1- Konuşamayan, İş Yapamayan Putlar:
2- Dış Görünüşü İtibariyle İbrahim (as)ın Yalan Söylediği
Kabul Edilen Sözlerinin Anlamı:
3- Ancak Allah İçin Yapılan İşler, îhlâslı İşler
Olabilir:
1- Dâvûd ve Süleyman (ikisine de selâm olsun)ın
Hükümleri:
3- Arapçada İki Kişi İçin Çoğul Kipi Kullanılabilir mi?
5- Dâvûd ve Süleyman (as)ın Hükümlerinin Değeri:
6- Peygamberlerin tçtihad Etmeleri Caiz midir?:
7- Hakim ve Müçtehidlerin Farklı İçtihadlarının Hükmü:
8- İçtihad Eden. Hakimin Ecri:
9- Hata Etmekle Birlikte İçtihadında Ecir Alan Müçtehidin
Nitelikleri:
10- Müçtehidlerin Farklı Görüşlerinden Yalnız Birisi
İsabetlidir;
11- Hakimin Hüküm Verdikten Sonra İçtihadından Dönmesi:
12- Dâvûd (as)ın Verdiği Hükümden Dönüşünün Mahiyeti:
13- Hayvanların Verdikleri Zararların Hükmü:
14- 'Davarların, Verdikleri Zararların Hükmü;
15- Hayvanın Geceleyin Verdiği Zarar İle Gündüzün Verdiği
Zarar Arasında Fark Gözetmenin Hikmeti:
16- Hayvanların Gece Verdikleri Zararların Tazminatı
Ödeme Şekli:
17- Telef Edilen Ekinin Kıymetini Tesbit Zamanı:
18- Telef Edilen Ekinin Tazminatı Ertelenecek Olursa:
19- Etrafı Çevrili Bahçeler İle Geniş ve Bitişik
Tarlalarda Verilen Zararların Tazminatı:
20- Bölgenin, Otlak Yahut Ekin Bölgesi Olması Halinde
Zararların Tazminatı:
21- Dizginlenebilen Davarlar İle Bizginlenemeyenler:
22- Arı, Güvercin ve Kümes Hayvanlarının Zararları:
23- Hayvanın Verdiği Zararın Zamanla İlişkisi:
24- Hayvanın Ayağından Yahut Kuyruğundan Zarar Görenin
Durumu:
25- Heder Kabul Edilen Diğer Zararlar:
26- Zararları Heder Olan Şeyleri Sayan Hadislere Dair:
7- Demirden Zırh Yapma Sanatı:
2- Savaşta Silâhlara Karşı Korunmak:
3- Sanayi ve Sebeblere Başvurmak:
2- Yunus (as)ın Yaptığı Duanın Fazileti:
2- Dua Esnasında Yapılan Hareketler:
2- Umum İfade Eden
Sigalar (kipler):
4- Müşrikler Cehenneme Gireceklerdir:
Rahman ve Rahim
Allah'ın Adı île
Genelin görüşüne göre
Mekke'de inmiştir. 112 âyettir.
1. İnsanların hesaba çekilecekleri vakit
yaklaştı; Onlar ise gaflet içerisinde yüz çeviricidirler.
2. Kendilerine Rabblerinden yeni bir öğüt
geldiği her seferinde mutlaka onu alay ederek dinlerler.
3. Kalpleri
başka şeylerle meşgul olarak. Zulmedenler aralarında gizlice danışıp: "Bu
sizin gibi bir beşerden başka mıdır? Siz görüp dururken büyüyü kabule nasıl
yanaşırsınız?" (dediler).
"İnsanların
hesaba çekileceği vakit yaklaştı." Abdullah b. Mes'ud dedi ki: Kehf,
Meryem, Tâ-Hâ ve el-Enbiyâ sûreleri ilk ve eski sûrelerdendir. Benim de ilk
olarak bellediğim sûrelerdendir.[1]
O, bu sözleriyle
eskiden beri edinilmiş bir mal gibi Kur'ân-ı Kerîm'den eskiden beri ezberleyip
kazanmış olduğu sûrelerden olduklarını kastetmektedir.
Rivayet edildiğine
göre Rasûlullah (sav)ın ashabından birisi bir duvar inşa etmekte idi. Bu
sûrenin nazil olduğu gün bir başka kişi onun yanından geçti ve duvar inşa
etmekte olan kişi: Bugün Kur'ân'dan ne nazil oldu diye sorunca, diğeri:
"İnsanların hesaba çekilecekleri vakit yaklaştı, onlar ise gaflet
içerisinde yüz çeviricidirler" buyruğu indi, dedi. Duvar yapan kişi ellerindeki
harcı silkeleyerek; Allah'a yemin ederim, hesap yaklaşmış buiunu-yorken
ebediyen bina yapmayacağım, dedi.
"Yaklaştı"
yani amelleri dolayısıyla kendisinde hesaba çekilecekleri zaman yaklaştı.
"İnsanların"
buyruğu ile ilgili olarak İbn Abbas şöyle demiştir: Burada
"in-sanlar"dan kasıt müşriklerdir. Buna yüce Allah'ın; "Her seferinde
mutlaka onu alay ederek dinlerler... Siz görüp dururken büyüyü kabule nasıl yanaşırsınız?"
buyrukları delildir.
Bir diğer görüşe göre
"insanlar" ile o dönemde her ne kadar Kureyş'in kâfirlerine işaret
edilmekte idiyse de bütün insanlar kastedilmektedir. Buna da bu âyetlerden
sonra gelen buyruklar delil teşkil etmektedir.
Hesabın yakın olduğunu
bilen bir kimsenin emeli uzun olmaz.
Gönül hoşluğu ile
tevbeye yönelir, dünyaya meyletmez. Daha önce elde bulunan bir şey, elden
gittiği vakit sanki hiç yokmuş ve olmamış gibi gelir. Gelecek olan her şey de
pek yakındır. Ölüm de kaçınılmaz olarak gelecektir. Her insanın ölümü
kıyametinin kopuşu demektir. Kıyamet te aynı şekilde geçen zamana nisbetle pek
yakındır. Çünkü dünyanın geriye kalan süresi geçmiş olandan daha azdır,
ed-Dahhak dedi ki:
"İnsanların hesaba çekilecekleri vakit yaklaştı" buyruğu, azap
edilecekleri vakit yaklaşü, demektir. Burada da kasıt Mekkeli-lerdir. Çünkü
onlar yalanlamak kastı ile kendilerine vaad olunmuş ve kendisiyle tehdit olundukları
azabın geciktiğini iteri sürdüler. Halbuki Bedir gününde onlar kılıçtan
geçirildiler.
en-Nehhâs dedi ki:
Konuşma esnasında: "Hesaba çe-k'ilmeteri insanlar için yaklaştı"
demek caiz değildir. Çünkü bu şekildeki bir ifadede zamir açık ismin önüne geçmiş
olur ve zamirin sonradan gelişini niyet etmek te caiz olmaz.
"Onlar ise gaflet
İçerisinde yüz çeviricidirler" buyruğu mübtedâ ve haberdir. Kur'ân'ın
dışındaki ifadelerde hâl olarak mansub olması da mümkündür.
İki türlü
açıklanabilir. Birincisi: "Onlar ise gaflet içerisinde yüz çeviricidirler"
yani onlar dünyaya aldanarak âhiretten yüz çeviricidirler, İkincisi ise onlar
hesaba çekilmek için gerekli hazırlıkları yapmaktan ve Muhammed
(sav)ın
getirdiklerinden yüz çevirmektedirler.
Sibeveyh'e göre buradaki
"vav" ( H ) anlamındadır. Nahivcilerin "hâl vav"i adını
verdikleri "vav" da budur. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır;
"O içinizden bir kısmını örtüp duruyordu. Bir kısmı da canları sevdasına
düşmüşlerdi." (Âl-i İmran, 3/154)
"Kendilerine
Rabblerinden yeni bir öğüt geldiği her seferinde..." buyruğu ndaki
"yeni" lafzı "öğüfün sıfatıdır. el-Kisaî ve el-Ferrâ
"yeni" anlamındaki kelimenin şeklinde gelişini de caiz kabul ederler
ki bu: "Kendilerine... yeni olarak" anlamında hâl olarak nasb
edilir.
Yine el-Ferrâ
"öğüt" anlamındaki kelimenin sıfatı olmak üzere "yeni"
anlamındaki kelimenin merfu gelmesini de caiz kabul etmektedir. Çünkü; edatı
hazfedilecek olursa "zikir (öğüt)" kelimesi merfu gelir. Buradaki
"yeni"den kasıt, Kur'ân-ı Kerîm'in bölümlerinin nüzulü ve Cibril
(as)ın, Peygamber (sav)a onu okumasıdır. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'in bir sûresi
diğerinden, bir âyeti ötekinden sonra iniyordu. Nitekim yüce Allah Kur'ân-ı
Kerîm'i zaman zaman böyle indirmekteydi. Yoksa burada Kur'ân'ın yaratılmış olduğu
anlamı kastedilmemiştir.
Denildi ki; Zikir
(öğüt) Peygamber (sav)ın kendilerine hatırlattığı ve kendisiyle onlara öğüt
verdiğidir,
"Rabblerinden"
diye buyurması ise, Peygamber (sav)ın ancak vahiy ile konuşmasından ötürüdür.
Peygamber (sav)ın öğüt vermesi ve sakındırması bir zikirdir ve bu muhdes
(yeni)dir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Artık sen hatırlat,
sen ancak bir hatırlatıcısın." (el-Ğâşiye, 88/21)
Meselâ: Filân kişi
zikir meclisindedir, denilir. Bir diğer görüşe göre zikir, bizzat Allah
Rasûlünün kendisidir. Bunu da el-Huseyn b. el-Fadl söylemiştir. Âyet-i
kerîmede geçen: "Bu sizin gibi bir beşerden başka mıdır?" ifadeleri
buna delildir. Eğer "zikir (öğüt)" ile Kur'âh-ı Kerîm'i kastetmiş
olsaydı, onların: Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey midir? şeklindeki
sözlerini aktarması gerekirdi. Bu yorumun bir başka delili de yüce Allah'ın;
"Bir de: Muhakkak ki o bir delidir, diyorlar. Halbuki o ancak âlemler için
bir öğüttür." (el-Kalem, 68/51-52) buyruğudur. Burada da kasıt Muhammed
(sav)dır. Bir başk'a yerde de şöyle buyurmaktadır: "Gerçek şu ki, Allah
size bir zikir indirmiştir... bir peygamber (göndermiştir.)" (et-Talâk,
65/10-11)
"Mutlaka
onu" yani Muhammed (sav)ı yahut Peygamber (sav)dan ya da onun ümmetinden
Kur'an-ı Kerîm'i "alay ederek dinlerler." "Alay ederek"
buyruğundaki "vav" hâl vavıdır. Buna da: "Kalpleri başka
şeylerle meşgul olarak" buyruğu delildir. "Alay ederek"; oyalanarak
anlamındadır. Meşgul olarak, uğraşarak anlamında olduğu da söylenmiştir.
Eğer bu kelimenin oyalanma
anlamı kabul edilirse, onların kendisiyle oyalandıkları şeylerin iki türlü
olma ihtimali vardır: Birincisi onlar zevk ve arzularıyla oyalanmaktadırlar.
İkincisi unlar kendilerine okunanları dinlerken oyalanmaktadırlar.
Eğer meşguliyet anlamı
kabul edilecek olursa, iki türlü meşguliyetleri düşünülebilir. Birincisi onlar
dünya üe meşguldürler, çünkü dünya bir oyundur. Nitekim yüce Allah şöyle
buyurmaktadır: "Dünya hayatı ancak bir oyun ve bir eğlencedir."
(Muharnmed, 47/36) İkincisi onlar, tenkid etmek ve İtiraz etmekle uğraşıp
durmaktadırlar. el-Hasen dedi ki: Onlara yeni bir zikir geldiği her seferinde
yine cahilliklerini sürdürüp gittiler. Bunun, alay ederek Kur'ân'ı dinlerler,
anlamında olduğu da söylenmiştir.
"Kalpleri başka
şeylerle meşgul olarak" kalpleri oyalanarak, Allah'ın zikrinden yüz
çevirerek, dikkatle düşünmek ve kavramaktan uzaklaşıp başka şeylerle uğraşarak
demektir. Bu tabir Arapların bir şeyi terkedip başka şeylerle uğraşıp teselli
bulmayı anlatmak üzere; denilmesinden gelmektedir.
"Meşgul
olarak" İsimden önce gelmiş bir sıfattır. Halbuki sıfatın bütün i'râb
hallerinde mevsûfa tabi olması gerekir. Sıfat İsimden Önce gelecek olursa o
takdirde mansub olur. Yüce Allah'ın; "Gösteri önlerine eğilmiş..."
(el-Kalem, 68/43); "Gölgeleri üzerlerine yakınlaşmış" (el-İnsan,
76/14); buyruklarında olduğu gibi: "Kalpleri başka şeylerle meşgul
olarak" buyruğu da böyledir. Şair der ki:
"Azze'nia bomboş
kalmış, ıpıssız bir diyarı vardır, Ve bu, adeta kılıç kınının süsü gibi
parıldamaktadır."
Şair burada
kalıntılarının ıssız olduğunu kastetmek istemiştir.
el-Kisaî ve el-Ferrâ:
"Kalpleri başka şeylerle meşgul olarak" buyruğunun "kalpleri
başka şeylerle meşguldür" anlamında olmak üzere merfû' olmasını caiz
kabul etmişlerdir. Başkaları da burada ref i, ikinci haber olarak ve
müb-tedânın hazfedilmiş olduğu takdiriyle caiz kabul etmişlerdir. el-Kisaî
şöyle demiştir: Bu: Onlar bunu mutlaka kalpleri başka şeylerle meşgul olarak
dinlerler, demektir.
"Zulmedenler
aralarında gizlice danışıp..," Yani kendi aralarında gizlice danışarak
yalanlamayı söz konusu ettiler. Daha sonra bunların kim olduklarını
açıklayarak: "Zulmedenler" yani şirk koşanlar olduklarını bildirmektedir.
Buna göre "zulmedenler"; lafzı, "gizlice danıştılar"
buyruğundaki çoğul bildiren "vav'den bedeldir. Bu da daha önce
kendilerinden söz edilen insanlara aittir. Bu görüşe göre "gizlice
danışmak" anlamını ifade eden "en-Nec-vâ" kelimesi üzerinde
vakıf yapılmaz. el-Muberred dedi ki: Bu bir kimsenin: "Evde bulunanlar
(yanı) Abdullah'ın oğulları ayrılıp, gittiler' demeye benzer. Burada
"oğullar" lafzı, "ayrılıp gittiler" anlamındaki fiilin
çoğul takısını ifade eden "vaV'den bedeldir.
Bunun zem olmak üzere
merfû' olduğu da söylenmiştir. Yani onlar zulmeden kimselerdir.
"Söz
söylemek" mastarının hazfedildiği de söylenmiştir. İfadenin takdiri
şöyledir: O zalimler derler ki... Bu da yüce Allah'ın: "Melekler de her
kapıdan onların yanma girip: Sabrettiğiniz şeylere karşılık selam
sizlere" (er-Rad, 13/23-24) buyruğuna benzemektedir. en-Nehhâs da bu
görüşü tercih etmiştir. Bu şekildeki bir cevabın doğruluğunun delili de bundan
sonraki İfadenin: "Bu, sizin gibi bir beşerden başka mıdır?"
şeklinde olmasıdır.
Dördüncü bir görüşe
göre bu, "ben zalimleri kastediyorum" anlamında mansub olabilir. el-Ferrâ
ayrıca; "Zulmeden insanların hesaplarının görüleceği vakit yaklaştı"
anlamında mecrur olmasını da uygun kabul etmektedir. Bu açıklamaya göre ise
"en-necvâ; gizlice konuşup danışmak" kelimesi üzerinde vakıf
yapılmaz. Ancak önce geçen üç açıklama şekline göre bundan önce vakıf
yapılabilir. Böylelikle bu hususta beş görüş ortaya çıkmaktadır.
el-Ahfeş;
"Pireler beni yediler" söyleyişine uygun olarak merfu olmasını da
caiz kabul etmiştir ve bu güzel bir açıklamadır. Yüce Allah da şöyle
buyurmaktadır: "Sonra onlardan bir çoğu yine görmezler ve işitmezler
oldular." (el-Mâide, 5/71) Şair şöyle demektedir:
"Senin ile
verilen mücadele kendisi için çalışılan maksatlara erişti, Ve atılan oklar da
hedeflerini buldu."
Bir başka şair de
şöyle demektedir:
"Fakat (sen)
Diyaflısın, babası da, annesi de, Akrabaları da Havrân'da zeytinyağı
sıkarlar."
el-Kisaî de şöyle
demiştir: İfadede takdim ve te'hir vardır. İfade; o zulmedenler aralarında
gizlice danıştılar, demektir.
Ebu Ubeyde dedi ki:
"Gizlice... lar" ifadesi burada zıt anlamlı kelimelerdendir.
Konuşmalarını gizlemiş olma anlamında olduğu gibi; bunu açığa vurup ilân etmiş
olmaları anlamına gelme İhtimali de vardır.
"Bu sizin gibi
bir beşerden başka mıdır?" Yani kendi aralarında gizlice fısıldaşıp şöyle
dediler; Şu RasûTün kendisi olan zikir (öğüt) yahut ta şu sizi davet eden kişi
sizin gibi ve sizden herhangi bir farklılığı bulunmayan bir beşerden başkası
mıdır? O da sizin yaptığınız gibi yemek yiyen, çarşı pazarlarda dolaşan
birisidir.
Ancak onlar yüce
Allah'ın söylediklerini bellemeleri ve kendilerine dini öğretmesi için beşerden
başka birisini kendilerine peygamber olarak göndermesinin caiz olamayacağım
bilemediler.
"Siz", sizin
gibi bir insan olduğunu "görüp dururken büyüyü kabule nasıl
yanaşırsınız?" Yani Muhammed (sav)ın getirdikleri bir büyüdür. Sizler nasıl
olur ona gider, arkasından yürürsünüz. Yüce Allah peygamberi Muham-med (sav)i
kendi aralarında gizlice neyi konuştuklarına muctali kılmış oldu.
"Büyü
(sihir)" sözlükte gerçeği bulunmayan ve doğru da olmayan, gerçekle
İlişkisiz bir şekilde varmış gibi gösterilen şey demektir.
"Siz görüp
dururken" buyruğu "siz akıl edip dururken" ifadesine benzemektedir.
Çünkü akıl; eşyayı basiret ile görmektir. Anlamıh şöyle olduğu da söylenmiştir;
Sizler bunun büyü olduğunu bildiğiniz halde büyüyü kabul edecek misini2?
Bir başka görüşe göre anlam
şöyledir: Sizler hakkı biliyor iken, batıla mı yöneleceksiniz? Bu, azarlama
anlamını taşımaktadır.
[2]
4. "Rabbim, gökte ve yerde söylenen her
sözü bilir ve O, her şeyi İşitendir, bilendir" dedi.
5. Hatta onlar: "Anlamsız rüyalardır.
Hayır, onu kendisi uydurmuştur. Hayır, o bir şairdir. O hakle öncekilerle
gönderildiği gibi o da bize bir âyet getirsin" dediler.
6. Bunlardan önce helik ettiğimiz hiçbir ülke
halkı imana gelmemişti. Acaba bunlar iman ederler mi?
"Rabbim, gökte ve
yerde söylenen her sözü bilir." Yani gökte ve yerde söylenenlerden hiçbir
şey O'na gizli ve saklı kalmaz. Kûfeiilerin Mushaf -larında, "Rabbİm...
dedi"[3]
şeklinde olup yani Muhammed, Rabbim söylenen her sözü bitir dedi, demektir.
Bunun da: O, sizin kendi aranızda fısıldaştığı-nız, gizlice yaptığınız
konuşmaları bilir, demektir.
Birinci kıraatin
("dedi" değil "de" anlamındaki kıraatin) daha uygun ve daha
güzel olduğu da söylenmiştir. Çünkü onlar bu sözlerini gizlice söylemişlerdi.
Yüce Allah bu sözleri peygamberine açıkladı ve onlara bu sözleri söylemesini
emretti.
en-Nehhâs dedi ki: Her
iki kıraat de sahihtir ve bu iki kıraat iki âyet gibidir. Her iki kıraatte de
Peygamber (sav)a ernir verildiği ve onun da emro-lunduğu sözleri söylediğini
anlatan ifadeler bulunmaktadır.
"Hatta onlar:
Anlamsız rüyalardır-., dediler." ez-Zeccâc dedi ki: Yani onlar şöyle
dediler: Muhammed'in getirdikleri, anlamsız karma karışık rüyalardır. Başkası
da şöyle açıklamıştır: Onlar dediler ki: Onun bu getirdikleri, rüyasında
görmüş olduğu dehşet verici ve karmakarışık karışık şeylerdir. Bu anlamdaki
açıklamayı Mücahid ve Katade yapmıştır. Şairin şu mısraında da bu anlamda
kullanılmıştır:
"Kendisinden
dolayı onu görenin aldanışa düştüğü karmakarışık bir rüya gibi."
el-Kutebî dedi kî:
Bunlar yalan (yani gerçek çıkmayan) rüyalardır. Şairin şu beyiti de böyledir:
"(Onlar) ya Ta
simli I arın haberlerine dair sözlerdir, yahut geniş düzlük bir arazide,
Yol alana, akan ince bir
şuymuş gibi görünen bir serap ve rüya görenin gerçekle ilgisi olmayan
rüyalarıdır."
el-Yezidî dedi ki:
"Anlamsız rüyalar (el-edğâs)" le'viJi olmayan, yorum-lanamayan
rüyalar demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden Yusuf Sûresi 'nde (12/44.
âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
Müşrikler durumun
dedikleri gibi olmadığını görünce, bu sefer ağız değiştirerek: "Hayır,
onu kendisi uydurmuştur" dediler. Sonra bunu da bırakıp: "Hayır, o
bir şairdir" dediler. Yani onlar, şaşırmış haldeydiler. Belli bir iddiada
karar kılaraıyorlardı. Bir sefer büyüdür dediler, bir sefer anlamsız karışık
rüyalardır dediler, bir sefer onu kendisi uyduruyor dediler, bir başka seferinde
de o bir şairdir dediler.
Şöyle de
açıklanmıştır: Bu şu demektir: Bîr kesim: O bir sihirbazdır derken, bir başka
kesim: O (Kur'ân) anlamsız rüyalardır, bir başka kesim: Onu kendisi
uydurmuştur, bîr diğeri ise; O bir şairdir demiştir.
Uydurma (iftira); bir
şeyi aslı ve gerçeği olmaksızın, ortaya koymak, iddia etmek demektir. Buna
dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.
"O halde
öncekilere gönderildiği gibi o da bize bir âyet getirsin." Yani Musa ile
birlikte asâ ve buna benzer mucizeler gönderildiği gibi, Salih'in dişi devesi
gibi o da bize bir mucize göstersin.
Onlar Kur'ân-ı
Kerîm'in büyü de olmadığını, bir rüya da olmadığını biliyorlardı ama şöyle
diyorlardı: Peygamberin bizim İstediğimiz bir mucizeyi getirmesi gerekir.
Halbuki tek bir mucize görmelerinden sonra artık onların teklif edecekleri bir
mucizeyi İsteme hakları kalmamıştı. Aynı şekilde insanlar arasında bu hususu en
iyi bilenler onlar olduğuna ve hiçbir şekilde şüphe etmelerine yer bulunmayan
bir mucizeye iman etmediklerine göre; onun dışında başka bir mucizeye nasıl
iman edeceklerdir? Eğer anadan doğma körü ve abraşı tedavi etmiş olsaydı, bu
tıp ile ilgili bir iştir, derlerdi. Biz de bu işten anlamayız. Ancak onların bu
istekleri sadece inatlaşmak ve işi yokuşa sürmek kabilindendi. Zira yüce Allah
onlara yeteri kadar âyetler (belge ve mucizeler) vermiş bulunuyordu. Yüce Allah
da şunu beyan etmektedir: Eğer onlar iman edecek olsalardı, elbette onlara
istediklerini verirdi. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Eğer Allah
onlarda bir hayır olduğunu bilseydi, elbette onlara işittirirdi. Şayet onlara
işittirmiş olsaydı, yine onlar muhakkak yüz çevirerek arkalarına döner,
giderlerdi." (el-Enfâl, 8/23)
"Bunlardan önce
helak ettiğimiz" yani helak edileceklerini bildiğimiz "hiçbir ülke
halkı imana gelmemiş ti." İbn Abbas dedi ki: Bu buyruğu ile Salih ve
Firavun kavimlerini kastetmekledir.
"Acaba bunlar
îman ederler." Yanı tasdik ederler "mi?" Bu da şu demektir:
Öncekiler gönderilen mucizelere iman etmedikleri için kökten imha edildiler.
Şayet bunlar gösterilmesini istedikleri mucizeleri görecek olsalardı, yine
iman etmeyeceklerdir. Çünkü bu husustaki ilâhî hüküm onların iman etmeyecekleri
şeklindedir. Onların cezalarının gecikmesi ise Bizim onların sulblerinden,
nesillerinden iman edecek kimselerin geleceğini bilme-mizdir.
Hiçbir ülke"
ifadesindeki cer harfi yüce Allah'ın:O zamanda sizden hiçbir kimse bunu ona
yapmamıza engel olamazdı" (el-Hakka, 69/47) buyruğunda olduğu gibi
fazladan gelmiştir.
[4]
7. Senden
önce gönderdiklerimiz de ancak kendilerine vahiy İndirdiğimiz erkekler idiler.
Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun.
8. Onları yemek yemez bir cesed de kılmadık,
onlar ebedî de kat madılar.
9. Sonra
onlara verdiğimiz sözümüzde durup onları ve dilediğimiz kimseleri kurtarıp,
haddi aşanları da helak ettik.
10. Andolsun
ki Biz size, sizin için bir şan ve şeref kaynağı olan bir kitap indirdik. Hiç
akıl etmez misiniz?
"Senden önce
gönderdiklerimiz de ancak kendilerine vahiy indirdiğimiz erkekler
idiler." Bu buyruk onların: "Bu sizin gibi bir beşerden başka
mıdır?" (Âyet 3) sözlerini reddetmekte, Peygamber Csav)ı teselli
etmektedir.
Yani senden önce
gönderilen bütün peygamberler erkek idiler,
"Eğer
bilmiyorsanız zikir ehline sorun." Burada Peygamber (sav)a iman eden,
Tevrat ve İncil ehli kimseleri kastetmektedir. Bu açıklamayı Süfyan yapmıştır.
Onlara "zikir ehli" adını vermesinin sebebi Arapların bilmedikleri
peygamberlerin haberlerini zikrediyor olmaları İdi. Kureyş kâfirleri de
Muhammed (sav)ın durumu ile ilgili olarak kitap ehline başvuruyorlardı.
İbn Zeyd dedi ki:
"Zikir" ile Kur'ân-ı Kerîm'i kastetmiştir. Yani Kur'ân ehlinden ilim
sahibi olan mü'minlere sorunuz.
Cabir el-Cu'fî dedi
ki; Bu âyet-i kerime nâzit olunca Ali (ra): Zikir ehli bizleriz, dedi.
Tevatür ile sabit
olmuştur ki; bütün peygamberler insanlardandı. O halde anlam şudur: Sizler işe
inkârla ve peygamberlerin meleklerden olması gerekir, şeklindeki sözlerle
başlamayınız. Bunun yerine peygamberlerin insanlar arasından gönderilmesinin
mümkün olduğunu size açıklamaları için mü'minlerle tartışınız. Meleğe ise
"erkek" denilmez. Çünkü "erkek" lafzı, lafzından zıddı
bulunan varlık hakkında kullanılır. Meselâ bir erkek, bir kadın. Yahut bir
erkek ve bir çocuk denilir. Buna göre yüce Allah'ın: "Ancak... erkekler
idiler" buyruğu Âdemoğullanndan idiler, demektir.
Hafs, Hamza ve
el-Kisaî "kendilerine vahiy indirdiğimiz" anlamında; diye
okumuşlardır.[5]
Avamdan Olanların İlim
Adamlarını Taklid Etmesi: Avamdan olanların ilim adamlarını taklid etmekle
yükümlü oldukları hususunda ve yüce Allah'ın: "Eğer bilmiyorsanız zikir
ehline sorun" buyruğunda kastedilenlerin âlimler oldukları hususunda ilim
adamları arasında görüş ayrılığı yoktur. Yine icma ile kabul ettiklerine göre,
kör olan bir kimse eğer kıbleyi bulmakta güçlük çekiyor ise, güvendiği kimseler
arasından başka birisini taklid etmesi kaçınılmaz bir şeydir. Aynı şekilde
bilgisi olmayan, dini hususunda nasıl bir yol takip edeceğini bilemeyen, bu
konuda basiret sahibi olmayan kimsenin de ilim adamını taklid etmesi
kaçınılmazdır, Yine ilim adamları ittifakla avamın fetva vermesinin caiz
olmadığını kabul etmişlerdir. Çünkü avam helâl ve haram kılmanın kendisine
bağlı olarak caiz olduğu manaları (hususları) bilmez.
"Onları yemek
yemez bir cesed de kılmadık" buyruğundaki "onları" zamiri
peygamberlere aittir. Yani Biz senden önceki peygamberleri insan tabiatı dışında
yemeye ve içmeye ihtiyacı olmayan kimseler kılmadık.
"Onlar ebedi de
kalmadılar." Ölümsüz değildiler. Bu da onların: "Bu ancak sizin gibi
bir insandır." (el-Mu'minün, 23/33) sözleri ile: "Bu nasıl peygamberdir
ki yemek yer ve pazarlarda dolaşır' (el-Furkan, 25/7) şeklindeki sözlerine bir
cevaptır.
"Bîr ceset"
cins isimdir. Bundan dolayı çoğul olarak "cesetler (aniamın-da:
ecsâden)" denilmemiştir. Bir diğer görüşe göre böyle denilmeyiş sebebi
onun: "Biz onların her birisini yemek yemeyen bir cesed kılmadık' demek
istediğinden dolayıdır. Cesed, beden İle aynı şeydir. İşte bundan dolayı (bu
kökten olmak üzere): "Cesed haline geldi" denilir. Nitekim
"cisim' kelimesinden; "Tecessüm etti" denilir. Cesed aynı
şekilde zaferan ve buna benzer boyalara verilen isimdir. Kana da cesed denilir.
Nitekim en-Nâ-biğa şöyle demektedir:
"Ve putların
üzerine akıtılan cesetlere (kanlara) yemin olsun."
el-Kelbî dedi ki:
Cesed canı bulunan, yiyen ve içen beden sahibi varlık demektir. Bu görüşe göre
yemeyen ve içmeyene cesed değil, cisim denilir. Mücahid dedi ki: Cesed, yemeyen
ve içmeyen varlıktır. Bu görüşe göre de; yiyen ve içen varlık "nefs"
oiur. Bunu da el-Maverdî nakletmektedir.
"Sonra onlara*
yani peygamberlere onları kurtarmak, onlara yardim etmek ve kendilerini yalanlayanları
da helak etmek üzere "verdiğimiz sözümüzde durup onları ve"
peygamberleri tasdik eden "dilediğimiz kimseleri kurtarıp, haddi
aşanları" şirk koşanları "da helak ettik."
"Andolsun ki Biz
size, sizin İçîn bir şan ve şeref kaynağı olan bir kitap" yani Kur'ân-ı
Kerîm'i "indirdik."
Bu buyruktaki (şan ve
şeref kaynağı anlamı verilen): "Zikir" kelimesi müb-tedâ olarak merfu
olmuştur. HCf?j* Js*): Sizin İçin bir şan ve şeref kaynağı olan* cümlesi ise
nasb mahallindedir. Çünkü "kitab"ın sıfatıdır.
Burada
"zikir"den kasıt şereftir. Yani onda sizin şerefiniz vardır. Bu da
yüce Allah'ın: "Muhakkak o sana ve senin kavmine bir zikir (büyük bir şerefidir.
" (ez-Zuhruf, 43/44) buyruğuna benzemektedir,
Daha sonra bu
yaptıklarından vazgeçip konu üzerinde düşünmeleri anlamını ihtiva eden bir
soru İle dikkatlerini çekerek yüce Allah: "Hiç akıl etmez misiniz?"
diye buyurmaktadır.
Şöyle de
açıklanmıştır: Bu kitapta sizin yani dininizin emirleri, şeriatini-zin
hükümleri, sonunda karşı karşıya kalacağınız mükâfat ve cezanın söz konusu
edildiği bir kitap İndirilmiştir. Siz sözü edilen bütün bu hususlar üzerinde
akıl edip düşünmeyecek misiniz?
Mücahid dedi ki;
"Sizin İçin bîr şan ve şeref kaynağı olan bir kitap" sizin söz
konusu edildiğiniz bir kitap demektir. Bir diğer açıklamaya göre sizin için
üstün ahlâkî değerler ve güzel ameller ihtiva eden bir kitap... demektir. Sehl
b. Abdullah dedi kir Sizin kendileri vasıtasıyla hayat bulacağınız şeyler
gereğince ameli ihtiva eden bir kitap, demektir.
Derim ki: Bütün bu
görüşler aynı anlamdadır. Birinci görüş hepsini kapsar. Çünkü bütün bunların
hepsi bir şan ve şereftir. Kitap, Peygamberimiz için bir şan ve şereftir. Çünkü
onun mucizesidir. Eğer biz ondakiler gereğince amel edecek olursak, bizim için
de şan ve şereftir. Buna delil de Peygamber (sav)ın: "Kur'ân ya senin
lehine yahut aleyhine bir delildir. "[6]
buyruğudur.
[7]
11. Zalim
olan nice ülkeleri helak ettik ve onlardan sonra başka kavimler yarattık.
12. Onlar Bizim azabımızı gördüklerinde hemen
hızlıca oradan kaçışıyorlardı.
15.
"Kaçışmayın. İçinde bulunduğunuz refaha ve evlerinize dönün. Belki size
soru sorulur" (denildi.)
14. Onlar:
"Vay bize! Çünkü biz gerçekten zalimlerdendik" dediler.
15. Biz
onları tırpanla biçilmiş bir ekin, alevi sönmüş bir ateş haline getirinceye
kadar feryatları bu oldu.
"Zalim olan nice
ülkeleri helak ettik." Bununla Yemen taraflarında bulunan bir takım
şehirleri kastetmektedir. Tefsir ve ahbâr (geçmiş kavimlerin hallerine dair
haberler) bilginleri de derler ki: Bununla Hadur denilen yerin ahalisini
kastetmektedir. Onlara Zu Mehdem oğlu Şuayb adında bir peygamber
gönderilmişti. Bu peygamberin kabri Yemen de, karı pek bol ve Danan diye
bilinen bir dağda bulunmaktadır. Bu Şuayb Medyenlilere peygamber olarak
gönderilen Şuayb'dan başkasıdır. Çünkü Hadur ile ilgili kıssa İsa (as)ın
peygamberliğinden önce ve Süleyman (as)dan birkaç yüzyıl sonra olmuştur. Bunlar
peygamberlerini öldürdükleri gibi o sırada da Ashabu'r-Ress diye bilinenler,
kendilerine gönderilmiş adı Safvan oğlu Hanzala olan bir peygamberi
öldürmüşlerdi. Hadur denilen bölge Şam cihetinde, Hicaz topraklarında idi.
Yüce Allah, Ermiyâ'ya şunu vahyetti: Buhtunassar'a git ve ona Benim kendisini
Arap topraklarına musallat kıldığımı ve onun vasıtası ile onlardan intikam
alacağımı bildir. Ayrıca yüce Allah Ermiyâ'ya şunu da vahyetti: Sen Adnan oğlu
Mead'ı Burak'ın üzerinde Irak topraklarına taşı ki, onlara isabet edecek olan
belâ ve musibet ona isabet etmesin. Çünkü Ben onun sulbünden âhir zamanda adı
Muhammed olan bir peygamber göndereceğim. Bunun üzerine o da Mead'ı oniki
yaşında iken burak üzerinde taşıdı. Büyüyün-ceye kadar İsrailoğulları arasında
kaldı ve Meane adında bir kadın ile evlendi. Sonra Buhunassar orduları ile
yola çıktı. Araplara belli bir yerde pusu kurdu. -Naklettiklerine göre ilk
pusu kuran kişi o olmuştur.- Sonra da Ha-durlular üzerine baskınlar düzenledi.
Pek çok kimseyi öldürdü, esirler aldı, bayındır yerleri tahrib etti. Hadur'dan
geriye hiçbir iz bırakmadı. Sonra da (Irak'ın) Sevad bölgesine geri döndü.
"Nice" edatı
"helak ettik" anlamındaki kelime ile nasb mahallinde-dir.
"el-Kasm: Helak etmek"; kırmak demektir. Meselâ; "Filânın
belini kırdım" denilir. Dişi kırıldı" demektir.
Burada da bununla
kastedilen helak etmektir. "Fe" harfi ile; "Bir Şeyde ayrı bir parça
haline gelmeksizin, çatlaklık meydana gelmesi' demektir. Şair de der ki:
"Sanki o (ceylan)
gümüşten -çevre genç kızlarının oynadığı yerde-Unutuverdikleri çatlak bir
bilezik gibidir."
Hadiste geçen:
"Ona gelen vahiy kesildiğinde
alnından
ter sızıyordu''[8] hadisinde de bu kökten
gelen kelime (el-fasm) kullanılmıştır.
"Zalim olan"
kâfir olan demektir ki, maksat oranın ahalisidir. Zulüm, bir şeyi olmaması
gereken bir yere koymaktır. Onlar küfrü imanın yerine koydukları için zalim
olmuşlardır.
"Ve onlardan"
onları helak ettikten "sonra başka kavim yarattık." İcad ettik, var
ettik.
"Onlar Bizim
azabımızı gördüklerinde..." Bu anlamda meselâ; "Ben onda bir zaaf
gördüm" denilir.
el-Ahfeş; bunu
azabımızdan korktuklarında ve onun geleceğini bekleyip umduklarında
anlamındadır, der.
"Hemen hızlıca
oradan kaçışıyorlardı." "Hızlıca koşmak" demek olup aynı
zamanda ayağı hareket ettirmek anlamına da gelir. Nitekim yüce Allah'ın:
"Ayağını yere vur." (Sâd, 38/42) diye buyurmaktadır.Atı hızlıca
koşması için topukladım" demektir. Daha sonra bu Fiilin kullanımı
çoğalarak nihayet atın koşmasını anlatmak için dahi; kullanılır oldu, ancak
asıl sekil bu değildir. At hakkında doğru kullanım şekli; diye meçhul fiil
olarak kullanılmasıdır. Bu şekilde koşturulana da; denilir.
"Kaçışmayın"
dağılmayın. Denildi ki: Onlar geri dönüp kaçışmaya başlayınca melekler onlara
alay olmak üzere seslendi ve: "Kaçışmayın" dediler.
"İçinde
bulunduğunuz refaha ve evlerinize dönün." Sizin azgınlaşmanıza,
şımarmanıza sebeb olan nimetlerinize dönün, demektir. Mutref de nimetlere
mazhar olan kişi demektir. Meselâ; "Geçiminde bolluk görüldü"
demektir. Onlara bu şekilde refahı sağlayan, ihsan eden yüce Allah'tır.
Nitekim şöyle buyurmaktadır; "Ve dünya hayatında kendilerine refah ve
nimet verdiğimiz ileri gelenler..." (el-Mu'minun, 23/33)
"Belki size soru
sorulur." Katade'nin açıklamasına göre -onlarla alay olsun diye-: Belki
sahip olduğunuz dünyalıktan sizden bir şeyler vermeniz istenir, demektir. Bir
diğer açıklamaya göre "belki size soru sorulur" buyruğu şu demektir:
Belki size başınıza gelen bu ceza hakkında sorulur da siz de bunu
bildirirsiniz. Bir diğer açıklamaya göre anlam şöyledir: Bu azap başınıza
gelmeden önce sizden istendiği gibi, belki yine iman etmeniz istenebilir. Bu
sözler ise onlara alay olsun diye ve azarlanmaları için söylenir.
"Onlar: Vay
bize... dediler." Melekler kendilerine: "Kaçışmayın" deyip
de haydi peygamberlerin intikamı alalım diye
seslendiklerinde, kendileri kendileriyle konuşan bir kişi görmeyince artık
aralarında gönderilen peygamberi öldürdükleri İçin kendilerine düşmanlarını
musallat edenin aziz ve celil olan Allah olduğunu anladılar. İşte o vakit de:
"Vay bize! Çünkü biz gerçekten zalimlerdendik, dediler." Ve itirafta
bulunmanın fayda vermeyeceği bir zamanda zalimlik ettiklerini itiraf ettiler.
"Biz onları
tırpanla biçilmiş bir ekin* Mücahidin açıklamasına göre tırpanla ekinlerin
biçildiği gibi kılıçla onlan biçinceye... el-Hasen'e göre de azab-la onları
helak edinceye ve "alevi sönmüş bir ateş haline getirinceye" ölünceye
"kadar feryadları bu oldu." Yani: "Vay bize! Çünkü biz gerçekten
zalimlerdendik" deyip durdular.
(Alevi sönmüş bir ateş
haline gelmek, anlamı verilen): el-Humûd: Dinmek demektir. Söndüğü vakit ateşin
alevinin dinmesi gibi. Burada hayatın son bulması, ateşin dinmesine
benzetilmiştir. Nitekim ölen kimseye, ateşin sönmesine benzetilerek;
"söndü" denilir.
[9]
16. Biz,
göklerle yeri ve aralarında olanları oynayalım diye yaratmadık.
17. Eğer Biz
eğlence edinmek isteseydik, elbette onu kendi katımızdan edinirdik. Fakat Biz
yapanlar değiliz.
18. Bilakis
Biz, hakkı bâtıl üzerine bırakırız da hak onun beynini darmadağın eder. O da
derhal çekişerek can verir. Nitelendirmenizden ötürü vay size!
"Biz, göklerle
yeri ve aralarında olanları oynayalım diye yaratmadık." Boşuna ve batıl
yere yaratmadık. Aksine bunların her şeye gücü yeten, emrine uyulması gereken,
kötülük işleyenin de, iyilikte bulunanın da yaptığının karşılığını veren bir
yaratıcısının olduğuna dikkat çekelim diye yarattık. Yani, Bizler gökleri ve
yeri insanlar birbirlerine zulmetsin diye, onların
bir bölümü küfre sapsın ve emrolunduklarına bazıları
muhalefet etsin, sonra da amellerinin karşılıkları verilmeksizin ölsünler,
dünyada kendilerine hiçbir iyilik emredilmesin; çirkin ve kötü olan hiçbir şey
de kendilerine yasaklanmasın diye yaratmış değiliz. İşte hikmetin zıttı olan
ve hakim olan Allah hakkında söz konusu olmayan "oyun ve eğlence"
budur.
"Eğer Biz.eğlence
edinmek isteseydik..." Bir takım kimseler onun evladı bulunduğuna inandığından
dolayı O: "Eğer Biz, eğlence edinmek isteseydik" diye buyurmuştur.
Eğlence (lehv);
Yemenlilerin lehçesinde kadın demektir. Bu açıklamayı Katade yapmıştır. Ukbe b.
Ebi Cesra -kendisine yüce Allah'ın: "Eğer Biz, eğlence edinmek
isteseydik" buyruğu hakkında soru sormak üzere gelmiş bulunan Tavus, Ata
ve Mücahid'e- şöyle demiştir: Lehv (eğlence) zevce demektir. el-Hasen de böyle
demiştir.
İbn Abbas da: Lehv
evlât demektir. Yine el-Hasen de böyle demiştir, el-Cevherî dedi ki: Bazen
kinaye yoluyla cima dan lehv diye söz edilebilir.
Derim ki:
İmruu'l-Kays'in şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:
"Beabâse bugün
benîm yaşlandığımı ve,
Benim gibi bir
kimsenin güzelce lehv yapamayacağını iddia etti."
Cima'a lehv
denilmesinin sebebi, kalbi oyalamasıdır. Nitekim şair şöyle demiştir:
"Onlar arasında
arkadaş için bîr oyalanma ve güzelce bakılacak özellikler vardır."
el-Cevherî dedi ki:
Yüce Allah'ın: "Eğer Biz, eğlence edinmek isteseydik"
buyruğundaki
"eğlence" nin, kadın olduğunu söylemişlerdir, evlad da denilmiştir.
"Elbette onu
kendi katımızdan edinirdik." Yani bunu Biz kendi nezdi-mizden edinirdik,
sizden değil,
İbn Cüreyc dedi ki:
Biz onu sema ehlinden edinirdik, arz ehlinden değil.
Şöyle de açıklamıştır: Bu buyruğu ile: Putlar Allah'ın
kızlarıdır, diyenlerin iddialarını reddetmeyi murad etmiştir. Yani sizin
ellerinizle yonttuğunuz varlıklar, nasıl bizim evladımız olabilir?
İbn Kuteybe dedi ki:
Ayet-i kerîme hristiyanJann kanaatlerini reddetmektedir; "Fakat biz
yapanlar değiliz." Katade, Mukatil, İbn Cüreyc ve el-Hasen: "Biz
böyle bir şey yapanlar olmadık" demektir. Nitekim yüce Allah'ın:
"Sen ancak bir nezirsin (korkutucu ve uyarıcısın)" (Fâtır, 35/23)
buyruğu, sen bir uyarıcıdan başka bir şey değilsin, demektir. Burada; red ve
inkâr manasınadır.
"Elbette onu
kendi katımızdan edinirdik" buyruğunda ifa de tamam olmaktadır.
Bu buyruğun şart
anlamını taşıdığı da söylenmiştir. Yani eğer Biz böyle bir şey yapanlar
olsaydık (bunu kendi katımızdan edinirdik); ancak Bizler böyle bir şey yapanlar
değiliz. Çünkü Bizim evladımızın olması imkânsızdır. Zira böyle bir şey olsa
Bizim cennet, cehennem, ölüm, diriliş ve hesabı yaratmamız söz konusu olmazdı.
Şöyle de denilmiştir:
Eğer Biz evlat edinmek yoluyla evlat sahibi olmak isteseydik; elbette bunu
kendi nezdimizden melekler arasından edinirdik. Bazıları da bu kanaate
meyletmişlerdir. Çünkü kimi zaman kişi evlat edinmek isteyebilir. Ancak yüce
Allah'ın evlat edinmek istemesi imkânsız bir şeydir (muhaldir.) İmkânsız
(müstahîl) olan bir şeye de ilâht irade taalluk etmez. Bunu da el-Kuşeyrî
nakletmiştir.
"Bilakis Biz
hakkı batıl üzerine bırakırız buyruğundaki "el-kazf atmak demektir. Yani
hakkı batilin üzerine atarız "da hak onun beynini darmadağın eder."
Onu kahreder, helak eder.
"ed-Damğ"
beyne ulaşıncaya kadar kafayı yaralamak demektir. (Kafadaki yaralama
şekillerinden birisi olan): ed-Dâmiğa da buradan gelmektedir.
