SEBE SURESİ
Bu
sûre-i celîle Kur'ân-ı Kerlm'in 34. süresidir. Mekke'de nazil olmuştur. Elli
dört âyettir. Yemen'de Sete adındaki bir beldenin ve halkının tarihini ibretle
naklettiği için «Sebe» sûresi denmiştir. Bu mübarek sûrenin ihtiva ettiği
başlıca hususlar şunlardır:
—
Hamd ve şükrün yalnız Allahü Teâlâ'ya mahsus olduğu, kıyametin n& zaman
vuku' bulacağını Allah'dan başkasının bilemeyeceği.
—
iman edenlerin ne gibi ulvî vazifelerle mükellef oldukları ve nail olacakları
mükâfatlar.
—
Kâfirlerin, Peygamberimiz (s.a.v.)'i inkâr etmeleri ve ne büyük bir azaba dahil
olacakları.
—
Süleyman (a.s.) ile Sebe melikesi arasında geçen olay.
—
Müşriklerin taptıkları ilâhlardan bir fayda göremeyecekleri.
—
Geçmiş insanların yaptıkları ahlâksızlıklar yüzünden başlarına gelen musibeti
zikrederek, insanları bu gibi ahlâksızlıklardan men etmek. Sûredeki ana
hususlar bunlardır.
Allahü
Teâlâ âyet-i celîlesinde şöyle buyuruyor:
«Göklerde
ne var, yerde ne var hepsi kendisinin olan Allah'a
{Cûz:
22. Ayet: 2) Sebe Süresi 131
hamd
olsun. Ahirette de hamd O'na mahsustur. O, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir,
hakkiyle haberdardır.»
Bütün
hamd Allah'a mahsustur. Gökler ve yer O'nun mülküdür. O her şeye maliktir.
Göklerde ve yerde olanların hepsinin Halikı Or-dur. Bütün varlıklar,
Allah'ın varlığına, birliğine delâlet eder. Ahirette de hamd O'na mahsustur. O
yegâne hüküm ve hikmet sahibidir. Her şeyden hakkıyle haberdardır. Hiçbir şey
O'nun bilgisinden ve ilminden gizli değildir. Bazı tefsircilere göre âhirette
mü'minler altı yerde Allahü Teâlâ'ya hamd ve şükrederler ki onlar aşağıdaki
gibidir;
1
— Mü'minler, kâfirlerden ayrıldığı zaman «Allah'a şükürler olsun ki, bizi bu
kâfirlerden ve zâlimlerden ayırdı» diyerek hamd ederler.
2
— Cennet ehli, cennetin kapısına gelip orada guslederken cennete bakıp »Allah'a
şükürler olsun ki, bize hidâyet edip bu saâde-le ve nimetlere eriştirdi»
diyerek hamd ederler.
3
— Sırattan geçip selâmetle kurtuldukları vakit «Allah'a şükürler olsun ki, bizi
kederden ve sıkıntıdan, kurtardı» derler.
4
— Cennete girip melekler kenelerini selâmladıkları vakit «elhamdülillah,
Allah'a şükürler olsun, O, bize vaadettiğini yerine getirdi» derler.
5
— Cennettekiler, cenne-ic girip herkes yerlerine oturdukları zaman «Allah'a
hamd ü senalar olsun ki, Allah bizi yerlerimize, kondurdu» derler.
6
— Cennete Kİrenler orda istediklerini yedikleri zaman «elhamdülillâhi
Rabbilâle-mîn, âlemlerin Rabbine hamd ü senalar olsun ki bizi bu nimetlere
kavuşturdu» derler. O, hâkimdir, habirdir bütün mahlûkatın halini bilir, ona
göre mükâfat ve mücazatını verir.
Allahü
Teâlâ âyet-i celilesinde şöyle buyuruyor-.
-Yere
ne giriyor ve oradan ne çıkıyor, gökten ne iniyor, oraya ne çıkıyorsa hepsini
bilir. O, çok esirgeyici, çok yarhgayıcıdır.»
Allahü
Teâlâ yerin içindekileri ve oradan çıkanları, gökten inenleri ve göğe
yükselenleri bilir. Kullarının yapmış olduğu dua vs ni-yıtzlan da bilir. O,
kullarının günahlarını bağışlar, kusurlarını af-veder. Günahları ve kusurları
yüzünden onları hemen cezalandırmaz, belki yaptıklarına pişman olup tevbe ederler
diye cezalarını lnhir eder.
