Fazilet Sahibi Kimselerin Meslek Öğrenmeleri:
4- Timsal (Suret ve Heykel)lerin Kısımları:
5- Bizim Şeriatimizde Suretlerin Hükmü:
6- Suretlerin Yasaklandığına Dair Rivayetler:
7- Resimlerin Bulundukları Yerlere Göre Hükümleri:
Bu Sûredeki En Zor Mesele: Cezalandırmanın Çokça
Nankörlük Edene Tahsis Edilmesinin Sebebi:
Hayırdaki Herbir Harcama Allah Yolunda Bir İnfaktır:
Rahman ve Rahim
Allah'ın Adı İle
Hakkında ihtilâf
edilen bir âyet müstesna herkese göre bu sûre Mekke'de inmiştir. İhtilaflı âyet
yüce Allah'ın: "Kendilerine ilim verilenler bilirler ki..." (Sebe',
34/6) âyetidir.
Bir kesimin görüşüne
göre bu âyet Mekke'de inmiştir. Maksat da -İbn Ab-bas'ın açıklamasına göre-
Peygamber (sav)'ın ashabı olan mü'minlerdir.
Bir kesime göre de bu
âyet, Medine'de inmiştir. Maksat Medine'de müs-lüman olmuş mü'minlerdir,
Abdullah b. Selam ve diğerleri gibi. Bu açıklamayı Mukatil yapmıştır.
Katade de şöyle
demektedir: Bunlar kimler olursa olsunlar, Muhammed (sav)'a iman eden
ümmetidir.
Sûre ellidört âyet-i
kerîmedir.
[1]
1. Göklerde
olanlar da, yerde olanlar da yalnız kendisinin olan Allah'a hamdolsun.
Âhirette de hamd yalnız Onundur. O, Hakîm-dir, herşeyden haberdardır.
"Göklerde olanlar
da, yerde olanlar da yalnız kendisinin olan Allah'a hamdolsun"
buyruğundaki: ism-i mevsulü (Allah lafza-i celaline) sıfat veya ondan bedel
olmak üzere cer mahallindedir. Bir mübtedâ takdiri ile ref konumunda olması ve
yine "ya'ni" anlamında bir kelime takdiri ile nasb mahallinde olması
da mümkündür.
Sibeveyh "Hamde
layık olan Allah'a hamdolsun" buyruğunda (layık anlamı verilen ehl
kelimesinin) ref, nasb ve cer ile okunabileceğini nakletmektedir.
Kâmil hamd ve kapsamlı
sena (övgü) bütünüyle yalnızca Allah'adır, çünkü bütün nimetler O'ndandır.
Fatiha Sûresi'nin baştaraflarında (1/2. âyet, 4. bölüm, 1. başlıkta) buna dair
açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.
"Âhirette de hamd
yalnız O'nundur" buyruğu ile yüce Allah'ın: "Bize olan vaadini yerine
getiren... Allah'a hamdolsun." (ez-Zümer, 39/74) buyruğuna işaret
edildiği söylendiği gibi, bu buyruk ile yüce Allah'ın: "Dualarının sonu
da elhamdu lillahi Rabbi'l-âlemîndir" (Yunus, 10/10) buyruğuna işaret
olduğu da söylenmiştir. O halde, yüce Allah dünya hayatında kendisine
hamdedilen olduğu gibi, âhirette de kendisine hamd olunandır. O dünyanın
mutlak maliki olduğu gibi, âhiretin de mutlak malikidir.
"O"
yaptıklarında "Hakimdir" yarattıklarının işlerinden
"haberdardır."
[2]
2. Yere
gireni, ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. O, rahmet
buyurandır, bağışlayandır.
"Yere
gireni" yani "Gökten bir su indirip onu yeryüzünde kaynaklara yerleştirir"
(ez-Zümer, 39/21) buyruğunda olduğu gibi, oraya giren yağmur ve daha başka
hazine, define, ölüler ve bırakılacak yerleri bulunan şeyleri, "ondan
çıkanı" bitki ve daha başka şeyleri "gökten ineni" yağmur, kar,
dolu, yıldırım, rızıklar, takdir gereği indirilen miktarlar ve bereketleri
"ve oraya yükseleni" el-Hasen ve başkalarının açıkladığı gibi
melekleri ve kulların amellerini "bilir."
"Gökten
ineni" buyruğundaki "inen" anlamındaki buyruğu Ali b. Ebi Talih
nun ile ve şeddeli olarak, "(Jj^ l*>); indirdiğimizi" diye okumuştur.
"O rahmet
buyurandır, bağışlayandır."
[3]
3. Kâfirler:
"Saat bize gelmeyecek" dediler. De ki: "Hayır, gaybı bilen
Rabbim hakkı için elbette o, size gelecektir. Göklerde ve yerde zerre
ağırlığınca bir şey O'na gizli kalmaz. Bundan küçük veya büyük ne varsa,
muhakkak apaçık bir kitaptadır."
4. Bu iman
edip salih amel işleyenleri mükâfatlandırması içindir. İşte onlar için
mağfiret ve kerim bir rızık vardır.
"Kâfirler: Saat
bize gelmeyecek, dediler." Burada kâfirlerden kastın Mekkeliler olduğu söylenmiştir.
Mukatil dedi ki: Ebu Süfyan Mekkeli kâfir-.ere şöyle dedi: Lat ve Uzza adına
yemin ederim ki, ebediyyen kıyamet bize gelmeyecek ve biz diriltilmeyeceğiz.
Bunun üzerine yüce Allah şöyle buyurdu: "Ey Muhammedi De ki: Hayır, gaybı
bilen Rabbim hakkı için elbette o, size gelecektir."
Harun, Talk
el-Muallim'den şöyle dediğini rivayet eder: Biz hocalarımızı: De ki: Hayır,
gaybı bilen Rabbim hakkı için elbette o size gelecektir" şeklinde
("te" yerine) "ye" ile okumuşlardır ki, bunu da ma-raya
göre böyle okumuşlardır. Sanki: Andolsun ki öldükten sonra diriliş ya--O'nun
emri mutlaka size gelecektir, denilmiş gibidir. Nitekim yüce Al-jah şöyle
buyurmaktadır: "Kendilerine o meleklerin gelmesinden yahut Rab-mjıin
emrinin gelip çatmasından başkasını mı beklerler?" (en-Nahl, 16/33)
Şu kâfirler ilkin
yaratmayı kabul etmekle birlikte, tekrar yaratılmayı inkâr emektedirler. Oysa
bu yolla, öldükten sonra dirilişe kadir olmayı inkâr et-dkleri için, itiraf
ettikleri husus ile çelişkiye düşmektedirler ve: Buna güç ye-larse dahi böyle
bir şeyi yapmaz, derler. Bu ise, yüce Allah, rasûller vasıta-sr« .a insanları
öldükten sonra tekrar dirilteceğini haber verdiğine göre hak-c. irde bile inkâr
etmektir. Bir hususa dair bir haber varid olduğu takdirde
ve o fiil itibariyle mümkün ve kudret dahilinde ise,
böyle bir durum, doğrulanması icab eden, kimsenin yalanlanması imkansız bir
şeydir.
"Gaybı bilen
hakkı için" anlamındaki buyruk ref ile; "O gaybı bilendir"
(anlamında) Nafî' ve İbn Kesir tarafından mübtedâ olarak okunmuştur. Haberi ise
"O'na gizli kalmaz" buyruğudur. Asım ve Ebu Amr ise; "(Gaybı)
bilen" diye esreli okumuştur ki, gaybı bilen Allah'a ham-dolsun,
anlamındadır. Bu okuyuşa göre: "(lüiûİ): Elbette o, size gelecektir"
buyruğu üzerinde vakıf yapmak güzel olmaz.
Hamza ve el-Kisaî de
mübalağa ve sıfat olmak üzere: "Gaybı çok iyi bilen" diye
okumuşlardır.
"O'na gizli
kalmaz." Yani O'ndan kaybolmaz.
"Gizli
kalmaz" "ze" harfi esreli de okunmuştur. el-Ferrâ esreli okuyuşu
ben daha çok severim, demiştir. en-Nehhas da şöyle demektedir: Bu Yahya b.
Vessab'ın kıraati olup bilinen bir
lügattir.
Nitekim; Uzak oldu,
kayboldu, uzak olur, kaybolur" diye (muzaride hem ötreli, hem esreli)
kullanılır.
"Göklerde ve
yerde zerre" küçük bir karınca "ağırlığınca" miktarınca
"bir şey O'na gizli kalmaz. Bundan küçük veya büyük ne varsa"
buyruğunda yer alan; " Bundan küçük veya büyük" buyruğunda "küçük
ve büyük" kelimelerini el-A'meş ötreli olarak değil de nasb ile
"zerre" kelimesine atf ile üstün ile okumuştur. Ancak genel olarak;
"Ağırlığınca" kelimesine atf ile ref ile okunmuştur.
"Muhakkak apaçık
bir kitaptadır." O, yarattığını en iyi bilendir ve hiçbir şey gizli
kalmaz.
"Bu iman edip
salih amel işleyenleri" sevab ile "mükâfatlandırması" kâfirleri
de cezalandırması "içindir."
İfade mükâfatlandırması
için mutlaka size gelecektir, takdirindedir.
"Mükâfatlandırması
için" buyruğu "key lam"ı ile nasbedilmiştir.
"İşte onlar"
yani mü'minler "için" günahlarına "mağfiret ve kerim bir rızk
vardır."
[4]
5.
Âyetlerimiz hakkında âciz bırakmak için çalışanlar, işte onlara elem verici
kötü bir azap vardır.
"Âyetlerimiz
hakkında âciz bırakmak" delillerimizi çürütmek ve âyetlerimizi yalanlamak
için "çalışanlar" bu şekilde birbirleriyle yarışanlar, bizim
elimizden kurtulacaklarını ve Allah'ın âhirette kendilerini tekrar diriltmeye
kadir olmadığını bizim kendilerini ihmal edeceğimizi zannettiler. "İşte onlara
elem verici kötü bir azap vardır."
Bir kimsenin bir
başkası ile yarışmaya koyulup onu geride bırakmasını anlatmak üzere; "Onu
âciz bıraktı" denilir. "Elem verici" lafzı Nafî' tarafından
"kötü (ricz)"nin sıfatı olarak, esreli okunmuştur. Çünkü esasen
"ricz" azabın kendisidir. Nitekim yüce Allah bu lafzı 'azap"
anlamında olmak üzere şu âyet-i kerîmede zikretmiş bulunmaktadır: "Biz de
zulmedenlerin üzerine gökten bir azap (ricz) indirdik." (el-Bakara, 2/59)
İbn Kesir ve Asım'dan
rivayetle Hafs: "Elem verici kötü bir azab vardır" diye, burada ve
el-Casiye Sûresi'nde (45/11. âyette) ~azab"ın sıfatı olarak
"mim" harfini ref ile okumuşlardır. İbn Kesir, İbn Mu-haysın, Humeyd
b. Kays, Mücahid ve Ebu Amr "âciz bırakmak için" anlamındaki buyruğu
("ayn" harfinden sonra "elif" olmaksızın ve "cim"
harfi de şeddeli olmak üzere) diye okumuşlardır ki, bu da insanları mucizelere,
Kur'ân'ın âyetlerine iman etmekten uzak tutmak için çalışanlar... anlamındadır.
[5]
6.
Kendilerine ilim verilenler bilir ki: Rabbinden sana indirilen hakkın ta
kendisidir ve her hamde layık, Aziz olanın yoluna iletir.
Yüce Allah,
peygamberliği çürütmek uğrunda çalışıp çabalayanları söz-konusu ettikten sonra,
kendilerine ilim verilenlerin Kur'ân-ı Kerîmin hakkın Kendisi olduğunu
gördüklerini açıklamaktadır.
Mukatil dedi ki:
"Kendilerine ilim verilenler" kitab ehlinden iman eden Kimselerdir.
İbn Abbas da; Bunlar Muhammed (sav)'ın ashabıdır, demiştir. Genel kapsamlı
olduğundan dolayı daha sahih olan da bu olmalıdır. Burada sözü geçen
"ru'yet (görmek)" (mealde de gösterildiği gibi) "bilmek"
anlamındadır. Bu, "mükafatlandırması içindir" anlamındaki buyruğa
atf ile nasb ma-hallindedir. Yani mükâfatlandırması ve görmeleri içindir,
anlamındadır. Bu açıklamayı ez-Zeccac ve el-Ferra yapmışlardır. Şu kadar var
ki, bu açıklama tartışılır, çünkü yüce Allah'ın: "mükafatlandırması
içindir" buyruğu daha önce geçmiş bulunan: "Elbette o size gelecektir"
buyruğuna taalluk etmektedir. Hiçbir şekilde: Kendilerine ilim verilenler
Kur'ân'ın hak olduğunu görüp bilsinler diye, muhakkak kıyamet saati size
gelecektir, denilemez. Çünkü bunlar zaten Kur'ân'ın hak olduğunu kıyamet
kendilerine gelmeden önce de görüyor ve biliyorlardır. Doğru olan bunun
isti'naf (yeni cümle) olmak üzere merfu olduğudur. Bunu el-Kuşeyrî
zikretmiştir.
Derim ki: Eğer
"mükâfatlandırması içindir" buyruğu, o bunu bir kitab-ta tesbit
etmiştir; anlamında bir müteallak ise, o takdirde "bilir ki" anlamındaki
fiilin de buna atfedilmesi güzel olur. O aynı zamanda kendilerine ilim
verilenler Kur'ân'ın hak olduğunu bilsinler diye de bunu tesbit etmiştir demek
olur. Bununla birlikte yeni bir cümle olması da mümkündür.
"...en";
"Bilir"in birinci mef'ulü olarak nasb mahallindedir. "Hakkın ta
kendisidir" buyruğu da ikinci mef'uldür, "o" anlamındaki zamir
fasıla (zaid)dir. Kufeliler ise buna "imad" derler. Bununla birlikte
mübtedâ olarak merfu olması da, "hak" lafzının merfu gelerek haberi
olması da mümkündür. Cümle de ikinci mef'ul olmak üzere nasb mahallin-dedir.
Burada olduğu gibi "elif" ile "lam"ın bulunması halinde
nasb ile gelmesi bütün nahiv'cilere göre daha çok görülen bir husustur. Nekre
olup ta başına "elif", "lam" gelmemiş olan da bu şekilde
marifeye benzer. Eğer haber; "O, kardeşin Zeyd'dir" gibi bir ifade
kullanılarak haber marife bir isim olduğu takdirde el-Ferra'nın iddiasına göre
burada tercih edilen i'rab ref'dir. "Muhammed idi, o Amr idi" demek
de böyledir. Onun bu gibi yerlerde ref'i tercih etmesinin gerekçesi, burada
"elif" ve "lam" bulunmadığından dolayı: "Zeyd oturandır"
sözündeki gibi nekreye benzemesinden dolayıdır. Çünkü böyle bir ifadede ref'in
dışında bir i'rab caiz olmaz.
"Ve her hamde
layık Azîz olanın yoluna iletir." Yani Kur'ân-ı Kerîm Allah'ın dininin
kendisi olan İslâm yoluna iletir. "Aziz olan" buyruğu, O'nun hiçbir
şekilde yenik düşünülemeyeceğini göstermektedir. "Her hamde layık"
buyruğu ile de acizlik
sıfatının O'na yakışmadığını göstermektedir.
[6]
7. Kâfirler
dediler ki: "Siz çürüyüp paramparça olduktan sonra muhakkak yeniden
yaratılırsınız diye, size haber veren bir adamı gösterelim mi size?"
"Kâfirler dediler
ki... bir adamı gösterelim mi size?" buyruğunda geçen;
"Gösterelim mi
size?" buyruğunda "lam" harfi, mahreç itibariyle yakınlığı
dolayısıyla "nun" harfine idgam yapılabilir.
"Siz çürüyüp
paramparça olduktan sonra" ifadesi "kıyamet bize gelmeyecek"
(Sebe', 34/3) diyen kimselerin söyledikleri sözü haber vermektedir. Biz
sizlere... haber veren bir adamı gösterelim mi demektir. Bununla şunu söylemek
istiyorlar: Sizlere, siz kabirlerde çürüyüp gittikten sonra muhakkak
diriltileceksiniz, diye size söyleyecek birisini gösterelim mi? Bu ise onların
aşın inkârları dolayı ;ıyla söyledikleri bir sözdür.
ez-Zemahşerî şöyle
demektedir: Rasûlullah (sav) Kureyşliler arasında ünlü ve özellikle tanınan bir
kimseydi. Onun öldükten sonra dirilişi haber vermesi de aralarında yaygın bir
husustu. Peki onların: "... diye size haber veren bir adamı gösterelim mi
size" diyerek "bir adam" deyip onu belirtisiz bir şahsiyet
olarak zikretmelerinin ve muhatablarına böyle bir kimseyi -tıpkı bilinmeyen
bir husus hakkında bilinmeyen bir kimsenin gösterilmesi gibi- onu göstermeyi
teklif etn.elerinin sebebi nedir? diye sorulursa, cevabımız şu olur:
Onlar bu sözleriyle
onunla alay etmek, onu küçümsemek istiyorlardı. Böylelikle onun söylediklerini
onu ve durumunu bilmezlikten gelerek gülmek ve oyalanmak kastı ile söylenen
birtakım nakiller seviyesine indirgemiş oldular.
"Sonra" nasb
mahallinde olup bundaki amil: "Siz çürüyüp paramparça olduktan..."
lafzıdır. Bu açıklamayı en-Nehhas yapmıştır. Bu edatta amilin "size haber
veren" anlamındaki buyruk olması uygun değildir. Çünkü onlara bu işin
gerçekleşeceği vakti haber vermemektedir. Ayrıca bunda: "Muhakkak"dan
sonraki ifadelerin amil olması da caiz değildir. Zira ondan sonraki ifadeler
ma kablinde (öncesine) amel edemez. Ay-nca ondan sonraki ifadenin daha önce
gelmesi ve ma'mülünün de önüne geçmesi uygun değildir. ez-Zeccac burada amilin
mahzuf olmasını caiz görmektedir. Buna göre ifade: Siz çürüyüp paramparça
olduktan sonra diriltileceksiniz yahut paramparça olduktan sonra sizin
diriltileceğinizi size haber verecek... takdirindedir.
el-Mehdevî dedi ki:
Bunda "siz çürüyüp paramparça olduktan" buyruğu amel etmez. Çünkü bu
ona ("sonra" anlamını verdiğimiz edata) izafe olunmuştur.
Muzafu'n-ileyh ise muzafta amel etmez.
Bazıları edatın şart
edatı olabileceğini söylemişlerdir. O takdirde ondan sonra gelen ifadeler onda
amel edebilir, çünkü sonraki ifadeler ona izafe edilmiş olmaz. Bu edatın şart
edatı olarak kullanılması ise çoğunlukla şiirde görülen bir husustur.
"Siz çürüyüp
paramparça olduktan sonra" buyruğu alabildiğine parçalanıp dağıldıktan
sonra demektir. "Eşyayı delik deşik etmek" demektir. Mesela:
"Paramparça olmuş (edilmiş) bir kumaş (elbise)" denilir.
[7]
8.
"Acaba o, Allah'a karşı yalan mı uydurdu? yoksa onda bir delilik mi
vardır?" Hayır, asıl âhirete inanmayanlar azap içinde ve uzak bir
sapıklıktadırlar.
"Acaba o, Allah'a
karşı yalan mı uydurdu?" buyruğunda istifham için hemze geldiğinden,
(fiilin aslında bulunan) vasi hemzesi ihtiyaç kalmadığından dolayı
hazfedilmiştir. İstifham hemzesinin üstün gelmesi de bu hemze ile vasi hemzesi
arasındaki farkı belirtmek içindir. Buna dair açıklamalar daha önce Meryem
Sûresi'nde yüce Allah'ın: "Acaba gaybı görerek mi bildi?" (Meryem,
19/78) buyruğu açıklanırken yeteri kadar geçmiş bulunmaktadır.
"Yoksa onda bir
delilik mi vardır?" Bu daha önce geçmiş olan müşriklerin sözlerine bağlıdır.
Yani müşrikler dediler ki: "Acaba o, Allah'a karşı yalan mı
uydurdu?" Yalan uydurmak (iftira); olmayan bir şeyi ortaya koymak, ileri
sürmek demektir.
"Yoksa onda bir
delilik mi vardır" da bundan dolayı bilmediği şeyleri söyleyip
durmaktadır?
Sonra onların bu
iddialarını reddederek şöyle buyurmaktadır: "Hayır, asıl âhirete
inanmayanlar azab içinde ve uzak bir sapıklıktadırlar." Yani durum onların
söyledikleri gibi değildir. Aksine o doğru söyleyenlerin en doğru sözlüsüdür.
Öldükten sonra dirilişi inkâr edenler ise yarın azap içinde olacaklardır,
bugün ise haktan uzak bir sapıklık içindedirler. Zira onlar yüce Allah'ın âciz
olduğunu ileri sürmekte ve Allah tarafından mucizelerle desteklenmiş olan o
yüce zatı da Allah'a karşı yalan uydurmakla itham etmektedirler.
[8]
9. Gökte ve
yerde, önlerinde ve arkalarında ne olduğuna bakmazlar mı? Dilersek onları yere
geçirir, yahut gökten üzerlerine parçalar düşürürüz. Muhakkak bunda yönelen her
kul için elbette bir belge vardır.
Yüce Allah gökleri,
yeri ve içinde bulunanları yaratmaya kadir olanın, aynı şekilde öldükten sonra
diriltmeye ve onları acilen cezalandırmaya da kadir olduğunu bildirmektedir.
Kudretini onlara karşı delil göstermekte, göklerin ve yerin O'nun mülkü
olduğunu ve göklerin ve yerin onları dört bir yandan kuşatmış olduğunu
belirtmektedir. Durum böyle olduğuna göre Karun'a ve Eyke ashabına yaptığı gibi
yerin dibine geçirilmekten yahut gökten üzerlerine parçalar düşürülmesinden
nasıl emin olabilirler?
Hamza ve el-Kisaî:
"Dilersek onları yere geçirir yahut gökten üzerlerine parçalar
düşürürüz" anlamındaki buyruğu her üç fiilde de "ye" ile
"dilerse onları yere geçirir yahut gökten üzerle-
rine parçalar
düşürür" diye okumuşlardır. Yani yüce Allah dilerse, yere emreder ve
yerin dibine geçerler yahut semaya emir verir sema da üzerlerine parçalar
düşürür. Diğerleri ise bu fiilleri ta'zim anlamı verecek şekilde
"nun" ile (dilersek, geçiririz, düşürürüz, anlamlarında)
okumuşlardır.
es-Sülemî ile Hafs
"Parçalar" kelimesini "sin" harfini üstün olarak okumuşlar,
diğerleri ise sakin okumuşlardır. Buna dair açıklamalar daha önceden el-İsra
Sûresi (17/92. âyet ile başkaları)nda geçmiş bulunmaktadır.
"Muhakkak bunda
yönelen" yani tevbe eden, kalbinden yüce Allah'a dönen "her kul için
elbette bir belge vardır." Yani sözünü ettiğimiz kudretimizin tecellisi
olan bu hususlarda apaçık bir belge bulunmaktadır. Özellikle "munîb;
dönen"in sözkonusu edilmesi yüce Allah'ın delilleri ve belgeleri üzerinde
düşünmekle faydalanan kimselerin onlar oluşundan dolayıdır.
[9]
10. Andolsun
ki Biz, nezdimizden Davud'a bir üstünlük verdik. "Ey dağlar, siz de onunla
teşbih edin ve ey kuşlar siz de!" Ona demiri de yumuşatmıştık.
"Andolsun ki Biz,
nezdimizden Davud'a bir üstünlük verdik" buyruğu ile yüce Allah, Muhammed
(sav)'ın peygamberliğini inkâr eden kimselere peygamberler göndermenin daha
önce benzeri görülmedik bir iş olmadığını açıklamaktadır. Bilakis Bizler daha
önceden peygamberler gönderdik, onları mucizelerle destekledik ve onlara
muhalefet eden kimselerin üzerine cezalandırmak maksadıyla azab gönderdik.
"Verdik"
demektir. "Bir üstünlük"den kasıt ise, kendisi sebebiyle onu
başkalarına üstün kıldığımız bir husus demektir. Bu üstünlüğün ne olduğu
hususunda dokuz görüş vardır: 1- Nübüvvet, 2- Zebur, 3- İlim. Yüce Allah:
"Andolsun Biz Davud'a ve Sülemyan'a bir ilim verdik!" (en-Neml,
27/15) diye buyurmaktadır. 4- Kuvvet. Yüce Allah: "Ve güçlü kulumuz
Dâ-vûd'u hatırla." (Sad, 38/17) diye buyurmaktadır. 5- Dağların ve
insanların ona müsahhar kılınmış olması. Nitekim yüce Allah: "Ey dağlar!
Siz de onunla teşbih edin" diye buyurmaktadır. 6- Tevbe. Yüce Allah:
"Biz de ona bunu mağfiret ettik." (Sad, 38/25) diye buyurmaktadır. 7-
Adaletle hükmetmek. Yüce Allah: "Ey Dâvûd, Biz seni gerçekten yeryüzünde
bir halife kıldık." (Sad, 37/56) diye buyurmaktadır. 8- Demirin
yumuşatılması. Yüce Allah: "Ona demiri de yumuşatmıştık" diye
buyurmaktadır. 9- Güzel ses. Dâvûd (a.s) hem sesi, hem yüzü güzel birisi idi.
Ses güzelliği yüce Allah tarafından verilmiş bir bağış ve bir üstünlüktür.
Şanı yüce Allah'ın: "O yaratılışta dilediğini arttırır." (Fatır,
35/1) buyruğunda kastedilen de -ileride yüce Allah'ın izniyle geleceği üzere-
budur. Peygamber (sav) da Ebu Musa'ya: "Gerçekten
sana Dâvûd hanedanı mizmarlanndan bir mizmar
verilmiştir"[10] diye
buyurmuştur.
İlim adamları der ki:
Mizmar ile mezmur güzel ses demektir. O bakımdan ses çıkaran alete (düdük,
zurna)ya mizmar denilmiştir. Çeşitli bölge fu-kahasının birçoğu güzel sesle
Kur'ân-ı Kerîm okumayı güzel karşılamıştır. Buna dair açıklamalar daha önceden
Kitabın Mukaddimesinde (Allah'ın kitabının nasıl okunacağına dair başlıkta)
geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah'a ham-dolsun.
"Ey dağlar! Siz
de onunla teşbih edin." Ey dağlar, siz de onunla teşbih edin, dedi,
demektir. Çünkü şanı yüce Allah: "Gerçekten Biz dağları akşamleyin ve
kuşluk vakti onunla birlikte teşbih eder halde musahhar kıldık." (Sad,
38/18) diye buyurmaktadır.
Ebu Meysere dedi ki:
Bu buyrukta geçen: Habeşçe'de: "teşbih " edin demektir. Dağların
teşbih etmesinin anlamı da şudur: Şanı yüce Allah, ağaçta kelamı halkettiği
gibi, dağlarda da teşbihi halketmiştir. Böylelikle Dâvûd (a.s)'a bir mucize
olmak üzere dağların teşbih sesleri, tıpkı teşbih eden kimsenin sesi işitildiği
gibi, işitilirdi.
Anlamın: O nereye
dilerse, onunla birlikte yürü, şeklinde olduğu da söylenmiştir ki; buna göre
bütün gün boyu yol alıp geceleyin konaklamak demek olan den geldiği kabul
edilir. Nitekim İbn Mukbil şöyle demektedir:
"Gözkapağı
meylederken, güneş ışığı bizi ittikten sonra,
Gün boyu yol alıp da
geceleyin konaklayan bir kabileye vardık."
el-Hasen, Katade ve
başkaları: "Siz de onunla teşbih edin" diye okumuşlardır ki, onunla
tekrarlayın, demektir. Bu da tekrarlamak, dönmek anlamına gelen; fiilinden
gelir ki mastarları; diye gelir.
Anlamın, Davud'un
gündüzün yaptığı gibi siz de onunla birlikte davranın, şeklinde olduğu da
söylenmiştir. Çünkü o Zebur'u okuduğunda dağlar onunla birlikte seslenir,
kuşlar da ona kulak verirdi. Böylelikle tıpkı onlar da onun yaptığını yapmış
gibi oluyorlardı.
Vehb b. Münebbih dedi
ki: Yani siz de onunla birlikte feryad edin. Kuşlar da bu hususta ona yardımcı
oluyorlardı. O feryad edip seslendi mi dağlar da yankılarıyla ona karşılık
veriyorlardı. Kuşlar da üst taraftan onun üzerinde dururlardı. İşte insanların
işittikleri yankı o günden itibaren ve bu zamana kadar devam eden bir olaydır.
Herhangi bir zaaf ve yorgunluk hissetmesin diye dağların ve kuşların yardımı
ile ona destek verilmiş oldu. Zaaf gösterecek olursa, tekrar galeyana gelir,
harekete geçer, dağların ve kuşların yardımı ile gücünü yeniden elde ederdi.
Ona öyle bir ses verilmişti ki, yabani hayvanlar dağlardan güzel sesine gelir,
toplanırlardı. Akan sular sesi dolayısıyla akmaları kesilir, dururlardı.
"Ve ey
kuşlar" buyruğunu İbn Ebi İshak, Asım'dan, Nasr, İbn Hürmüz ve Mesleme b.
Abdu'l-Melik "dağlar" lafzına atf ile yahut ta "teşbih
edin"deki zamire atf ile merfu olarak okumuşlardır. "İle,
beraber"in araya girmiş olması bu fiildeki zamire atfedilmesini güzel
kılmaktadır. Diğerleri ise "ey dağlar"ın mahalline atf ile mansub
okumuşlardır. Biz dağlara ve kuşlara seslendik, demek olur. Bu açıklamayı
Sibeveyh yapmıştır.
Ebu Amr b. el-Alâ'ya
göre ise: "Ve Biz ona kuşları da müsahhar kıldık" anlamına gelecek
şekilde bir fiil takdiri ile böyledir. el-Kisaî de şöyle demiştir: Bu
atfedilmiş bir kelimedir. Yani Biz ona kuşları da verdik demek olup böylece:
"Andolsun ki Biz nezdimizden Davud'a bir üstünlük verdik" buyruğuna
göre anlaşılmaktadır.
en-Nehhas dedi ki:
"Ey kuşlar" lafzının mef'ulün meah olması da mümkündür. "Su
tahta ile aynı hizaya geldi" demeye benzer. Ben ez-Zeccac'ın; "Zeyd
ile beraber kalktım" demeyi caiz gördüğünü ondan dinledim. Buna göre
mana: (Ey dağlar) onunla beraber ve kuşlarla birlikte teşbih edin, demek olur.
