sana dua ettiğimden dolayı bedbaht olmadım. Bu da: Ben, Sana dua
ettiğim zaman benim duamı boşa çıkarmadın, demektir. Bu da: Eskiden beri
yaptığım duaları kabul etmeye beni alıştırageidin, demektir. Bir iş için
yorulup maksadını elde etmeme halini anlatmak için de; "Bu iş için yorulup
didindi maksadını elde edemedi (bedbaht oî-du)" denilir.
Birisinden
nakledildiğine göre; ihtiyaç sahibi kimse ondan bir istekte bulunurken: Ben
filan vakit kendisine iyilikte bulunduğun kimseyim, demiş. O da: Bize yine
bizim yaptığımızı vesile koyarak dilekte bulunan kimse hoş sefa geldi, demiş
ve ihtiyacını karşılamış.
[13]
"Gerçekten ben,
arkamdan gelecek akrabamdan endişe ediyorum, hanımım da kısırdır. Bundan
dolayı bana lütfundan bir veli bağışla!" buyruğu ile ilgili
açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:
[14]
Yüce Allah'ın:
"Gerçekten ben arkamdan gelecek akrabamdan endişe ediyorum"
buyruğundakı: "Endişe ediyorum" fiilîni Osman b. Af-fân, Muhammed b.
Ali ve Ali b. el-Huseyn O.anhum) ve Yahya b. Ya'mer "hı" harfini
üstün "fe" harfini şeddeli "te" harfini esreli olarak;
şeklinde; "Akraba" kelimesinin "ya" harfini de sakin
(harf-i med şeklinde) okumuştur. Çünkü bu haliyle kelime, fiil dolayısıyla ref
mahallindedir. Bu okuyuşun anlamı: Akrabalarım öldükleri için kesilmiş
bulunuyorlar, demektir.
Diğerleri ise
"hı" harfini esreli, "fe" harfini sakin, "te"
harfini ötreli olarak okumuşlardır. "Akraba" anlamındaki
"el-mevâli" kelimesinin "ya" harfini de nasb ile
okumuşlardır. Çünkü bu fiil dolayısıyla nasb mahallindedir. Burada
"el-Mevâli" kelimesi akrabalar, amcaoğullan ve neseb itibariyle ondan
sonra gelen asabedir. Araplar amca çocuklarına da "el-mevâli" derler.
Şair det ki:
"Yavaş geliniz
amcamısın çocukları, yavaş olunuz Mevâlîmiz (amca oğullanmış); Aramızda
defnedilmiş olan şeyleri eşelemeyiniz."
İbn AJbbas, Mücahid ve
Katade dediler ki: Malına mirasçı olmalarından, uzak akrabalarının mirasına
kanacaklarından ve çocuğundan başkalarının mirasını alacağından çekinmişti.
Bir kesim de şöyle
demiştir: Mevâlîsi (amca çocukları, uzak akrabaları) dini ihmal eden
kimselerdi. Ölümü île dinin zayi olacağından korktu. O bakımdan kendisinden
sonra dinin gereklerini yerine getjrecek birisini istedi. Bu görüşü ez-Zeccac
nakletmiştir.
Bu görüşe göre malına
mirasçı olacak kimseyi dilemiş değildir. Çünkü peygamberlere mirasçı olunmaz.
Âyet-i kerîmenin te'vili ile ilgili olarak bu iki görüşten sahih olanı da
budur. O (salât ve selâm olsun ona) ilim ve nübüvvet bakımından mirasçı olacak
kimseyi dilemiştir, mal mirasçılığını değil. Çünkü, Peygamber (sav)ın şöyle
buyurduğu sabittir: "Biz peygamberler topluluğu miras bırakmayız. Ne
bıraktıysak o sadakadır."[15]
Ebû Davud'un
Kitabı'nda da şöyle denilmektedir: "İlim adamları peygamberlerin
mirasçılarıdır. Peygamberler miras olarak ne dirhem ne de dinar bırakmışlardır,
onlar ilmi miras bırakmışlardır.[16]
"ileride "Bana da... mirasçı olsun" buyruğu açıklanırken, daha
geniş açıklamalar yapılacaktır.
[17]
Yukanda zikredilen bu
hadis-İ şerif müsned tefsir tütündendir. Çünkü yüce Allah: "Ve Süleyman,
Davud'a mirasçı oZd«."(en-Neml, 27/16) diye buyurmaktadır. Zekeriyyâ
(as)ın da şöyle dua ettiğini bize nakletmektedir: "Bundan dolayı bana
lütfün dan bir veli bağışla ki bana da mirasçı olsun, Yakuboğullarına da
mirasçı olsun." Bununla umumun tahsisi de söz konusudur. Diğer taraftan
Süleyman (as), üavud (as)dan geriye bıraktığı herhangi bir malı miras almış
değildir. Ondan hikmeti ve ilmi miras almıştır. İşte Yahya da aynı şekilde
Yakuboğullanna mirasçı olmuştur. Kur'ân te'vili bilgisinde yetkin kimseler
böyle açıklamışlardır. Bundan Rafizîler müstesnadır. Diğer bir istisna da
el-Hasen'den onun: "Bana" mal cihetiyle "Yakuboğulları-na
da" peygamberlik ve hikmet bakımından "mirasçı olsun" şeklindeki
açıklamasıdır. Esasen, Peygamber (sav)ın buyruğuna muhalif olan her bir görüş
reddedilir ve terkedilir. Bu açıklamayı Ebû Ömer (İbn Abdİ'1-Berr) yapmıştır.
İbn Atiyye der ki:
Müfessirlerin çoğunluğu Zekeriyyâ (as)ın mal bakımından kendisine mirasçı
olacak kimseyi istediği kanaatindedir. Peygamber (sav)ın: "Biz
peygamberler topluluğu miras bırakmayız" buyruğu ile umumu kastetmemis
olması, aksine peygamberlerin çokça rastlanılan halini dile getirmek
maksadıyla söylenmiş olması ihtimali de vardır. Bunun üzerinde iyice düşünmek
gerekir. Bununla beraber Zekeriyyâ (as)a daha çok yakışan ve daha kuvvetli
görülen, onun ilim ve din bakımından kendisine mirasçı olacak kimseyi istemiş
olmasıdır. O takdirde burada mirasçılık istiare yoluyla kullanılmış olur.
Nitekim o "veli" talebinde bulunurken özel olarak bir evlât istemediğini
görüyoruz. Yüce Allah da ona bu isteğini en mükemmel şekliyle vermiş oldu.
Ebu Salih ve başkaları
derler ki: Yüce Allah'ın; "Yakuboğullarına da mirasçı olsun"
buyruğundan kasıt; ilim ve peygamberliktir.
[18]
"iıJ^JCtf)-
Arkamdan gelecek... den" buyruğunu İbn Kesir med ile, hemze ile ve
"ya" harfini fetha ile okumuştur. Yine ondan nakledildiğine göre o,
kasr ile ve "ya" harfini fetha ile gibi okuduğu da nakledilmiştir. Diğerleri
ise hemze, med ve "ya" harfini sakin olarak okumuşlardır.
Kıraat alimleri"Endişe
ediyorum" fiilinin ilk harfinin -Osman (ra)dan naklettiğimiz müstesna-
esreli okunduğunu kabul etmişlerdir. Osman (ra)ın kıraati ise hem
"şaz"dır, hem de doğru olma ihtimali oldukça uzaktır. Hatta kimi ilim
adamı caiz olmadığı kanaatindedir. Bu ilim adamları şöyle itiraz etmişlerdir:
Kendisi daha hayatta iken, ölümünden sonra anlamında olmak üzere nasıl
"arkamdan gelecek akrabam kesilmiştir" diyebilir?
en-Nehhas der ki: Bu
kıraatin lehine şöyle bir te'vil mümkündür: O; "arkamdan gelecek"
ifadesi ile "ölümümden sonra" yi kastetmemis olmalıdır. Bunun yerine
o vakitte arkasında bulunanları kastetmiş olabilir, Ancak bu da uzak bir
ihtimaldir ve o dönemde onların azalmış ve kesilmiş olduklarına dair bîr
delile gerek vardır. Çünkü yüce Allah onların: "Meryem'in bakımını hangisi
üzerine alacak diye kalemlerini atarlarken..." (Aİ-i İmran, i/44) buyruğunda,
sayıca çok olduklarına delil teşkil eden ifadeleri bize bildirmiş bulunmaktadır.
İbn Atiyye der kî:
"Arkamdan" zaman itibariyle benden sonra, demektir. O bakımdan bu
el-Kehf Sûresi'nde (18/79- âyetin tefsirinde) geçtiği üzere "ve-râ:
Arka" kelimesinin burada da zaman hakkında kullanıldığını göstermektedir.
[19]
"Hanımım da
kısırdır" buyruğunda sözü edilen hanımının adı Kabîloğ-lu Fâkûâ kızı
î'şâ'dır. Fâkûzâ kızı, Hanne'nin kızkacdeşidir. Bunu et-Taberî demiştir. Hanne
ise daha önceden Âl-i İmran Sûresi'nde (3/35. âyet, 1. başlıkta) açıklandığı
üzere Meryem'in annesidir.
el-Kutebî der ki:
Zekeriyyâ'nın hanımı, İmran'ın kızı î'şâ'dır. Bu görüşe göre Yahya, İsa
(ikisine de selâm olsun)nın gerçek manada teyzesinin oğlu demektir. Öbür
görüşe göre ise annesinin teyzesinin oğludur. İsrâ'nın anlatıldı ğı hadiste
ise, Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "... Orada iki teyze çocuğu Yahya
ve İsa ile karşılaştım... "[20]
denilmektedir. Bu ise birinci görüşün (el-Kutebînin görüşünün) lehine bir
delildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır,
"Âkir:
Kısır"; yaşının ilerlemiş olması dolayısıyla doğum yapamayan kadın
demektir. Yine buna dair açıklamalar Âl-i İmran Sûresi'nde (3/40. âyetin
tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Bu kelime aynı zamanda yaşlılık söz konusu
olmaksızın doğum yapamayan kısır kadınlar hakkında da kullanılır. Yüce
Allah'ın: "Dilediğini de kısır bırakır" (eş-Şûrâ, 42/50) buyruğu da
bu manadadır. Erkekler hakkında "akîr" aynı anlamdadır. Âmir b.
et-Tufeyl'in şu beyi ti de bu türdendir:
"Ne kötü bir
gencim demektir; şayet bir gözü kör, kısır ve korkak isem, Her su başına
gidildiğinde (gidenlerin) önünde mazeretim ne olur!"
[21]
Zekeriyyâ (as)tn:
"Bundan dolayı bana tütfundan bir veli bağışla" sözleri bir dilek ve
bir duadır. Açıkça oğul ifadesini kullanmaması bunun halinden anlaşılması ve
hanımının kısırlığı dolayısı ile de böyie bir ihtimalin uzaklığı
dolayısıyladır.
Katade der ki: O bu
duayı yetmiş küsur yaşında iken yapmıştı. Mukatil ise doksanbes/ yaşındayken
yapmıştı, demektedir. Daha uygun görünen budur. Çünkü o, kanaatine göre
yaşlılığından ötürü erkek çocuğunun olmayacağını zannetmişti. Bundan dolayı
da: "Benim ise yaşlılıktan kemiklerim kurumuşken... " (8. âyet)
demişti.
Bir başka kesim de
şöyle demektedir: O çocuk sahibi olmayı diledi. Daha sonra da bu çocuğun
kendisine mirasçı olacak yaşa gelinceye kadar yaşaması şeklinde duasının kabul
edilmesini istedi. Böylelikle çocuk sahibi olma isteği kabul edilirken bunun
erken vefat edip maksadın gerçekleşmemesi korkusundan bu şekilde dua etmişti.
[22]
İlim adamları derler
ki: Zekeriyyâ (as)ın çocuk istemesi dinini üstün kılmak, peygamberliğini
canlandırmak, ecir ve mükâfatını kat kat arttırmak içindi, yoksa dünya için
yapılmış bir dua değildi. Rabbi de onu, dualarını kabul etmeye ahştırmışti.
Bundan dolayı o: "Rabbim, Sana duam sayesinde bedbaht olmadım"
demişti. Yüce Allah'ın üzerindeki nimetlerini şefaatçi kılarak bu şekildeki bir
duası, güzel bir vesiledir. Üzerindeki lütfunun daha bir çoğalmasını, lütfunu
dile getirerek istemektedir. Rivayate göre Cömert Hatem'in karşısına bîr adam
çıkmış. Hatem ona: Sen kimsin? diye sorunca, O: Ben kendisine geçen yıl
iyilikte bulunduğun kişiyim, diye cevap verince, Hatem: Bizi ileri sürerek
şefaatçi kılan kimse hoş sefa geldi, diye cevap vermiş.
Zekeriyyâ (as) izinsiz
olarak olağanüstü bir dilekte bulunmaya nasıl kalkıştı, diye sorulursa su
şekilde cevap verilir; Peygamberler döneminde böyle bir duada bulunmak
caizdir. Nitekim Kur'ân-t Kerîm'de de bu hususa açıklık getiren buyruklar
vardır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Zekeriyyâ ne saman onun yanına
mihraba girdiyse, yanında bir rızık buluyordu. Ey Meryem, bu sana nereden
geliyor? dedi. O da: Bu, Allah'tandır. Şüphesiz Allah dilediğine hesapsız
rızık verir, dedi." (Âl-i İmran, 3/37) O bu olağan üstü durumu görünce
artık duasının kabul olunacağı doğrultusundaki umudu daha bir sağlamlaştı, O
bakımdan yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Orada Zekeriyyâ, Rabbine dua
etti: Rabbim bana katından çok temiz bir soy bağışla. Sen duayı işitensin,
dedi." (Âl-i İmran, 3/38)
[23]
Birisi kalkıp dese kir
Bu âyet-i kerîme dua edip çocuk istemenin caiz olduğuna delildir. Halbuki yine
yüce Allah bizleri mal ve evlat fitnelerinden sakındırmış, bunların sebep
olacakları çeşitli kötülüklere dikkatlerimizi çekerek şöyle buyurmuştur:
"Mallarınız da, evlatlarınız da sizin için ancak bir fitne (sınama aracı
Mir." (et-Teğabun, 64/15) Yine şöyle buyurmaktadır: "Muhakkak ki
eşleriniz ve evlatlarınızdan size düşman olanlar vardır. O halde onlardan
sakının." (et-Teğabun, 64/14)
Buna cevap şudur:
Çocuk sahibi olmak maksadı ile dua etmek daha önceden Âl-i-İmran Sûresi'nde
(3/37. âyet, 3. başlıkta) açıklandığı üzere Kitap
ve sünnetten bilinen bir husustur. Diğer taraftan Zekeriyyâ (as)
kayıtlı olarak dilekte bulunmuş ve: "Çok temiz bir soy" (Âl-i-İmran,
3/38) ile: "Rabbim, sen onu rızanı kazanacak bir kişi kıl" diye dua
etmiştir. Çocuk bu niteliklere sahip olduktan sonra dünyada da, âhirette de
anne-babasına faydalı olur. Böyle bir çocuk düşmanlık ve fitne kapsamından
çıkar, sevinç kaynağı ve nimete sebeb olma kapsamına girer. Peygamber (sav) da
hizmetçisi Enes'e şöylece dua etmiştir: "Allah'ım, sen ona çokça mal ve evlat
ver ve ona verdiklerini de mübarek kıl."[24] Böylelikle
verdiklerini mübarek kılması için dua etmek suretiyle çokluğun helake
götürebilen türünden sakınmış olmaktadır, tşte Allah'ın kullarının çocuklarına
hidâyet vermesi hususunda Mevlâia-nna böylece niyaz etmeleri gerekir. Dünyada
da, âhirette de kurtuluşları için dua etmelidir. Bu yolla peygamberlere
(hepsine salal ve selam olsun) ve fazilet sahibi kimselere uymuş olsun. Buna
dair açıklamalar daha önceden Âl-i-îmran Sûresi'nde (3/37. âyet, 4, başlıkta)
geçmiş bulunmaktadır.
[25]
"Ki bana da
mirasçı olsun, Yakuboğullarına da mirasçı olsun. Rabbim, onu rızanı kazanacak
bir kişi kıl!" buyruğuna dair açıklamalarımızı dört başlık halinde
sunacağız:
[26]
"Bana da mirasçı
olsun... da mirasçı olsun" buyruğunda-ki fiilleri Mekke'liler,
Medineliler, el-Hasen, Âsim ve Hamza ref ile okumuşlardır. Yahya b, Ya'mer,
Ebu Amr, Yahya b. Vessâb, el-A'meş ve el-Kisaî ise her iki fiili de cezm İle
okumuşlardır. Ancak bunlar Sibeveyh'in görüşüne göre: "Bağışla"
fiilinin cevabı değildirler. İfadenin takdiri: "Eğer onu bağışlarsan, o
bana da mirasçı olur... da mirasçı olur" takdirindedir. Ancak birinci görüş
mana itibariyle daha uygundur.[27]
Çünkü o belli niteliklere sahip bir mirasçı dilemişti. Yani, sen bana durumu ve
nitelikleri bunlar olan bir veliyi tarafından bana bağışla, demektir, Çünkü
velilerden mirasçı olmayanlar da vardır. O bakımdan o: Bana miraşçı olacak
olanı bağışla, demiş olmaktadır. Bu açıklamayı Ebu Ubeyd yapmış olup, cezm
kıraatini reddetmiş ve şöyle demiştir: Çünkü o takdirde cezm kıraati -şart
cümlesi şeklinde-: Eğer Sen onu bağışlarsan o da mirasçı olur, anlamında olur.
Yüce Allah bunu ondan daha iyi bildiği halde nasıl olur da böyle bir şeyi haber
verdiği düşünülebilir?
en-Nehhâs der ki: Bu
oldukça ileri seviyede bir delildir. Çünkü nahivci-lere göre emrin cevabında
şart ve cevabı manası vardır. Mesela: Allah'a itaat et. O da seni cennete
sokar, denilir ve bu, eğer O'na itaat edersen seni cennete koyar, demek olur.
[28]
en-Nehhâs der ki:
"Ki bana da mirasçı olsun, Yakuboğullarına da mirasçı olsun" buyruğu
ile ilgili olarak ilim adamlarının üç türlü cevabı vardır: Buradaki
mirasçılığın nübüvveti miras almak olduğu söylendiği gibi, hikmeti miras almak
olduğu da söylenmiştir. Mal mirasçılığı olduğu da söylenmiştir.
Peygamberliği miras
almak şeklindeki görüşün kabul edilmesi imkânsızdır. Çünkü peygamberlik miras
alınmaz. Eğer miras alınabilen bir şey olsaydı, bir kimsenin kalkıp: İnsanbr
Nuh (as)a mensubturlar. -Ki o mürsel bir nebidir- demesinin de doğru olması
gerekirdi.
İlim ve hikmet
mirasçılığı olduğuna dair görüş güzel bir görüştür. Hadîs-i şeriPte de:
"İlim adamları peygamberlerin mirasçılarıdır" denilmiştir.[29]
Malına mirasçı olma görüşüne
gelince, bu da İmkânsız bir şey değildir. Her ne kadar bazı kimseler, Peygamber
(sav)m: "Biz miras bırakmayız, geriye bıraktıklarımız bir sadakadır"[30]
hadisi dolayısıyla bunıt kabul etmemiş iseler de, bu hadiste bunun
imkânsızlığına delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü bir kimse bazen kendisi
hakkında çoğul kipiyle haber verebilir. Ayrıca bu hadis, bizim sadaka olarak
terkettiğimiz miras alınmaz, anlamında da yorumlanabilir. Çünkü, Peygamber
(sav) geriye kendisinden miras alınacak bir şey bırakmamıştır. Onun geriye
bıraktığı hayatta iken yüce Allah'ın kendisine şu buyrukları ile mubah kıldığı
şeylerdir: "Bilin ki; ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte
biri Allah'a, Rasûlüne... aittir." (el-Enfai, 8/41) Çünkü burada
"Allah'a aittir" buyruğu; Allah yolunda harcanır, demektir.
Rasû-lullah (sav) hayatta olduğu sürece onun maslahatına olan hususlar da Allah
yolunun kapsamı içerisindedir. Bazı rivayetlerde: "Biz peygamberler topluluğu
miras bırakmayız. Geriye bıraktığımız sadakadır" denilmektedir şeklindeki
itiraza gelince; Bu rivayet hakkında da her iki te'vil geçerlidir. Çünkü;
"Geri bıraktığımız" ifadesindeki ism-i
mevsul olup, anlamındadır. (Yani bizim sadaka olarak geriye bıraktıklarımız
miras alınmaz). Diğer yorum (ki onun kendisinden miras alınacak bir şey
bırakmaması yorumu olup) bu durumda olan bir kimseden miras alınmaz,
şeklindedir.
Ebu Ömer b.
Abdi'1-Berr dedi ki: Peygamber (sav)ın: "Biz miras bırakmayız. Geriye
bıraktığımız sadakadır" buyruğunun te'vili hususunda ilim adamlarının iki
ayrı görüşü vardır: Birinci görüş -ki bu çoğunluğun kabul ettiği ve cumhurun
benimsediği görüştür- Peygamber (sav)ın bıraktıkları miras alınmaz, o geriye
ne bırakmışsa sadakadır. İkinci görüşe göre ise; Peygamberimiz (sav)a mirasçı
olunmaz. Çünkü yüce Allah'ın ona verdiği özelliği dolayısıyla o malının tümünü
faziletinin daha bir artması için sadaka kılmıştır. Nitekim nikâh hususunda da
yüce Allah'ın kendisine mubah kıldığı, başkasına ise haram kıldığı özelliklen
vardır. Bu görüşü de aralarında İbn Uleyye'nin de bulunduğu kimi Basralı ilim
adamı benimsemiştir. Sair İslâm âlimleri ise birinci görüşü benimsemişlerdir.
[31]
"Ya'kuboğullarına
da" buyruğu ile İlgili olarak Ya'kub, İsrail'in kendisidir denilmiştir.
Zekeriyyâ (as) da İmran kızı Meryem'in kızkardeşi ile evli idi. Onun nesebi de
Ya'kub (as)a ulaşır. Çünkü nesebi Davud oğlu Süleyman'ın soyundan gelir. O ise
Ya'kub'un oğlu Yehuda'nın soyundandır. Zekeriyyâ (as), Musa'nın kardeşi
Harun'un soyundandır. Harun ve Musa, Ya'kub'un oğlu La-vi'nin soyundan
gelirler. Peygamberlik de İshak oğlu Ya'kub kolundan idi.
Şöyle de denilmiştir:
Burada Ya'kub'tan kastedilen İmran b. Mâsân'nın kardeşi Ya'kub b. Mâsân'dır.
Mâsân ise Meryem'in babasıdır. İmran ile Ya'kub da Davud oğlu Süleyman'ın
soyundan gelirler. Çünkü Ya'kub ve İmran, Mâ-sân'ın oğullandır. Ma'san oğulları
da İsrailoğullarının başkanlarıdırlar. Bu açıklamayı Mukatil ve başkaları
yapmıştır.
el-Kelbî der ki:
Ya'kuboğulları (Zekeriyyâ)nın dayıları idiler. Burada kastedilen Ya'kub, Mâsân
oğlu Ya'kub'dur. Hükümdarlık bunlarda idi. Zekeriyyâ ise Musa'nın kardeşi
Harun b. İmran'm soyundan gelirdi,
Katade, Peygamber
(sav)ın şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Yüce Allah Zekeriyyâ'ya rahmet
buyursun. Kendisinin mirasçılarından ona bir zarar gelecek değildi."[32]
"Ya'kub"
ismi Arapça olmadığından dolayı munsarıf değildir.
[33]
"Rabbim, Sen onu
rızanı kazanacak bir kişi kıl!" Yani ahlâkı ve davranışları itibariyle
kendisinden razı olunacak bir kişi olsun. Senin kaza ve kaderine razı olacak
bir kişi olsun diye de açıklandığı gibi; kendisinden razı olacağın salih bir
kişi olsun diye de açıklanmıştır. Ebu Salih de: Babasını peygamber kıldığın
gibi, kendisini de peygamber kıi, diye açıklamıştır.
[34]
"Ey
Zekerİyyâ" diye başlayan buyrukta bir hazf vardır. Yani yüce Allah onun
duasını kabul buyurdu ve: "Ey Zekeriyyâ. Gerçekten, Biz sana Yahya adında
bir oğul müjdeleriz" buyurdu, demektir. Böylelikle bu müjde şu üç hususu
ihtiva etmiş oluyordu:
1- Duasının
kabul edilmesi: Bu bir keramet (üstünlük ve şerefidir.
2- Ona oğul
ihsan edilmesi. Bu da bir güçtür.
3- İsminin
yalnızca kendisine has olması.
Ona bu adın
verilişinin anlamına dair açıklamalar daha önceden Âl-i İmran Sûresi'nde (3/39-
âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
Mukatil dedi ki: Ona
"Yahya" adını verdi. Çünkü o yaşlı bir babanın ve kocamış bir hanım
olan bir annenin evladı olarak hayat bulmuştu. Ancak bu su götürür bir
açıklamadır. Çünkü daha önceden de belirtildiği gibi, Zekeriyyâ (as)ın hanımı
çocuk doğurmayan kısır bir kadın idi. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
"Bundan önce
kimseye bu adı vermemiştik. " Yani, Yahya'dan önce bu ismi kimseye vermiş
değildik. Bu açıklamayı İbn Abbas, Katade, İbn Eşlem ve es-Süddî yapmıştır.
Yüce Allah isim vermeyi anne-babaya bırakmamakla da ona lütufta bulunmuş idi.
Mücahid ve başkaları:
"Adaş" kelimesinin eş ve benzer anlamında olduğunu söylemişlerdir.
Bu da yüce Allah'ın: "Onun adıyla anılan bir kimse biliyor musun? (Meryem,
19/65) buyruğuna benzemektedir. Burada bu kelime onun eşi ve benzerinin
olduğunu biliyor musun? anlamını vermektedir. Sanki bu kelime; "yücelikten"
türetilmiş gibidir. Ancak böyle bir açıklamanın doğru olma ihtimali uzaktır.
Çünkü onun İbrahim ve Musa (ikisine de selam olsun)dan faziletli olmadığı
bilinen bir husustur. Ancak Âl-i İmran Sûresi'nde de önceden açıklandığı gibi,
seyyidlik, hasûrluk gibi özel bir takım hususlarda daha faziletli olduğunu
söyleme hali müstesnadır. Yine İbn Abbas der ki: Bu kısır kadınlar onun gibi
bir evlat doğurmadı, demektir. Şöyle de
açıklanmıştır: Yüce Ali ah burada "öncelik" şartını koşmuştur. Çünkü
ondan sonra ondan daha faziletlisini yaratmayı murad etmiştir ki; o da Muhammed
(sav)dır.
Bu âyet-i kerîmeden güzel
isimlerin tercih edilmeye değer olduğuna delil vardır ve buna tanıklık
etmektedir. Araplar da isim koyarken bu yolu seçerdi. Çünkü bu gibi isimler
daha değerli ve dikkat çekicidir. Ayrıca bunların lakaplaştırılmaktan uzak
olma ihtimali de daha yüksektir. Nitekim şair şöyle demiştir;
"İsimleri çok
güzel, kırmızı renkli elbiselerinin eteklerini de Aşağıya kadar sarkıtırlar,
saçakları yere değer, "
Ru'be nesebini soran
büyük neseb bilgini el-bekrî'ye: Ben el-Accac'ın oğluyum, demiş. O da ona: Çok
özlü cevap verdin ve kendini çok iyi tanıttın, demiştir.
[35]
"Dedi ki;
Rabbim... nasıl oğlum olabilir?" Bu ifade, yüce Allah'ın verdiği haberi
kabul etmemek anlamında değildir. Aksine kısır bir hanımdan ve oldukça yaşlı
bir kocadan bir çocuk dünyaya getiren yüce Allah'm kudretine hayret ettiğini
ifade etmek üzere söylenmiştir.
Bundan önce Âli İmran
Sûresi'nde (3/40. âyetin tefsirinde) geçtiği üzere başka türlü açıklamalar da
yapılmıştır.
"Benim ise
yaşlılıktan kemiklerim kurumuşken" yani oldukça yaşlanmış, son derece
kurumuş ve kaskatı kesilmiş bulunuyorken... Bu anlamın bir benzerini; kelimesi
vermektedir.
et-Asmaî dedi ki:
"Kurudu ve katılaştı, kurur, katılaşır" demektir. de tıpkı; gibi yaşı
oldukça ilerledi ve kocadı, manasına gelir. denilir ki; büyüdü, yaşı ilerledi
anlamındadır. Bunun da aslı; şeklindedir. Çünkü bu fiiün kökü "vav'lıdır.
"Vav"ı "ya" ile değiştirmişlerdir. Çünkü "ya" da
"vaV'in kardeşidir ve ondan daha hafiftir. (Bu surede) âyetler de
"ya" harfleri ile bitmektedir. Bu kelimeyi; şeklinde okuyanlar kesre
ve "ya" ile birlikte ötreyi hoş karşılamadığından dolayı böyle
kullanmışlardır. Şair def ki:
"Ancak küçük
yaştakilerin özrü kabul edilebilir ama Zaman içerisinde eskimiş ve zamanın
yaşlandırdığı kimse
mazur kabul edilemez.
"
İbn Abbas; diye
okumuştur. Ubeyy'in Mushaf'ında da böyledir. Ancak Yahya b. Vessâb, Hamza,
el-Kisaî ve Hafs ise "ayn" harfini esreli olarak; diye okumuşlardır. kelimesi
ile kelimelerini de nerede olurlarsa olsunlar böylece okumuşlardır, Hafs da
özel olarak; ötreli okumuştur. Diğer kıraat âlimleri de hepsini bu şekiide
okumuşlardır, bunlar iki ayrı söyleyiştir.
ın, çok katı anlamına
geldiği de söylenmiştir. O bakımdan oldukça katı kalpli olan hükümdar hakkında;
denilir.
[36]
"Dedi ki: Öyle;
Rabbin buyurdu ki: Bu, Benim İçin pek kolaydır." Yani melek ona dedi ki:
"Öyle buradaki "kef" ref mahallindedir. Yani durum böyledir,
sana denildiği gibidir: "Bu, Benim için pek kolaydır." el-Ferrâ onu
yaratmak Benim için pek kolaydır, diye açiklamıştır.
"Çünkü Ben daha
önce" yani Yahya'dan önce "bir şey değilken seni yarattım. "
Medineliier, Basraiılarla, Âsim (ilsük): Seni yarattım" diye okumuşlardır.
Diğer Kûfeliler İse ta'zim anlamını vermek üzere "nûn" ve "elif
ile çoğul olarak; "Seni yarattık" dîye okumuşlardır. Ancak birinci
kıraat Mushaf hattına daha uygun düşmektedir.
"Sen bîr şey
değilken" yani yüce Allah seni yokluktan sonra ve sen hiç bir şekilde var
değilken yarattığı gibi; Yahya'yı da yaratmaya var etmeye kadirdir.
[37]
"Rabbim, bana bir
alâmet ver. " Bu duası iie meleklerin kendisine verdiği müjdeden sonra
hanımının gebe kalışına dair bir alâmet istedi. Bunu yüce Allah'ın kendisine;
"Çünkü sen daha önce birşey değilken seni yarattım"
buyruğuna rağmen
istemesi, itmt'nanırun daha da artması içindir. Yani bana bir alâmet vermekle
nimetini tamamla, bu alâmet nimeti daha bir arttır-sın. Bana lütuf ve
ihsanlarını daha da çoğaltsın.
Şöyle de
açıklanmıştır: O Yahya'nın doğumu müjdesinin yüce Allah'tan olup şeytandan
olmadığını kendisine gösterecek bir alâmet istemişti. Çünkü bu konuda İblis ona
bir vehim vermişti. Bu açıklamayı ed-Dahhak yapmıştır; es-Süddî'nin
açıklamasının manası da budur. Ancak böyle bir açıklama su götürür. Çünkü yüce
Allah daha Önceden Âl-i İmran Sûresi'nde de geçtiği üzere, meleklerin
kendisine seslendiğini haber vermiştir.
"Senin alâmetin
sapasağlam olduğun halde insanlarla tam üç gece konuşamamandır" buyurdu.
Buna dair açıklamalar daha önceden Âl-i İmran Sûresi'nde (3/41. âyet, 1.
başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Bunları tekrarlamanın anlamı yoktur.
[38]
"Mabedden
kavminin karşısına çıkıp onlara: -Sabah-akşam teşbih edin» diye İşaret
etti" buyruğu ile ilgili açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:
[39]
"Mabed'den
kavminin karşısına çıkıp..." Mihrab (ma'bed) onlar için namaz kılınan
yerden daha şerefli idi. Mihrab en yüksek yer ve oturulacak yerlerin en
şereflisi idi. Onlar yüksek yerlerde mihrab yaparlardı, Buna delil de ileride
geleceği üzere Dâvûd (as)m mihrabıdır. (Bk. Sâd, 38/21. âyetin tefsiri) Bu
kelimenin iştikakı hususunda görüş ayrılığı vardır. Bir kesim milv rab'dan
ayrılmayan bir kimse, şeytana ve şehvetlere karşı savaş verir gibi ol feslime
"harb"den alınmıştır, demektedir. Bir başka kesim de mihiab'tan
ayrılmayan bir kimse adeta yorulup didinen gibi olduğundan dolayı
-"re" harfi fethalı olarak- "el-hareb"den alındığını kabul
etmektedir.
[40]
Bu âyet-i kerîme
İmamlık eden kimsenin imamlık ettiği kimselerden daha yüksekçe bir yerde
bulunmasının namazlarında meşru olduğuna delil teşkil etmektedir.
Bu mesele hakkında
çeşitli bölgelerin fakihleri farklı görüşlere sahiptir. İmam Ahmed ve başkaları
mimber kıssasını delil göstererek bunu caiz kabul ederken, Malik az miktardaki
yüksekliği değil de çok miktardaki yüksekliği kabul etmemekte, onun mezhebine
mensub ilim adamları kabul etmeyişini imamın büyükle ne bileceği korkusu ile
gerekçelendi rmektedirler.
Derim ki: Ancak bu
tartışılır bir konudur. Bu konuda en güzel rivayet Ebû Davud'un, Hemmam'dan yaptığı
şu rivayettir. Buna göre Huzeyfe, Medâin'de bir dükkanda insanlara imamlık
yapmıştır. Ebu Mes'ud onun gömleğinden yakalayarak onu çekmiş, namazını
bitirince şöyle demişti: Sen onların bu işi yasakladıklarını -yahut bu işin
yasaklandığını- bilmiyor muydun? diye sorunca, Huzeyfe: Biliyordum, sen beni
çekince, bunu hatırladım, dedi.[41]
Yine Adiyy b. Sabit
el-Ensarî'den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Zannederim Medâin'de Ammâr b.
Yasir ile birlikte bulunan bir adam bana anlattı. Namaz için kamet getirildi,
Ammâr b. Yasir öne geçti. Bir dükkanın üzerine çıkarak namaz kı!dı. İnsanlar
ise ondan daha aşağıda bulunuyordu. Huzeyfe öne geçti ve onu ellerinden
yakaladı. Ammâr da ona tabi oldu. Nihayet Huzeyfe onu aşağı indirdi. Ammâr
namazını bitirince Huzeyfe ona: Ra-sûlullah (sav)ı şöyle buyururken dinlememiş
miydin? "Bir adam bir topluluğa imam olacağı vakit onların ayakta
durdukları yerden daha yüksekçe bir yerde ayakla durmasın" veya buna yakın
bir ifade kullandı. Ammâr dedi ki: İşte sen benim elimden yakalayınca sana
uymamın sebebi de budur.[42]
üerim ki: İşte burada
üç tane sahabi bu işin yasaklandığını haber vermektedirler. Onlardan herhangi
bir kimse minber hadisini diğerine karşı delil göstermemiştir. Böylelikle bu,
o hadisin mensuh olduğunu göstermektedir. Bunun nıensuh olduğuna delil teşkil
eden hususlardan birisi de şudur: Burada namazdan ayrı olarak fazladan bir amel
vardı. Bu da inip çıkmaktır. Namazda konuşma ve selam verip alınanın nesh
olunduğu gibi, bu da nesh edilmiştir. Bu ise bizim mezhebimize mensub ilim
adamlarının gerekçe diye gösterdikleri, Peygamber (sav) kibire düşmekten
korunmuş idi, şeklindeki gerekçelerinden daha uygundur. Zira pek çok imamda
kibir bulunmamaktadır. Kimisi de sözü edilen minberin yüksekliğinin az olduğunu
da belirtip (Mâ-likî mezhebinin görüşüne) delil diye göstermiştir. Doğrusunu en
iyi bilen Allah'tır.
[43]
"Sabah akşam
teşbih edin diye işaret etti" buyruğundaki; "İşa-retetti"
kelimesi el-Kelbî, Katade ve İbn Münebbih: Onlara işaret etti, diye
açıklamışlardır, el-Kutebî; ima etti; Mücahİd, yerin üzerinde yazı yazdı,
İkrimc bir kitaba yazdı, diye açıklamıştır. Arapça'da "vahiy" yazmak
demektir. Zu'r-Rimme'nin şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:
"Sahifelerin iç
taraflarında bir yazı (vahiy) kalıntısını Andıran o dört siyah at dışında...
Antere de şöyle
demiştir:
"Kisra döneminde
kalmış sahifelerdeki bir yazı (vahiy) gibi ki Onları açık-aeçik konuşamayan bir
Arap olmayana hediye etmiştir.
"Sabah-akşam"
iki zarftır.
el-Ferrâ
"akşam" anlamındaki kelimenin müennesinin kullanılacağını ve müphem
olması halinde müzekkerinin de kullanılabileceğini ileri sürmüş, ayrıca;
"Akşam" şeklinin, şeklinin
çoğulu olabileceğini de söylemiştir.
[44]
İşaretin hükmüne dair
açıklamalar daha önceden Âl-i İmran Sûresi'nde (3/41. âyet, 3. başlıkta) geçmiş
bulunmaktadır.
İlim adamlarımız bir
kimseyle konuşmamak üzere yemin edip de ona bir mektup yazan yahut bir elçi
gönderenin hükmü hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Malik dedi ki: Ağızla
konuşmayı niyet etmesi hali müstesna, yeminini bozmuş olur. Daha sonra bu
görüşünden dönerek: Mektup yazarken ni-yeı taşımaz. Ancak mektup sahibine
ulaşmadan önce onu geri çevirmedik-çe, yeminini bozmuş olur.
İbnu'l-Kasım der ki: O
şahıs mektubunu okuduğu takdirde yemin edenin yemini bozulmuş olur. Aynı
şekilde yemin eden kişi de hakkında yemin olunanın mektubunu okuyacak olursa
yine hüküm böyledir.
Eşheb der ki: Yemin
eden kişi mektubu okuyacak olursa yemini bozulmaz, bu açıktır. Çünkü onunla
konuşmadığı gibi kendisi de konuşmaya başlamamıştır. Ancak yemin ederken onun
sözünün manasını da bilmek İstememek kastını gütmüş ise; o takdirde yeminini
bozmuş olur. İbnu'l-Kasım'ın görüşü de buna göre açıklanır,
Şayet, mutlaka onunla
konuşacağına dair yemin edecek olursa, ağızdan ağıza onunla konuşmadıkça
yemininin gereğini yerine getirmiş olmaz.
İbnu'i-Mâcişûn der ki:
Eğer şunu bilirse mutlaka ona bildirecek yahut ona haber verecek, diye yemin
ederse ve bu maksatla ona bir mektub yazar yahut bir elçi gönderirse,
yemininin gereğini yerine getirmiş olur. Şayet o hususu ikisi de öğrenmiş
olurlarsa, ona bildirmedikçe yeminini yerine getirmiş olmaz. Çünkü her ikisinin
de bilgisi farklı farklıdır.
[45]
Malik, Şafiî ve
Kûfeliler ittifakla şunu kabul etmişlerdir: Dilsiz eliyle talâkı yazacak
olursa bu, onun için bağlayıcı olur. Kûfeliler derler ki: Ancak bu kimsenin
günlerce konuşması engellenmiş olan bir kişi olması müstesnadır. Bu kişi
boşamayı yazı i)e bildirecek olursa hiçbir şekilde caiz olmaz.
Tahavî der ki:
Dilsizlik ârizî olan konuşamamaktan farklıdır. Nitekim bir hastalık vb.
sebebier dolayısıyla ârizî olarak bir gün yahut buna yakın bir süre cimadan
âciz olmak cimadan ümit kesilmiş acizlikten farklıdır ve kadının ayrılmayı
tercih etmesi hususunda deliliğe benzer.
[46]
"Ey Yahya! Kitabı
tam bir kuvvetle al!" buyruğunda hazfedilmiş ifadeler vardır. Anlamı
şudur: Sonunda onun bir oğlu oldu. Yüce Allah doğan çocuğa: "Ey Yahya,
Kitabı tam bir kuvvetle al" diye emir buyurdu. Bu ise kelâmın delâlet
ettiği bir ihtisardır.
"Kitab" tan
kastın Tevrat olduğunda görüş ayrılığı yoktur.
"Tam bir
kuvvetle" yani tam bir gayret ve ciddiyetle al, demektir. Bu açıklamayı
Mücahİd yapmıştır.
Şöyle de
açıklanmıştır: Maksat o kitabın bilgisidir. Onun iyice bellenmesi, gereğince
amel edilmesidir. Bu da emirlerine bağlanmak, onun yasaklarından uzak durmakla
olur. Bu açıklamayı Zeyd b. Eşlem yapmıştır. Önceden de el-Bakara Sûresi'nde
(2/63. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"Biz ona hikmeti
daha çocuk iken verdik." Bunun şer'î hükümler ve bunları bilmek olduğu
söylenmiştir. Ma'mer'in rivayetine göre çocuklar Yahya'ya: Haydi gel, seninle
oyuna gidelim, demişler. O da: Ben oyun oynamak için yaratılmadım, demiş. İşte
bundan dolayı yüce Allah: "Biz ona hikmeti daha
çocuk iken verdik" diye buyurmuştur,
Katade de der ki: O
sırada iki ya da üç yaşında idi, Mukatil: Üç yaşında idi, demektedir.
"Çocuk iken"
hat olarak nasb edilmiştir.
İbn Ab bas dedi ki:
Her kim ergenlik yaşına gelmeden önce Kur'ân'ı oku-yabilirse işte o, çocuk iken
kendisine hikmet verilenlerdendir.
Bu âyeti kerimenin
tefsiri ile ilgili olarak Abdullah b, Ömer yolu ile Peygamber (sav)ın şöyle
buyurduğu rivayet edilmiştir: "Kıyamet gününde bütün Âdemoğullan günah işlemiş
olarak geleceklerdir. Ancak Zekeriyyâ'nın oğlu Yahya müstesna. "[47]
Katade dedi ki: Yahya
(as) küçük olsun, büyük olsun bir günah işleyerek asla Allah'a asi olmadığı
gibi, bir kadına da yaklaşmayı içinden geçirme-mistir. Mücahid dedi ki; Yahya
(as)ın yediği ot cinsinden şeylerdi. Yanaklarında göz yaşlarının değişmez,
sabit aktığı yollan vardı. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce yüce Allah'ın:
"Bir efendi, nefsini sakındıran..." (Âl-i îm-ran, 39) buyruğuna dair
açıklamalarda bulunurken geçmişti.
Yüce Allah'ın:
"Katımızdan ona bir kalp inceliği" buyruğundaki; Kalp inceliği";
"hikmet" anlamındaki kelimenin üzerine atfedilmiştir.
İbn Abbas'tan şöyle
dediği rivayet edilmiştir: Allah'a yemin ederim ki ben "el-Hanân (kalp
inceliği)"in ne demek olduğunu bilmiyorum.
Müfessirlerin cumhuru
şöyle demişlerdir: el-Hanân şefkat, rahmet ve muhabbet demektir. Bu da kalbî
(ruhî) fiillerden bir fiildir.
en-Nehhâs der ki:
Hanân kelimesinin manası ile ilgili olarak İbn Abbas'tan iki görüş
nakledilmiştir. Birisine göre bu, yüce Allah'ın rahmet ile atıfette
bulunmasıdır. Diğer açıklamasına göre insanları küfür ve şirkten kurtarsın
diye onun kalbine verilen insanlara karşı rahmet ve şefkat duygusudur. Bunun
aslı dişi devenin yavrusuna şefkat ve özlem duyması demek olan; dan
gelmektedir. şekillerinin aynı anlamdaki iki ayrı söyleyiş olduğu söylendiği
gibi ikincisinin, birincisinin tesniyesi olduğu da söylenmiştir. Ebu Ubeyde der
ki; Araplar rahmetini kastederek aynı anlamda olmak üzere; ile "Rabbim,
şefkat ve merhametini dilerim" derler. Îmmu'1-Kays te şöyle demiştir:
"Şemece b.
Cennoğullan keçilerini sağmak üzere karşılıksız verirler,
{Bu hallere düştük
demek istiyor) Ey merhametliler merhametlisi, bize şefkat ve merhamet
eyle!"
Şair Tarafe de şöyle
demektedir:
"Ey Ebu Münzir,
bitirip tükettin (bizleri) bir kısmımızı
{hayatta bırak) hiç
olmazsa;
Artık şefkat ve
merhametini dileriz; çünkü kimi kötülük
kimisinden daha
hafiftir."
ez-Zemahşerî der kî:
"Kalp inceliği" burada anne babasına ve başkalarına atıfet ve şefkat
duyarak, merhamet etmek demektir. Sibeveyh de şu beyti zikretmektedir:
"Dedi ki: Benim
bütün işim şefkat ve merhamet (hanân)dır; senin buraya gelmenin sebebi ne? Bir
akrabalığın mı var? Yoksa sen bu kabileyi tanıyan birisi misin?"
İbnu'l-A'râbî dedi ki:
el-Hannân, yüce Allah'ın sıfatlarından birisidir, er-Rahîm demektir.
"el-Hannân" ise atıfet ve rahmet demektir. Yine bu kelime nzık ve
bereket anlamına da gelir.
İbn Atiyye der ki:
Arapça da el-Hannân aynı şekilde yüce Allah için, uğrunda katlanılan, göğüs
gerilen, büyük işler, zorluklar demektir. Zeyd b. Amr b. Nüfeyl'in Bilâl
hakkındaki sözlerinde de bu tabiri manada kullanmıştır: "Allah'a yemin
ederim. Eğer siz bu köleyi öldürecek olursanız. Ben onun kabrini
"hannân" edinirim, Bu haberi el-Herevî zikretmiş olup, şöyle demektedir:
Bilal ile ilgili hadiste de şöyle denilmektedir: Varaka b. Nevfel onun yanından
işkence görmekte iken geçti ve dedi ki: Allah'a yemin ederim. Eğer onu
öldürecek olursanız, ben onu hannân edinirim. Yani teberrüken gelir, ellerimi ona
sürerim,[48]
el-Ezherî der ki: Yani
ben ona şefkat ve merhamet dilerim, onun için Allah'tan rahmet talep ederim.
Çünkü o cennetliklerdendir.
Derim ki:
"Hannân" atıfet demektir. Mücahid de böyle demiştir. Yine bu kelime
bizim ona atıfetimiz, meylimiz, yönelmemiz yahut la onun bütün mah-lukata
atıfeti ve meyli demektir. el-Hutay'a da şöyle demektedir:
"Bana merhamet
eyle! Herşeyin mutlak maliki sana hidâyet veresice Şüphesiz her bir konuma
uygun söylenecek bir boz vardır. "
İkrime bunun muhabbet
demek olduğunu söylemiştir. Erkeğin hanımına şefkat ve merhamet duyması demek
olan: "hanne", birbirlerine karşı duydukları sevgiden dolayıdır.