Burada haktan kasıt,
Kur'ân-ı Kerîm'dir, bâtıldan kasıt da Mücahid'in görüşüne göre şeytandır. O
şöyle demiştir: Kur'ân-ı Kerîm'de nerede bâtıl tabiri geçiyorsa o, şeytandır.
Şöyle de
açıklanmıştır. Batıl onların yalanları, yüce Allah'ı sahip olmadığı evlat vb.
sıfatlarla nitelendirmeleridir. Hak ile kesin delili, batıl ile onların
şüphelerini kastettiği söylendiği gibi, hak ile ilâhi öğütler, batıl ile
masi-yetlerin kastedildiği de söylenmiştir. Manalar birbirine yakındır.
Kur'ân-ı Kerîm de hem kesin delilleri hem de Öğütleri ihtiva etmektedir.
"O da derhal
çekişerek can verir." Helak olur, yok olur gider. Bu açıklamayı Katade
yapmıştır.
"Nitelendirmenizden"
-Katade ve Mücahid'e göre- söylediğiniz yalanlarınızdan ötürü "vay
size!" Yüce Allah'ı caiz olmayan sıfatlarla nitelendirdiğinizden ötürü
âhirette azaba uğratılacaksınız.
İbn Abbas dedi ki:
Veyl, cehennemde bir vadi demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden
(el-Bakara, 2/79- âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
"Nitelendirmenizden
ötürü" yani söylediğiniz yalanlardan ötürü demektir. Bu açıklamayı Katade
ve Mücahid yapmıştır. Bunun benzeri bir başka buyruk da şudur: "(Allah)
onların bu nitelendirmelerinin cezasını vere çektir." (el-En'âm, 6/139)
Yalanlan sebebiyle onları cezalandıracaktır, demektir.
Şöyle de
açıklanmıştır: Yüce Allah'ı imkânsız bir şey olan evlad edinmek ile
nitelendirdiğinizden dolayı size veyl vardır.
[10]
19. Göklerde
ve yerde kim varsa O'nundur. Onun yanında olanlar ise O'na İbadete karşı
büyîiklenmezler ye usanmazlar;
20. Gece ve
gündüz aralıksız teşbih ederler.
21. Acaba
onlar yerden ilahlar mı edindiler? Onlar diriltir mi hiç?
"Göklerde ve
yerde kim varsa" hem yaratılmaları hem mülkiyetleri itibariyle
"O'nundur." O halde hem kendi kulu, hem kendi yaratığı olan varlıkların
O'na ortak koşulması nasıl düşünülebilir-
"O'nun yanında
olanlar" sizin Allah'ın kızlan olduklannı söylediğiniz melekler "ise
O'na ibadete" O'nun önünde zelil olmaya, alçalmaya "karşı
bü-yüklenmezler;'1 bundan çekinmezler "ve usanmazlar." Katade'ye göre
bundan dolayı yorulmazlar.
Bu kelime bitkin
düşmüş ve oldukça yorulmuş deve anlamına gelen "el-hasî"den
alınmıştır. "Yorgun ve bitkin düştü" demektir. de bu anlamdadır.
"Onu yordum, bitkin düşürdüm" demektir. Bitkin düşmek fiili müteaddi
de olabilir, olmayabilir de, şekli de
böyledir. İsm-i faili; diye gelir.
İbn Zeyd bunu onlara
bundan ötürü usanç gelmez diye açıklarken, İbn Abbas bundan çekinmezler diye
açıklamıştır. Ebu Zeyd de bundan dolayı yorgun argın düşmezler, diye
açıklamıştır. Bitkin düşmezler diye de açıklanmıştır. Bunu da İbnu'l-A'rabî
zikretmektedir. Anlam birdir.
"Gece ve gündüz
aralıksız teşbih ederler. Yani namaz kılarlar, Allah'ı anarlar ve daima O'nu
tenzih ederler. Bundan dolayı da ne zaafa düşerler, ne usanırlar. Tıpkı nefes
alıp vermek gibi teşbih ve takdis ederler.
Abdullah b. el-Hâris
dedi ki: Ben Ka'b'a onları teşbihten alıkoyacak başka uğraşıları, bundan
onları alıkoyacak şeyleri yok mudur? diye sordum. O: Kimlerdensin? diye sordu.
Ben Abdutmuttatib oğullanndanım dedim. Aldı, beni bağrına bastı ve dedi ki: Ey
kardeşimin oğlu, herhangi bir meşguliyet seni nefes almaktan alıkoyar mı? İşte
teşbih de onlar için nefes alıp vermek gibidir.
Melekler
Âdemoğullarından daha faziletlidir diyenler, bu âyet-i kerîme'yi delil
göstermişlerdir. Bu husus daha önce (el-Bakara, 2/33. âyetin tefsiri, 3.
başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah'a hamd olsun.
"Acaba onlar
yerden İlâhlar mı edindiler? Onlar diriltir mi hiç?" el-Mu-faddal dedi ki:
Bu istifhamdan (sorundan) kasıt, red ve inkârdır. Yani onlar diriltmeye gücü
yeten İlâhlar edinmemişlerdir.
Buradaki; edatının; mi? anlamında olduğu söylenmiştir.
Yani bu müşrikler yeryüzünden ölüleri dirilten ilâhlar mı edindiler?
Burada bu edatın;
"Hayır, bilakis" anlamında olması mümkün değildir. Çünkü böyle bir
mana onların ölüleri diriltmelerini gerektirir. Ancak bu edat istifham ile
birlikte kabul edilecek olursa, o takdirde munkatı' olur ve mana doğru olur. Bu
açıklamayı el-Müberred yapmıştır.
Bunun manaya atıf
olduğu da söylenmiştir, Yani, Biz gökleri ve yeri boşuna mı yarattık? Yoksa
onların Bize bu izafe ettikleri şeyler Bizden midir ki, bu konuda onların şüphe
edecek! eri bir hususları olsun? Yahut onların yeryüzünden ilâh diye
edindikleri bu varlıklar ölüleri diriltebilir mi kî, bu onların şüphe
ettmelerine sebeb olsun!
Şöyle de
açıklanmıştır: "Andolsun ki Biz size, sizin için bir şan ve şeref kaynağı
olan bir kitap indirdik. Hiç akıl etmez misiniz?" (âyet 10) diye
bu-yurulduktan sonra, mütabaat yoluyla bu da ona atfedilmiştir. Bu iki açıklamaya
göre ise edat burada muttasıldır.
"Onlar diriltir''
anlamındaki; fiilini Cumhur "ya" harfini ötreli "sin"
harfini de esreli olarak; "Allah ölüyü diriltti, o da dirildi" kipinden
gelmiş bir fiil olarak okumuşlardır. el-Hasen ise "ya" harfini üstün
olarak okumuştur. Bu da onlar hayat bulurlar ve asla ölmezler (mi), demek
olur.
[11]
22. Eğer
göklerle yerde Allah'tan başka ilâhlar olsaydı ikisinin de düzeni bozulup
gitmişti. Arş'ın Rabbi olan Allah nitelemelerinden münezzeh ve yücedir.
23. O,
işlediklerinden sorumlu tutulmaz. Halbuki onlara sorulur.
24. Yoksa
Ondan başka ilâhlar mı edindiler? "Delilinizi getirin" de. "Bu
benimle olanın da zikridir, benden öncekilerin de zikridir." Bilakis
onların çoğu hakkı bilmezler. Bundan ötürü de yüz çeviricidirler.
"Eğer göklerle
yerde Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, ikisinin de düzeni bozulup
gitmişti." Yani göklerde ve yerde Allah'tan başka kendilerine ibadet
olunan ilâhlar bulunmuş olsaydı, ikisi de bozulur giderdi.
el-Kisaî ve Sibeveyh
derler ki: "Müstesna (mealde; başka)" edatı; "Başka"
anlamındadır. Birincisi, ikincisinin yerine kullanılınca istisna edatından
sonra gelen isim diğerinin i'rabını almış oldu. Şairin şu beyitinde olduğu
gibi:
"Babanın ömrü
hakkı için yemin ederim, her kardeş kardeşinden Ayrılacaktır, iki kutup
yıldızından başka."
Sibeveyh de (bu manada
olmak üzere) şöyle denildiğini nakletmektedir: Eğer bizimle birlikte Zeyd'den
başkası olsaydı, mutlaka helak olurdu."
el-Ferrâ da şöyle
demektedir: Buradaki istisna edatı; "Dışında" anlamındadır. Yani eğer
her ikisinde Allah'ın dışında bir takım ilâhlar bulunmuş olsaydı, orada
bulunanların düzeni bozulurdu.
Başkası da şöyle
demiştir: Eğer göklerde ve yerde iki tane ilâh bulunmuş olsaydı, kâinatın
idaresi bozulurdu. Çünkü ilâhlardan birisi bir şey, diğeri onun aksi olan bir
şey isteyecek olursa (istediği olmayanlardan) birisi âciz olurdu.
Yine "bozulup
gitmişti" ifadesinin, onlar harab olur giderdi ve ortaklar arasında
meydana gelen anlaşmazlıklar dolayısı ile birbirleriyle çekiştiklerinden ötürü
her ikisinde bulunanlar helak olurlardı, anlamına geldiği de söylenmiştir.
"Arş'ın Rabbi
olan Allah nitelemelerinden münezzeh ve yücedir." Yüce Allah kendisini
ortağı yahut evladı bulunmaktan tenzih ettiği gibi, kullarına da kendisini
böylece tenzih etmelerini emretmektedir.
"O
işlediklerinden sorumlu tutulmaz. Halbuki onlara sorulur." Bu buyruk
Kaderiye'nin ve başkalarının belini kıran bir buyruktur. İbn Cüreyc dedi ki:
Yani kullar O'nun yarattıkları hakkındaki kaza ve kaderinden ötürü O'na soru
soramazlar. Aksine O, bütün yaratıklara yaptıklarından ötürü soru sorar. Çünkü
onlar kuldurlar. Bununla şunu açıklamaktadır: Yarın Mesih gibi, melekler gibi
amellerinden sorumlu tutulacak herhangi bir kimse hiçbir şekilde ilâh olmaya
elverişli değildir.
Şöyle de
açıklanmıştır: O, yaptıklarından dolayı sorgulanamaz ama kendileri
sorgulanacaklar.
Ali (ra)dan rivayet
edildiğine göre bir adam ona: Ey mü'minlerin emiri demiş. Rabbimiz kendisine
isyan edilmesini sever mi? diye sormuş. O da şu cevabı vermiş: Peki Rabbimize
rağmen O'na isyan edilebilir mi? Adam sormuş: Beni hidayet bulmaktan alıkoysa
ve beni helak etse, bana iyilik mi etmiş olur, kötülük mü? Ona şu cevabı
vermiş: Eğer hakkın olan bir şeyi senden alıkp-yarsa, sana kötülük etmiş olur.
Şayet lütfunu sana vermemiş ise, bu O'na ait bir şeydir. Onu dilediğine verir.
Daha sonra şu: "O işlediklerinden sorumlu tutulmaz, halbuki onlara
sorulur* âyetini okumuş.
İbn Abbas'tan da şöyle
dediği nakledilmektedir: Yüce Allah Musa'yı peygamber olarak gönderip onunla
konuşunca ve üzerine Tevrat'ı indirince şöyle dedi: Allah'ım, şüphesiz ki Sen
pek büyük bir Rab'sin, Eğer Sana itaat olunmasını dilersen, şüphesiz ki Sana
İtaat olunur. Eğer hiçbir şekilde Sana isyan edilmemesini dilesen, Sana isyan
edilmez. Bununla birlikte Sen, Sana İtaat edilmeyi seversin. Ve yine bu hususta
Sana isyan olunuyor. Rabbim bu nasıl olur? Yüce Allah kendisine: Bana
yaptığımdan dolayı soru sorulmaz, ama onlara sorulur diye vahyetti.
"Yoksa ondan
başka İlâhlar mı edindiler?" Allah'tan başka ilâh edinmekten ötürü azarı
daha da ileri götürmek üzere tekrar bu hayret ifade eden soruyu sormaktadır.
Yani yaratmakta ve hayat vermekte sıfatlan önceden geçtiği gibi İken... (nasıl
olur da ondan başkasını ilâh edinirler)? Bu durumda; "Yoksa" burada
önceden de geçtiği üzere "...mı, mu" anlamında olur. O halde buna
dair delillerini getirsinler.
Şöyle de
açıklanmıştır: Birincisi aklî bakımdan bir delillendirme idi. Çünkü orada;
"Onlar diriltir mi hiç?" yani ölüleri diriltebilirler mi? Heyhat...
demekti. İkincisi ise naklî delillerle bir delillendirmedir. Yani haydi bu
açıdan delilinizi getirin, hangi kitapta böyle bir. şey indirilmiştir. Kur'ân'da
mı yoksa diğer peygamberlere indirilmiş kitaplarda mı?
"Bu benimle
olanın da zikridir." Yani Kur'ân'da ihlasla tevhid emri verilmiştir.
"Benden öncekilerin de zikridir." Tevrat'ta, İncil'de ve Allah'ın indirmiş
olduğu bütün kitaplarda da olan budur. Bakın bakalım, bu kitaplardan herhangi
birisinde Allah, kendisinden başka ilâh edinmeyi emretmiş midir? Çünkü tevhid
ile ilgili hususlarda şeriatler arasında farklılık yoktur. Farklılık emir ve
nehiylerdedir sadece.
Katade de şöyle
demektedir: Burada Kur'ân-ı Kerîm'e işaret edilmektedir. Yani "bu benimle
olanın" onlar için gerekli ve bağlayıcı olan helâl ve harama dair
hükümleri İhtiva eden "zikridir. Benden öncekilerin" iman ile kurtulup,
şirk dolayısıyla helak olan önceki ümmetlerin "de zikridir."
Şöyle de
açıklanmıştır: "Benimle olanın zikri" iman dolayısıyla onlara verilecek
mükâfat ile, küfür dolayısıyla onlara verilecek ceza; "Benden öncekilerin
zikri" ise benden önceki ümmetlere dünyada yapılacak şeyler ile âhi-rette
yapılacak şeylere dair bilgi demektir.
Bu ifadenin tehdit
anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani siz istediğinizi yapınız, pek yakında
perde açılacaktır.
Ebu Hatim'in de
naklettiğine göre Yahya b. Ya'mer ile Talha b. Musarrif bu buyruğu: "Bu
nem benimle beraber olandan bir zikirdir hem benden öncekilerden bir
zikirdir" diye tenvin ile ve "mim"i es-reli okumuşlardır. Ebu
Hatim bu okuyuşun izah edilecek bir tarafı olmadığını söylemiştir. Ebu İshak
ez-Zeccâc ise şöyle demiştir; Bu kıraate göre anlam şöyle olur; Bu bana
indirilen ve benimle birlikte olanlardan bir zikirdir ve benden öncekilerden de
bir zikirdir. Şöyle de açıklanmıştır: Bu benden öncesinden beri devam eden bir
zikirdir. Yani ben, benden önceki peygamberlerin getirdiklerini getirmiş
bulunuyorum.
"Bilakis onların
çoğu hakkı bilmezler." İbn Muhaysın ve el-Hasen "hakkı"
kelimesini diye ötreli olarak;" ile o haktır, bu hakkın ta
kendisidir" anlamında ref ile okumuştur. Bu kıraate göre bundan
önceki kelime olan "bilmezler" kelimesi
üzerinde vakıf yapılır.[12]
Ancak "hak" kelimesinin nasb ile kıraatine göre burada vakıf
yapılmaz.
"Bundanötürüde"
haktan ki bu da Kurandır "yüzçeviricidirler." Tevhidin deiil ve
belgesi üzerinde düşünmezler.
[13]
25. Senden
önce gönderdiğimiz her bir peygambere mutlaka şunu vahyederdik: "Benden
başka İlâh yoktur. O halde yalnız Bana ibadet edin."
"Senden önce
gönderdiğimiz her bir peygambere mutlaka şunu vahyederdik..." Hafs, Hamza
ve el-Kisaî "gönderdiğimiz" buyruğu dolaytsı ile
"vahyederdik" anlamında olmak üzere; diye okumuşlardır. (Nafîİse
"ona vahyolunurdu" anlamında olmak üzere "nun" harfi yerine
"ya" ile okumuştur).
"Benden başka
ilâh yoktur, o halde yalnız Bana ibadet edin." Yani Biz, onların hepsine:
Lâ ilahe illallah: Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur, dedik. Aklî deliller
O'nun hiçbir ortağı bulunmadığına tanıklık etmekte, bütün peygamberlerden gelen
nakiller de O'nun varlığını bildirmektedir. Delil denilebilecek bir şey ise ya
aklîdir, ya da nakildir.
Katade dedi ki: Ne
kadar peygamber gönderilmişse mutlaka tevhidi getirmiştir. Şer'î hükümler ise
Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'ân'da farklı farklıdır. Bütün bunlar ise ihlâs ve
tevhid temeli üzerinde yükselirler.
[14]
26.
"Rahman evlâd edindi" dediler. O bundan münezzehtir. Bilâkis onlar
mükerrem kullardır.
27. Sözleri
ile O'nun önüne geçemezler. Onlar, O'nun emri gereğince iş görürler.
28. Onların
önündekini de, arkalarındakini de bilir. O'nun razı olduğu kimselerden
başkasına şefaat etmezler. Onlar korkusundan titrerler.
29. Onlardan
kim: "Ben O'ndan gayrı İlâhım" derse, Biz böylesin! cehennemle
cezalandırırız. İşte zalimleri böyle cezalandırırız.
"Rahman evlâd
edindi, dediler. O bundan münezzehtir." Bu âyet-i kerîme melekler
Allah'ın kılarıdır, dedikleri için Huzaalılar hakkında inmiştir. Onlar
meleklerin kendilerine şefaat edecekleri umuduyla meleklere İbadet ediyorlardı.
Ma'mer, Katade'den
şöyle dediğini rivayet etmektedir: Yahudiler dediler ki -Ma'mer rivayetinde: Ya
da insanlardan bir takım kesimler dediler ki demiştir-: O cinlerden zevce
almıştır. Melekler de cinlerdendir. Şanı yüce Allah da "subhanehû"
diye buyurmuştur, yani O bundan münezzehtir.
"Bilakis onlar
mükerrem kullardır." Yani bu kâfirlerin iddia ettikleri gibi değildirler,
ez-Zeccac'a göre: "Mükerrem...lardır" kelimesinin; bilakis O
mükerrem kullar edinmiştir, anlamında olmak üzere nasb ile gelmesi caizdir,
el-Ferrâ da bunun "edindi" fiilinin anlamı dolayısıyla mansub
olabileceğini kabul etmiştir. Yani, bilakis Biz onları evlad edinmedik, aksine
Biz onları mükerrem kılınmış kullar edindik.
Burada
"evlâd" anlamındaki "el-veled" kelimesi çoğul İçindir. Bu
aynı zamanda tekil için de, çoğul için de kullanılabilir bir şekildir. Bununla
birlikte "el-veled" lafzının cins için olması da mümkündür. Nitekim,
filânın malı vardır, denilmesi de böyledir.
"Sözleri ile
O'nun önüne geçemezler." Yani O buyurmadıkça onlar bir söz söylemezler,
kendilerine emir vermedikçe konuşmazlar.
"Onlar O'nun emri
gereğince* O'na İtaat ve O'nun emirlerine uygun olarak "İş
görürler."
"Onların
önündekini de, arkalarındakini de bilir." Yani yaptıklarını da,
yapacaklarını da bilir. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır. Yine ondan nakledildiğine
göre "önündekileri" âhireti, "arkalarındakinl" dünyayı
"de bilir" demektir. Birinci açıklamayı es-Salebî, ikincisini de
el-Kuşeyrî nakletmektedir.
"O'nun razı olduğu
kimselerden başkasına şefaat etmezler." İbn Abbas dedi ki: Bunlar; lâ
ilahe illallah şehadetini getirenlerdir. Mücahid dedi ki: Bunlar Allah'ın
kendisinden razı olduğu herkestir. Sahih-i Müslim'de ve başkalarında olduğu
gibi melekler yarın âhirette şefaat edecekleri gibi dünyada da şefaat ederler,
çünkü onlar ileride geleceği üzere mü'minlere ve yeryüzünde bulunanlara
-Kur'ân-ı Kerîm'de açık nassla belirtildiği gibi- mağfiret dilerler.
"Onlar"
melekler "korkusundan titrerler." O'nun kendilerine duymadıkları bir
azap ve bir tehlike saklamış olup olmadığından yana emin değildirler,
"Onlardan kim:
Ben O'ndan gayrı İlâhım derse..." Katâde, ed-Dahhâk ve başkaları şöyle
demişlerdir: Bu âyet-i kerîme ile ortaklık iddiasında bulunduğu, kendisine
ibadete davet ettiği için İblis'i kastetmiştir. Halbuki o önceden melekler
arasında idi. Meleklerden hiçbir kimse: Ben Allah'tan gayrı ilâhım dememiştir.
Burada bütün meleklere
bir işaret vardır, denilmiştir. Yani kim böyle diyecek olursa "Biz
böylesin! cehennemle cezalandırırız." Bu şuna delildir: Onlar her ne kadar
günahlardan korunmuş olmak lütfuna mazhar iseler de yine onlar Allah'a ibadet
etmekle emrolunmuşlardır. Bazı cahillerin de zannettiği gibi onlar ibadet etme
mecburiyetinde değildirler ve çaresizliklerinden ibadet etmiyorlar. İbn Abbas
bu âyet İ kerîmeyi Muhammed (sav)ın se-madakilerin de en faziletlisi olduğuna
delil göstermişlerdir. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi'nde
(2/253, âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır,
"İşte zalimleri
böyle cezalandırıra." Yani Biz böylesini cehennem ateşiyle
cezalandırdığımız gibi, ulûhiyet ye ubudiyeti olması gereken yerlerinden başka
yere koyan zalimleri de böylece cezalandırırız.
[15]
30. Acaba
kâfirler görmedi mî ki göklerle yer birleşik ve yapışık İdi. Biz onları ayırdık
ve canlı her şeyi sudan yarattık. Hâlâ imana gelmezler mi?
31. Ve yer
onları çalkalamasın diye onda sağlamlaştırıcı kazıklar yarattık. Orada yol
bulabilsinler diye de ondaki dağlar arasından yollar açtık.
32. Ve
gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık. Halbuki yine onlar O'nun âyetlerinden yüz
çeviricidirler.
33. O gece
ve gündüzü, güneşi ve ay'ı yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzerler.
"Acaba kâfirler
görmedi mi ki?" buyruğundaki; "...medl mi ki* buyruğu genel olarak
"vav" İle okunmuştur. İbn Kesir, İbn Muhaysın, Humeyd ve Şibl b.
Abbâd ise "vav"sız, diye okumuşlardır, Mekke Mushaf'ında da bu
böyledir, "Görmedi mi ki"; bilmedi mi ki anlamındadır.
"Göklerle yer
birleşik ve yapışık îdi." el-Ahfeş dedi ki: Burada: "(İkisi)
idi" şeklinde gelmesi gök ve yerin iki ayrı sınıf olmasındandır. Nitekim
Araplar "onların ikisi iki siyah erkek devedir" derlerken, yine bu
şekilde tesniyeye riayet ederek söylerler. Nitekim yüce Allah da şöyle
buyurmaktadır: "Muhakkak Allah göklerle yeri zeval bulmasınlar diye
tutar." (Fatir, 35/41)
Ebu İshak dedi ki:
Burada "idi(ter)" lafzının tesniye geliş sebebi semavâttan tek bir
semâ gibi söz edilmesinden dolayıdır. Çünkü bütün semavât bir tek semâ idi.
Arzlar da aynı şekilde böyleydi. Yüce Allah'ın burada "birleşik ve
yapışık" anlamındaki lafzı tekil olarak kullanıp "ikisi birleşik ve
yapışık idi" şeklinde tesniye kullanmaydı da bunun mastar oluşundandır.
İkisi de birleşik ve yapışık olmak özelliğinde idi, anlamındadır. el-Hasen bu
lafzı "te" harfini de üstün olarak; diye okumuştur, İsa b. Ömer dedi
ki; Bu doğru bir okuyuştur ve bir söyleyiştir. "er-Ratk" sed ve
kapalı almak demektir. Fetk'm (söküp ayırmanın) zıtüdır. Meselâ;"Söküğü
kapattım, kapanrım, kapandı" denilir. Ferci dar olana "er-retkâ"
denilmesi de buradan gelmektedir.
İbn Abbas, el-Hasen,
Ata, ed-Dahhâk ve Katide şöyle demişlerdir: Yani gökler ve yer tek bir bütün
idiler. Ve bunlar birbirlerine yapışıktılar. Yüce Allah ikisinin arasını hava
ile ayırdı. Ka'b da böyle demiştir: Allah gökleri ve yeri birbirinin üstünde
yarattı. Sonra aralarında bir rüzgar var etti ve bu rüzgarla onları
birbirinden ayınp uzaklaştırdı. Gökleri yedi gök, yeri de yedi yer yaptı.
İkinci bir görüş de
Mücahid, es-Süddî ve Ebu Salih tarafından şöylece ifade edilmiştir: Semalar
tek bir tabaka halinde birbiri içinde idi. Yüce Allah bunları birbirinden
ayırdı ve yedi sema haline getirdi. Yerler de aynı şekilde birbirine bitişik
tek bir tabaka halinde idi. Yüce Allah onları da birbirinden uzaklaştırıp yedi
tabaka haline getirdi. Bunu el-Kutebî de "Uyunu'l-Ahbâr" adlı
eserinde İsmail b. Ebi Halid'den şanı yüce Allah'ın: "Acaba kâfirler görmedi
mi ki göklerle yer birleşik ve yapışık idî. Biz onları ayırdık" buyruğu
hakkındaki açıklamalarından nakletmekte ve şöyle demektedir: Sema tek başına
ayrı bir mahluk, yer de tek başına ayrı bir mahluk idi. Yüce Allah birinden
yedi sema ayırdı, ötekinden de yedi arz yarattı. En üstteki arzı yaratıp oranın
sakinlerini cinler ve insanlar kıidı. Orada nehirler açtı, meyveler, bitkiler
yetiştirdi. Denizleri yarattı ve oraya mer'a adını verdi. Onun eni de beş-yüz
yıllık bir mesafedir. Daha sonra ikinci arzı da eni ve kalınlığı itibariyle
onun gibi yarattı, orada da bir takım kavimler var etti. Bunların ağızlan köpek
ağzı gibi, elleri ise insan eli gibidir. Kulakları sığır kulaklarına, saçları
da koyun tüylerine benzer. Kıyametin yakınlaşacağı sırada yer onları Ye'cuc ve
Me'cuc'un üzerine bırakır. Bu arzın adı da "ed-Dekmâ"dır. Sonra
üçüncü arzı yarattı. Bunun da kalınlığı beşyüz yıllık bîr mesafedir. Bundan da
arza doğru bir hava (akımı) vardır, Dördüncüsünde ise karanlık ve cehennem
ehli için siyah katırları andıran akrepler yarattı. Bu akreplerin uzun atların
kuyruklarını andıran kuyrukları vardtr. Biri diğerini yer ve bunlar AdemoğuHarına
musallat edilir. Sonra beşinci arzı, kalınlığı eni ve boyu İtibariyle onun
gibi olmak üzere yarattı. Bu arzda cehennem ehli İçin zincirler, bukağılar ve
tasmalar vardır. Sonra altıncı arzı yarattı, bunun da adı Mâd'dır. Orada
simsiyah taşlar vardır. Adem (as)ın toprağı da buradan yaratılmıştır. Kıyamet
gününde bu siyah taşlar ve bundaki her bir taş, pek büyük bir dağ gibi gönderilecektir.
Bu büyük taşlar kibrittendir, kâfirlerin boyunlarına asılacak ve yüzlerini,
ellerini yakıncaya kadar tutuşacak, yanacaktır. İşte yüce Allah'ın:
"Yakıtı insanlar ve taşlar olan... o ateş" (el-Bakara, 2/24)
buyruğunda anlatılan budur. Arkasından yedinci arzı yarattı, bunun da adı
Arabiyye'dir, Cehennem de ordadır. Burada iki tane kapı vardır. Birisinin adı
Siccîn'dîr, diğeri ise el-Ğalak adındadır. Siccîn denilen kapı açıktır.
Kâfirlerin amel defterleri oraya ulaşır. İsa (as)a indirilen sofraya rağmen
iman etmeyenlerle, Firavun kavmi bu kapıya arz olunurlar (ve Berzah azabını
çekerler.) el-Galak denilen kapı ise kilitli olup kıyamet gününe kadar
açılmayacaktır.
el-Bakara Sûresi'nde
(2/29. âyet, 8. başlıkta) arzların sayısının yedi olduğuna ve her birisinin
arasında beşyüz yılltk bir mesafe bulunduğuna dair açıklamalar geçmişti.
İleride yüce Allah'ın izniyle et-Talâk Sûresi'nin sonlarında (65/16. âyetin
tefsirinde) daha başka açıklamalar da gelecektir.
Üçüncü bir görüşü de
İkrime, Atiyye, İbn Zeyd ve -el-Mehdevî'nin zikrettiğine göre- yine İbn Abbas
şöylece ifade etmiştir: Gökler yapışık idi, yağmur yağdırmıyordu. Yer de aynı
şekilde yapışıktı, bitki bitirmiyordu. Yüce Allah semayı yağmur ile yeryüzünü
de bitki ile ayırdı. Buna benzer bir anlam da yüce Allah'ın şu buyruklarında
dile getirilmektedir: "Andolsun dönüşlü olan semâya ve yarılan
yere..." (et-Târık, 86/11-12) et-Taberî de bu görüşü tercih etmiştir.
Çünkü bundan sonra da: "Ve canlı herşeyi sudan yarattık. Hâlâ imana
gelmezler mi?" diye buyurmaktadır.
Derim ki: Gözle
görmekle ve gözlem ile bununla ibret alınacak hususlar vardır. Bundan dolayı
yüce Allah bu hususu birden çok âyet-i kerîmede bize haber vermektedir ki,
kudretinin kemaline, öldükten sonra dirilişe ve amel-ierin karşılıklarının
verileceğine delil teşkil etsin, Şair şöyle demiş:
"Öfkelendiler mi
onlar için basit kalır, Düşmanların gazabı ve boyun eğdirmesi. Bir de açıkları
kapatmakla, kapalıları açmak, Ve bir de işleri bozmak ve bağlamak."
"Ve canlı her
şeyi sudan yarattık" buyruğu ile ilgili olarak üç türlü açıklama
yapılmıştır:
Birinci açıklamaya
göre O, herşeyi sudan yaratmıştır. Bu görüş Kata-de'nindir.
İkincisine göre,
herşeyin hayatının korunması su ile mümkündür.
Üçüncü açıklamaya
göre; Biz canlı olan her şeyi sulbün suyundan yarattık. Bu açıklamayı da
Kutrub yapmıştır.
"Yarattık"
demektir. Ebu Hatim el-Bustî, "el-Müsned es-Sahih" adlı eserinde
rivayet ettiğine göre Ebu Hureyre şöyle demiştir: Ey Allah'ın Ra-sûlü, dedim.
Seni görünce gönlüm bir hoş oluyor, gözüm aydın oluyor. Sen bana herşeyden
haber verir misin? Şöyle buyurdu: "Herşey sudan yaratıldı"[16] Ebu
Hatim dedi ki: Ebu Hureyre'nin: "Herşeyden bana haber ver" sözü ile
o, sudan yaratılmış herşeyden bana haber ver. demek istemiştir. Bu kanaatin
doğruluğunun delili de Mustafa (as)ın kendisine: "Herşey sudan yaratılmıştır"
diye cevap vermiş olmasıdır. Velev ki (ondan) yaratılmamış olsa dahi.
Bu ise; daha önce
geçen göklerin ve yerin bitişik olduklarına dair delilden ayrı bir delildir.
Şöyle de denilmiştir:
"Herşey (el-kül)" bazen "bazı şeyler" anlamında da
kullanılabilir. Yüce Allah'ın: "Kendisine herşeyden verilmiş"
(en-Neml, 27/23) buyruğu,ile: "Rabbinin emri ile her şeyi helak
eder." (el-Ahkaf, 46/25) buyruğunda olduğu gibi. Ancak sahih olan umum
ifade ettiğidir. Çünkü Peygamber (sav): "Herşeyi sudan yaratmıştır"
diye buyurmuştur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
"Hâlâ İmana
gelmezler mi?" Gördüklerine, bunların kendiliklerinden olmadığına, aksine
bir var edici tarafından var edildiklerine, herşeyi idare eden tarafından icat
edildiğine ve bütün bunların var edicisinin sonradan yaratılmış olmasının
mümkün olmadığına inanmaz ve bu gerçekleri tasdik etmezler mi?
"Ve yer onları
çalkalamasın diye onda sağlamlaştıncı kazıklar" son derece sağlam ve
sarsılmaz dağlan "yarattık." Yerin üzerinde iyice karar kılınsın,
yer hareket etmesin, onları çalkalamasın diye böyle yaptık. Bu açıklamayı
Kûfeliler yapmıştır. Basralılar ise şöyle demiştir: Yani onun çalkalanmasını
istemediğimiz için böyle yaptık, (Âyet-i kerîmede geçen): "el-Meyd"
hareket etmek, deveran etmek demektir. Meselâ; "Başı döndü" demektir.
Buna dair açıklamalar yeterli bir şekilde en-Nahl Sûrest'nde (16/15. âyetin
tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"Orada yol
bulabilsinler" yeryüzünde yolculuk yapma imkânını elde edebilsinler
"diye de ondaki dağlar arasından yollar açtık." Bu yolların oradaki
dağlar arasından açıldığına dair açıklamayı İbn Abbas yapmıştır.
"eMffccâc"
gidilebilecek yollar demektir. (Tekili olan): el-Fecc; İki dağ arasındaki
geniş yol demektir. Şöyle de açıklanmıştır: Biz yerde geniş yollar açtık.
et-Taberî'nİn tercih ettiği görüş budur. Bu tercihe sebeb ise "yol bulabilsinler
diye" ifadesidir. Bundan sonra gelen "yollar" ifadesi
uel-ficâc"in tefsiridir. Çünkü "el-fecc" bazen bir yere ulaşan
ve izlenen bir yol olabilir de, öyle olmayabilir de.
Bunlardan ibret alarak
dinleriyle hidâyet bulabilsinler (doğru dini bulabilsinler) diye,., şeklinde
de açıklanmıştır.
"Ve gökyüzünü
korunmuş bir tavan yaptık." Onu düşmeye ve yeryüzünün üstüne çökmeye
karşı korunmuş kıldık. Buna delil de yüce Allah'ın: "O'nun izni olmadıkça,
yerin üzerine düşmesin diye semâyı O tutuyor" (el-Hac, 22/65) buyruğudur.
Şüyle de denilmiştir:
O (semâ) yıldızlarla, şeytanlara karşı korunmuştur. Bu açıklamayı el-Ferrâ
yapmıştır. Buna delil yüce Allah'ın: "Biz o göğü ko-ğulmuş her şeytandan
koruduk," (et-Hicr, 15/17) buyruğudur.
Orasını yıkılmaktan ve
çözülmekten, herhangi bir yol ile birilerinin oraya ulaşmasından yana onu
koruduk, diye açıklandığı gibi; herhangi bir direğe ihtiyaç duymaksızın
korunmuştur, diye de açıklanmıştır. Mücahid; yükseltilmiştir diye
açıklamıştır. Şirk ve masiyetlere karşı korunmuştur, diye açıklayanlar da
olmuştur.
"Halbuki yine
onlar" kâfirler "O'nun âyetlerinden yüz çeviricidirler."
Mücahid'den
(âyetlerden) kasıt, güneş ve aydır, dediği rivayet edilmiştir. Ayetlerin
semâya izafe edilmesi, bunların orada yaratılmış olmalarındandır. Âyetleri
başka yerlerde kendi nefsine de İzafe etmiştir. Çünkü onlan var eden kendisidir.
Müşriklerin semâlara,
oranın gece, gündüz, güneş, ay, yörüngeler, rüzgarlar, bulutlar ve onlarda
bulunan yüce Allah'ın kudretinin eserlerinden ibaret olan âyetlere (belge ve
mucizelere) bakarak üzerlerinde dikkatle düşünmekten gaflette olduklarını
beyan etmektedir. Çünkü bunlara bakıp ibretle düşünecek olurlarsa, bunların
bir, tek, mutlak kudret sahibi ve yaratıcısının olduğunu, ortağının olmasının
da imkânsızlığını kesinlikle bilirlerdi,
"O gece ve
gündüzü, güneşi ve ayı yaratandır." Kendilerine bir nimet daha
hatırlatmaktadır. Geceyi içinde sükûn bulsunlar, gündüzü de geçimleri için
gerekeni yapsınlar diye yaratmıştır. Ayrıca güneşi, gündüzün âyeti, ayı da gecenin
âyeti kılmıştır. Böylelikle aylar, yıllar ve hesap bilinebilsin diye. el-İs-râ
Sûresi'nde (17/12. âyetin tefsirinde) geçtiği gibi.
"Her biri"
yani güneş, ay, yıldızlar, gezegenler, gece ve gündüz "bir yörüngede
yüzerler." Suda yüzer gibi hızlıca akarlar ve yol alırlar. Söz söyleyenlerin
en doğrusu olan yüce Allah: "Dalıpyüzenlere de andolsun ki..."
(en-Nâziât, 79/3) diye buyurmaktadır. Koşarken ön ayaklannı ileri atan ata da
"yüzen" anlamında: "Sâbih" denilir.
Bu buyrukta nahiv
bakımından şu husus dikkat çekicidir. Yüce Allah burada:veya; şeklinde (çoğul
müennesi hatırlatan) bir kip kullanmamıştır. Sibeveyh'in görüşüne göre yüce
AJlah bu varlıklar hakkında aklı eren varlıkların işi gibi bir iş yaptıklarını
haber verip itaatte onları akıllı varlıklar seviyesinde dile getirince, onlar
hakkında da (akıllı varlıklar için kullanılan) "vav" ve
"nûn" ile çoğul olarak haber vermektedir. el-Ferrâ'mn açıklaması da
buna yakındır. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden Yusuf Sûresi'nde (12/4.
âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır,
el-Kisaî de şöyle
demektedir: Burada "yüzerler" fiilinin "vav-nûn" ile çoğul
gelmesi âyet-i kerîmenin sonu oluşundan dolayıdır. Nitekim bir başka yerde:
Biz birbirine yardım eden bir topluluğuz." (el-Kamer, 54/44) diye buyurmuş
ve bunu çoğul olarak "vav-nûn" ile getirmemiştir.
Bir görüşe göre asıl
akıp yüzüş "yörünge" içindir. O bakımdan bu ona nis-bet edilmiştir.
Ancak daha doğru olan gezegenin yörüngede aktığıdır. Bu yörüngeler meleklerin
alanı ve melekûtun esbabı olan tabaka tabaka olan göklerin dışında yedi
tanedir. Ay en yakın yörüngededir. Bundan sonra Utarit (merkür), sonra Zühre
(venüs), sonra Güneş, sonra Merih (mars), sonra Müşteri (Jüpiter), sonra Zuhal
(satürn), sonra burçların yörüngesi gelir, dokuzuncusu ise en büyük felektir.
Felek; gezegenlerin
yörüngeleri demek olan "eflâk"in tekilidir.
Ebu Amr dedi ki: Bu
kelimenin çoğulunun "(yani fulk) şeklinde yapılması da mümkündür.
"Arslan, arslanlar, tahta, tahtalar" gibi.
Bu kelimenin aslı
dönmek anlamındadır. Nitekim dönüp durduğu için kirmenin "felke"si
de buradan gelmektedir. "Kadının memesi yuvarlaklaştı" ifadesi de
buradan gelmektedir.
İbn Mes'ud'un
naklettiği hadiste de şöyle demektedir: Ben atımı adeta bir felekte dönüyormuş
gibi bıraktım.[17]Atını dönüşü dolayısıyla
üzerinde yıldızların döndüğü semânın felekine benzetmiş gibidir.
İbn Zeyd dedi ki;
Felekler yıldızların, güneşin ve ayın akıp gittiği yerlerdir. Bunlar sema ite
arz arasındadırlar.
Katade ise şöyle
demiştir: Felek semânın sabit olması ile birlikte yıldızlarla beraber semâdaki
bir dairesel dönüştür.
Mücahid de şöyle
demektedir: Felek, değirmenin merkez noktasını ve eksenini teşkil eden demiri
şeklindedir.
ed-Dahhâk da şöyle
demiştir: Feleği, onun akışı ve hızlıca yol alışıdır.
Feleğin dairesel bir
dalga olduğu, güneş ve ay'ın onun içinde aktığı da söylenmiştir. Doğrusunu en
iyi bilen Allah'tır.
[18]
34. Senden
önce hiçbir beşere ebedilik vermedik. Sen ölürsen eğer onlar ebedi mi
kalacaklar?
35. Her nefs
ölümü tadıcıdır. Biz sizi şer ve hayırla -imtihan olmak üzere- deneriz. Sonunda
Bize döndürüleceksiniz.
"Senden önce
hiçbir beşere ebedilik vermedik." Yani dünyada devamlı kalıcılık
vermedik.
Bu âyeti kerîme,
müşrikler: Biz Muhammed'e ölümün musibetlerinin gelip çatmasını bekliyoruz,
demeleri üzerine inmiştir. Çünkü müşrikler onun peygamber olduğunu reddediyor
ve: O bîr şairdir. Onun ölümün musibetlerine uğramasını bekliyoruz. Belki o da
filân oğullarının şairi öldüğü gibi ölür, diyorlardı. Yüce Allah da bunun
üzerine şöyle buyurdu: Senden önceki peygamberler öldü. Yüce Allah da onun
dinini zafere kavuşturmayı ve korumayı üzerine aldı. İşte Biz senin dinini ve
şeriatını da böylece koruyacağız.
"Sen Ölürsen eğer
onlar ebedi mi kalacaklar?" Burada "Onlar" kelimesi, Onlar
mı?" takdirindedir. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:
"Korkumu teskin
ettiler ve: Ey Huveyİid korkma, dediler,
Ben de onların
yüzlerini tanıyamadım ve onlar onlar (mı)dır, dedim."
Görüldüğü gibi burada
da; Onlar mıdır? demek istemiştir.
Buyruktaki istifham
(soru) inkârdır (yani onlar da ebedî kalmayacaklardır).
el-Ferrâ dedi ki: Bu
buyrukta "fe" harfinin getirilmesi şarta delâlet etmesi içindir.
Çünkü bu onların "ölecektir" sözlerine bir cevaptır. Burada
"fe" harfinin geliş sebebi, şu takdirde olması da mümkündür:
"Eğer sen Ölürsen, onlar ebedi mi kalacaklardır?"
el-Ferrâ dedi ki:
Burada "fe'nin hazfedilerek takdiri olarak var kabul edilmesi de
mümkündür. Çünkü "onlar" zamirinde i'rab açıkça görülmez (yani
mebnidir). Bu da şu demek olur; Eğer sen ölürsen, onlar da aynı şekilde
öleceklerdir. O halde senin öldürülecek olmanda onları sevindirecek bir husus
yoktur.
"Sen
ölürsen" anlamındaki;"mim" harfi esreli okunduğu gibi, öt-reli
de okunmuştur ve bunlar iki ayrı söyleyiştir.
"Her nefe ölümü
tadıcıdır." Bu buyruk, daha önceden de Âl-i İmran Sûresi'nde (3/185. âyet,
1 ve 2. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.
"Biz sizi şer ve
hayırla -İmtihan olmak üzere- denerfa" buyruğundaki: "İmtihan olmak
üzere" kelimesi başka kökten gelen (aynı manadaki) bir lafız olarak mastar
(meful-i mutlak)dır. Yani Bizler, şükür ve sabrınızın nasıl olduğuna bakmak
için, sizleri darlıkla, bollukla, helalla, haram ile sınarız.
"Sonunda"
amellerinizin karşılığının verilmesi için "bize döndürüleceksiniz."
[19]
36. Kâfirler
seni gördüklerinde, seni ancak alaya alırlar: "Bu mudur İlâhlarınızı
kötülükle anan?" (derler.) Halbuki onlar Rah-mân'ın zikrini inkâr
edenlerdir.
"Kâfirler seni
gördüklerinde seni ancak alaya alırlar." Seninle alay etmekten başka bir
şey yapmazlar. "Alay etmek" ile ilgili açıklamalar daha önceden
(el-Bakara, 2/14 ve 15. âyederin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Bunlar daha
önce el-Hicr Sûresi'nin sonlarında: "O alay edip duranlara karşı muhakkak
ki Biz sana yeteriz." (el-Hicr, 15/95) buyruğunda sözü edilen "alay
edenlerdir." Putlarının İlâhlığını inkâr eden kimseleri ayıplıyorlardı.
Buna karşılık kendileri de Rahman olan Allah'ın iiâhlığını inkâr ediyorlardı,
Bu ise cahilliğin en ileri derecesidir. Onlar "bu mudur ilâhlarınızı
kötülükle anan" diyorlardı.
Burada "gördüklerinde"
buyruğundaki zaman bildiren edatın cevabı olmakla birlikte
"diyorlar" anlamındaki kelime hazfedilmiştir. "Seni ancak alaya
ahrlar" anlamındaki buyruk ise, şart edatı ile şartın cevabı arasına girmiş
bir mu'tarîza (ara) cümledir.
"Bu mudur ilâhlarınızı"
kötüleyerek ve ayıplayarak "anan?" Antere de şu beyitinde kelimeyi bu
anlamda kullanmıştır:
"Sen benim bu
tayımı ve ona yedirdiklerimi (ayıplayarak) söz konusu etme, O takdirde senin
derin uyuza yakalanmışın derisi gibi olur,"
O "tayımı ağzına
alma" derken, onu ayıplama, demek istemiştir.
"Halbuki onlar
Rahmanın zikrini" yani Kur'ân-ı Kerîm'i "İnkâr edenlerdir."
Buradaki ikinci ( f): Onlar ...İer" onların küfürlerini te'kid etmektedir.
Yani onlar, küfürle nitelendirilişleri oldukça ileri derecede olan kâfirlerin
tâ kendileridir.
[20]
37. İnsan
aceleden yaratılmıştır. Yakında size âyetlerimi göstereceğini. Benden acele
istemeyin.
38.
"Eğer
doğru söyleyenler İseniz bu vaad ne zaman
gerçekleşecektir" derler.
39. O kâfirler, azap geleceğinde ateşi
yüzlerinden, sırtlarından geri çeviremeyecekleri, kendilerine yardım da
olunmayacağı zamanı bir bilselerdi.
40. Bilakis o, onlara ansızın gelip kendilerini
hayrete düşürüp şaşırtacaktır da onu geri çevirmeye güçleri de olmayacak ve onlara
bir mühlet de verilmeyecektir.