Allahü
Teâlâ âyet-i celüesinde şöyle buyuruyor:
132 Sebe1 Sûreai (Cüz; 22, Âyet; 3-6)
-Küfredenler
ise 'o saat bize gelmeyecek1 dediler. Sen, de ki> 'Hayır, gaytaı
bilen Rabbim için o size mutlaka gelecektir'. Ne göklerde, ne yerde bir zerre
kadar O'nun İlminin dışında değildir. Bun dan daha küçüğü ve daha büyüğü de
şüphesiz apaçık bir kitapta dır.>
«Çünkü
iman edip de güzel amellerde bulunanları Allah mükâ fatlandıracaktır, tşte
bunlar için mağfiret ve cömertçe verilmiş n-zık da vardır.»
Kâfirler,
öldükten sonra tekrar dirilmeyi ve kıyameti inkâr ederek «o saat bize
gelmeyecek» demişlerdir. Yüce Halik onların bu iddialarını reddederek sevgili
Peygamberine şöyle buyurmuştur: «Yâ Muhammed, sen onlara de ki: Hayır, gaybı
bilen Rabb!m hakkı için o sizs mutlaka gelecektir. Ne göklerde, ne
yerde bir zerre kadar
olanlar O'nun ilminin dışında değildir. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü de
şüphesiz apaçık bir kitaptadır,- Allah, her şeyi apaçık bir kitapta yazıp
muhafaza etmiştir. O, en küçük bir varlıktan bile haberdardır. O'nun bilgisinden
hiçbir şey gizli kalmaz. Îman edip de güzel amellerde bulunanları
mükâfatlandıracaktır. Güzsl amellerinden dolayı günahlarını afveder,
kendilerini dünya ve âhiret nimetleriyle mükâfatlandırır. Bu, onların iman ve
amellerinin karşılığıdır, tman edip sâlih amel işleyenleri Allah böyle
mükâfatlandırır.
Allahü
Teâlâ âyet-i celîlesinde şöyle buyuruyor:
«Âyetlerimizi
hükümsüz bırakmak tçin yarışırcasına uğraşanlar içinse, iğrenç ve can yakıcı
bir azab vardır.»
«Kendilerine
ilim verilenler ise, Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilirler. Ve her
hamde lâyık olan, Aziz ve Hamid olan Allah'ın yolunu gösterdiğini bilirler.»
(Cûz: 22. Âyet: 7-8) Sebe Sûresi 133
Hâlik-ı
Zülcelâl, âyetlerini inkâr edip, Peygamberini yalanlayanlara çok elim bir azab
hazırlamıştır. O kâfirler, Allah'ın âyetlerini yalanlamak ve hükümsüz bırakmak
için yarışa girmişlerdir. îşte onlar bu inkâr ve zulümlerinin cezasını
göreceklerdir. Kendilerine ilim verilenler ise, Allah tarafından Hz. Muhammed
(s.a.v.)'e gönderilenin hak olduğunu bilirler ve ona iman edip Peygamberlerinin
davetine icabet ederler. Yüce Halik bunu şöyle beyan ediyor: «Kendilerine ilim
verilenler ise, Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilirler ve her hamde lâyık
olan aziz ve hamîd olan Allah'ın yolunu gösterdiğini bilirler.» Kür'ân-ı Kerim,
Allah'ın emirlerini, yasaklarını, helâl ve haramı, hayrı ve şerri, imanı ve
küfrü, iyiyi ve kötüyü, cenneti ve cehennemi, mükâfatı ve mücâzatı bildirir.
Ona uyanlar kurtuluşa erer, uymayanlar ise helak olur. Kur'an, iman edenleri
hidâyete, kurtuluşa, saadete, refaha, cennete götürür, Allah'a yaklaştırır.
Allahü
Teâlâ âyet-i celilesinde şöyle buyuruyor:
«Böyle
iken o küfredenler şöyle söylediler: Siz
didik didik parçalanıp dağıldığınız vakit yeniden dirileceğinizi haber veren
bir adam gösterelim mi size?»
«Q,
Allah'a karşı yalan yere iftira mı etti?
Yoksa onda bir delilik mi var?
Hayır, âhirete inanmamakta olanlar
azabta ve derin bir sapıklık içindedirler.»