Nitekim şair de böyle demiştir:
"Şefkat ve
merhamet, dedi; ne diye geldin buraya?
Senin bir aksaklığın
mı var; yoksa kabileyi tanıyan birisi misin?"
"Bir temizlik de
verdik" buyruğunda geçen "zekât" temizlemek, bereket, hayır ve
iyilik yollarında arttırmak demektir. Yani, Biz onu insanların faydasına olmak
üzere mübarek kıldık. O onları hidâyete iletiyordu. Şu anlama geldiği de
söylenmiştir: Şahidlerin bir insanı tezkiye edip temize çıkardıkları gibi, Biz
de ondan güzel övgülerle süz etmek suretiyle tezkiye ettik.
"Zekât"ın
burada onu anne-babasına sadaka olarak verdik, anlamında olduğu da
söylenmiştir ki bu açıklamayı İbn Kuteybc yapmıştır.
"O takva sahibi
bir kimse idi." Yani Yüce Allah'a itaat edendi. Bundan dolayı ne bir günah
işledi, ne de bir günah işlemeyi İçinden geçirdi.
[49]
"Ana-babasma
karşı itaatkârdı." Buyrukta "itaatkâr" anlamı verilen
"el-Berr" "be'den sonra "elif ile "el-Bârr':
anlamındadır. Bu da iyiliği pek çok olan kimse demektir.
"Büyüklük
taslayan... bir kimse değildi." Büyüklük taslayan anlamındaki
"cebbar" büyüklenen kimse, demektir.
İşte bu buyruklar,
Yahya (as)t yumuşak huyluiuk ve alçak gönüllü olmakla nitelendirmektedir.
[50]
"Doğduğu gün
de... selâm olsun ona..." Taberî ve başkaları selâm'ın eman anlamında
olduğunu söylemişlerdir. İbn Aüyye der ki: Bence daha kuvvetli olan görüş
şudur: Buradaki selâm bildiğimiz tahiyye (selâm verme)dir. Bu emandan daha
şerefli ve daha üstündür. Çünkü İsyankâr olmadığı belirtilmek suretiyle zaten
onun için emân gerçekleşmiş olmaktadır. Bu da emânm asgarî derecesidir. Fakat
asıl şeref insanın son derece zayıf, muhtaç, çarelerinin oldukça az,
gücü-kuvveti azametli yüce Allah'a muhtaç olduğu bir dü-nemde ve konumlarda
yüce Allah'ın ona selam vermesidir.
Derim ki: Bu güzel bir
açıklamadır. Bu anlamdaki bir açıklamayı Yahya (as)ın öldürülmesi ile ilgili
olarak el-İsra Sûresi'nde (17/7. âyetin tefsirinde) Süfyan b. Uyeyne'den
zikretmiş idik.
Taberî de el-Hasen'den
şunu nakletmektedir: İsa ile Yahya -ki teyze çocuklarıdırlar- birbirleriyle
karşılaştılar. Yahya, İsa'ya: Benim için Allah'a dua et çünkü sen benden
hayırlısın, dedi. İsa da ona; Hayır, asıl sen benim için Allah'a dua et, sen
benden hayırlısın. Çünkü Allah sana selâm vermiş, ben ise kendi kendime selâm
verdim. (Bu sûrenin 33. âyet-i kerimesinde zikredilen hususa işarettir).
Kimi ilim adamı bu
âyet-i kerîmeden selâm hususunda Hz. İsa'nın daha faziletli olduğu sonucunu
çıkartmış ve bunu şöyle açıklamıştır: Onun kendi kendisine selâm vermek
hususunda na2inın kabul edilmesi ve bunu gerektirecek şekilde yüce Allah
nezdindeki üstün mevkiinin muhkem olan bu Kitab'da halinin zikredilmiş olması;
makamı itibariyle kendisine selâm verilmesinden daha üstün olduğunu ortaya
koymaktadır,
İbn Aüyye der ki:
Bunlann herbirisinin kendisine uygun bir açıklaması vardır.
[51]
16. Kitab'ta
Meryem'i de an. Hani o kendi ailesinden, doğu tarafında bir yere çekilmişti.
17. Sonra
onlarla kendi arasına bir perde germişti. Derken, Biz ona ruhumuzu gönderdik.
Ona tam bir insan suretinde göründü.
18.
"Senden Rahman'a sığınırım. Eğer takva sahibi bir kimse isen" dedi.
19. O da
dedi ki: "Ben ancak senin Rabbinin gönderdiği elçisiyim. Sana temiz bir
oğul vermeye geldim."
20. Meryem
dedi ki: "Bana hiçbir insan eli değmemiş İken ve ben iffetsiz de
olmadığıma göre benim nasıl bir oğlum olabilir?"
21. Dedi ki:
"Evet Durum dediğin gibidir. Fakat, Rabbin: O, Bana ko-laydır. Biz onu
İnsanlar için bir âyet ve Biz'den bir rahmet kı^ lacağız, diye buyurdu. Buna
dair hüküm verilmiş, bitmiştir. "
22. Derken
ona hamile kaldı. Onunla yalnız başına uzak bir yere çekildi.
23. Sonunda
doğum sancısı onu kuru bir hurma ağacına dayanmaya mecbur etti. "Keşke
bundan önce ölseydim de büsbütün unutulsaydım" dedi.
24. Ona
aşağısından: "Üzülme, Rabbİn senin altında küçük bir ırmak akıttı"
diye seslendi.
25. "O
kuru hurma ağacını kendine doğru salla! Senin üzerine de-rİlmİs, taze hurma
düşecektir. "
26.
"Artık ye, İç, gözün aydın olsun. Eğer insanlardan birini görürsen de ki:
Gerçekten ben, Rahmana oruç adadım. Onun için bugün hiçbir insanla konuşmam.
"
"Kitabta Meryem'i
de an." Yani kıssayı sonuna kadar zikret. Bu, birincisinden ayrı, yeni
bir kıssanın başlangıcıdır. Hitap, Muhammed (sav)edir. Yani kudretimizin
kemalini bilmeleri için onlara bu kıssayı öğret.
"Hani o kendi
ailesinden" beraberinde bulunanlardan "doğu tarafında" doğu
cihetinde "bir yere çekilmişti. "
"Hani o...
çekilmişti" buyruğunda geçen ve "hani" anlamı verilen; Meryem'den
bedel-i istimaldir. Çünkü zamanlar, içinde barındırdıkları şeyleri de kapsar
(onlara da şamildir).
"İntibâz"
uzaklaşmak, tek başına ayrılıp çekilmek demektir.
Meryem'in niçin
ayrılıp bir kenara çekildiği hususunda farklı görüşler vardır. es-Süddî der
ki: Ay halinden yahut Iohusahktan temizlenmek için ayn bir yere çekilmişti.
Başkaları ise, yüce Allah'a ibadet etmek için uzaklaşmıştı, demektir. Bu güzel
bir açıklamadır. Çünkü Meryem (selâm olsun ona) mabedin koruyuculuğu, hizmeti
ve orada ibadet etmek için vakfedil misti. Bu maksatla insanlardan ayrı bir
tarafa çekilmişti. Kendisini tek başına İbadete vermek için mescidin doğu
tarafında mihraba yakın bir yerde mescide girmişti. Cibril (as) da onun yanına
girmişti.
"Doğu
tarafında" buyruğu doğu cihetinde bir yer demektir. Şark (doğu)
"re" harfi sakin olarak söylenir ki, kendisinden güneşin doğduğu
(görülen) yer demektir. "Re" harfi üstün olarak "eş-Şerak"
ise güneşin kendisi demektir.
Burada özellikle
"doğu" tarafının zikredilmesi, onların doğu tarafını ve nurların
çıktığı yeri ta'zim etmelerindendi, Onlara göre doğu ciheti diğer bütün
cihetlerden daha faziletliydi. Bunu et-Taberî nakletmektedir.
İbn Abbas'dan da şöyle
dediğini naklet(il)mektedir; Ben, Hristiyanlann doğuyu niçin kıble
edindiklerini insanlar arasında en iyi bilenim. Bu, yüce Allah'ın: "Hani
o kendi ailesinden doğu tarafında bir yere çekilmişti" buyruğu
dolayısıyladir. Onlar İsa (as)ın doğduğu ciheti kıble edindiler ve şöyle
dediler: Eğer yeryüzünde doğu tarafından daha hayırlı bir yer bulunmuş olsaydı
Meryem, Isa (as)ı o tarafla doğururdu.
Meryem (as)ın
peygamberliği hususunda görüş ayrılığı vardır. Ona bu şekilde bir elçi
gönderilmesi ve melek ile konuşması dolayısıyla peygamber olduğu söylendiği
gibi, onun bir peygamber olmadığı, onunla bir beşer imiş gibi konuştuğu, onun
meleği görmesinin tıpkı Cibril'in iman ve İslâm ile ilgili soru sorması
esnasında Dıhye (el-Kelbî) suretinde görülmesi gibidir, diye de açıklanmıştır.
Ancak birinci görüş daha kuvvetlidir. Bu hususa dair yeterli açıklamalar
önceden Âl-i İmran Sûresi'nde (3/42. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
Allah'a hamd olsun.
"Derken, Biz ona
ruhumuzu gönderdik. " Burada ruhtan kastın İsa (as)ın ruhu olduğu
söylenmiştir. Çünkü yüce Allah ruhları cesetlerden önce yaratmıştır. Onun
yarattığı bu ruhu, İsa (as)ın Meryem'in karnında yarattığı cesedine
yerleştirmiştir.
Burada ruhtan kastın
Cebrail olduğu da söylenmiştir. Ruhun yüce Allah'a izafe edilmesi özelliği;
değeri ve şerefi dolayısıyladır. İfadenin zahirinden anlaşılan Cebrail (as)
olduğudur. Çünkü şöyle buyurulmaktadır: "Ona" melek kendisine hilkat
itibariyle eksiksiz "tam bîr insan suretinde göründü."
"Bir insan"
kelimesi burada ya tefsir (temyiz) yahut haldir.
Meleğin ona insan
suretinde görünmesinin sebebi ise, aslî suretinde Cibril (as)ı görebilecek
yahut ona bakabilecek takatinin bulunmayışıdır. Meryem (as) İnsan suretinde
güzel bir şekle sahip bir adamın perdeyi aşarak yanına gelmiş olduğunu görünce;
kendisine kötülük yapmak isteyen birisi olduğunu zannettiğinden:
"Senden, Rahman'a
sığınının. Eğer takva sahibi" yani Allah'tan korkan takvalı "bir
kimse isen, dedi."
el-Bikâlî der ki:
Cibril (as), şanı yüce ve mübarek Rahmân'ın anılışından dolayı dehşetinden geri
çekildi.
es-Sa'lebî dedi ki:
"Takî (mealde: Takva sahibi bir kimse)" salih bir insan idi, Bu işine
hayret ederek ondan Rahman'a sığındı,
"Takî"
kelimesinin "mef ul" anlamında fail vezninde olduğu söylenmiştir.
Yani eğer sen kendisinden sakınılması gereken birisi isen, senden Allah'a sığınırım,
demektir.
Buhârî'de Ebû Vâil'in
şöyle dediği bildirilmektedir: Meryem takva sahibi olan bir kimsenin:
"Eğer takva sahibi bir kimse İsen" sözü üzerine vazgeçeceğini
bildiğinden böyle demişti[52]
Bir görüşe göre Takî o
dönemde bilinen facir bir kimsenin adı idi. Bu Vehb b. Münebbih'İn görüşüdür.
Bunu Mekkî ve başkaları da nakletmiştir. İbn Atiyye der ki: Bu zayıf bir
görüştür, tahmine dayalı ileri sürülmüştür. Bunun üzerine;
"O" Cibril
(as): "da dedi ki: Ben ancak senin Rabbinin gönderdiği elçisiyim. Sana
temiz bir oğul vermeye geldim." Burada "oğul vermeyi (hibe)"
kendi tarafından diye ifade etmesinin sebebi, ona bunu haber verenin kendisi
oluşundan dolayıdır.
Vcrş, Nâfi'den
rivayetle: "Beni Allah sana bir oğul versin diye gönderdi" anlamını
verecek şekilde; diye okumuştur.
"Vereyim
diye" şeklindeki hemzeli okuyuşun manaya hamledil-mesi gerektiği de
söylenmiştir. Yani (yüce Allah buyurdu ki); Ben onu (Cebrail'i) sana bir oğul
vereyim, diye gönderdim, demektir. Diğer taraftan hemzesiz olarak
"ya" İle (Nafi'in) okuyuşunun hemzeli anlamında olması, sonradan
hemzenin hafifletilmiş olması ihtimali de vardır.
Meryem onun bu
sözlerini işitince; bunun hangi yotla gerçekleşeceğini sormak üzere:
"Dedi ki: Bana
hiçbir insan eli" nikâh yoluyla "değmemiş iken ve ben iffetsiz"
zaniye "de olmadığıma göre; benim nasıl bir oğlum olabilir?" Meryem
(as)ın burada bunu söz konusu etmesi te'kid içindir. Çünkü onun "bana
İnsan eli değmemiş" ifadesi, helâl ve haram bütün yollan kapsar.
Şöyle de
açıklanmıştır: O yüce Allah'ın kudreti dışında herhangi bir şey görmüş
değildir. Ancak bu çocuğun nasıl olacağını öğrenmek istemişti: Gelecekte
evlenecek ve kocasından mı çocuğu olacak yoksa yüce Allah bunu vasıtasız alarak
mı yaratacaktı?
Rivayete göre Cibril
(as) ona bu sözleri söyledikten sonra gömleğinin yakasına ve yenine
üfleyiverdi. Bu açıklamayı İbn Cüreyc yapmıştır.
İbn Abbas der ki:
Cibril (as) parmağı ile gömleğinin kolunu yakaladı ve ona üfledi. Derhal İsa
(as)a gebe kaldı.
Taberî dedi ki:
Hrİstiyanlar, Meryem (as)ın, İsa (as)a onüç yaşında iken gebe kaldığını, İsa
(as)ın göğe kaldırılıncaya kadar otuziki yıl ve bir kaç gün dünyada kaldığını,
Meryem (as)ın onun göklere kaldırılmasından sonra altı yıl daha yaşadığını
iddia ederler, Buna göre Meryem (as) elli küsur yaşında vefat etmiş demektir.
"Biz onu insanlar
İçin bir âyet" kudretimize dair hayrete düşürücü bir belge "ve"
ona iman eden kimseler için "bir rahmet kılacağız." buyruğunda:
"Biz onu... kılacağız" buyruğundaki "lam", hazfedilmiş bir
fiile taalluk etmektedir. Yani, Biz onu... olmak üzere yaratacağız,
anlamındadır.
"Buna dair hüküm
verilmiş, bitmiştir." Levh-i Mahfuz'da yazılmış ve tak dir edilmiştir.
[53]
"Onunla yalnız
başına uzak bir yere çekildi." Yani gebe kaldığı yavrusu ile birlikte
uzakça bir yere ayrılıp, gitti. İbn Abbas dedi ki: Vadinin en uzak yerine
gitti, Bu ise Beyt Lahm vadisidir. Bu vadi ile İlyâ arasında dört millik bir
mesafe vardır. Kavminin kendisini kocasız çocuk doğurması dolayısıyla
ayıplayacağından kaçmak için uzaklaşmıştı.
İbn Abbas der ki: O
gebe kalmakla birlikte derhal onu doğurdu.
İfadenin zahirinden
anlaşılan da budur. Çünkü yüce Allah, gebe kaldığını bildirmesinin akabinde
kavminden uzakça bir yere çekildiğini haber vermektedir. İleride geleceği
üzere başka görüşler de vardır.
"Sonunda doğum
sancısı onu kuru bir hurma ağacına dayanmaya mecbur etti* buyruğundaki: "Onu
mecbur etti" fiili; "Geldi" fiilinin hemze ile müteaddi
(geçişli) kılınmış şeklidir. Bu anlamı vermek üzere meselâ Filan yere
gelmesini sağladı, gelmek zorunda bıraktı" denilir.
Nitekim; "Onu
götürdü, gitmek zorunda bıraktı" kullanımı da bu şekildedir. Şubeyi[54] ile
Âsım'dan rivayete göre o bu kelimeyi; şeklinde -aniden karşı karşıya kalmak
anlamındaki- len gelen bir fiil olarak okumuştur.
[55]
Ubeyy'in, Mushaf'ında
ise; "Doğum sancısı onu... dayanmaya mecbur edince... " şeklindedir.
Züheyr der ki;
"Ve Bize ulaşmak
maksadıyla yola koyulmuş bir komşu ki, Korku ve ümit onu (Bize) gelmek zorunda
bıraktı."
Cumhur -"Doğum
sancısı" anlamındaki-: kelimesini "mim" harfini üstün olarak
okumuştur. İbn Kesir'den gelen rivayete göre ise o bunu esreli okumuştur ki; bu
da doğum sancısı ve ağrıları demektir.
"Kadın doğum
sancı ve ağrılarını çekti, çeker, doğum sancısı, doğum sancısı çekmek"
demektir, "Doğumu yaklaşmış dişi deve" anlamındadır.
"Kuru bir hurma
ağacına dayanmaya... " buyruğu da, onun gebe bir kadının doğum ağrıları
dolayısıyla tutunacak bir şeye ihtiyaç duyması gibi, dayanacak ve tutunacak
bir şey aramış gibi olduğuna İşarettir. "Üzerinde herhangi bir dal ve
yaprak bulunmayan çölün ortasında kurumuş hurma gövdesi kütüğü" demektir.
Bundan dolayı sadece; Hurma ağacına dememiştir.
"Keşke bundan
önce ökeydim de..." Dindarlığı bakımından şu iki sebeb dolayısıyla ölümü
temenni etti:
1-O dine
bağlılığı noktasında kendisi hakkında kötü zanlarda bulunulacağından ve
ayıplanarak bundan dolayı fitnelere maruz kalacağından korktu.
2-Kendisi
sebebiyle bir takım kimseler ona iftiraya kalkışmasını, kendisine zina
nisbetinde bulunmasını İstememiştir. Çünkü böyle bir şey, kişiyi helak eder.
Bu şartlar
çerçevesinde ölümü temenni etmek, caiz olur. Bu hususa dair yeterli
açıklamalar -yüce Allah'a hamd olsun ki- Yusuf Sûresi'nde (12/101. âyetin
tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
Derim ki: Duyduğuma
göre Meryem (as): Ey Allah'tan başka kendisine ibadet olunacak kişi çık, diye
bir ses duymuş. O da bundan dolayı üzülerek: "Keşke bundan önce ökeydim de
büsbütün unutulsaydun, dedi" buyruğun-daki "unutulan şey"
anlamındaki (sonradan İkinci kelimenin) "nûn" harfi es-reli okunuşuna
göre, buradaki "Büsbütün unutulmak": Arapça'da unutulmaya layık ve
kaybolunmasından ötürü rahatsız olunmayan değersiz şey demektir. Yolcu bir
kimsenin küçük bir kazığı, bir ip parçasını vb. unutması gibi. Yine,
Araplardan nakledildiğine göre; konakladıkları bir yerden ayrılmak istedikleri
vakit: "Unutmanız muhtemel şeylere dikkat ediniz" derlermiş.
Buradaki; kelimesi, in çoğulu olup değersiz ve unutulabilecek türden şeyler
demektir. el-Kumeyt'in şu beyiti de bu kabildendir:
"Kudaahlar
bizleri Kelp (oğullann)a bir köprü mü kılacak? Halbuki ben Meadlılar arasında
önemsiz bir kimse olmadığım gibi, o ulara sonradan katılmış bir kimse de
değilim. "
el-Ferrâ der ki: Bu
kelime kadının hastalığı esnasında kullandığı ve attığı bez parçalan demekcir.
Buna göre Meryem'in: "Büsbütün unutulsaydım" sözleri bir kenara
atılmış bir ay hali bezi (gibi) olsaydım, anlamındadır.
kelimesi "nün," harfi üstün olarak da
okunmuştur. (Esreli okuyuş ile) bunlar iki ayrı söyleyiştir. "Engel,
tek" kelimelerinde olduğu gibi,
Muhammed b, Kâ'b
el-Kurazî ise bunu hemzeli olarak ve "nün" harfi de esreli olarak: diye
okumuştur. Nevf el-Bikâlî ise "nün" harfini üstün ve hemzeli olarak şeklinde;
yüce Allah'ın ecelini ertelemesi anlamındaki kökten gelir gibi okumuştur. Bunu
Ebu'1-Feth ve ed-Dânî, Muhammed b. Ka'b'dan da nakletmişlerdir.
Ebu Bekr b. Habib
ise şeklinde hemzesiz olarak
"sin" harfini şeddeli ve "nün" harfini üstün okumuştur.
Taberî'nin Meryem
kıssası ile ilgi! i olarak naklettikleri arasında şu da vardır: Meryem (as),
İsa (as)a gebe kalınca kızkardeşi (ablası da) Yahya'ya gebe kalmıştı. Ablası
onu ziyarete geldiğinde: Ey Meryem, benim gebe kaldığımın farkında mısın? diye
sormuştu. [Meryem de ona: Benim de aynı şekilde gebe olduğumun farkında mısın?
Dedi.[56]
Ablası ona: Ben karnımdakinin senin karnındakine secde ettiğini hissediyorum.
Çünkü rivayete göre ablası karnındaki ceninin başını Meryem'in karnına doğru
döndürdüğünü hissediyordu. es-Süddî dedi ki: İşte yüce Allah'ın:
"Muhakkak Allah sana, Allah'tan bir kelimeyi (İsa'yı) doğrulayıcı bir
efendi, nefsini sakındıran ve sa-lihlerden bir peygamber olmak üzere Yahya'yı
müjdeler." (Âl-i İmran, 3/39) buyruğunda da buna işaret vardır.
Yine Taberî'nin onun
kıssası ile ilgili olarak zikrettikleri arasında şu da vardır; Meryem (as),
Yusuf en-Neccâr (marangoz) diye bilinen tsrailoğulların-dan birisi ite birlikte
bulunduğu yerden kaçmıştı. Bu kişi onunla birlikte mes-cidde hizmetkârlık
ediyordu. Taberî bu konuda uzun uzadıya açıklamalarda bulunur.
el-Kelbl dedi ki:
Yusuf a -ki ona zinadan gebe kaldığı söylenmişti- şöyle denildi: Şimdi hükümdar
onu öldürecek. Bunun üzerine Yusuf onunla kaçtı. Yolda Meryem'i öldürmek
istedi. Cibril (as) ona gelerek: Bu Ruhu'l-Kudüs'ten dolayı böyledir, dedi.
İbn Atiyye der ki:
Bütün bunlar zayıf iddialardır. Bu kıssa ayrıca onun gebe kalmış olmasını ve
kadınların alışılmış şekildeki gebelik döneminin devam ettiğini
gerektirmektedir. Sekizinci ayda İsa'yı doğurduğuna dair rivayetler birbirini
desteklemektedir. Bu görüşü İkrime ifade etmiştir. İşte bundan dolayı İsa
(as)ın bu özelliğini korumak üzere sekizinci ayda doğan çocuklar yaşamazlar.
Dokuzuncu ayda doğurduğu söylendiği gibi, altıncı ayda doğurduğu da
söylenmiştir. Ancak bizim îbn Abbas'tan zikrettiğimiz rivayet daha sahih ve
daha güçlüdür. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
"Ona
aşağısından... seslendi" buyruğundaki; lafzının "mim" harfi hem
üstün hern de esreli olarak okunmuştur.[57]
İbn Abbas dedi ki:
"Kimse"den kasıt Cibril'dir, İsa (as) annesi kavminin yanına
getirinceye kadar hiç konuşmadı. Alkame, ed-Dahhak ve Katade böyle demiştir.
İşte bu durum, bu işin yüce Allah'ın pek büyük bir muradı bulunduğu olağanüstü
işlerden bir iş olduğuna dair Meryem'in lehine tanıklık eden bir belgedir, Yüce
Allah'ın: "Üzülme" buyruğu da ona seslenilen sözün mahiyetini açıklamaktadır.
Bu da; doğum yaptın diye üzülme, demektir.
"Rabbin senin
altında küçük bir nehir yarattı" buyruğunda geçen "seriy" den
kasıt İsa (as)dır. Çünkü seriy, pek büyük özellikleri bulunan ve efendi
demektir. el-Hasen der ki: Allah'a andoîsun ki o gerçekten "seriy"
bir adam idi. tabiri ise; filân filâna lütuf ve İkramda bulundu, anlamındadır.
"Filan kişi oldukça şerefli bir kavme mensub, şerefli bir kimsedir"
demektir.
Cumhur ise (burada
geçen seriy kelimesinin mealde olduğu gibi); hurma kütüğünün yakınındaki su
arkma işaret olduğunu söylemiştir. İbn Abbas dedi ki: Bu, suyu kesilmiş küçük
bir ırmak idi. Yüce Allah bunu Meryem için yeniden akıttı. Irmak (yatağın)a bu
ismin veriliş sebebi, suyun içinde akmasından dolayıdır. Şair der ki:
"O tek kulplu bir
kovadır, ondan su çeken kimsenin Küçük ırmaktan su içtiği vakit, yana yatarak
ses çıkarır."
Şair Lebid de şöyle
demektedir:
"Her ikisi
ırmağın ortasına doğru ilerlediler ve ayıkladılar, Üzerini misk otu kaplamış
bir pınarı otlardan ve sazlardan. "
Ona seslenenin İsa
(as) olduğu da söylenmiştir. Bu da bir mucize, bir âyet (alâmet ve belge) olup
onun kalbine de sükûn vermek içindi. Ancak birinci görüş daha kuvvetlidir.
İbn Abbas İse; "Ona
alt tarafından... bir melek seslendi" diye okumuştur.
İlim adamları dedi ki;
Cibril (as); Meryem'in üzerinde bulunduğu yerden daha alçakça bir yerde idi.
"O kuru hurma
ağacını kendine doğru salla! Senin üzerine derilntfş taze hurma düşürecektir.
Artık ye, iç, gözün aydın olsun..." buyruğuna dair açıklamalarımızı dört
başlık halinde sunacağız:
[58]
Yüce Allah, Meryem
(as)a hurma kütüğünü "salla!" emrini vererek, ona ölü hurma kütüğünü
canlandırmakla, ölüleri diriltmek şeklinde ortaya çıkan bir başka belgeyi
gösterdi.
Yüce Allah'ın; "Kuru
hurma ağacı kütüğünü" "be" harfi te'kid için fazladan gelmiştir.
Mesela; "Dizginleri tut, elini ver" demek gibi. Yüce Allah'ın:
"Tavana bir ip bağlasın" (el-Hac, 22/15) buyruğunda da "be"
harfi bu şekildedir.
Buyruğun: Sen hurma
ağacının üzerinde bulunan taze hurmayı kendine doğru silkele, anlamında olduğu
da söylenmiştir.
"Düş(ür)ecektir"
kelimesini şeklindeki okuyuşta iki "te"den birisi "sin"
harfine idğam edilmiştir.
Hamza ise; şeklinde
şeddestz olarak okumuş olup, başkasının "sin" harfine idğam ettiği
"te"yi de hazfetmiştir.
Âsim ise Hafs'ın
rivayetine göre "te" harfini ötreli, şeddesiz ve "kaf" harfini
esreli olarak okumuştur.
İki "te"
harfi izhar edilerek; dîye okunduğu gibi;şeklinde "ya" harfi ile ve
(ondan sonra gelen) "te" harfi(nin "sin" harfine) idğamı
ile
de okunmuştur. Aynca; şeklindeki okuyuşlar
da vardır. "Te" harfi ile okumalarda kasıt hurma ağacıdır,
"ya" harfi ile okumalarda kasıt hurma ağacının kütüğüdür. İşte
toplam dokuzu bulan bu kıraatlerin hepsini de ez-Zemahşerî -Allah'ın rahmeti
üzerine olsun- zikretmiş bulunmaktadır.
"Taze hurma"
kelimesi "sallama" emri üe nasb edilmiştir. Yani sen bu kuru hurma
ağacı kütüğünü sallayacak olursan, üzerine derilmiş taze hurma düşecektir.
Özetle söyleyecek
olursak; bu kelimenin nasb edilme sebebi kıraatlerin manalarına uygun olarak
değişiklik gösterir. Bir seferinde fiil hurma ağacının kurumuş kütüğüne isnad
edilirken, bir seferinde sallamaya, bir diğer seferinde ise hurma ağacının
kendisine İsnad edilmektedir.
"Derilmiş"
buyruğu derilmeye hazır, olgunlaşmış ve yenilebilecek hurma, demektir. Bu da;
"Meyveyi devşirdim, topladım" ifadesinden gelmektedir.
İbn Mes'ud'dan
rivayete göre o "Senin üzerine derilmeye hazır taze ve bernî türünden bir
hurma düşürecektir" diye okumuştur.
Mücahid dedi ki:
"Derümiş taze hurma" ile kastedilen acve türü diye bilinen hurmadır.
Abbas b. el-Fadl dedi
ki: Ben Ebu Amr b. el-Alâ'ya yüce Allah'ın: "Taze hurma" buyruğunun
mahiyeti hakkında soru sordum da o bana: Tam dev-şirilmeye hazır, yenilmeye
elverişli, diye cevap vermiş ve bunu şöyle açıklamıştı. Kuru olmayan, onu
toplamak isteyenin de elini uzattığı zaman uzak düşmeyen demektir. Sahih olan
da budur.
el-Ferrâ dedi ki: İle
eşanlamlı (derilmiş anlamında)dır. O bununla bu kelimenin iki halinin,ile Oun
maktul anlamına; ile un da; yaralı
anlamına gelmesine benzediği kanaatindedir. el-Ferrâ'dan başkası ise şöyle
demiştir: bir tek hurma ağacından koparılıp, bittiği yerden alınmış olan
hurma, demektir. Bunlar (görüşle rine deljl olarak da) şu beyti
nakletmektedirler:
"Verimi pek bol
bahçelerde olgun meyveler ve meyvelerinin Kopartılıp, alınması yakın (yüksekte
olmayan) ağaçların dalları...
îbn Abbas dedi ki: Bu,
içi boşalmış bir hurma kütüğü idi, Bunu sallayınca küıüğün üst taraflarına
baktı, aniden dallarının çıkmış olduğunu gördü. Dallarına baktı, bu sefer
dallardan hurma tomurcuklarının çıktığını gördü. Sonra yeşerdi, arkasından
sarardı, daha sonra kızardı ve yeni olgunlaşmış hurma haline geldi, arkasından
taze hurma oluverdi, Bütün bunlar bir göz açıp kapayıncaya kadar tamamlandı.
Taze hurmalar onun önüne, hem de hiçbir şekilde yara bere almadan dökülmeye
başladı.
[59]
Bazıları bu âyet-i
kerîmeyi şuna delil göstermişlerdir; Rızık her ne kadar kesin ise de, yüce
Allah Âdemoğlunu elinden geldiğince rızık için çalışmakla görevlendirmiştir.
Çünkü o, Meryem (as)a bir mucize vermek için hurma ağacını sallamasını emretti,
Halbuki onu sallamaksızın mucize daha ileri çapta olacaktı.
[60]
Rızkın kazanılması
için çalışma yükümlülüğü ve buna dair emir yüce Allah'ın kullarındaki bir
sünnetidir. Bu -zâhidlik taslayan bir takım cahillerin söylediklerinin aksine-
tevekküle de aykırı değildir. Bu manadaki açıklamalar ve bu husustaki görüş
ayrılıkları da daha önceden geçmiş bulunmaktadır.
Halbuki daha önceden
rızkı kendisine, rızık kazanmak için herhangi bir yola başvurmaksızın
geliyordu. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ze-keriyyâ ne zaman
onun yanma mihraba girdiyse, yanında bir rızık buluyordu." (Âi-İ İmran,
3/37) Doğum yapınca hurma ağacım sallaması emredildi.
İlim adamlarımız
derler ki: Kalbinde hiçbir düşünce yokken Allah da onun bedenini yorulmaktan
kurtardı. Ancak İsa'yı doğurup onun sevgisi kalbinde yer edince iç dünyası da
onun hakkında ve onun durumu ile meşgul olunca, bu sefer rızkını kazanma işini
O'na havale etti ve kulları hakkında geçerli olan sebeblere yapışmak
şeklindeki ilâhî sünnete göre davranmasını emretti. .
Taberî, İbn Zeyd'den
naklettiğine göre İsa (as) annesine; Üzülme, demiş. Annesi ona: Benim kocam da
yok, kimsenin cariyesi de olmadığım halde ve sen benimleyken nasıl olur da
üzülmeyeyim? İnsanlara karşı ileri sürebileceğim herhangi bir mazeretim var mı
ki? "Keşke bundan önce ölseydlm de büsbütün unutulsaydun, dedi" İsa
(as) ona: Ben senin ayrıca konuşmana gerek bırakmayacağım, dedi.
[61]
er-Rabf b, Haysem dedi
ki: Bu âyet-i kerîme dolayısıyla bana göre lohu-sa kadının en İyi yiyeceği taze
hurmadır. Yüce Allah eğer lolvusa kadın için taze hurmadan daha iyi bir şey
olsaydı, şüphesiz onu Meryem'e yedirirdi.
Bundan dolayı da: Ta o
zamandan bu yana lohusalara hurma yedirmek adet olagelmiştir. Tahnîk (yeni
doğmuş çocuğun ağzına çalınan çiğnenmiş az miktardaki hurma) için de böyledir.
Denildiğine göre
kadının doğum yapması zorlaşacak olursa, en iyisi ona taze hurma yedirmektir.
Hastaya da baldan faydalı bir şey yoktur. Bunu da ez-Zemahşerî zikretmiştir.
İbn Vehb dedi ki:
Malik dedi ki: Yüce Allah: "Derilmiş taze hurma" diye buyurmuştur.
Bu da dalındaki hurma meyvesinin altından delinmeksizin ve bozulmaksızın
kendiliğinden olgunlaşması demektir. Dalındaki hurmanın olgunlaşması için böyle
bir uygulama mekruhtur. Malik bununla bu işin, bir meyvenin vaktinden önce
olgunlaşmasını çabuklaştırmak olduğunu ve kimsenin böyle bir iş yapmaya
kalkışmaması gerektiğini, birisi bunu yapacak olursa bu halinin o meyvenin
satılmasını caiz kılmayacağını ve olgunlaşmış olduğu hükmünü taşımayacağını
anlatmak istemiştir. Buna dair açıklamalar daha önceden el-En'âm Sûresi'nde
(6/99. âyet, 6. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah'a hamd olsun.
Talhâ b. Süleyman'dan
rivayete göre o; "Derilmiş" kelimesindeki "cim" harfini
"nûn" harfine tabi kılarak esreli okumuştur. Yani Biz senin için akan
küçük ırmakta ve taze hurmada iki fayda takdir ettik: Bunlardan birisi yiyip,
içmendir. İkincisi ise gönlünün teselli bulması ve ferahlaması-dır. Çünkü
bunların ikisi de mucize idi. İşte yüce Allah'ın: "Artık ye, İç, gözün
aydın olsun" buyruğunun anlamı da budur. Yani sen derilmiş taze hurmadan
ye, akan sudan iç, peygamber olan evladını görmekle de gözün aydın olsun.
"Aydın
olsun" kelimesi "kaf" harfi üstün olarak okunmuş olup cumhurun
kıraati böyledir. et-Taberî ise "kaP harfi esreli olarak okumayı da
nakletmektedir ki; bu Necidlilerin şivesidir. Bu fiilin mûzârisi "kaP
harfi esreli de söylenir, ötreli de kullanılır. "Allah gözünü aydın etti,
onun gözü de aydın o!du" demektir. Bu kelime soğuk anlamına gelen; den
alınmıştır. Diğer taraftan sevinç gözyaşı serindir, keder gözyaşı da sıcaktır.
Bazıları bu görüşün zayıf olduğunu belirterek şöyle demişlerdir: Bütün
gözyaşları sıcaktır. "Allah gözünü aydın etti" ifadesi Allah onun
gözüne karar ve sükun buluncaya kadar sevdiği şeyleri görmeyi nasip etmekle
ona huzur ve sükûn verdi, demektir, "Filan kişi benim gözbebeğimdir,
tabiri ona yakın oimakla benim ruhum huzur ve sükûn bulur, demektir.
eş-Şeybâni der ki:
"Gözün aydın olsun" buyruğu, uyu anlamındadır. Yemeye, içmeye ve
uyumaya onu teşvik etmiştir.
Ebû Amr der ki:
"Allah gözünü aydın etti" ifadesi ona uyku verdi ve uykusuzluğunu
giderdi, demektir.
"Gözün"
temyiz olarak nasb edilmiştir. Bu; "Gönlün hoş olsun" demeye benzer.
Gerçekte fiil, göze ait olmakla birlikte burada fiil göz sahibine nakledilmiş
bulunmaktadır. Gerçek manada fail olan bir kelime ise tefsir (temyiz) olarak
nasb edilmiştir. "Gönlüm hoş oldu, her tarafım yağ doldu, her tarafımdan
ter boşandı" ifadeleri de bunun gibidir. Buna benzer ifadeler pek çoktur.
[62]
"Eğer insanlardan
birini görürsen de ki: Gerçekten ben Rahmana oruç adadım" buyruğu İle
ilgili açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız.
[63]
"GörÜrsen'in aslı
(te'kid ve cezmden önce): şeklindedir. Burada hemze hazfedilip fethası "re"
harfine nakledildiğinden; şekline dönüşmüştür. Daha sonra birinci
"ya" harfi harekeli olduğundan kendisinden önceki harf de meftuh
olduğundan "elife kalb edilmiştir. Bu sefer birisi "ya"dan
"elife dönüşmüş olan harf, diğeri müenneslik "ya "sı olmak üzere
iki sakin harf arka arkaya gelince, iki sakinin arka arkaya gelişi dolayısıyla
"elif" hazfedilince oldu. Sonra da cezm alâmeti olarak
"nün" hazfedildi. Çünkü; "... se" şart edatıdır. ise
sıladır. Geriye; kaldıktan sonra şeddeli te'kid "nûn"u girmiştir. Bu
sebebten de iki sakin arka arkaya geldiğinden te'nis "ya"sı esreli
olmuştur. Çünkü şeddeli "nûn" birisi sakin tılan iki "nun"
demektir. O bakımdan fiil; haline gelmiştir. İbn Düreyd'in şu mtsraında da
böyledir:
"Sen benim
başımın renginin... e benzediğini görüyorsan"
el-Efveh'in şu
mısraında da benzer bir şekilde kullanılmıştır:
"Sen eğer
başımı... küçümsediğini görürsen"
Burada
"nun"un gelmesi; tevtiesi (zemin hazırlaması) dolayısıy-ladır.
Nitekim kasem "lam"ının gelmesi dolayısıyla da böyle bir
"nun" gelir.
Talha, Ebu Ca'fer ve
Şeybe ise; şeklinde "ya" lıar-fini sakin "nûn" harfini
üstün ve şeddesiz olarak okumuşlardır. Ebu'1-Feth, bu şâz bir kıraattir,
demiştir.
[64]
Şanı yüce Allah'ın:
"De ki: Gerçekten ben... adadım" buyruğu şartın cevabını teşkil
etmektedir ki, bunda takdirî bazı ifadeler de vardır. Yani; eğer birisi sana
çocuğun hakkında soru soracak olursa sen: "De ki: Gerçekten ben Rahman'a
oruç* yani konuşmamayı "adadım." Bu şekildeki açıklamayı İbn Abbas
ve Enes b. Malik yapmıştır. Ubeyy b. Ka'b'ın kıraatinde: "Gerçekten ben
Rahman'a konuşmamak suretiyle oruç adadım" şeklindedir. Bu, Enes'ten de
rivayet edilmiştir. Yine ondan "vav"lı olarak; diye okuduğu da
rivayet edilmiştir. İki laFzın (yani rivayetin) farklı oluşu, bu fazlalığın
Kur'ân'ın bir lafzı olarak değil, tefsir olarak zikredilmiş olduğunu
göstermektedir. Burada "savm; oruç" ile birlikte "vav"
harfinin (Enes'ten gelen ikinci rivayette olduğu gibi) getirilmesi halinde, bu
susmanın oruçtan ayrı bir şey olduğunu kabul etmek imkânı vardır. Ancak hadis
ehlinden ve dil ravilerinden gelen ve birbirini destekleyen haberler savmın,
susmanın kendisi olduğu şeklindedir. Çünkü savm, ahkayr mak anlamına gelmektedir.
Susmak (samt) ise konuşmakta uzak durmak anlamındadır.
Bunun bilinen oruç
olduğu da söylenmiştir. Onlar oruçlu oldukları gün işarette bulunmaları
müstesna konuşmamakla da yükümlü idiler. Enes (ra)ın "vav" ile
okuyuşu buna göre açıklanır. Diğer taraftan oruç tuttukları gün konuşmamak
yükümlülüğü adakla birlikte söz konusu olurdu. Nitekim bizim ümmetimizden
herhangi bir kimse Beytullah'a yürüyerek gitmeyi adayacak olursa bu, onun hac
yahut umre kastı ile ihrama girmesini gerektirir.
Bu âyet-i kerîmenin
anlamı şudur: Yüce Allah, Meryem (as)a, Cibril (as) -yahut az önce geçen görüş
ayrılıklarına binaen oğlu- vasıtası ile insanlarla
konuşmaktan uzak durmasını ve bu konuda utanmasının
önlenmesi için de oğluna işi havale etmesini ve böylelikle mucizenin açıkça
ortaya çıkarak, mazur olduğunun kesinlikle ortaya çıkmasını sağlamasını
emretmişti.
Âyetin zahirinden
anlaşıldığına göre âyet-i kerîmede geçen bu lafızları söylemesi, kendisine
mubah kılınmıştı. Cumhurun kabul ettiği görüş budur. Bir kesim de şöyle
demiştir; "De" emri sözlü olarak değil, işaretle bunu anlat demektir.
Zemahşerî der ki: Bu
görüşe göre sefih (şirret) kimselere karşı susmak vaciptir. İnsanların en
zelillerinden birisi de, kendisine karşı şirretlik edecek kendisi gibi şirret
birisini bulamayan şirret kimsedir.
[65]
Hiçbir insanla
konuşmamayı adayan bir kimsenin bu adağı Allah'a yakınlaşma (kurbet)dır. O
bakımdan bu adağını yerine getirmesi gerekir, denilebileceği gibi: Bu bizim
şeriatimizde caiz değildir. Çünkü böyle bir adak hareket alanını daraltır ve
nefse azaptır. Bir kimsenin güneşte ayakta durmayı vb. şeyleri adamasına
benzer. Buna göre bizim şeriatimizde değil de onİa-rın semtinde susmayı adamak
caizdi. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiştir. İbn Mes'ud böyle bir
adakta bulunan kimseye konuşmasını emretmiştir, doğru olan da budur. Çünkü Ebu
İsrail ile ilgili Buhârî'nin İbn Ab-bas'tan rivayet ettiği hadis bunu
gerektirmektedir.[66]
îbn Zeyd ve es-Süddî
der ki: Onların sünnetinde oruç hem yemekten hem de konuşmaktan uzak durmayı
gerektiriyordu.
Derim ki: Bizim oruç
tutmaktaki sünnetimiz (yolumuz) ise çirkin sözler söylemekten uzak durmaktır.
Çünkü Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Sizden herhangi bir kimse oruçlu
olduğu vakit çirkin söz söylemesin, cahillik etmesin. Bir kimse onunla
çarpışmaya yahut onunla sovüşmeye gelirse, o: Gerçek şu ki ben oruçluyum,
desin. "[67]
Yine Peygamber (sav)
şöyle buyurmuştur: "Kim yalan ve kötü söz söylemeyi ve onun gereğince
aniel etmeyi terketmeyecek olursa o kimsenin yemesini, içmesini terketmesine
Allah'ın bir ihtiyacı yoktur. "[68]
27. Onu
taşıyarak kavmine götürdü. "Ey Meryem, gerçekten sen görülmedik bir iş
yaptın" dediler.
28. "Ey Harun'un kardeşi!; Senin baban kötü
bir adam değildi. Anan da ahlâksız bir kadın değildi. "
"Onu taşıyarak
kavmine götürdü." Rivayete göre Meryem (as) gördüğü mucizeler ite mutmain
olarak kalbi yatışıp yüce Allah'ın bu konuda mazeretini açıklayacağını
bilince; kavminden ayrtlıp çekildiği o uzakça yerden oğlunu taşıyarak götürdü.
İbn Abbas dedi ki:
Güneş doğduğu sırada kavminin yanından ayrıldı, öğlen vakti de beraberinde
taşıdığı bir bebek ile yanlarına geldi. Gebe kalması ve doğurması bir gündüzün
üç saati içerisinde tamamlandı.
el-Kelbî dedi ki:
Kavminin farkına varmadığı bir şekilde doğumunu yaptı, lohusalık dolayısıyla
da kırk gün bekledi. Sonra da bebeğini taşıyarak kavminin yanına gitti.
Beraberinde bir bebek bulunduğu halde onu görmelerinden ötürü üzüldüler. Çünkü
yakınları salih bir aile halkı idi. Bu halini tepkiyle karşılayarak:
"Gerçekten sen görülmedik bir iş yaptın" yani bir kimsenin iftira
ortaya atması gibi çok büyük bir şey yaptın "dediler. "
Mücahid dedi ki:
"Pek büyük bir iş"tir. Said b. Mes'ade de: Yani asla görülmedik,
olmadık bir iş yapün demektir, diye açıklanmıştır, ile aynı anlamdadır. Zinadan
olma çocuk da iftira olunmuş, görülmedik bir şey gibidir. (O bakımdan ona bu
sözleri söylediler). Yüce Allah'ın: "Elleri ve ayakları arasında bir
iftira düzüp getirmemeleri" (el-Mümtehine, 60/12) buyruğu: Kocalarından
olmadığı halele, doğurdukları bir çocuğu kocalarının nesebine ilhak etmek kastını
gütmemeleri demektir, "En ileri derecede çalışır, çabalar"
anlamındadır. Ebu Ubey-de der ki: "Hayret edilecek ve çok az rastlanılan
şey" demektir, el-Ahfeş de böyle açıklamıştır, bu kelimenin hayret
edilecek bir şey anlamında olduğunu söylemiştir. (Mastarı olan): ise kesmek
demektir. Adeta harikulade bir iş yahut hayret edilecek ve çok az rastlanılan
bir iş olduğundan, sözü kesen (söylenecek söz bırakmayan) bir İş olduğundan dolayı
bu manada kullanılır.
Kutrub dedi ki: Bu
kelime yeni kaplara verilen addır. Yani sen daha önce hiçbir kimsenin
yapmadığı yeni bir şey yaptın demektir.
"Görülmedik bir
iş" anlamındaki buyruğu Ebu Hayve şeklinde
"ra" harfini sakin olarak okumuştur.
es-Süddî ile Vehb b.
Münebbih dediler ki: İsa (as> beraberinde taşıyarak kavminin yanma
gittiğinde İsrailoğulları haberi birbirinden duydular, erkek ve kadınlarıyla
toplandılar. Kadınlardan birisi onu dövmek üzere el kaldırdı. Yüce Allah onun
vücudunun yarısını kurutu verdi. Bu haliyle oradan taşınıp götürüldü. Bir
başkası kanaatimce bu zina etmiştir, dedi. Derhal yüce Allah onu dilsiz yaptı.