"İnsan aceleden
yaratılmıştır." Onun yapısında acele vardır. O aceleci olarak
yaratılmıştır. Yüce Allah'ın şu buyruğu da insanın yaratılışının bir başka
özelliğini dile getirmektedir: "Allah sizi bir zaaftan yaratan...
dır." (er-Rûm, 30/54) Yani O, inşam zayıf olarak yaratmıştır. Meselâ,
insan serden yaratılmıştır denilir. Yani biz, onun bu sıfatını mübalağa yolu
ile dile getirmek istersek o çok şerlidir, anlamında bu ifadeyi kullanırız.
Yine: Sen çok gider ve çok gelirsin, denilir. Yani işin gücün gidip gelmektir,
anlamındadır. Buna göre ifade acele insanın tabiatında vardır. O bakımdan o
zararlı dahi olacak olsa pek çok şeyi alelacele isteyiverir.
Diğer taraftan burada
"insan"dan kastın Âdem (as) olduğu da söylenmiştir. Said b. Cübeyr
ve es-Süddî dedi ki: Ruh, Adem (as)ın gözlerine girince cennet meyvelerine
baktı. Karnına girdiğinde canı yemek istedi, Ruh henüz ayaklanna ulaşmadan
çabucak cennet meyvelerine uzanmaya çalıştı. İşte yüce Allah'ın: "İnsan
aceleden yaratılmıştır" buyruğunda anlatılan budur.
Şöyle de
açıklanmıştır: Âdem cuma günü günün sonlarına doğru yaratıldı. Yüce Allah onun
başına hayat verince acele etmek istedi ve güneşin batınımdan önce ruhun ona
tamamen üflenmesini istedi. Bu açıklamayı da el-Kelbî, Mücahid ve başkaları
yapmıştır.
Ebu Ubeyde ve meânî
bilginlerinin pek çoğu "acele (el-acel)" Himyer dilinde çamur
demektir, derler ve şu mısraı naklederler:
"Hurma ağacı ise
a ile el-acel (çamur) arasında yetişir."
Bir diğer görüşe göre
"insan"dan kasıt bütün İnsanlardır. Maksadın en-Nadr b. el-Hâris b.
Al karne b. Kelede b. Abdu'd-Dar olduğu da söylenmiştir. İbn Abbas'ın tefsirine
göre böyledir. Yani değersiz çamurdan yaratılmış olan bir kimsenin Allah'ın
âyetleri ve peygamberleri ile alay etmeye kalkışmaması gerekir.
Bunun ters çevrilmiş
ifadelerden olduğu da söylenmiştir. Yani acele insandan yaratılmıştır. Bu da
Ebu Ubeyde'nin görüşüdür. en-Nehhâs dedi ki: Ancak Allah'ın Kitabında böyle bir
açıklama yoluna gitmemek gerekir. Çünkü kalb ancak şiirde zaruretten dolayı söz
konusu olur. Şairin şu mısraında olduğu gibi:
"Zina recmin
farizanı dır (yani recin, zinanın farz olan cezasıdır.)"
Bu âyetin bir benzeri
de: "İnsan pek acelecidir." (el-İsra, 17/11) Buna dair açıklamalar da
el-tsra Sûresi'nde (belirtilen yerde) geçmiş bulunmaktadır. "Yakında size
âyetlerimi göstereceğim. Benden acele istemeyin." Bu
birinci görüşü ve
acelenin insanın tabiatında olduğu, onun kendisine hakim olamayacak şekilde
yaratılmış olduğu kanaatini pekiştirmektedir. Nitekim el-İsra Sûresi'nde
(17/11. âyetin tefsirinde) geçtiği üzere Peygamber (sav)ın buyurduğu gibi,
kendi kendisine hakim olamayan bir şekilde yaratılmıştır.
Buradaki buyrukta
geçen "âyetlerİm"den kasıt, Muhammed (sav)ın doğruluğuna delil
teşkil eden mucizeler ile yüce Allah'ın onun için takdir etmiş olduğu güzel
âkıbettir.
Bir başka açıklamaya
göre: Onların istedikleri azap kastedilmiştir. Onlar azabın çabuklaştırılmasını
İstediler ve: "Bu vaad ne zaman gerçekleşecek?" dediler. Halbuki
onlar her bir iş için tayin edilmiş bir süre olduğunu bil-mediler.
Bu âyet-i kerîme,
en-Nadr b. el-Hâris ile onun: "Ey Allah: Eğer bu senin katından
(indirilmiş) hakkın kendisi ise..." (el-Enfal, 8/32) şeklindeki sözleri
hakkında inmiştir.
el-Ahfeş Said'de şöyle
demektedir: Yüce Allah'ın: "İnsan aceleden yaratılmıştır" buyruğunun
anlamı şudur: Yani ona, ol denildi, o da oluverdi. Bu görüşe göre "benden
acele istemeyin" buyruğunun anlamı şu olur: Bir şeye ot der demez, o
istediği olan kimse, sizin alelacele gösterilmesini istediğiniz mucizeleri
göstermekten âciz değildir.
"Eğer doğru
söyleyenler iseniz, bu vaad ne zaman gerçekleşecektir, derler"
buyruğundaki "vaad"den kasıt, vaad olunan şeydir. "Allah
umudumuz-dur" denilince, Biz Allah'tan umarız denilmek istenmesi gibidir.
Burada
"vaad"den kasıt, vaîd (tehdit)dir.
Yani bizi kendisi ile tehdit ettiği azabın va'de-si ne zamandır? Maksadın
kıyamet olduğu da söylenmiştir.
"O kâfirler...
bîr bilselerdi." Buradaki "bilmek" böyle bir bilgi sahibi olmak
(marifet) anlamındadır. O bakımdan ikinci bir mePul aiması gerekmemektedir.
Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi; "Siz onları bilmezsiniz, Allah
onları bilir." (el-Enfâl, 8/60)
"...se"
edatının cevabı hazfedilmiştir. Yani; eğer onlar "azap geleceğinde ateşi
yüzlerinden, sırtlarından geri çeviremeyecekleri, kendilerine yardım da
olunmayacağı zamanı bir bilselerdi" hiç de tehdit olunduktan o azabı acele
istemezlerdi.
ez-Zeccâc dedi ki:
Yani (şartın cevabı:).,, va'din de doğru olduğunu bilirlerdi, demektir.
Anlamın şu olduğu da
söylenmiştir: Onlar bunu bilmiş olsalardı, küfür üzere kalmazlar ve mutlaka
iman ederlerdi.
el-Kİsaî de şöyle
demektedir: Bu, kıyametin kopmasının gerçekleşeceğinin kesin olduğuna dikkat
çekmektedir. Yani eğer onlar bunu kesin olarak bilmiş olsalardı, kıyametin de
mutlaka geleceğini bilirlerdi. Buna yüce Allah'ın: "Bilakis o, onlara
ansızın gelip* buyruğu delil teşkil etmektedir. Yani kıyamet onlara ansızın
gelecektir. Onlara gelecek olanın cezalandır, diye açıklandığı gibi, bu ceza
ateştir ve onlar buna karşı hiçbir çare bulamayacaklardır, diye de
açıklanmıştır.
"Kendilerini
hayrete düşürüp şaşırtacaktır." el-Cevherî dedi ki: "Onu ansızın
aldı, yakaladı" demektir. Nitekim yüce Allah: "Bilakis o, onlara
ansızın gelip kendilerini hayrete düşürüp şaşırtacaktır" diye buyurmuştur.
el-Ferrâ da:
"Onları şaşırtacaktır" diye açıklamıştır. Bir kimsenin karşısına onu
şaşırtacak bir şey ile çıkmayı anlatmak üzere; fiili kullanılır. Bir görüşe
göre de bu, ansızın onlara gelir, anlamındadır.
"Onu
çevirmeye" yani o ateşi sırtlarından uzaklaştırmaya "güçleri de olmayacak
ve onlara bir mühlet de verilmeyecektir." Tevbe etmeleri, özür beyan
etmeleri için onlara süre tanınmayacak ve ertelenmeyecektir.
[21]
41. Andolsun
ki senden önceki bir çok peygamberle alay edildi de onlarla alay edenleri, alay
ettikleri şey çepeçevre kuşattı.
"Andolsun ki
senden önceki bir çok peygamberle alay edildi" buyruğu Peygamber (sav)a
bir tesellidir. Şunu kastetmektedir: Eğer bunlar seninle alay etmekte iseler,
şunu bil ki senden önce de pek çok peygamberle alay edilmiştir. Önceki
peygamberlerin sabrettiği gibi sen de sabret. Daha sonra ona yardım vaadinde
bulunarak şöyle buyurmaktadır: O kâfirleri ve "onlarla alay edenleri alay
ettikleri şey* yani alay etmelerinin cezası "çepeçevre kuşattı."
Onları her taraftan çevirdi.
[22]
42. De ki:
"Gece ve gündüz Rahmân'a karşı sizi kim koruyabilir?" Hayır, onlar
Rabblerinin zikrinden dahi yüz çevirenlerdir.
43. Yoksa
onların kendilerini Bize karşı koruyan İlâhları mı vardır? Onlar kendi
kendilerine bile yardım edemezler. Onlara tarafımızdan destek de verilmez.
44. Hayır. Biz bunları da, atalarını da o kadar
faydalandırdık ki ömürleri uzayıp gitti. Bizim arza gelip onu etrafından eksilttiğimizi
görmüyorlar mı? Acaba üstün gelenler onlar mıdır?
"De ki:
Gece" uyuduğunuz vakit "ve gündüz" uyanıp işlerinizi gördüğünüzde
"Rahmân'a karşı" yani O'nun azap ve intikamından "sizi kim
koruyabilir?" Yani sizi kim bekler ve kim muhafaza eder. Bu da yüce
Allah'ın:
"Allah'a
karşı" yani Allah'ın azabına karşı "bana kim yardım eder?" (Hud,
11/63) buyruğunu andırmaktadır.
"(-İkil):
Bekçilik ve korumak" demektir. "Allah onu korudu"
anlamındadır." Allah'ın koruması altında git" denilir. Onlara karşı
kendimi korudum" anlamındadır. Şair İbn Herine şöyle demiştir:
"Şüphesiz ki
Silleyma -ki Allah onu korusun- (vermiş olması halinde)
hiç de kendisine zarar vermeyecek, Bir şeyini
eksiltmeyecek bir hususta bize cimrilik etti."
Bİr başka şair de
şöyle demektedir:
"Çöktürdüm devemi
ve onun (uyumayan) gözüyle kendimi korudum.
el-Kisaî ve el-Ferrâ
ise: "Sizi koruyabilir" buyruğunun "lam" harfi üstün ve
"vav" harfi sakin okunduğunu naklettikleri gibi yine her iki halde
de hemzenin hafif okunduğunu da nakletmişlerdir. Ancak bilinen şekil hemzenin
tahkikidir. Bu da genel olarak kıraat âlimlerinin okuyuşudur.
şeklindeki okuyuşa
gelince; bu da en-Nehhâs'ın naklettiğine göre İki bakımdan yanlıştır. Evvela
hemzenin değiştirilmesi ancak şiirde olur. İkincisi, mazide (buna göre)
"ya" ile; demeleri gerekir ki, bu takdirde mana değişir. Çünkü bu,
onun böbreğini ağrıttım, anlamına gelir. Bir kimse birisine; diyecek olursa;
Allah'ın onun böbreklerine ağrı vermesi için beddua etmiş olur.
Şöyle de denilmiştir:
Burada ifade soru anlamında olmakla birlikte maksat nefiydir ve ifade: Sizi,
O'ndan başka koruyacak kimse yoktur, takdirindedir.
Hitab, aralarından
Allah'ın yaratıcılığını kabul edenleredir. Yani sizler, O'nun yaratıcı olduğunu
kabul ettiğinize göre; sizin çabuk gelmesini istediğiniz azabı başınıza
getirmeye kadir olan da O'dur.
"Hayır, onlar
Rabblerinin zikrinden" yani Kur'ân-ı Kerîm'den, Rabblerinin öğütlerinden
diye açıklandığı gibi, O'nu bilip tanımaktan diye de açıklanmıştır; "yüz
çevirenlerdir" başka şeylerle oyalanarak gaflete düşenlerdir.
"Yoksa onların
kendilerini Bize" yani azabımıza "karşı koruyan İlâhları mı vardır?"
Buradaki; "Onların... mı" buyruğunda "mim" sıladır (fazladan
gelmiştir).
"Onlar" yani
kâfirlerin kendilerine yardımcı olacaklarını zannettikleri bu varlıklar bizzat
"kendi kendilerine bile yardım edemezler." Nasıl kendilerine ibadet
edenlere yardım edebilsinler?
"Onlara
tarafımızdan destek de verilmez." İbn Abbas dedi ki: Onlar tarafımızdan
korunmazlar. Onlar tarafımızdan himaye edilmezler, diye açıklandığı
nakledilmiştir. Taberî bu ikinci açıklamayı tercih etmiştir. Araplar;
sözleriyle; ben seni filâna karşı korurum, desteklerim derler. Şair de şöyle
demektedir;
"Sesi çıkabildiği
kadar himaye isteyerek seslenir,
Ona karşı korunmak
maksadıyla, halbuki mızraklar da ona pek yakındır."
Ma'mer, İbn Ebi
Necîh'ten, o Mücahid'den şöyle dediğini nakletmektedir: Onlara yardım olunmaz,
yani onlar korunmazlar. Kata de dedi ki: Allah onlara hayır namına bir şey
vermez ve rahmetini onlara arkadaş kılmaz.
"Hayır. Biz
bunları da atalarını da o kadar faydalandırdık ki..." İbn Abbas dedi ki:
Mekkelileri kastetmektedir. Yani Biz, hem onlara, hem de atalarına bol bol
nimetler verdik ki, nimet içerisinde "ömürleri uzayıp gitti* ve bu
nimetlerin kendilerinden alınmayacağını sandılar, aldanışa düştüler ve yüce
Allah'ın delil ve belgelen üzerinde düşünmekten yüz çevirdiler.
"Bizim arza gelip
onu etrafından eksilttiğimizi görmüyorlar mı?" Yani ey Muhammed, senin
Mekke çevresinde bulunan yerlere peşpeşe galip geldiğini, etrafındaki
şehirleri biri diğeri ardınca fethettiğini görmüyorlar mı? Bu anlamdaki
açıklamaları el-Hasen ve başkaları yapmıştır. Öldürmek ve esir almakla... diye
de açıklanmıştır ki, bunu da el-Kelbî nakletmektedir, anlam birdir. Bu hususa
dair yeterli açıklamalar daha önceden (er-Rad 13/41. âyetin tefsirinde) geçmiş
bulunmaktadır.
"Acaba üstün
gelenler onlar mıdır?" Yani Biz, onların çevrelerini eksiltip durduktan
sonra Mekke kâfirleri mi üstün geleceklerdir? Aksine sen onlara galip gelecek
ve onları yenik düşüreceksin.
[23]
45. De ki:
"Ben sizi ancak vahy İle korkutuyor ve uyanyorum." Halbuki sağırlar
uyarıldıkları zaman yapılan çağrıyı işitmezler.
46. Eğer
Rabbinin azabından onlara azıcık bir şey dokunursa, elbette: "Vay bize!
Çünkü biz gerçekten zalimlerden olduk" diyeceklerdir.
"De ki: Ben sizi
ancak vahy ile" Kur'ân ile "korkutuyor ve •uyarıyorum"
ve onunla sizi sakındırıyorum.
"Halbuki sağırlar
uyarıldıkları zaman" yani âyetleri kavramalarını, hakkı işitmelerini
önleyecek şekilde Allah'ın kalbini sağırlaştırdığt, kulaklarını mü-hürleyip
gözlerini perdelediği kimseler "yapılan çağrıyı işitmezler."
Abdu'r-Rahman
es-Sülemî ve Muhammed h. es-Semeykâ "işitmezler" anlamındaki
buyruğu; şeklinde "ya" harfi
ötreli ve "mim" harfi üstün olarak meçhul bir fiil diye okumuştur.
"Sağırlar" anlamındaki kelime ise nâ-ib-i faili olarak merfudur. Yani
Allah onları işittirmez.
Ebu Âmir ve yine
es-Sülemî ile Ebu Hayve ve Yahya b. el-Hâris bu kelimeyi "te" harfi
ötreli, "mim" harfi esreli "sağırlar" anlamındaki kelime de
üstün ile, mansub olarak okumuşlardır. "Şüphesiz ki sen ey Muhammed,
sağırlara çağrıyı işittiremezsin" demek olur. Bu kıraate göre hitap,
Peygamber (sav)adır. Ancak kimi dilbilginleri bu okuyuşu reddetmişlerdir. Çünkü
bu takdirde; "Kendilerini uyardığın" zaman denilmesi gerekirdi.
en-Neh-hâs ise şöyle demektedir: Bu caizdir, çünkü mana zaten bilinmiş oluyor.
"Eğer Rabbinin
azabından onlara azıcık bir şey" İbn Abbas, bir parça, Katade,*bir miktar
ceza, İbn Keysan az ve asgari bir miktardaki "şey dokunursa" diye
açıklamıştır.
"Azıcık bir
şey" kelimesi, "Misk kokusu" tabirinden alınmıştır. Şair şöyle demiştir:
"Amre ise
hanımların en şereflilerindendir, Onun kolları etrafa misk kokusu
saçıyor."
İbn Cüreyc de bunun
hâl anlamında olduğunu söylemiştir. Nitekim; "Filan kişi filana kendi
malından bir pay verdi" denilmektedir. Şair de şöyle demektedir:
"Sizin yanına
lutf ile yapacağınız bağışlarınızı umarak geldiğimde. Sen. bana öyle bir mal
verdin ki, gönlümü onunla hoş ettin."
Burada
"el-Arab" kelimesi nefis (gönül) demektir.
Nefha, sözlükte basit
bir itme anlamındadır. Buna göre anlam şöyle olur: Şayet onlara azabtan asgari
bir bölüm dahi isabet edecek olsa; "Elbette: Vay bize! Çünkü biz gerçekten
zalimlerden olduk" haddi aşanlar olduk "diyeceklerdir."
Böylelikle günahları itiraf etmenin kendilerine fayda vermeyeceği bir zamanda
itirafta bulunacaklardır.
[24]
47. Kıyamet
gününe has adalet terazilerini koyarız. Kimseye en ufak bir zulüm yapılmaz. Bir
hardal tanesi ağırlığınca olsa bile Biz onu getiririz, hesaba çekenler olarak
Biz yeteriz.
"Kıyamet gününe
has adalet terazilerini koyarız. Kimseye en ufak bir zulüm yapılmaz"
buyrugundaki: "el-Mevâzîn": Mîzân (terazi) kelimesinin çoğuludur.
Şöyle denilmiştir: Bu
buyruk zahiri itibariyle her bir mükellef için amellerinin kendisi ile
tartılacağı bir mizan olduğuna delildir. Yapılan iyilikler bu terazinin bir kefesine,
kötülükler de diğer kefesine konulacaktır.
Tek bir kişinin dahi
bir çok terazileri olabilir, denilmiştir. Bu terazilerin her birisiyle
amellerinin bir çeşidi tartılacaktır. Nitekim şair şöyle demiştir:
"Bir hükümdar ki
hadiseler kopar, adaleti dolayısıyla, Her bir hadisenin kendine has ayn bir
terazisi vardır."
Diğer taraftan çoğul
lafzı ile ifade edilmiş tek bir mîzân'ın varlığı da mümkündür. el-Lâlekâi Hafız
Ebul-Kasım, "Sünen'inde Enes'ten merfu olarak (Peygamber (sav)ın şöyle
buyurduğunu rivayet etmektedir: "Mizan ile görevli bir melek vardır.
Âdemoğlu getirilir ve mizanın iki kefesi arasında durdurulur. Eğer (iyilikleri)
ağır gelirse, melek bütün mahlukatın, sesini işiteceği bir sesle: Filan kişi
artık sonrasında ebedıyyen bedbaht olmayacak şekilde mutlu oldu, diye
seslenir. Eğer (iyilikleri) hafif gelirse melek şöyle seslenir: Filan kişi
artık sonrasında ebediyyen mutlu olamayacağı bir şekilde bedbaht
olmuştur." Huzeyfe (ra)dan da şöyle dediğini rivayet etmektedir; "Kıyamet
gününde mizan ile görevli metek Cibril (as)dır."
Denildiğine göre;
terazinin iki kefesi, ipleri, dili ve destek yerleri vardır. Çoğul halinde
gelmesi bundan dolayıdır.
Mücahid, Katade ve
ed-Dahhâk şöyle demişlerdir: Mizanın söz konusu edilmesi bir temsildir, yoksa
ortada mizan dîye bir şey olmayacaktır, olan şey adaletten ibarettir.
Ancak haberlerin vârid
olduğu ve ümmetin büyük çoğunluğunun kabul ettiği husus birinci görüştür. Buna
dair açıklamalar daha önceden el-A'raf Sûresi (7/8-9- âyetlerin tefsirinde)
ile el-Kehf Sûresi'nde (18/105. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Biz
bunu "et-Tezkire" adlı eserimizde de yeterince söz konusu etmiş
bulunuyoruz. Allah'a hamd olsun.
"el-Kıst"
adalet demektir. Yani orada dünya tartılarında olduğu gibi eksik vermek ve
zulüm söz konusu değildir.
Burada "el-kıst
(adalet)" terazilerin sıfatıdır, tekil gelmesi mastar olduğundan
dolayıdır. "Kist bir terazi, kist iki terazi ve kist teraziler"
denilir. Nitekim; "Âdil ve razı olunan adamlar" denilmesi de
böyledir.
Bir kesim uel-kıst"
kelimesini "sin" yerine "sad" ile okumuşlardır.
"Kıyamet gününe
has" ifadesi, kıyamet günü insanlarına has demektir. Anlamın kıyamet
gününde... olduğu da söylenmiştir.
"Kimseye en ufak
bir zulüm yapılmaz." İyilik yapanın iyiliği eksiltilmeyecek, kötülük
yapanın kötülüklerine de bir şey katmayacak.
"Bir hardal
tanesi ağırlığınca olsa bile Biz onu getiririz." Nâfî, Şeybe
ve Ebu Ca'fer "miskal; ağırlığınca"
kelimesini burada ve Lukman Sûresi'nde (31/16. âyette) ref ile okumuşlardır ki
bu, öyle bir şey olursa veya meydana gelirse... anlamını taşır. Bu durumda;
tam bir fiil olur ve ayrıca habere ihtiyacı olmaz. Diğerleri ise bu kelimeyi
nasb ile "eğer amei yahut da o şey... ağırlığınca olursa" anlamında
okumuşlardır. Bir şeyin miskali şeyin kendi mislinden ağırlığı demektir.
"Biz onu
getiririz." Cumhurun kıraatine göre "getiririz" anlamındaki fiildeki
"eliP maksuredir.[25] yani
onun mükâfatını yahut cezasını vermek üzere hazır ederiz, getiririz demektir.
O, yani tane getirilir. Şayet; yerine denilseydi, yine caiz olurdu ki; bu da
onun ağırlığım getiririz, demektir.
Tanenin ağırlığının,
tanenin dışında bir şey olmadığı da söylenmiştir, Bundan dolayı burada zamir
müennes olarak getirilmiştir, diye de açıklanmıştır.
Mücahid ve İkrime ise
"getiririz" anlamındaki fiildeki "elif'i med ile: "Onun
karşılığını veririz" anlamında okumuşlardır.
Bu fiil; verdi, verir, şeklinde kullanılır.
Onların önden
göndermiş oldukları hayır ve şerri "hesaba çekenler olarak Biz
yeteriz." Burada; "Hesaba çekenler" denilmesinin, Biz'den daha
süratli hesaba çeken yoktur, anlamında olduğu söylenmiştir.
Hesab; saymak
demektir.
Tirmizî, Âİşe (ra)dan
şunu rivayet etmektedir: Bir adam Peygamber (sav)ın önünde oturdu ve şöyle
dedi: Ey Allah'ın Rasûlü, benim iki tane kölem var. Bana yalan söylüyorlar,
bana hainlik ediyorlar, bana isyan ediyorlar. Ben de onlara sövüp sayıyorum,
onları dövüyorum. Benim onlara karşı halim nedir?
Peygamber şöyle
buyurdu: "Sana yaptıkları hainlik, sana isyan etmeleri ve sana yalan
söylemeleri ile senin onları cezalandırman hesap edilir. Eğer senin onları
cezalandırman onların günahları kadar ise o zaman hesabınız başa baş çıkar. Ne
senin lehine, ne de aleyhine olur. Şayet senin onları cezalandırman, onların
suçlarından daha aşağıda olursa bu senin için bir fazilet olur, eğer senin
onlara verdiğin ceza suçlarından daha yukarıda ise fazlalık kadarıyla onlar
lehine sana kısas uygulanır."
Bu sefer adam bir
kenara çekilip ağlamaya ve kendi kendisine konuşmaya başladı. Bunun üzerine
Rasûluüah (sav) şöyle buyurdu: "Sen yüce Allah'ın Kitabını (ve şu
buyruğunu): "Kıyamet gününe has adalet terazilerini koyarız. Kimseye en
ufak bir zulüm yapılmaz" buyruğunu okumuyor musun?" Adara şöyle dedi:
Allah'a yemin ederim, ey Allah'ın Rasûlü ben kendim ve bunlar için onlardan
ayrılmaktan daha hayırlı bir şey bulamıyorum. Seni hepsinin hür olduğuna
(onları azad ettiğime) şahiı tutuyorum. (Tirmizî) dedi ki: Bu garib bir hadisti
r.[26]
48. Andolsun
ki Biz, Musa İle Harun'a Furkan'ı takva sahiplerine bir ışık ve bir zikir olmak
üzere verdik.
49. Onlar ki
Rabblerinden gıyaben korkarlar, hem onlar kıyametten de oldukça çekinirler.
50. İşte bu,
indirdiğimiz mübarek bir zikirdir. Siz onu inkâr edenler misiniz?
"Andolsun ki Biz,
Musa ile Harun'a Furkan'ı takva sahiplerine bir ışık ve bir zikir olmak üzere
verdik." İbn Abbas ve İkrime'den: 'Türkan'ı... bir ışık..."
buyruğunu "vav"sız olarak hâl olmak üzere okudukları nakledilmiştir.
el-Ferrâ'mn İddia ediğine göre burada "vav"ın hazfedil mesi ile zikredilmesi
arasında fark yoktur,
Yüce Allah'ın:
"Muhakkak Biz dünyaya en yakın gökyüzünü bir süsle, yıldızlarla süsledik
ve koruduk" (es-Sâf-fât, 37/6-7) buyruğunda olduğu gibi: Burada da
"vâv"ın olması iie olmaması arasında fark yoktur. Ancak ez-Zeccac
onun bu görüşünü reddedip şöyle demektedir: Çünkü "vav" belli bir
anlam için getirilir, zâid olarak gelmez (ki zikredilmesiyle hazfedilmesi bir
olsun.) (ez-Zeccac) dedi ki: Burada "el-Furkan'dan kasjt Tevrat'tır. Çünkü
Tevrat'ta helal ile haram birbirinden ayırt edilmektedir. "Bir ışık"
ifadesi de: "Onda bir hidayet ve bir nur vardır." (el-Maide, 5/44)
buyruğuna benzemektedir.
İbn Zeyd dedi ki:
Burada "hırkan" düşmanlara karşı zaferdir. Buna delil de yüce
Allah'ın: "Furkangünü olan iki ordunun birbirleriyle karşılaştıkları
günde" (el-Enfal, 8/41) buyruğunda Bedir gününün kastedilmiş olmasıdır.
es-Sa'lebî dedi ki: Bu
görüş "ziya (bir ışık)" kelimesinin başına "vav" gelmiş
olması dolayısıyla, âyetin zahirine daha uygun gibi görünmektedir. Buna göre
âyetin manası şöyle olur: Andolsun Biz Musa ve Harun'a zaferi, ışık ve zikrin
kendisi olan Tevrat'ı verdik.
"Takva
sahiplerine bir ışık ve zikir olmak üzere verdik. Onlar kî Rable-rinden gıyaben
korkarlar." Yani onlar yüce Allah'ı görmemektedirler. Onlar düşünmekle,
delilleri görmekle, herşeye gücü yeten, amellerin karşılığını veren bîr
Rabblerinin olduğunu bilmişlerdir. O bakımdan onlar gizli hallerde de insanlar
tarafından görülmedikleri, yalnızlık hallerinde de yalnız O'ndan korkarlar.
"Hem onlar
kıyametten" tevbe edemeden önce kıyametin kopmasından "de oldukça
çekinirler" korkarlar ve irkilirler.
"İşte bu"
yani Kur'ân-ı Kerîm "indirdiğimiz mübarek bir zikirdir. Siz" ey
Araplar "onu takar edenler misiniz?" Halbuki o, benzerini getirme gücünü
bulamadığınız bir mucizedir.
el-Ferrâ "Biz onu
mübarek olarak İndirdik" anlamında olmak üzere; "Bizim kendisini
mübarek olarak indirdiğimiz bir zikirdir bu" diye okumanın (nahiv
bakımından) caiz olduğunu söylemiştir.
[27]
51. Andolsun
ki Biz İbrahim'e daha önceden doğru yolu bulma imkânını verdik. Biz onu
biliyorduk.
52. O zaman
babasına ve kavmine demişti ki: "İbadet edip durduğunuz bu heykeller de
ne oluyor?"
53.
"Atalarımızı bunlara ibadet ederken bulduk" dediler.
54.
"Andolsun ki siz de, atalarınız da apaçık bir sapıklık içerisindesiniz"
dedi.
55.
"Sen bize hakkı mı getirdin, yoksa şaka mı yapıyorsun" dediler.
56. Dedi ki:
"Hayır. Sizin Rabbiniz göklerle yerin Rabbl ve onları yoktan var edendir
ve ben buna tanıklık edenlerdenim."
"Andolsun ki Biz
İbrahim'e daha önceden" peygamberlikten önce "doğru yolu bulma"
hidayete ulaşma "imkânı verdik." Yani gece kararınca yıldızları, ayı
ve (gündüzün) güneşi görünce aklını kullanma ve delil getirme başarısını ihsan
ettik. "Daha önceden" Musa ve İbrahim'den önce anlamında olduğu da
söylenmiştir. "Doğru yolu bulma imkânı" (rüşd) de buna göre
peygamberlik demek olur. Ancak tefsir bilginlerinin çoğunluğu birinci kanaattedir.
Nitekim Yahya (as) hakkında şöyle buyurulmuştur: "Ve Biz ona hikmeti daha
çocuk iken verdik." (Meryem, 19/12) el-Kurazî de der ki: "Doğru yolu
bulma imkânı (rüşdünü)" salâh'ını verdik demektir, demiştir.
"Biz onu"
ona bu şekilde rüşdünü vermeye ve nübüvvete uygun olduğunu zaten
"biliyorduk."
"O zaman babasına
ve kavmine demişti ki..." Anlamın şöyle olduğu söylenmiştir: Babasına
şöyle dediği zamanı hatırla! Bu durumda ifade "Biz onu biliyorduk"
buyruğu ile birlikte tamamlanmış olur.
Anlamın şöyle olduğu
da söylenmiştir: "Biz onun babasına ve kavmine şöyle dediğinde onu
biliyorduk." Bu durumda ifadeler muttasıldır ve yüce Allah'ın
"biliyorduk" anlamındaki buyruğu üzerinde vakıf yapılmaz.
"Babası" İse
Âzer'dir, "Kavmine" gelince onlar da Nemrut ve ona uyan kimselerdir.
"İbadet edip
durduğunuz" kendilerine ibadeti sürdürdüğünüz "bu heykeller" bu
putlar "de ne oluyor?"
Timsâl (heykel); yüce
Allah'ın yarattıklarından birisine benzer şekilde yapılmış şeyler hakkında
kullanılan bir İsimdir. Meselâ, bir şeyi bir şeye temsil ettim, onu ona
benzettim, demektir. İşte bu benzetilen ve benzer yapılan şeye
"timsâl" denilir.
"Atalarımızı
bunlara ibadet ederken bulduk, dediler." Yani biz de geçmişlerimizi
taklid ederek bu heykellere ibadet ediyoruz.
"Andolsun kî siz
de, atalarınız da apaçık bir sapıklık İçerisindesiniz, dedi." Bu
heykellere ibadet ettiğinizden ötürü hüsrandasınız. Çünkü bunlar cansız
varlıklardır, ne fayda sağlayabilir, ne zarar verebilir, ne de birşey bilebilirler.
"Sen Bize hakkı
mı getirdin?" Yani sen bu söylediklerini hak olarak mı getirdin?
"Yoksa şaka mı yapıyorsun?" Bizimle eğleniyor musun?
"dediler."
"Dedi ki:
Hayır." Ben sizinle eğlenmiyorum, şaka da yapmıyorum. "Sizin Rabbiniz
göklerle yerin Rabbi ve onları yoktan var edendir." Rabbiniz ve işlerinizi
çekip çeviren, ihtiyaçlarınızı gören bu putlar değil, gökleri ve yeri
"yoktan var edendir" ve onları oldukça mükemmel bir şekilde yaratandır.
"Ve ben
buna" O'nun göklerin ve yerin Rabbi olduğuna "tanıklık edenlerdenim."
Tanıklık eden (şahid):
Hükmü açığa çıkartır. Yüce Allah'ın: "Allah... şa-hidlik etti." (Âl-i
İmraıı, 3/18) buyruğunda da; Allah açıkladı ki... demektir. Burada buyruk: Ve ben
işte söylediklerimi delil ile açıklıyorum, demek olur.
[28]
57.
"Vallahi siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben bu putlarınıza mutlaka bir
tuzak kuracağım."
58. Derken
ona başvururlar diye, büyükleri dışında onların hepsini paramparça etti.
"Vallahi siz
arkanızı dönüp gittikten" buradan uzaklaşıp ayrıldıktan sonra "ben bu
putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım."
Kendisinin yalnız dil
ile onlara karşı delil getirmekle yetinmeyeceğini, aksine yüce Allah'a güvenen
ve kendisini dini korumak uğrunda hoşa gitmeyecek şeylere karşı katlanmaya
hazırlayan bir kimsenin tutumunu ortaya koyarak, putlarını dahi kıracağını
haber verdi.
"Vallahi"
deki "te" harfi yalnızca yüce Allah'ın adına yemin etmek için
kullanılır. "Vav" harfi ise açıkça zikredilen her bir isme yemin
etmekte
kullanılmak özelliğini taşır,
"Be" harfi ise hem zikredilmeyen (zamir olarak kullanılan) ile hem de
açıktan zikredilen ile yeminde kullanılır. Şair de şöyle demektedir:
"Tallahi
(vallahi) yasemin ile mersin ağacının bulunduğu
Yüksek bir dağın
tepesindeki çıkıntıda, günler boyunca (başkası) kalmaz."
İbn Abbas dedi ki:
Allah'a karşı duyulan saygı hakkı için ben sizin putlarınıza mutlaka bir tuzak
kuracağım, demektir.
Tuzak; (el-keyd): Hile
ve tuzak demektir. "Ona tuzak hazırladı, hazırlar" anlamındadır.
"el-Mukâyede" de aynı anlamdadır. "Savaş"a da
"keyd" denildiği olabilir. Mesela filan kişi gazaya çıktı, ama
herhangi bir keyd ile karşılaşmadı (çarpışmadı) denilebilir. Kendisine karşı ve
kendisine bir şeyler yaptığın her bir şey hakkında da; "Sen ona keydde
bulunuyorsun" denilir.
İbrahim (as)ın
kavminin her sene toplandıkları bir tören günleri vardı. İbrahim (as)a: Sen de
bizimle birlikte törenimize gelecek olursan bizim dinimizi beğeneceksin,
dediler. -Bu açıklama ileride es-Sâffât Sûresi'nde (37/91-93. âyetlerin
tefsirinde) geleceği üzere İbn Mes'ud'dan rivayet edilmiştir,- İbrahim de
kendi içinden; "Vallahi... ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım"
dedi.
Mücahid ve Katade de
şöyle demişlerdir; İbrahim (as) bu sözieri kavminden gizlice söylemişti. Onun
bu sözünü yalnız bir kişi duymuştu, işte onun bu gizli sözünü onun aleyhine
olmak üzere açıklayan o kişi olmuştu. Bazen bir kişi hakkında eğer onun
söyledikleri başkalarım da hoşnut edecek türden ise, çoğul kipi kullanılarak
haber verilebilir. Yüce Allah'ın şu buyruğu da bunun gibidir; "Derler ki:
Eğer Medine'ye dönersek elbetteki en şerefli ve kuvvetli olan, en hakir olanı
oradan mutlaka çıkartacaktır." (el-Munâfikûn, 63/8) .
Şöyle de denilmiştir:
O bu sözlerini kavmi çıkıp gittikten ve geriye güçsüz (çıkamayacak durumda)
olanlar kaldıktan sonra söylemişti. İşte onun bu sözlerini işitenler de onlar
olmuştu. İbrahim (as) da: "Gerçekten ben hastayım." (es-Sâffât,
37/89) yani hareket edecek gücüm yok sözleri ile onlarla birlikte çıkmama
yoluna baş vurmuştu.
"Derken ona baş
vururlar diye büyükleri dışında onların hepsini paramparça etti"
buyruğundaki "Derken... onların hepsini paramparça etti"
buyruğundaki; lafzı "cim" harfi esreli olmak üzere; kesmek demektir,
"O şeyi kırdım ve parçaladım" demektir. ile ise; o şeyden kırılanlar
anlamındadır. Bununla birlikte "cim" harfinin Ötreli okunması, esreli
okunuşundan daha fasihtir. Bu açıklamayı el-Cevhe-rî yapmıştır.
el-Kisaî dedi ki:
Altın (karışımı) bulunan taşa da "cüzâ2" denilir, çünkü kırılıp
parçalanır.
el-Kisaî, el-A'meş ve
İbn Muhaysın bu kelimeyi "cim" harfini esreli olarak diye
okumuşlardır ki bu, kırılıp dökülmüş anlamındaki; in çoğulu olmak üzere, kırık
dökük parçalar demektir. Kelime (vezin itibariyle);ile andırmaktadır. Şair de
şöyle demektedir:
"(O) putları
mabedlerinde paramparça etti,
Bunu da h erseye gücü
yeten pek yüce Allah içi a yaptı."
Diğerleri ise
"cim" harfini ötreli olarak okumuşlardır. Ebu Ubeyd ve Ebu Hatim de
bunu tercih etmişlerdir. ile kelimeleri gibi. Bunun tekili de; şeklinde gelir.
İşte İbrahim (as)ın, kuracağına dair yemin ettiği tuzağı da bu idi.
Yüce Allah burada
"Onları... etti" diye buyurması kavminin putlarının ilâhi iğına
inanmaları dolayısı iledir. İbn Abbas, Ebu Nehîk ve Ebu's-Simal "paramparça"
anlamındaki kelimeyi ( îyip şeklinde "cim" harfini üstün olarak
okumuşlardır. Üstün ve esreli okunması da; kelimelerinde olduğu gibi; iki ayrı
söyleyiştir. Ebu Hatim der ki: "CinTin üstün, esre ve ötreli okunması aynı
manaya gelir. Bunu da Kutrub nakletmiştir.
"Büyükleri
dışında" yani cüsse itibariyle putların büyüğünü kirmayıp sağlam bıraktı.
es-Süddî ve Mücahid dedi ki: O en büyük putu sağlam bırakıp kendisiyle putları
kırdığı baltayı -bu yolla onlara karşı delil getirmek üzere-boynuna astı.
"Ona" yani
İbrahim'e ve onun dinine, onlara karşı böylelikle delili ortaya koyması
halinde "başvururlar diye" böyle yaptı. Bir diğer açıklama;
"ona" en büyük puta bu putların kırılması hususunda "başvururlar
diye" böyle yaptı, şeklindedir.
[29]
59. Dediler
ki: "Bunu putlarımıza kim yaptıysa şüphesiz kî o zalimlerdendir."
60. Dediler
ki: "İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını
işitmiştik."
61. Dediler
ki: "Onu herkesin gözü önüne getirin, belki sahidlik ederler."
"Dediler ki: Bunu
putlarımıza kim yaptıysa şüphesiz ki o zalimlerdendir." Yani onlar
törenlerinden geri dönüp de putlarına yapılanları gördüklerinde hem
araştırmak, hem de böyle bir şeye tepki göstermek maksadıyla: "Bunu
putlarımıza kim yaptıysa şüphesiz ki o zalimlerdendir" dediler.
Buradaki; "Kini'in
soru anlamında kullanılmayıp mübtedâ olduğu, haberinin de: "O
zalimlerdendir" buyruğu olduğu da söylenmiştir. Yani bu işi yapan zalim
bir kimsedir. Ancak; "İbrahim adındaki bir gencin onları diline doladığını
işitmiştik" buyruğu dolayısıyla birinci görüş daha sahihtir[30] Bu
ifade ise "bunu kim yaptı?" sorusunun cevabını teşkil etmektedir.
"Dediler ki:
İbrahim adındaki..." buyruğunda diyenler İbrahim (as)ın sözlerini işiten
(ve törene gidemeyen) zayıf kimselerdir yahut -az Önce geçtiği gibi- onun bu
sözünü işiten tek kişidir.
"Bunları diline
doladığını" buyruğu, onları ayıpladığını, onlara dil uzattığını bundan
dolayı bu işi yapan belki de odur... demektir.
Nahjvciler
"İbrahim" lafzının niçin merfu geldiği hususunda farklı görüşlere
sahiptirler. ez-Zeccac dedi ki: Bu; "Kendisine o İbrahim'dir,
denilen..." anlamında olmak üzere merfu'dur. Buna göre hazfedilmiş bir
mübtedânın haberi olup cümle de başkası tarafından hikâye edilmiş olur. Yine
şöyle demiştir: Bunun nida olup (özel isim olması dolayısıyla) münâdânm (ref
üzere mebni olması dolayısıyla) dammesinin de bu mebnilik dolayısıyla gelmiş
olması da mümkündür. Bu durumda "kendisine İbrahim denilen" deki;
"Kendisine" lafzı da meçhul fiilin naib-i faili olur.
Şöyle de
açıklanmıştır: Bunun ref ile gelmesi nâib-i fail olduğundan ötürüdür. Bu
durumda "İbrahim" lafzı belii bîr şahsa delalet etmeyen, bunun yerine
onun telaffuz edilmesi, bu lafzın bu şekilde mebni oluşuna delil teşkil ettiği
kabul edilir. Yani bu sözle ve bu lafızla anılan kişinin (onları diline
doladığını işitmiştik), demek olur. Mesela Zeyd, fa'l veznindedir, yahut Zeyd
üç harfli bir kelimedir, anlamındaki ifadeler de böyie olup, bunlar herhangi
bir şekilde şahsa delalet etmeyip bunları telaffuz etmekle bizzat lafzın
kendisine işaret edilmiş olur. İşte buna binaen bir kimse; "Ben İbrahim
dedim" denildiğinde "İbrahim" lafzı sahih bir mef ul olur ve bu,
söylenen söz ve telaffuz edilen lafız konumunda olur. Bu durumda artık fiilîn
meçhul gelmesinde de herhangi bir imkânsızlık düşünülemez. Burada "İbrahim"
lafzının merfu geliş sebebi hususunda İbn Atiyye'nin tercih ettiği açıklama
şekli de budur,
Üstaz Ebu'i-Haccac
el-İşbilî "el-A'lemde" şöyle demiştir: Bu lafız mühmel olduğu için
(yani kendisinde amel eden bir başka lafız olmadığından) merfu gelmiştir. İbn
Atiyye dedi ki: O merfu geliş şekli ile ilgili açıklamaların bu sözü
söyleyenlerin maksadını açıklamaya yeterli olmadığını görmüş gibi olduğundan
olmalıdır ki; herhangi bir sebeb olmaksızın merfu olduğu kanaatine varmıştır.
Nitekim her türlü amilden uzak, lafızların da mübtedâ olarak merfu gelmesi
böyledir.
"el-Fetâ"
genç demektir. "el-Fetât" de genç kız demektir. İbn Ab bas dedi ki:
Allah'ın gönderdiği bütün peygamberler genç yaşta peygamber olmuşlardır. Sonra
da: "İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığımı işitmiştik"
buyruğunu okudu.
"Dediler ki: Onu
herkesin gözü önüne getirin" buyruğu ile ilgili açıklanacak tek bir husus
vardır. O da şudur: Buna dair haber Nemrud'a ve kavminin ileri gelenlerine
ulaşınca, onu herhangi bir delil olmaksızın yakalayıp sorgulamak istemediler.
Bundan ötürü insanların gözü önünde açıkça görülebileceği bir şekilde onu
getirin dediler, tâ ki onu görsünler ve "belki" söyledikleri
hususunda aleyhine "şahidlik ederler." Böylelikle bu ona karşı bir
delil teşkil etsin.
Bir açıklama şekli de
şöyledir: "Belki şahidlik ederler" şu demektir: Böylelikle onun
çarptırılacağı cezayı görsünler ve kimse onun yaptığı işi yapmaya kalkışmasın.
Ya da belki bir topluluk, onu putları kırarken gördüklerine dair
"şahidlik ederler" ya da "belki" onun ilâhlarına dil
uzattığına dair "şahidlik ederler" ve böylelikle cezayı hak ettiğini
bilmiş olurlar.
Derim ki: Bu buyrukta,
bundan önceki dönemlerde de herhangi bir kimsenin mücerred bir iddia ile
sorumlu tutulmadığına dair delil vardır. Çünkü yüce Allah: "Onu herkesin
gözü önüne getirin. Belki şahidlik ederler" buyruğu bunu
gerektirmektedir. Bizim şeriaıimizde de durum böyledir ve bunda hiçbir görüş
ayrılığı yoktur.
[31]
62. Dediler
ki: "Tanrılarımıza bunu sen mi yaptın; ey İbrahim?"
63.
"Hayır" dedi. "Onların bu büyükleri bunu yapmıştır, onlara sorun;
eğer konuşabİlirlerse."
"Dediler ki:
Tanrılarımıza bunu sen mi yaptın, ey İbrahim?..." buyruğuna dair
açıklamalarımızı dört başlsk halinde sunacağız:
[32]
Onun bu sözlerini
herkes işitmediğinden ve şahitlik de sabit olmadığından dolayı böyle bir işi
yapıp yapmadığını sordular. Burada hazfedilmiş sözler de vardır: Yani İbrahim
getirildi ve ona: Bu putlara bu işi sen mi yaptın? diye soruldu. İbrahim de
karşı delil getirme üslûbu ile: "Hayır, dedi. Onların bu büyükleri bunu
yapmıştır" dîye cevap verdi. Yani o, kendisi ile birlikte küçük küçük
putlara da tapılmasını kıskandı ve bu işe öfkelendi. Bundan dolayı diğer küçük
putlara bu işi yaptı. Eğer onlar konuşabiliyor iseler onlara sorun. Böylelikle
büyüğün yaptığı işin ortaya çıkmasını diğerlerinin konuşabilmesi şartına
bağladı. Bununla onların inançlarının tutarsızlığına dikkat çekmek istedi.