Kâfirler
öldükten sonra dirilmeyi inkâr ederek birbirlerine şöyls demişlerdir: «Siz
toprağın altında didik didik çürüyüp dağıldıktan sonra, kıyamet günü yeniden
dirileceğinizi haber veren bir adam size gösterelim mi?» Kâfirler öldükten
sonra dirilmeye ve âhiret gününe inanmayarak inkâr etmişlerdir. Onlar her şeyin
ölümle bittiğine inanmışlar, öldükten sonra tekrar dirilmeyi kabul
etmemişlerdir. Kıyamet günü her canlı tekrar dirilecek, dünyada yaptıklarından
hesaba, çekilecektir, iman edip sâlih amel işleyenler mükâfatını, iman
etmeyenler ise cezasını göreceklerdir. Âhirete inanmayanlar derin bir sapıklık
içindedirler ve onlar için elim bir azab vardır. Bu, onların inkârlarının ve
zulümlerinin karşılığıdır. Yüce Halik bunu şöyle beyan ediyor: «Böyle iken o
küfredenler şöyle söylediler: «S'z didik didik parçalanıp dağıldığınız vakit
yeniden dirileceğinizi haber veren bir adam
gösterelim mi size? O, Allah'a karşı
yalan yere
134Sebe' Sûrem (Cüz; 22» Ayet;
iftira
mı etti? Yoksa onda bir delilik mi var? Hayır, âhirete inanmamakta olanlar
azabta ve derin bir sapıklık içindedirler.»
Allahü
Teâlâ âyet-i oelilesinde şöyle buyuruyor:
«Gökten ve yerden önlerinde ne var, arkalarında ne
var, hiç de bakmadılar mı? Eğer biz dilersek, onları yere geçirir, yahut gökten
üstlerine parçalar düşürürüz. Şüphe yok ki, bunda Rabbine dönen her kul için
elbet bir ibret vardır.»
Kâfirler,
göklere ve yere bakıp önlerinde ve arkalarında ne olduğuna bakmıyorlar mı?
Göklerin direksiz tuttuğunu, yerin çakılmış gibi üzerindeküeri sarsmadığını
görüp bunlardan ibret almazlar mı? Bütün bu nizamı yerli yerine koyan Allah,
öldükten sonra tekrar diriltmeye kadir değil midir? Elbette kadirdir. Allah
dilerse iman etmeyenleri yerin dibine batırır, dilerse üzerlerine gökten taş
yağdırır. O, her şeye kadirdir. Şüphe yok ki, bunda Allah'a dönen her insan
için ibretler ve hikmetler vardır. Zira her varlık ve her zerre Allah'ın
varlığına, birliğine ve kudretine delâlet eder. Çünkü hiçbir şey kendiliğinden
meydana gelmemiştir.
Allahü
Teâlâ âyet-i celîlesinde şöyle buyuruyor:
«And olsun ki,
biz Davud'a tarafımızdan bir imtiyaz
verdik. Ey dağlar ve kuşlar, teşbih
edin onunla beraber dedik. Ona demiri
yumuşattık.»
«Bol
bol zırhlar yap, dokumada intizamı gözet,
diye (buyurduk). (Ey Dâvud hanedanı),
iyi amelde bulunun. Çünkü hakikaten ben ne yaparsanız tastamam görenim.»
Allahü
Teâlâ, Dâvud (a.s.) 'a peygamberlik ve saltanat verip dağları ve kuşları emrine
müsahhar kıldı. Onunla beraber teşbih etmelerini emretti. Ona demiri balmumu
gibi yumuşatmış, savaşta giymek için zırh ve silâh yapmasını buyurmuştur. O
zamana kadar demir, savaşlarda levha halinde kullanılırdı. Bu ilâhî emirden
sonra Dâvud (a.s.) demirden halkalar yapıp zırh dokumuştur. Demircile-
(Cüz: 22. Âyet: 12-13) Sebe Sûresi 135
r:n
ve zırh ustasının pîri Dâvud (a.s.)'dur. O, demiri istediği şekle sokardı.
Çünkü demir onun elinde balmumu gibi yumuşardı. Yüce Halik bunu şöyle beyan
ediyor: «...Ona demiri yumuşattık. Bol bol zırhlar yap, dokumada intizamı
gözet, diye buyurduk.» Allah kullarının yaptıklarını bilir ve görür. Ona göre
mükâfat ve mücâzat verir. Ey insanlar, siz iyi amelde bulunun, Allah sizin
yaptığınız her şeyi görür ve bilir. O'nun bilgisinden hiçbir şey gizli kalmaz.
