Kasas Suresi seksen
sekiz âyettir. 52. ve 55. âyetleri Medine'de, diğerleri Mekke'de nazil
olmuştur.
Bu Sure-i Celile,
gönderilen âyetlerin, apaçık bir kitap olan Kur'an-ı Ke-rim'in âyetleri olduğu
gerçeğini bir kere daha hatırlatarak başlıyor.
Bundan sonra Hz.
Musa'nın kıssası, diğe surelede beyan ediliş tarzının dışında başka bir açıdan
ele alınıyor. Resûlullah (s.a.v.)e iman etmeyen kâfir ve müşriklere, onun hak
peygamber olduğunu beyan etmek için, Hz. Musa'nın kıssası, başka bir açıdan
beyan ediliyor. Kıssanın burada anlatılan bölümü bitince de, Peygamber
efendimize, bütün bu olaylar cereyan ederken kendisinin orada bulunmadığı, uzun
yıllar önce cereyan etmiş olan bir olayın bu şekilde detayla-nyla
anlatılmasssusıuııuıuınuiıu, ancak Allah tanrafından gönderilen bir vahiyle
mümkün olabileceği haber verili yor.uuıunu
Hz. Musa'nın bu surede
anlatılan kıssası şöyle beyan ediliyor: Hz. Musa doğunca, Firavunun adamları
onu kesmesinler diye annesi, Allah Tealanm kendisine ilham etmesiyle bir
sandığa koyup Nil nehrine bırakıyor. O sandığı Firavunun adamları buluyor.
Firavunun hanımı çocuğu çok seviyor. Bu sebeple kesilmesine engel oluyor. Sonra,
süt anne olarak seçilen kendi öz annesi tarafından emzirilerek büyütülüyor.
Büyüyüp olgunlaşmca, Allah teala kendisine ilim ve hikmet veriyor.
Hz. Musa birgün
şehirde kavga eden iki kişiye rastlıyor. Bunlardan biri kendi taraftan, diğeri
Firavunun taraftan. Kenefi taraftan olan kişi kendisinden yardım istiyor. Hz.
Musa da öteki adama bir yumruk vurunca adam ölüyor. Hz. Musa olaya üzülüyor ve
Allah'tan kendisini affetmesini diliyor. Ertesi gün şehirde korku içinde
etrafı gözetleyerek dolaşırken bir de bakıyor ki dün kendisinden yardım
isteyen kişi bu sefer de başka birisiyle kavga ediyor, ve kendisinden yine
yardım istiyor. Hz. Musa ona kızıyor ve her ikisinin de düşmanı olan o adamı
yakalamak istiyor. Fakat yardım isteyen kişi, Hz. Musa'nın, kendisini yakalamak
istediğini sanıyor ve Hz. Musa'ya, dün yaptığını hatırlatarak kendisini
de mi öldürmek istediğini soruyor. Onun,
halkın önünde böyle konuşmasıyla dünkü adamı Hz. Musa'nın öldürdüğü anlaşılıyor
ve durum Firavuna intikal ettiriliyor. Daha sonra şehrin uzak yerinden koşarak
gelen bir kişiden, Firavun ve adamlarının, kendisini yakalamak için
geldiklerini öğreniyor ve şehri terkederek Medyen tarafına doğru gidiyor,
Medyen suyuna
vardığında orada çobanların, hayvanlarını suladıklarım görüyor. Orada bulunan
iki kızın, hayvanlarını sulamalarına yardım ediyor. Kızlar evlerine
döndüklerinde olayı, babalan Şuayb (a.s.)a anlatıyorlar. Şuayb (a.s.) onu
yanına çağırarak kızlarından birisiyle evlendiriyor. 0 da buna mukabil on yıl
Şuayb (a.s.)'ın yanında çalışıyor.
Hz. Musa, on yılı
doldurduktan sonra ailesini alarak Mısır'a doğru yola çıkıyor. Yolda giderken
Tur dağında bir ateş görüyor ve ailesini orada bırakarak ateşin yanına gidiyor.
Orada ilahî hitaba muhatap oluyor. Kendisine âsâ, parlayan el gibi mucizeler
veriliyor. Allah teala ona, Firavuna gidip tebliğde bulunmasını emrediyor. O
da, kardeşi Harunu yardımcı istiyor Allah teala bu isteğini kabul ediyor,
beraberce gidip Firavunu dine davet ediyorlar. Fakat Firavun, onların davet
ettikleri dini kabul etmiyor. Aralarında uzun süren bir mücadeleden sonra Allah
teala Firavunu ve ordusunu denizde boğarak helak ediyor.
Firavunun,
İsrailoğullarını takibedişi ve denizde boğulması olayı Yunus suresinde beyan
ediliyor.
Bu Sure-i celilede
bundan sonra Peygambrimize hitaben, Hz. Musa'nın başından geçen bu olaylar
cereyan ederken kendisinin orada bulunmadığı bildiriliyor. Böylece onun
Peygamberliğini kabul etmeyenlere cevap verilerek, bütün emir ve yasakların
ancak Allah tarafından ilahi vahiyle bildirildiği beyan edilmiş oluyor.
İnkarcıları da böyle bir kitap getirmeye davet etmesi emrediliyor.
Sure-i Celilede,
gecenin ve gündüzün düzeninin bozularak uzatılmaları halinde onlan düzene
koymaya kimsenin gücünün yetmeyeceği, kainat düzenini ancak Allah tealanın var
edeceği beyan ediliyor.
Servetine güvenen
Karunun böbürlendiği ve bir kısım insanların da ona imrendikleri, halbuki
servetine mağrur olan nice insanların yerin dibine geçirli-dikleri haber
veriliyor.
Kim bir iyilik yaparsa
ona on kat daha fazlasının verileceği, kötülük yapanların ise oncak yaptıkları
kötülük kadarıyla cezalandırılacakları açıklanıyor.
RasûluHah (s.a.v.-)in,
dönmek istediği yere döndürüleceği, Allah'ın ona verdiği nimetlerden sonra,
kâfirlerin, kendisini ilahî vahiyden alıkoymamalarını, buna dikkat etmesini
tenbih ile ve Allah ile beraber başka bir ilah edinmemesini ihtar ederek Sure-i
Celile sona eriyor.[1]
Rahman ve rahim olan
Allah'ın adıyla.
1- Tâ. Sîn,
Mîm.
Mukatta harfleri
hakkında Bakara suresinin başında izahat verilmiştir. [2]
2- Bunlar,
apaçık bir kitap olan Kur'anın âyetleridir.
Ey Muhammed, bunlar,
sana indirilen Kur'amn apaçık ahayetleridir. Bunların Allah katından geldiği
ve senin bunları uydurmadığın açıkça ortadadır. [3]
3- Ey
Muhammed, iman eden bir kavim için biz sana, Musa ile Firavunun kıssasını hak
olarak anlatacağız.
Ey Muhammed, biz bu
Kur'anda sana, ona iman eden bir topluluk için, Musa ve Firavunun kıssasını
gerçek olarak anlatacağız. Böylece iman edenler, Musa ve Firavunun kıssasının
hak olduğunu bilmiş olsunlar. Musa'ya karşı gelenlere uygulanan cezanın, sana
karşı gelen müşriklere de uygulanacağını bilmiş olsunlar. [4]
4- Gerçekten
Firavun bulunduğu yerde büyüklenip zorbalığa kalkıştı. O yerin halkını
fırkalara büldü. İçlerinden bir fırkayı zayıflatıp eziyor, oğullarını
boğazlatıyor ve kadınlarını sağ bırakıyordu. Şüphesiz ki o, bozgunculardan biriydi.
Şüphesiz ki Firavun,
üzerinde yaşadığı Mısır topraklarında zorbalaştı, ululuk tasladı, böbürlendi.
Oranın halkını ezdi ve kendisine taptırdı. Yaşadığı ülkenin halkını sınıflara
ayırdı. İsrail oğullarından olan halkın erkek çocuklarını kesiyor, kız çocuklarını
sağ bırakıyordu. Şüphesiz ki o, yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlardan biriydi.
Firavunun,
İsrailoğullanni köleleştirmesinin, erkek çocuklarını öldürüp kız çocuklarını
sağ bırakmasının sebebi hakkında Taberi Özetle şöyle diyor: "Firavunun,
İsrailoğullarının erkek çocuklarını kesme sebebi, rivayet edilen şu olaydır:
"Birgün Firavun, rüyasında bir ateşin Kudüs'ten Mısır'a doğru gelip Kıptî
ırkından olanları yaktığını ve İsrailoğullarma dokunmadığını görmüştü. Bunun
üzerine sihirbaz ve kâhinleri toplayıp onlardan bu rüyanın yorumunu sormuştu.
Onlarda şu cevabı vennişlerdi: "İsrailoğullanndan bir çocuk doğacak, sen
onun eliyle mülkünü kaybedip helak olacaksın."
İşte bunun üzerine
Firavun, İsrailoğullannın doğan her erkek çocuğunun öldürülmesini emretmişti.
İbn-i Kesir ise
Firavunun bu davranışının sebebini şöyle izah etmektedir: Hz. İbrahim, hanımı
Sare ile birlikte Mısır'a gittiğinde, o dönemin zorba idarecisi, Hz. Sare'yi
cariye edinmek istemiş fakat Allah teala Sare'y' o zorbanın tasallutundan korumuştur.
Bunun üzerine Hz. İbrahim, oğluna, kendi soyundan bir kişinin geleceğini ve
onun vasıtasıyla Mısır'ın helak olacağını söylemiştir. Firavunun ırkından olan
Kiptiler, İsrailoğullanndan bu haberi öğrenip Firavuna anlatmışlar o da buna
karşı tedbir olarak İsrailoğullannın doğan erkek çocuklarının öldürülmesini
emretmiştir. Fakat bu tedbirler kaderi önleyememiştir. [5]
5- Biz ise
istiyorduk ki, yeryüzünde ezilenlere lütufta bulunalım. Onları önderler
yapalım. Onları vârisler kılalım. [6]
6- Ve onları yeryüzünde yerleştirelim. Firavuna,
Hâmân'a ve askerlerine sakındıkları şeyi, o zayıfların eliyle gösterelim.
Biz ise istiyorduk ki,
Firavunun ezdiği İsrailoğullarma lütufta bulunalım, onları önderler kılalım.
Firavundan sonra yeryüzüne onları mirasçı yapalım. Şam ve Mısır topraklarında
onları yerleştirelim. Firavuna ve onun yardımcısı Hâmân'a ve ikisinin ordusuna,
korktukları şeyi, Musa'nın eliyle gösterelim. [7]
7- Biz,
Musa'nı» annesine şöyle ilham ettik: "Çocuğu cmz.r. Basma birşey
gelmesinden korkunca da onu hemen sandığa koyup nchıre (Nılcj bırak. Sakın
korkma, mahzun da olma. Şüphesiz ki biz, onu sana gen don-düeceğiz ve onu
Peygamberlerden yapacağız."
Musa doğunca biz onun
annesinin kalbine şöyle ilham ettik. "Sen onu emzir. Onun, Firavun
tarafından öldürüleceğinden korktuğun zaman da onu bir
sandığa koyup nil nehrine bırak. Firavun
ve ordusunun, çocuğuna birşey yapacağından korkma. Çocuğunun senden
ayrılmasına da üzülme. Zira biz onu mutlaka tekrar sana döndüreceğiz. Onu sen
emzireceksin. Ve biz ona; Peygamberlik verip onu, öldüreceklerinden korktuğun
kimselere Peygamber olarak göndereceğiz. Sonunda onlar helak olacak, oğlun ve
ona iman edenler kurtulacaklardır. * Rivayete dildiğine göre Firavun,
İsrailoğullannın erkek çocuklarını öldürmeye devam edince Kiptiler,
işçilerinin ve hizmetçilerinin tükeneceğinden korkmuşlar ve durumu Firavuna
açmışlar. O da doğan erkek çockulann bir yıl sağ bırakılıp ertesi yıl
Öldürülmelerini emretmiştir. Hz. Musa'nın büyük kardeşi Harun, çocukların
öldürülmediği yılda doğmuş ve bu sebeple sağ kalmıştır. Hz. Musa ise çocukların
öldürüldüğü yılda doğduğu için, annesine âyette zikredildi-ği şekilde ilhamda
bulunulmuş ve Hz. Musa, ilahî bir himaye ile korunmuştur. [8]
8- Firavun
ailesi, ilerde kendilerine düşman ve üzüntü sebebi olacak çocuğu bulup
getirdiler. Şüphesiz Firavun, Hâmân ve askerleri yanıhyor-lardı.
