|
|
|
34
|
|
|
|
Sebe' Sûresi
|
İndiği Yer
|
: Mekke
|
|
İniş Sırası
|
:58
|
|
Âyet Sayısı
|
:54
|
|
Mushaftakİ
sıralamada otuz dördüncü, iniş sırasına göre elli sekizinci sûredir. Lokman
sûresinden sonra, Zümer sûresinden önce Mekke'de inmiştir. 6. âyetinin
Medine'de nazil olduğuna dair bir rivayet de vardır.[1]
Adı
Sûre
15, âyette geçen ve Yemen'de yaşamış bir toplumu ifade eden Sebe' kelimesinden
dolayı bu adı almıştır. [2]
Konusu
Hamdin
dünyada da âhirette de yalnız Allah'a mahsus olduğu belirtilerek başlayan
sûrede, Cenâb-ı Hakk'ın kudretinin üstünlüğü ve ilminin kuşatıcılığı fikri
işlenmekte, kıyamet vaktinin geleceğini ve insanların tekrar hayata
kavuşturulup hesaba çekileceklerini kabul etmeyenlerin tutarsızlıklarına dikkat
çekilmekte, böylelerinin Hz. Peygamber'i Allah hakkında asılsız sözler
uydurmakla itham etmeleri veya onun aklım yitirdiğini iddiaya kalkışmaları
üzerinde durulmakta, iman edip İyi işler yapanlarla Allah'a âsi olanların
akıbetleri karşılaştırılmakta, iki iyi örnek olarak Hz. Dâvûd ve Hz. Süleyman
hakkında bazı bilgiler verilmekte, ardından kötü bir örnek olarak da Seba
ahalisinin başına gelenlere değinilmekte, şeytana uyanların ve şirk batağına
saplananların âhİretteki halleri tasvir edilmektedir. [3]
Meal
Rahman
ve rahim olan Allah'ın adıyla... 1. Hamd göklerde ve yerde ne arsa hepsinin
sahibi olan Allah'a mahsustur; âhirette de hamd yalnız O'na-lır. Hikmetle
yöneten, her şeyden haberdar olan O'dur. 2.0, toprağa giren e ondan
çıkan, gökten inen ve ona yükselen her şeyi bilir. O, engin merhamet ahibidir,
bağışlaması boldur. 3. İnkâr edenler "Bize kıyamet gelmeyecek"
deliler. De ki: "Bilâkis! Gaybı bilen Rabbime andolsun ki o size mutlaka
gele-ektir." Göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey dahi O'nun bilgisi dışında
ka-amaz. Bundan daha küçük veya daha büyük olsun her şey apaçık bir kitap-a
kayıtlıdır. 4. O, Allah'ın iman edip iyi işler yapanları mükâfatlandırması çin
gelecektir. İşte onlar için bağışlanma ve güzel bir rızık vardır. 5.
Ayetlerinizi boşa çıkarmak için çaba harcayanlara ise en kötüsünden elem verici
tir azap vardır. 6. Kendilerine bilgi verilenler, rabbinden sana indirilenin,
jerçeğin ta kendisi olduğunu ve çok güçlü, her türlü övgüye layık olan Al-ah'ın
yolunu gösterdiğini çok iyi bilirler. 7. İnkarcılar, "Çürüyüp parampar-a
olduğunuzda yeni bir yaratdışa konu olacağınızı iddia eden bir adam gös-erelim
mi size! 8. Allah hakkında yalan mı uyduruyor, yoksa aklım mı yitir-niş
bu?" dediler. Bilâkis! Asıl âhirete inanmayanlar azaptadırlar ve tam bir
apkınhk içindedirler. 9. Kendilerini her yönden kuşatan göğe ve yere bakıp düşünmezler mi! Dilesek onları yerin dibine
geçirir veya gökten üzerlerine parçalar düşürürüz. Kuşkusuz bütün bunlarda
Allah'a yönelen her kul için alınacak bir ders vardır. [4]
Tefsiri
1. Dilimizdeki "övme" ve "teşekkür
etme" kelimeleriyle bir ölçüde karşılanabildi "hamd", evrendeki
bütün varlıkların yegâne yaratıcısı ve sahibi olan yüce Allah'a mahsustur.[5] Burada âhirette de hamdin Allah'a mahsus
olduğu belirtilerek dünya hayatındaki sınavın sona ermesinden sonra da O'na
hamd etmenin en büyük huzur kaynağı olmaya devam edeceğine ve orada müminlerin
şükür anlamında hamdi de sürdüreceklerine İşaret edilmiştir. Nitekim Kur'an'da
müminlerin cennetteki hayatı tasvir edilirken, Allah'a hamd ifadesini dillerinden
düşürmeyecekleri [6] ve dualarını da hep "El-hamdü Mâni
rabbi'1-âle-mîn" şeklinde bitirecekleri [7] belirtilmiştir. Yine birçok âyetten, mahşer
günü yapılacak değerlendirmede kişinin dünya hayatındaki davranışlarının esas
alınacağı, ama oradaki nimetlerin sırf kulun kendi kazancı gibi düşünülmemesi
ve Allah'ın lütfunun sonucu olarak görülmesi gerektiği anlaşılmaktadır. [8]
2-3. İlk âyette yüce Allah'ın ilmiyle ilgili bir tasvire yer verilmiştir.
Bu tasvire göre insanın yakın çevresinde mevcut bulunan veya olup biten maddî
ve manevî, açık ve gizli bütün varlık ve olaylar Allah Teâlâ'nın bilgisi
dahilindedi. [9] Şu halde O'ndan başkasına kulluk etmek insana
yaraşmaz. "Ona yükselen" anlamına gelen cümlede "İlâ" değil
"fî" edatının kullanılmasındaki incelik şöyle açıklanır:
"İlâ" sona ulaşmayı, "fî" ise içine girip nüfuz etmeyi
ifade eder. Bu kullanımda, iyi amellerin göğe yükselip orada kalmayacağına,
göğü aşıp Allah katında kabul göreceğine İşaret vardır. [10] 3. âyette Allah'ın -insanın kendi
imkânlarıyla bilgisine ulaşamayacağı bir alan olan- gaybı da bildiği, evrendeki
bütün varlık ve olayların en küçük ayrıntısına kadar açık bir kitapta kayıtlı
olduğu belirtilmektedir. Müfessirlerin çoğuna göre bu kitaptan maksat levh-i
mahfuzdur. Bunu şöyle anlamak da mümkündür: Gerek duyular âlemine dahil gerekse
bunun ötesindeki her şey Allah katında apaçık bir kitap gibi malumdur, bütün
ayrıntılarıyla O'nun tarafından bilinmektedir.
[11]
İnkarcıların
insanların yapıp ettiklerinden hesaba çekilecekleri bir günün gelmeyeceği yönündeki
iddiası, evrenin sonsuz olduğu, sadece değişebileceği ama asla yok olmayacağı
fikrini içerir ki bu iddia aynı zamanda insanın varlığını anlamsız ve değersiz
kabul etme mânasına gelir. Bazı tefsirlerde, âyette genel bir ifa-deyle
inkarcılara atfedilen bu sözün Ebû Süfyan tarafından söylendiğine dair bir
rivayete yer verilir. Bu rivayete göre bir gün Ebû Süfyan "Ne gelecek bir
son saat var, ne kıyamet var, ne de haşir var" diyerek -en büyük
putlardan- Lât ve Uzzâ'nın adı üzerine yemin etmişti. Bunun üzerine Cenâb-ı
Allah peygamberine, onun da aksi yönde yemin etmesini buyurdu[12]
Gayb,
Allah'ın, yarattıklarından gizli tuttuğu hususlar demektir. [13] Burada
Cenâb-ı Allah'ın kendisini "gaybı bilen" şeklinde nitelemesi,
kıyametin mutlaka kopacağını fakat zamanım sadece kendisinin bildiğini
vurgulama amacı taşımaktadır. [14]
Elmalılı, bunun yanı sıra burada, bedenleri çüriiyüp darmadağın olmuş
insanların yeniden diriltilmesi-ni imkansız görenlere cevap verme tarzında bir
mâna inceliğinin de bulunduğunu belirtir (VI, 3943). [15]
4. "O, Allah'ın iman edip iyi işler yapanları mükâfatlandırması için
gelecektir" şeklinde çevrilen yan cümle 3. âyette geçen "o mutlaka
gelecektir" veya "O'nun bilgisi dışında kalamaz" ya da
"apaçık bir kitapta kayıtlıdır" ana cümlesine bağlanabilir.[16] Birinci
ihtimalde kıyamet vaktinin gelmesinin, ikincisinde Allah'ın her şeyi
bilmesinin, üçüncüsünde ise her şeyin bir kitapta kayıtlı olmasının hikmeti
açıklanmış olmaktadır. Taberî bunu "apaçık bir kitapta kayıtlıdır"
cümlesine bağlayan bir yorum yapmayı tercih etmiştir (XXII, 61). [17]
5. "Âyetlerimizi boşa çıkarmak için" diye çevrilen kısmı
"birbirleriyle yarışırcasına" ve "(Allah'ı) âciz
bırakabileceklerini sanarak" şeklinde de tercüme etmek mümkündür, Esed'e
göre "ricz" kelimesinden önceki "min" edatı, bu
günahkârları öteki dünyada bekleyen azabın bu dünyada bilerek yaptıkları kötü
fiillerin tabiî bir "sonucu" olduğunu göstermektedir; bu sebeple yazar,
âyetin "en kötüsünden, elem verici bir azap vardır" şeklinde
çevirdiğimiz kısmına "(yaptıkları) çirkinliklerin bir sonucu olarak onlar
İçin acıklı bir azap vardır" anlamını vermiştir (II, 871). [18]
6. Burada sözü edilen "kendilerine bilgi verilenler" ile
Abdullah b. Selâm gibi Ehl-i kitap'tan İslâmiyet'i kabul edenlerin veya Hz.
