ANKEBUT SÛRESİ 2

Sûrenin Tanıtımı 2

İlk Yedi Ayetin Direktifleri 3

Doğruluk Ve Yalan. 3

Anne Ve Baba İle İlgili Ayetlerin Konumu. 4

İnsanların İşkencesini Allah'ın Azabı Gibi Sananlar. 5


ANKEBUT SÛRESİ

 

Kur’an’daki Sırası:29

Nüzul Sırası:85

Ayet Sayısı:69

İndiği Dönem:Mekke

 

Sûrenin Tanıtımı

 

Ankebut süresinde mü'minlerin sınava tâbi tutulacaklarına; bu sınav aracılığı ile inanç­larının doğruluk derecelerinin ölçüleceğine İşaret ediliyor. Zayıf inançlı bazı insaniara iliş­kin bir tablo sunuluyor ve bu tabloda gözler önüne serilen tutumları eleştiriliyor Bunun ya-nısıra, anne-babaya itaatin, onlara İyi davranmanın, şirk nitelikli olmaması koşuluyla zo­runlu olduğu vurgulanıyor. Bu arada küfür loplumunun önderlerinin müslümanları Allah'a kulluk etmekten alıkoymak, onları dinlerinden döndürmek amacı ile başvurdukları propa­ganda yöntemleri, beyin yıkamaya yönelik taktikleri gözler önüne seriliyor. Bunu bir kıssa­lar zinciri izliyor; Hz. Nuh'un, İbrahim'in, Lut'un ve Şuayb'in yaşadıkları, soydaşlarıyla arala­rında geçenler hikaye ediliyor. Eleştiri, uyarı ve özgüven aşılama işlevlerini birlikte gerçek­leştiren bir sahnede, yüce Allah'ın peygamberlere ve onların etrafında kümelenen mü'min kullara gösterdiği özen anlatılıyor. Yine, Peygamberimiz (s) ile kafirler ve ehl-i kitab'ın bil­ginleri arasında geçen Kur'an merkezli tartışma ve diyaloglardan kesitler sunuluyor. Müs­lümanlar, sabretmeye, hak içerikli ilahi mesaja bağlılıktan ödün vermemeye, Allah yolun­da hicret etmeye ve O'na güvenip dayanmaya teşvik ediliyorlar. Bunu müşriklere yönelik ağır bir eleştiri izliyor; Allah'a inandıklarını söylemeleri, buna karşın, Allah'a kulluk etmeye ilişkin davete karşı takındıkları olumsuz tavrın bir çifte standart, bir çelişki olduğu açık bir İfadeyle yüzlerine vuruluyor.

Sûrenin çoğu bölümleri arasında son derece güçlü bir uyum ve akış bütünlüğü vardır. Geri kalan bölümlerse, üslup ve İçerik olarak bunlardan kopuk değildir. Bu yüzden, sûre­nin kesintiye uğramaksızın bir bütün halinde indiğine ilişkin görüşü tercih ediyoruz.

Gerçi, birinci ayetten onbirinci ayete kadar ki kısmının Medine döneminde indiği rivayet edilmiştir; ancak biz konuyla ilgili çekincelerimizi sûrenin akışı içinde yer verdiğimiz yorum­lar arasında dile getirdik. [1]

 

Rahman ve Rahim Allah'ın adıyla

1- Elif, Lam, Mim.

2-  İnsanlar yalnız "İnandık" demekle hiç sınanmadan[2] -Takılacaklarını mı sandılar?

3-  Andolsun, onlardan öncekileri sınadık. Elbette Allah doğrulan bilecek, yalancıları bilecektir[3]'.

4- Yoksa kötülükleri yapanlar, bizi geçeceklerini mi sandı­lar? Ne kötü hüküm veriyorlar?

5-"Kim Allah'a kavuşmayı umuyorsa hiç şüphesiz Allah'ın buluşmak İçin verdiği süresi gelmektedir. O, işitendir, bi­lendir.

6-  Kim cihad ederse, yalnızca kendi nefsi için cihad etmiş olur[4]. Şüphesiz Allah, âlemlerden zengindir.

7-  İman edip salih amellerde bulunanlar ise; biz şüphesiz onların kötülüklerini örteceğiz ve şüphesiz yaptıklarının en güzeliyîe karşılık vereceğiz.

 

Ankebul sûresi birbirinden kopuk Elif, Lam ve Mim harfleriyle başlıyor. Bu tür bir başlangıç az sonra yer alacak ifadenin önemine dikkat çekmek içindir. Bundan önceki sûrede olduğu gibi sûrelerin bu tarz ifadelerle başlayıp hemen arkasından Kur'an-ı Ke­rim'e işaret edilmemesi, çok rastlanan bir durum değildir.

Bu harfleri izleyen ayet-i kerime, bir soru içermektedir ki, soru, iman edenlerin, her­hangi bir sınavdan geçirilmeyecekleri, sırf "inandık" demelerinin yeterli olacağı şeklin­de bir sanıya kapılmalarını hoş karşılamayan, bunu yadırgayan bir niteliğe sahiptir. Üçüncü ayetse, az önce sorulan sorunun cevabiymış gibi, ulu Allah'ın koyduğu evren­sel yasalar sisteminin, kendileri gibi inanan toplulukların, bundan önce sınavdan geçiril­melerini öngördüğünü, doğru sözlülerle yalancıların birbirlerinden ayrılmaları için bu­nun kaçınılmaz olduğunu ifade ediyor. Dördüncü ayetse, sergilenen bir tavra yönelik tepki ve eleştiri içeren ve birinci soruya bağlı olarak sunulan bir ikinci soru içermekte­dir. Kötülük işleyenlerin, Allah'ı aşıp geçebilecekleri, O'nun kendilerini suçüstü yaka­lamasından yakalarını sıyırabilecekleri şeklinde bir sanıyı akıllarından geçirmelerinin dayanaksizlığını vurgulayan bir sorudur bu. Cevap olarak şu husus dile getiriliyor: Eğer böyle bir sanıya kapılacaklarsa, bu sadece onların eşya ve olayları kötü değerlendirdik­lerinin, çarpık ve yanlış yargılarının bir ifadesi olacaktır.

Beşinci, altıncı ve yedinci ayetlerde mü'minlcrin tavırlarına ve bunların sonuçlarına ilişkin değerlendirmeler yer almaktadır.

a- Allah'a kavuşmayı ve O'nun tarafından ödüllendirilmeyi umanlar, bundan emin olsunlar. Çünkü o gün kesin olarak gelecektir ve bunda en ufak bir kuşkuya yer yoktur.

Allah, söylenen herşeyi işitir. İnsanların yaptıkları ve içlerinde gizledikleri herşcyi bilir.

b- Allah yolunda cihad edenler, bu cihadlanyla Allah'a bir yarar sağlıyor değildirler. Çünkü ulu Allah, âlemlerden zengindir. Şu halde, yerine getirdikleri cihad yükümlülü­ğünü Allah'a karşı bir minnet vesilesi olarak algılamasınlar. Bunda sadece kendilerinin yaran vardır. Bu eylemleriyle kendileri için kurtuluş ve mutluluk yollarını hazırlamakta­dırlar.

c- Yüce Allah, irnan edip salih ameller işleyen kullarının işledikleri hataları hoşgör-meyi ve onları yaptıklarının en güzeliyle Ödüllendirmeyi üzerine almıştır.

İncelemekte olduğumuz bu ayetler grubu, çeşitli konular ve mesajlar içermekle bera­ber, toplu olarak gözönünde bulundurulduğunda ilk etapta bir bütünlük oluşturdukları farkedilir. Bundan dolayı biz de, bir bütün olarak düşündük ve tümünü aynı kategoride incelemeyi uygun gördük. [5]

 

İlk Yedi Ayetin Direktifleri

 

Tefsircilcr, bu ayetlerin iniş sebepleriyle ilgili olarak çok sayıda hadis rivayet etmiş­lerdir. Bunlardan birine göre, sözkonusu ayetler, bazı mü'minlerin Bedir savaşında şe-hid düşmeleri ve ailelerinin bundan son derece etkilenmiş olmaları üzerine inmiştir. Bir diğerine göre, ayetlerin iniş sebebi, Ammar b. Yasir'İn efendisi tarafından işkenceye -ratılmasıdır. Bir diğer rivayet, bu ayetlerin Kureyş kabilesine mensup bir grup mü'min hakkında indiğini ifade etmektedir. Bu rivayete göre, sözkonusu grubun Rasulullah (s) ve mü'minlerin hicret ettikleri Medine'ye hicret etmeleri aileleri tarafından engellen­mişti. Daha sonra Rasulullah'm ashabı bunlara hicret etmedikleri sürece, Müslümanlık iddialarının geçersiz olacağı, şeklinde mesajlar gönderiyorlardı. Hicret etmeleri engelle­nen bu grubun içinde Seleme b. Hişam,. Ayaş b. Ebu Rebia ve Velid b. Velid gibiler is­men zikredilir[6]. Tefsirimize esas aldığımız "Mushaf'ta bu ayetlerin ve bunları izleyen dört ayetin Medine'de indiği rivayet edilir. Bu görüşü Beğavi ve başkaları Şa'bi kana­lıyla Tabiin alimlerinden rivayet etmişlerdir.

ilk iki rivayetle üçüncü rivayet, sûrenin Medine inişli olduğuna ilişkin görüşü des­tekler nitelikte olmakla beraber, biz sûrenin tümüyle Mekke inişli olduğuna ilişkin görü­şü tercih ediyoruz. Sûrenin inişine neden olan ortam ise ikinci rivayette işaret edilen tür­dendir. Ayrıca bu sûre Kur'an'ın Mekke'de inen kısmında yer alan sûrelerin sonuncula-nndandir. Sûre, kafirler tarafından müslümanlara yöneltilen şiddet ve baskının iyice his­sedildiği bir atmosferde inmiştir. Bu nedenle ikinci rivayet üzerinde durulmaya değer­dir. Bununla beraber, sûrenin indiği atmosferin, Ammar'a yönelik işkence olayından çok daha genel kapsamlı olduğunu düşünüyoruz. Çünkü bu işkence olayı, ilgili rivayet­lerden ve Buruc sûresinde yer alan konuya ilişkin ayetlerden algıladığımız kadarıyla, İslam çağrısının erken dönemlerinde gerçekleşmiştir. Bu bağlamda elimize ulaşan ve Ammar'in anne ve babası ile birlikte işkenceye uğratıldığını, bu işkence seanslarında anne ve babasının şehid olduğunu, Ebubckir (r)'in Amman satın alarak özgürlüğüne ka­vuşturduğunu anlatan rivayeti sûrenin akışı içinde değerlendirdik. Ayetlerin ifade tarzı ve içerdikleri tablolar, Kur'an'ın Mekke dönemi ifade tarzını ve Mekke döneminde inen ayetlerin içerdiği tabloları andırjnaktadır. Arada ifade tarzıyla ya da içerikle ilgili bir bağlantı sözkonus olmaksızın Mekke döneminde inmiş bulunan bir sûrenin başına, Me­dine döneminde inmiş birkaç ayeti koymanın belirgin bir hikmeti olmasa gerektir. Bu ayetler grubunu izleyen ayetlerin, bunlara atfedilmiş olup da kafirlere yönelik hitaplar içeren diğer ayetlerin Mekke inişli olduklarında kuşku yoktur. Kaldı ki, ayetlerin Medi­ne inişli olduğunu ifade eden rivayetlerin isnad zincirleri de sahih değildir.

Ayetlerin konjonktürel özellikler taşımalarına karşın bir müslüman, bunlarda za­manla sınırlandırılmayan, evrensel nitelikli güçlü direktifler de algılayabilir. Çünkü in­sanların işleri, her zaman arzuladıkları biçimde gelişmezler. Zorluklarla, meşakkatlerle ve eziyetlerle her zaman burun burunadırlar. Bu süreçlerde ruhlar adeta bir potada eriti­lerek güçlüsü zayıfından, sağlamı çürüğünden ve doğrusu yalanından ayırdedilir. İnsan­lar ve değerleri hakkında bir yargıya varma, ancak onların zorluk, meşakkat ve eziyet­lerle sınanmaları sonrasında, bir anlam ifade edebilir. Sınavda sarsılmayan, eziyetler karşısında sabreden kimse güçlüdür, doğru sözlüdür. Sınama amaçlı meşakkatlere katla­namayan, baskılar karşısında sarsılan ve paniğe kapılan kimse de zayıf karakterlidir, ya­lancıdır. Dinden döndürme amaçlı baskılara direnç gösteren, karşı koyan, meşakkatlere rağmen doğruyu ve gerçeği ifade etmekten çekinmeyen, sabırla ve metanetle öznefisle-rinin tutkularına savaş açan kimseler öncelikle kendilerine yarar sağlamış olurlar. Kötü­lük işleyen asla kurtulamaz, bundan yakasını sıyıramaz. İnanıp salih ameller işleyenler-se onların hiç bir amelleri zayi olmaz. [7]

 

Doğruluk Ve Yalan

 

İkinci ayetin içeriğine değinmişken, Kur'an'ın doğruluk ve yalana ilişkin bakış açısı ile ilgili bir açıklama yapma gereğini duyuyoruz. Böylece az önceki açıklamamızın bu yöndeki eksikliğini de gidermiş oluruz. Doğruluk ve yalan karşıtı karakterlerin, zıt huy­ların anası sayılırlar. Doğruluk en iyiyi, yalan da en kötüyü temsil eder. Her ikisi de in­san tarafından sözlü ve fiili olarak sergilenir. Doğruluk egemen olunca, toplumun birey­leri arasındaki güven duygusu pekişir, ilişkileri ve işleri hak, kolaylık ve hayır çizgisin­de gelişme gösterir. Ama yalan egemen olunca bireyler arasında güven kaybolur, top­lumsal bünyede çatlamalar, çökmeler meydana gelir. İlişkiler ve işler anormal bir çizgi­de seyreder. Doğruluk;, doğru şahitlik, doğru söz, doğrudan ve haktan yana olma, hak­kın gereğini yerine getirme, sözünde durma ve antlaşmalara bağlı kalma şeklinde somutlaşirken, yalan da; münafıklık, riyakarlık, yalancı şahitlik, hakkı inkar etme, gerçek karşısında tereddüt geçirme, sözünde durmama, antlaşmaları çiğneme, insanlar arasında laf götürüp getirme, iftira atma ve insanların arasını bozma şeklinde somutladır. Bu yüz­den vahiyle gözetlenen ilahi hikmet, Kur'an-ı Kerim'de bu iki karakter üzerinde Önemle durulmasını öngörmüştür. Nitekim "yalan" anlamına gelen "sidk" ve türevleri ise Kur'an'da yüzelli kez geçmiştir. İki kelimenin geçtiği ayetlerde, yalana, yalancılara, ifti­racılara, koğuculara ve dedikoduculara şiddetli ve sarsıcı hücumlar düzenleyip üzerleri­ne lanetler yağdırılmaktadır. Dünya ve ahirette cezaların en şiddetlisine, ilahi gazabın en dehşetlisine maruz kalacakları vurgulanmaktadır. Öte yandan, doğruluğa doğrulara ve sıddıklara iltifatlar yağdırılmakta, bu tür kimselerin üstünlükleriyle, Allah'ın hoşnutlu­ğuna, gözkamaştırıcı Ödüllerine ve dünya ve ahiretin onur verici nimetlerine kavuşacak­ları vurgulanarak, iç huzur ve güven aşılanmaktadır. Öyle ki, Kur'an'ın ve İslam mesajı­nın en Önemli hedeflerinden biri, doğruluk ruhunu pekiştirmek, buna karşın yalanı yer­mek, müslümanlara birinci niteliği edinme ve ikinci nitelikten kaçınmanın zorunluluğu­na ilişkin telkinlerde bulunmaktadır denebilir.