Âyet-i kerimede, Hz.
Musa'yı bulup nehirden çıkaranların, Firavun ailesi oldukları
zikredilmektedir.
Süddî burada geçen
"Firavun ailesi"nden maksadın, Firavunun hanımı Asiye'nin cariyeleri
olduklarını söylemiştir.
Muhammed b. Kays ise
"Firavunun ailesi"nden maksadın, Firavunun, alaca hastalığına
yakalanmış kızı olduğunu söylemiştir. Kızın "Musa'nın içinde bulunduğu
sandığı açmça hastalığının iyileştiği bu se.beple Musa'nın öldürülme-mesi için
annesi Âsiye'ye yalvardığı, onun da Firavuna rica ederek çocuğu öl-dürtmediği
rivayet edilmiştir.
İbn-i İshak'a göre ise
"Firavun ailesi"nden maksat, Firavunun taraftarlarıdır. Firavun
ailesi ve taraftarları Nil nehrinin kenarında otururlarken, Âsiye, Nil nehrinin
bir sandığı kıyıya sürüklediğini görmüş ve sandığın kendisine getirilmeşini
emretmiş, sandık açılınca içinde bir çocuk olduğu görülmüş, Âsiye, Firavundan,
çocuğun öldürül memesini istemiş Firavun da onun bu isteğini yerine
getirmiştir.
Âyet-i Kerimenin son
bölümünde "Firavun, Hâmân ve askerleri hata ediyorlardı."
buyuruimaktadır. Bu ifade iki şekilde izah edilmektedir. Birinci izah şekli
şöyledir:
"Şüphesiz ki Firavun, Hâmân ve orduları,
Musa'yı Öldürmeyerek yanılı-yorlardı. Aldıkları tedbirler boşa çıkıyordu. Zira
onlar, düşmanlarım elleriyle büyütüyorlardı."
İkinci izah şekline
göre ise âyetin mânâsı şöyledir: "Şüphesiz ki Firavun, Hâmân ve orduları,
günah içindeydiler. Bu sebeple Allah onlara kendi elleriyle düşmanlarım
büyüttürdü. Ve Musa vasıtasıyla onlan helak etti. Zira onlar bunu hak
etmişlerdi." Taberi bu görüşü tercih etmektedir. [9]
9- Firavunun
hanımı: "Bu, benim için de senin için de sevinç kaynağı bir çocuk. Onu
öldürmeyin. Belki bize faydalı olur veya onu evlat ediniriz." dedi.
Onlar, işin farkında değillerdi.
Firavunun hanımı
Âsiye, Firavuna şöyle dedi: "Ey Firavun, bu çocuk benim için de senin
için de bir sevinç kaynağıdır. Sen bunu Öldürme. Belki o bize faydalı olur
belki de onu evlat ediniriz."
Firavunun hanımı bu
sözü ya çocuğun nehirden çıkarıldığı zaman veya çocuğun büyütüldükten sonra
Firavunun sakalından çektiğinde yahut elindeki sopayla Firavuna vurduğunda
söylemiştir.
Onlar işin farkında
değillerdi. Yani, Firavun ve taraftarları, Musa'nın eliyle helak olacaklarının
farkında değillerdi. Yahut İsrailoğulları, Musa'nın, nehirden çıkarılıp ilerde
kendilerini kurtaracağının farkında değillerdi. [10]
10- Musa'nın
annesinin gönlünde, evladından başka bir şey yoktu. Eğer, müminlerden olması
için kalbini pekiştirmeseydi, nerdeyse, Musa'nın, kendi çocuğu olduğunu açığa
vuracaktı.
Bu âyet-i kerime iki
şekilde izah edilmiştir: Bunlardan biri, mealde verilen şekildir. Taberi bu
görüşü tercih etmiştir. Diğer Bİr izah şekli de şöyledir: Musa'nın annesinin
kalbi, Allah'ın daha önce kendisine: "Sakm korkma mahzun da olma, şüphesiz
ki biz onu sana geridindüreceğiz." ifadesiyle kalbine doğdurduğu ilhamı
unuttu. Böylece, çocuğunun, baş düşmanının eline geçmesine çok üzüldü. Şayet,
müminlerden olsun diye kalbini pekiştirmemiş olsaydı, emzirilmek için çocuk
kendisine getirildiğinde, neredeyse onun, kendi çocuğu olduğunu açığa
vuracaktı. Veya, Allah'ın kendisine, çocuğunu koruyacağına dair ilhamda
bulunduğunu açıklayacaktı. [11]
11- Annesi,
Musa'nın kızkardcşinc: "Onu takibet" dedi. O da Musa'yı uzaktan
gözetledi. Firavun ve adamlarından kimse işin farkında değildi, [12]
12- Biz, annesi gelmeden, Musa'nın başkalarını
emmesine engel olmuştuk. Bunun üzerine Musa'nın kızkardeşi: "Sizin için
ona bakıp yetiştirecek ve şefkatli davranacak bir aile göstereyim mi
size?" dedi. [13]
13- Böylece biz, Musa'yı, annesine geri verdik.
Sevinsin, üzülmesin ve Allah'ın vaadinin hak olduğunu bilsin diye. Fakat
onların çoğu bunu bilmezler.
Musa'nın annesi,
Musa'yı nehire attıktan sonra Musa'nın kızkardeşine: "Sen uzaktan onu
takibet." dedi. Firavunun kavmi ise, bunun, Musanın kızkar-<leşi
olduğunu anlamamışlardı. Zira kızkardeşi Musaya bakarken, onun, kendi kardeşi
olduğunu kimseye hissettirmiyor sanki onabakmıyormuş gibi davranıyordu.
Biz, Musanın, annesi
tarafından emzirilmesinden önce diğer süt annelerini emmesine engel olduk.
Bunun üzerine kızkardeşi, Firavun ve adamlarına: "Ben size, ona bakmayı
üstlenecek ve ona Öğüt verecek bir aileyi göstereyim mi?" dedi. Böylece
biz Musayı, nehirde bulunduktan sonra tekrar annesine kavuşturduk ki annesi
oğlunu sağ salim bulduğu için sevinsin. Ondan ayrı kalarak üzülmesin ve Allahin
daha Önce kendisine: "Korkma, üzülme, şüphesiz ki biz onu sana iade
edeceğiz ve onu Peygamberlerden kılacağız." vaadinin hak olduğunu bilmiş
olsun. Fakat müşriklerin çoğu Allah'ın vaadinin hak olduğunu bilmez ve onu
tasdik etmezler.
Hz. Musa, nehirden
çıkarıldıktan sonra onu emzirmeleri için birçok süt annesi getirilmiş fakat Hz.
Musa bunlardan hiçbirini emmemiştir. Bunun üzerine, kendisini takibeden
kızkardeşi, onu emzirecek bir kadının bulunduğunu ve o kadının Musaya iyi
davranacağını söylemiştir.
Bunu duyan Firavunun
adanılan kızı yakalayarak: "Sen bu çocuğun kime ait olduğunu biliyorsun,
bunun ailesi kimdir?" diye somıuşlar. Kız da cevaben şöyle
demiştir"Ben, bunu emzirecek ve bakacak ailenin, Krala karşı samimi olduğunu
ve saraya gelmekle sevineceğini söylemek istemiştim." demiş böylece
Firavunun adamları onu bırakmışlardır. [14]
14- Musa,
güçlü çağına erip olgunlaşınca ona hikmet ve ilim verdik. İşte biz, iyiliklerde
blunanlari böyle mükâfatlandırırız.
Âyet-i kerimede, Hz.
Musaya ilim ve hikmet verilmesinin "Güçlü çağına erişip olgunlaşmasından
sonra." gerçekleştiği zikredilmektedir.
Mücahid, Katade ve
İbn-i Abbas'a göre, güçlülük çağına ermek, otuz üç yaşında gerçekleşir.
Olgunluk çağına ermek ise kırk yaşında tahakkuk eder. İbn-i Zeyd de bu
görüştedir.
Âyet-i kerimede, Hz.
Musaya ilim ve hiket verildiği zikredümektedir.Bu-rada geçen
"hikmet"ten maksat, dini hükümlerin inceliklerini bilmek ve onlarla
amel etmektir.
İbn-i îshak
"hikmet" kelimesini, kendi dininin ve atalarının dinlerinin inceliklerini
bilmek" şeklinde izah etmiş "ilim" kelimesini ise, "Kendi
dininin hükümlerini bilmek." şeklinde izah etmiştir. [15]
15- Musa,
halkının bir gaflet anında şehre girdi. Orada, biri kendi taraftarlarından,
diğeri düşmanlarından olan iki adamın düğüştüğünü gördü Kendi taraftarlarından
olan adam, düşmanlarından olan adama karşı, Musadan yardım istedi. Bunun
üzerine Musa adama bir yumruk vurup öldürdü. "Bu yaptığım şeytanın
işidir. O, gerçekten insanı saptıran apaçık bir düşmandır." dedi.
Musa, halkının bir
gaflet anında şehre girdi." ifadesinde geçen şehirin, Firavunun yaşamış
olduğu, Kahire'den iki fersah uzaklıktaki bir yer olduğu rivayet edilmektedir.
Dehhak, buranın "Ayn-ı Şems" mevkii olduğunu söylemiş Taberi ise
burasını "Münuf' adındaki şehir olduğunu zikretmiştir.
Şehir halkının
gaflette oldukları an, bazı müfessirlere göre tam öğlen sıcağının bastığı an,
bazılarına göre de akşam ile yatsı namazı arasıdır.
Süddî diyor ki:
"Hz. Musa büyüyünce Firavunun bindiği bineklere biniyor ve onun giydiği
gibi elbiseler giyiyordu. Musa'ya da "Firavunun oğlu Musa" deniyordu.
Birgün Firavun, Musa'nın bulunmadığı bir zamanda bineğine binip ikametgâhına
gitti. Musa gelince Firavunun gittiğini öğrendi. O da arkasından Firavunu
takibederek bioeğe binip yola koyuldu ve tam Öğlen sıcağında "Münuf'a
vardı.
İbn-i İshak ise şöyle
diyor: "Musa, güç ve kuvvetine erip olgunluk çağına varınca Allah ona
ilim ve hikmet vedi. Musa'nın, İsrailoğullanndan taraftarları vardı. Onun
çevresinde toplanıp kendisini dinliyor ve söylediklerini tutuyorlardı. Musa
hakikatlan anlayınca Firavun ve kavminin aleyhinde konuşmaya başladı. Onun bu
konuşmaları Firavuna haber verildi. Bunun üzerine FİFavun ve taraftarları
Musa'yı tehdit ettiler. Musa onlardan korktu. Artık Firavunun ikametgahına
korkarak gidiyordu.
Yine birgün Musa,
şehir halkının gafil olduğu bir anda, Firavunun ikamet ettiği şehre girdi ve
orada, âyette zikredilen hadise meydana geldi.
İbn-i Zeytie diyor ki:
"Hz. Musa küçükken Firavuna sopasiyla vurmuş o da Musa'nın bir daha
ikametgahına sokulmamasını emretmiştir. Fakat Musa büyüyünce bu durum
unutulmuş ve tekrar, Firavunun kaldığı yere girmesine izin verilmiştir.
İşte halkının gafil
olduğu, yani, Musa'nın, sopasıyla firavuna vuduğunun unutulduğu bir sırada
Musa, Firavunun oturduğu şehre girmiş ve orada, biri İsrailoğullanndan kendi
taraftan diğeri ise Kıptîİerden olan Firavunun taraftan olan iki kişinin
döğüştüğünü görmüştür.
İsrailoğullanndan olan
kişi Musa'dan yardım istemiş, Musa da Firavunun taraftan olan Kıptî'ye bir
yumruk vurmuş ve onu öldürmüştür.
Sonra Musa kendi
kendine şöyle demiştir: "Bu adamı Öldürmem, şeytanın beni
gazaplandırmasındandır. Şüphesiz ki şeytan, Âdemoğullan için bir düşmandır,
onları doğru yoldan saptırandır. Zira şeytan, kötü amelleri güzel gösterir,
güzel amelleri de, kötü gösterir. [16]
16- Musa:
"Rabbim, doğrusu ben, kendime zulmettim, bağışla benİ." dedi. Allah da Musa'nın duasını
kabul edip bağışladı. Çünkü o, çok affeden ve çok merhamet edendir.