Muhammed'in ashabının ya da onun ümmetinden olan herkesin kastedildiği
yorumları yapılmış. [19] ve birinci yoruma binaen
bu âyetin Medine'de nazil olduğu İleri sürülmüş ise de sûrenin diğer âyetleri
gibi bunun da Mekke döneminde indiği görüşü daha kuvvetli görünmektedir. Zira
burada Ehl-i kitap'tan
olanların kalplerinden geçene atıfta bulunulduğu düşünülebilir, Medine döneminde
müslümanlarla temasa geçen belirli kimselerin kastedildiği yorumunu yapmak için
bir zaruret yoktur. Kaldı ki bu ifadeden ilk anlaşılan, genel olarak Mekke döneminde
Resûlullah'a iman etmiş olan müslümanlardır; onların Kur'an'ın ilk muhatapları
olması bu niteleme için yeterlidir. [20]
7-8. Hz. Muhammed'İn (s.a.) peygamberliği ile ilgili olarak etrafa yayılan
haberler karşısında Mekke müşrikleri hac mevsiminde dışarıdan gelecekler için
bir fikrî hazırlık yapma ihtiyacı hissetmişlerdi. İşte bu sözün böyle bir
hazırlık sonunda üretilmiş olması muhtemeldir. Onu dışarıdan gelenlerin gözünde
küçük düşürmek ve kendilerinin ona karşı düşmanca tavır takınmalarını mazur göstermek
üzere geliştirdikleri bu olumsuz propaganda ifadesinde "bir adam
gösterelim mi size?" şeklinde bir üslûp kullanmaları da özel bir amaç
taşıyordu: Resûlullah Mekke müşrikleri arasında çok iyi tanınan bir kişi
olmasına rağmen, dışarıdan gelip onun hakkında soru soracak kimselerin
kendisini ciddiye almamaları için, fazla tanınıp bilinmeyen bir şahıstan söz
ediliyor izlenimi vermek istiyorlardı. [21]
"Asıl
âhirete inanmayanlar azaptadırlar" cümlesindeki azaptan maksat âhi-retteki
azap olabileceği gibi dünyada çekecekleri azap da olabilir. [22] Zira âhiret inancı olmayan kimsenin hayata
bakışı kötümserdir, geleceğe yo-nelîk ümitleri zayıftır, yapıp ettikleriyle
ilgili açık bir hedefi yoktur. Bu halet-i ruhiye, onun dünyada da için için bir
azap yaşaması sonucunu doğurur. Müşrik Araplar'da da görülen bu ruh hali
âhirete inanmayan modern insanda daha çok ölümden kaçış ve ölümü unutma çabası
şeklinde, bu kaçış da âhiret inancının yerine ihtiraslarını ikame etme tarzında
tezahür etmektedir. Oysa bu gibi kimselerin ölümü hatırlamaları kendilerine bîr
acı veriyorsa, hatırlamamaları -daha doğrusu unutmak için ortaya koydukları
zorlama çabaların verdiği tatminsizlik ve huzursuzluk- bin acı vermektedir. Bu
durum, İslâmî öğretilerde ölümü hatırlamaya özel bir önem verilmesini daha bir
anlamlı kılmaktadır. [23]
9. Bu âyetin "Kendilerini her yönden kuşatan göğe ve yere bakıp
düşünmezler mi!" şeklinde çevrilen kısmı için yapılan yorumlardan biri
şöyledir: Onlar bütün yönlerden bizim yarattığımız gök ve yer ile kuşatılmış
olduklarını görmüyorlar mı ki, yere onlan yutmasını veya göğe üzerlerine
parçalar düşürmesini emretmemizden çekinmiyorlar! [24] Bunun
deyimsel bir ifade olduğu kanaatini taşıyan Esed'in yorumu şöyledir:
"Yukarıdaki İfade bu bağlamda -ve 2/255'te- insanın ulaştığı yahut
kendisine sunulan bilginin önemsizliğini vurgular; o halde insan, yeniden
dirilmenin ve öldükten sonraki hayatın insan tecrübesinin ulaşamayacağı bir
fenomen olduğunu, diğer taraftan, evrendeki her şeyin Allah'ın sınırsız yaratma
gücünü ispatladığını gördüğü halde nasıl bu realiteleri inkâr edecek kadar
küstah olabilir?" Onun için yazar bu cümleyi şöyle çevirmiştir:
"Göğün ve yerin ne kadar az kısmının önlerine serildiğini, ne kadarının da
gizlendiğini anlamazlar mı?" Aynı yazar âyetin devamındaki "yerin
dibine geçirme ve gökten parçalar düşürme" ifadesinin, önceden
kestirilemeyen jeolojik ve kozmik olaylara -yer sarsıntısı, meteor veya
meteoritlerin düşüşü, kozmik ışınlar vb.- yapılan bir atıf olduğunu, bunun
yukarıda verilen tercümeyi desteklediğini ve Allah'ın bilgisinin kuşatıcıhğına
ve yüceliğine nazaran insanın güçsüzlüğünü vurguladığını belirtmektedir (II,
872,873). Ancak "Göğün ve yerin ne kadar az kısmının önlerine serildiğini,
ne kadarının da gizlendiğini anlamazlar mı?" mânasını âyetin lafzından
çıkarmak kolay değildir, zira âyet, yerin ve göğün önde ve arkada olanlarını
ayırmadan, her iki kısım için "bakıp düşünmezler mi!" (lafzan
"görmüyorlar mı!") de* mektedir. Bağlam da göz önüne alındığında mâna
şöyle olmaktadır: İnkarcılar kendilerini kuşatmış bulunan yere ve göğe bakar ve
üzerinde düşünürlerse onları yaratan Allah'ın insanları yeni bir yaratılışla
diriltmeye ve dünyada gökten ve yerden gelecek felâketlerle onları
cezalandırmaya kadir olduğunu anlayacaklardır.
[25]
Meali
10. Andolsun biz Davud'a tarafımızdan müstesna bir
lütufta bulunduk. "Ey dağlar! Onunla birlikte teşbih edin. Ve ey kuşlar,
siz de!" dedik. Ve onun için demiri yumuşattık. 11. (Ona şöyle buyurduk:) "Geniş zırhlar imal et, örgüsünü Ölçülü yap.1*
Siz de (ey müminler) iyi ve yararlı işler yapın; şüphesiz ben
yaptıklarınızı görmekteyim. 12, Süleyman'ın enirine de rüzgârı verdik; onunla
sabahleyin bir aylık, akşamleyin bir aylık yol alırdı. Onun için bakır madenini
eritip akıttık. Cinlerden de rabbinin izniyle onun maiyetinde çalışanlar vardı.
Onlardan kim buyruğumuzdan sapsa, ona yakıcı ateşin azabım tattırirdik. 13.
Onlar Süleyman'a isteğine göre yüksek ve görkemli binalar, heykeller, havuz
gibi lengerler, yerinden kalkmaz kazanlar imal ederlerdi. Ey Dâvûd ailesi!
Şükür için çaba gösterin. Kullarım arasında hakkıyla şükre-denler pek azdır.
14. Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimizde, öldüğünü onlara ancak asasını kemiren
ağaç kurdu göstermişti. Süleyman'ın cesedi yere yıkılınca anlaşıldı ki, eğer
cinler gaybı bilmiş olsalardı o aşağılayıcı eziyete katlanıp durmazlardı. [26]
10. Hz. Dâvûd İsrâiloğullan'aa gönderilmiş olan, Kur'an-i
Kerîm'de ve Kİ-tâb-ı Mukaddes'te hakkında geniş bilgi verilen
peygamberlerdendir. [27] Bazı müfessirler bu ve
müteakip âyetlerde Dâvûd ve Süleyman'dan söz edilmesi İle önceki âyetin sonunda
geçen "Allah'a yönelen kul" anlamındaki "münîb" kelimesinin
kullanılmış olması arasında şöyle bir bağ kurmuşlardır: Cenâb-ı Allah başka
âyetlerde de [28] bu iki kulu hakkında bu
kelimeyle aynı kökten gelen "enâbe" fiilini kullanmıştır. [29]
Bu
âyette "fadl" kelimesiyle İfade edilen ve Davud'a verildiği
bildirilen "müstesna lütuf un ne olduğuna ilişkin bellibaşh yorumlar
şunlardır: Peygamberlik, hükümdarlık, Zebur isimli kutsal kitap, ilim, adaletle
hükmetme yeteneği, savaşta üstün cesaret, güç kuvvet, bol nimet, güzel ses,
sağlıklı uzun ömür, insanların işlerini düzeltme ve aralarını bulma mahareti,
dağları etkileme veya buyruğuna alma kudreti, Özel zırhlar imal etme becerisi
ve bu sayede başkalarına muhtaç olmadan geçimini sağlayabilmesi[30] Bu
kelimeye üstünlük anlamı vermeden âyetin ilk cümlesini "Andolsun biz
Davud'a bir lütufta bulunduk" şeklinde çevirmek de mümkündür.
Ayette
emir kipiyle geçen "evvebe" fiili sözlükte "dönme, döndürme,
yürüme" gibi mânalara gelmektedir. Müfessirler genellikle -sözlük
anlamlarıyla da bağ kurarak- burada "teşbih etme"nin kastedildiğini
belirtirler (Habeş dilinde bunun "teşbih etme" anlamına geldiği
görüşünü İbn Atıyye zayıf bulur). "Tesbîh" Allah Teâlâ'nın
yüceliğini, O'nun her türlü noksanlıktan münezzeh olduğunu ifade etmek
demektir; bu da sözle veya hal ile olabilir. Dağların ve kuşların teşbih etme
biçimi hakkında ise farklı yorumlar vardır. Bazı müfessirler bu varlıklara
kendilerine özgü teşbih ile Davud'a eşlik etmelerinin emredildiği kanaatindedîrler.
Diğer bir görüşe göre ise âyette, Hz. Davud'un kendini kullukta kusurlu bularak
Allah'a yakanrken gür sesiyle dağı tası inletmesine ve ahenkli terennümüne
kuşların eşlik etmesine değinilmektedir. [31] Elmalık, bu âyet -ve başka bazı deliller-
dikkate alındığında, musikînin İslâm'da mutlak biçimde yasaklandığı
düşüncesinin yanlış olduğunun anlaşılacağına dikkat çeker. [32] Hz.
Davud'un sesinin bu tarzda ma'kes bulması, dağların ve kuşların onunla birlikte
teşbih etmesi ister aklî ve tecrübî ölçüler içinde ister bir mucize olarak
açıklansın, âyetin mesajını şöyle özetlemek mümkündür: Hz. Davud'un yakarışı
öylesine içten ve güçlü idi ki, bu Yüce Allah'ın hoşnutluğunu kazanmasına,
O'nun dilemesiyle dağlar ve kuşlar üzerinde bile etki meydana getirmesine,
kulluktaki samimiyet ve yürekten bağlılık konusunda insanlığa örnek
gösterilmesine vesile olmuştur. 11. âyetin sonunda açıkça ifade edildiği üzere,
bütün bu anlatımlardan çıkarılması istenen sonuç "kişinin ilâhî kontrol
altında bulunduğu bilincini koruyarak daima İyi ve yararlı işler yapma çabası
İçinde olması gereği"dir.
"Onun
için demiri yumuşattık" İfadesi açıklanırken birçok tefsirde, Allah'ın
lütfuyla demirin Hz. Davud'un elinde -ateşte eritmeksizin- mum veya çamur gibi
oluverdiği ve çekiç gibi âletler kullanma ihtiyacı duymadan demire istediği
biçimi verebildiği belirtilir. [33] Kuşkusuz tabiat kanunlarının da vâzıı olan
Yüce Allah dilediğinde istediği kullan için olağanüstülükler sağlayabilir.