Konuya ilişkin olarak Rasulullah(s)'dan bir çok hadis rivayet edilmiştir. Bunların içinde hiç kuşkusuz en kapsamlısı ve en çarpıcısı, Buhari, Müslim, Ebu Davud ve Tir-mizi'nin Abdullah (r)'dan rivayet ettikleri şu hadistir: "Size doğruluğu tavsiye ediyo­rum. Çünkü doğruluk insanı iyiliğe, iyilik de cennete yöneltir. Kul, doğru olmayı sürdü­rüp doğruluğu şiar edindiğinde ulu Allah onu "Sıddık"lar arasında yazar. Yalandan da sakınmanızı tavsiye ediyorum. Çünkü yalan günahlara, günahlar da insanı ateşe sürük­ler. Kişi yalan söylemeye ve yalanı alışkanlık haline getirmeye devam eder. Nihayet ulu Allah onu yalancılardan yazar[8]. Bunlardan biri de Süfyan b. Üseyd kanalıyla rivayet edilenidir: "En büyük ihanet odur ki, kardeşin seninle konuşurken doğruyu söylesin ve sen de ona yalan söyleyesin"[9].

Kur'an-i Kerim ve peygamberimizin hadisleri, içerdikleri telkinlerle, bu büyük ahla­kî soruna ne denli önem verdiklerini göstermektedirler. [10]

 

8-  Biz insana, anne ve babasına iyilik etmeyi tavsiye ettik. Eğer onlar, hakkında bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için sana karşı çaba harcayak olurlarsa, bu du­rumda, onlara itaat etme. Dönüşünüz banadır. Artık yap­tıklarınızı size haber vereceğim.

9- İman edip salİh amellerde bulunanlar İse, elbette onları salihlerin arasına katacağız.

 

Bu iki ayette; yüce Allah'ın evlatların anne-babalan ile ilişkilerinde güzelliği ilke edinmelerini zorunlu kıldığına işaret ediliyor. Bu arada, Allah'a ortak koşmayı öngören telkinlerine uyulmaması gerektiği de vurgulanıyor. Anne-babalar evlatlarını şirke sap­tırmak için ne kadar çaba sarf ederlerse etsinler, bu tutumlarını ne kadar ısrarla sürdü­rürlerse sürdürsünler, çocuklar onlara itaat etmemelidirler. Ayrıca, tüm insanların so­nunda Allah'ın huzuruna varacakları, O'nun tüm insanlann amellerini esas alarak hük­medeceği dile getiriliyor. Yanısıra, yüce Allah'ın salih ameller işleyen mü'minleri salih kullarının arasına katacağı ifade ediliyor.

Lokman sûresinde de, incelediğimiz bu ayetlerin ilkinde dile getirilen hususlara ben­zer tavsiyelere yer verilmiştir. Buna yakın 'fadeler Ahkaf sûresinde de dile getirilmiştir. Bazı tefsir bilginleri[11] bu iki ayetin Sa'd Ebu Vakkas (r.a) ve annesi hakkında indiğini söylemişlerdir. Bu görüşlerini Lokman süresindeki ayetler ve hatta Ahkaf süresindeki ayetlerle ilgili olarak da tekrar etmişlerdir. Nitekim biz bu sûreleri ele alırken bu görüşe yer verdik. Bazıları ise, bu ayetlerin bir başka müslüman hakkında indiğini söylemişler­dir. Rivayete göre bu müslüman anne-babasına karşı çıkarak Medine'ye hicret etmişti. Anne ve babası ise çocuklarının İslam'dan dönüp tekrar kendilerine gelmesi için çok dil dökmüşlerdi[12]. Bu iki ayet, sûrenin başından on ikinci ayetine kadar ki kısmının Medine inişli olduğuna ilşkin rivayetin kapsamında değerlendirilmiştir. Belki de bu değerlendir­menin nedenlerinden biri de bu son rivayet olmuştur. [13]

 

Anne Ve Baba İle İlgili Ayetlerin Konumu

 

Bir yandan bu iki ayetin ifade tarzı ve içeriği, bir yandan da Mekke inişli oldukları hemen ittifakla kabul edilmiş benzeri ayetlerin varlığı, bizim bu iki ayette Medine döne­minden çok Mekke döneminin atmosferini sezinlememizi kaçınılmaz kılmıştır. Bu yüz­den önceki yedi ayetin Medine inişli olduğunu ifade eden rivayetten kuşku duyduğu­muz gibi, bu iki ayetin Medine inişli olduğunu ifade eden rivayetten de kuşkulanıyoruz. Bu ayetlerin Medine'ye hicret eden anne ve babası tarafından dinden dönüp tekrar kendilerine gelmesi için çok çaba harcanan bir müslüman hakkında indiğini ifade eden bir rivayetin varlığı, bizim bu kuşkumuzu ortadan kaldıracak değildir. Çünkü rivayetin is-nad zinciri güvenilir olmadığı gibi, böyle bir olayın gerçekleşmiş olması da akla uygun değildir. Aynca iki ayet benzeri Mekke inişli ayetlerin karakteristik özelliklerini taşıyor. İçerikleri de daha çok Mekke döneminin koşullarıyla uyuşuyor.

Kureyş kabilesine mensup bir çok genç erkek ve genç kız, babaları şirkte ve inkarda ısrar etmelerine, peygambere ve onun çağrısına şiddetle karşı koymalarına rağmen iman etmişlerdi. Evlatları İslamı seçen bu müşrik babaların bazısı, İslam karşıtı cephenin li­derleri konumundaydılar. Nitekim müslüman gençlerin bir çoğu özbabalanmn dinden döndürme amaçlı baskılarından, zorbalıklarından kaçmak için Habeşistan'a hicret etmek zorunda kalmışlardı. Bu yüzden ilk akla gelen, babaların oğullara yönelik baskılarının çeşitlenerek tekrarlandığı, bu nedenle vahye esas oluşturan hikmetin buna sık sık dikkat çekmeyi öngördüğüdür.

Gerek iki ayet arasında ve gerekse iki ayetle öncelerinde ve sonralarında yer alan ayetler arasında güçlü bir bağın bulunduğu son derece açıktır. Ne varki, biz Mekke inişli ayetlerin uyumundan ve birbirleriyle olan güçlü bağlantılarından algıladığımız kadarıyla bu iki ayetin kendilerinden önceki ve sonraki ayetlerle aralarında bir bağın bulunmama­sını imkansız görüyoruz Bu iki ayetin ilgisiz bir şekilde orta yerde bulunuyor olmaları mümkün değildir. Bu yüzden ilk etapta aklımıza gelen, önceki ayetlerde sözü edilen "Sınama" olgusunun müşrik babalar tarafından mü'min oğullara yöneltilen dinden dön­dürme amaçlı baskılarla ilintili olduğudur ya da bu baskıların, o sınamanın bir şekli, bir yansıması olmasıdır. Hiç kuşkusuz babalar tarafından uygulanan bu baskılar son derece zor bir durumu ifade etmektedir.

Bu yüzden mü'minler için, inanç açısından doğrunun yalancıdan ayırdedildiği bir sı­nav işlevini görmesi pekala mümkündür. Bu değerlendirmemizle, inşaallah, incelediği­miz iki ayetle önceki ayetler arasında gerçekçi bir bağ kurabildiğimizi umuyoruz. [14]

 

10- İnsanlardan öylesi vardır ki, "Allah'a İman ettik" der; fakat Allah uğrunda eziyet gördüğü zaman insanların iş­kencesini, Allah'ın azabı gibi sayar. Ama rabbinden bir yardım gelirse, andolsun; "Biz gerçekten sizlerle birliktey­dik demektedirler. Oysa Allah alemlerin sinelerinde olanı daha iyi bilen değil mi?

11- Allah elbette iman edenleri de bilir ve elbette müna­fıkları da bilir.

 

İlk ayette, geniş ve güvenli ortamlarda Allah'a iman ettiğini ileri süren, buna karşın inancı gereği insanların işkencesi ile yüzyüzc kalınca, beşeri baskı ve işkenceleri, yüce Allah tarafından kafir ve münafıklara vaadedilen cehennem azabı ile bir tutan dolayısıy­la insanların baskı ve işkencesinden korunmak için kıvırmaya, yaltaklanmaya kalkışan onursuz tiplere yönelik eleştiri amaçlı bir işaret vardır. Sonra yüce Allah yardımını gön­dermek suretiyle mü'minlere, içinde bulundukları olağanüstü koşullardan bir çıkış yolu gösterince, bir kapı açınca sözkonusu dönek tipler, zaman kaybetmeden mü'minlerle güven tazelemeye koşarlar; kendileriyle beraber olduklarım vurgulama gereğini duyar­lar. Ayet-i kerimenin sonunda, adı geçen tiplerin bu tutumlarım reddeder ve eleştirir mahiyette bir soru yöneltiliyor: Bunlar, ulu Allah'ın bütün insanların sinelerinde gizli bulunan duygu ve düşünceleri bilmediğim mi sanıyorlar?

İkinci ayete gelince; yüce Allah'ın inançlarında samimi olan doğru sözlü mü'minleri ve iman iddiasında samimi olmayan münafıkları bildiğini vurgulamaya yönelik olması muhtemeldir. Aynı zamanda, ilk ayette anlatılanların bir sınav aracı olduğunu, onunla 'inandık' diyen gerçek mü'minlerle münafıkları ayırdctmcnin amaçlandığını vurgula­maya yönelik olması da ihtimal dahilindedir. [15]

 

 

İnsanların İşkencesini Allah'ın Azabı Gibi Sananlar

 

Tefsirimize esas aldığımız mushafta, Medine inişli oldukları belirtilen ilk onbir aye­tin kapsamında yer alan bu iki ayet, rivayete göre, bir grup insan hakkında inmiştir. Bunlar müslüman olmuşlardı ama Medine'ye hicret de etmemişlerdi. Daha sonra Ku­reyş kabilesinin liderleri onları Bedir savaşına katılmaya zorlamışlardı. Müslümanlar, Bedir savaşından galip çıkınca "Biz müslümanız, savaşa zorla getirildik" deyip gani­metlerden pay istemişlerdi[16].

Bu rivayetle, ilk ayetin ilk yansı arasında belirgin bir uyum olmakla beraber, ilk ayetin ikinci kısmı ile ikinci ayetin çeliştiği göze çarpmaktadır. Çünkü eğer bu insanlar savaş esnasında müslümanların tarafına geçmişlerse, bu bir yolunu bulduklarında içten­likle saf değiştirmişlerdir demektir. Şu halde onları münafıklıkla nitelemek doğru ol­maz. Şayet, savaş esnasında saf değiştirmemişlerse, bu durumda, fırsatını bulunca saf değşitirdik deme imkanları da olmayacak, dolayısıyla ganimet almaları meselesi de gündeme gelmemiş olacaktı. Bu nedenle biz, rivayetin güvenilirliğinden ve ayetlerle kurulan ilgisinden kuşku duyuyoruz. Kaldı ki, rivayet sahih bir isnad zincirine de sahip değildir.