Bundan sonra Hz. Süleyman'ın durumu zikredilmektedir.
Allahü
Teâlâ âyet-i celîlesinde bunu şöyle beyan ediyor:
«Süleyman'a da rüzgârı müsahhar kıldık. Sabah gidişi
bir ay, akşam dönüşü bir aylık yoldu. Erimiş bakır madenini ona sel gibi
akıttık. Elinin altında Rabbinin izniyle iş gören bazı cinler de vardı.
Onlardan da her kim bizim emrimizden ayrılıp saparsa ona çılgın azabtan
tattırırız.»
Hâlik-ı
Zülcelâl, rüzgârı Süleyman (a.s.) 'm emrine müsahhar kılmıştır. Rüzgâr,
Süleyman (a.s.)'ı, ordusu ve tahtıyle beraber bir günde bir aylık mesafeye
götürür ve aynı gün tekrar geri getirirdi. Süleyman (a.s.) 'ı istediği yere
götürürdü. Çünkü Allah, rüzgârı onun emrine vermişti. Dilediği her şeyi yapması
için bakırı da ona sel gibi akıtmıştır. O, bundan dilediğini yapıyordu. Allah,
cinleri de Süleyman'ın emrine vermiş, cinler, onun istediği her şeyi
yapmışlardır. O, ne isterse onlar Süleyman (a.s.)'ın isteğini yerine
getirmişlerdir. Onun emrini dinlemeyenlere Allah elim bir azab tattırır. Yücs
Halk, bunu şöyle beyan ediyor: «Süleyman'a da rüzgârı müsahhar kıldık. Sabah
gidişi bir ay, akşam dönüşü bir aylık yoldu. Erimiş bakır madenini ona sel gibi
akıttık. Elinin altında Rabbinin izniyle iş gören bazı c'nler de vardı.
Onlardan da her kim bizim emrimizden ayrılıp saparsa, ona çılgın azabtan
tattırırız.»
Aîlahü
Teâlâ âyet-i celîlesinde şöyle buyuruyor:
«Onlar Hz. Süleyman'a, mihraplar, timsaller ve büyük
havuzlar
136 Sebe' Sûresi (Cüz; 22 Ayet; 14)
gibi
çanaklardan, sabit kazanlardan ne dilerse yaparlardı. Ey Dâvud-oğullan, siz
Allah'a şükür için çalışın. Kullarımdan şükreden azdır.»
Şeytanlar
ve cinler, Süleyman (a.s.)'ın emrini yerine getirerek söylediği her şeyi
yapmışlardı. Onun için mescitler, köşkler, hanlar, konak yerleri, havuz
büyüklüğünde yemek pişirmek için kazanlar, kaplar, çanaklar, savaşta düşmana
karşı kullanmak için insari suretinde heykeller yapmışlardır. Yaptıkları
kazanların bir kısmı sabit ve yüz deve alacak kadar büyüktü. Bu kazanlarda
yemekler pişirilir, orduya yedirilirdi. Bütün bu nimetleri Allah,
Dâvudoğuîlarma vermiş ve «ey Dâvudoğulları, siz Allah'a şükür için çalışın-
buyurmuştur. Allah'ın vermiş olduğu bütün nimetlere kulun şükretmesi gerekir.
Şükür için nimetin azı çoğu olmaz. Her nimete şükür, mü'-minin vazifesidir.
Şükredilen nimet artar, şükredilmeyen nimet ise daima eksilir. Nimete şükür
Allah'a şükürdür. Allah'a şükür ise nimeti artırır. Fakat gerçekten Allah'a
şükredenler azdır. Hâlik-ı Zül celâl bunu şöyle beyan ediyor: «Kullarımdan
şükreden azdır.»
Allahü
Teâlâ âyet-i celilesinde şöyle buyuruyor:
«Sonra
biz ona ölüm hükmünü İnfaz edince (dayandığı) asasını yemekte olan ağaç
kurdundan başka bir şey bunun ölümünü onlara göstermedi. Bu suretle yere
kapanıp yıkıldığı zaman, besbelli oldu ki, eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı
öyle zilletli azab içinde kalıp durmazlardı.»