Dolayısıyla, tefsirlerdeki bu ayrıntılar naklî delillerle bildirilmiş olsaydı
bunları olduğu gibi kabul etmek gerekirdi. Fakat müteakip âyet dikkatle
incelendiğinde, bu ifadenin Davud'u demiri işlemeye yöneltme, bu konuda ona
yeterli bir güç ve özel bir maharet verme anlamıyla açıklanması daha uygun
görünmektedir. [34]
11. Hz. Davud'a gömlek şeklinde zırhlar imal etmesi buyurulmuş ve bunu
yapabilmesi için kendisine özel bir yetenek verilmişti; daha önce zırhlar,
levha biçiminde yapılırdı[35] Hz.
Davud'a ince örgülü zırh gömlek yani taarruz silahı değil savunma aracı
yapmanın emredİlmesİ ve kendisine bu konuda özel bir beceri verilmesi oldukça
manidardır. Bu, Allah katında insanın ne kadar değerli ve canın muhafazasının
ne kadar önemli olduğunu açıkça göstermektedir. Zaten başka bir âyette zırh
yapmayı öğretme insanın yine insana karşı korunması gerekçesiyle açıklanmıştır. [36]İçinde
zor hareket edilen levha zırhlar yerine insanın vücuduna uygun gömlek şeklinde
zırhlar imalinin İstenmesini de insana değer verme temasıyla ilintilendirmek
mümkündür; yine bu buyrukta, yararlı her işin inceliklerine İnmesi, sürekli
gelişme içinde olması, böylece uygarlık yolunda mesafe alması yönünde insana
yapılmış bir teşvik bulunduğu açıktır. Âyetin "örgüsünü ölçülü yap"
şeklinde çevirdiğimiz kısmıyla ilgili açıklamalarda daha çok halkaların
birbirine geçirilmesinde ölçülü ve dikkatli olunması, zır-hin deliklerinin
koruma işlevine imkan vermeyecek kadar geniş, zırhın mukavemetini zayıflatacak
kadar da ince ve sık olmaması anlamı üzerinde durulmuştur. [37] âyetin gerek lafzı gerekse bağlamı zırhın
örgüsüne özen gösterilmesi anlamım düşündürdüğü için mealde yukarıda belirtilen
mânayı tercih ettik.
Bazı
tefsirlerde, Hz. Davud'un bu tür bir faaliyete kendisini vermesiyle ilgili
olarak şöyle bir olay anlatılır: Dâvûd zaman zaman tebdili kıyafet yaparak
halkın arasında dolaşır ve kendisi hakkında ne düşünüldüğünü öğrenmeye
çalışırdı. Bir gün insan kılığına girmiş bir melekle karşılaşır, onun fikrim
sorar. Melek, "Dâvûd çok iyi bir hükümdardır ama bir kusuru var" der.
Dâvûd merakla bu kusurun ne olduğunu sorar. "Keşke kendisinin ve ailesinin
geçimini devlet hazinesinden karşılamasa" cevabını alır. Bunun üzerine
kimseye muhtaç olmadan kendi geçimini sağlayabileceği bir yol lütfetmesi için
Allah'a dua eder. Cenâb-ı Allah da ona demiri işleme sanatını öğretir. [38] Bu anlatımı, Hz. Peyganıber'in Dâvûd (a.s.)
ile ilgili şu övücü ifadelerinin açıklaması olarak düşünmek uygun olur:
"İnsanın yediğinin en güzeli, kendi kazandığıdır. Allah'ın peygamberi
Dâvûd da kendi el emeğini yerdi"[39]
12. "Sabahleyin" şeklinde çevirdiğimiz "ğudüv"
kelimesi genellikle sabahtan öğleye kadarki, "akşamleyin" diye
çevirdiğimiz "ravâh" kelimesi de öğleden güneşin batımma kadarki
zaman dilimi olarak anlaşılmış olup âyetin açıklamasıyla ilgili rivayetlerde bu
iki zaman diliminin her birinde bir aylık mesafeyi katetmesi-ne imkan veren bir
rüzgârın Süleyman'ın emrine verildiği belirtilir. Bunların bazılarında o günkü
ulaşım araçları göz önünde bulundurularak Şam, Tedmür, Istahr, Kabil şeklinde
yer isimleri de zikredilir. [40] İbn
Âşûr ğudüv kelimesinin "gidiş, hareket etme", ravâh kelimesinin de
"dönüş" anlamını esas alarak şöyle bir yorum yapar: Allah Teâlâ
Süleyman'ın savaş veya ticaret gemilerinin seyrine uygun düşen bir rüzgâr
oluşturmuştu; bir ay Filistin sahillerindeki limanlarından yola çıkan gemileri
için doğu istikametinde, bir ay da bunların aynı yere dönmelerini sağlayan batı
istikametinde dönemlik rüzgârlar estiriyordu; Enbiyâ 21/81 'de de bu bölgeye
dönüşe işaret edilmektedir (XXII, 158). Râzî ise Hz. Süleyman'ın bütün
rüzgârlara egemen kılındığı gibi bir sonuç çıkarılmaması üzerinde durur ve bu
hususu belirtmek üzere Süleyman'ın emrine verilen özel bir rüzgârın söz konusu
olduğunu yazar. Râzî'ye göre bunun delili, "rüzgâr" anlamındaki
kelimenin bütün kıraatlerde ~tı* filinde tekil olması ve hiç birinde
"riyâh" şeklinde çoğul okunmamış ol-na&flir (XXV, 247), Elmalılı
da bu yonımu ve delilini benimseyerek aktarmaktalarVI, 3950-395. Kanaatimizce
bu yorumun böyle bir delille desteklenmesine ihtiyaç yoktur, zira çoğul olarak
kullanılması onun bütün rüzgârlara hakim kılındığı mânasını zaruri kılmaz;
kaldı ki bu kelimeyi "riyâh" şeklinde okuyanlar olmuştur. [41]
"Onun
için bakır madenini eritip akıttık" şeklinde çevirdiğimiz cümlede geçen
"kıtr" kelimesi "bakır" veya "bakır, demir vb.
madenlerin cevheri" anlamına gelir; daha çok "su kaynağı"
anlamında kullanılan ve birçok mânası bulunan "ayn" kelimesi de bu
bağlamda bakır madeninin kaynağı veya bakırın kendisi şeklinde anlaşılmıştır.
Bu arada Hz. Süleyman için Yemen'de ve ayda üç gün bakır madeninin akıtıldığı
şeklinde rivayetlere de yer verilmiştir. [42] İbn Âşûr burada ayn kelimesinin hakikat
anlamında değil "güçlü ve tazyikli biçimde, suyun kaynağından aktığı
gibi" manasında kullanıldığı kanaatindedir (XXII, 159).
Derveze,
burada "akıtma" kelimesiyle birlikte kullanılmış olmasından hareketle
"kıtr" ile katranın yani petrolün kastedilmiş olabileceği yorumunu
yapar (V, 34). Ateş de bazı delillerle destekleyerek bu yorumun akla uygun
olduğunu, o zaman İçin bakırın sel gibi akıtılmasının ise akla uygun düşmediğini
belirtir (VII, 241-242). Hz. Süleyman'ın hükümranlığı altındaki bölgelerin
özelliği açısından bu yorum mantıklı görünmekle beraber, petrol (zift, katran)
kullanılarak ne yapıldığı hususu kapalı kalmakta, özellikle tarihî verilerle
desteklenmediği İçin soyut bir düşünce niteliğini aşmamaktadır (burada önemli
bir husus, Kur'an'da "akıttık" İfadesinin geçtiği, yoksa -Ateş'in
yazdığı üzere- "sel gibi akıttık" tarzında bir tasvirin yer
almadığıdır). Buna karşılık, Fenikeli ustaların Hz. Süleyman için inşa ettikleri
Etsyon-geber limanında çağımızda gerçekleştirilen arkeolojik araştırmalar
sonucunda ortaya çıkan bakır dökümhanesi Kur'an'daki ifadenin lafzına göre
yapılan yorumlan desteklemektedir[43]
"Cinlerden
de (...) onun maiyetinde çalışanlar vardı" cümlesi Hz. Süleyman'ın bütün
işçilerinin cinler olmadığını, onlardan da işçilerinin bulunduğunu gösterir. [44] Bu
cümlenin "rabbinin izniyle" şeklinde çevrilen kısmı "Rabbiriİn
emriyle" mânasındadır. [45] "Onlardan kim buyruğumuzdan sapsa, ona
yakıcı ateşin azabını tattırırdık" ifadesinden de, itaatsizlik edenlerin
dünyada bir şekilde cezalandırıldıkları anlaşılmaktadır. [46]
13. "Yüksek ve görkemli binalar" şeklinde çevirdiğimiz
"mehârîb" kelimesi"korunaklı yüksek mekanlar, kaleler, ihtişamlı
yüksek binalar, saraylar, mabetler" gibi mânalarla açıklanmıştır. [47] Mealde "mabetler" anlamını vermeyi
tercih eden Esed bunu "yeni inşa edilen mabedin çeşitli salonları"
şeklinde açıklamıştır. [48] Hz. Süleyman zamanında
inşa edilen saray, kale, sarnıç, hamam vb. yapıların kalıntıları araştırmacılar
tarafından Filistin, Arabistan ve başka yerlerde gösterilmektedir. [49]
"Heykeller"
diye tercüme edilen "temâsîl" kelimesi ile ilgili olarak tefsirlerde
genellikle, bunların bakır, cam, mermer gibi maddelerden yapılmış melek,
peygamber ve salih kişilerin heykelleri olduğu, insanların bu sembolleri görüp
onlar gibi kulluk etmelerinin sağlanmasının amaçlandığı belirtilmekte; heykel
yapmanın zulüm ve yalan söyleme gibi Özündeki kötülük sebebiyle yasak bir fiil
olmadığı hatırlatılıp bu konuda şeriatler arasında farklılıkların
bulunabileceği, Hz. Süleyman zamanında dinen yasak sayılmayan bu fiilin belirli
şartlar altında ve belirli gerekçelerle İslam'da yasaklandığı üzerinde
durulmaktadır; bazı müfessirler ise o dönemdeki heykellerin de insan heykeli
olmayabileceğinden söz ederler. [50]
Âyette
"şükredin" denmeyip "şükür İçin çaba gösterin" şeklinde
çevrilebilecek bir ifade kullanılmış olması, İslâmî anlayışta şükrün
davranışlara yansıtılmasının esas olduğuna işaret eder[51] Gramer açısından yapılan izahlar dikkate
alınarak[52] âyet metnindeki İlgili cümleyi "Size
verdiklerinden ötürü O'na şükür olmak üzere Allah'a itaat kapsamında ameller
yapın", "Şükür mahiyetinde ameller yapın" veya "Hakkıyla
şükredin" şeklinde de çevirmek mümkündür. Hz. Peygamber'in minbere çıkıp
bu âyeti okuduktan sonra şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Şu üç haslet
kime verilmişse -âyetteki ifadesiyle- 'şükür davranışı göstermek' de kendisine
nasip olmuş demektir: Kızgınlık ve sükûnet halinde adaletli davranmak,
yoksulluk ve zenginlikte itidalli harcama yapmak, gizli ve açık durumlarda
Allah korkusunu korumak"[53]
"Hakkıyla
şükredenler" diye çevirdiğimiz "şekûr" için "şükrü edâ
edebilen; sağlam bir inançla, aczini ve kusurluluğunu itiraf ederek bütün
kalbini, dilini, bedenini ve vakitlerinin çoğunu şükrün ifasına veren ve bunun
için azami çabayı sar-feden kişi; içinde bulunduğu şartlar ne olursa olsun
bütün durumlarda şükretme tavrını koruyabilen kişi" gibi açıklamalar
yapılmıştır. Bazı müfessirlerin "Bundan maksat, şükretmekten âciz olduğunu
anlayan kişidir"[54] şeklindeki yorumu, bu gibi kişilerin"
"pek az" olduğu bilgisinin izahını da kolaylaştırmaktadır, nitekim
bir âyette[55] belirtildiği üzere
insanlar Allah'ın nimetlerini adet değil tür olarak bile saymaya kalksalar
başaramazlar; dolayısıyla belirtilen âyet ışığında burada şükürden âciz
olduğunu idrak edebilenlerin çok az olduğuna işaret edildiği söylenebilir. Bu
temayı destekleyen bir rivayete göre Hz. Dâvûd şöyle münâcatta bulunmuştu: Ya
Rabbi! Sana şükretmemi sağlayan ilham ve güç de senin nimetlerin olduğuna göre
ben senin nimetlerine şükre nasıl güç yetirebilirim! Bunun üzerine Allah Teâlâ
şöyle buyurdu: Ey Dâvûd! İşte şimdi beni hakkıyla tanıma mertebesine erişmiş
bulunuyorsun[56]
14. Hz. Süleyman'ın ölümüyle ilgili bu tasvir hakkında değişik izahlar
yapılmıştır[57] İbn Atıyye -bu konuda
bazı rivayetlere yer vermekle beraber[58] tefsirlerde sıhhatli olmayan ve Kur'an'ın
lafzından çıkmayan, mana itibariyle de ona uzak duran birçok ayrıntıya yer
verildi-ğini belirtir (IV, 412); Elmahlı da "biz onlardan sarfı nazar
ediyoruz" diyerek (VI, 3954) bu rivayetlerin zaafına üstü kapalı biçimde
İşaret eder.