"Münafıklar" kavramı daha çok Kur'an'ın Medine döneminde inen kısmında yerahr. Nitekim ilk ayetin ikinci kısmında canlandırılan sahne de, Medine inişli ayetlerin müna­fıklara ilişkin olarak aktardığı sahneleri, diyalogları andırmaktadır. Buna şu ayeti örnek gösterebiliriz: "Onlar sizi gözetleyip duruyorlar. Size Allah'tan bir fetih nasib olursa: "Sizinle birlikte değil miydik?" derler. Ama kafirlere bir pay düşerse: Size üstünlük sağ­lamadık mı, sizi mü'minlerden korumadık mı?" derler. Allah kıyamet günü aramızda hükmedecektir. Allah kafirlere mü'minlerin aleyhinde kesinlikle yol vermez." (Ni-sa,141) Ama, ilk ayetin ilk kısmı bu değerlendirmeyle çelişmektedir. Çünkü ayetin ilk kısmının içerdiği sahne, Mekke dönemine özgü bir sahnedir. Mü'minler, Mekke döne­minde işkencelere maruz kalıyorlardı. Bu yüzden, incelemekte olduğumuz bu iki ayetin bizi şaşırttığını söylebiliriz... Bununla beraber, iki ayetin Mekke inişli olduklarını tercih etme eğil imi ndeyiz. Bu eğilimimizi öncelikle Önceki ayetleri gözönünde bulundurarak belirtiyoruz. Sonraki ayetlerin verdikleri mesajın da belirleyici olduğunu söylemek du­rumundayız. Öte yandan, bu iki ayetin Medine inişli olduklarını, çelişki oluşturmayacak bir şekilde gerekçelendirecek bir münasebet ya da akış birliği de tesbit edebilmiş deği­liz. Diyelim ki, bu ayetler gerçekten Medine inişlidirler. O zaman da, ayetlerin buraya konuluşunun belirgin bir hikmeti olmayacaktır.

İlk etapta tam tersi bir hava oluşsa da biraz düşünüldüğünde, iki ayet arasında ve on­lara önceki ayet arasında sağlam bağlantı olduğu görülür. Bir kere bu ayetler, önceki ayetlerde olduğu gibi, müslüman saflar arasında yaşanan sahnelerden birini içermekte­dir. Yanısıra, bundan önceki iki ayet, doğrudan mü'minlere yönelik bir vaad ve müjde içeriyordu. Bu ikisi ise, her iki cümlenin satır aralarında belirginleştiği kadarıyla, inanç­larında samimi olmayan münafık tiplere yönelik bir tehdit ve ağır bir eleştiri içermekte­dir. Aynı zamanda mü'minlerin dinden döndürme amaçlı baskılara maruz kalma ve doğ­rularla yalancıların tesbitine yönelik bir sınavdan geçirilme ihtimallerinin bulunduğun­dan sözeden sûrenin ilk ayetleriyle bu iki ayet arasında, bu açıdan da bir ilgi kurmak mümkündür. Kaldı ki incelemekte olduğumuz bu iki ayetin hemen öncesinde yer alan i-ki ayette, dinden döndürme amaçlı baskıların yansıtıldığı tablolardan birinin yer aldığı­nı, bu iki ayetin de buna ilişkin bir başka tabloyu içerdiğini gözardı etmemek gerekir.

Mekke döneminde bu niteliklere sahip olduğu halde bu özelliği ancak işkence gör­düğü, ya da işkenceyle yüzyüze kaldığı durumlarda ortaya çıkan kimselerin bulunmuş olması da muhtemeldir. Nitekim, daha önce tefsirini sunduğumuz Nahl sûresinin kapsa­dığı ayetlerin birinde, iman eden bazı kimselerin Mekke döneminde dinden döndükle­rinden, açık biçimde sergilediğimiz gibi kalplerini küfre açtıklarından sözedilmişti. İn-şaallah bu da bizim değerlendirmemizi pekiştirici bir unsur olur. Ayrıca incelemekte ol­duğumuz bu iki ayetin kapsadığı tablonun zamansal bir özelliği de olabilir. Çünkü bu ayetler, yansıttıkları tablo bağlamında Kur'anİ bir direktifi ya da her zaman ve her me­kanda ortaya çıkabilen, dolayısıyla ortaya çıktığı anda eleştiri ve tehditleri üzerine çeke­bilen bir durumu tasvir etmiş olabilirler. Örneğin kişinin inancındaki samimiyet derece­si, ancak eziyetler ve baştan çıkarıcı ortamlar aracılığı ile sınanma sonucu tesbit edilebi­lir. Eğer bu sınavda sarsılmıyorsa, inancından Ödün vermiyorsa, o gerçek mü'mindir; Allah'ın hoşnutluğunu ve ödülünü haketmiştir. Fakat, rahat ve tehlikesiz zamanlarda i-man ettiğini açıklayan, çıkarların ve maddi kazanımların söz konusu olduğu ortamlarda bu niteliklerini ön plana çıkaran, buna karşın, zor zamanlarda yan çizen kimseler müna­fıktırlar. Onfann samimi insanların arasında yerleri yoktur. Allah'ın gazabını ve azabım haketmişlerdir. Gerçek mü'minlerin öfkesine, aşağılayıcı ve dışlayıcı yaklaşımlarına la­yıktırlar. [17]

 

12-İnkar edenler, iman edenlere dediler ki: "Siz bizim yo­lumuza uyun, hatalarınızı biz yüklenelim". Oysa kendileri onların hatalarından hiç bir şeyi yüklenecek değildir. On­lar tamamen yalancıdırlar.

13-Şüphesiz onlar, hem kendi yüklerini, hem kendi yükle-riyle birlikte başka yükleri de yüklenecekler ve kıyamet günü düzüp uydurduklarına karşı sorguya çekilecekler.

İnceleyeceğimiz bu iki ayette; kafirlerin Müslümanlara söyledikleri bazı sözler anla­tılıyor. Kanıt oluşturma veya meydan okuma ya da inkar etme suretiyle müslümanlara şöyle diyorlardı: Bizim mensup olduğumuz dine ve yaşattığımız geleneklere uyun; yenî dininizi terkedin. Sizin hatalarınızı ve korktuğunuz cezayı ve azabı biz üstleniriz. He­men ardından onların yalancılıklarını yüzlerine vuran ilahi direktif yerahyor: Onlar bu sözleriyle tamamen yalan söylüyorlar. Onlar adına hiçbir hatayı yüklenecek değildirler. Tersine ileride kıyamet günü kendi günah yüklerini omuzlayacaklardır. İşledikleri suç­lardan ve düzüp uydurdukları iftiralardan dolayı hesaba çekileceklerdir.

Özellikle ilk ayet, İslam çağrısının Mekke döneminde sıksik yaşanan sahnelerden birini ve baba-oğul akrabalar ve dostlar arasında, küfür-îslam bağlamında yaşanan çekişme, ayartma, yanına çekme girişimlerini kapsıyor. Önceki ayetlerde de bu manzara­ların bir kısmı yansıtılmıştı. Bu açıdan incelediğimiz ayetlerle önceki ayetler bütünü arasındaki ilinti de belirgindir. Ayrıca önceki ayetlerin tıpkı onlara atfedilmiş bulunan bu iki ayet gibi, Mekke inişli olduklarına ilişkin tercihimizi pekiştirici bir yönü de bu­lunmaktadır. Bazı rivayetlerde söylendiği gibi, bu ayetler Medine döneminde inmiş de­ğildir.

Birinci ayet, kafirlerin başvurdukları yeni bir tartışma, yeni bir diyalog yöntemini yansıtıyor. Çünkü kafirler, zaman zaman baskı ve işkence yöntemine, zaman zaman ka­fa karıştırma, kuşku uyandırma yöntemine, kimi zaman da hile ve aldatma yöntemine başvururlardı. Şu ana kadar bir çok benzerini incelediğimiz sayısız ayetlerden bunu algı­layabiliriz. Ancak burada yepyeni bir yöntemle tartışma sahnesinde yer alıyorlar. Mü'minlere, atalarının dinlerine, uluslarının geleneklerine ve hayat biçimlerine dönüş yapmaları durumunda işledikleri hataların sorumluluklarım, günahlarını ve küfürlerini üstleneceklerini taahhüd ediyorlar.

İlk etapta, bu öneriyi getirenlerin, bu yönteme başvuranların lider konumundaki kimseler oldukları akla geliyor. Nitekim, tefsir bilginleri, bu iki ayetle ilgili olarak Ebu Süfyanın adım zikretmişlerdir[18]. Genel eğilim, bu sözün ya da bir başkası tarafından tar­tışma ortamında, kanıt niteliğinde ya da üstünlük iddiası bağlamında yahut hidayet üze­re olduğunu vurgulama amacı ile bazı müslümanlara karşı söylendiği yönündedir. Bu­nun yanısıra ayet-i kerime , müslümanlarla kafirler arasında ilişkilerin bütünüyle kopa-rılmadığım, şiddetli bir düşmanlığın egemen olmadığını ortaya koymaktadır. Ya da en azından her iki taraftan sakin bir ortamda tartışan bazı kimselerin bulunduğunu göster­mektedir. Bu sonucu, şu ana kadar incelediğimiz başka ayetlerden de çıkarmıştık. [19]

 

14-Andolsun, biz Nuh'u kendi kavmine elçi olarak gön­derdik. İçlerinde elli yıl eksik olmak üzere bin sene yaşadı. Sonunda onlar zulme devam ederlerken tufan kendilerini yakalayıverdi.

15-Böylece biz onu ve gemi halkını kurtardık ve bunu alemlere bir ibret kılmış olduk.

 

Bu ayetler, bazı peygamberleri ve geçmişte yaşamış kimi toplulukları konu edinen kıssalar zincirinin ilk halkası görünümündedir. Önceki bölümlerde, yeri geldikçe dikkat çektiğimiz Kur'anın ifade tarzı uyarınca kafirlere ait bazı sözlerin hikaye edilmesi, on­lara sert eleştiri ve ürpertici uyanların yöneltilmesi sonrasında yer alıyor bu kıssalar. Doğal olarak kıssalar zinciri ayetlerin akışı ile bütünlük oluşturuyor. Bununla, kafirleri uyarma, ibret almalarını ve olaylardan ders çıkarmalarını sağlama hedefleniyor. Önceki örneklerde de görüldüğü gibi kıssalar zincirinin müslümanlan ilgilendiren yönü ise, moral destek sağlama, tavırlarını ve yüreklerini pekiştirmedir.

Bu halkada daha önce sözü edilmeyen bir husus gündeme getiriliyor. O da Hz. Nuh'un soydaşları arasında dokuz yüz elli yıl kalmasıdır. Bazı araştırmacıların böyle bir şeyi mümkün görmedikleri için türlü yöntemlerle bu konuyu yorumlamaya kendilerince mantıklı bir izah getirmeye çalıştıklarını görüyoruz. Daha önce çeşitli münasebetlerle vurguladığımız gibi burada da şunu söylüyoruz: Bir müslüman Kur'an-ı Kerim'in pey­gamberler ve geçmiş topluluklarla ilgili olarak aktardığı tüm haberlere inanmak ve ne bir eksiltme ne de bir arttırmaya gitmeksizin bu noktadan öteye geçmemek zorundadır. Ayetlerde gündeme getirilen bu haberle ilgili olarak söylenmesi uygun düşecek bir şey varsa, o da biz müfessirler[20] tarafından dile getirilen şu görüştür: Hz. Nuh'un yaşadığı müddetin söz konusu edilmesi ile Peygamberimize moral destek sağlanması, üzerine çökmüş bulunan psikolojik baskının bertaraf edilmesi amaçlanmıştır. Aslında bu değer­lendirme ilginç olduğu kadar Kur'andaki kıssaların amacı ile de uyuşmaktadır. Tev­rat'ın "tekvin" bölümünün dokuzuncu ayetinde de Nuh (a)'un bu kadar süre yaşadığı belirtilir. Hiç kuşkusuz dinleyiciler -en azından bazıları- bunu biliyorlardı. Bu da değin­diğimiz hikmeti ve hedefi pekiştirici bir unsurdur. [21]

 

16-  İbrahim de; hani kavmine demişti ki: Allah'a kulluk edin ve O'ndan sakının. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.

17-  Siz yalnızca Allah'tan başka bir takım putlara tapıyor ve bir takım yalanlar uyduruyorsunuz.[22] Gerçek şu ki, si­zin Allah'tan başka taptıklarınız size rızık vermeye güç ye-tiremezler; öyleyse rızkı Allah'ın katında arayın, O'na kul­luk edin ve O'na şükredin. Siz O'na döndürüleceksiniz.

18- Eğer yalanlarsanız, sizden önceki ümmetler de elçileri yalanlamışlardır. Elçiye düşen ise, yalnızca açık bir tebliğ­dir.

19-Onlar görmediler mi ki, Allah yaratmaya nasıl başlıyor, sonra onu iade ediyor? Şüphesiz bu Allah'a göre kolaydır.

20-De ki:Yeryüzünde gezip dolaşın da, böylelikle yarat­maya nasıl başladığına bir bakın, sonra Allah ahiret yarat­masını da inşa edip yaratacaktır. Şüphesiz Allah her şeye güç yetirendir.

21 -Dilediğini azaplandırır, dilediğine merhamet eder. O'­na çevrilip götürüleceksiniz.

22-Siz yerde ve gökte Allah'ı aciz bırakamazsınız. Sizin Allah'ın dışında veliniz yoktur. Yardım edeniniz de yoktur.

23-Allah'ın ayetlerini ve O'na kavuşmayı yok sayıp inkar edenler: "İşte onlar, benim rahmetimden umut kesmişler-dir;[23] ve onlar için acı bir azab vardır"

24-Bunun üzerine kavminin İbrahim'e cevabı yalnızca: "Onu öldürün ya da yakın" demek oldu. Allah onu ateşten kurtardı. Şüphesiz bunda, iman eden bir kavim için ayetler vardır.

25-İbrahim dedi ki: "Siz gerçekten, Allah'ı bırakıp dünya hayatında aranızda bir sevgi bağı olarak putları ilahlar edindiniz'[24]. Sonra kıyamet günü kiminiz kiminize lanet edeceksiniz. Sizin barınma yeriniz ateştir ve hiç bir yar­dımcınız yoktur".

26-Bunun üzerine Lut ona iman etti ve İbrahim dedi ki: Gerçekten ben. Rabbime hicret edeceğim. Çünkü şüphe­siz O, güçlü ve üstün olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.

 27-Biz ona İshak'ı ve Yakub'u armağan ettik ve onun so­yunda peygamberliği ve kitabı kıldık, ecrini de dünyada verdik. Şüphesiz o, ahirette salih olanlardandır.