"Ona demiri de
yumuşatmıştık" buyruğu hakkında İbn Abbas: Demir onun elinde balmumu gibi
olmuştu. el-Hasen de: Hamur gibi olmuştu, diye açıklamıştır. O demiri ateşe
ihtiyaç duymaksızın işleyebiliyordu.
es-Süddî dedi ki:
Demir onun elinde yaş çamur, hamur ve balmumu gibi idi. Ateşe koymaksızın,
çekiçle dövmeksizin onu dilediği şekle sokardı. Mu-katil de böyle demiştir.
Günün bir bölümünde yahut gecenin bir bölümünde bin dirhem değerinde bir zırhı
bitirebiliyordu.
Bir görüşe göre ona
kendisi ile demiri bükebilecek bir güç verilmişti. Buna sebep de şudur: Dâvûd
(a.s) İsrailoğullarına hükümdar olunca, Dâvûd insan zannettiği bir melek
gördü. Dâvûd bu sırada tebdil-i kıyafet etmiş ve insanlara kendisi
İsrailoğullarına uygulamaları hakkında gizlice soruşturma yapıyordu. Dâvûd kendisine
insan gibi görünen o kişiye: "Şu hükümdar Dâvûd
hakkında ne dersin?" diye sormuş, melek
kendisine: "Bir hasleti olmasaydı, o çok iyi bir kul olurdu" dedi. Bu
sefer Dâvûd: "Bu haslet nedir?" diye sorunca, melek şu cevabı verdi:
"O beytu'l-malden rızkını alıyor. Eğer elinin emeğinden yemiş olsa,
faziletleri eksiksiz olurdu."
Bunun üzerine Dâvûd
geri dönüp yüce Allah'a kendisine bir sanat öğre-np bu sanatı kendisine
kolaylaştırması için dua etti. O da ona yüce Allah'ın el-Enbiya Sûresi'nde
buyurduğu gibi (21/80) zırh yapma sanatını öğretti, demiri ona yumuşattı. O da
zırhları yapmaya başladı. Bir gün ve bir gecelik bir süre içerisinde bin
dirhemlik bir zırh yapabiliyordu. Öyle ki, bu gelirinden epey arttırdı ve
evinin geçiminde genişlik oldu. Fakir ve yoksullara sadakalar vermeye başladı.
Malının üçte birini müslümanların menfaatine infak ederdi. İlk zırh edinen,
ilk zırh yapan odur. Daha önce ise zırhlar plakalar halinde örülürdü.
Denildiğine göre o yaptığı zırhların herbirisini dörtbin dirheme satardı. (Zırh
anlamına gelen): "Dir"' kelimesi eğer savaş için kullanılan araç
hakkında kullanılırsa, müennes bir kelimedir. Kadının gömleği anlamında
kullanılırsa, müzekker bir kelimedir,
[11]
Bu âyet-i kerîmede fazilet
sahibi kimselerin meslek öğrenmelerine ve meslek sahibi olmanın onların
mevkilerini alçaltmadığına delil vardır. Bilakis bu onların üstünlük ve
faziletlerini daha bir arttırır. Zira böylelikle hem kendileri mütevazı
olurlar, hem de başkalarına ihtiyaçtan kurtulurlar. Ayrıca başkalarının
minnetinden uzak helal kazanç sahibi de olurlar. Sahih'de, Peygamber (sav)'ın
şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: "Kişinin yediği en hflyirll şey, el
emeğinden yedikleridir. Şüphesiz Allah'ın peygamberi Dâvûd da el emeğinden
yerdi."[12] Bu husus el-Enbiya
Sûresi'nde (21/80. ayet 3- başlıkta) güzel bir şekilde açıklanmıştır. Yüce
Allah'a hamdolsun.
[13]
11.
"Uzun, geniş zırhlar yap! Dokumada işini sağlam tut. Salih amel işleyin.
Çünkü Ben yaptıklarınızı çok iyi görenim." diye emrettik.
"Uzun, geniş
zırhlar yap... diye emrettik." Yani geniş, tam ve eksiksiz zırhlar yap.
Yapılan zırh, elbise ya da başka şeyler üzerindeki herşeyi örtüp de ondan bir
parça artacak olursa (buradaki âyet-i kerîmede olduğu gibi): Üstündeki herşeyi
örttü" fiili kullanılır.
"Dokumada işini
sağlam tut" buyruğu hakkında Katade şöyle demektedir: Ondan önce zırhlar
plakalar halinde olduğundan ağır idi. Bundan dolayı o, hem hafif, hem de
sağlam olacak şekilde dokumasını sağlam yapmakla emrolunmuştur. Yani bu iki
hususu gereği gibi gözönünde bulundur ve değerlendir. Sağlamlığı gözeterek
zırhlar ağır olmasın, hafif olmasını gözönünde bulundurarak koruyucu
özelliklerini ortadan kaldırmasın.
İbn Zeyd dedi ki:
Burada gözönünde bulundurmakla emrolunduğu "takdir (işini sağlam
tutmak)" halkanın miktarıdır. Yani sen zırh halkasını küçük yapma, o
takdirde zayıf olur ve zırhlar koruyucu olamaz. Halkayı büyük de yapma, o
takdirde o zırhı giyen ondan rahatsız olur. İbn Abbas da şöyle demektedir:
Onun gözönünde bulundurmakla emrolunduğu ölçü, kullandığı çiviler ile
ilgilidir. Yani zırhın çivisini ince tutma, o takdirde sağlam tutmaz. Kalın da
olmasın, o vakit halkaları kırar.
"Dokumada"
buyruğundaki: "Dokuma" zırhın halkalarını dokumaktır. O bakımdan
zırh halkalarını yapan kimseye: ile, "sin" yerine "ze" ile:
denilir. Nitekim: "Kolaylıkla çokça yutan" denildiği gibi,
"sin" yerine "ze" harfiyle da denilir. "Deri
parçalarını birbirine dikmek" demektir. Fiil olarak; diye gelir.
"biz" demektir, da denilir. eş-Şemmah dedi ki:
"Evleriniz
(arasında) atlarımız ardı arkasına gitti,
Tıpkı halkaların,
yularların dokumasında arka arkaya geçtiği gibi."
"Kendisi ile
dikişin yapıldığı ince deri parçası" demektir. Lebid de şöyle demektedir:
"Parçalarını
boynuz ile yanlamasına geçiriyor,
Tıpkı dikiş ipliğinin
eskimiş ayakkabıdan çıkması gibi."
"Peşi peşine
konuştu ve kesintisiz oruç tuttu" denilir. Bir kimsenin ardı arkasına ve
aynı minval üzere konuşması ve oruç tutması hakkında kullanılır,
"Kesintisiz aynı şekilde konuştu" ifadesi de buradan gelmektedir.
Âişe (r.anha)'ın
rivayet ettiği hadiste de şöyle denilmektedir:
"Peygamber (sav)
sizin kesintisiz, peşi peşine konuşmanız gibi çabucak konuşmuyordu.[14] O
öyle bir konuşuyordu ki saymak isteyen kişi onun sözlerini saymak isteseydi,
hiç şüphesiz sayabilirdi. "[15]
Sibeveyh dedi ki:
"Cesur adam" tabiri de buradan gelmektedir. Çünkü böyle bir kimse
çekinmeden ileri doğru atılır. Bunun aslı ise: "Zırhı dokudu"
tabirinden gelmektedir ki; bu da zırhı sağlam bir şekilde yapmak ve onun halkalarını
muntazam ve aynı sırada dokumak demektir.
Şair Lebid de şöyle
demektedir:
"Halkalarını kat
kat birbirine geçirerek demir (zırh)ı yaptı, Böylelikle (ölüm onu) takib
etmeksizin uzunca yaşasın diye."
Ebu Züeyb de şöyle
demektedir:
"Üzerlerinde iki
tane dokunmuş zırh vardır ki onları yapıp bitirmiştir. Dâvûd yahut ta Tübba'ın
yaptığı uzun ve geniş zırhlar (var.)"
"Salih amel
işleyin" buyruğu Davud'a ve onun aile halkına bir hitabdır. Nitekim biraz
sonra gelecek olan buyrukta da: "Ey Dâvûd hanedanı, siz de şükrederek
çalışın" (Sebe', 34/13) diye buyurulmaktadır. "Çünkü Ben yaptıklarınızı
çok iyi görenim."
[16]
12.
Süleyman'ın emrine de rüzgarı verdik. Sabah esişinde bir aylık yol alırdı.
Akşam da bir aylık yol giderdi. Biz ona erimiş bakır pınarını sel gibi akıttık.
Cinden bir kesim de Rabbinin emri ile önünde iş görürlerdi. Onlardan kim
verdiğimiz emirden saparsa, Biz ona alevli ateş azabından tattırırdık.
"Süleyman'ın
emrine de rüzgarı verdik" buyruğu hakkında ez-Zeccac şöyle demektedir:
İfadenin takdiri (mealde açıkça gösterildiği gibi) Süleyman'ın emrine rüzgarı
verdik, şeklindedir. Ebubekr'in kendisinden yaptığı rivayete göre Asım
buradaki "rüzgar" anlamındaki kelimeyi mübtedâ olarak: şeklinde ref
ile okumuştur. Anlamı: Onun için rüzgarın emrine verilmesi vardır, şeklinde
olur. Yahut da istikrar anlamı ile merfu olmuştur, yani Süleyman için de
rüzgar (onun emrinde olmak üzere) karar kılmış, sabit olmuştu. Bu da birinci
anlamı ifade eder.
Bir kimse dese ki:
Sen: "Zeyd'e bir dirhem verdim, Amr'a^da bir dinar" deyip dinarı
merfu okuyacak olursan, bu birincisinin anlamını ifade etmez ve senin ona
dinarı vermemiş olman da mümkündür diyecek olursa, şöyle denilir: Evet, durum
böyledir, fakat âyet-i kerîme mana bakımından bundan farklıdır. Çünkü rüzgarı
Allah'tan başka hiçbir kimsenin onun emrine vermeyeceği bilinen bir husustur.
"Sabah esişinde
bir aylık yol alırdı. Akşam da bir aylık yol giderdi." Yani bir aylık
mesafe alırdı. el-Hasen dedi ki: O sabahleyin Dımaşk (Şam)'dan kalkar, kaylule
vaktinde (öğle vaktine doğru) İstahr'a varırdı. İkisi arasında ise çabukça yol
alan kimse için bir aylık mesafe vardır. Sonra İstahr'dan akşam döner ve
Kabul'de geceyi geçirirdi. Yine çabuk yol alan bir kimse için bir aylık mesafe
vardır.
es-Süddî dedi ki:
Rüzgar bir günde onu iki aylık yola götürürdü.
Said b. Cübeyr'in
rivayetine göre İbn Abbas şöyle demiştir: Süleyman oturduğu vakit etrafına
dörtyüz koltuk bırakılırdı. Sonra yanıbaşında insanların ileri gelenleri
oturur, insanların daha aşağı mertebede olanları ise onların yanlarında oturur,
cinlerin elebaşıları insanların aşağı mertebede olanlarının ya-nıbaşında
oturur, cinlerin aşağı tabakada olanları da öbürlerinin yanında otururdu.
Herbir koltuğa ne yapacağını bilen bir kuş görevli idi. Sonra da rüzgar onları
taşır, kuşlar ise güneşe karşı onları gölgelendirirdi. Beytu'l-Mak-disden
İstahr'a kadar gider, Beytu'l-Makdis'de geceyi geçirirdi. Daha sonra Ibn Abbas:
"Sabah esişinde bir aylık yol alırdı, akşam da bir aylık yol giderdi"
buyruğunu okudu.
Vehb b. Münebbih dedi
ki: Bana nakledildiğine göre Dicle taraflarında bir konakta ya cinlerden yahut
insanlardan Süleyman (a.s) ile beraber olanlardan birisinin yazdığı şu
ifadeler yazılıdır: Buraya biz konakladık, ancak biz bina etmedik. Biz bunu
bina edilmiş gördük. İstahr'dan sabah dönüşümüzde burada kayluleye yattık,
inşaallah buradan akşam gideceğiz ve geceyi Şam'da geçireceğiz.
el-Hasen dedi ki:
Atlar Süleyman'ı meşgul ettiler. Öyle ki, ikindi namazının vakti geçti. Bunun
üzerine atların bacaklarını keserek öldürdü. Yüce Allah kendisine bunlardan
daha hayırlısını ve hızlı gidenini atların yerine verdi. Onların yerine
rüzgarları dilediği yere akıp gidecek şekilde verdi. Bu rüzgarlar sabah
esişinde bir aylık, akşam esişinde de bir aylık mesafeyi alıyordu.
İbn Zeyd dedi ki:
Süleyman'ın kaldığı yer Tedmur idi. O Şam'dan, Irak'a doğru gitmeden önce
şeytanlara emir vererek burayı onun için ince ve enli taşlarla, direklerle
beyaz ve sarı mermerlerle bina ettiler. İşte en-Nâbiğa bu hususta şunları
söylemektedir:
"Ancak;
Süleyman'a o Mutlak İlâh ona şöyle demişti: Kalk, yaratıklar arasında ve sen
onları hatadan alıkoy. Cinleri de emrinin altına al, çünkü Ben onlara izin
verdim. Tedmuru ince ve enli taşlar ile direklerle bina etsinler diye. . Sana
itaat edene, itaati dolayısıyla faydalar sağla. Sana itaat ettiği için; ve sen
ona doğruyu göster. Sana isyan edeni de öyle bir cezalandır ki Bununla çok
zalim olanı (zulmünden) alıkoymuş olursun ve
sakın kin tutmaya
kalkışma."
Süleyman (a.s)'ın
arkadaşlarından birisinin söylemiş olduğu şu beyitler de Yeşkur topraklarında
bir kayada oyulmuş olarak bulunmuştur:
“Bize gelince
Rabbimizin verdiği güçten başkasına sahib değiliz.
Tedmur diyarından olan
vatanlara (akşam) gideriz.
Biz oraya vardık mı o
varışımızın mesafesi,
Bir aylık mesafedir,
sabah ise bir başka yeredir.
Birtakım insanlarız
ki, isteyerek canlarını satmışlardır,
Tertemiz peygamber
Davud’un oğluna yardım ile.
Dinin yücelmesinde
onların fazilet ve üstünlükleri vardır.
Bir gün onların
nesebleri zikredilirse, onlar en hayırlı topluluktandırlar.
İtaatkâr rüzgara
bindikleri zaman hızlıca gider,
Bir aylık mesafesini
çabucak katetmek için ve hiç de kusur işlemez,
Üzerlerinde saf saf
durankuşlar gölgelendirir onları,
Üstlerinde kanat
çırptığı zaman ve oradan ürkütülerek gitmezler.”
“Biz ona erimiş bakır
pınarını sel gibi akıttık” buyruğunda geçen “El-kıtr” lafzının bakır demek
olduğu İbn Abbas ve başkalarından nakledilmiştir. Bu pınar tıpkı suyun aktığı
gibi üç günlük mesafe boyunca akıtılmıştır. Bu, Yemen topraklarında bir yerde
idi. Nakledildiğine göre , ondan önce hiçbir kimse bakırı eritebilmiş değildir.
O zamana kadar bakır erimezmiş, onun döneminden itibarenbakır erimeye
başlamıştır. Bugün insanlar yüce Allah’ın, Süleyman’a (a.s.) ihsan etmiş olduğu
bu imkandan yararlanmaktadırlar.
Katade dedi ki: Yüce
Allah ona dilediği alanda kullanabileceği bir pınar akıtmıştı.
İkrime’ye: Peki, bu
pınar nereye akıp gitti (kayboldu)? Diye sorulmuş, o da: Bilemiyorum, cevabını
vermiştir.
İbn Abbas, Mücahid ve
es-Süddi şöyle demişlerdir: Geceli gündüzlü üç günlük bir sürelik mesafe bakır
pınarı onun için sel gibi akıtılmıştı.
El-Kuşeyri dedi ki: Bu
akıtmanın üç gün süre ile tahsis edilmesinin sırrı nedir, bilinemiyor. Bu
nakledenin bir yanılması da olabilir. Çünkü Mücahid’den gelen rivayette şöyle
şöyle denilmektedir: Bu pınar San’a’dan itibaren ona yakın yerlerde üç gece
boyunca akmıştır. İşte bu ifade akmanın başladığı yere işaret etmekle birlikte
sürenin ne kadar olduğuna işaret etmemektedir. Kuvvetli görünen odur ki bakır
kendi madeninde Süleyman’a tıpkı su pınarları gibi –peygamberliğine delalet
etmek üzere- akıtılmıştır.
El-Halil de “el-kıtr”
“Eritilmiş bakır” demektir, demiştir.
Derim ki: Bunun da
delili “Min kıtri ânin” “Eritilmiş bakır”dan diye okuyanların kıraatidir.
“Cinden bir kesim de
Rabbinin emri ile önünde iş görürlerdi. Onlardan kim verdiğimiz” Süleyman’a
itaat etmesine dair “emirden saparsa, Biz ona alevli ateş azabından
tattırırdık.” Müfessirlerin çoğuna göre ahirette bu azabı tattıracağız,
demektir. Bunun dünya hayatında olduğu da söylenmiştir. (Mealde ifade edildiği
gibi.) Çünkü yüce Allah -es-Süddî'nin rivayetine göre- onlara elinde ateşten
bir kamçı bulunan bir meleği görevlendirmişti. Süleyman (a.s)'ın emrinden
sapan kimseleri bu kamçı ile onun göremeyeceği bir yerden bir darbe indirir ve
onu yakardı.
"Kim" lafzı
"Biz ona cinlerden çalışan kimseleri" anlamında olmak üzere nasb
konumundadır. Daha önce rüzgar ile ilgili olarak geçtiği gibi, ref konumunda
olması da mümkündür.
[17]
13. Onlar
kendisine köşklerden, heykellerden, büyük havuzları andıran çanaklardan ve
yerlerinde sabit kazanlardan istediğini yaparlardı. "Ey Dâvûd hanedanı!
Siz de şükrederek çalışın. Kullarımdan şükreden ise azdır."
Bu buyruğa dair
açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız:
[18]
"Onlar kendisine
köşklerden, heykellerden..." buyruğunda geçen (ve "köşkler"
anlamı verilen): "mihrab" sözlükte yüksekçe olan her yere denilir.
Namaz kılınan yere mihrab denilmesinin sebebi ise, yüksekçe kılınması ve ta'zim
edilmesi dolayısı iledir. ed-Dahhak dedi ki: Buradaki "mihrablar"
mescidler demektir. Katade de böyle demiştir. Mücahid ise: Mihrablar, saraylardan
daha küçük olur. Ebu Ubeyde de şöyle demiştir: Mihrab, evin odalarının en
güzelleridir. Şair şöyle demiştir:
"Kralların mihrablarmda
(köşklerinde) Remi ceylanlarını andıran, Birtakım tesellicileri hatırlamandan
ona ne?"
Adiy b. Zeyd de şöyle
demiştir:
"Mihrablardaki
(köşklerdeki) fildişi süslü suret (heykel)ler gibi Yahut bahçelerde bulunan
çiçeği taze açmış beyazlar gibidir."
Mihrabın güzel oda
gibi basamakla kendisine çıkılan yer olduğu da söylenmiştir. Nitekim yüce
Allah şöyle buyurmaktadır: "Hani onlar mihrabı (duvarı) tırmanarak namaz
kıldığı yere inmişlerdi." (Sad, 38/21); "Mabedden (mihrabdan)
kavminin karşısına çıkıp onlara..." (Meryem, 19/11) Yani onlara bulunduğu
yüksek yerden bakıp... demektir.
Rivayette
kaydedildiğine göre o (Süleyman -a.s-) kürsisinin (tahtının) etrafında bin tane
mihrab yapılmasını, bunların içinde kıldan yapılmış elbiseler giyinmiş ve her
zaman yüce Allah'a feryad u figan edip yalvarıp yaka-ran bin adam bulunmasını
emretmiştir. Kendisi ise tahtı üzerinde kafilesi ile birlikte ve bu mihrablar
da etrafında bulunsun istemiş, bineğine bindiği vakit askerlerine de şöyle
diyormuş: Şu bayrağın yanına varıncaya kadar Allah'ı teşbih ediniz. Oraya
ulaştıklarında şu bayrağın yanına varıncaya kadar Allah'ı tehlil ediniz. Oraya
vardıklarında, şu diğer bayrağa varıncaya kadar Allah'ı tekbir ediniz, diyordu.
Böylelikle askerler tek bir ağızdan teşbih ve tehlil getiriyorlardı.
[19]
"Heykeller"
anlamı verilen "temâsil" kelimesi "timsal"in çoğuludur.
Hayvan (canlı) olsun olmasın hertürlü surete verilen addır. Denildiğine göre;
bunlar cam, bakır ve mermerden olup canlı olmayan birtakım eşyaların timsalleri
idi. Yine belirtildiğine göre, burada sözü geçen heykeller peygamberlere ve
alimlere ait suretler idi. İnsanlar bunları görsün, daha çok ibadet etsinler ve
bu hususta daha fazla gayret göstersinler diye bu suretler mescid-lerde
yapılırdı. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Onlar aralarından sa-lih
bir adam öldü mü kabri başında bir mescid bina ederler ve o mescidin içinde o
suretleri yaparlardı."[20] Yani
böylelikle onların ibadetlerini hatırlayarak daha çok ibadete sarılsınlar,
diye bu işi böyle yapıyorlardı.
İşte bu husus, suret
yapmanın o dönemde mubah olduğufiU göstermektedir. Muhammed (sav)'in şeriatı
ile ise bu neshedilmiştir. Bu hususa dair daha geniş açıklamalar Nuh (a.s)
Sûresi'nde (71/23-24. âyetlerin tefsirinde) gelecektir.
Denildiğine göre,
timsaller onun yaptığı tılsımlar idi. suret yapan herbir kimsenin bunları
aşması haram olduğundan o da bunları aşmazdı. Mesela sinekler için yahut
sivrisinekler için ya da timsahlar için belli bir yerde birtakım timsaller
(heykeller) yapar ve onlara bu sınırı aşmamalarını emrederdi. Onlardan hiçbir
kimse o timsal orada bulunduğu sürece bu sınırı aşmazdı.
"et-Temâsil"in tekili te harfi esreli olarak "timsal"
şeklinde gelir. Şair şöyle demiştir:
"Oyalandığım nice
gece ve gündüzler vardır,
Bir sevgili ile; sanki
bir timsal çizgisini andıran."
Denildiğine göre bu
timsaller bakırdan edinmiş olduğu adam suretleri idi. Rabbinden bunlara Allah
yolunda çarpışıp onlara silahın işlememesi için kendilerine ruh üflemesini
niyaz etmişti. Denildiğine göre İsfendiyar da bunlardan birisi imiş. Doğrusunu
en iyi bilen Allah'tır.
Yine rivayet
edildiğine göre Süleyman (a.s)'a tahtının alt tarafında iki ars-lan, üst
tarafında da iki kartal sureti yapmışlardır. Tahtına çıkmak istedi mi arslanlar
önünde ön kollarını yere yayardı. Oturduğu vakit de kartallar kanatlarını
açarlardı.
[21]
Mekkî
"el-Hidaye" adlı eserinde naklettiğine göre, suret yapmayı bir kesim
caiz kabul etmekte ve bu âyeti delil göstermektedir. İbn Atiyye dedi ki: Bu bir
hatadır, ben ilim önderleri arasından herhangi bir kimsenin bunu caiz
kıldığına dair bir şey bilmiyorum.
Derim ki: Mekkî'nin bu
naklettiğini ondan önce en-Nehhas sözkonusu etmiştir. en-Nehhas şöyle
demektedir: Bir kesim bu âyet-i kerîme dolayısıyla ve yüce Allah'ın Mesih
hakkında bildirdikleri dolayısıyla suret yapmanın caiz olduğunu
söylemişlerdir. Bir başka kesim de şöyle demektedir: Peygamber (sav)'dan bunu
yasakladığına ve suret yapan yahut edinen kimseleri tehdit ettiğine dair yasak
da sahih olarak bize kadar gelmiştir. Yüce Allah böylelikle daha önce mubah
olan bir işi neshetmiş olmaktadır. Bundaki hikmet ise, Peygamber (sav)'ın
peygamber olarak gönderildiği sırada suretlere ibadet ediliyor olması idi. O
bakımdan uygun olan bunları ortadan kaldırmaktı.
[22]
Timsal (suret ve
heykel) canlı ve ölü olmak üzere iki kısma ayrılır. Ölüler de cansız ve
gelişebilir olmak üzere iki kısımdır. Cinler Süleyman (a.s)'a bütün bunların
hepsinden yapıyorlardı. Çünkü yüce Allah'ın: "heykeller" buyruğu
umumidir.
İsrailiyatta
belirtildiğine göre; kuş heykelleri Süleyman (a.s)'ın tahtı üzerinde
bulunuyordu.
Şayet:
"Heykeller" buyruğunun umumi olduğu söylenemez. Çünkü bu nekre ve
isbat (olumlu cümle)dır. Nekrede isbatın ise umumiliği yoktur. Umumilik ancak
nekre ile nefyin birlikte olması halinde sözkonusudur, denilecek olursa, biz
de şöyle deriz: Evet, bu böyledir. Şu kadar var ki, nekredeki bu olumsuzluk
ile birlikte bunun umum ifade ettiğini yorumlamamızı gerektirecek karineler de
vardır ki, bu da "istediğini" buyruğudur. Böylelikle istemenin
bununla birlikte zikredilmiş olması bu ifadenin umumi olmasını gerektirmektedir.
Şayet: Yasak kılınmış
suretleri nasıl caiz görmüş olabilir? diye sorulursa, şöyle deriz: Bu onun şeriatında
caiz idi. Önceden de açıkladığımız gibi bizim şeriatimizde ise bu
nesholunmuştur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Ebu'l-Aliye'den
nakledildiğine göre, o dönemde suretler edinmek haram kılınmış değildi.
[23]
İlgili hadislerin
ifadesi suretlerin yasak olmasına delalet etmektedir. Ancak: "Bir
elbisede bulunan nakış ya da işaret müstesnadır. "[24]
buyruğu genel suretlere bir tahsis getirmektedir. Daha sonra ise Peygamber
(sav)'ın Âişe (r.anha)'ya söylediği sözler dolayısıyla elbisede de bunun mekruh
olduğu sabit olmuştur: "Bunu benden uzak tut, çünkü ben onu gördükçe
dünyayı hatırlarım."[25]
Ayrıca Peygamber (a.s)'ın, Âişe üzerinde suretleri bulunan elbiseyi parçalamış
olması da bunu menettiğini göstermektedir. Diğer taraftan Âişe (r.anha)
bunları iki yastık şeklinde keserek suret değişip önceki halinden bir başka
hale geçmiştir. Bunun caiz olması ise suretin elbisede (ya da kullanılan
eşyada) şekli itibariyle bir bütün teşkil etmemesi halinde sözkonusudur. Eğer suret
şekil olarak birbirine bitişik ve bir bütün teşkil ediyorsa caiz olmaz. Çünkü
Âişe (r.anha) Peygamber (sav)'a üzerinde suret bulunan yastık ile ilgili
olarak şöyle demişti: Ben onu senin üzerine oturman ve ona yaslanman için satın
almıştım. Ancak Peygamber bunu yasaklamış ve bundan dolayı tehditte bulunmuş
idi.[26]
Suretlere doğru namaz
kılma ile ilgili hadis de önce elbisedeki işaret ve resim halinde olmasının
caiz olup sonradan bunu yasaklamakla neshedilmiş olduğu, açıkça ortaya
çıkmaktadır. İşte sonunda bu hususta iş, bu noktaya kadar varmıştır. Doğrusunu
en iyi bilen Allah'tır. Bu açıklamaları İbnu'1-Ara-bî yapmıştır.
[27]
Müslim'in rivayetine
göre Âişe (r.anha) şöyle demiştir: Üzerinde kuş resimleri bulunan bir perdemiz
vardı. İçeri giren onu karşısında görürdü. Ra-sûlullah (sav) şöyle buyurdu:
"Sen bunu buradan kaldır, çünkü girdiğim ve bunu gördüğüm her seferinde
dünyayı hatırlarım."[28] Âişe
(r.anha) dedi ki: Üzerinde ipekten işlemeler (resimler) bulunan kadife bir
parçamız vardı, onu giyiniyorduk. Yine ondan rivayete göre: Rasûlullah (sav)
yanıma girdiği bir sırada ben üzerinde suret bulunan ince bir örtüyü perde
yapmış idim. Rasûlullah (sav)'ın benzi değişti. Sonra örtüyü alıp
parçaladıktan sonra şöyle dedi: "Kıyamet gününde insanlar arasında azabı
en çetin olacaklardan birisi de yüce Allah'ın yaratmasına benzetenler (suret
yapanlardır."[29]
Yine ondan rivayet
edildiğine göre Âişe (r.anha)'nın üzerinde suret (re-sim)ler bulunan ve
odasındaki rafa doğru uzatılmış bir kumaşı vardı. Peygamber (sav) ona doğru
namaz kılardı. (Bir seferinde): "Onu önümden al" diye buyurdu. Âişe
dedi ki: Ben de onu oradan aldım ve ondan iki tane yastık yaptım.[30]
Kimi ilim adamları
şöyle demiştir: Peygamber (sav)'ın o kumaşı parçalaması ve onun önünden
alınmasını emretmiş olması bir vera' (ihtiyatlı olanı yapmak) olabilir. Çünkü
nübüvvet ve risalet kemal sahibi olmayı gerektirir, bunun üzerinde düşünmemiz
gerekir.
[31]
Müzenî, Şafiî'den
şöyle dediğini nakletmektedir: Bir kimse düğüne davet edilip de canlı bir
suretin yahut da canlı suretlerin bulunduğunu görüp de
bu suretler dikine bulunuyor ise oraya girmez. Eğer
ayak altında iseler bunda bir sakınca yoktur, isterse bu suretler ağaç
resimleri olsun. Asılı perdelerde resimlerin haram olmayıp mekruh olduğu
hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur. Aynı şekilde binada
yontma yahut nakış halinde bulunanların da hükmü onlara göre böyledir. Kimisi
de Sehl b. Huneyf yoluyla gelen hadis dolayısıyla "elbisede bulunan nakış
şeklindeki sureti" istisna etmiştir.
Derim ki: Rasûlullah
(sav) genel olarak suret yapanlara lanet etmiş ve bundan bir istisnada
bulunmamıştır. Peygamber Efendimiz'in: "Bu suret sahipleri (yapıcıları) kıyamet
gününde azab olunurlar ve onlara: Yarattığınıza hayat veriniz denilir"[32] diye
buyurmuş ve herhangi bir istisnada bulunmamıştır.