Esed
burada bu kıssanın, İnsan hayatının önemsizliği ve doğal güçsüzlüğü ile dünyevî
kudret ve ihtişamın boşluğu ve geçiciliğini anlatan bir mecaz olarak
kullanıldığını ifade eder (II, 874). Kanaatimizce Süleyman kıssasının
genelinden böyle bir sonuç çıkarılabilir, ancak buradaki ifadeyi gerçek olarak
kabul etmeye de bİr engel yoktur. Âyetin asıl mesajı âyetin sonunda ifade
edilmiştir: Gaybı yalnız Allah bilir, gaybı bildiğini iddia ederek değişik
sömürü yollarına başvuranların sahtekârlığını ortaya koyma ve bazı zaafları
sebebiyle bu sömürüye konu veya âlet olanların uyanık ve dikkatli davranmaları
açısından bu kıssa canlı bir örnek olarak göz önüne getirilmelidir. Ayrıca
Râzî'nin işaret ettiği üzere (XXV, 250) âyet, rüzgârın ve cinlerin emrine âmâde
kılındığı, muhteşem bir
saltanatın sahibi olan Süleyman (a.s.) İçin dahi ölümden kurtuluş olmadığına
dikkat çekmekte, herkesi dünya hayatının geçiciliğini unutmamaya davet
etmektedir.
Yukarıdaki
âyetlerde, Süleyman'ın atlarının rüzgâr gibi seri koştuğuna, o dönem
insanlarının bakır ve demiri ateşle eritmeye ve bunlardan yapılmış âletler
kullanmaya çalıştıklarına ve Süleyman'ın emrindekilerin güçlü kuvvetli insanlar
olduğuna işaret edildiği tarzındaki yorumlan bozuk fikirler olarak niteleyen
Râzî bunu reddeder [59]
Meali
15.
Andolsun ki oturduktan yerlerde Sebe' kavmi için büyük bir işaret vardı. Biri
sağda diğeri solda iki bahçe. "Rabbinizin bahşettiği nzıktan yiyin ve O'na
şükredin. Ne güzel bir belde, ne bağışlayıcı bir rab!" 16. Ama onlar yüz
çevirdiler. Biz de üzerlerine Arim selini gönderdik. Onların iki bahçesini, acı
yemişli, ılgınü ve birkaç da sedir ağacı bulunan iki bahçeye çevirdik. 17. Nankörlük
etmelerinden ötürü onlan işte böyle cezalandırdık. Biz, başka değil, ancak
nankörlük edenleri cezalandırırız. 18. Bereketli kıldığımız beldeler ile onlar
arasında birbirini gören birçok yerleşim yeri oluşturduk ve bunlar arasında
seyahati uygun konaklara ayırmış olduk. "Oralarda geceleri, gündüzleri
güven içinde seyahat edin" dedik. 19. Onlar ise "Rabbimiz! Konak
yerlerimizin arasını uzaklaştır" dediler ve kendilerine yazık ettiler. Biz
de onlan ibret kıssaları haline getirdik ve darmadağın ettik. Kuşkusuz bunda,
yeterince sabretmesini ve şükretmesini bilenler için ibretler vardır. 20.
Gerçek şu ki, İbÜs onlar hakkındaki tahminini doğrulamış oldu; çünkü inanan bir
gurup hariç hep ona uymuşlardı. 21. Oysa onun onlar ü/erinde hiç bir zorlayıcı
gücü yoktu. (Şeytana, kendine uyanları ayartma fırsatı vermemiz ise) sadece,
âhirete manam ona şüpheyle bakandan ayırt etmemiz içindir.
Rabbin her şeyi görüp gözetir. [60]
Tefsiri
15-17. Şükreden iki kulunu, Dâvûd ve Süleyman'ı iyi örnek
olarak zikrettikten sonra yüce Allah, kötü bir örneğe, nankör bir toplum olan
Sebe' halkının başından geçenlere dikkat çekmektedir.
Bu
âyetlerde Seba halkının bunca nimete ve -rivayete göre on üç peygamberin
yaptığı uyarılara[61] rağmen Allah'a kulluktan ve O'na şükretmekten
yüz çevirdikleri, bu sebeple büyük bir sel felaketiyle cezalandırıldıkları, had
bilmezlikleri yüzünden verimli arazilerinin çorak topraklara, türlü nimetlerin
de mahrumiyetlere dönüştüğü belirtilmektedir.
Türkçe
eserlerde yaygın kullanımı Seba veya Saba şeklinde olan Sebe', Arabistan'ın güneybatısında hüküm sürmüş, Ahd-i Atik'te,
Yunan, Roma ve Arap edebiyatında sık sık zikredilen bîr kavmin ve devletin
adıdır[62]
Kurucusu Sebe' b. Yeşcüb adlı kişi olduğundan devlet ve hükmettiği kavim bu
ismi almıştır. Anılan şahsın bu adı almasıyla ilgili olarak değişik izahlar
yapılmıştır. Bir görüşe göre Sebe' Yemen hükümdarlarının ilkidir; Yemen
Araplannın bütün kabile ve hükümdarları onun soyundandır. Hz. Peygam-ber'e
"Sebe' nedir? Bir erkek, kadın, dağ, hayvan veya yer ismi midir?"
diye sorulmuş; o da "O, Araplardan bir adamın adıdır; on çocuğu vardı,
altısı hayırlı, dördü hayırsız çıktı" cevabını vermiş ve bunlardan türeyen
kabilelerin isimlerini saymıştır. 15. âyette geçen Sebe' kelimesiyle bîr şahıs değil bir toplumun
kastedildiği açıktır. Seba yönetimi -Nemi 27/22-44 !te açıklandığı
üzere- kraliçe Belkıs döneminde Hz. Süleyman'a bağlılığını bildirmiş; o
sıralarda güneşe tapmakta olan bu kavim Hz. Süleyman'ın çağrısına uyarak tevhid
inancını benimsemişti. [63]
Seba (Saba) devletinin
başkenti olan Me'rib şehri (Türkçe eserlerde yaygın kullanımı "Mârib"
veya "Ma'rib" şeklindedir), Balak dağının doğusunda uzanan ve
binlerce sene muazzam bir balçık tabakası bırakarak, bitkilerin gelişmesine
elverişli şartlar oluşturan Zenne (Azana) vadisinin suladığı, deniz
seviyesinden
15.
âyetin "Biri sağda diğeri solda iki bahçe" şeklinde çevirdiğimiz
kısmıyla sadece iki bahçenin bulunduğu mânası anlaşılmamalıdır, her iki yanı
bahçelerle kuşatılmış olduğundan her bir tarafta mevcut bahçeler topluluğu bir
bahçe gibi ifade edilmiştir. [67] Dolayısıyla, bunu "Sağında solunda
bahçeler" şeklinde de tercüme etmek mümkündür. Yine bu âyette geçen ve
"büyük bir işaret" şeklinde çevirdiğimiz âyet kelimesi "bir
delil" olarak tercüme edilebilir. Bu mânaya göre, buradaki nimetlerde
Allah'ın varlığına, kudretine, ihsanına ve O'na yapılması gereken şükre delâlet
eden açık işaretler vardı, yorumu yapılabilir. Bu kelimeye "ibret"
anlamı verildiğinde de ibretin sadece bu bahçelerde olduğu düşünülmemelidir;
çünkü burada ibret gösterilen husus Sebalılar'm kıssasının tamamı yani
kendilerine sağlanan büyük imkanlara karşılık onların nankörlük etmeleridir
"Rabbinizin
bahşettiği nzıktan yiyin ve O'na şükredin" hitabı ile onu takip eden
"Ne güzel bir belde, ne bağışlayıcı bir Rab!" ifadesi onlara
gönderilen peygamberlerin sözleri olabileceği gibi, bunlardan önce "Âdeta
bu nimetler lisan-ı hal İle onlara şöyle diyordu" veya "Onlar şöyle
denmeyi hak ediyorlardı" tarzında bir mâna da takdir edilebilir[68]
"Ne
güzel bir belde" diye çevirdiğimiz "beldetün tayyibetün"
cümlesinin lafızları ebced hesabıyla İstanbul'un fethedİldiği hicrî 857
tarihine denk düşmekte olup bunun ilk defa Molla Cami tarafından fark edildiği
söylenir[69]
16.