 

Sûrenin içerdiği kıssalar zincirinin ikinci halkasıdır bu. Ayetlerin akışı, netlik ve me­sajın vurgulayıcınğı açısından fazla söze hacet bırakmıyor. Burada değinilen olayların, sergilenen sahnelerin çoğu başka sûrelerde de, özellikle "Enbiya" sûresinde, gündeme getirilmiştir. Oralarda yaptığımız değerlendirmeleri yeterli görüyoruz.

Kıssalar zincirinin bu halkasında, soydaşlarının Hz. İbrahim'i öldürmek ya da yak­mak üzere aralarında gizli bir toplantı düzenledikleri anlatılıyor. Bu olay "Enbiya" sûre­sinde de gündeme getirilmişti. Ancak bize göre, olayın burada bir kez daha gündeme getirilişinde farklı bir mesajın verilmesi amaçlanmıştır. Daha Önce söylediğimiz gibi tef­sirini sunduğumuz bu sûre, İslami davetin Mekke döneminde inen son sûrelerindendir. Sûrenin indiği şartlarda Kurcyş kabilesinin liderleri Hz. Peygamber'i Öldürmek, tutukla­mak ya da sürgün etmek amacı ile gizli toplantılar düzenliyorlardı. Nitekim "Enfal" sû­resinde bu gelişmeye şu şekilde işaret ediliyor: "Hani o inkar edenler, seni tutuklamak ya da öldürmek veya sürgün etmek amacıyla tuzak kuruyorlardı. Onlar bu tuzağı tasarlı-yorlarken, Allah da bir karşı tuzak kuruyordu. Allah tuzak kurucuların en hayırhsı-dır"(Enfal,30). Çünkü o sırada Rasulullah (s) Medine'de yaşayan Evs ve Hazrec kabile­lerinin liderleriyle ittifak kurmuştu. Medine'nin önde gelenleri, İslam peygamberine inanmış ve İslam güneşi Medine göklerinde parıldamaya başlamıştı. Mekkeli müsrü-manlar yavaş yavaş Medine'ye hicret ediyorlardı. Peygamberimiz de Medine'ye hicret etmenin hazırlıklarına başlamıştı. Kureyş'in ileri gelenleri, tehlikeyi farketmekte gecik­mediler. Çünkü Medine, ticaret yollarının üzerinde bulunuyordu. Bir süre sonra bu yol, Hz. Peygamber'in kontrolüne geçecekti. Öte yandan, İslam davetinin önünde daha geniş ufuklar açılacak, İslami hareket etkin bir güç haline gelecekti. Bu da Kureyş için pek ha­yırlı bir gelişme olmasa gerekti. Bu yüzden Kurcyş kabilesinin liderleri, aleyhlerine so­nuçlanmak üzere olan gelişmenin önünü almak istediler. Bu yüzden kıssanın sunuluşu­nun arka planındaki hikmetin emsal gösterilerek Rasulullah'ın yüreklen dil irilisi ve mo­ral takviyesi yapma ile doğrudan ilgili olduğunu düşünüyoruz. Hz. İbrahim ve soydaşla­rı arasında geçen olaylarla, Peygamberimizle soydaşları arasında geçen olaylar arasında bir karşilaşiırma yapılarak Peygamberimize moral veriliyor.

Dikkat edilirse, yüce Allah kendisini soydaşlarının komplolarından kurtardıktan sonra, Hz. İbrahim, "Rabbime hicret edeceğim" diyor. Bu ifade, kıssa ile Rasulullah (S)'ın'ya§adığı konjonktürel şartlar arasındaki ilgiyi kurması bakımından ilginçtir. Bu bakımdan hemen aklımıza kıssanın bu halkasının gerisindeki hikmetin Rasulullah (s)'ın Medine'ye hicret etmek üzere oluşu ile direkt bağlantılı olduğu geliyor. Buna göre Ra­sulullah (s)'a Allah için hicret etme olayının daha önce İbrahim (a) tarafından gerçek­leştirildiği telkin ediliyor. Zaten O'nun milletinde (dininde) İbrahim'in milletini (dinini) örnek almıştır. [25]

 

 

28-Lut da; hani kavmine demişti: Siz gerçekten sizden ön­ce alemlerden hiç kimsenin yapmadığı "çirkin bir utan­mazlığı yapıyorsunuz".

29-Siz, 'erkeklere yanaşacak, yol kesecek ve bir araya lİşlerinizde[26] çirkinlikler[27] yapacak mısınız? Bunun üzeri­ne kavminin cevabı yalnızca: "Eğer doğru söylüyor İsen, bize Allah'ın azabını getir" demek oldu.

30-Dedi ki: Rabbim bozguncu kavme karşı bana yardım et.

31-Bizİm elçilerimiz İbrahim'e bir müjde ile geldikleri za­man, dediler ki: "Gerçek şu ki, biz bu ülkenin halkını yıkı­ma uğratacağız. Çünkü onun halkı zalim oldu".

32-Dedi ki: "Onun İçinde Lut da vardır". Dediler ki: Onun içinde kimin olduğunu biz daha iyi biliriz. Kendi karısı dı­şında, onu ve ailesini muhakkak kurtaracağız. Karısı arka­da kalacak olanlardandır.

33-Elçilerimiz Lut'a geldikleri zaman o, bunlar dolayısıyla kötüleşti ve içi daraldı. Dediler ki: Korkuya düşme ve hüz­ne kapılma. Karın dışında seni ve aileni muhakkak kurtara­cağız. O ise, arkada kalacaktır.

34-Şüphesiz biz, fasıklık yapmalarından dolayı, bu ülke halkının üstüne gökten İğrenç bir azap İndireceğiz.

35-Andolsun, biz akledebiîecek bîr kavim İçin orada apa­çık bir ayet bırakmışızdır.

 

Kıssalar zincirinin bu üçüncü halkasında Hz. Lut (a) ile elçi olarak gönderildiği ka­vım arasında geçenler anlatılıyor. Burada anlatılan olaylar bir önceki sûrede de anlatıl­mıştı. Bu sûre ile özellikle Hud sûresinde anlatılanlar arasında belirgin bir benzerlik var­dır, ifadeler açıktır; Öğüt verme, düşündürme, uyarma ve moral destek sağlama amacına yönelik olduğu ilk bakışta farkedilir. Kıssa ile ilgili olarak daha önce ayrıntılı bir değer­lendirme yaptık. Yeni bir değerlendirme yapmamızı gerektirecek yeni bir şey söylenmi­yor burada. Lut kavminden geriye kalan ayetten maksat, en çok tercih edilen görüşe gö­re Eriha ovasında bulunan Ölüdeniz sahillerindeki Sodom ve Gomore kentlerinin harabeleridir. Hicaz'dan Filistin ve Mısır'a giden veya oralardan Hicaz'a dönen kervanların güzergahı üzerinde bulunuyordu bu harap olmuş kentler. Tevrat'ın "tekvin" bölümünde bu iki kentin Allah'ın azabı ile yerle bir edildiği anlatılır. Özellikle Saffaf sûresinin at­mosferi içinde konuya açıklık getirdik. [28]

 

36-Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı gönderdik. Dedi ki:Ey kavmim, Allah'a kulluk edin ve ahiret gününü umud edin ve yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın.

 37-Ancak onu yalanladılar; bunun üzerine onları amansız bir sarsıntı yakalayıverdi, böylelikle kendi yurtlarında diz üstü çökmüş olarak sabahladılar.

38-Ad'ı ve Semud'u da yıkıma uğrattık. Gerçek şu ki, ken­di oturdukları yerlerden size durumları belli olmaktadır. Kendi yaptıklarını şeytan süsleyip çekici kıldı. Böylece on­ları yoldan alıkoydı. Oysa onlar basiret ve akıllarıyla Övü­nen kimselerdi[29].

 39-Karun'u, Fİravun'u ve Haman'ı da yıkıma uğrattık. Andolsun, Musa onlara apaçık delillerle gelmişti ancak yer­yüzünde büyüklendiler. Oysa onlar Allah'ı geçecek değil­lerdi![30].

40-İşte biz, onların her birini kendi günahıyla yakalayıver-dik. Böylece onlardan kiminin üstüne taş fırtınası gönder­dik, kimini şiddetli bir çığİık sarıverdi, kimini yerin dibine, geçirdik, kimini de suda boğduk. Allah onlara zulmedecek değildi; ancak onlar, kendi kendilerine zulmediyorlardı.

 

Şimdi de kıssalar zincirinin dördüncü halkasıyla karşı karşıyayız. Burada Hz. Şuayb ve Musa (a)'nın sundukları mesaja, Ad ve Semud oğullarının başına gelenlere kısaca işaret ediliyor. Bu kısa değimlerle güdülen amacın, muhatabları uyarmak, durumlarım gözden geçirmeye sevk etmek ve gerekli dersleri çıkarmalarını sağlamak olduğu açıktır. Burada adı geçen elçilerin kıssalarını önceki sûrelerde daha etraflıca ele aldık. Burada yeniden ayrıntılı açıklamalar sunma gereğini duymuyoruz. Kaldı ki, bu kısımda da yo­rum gerektirecek yeni bir şey de söylenmiyor. Fakat Ad ve Semud oğullarından sözedi-lirken, kullanılan: "Gerçek şu ki, kendi oturdukları yerlerden size durumları belli olmak­tadır" ifadesini ilginç bulduğumuzu belirtmeliyiz. Bu ifade açık bir şekilde ortaya koyu­yor ki, bu ayetlerin muhatabları sözü edilen halkların akıbetlerinden haberliydiler; onla­rın harap olmuş yurtlarını, geride bıraktıkları izleri, gezip görmüşlerdi. Yıkıma uğramış memleketlerinde, üzerlerine inmiş korkunç ilahi azabın kalıntılarını gözlemlemiş ve bu­na kesin olarak inanmışlardı. [31]

 

41-Allah'ın dışında başka veliler edinenlerin örneği kendi­ne ev edinen örümcek örneğine benzer. Gerçek şu ki evle­rin en dayanıksız olanı örümcek evidir; bir bilselerdi.

42-Allah, kendi dışında hangi şeye taptıklarını şüphesiz bi-Mr. O güçlü ve üstün olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.

43-İşte bu örnekler; biz bunları insanlara vermekteyiz. An­cak alimlerden başkası bunlara akıl erdirmez.

44-Allah gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Şüphesiz, bun­da iman edenler için bir ayet vardır.

 

Yukanda sunduğumuz ayetler grubunda:

 

1) Allah'ı bir yana bırakarak düzmece ilahlar ve dostlar edinenler örümceğe ve onun sığındığı evine benzetiliyorlar. Nasıl ki evlerin en dayanıksızı, en çürüğü örümcek evi­dir, tıpkı bunun gibi Allah'ı bir yana bırakıp bir takım düzmece ilahlar ve dostlar edi­nenlerin dinleri de dayanıksızdır, inanç sistemleri de çürüktür; Keşke düşünselerdi, ak-ledebilselerdi.

2)  Yüce Allah'ın müşriklerin kulluk kastıyla yönelip dualar sundukları düzmece ilahların gerçek mahiyetlerini, niteliklerini bildiği vurgulanıyor. O, üstün iradelidir, her şeyi yapabilecek güçtedir ve her yaptığı yerindedir.

3)  Yüce Allah'ın çeşitli örnekleri, gerçeği açıkça görsünler ve üzerinde düşünsünler diye bütün insanlar için verdiği, buna karşın sadece anlayış, kavrayış ve bilgi sahibi olan kimselerin bu örnekler üzerinde düşündükleri, onlarla neyin kastedildiğini anlama­ya çalıştıkları vurgulanıyor.

4) Son olarak, ulu Allah'ın gökleri ve yeri hak ilkesine dayalı olarak ve yüce hikme­ti esas almak suretiyle yarattığı, bunları boşuna yaratmadığı, bunda ancak sözü özü bir olan gerçek mü 'minlerin kavrayabildiği bir ayet olduğu dile getiriliyor...

Bu ayetler grubuyla Önceki ayetler arasında güçlü bir bağlantı olduğu açıkça görülüyor. Aslında bu ayetler, önceki ayetler üzerine yapılan bir değerlendirme niteliğindedir. Hitab tarzı oldukça güçlü ve derin etkilidir. Şirk esaslı inanç sistemine, müşriklere ve yozlaşmış akıllarına sert eleştiriler yöneltiliyor. Bir yandan da mü'minlere övgüler yağ­dırılıyor. Çünkü onlar, karşılarına çıkarılan kanıtlarla, ikna olurlar. Verilen örnekleri an­larlar. Üçüncü ayet, müşriklerin Allah'ı bir yana bırakarak kulluk ettikleri, dua ettikleri düzmece ilahların hiç bir yetkilerinin olmadığını, kendileri kulluk eden kimselere en u-fak bir yarar sağlama ihtimallerinin bulunmadığını açık bir dille ifade ediyor.

"İşte bu örnekler; biz bunları insanlara vermekteyiz. Ancak alimlerden başkası bun­lara akıl erdirmez".

Ayet-i kerimesi, bilginleri övücü, yüceltici ifadeler içermesi açısından üzerinde du­rulmaya değerdir. Kastedilen bilginler, hiç kuşkusuz bilgileri sayesinde eşya ve olayları doğru biçimde değerlendiren, verilen örnekleri kavrayan ve bunlardan gerekli dersleri çıkaran kimselerdir. Bu tür ifadelere, bundan Önce incelediğimiz bir çok sûrede rastla­dık. Bununla güdülen amaç bir yönden bilgi sahibi kimseleri yüceltmek, bir diğer yön­den de insanları bilgilerinin kapsamını genişletmeye teşvik etmektir. Aynca bilginlerin sorumlulukları,çeşitli meseleler üzerinde düşünüp bunları insanlara açıklamakla yüküm­lü oldukları da vurgulanıyor. Diğer bir amaç da bilginin hakkın gerektirdiği sınırlar için­de tutulmasıdır. Bilginin haksızlık ve gerçekleri çarpıtma aracı olarak kullanılmaması­dır.