Sanki şöyle demiş gibiydi: Eğer bunlar konuşabilirlerse o zaman bu işi o
yapmıştır. Bu açıklamaya göre yüce Allah'ın: "Onlara sorun, eğer
konuşa-bilirlerse" buyruğunda bir takdim (ve te'hir) vardır.
Bir başka açıklamaya
göre: O, hayır bu işi -eğer öbürleri konuşabiliri erse- bu büyükleri
yapmıştır. Böylelikle o konuşamayan ve hiçbir şey bilmeyen varlıkların ibadete
layık olmadığını açıklamış oldu. Onun bu söylediği sözler de ta'riz (üstü
kapalı açıklamalar) kabilinden sayılır. Ta'rizli ifadeler ise yalan söylemekten
kurtarıcı bir yoldur. Yani siz kendilerine sorun, eğer konuşabİlirlerse onlar
doğruyu söyleyeceklerdir ve eğer konuşamazlarsa
bu işi o yapmamıştır, demektir. Böyle bir ifadenin kapsamı içerisinde
bu işi yapanın kendisi olduğunu İtiraf etmek de vardır. Sahih olan da budur,
çünkü o bu sözleri kendi aleyhine anlam çıkacak şekilde İfadelendİrmiştir. O
halde onun bu sözlerinin ta'riz türünde olduğunu da ortaya koymaktadır.
Şöyle ki; onlar
Allah'tan başka bu putlara İbadet ediyorlar ve onlan ilâh ediniyorlardı.
Nitekim İbrahim (as) babasına şöyle demişti; "Babacığım, işitmeyen,
görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeye niçin ibadet edersin?"
(Meryem, 19/42)
İbrahim: "Hayır,
dedi. Onların bu büyükleri bunu yapmıştır" sözlerini, muhatapları: Bunlar
konuşmazlar, faydalan da yoktur, zarar da vermezler desinler; o da
kendilerine: O halde onlara niye ibadet ediyorsunuz, desin diye söylemişti.
Böylelikle bizzat kendilerinin ifadesiyle onlara karşı delil ortaya koymuş
olacaktı.
Bundan dolayı ümmet
nazarında karşıt görüşü savunanın iddiasını görünüşte kabul ederek, batılın
doğruluğunu var saymak caiz görülmüştür, tâ ki karşı kanaati savunan bizzat
kendi söylediklerinden hareketle hakka dönebilsin. Çünkü böyle bir tutum delil
olma özelliği açısından daha açıktır ve şüpheyi daha bir ortadan
kaldırmaktadır. Nitekim o kavmine: "Bu, benim Rab-bimdir." (el-En'âm,
6/76) Bu benim öz kardeşimdir ve: "Muhakkak ben hastayım."
(es-Sâffât, 37/89) ile:"Hayır, onların bu büyükleri bunu yapmıştır"
demişti.
İbn es-Sümeyka Hayır
... bunu yapmıştır" buyruğunu "lâm" harfi şeddeli olarak: diye
okumuştur ki: Bunu şu büyüklerinin yapmış olması muhtemeldir, anlamındadır.
el- Kisaî dedi ki:
"Hayır... bunu yapmıştır" buyruğu üzerinde vakıf yapılır, yani bu
işi yapan yapmıştır. Sonra; "Büyükleri budur (onlara sorun eğer
konuşabilirlerse)" diye okumaya başlar.
Bir görüşe göre; onlar
bu işi şu büyüklerinin yaptığını niye kabul ediyorlar ki, demektir. Bu ise
haber lafzı ile karşı tarafı iddiayı kabul etmeye mecbur etme anlamını taşır,
yani bunların ibadet ettiklerine inanan bir kimse onların bir işi yaptıklarını
da kabul etmelidir. Bu da: Hayır -sizin de kabul etmek Zorunda olduğunuz gibi-
bu İşi onların şu büyükleri yapmıştır, demektir.
[33]
Buhârî, Müslim ve
Tirmizî'nİn rivayetlerine göre Ebu Hureyre şöyle demiştir: Rasûlullah (sav)
buyurdu ki: "Peygamber İbrahim -üç husus dışında-asla hiçbir şey hakkında
yalan söylemiş değildir. Bunların birisi onun: "Şüpheşiz ki ben hastayım"
(es-Sâffât, 37/89) sözü, diğeri Sara hakkında: O benim ktzkardeşimdir demesi,
diğeri de: "Hayır; onların bu büyükleri bunu yapmıştır"
demesidir." Lafız Tirmizrye aittir. Tirmizî dedi ki: Bu hasen, sahih bir
hadistir.[34]
İsra'yi anlatan
hadiste, Müslim'in Sahih'indeki rivayete göre Ebu Hurey-re (ra), İbrahim (as)
kıssası hakkında şöyle demiştir: Ve onun yıldız hakkındaki; "Bu benim
Rabbimdir." (el-En'âm, 6/76) sözünü de zikretmektedir.[35] Buna
göre onun söylediği yalanların sayısı dört tane olmaktadır. Ancak Ra-sûlullah
(sav): "İbrahim peygamber ancak üç defa yalan söylemiştir. Bunların ikisi
şanı yüce Allah'ın zatı hakkındadır. (Biri): "Gerçekten ben hastayım"
sözü ile: "Hayır; onların şu büyükleri bunu yapmıştır" sözleri,
birisi de Sara hakkındadır." Bu lafzıyla hadisi Müslim rivayet etmiştir.[36]
Yıldız hakkında
söylediği: "Bu benim Rabbimdir" sözünü yalan kapsamına girmekle
birlikte; söylediği yalanlar arasında saymayışıntn sebebi -doğrusunu en iyi
bilen Allah'tır ya- bu sözünü henüz çocukken ve mükellef olmadığı bir halde
söylemiş olabilir. Yahut da o kavmine bu sözleri onları azarlamak ve
yaptıklarını reddetmek anlamında, soru maksadı ile söylemiş olmalıdır ve soru
edatı hazfedilmiştir. Ya da kavmine karşı değişikliğe uğramak özelliğinde
bulunan varlığın rab olmaya elverişli olmadığına dikkatlerini çekmek
maksadıyla delil getirmek üzere söylemiş olabilir. Bütün bu şekiller geniş
açıklamaları ile birlikte el-En'âm Sûresi'nde (6/76. âyetin tefsirinde) geçmiş
bulunmaktadır. Yüce Allah'a hamd olsun.
[37]
Kadı Ebu Bekr
İbnu'l-Arabî dedi ki: Bu hadiste insanın adeta belini kıran çok büyük bir ilke
vardır. O da şudur: Peygamber (sav): "İbrahim yalnız üç defa yalan
söylemiştir. Bunlann ikisinde Allah'ın dini hakkında mücadele vermiştir.
Bunlar da: "Gerçekten ben hastayım." (es-Sâffât, 37/89) sözü ile:
"Hayır, onların şu büyükleri bunu yapmıştır" sözüdür. "[38] O:
Bu benim kiz-kardeşimdir sözünü her ne kadar o sözle hoşlanılmayan bir hali
savmak istedi ise de, Allah için söylenmiş bir söz olarak saymamıştır. Çünkü
İbrahim (as)ın söylediği bu sözlerde namusunu korumak ve hanımını kollamak gibi
şahsına ait bir payı bulunduğundan, bu sözü Allah için söylenmiş bir söz olarak
değerlendirmemiştir. Buna sebeb de her türlü dünya şaibelerinden tama-miyle
arınmış amel dışında herhangi bir ameli Allah için ve Allah uğrunda yapılmış
bir amel olarak değerlendirmemiş olmasıdır. Nefse raci' olan ta'riz-li ifadeler
eğer halis bir şekilde din için yapılacak olursa, o vakit yalnız yüce Allah
için yapılmış olurlar. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur; "Şunu bilin
ki halis olan din yalnız Allah'ındır" (ez-Zümer, 39/3) Böyle bir davranışı
eğer biz yapmış olsaydık, Allah için olurdu, fakat İbrahim (as)in konumu bunun
öbür türlü olmasını gerektirmiştir, Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
[39]
İlim adamlarımız der
ki: Yalan bir şey hakkında üzerinde bulunduğu halden farklı olarak haber
vermek demektir. Kuvvetli görülen o ki, İbrahim (as)ın haber verdiği hususlar
bir takım ta'rizlerden ibarettir. Her ne kadar bunlar ta'riz, hasenat ve
mahlukat hakkında bir takım deliller ve belgeler ise de, rütbeyi olumsuz olarak
etkilemiş ve (onu) Muhammed (sav)ın mevkiinden daha aşağıya indirmiş, bu
sözleri söyleyen bunlardan doiayı -şefaat hadisinde va-rid olduğu üzere- haya
etmiştir. Çünkü peygamberler yüce Allah'ı ta'zim et-tikierinden, başkalarının
çekinmedikleri şeylerden çekinirler. Peygamberlik ve halillik mertebesinde ona
yakışan hakkı açıkça söylemek ve ne olursa olsun durumu açıktan açığa
bildirmekti. Bununla birlikte ona bu hususta ruhsat verilmiş, o da ruhsatı
kabul etmişti. Bundan dolayı da o olayda anlatılanlar olmuştu. Bu sebebten
ötürü şefaat hadisinde de şöyle diyeceği belirtilmiştir: "Ben ise ötelerden
ötelerden halil edinildim,"[40] Bu
hadiste "ötelerden ötelerden" anlamı verilen; lafzının her ikisi de
"Onbeş" lafzında olduğu gibi, fetha üzere mebnidirler, "O ev ev
dolaşıyor" ifadesinde de böyledir.
Müslim'in bazı
nüshalarında ise; denilerek tekrar edilmiştir. Bu takdirde (kelime sonlarındaki
hemzelerin) fetha üzere bina edilmesi caiz olmaz. Bunların her birisi damme
üzere mebni olur. Çünkü burada izafe kesilmiş ve muzaf da niyet edilmiştir.
"Önce ve sonra" kelimeleri gibi. Eğer muzaf niyet edilmeyecek olursa
hem i'rabı verilir, hem de tenvin alır. Ancak: "Öte" kelimesi munsanf
değildir, çünkü bunda te'nis elifi vardır. Zira Araplar bunun küçültme ismini
yaparlarken: derler. el-Cevherî der ki: Bu kelime şazdır. Buna göre; lafzının
tekrarlanması ile birlikte, fetha gelmesi sahih olur. Hadisin anlamı da şu
olun Ben, benden başkalarından sonra halil oldum.
Bundan da şu
anlaşılır: Halil oluşun, kemal derecesine ulaşmak, ancak o günde -daha önceden
de geçtiği gibi- Makam-ı Mahmud'da olması mümkün olan kimse için söz konusudur
ki; bu da bizim Peygamberimiz Muhammed (sav)dır.
[41]
64. Kendi
vicdanlarına dönerek dediler ki: "Muhakkak asıl zalim let
sizlersiniz."
65. Sonra
baş aşağı edildiler de: "Sen de çok iyi bilirsin ki, bunlar
konuşamazlar."
66. Dedi ki:
"Peki; Allah'tan başka, size fayda ve zarar veremeyen şeylere İbadet eder
misiniz?"
67.
"Yuh size ve sizin Allah'tan başka taptıklarınıza! Hâlâ aklınızı başınıza
almayacak mısınız?"
"Kendi
vicdanlarına dönerek" yani kendisi delil getirmekten acze düşmüş ve karşı
görüşü savunanın delilinin doğruluğunu fark etmiş kimse gibi birbirlerine
dönerek "dediler ki: Muhakkak" tek bir söz söyleyemeyen, bir an dahi
kendi kendisine sahip olamayan varlıklara ibadet etmek suretiyle "asd
zalimler sizlersiniz." Peki başına inen baltaya karşı kendisini
koruyamayan, onu geri çeviremeyen bir varlık, nasıl olur da kendisine ibadet
edenlere fayda sağlayabilir, onlara gelecek bir sıkıntıyı giderebilir?
"Sonra başaşağı
edildiler." Yani cahilliklerine ve putlara ibadet etmeye geri döndüler
"de" şöyle dediler: "Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşamazlar."
Bunun üzerine İbrahim
(as) onların hezeyanlarını sona erdirmek, uydurdukları yalanlara karşı onları
susturmak üzere "dedi ki: Peki, Allah'tan başka size fayda ve zarar veremeyen
şeylere İbadet eder misiniz? Yuh size" yazıklar olsun sizlere, siz
gerçekten kokuşmuşsunuz "ve sizin Allah'tan
başka taptıklarınıza! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?"
Şöyle de
açıklanmıştır: "Sonra başaşağı edildiler," Yani İbrahim'den utançlarından
dolayı başlarını önlerine eğdiler. Ancak bu açıklama su götürür bir açıklamadır.
Çünkü bu takdirde "kef" harfi üstün olarak; Başlarını eğdiler"
diye buyurulmamış; bunun yerine "Başaşağı edildiler" diye
buyurulmuştur. Yani, ilkin bulundukları hale geri döndürüldüler. İbn Abbas da
böyle demiştir: Bedbahtlık onlara yetişiverdi ve küfürlerine geri
dönüverdiler.
[42]
68. Dediler
ki: "Onu ateşle yakın ve ilâhlarınıza yardım edin. Eğer yapacaksanız (bunu
yapın)."
69. "Ey
ateş, İbrahim'e karşı serin ve selâmet ol" dedik.
"Dediler ki; Onu
ateşle yakın!" Onlar delil ileri süremeyecek hale geldiklerinde
günahkârlık ile üstünlük duygusu onları yakaladı ve zorbalık, galip gelmek
yoluna koyularak: "Onu ateşle yakın" dediler.
Rivayet edildiğine
göre bu sözleri söyleyen kişi Pers Bedevilerinden yani çölde yaşayan
göçebelerden Kürtlerden bir adammış. Bunu İbn Ömer, Mü-cahid ve İbn Cüreyc
demiştir. Denildiğine göre adı; Heyzer imiş. Allah onu yerin dibine geçirmiş ve
kıyamet gününe kadar yerin içinde batmaya devam edip durmaktadır. Bir diğer
görüşe göre bu sözü söyleyen, onların hükümdarları Nemrut imiş.
İbrahim'i ateşte
yakmak suretiyle de "İlâhlarınıza yardım edin." Çünkü
o, onlara dil uzatmakta ve onları ayıplamaktadır.
Haberde nakledildiğine
göre; Nemrut seksen arşın yüksekliğinde ve kırk arşın eninde büyükçe bir köşk
inşa etmişti. İbn İshak dedi ki: Bir ay boyunca odun topladılar, sonra ateş
yaktılar. Ateş alev aldı ve gittikçe alevi arttı. Öyle ki etrafından uçan bir
kuş geçecek olursa, saçtığı ısının etkisiyle yanıyordu. Sonra İbrahim (as)ın
ayaklarını bağladılar; elleri de boynuna doğru bağlanmış olduğu halde mancınıka
yerleştirdiler. Denildiğine göre o gün man-cınıkı onlara yapan İblis olmuş.
Semavat, arz ve onlarda bulunan bütün melekler ve bütün yaratıklar -insanlar
ve cinler müstesna- tek bir ses halinde:
Rabbimiz diye feryat
ettiler. Bu yeryüzünde İbrahim'den başka sana ibadet eden kimse yük, senin
uğrunda ateşe atılıp yakılacak. Ona yardımcı olmak üzere bize izin ver. Yüce
Allah şöyle buyurdu: "Eğer sizden herhangi bir şeyin yardımını ister
yahut yardıma davet edecek olursa, ona yardım edin. Bu hususta Ben ona izin
verdim. Eğer benden başkasına dua etmeyecek ve çağırmayacak olursa onun halini
en iyi bilen Benim, onun dostu ve yardımcısı da Ben olacağım."
İbrahim'i ateşe atmak
istediklerinde -henüz o daha havada iken- su hazinedarı olan melekler ona
gelip; Ey İbrahim, dediler. Dilersen ateşi su ile söndürebiliriz. O: Benim size
bir ihtiyacım yok, dedi. Rüzgarla görevli olan melek ona gelip; Dilersen ateşi
uçururum, dedi. Yine: Hayır dedi. Sonra başını semaya kaldırıp: "Allah'ım
semada olan biricik (ilâh) sensin. Yeryüzünde de yapayalnız olan benim. Benden
başka Sana ibadet eden kimse yok. Ai-lah bana yeter, O ne güzel
vekil'dir."
Ubeyy b. Ka'b (ra)ın
rivayetine göre; Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "İbrahim'i ateşe
atmak üzere el ve ayaklarını bağladıklarında; "Senden başka hiçbir ilâh
yoktur. Seni tenzih ederim, ey âlemlerin Rabbİ, Hamd yalnız Senindir, mülk
yalnız Senindir. Senin hiçbir ortağın yoktur" dedi. Sonra onu mancınık ile
oldukça uzak bir mesafeden attılar. Cebrail onu karşıladı ve: Ey İbrahim dedi;
Bir ihtiyacın var mı? O, sana bir ihtiyacım yok dedi. Cebrail, o halde
Rabbİnden iste, deyince şöyie dedi; "O'nun halimi bilmesi O'ndan dilekte
bulunmama gerek bırakmıyor." Bunun üzerine söz söyleyenlerin en doğru
sözlüsü olan yüce Allah şöyle buyurdu: "Ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve
selâmet ol!"
Kimi ilim adamı şöyie
demiştir: Allah o ateşte hararetini kaldıracak bir soğukluk, soğukluğunu da
kaldıracak bir hararet yarattı. Böylelikle ateş onun için esenlik oldu.
Ebu'l- Âliye dedi ki:
Eğer "serin ve selâmet ol" dememiş olsaydı, ateşin soğuğu
hararetinden daha fazla olurdu. Eğer "İbrahim'e" dememiş olsaydı,
soğukluğu da ebediyete kadar devam edecekti.
Kimi ilim adamının da
naklettiğine göre yüce Allah cennetten bir yaygı indirdi ve onu canimde yaydı.
Allah Cebrail, Mikail, soğuk meleği ve selâmet meleği gibi melekleri indirdi.
Ati ve İbn Abbas
dediler ki: Eğer soğukluğunun akabinde "selâmet oîma-sı"nı dilememiş
olsaydı, İbrahim o ateşin soğuğundan ölürdü ve o gün kendisi kastediliyor
kanaatiyle sönmedik hiçbir ateş kalmayacaktı.
es-Süddî dedi ki: Yüce
Allah ağaçtan alınmış her bir odun parçasına ağacına geri dönüp, meyvesini
bırakmasını emretti. Ka'b ve Katade dediler
ki: Ateş İbrahim'in kendisiyle vurulup bağlandığı bağlardan başka
şeyleri yakmadı. O ateşin içerisinde yedi gün kaldı, kimse ateşe yaklaşamadı.
Sonra oraya vardıklarında onun ayakta namaz kılmakta olduğunu gördüler.
el-Minhâl b. Amr dedi
ki: İbrahim dedi ki: Ben ateşte bulunduğum günlerde, karşı karşıya kaldığım
nimetlerin benzerini hiçbir zaman görmedim.
Ka'b, Katade ve
ez-Zührî de dediler ki: O gün zehirli keler dışında, İbrahim'in ateşini
söndürmeye çalışmamış hiçbir hayvan kalmadı, Bu zehirli keler ona karşı ateşi
üflüyordu. İşte bundan dolayı Rasûlullah (sav) öldürülmesini emretmiş ve ona
Fuveysika (fasıkçık, küçük bozguncu) adını vermiştir.
Şuayb el-Himmanî dedi
ki: İbrahim onaltı yaşında iken ateşe atıldı.
İbn Cüreyc dedi ki:
İbrahim yirmialtı yaşında iken ateşe alıldı. Birincisini es-Sa'lebî,
ikincisini de el-Maverdî nakletmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
el-Kelbî dedi ki:
Bütün yeryüzü ateşleri soğudu, bir davar paçası dahi pi-şiremedi. Nemrut, yaptırdığı
köşkten, onun gölge meleği tarafından teselli edilerek bir divan üzerinde
oturmakta olduğunu görünce: Senin Rabbin ne iyi bir Rabbdir! Yemin ederim O'na
dörtbin tane ineği kurban edeceğim, dedi ve İbrahim (as)a ilişmedi.
[43]
70. Ona bir
tuzak kurmak istediler. Bizse onları en büyük zarara uğrayanlar kıldık.
71. Biz onu
ve Lût'u âlemler için bereketlendirdiğimiz arza (ulaştı np) kurtardık.
72. Ve ona
İshak'ı, istediğinden ayrı olarak da Ya'kub'u bağışladık. Onların her birini de
salih kimseler kıldık.
73. Onları
emrimizle doğru yolu gösteren önderler kıldık. Onlara hayırlar yapmayı, namazı
dosdoğru kılmayı ve zekâtı vermelerini vahyettik. Onlar yalnızca Bize ibadet
eden kimselerdi.
"Ona Nemrut ve
beraberindekiler "bîr tuzak kurmak istediler. Bizse onları"
yaptıkları işlerinde "en büyük zarara uğrayanlar kıldık." Ve onların
tuzaklarını en zayıf yaratığımızı, kendilerine musallat kılmak suretiyle başlarına
geçirdik.
İbn Abbas dedi ki:
Allah onların üzerine en zayjf mahluku olan sivrisineği musallat etti. Aradan
vakit geçmeden Nemrut arkadaşlarının ve atlarının parıldayan kemiklerini gördü.
Bu sinekler onların etlerini yemiş, kanlarını içmişti. Bir tanesi de onun
burun deliğine girmiş ve beynine ulaşıncaya kadar önüne geleni kemirip
durmuştu. İnsanlar arasında en değerli kabul ettiği kişi demir bir balyozla
kafasına vuran kişi oluyordu. O yakLaşık kırk yıl bu şekilde kaldı.
"Biz onu ve Lût'u
âlemler için bereketlendirdiğimiz arza (ulaştırıp) kurtardık." Biz
İbrahim'i ve Lût'u Şam arzına ulaştırarak kurtardık, demektir. İkisi ise daha
önce Irak topraklarında idiler. İbrahim (as) -İbn Abbas'ın dediğine göre- Lût
(as)ın amcası idi.
Oraya
"mübarek" denilmesinin sebebi ise çok verimli, mahsûllerinin ve
ırmaklarının bol olmasıdır. Ayrıca orası peygamberler yatağıdır.
Bereket hayrın bir
yerde karar kılması demektir. Eğer deve bir yere çakılıp kalır da oradan ayrılmazsa:
denilmesi de buradan gelmektedir.
İbn Abbas dedi ki:
Mübarek topraklardan kasıt Mekke'dir. Beytu'1-Mak-dis olduğu da söylenmiştir. Çünkü
peygamberlerin çoğunu yüce Allah oradan göndermiştir. Aynı şekilde orası da
çok verimli ve mahsulü bol bir yerdir, suları tatlıdır ve tatlı sular da yere
oradan dağılır. Ebu'i-Âliye dedi kî: Ne kadar tatlı bir su varsa, mutlaka
semadan Beytu'l-Makdis'teki kayaya iner, sonra oradan yere dağılır. Benzeri
bir söz Ka'b el-Ahbar'dan da nakledilmiştir.
Mübarek toprakların
Mısır olduğu da söylenmiştir,
"Ve ona İshak'ı,
istediğinden ayrı* fazla "olarak da Ya'kub'u bağışladık."
Çünkü o İshak için dua
etmiş, fakat dua etmeksizin de ona fazladan Ya'kub (as) verilmişti, O bakımdan
bu da ona istediğinden ayrı (nafile) olarak verilmiş oldu. Çünkü o
"Rabbim, bana salihlerden bağışla." (es-Sâffât, 37/100) diye dua
etmişti. Oğlun oğluna da "nafile (fazladan, ayrı olarak)" da denilir.
Çünkü torun oğlun
dışında fazladan verilmiş bir bağıştır.
"Onların her
birini de salih kimseler kıldık." Yani İbrahim de, İshak da, Ya'kub da
salih kimseler idiler ve Allah'a itaat ediyorlardı. Onların salih kimseler
kılınmalan ancak onların lehine salâh ve itaatin tahakkuku ve itaata kudret
sahibi olmalarının yaratılması, sonra da kulun bunu kazanması ile mümkün olur.
O bakımdan bu, Allah tarafından halk edilen bir şeydir.
"Onları emrimizle
doğru yolu gösteren önderler kıldık." Hayırlarda ve itaat olan İşlerde
kendilerine uyulan başkanlar idiler.
"Emrimizle"
buyruğu da: Onlara indirmiş olduğumuz vahiy, emir ve yasaklarla, demektir.
Onlar bizim kitabımızla doğru yolu gösteren önderlerdi, denilmiş gibidir.
Anlamın şu şekilde
olduğu da söylenmiştir: Onlar Bizim kendilerine: İnsanları irşad edin, ve
tevhide onları davet edin diye emir vermemiz üzerine insanları dinimize ileten
kimseler idiler.
"Onlara hayırlar
yapmayı" itaatler işlemeyi "namazı dosdoğru kılmayı ve zekâtı
vermelerini vahyettik. Onlar Bize İbadet eden" itaat eden "kimselerdi."
[44]
74. Lût'a da
hikmet ve ilim verdik. Onu kötülükleri işleyen o ülkeden kurtardık. Çünkü
onlar kötü bir kavim idiler, hem Asıktılar.
75. Ve Biz
onu rahmetimizin içine aldık. Çünkü, o salihlerdendir.
"Lût'a da hikmet
ve ilim verdik." Bu buyrukta "Lût" kelimesi ikinci fiilin delil
olduğu gizli bir fiil ile nasb edilmiştir ki; Biz Lût'a verdik, ona verdik,
takdirindedir. Bir başka açıklamaya göre; Lût'u da hatırla şeklindedir.
Hikmetten kasıt
peygamberlik, din İşlerini bilmek ve davalılar arasında kendisi ile hüküm
verilen şey demektir. "İlim" ise kavrayış diye açıklanmıştır ki,
anlam birdir.
"Onu kötülükleri
İşleyen o ülkeden kurtardık." Sedum ülkesini kastetmektedir. İbn Abbas
dedi ki: Bunlar yedi kasaba idiler. Cibril (as) bunların altısını altüst etti,
bir tanesini ise Lût ve aile halkı için bıraktı. Buranın adı ise Zeğar idi,
bunda pek çok mahsûller yetişirdi. Bu Serat sınırına kadar Filistin
kasabalarından birisidir. Hicaz denizi sınırına kadar da bunun pek çok köyleri,
kasabaları vardır.
Onların işledikleri
kötülükler hususunda iki görüş vardır. Birisi önceden geçtiği gibi Lût kavminin
işidir, diğeri ise yüksek sesle yellenmektir. Yani onlar oturup kalktıkları
yerlerde ve meclislerinde bu şekilde hareket ediyorlardı. Yüksek sesle
yellenmek ile parmak uçlanyla çakıl taşlan atmak olduğu da söylenmiştir ki,
ileride gelecektir,
"Çünkü onlar kötü
bir kavim İdiler, hem fâsdrtılar." Allah'a itaatin dışına çıkan
kimselerdi, Fâsıklık, önceden geçmiş olduğu gibi sınırın dışına çıkıştır,
"Ve Biz onu
rahmetimizin içine" peygamberliğe "aldık." İslâm'a aldık diye
de açıklanmıştır, Cennete koyduk diye açıklandığı gibi, rahmetten kasıt onun
kavminden kurtarılmasıdır, diye de açıklanmıştır.
"Çünkü o sallhlerdendir."
[45]
76. Nuh'u da
(an.) Hani o daha önce Bize dua etmişti de onun duasını kabul edip hem onu,
hem ailesini o büyük sıkıntıdan kurtarmıştık.
77. Âyetlerimizi yalanlayan kavminden onun
intikamını aldık. Çünkü onlar kötü bir kavim idiler. Bundan ötürü hepsini suda
boğduk.
"Nuh'u da"
an. "Hani o daha önce" İbrahim ve Lût'tan önce, kavmine karşı
"Bize dua etmişti."
Bundan kasıt onun:
"Ey Rabbim? Yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan
bir kimse bırakma" (Nuh, 71/26) şeklindeki
duasıdır. Kendisini yalanladıklarında da: "Ben gerçekten yenik
düşürüldüm, artık intikamımı al!" (el-Ka-mer, 54/10) diye dua etmişti.
"Onun duasını
kabul edip hem onu, hem ailesini o büyük sıkıntıdan"
suda boğulmaktan
"kurtarmıştık."
Büyük sıkıntı
(el-kerb) ileri derecedeki üzüntü ve keder demektir. "Ailesinden kasıt
ise aralarından iman edenlerdir.
"Âyetlerimizi
yalanlayan kavminden onun İntikamını aldık." Ebu
Ubeyde dedi ki:
Buradaki: "...den"...e, a anlamındadır.[46]
Anlamının (mealde olduğu gibi:) "Âyetlerimizi yalanlayan kavminden onun
intikamını aldık" şeklinde olduğu da söylenmiştir.
"Bundan ötürü
hepsini" kücükleriyle büyükleriyle "suda boğduk."
[47]
78. Dâvud ve
Süleyman'ı da (an.) Hani kavmin koyunlarının girdiği ekin hakkında hüküm
veriyorlardı. BİZ onların hükümlerine tanık idik.
79. Biz onu
hemen Süleyman'a kavrattnıştık. Bununla beraber her birine hikmet ve İlim
verdik. Davud'a da onunla birlikte teşbih etsinler diye dağları ve kuşları
müsahhar kıldık. Yapanlar Bizleriz,
Bu buyruğa dair
açıklamalarımızı yirmialtı başlık halinde sunacağız:
[48]
"DâvÛd ve
Süleyman'ı da" an. "Hani kavmin koyunlarının girdiği ekin hakkında
hüküm veriyorlardı."
Yüce Allah'ın:
"Hüküm veriyorlardı" buyruğunda her ne kadar bir arada kendilerinden
söz edilmekte ise de hüküm vermekte ikisinin bir araya gelmeleri
kastedilmemiştir. Çünkü aynı konu ile ilgili olarak İki hakimin (bir arada)
hüküm vermeleri caiz değildir. Onların her birisi tek başına hüküm vermiştir.
Bu hükmü doğru olarak kavrayan ise yüce Allah'ın ona kavratması sayesinde
Süleyman (as) olmuştu.
"Ekin
hakkında" buyruğu ile ilgili olarak iki görüş vardır. Bir görüşe göre bu
bir ekin (ziraat) idi. Bu görüş Katade'ye aittir. Bir diğer görüşe göre ise
salkımları ortaya çıkmış bir üzüm bağı idi, bu da İbn Mes'ud ve Şureyh'in görüşüdür.
"el-Harsi Ekin" her ikisi hakkında kullanılır. Ancak ziraat hakkında
kullanılması istiâreli anlatımdan daha bir uzaktır. (Yani hakikate daha yakındır).
[49]
"Hani kavmin
koyunlarının" geceleyin "girdiği" ve otladığı "ekin hakkında
hüküm veriyorlardı." Görüldüğü gibi burada "en-nefş" geceleyin
otlamak demektir. O bakımdan çobansız olarak otlamaları halinde; "Geceleyin
yayıldı" denilirken, gündüzün yayılmayı anlatmak üzere de; l denilir. Sahibi tarafından otlatıhrlarsa:
denilir. ): Alabiidiğine yayılan develer" demektir.
Abdullah b. Amr'ın
rivayet ettiği hadiste de şöyle denilmiştir: Cennetteki bir tane geceyi
yayılarak geçiren devenin İşkembesi gibidir.[50] Bunu
da el-Herevî nakletmektedir. İbn Sîde ise şöyle demektedir: Gündüzün yayılmak
anlamındaki "el-hemel" koyunlar hakkında kullanılmaz, bu sadece
develer hakkında kullanılır,
[51]
"Biz onların
hükümlerine tanık idik" buyruğu çoğulun asgari miktarının iki kişi
olduğuna delildir. Ancak bir görüşe göre maksat, hüküm veren iki şahıs ile
hakkında hüküm verilenlerdir. Bundan dolayı {üç ve yukansi çoğul için
kullanılan): "Onların hükümlerine" denilmiştir.
[52]
"Biz onu"
yani meseleyi ve onun hakkındaki hükmü "Süleyman'a kav-
ratmıştık."
Burada hakkında hüküm verilen meseleden zamir ile söz edilmesi, buna delil
teşkil edecek ifadelerin önceden geçmiş olmasındandır.
Süleyman (as)ın
hükmünün babasının hükmünden daha üstün oluşu şu bakımdandır: O, onların her
birisinin elinde bulundurduğu öz malını elinde bulundurmasına devam etmesine
hükmetmiş ve böylelikle rahat içerisinde kalmasını sağlamıştı. Dâvûd (as) ise
koyunları ekinin sahibine vermeyi uygun görmüştü.
Bir kesim şöyle
demiştir: Hayır, o koyunları ekin sahibine, ekini de koyunların sahibine
vermişti.
İbn Atiyye dedi ki:
Birinci görüşe göre o, koyunların telef ettikleri mahsule eş değerde
olduklarını görmüş olmalıdır. İkinci görüşe göre ise o, koyunların ekine ve
gelire eş değerde olduklarını görmüştür.
Süleyman (as)
hasımlann çıktıkları kapı tarafında oturdu. Dâvûd (as)ın yanına da bir başka
kapıdan giriyorlardı. Hasımlar, Süleyman (as)ın bulunduğu taraftan
çıktıklarında onlara: Aranızda Allah'ın peygamberi Dâvûd ne şekilde hüküm
verdi? diye sordu. Hasımlar: Koyunların ekin sahibine verilmesine hükmetti,
dediler. O: Hüküm belki başka türlü alabilir, benimle beraber geliniz, dedi.
Babasının yanına varıp: Ey Allah'ın Peygamberi, dedi. Sen şunu şunu hükme
bağladın, ben ise her iki kişiye de daha uygun gelen bir görüşe vardım. Dâvûd
(as) O nedir? deyince şöyle dedi: Koyunları ekin sahibine ver, o koyunların
sütlerinden, yağlarından, yünlerinden faydalansın. Ekini de ona bakmak Ü2ere
koyunların sahibine ver. Koyunların zarar verdiği o ekin ercesi sene telef
olmadan önceki haline gelince herkes elindeki malı öbürüne teslim etsin.
Bunun üzerine Dâvûd
(as): Oğulcağızım, gerçekten başarılı bir hüküm verdin. Allah senin bu
kavrayışını sürekli kılsın, deyip oğlu Süleyman'ın verdiği şekilde o da hüküm
verdi. Bu manadaki açıklamaları İbn Mes'ud, Müca-hid ve başkaları yapmıştır.
el-Kelbî dedi ki:
Dâvûd (as) koyunları ve koyunların telef ettikleri bağın kıymetini göz önünde
bulundurdu. Her ikisinin eşit değerde olduklarını görünce koyunları bağın
sahibine verdi. en-Nehhâs da böyle demiştir: Onun koyunların ekin sahibine
verilmesini hükme bağlaması, koyunların değerinin ona yakın olmasından
ötürüdür.
Süleyman'ın hükmü
hakkında da şöyle denilmiştir; Ekin sahibinin koyunlardan elde ettiklerinin
değeri İle koyunların telef ettikleri ekinlerin değeri aynı şekilde eşit idi.
[53]
"Bununla beraber
her birine hikmet ve ilim verdik" buyruğundan bazı kimseler Dâvûd (as)ın
bu olayda hata etmediğini, aksine bu hususta kendisine ilim ve hikmetin
verilmiş olduğu sonucunu çıkarmışlar. Yüce Allah'ın: "Biz onu hemen
Süleyman'a kavratmıştık" buyruğunun da Süleyman (as)ın Dâvûd (as)a karşı
bir üstünlüğünü İfade ettiğini ve üstünlüğünün de nihayette Dâvûd (as)a
döndüğünü söylemişlerdir. Baba da zaten oğlunun kendisinden üstün olmasına
sevinir.
Bir diğer kesim şöyle
demiştir: Hayır, o bu olayda istenen muayyen sonucu isabet ettirememiştir.
Allah onu, başka bir olay İle ilgili olarak kendisine hikmet ve ilim vermiş
olduğunu belirterek öğmektedir. Bu olayda isabet eden Süleyman (as)dır, hata
eden de Dâvûd (as)dır. Başkalarında görüldüğü gibi peygamberlerde de yanlış ve
hata yapmak imkânsız bir şey değildir. Aksine onlar hataları üzerinde
bırakılmazlar. Başkaları hataları konusunda (uyarılmayıp) bırakılsalar dahi.
Velid, Dimaşk
(Şam)daki kiliseyi yıkınca, Bizans Hükümdarı ona şu mektubu yazdı: "Sen
babanın ilişmediği kiliseyi yıkmış bulunuyorsun."
Eğer sen isabet
ettiysen baban hata etmiştir, eğer baban isabet ettiyse sen hata etmiş
bulunuyorsun. Bunun üzerine Velid: "Dâvûd ve Süleyman'ı da (an.) Hani
kavmin koyunlarının girdiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Biz onların
hükümlerine tanık idik. Biz onu hemen Süleyman'a kav-ratmıştık. Bununla beraber
her birine hikmet ve İlim verdik" buyruğunu yazarak cevap verdi.
Bir kesim de şöyle
demiştir: Dâvûd ve Süleyman -İkisine de selâm olsun-peygamberdi. Bunlar
kendilerine gelen vahye göre hüküm verirlerdi, Dâvûd bir vahye göre hüküm
verdi, Süleyman da yüce Allah'ın kendisi ile Davud'un hükmünü neshetmiş olduğu
başka bir vahye göre hüküm verdi. İşte buna göre "Biz onu hemen
Süleyman'a kavratmıştık" buyruğu Davud'a verilen vahyi neshedici vahiy
yoluyla kavratmıştık ve Süleyman'a da bunu Davud'a tebliğ etmesini emretmiştik
demek olur. "Bununla beraber her birine hikmet ve ilim verdik."
Bu da İbn Fûrek'in de
aralarında bulunduğu bir grup ilim adamının görüşüdür. Cumhurun kanaatine göre
ise; her ikisi ictihadlarına dayanarak hüküm vermişlerdi ki, bu da bir sonraki
başlığın konusudur;
[54]
İlim adamları
peygamberlerin içtihad etmelerinin caiz olup olmadığı hususunda farklı
görüşlere sahiptirler. Caiz olmadığını söyleyenler olmuş ise de; muhakkikler
caiz olduğunu bildirmişlerdir. Çünkü peygamberlerin içtihad etmeleri aklen
imkânsız değildir. Diğer taraftan içtihad şer'î bir delildir. O halde
peygamberlerin bunu delil olarak kullanmalarının imkânsız görülecek bir
tarafı yoktur. Nitekim şanı yüce Allah'ın: "Bu
husus ağırlıklı olarak sende bir kanaat halini alırsa, kanaatinin ağır bastığı
tarafı sen kesin inanıp ve Benim hükmüm olduğunu kabui edip bunu ümmetine
tebliğ et" diye buyurmuş olması da aklen imkânsız bir şey değildir.
Eğer: İçtihadın delil
olması nassın olmaması halinde söz konusudur. Peygamberlerin nass bulamaması
ise söz konusu değildir, denilecek olursa biz de şöyle cevap veririz:
Melek inmeyecek (ve
gerek duyulan nassı getirmeyecek) olursa, onlarda da nass bulunmamış olur. Onlar
da ellerinde bulunan nasslann manalarını araştırmak hususunda kendileri
dışındaki diğer müçtehidlerle aynı durumda olurlar. Kendileri ile sair
müçtehidler arasındaki fark; peygamberlerin iç-tihadlarında hatadan, yanlışlık
yapmaktan ve kusurlu davranmaktan masum (korunmuş) olmalarında ortaya çskar.
Başkaları ise böyle değildir. Nitekim Cumhurun kanaatine göre bütün
peygamberler içtihadlannda hata etmekten ve yanlışlık yapmaktan yana
korunmuşlardır.
Şafiî mezhebi
alimlerinden Ebu Ali İbn Ebi Hureyre'nin kanaatine göre de Peygamberimiz (sav)
peygamberlerin hata etmeleri açısından özel bir konumda bulunmaktadır. O,
bizim peygamberimiz ile sair peygamberler arasında fark gözetmekte ve son
peygamberin arkasından hatasını telafi edecek bir kimse bulunmadığı için, yüce
Allah'ın onu hatadan korumuş olduğunu, diğer peygamberlerden sonra ise
hatalarını telafi edecek kimselerin gelmiş olduğunu söylemektedir.
Şöyle de denilmiştir:
Genel olarak bütün peygamberlerle bizim peygamberimiz arasında hatalarının
mümkün olması açısından bir fark yoktur. Ancak onlar, o hatalarını uygulama
noktasında bırakılmazlar. Dolayısıyla onlardan sonra gelecek olan
peygamberlerin o hatalarını telâfi etmelerine itibar edilmez. İşte Rasûlullah
(sav)a bir kadın iddet hakkında soru sormuş, o da ona: "Dilediğin yerde
iddet bekle" dedikten sonra, aynı kadına: "Yazılı vade sona erinceye
kadar evinde bekle" diye buyurmuştur.[55]
Bir adam ona: Ne
dersin? Ben ecrimi Allah'tan tekleyerek öldürülecek olursam, cennete ulaşmama
herhangi bir şey engel olur mu? diye sorunca, ona önce; "Hayır"
demiş, sonra da onu çağırarak: "Borç müstesna, Cebrail (as) bana böyle
haber verdi" diye buyurmuştur.[56]
el-Hasen dedi ki: Eğer
bu âyet-i kerîme olmasaydı, hakimlerin helak olacakları görüşüne varırdım.
Ancak yüce Allah Süleyman (as)ı doğruluğu isabet ettirmesi dolayısıyla
överken, Dâvûd (as)ı da içtihadı dolayısıyla mazur görmüştür.
İlim adamları farklı
sonuçlara varmaları halinde feri meselelerde içtihad eden müçtehidierin hükmü
hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bir kesimin kanaatine göre hak
Allah'ın nezdinde yalnızca bir taraftadır. Buna dair de bir takım deliller
ortaya koymuş, müçtehidleri de bu delilleri araştırmaya, bunlar üzerinde
düşünmeye davet etmiştir. Belli bir meselede istenen muayyen hükme ulaşan bir
kimseye gelince; işte mutlak olarak isabet eden odur. Böyle bir kişinin de iki
ecri vardır, biri içtihad ecri, diğeri de İsabet ettirme ecri. Hakka isabet
ettiremeyen ise, içtihad etmekte isabetli fakat muayyen hakki isabel
ettirememek bakımından da hatalıdır. Böyle bir kimsenin de bir ecri vardır.
Bununla birlikte mazur da değildir. İşte Süleyman da istenen hakka isabet
ettirmiş ve kavradığı husus da bu olmuştur.
Bir başka kesim hata
eden âlimin mazur olmamakla birlikte, hatası dolayısıyla günahkâr da
olmayacağı görüşündedir. Bir kesim de şu görüştedir: Hak belli bir taraftadır.
Yüce Allah da ona dair delilleri açıkça ortaya koymuş değildir. Aksine o
meseleyi müçtehidlerin görüşlerine havale etmiştir. Bu hakkı isabet ettiren
isabet etmiş, ettiremeyip hata eden ise hem mazurdur hem de ecir alır. Yüce
Allah (bu gibi hususlarda) bizden muayyen gerçeği isabet ettirmekle kulluk
etmemizi istememiştir. O bizden sadece içtihad ederek, kulluk etmemizi
istemiştir.
-Aynı zamanda Malik'in
ve mezhebine mensub ilim adamlarının (Allah onlardan razı olsun) bellenmiş ve
tesbit edilmiş görüşlerinin de ifadesi olan- ehl-i sünnetin cumhuru da şöyle
demektedir: Fer'î meselelerde hak her iki taraftadır. Her müçtehid isabet
eder. İstenen şey ise kendi kanaatince daha faziletli olanı tesbit etmesinden
ibarettir. Her müçtehid kendi özel kanaatince en faziletli olanı İçtihadı ile
tesbit etmiştir.
Bu görüşün deliline
gelince; Ashab-ı Kiram ve onlardan sonra gelenlerin biri diğerinden farklı
hükümleri kabul etmiştir. Onlardan herhangi bir kimse kendisine muhalefet
edenin görüşünü bırakılarak, kendi görüşünün kabul edilmesi kanaatinde
olmamıştır,
Ebu Ca'fer
el-Mansur'un insanları Muvatta'ı kabul etmeye zorlama isteğini Malik (Allah'ın
rahmeti üzerine olsun)in reddetmesi de bu kabildendir. Buna göre bir İlim
adamı bîr husus hakkında helaldir diyecek olsa, bu yüce Allah'ın nezdinde bu
alime has olan bu konuda hak odur. Onun kanaatini kabul eden herkes için de böyledir.
Aksinde de durum böyledir. Bu kanaatin sahiplen derler ki: Süleyman (as)
meseleyi en mükemmel şekilde kavramış ve daha tercihe değer olan o olmakta
birlikte, birincisi de hatalı değildir. Bu kanaat sahipleri Peygamber (sav)ın:
"İlim adamı içtihad edip de hata ederse "[57] hadisini daha faziletli olanı isabet
ettiremezse diye açıklamışlardır.
[58]
Müslim ve başkalarının
rivayetlerine göre Amr b. el-Âs, Rasûlullah (sav)ı şöyle buyururken dinlemiş:
"Hakim hükmedip, içtihad eder sonra da isabet ettirirse onun için iki ecir
vardır. Hakim içtihad eder, sonra da hata ederse onun İçin bir ecir vardır.
"[59] Müslim'in eserinde bu şekilde "hükmedip
içtihad ederse" şeklinde içtihaddan önce hükmetmeyi zikretmiştir. Halbuki
durum aksinedir. İçtihad hüküm vermekten öncedir. İcma ile içtihad etmeden
hüküm vermek caiz kabul edilmemiştir. Hadisin manası şundan ibarettir: Hükmetmek
isteyip de içtihad ederse... Nitekim yüce Allah'ın: "Kufân okuduğun zaman
Allah'a sığın." (en-Nahl, 16/98) buyruğu da böyledir. (Yani önce is-tiâze
çekilir, sonra Kur'ân okunur). Buna göre burada olay hakkında içtihad etmesini
kastetmiştir. Bu da usûl alimlerinin şu kanaatlerinin doğruluğunu ifade eder:
Müçtehidin aynı olayın yeniden tekrarlanması halinde bir daha içtihad edip
düşünmesi icab eder. Daha önceki içtihadına dayanmamahdır, çünkü birincisinde
kuvvetli gördüğü kanaatin farklısının ikinci seferinde ona kuvvetli görüş
olarak görünmesi mümkündür. Ancak ilk içtihadının esaslarını hatırlıyor ve ona
meylediyor ise; bir başka emare üzerinde yeniden düşünmeye ihtiyacı olmaz.