âyette geçen ve "Arim seli" diye çevrilen "seylü'1-arim"
tamlaması değişik şekillerde açıklanmıştır: Arim kelimesi "çok şiddetli,
karşı konamaz" anlamında ve sel kelimesinin sıfatı olarak düşünülürse bu
tamlamayı içeren cümle için "Biz de üzerlerine o karşı konamaz seli
gönderdik" gibi bir mâna verilebilir. Arim kelimesi oradaki şeddin yani
barajın adı kabul edilirse mevcut meali "...Arim şeddinin selini
gönderdik" şeklinde, oradaki vadinin veya akarsuyun adı kabul edildiği
takdirde de "... Arim vadisinin veya ırmağının selini gönderdik"
şeklinde anlamak gerekir[70]
"...
iki bahçeye çevirdik" ifadesinde edebî bir sanat kullanılmış, âdeta
"Görün bakalım, işte bunlar da bahçe!" veya "İşte size yakışan
bahçeler de bunlar!" der gibi bir mâna kastedilmiştir. [71]
17.
âyetteki "Biz, başka değil, ancak nankörlük edenleri cezalandırırız"
şeklinde çevrilen cümle için "Allah kulunu onurlandırmak isterse
iyiliklerini kabul eder; kulunu alçaltmak isterse günahını onun üstünde tutar,
böylece kıyamet günü karşılığını verir" gibi farklı açıklamalar da
yapılmıştır. [72]
18-19. Allah Teâlâ'nm Sebalılar'a lütfü sadece çekici güzelliklere sahip bir
ülke nasip etmekle sınırlı değildi; yukarıda açıklandığı üzere bulundukları yer
ile Suriye-Filistin bölgesi arasında güvenli bir yol güzergahının ve çok sık
yerleşim yerlerinin oluşmasına, seyahat ve ticaretin nimetlerinden
yararlanmalarına imkan sağlanmıştı. Onlar ise bu nimetlerin değerini
bilemediler, şımarıklık edip Allah'a isyan yolunu tercih ettiler.
18.
âyetin "bereketli kıldığımız" şeklinde çevrilen kısmı hemen bütün
müfessirlerce Şam bölgesi olarak gösterilmiştir. [73]
TV
41SV haklan ny^nlarak Kudüs'ü zikrederler [74] Bunu
"mübarek, kutlu kıldığımız" şeklinde çevirmek de mümkündür.
"Belde" ve "yerleşim yeri" anlamlanın verdiğimiz karye
kelimesi Arapça'da şehirler ve yer zikredilip oturanlar kastedilmek suretiyle
küçük topluluklar için kullanılır. [75] 15-17. âyetlerin tefsirinde belirtilen
güzergâhta büyüklü küçüklü çok sayıda yerleşim yeri bulunuyordu [76] "Birbirini gören" anlamını
verdiğimiz "zâhiraten" kelimesinin yorumlan şöyle özetlenebilir:
Şam'a kadar uzanan yol üzerinde peş peşe gelen yerleşim yerleri [77]
birbirinin görüş mesafesinde; yolcuların kolay görebileceği tarzda yani yol
güzergahı üzerinde [78]
"Bunlar
arasında seyahati uygun konaklara ayırmış olduk" şeklinde tercüme edilen
cümle daha çok şöyle açıklanmıştır: Bir yerleşim yerinden diğerine muayyen,
makul, kolay varılabilir mesafeler vardı, meselâ yarım günde varılabiliyordu[79] birinden yola çıkan kimse azık ve su
taşımadan, açıkta yatmadan ve tehlike görmeden diğerine ulaşabilirdi[80] Muhtemelen mola verilen her durakta yolcular
için hazırlanmış binalar ve kuyular vardı, yeterli mal ve hizmet üretimi
sağlanıyordu ve bu sistemin yürümesi için belirli görevliler vardı. Bu,
çevredekilerin oralara gelip yolcu kafileleriyle temas etmesini cazip
kılmaktaydı. [81]
"Oralarda
geceleri, gündüzleri güven içinde seyahat edin" şeklinde çevirdiğimiz
cümlede yer alan "geceleri, gündüzleri" kaydı ile ilgili başlıca
izahlar şunlardır: İster gece ister gündüz seyahat edin, güvenlik durumu
vakitten vakte farklılık göstermez veya geceler ve gündüzler boyu seyahat
etseniz güvenlik sorunuyla karşılaşmazsınız[82] bir yoruma göre ise burada yerleşim yerlerinin
sıklığına işaret edilmektedir[83] Kur*an-ı Kerîm'de ve Hz. Peygamber'in
uygulamalarında, seyahat etme, değişik toplumların kültür ve medeniyetlerine
muttali olma, bilgi ve fikir alışverişinde bulunmanın önemini gösteren birçok
delil vardır. Bu arada güvenlik içinde seyahat edebilmenin ne büyük nimet
olduğuna göndermeler yapılmıştır[84] Bu
sebeple tefsirlerdeki ortak kanaat dikkate alınarak âyette lafzan yer almayan
"güven içinde" kaydı meale eklenmiştir.
Müfessirlerin
19. âyette geçen ve "Rabbimiz! Konak yerlerimizin arasını uzaklaştır"
şeklinde tercüme edilen cümlenin anlamı İle ilgili belli başlı açıklamaları
şunlardır: a) Rahatlık battı, sunardılar; b) Benî İsrail'in iyiyi kötüyle
değiştirmek istemesi[85] gibi
davrandılar; c) "Bahçelerimiz bulunduğu yerlerden daha uzak mesafelerde
olsaydı istek ve iştahımızı arttırırdı" dediler; d) Şam bölgesi ile
aralarında çöller bulunmasını temenni ettiler ve uzun yol hazırlıkları yaparak
seyahat etme özlemini dile getirdiler[86] Bu sözleri, kendilerine öğüt veren peygamberlere
veya iyi kişilere karşı söylemiş olmaları muhtemeldir[87] Fakat onlar bu tavrı sözle değil, lisan-ı
halleriyle yani davranışlarıyla da ortaya koymuş olabilirler[88] Bir okuyuşa göre "rabimİz" kelimesi
öznedir ve cümle "Rabbimiz aramızdaki mesafeleri uzattı" anlamına
gelmektedir, bunun yorumu ise şöyledir: Nimetler bol ve refah düzeyi yüksek
olduğundan, kısacık mesafeler olmasına rağmen uzunluktan şikayet ediyorlar,
şımarıklık edip "Rabbimiz aramızdaki mesafeleri uzattı" diyerek sahte
bir hüzün izhar ediyorlardı[89] Esed bu kıraatin daha uygun olduğunu
savunurken şöyle bir açıklama yapmaktadır: "Çünkü (Zemahşerî'nin de işaret
ettiği gibi), Sebe halkının devletlerinin yıkılmasından, nüfusun büyük kısmının
sürgüne gönderilmesinden ve neticede (büyük kervan yollan üzerindeki) birçok
köy ve kasabanın terkedİlmesinden duydukları gecikmiş üzüntü ve pişmanlığı dile
getirmektedir" (II, 876). Oysa bu yorumun kaynağı olarak gösterdiği
Zemahşerî'nin açıklaması böyle değil, yukarıda belirttiğimiz şekildedir.
Âyetin
"onlan ibret kıssaları haline getirdik" şeklinde çevrilen kısmı İçin
"efsaneye, halk masallarına çevirdik" şeklinde tercümeler de
yapılmıştır. Burada Se-balılar'ın başına gelenler, özellikle onların
parçalanmışlıkları ile ilgili olarak Arapça'da meşhur olmuş özdeyişlere atıf
yapıldığı [90] ibret ve öğüt alınacak kıssalar haline
getirildiklerinin vurgulandığı ya da o saltanatın yerinde yeller estiğine,
onlardan geriye ancak öykülerin kaldığına bir telmihin bulunduğu [91] söylenebilir. Tarihî verilerden, "Darmadağın
ettik" diye tercüme edilen cümle ile, büyük sel felaketini takiben Güney
Arabistan sakinlerinin özelikle Arabistan'ın içlerine ve kuzey bölgelerine göç
etmelerinin, kabilelerin bölünüp birbirlerine iltihak etmek zorunda
kalmalarının kastedildiği anlaşılmaktadır[92]
20-21. Cenâb-ı Allah'ın buyruğuna isyan eden İblis, kendisine
insanları doğru yoldan saptırmak için fırsat verilmesini istemiş, bu dileği
kabul edilince yeryüzündeki sınav düzeni içinde yerini almıştı. İşte 20.
âyette, başlangıçta İblis'in Allah Teâlâ'ya hitaben söylediği sözün ve yaptığı
tahminin insanların bir kısmı hakkında doğru çıktığı belirtilmektedir. Hicr
sûresinin 39-40. âyetlerinde geçtiği üzere İblis şöyle demişti: "Rabbim!
Benim sapmama imkan verdiğin için yemin olsun ki ben de yeryüzünde onlara
(günahları) şirin göstereceğim ve -senin samimi kulların hariç onlann topunu
kesinlikle yoldan çıkaracağım." Ayrıca A'râf sûresinin 17. âyetinde
şeytanın şu sözüne yer verilmiştir: "Sonra elbette onlara Önlerinden,
arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen onlann çoklarını
şiikredenlerden bulmayacaksın."
Buna
karşılık 21. âyette şeytanın onlar üzerinde hiçbir zorlayıcı gücünün
bulunmadığı ve sorumluluğun kendilerine ait olduğu hatırlatılmaktadır[93] Nitekim İbrahim sûresinin 22. âyetinde bu
hususun iyi anlaşılması için, mahşer günü karşılaşılacak bir sahne şöyle
canlandırılmıştır: "Allah'ın hükmü yerine getirilince şeytan şöyle der:
'Şüphesiz Allah size gerçek bir vaadde bulunmuştu; ben de size bir söz verdim
ama yalancı çıktım. Aslında benim sizi zorlayacak gücüm yoktu; benim yaptığını
size çağrıda bulunmaktan ibarettir; sk de benim çağrıma uydunuz. O halde beni
kınamayın, kendinizi kınayın. Ne ben sizi kurtarabilirim ne de siz beni
kurtarabilirsiniz. Ben daha önce de beni Allah'a ortak koşmanızı reddetmiştim.'
Doğrusu zalimler için elem verici bîr azap vardır." İsrâ sûresinin 65.