Tirmizî'de Ebu
Hureyre'den şöyle dediği kaydedilmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki:
"Kıyamet gününde gören gözleri, işiten kulakları ve konuşan dili olan
ateşten bir parça çıkar ve şöyle der: Ben üç kişiye azab etmekle görevlendirildim:
İnatçı herbir zorba, Allah ile birlikte başka bir ilâha ibadet eden herbir kişi
ile suret yapanlar." Ebu İsa (et-Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, garib, sahih
bir hadistir[33]
Buharî ve Müslim'de
de, Abdullah b. Mes'ud'dan şöyle dediği kaydedilmektedir: Rasûlullah (sav)
buyurdu ki: "Kıyamet gününde insanlar arasında azabı en çetin olacak
olanlar suret yapanlardır. "[34]
İşte bu, ne olursa
olsun herhangi bir şeyin suretini yapmanın yasaklanmış olduğuna delil teşkil
etmektedir. Nitekim yüce Allah da önceden de geçtiği üzere şöyle
buyurmaktadır: "Onların ağaçlarını bitirmek, sizin için mümkün
olmaz." (en-Neml, 27/60) Bunu bellemek gerekir.
[35]
Bu hususta bebek ve
oyuncaklar istisna edilmiştir. Çünkü Âişe (r.anha)'dan sabit olduğuna göre
Peygamber (sav) onunla yedi yaşında iken evlenmiş, dokuz yaşında iken
bebekleri beraberinde olduğu halde onunla gerdeğe girmiştir. Peygamber Efendimiz
vefat ettiğinde de Âişe (r.anha) onsekiz yaşında idi.[36]
Yine ondan şöyle
dediği rivayet edilmiştir: Peygamber (sav)'ın yanında bebeklerle oynardım.
Benimle birlikte oynayan arkadaşlarım da vardı. Rasûlul-lah (sav) girdi mi
hemen önünden kaybolurlardı. O ise onları bana doğru önüne katıp gönderir,
onlar da benimle oynarlardı.[37] Bu
iki rivayeti de Müslim kaydetmiştir. İlim adamları derler ki: Buna sebep böyle
bir şeyin zaruret olması ve kızların çocuklarını eğitme alışkanlığını
kazanmalarına ihtiyaç duyul-masıdır. Diğer taraftan bunların kalıcılığı yoktur.
Aynı şekilde tatlı yahut hamurdan yapılanların da böyle kalıcılıkları yoktur,
o bakımdan bunlara ruhsat vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
"Büyük havuzları
andıran çanaklar" buyruğu hakkında İbn Arefe şöyle demiştir: "Büyük
havuzlar" kelimesi 'in çoğuludur. Bu da havuzu andıran küçük çukur
demektir. "Develerin (su içtikleri) havuzlar" gibi diye de
açıklamıştır. İbnu'l-Kasım ise Malik'ten: Yerde yuvarlak şeklindeki çukur
gibi, diye açıkladığını nakletmektedir ki, anlamlar birbirine yakındır. Bu
çanaklardan birisinin üzerine (yemek için) bin kişi otururmuş.
en-Nehhas dedi ki:
Büyük havuzlan andıran çanaklar" (lafzının sonunda) uygun olan,
"ye" bulunmasıdır. "Ye"yi hazfedenler şöyle derler:
"Elif" ile "lam" nekre olan kelimenin başına girer ve onun
durumunda bir değişiklik yapmaz. Çoğul olarak; de denilip başına
"elif" ve "lam" da girince, bu şekilde ye harfinin hazfi
suretinde olduğu gibi bırakılmıştır. "Büyük havuzlar"ın tekili; diye
gelir ki, bundan kasıt çok büyük çanaktır ve içerisinde birtakım şeylerin
toplandığı pek büyük havuz, demektir. Haracı topladım" ve
"Çekirgeleri topladım" tabirleri de buradan gelmektedir ki, bir torba
yapıp onu içine koydum, demektir. Şu kadar var ki, Leys, Mücahid'den şöyle
dediğini rivayet etmektedir: 'in çoğuludur. Bu da; içinde yağmur suyu biriken
dağdaki büyük çukur, anlamındadır.
el-Kisaî der ki:
"SuYu havuzda topladım" denilir. (ijUJi) ise "develer için
içinde su toplanan havuz" demektir. Şair şöyle demektedir:
"el-Muhallak
hanedanına bir çömlek gider ki sabahleyin, Iraklı şeyhin dolup taşan havuzu
gibi."
Bu beyit aynı şekilde
şöylece de rivayet edilmektedir:
"el-Muhallak
hanedanından yerilmeyi önledi,
Yerin üzerinde akan ve
su ile dolup taşan Iraklının havuzu gibi."
Bunu da en-Nehhas
zikretmiştir.
"Ve yerlerinde
sabit kazanlar" hakkında Said b. Cübeyr şöyle demektedir: Bunlar Faris
(İran) diyarında bulunan bakırdan büyük tencereler idi. ed-Dahhak dedi ki:
Bunlar dağlardan yapılan büyük kazanlardı. Bir başkası da şöyle demiştir:
Bunlar şeytanın kendisi için yaptığı ve sağlam taş kayalardan yontulmuş idi.
Aynı şekilde bunların üzerlerine oturtuldukları ocakları da dağlardan
yontulmuştu.
"Yerlerinde
sabit"; büyüklükleri dolayısıyla taşınamayan ve kı-pırdatılamayan
demektir. İbnu'l-Arabî dedi ki: Abdullah b. Cüd'ân'ın tencereleri de böyle
idi. Cahiliye döneminde bunlara merdiven konularak çıkılırdı. Nitekim Tarafe
b. el-Abd şu beyitiyle onlardan sözetmektedir:
"Her zaman
dopdolu, büyük kazanlar gibi,
Hem misafirlere, hem
orada ikamet edenlere ikram için."
İbnu'l-Arabî dedi ki:
Ben Ebu Said Ribat'ında sufilerin kazanlarını da bu şekilde gördüm. Onlar hep
birlikte yemek pişirirler, hep birlikte yemek yerler. Aralarından birisini de
diğerine tercih etmezler.
"Ey Dâvûd
hanedanı, siz de şükrederek çalışın. Kullarımdan şükreden ise azdır"
buyruğunda geçen "şükr"ün anlamına dair açıklamalar daha önceden
el-Bakara Sûresi'nde (2/52. âyet, 3. başlıkta) ve başkalarında geçmiş
bulunmaktadır.
Rivayete göre Peygamber
(sav) minbere çıkmış ve bu âyeti okuduktan sonra şöyle buyurmuştur: "Üç
şey vardır ki bunlar kime verilirlerse, o kişiye Dâvûd hanedanının benzeri
verilmiş olur." Biz: Bunlar hangileridir, diye sorduk, şöyle buyurdu:
"Hoşnutluk ve kızgınlık hallerinde adalet, fakirlik ve zenginlik halinde
iktisat, gizli ve açıklık hallerinde Allah'tan korkmak."[38] Bunu
et-Tirmizî el-Hakim Ebu Abdillah, Ata b. Yesar'dan, o Ebu Hureyre'den diye rivayet
etmiştir.
Rivayet edildiğine
göre Dâvûd (a.s) şöyle demiştir: "Sana şükretmek için bana ilham verişin
ve güç verişin, senin üzerimdeki başlı başına bir nimetin iken, senin
nimetlerine karşı şükretmeye nasıl gücüm yetebilir?" Bunun üzerine yüce
Allah: "İşte ey Dâvûd, şimdi beni hakkıyla tanıdın." diye buyurdu.
Bu hususa dair açıklamalar da daha önceden İbrahim Sûresi'nde (14/6-7.
âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
Şükrün hakikati, nimet
ihsan edenin nimetini itiraf etmek ve o nimeti O'na itaat yolunda kullanmaktır.
Küfran (nankörlük) ise. o nimetleri masiyet yolunda kullanmaktır. Şükrü gereği
gibi yerine getiren ise pek azdır. Çünkü -bu konudaki ezeli takdir gereğince-
hayır serden, itaat, masiyetten daha azdır.
Mücahid dedi ki: Yüce
Allah: "Ey Dâvûd hanedanı, siz de şükrederek çalışın" diye
buyurunca, Dâvûd Süleyman'a şöyle dedi: Yüce Allah şükrü sözkonusu etti. Sen
benim yerime gündüzün namaz kıl, ben de gece namazını kılayım. Süleyman: Buna
gücüm yetemez, deyince, bu sefer Dâvûd; -el-Fariyabî dedi ki: Zannederim öğlen
namazına kadar- namazı sen kıl, dedi. O da: Olur dedi, Dâvûd da diğer
vakitlerin namazını kıldı.
ez-Zührî dedi ki:
"Ey Dâvûd hanedanı, siz de şükrederek çalışın" buyruğu
"elhamdülillah" deyin demektir.
"Şükrederek"
ifadesi mef'ul olarak nasbedilmiştir. Şükür olan bir amel işleyin, demektir.
Sanki namaz, oruç ve bütün ibadetler bizatihi şükür gibidir. Zira bu ibadetler
şükrün yerini tutar. Buna yüce Allah'ın şu buyruğu açıklık getirmektedir:
"İman edip salih amel işleyenler müstesna. Böyle-leri ise ne de
azdır!" (Sad, 38/24) İşte yüce Allah'ın: "Kullarımdan şükreden ise
azdır" buyruğu ile kastedilen de budur.
Süfyan b. Uyeyne de
yüce Allah'ın: "Bana... şükret." (Lokman, 31/14) buyruğunda geçen
şükürden kasıt beş vakit namazdır, demiştir.
Müslim'in, Sahih'inde
belirtildiğine göre Âişe (r.anha)'dan gelen rivayete göre Rasûlullah (sav)
geceleyin ayakları şişene kadar namaz kılardı. Âişe (r.anha) ona: Geçmiş ve
gelecek günahlarını Allah sana bağışlamış olduğu halde, niye böyle yapıyorsun?
diye sorunca Peygamber: "Şükreden bir kul olmayayım mı?" diye
buyurdu. Bu hadisi tek başına Müslim rivayet etmiştir.[39]
Kur'ân ve sünnetin
zahiri şunu göstermektedir ki, şükür sadece dil ile yapılan amelle olmaz, aynı
zamanda bedenî amellerle de yapılmalıdır. Yani fiillerle yapılan şükür
azaların amelidir, söz ile yapılan şükür de dilin amelidir. Doğrusunu en iyi
bilen Allah'tır.
"Kullarımdan
şükreden ise azdır" buyruğunun Dâvûd hanedanına bir hi-tab olma ihtimali
olduğu gibi, Muhammed (sav)'a bir hitab olma ihtimali de vardır.
İbn Atiyye dedi ki:
Durum ne olursa olsun, bu buyrukta uyarı ve teşvik sözkonusudur. Ömer b.
el-Hattab (r.a) bir adamı: Allahım, sen beni azlardan kıl dediğini işitmiş.
Ömer ona: Bu dua da ne oluyor? diye sormuş. Adam: Ben yüce Allah'ın:
"Kullarımdan şükreden ise azdır" buyruğunu kastettim, deyince, Ömer
(r.a) şöyle demiş: Herkes senden daha bilgilidir ya Ömer!
Rivayete göre,
Süleyman (a.s) kendisi arpa ekmeği yer, buna karşılık aile halkına kaba undan
yapılmış ekmek yedirir, yoksullara ise has undan ekmek yedirirdi. Yine
denildiğine göre o, kül yer ve yastık diye kül üzerinde yatardı. Ancak
birincisi daha sahihtir, çünkü külün gıda olacak bir tarafı yoktur. Yine
rivayete göre asla karnını doyurmuş değildir. Ona bu husus hatırlatılınca
şöyle demiş: Karnımı doyurursam, açları unutmaktan korkarım. İşte bu da şükrün
bir parçasıdır ve az yapılan işlerdendir. Bunu iyice düşünmek gerekir.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
[40]
14. Biz
ölümüne hükmedince, asasını yiyen ağaç kurdundan başkası onlara ölümünü
göstermedi. Nihayet yıkılıp yere düşünce açıkça ortaya çıktı ki, eğer cinler
gaybı bilmiş olsa idiler, bu hor-layıcı azab içinde devam etmezlerdi.
"Biz ölümüne
hükmedince" yani Süleyman'ın hakkında adeta kestirilip atılmış ve fiilen
ölümü gerçekleşmişcesine ölüm hükmünü verince "asasını yiyen ağaç
kurdundan başkası onlara ölümünü göstermedi." Çünkü o asasına yaslanmış
bulunuyordu.
"el-Minsee:
Asa" Habeşçe'de -es-Süddî'nin dediğine göre- asa, sopa demektir.
el-Kuşeyrî'nin naklettiğine göre bu Yemenlilerin şivesinde böyledir.
O bu şekilde vefat etti
ve ağaç kurdunun asayı yemesi dolayısı ile asanın
kırılması üzerine ölmüş haliyle düşünceye kadar durumu gizli kaldı.
Yere düştükten sonra öldüğü anlaşılmış oldu. Bu durumda ağaç kurdu onun ölümünü
göstermiş oldu. Yani ölümünün ortaya çıkmasına sebeb oldu. Yüce Allah'tan,
üzerinden bir sene geçmedikçe cinlerin ölmüş olduğunu bilmemelerini dilemişti.
Süleyman (a.s)'ın
böyle bir istekte bulunmasının sebebi hususunda ilim adamlarının farklı iki
görüşü vardır.
Bu görüşlerden birisi
Katade ve başkasına ait olup şöyle demişlerdir: Cinler gaybı bildiklerini
iddia ediyorlardı. Ancak Süleyman (a.s) vefat edip onun öldüğü bilgisi onlara
saklı kalınca, "ortaya çıktı ki eğer cinler gaybı bilmiş olsa idiler. Bu
horlayıcı azab içinde devam etmezlerdi."
İbn Mes'ud dedi ki: O
bir sene boyunca bu haliyle kaldı ve ağaç kurdu onun dayandığı sopasını yiyip
yere düşünceye kadar önünde çalışmayı sürdürdüler. Rivayet olunduğuna göre o
yere düştüğünde ne zamandan beri öldüğü bilinememişti. Bu sefer ağaç kurdu
sopanın üzerine bırakıldı, oradan bir gün, bir gece süre ile yedi. Daha sonra
bunu hesab ettiler ve bir yıldan beri ölmüş olduğunu tesbit ettiler.
Denildiğine göre,
cinlerin elebaşıları yedi kişi idi. Bunlar Süleyman (a.s)'ın emrine boyun
eğiyorlardı. Dâvûd (a.s), Beytu'l-Makdis'in temellerini atmış idi. Vefat
ettiği sırada Beytu'l-Makdis Mescid'ini tamamlamak için Süleyman'a vasiyette
bulunmuştu. O da bu işi bitirmek üzere cinlere emir verdi. Vefatı yaklaştığı
sırada aile halkına: Mescidi tamamlayacakları vakte kadar benim öldüğümü
onlara haber vermeyiniz. Tamamlanmasına da bir sene kalmıştı. Haberde
nakledildiğine göre ölüm meleği Süleyman (a.s)'ın arkadaşı idi. Ona ölümüne
dair alamet sormuş, melek şöyle demişti: Senin secde ettiğin yerden
keçiboynuzu diye bilinen bir bitki çıkacak. Süleyman (a.s) her sabah
Beytu'l-Makdis'de bir bitkinin bittiğini görüyor ve ona: Adın ne? diye
soruyordu. Bu yeni biten bitki ya da ağaç: Adım şu şu diyordu. Bu sefer ona:
Sen ne işe yararsın diye soruyor, o da şuna şuna yararım diyordu. Bunun
üzerine emir veriyor ve o ağaç kesiliyor, bu iş için ayırdığı özel bir bahçeye
diktiriyordu. Yine bunun fayda ve zararlarının, adının, tıbta ne işe
yaradığının bilgilerinin de bir yere yazılmasını emrediyordu. Bir gün namaz
kılmakta iken önünde bir ağacın bitmekte olduğunu gördü. Ona: Senin adın ne?
diye sordu, o: Keçiboynuzu diye cevab verdi. Sen ne işe yararsın? diye sorunca,
ağaç: Ben bu mescidi tahrib etmeye yararım, dedi. Bunun üzerine Süleyman: Ben
hayatta olduğum sürece Allah bu mescidi tahrib etme-vecektir. Sen kendisi
sebebiyle helak olacağım ve Beytu'l-Makdis'in de helik olacağı ağaçsın dedi ve
bu ağacı oradan söküp bahçesine diktikten sonra şöyle dedi: Allah'ım, cinlerin
öldüğümü bilmelerine imkan verme; tâ ki insanlar cinlerin gaybı bilmediklerini
bilmiş olsunlar.
Cinler insanlara
gaybtan bazı şeyleri ve yarın neler olacağını bildiklerini haber veriyorlardı.
Daha sonra Süleyman
(a.s) kefenini giyindi ve tahnidini (kefenine koku sürmek) yaptı, mihraba girip
namaz kılmak üzere ayakta durdu. Tahtı üzerinde asasına dayandı ve öldü.
Cinler ise aradan bir sene geçtikten ve Mescidin yapımı tamamlandıktan sonra
ancak öldüğünü anladılar.
Ebu Ca'fer en-Nehhas
dedi ki: Bu, bu âyet-i kerîme hakkında yapılmış en güzel açıklamadır. Bunun
doğruluğuna merfu olan hadis de delalet etmektedir. İbrahim b. Tahman, Ata b.
es-Saib'den, o Said b. Cübeyr'den, o İbn Ab-bas'tan rivayetine göre Peygamber
(sav) şöyle buyurmuştur: "Allah'ın peygamberi Dâvûd oğlu Süleyman
(ikisine de selam olsun) önünde bir ağacın (ya da bitkinin) bitmekte olduğunu
görürse, ona senin adın nedir? diye sorardı. Eğer bu ağaç dikilmek için ise
dikilirdi, ilaç içinse ne için olduğu yazılırdı. Bir gün yine namaz kılmakta
iken önünde bir bitkinin bitmekte olduğunu gördü, ona: Adın ne? diye sordu.
Bitki: Keçiboynuzu dedi. Bu sefer: Sen ne işe yararsın? diye sorunca, bitki: Bu
Beyt'in harab edilmesine dedi. Bunun üzerine Süleyman (a.s) şöyle devam etti:
Allah'ım öldüğümü cinlere far-kettirme! Tâ ki insanlar cinlerin gaybı
bilmediklerini öğrenmiş olsunlar. Bunun üzerine Süleyman (a.s) o ağacı bir asa
şeklinde yonttu ve bir sene boyunca ona dayandı. Onlar ise bunu bilmiyordu,
sonunda bu asa üzerinden düştü. Böylelikle insanlar cinlerin gaybı
bilmediklerini öğrenmiş oldular. Ne kadarlık bir süreden beri öldüğünü anlamaya
çalıştılar ve bir seneden beri ölmüş olduğunu tesbit ettiler."[41]
"... Açıkça
ortaya çıktı ki eğer cinler gaybı bilmiş olsa idiler..." buyruğunu İbn
Mes'ud ve İbn Abbas: " İnsanlar açıkça anladılar ki, eğer cinler gaybı bilmiş
olsalardı..." diye okumuşlardır. Ruveys'in rivayetine göre de Ya'kub:
Açıkça ortaya çıkarıldı ki cinler..." şeklinde meçhul bir fiil olarak
okumuştur. Nafî' ve Ebu Amr: Asasını yiyen" buyruğunu "sin" ile
"te" arasında hemzesiz bir elif ile okumuşlardır, diğerleri ise
"elif" yerine üstün bir hemze ile okumuşlardır ki, bu da iki ayrı
söyleyiştir. Şu kadar var ki, İbn Zekvan hemzeyi tahfif ile sakin okumuştur.
Şair hemzesiz olarak
şöyle demektedir:
"Yaşlılıktan
dolayı asa üzerinde yürüdün mü?
Artık senden eğlence
ve gazel söylemek uzaklaşmış olur."
Bir başka şair de
üstün hemze ile şöylece kullanmaktadır:
"Bir asa ile
yüzüne vurduk onun, Bununla o hakir ve zelil oldu."
Bir diğeri şöyle
demektedir:
"Hay babasız
kalasıca, bir halat için mi vurdun onu
Sopa ile? Senin o
halatın böylece başka halatlar (musibetler) çekti, getirdi."
Bir başka şair hemzeyi
sakin telaffuz ederek şöyle demektedir: .
"Ve dayandığı
yerden kalkmış bir kişi ki
Yaşlı birisinin
dayandığı asasına doğru kalkması gibi."
Bunun aslı: Koyunları
güttüm" ifadesinden gelmektedir. Asaya bu ismin veriliş sebebi ise bir
şeyin onunla sürülüp güdülmesinden ötürüdür. Şair Tarafe de şöyle demektedir:
"Burcud (diye
bilinen) elbisenin örtüsü gibi, yol üzerindeki Güdülmesi tıpkı bir tabutun
tahtaları gibi güçlü ve sağlamdır."
Görüldüğü gibi şair
burada bu kelimenin hemzesini sakin okumuştur.
en-Nehhas dedi ki: Bu
kelimenin türediği kök, onun asıl itibariyle hem-zeli olduğunu göstermektedir.
Çünkü bu kelime: "Onu erteledim, geriye ittim" lafzından türetilmiştir.
Asaya: denilmesinin sebebi, onun vasıtasıyla bir şeyin geri itilmesi ve geriye
bırakılmasından dolayıdır.
Mücahid ve İkrime
şöyle demişlerdir: Bundan kasıt asadır. Daha sonra bu kelimeyi diye hemzenin
yerine "elif" ile okumuştur.
Şayet: Hemzenin yerine
"elif" okumak oldukça çirkin bir iştir ve bu ancak uzak bir ihtimal
ve istisna kabilinden şiirlerde caiz olabilir. (Yukarıda hemze yerine
"elif" ile okuduğu belirtilen) Ebu Amr b. el-Alâ ise böyle bir şeyi
bilmeyen birisi değildir. Özellikle Medineliler de bu kıraati benimsemişlerdir;
denilecek olursa, buna şöylece cevap verilebilir: Araplar bu kelimede harfi
değiştirmişler ve başka kelimede değiştirme (ibdâl) olduğu gibi, bu kelimeyi
böylece telaffuz etmişlerdir. Buna da kıyas yapılmaz, öyle ki Ebu Amr şöyle
demiştir: Ben bunun neden böyle olduğunu bilemiyorum. Şu kadar var ki, bu
hemzeli bir kelime değildir. Çünkü hemzeli olan bir kelimenin hemzesi
terkedilebilir. Fakat hemzeli olmayan bir kelimenin hiçbir şekilde hemzeli
kullanılması mümkün değildir.
el-Mehdevî şöyle
demektedir: Bunu sakin bir hemze ile okuyanların bu okuyuşu şâz ve uzak bir
ihtimaldir. Çünkü müenneslik "te"sinin önceki harfi ya müteharrik
(harekeli) olmalıdır yahutda "elif" olmalıdır. Şu kadar var ki, hafifletmek
kasdıyla fethalı olan bir harfin sakin okunması caizdir. Aynı şekilde hemze
kıyasa uygun olmayarak "elif" ile değiştirilince, bu sefer
"elif" de hemzeye değiştirilmiş olabilir. Nitekim Araplar: "Alim
ve mühür" dediklerinde de "elifi hemzeye dönüştürmeleri bu kabildendir.
Said b. Cübeyr'den bu
kelimeyi: ": ...den, dan"ı ayrı olarak ve: 'ı da "te" harfi esreli ve hemze
ile okumuştur. Denildiğine göre bu, hemzeli söyleyenlerin telaffuzuna göre:
"Yayın ucundaki bükülü tarafı" anlamındaki lafzı hemze'li
söyleyenlerin söyleyişine göredir. Ru'be'nin de bu kelimeyi hemzeli okuduğu
rivayet edilmiştir. el-Cevherî dedi ki: Bu, yayın bükülen iki ucu demektir,
çoğulu; diye gelir. Sonundaki "he (yuvarlak te)" "vav"ın
yerine gelmiştir. Buna yapılacak nisbet ismi: diye gelir.
Ebu Ubeyde dedi ki:
Ru'be: "Yayın bükülü uçları" terkibini hemzeli olarak okur, ancak
sair Araplar bunu hemzesiz okurlar.
" Ağaç
kurdu"nun mahiyeti hakkında da iki görüş vardır.
1- Birinci
görüşe göre bu, bilinen ağaç kurdudur. Bu görüş İbn Abbas, Mücahid ve
başkalarının görüşüdür. Nitekim bu terkib "ra" harfi üstün olarak:
diye de okunmuştur ki bu: "Ağaç kurdu"nun çoğuludur.
Bunu el-Maverdî
zikretmiştir.
2- Bu
sopalan, asaları yiyen bir kurtçuktur. el-Cevherî der ki: şeklinde harekeli
söyleyiş ahşabı yiyen bir kurtçuktur.
Mesela: "Ağaç
kurtlandı, kurtlanır, kurtlanmak" denilir. Kurtçuk onu yediği takdirde:
"Kurt tarafından yenilmiş" diye kullanılır.
"Nihayet yıkılıp
yere düşünce, açıkça ortaya çıktı ki cinler" ez-Zeccâc dedi ki: Yani
cinler onun ölümünü açıkça öğrenmiş oldular. Başkaları ise: Cinlerin durumu
açıkça ortaya çıkmış oldu, demektir demişlerdir. Tıpkı: "Kasabaya
sor" (Yusuf, 12/82 buyruğunda olduğu gibidir.
Tefsirlerde sahih
senedlerle İbn Abbas'tan şöyle dediği kaydedilmektedir: Dâvûd oğlu Süleyman
-ikisine de selam olsun-'ın ölümü bir sene boyunca kimse tarafından bilinmedi.
Bu esnada o asasına yaslanmış bulunuyordu. Cinler de kendilerine vermiş olduğu
emirleri yapmakta idiler. Bir sene sonra yere düştü. "Yere düşünce
böylelikle insanlar açıkça şunu anlamış oldu: Eğer cinler gaybı bilmiş
olsalardı, bu horlayıcı azapta devam etmezlerdi." (Yukarıda geçtiği gibi)
İbn Abbas'ın bu kıraati tefsir maksadıyla yapılmış bir kıraattir.
Haberde belirtildiğine
göre: Cinler ağaç kurdunun bu yaptığına minnettar kalarak nerede olursa ona su
getiriyorlar.
es-Süddî dedi ki:
(Suyun yanında ona) çamuru da (getiriyorlar.) Çünkü ahşabın iç taraflarında
görülen çamur işte bu şeytanların ağaç kurduna teşekkür kastıyla getirdikleri
çamurdur. Ayrıca cinler şöyle demişlerdir: Şayet sen yemek yiyip su içen
olsaydın, sana bunları da getirirdik.
lafzı, "CinlerMen
bedel olmak üzere ref mahallindedir. İfade: "Cinlerin durumu açıkça
ortaya çıktı" takdirindedir. Görüldüğü gibi muzaf haz-fedilmiştir. Yani
cinlerin gaybı bilmediklerine dair bilgi insanlar tarafından açıkça görülmüş ve
ortaya çıkmış oldu. Bu bedelu'l istimaldir.
"Lam"
harfinin hazfedildiği kabul edilerek nasb mahallinde olması da caizdir.
Devam ettiler"
böyle kaldılar, demektir.
"Horlayıcı
azab" da onlara yaptırılan angarya işler, taşıyıcılık, inşaat vapmak ve
daha başka işlerdir.
Süleyman (a.s) elliüç
yıl yaşadı. Krallık süresi ise kırk yıldır. Onüç yaşın-ia iken kral olmuştu.
Beytu'l-Makdis'in inşaatına kendisi onyedi yaşında iken raşladı.
es-Süddî ve başkaları
da şöyle demişlerdir: Süleyman altmışyedi yıl yaşadi. Onyedi yaşında iken kral
oldu.» Beytu'l-Makdis'in inşaatına yirmi yaşında iken başladı. Krallık süresi
de elli yıl devam etti.
Nakledildiğine göre
Süleyman (a.s) krallığının dördüncü yılında Beytu'l-Makdis inşaatına başladı.
Onun yapımını bitirdikten sonra onikibin öküz ve yüzyirmibin koyun kurban etti.
İnşaatını bitirdiği günü bayram ilan etti. Kaya parçası üzerine kalkarak,
ellerini yüce Allah'a dua maksadıyla uzatıp şöylece dua etti:
"Bu saltanatı
bana bağışlayan, bu mescidi bina etme gücünü bana veren Sensin Allah'ım.
Allah'ım, bana vermiş olduğun bu nimetler dolayısıyla sana şükretmek ilhamını
ver. Benim canımı dinin üzerine al. Bana hidayet verdikten sonra kalbimi
haktan çevirme. Allah'ım, bu mescide girenler için senden beş özellik niyaz
ediyorum: Buraya tevbe etmek maksadıyla giren her-bir günahkârın günahını
bağışla, tevbesini kabul et. Tehlike korkusuyla buraya girene güvenlik ver.
Hasta olarak gelene şifa ver. Fakir olarak geleni de ihtiyaçtan kurtar.
Beşincisi ise buraya giren kimseden, buradan çıkacağı vakte kadar gözünü
çevirme. Ancak bir eğrilik yahut bir zulüm peşinde olan müstesna. Ey alemlerin
Rabbi..." Bu duayı el-Maverdî zikretmiştir.
Derim ki: Bu rivayet
daha önce geçen, Beytu'l-Makdis inşaatının, vefatından bir sene sonra ancak
tamamlandığına dair rivayetlerden daha sahihtir. Bunun daha sahih oluşuna delil
de Nesaî ve başkalarının sahih bir isnad ile kaydettikleri şu rivayettir:
Abdullah b. Amr, Peygamber (sav)'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Dâvûd
oğlu Süleyman Beytu'l-Makdis'i bina edince, yüce Allah'tan şu üç hususiyeti
istedi: "Vereceği hükümlerinin kendisinin hükmüne uygun düşmelerini
istedi, bu isteği ona verildi. Yine yüce Allah'tan kendisinden başka hiçbir
kimseye verilmeyecek bir mülk verilmesini istedi, bu da ona verildi. Mescidin
inşasını bitirince de yüce Allah'tan buraya yalnızca namaz kılmak arzusu ile
kim gelirse, mutlaka günahlarından -annesinin o kimseyi doğurduğu gündeki gibi-
kurtulmasını diledi, bu da kendisine verildi. "[42]
Biz bu hadisi daha
önce Âl-i İmran Sûresi'nde (3/96-97. âyet, 1. başlıkta); Mescid-i Aksa'nın bina
edilmesini de el-İsra Sûresi'nde (17/2. âyet, 5 ve 6. başlıklarda) zikretmiş
idik.
[43]
15- Andolsun
ki Sebe'liler için kendi meskenlerinde bir ibret vardı. Sağ ve solda ikişer
bahçe vardı. "Rabbinizin rızkından yeyin ve O'na şükredin! Hoş bir belde
ve bağışlayıcı bir Rabb..."