İnsanların geneli ile bilginler arasında bu tür mutlak bir ayrıma gidilmiş olması gös­teriyor ki, bu değerlendirme bilgi ve bilginliğin değişik dereceleri ile birlikte din ve dün­ya ile ilgili meseleleri de kapsamaktadır. Ayete bakıldığında daha ilk etapta farkedilecek bir husustur bu. [32]

 

45-Sana kitaptan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, çirkin utanmazlıklardan ve kötülükler­den alıkoyar. Allah, yaptıklarınızı bilir.

 

Ayet-i kerime;

 

1) Peygamberimize (s) yönelik, yüce Allah'ın kendisine vahiy yoluyla indirdiği kita­bın ayetlerini okumaya, namazı O'nun için kılmaya ve O'nu anmaya devam etmesine ilişkin bir emir içermektedir.

2) Namaza bir kez daha dikkat çekilerek, onun insanı çirkin utanmazlıklardan ve kö­tülüklerden alıkoyucu özelliği gündeme getiriliyor. Namazın bu özelliğinde de kapsadı­ğı Allah'ı anma eyleminin en büyük pay sahibi olduğu vurgulanıyor.

Bizim gördüğümüz kadarıyla incelemekte olduğumuz ayet, önceki ayetler grubunun bir değerlendirmesi niteliğindedir. Çünkü Rasulullah'm tavrını sürdürmesi, müşriklere ve onların Allah'ı bir yana bırakarak kulluk ettikleri düzmece ilahlara aldırış etmemesi, Allah'ın kitabını insanlara okuması ve Allah için namaz kılması telkin ediliyor. Nama­zın başka insanların içine düştükleri çirkin hayasızlıkların ve kötülüklerin egemen oldu­ğu bir hayat biçimine karşı koruyucu kalkan işlevini gördüğü ifade ediliyor.

Ayetin içerdiği emir, telkin ve direktiflerin Hz. Peygambcr'den sonra, her zaman ve her mekandaki müslümanlara yönelik olması doğaldır.

"Alak" sûresini incelerken "namaz ve etkileri" üzerine ayrıntılı bir değerlendirme yaptık ki, bizce yeterlidir. Yine aynı sûrenin akışı içinde Rasulullah(s)'dan namazla ve namazın samimi insanlarla, samimi olmayan insanlar üzerindeki etkileriyle ilgili olarak rivayet edilen bazı hadislere yer verdik. Burada sadece hatırlatmakla yetiniyoruz, tekrar etmeye gerek duymuyoruz. [33]

 

46-İçlerinde zulmedenleri hariç olmak üzere, kitap ehliyle en güzel olan bir tarzın dışında mücadele etmeyin. Ve de-yİn ki: Bize ve size indirilene iman ettik; bizim ilahımız da sizin ilahınız da birdir ve biz O'na teslim olmuşuz.

47-İşte sana böyle bir kitab İndirdik. Bundan dolayı kendi­lerine kitap verdiklerimiz ona iman etmektedirler. Bunlar (puta tapıcılar)dan da ona iman edecek olanlar vardır. İn­karcılardan başkası bizim ayetlerimizi inkar etmez.

48-Bundan önce sen hiç kitap okuyan değildin ve onu sağ elinle de yazmıyordun. Böyle olsaydı, batılda olanlar kuş­kuya kapılırlardı.

49-Hayır, o kendilerine İlim verilenlerin göğüslerinde apa­çık olan ayetlerdir. Zulmedenlerden başkası, bizim ayetle­rimizi inkar etmez.

 

Yukarıda sunduğumuz ayetler grubunda;

 

1) Muhataba çoğul kipiyle bir emir yöneltiliyor. Bu yüzden Kitap Ehli olanlarla -ara­larındaki hak ve adalet ilkelerini hiçe sayanlar hariç- tartışırken yumuşak ve tatlı bir üs­lubun benimsenmesine ilişkin emrin Rasulullah (s) ile birlikte tüm müslümanlara yöne­lik olması mümkündür. Emrin esası şudur: Müslümanlar Kitap ehlinden olanlarla tartı­şırlarken, ilke ve öz bağlamında bir olduklarını vurgulamalıdırlar: Çünkü onlar, Hz. Peygamber'e İndirilen kitaba inandıkları gibi müslümanlar da onlara indirilen kitaplara inanmaktadırlar. Onlar da müslümanların bildikleri, ibadet ettikleri ilahı bilip ibadet edi­yorlar. Kendilerini, bu tek ve ortaksız ilaha teslim etmişlerdir.

2)  Peygamberimize yönelik bir uyarı yer alıyor. Bu uyarıda yüce Allah'ın geçmiş peygamberlere kitap indirdiği gibi, kendisine bir kitap indirdiği belirtilerek Peygamberi­mizin konumu pekiştiriliyor. Bu arada ehl-i kitabın Allah tarafından indirilen kitaplara inandıkları, bunun doğal bir sonucu olarak içlerinde bazılarının da peygamberimize in­dirilen kitaba da inandıkları dile getiriliyor. Çünkü Kur'an ile önceki kitaplar arasında özde ve esasta benzerlik, aynilik olduğunu görüyorlar. Küfrü, inatçılığı ve büyüklenme-yi karakter haline getirip zihnini her türlü güzelliğe kapatanlardan başkası Allah'ın ayet­lerini inkar etmez, onlar karşısında büyüklük kompleksine kapılmaz.

3) Bunun yanısıra Peygamberimizin Kur'an'm inişinden önce hiç bir kitabı okuma­dığı eline kalem alıp bir kitap yazmadığı dolayısıyla Kur'an karşısında büyüklük komp­leksine kapılan batıl taraftarlarının kuşkulanmalarını haklı çıkaracak bir durumun söz konusu olmadığı vurgulanıyor.

4)  Son olarak Peygamberimizin okuduğu ayetlerle, Allah tarafından indirilen diğer kitapların ayetleri arasında öze, ruha ve atmosfere ilişkin bir ahenk bulunduğu, kendile­rine ilim verilenlerin, ruhlarını ve göğüslerini ilimle dolduranların bu ahengi, bu uyumu derhal farkettikleri ifade ediliyor.

"İçlerinde zulmedenleri hariç olmak üzere, Kitap ehliyle en güzel olan bir tarzın dışinda mücadele etmeyin" ayetinin ve onu izleyen ayetlerin yorumunu yapacak olursak; incelemekte olduğumuz bu bölümü oluşturan ayetlerin iniş sebebinden söz eden bir ri­vayete rastlamadığımızı belirtmek gerekir. Bu bölüm önceki ayetlerle bağlantısı bulun­mayan, içerik olarak farklı bir bölüm görünümündedir. Bununla beraber ilk bakışta, bu ayetlerin, Kur'an'ın Allah katından gelen bir vahiy oluşuyla ilgili, Ehli Kitab'dan bir grubun ve Hz. Peygamber'le birlikte bir grup müslümamn ve belki de bir grup kafirin katıldığı bir tartışma hakkında indikleri yönünde bir düşünce uyanıyor zihnimizde. Hat­ta kıssalar zincirine ve bunlar üzerine yapılan değerlendirmeleri içeren ayetlere ara ve­rilmesinin ardından bu tür bir tartışmanın yaşandığı da düşünülebilir. Ardından bu bölü­mün ayetleri gelmiştir, denebilir. Eğer bu son ihtimal doğruysa bu bölümle Önceki bö­lüm arasında bir ölçüde bağlantı kurmak mümkün olur.

Özellikle (47.) ayetten Kur'an-ı Kerim'le, Ehli Kitab'ın ellerinde bulunan semavi kitaplar arasındaki içerik benzerliklerinin tartışma konusu yapıldığı, karşıt görüşü savu­nanların bu benzerlikleri kanıt göstererek, Peygamberimizi diğer semavi kitaplardan ko­nu ve bilgi (haşa) aşırmakla suçladıkları anlaşılmaktadır. Arkasından gelen ayetse az önce açıkladığımız tarzda bu suçlamaya karşı güçlü bir cevap niteliğindedir.

(48.) ayetin içerdiği bu red ile Peygamberimizin Kur'an-i Kerim'den önce, herhangi bir semavi kitabı okumadığı ya da görmediği veya yazmadığı kastedilmiş olabilir. Aynı şekilde, okuma yazmayı birlikte gerçekleştirmediği de kastedilmiş olabilir. Böylece o-nun semavi bir kitabı okuyup yazmadığı, çünkü bunu beceremeyeceği anlatılmış oluyor ki, bu da karşıt görüşlülerin Peygamberimize yönelttikleri "semavi kitaplardan bilgi ve konu aşırma" suçlamasının dayanaksızhğını ortaya koymaktadır. Olumsuzluk edatının mutlak oluşu ya da olumsuzluğa konu olan şeyin "nekre" olması ikinci ihtimalin kaste­dilmiş olabileceğine ilişkin bir ipucu olarak değerlendirilebilir.

Ayet-i kerimenin başındaki olumsuzluk edatının mutlak oluşu ve ayrıca ayetin ifade tarzı, ayette meydan okuma, eleştirme ve uyarma unsurlarını belirgin kılıyor. Bu bakım­dan, sanki bu tür iddialar ortaya atan tartışmacıların aslında Peygamberimizin okur ya­zar olmadığını, semavi kitapları okuyup yazmak gibi bir alışkanlığının bulunmadığını bildikleri vurgulanmak isteniyor. Bu tepkinin kitaplı, kitapsız tüm insanların duyabile­cekleri şekilde, açıkça dile getirildiğini göz Önünde bulundurduğumuzda, sözkonusu id­diayı ortaya atanlara ne denli güçlü bir cevap oluşturduğunu, nasıl meydan okuyucu bir tavırla iddialarını çürüttüğünü daha iyi kavramış oluruz.

İlk bakışta "okuma" ve "yazma" ifadelerinin başındaki olumsuzluğun şahısla ilgili olduğunu farkediyoruz. Bu da Rasulullah'ın Ehli Kitab aracılığı ile eski ve yeni ahidin (Tevrat ve İncil) bazı bölümlerini, ehl-i kitabın kendilerine gönderilmiş peygamberlere nisbet ettikleri bazı olayları dinlenmiş olması ihtimalini ortadan kaldırmaz. Nitekim ba­zı rivayetlerde bu tür bir ihtimalden söz ediliyor. Nahl ve Furkan sûrelerinin akışı içinde bu rivayetleri ele aldık.

Az önce 47. ayetten sözkonusu tartışmanın konusunun Kur'an'ın içerdiği kıssalarla eski ve yeni ahitte anlatılanlar arasındaki benzerlikler olduğunu sezinliyoruz demiştik. Hiç kuşkusuz, bunda Kur'anm kıssalarının (haşa) Tevrat ve İncil'den aşırma olduğuna ilişkin iddiayı destekleyici bir unsur göremiyoruz. Çünkü Rasulullah (sj'ın okuduğu bü­tün muhkem ve müteşabih ayetler Allah tarafından vahyedilmiştir. Kur'an'in inişine e-sas oluşturan ilahi hikmet bunların peygamberimizin kalbine inişini öngörmüştür. Şayet vahyin kapsadığı kıssalarla eski ve yeni ahidin bölümleri arasında benzerlikler varsa, kuşkusuz bunların Kur'an'da yer almaları, tarihsel olayları aktarmak amaçlı değil, in­sanların ibret almalarına yöneliktir.

Ayetlerin ifade tarzı derin, etkili ve sağlamdır. Bu bakımdan, peygamber efendimi­zin (s) Araplardan ve ehl-i kitaptan oluşan inatçılara kendini beğenmişlere karşı elindeki güçlü susturucu ve karşıt tezleri çürütücü kanıtlardan dolayı son derece üstün ve zaferin­den emin bir pozisyonda olduğu anlaşılmaktadır.

İncelemekte olduğumuz bu ayetlerin Mekke döneminde indikleri konusunda bilgin­ler arasında görüş ayrılığa olmamakla birlikte, bazı tefzir bilginleri bu ayetleri açıklar­ken, bunların yahudilerle gerçekleştirilen bir tartışmayı konu edindiğini söylemişlerdir[34]. Abdullah b. Selam ve benzeri yahudi kökenli müslümanlann adını anarak "bunlardan da ona iman edecek olanlar vardır" ifadesinde bunların kastedildiğini söylemişlerdir[35]. Bu tefsir bilginlerine göre, "içlerinde zulmedenleri hariç" ifadesi ile genelde zimmet akdini geçersiz sayan ve cizyeyi vermeyen kimseler, özelde de yahudi kökenli Ka'b b. Eşref ve yandaşları kastedilmiştir. Bu değerlendirme Mekke döneminde inen ayetlerle Medine döneminde inen ayetlerin boyutlarını, maksatlarını ve ilgilerini Mekke dönemi ile Medi­ne döneminin koşullarını birbirine karıştırmanın tipik bir örneğidir. Bazı tefsirciler "bunlar" bazısı da "ehl-i kitap" kastedilmiştir, görüşündedir. Bazıları "ona" zamirini Peygamberimize bazısı da Kur'ana döndürmektedir[36]. Biz ayetlerin açıklaması bağla­mında söylediklerimizin inşaallah doğru olduğunu ümit ediyoruz.