âyeti de şeytanın istemeyeni zorla saptırma gücünün bulunmadığını
göstermektedir[94]"Ayırt etmemiz
İçindir" şeklinde tercüme ettiğimiz yan cümle lafzan "bilelim
diye" şeklinde çevrilebilir. Burada "bilme ve ayırt etme" den
maksat, "bilfiil ortaya çıksın diye" anlamındadır; zira olacak her
şey yüce Allah'ın ezelî ilminde mevcuttur; âyetin sonunda "her şeyi görüp
gözetir" diye çevrilen hafîz isminin zikredilmesi de bu hususa dikkat
çekmektedir. [95]
Meali
22. De kî: "Allah'tan başka (ilâhî güçlere sahip) sandığınız varlıkları çağırın bakalım! Onlar göklerde ve yerde zerre
miktarı bir şeye sahip olmadıkları gibi buralarda herhangi bir ortaklıkları da
yoktur; Allah'ın da onlardan bir destekçiye ihtiyacı bulunmamaktadır." 23.
Allah katında, O'nun izin verdiği kimselerden başkasının şefaati yarar
sağlamaz. Sonunda kalplerinden korku giderilince "Rabbiniz ne
buyurdu?" derler. Onlar da şu cevabı verirler: "Hak olanı buyurdu, O
yücedir, uludur." 24. De ki: "Göklerden ve yerden size nzık veren
kimdir?" De ki: "Allah'tır. O halde biz veya siz, iki taraftan biri
ya doğru yoldadır yahut açık bir sapkınlık içindedir." 25. De ki:
"Bizim işlediğimiz suçlardan dolayı siz sorumlu olmayacağınız gibi sizin
yapıp ettiklerinizden ötürü de biz hesaba çekilmeyiz." 26. De ki:
"Rabbimiz hepimizi bir araya getirecek, sonra aramızda adaletle hükmünü
verecektir. O en âdil hüküm veren ve herşeyi bilendir." 27. De ki:
"Ortak diye O'nun yanına kattıklarınızı bana gösterin bakalım! Hayır asla!
Bilakis yegane galip ve her şeyi hikmetle
yöneten O Allah'tır." 28. Biz seni başka değil, ancak müjdeleyi-ci ve
uyarıcı olarak bütün insanlara gönderdik; fakat insanların çoğu bunu bilmek
istemiyorlar, 29. "Eğer doğru söylüyorsanız, bu vaad ne zaman
gerçekleşecek, söyleyin bakalım!" diyorlar. 30. De ki: "Sizin için
öyle bir vakit belirlenmiştir ki, ondan ne bir an geri kalabilirsiniz ne de
ileri geçebilirsiniz." [96]
Tefsiri
22-27. Önceki âyetlerde verilen örneklerden ve yapılan
uyanlardan çıkarılması gereken sonuca geçilmekte ve şirkin her türünün
yanlışlığı üzerinde durulmaktadır. 23. âyette canlandırılan sahne ve
"sonunda kalplerinden korku giderilince" şeklinde tercüme edilen
kısım ile ilgili olarak değişik yorumlar yapılmıştır. Bazı inüfessirlere göre
âyetin mânası şudur: Nihayet âhirette müşriklerin kalplerinden korku
giderildiğinde melekler onlara sorar; "Dünyadayken rabbiniz size ne
demişti?" Onlar: "Hak söyledi" derler ve ikrarın fayda
sağlamadığı bir vakitte gerçeği ikrar ederler[97] Bazılarına göre burada sözü edilen korku ölüm
esnasındaki korkudur. Ölüm sırasında Allah kalplerden korkuyu giderir, herkes
Allah'ın bildirdiklerinin hak olduğunu itiraf eder; bu, önceden aynı şeyi
söylemekte olana fayda, aksini söylemekte olana ise zarar verir; her ikisinin
ruhu önceki İnanç ve ikrarına göre kabzedilir [98] İbn
Atıyye bu ifadenin açıklaması ile ilgili hadislerden hareketle burada
meleklerin kastedildiğini savunur. Bu yoruma göre melekler Cebrail'e vahiy
verildiğini duyduklarında dehşete kapılırlar ve korkuları zail olduğunda
aralarında âyetteki konuşma cereyan eder (IV, 418). Birçok müfessir de şu
açıklamayı yapmıştır: Âyetten, âhirette gerek başkalarına şefaatçi yapılma
gerekse şefaat edilme umudu taşıyanların bir endişe ve heyecan dönemi
yaşayacaklarına ve uzun bîr bekleyişten sonra iznin verileceğine işaret
edildiği anlaşılmaktadır. İzin çıktığı belli olduğunda korkulan zail olur,
birbirlerini müjdelemeye başlarlar, "Rabbiniz ne buyurdu?" diye sorarlar...
[99] Değişik
görüşleri nakleden Taberî'nin -konuyla ilgili rivayetler ışığında- yaptığı
tercih şudur: Allah katında ancak O'nun şefaatine izin verdiklerinin şefaati
fayda sağlar, Allah'ın kendisine bu yönde müsaade verdiğini duyan kişi büyük
bir heyecan duyar, nihayet bu heyecan yatıştığında "Rabbiniz ne
buyurdu?" diye meleklere sorar... [100]
24.
âyette geçen ve "O halde biz veya siz, iki taraftan biri ya doğru yoldadır
yahut açık bir sapkınlık içindedir" şeklinde tercüme edilen cümle ilgili
yorumlarda ağırlıklı olarak, üstün bir ifade biçimiyle ve münazara (cedel)
kuralları içinde muhatapların iddialannın reddedildiği bejirtilir[101] Râzî ise konuya farklı bir açıdan bakarak şu
yorumu yapar: Yüce Allah Resûlü'ne ve müminlere münazara âdabı ve fikrî
tartışmaların verimliliği açısından önemli bir metodu hamlatıyor. Tartışan kişi
karşı tarafın hatalı olduğunu peşinen ifade ederek başlarsa bu tartışmadan
verim alınmaz; halbuki önce iki taraftan birinin hatalı olabileceğinin kabulü,
taassubun atılmasına ve tarafların fikirlerini samimi olarak gözden
geçirmelerine imkan sağlar (XXV, 257).
26.
âyette geçen ve sözlükte "açar" anlamına gelen "yeftehu"
fiili bu bağlamda "hak üzere yargılar ve hüküm verir" demektir[102] Bu
sebeple mealde gerek bu fiile gerekse aynı kökten türeyen fettâh kelimesine
buna uygun bir anlam verilmiştir. [103]
28. "Bütün insanlara" şeklinde çevrilen "kâffeten
li'n-nâs" ifadesi, "insanlan uyan ve tebliğ" ile toplayıp
birleştiren, onlan küfür ve masiyetten engelleyen" şeklinde de
anlaşılmıştır. Hatta bu anlamı savunan Zemahşerî "bütün insanlara"
tarzında yorumlanmasını Arap dili kurallan açısından hatalı bulur (III, 260);
fakat Taberî (XXII, 96) ve İbn Atıyye (IV, 420) burada kastedilen mânanın bu
olduğunu yani Hz. Muhammed'İn peygamberliğinin evrenselliğine vurgu yapıldığını
ısrarla belirtirler. [104]
29-30. Burada sözü edilen vaadden maksat kıyamet günüdür. Belirlendiği
belirtilen gün de kıyamet ve haşir günüdür; bazı müfessirler bunu ölüm vakti
olarak da yorumlamışlardır. [105]
Meali
31. İnkâr edenler şöyle dediler: "Biz ne bu
Kur'an'a inanırız ne de bundan öncekilere." Sen o zalimleri rablerinin
huzurunda durdurulmuş halde birbirlerine söz atarlarken bir görsen! Horlananlar
büyüklük tamlayanlara şöyle derler: "Siz olmasaydınız, hiç kuşkusuz biz
iman ederdik." 32. Büyüklük taslayanlar horlananlara "Size doğru yol
gösterildikten sonra sizi ondan biz mi çevirdik? Hayır, günah işleyenler
kendiniz idiniz!" derler. 33. Horlananlar büyüklük taslayanlara şöyle
cevap verirler: "Bilakis! İşiniz gece gündüz dolap çevirmekti; bize
Allah'ı inkar etmemizi ve ona ortaklar koşmamızı telkin ediyordunuz."
Sonunda azabı görünce için için yanarlar. Biz de inkarcıların boyunlarına
halkalar geçiririz. Onlar ancak yapıp ettiklerinin karşılığını görürler. 34.
Biz hangi topluma bir uyarıcı göndermişsek oranın sefahate dalmış olanları
mutlaka şöyle demişlerdir: "Biz sizin tebliğ ettiklerinize
inanmıyoruz." 35. Ardından şunu eklemişlerdir: "Biz servet ve nüfus
açısından üstünüz; dolayısıyla, azaba uğratılacaklar biz olamayız." 36. De
ki: "Rabbim rızkı dilediğine bol verir, dilediğine kısar; fakat insanların
çoğu bunu bilmezler." [106]
Tefsiri
31-33. İnkarcılıkta direnenlerin, Kur'an'da ve onun sık sık
kendisine gönderme yaptığı diğer ilâhî kitaplarda ortaya konan ibret
levhalarına ve ikna edici kanıtlara değer vermeyeceklerini kesin bir dille
açıkladıklarına değinildikten sonra, bu dünyada kendinden emin bir biçimde bu
bağnaz tavrı sürdüren ve böbürlenen bu kimselerin âhirette ne hallere
düşecekleri, bu arada iradelerine hakim olamayan ve onların yolunu izleme zaafı
gösterenlerin suçu onlara yüklemeye çalışmalarının bir yarar sağlamayacağı
canlı biçimde tasvir edilmektedir.
31.
âyetin "bundan öncekilere" diye tercüme edilen kısmı genellikle
"daha önceki peygamberlerin getirdiklerine" şeklinde açıklanmıştır. [107]
33.
âyette geçen "eserrû'n-nedâmete" cümlesi, iç dünyalarındaki inanç ve
hissiyatı belirten bir İfade olduğundan [108]bunu
"için için yanarlar" şeklinde tercüme etmeyi uygun bulduk. Bu kısımla
ilgili diğer bazı yorumlar İse şunlardır: Önce birbirlerini itham eden sözlerle
karşılıklı konuşurlarken azabı görüverince artık pişmanlığa delâlet eden bu
birbirini suçlamayı gizlerler yani bundan vazgeçerler. Şöyle bir yorum da
yapılabilir: Birbirlerine söz atıp dururlarken azabı görünce Secde sûresinin
12. âyetinde tasvir edildiği üzere Allah'a yalvarıp dünyaya döndürülmeleri ve
İyİ işler yapmak için kendilerine bir fırsat daha verilmesi yönünde dilekte
bulunurlar. Bir görüşe göre buradaki "eserra" fiili "açığa
çıkarma" anlamında olup, cümle "pişmanlıklarını açıkça ortaya
koyarlar" demektir. [109]
34-36. Her toplumda görülen sefahate dalmış varlıklı şımarık
kesimin ilâhî bildirimler karşısında ortaya koyduğu çarpık mantığın ve küstah
tavrın tasvir edildiği bu âyetlerde, rızkın asıl sahibi Allah Teâlâ olduğu halde
bazı insanların yine O'nun verdiği imkanlara dayanarak O'na karşı direnmeye ve
baş kaldırmaya çalışmasının tutarsızlığına dikkat çekilmektedir. Şayet onların
gerekçeleri sağlıklı olsaydı o zaman insanlığın bütün İmkanların paylaşımım
kendi tercihlerine göre düzenleyebilmesi gerekirdi. Oysa bu hiç bir zaman
gerçekleştirilememiştir. [110]
Meali
37.