"Andolsun ki
Sebe'liler için kendi meskenlerinde bir ibret vardı" buyruğunda geçen
"Sebe"' kelimesini Nafî' ve başkaları bir kabile halkı adı olarak
hem munsarıf hem de tenvinli okumuşlardır. Aslında bu bir adamın adıdır. Bu
hususta Peygamber (sav)'dan rivayet gelmiştir. Tirmizî, kaydettiği rivayette
şöyle demektedir: Bize Ebu Küreyb ile Abd b. Humeyd anlattı, dediler ki: Bize
Ebu Üsame anlattı: O, el-Hasen b. el-Hakem en-Nehaî'den dedi ki: Bize Ebu
Sebre en-Nehaî anlattı, o Ferve b. Museyk el-Muradî'den dedi ki: Peygamber
(sav)'a gittim ve: Ey Allah'ın Rasûlü, dedim. Ben kavmimden bana doğru gelenleri
yanına alarak kaçıp gidenlerle savaşayım mı? Onlarla savaşmak hususunda bana
izin verdi ve bana emretti. Ben onun huzurundan çıktığımda benim hakkımda:
"Ğutayfh ne yaptı?" diye sordu. Ona yola koyulmuş olduğuma dair
haber verildi, bunun üzerine benim peşimden haberci göndererek geri dönmemi
istedi. Ben de yanına vardım, o sırada ashabından birkaç kişi ile beraberdi.
Şöyle buyurdu: "Kavmini davet et. Onlardan İslâm'a giren olursa, İslâm'a
girişini kabul et. İslâm'a girmeyen kimse olursa, ben sana yeni bir emir
verinceye kadar acele etme." (Ferve) dedi ki: Sebe'liler hakkında da
indirilen buyruklar indirildi. Bir adam: Ey Allah'ın Rasûlü, Sebe' nedir? Bir
yer adı mıdır? Yoksa bir kadın mıdır? diye sordu. Peygamber: "Ne bir yer
adıdır, ne de bir kadın adıdır. O bir adamdır. On tane Arap çocuğu olmuştur.
Bunların altısı Yemen'e, dördü de Şam tarafına gittiler. Şam tarafına gidenler
Lahm, Cüzam, Gassan ve Amile adında idiler. Yemen tarafına gidenler ise
Ezdliler, Eş'arîler, Himyer, Kinde, Mezhiç ve En-mar(lılar)dır." Bir adam:
Ey Allah'ın Rasûlü Enmar nedir? diye sorunca, Peygamber: "Kendilerinden
Has'am ve Becilelilerin geldiği kimselerdir" diye buyurdu. Bu rivayet İbn
Abbas'tan, o Peygamber (sav)'dan diye de gelmiştir ki, Ebu İsa (et-Tirmizî) şöyle
demiştir: Bu hasen, garib bir hadistir.[44]
İbn Kesir ile Ebu Amr
munsarıf olmayarak: Sebe'liler için" diye
okumuş ve bunu bir kabile adı kabul etmiştir. Ebu Ubeyd'in görüşü de budur.
Bunun kabile adı oluşuna da daha sonra gelen "meskenlerinde" diye buyurulmuş
olmasını delil göstermiştir. en-Nehhas dedi ki: Şayet durum onun dediği gibi
olsaydı: "O kabilenin meskenlerinde" denilmesi gerekirdi. Bu hususa
dair daha geniş açıklamalar bundan önce en-Neml Sûre-si'nde (27/20-28. âyetler,
7. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Şair bu kelimeyi munsarıf kullanarak şöyle
demiştir:
"Sebe'in
zirvelerinde gelenler ile Teymlilerin Boyunlarında iz bırakmıştır, camışların
derileri."
Bir başka şair de
gayr-ı munsarıf kullanarak şöyle demektedir:
"Me'rib'de hazır
bulunan Sebe'den
Onların selinin önünde
Arimi (şeddi) bina ettiklerinden."
Kunbul, Ebu Hayve ve
el-Cahderî hemzeyi sakin olarak; diye okumuşlardır. "Meskenlerinde"
şeklindeki çoğul olarak okuyuş genel olarak kıraat alimlerinin okudukları
şekildir. Ebu Ubeyd ile Ebu Ha-tim'in tercih ettiği kıraat de budur. Çünkü
onların meskenleri bir değil, pek çoktu. Şu kadar var ki, İbrahim, Hamza ve
Hafs tekil olarak: "Onların meskeninde" diye okumuşlar. Ancak
"kef" harfini üstün okumuşlardır. Yahya, el-A'meş ve el-Kisaî de
tekil okumakla birlikte "kef'i esreli okumuşlardır.
en-Nehhas dedi ki: Bu
(Sebe') lafızın(ın) sakin okunuşu daha açıktır. Çünkü böylelikle hem lafız,
hem manayı birarada ifade etmektedir.
"Meskenlerinde"
(anlamını veren) okuyuşu hakkında iki takdir sözkonu-sudur. 1- Çoğul anlamını
ifade eden tekil olması, 2- Tesniyesi de, çoğulu da yapılmayan mastar
olmasıdır. Yüce Allah'ın: "Allah kalblerine de, kulaklarına da mühür
vurmuştur. Gözleri üzerinde de perdeler çekmiştir" (el-Ba-kara, 2/7) diye
buyurmaktadır. Burada görüldüğü gibi "kulaklar: sem'" tekil olarak
gelmiştir. Nitekim: "Sıdk meclisinde" (el-Kamer, 54/55) buyruğunda
da böyledir. "Mesken"in "mescid" gibi "meşkin"
diye kullanılışı ise kıyas'ın dışında bir
kullanımdır, böyle bir şeyin benzeri ancak sema yoluyla (işitilerek)
bulunabilir.
"Bir ibret"
lafzı 'nin ismidir. Yani yüce Allah'ın kudretine ve kendilerini yaratan bir
yaratıcının varlığına delalet eden bir alamet vardır. Bütün yaratılmışlar eğer
ağaçtan bir meyve çıkartmak üzere biraraya gelecek olsalar, buna güçleri
yetmez. Meyvelerin çeşitli cins, renk. tat, koku ve çiçeklerini ortaya
çıkarmak imkanını bulamazlar. İşte bu, bütün bunların ancak her-şeyi bilen ve
herşeye güç yetirenin yaratmasıyla olabileceğine açık bir delil vardır.
"Sağ ve solda ikişer
bahçe vardı" buyruğunun "bir ibret vardı" lafzından bedel olması
mümkün olduğu gibi, hazfedilmiş bir mübtedânın haberi de olabilir. Bu durumda
"Bir ibret" üzerinde vakıf yapılır, ancak bu vakıf tamam değildir.
ez-Zeccac dedi ki:
"Bir ibret: âyet" iki bahçedir. Buna göre: "İki bahçe"
hazfedilmiş bir mübtedânın haberi olarak merfudur.
el-Ferra da şöyle
demektedir: Bu buyruk, "âyet: bir ibret" lafzının atf-ı tefsiri
olarak merfu gelmiştir. Bunun; (otf)'nin haberi olarak nasb ile gelmesi de
mümkündür. Ayrıca "iki bahçe" anlamındaki lafzın Kur'ân-ı Kerîm'in dışında
olmak üzere yine bunun haberi olarak nasb ile gelmesi mümkündür.
Abdu'r-Rahman b. Zeyd
dedi ki: Sebe'lilere meskenlerinde bulunan âyet (ibret) şu idi: Onlar asla
riebir sivrisinek, ne sinek, ne bir bit, ne pire, ne akrep ne yılan, ne de
başka bir haşere görüyorlardı. Onlara gelen kafilelerin elbiselerinde eğer bit
ve'diğer haşereler bulunuyor ise, evlerini görür görmez bütün bu haşereler
oluveriyordu.
Bir diğer görüşe göre
buradaki "âyet: ibret" iki bahçe idi. Bir kadın başında zenbili
bulunduğu halde iki bahçe arasında yürür ve eliyle kendisi meyvelere
dokunmaksızın o zenbil çeşitli meyvelerle doluverirdi. Bu açıklamayı Katade
yapmıştır.
Rivayet edildiğine
göre bu iki bahçe Yemen'deki iki dağ arasında idi. Süf-yan da şöyle demiştir:
Bu iki bahçede iki köşk bulundu, bunlardan birisinin üzerinde: "Bizler
Selhîn'i kesintisiz olarak yetmiş yılda bina ettik" ibaresi, diğerinin
üzerinde: "Bizler Sirvah'ı hem öğle vakti dinlenmek, hem de aksam vakti
dinlenmek üzere bina ettik" ibaresi yazılı idi. Bu iki bahçeden birisi vadinin
sağ tarafında, diğeri ise sol tarafında bulunuyordu.
el-Kuşeyrî dedi ki:
Burada sadece iki tane bahçe kastedilmiş değildir. Aksine burada iki bahçeden
kasıt sağ ve soldur. Yani onların ülkelerinde pek çok bahçe, ağaç ve meyveler
vardı, insanlar bunların gölgeleri altında saklanırlardı.
"Rabbinizin
rızkından yeyin." Yani onlara böyle denildi. Ortada emir diye bir şey
yoktu. Ancak onlar bu nimetlerden yemek imkanına sahib idiler. Şöyle de
açıklanmıştır: Rasûller onlara şöyle demişti: Yüce Allah size bunları mubah
kılmıştır. Yani O, bu nimetleri size mubah kıldığından ötürü itaat ederek O'na
şükrediniz.
"Rabbinizin
rızkından" kasıt, iki bahçenin meyvelerinden yeyin, demektir.
"Ve O'na"
size vermiş olduğu bunca rızık dolayısıyla "şükredin."
"Hoş bir
belde" ifadesi yeni bir söz başlangıcıdır. Yani bu hoş bir beldedir. Bu
da mahsûl ve meyveleri pek çoktur, anlamındadır. Çorak değildir, diye de
açıklanmıştır. Havası güzel olduğu için haşereleri bulunmayan hoş bir yerdir,
diye de açıklanmıştır. Mücahid dedi ki: Bu şehir San'a şehridir.
"Ve bağışlayıcı
bir Rabb" Yani size bu nimetleri ihsan eden bağışlayıcı (gafur) bir
Rabbdir, günahlarınızı örter. Böylelikle hem onların günahlarını bağışlamış,
hem de ülkelerini hoş kılmıştır. Böyle bir özellik mahlukatının tümüne
verilmiş değildir.
Bir açıklama da
şöyledir: Burada mağfireti (bağışlamayı) sözkonusu etmekle rızıkta haramın
bulunabileceğine de işarettir. Bu hususa dair açıklamalar daha önceden
el-Bakara Sûresi'nin baş taraflarında (2/3- âyet, 23. başlıkta) geçmiş
bulunmaktadır.
Bir diğer açıklamaya
göre yüce Allah, daha önceden geçmiş peygamberleri yalanladıkları için kökten
imha edici bir azab ile onları azab etmeyip af etmek suretiyle onlara lütuf ve
minnetini hatırlatmaktadır. Nihayet onlar bu yalanlamayı ısrarla sürdürünce,
kökten imha edildiler.
[45]
16. Fakat
onlar yüz çevirdiler. Biz de onlara Arim selini gönderdik ve onların iki
bahçelerinin yerine buruk yemişli, acı ılgınlı ağaçları olan ve içinde
Arabistan kirazından da az bir şey bulunan iki bahçe verdik.
"Fakat
onlar" Allah'ın emrinden ve Rasûllerine uymaktan -daha önceleri müslüman
oldukları halde- "yüz çevirdiler." es-Süddî ile Vehb (b. Münebbih)
dediler ki: Sebe'lilere onüç peygamber gönderildi, onlar da bu peygamberleri
yalanladılar.
el-Kuşeyrî dedi ki:
Bunların "Himar (eşek)" lakablı bir başkanları vardı. Bunlar İsa ile
Muhammed (sav) arasındaki fetret döneminde idiler. Denildiğine göre bunun bir
oğlu vardı ve öldü. Bunun üzerine başını semaya doğru kaldırıp tükürdü ve
kâfir oldu. İşte bundan dolayı "Himar'dan daha kâfir" tabiri
kullanılmaktadır. el-Cevherî dedi ki: "Himar'dan daha kâfir" deyimi
şuradan gelmektedir: Ad kavmine mensub bir adamın birkaç oğlu vardı. Bu da çok
büyük bir küfür ile kâfir oldu. Onun topraklarından kim geçerse, mutlaka o
kişiyi küfre davet ederdi. Çağrısını kabul ederse onu bırakır, değilse
öldürürdü. Daha sonra Arim seli onların bahçelerini alıp götürünce, ileride
açıklanacağı üzere- etraftaki ülkelere dağıldılar. Bundan dolayı darb-ı
meselde: "Sebe'liler gibi darmadağın oldular" denilmektedir.
Denildiğine göre Evs ve Hazrecliler onlardandır.
"Biz de onlara
Arim selini gönderdik" buyruğunda geçen "Arim" İbn Ab-bas'tan
gelen rivayete göre şeddin adıdır. Bu durumda ifade, Arim şeddi selini
gönderdik takdirinde olur. Ata ise Arim vadinin adıdır. Katade Arim Sebe'
vadisidir demiştir. Bütün vadilerin akan selleri orada toplanırdı. Hatta denizden
ve Yemen vadilerinden akan suların orada toplandığı dahi söylenmiştir. Bunlar
iki dağ arasında bir sed yaptılar ve bu şedden biri diğerinin üstünde üç kapı
bıraktılar. En üstteki kapıdan önce sulama yaparlar, sonra ikincisinden, sonra
da üçüncüsünden ihtiyaç duydukları kadarıyla sulama yaparlardı. Çok verim elde
ettiler ve malları çoğaldı. Rasûlleri yalanlamaları üzerine yüce Allah onlara
fareleri musallat kıldı, onlar da o şeddi deldiler.
Vehb dedi ki: Onlar
(geçmişlerinden gelen) ilim ve kehânet bilgileri arasında şunların da
bulunduğunu iddia ediyorlardı: Onların bu sedlerini bir fare tahrib edecektir.
Bundan dolayı iki kaya arasında buldukları herbir deliğin yanıbaşına mutlaka
bir kedi bağlamışlardı. Yüce Allah'ın onların başına getirmek istediği
musibetin vakti gelince, kırmızı bir fare bu kedilerden birisine doğru gitti.
Kediyi arkasından koşturdu. Nihayet kedi kayadan uzaklaşınca, fare kedinin
yanıbaşında bulunduğu delikten içeri atladı ve şeddi oydu. Nihayet sel
tarafından alınıp götürülecek kadar şeddi gevşetti. Onlar ise bu işin farkına
varmamışlardı. Sel gelince, açılan delikler arasından girdi ve nihayet şedde
kadar ulaştı. Su onların mallarını kapattı, evlerini örttü.
ez-Zeccac dedi ki:
Arim üzerlerinde kapatılmış bulunan şeddi oyan farenin adıdır. Kendisine
"el-Huld" denilen de odur. Katade de böyle demiştir: Selin olmasına
kendisi sebeb teşkil ettiğinden sel ona nisbet edilmiştir.
İbnu'l-Arabî de: Arim
fare isimlerinden bir isimdir, demiştir.
Mücahid ve İbn Ebi
Necih de şöyle demişlerdir: Arim yüce Allah'ın şeddi, içine göndermiş olduğu
kırmızı bir sudur. Bu su şeddi çatlatmış ve yıkmıştır.
Yine İbn Abbas'tan
gelen rivayete göre Arim çok şiddetli yağmur demektir. "Re" harfi
sakin olarak "arm" de denilir.
ed-Dahhak'tan rivayete
göre; bunlar İsa ile Muhammed (ikisine de selam olsun) arasındaki fetret
döneminde yaşamışlardı.
Amr b. Şurahbil de
şöyle demektedir: Arim sed demektir. el-Cevherî de böyle demiştir.
el-Cevherî'nin dediğine göre bunun kendi lafzından tekili yoktur. Tekilinin
"arime" olduğu da söylenmektedir.
Muhammed b. Yezid dedi
ki: İki şey arasında engel teşkil eden herbir şeye Arim denilir. Engel (sed)
diye adlandırılan şey de budur ve bu "Arime"nin çoğuludur.
en-Nehhas dedi ki: İki
dağ arasında toplanan yağmur suyunun önünde eğer bir engel varsa, buna arim
denilir. Mısırlıların "Hibs" adını verdikleri engel budur. Onlar
istedikleri vakit bu engeli kaldırırlar. Bahçeleri yeteri Kadar su aldığı
vakit yine burayı tıkarlardı.
el-Herevî dedi ki:
Engel (el-müsennat) seli geri çevirmek için yapılan bir örgüdür. Buna bu ismin
veriliş sebebi suyun anahtarlarının bunda bulunmasından dolayıdır. Rivayet
olunduğuna göre Arim, Süleyman (a.s)'ın çağdaşı bulunan Belkıs'ın bina ettiği
şeddin adıdır. Himyerlilerin dilinde buna "el-mü-sennât" adı verilir.
Belkıs bu şeddi kaya ve zift ile inşa etmiş ve biri diğerinin üstünde üç kapı
yapmıştı. Bu kelimenin kökü şiddet ve sağlamlık demek olan: 'dan türetilmiştir.
"Güçlü, kuvvetli adam" tabiri buradan gelmektedir. "Kemiğin
üzerindeki eti sıyırdım, sıyırırım, sıyırmak" da buradan gelmekledir.
Aynı şekilde:
"Develer ağaçtan yedi" ifadesi de böyledir. ise "ağaç ya da kemikten (üzerindekini)
sıyırmak" demektir. Kemiğin üzerindeki eti sıyırdım" anlamındadır,
"Aç gözlü çocuk" demektir. Fiil olarak; şeklinde gelir.
"Arim" ise "Ârim" ile aynı şeydir, bu açıklamalar
el-Cevherî'den nakledilmiştir.
"Onların iki
bahçelerinin yerine buruk yemişli... iki bahçe verdik" buy-ruğundaki:
" Buruk yemişli" lafızlarını Ebu Amr tenvinsiz ve mu-zaf olarak; diye okumuştur. Tefsir alimleri ile el-Halil:
" Erak ağacı" olduğunu söylemişlerdir. el-Cevherî ise bu yenilen
meyvesi bulunan bir çeşit erak ağacıdır, demiştir. Ebu Ubeyde de şöyle
demiştir: Dikenli ve acımtrak tadı olan herbir ağaaı denilir. ez-Zeccac da
şöyle demektedir: Yenilmesi mümkün olmayacak şekilde acı olan herbir bitki
demektir. el-Müberred ise canın çekmeyeceği şekilde değişmiş olan herbir
yiyecektir, demişlerdir. "Süt ekşimiş" demektir. Ona göre kıraatte
daha uygunu "Buruk yemişli" diye, "yemiş" anlamındaki
kelimenin sıfatı yahut onun bedeli olarak tenvinli okunmasıdır. Çünkü ona göre
yemiş aynı zamanda buruk olanın kendisidir. İzafetin caiz oluşu ise. bunun
ekşimiş yemişli yahut acı yemişli iki bahçe takdirinde olmasına binaendir.
el-Ahfeş de şöyle
demektedir: Arapçada izafet daha uygundur. Tıpkı: " İpek kumaş"
demelerine benzer.
"Ekşimiş
süt" demektir. Ebu Ubeyd'in naklettiğine göre sütün o sağılma lezzeti
gidip henüz tadı değişmemişse ona: denilir. Bir miktar kokmaya başlamışsa; ile
denilir. Tadı da değişmiş ise bu sefer:
adını alır. Tatlı bir tat vermeye başlamış ise ona; denilir, "Erkek
deve böğürdü" denilir. " Filan kişi gazablandı ve kibirlendi";
" Deniz dalgalandı"; " Koyunun derisini yüzüp etini közde
pişirdim" demek olup muzari olarak; diye gelir, mastarı da; şeklindedir.
Bu şekilde pişmiş olan koyuna da: denir. Şayet yünleri çıkartılıp közde
pişirilirse o takdirde: adını alır. Henüz tam olmamış elma kokusu gibi elma
kokusu almış olan şaraba denilir. Ekşi şaraba bu adın verildiği de
söylenmiştir. Bu açıklamaları el-Cevherî yapmıştır. el-Kutebî de
"Edebu'l-Katib" adlı eserinde şöyle demektedir: Ekşimiş şaraba;
denilir. Bunun bir parça yabancı koku almaya başlamış şarabın adı olduğu da
söylenmiştir. Sonra da şu beyti zikretmektedir:
"Yabancı koku
sinmemiş, çiğ su gibi bir şarab ki Alevi içenleri(n boğazını) yakan ekşimiş de
değildir."
" Acı, ılgın
ağaçlı" hakkında el-Ferrâ şöyle demektedir: Bu ılgın ağacına benzer,
ancak ondan daha uzun boylu olur. Peygamber (sav)'ın minberi bu ağaçtan
yapılmıştır. Bunun kapı yapımında kullanılan oldukça kalın gövdesi olur.
Yaprakları da ılgın ağacı yaprağına benzer. Tekili çoğulu diye gelir. el-Hasen ise bu, ahşab ve
kere'ste demektir, diye açıklamıştır. Katade de: Bu Feyd'de gördüğüm ılgın
ağacına benzeyen bir çeşit kerestedir, sakız ağacı olduğu da söylenmiştir. Ebu
Ubeyde ise bu en-Nuddar ağacı demektir. en-Nuddar ise hem altın anlamına gelir,
hem de kendisinden kabkacak yapılan bir kereste türüdür.
"Ve içinde
Arabistan kirazından da az bir şey bulunan..." el-Ferrâ dedi ki: “Sakız
ağacı" demektir. Bunu da en-Nehhas zikretmiştir. el-Ez-herî: Sedir ağacı
iki türlüdür, demektedir. Bunlardan birisi kara türü olup bundan
faydalanılmaz. Yapraklan yıkanılacak suyu kokulandırmaya elverişli değildir.
Yenilmeyen bir meyvesi vardır. ed-Dal (kara sedir, ağacı) adı da verilir.
İkincisi ise su
üzerinde yetişen ve meyvesi nebik (göğer yemişi) diye bilinen, yaprağı
yıkanılacak suyu kokulandıran ve hünnab ağacı yaprağına benzeyen ağaçtır.
Katade dedi ki:
Ağaçları önceleri en güzel ağaçlar iken amelleri sebebiyle yüce Allah
ağaçlarını en kötü ağaçlara dönüştürmüş, onların güzel meyveler veren
ağaçlarını yok ettikten sonra yerlerine erak (misvak ağacı), ılgın ve sedir
ağaçları vermiştir.
el-Kuşeyrî dedi ki:
Çölde yetişen ağaçlara bahçe ve bostan adı verilmez. Ancak ikinci tür ağaçlar,
birincilerinin zıddı olarak sözkonusu edilince onlar hakkında da bahçe
(cennet) lafzı kullanılmıştır. Bu da yüce Allah'ın: "Bir kötülüğün cezası
onun gibi bir kötülüktür." (eş-Şura, 42/40) buyruğundaki ifadelere benzer.
Bununla birlikte yüce Allah'ın "az" buyruğu sözkonusu edilen buruk
yemişli, acı ılgınlı ve Arabistan kirazı ağaçları hakkında da kullanılmış
olabilir.
[46]
17. İşte
nankörlük etmeleri sebebiyle Biz onları böyle cezalandırdık. Zaten Biz
nankörlük edenlerden başkasını cezalandırır mıyız ki?
"İşte nankörlük
etmeleri sebebiyle Biz onları böyle cezalandırdık." Yani bu değiştirme
onların nankörlük ve küfürlerinin bir cezasıdır.
Buradaki
"İşte" nasb mahallindedir. Yani nankörlükleri sebebiyle onları
böylece cezalandırdık. "Zaten Biz nankörlük edenlerden başkasını cezalandırır
mıyız ki?" buyruğunun "cezalandırırız" anlamındaki lafzı genel
olarak: "Cezalandırılır" diye ötreli bir "ye" ve üstün bir
"ze" ile buna karşılık: "Nankörlük eden" lafzı ise naib-i
fail olarak merfu okunmuştur[47]
Yakub, Hafs, Hamza ve
el-Kisaî ise "nun" ve "ze" harfini de esreli olarak: "
Cezalandırırız" şeklinde buna karşılık; "Nankörlük edenleri"
diye nasb ile okumuşlardır. Ebu Ubeyd ile Ebu Hatim bu kıraati tercih etmiş
olup şöyle demişlerdir: Çünkü bundan öncesi "İşte Biz onları böyle cezalandırdık"
şeklinde olup "cezalandırıldılar" diye buyurmamıştır.
en-Nehhas da şöyle
demektedir: Bu hususta genişlik vardır, mana da gayet açıktır. Şayet bir
kimse: "Yüce Allah, Âdem (a.s)'ı çamurdan yarattı" bir diğeri de:
"Âdem çamurdan yaratıldı" diyecek olursa, her iki mana da birdir.
[48]
Bu âyette öyle bir
soru vardır ki; bu sûrede ondan daha ağırı yoktur. O da şu şekildeki sorudur:
Yüce Allah niçin masiyet sahiplerini sözkonusu etmeyip cezalandırmayı
özellikle nankörlük edenlere tahsis etmiştir.
İlim adamları bu
konuda açıklamalarda bulunmuşlardır. Bir kesim şöyle demiştir: Bu şekilde
kökten imha ve helak etme cezası, ancak kâfirlere verilir. Mücahid de:
Buradaki cezalandırma suça karşı verilen ceza anlamındadır. Çünkü mü'minin
günahlarını yüce Allah affeder, kâfir ise yapmış olduğu her kötülüğün cezasını
görecektir. Mü'mine amelinin karşılığı verilir, fakat o mükâfat gördüğü için
kötülüklerinin hepsinin cezası verilmez.
Tavus dedi ki: Burada
sözkonusu edilen, hesapta münakaşa (inceden inceye sorguya çekme)dir. Mü'min
ise hesab esnasında inceden inceye sorgulanmaz.
Kutrub bunun aksini
söylemekte ve bunun kâfirlerin dışında günahkâr kimseler hakkında olduğunu
belirterek şöyle demektedir: Bu nimetlere karşı nankörlük edip büyük günah
işleyenler hakkındadır.
en-Nehhas da şöyle
demektedir: Bu âyet-i kerîme hakkında söylenen en uygun ve yapılan en değerli rivayet
el-Hasen'in: Herbir işe misliyle karşılık verilir, şeklindeki açıklamasıdır.
Âişe (r.anha)'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (sav)'ı şöyle
buyururken dinledim: "Hesaba çekilen kim-Sc helak oldu demektir."
Ben: Ey Allah'ın Peygamberi, ya yüce Allah'ın: "O kolay bir hesab ile
hesaba çekilecek." (el-İnşikak, 84/8) buyruğu nerede kaldı? diye sordum,
şöyle buyurdu: "Orada sözü edilen arzdır. Hesabta inceden inceye
sorgulanan kişi helak oldu demektir. "[49]
Bu hadisin isnadı
sahihtir, açıklaması da şöyledir: Kâfire amellerinin mükâfatı da verilir.
Amelleri dolayısıyla hesaba da çekilir. İşlemiş olduğu hayırlı ameller boşa
çıkartılır. Bunu da yüce Allah'ın birincisi hakkında: "İşte nankörlük
etmeleri sebebiyle Biz onları böyle cezalandırdık" buyruğu ile ikincileri
hakkındaki: "Zaten nankörlük edenden başkası mı cezalandırılır?"
buyruğu açıklamaktadır. "Cezalandırılır"ın anlamı ise işlemiş olduğu
her-bir amelin mükâfatının verilmesi "onları cezalandırdık" ise
onların hakettik-lerini eksiksiz verdik, demektir. Sözlükteki gerçek anlamı bu
şekildedir. Mecazen birincisi, ikincisinin anlamında kullanılıyor olsa dahi bu,
böyledir.
[50]
18. Onlar
ile bereket verdiğimiz memleketler arasında ardarda kasabalar var ettik.
Oralarda gidip gelmelerini takdir ettik. "Oralarda güvenlik içinde
geceler ve gündüzler boyunca gezin" (dedik).
"Onlar ile
bereket verdiğimiz memleketler arasında ardarda kasabalar var ettik"
buyruğu hakkında el-Hasen, Yemen ile Şam arasında diye açıklamıştır. Bereket
verilen topraklar ise Şam, Ürdün ve Filistin'dir. Berekete gelince, bunun
ağaç, mahsûl ve su ile bereketlendirilmiş dörtbinyediyüz kasaba olduğu
söylenmiştir. "Bereket verdiğimiz" buyruğunun sayı çokluğu ile
bereketlendirdiğimiz anlamına gelme ihtimali de vardır.
"Ardarda
kasabalar" buyruğu hakkında İbn Abbas, Medine ile Şam arasında demek
istemektedir, diye açıklamıştır. Katade dedi ki: "Ardarda" yol
üzerinde birbirine bitişik demektir. Sabah giderler, öğle vakti bir yerde
dinlenirler, akşam dönüşlerinde ise bir başka yerde geceyi geçirirlerdi.
Her-bir millik mesafede pazarı olan bir kasaba vardı, diye de söylenmiştir. Bu
da yol emniyetinin bir gereğidir.
el-Hasen şöyle
demektedir: Kadın beraberinde yün eğirdiği kirmeni ile birlikte çıkar. Başı
üzerinde zenbili ile yola koyulur. Kirmeni ile vakit geçirir ve evine geri
döndüğünde başındaki zenbil mutlaka hertürlü meyve ile dolardı. Şam ile Yemen
arası hep böyle idi.
"Ardarda"nın
yüksekçe anlamına geldiği söylenmiştir ki, bu açıklamayı da el-Müberred
yapmıştır. Bu kasabalar hakkında bu vasfın kullanılış sebebinin bunların
açıkça ortada olmaları olduğu da söylenmiştir. Yani sen bir ka-
sabadan çıktın mı hemen diğerini görebilirdin. Bu
şekilde bu kasabalar ar-darda yani tanınıp bilinen kasabalar idiler. Nitekim
"Bu açık ve bilinen bir iştir" demektir.
"Oralarda gidip
gelmelerini takdir ettik." Kendi kasabaları ile mübarek kıldığımız
kasabalar arasında bir konaktan, bir başka konağa, bir kasabadan diğerine
ölçüsü belirlenmiş mesafeler halinde yürümelerini takdir ettik, demektir. Yani
herbir kasaba arasında yarım günlük bir mesafe takdir ettik. Öyle ki öğle
vakti bir kasabada, gece bir başka kasabada bulunabilsinler. İnsan ise azık, su
ve yol tehlikesi bulunduğu takdirde yol almakta aşırıya kaçar, fakat azık ve
güvenlik varsa, kendisini meşakkate sürüklemez ve dilediği yerde konaklar.
"Oralarda
güvenlik içinde, geceler ve gündüzler boyunca gezin." Yani Biz onlara:
Oralarda gezin, dedik. Bu mesafeler arasında gidip gelin, demektir. Bu emir
temkin (imkân ve iktidar verme) emridir. Yani onlar diledikleri takdirde
güvenlik içerisinde istedikleri yerlere gidebiliyorlardı. Buradaki emir, haber
anlamındadır ve "dedik" ifadesi de takdir edilmiştir.