Bu sefer insanlar onu dövmekten, ona el kaldırmaktan yahut onu rahatsız edici
bir söz söylemekten uzak durdular. Önünde alçak sesle ve yumuşak sözlerle
konuşmaya koyuldular. Bunun üzerine: "Ey Meryem! Gerçekten sen
görülmedik" pek büyük "bir iş yaptım, dediler. "
Şair recez vezninde
şöyle demiştir:
"Bana üzerinden
bir yıl geçmiş oldukça adi, güvelenmiş,
Kurtlanmış Hacr
hurması yedirdi.
Sen onu da çok büyük
bir iş kabul ediyordun. "
"Ey Harun'un
kardeşi" buyruğunda geçen "kardeşlik"in anlamı ve "Harun'un
kim olduğu hususunda farklı görüşler vardır.
Bir görüşe göre;
Musa'nın kardeşi olan Harun'dur. Maksat da şudur; Biz seni İbadette Harun gibi
zannediyorduk. Nasıl olur böyle bir iş yaparsın? demektir.
Bir başka açıklamaya
göre: Meryem, Musa'nın kardeşi Harun'un soyundan geliyordu. Ona kardeşlik
suretiyle nisbet edilmiş oldu. Çünkü onun so-yundandır. Nitekim Temimli olan
birisine "Ey Temim'in kardeşi", Araplardan olan birisine "Ey
Arapların kardeşi" denilir.
Bir başka açıklamaya
göre: Onun Harun adında baba bir kardeşi vardı. Çünkü bu isim Musa'nın kardeşi
Harun'un adının bereketinden yararlanmak maksadıyla İsrailoğulları arasında
çokça verilen bir isimdi. İsrailoğullannda da örnek bir kişi kabul ediliyordu.
Bu açıklamayı el-Kelbî yapmıştır.
Bir diğer açıklamaya
göre; burada sözü geçen Hanın, o dönemde salih bir zat idi. Öldüğü günü
cenazesinde hepsi de Harun adını taşıyan kırkbin kişi vardı.
Katade de şöyle
demiştir: O donemde İsrailoğıılları arasında kendisini tamamen yüce Allah'a
veren ve Harun diye bilinen âbid birisi vardı. Meryem'i önceleri onun yolunda
gittiğinden dolayı onun kardeşi olarak andılar. Çünkü o da ma'bedlerin
hizmetlerini görmek üzere vakfedilmişti. Yani, Ey Sali-ha Kadın! Sen böyle bir
iş yapacak birisi değildin.
Ka'b el-Ahbar da
rnü'minterin annesi Aişe (ranha)ın huzurunda şöyle demişti: Meryem, Musa'nın
kardeşi Harun'un kızkardeşi değildi. Aişe (ranha) ona: Yalan söyledin, dedi,
Ka'b ona: Ey mü'minlerin annesi! Eğer Rasûlullah (sav) böyle bir şey demişse
cihetteki o daha doğru söyler, daha iyi bilir. Aksi takdirde ben bildiğim
kadarıyla aralarında altıyüz yıllık bir zaman süresi vardır. Bunun üzerine Âişe
(ranha) sesini çıkarmadı[69]
Müslim'in, Sahih'inde
el-Muğîre b. Şu'be'den söyle dediği nakledilmektedir: Ben Necran'a vardığımda
bana şunu sordular: Sizler "Ey Harun'un kızkardeşi!" diye
okuyorsunuz halbuki Musa, İsa'dan şu kadar, şu kadar yıl öncedir. Rasûlullah
(sav)ın huzuruna gelince buna dair ona soru sordum. Şöyle buyurdu: "Onlar
peygamberlerinin ve kendilerinden önceki salihkrin isimlerini ad olarak
veriyorlardı. "[70] Bu
hadisin Sahih'in dışındaki rivayet yollarının birisinde de şöyle denilmektedir:
Hristiyanlar ona (Muğîre b. Şu'be'ye): Senin arkadaşın Meryem'in Harun'un
kızkardeşİ olduğunu iddia ediyor. Halbuki aralarında altıyüz yıllık bir zaman
vardır, Mıığire ne diyeceğimi bilemedim, dedi ve hadisin geri kalan bölümünü
zikretti.
[71]
Yani burada isimler
arasında bir benzerlik olduğu anlaşılıyor. Bundan da peygamberlerin isimlerini
vermenin caiz olduğu anlaşılmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır,
Derim ki: Sahih hadis
Musa ve İsa ile Harun arasında uzun bir zaman süresi geçtiğini göstermektedir.
ez-Zemahşeri der ki: Musa, Harun ve İsa arasında bin yıi yahutta bundan daha
fazla bir zaman vardı. O bakımdan Meryem (as)ın Musa ile Harun'un kızkardeşi
olduğu düşünülemez. Eğer Musa'nın kardeşi Harun'un kızkardeşi olduğu görüşü
doğru kabul edilecek olursa o takdirde, es-Süddî'nin açıkiadığı şekilde kabul
edilebilir. Yani onun neslinden olduğu için ona böyle denilmiş olabilir. Bu da
bir kabileye mensub olan bir adama: Ey
filanların kardeşi! demeye benzer. Peygamber (sav)ın şu hadisi de bu kabildendir:
"Sudahların kardeşi ezan okumuş bulunuyor. O bakımdan ezanı kim okursa
kamet getirecek olan da odur."[72] Bu
da birinci görüştür.
îbn Atîyye der ki: Bir
kesim şöyle demiştir: O dönemde adı Harun olan fâcir bir kişi vardı, Onu
ayıplamak ve azarlamak maksadı ile onu Harun'a nis-bet ettiler. Bu görüşü
Taberi zikretmiş olmakla birlikte bunu söyleyenin adını vermemiştir.
Derim ki: Bunu
el-Gaznevî, Said b. Cübeyir'den nakletmektedir. Buna göre o ahlâksızlıkta örnek
gösterilecek kadar ileri fâsık bir kişi idi. Ona nisbet edildi. Bunun da
anlamı şudur: Senin baban da, annen de bu türden bir iş yapacak kimseler
değillerdi. Sen nasıl böyle bir şey yaptın.
Bu gibi ifadeler ise
açıkça konuşma seviyesinde ta'riz (üstü kapalı) ifadelerdir. Bize göre bu tür
ifadeler haddi gerektirir.
Yüce Allah'ın izniyle
bu hususa dair görüşler ve açıklamalar en-Nûr Sûresi'nde gelecektir.
Ancak bu son görüşü
sahih hadis reddetmektedir. Hadis bu konuda açık bîr nass'tır. Bunun karşısında
artık kimsenin söyleyecek bir sözü de yoktur. Hadisin sıhhati konusunda da en
ufak bir şüphe söz konusu değildir, Yüce Allah'a hamd olsun.
Amr b. Leca et-Teymî;
"Senin baban kötü bir adam değildi" anlamındaki buyruğu; (
;>-j^îi)lîl âtfü) şeklinde okumuştur.
[73]
29. Bunun
üzerine çocuğa işaret etti. Onlar: "Beşikte bulunan bîr çocuk ile nasıl
konuşuruz?" dediler.
30. Dedi kî: "Ben Allah'ın kuluyum. Bana
kitap vermiş ve beni peygamber kılmıştır.
31.
"Nerede olursam beni mübarek kıldı. Hayatta olduğum sürece namaz kılmamı,
zekât vermemi emretti.
32.
"Beni valideme iyi davranan birisi kıldı. Mütekebbir, bedbaht kılmadı.
33.
"Doğduğum günde, vefatım gününde ve diriltileceğim günde selâm
banadır."
Bu buyruklara dair
açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:
[74]
"Bunun üzerine
çocuğa işaret etti. Onlar: Beşikte bulunan bir çocuk ile nasıl konuşuruz
dediler." (Görüldüğü gibi) Meryem (as) kendisine verilen konuşmama emrine
riayet etmiştir. Bu âyet-i kerimede: "Gerçekten benRah-man'a oruç
adadım" (Meryem 19/26) diyerek konuştuğu kastedilmemiştir. Onun işaret
ettiği ifade edilmiştir. Bununla yüce Allah ona "de" emrini vermekle
işaret etmesini emretmiştir, diyenlerin görüşü de pekiştirilmiş olmaktadır.
Rivayet edildiğine
göre Meryem (as) bebeğe işaret edince, onlar: Bu kadının bizi hafife alması,
bizim İçin zina etmesinden daha ağır bir iştir. Daha sonra da ona dili ile
itiraf ettirmek kastıyla: "Beşikte bulunan bir çocuk ile nasıl
konuşuruz" dediler.
Buradaki: "İdi
(mealde bulunan)" lafzından kasıt mazi değildir. Çünkü beşikte olan
herkes hakkında bu fiti kullanılacak otursa maksat hal-i hazırda onun beşikte
olduğudur.
Ebu Ubeyd ise bu
kelimenin burada zâid (fazla) olduğunu söylemiştir. Şairin şu mısraında olduğu
gibi:
"Bizim şerefli
olan komşularımız..."
Bu kelimenin burada
var olmak ve meydana gelmek anlamında olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah'ın:
"Ödeme zorluğu çekmekte olan birisi ise" (ei-Bakara, 2/280)
buyruğunda olduğu gibi. Buna dair açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır.
İbnu'l-Enbârî der ki:
Bu kelimenin: "Çocuk" kelimesini nasbetmiş iken fazladan geldiğini
söylemek mümkün olmadığı gibi; oluş, meydana geliş anlamını ifade ettiğini
söylemeye de imkân yoklur. Çünkü oluş ve meydana geliş anlamına kullanılmış
olsaydı, burada ayrıca haberine ihtiyaç kalmazdı. Bu gibi durumda mesela;
"Sıcaktır denilir ve bu kadarıyla yetinilir. Doğrusu şudur: "...
an" kelimesi ceza ve "Olan" kelimesi ise muzari fiil anlamındadır.
İfadenin takdiri de
şöyledir: "Beşikte bulunan bir çocukla biz nasıl konuşuruz?" Bu da;
"O; Bağış kabul etmeyen bir kimseye ben nasıl bağışta bulunabilirim?"
ifadesinin; "... kabul etmez birisine... anlamındadır." (Görüldüğü
gibi) mazi bazen şart cümlesinde muzari anlamında kullanılabilir. Yüce
Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi: "Dilerse sana bunlardan daha hayırlı,
altından nehirler akan bahçeler verebilen... Allah, yüceler yücesidir."
(el-Furkan, 25/10) buyruğunda; "tıp: Dilerse..." şart cümlesindeki bu
mazi fiil muzari olarak; takdirindedir.
Yine "her kimin
bana bir iyiliği dokunursa, benden de ona onun misli bir iyilik dokunur" cümlesinde
kullandığımız mazi; şartı, muzari olarak; takdirindedir.
Burada
"beşik"den kasıt denildiğine göre beşiği andıran yüksekçe bir kerevet
idi. Bir başka görüşe göre burada beşik anne kucağıdır. Şöyle de açıklanmıştır:
Yani biz küçük yaşından ötürü beşikte uyutulması gereken bir bebekle nasıl
konuşuruz? İsa (as) onların bu sözlerini duyunca yattığı yerden kendilerine:
"Ben Allah'ın kuluyum* dedi. Buna dair açıklamalar bir sonraki başlığın
konusunu teşkil etmektedir:
[75]
Denildiğine göre İsa
(as) süt emmekte idi. Onların konuştuklarını duyunca süt emmeyi bırakıp yüzünü
onlara çevirip, sol tarafına dayandı ve sağ işaret parmağı ile onlara işaret
edip: "Ben Allah'ın kuluyum" dedi. Böylelikle onun ilk sözleri yüce
Allah'a kulluğunu itiraf etmek, O'nun rubûbiyeü'ni dile getirmek oldu. Bununla
kendisinden sonra kendisi hakkında aşırıya kaçacak olanların kanaatlerini de
reddetmiş oluyordu. Kendisine verdiğini söylediği kitap ise İncil'dir.
Denildiğine göre; o bu
halde iken Allah ona kitabı verdi. Kitabı kavradı ve öğrendi. Ona Âdem'e bütün
isimleri öğrettiği gibi peygamberliği de verdi. Oruç tutar ve namaz kılardı.
Ancak bu, bundan sonraki başlıkta açıklayacağımız üzere son derece zayıf bir
görüştür.
Şöyle de
açıklanmıştır: O benim hakkımda -henüz kitap üzerine indirilmiş iken ezelden
beri bana kitabı vereceği ve beni peygamber kılacağı şeklinde- hüküm
vermiştir. Bu açıklama daha doğru bir açıklamadır.
"Nerede olursam
beni mübarek kıldı." Yani dinde, dine çağırmak ve dini öğretmek
hususlarında beni bereketlerle donattı ve faydalı kıldı. et-Tüs-terî'nin
açıklamasına göre: Beni iyiliği emreden, kötülükten alıkoyan, sapık kimselere
doğru yolu gösteren, mazluma yardım eden, korkup dehşete kapılmış olana kucak
açan kıldı.
"Hayatta olduğum
sürece namaz kılmamı, zekât vermemi emretti." Yani -son olarak aktarılan
ve sahih olan görüşe göre- mükellefiyet yaşına gelip bunları edâ etmek
imkânını bulacağım vakit mutlaka bunları eda edeceğim.
"Hayatta olduğum sürece"
ifadesi zarf olarak nasb mahallin-dedir. Hayatım boyunca... demektir.
"Beni valideme
iyi davranan birisi kıldı." İbn Abbas dedi ki: O "valideme iyi
davranan birisi kıldı" deyip de "anne-babama" demeyince onun yüce
Allah tarafından olduğu bilinmiş oldu.
"Beni
mütekebbir" yani gazaplandtğt vakit vuran, kıran, kendisini büyük ve
azametli gören -denildiğine göre; cebbar (mütekebbir) hiçbir kimsenin kendisi
üzerinde hakkı bulunduğu kanaatini taşımayan demektir-; "bedbaht" yani
hayırdan mahrum, ziyana uğramış "kılmadı," İbn Abbas, annesine karşı
kötü davranan diye açıkladığı gibi, Rabbine isyan eden diye de açıklanmıştır.
Şöyle de açıklanmıştır: O beni emrini terkederek, -İblis emrini terkettiğinde
bedbaht olduğu gibi- beni bedbaht kılmadı.
[76]
Malik b. Enes -yüce
Allah'ın rahmeti üzerine olsun- bu âyet ile iigili olarak der ki:
Kaderiyye'nin aleyhine bu âyet ne kadar da ağır bir delildir! İsa (as) kendisi
hakkında hükme bağlanmış, kaderi haber vermekte, ölünceye kadar olacak şeyleri
bildirmektedir.
İbn Zeyd ve
başkalarından bu âyetin kıssaları çerçevesinde rivayet edildiğine göre; İsa
(as)ın sözlerini işitince kulak kesildiler ve: Şüphesiz ki bu çok büyük bir
iştir, dediler.
Yine rivayet
edildiğine göre İsa (as) bebekken bu âyet-i kerîmeyi konuştu. Sonra
bebeklerin, çocukların hali üzere yaşadı. Nihayet çocukların adeti üzere
yürüdü ve çocukluğunu yaşadı. Onun o dönemdeki konuşması, annesinin temizliğini
açıkça ortaya koymak içindi. Yoksa o yaşta aklı eren bir kişi olarak konuşmuş
değildir. Bu, kıyamet gününde yüce Allah'ın organları konuşturmasına benzer.
Onun konuşmasının bu halden sonra devam ettiği nakledilmediği gibi, bir
günlükken yahut bir aylıkken namaz kıldığına dair bir rivayet de nakledilmiş
değildir. Doğuşu esnasından itibaren küçük yaşta konuşmasının, teşbihinin,
öğüt verip namaz kılmasının devamı söz konusu olsaydı, şüphesiz ki bu gibi
hallerin gizli saklı kalmasına imkân olmazdı. İşte bütün bunlar bu doğrultudaki
görüşün tutarsızlığına delâlet etmekte ve bu görüşü ileri sürenin cahilliğini
açıkça ortaya koymaktadır.
Bu aynı zamanda İsa
(as)ın yahudi ve hristiyanların kanaatlerine muhalif olarak beşikte bir
bebekken konuştuğuna delildir. Buna delil de bütün fırkaların annesine zina
ettiği gerekçesiyle hadd vurulmadığı üzerinde icma etmiş olmalarıdır. Onun
zinadan uzak olduğu gerçeği İsa (as)ın beşikte bir bebek iken konuşması ile
tahakkuk etmiştir.
Bu âyet-î kerîme
namazın, zekâtın, anne ve babaya iyi davranmanın bizden önceki ümmetlere ve
geçmiş nesillere de farz olduğuna delildir. Bu gibi hususlar hükmü sabit ve
değişmez türdendir. Buna dair emirler hiçbir şe-riatte nesh edilmiş değildir,
îsa (as) son derece
mütevazi idi. Ağaç (yaprakları)nı yer, yün ve kıldan dokunmuş elbiseler giyer,
toprak üzerinde oturur. Akşamı ettiği yerde uyurdu, meskeni yoktu. Allah'ın
salât ve selâmı üzerine olsun.
[77]
İşaret söz söylemekle
aynı ayardadır. Sözden anlaşılanı işaret de anlaür. Hern nasıl böyle olmasın
kî? Yüce Allah Meryem (as) hakkında: "Bunun üzerine çocuğa işaret
etti" diye buyurmakta ve orada bulunanlar onun maksadını ve ne demek
istediğini anlayarak: "Beşikte bulunan bir çocuk ile nasıl
konuşuruz" dediler. Buna dair yeterli açıklamalar Âl-i İmran Sûresi'nde
(3/41. âyet, 3- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
[78]
Kuleliler: Dilsizin
zina iftirası da, liân yapması da sahih değildir, derler. Benzeri bir görüş
eş-Şa'bî'den de rivayet edilmiştir. Evzaî, Ahmed ve İshak ta bu görüştedirler.
Onlara göre zina iftirası (kazf) ancak sarih zina tabiri kullanılarak sahih
olur. Onun anlamına gelecek ifadelerle olmaz. Dilsiz bir kimsenin böyle bir şey
söylemesi ise zorunlu olarak mümkün değildir. O halde dilsiz kimse de kâzif
(zina iftirasında bulunan kimse) olamaz. Diğer taraftan zina işareti, helal
veya şüpheli ilişki kurma işaretinden ayırt da edilemez.
Yine bu görüş
sahipleri derler ki: Liân bize göre bir takım şahidliklerdir. Dilsizin
şahidliği ise icma ile kabul edilmez. İbnu'l-Kassar der ki: Onların, zina
iftirası ancak açık ifade ile sahih olur, şeklindeki sözleri Arapça dışındaki
diğer diller ile (yapılması halinde kabul edildiğinden) bâtıldır. Dolayısıyla
dilsizin işareti de böyledir. Dilsizin şahidüği hususunda sözünü ettikleri icma'
iddiası da yanlıştır. Çünkü Malik dilsizin şahidliğinin, işaretinin anlaşılması
halinde kabul edileceğini ve şahidi i k lafzını kullanmanın yerini tutacağını
açıkça ifade etmiştir. Dil ile şahidiikte bulunmaya güç yelirmek halinde ise
şahidlik, ancak lafız ile tahakkuk eder.
İbnu'l Münzir de der
ki: Muhalif görüşü savunanlar dilsizin boşamasının, alış-verişlerinin, vesair
hükümierdeki tasarruflarının bağlayıcı olduğunu kabul ediyorlar. Zina
İftirasında bulunmanın da böyle olması gerekir. el-Mühel-leb dedi kî: Fıkhın
bir çok meselesinde işaret, söz söylemekten daha güçlü bile olabilir. Peygamber
(sav)ın: "Benim peygamber olarak gönderilişim ile kıyamet şu ikisi
gibidirler"[79] hadisi buna örnektir. Biz onun peygamber olarak
gönderilişi ile kıyametin birbirine yakınlığını şehadet parmağı ile orta parmağın
birbirlerine olan yakınlığından anlamaktayız. Aklın icmaı ile kabul ettiğine
göre; gözle görmek haberden daha kuvvetli olduğunun kabul edilmesi, işaretin
bazı konularda söz söylemekten daha güçlü olduğunun da delilidir.
"Doğduğum
günde" yani dünyada -Âl-i İmran Sûresi'nde (3/35-36. âyetler, 8.
başlıkta) geçtiği gibi şeytanın dürtmesinden esenlikteyim diye de
açıklanmıştır.- "Vefatım gününde" yani kabirde "ve diriltileceğim
günde"
yani âhirette
"selâm" yani yüce Allah'tan esenlik "banadır." ez-Zeccac dedi
ki: Bundan önce "selâm", "elif'siz ve "lârrTsız olarak
zikredilmiş idi. O bakımdan bu ikincisinde "es-selâm" şeklinde
"elif ve "lâm"lı olarak zikredilmesi uygun düşmüştür.
Bu üç halin söz konusu
edilmesine gelince dünyada hayatta iken, kabirde ölü iken, âhirette de ölümden
sonra dirilişi halinde bütün bu hallerde kendisine selâm dilemiştir,
el-Kelbînin konu ile ilgili açıklamasının anlamı budur.
Bundan sonra beşikteki
konuşması, çocukların konuşma yaşına ulaşıncaya kadar kesildi.
Katade dedi ki: Bize
anlatıldığına göre İsa (as)ı bir kadın ölüleri diriltiyor,
anadan doğma körü ve abraşı iyileştiriyor ve bir takım
mucizeleri gösteriyor görünce şunları söyledi: Seni taşıyan karna, sana süt
emziren memeye ne mutlu! Bunun üzerine İsa (as) ona şöyle dedi: Yüce Allah'ın
kitabını okuyan, ondaki hükümlere uyan ve gereğince anıe! edene ne mutlu!
[80]
34. İşte
hakkında şüpheye düştükleri Meryem oğlu İsa, hak söze göre budur.
35. Allah'ın
çocuk edinmesi olacak şey değildir. O bundan münezzehtir. Bir işe
hükmettiğinde ona yalnızca; "Ol" der. O da oluverir.
36. Muhakkak
Allah, benim de Rabbîmdir, sizin de Rabbinizdir. O halde yalnız O'na ibadet
edin. Dosdoğru yol budur.
37. Cemaatler kendi aralarında anlaşmazlığa
düştüler. O büyük günde hazır olacaklarından dolayı yay o kâfirlerin haline!
38. Bİze
gelecekleri günde nasıl İşitirler, ne biçim görürler! Fakat zulmedenler bu
günde apaçık bir sapıklık içindedir.
39.
Sen
onları İşin bitlriliverileceği hasret günü ile korkut. Halbuki onlar bundan
gaflet İçindedirler. Onlar hâlâ inanmazlar.
40. Arza re
üzerindekilere elbet Biz mirasçı oluruz ve yalnız Bize döndürülürler.
"İşte... Meryem
oğlu İsa... budur." Yani, Bizim sözünü ettiğimiz kişi, Meryem oğlu
İsa'dır. Onun hakkındaki inancınız böyle olsun. Yahudilerin söyledikleri gibi
siz de; -haşa- o bir zina çocuğudur ve o Yusuf en-Neccar'ın oğludur, demeyin.
Hristiyanların dedikleri şekilde, o bir ilahtır yahut bir ilah oğludur, da demeyin.
"Hak söze
göre" buyruğu ile ilgiii olarak el-Kisaî bu, İsa'nın bir sıfatıdır,
demiştir. Yani hak söz olan Meryem oğlu İsa işte budur. -el-Hakk, aziz ve
ce-lil olan Allah olmakla birlikte- ona: "Allah'ın kelimesi" adı
verildiği gibi "Hak söz" diye de adlandırılmıştır.
Ebu Hatim de; o hakkın
sözüdür, anlamındadır demiştir. İfadenin takdirinin şu şekilde olduğu da
söylenmiştir: Bu sözler hak sözlerdir. İbn Abbas dedi ki: Bu söz İsa (sa)ın
sözü olup o söz haktır, batıl değildir. Burada "söz",
"hakk"a izafe edilmiştir. Bu yönüyle yüce Allah'ın: "(Bu)
kendilerine verilmiş gerçek sözdür." (el-Ahkaf, 46/İĞ) buyruğuna
benzemektedir. Buradaki: “Gerçeğin sözü" ifadesi; "Gerçek söz"
demektir. Yine yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Âhiretyurdu elbette daha
hayırlıdır." (d-En'âm, 6/32) burada da; "Âhiretin yurdu"
(anlamındaki bu ifade); "Âhiret yurdu" takdirindedir.
Âsim ve Abdullah b.
Âmir; şeklinde hal olarak nasb ile okumuştur ki; Ben hak olarak bir söz
söylüyorum demektir. Âmilî ise "bu" anlamındaki işaret isminin
manasıdır. ez-Zeccac ise şöyle demektedir: Burada (söz anlamındaki
"kavi" kelimesi) mastar olup: Ben hak olan sözü söylüyorum, demektir.
Çünkü ondan önceki ifadeler buna delildir.
Bunun bir övgü olduğu
söylendiği gibi, iğrâ (teşvik) anlamında olduğu da söylenmiştir,[81]
Abdullah; şeklinde,
el-Hasen "kaf: harfi ötreli olarak;diye okumuştur. el-En'âm Sûresi'ndeki:
"Sözü haktır, O'nun" (el-En'âm, 6/73) buyruğu da böyledir. (Bu
okuyuşlardaki): şekilleri hep aynı anlamda olup "söz söylemek"
demektir,
jafzı da (korku,
korkmak) böyledir.
"Hakkında şüpheye
düştükleri iFadesi de İsa (as)ın sıfat! arındandır. Yani hakkında şüphe
ettikleri hak söz olan Meryem oğlu İsa budur.
"Şüpheye
düştükleri" lafzı, anlaşmazlığa düştükleri diye de açıklanmıştır.
Abdu'r-Rezzak dedi ki:
Bize Ma'mer, Katade'den, yüce Allah'ın: "İşte hakkında şüpheye düştükleri
Meryem oğlu İsa hak söze göre budur"
buyruğu
hakkında şöyle dediğini haber verdi: İsrailoğulları bir araya gelerek
aralarından dört kişi çıkardılar. Her bir kesim kendi ilim adamını öne sürdü.
Göğe yükseltildiği vakit İsa hakkında tartışmaya koyuldular. Onlardan birisi
dedi ki: O Allah'tır. Yere indi, dirilttiği kimseleri diriltti, öldürdüklerini
öldürdü. Sonra da semaya yükseldi, Bunlara Ya'kubiyye denilir.
Geri kalan üç kişi:
Yalan söyledin, dediler. Arkasından iki kişi üçüncülerine: Sen onun hakkında
görüşünü söyle, dediler. O da şöyle dedi: O, Allah'ın oğludur. Bunlara
Nasturîler denilir.
Geri kalan iki kişi:
Sen de yalan söylüyorsun, dediler.
Daha sonra diğer iki
kişiden birisi ötekine: Sen onun hakkında ne dersin, diye sordu. O da: O, üçün
üçüncüsüdür, Allah bir ilâhtır, o da bir ilahtır, annesi de bir ilâhtır, dedi.
Bunlar Hristiyanların hükümdarları olan İs rallilerdir.
Dördüncüsü de: Yalan
söylüyorsun dedi. Aksine o Allah'ın kulu, Rasûlü, ruhu ve kelimesidir. Bunlar
ise müslümanlardır. -Onun (Katade'nin) dediğine göre -bu dört kişiden her
birisine uyanlar oldu. Bunlar birbirleriyle çarpıştılar. Müslümanlara karşı
üstünlük sağlandı. İşte yüce Allah'ın: "İnsanlar arasından adaletle
emredenleri öldürenlere..." (Al-i İmran, 3/21) buyruğu buna işaret
etmektedir. Katade dedi ki: İşte yüce Allah'ın (burada) haklarında
"cemaatler kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler" buyruğunda
kastettiği kimseler bunlardır. İsa (as) hakkında ihtilâfa düştüler ve ayrı
ayrı cemaatlere bölündüler. Yüce Allah'ın: "Hakkında şüpheye düştüğünüz"
şeklindeki Ebu Abdu'r-Rahmtın es-Sülemî'nin ve başkalannın "te" harfi
ile kıraatinin manası budur.
İbn Abbas dedi ki:
Meryem'in amcasının oğlu Meryem'i oğlu ile birlikte Mısır'a alıp götürdü.
Şerrinden korktukları hükümdar ölünceye kadar orada oniki yıl kaldılar. Bunu
el-Maverdî nakletmektedir.
Derim ki: Gördüğüme
göre Mısır Tarihinde ve İncil'de şunlar zikredilmektedir: Göründüğü gibi Mesih
(as) Beyt Lahm'da dünyaya geldiği sırada Hi-rodos hükümdar idi. Yüce Allah
rüyada Yusuf en-Neccar (marangoz Yusuf)'a şunu vahyetti: Kalk bu çocuğu
annesiyle beraber al, onu Mısır'a götür. Benim sana söyleyeceğim vakte kadar
orada kal. Çünkü Hirodos İsa'yı öldürmek için takib ettirmeyi kararlaştırmış
bulunuyor, Yusuf uykudan uyandı. Rab-binin emrini yerine getirdi. Mesih (as)ı
ve annesi Meryem'i alıp Mısır'a geldi. Mısır'a geldiği sırada Kahire'nin dış
taraflarında bulunan el-Belesan kuyusu yakınlarında konakladı. Meryem (as)
elbiselerini o kuyunun başında yıkadı. Belesan (pelesenk, balsam, mürver)
sadece o bölgede yetişir. Hristiyanların vaftiz yağına karıştırılan yağ da
buradan çıkartılır. Bundan dolayı Mısırlılar döneminde tek bir şişesinin pek
büyük bir değeri vardı. Mesela Konstantiniye
(İstanbul), Sicilya, Habeşistan, Nûbe (Yukarı Sudan), Frank hükümdarları ve
diğer hükümdarlara Mısır hükümdarları tarafından böyle bir hediye gönderildiği
vakit oldukça üstün bir değere sahip hediye olarak kabul ediliyordu. Değerli
bütün hediyelerden daha çok bu hediyeyi seviyorlardı. İşte bu yolculuk
esnasında Mesih, Eşmunin ve şu anda el-Muhraka diye bilinen Kaskam'a kadar
geldi. Bundan dolay! hristiyanlar burayı şu ana kadar ra'zim ederler ve Fısh
bayramında buraya her yerden gelirler. Çünkü burası Mesih'in Mısır
topraklarında vardığı son noktadır. Buradan Şam'a (Suriye'ye) dönmüştür.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
[82]
"Allah'ın çocuk
edinmesi olacak şey değildir.* Yani Allah için böyle bir şey gerekmez ve imkânsızdır.
Bu buyruktaki: Söz
için bir sıladır. Yani hiçbir çocuk edinmemiştir. ise nin ismi ref
konumundadır. Yüce Allah'a çocuk edinmek yakışmaz. Çocuk edinmek O'nun
sıfatlarından değildir, demektir. Arkasından onların bu iddialarından zatmı
ten2ih ederek: "O bundan" yani çocuğu bulunmasından
"münezzehtir* diye buyurmaktadır.
"Bir işe
hükmettiğinde ona yalnızca: Ol, der. O da oluverir." Buna dair
açıklamalar el-Bakara Sûresî'nde (2/117. âyet, 3. başlıkta) yeterlice geçmiş
bulunmaktadır.
[83]
"Muhakkak, Allah
benim de Rabbimdir, sMn de Rabbînizdir." Medineli-ler, İbn Kesir ve Ebu
Amr üstün ile; (jO şeklinde, Kûfeliler ise yeni bir ifade başlangıcı olmak
üzere hemzeyi esreli okumuşlardır. Ubeyy'in arada: "Dedi ki: Ben Allah'ın
kuluyum" buyruğuna atfeden "vav" olmaksızın şeklindeki okuyuşu
buna delildir.
Üstün okuyuş ile
ilgili bir takım görüşler vardır:
1. Halil ve
Sibeveyh'in görüşüne göre anlarm "Ve çünkü Allah benim de Rabbimdir,
sizin de Rabbinizdir" şeklindedir. Aynı şekilde; "Şüphesiz ki
mescidler de Allah'a mahsustur'1 (el-Cin, 72/18) buyruğunda da böyledir. O
halde burada: onlara göre nasb ma-hallindedir.
1. el-Ferrâ
"lam"ın hazfedilmesi esası üzere cer mahallinde olmasını caiz kabul
ettiği gibi;
3. "Ve
bana hayatta olduğum sürece namazı, zekâtı ve; "
Allah'ın benim de
Rabbim, sizin de Rabbiniz olduğunu tavsiye etti" anlamında cer mahallinde
olmasını caiz kabul ettiği gibi; cer mahallinde olacağını da kabul etmiştir.
4. e!-Kisaî de şu anlamda ref mahallinde
olmasını uygun görmüştür: "Durum şu ki, Allah benim de Rabbimdir, sizin de
Rabbinizdir."
5. Bu
hususta beşinci bir görüş daha vardır ki, o da şudur: Ebu Ubeyd'in naklettiğine
göre bu görüş, Ebu Amr b, el-Ala'ya aittir. Buna göre bu buyruk; "Ve
muhakkak Allah benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir diye hükmetti"
anlamındadır. Buna göre bu, yüce Allah'ın; "Bir işe hükmettiğinde"
buyruğundaki; "İşe" buyruğuna atfedilmiştir. Yani yüce Allah bir işe
hükmettiğinde.., ve muhakkak Allah... diye hükmetti, demektir. Ancak gerek bu
takdire göre gerekse de üçüncü takdire göre bununla (durak yaptıktan sonra
okumaya) başlanılmaz. Geri kalan diğer şekillere göre başlangıç caizdir.
"O halde yalnız
O'na ibadet edin. Dosdoğru yol" hiçbir eğriliği bulunmayan dosdoğru din
"budur."
[84]
"Cemaatler kendi
aralarında anlaşmazlığa düştüler" buyruğunda; zaiddir. Cemaatler kendi
aralarında ihtilâf ettiler, demektir. Katade; Birbirleriyle ihtilâf ettiler
demektir, diye açıklamıştır.
Kitap ehline mensub
çeşitli fırkalar İsa (as)ın durumu hakkında anlaşmazlık içerisindedirler.
Yahudiler ona dil uzatmak ve onun büyücü olduğunu ileri sürmekle,
hristiyaniarın Nasturi fırkası o Allah'ın oğludur demekle, Melkâ-riîler üçün
üçüncüsüdür, Yakubîler Allah'ın kendisidir; demekle ihtilâfa düşmüşlerdir.
Hristiyanlar agırıya kaçtılar, ifrata düştüler, yahudiler kusur ile tefrite
düştüler. Buna dair açıklamalar daha önceden en-Nisâ Sûresi'nde (4/171. âyetin
tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
İbp Abbas da dedi ki:
Burada "ahzâb (cemaatler)"den kasıt, Peygamber (sav)a karşı ayrı
gruplar halinde duran ve onu yalanlayan müşriklerdir.
"O büyük günde*
kıyamet gününde "hazır olacaklarından" o günü göreceklerinden
"dolayı vay o kâfirlerin haline!"
Hazır olmak"
mastar anlamındadır. Hazır olmak (şuhûd), hazır bulunmak demektir. Onların
hazır bulunmalarının kastedilmiş olması muhtemeldir. Hazır olmanın zarfa (güne)
izafe edilmesi ise, hazır oluşun o günde gerçekleşeceğinden ötürüdür. Nitekim;
"Filan günü savaşmaktan ötürü, filan kişinin vay haline!" tabiri o
günde hazır bulunmasından dolayı vay haline, demektir.
"Hazır olmak
(anlamındaki "meşhed" kelimesinin) mahlukatın görecekleri ve tanık
olacakları yer anlamında olduğu da söylenmiştir. Nitekim insanların kendisinde
hasredilip toplanacakları yere Mahşer denilmesi de böyledir.
Şöyle de açıklanmıştır:
Danışmak maksadıyla bir araya toplanarak Allah'ı inkâr ve: Allah üçün
üçüncüsüdür, görüşü üzerinde söz birliği ettikleri büyük toplantıda bir araya
gelmelerinden ötürü kâfirlerin vay haline!
[85]
"Bize gelecekleri
günde nasıl İşitirler, ne biçim görürler!" buyruğu hakkında: Ebu'l-Abbas
dedi ki: Araplar bu tür ifadeleri teaccub (hayret) halinde kullanırlar.
Mesela; dedikleri zaman; bu Zeyd ne biçim işitir, ne biçim görür! demek
isterler. O bakımdan bunun manası, onların bu hallerine peygamberlerinin
hayret etmesi gerektiğine dikkat çekmektir.
el-Ketbî der ki:
Kıyamet gününde şanı yüce ve mübarek olan yüce Allah, İsa (as)a:
"İnsanlara: Allah'ı bırakıp da beni ve anamı iki ilâh edinin, diye sen mi
söyledin?" (el-Mâide, 5/116) diyeceği Kıyamet gününde onlardan daha ileri
derecede İşiten ve gören hiçbir kimse olmayacaktır.
Buradaki
"işttme"nin itaat etmek anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani o
günde onlar yüce Allah'a ne kadar da itaal edeceklerdir, demek olur.
"Fakat o
zulmedenler bu günde" yani dünyada "apaçık bir sapıklık
içindedir." Kişinin kendisi gibi bir anneden doğmuş, yemiş, içmiş,
ihtiyacını karşılamış ve bir takım şeylere gerek duymuş bir kimsenin ilâh
olduğuna inanmasından daha büyük bir sapıklık var mıdır? Bu vasfa sahip olan
bir kimse hiç şüphesiz kördür, sağırdır ama âhirette azabı göreceği vakit işitecektir
ve görecektir. Fakat bunun ona faydası olmayacaktır. Bu anlamdaki açıklamaları
Katade ve başkaları yapmıştır.
[86]
"Sen onları İşin
bitirilivereceği hasret günü Ue korkut." Abdullah b.
Mesud'dan şöyle dediği rivayet olunmuştur: Cehenneme
girip de cennette elinden kaçırdıkları için kendisine hasretler çekeceği bir
köşkü bulunmayan hiçbir kimse yoktur. Bir diğer açıklamaya göre: Amel defteri
sol tarafından verileceğinde hasret çekilecektir,
"İşin
bitiriliverileceği" yani hesabın bitirilip cennetliklerin cennete, cehennemliklerin
de ateşe sokulacakları vakit, demektir.
Müslim'in, Salih'inde
Ebu Said el-Hudri (ra)dan şöyle dediği kaydedilmektedir: Rasûlullah (sav)
buyurdu ki: "Cennetlikler cennete, cehennemlikler de cehenneme girdikten
sonra kıyamet gününde ölüm adeta siyah karışımı, beyaz renkli bir koçmuş gibi
getirilecek. Cennet ile cehennem arasında durdurulacak. Ey cennetlikler! Bunu
tanıyor musunuz? diye sorulacak. Kafaların! kaldırıp, boyunlarını uzatarak
bakacaklar ve: Evet bu ölümdür, diyecekler. (Ebu Said devamla): Dedi ki:
-Sonra: Ey cehennemlikler! denilir. Bunu tanıyor musunuz? Onlar da kafalarını
kaldırıp, boyunlarını uzatarak bakacaklar ve: Evet bu ölümdür, diyecekler.- (Ebu
Said) dedi ki: -Bu sefer verilen emir üzerine- o koç kesilecek. Sonra şöyle
denilecek: Ey cennetlikler! Artık ebedisiniz. Ölüm diye bir şey olmayacaktır
ve ey cehennemlikler! Artık ebedisiniz. Ölüm olmayacaktır. -Sonra Rasûlullah
(sav): "Sen onları işin bit irili-vereceği hasret günü ile korkut. Halbuki
onlar bundan gaflet İçindedirler. Onlar hâlâ İman etmezler" buyruğunu
okudu."[87] Hadisi Bunârî bu manada
îbn Ömer'den, İbn Mâce Ebu Hureyre'den, Tirmizî de Ebu Said'den mer-fu olarak
rivayet etmiş ve hakkında: Hasen, sahih bir hadistir demiştir.
Biz bunu
"et-Tezkire" adlı eserimizde zikrettik ve orada bu hadis ve ayetler
gereğince kâfirlerin cehennemde ebediyyen kalacaklarını beyan ettik. Bu
açıklamalarımız da: Gazap sıfatı kesintiye uğrar (son bulur.) İblis ve ona uyan
Firavun, Haman, Karun ve bunlara benzer kâfirler cennete gireceklerdir,
diyenlerin kanaatlerini reddetmek üzere zikrettik.
[88]
"Arza ve
üzerindekilere elbet Biz mirasçı oluruz." Yani orada sakin olanları Biz
öldürürüz ve ona Biz mirasçı oluruz.
"Ye" kıyamet
gününde "yalnıa; Bize döndürülürler." Herkese amelinin kar-şıhğını
veririz. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Hicr Sûresi'nde (15/23. âyetin
tefsirinde) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.
[89]
41. Kitapta
İbrahim'i de an. O son derece doğru sözlü bîr peygamberdi.
42. Hani
babasına: "Babacığım, demişti. İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası
olmayan şeye niçin ibadet edersin?
43-
".Babacığım, ilimden sana gelmeyen bana geldi. Bana uy ki seni dosdoğru
yola ileteyim.
44. "Babacığım,
şeytana İbadet etme! Muhakkak şeytan Rahmana âsi olmuştur.
45.
"Babacığım, doğrusu Rahman'ın azabı sana dokunur da şeytanın velisi
olursun diye korkarım."
46. Dedi ki;
"Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer
vazgeçmezsen seni mutlaka taşlarım. Uzun bir süre benden uzaklaş, yanımdan
git!"
47. Dedi ki:
"Selâm olsun sana. Ben, Rabbimden senin İçin mağfiret İsteyeceğim. Çünkü
Rabbim bana gerçekten merhametli ve lütufkârdır.
48.
"Ben sizi de, sizin Allah'tan başka taptıklarınızı da terkediyorum.
Yalnız, Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle bedbaht olmayacağımı ümit
ederim."
49. İbrahim
onları ve onların Allah'tan başka taptıklarını terkedin-ce Biz ona İshak'ı ve
Ya'kub'u bağışladık. Onların hepsine peygamberlik verdik.
50. Ve Biz onlara rahmetimizden bağışladık ve
onlara doğruyu söyleyen yüce bir dil verdik.
"Kitapta
İbrahim'i de an. O son derece doğru sözlü bir peygamberdi."
Yani sana indirilen
kitab olan bu Kur'ân-ı Kerîm'de İbrahim'in de kıssasını, haberini oku.
"Son derece doğru
sözlü (sıddîk)"ın anlamına dair açıklamalar daha önceden en-Nisâ
Sûresi'nde (4/69-70.âyet, 1.başlıkta) sıdkın türediği kökü (iştikakı) ile
ilgili açıklamalar da Bakara Sûresi'nde (2/23-âyetin tefsirinde) geçtiğinden
dolayı burada tekrarlamaya gerek yoktur.
Âyet-i kerîmenin
anlamı sudun Ey Muhammedi Kur'ân-ı Kerîm'de İbrahim'in durumunu da onlara oku.
Çünkü onun soyundan geldiklerini biliyorlar. Şüphesiz ki o hanîf bir mü si
umandı, Allah'a denk tuttuğu ortaklar koşmuyordu. Bunlar ne diye Allah'a ortak
koşuyorlar1' O, yüce Allah'ın: "Kendini bilmezden başka kim İbrahim'in
dininden yüz çevirebilir?" (el-Baka-ra, 2/130) buyruğunda dile getirdiği
gibidir,
"Hani
babasına" önceden de (el-A'raf, 7/74. âyetin tefsirinde) geçtiği gibi
Âzer'e "babacığım, demişti." Bu lafza dair açıklamalar da Önceden
Yusuf Sûresi'nde (12/4. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"İşitmeyen,
görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeye* putları kastediyor. "Niçin
ibadet edersin?" İbadet etmenin sebebi nedir?
"Babacığım,
İlimden sana gelmeyen" Allah'a kesin inanış, onu biliş, ölümden sonra
neler olacağı, Allah'tan başkasına ibadet edenlerin azap göreceğine dair
bilgiler, "bana geldi. Bana" seni kendisine davet ettiğim şeylere
"uy ki, seni dosdoğru yola ileteyim." Kurtuluşun kendisiyle gerçekleşeceği
dosdoğru dini göstereyim.
"Babacığım,
şeytana ibadet etme!" Onun sana emrettiği küfür ve İnkârda ona uyma.
Çünkü masiyet hususunda herhangi bir şeye veya kimseye itaat eden ona ibadet
etmiş olur.
"Muhakkak şeytan
Rahman'a âsi olmuştur* buyruğundaki; in fazladan gelmiş bir sıla olduğu
söylendiği gibi; "Oldu" anlamında olduğu da söylenmiştir. Hal
(isyankârdır) manasına geldiği de söylenmiştir. Yani o Rahman'a karşı
isyankârdır. Asi ile aynı anlamdadır. Bunu el-Kisaî söylemiştir.
"Babacığım"
eğer şimdiki halin üzere ölecek olursun "doğrusu Rah-mân'ın azabı sana
dokunur da şeytanın velisi" ateşte onunla beraber "olursun diye
korkarım."
"Korkanm",
bilirim anlamına da kullanılır. Aslî manası üzerinde de kullanılmış olabilir. O
takdirde anlam şöyle olur: Ben küfrün üzere öleceksin de ilâhî azaba
çarptırılacaksın diye korkarım.
"Dedi ki: Ey
İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan" onları bırakıp başkalarına yönelmek
suretiyle "yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen seni mutlaka taşlarım."
el-Hasen dedi ki: Taşa tutanm, ed-Dahhak ise sözlü olarak seni taşlarım yani
sana söver ve sayarım. İbn Abbas; seni döverim diye açıklamışlardır. Senin iç
yüzünü, durumunu açıklarım, diye de açıklanmıştır.
"Uzun bir süre
benden uzaklaş, yanımdan git." İbn Abbas dedi ki: Yani benden sana kötü
bir şey isabet etmeden, şeref ve haysiyetini kurtarmış olarak beni terket,
benden uzaklaş. Taberî de bunu tercih etmiştir.
Uzun bir süre"
İfadesi buna göre İbrahim (as)den haldir. el-Hasen ve Mücahid, bu kelimenin
uzun bir süre anlamında olduğunu söylemişlerdir. e!-Mühelhü"in şu
beyitinde de bu anlamdadır:
"Ölümü
dolayısıyla sapasağlam dağlar bile parçalandı, Dul kadınlar onun için uzun bir
aüre ağladı."
el-Kisaî dedi ki:
"Uzun süre ondan ayrılıp, uzaklaştım" denilir. Bu açıklamaya göre
kelime zarftır. Uzun bir dönem, uzun bir süre anlamındadır.
"Dedi ki: Selam
olsun sanal" İbrahim (as) ona kötü bir şekilde karşılık vermedi. Çünkü
kâfir olması dolayısıyla onunla savaşmakla emrolunma-mıştı. Cumhurun kanaatine göre
kasıt burada selâmlaşmak anlamında bu sözü söylemeyip onu terkedip, bırakmak
anlamı ile silm yapmak (barış yapmak)tır.
Taberî dedi ki: Benden
yana emin ol, demektir. Bu açıklamaya göre kâfire öncelikle selâm verilmez.
en-Nekkaş, dedi ki:
Burada halîm (kötülüklere tahammül eden) bir kimsenin, sefih (beyinsiz,
şirret) bir kimseye nasıl hitap edeceği gösterilmektedir. Yüce Allah'ın:
"Cahiller onlara kitap ettiklerinde onlar: Selâm, derler."