Sizi bize yaklaştıracak olan, ne servetiniz ne evlatlarınızdır. Ama iman edip
iyi işler yapanlar başka, yaptıklarına karşılık onlara kat kat fazlası mükâfaat
vardır ve onlar köşkler içinde hiç bir endişe taşımadan yaşayacaklardır. 38.
Âyetlerimizi etkisiz kılmak üzere çaba gösterenler ise azap içinde
bırakılacaklardır. 39. De ki: "Rabbim kullarından dilediğine rızkı bol
verir, dilediğine de kısar. Başkaları için ne harcarsanız Allah onun yerine
yenisini verir. O rızık verenlerin en büyüğüdür." 40.0 gün Allah onların
hepsini toplayacak ve meleklere soracak: "Bunlar mıydı size tapmakta
olanlar?" 41. Melekler şöyle cevap verecekler: "Hâşâ, sen yüceler
yücesisin! Bizim velîmiz onlar değil sensin. Gerçekte onlar cinlere
tapıyorlardı; çoğu onlara inanmıştı." 42. Artık bugün birbirinize ne fayda
sağlayabilirsiniz ne de zarar verebilirsiniz. Zulmedenlere şöyle diyeceğiz:
"Yalan sayıp durduğunuz ateşin azabım tadın bakalım!" 43. Onlara
apaçık âyetlerimiz okunduğunda "Bu, başka değil, sizi atalarınızın
taptıklarından vazgeçirmek isteyen biri" demişler ve eklemişlerdi: "Bu da ancak düzmece bir
yalan." İnkar edenler kendilerine hakikat ulaştığında onun hakkında
"Bu, besbelli bir büyüdür" demişlerdi. 44. Oysa biz onlara
okuyacakları kitaplar vermemiştik ve senden önce onlara uyarıcı da
göndermemiştik. 45. Onlardan öncekiler de (ilâhî bildirimleri) yalan saymışlardı. Bunlar onlara
verdiklerimizin onda birine bile erişemediler. İşte onlar peygamberlerimi
yalancılıkla itham ettiler; benim de karşılığım nasıl oldu ama! [111]
Tefsiri
37. Önceki âyetlerde servet ve nüfusunu her türlü
kurtuluşun teminatı gibi görenlerin bu yanlış düşünceleri, rızkı sağlayanın
yüce Allah olduğunu unutmaları açısından eleştirilmişti; burada ise bu
imkanların kişiyi Allah'a yaklaştırma, O'nun nzasmı elde etme ölçüsü
olamayacağı; ancak bu imkanlar sağlam bir imana dayalı olarak ortaya konan iyi
davranışlara dönüştürüldüğünde Allah katında değer bulacağı ifade edilmektedir. [112]
39. Hayır amacıyla yapılan harcamalar Allah katında karşılıksız kalmadığı
gibi gönül rızasıyla veren kişi bundan
ötürü
bir kayba da uğramış olmaz; onların yeri Allah Teâlâ tarafından bir şekilde
doldurulur. Bu ya yerine benzeri maddi imkanlar verilmesi ya da bitmez tükenmez
bir hazine olan kanaat duygularının geliştirilmesi ve kişinin iç huzurunun
arttırılması biçiminde olabilir. [113]
41. Kendilerinden söz edilen müşrikler melekleri de Allah'a ortak
koşuyorlardı; dolayısıyla meleklerin buradaki beyanı onların asla kendilerine
tapmadıklarını değil buna razı olmadıklarım, buna karşılık cinlerin kendilerine
tapılmasmı istediklerini belirtmek içindir. [114]
44-45. Kur'an'ın ilk muhatapları olan Mekke müşriklerine
yakın zamanlarda gönderilmiş bir kitap ve peygamber yoktu; dolayısıyla onların
Hz. Muhammed'in bildirdiklerine karşı direnmeleri ve peygamberliğini kabul
etmeyip onu sihirbazhk vb. sıfatlarla İtham etmeleri hiç bir sağlam kanıta
dayanmamaktaydı. [115]
45.
âyetin, "Bunlar onlara verdiklerimizin onda birine bile erişemediler. İşte
onlar peygamberlerimi yalancılıkla İtham ettiler; benim de karşılığım nasıl
oldu ama!" şeklinde çevirdiğimiz kısmına müfessirlerin genel kanaatine
göre mâna verilmiştir Rımıın izahı snvlftiiir* Sn müşrikler öncekilerin şahin
nldııSıı pik*, nimet ve uzun ömürün ondabirine bile erişemediler; Allah onları
cezalandırdığına ve sahip oldukları imkanlar kendilerine bir yarar
sağlayamadığına göre şu zayıf kişilerin hali nice olur! Râzî bu yaygın yoruma
yer verdikten sonra kendisinin âyeti başka bir yoruma açık gördüğünü belirtir.
Onun yorumu şöyledir: Öncekiler Hz. Muhammed'i kavmine gösterilen açık
kanıtların ve yapılan açıklamaların onda birine bile sahip değillerdi ve
peygamberleri yalanlamalarından ötürü cezalandırılmışlardı; böyle olunca Hz.
Muhammed'i yalancılıkla itham edenler nasıl cezalandırılmaz! 44. âyetin ifadesi
de bu yorumu destekleyici niteliktedir (XXV, 267). Aynı yorum daha özet biçimde
İbn Atıyye'nin tefsirinde de yer almaktadır. Ayrıca o, buradaki zamirlerin her
ikisini önceki toplumların yerini tuttuğunu kabul eden üçüncü bir yoruma da
değinir. Buna göre mâna, "O önceki toplumlar kendilerine verdiğimiz
nimetlerin ondabirinin bile şükrünü eda edebilmiş değillerdi" şeklinde
olmaktadır (IV, 424). [116]
Meali
46. De ki: "Size tek bir öğüt vereceğim: Allah
için, başkalarıyla birlikte veya tek başınıza şöyle bir durup düşünün! (Görüyorsunuz ki) arkadaşınızda cinnetten eser yok; o ancak şiddetli bir azap öncesinde
sizi uyaran bir kimse." 47. De ki: "Sizden isteyebileceğim bir
karşılık varsa o da sizin olsun; benim mükâfatımı verecek olan yalnız
Allah'tır. O her şeye tanıktır."
48. De ki: "Kuşkusuz rabbim gerçeği ortaya koyar; O gaybı hakkıyla
bilendir." 49. De ki: "Hak gelmiştir; bâtıl ne yeni bir şey var
edebilir, ne de eskiyi geri getirebilir." 50. De ki: "Şayet ben
yanlış yolda isem bunun vebali banadır. Eğer hu rin rahhimin hana vahvettiei sayesindedir. Süohesiz O işitendir,
yakındır." 51. Korkuya ve telaşa kapıldıklarında onları bir görsen! Artık
kaçış-kurtuluş yoktur, yakın bir yerden yakalanmışlardır. 52, "Artık ona
inandık" diyecekler; ama bu kadar uzak bir yerden (kurtaracak bir
imana) kavuşmak ne mümkün! 53. Daha
önce onu inkar etmişlerdi, körü körüne gayb hakkında atıp tutuyorlardı. 54.
Artık kendileriyle arzuladıkları arasına bir set çekilmiştir; tıpkı daha önce
benzerlerine yapıldığı gibi. Çünkü onlar sürekli şaşkınlığa iten bir kuşku
içindeydiler. [117]
Tefsiri
46-50. Bunca İbret örneği ve delilden sonra artık
muhatapların ister vicdanlarıyla başbaşa kalarak ister -çevresel baskılardan
uzak ortamlarda- fikir alışverişinde bulunarak, düşüncelerini bir noktaya
odaklamaları istenmektedir: Kendilerine çağrıda bulunan kişinin soyu sopu,
çocukluğundan itibaren o güne kadar ortaya koyduğu davranışlar hepsinin malumu;
hiçbir zaman ve hiçbir şekilde güvenilirliği, hak severliği, söz ve
eylemlerinde makul ve tutarlı olma hususunda en küçük bir ithama maruz
kalmamış; -son sıralarda belirli kişilerce ortaya atılan (sihirbazlık yaptığı
veya aklını yitirdiği gibi) bazı mesnetsiz iddialar dışında- şu an
söylediklerinde çelişki bulunduğunu
kimse ileri süremiyor, aklî dengesine gölge düşürecek somut bir kanıt
gösteremiyor; ayrıca, yaptığı iş için kendilerinden bir karşılık beklemediğini
de açıkça ifade ediyor. Şayet bunun üzerinde taassuptan uzak biçimde ve insafı
elden bırakmadan düşünebilecek olurlarsa zaten mesele bitmiş olacak, apaçık
hakikati Önlerinde bulacaklardır.
"Kuşkusuz
rabbim gerçeği ortaya koyar" diye çevrilen 48. âyetteki cümle ile ilgili
başlıca açıklamalar şunlardır: Vahiy ile gerçekleri açıklar, peygamberlerinin
dilinden delilleri ortaya koyar; gerçekleri kalplere ulaştırır, yerleştirir;
hakkı bâtılın üzerine atar ve onu siler[118]
51-54. Sûrenin başında kıyametin kendilerine gelmeyeceğini iddia edenlerden
söz edilmişti; bu âyetlerde de, o inkarcıların kaçışı kurtuluşu olmayan güne
yakalanmanın telaşı içindeki halleri tasvir edilerek sûre tamamlanmaktadır.
51.