Hâlik-i
Zülcelâl, cinleri Süleyman (a.s.) 'm emrine müsahhar kılmış, o da bütün
işlerini onlara yaptırdığı gibi, Mesc:d-i Aksa'yı da yine onlara inşa
ettirmiştir. Cinler onun emrine karşı gelmekten korkusuna istediğini
yaparlardı. Mescid-i Aksa'yı da onlara yaptırıyordu. Süleyman (a.s.) namaza
kalktığı zaman kıyamda çok uzun dururdu. Namazı bitirdiği zaman ise mihrabında
ot bittiğini görürdü. Biten otun adını, neye yaradığını ve hangi derdin ilâcı
olduğunu sorardı, Bu bilgileri hemen kayıt ederdi ve herhangi bir hastalık
zuhur ettiği zaman, onunla ilgili olan ot ilâç olarak kullanılırdı. Şimdiki
ilâçların aslı bunlardır. Süleyman (a,s.)'m ölümü yaklaşınca mihrabında yine
bir otun bittiğini görür, adını ve ne işe yaradığını sorar. O da admın -Harnup-
olduğunu ve memleketinin harap olacağına delâlet ettiğini söyler.
(Cûi: 22. Âyel: 14) Sebe Süresi 137
Bunu
duyan Süleyman (a.s.) bir müddet ağlar. Bu ot onun vadesinin yaklaştığına
delâlet ediyordu. Ondan önce de Azrail kendisine gelip giderdi. Bu olaydan
sonra Azrail, kendisine gelince ona *yâ Azrail, benim canımı hangi surette gelip
alacaksın» diye sorar. Azrail «Allah'ın izni olmadan benim elimden hiçbir şey
gelmez» der. Bunun üzerine All&hü Teâlâ ona izin verir ve kendi suretinde
Süleyman Ca.sJ'a görünür. Onu gören Süleyman (a.s.)'in aklı başından gider,
korkudan bayılır. Azrail elini Süleyman (,a.sJ'ın göğsüne koyar, o zaman
kendisine gelir ve «ey Azrail, senden daha korkunç melek var mı?- diye sorar. O
da «Yâ Süleyman, benim katımda bir melek var, başı arşın altında, ayakları da
yedi kat yerin altından beşyüz yıllık daha aşağıdadır. Eğer Allah ona müsaade
etseydi, bir anda yedi kat gökleri ve yeri yutardı. Onun katında da bir melek
daha vardır ki, boynu arşta, ayakları da yedi kat yerin altından bin yıllık
daha aşağıdadır. Onun katında da bir melek var ki, üst dudağı arşın altında,
alt dudağı ise yerin altındadır. Şayet Allahü Teâlâ ona izin vermiş olsaydı
gökleri ve yeri bir nefeste yutar ve hiçbir şey yutmamış gibi olur.» der ve
ondan ayrılır. Bir müddet yanına uğramaz. Süleyman .a.s.) 'in vadesi bitince
gelir, o zaman Süleyman (,a,s.) Mescid-i Aksa'mn mihrabında namaz kılmak için
dikilmiş tekbir almak üzereydi. Tam o sırada Azrail gelir, ruhunu kabz
edeceğini bildirir. Süleyman (a.s.) aile efradiyle he-lâJlaşmak için izin
ister. Azrail, bu hususta kendisine müsaade edilmediğini söyler ve orada ruhunu
kabzeder. Ruhu kabzolan Süleyman (a.sJ, yere düşmez ardmç ağacından olan
değneğine dayanarak ayakta kalır. Hiç kimse öldüğünü anlamaz, tam bir yıl
ayakta kalır, ölünce hemen defnedilmemesi için daha önceden vasiyet etmişti,
öldüğü zaman mescid yarımdı, hemen defnedilseydi mescid yarım kalacaktı. Çünkü
cinler daha çalışmayacaktı. Ağaç kurdu değneğini yemeye başlamıştı, fakat
caminin inşaatı da hızla ilerliyordu. Ağaç kurdu değneği yiyip Süleyman
(a.s.)'ı yere düşürdüğü zaman caminin inşaatı da bitmişti. O zaman cinler ve
insanlar Süleyman (a.s.)'m öldüğünü anlamışlardı. Halbuki o âna kadar cinler
gaybı bildiklerini söylüyorlardı. Böylece onların gaybı bilmedikleri de ortaya
çıkmış oldu. Onun öldüğünü gören cinler ve şeytanlar dağılıp gittiler. Şayet
cinler onun öldüğünü bilmiş olsalardı, elbette; zor işlerde çalışmazlardı. Yüce
Halik bunu şöyle beyan ediyor: «Sonra biz ona ölüm hükmünü infaz edince
(dayandığı) asasını yemekte olan ağaç kurdundan başka bir şey bunun ölümünü
onlara, göstermedi. Bu suretle yere kapanıp yıkıldığı zaman, besbelli oldu ki,
eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı öyle zilletti azab içinde kalıp
durmazlardı.»