Allah teala bu âyet-i
kerimede, Hz. Musa'nın, Kıptîlerden birini öldürmesinden pişman olduğunu ve
bundan dolayı Allah'tan bağışlanmasını istediğini, Allah tealanın da onu
bağışladığını beyan ediyor. Zira Allah, çok affeden ve çok merhametli olandır. [17]
17- Musa:
"Rabbim, bana lütfettiğin nimetler hakkı için, bir daha suçlulara arka
çıkmayacağım." dedi.
Hz Musa, Allah tealaya yalvararak şöyle devam
ediyor: "Rabbim, benim bir insan öldürmemi affetme nimetin hakkı için,
ben bir daha suçlulara arka çıkmayacağım ve onlara yardımcı olmayacağım." [18]
18- Şehirde
korku içerisindeydi ve etrafı gözetliyordu. Bir de ne görsün, daha dün
kendisinden yardım isteyen taraftan bu gün başka bir kişiye karşı, yine
kendisinden yardımına koşmasını istiyor. Musa ona: "Anlaşılan sen apaçık
bir azgınsın." dedi.
Musa,, Firavunun
ikamet ettiği şehirde bir adam öldürdüğü için yakalanacağından korkuyor ve
etraftan gelecek haberlere kulak veriyordu. Bu haldeyken bir de ne görsün,
birgün önce kendisiyle kavga eden Kıptî'ye karşı ondan yardım isteyen İsrailli
bugün de başka bir Firavun taraftarıyla kavga ediyor, ve yine ondan yardım
istiyor. Bunun üzerine Musa, İsrailoğullanndan olan kişiye kızdı ve ona:
"Sen, dün bir kişinin öldürülmesine sebep oldun bugün yine benden yardım
istiyorsun. Şüphesiz ki sen, apaçık bir azgınsın." dedi. [19]
19- Dcrkcn
Musa, her ikisinin de düşmanı olan adamı yakalamak isteyince, yardım dileyen,
Musa'nın, kendisini yakalayacağını sanarak: "Ey Musa, dün birini
öldürdüğün gibi şimdi de ebeni mi öldürmek istiyorsun? Sen ancak yeryüzünde bir
zorba olmak arzusundasın, ıslah edenlerden olmak istemiyorsun." dedi.
Musa, hem kendisinin
hem de birgün önce kendisinden yardım isteyen, îsrailoğullarına mensup olan
kişinin düşmanı olan Firavun taraftan Kıptî'yi yakalamak isteyince,
İsrailoğullarına mensup olan kişi, Musa'nın, kendisine kızmasından dolayı onu
öldüreceğini sandı ve Musa'ya,: "Dün Kiptîlerden birini öldürdüğün gibi
bugün de beni mi öldürmek istiyorsun? Doğrusu sen yeryüzünde ancak bir zorba
olmak istiyorsun, ıslah edicilerden olmak istemiyorsun." dedi.
İsrailoğullanndan olan kişi bunları
söyleyince, Firavun taraftan olan kişi, bir gün Önce öldürülen adamın, Hz.
Musa tarafından öldürüldüğünü anlamış ve durumu Firavuna ulaştırmıştır.
Bunun üzerine Firavun,
Hz. Musa'yı yakalatıp cezalandırmak için adamlar çıkanniş ve üzerine
yollamıştır. [20]
20- Şehrin
en uzak yerinden bir adam koşarak geldi: "Ey Musa,
şehrin ileri gelenleri seni öldürmek için
tertip kuruyorlar. Hemen git buradan. Doğrusu ben, sana öğüt
verenlerdenim." dedi.
Firavun, Hz. Musa'yı
öldürtmek için adamlarını gönderirken onlara, Musa'nın, Mısır'dan kaçma
yollarını bilmediğini bu itibarla onu yakalayabileceklerini belirtmiş, bunun
üzerine Hz. Musa'yı yakalamak isteyen adamlar normal yollan takibederek
gitmişlerdir.
Firavun kavminden olan
ve iman eden "Sem'an" yahut "Şem'un" isimli bir kişi,
kestirme yollardan gelerek Hz. Musa'ya, kendisi için alınan karan haber vermiş
ve Mısır'dan kaçmasını söylemiştir. [21]
21- Bunun
üzerine Musa, korka korka, çevresini gözetleyerek şehirden çıktı.
"Rabbim, beni şu zalim kavimden kurtar." dedi.
Musa bunun üzerine
Firavunun yaşadığı şehirden çıktı. Öldürdüğü adam karşılığında kendisinin de
öldürüleceğinden korkuyordu. Kendisini yakalamak isteyenlerin her taraftan
gelebilecelerini düşünerek etrafı gözetliyordu. İşte o anda rabbine yönelerek:
"Rabbin, seni inkâr ederek kendilerine zulmeden bu kâfir kavimden beni
kurtar." diye niyazda bulundu. [22]
22- Musa,
Mcdycn tarafına yönelince: "Umarım rabbim bana doğru yolu gösterir."
dedi.
Hz. Musa rabbine dua
etti. Zira o yol bilmiyor, sonunun ne olacağını kesti remi yordu. Çünkü yola
çıktığında ne bineği vardı ne azığı ne de kılavuzu. Halbuki Mısır ile Medyen
şehri arasında sekiz günlük bir mesafe vardı.
MED YEN: Medyen
aslında bir kabilenin ismidir. Bu kabile Hicaz bölgesiyle Şam arasında
"Maun" şehri yakınında yaşıyordu. Bunların yaşadığı yerlere kendi
adlan verilerek "Medyen" denmiştir. [23]
23- Medyen
suyuna vardığında orada hayvanlarını sulayan bir cemaat buldu. Onların
gerisinde de, hayvanların suya gitmesini engellemeye çalışan iki kadın gördü.
Onlara: "Nedir derdiniz?" dedi. Onlar da: "Çobanlar s ıı I ayıp
çekilmeden biz sulamayız. Babamız oldukça yaşlı bir adamdır." dediler.
Musa Medyen şehrinin
suyuna varınca orada, hayvanlarım sulayan bir topluluk gördü. Aynca,
hayvanlarının suya gitmelerini engellemeye çalışan iki kadın gördü. Onlar,
Şuayb'ın kızlarıydı. Musa onların durumunu görünce: "Neden
hayvanlarınızın suya gitmesini engelliyorsunuz? Niçin onlan da diğer insanların
hayvanlarıyla su içmeye bırakmıyosunuz?" dedi. Kadınlar ise şöyle dediler:
"Çobanlar hayvanlarını sulayip geri çekilmedikçe biz hayvani arımızı
sula-yamayiz. Biz çobanların içirdekleri sulardan arta kalan suları
hayvanlarımıza içiriyoruz. Babamız yaşlı bir insandır, bizzat kendisi gelip
koyunları sulayami-yor. Onun için hayvanları sulamaya biz geliyoruz." [24]
24- Bunun
üzerine Musa, onların hayvanlarını sulayıvcrdi. Sonra gölgeye çekildi:
"Rabbim göndereceğin hayra ve rızka çok muhtacım." dedi.
Hz. Musa güçlü
kuvvetli bir insandı. Şuayb (a.s.)'in kızlarının hayvanlarını sulamak için,
ancak birkaç kişinin beraberce kaldırabileceği taşı kuyunun
ağzından kaldırdı ve kuyudan su çekerek
hayvanları suladı. Sonra yorgun bir halde bir ağacın gölgesine çekildi ve orada
halini rabbine arzederek: "Ey rab-İ bim, senin bana göndereceğin hayıra
pek muhtacım." dedi.
Hz. Musa'nın, bu
duasıyîa yiyecek istediği ve halini kadınlara duyurmaya; çalıştığı rivayet
edilmektedir. [25]
25- O
sırada, kadınlardan biri utana utana yürcycrck Musa'ya geldi. "Babam,
hayvanlarımızı sulama ücretini vermek için seni çağırıyor." dedi. Bunun
üzerine Musa, kızların babasına varıp başından geçenleri anlattığında o:
"Korkma artık o zalim kavimden kurtuldun." dedi.
Âyet-i kerimede, Hz.
Musa'nın, koyunlarını suladığı kızlardan birinin, Hz. Musa'ya utana utana
geldiği zikredilmektedir. Hz. Ömer (r.a.) bu kızın, hayasından dolayı eliyle
yüzünü kapatarak geldiğini söylemektedir.
Hz. Musa, kızın
babasının yanına varınca, babası Hz. Musa'ya güven içinde olduğunu söylemiş,
zalim olan Firavun kavminin, Medyen bölgesinde bir nüfuzu olmadığını beyan
etmiştir.
Müfessirlci1, âyette
zikredilen kızların babasının kim olduğu hakkında farklı görüşler
zikretmişlerdir. Çoğunluğun görüşene göre bu zat, Şuayb (a.s.)dır. O, uzun bir
hayat yaşayarak Hz. Musa zamanına kavuşmuştur.
Bazıları bu zatın,
Şuayb (a.s.)ın kardeşinin oğlu olduğunu bazıları da Şuayb (a.s)m kavminden
mümin bir kimse olduğunu söylemişlerdir.
Taberi, bu hususta
açık bir delil bulunmadığından Kur'an-ı K'erim'de geçtiği gibi ona
"Kadınların babası" demenin daha doğru olacağını söylemiştir. [26]
26-
Kadınlardan bîri: "Babacığım onu ücretle çalıştır. Çünkü o, ücretle
tuttuklarının en hayırlısı, güçlü ve güvenilir bir adamdır." dedi.
Kızlardan biri
babasından, Hz. Musa'yı koyunlara çoban tutmasını istemiş ve onun, güçlü
kuvvetli ve güvenilir biri olduğunu bildinniştir.
Hz. Ömer, Abdullah b.
Abbas, Şüreyh b. el-Kadî, Katade, Muhammed b. İshak diyorlar ki: "Kız
babasına "Şüphesiz ki bu, ücretle tuttuğun adamların en hayirhsıdır.
Güçlü, kuvvetli ve güvenilir biridir." deyince babası ona: "Onun
böyle olduğunu nereden biliyorsun?" diye sormuş kız ise şu cevabı
vermiştir. "Bu adam ancak on kişinin kaldırabileceği bir taşı kuyunun
ağzından kaldırıp koyunları suladı. Ben onu çağırdığımda önde,gidiyordum bana
arkasından gelmemi ve yolu geriden tarif etmemi söyledi." [27]
27- Kızların
babası:: "Bana sekiz yıl çalışman şartıyla, seni bu iki kızımdan biriyle
evlendirmek isliyorum. Eğer bunu on yıla tamamlamak istersen o da senden bir
lütuftur. Fakat seni zora koşmak da istemem. İnşallah beni salihjcrdcn
bulacaksın." dedi.
Bu âyet-i kerimede,
Hz. Musa'nın, hayvanlarını sulamada kendilerine yardımcı olduğu kızların
babasının, kızlardan birini Hz. Musa ile evlendirmek istediği ve onu uzun zaman
yanında tutabilmek için de sekiz veya on sene hayvanlarına çobanlık etmesi
şiırtını koştuğu beyan edilmektedir.
Hz. Musa da bu teklifi
kabul ederek ^öyle cevap vermiştir: [28]
28- Musa:
"Bu, seninle benim aramda kesin bir sözleşmedir. 8u iki süreden hangisini
doldurursam doldurayım artık bana bir haksızlık söz konusu olamaz.
Söylediklerimize Allah şahittir." dedi,
Hz. Musa, kızların
babasına, kızlarından birisiyle evlenmeyi ve şart koştuğu sekiz veya on yıl
hizmet etmeyi kabul ettiğini belirttikten sonra sekiz veya on yıldan birisini
seçmekte serbest olduğunu bu hususta ilerde kendisine baskı yapılmamasını
söylemiş ve sözleşmeye Allah'ı şahit tuttuğunu ifade etmiştir. Bunun üzerine
kızların babası, kızlarından birisini Hz. Musa ile evlendirmiş o da belirtilen
süreyi tamamlamıştır. Ancak, sekiz yıl mı on yıl mı hizmet ettiği âyette kesin
olarak açıklanmamıştır.
Abdullah b. Abbas ve
diğer bir kısım âlimler, Hz. Musa'nın, on seneyi tamamladığını söylemişlerdir. [29]
29- Musa,
hizmet süresini doldurunca ailesiyle birlikte Mısır'a doğru yola çıktı.
"Tur" tarafında bir ateş gördü. Ailesine: "Siz burada durun. Ben
bir ateş gördüm, belki size ondan bi haber getiririm veya ateşten bir kor
getiririm de ısınırsınız." dedi.