(el-Furkan, 25/63) buyruğunda olduğu gibi.
Kimisi de ona; "Selâm
olsun sana" demesi, ayrılma maksadıyla bir selamlaşmadır, demişlerdir.
Bunlar kâfire hem selâm vermeyi ve ondan ünce selâm vermeyi caiz kabul
etmişlerdir.
İbn Uyeyne'ye: Kâfire
selâm vermek caiz midir? diye sorulmuş. O: Evet, demiştir. (Çünkü) Yüce Allah:
"Sizinle din hususunda savaşmamış, sizi yurtlarınızdan çıkarmamış
olanlara iyilik yapmanızı ve onlara adaletli davranmanızı Allah size
yasaklamaz. Çünkü Allah adaletli davrananları sever." (el-Mümtehine, 60/8)
diye buyurduğu gibi; "İbrahim de ve onunla beraber olanlar da sisin için
gerçekten uyulacak güzel bir örnek vardır." (el-Mümtehine, 60/4) diye
buyurmuştu. İbrahim de babasına: "Selâm olsun sana" demişti.
Derim ki: Âyet-i
kerîmeden anlaşılan kuvvetli görüş, Süfyan b. Uyeyne'nin dediğidir. Ancak bu
hususta sahih iki hadis vardır. Ebu Hureyre'nin rivayetine göre Rasûlullah
(sav) şöyle buyurmuştur: "Yahudi ve hristiyanlara öncelikle siz selâm
vermeyiniz. Onlardan herhangi birisi ile yolda karşılaşacak olursanız onu yolun
en dar tarafından geçmek zorunda bırakınız." Bu hadisi Buhârî ve Müslim
rivayet etmiştir.[90]
Yine Buhârî ve
Müslim'de Üsâme b, Zeyd'den gelen rivayete göre Peygamber (sav), el-Hâris b.
el-Hazrecoğulları (diyarı)nda bulunan Sa'd b. Ubâde'yi rahatsızlığı dolayısıyla
ziyaret etmek üzere terkisine de Üsâme b. Zeyd'i bindirmiş olarak, altında
Fedek mamulü bir kadifenin bulunduğu, bunun da üzerinde bir semeri bulunan bir
eşeğe binmiş idi. -Bu Bedir vakasından önceydi- Müslümanlarla putlara tapan
müşriklerden ve yahudilerden oluşan kimselerin oturduğu bir yerden geçti.
Aralarında Abdullah b. Ubeyy b, Selûl da vardı. Yine o mecliste Abdullah b.
Revâha da bulunuyordu. Bineğin çıkardığı toz-toprak mecliste oturanlann
üzerine gelince, Abdullah b. Ubey, elbisesi ile burnunu örttü, sonra da şöyle
dedi: Üzerimize toz çıkarmayınız. Peygamber (sav)da onlara selâm verdi...[91]
Birinci hadis
kâfirlere ilk olarak selâm vermeyi terk etmek gerektiğini ifade etmektedir.
Çünkü selâm bir ikramdır. Kâfir ise ikrama ehil değildir.
İkinci hadis ise bunun
caiz olduğunu göstermektedir. Taberî dedi ki: Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği
hadis Üsame'nin rivayet ettiği hadise karşı gösterilemez. Çünkü bu hadislerin
biri diğerine muhalif değildir, Zira Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği hadis
genel bir mana ifade eder. Üsame'nin rivayeti ise anlamının hususî olduğunu
ortaya koymaktadır.
en-Nehaî dedi ki: Bir
yahudi yahut bir hristiyanın yanında göreceğin bir ihtiyacın varsa ona ilk
olarak selâm verebilirsin. Bununla Ebu Hureyre'nin: "İlk olarak siz onlara
selâm vermeyiniz" diye rivayet ettiği hadisin üzerimizdeki bir hakkı
yerine getirmek yahut onlar nezdinde görmeniz gereken bir ihtiyatınızın
bulunması, arkadaşlık, komşuluk ya da yolculuk hakkı gibi onlara öncelikle
selâm vermenizi gerektirecek bir sebebin bulunmaması hali için söz konusu
olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır.
Taberî dedi ki:
Seleften onların kitab ehli olan kimselere selâm verdiklerine dair rivayetler
gelmiştir. İbn Mes'ud da yolda beraber yolculuk yaptığı bir dihkan'a (eski
İranlı toprak ağası) bu şekilde davranmıştır.
Alkame dedi ki: Ben
ona ey Abdu'r-Rahman'ın babası, onlara bizim tarafımızdan öncelikle selâm
verilmesi mekruh değil mi? diye sordum. O, evet öyledir ama arkadaşlık hakkı
vardır, dedi.
Ebu Usame evine gitti
mi yolda müslüman olsun, hristiyan olsun, küçük olsun, büyük olsun kime
rastlarsa hepsine selâm verirdi. Bu hususta ona soru sorulunca şöyle cevap
verdi: Bize selâmı yaymamız emrolunmuştur.
el-Evzaî'ye bir
kâfirin yanından geçip ona selâm veren müslümanın durumu hakkında soruldu. O şöyle
dedi: Eğer selâm verecek olursan senden önceki salih kimseler de selâm
vermiştir. Şayet vermeyecek olursan yine senden önceki salihler de selâm
vermeyi terketmişlerdir.
Hasen el-Basrî'den
şöyle dediği rivayet edilmiştir: Müslümanların da, kâfirlerin de bulunduğu bir
meclise tığrarsan onlara selâm ver.
Derim ki: Birinci
görüşün sahipleri deül olarak selâmın bir tahiyye (selamlaşma) anlamında
olduğu ve bu ümmete has olduğunu delil gösterirler. Çünkü Enes b. Malik yoluyla
gelen hadiste Rasûluliah (sav)ın şöyle buyurduğu kaydedilmektedir:
"Şüphesiz yüce Allah benim ümmetime onlardan Önce hiç kimseye vermediği
üç hususiyet vermiştir: Biri selâmdır ki bu cennetliklerin
selamlaşmalarıdır." Bu hadisi et-Tİrmizî el-Hakîm rivayet etmiştir.[92]
Senedi ile birlikte el-Fatiha Sûresi'nde (amin bahsi, 8. baslıkta) geçmiş bulunmaktadır.
Yine yüce Allah'ın: "Rabbimden senin için mağfiret isteyeceğim"
buyruğunun anlamına dair açıklamalar da geçmiş bulunmaktadır.
Âyet-i kerîmede
"selâm" kelimesinin merfu gelmesi mübtedâ olduğundan doiayıdır. Nekre
olmakla birlikte caiz oluşunun sebebi, tahsis edilmiş bir nekre oluşundan
dolayıdır. O bakımdan marifeye benzemektedir.
"Çünkü Rabbim
bana gerçekten merhametli ve lütufkârdır" buyruğunda geçen
"Merhametli ve lütufkâr" (anlamı verilen kelime): Oldukça ileri
derecede lütuf ve ihsanda bulunan demektir. Birisine iyilikte bulunmayı
anlatmak üzere; denilir.
el-Kisaî der ki:
"Bana iyilikte bulundu, lütfetti" denilir. el-Ferrâ der ki:
"Çünkü Rabbim bana gerçekten merhametli ve lütufkâr-dır" buyruğu,
kendisine dua ettiğim vakit duamı kabul eden, herşeyi bilen lütufkârdır
demektir.
[93]
"Ben sizi de,
sizin Allah'tan başka taptıklarınızı da terk ediyorum" buy-rıığundaki
"terketmek (uzlet)" ayrılmak demektir. Bu lafza dair açıklamalar daha
önceden el-Kehf Sûresi'nde (18/16. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"Rabbime dua
etmekle bedbaht olmayacağımı ümit ederim" buyruğu şöyle açıklanmıştır: O
bu duası ile yüce Allah'ın kendisine kendileri ile güç kazanacağı ve kavminden
ayrıldığından ötürü yalnızlık çekmesini önleyecek şekilde aile ve çoluk-çocuk
bağışlamasını murad etmiştir. Bundan dolayı (bir sonraki âyette) şöyle
buyurmaktadır:
"İbrahim, onları
ve onların Allah'tan başka taptıklarını terkedince Biz ona İshak'ı ve Ya'kub'u
bağışladık." İbn Abbas ve başkalarından nakledildiğine göre; Biz onun
yalnızlığını evlat bağışlamakla giderdik, ona teselli verdik.
Ümit eder"İn şuna
delil olduğu söylenmiştir: Kul hiçbir zaman gelecekte Rabbini tanımaya devam
edip etmeyeceği konusunda kesin bir şey söylememelidir. Bununla babasının
hidayet bulması için dua ettiği de söylenmiştir. "Ummak, ümit etmek"
anlamını veren bu lafız, şüphe ifade eder. Çünkü babasına yaptığı bu duanın
kabul edilip edilmeyeceğini bilmiyordu. Ancak birinci açıklama daha kuvvetlidir.
"...Ve onlara
doğruyu söyleyen yüce bir dil verdik." Yani onlardan güzel övgülerle söz
ettik. Çünkü bütün diller onlardan güzelce söz etmektedir. "Dil
(anlamındaki lisan)" kelimesi hem müzekker hem müennes olarak kullanılabilir.
Buna dair açıklamalar da daha önceden (Âl-i İmran, 3/78. âyetin tefsirinde)
geçmiş bulunmaktadır.
[94]
51. Kitapta
Musa'yı da an. O ihlâsa erdirilmiş bir rasûl ve bir peygamberdi.
52. Bil ona
Tûr'un sağ tarafından seslendik ve onu kendimize yaklaştırarak özel bir şekilde
konuştuk.
53. Ona
rahmetimizden kardeşi Harun'u peygamber olarak bağışladık.
"Kitapta Musa'yı
da an." Yani Kur'ân-ı Kerîm'den onlara Musa kıssasını da oku.
"O" Rabbine ibadetinde riyakarlık yapmayan "ihlâsa erdirilmiş
bir rasûl ve bir peygamberdi."
"İhlâslı
ibadetinde riyakârlık yapmayan" demektir. Kûfeliler, "lam"
harfini üstün olarak okumuşlardır. Biz onu ihlâslı ve onu seçilmişlerden
kıldık, anlamına gelir.
"Bİz ona Tur'un
sağ tarafından" yani Musa'nın sağ tarafından "seslendik." Cuma
gecesi onunla konuştuk. Sesin cihetinden geldiği ağaç, Musa, Meci-yen'den
Mısır'a doğru giderken dağın yan tarafında ve Musa'nın sağında bulunuyordu. Bu
açıklamayı Taberî ve başkaları yapmıştır. Çünkü dağların sağı da olmaz, solu
da olmaz.
"Ve onu kendimize
yaklaştırarak özel bir şekilde konuştuk" buyruğun-daki; "Özel bir
şekilde konuştuk" kelimesi hal olarak nasb edilmiştir. Yani, Biz onunla
(arada bir vasıta) olmaksızın konuştuk. Şöyle de açıklanmıştın Mevkiinin
yakınlaşması için Biz onu oldukça yakınlaştırdık ve nihayet onunla konuştuk,
Vekr" ve Kabîsa,
Süfyan'dan o Ata b. es-Sâib'dcn, o Said b. Cübeyr'den, o İbn Abbas'tan yüce
Allah'ı n: "Ve onu kendimize yaklaştırarak özel bir şekilde
'konuştuk" buyruğu hakkında şöyle dediğini zikretmektedir; Yani, Musa (as)
(meleklerin) kalem seslerini işitinceye kadar yakınlaştırıldı.
"Ona
rahmetimizden kardeşi Harun'u peygamber olarak bağışladık."
Bu da Rabbinden
dilekte bulunarak: "Bana ailemden bir yardımcı ver. Kardeşim
Harun'u" (Ta-Ha, 20/29-30) diye dua etmesi üzerine olmuştu.
[95]
54. Kitapta
İsmail'i de an. O sözünde duran rasûl bir peygamberdi.
55. O,
ehline namazı ve zekâtı emrederdi. Ve o Rabbt katında makbul bîr kimse idi.
Bu buyruğa dair
açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:
[96]
"Kitapta İsmail'i
de an!" buyruğundaki İsmail'in kimliği hususunda farklı görüşler vardır.
Hazkiye) oğlu tsmail olduğu söylenmiştir. Allah onu kavmine peygamber olarak
göndermiş, onlarsa kafasının derisini yüzmüşlerdi. Yüce Allah da onu kavmi
hakkında dilediği azabı seçmekle muhayyer bırakmıştı. Buna karşılık kendisi
Rabbinden (kavmini) affetmesini dilemiş ve kendisine vereceği sevaba razı
olmuştu. Böyleiikle affedilip cezalandırılmaları hususunda kavminin işlerini
Rabbine havale etmişti.
Cumhur ise burada sözü
edilen İsmail'in Arapların atası, kurban edilmek istenen İbrahim oğlu İsmail
olduğunu kabul etmiştir.
Kurban edilmek istenen
kişinin İshak olduğu söylenmiş ise de, daha önceden geçtiği üzere (Hud, 11/73.
âyet, 1.başlıkta) birinci görüş daha kuvvetlidir. Yüce Allah'ın izniyle
cs-Sâffât Sûresi'nde 07/102. âyette) de gelecektir.
Her ne kadar onun
dışındaki diğer peygamberlerde de doğru sözlülük ve sözünde durmak özelliği
varsa da, özellikle bu niteliği ile söz konusu edilmesi onun için bîr
şereflendirme ve bir ikramdır. Nitekim halım, evvâh ve sıd-dîk gibi lakapların
verilmesi de bu kabildendir. Diğer taraftan onun sahip olduğu hasletler
arasında meşhur olan niteliği de budur.
[97]
Sözünde durmak,
övülmeye değer bir özelliktir. Nebi ve rasûllerin ahlâ-kındandır. Bunun zıttı
sözünü yerine getirmemek, yerilmiştir. Bu ise daha önceden et-Tevbe Sûresi'nde
(9/75-78. âyetler, 7. başlıkta) geçtiği üzere fâsık
ve münafıkların huylarındandır.
Yüce Allah peygamberi
İsmail (as)dan övgüyle söz ederek onu sözünde durmakla nitelendirmiştir. Bunun
nasıl olduğu hususunda farklı görüşler vardır. Bir açıklamaya güre o
boğazlanmaya sabredeceğine dair söz vermiş ve onun yerine fidye olarak koç
getirilinceye kadar buna sabrelmiştir. Bu kurban edilmesi istenenin İsmail
(as) olduğu görüşünde olanların açıklamasıdır.
Bir diğer açıklamaya
güre o, birisine bir yerde karşılaşmak üzere söz vermişti. İsmail (as) geldi
ve sözl eştiği adamı bir gün bir gece bekledi. Ertesi gün adanı geldi ve ona:
Dünden beri burada seni bekliyorum, dedi. Bir diğer görüşe göre onu orada üç
gün beklemiştir.
Peygamberimiz Muhammed
(sav) da peygamber olarak gönderilmeden önce aynısını yapmıştır. Bunu
en-Nekkaş zikrettiği gibi Tirmizî ve başkaları da Abdullah b. Ebi't-Hamsâ'dan
rivayet etmişlerdir. Buna göre Abdullah dedi ki: Ben peygamber (sav) ile
peygamber olarak gönderilmeden önce bir aliş-ve-riş yaptım. Bende bir miktar
alacağı kaldı. Ona bu alacağını bulunduğu bu yerde getirip kendisine vereceğime
dair söz verdim, fakat unuttum. Üç gün sonra verdiğim sözü hatırladım.
Geldiğimde bir de ne göreyim, hâlâ yerinde duruyor. Bana şöyle dedi: "Ey
genç adam! Gerçekten beni zora koştun. Üç günden beri ben burada seni
bekliyorum." Ebu Davud'un lafzı ile rivayet bu şekildedir.[98]
Yezid er-Rukaşî'nin
dediğine göre; İsmail (as) sözleştiği o kimseyi yirmi-iki gün beklemiştir. Bunu
da el-Maverdî nakletmektedir. İbn Selâm'ın kitabında onu bir sene beklediği
zikredilmektedir. ez-Zemahşeri de bunu İbn Ab-bas'dan şöylece nakletmektedir: O
arkadaşına bir yerde bekleyeceğine dair söz vermiş ve onu bir yıl beklemiş.
el-Kuşeyrî de bunu
zikretmiş ve şöyle demiştir: Cibril (as) ona gelip şu sözleri söyleyinceye
kadar bir sene süreyle yerinden ayrılmadı: Sana geri donün-ceye kadar oturup
kendisini beklemeni söyleyen o tacir İblis'tir. Artık sen burada kalma; çünkü
o buna değmez. Bu ise oldukça uzak bir ihtimaldir ve sahih değildir.
Şöyle de
açıklanmıştır: İsmail ne söz vermişse mutlaka onu tastamam yerine getirmiştir.
Bu ise sahih bir açıklamadır, âyetin zahiri de bunu gerektirmektedir.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
[99]
Peygamber (sav)ın:
"Söz vermek bîr borçtur"[100]
buyruğu bu kabildendir. Bir rivayette de:
"Mü'minin vaadi vacibıir;" yani mü'minlerin ahlakında verilen süzün
yerine getirilmesi vacibtir, denilmektedir.
Ancak biz şunu
söylüyoruz: Bu farz anlamıyla vacib değildir. Çünkü Ebu Ömer (İbn
Abdi'l-Berr)in naklettiğine göre ilim adamları icma ile şunu kabul
etmişlerdir: Bir kimse birisine belli bir miktar inal vermeye söz verse, o
kimse diğer alacaklılar arasında (onlar gibi) bir hak sahibi olarak görülmez.
Bundan dolayı biz şöyle deriz; Böyle bir söze bağlı kalmak, güzel ve insani
bir gerekliliktir. Ancak mahkemede hakim tarafından bunun gereğince hüküm
verilmez, Araplar sözde durmakla övünür ve över, sözde durmamayı ve ahdi
bozmayı da yererler. Diğer ümmetler de böyledir. Bu beyiti söyleyen şair ne
güzel söylemiş:
"Hür bir kişi bir
arkadaşa ihtiyacın] görmek üzere «evet» diyecek olursa, Onu yerine getirir;
çünkü hür kimse verdiği sözün teminatıdır."
Sözünde duranın
övülmeye, teşekküre layık olduğu, sözünde durmamanın da yerilmeyi hak ettiği
hususunda görüş ayrıl iği yoktur. Yüce Allah da sözünde duranı ve adaklarının
gereğini yerine getireni övmüştür, övgü olarak bu yeter. Buna muhalefet edene
de bu kadar yergi yeter.
[101]
Malik dedi ki: Birisi,
birisinden kendisine bir şeyler hibe etmesini istese o da ona: Evet, dedikten
sonra bunu yerine getirmeme kanaatine sahip olsa, görüşüme göre onun evet
demiş olması bağlayıcı değildir.
Malik dedi ki: Şayet
bu bir borcun ödenmesi için yapılmış bir istekse ve ondan borcunu kendi adına
ödemesini istemiş o da: Evet demişse, bu esnada ona şahitlik edecek kimseler
bulunuyor ise, en uygun olan şu ki, onun evet demesinin bağlayıcı olduğudur.
Ebu Hanife mezhebine
mensub ilim adamları, el-Evzai, Şafiî ve diğer fu-kaha şöyle demişlerdir: Böyle
bir vaatte bulunmak dolayısıyla hiçbir şey gerekmez. Çünkü bu gibi sözler
ariyet olarak kabzedilmemiş bir takım menfaatlerdir ve ariyet gelip geçici bir
şeydir. Ariyetin dışında ise ya şahıslar söz konusudur, yahut hibe edilmiş
fakat kabzedilmemiş aynların varlığı söz konusudur. Bunların sahibinin de
bunlardan geri dönmek hakkı vardır.
Buhârî de;
"Kitapta İsmail'i de an. O sözünde duran rasûl bir peygamberdi."
(âyetini kaydettikten sonra) şöyle demektedir: İbn Eşva' verilen söze göre
hüküm vermiştir. Bunu da Semura b. Cundub'dan nakletmektedir. (Yine) Buhârî
dedi ki: Ben İshak b. İbrahim'in, İbn Eşva' hadisini deli] gösterdiğini
gördüm.[102]
"O rasûl bir
peygamberdi" buyruğu ile ilgili olarak denildiğine göre; İsmail (as)
Curhumulara peygamber olarak gönderilmiştir.
Bütün peygamberler söz
verdiler mi sözlerinde dururlardı. Özellikle İsmail (as)ın zikredilmesi, onun
için bir ikramdır, bir teşriftir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
[103]
"O ehline"
el-Hasen'in dediğine göre ümmetine "...emrederdi." İbn Mes'ud'un
rivayetinde; "O ehline (yani) Curhumlulara ve çocuklarına namazı ve
zekâtı emrederdi" şeklindedir.
"O, Rabbi katında
makbul bir kimse İdi." Yani kendisinden hoşnud olunan tertemiz ve salih
bir kimseydi.
el-Kisaî ve el-Ferrâ
dediler ki: "Makbul, razı olunmuş kimse" şeklinde kullananlar bunu;
“Razı oldum" fiilinden getirerek bina ederler. Yine derler ki: Hicazlılar
-aynı anlamda olmak üzere-: "Makbul, razı olunmuş" derler.
Yine el-Kisaî ve
el-Ferrâ şöyle demişlerdir: Araplar arasında (tesniye olmak üzere):diyenleri
de diyenleri de vardır. Birinci tesniye şekli; den, ikinci tesniye şekli ise;
den gelmektedir. Basnılı-lar ise ancak; "İki razı oluş" ve "İki
artış" demeyi uygun görürler.
Ebu Cafer en-Nehhas
dedi ki: Ben Ebu İshak ez-Zeccac'ı şöyle derken dinledim: Onlar yazıda hata
ederek "ribâ" kelimesini "ya" ile yazarlar. Bundan daha
ağır olmak üzere ikinci bir hata daha işleyerek (tesniyesini); diye yazarlar.
Halbuki bu kelimenin tesniyesi ancak şeklinde geiir. "Rıza"
kelimesinin tesniyesinin; şeklinde geldiği gibi. Yüce Aîtah da şöyle
buyurmaktadır: "İnsanların malları arasında artış göstersin diye
verdiğiniz herhangi bir faiz. (riba).." (er-Rûm, 30/39)
[104]
56. Kitapta
İdris'i de zikret. Gerçekten o çok doğru sözlü bir peygamberdi.
57. Biz onu
yüce bir makama yükselttik.
"Kitapta İdris'i
de zikret. Gerçekten o çok doğru sözlü bir peygamberdi* buyruğunda geçen İdris
(as) kalemle ilk yazı yazan, ilk elbise diken ve ilk dikişli elbise giyen
kişidir. Aynı zamanda yıldızlar ilmi (astronomi) ile matematik ve yıldızların
hareketi ile ilk ilgilenen kişidir. Ona "İdris" adının veriliş
sebebi yüce Allah'ın kitabını çokça ders etmesi (okuması)dır. Yüce Allah ona
Ebu Zerr hadisinde belirtildiği gibi otuz sahife indirmiştir.[105]
ez-Zemahşerî dedi ki:
İdris'e bu adın veriliş sebebi yüce Allah'ın kitabını çokça okumasıdır. Adı
Ahnûh idi. Ancak (ona İdris adının verilişiyle ilgili bu açıklama) doğru
değildir. Çünkü eğer bu isim "ders"den "if 11" vezninde
olsaydı gayr-ı munsarıf oluşu için gerekli iki sebebten sadece birisi bulunurdu
ki o da özel isim oluşudur ve o takdirde munsarıf olurdu. Gayr-ı munsarıf
olması Arapça bir isim olmadığına delildir. Aynı şekilde "İblîs"
kelimesi de Arapça değildir ve bazılarının iddia ettiği gibi "iblâs
(ümilsiz kılmak, ümitsizliğe düşürmek)"den gelmemektedir. Ya'kub kelimesi
"el-akîb"den, İsrail kelimesi de "isrâV'den -İbn es-Sikkît'in
ileri sürdüğü gibi- değildir. Bu konuda tahkikle bulunamayan ve gerekli
maharete sahip olamayan kimselerin bu gibi hataları çoktur. Bununla birlikte İdris
(as)ın kelimesinin anlamının Arapçaya geçmiş olduğu dilde buna yakın olma
ihtimali de vardır. Bundan dolayı da ravi bunu "ders"ten türemiş
sanmış olmalıdır.
es-Sa'lebî, el-Gaznevî
ve başkaları da şöyle derler: İdris, Nuh (as)ın de-desidir. Ancak bu da
yanlıştır. el-A'raf Sûresi'nde (7/59 âyetin tefsirinde) buna dair açıklamalar
geçmiş bulunmaktadır.
Aynı şekilde
"Sîyref'de Nuh (as)ın Lamek oğlu olduğu, Lamek'in babasının Müteveşlıh,
onun babasının Ahnuh olduğu ve bunun iddia ettiklerine göre peygamber İdris
olduğu kaydedilmiştir. Doğrusunu en iyi bilen yüce Allah'tır. Âdemoğu Harından
ilk nübüvvet verilen kişi ve kalemle yazı yazan ilk kişi odur. Babasının adı
Yered'dir, onun babası Mehlâîl, onun babası Kay-nân, onun babası Yâneş, onun
babası da Âdem oğlu Şit'lir. Allah'ın salât ve selâmı üzerlerine olsun[106]
"Biz onu yüce bir
makama yükselttik." Enes b. Malik, Ebu Said el-Hud-rî ve başkaları dediler
ki; Dördüncü semaya yükselttiğini kastetmektedir. Bu, Peygamber (sav)dan da
rivayet edilmiştir.
[107] Ka'b el-Ahbâr da böyle
demiştir.
İbn Abbas ve ed-Dahhak
ise: Kastedilen altıncı semadır, demişlerdir. Bunu da el-Mehdevî
zikretmektedir.
Derim ki: Buharı'de,
Şerik b. Abdullah b. Ebi Nemir'den şöyle dediği kaydedilmektedir: Ben Enes b.
Malik'i şöyle derken dinledim; Ka'be mescidinden Rasûiullah (sav)ın İsra'ya
yürütüldüğü gece,,, diye nakledilen hadiste her bir semada isimlerini verdiği
bir takım peygamberler vardır. Bunlardan birisi de ikinci semada bulunduğu
belirtüen İdris'lir.t[108]
Ancak bu bir yanılmadır. Doğrusu İclris'in dördüncü semada olduğudur. Sabit
e!-Bunânî, Enes b. Malik'len, onun Peygamber (sav)dan yaptığı rivayet te bu
şekildedir. Bunu da Müslim, Sahih'inde zikretmiş bulunmaktadır[109]
Malik b. Sa'saa'dan
rivayetle dedi ki: Peygamber (sav) buyurdu ki: "Beni semaya
yükselttiklerinde dördüncü semada îdris'in yanından geçtim." Bunu da
Müslim rivayet etmiştir[110]
İbn Abbas, Ka'b ve
başkalarının dediklerine göre semaya yükselliliş sebebi şudur; Bir gün bir
ihtiyacını görmek üzere güneşin sıcağından rahatsız oldu. Rabbim dedi: Ben bir
gün bu şekilde yürüdüm, peki onu tek bir günde beşyüz yıllık taşıyanın hali ne
olabilir? Allah'ım, güneşin onun üzerindeki ağırlığını kısmen hafiflet. O
bununla güneşin yörüngesi ile görevli meleği kastetmişti. İdris (as) demişti
ki: Allah'ım, sen onun üzerindeki ağırlığından kısmen de olsa hafiflet, onun
sıcağından bir bölümünü kaldır. Melek sabah olunca daha önce görmediği şekilde
güneşin hafiflemiş olduğunu ve gölgelendiğini gördü. Rabbim dedi; Beni güneşi
taşımak tçin yarattın, hakkımda hüküm verdiğin şeyin mahiyeti nedir? Yüce
Allah şöyle buyurdu: İdris kulum Benden senin üzerindeki güneş yükünü ve
sıcaklığını hafifletmemi diledi. Ben de onun dilediğini kabul ettim. Melek:
Rabbim dedi; Beni onunla bir araya getir ve benimle onun arasında bir dostluk
peyda et.
Yüce Allah ona izin
verdi ve o da İdris'in yanına vardı. İdris (as) Ailah'a dua ediyordu. Dedi ki:
Bana haber verildiğine göre sen meleklerin en değerlileri ölüm meleğinin
yanında da sözü geçen birisisin. Benim ecelimi geciktirsin diye bana nezdinde
şefaatte bulun ki şükrümü ve ibadetimi daha da arttırayım.
Melek dedi ki: Eceli
geldiği vakit Allah hiçbir nefsi ertelemez. Meleğe şu cevabı verdi: Ben bunun
böyle olduğunu biliyorum, fakat böylesi nefsime daha hoş gelir. Evet, dedi.
Sonra kanadı üzerinde onu semaya kadar çıkardı ve güneşin doğuş yerinde onu
bıraktı. Daha sonra ölüm meleğine dedi ki: Benim Âdemoğullarından bir
arkadaşım var. Ecelini geciktiresin, diye nezdinde şefaatçi olmamı İstedi.
(Ölüm Meleği) dedi ki: Bu benim yapabileceğim bir şey değildir. Fakat onun
öğrenmesini de istiyor isen ona ne zaman öleceğini söyleyebilirsin. Melek:
Peki, dedi. Sonra (ölüm meleği) kayıtlarına baktı ve şöyle dedi: Sen bana öyle
bir insan hakkında soru soruyorsun ki, ben onun ebediyyen öleceğini görmüyorum.
Öbür melek: Bu nasıl olur deyince, ölüm meleği söyle dedi: Ben onun ancak
güneşin doğuş yerinde öleceğini görüyorum. Melek: Senin yanına geldiğimde ben
onu orada bırakıp geldim, dedi. (Ölüm Meleği) dedi ki: Gtt, zannederim sen onu
ölmüş göreceksin, Allah'a yemin ederim, İdris'in ecelinden geriye hiçbir şey
kalmamıştır. Melek döndüğünde onu ölmüş, buldu.
es-Süddî de şöyle
demiştir: Bir gün uyudu ve güneşin sıcağı onu oldukça bastırdı. Bundan dolayı
sıkıntı içerisinde kalkıp, şöyle dua etti: Allah'ım güneşin, güneş meleği
üzerindeki sıcaklığını hafiflet ve güneşin ağırlığına karşı ona yardımcı ol.
Çünkü o kızgın bir ateş üzerinde görevlidir.
Güneşle görevli melek
baktı ki kendisine nurdan bir taht kurulmuş, Sağında yetmişbin melek, solunda
bir o kadar melek kendisine hizmet ediyor, onun hükmü altında onun emirlerini
ve işlerini görüyorlar. Güneş meleği; Rabbim bunlar bana nereden geldi deyince,
(yüce Allah) şöyle buyurdu; Âde-moğullarından İdris diye anılan bir adanı sana
dua etti. Sonra Ka'b'ın anlattığına yakın hadisi zikretti. Güneşle görevli
melek ona: Görülmesini istediğin bir ihtiyacın var mıdır? diye sordu. O: Evet,
keşke güneşi görsem diye arzu ediyorum. Melek kanadı üzerinde onu yükseltti ve
onu uçurdu. Dördüncü semada iken ölüm meleğinin semada sağa sola baktığını
gördü. Güneş meleği ona selâm verdi ve ey İdris dedi; bu ölüm meleğidir, ona
selâm ver. Ölüm meleği subhanallah sen bunu ne diye buraya kadar yükselttin
dedi. Ona cenneti göstereyim diye onu yükselttim deyince (ölüm meleği) dedi
ki: Yüce Allah bana İdris'in ruhunu dördüncü semada almamı emretti. Ben,
Rabbim dedim. İdris dördüncü semaya nereden gelecek dedim, buraya indim onu seninle
birlikte gördüm. Hemen ruhunu kabzetti ve onu cennete yükseltti. Melekler
cesedini dördüncü semada defnettiler. İşte yüce Allah'ın: "Biz onu yüce
bir makama yükselttik" buyruğu buna işarettir.
Vehb b. Münebbih dedi
ki: İdris'in bir günde yükseltilen ibadeti dönemindeki bütün yeryüzündeki
insanların ibadeti kadardı. Melekler bundan hayrete düştüler. Ölüm meleği onu
tanıma şevkini duydu. Rabbinden onu ziyaret etmek için izin istedi, ona izin
verdi. İnsanoğlu suretinde yanına vardı. îdris (as) gündüzleri oruç tutardı,
iftar vakti gelince meleği kendisiyle beraber yemek yemeğe çağırdı, yemeği
kabul etmedi. Üç gün bu şekilde onu çağırdığı halde kabul etmeyince İdrîs
durumundan şüphelendi ve ona: Sen kimsin? dedi. Ben ölüm meleğiyim, dedi.
Rabbimden seninle birlikte olmak için izin istedim, bana izin verdi.
İdris: Senden bir
ihtiyacımı karşılamanı istiyorum, dedi. Melek, nedir? diye sorunca, İdris:
Ruhumu kabzetmeni istiyorum, dedi. Yüce Allah meleğe ruhunu kabzet, diye
vahyetti. O da ruhunu kabzetti ve bir süre sonra tekrar ruhunu ona geri iade
etti. Ölüm meleği ona sordu: Ruhunu kabzetmemde-ki fayda nedir? İdris dedi ki:
Ölümün sıkıntılarını tadıp, ona daha ileri derecede hazır olayım diye.
Bir süre sonra İdris
ona: Senin başka bir ihtiyacımı görmeni istiyorum, dedi. Melek; O nedir?
deyince şu cevabı verdi: Beni semaya yükseltmeni istiyorum. Cennet ve
cehennemi göreyim. Yüce Allah onu semavata yükseltmesine izin verdi. Cehennemi
gördü, baygın düştü. Ayılınca: Bana cenneti göster, dedi. Onu cennete girdirdi.
Daha sonra ölüm meleği ona: Eski yerine dönmen için oradan çık, dedi. Bir
ağaca yapıştı ve buradan daha çıkmam, dedi. Yüce Allah aralarında hakemlik
etmek üzere bir meİek gönderdi. Melek: Ne diye dışarı çıkmıyorsun? dedi. O:
Çünkü yüce Allah: "Her nefis ölümü tadacaktır" (Âl-i İmran 3/185)
diye buyurmuştur ve ben ölümü tattım, dedi. Yine: "Sizden oraya
(cehenneme) uğramayacak yoktur" (Meryem 19/71) dedi ve ben ona uğradım.
Yine yüce Allah: "Onlar oradan çıkartılmayacaklardır" (el-Hicr
14/48) dediği halde ben nasıl çıkartılacakmışım?
Yüce Allah ölüm
meleğine buyurdu ki: "O iznimle cennete girdi. Benim emrimle oradan
çıkar." O bakımdan o cennette hayattadır. İşte yüce Allah'ın: "Biz
önıı yüce bir makama yükselttik" buyruğu buna işarettir.[111]
en-Nehhâs dedi ki:
İdris'in: "Onlar oradan çıkartılmayacaklardır" (d-Hİ-cr 14/48)
buyruğunu okuması şöyle açıklanabilir: Yüce Allah'ın bu gerçeği İdris'e
öğretmiş olması sonra da bu hükmün Kur'ân-ı Kerîm'de indirilmiş olması
mümkündür.
Vehb b. Münebbih dedi
ki: O bakandan klris kimi zaman cennet nimetlerinden yararlanır. Kimi zaman da
semada meleklerle birlikte yüce Allah'a ibadet eder.
[112]
58. İşte
bunlar Allah'ın kendilerine nimet verdiği, Âdem'in soyundan, Nuh ile
taşıdıklarımızın soyundan, İbrahim ve İsrail soyundan olan peygamberlerdendir.
Bizim hak yola ilettiğimiz ve seçtiklerimizdendir. Onlara Rahman'ın âyetleri
okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı.
Bu buyruğa dair
açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:
[113]
"İşte bunlar,
Allah'ın kendilerine nimet verdiği, Adem'in soyundan" yalnızca İdris'i
kastetmektedir. "Nuh ile taşıdıklarımızın soyundan" yalnızca
İbrahim'i kastetmektedir. "İbrahim* bununla da İsmail, İshak ve Ya'kub'u
kastetmektedir. "Ve İsrail soyundan olan" Musa, Harun, Zekeriya,
Yahya ve İsa'yı kastetmektedir. "Peygamberlerdendir." Böylelikle
İdris ve Nuh'un, Âdem (as)a, İbrahim'in Nuh (as)a, İsmail, İshak ve Ya'kub'un
İbrahim (as)a yakın olmak şerefleri vardır.
"Bizim hak
yola" yani İslâm'a "İlettiğimiz ve" iman ile ''seçtiklerimizdendir.
Onlara Rahman'ın âyet'leri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı."
"Okunduğunda"
buyruğunu Şib! b. Abbâd el-Mekkî müzekker olarak "te" harfi yerine
"ya" ile okumuştur. Çünkü burada hem müenneslik
hakiki değildir, hem de araya başka bir kelime
girmiştir.
Yüce Allah bunları
Allah için huşu' duymak ve ağlamakla nitelendirmektedir. el-İsra Sûresi'nde
(17/109. âyetin tefsirinde) buna dair açıkla malar geçmiş bulunmaktadır,
"Ağladı, ağlar,
ağlamak" diye kullanılır. Ancak Hali] şöyle demektedir: Eğer
"ağlamak" kelimesi inedsiz olarak (kasr ile) kullanılacak olursa, o
takdirde bu "hüzün" gibidir yani (ağlamanın) sessiz olanıdır.
Nitekim şair şöyle demektedir:
"Gözüm ağladı ve
onun zaten ağlaması gerekir. Halbuki ağlamanın da faydası yok, feryadın da.:
Secdeye kapanırlar" buyruğu hâl olarak nasb edilmiştir, "
Ağlayarak" da ona atfedilmiştir.
[114]
Bu âyet-i kerîmede
Rahmân'ın âyetlerinin kalplerde etkili olduğuna delâlet vardir. el Hasen dedi
ki: "Onlara Rahmân'ın âyetleri okunduğunda" namazda iken
"ağlayarak secdeye kapanırlardı."
ei-Asamm dedi ki:
Rahmân'ın âyetlerinden kasıt, O'nun tevhid edilmesini ve belge ve delillerini
ihtiva eden kitaplardır. Onlar bunları okuduklarında secde ediyorlar ve
bunları hatırladıklarında da ağlıyorlardı.
Ancak İbn Abbas'tan
gelen rivayete güre bundan kasıt, özel olarak Kur'ân-i Kerîm'dir. Onlar
Kur'ân'ı okuduklarında secde ederler ve ağlarlardı. el-Kiya (et-Tabert) dedi
ki: Onun bu sözlerinden bütün peygamberlere okunanın Kur'ân-ı Kerîm olduğu
anlaşılmaktadır. Ancak durum büyle olsaydı Kur'ân-ı Kerîm'in özel olarak
Rasûlullah (sav)a indirilmiş olması söz konusu olmazdı.
[115]
Ebu Bekr er-Razî
(el-Cessâs) bu âyet-i kerîmeyi secde âyetini okuyanın da dinleyenin de tilâvet
secdesi yapmasının vacip olduğuna delil göstermiştir. el-Kiya (et-Taberî) de;
bu uzak bir ihtimaldir, demekledir. Çünkü bu vasıf yüce Allah'ın bütün
âyetlerini kapsamakladır. Secde etmenin ağlamakla birlikte olması ve
peygamberlerin -Allah'ın salât ve selâmı üzerlerine olsun- yüce Allah'ı ve
âyetlerini ne kadar ta'zim ettiklerini ve ta'zim etme yollarını açıklamaktadır.
Bu buyrukta üzel bir âyetin okunması halinde böyle bir secdeye kapanma
gereğine delâlet yoktur.
[116]
İlim adamları derler
ki: Secde âyetini okuyan kimsenin orada o secde âyetine uygun bir duada
bulunması gerekir. Meselâ, es-Secde Sûresi'ndekt secde âyetini okuduğu vakit
şöyle dua eder:
Allah'ım, beni zatın
için secde edenlerden, hamdin ile teşbih edenlerden kıl. Senin emrine karşı
büyüklük tıslayanlardan olmaktan sana sığınırım,"
el-İsra Sûresi'ndeki
secde âyetini okuduğunda da şöyle dua eder: "Allah'ım, beni Senin için
ağlayanlardan ve Senin önünde zillet ile eğilenlerden kıl."
Şayet bu âyeti okursa
şöyle dua eder;
Allah'ım, beni
kendilerine nimet ihsan olunmuş, hidayete erdirilmiş, Senin için secde eden,
âyetlerinin okunması esnasında ağlayan kullarından eyle!"
[117]
59.
Bunlardan sonra ise namazı terkeden, arzularına uyan bir kavim geldi. İşte
onlar ğayy ile karşılaşacaklar.
60. Tevbe
eden, iman eden ve salih amel işleyenler müstesna. İşte onlar cennete
girecekler ve hiçbir şekilde zulme uğratılmazlar.
61.
Rahman'in kullarına ğayb İle vaad ettiği Adn cennetlerine (gireceklerdir).
O'nun va'd ettiği muhakkak gerçekleşecektir.
62. Onlar
orada boş sözler İşitmezler. İşittikleri ancak selâmdır. Onlara orada sabah ve
akşam rıziklart verilecektir.
63. İşte
kullarımızdan takva sahibi olanlara miras olarak vereceğimiz cennet budur.
Bu buyruğa (59. âyet)
dair açıklamalarımızı dört başlık[118]
halinde sunacağız:
[119]
"Bunlardan sonra
ise namazı terkeden.,. bir kavim geldi." Kötü nesil ve evlâtlar geldi. Ebu
Ubeyde dedi ki: Bize Haccac, İbn Cüreyc'ten anlattı. O Mü-cahid'den şöyle
dediğini nakletti: Bu, kıyametin kopacağına yakın ve bu ümmetin yani Muhammed
(sav)ın ümmetinin salih insanlarının katmayacağı bir zamanda olacaktır.
Sokaklarda biribirSeriyle zina edeceklerdir.
el-A'raf Sûresi'nde
(169. âyetin tefsirinde): "Sonra... bir kavim" e dair açıklamalar
geçmiş olduğundan burada tekrarlamanın anlamı yoktur.
[120]
Yüce Allah'ın:
"Namazı terkeden...ler" buyruğunu Abdullah ve el-Hasen;
"Namazları terk eden... ler" şeklinde çoğul olarak okumuşlardır. Bu
buyruk bir yergidir. Namazı terketmenin kişiyi helak eden büyük günahlardan
olduğu hususunda da açık bir nasstır. Bu konuda da görüş ayrılığı yoktur. Ömer
(ra) şöyie demiştir; "Namazı zayi eden (kaybeden, terkeden) onun dışındaki
şeyleri daha bir zayi eder."[121]
Bu âyet-i kerîme ile
kimlerin kastedildiği hususunda farklı görüşler vardır. Mücahid, bunlar
yahudilerden sonra gelen hristiyanlardır, demiştir. Muhammed b. Ka'b el-Kurazî
ve yine Mücahid ile Atâ şöyle demişlerdir: Bunlar MuKammed (sav)m ümmetinden
âhir zamanda gelecek bir topluluktur. Yani bu ümmet arasında bu niteliklere
sahip kimseler bulunacaktır. Ancak bu âyet-i kerîmede kastedilenler onlardır,
(demek istemiş) değillerdir.
Yine namazı zayi etmenin
(mealde; terketmenin) anlamı hususunda farklı görüşler vardır. el-Kurazî, bu
onu inkâr etmek ve küfür demek olan kaybetmek demektir.
el-Kasım b. Muhaymire
ile Abdullah b. Mes'ud şöyle demişlerdir Bu, vakitlerini kaybetmek ve
haklarını gereğince yerine getirmemek demektir. Sahih olan da budur. Kılınacak
olsa dahi hakları ihlâl edilecek, sahih olmayacak ve yerini de bulmayacaktır
(edâ edilmiş olmayacaktır). Çünkü Peygamber (sav) namaz kıldıktan sonra gelip
kendisine selâm veren kimseye: "Geri dön namaz kıl, sen namaz
kılmadın" sözünü üç defa söylemiştir. Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir,[122]
Huzeyfe (ra) da
doğru-dürüst namaz kılmayan bir kimseye şöyle demiş: Sen ne zamandan beri bu
şekilde namaz kılıyorsun? O: Kırk yıldan beri, demiş. Ona: Sen namaz kılmış
değilsin, eğer sen bu şekilde namaz kıldığın halde ölmüş olsaydın Muhammed
(sav)ın fıtratı dışında bir şey üzere ölmüş olacaktın. Sonra şöyle dedi: Kişi
çabuk namaz kılmakla birlikte namazını eksiksiz ve güzel kılabilir. Hadisi
Buhârî rivayet etmiştir, lafız da Nesaî'ye aittir.
[123]
Tirmizî'de de Ebu
Mes'ud el-Ensarî'den şöyle dediği kaydedilmektedir: Ra-sûluliah (sav) buyurdu
ki: "Kişinin kendisinde gereği gibi doğrulmadığı bir namaz yeterli
olmaz." Yani rükû ve sücudu doğru-dürüst yapmayan kimseyi kastetmektedir.
(Tirmizî) Dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. Peygamber (sav)ın ashabından
ve onlardan sonra gelenlerden olan ilim ehline göre amel de buna göredir.
Onların görüşlerine göre kişi rükû ve sücudu eksiksiz yerine getirmelidir.
Şafiî, Ahmed ve İshak şöyle demişlerdir: Rükû' ve sü-cudda vücudunu
doğrultmayan kimsenin namazı fâsidtir.
[124]
Yine Peygamber (sav)
şöyle buyurmuştur: "İşte o namaz münafıktn namazıdır. Oturur ta güneş
şeytanın iki boynuzu arasına geleceği vakti gözetler. O zaman kalkar, yüce
Allah'ı ancak pek az zikrettiği dört rek'at gagalar. "[125]
İşte bu, bu şekilde
davrananlara bir yergidir.
Ferve b. Halid b.
Sinan dedi ki: Dahhak'ın arkadaşları bir seferinde kendilerine ikindi namazını
kıldıracak emirin geciktiğini gördüler. Nerdeyse güneş batacaktı. Bunun
üzerine Dahhak bu âyet-i kerimeyi okudu, sonra şöyle dedi: Allah'a andolsun,
onu zayi etmektense onu bırakmak benim için daha iyidir.
-Bu hususta söylenecek
sözlerin özeti sudun Abdesüni, rükûunu, sücudunu mükemmel bir şekilde yapmaya
çalışmayan bir kimse namazı gereği gibi korumuş olmaz. Namazı gereği gibi
korumayan da onu kaybetmiş olur. Onu kaybedenin başkalarını kaybetmesi ise daha
da beklenir. Nitekim namazı gereği gibi koruyan bir kimsenin de Allah dinini
korur. Namazı olmayanın dini de olmaz.
el-Hasen dedi ki:
Bunlar mescidleri işlemez hale getirdiler, çeşitli.sanatlarla ve sebeblerle
meşgul oldular.
"Arzularına
uyan" ifadesinden kasıt ise, lezzet veren şeylerin ve masiyetlerin
arkasından gidenlerdir.
[126]
Tirmizî ve Ebu
Davud'un, Enes b. Hakim ed-Dabbi'den rivayetlerine göre o Medine'ye gelmiş ve
Ebu Hureyre iie karşılaşmış, Ebu Hureyre ona şöyle demiş: Ey delikanlı! Sana
bir hadis nakledeyim mi? Umulur ki yüce Allah onunla seni faydalandırır. (Enes
b. Hakim); Ben de, naklet, dedim. Dedi ki; "Kıyamet gününde insanların
hesaba çekilecekleri ilk amelleri namaz olacaktır. Şanı yüce ve mübarek olan
Allah meleklerine -kendisi en iyi bildiği halde-; Kulumun namazına bir bakınız.