138 Sebe' Süreri (Cüz; 22, Ayet; 15-17)
Alîahü
Teâlâ âyet-i celîlesinde şöyle buyuruyor:
«Sebe'lilerln
yurtlarında Allah'ın kudretine bir işaret vardı. Sağlı sollu iki bahçe vardı.
Onlara, R&bbinizin verdiği rızıktan yiyin ve O'na şükredin. İşte çok güzel
bir şehir ve bağışlayıcı bir Rab denmişti.»
«Fakat
onlar yüz çevirdiler. Bunun için biz de üzerlerine Arim selini gönderdik,
onların bahçelerini, buruk yemişli, ılgınhk ve içinde biraz da sedir ağacı
bulunan iki bahçeye çevirdik.-
«İşte
biz onları böyle nankörlük ettikleri için cezalandırdık. Biz nankör olandan
başkasını cezalandırır mıyız?»
Peygamberimiz
(s.a.vJ'den Sebe'nin ne olduğunu sorarlar. O da bLr kişnin adı olduğunu söyler.
Bu kişi Seb'e bin Yeşhup bin Kâh-tan'dır. Yemen'de «Ezd» kasabalarında Merip
adında bir şehirde oturuyorlardı. Bu şehir Hazremevt dağlarının etek
tarafmdadır. Bu şehrin banisi Sebe olduğu için o adla isimlendirilmiştir.
Rivayete göre Seb9, Yemen'in ilk hükümdarının adıdır. Asıl adı «Abdüşşems»-dir.
İlk esir alan hükümdar olduğu için kendisine «Sebe- denmiştir. Sebe, esir alan
demektir. Rivayete göre dört yüz seksen dört sena hükümdarlık yapmıştır, tbn
Abbas (r.a.Vın rivayetine göre, Sebe, Yemen'de bir şehrin adıdır. Allahü Teâlâ
Yemen'in üç şehrine 13 peygamber göndermiştir. Bunların bir kısmı sonradan
gönderilmiştir. Bu peygamberler Sebe halkını ve çevresindeki kasabaların
halkını imana davet edip Allah'ın kendilerine vermiş olduğu nimetleri
hatırlatarak şükretmelerini istemişlerdir. Fakat onlar peygamberlerinin
davetini kabul etmeyerek, imandan yüz çevirip bağ-bahçelerin-deki mahsulden
dolayı şımarıp azmışlardır.
Süddî'nin
rivayetine göre onların memleketi çok mümbit, her çeşit meyve ve sebzenin bol
olduğu bir yerdir. O kadar bolluk vardı ki, kadınlar başlarına sele alıp bağ ve
bahçelerin arasında dolaşırken dökülen meyvelerle sepetleri dolar-taşardı. Yere
dökülen meyvelerin suları dere gibi akardı, bulundukları yer bir cennet
misaliydi, îki dağ arasında geniş bir ovada yerleşen Sebe'liler, ovanın
ortasından geçen nehrin önüne su ve bağ-bahçelerini sulamak için
22.
Âyet: 17) Sebe Sûresi 139
bentler
yapmışlardı. Böyle bir nimet içinde bulunmaları kendilerini şımartmış,
peygamberlerini yalanlamışlar, imandan ve şükürden uzaklaşarak azmışlardı.