Hz. Musa, tayin edilen
zamanı doldurduktan sonra, memleketini ve ailesini özlediği için Firavundan
gizli olarak orayı ziyaret etmek istedi. Bu maksatla hanımı, çocuklan ve
kendisine hediye edilen koyunlarla birlikte yola çıktı. Karanlık ve soğuk bir
gecede konakladıklarında ateş yakmak istedi fakat yakamadı. İşte o sırada Tur
dağının bir tarafında bir ateş gördü. Bunun üzerine ailesine: "Siz burada
durun ben bir ateş gördüm. Belki o ateş vasıtasıyla kaybetmiş olduğumuz yol
hakkında bir haber alırım veya ondan bir kor getiririm de ısınırsınız."
dedi. [30]
30- Musa
ateşin yanma gelince, mukaddes yerdeki vadinin sağ tarafındaki ağaçtan şöyle
nida edildi: "Ey Musa, ben âlemlerin rabbi olan Alla-hım." [31]
31- Âsânı bırak. Musa, asasının yılan gibi
hareket ettiğini görünce, arkasına bakmadan kaçtı. Tekrar şöyle nida edildi:
"Ey Musa, dön, korkma. Çünkü sen, emniyette olanlardansın. [32]
32- Elini koynuna sok. Kusursuz, pırıl pırıl parlayan bembeyaz bir el çıksın. Korkudan
dolayı uzattığın ellerini kendine çek. Bu âsâ ve elin, Firavun ve adamlarına
göstermen için, rabbinden sana verilen iki mucizedir. Şüphesiz ki onlar, hak
yoldan ayrılmış fâsık bîr kavimdir."
Musa, Tur dağında
gördüğü ateşe doğru yürüyünce o mübarek yerde bulunan vadinin sağ tarafındaki
bir ağacın yanından Allah teala ona şöyle nida etti: "Ey Musa, şüphesiz
ki ben, âlemlerin rabbi olan AUahim, seni peygamber yaptım ve sana mucizeler
verdim. Bu mucizelerden biri de elindeki asadır. Âsânı yere bırak." Bunun
üzerine Musa asasını yere bıraktı. Âsâ hareket eden bir yılan haline geldi.
Musa, asasının yılan gibi hareket ettiğini görünce ondan korkup gerisin geri
kaçmaya başladı. Arkasına bakmıyordu. Allah teala ona: "Ey Musa, geri dön
korkma, şüphesiz ki sen, güven içinde olanlardansın." buyurdu.
Hz. Musa bunun üzerine
sakinleşti. Alah teala ona diğer bir mucize olarak da elini koynuna sokmasını,
çıkardığında onun kusursuz olarak pınl pırıl parlayacağını söyledi. Hz. Musa
elini koynuna sokup çıkardı. Eli pml pınl parlıyordu. Artık rabbinin huzurunda
olduğunu kesin olarak anlamıştı.
Allah teala yine ona:
"Korkudan dolayı uzattığın ellerini kendine çek, korkun gitmiş
olsun." Veya: "Her korktuğunda ellerini göğüsne koy korkun gitmiş olsun."
Asâ ile parlayan el senin için Firavun ve ileri gelenlerine iki mucizedir.
Zira onîar Allah'ın yolundan ayrılmış kimselerdir, onlar inkarcıdırlar."
buyurmuştur. [33]
33- Musa
şöyle dedi: "Rabbim, ben onlardan birini
öldürmüştüm. Onların da beni öldürmelerinden korkuyorum." [34]
34- Kardeşim
Harun, lisan bakımından benden daha fasihtir. Bu sebeple beni doğrulayan bir
yardımcı olması için, onu da benimle beraber Peygamber olarak gönder. Çünkü
beni yalanlamalarından korkuyorum."
Allah Teala Hz.
musa'ya mucizeler verip Firavuna gitmesini söyleyince
Hz Musa, daha önce kiptîlerden birini
öldürerek Mısır'dan kaçağını, bu sebeple Firavun ve taraftarlarının kendisini
dinlemeden öldürebileceklerim söylemiş, aynca dilindeki kekemelik nedeniyle
fasih bir şekilde konuşamadığını., bunun İçin kardeşi Harunun da kendisine
yardımcı verilmesini istemiştir. [35]
35- Allah:
Seni, kardeşin Harunla destekleyip kuvvetlendireceğiz. İkinize Öyle bir güç
vereceğiz ki, düşmanlarınız asla sîze dokunamayacaklardır. Mucizelerimizle sizler
ve size uyanlar mutlaka gelip geleceksiniz." dedi.
Allah teala Hz.
Musa'nın isteğini kabul ederek kardeşi Harunu da Peygamber seçmiş ve
mucizeleriyle iksini destekleyeceğini, böylece Firavun ve taraftarlarının
hiçbir zaman onlara galip gelemeyeceğini beyan etmiştir. Bunun üzerine Hz. Musa
yoluna devam edip Mısır'a varmıştır. [36]
36- Musa
onlara, apaçık mucizelerimizi getirince: "Bu, uydurulmuş bir sihirden
başka birşey değildir. Biz, önceki atalarımızdan hiç böyle bir şey
işitmedik." dediler.
Hz Musa, Firavun ve
taraftarlarına, Allah tealanın kendisine verdiği mucize ve delillerle varınca
onlar, bu delillerin akıl üstü şeyler olduklarını kabul etmişler fakat
uydurulmuş bir sihir okluğunu söylemişlerdir. Bununla beraber,
Hz. Musa'nın, davasında haksız olduğunu
ortaya koyacak bir delil de gösterememişlerdir. [37]
37- Musa:
"Rabbim, nczdindcn kimin hidayet getirdiğini, dünyanın iyi akıbetinin
kimin olacağını daha iyi bilir. Doğrsu zalimler kurtuluşa eremezler."
dedi.
Firavun ve
taraftarlannın bu iddiaları üzerine Hz. Musa meseleyi Allah tealaya havale
etmiş, haklıyı haksızdan onun seçeceğini söylemiş iyi akıbetin kime ait
olacağını yine Allah tealanın bildiğini beyan etmiştir. Böylece Firavuna
yumuşak bir cevap vermiştir. [38]
38- Firavun:
"Ey ileri gelenler, ben sizin için, benden başka bir ilah tanımıyorum. Ey
Hâmân haydi benim için çamuru pişir de bana bir kule yap. Belki Musa'nın
ilahını görürüm. Öyle sanıyorum ki o, yalancılardandır." dedi.
Firavun, etrafında
bulunan ileri gelenlere seslenerek şöyle diyor: "Ey ileri gelenler, ben
sizin için benden başka bir ilah tanımıyorum ki beni bırakıp da
ona tapasınız ve Musa'ya
inanasınız."
Firavun, veziri ve
danışmam olan Hâmâna yönelerek: "Ey Hâmân, topraklan pişirerek tuğla yap
ve onlarla bir köşk inşa et. Belki ben oradan Musabın ilahını görürüm.
Kanaatımca o, yalancılardandır." dedi.
Firavun bu sözü ciddi
olarak söyleyip köşkü yaptırdı mı, yoksa Hz. Musa'nın sözlerine karşı onu alaya
mı almak istedi bu belli değildir.
Ancak Taberi ve İbn-i
Kesir, Firavunun bü köşkü yaptırdığını rivayet etmişlerdir.
Firavun bu binayı
yaptırarak taraftarlarına moral vermek istemiş ve Hz. Musa'yı yalanlamak için
başka bir çare bulamamıştır. [39]
39- Firavun ve askerleri, yeryüzünde haksız yere
büyüklük tasladılar. Bize döndürülmcycceklcrini sandılar. [40]
40- Biz de Firavunu ve askerlerini yakalayıp
denize attık. Ey Mu-hammed, zalimlerin akıbeti nasıl oldu bir bak. [41]
41- Biz onları, dünyada cehennem ateşine çağıran
önderler yaptık. Kıyamet günü de yardım edilmeyeceklerdir. [42]
42- Bu dünya
hayatında biz onları lanete uğrattık. Kıyamet günü de onlar, hor ve hakir
kimselerden olacaklardır.
Firavun ve ordusu,
Mısır topraklarında haksız yere böbürlendiler. Musa'ya inanıp ona uymadılar.
Öldükten sonra diriltilip huzurumuza çıkarılmayacaklarım, hesaba çekilerek
cezai andı rlamaycaktannı sandılar. Allah'ın, kendilerini denetlediğini
bilmediler. Nihayet biz onları, Musa'nın arkasından gittiklerinde
yakalayıverdik ve hepsini denize dökerek boğduk.
Ey Muhammed,
kendilerine ve insanlara zulmedenlerin akıbetlerinin ne olduğuna bir bak. Biz
onları helak ettik. Geriye bıraktıkları mal ve yurtlarını, ezdikleri insanlara
miras bıraktık. Biz, Firavunu ve ona tabi olan kâfirleri, dünyada iken,
insanları cehennem ateşine çağıran önderler yaptık. Onlar, dünyada iken
kendilerine yardımcılar bulabiliyorlardı. Âhİrette ise Allah'ın azabına karşı
hiçbir yardımcı bulamayacaklardır. Biz, Firavunu ve ona uyanları bu dünya hayatında
rezil ve rüsvay ettik. Kendilerine lanet okuttuk. Âhirette ise onlar, hor ve
hakir düşürülenlerden olacaklardır. [43]
43- Şüphesiz
ki biz, ilk nesilleri helak ettikten sonra Musa'ya, insanların basiretlerini
açacak deliller, hidayet rehberi ve rahmet kaynağı olarak Tcvrati verdik,
düşünsünler diye.
Şüphesiz biz Musa'ya,
Nuh, Hud, Salih, Lut ve Şuayb Peygamberlerin kavimleri gibi toplulukları helak
ettikten sonra Tevrat'ı verdik. Tevrat, insanlar için bir aydınlık, onlara
doğru yolu gösteren bir hidayet rehberi ve hükümleriyle amel edenler için bir
rahmet kaynağıydı. Biz, İsrailoğullarına Tevratı verdik ki, Allah'ın,
kendilerine olan nimetlerini düşünsün ve onlara mukabil şükretmiş olsunlar. .
Allah teala bu âyet-i
kerimede, Firavun ve kavmini helak ettikten sonra Hz. Musa'ya Tevrat'ı
verdiğini, Tevrat'ın, insanlar için, basiretlerini açacak, hak yolu gösterecek
ve salih amel işlemeye trşad ederek onlar için bir hidayet kaynağı olacağım
beyan etmektedir. Böylece insanlar düşünür ve Tevrat sayesinde doğru oylu
bulmuş olurlar.
Ebu Said el-Hudrî bu
âyet-i kerimeye dayanarak Allah tealamn, Hz. Musa'ya Tevrat'ı indindesinden
sonra insanları umumî bir azapla cezai andırmadı ancak Yahudilerden bazılarını
maymuna çevirdiğini söylemiştir. [44]
44- Ey
Muhammed, biz Musa'ya o emri vahyettiğimiz vateit sen batı yönünde değildin.
Görenlerden de olmadın.
Ey Muhammed, biz, Musa
ile, mukaddes yerdeki vadinin sağ tarafındaki ağaç yönünden konuşurken sen de
dağın batı tarafında değildin. Sen, bunu bizzat görenlerden de değildin. Fakat
Allah bunları sana vahyetti ki, senin hak Peygamber olduğuna dair bir delil
olsun ve geçmiş ümmetlere ait olan hadiselerin gerçeği ortaya konmuş olsun.
Allah Teala bu âyet-i
kerime ile Hz. Muhammed (s.a.v.)in hak peygamber olduğunu beyan etmektedir.
Zira Allah tealanın Hz, Musa ile konuşması gayba ait bir haberdir. Cahil bir
topluluk içerisinde yetişen ve okur yazarlığı olmayan bir zatın böyle bir
haberi bilme imkan ve ihtimali yoktur. Bunu ona ancak Allah bildirmiştir. Bu
da onun hak Peygamber olduğunu gösterir.
Ebu Zür'a bu âyet-i
kerimeyi okuduktan sonra şöyle demiştir: "Ey Muhammed ümmeti, sizler
sormadan önce Allah size cevap vermiştir." [45]
45- Fakat
biz, nice nesiller var ettik de üzerlerinden uzun ömürler geçti. Ey Muhammed,
sen, Mcdyen halkı arasında ikamet edip de âyetlerimizi onlara okumuyordun.
Fakat Peygamberliği veren biziz biz.
Musa'ya ahitte bulunup
ona hükümler verdiğimizde sen orada değildin. Fakat biz nice nesiller yarattık.