[60]
Hata eden hakimin ecir
alması ancak içtihadı, sünnetleri, kıyası ve geçmiş hakimlerin hükümlerini bilmesi
halinde söz konusudur. Çünkü onun yaptığı içtihad bir ibadettir. Hataya
karşılık ona ecir verilmez, aksine sadece ondan günah kaldırılır. Eğer o
mesele içtihad konusu değil ise bu sefer kendisi böyle bir yükümlülüğün altına
gereksiz yere girmiş demektir. Bu durumda da verdiği hükmünde hatadan dolayı
mazur görülemez. Aksine onun en ağır günahı kazanacağından korkulur. Buna da
Peygamber (sav)ın Ebu Dâ-vûd tarafından rivayet edilen bir başka hadisi delil
teşkil etmektedir: "Hakimler üç türlüdür..."[61]
İbnu'l-Münzir dedi ki;
Hakime içtihad ederken hata ettiği için değil, doğruyu bulmak için
çalıştığından dolayı ecir verilir. Bunu destekleyen delillerden birisi de yüce
Allah'ın: "Biz onu hemen Süleyman'a kavratmıştık" âyetidir. el-Hasen
dedi ki: Yüce Allah Süleyman (as)ı övmekte, Dâvûd (as)ı da yermemektedir.
[62]
Ebu Temmâm
el-Mâlikî'nin naklettiğine göre Maliksin görüşü şudur: Hak müçtehidlerin
görüşleri arasında yalnız birisindedir. Diğer farklı kanaatlerde bu özellik
yoktur, fukahanm çoğunluğu da bu kanaattedir, Ebu Teramam dedi ki:
İbnu'l-Kasım'ın naklettiğine göre o Malik'e, ashabın ayrılıkları hakkında
sormuş, o da; kimisi hata etmiştir, kimisi isabet etmiştir. Onların bütün görüşleri
haklı demek değildir, diye cevap vermiştir.
Bu görüşün İmam
Malik'in meşhur görüşü olduğu söylenmiştir. Muham-med b. el-Huseyn de bu
kanaattedir. Bu görüşü kabul edenler Abdullah b. Amr'ın hadisini delil
göstermişler[63] ve şöyle demişlerdir: Bu,
müçtehidler ve hakimler arasında hata edenin de, isabet edenin de bulunduğu
hususunda açık bir nasstır. Her bir müçtehidin isabet ettiğini söylemek aynı
şeyin hem helal, hem haram, hem vacib, hem mendub olmasını gerektirebilir.
Diğer görüşün
sahipleri de İbn Ömer'in şu hadisini delil göstermişlerdir;
İbn Ömer dedi ki:
Rasûlullah Ahzab gazvesinden sonra (Kurayzaoğulla-rına) gittiği günü aramızda
nida et(tir)di: "Hiç kimse Kurayzaoğulları diyarı dışında ikindi namazını
kılmasın." (Yolda) bazı kimseler vaktin geçeceğinden korktular,
Kurayzaoğulları diyarına varmadan namazlarını kıldılar. Diğerleri ise; vakti
geçirecek dahi olsak Rasûlullah (sav)ın bize emrettiği yerden başka bir yerde
namaz kılmayacağız. Rasûlullah bu iki kesimden de kimseyi azarlamadı.[64]
Bu kanaatte olanlar
derler ki; Eğer iki kesimden birisi hata etmiş olsaydı, Peygamber (sav) onu
elbette tayin ederdi.
Şöyle de denilebilir:
Belki hata edenleri tayin etmeyip susması, hata edenin de günahkâr olmayıp
ecir almış olmasından dolayıdır. O bakımdan ha ta edeni tayin etmeye ihtiyaç
duymamıştır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
İçtihad meselesi uzun
ve dallı budaklı bir meseledir. Bizim burada ondan bu kadarcık söz etmemiz
âyetin anlamı ile ilgili olarak yeterlidir. Hidayete ulaşmak başarısını veren
Allah'tır.
[65]
Âyet-i kerîme ile
ilgili başka meseleler vardır. Bunlardan birisi de; hakimin kendi içtihadı ile
vermiş olduğu birinci hükümden daha tercihe değer bir başka içtihada
dönmesidir. İşte Dâvûd (as) böyle yapmıştır. Bizim (mezhebimize mensub) ilim
adamlarımız -yüce Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun- bu hususta farklı
görüşlere sahiptirler. Abdu'l-Melik ve Mutarrif, ael-Vâdtha"d'd şöyle
demekledirler: Yetki alanı içerisinde olduğu sürece bu hakka sahiptir. Eğer
başkasının yetki alanına girerse böyle bir hakka sahip değildir ve o da yargı
bakımından başkası gibidir. Malik (Allah'ın rahmeti üzerine olsun)in
"el-Müdevvene* deki sözünün zahirinden anlaşılan budur.
Suhnûn da hakkında
(aleyhinde) görüş belirtilmiş bir içtihaddan daha doğru kabul ettiği bir başka
içtihada dönüşü hususunda: "Buna hakkı yoktur" demektedir. İbn
Abdi'l-Hakem de böyle demiştir. Onlar derler ki: O bu durumda kendisince güçlü
kabul ettiği görüşüne göre yeniden hüküm verir. Suhnûn dedi ki: Ancak o
vakitte kendisince daha kuvvetli görüşün hangisi olduğunu unutmuş, yahut
yanılmış ise ve bundan başka bir hüküm gereğince hükmetmiş ise, o verdiği
hükmünü bozabilir. Ama hüküm verdiği zaman kendisince daha güçlü kabul ettiği hüküm
gereğince hükmetmiş, sonra da başka bir görüşün kuvvetli olduğunu görmüş ise,
birinci hükmünü bozma imkânı yoktur. Suhnun bunu "oğlunun kitabında
(mektubunda?)" ifade etmiştir. Eşheb de "Îbnu'l-Mevvazın
Kitabı"n6& şöyle demektedir; Eğer onun verdiği hükümden daha doğru
olana dönüşü mali bir hususa ait ise birinci hükmünü nakzedebilir, Şayet
talak, nikah ya da köle azad etmek ile ilgili ise önceki hükmünü bozmak hakkı
yoktur.
Derim ki: Hakim eğer
hakkın başka kanaatte olduğunu açıkça görecek olursa o hüküm kendi yetki alanı
çerçevesinde kaldığı sürece vermiş olduğu hükümden dönebilir. Ömer (ra)ın Ebu
Musa (ra)a yazdığı ve Darakutnî'nin rivayet ettiği[66]
mektubunda da böyledir. Biz bunu el-A'raf Sûresi'nde (el-A'raf, 7/12. âyetin
tefsiri, 4. başlıkta) zikretmiştik. Orada Ömer (ra) böyle bir tafsilata
girişmemiştir. Malik'in zahir görüşü lehine delil de budur.
Hakim haddini aşarak
ve ilim ehline muhalefet ederek hüküm verecek olursa, hükmünün -içtihad etmiş
olsa dahi- reddedileceği hususunda ilim adamlarının görüş ayrılığı yoktur.
Bir hakimin hükmünü,
bir başka hakimin koğuşturmasına gelince; bu o kimseye caiz değildir, çünkü
hükümlerin nakledilmesi açısından ve helali harama değiştirmek bakımından
bunun pek büyük bir zararı vardır. Ayrıca İslâm kanunları da zapl u rapt
altına alınmış olmaz, İlim adamlarından hiçbir kimse bir başkasının rivayetini
nakzetmeye kalkışmamışım Herkes ancak kendisince kuvvetli gördüğüne göre hüküm
vermiştir.
[67]
Bazıları: Dâvûd (as)
henüz hükmünü yürürlüğe koymamış ve başkasının söylediği görüşün haklı olduğunu
görmüştü. Başkaları da: Onun verdiği hüküm hakim hükmü değil, bir fetva idi,
demişlerdir.
Derim ki: Ebu
Hureyre'nin Peygamber (sav)dan yaptığı şu rivayet de böylece yorumlanır. Ebu
Hureyre dedi ki: Bir seferinde beraberlerinde birer oğulları da bulunan iki
kadın vardı. Bir kurt gelip onlardan birisinin oğlunu kapıp gitti. Biri öteki
kadına: O kurt senin oğlunu alıp gitti, dedi. Diğeri de ötekine: Hayır, u
senin oğlunu kaptı, dedi. Her ikisi Dâvûd (as)ın hükmüne başvurdular. O da
oğlun büyük kadına ait olduğuna dair hüküm verdi. Davud'un oğlu Süleyman'ın
(ikisine de selâm olsun) yanına çıktılar ve durumu ona haber verdiler. O da:
Bana bir bıçak getirin, çocuğu ikiye böleceğim, her birinize yansını
vereceğim, küçük kadın: Hayır, Allah'ın rahmeti üzerine olsun, böyle yapmana
gerek yok, o onun oğludur, dedi. Bunun üzerine oğulun küçük kadına ait
olduğuna dair hüküm verdi. Ebu Hureyre dedi ki: Ben o zamana kadar (bıçağa)
sikkîn denildiğini duymamıştım. Bizler bu anlamda ancak "el-mudye"
lafzını kullanırdık. Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.[68]
Bu hükmün Dâvûd (as)ın
bir fetvâsıdır, şeklindeki görüş zayıf bir görüştür. Çünkü o bir peygamberdi
ve onun verdiği fetva bir hüküm idi. Diğer görüş de uzak bir ihtimaldir. Çünkü
yüce Allah: "Hani... ekin hakkında hüküm veriyorlardı" diye
buyurmakta ve böylelikle onların her birisinin ayrı ayrı hüküm vermiş olduğunu
beyan etmektedir. Hadis-i şerifte geçen: "Çocuğun büyük kadına ait
olduğuna dair hüküm verdi" ifadesi de vermiş olduğu hükmünün geçerli ve
yerine getirilen bir hüküm olduğuna delil teşkil etmektedir.
Hele şöyle diyenler
oldukça uzak bir İhtimali dile getirmişlerdir: Onun çocuğun büyük kadının
hakkı olduğuna dair hüküm vermesi, kadının büyük olması dolayısıyla lehine
hüküm vermesinin, Davud'un şeriatının bir gereği olduğundandı. Bunun
tutarsızlık sebebi, büyüklüğün ve küçüklüğün davalar esnasında uzunluk,
kısalık, siyahlık ve beyazlık gibi göz önünde bulundurulmaması gereken şeyler
oluşundan dolayıdır. Çünkü bunların hiçbirisi davacıların herhangi birisinin
görüşünü tercih etmeyi gerektirmez ki, bundan dolayı onun lehine ya da
aleyhine hüküm vermek söz konusu olsun. Hüküm şer'î buyrukların
getirdiklerinin iyice kavranılmasından hareketle doğruluğu kestirilebtlen
şeyler arasında yer alır.
Burada söylenmesi
gereken şudur: Dâvûd (as)ın çocuğun büyük kadına ait olduğuna hüküm vermesi,
kendisince o kadının sözünü tercih etmesini gerektiren bir sebepten ötürü olmuştur.
Hadis-i şerifte bunu tayin eden bir ifade yoktur. Çünkü bunun tayin edilmesini
gerektiren bir sebep de yoktur. Belki çocuk elinde idi. Diğerinin ise delil
getirebilmekten yana âciz olduğunu bilmişti. Bu sebebten ötürü çocuğun o
kadına ait olduğuna dair hüküm verdi ve bunu mevcut olanı, mevcut hali üzere
bırakmak (İstishâb) esasına dayanarak yapmıştı.
Böyle bir yorum bu
hadis ile ilgili olarak yapılan açıklamaların en güzelidir. İndirilmiş
şeriatlerin hakkında ihtilâf etmiş olmaları uzak bir ihtimal bulunan şer'î
davalar İle ilgili kaidelerin, lehine tanıklık ettiği de budur. O bakımdan;
Eğer Dâvûd şer'î bir sebebe binaen böyle bir hüküm vermiş ise, Süleyman'ın
onun hükmünü nakzetmesi nasıl uygun düştü, denilemez. Böyle bir itiraza şu
şekilde cevap verilir:
Süleyman (as)
babasının hükmünü nakzetmeye kalkışmış değildir. O oldukça incelikli bir yola
başvurmuştur ve bu sebebten küçük kadının doğru söylediğini anlamıştır. Bu da
şudur: Haydi bana bir bıçak getir. Ben aranızda bu çocuğu ikiye paylaştırayım
deyince, küçük kadın: Hayır dedi. Böylelikle o küçük kadında tesbit ettiği
şefkat karinesi İle, bunun büyük kadında bulunmadığını görmesi, bir de küçük
kadının doğru söylediğine dair kendisinde yeterli bir kanaat ve bilgi hasıl
edecek başka bir takım karineleri de eklemiş olması muhtemel olduğundan,
çocuğun küçük hanıma ait olduğuna hüküm vermiştir. Onun bu şekilde bir hüküm
vermesine uygun sebep teşkil eden hususlardan birisi de, kendi bilgisine
dayanarak hüküm vermesi olabilir.
Nesâî bu hadisi naklettiği
babta: "Hakim'in kendi bilgisine dayanarak hüküm vermesi"[69] diye
bir başlık kullandığı gibi, yine aynı şekilde bu hadis için: "Hakim'in
hakkın ortaya çıkması için yapmayacağı bir şey hakkında: Onu yapayım
diyebileceği"[70]
şeklinde; yine bu hadis ile ilgili olarak: "Hakim'in kendisi gibi yahut
kendisinden daha üstün bir başka hakimin vermiş olduğu hükmü bozması"[71] diye
bir başlık açmıştır.
Büyük hanımın çocuğun
Süleyman (as)ın bu hususta ciddi ve kararlı olduğunu görmesi üzerine küçük
kadına ait olduğunu itiraf etmiş olması ve bunun üzerine onun da çocuğun küçük
hanıma ait olduğuna dair hüküm vermiş olması İhtimali de vardır. Böylelikle
bu, hakimin yemin ile hükmetmiş olmasına benzer. Kişi yemin etmeye kalkınca bu
sefer inkâr edenden ikrar etmesini gerektiren bir husus ortaya çıkar. Bu
durumda hakim onun aleyhine yeminden önce de, sonra da bu ikrar gereğince hüküm
verir ve bu da birinci hükmü nakzetmek kabilinden olmaz. Aksine sebeplerin
değişmesine uygun olarak hükümlerin değişmesi kabilinden olur. Doğrusunu en
iyi bilen Allah'tır.
Hu hadisteki fıkhî
İnceliklere gelince; peygamberlerin de içtihadlanna göre hüküm vermeleri caiz
görülmüştür. Bunu daha önceden zikrettik. Bir diğer fıkhî incelik şudur:
Hakimler hakları ortaya çıkartacak bir takım yollara başvurabilirler ve bu
güçlü bir zekâ ve kavrayışın, insanların durumlarım yakından tanıyışın bir
neticesidir. Bazen takva ehlinde dini ve nuranî bir feraset bulunabilir. Bu da
Allah'ın bir lütfudur, onu dilediğine verir. Bu hususta: Anne (çocuğunun nesebine)
ilhak edilebilir, diyenlerin lehine bir delil de vardır. Bu Malik'in mezhebinde
meşhur bir görüş değildir, bunu söz konusu etmenin yeri de burası değildir.
Özetle söyleyecek
olursak bu meselede Süleyman (as)ın hüküm vermesi dolayısıyla yüce Allah:
"Biz onu hemen Süleyman'a kavratmıştık" buyruğu ile ona övgüyü de
kapsamaktadır.
[72]
Ekine dair açıklamalar
daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Bu olayda şeriatimizdeki hükme gelince:
Bahçe ve ekin sahipleri gündüzün bahçelerini ve ekinlerini korumakla
yükümlüdürler. Bundan sonra ise mislî olan şeylerde misilleriyle kıyemî olan
şeylerde de kıymetleriyle tazminat söz konusudur. Şeriatimizde bu meselenin
asıl dayanağı, Peygamberimiz Muhammed (sav)in, el-Berâ b. Âzİb'in devesi İle
ilgili olarak vermiş olduğu hükümdür. Bunu İmam Malik, îbn Şihab'dan rivayet
etmektedir. Onun, Haram b. Sa'd b. Muhay-yisa'dan rivayet ettiğine göre
el-Bera'nin devesi bir adamın bahçesine girdi ve orada bir takım zararlara
sebeb oldu. Rasûlullah (sav)da bahçe sahiplerinin bahçelerini gündüzün
konamakla yükümlü olduklarına, davarların geceleyin verdikleri zararların
tazminatının da sahipleri tarafından ödeneceğine hüküm verdi.[73]
Hadîsi bu şekilde
bütün raviier mürsel olarak rivayet etmişlerdir. Aynı şekilde îbn Şihab'ın
arkadaşları da İbn Şihab'dan böylece rivayet etmişlerdir. Ancak İbn Uyeyne
bunu ez-Zührî'den, o Said b. Haram b. Sa'd b. Muhayyisa'dan: el-Berâ'nın devesi
diyerek bunun bir benzerini ve bu manada rivayet etmiştir.
Diğer taraftan İbn Ebi
Zi'b de İbn Şihab'dan rivayet ettiğine göre kendisine d-Berâ'nın devesinin baz:
kimselere ait bir bahçeye girdiğine dair haber ulaştığını belirterek Malik'İn
rivayet ettiği hadisin aynısını nakletmektedir. Ancak o Haram b. Sa'd b.
Muhayyısa'yı da başkasını da zikretmemektedir.
Ebu Ömer dedi ki: İbn
Ebi Zi'b bu rivayetin senedini bozmaktan başka bir şey yapmış değildir.
Yine bunu
Abdu'r-Rezzak, Ma'mer'den, o ez-Zührî'den, o Haram b. Muhayyisa'dan, o
babasından, o da Peygamber (sav)dan rivayet etmiş olmakla birlikte; bu hususta
Abdu'r-Rezzak'a mutabaat yapılmamıştır ve onun Haram b. Muhayyisa'dan, o
babasından... demesini kabul etmemişlerdir.
Yine bu hadisi İbn
Cüreyc, İbn Şihab'dan rivayet etmektedir. İbn Şihab dedi ki; Bana Ebu Umame b.
Sehl b. Huneyf naklettiğine göre; bir dişi deve bazılarına ait bir bahçeye
girdi ve orada bazı zararlara sebeb oldu diyerek, hadisi İbn Şİhâb'dan, o Ebu
Umame'den diye nakletmiştir. Bu dişi devenin el-Berâ'ya ait olduğundan da söz
etmemektedir. Hadisin İbn Şihab'dan, o İbn Muhayyisa'dan senedi ile ve yine
aynı şekilde Said b. el-Museyyeb'den ve Ebu Umame'den de rivayet edilmiş olması
mümkündür. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Böylelikle onlardan rivayet eden,
onlardan dilediği kimseden, hatırına geldiği üzere rivayet etmiştir. Bunların
hepsi de güvenilir ravilerdir.
Ebu Ömer dedi ki: Her
ne kadar bu hadis mürsel ise de, hadis imamlarının mürsei olarak rivayet
ettikleri meşhur bir hadistir. Güvenilir raviier de bunu nakletmiş, Hicaz
fukahâsı bu hadise göre hüküm vermiş ve onu kabul iie karşılamıştır. Medine'de
de bu hadis gereğince amel edilegelmiştir. Gerek Medinetilerin, gerekse de
diğer Hicazhların bu hadisi delil alıp kullanmış olmaları yeterlidir.[74]
Malik ve imamların
cumhuru el-Berâ hadisi gereğince görüş belirtmişlerdir, Ebu Hanife,
arkadaşları ve bir grup Küfe alimi bu hükmün nesh olduğu kanaatindedir. Bunlara
göre davarlar, gece ya da gündüz eğer bir ekine zarar verecek olurlarsa, o
davarların sahiplerinin herhangi bir sorumlulukları yoktur. Bunlar davarların
bu gibi zararlarını Peygamber (sav)ın: "Hayvanın yaralaması hederdir"[75]
hadisinin genel çerçevesi içerisine sokmuşlar ve hayvanların yaptıkları bütün
diğer işlerini (verdikleri zararları) yaralamalarına kıyas etmişlerdir.
Bu görüşü Ebu
Hanife'den önce belirten kimsenin olmadığı da söylenmiştir. Ne onun ne de ona
tabi olanların bu hadiste lehlerine delil olacak bir taraf yoktur. Bunun
el-Berâ hadisini neshetmiş olması ve onunla çelişmesine gelince; nesh şartlan
burada bulunmamaktadır. Çelişki (tearuz) ise bir hadisin hükmünü kabul etmenin
ancak diğer hadisi reddetmekle mümkün olması halinde söz konusu olabilir.
"Hayvanın yaralaması hederdir" genel ve ittifakla kabul edilmiş bir
hadistir. Daha sonra Peygamber ekinleri ve bahçeleri el-Berâ hadisiyle tahsis
etmiştir. Çünkü Peygamber (sav)ın aynı hadiste; "Hayvanın gündüzün
yaralaması hederdir, geceleyin heder değildir. Ekinlerde, bahçelerde
ve-tarlalarda böyledir" diye bir rivayet gelmiş olması; imkânsız görülecek
bir şey değildir. Bu durumda (bu hadisler hakkında) bunların çeliştikleri
(taaruz ettikleri) nasıl söylenebilir? Bu gibi hadisler usûl kitaplarında
belirtildiği üzere umum ve hususiyet bildiren hadisler kabilindendîr, o kadar,
[76]
Leys b. Sa'd: Davar
sahipleri gece olsun, gündüz olsun yaptıkları bütün zararların tazminatını
öder. Ancak davarların değerinden daha fazla da tazminat ödemez; demişken
Sari'in gece ile gündüz verilen zarar arasında fark gözetmesinin hikmeti nedir?
diye sorulacak olursa cevabımız şu olur
Aralarındaki fark
açıktır. Çünkü davar sahiplerinin hayvanlarını gündüzün otlamak üzere
salmaları bir zorunluluktur. Çoğunlukla görülen de şu ki: Ekini bulunan
kimseler gündüzün ekinlerini gözetler, korur ve ona zarar vermek isteyenlere
karşı ekinini himaye eder. O bakımdan ekinin gündüzün korunmasını ekin
sahiplerine görev olarak tesbit etmiştir. Çünkü gündüz geçimi sağlamak için
tasarrufta bulunulacak bir vakittir. Nitekim yüce Allah: "Gündüzü degeçim
zamanı kıldık" (en-Nebe', 78/11) diye buyurmaktadır. Gece geldi mi artık
herşeyin yerine ve istirahat edeceği meskenine dönüş zamanı geldi, demektir.
Nitekim yüce Allah söyle buyurmaktadır: "Al lah'tan başka size içinde
rahat bulacağınız geceyi getirecek ilâh kimdir?" (el-Kasas, 28/72);
"Geceyi de bir sükûn vakti... kıldı." (el-En'âm, 6/76) Davar
sahipleri de davarlarını korumak maksadıyla yerlerine geri getirirler. Davar
sahibi bir kimse davarını evine geri çevirmekte kusurlu hareket eder yahut
geceleyin yayılmasını başkasına ait herhangi bir şeyi telef edecek şekilde
zap-tedemeyîp etrafa yayılmasını engelleyemeyecek olursa, o vakit verdiği bu
zararın tazminatını ödemesi gerekir. Böylelikle hüküm daha uygun ve daha
müsamahalı olan şekilde cereyan edegelmişür. Bu şekildeki bir hüküm her iki
kesim hakkında da daha insaflıcadır. Her İki kesim için daha kolaydır, her iki
tarafın malını daha bir koruyucudur. Artık gözlen gören ve duyu organları
sağlam olan kimseler için sabah apaçık aydınlığıyla ortadadır.
el-Leys b. Sa'd'ın:
"Davarın kıymetinden daha fazlasını tazminat olarak ödemez"
şeklindeki sözlerine gelince, Ebu Ömer (b. Abdi'1-Berr) şöyle demiştir:
el-Leys b. Sa'd'ın bu görüşünü neye dayanarak İleri sürdüğünü bilmiyorum,
ancak bunu cinayet işleyen köleye kıyas etmiş olması hali müstesnadır. Çünkü
böyle bir köle kendi değerinden daha fa2İası karşılığında azad edilmiş
sayılmaz. Kölenin cinayet işlemesi halinde de kölesinin kıymetinden fazlasını efendi
ödemekle mükellef değildir. Ancak böyle bir kıyas şekli oldukça zayıftır. İbn
Abdi'1-Berr, "et-Temhid" ve "el-lstizkâr"da böyle demiştir.
Böylelikle (el-Leys) "hayvanın yaralaması hederdir" hadisine de
el-Berâ'ya ait dişi deve ile ilgili hadise de muhalefet etmiştir. Bu konuda
aralarında Ata'nın da bulunduğu İlim adamlarından bir kesim ondan daha önce bu
doğrultuda görüş belirtmişlerdir. İbn Cüreyc dedi ki: Ata'ya şöyle sordum:
Ekine davar gece yahut gündüz zarar verecek olursa (ne olur?) Sahibi bunun
tazminatını öder, zararını verir. Ben: Ekin ister korunmuş, ister korunmamış
olsun (hüküm yine böyle midir)? diye sordum. O, evet. Tazminatını öder, dedi.
Bu sefer ben: Ne öder? diye sordum. O da: Eşeğinin, bineğinin ve davarının
yediklerinin kıymetini, dedi.
Ma'mer de, İbn
Şubrüme'den şöyle dediğini nakletmektedir: Ekine zarar görmüş haliyle dirhem
cinsînden değer biçilir.
Ömer b, el-Hattab ile
Ömer b. Abdu'l-Aziz'in -Allah ikisinden de razı olsun- (Sahih olmayan
yollarla); Davar sahibi gece ya da gündüz (davarının verdiği zararın)
tazminatını öder, dedikleri rivayet edilmektedir.
[77]
Malik dedi ki:
Davarların geceleyin ekinlere verdikleri zararlar korku ile ümit arası (bir
hassasiyetle) değerlendirilir. Korunan bahçelerle, korunmayanlar, üzerlerinde
engel bulunanlarla, bulunmayanlar arasında fark yoktur.
[78]
Ekinde yeşermesi yahut
yeşermemesi -küçük çocuğun dişinin çıkmasının beklenmesinde olduğu gibi-
beklenmez. İsa, İbnu'l-Kasım'dan naklen şöyle demektedir: Kıymeti onun satış
zamanına göre tesbit edilir. Eşheb ve İbn Nâfî ise "el-Mecmua"&L
ondan şöyle dediğini nakletmektedir: İsterse olgunlaşacağı ortaya çıkmamış
olsun, farketmez.
İbnu'l-Arabî dedi ki:
Ancak birinci görüş daha kuvvetlidir. Çünkü ekinin sıfatı odur. Dofayısı ile
telef olunan şey o anda sahip olduğu nitelikleriyle değer biçildiği gibi, ona
da bu haliyle değer biçilir.
[79]
Eğer ekin yeşerinceye
ve zarar böylelikle ortadan kalkıncaya kadar, malı telef olan lehine herhangi
bir hüküm verilmeyecek olursa, bu halden önce otlatmak yahut buna benzer bir
menfaat sağlanıyor ise; (hayvanın verdiği zarar dolayısıyla) sağlanamayan o
menfaatin tazminatı ödenir. Eğer böyle bir menfaatin sağlanması söz konusu
değil ise, tazminat Ödemek de söz konusu olmaz.
Asbağ şöyle der:
(Durum ne olursa olsun) tazminat öder. Çünkü telef tahakkuk etmiştir. Bu
telefin telafi edilmesi İse, hayvan sahibi tarafından olmamıştır. Dolayısıyla
bu telafi, hiçbir şekilde onun lehine değerlendirilemez.
[80]
İbn Suhnûn'un
"Kitabı"nda şu zikredilmektedir; Hadis, bahçelerinin etrafı çevrili
olan Medine gibi yerler hakkındadır. Birbirine bitişik ekinleri ve etrafı
korunmamış tarlalar ve aynı şekilde bu türden bahçelerin bulunduğu yerlerde
ise, hayvan sahipleri gece ya da gündüz hayvanlarının verdikleri her türlü
zararın tazminatını öderler.
Bu görüşüyle sanki
hayvanın bu gibi yerlerde eğitilmemeaini bir haksızlık olarak kabul etmiş
gibidir. Çünkü (eğitilmemiş hayvanların) zarar vermeleri kazınılmaz bir
şeydir. Böyle bir kanaat, eHeys'in görüşüne doğru meyletmek demektir.
[81]
Asbağ, Medine'de şöyle
demiştir: Davar sahiplerinin davarlarını, ekincilik yapan köy ve kasabalarda
çobansız bırakmamaları gerekir.
İlim adamları buradan
harekede şunu söylemişlerdir: Her bir bölge ya ekin ekilen bir yerdir yahut
hayvanların otlamak üzere yayıldıkları bir yerdir. Eğer ekin bölgesi ise oraya
ancak telef edici bir davar girer. Döylelerini ise sahipleri korumakla
görevlidirler. Bu gibi davarların verdikleri zararların tazmina-tt ister gece,
ister gündüz olsun sahipleri tarafından ödenir. Şayet bölge otlak bölgesi ise,
bu durumda böyle bir yerdeki ekin sahibi ekinini korumakla görevlidir, davar
sahiplerine de bir şey düşmez.
[82]
Davarlar iki türlüdür;
Saldırgan olup, zaptedilemeyenler ve zaptedilebi-lenler. Buna göre Malik de
davarların hükmünü iki kısımda mütalâa etmiştir. Dizginlenemeyenler ekinlere,
meyvelere saldırma alışkanlığı bulunan davarlar demektir. Malik dedi ki: Bu
gibi davarlar başka yere götürülür ve ekin bulunmayan bir yerde satılırlar.
Bunu İbnu'l-Kasım "el-Küab"&d ve başka yerlerde zikretmektedir.
İbn Habîb de: Sahibi
bunu kabul etmese dahi böyledir, demektedir. Yine Malik; ekinleri bozup telef
etmekten alıkonulamayan hayvan hakkında: Başka yere götürülür ve satılır
demiştir, Zararlarına karşı korunabilen hayvanların sahiplerine, başka yere
götürmeleri emredilmez,
[83]
Asbağ dedi ki: Arı,
güvercin, ördek ve tavuk da davarlar gibidir. Bunlar saldirganlaşacak olsalar
dahi kimse bunlara sahip olmaktan engellenmez. Köy ve kasaba ahalisinin de
(bunlara karşı) ekinlerini korumaları gerekir,
İbnu'l-Arabî dedi ki:
Bu zayıf bir rivayettir. Ona iltifat edilmez. Her kim başkasına zarar
vermeksizin, kendisinin de faydalanabileceği bir şey edinmek isterse, ona bu
imkân verilir. Ancak başkasına zarar verecek şeyleri edinerek fayda
sağlamasına gelince buna yol yoktur. Çünkü Peygamber (sav): "Zarar da yoktur,
zarara zararla karşılık vermek de yoktur"[84] diye
buyurmuştur.
İbnu'l-Kasım'dan
nakledildiğine göre; bu saldırgan hayvanların şehirde olmaları halinde
sahiplerine -fiilen zarar vermedikçe- tazminat söz konusu değildir.
İbnu'l-Arabî der ki; Benim görüşüme göre hayvanların eğer saldırganlık
özellikleri varsa, bundan öncesinden tazminatta bulunmaları gerektiği görüşündeyim.[85]
Abdu'r-Rezzak,
Ma'mer'den, o Katade'den, o eş-Şa'bî'den naklettiğine göre bîr koyun, bir
dokumacının eğirmiş olduğu yüne zarar verdi. Davayı Şu-reyh'e götürdüler.
eş-Şa'bî dedi ki: Vereceği hükme dikkat edin. O onlara, bu iş geceleyin mi
oldu, yoksa gündüzün mü oldu? diye soracaktır. Gerçekten de öyle sordu, sonra
dedi ki: Eğer bu zarar geceleyin olmuşsa (hayvan sahibi) tazminat ödeyecektir,
eğer gündüzün olmuşsa tazminat ödemeyecektir. Daha sonra Şureyh: "Hatıl
kavmin koyunlarının girdiği ekin hakkında hüküm veriyorlardı" buyruğunu
okudu ve dediki: (Ayette geçen): "en-Nefş" geceleyin yayılmak,
el-Hemel ise gündüzün yayılmak demektir.
Derim ki: Peygamber
(sav)ın; "Hayvanın yaralaması da hederdir"
[86] buyruğu
da bu kabildendir.
İbn Şihab dedi ki:
"el-Cubâr" heder demektir. "el-Ecma'"de hayvan demektir.
İlim adamlarımız dediler ki: Peygamber (sav)ın: "Hayvanın yaralaması hederdir"
buyruğunun zahirinden anlaşıldığına göre hayvanın tek başına telef ettiği
şeylerde herhangi bir şey söz konusu değildir. Şayet beraberinde onu önden
çeken yahut arkadan yeden ya da bir binicisi var da onlardan birisi bir şeyin
üzerine gitmesini sağlayarak telef etmesine sebeb teşkil ederlerse, o takdirde
telef olunan şeyin hükmü gereğince sorumlu olur. Şayet bu kısas ile tazminatı
ödenen bir cinayet olursa ve hayvanın üzerine sürülmesi kasti ise; bunda kısas
gerekir. Bu konuda ihtilaf yoktur, çünkü binek de bu durumda alet gibidir.
Eğer kasıt yoksa o takdirde karşılığında âkile tarafından diyet ödenmesi
gerekir. Telef edilen şey mal ise; bu cinayete sebeb teşkil edenin malından
tazminat söz konusu olur.
[87]
Hayvanın ayağı yahut
kuyruğu kendisine isabet eden kişi hakkında fukahâ farkh görüşlere sahiptir.
Mâlik, el-Leys ve el-Evzaî o hayvanın sahibinin tazminat ödemesi gerektiği
kanaatinde değildir.
Şafiî, İbn Ebi Leylâ
ve İbn Şubrume ise, sahibi tazminat öder, demişlerdir. Saldırgan olan hayvan
hakkında ise farklı görüşleri vardır. Onların çoğunluğu, bu da öyle olmayan
diğer hayvanlar gibidir derken, Malik ve kimi arkadaşları sahibinin tazminat
ödemesi gerektiği kanaatindedirler.
[88]
Süfyan b. Huseyn,
ez-Zührî'den, o Said el-Museyyeb'den, o Ebu Hurey-re'den şöyle dediğini rivayet
etmektedir; Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "(Hayvanın) ayakdyla isabet
ettiği) hederdir." Dârakutnî dedi ki: Bu hadisi Süfyan b. Huseyn'den
başkası rivayet etmemiştir, bu hususta ona uyan yoktur. Ayrıca ez-Zührî'den
rivayet eden hadis hafızları ona muhalefet etmişlerdir. Malik, İbn Uyeyne,
Yunus, Ma'mer, İbn Cüreyc, ez-Zübeydî, Ukayl ve Leys b. Sa'd iie başkaları
bunlar arasındadır. Bunların hepsi de bu hadisi ez-Zührî'den rivayet ederek
şöyle demişlerdir: "HayvanGn telefi) hederdir. Kuyu (ile telef olan)
hederdir. Maden (dolayısıyla telef olan) hederdir,"
Bunların hiçbirisi
ayağın telef ettiğinden söz etmezler. Doğru rivayet de budur.
Ebu Salih es-Semmân,
Abdu'r-Rahman el-A'rec, Muhammed b. Şîrîn, Mu-hammed b. Ziyad ve diğerleri de
Ebu Hureyre'den böylece rivayet etmişler ve bu rivayetlerinde "ayakdn
telef ettiği) de hederdir" lafzını söz konusu etmemişlerdir. Ebu
Hureyre'den bellenen şekil de böyledir.[89]
Hz. Feygamber'in:
"Kuyu (ile telef olan) da hederdir" buyruğundan, bunun yerine
"ve ateş(de telef olan)" diye de rivayet edilmiştir. Dârakutnî dedi
ki: Bize Hamza b. el-Kasım el-Haşimî anlattı. Bize Hanbel b. İshak anlattı,
dedi ki: Ben Ebu Abdullah Ahmed b. Hanbel'i, Abdu'r-Rezzak'ın hadisi hakkında
şöyle derken dinledim: Ebu Hureyre yoluyla geldiği söylenen: "Ve ateş(de telef
olan) da hederdir" şeklindeki hadisin hiçbir değeri yoktur. Bu ifade
kitapta yazık değildir ve batıldır, sahih de değildir. Bize Muhammed b. Mahled
anlattı, bize İshak b. İbrahim b. Hanî anlattı, dedi ki: Ben Ahmed b, Hanbel'i
şöyle derken dinledim: Yemen ehli "en-nar" ketirnesini (elif yerine
ya ile); "en-neyr" şeklinde "el-bi'r" kelimesini de (şeklen
ona benzer) ve hemze yerine "ya" ile yazarlar. Yani bunlar (hat
itibariyle) birbiri gibidir. "Ateş(de telef olan) da hederdir"
ifadesini telkin eden de Abdu'r-Rezzak'tır. er-Remâ-dî dedi ki; Abdu'r-Rezzak
dedi ki: Ma'mer dedi ki: Benim görüşüme göre bu ancak bir vehimdir (yanılmadır)[90]
Ebu Ömer (İbn
Abdi'l-Berr) dedi ki; Ma'mer, Hemmam b. Münebbih'den, o Ebu Hureyre'den, o
Peygamber (sav)dan: "Ateş.(de telef olan) da hederdir" hadisi
rivayet edilmektedir. Yahya b. Maîn ise şöyle demiştir: Bunun
aslı "el-bi'r (kuyu)"dır. Ancak Ma'mer bunu
tashif[91]
etmiştir. Ebu Ömer (devamla) dedi ki: İbn Main bu sözüne delil getirmemektedir.
Güvenilir ra-vîlerin hadisleri böylece reddedilmez. Vekî', Abdu'1-Aziz b.
Husayn'dan o Yahya b. Yahya el-Gassânî'den şöyle dediğini nakletmektedir:
Adamın birisi tarlasında ekininde arta kalanları yaktı. Ateşten bir kıvılcım
sıçrayıp komşusuna ait bir şeyler yaktı. Bu hususta İbn Husayn, Ömer b.
Abdu'1-Aziz (ra)a mektup yazıp, hükmü sordu. O da şunları yazdı: Rasûlullah
(sav): "Hayvandn telef ettiği) hederdir" diye buyurmuştur. Benim
görüşüme güre ateşin telef ettiği de hederdir.[92]
Bu hadiste (hayvan demek
olan): el-Acmâ' yerine (yayılan hayvan demek olan): "es-Sâime(nin telef
ettiği) de hederdir."[93]
şeklinde de rivayet edilmiştir. İşte bu hadisin lafızları ile ilgili olarak
varid olanlar bunlardır. Her bir mananın hadisin şerhinde ve fıkıh
kitaplarında söz konusu edilmiş sahih bir lafzı da vardır.
[94]
"Davud'a da
onunla birlikte teşbih etsinler diye dağları ve kuşları mü-sahhar kıldık"
buyruğu hakkında Vehb dedi ki; Dâvûd teşbih ederek dağların yanından geçer,
dağlar da teşbih İle ona karşılık verirlerdi, kuşlar da aynı şekilde.
Şöyle de
açıklanmıştır: Dâvûd kendisinde biraz yorgunluk hissetti mi dağlara emreder,
onlar teşbih ederlerdi ve bu kendisi teşbihi özleyinceye kadar devam ederdi.
İşte bundan dolayı "müsahhar kıldık" diye buyurulmuştur. Biz o
dağları onlara teşbih etmelerini emrettiği vakit ona itaat edecek şekilde
yarattık, demektir.
Bir diğer açıklamaya
göre; dağların onunla birlikte yol alması onların teşbihi idi. Çünkü teşbih
(yüzmek demek olan) "sibâhafdan alınmadır. Buna delil de yüce Allah'ın:
"Ey dağlar, siz de onunla dönüş yapın (teşbih edin.)" (Sebe1, 34/10)
buyruğudur.
Katade dedi ki:
"Teşbih etsinler" o namaz kıldığı vakit, onlar da namaz kılsınlar
demektir. Çünkü teşbih namazdır.
Bunların hepsi
muhtemel açıklamalardır. Bu da yüce Allah'ın dağlara yaptırdığı bir iştir.
Çünkü dağların eren bir akılları yoktur. Onların teşbih etmeleri yüce
Allah'ın, âcizlerin ve sonradan yaratılmışların (muhdesterin) sıfatlarından
münezzeh oluşuna delil teşkil etmektedir.
[95]
80. Ve Biz,
ona sizin faydanıza sizi savaşlarınızda korusun diye giyecek yapma sanatını
öğrettik. Acaba şükredecek misiniz?
Bu buyruğa dair
açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:
[96]
"Ve Biz, ona
sizin faydanıza... giyecek yapma sanatını öğrettik." Yani demiri kendisine
yumuşatmak suretiyle zırh edinme sanatını öğrettik.
"Lebûs":
Giyecek" Araplarca her türlü silâhın adıdır. Bu ister tam bir zırh olsun,
ister yarım zırh olsun, ister kılıç, ister mızrak olsun. el-Hüzelî bir mızrağı
nitelendirirken şöyle demektedir:
"Beraberimde Öyle
bir lebûs (mızrak) vardır ki o kahraman için; Dehşetle kaçıp giden öküzün
alnındaki bir boynuz gibidir "
Lebûs, giyiien herbir
şey demektir: İbnu's-Sikkît de şu beyiti nakletmektedir:
"Her bir durum
için ona has elbisesini giyin, Ya onun nimetlerini yahut da sıkıntılarını.”
Yüce Ailah burada
zırhı murad etmektedir. Bu kelime melbûs (giyilen şey) anlamındadır. Nitekim
"binilen" anlamında "er-rekûb" ile "sütü sağılan"
anlamında da "el-halûb" de bu kabildendir.
Katade dedi ki:
Halkalı zırhlan ilk imal eden kişi Dâvûd (as)dır, O zamana kadar zırhlar düz
parçalardan oluşuyordu, bunları ören ve halkalar halinde ilk yapan kişi odur.
[97]
"Sizi
savaşlarınızda korusun diye" yani giriştiğiniz savaşlarda sizi himaye
etsin diye.
Kılıç, ok ve mızrağa
karşı yani savaşiarınızdaki âletlere karşı sizi korusun diye anlamında olduğu
da söylenmiştir. Buna göre muzaf hazfedilmiştir.
İbn Abbas dedi ki:
"Savaşlarınızda" buyruğu, silâhlarınıza karşı... demektir.
ed-Dahhak: Düşmanlarınızın size karşı savaşlarınızda diye... açıklamıştır.
Anlam birdir.
eİ-Hasen, Ebu Ca'fer,
İbn Âmir, Hafs ve Ravh "Sizi... korusun diye" buyruğunu sıfata bağlı
olarak "te" ile okumuştur.[98]
Bunun giyecek ve
zırhlar demek olan "koruma"ya ait olduğu da söylenmiştir. Şeybe, Ebu
Bekir, el-Mufaddal, Ruveys ve İbn Ebi İshak ise bunu "sizi koruyalım
diye" anlamında olmak üzere "te" yerine "nûn" ile
okumuşlardır. Buna sebeb de "ve Bizona... öğrettik" diye buyurulmuş
olmasıdır. Diğerleri ise "ya" ile (sizi koruması için anlamında)
diye okumuşlar ki, bu fiilin öznesi ya "giyecekler"dir, yahut da
mana "Allah sizi korusun diye" demektir.
"Acaba"
sizin için zırh yapmanın kolaylaştırılması nimetine karşılık "şükredecek
misiniz" buyruk Rasûlüme itaat etmek suretiyle "acaba şükredecek
misiniz" diye de açıklanmıştır.
[99]
Bu âyet-i kerime
çeşitli sanayi dallarıyla uğraşmak ve sebeblere baş vurmak noktasında aslî bir
delildir. Akıl ve fikir sahiplerinin kabul ettiği görüş de budur. "Bu gibi
şeyler zayıf kimseler için meşru kılınmıştır" diyen cahil
ve ahmakların görüşü doğru olamaz, sebeblere başvurmak
Allah'ın yarattıklarındaki bir sünnetidir. Buna kim dil uzatırsa Kitab ve
sünnete de dil uzatmış olur ve sözünü ettiğimiz kimseleri de zaafa ve Allah'ın
minnetini kabul etmemeye nisbet etmiş olur. Yüce Allah, peygamberi Dâvûd
(as)'ın zırh yaptığını bize haber vermektedir. Aynı şekilde o hurma
yaprağından zenbil de yapardı, el emeği ile geçinirdi. Âdern çiftçi, Nuh
marangoz, Lokman terzi, Ta-lut da tabak idi, sakalık yaptığı da söylenmiştir.
Kişi sanat sahibi olmakla İnsanlara el açmaktan kendisini korur, sanat
sayesinde kendisine gelecek zararları ve fakirliği uzaklaştırır. Hadis-i
şerifte de şöyle buyurulmaktadır: "Muhakkak Allah meslek sahibi
(mesleğinde çalışan) zayıf, iffetli hareket eden mü'mini sever. Buna karşılık
ısrarla dilencilik yapan kimseye de buğz eder."[100]
Buna dair daha geniş
açıklamalar ileride el-Furkan Sûresi'nde (25/20. âyet, 3. başlıkta) gelecektir.
Daha önceden de birden çok âyet-i kerîmede bu hususa dair açıklamalar geçmiş
bulunmaktadır. Bu açıklamalar da yeterlidir. Yüce Allah'a hamd olsun.
[101]
81.
Süleyman'ın emrine de şiddetli rüzgarı verdik. Onun emriyle bereket verdiğimi!
toprağa hızlıca götürürdü. Biz herşeyi bilenleriz.
82. Şeytanlardan
denize dalan ve onun İçin bundan başka işler görenleri de (emrine vermiştik).
Onları gözetenler Bizlerdik.
"Süleyman'ın
emrine de şiddetli rüzgarı verdik." Yani şiddetle esen rüzgarı
Süleyman'ın emrine musahhar kıldık. Bu kökten olmak üzere; Rüzgar şiddetle esti" denilir. Şiddetle
esen rüzgara da; ve denilir.
Esedoğulları lehçesinde; "Rüzgar şiddetle esti" denilir. îsm-i faili
de; İle diye gelir. ise, saman demektir. Rüzgarın şiddetli esişine de bu isim
verilmiştir. Çünkü rüzgar samanı yerinden alıp şiddetle uçurur.
Abdurrahman el-A'rec,
es-Süiemî ve Ebu Bekr "ha" harfi ötreli olarak makabli (önemli buyruklar)
ile ilişkili olmaksızın diye okumuşlardır.
"Süleyman'a da rüzgar musahhar kılınmıştı" anlamında mübtedâ ve haber
olur.
"Onun emriyle
bereket verdiğimiz toprağa" yani Şam'a "hızla götürürdü."
Rivayet edildiğine
göre rüzgar onu ve arkadaşlarını istediği yere götürür, sonra tekrar Şam'a geri
getirirdi.
Vehb dedi ki: Dâvûd
oğlu Süleyman meclisine gitmek üzere çıktığı vakit kuşlar huzurunda dururlar.
Cinler ve insanlar o tahtına oturuncaya kadar huzurunda ayakta kalırlardı.