Onu tamam mı kılmıştır, yoksa eksiltmiş midir? der. Eğer namazının tam olduğu
ortaya çıkarsa onun lehine tam olarak yazılır. Şayet ondan bîr şey eksiltmiş
ise şöyle buyurur: Bakın bakayım acaba kulumun nafile namazı var mıdır? Eğer
onun nafile namazları varsa kulumun farz namazlarını kıldığı nafilelerden
tamamlayınız. Daha sonra diğer ameller de buna göre ele alınır." Yunus
dedi ki: Zannederim "Peygamber (sav)dan..." diye hadisi nakletti.
Lafız Ebu Davud'undur,[127]
Yine Ebu Davud dedi
ki: Bize Musa b, İsmail anlattı. Bize Hammad anlattı, Bize Davud b. Ebi Hİnd,
Zürâre b. Evfâ'dan anlattı. O Temim ed-Dârî'den o Peygamber (sav)dan bu manada
(hadisi naklettikten sonra) dedi ki; "Sonra zekât da böyle ele alınır.
Sonra da diğer ameller buna göre ele alınır."[128]
Bunu Nesâî de
Hemmam'dan, o el-Hasen'den, o Hureys b. Kablsa'dan, o Ebu Hureyre (yoluyla)
rivayet etmektedir. (Ebu Hureyre) Dedi ki: Ben Ra-sûlullah (sav)ı şöyle
buyururken dinledim; "Kıyamet gününde kulun kendisinden ilk hesaba
çekileceği husus onun namazıdır. Eğer namazı düzgün çıkarsa kurtuldu, iflah
oldu, demektir. Eğer bozuk çıkarsa hüsrana uğradı, zarar etti -Hemmam dedi ki:
Bilemiyorum bu Katade'nin sözünden mi yoksa rivayetin aslından mı.- Eğer
farzından bir şey eksik çıkarsa, bakın bakalım
kulumun farzından eksik bıraktığını kendisi ile tamamlayacağı nafilesi
var mıdır? diye buyurur. Sonra da diğer amelleri de buna göre muamele
görür."[129]
Ebu'l-Avvâm ona
muhalefet ederek bu hadisi Katade'den, o el-Hasen'den, o Ebu Rafi'den, o Ebu
Hureyre yoluyla rivayet etmiştir. (Buna göre) Peygamber (sav) buyurdu ki:
"Kıyamet gününde kulun kendisinden hesaba çekileceği İlk husus onun
namazıdır. Eğer eksiksiz olduğu görülürse ona tam olarak yazılır. Şayet ondan
bir şeyler eksiltmiş ise şöyle buyurur: Bakın bakalım, onun farzından zayi
ettiğini kendisi ile tamamlayacağı bir nafilesini buluyor musunuz? Sonra da
sair amellerinin hesabı buna göre görülür."[130]
Nesaî dedi ki: Bize
İshak b. İbrahim haber verdi. Dedi ki: Bize en-Nadr b. Şumeyl anlattı. Dedi ki:
Bize Hammad b. Seleme, el-Ezrak b. Kays'tan bildirdi. (el-Ezrak) Yahya b.
Ya'mer'den, o Ebu Hureyre'den, o Rasûlullah (sav)dan naklen buyurdu ki:
"Kıyamet gününde kulun kendisinden hesaba çekileceği ilk husus onun
namazıdır. Eğer onu eksiksiz' kıldıysa (mesele yok.) Aksi takdirde yüce Allah
şöyle buyuracak: Bakın bakalım, kulumun bir nafilesi var mıdır? Eğer onun
nafilesi olduğu görülürse onunla farizayı tamamlayın, diye buyurur. "[131]
Ebu Ömer b.
Abdil-Berr, "et-Temhid" adlı eserinde der ki: Farz namazın nafileden
tamamlanması -doğrusunu en iyi bilen Allah'tır ya- ancak bir farz namazı
yanılarak, unutarak kılmaz yahut onun rükû' ve sücudunu doğru-dü-rüst yapmaz ve
bunun miktarını bilmez ise, söz konusu olur. Namazı terke-den yahut unuttuktan
sonra hatırladığı halde kasti olarak onu kılmayan, farzını edâ etmeyerek
nafile ile -bunu brtûıgı "ve havttl%<i\ğ,v halde- meşgul olursa, bunun
farzı nafilesinden tamamlanmaz. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Bu hususta Şamlıların
rivayet ettikleri münker bir hadis vardır. Bu hadisi Muharnmed b, Himyer, Amr
b. Kays es-Sekûnî'den, o Abdullah b. Kurt'dan o Peygamber (sav)dan rivayet
etmektedir. Buyurdu ki: "Kim bir namaz kılar da bu namazının rükû' ve
sücudunu tam yapmazsa tamamlanıncaya kadar getirdiği teşbihlerden o namazına
ilave yapılır." Ebu Ömer dedi ki: Böyle bir hadis, Peygamber (sav)dan bu
rivayet yolunun dışında bellenmiş değildir. Ancak bu yol da pek güçlü bir yol
değildir. Eğer sahih ise manası şöyle olur: O -bir namazı kendi kanaatine göre
tam kılmış olduğu halde hükürn itibariyle tam değildir. (İşte bu hadiste söz
konusu edilen bu gibi haller olmalıdır).
Derim ki: İnsanın
kıldığı farz namazı da, nafileyi de güzelce kılması gerekir. Tâki Rabbine
kendisini yakınlaştıracak farzından ayrı fazladan bir nafilesi olsun. Nitekim
şanı yüce Allah (kudsi hadiste) şöyle buyurmuştur: "Kulum, nafilelerle
bana yakınlaşmaya devam eder ve nihayet Ben de onu severim..."[132]
Çünkü farzın kendisi
ite tamamlanacağı bir nafilenin de mana itibariyle hükmü farz İle aynı
olmalıdır. Dolayısıyla farzı güzel ve doğru-dürüst kılmayan bir kimsenin
nafile namazı doğru-dürüst kılmaması öncelikle söz konusudur. Gerçek şu ki:
İnsanlar kıldıkları nafile namazları son derece eksik ve kusurlu
kılmaktadırlar. Buna sebeb İse nafilenin kanaatlerince hafife alınması ve
nafileleri önemsemeyişleridir. Sanki nafilenin, hiç önemi yokmuş gibi
davranıyorlar. Allah'a yemin ederim ki: Parmakla gösterilen ve ilim adamı olduğu
zannedilen bir takım kimselerin bile bu şekilde nafile kıldıkları görülmektedir.
Hatta farzlarını bile bu şekilde kılanlar vardır. Hadisi bilmediğinden dolayı
farzını horozun gagalaması gibi gagalarlar. Peki ya bilgisi olmayan cahillerin
hali nedir?
İlim adamlan derler
ki: Kişinin rükûunda, aradaki kalkışlarında, secdelerinde ve oturuşlarında
doğru-dürüst azalan yerine gelmeden rükûu da, sü-cûdu da, rükudan kalkışı da,
secdeler arasındaki oturuşu da yerini bulmaz. İşte rivayet bakımından sahih
olan görüş budur. İlim adamlarının cumhuru da, kıyas ehlinin çoğunluğu da bu
kanaattedir. Aynı zamanda İbn Vehb ve Ebu Mus'ab'ın, Malik'ten rivayeti de
budur. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/3. âyet,
14. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Durum böyle olduğuna göre; bu şekilde
kılınan bir nafile ile cehalet ve yanılmak esasları üzere eksik kılınmış olan
farzlar nasıl tamamlanacaktır? Ak sine bu şekilde kılınmış bütün namazlar sahih
değildir, makbul değildir. Çünkü hepsi de istenen şekilde kılınmamıştır.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Yüce Allah'ın:
"Arzularına uyan" buyruğu ile ilgili olarak Ali (ra)dan gelen
rivayete göre o şöyle demiştir: Burada kastedilen kişi yüksek bina yapan,
başkalarının dikkatini cezbeden bineğe binen ve meşhur olacak türden elbise
giyendir.
Derim ki: Arzular
(şehevât) insanın hevâsına uygun düşen arzu ettiği, uygun bulduğu ve
kendisinden çekinmediği şeylerdir. Sahih hadiste de şöyle denilmektedir:
"Cennet hoşlanılmayan şeylerle çevrelenmiş; ateş de arzularla
Cşeh'evâtla) çevrelenmiştir."[133]
Ali (ra)ın söylediği
nakledilen bu sözde bunların bir bölümünü ifade etmektedir.
"İşte onlar ğayy
ile karşılaşacaklar." İbn Zeyd kötülük yahut sapıklık veya hüsran diye
açıklamıştır. Şair der ki:
"Her kim hayırla
karşılaşırsa insanlar onun hu halinden övgü ile söz ederler, Kim de azgınlık
ederse bu azgınlığı (ğayyı) dolayısıyla kınayanları
elbette bulunur."
Abdullah b. Mes'ud
dedi ki: Bu cehennemde bir vadidir.
Dilbilginlerine göre
de ifadenin takdiri şöyledir; Onlar böyle bir ğayy ile karşılaşacaklardır.
Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kim bunları iş-krse o günah(lan)
İle karşılaşır." (el-Furkan, 25/68)
Kuvvetli görülen
görüşe göre ğayy (cehennemdeki) vadinin adıdır. Çünkü azgın olanlar (ğavi'ler)
sonunda oraya gideceklerdir.
Ka'b dedi ki: Ahir
zamanda ellerinde inek kuyruklarını andıran kamçılar taşıyan bir takım kimseler
ortaya çıkacaktır. Sonra da: "İşte onlar ğayy ile karşılaşacaklardır"
yani onlar cehennemde helak olacaklar ve sapacaklardır. Yine ondan
nakledildiğine göre; ğayy cehennemde dibi en derin, harareti en fazla bir
vadidir. Orada "el-behim" diye anılan bir kuyu vardır ki; cehennemin
alevi yavaşladıkça yüce Allah bu kuyuyu açar ve onunla cehennem tekrar
alevlenir,
İbn Abbas dedi ki:
Ğayy, cehennemde bir vadidir. Cehennemin vadileri onun sıcağından Allah'a
sığınırlar. Yüce Allah bu vadiyi zinayı ısrarla sürdüren, sürekli içki içen,
vazgeçmeksizin faiz yiyen, anne-babasına itaat etmeyen, yalan şahidlikte
bulunan ve kocasından olmadığı halde kocasından olduğunu iddia eltiği bir
çocuk peydahlayan kadınlara hazırlamıştır.
[134]
"Tevbe eden"
yani namazı terk etmekten, zayi etmekten, arzu ve heveslerinin arkasına
gitmekten vazgeçerek Rabbine itaate dönen, O'na "iman eden ve sallh amel
işleyenler müstesna. İşte onlar cennete girecekler."
"Girecekler"
buyruğunu Ebu Cafer, Şeybe, İbn Kesir, İbn Mu-haysın, Ebu Amr, Ya'kub ve Ebu
Bekir ("ya" harfi ötreli) "hı" harfi üstün olarak;
"Girdirilirler" diye okumuşlardır. Diğerleri ise "ya"
harfini üstün olarak okumuşlardır.
"Ve hiçbir
şekilde zulme uğratılmazlar." Yani salih amellerinden hiçbir şey
eksiltilmez. Hatta onların her bir iyiliği on mislinden, yediyüz misline kadar
yazılır.
"Rahman'ın
kullarına ğayb ile" yani kendisine ibadet eden ve Onu görmediği (ve
başkası tarafından da görülmediği) hallerde bile O'na olan ahdini koruyanlar,
"va'dettiğİ Adn cennetlerine (gireceklerdir)."
Bu buyruktaki
"Adn cennetleri" Önceki âyette geçen "cennet"den bedel
olduğundan dolayı nasb edilmiştir. Ebu İshak ez-Zeceac dedi ki: Mübteda olarak;
şeklinde okunması da mümkündür. Ebu Hatim dedi ki; Eğer hat ("eliF' ile
"te" şeklinde müennes, salim, çoğul olarak) olmasaydı bunun; şeklinde
olması gerekirdi. Çünkü ondan önce geçen ifade: Cennete girecekler"
şeklindedir.
"Gayh ile"
buyruğu ile ilgili bir açıklama da onlar görmedikleri halde cennete iman
etmişler, şeklindedir.
"O'nun vaadettlği
muhakkak gerçekleşecektir."
Buyruğundaki:"Gerçekleşecektir"kelimesi; Gelmek"ten mef'ul
isimdir. Sana ulaşan her bir şeye sen de ulaşmışsın demektir. O bakımdan:
Üzerinden altmış yıl geçti; dediğin gibi; altmış yıl geride bıraktım, da
denilir. Yine: Filanın bana iyiliği dokundu, denildiği gibi, ondan iyilik
gördüm, de denilir.
el-Kutebî dedi ki:
Burada "gerçekleşecektir" (anlamı verilen) kelimesi, gelecektir
manasınadır. Yani ism-i mef ul olup ism-i fail manasınadır.
Bu kelime hemzelidir
çünkü kökü; "Geldi, gelindendir. Hem-ze'yi hafifleterek okuyan bunu
"elif olarak okur.
Ta beri dedi ki:
Burada "vaad" vaad olunan §ey demek olup o da cennettir. Yüce
Allah'ın dostları O'na gideceklerdir, demektir.
"Onlar
orada" yani cennette "boş sözler İşitmezler."
"Boş (lağv)’in
anlamı batıl, çirkin, fuzuli sözler ve faydasız sözlerdir, Şu hadiste de aynı
kelime bu manada kullanılmıştır "Cuma gününde arkadaşına imam hutbe
okumakta iken: Dinle diyecek olsan (dahi) lağvetmiş (boş söz söylemiş)
olursun."
[135]
Buradaki: "Lağvetmiş olursun ifadesi; diye de rivayet edilmektedir.[136] Bu
ise Ebu Hureyre'nin şivesidir. Nitekim şair şöyle demiştir:
"Kendilerini boş
sözlerden, çirkin, söz söylemekten alıkoyan Hacı kafilelerinin Rabbi hakkı
için."[137]
İbn Abbas dedi ki:
Lağv, yüce Allah'ın zikrinin geçmediği bütün sözlerdir. Yani onların
cennetteki sözleri yüce Allah'a hamdetmek ve O'nu teşbih etmektir.
"İşittikleri
ancak selâm'dır.*1 Yani onlar selâm işitirler. Buradaki istisna munkatf dır.
Yani onların birbirlerine verdikleri selâmlarını ve herşeyin mutlak maliki
yüce Allah'ın selâmını işitirler. Bu açıklamayı Mukatil ve başkaları
yapmıştır. "Selâm" bütün hayırları ifade eden kapsamlı bir isimdir.
Buyruğun anlamı da şöyledir: Onlar orada yalnız sevdikleri sözleri İşitirler.
"Onlara orada
sabah ve akşam rmkları verilecektir." Sabah-akşam canlarının çektikleri
yiyecek ve içecekler verilecektir. Yani bu iki zaman arasındaki süre kadar
fasılalarla verilecektir. Zira orada sabah da yoktur, akşam da. Yüce Allah'ın:
"Sabah esişinde bir aylık yol alırdı. Akşam da bir aylık yol
giderdi." (Sebe' 34/12) buyruğu da bir aylık kadar süre demektir. Bu anlamdaki
açıklamaları İbn Abbas, İbn Cüreyc ve başkaları yapmıştır.
Şöyle de
açıklanmıştır: Yüce Allah onlara cennetliklerin hallerinin oldukça mutedil
olduğunu bildirmektedir. Araplarca en rahat ve huzur verici nimet sabah-akşam
yiyecek ve içecek imkânını bulmaktır.
Yahya b. Ebi Kesir ve
Katade dediler ki: Araplardan o dönemlerde hem sabah, hem akşam yemeği buldular
mı, böyle bir kimse nimet içinde kabul edilirdi. İşte bu buyruk bu sebebten
nâzıl olmuştur.
Şöyle de
açıklanmıştır: Yani onların cennetteki rızıkları kesintisizdir. Nitekim yüce
Allah şöyle buyurmaktadır: "Ardt arkası kesilmez ve asla men
olunmaz." (el-Vakıa, 56/33) Bu buyruk bir kimsenin: Ben sabah-akşam seni
anıp duruyorum, demesine benzer; seni hatırlayışım daimadır, süreklidir,
demektir.
Burada
"sabah" buyruğunun özel lezzetleriyle meşgul olmadan önce; "akşam"
buyruğunun lezzetlerini karşılamayı bitirdikten sonra, anlamına gelme ihtimali
de vardır. Çünkü arada bir halden bir diğer hale geçiş zamanlan girmektedir.
Bu da nihayet birinci görüşün kapsamı içerisindedir.
ez-Zübeyr b. Bekkâr,
İsmail b. Ebi Üveys'den şöyle dediğini nakletmektedir: Malik b. En es dedi ki;
Mü'minler bir günde iki defa yemek yer. Sonra da yüce Allah'ın: "Onlara
orada sabah ve akşam razıkiarı verilecektir" âyetini okudu ve şöyle dedi:
Yüce Allah oruçta mü'minlere sabah yemeği yerine sahur yemeğini verdi ki,
Rabblerine ibadet etmek için onunla güç bulsunlar.
Şöyle de denilmiştir:
Bunun zikredilip sebebi şudur: Sabah yemeğinin şekli ve nitelikleri,
akşamınkinin şekil ve niteliklerinden farklıdır. Bunu ise ancak hükümdarlar
bilirler. İşte cennette de sabah rızkı, akşam rızkından farklı olacaktır.
İçinde bulundukları nimet ve huzurları daha bir artsın diye nimetleri
çeşitlenip, duracaktır.
et-Tirmizî el-Hakîm,
"Nevâdiru'l-Usûrde Eban'dan onun eî-Hasen'den ve Ebu Kilâbe'den şöyle
dediklerini nakletmektedir: Bir adam: Ey Allah'ın Rasû-lü dedi, cennette gece
var mıdır? Şöyle buyurdu: "Seni böyle bir soru sormaya iten ne
oldu?" O: Ben yüce Allah'ı Kitab-i Kerîm'inde "onlara orada sabah ve
akşam rizıkları verilecektir" buyurduğunu gördüm. Ben: Gece sabah ile
akşam arasında kalan bir zamandır, dedim. Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu:
"Orada gece diye bir şey olmayacaktır. Sadece ışık ve nur vardır. Sabahı
öğleye, öğleni sabaha döndürür. Yüce Allah'tan dünyada iken kılmış oldukları
namaz vakitlerinde yüce Allah'tan onlara en değerli hediyeler gelir ve melekler
onlara selâm verir." İşte bu, âyetin anlamını en ileri derecede beyan
etmektedir. Biz "et-Tezkire" adlı eserimizde bunu zikretmiş
bulunuyoruz.
İlim adamları derler
ki: Cennette gece ve gündüz yoktur. Onlar ebediy-yen nur İçerisindedirler. Gece
ve gündüz kadar sürelerini perdelerin indirilmesinden, kapıların
kapatılmasından anlarlar. Gündüz süresini de perdelerin kaldırılıp, kapıların
açılmasından anlarlar. Bunu da Ebu'l-Ferac el-Cevzî, el-Mehdevî ve başkaları
zikretmişlerdir.
"İşte kullarımızdan
takva sahibi olanlara miras olarak vereceğimiz cennet budur." Oraya
gireceklerin hallerini nitelendirdiğimiz cennet İşte budur.
"Miras olarak
vereceğimiz" buyruğu şeddesizdir. Ancak Ya'kub "vav" harfini
üstün "ra" harfini de şeddeli olarak okumuştur. Tercih edilen
okuyuş-ise şeddesiz olandır. Çünkü yüce Allah'ın: "Sonra kitabı
kullarımızdan seçtiklerimize miras verdik." (Fatir, 35/32) diye
buyu-rulmuştur. İbn Abbas dedi ki: Yani, Bana karşı takvâh olana ve itaatim gereğince
amel edenlere (miras olarak vereceğimiz cennet budur).
Bu ifadede takdim ve
te'hir olduğu da söylenmiştir ki takdiri şöyledir: "Kullarımızdan takva
sahibi olanlara... miras veririz "[138]
64. Biz,
ancak Rabbİ'nin emriyle ineriz. Bizim önümüzdeki arkamızdaki ve bu ikisinin
arasındaki her şey yalnız O'nundur. Rabbin unutkan değildir.
65.
Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi'dir. O halde O'na İbadet
et ve O'na ibadetinde sebat göster. O'nun adıyla anılan bir kimse biliyor
musun?
Tirmizî'deki rivayete
göre İbn Abbas dedi ki: Rasûlullah (sav) Cibril'e: "Bizi ziyaret etmekte
olduğundan daha sık etmeni engelleyen nedir?" Bunun üzerine şu: "Biz
ancak Rabbinin emri ile ineriz" âyeti sonuna kadar nazil oldu. (Tirmizî)
Dedi ki: Bu hasen, garib bir hadistir.[139]
Bunu Bu hân de rivayet
etmiştir: Bize Haltâd b. Yahya anlattı. Bize Ömer b. Zir anlattı. Dedi ki: Ben
babamı Said b. Cübeyr'den naklederken dinledim: Said b. Cübeyr, İbn Abbas'tan
rivayet ettiğine göre Peygamber (sav) Cibril'e şöyle demiş: "Bizi ziyaret
etmekte olduğundan daha sık ziyaret etmene engel nedir?" Bunun üzerine:
"Biz ancak Rabbinin emriyle ineriz" âyeti nazil oldu. (Devamla) dedi
ki: İşte bu Muhammed (sav)a cevap teşkil etti.[140]
Mücahid dedi ki:
Meleğin, Rasûluliah (sav)a gelişi gecikti. Bir süre sonra ona gelince:
"Gecikmene sebeb ne oldu?" diye sordu melek dedi ki: Siz
tırnaklarınızı kesmezken, bıyıklarınızı kısaltmazken, parmak aralarınızı temizlemezken,
misvak kullanmazken size nasıl gelelim? Mücahid dedi ki: İşte bu âyet, bu
hususta nazil olmuştur.
Yine Mücahid, ayrıca
Katade, İkrime, ed-Dahhak, Mukatil ve el-Kelbî dedi ki: 'Peygamber (sav)a
kavmi Ashabu'1-Kehf ile Zülkarneyn kıssaları ve Nuh'a dair soru sorduklarında
onlara ne cevap vereceğini bilemedi. Cibril (as)ın kendisine sorduklarına dair
bîr cevap getireceğini ümit etti. Ancak, Cibril'in, Peygamber (sav)a gelmesi
de gecikti. İkrime: Ona cevap getirmesi kırk gün gecikti derken, Mücahid: Ontki
gün gecikti demekledir. Onbeş gün geciktiği söylendiği gibi, onüç gün ve üç
gün de söylenmiştir. Peygamber (sav): "Bana gelişin o kadar gecikti ki
başka düşünceler beni aldı ve seni özledim" dedi. Cibril (as): Ben daha
da özlem duydum, Fakat ben emir kuluyum, gönderildiğim takdirde inerim,
gönderilmeyecek olursam gelemem. Bunun üzerine: "Biz ancak Rabbinin emri
ile ineriz âyeti ile: "Andolsun kuşluk vaktine. Örtüp bürüdüğünde geceye
ki, Rabbin seni terk de etmedi, sana darılmadı da" (ed-Duha, 93/1-3)
buyruklarını indirdi. Bunu es-Sa'lebî, el-Vâhidî, el-Kuşeyrî ve başkaları da
zikretmiştir.
Şöyle de açıklanmıştır:
Bu buyruk cennet ehtinin hali hakkında haber vermektedir. Onlar cennete
girecekleri vakit: Biz bu cennetlere ancak Rabbimi-zin emriyle iner konaklarız,
diyeceklerdir. Buna göre âyet-i kerîme kendisinden Önceki buyruklarla ilişkili
olmaktadır.
Zikrettiğimiz
görüşlere binaen de şöyle den i i mistir: Âyet-i kerîme kendisinden önceki
buyruklarla ilişkili değildir. Kur'ân-ı Kerîm bir çok sûrelerden meydana
geimiştir. Sûreler de bir takım cümleler ihtiva elmektedir. Kimi zaman bir
cümle diğer bir cümleden ayrı olabilir.
"Biz... ancak
ineriz" yani yüce Allah buyurdu ki: "Ey Cibril! De ki: Biz ancak
Rabbinin emri ile ineriz." Bu da iki şekilde açıklanabilir: Birincisi O bize
emrederse biz de senin üzerine ineriz. İkincisi Rabbin sana emir verdiği takdirde
biz (o emri) üzerine indiririz.
Buna göre birinci
açıklamada "emir" meleklerin inmesi ile ilgilidir. İkinci açıklamaya
göre İse buyrukların indirilmesi ile ilgilidir.
"Bizim
önümüzdeki" nin bllgisParkamızdaki ve bu ikisinin arasındaki herşey yalnız
O'nun'dur" Allah'mdır. İbn Abbas ve İbn Güreye dedi ki: Dünya ile ilgili
olarak önümüzden geçmiş ulanlar yine dünyada bizden sonra olacaklarla âhiret ve
"bu ikisinin arasındaki" yani Berzah âleminde olanlar "yalnız
O'nundur."
Katade ve Mukatil dedi
ki: "Bizim önümüzdeki" âhiret İle ilgili hususlar
"arkamızdaki" dünyada geçmiş olanlar "ve bu ikisinin
arasındaki" iki Nef-ha (Sûr'a üfürüş) arasında bulunanlar -ki ikisi
arasında kırk yıl vardır.- "herşey yalnız O'nundur."
el-Ahfeş dedi ki:
"Bizim önümüzdeki" yaratılışımızdan önce olanlar "arkamızdaki"
ölümümüzden sonra olacaklar "ve bu ikisinin arasındaki herşey"
yaratılışımızdan öleceğimiz vakte kadar olacak herşey demektir.
Bir diğer açıklamaya
göre: "Bizim önümüzdeki" sevap, ceza ve âhirete dair işler, "arkamızdaki"
dünya hayatında yaptığımız ameller "ve bu İkisinin arasındaki
herşey" yani bu vakitten kıyamet gününe kadar meydana gelecek herşey
demektir.
Beşinci bir anlama
gelme ihtimali de vardır: "Bizim önümüzdeki" sema ile
"arkamızdaki" yer "ve bu ikisinin arasındaki" yani sema İle
arz arasındaki "herşey" demektir.
İbn Abbas ta bir
rivayette şöyle demiştir: "Bizim önümüzdeki" dünyadaki, arzdaki
"arkamızdaki" -bir önceki görüşün aksine semavatı kastediyor-"vc
bu İkisinin arasındaki herşey" bununla da havayı (atmosferi) kastediyor,
"yalnız O'nundur."
Birinci görüşü
el-Maverdî, ikincisini de el-Kuşeyrî zikretmiştir.
ez-Zemahşerî dedi ki:
Geçmiş ve geride kalmış ömürlerimiz ile hali hazırda içinde bulunduğumuz
durum, diye de açıklanmıştır. Burada "bu İkisinin arasındaki herşey"
anlamında: ( ^i & k> ) denilerek; (tekil işaret zamiri kullanılıp)
(Jbi^L.) diye (şeklinde tesniye zamiri) kullanılmayışının sebebi; Sözünü
ettiğimiz şeyler arasındaki herşey maksadı güdüldüğünden do-laytdır.
Nitekim yüce Allah'ın
şu buyruğunda da böyle kullanılmıştır: "O çok yaşlı da değildir, çok genç
de değildir. İkisi arasında bir dinçtir." (ei-Bakara, 2/68) yani sözünü
ettiğimiz iki tür arasında demektir.
"Rabbln unutkan
değildir" yani O, sana rîsaletini göndermeyi diledi mi gönderir, bunu
unutmaz. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Sana vahyin gelmesi gecikse
dahi O seni unutmuş değildir. Şöyle de açıklanmıştır: O öncesiyle, sonrasıyla
herşeyi bilendir. O hiçbir şeyi unutmaz.
[141]
"Göklerin, yerin
ve İkisi arasında bulunanların Rabbi'dir." Yani O, her ikisinin Rabbi,
yaratıcısı, ikisinin arasında bulunanları yaratan ve onların ve aralarında
bulunanların mutlak mâlikidir. Bütün zamanlan çekip çeviren O olduğu gibi,
eşyayı da çekip çeviren O'dur.
"O halde O'na
ibadet et." Bu sebebten ötürü O'nu tevhid et.
Bu buyrukta kulların
kazandıkları fiillerin yüce Allah tarafından yaratılmış, meydana getirilmiş
olduğuna delâlet vardır, Nitekim hak ehlinin söylediği de budur, hak görüş de
budur. Çünkü burada bulunan "Rab" lafzının ihtiva ettiği manalar
arasında, mutfak mâlik manasından başkasına hamdedilmesine imkân yoktur. Onun
sema ile arz arasında bulunan herşeyin mâliki olduğu sabit olduğuna göre, bunun
kapsamı içerisine elbette mahlukatın kazandıkları (fiilleri) de girer ve O'na ibadet
etmek vacip olur, Çünkü O'nun kayıtsız ve şartsız olarak mâlik olduğu sabit
olmuştur. İbadetin gerçek manası ise tam bir alçak gönüllülük ile itaat
etmektir. Mutlak mâlik ve ma'bûdun dışında kimse ibâdete lâyık olamaz.
"Ve O'na
ibadetinde sebat göster." O'na sebatla itaat et. Sana vahyin gelişinin
gecikmesinden ötürü üzülme. Bunun yerine emroîunduğun ile meşgul ol.
"Sebat
göster" kelimesindeki "ti" harfi aslında "te"du\
"Te" ile "sad" aralarındaki farklılık dolayısıyla bir arada
telaffuzları ağır geldiğinden dolayı "te"nin yerine "ti"
kullanılmıştır. Nitekim "savm"dan; "Oruç tuttu" denilir.
"O'nun adıyla
anılan bir kimse biliyor musun?" İbn Abbas dedi ki: Bununla sen O'nun bir
evlâdının yani benzerinin yahut O'nun mislinin yahut O'nu andıran bir varlığın
bulunduğunu ve o varlığın Rahman olan adım ha-kettiğini, o ada layık olduğunu
biliyor musun? Mücahid de böyle açıklamıştır.
"Adıyla anılan
kelimesi; "Ki bu da karşılıklı olarak aynı adı taşımak" lafzından
gelmektedir.
İsrail, Simâk'dan o
İkrime'den, o da İbn Abbas'tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Sen herhangi
bir kimsenin O'nun adı olan "er-Rahmân': adını taşıdığını bilir misin?
en-Nehhâs dedi ki: Bu
benim bildiğim kadarıyla bu husustaki rivayetler arasında isnadı en değerli
olandır. Ayrıca sahih bir görüştür. Allah'tan başkasına "er-Rahmân"
denilmez.
Derim ki: Buna dair
geniş açıklamalar. Daha önce, Besmele bahsinde (21.başlıkta) geçmiş
bulunmaktadır.
Yüce Allah'a hamd
olsun.
İbn Ebi Necîh,
Mücahid'den: "O'nun adıyla anılan bir kimse biliyor
musun?" buyruğu
hakkında: O'na benzer kimse biliyor musun? diye açıkladığını rivayet etmiştir.
İbmı'l-Müseyyeb: Ona
denk... Katade ve el-Ketbî ise yüce Allah'tan başka Allah adıyla anılan yahut
ta Allah'tan başka kendisine Allah denilen bir kimsenin varlığını biliyor
musun? diye açıklamışlardır.
Burada soru edatı
olumsuzluk edatı anlamındadır, bilmezsin demektir. Doğrusunu en iyi bilen yüce
Allah'tır.
[142]
66. İnsan:
"Ben öldükten sonra mı diriltilip çıkarılacak mışım?" der.
67. İnsan
daha önce hiçbir şey değilken, gerçekten Bizim kendisini yarattığımızı
düşünmez mi?
68. Rabbin hakkı için onları ve şeytanları
elbette hasredeceğiz, sonra cehennemin etrafına dizleri üzere (çökmüş olarak)
elbette hazır edeceğiz.
69. Sonra
her bîr kesimden Rahmân'a karşı küfürde daha cesur, şiddetli kim ise onu
ayırırız.
70. Hem
oraya atılmaya kimlerin daha lâyık olduğunu da en iyi Biz biliriz.
71. Şüphe
yok ki aranızda oraya uğramayacak hiç kimse yoktur. Bu, Rabbinin
gerçekleştirmeyi üzerine aldığı kesin bir hükümdür.
72. Bundan
sonra takva sahiplerini kurtarırız. Zalimleri ise orada dizleri üzerine çökmüş
olarak terkederiz.
"İnsan: Ben
öldükten sonra mı diriltilip çıkarılacak mışım? der." Burada insan'dan
kasıt Ubeyy b. Haleftir. Eline geçirdiği çürümüş kemikleri eliyle ufalayarak,
dedi ki: Muhammed, ölümden sonra diriltileceğimizi iddia ediyor. Bunu el-Kelbî
söylemiş, el-Vâhidî, es-Sa'lebî ve el-Kuşeyrî de zikretmişlerdir.
el-Mehdevî dedi ki:
Âyet-i kerîme ei-Velid b. el-Muğîre ve arkadaştan hakkında nazil olmuştur. Bu
da İbn Abbas'ın görüşüdür.
"Ben...
diriltilip çıkarılacak mışım?" anlamındaki buyruğun başında yer alan
"lâm" te'kid içindir. Sanki ona: Öldüğün takdirde şüphesiz tekrar diriltileceksin
denilmiş de o da: "Gerçekten ben öldükten sonra mı diriltilip
çıkarılacak
mışım?" demiş gibidir. O bu sözlerini inkâr eden bir edâ ile söylediğinden
dolayı birincisinde olduğu gibi cevabın başında da "lâm" gelmiş
bulunmaktadır. Eğer (bu şekilde söylenmiş bir söz kabuî edilmeden) kendisi
ibtidâen böyle bir söz söylemiş olsaydı "lam" gelmezdi. Çünkü bu, hem
te'kid hem de olumluluk için kullanılır. Halbuki o öldükten sonra dirilişi inkâr
eden birisidir.
İbn Zekvân -soru edatı
olmaksızın-: "Öldüğüm zaman" diye haber olmak üzere okumuştur.
Diğerleri ise kendi usullerine uygun olarak hemze ile istifham olmak üzere
okumuşlardır.
el-Hasen ve Ebû Hayve:
"Ben diri olarak (mı) çıkacak mışım?" diye okumuştur. O (insan) bu
sözlerini alay olsun diye söylemiştir. Çünkü onlar öldükten sonra dirilişe
inanmıyorlardı.
Burada
"insan"dan kasıt kâfirdir.
"İnsan" yani
bu sözleri söyleyen kişi "daha önce" soru sormadan ve bu sözü
söylemeden "önce, hiçbir şey değilken, gerçekten Bizim kendisini yarattığımızı
düşünmez mi?" bunu hatırlamaz mı? Çünkü tekrar yaratmak, ilkin yaratmak
gibidir. Niye bunda çelişki görüyor ki?
Âsim dışında
Kûfeliler, Mekkeliler, Ebu Ömer ile Ebu Ca'fer "Düşünüp ibret almaz
mı?" şeklinde okurken, Şeybe, Nâfi' ve Âsim ise şed-desiz olarak;
"Düşünmez mi?" diye okumuşlardır. Tercih edilen şeddeli okuyuştur ve
bunun aslı; Bunun tercih edilmesine sebeb İse yüce Allah'ın: "Ancak özlü
akıl sahipleri öğüt alır. "(ez-Zümer, 39/9) buyruğu ve benzerlerinde bu
şekilde gelmiş olmasıdır, Ubeyy'in kıraati de; şeklindedir. Bu kıraat tefsir
olarak kabul edilir. Çünkü, Mushaf'ın hattına aykırıdır.
Ubeyy'in kıraatinin
anlamı düşünmez mi? şeklindedir. Şeddesiz (Şeybe, Nâfi' ve Âsım'ın kıraatleri)
ise uyanıp dikkat etmez mi, bilmez mi? şeklindedir. Bu açıklamayı en-Nehhâs
yapmıştır.
"Rabbin hakkı
için onları ve şeytanları elbette hasredeceğiz." Yüce Allah mü'minleri
hasredeceği gibi onları hasredeceğine dair delili ortaya koyduktan sonra,
kendi zatına kasem etmekte ve şeytanları da hasredeceğini bildirmektedir.
Denildiğine göre; her
kâfir bir şeytan ile birlikte aynı zincire vurulmuş olarak haşredilecektir.
Nitekim yüce Allah: "Toplayınız zulmedenleri ve onlara eş olanları"
(es-Saffat, 37/22) diye buyurmaktadır.
ez-Zemahşerî dedi ki:
"Ve şeytanları" buyruğunda ki "vav"ın atıf için olması da
mümkündür. "Beraber" anlamında olması da mümkündür. Bununla birlikte
"beraberlik" anlamı daha kuvvetli görülmektedir. Yani onlar kendilerini
azdırmış ve saptırmış, arkadaşları olan şeytanlarla birlikte hasredilecekler
ve herbir kâfir bir şeytan ile biriikte aynı zincire vurulacaktır.
Desen ki: Bu,
"insan" ile özel olarak kâfirlerin kastedilmesi halinde uygundur.
Pekt ya genel olarak bütün insanlar kastedilmiş İse şeytanlarla birlikte
haşredilmeleri nasıl uygun görülebilir? Derim ki: Bütün insanlar aralarında
kâfirler, şeytanlarla birlikte olmak üzere bir defada haşredileceklerine göre,
tıpkı şeytanların kâfirlerle birlikte hasredilmesi gibi (bütün İnsanlar da)
şeytanlarla birlikte hasredilmiş olur. Desen ki: Amellerinin karşılıklarının görülmesi
halinde birbirlerinden ayrıldıkları gibi, haşirde de bahtiyarlarla bedbahtlar
niye birbirlerinden ayrı değildir. Derim ki: Mahşerde birbirlerinden
ayrılmayacaklar ve cehennem etrafında diz üstü çökecekleri yerde hazır edilecekler.
Onlarla birlikte ateşin yanına getiriliçekler; tâki bahtiyar olan insanlar da
yüce Allah'ın kendilerini kurtarmış olduğu halleri görsünler, böylelikle
sevinçlerine sevinç katılmış olsun, kendilerinin ve Allah'ın düşmanlarının
cezalarından ötürü de sevinsin, onların da kötülükleri, hasretleri ve Allah'ın
dostlarının bahtiyarlıkları, kendi hallerine sevinmelerinden ötürü de kendilerini
öfkelendirecek şeyler daha da artsın.
Desen ki: Dizleri üstü
hazır edilmeJerinin anlamı nedir? Derim ki: Eğer "insan" tabiri özel
anlamı ile (yani kâfir diye) tefsir edilecek olursa anlam şöyle olur: Onlar
mahşerden cehennemin kıyısına hesab için durdurulacakları yerdeki hallerinde
olduğu gibi şiddetlice sürüklene sürüklene, itile kaktla getirileceklerdir.
Buraya gelişleri dizleri üstünde olacak, ayakları üzerinde yürüyerek
gelmeyeceklerdir. Çünkü hesab için durdurulmuş olanlar, dizleri üstünde
bulunmakla nitelendirilmişlerdir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Her ümmeti de diz çökmüş göreceksin." (el-Câsiye, 45/28) Yani karşılıklı
sözleşme ve çeşitli alış-veriş, ve intikal durumlarında alışılagelmiş hat olan
dizler üzerinde çökmüş olacaklardır. Bu şekilde gelişleri huzursuzluk,
tedirginlik ifadesi olduğundan dolayıdır. Böyle bir duruş, rahat ve huzurun
zıttı bir mana ifade eder. Yahut ta karşı karşıya kalacakları ve ayakları üzerinde
durma takatlerini bırakmayacak şiddetli hallerden ötürü dizleri üzerine
kapaklanacaklardır.
Eğer "insan"
umumi manasıyla ele alınırsa o takdirde: Onlar cehennemin kıyısına
varacaklarında diz üstü çökecekler demek olur ki; bu da diz üstü çökmenin mevkıf
de (hesap için durdukları yerde) diz üstü çöktükleri gibi burada da haklarında
takdir edilmiş bir hal olduğu kabul edilmesi suretiyle bu açıklama yapılabilir.
Çünkü bu da mükâfat ve cezanın görüleceği yere varılmasından önce hesap için
durmaya tabi olan hususlardandır.
Şöyle de
denilmektedir: "Sonra onları cehennemin etrafında dizleri üzere elbette
hazır edeceğiz" buyruğunun anlamı Mücahid ve Katade'den nakledildiğine
göre dizleri üzerine çökmüş olarak hasredeceğiz, demektir. Yani onlar içinde
bulundukları halin dehşetinden ötürü ayakta duramayacaklardır.
"Cehennemin
etrafına" buyruğunun, cehennemin içinde anlamında olması da mümkündür.
Mesela, evin iç tarafında çevirmişler olarak oturanların durumunu anlatmak
üzere: "Gelenler evin etrafında oturdular" demek te buna benzer. Buna
göre "cehennemin etrafına" ifadesinin cehenneme girdikten sonra
gerçekleşecek olması mümkündür. Cehenneme girmeden önce olması da mümkündür,
"Dizleri
üzere" kelimesi Dizieri üzerinde çökmüş kişi' kelimesinin çoğuludur. Bu
fiil; "Dizüstü çöktü, çöker, dizüstü çökmek" şeklinde kullanılır.
"Ona diz çöktürdü" demektir. Topluluk hakkında aynı şekilde; da
kullanılabilir. Aynı şekilde "cim" harfinden sonraki harf esreli
olduğu için "tim" harfi esreli olarak; Dizleri üzere çökmüşler"
denilebilir.
İbn Abbas dedi ki:
Bumda bu kelime "cemaatler haiinde" anlamındadır. Mukatil de; Ayıt
ayrı topluluklar halinde diye açıklamıştır. Bu açıklamaya göre bu kelime üç
ayrı söyleyişi ile; in çoğuludur ki, bu da bir araya gelmiş, toplanmış taşlar
ve toplanmış toprak anlamındadır. Yani içki-ciler ayrı, zina etmişler ayrı ve
bu şekilde gruplar halinde toplanacaklardır, demektir. Şair Tarafe de şöyle
demiştir:
"İkisinin
üzerinde iki toprak yığını görürsün,
Bir de muntazam bir
şekilde dizilmiş enlice sağlam taşlar."
el-Hasen ve ed-Dahhak,
dizleri üzere çökmüşler olarak diye açıklamışlardır. Bu te'vile göre kelimenin
çoğulu bundan önce geçtiği gibidir. Buna se-beb ise yerin darlığıdır. Yani tam
anlarruyia oturmak imkânını bulamayacaklardır.
Birbirleri ile
davalaşmak için dizleri üzere çökecekler, diye de açıklanmıştır. Bu da yüce
Allah'ın şu buyruğunu andırmaktadır "Sonra muhakkak sizler kıyamet
gününde Rabbinizin huzurunda muhakeme olacaksınız." (ez-Zümer, 39/31)
el-Kumeyt de şöyle demektedir:
"Onlar ileri
gelenlerini dizleri üzere çökmüş bıraktılar.
Kendileri ise o
efendilerinin dışında birbirleriyle zincire vurulmuş haldedirler."
"Sonra her bir
kesimden" yani her bir ümmet ve her bir din mensubundan "Rahmân'a
karşı küfürde daha cessur ve şiddetli kim İse onu ayırırız"
çıkartırız.
en-Nehhâs dedi ki; Bu
âyet-i kerîme i'râb cihetinden müşkildir. Çünkü bütün kıraat âlimleri;
"Kim ise" kelimesini reP ile okumuşlardır. Yalnız Sibeveyh'in,
kendisinden naklettiğine göre Harun el-Karî bunu nasp ile okumuştur ve
"ayırırız" anlamındaki fiilin mef'ulü olmuştur.
Ebu İshak bu kelimenin
merfu okunuşu ile ilgili olarak üç görüş olduğunu bildirmektedir.
1-
Sibeveyh'in naklettiği el-Halil b. Ahmed'İn görüşü. Buna göre hikâye
(söylenecek bir sözü nakletmek) üzere merfû'dur. Yani: Sonra, Biz azgınlığı
dolayısı ile kendilerine: Rahmân'a karşı küfürde daha cesur ve şiddetli hangileridir,
denilecek. Her bir kesimden (böyle olanları) ayıracağız. el-Halil şu beyiti
nakletmektedir:
"Ve ben yiğidin
nezdinde öyle bir konumda olurum ki:
(Ona): Ne senin için
bir sakınca vardır, ne de mahrum edilirsin (denilir)."
Yani ben kendisine:
Senin için bir sakınca da yoktur, mahrum da bırakılmayacaksın, denilen bir
kişi konumunda olurum,
Ebu Ca'fer en-Nehhâs
dedi ki: Ben Ebu İshak'ın bu görüşü tercih edip beğendiğini gördüm. O: Çünkü
tefsir alimlerinin söyledikleri sözlerin manası da budur, demiştir. Onun
iddiasına güre: 'Sonra her bir kesimden... ayırırız" buyruğunun manası
şudur: Sonra, Biz her kesimden en ileri derecede azgın olanları mertebelerine
göre ayırırız. Sanki azgınlıkları en şiddetli olanların azabı ile
başlanılacak, sonra mertebe itibariyle onlardan sonra gelenlere geçilecek gibi
bir mana anlamıştır. Âyetin anlamı ile ilgili olarak Ebu İshak'ın sözlerinin
lafzan ifadesi budur.
2- Yunus
dedi ki: "Ayırırız" fiili amel etmeyen fiiller durumundadır. Buna
göre; "...den kim" ise mübtedâ olarak ref edilmiştir. et-Mehdevî ise
söyle demektedir: Buradaki "ayırırız" anlamındaki fiil, Yunus'a göre
muallaktır. Ebu Ali der ki: Bunun manası ise bu fiil; "Şiddetli kim
ise" ibaresinin mahallinde amel eder yoksa amelinin lağvedilmiş olduğu
manasına değildir. el-Halil ve Sİbeveyh'e göre ise böyle bir fiil muallak
olmaz. Çünkü tahakkuku söz konusu olmadığı sürece, ancak şüphe ve benzeri
manalar ifade eden fiiller muallak olur.
3- Sibeveyh
dedi ki: "...den kim ise" kelimesi ötre üzere mebnı-dir. Çünkü bu
edat hazf hususunda benzerlerinden farklıdır. Zira -en faziletli olanı gördüm
maksadı ile- ile denilecek olursa, bu çirkin olur. Bunun için denilmesi
gerekir. Bununla birlikte; de hazf caizdir.
Ebu Ca'fer dedi ki:
Ben nahivciler arasında bu hususta Sibeveyh'in hata ettiğini söylememiş bir
kimse bilmiyorum. Ebu İshak'j da şöyle derken dinledim: Benim görebildiğim
kadarıyla Sibeveyh "Kİta6"ında sadece iki yerde hata etmiştir. Bu da
onlardan birisidir. (Devamla Ebu İshak) dedi ki: Biz biliyoruz ki Sibeveyh;
(it) kelimesini izafe edilmeden ve müfred olduğu takdirde i'rab edilir kabul
etmiştir. Ya muzaf olduğu takdirde bunu nasıl meb-ni kabul eder?