Onlar uzun zaman yaşadılar. Biz sana onların haberlerini veriyoruz. Ey
Muhammed, sen, Medyen halkının içinde ikamet edip .de onlara âyetlerimizi
okuyan biri değildin. Bunları da sana biz indirdik. Zira, Peygamberleri biz
göndeririz. [46]
46- Ey
Muhammed, biz Musa'ya nida ettiğimiz zaman sen, Tur tarafında değildin. Fakat
senden önce kendilerine uyarıcı gelmemiş bir kavmi uyarman için, Rabbinden bir
rahmet olarak gönderildin. Belki düşünürler.
Müfessirler bu âyet-i
kerimeyi çeşitli şekillerde izah etmişlerdir.
Ebu Hüreyre (r.a.)dan
rivayet edilen bir görüşe göre, Hz. Musa, Allah te-alaya yalvararak "Bize
hem bu dünyada hem de âhirette iyilik yaz. Biz sadece sana yöneldik.[47]
dediği zaman, AHah teala Hz. Musa'ya: "Azabıma dilediğimi uğratırım.
Rahmetim ise herşeyi kuşatmıştır. [48]
buyurmuş ve Muhammed ümmetini kasdederek: "O rahmetimi, Allah'tan
korkanlara, zekatını veren ve âyetlerimize iman edenlere yazacağım. Onlar,
yanlarındaki Tevratta ve İncüde yazılı buldukları, okuyup yazması olmayan,
Allah'ın elçisi Peygambere tabi olurlar." [49]buyurmuştur.
İşte bu âyet-i kerime
bunu beyan etmektedir. Allah teala, Hz. Muhammed (s.a.v.)e hitabederek:
"Tur dağının yanında, senin ümmetin hakkında bazı şeyleri vahyederken sen
orada bulunmuyordun." buyurmuştur.
Katade diyor ki:
"Allah teala bu âyette zikredilen Tur dağının yanından Muhammed ümmetine
nida etmiş ve "Ey Muhammed ümmeti, benden istemenizden önce size verdim
ve bana dua etmenizden önce duanızı kabul ettim." buyurmuştur.
Mukatil b. Hayyan ise,
Allah tealanın, Tur dağının civarından, atalarının sulbünde olan Muhammed
ümmetine nida ettiğini ve onlara, kendilerine Peygamber olarak gönderilecek
Hz. Muhammed'e iman etmelerini bildirdiğini söylemiştir. [50]
47- Eğer
onlar, işledikleri günahlar yüzünden, başlarına bir musibet geldiği zaman:
"Rabbimiz, bize Peygamber gönderseydin de biz de senin âyetlerine uyup
müminlerden olsaydık ya." diyecek olmasalardı (Peygamber göndermezdik.)
Allah teala bu âyet-i
kerimede, Hz. Muhammed (s.a.v.)i Peygamber göndererek kâfirlerin bahanelerine
imkan bırakmadığını böylece onları azaba uğrattığında tutunabileceleri herhangi
bir delilleri kalmadığını beyan ediyor. Zira Allah Teala Hz. Muhammed
(s.a.v.)i Peygamber olarak göndermeyecek olsaydı onlar: "Bize Peygamber
gönderseydin de biz de ona uyup müminlerden olsaydık." şeklinde bahaneler
ileri sürerlerdi. [51]
48- Fakat
onlara nezdimizden hak gelince: "Musaya verilenler gibi ona da verilse
ya." dediler. Daha önce Musa'ya verileni inkâr etmemişler
iniydi? ("Tevrat ve Kur'an)
birbirini tc'yid eden iki sihirdir." dediler. "Biz hepsini inkâr
ediyoruz." dediler.
Ey Muhammed, senden
önce kendilerine Peygamber gönderilmeyen bu insanlara, seni hak Peygamber
olarak gönderince de bu defa: "Muhammed'e de Musa'ya verilen âsâ, parlayan
el, tufan, "çekirge, haşerat, kurbağa, kan, ürünlerin eksilmesi,denizini
yarılması, bulutların gölgelendirmesi, gökten kudret helvası ve bıldırcın
indirilmesi gibi mucizeler verilse ya." demeye başladılar. Bu insanlar
daha Önce, Musa'ya verilen mucizeleri inkâr etmemişler miydi?"
Mücahid diyor ki:
"Yahudiler Kureyşlilere: "Muhammed'e de Musa'ya verilen mucizeler
verilse ya." demelerini Öğütlüyorlar, onlar da Resûlullah'tan bunları
istiyorlardı,"
Ayet-i kerime, işte bu
şekilde kışkırtmalarda bulunan Yahudilere cevap vennektedir.
Âyet-i kerimenin
devamında: "Birbirini teyid eden iki sihirdir dediler." ifadesi
geçmektedir. Bu ifade diğer bir okuyuş şekline göre "Birbirini teyid eden
iki sihirbazdır dediler." şeklindedir.
Birinci ifade şekline
göre "İki sihir"den maksat, Tevrat ve Kur'an-i Kerimdir yahut
"İncil ve Kur'an-ı Kerimdir."
İkinci ifade şekline
göre ise: "İki sihirbaz" diye vasfettikleri şahıslar, Hz. Musa ve Hz.
Muhammed (s.a.v.)dir. Yahut "Hz. Musa ve Hz. Harun'dur." Veya
"Hz. İsa ve Hz. Muhammed (s.a.v.)dir."
Taberi birinci okuyuş
şeklini tercih etmekte ve "iki sihir" diye vasıflandırdıkları
şeylerden maksadın ise Tevrat ve İncil olduğunu söylemektedir.
Ayet-i kerimenin
sonunda: "Biz hepsini inkar ediyoruz, dediler." ifadesi geçmektedir.
Burada geçen "Hepsi" ifadesinden maksat, Allah tarafından gönderilen
Tevrat, İncil, Zebur ve Kur'an-ı Kerimdir. Yahut,' sadece Kur'an ve İncil'dir.
Zira bu sözü Yahudiler söylemektedirler. Veya sadece Kur'an ve Tevrat-tır. Bu
takdirde bu söz, Hıristiyanlar veya müşrikler tarafından söylenmiş olur. [52]
49- Ey
Muhammed de ki: "Eğer sözüne sadık kimseîerscniz, Allah nezdinden bu iki
kitaptan daha doğru bir kitap getirin de ben de ona uyayım."
Ey Muhammed, Tevrat ve
İncile yahut Kur'an ve Tevrata, "Bunlar iki sihirdir." diyenlere de
ki: "Eğer sözünüzde doğru iseniz, siz, Allah katından "Sihir"
dediğiniz bu iki kitaptan daha doğru olanı getirin de ben de ona uyayım." [53]
50- Eğer
sana cevap vermezlerse, bil ki onlar sırf neva ve heveslerine uymaktadırlar.
Allah'ın hidayetinden mahrum olarak, kendi heva ve hevesine uyandan daha sapık
kimdir? Şüphesiz ki Allah, zalim bir kavmi hidayete erdirmez.
Ey Muhammed, şayet iki
ilahi kitaba: "Birbirini destekleyen sihirdir." diyenler senin
teklifine cevap vermezlerse bil ki onlar ancak heva ve heveslerine
uymaktadırlar. Bu iki kitap hakkında yalan ve iftiralar uydurmaktadırlar. Allah
katından hiçbir beyanat bulunmadığı halde bu tür yalanlar söyleyerek heva ve
hevesine uyan kişiden daha sapık kim olabilir ki? Şüphesiz ki Allah, kendisine
itaat etmeyen, emirlerini bırakıp yasaklarını işleyen ve Peygamberlerini
yalanlayan, böylece kendilerine zulmeden bir kavmi hakka erişmeye muvaffak
kılmaz, onlara doğru yolu göstermez. [54]
51-
Gerçekten biz, düşünsünler diye onlara vahyi peşpeşe yetişdir-dik.
Ey Muhammed, şüphesiz
ki biz, Kureyşten olan kavmine ve İsrailoğulla-nndan olan Yahudilere, geçmiş
kavimlere ait haberleri ve başlarına getirdiğimiz felaketleri peşpeşe anlattık
ki Öğüt alıp ibret alsınlar. [55]
52- Bundan
önce kendilerine kitap verdiklerimiz, buna da iman ederler.
Kur'an'dan önce
kendilerine kitap verdiklerimizin bir kısmı bu Kur'an'a da iman eder, onun,
Allah katından gelen hak bir kitap olduğunu ikrar ederler.
Burada zikredilen:
"Kendilerine kitap verilenlerden maksat, daha önce ehl-i kitap iken
müslüman olanlardır. [56]
53-
Kendilerine Kur'an okunduğu zaman: "Biz ona iman ettik, şüphesiz o,
rabbimizden indirilmiş bir haktır. Doğrusu biz, ondan önce de
Mü-sümandık." derlen
Bu Kur'an inmeden
önce, kendilerine kitap verdiğimiz o insanlara Kur'an âyetleri okununca:
"Biz bunu tasdik ettik. B,u, rabbimiz tarafından indirilen hak bir
kitaptır. Biz, bu Kur'an indirilmeden önce de Müslümandik." derler. Zira
Kur'an inmeden önce kendilerine indirilen kitaplarda Muhammed'in ve ona indirilecek
Kur'anın sıfatları zikredilmiş, onlar da Muhammed'e ve Kur'ana iman
etmişlerdir. [57]
54- İşte
onlara, sabırlarından olayı mükafaatları iki kat verilir. Onlar, kötülüğü
iyilikle savarlar ve kedilerine vediğimiz rızıklardan Allah yolunda infak
ederler.
Bu âyet-i kerimede,
Kitap ehlinden, Kur'an-ı kerime iman edenlere sabretmelerine karşılık iki kat
mükafaat verileceği zikredilmektedir.
Bu kitap ehlinin, iki
kat sevap almalarına sebep olan sabırlarının neye karşı olduğu hususna gelince,
bu konuda müfessirler şunları zikretmişlerdir:
Katade'ye göre bunlar,
kendilerine gönderilen kitaba karşı sabretmişler sonra da Hz. Muhammed
(s.a.v.)e tabi olmakta sabretmişîerdir. Böylece bu mü-kafaata hak
kazanmışlardır.
Dehakk'a göre ise
bunlar, henüz Hz. Muhammed (s.a.v.) gönderilmeden önce, kitaplarında onun
geleceğine dair olan habere iman ederek sabretmişler ve gönderildikten sonra da
ona tabi olmaya sabretmişlerdir.
İbn-i Zeyd'e göre ise
bunlar, önce Hz. İsa'nın didine girmeye tahammül etmişler daha sonra da Resulullah
gelince İslama girmeye sabretmişîerdir,
Mücahid'e göre ise bu
insanlar, müşrikken müslüman olmuşlar, bu yüzden kavimlerinin işkencelerine
maruz kalmışlar ve bu işkencelere karşı sabretmişler ve işte bu yüzden iki kat
mükafaat almaya hak kazanmışlardır.
Âyet-i kerimenin
devamında, adı geçen insanların yaptıkları iyi amellerle kötü amelleri telafi
ettikleri ve Allah'ın kendilerini rızıklandırdiğı mallardan Allah yolunda
cihada yahut fakirlere veya akrabalarına harcadıkları zikredilmektedir.
Peygamber efendimizin,
kitap ehlinden müslüman olanların üstünlüğünü belirterek şöyle buyurduğu
rivayet edilmektedir:
"Üç kimseye
mükafaatı iki kat olarak verilecektir. Bunlardan biri, cariyesi bulunan bir
adamdır. Cariyesini güzelce eğitir, terbiye eder sonra da onu azad edip onunla
evlenir. İşte bunun için ona iki kat mükafaat vardır. Bunlardan diğeri, kitap
ehlinin iman edenidir. Bu kimse daha önce de mümin olduğu halde sonra da
Resuhıllah'a iman etmiştir. İşte bunun için ona iki kat mükafaat vardır.
Bunlardan bir diğeri ise, üzerinde bulunan Allah'ın hakkını yerine getiren hem
de efendisine karşı samimi olan köledir. İşte buna da iki kat mükafaat
vardır"[58]
Ebu Ümame diyor ki:
"Ben, Mekke'nin
fethedildiği gün Resulullah'ın devesinin alt tarafında bulunuyordum. Resulullah
orada güzel ve hoş sözler söyledi. Orada söylediklerinden bir kısmı da şuydu:
"İki ehli kitaptan (Yahudi ve Hıristiy ani ardan) kim müslüman olursa onun
için iki kat mükafaat vardır.Bizim ne hakkımız varsa onun da o hakkı vardır.