Çokça savaşan, gazaya çıkan birisi idi. Gaza yapmaksızın yerinde durmazdı.
Gaza yapmak istedi mi emir verir, keresteler yere uzatılır, insanlar,
hayvanlar, savaş aletleri bu kerestelerin üzerlerine konurdu.
Sonra hızlıca esen
rüzgara emir verir. O da bunları taşırdı. Sonra tatlı ve yumuşak esen rüzgara
emir verir ve bu rüzgar onu gidişi bir ay, gelişi bir ay süren bîr mesafeye
kadar götürürdü. İşte yüce Allah'ın: "Biz de emriyle yumuşak olarak
istediği yere akıp giden rüzgarı emrine verdik." (Sad, 38/36) buyruğunun
anlamı budur. "er-Ruhâ"' yumuşak esen rüzgar demektir.
"Biz herşeyi
bilenleriz." Yani Biz her ne yaparsak onun tedbir ve idaresini çok iyi
bilenleriz.
"Şeytanlardan
denize dalan...lan da" musahhar kılmıştık. Bununla su allına dalanları
kastetmektedir. Yani bunlar onun İçin denizden mücevherat çıkartırlardı.
Uel-Ğavs" suyun
altına inmek demektir. "Suya battı, demek" olur. Bir şeye hücum edene
de; denilir. "el-Ğavvâs" inci çıkarmak üzere denize dalan kişi
demektir. Bu işin yapılmasına da "el-ğıyâse" denilir.
"Ve onun için
bundan başka işler görenleri" yani dalmanın dışında başka işler
yapanları... (musahhar kıldık.) Bu açıklamayı el-Ferrâ yapmıştır. Bununla büyük
binalar, büyük heykeller ve buna benzer yerine getirilmesi için kullandığı,
görevlendirdiği işlerin yapılmasını kastetmektedir; de denilmiştir.
"Onları"
yani amellerini "gözetenler Bizlerdik." el-Ferrâ dedi ki: Amellerini
bozmaya karşı onları koruyanlar; yahut Süleyman döneminde Âdemo-ğullarından
herhangi birisini rahatsız etmelerine karşı onian koruyanlar Bizlerdik.
Onları kaçmaktan yahut
da emre karşı gelmekten "gözetenler Bizlerdik"
diye de açıklanmıştır. Yahut da Biz onları emrime
karşı gelmekten yana koruduk.
Hamam, hamam otu,
değirmenler, şişelerdeki çeşitli ilaçlar ve sabunun şeytanların ortaya
çıkardıkları şeyler oldukları da söylenmiştir.
[102]
83. Eyyûb'u
da (an). Hani Rabbİne: "Rabbim, başıma bu belâ gelip çattı ve Sen
merhametlilerin merhametlisisin" diye seslenmişti.
84. Biz onun
duasını kabul ettik ve başındaki sıkıntıyı açıp giderdik. Ayrıca ona hem
katımızdan bir rahmet hem de iyi kullukta bulunanlara bir ibret olmak üzere,
aile ve çocuklarını ve onlarla birlikte bir o kadarını da verdik.
"Eyyûb'u da"
an. "Hani Rabbine! Rabbim başıma bu belâ gelip çattı... diye
seslenmişti." Yani benim bedenimde bir belâ, malımda ve aile halkımda bir
musibel gelip beni buldu.
İbn Abbas dedi ki: Ona
"Eyyûb" adının veriliş sebebi, her durumda yüce Allah'a dönüşünden
dolayıdır.
Rivayet edildiğine
göre Eyyûb (as) oldukça büyük serveti bulunan Rumlardan bir adam idi. Oldukça
iyi, takva sahibi, yoksullara merhametli idi. Yetimleri ve dulları görüp
gözetiyor, ihtiyaçlarını karşılıyor, misafire ikramlarda bulunuyor, yolda
kalmışı gideceği yere kadar ulaştırıyor, yüce Allah'ın nimetlerine
şükrediyordu. Kavmi ile birlikte zorba olan büyüklerinin huzuruna girdiler ve
bir hususta onunla konuştular. Eyyûb kendisine ait olan bir ekin dolayısıyla
onunla yumuşak konuşmaya başladı. Yüce Allah da kendisini, malını ve ailesini
kaybetmekle bedeninde de hastalıkla imtihan etti. Öyle ki eti parça parça
döküldü, bedeni kurtlandı. Sonunda onun hemşehrileri kendisini kasabanın
dışına çıkardılar. Hanımı kendisine hizmet ederdi.
et-Hasen dedi ki: Bu
şekilde dokuz yıl, altı ay kaldı. Yüce Allah onu kurtarmayı murad edince
kendisine; "Ayağını yere vur. Bu hem yıkanacak, hem içilecek soğuk bir
sudur." (Sâd, 38/42); bu senin için şifa kaynağı olacaktır, Ben sana aile
halkını, malını, çocuklarını ve onlarla beraber bir o kadarını geri
bağışladım, diye buyurdu. İleride Sâd Sûresi'nde (38/41. âyet ve devamının
tefsirinde) mtifessirlerin Eyyûb kıssası İle İlgili olarak şeytanın kendisine
musallat kılınması ve bu kanaati savunanların görüşlerinin reddedilmesi ile
ilgili açıklamalar -yüce Allah'ın izniyle- gelecektir.
Eyyûb (as)m:
"Rabbim, başıma bu belâ gelip çattı* buyruğu ile ilgili olarak farklı
onbeş (görüleceği gibi onyedi) görüş ileri sürülmüştür.
1- O namaz
kılmak üzere ayağa kalkmak istedi, kalkacak gücü kendisinde bulamayınca belâst
dolayısıyla şikayet etmek kastıyla değil, halini bildirmek üzere "başıma
bu belâ gelip çattı" dedi. 13u açıklamayı Enes, (peygambere) merfu olarak
rivayet etmiştir.
2- Bu
buyruk, onun aczini ifade ettiğini göstermektedir. Dolayısıyla bu sabra aykırı
değildir.
3- Şanı yüce
Allah bu sözleri söylemesini sağladı. Tâ ki başlarına gelen musibetleri
açıklamak hususunda ondan sonra gelecek belâ ehline delil olsun.
4- Âdemoğlu
niteliği ile belâya katlanmaktaki zaafını ortaya koymasını sağlamak üzere,
yüce Allah bu sözleri ona söyletti.
5- Kırk gün
süreyle ona vahiy gelmez oldu. Rabbinin kendisinden uzaklaşacağından korkarak;
"Bu belâ başıma gelip çattı" dedi. Bu da Ca'fer b. Mu-hanımed'in
görüşüdür.
6- Onun söylediklerini yazan öğrencileri bu hale
ulaştığını görmeleri üzerine ondan yazdıklarını sildiler ve: Bu adamın Allah
nezdinde bir değeri yoktur, dediler. O da vahyin ve dinin, insanların elinden
gitmesi şeklindeki bu belâdan Allah'a şikâyette bulundu. Bu açıklama, senedi
sahih olmayan açıklamalardandır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır, Bu görüşü
İbnu'l-Arabî ifade etmiştir.
7- Bir kurt
onun eünden yere düştü, onu yerden alıp yerine koydu. Bu kurt onu sokunca bu
sefer: "Başıma bu belâ gelip
çattı" diye bağırdı. Bu sefer ona: Sen bize karşı mı sabır gösterisinde
bulunuyorsun, denildi, İbnu'l-Arabî dedi ki: Bu, sahih bir nakle ihtiyacı
olmakla birlikte oldukça uzak bir ihtimaldir. Bu şekilde sahih bir naklin
varlığına da imkân yoktur.
8- Kurtlar
onun bedenini yiyip duruyorlardı. O buna sabretti, nihayet bir kurt kalbine,
diğeri onun diline daldı. Bu sefer: "Başıma bu belâ gelip çattı"
dedi. Çünkü böylelikle Allah'ı anmaktan başka şeylerle meşgul olacaktı.
İbnu'l-Arabî dedi ki: Eğer bunun bir senedi bulunsaydı ve gelişigüzel bir iddia
olmasaydı, ne kadar da güzel olurdu!
9- Ona bu
belânın hangi sebeb ve maksatla verildiği açıklanmadı, bunu da anlamasına
fırsat verilmedi. Acaba bu belâ bir tehdit miydi, bir azaptandınız mıydı, bir
özellik miydi, bir arındırma mıydı, bir azık yahut bir temizleme miydi? O
bakımdan o: "Başıma bu belâ gelip çattı" dedi. Yani hangi sebebten
ötürü bu sıkıntıların geldiği benim için içinden çıkılamaz bir hal oia-rak
musibete dönüştü. İbnu'l-Arabî dedi ki: Bu gereksiz bir aşırıya kaçmaktır.
10- Ona:
Allah'tan afiyet vermesini dile, denildi. O da şöyte dedi: Ben yetmiş yıl
boyunca nimetler içinde yüzdüm. Yedi yıl da belâ içerisinde kalabilirim. İşte
o vakit ondan dilekte bulunurum. Bunun İçin: "Başıma bu belâ gelip
çattı" dedi. İbnu'l-Arabî dedi ki; Böyle bir şey mümkündür fakat onun belâda
kaldığı süre ile ilgili sahih bir haber bulunmadığı gibi bu kıssa hakkında da
sahih bir rivayet yoktur.
11- Onun
belâsı İblis'in hanımına: Bana secde et, demesi idi, O hanımının imanının
gideceğinden, böylelikle helak olacağından ve kendisine bakacak kimse
kalmayacağından korktu.
12- Onun
belâya uğradığı üzerinde görülmeye başlayınca kavmi: Onun bizimle birlikte
kalması pislikleri bize zarar vermeye başladı. Haydi bizim yanımızdan
uzaklaşıp çıksın, dediler. Hanımı onu alıp şehrin dış taraflarına çıkardı.
Şehrin dışına çıktıklarında onu görürler ve onu görmeyi bir uğursuz-luk
sayarlardı. Bunun üzerine: onu göremeyeceğimiz bir yere kadar uzaklaşıp gitsin,
dediler. O da kasabadan uzakça bir yere çıkıp gitti. Hanımı onun işlerini
görüyor ve günlük gıdasını ona götürüyordu. Bu sefer şöyle dediler: O ona
değiyor, gelip bizimle oturup kalkıyor. Bu sebebten de onun belâsı da bize
bulaşıyor. O bakımdan hanımını ondan büsbütün koparıp uzaklaştırmak istediler.
O da: "Başıma bu belâ gelip çattı" dedi.
13- Abdullah
b. Ubeyd b. Umeyr dedi ki: Eyyûb'un iki kardeşi vardı. Yanına geldiler, uzakta
bir yerde ayakta durdular. Aşırı kokusundan ötürü ona yaklaşamadılar. Onlardan
birisi şöyle dedi: Allah Eyyûb'un hayırlı bir kimse olduğunu bilseydi, ona
böyle bir belâyı vermezdi. O kendisi için bu sözden daha ağır bir söz
işitmemişti. Tam bu esnada: "Başıma bu belâ gelip çattı" dedi. Sonra
şöyle dua etti:" Allah'ım eğer Sen benim herhangi bir yerde aç bir kimse
olduğunu bildiğim halde asla tok bir karınla gecelememiş olduğumu biliyor isen
beni tasdik et." Semada bir münadi: "Benim kulum duğru söyledi"
diye seslendi. Kardeşleri de bu sesi işittiler, hemen secdeye kapandılar.
14-
"Başıma bu belâ gelip çattı" ifadesi, düşmanların benim bu halime sevinmeleri
belâsı demektir. Bundan dolayı kendisine: Başına geten belâda sana en ağır
gelen ne oldu? diye soruldu. Kendisi de: Düşmanların halime se vinmeleri, diye
cevap verdi. İbnu'l-Arabî dedi ki: Bu mümkündür, çünkü ke-limullah Musa'dan
kardeşi kendisini bu hale düşmekten kurtarmasını istemiş ve şöyle demişti: 'Bu
kavim beni gerçekten zayıf buldular. Neredeyse beni öldüreceklerdi. Sen de bana
düşmanları sevindirecek bir iş yapma!" (el-A'râf, 7/150)
15-
Hanımının uzunca zülüfleri vardı. Eyyûb'a ihtiyacı olan bir faydayı sağlamak
maksadı ile bu zülüflerini kesmiş ve bunların bedeli ile yiyecek bazı şeyler
alıp, bunları ona getirmişti. O ise hareket ederken, bir yerden başka bir yere
giderken onun zülüflerine tutunuyor idi. Yerinden kalkıp başka yere gitmek
isteyince bunları bulamayınca buna güç yetiremedi ve bu sefer: "Başıma bu
belâ gelip çattı" dedi.
Bir diğer görüşe göre
hanımı sattığı zülüfleri karşılığında yiyecek satın alınca îblis bir adanı
suretinde ona geldi ve: Senin hanımın hayasızlık işledi ve bunun karşılığında
ücret aldı, saçlarını kestirdi, dedi. Eyyûb da ona sopa vuracağına dair yemin
etti. Bu sebeble hanımının kalbinin uğradığı belâ ve sj-kintı, Eyyûb'un kalbindeki
belâ ve sıkıntıdan daha ağır idi.
16- Derim
ki: Burada İbn el-Mubarek'in söz konusu ettiği onaltıncı bir görüş daha
vardır: Bize Yunus b. Yezid, Akîl'den haber verdi. O İbn Şihab'dan naklettiğine
göre Rasûlullah (sav) bir gün peygamber Eyyûb (as)ı ve ona isabet eden belâyı
söz konusu etti... deyip hadisi zikretti. Hadiste şu ifadeler de yer
almaktadır: Ona sabrı tavsiye eden ve onun yanından ayrılmayan yakın
arkadaşlarından birisi ona dedi ki; Ey Allah'ın Peygamberi! Senin halin beni
hayrete düşürmüştür ve ben bunu senin kardeşin ve arkadaşına zikretmiş
bulunuyorum: Allah seni, hanımını, malını kaybetmekle belâya düşürdüğü gibi,
cesedinde de seni belâya uğrattı. Bu onsekiz yıldan beri böylece devam ediyor
ve sonunda şu gördüğün hale kadar geldi. Allah sana merhamet edip senin bu belâ
ve sıkıntılarını gidermeli değil mi? Sen öyle bir günah işlemiş olmalısın ki,
kimsenin böyle bir günah işlemiş olduğunu sanmıyorum. Bunun üzerine Eyyûb (as)
dedi ki: "Ben onların neler söylediklerini bilmiyorum. Ancak aziz ve
celil olan Rabbim biliyor ki ben karşılıklı iddialarda bulunan ve her birisi
Allah adına yemin eden -yahut ta karşılıklı olarak birbirine kızarak
iddialarda bulunan ve her birisi Allah adına yemin eden- iki kişi yanımdan
geçiyor, ben de ailemin yanına geri dönüyor, onların yeminlerinin keffaretini
ödüyordum. Bundan maksadım ise, onun adını anan herhangi bir kimsenin günaha
girmesini; kimsenin hak olmayan bir maksatla adını anmayıgını
isteyişimdi." Bunun üzerine Rabbine: "Rabbim, başıma bu belâ gelip
çattı ve Sen merhametlilerin merhametlisisin" diye seslenmişti. Onun bu
duası şanı yüce ve mübarek olan Allah'a halini arzetmesinden ibaretti. O,
durumunun ulaştığı noktayı haber veriyordu. Şanı yüce ve mübarek olan Allah'tan
gelenlere O'nun uğrunda sabrediyordu... deyip hadisin geri kalan bölümünü
zikretmektedir.
17-
Birilerinden işittiğim fakat tesbit edemediğim bir görüş de şudur: Bir kurtçuk
bedeninden yere düştü. Onu yerine iade etmek için aradıysa da bulamadı. Bu
sefer: "Başıma bu belâ gelip çattı" dedi. Bunu söylemesi ise o
kurtçuğu bulamamaktan ötürü kaçırdığı ecir idi. İyileşeceği vakte kadar ecrinin
tam ve eksiksiz kalmasını istemişti.[103] Bu
güzel bir açıklamadır, ama senede ihtiyacı vardır.
İlim adamları dediler
ki: Onun "başıma bu belâ gelip çattı." sözleri tahammülsüzlükten
dolayı söylenmiş sözler değildi. Çünkü yüce Allah: "Biz onu sabredlci
bulduk" (Sâd, 38/44) diye buyurmaktadır. Aksine o bu sözlerini dua olarak
söylemişti. Şikâyette sabırsızlık ise, yüce Allah'a değil, mahluka-ta yapılandır.
Allah'a dua etmek, kaderine rızaya aykırı değildir.
es-Sa'lebî dedi ki:
Ben hocamız Ebu'l-Kasım b. Habib'i şöyle derken dinledim: Sultanın sarayında
fukahâ ve ediblerle dopdolu bir mecliste bulunmuştum. Onlar Eyyûb (as)ın bu
sözlerinin şikâyet yolu ile söylendiği üzerinde icma ettiklerinden sonra bu
âyet hakkında bana soru soruldu. Halbuki yüce Allah; "Gerçekten Biz onu
sabredici bulduk" diye buyurmaktadır. Ben şu cevabı verdim: Onun bu
sözleri bir şikâyet olsun diye söylenmemiştir. O bu sözlerini dua maksadıyla
söylemiştir. Bunun açıklayıcı ifadesi ise "Biz onun duasını kabul
ettik" buyruğudur. Duanın kabul edilmesi ise şikayette bulunmanın
arkasından değil, duanın arkasından gelir. Orada bulunanlar benim bu açıklamamı
güzet buldular, beğendiler.
Cüneyd'e bu âyet-i
kerîme hakkında soru sorulmuş, o da söyle demiş: Kendisine yaptığı bol lütuf
ve ihsanlan dolayısıyla, Allah'a minnet duygularını beslemesi için ona
dilemenin fakirliğini, dilenciliğin muhtaçlığını öğretti.
"Ve başındaki
sıkıntıyı açıp giderdik. Ayrtca ona... aile ve çocuklarını ve onlarla birlikte
bir o kadarını da verdik." Mücahid ve İkrime dedi ki: Eyyûb (as)a denildi
ki: Biz aile halkını sana cennette verdik. Dilersen onları senin için cennette
bırakırız, dilersen onları sana dünyada veririz. Mücahid dedi ki: Yüce Ailah
onları onun adına cennette bıraktı ve dünyada da onların
bîr benzerini verdi. en-Nehhâs dedi ki: Bu hususta
onlardan gelen sened sahihtir.
Derim ki: el-Mehdevî
de bunu İbn Abbas'tan nakletmektedir. ed-Dahhak dedi ki; Abdullah b. Mes'ud
dedi ki: Eyyûb'un hanımı dışında aile halkı vefat etmişti. Yüce Allah onları
göz açıp kırpacak kadar bir süreden daha kısa bir süre zarfında diriltti ve
ona onlarla birlikte bir o kadarını daha verdi,
Yine İbn Abbas'tan
şöyle dediği rivayet edilmiştir: Çocukları vefat etmişti. Diriltildiler ve
onlarla birlikte bir o kadar daha çocukları oldu. Kalade, Ka'b el-Ahbar,
el-Kelbî ve başkaları da böyle demiştir. İbn Mes'ud dedi ki: Onun yedisi erkek,
yedisi kız olmak üzere bütün çocukları vefat etmişti. Ona şifa verildikten
sonra hepsi de diriltildiler. Hanımı yedi erkek, yedi kız çocuk daha doğurdu,
es-Sa'lebî dedi ki: Âyetin zahirine daha yakın görülen bu görüştür.
Derim ki: Çünkü onlar
daha önce el-Bakara Sûrcsİ'nde (2/243. âyetin tefsirinde); "Binlerce kişi
oldukları halde ölüm korkusuyla yurtlarından çıkanları görmedin mi?"
(el-Bakara, 2/243) ayetinin kıssasında açıklandığı üzere; ecelleri gelmeden
önce imtihan olmak üzere ölmüşlerdi. Yine benzeri bir açıklama (Musa -as- ile
birlikte bulunup) yıldırım çarpması sonucu ölen, sonra da diriltilen kişilerin
kıssasında (bk. el-Bakara, 2/55-56. âyetler, 3. başlık ve el-A'raf, 7/155.
âyetlerin tefsiri) geçmiş bulunmaktadır. Bunlar hep ecellerinden önce vefat
etmişlerdi. Burada da durum böyledir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Mücahid ve İkrime'nin
görüşüne göre buyruğun anlamı şöyle olur: "Ona aile ve çocuklarını"
âhirette; "ve onlarla birlikte bir o kadarını da" dünyada
"verdik."
Nakledildiğine göre
yüce Allah'ın emri üzerine ayağını yere bir defa vurup sıcak bir su pınarı
kaynayınca eliyle bir avuç su alıp, bir defa silkeleyince kurtçuklar üzerinden
etrafa yayıldı. Suya bir defa dalınca eti geldi ve yerli yerine oturdu. Yüce
Allah ona ailesini ve onlarla birlikte bir o kadarını geri verdi. Evinin
temelleri ölçüsünde bir bulut ortaya çıktı. Gece, gündüz üç gün süreyle altın
çekirgeler yağdırıp durdu. Yüce Allah ona Cebrail (as)ı gönderdi vt; ona;
Doydun mu? dedi. O, Allah'tan (O'nun lutfundan) kim doyar ki? dedi. Yüce Allah
ona şunu vahyetti: Sen belâya düşmeden önce de, düştükten sonra da seni
sabırlı diye övdüm. Eğer Ben senin her bir saç telinin altına sabrı koymamış
olsaydım, sen sabredemezdin.
"Hem katımızdan
bir rahmet" yani Biz bunu nezdimizden bir rahmet olmak üzere ona yaptık.
Bir görüşe göre de yarın mükâfatı daha büyük olsun diye Biz onu böylece
sınadık.
"Hem de iyi
kullukta bulunanlara bir ibret olmak üzere" kullara hatırlatmak üzere
"onu böylece sınadık." Çünkü onlar çağdaşlarının en faziletlisi
olmakla birlikte Eyyûb'un uğradığı belâyı, bu belâya sabrını ve Allah tarafından
imtihan edilişini hatırlayacak olurlarsa, dünyanın zorluk ve sıkıntılarına
sabredip katlanmak noktasında Eyyûb (as)ın yaptığına benzer bir tutum
takınmaya kendilerini hazırlarlar. Böylelikle bu ibadetlerini sürdürmek ve
zorluklara tahammül etmek noktasında onlar için bir uyarıcı olur.
Eyyûb (as)ın bu
belâsının devam ettiği süre hususunda farklı görüşler vardır, îbn Abbas: Bu
belâsı yedi yıl, yedi ay, yedi gün ve gece devam etmiştir derken, Vehb otuz
sene devam etmiştir der, d-Hasen yedi yıl, altı ay devam etmiştir, demiştir.
Derim ki: Bundan daha
sahih olanı -doğruyu en iyi bilen Allah'tır- onse-kiz senedir. Bunu da İbn
Şihâb Peygamber (sav)dan rivayet etmiş olup önceden geçtiği üzere İbnu'l-Mubârek
bunu zikretmiştir.
[104]
85. İsmail,
İdris ve Zülkifl'i de (an). Onların her biri sabredenlerdendi.
86. Biz
onları rahmetimizin içine aldık. Gerçekten onlar Salihlerden idiler.
"İsmail,
İdris" önceden de geçtiği gibi Ahnuh diye de bilinir "ve Zülkifl'i
de" an.
et-Tirmizî eİ-Hakîm, "Nevâdiru'l-Usul" adlı eserinde ve başkaları İbn
Ömer (ra)tn Peygamber (sav)dan şöyle buyurduğunu nakletmektedirler:
"İsrailoğult arında Zülkifl diye anılan bir adam vardı. Bu kişi her tür
günahı işlemekten çekinmezdi. Bir kadının arkasından gitti ve onunla ilişki
kurmak karşılığında ona altmış dinar verdi. Erkeğin hanımının önünde oturması
gibi oturduğunda kadın sarsıldı ve ağlamaya başladı. Niye ağhyorsun? dedi. Kadın
bu işi yapmaktan ötürü, dedi. Allah'a yemin ederim. Ben hiç böyle bir şey
yapmadım.
Peki ben seni zorladı
m mı? dedi. Kadın: Hayır dedi. Fakat muhtaç olduğumdan dolayı bu işi yapmak
zorunda kaldım.
Ona: Git, o verdiğim
para senin olsun. Allah'a yemin ederim bundan sonra ebediyyen bir daha Allah'a
isyan etmeyeceğim, dedi. Sonra da aynı gece öldü. Evinin kapısı üzerinde:
Muhakkak Allah Zülkifl'e mağfiret buyurdu, yazısını gördüler."
Bu hadisi Ebu İsa,
et-Tirmizîde rivayet etmiştir. İbn Ömer (ra)dan gelen rivayetiyle lafzı
şöyledir: (İbn Ömer) dedi ki: Peygamber (sav)ı bir hadis buyururken dinledim.
Eğer ben onu bir, iki -yedi defaya sayıncaya kadar- defa duymamış olsaydım,
asla onu nakletmezdim. Hana ben bunu ondan daha fazla defa duymuşumdur.
Rasûlullah (sav)ı şöyle buyururken dinledim: "Zülkifl, İsrailoğuüarından
İdi. Hiçbir günahı işlemekten çekinmezdi Ona bir kadın geldi. O da onunla
ilişki kurmak şartıyla ona altmış dinar verdi. Erkeğin hanımının karşısında
oturduğu gibi oturunca kadın titredi ve ağladı. Niye ağlıyorsun, ben seni
zorladım mı? dedi. Kadın, hayır fakat bu daha önce hiçbir şekilde yapmadığım
bir iştir. Beni bu işe yapmaya iten tek sebep, muhtaç oluşumdur. Sen bu işi
şimdiye kadar hiç yapmamış iken mi yapacaksın? Haydi git, o paralar da senin
olsun. (Devamla) dedi ki: Allah'a yemin ederim. Bundan sonra ebediyyen bir
daha Allah'a isyan etmeyeceğim. Aynı gece öldü, sabah olduğunda kapısının
üzerinde: Şüphesiz Allah Zülkifl'i bağışladı (mağfiret buyurdu), ibaresinin
yazılı olduğu görüldü." Tirmizî dedi ki: Hasen bir hadistir.[105]
Denildiğine göre;
el-Yesa' yaşlanınca: Ben insanların başına benim yerime geçecek birisini tayin
etsem de onun ne şekilde amelde bulunacağını bir görsem. Bunun üzerine dedi ki:
Şu üç hususu bana kim garantiler: Gündüzün oruç tutacak, geceleyin namaz
kılacak ve hüküm verirken öfkelenmeyecek. el-Iys soyundan gelen bir adam: Ben,
dedi. Ancak onun bu teklifini kabul etmedi, geri çevirdi. Ertesi günü aynı
şeyleri söyledi. Yine o adam, ben dedi. Bunun üzerine onu kendisinin yanına
tayin etti ve sözünde durdu. Yüce Allah ondan övgüyle söz etti ve ona
"Zülkifl" denildi. Çünkü u, belli bir işi tekeffül etmişti. Bu
açıklamayı Ebu Musa, Mücahid ve Katade yapmışlardır.
Amr b. Abdurrahman b.
el-Hâris dedi ki: Ebu Musa (ra) da Peygamber (sav)dan şöyle buyurduğunu
nakletti: "Zülkifl bir peygamber değildi, ama o salih bir kul idi. Vefatı
esnasında salih bir kişinin ameli ile amelde bulunmayı tekeffül etti. Her gün
Allah için yüz namaz kılardı. Yüce Allah da ondan güzel bir şekilde, övgü ile
söz etti."[106]
Ka'b da dedi ki:
İsrailoğullan arasında kâfir bir kral vardı. Onun ülkesinden saiih bir insan
geçti. Allah'a yemin ederim, ben bu krala İslâm'ı sunmadıkça bu topraklardan
çıkmayacağım dedi ve ona İslâm'ı sunduktan sonra kral: (Müslüman olursam) Benim
mükafatım ne olacak? dedi. Ona: Cennet deyip cennetin,niteliklerini bildirdi.
Peki bana bunun böyle olacağının garantisini kim verebilir, deyince o, ben
dedi. Bunun üzerine kral müslüman oldu ve krallığı bıraktı. Ölünceye kadar
Rabbine itaate yöneldi. Defnedildiği sabahı elinin kabrin dışına çıkrmş
olduğunu ve elinde de beyaz bir nur ile içinde şu ifadelerin yazılı bulunduğu
yeşil bir parça gördüler: Allah bana mağfiret buyurdu, beni cennete koydu ve
filanın kefil olduğu hususu eksiksiz bana verdi. Bunun üzerine halk acele yola
koyularak o adamı bulmaya ve iman ettiklerini ona bildirip krala verdiği
teminatı kendilerine de vermesini istemeye koyuldular, o da bunu yaptı. Hepsi
de iman ettiler, işte bundan dolayı ona "Zülkifl" adı verilmiştir.
Bir başka açıklamaya
göre o oldukça iffetli davranan bir insandı. Bir belâya düşen, bir itham
altında kalan, kendisinden bir alacak istenen her bir kişiye kefil oluyor ve
yüce Allah da o kişiyi onun vasıtası ile kurtarıyordu.
Bir diğer açıklamaya
göre ona Zülkifl adının veriliş sebebi, yüce Allah'ın ona yapmış olduğu iş ve
amellerinin karşılığında kendi döneminde bulunan diğer peygamberlerin
amellerinin iki katını vermeyi tekeffül etmiş olmasıdır.
Cumhur onun peygamber
olmadığı görüşündedir. el-Hasen dedi ki: O İl-yas'tan önce gönderilmiş bir peygamberdir.
Zülkifl'in -Meryem'in geçimini tekeffül etmesi sebebiyle- Zekeriya (as) olduğu
da söylenmiştir.
"Onların her
biri" Allah'ın emirleri üzerinde ona itaatin gereklerini yerine getirmek
ve masiyetlerden kaçınmak hususunda "sabredenlerdendi. Biz onları
rahmetimizin içine" yani cennete "aldık. Gerçekten onlar salihler-den
idiler."
[107]
87. Ve balık
sahibini de (an). Hani gazaplanarak gitmiş ve Bizim kendisini asla
sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. O bakımdan karanlıklar içinde: "Senden
başka ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden
oldum" diye seslenmişti.
88. Biz de
duasını kabul edip kendisini gamdan kurtarmıştık. Biz mü'minleri işte böyle
kurtarırız.
"Ve balık
sahibini de" an,
"Zünnûn (balık
sahibi)" Met ta oğlu Yunus'un lakabıdır. Çünkü nûn (balık) kendisini
yutmuştu. Nûn da balık demektir. Osman (ra)dan nakledilen hadise göre o güzel
şimali bir çocuk görmüştü. Bunun üzerine: Ona nazar değmesin diye senesindeki
çukurunu (nûn'unu) siyaha boyayınız, demişti. Sa'leb'in Îbnu'l-A'rabî'den
rivayetine göre "en-nûne" küçük çocuğun çene-sindeki küçük çukur
(gamze) demektir.
"Hani o
gazaplandırıp gitmiş... ti" el-Hasen, eş-Şa'bî ve Said b. Cübeyr dediler
ki: O aziz ve celil olan Rabbini gazaplandırıp gitmişti. et-Taberî ve el-Kutebî
bu açıklamayı tercih etmiş, el-Mehdevî bunu güzel bulmuştur. Bu açıklama İbnu
Mes'ud'dan da rivayet edilmiştir.
en-Nehhâs dedi ki: Dil
bilmeyen kimseler böyle bir açıklamayı reddedebilirler, ancak bu doğru bir
açıklamadır. Rabbinden ötürü o gazaplanmıştı, demektir. Nitekim; "Ben
senin için gazaplandım" demek de böyledir. Mü'min de yüce Allah için -ona
isyan edilmesi halinde- gazaplarım Dil-bilginlerinin çoğunluğu Peygamber
(sav)ın, Âişe (ranhâ)ya söylemiş olduğu: "Onlara velânın (sana ait
olacağı) şartını koş."[108]
ifadesinin bu kabilden olduğu görüşündedirler. el-Kutebî de bu görüşü
desteklemek noktasında oldukça ileriye gider.
İlgili haberde Yunus
(as)ın nitelikleri hakkında şöyle denilmektedir: O tahammülü az birisiydi.
Peygamberlik yüklerini yüklenince, bahar mevsiminde doğmuş deve yavrusunun
ağır yük altında çatlaması gibi o da peygamberliğin yükleri altında adeta
çatlıyordu. O bakımdan o, efendisinden kaçıp uzaklaşan bir köle gibi uzaklaşıp
gitti. Bu şekilde bir gazaplandırış küçük bir günahtı. O Allah'a karşı
öfkelenmemişıi, aksine kavmi üzerinden azabı kaldırdığından ötürü Allah için
öfkelenmişti.
îbn Mes'ud da şöyie
demektedir: O Rabbinden yani Rabbinin emrinden kaçmıştı. Nihayet ona, kavminin
üzerinden azabın kaldırılmasından sonra, geri dönmesi emri verildi. Çünkü o
kavmini belli bir zamanda azabın ineceği
ile
tehdit edip duruyordu. O vakit yaklaştığında kavminin arasından çıkıp gitti.
İlahi azap gelip tepelerinde onları gölgelendirdi. Allah'a yalvarıp yakardılar.
Üzerlerinden azap kaldırıldı. Yunus (as) ise onların tevbe ettiklerini bilmiyordu.
İşte bundan dolayı gazaplanarak gitmiş oldu. Halbuki onun belirli bir izin
olmaksızın gitmemesi gerekirdi.
el-Hasen de dedi ki:
Yüce Allah kendisine kavmine gitmesi emrini verdi. Hazırlık yapmak üzere kendisine
mühlet verilmesini diledi. Allah onun acele etmesini istedi. Sonunda ayağına
geçirmek üzere bir ayakkabı almayı niyaz etti, ancak bu süre kadar dahi ona
zaman verilmeyerek şöyle denildi: Durum bundan da acildir. -Biraz çabuk
dadanan bir huya sahipti.- Böylece Rab-bini gazaplandırarak çıkmış oldu.
Bu da bir görüştür;
fakat en-Nehhâs'ın açıklaması buyruğun te'vili hususunda yapılan açıklamaların
en iyisidir. Yani o Rabbi için öfkelenerek çıktı. Bu da şu demektir: Kavmi,
Rabbini inkâr ettiklerinden onlara gazaplanıp çıktı.
Şöyle de
açıklanmıştır: O kavminin uzun süre küfürde devam ettiklerini, işi yokuşa
sürdüklerini görünce, kavmine öfkelenerek tek başına kaçıp gitti. Onların
eziyetlerine sabredip katlanmadı. Halbuki Allah kendisine onlarla birlikte
kalıp dua etmesini emretmişti. Onun günahı Allah'tan izin almaksızın kavminin
arasından çıkıp gitmesi idi.
Bu anlamdaki
açıklamalar, İbn Abbas ve ed-Dahhâk'tan rivayet edilmiştir. Yine rivayete göre
Yunus (as) genç birisi İdi. Peygamberlik yükünün ağırlıklarını taşiyamamıştı.
Bundan dolayı Peygamber (sav)a: "Ve o balık sahibi gibi olmat"
(el-Kalem, 68/48) dîye buyurulmuştur.
Yine ed-Dahhak'tan
nakledildiğine göre o, kavmini öfkelendirerek çtkmış-u. Çünkü o Allah
tarafından gönderilmiş bir peygamber olmakla birlikte, kavmi davetini kabul
etmemiş, bunu inkâr etmişlerdi. Bundan dolayı onlara ga-zaplanması gerekirdi.
Yüce Allah'a isyan eden her kimse%e herkesin gazap duyması, öfkelenmesi
görevidir.
Aralarında el-Ahfeş'in
de bulunduğu bir kesim de şöyle demiştir: O kavminin başında bulunan krala
öfkelenerek çıkmıştı.
İbn Abbas dedi ki:
Peygamber Şi'yâ ile onun döneminde bulunan ve Haz-kiyâ adındaki hükümdar
Yunus'u Ninova kralına göndermek istediler. Bu kral İsrailoğullarına savaş
açmış, onlardan pek çok kimseyi de esir almıştı. Yunus bu kral ile konuşacak
ve İsrailoğullannı kendisi ile birlikte göndermesini sağlayacaktı. O dönemde
peygamberlere vahiy gelir, emir ve siyaset de onlar tarafından seçilmiş bir
hükümdarın hakkı idi. Bu hükümdar da dönemindeki peygambere gelen vahiy
gereğince uygulama yapardı. Allah, Şi'yâ
peygambere
şunu vahyetmişti: Hükümdar Hezkiyâ'ya İsrailoğullarından güçlü ve güvenilir bir
peygamber seçerek onu Ninovalılara göndermesini söyle. Bu peygamber
kendilerine İsrailoğullannı serbest bırakmalarını emretsin. Ben de onların
hükümdarlarının ve ileri gelenlerinin kalplerine onları serbest bırakma
isteğini salacağım.
Yunus, Şi'yâ'ya dedi
ki: Allah bizzat beni göndermeni mi sana emretti? O, hayır dedi. Sana benim
adımı verdi mi;1 dedi. Yine; Hayır dedi. Bunun üzerine Yunus dedi ki: Burada
güçlü ve güvenilir başka peygamberler de vardır. Ancak ona ısrar ettiler. O da
hem peygambere, hem hükümdara, hem de kavmine kızgınlıkla çıkıp gitti. Rum
denizine geldi ve başından geçen olaylar geçti. Şi'yâ'nın emrini
terkettiğinden dolayı balığın karnında kalmakla imtihan edildi. Bundan dolayı
da yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kendini ki-nayıcı olduğu halde balık
onu yuttu." (es-Sâffât, 37/141) Yani kınanacak bir iş yaptığından ötürü
kendisini kınadı. Onun bu yaptığı ise ya küçük bir günahtı yahut evlâ olanı
terketmekti.
Bir görüşe göre de o,
henüz peygamber değilken çıkıp gitmişti. Ancak İs-railoğulları hükümdarlarından
birisi ona Ninova'ya gitmesini ve ora ahalisini -Şi'yâ'nın emri üzere- davet
etmesini istemişti, O da Allah'tan başka birisinin emri ile onlara gitmeyi
kabul etmedi. Bundan dolayı hükümdarı gazap-landırarak çıkıp gitti. Balığın
karnında (ölümden) kurtulunca, Ailah onu kavmine (peygamber olarak) gönderdi ve
onları davet etti, onlar da ona iman ettiler.
el-Kuşeyrî dedi ki:
Daha kuvvetli görülen görüş şu ki: Onun bu şekildeki gazaplanması (ya da
gazaplandırması), yüce Allah'ın kendisini peygamber olarak göndermesinden ve
azap kavmini gölgelendirmişken üzerlerinden azabın kaldırılmasından sonra
olduğudur. O (adeta) onlardan azabın kaldırılmasından hoşlanmamıştı.
Derim ki: İleride yüce
Allah'ın izniyle es-Sâffât Sûresi'nde (37/139-144. âyetlerin tefsirinde)
açıklanacağı üzere bu, bu husustaki açıklamaların en güzelidir.
Şöyle de açıklanmıştır:
Yalan söylediğini tesbit ettikleri kimseyi öldürmek, kavminin huylarındandı. O
da öldürülmekten korktu ve bundan dolayı öfkelenerek kaçıp gitti. Nihayet bir
gemiye bindi. Gemi yol alamayıp hareketsiz kalakaldı. Gemide bulunanlar:
Aranızda kaçan bir kimse var mı? dediler. O: Evet, ben dedi. Sonra başından
geçen olaylar oldu, küçük günahından arındırılmak üzere balığın karnında
sınandı. Nitekim Uhud'a katılanlar hakkında da: "Nihayet... yılgınlık
gösterdiniz." (Âl-i İmran, 3/152) diye buyurduğu gibi: "Bir de Allah
mü'minleri temizlesin." (Âl-i İmran, 3/141) diye buyurmuştur.
Peygamberlerin günahları bağışlanmıştır. Ancak bazen onların arındırılması söz
konusu olabilir ve bu tekrar benzeri bir işin yapılmasına karşı bir azar
mahiyetini de taşıyabilir,
Dördüncü bir görüş de
şudur: O ne Rabbini gazaplandırmiş, ne kavmini, ne de hükümdarı. Bu Arapların
bir işi yapmak istememeyi anlatmak üzere bu fiili kullanmaları kabilindendir.
Bu fitlin "fâale" ve2ni bazen tek kişi tarafından yapılan bir İşi anlatabilir.
Buna göre anlam şöyledir: O kavmine azabın geleceği tehdidinde bulunup
aralarından çıkıp gidince, onlar da tevbe ettiler ve üzerlerinden azap
kaldırıldı. Geri dönüp helak edilmediklerini öğrenince, bu işi kabullenmek
istemedi ve aralarından kaçıp gitti. Bu anlamda şu mısra da nakledilmektedir:
"Ve ben
Dârimliler dolayısıyla Temîmlîlerin hicvedilmesin!
kabul
edemiyorum."
Ancak bu açıklama su
götürür bir açıklamadır. Böyle bir görüş sahibine denilir ki: Böyle bir
gazaplanış eğer kabullenmemekten ise; yine de kabullenmemek ile birlikte bir
gazabın bulunması kaçınılmaz bir şeydir. İşte bu gazap kime karşı olursa olsun,
az da olsa vardı. Siz ise onun Rabbine de, kavmine de gazaplanmadığını
söylemektesiniz. (Dolayısıyla bu İddia kabul edilemez).
"Bizim kendisini
asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. O bakımdan karanlıklar içinde... diye
seslenmişti" buyruğunun şu anlama geldiği söylenmiştin İblis bu hususta
onu yanıltmış ve yüce Aflah'ın kendisini cezalandırmasının mümkün olmadığı
zannına kapılmıştı. Ancak bu reddedilen ve kabul edilmemiş bir görüştür. Çünkü
böyie bir zan küfürdür.
Bu görüş Said b.
Cübeyr'den rivayet edilmiştir. eİ-Mehdevî bunu Sa-id'den, es-Sa'lebî de
el-Hasen'den nakletmiştir. Yine es-Sa'lebî'nin zikrettiğine göre: Atâ, Said b.
Cübeyr ve pek çok İlim adamının dediklerine göre anlamı şudur: Ü bizim
kendisini sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. el-Hasen dedi ki: Bu da yüce
Allah'ın: "Allah rızkı dilediğine genişletir ve kısar" (er-Ra'd,
13/26) yani daraltır, buyruğu ile; "Rızkı kendisine daraltılan kimse
de" (et Talâk, 65/7) buyrukları kabiiindendir.[109]
Derim ki: Said ve
ei-Hasen'in görüşünün bu olma ihtimali daha yüksektir.
hep aynı manada olup
daraltılmak, sıkıştırılmak demek olur, el-Maverdî ve el-Mehdevî'nin
naklettiklerine göre İbn Abbasın görüşü de budur.
Bir diğer açıklamaya
göre; bu kaza ve hüküm anlamındaki "kader"den gelmektedir, Yani,
onun hakkında kendisini cezalandırmayı takdir etmeyeceğimizi, hükme
bağlamayacağımızı zannetti. 13u açıklamayı da Katade, Mücahid ve el-Ferrâ
yapmıştır. Bu ise kudret ve istitâat(güç yetirebilmek)'in dısında-kİ hüküm
demek olan "kader"den alınmıştır.
Ebu'l-Abbas Ahmed b.
Yahya Sa'leb'den rivayet edildiğine göre yüce Allah'ın: "Bizim kendisini
asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı" buyruğu hakkında şöyle demiştir: Bu
buyruktaki muktediriik, "takdir"den gelmektedir, "kudref'ten
değil. O bakımdan; ifadesi, Allah senin için hayır takdir etsin, anlamındadır.
Sa'leb şu beyitleri de zikreder:
"O yumuşak
kumların geceleri bizim için ebediyyen geri dönmeyecek
Parlak yapraklı
palamut ağaçlan yaprak verdikçe.
O geçmiş zaman da geri
gelmeyecek,
Sen ne mübareksin, ne
takdir edersen o olur, şükür Sanadır."
Yani Sen ne takdir
edersen, ne hükmedersen o meydana gelir, demek istiyor.
İlim adamları bu iki
açıklamayı kabul etmişlerdir.
Ömer b. Abdu'1-Aziz ve
ez-Zührî: "Bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı"
buyruğundaki; ifadesini "nûn" harfini ötre-li, "dal"
harfini şeddeli olarak; "takdir"den gelen bir fiil şeklinde
("hakkında takdir etmeyeceğimizi..." anlamında okumuşlardır. Bu
kıraati el-Maverdî, İbn Abbas'tan da nakletmektedir.
Ubeyd b. Umeyr, Katade
ve el-A'rec ise; şeklinde "ya" harfi öt-reli ve şeddeli olarak,
meçhul bir fiil şeklinde okumuşlardır. ("Hakkında asla tadir
edilmeyeceğini sanmıştı, demek olur).
Ya'kııb, Abdullah b.
Ebi İshak, el-Hasen ve yine İbn Abbas'da; diye "ya" harfi üireli
"dal" harfi üstün ve şeddesiz olarak meçhul bir fiil diye
okumuşlardır ki "ki kendisine güç yetirılmeyecek..." anlamındadır.
Yine el-Hasen'den; şeklinde
(kendisine güç yetiremeyecek... anlamında) okumuştur.
Diğerleri ise;
şeklinde "nun" harfi üstün "dal" harfi de esreli (...
"güç yetiremeyeceğiz" anlamında) okumuşlardır ki bunların hepsi
"takdir etmek" anlamından gelmektedir.
Derim ki: İlim
adamları hiçbir hayır İşlememiş adamın ölmesi halinde kendisini yakmalarını
emretmiş olduğu akrabalarına söylediği; "Allah'a yemin ederim ki eğer
Allah beni sıkıştıracak olursa..." hadisini yorumlarken de bu iki şekilde
açıklamışlardır.[110]
Birinci açıklama
şekline göre bu hadis: Allah'a yemin ederim şayet Allah beni sıkıştıracak, beni
hesaba çekmekte, günahlarımdan dolayı beni cezalandırmakta işi sıkı tutacak
otursa elbette böyle olur (yani beni hiç kimseye etmediği şekilde
azaplandırır) demek olur... Sonra aşın korkusundan dolayı yakılmasını
emretmişti.
İkinci açıklama
şekline göre şu demek olur: Eğer yüce Allah'ın kader ve kazası gereği her günah
işleyenin günahı dolayısıyla azaplandırılması hükme bağlanmış ise; hiç
şüphesiz yüce Allah suçlarım ve günahlarım sebebiyle beni âlemlerden başka
hiçbir kimseyi azaplandırmayacağı bir şekilde azaplandıracaktı r.
Bu hadisi, hadis
imamları Muvatta'da ve başka yerlerde rivayet etmişlerdir. Bu sözleri söyleyen
kişi mü'min ve muvahhid idi. Nitekim hadisin kimi rivayet yollarında:
"Tevhid dışında hayır namına hiçbir iş işlememişti" denilmektedir.