Bildiğim kadarıyla Ebu
İshak (bu hususta) yalnızca bu üç görüşü zikretmektedir. Ebu Ali ise der ki:
Sibeveyh'in görüşüne göre burada bu edatın meb-ni olması vacibtir. Çünkü ondan
kendisi ile marifelik vasfını kazanacağı lafız hazfediimiştir ki, o da
kendisine ihtiyaç duyulmasına rağmen zamirdir. Tıpkı; "Öncesinden,
sonrasından" lafızlarından hazf edildiği gibidir. Buralarda muzafın,
muzafun ileyhe İhtiyacına rağmen, kendisi ile marifelik vasfını kazanacakları
muzafun iieyhler hazfediimiştir. Çünkü sıla, mev-sûlu açıklar ve onu beyan
eder. Tipti muzafun ileyh muzaf'ı beyan edip tahsis ettiği gibi. -
Ebu Ca'fer dedi ki:
Ebu İshak'ın sözünü ettiği bu üç görüşün dışında dört görüş daha vardır.
el-Kisaî dedi ki: " Ayırırız" fiilî bir manaya dairdir. Meselâ,
"Elbiselerden giyindim, yemekten yedim" demek bu türdendir. Halbuki
bu fiil; "...den... kim ise" de amel etmediğinden onu nasb etmesi de
söz konusu değildir.
ei-Mehdevî şunu da
ekler: Ona göre bu fiil: "Her bîr kesimden" ibaresinin mahallinde
amel etmektedir. Buna karşılık "...den... şiddetli kim ise" İfadesi
yeni bir cümle olup mübtedâ olarak meıfu'dur. Sibeveyh vâcib (yerine
getirilmesi gerekli) anlamın ifade edildiği hallerde de ...den..." in
gelmesinin vacip olduğu görüşünde değildir.
el-Ferrâ dedi ki:
Buyruk, sonra Biz nida ile (seslenerek) ayırırız, demektir. Buna göre
"ayırırız" fiili nida ederiz, anlamındadır. el-Mehdevî der ki:
"Nida etti" fiilinden sonra bir cümle geliyorsa muallak olur. Meselâ
"Zannettim" fiili manada amel eder, fakat lafızda amel etmez.
Ebu Ca'fer dedi ki:
Ebu Bekr b. Şukayr'ın naklettiğine göre bazı Kûfeliler; "..den
kim..." lafzında şart ve ceza manası olduğunu söylemişlerdir. İşte bundan
doiayı ondan önceki fiil kendisinde amel etmemiştir. Anlamı da şöyle olun
Sonra bizler her bir kesimden... -ister birbirleriyle ortak vasıfları olsun,
ister olmasın- ayırırız. Bu da bir kimsenin; ifadesinin; "ister gazap
etsinler, ister etmesinler ben o topluluğu dövdüm" anlamında olması
gibidir.
Ebu Ca'fer dedi ki:
İşte bunlar toplam olarak altı görüştür. Ayrıca Ali b. Süleyman'ın, Muhammed b.
Yezîd'den naklen şöyle dediğini de dinledim: ...den... kim ise" lafzı:
"KesiirTe taalluk etmektedir. O halde mübtedâ olarak merfu'dur. Anlamı da
söyle olur: Sonra Biz birbirlerine benzeyen kimselerden yani birbirleriyle
yardımlaşanlardan Rahman'a karşı cesur ve şiddetli olduğunu gördükleri
kimseleri ayırırız. Bu da güzel bir açıklamadır.
el-Kisaî
"Teşâyu"un yardımlaşmak anlamında olduğunu nakletmektedir.
"Cesur ve
şiddetli" kelimesi de temyiz olarak nasb edilmiştir.
"Hem oraya
atılmaya kimlerin daha layık olduğunu" kimlerin cehennem ateşine girmeyi
hakettiğini "da en iyi Biz biliriz."
"Girdi, girer,
girmek" denilir. Bu (fiil olarak, binası itibariyle): Geçip
gitti..." ile; "Yukarıdan aşağı düştü" fiillerine benzemektedir.
el-Cevherî dedi ki:
Bir kimseyi ateşe koyup, orada bırakmayı anlatmak üzere; denilir. Yine bir
kimseyi, onu yakmak maksadı ile ateşe bırakma halini anlatmak üzere de
"elif" ile; denilir.
Yüce Allah'ın:
"Ve alevli ateşe atılacaktır." (el-İnşikak, 84/12) buyruğu; şeklinde
de ("larn" harfi şeddeli ve "ya" harfi ötreli
"sad" harfi de üstün olarak) okunmuştur. Bunu ("lam"
harfini) şeddesiz olarak okunmasına göre ise fiil" Filân kigi ateşte
yandı" kullanımından gelmektedir. Bu âyet-i kerîmede; "Atüma"
kelimesinin "sad" harfinin ötreli okunması bu kabildendir. el-Accâc
dedi ki:
"Allah'a and ol
sun ki; eğer ateşte yanmayacak olsaydık..."
Yine bir işin aşırı
şiddetli sıcak olduğunu anlatmak için de; denilir. et-Tuhavî'nİn şu beyti
böyledir:
"Kahraroanlıktan
bitip tükenmez onların, isterse
Ardı arkasına savaşın
şiddet ve sıkıntılarını çekmiş olsunlar."
ile ateşin hararetiyle ısındım demektir. Ebu
Zeyd dedi ki:
"Ve ben onların
savaşlarının sıcaklığıyla ısındım. Neredeyse donacak kimsenin aşırı soğuktan
ısındığı gibi."
Karşı konulamayacak
kadar kahraman bir kimseyi nitelendirmek üzere de; Lafzî anlamıyla-: Filânın
ateşiyle ısınılmaz, denilir,
"Şüphe yok ki
aranızda oraya uğramayacak hiç kimse yoktur. Bu, Rabbinin gerçekleştirmeyi
üzerine aldığı kesin bir hükümdür" buyruğuna dair açıklamalarımızı da beş
başlık halinde sunacağız:
[143]
Yüce Allah'ın:
"Şüphe yok ki aranızda..." buyruğu bir kasemdir. Baştaki
"vav" harfi bu kasemi (yemini) ihtiva etmektedir. Peygamber (sav)ın
şu hadisi de bunu açıklamaktadır "Müslümanlardan olup ta üç çocuğu ölen
bîr kimsenin -yemin gereği olanı müstesna- ateşin dokunması mümkün değildir.[144]
ez-Zührî dedi ki:
Sanki: "Şüphe yok ki aranızda oraya uğramayacak hiç kimse yoktur"
âyetini kasteder gibidir. Bunu Ebû Dâvûd et-Tayâlisî zikretmektedir.[145]
Hz. Peygamber'tn:
"Yemin gereği müstesna" ifadesi de müsned tefsir
kabilindendir. Çünkü bu hadiste sözü edilen kasem ilim
ehline göre yüce Allah'ın: "Şüphe yok ki aranızda oraya uğramayacak hiç
kimse yoktur"
buyruğunda
kastedilendir. Kasem ile yüce Allah'ın: "Andolsun tozutup savuranlara"
buyruğundan itibaren: "Şüphesiz vaad olunduğunuz elbette doğrudur. Ve
şüphesiz ki din elbette gerçekleşecektir." (ez-Zâriyüu 51/1-6) buyruğunun
kastedildiği de söylenmiştir. Birinci görüş daha meşhurdur, ikisinin de anlamı
birbirine yakındır.
[146]
İnsanlar cehenneme
uğramanın mahiyeti hakkında farklı görüşlere sahiptir. Burada uğramanın (vürûd)
girmek anlamında olduğu söylenmiştir. Câbir b. Abdullah'tan rivayete göre o
şöyle demiştir: Ben Rasûiullah (sav)ı şöyle buyururken dinledim: "Uğramak,
girmek demektir, İster iyi olsun, ister kötü olsun oraya girmeyecek kimse
kalmayacaktır. Mü'minler için serin ve esenlik olacaktır. Tıpkı İbrahim için
olduğu gibi." "Bundan sonra takva sahiplerini kurtarırız. Zalimleri
ise orada dizleri üzerine çökmüş olarak ter keder iz." Bu hadisi Ebu Ömer
(b. Abdi'1-Berr), "et-Temhîd" adlı eserinde senediyle birlikte
zikretmektedir.[147]
Bu aynı zamanda İbn
Abbas'm, Halid b. Mâ'dâ'nın İbn Cüreyc ve başkalarının da görüşüdür. Yunustan
rivayet edildiğine göre o; "Şüphe yok ki aranızda oraya uğramayacak kimse
yoktur" buyruğundaki "uğramak (vürûd)" girmek demektir, diye
"uğrama"nın tefsirini de zikrederek okurdu. Bazı raviler bu konuda
hataya düşerek onun bu açıklamasını da Kur'ân diye nak-letmişlerdir,
Darimî'nin,
Müsned'inde Abdullah b. Mes'ud'dan gelen rivayete göre o şöyle demiştir:
Rasûiullah (sav) buyurdu ki: "İnsanlar ateşe uğrayacaklar sonra amei
[eriyle oradan uzaklaşacaklardır[148]
Kimisi bir göz açıp kapamak gibi; sonra kimisi rüzgar gibi, kimisi atın
koşması gibi, kimisi yüklen arasında hızlıca koşturan binici gibi, kimisi
hızlıca yürüyen kişi gibi (oradan ayrılacaklardır.)"[149]
İbn Abbas'tan da bu
mesele hakkında Haricilerden Nafi' b. el-Ezrak'a şöyle dediği rivayet
edilmektedir: Ben ve sen mutlaka oraya uğrayacağız. Beni yüce Allah o ateşten
kurtaracaktır. Sana gelince sen (bunu) yalanladığın için seni kurtaracağını
zannetmiyorum.
Cehenneme uğramanın
muhakkak oluşuyla biriikte oradan ayrılışın bilin-meyişinden dolayı pek çok
ilim adamı oldukça korkmuştur. Biz bunu "et-Tez-kire" adlı eserimizde
açıklamış bulunuyoruz.
Bir kesim şöyle
demektedir: Uğramaktan kasıt Sırat'ın üzerinden geçiştir. Bu görüş İbn Abbas,
İbn Mes'ud, Ka'b el-Ahbâr ve es-Süddî'den de rivayet edilmiştir. Ayrıca
es-Süddî bunu İbn Mes'ud'dan, o Peygamber (sav) yoluyla da rivayet etmektedir.
el-Hasen de bu görüştedir. O şöyle demiştir: Uğramak, girmek demek değildir.
Mesela sen: Ben Basra'ya uğradım, ama içine girmedim, diyebilirsin. O halde
burada uğramaktan kasıt, Sırat1 in üzerinden geçecekleridir.
Ebu Bekr el-Enbârî
dedi ki: Dil bilginlerinden bazıları el-Hasen'in bu görüşüne dayanarak açıklamalar
yapmış ve yüce Allah'ın: "Şüphesiz kendileri için daha önceden
tarafımızdan iyilik takdir edilmiş olanlar, işte onlar oradan
uzaklaştırılmışlardır" (el-Enbiyâ, 21/101) buyruğunu delil göstererek
şöyle demişlerdir: Yüce Allah'ın kendilerine, kendilerini oradan uzaklaştırmayı
taahhüt ettiği kimseler ateşe girmeyecektir. Bu görüşün sahipleri (72. âyetin
başındaki "bundan sonra" anlamındaki kelimeyi): diye peltek
"se': harfini üstün olarak okurlardı. (Buna göre: Oradan takva sahiplerini
kurtarırız, anlamında olur).
Ancak birinci görüşü
savunan diğerleri buna karşı şunu delil gösterirler: Yüce Allah'ın: "İşte
onlar oradan uzaklaştırılmışlardır" buyruğunun anlamı orada azap
görmekten ve o ateş ile yakılmaktan uzak tutulacaklardır, demektir. Ve şöyle
derler: Oraya girdiği halde bunun farkına varmayan, ondan Ötürü herhangi bir
acı ve ızdırap duymayan bir kimse gerçek manada ondan uzaklaştırılmış bir
kimsedir. Yine yüce Allah'ın: "Sonra takva sahiplerini kurtarırız"
buyruğundaki; "Sonra" kelimesinin ötreli okunuşunu da delil
gösterirler ve bu oraya girdikten sonraki bir kurtuluşun delilini teşkil etmektedir,
derler.
Derim ki: Müslim'in,
Sahih'inde şöyle denilmektedir: "Sonra köprü cehennem üzerine kurulur. Ve
artık şefaat tahakkuk eder, Allah'ım esenlik ver, Allah'ım esenlik ver,
derler." Ey Allah'ın Rasüiü köprü nedir? diye sorulunca şöyle buyurdu:
"O çok kaygan ve üzerinde durulması zor bir yerdir. Onda kancalar ve
Necid taraflarında bulunan üzerinde de dikencik bulunan es-Sa'dân diye bilinen
dikenler vardır, Mü'minler göz açıp kaparcasına şimşek gibi, rüzgar gibi, kuş
gibi, en asil atlar gibi ve develer gibi (üzerinden) geçerler. Kimisi
tamamıyle yarasız beresiz kurtulur, kimisi yara bere almış olarak serbest
bırakılır, kimisi de cehennem ateşine itilip atılır."[150]
Sırat'ın üzerinden
geçmek bu âyet-i kerîmenin ihtiva ettiği cehennem ateşine uğramaktır, içine
girmek değildir, görüşünde olanlar da bu hadisi delil göstermişlerdir.
Bir başka kesim de
şöyle demektedir: Buradaki "uğramak (vürûd)" yüksekçe yerden bakmak,
muttali olmak, yakınına gelmek şeklinde olacaktır. Çünkü onlar hesabın
görüleceği yerde bulunacaklar. Bu da cehenneme yakındır. Hesap halinde
cehennemi görecekler, ona bakacaklar. Daha sonra yüce Allah, takva sahibi olan
kimseleri o bakıp gördükleri cehennemden kurtaracak ve cennete gocurülecekcıı.
"Zalimleri ise... terkederis" cehenneme götürülmeleri emredilir. Yüce
Allah; "Medyen suyuna varınca" (vürûd ile aynı kökten) (el-Kasas,
28/23) diye buyurmakladır ki; bu da uraya yaklaşınca demektir. İçine girince
demek olamaz. Züheyr de şöyle demiştir:
"O kadınlar
tertemiz, arj ve duru ve derin yerleri maviye çalan
suyun başına
geldiklerinde,
Çadırını kurup, ikamet
etmiş kimse gibi (güvenlik duyduklarından dolayı)
asalarını
bıraktılar."
Hafsa (r.anhâ),
Rasölullah (sav)ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Bedir ve
Hudeybiye'ye katılanlardan hiçbir kimse ateşe girmeyecektir.1' Ben: Ey Allah'ın
Rasûlü dedim. Yüce Allah'ın: "Şüphe yok ki aranızda oraya uğramayacak hiç
kimse yoktur" buyruğu nerede kaldı? Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Sen
ne diyorsun? "Bundan sonra takva sahiplerini kurtarırız, zalimleri ise
orada dizleri üzerine çökmüş olarak terkederiz" (buyruğu var ya)" Bu
hadisi Müslim, Um Mubeşşir yoluyla rivayet etmektedir. Um Mubeş-şir dedi ki:
Ben, Peygamber (sav)ı Hafsa'nın yanında şöyle buyururken dinledim... deyip,
hadisi zikretti[151]
ez-Zeccâc yüce
Allah'ın: "Şüphesiz kendileri için daha önceden tarafımızdan iyilik
takdir edilmiş olanlar, işte onlar oradan uzaklaştırılmışlardır." (el-Enbiyâ,
21/101) buyruğu dolayısıyla bu görüşü tercih etmiştir.
Mücahid de şöyle
demektedir: Mü'minlerin ateşe uğramaları dünya yurdunda mü'mi ne isabet eden
humma (ateş yüksekliği )dir. İşle m üT minin cehennem ateşinden payı budur.
Bunu geri çeviremez.
Ebu Hureyre'nin
rivayetine göre Rasûlullah (sav) ateşi yükselmiş bir hastayı ziyaret etti.
Peygamber (sav) ona dedi ki: "Müjdeler olsun sana! Şanı yüce ve mübarek
olan Ailah buyuruyor ki: O benim ateşinidir. Ben onu (cehennem) ateşinden payı
olsun diye mü'min kuluma musallat ederim."[152] Bu
hadisi Ebu Ömer (İbn Abdi'1-Berr) senedi ile kaydederek dedi ki: Bize
Abdu'l-Vâris b. Sufyan anlattı, dedi ki: Bize Kasım b. Asbağ anlattı, dedi ki:
Bi£e Mu-hammed b. İsmail es-Sâiğ anlattı, dedi ki: Bize Ebu Üsame anlattı, dedi
ki: Bize Abdu'r-Rahman b. Yezid b. Cabir anlattı. O ismail b. Ubeydullah'tan, o
Ebu Salih el-Eşârî'den, o Ebu Hureyre'den, o Peygamber (sav)dan: Peygamber bir
hastayı ziyaret etti... diyerek hadisin geri kakn bölümünü zikretti. Ayrıca
hadiste: "Humma (sıtma ve yüksek ateşli hastalık) mü'ıninin cehennem
ateşinden payına düşendir" diye buyurmuştur.[153]
Bir kesim de şöyle
demektedir: Burada uğramak (vürûd) kabirde ona bakmaktır. Kurtuluşa nail olan
o ateşten kurtarılır ve oraya girmesi takdir edilmiş olan da oraya girer. Daha
sonra ya şefaatle oradan çıkar, yahut ta yüce Allah'ın rahmeti ile şefaatten
başka bir sebeble çıkar. Bunlar İbn Ömer'in rivayet ettiği şu hadisi delil
gösterirler: "Sîzden herhangi bir kimse öldüğü takdirde sabah ve akşam onun
kalacağı yer kendisine gösterilir..."[154]
Veki', Şu'be'den, o
Abdullah b. es-Sâib'den, o bir adamdan, o da İbn Ab-bas'ian rivayete göre yüce
Allah'ın: "Şüphe yok ki aranızda oraya uğramayacak hiç kimse yoktur"
buyruğu hakkında: Bu kâfirlere bir hitaptır, demiştir.
Yine ondan gelen
rivayete göre o, daha önce kâfirler hakkında vârid olmuş: "Rabbİn hakkı
için onları ve şeytanları elbette hasredeceğiz. Sonra onları cehennemin
etrafına dizleri üzere elbette hazır edeceğiz. Sonra her bir kesimden Rahmana
karşı küfürde daha cesur ve şiddetli kim ise onu ayırırız. Hem oraya atılmaya
kimlerin daha layık olduğunu en iyi Biz biliriz" buyruklarında kâfirler
hakkındaki bu hükümlere paralel olarak: "Şüphe yok ki
("aranızda" yerine): aralarında oraya uğramayacak hiç kimse yoktur"
diye okuduğu rivayet edilmiştir. Aynı şekilde İkrime ve bir topluluk da böyle
okumuştur. Bu kıraate göre cehenneme uğrayacaklar çeşitli gruplar olmayacaktır.
(Sadece kâfirler uğrayacaktır).
Bir kesim de şöyle
demektedir: Burada: "Aranızda" ile kastedilenler kâfirlerdir. Yani,
Ey Muhammed! onlara de ki: Aranızda... Böyle bir te'vilîn de aynı şekilde
açıklaması kolaydır. "Aranızda" ifadesindeki "kef (...nız...)
yüce Allah'ın; "Onları ve şeytanları elbette hasredeceğiz. Sonra
onları cehennemin etrafına dizleri üzere (çökmüş
olarak) elbette hazır edeceğiz" buyruğundakİ "onlar" zamirine
aittir. Bu zamirin "onlar"a raci' olduğu red olunamaz. Benzeri bir
durum, yüce Allah'ın şu buyruğunda da görülmektedir: "Ve Rableri onlara
son derece temiz bir şarap içirmiştir. İşte bu, gerçekten sisin için bir
mükâfattır. Yaptıklarınızın karşılığını da fazlası ile görmüşsünüzdür."
(el-İnsan, 76/21-22) ise; bu onlar için bir mükâfattır, anlamındadır.
Görüldüğü gibi buradaki muhatap zamiri de (tefsir edilmekte olan buyruklarda
olduğu gibi) "he" harfine (gaib zamire) gitmektedir.
Çoğunluk ise şöyle
demektedir: Burada muhatap bütün âlemdir. Herkesin cehenneme uğraması
kaçınılmazdır, Bundan dolayı zaten uğramak ile ilgili görüş ayrılığı ortaya
çıkmıştır. Biz ilim adamlarının bu konudaki görüşlerini açıklamış bulunuyoruz.
Uğramanın (vürüdun) zahirinden anlaşılan girmektir. Çünkü Peygamber (sav) (bu
başlığın baş taraflarında) zikredilen hadiste: "Mutlaka ateş ona
değecektir, temas edecektir" diye buyurmaktadır. Çünkü bunun sözlükte
anlamı değmek ve temas etmektir. Ancak bu, mü'min-ler için serin ve selâmet
olacaktır. Oradan esenlikle kurtulacaklardır.
Halid b. Ma'dân dedi
ki: Cennet ehli cennete girecekleri vakit şöyle diyecekler: Rabbimiz bizim
ateşe uğrayacağımızı buyurrnamış mıydı? Onlara denilecek ki: Siz uraya
uğradınız ve orayı kül haline getirdiniz.
Derim ki: Bu görüş
değişik ve dağınık görüşleri bir arada toplamaktadır. Ancak cehennem ateşi
oraya uğrayacak kimseyi alevi ve harareti ile rahatsız etmeyecektir. Mü'min
kimse böylelikle ondan uzaklaştırılmış ve kurtarılmış olacaktır. Şanı yüce
Allah'tan, lütuf ve keremiyle bizleri ondan kurtarmasını ve oraya esenlikle
uğrayıp giren ve oradan ganimete nail olmuş olarak çıkan kullarından eylesin.
Peygamberler de ateşe
girecekler midir? diye sorulursa, deriz ki: Bu konuda mutlak bir ifade
kullanamayız, ancak şunu söyleyebiliriz: Bu bahsin baş tarafında zikrettiğimiz
hadisin delil olduğu üzere bütün insanlar oraya uğrayacaklardır. Günahkârlar
günahları sebebiyle oraya girecekler, Allah'ın dostları ve bahtiyar kimseler
de onlara şefaat etmek için oraya girecektir. Her iki giriş arasında ise pek
büyük bk fark vardır.
lbnu'l-Enbârî de Osman
(ra)ın Mushaf inin ve genelin kıraatinin lehine delil olmak üzere şöyle der: Dilde
gaibe hitaptan, muhataba hitab lafzına geçiş mümkündür. Nitekim yüce Allah
şöyle buyurmaktadır: "Rabbleri onlara son derece temiz bir şarap
içirmiştir. İşte bu gerçekten sizin için bir mükâfattır. Yaptıklarınızın
karşılığını da fazlasıyla görmüşsünüzdür." (el-tnsan, 76/21-22) Böylelikle
yüce Allah gaib zamirin yerine muhatablara ait hitab zamirini kullanmıştır. Bu
türden açıklamalar daha önce Yunus Sûresi'nde (10/22-23. âyetlerin tefsirinde)
geçmiş bulunmaktadır.
[155]
Peygamber (sav)ın:
"Yemin gereği müstesna..." (anlamındaki) istisnanın munkatf bir
istisna olma ihtimali vardır: Ama yeminin gereğini yerine getirmek için
(girilecektir), demektir. Bu Arap dilinde bilinen bir üslûptur. Manası ise
ateş ona asla temas etmeyecektir. İfade burada tamam olmaktadır, daha sonra
yeni bir cümleye başlayarak: "Yemin gereği müstesna" diye buyurmuştur.
Yani ama yüce Allah'ın: "Şüphe yok ki aranızda oraya uğramayacak hiç
kimse yoktur" buyruğundaki yeminin gereğinin de yerine getirilmesi
kaçınılmaz bir şeydir. Bu ise ya Sırat'ın üzerinden geçiştir yahut cehennem
ateşini görmektir ya da herhangi bir zarar gömleksizin esenlik içerisinde
oraya girmektir ve bunda cehennem ateşinin hiçbir şekilde dokunması söz konusu
olmayacaktır. Çünkü Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Sizden herhangi
birinizin üç çocuğu ölür de (bunların acısının) mükâfatını Allah'tan beklerse
mutlaka cehennem ateşine karşı ona kalkan olurlar."[156]
Kalkan (cunne):
Koruyucu ve perde, demektir. Ateşten korunan ve ateşe karşı siper edilen ve
perdelenen bir kimseye, ateş asla temas etmeyecektir. Eğer ateş ona dokunursa
herhangi bir şekilde korunmuş olmaz.
[157]
Bu hadis Ük hadîsi
tefsir etmektedir. Çünkü bunda "ecrin Allah'tan beklenmesi (hisbe)"
söz konusu edilmektedir. Bundan dolayı Malik bunu açıklayıcı olmak üzere eseri
(bunun üzerine bir hanımın ona sorduğu soru ve Peygamberin cevabı) ile
birlikte onu açıklayıcı olmak üzere zikretmektedir.
Yine bu ikinci hadise
Buharî'nin, Ebu Hureyre'den rivayet ettiği şu hadis kayıt getirmektedir. Buna
göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Her kimin henüz ergenlik yaşına
ulaşmamış üç çocuğu ölürse bunlar onun için cehennem ateşinden bir perde
olurlar -yahut cennete girer.-"[158]
Peygamber (sav)ın
ergenlik yaşına gelmemiş ve henüz günahları yazılacak yaşa ulaşmamış anlamında
olan: "Henü2 ergenlik yaşına gelmemiş" ifadesi -iljm adamlarına
göre- müslümaniann çocuklarının cennette olduklarına bir delildir. -Doğrusunu
en iyi bilen Allah'tır.- Çünkü rahmet onların babalarına nazil olduğu
takdirde, rahmete nail olmamış kimse dolayısıyla rahmete nail olmaları imkânsız
bir şey olur. Bu müslüman çocukların cennette olduklarına dair ilim adamlarının
icma ile kabul ettikleri bir husustur. Bu konuda ancak Cebriye'den bir kesim
istisna teşkil ederek, durumlarının ilâhî me-şîcte ait olduğunu söylemişlerdir.
Bu ise kendilerine muhalefet edilmesi caiz olmayan ve aynı şekilde haklarında,
yanlışlık yapmaları düşünülemeyen hüccet olan kimselerin icmaı ile reddedilmiş
ve terkedilmiş bir görüştür. Buna ek olarak Peygamber (sav)dan gelmiş adaletli
ve güvenilir ahad rivayetler de vardır. Ayrıca Peygamber (sav) şöyle
buyurmaktadır: "Bedbaht kimse annesinin karnında bedbaht olan kimsedir,
bahtiyar kimse de annesinin karnında bahtiyar olan kimsedir. Melek iner ve onun
ecelini, amelini ve rızkını yazar."[159] Bu
hadis tahsis edilmiştir. Hiç şüphesiz henüz ameli yazılacak yaşa gelmeden önce
ölen müslüman çocuklar, annelerinin karnında bahtiyar olan ve bedbaht
olmayanlardandır. Buna delil ise konu ile ilgili hadîsler ve icmadır.
Peygamber (sav)ın Âişe
(ranhâ)ya söylediği bildirilen şu sözler de bu durumdadır; ı;Ey Âişe! Şüphesiz
Allah cenneti yarattı ve oraya girecekleri de henüz babalarının sulblerinde
iken yarattı. Ateşi de yarattı ve oraya girecek kimseleri de -henüz
babalarının sulblerinde oldukları halde- yarattı."
13u hadis delil
olamaz, zayıftır, icma ile ve konu ile ilgili rivayetler ile re d olunur. Bu
hadisi rivayet eden Talha b. Yahya zayıftır, rivayeti delil gösterilmez.
Ayrıca bu hadis, onun tek başına (münferiden) rivayet ettiği hadislerdendir.
Ona iltifat edilmez.
Şu'be, Muaviye b.
Kurra b. İyaz el-Muzenî'den, o babasından, onun da Peygamber (sav)dan
rivayetine göre Ensar'dan birisinin küçük bir oğlu öldü. Ona üzüldü,
kederlendi, Rasûlullah (sav) ona dedi ki; "Cennet kapılarından hangisine
gidersen oğlunun senin için o kapının açılmasını istediğini görmek, seni
sevindirmez mi?" Ey Allah'ın Rasûlü! dediler. Bu ona mı hastır yoksa genel
olarak bütün müslümanlar için de böyle midir? Peygamber: "Hayır. Bütün m
üsl umanlar için geneldir" diye buy urdu.[160]
Ebu Ömer (b.
Abdi'1-Berr) dedi ki; Bu hadis sabit ve sahih bir hadistir. Yani sözünü
ettiğimiz Cumhurun icmaı ile böyledir. Aynı zamanda bu hadis Tal-hâ
b.-Yahya'nın rivayet ettiği hadisle çelişmekte ve onu reddetmektedir.
Yine Ebu Ömer dedi ki:
Bu hadis ve buna benzer rivayetlerin bence izahı şudur: Dunlar farzlarını
gereğince eda etmeye devam eden, büyük günahlardan kaçınan, uğradığı musibete
karşı sabredip ecrini Allah'tan bekleyen
kimseler
içindir. Çünkü hitap o dönemde ancak çoğunluğunun durumu bu vasfettiğimiz
şekilde olan bîr topluluğa yöneltilmişti ki onlar da Ashab-ı Ki-ram'dır. Yüce
Allah onların hepsinden razı olsun[161]
en-Nekkaş kimi ilim
adamından şunları söylediğini nakletmektedir: Yüce Allah'ın: "Şüphe yok
ki aranızda oraya uğramayacak hiç kimse yoktur"
buyruğunu;
"Şüphesiz kendileri için daha önceden tarafımızdan iyilik takdir edilmiş
olanlar, işte onlar oradan uzaklaştırılmışlardır." (el-Enbiyâ, 21/101}
buyruğu neshetmektedir. Ancak bu zayıf bir iddiadır, çünkü burası neshin söz
konusu olacağı yerlerden değildir.[162]
Biz bundan önce, eğer
kişiye ateş dokunmayacak olursa oradan zaten uzaklaştırılmış demek olduğunu
açıkladık. Haberde; "Ateş kıyamet gününde mü'mine: Çabuk geç ey mü'min!
senin nurun benim alevimi söndürüyor, diyecektir" denilmektedir.[163]
Yüce Allah'ın:
"Bu, Rabbİnin gerçekleştirmeyi üzerine aldığı kesin bir hükümdür"
buyruğunda geçen: ilâhî hükmü kesin vacip kılmak demektir. Yani bu kesin
olacak bir şeydir. ise; yüce Allah'ın hakkınızda vermiş olduğu hüküm budur,
demektir, İbn Mes'ud dedi ki: Bu (gerçekleştirilmesi) farz olan bir yemindir,
anlamındadır.[164]
"Bundan sonra
takva sahiplerini kurtarırız. Zalimleri İse orada dizleri üzerine çökmüş
olarak terkederiz." Bu da önceki âyet-i kerîmede geçen "uğrama
(vürûd)"un girmek anlamında olduğunun delillerindendir. Çünkü yüce Allah
burada zalimleri girdiririz, diye buyurmamıştır. Bu hususa dair yeterli
açıklamalar (az önce) geçmiş bulunmaktadır.
Bu hususta kabul
edilen görüş şudur: Büyük günah sahibi kimse oraya girse dahi günahı kadar
cezalandırılacak, sonra kurtulacaktır.
Mürcie oraya
girmeyecektir derken, Vaîdiyye orada ebeddiyyen kalacaktır, derler. Yine buna
dair açıklamalar önceden birden çok yerde geçmiş
bulunmaktadır.
Âsim el-Cahderî ve
Muaviye b. Kurrâ "Bundan sonra... kurtarırız" şeklinde den
("cim" harfi) şeddesiz olarak okumuşlardır. Bu aynı zamanda Humeyd,
Ya'kub ve d-Kisaî'nin de kıraatidir. Diğerleri ise bunu sakil ("cim"
harfini şeddeli olarak) okumuşlardır.
İbn Ebi Leylâ (sonra
anlamındaki kelimeyi) "orada" anlamına gelecek şekilde peltek
"se1" harfini üstün olarak; diye okumuştur. zarftır. Ancak mebnidir,
türetilmiş olduğu bir kökü yoktur. Bundan dolayı (mesela): "Bu"
işaret isminin mebni olduğu gibi bu da mebnidir. Sonundaki "he"
harfinin harekeyi açığa çıkarmak iğin gelmiş olması mümkündür. Vasıl halinde
hazfedilir. Bununla birlikte "yer'in müennes olduğunu belirtmek için de
gelmiş olabilir. O takdirde vasi halinde "tc" diye okunarak sabit
kalır.
[165]
73.
Âyetlerimiz onlara açık açık okunduğunda kâfirler, mü'minle-re derler ki:
"Bu İki kesimden hangisinin makamı daha hayırlı, oturup kalktığı
kimseleri daha İyidir?"
74. Halbuki bunlardan önce hem malı mülkü
itibariyle hem de görünüşü İtibariyle onlardan daha üstün olan nice nesilleri
helak etmiş bulunuyorum
75. De ki:
"Kim sapıklıkta İse Rahman ona verdiği mühleti uzattıkça uzatsın. Nihayet
kendilerine vaad olunanı, azabı ya da kıyameti göreceklerinde hangisinin
makamca daha kötü ve askerce daha zayıf olduğunu bileceklerdir."
"Âyetlerimiz
onlara açık açık okunduğunda" buyruğunda sözü edilenler; yüce Allah'ın:
"Ben öldükten sonra mı diriltilip çıkarılacak mışım?" (66. âyet) diye
kendilerinden söz edip haklarında: "Zalimleri ise orada dizleri üzerine
çökmüş olarak terkederiz" buyurduğu bu kâfirlere Kur'ân-ı Kerim okunduğu
vakit ellerinde tuttukları dünyalık ile güç, kuvvet sahibi olduklarını ileri
sürerler ve şöyle derler: Eğer biz batıl üzere isek peki ne diye malca daha
çokluğuz, sayıca daha güçlüyüz? Onların bu sözlerden kayıtları, mustaz'af
insanları şüpheye düşürmek ve onlara malı çok olan kimsenin bu durumunun
dininde de haklı olduğunun delili olduğu şeklinde yatnış bir kanaat vermektir.
Onlar bu sözleriyle kâfirler arasında fakir, müslümanlar arasında da zengin
bulunduğuna hiç dikkat etmiyor, gibidirler. Yüce Allah'ın gerçek dostlarını
dünyaya aldanmaktan uzak tuttuğunu ve ona aşırı meyletmekten onları koruduğunu
bilmiyor gibidirler.
"Açık açık"
buyruğu lafızları ağır ağır ve tane tane okunan, manaları oldukça özlü,
maksatları açıkça ortaya koyan demektir.
Bu buyruklar, ya
muhkemdirler, ya muhkemler ile açıklanmış müteşâbih-tirler, ya da Rasûlullah
(sav) bunları sözüyle ya da fiiliyle açıkça beyan etmiştir. Yahut bu âyetlerin
i'cazı açıkça ortadadır. İşte i'cazı açıkça ortada olan âyetlerle onlara meydan
okunmuştur. Hiçbir kimse onlara karşı durmaya, benzerlerini getirmeye güç
bulamamıştır. Ya da bu âyetler apaçık deliller ve kesin belgelerdir.
"Açık açık"
anlamındaki "beyyinâf'ın te'kid için hâl gelmesi (gramer açısından) en
uygun açıklamadır. Yüce Allah'ın: "Halbuki o... doğruyalayan, gerçeğin ta
kendisidir" (el-Bakara, 2/91) buyruğuna benzemekledir. Çünkü yüce Allah'ın
âyetleri esasen, ancak açık ve kesin belgedirler.
"Kâfirler"
buyruğuyla Kureyş'in müşrikleri olan en-Nadr b. el-Hâris ve arkadaşlarını
kastetmektedir. "Mü'mİnlere" buyruğuyla da Peygamber (sav)ın
ashabının fakirlerini kastetmektedir. Bunlar oldukça yoksul idiler, yaşayışları
da mahrumiyet içinde idi, elbiseleri eski püskü idi. Müşrikler ise saçlarını
tarıyorlar, başlarını yağlıyorlar, en güzel elbiselerini giyiniyorlardı. O bakımdan
mü'mînlere: "derlet" di "ki: Bu iki kesimden hangisinin makamı
daha hayırlı, oturup kalktığı kimseleri daha İyidir?"
"Makamı (oturup
kalktığı yeri)" anlamındaki; kelimesini İbn Kesir, İbn Muhaysın, Humeyd ve
Şibl b. Abbâd "mim" harfini ötreli olarak okumuşlardır ki bu da
kaiınan yer, ikamet yeri demektir. Bunun ikamet elmek anlamında mastar olması
da mümkündür. Diğerleri ise "mim" harfini üstün olarak okumuşlardır.
Bu da oturup kalkılan ev ve mesken anlamındadır.
Şöyle de
açıklanmıştır: Makam önemli işler için kendisinde durulan mekân demektir. İki
kesimden hangisinin mevki ve yardımcıları daha çoktur, demektir.
"... Oturup,
kalktığı kimseleri daha iyidir?" buyruğundaki ve "oturup kalktığı
kimseler" anlamı verilen; kelimesini İbn Ab bas "meclisi" diye açıklamıştır.
Yine ondan görünüşü, manzarası diye açıkladığı rivayet edilmiştir. Sözlükte ise
bu, meclis ve toplantı yeri (nâdî) anlamındadır. "Dâ-ru'n-Nedve" de
buradan gelmektedir. Çünkü müşrikler burada kendi işleriyle ilgili görüşmeler
yapar, danışırlardı. "Mecliste (nâdî) onunla birlikte oturdu"
demektir. Şair de şöyle demiştir;
"Ben orada
el-Velid ailesi ve Ca'ferün ailesi) ile otururum,"
CÂyet-i kerîmede) bu
kelime (nedy) "faîl" vezninde olup topluluğun meclisi ve oturup
konuştukları yer demektir. "Nedve, nâdî, muntedâ ve müteneddâ"
kelimeleri de aynı anlama gelir. Eğer hazır bulunanlar ayrılacak olurlarsa buna
"nedîy (meclis, toplantı yeri)" denilmez. Bu açıklamayı el-Cevheıî
yapmıştır.
[166]
"Halbuki
bunlardan önce hem malt mülkü itibariyle" pek çok malı, eşyası bulunan
"...nice nesilleri" nice ümmet ve toplulukları "helak etmiş bulunuyoruz."
Şair "mal,
mülk" anlamındaki (aynı kökten gelen) kelimeyi kullanarak şöyle demiştir:
"Ve birbirine
girmiş, -meyvesinin çokluğundan aşağı sarkmış hurma salkıttlı gibi- kökünden
dahi pek bol, Ve omuzları süsleyen simsiyah bir saç..."
"Esâs" aynı
zamanda ev eşyası anlamındadır. Bunun, eski ev eşyası ile bunların
giyilenlerinin en adi ve bayağıları anlamında olduğu da söylenmiştir, el-Hasen
b. Aîi et-Tûsi de şu beyi ti nakletmektedir;
"Bizim
Ummu'l-Velid'den ayrıldığımızdan beri uzun zaman geçti.
Ve artık ev
eşyalarımız (zamanla eskidiğinden) adi ve bayağı hale geldi,"
İbn Abbas dedi ki: Bu
kelime hey'et ve görünüş demektir. Mukatil ise elbise anlamında olduğunu söylemiştir.
"Görünüş":
Güze! görünüş anlamındadır. Bu kelime beş türlü okunmuştur. Medincliler
hemzesiz olarak ve "ya" harfini şeddeli;şeklinde; Kûfeliler hemzeli;
diye okumuşlardır. Ya'kub'un naklettiğine göre ise Talha şeddesiz tek
"ya" ile; diye okumuştur. Süfyan, el-A'meş/ten, o Ebu Zabyan'dan, o
İbn Abbas'tan; "Kılık, kıyafet" şeklinde "ze" harfi üe
okuduğunu nakletmektedir. Bunlar dört kıraattir. Ebu İs-hak dedi kî: Bu
kelimenin; şeklinde ve sonrasında hemze olan bir "ya" ile okunması da
mümkündür.
en-Nehhâs dedi ki:
Burada Medinelilerİn kıraati güzeldir. Bu da iki şekilde açıklanabilir:
1- Bu
kelimenin, "Gördüm"den türetilmiş olması sonradan hemze
hafifletilerek yerine "ya" getirilmiş olması, daha sonra da iki
"ya"nin birbirine idğam edilmiş olması şeklinde. Bunun güzel oluşu
ise, âyet sonlarının birbirine uymasıdır. Çünkü (bu sûrede) âyet sonlan
hemzeli değildir. İşte buna binaen İbn Abbas bunun görünüş anlamına geldiğini
söylemiştir. Buyruk; hem malı mülkü itibariyle, hem de elbisesi itibariyle,
anlamında olur.
2- Nimetten
dolayı terlerinin, derilerinin semirmiş görünmesi demektir. Bu açıklamaya göre
ise hemzeli okuyuş caiz değildir.
Verş'in, Nâfi'den, İbn
Zekvân'ın da îbn Âmir'den; şeklindeki okuyuşları da birinci şekil ile
açıklanır. Kûfelilerin ve Ebu Amr'ın kıraati de böyle olup asıl üzere
"görmek" anlamındaki fiilden gelir.
Talha b. Musarrif'in
kıraati ise tek bir "ya" ile; şeklinde oiup yal-nış olduğunu
zannediyorum. Bazı nahivciler şöyle açıklamışlardır: Bunun aslı hemze iken
"ya"ya dönüştürülmüştür. Daha sonra iki "ya"dan birisi
haz-fedilmiştir.
el-Mehdevî dedi ki: Bu
kelimenin;şeklimle olması sonra da bu hemzenin "ya"ya
dönüştürüldükten sonra iki "ya" olması, bilahare hemzenin harekesinin
"ya"ya nakledildikten sonra ilk "ya'nın hazfedilmiş olması da
mümkündür. Nitekim kimisi bu kalb (dönüştürme) esasına göre; diye de okumuştur
ki; bu da beşinci kıraattir. Sibeveyh kelimesinin;
"Gördü"
anlamında kullanıldığını da nakletmiştir.
el-Cevherî dedi ki: Bu
kelimeyi hemzeli okuyan bunu görünüş anlamında; "Gördüm" fitlinden
gelmiş kabul eder. Bu ise gözün görmüş olduğu güzel hal ve açıktaki giyiniş
anlamına gelir. Ebu Ubeyde de, Muham-med b, Numeyr es-Sakafî'ye a't Şu beyiti
nakletmektedir:
"Senden
ayrıldıkları günü özledi seni hanımlar, Güzel görünümlü eşyaların, yanında
(olduklarında),"
Bunu hemzesiz
okuyanlara gelince; ya hemzeyi hafifleterek okumuşlardır. Yahut da bu kelime;
"Renkleri güzelleşti ve derileri doldu" anlamındaki kökten
gelmektedir.
tbn Abbas, Ubeyy b.
Ka'b, Said b. Cübeyr, el-A'sam, el-Mekkî ve Yezid el-Berberi'nin "ze"
harfi ile; "Kılık, kıyafet itibariyle" şeklindeki okuyuşları ise
hey'et (görünüş) ve güzellik demektir.
Bununla birlikte bunun
"topladım" anlamına gelen; kökünden gelmesi de mümkündür. O takdirde
bunun aslı; olup "vav" harfi "ya"ya kalb edilmiş olur.
Peygamber (sav)ın: Yeryüzü benim için toplanıp bir araya getirildi[167]
hadisinde de aynı kelime kullanılmıştır,
Buyruğun anlamı şudur:
Bunların Allah'ın azabına karşı kendilerine hiçbir faydası yoktur. Bunlar istedikleri
kadar yaşasınlar, nihayet öleceklerdir ve ömürleri uzasa dahi ulagacaklan nokta
azap olacaktır. Yahut; yüce Allah'ın kendilerini yakalamak üzere göndereceği
dünya azabı gelip onları bulacaktır.[168]
"De ki; "Kim
sapıklıkta küfürde İse Rahman ona verdiği mühleti uzattıkça uzatsın."
Cahilliğinin azgınlığında ve küfrü içerisinde onu terkedip, bıraksın.
Burada lafız emir
olmakla birlikte, anlamı haberdir yani sapıklık içerisinde olana yüce Allah
uzunca bir süre verir. Nihayet onun aldanışı da uzayıp gider. Bu ise onun
azabının daha çetin olmasına sebeb olur.
Şu buyruklar da buna
benzemektedir: "Onlara mühlet vermemiz, ancak günahlarını arttırmaları
içindir."(Âl-i İmrarı, 3/178); "Biz de onları azgınlıkları
içerisinde kör ve şaşkın terkederiz." (el-En'âm, 6/110) Buna benzer
buyruklar pek çoktur. Yani istediği kadar yaşasın, ömür boyunca kendisine
istediği kadar genişlik verilsin, nihayette varacağı yer ölüm ve ceza olacaktır.
Bu da en ileri derecede tehdit ve korkutmadır.
Bir görüşe göre bu,
Peygamber (sav)ın yapması emrolunan bir duadır. Mesela; Benim malımı çalanın
yüce Allah elini kessin, denildiği zaman bu, hırsıza bir bedduadır.
"Rahman ona
verdiği mühleti uzattıkça uzatsın" buyruğu şartın cevabıdır. Bu
açıklamaya göre yüce Allah'ın "uzattıkça, uzatsın" anlamındaki
buyruğu haber olmaz,
"Nihayet
kendilerine vaad olunanı... göreceklerinde" buyruğunda "görecekler"
diye çoğul gelmesi Kim" lafzının hem tekil, hem çoğul için
kullanılabilmesinden dolayıdsr.
"İse" mazi
ile birlikte kullanılacak olursa, müstakbel (müzan) anlamında olur. (Muzari
olarak):Kendilerine vaad olunanı görecekleri vakte kadar, anlamındadır.
Burada
"azap" ya yüce Allah'ın, onlara karsı mü'minlere yardım edip muzaffer
kılmak suretiyle mü'minterin onları kılıçla ve esir almakla azaplandır-malarıyla
olacaktır. Yahut kıyametin kopması ve onların cehenneme gitme-leriyle
olacaktır.
"Hangisinin
makamca daha kötü ve askerce daha zayıf olduğunu bileceklerdir." O vakit
gerçekler açıkça ortaya çıkacaktır. Bu da onların: "Bu iki kesimden hangisinin
makamı daha hayırlı, oturup kalktığı kimseleri daha iyidir" şeklindeki
sözlerine bir cevaptır.
[169]
76. Allah
hidâyete erenlerin hidâyetini arttırır. Kalıcı olan salih ameller ise sevap
bakımından da Rabbin yanında hayırlıdır, akıbetçe de daha hayırlıdır.
"Allah, hidâyete
erenlerin hidâyetini arttırır." Müminleri hidayetleri dolayısıyla
mükâfatlandırır ve onlara yardımım da arttırır. Onların hidâyetlerine karşılık
bir mükâfat olmak üzere yakînlerinin artışına sebeb teşkil edecek âyetler
indirir.
Şöyle de
açıklanmıştır; Başkalarının inkâr ettikleri nâsih ve mensûhu tasdik etmeleri
suretiyle onların hidayetlerini arttırır. Bu anlamdaki açıklamaları el-Kelbî
ve Mukatil yapmıştır.
Üçüncü bir anlama
gelme ihtimali de vardır: Yani "Allah hidayete erenlerin" itaate
yönelmeleri suretiyle "hidayetini" cennete yol bulmalarını
"arttırır."
Anlamlar birbirlerine
yakındır.