Onlar, kendilerine verilen bunca nimetlerin şükrünü bilmedikleri için Allahü
Teâlâ da bağ ve bahçelerini helak ederek, ellerinden almıştır. Allah, nimetlerine
nankörlük yapanların elinden nimetini alır ve o milleti azaba uğratır. Onlara
ve kendilerinden sonra gelenlere bir ibret olsun diye, tarla faresini bağ ve
bahçelerine musallat kılmış, fare onların yapmış olduğu su bentlerini delerek
büyük bir felâkete sebeb olmuştur. Bentlerden boşalan su, bütün bağlarını ve
bahçelerini çorak bir araziye çevirmiştir. Bu durum olmadan önce peygamberleri
kendilerini ikaz etmiş, Allah'a imana davet ederek şükretmelerini
istemişlerdir. Onlar yine bildiklerini yapmışlardır. İçlerinden kâhin olan
İbran bin Amir, farelerin yavrularını yüksek yerlere taşıdığını görünce
başlarına büyük bir felâketin geleceğini anlar, kavmini ikaz eder ve şehri terk
ederek başka bir şehre gider.. O şehirden ayrıldığı günün akşamı felâket kopar,
kurtulan pek az olur. Kurtulanlar da orayı terk ederek başka yerlere gitmek
zorunda kalırlar. Onların, şımarıklık ve azgınlıklarından dolayı bağ-bahçeleri
yok olur. O, bağ-bahçelsrin yerinde acı yemişler, yabani meyveler ve sedir
ağaçları biter. Yüce Halik bunu şöyle beyan ediyor: «Fakat onlar yüz
çevirdiler. Bunun için biz de üzerlerine Arim selini gönderdik. Onların
bahçelerini buruk yemişli, ılgınlık ve içinde biraz da sedir ağacı bulunan iki
bahçeye çevirdik.» Bu felâket, Allah'ın kendilerine vermiş olduğu nimetlere
şükretmedikleri için başlarına gelmiştir. Çünkü onlara «Rab-b'nizin verdiği
rıziktan yeyin ve O'na şükredin» denmişti. Fakat onlar şükürden tamamen
uzaklaşmışlardı. Bunun için de Allah onlara vermiş olduğu nimetlerini almıştı.
Allah, nimetlerine şükretme-yenleri, nankörlük yapanları işte böyle
cezalandırır. Hâlik-ı Mutlak bunu şöyle beyan ediyor: «İşte biz onları böyle
nankörlük ettikleri için cezalandırdık. Biz nankör olandan başkasını
cezalandırır mıyız?» önceki milletlerin ve toplumların cezalandırılmasının
hikmeti, ssbs-bi budur. Kendilerine verilen nimetlere nankörlük edenler ve
azanlar mutlaka cezalandırılacaklardır. O beldelerin helak edilme sinda
Allah'ın varlığına ve birliğine delâlet eden âyetler ve alâmetler vardır.
Allahü
Teâlâ âyet-i celîlesinde şöyle buyuruyor:
140 Sebe' Sûresi (Cüz, 22, Âyet; 18-22)
«Onların
yurdu ile feyz ve bereket verdiğimiz memleketler arasında sırt sırta nice
kasabalar yapmıştık. Onlarda seyr ü sefer etmelerini takdir etmiş, kendilerine,
'geceleri ve gündüzleri oralarda güven içinde gezin, dolaşın* demiştik.»
«Buna
karşı onlar 'Ey Rabbimiz, seferlerimizin arasını uzaklaştır' demişler,
kendilerine yazık etmişlerdi. İşte biz de onları masallara çevirdik. Onları
darmadağınık ettik. Şüphesiz ki bunda çok sabır ve şükreden herkes için elbette
ibretler vardır.»
Allahü
Teâla, Sebe halkına vermiş olduğu nimetleri zikredip haber vermiştir. O Sebe
kabilesinin Yemen'deki memleketleri arasında bağlar-bahçeler, meralar ve
ticarete elverişli sahalar ile feyz ve bereket vermiştir. Köyler ve kasabalar
birbirine çok yakın olup gece gündüz emniyet içinde dolaşırlardı. Sabah vakti
bir köyde, öğle vakti de diğer köyde olurlardı. Sebe ile Şam arasında dört biıi
yedi yüz köy bulunmaktaydı. Kasabaların birbirlerine yakın oluşu onların hoşuna
gitmiyor ve «Ey Rabbimiz, seferlerimizin arasını uzaklaştır» diys dua
ediyorlardı. Onlar bu temennileriyle Allah'ın kendilerine verdiği nimetlerin
kıymetini bilmeyerek nefislerine zulmetmişlerdir. Allah da onları masallara
çevirip dillere destan etmiştir. Şüphesiz ki bunda çok sabır ve şükreden herkes
için, elbette ibretlsr ve ders alınması gereken hikmetler vardır. Yüce Halik
bunu şöyle beyan ediyor: «Onların yurdu ile feyz ve bereket verdiğimiz
msmle-ketler arasında sırt sırta nice kasabalar yapmıştık. Onlar da seyr ü
sefer etmelerini takdir etmiş, kendilerine 'geceleri ve gündüzleri oralarda
güven içinde gezin, dolaşın' demiştik. Buna karşı onlar 'Ey Rabbimiz,
seferlerimizin arasını uzaklaştır' demişler, kendilerine yazık etmişlerdi, tşte
biz de onları masallara çevirdik. Onları darmadağın ettik. Şüphesiz ki, bunda
çok sabır ve şükreden herkos için elbette ibretler vardır.»