"Geceler ve
gündüzler" lafzının herbirisi bir zarftır. "Güvenlik içinde" ise
hal olarak nasbedilmiştir. Burada "geceler ve gündüzler" anlamındaki
lafızların nekre (belirtisiz) olarak gelmesi, yolculuk mesafelerinin azlığına
dikkat çekmek içindir. Yani gerek duyacakları şeylerin varlığı sebebiyle uzun
mesafe yolculuk yapma ihtiyacı duymuyorlardı.
Katade dedi ki: Onlar
korku, açlık ve susuzluk çekmeksizin yolculuk yapıyorlardı. Dört aylık bir
mesafeyi güvenlik içerisinde alıyorlar ve biri diğerini korkutmuyordu. Hatta
bir kimse babasının katilini dahi görecek olsaydı, onu tedirgin etmezdi.
[51]
19.
"Rabbimiz, yolculuklarımız arasını uzaklaştır" diye dua ettiler ve
nefislerine zulmettiler. Biz de onları anlatılan masallar kıldık ve onları
darmadağın ettik. Şüphesiz bunlarda çok sabreden, çok şükreden herkese ibretler
vardır.
"Rabbimiz, yolculuklarımız
arasını uzaklaştır, diye dua ettiler." Yani onlar azgınlaşınca rahattan
bıkacak noktaya gelip esenliğe tahammül edemeyince, yolculuk mesafelerinin
uzamasını ve maişet için yorularak çabalayıp didinmeyi temenni ettiler. Tıpkı
İsrailoğullarının: "Bizim için Rabbine dua et de bize bakla (sebze),
acur... gibi yerin bitirdiği şeylerden çıkarsın" (el-Ba-kara, 2/6l)
demelerine ve en-Nadr b. el-Haris'in: "Ey Allah, eğer bu senin katından
hakkın kendisi ise durma, bizim üzerimize gökten taş yağdır" (el-En-fal,
8/32) diye dua etmesine benzer. Şanı yüce Allah da onun duasını kabul etmiş ve
Bedir günü boynu kılıçla uçurulmuştu. İşte bunlar da dünyada böyle darmadağın
edildiler ve helak oldular. Kendileri ile Şam topraklan arasında büyük çöller,
tehlikeli geçitler meydana geldi. Buraları aşmak için develere binmek, azıklar
edinmek zorunda kaldılar.
Buradaki
"Rabbimiz" buyruğu genel olarak muzaf bir nida olarak nasb ile; diye
okunmuştur. Bu mef'ulün bih olduğundan, dolayı mansubtur. Çünkü "nida
ettim, dua ettim" anlamındadır. "Uzaklaştır" buyruğu da onların
yolculuk merhalelerinin uzaklaştırılmasını istediklerini ifade etmektedir.
İbn Kesir, Ebu Amr,
İbn Muhaysın ve İbn Amir'den, Hişam aynı şekilde: "Rabbimiz" diye dua
ile ve " uzaklaştır" şeklinde mastarından gelen bir dilek kipi
olarak okumuşlardır. en-Nehhas dedi ki: ile anlam itibariyle birdir (uzaklaştır
demektir). Tıpkı (yakınlaştır anlamında): ve demek gibidir.
Ebu Salih, Muhammed b.
el-Hanefîyye, Ebu'l-Aliye, Nasr b. Asım ve Yakub -İbn Abbas'tan da rivayete
göre-: " Rabbimiz" şeklinde merfu olarak ve ayn ile dal harfi üstün
olmak üzere: "Uzaklaştırdı" diye haber vermek anlamında okumuşlardır.
İfadenin takdiri de şöyle olur: Rabbimiz bizim yolculuklarımız arasını
uzaklaştırdı. Sanki yüce Allah şöyle buyurmuş gibidir: Biz, onların yolculuk
ettikleri mesafeleri yakınlaştırdık. Fakat onlar azgınlaşarak: Bizim yolculuk
ettiğimiz mesafeler, bizim aleyhimize uzaklaştırılmış bulunuyor, dediler. Bu
kıraati Ebu Hatim tercih etmiş ve şöyle demiştir: Çünkü onlar mesafelerin
uzaklaştırılmasını istemediler. Onlar kâfir olmakla birlikte şımararak ve
böbürlenerek bundan daha yakın mesafeler istediler.
Yahya b. Ya'mer ve İsa
b. Ömer -ki İbn Abbas'tan da rivayet edilir- ise: "Rabbimiz,
yolculuklarımız arasını uzaklaştır" diye "elif"siz olarak,
"ayn" harfini de şeddeli okumuşlardır. Bu kıraati İbn Abbas şöylece
açıklamaktadır: Onlar Rabblerinin yolculukları arasındaki mesafeyi uzaklaştırdığından
şikayet ettiler.
Hasan-ı Basrî'nin
kardeşi Said b. Ebi'l-Hasen'in kıraatiyse:"Rabbimiz, yolculuklarımız arası
uzak düştü" diye "Rabbimiz" lafzı muzaf bir nida diye okumuştur.
Bu kıraate göre onlar sonradan: "Yolculuklarımız arası uzak
düşmüştür" diye haber vermiş olmaktadırlar. Burada: "Arası"
lafzı fiil ile merfu gelmiştir. Yani bizim yolculuklarımıza bitişik olan şey,
uzaklaşmış bulunuyor.
el-Ferrâ ve Ebu İshak
altıncı bir kıraat daha rivayet etmektedirler ki, bu da "ayn"
harfinin ötreli oluşu itibariyle önceki gibidir. Şu kadar var ki, "arası"
lafzı zarf olarak nasb ile okunmuştur. Arapçada bunun takdiri şöyledir:
Yolculuklarımız arasında yol alışımız uzak düştü.
en-Nehhas dedi ki:
Eğer bu kıraatlerin anlamları farklılık arzediyor ise bunlardan birinin
diğerinden daha güzel olduğunu söylemek uygun düşmez. Tıpkı bu anlamları
farklı düşmesi halindeki ahad haberler hakkında söyleneme-diği gibi. Şu kadar
var ki, yüce Allah, onlar hakkında şöylece haber vermektedir: Onlar şımararak
ve azgınlık göstererek yolculuklarının arasını uzaklaştırması için Rabblerine
dua ettiler. Yüce Allah da onların bu istediklerini yerine getirince, onlar bu
durumu haber verip bundan şikayet ettiklerini bildirmektedir. Nitekim İbn
Abbas da böyle demiştir.
"Ve
nefislerine" küfürleri sebebiyle "zulmettiler. Biz de onları
anlatılan masallar kıldık." Onlara dair haberler anlatılmaktadır.
Arapçadaki takdiri ise: "Haberleri anlatılanlar..." şeklindedir.
"Ve onları
darmadağın ettik." Yani onların başına gelenler onları gelip bulunca
darmadağın oldular. eş-Şa'bî dedi ki: Ensar Yesrib'e, Gassanlılar Şam'a,
Esedliler Uman'a, Huzaalılar Tihame'ye gittiler. Araplar onları darb-:
mesellerine konu ederek: "Bunlar tıpkı Sebe'lilerin etrafa dağıldıkları
gibi dağıldılar" demeye koyuldular.
"Şüphesiz
bunlarda çok sabreden, çok şükreden herkese ibretler vardır"
buyruğundaki: "Çok sabreden; masiyetlere karşı direnen" kimse
demektir. Bu da "sabin sabreden"in çokça sabrettiğini anlatan bir
kiptir. Bu isimle bu gibi kimseler övülmektedir. Bir kimsenin masiyetlere karşı
direndiği anlatılmak istenecek olursa, ancak: "Şu masiyete karşı çok
sabreden, direnen (onu işlemeyen) kimsedir" denilir.
"Şekûr: çok
şükreden" O'nun nimetlerine şükreden demektir. Bu anlamdaki açıklamalar
daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/45. âyet, 5. başlık ve devamında ve 2/52.
âyet, 3 ve 4. başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır.
[52]
20. Andolsun
İblis onların aleyhindeki zannını gerçekleştirmişti de mü'minlerden bir kesim
dışında ona uymuşlardı.
"Andolsun İblis
onların aleyhindeki zannını gerçekleştirmişti" anlamındaki buyruk, dört
türlü okunmuştur. Ebu Ca'fer, Şeybe, Nafî', Ebu Amr, İbn Kesir ve İbn Amir -ki
Mücahid'den de böyle okuduğu rivayet edilmektedir-: "Andolsun İblis'in
onların aleyhindeki... gerçek çıkmıştı." şeklinde (dal harfi) şeddesiz
olarak "İblis" ref ile ve "Zannını" lafzını da nasb ile
okumuştur ki (İblis onların aleyhindeki) zannında (doğru çıkmıştı), demektir.
ez-Zeccac dedi ki:
Bunun mansub oluşu mastar (mef'ul-i mutlak) oluşundan ötürüdür. Yani onlar
hakkında zannettiği zannında (kanaatinde) doğru çıkmıştı, çünkü onun bu zannı
doğru idi. Böylelikle bu lafız, mastar yahut zarf olarak nasbedilmiş
olmaktadır.
Ebu Ali ise
"zannuu" anlamındaki lafzın nasb ile gelmesi, mef ul-u bih oluşundan
dolayıdır, der. Onun zannettiği zan doğru çıktı, demektir. Zira İblis:
"Ben de andolsun Senin doğru yolunda onlara engel olacağım."
(el-A'raf, 7/16); "...Onları toptan azdıracağım." (el-Hicr, 15/39)
demişti. "Doğru çıkmıştı" anlamındaki fiilin bir mef'ulun bih'e
teaddi etmesi (geçiş yapması) caizdir. Mesela: "Sözü doğru söyledi"
yani (harf-i cer ile): "Sözünde doğru söyledi" demektir.
İbn Abbas, Yahya b.
Vessab, el-A'meş, Asım, Hamza ve el-Kisaî ise: "Gerçekleştirmişti"
şeklinde şeddeli olarak: " Zannını" kelimesini de mefulün bih olarak
nasb ile okumuşlardır.
Mücahid dedi ki: O bir
zanda bulundu ve zannettiği gibi oldu, o bakımdan zannı gerçekleşti.
Cafer b. Muhammed,
Ebu'l-Hechac (bazı kaynaklarda Ebu'l-Cehcah) ise; "Haklarında doğru
çıktı" şeklinde şeddesiz olarak: "İblis"i nasb ile; "
Zannını" lafzını ise ref ile okumuşlardır. Ebu Hatim dedi ki: Bana göre
bu kıraatin izah edilebilir bir tarafı yoktur. Doğrusunu en iyi bilen
Allah'tır.
Ancak el-Ferrâ bu
kıraati caiz kabul etmiş ve bunu ez-Zeccac zikrederek
"zan" kelimesini, "doğru söyledi"
lafzının faili "İblis" lafzını da mef'ulün bih olarak açıklamıştır.
Bu okuyuşun anlamı da şöyle olur: İblis'in zannı kendisine onlar hakkında bazı
hususları güzel göstermiş ve zannı doğru çıkmıştı. Şöyle demiş gibidir:
Andolsun onlar hakkında İblis'in zannı doğru çıkmıştı. Buna göre;
"Hakkında" harf-i çeri "Doğru çıkmıştı" fiiline taalluk
etmektedir. Tıpkı: Senin hakkında beslediğim zanda isabet ettim" demeye
benzer. Bu harf-i cer "zann'a taalluk etmez, çünkü sılanın herhangi bir
bölümünün mevsuldan önce gelmesi imkansızdır.
Dördüncü kıraat de:
"Andolsun iblis (yani) onun zannı onlar hakkında doğru çıkmıştır"
şeklinde "İblis' ile "zan" kelimeleri ref ile bununla birlikte:
"Doğru çıkmıştır" kelimesi ise şeddesiz olarak ve "zannı"
lafzı "İblis"den bedel-i istimal olmak üzere okunmuştur.
Diğer taraftan şöyle
denilmiştir: Bu Sebe'liler hakkındadır, yani onlar önceleri müslüman iken
küfre saptılar, değiştirdiler, tahrif ettiler. Bunlardan peygamberlerine iman
eden bir topluluk müstesnadır.
Bir başka görüşe göre
bu buyruk geneldir. Yani İblis'in -yüce Allah'a itaat eden kimseler müstesna-
bütün insanlar hakkındaki zannı doğru çıkmıştır. Bu açıklamayı da Mücahid
yapmıştır.
el-Hasen şöyle
demektedir: Âdem (a.s) beraberinde Havva ile birlikte yere indirilip İblis de
yere indirilince İblis: Ben anne ve babaya bunca kötülüğü yapabildiğime göre
onların soylarından gelecek olanlar çok çok daha zayıftırlar, demişti. İşte bu
İblis'in beslediği bir zan idi. Şanı yüce Allah da: "Andolsun İblis
onların aleyhindeki zannını gerçekleştirmişti" buyruğunu indirdi.
İbn Abbas da şöyle
demektedir: İblis: Ben ateşten yaratıldım, Âdem ise çamurdan yaratıldı. Ateş
ise herşeyi yakar, işte bundan dolayı ben de "onun soyunu, pek azı
müstesna olmak üzere mutlaka emrim altına alırım." (el-İs-ra. 17/62) diye
düşünmüş ve onlar hakkındaki bu zannı doğru çıkmıştır.
Zeyd b. Eşlem dedi ki:
İblis, Rabbim, şu kendilerini benden şerefli, ben-ien değerli ve benden
faziletli kıldıkların var ya, onların çoğunun şükrettiğini görmeyeceksin
demişti. O bu hususta bir zanna binaen böyle demiş ve iblis'in onlar hakkındaki
zannı doğru çıkmıştı.
el-Kelbî dedi ki: O,
eğer kendilerini azdıracak olur ise, onun istediğini ka-bul edeceklerini,
saptıracak olur ise, kendisine itaat edeceklerini zannetmiş-- ve bu zannı doğru
çıktı.
"Mü'minlerden bir
kesim dışında ona uymuşlardı" buyruğu hakkında el-Hasen şöyle demektedir:
Ancak onları ne kamçı ile vurdu, ne sopa ile dövdü. Sadece onlar hakkında bir
zan besledi, vesvesesi dolayısıyla zannettiği gibi ortaya çıktı.
"Mü'minlerden bir
kesim dışında" anlamındaki ifadeler, müstesna olarak nasbedilmiştir. Bu
hususta iki görüş vardır: Birinci görüşe göre o bazı mü'minlerin müstesna
olacaklarını kastetmiştir. Çünkü mü'minlerin bir çoğu günah işler ve birtakım
masiyetlerde İblis'e itaat eder. Yani mü'minlerden de ancak bir kesim
kurtulabilir. Yüce Allah'ın: "Muhakkak Benim (has) kullarım üzerinde senin
bir tasallutun olmaz." (el-Hicr, 15/42) buyruğunda kastedilen budur.
İbn Abbas'tan ise
şöyle dediği rivayet edilmiştir: Burada kasıt, mü'minlerin tamamıdır. Burada
yer alan "dy)- ...den" buna göre kısmilik bildirmek için değil, beyan
içindir. (Buna göre: Mü'minlerin dışındakiler ona uymuşlardı, demek olur.)
Şayet: İblis gaybı
bilmediği halde onlar hakkındaki zannının doğru çıkacağını nereden bilmişti,
diye sorulacak olursa, şu cevab verilir: Âdem hakkında onun birtakım işleri
gerçekleştirmesinden sonra o ağırlıklı bir zan ile Adem'in zürriyeti hakkında
da benzeri başarılar elde edebileceğini zannetmişti. Daha sonra da onun bu
zannı gerçek olarak ortaya çıktı.
Bir başka cevap ise
ona cevab olarak verilen yüce Allah'ın şu buyruğunda dile getirilmektedir:
"Onlardan gücünün yettiği kimseleri sesinle yerinden oynat. Onlara karşı
atlılarınla, piyadelerinle gürültü çıkararak baskın düzenle..." (el-İsra,
17/64) Böylelikle ona bir güç ve bir güç yetirme imkanı verilmiş oldu. O da
bununla onların hepsini avucunun içerisine alabileceğini sanmıştı. Yüce
Allah'ın Adem'in tevbesini kabul ettiğini ve bu hususta cennete giden yolda
ona uyacak soyunun olacağını görüp de yüce Allah da kendisine: "Muhakkak
Benim (has) kullarım üzerinde senin hiçbir tasallutun olmaz. Azgınlardan sana
uyanlar müstesna" (el-Hicr, 15/42) diye buyurduğunu da işitince,
kendisine de Âdem'e de uyacak kimselerin bulunacağım öğrenmiş oldu. Bunun
sonucunda da kendisine uyacakların Âdem'e uyacaklardan daha fazla olacağını
zannetti. Bu zanna kapılmasına sebep ise onun eline verilen şehvet etkisi
altına alma otoritesi ile Âdemoğullarının içine yerleştirilen şehvet
duygularıdır. Böylelikle beslediği zan doğrultusunda işe koyuldu.
Âdemoğullarının gözlerine şehvetleri süslü gösterdi ve onlara telkinlerde
bulundu, türlü kuruntu ve aldatmacalarla onları uzun boylu günahlara dalmaya
itti. Böylelikle haklarında beslediği zannını da gerçekleştirmiş oldu.
Doğrusunu en iyi bilen
Allah'tır.
[53]
21. Halbuki
onun onlar üzerinde bir hakimiyeti yoktu. Ancak Biz, âhirete iman eden kimse
ile ondan yana şüphede olanları ayır-detmek için böyle yaptık. Rabbin herşeyin
üzerinde görüp gözetendir.
"Halbuki onun
onlar üzerinde bir hakimiyeti yoktu." Yani İblis onları küfre
zorlamamıştı. Onun bütün yaptığı çağırmak ve süslü göstermekten ibarettir.
Buradaki "hakimiyet (sulta) ' güç demektir. Delil olduğu da söylenmiştir,
yani İblis'in elinde onları kendisine uymaya itecek herhangi bir delil yoktu.
Onlar ancak arzu, şehvet, taklid ve nefsin hevası dolayısıyla ona uydular. Bu
hususta herhangi bir belge ve delile dayanarak ona uymuş değillerdir.
"Ancak Biz,
âhirete iman eden kimse ile... ayırdetmek için böyle yaptık" buyruğunda
geçen "ve ayırdetmek" diye anlamı verilen "ilinV'den kasıt,
kendisi sebebiyle mükâfat ve cezanın sözkonusu edildiği şehadet (varlık
alemindeki bilgisi) kastedilmektedir. Gaybî bilgi ise zaten yüce Allah tarafından
bilinen bir şeydir. Ferrâ'nın kanaatine göre anlam: Bunu sizin tarafınızdan
bilelim (ortaya çıkartalım) diye yaptık, şeklindedir. Nitekim yüce Allah'ın:
"Ortaklarım nerede?" (en-Nahl, 16/28) buyruğu da, sizin iddianıza ve
sizin kanaatinize göre (Bana ortak kabul ettiğiniz ortaklarım nerede) demek-:ır.
Yoksa buradaki: "Ayırdetmek için (bilelim diye)" buyruğu -halbuki
onun onlar üzerinde bir hakimiyeti yoktu" buyruğunun zahiri itibariyle
cevabı değildir. Burada ifade manaya göre yorumlanmalıdır. Yani Biz ana
herhangi bir hakimiyet vermedik, ancak bilelim (ayırdedelim) istedik. Buna
göre buradaki istisna munkatı'dır, yani Biz İblis'e onlar üzerinde bir hakimiyet
vermedik ama Biz... bilelim (ayırdedelim) diye onları İblis'in vesvesesi ile
sınadık. Buna göre buradaki istisna edatı: "Ama" anlamındadır.
Bu istisnanın muttasıl
olduğu da söylenmiştir: Yani İblis'in onlar üzerinde bir hakimiyeti yoktu. Şu
kadar var ki, Biz onu sınamanın gerçekleşmesi .c:n onlara musallat kıldık.
Buradaki
"(İdi"nin zaid olduğu da söylenmiştir. Yani onun onlar üzerinde bir
otoritesi yoktur demektir. Bu da yüce Allah'ın: "Siz en hayırlı bir
ümmetsiniz" (Al-i İmran, 3/110) buyruğuna benzemektedir.
Şöyle de
açıklanmıştır: Buradan sözün bir bölümü Sebe' kıssası ile bitişik geldiğinden
şöyle buyurulmuştur: İblis'in o kâfirler üzerinde herhangi bir hakimiyeti
yoktu. Bir başka açıklamaya göre de: Bizim ezeli takdirimizde İblis'in onlar
üzerinde bir hakimiyeti yoktur, şeklindedir.
Bir açıklamaya göre
de; "Ancak... böyle yaptık" buyruğu, ancak... ortaya çıkartalım diye
böyle yaptık, demektir. Bu da: Ateş odunu yakar, demeye benzer. Bir başkasının
ise: Hayır, odun ateşi yakar der. Birincisi ise: Gel de hangisinin diğerini
yaktığını görelim (bilelim) diye ateşi ve odunu deneyelim, der. Bu da; her
ikisi de bu hususu bilmekle birlikte bunu ortaya çıkaralım, anlamındadır.
Siz bunu bilesiniz
diye de açıklanmıştır. Bir başka açıklama da: Bizim dostlarımız ve melekler
bunu böylece bilsinler demektir. Yüce Allah'ın: "Allah'a ve Rasûlüne karşı
savaşanların... cezası ancak" (el-Maide, 5/33) buyruğunun Allah'ın ve
Rasûlünün dostlarına karşı savaşanların... anlamında olması gibidir.
Allah'ın ayırdetmesi
içindir, anlamında olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah'ın: "Allah murdarı,
temizden ayırdetsin." (el-Enfal, 8/37) buyruğunda olduğu gibi. Bu anlamdaki
açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/143. âyet, 4. başlıkta) ve
başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır. ez-Zührî ise meçhul bir fiil olarak:
"Ancak... bilinsin diye" diye okumuştur.
"Rabbin herşeyin
üzerinde görüp gözetendir." O, herşeyi bilendir. Kul hakkında yaptığı
herşeyi muhafaza altına alır ki, onun karşılığını versin diye... anlamında
olduğu da söylenmiştir.
[54]
22. De ki:
"Allah'tan gayrı (ilâh diye) iddia ettiklerinize dua edin bakayım. Onlar
göklerde de, yerde de zerre ağırlığınca bir şeye sa-hib değildirler. Onların bu
ikisinde hiçbir ortaklığı da yoktur ve O'nun bunlardan hiçbir yardımcısı da
yoktur."
"De ki: Allah'tan
gayrı (ilâh diye) iddia ettiklerinize dua edin bakayım."
Yani gerek Dâvûd ve
Süleyman ile ilgili geçmiş açıklamalar, gerekse de Sebe kıssası, Benim
kudretimin tecellilerindendir. Şimdi ey Muhammed sen şu müşriklere de ki: Sizin
Allah'a koştuğunuz ortakların bu anlatılanlardan herhangi birisini
gerçekleştirmeye güçleri yetiyor mu?
Bu hitab bir azardır.
Bunda takdir edilmesi gereken ifadeler de vardır: Yani sizler, Allah'tan başka
ilâhınız olduğunu iddia ettiğiniz kimseleri sizlere bir fayda vermeleri yahut
yüce Allah'ın sizin aleyhinize takdir etmiş olduğu bir hükmü önlemek için
onlara dua ediniz. Onların buna güçleri yetmeyecektir.
Hem "onlar
göklerde de yerde de zerre ağırlığınca bir şeye sahib değildirler. Onların bu
ikisinde hiçbir ortaklığı da yoktur ve O'nun bunlardan hiçbir yardımcısı da
yoktur." Yani yüce Allah'ın herhangi bir şeyi yaratmak için bunlar arasından
hiçbir yardımcısı bulunmamaktadır. Aksine tek başına yaratıcı Allah'tır. O
halde; yalnız Ona ibadet etmek gerekir. O'ndan başkasına ibadet, imkansız ve
muhal bir şeydir.
[55]
23- O'nun
nezdinde şefaat kendisine izin verdiklerinden başkasına fayda vermez. Nihayet
kalblerinden korku giderilince: "Rab-biniz ne buyurdu?"
diyeceklerdir. Onlar: "Hak" diyeceklerdir. O, çok yüce, çok büyüktür.
"O'nun"
Allah'ın "nezdinde" meleklerin ve başkalarının yapacağı "şefaat
kendisine izin verdiklerinden başkasına fayda vermez" buyruğunda geçen:
"İzin verdi" lafzının hemzesi genellikle üstün olarak okunmuştur.
Buna sebep ise daha önceden yüce Allah'ın adının geçmiş olmasıdır. Ebu Amr,
Hamza ve el-Kisaî ise meçhul bir fiil olarak, hemze'yi ötreli okumuşlardır.
(İzin verilen... demek olur.) İzin veren ise yüce Allah'tır.
"Kimse"
lafzının şefaat edenlere de kendilerine şefaat edilenlere de raci olması
mümkündür.
Nihayet kalblerinden
korku giderilince" buyruğu ile ilgili olarak, İbn
Abbas: Kalblerinden korku uzaklaştırılınca, Kutrub:
Kalblerinde bulunan korku çıkartılınca, Mücahid: Kıyamet gününde kalbleri
üzerinden perde açılınca, diye açıklamışlardır.
Yani şefaat yüce
Allah'tan başka kendilerine ibadet olunan melek, peygamber ve put kabilinden
mabudlardan hiç kimsenin yetkisinde olan bir şey değildir. Ancak yüce Allah,
şefaat hususunda peygamberlere ve meleklere izin verecektir. Onlar da yüce
Allah'tan son derece korkar halde bulunacaklardır. Nitekim yüce Allah bir
başka yerde: "Onlar korkusundan titrerler" (el-Enbiya, 21/28) diye
buyurmaktadır. Yani yüce Allah, şefaat hususunda kendilerine izin verip onlar
Allah'ın kelâmını işiteceklerinde, dehşete ve korkuya kapılacaklardır. Çünkü
kendilerine izin verilen hususu yerine getirmek isterken herhangi bir kusur
işlerler diye çok korkacak ve endişe edeceklerdir. Bu emrin onlara verilmesi
sona erdikten sonra, izin verildiğine dair vahyi kendilerine getiren,
kendilerinden yukarıdaki meleklere: "Rabbiniz ne buyurdu?" yani
Allah neyi emretti, diyecekler, melekler de kendilerine: "Hak, diyeceklerdir."
Bu da: O, mü'minlere şefaat etmek hususunda size izin verdi, sözüdür. "O,
çok yüce, çok büyüktür." Kulları hakkında dilediği şekilde hüküm vermek
yetkisi^'nundur.
Diğer taraftan bunun,
onlara bir takım kavimlere şefaatte bulunmak için dünyada verilen bir izin
olması mümkün olduğu gibi, âhirette olması da mümkündür. İfadede hazfedilmiş
sözler vardır. Yani O'nun nezdinde şefaat ancak kendilerine izin verdiği
kimselere fayda verecektir. Kendilerine izin verilen bu kimselere izin
geleceği vakit, yüce Allah'ın buyruğu dolayısıyla korkuya kapılırlar. Nihayet
bu korku kalblerinden gitti mi ilâhi emre itaatle çağrıya uyarlar.
Denildiğine göre bu
korku, yüce Rabbin vermiş olduğu herbir emir dolayısıyla melekler tarafından
bugün dahi duyulmaktadır. Yani şefaatleri fayda verecek olanlar ancak bugün
yüce Allah'a itaat eden ve O'ndan korkan meleklerin şefaatidir, cansız
varlıkların ve şeytanların şefaati değildir.
Tilmizinin, Sahih'inde
Ebu Hureyre'den gelen rivayete göre Peygamber (sav) şöyle buyurmaktadır:
"Allah semada bir emre hükmettiği zaman, melekler yüce Allah'ın buyruğu
dolayısıyla itaatle boyun eğip kanatlarını çırparlar. Tıpkı dümdüz kaya
üzerinde sürüklenen bir zincirmiş gibi (ses çıkarırlar.) Nihayet korku
kalblerinden giderilince, Rabbiniz ne buyurdu? derler. Hak buyurdu, o pek
yücedir, büyüktür, derler." (Peygamber) buyurdu ki: "Şeytanlar da bu
halde biri diğerinin üstünde bulunurlar." (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen,
sahih bir hadistir[56]
en-Newâs b. Sem'an
dedi ki: Peygamber (sav) şöyle buyurdu: "Yüce Allah bir emri vahyetmek
istediği takdirde vahyi kelamı ile dile getirir. Yüce Allah'tan korkuları
dolayısıyla bu sesten ötürü semavâtı bir sarsılma yahut şiddetli bir titreme
alır. Semavâttakiler bunu duydukları takdirde baygın düşerler ve yüce Allah'a
secdeye kapanırlar. Başını ilk kaldıran kişi Cebrail olur. Yüce Allah onunla
konuşur ve ona dilediği şeyleri vahyeder. Daha sonra Cebrail meleklere uğrar.
Bir semadan geçtiği her seferinde oradaki melekler: Rab-bimiz ne buyurdu, ey
Cebrail? diye sorarlar. Cebrail: Hak (buyurdu). O pek yücedir, pek büyüktür,
diye cevab verir. (Peygamber) buyurdu ki: Hepsi de Cebrail'in dediği gibi
derler. Nihayet Cebrail vahyi yüce Allah'ın kendisine emrettiği yere kadar
ulaştırır. "[57]
el-Beyhakî'nin
naklettiğine göre İbn Abbas yüce Allah'ın: "Nihayet kalb-lerinden korku
giderilince" buyruğu hakkında şöyle demiştir: Cinlerden her-bir kabilenin
semada oturduğu belli bir yeri vardı. O yerden vahye kulak verir ve dinlemeye
çalışırlardı. Vahiy indi mi tıpkı zincirin dümdüz bir kaya üzerinde
geçirilmesi gibi bir ses işitilir. Vahiy bir semada bulunanlar üzerine nazil
oldu mu, mutlaka baygın düşerler. Kalblerinden korku giderilince: Rab-biniz ne
buyurdu? derler. Hak buyurdu, O pek yücedir, pek büyüktür, diye cevab verirler.
Sonra (melek) şöyle der: Bu sene şöyle olacak, bu sene böyle olacak. Cinler
bunu işitirler ve bunu kahinlere haber verirler. Kahinler de insanlara: Bu
sene şöyle olacak, bu sene böyle olacak, derler. (İnsanlar) gerçekten böyle olduğunu
görürler. Yüce Allah, Muhammed (sav)'ı peygamber olarak gönderince (cinler)
alevli ateşlerle kovalanıp uzaklaştırıldılar. Cinler bu hususları kendilerine
haber vermeyince^ Araplar: Semada bulunanlar helak oldu, dediler. Deve sahibi
olan kimseler hergün bir deve, inek sahibi olan kimseler hergün bir inek,
koyunu olan kimseler hergün bir koyun kesmeye başladı. Nihayet hızlıca
mallarını tüketmeye başlayınca, Sa-kifliler -ki Arapların en aklı başında
kabilesi idiler-: Ey insanlar mallarınızı böyle tüketmeyin. Semada bulunanlar
ölmedi. Bu bir dağınıklık sebebiyle değildir. Sizler belli işaretleriniz olan
yıldızların, güneşin, ayın, gece ve gündüzün olduğu gibi durduğunu görmüyor
musunuz? dediler.