Yüce Allah kendisine: Sen bu işi niye yaptın? diye sorunca da o; Senden
korktuğumdan ötürü Rabbim, demiştir. Korkmak (haşyet) ise ancak tasdik eden bir
mü'mînde bulunur. Nitekim yüce Allah: "Kulları arasında Allah'tan ancak
âlimler korkar." (Fatır, 35/28) diye buyurmaktadır.
"Bizim kendisini
asla sıkıştırmayacağımızı sanmıştı" buyruğunun soru anlamında olduğu da
söylenmiştir. İfadenin de takdiri... sıkıştırmayacağımızı mı sanmıştı? şeklinde
olup, burada; rnı sanmıştı?" da soru edatı olan hemze îcaz kastıyla
hazfedilmiştir. Bu İse Süleyman Ebu'l-Mu'te-mir'in görüşüdür. Kadı Münzir b.
Said'in naklettiğine göre de bazıları bu laf* zı bu şekilde hemze ile
okumuşlardır.
[111]
"O bakımdan karanlıklar
içinde: Senden başka ilâh yoktur, seni tenzih ederim. Gerçekten ben
zalimlerden oldum, diye seslenmişti" buyruğuna dair açıklamalarımızı iki
başlık halinde sunacağız:
[112]
Yüce Allah'ın:
"Karanlıklar içinde... seslenmişti" buyruğunda geçen
"karanlıklar"m çoğul gelmesinden ne kastedildiği hususunda ilim
adamlarının farklı görüşleri vardır. Aralarında İbn Abbas ve Katade'nin de
bulunduğu bir kesime göre bu, gecenin karanlığı, denizin karanlığı ve balığın
(karnının) karanlığıdır.
İbn Ebi'd-Dünya şunu
nakletmektedir: Bize Yusuf b. Musa anlattı, bize Ubeydullah b. Musa, İsrail'den
anlattı. O Ebu İshak'tan, o Amr b, Mey-mun'dan dedi ki: Bize Abdullah b.
Mes'ud, Beytul-MâTde anlattı, dedi ki: Balık, Yunus (as)ı yuttuktan sonra
yerin dibine kadar indirdi. Yunus çakıl taşlarının teşbih ettiğini duydu. O da
karanlıklarda, balığın karnının karanlığı, gecenin karanlığından ibaret üç
karanlık ve denizin karanlığı içinde: "Senden başka İlâh yoktur, seni
tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum" diye seslendi.
"Biz onu hasta olduğu halde apaçık bir yere bıraktık." (es-Saffat,
37/145) O dışarı çıktığında üzerinde hiçbir tüy bulunmayan küçük bir civcivi
andırıyordu.
Aralarında Salim b.
el-Cad'in de bulunduğu bir kesim de şöyle demiştir: "Karanlıklar"
denizin karanlığı ve daha ünce bir başka balığı yutmuş olan balığın
karanlığıdır. İlk balığın karanlığı hakkında da "karanlıklar"
tabirinin kullanılması mümkündür. Nitekim yüce Allah ("dipler" anlamındaki
kelimesini çoğul okuyanların kıraatine göre): "Kuyunun diplerine"
(Yusuf, 12/15) diye buyurmaktadır ki, kuyunun her bir tarafı karanlık
olduğundan dolayı bunun çoğul gelmesi uygun görülmüştür.
el-Maverdî'nin
naklettiğine göre de günahın karanlığı, sıkıntının karanlığı ve yalnızlığın
karanlığının "karanlıklar" diye ifade edilmiş olma ihtimali de
vardır.
Rivayet edildiğine
göre yüce Allah balığa: "Onun bir kılını dahi rahatsız etme. Çünkü ben
senin karnını ona zindan kıldım. Onu sana yem diye vermedim" diye
vahyetmiştir.
Yine rivayet
edildiğine göre Yunus (as), denizin dibinde balıkların teşbih ettiklerini
işitince balığın karnında secdeye kapandı.
İbn Ebi'd-Dünya şu
rivayeti kaydetmektedir: Bize el-Abbas b. Yezîd el-Ab-dî anlattı. Bize İshak b.
İdris anlattı. Bize Ca'fer b. Süleyman, Avf tan anlattı. Avf, Said b.
Ebi'l-Hasen'den, dedi ki: Balık Yunus (as)ı yutunca öldüğünü zannetti,
ayaklarını uzatınca ölmediğini anladı. Adeti üzere namaz kılmak üzere kalktı ve
duasında şunları söyledi: "Hiç kimsenin mescid edinmediği bir yeri ben
senin için mescid edindim."
Ebu'l-Meâlî dedi ki;
Peygamber (sav)ın: "Benim Metta oğlu Yunus'tan daha faziletli olduğumu
söylemeyiniz."[113]
Hadisinin anlamı şudur: Ben Sidre-tu'1-Müntehâ'da iken onun denizin dibinde
balığın karnında Allah'a yakın olduğu kadar yakın olmadım. Bu şuna delildir:
Şanı yüce yaratıcı belli bir cihette değildir. Bu anlamdaki açıklamalar daha
önce el-Bakara ve el-A'raf Sû-resi'nde geçmiş bulunmaktadır.
"Senden başka
ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum."
Bununla şunu anlatmak istemektedir: Ben kavmi arasında kalmayı, onlara karşı
sabredip katlanmayı terketmek suretiyle aykırı hareket ettiğim husustan dolayı
zalimlerden oldum.
Kendisine izin
verilmeksizin çıkıp gitmesinin kastedildiği de söylenmiştir. Bu Allah
tarafından ona verilmiş bir ceza değildi, çünkü peygamberlerin
cezalandırılmaları mümkün değildir. Bu onun için bir arındırmadan ibaretti.
Nitekim çocuklar gibi cezalandırılmayı haketmeyen kimseler bazen te'dib
edilebilir. Bu açıklamayı el-Maverdî zikretmiştir.
Ben kavmime azab ile
dua ettiğim için zalimlerden oldum demektir, diye de açıklanmıştır. Bununla
birlikte Nuh (as) kavmine beddua etmiş, bundan dolayı da sorgulanmamışım
Buyruğun anlamı ile
ilgili olarak el-Vâsıtî de şöyle demektedir: O Rabbi-ni zulümden tenzih etti.
Hem bir itiraf, hem de buna müstehak olduğunu belirtmek üzere de zulmü nefsine
izafe etmiştir. Âdem ve Havva'nın: "Rabbi-miz, biz kendimize
zulmettik" (el-A'raf, 7/23) şeklindeki sözleri de buna benzemektedir.
Çünkü kendilerinin Allah tarafından yerleştirilmiş oldukları yerden başka bir
yere indirilmesine yine kendileri sebeb olmuşlardı.
[114]
Ebû Davud'un
rivayetine göre Sa'd b. Ebi Vakkas, Peygamber (sav)tn şöyle buyurduğunu bildirmiştir:
"Zünnûn'un balığın karnındaki: "Senden başka ilâh yoktur, Seni
tenzih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum"
duasını müslüman bir
kimse her ne husus ile ilgili olarak okursa okusun mutlaka onun duası kabul
edilir."[115]
Bunun Allah'ın İsm-i
Azam'ı olduğu da söylenmiştir. Sa'd bunu Peygamber (sav)dan rivayet etmiştir.[116]
Haberde denildiğine
göre bu âyette Allah'ın Yunus'un duasmi kabul er-tiği gibi, kendisine dua
edenlerin duasını kabu! edeceğine, onu kurtardığı gibi o kimseyi de
kurtaracağına dair bir taahhüdü vardır. Bu ise yüce Allah'ın: "Biz
mü'minleri işte böyle kurtarırız" buyruğu ile ifade edilmektedir. Onun bu
ifadelerinde açık bir dua yoktur. Dua, "gerçekten ben zulmedenlerden
oldum" sözlerinin muhtevasından anlaşılmaktadır. O, bu sözleriyle zalim
olduğunu itiraf etmiş, o bakımdan bu üstü kapalı bir dua mahiyetindedir.
"Biz mü'minleri
işte böyle kurtarırız." Onları yapmış oldukları işler dolayısıyla karşı
karşıya kaldıkları sıkıntılarından kurtarırız. Bu da yüce Allah'ın şu buyruğunda
ifade edilmektedir: "Eğer o gerçekten teşbih edenlerden olmasaydı,
diriltilecekleri güne kadar karnında kalırdı elbet." (es-Saffat,
37/143-144) Bu, yüce Allah'ın kulu Yunus'u kendisine ibadet ve ta-abbüdü
dolayısıyla korumasının, onu gözetmesinin ve önceden yapmış olduğu itaatleri
dolayısıyla muhafaza etmesinin bir tecellisidir. Üstad Ebu İs-hak
(el-İsferâyînî) der ki: Zünnun az sayılacak kadar gün balığın karnında kaldı,
ama kıyamet gününe kadar ona Zünnun denilecek. Ona yetmiş yıl süreyle ibadet
eden kimsenin, bu amelinin onun nezdinde boşa çıkacağını zannedebilir misin?
Elbette böyle bir zan beslenemez.
"Kendisini gamdan
kurtarmıştık." Onu balığın karnından kurtarmıştık, demektir.
"Biz mü'minleri
İşte böyle kurtarırız" buyruğu genel olarak iki "nûn" ile;
"Kurtardı, kurtanr" fiilinden gelmiş olarak okumuşlardır. İbn Âmir
ise; diye tek bir "nûn" şeddeli bir "cim" ve "ya"
harfini sakin olarak, mazi bir fiil ve mastar takdiri ile okumuştur ki; işte
mü'min-ler böyle bir kurtuluş ile kurtulmuşlardır anlamındadır. Bu da; "Zeyd
dövüldü" derken; "Zeyd İ5İr surette dövüldü" anlamında
kullanmaya benzer. Şair de şöyle demiştir:
"Eğer Kufeyra
(Ferezdak'ın annesi) bir köpek yavrusu doğurmuş olsaydı, Bu köpek yavrusu
dolayısıyla bütün köpeklere sövülürdü."
O bununla bu köpek
yavrusu sebebiyle alabildiğine diğer köpeklere de sövülürdü, demek istemiştir.
"Ya"
harfinin sakin oluşu ise; Kaldı, razı oldu" derken "ya" harfine
hareke vermeyenlerin söyleyişine göre sakindir.
el-Hasen de:
"Faizden arta kalanı da bırakın." (el-Ba-kara, 2/278) buyruğunda
"ye"yi böyle okumuştur. Buna sebeb ise makabli (öncesi) esre olan bir
"ya" harfini harekelendirmenin ağır görülmesidir. Şair şöyle
demiştir:
"Ağaran saçlar
başımı bir Örtü gibi bürüdü,
Kabirlere doğru (beni
götüren) deveye de şarkı söyledi.
Bilsem keşke kıyamet
kopup da,
Hesaba çağırılacağımda
dönüşümün nereye olacağını."
Burada şair; "Çağırıldı"
fiilinde "ya" harfini makabli esre olduğu için harekelendirmeyî ağır
bulmuştur. Şarkı söyleme fiilinin öznesi de ağaran saçlardır. Yani ağaran
saçlarım deveye şarkı söyledi, keşke dönüşümün neresi olduğunu bilseydim diye,
el-Ferrâ, Ebû Ubeyd ve
Sa'leb'in bu kıraatin doğruluğunu açıklarken yaptıkları yorum şekli budur. Ebû
Hatim ve ez-Zeccâc ise bu kıraatin yanlış olduğunu belirterek; bu bir lahndir
demişlerdir. Çünkü bu durumda meçhul fiilin ismi (naib-i failO nasbedilmiş
olmaktadır. Bu şekilde olması halinde; " Mü'minler kurtarıldı"
denilir. Nitekim; "Salihlere ikram olundu" derken de böyledir. "Zeyd
vuruldu" deyip de bunun; "Zeyd vuruldukça vuruldu" anlamında
kullanılması doğru değildir. Çünkü bunun bir faydası yoktur. Zira
"vuruldu" demek, onun vurulmuş olduğuna zaten delil teşkil
etmektedir. Diğer taraftan böyle bir beyitin yüce Allah'ın Kitabına karşı delil
gösterilmesi de caiz olamaz.
Ebu Ubeyd'in
-el-Kutebî'nin de kabul ettiği- bir başka görüşü vardır. Buna göre (ikinci)
"nün" "cim"e idgam edilmiştir. en-Nehhâs dedi ki: Bu görüş
hiçbir nahivcİ tarafından uygun görülmemiştir. Çünkü "nün" harfinin
mahreci "cim" harfinin mahrecinden uzaktır, o bakımdan ona idgam
edilmez. Çünkü: "Kim bir iyilik yaparsa" (el-En'âm 6/160)
buyruğunun;
diye ("nun" harfi
"cim"e idgam edilip "cim"in şeddeli) okunması caiz
değildir. en-Nehhâs dedi ki; Ben bu hususta Ali b. Süleyman'dan duyduğum
açıklamadan daha güzelini duymuş değilim. O dedi ki: Aslı iki "nun"lu
olup iki "te"den birisinin hazf edilmesi gibi, burada da arka arkaya
geldiklerinden "nun"lardan birisi hazfedilmiştir.
Yüce Allah'ın:
"Ve ayrılmayın" (Âl-i İmran, 3/103) buyruğunda olduğu gibi; burada
asıl ise iki "te'li olduğudur.
Muhammed b.
es-Sümeyka, ve Ebu'l-Âliye de; "Mü'min-leri işte böylece kurtardı"
yani Allah mü'minleri böylece kurtardı, diye okumuştur. Bu da güzel bir
okuyuştur.
[117]
89.
Zekeriyâ'yı da (an). Hani: "Rabbim, beni bir başıma bırakmal Sen
varislerin en hayırhsısın" diye Rabbine dua etmişti.
90. Biz onun
duasını kabul edip ona Yahya'yı bağışladık. Zevcesini de ona ıslah ettik.
Şüphesiz bunlar hayırlı İşler yapmaya koşarlar; umarak, korkarak Bize dua
ederlerdi. Bize gönülden derin saygı duyarlardı.
"Zekeriya'yı
da" an. Daha önce ÂM İmran Sûresi'nde de (3/39- âyetin tefsirinde) geçmiş
bulunmaktadır.
"Hant Rabbim,
beni bir başıma" tek başıma ve -önceden de geçtiği gibi- çocuksuz
"bırakma! Sen vârislerin en hayırlısısın, diye Rabbine dua etmişti."
Yani ölen herkesten sonra ebedi kalan en hayırlı Sensin.
Burada onun: "Sen
vârislerin en hayırlısısın" demesi, daha önce: "Bana mirasçı
olsun" (Meryem* 19/6) demiş olmasındandır. Yani ben dinini zayi
etmeyeceğini biliyorum, fakat dinin emirlerini yerine getirip uygulamak şeklindeki
bu fazileti soyumdan kesme, demişti. Nitekim Meryem Sûresi'nde (belirtilen âyet
ve devamında) buna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.
"Biz onun duasını
kabul edip ona Yahya'yı bağışladık." Buna dair yeterli açıklamalar daha
önceden geçmiş bulunmaktadır.
"Zevcesini de ona
ıslâh ettik." Katâde, Said b. Cübeyr ve müfessirlerin çoğunluğu: Hanımı
kısır idi, doğurmaya elverişli hale getirildi, demişlerdir. İbn Abbas ve Ata
da: Kötü huylu, uzun dilli idi. Allah onu ıslah etti ve güzel huylu kıldı,
demişlerdir.
Derim ki: Her İki
özelliğin kendisinde bulunmuş olması ve daha sonra güzel huylu ve doğurgan
kılınmış olması mümkündür.
"Şüphesiz
bunlar" yani bu sûrede adı anılan peygamberler "hayırlı işler
yapmaya koşarlar." Zamirin Zekeriya, onun hanımı ve Yahya'ya ait olduğu
da söylenmiştir.
Yüce Allah'ın:
"Umarak, korkarak Bize dua ederlerdi" buyruğu İle ilgili
açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:
[118]
"Umarak, korkarak
Bize dua ederlerdi." Yani onlar rahat ve bolluk zamanlarında da, darlık
ve sıkıntı halinde de Bize sığınır, Bize niyaz ederlerdi . Şu anlama geldiği
de söylenmiştir: Onlar ibadet ettiklerinde umarak, korkarak Bize dua
ediyorlardı. Çünkü korku ve ümit birbirinden ayrılmazlar.
Denildiğine göre
"ummak (er-rağab)": Avuç içlerini semaya açmaktır. "Korkmak
(er-rahab)" ise ellerin sırtım semaya doğru açmaktır. Bu açıklamayı
Huseyf yapmıştır.
İbn Atiyye dedi ki:
Bunun özeti şudur: İnsanlardan dua eden herkesin duada ellerini kullanması bir
adettir. Umut halinde kişinin talepte bulunduğu cihete kendisinden talepte
bulunduğu zata doğru avuç içlerini açması güzeldir. Zira verilen bir şeyin
verildiği yer orasıdır, yahut da avuç içiyle bir şey mülkiyete alınır. Korkmak
da gelecek bir zararı önlemeyi gerektirdiğinden, bu işin bir kenara
bırakılması, onun gitmesine işaret edilmesi ve elin silkelenmesi ve buna
benzer bir yolla ondan sakınılması uygun bir şeydir.
[119]
Tirmizî'nin rivayetine
göre Ömer b. Hattab Cra) şöyle demiştir: "Rasûlul-lah (sav) dua esnasında
etlerini kaldırdı mı, onları yüzüne sürmedikçe aşağı indirmezdi.[120]
Daha önce el-A'raf
Süresi'nde (7/55- âyet, 2. başlıkta) ellerin kaldırılmasıyla ilgili görüş
ayrılıklarına dair açıklamalar geçmiş, orada bu hadisi ve başka hadisleri de
zikretmiş bulunuyoruz.
Ellerin kaldırılması
görüşünü kabul edenler de kaldırmanın niteliği ve nereye kadar kaldırılacağı
hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Kimisi avuçlarını göğüs hizasına
kaldırarak açmayı ve avuç içlerinin de bu halde yüzüne doğru getirmeyi tercih
ederdi. Bu İbn Ömer ve İbn Abbas'tan rivayet edilmiştir. Ali (ra)da avuç
içleriyle dua ederdi, Enes'ten de ona benzer rivayet gelmiştir, Tirmizî'nin
naklettiği hadisin zahirinden de bu anlatmaktadır. Peygamber (sav)da şöyle
buyurmuştur: "Allah'tan dilekte bulunduğunuz vakit avuç içlerinizle
isteyin. Ellerinizin strtlanyla O'ndan dilekte bulunmayın ve ellerinizi
yüzünüze sürün."[121]
İbn Ömer ve İbn
ez-Zübeyr'den ellerini yüzlerine kadar kaldırdıkları rivayet edilmiştir. Bu
görüşü kabul edenler Ebu Said el-Hudrî (ra)ın rivayet ettiği hadisi delil
gösterirler. O dedi ki: Rasûlullah (sav) Arafe'de vakfe'ye durdu. Dua etmeye
başladı. Ellerinin sırtını yüzüne yakın getirip, memelerinin yukarısına,
omuzlarının biraz aşağıstna kaldırdi.[122]
Elleri yüzün hizasına
getirilinceye kadar ve sırtları da yüzünün tarafına olacak şekilde kaldırıhr
da denilmiştir.
Ebu Ca'fer et-Taberî
dedi ki: Doğrusu şöyle denilmesidir: Peygamber (sav)dan rivayet edilen bütün bu
haberler mana itibariyle birbiriyle uyumludur, ihtilâf halinde değildir.
Peygamber (sav)ın dua halleri farklı farklı olduğundan hepsini yapmış olması
mümkündür. Nitekim İbn Abbas şöyle demiştir: Sizden herhangi bir kimse tek bir
parmakla işaret ederse o ihlâsür. Ellerini göğsünün hizasına kaldırırsa o
duadır, ellerini başından yukarıya kaldıracak ve sırtları da yüzüne doğru
bakacak olursa bu da niyaz etmektir.
Taberî dedi ki:
Katade, Enes'ten şöyle dediğini rivayet etmektedir; Ben Peygamber (sav)ı hem
ellerinin arka tarafıyla, hem de avuç içleriyle dua ettiğini görmüşümdür.[123]
"Umarak,
korkarak" buyrukları mastar (mef ul-i mutlak) olarak nasbedil-mislerdir.
Yani; demektir. Yahut da mef'ulun leh oldukları için nasb halindedirler. Bu
da; "umdukları ve korktukları için" anlamında olur (mealde olduğu
gibi) ya da hâl olabilirler.
Talha b. Musarrif
"Bize dua ederlerdi" anlamındaki buyruğu tek "nün" ile tf^diye okumuştur.
"Umarak"
kelimesini el-A'meş "re" harfini ötreli, "ğayn" harfini
sakin "korkarak" kelimesini de "re" harfini ötreli,
"he" harfini sakin; "Hastalık, cimrilik, yokluk, darlık"
kelimeleri gibi okumuşlardır ki iki ayrı söyleyiştir. İb'n Vessâb ve yine
el-A'meş "re" harflerini üstün, "ğayn" İle "he"
harflerini de sakin okumuşlardır. Bunlar da iki ayrı söyleyiştir. Irmak ve
kaya" kelimeleri gibi. Bu kıraat aynı zamanda Ebu Amr'dan da rivayet
edilmiştir.
"Bize gönülden
saygı duyarlardı." Bize karşı alçak gönüllü ve boyun eğenlerdi.
[124]
91. Irzını
koruyan o kızı da (an). Biz ona ruhumuzdan üfledik. Onu ve oğlunu âlemlere bir
ibret kıldık.
"Irzını koruyan o
km da" yani iffetini koruyan Meryem'i de an. Peygamberlerden olmamakla
birlikte onun anılması İsa (as)ın anılmasında bir eksiklik kalmasın diyedir.
Bundan dolayı: "Onu ve oğlunu âlemlere bir ibret kıldık" diye
buyurmuş, "İki ibret (âyet)" diye buyurulmamıştır. Yani onların ikisinin
hali, durumu ve kıssaları âlemler için bir ibrettir.
ez-Zeccâc dedi ki:
İkisinde de âyet oluş, aynıdır. Çünkü annesi onu erkeksiz dünyaya getirdi.
Sibeveyh'in usulüne
göre ifadenin takdiri şöyledir: Biz onu (annesini) da âlemlere bir ibret
kıldık, oğlunu da âlemlere bir ibret kıldık. Sonra oğlu ile ilgili bu takdir
hazfedilmiştir.
el-Ferrâ'nın görüşüne
göre de ifade; Biz onu âlemlere bir ibret kıldık, oğlunu da (aynı şekilde
ibret kıldık), takdirindedir. (Bu yönüyle) şanı yüce Allah'ın: "Halbuki
daha doğru olan Allah'ı ve Rasûlünü hoşnut etmeleridir." (et-Tevbe, 9/62)
buyruğuna benzemektedir.
Denildiğine göre; onun
âyetlerinden (ibret verici özelliklerinden) birisi mabede hizmet etmek üzere
adanması kabul edilen ilk hanımdır. Yüce Allah onu kullarından hiçbir kimseye
göndermediği özel bir nzikla nzıklandırmıştır. Meryem (as)ın hiçbir meme
almadığı da söylenmiştir.
Irzını koruyan o kız
iffetini koruyan ve hayasızlıktan uzak kalan demektir, Ayet-İ kerîmede geçen
"el-ferc: ırz"ın, gömleğinin açık yakası olduğu' da söylenmiştir.
Yani onun elbisesine şüphe bulaşmamıştır. Bu da elbiseleri tertemiz, talıir
demektir. Gömleğin fercleri (açık yerleri) dört tanedir. Kollar, yaka kısmı ve
aşağısı.
es-Süheylî dedi ki:
Sakın hatırına bundan başka bir şey gelmemelidir. Çünkü bu oldukça incelikli,
kinayeli bir anlatımdır. Çünkü Kur'ân en yüce anlatımlı, en nezih anlatımlı,
lafız itibariyle en ölçülü, işaretleri itibariyle en İncelikli, cahil kimsenin
vehminin hatırından geçirmek isteyeceğinden oldukça uzak, ibaresi itibariyle
en güzel bir kitaptır. Özellikle "üfleme" her türlü eksiklikten uzak
(el-Kuddûs)un emriyle Ruhu'l-Kudus tarafından yapılmıştır. Burada el-Kuds'u,
el-Kuddus'a izafe et ve o tertemiz ve kutsal kızı yalan zanlardan ve gerçek
olmayan vesveselerden tenzih et.
"Biz ona
ruhumuzdan üfledik" Yani Cebrail'e emrettik, o da gömleğinin içine üfledi.
Bu üfleme ile karnında Mesih İsa varoldu. Buna dair açıklamalar daha önceden
en-Nisâ Sûresi (4/lf 1. âyet, 3. başlık ve devamında) İle Meryem Sûresi'nde
(19/16. âyet ve devamının tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Tekrarlamanın
anlamı yoktur.
"Bir ibret"
(anlamı verilen âyet) alâmet, insanlar için hayret edilecek bir Özellik,
İsa'nın peygamberliğine bir belge, dilediğimizi yapmaya gücümüzün yettiğine
dair bir delil "kıldık" demektir.
[125]
92. Şüphe
yok ki bu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir. Sizin Rab-binîz de Benim. O halde
yalnız Bana ibadet edin.
"Şüphe yok ki bu
sizin ümmetiniz tek bir ümmettir." Yüce Allah peygamberleri söz konusu
ettikten sonra şöyle buyurmaktadır: İşte bunların hepsi tevhidi ittifakla
tebliğ etmişlerdir. Burada "ümmet" İslâmın kendisi olan "eddin"
anlamındadır. Bu açıklamayı İbn Abbas, Mücahid ve başkaları yapmıştır.
Müşriklere gelince; onlar bütün peygamberlere ters düşmüşlerdir.
"Sizin Rabbiniz
de Benim." Biricik ilâhınız Benim, Benden başka ilâhınız yoktur.
"O halde yalnız
Bana ibadet edin." Benden başkasına ibadet etmeyin.
İsa b. Ömer ile İbn
Ebi İshak: "Şüphe yok kî bu sizin ümmetiniz, tek bir ümmettir" diye
okumuştur. Bunu Hüseyn de Ebu Amr'den rivayet
etmiştir. Diğerleri ise "ümmet" kelimesini nasb ile ifadenin
tamamlanışından sonra nekrenin gelişi suretiyle kat' üzere (önceki buyrukla
anlam ilişkisi koparılarak) okumuştur. Bu açıklamayı el-Ferrâ yapmıştır,
ez-Zeccâc der ki: Burada "ümmet" kelimesi hâl olarak nasbedilmiştir.
Yani (bu sizin ümmetiniz) hak üzere toplanmış haliyle (bir ümmettir). Tek bir
ümmet olarak kaldığı sürece ve siz de tevhid etrafında toplu bulundukça sizin
ümmetiniz budur, demek olur Eğer tefrikaya düşer, muhalefet ederseniz, hakka
muhalefet eden kimseler bu hak- dine mensup olan kimseler olmaktan çıkarlar.
Bu (üslub itibariyle) şöyle demeye benzer: Filan kişi afif olarak benim
arkadaşımdır. Yani afif kalmaya devam ettiği sürece, benim arkadaşımdır.
İffete muhalefet etti mi benim arkadaşım olmaz.
ReP ile okunuşuna
gelince; bunun "sizin ümmetiniz"den bedel olması yahut da mübtedanın
takdir edilmesi şeklinde, merfu gelmiş olabilir. Yani şüphesiz sizin bu
ümmetiniz, evet bu ümmet(tniz) bir tek ümmettir. Yahut bu, haberden sonra
ikinci bir haber olabilir. Eğer "sizin ümmetiniz" anlamındaki ifade
"bu" lafzından bedel olarak nasbedilecek olursa, caiz olur. Bu durumda
"tek bir ümmettir" anlamındaki ifade "Şüphe yok ki" lafzının
haberi olur.
[126]
93. Buna
rağmen onlar aralarında İşlerini parça parça edip ayrılığa düştüler. Bunların
hepsi Bize döneceklerdir.
94. Kim
mü'min olduğu halde salih amel işlerse, onun yapıp ettikleri karşılıksız
kalmaz. Biz onu muhakkak yazarız.
"Buna rağmen
onlar aralarında İşlerini parça parça edip ayrılığa düştüler." Yani dinde
tefrikaya düştüler. Bu açıklamayı el-Kelbî yapmıştır, el-Ahfeş de: Dinde
ihtilâf ettiler, diye açıklamıştır. Kastedilenler müşriklerdir. Hakka muhalefet
ettikleri, Allah'tan başka ilâhlar edindikleri için onları yermektedir.
el-Ezherî dedi ki:
Onlar kendi işlerinde aralarında tefrikaya düştüler. Burada "İşlerini"
buyruğu; edatının hazfedilmesi dolayısıyla nas-bedilmiştir. (Bu takdire göre:
İşleri hakkında ayrılığa düştüler" demek olur). Buna göre "parça
parça edip ayrılığa düşmek" lazım bir fiildir. Birinci görüşe göre ise
müteaddidir.
Maksat bütün
insanlardır, yani onlar dinleri ile ilgili işlerini parçalara ayırdılar, kendi
aralarında kısımlara böldüler. Kimisi muvahhid, kimisi yahudi, kimisi
hristiyan, kimisi bir meleğe ibadet ediyor, kimisi de bir puta.
"Bunların hepsi
Bize döneceklerdir." Bizim hükmümüze dönecekler, Biz de onlara amellerinin
karşılığını vereceğizdir.
"Kim mii'min
olduğu halde salih amel işlerse..." buyruğundaki "Salih amel"
lafzındaki cins için değil, teb'îz (kısmîlik bildirmek) içindir. Zira hiçbir
mükellef farzıyla, nafilesiyle bütün itaatleri yerine getiremez. Buna göre
buyruğun anlamı şöyledir: Kim farz yahut nafile itaat olan amellerden muvahhid
ve müslim olduğu halde amelde bulunursa... İbn Abbas dedi ki: Muhammed (sav)ı
tasdik ederek (amelde bulunursa) demektir.
"Onun yapıp
ettikleri karşılıksız kalmaz." Yaptıkları inkâr edilmez. Yani amelinin
karşılığı kaybolmaz ve örtülmez. Küfrün zıttı imandır. Küfür aynı zamanda
nimeti inkâr etmek (nankörlük etmek)dır. Bu ise şükrün zıt-tıdır. "Onu
inkar etti, inkâr etmek" diye kullanılır.
İbn Mes'ud'un
kıraatinde; şeklinde (elif ve nûn'suz)dir.
"Biz onu muhakkak
yazarız." Amellerini tesbit edip, koruyanlarız. Yüce Allah'ın şu buyruğu
da buna benzemektedir: "İçinizden gerek erkek, gerek kadın olsun, amel
işleyenin amelini karşılıksız bırakarak boşa çıkarmayacağım."(Âl-i İmran,
3/195) Yani bütün buniar, mükellefe karşılığının verilmesi için muhafaza
edilir, tesbit edilir.
[127]
95. Helak
ettiğimiz bir ülke halkının dönmemeleri İmkânsızdır.
96. Nihayet
Ye'cûc ile Me'cûc açılıp, her yüksekçe tepeden hızlıca indiklerinde;
97.
Ve
gerçek vaad yaklaştığında, bakarsın ki kâfirlerin gözleri dehşetle yerinden
fırlayarak: "Vay bke! Gerçekten biz bundan gafil idik. Hayır, bil
zulmetmişiz meğer" (diyecekler).
"Helak ettiğimiz
bir ülke halkının dönmemeleri imkânsızdır." Zeyd b. Sabit ile Medinelilerin
kıraati " İmkânsızdır" şeklindedir, Ebu Ubeyd İle Ebu Hatim'in tercih
ettiği kıraat de budur. Kûfelilerin kıraati ise; şeklindedir. Bu aynı zamanda
Ali, İbn Mes'ud ve İbn Abbas (Allah hepsinden razı olsurOdan da rivayet
edilmiştir. Her ikisi ayrı birer söyleyiştir. "Helal" kelimesi gibi.
İbn Abbas ve Said b. Cübeyr'den "ha" harfi üstün, "ra"
harfi esrelt, "mim" harfi de üstün şeklinde okudukları da rivayet
edilmiştir. Yine İbn Abbas, İkrime ve Ebu'l-Âliye'den "ra" harfi
ötreli, "ha" ve "mim" harfleri üstün olarak okudukları da
nakledilmiştir. İbn Ab-bas'tan "ha", "ra" ve
"mim" harfleri üstün, "ra" harfi şeddeli ve üstün, (her ikisi
de: İmkânsız kıldı anlamında) ayrıca "ha" harfi ötreli,
"ra" harfi şeddeli ve esreli (imkânsız kılındı, anlamında) şekillerinde
okuduğu da rivayet edilmiştir. İkrime'den de "ha" harfi üstün,
"ra" harfi esre, "mim" harfi iki ötre (imkânsızdır,
anlamında) olmak üzere de okuduğu rivayet edilmiştir. Katade ve Matar
el-Verrak'dan da "ha" harfi üstün, "ra" harfi cezm ve
"mim" harfi iki ötre şeklinde (bu da: İmkânsızdır, anlamında)
okuduğu da rivayet edilmiştir. Böylelikle toplam dokuz kıraat etmektedir.
es-Sülemî; Helak
ettiğim bir ülke" şeklinde okumuştur. "Dönmemeleri" buyruğundaki
(olumsuzluk anlamı veren); "lâ" hakkında ihtilâf edilmiştir. Bunun
sıla olduğu söylenmiştir. Bu görüş İbn Ab-bas'tan rivayet edilmiş, Ebu Ubeyd de
bunu tercih etmiştir. Helak ettiğimiz bir ülke halkının helak edilmelerinden
sonra geri dönmeleri imkânsızdır, demek olur.
Bunun sıla olmadığı,
aksine sabit olduğu da söylenmiştir. O takdirde "haram" kelimesi
"vacip" anlamındadır. Helak ettiğimiz bir ahali halkının dönmemeleri
vacip olmuştur, demek olur. Nitekim el-Hansa da böyle demiştir;
"Ona kederim
dolayısıyla zamanın ağla(ma)dığını görürsem mutlaka Benim Sahr için ağlamam
gerekir."
O, Sahr ile kardeşini
kastetmektedir. Bu görüş göre "lâ" olumsuz edaü sabittir (fazladan
gelmiş, yani sıla değildir.)
en-Nehhâs dedi ki:
Âyet-i kerîme müşkildir. Hakkında söylenmiş en güzel ve en değerli görüş İbn
Uyeyne, İbn Uleyye, Huşeym, İbn İdris, Muham-med b. Fudayl, Süleyman b. Hayyan
ve Muallâ'nm Dâvûd b. Ebi Hind'den, onun îkrime'den, onan İbn Abbas'tan şanı
yüce Allah'ın: "Helak ettiğimiz bir ülke halkını... imkânsızdır"
buyruğu hakkında şöyle dediğini zikretmektedirler: Onların geri dönmemeleri
artık gerekmiştir, yani tevbe etmezler.
Ebu Ca'fer (en-Nehhâs)
dedi ki: Bu mananın sözlük açısından iştikakı açıkça anlaşılmaktadır. Şerhi de
şöyledir: Bir şeyin haram kılınması, yasak kılınması, engellenmesi demektir.
Nitekim helal kılınması da mubah kılınıp engellenmemesi demek olur. Eğer
"haram" ile "hirm" vacip anlamında ise, bu ondan çıkış
alanı daraltılmış, engellenmiş ve bu sebebten dolayı da yasak ve sakıncalı
alana girmiş demek olur. Ebu Ubeyd'in buradaki "lâ"nın zâid olduğu
görüşüne gelince; bir grup ilim adamı onun bu görüşünü reddetmiştir. Çünkü bu
edat böyle bir yerde fazladan getirilmez. Anlaşılmasında müşkülât çıkacak
yerlerde de getirilmez. Eğer fazladan getirilmiş olsaydı, açıklanması oldukça
zor olurdu. Çünkü eğer "Bizim helak ettiğimiz bir kasabanın tekrar dünyaya
dönmeleri haramdır (yasaktır)" demek istenmiş olsaydı, böyle bir mananın
hiçbir faydası olmazdı. Eğer bununla kasıt tevbe ise, tevbe de asla haram
kılınmaz (engellenmez.)
Şöyle de açıklanmıştır:
Bu ifadede hazfedilmiş kelimeler vardır, yani Bizim kökten imha etme hükmünü
vermiş olduğumuz yahut haklarında kalplerinin mühürlenmesi hükmünü vermiş
olduğumuz bir ülke ahalisinden herhangi bir amelin kabul edilmesi haramdır
(mümkün değildir,) Çünkü onlar geri dönmezler, yani tevbe etmezler. Bu
açıklamayı da ez-Zeccâc ve Ebu Ali yapmıştır ki, buna göre "lâ" zâid
değildir. İbn Abbas'ın sözünün anlamı da budur.
"Nihayet Ye'cuc
İle Me'cuc açılıp..." Ye'cûc ile Me'cûc'a dair açıklamalar daha önceden
(el-Kehf, 18/94. âyet ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Buyrukta hazfedilmiş
ifadeler vardır. Nihayet Ye'cûc İle Me'cûc'un şeddi açıldığında... demektir
ki, bu da: "O kasabaya sor." (Yusuf, 12/82) buyruğuna benzemektedir.
"Her yüksekçe
tepeden hızlıca indiklerinde..." İbn Abbas dedi ki: Her yüksekçe yerden
geleceklerinde demektir. Yani onlar sayıca çok olacaklarından ötürü her bir
taraftan akın akın geleceklerdir. "el-Hadeb" yüksekçe yer demektir,
çoğulu "el-hidâb" diye gelir. Bu da sırttaki kambur demek olan
"el-hadbe"den alınmadır. Antere dedi ki:
"Ne ellerim
titredi, ne de ne yaptığımı bilmez hale getirdi beni, Onların bana doğru her
yüksekçe bir yerden ardı arkasına gelmeleri."
Hızlıca inerler "
çıkarlar anlamındadır, denilmiştir. İmruu'l-Kays'irı şu mısraında da bu anlamda
kullanılmıştır:
"Haydi elbisemi,
elbisenden sıyırıp çıkar (kalbinden kalbimi çıkar],
onlar (elbiselerim) da
çıkacaktır."
Hızlıca yol alırlar,
anlamında olduğu da söylenmiştir. en-Nâbiğafnın şu be-yitinde de bu anlamda
kullanılmıştır.
"Kurdun hızlıca
yürüyüşü artık gece yürüyüşüne döndü.
Gece ona soğuk gelmeye
başladığından, o da hızlıca yürümeye koyuldu.
Hadis-i şerifte de:
"Yalan söyledi, hızlıca yürümeye bak"[128]
denilmektedir. ez-Zeccâc dedi ki; "en-neselân" kurdun hızlıca yürümesi
demektir. Mesela; "Filan kişi hızlıca koştu, koşar" denilir.
Her yüksekçe tepeden
hızlıca inenlerin Ye'cûc ile Me'cûc oldukları söylenmiştir. Daha kuvvetli
görülen görüş budur. İbn Mes'ud ile İbn Abbas da bu görüştedirler.
Bütün yaratıklardır da
denilmiştir. Onlar hesaplan görülmek üzere duracakları yerde toplanmak için
haşredileceklerdir. O vakit onlar her taraftan hızlıca gelecekler,
Şâz olan kıraatlerden
birisinde; "Ve onlar her bir mezardan hızlıca gelirler" şeklinde
okunmuştur ki şanı yüce Allah'ın: "Hemen kabirlerinden Rabblerine doğru
süratle gidecekler. "(Yasın, 36/51) buyruğundan
hareketle böyle okumuşlardır, Bu kıraati el-Mehdevî", İbn Mes'ud'dan,
es-Sa'lebî de Mücahid ve Ebu's-Sahbâ'dan nakletmektedirler.
"Ve gerçek
vaad" yani kıyamet "yaklaştığında..." el-Ferrâ, el-Kisaî ve başkaları
buradaki "vav"ın fazladan olduğunu söylemişlerdir. Yani nihayet
Ye'cûc ile Me'cûc açıldığında, artık hak olan vaad yaklaşmış olacaktır. Buna
göre "yaklaştı" buyruğu; "dip: ...inde" edatının cevabıdır,
el-Ferrâ şu mısraı nakletmektedir:
"Kabilenin
sınırlarını aştığımızda ...a doğru yol aldı."
Burada da
"vav" fazladan gelmiştir. Yüce Allah'ın: "Onu alnı üzere yıkınca
Biz ona... seslendik." (es-Saffat, 37/103-104) Burada da "vav"
fazladan gelmiştir.
el-Kisaî "ki
kâfirlerin gözleri dehşetle yerinden fırlayarak" buyruğunun, "(lil):
...inde" edaünın cevabını "bakarsın" olmasını caiz kabul
etmektedir. Buna göre; "ve gerçek vaad yaklaştığında" şart olan fiile
atfedilmiş olmaktadır. Basralılar ise şöyle demektedirler: Cevap
hazfedilmiştir, ifadenin takdiri de şöyledir: Onlar: Vay bize... diyecekler.
Bu ez-Zeccâc'ın da görüşüdür ve güzel bir açıklamadır. Nitekim yüce Allah şöyle
buyurmaktadır: "O'ndan başka veliler edinenler: Biz bunlara ancak bizleri
Allah'a yakmlaştırsınlar diye ibadet ediyoruz," (ez-Zümer, 39/3) Biz,
onlara... ibadet ediyoruz derler, demektir. "De" anlamı veren fiilin
hazfi çokça görülen bir husustur.
"Bakarsın ki
kâfirlerin gözleri dehşetle yerinden fırlayarak" buyruğun-daki; "Onlar"
zamiri gözlere aittir. Ondan sonra zikredilen "gözler" ise bu zamirin
bir tefsiridir. Şöyle denilmiş gibidir; O vaadin gelişi esnasında, dehşetlerinden
dolayı kâfirlerin gözlerinin fırlamış olduğunu göreceksin. Şair şöyle
demektedir:
"Babasının ömrü
hakkı için benim hanımım demez ki: Malik b. Ebi Kab haberiniz olsun ki benden
kaçıp gitti."
Burada önce,
"babasının" ifadesindeki zamir ile hanımından söz ettikten
sonra açıkça onu zikretmektedir.
el-Ferrâ buradaki
zamirin İmâd olduğunu söylemiştir. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi:
"Çünkü gerçek şu ki gözler kör olmaz..." (el-Hac, 22/46)
Burada sözün bu
zamirle birlikte bittiği de söylenmiştir. İfadenin takdiri de; "Ansızın
onunla karşılaşılmış olur." Yani kıyamet ortaya çıkmış ve gerçekleşmiş
olur.
Bu da şu demektir:
Kıyamet yakınlığından dolayı adeta gelmiş ve hazır olmuş gibidir. Sonra da
yeni bir cümle olarak: "Kâfirlerin gözleri dehşetle yerinden fırlamış
olacaktır" diye buyurulmaktadır.
Burada haberin
mübtedâya takdimi söz konusudur. Yani o kâfirlerin gözleri bugünden dolayı
dehşetle yerinden fırlayacaktır. Yani o günün dehşetinden dolayı gözler hemen
hemen kırpılmayacaktır ve şöyle diyeceklerdir: Vay bizlere! Gerçekten bizler
masiyetleriiniz ve ibadeti layıkı olmayan yere koymamız (uydurma ilâhlara
tapınmamız) sebebiyle zalimler idik.
[129]
98.
Gerçekten siz de, Allah'tan başka taptıklarınız da cehennemin odunusunuz. Sîz
oraya gireceksiniz.
Bu buyruğa dair
açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:
[130]
"Gerçekten siz
de, Allah'tan başka taptıklarınız da..." buyruğu hakkında İbn Abbas dedi
ki: Bir âyet var ki, insanlar onun hakkında bana soru sormuyorlar. Onu
bildiklerinden dolayı mı, yoksa bilmediklerinden dolayı mı ona dair soru
sormuyorlar, bilmiyorum. Ona: Bu hangisidir? diye sorulunca; O: "Gerçekten
siz de, Allah'tan başka taptıklarınız da cehennemin odunusunuz. Siz oraya
gireceksiniz" âyeti nazil olunca bu Kureyş kâfirlerine ağır geldi ve: Bu
bizim ilâhlarımıza sövdü diyerek, İbnu'z-Zibâri'ye gidip durumu haber verdiler.
O da: Ben orada olsaydım, ona cevap verirdim, dedi. Ne diyecektin, diye
sordular: Ona şöyle derdim: İşte hristiyanlar Mesih'e ibadet
ettiler, yahudiler de Üzeyr'e ibadet etmektedirler.
Acaba bunların ikisi de cehennemin udunu mudurlar? Kureyşliler onun bu sözünü
beğendi ve böylelikle Muhammed (sav)ın buna bir cevap veremeyeceği kanaatine
sahip oldular. Bunun üzerine yüce Allah da şöyle buyurdu: "Şüphesiz
kendileri için daha önceden tarafımızdan iyilik takdir edilmiş olanlar, işte
onlar oradan uzaklaştırılmışlardır" (el-Enbiyâ, 21/101) âyetini indirdi.
Yine onun hakkında: "Meryem oğlu bir misal olarak verilince"
(ez-Zuhruf 43/5Ğ) -ki burada İbnu'z-Zibarî kastedilmektedir.- "Hemen senin
kavmin bundan dolayı bağrışıp çağrışmaya koyuldu." (ez-Zuhruf, 43/57)
buyruğu indi.[131] İleride buna dair
açıklamalar (belirtilen âyetin tefsirinde) gelecektir.
[132]
Bu âyet-i kerîme umum
sığalarını kabul etmeye ve onun özel bir takım sığalarının bulunduğuna dair
aslî bir dayanak teşkil etmektedir. Umuma delâlet eden belli bir takım sığalar
yoktur, diyenlerin kanaatlerinin aksine bu böyledir. Bu ve diğer âyet-i
kerimelerin delâleti dolayısıyla varılan kanaat yanlıştır. İşte Abdullah b.
ez-Ziba'rî cahiliye döneminde "mâ (şey)" edatından bütün ibadet
edilen varlıkların kastedildiğini anlamıştı. Fasih Araplar ve beliğ konuşan
Kureyşliler de onun bu kanaatini uygun bulmuşlardı. Eğer bu lafız umum ifade
eden bir lafız olmasaydı, bundan istisna yapılması sahih olmazdı. Bu ise
uygulamada fiilen görülen bir husustur. O halde bu edat, umum ifade eden bir
edattır ve bu açıkça görülmektedir.
[133]
"Hasab:
Odun" anlamındaki kelime genel olarak "sad" ile okunmuştur. Yani,
ey kâfirler topluluğu! Sizler ve Allah'tan başka kendilerine ibadet edindiğiniz
putlar cehennemin yakıtısınız. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır. Mücahid,
İkrime ve Katade de "odunudurlar" diye açıklamışlardır, Ali b. Ebi
Taüb ve Âişe (Allah ikisinden de razı olsun) bu kelimeyi "hatab"
şeklinde "ti" ile okumuşlardır. îbn Abbas bunu "dat" harfi
ile okumuştur. el-Ferrâ der ki: Bununla "hasab"ı kastetmektedir.