âyette geçen "yakın bir yerden yakalanma", bazı mtitessirler
tarafından, yeryüzünden, kabirlerden, mahşerde hesap görülen yerden veya
bulundukları yerden alınıp cezalandırılma şeklinde açıklanmıştır. [119] Diğer bir yoruma göre ise burada, o kişilerin
çepeçevre kuşatılmaları kastedilmektedir. [120]Esed
bunu "kendi içlerinden, kişiliklerinden, can damarından" şeklinde
yorumlar {II, 883). 52. âyette geçen ve "Ama bu kadar uzak bir yerden
(kurtaracak bir imana) kavuşmak ne mümkün!" seklinde çevrilen cümle,
imanın fayda vermesi ve kurtuluşa erme fırsatının çoktan kaçırılmış olduğunu
veya tövbe etme ve tekrar dünyaya döndürülme isteğinin kabul edilmeyeceğini
belirten temsilî bir anlatımdır. [121] 53. âyetin "körü körüne" şeklinde
çevrilen kısmı lafzan "uzak yerden" anlamına gelmekte olup, bununla
hiçbir sağlam delile dayanmadan ve bilinçsizce ortaya atılan iddialar kınandığı
için [122] böyle tercüme
edilmiştir. [123]
[1] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/369.
[2] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/369.
[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/369.
[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/370-371.
[5] bu İki kelimeyle hamd arasındaki ince farklar için bk.
Fatiha 1/2
[6] A'râf 7/43; Fâtır 35/34; Zümer 39/74
[7] Yûnus 10/10
[8] Râ-zî'nin Kur'an'da "el-hamdü lülâh" diye
başlayan beş sûre bulunmasından hareketle yaptığı bir yorum için bk. XXV,
238-239
Prof.
Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi
Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/371
[9] Ta-berî, XXII, 59; İbn Atıyye, IV, 404
[10] Râzî, XXV, 240
[11] ayrıca bk. En'âm 6/59
[12] tbn Atıyye, IV, 405
[13] bilgi için bk. Bakara 2/3; Mâide 5/94-96
[14] Taberî, XXII, 61
[15] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/371-372.
[16] İbn Atıyye, IV, 405
[17] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/372.
[18] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/372.
[19] Taberî,XXII, 62; İbn Atıyye, IV, 406
Prof.
Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi
Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/372-373.
[20] İbn Âşûr, XXII, 133,145-146
[21] İbn Âşûr, XXH, 147-151
[22] İbn Atıyye, IV, 406
[23] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/373.
[24] Taberî, XXII, 64
[25] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/373-374.
[26] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/374-375.
[27] Hz. Dâvûd hakkında bilgi için bk. Bakara 2/251; Nemi
27/15
[28] bk. Sâd 38/24,34
[29] Şevkânî, IV, 360
[30] Şevkânî, IV, 360; İbn Âşûr XXII, 155456
[31] bk. Taberî, XXII, 65-66; Zemahşerî, III, 253; İbn
Atıy-ye, IV, 407
[32] bk. VI, 3948-3949
[33] Taberî, XXII, 66-67; İbn Atıyye, IV, 407; Râzî, XXV,
245-246
[34] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/375-376.
[35] Râzî, XXV, 246
[36] bk. Enbiyâ 21/80
[37] Taberî, XXII, 67-68; İbn Atıyye, IV, 408). Başka
yorumlar da bulunmakla beraber (meselâ bk. Râzî, XXV, 246,249
[38] Zemahşerî, III, 253; İbn Atıyye, IV, 407-408
[39] Buharı, "Büyü"', 15
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr.
İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/376-377.
[40] meselâ Taberî, XXII, 68-69; İbn Atıyye, IV, 408-409;
Zemahşerî, IE, 253
[41] bk. İbn Atıyye, IV, 408; İbn Âşûr, XXII, 158-159
[42] Zemahşerî, III, 253; İbn Atıyye, IV, 409
[43] Ömer Faruk Harman, "Süleyman (Hz.)", ÎFAV
Ans., IV, 163-164
[44] İbn Âşûr, XXII, 159-160
[45] Zemahşerî, İÜ, 253
[46] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahimKafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/377-378.
[47] Zemahşerî, III, 253; İbn Atıyye, IV, 409
[48] II, 873. Mehârîb kelimesinin tekili olan
'*mih-rab"ın anlamlan ve İslam kültüründe camilerde imamın namaz
kıldırdığı yere ad oluşu hakkında bilgi için bk. İbn Âşûr, XXII, 160-161
[49] bk. J. Walker, "Süleyman [Sulaymân b.
Dâvûd]",/A, XI, 173
[50] meselâ bk. Zemahşerî, m, 253-254; İbn Atıyye, IV, 409;
Kitâb-ı Mukaddes'te konuya ışık tutan bazı bilgiler için bk. II. Tarihler
3/10-13,4/1-22
[51] bu hususta bilgi için bk. İbrahim 14/7'nin tefsiri
[52] meselâ bk. Şevkânî, IV, 363
[53] İbn Atıyye, IV, 410
[54] Zemahşerî, III, 253-254
[55] İbrahim 14/34
[56] İbn Atıyye, IV, 410
Prof.
Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi
Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/378-380.
[57] meselâ bk. Taberî, XXII, 76
[58] bk. IV, 411
[59] bk. XXV, 247; aynı müfessirin Dâvûd ve Süleyman
hakkında zikredilenlerin mukayesesini içeren bir yorumu için bk. XXV, 247-248;
yine Râzî'nin Dâvûd zamanında savasın Süleyman zamanında barışın hakim
olmasından
hareketle
yaptığı bir yorum için bk. XXV, 248; Hz. Süleyman hakkında bilgi için bk.
Bakara 2/102-103; Nemi 27/16-44
Prof.
Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi
Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/380-381.
[60] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/381.
[61] Taherî, XXII, 78; Zemahşerî, III, 255
[62] J. Tkatsch, "Seba [Saba1]", M, X,
267
[63] bk. Ta-berî, XXII, 76-77; Elmalılı, VI, 3937-3938
[64] Tefsirlere yansıyan örnekler için bk. Taberî, XXII,
77; Zemahşerî, III, 255
[65] Sebe' ve Arim seli hakkında geniş bilgi için bk. J.
Tkatsch, "Seba [Saba']", İA, X, 267-288; Adolf Grohmann,
"Mârib [Ma'rib]", İA, VII, 322-340
[66] îbn Âşûr, XXII, 170
[67] Zemahşerî, III, 255
[68] Zemahşerî, IH, 255
[69] Elmalılı, VI, 3956
[70] kelimenin başka anlamlarıyla birlikte bk. Şevkânî, IV,
367; barajın nasıl yıkıldığına ilişkin bazı anlatımlar için bk. Taberî, XXII,
80
[71] İbn Atiyye, IV, 414; Zemahşerî, m, 256
[72] meselâ bk. Taberî, XXII,82-83; İbn Atıyye, IV, 415;
Şevkânî, IV, 367-368
Prof.
Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez,
Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/382-384.
[73] Taberî, XXII, 83; Zemahşerî, IH, 256
[74] Taberî. XXII. 84
[75] İbn Atıyye, IV, 415
[76] yukarıda sayılanlardan başka aradaki diğer yerleşim
yerlerinin isimleri için bk. Adolf Grohmann, "Mârib [Ma'rib]", M, VII,
322
[77] Taberî, XXII, 84
[78] Zemahşerî, III, 256
[79] Râzî, XXV, 252; Şevkânî, IV, 368
[80] Taberî, XXII, 84-85; Zemahşerî, III, 256
[81] İbn Âşûr, XXII, 174
[82] Zemahşerî, İÜ, 256
[83] Râzî, XXV, 252
[84] bu konuda bk. Kureyş 106/1-4
[85] bk. Bakara 2/61
[86] Taberî, XXII, 85-86; Zemahşerî, III, 257; Şevkânî, IV,
369
[87] İbn Âşûr, XXII, 176
[88] Râzî, XXV, 252
[89] Zemahşerî, III, 257; Şevkânî, IV, 369
[90] bk. Taberî, XXII, 86; İbn Atıyye, IV, 415; Zemahşerî,
III, 257
[91] İbn Âşûr, XXII, 177-178
[92] Zemahşerî, III,
257
Prof.
Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi
Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/384-386.
[93] sözlükte "delil, hüccet" anlamına da gelen
sultân kelimesinin burada "zorlayıcı güç" mânasında kullanıldığı
kabul edilir; bk. İbn Atıyye, IV, 417
[94] İblis ve şeytan hakkında bilgi için bk. Fatiha 1/1
[Eûzü]; Bakara 2/34; Nisa 4/117-121; Enfâl 8/48; Kehf İS/50
[95] İbn Atıyye, IV, 417
Prof.
Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi
Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/386-387.
[96] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/388.
[97] Şevkânî, IV, 372
[98] Râzî, XXV, 255
[99] Zemah-şen, III, 258
[100] XXII, 89-93; diğer yorumlar için bk. Râzî, XXV, 255;
Şevkânî, IV, 372; şefaat hakkında bilgi için bk. Bakara 2/48,255
[101] bk. Taberî, XXII, 94-95; Zemah-şerî, III, 259;
buradaki edebî sanatlar için bk. İbn Âşûr, XXÜ, 192-193
[102] İbn Atıyye, IV, 420; Şevkânî, IV, 372
[103] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu
:IV/388-389.
[104] Arap dili kuralları açısından yapılan itiraza cevap
için bk. Şevkânî, IV, 374-375
Prof.
Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi
Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/389-390.
[105] Şevkânî, IV, 375; "ne bir an geri kalabilirsiniz
ne de ileri geçebilirsiniz" ifadesinin açıklaması için bk. A'râf 7/34
Prof.
Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi
Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/390.
[106] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/390-391.
[107] Taberî, XXII, 97; İbn Atıyye bazılarının buna
"kıyamet vaktinin geleceğine" şeklinde mâna vermesini eleştirir; bk.
IV, 420-421
[108] İbn Atıyye, IV, 421
[109] Râzî, XXV, 261; İbn Atıyye de bu kelimenin Arapça'da
zıt anlamda asla kullanılmadığı gerekçesiyle bu yorumu eleştirir, IV, 421
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/391.
[110] bk. Rûm 30/3
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/391.
[111] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu
:IV/392-393.
[112] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/393
[113] Zemahşerî, III, 262
Prof.
Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi
Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/393.
[114] İbn Âşûr, XXII, 223; cin konusunda bilgi için bk. En'ânı
6/100; Hicr 15/27; Kehf 18/50; Cİn 72/1-3
Prof.
Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi
Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/393.
[115] Taberî, XXII, 103; Râzî, XXV, 267; "senden önce
onlara uyarıcı da göndermemiştik" ifadesinin açıklaması için bk. Secde
32/3
[116] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu
:IV/393-394.
[117] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu
:IV/394-395.
[118] Zemahşerî, III, 264; Râzî, XXV, 269-270.
"Hak" ve "bâtıl" hakkında bilgi için bk. İsrâ 17/81
Prof.
Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez,
Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/395.
[119] Taberî, XXII, 107-109; Şevkânî, IV, 384
[120] İbn Atıyye, IV, 426
[121] Taberî, XXII, 110-111; Şevkânî, IV, 384
[122] Şevkânî, IV, 384
[123] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa
Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu:
IV/395-396.