(İbn Abbas devamla)
dedi ki: İblis de şöyle dedi: Bugün semada önemli bir olay meydana gelmiş
olmalıdır. Bana yerin her tarafından toprak getirin. Ona yerin toprağından
getirdiler, toprakları koklamaya başladı. Mekke toprağını koklayınca: İşte bu
önemli olay burada olmuştur, dedi. Olanlara ku-iak kabarttılar, Rasûlullah
(sav)'ın peygamber olarak gönderilmiş olduğunu
anladılar.[58]
Bu anlamdaki
açıklamalar (peygambere) merfu olarak ve özlü ifadelerle el-Hicr Sûresi'nde
(15/17-18. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
Aynı şekilde onlara
alevli ateşler atılıp onlarla yakıldıkları anlamındaki açıklamalar da geçmiş
bulunmaktadır. İleride el-Cin Sûresi'nde (72/4-10. âyetlerin tefsirinde) yüce
Allah'ın izniyle buna dair açıklamalar gelecektir.
Bir görüşe göre
onların korkmalarına sebep kıyametin kopacak olmasıdır. el-Kelbî ve Ka'b şöyle
demişlerdir: İsa ile Muhammed (ikisine de selam olsun) arasında beşyüzelli
yıllık bir fetret dönemi geçmiştir. Bu dönemde peygamber gelmemiştir. Yüce
Allah, Muhammed (sav)'ı peygamber olarak gön-derince, yüce Allah Cebrail ile
risaleti vermesini emir buyurdu. Melekler Allah'ın kelamını işitince, kıyamet
koptu zannettiler ve bu işittiklerinden dolayı baygın yıkıldılar. Cebrail
semavâttan inince, geçtiği herbir semada bulunanlar kendilerine geliyor,
başlarını kaldırıyor ve biri diğerine: Rabbimiz ne buyurdu? diyordu.
Rabblerinin ne dediğini bilmediklerinden herbirisi: Hak buyurdu, O yücedir,
büyüktür. Çünkü Muhammed (sav) semavâttakilere göre kıyametin
alametlerindendir.
ed-Dahhak dedi ki:
Yeryüzündekiler arasında görevleri değişip duran el-Muakkibât adlı melekler
insanların amellerini yazarlar. Şanı yüce ve mübarek olan Rabb onları
(görevleri için) gönderir. Yerlerinden ayrıldıklarında oldukça şiddetli
sesleri işitilir. Daha aşağıda bulunan melekler bunun kıyametten ötürü olduğunu
zannederler. Hemen secdeye kapanırlar ve kendilerinden geçerler. Nihayet
kıyametin kopma emri olmadığını öğrenirler.
İşte bu,
seçkinliklerine ve üstün konumlarına rağmen kendilerine izin verilmediği
sürece meleklerin hiçbir kimseye şefaat etmelerinin mümkün olmadığına dair
yüce Allah'ın melekler hakkında verdiği bir haberi ve bir uyarışıdır. Onlara
izin verdi mi buyruğunu işitir ve baygın düşerler. İşte onların hali budur.
Peki putlar nasıl şefaat edebilecekler yahut sizler kıyameti kabul etmezken
nasıl şefaat umabilirsiniz?
el-Hasen, İbn Zeyd ve
Mücahid şöyle demişlerdir: Nihayet korku müşriklerin kalblerinden açılıp
gidince... demektir. Yine el-Hasen, Mücahid ve İbn Zeyd şöyle demişlerdir:
Âhirette ölüm geleceği vakit onlara karşı delil ortaya koymak üzere melekler
kendilerine: Dünyada iken Rabbiniz ne buyurmuştu? diyecekler, onlar da: Hak
buyurmuştu, O, pek yücedir, pek büyüktür, diyerek ikrar ve itirafın
kendilerine fayda vermeyeceği bir zamanda itirafta bulunacaklardır. Yani
onlar: Hak buyurdu diyeceklerdir.
Kalblerinden korku
giderilince" buyruğunda fiil, genel olarak meçhul okunmuştur. Ancak İbn
Abbas: " Kalblerinden korkuyu giderince" diye malum bir fiil olarak
okumuştur ki, fail olan zamir yüce Allah lafzına racidir.
Bunu meçhul fiil olarak
okuyanların kıraatine göre câr ve mecrûr ("kalblerinden" anlamındaki
buyruk) ref konumundadır (sözde öznedir). Fiil ise mana itibariyle yüce Allah'a
aittir. (Yani korkuyu kalblerinden gideren O'dur).
Her iki kıraate göre
de anlam şöyledir: Daha önceden açıklandığı üzere kalblerinden korku
giderilince,.. Bu fiilin bir benzeri de: " Şikayet ettiği şeyi ortadan
kaldırdı" kullanımıdır.
el-Hasen genellikle
okunduğu gibi meçhul bir fiil olarak ama: "Giderildi" diye
"ze" harfini şeddesiz okumuştur. Bunda da yine câr ile mecrûr
("kalblerinden" anlamındaki lafız) yine ref konumundadır. Bu da:
"Bu işten, bu işe yöneldi" demeye benzer. Bu fiilin "ze"
yerine "re" harfi ije,"ayn" yerine "gayn" harfi ile
şeddesiz olarak ve meçhul bir fiil halinde: "Bitirildi, sona
erdirildi" anlamı da aynı şekildedir. Böyle bir kıraat de yine el-Hasen
ve Katade'den rivayet edilmiştir. Yine her ikisinden gelen bir başka rivayete
göre "Bitirdi, sona erdi" diye malum bir fiil olarak "re"
ve "gayn" harfi ile okumuşlardır, anlamı da: Yüce Allah, kalblerini
bitirince yani onların kalbleri üzerindeki örtüyü açınca demek olur. Bu da
kalblerindeki korku ve dehşeti giderince, boşaltınca anlamınadır. Bu kıraate
göre meçhul fiil olarak okunuş da bu anlamı ifade eder. Yine el-Ha-sen'den "re"
harfini şeddeli olarak: "Boşaltınca..." diye okuduğu da rivayet
edilmiştir.
[59]
24. De ki:
"Göklerden ve yerden sizi rızıklandıran kimdir?" "Al-lah'tu-,
de. Şüphe yok ki biz, yahut siz ya bir hidayet üzereyiz veya apaçık bir
sapıklıkta."
"De ki: Göklerden
ve yerden sizi rızıklandıran kimdir?" Yüce Allah, daha önce onların
uydurma ilâhlarının, yüce Rabbin kudretinin yettiği şeylerin bir zerre kadarına
dahi sahib olamadıklarını sözkonusu ettikten sonra, bu hususu onlara söyletmek
üzere şöyle buyurmaktadır:
Ey Muhammed müşriklere
"de ki: göklerden ve yerden sizi rızıklandıran kimdir?" Yani
göklerden yağmur, güneş, ay, yıldız ve bunlardaki menfaatler vasıtası ile
meydana gelen bunca azıkları yaratan kimdir? Su ve bitki gibi yerden çıkan
nzıkları da kim yaratmaktadır? Onlar bu işleri bizim ilâhlarımız yapıyor,
diyemezler. O bakımdan bilemiyoruz, diyeceklerdir. O vakit de ki: Şüphesiz
kalblerinizde bulunanı bilen bunları yapandır. Şayet onlar: Bizi rızıklandıran
Allah'tır, diyecek olurlarsa, o vakit kendisine ibadet olunması gerekenin o
olduğuna dair delil de ortaya konulmuş olacaktır.
"Şüphe yok ki biz
yahut siz ya bir hidayet üzereyiz veya apaçık bir sapıklıkta"
buyruğundaki bu üslup, ortaya konulan delilde insaf göstermek içindir. Bu bir
kimsenin -kendisinin doğru, karşı tarafın da yalancı olduğunu bilmekle
birlikte-: İkimizden birisi yalan söylüyor, demesine benzer. Buyruğun anlamı
şudur: Bizler ve sizler aynı durumda değiliz. Biz birbirine zıt iki ayrı
haldeyiz. İki kesimden birisi hidayet üzeredir. Bu kesim de biziz, diğeri ise
sapıktır, bunlar da sizlersiniz. Bu buyrukla yüce Allah, onları yalan söylediklerini
açıkça ifade etmekten daha güzel bir üslubla yalanlamış olmaktadır. Yani:
Sizler, sizi göklerden ve yerden rızıklandırana ortak koştuğunuz için sapık
kimselersiniz.
Yahut siz"
buyruğu daha önce geçen: "Şüphe yok ki" lafzının ismine
atfedilmiştir. Eğer mahalline atfedilmiş olsaydı, bunun; (|»itjt) diye olması
gerekirdi. Bir hidayet üzere" ise birinci isme (yani bize) ait olur,
başkasına değil.
Eğer: "Yahut
siz" denilirse, ("hidayet üzeredir" hükmünün ikincisi hakkında
olması daha uygundur. Birincisinden ise bu hazfedilmiştir. Bununla birlikte
birincisi için olması da mümkündür ki el-Müberred'in tercihi de budur.
el-Müberred şöyle demektedir: Bunun anlamı basiret sahibi olan kimsenin yapılan
tehdidin doğruluğuna ve apaçık delil ile gerçeği ortaya çıkarmak üzere
söylediği şu söze benzer: Bizden birisi yalan söylemektedir. Bununla ne demek
istediği açıktır. Nitekim: Ben bu işi yapıyorum, sen de böyle yapıyorsun ama
ikimizden birisi hatalıdır diyenin, karşısındakinin hatalı olduğunu bilerek
bunu söylemesine benzer. İşte yüce Allah'ın: "Şüphe yok ki biz yahut siz
ya bir hidayet üzereyiz veya apaçık bir sapıklıkta" buyruğu da böyledir.
Buradaki:
"Yahut" Basralılara göre asıl anlamı üzerindedir. Şüphe ve tereddüt
anlamında kullanılmamıştır. Arapların bu gibi durumlarda kullandığı
anlamdadır. Yani durumu haber vermek isteyen kişi, gerçeği bilmekle birlikte
açıkça bildirmek istemediği takdirde böyle kullanılır.
Ebu Ubeyde ve el-Ferrâ
ise bu "vav (ve)" anlamında olup ifadenin takdiri şöyledir: Şüphesiz
ki biz hidayet üzereyiz ve muhakkak siz de apaçık bir sapıklıktasınız. Şair
Cerir de şöyle demektedir:
"Ey atlılar
başındaki Sa'lebe yahut Riyah,
Sen onları Tuhayye ve
er-Rebab'ın üzerlerine götürdün."
Burada: Ey Sa'lebe ve
Riyah, demek istemiştir. Bir başka şair de şöyle demektedir:
"Aramızda savaş
kızışınca,
Biz Riyah'ı ya da
Rizam'ı aradık."
[60]
25. De ki:
"İşlediğimiz günahlardan sorumlu olmazsınız. Biz de işlediklerinizden
dolayı sorumlu olmayız."
"De ki:
İşlediğimiz" kazandığımız "günahlardan sorumlu olmazsınız. Biz
de" aynı şekilde "işlediklerinizden dolayı sorumlu olmayız."
Yani benim sizi kendisine davet ettiğim şeyde gözettiğim maksat, sizin
faydanızdır. Yoksa sizin küfrünüzün zararı bana ulaşmaz. Bu, yüce Allah'ın:
"Sizin dininiz sizin olsun, benim dinim de benim" (el-Kâfirun,
109/6) buyruğuna benzemektedir. Allah da herkese yaptığının karşılığını
verecektir.
Bu âyet, bir ateşkes
ve bırakışma âyetidir. Kılıç âyetiyle neshedilmiştir. Bunun kılıç âyetinden
önce indiği söylenmiştir.
[61]
26. De ki:
"Rabbimiz bizi bir araya toplayacak, sonra aramızda hak ile hüküm
verecektir. O, herşeyi en iyi bilip adaletle hükmedendir."
"De ki:
Rabbimiz" kıyamet gününde "bizi bir araya toplayacak, sonra aramızda
hak ile hüküm verecektir." Hidayet üzere olanı mükâfatlandıracak,
sapıklıkta olanı cezalandıracaktır. "O, herşeyi" bütün
yarattıklarının her halini "en iyi bilip adaletle" hak ile
"hükmedendir."
Bütün bunlar kılıç
âyeti ile neshedilmiştir.
[62]
27. De ki:
"O'na koştuğunuz ortakları bana gösterin. Haşa (O'nun ortağı yoktur!)
Bilakis O, mutlak galib, sonsuz hikmet sahibi Allah'tır."
"De ki: O'na
koştuğunuz ortakları bana gösterin" buyruğunda yer alan: "Bana
gösterin" lafzındaki "görmek" kalb ile görmektir.
"Ortakları" lafzı da üçüncü mef'ul olur. Yani sizler, yüce Allah'a
ortak kılmış olduğunuz putları ve heykelleri bana tanıtınız, bildiriniz. Acaba
bunlar herhangi bir şeyin yaratılmasında ortaklık ettiler mi? Bana durumun ne
olduğunu açıklayınız, yoksa bunlara niye ibadet ediyorsunuz?
Buradaki
"gösterme"nin göz ile görmek anlamında kullanılmış olması da
mümkündür. O takdirde "ortaklar" anlamındaki lafız hal olur. (Anlamı
da şöyle olur: O'na ortak olarak koştuklarınızı bana gösterin.)
"Haşa" yani
durum sizin iddia ettiğiniz gibi değildir.
Buradaki
"Haşa"nın onların hazfedilmiş cevablarına bir red olduğu da
söylenmiştir. Sanki onlara: Sizin O'na koştuğunuz ortakları bana gösterin
demiş, onlar da: Bunlar putlardır, diye cevab verince: Haşa, yani O'nun hiçbir
ortağı yoktur, diye cevab vermiş gibidir.
"Bilakis O,
mutlak galib, sonsuz hikmet sahibi Allah'tır."
[63]
28. Biz,
seni ancak bütün insanlar için müjdeleyici ve korkutucu olarak gönderdik.
Fakat insanların çoğu bilmezler.
29. Onlar:
"Eğer doğru söyleyenler iseniz bu tehdit ne zaman gerçekleşir?"
derler.
30. De ki:
"Sizin vaadolunan bir gününüz vardır. Ondan ne bir an geri kalırsınız, ne
de ileri geçersiniz."
"Biz, seni ancak
bütün insanlar için müjdeleyici ve korkutucu olarak gönderdik." Yani Biz,
seni ancak bütün insanlar için peygamber olarak gönderdik. İfadede bir takdim
ve te'hir vardır. ez-Zeccâc dedi ki: Biz, seni ancak bütün insanları korkutup
uyarman ve onlara tebliğ etmen için gönderdik. Bunun, insanları küfrü
gerektiren hususlardan alıkoyan ve İslâm'a davet eden, insanları alıkoyucu
anlamına geldiği de söylenmiştir.
"Bütün"ün
sonundaki "he" (müenneslik te'si) mübalağa içindir. İfadede muzafın
hazfedildiği de söylenmiştir. Yani Biz, seni insanların senin teb-':ğınden
uzaklaşmalarına karşı önleme özelliğine sahip yahut ta onları küfürden
engelleme özelliğine sahip olarak gönderdik, "Elbiseyi katladı,
dürdü" tabiri de buradan gelmektedir. Çünkü iki yanını katlamış olur.
"İnsanlar
için" itaat eden kimseleri cennet ile "müjdeleyici ve" kâfir
olan •::mseleri de cehennem ateşi ile "korkutucu olarak gönderdik. Fakat
insanların çoğu" kendileri şirk koştukları halde Allah'ın nezdinde
bulunanları "bilmezler." O dönemde insanlar sayıca mü'minlerden daha
fazla idiler.
"Onlar: Eğer
doğru söyleyenler iseniz bu tehdit" sizin bizleri kıyame-::n kopması için
tehdit ettiğiniz "ne zaman gerçekleşecek? derler."
Sen de ey Muhammed,
onlara "de ki: Sizin vaadolunan bir gününüz vardır. Ondan ne bir an geri kalırsınız,
ne de ileri geçersiniz." Bugünün er-:elenmesi sizi sakın aldatmasın.
"Vaadolunan gün
(miad)" belirlenen vakit demektir. Bununla öldükten sonra diriliş vaktini
kastetmektedir. Ölümün geliş vaktinin kastedildiği de söylenmiştir. Yani
kıyamet gününden önce sizin ölümünüzün kendisinde gerçekleşeceği belirli bir
vaktiniz vardır. O zaman söylediğimin gerçek olduğunu bileceksiniz.
Bir başka açıklamaya
göre bu günden kasıt Bedir günüdür. Çünkü o gün yüce Allah'ın hükmü gereğince,
dünyada azabları için tayin edilen vakittir.
Nahivciler
"vaadolunan bir gün" anlamındaki buyruğun: diye kullanılmasını da
uygun görmüşlerdir. Ancak bu durumda "vaadolunan" müb-tedâ, "bir
gün" de ondan bedel olur. Haberi ise: "Sizin" lafzı olur.
Yine nahivciler
"bir gün"ün zarf olmak üzere; ifadesini de uygun kabul etmişlerdir.
Bu durumda: Ondan" lafzındaki "he: o" zamiri "gün"e
ait olur. Tenvinsiz olarak; denilmesi ise doğru değildir. "Gün"ün
kendisinden sonra izafe edilmesi ise "he" zamirinin "gün"e
ait olması takdirine göre uygundur.
Çünkü bu durumda
cümlede bulunan "he" dolayısıyla bir şeyin kendi kendisine izafe
edilmesi kabilinden olur. Buna binaen "he" zamirinin güne değil de
"vaadolunan"a ait olması da mümkündür.
[64]
31. Kâfir
olanlar dediler ki: "Biz bu Kur'ân'a da, bundan önce gelen kitaplara da
inanmayız." Sen o zalimleri Rabbleri huzurunda durdurulmuş sözü
birbirlerine döndürürlerken bir görsen! Güçsüz bırakılan (mustazaO tabiler
büyüklük taslayan (müs-tekbir)lere: "Siz olmasaydınız, biz elbette iman
edenler olurduk" derler.
32. Büyüklük taslayan önderler, güçsüz
bırakılanlara derler ki: "Size geldikten sonra sizleri hidayetten biz mi
alıkoyduk? Hayır, siz zaten günahkâr kimseler idiniz."
33- Güçsüz
bırakılanlar, büyüklük taslayanlara derler ki: "Hayır, gece gündüz
hilekârlıklardnız bizi bu hale koydu.) Çünkü siz bize Allah'ı inkâr etmemizi,
O'na ortaklar koşmamızı emrederdiniz." Azabı göreceklerinde ise
pişmanlıklarını gizleyeceklerdir. Biz de kâfirlerin boyunlarına tasmalar
koyarız. Ya onlar işleye-geldiklerinden başkası ile mi cezalandırılacaklar?
"Kâfir
olanlar" buyruğu ile Kureyş kâfirlerini kastetmektedir.
"Dediler ki: Biz
bu Kur'ân'a da, bundan önce gelen kitaba da inanmayız" buyruğu ile ilgili
olarak Said b. Cübeyr, Katade'den naklen: "Bundan önce gelen kitablara
da" yani daha önceki kitablara ve peygamberlere de "inanmayız"
demek istemişlerdir, dediğini nakletmektedir. Ahirete de inanmayız, anlamında
olduğu da söylenmiştir.
İbn Cüreyc dedi ki: Bu
sözleri söyleyen Ebu Cehil b. Hişam'dır.
Şöyle de açıklanmıştır:
Kitab ehli müşriklere Muhammed (sav)'ın vasıfları bizim kitabımızda şu
şekildedir. Ona sorular sorunuz, dediler. Müşrikler, ma soru sorunca, kitab
ehlinin söylediklerine uygun düştü. Bu sefer müş-r.kler: Biz asla bu Kur'ân'a
da, bundan önce indirilmiş olan Tevrat ve İncil'e -e inanmayız. Hepsini inkâr
ediyoruz, dediler. Halbuki daha önceden kitab ehline başvuruyorlar, onların
sözlerini delil gösteriyorlardı. Böylelikle onların çelişki içerisinde
oldukları ve az bir bilgiye sahip oldukları ortaya çıkmış :;du.
Daha sonra yüce Allah,
onların sözkonusu olacak olan hallerini haber vererek şöyle buyurmaktadır:
"Sen" ey Muhammed "o zalimleri Rabbleri huzurunda... bir
görsen." Yani hesab için durdurulacakları yerde ahkonularak, birbirlerini
kınayarak ve sitemli bir şekilde kendi aralarında karşılıklı konuşmalarını bir
görsen! Oysa bunlar dünya hayatında iken dost ve dayanışma içerisinde idiler.
"Bir...
sen"in cevabı hazfedilmiştir. Bunu görecek olsan, çok dehşetli ve korkunç
bir hal görürsün, demektir.
Daha sonra yüce Allah,
birbirlerine neler söyleyeceklerini sözkonusu ederek şöyle buyurmaktadır:
Dünyada kâfirler arasından "güçsüz bırakılan (mustazaf) tabiler büyüklük
taslayan (müstekbir)lere" -ki bunlar önderleri ve başkanlarıdır-:
"Siz olmasaydınız biz elbette iman edenler olurduk, derler." Yani siz
bizleri azdırdınız, bizleri saptırdınız.
"Siz
olmasaydınız" anlamında kullanılan fasih söyleyiş şekli -âyet-i kerîmede
olduğu şekilde- şeklindedir. Bununla birlikte Araplardan -aynı anlamda-:
diyenler de vardır. Bunu da Sibeveyh nakletmiştir. Bu durumda "
Olmasaydı" edatı, zamiri mecrur kılarken, bundan sonra ortaya çıkan zahir
ismi mübtedâ olarak ref eder, haberi ise hazfedilir. Muhammed b. Yezid de (siz
olmasaydınız, anlamında): kullanımı mümkün değildir, der; çünkü zamir zahir
(açıkça kullanılan) lafızdan sonra gelir. Zahir (isim) icma ile merfu olduğuna
göre, zamirin de aynı şekilde merfu olması gerekmektedir. (Yani ayetteki
şekilden başkası doğru değildir.)
"Büyüklük
taslayan önderler, güçsüz bırakılanlara derler ki: Size geldikten sonra,
sizleri hidayetten biz mi alıkoyduk" buyruğu inkâr anlamında istifham
(soru)dır. Yani biz sizleri hidayetten geri çevirmediğimiz gibi, sizi (bu
yolda gitmeye) zorlamadık da.
"Hayır, siz zaten
günahkâr kimseler idiniz." Müşrik ve küfür üzere ısrar edenlerdiniz.
"Güçsüz
bırakılanlar, büyüklük taslayanlara derler ki: Hayır, gece gündüz
hilekârlıklar..." buyruğunda geçen: hilekârlık"ın Arap dilindeki
asıl anlamı "hile yapmak ve aldatmak"tır. "Ona hilekârlık yaptı,
aldattı, yapar, aldatır" denilir. Bu işi yapan kimseye de: "
hile-kâr, hile yapan" denilir.
el-Ahfeş dedi ki: Bu
ifade: İşte bu gece ve gündüzün hilekârlığıdır takdirindedir.
en-Nehhas da şöyle
demektedir: Anlamı -doğruyu en iyi bilen Allah'tır-şu şekildedir: Hayır, sizin
gece ve gündüz yaptığınız hilekârlıklar yani bize gizlice söyledikleriniz ve
bizi küfre davet edişiniz, bizi bu küfre itmiş oldu.
Süfyan es-Sevrî de:
Hayır, gece ve gündüz yaptıklarınız... demektir. Katade de: Hayır, sizin gece
ve gündüz yaptığınız hilekârlıklar bizi alıkoydu, anlamındadır, hilekârlığın
gece ve gündüze izafe edilmesi, zaman olarak on-.ann içinde gerçekleşmiş
oluşundan dolayıdır ve bu, yüce Allah'ın: "Şüphesiz ki Allah'ın takdir
ettiği vakit geldi mi geri bırakılmaz" (Nuh, 71/4) buyruğunda olduğu
gibi, yüce Allah'ın vakti kendisine izafe etmiş olmasına benzemektedir. Yine
yüce Allah bir başka yerde: "Ecelleri gelince, ne bir an geri
bırakabilirler..." (el-A'raf, 7/34) diye buyurmaktadır. Burada da ecel onlar
için sözkonusu olduğundan onlara izafe edilmiştir. Bu bir kimsenin: O, gecesini
namaz ile gündüzünü oruç ile geçirendir, demesine benzer.
el-Müberred de şöyle
demektedir: Hayır, sizin gece ve gündüz yaptığınız hilekârlıklar... Bu da
Arapların: O gündüzünü oruç tutan, gecesini namaz kılan kimsedir, demelerine
benzer. Cerir'in de şu beyitini zikreder:
"Ey Um Ğaylan!
Gece yürüdük diye kınadın bizi,
Ve sen uyudun, halbuki
binek sırtında olanın gecesi uyumaz."
Sibeveyh de şu mısrayı
nakletmektedir:
"Gecem uyudu, kederim
de ortaya çıktı."
Ben o gecede uyudum
demektir. Bunun bir benzeri de yüce Allah'ın: "Gündüzü ise gören olarak
(aydınlık olarak)" (Yunus, 10/67) buyruğudur.
Katade: "Hayır,
gece gündüz hilekârlıklar" anlamındaki buyruğu: diye; "Hilekârlıklar" kelimesini
tenvin ile, buna karşılık; "Gece ve gündüz" kelimelerini de nasb ile
okumuştur. İfade de: " Hayır, gece ve gündüz meydana gelen hilekârlıklar"
takdirinde olup takdirde görülen ifadeler hazfedilmiştir.
Said b. Cübeyr ise
"kef" harfini üstün ve "ra" harfini de şeddeli olarak:
Hayır, gece ile gündüzün tekrarlanıp durması" anlamında okumuştur ki
merfu olması, mübtedâ oluşundan dolayıdır, haberi ise hazfedilmiştir. Bununla
birlikte "sizleri... biz mi alıkoyduk" buyruğunun delalet ettiği
hazfedilmiş bir fiil ile merfu olması da mümkündür. Sanki onlara: Sizi hidayetten
biz mi alıkoyduk, dediklerinde, onlara: Hayır, gece ile gündüzün ardi arkasına
gelmesi bizi alıkoydu, diye cevap vermiş gibidirler.
Said b. Cübeyr'den de
"hayır, gece gündüz hilekârlıklar" buyruğunu gece ile gündüzün
üzerlerinden geçip gitmesi dolayısıyla gaflete düştüler, diye açıkladığı
rivayet edilmiştir.
Bir diğer açıklama da
şöyledir: Gece ve gündüzde uzun uzadıya esenlikte olmaları... Yüce Allah'ın:
"Üzerlerinden uzun bir zaman geçti diye." (el-Hadid, 57/16) buyruğuna
benzemektedir.
Raşid ise:
"Hayır, gece ve gündüzün ardı arkasına gelip durması..." diye nasb
ile okumuştur. Bu da: "Onu hacıların geldiği zaman gördüm" demeye
benzer. Ancak böyle bir kullanım marifelerde caiz olur. Şayet: "Zeyd'in
geldiği vakit onu gördüm" (anlamında) denilecek olursa, bu doğru olmaz.
Bunu en-Nehhas zikretmiştir.
"Çünkü siz bize
Allah'ı inkâr etmemizi, O'na ortaklar" eşler, benzerler, O'nun gibi kabul
edilenler "koşmamızı emrederdiniz." Muhammed b. Ye-zid dedi ki:
"Filan kişi, filan gibidir" demektir, de denilir. Şu beyiti de
zikretmektedir:
"Siz nasıl olur
da bana bir eş kabul ediyorsunuz, Halbuki sizler şerefli bir kimseye denk
olamazsınız."
Bu hususa dair
açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/22. âyet, 6. başlıkta) geçmiş
bulunmaktadır.
"Azabı
göreceklerinde ise pişmanlıklarını gizleyeceklerdir." Açığa vuracaklardır,
demektir. Çünkü bu kökten gelen kelime zıt anlamlı kelimelerden olup hem
gizlemek, hem açığa vurmak anlamındadır. İmruu'1-Kays da şöyle demektedir:
"Öyle gözcüler ve
bir topluluğun tehlikelerini aşıp gittim ki,
Bana karşı çok
istekliydiler, gizlice yakalasalar (keşke!) beni öldürmek için."
Bu beyitin sondan bir
önceki kelimesi: "Açıkça...lar" diye de rivayet edilmiştir.
"Pişmanlıklarını
gizleyeceklerdir" buyruğu yüzlerinin ifadelerinden pişmanlık açıkça
anlaşılacaktır diye de açıklanmıştır. Bir başka açıklamaya göre: Pişmanlık
açığa çıkmaz, çünkü pişmanlık ancak kalpte olur. Pişmanlığın doğurduğu şeyler
açığa çıkar, daha önce Yunus Sûresi'nde (10/54. âyetin tefsirinde ve Al-i
İmran Sûresi'nde) geçtiği gibi.
Pişmanlıklarını açığa
vurmaları onların: "Ne olurdu bir kere (dünyaya) dönmek imkanımız olsaydı
da mü'minlerden olsaydık?" (eş-Şuara, 26/102) sözlerini söyleyecek olmalarıdır,
diye de açıklanmıştır.
Bir açıklamaya göre de
onlar kendi aralarında pişmanlıklarını gizlice ifade edecekler, fakat bunu
açıktan söylemeyeceklerdir. Nitekim yüce Allah: "Zulmedenler aralarında
gizlice danışıp..." (el-Enbiyâ. 21/3) buyruğunda olduğu gibi.
"Biz de
kâfirlerin boyunlarına tasmalar koyarız" buyruğundaki
"Tasmalar"ın tekili dir. "Boynunda demirden bir tasma
vardır" denilir. Bu bakımdan kötü huylu kadına: "Bitli tasma"
adı verilir. Bunun asıl sebebi de şudur: Tasma, üzerinde kılları bulunan kuru
deriden yapılır ve bitlenirdi. Elini boynuna bağladım, bağlandı, tasma
konuldu" denilir. Bu durumda olan kimse de: "Tasmalı" olur.
"Onun ne bir faydası vardır, ne de delirdiği için boynuna tasma
takılmıştır" denilir.
"Susuzluktan
dolayı bastıran hararet" demektir de aynı anlamdadır. Bu kabilden olmak
üzere: Adam susadığından ateş bastırdı, bastırır" denilir. Böyle bir
kimseye de: Susuzluktan hararet bastırmış kimse" denilerek, ism-i mef'ul
kullanılır. Bu açıklamalar el-Cevherî'den nakledilmiştir.