Çünkü bize nakledildiğine göre noktalı olarak "el-hadab" kelimesi
Yemenlilerin şivesinde "el-ha-tab (odun)" demektir. Ateşin kendisi
ile tutuşturulduğu ve kendisi İle yakıldığı her bir şeye de denilir. Bunu
el-Cevherî nakletmektedir. Ateş yakılan ocağa da -aynı kökten olmak üzere-:
"Mihdab" denilir.
Ebu Ubeyde yüce
Allah'ın: "Cehennemin odunu" buyruğu hakkında şöyle demektedir: Ateşe
her ne atarsan, onunla ateşi yakmış olursun.
Bu âyet-i kerimeden
açıkça anlaşıldığına göre kâfir olan insanlar ve onların tapındıkları putlar
cehenneme odundurlar. Bu âyet-i kerîmenin bir benzeri de yüce Allah'ın şu
buyruğudur: "O halde yakıtı insanlarla taşlar olan... o ateşten
sakının." (el-Bakara, 2/24) Taşlardan maksadın kibrit taşı olduğu 'da
söylenmiştir. Nitekim daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/24. âyetin tefsirinde)
geçmiş bulunmaktadır. Ayrıca ateşin putlar için azap da ceza da olmayacağı
orada belirtilmiştir. Çünkü kendileri bir günah İşlememişlerdir, fakat bu
onlara ibadet edenlere bir azap olacaktır. Evvelâ hasret ve pişmanlık
duymalarını sağlayacaktır, sonra bunlar ateşte bir araya getirilecek ve bunların
ateşi her türlü ateşten daha çetin ve ağır olacaktır. Sonra da bu ateşle azap
göreceklerdir.
Denildiğine göre bu
putlar, ateşte kızdırılacak ve azaplarının daha da arttırılması için onlara
yapışacaktır. Bu putların ateşe atılmalarının onlara ibadet edenlerin
azarlanmaları için olacağı da söylenmiştir.
[134]
"Siz oraya
gireceksiniz" buyruğunda hitap putlara tapan müşrikleredir. Yani sizler
putlarınızla beraber oraya gireceksiniz. Hitabın putlara ve onlara ibadet
edenlere olduğu da söylenebilir. Çünkü putlar her ne kadar cansız varlıklar
iseler de insanlara ait zamirler kullanılarak onlara dair haber verilebilir.
İlim adamları derler
ki: Bunun kapsamına ne İsa, ne Uzeyr, ne de melekler -Allah'ın salât ve
selâmları üzerlerine olsun- girer. Çünkü; "Şey" insan dışındaki varlıklar
hakkında kullanılır. Eğer bunların girecekleri kastedilmek istenseydi: "O
kişi, kimse" denilmesi gerekirdi, ez-Zeccâc der ki: Çünkü bu âyete muhatab
olanlar yalnızca Mekke müşrikleridir, başkaları bu hitabın kapsamına
girmemektedir.
[135]
99. Eğer bunlar ilâh olsalardı, oraya
girmezlerdi. Hepsi orada ebediyyen kalacaklardır.
100. Onlar
orada ah edip infcyeceklerdir. Onlar orada İşitmezler de.
"Eğer
bunlar" yani bu putlar "İlâh olsalardı" onlara ibadet edenler
"oraya cehennem ateşine "girmezlerdi." İbadet edenler de,
mabutları da oraya girmezlerdi diye de açıklanmıştır. İşte bundan dolayı:
"Hepsi orada ebediyyen kalacaklardır" diye buyurmaktadır.
"Onlar orada ah
edip inleyeceklerdir." Yani şu cehennem ateşine girmiş olan kâfirlerle,
şeytanların durumu bu olacaktır. Putlara gelince onların durumu da bu husustaki
görüş ayrılığına göre değişecektir. Yani yüce Allah acaba bu putlara hayat
verip bunları a2aplandıracak ve nihayette bunların da ah edip inlemeleri olacak
mıdır, olmayacak mıdır? Bu hususta iki görüş vardır:
Zefir C ah edip
inleyiş) kederli bir kimsenin kalbinden çıkardığı nefesin sesidir. Buna dair
açıklamalar daha önceden Hûd Sûresi'nde (11/106. âyetin tefsirinde) geçmiş
bulunmaktadır.
"Onlar orada
işitmezler de" denildiğine göre; bu ifadede hazfedilmiş kelimeler var,
demektir. Yani onlar orada hiçbir şey işitmezler. Çünkü sağır olarak
haşredileceklerdir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Biz onları
kıyamet günü körler, dilsizler ve sağırlar olarak yüzü köyün hasredeceğiz."
(el-İsrâ, 17/97)
Eşyanın seslerini
işitmek insanı rahatlatır ve ona teselli verir. Yüce Allah cehennem ateşinde
kâfirlere bu imkânı vermeyecektir.
Bir başka görüşe göre;
onlar kendilerini sevindirecek bir söz işitmeyecek-lerdir. Aksine kendilerini
azaplandırmakla görevli olan zebanilerin seslerini işiteceklerdir.
Yine denildiğine göre;
kendilerine: Tıkılın içerisine; bana da söz söyle-meyin!" (el-Mu'minûn,
23/108) denileceğinde o vakit sağır ve dilsiz olacaklardır.
Nitekim İbn Mes'ud da
şöyle demiştir: Geriye cehennemde ebedi bırakılacaklar kalınca ateşten
tabutlar içerisine yerleştirilirler. Sonra bu tabutlar ateşten çivileri
bulunan başka tabutlara yerleştirilecek, hiçbir şey işitemeyecek-lerdir.
Onlardan hiçbir kimse cehennem ateşinde kendisinden başka azap gören bir kimse
bulunduğunu da görmeyecektir.[136]
101.
Şüphesiz kendileri için daha önceden tarafımızdan iyilik takdir edilmiş
olanlar, işte onlar oradan uzaklaştırılmışlardır.
102. Onlar
ateşin sesini dahi işitmezler. Canlarının arzu ettiği şeyler arasında
ebedidirler.
103. En
büyük korku onları üzmez. Melekler onları karşılayıp: "İşte bu, vaad
olunduğunuz gündür" derler.
"Şüphesiz
kendileri İçin daha önceden tarafımızdan İyilik" cennet "takdir
edilmiş olanlar, işte onlar oradan" cehennem ateşinden "uzaklaştırılmışlardır."
İfade (cehenneme girmeyip onlardan) istisna edilenler hakkındadır. Bundan dolayı
kimi ilim adamı buradaki; "Şüphesiz" edatı "Ancak",
anlamındadır der. Kur'ân-ı Kerîm'de de bu kabilden başka bir yer yoktur.
Muhammed b, Hâtıb dedi
ki: Ben Ali b. Ebi Talib (ra)ı şu: "Şüphesiz kendileri için daha önceden
tarafımızdan İyilik takdir edilmiş olanlar..."
âyetini okurken
dinledim. Dedi ki: Ben Peygamber (sav)ı: "Muhakkak Osman
onlardandır" derken dinledim.[137]
"Onlar ateşin
sesini" ve alevinin hareketini "dahi işitmezler."
"Ses" anlamını' verdiğimiz "el-hasîs" ile
"el-his" hareket demektir.
İbn Cüreyc, Atâ'dan
şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ebu Râşid el-Harurî, İbn Abbas'a:
"Onlar ateşin sesini dahi işitmezler" deyince, İbn Abbas: Sen deli
raisin? dedi. Yüce Allah'ın: "Şüphe yok ki aranızda oraya uğrama-yacak hiç
kimse yoktur." (Meryem, 19/71); "Ve onları ateşe sürüklemiş olacaktır."
(Hud, 11/98); "Suçluları ise susamışlar olarak cehenneme süreriz"
(Meryem, 19/86)
buyrukları nerede kaldı? Geçmişlerin yaptıkları dualardan biri de: Allah'ım,
esenlikle beni ateşten çıkar ve umduğumu elde etmiş olarak cennete girdir,
demekti.
Ebu Osman en-Nehdî
dedi ki: Sıratın üzerinde cehennemlikleri sokacak yılanlar vardır. Bunlar
"has has" derler.
Şöyle de
açıklanmıştır: Cennetlikler, cennete girecekleri vakit cehennemliklerin sesini
duymayacaklardır. Bundan önce ise duyacaklar. Doğrusunu en iyi bilen
Allah'tır.
"Canlarının arzu
ettiği şeyler arasında ebedidirler." Yani onlar canların çektiği,
gözlerin zevk aldığı şeyler arasında ebediyyen kalacaklardır. Yüce Allah bir
başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Orada canlarınız neyi arzu ediyorsa,
orada neyi istiyorsanız sizin için hepsi vardır." (Fussilet, 41/31)
"En büyük korku
onları üzmez." Ebu Cafer ve İbn Muhaysın "Onları üzmez"
buyruğunu "ya" harfini ötreli, "ze" harfini de es-reli
olarak okumuşlardır. Diğerleri ise "ya" harfini üstün ve
"ze" harfini öt-relî okumuşlardır, el-Yezidî dedi ki: KureyşlUerin
kullanımı birinci şekildir, ikinci şekil ise Temimlilerin şivesidir. Her ikisi
ile de okunmuştur.
"En büyük
korku" İbn Abbas'tan nakledildiğine göre; kıyamet günü ve öldükten sonra
dirilişin dehşetli halleridir. ei-Hasen dedi ki: O, kulların cehennem ateşine
götürülmesi emri verileceği vakittir. İbn Cüreyc, Said b. Cü-beyr ve ed-Dahhak
ise; o ateş cehennemliklerin üzerine kapatılıp ölüm cennet ile cehennem
arasında boğazlanacağı vakittir, demişlerdir.
Zünnûn el-Mısrî dedi
ki: Bu, her türlü bağın koparılması ve ayrılığın gerçekleşmesidir.
Peygamber (sav) şöyle
buyurmuştur: "Kıyamet gününde üç kişi vardır ki; bunlar en değerli miskten
bir tepenin üzerinde olacaklardır. "O en büyük korku" da kendilerini
üzmeyecektir: Allah için bir topluluğa imamlık yapan ve arkasından namaz
kılanların da bu imamlığına razı oldukları kişi, bir kavme ecrini Allah'tan
bekleyerek ezan okuyan kişi, bir de dünyada köle olmakla imtihan olunduğu
halde, bu hali kendisini Rabbine itaatten alıkoymayan kişidir."[138]
Ebu Seleme b.
Abdurrahman dedi ki: Kölesini dövmekte olan bir adamın
yanından geçtim. Köle bana İşaret etti. Ben
efendisiyle konuştum ve nihayet onu affetti. Ebu Said el-Hudrî ite karşılaştım
ve ona bunu haber verdim. Bana: Ey kardeşimin oğlu dedi; "Her kirn sıkıntı
ve keder içerisinde olan birisinin imdadına yetişirse Allah onu o en büyük
korku ve dehşet gününde, cehennem ateşinden azad eder." Ben bunu
Rasülullah (sav)dan dinledim.[139]
"Melekler onları
karşılayıp" yani melekler cennet kapılarında onları tebrik ederek
karşılarlar ve onlara: "İşte bu vaad olunduğunuz gündür" derler.
Kabirden çıkacakları vakit rahmet melekleri onları karşılar, diye de açıklanmıştır.
İbn Abbas'tan nakledildiğine göre: "İşte bu, vaad olunduğunuz gündür"
buyruğu; onlara... derler demek olup; bu ifadeler hazfedilmiştir.
"İşte bu"
kendisinde lütuf ve ihsana mazhar olduğumuz "vaad olunduğunuz
gündür."
[140]
104. Kİ o
günde gökleri kitapların katlandığı gibi katlayacağız. İlk yaratmaya
başladığımız gibi onu tekrar iade ederiz. Biz bunu vaad edip üzerimize
almıştık. Şüphesiz yapanlar Bizleriz.
Ki o günde gökleri... katlayacağız." Ebu
Cafer b. el-Kâ'kâ', Şeybe b. Nisâh, el-A'rec ve ez-Zührî; şeklinde ötreli
"te" ile ve; da nâib-İ fail olarak ref ile okumuşlardır. (Ki o günde
gök katlanacaktır, demek olur). Mücahid de; şeklinde; "ki o günde Allah
gökleri katlayacaktır" anlamında olmak üzere okumuştur. Diğerleri ise
azamet "nûn"u (katlayacağız anlamı) ile okumuşlardır.
"O günde"
kelimesinin nasb edilmesi (bir önceki âyet-i kerîmede yer alan) sılada
hazfedilmiş "he" zamirinden bedel olması dolayıstyladır. İfade: Vaad
olunduğunuz o günki, o günde gökleri düreceğiz" takdirindedir. Yahut da bu
"İlk yaratmaya başladığımız gibi onu tekrar iade ederiz" buyruğundaki
"onu tekrar iade ederiz" fiili ile nasb
edilmiştir. Ya da "onları üzmez" buyruğu dolayısıyla
nasbedilmiştir. Bu da: Kendisinde göğü katlayacağımız günde en büyük korku
onları üzmez, demek olur. Ya da "an" anlamındaki fiil takdir
edilerek nasbedilmiştir.
Buradaki
"es-semâ" ile cins (gökler) kastedilmiştir. Buna delil de yüce Allah'ın:
"Gökler ise onun sağ eli H» durulmuş olacaktır." (ez-Zümer, 39/67)
buyruğudur.
"Kitapların
katlandığı gibi." İbn Abbas ve Mücahid dediler ki: Bir sahi-fenin
içindekilerle katlandığı gibi demektir. Buna göre "kitaplar" buyruğunun
başındaki "lâm"; "Üzerine" anlamındadır.
Yine İbn Abbas'tan
buradaki "sicil" Rasûlullah (sav)ın bir kâtibinin adıdır. Ancak bu
pek güçlü bir görüş değildir. Çünkü Rasûlullah (sav)ın kâtipleri bi linen
kimselerdir, aralarında bu ismi taşıyan kimse yoktur. Hatta ashab arasında
dahi adı es-Sicil olan kimse yoktur.
Yine İbn Abbas ve îbn
Ömer ile es-Süddî şöyle demişlerdir: "es-Sicil" bir melektir.
Âdemoğullannın amel defterleri kendisine kaldırıldığı vakit katlayıp düren
odur. Denildiğine göre o, üçüncü semadadır. Kulların işledikleri ameller ona
yükseltilir. İnsanlarla birlikte kalmakla görevli olan Hafaza melekleri her
perşembe ve pazartesi günleri bu defterleri ona çıkartırlar. Naklettiklerine
göre bunun yardımcıları arasında Harut ile Marut da var imiş.
"Sicil"
yazılı belge (es-sak) demektir, Bu da yazmak demek olan
"es-sicâ-le"den türetilmiştir. Bunun da asit kova demek olan
"es-sed"den gelir. ifadesi; ben bir kova çektim, o da bir kova çekti,
demektir. Sonra bu kelimeden istiare yoluyla, karşılıklı yazışma ve
başvurmaya, gözden geçirmeye de "müsâcele" denildi, "Hakim
tescil etti" demektir. el-Mufaddal b. el-Abbas b. Utbe b. Ebi Leheb dedi
kî:
"Kim benimle
kuyudan kovayla su çekme yarışına girerse (bilsin ki) o, Kovayı ta ipin
bağlandığı yere (ağzına) kadar dolduran soylu birisiyle yarışıyor."
Daha sonra bu İsim;
kelimeleri gibi "fiil" vezni üzere bina edilmiştir.
Ebu Zür'a b. Amr b.
Cerir "sin" ve "cim" harflerini ötreli, "lâm"
harfini de şeddeli olarak okumuştur. el-A'meş ve Talha ise "sin"
harfini üstün, "cim" harfini sakin, "lâm" harfini de şeddesiz
okumuştur. en-Nehhâs dedi ki: Allah'ın izniyle mana birdir.
İfade yüce Allah'ın:
"Kitapların" kelimesi ile tamam olmaktadır.[141]
Bu âyet-i kerîmede
"katlama"mn iki arılama gelme ihtimali vardır: Birincisi açmanın,
yaymanın zıttı olan katlayıp dürmek. Nitekim yüce Allah: "Gökler ise O'nun
sağ eli ile durulmuş olacaktır" (ez-Zümer, 39/67) diye buyurmaktadır.
İkinci anlam ise: Saklamak, bilinmeyecek hale getirmek ve tamamen silmek.
Çünkü yüce Allah göğün alâmetlerini siler ve onları saklar, yıldızlarını söndürür
ve darmadağın eder.
Yüce Allah şöyte
buyurmaktadır: "Güneş tortop edilip durulduğu zaman, yıldızlar ardarda
döküldüğü zaman" (et-Tekvîr, 81/1-2); "Gök yerinden söküldüğü
zaman" (et-Tekvîr, 81/11).
"Kitapların"
anlamındaki buyrukta ifade tamam olmaktadır. el-A'meş, Hafs, Hamza, el-Kİsaî,
Yahya ve Halef "Kitapların" şeklinde çoğul okumuşlardır. Sonra yeni
bir cümle ile şöyle buyurulmaktadır: "İlk yaratmaya başladığımız gibi onu
tekrar iade ederiz." Yani Biz insanları annelerinin karınlarında yaratıldıkları
gibi tekrar çıplak ayaklı, elbisesiz, sünnetsiz olarak diriltiriz.
Nesaî'nin rivayetine
göre İbn Abbas, Peygamber (sav)dan şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:
"İnsanlar kıyamet gününde elbisesiz, sünnetsiz olarak yaratılacaklardır.
Kıyamet gününde insanlar arasında elbise giydirilecek ilk kişi İbrahim
(as)dır. Daha sonra: "İlk yaratmaya başladığımız gibi onu tekrar iade
ederiz" buyruğunu okudu."[142]
Müslim de bu hadisi
yine İbn Abbas'tan nakletmektedir. O dedi ki: Rasû-lullah (sav) bize ayakta bir
öğüt verdi ve buyurdu ki: "Ey insanlar! Şüphesiz sizler yüce Allah'ın
huzuruna çıplak ayaklı, elbisesiz ve sünnetsiz olarak hasredileceksiniz:
"İlk yaratmaya başladığımız gibi onu tekrar iade ederiz. Biz bunu vaad
edip üzerimize almıştık. Şüphesiz yapanlar Bizleriz." Şunu bilin ki:
İnsanlar arasında kıyamet gününde elbise giydirilecek ilk kişi İbrahim
(as)dır..." deyip hadisin geri kalan bölümünü zikretmektedir.[143]
Biz bu hususa dair
açıklamaları "et-Tezkire" adh kitabımızda eksiksiz bir şekilde kaydetmiş
bulunuyoruz.
Süfyan es-Sevrî,
Seleme b. Küheyl'den, o Ebu'z-Ze'râ'dan, o Abdullah b. Mes'ud'dan rivayetle
dedi ki: Aziz ve celil olan Allah, Arşın altından erkeklerin menisi gibi bir
su gönderir. Bu sudan onların etleri ve cisimleri nemli arazinin bitkiyi
bitirmesi gibi biter. Ve: "İlk yaratmaya başladığımız gibi onu
tekrar İade ederiz" buyruğunu okudu.
İbn Abbas dedi ki: Biz
ilkin olduğu gibi herzeyi helak edecek ve yok edeceğiz, demektir. Buna göre bu
buyruk; "ki o günde gökleri... katlayacağız" buyruğu ile muttasıldır.
Yani Biz gökleri dürecegiz, işte o vakit de gökleri yok edecek, imha edeceğiz.
Hiçbir şey kalmayacaktır.
Şöyle de açıklanmıştın
Biz semâyı yok edeceğiz, sonra onu katlayıp dür-dükten ve yok olduktan sonra,
bir defa daha tekrar yaratacağız. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi:
"O gün yer başka bir yerle değiştirilecektir, göklerde." (İbrahim,
14/48) Ancak birinci görüş daha sahihtir. Bu da yüce Allah'ın: "Andolsun
sizi ilk defa yarattığımız gibi, yapayalnız, teker teker huzurumuza
geldiniz." (el-En'âm, 6/94) buyruğu ile: "Safhalinde Rabbine arz
edileceklerdir. Andolsun ki ilk kez sizi nasıl yaratmış idiysek öylece Bize
geldiniz." (el-Kehf, 18/48) buyruğunu andırmaktadır.
kelimesi mastar
(mef'ul-i mutlak) olarak nasbedilmiştir. Yani; "Vaad edip..."
demektir. "Biz.« üzerimize almıştık" yani öldükten sonra dirilişi ve
tekrar yaratma vaadini gerçekleştirmeyi ve yerine getirmeyi üstlenmiştik. Buna
göre hazfedilmiş ifadeler vardır. Daha sonra yüce Allah: "Şüphesiz
yapanlar Bizleriz" buyruğu ile bunu pekiştirmektedir, ez Zeccâc dedi ki:
"Şüphesiz yapanlar Bizleriz" buyruğu, dilediğimize güç ye-tirenler
Bizleriz, demektir. "Şüphesiz yapanlar Bizleriz"; size vaad ettiğimizi
Biz yerine getiririz demektir, diye de açıklanmıştır. Bu da yüce Allah'ın:
"O'nun vaadi yerine getirilmiş olacaktır." (el-Muzzemmil, 73/18)
buyruğunu andırmaktadır.
Buradaki ın, haber
vermek için (nakıs fiil olarak) geldiği de söylenmiştir, (Bu, üzerimizdeki bir
vaaddir, demek olur). Sıla (zâid) olduğu da söylenmiştir.
[144]
105.
Andolsun ki Biz zikirden sonra Zebur'da: "Arza Benim salih kullarım
mirasçı olur" diye yazdık.
106.
Gerçekten bunlar ibadet eden bir topluluk İçin yeter.
"Andolsıra ki
Biz" semâda bulunan "zikirden sonra Zebur'da"; Zebur ile kitap
aynı şeylerdir. Bundan dolayı Tevrat'a da, İncil'e de, Zebur denilebilir,
"Yazdım" demektir. Çoğulu "zubur" diye gelir. Said b.
Cübeyr dedi ki; "Zebur" Tevrat, İncil ve Kıır'ân-ı Kerîm'dir.
"Arza"
cennete "Benim salih kullarım mirasçı olur, diye yazdık." Bu açıklamayı
Süfyan, el-A'meş'den, o Said b, Cübeyr'den rivayet etmiştir,
eş-Şa'bî dedi kî:
Zebur, Davud'a verilen Zebur'dur. Zikir'den kasıt da Musa (as)a indirilen
Tevrat'tır. Mücahid ve İbn Zeyd dediler ki: Zebur bütün peygamberlere (hepsine
selam olsun) verilen kitaplardır. Zikir ise yüce Allah'ın nezdinde semâda
bulunan kitapların anasıdır.
İbn Abbas dedi ki:
Zebur Allah'ın Musa (as)dan sonra peygamberlerine indirmiş olduğu kitaplardır.
Zikir ise Musa (as)a indirilen Tevrat'tır.
Hamza
"ez-Zubûr" diye "ze" harfini ötreli "zîbr"in
çoğulu olarak okumuştur.
"Arza benim salih
kullarım mirasçı olur" buyruğu hakkında yapılan en güzel açıklama, Said b.
Cübeyr'in de dediği gibi, bununla cennet arzının kastedildiğidir. Çünkü
dünyada arza salih olanlar da, başkaları da mirasçı olmuştur. Bu aynı zamanda
İbn Abbas, Mücahid ve başkalarının da görüşüdür. Mücahid ve Ebu'l-Âliye
dediler ki: Bu te'vilin delili yüce Allah'ın şu buyruğudur: "Bize olan
vaadini yerine getiren, cennetten dilediğimiz yere konmak üzere arzı bize veren
Allah'a hamdolsun." (ez-Zumer, 39/74)
Yine İbn Abbas'tan
nakledildiğine göre; orası Arz-ı Mukaddes'tir. Ondan gelen bir başka rivayete
göre; orası kâfir ümmetlerin arzıdır. Muhammed (sav)in ümmeti fetihlerle oraya
mirasçı olur.
Bu buyrukla
İsrailoğullarının kastedildiği de söylenmiştir. Bunu delil de yüce Allah'ın şu
buyruğudur: "Zaafa uğratılagelmiş kavmi de bereketlendirdiğimiz yerin
doğularına da, batılarına da mirasçı kıldık." (el-A'râf, 7/137) Fakat
müfessirlerin çoğunluğu "salih kullar" iie Muhammed (sav)ın ümmetinin
kastedildiği görüşündedir.
Hamza Salih
kullarım" buyruğunu "ya" harfini sakin (harekesiz, harf-i med)
olarak okumuştur.
"Gerçekten
bunlar" yani bu sûrede söz konusu edilen öğütler ve uyanlar; bir başka
açıklamaya göre Kur'ân-ı Kerîm'de, "ibadet eden bir topluluk için
yeter."
Ebu Hureyre ve Süfyan
es-Sevrî dedi ki: "İbadet eden topluluk'tan kasıt beş vakit namaz
kılanlardır. İbn Abbas (ra)da dedi ki: "İbadet edenler" itaat
edenler demektir. İbadet eden kişi zilletle itaat edip boyun eğen kimse demektir.
el-Kuşeyrî dedi ki:
Aklı başında her bir varlığın bunun kapsamına girmesi uzak bir İhtimal
değildir, Çünkü her bir varlık fıtratı itibariyle, yaratıcının önünde zilletle
eğilir. O eğer Kur'ân-ı Kerîm'in üzerinde dikkatle düşünecek ve onun yolunu
izleyecek olursa şüphesiz ki bu o kimseyi cennete ulaştırır.
Yine İbn Abbas dedi
ki: Bunlar beş vakit namazı kılan, ramazan ayı orucunu tutan Muhammed (sav)m
ümmetidir. Bu da birinci görüşün aynısıdır.
[145]
107. Biz
seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik.
108. De ki:
"Bana sizin ilâhınız ancak tek bir ilâhtır, diye vahyolu-nur. Artık siz
müslütnan olacak mısınız?"
109. Eğer
yüz çevirirlerse de ki: "Ben size eşit olarak bildirdim. Size vaad olunan
yakın mıdır, uzak mıdır, bilemiyorum."
"Biz seni ancak
âlemlere rahmet olarak gönderdik." Said b. Cübeyr, İbn Abbas'tan şöyle
dediğini nakletmektedir: Muhammed (sav) bütün insanlara rahmet îdi. Ona iman
edip onu tasdik eden mutlu oldu. Ona iman etmeyen ise, geçmiş ümmetleri bulan
yerin dibine geçmek ve suda boğulmak gibi azaplardan kurtuldu.
İbn Zeyd dedi ki:
"Âlemler" ile özel olarak mü'minleri kastetmiştir.
"De ki: Bana
sizin ilâhınız ancak tek bir ilâhtır diye vahyolunur." O halde O'nâ ortak
koşmak caiz değildir.
"Artık siz
müslüman olacak mısınız?" Allah'ın tevhidine itaatla boyun eğecek misiniz?
İslâm'a giriniz, demektir. Bu da yüce Allah'ın: "Artık vazgeçtiniz değil
mi?" (el-Mâide, 5/91) buyruğunun; "vazgeçiniz!" anlamında olması
gibidir.
"Eğer yüz
çevirirlerse" İslâm'dan yüz çevirecek olurlarsa "de ki: Ben size
eşit olarak bildirdim." Size açıkça şunu bildiriyorum ki; ben ve sizler
savaş halindeyiz, aramızda barış yoktur. Bu da yüce Allah'ın: "Eğer bir
kavmin hainliğinden endişeye düşersen adalet üzere kendilerine anlaşmalarını
bozduğunu bildir." (el-Enfâl, 8/58) buyruğuna benzemektedir. Yani onlara
ahdi bozmuş olduğunu bildir. Bu da şu demektir: Bu durumda seninle onlar
arasında bir eşitlik vardır. Herhangi bir tarafın karşı taraf hakkında uymak
zorunda olduğu bir ahdi, bir antlaşması yoktur.
ez-Zeccâc dedi ki:
Anlam şudur: Ben size bana vahyedilenleri bilmenizi sağlamak noktasında eşit
bir şekilde size bildirmiş bulunuyorum. Başkasından gizleyip sakladığım bir
şeyi kimseye açıklamadım.
"(jAı î»Jj):
Bilemiyorum" buyruğundaki nefy edatı olup anlamındadır, bilmiyorum,
bilemiyorum demektir.
"Size vaad olunan
yakın mıdır, uzak mıdır?" Yani kıyamet gününün vaktini ne gönderilmiş bir
peygamber, ne de mukarreb bir melek bilebilir. Bu açıklamayı İbn Abbas
yapmıştır.
Şöyle de
açıklanmıştır: Ben size açıkça savaş ilan ettim. Ancak bununla birlikte size
karşı fiilen savaşmak üzere bana ne zaman izin verileceğini bilemiyorum.
[146]
110. Şüphe
yok ki O, sözün açığa vurulanını da bilir, gizlediğinizi de büir.
111.
"Bilmiyorum, belki de o sizin için bir imtihandır, bir süreye kadar bir
faydalanmadır."
112. Dedi
ki: "Rabbim hak ile hükmetl Bizim Rabbimiz Rahmandır. Sizin
niteleyegeldiklerinize karşı yardımı İstenen O’dur."
"Şüphe yok ki O,
sözün açığa vurulanını da bilir, gizlediğinizi de bilir."
Saklayıp
açıklamadığınız şirki de bilir. Bunun cezasını verecek olan da O'dur.
"Bilmiyorum,
belki de o" size süre verilmesi "sizin için bir imtihandır."
Kendisi her şeyi en
iyi bilen olduğu halde, sizin ne şekilde amel edeceğinizi ortaya çıkarmak için
bir sınamadır.
"Bir süreye
kadar" sürenin sona ermesine kadar, diye de açıklanmıştır. "Bir
faydalanmadır."
Rivayet edildiğine
göre Peygamber (sav) rüyasında Umeyyeoğuilannın insanları yönettiklerini
gördü. el-Hakem onun yanından çıkıp bu hususu Umeyyeoğullarına haber verdi.
Ona: Dön, bu işin ne zaman gerçekleşeceğini ona sor, dediler. Bunun üzerine
yüce Allah: "Size vaad olunan yakın mıdır, uzak mıdır? bilemiyorum."
buyruğu ile: "Bilmiyorum, belki de o sizin için bir imtihandır. Bir
süreye kadar bir faydalanmada” buyruklarını indirdi. Yani peygamberine onlara
bunu söyle, diye emretti.[147]
"Dedi ki: Rabbİm,
hak ile hükmet!" Yüce Allah bu sûreyi Peygamber (sav)a işi kendisine
havale etmesini, kurtuluşu da kendisinden beklemesini emretmekle sona
erdirmektedir. Yani benimle şu yalanlayıcılar arasında hükmet, onlara karşı
bana yardım et, bana zafer ver!
Said, Katade'den şöyle
dediğini rivayet etmektedir: Peygamberler: "Rab-bimiz, bizimle kavmimiz
arasında sen kak ile hükmet!" (ei-A'râf, 7/89) diye dua ederlerdi. Peygamberi
Muhammed (sav)a da: "Rabbün, hak ile hükmet" demesini emretti. O
bakımdan o, düşmanı ile karşılaştığında kendisinin hak üzere, düşmanının da
baül üzere olduğunu bilerek: "Rabbim, hak ile hükmet" yani hak
gereğince hükmünü ver, onu yerine getir, diye dua ederdi.
Ebu Ubeyde dedi ki:
Burada sıfat (hak), mevsufun yerine ikame edilmiştir. İfadenin takdiri: Rabbim
hak of an hükmünle hükmet, şeklindedir.
"Rabbim"
kelimesi nasb mahallindedir. Çünkü muzaf olan bir nida di r
Ebu Ca'fer b,
el-Ka'kâ1 ve İbn Muhaysın: "Rabbim, hak ile hükmet" buyruğunu; şeklinde
"be" harfini ötreli olarak okumuşlardır.
en-Nehhâs dedi ki: Bu
nahivcilere göre bir lahn (yanhş)dır. Onlara göre; "Ey adam gel"
demek caiz değildir. Bunu demek için; şeklinde
veya buna benzer bir şekilde kullanmak gerekir.
ed-Dahhak, Talha ve
Ya'kub ise; şeklinde "elifi kat1 ile, "kaf' harfini üstün,
"mim" harfini de ötreli olarak okumuşlardır ki, şu demektir: Muhammed
dedi ki: Rabbim her bir hükmedenden daha çok hak
ile hükmedendir.
el-Cahderî ise; diye
okumuştur ki bu da; hak ile işleri muhkem kılmış (sağlamlaştırmış) olandır,
demek olur.
"Bizim Rabbüniz
Rahmandır. Sizin niteleyegeldiklerürfze" Onu küfür ve yalanlama türünden
nitelendirmelerinize "karşı yardımı İstenen O'dur."
el-Mufaddal ve
es-Sülemî "niteleyegeldiklerlnize karşı" anlamındaki buyruğu; şeklinde
haber olmak üzere "ya" ile ("niteleyegeldik-lerine..."
anlamında) okumuşlardır. Diğerleri ise hitab olarak "te" ile
"niteleyegeldiklerinize" anlamında okumuşlardır.
[148]
ENBİYA SURESİNİN
ve ONUNCU CİLDİN SONU
[1] Buharı, Tefsir 21. sûre 1.
[2] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/455-460.
[3] Merhum müfessirimiz, Nâfî'in kıraati üzere "kale;
dedi' yerine, "kul; de" emri şeklindeki kıraati esas aldığından bu
açıklamayı yapmaktadır.
[4] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/460-463.
[5] Müfessir hu âyetin başını tefsire başlarken NâfTin
kıraati olan "nun" yerine "ye" ile ve: "Kendilerine
vahiy edilen erkekler" anlamındaki kıraati tefsirine kaydetmiş bulunmaktadır.
[6] Müslim, Tahâre 1; Tirmizi, Deavât 85; Nesâî, Zekât 1;
İbn Mâce, Tahâre 5; Dârimî, Vu-dû' 2; Müsned, V, 342, 343-
[7] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/463-466.
[8] Buharî, liedul-Vahy 2; Tirmizî, Menâkıb 7; Nesâî,
İftitâh 37; Muvatta, Kur'ân 7; Mümed, VI, 257.
[9] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/466-469.
[10] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/469-472.
[11] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/472-473.
[12] Buna göre buyruk: "... Bilâkis onların çoğu
bilmezler. (Bu) hakkın kendisidir; bundan ötürü onlar yüzçeviricidirler"
anlamında olur.
[13] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/474-477.
[14] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/477.
[15] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/477-479.
[16] İbn Kesîr, Tefslru'l-Kur'&ni't-Azîm, V, 233
[17] İbnul-Esîr, en-Nikâye, III, 472.
[18] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/479-485.
[19] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/486-487.
[20] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/487-488.
[21] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/488-491.
[22] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/491-492.
[23] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/492-494.
[24] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/495-496.
[25] "Eteyna: Getiririz" fiilindeki
"nâ" bitişik birinci çoğul zamiridir. "Etâ: Getirdi" demek
olup, "maksur eliF diyerek kastettiği, fiilin yalın halinin sonunda
"ya" olarak yazılıp elif gibi harf-i med olacak okunan harfi
kastetmektedir.
[26] Tirmizî, Tefeir 21. sûre 2; Müsned, VI, 280-281.
İmam Kurtubi, el-Camiu
li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 11/496-499.
[27] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/499-500.
[28] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/500-502.
[29] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/502-504.
[30] Birinci görüşe göre de âyetin anlamı şöyle olur:
Dediler ki: Putlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz ki o zalimlerdendir."
[31] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/505-507.
[32] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/507.
[33] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/507-508.
[34] Buhâri, Enbiyâ 8; Müslim, Fedâil 154, Ebû Dâvûd, Talâk
16; Tirmizî, Tefsir 21. sûre 3; Müsned, ]I, 403-404.
[35] Müslim, tsrâ hadislerini: İman 259, 266, 267 ve 279'da
zikretmektedir. Ancak bunların herhangi birinde merhum müfessirimizin işaret
ettiği hususu tesbit edemedik.
[36] Müslim, Fedâil 154,
[37] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/508-509.
[38] Bir önceki başlıkta geçen bu hadisin kaynaklan da orada
geçmişti.
[39] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/509-510.
[40] Müslim, İman 329.
[41] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/510-511.
[42] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/511-512.
[43] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/512-514.
[44] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/514-516.
[45] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/516-517.
[46] Buna göre Âyetlerimizi yalanlayan kavmine karşı ona
yardım ettik, demek olur.
[47] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/517-518.
[48] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/518.
[49] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/518-519.
[50] lbnü'1-Esîr, en-Nihâye, V, 97
[51] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/519.
[52] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/519.
[53] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/519-520.
[54] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/520-521.
[55] Ebû Dâvâd, Talâk 44; Tirmizl, Talâk 23; Nesât, Talâk
60; İbn Mâce, Talâk 8; Dârimİ, Talâk 14; Muvattâ', Talak 87; Müsned, VI, 370,
421
[56] Müslim, İınâre 117; Tirmizî, Cihad 33; Nesâî, Cihâd
32; Muvatta', Cihâd 31; Dârimt, CihSıl 21; Müsned, V, 297, 304, 308.
İmam Kurtubi, el-Camiu
li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 11/521-522.
[57] Buhârî, İ'tisâm 20, 21; Müslim, Akdtye 15; Ebû
D&vûd, Akdiye 2; Tirmizi, Ahkâm 2; Nesâl, Adâbul-Kudât 3; İbn Mûce, Ahkâm
3; Müsned, II, 187, IV, 198, 204, 205
[58] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/523-524.
[59] Bir önceki notta gösterilen yerler.
[60] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/524
[61] "... Hakkı bilip gereğince hükmeden cennette;
hakkı bilmekle birlikte zulmeden ile, cahilce hüküm veren cehennemdedir"
mealinde: Ebû Dâvûd, Akdiye 2- îbn Mâce, Ahkâm3
[62] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/524-525.
[63] Ancak "sekizinci başlık'ta geçtiği gibi, hadisin
ashabdan ravisi, Abdullah b. Amr değil, babası, Amr. b. el-Âs'lır.
[64] Buharı, Meğâzî, 30; Müslim, Cihâd 69
[65] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/525-526.
[66] Darakutni IV
206-207
[67] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/526-527.
[68] Buhârî, Enbiyâ 40, Ferâiz 30; Müslim, Aktliye 20;
Nesâi, Âdâbu'l-Kudât H. 16; Müs-ned, II,
322, 340.
[69] Nesai, Âdâbu'l-Kudât 14.
[70] Nesai, ÂdâbıTI-Kudât 15.
[71] Nesâi. Âdâbu'l-Kudât 16.
[72] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/527-529.
[73] Muvattâ'; Akdiye 37; Ebû Dâvûd, Buyu* 90; îbnMâce,
Ahkam 13; Mümed, V, 436.
[74] İbn Abdi'J-Berr, el-îstizkâr, XXII, 250 vd. Ayrıca
bk.: İbn Abdil-Iîerr, et-Temhîd, XI, 81.
İmam Kurtubi, el-Camiu
li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 11/529-530.
[75] Buhârl, Zekât 66, Diyât 28; Müslim, Hudûd 45, 46; Ebû
Dâvûd, Diyât 27; Tirmizî, Zekât 16, Diyât 37; Nesâî, Zekât 28; İbn Mâce, Diyar
27; Dâriml, Zekât 30, Diyât 19; Muvat-tâ', Uhûl 12; Müsned, II, 239, 254,
285...
[76] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/530-531.
[77] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/531-532.
[78] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/532.
[79] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/533.
[80] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/533.
[81] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/533.
[82] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/533-534.
[83] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/534.
[84] İbn Mâce, Ahkâm 17; Muvatta, Akdiye 31; Müsned, V,
327.
[85] Buradaki tazminattan kastın, hayvanların satımı ve
uzaklaştırılması anlamında olma ihtimali vardır.
İmam Kurtubi, el-Camiu
li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 11/534.
[86] Bu hadis, daha önce "14. başlık"ta geçmiş
bulunmaktadır. Kaynaklan da orada gösterilmiştir.
[87] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/535.
[88] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/535.
[89] Dârakutnî, III, 152
İmam Kurtubi, el-Camiu
li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 11/536.
[90] Dârakutnt, III, 152-153.
[91] Tüsklf: Hadislerin metin ve senedinde geçen bazı
kelime ve isimlerin bazı harflerine nokta yokken koymak ya da olanı koymamak
suretiyle yapılan yanlışlıktır. (Prof. Dr Talat Koçytğit, Hadis Istılahları, s.
428}
[92] İbn Abdi't-Berr, el-İsüzkâr, XXV, 216-217
[93] Müsned, III, 335, 354
[94] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/536-537.
[95] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/537-538.
[96] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/538.
[97] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/538-539.
[98] Burada: "Sıfata bağlı olarak" diye tercüme
ettiğimiz ibare; metinde: "redden ale's-sıfa-ti1' şeklindedir. Ancak bunun
böyle olmasının burada bir manası yoktur. Doğrusu: Reciden ala's-san'ti"
şeklinde olması gerekir. O taktirde ifade "(âyette geçen) sanat lafzı
mü-ennes (dişil) olduğundan fiil de milennes kipi ile gelmiştir..." demek
olur. Bu sanatla savaşta kendinizi koru yasınız... anlamına gelir Bundan
sonraki diğer açıklamalar da bu kanaatimizi doğrulamaktadır Ayrıca bk.
el-Ferrâ, Meâni'l-Kur'ân, II, 209.
[99] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/539.
[100] "Muhakkak Allah meslek sahibi mü'mini sever" şeklinde: Taberâni, ei-Mu'cemu'l-Ev-sat, IX, 431; Beyhâkl, Şııabvrl-İman II, 88, -ravilerinden er-Rabr ile Âsım'ın havi (sağlam) raviler olmadıkları kaydıyla-; el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, IV, 62, -Taberâni, ti-Kebir ve d-Evsat\z rivayet etmiş olup, ravilerinden Âsim b. Ubeydullah'ın zayıf bir ravi olduğu kaydıyla.
[101] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/539-540.
[102] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/540-542.
[103] Bu açıklamalarının hiçbirisinin itibar edilecek bir
senedi bulunmamaktadır. Kimisi bir takım kıssacılann hayali açıklamasıdır,
kimisi İsrailiyyâttır.
[104] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/542-548.
[105] Tirmizî, Sıfatuf-Kıyâme 48; Müsned, II, 23.
[106] Hadis olarak kaynağım tespil edemedik. Ancak, Sııyûtt,
ed-Durru'l-Mensûr, V, 664'ck-Ebfl Musa el-Eşarînin sözü olarak zikretmektedir.
[107] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/548-550.
[108] Buhârî, Mükâteb 3, Şuıût 13, Buyu' 73; Müslim, Itk S;
Muvatta', ltk 17.
[109] Bununla işaret edilen âyetlerıleki fiilin aynı kökten
olup, "sıkıştırmak, daraltmak, kısmak" anlamlarında da
kullanıldığına ibaret edilmektedir.
[110] Buhârî, Enbiyâ 54, Rikaak 25, Tevhîd 35; Müslim, Tevhe
25, 27; Nes&l, Cenâîz 117; İbn Mâce, Zühd 30; Muvatta, Cenâiz 51; Müsned,
II, 269, III, 13, 17, 77.
[111] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/550-556.
[112] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/556-557.
[113] Aynı lafızlarla olmamakla birlikte aynı anlamda:
Buhârî, Enbiyâ 35; Müslim, Fedâîl 166, 167; Dârimî, Rikaak 33; Müsned, II, 405,
451, 468, 539
[114] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/557-558.
[115] Tirmizi, Deavât 81; Müsned, I, 170
[116] Suyûtî, ed-Durru'l-Mensûr,
V, 66H.
[117] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/558-561.
[118] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/561-562.
[119] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/562.
[120] Tirmizi, Dua 11.
[121] Ebû Dâuûd, Vitr23
[122] Müsned, III, 13, 14 (aynı anlamda, yakın lafızlarla).
[123] Ebû Dâvûd, Vitr 23.
[124] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/562-564.
[125] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/564-565.
[126] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/565-566.
[127] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/566-567.
[128] lbnu'1-Esîr, en-Nihâye,
III, 237
[129] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/567-572.
[130] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/572.
[131] Suyûtî, ed-Durru'l-Mensûr,
V, 679-680. Anlam itibariyle aynı olmakla birlikte, îbnıı'z-Zibart
sözkonusu edilmeksizin: Müsnend, I, 317-318.
[132] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/572-573.
[133] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/573.
[134] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/573-574.
[135] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/574.
[136] Suyûtî, ed-Durru'l-Mensûr,
V, 681
İmam Kurtubi, el-Camiu
li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 11/574-575.
[137] Hz. Peygamber'e ait bir hadis olarak tespit edemedik.
Ancak, Suyûtî, ed-Durru'l-Men-sûr, V, 681'de, Hz. Ali'nin bu âyeti okuduktan
sonra: "Ben onlardanım, Ömer onlardandır, Osman onlardandır, Zübeyr
onlardandır, Talha onlardandır, Sa'd onlardandır, Abddurrahman
onlardandır" dediğini, en-Nu'mân b. Heşir'den gelen bir rivayet olarak
kaydetmektedir.
[138] Tirmizi, Birr 48, Stfatu'l-Çerine 25; Müsned, II, 26.
[139] "Kim bir mü minin dünya sıkıntılarından bir
sıkıntısını giderirse, yüce Allah da buna karşılık o kimsenin âhiretteki
sıkıntılarından birisini giderecektir" anlamındaki hadis: Bu-hârî, Mezâlim
3; Müslim, Birr 58, Zikir 38; Ebû Dâvûd, Etleb 38, 60; Tirmizî, Hutlûd 3, Birr
19; îbn Mâce, Mukaddime 17; Müsned, II, 91, 252, 2%, 500, 514.
[140] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/576-578.
[141] Türkçe cümle kuruluşu dolayısıyla
"katlayacağız" da cümle tamam olmaktadır.
[142] Buhârt, Enbiyâ 8, 48; Nesâî, Cenaiz 118; Tirnâzî,
Sıfatu'l-Kıyâme 3; Müsned, I, 223, 229
[143] Buhari, Tefsir 5. sûre 14, 21. sûre 2, Rikaak 45;
Müslim, Cennet 48; Tirmizt, Tefsir 21. sûre 3; Nesât, Cenâiz 119; Müsned, I,
235, 253.
[144] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/578-581.
[145] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/581-583.
[146] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/583-584.
[147] Herhangi bir kaynakta tespit edemedik. Uydurma olma
ihtimali yüksek görünüyor. Merhum müfessirimizin: "Ruviye; rivayet
olundu" diyerek kaydetmesi de, pek güvenilir olmadığını ortaya
koymaktadır.
[148] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc
Yayınları: 11/584-586.