Bizim ne yükümlülüğümüz varsa onun da o yükümlülüğü vardır. Müşriklerden kim
müslüman olursa ona müafaatı verilecektir. Bizim ne hakkımız varsa onun da o
hakkı vardır, bizim ne yükümlülüğümüz varsa onun da o yükümlülüğü vardır. [59]
55- Onlar
boş bir söz işittikleri zaman ondan yüzçevirirlcr. "Bizim amellerimiz
bize, sizin amelleriniz sizedir. Bizden emin olun. (Size karşılık vermeyeceğiz)
biz, cahillerle olmak istemeyiz." derler.
Katade'ye göre bu
âyet-i kerimede zikredilen "Boş söz"den maksat, cahillerin söylediği
tutarsız ve batıl sözlerdir.
İbn-i Zeyd'e göre ise
"Boş söz"den maksat, kitap ehlinin, kitaplarına sokuşturdukları
şeylerdir. Bunlar, müslüman olduktan sonra, kitaplarına sokuşturulan şeyler
kendilerine okunduğunda onlardan yüz çevirir ve reddederlerdi.
Mücahid'e göre ise
burada zikredilen "Boş sÖz"den maksat, müşriklerin, müminlere sözle
yaptıkları eziyetlerdir. Zira müşriklerden birtakım insanlar müslüman olunca,
müslüman olmayanlar onlara çeşitli sözlerle sataşıyor ve böylece onlara işkence
ediyorlardı. Onlar ise müşriklere "Bizden uzak durun, biz, cahillerle
tartışmak istemiyoruz." diyorlardı. [60]
56- Ey
Muhammed, şüphesiz sen, sevdiğini hidayete erdiremezsin. Fakat Allah,
dilediğini hidayete erdirir. O, hidayete erecekleri çok iyi bilir.
*Ebu Hureyre (r.a.),
Müseyyeb b. Hezen, Abdullah b. Ömer, Mücahid, Katade, Atâ ve diğer bazı âlimler
bu âyet-i kerimenin, Resulullah'ın amcası olan ve ölürken iman etmeyen Ebu
Talib hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir.
Ebu Talib,
Resulullah'ı himaye ediyor, ona yardımda bulunuyor ve onu şefkatle seviyordu
Ebu Talib'in Ölüm hastalığında Resulullah onu iman etmeye ısrarla davet
etmişti. Fakat Ebu Talib, üzerinde bulunduğu bâtıl inançtan dönmemiş ve iman
etmemiştir.
Müseyyeb b, Hazen
(r.a.) diyor ki:
"Ebu Talib'e ölüm
gelip çatınca, yanında Ebu Cehil'in de bulunduğu bir sırada Resulullah (s.a.v.)
de yanma girdi ve ona şöyle dedi: "Ey amcam, Lâilahe illallah
"Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur" kelimesini söyle ki Allah
katında onunla seni savunayım." Bunun üzerine Ebu Cehil ve Abdullah b. Ebu
Ümeyye: "Ey Ebu Talib, sen, (baban) Abdülmuttalib'in dininden vaz mı
geçeceksin?" dediler, ve devamlı olarak ona bunu telkin ettiler. Nihayet
Ebu Talib onlara şu sözleri söyledi: "Ben, Abdülmuttalib'in dini
üzereyim." Resulullah şöyle buyurdu: "Bana yasaklanmadıkça senin
için mutlaka af dileyeceğim." Bunun üzerine şu âyet-i kerime nazil oldu:
"Ne Peygamberin ne de müminlerin, cehennemlik oldukları belli olduktan
sonra, akrabaları .da olsa, müşrikler için af dilemeleri asla doğru olamaz. [61]İşte
bu Kasas suresinin elli altıncı âyetinin nüzul sebebi de aynı olaydır. [62]
Ubu Hureyre (r.a.)
diyor ki:
"Resulullah
(s.a.v.) amcasına şöyle dedi: "Lailahe illallah" de ki kıyamet
gününde senin için bununla şahitlik edeyim." Ebu Talib şöyle dedi:
"Şayet Kureyşliler beni ayıplayıp: "Onu, korkusu böyle yapmaya
şevketti." demeyecek olsalardı ben onu söyleyerek seni
sevindirirdim." Bunun üzenne Allah teala: "Ey Muhammed, şüphesiz ki
sen, sevdiğini hidayete erdiremezsin." âyetim indirdi. [63]
Resulullah (s.a.v.)'in
amcası Abbas, kardeşi Ebu talib için Resulullah'tan şunu sormuştur:
"Ey Allah'ın
Resulü, senin, Ebu Talib'e herhangi bir faydan oldu mu? O seni himaye ediyor ve
senin için herkese kızıyordu." Resulullah da ona şu cevabı verdi:
"Evet, o, cehennem ateşinin sığ bir yerinde bulunacaktır. Şayet ben olmasaydım
o, cehennemin en alt katma atılacaktı. [64]
Ebu Said el-Hudr^nin
rivayetinde ise Resulullah şu cevabı vermiştir:
"Belki kıyamet
gününde şefaatim ona fayda verir de o, ateşin, topuklarına kadar ulaşacağı sığ
bir yerine konur. Fakat yine de o ateşten bey; kaynar. [65]
57- İman
etmeyenler: "Eğer biz, seninle beraber doğru yola uyarsak, yerimizden
yurdumuzdan oluruz." dediler. Biz onları, nezdimizden bir kı-zık olarak,
herşeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği emin ve mukaddes bir yere
yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu bunu bilmezler.
Kureyş'ten kâfir
olanlar Muhammed'e şöyle dediler: "Eğer biz, senin getirdiğin hakka uyup
Allah'a ortak koştuğumuz şeyleri bırakacak olsak bütün insanlar aleyhimize
döner, bizi, yer ve yurtlarımızdan çıkarırlar."
Ey Muhammed, sen böyle
söyleyenlere de ki: "Biz onlan, içinde kan dökülmesini haram kıldığımız
kutsal topraklarda yerleştirmedik mi? Onları güven içinde kılmadık mı?
Tarafımızdan bir nzık olarak, her türlü mahsul toplanıp oraya götürülür. Fakat
sana bu sözü söyleyen müşriklerin çoğu, onlan bizim, kutsal topraklarda
yerleştirdiğimizi ve onlara güven sağladığımızı ve yeryüzünün çeşitli
yerlerinden oraya nzıklar gönderdiğimizi bilmez ve ona karşı şükretmezler.
Bilakis nankörlük ederler. [66]
58- Biz,
refah içinde şımanp azgınlaşan nice ülkeleri helak ettik. İşte onların geride
bıraktıkları yerleri. Kendilerinden sonra onların pek azında
oturulabilmiştir.Onlara hep biz vâris olmuşuzdur.
Allah teala bu âyet-i
kerimede, Resulullah'a iman ettikleri takdirde, yurtlarından
çıkarılacaklarından korktuklarını söyleyen müşriklere cevap veriyor. İleri
sürdükleri iddiaların bâtıl olduğunu beyan ediyor. Zira ancak iman ettikleri
takdirde yurtlarını kaybetmeyecekler, iman etmedikleri tadirde yerlerini
kaybedeceklerdir. Nitekim birçok kavim,
bol nimetler içerisinde yaşarken şı-Zı? hakka boyun eğmeyince Allah onları
helak etmiş ve yerlerim harabeye Sevinmiştir ve geriye Allah'tan başka oralara
sahiplik edecek kimse kalmamıştır. [67]
59- Senin
rabbin, ana merkezine âyetlerimizi okuyan bir Peygamber göndermeden ülkeleri
helak etmiş değildir. Biz ancak halkı zalim olan ülkeleri helak ederiz.
Ey Muhammed, rabbin,
şehirlerin ana merkezi olan Mekke'ye, seni gönderip âyetlerimizi insanlara
okutmadıkça onu ve çevresindeki yerleri helak edecek değildir. Biz, halkı
zalim olmayan ülkeleri helak etmeyiz. Biz, ancak, Allah'ı inkar ederek
kendilerine zulmeden ülkelerin halkını helak ederiz. [68]
60- Size
verilen herşey, dünya hayatının geçici malı ve süsüdür. Allah nezdindekiler ise
daha hayırlı ve daha devamlıdır. Hiç dükşünmez misiniz?
Ey insanlar, size
verilen mal ve evlat gibi şeyler, kendileriyle rızkınızı temin ettiğiniz dünya
geçimliği ve dünyanın süsüdür. Allah katında bunların sîze hiçbir faydası
yoktur. Allah'ın, kendisine itaat edenlere vaadettiği sevap ve cennet gibi
nimetler ise sizin için daha hayırlı ve daha devamlıdır. Zira onların artık
sonu yoktur. Bütün bunlardan sonra aklınızı kullanıp da hayın serden seçemiyor
musunuz? Sizin için daha hayırlı olanı
daha kötü olana tercih etmiyor musunuz? [69]
61-
Kendisine mutlaka kavuşacağı güzel bir vaadde bulunduğumuz kimse ile, dünya
hayatında zevkle yaşattığımız ve sonra kıyamet günü azap için bize getirilecek
kimselerden olan kişi bir midir?
Yarattıklarımızdan,
kendisine, mutlaka elde edeceği, cennet gibi güzel bir vaadde bulunduğumuz
kimse ile, dünya hayatında'zevk ve sefa içerisinde yaşattığımız ve bu sebeple
rabbini unutan, sonra da kıyamet gününde azaba uğratılmak için yakalatılıp
getirilen kimse bir midir?
Ayet-i kerimede geçen
ve kendisine güze! bir vaadde bulunulduğu beyan edilen kimseden maksat, iman
eden ve âhirette cennete erişecek olan mümindir. Dünya hayatında zevkle
yaşatılandan maksat ise, âhirette cehenneme girecek olan kâfirdir.
Mücahid ve İbn-i
Cüreyc, bu âyet-i kerimenin, Resuîullah (s.a.v.-) ile Ebu Cehil hakkında
indiğini söylemişlerdir.
Mücahid'den nakledilen
diğer görüşe göre ise bu âyet, Hz. Hamza, Hz. Ali ile Ebu Cehil hakkında nazil
olmuştur: [70]
62- O gün
Allah onlara nida edecek ve: "Benim otaklanm olduklarını iddia ettiğiniz
şeyler nerede?" diyecektir.
Allah, kıyamet
gününde, kendisine birtakım varlıkları ortak koşan müşriklere seslenecek ve:
"Benim ortaklarım olduklarını sandığınız ve dünyadayken kendilerine
taptığınız ilahlarınız nerede?" diyecektir.
Bu hususta başka bir
âyette de şöyle buyurulmaktadır: "Şüphesiz ki bugün, ilk yarattığımız
gibi teker teker huzurumuza geldiniz. Verdiğimiz herşeyi ardınızda bıraktınız.
İçinizden, ortaklar olduklarını sandığınız şefaatçilerinizi sizinle beraber
görmüyoruz. Muhakkak ki onlarla aranızdaki irtibak kesildi. Ortaklar
olduklarını sandığınız şeyler sizi bırakıp kayboldular. [71]
63- O gün,
aleyhlerinde hüküm kesinleşen kimseler: "Rabbimiz, işte azdirdiklarımiz,
kendimiz azdığımız gibi onları da azdırdık. Onlardan uzaklaşıp sana geldik.
Zaten onlar, bize tapmıyorlardı." derler.
Kıyamet günü,
insanları hak yoldan saptırdıkları için, Allah'ın gazap ve lanetini hak ede
şeytanlar ve kafirler şöyle diyeceklerdir: "Ey rabbimiz, bu azdırdı ki
arımızı, kendimiz azdığımız gibi azdırdık." yani, biz, kendi irademizle
azdığımız gibi onlar da bizim vesvesemiz.neîicesinde kendi iradeleriyle
azdılar. Biz, onların inanç ve amellerinden uzak durduk. Onlar aslında bize
tapmıyorlardı, kendi heva ve heveslerine göre davranıyorlardı. [72]
64- Onlara:
"Koştuğunuz ortaklarınızı çağırın." denir. Onlar da çağırırlar.
Fakat çağırdıkları şeyler, kendilerine cevap vermezler. Azabı görürler ve
"Keşke dünyada hidayet üzere olsaydık,"diye pişmanlık duyarlar.
Dünya hayatlarında
birtakım varlıkları Allah'a ortak koşanlara âhirette: "Ortak koştuğunuz
şeyleri çağırın da sizi, içinde bulunduğunuz sıkıntıdan kurtarsınlar,"
denilecek. Onlar da, Allah'a ortak koştukları şeyleri yardımlarına çağıracaklardır.