"Bundan önce sen hiç kitap okuyan değildir ve onu sağ elinle de yazmıyordun" ifa­desi Peygamberimizin okur yazar olmadığının açık ve kesin kanıtıdır. Ama "ümmi" kavramı bu olguyu bu kadar açık ve kesin olarak ifade etmemektedir. Nitekim bu kav­ram ve çoğul kipi, Kur'an-ı kerimde, kitap ehli olmayan toplumlar, ya da kendilerine ki­tap indirilmemiş olan Araplar hakkında kullanılmıştır. Al-i imran sûresinde yer alan şu ayette bunu açıkça görebiliyoruz: "eğer seninle çekişip tartışırlarsa de ki: Ben bana uyanlarla birlikte kendimi Allah'a teslim ettim". Ve kitap verilenlerle ümmilere de ki: "Siz de teslim oldunuz mu? Eğer teslim oldularsa, gerçekten hidayete ermişlerdir. Fakat yüz çevirdilerse, artık sana düşen yalnızca tebliğ etmektir. Allah kullarıhakkıyla gören­dir" (Al-i İmran, 20).

Araplar arasında okur yazar olan bir çok kimsenin bulunduğu bilinen bir realitedir.

Bu nedenle "Katyani"[37] gibi bazı oryantalistler Peygamberimizin okur yazar oldu­ğunda ısrar etmektedir. Bazıları ise Hz. Peygamber'in okur yazar olduğunu gizlediğini, bu hususta olumlu ya da olumsuz bir söz söylemeden kaçamak yaptığını; çünkü bazıla­rının onun okur yazar olduğunu bildiklerinin farkında olduğu iddiasını ortaya atmışlar­dır. Nedense bu iddiayı ileri sürenler, Peygamberimizin (s) bu tür bir suçlamaya muha-tab olduğunu Kur'anın buna açık biçimde cevap verdiğini iddianın asılsızlığını ortaya koyduğunu, ashabın ve peygamberimizin yakın dostlarının bu cevabı okuduklarını, bu iddiayı daha doğrusu bu yalanı reddetmek, asılsızlığını ortaya koymak için büyük çaba harcadıklarını görmezlikten geliyorlar. Eğer Peygamberimiz okur yazar olsaydı, Kur'an lisanıyla ve kesin bir ifade tarzıyla okur yazar olmadığını söyleyemezdi. Özellikle asha­bı onun okur yazar olduğunu bilselerdi, peygamberimiz böyle bir şeye ycltenemezdi. Çünkü bu ashabın içinde Kur'anın Allah katından indiğine ve Peygamber'in doğru söy­lediğine ilişkin bir kuşkunun uynmasma neden, olurdu. Olay bu şekilde sonuçlansaydı, böylesine önemli bir misyon için büyük bir handikap olurdu.

Oryantalistler bu inatçı tutumlarını ve iddialarını sürdürürlerken, günümüzle geçmiş arasında bir karşılaştırma yapıyorlar. Bu durumda Hz. Peygamber'in semavi kitaplardan habersiz ve okuma yazmasız olması imkansız görünüyor. Ama oryantalistelerin yaptık­ları bu karşılaştırma yanlıştır. Çünkü günümüzle, Peygamberimizin yaşadığı dönem ara­sında, çeşitli açılardan büyük farklar vardır.

İncelemekte olduğumuz ayetler grubunun ilkinde belirlenen taktik üzerinde durma­ya değerdir. Sanki müslümanlarla Ehli Kitab arasında ilke ve öz bağlamında çekişmenin görüş ayrılıklarının yersizliğine ilişkin bir mesaj verilmek isteniyor. Tatlı ve sevecen bir üslupla tartışmanın anlaşma ve kaynaşma ortamının oluşması için daha uygun olacağı anlatılıyor. Ama İçlerinde aykırı tipler çıkıyorsa, kuşku yok ki, bunun gerisinde yatan neden, art niyet, düşmanlık duygusu ve zulümdür. Müslümanın görevi hakkettikleri ce­vabı vermektir. Dolayısıyla belirlenen bu taktik son derece önemli ve hayranlık uyandı­rıcıdır. Çünkü hak ve adalet ilkesine dayanmaktadır. Öte yandan müslümanlann anlaş­ma ve kaynaşmaya yönelik isteklerinin içtenliğini ortaya koymaktadır.

Konuya ilişkin ayetin kapsadığı istisna olgusu ayrıca ayetler grubunun genel havası ehl-i kitaptan bir grubun, tartışma ortamındaki inatçı ve kompleksli tavrını sürdürürken, bir diğer grubun da doğru sözlü mü'minler olduklarını gözler önüne sermektedir. Bu ifadelerde Mekke dönemine özgü bir manzarayı gözlemliyoruz: Araplar arasında ina­nanlar ve kafirler bulunduğu gibi Ehli Kitab arasında da inananlar ve kafirler bulunu­yor... Önceki bölümlerde çeşitli münasebetlerle bunun nedenlerini açıkladık ve bunla­rın daha çok dünyevi çıkara dayanan kişisel sebepler olduklarını ortaya koyduk. Bu seheplerin baskısından kurtulabilen herkes, Hz. Muhammed'in peygamberliğine ve Kur'anın Allah katından geldiğine iman etmişti. Nitekim bir çok sûrede, çeşitli münase­betlerle buna işaret edilmiştir. Aynı sahneler Medine döneminde de yaşanmıştı. İleride bunlara da değineceğiz.

Az önceki ayetin kapsamında belirlenen laktiğin Nahl sûresi 125. ayette bu sefer is­tisnasız bütün insanlara karşı yürürlüğe konmasının Önerildiğini görüyoruz: "Rabbİnin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et. Şüp­hesiz senin Rabbin yolundan sapanı bilendir ve hidayete ereni de bilendir". Az önce de söylediğimiz gibi peygamberimizle tartışmaya giren ehl-i kitabın içinde inatçı büyüklük kompleksine kapılmış ve hatta edepsizlik eden, kötü söz söyleyen bazı kimseler bulunu­yordu. Bu yüzden vahyin inişine esas olan ilahi hikmet incelediğimiz (46.) ayetin söz konusu istisnayı kapsamasını ön görmüştür.

Bazı tefsir bilginleri[38]"...kitap ehliyle en güzel olan bir tarzın dışında mücadele et­meyin" ifadesiyle, ehl-i kitabın haber verdikleri şeyler hususunda onlarla tartışmaya gir­mek yasaklanmıştır demişlerdir. Bu görüşlerim destekler nitelikte, Ebu Hureyre (r.a.) kanalıyla gelen bir hadis rivayet etmişlerdir: "Ehl-i kitabı ne tasdik edin, ne de yalanla­yın. "Biz bize indirilene ve size indirilene iman ettik. Bizimle sizin ilahınız birdir ve biz O'na teslim olmuşuzdur" deyin". Bu hadis sahih olabilir. Rasulullah (s) herhangi bir münasebetle böyle bir söz sarfetmiş olabilir. Ne var ki, incelemekte olduğumuz ayet-i kerimenin kapsadığı istisna olgusu bu hadisin konuyla ilgili olmadığını göstermektedir. Çünkü ayetin içerdiği konu, Hz. Peygamberdin (s) peygamberliği ve Kur'anın Allah ta­rafından indirilişidir.

Diğer bazı tefsirciler ise[39] şöyle demişlerdir: Bu ayet-i kerimenin hükmü (savaş hük­münü öngören) "kılıç" ayeti ile yürürlükten kaldırılmıştır (neshedilmiştir). Çünkü Tevbc sûresinde yer alan ilgili ayet (kılıç/savaş ayeti) ehl-i kitaba karşı sadece "müslüman ola­na ya da cizye vermeyi kabul edene kadar onlarla savaşılması" şeklinde bir strateji ön görmektedir: "Kendilerine kitap verilenlerden, Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Al­lah'ın ve Rasulünün haram kıldığını haram tanımayan ve hak dini din edinmeyenlcrle, küçük düşürülüp cizyeyi kendi elleriyle verinceye kadar savaşın" (Tevbe, 29). Diğer ba­zı aümierse: "Tam tersine bu ayet muhkemdir. Dolayısıyla ehl-i kitaptan sadece saldır­gan haddi aşan zalimlerle savaşmak caizdir" demişlerdir. Peygamberimizin (s) pratik hayatı ve Tevbe sûresinde ve başka sûrelerde yer alan ilgili ayetlerin içerdiği direktifler bu ikinci görüşü onaylamaktadır, birinci görüşü değil. "Kafinin" sûresinde konuya iliş­kin olarak ayrıntılı açıklamalarda bulunduk.

"Ve deyin ki: Bize ve size indirilene iman ettik" cümlesi ile ilgili olarak bir değerlendirme yapmak gerekirse: Şura sûresinin akışı içinde yer alan benzeri bir ifadeyi yo­rumladık ve bir müslümanın, ehl-i kitap tarafından Allah'a nisbet edilen ya da onlara gönderilen peygamberlerin sözlerini içeren kitaplarla ilgili nasıl bir inanca sahip olması gerektiğini etraflıca sunmaya çalıştık. Bizce bu açıklamalar yeterlidir. Burada yineleme­nin ya da ek açıklamalarda bulunmanın gereği yoktur. [40]

 

50-  Dediler ki: Ona Rabbinden ayeîier indirilmeli değil miydi? De ki: Ayetler yalnızca Allah'ın katındandır. Ben ise ancak apaçık bir uyanayım.

51-  Kendilerine okunmakta olan kitabı sana indirmemiz onlara yetmiyor mu? Şüphesiz bunda iman eden bir kavim için gerçekten bir rahmet ve bir öğüt vardır.

52-  De kt: Benimle sizin aranızda şahîd olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde olanı bilir. Batıla inanan ve

Allah'ı inkâr edenler ise, işte onlar hüsrana uğrayanlardır.

 

Bu ayetler grubunda, kafirlerin Rasulullah (s) Allah ile vahiy nitelikli bir iletişim ha­linde olduğunu gösteren mucizeler olağanüstülükler sergilemesi şeklinde yöneltilen meydan okumalar anlatılıyor[41]. Yanisıra Rasulullah (s) "mucize ve olağanüstülükleri göstermenin Allah'ın tekelinde olduğunu söylemesi, kendisininse, sadece Allah'ın em­riyle insanlara gitmeleri gereken yolu gösteren bir uyarıcı olduğunu belirtmesi yönünde bir direktif veriliyor. Ayetlerde yer alan soru tarzındaki ifadelerde ise, Allah tarafından peygambere indirilen ve kendilerine okunan Kur'an ayetlerinin ikna olmaları için yeter­li gelmemesi, eleştiriliyor. Çünkü Kur'an ayetleri ilahi rahmetin yansıtıcısı uyarılar niteliğindedir. Kuşku yok ki, bu ayetlerde iman eden ya da iman etmeyi arzulayan kimsele­re yönelik hak içerikli mesajler vardır. Bu bağlamda Rasulullah efendimize (s) bir diğer emir yöneltiliyor ve kendisine meydan okuyarak tartışmaya giren kafirlere aralarında Allah'ı şahid ve hakem gösterme önerisini götürmesi isteniyor. Hiç kuşkusuz Allah'ın şahit gösterilmesi yeterli ve etkileyici mesajdır. Ulu Allah, göklerde ve yerde olan her şeyi hakkı ve batılı, doğruyu ve yalanı bilir. Bu arada, söz konusu şahid gösterme ve ha­kem tayin etme olayında zarara uğraşayacak olanların, küfre dört elle sarılan ve batıl inançların peşine takılan şu büyüklük taslayan kimseler olduğu vurgulanıyor.

Ayetlere göz atıldığında, bundan önceki ayetler grubunun kapsamında başlayan tar­tışma ortamında olup bitenlerin anlatımına devam edildiği dolayısıyla arada bir akış bir­liği olduğu farkedilir. Rasulullah'a meydan okuyanların müşrikler arasındaki inatçı kim­seler olması kadar ehl-i kitap arasında bulunan inatçı kimseler olması da muhtemeldir. Ancak bundan sanraki ayetler burada kastedilenlerin müşrikler olması ihtimalini güçlen­dirmektedir.

"Dediler ki: Ona Rabbinden ayetler indirilmeli değil miydi'?..." ve "Kendilerine okunmakta olan kitabı sana indirmemiz onlara yetmiyor mu?" ayetleri kafirlerin, pey­gamberimize mucize göstermesini istemek suretiyle meydan okumaları, vahyi mesaj hakkında tartışma sözkonusu olan her münasebette gündeme gelen bir olgudur. Daha önce incelediğimiz bir çok sûrede, buna ilişkin çok sayıda ayeti ele aldık. Yüce Allah'ın hikmeti, kafirler istedi diye ya da mesajının doğruluğunun kanıtı olması için peygam­berler aracılığı ile mucize gösterimini öngörmemiştir. Çünkü ilahi mesaj içerdiği bir çok ayetten dolayı ayrıca doğruluğunu kanıtlamak için mucizeye muhtaç değildir. Nitekim biz bu realiteyi Müddessir sûresinin akışı içinde ele aldık. Kur'anın bu meydan okuyuşa verdiği cevap da sözkonusu realiteyi kapsamaktadır, kaldıki bu sûrede ve Kur'anın çe­şitli sûrelerinde yer alan ayetler, birer büyük kanıt niteliğindedir. İyi niyetli gerçeği ve doğru yolu bulmada samimi olan kimseleri ikna edicidir.