Amellerin artışı,
imanın ve hidayetin artışının anlamı ile ilgili açıklamalar daha önceden Âl-i
İmran Sûresi'nde (3/173. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde geçmiş
bulunmaktadır.
"Kalıcı olan
salih ameller" ile ilgili açıklamalar daha önceden el-Kehf Sûresi'nde
(18/46. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"Sevap
bakımından" yani mükâfat açısından "da Rabbin yanında hayırlıdır,
akıbetçe de" yani âhirette kâfirlerin kendisiyle dünyada iken öğünüp
durdukları şeylerden "daha hayırlıdır."
"Akıbet"
kelimesi mastardır. Yani bunların bu İşleri yapanlara dönüşleri sevap
itibariyle daha hayırlı olacaktır. "Bu senin için daha faydalıdır"
anlamındadır,
"Akıbetçe de daha
hayırlıdır" buyruğu; dönüş itibariyle daha hayırlıdır diye de
açıklanmıştır. Çünkü herkes (dünyada iken) yaptığı ameline döndürülecektir
(amelinin karşılığını görecektir).
[170]
77. O
âyetlerimizi inkâr eden ve: "Elbette bana mal ve evlât verilir" diyen
kimseyi gördün mü?
78. Acaba
gaybı görerek mi büdi? Yoksa Rahmân'dan bir söz mü aldı?
79. Hayır,
öyle değil. Biz onun dediğini yaz(dır)ıp azabını da uzattıkça uzatırız.
80. Onun
dediklerini Biz ondan miras alacağız ve o, Bize tek başına gelecektir.
"O âyetlerimizi
inkâr eden... kimseyi gördün mü?" Laftz Müslim'in olmak üzere hadis
imamlarının rivayetine göre; Habbâb dedi ki: Benim el-Âs b, Vâil'de bir
alacağım vardı. Alacağımı tahsil etmek maksadıyla yanına gittim. Bana dedi ki:
Muhammed'i inkâr etmedikçe borcunu ödemeyeceğim. Ben de ona şöyle dedim: Sen
ölüp tekrar diriltilecek olsan dahi onu asla inkâr etmeyeceğim. Bu sefer dedi
ki: Ben öldükten sonra diriltilecek miyim? İşte o vakit benim malım ve evlâdım
olacaktır. Ben de borcunu öderim. Veki' dedi ki: İşte el-A'meş böyle dedi:
Bunun üzerine şu: "O âyetlerimizi İnkâr eden ve: Elbette bana mal ve evlât
verilir diyen kimseyi gördün mü?" buyruğu; "o Bize tek başına
gelecektir" buyruğuna kadar nazil oldu.
Bir rivayette de şöyle
denilmektedir: Ben cahiiiye döneminde kuyumcu idim. el-Âs b. Vâil'e bir iş
yaptım, sonra ücretimi ondan istemek üzere yanına gittim... Bunu Buhârî de
rivayet etmiştir[171]
el-Kelbî ve Mukatil
dedi ki: Habbab kuyumcu idi. el-Âs'a bir süs eşyası yaptı, sonra da ondan
ücretini istedi. el-Âs: Bugün sana yanımda ödeyecek bir şey yok, dedi. Habbab
dedi ki: Alacağımı verinceye kadar yanından ayrılmayacağım. el-Âs dedi ki:
Habbab ne oluyor sana? Sen önceden böyle değildin. Sen şüphesiz alacağını güzel
bir şekilde isteyen birisiydin. Habbab dedi ki: Ben senin dinin üzere idim.
Bugün ise İslâm dini üzereyim, Senin dininden ayrılmış bulunuyorum, Bu sefer
dedi ki: Peki sizler cennette attın, gümüş ve ipek olduğunu iddia etmiyor
musunuz? Habbab: Evet deyince, bu sefer el-Âs şöyle dedi: O zaman -alay olmak
üzere- cennette senin alacağını ödeyin-ceye kadar bana mühlet ver. Allah'a
yemin ederim, şayet senin dediğin gerçek Çıkarsa hiç şüphesiz senin alacağını
orada öderim. Allah'a yemin ederim, ey Habbab! Sen ve arkadaşların oraya
girmeye benden daha layık olmayacaksınız. Bunun üzerine yüce Allah: "O
âyetlerimizi İnkâr eden... kimseyi gördün mü?" buyruğunu diğer âyetlerle
birlikte indirdi. Burada kastedilen kişi el-Âs b. Vâil'dir.
"Acaba gaybı
görerek mi bildi?" İbn Abbas dedi ki: Yani Levh-i Mahfuz'a mı baktı?
Mücahid de; O gaybı mı biliyor ki, cennette olup olmadığım bile-bilsin, diye
açıklamıştır.
"Yoksa Rahmandan
bir söz mü aldı?" Katade ve es-Sevrî dedi ki: Yani salih amel mi işledi?
Bir görüşe göre bu ahitten kasıt tevhiddir. Bir diğer açıklamaya göre buradaki
ahit söz vermek anlamındadır. el-Kelbî de şöyle açıklamıştır: O yüce Allah ile
Allah'ın kendisini cennete sokacağına dair sözleş-miş midir?
"Hayır". Bu
söz ile onun iddiası reddedilmektedir, yani böyle bir şey olmamıştır. O gaybı
da görüp bilmemiştir, Rahmân'ın nezdinde de herhangi bir ahid almamıştır. Yüce
Allah'ın; "Hayır" anlamındaki buyruğu ile ifade tamam olmaktadır.
el-Hasen dedi ki;
Âyet-i kerîmeler el-Velid b. el-Muğire hakkında inmiştir. Ancak birincisi daha
sahihtir, çünkü sahih kitaplarda kaydedilen odur.
"Ve evlât"
kelimesini Hamza ve el-Kisaî, ikinci "vav"ı ötreli olarak okumuşlar,
diğerleri ise üstün ile okumuşlardır. Ötre ve üstün okuyuş hakkında iki farklı
görüş vardır. Birinci görüşe göre bunlar iki ayrı söyleyiş olup, anlamlan
aynıdır. ile denilir. Tıpkı ile denildiği gibi, {İkisi de yokluk anlamındadır).
el-Haria b. Hillize de şöyle demiştir;
"Ben nice
topluluklar gördüm ki andolsun, Pek çok malları olmuş ve çocukları"
Bir başka şair de şöyle
demiştir:
"Keşke filan kişi
annesinin karnında kalsaydı (doğmayaydı) Ve keşke filan kişi bir eşek yavrusu
olsaydı."
İkinci açıklamaya göre
Kaysklar bu kelimeyi "vav" harfi ötreli olarak çoğul, üstün olarak
tekil kabul ederler.
et-Maverdî dedi ki:
Yüce Allah'ın: "Elbette bana mal ve evlât verilir" buyruğu iki türlü
açıklanmıştır. Birincisine göre; O yüce Allah'ın kendisine itaat ve ibadete
vaad ettikleri ile alay olmak üzere: Cennette bana bunlar verilecektir, demek
istemiştir. Bu açıklamayı el-Kelbî yapmıştır. İkincisine göre o: Bunlar
dünyada bana verilecektir demek istemiştir, bu da cumhurun görüşüdür. Bunda da
muhtemel iki açıklama vardır: Birincisi: Eğer ben atalarımın dini ve ilâhlanma
ibadet üzere kalmaya devam edecek olursam, hiç şüphesiz bana mal ve evlât
verilecektir. İkinci ihtimale göre: Eğer ben batıl üzere bulunsaydım, hiçbir
şekilde bana mal ve evlât verilmezdi.
Derim ki: el-Kelbî'nin
görüşü hadisin zahirinden anlaşılan manaya daha yakındır. Hatta bu hadislerin
nassları buna delil teşkil etmektedir. Mesrûk dedi kî: Ben Habbab el-Eret'i
şöyle derken dinledim: Sehmoğullarından el-Âs b. Vâil'İn yanına ondaki bir
-alacak hakkımı istemek üzere gitmiştim. Bana, Muhammed (sav)ı İnkâr etmedikçe
sana vermeyeceğim, dedi. Ben de ona: Sen ölünceye ve hatta dirilinceye kadar bu
olmayacaktır. Bana: Ben öleceğim sonra da diriltilecek miyim? dedi. Ben: Evet,
dedim. Bu sefer şöyle dedi: Orada benim malım ve evlâdım olacaktır, sana o
vakit alacağını veririm. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu. Tirmizî
dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir[172]
Yüce Allah'ın
"Acaba gaybı görerek mi bildi?" buyruğunda-ki "elif"
istifham (soru edatı) içindir. Çünkü ondan sonra; "Yoksa" gelmiştir.
Bu sorunun anlamı da azardır. Bunun aslı; şeklinde olup, İkinci "elif',
vasi elifi olduğundan dolayı hazfedilmiştir.
Peki; "Allah mı
hayırlıdır..." (en-Neml, 27/59) buyruğu ile: "İkierkeği mi haram
AıZdı..."(el-En'âm, 6/143-144) buyruklarında olduğu gibi niçin
"eîif'ten sonra med ile okumadılar, denilecek olsa şöyle cevap verilir:
Bu kelimelerde aslolan iki tane "eliftir. Bunlar da ikinci "elif
yerine istifham (soru) ile haberi birbirinden ayırdetmek için ikinci
"elifi med ile değiştirmişlerdir. Çünkü eğer medsiz olarak sadece;
"Allah hayırlıdır" denilecek olsa, istifham ve haber birbirine
karışır. Ancak; "Görerek mi bildi?" buyruğunda böyte bir medde
ihtiyaç yoktur. Çünkü istifham "elifi meftuntur, haber "elifi
meksûrdur, Çünkü istifham halinde "elif üstün olarak "Görüp bildi
mi, iftira etti mi, seçti mi, mağfiret diledin mi?" denilirken haberde
"elif" esreli olarak; "Görüp bildi, İftira etti, beğenip seçti,
onlara mağfiret diledin" denilir. Görüldüğü gibi buradaki farkı üstün ve
esre ile göstermekle yetinmişler, başka bir farka da ihtiyaç görmemişlerdir.
Hayır, asla" Kur'ân-ı
Kerîm'in ilk yansında geçmemektedir. Bu edat
Kurân-ı Kertm'in ikinci yarısında zikredilmektedir[173] İki
anlamı vardır: Birincisi hak ve gerçek budur anlamında, ikincisi hayır
anlamındadır. "Hak ve gerçek budur" anlamında olduğu yerde; ondan
önceki kelime üzerinde vakıf caiz olur. Bundan sonra "gerçek budur"
anEamı ile bu edatla okumaya başlanılır. Şayet "hayır, asla"
anlamında ise o takdirde bu kelime üzerinde vakıf caiz olur, bu âyette olduğu
gibi. Çünkü anlam: Hayır durum böyle değildir, şeklindedir. Bununla birlikte
"Söz" buyruğu «zerinde durak yapılarak; ile ibtidâ yapılabilir.
Buyruk, gerçek şu ki "Bizonun dediğini yazıp..." anlamında olur.
Nitekim yüce Allah'ın: (el-Mu'minûn, 23/100)de ki buyruğunda da; üzerinde durak
yapılabilir.[174] kelimesi üzerinde de
durak yapılabilir.[175] (O
takdirde anlam şöyle olur): "Belki geride bıraktıklarımla salih amel
işlerim. Gerçek şu ki..," (el-Mu'mİnun, 23/100)
Yüce Allah'ın:
"Ayrıca onların bana is-nad ettikleri bir suç da vardır. Onun için beni
Öldürmelerinden korkuyorum, buyurdu ki: Asla" (eş-Şuarâ, 26/14-15)
buyruğunda vakıf; kelimesi üzerindedir, çünkü anlamı şöyledir: Hayır durum
zannettiğin gibi değildir. "İkiniz âyetlerimizle gidin." Burada bu
edata "gerçek şu ki" anlamım vvermek, uygun değildir.
el-Ferrâ dedi ki: Bu
edat -muzâri fiille, uzak istikbal manasını kazandıran: durumundadır. Çünkü bir
sıladır ve bu bir red edatıdır. Sanki bu anlamı ile yetinilmesi bakımından;
Evet, ile Hayır gibidir. (el-Fer-ra devamla) der ki: Eğer bunu kendisinden
sonraki lafzın sılası kabul edecek olursak, üzerinde durulmaz. Kabe'nin Rabbi
hakkı için hayır, demek gibi. Burada bu edat üzerinde durulmaz. Çünkü bu ifade
"Kabe'nin Rabbi hakkın için evete benzemektedir. Yüce Allah da
"Andolsun ay'a ki hayır" (el-Müddessir, 74/32) diye buyurmaktadır.
Burada bu edat üzerinde durmak çok çirkindir, çünkü yeminin sılası-dır.
Ebu Ca'fer Muhammed b,
Sa'dân da bu edat ile ilgili olarak el-Ferra ile aynı görüşte idi. el-Ahfeş te
şöyle demektedir: Bu edat sakındırmak ve azarlamak anlamındadır. Ebu Bekr
el-Enbârî dedi ki: Ben Ebu'l-Abbas'ı şöyle derken dinledim; Kur'ân'ın tümünde
bu edat üzerinde durak yapılmaz. Çünkü bu bir cevaptır ve asıl mananın
tamamlanması ondan sonra gelen buyruklarla tahakkuk eder. Ancak birinci görüş,
tefsir âlimlerinin kabul ettiği görüştür.
"Biz, onun
dediğini yazıp..." yani söylediği sözleri onun için tesbit edeceğiz ve
âhirette ona bunların cezasını vereceğiz.
"Azabını da
uzattıkça uzatacağız" azabına azab katacağız.
"Onun dediklerini
Biz ondan miras alacağız." Yani dünyada kendisine vermiş olduğumuz malını
ve evlâdını ondan alacağız.
İbn Abbas ve başkaları
şöyle demiştir: Biz onu helak ettikten sonra malı ve evlâdı Bize miras
kalacaktır. Şöyle de açıklanmıştır: Âhirette kavuşmayı temenni ettiği mal ve
evlâttan onu mahrum bırakacağız ve bunları ondan başka kimselere, müslümanlara
vereceğiz.
"Ve o Bize"
malı, evlâdı ve kendisine yardım edecek aşireti, akrabaları olmaksızın
"tek başına gelecektir."
[176]
81. Onlar
Allah'tan başka ilâhlar edindiler ki onlarla aziz olalar.
82. Hayır,
öyle değil. Onların ibadetlerini reddedip onlara karşı olacaklar.
"Onlar Allah'tan
başka ilâhlar edindiler ki onlarla aziz olalar." Bu
buyruk Arap
müşriklerini kastetmektedir.
"Aziz
olmak", kendilerine yardımcı ve koruyucu olmaları demektir. Kastedilen de
çocuklardır. "el-İz" aynı zamanda oldukça bol yağmur anlamına da
gelir. Bu açıklamayı el-Herevî yapmıştır.
İfadenin zahirinden
anlaşıldığına göre bu kelime, Allah'tan başka ibadet ettikleri ilâhlara
râci'dir. Tekil gelmesinin sebebi, mastar anlamında oluşundan dolayıdır. Yani
onlar vasıtası ile izzet, güç, kuvvet eide etsinler ve böylelikle Allah'ın
azabından kendilerini koruyabilsinler, demektir.
Yüce Allah şöyle
buyurmaktadır; "Hayır, Öyle değil" yani durum zannettikleri, umdukları
gibi olmayacaktır. Aksine onlara ibadet ettiklerini inkâr edeceklerdir. Yani
putlar kendilerine tapındıklarını kabul etmeyeceklerdir. Yahut ta ilâhlar,
müşriklerin kendilerine ibadet ettiklerini inkâr edeceklerdir. Nitekim yüce
Allah şöyle buyurmaktadır: "Biz, sana onlardan uzak olduğumuzu
bildiriyoruz. Onlar Bize ibadet etmiyorlardı. (el-Kasas, 28/63) Çünkü putlar
cansız varlıklardır, ibadetin ne olduğunu bilmezler,
"Onlara karşı
olacaklar." Yani onlara karşı güdülen davalara yardımcı olacaklar ve
onları yalanlayacaklar. Mücahid ve ed-Dahhak'dan: Onlara düşman olacaklar, diye
açıkladıkları nakledilmiştir. İbn Zeyd dedi ki: Onların aleyhine bir belâ
olacaklar. İlâhları hasredilecek, İlâhlarına akıl verilerek konuşacaklar ve
şöyle diyecekler: Rabbimiz, seni bırakıp da bize ibadet eden bu insanları
azaplandır.
"Hayır öyle
değil" buyruğunun burada "lâ; hayır" anlamında olma ihtimali
olduğu gibi "gerçek şu ki" anlamında olma ihtimali de vardır.
"Gerçek şu ki onların ibadetlerini reddedecekler" demek olur.
E bu Nehîk bu edatı
tenvin ile; şeklinde okumuştur. Bununla birlikte onun bu edatın
"kef" harfini ötreli ve üstün diye okuduğu da rivayet edilmiştir.
el-Mehdevî dedi ki: Bu edat. red, azar, uyarıp dikkat çekmek ve önceden geçen
sözün manasını reddetmek anlamındadır. Bazen de kendisinden sonraki ifadenin
muhakkak olduğunu ve ona dikkat çekmek için de kullanılır. Yüce Allah'ın:
"Gerçek şu ki, insan muhakkak azar" (el-Alak, 96/6) buyruğunda olduğu
gibi. Burada bu lafız üzerinde vakıf yapılmaz. Ancak birinci manaya göre vakıf
yapılabilir. Eğer aynı anda her iki mana da elverişli ise üzerinde vakıf da
yapılabilir; ondan önce vakıf yapılarak onunla yeniden okumaya da
başlanılabüir.
Yüce Allah'ın
"Hayır, öyle değil. Onların İbadetlerini reddedip onlara karşı
olacaklar" buyruğundaki bu edatı tenvinli okumakla birlikte
"kef" harfini de üstün okuyanlara göre bu kelime; "Zayıfladı,
cılız düştü" fiilinin mastarıdır. Mansub okunması da mahzuf bir fiil
dolayısıyla dır. Anlamı da şöyle olur: Böyle bir görüş ve inanış alabildiğine
cılızdır. Bundan maksat onların: "Onlarla aziz olalar" diye ilâhlar
edinmeleridir. Bu açıklamaya göre hem bir önceki âyetin son kelimesi üzerinde
vakıf yapılabilir, hem de bu edat üzerinde vakıf yapılabilir.
Cemaatin kıraatinde de
aynı şekildedir. Çünkü bu edat burada kendisinden önceki ifadeleri reddetmeye
de elverişlidir, kendisinden sonra gelen buyrukların muhakkak olarak
gerçekleşeceğini ifade etmeye de elverişlidir.
Tenvinle birlikte
"kef harfinin ötreli okunduğunu rivayet edenlere gelince; bu da aynı
şekilde mahzuf bir fiil ile nasp edilmiştir. Sanki ilâhları kastetmek
suretiyle: "Onların hepsi kendilerine yaptıkları ibadetlerini inkâr
edeceklerdir."
Derim ki: Böylelikle
bu edatın dört manası olduğu ortaya çıkmaktadır.
Tahkîk: O da bit
edatın, gerçek şu ki, nefyetmek, dikkat çekip uyarmak,
yemine stla manalarıdır. Bu manalardan sadece birinci
anlama gelmesi halinde üzerinde vakıf yapılır.
el-Kisal dedi ki;
"Lâ: Hayır" sadece nefyeder. "Kellâ" ise bir şeyi nefy bir
şeyi de isbal eder. Mesela birisi sana: "Sen hurma yedin" diyecek
olursa, sen: "Asla (kellâ), gerçek şu ki ben bal yedim, hurma değil"
dersin. Burada kendisinden önceki nefyedilmekle sonraki ise tahkik
edilmektedir.
"Zıt (karşı
olmak)" tek kişi de olabilir, topluluk da olabilir. Düşman (aduv) ve rasûl
gibi.
Burada
"2it"tın mastar mahallinde olduğu da söylenmiştir. Yani onlara karşı
yardımcı olacaklardır. Bundan dolayı bu kelime çoğul gelmemiştir. Bu da yüce
Allah'ın: "Onlarla aziz olalar" buyruğunun bir karşılığıdır.
"Izz: (aziz
olmak)" mastardır. Dolayısıyla onun mukabilinde kullanılan da böyledir.
Diğer taraftan şöyle
de denilmiştir: Âyet-i kerîme pullara ibadet edenler hakkındadır. Burada putlar
da aklı eren varlıklar gibi -kâfirlerin bu husustaki vehimleri doğru
varsayılarak- değerlendirilmiştir.
Şöyle de
açıklanmıştır: (Âyet) Mesih'e yahut meleklere, yahut cinlere, ya da şeytanlara
ibadet eden kimseler hakkındadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
[177]
83. Bilmez
misin ki; Biz şeytanları, kâfirler üzerine salarız da onları alabildiğine
teşvik ederler.
84.O
bakımdan sen onlar için acele etme! Biz onlara mükemmel bir şekilde sayarız,
85.O günü
Biz takva sahiplerini Rahmân'uı huzuruna binekli olarak toplayacağız.
86.
Suçluları ise susamışlar olarak cehenneme süreriz.
87.
Rahmân'ın yanında ahd almış olanlardan başkası şefaate sahip olmayacaktır.
"Bilmez misin ki;
Biz şeytanları, kâfirler üzerine salarız." Şeytanların onları azdırması
için musallat ederiz. Bu da İblis'e: "Onlardan gücünün yettiği kimseleri
sesinle yerinden oynat..." (el-İsra, 17/64) diye buyurduğu zaman olmuştu,
Denildiğine göre
burada "salarız" buyruğu serbest bırakırız, anlamındadır. Aynı
kökten olmak üzere; "Deveyi serbest bıraktım" demektir. Yani, Biz
onlan şeytanlarla başbaşa bırakınz ve şeytanların telkinlerini kabul etmeye
karşı onları korumayız. ez-Zeccâc hazırlarız anlamındadır, demiştir.
"Onları
alabildiğine teşvik ederler." İbn Abbas dedi ki: Onları itaatten isyana
doğru iteder. Yine ondan nakledildiğine göre; onları kötülüğe oldukça teşvik
ederler, Bu işe devam et, devam et, diye diye sonunda onu ateşe düşürürler,
şeklinde açıkladığı da nakledilmiştir.
Birinci açıklamasını
es-Sa'lebî, ikincisini el-Maverdı nakletmektedir ki, ikisinin de anlamı
birdir.
ed-Dahhak, onîan
alabildiğine azdırırlar diye açıklarken, Mücahid onları harekete ve galeyana
getirirler, demektir, der. Peygamber (sav) hakkında rivayet edilen şu haberde
de (âyet-i kerimedeki) aynı kökten gelen kelime kullanılmıştır: "O namaza
kalktığında ağladığından ötürü içinden tencerenin hareket edip kaynamasını andıran
bir kaynama vardı (işitilirdi)."[178]
"Tencere oldukça
kaynadı", "Kışkırtmak ve teşvik etmek" demektir. Yüce Allah'ın:
"Bilmez misin ki? Biz şeytanları kâfirler üzerine salarız da onları
alabildiğine teşvik ederler" yani masiyetleri işlemeye teşvik ederler.
Bu kelime aynı zamanda
karışmak, birbirine girmek anlamına da gelir, "Bir şeyin bir bölümünü,
öbür bölümüne kattım" demektir. Bu açıklamaları el-Cevherî yapmıştır.
"O bakımdan sen
onlar İçin acele etme." Onlar için azap isteme. "Biz onlara mükemmel
bir şekilde sayarız." el-Kelbî dedi ki: Onların ecellerini sayarız. Yani
onların günlerini, gecelerini, aylarını, yıllarını, tâki azabın geleceği süreye
kadar sayarız. ed-Dahhak: Nefeslerini sayarız, İbn Abbas: Dünyada onların
yıllarını saydığımız gibi nefeslerini de sayarız, diye açıklamışlardır.
Adımlarını sayarız,
lezzetlerini sayarız, anlarını sayarız, saatlerini sayarız diye de
açıklanmıştır.
Kutrub dedi ki: Biz
onların amellerini tam anlamıyla sayarız, demektir.
Şöyle de
açıklanmıştır: Sen onlar için acele etme. Bizim onları geciktirmemizin sebebi
günahları artsın diyedir.
Rivayet edildiğine
göre; Me'mun bu sûreyi okumuş, yanında fukahâdan bir grup da olduğu halde bu
âyet-İ kerimeye kadar gelmiş, başıyla kendisine öğüt versin diye İbn
es-Simâk'a işaret edince, o da şöyle demiş: Nefesler sayılı olduğuna, bunların
uzamaları söz konusu olmadığına güre; bunların tükenişi ne kadar çabuk
olacaktır. İşte bu anlamda ulmak üzere şöyle denilmiştir:
"Hayatın belli nefeslerden
ibarettir, sayılır; geçtikçe her bir nefesin
Onunla hayatın bir
parça eksilir.
Her gece sana hayat
veren (aslında) seni öldürmekte, Sana şarkı söyler gibi görünenin maksadı
aslında alay etmektir."
Denildiğine göre
Âdemoğlunun bir gün, bir gece boyunca aldığı nefeslerin sayısı yirmidörtbin
nefestir. Onikibini gündüzün, onikibini de gecele-yindir.
Doğrusunu en iyi bilen
Allah'tır. Bu nefesler tamı tamına sayılıp, dökülmekledir. Yaşanacak
nefeslerin sayısı bellidir. Bunların daha da uzaması söz konusu değildir. Ne
kadar da çabuk bitip tükenmektedirler!
[179]
"O gün, Biz takva
sahiplerini Rahmanın huzuruna binekti olarak toplayacağız." İfadede bir
hazf vardır. Biz Rahmân'ın cennetine ve O'nun lütuf ve ihsan yurduna onları toplayacağız
demektir. Bu da yüce Allah'ın: "Ben, Rabbime gidiyorum. Pek yakında beni
doğru yola iletecektir." (es-Sâffât, 37/99) buyruğuna benzemektedir.
Hadis-i şerifteki şu ifade de bunu andırmaktadır: "Kiram hicreti Allah'a
ve Rasûlüne olursa, onun hicreci Allah'a ve Rasûlünedir."[180]
"Vefd (mealde;
binekli olarak)" hey1 et olarak gelenlere verilen isimdir. Nitekim
"savm, fatr ve zevr (oruç tutanlar, oruç açmış olanlar,
ziyaretçiler)" denilmesi de böyledir. Vefd kelimesinin tekili
"vâfid"dır. Rakb ve râkib, sahb ve sâhib (binekliler-binekli,
arkadaşlar-arkadaş) gibi. Bu kelime;den gelmekte olup, fetih yahut önemli bir
iş için hükümdara gitmek anlamındadır. el-Cevherî dedi ki; "Elçi olarak
emiria huzuruna vardı" demektir. Bu işi yapana da "vafîd"
denilir, çoğulu ise "vefd" diye gelir, Tıpkı "sâhib" ve
"sahb" kelimesi gibi. "Vefd"in çoğulu ise "vifâd ve
vufûd" diye gelir, İsmi, vifâde gelir. "Onu emire ben gönderdim"
demektir. Tcfsir'de şöyle denilmektedir: "Vefden (binekli olarak)"
yani itaatlerinin asil bineklerine binmiş olarak, demektir. Çünkü elçi
çoğunlukla binekli olur. "Vefd" ise binekliler demektir. Bunun tekil
olarak gelmesi mastar oluşundan dolayıdır.
İbn Güreye dedi ki:
Asil develer üzerinde, hey'etler halinde demektir. Amr b. Kays el-Mülât dedi
ki; Mü'rain kabrinden çıktığı vakit ameli en güzel bir surette ve en hoş bir
koku ile onu karşılar. Ona: Beni tanıyor musun? diye sorar. O: Hayır, ancak
yüce Allah sana çok hoş bir koku ve çok güzel bir suret vermiştir, der. O da
der ki: Ben dünyada iken de böyleydim. Ben senin salih amelinim. Dünyada iken
ben sana uzun süre bindim. Şimdi bugün sen bana bineceksin. Daha sonra da:
"O gün Biz takva sahiplerini Rah-mân'ın huzuruna binekli olarak
toplayacağız" âyetini okudu. Kâfirin karşısına da arneli en çirkin
suretle ve en kötü koku ile çıkar. Ona beni tanıdın mı? der. O da: Hayır, der.
Şu kadar var ki Allah sana çok çirkin bir suret ve çok kötü bir koku vermiştir.
Ona şu cevabı verir: Ben dünyada iken de böyleydim. Ben senin kötü amelinim.
Dünyada iken sen uzun zaman bana bindin. Şimdi bugün ben sana bineceğim. Sonra
da: "Onlargünahlarını sırtlarına yüklenmiş oldukları halde..."
(el-En'âm, 6/31) buyruğunu okudu. Ancak bu sened bakımından sahih değildir.
Bunu (Ebu bekr) İbnu'l-Arabî, "Si-râcu'l-Muridîn" adlı eserinde
zikretmektedir. Yine bu haberi Ebu Nasr, Ab-du'r-Rahim b. Abdu'l-Kerim
el-Küşeyrî de Tefsir'inde İbn Abbas'tan bu lafızda ve bu manada zikretmiş
bulunmaktadır.
Yine İbn Abbas'tan
şunu nakletmektedir: Atlan seven kimse yüce Allah'ın huzuruna küçük-büyük
pislik yapmayan, dizginleri kırmızı yakuttan, yeşil zümrütten, beyaz inciden,
eğerleri yeşi! ve kalın ipekten atlar üzerinde gelecektir. Develere binmeyi
sevenler de küçük-büyük pislik yapmayan, dizginleri yakuttan, zümrütten, asil
develer üzerinde gelecektir. Gemilere binmeyi seven kimseler de yakuttan,
gemilerle suda batmaktan ve dehşetti fırtınalardan yana güvenlik akında
oldukları halde geleceklerdir.
Yine el-Kuşeyrî, Ali
(ra)dan şöyle dediğini nakletmektedir: Bu âyet-i kerîme nazil olunca Ali (ra)
şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasûlü! Ben kralları ve onların heyetlerini gördüm. Ne
kadar heyet gördüysem hepsi binekliydiler. Allah'ın heyetleri nasıldır?
Rasülullah (sav) şöyle buyurdu: "Onlar ayakları üzerinde
hasredilmeyecekler, arkadan itilerek götürülmeyecekler ama onlara cennet
develerinden develer götürülecek, insanlar benzerlerini görmemişlerdir.
Bunların eğerleri altın, dizginleri zümrüttür. Cennetin kapısını çalacakları
vakte kadar bunlara bineceklerdir."
Bu haberi Ali (ra)dan
zikreden es-Sa'lebî'nin lafzı daha açıktır: Ali (ra) dedi ki: Bu âyet-i kerime
nazil olunca, Ey Allah'ın Rasûlü! dedi. Ben hükümdarları ve onların
heyetlerini gördüm, Ne kadar heyet gördüysem hepsi bi-nekli idi. Şöyle buyurdu:
Ey Ali! Yüce Allah'ın huzurundan ayrılıp gitme zamanı geldiğinde melekler
mü'minleri beyaz develerle karşılarlar. Bunların eğerleri ve dizginlen altından
olacaktır. Her binicinin üzerinde Öyle bir elbise olacak ki bu dünyadan daha
değerlidir. Her mü'min böyle bir elbise giyecek, sonra da binekleri onları
sırtlarında taşıdıkları halde yol alacaklardır. Develerin sırtında nihayet
cennetin kapısına geleceklerinde melekler onları karşılayacaklar: "Selam
olsun üzerinize, tertemiz geldiniz. Hemen oraya ebediler olarak girin."
(ez-Zümer, 39/73) diyeceklerdir."
Derim ki: Bu haber
onların ancak (hesab için durulacak yer olan) Mev-kıf ten itibaren bineklere
binip elbise giyineceklerini açıkça ifade etmektedir. Kabirlerden çskacakları
vakit ise yayandırlar, ayakları da çıplaktır, üzerlerinde elbise olmayacaktır
ve sünnetsiz olacaklardır. Bu halde de hesap yerine gideceklerdir. Buna delil
de İbn Abbas'ın rivayet ettiği şu hadis-i şeriftir. Rasülullah bir öğüt vermek
üzere kalktı ve şöyle buyurdu: "Ey insanlar! Sizler yüce Allah'ın huzuruna
çıplak ayaklı, elbisesiz ve sünnetsiz olarak hasredileceksiniz
(topianacaksınız.)"[181]
Hadisi Buharı ve Müslim rivayet ettiği gibi, tamamıyla yüce Allah'ın izniyle
el-Mü'minun Sûresi'nde de gelecektir. Bundan önce de Âl-i İmran Sûresi'nde
(3/l69-170.âyetler, 3-başlıkta) Abdullah b. Ürieys'in rivayetiyle bu manada
geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah'a hamd olsun.
Bahtiyar kimseler için
bu iki halin de hasıl olması uzak bir ihtimal değildir, Bu durumda İbn
Abbas'ın hadisi tahsis edilmiş olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Ebu Hureyre dedi ki:
Develerin sırtında geleceklerdir, İbn Abbas da şöyle açıklamıştır: Onlar
kendilerine cennetten getirilecek develere binmiş olacaklardır. Bunlann
eğerleri alcından, yularları ve dizginleri zümrütten olacaktır. Bunların üzerinde
haşredileceklerdir.
Ali (ra) da şöyle
demiştir: Allah'a yemin ederim; ayakları üzerinde hasredilmeyecekler. Aksine
bunlar eğerleri altından dişi develer üzerinde yine eğer takımları yakuttan
asil atlar sırtında haşredileceklerdir. İçlerinden bunların yürümelerini
geçirecek olurlarsa yürürler, hafif hareket ettirirlerse uçarlar.
Az önce İbn Abbas'tan
nakledildiği gibi; söyle de açıklanmıştır: Onlar sevdikleri şekilde deve, at
ya da gemiler üzerinde geleceklerdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Burada " bi ne
kli olarak" geleceklerinin söylenmiş olması, Araplara göre binekli
heyetlerin, genelde müjdeler getirmeleri ve kendilerine verilecek müjdelik ve
mükâfatları beklemelerinden ötürüdür. Takva sahibi kimseler de kendilerine
verilecek ilâhî bağış ve mükafatları bekleyeceklerdir.
"Suçluları ise
susamışlar olarak cehenneme süreriz." Sürmek (sevk); hızlıca yürümeyi
istemek demektir. "( 1jjj ): Susamışlar olarak" demektir. Bu açıklamayı
İbn Abbas ve Ebu Hureyre (Allah ikisinden de razı olsun) ile el-Ha-sen
yapmıştır.
el-Ahfeş, el-Ferrâ ve
İbnu'l-Arabî: Çıplak ayaklı ve piyade olarak diye açıklamışlardır.
Bunun grup grup, fevc
fevc anlamına geldiği de söylenmiştir. el-Ezherî de şöyle açıklamıştır: Yani
suya giden develer gibi susamışlar olarak ve piyade olarak haşredileceklerdir.
"Filanoğullarının
su alanları geldi" denilir.
el-Kuşeyrî dedi ki:
Yüce Allah'ın bu buyruğu susuzluğa delildir. Çünkü genelde suya susuzluk
dolayısıyla gidilir. Tefsir'de şöyle denilmektedir: Bunlar piyade ve
susamışlar olarak hatta susuzluktan boyunları kopmuş olarak geleceklerdir.
Günahkârların cehennem ateşine sürülmeleri gerçekleşeceğinde, takva sahibi
kimseler de cennete doğru toplanacaklardır.
Yüce Allah'ın:
"Susamışlar olarak" kelimesinin, gelmek anlamında olduğu da söylenmiştir.
Bu da: Sana ikram olsun diye geldim, anlamında demeye benzer. Biz onları ateşe
girmeleri için süreceğiz demektir.
Derim ki: Bu görüşler
arasında bir çelişki yoktur. Buna göre günahkârlar cehenneme susamışlar olarak,
çıplak ayaklı, bineksiz ve gruplar halinde sürüleceklerdir. İbn Arafe dedi ki:
Vird: Suya giden topluluk demektir. Susamış kimselere bu ismin veriliş sebebi,
suya gitmek istemeleridir. Nitekim oruçkılar anlamına; (f^# fy ), 2iyaretçi
topluluk anlamına; demek de böyledir, Buna güre bu mastar lafzı üzere bir
isimdir. Tekili ise; Oj'j) şeklindedir. Yine "vird" suya gelen kuş
ve deve topluluğu anlamındadır. Aynı zamanda bu, içmek üzere başına gidilen su
anlamında da kullanılır. Bu ise bir şeye, bir şey ile imada bulunmak
kabilindendir. Yine vird, Kur'ân'ın bir bölümü anlamında da kullanılır. Mesela,
virdimi okudum, denilir. Vjrd, belli bir sürede ve belli aralıklarla gelen
sıtma günü anlamında da kullanılır. Zahirinden anlaşıldığı kadarıyla bu,
müşterek (birden çok mana hakkında) kullanılan bir lafızdır. Şair de kuyuyu
vasfederken şöyle demektedir:
"Su almak üzere
gelenler, onun etrafında kalabalık oluşturdukları
vakit o da
dolar."
Bu mısrada
"el-vird", su (almak) isteyen kimseler, demektir.
Şefaat:
"Rahmanın yanında
ahd almış olanlardan başkası şefaate sahip olmayacaklardır." Yani bu
kâfirier hiçbir kimseye şefaat etmek imkânım bulamayacaklardır. Rahmân'ın
yanında ahd almış olanlar ise müslümanlardır. Onlar şefaat etme imkânına sahip
olacaklardır. Bu bir şeyin kendi cinsinden olmayan bir şeyden istisna
edilmesidir. Yani "Rahmanın yanında ahd almış olanlar" şefaat
edeceklerdir. Buna göre; Alan" nasb mahallindedir.
Şöyle de
açıklanmıştır: Bu "Sahip oKmaytecaklardır" daki (çoğul anlamını
veren) "vav"dan bedel olmak üzere ref mahallindedir. Yani yüce Allah
nezdinde hiç kimse şefaat etmek imkânını bulamayacaktır. Ancak "Rahmân'ın
yanında ahd almış olanlar" şefaat etmek imkânını bulacaklardır. Buna göre
istisna, muttasıl olur.
Yüce Allah'ın:
"Suçluları İse susamışlar olarak cehenneme süreriz" buyruğundaki
"suçlular" bütün kâfir ve isyankârları kapsamına alır. Sonra bunların
-günahkâr mü'minler dışında- şefaate sahip olamayacaklarını haber vermektedir.
Bunlar şefaate, kendilerine şefaatçi olunmak suretiyle sahip olacaklardır.
Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Ben şefaat edip duracağım. Nihayet,
Rabbim la ilahe illaİlah Mııhammedun Rasûlullah, diyen kimseler hakkında da
şefaatimi kabul buyur, diyeceğim. O şöyle diyecek: Ey Muhammed! O sana ait
değildir, ama o Bana aittir." Bunu Müslim bu manada rivayet etmiştir.[182]
Daha önceden de geçmiş bulunmaktadır.
Fazilet ehli, ilim
ehli salih kimselerin şefaat edeceklerine ve şefaatlerinin kabul edileceğine
dair haberler birbirini pekiştirmektedir. Birinci görüşe göre ifade yüce
Allah'ın: "Onlar, Allah'tan başka ilâhlar edindiler ki, onlarla aziz
otalar"(81. âyet) buyruğu ile ilişkilidir. Yani, yarın putlara tapanların
hiçbir kimseye şefaatleri kabul edilmeyeceği gibi, putların da kimseye şefaatleri
kabul edilmeyecektir. Herhangi bir kimsenin kendilerine şefaat etme imkânını da
bulamayacaklardır. Yani, hiçbir şefaatin onlara faydası olmayacaktır. Nitekim
yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Artık şefaat edenlerin şefaati onlara
fayda vermez." (el-Müddessir, 74/48)
Şöyle de
açıklanmıştır: Biz takva sahiplerini de, günahkârları da hiçbir kimse şefaat
imkânına sahip olmadığı halde hasrederiz. "Rahman'in yanında ahd almış
olanlardan başka" yani yüce Allah şefaat hususunda kendisine izin verdiği
takdirde bu kimseler şefaat edebilecektir. Nitekim yüce Ailah şöyle
buyurmaktadır: "Onun izni olmaksızın nezdin.de. kim şefaat edebilir?"
(el-Ba-kara, 2/255)
Bu ahid ise yüce
Allah'ın: "Yoksa Rahmandan bir söz (ahid) mü aldı?" (78.âyet)
buyruğunda sözü edilen ahiddir. Bu ise imanı ve sahibinin kendisi vasıtası ile
şefaat edecekler arasına ulaşabileceği bütün salih amelleri ifade eden
kapsamlı bir lafızdır.
İbn Abbas dedi ki:
Ahidden kasıt İâ ilahe illallah'tir. Mukatil ve İbn Ab-bas da dedi ki: Lâ İlahe
illallah deyip, Allah'ın güç ve yardımı dışında hiçbir güç ve kuvvete sahip
olmadığını itiraf eden ve ancak yüce Allah'tan ümid eden kimseler şefaat
edebilecektir.
İbn Mes'ud dedi ki:
Rasûlullah (sav)ı ashabına şöyle derken dinledim: "Sizden herhangi bir
kimse sabah-akşam Allah nezdinde bir ahid edilmekten âciz kalır mı?" Ey
Allah'ın Rasûlü! Bu ne demektir? diye soruldu. Şöyle buyurdu: "Her sabah
ve akşam:
"Ey gökleri ve
yeri yaratan, gizliyi-açığı bilen Allah'ım! Ben bu dünya hayatında Senden
başka hiçbir İlah olmadığına, ortağın bulunmaksızın bir ve tek olduğuna,
Muhammed'in kulun ve Rasûlün olduğuna şehâdet ettiğimi Sana ahdediyorum. Beni
bana bırakma, çünkü eğer beni bana bırakacak olursan, beni hayırdan
uzaklaştırır, kötülüğe yaklaştırırsın. Ben ancak Senin rahmetine güvenirim,
Nezdinde kıyamet gününde bana tastamam vereceğin bir ahdin olsun. Şüphesiz ki,
Sen sözünden caymazsm." Kul bunu söyledi mi yüce Allah onun üzerini
mühürler ve Arşın altına koyar, Kıyamet günü oldu mu bir münadi; Allah'ın
nezdinde, ahdi oianlar nerededir diye seslenir. Bu kimse kalkar ve cennete
girer. "[183]
88.
"Rahman evlât edindi" dediler.
89. Andolsun
ki siz pek çirkin bir şey söylediniz.
90. Bundan
dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp
dağılarak yıkılacak.
91. Rahmân'a
evlât İsnad ettiler diye.
92. Halbuki
Rahmân'a evlâd edinmek yaraşmaz.
93. Göklerde
ve yerde kim varsa hepsi Rahmân'ın huzuruna ancak kul olarak gelecektir.
94. Andolsun
ki, hepsini kuşatıp onları teker teker saymıştır.
95. Hepsi
Kıyamet gününde O'na yalnız başlarına gelirler.
"Rahman evlâd
edindi, dediler" buyruğu ile yahudileri, hristiyanları, meleklerin
Allah'ın kızları olduklarım iddia edenleri kastetmektedir.
Yahya, el-A'meş,
Hamza, el-Kİsaî, Asım ve Halef "Evlâd" kelimesini dört yerde
"vav" harfi ötreli, "lâm" harfi de sakin olarak
okumuşlardır. Birincisi bu sûrede -az önce geçmiş bulunan "Elbette bana
mal ve evlûd verilir. " (77. âyet) buyruğunda, diğeri: "Rahman,
evlâd edindi dediler... Halbuki Rahmân'a evlâd edinmek yaraşmaz." (88 ve
92. âyetler) buyruklarında, bir de Nuh Sûresi'nde "...malı ve
evlâdı..." (Nuh, 71/21) buyruğunda.
tbn Kesir, Mücahid,
Humeyd, Ebû Amr ve Ya'kub sadece Nuh Sûresi'nde onlara muvafakat etmişlerdir.
Geri kalan kıraat âlimleri hepsinde "vav" ve "lâm"ı üstün
olarak okumuşlardır. Bu iki okuyuş "Arap ve Urb, Acem ve Ucm" demek
gibi iki ayrı söyleyiştir. Şair der ki:
"Ben nice
topluluklar gördüm ki andolsun, Pekçok malları olmuş ve çocuklaın."
Bir başka şair de
şöyle demektedir:
"Keşke filân kişi
annesinin karnında kalsaydı (doğmasaydı). Ve keşke filân kişi bir eşek yavrusu
olsaydı."
Yine bu manada
en-Nabiğa şöyle demektedir:
"Yavaş ol, feda
olsun sana bütün kavimler,
Ve aynca sahip olduğum
ne kadar mal ve evlat varsa."
Burada Nâbiğa
"vav" ve "lam" harflerini üstün okumuştur. Kâyslılar ise
"vav" harfini ötreli oiarak çoğul, üstün olarak da tekil kabul
ederler. el-Cev-herî dedi ki: "Vav" harfi ve "lam" harfi
üstün söyleyişte tekil de olabilir, çoğul da olabilir, "Vav" harfi
ötreli ve "lam" in sakin olması halinde de böyledir. Esedoğullarının
ata sözlerinden birisi de şudur: "Senin oğlun, senin topuklarını
(lohusalık kanı dolayısıyla) kana bulayandır."
"Vav" harfi
ötreli çoğul, "vav" harfi üstün tekil olabilir. Mesela
"usd"(ars-lanlar) kelimesinin "esed"in çoğulu oluşu gibi.
"Vav" harfinin esreii okunuşu ötreli okunuşunun bir başka
söyleyişidir. en-Nehhâs dedi ki: Ebu Ubey-de aralarında fark gözeterek şöyle
demektedir: "Vav" ve "lam" harfleri üstün söylenirse, hem
hanım, hem de çocuklar hakkında bir arada kullanılır. Ebu Ca'fer dedi ki: Bu
dilbilginlerinden hiçbir kimsenin bilmediği ve red olunan bir görüştür. Her iki
söyleyiş te ancak kişinin kendi çocukları ve çocuklarının çocukları hakkında
kullanılır. Şu kadar var ki: "Lam" harfinin üstün okunuşu Arap
dilinde daha çok kullanılır. Nitekim şair şöyle demiştir:
Tavas ol, feda olsun
sana bütün kavimler
Ve ayrıca sahip
olduğum ne kadar mal ve evlât varaa,"
Ebu Cafer dedi ki;
Ben, Muhammed b. el-Velid'i şöyle derken dinledim: "Vav" harfi ötreli
ve "lam" harfi sakin söyleyişin, "vav" ve "lam"
harflerinin Üstün söyleyişinin çoğulu olması da mümkündür. Diğer taraftan her
iki söyleyişin aynı anlamda olma ihtimali de vardır. Nitekim Acem ve Ucm, Arab
ve Urp da denilmektedir. Az önce de geçtiği gibi.
"Andolsun ki siz,
pek çirkin bir şey söylediniz." Son derece görülmedik, pek büyük bir
iddiada bulundunuz. Bu açıklamayı İbn Abbas, Mücahid ve başkaları yapmıştır.
el-Cevherî dedi ki: "Pek çirkin" son derece çirkin durum, büyük
musibet" demektir.
Yüce Allah'ın:
"Andolsun ki siz pek çirkin bir şey söylediniz" buyruğunda da bu
lafız, bu manada kullanılmıştır. Fail vezninde; de böyledir. in çoğulu şeklinde
gelir, "Filan kişinin başına pek büyük bir musibet geldi "demektir.
aynı şekilde şiddet anlamında gelir. "çokluk ve güç" anlamındadır.