Fakat putlar onlara hiçbir cevap veremeyeceklerdir. Müşrikler bizzat gözleriyle
azabı görecekler ve orada: "Keşke dünyada iken doğru yolda olsaydık."
diye temennide bulunacaklardır. [73]
65- O gün
Allah, müşriklere nide eder ve: Gönderilen Peygamberlere ne cevap verdiniz?"
der. [74]
66- O gün, onların haber kaynakaln körelir. Artık
birbirlerine de hiçbirşey soramazlar.
Kıyamet gününde Allah,
müşriklere seslenecek ve onlara: "Sizi tevhid inancına daved eden ve
putlara tapmayı yasaklayan Peygamberlere ne cevap verdiniz?" diye
soracaktır. O gün onların bütün haber kaynakları kapanmış olacak ve herhangi
bir delil ileri süremeyeceklerdir. Onlar, birbirlerinden herhangi bir şeyi de
sorma cesaretinde bulunamayacaklardır. Akrabalık bağını ileri sürerek
birbirlerinden birşey istemeyeceklerdir. [75]
67- Kim,
şirkten vazgeçip iman eder ve salih amel işlerse kurtuluşa erenlerden olması
umulur.
Kim de Allah'a ortak
koşmaktan vazgeçer, Hakka yönelir, samimiyetle iman eder ve Allah'ın emrettiği
şeyleri yaparak salih ameller-işeyecek olursa umulur ki işte böyle biri,
kurtuluşa erenlerden olur.
Taberi ve İbn-i Kesir
diyorlar ki: "Allah tarafından beyan edilen "Umulur ki"
ifadesi, ihtimal değil "kesinlik" ifade eder. Buna göre, ayetin
manası şoy-îe olur: "Yapüğı şirkten vazgeçip iman eden ve salih amel
ışleyenm kurtuluşa ereceği, Allah'ın izniyle muhakkaktır." [76]
68- Rabbin,
dilediğini yaratır ve seçer. Onların seçme hakkı yoktur. Allah, onların
koştukları ortaklardan münezzehtir, yücedir.
Bu âyet-j kerime iki
şekilde izah edilmiştir. İbn-i Kesir, mealde verildiği şekilde izah edilmesinin
tercihe şayan olduğunu söylemiştir.
Taberi ise şu şekilde
izah etmeyi tercih etmiştir: "Ey Muhammed, rabbin, dilediği şeyi yaratır.
Müşriklerin birtakım şeyleri seçip onlara adadıkları gibi rabbin de dilediği
kullarını seçip hidayete, imana ve salih amellere muvaffak kılar.
Allah/müşriklerin taktıkları sıfatlardan beridir, yücedir. [77]
69- Rabbin,
onların kaiblcrinin neyi gizlediğini ve kendilerinin neyi açığa vurduğunu çok
iyi bilir.
Ey Muhammed, Rabbin,
yarattıklarının, içlerinde neyi dilleriyle neyi açığa vurduklarını çok iyi
bilir. Böylece kimlerin hidayete kavuşturulmaya layık olduklarım bilir ve
onları hidayete kavuşturur. [78]
70- O,
kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan Allah'tır. Dünyada da âhirtte de hamd,
ona mahsustur. Hüküm yalnız onundur. Siz ancak ona döndürüleceksiniz.
Ey Muhammed, senin
rabbin, kendisinden başka hiçbir ilah olmayan Allah'tır. Gerçekte ibadete layk
olan sadece O'dur. Dünyada da âhirette de övül-mük ona mahsustur. Hüküm verme
sadece ona aittir. Hiçbir kimse onun verdiği hükmü bozamaz. Kıyamet gününde
hepiniz ona döndürüleceksiniz ve aranızda o hüküm verecektir. İşte o zaman
kimin haklı kimin haksız olduğu ortaya çıkacaktır. [79]
71- Ey
Muhammed, de ki: "Söyleyin bakalım, eğer Allah, geceyi kıyamet gününe
kadar üzerinizde uzatsa Allah'tan başka hangi ilah size bir ışık getirebilir?
Hiç düşünmez misiniz?"
Ey Muhammed, Allah'a
ortak koşan müşriklere de ki: "Söyleyin bana, eğer Allah, geceyi kıyamet
gününe kadar uzatacak olsa ondan başka hangi ilah size.aydınlığı getirecektir?
Bu uyarılan hiç üşünmüyor musunuz? Niçin akıl edip ibret almıyorsunuz? Bunları
yapanın Allah olduğunu neden anlamıyorsunuz? [80]
72- Yine ki:
"Söyleyin bakalım, eğer Allah, gündüzü kıyamet gününe kadar üzerinize
uzatsa, Allah'tan başka hangi İlah, içinde dinlendiğiniz geceyi size
getirebilir? Hiç düşünmez misiniz?
Ey Muhammed, yine
kavminin müşriklerine de ki: "Söyleyin bana, eğer Allah, gündüzü kıyamete
kadar devam ettirecek olsa onun dışındaki hangi ilah size geceyi getirecek de
siz de onda istirahat edeceksiniz? Sizler gece ile gündüzün değişip; durmakta
olduğunu ve bu değişmelerin, sizin için bir lütuf olduğunu hiç görmez
misiniz?" de, Allah'ın dışında başka şeylere taparsınız? [81]
73- Allah'ın
dinlenmeniz için geceyi, nimetlerini aramanız için de gündüzü yaratması, onun
rahmetindendir. Bunlar, şürketmeniz içindir.
Allah'ın, geceyi sizin
için dinlenme zamanı, gündüzü de nzık arama vakti kılması, onun size olan
rahmetinden ve merhametindendir. Bu vakitlerde ona şürketmeniz içindir. Zira
gündüz şükredemezseniz gece, gece şürkedemezseniz gündüz şükredersiniz.
Allah'ın bu lütufları, nimetlerine karşı onu bırakıp da başka varlıkları
ululaştırmamaniz.içindir. [82]
74- O gün,
Allah, müşriklere nida edecek ve:"Bcnim ortaklarım olduklarını sandığınız
şeyler nerede?" diyecektir.
Ey Muhammed, kıyamet
gününde rabbin, o müşriklere seslenerek "Ey insanlar, dünyadayken benim
ortaklarım olduklarını sandığınız şeyler nerededir?" diyecektir. [83]
75- O gün
biz, her ümmetten bir şahit çıkarıp: "Delilinizi getirin." deriz. O
zaman hak ve hakikatin Allah'a ait olduğunu, uydurdukları şeylerin kendilerini
bırakıp kaybolduklarını anlarlar.
O gün her kavmin
içinden, kendilerine şahit olan Peygamberlerini getireceğiz ve onların ümmetlerine:
"Allah'a ortak koşarken delilleriniz neydi? Şimdi onları getirin
bakalım." diyeceğiz. İşte o zaman onlar, hakkın Allah'a ait olduğunu,
gerçek delilin ve doğru haberin ancak ona mahsus olduğunu kesinlikle bilmiş
olacaklardır. Dünyadayken Allah'a ortak koşmuş oldukları şeyler ise ortadan
kaybolup gideceklerdir, onlara herhangi bir fayda vermeyeceklerdir. Bilakis
cehenneme girmelerine sebep olacaklardır. [84]
76- Şüphesiz
kî Karun, Musa'nın kavmindendi. Fakat onlara karşı kibirlenip azdı. Biz ona, anahtarlarını
güçlü kuvvetli bir topluluğun zorlukla taşıyabildiği hazineler vermiştik. Bir
zaman'kavmi ona şöyle demişti:
"Şımarma,
şüphesiz ki Allah, şımaranları sevmez.
Ayet-i kerimede, Hz.
Musa'nın kavminden olan Karun adında bir kişiden bahsedilmektedir. Bu zat,
tercih edilen görüşe göre Hz. Musa'nın amcasının oğludur. Babasının ismi
"Yasher"dir. Bu şahıs da insanları buzağıya taptıran
"samiri" gibi münafık olmuş ve malının çokluğuna güvenerek
şımarmıştır. Allah da onu malıyla birlikte yerin dibine geçirerek
cezalandırmıştır.
Âyette, Karun'un,
kavmine karşı azdığı zikredilmektedir Bazılarına göre onun bu azgınlığı,
kibirlenme şeklinde görülmüştür. Zira bu Karun, elbisesini diğer insanların
elbiselerinden bir karış daha uzun yaptırırmış. Bazılarına göre ise onun
azgınlığı, malının çokluğuna mağrur olmasıyla meydana gelmiştir.
Karun'a ait
hazinelerin anahtarlarını, ancak güçlü bir topluluğun taşıyabildiği ifade
edilmektedir. Heyseme, bu güçlü topluluktan maksadın, altmış katır olduğunu
söylemiştir, Katafle, Dehhak ve Abdullah b. Abbas'tan nakledilen bir görüşe
göre ise adı geçen güçlü topluluktan maksat, kırk kişidir.
Bazıları bu topluluğun
üç ile on, diğerleri ise on ile onbeş kişi arasında değişen topluluklar
olduğunu söylemişlerdir. [85]
77- Allah'ın
sana verdiği nimetlerle âhiret yurdunu da gözet. Dünyadaki nasibini de unutma.
Allah'ın sana yaptığı iyilik gibi sen de başkalarına iyilikte bulun. Yeryüzünde
bozgunculuk isteme. Çünkü Allah, bozguncuları sevmez.
Karun'un kavmi,
sözlerine devamla ona şöyle demişlerdir: "Ey Karun, malının çokluğuna
güvenerek kavmine karşı şımarma. Allah'ın sana, dünyada verdiği mallarda
âhiretin sevabını kazanmaya bak. Dünyadayken, kendinle beraber nasibini alıp
gitmeyi unutma. Sen, dünyada, kendini, Allah'ın azabından kurtaracak şeyleri
yap. Allah'ın sana lutufta bulunduğu gibi sen de insanlara iyilikte bulun.
Allah'ın sana haram kılmış olduğu şeylerin peşinde koşarak yeryüzünde
bozgunculuk çıkarma. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.
Âyet-i kerimede:
"Dünyadaki nasibini de unutma." ifadesi zikredilmektedir. Bundan
maksat, dünyada iken âhiretin için çalış, dünyada salih amelleri terkederek
ondan payım almayı unutma." demektir.
Bazı âlimlere göre ise
bu ifadenin manası: "Sen, dünyada iken rızkını araştırmayı unutma, orada
helal kazanç sağlamaya çalış." demektir. [86]
78- Karun:
Bu servet bana, ancak bende bulunan bir ilim sayesinde verilmiştir." dedi.
O, Allah'ın, daha Önce gelmiş geçmiş nesiller içinde kendisinden daha güçlü ve
daha fazla mal biriktiren kimseleri helak ettiğini bilmez mi? Suçlulara
günahlara sorulmaz.
Karun, kendisine
nasihatta bulunan kavmine şöyle demişti: "Bu zenginlik bana ancak bendeki
bir ilimden dolayı verilmiştir. Allah, benim ilimce sizden daha üstün olduğumu
bilmiş ve bana sizden daha çok mal vermiştir. Allah buna razıdır. Eğer buna
razı olmasaydı bu malı bana vermezdi."
Kendisinde bulunan bir
ilim sayesinde çokça mala sahip olduğunu iddia eden Karun bilmiyor muydu ki,
Allah, ondan önce, kendisinden daha güçlü ve daha fazla malı ve çevresi olan
nice kavimleri, kendisine karşı geldikleri için .helak etmiştir. Eğer Allah,
Karun'un iddia ettiği gibi bu çeşit zenginlikten razı olsaydı onları niçin
helak etmiş olacaktı?
Âhirette suçlulara,
işledikleri günahlar sorulmayacaktır. Zira melekler onların yüzlerinden
işledikleri günahları anlayacaklardır. Bu hususta diğer bir âyette de şöyle
buyurulmaktadir: "Suçlular simalarından tanınacak, perçemlerinden ve
ayaklarından yakalanacak. [87]
79- Karun
büyük ihtişam içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzulayanlar:
"Ne olurdu Karun'a verilenler gibi bizim de olaydı. Gerçekten o, büyük
şans sahibi bir insandır." dediler.
Karun'un, erguvanı bir
elbise giyerek taraftarlarıyla birlikte kavminin karşısına çıktığı ve kavminin
içinde bulunan maddecilerin ona karşı bir hayranlık duyarak onun gibi olmayı
istedikleri rivayet edilmektedir.
Ancak Allah'a iman
edenler, Karun'un bu haline aldanmamış ve şöyle demişlerdir: [88]
80-
Kendilerine ilim verilenler ise: "Yazıklar olsun size, iman edip salih
amel işleyen için, Allah'ın sevabı daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler
kavuşabilir." dediler.
Süddî, âyet-i
kerimenin sonunda geçen: "Ona da ancak sabredenler kavuşabilir."
ifadesini, kendilerine ilim verilenlerin sözlerinden.saymıştır.