Bu ayetler grubunun kapsamında yer alan 51. ayetin bir soru ile başlaması, kalbi taş­laşmış kötü niyetli gözleri kör olmuş, dolayısıyla Kur'anın yol gösterici aydınlığını gö­remeyen, Kur'an'in ruhuna ve ruhaniyetine nüfuz edemeyen, böylece inatçılığını, ser­keşliğini sürdürenlere yönelik ağır bir eleştiri işlevini görmektedir. Ayrıca ayet-i kerime, Kur'an-ı Kerim'in Hz. Muhammed'in peygamberliğini kanıtlayan en büyük mucize ol­duğunu vurgulamaktadır[42]. Çünkü Kur'an rahmet, etkileyici uyanlar, din ve dünya dü­zenini garanti eden temel prensipler içermektedir. Ayet-i kerimenin içerdiği bu cevab aynı zamanda kafirlerin zihinlerinde uyanan "peygamberliğin ve davetin kanıtı olarak mucize gerekir" şeklindeki bir düşünceye de cevap niteliğindedir. Hak içerikli ilahi me­saja ve doğru yolu davet etmek için mucize gösterme zorunluluğu yoktur. Çünkü İslam davetinin Kur'anda ifadesini bulan ilkeleri ve hedefleri, Hz. Peygamber'in (s) doğrulu­ğunu, mesajının haklılığını ve vahiy yoluyla Allah'la iletişim halinde olduğunu ortaya koyar niteliktedir ve kanıt olarak yeterlidir. Bunlar her zaman gözlemlenebilecek ölüm­süz belgelerdir. Halbuki mucizeler davetin doğası ve hedefleriyle bağlantılı olmadıkları gibi sürekli de değildirler. Her zaman tartışmaya açık ve yalanlanma ihtimalleri vardır. Üstelik önceki peygamberlerin özellikle kişisel ihtiraslar yeryüzünde büyüklenme ve iğ­renç komplolarla yüzyüze kalan elçilerin haklılıklarını, doğruluklarını karşı tarafa anlat­ma açısandan mucizelerin bir yaran olmamıştır.

Ayetlerin akışından algılananmesaj da diğer bir çok ayet gibi bu cevabı bu anlamı yansıtmaktadır. Nitekim bir çok kere buna değindik. [43]

 

53-Azab konusunda senden acele davranmanı istiyorlar. Eğer adı konulmuş bir ecel olmasaydı, herhalde onlara az-ab gelmiş olurdu. Fakat kendileri şuurunda olmadan, onla­ra kuşkusuz apansız geliverecektir.

54-azab kondusunda senden acele davranmanı istiyorlar. Oysa cehennem o inkar edenleri gerçekten kuşatıp dur­maktadır.

55-Azabın onları üstlerinden ve ayaklarının altından kap­layacağı gün Allah: "Yaptıklarınızı tadın" der.

 

Bu ayetlerde;

1) Kafirlerin kendilerini azap ile korkutan Hz. Peygamber'i (s) küçümseyici ve ala­ya alıcı bir tarzda azabı bir an önce başlarına getirmesini istedikleri anlatılıyor.

2) Kafirlerin bu isteklerine şöyle bir karşılık veriliyor. Şayet ilahi hikmet, azabın adı konulmuş ve ilahi bilgi kapsamında belirlenen bir süreye kadar ertelenmesini öngörme­miş olsaydı, tam da istedikleri gibi azab ansızın tepelerine iniverecekti.

3) Ardından şu gerçek vurgulanıyor: Bu azap kesinlikle başlarına gelecektir. Ancak herhangi bir ön belirtisini farketmeksizin aniden sanverecektir onları. Cehennem onlar için hazırlanmıştır. Ahirette kafirlerden hiç kimse ondan yakasını siy ıram ayacaktır. Azap başlarının üstünden ve ayaklarının altından gelmek suretiyle onları çepeçevre ku-şatacaktır. O zaman: "Yaptıklarınızın karşılığı olan azabı tadın" denecektir.

İlk bakışta bu ayetlerin önceki ayetlerde anlatılan kafirlerin inatçı, üsten bakıcı tavır­larıyla bağlantılı olduğu anlaşılıyor. Azabın bir an önce gelmesini istemek şeklindeki meydan okuyucu tavırları, çeşitli münasebetlerle dile getirilmiştir. Daha önce kafirlerin bu tavrına defalarca değindik. Verilen cevapta ise, hem dünyevi, hem de uhrevi azaba ilişkin bir uyan yer almaktadır. Aynı üslup da, önceki değinmelerde yer almıştı. Azabın bir an önce gelmesi şeklindeki isteğin Arap müşriklerince defalarca dile getirildiğini dü­şündüğümüzde, önceki ayetlerin içerdiği mucize isteme yönündeki meydan okumanın da onlar tarafından ortaya konduğu sonucuna varabiliriz. [44]

 

56-  Ey iman eden kullarım, şüphesiz benim arzım geniştir; arlık yalnızca bana ibadet edin.

57-  Her nefis ölümü tadıcıdır; sonra bize döndürüleceksiniz.

58-  İman edip salih amellerde bulunanlar; onları içinde ebedi kalıcılar olarak, altından ırmaklar akan cennetin yüksek köşklerine muhakkak yerleştireceğiz. Salih ameller­de bulunanların ecri ne güzeldir.

59-  Ki onlar, sabredenler ve Rablerine tevekkül edenlerdir.

60-  Kendi rızkını taşımayan nice[45] canlı vardır ki, onu ve sizi Allah rızıklandırır. O işitendir, bilendir.

 

Bu ayetlerde hitap mü'minlerc yöneliktir:

 

1) Dinlerine bağlılıkları ve kulluğu sırf Allah'a Özgü kılışları pekiştiriliyor.

2)  Yeryüzünün geniş olduğu, orada güvenle yaşayabilecekleri Özgürce ibadetlerini yerine getirebilecekleri bir bölgeyi bulmalarının mümkün olduğu güvencesi veriliyor,

3) Ölümün tüm canlıların kaçınılmaz sonu olduğuve bütün insanların eninde sonun­da Allah'a dönecekleri vurgulanıyor.

4)  Yüce Allah'ın salih mü'minlcri, işledikleri amellerine karşılık olarak cennetteki altlarından ırmaklar akan yüksek köşklere yerleştireceği ve bunun iman edip salih amel­ler işleyen, hakka bağlılıkta sabır gösteren ve sırf Allah'a güvenip dayanan kimseler için ön görülen ne güzel bir ödül olduğu dile getiriliyor.

5) Ardından ulu Allah'ın yarattığı tüm canlıların rızkını garanti ettiğine dikkatlerini çekiyor. Bir çok canlı türü kendisi için nzık depolama ya da rızkım garantileyecek şey­leri kazanma imkanına sahip olmadığı halde yüce Allah onun rızkını verir. Buna göre u-lu Allah onların da rızkını verir. Bu açıdan bir endişeleri olmasın. O söylenen her sözü işitir ve içinde bulunulan her durumu bilir.

"Ey iman eden kullarım, şüphesiz benim arzım geniştir; artık yalnızca bana ibadet edin7' ayetinin ve sonrasında yer alan ayetlerin yorumu:

Bu bolüm önceki ayetlerin akışına göre yeni görünüyor. Ya da bağımsız bir bölüm olarak ön plana çıkıyor. Burada hitap mü'minlere yöneltiliyor. Konu ise müslümanların müşrik Mekke toplumu içindeki durumlarıyla ilgilidir. Bundan önce bir tarafı Rasulul-lah ve mü'minierin, bir tarafı da kafirlerin temsil ettiği bir tartışma ortamı yansıtılmıştı. Kafirlerin mucize istemeleri ve azabın bir an önce başlarına gelmesi yönündeki meydan okumaları anlatılmıştı. Bu şekilde hitap değişiklikleri, Kur'an'in ifade tarzının bir özel­liğidir. Daha önce bunun çeşitli örneklerine dikkat çektik. Bu yüzden incelemekte oldu­ğumuz bölüm ile önceki bölüm arasında tam bir kopukluk olduğu düşüncesinde değiliz. Yine ayetleri birlikte göz önünde bulundurduğumuzda, bunların Önceki ayetlerden he­men sonra indikleri ve onları izleyen bir bölüm olarak buraya yerleştirildikleri anlaşılı­yor.

Tefsir bilginleri, bu ayetlerin inişine neden olan özel bir sebebe ilişkin olarak saha­beye ya da tabiine dayanan kesintisiz bir rivayet zinciri ile herhangi bir şey rivayet et­mezler. Ancak bir sahabeye ya da tabiiye dayandtrmaksızın çeşitli görüşlere yer verir­ler. Bir çoğu da "Denildi ki..." ifadesiyle başlar. Bu görüşlerden birine göre hitap tüm mü'minlere yöneliktir; zulüm ve günahın egemen olduğu bir yurtta ikamet etmemeleri­ni, Allah'ın geniş arzına kaçmalarını, özgürce Allah'a kulluk sunabileceklerini, O'nun uğrunda amel edebilecekleri bir yurda sığınmalarını öngörür. Yine bu değerlendirmeler­den birine göre bu çağrı, Mekke'deki mü'minlcre ya da onların arasındaki zayıf, çaresiz kimselere (müstazaflara) yöneliktir; ibadet Özgürlüğüne sahip olmaları için Mekke'den kaçmalarını, hicret etmelerini salık vermektedir. Bir diğer görüşe göre; bu ayetler, ya­bancı bir memlekette ölmekten, gurbette dara düşmekten, fakir ve muhtaç bir hayat sürdikmekten çekindikleri için Mekke'den hicret etmeye yanaşmayan bir grup mü'min hakkında inmiştir[46].

Her halükârda ayetlerin akışı ile oluşan atmosfer ve içerdikleri mesaj, bunların müs-lümanların Mekke'de iyice bunaldıkları bir kriz ortamında indiklerini göstermektedir. Nitekim bu krizi atlatmalarına yönelik olarak onları hicret etmeye teşvik edici ifadeler yer alıyor.

Ankebut sûresi Mekke döneminde inen en son ya da son sûrelerden biridir. İlk etap­ta, zihnimizde uyandığı kadarıyla sûrenin indiği günler, Rasulullah (s)'ın birbirini İzle­yen iki hac mevsiminde Medineli Evs ve Hazrec kabilelerinin ileri gelenleriyle diyalog kurduğu, Evs ve Hazreçlüerin iman edip, kendisine ve mü'minlerc yardım sözünü ver­dikleri, o günlerde "Yesrib" olarak bilinen Medine'ye hicret etmeleri durumunda kendi­lerine her türlü kolaylığı sağlayacakları taahhüdünde bulundukları döneme denk gel­mektedir. Nitekim Haşir sûresinde yer alan bir ayette, Medineli müslümanlann bu tutu­mundan övgüyle söz edilmektedir: "Kendilerinden önce o yurdu hazırlayıp imanı gönül­lerine yerleştirenler ise hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içle­rinde bir ihtiyaç duymazlar. Kendilerinde bir ihtiyaç olsa bile kardeşlerini öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin "cimri ve bencil tutkularından korunmuşsa, işte onlar felah bulanlardır" (Haşr, 9). Nitekim Rasulullah (s)'ın Evs ve Hazreç kabilelerinin ileri gelen­leriyle kurduğu bu diyalogun sonucunda müslümanlar Medine'ye hicret etmeye başladı­lar. Öyle anlaşılıyor ki, bazısının kafasını gurbet diyarında ölmek ya da yoksul ve muh­taç düşmek, sıkıntı çekmek gibi sorunlar meşgul ediyordu. Bu bakımdan ayetler, iki açı­dan onların yüreklerine su serpmekte, rızik ve geçim garantisi vererek hicret etmeye teş­vik etmektedir. Ayrıca ahiret hayatında altlarından ırmaklar akan yüksek cennet köşkle­rine yerleştirilecekleri müjdesini de içermektedir.

Ayetlerin ifade tarzı ve içerdikleri mesaj, muhataplara güven ve kararlılık aşılamak, Allah'a güvenip dayanmalarını sağlamak ve müslümanlann içinde bulundukları olum­suz koşullardan kaynaklanan tüm zorlukları önemsizleş(irmek bakımından son derece etkileyicidir, öyle ki, Kur'an'ın konuyla ilgili diğer ayetleri, müslümanlann hicret etme hususunda bir ölçüde zorlandıklarını ortaya koymaktadır. Haşr sûresinin ilgili ayeti de bu değerlendirmeyi pekiştirici niteliktedir: "Hicret eden fakirler içindir ki, onlar, Al­lah'tan bir lütuf arayıp, Allah'a ve O'nun Rasulüne yardım ederlerken mallarından ol­muşlar ve yurtlarından sürülüp çıkarılmışlardır. İşte sadık olanlar bunlardır1' (Haşr, 8).

Bu ayetler her ne zaman benzeri koşullar baş gösterirse, bütün zaman ve mekanlar­daki mü'mirilere güven ve kararlılık duygusu aşılama, sırf Allah'a güvenip dayanmala­rını sağlama ve zorlukları önemsememelerini telkin etme işlevini görürler. [47]

 

61-Andolsun onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim emre amade kıldı?" diye soracak olursan, şüp­hesiz: "Allah" diyecekler. Şu halde nasıl oluyor da çevrili­yorlar?

62-Allah kullarından dilediğine rızkı yayıp genişletir ve kı­sar da. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir.

63-Andolsun onlara: "Gökten su İndirip de ölümünden sonra yeryüzünü dirilten kimdir?" diye soracak olursan, şüphesiz: "Allah" diyecekler. De ki: Hamd Allah'ındır. Hayır, onların çoğu akletmiyorlar.

64-Bu dünya hayatı, yalnızca bir oyun ve tutkulu bir oya­lanmadır". Gerçekten ahiret yurdu ise asıl hayat odur[48]. Bir bilselerdi.