Şair recez vezninde şöyle demiştir:
"Ben önceleri son
derece sağlam, güçlü iten o kadınlar
Çok dehşetli ve
korkunç bir şekilde benden uzaklaşıp, gittiler."
el-Cevherî'nin
açıklamaları burada sona ermektedir.
Ebu Abdullah ve Ebu
Abdu'r-Rahmân es-Sülemî bu lafzı hemzeli, üstün olarak okumuşlardır. en-Nehhas
dedi ki: Fiil olarak: şeklinde kullanılır. İsm-i fail; diye gelir. İsmi ise
şeklinde gelir. Bu da görülmedik ve pek büyük bir iş yapmayı anlatır. Yine
recez vezninde şair şöyle demektedir:
"Benim dengim
kimseler benden görülmedik şeyler gördüler, Oldukça büyük bir musibet ve
oldukça görülmedik şeyler."
(Bu) en-Nehhas'tan
başkasından nakledilmiştir.
es-Sa'lebî dedi ki: Bu
kelime üç türlü söylenir. Birincisi hemzenin esreli okunuşu, bu genelin
kıraatidir. İkincisi hemzenin üstün okunuşu, bu da es-Sülemî'nin kıraatidir.
Üçüncüsü şeklînde; gibi okuyuş, bu da bazı Arapların söyleyişidir. Bu söyleyiş
de İbn Abbas ve Ebu'l-Âliye'den rivayet edilmiştir. Bu söyleyiş sanki
"ağırlık" anlamından alınmış gibidir. Nitekim; "Yük ona ağır
geldi, gelir" denilir.
"Bundan dolayı
nerdeyse gökler parçalanacak" çatlayacak. Gerek bu âyet-i kerîmede gerekse
de eş-Şûrâ Sûresi'nde (42/3) genel olarak kıraat alimleri "Nerdeyse"
kelimesini "te" ile okumuşlardır. Nâfi', Yahya ve el-Kisaî ise
öncesinden fiil geçtiğinden dolayı "ya" ile okumuşlardır. Diğer taraftan
"(Gökler) çatlayacak" kelimesini de Nâfi', İbn Kesir, Hafs ve başkaları
"ya" den sonra "te" ve "ti" harfi de şeddeli
olmak üzere -burada ve eş-Şûrâ Sûresi'nde (42/3'te) "tefattur"dan
gelen bir fiil olarak okumuşlardır. Yat-nız Şûra Sûresi'nde Hamza ve İbn Âmir
bu şekilde onlara uygun okumuş, burada ise; (iijkiii) şeklinde
"infitar" kökünden gelen muzari bir fiil olarak okumuştur.
Ebu Arnr, Ebu Bekr ve
el-Mufaddal her iki sûrede de bu şekilde okumuştur. Ebu Ubeyd'in tercih ettiği
kıraat de budur. Buna yüce Allah'ın: "Gök ya-nldığı zaman"
(el-İnfitar, 82/1) buyruğu ile; "Gök bile o sebeble yarılmış"
(el-Müzzemmil, 73/18) buyruklarında aynı kökten gelmiş olmasından dolayı tercih
etmiştir.
"Ve yer yarılacak."
O da çatlayıp birbirinden ayrılacak; diye buyurulmuştur.
"Ve dağlar
parçalanıp dağılarak yıkılacak." İbn Abbas dedi ki: Yani oldukça şiddetli
bir gürültü ile dökülecek, yıkılacak. Hadis-i şerifte de: "Allah'ım,
yıkıncıdan ve yerin dibine geçirilmekten sana sığınırım."[184]
diye buyurulmuştur.
Şemİr dedi ki: Ahmed
b. Ğıyâs el-Mervezî dedi ki: Burada geçen "el-hedd", yıkım demektir.
"el-Hedde" yerin dibine geçmek demektir. el-Leys ise bu oldukça
şiddetli ytkım demektir, demiştir. Mesela, bir duvarın bir defada yıkılması
gibi. Aynca; da denilir ki; bu iş beni yıktı ve beni çok etkiledi,
anlamındadır. Bu açıklamaları el-Herevî yapmıştır.
el-Cevherî der ki:
"Binayı yıktı ve zayıflattı" anlamındadır, "Musibet onu
sarstı" "Dağ parçalandı" demektir. el-Asmaî dedi ki: "Zayıf
ve güçsüz adam" demektir. Bir kişi, diğer kişiyi tehdit edecek olursa;
ben zayıf bir kimse değilim anlamında: der.
İbnu'l-A'rabî dedi ki:
Erkeklerden; "cömert, eli açık olan" demektir. Korkak ve güçsüz kimse
hakkında "he" harfi esreli olarak bu kelime kullanılır. Buna delil
olarak da şu beyiti nakleder:
"Savaşlarda
korkak değildir onlar, Dizlerin üzerine kuşaklar sarıldığında."
Duvar ve buna benzer
şeylerin yıkılma sesleridir." Bu kökten olmak üzere; "Yıkılırken ses
çıkardı, çıkarır, yıkılma sesi" denilir.
Yerden uğultulu olarak
deniz tarafından gelen ve kıyıdakilerin duydukları ses, demektir. Bazen bundan
dolayı zelzele dahi olabilir.
en-Nehhas dedi ki: Bu
kelime, bu şekliyle mastardır (mutlak mePul'dür.) Çünkü "Parçalanıp,
dağılarak yıkılacak" anlamındadır. Başkaları ise bu kelimenin hal olduğunu
söylemektedir ki, yıkılarak anlamım verir.
"Rahmân'a evlâd
isnâd ettiler diye" buyruğundaki: Diye" lafzı el-Ferrâ'ya göre nasb
mahallindedir. Çünkü bu iddia ettiler diye ve iddia ettiklerinden dolayı
anlamındadır. Buna göre bu, cer edatının düşmesi dolayısıyla nasb
mahallindedir. el-Ferrâ'nın iddiasına göre el-Kisaî de şöyle demiştir; Bu bir
cer edici takdiri ile cer mahallindedir.
İbnu'l-Mubarek şunu
zikretmektedir: Bize Misâr, Vâsıl'dan anlattı. O Avn b. Abdullah'tan dedi ki:
Abdullah b, Mes'ud dedi ki: Dağ dağa: Ey filan, bugün senin yanından Allah'ı
zikreden bir kimse geçti mi? diye sorar. Evet derse bundan dolayı sevinir.
Sonra Abdullah; "Rahman evlâd edindi dediler" âyetini okudu. (Avn)
dedi ki: Sen onların yalan sözleri işittiklerini, buna karşılık hayırlı
sözleri işitmediklerini mi zannedersin? Yine devamla dedi ki: Bana Avf, Ğalib
b. Acıeb'ten anlattı. Dedi ki: Bana Mina mescidinde Şamlılardan bir adam
anlattı. Dedi ki: Yüce Allah yeryüzünü, oradaki ağaçları yarattığında
yeryüzünde ne kadar ağaç varsa Âdemoğulları o ağacın yanına gittiler mi,
mutlaka ondan bir menfaat elde ededer ve o ağaçtan faydalanırlar. Yeryüzü ve
ağaçlar, Âdemoğullanmn günahkârları o pek büyük olan sözü söyleyînceye kadar
yani: "Rahman evlâd edindi" deyinceye kadar bu halde devam ettiler.
Onlar bu sözü söyledikten sonra yeryüzü bundan ürperdi. Ağaçlar ise diken
çıkardı.
İbn Abbas dedi ki:
Dağlar ve üzerinde bulunan ağaçlar, denizler ve İçinde bulunan balıklar bu
sözden ürperdiler. İşte bundan dolayı balıklarda ve ağaçlarda dikenler oldu.
Yine İbn Abbas ve Ka'b
dediler ki: Gökler de, yer de, dağlar da bundan dolayı dehşete kapıldılar.
Bütün mahlukat da aynı şekilde. Yalnız insanlar ve cinler müstesna. Bütün yaratıklar
neredeyse yok olacaklardı. Melekler bu işe çok öfkelendiler. Cehennem alev
aldı, ağaçlar diken yaptı. Yeryüzü karardı ve kuraklaştı. (Bunlar) günahkârlar;
Allah evlâd edindi dedikleri zaman oldu.
Muhammed b. Ka'b dedi
ki: Allah'ın düşmanları neredeyse başımıza kıyametin kopmasına sebeb
olacaklardı. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Bundan dolayı
nerdeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp dağılarak
yıkılacak. Rahmana evlâd isnad ettiler diye."
İbnu'l-Arabî dedi ki:
O doğru söylemiştir, Çünkü bu gerçekten daha önceden kaza ve kaderin hakkında
geçmiş olduğu bir sözdür. Eğer sanı yüce ve mübarek olan yüce yaratıcı, kâfirin
küfründen zarar görmeyen, mü'minin imam dolayısıyla yücelrneyen, kâfir mülkünü
eksiltmediği gibi, mü'minin de mülkünde bir şeyler arttırması,söz konusu
olmamış olsaydı, dillerden böyle bir söz de dökülmezdi. Fakat o Kuddûs, Hakîm
ve Halîm'dir. Artık bundan sonra batılcıların neler söylediklerine aldırış
bile etmez.
"Halbuki Rahmân'a
evlâd edinmek yaraşmaz" buyruğuna dair açıklamalarımızı dört başlık
halinde sunacağız:
[185]
Bu buyruk ile yüce
Allah kendi zatının çocuk sahibi olmasını nefyetmektedir. Çünkü el-Bakara
Sûresi'nde (2/116. âyet, 4. başlıkta) açıkladığımız gibi, çocuğun babasının
cinsinden olmasını ve sonradan meydana gelmiş olmayı gerektirir. Yani böyle
bir şey yüce Allah'a yakışmaz. O bununla nitelendirilemez ve O'nun hakkında
böyle bir şey mümkün değildir. Çünkü çocuk mutlaka bir babadan olur ve babası
olur, aslı olur. Şanı yüce Allah ise bundan pek yüce ve pek mukaddestir, Şair
söyle demiştir:
"Oldukça yüksek
bir tepenin dümdüz kayasının başında, Onun aşağısında ne düzlüğe gerek vardır,
ne de bir dağa."
"Göklerde ve
yerde kim varsa hepsi Rahmanın huzuruna ancak kul olarak gelecektir"
buyruğundaki; edatı nefy edatıdır. Yani göklerde ve yerde bulunanların hepsi
başka hiçbir surette değil, kıyamet gününde sadece Allah'a ubudiyeti ikrar ile
ü'nun huzurunda zilletle boyun eğmiş olarak gelecektir. Yüce Allah'ın şu
buyruğunda dile getirildiği gibi: "Hepsi de huzuruna küçülmüşler olarak
geleceklerdir." (en-Neml, 27/87) Yani zelil ve alçalmalar olarak,
küçülmüşler olarak geleceklerdir. Yani bütün yaratıklar O'nun kuludur. Onlardan
herhangi birisi nasıl olur da O'nun evlâdı olabilir? O zalimlerin ve
inkarcıların söylediklerinden alabildiğine yücedir.
"C^hO: Gelicidir
(gelecektir)" kelimesi hatta "ya" iledir. Aslı itibariyle
tenvinlidir, hafifletilmek maksadıyla tenvin hazfedilmiş ve (sonraki er-Rah-mân
kelimesine) izafe edilmiştir.
[186]
Bu ayet-i kerîmede
çocuğun babasının kölesi olmasının - oğlunu satın alır ve ona matik olur.
Kendisi onu azad etmedikçe, ona rağmen çocuğu azad edilmez, diyenlerin aksine-
çocuk babasının kölesi olarak mülkiyetine girmeyeceğine delil vardır.
Yüce Allah çocuk
sahibi olmak İle mülkiyet arasındaki aykırılığı da açıklamış bulunmaktadır.
Buna göre baba herhangi bir tasarruf türü ile oğlunun maliki olursa ona rağmen
azad edilir.
Bu âyet-i kerîmeden bu
hükme delil çıkarma şekline gelince, yüce Allah evlâd olmayı ve kul olmayı iki
zıt konumda zikretmektedir. Birincisini reddederken ötekisini isbat
etmektedir. Eğer bu ikisi bir arada bulunabilecek olsaydı, bu sözün delil
olabilecek şekilde bir faydası olmazdı. Sahih hadiste de şöyle denilmiştir:
"Bir evlâdın babasının hakkını ödemesi ancak onu köle olarak bulması ve
sonra onu azad etmesi halinde mümkün olabilir.[187] Bu
hadisi Müslim rivayet etmiştir.
Baba onun üstündeki
mertebesine rağmen oğlunu mülkiyetine alamadığına göre, oğlun babasını
mülkiyetine alamaması -bu konuda ondan daha geride olduğundan dolayı-
öncelikle söz konusudur.
[188]
İshak b. Râheveyh,
Peygamber (sav)ın; "Her kim bir köledeki ortaklığını azad edecek
olursa..."[189]
buyruğunun te'vili ile ilgili olarak şu kanaati ileri sürmüştür: Maksat
yalnızca erkek köleler olup dişi köleler söz konusu edilmemiştir, o bakımdan
bir kimse dişi köledeki ortaklığını azad edecek olursa bu geri kalan kısmı da
azad edilmek suretiyle tamamen hürriyetine kavuşturulmaz.
Ancak bu görüş selefin
de, ondan sonrakilerin cumhurunun kabul ettiği görüşün aksinedir. Çünkü onlar
erkek ile dişi arassnda (bu konuda) fark gözetmezler, Çünkü kul (abd) lafzı
ile cinsi kastedilmektedir. Nitekim yüce Allah; "Göklerde ye yerde kim
varsa hepsi Rahman in huturuna ancak kul olarak gelecektir" diye
buyurmuştur. İşte bu, kesin olarak erkek olsun, dişi olsun kölelerin tümünü
ifade eder. İshak'ın dayandığı delil ise (Arapçada) dişi köle için
"abde" lafzının kullanıldığının nakledilmiş olmasıdır.
[190]
Buhârî, Ebu
Hureyre'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûiullah (sav) buyurdu ki: "Şanı
yüce ve mübarek Allah buyuruyor ki: Âdemoğlu, Beni yalanladı. Ancak, Beni
yalanlamak ona yakışmaz. Bana dil uzattı, ancak onun böyle bir şey yapması ona
yakışmaz. Onun, Beni yalanlaması O, beni ilkin yarattığı gibi tekrar
yaratmayacaktır. Mahlukatı ilkin yaratmış olması onu tekrar iade etmek!iğimden
Benim için daha kolay değildir, iddiasında bulunmasıdır. Bana dil uzatmasına
gelince; onun Allah evlâd edindi, demesidir. Halbuki Ben, Ehad'im (bir ve
tekim), Samed'im (herkesin ihtiyacım gören, hiç kimseye muhtaç olmayanım),
doğmadım, doğrulmadım ve hiç kimse Benim eşim ve dengim değildir. "[191] Bu
hadis daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/116. âyet, 2. başlıkta İbn Abbas'tan yakın
lafızlarla) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır. Böyle bir yerde bunu
tekrarlamak gerçekten uygun düşmemektedir.
"Andolsun ki
hepsini kuşatıp" sayılarını bilip "onları teker teker saymıştır."
Bu ifade bir te'kiddir. Yani onlardan hiçbir kimse ona gizli-saklı kalmaz.
Derim ki: Biz O'nun
isimleri arasında "el-Muhsî" diye bir isminin olduğunu da biliyoruz.
Yani sünnette Ebu Hureyre'nin, Tirmizi tarafından rivayet edilen hadisinde
bunu görüyoruz[192]
Bu fiilin kökü de buna
delil teşkil etmektedir. Üstad Ebu İshak el-İsferâ-yînî dedi ki: Onlardan
birisi de "el-Muhsî" adıdır. Mahlukatın çok oluşu O'nun herşeyi
bilmesine engel değildir. O'nu meşgul etmez. Mesela ışığın aydLnlığı, rüzgarın
şiddetlenmesi, yaprakların ardı arkasına düşmesi gibi. O bu hallerde her bir
yaprağın hareketinin bütün cüzlerini bilir. Her şeyi yaratan O iken bilmemesi
nasıl söz konusu olabiliri1 Nitekim şöyle buyurmuştur; "Yaratan bilmez mi
hiç? O Latiftir, herşeyden haberdardır." (el-Mülk, 67/14) İbn Abbas'ın
tefsirinde: "Andolsun ki hepsini kuşatıp onları teker teker saymıştır"
buyruğunun tefsiri ile ilgili olarak şöyle dediği nakledilmektedir: Bu-nunîa
O'na kulluğu ikrar ettiklerini ve rububiyyetine tanıklık ettiklerini kastetmektedir.
[193]
"Hepsi kıyamet
gününde O'na yalnız başlarına gelirler." Yani tek baslarına, yardımcısız,
beraberlerinde kendilerine fayda sağlayacak mallar da bulunmaksızın gelirler.
Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "O günde malın da, evlâdın da hiç
faydası olmaz. Allah'a salim kalb ile gelmiş olanlar müstesna." (eş-Şuarâ,
26/88-89) Sadece dünyada iken işlemiş olduğu amel lerinin faydası olacak. Yüce
Allah'ın: "Hepsi... gelecektir" buyru
faydası olacak. Yüce Allah'ın: "Hepsi...
gelecektir" buyruğunda "gelecektir" anlamındaki ism-i failin
tekil gelmesi "hepsi" anlammda-ki kelirrtenin lafzına btnaendir.
Manaya göre okunacak olsaydı, "(•jîî'): Geleceklerdir" diye çoğul
olması gerekirdi.
el-Kuşeyrî dedi ki: Bu
buyrukta şuna işaret edilmektedir: Sizler kendiniz adına -ki herkes O'nun kulu
olduğu halde- çocuklarınızın köleleştirilmesi-ne razı olmazken, kendiniz için
razı olmadığınız şeylere nasıl olur da O'nun için razı olursunuz? Yine benzeri
bir husustan dolayı kendileri için kız çocukları istemezken; melekler Allah'ın
kızlarıdır, dediklerini belirterek bu görüşlerini reddetmektedir. Yüce Allah
bundan pek yüce ve münezzehtir. Yine; Putlar Allah'ın kızlarıdır, demeleri de
bu kabildendir. Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır: "Ortaklarına ait olan
Allah'a ulaşmaz ama, Allah'a ait olanlar ise ortaklarına ulaşır."
(el-En'âm, 6/136)
[194]
96. Muhakkak
iman edip salih amel işleyenlere Rahman bir sevgi var edecektir.
"Muhakkak iman
edip" tasdik edip "salih amel işleyenlere Rahman" kullarının
kalbinde "bir sevgi var edecektir." Nitekim Tirmizî, Sa'd ve Ebu
Hu-reyre (Allah ikisinden de razı olsun)den rivayet etçiğine göre Peygamber
(sav) şöyle buyurmuştur: "Yüce Allah bir kulu sevdi mi, Cibril'e: Ben
filânı sevdim, sen de onu sev diye nida eder. Bunun üzerine o da semâda nida
eder. Sonra (ona) sevgi yeryüzündekiler arasına iner, İşle yüce Allah'ın:
"Onlara Rahman bir sevgi var edecektir" buyruğu bunu anlatır."
Allah bir kula da buğz etti mi, Cibril'e; Ben filana buğzediyorum, diye nida
eder, O da semâda (öylece) nida eder. Sonra yeryüzünde de ona karşı duyulan
nefret iner." Tirmizî dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir.[195] Bu
hadisi bu manada Buhâ-rî, Müslim rivayet ettikleri gibi Malik de, Muvatta'da
rivayet etmiştir[196]
"Nevadiru't-Usûl"de
şöyle denilmektedir: Bize Ebu Bekir Sabık el-Üme-vî anlattı dedi ki: Bize Ebu
Malik ei-Cenbî anlattı. O Cüveybir'den, o ed-Dah-hak'tan, o İbn Abbas'tan dedi
ki: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Şüphesiz Allah salihlerin kalplerinde
ve mukarreb melekler nezdinde rnü'mine ülfeti (iyi kaynaşmayı), ağır başlılığı
ve kibarlığı vermiştir. Daha sonra yüce Allah'ın: "Muhakkak İman edip,
salih amel işleyenlere Rahman bir sevgi var edecektir" âyetini
okudu."[197]
Bu âyetin kimin
hakkında indiği hususunda farklı görüşler vardır. Ali (ra) hakkında nazil
olduğu söylenmiştir. el-Berâ b. Âzib'in rivayetine göre Rasûlullah (sav) Ali b.
Ebi Talib'e şöyle demiştir: "Ey Ali! De ki: Allah'ım, benim için nezdinde
bîr ahid kıt, mü'rninlerin kalplerinde de benim için bir sevgi var et."
Bunun üzerine bu âyet>i kerîme nazil oldu. Bunu es-Sa'lebî nakletmektedir.
İbn Abbas İse:
Abdu'r-Rahmân b. Avf hakkında inmiştir, demiştir. Yüce Al-iah kulların
kalplerinde onun için bir sevgi yaratmıştır. Onu gören bir mü'min mutlaka ona
saygı gösterirdi. Onu gören bir müşrik ya da bir münafık olsun, mutlaka onu
tazim ederdi.
Herim b. Hayyân da
şöyle derdi: Bir kimse kalbiyle yüce Allah'a yönelecek olursa mutlaka yüce
Allah da iman ehlinin kalplerini ona yöneltir ve sonunda Allah, onlar
tarafından sevilmeyi ve ona rahmet etmeyi, ona rızıklan-dınr. Şöyle de
açıklanmıştır: Yüce Allah kıyamet gününde mü'minlerin ve meleklerin
kalplerinde onlar için bir sevgi var edecektir.
Derim ki: Mü'min
dünyada sevildiğine göre âhirette de böyle olacaktır. Çünkü yüce AİIah ancak
takva sahibi bir mü'mini sever ve ancak halis ve tertemiz olandan razı olur.
Yüce Allah lütuf ve insanıyla bizleri de onlardan kılsın,
Müslim'in rivayetine
göre Ebu Hureyre şöyle demiştir: Rasûluüah (sav) buyurdu ki: "Yüce Allah
bir kulu sevdi mi Cibril (as)ı çağırır ve Ben filan kişiyi seviyorum. Onu sen
de sev der. Bunun üzerine Cibril onu sever, .sonra da semâda şöyle seslenir:
Şüphesiz Allah filan kişiyi sever, siz de onu seviniz. Bunun üzerine
semâdakiler de onu sever. Sonra yeryüzünde onun için kabul mazhariyeti
konulur. (Yüce Allah) bir kula da buğz etti mi Cibril (as)ı çağırır ve der ki:
Ben filana buğzediyorum. Sen de ona buğz et. Bunun üzerine Cibril ona
buğzeder, sonra semâdakiler arasında: Şüphesiz Allah filân kişiye buğzeder,
siz de ona buğzediniz diye seslenir. Bunun üzerine onlar da ona buğzederler.
Daha sonra yeryüzünde de yeryüzündekilerin ona buğzet-mesi sağlanır."[198]
97. Biz onu,
onunla takva sahiplerini aıüjdekyesin, İnad edenleri de korkutasın diye senin
dilinle kolaylaştırdık.
"Biz onu... senin
dilinle kolaylaştırdık" buyruğunda kasıt Kur'ân-ı Ke-rîm'dir. Yani Biz onu
senin dilin olan Arap dili ile açıkça ortaya koyduk. Üzerinde düşünen,
tefekkür eden kimselere de kolay kıldık.
Biz bu kitabı senin
üzerine insanların anlamalarının kolaylaşması maksadıyla Arapça indirdik, diye
de açıklanmıştır.
"Onunla takva
sahiplerini müjde leyesin, inad edenleri de korkut as in diye" buyrıığundaki:
"înad edenler" in çoğulu olup ileri derecede düşmanlık eden
demektir. Yüce Allah'ın: "Halbuki o düşmanların en azılı ötenidir.
"(el-Bakara, 2/204) buyruğunda da bu kökten gelen kelime kullanılmıştır.
Şair de şöyle demiştir:
"Gecemi sessizce kederlerimle
fıaıldaşarak geçiriyorken sanki ben, Tartışma kabiliyetleri yüksek ve ileri
derecede düşman kimselerle
tartışıyor
gibiyim."
Ebu Ubeyde dedi ki:
"el-EIedd: İnad eden, aşırı düşman" hakkı kabul etmeyen ve batılı
ileri süren demektir. el-Hasen dedi ki: Hakka karşı sağır kimseler demektir.
er-Rabî kalpteki kulakları sağır olanlar demektir; Mücahid, fâ-cir kimseler
demektir; ed-Dahhak batıl uğrunda mücadele verenler demektir; İbn Abbas da
düşmanlıklarında aşırıya gidenler demektir, diye açıklamışlardır.
Bu kelimenin, hiçbir
şekilde istikamet üzere olmayan zalim, anlamında olduğu da söylenmiştir. Anlam
birdir.
Özellikle bunların
uyarılmasından söz edilmesi, İnatçılığı olmayan kimsenin, itaat çemberine
girmesinin kolay oluşundan dolayıdır.
[199]
98.
Bunlardan önceki zamanlarda nice nesilleri helak ettik. Şimdi onlardan birisini
görüyor yahut gizli seslerini bile işitiyor musun?
"Bunlardan önceki
zamanlarda nice nesilleri" nice insan topluluklarını, nice ümmetleri
"helak ettik." Bununla yüce Allah Mekkelüeri korkutmaktadır.
"Şimdi onlardan birini görüyor, yahut gizli bir seslerini bile işitiyor
musun?" buyruğu nasb mahallindedir. Sen onlardan herhangi bir kimse
görüyor ya da buluyor musun? anlamındadır.
"Yahut gizli
seslerini bile işitiyor musun?" Onların sesleri sedaları sana geliyor mu?
Bu şekildeki açıklama İbn Abbas ve başkalarından nakledilmiştir. Yani onlar
ölmüş ve artık amelleriyim karşılaşmış bulunuyorlar.
"Kısık dahi olsa
seslerini (işitiyor musun?)" diye de açıklanmıştır ki bu açıklamayı İbn
Zeyd yapmıştır, Şöyle de açıklanmıştır: Bu kelime anlaşılmayan ses veya
hareket demektir. Bu açıklamayı da el-Yezidî ve Ebu Ubeyde yapmıştır,
"Kafilenin rikzi (anlaşılmayan sesi)" tabiri bu kabildendir. Ebu
Ubeyde, Lebîd'in şu beytini nakletmektedir:
"O (yaban ineği)
kendisine arkadaşlık edecek kimsenin seslerini duymaya
çalıştı; fakat daha
onu görmeden,
Korktu (ondan); çünkü
arkadaş (sandığı) onu avlayacak olandır."
"Gizli ses"
anlamına geldiği de söylenmiştir. Mızrağın ucunu yere batırdı anlamındaki
(ç*^1 3?j) de buradan gelmekledir. Tarafe de şöyle demektedir:
"(Devemin) iki
kulağı ister gece yokuluğundaki en hafif sesler olsun, isterse de Yüksekçe
söylenen sözleri olsun; (onları) doğru olarak işitir."
Şair Zu'r-Rime'de avcı
ve köpeklerin seslerini işiten bir öküzü nitelendirirken şöyle demiştir:
"O gizli bir
fısıltıyı (rikzi) işitmeye kulak verecek olursa, onu iyi takib eder ve
maharetle işitir, O gizli sesi dahi; hem onun. işitmesi yalan değildir (doğru
işitir.)"[200]
Rikâz da gömülmüş mal
demektir. Doğruyu en iyi bilen yüce Allah'tır.
[201]
MERYEM SÛRESİ'NİN SONU
[1] Ebû Davud'un Sünen'inde ya da el-Merâstl'in de böyle
bir rivayet tespit edemedik.
[2] İbn Hişâm, es-Siretu'ıt-Nebeviyye, I, 266.
Habeşistan'a hicret ve buna bağlı diğer olay lar için bk. Mtl&ned, I, 201
v.d., I, 461, V, 290, v.d.; İbn Hişâm, es-Stre,
I, 255 v.d.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 11/149-150.
[3] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/151-153.
[4] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/153.
[5] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/153.
[6] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/153-154.
[7] Müsned, I, 172, 180, 187. Her üç yerde de "Sa'd
b. Mâlikten" diye zikredilmekle bitlikle; Sa'd b. Mâlik (el-Kureşpin Sa'd
b. Ebî Vakkâsın kendisi olduğu bilinen bir husustur. (İbnit'!-Esir,
Usdu'l-Gâbe, II, 214). Ayrıca Ahmed b. Hanbel bu rivayetleri (I, 168'den
itibaren başlayan) "Sa'd b. Ebî Vakkas'ın Müsnetii" kapsamında zikretmiş
bulunmaktadır.
[8] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/154-155.
[9] Ancak, görüleceği üzere başlıklar üçlür.
[10] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/155.
[11] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/155-156.
[12] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/156.
[13] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/156-157.
[14] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/157.
[15] Buhârî, Hum* 1, Feclâilu Ashâhi'n-Nebiyy 12, Meğâzî,
14, 38...; Müslim, Cihâd 49-52, 54, 56; Ebû Dâvâd, İnme 19; Tirmizî, Siyer 44;
Nesâî, Fey' 9, 16; Muvatta', Kelâm 27; Müsned, I, 4, 6, 9..,, II, 463, VI, 145,
262.
[16] Ebû Dâvûd, tim 1; Tirmizl, tim 19; ibn M&ce,
Mukaddime 17; Dârimi, Mukaddime 52; Miisned, V, 196.
[17] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/157-158.
[18] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/158-159.
[19] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/159.
[20] Buhârî, Enbiyâ 43, Menakıbul-Ensac 42; Müslim, İman
259; Nesâİ, Salât 1; Müsned, III, 148, IV, 208.
[21] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/160.
[22] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/160-161.
[23] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/161.
[24] Buhârî, Savm 6l, Deavât 26, 47; Müslim,
Feclâilu"s-Sahâbe 141-143; Tirmızl, Menâkıb 45; Müsned, III, 194, 24H, VI,
430
[25] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/161-162.
[26] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/162.
[27] en-Nehhîls, İ'râbu'l-Kur'ân, II, 303'deki ifadeleri
şöyledir: "Birinci okuyuş şekli olan ref ile okuyuş Arapça açısından daha
uygun ve daha güzeldir Bu hususta delil
de EbCı Ubeydin söyledikleridir. Gerçekten onun delili güzeidir..."
diyerek Ebû Ubeyd'in açıklamasını aktarmaktadır.
[28] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/162-163.
[29] Beşinci âyet ikinci başlıkta da geçen bu hadisin
kaynakları orada gösterilmişti.
[30] Bir önceki nota bakınız.
[31] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/163-164.
[32] Suyûtî, ed-Durrtı'l-Mensûr, V, 480.
[33] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/164.
[34] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/165.
[35] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/165-166.
[36] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/166-167.
[37] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/167.
[38] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/167-168.
[39] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/168.
[40] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/168.
[41] Ebû Dûvûd, Salât 66
[42] Ebû Dâvûd, Salat 66
[43] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/168-169.
[44] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/169-170.
[45] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/170-171.
[46] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/171.
[47] Sııyûtî, ed-Durrıt'l-Mensûr, V, 4H6
[48] İbnu'l-Esîr, tn-Nihâye, I, 452
[49] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/171-174.
[50] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/174-175.
[51] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/175.
[52] Buharı, Tefsir 18. sûre başlangıcında
[53] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/175-180.
[54] İbn Atiyye, el-Muharrar..., XI, 20-21'de: "Şibl
b. Azra" şeklindedir.
[55] Buna göre buyruğun anlamı şöyle olur: Doğum sancısı
onu aniden kuru bir hurma ağacının yanına getirdi, demek olur.
[56] Köşeli parantez içindeki ifadeler: Taberî,
Câmiu'l-Beyân, XVI, 63'den.
[57] Meal esreli okunuşuna göredir, üstün okuyuşa göre:
Aşağısında bulunan kimse ona seslendi, demek olur.
[58] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/180-184.
[59] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/184-186.
[60] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/186.
[61] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/186.
[62] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/187-188.
[63] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/188.
[64] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/188-189.
[65] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/189-190.
[66] Hz. Peygamber, hutbe irâd etmekte iken bir adamın
güneşte ayakta dikildiğini gördü. Durumunu sorunca, adının Ebû İsrail olduğu ve
konuşmamak, oruç tutmak, güneşte durmak ve otıırmamak üzere adakta bulunduğu
cevabını alır, Hz. Peygamber; orucunu devam ettirmesi dışında diğer
hususlardan vazgeçmesini emretmelerini buyurur. (Bu-Mrî, Eyinân 31; Eba Dâvûd,
Eymân 19; İbn Mâee, Keffârât 21; Muvattâ, Nüzûr 6; Müs-Md, IV, 1681.
[67] Bukâri, Savm 2; Müslim, Siyam 163; EbüD&vûd, Savm
29; Nesât, Siyam 42; Muvatta', Siyam 57; ilüsned, II, 245, 257, 273, 313, 462,
465, 504.
[68] Buhârl, Savm 8, Edeb 51; £66 Dâvâd, Savm 26; Tirmizî,
Savm 16; İbn Mâce, Sivâm 21
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 11/190.
[69] Suyûtî, ed-Durrul-Mensûr, V, 5O7'de belirttiğine göre
linini İl>n Ebû Hatim, İbn Şîrîn'den: "Bana haber verildiğine göre Ka'b
eledi ki...'' peklinde kaydetmektedir ki; tbn Şiirinin bu rivayeti kimden naklettiği
meçhuldür.
[70] Müslim, Âtlâb 9; Tirmizî, Tefsir 19. sûre 1; Müsned,
IV, 252
[71] Taberî, Cânıiu'l-Beyân, XVI, 78
[72] Ebû Dâvûd, Salât 30; Tirmizî, Salât 32; îbn Mâce, Ezan
3; Müsned, EV, 1Ö9
[73] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/191-194.
[74] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/195.
[75] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/195-196.
[76] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/196-197.
[77] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/197-198.
[78] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/198.
[79] Buhârî, Tefsir 79. sûre 1, Rikaak 39, Talâk 25;
Müslim, Cıımua 43, Fiten 132-135; İbn Mâce, Mukaddime 7, Fiten 25, Dârimt,
Rikaak 46; Müsned, V, 92, 103, 108
[80] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/198-200.
[81] Övgü oluşuna gftre; "Hak olan bu söz ne
güzeldir!" anlamına iğrâ oluşuna göre; "(sen bıı hususta) bu hak
sözden ayrılma'1' anlamına gelir.
[82] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/200-203.
[83] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/203.
[84] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/203-204
[85] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/204-205.
[86] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/205.
[87] Buhâri, Tefsir 19. sûre 1; Rikaak 51; Müslim, Cennet
40, 42, 43; Tirmizt, Tefsir 19. sûre 2, Sıfatu'l-Cenne 20; îbn Mâce, Zühd 38j
Dârimî, Rikaak 90; Mü&ned, II, 118, 120, 121, 261, 377, 423, 513.
[88] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/205-206.
[89] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/206.
[90] Müslim, Selâm 13; Ebû Dâvûd, Edeb 137; Tirmizl, Siyer
41, İstizan 12; Müsned, II, 263, 266, 546, 444, 459, 525
[91] Bahârl, Merdâ 15, Edeb 115, İstizan 20; Müslim, Cihâd
116; Müsned V, 203
[92] et-Tirmizî el Hakim, NevâdiraVUsûl, I. 697
[93] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/207-212.
[94] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/212.
[95] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/213.
[96] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/214.
[97] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/214.
[98] Ebû Ddvûd, Edeb 82
[99] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/214-215.
[100] el-Heysemî, Mecmau'z-Zev&id, IV, 166; -senedinde
zayıf ravi bulunduğu kaydıyla-.
[101] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/215-216.
[102] Buhari, Şehâdât 28
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 11/216-217.
[103] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/217.
[104] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/217.
[105] Merhum Kurtûbî'nin "Ebû Zerr Hadisi" ile
hangi hadisi kastettiğini tespit edemedik. Ancak Ebû Zerrin Peygamber (sav)e
bir takım sorularını ihtiva eden bir hadiste Hz. Pey-gamber'e genel olarak
bütün peygamberlere, özel olarak da Hz. Âdem e dair sorularını ihtiva eden bir
hadis vardır ki, orada da Hz. İdris den söz edilmemektedir. (Hk, Müs-ned, V,
178, 179, 26fi; İhtı SaU Tabakat, I, 54.
[106] İhtı Hişam, es-Siretu'n-Nebeviyye, 1, 4-5
[107] İdris'in dördüncü semâda olduğunu gösteren rivayetler
için bk.: Buharı, Bed'u'l-llalk 6, Menâkıbul-Ensâr 42; Müslim, İman 259, 264;
Nesâi, Salât 1; Müsned, İH 148, 268; IV 207, 209
[108] Buhâri, Tevhid 37
[109] Müslim, İman 259
[110] Müslim, İman 264
[111] bu rivayetlerin Ka'b ile Vehb b. Münebbih'ten gelen
ilâhî buyrukların anlaşılmasına bir katkıları olmadığı gibi Peygambere kadar
ulaşan sahih bir senedi de zikredilmemektedir. İsrii itiyattan olmaları
ihtimali çok yüksektir.
[112] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/218-222.
[113] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/222.
[114] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/222-223.
[115] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/223.
[116] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/223-224
[117] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/224.
[118] GörüSeceği gibi başlıklar üçtür.
[119] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/224-225.
[120] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/225.
[121] Muvattâ., Vııkûtus-Salâı 6; Hz. Ömer CraTin valilerine
gönderdiği bir mektup (genel-ge)den.
[122] Buhârî, Ezan 122, İsti'zân 18, Ey mân 15; Müslim,
Salât 45; Ebû Dâv&d, Salât 143; Tir-mizl, Salât 110; Nesâî, tftitâh 7,
Tatbik 15, Sehv 67; İbn Mâce, İkametus-Salât 72; Müs-ned, IV, 340.
[123] Nesâi, Sehv 66; Buhari, Ezan 119; Müsned, V, 3«4, 396
[124] Tirmizi, Salât al
[125] Müslim, Mesâcid 195; Eftü Dâuûd, Salât 5; Tirmizl,
Salât 6; Nesâî, Mevâkit 9; Müsned, III, 149
[126] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/225-227.
[127] Ebû Davûd, Salât 144; Tirmizi, Salât 188; İbn
M&ce, İkametu's-Salât 202; Müsned, II, 290, 425
[128] Ebû Dâvûd, Salât 144.
[129] Nesâl, Salât 9, Tirmizt, Salât 188
[130] Nesâî, Salât 9
[131] Nesâî, Saiât 9
[132] Buhari, Rikaak 38; Müsned, VI, 256
[133] Müslim, Cennet 1; Ebü Dâvûd, Sünne 22; Tirmizl,
Sıfatul-Cenne 21; JVesdi, Eymân 3; Dârimî, Rikaak 117; Müsned, II, 260, 333,
354, 380, III, 153, 254, 284
[134] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/227-230.
[135] Bukârî, Cumua 36; Müslim, Cumua 11; Ebû Dâvüd, SalâC
229; Tirmizî, Cuımıa 16; Mesaî, Cumua 22, Salâtu'l-îydeyn 21; İbnMâce,
İkametııs-Salât «6; Muvatta, Cumua 6; Dâ-rimî, Salât 195; Müsned, II, 272, 280,
393, 396, 485, 518, 532
[136] Müslim, Cumua 12; Müsned, II, 244
[137] Bu beyit Lisânu'L-Arab, XII, 520'de bu şekildedir.
Ancak daha önce el-Batcara, 2/187. 3yet 2. başlıkta da geçmiş olup gerek orada
gerekse geçtiği başka yerlerde (meselâ Ta-beri, C&miu'l-Beyân, II, 413 ve
notunda belirtildiği üzere el-Accâc'ın Üivan'ında) ilk kelime buradaki gibi:
"ve Rabbi" şeklinde değil "ve rubbe" şeklindedir. Bu
şekliyle an lamı için ilk geçtiği yere ha kıla bil ir.
[138] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/230-233.
[139] Tirmizl, Tefsir 19- sûre i Aynca: Bukârî, lied'ul Halk
6, Tefsir 19. sûre 2; Müsned, I 231, 234
[140] Buhûrl, Tevhîd 28; Müsned, I, 357.
[141] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/234-236.
[142] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/236-237.
[143] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/238-245.
[144] Buhârl, Cenâiz 6, Eymân 9; Müslim, Hirr 150; Tirmizl,
Cenâiz 64; Nesâî, Cenaiz 25; Müsned, II, 276, 473, 479.
[145] Ahmed Ahdurrahmân el-Hennâ, Minhatu't-Ma'bOd fi.
Tertibi Müsnedi't-Tayâlısî Ebi Dâ-vüd, II, 46
[146] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/245-246.
[147] Müsned, III, 328-329; İbn Abdrl-Berr, el-htUkâr, VIII,
327.
[148] Hu kadarıyla; Müsned, I, 433, 435.
[149] Dûrîmî, Rikaak 89; Tîrmizî, Tefsir 19 sûre 5, 6
[150] Buhari, Tevhîcl 24; Müslim, iman 302; Müsned,
III,
17.
[151] Müslim, Fedailu’s-Sahabe 163;İbn Mace, Zühd 33;
Müsned, VI, 285, 362.
[152] Tirmizî, Tıb 35; İbn Mâce, Tıh 18; Miisned, II, 440
İbn Abdi"l-berr, et-Temkid, VI, 3Î9, el-İsüzkâr, Vlü, 330
[153] İbn Abdi"l-berr, et-Temkid, VI, 3Î9, el-İsüzkâr,
Vlü, 330
[154] Buharı, Cenâiz 90, Rikssak 42; Müslim, Ceııne! 6% 66:
Nesâî, Cenâiz 116; İbn Mâce, Zühd 32; Muvatta', Cenâi?. 47; Müsned, II, 51,
11.-5, 123.
[155] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/246-250.
[156] Aynı manada yakın lafızlarla Buhâri, İlm 36, Cenâiz 6,
Eymâtı 9; Müslim, Hin 150, 152; Tİrmizİ, Cenâiz 64; Nesai, Cenâiz 25; İbn Mâce,
Cenâiî 57; Muvatta, Cenâiz 38, 39; Müs-ned, I, 121,11, 239-240, 378.
[157] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/251.
[158] Buhâri, İlm 36, Cenâiz 6 (Enes'ren), 92; Müslim, Birr
153; İbn Mâce, Cenâiz 57; (Uibe h. Ahd ile Ömer b. el-HaLtalVdan); Nesâi,
Cenâiz 25, Müsned, li, 276, 473, 510, 536,
[159] Müslim, Kader 3 (yakın ifadelerle, Abdullah h. Mesudun
sözü olarak; îbıı Mâce, Mukaddime 7: Dörimî, Mukaddime 231 (kısmen, Abdullah
b. Mesııd un sözü olarak).
[160] Nesâî, Cenâiz 22; İlin Alıdi'l-Uerr, etTemhîd, VI,
349; el-îstızkâr, VIII, 325-326
[161] İbn Abdi'1-Berr, et-Temhîd, VI, 349 vd
[162] Çünkü nesh için gerekli şartlardan birisi de nesh
olduğu ileri sürülen buyruğun haber muhtevasını taşımamasıdır
[163] Hadisi Suleym b. Mansur b. Ammâr, babası Mansıır b.
Ammâr'dan rivâyer etmiştir. Hadis rivayeti kabul görmemiş birisidir. (lik.
ez-Zehebî, Mizânu'l-Î'tidâl, V, 312)
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 11/251-253
[164] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/253.
[165] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/253-254.
[166] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/254-256
[167] Bu lafızla: İbn MĞce, Fiten 9; aynı manada olmak
i'ızere ve bu lafzın da kullanıldığı bazı rivayetler için bk.: Müslim, Fiten
19; Tirmizî, Fiten 14; Müsned, IV, 123, V, 278, 284.
[168] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/256-258.
[169] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/258-259.
[170] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/259-260.
[171] Buhârl, Buyu' 29, İcâre 15, Tefsir 19. sûre 3, 4, 6,
Husûmât 10; Müslim, Sıfâtu'l-Müna-fikîn 35; Tirmizl, Tefsir 19. sûre 7; Müsned,
V, 110, 111.
[172] Tirmizî, Tefsir 19- sûre 7
[173] Kur'ân-ı Kerîm'in ikinci yarısında bu lafız ilk olarak
burada geçmektedir. Bundan soma otuîiki defa daha zikredilmiştir. lîk. M, Fuâd
AbdııJbakî, el Mu'cemıt'l-Mufehres ti Elfâsi'l-Kur'âni'l'Kerîm, s. 612-620)
[174] O taktirde anlamı şöyle olur: "Belki geride
bıraktıklarımla salih amel işlerim. Asla..."
[175] O taktirde de anlamı şöyle olur: "Belki geride
bıraktıklarımla salih amel İşlerim. Gerçek şu ki..."
[176] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/260-265.
[177] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/265-267
[178] Nesâi, Sehv 18; Müsned, IV, 25, 26; ayrıca EbûDâvüd,
Salât 157de: "el-Mircel; tencere" yerine "errsıhâ;
değirmen" laFzı ile.
[179] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/267-269
[180] Buharl, İman 41, Itk 6, Menâkıbu'l-Ensâr 45, Nikâh 5,
Ey mân 41; Müslim, imârc 155; Ebû Dâvûd, Talâk IV, Tirmizî, Fcdâilu'l-Cihâd 16;
Nesâl, Tahâre 59, Talâk 24, EymSn
[181] Buhârî, Enbiyâ 8, 48, Tefsir 5. sûre 14, 21. sûre 2;
Müslim, Cennet 58; Tirmizî, Sıfa-tu'l-Kıyâme 3, Tefsir 80. sûre 2; Nesâi,
Cenâiz 118, 119; Müsned, II, 223, 229, 235-
[182] Müslim, İman 326
[183] Hakim. el-Mustedrek, II, 377
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 11/269-275
[184] İbnul-Esîr, en-Nikaye fi Gâribi'l-Hadis, V, 250
[185] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/275-280.
[186] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/280-281.
[187] Müslim, Itk 25; Ebû Dâvüd, Edeb 120; Tirmİzî, liirr 8;
îbn Mâce, Edeb 1; Müsned, II, 230, 263, 376. 445.
[188] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/281-282.
[189] Buhârî, Şirket 5, 14, Itk 5; Müslim, Itk 1, Eymân 47,
48, 51; Ebû Dâvûd, Itak 6; Tirmi-zî. Ahkâm 14; Nesâî, Duyu' 105, 106; İbn Mâce,
Itk 7; Müsned, I, 56, II, 15, 112.
[190] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/282.
[191] Buharı, Tefsir 2. sûre 8, 112. sûre I, 2; Nesâî,
Cenâiz 117; Müsned, II, 317, 350, 394.
[192] Tirmizi, Deavât H2; İbn Mâce, Duâ 10,
[193] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/282283.
[194] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/283-284
[195] Tirmizî, Tefsir 19. sûre 6
[196] tik. Buhârî, Bed'u'l-Halk 6, Edeb 41, Tevhîd 33;
Müslim, Birr 157; Muvatta, Şear 15; Müsned, II, 267, 341, 413, 509, 514, V,
259, 263.
[197] et-Tirmizî, el-Hakîm, Nevâdirul-Usûl, I, 662,
II,
507.
[198] Müslim, Birr 157; Müsned, 11, 341, 413, 509.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 11/284-285.
[199] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/285-286.
[200] Burada beyitteki lafızların anlamına dair iki satırlık
açıklama, tercüme içinde yer almış olduğundan ayrıca tercüme edilmemiştir
[201] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/286-288.