Taberi ise bu
ifadenin, kendilerine ilim verilenlere ait olmadığına işaretle: "Yazıklar
olsun size, iman edip salih amel işleyen için Allah'ın sevabı daha hayırlıdır."
sözünü ancak sabreden kimseler söyleyebilir." demiştir.
Ayette zikredilen
"sabredenler"den maksat, dünya hayatının cazibesine karşı sabredenler
ve Allah katındaki sevabı dünya lezzetlerine tercih edenlerdir. [89]
81- Sonunda,
Karun'u da, evini de yere geçirdik. Allah'a karşı kendisine yardım edecek
hiçbir topluluğu olmadı. O, kendisini de savunamadı.
Ayet-i kerimede,
Karun'un ve evinin, yerin dibine geçirildiği zikredilmektedir. Karun'un bu
şekilde cezalandırılmasının sebebi hakkında Taberi, Abdullah b. Abbas'tan
özetle şunları nakletmektedir: "İsrailoğullarına zekat verme emri gelince,
Hz. Musa bu emri Karun'a da tebliğ etmiş ve belli bir miktar zekat tayin
etmiştir. Karun bu miktarı çok bulmuş ve İsrailoğullannı Hz. Musa'nın aleyhine
kışkırtmıştır. Bunun üzerine İsrailoğullan, Karun'un, İleri gelenlerden olması
hasebiyle onun yapacağı teklifi kabul edeceklerine dair söz vermişler Karun da
onlara, fahişe bir kadına ücret vermek suretiyle o kadının Hz. Musa'ya iftirada
bulunmasını sağlamalarını istemiştir.
Sonra Karun Hz.
Musa'ya gelerek onun, İsrailoğullan ile bir araya gelip onlara emir ve yasaklan
bildirmesini istemiş, Hz. Musa da İsrailoğullanna ilahi emir ve yasakları
bildirince onlar Musa'ya: "Sen de bu yasaklan ihlal edersen sana da bu
cezalar uygulanacak mı?" diye sonnuşlar Hz. Musa "Evet" deyince,
kendisinin bir kadınla zina ettiğini iddia etmişler ve kadını getirip
iddialarını doğrulamaya çalışmışlardır. Hz. Musa kadına durumu sorunca kadın:
"Karun'un adamları tarafından, kendisine iftira etmek için kiralandığını
itiraf etmiştir. Bunun üzerine Hz. Musa secdeye kapanmış Allah da ona:
"Yeryüzüne emret dilediğini yapsın." demiştir. Bunun üzerine Hz.
Musa yeryüzüne emretmiş yer de yanlarak Karun'u yutmuştur. [90]
82- Daha dün
onun yerinde olmayı arzulayanlar: "Vay, demek ki Allah, kullarından
dilediğinin rızkını genişletiyor ve daraltıyor. Eğer Allah bize Iütufta bulunmasaydı
bizi de yere geçirirdi. Vay, demek ki kâfirler, asla kurtuluş yolu
bulmuyorlar." demeye başladılar.
Bir gün önce Karun
gibi olmayı arzulayanlar onun ve evinin yere battığını görünce kendi
kendilerine şöyle demeye başladılar: "Vay, demek ki Allah, kullarından
dilediğinin rızkını bol veriyor, dilediğinin ise daraltıyor. Eğer Allah'ın
bizlere lütfü olmasaydı, dünkü tenenimizden dolayı bizi de Karun gibi yere
geçirmiş olurdu. Vay, demek ki, kâfirler asla yakalannı kurtaramazıarmış.
Âyet-i kerimede:-
"Vay, demek ki" diye tercüme edilen cümle: "Görmez-misin
ki?" "Bilmez misin ki?" "Vay, bu nasıl iş imiş,"
"Dikkat edin. şekillerinde izah edilmiştir. Taberi, "Görmez misin
ki?" şeklini tercih etmiştir. [91]
83- İşte
âhiret yurdu. Biz onu yeryüzünde böbürlenmek ve bozgunculuk çıkarmak
istemeyenlere veririz. Hayırlı akıbet, takva sahiplerinindir.
İşte âhiret yurdu. Biz
onun nimetlerini, yeryüzünde hakka karşı böbürlenmek istemeyenlere ve haksız
yere insanlara zulmetmeyi dilemeyenlere veririz. Hayırlı akıbet olan cennet
ise, Allah'a karşı gelmekten kaçman ve emirlerini yerine getiren takva
sahiplerinindir.
Allah teala bu âyet-i
kerimede, âhiret yurdundaki nimetlerini, mütevazi olan mümin kullarına
vereceğini, böbürlenen ve bozgunculuk çikaranlann ise bunlardan mahrum
kalacaklarını beyan etmektedir.
Peygamber efendimiz
(s.a.v.) bir hadis-i şerifinde:
"Tevazuda bulunan
hiçbir kimse yoktur ki Allah onu yükseltmiş olmasın." buyurmaktadır. [92]
Peygamber efendimiz
diğer bir hadis-i şerifinde de şöyle buyurmaktadır:
"Allah bana,
birbirinize karşı mütevazi olmanızı, böylece kimsenin kimseye karşı
övünmemesini, kimsenin kimseye haksızlıkta bulunmamasını vahyet[93]
84- Kim bir
iyilik getirirse, ona ondan daha hayırlısı vardır. Kim de bir kötülük
getirirse, kötülük yapanlar ancak işlcdiklcriylc cezalandırılırlar.
Ayet-i kerimede,
dünyada iken iyilik yapanın âhirette kat kat müafaat alacağı, kötülük yapanın
ise sadece yaptığı kötülük kadar ceza göreceği zikrediliyor. Böylece Allah'ın,
kullarına karşı büyük lütuf sahibi olduğu beyan ediliyor. [94]
85- Ey
Muhammcd, sana Kur'an'ın tebliğini farz kılan Allah, seni, dönülecek yere
döndürecektir. De ki: "Rabbim, kimin hidayete geldiğini, kimin de apaçık
bir sapıklık içinde bulunduğunu çok iyi bilir."
Ey Muhammed, Kur'anı
sana verip onun insanlara tebliğini farz kılan rabbin, seni, döneceğin yere mutlaka döndürecektir.
Âyette ifade edilen
Resulullah'ın döndürüleceği yerden maksat, bir görüşe göre cennettir. Bu görüş
İbn-i Abbas, Ebu Sa el-Hudrî, Ebu Mâlik, Ebu Salih, İkrime ve Mücahid'den
nakledilmiştir.
Diğer bir görüşe göre
ise, Resulullah'ın döndürüleceği yerden maksat, kıyamet günü ve âhirettir. Bu
görüş, Hasan-ı Basrî, Zührî, Atâ, İkrime, Mücahid ve Ebu Kazae'den
nakledilmiştir.
Başka bir görüşe göre
ise, Resulullah'm döndürüleceği vaAdedilen şeyden maksat ölümdür. Bu görüş de
yine Abdullah b. Abbas ve Said b. Cü-beyr'den nakledilmiştir.
Bir başka görüşe göre
ise, Resuluilah'ın döndürüleceği yerden maksat, doğum yeri olan Mekke'dir. Bu
görüşe göre, Mekke'nin fethedileceği bu âyetle vaadedilmiştir. Buharî bu görüşü
tercih ederken Taberi son iki görüşten birinin tercihe şayan olduğunu
söylemiştir. [95]
86- Ey
Muhammcd, sen, bu kitabın sana indirileceğini hiç sanmıyordun. Fakat rabbinden
bir rahmet olarak indi. O halde kâfirlere arka olma.
Ey Muhammed, sen bu
Kur'an'm sana ineceğinden ve sana geçmiş ve geleceklerin haberini
bildireceğinden ümitli değildin. Fakat rabbin, sana bir rahmet olsun diye
Kur'an'ı indirdi. O halde rabbinin sana vermiş olduğu bu nimete karşılık ona
şükret ve kafirlere yardımcı olma. [96]
87- Ey
Muhammcd, Allah'ın âyetleri sana indirildikten sonra, sakın kâfirler seni
onlardan alıkoymasınlar. Sen, rabbine davet et. Sakın müşriklerden olma.
Ey Muhammed, Allah'ın
âyetleri ve delilleri sana indirildikten sonra , müşriklerin, "Muhammed'e
de Musa'ya virelenler verilseydi ya." şeklindeki sözleri seni Allah'ın
âyetlerindenden alıkoymasın. Sen, insanları rabbine davet et ve rabbinin,
tebiiğ etmeni emrettiği şeyleri onlara tebliğ et. Rabbine daveti ve tebliği
terkederek müşrikler gibi Allah'ın emrine karşı gelenlerden olma. [97]
88- Allah
ile beraber başka birini ilah edinme. Ondan başka hiçbir ilah yoktur. Hüküm
sadece onundur. Ona döndürüleceksiniz.
Ey Muhammed, Allah'tan
başka hiçbir ilah edinme. Zira ondan başka hakkıyla kendisine ibadet edilecek
hiçbir ilah yoktur. Allah'ın zatı dışında her-şey helak olacaktır. Yarattıkları
arasında hüküm verme sadece ona aittir. Öldükten sonra dirilince onun huzuruna
döndürüleceksiniz ve amellerinize göre hesap vereceksiniz. [98]
[1] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/303-304.
[2] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/305.
[3] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/305.
[4] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/305.
[5] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/306.
[6] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/307.
[7] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/307.
[8] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/307-308.
[9] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/308-309.
[10] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/309.
[11] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/310.
[12] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/311.
[13] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/311.
[14] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/311.
[15] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/312.
[16] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/312-313.
[17] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/313-314.
[18] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/314.
[19] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/314.
[20] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/315.
[21] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/315-316.
[22] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/316.
[23] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/316.
[24] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/317.
[25] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/317-318.
[26] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/318.
[27] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/319.
[28] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/319.
[29] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/320.
[30] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/320-321.
[31] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/321.
[32] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/321.
[33] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/321-322.
[34] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/322.
[35] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/322-323.
[36] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/323.
[37] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/323-324.
[38] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/324.
[39] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/324-325.
[40] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/325.
[41] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/325.
[42] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/325
[43] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/.325-326.
[44] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/326-327.
[45] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/327.
[46] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/327-328.
[47] A'raf suresi, âyet: 156
[48] A'raf suresi âyet: 156
[49] A'raf suresi âyet: 157
[50] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/328-329.
[51] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/329.
[52] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/329-330.
[53] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/330-331.
[54] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/331.
[55] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/331
[56] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/332.
[57] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/332.
[58] Buhari, K. cl-Cihad, bab: 145
[59] Ahmcd b. Hanbel, Müsned C. 5 S. 259
Ebu Cafer Muhammed b.
Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/333-334.
[60] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/335.
[61] Tevbe suresi âyet: 113
[62] Bahan, K. el-Menakib el-Ensar, bab: 40, K. Tefsir el-
Kur'an sure 9, bab: 16 sure, 28, baba: I/Müstim, K.el-lman, bab: 39, Hadis No
24
[63] Müslim, K.el-lman, bab: 41,42, Hadis No 25/Tirmia K.
Tefsir el, Kur'an sure 28, Nadis No 3! $8
[64] Buhari, K. el-Edeb, bab: 115
[65] Buhari, K. el-Mehakıb el-Ensar, bab: 40
Ebu Cafer Muhammed b.
Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6335-337.
[66] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/338.
[67] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/338-339
[68] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/339.
[69] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/339-340.
[70] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/340.
[71] En'am suresi, âyet: 94
Ebu Cafer Muhammed b.
Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6340-341.
[72] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/341.
[73] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/341-342.
[74] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/342.
[75] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/342.
[76] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/342-343.
[77] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/343.
[78] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/343.
[79] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/344
[80] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/344.
[81] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/345.
[82] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/345.
[83] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/345-346.
[84] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/346.
[85] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/346-347.
[86] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/347-348.
[87] Rahnen suresi, âyel: 41
Ebu Cafer Muhammed b.
Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6348.
[88] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/349.
[89] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/349
[90] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/350.
[91] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/350-351.
[92] Müslim, K. ct-Birr, bab: 69, Hadis no: 2588 / Tirmizî,
K.el-Birr, bab: 82 Hadis no: 2029
[93] Müslim, K.el-Ccnnet, bab: 64, Hadis no: 2865 / Ebu
Davud, K.cl-Edeb bab: 40, Hadis no: 4895
Ebu Cafer Muhammed b.
Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6351-352.
[94] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/352
[95] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/352-353.
[96] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/353.
[97] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/354.
[98] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/354.