 

Ayetlerin anlamları gayet açıktır. Az önce sunduğumuz ayetler grubunun öncesinde yer alan bölümün içerdiği tartışma ortamı ile bağlantılı oldukları hemen farkcdiliyor. Üçüncü çoğul şahıs zamiri de kafirlere dönüktür. Böylece ayetlerin akışı bir geçiş döne­minden sonra yeniden bütünlük sağlıyor ve bu, ara bölümü de genel akışın dışına itmi­yor. Nitekim o bölümle birlikle bu ayetleri göz önünde bulundurduğumuz zaman, kafirlere sert bir eleştiri yöneltilmiş, kulluğu sırf Allah'a özgü kılmamakla birlikte, O'na yö­nelik başlarına gelmesini istemeleri, buna karşın (bu ayetlerde işaret edildiği gibi) Al­lah'ın göklerin ve yerin yaratıcısı, güneşi ve ayı emre amade kılıcı, nzıklan daraltıp ge­nişleten olduğuna inandıklarını ileri sürmeleri şeklinde somutlaşan çelişkiye dikkat çe­kilmiş oluyor. İslam çağrısına karşı bilinen olumsuz tavrı sergileyen kafirlerin, Allah'ın gökten su indirdiğini, toprağı ölümünden sonra tekrar canlandırdığını söylemeleri bir çelişkidir. Ayetler grubunun kapsamında yer alan ikinci ayet, akışın bütünlüğünden ayrı gibi görünmesine rağmen ayetlerin oluşturduğu atmosfer, konu ve akış uyumunu somut-laştırıcı niteliktedir. Kur'an'm kendine özgü ifade tarzında buna ilişkin bir çok örnek vardır. Nitekim daha önce incelediğimiz sûrelerde bunlara yeri geldikçe dikkat çektik. İlk bakışta, ayetler grubunun dördüncü ayetinin ahiret meselesinin önemini vurgulama, ondaki nimetlere dikkat çekerek mü'minleri onun için amel etmeye teşvik etme, dehşet verici azabından da korkutma amacına yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü gerçek mutluluk ve gerçek mutsuzluk ahirettedir. Ahiret sonsuzdur. Oysa dünya hayatının süre­si kısadır, nimeti geçicidir.

Önceki sûrelerde, şu anda incelediğimiz ayetlerin kapsadığı türden konuları işleyen ayetleri inceledik. Oralarda yeterli açıklamalarda bulunduğumuza inanıyoruz. Bu ba­kımdan söz konusu açıklamaları yineleme ya da ek açıklamalarda bulunma gereğini duymuyoruz. [49]

 

65-  Gemiye bindikleri vakit, halisane olarak Allah'a dua ederler. Fakat onları karaya çıkardı mı, bakarsın müşrik oluvermişler!..

66-  Verdiğimiz nimetlere nankörlük[50] etsinler (yaşamada) zevke dalsınlar (bakalım). Yakında bilecekler.

 

İlk ayette müşrik kafirlerin içine düştükleri çelişkinin çarpıcı bir tablosu çiziliyor. Bu tablo da yansıtıldığı şekliyle onlar, yüce Allah'ın evrenin tek yaratıcısı, en büyük yönlendiricisi, zarar ve yarar dokundurma yetkisine tek başına sahip ilahı olduğuna iliş­kin inançlarının doğal bir uzantısı olarak gemiye bindiklerinde, kendilerini kurtarıp ka­raya ulaştırması için sadece O'na dua ederler. Ama Allah onları kurtarınca, eski şirkleri­ne dönerler. Ayet eleştirel bir üsluba sahiptir. İkinci ayet İse, bir uyarı niteliğindedir. İs­tedikleri gibi nankörlük edip küfre sapsınlar. Güle oynaya kısa süreli dünya hayatından yararlansınlar. Bu sadece kısa vadeli bir eğlenmedir, geçici bir oyalanmadır. İleride kü­fürlerinin ve şirklerinin yıkıcı sonucunu ve kötü akibetini göreceklerdir.

Bu bakımdan iki ayetin akış ve konu itibariyle önceki ayetlerle bütünlük arzettikleri açıktır. Aynı tablo, daha önce incelediğimiz başka sûrelerde de yer almıştı. Gereken yo­rumları sözkonusu sûrelerde yapmış olduğumuz için, bu yorumları yineleme ya da ek açıklamalarda bulunma gereğini duymuyoruz. [51]

 

67-Görmediler mi ki, çevrelerinde insanlar kapılıp yağma edilirken, biz Haremi güvenilir kıldık? Yine de onlar batıla İnanıp Alİah'ın nimetlerine nankörlük mü ediyorlar?

 

Ayet-i kerimede kafirlere yönelik eleştiriler bağlamında: "Allah'ın üzerinde yaşa­dıkları Harem bölgesini güvenli ve dokunulmaz kıldığını, güvenlik ve barışın egemen olduğu bir ortamda dünya nimetlerinden yararlandıklarını görmüyorlar mı?" şeklinde bir soru yöneltiliyor. Halbuki, komşu bölgelerin halkları her zaman ölümcül tehlikeler­le, yıkıcı saldırılarla burun buruna yaşıyorlar, can güvenliği nedir bilmiyorlar! Buna rağmen, Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük etmek, başka varlıkları O'na eş koşmak, sapıklık ve batıl nitelikli inanç sistemlerini benimsemek hak ilkesi ile ve akılla bağdaşır mı? anlamında eleştirel bir sorudur bu. [52]

 

68-Allah hakkında yalan uydurup iftira edenlerden veya kendisine hak geldiği zaman onu yalan sayandan daha za­lim kimdir? İnkar edenlere cehennem içinde bir konakla­ma yeri mi yok?

69-Bizim uğrumuzda[53] cihad edenlere, şüphesiz yollarımı­zı gösteririz. Gerçekten Allah ihsan edenlerle beraberdir.

 

İlk ayette eleştiri nitelikli bir soru yöneltiliyor. Beraberinde Allah hakkında yalan uydurup iftira atan, münezzeh olduğu bir şeyi, bir fiili ya da şirki O'na nisbet eden veya açıklanıp gerekli kanıtlar gözler önüne serildikten sonra sırf inatçılıktan dolayı hakkı in­kar eden kimseden daha zalim ve daha sapık kimse olmadığı vurgulanıyor. Uyarı nite­likli bir ikinci soruya yer veriliyor ve bütünleyici bir unsur olarak ayetin muhatabı olan müşriklerle birlikte kafirler için cehennemde barınacak yerin bulunduğu dile getiriliyor. İkinci ayette, Allah yolunda cihad edenlerden övgüyle söz edilerek, yüce Allah'ın onları yoluna ulaştıracağı müjdesi veriliyor. Çünkü Allah her zaman ihsan sahibi olanlarla be­raberdir.

Bu iki ayet, önceki ayetlerin kapsamında anlatılan tartışma olgusunun bir değerlen­dirmesi niteliğindedir. Bu ayetlerle adeta tartışmaya son nokta konulmuş oluyor. Aynı zamanda bu, Ankebut sûresinin de sonu oluyor. Ayetlerin ifade tarzı ise tartışma içerikli ayetlerin bir çoğu ile ve yine bir çok sûrenin son kısmı ile ahenk oluşturmaktadır.

Ayetlerin başında müşriklerin zalimler oldukları vurgulanıyor. Çünkü tartışmaların­da ve inatçı tutumlarında Allah'a iftira atmış oluyorlar. Bunlar aynı zamanda Allah'ın evrenin yaratıcısı ve idarecisi olduğuna da inanıyorlar. Hiç kuşkusuz bu bir çelişkidir. Böylece başkasını Allah'a ortak koşmuş oluyorlar. Bunların, kafirlerin mucize göster­mesi için Rasulullah'a meydan okumalarını veya azabın inmesini İstemelerini konu edi­nen ayetlerden hemen sonra yer almış olmalarını göz önünde bulundurduğumuzda, ayetlerin kafirlere yönelik bir cevap, beyinsizliklerini sergileyici bir açıklama niteliğinde ol­duklarını söyleyebiliriz. Çünkü tek ve ortaksız Allah'a kulluk sunmaya yönelik davetin mucizeye ihtiyacı yoktur. Madem ki zarar ve yarar dokundurmanın sadece Allah'ın yet­kisinde olduğuna, evreni O'nun yarattığına ve tüm canlıların rızkını O'nun garanti etti­ğine inanıyorlar, şu halde Allah'ın her zaman kendilerine azab edebileceğini de bilmeli­ler. İkinci ayette ise, müşriklerin bu tutumlarına yönelik sert eleştiriye karşılık, mü'min-lerin Allah yolunda ve O'nun dini uğrunda çeşitli eziyetlere ve dinden döndürme amaçlı baskılara sabırla direnmelerinden övgüyle söz ediliyor.

Aynı zamanda Ankebut sûresinin sonunu oluşturan bu iki ayetin belli bir zamana özgü bir mesaj içeriyor olmaları mümkündür. Fakat, ayetlerin derin, etkili ve mutlak ifade tarzı yalan uydurup Allah'a iftira atan, hakkı yalanlayan ve hak içerikli mesaja karşı büyüklük kompleksine kapılıp burun kıvıran herkese yönelik kalıcı ve sürekli bir uyarı niteliğindedir. Övgü ise Allah'a inanan, hakka boyun eğen, Allah ve hak uğrunda cihad eden tüm zaman ve mekanlardaki mü'minleri kapsamına almaktadır. [54]

 

 



[1] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/315.

[2] La yuftenun Burada, imanları konusunda imtihan edilmeye­cekler (mi) anlamında kullanılmıştır.

[3] Feleya'lemennellahuliezine sadaku veîeya lemennel kazibin Tefsir bilginlerinin çoğunluğu bu ifadeyi

"doğru söyleyenleri ve yalancıları ortaya çıkaracak'7 ya da "sınav sonucu, doğru söyleyenlerle yalan söyleyenleri birbirinden ayıracak" şeklinde yorum­lamışlardır. Çünkü ulu Allah'ın bilgisi de tıpkı zatı gibi öncesiz ve sonrasız­dır. Dolayısıyla bu ayette kelimenin sözlük anlamının kastedilmiş olması uy­gun düşmez. Tefsir bilginlerinin bu değerlendirmeleri, gerçeği yansıtmakta­dır.

[4] V? men cahede feinnema yucahidu linefsihi Tefsir bilginleri­nin eğilimi, bu ayette kişinin kendi nefsine karşı yürüttüğü mücadelenin, yü­kümlülükler katlanmanın meşakkat ve eziyetlere karşı sabretmenin kastedil­diği şeklindedir. Bu değerlendirme, müzminlerin inançları ve dinleri bağla­mında sınavdan geçirildikleri gerçeği ile de uyuşmaktadır. Şu halde nefsinin tutkularına karşı mücadele eden, sınama amaçlı eziyetlere ve baskılara dire­nen, sabreden kimse, en başta kendine yarar sağlamış olur.

[5] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/317-318.

[6] Bu ayetlerle ilgili olarak. Beğavi, Hazin ve Tabresi Tefsirlerine bakınız.

[7] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/318-319.

[8] Tau'l-câmİ M-usüli fi ahadisi'r-Rasul C.5. sh. 50

[9] a.g.e. sh. 39

[10] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/319-320.

[11] Bkz. Hazin ve İbn Kesir.

[12] Tabresî, Zemahşeri.

[13] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/321.

[14] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/321-322.

[15] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/323.

[16] Beğavi, Hazin Tefsirleri bkz.

Beğavi, Hazin Tefsirleri bkz.

[17] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/323-325.

[18] Beğavi ve Hazin Tefsirleri.

[19] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/325-326.

[20] Bkz. Hazin Tefsiri.

[21] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/327.

[22] Tahîikune İfken Söz ve putlardan birtakım yalan ve şey­ler ortaya atıyorlar.

[23] Yeysü min Rahmeti Rahmetime asla ulaşamayacaklar anlamında bir ifade şekli.

[24] İnnemettehaztum Min DunVl-Lahi Evsanen Meveddeien Beynekum Fi'l-ha-yatti'd-dunya Bu cümle ile kastedilen husus şudur: Putlar aranızda dünyevi bir sevgi bağı oluşturmaktan başka size bir yarar sağlamazlar. Bunların ahire-te dönük bir yararları yoktur. Ya da siz bu düzmece tanrıları, hiç bir olumlu amaç gözetmeden sırf dünya çıkarı için edindiniz.

[25] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/330-331.

[26] fi.rmdikum Meclislerinizde ya da toplantı yerlerinizde.

[27] -münker Güzel ahlakla ve üstün insani niteliklerle bağdaşma­yan her şey.

[28] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/332-333.

[29] Kânu mustebsırin basiretlerinin ve atıllarının isabet­liliği ile övünüyorlardı.

[30] Ve makanu sabıkı Allah'ı aşıp geçecek değillerdi. Yüce Allah'ın kendilerini yakalamasına engel olacak ya da azabından yakala­rını sıyıracak değillerdi.

[31] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/334.

[32] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/335-336.

[33] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/336-337.

[34] Bkz. Hazin tefsirine.

[35] Bkz. Taberi ve Hazin Tefsiri

[36] Bkz. Taberi ve Hazin Tefsiri

[37] Tarihu'l islam c.I

[38] Taberi, Hazin, Beğavi ve İbn Kesir.

[39] a.g. eserler.

[40] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/338-343.

[41] Taberi.

[42] Bu nokta da insanın aklına Ay'ın yarılması mucizesi geliyor. Biz bu mucizeyi işaret eden ayeti içeren surenin akışı içinde ve müddessir suresinin çerçevesi dahilinde yeterli açıklamalarda bulunduk.

[43] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/343-345.

[44] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/345-346.

[45] Ve keeyyin "Ve kem". Nice. Çokluğu vurgulamak için kullanıl­mıştır.

[46] Bkz. Taberi, Beğavi, Hazin. İbn Kesir, Tabresi ve Zemahşeri tefsirleri...

[47] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/346-348.

[48] el-kayavan Hayat, yaşamak,

[49] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/349-350.

[50] Liyekfııru...veli yetemetteu Nankörlük etsinler... ve mctalansmlar. Tefsir bilginleri: Bu iki kelimenin başındaki "lam" harfinin "emir" için olması muhtemeldir. Bu durum kelimeler uyan ve meydan oku­ma anlamını ifade ederler. "Lam"ın takip ve eleştiri anlamına yönelik olması da muhtemeldir. Böyle olunca: Onlar küfre döndüler, dünya hayatından yararlanmayı hedef edinip Allahı unuttular anlamı çıkar demişlerdir. Bİz, birin­ci ihtimali tercih ediyoruz.

[51] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/351.

[52] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/351.

[53] Fina Bizim yolumuzda veya bizim için.

[54] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 4/352-353.