Buyruğun anlamı: Yani
hem başkalarına uyanların, hem de kendilerine uyulanların boyunlarına tasmalar
konulmuş olacaktır. Bu iki kesimin dışındaki kâfirlerin boyunlarına da
tasmalar takılacaktır, diye de söylenmiştir. Bir diğer açıklamaya göre
"kâfirler" ifadesi ile onlar kastedilmektedir.
Bir görüşe göre, Yüce
Allah'ın: " Azabı göreceklerinde" buyruğunda ifade tamam olmaktadır.
Daha sonra yeni bir
ifadeyle: "Biz de... tasmalar koyarız" denilerek başlanmaktadır.
Bundan sonra diğer kâfirlerin boynuna tasmalar koyarız, anlamındadır.
"Ya onlar"
dünyada "işleyegeldiklerinden başkası ile mi cezalandırılacaklar."
[65]
34. Biz,
hangi ülkeye bir korkutucu (peygamber) göndermiş isek, mutlaka oranın refah
içinde şımaran zenginleri: "Biz sizinle gönderilen şeyleri inkâr
edenleriz" demişlerdir.
35. Ve
dediler ki: "Biz malca da, evlatça da daha çokluğuz. Biz azab
edileceklerden de değiliz."
36. De ki:
"Muhakkak Rabbim rızkı dilediğine genişletip yayar ve daraltır. Fakat
insanların çoğu bilmezler.
37. Sizi
Bize yaklaştıracak olan mallarınız da değildir, evlatlarınız da değildir. İman
edip salih amel işleyenler müstesna. İşte onların amellerine karşılık
mükâfatları kat kattır. Hem onlar yüksek köşklerde emniyet içindedirler.
38. Bizleri âciz bırakacaklarını sanarak âyetlerimizde(n)
alıkoymakta yarışanlar, işte onlar azapta hazır edileceklerdir.
"Biz, hangi
ülkeye bir korkutucu göndermiş isek, mutlaka oranın refah içinde şımaran
zenginleri" buyruğu hakkında Katade dedi ki: Yani oranın zenginleri,
başkanları, zorbaları, şer önderleri, peygamberlere: "Biz sizinle
gönderilen şeyleri inkâr edenleriz, demişlerdir"
"Ve dediler ki:
Biz malca da, evlatça da daha çokluğuz." Yani mal ve evlat bakımından biz
size üstün kılınmışız. Şayet Rabbiniz bizim üzerinde bulunduğumuz din ve bu
üstünlüğe razı olmamış olsaydı, bize bunca üstünlükleri vermezdi. "Biz
azab edileceklerden de değiliz." Çünkü iyilikte bulunduğu kimseleri
azablandırmaz.
Ancak yüce Allah,
onların bu sözlerini ve delil diye gösterdikleri zenginliklerini reddederek peygamberine
şöyle buyurmaktadır: "De ki: Rabbim rızkı dilediğine genişletip yayar ve
daraltır." Genişletir ve kısar. Yani azıkları itibariyle kulları arasında
-onlara imtihan olmak üzere- üstünlüğü takdir eden Allah'tır. Bu hiçbir şekilde
akıbetlerin ne olacağına delalet etmez. Dünyada rızkın geniş olması, âhirette
mutluluğun delili değildir. O halde yarın sahib olduğunuz bu mallarınızın ve
evlatlarınızın size herhangi bir fayda sağlayacağını zannetmeyiniz.
"Fakat insanların
çoğu" bu gerçeği "bilmezler."
Daha sonra yüce Allah,
bu gerçeği pekiştirmek üzere şöyle buyurmaktadır: "Sizi Bize
yaklaştıracak olan mallarınız da değildir, evlatlarınız da değildir"
buyruğunda geçen: "Yakın..." hakkında Mücahid, yakın olmak demektir.
-Müenneslik te'si ile birlikte da "yakınlık" anlamındadır. el-Ahfeş
de "yakınlaştırıcılık" diye açıklamıştır. Bu mastar isimdir. Buna göre
(onun anlamını ifade eden: "in i'rab'taki konumu (mef'ul-i mutlak olarak)
nasbtır. Sanki: " Bizim nezdimizde sizi Bize yaklaştıracak olan..."
denilmiş gibidir. el-Ferrâ: 'in hem mallar, hem evlatlar hakkında
kullanıldığını iddia etmiştir. Onun bu hususta bir diğer görüşü daha vardır ki
bu da Ebu İshak ez-Zeccac'ın da kabul ettiği bir görüştür. Buna göre de anlam
şöyle olur:
"sizi Bize
yaklaştıracak olan mallarınız da değildir, sizi Bize yaklaştıracak olan
evlatlarınız da değildir." Daha sonra ikincisinin delaleti dolayısıyla
birinci haber hazfedilmiş-tir. el-Ferrâ şu beyiti de zikretmektedir:
"Bizler yanımızda
bulunandan, sen de yanında bulunandan Razısın; fakat görüş(lerimiz)
farklıdır."
Kur'an'ın dışında-,
sırf evlatlar hakkında bu ism-i mevsulün yerine: "Bunların ikisi,
bunlar..." diye kullanılabilir. Yani mallar sizin bizdeki üstünlük ve
derecelerinizi arttırmaz ve sizi Bize ya-kınlaştırmaz.
"İman edip salih
amel işleyenler müstesna." Bu buyruk hakkında Said b. Cübeyr şöyle
demektedir: Yani iman edip salih amel işleyen kimselere dünyada sahib olduğu
malının ve çocuklarının zararı olmaz. Leys'in rivayetine göre Tavus şöyle
derdi: Allah'ım, bana iman ve amel nasib et, mal ve evlattan beni uzak tut.
Çünkü ben Senin indirdiğin vahiyde: "Sizi Bize yaklaştıracak olan
mallarınız da değildir, evlatlarınız da değildir. İman edip sa-lih amel
işleyenler müstesna" diye buyurduğunu görüyorum.
Derim ki: Tavus'un bu
söylediği su götürür. Anlam -doğrusunu en iyi bilen Allah'tır ya- şöyledir:
Sen azdırıcı veya hayrı bulunmayan mal ve evlattan beni uzak tut. Salih insana
salih malın ve salih evladın verilmesine gelince, bu ne kadar güzeldir. Bu
hususa dair açıklamalar daha önce Al-i İm-ran Sûresi'nde (3/37-38. âyet, 3-
başlıkta), Meryem Sûresi'nde (19/5- âyet, 7. başlıkta) ve el-Furkan Sûresi'nde
(25/74-77. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"..enler,
kimseler" munkatı', istisna olmak üzere nasb konumundadır. Yani ama iman
edip salih amel işleyenleri iman ve amelleri bana ya-kınlaştırır.
ez-Zeccac'ın iddiasına
göre ise bu: "Sizi... yaklaştıracak olan" lafzındaki "kef"
ve "mim" den bedel olarak istisna ile nasb konumundadır. en-Nehhas
ise şöyle demektedir: Bu yanlış bir iddiadır, çünkü bu zamir muhatab zamiridir.
Ondan bedel caiz olmaz, eğer böyle bir şey caiz olsaydı: "Seni (yani)
Zeyd'i gördüm" demek de uygun düşerdi. Ebu İs-hak (ez-Zeccac)'in bu görüşü
ise el-Ferrâ'nın görüşüdür. Şu kadar var ki, el-Ferrâ bunun bedel olduğunu
söylemez. Çünkü böyle bir şey Kufelilerin kullandıkları tabirlerden değildir.
Ancak onun açıklaması nihayette buna ulaşır. Ayrıca yüce Allah'ın:
"Allah'a salim kalb ile gelmiş olanlar müstesna." (eş-Şuara, 26/89)
buyruğu ona göre: "Fayda verir" fiili ile mansub olur. el-Ferrâ
ayrıca: "...enler, kimseler"in: "O kimse ancak iman eden
kimselerdir" anlamında ref konumunda olabileceğini de kabul etmiştir. O
böyle demiştir, ancak ben bunun ne anlama geldiğini tesbit edemiyorum.
"İşte onların
amellerine karşılık mükâfatları kat kattır" buyruğu ile kastedilen:
"İyilikle gelene bunun on misli vardır" (el-En'am, 6/160) buyruğudur.
Çünkü: "Fazlalık" demektir, yani onlara mükâfatlan
katlandı-rılacaktır. Bu tabir mastarın, mefule izafe edilmesi kabilindendir.
Onlar için katlarca
mükâfat vardır, diye de açıklanmıştır. Buna göre burada: "(ı^LhaJi): kat
kat" çoğul anlamındadır. "Kat kafin mükafata izafe edilmesi bir şeyin
kendi kendisine izafe edilmesi kabilindendir. Hakku'1-ya-kîn ve salatu'1-ulâ
gibi, yani onlara kat kat mükâfat verilecektir. Bire on ve yüce Allah'ın
dilediği kadar fazlasıyla mükâfatlandırılacaklardır.
Zenginin fakire
üstünlüğünü kabul edenler bu âyeti delil gösterirler. Mu-hammed b. Ka'b dedi
ki: Mü'min bir kimse eğer muttaki ve zengin birisi olursa, yüce Allah, bu
âyet-i kerîme gereğince mükâfatını ona iki defa verir. "Hem onlar yüksek
köşklerde emniyet içindedirler."
"Mükâfatları kat
kattır" buyruğu genel olarak izafe ile okunmuştur. ez-Zührî, Yakub ve Nasr
b. Asım ise; " Mükâfat" kelimesini tenvinli ve nasb ile; "Kat
kat"ı da ref ile okumuşlardır. İşte onlar için kat kat verilecek mükâfat
vardır, demek olup ifadede takdim ve tehir kabul edilir.
" Mükâfatları kat
kattır" terkibi ise, onlara kat kat mükâfat verilecektir, demek olur.
şeklinde her ikisinin
de merfu olarak okunuşuna gelince, burada ikinci kelime birincisinden bedel
demektir. (Mükâfat vardır ve bu mükâfat kat kattır, demek olur).
Yine cumhur:
"Yüksek köşklerde" diye çoğul olarak okumuşlardır. Ebu Ubeyd'in
tercih ettiği kıraat de budur. Çünkü yüce Allah: "Elbette Biz onları
cennette altlarından ırmaklar akan köşklere yerleştiririz." (el-Ankebut,
29/58) diye buyurmuştur.
ez-Zemahşerî der ki:
"Yüksek köşklerde" buyruğu "re" harfi ötreli, üstün ve
sakin olarak da okunmuştur. el-A'meş, Yahya b. Vessab, Ham-za ve Halef ise
tekil olara; "Köşkte" diye okumuşlardır. Çünkü yüce Allah:
"İşte bunlar cennetin yüksek köşkü ile mükâfatlandırılacaklar."
(el-Furkan, 25/75) diye buyurmuştur. Ancak burada bu tekil kelimeyle hem çoğul
isim hem cins isim kastedilebilir. İbn Abbas şöyle demektedir: Bu köşkler
yakuttan, zebercedden ve incidendir. Buna dair açıklamalar da daha önceden
(et-Tevbe, 9/72.; el-Furkan, 25/75.; el-Ankebut, 29/58. âyetlerin tefsirinde)
geçmiş bulunmaktadırlar.
"Onlar"
orada azaptan, ölümden, hastalıklardan ve kederlerden yana "emniyet
içindedirler."
"Bizleri âciz
bırakacaklarını sanarak" Bizleri geride bırakacaklarını zannedip
inatlaşarak "âyetlerimizde"n delillerimizi, belgelerimizi, kitabımızı
çürütmek uğrunda "alıkoymakta yarışanlar, işte onlar azapta hazır edileceklerdir."
Yani zebaniler onları cehennemde hazır edeceklerdir.
[66]
39. De ki:
"Gerçekten Rabbim rızkı kullarından dilediğine genişletip yayar. Dilediği
kimseninkini de daraltır. Her ne harcarsanız, O, bu harcadığınızın yerine
başkasını verir O rızık verenlerin en hayırlısıdır."
"De ki: Gerçekten
Rabbim rızkı kullarından dilediğine genişletip yayar. Dilediği kimseninkini de
daraltır" buyruğu bu gerçeği pekiştirmek için tekrarlanmıştır.
"Her ne
harcarsanız, O, bu harcadığınızın yerine başkasını verir."
Yani ey Muhammed, şu
mal ve evlatları dolayısıyla gurura kapılıp aldanan kimselere de ki: Şüphesiz
ki yüce Allah dilediğinin rızkını genişletir, diledi-ğininkini de daraltır. O
bakımdan sakın mal ve evlatlarla aldanmayın. Aksine mallarınızı Allah'a itaat
uğrunda harcayın. Allah'a itaat yolunda her ne harcarsanız, onun yerine
başkasını verir.
İfadede: O, size onun
yerine başkasını verir, anlamında hazfedilmiş lafızlar vardır. Mesela: "Ona,
onun yerine başkasını verdi" denilir. Yani yüce Allah, size onun yerini
tutacak olanı veya onun bedelini verir. Bu bedel ise ya dünyada veya
âhirettedir.
Müslim'in, Sahih'inde
kaydedildiğine göre Ebu Hureyre dedi ki: Rasûlul-lah (sav) şöyle buyurdu:
"Kulların sabahladığı herbir günde mutlaka iki melek (dünya semasına)
iner. Onlardan birisi: Allah'ım, infak eden herkese onun yerini tutacak olanı
ver, (diğeri) cimrilik eden herkese de (malını) telef edecek şeyleri ver,
der."[67]
Yine Müslim'de
kaydedildiğine göre Ebu Hureyre, Rasûlullah (sav)'dan şöyle buyurduğunu rivayet
etmektedir: "Gerçek şu ki Allah bana şöyle buyurdu: Sen infak et, Ben de
sana infak ederim..."[68]
İşte bu, dünya
hayatında yapılan harcama Allah'a itaat yolunda ise, harcananın mislinin
dünyada verileceğine bir işarettir. İnfak edilenin yerine verilecek şey,
dünyada verilmediği de olabilir. Tıpkı önceden de açıkladığımız
şekilde duaya benzer. Ya dua kabul edilir, ya bir
günaha keffaret olur, veya âhirete saklanır. Burada âhirete saklanması ise,
onun misli ecir verilmesi demektir.
[69]
Darakutnî ve Ebu Ahmed
b. Adî'nin rivayetlerine göre; Abdu'l-Hamid el-Hilalî, Muhammed b.
el-Münkedir'den, o Cabir'den dedi ki: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Herbir
maruf bir sadakadır. Kişinin kendisine ve aile halkına yaptığı herbir
harcamayı yüce Allah, onun için bir sadaka olarak yazar. Kişinin kendisi ile
şeref ve haysiyetini koruduğu herbir harcama da bir sadakadır ve kişi her ne
harcarsa, onun yerini tutacak olanı vermek Allah'a aittir. Ancak bina ya da
masiyet uğrunda yapılan harcama bundan müstesnadır." Abdu'l-Hamid dedi ki:
Ben İbnu'l-Münkedir'e: "Kişinin şeref ve haysiyetini koruyan şey" ne
demektir diye sordum şöyle dedi: Şaire ve (uzun) dilli bir kimseye vererek
(bunu yapar) dedi.[70]
Abdu'l-Hamid, İbn Main tarafından sika bir ravi olarak kabul edilmiştir.
Derim ki: Masiyet
yolunda harcamada bulunan kimsenin bundan dolayı sevap almayacağı ve
harcamasının yerine başkasının ona verilmeyeceği hususunda görüş ayrılığı
yoktur. Bina yapımında yapılan harcamalara gelince, bunlar arasından zaruri
olup insanın barınacağı ve korunacağı bir yer ise bunun yerini tutacak şeyler
verilir ve böyle bir bina dolayısıyla ecir almak söz-konusudur. Aynı şekilde
bünyesini koruması ve avretini örtmesi için yaptığı harcamalar da böyledir.
Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Şu hususlar dışında Âdemoğlunun bir
hakkı yoktur: "Kalacağı bir ev, avretini örten bir elbise ve kuru ekmek
ile su."[71] Bu hususa dair yeterli
açıklamalar daha önceden el-A'raf Sûresi'nde (7/74. âyet, 2. başlıkta) geçmiş
bulunmaktadır.
"O, rızık
verenlerin en hayırlısıdır." Kişi hakkında: O, ailesinin rızkını sağlıyor.
Kumandan askerlerinin rızkını sağlıyor, denildiğinden ötürü burada da;
"O, rızık verenlerin en hayırlısıdır" diye buyurulmuştur. Yaratılmışlardan
olup rızık veren kimsenin rızık verdiği söylenebilir; ancak bu onlardan ayrı
olarak sahib olduğu bir maldan verilir, fakat sonra bu kesilir. Yüce Allah ise
bitip tükenmeyen, sonu gelmeyen hazinelerden rızık verir. İşte okluktan varlığa
çıkartan, gerçek anlamda rızık verenin kendisidir. Nitekim yuce Allah şöyle
buyurmaktadır: "Çünkü şüphesiz ki Allah'tır, hem rızkı veren, hem pek
çetin kudret ve kuvvet sahibi olan." (ez-Zariyat, 51/58)
[72]
40. O gün,
onların hepsini hasredecek, sonra da meleklere şöyle diyecek: "Bunlar mı
size ibadet ederlerdi?"
41. Melekler
diyecekler ki: "Tenzih ederiz Seni, bizim velimiz onlar değil, Sensin.
Aksine onlar cinlere ibadet ediyorlardı. Bunların çoğu onlara inanıyorlardı."
"O gün, onların
hepsini hasredecek..." buyruğu daha önce geçmiş: "Sen o zalimleri
Rabbleri huzurunda durdurulmuş... bir görsen." (Sebe1, 34/31) buyruğu ile
ilişkilidir. Yani eğer sen onları bu halde görecek olursan, korkunç bir durum görmüş
olacaksın. Hitab Peygamber (sav)'a olmakla birlikte maksat, hem o, hem de onun
ümmetidir. Daha sonra da şöyle buyurmaktadır: "O gün onların
hepsini" yani ibadet edenleri de, kendilerine ibadet edilenleri de
"hasredecek" hesap için onları biraraya toplayacak. "Sonra da
meleklere şöyle diyecek: Bunlar mı size ibadet ederlerdi?" Said,
Ka-tade'den şöyle dediğini nakletmektedir: Bu bir sorudur. Yüce Allah'ın İsa
(a.s)'a soracağı belirtilen: "Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara Allah'ı
bırakıp da beni ve anamı iki ilâh edinin, diye sen mi söyledin?"
(el-Maide, 5/116) buyruğuna benzemektedir.
en-Nehhas dedi ki:
Buna göre anlamı şöyledir: Melekler -Allah'ın salava-tı üzerlerine olsun-
onları yalanlayacakları vakit, bu onlara bir azar olacaktır. O halde bu soru
da ibadet edenlere bir azar mahiyetindedir.
"Melekler
diyecekler ki: Tenzih ederiz Seni, Bizim velimiz onlar değil, Sensin."
Yani veli edindiğimiz, kendisine itaat ve ibadet ettiğimiz, ibadeti sadece
kendisine ihlasla yaptığımız Rabbimiz Sensin. "Aksine onlar cinlere ibadet
ediyorlardı." İblis'e ve onun yardımcılarına itaat ediyorlardı.
Tefsirlerde şöyle
denilmektedir: Huzaalılara mensub Müleyhoğulları diye bilinen bir kabile,
cinlere ibadet ediyorlar ve cinlerin kendilerine göründüğünü ileri sürüyor,
bunların melek olduklarını, Allah'ın kızları olduklarını iddia ediyorlardı.
Yüce Allah'ın: "Onlar, kendisi ile cinler arasında bir ne-seb
uydurdular..." (es-Saffat, 37/158) buyruğu bunu anlatmaktadır.
[73]
42.
"Bugün kiminiz kiminize ne bir fayda sağlayabilir, ne de bir zarar
verebilir." Zulmedenlere de diyeceğiz ki: "Haydi yalanladığınız ateş
azabını tadınız."
"Bugün kiminiz
kiminize ne bir fayda sağlayabilir" şefaat edebilir,
kimse kimseyi
kurtarabilir. "Ne de bir zarar verebilir." Kimseye azab edip helak
edebilir.
Şöyle de
açıklanmıştır: Melekler kendilerine ibadet edenlere gelecek zararı önlemek
imkanına sahib değildirler.
"Zulmedenlere de
diyeceğiz ki: Haydi yalanladığınız ateş azabını tadınız." Bu sözleri
söyleyecek olan yüce Allah da olabilir, melekler de olabilir.
[74]
43.
Âyetlerimiz açık açık onlara okunduğunda dediler ki: "Bu ancak
atalarınızın ibadet edegeldiği şeylerden sizi alıkoymak isteyen bir
adamdır." Yine dediler ki: "Bu uydurulmuş bir yalandan başka bir şey
değildir." Kâfir olanlar hakka, kendilerine geldiğinde: "Bu, ancak
apaçık bir büyüdür" dediler.
"Âyetlerimiz"
yani Kur'ân "açık açık onlara okunduğunda dediler ki: Bu"
Muhammed (sav)'ı kastediyorlar, "ancak
atalarınızın" yani sizden önce geçmiş olanlarınızın "ibadet
edegeldiği şeylerden" tapındıkları ilâhlardan "sizi alıkoymak
isteyen bir adamdır."
"Yine dediler ki:
Bu" yani Kuran "uydurulmuş bir yalandan" düzülmüş bir iftiradan
"başka bir şey değildir. Kâfir olanlar hakka, kendilerine geldiğinde: Bu
ancak apaçık bir büyüdür, dediler." Kimi zaman bu bir büyüdür, dediler,
kimi zaman bir iftiradır, dediler. Onlardan bazılarının: Bu bir büyüdür, demiş
olmaları, bazılarının da bu bir iftiradır, demiş olmaları da mümkündür.
[75]
44. Halbuki
Biz onlara okuyacakları kitaplar göndermemiştik. Senden önce onlara bir nezir
de göndermemiştik.
45.
Bunlardan öncekiler de yalanlamışlardı. Hem bunlar onlara verdiğimizin onda
birine bile ulaşmamışlardır. Fakat yine de peygamberlerimi yalanladılar. Ya
Benim azabım nasılmış?
"Halbuki Biz
onlara okuyacakları kitaplar göndermemiştik." Yani kendilerine verilmiş
olan bir kitapta senin getirdiğinin batıl olduğunu okumadıkları gibi,
kendilerine gönderilmiş bir peygamberden de böyle bir şeyi işitme-mişlerdir.
Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Yoksa Biz onlara bundan önce bir
kitap verdik de şimdi onlar buna mı tutunuyorlar?" (ez-Zuh-ruf, 43/21)
Onların
yalanlamalarının elle tutulabilir bir tarafı olmadığı gibi, şüphelerinin bir
dayanağı da yoktur. Kitab ehli batıl üzere olsalar dahi hiç olmasa biz kitap
ehliyiz, bizim şeriatımız var. Allah'ın gönderdiği rasûllerden dayanaklarımız
var, diyebiliyorlar. (Bu müşriklerin onu demek imkanları dahi yoktur).
Daha sonra yüce Allah,
onları yalanlamaları dolayısıyla hak olan şu buy-ruklarıyla şöylece tehdit
etmektedir: "Bunlardan öncekiler de yalanlamışlardı." Yani yakalayış
itibariyle bunlardan daha çetin olan, mallan, evlatları daha çok, geçimleri
daha bol olan bunlardan önce gelen birtakım kavimler de yalanlamışlardı. Ben
onları da helak ettim. Semûd ve Âd gibi.
"Hem
bunlar", Mekkeliler, "onlara" o geçmiş ümmetlere
"verdiğimizin onda birine bile
ulaşmamışlardır." Âyette geçen: ile "Onda bir" aynı şeydir, iki
ayrı söyleyiştir. 'in "onda birin, onda biri" olduğu da
söylenmiştir. el-Cevherî dedi ki: Bir şeyin "mi'şar"ı onun onda biri
demektir. Araplar bu şekildeki bir kullanımı sadece öşür (onda bir) hakkında
kullanırlar.
Bir açıklamaya göre,
onlardan önce gelmiş olanlar bizim kendilerine verdiğimizin şükrünün onda
birini dahi yerine getirememişlerdir, demektir. Bu açıklamayı en-Nekkaş
nakletmiştir. Bir diğer açıklama da şöyledir: Yüce Allah'ın kendilerinden
öncekilere verdikleri, bunlara vermiş olduğu ilim, beyan, belge ve delilin
onda biri değildir. İbn Abbas da şöyle demiştir: Onun ümmetinden daha bilgili
bir ümmet, O'nun kitabından daha açık hiçbir ki-tab yoktur.
Bir açıklama da
şöyledir: Mi'şar, aşirin onda biri. aşir ise onda birin onda biridir. Bu
durumda mi'şar, binde bir demektir.
el-Maverdî der ki:
Daha kuvvetli görülen görüş budur, çünkü bundan maksat azlıkta mübalağalı bir
ifadedir.
"Fakat yine de
peygamberlerimi yalanladılar. Ya Benim azabım" geçmiş ümmetleri
cezalandırışım "nasılmış?" Bu ifadede hazfedilmiş lafızlar vardır
ki, takdiri şöyledir: Biz onları helak ettik, Benim azablandırışım nasılmış?
[76]
46. De ki:
"Ben size ancak bir öğüt veriyorum: Yalnızca Allah için ikişer ikişer,
birer birer kalkınız. Sonra bu arkadaşınızda bir delilik olmadığını düşününüz.
O, ancak -şiddetli bir azabın öncesinde- sizin için bir korkutucudur."
"De ki: Ben size
ancak bir öğüt veriyorum" buyruğu ile yüce Allah müşriklere karşı
getirdiği delili tamamlamış olmaktadır. Yani ey Muhammed, :nlara: "Ben
size ancak bir öğüt veriyorum" de. Yani ben sizleri içinde bu-—nduğunuz
halin kötü akıbetinden sakındırıyor ve size bunu hatırlatıyorum.
"Bir öğüf'den
kasıt, şirkin reddedilmesini, mutlak ilâhın kabul edilmesini gerektiren bütün
sözleri kapsayan tek bir söz demektir.
Mücahid dedi ki: Bu lâ
ilahe ilallah'tır. İbn Abbas ve es-Süddî'nin görüşü de budur. Yine Mücahid'den
Allah'a itaati hatırlatıyorum, diye açıkladığı da nakledilmiştir. Size Kur'ân
ile öğüt veriyorum, diye de açıklanmıştır. Çünkü Kur'ân bütün öğütleri kapsar.
İfadenin takdirinin: Size tek bir hususu hatırlatarak öğüt veriyorum, şeklinde
olduğu da söylenmiştir. Daha sonra da bu hususu: "Yalnızca Allah için
ikişer ikişer, birer birer kalkınız" buyruğu ile açıklanmış olmaktadır.
Buna göre: (mealde bu: "ile"
karşılanmıştır) cer mahallinde "bir öğüt"den bedeldir yahut da bir
mübtedâ takdiri ile ref mahallindedir. Yani: " O... kalkmanızdır"
demek olur. ez-Zeccac'ın görüşüne göre ise bu: "Kalkasınız diye"
anlamında nasb mahallindedir.
Bu kalkışın anlamı,
hakkı arayıp bulmak maksadı ile bir kalkıştır, oturmanın zıttı olan kalkış
değildir. Bu da:Filan kişi bu iş için kalktı (onu yerine getirmeye çalıştı)
demeye benzer. Yani Allah'ın rızası ve ona yaklaşmak için kalkmanızdır... demek
olur. Bu da yüce Allah'ın: "Yetimler hakkında adaletle kalmanız (yani
adaleti yerine getirmeniz)..." (en-Nisa, 4/127) buyruğuna benzemektedir.
"İkişer ikişer,
birer birer" yani gerek tek tek, gerek toplu olarak... demektir. Bu
açıklamayı es-Süddî yapmıştır. Herkes tek başına kendi görüşüne bağlı kalarak
ve başkası ile de danışarak, diye de açıklanmıştır. Bu rivayet edilen bir
açıklama şeklidir.
el-Kutebî dedi ki: Hem
başkası ile konuyu tartışarak, hem de kendi kendisine düşünerek demektir.
Bütün bu açıklamalar birbirine yakındır. Dördüncü bir anlama gelme ihtimali de
vardır, o da şudur: İkişer (el-mesna) gündüz yapılan iş, birer birer ise gece
yapılan iş demektir. Çünkü kişi gündüzün yaptığı işlerde başkasının yardımını
da alır. Geceleyin ise yalnız basınadır. Bu açıklamayı da el-Maverdî yapmıştır.
Yüce Allah'ın:
"İkişer ikişer, birer birer" diye buyurmasının sebebi şudur: Zihin yüce
Allah'ın kullara karşı bir delilidir. Bu da aklın kendisi demektir.
Dolayısıyla aralarında en akıllı olan kimse Allah'tan en büyük nasib almış
kimse demektir. Onların herbiri tek başına kaldığı takdirde bir kişinin düşüncesi
sözkonusu olur. İkişer ikişer oldukları takdirde ise, karşılıklı iki zihin
bulunur ve böylelikle tek başına olan kişinin göremediği birtakım bilgileri
görüp tesbit edebilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
"Sonra bu
arkadaşınızda bir delilik olmadığını düşününüz." Ebu Hatim ve
İbnu'l-Enbarî'ye göre vakıf: "Sonra... düşününüz" buyruğu
üzerindedir. Bunun vakıf yeri olmadığı da söylenmiştir, çünkü anlam şöyle olur:
Sonra bu arkadaşınızın yalan söylediğini tesbit ettiniz rni? Yahut onda bir
delilik gördünüz mü? yahut onun hallerinde bir tutarsızlık gördünüz mü? Yahut
büyüyü bildiği iddiasında bulunan bir kimsenin yanına gidip geldi mi? yoksa
kıssaları öğrenip kitablar okudu mu? Yoksa siz mallarınızda tamah edip onlara
göz diken bir kimse olarak mı onu bildiniz? Yoksa siz onun getirmiş olduğu tek
bir sûreye benzer bir sûre getirebiliyor musunuz? diye düşününüz. Eğer siz
bunlar üzerinde düşünerek onun doğru olduğunu görecek olursanız, bu şekildeki
inatlaşmanızın sebebi ne olabilir?
"O, ancak
şiddetli bir azabın öncesinde sizin için bir korkutucudur"
buyruğuna gelince,
Müslim'in Sahih'inde yer alan rivayete göre İbn Abbas şöyle demiştir: Şu
"yakın akrabanı uyar" (eş-Şuara. 26/214) ve aralarından özellikle
ihlaslı yakınlarını da... buyrukları nazil olunca. Rasûlullah (sav) dışarı
çıktı ve Safa'nın üzerine çıkarak (baskına gelenlerin olduğunu belirten
sesleniş biçimi olan üslubla): Ya sabaha diye seslendi. Bu bağıran kimdir? diye
sordular, Muhammed'dir dediler. Onun etrafında toplandıklarında onlara şöyle
dedi: Ey filan oğulları, ey filan oğullan, ey Abdi Menafoğulları, ey
Abdu'l-Muttaliboğulları -hepsi etrafına toplanınca şöyle dedi: "Şimdi bana
söyleyiniz, ben sizlere şu tepenin arkasından atlıların gelip üzerinize baskın
yapacağını bildirsem, benim bu sözlerimi doğru kabul eder misiniz?"
Onlar: Biz senin herhangi bir yalan söylediğini görmedik, dediler. Bu sefer
onlara şöyle dedi: "Gerçek şu ki, ben sizleri şiddetli bir azabın
öncesinde uyarıyorum, korkutuyorum." Bunun üzerine Ebu Leheb: İki elin
kurusun. Bizi sadece bunun için mi topladın? dedi. İbn Abbas dedi ki: Bunun
üzerine şu: "Ebu Le-heb'in iki eli kurusun. Helak oldu zaten."
(Tebbet, 111/1) sûresi nazil oldu. Bu şekilde el-A'meş sûreyi sonuna kadar
okudu.[77]
47. De ki:
"Sizden istediğim herhangi bir ücret varsa o sizin olsun. Benim
mükâfatımı vermek ancak Allah'a aittir. O, herşeye tanıktır."
"De ki: Sizden
istediğim herhangi bir ücret" ıisaleti tebliğe karşılık bir kâfat "varsa, o sizin olsun." Bu
mükâfat -eğer ben sizden böyle bir şey edivsem- sizin olsun.
"Benim mükâfatımı
vermek ancak Allah'a aittir. O, herşeye tanıktır."
Herşeyi gözetendir,
bilendir. Benim amellerimi de, sizin amellerinizi de görür. Hiçbir şey O'na
gizli kalmaz. O herkese yaptığının karşılığını verir.
[78]
48. De ki:
"Rabbim muhakkak hakkı yerleştirendir. O, gizlilikleri çok iyi
bilendir."
"De ki: Rabbim
muhakkak hakkı yerleştirendir." Yani delili açıklar ve galib getirir.
Katade "hakkı" vahyi... anlamındadır, demiştir. Yine ondan gelen
rivayete göre hak, Kur'ân demektir.
İbn Abbas da şöyle
demiştir: Yani o batılın üzerine hakkı bırakır. O, bütün gaybları çok iyi
bilendir.
İsa b. Ömer: "O
gizlilikleri çok iyi bilendir" anlamındaki buyruğu: diye (Rabbimden) bedel
olarak okumuştur.: De ki muhakkak gaybleri bilen benim Rabbim hakkı
yerleştirendir, demek olur.
ez-Zeccac dedi ki: Ref
ile okuyuş, iki cihetten de mahalle göredir. Çünkü i'rab mahalli itibariyle
ref dir. Yahut da "Yerleştiren" fiilinin (faili isteyen ve bu
terkibin ondan bedel olması) özelliği dolayısıyla da ref konumundadır.
en-Nehhas dedi ki: Ref
ile okuyuşun, iki açıklaması daha vardır: Haberden sonra haber olarak gelmesi.
Bu durumda bir mübtedâ takdiri sözkonu-sudur. el-Ferrâ'nın iddiasına göre ise
bu gibi yerlerde ref eğer: "(op: Muhakkakın haberinden sonra gelirse,
Arapça'da ref daha fazladır. Bunun bir ben 'ın: "Cehennem ehlinin bu da-
zeri de yüce Allah'ın:
"Cehennem ehlinin bu davalaşmaları hiç şüphesiz bir gerçektir" (Sad,
38/64) buyruğudur.
"Gizlilikler"
kelimesi(nin ğayn harfi) üç hareke ile de okunmuştur. Gaib olan, oldukça gizli
olan iş, demektir.
[79]
49. De ki:
"Hak geldi, batıl ne yeniden bir şey var edebilir, ne de geri
getirebilir."
"De ki: Hak
geldi" buyruğu ile ilgili olarak Said, Katade'den, haktan kasıt Kur'ân-ı
Kerîm'dir, dediğini nakletmektedir. en-Nehhas dedi ki: İfadenin takdiri hakkın
sahibi geldi, takdirindedir. İçinde delillerin ve belgelerin bulunduğu kitab
geldi, demektir.
"Batıl ne yeniden
bir şey var edebilir." Katade dedi ki: Batıl şeytandır, yani şeytan hiçbir
kimseyi yaratamaz. "Ne de geri getirebilir."
Buna göre;
"Ne" nefy edatıdır. Bunun "neyi (yeniden) geri getirebilir?"
anlamında soru olması da mümkündür. Yani hak geldi, batılın nesi kaldı ki onu
yeniden yaratabilsin ve onu ilk olarak meydana getirebilsin? Yani batıldan
geriye hiçbir şey kalmamıştır. Bu da yüce Allah'ın: "Şimdi onlardan geriye
kalanı görüyor musun?" (el-Hakka, 69/8) buyruğuna benzemektedir. Onlardan
geriye kalan bir şey göremiyorsun, demektir.
[80]
50. De ki:
"Eğer ben sapmışsam, ancak kendi aleyhime sapmış olurum. Şayet hidayet bulmuşsam,
o Rabbimin vahyetmekte olduğundan ötürüdür. Muhakkak O, işitendir, pek
yakındır."
"De ki: Eğer ben
sapmışsam, ancak kendi aleyhime sapmış olurum."
Çünkü kâfirler: Sen
atalarının dinini terkettin, bundan dolayı sapıttın, demişlerdi. Yüce Allah da
ona şunu emretmektedir: Ey Muhammed de ki: Eğer ben sizin iddia ettiğiniz gibi
saptı isem, kendi aleyhime sapmış olurum.
"Sapmışsam"
anlamındaki lafız genel olarak, "lam" harfi üstün olmak üzere: diye
okunmuştur. Yahya b. Vessab ve başkaları ise, "lam" harfini esreli
ve "dat" harfini de üstün olarak: den gelen bir fiil olarak okumuşlardır.
doğru yolda oluşun zıttıdır. "Lam" harfi üstün olarak ile
"dat" harfi esreli olmak üzere; Saptım, saparım" demektir. İşte
yüce Allah da: "De ki: Eğer ben sapmışsam ancak kendi aleyhime sapmış
olurum" diye buyurmaktadır. İşte bu söyleyiş (yani mazide "lam"
harfi üstün, müzariinde "dat" harfi esreli söyleyiş) Necidlilerin
söyleyişidir ve fasihtir. Ancak el-Aliye'de yaşayanlar mazide, diye
"lam" harfini esreli, muzaride de: diye kullanırlar. Benim
sapıklığımın vebali benim aley-himedir, demektir.
"Şayet hidayet
bulmuşsam o Rabbimin vahyetmekte olduğundan" bana bildirdiği hikmet ve
beyandan "ötürüdür. Muhakkak O, işitendir, pek yakındır." Yani
kendisine dua edenlerin duasını işitir ve pek yakında dualarını kabul eder.
İfadelerin nazmı
açısından da şöyle denilmiştir: de ki: Rabbim muhakkak hakkı yerleştirendir,
delili açıklayandır. Sapıtmış olanların sapıklığı ortaya konulmuş olan
delilleri çürütmez. Şayet ben saparsam elbette kendime zarar vermiş olurum,
yoksa bu Allah'ın delilini çürütmez ve eğer doğru yolu bulursam, hiç şüphesiz
bu Allah'ın lutfu iledir. Zira delil üzere bana o sebat vermiştir, şüphesiz ki
O, herşeyi işitendir, pek yakındır.
[81]
51. Onları
korkuya kapıldıklarında bir görsen! Artık kurtuluş olmayacak ve yakın yerde
yakalanmış olacaklar.
"Onları korkuya
kapıldıklarında bir görsen! Artık kurtuluş olmayacak"
buyruğunda yüce Allah,
kâfirlerin hakkı tanımak zorunda kalacakları bir zamandaki hallerini sözkonusu
etmektedir. Buyruk: Sen dünya hayatında ölümün geldiği yahut ta yüce Allah'ın
kendilerine göndereceği başka bir azabın inişi esnasında korkuya
kapıldıklarını bir görsen, demektir. Bu anlamdaki bir açıklama İbn Abbas'tan
rivayet edilmiştir. el-Hasen dedi ki: Bu onların kabirlerde Sayha (kıyamet
çığlığO'dan ötürü duyacakları korku ve dehşettir. Yine ondan nakledilen bir
rivayete göre buradaki korkudan kasıt, kabirlerinden çıkacakları vakit
duyacakları bir korkudur. Katade de böyle açıklamıştır.
İbn Muğaffel ise şöyle
demektedir: Bu korku Kıyamet gününde yüce Allah'ın vereceği cezayı gözleriyle
görecekleri vakit ortaya çıkacaktır.
es-Süddî de şöyle
demektedir: Bu meleklerin kılıçları ile boyunları vurulduğu esnada Bedir günü
duydukları korkudur. Bu halde iken ne kaçabildiler, ne de tevbeye geri
dönebildiler.
Said b. Cübeyr de dedi
ki: Bundan kasıt, el-Beyda denilen bir yerde yerin dibine geçirilecek olan
ordudur. Onlardan geriye sadece bir adam kalacak, o da insanlara
arkadaşlarının karşı karşıya kaldıkları durumu haber verecek ve korkuya
kapılacaklar. İşte onların korkuları bu olacaktır.
"Artık kurtuluş
olmayacak." İbn Abbas, kurtulmaları sözkonusu olmayacaktır diye; Mücahid
ise bir yere kaçış mümkün olmayacak, diye açıklamıştır.
"Ve yakın yerde
yakalanmış olacaklar." Kabirlerden yakalanmış olacaklar demektir. Nerede
bulunurlarsa, oradan yakalanacaklar, diye de açıklanmıştır. Onlar yüce Allah'a
göre yakındır. Hiçbir şekilde O'na gizli kalmazlar ve O'nun elinden
kurtulamazlar.
İbn Abbas da şöyle
demektedir: Bu âyet-i kerîme ahir zamanda Ka'be'yi tahrib etmek üzere yola
çıkacak olan seksenbin kişilik ordu hakkında nazil olmuştur. Onlar el-Beyda'ya
girmekle birlikte, yerin dibine geçirileceklerdir. İşte "yakın yerde
yakalanmak"dan kasıt budur.
Derim ki: Bu anlamda
Huzeyfe'den gelmiş merfu bir haber vardır. Biz bu haberi "et-Tezkire"
adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz. Huzeyfe dedi ki: Rasûlullah (sav) şöyle
buyurdu -deyip doğudakiler ile batıdakiler arasında ortaya çıkacak bir fitneyi
sözkonusu etti ve şöyle devam etti-: "Onlar bu hallerinde bulunuyor iken
es-Süfyanî kuru olan vadiden bu işin alevlendiği bir sırada çıkıp gelecek ve
Dımaşk'ta konaklayacak. Birisi doğuya, diğeri Medine'ye olmak üzere iki ordu
gönderecek. Doğuya giden ordu doğu tarafına doğru yol alacak ve nihayet o
lanetli şehir Babil ile o kötü yerde -Bağdat şehrini kastetmektedir-
konaklayacaklar. Üçbin kişiden daha fazlasını öldürecekler. Bin kadından fazla
kadının ırzına geçecekler ve orada el-Abbas'ın soyundan ileri gelen üçyüz
kişiyi öldürecekler. Sonra Şam'a doğru çıkacaklar, Kufe'den bir hidayet
bayrağı çıkacak ve Kufe'den iki günlük mesafede bu orduya yetişecek ve onları
öldürecekler. Haber verebilecek bir kimse dahi onlardan kurtulamayacak. O
ordunun elinde bulunan esir kadın ve çocukları ve ganimetleri kurtaracaklar.
Göndereceği ikinci ordu ise Medine'ye varacak. Üç gün, üç gece Medine'yi talan
edecekler. Sonra da Mekke'ye doğru yola çıkacaklar. Nihayet el-Beyda'da
bulunacakları bir sırada yüce Allah, üzerlerine Cibril (a.s)'ı gönderecek. Ey
Cibril! Git ve onları imha et, diyecek. Cibril de oraya ayağı ile bir defa
vuracak, yüce Allah onları yerin dibine geçirecek. İşte yüce Allah'ın:
"Onları korkuya kapıldıklarında bir görsen! Artık kurtuluş olmayacak ve
yakın bir yerde yakalanmış olacaklar" buyruğu bunu anlatmaktadır.
Onlardan geriye sadece biri onların müjdecileri, diğeri ise korkutucuları olan
Cüheyneli iki kişi kalacak. İşte bundan dolayı kesin haber Cüheynelilerdedir
denilmiştir[82]
"Yakın yerde yakalanmış
olacaklar" buyruğu, ruhları bulundukları yerde kabzedilecek, ölümden
kaçma imkanını bulamayacaklardır de diye açıklanmıştır. Bu açıklama da: Bu
korku ruhun alınacağı esnada sözkonusu olur, diyenlerin görüşüne uygundur.
Bununla birlikte bunun, karşılık vermek, çağrıya uymak anlamındaki korku ile
ilgili olma imkanı da vardır. Çünkü: "Adam başına gelen bir korku
dolayısıyla kendisinden yardım isteyen imdat dileyenin istediğine koştu"
demektir. Peygamber Efendimiz'in ensara hitaben söylemiş olduğu: "Sizler
tamah edilen şeyler sözkonusu olursa, sizden az bulunur, dehşetli hallerde yardıma
çağrı esnasında da çok kişi bulunur" şeklindeki[83]
rivayette de bu anlamdadır.
Bu buyrukla, yerin
dibine geçirilmek yahut ta Bedir gününde olduğu gibi dünyada iken öldürülmenin
kastedildiğini söyleyenler, şu açıklamayı da yaparlar: Bunlar âhiretten önce
dünya hayatında azab ile yakalanmış oldular.
Bu korku, kıyamet
gününde gerçekleşecektir, diyenler de şöyle derler: Bunlar yerin dibinden,
yerin üstüne çıkartılmışlardır. (Onun için korkmuşlardır). "Yakın yerde
yakalanmış olacaklar" buyruğun cehenneme yakın bir yerden alınıp oraya
atılacaklardır, diye de açıklanmıştır.
[84]
52.
"Ona iman ettik" diyecekler, ama onlar için uzak bir yerden ona el
atmaları ne mümkün!
"Ona" Kur'ân'a
inandık. Mücahid'e göre Allah'a, el-Hasen'e göre öldükten sonra dirilişe,
Katade'ye göre Rasûlullah (sav)'a "iman ettik, diyecekler."
"Ama onlar için
uzak bir yerden ona el atmaları ne mümkün!" buyruğu ile ilgili olarak İbn
Abbas ve ed-Dahhak şöyle demiştir: "El at-mak"dan kasıt, geri
dönmektir. Yani iman etmek için dünyaya geri dönmeyi isteyeceklerdir, fakat
böyle bir isteğin yerine getirilmesine imkan bulunmayacaktır. Şairin şu
beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:
"Meyye'nin bana
tekrar dönmesini temenni etti, Ama onun dönüşüne imkan yok."
es-Süddî, kasıt
tevbedir demiştir. Yani bu tevbe imkanı onlardan uzaklaşmış iken böyle bir
istekte bulunacaklardır. Çünkü tevbe ancak dünya hayatında kabul olunur.
Bu lafzın el atmak, el
ile yakalamak anlamında olduğu da söylenmiştir. İbnu's-Sikkit dedi ki: Bir
adam, bir diğerinin başından ve sakalından yakaladığı takdirde: "Onu
yakaladı, yakalar, yakalamak" denilir. Daha sonra da şu beyiti zikreder:
"O develer
havuzdan suyu içiyorlar,
Öyle bir içiş ki, hem
bunlar büyük çöllerin ortasını katederler."
Bu beyit ile sözünü
ettiği develerin yukarıdan (boyları uzun olduğu için) çok büyük miktarda su
içtiklerini böylelikle de başka bir suya ihtiyaçları olmadan uzun mesafeleri,
çölleri aştıklarını anlatmak istemektedir.
Yine (İbnu's-Sikkit)
şöyle demektedir: Savaş esnasında "münaveşe" tabiri de buradan
gelmektedir. Bu ise iki tarafın birbirine yaklaşması halinde söz-konusudur.
"Şiddetlice yakalayan adam" demektir. "El atmak, elle
yakalamak" demek olup da bu anlamdadır. Recez vezninde şair şöyle
demektedir:
"Boyunları iyiden
iyiye yakalıyorlardı."
"Ama onlar için
uzak bir yerden ona el atmaları ne mümkün!" buyruğu ile yüce Allah şunu
anlatmaktadır: Onların dünya hayatında iken kâfir olduklarından ötürü, âhirette
tekrar imanı ele geçirmeleri mümkün değildir. "Onlar için... ona el
atmaları ne mümkün" buyruğunu: şeklinde Ebu Amr, el-Kisaî, el-A'meş ve
Hamza hemze ile okumuşlardır. en-Nehhas şöyle demektedir: Ebu Ubeyde böyle bir
okuyuşun (doğru olmaktan) uzak olduğunu görmektedir. Çünkü hemzeli okuyuş
uzaklık) anlamındadır. O halde: "Uzak bir yerden onlar için uzaklık nasıl
olur" gibi bir mana ortaya çıkar.
Ebu Cafer şöyle
demektedir: Bu okuyuş caizdir ve güzeldir. Arap dilinde bunun iki türlü
açıklaması vardır ve bunlar doğruluktan uzak te'viller de değildir. Bu iki
açıklamadan birisi şöyledir: Kelimenin aslı hemzeli olmayıp sonradan
"vav" harfi üzerindeki harekenin hafif (gizli) oluşu dolayısıyla
hemzeli okunmuş olabilir. Bu Arapçada çokça görülen bir husustur. Büyük toplulukların,
büyük topluluklardan naklettiği mushafta da: "Peygamberlerin belirli
vakitleri geldiği zaman" (el-Murselat, 77/11) Burada -"belirli
vakitleri geldiği" anlamındaki kelime- aslında; şeklindedir. Çünkü bu
"vakif'den türetilmiştir. Diğer taraftan: "Ev" kelimesi diye
çoğul yapılabilmektedir.
Diğer bir açıklamayı
da Ebu İshak zikretmektedir ve şöyledir: Bu durumda kelime ağırca hareket
demek olan: den türetilmiş olur. Uzak kalmış olan bir husus hakkında onların
hareket edebilmeleri mümkün değil, demektir. "o şeyi uzak bir yerden
aldım" denilir. ise ağır olan şey demektir. el-Cevherî şöyle demektedir:
Hemzeli olarak; "Gecikmek ve uzaklaşmak" anlamındadır. "Ben bu
işi geciktirdim, geciktiriyorum" denilir. "(JkM): O da gecikti"
demektir. Mesela: "Son olarak onu yaptı" denilir. Şair de şöyle
demektedir:
"Sonunda bana
itaat etseydi diye temenni ettiğim, Halbuki o işlerden sonra çok işler meydana
geldi."
Bir başka şair de
şöyle demektedir:
"Uzun bir süre
yükseklere ulaşma isteğini bırakıp oturdun,
Ve sonunda payın olanı
da elden kaçırdıktan sonra gecikmiş olarak geldin."
el-Ferrâ da şöyle
demektedir: lafzında hemzeli ve hemzesiz okuyuş anlam itibariyle birbirine
yakındır. Tıpkı; "Ben o adama sitem ettim, ederim" fiiline
benzemektedir.
"Uzak bir
yer"den kasıt âhirettir. Ebu İshak et-Temimî'den, o İbn Abbas'tan şöyle
dediğini rivayet etmektedir: "Onlar için... ne mümkün" yani geri dönüş
mümkün olamaz. Çünkü onlar geri döndürülme zamanı olmayan bir sırada böyle bir
istekte bulunmuş olacaklardır.
[85]
53- Halbuki
önceden onu inkâr etmişlerdi. Üstelik uzak bir yerden gayb hakkında rastgele
zanlarda bulunuyorlardı.
"Halbuki
önceden" yani dünyada iken "onu" Muhammed'i "inkâr etmişlerdi.
Üstelik uzak bir yerden gayb hakkında rastgele zanlarda bulunuyorlardı."
Araplar hak olmayan
bir şeyleri söyleyen herkes için: "O gayb hakkında rastgele zanlarda
bulunur" anlamındaki tabirini kullanırlar ve bu taş atıp isabet
ettiremeyen kimse için bir misaldir. Yani bunlar zan-ları ortaya atarak şöyle
diyorlar: Ne öldükten sonra diriliş, ne amel defterlerinin verilmesi, ne
cennet, ne de cehennem ateşi vardır. Onlar bunu zanla-rından hareketle ileri
sürüyorlar. Bu açıklamayı Katade yapmıştır.
Bir diğer açıklamaya
göre "Zanlarda bulunuyorlar" ifadesi, Kur'ân hakkında iftirada
bulunarak: O sihirdir, şiirdir, öncekilerin efsaneleridir, derler, demektir.
Bir açıklamaya göre de, Muhammed (sav) hakkında o şairdir, sihirbazdır,
kahindir, delidir derler.
"Uzak bir
yerden" ifadesi de şu demektir: Yani yüce Allah, onlar için Muhammed
(sav)'ın doğru söylediğini bilme imkanını uzaklaştırmıştır. Burada uzaktan
kasıt, kalpten uzaklıktır, yani onlar kalplerinden uzakça bir yerden...
(zanlarda bulunuyorlar.)
Mücahid de:
"Onlar uzak bir yerden atılıyorlar" diye meçhul bir fiil olarak
okumuştur ki, onlara bununla atış yapılır, demektir. Bir başka açıklamaya göre
bunları o kimseleri azdıran ve saptıran kişiler onlara atarlar (telkin
ederler.)
[86]
54. Daha
önceden benzerlerine yapıldığı gibi, onlar ile arzuladıkları şeyler arasına,
bir engel konacaktır. Çünkü onlar endişeye düşüren bir şüphe içinde idiler.
"Daha önceden
benzerlerine yapıldığı gibi" buyruğundaki: "Benzerler"
kelimesi, in çoğuludur. Bu da: "Taraftar, benzer" lafzının çoğuludur.
"Onlar ile
arzuladıkları şeyler arasına bir engel konacaktır" buyruğu ile ilgili
açıklamalardan birisi şöyledir: Onlar ile azaptan kurtulmaları arasına bir
engel konacaktır. Bir başka açıklamaya göre onlar ile dünyada iken ellerinde
bulunup da (şu anda) arzuladıkları mal ve yakınları arasına engel konacaktır.
Katade'nin görüşüne
göre de anlam şöyledir: Onlar azabı göreceklerinde yüce Allah'a itaat etmek ve
onlara vermiş olduğu emirleri yerine getirmek isteklerinin kabul edilmesini
arzu edecekler, fakat bu istekleri ile kendileri arasına engel olunacaktır.
Çünkü böyle bir şey dünya hayatında olabilirdi. İşte o vakitte dünya hayatı
sona ermiş olacaktır.
"Engel
kondu" fiilinin aslı: şeklindedir. Burada "vav"ın harekesi
"ha" harfine verildikten sonra "ye" harfine dönüştürüldü,
sonra da ağırlığı dolayısıyla harekesi hazfedildi.
"Daha
önceden" buyruğu, daha önceden geçip gitmiş olan kâfir nesiller demektir.
"Çünkü
onlar" rasûllerin durumu, öldükten sonra diriliş, cennet ve cehennem
hakkında, bir başka açıklamaya göre din ve tevhid hakkında -ki anlam birdir-
"endişeye düşüren bir şüphe içinde idiler."
"Endişeye
düşüren" kendisi sebebiyle şüpheye düşülen şey demektir. Mesela:
"Adam şüpheye düştü" demektir. "Şüphe eden" demektir. Bunun
şüphe ve itham demek olan: den geldiğini söyleyenler şunu da derler: denilir,
nitekim pekiştirici ifade kullanılmak istendiğinde: "Çok hayret edilecek
bir şey ve çok güzel bir şiir" demek de buna benzemektedir.
Sebe' Sûre'si burada
sona ermektedir. Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun.
[87]
[1] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/211
[2] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/211-212
[3] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/212
[4] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/213-214
[5] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/214-215
[6] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/215-216
[7] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/217-218
[8] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/218-219
[9] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/219-220
[10] Buhân, IV, 1925; Tirmizî, V, 693; Darimî, I, 416, II,
563, 565; iVesâî, II, 180. 181; Müs-ned, II, 354, V. 369.
[11] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/220-223
[12] Buharı, 11, 730.
[13] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/223
[14] Bu ilk bölüm: Buhâri, III, 1307; Müslim, IV, 1940;
Müsned, VI, 118, 157.
[15] Son bölümü: Buharı, III, 1307; Müslim, IV, 2298; Ebû
Dâvûd, III, 320.
[16] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/223-225
[17] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/226-229
[18] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/229
[19] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/229-230
[20] Buhari, I, 165, 450, III, 1406; Müslim
I V7v Nesai. II. 41: Müsned, VI.
51.
[21] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/230-231
[22] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/231
[23] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/232
[24] Buhârî, V, 222; Müslim, III, 1665, 1666; Tirmizî, IV.
231; Ebu Dâvûd, IV, 73; Nesâî, VIII, 212; Muvatta, II, 966; Müsned, III, 486.
[25] Müslim, III, 1666; Müsned, VI, 49; Ahmed b. Hambel,
el-Vera, 139, 142.
[26] Buhârî, II, 742, V, 1986, 2221, 2222; Müslim, III,
1669; Muvatta, II, 966; et-Tayalisî, Müsned, I, 202; Müsned, VI, 246.
[27] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/232-233
[28] Bir önceki başlıkta geçen bu hadisin kaynakları da
orada gösterilmiştir.
[29] Buhârî, II, 876, V, 2265; Müslim, III, 1667; Müsned,
VI, 86, 199.
[30] Aynı mana ve lafızla: Nesâî, VIII, 213; yakın manada
az farkla Buharı, II, 876, V, 2221; Müslim, III, 1668; Nesâî, II, 67, VII, 214;
İbn Mace, II, 1204; Müsned, VI. 172, 247.
[31] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/233
[32] İbn Hibban, Sahih, XIII, 156; Muvatta, II, 966;
Beyhakî. es-Sünenü'l-Kübra, VII. 266; Müsned, II, 4, 101, 141, VI. 70.
[33] Tirmizî, IV, 701; Müsned, II, 336.
[34] Buharı, V, 2220; Müslim, III, 1670; Nesâî, VIII, 216;
Müsned, I, 375.
[35] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/233-234
[36] Buharı, V, 1980; Müslim, II, 1039; Müsned, VI, 118,
Kurtubi'nin kaydettiği aynı manada. Peygamberin vefatı sırasında yaşını
sözkonusu etmeksizin başka bazı rivayetler: Bu-hâr'ı, II, 1414, V, 1979;
Müslim, II, 1038; Tirmizî, III, 401; Darimî, II, 195, 212; EbuDâ-vûd, IV, 284;
Nesâî, VI, 82, 131; İbn Mace, I, 603; Müsned, VI, 280.
[37] Buhârî, V, 2270; Müslim, IV, 1890; İbn Hibban, Sahih,
XIII, 173; Müsned, VI, 234.
[38] et-Tirmizî el-Hakim, Nevadiru'l-Usul,
II,
7.
[39] Müslim, IV, 217, 2171; Ayrıca bk.: Buharı, IV, 1830,
V, 2375; Tirmizî, II, 268; Nesâî, III, 219; İbn Mace, I, 456; Müsned, IV, 251,
255.
[40] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/234-238
[41] Hakim, Müstedrek, II, 459 ve IV, 220'de İbn Abbas'ın
sözü (mevkuf bir rivayet) olarak IV, 219, bir yönüyle garip olduğuna ve İbn
Abbas mevkuf bir rivayetinin bulunduğuna dikkat çekerek, VIII, 207-208.
el-Heysemî Mecmau'z-Zevaid, VII 207, 208.
[42] Nesâî, es-Sünenü'l-Kübra, I, 256; Nesai, II, 34;
Müsned, II, 176.
[43] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/238-244
[44] Tirmizî, V. 361.
[45] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/245-248
[46] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/248-252
[47] Bu okuyuşa göre anlamı: "Zaten nankörlük edenden
başkası mı cezalandırılır" şeklinde olur.
[48] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları:
14/252-253
[49] Buhârî, I, 51, IV, 1885, V, 2394; Müslim, IV, 2204,
2205; Tirmizl, IV, 617, V, 435; Ebû Dâvûd, III, 184; Müsned, VI, 47, 91, 108,
127.
[50] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/253-254
[51] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/254-255
[52] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/255-257
[53] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/258260
[54] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/261-262
[55] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/262-263
[56] Tirmizî, V, 362; ayrıca: Buharı, IV, 1736, 1804, VI,
2720; İbn Mace, I, 69.
[57] Heysemî, Mecnıau'z-Zevaid, VII, 94; Taberanî,
Müsnedü'ş-Şamiyyîn, I, 336; Amr b. Ebi Asım eş-Şeybanî, es-Sünne, I, 227;
Muhammed b. Nasr el-Mervezî, Ta'zimu Kadri's-Sa-lâ, I, 236; ed-Deylemî,
el-Firdevs, I 247-248.
[58] Taberî, Tefsir, XXIII, 38; İbn Ebi Şeybe, Musannaf,
VII. 327-328; İbn Hacen, Fethu'l-Bari, VIII, 671.
[59] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/263-267
[60] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/267-269
[61] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/269
[62] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/269-270
[63] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/270
[64] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/271-272
[65] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/272-277
[66] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/278-281
[67] Buhârî, II, 522; Müslim, II, 700; Müsned, V, 197.
[68] Müsned, II, 314.
[69] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/282-283
[70] Darakutni, III, 28.
[71] Tirmizî, IV, 576; Tayalisî, Müsned, I, 14.
[72] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/283
[73] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/284
[74] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/285
[75] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/285-286
[76] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/286-287
[77] Müslim, I, 193: Buharı, IV. 1787, 1902.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 14/287-289
[78] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/289-290
[79] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/290
[80] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/290-291
[81] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/291-292
[82] Burada zikredilenlerin çeşitli kısımlarıyla
kaydedildiği bazı rivayetler için bkz. Hakim. Müstedrek, IV, 565; Ebu Amr
ed-Dani, es-Sünenü'l-Varide fi'l-Fiten, IV, 937, V, 1021, 1022, 109, 1091,
1093; Nuaym b. Hammad el-Mervezî. el-Fiten, I, 220-224. II, 690-691.
[83] Abdurrahman b. Ali b. Muhammed Ebu'l-Farac.
Safvetu's-Safve, I, 205.
[84] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/292-294
[85] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/294-296
[86] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/297
[87] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç
Yayınları: 14/297-298