-And
olsun ki, iblis, onlar hakkındaki görüşünü doğru çıkartmış, iman edenlerden bir
zümre hariç olmak üzere; hepsi ona uymuşlardı,»
(Cdz: 22. Ayet: 22-24) S«be Sûresi 141
-Halbuki
onun, bunlar üzerinde hiçbir nüfuzu yoktu. Ancak biz âhirete iman eden kimse
ile ondan şüphede bulunan kişiyi ayırde-deceğiz. Senin Rabbin her şeyin üstünde
gerçek bir gözetleyicidir.»
iblisin
zannı insanların çoğu üzerinde doğru çıkmıştır. Çünkü insanların çoğu ona tâbi
olmuşlardır. Yalnız hakkıyle iman edip sâ-lih amel yapanlardan bir kısmı ona
tâbi olmamıştır. Şeytan, cennetten kovulduğu zaman, Allahü Teâla'dan kıyamete
kadar mühlet istemişti. Yüce Halik, onun isteğini kabul ederek kıyamete kadar
mühlet vermiştir. O zaman şeytan yemin edip «ben bu âdemoğullanmn hepsini
azdırıp sana secde ve şükür ettirmeyeceğim- der. Şeytan, insanoğlunun Allah'a
secde etmeyeceğini bilerek söylememiştir, zannıyla söylemiştir. Bundan dolayı
Yüce Halik «and olsun ki, iblis, onlar hakkındaki görüşünü doğru çıkarmış, iman
edenlerden büzü mre hariç olmak üzere, hepsi ona uymuşlardı. Halbuki onun,
bunlar üzerinde hiçbir nüfuzu yoktu. Ancak biz âhirete iman eden kimse ile
ondan şüphede bulunan kişiyi ayırd edeceğiz. Senin Rabbin hsr şeyin üstünde
gerçek bir gözetleyicidir.* Şeytanın kıyamete kadar izin istemesi,
âdemoğullarmı azdırıp Allah'a secde ettirmemek içindir. Şeytan, Allahü Teâlâ'ya
«ben senin kullarını azdırırım* dediği zaman, Hâlik-ı Zülcelâl de, «benim öyle
kullarım var ki, onlar asla, senin saltanatın ve hükmün altına girip sana tâbi
olmazlar» buyurur. Bunun üzerine şeytan da «senin muhlis kullarını ve hak üzers
kaim olan kullarını azdırıp saptoamam» der. Şeytan, güç kullanarak zorla
insanları saptırıp azdırmaz, Allah'ın yolundan alıkoymaz. Onlara bir vesvese
verir, o vesvese ile hak yoldan saparlar, ilâhi emirleri unuturlar, Allah'a
isyan ederler. îmanı ve ibadeti terk ederlsr. Böylece de elim bir azaba
müstehak olurlar. Çünkü Allah, kullarının yapmış olduğu her şeyi muhafaza edici
ve gözetleyicidir.
Alîahü
Teâlâ âyet-i celüesinde şöyle buyuruyor:
«Onlara
de kis Allah'ı bırakıp da göklerde ve yerde zerre kadar bir şeye sahip
olmadığı, her ikisinde de bir ortaklığı bulunmadığı ve hiçbiri Allah'a yardımcı
olmadığı halde tanrı olduklarım ileri sürdüklerinize istediğiniz kadar
yalvarm.»
Sebe' Sûrem (Cüz; 22, Âyet; 24-26)
«Allah'ın katında kendisine izin verilenden
başkasının şefaati fayda vermez. Nihayet kalblerinden korku giderildiği zaman
birbirlerine 'Rabbiniz ne söyledi' diye sorarlar. 'Hak söyledi' derler. O,
yücelerin yücesidir.»
Yüce
Halik, sevgili Peygamberine şöyle buyuruyor: «Yâ Muham-med, kâfirlere de ki:
İlâh diye taptıklarınızı çağırın, gelsinler sizi açlık ve yokluk belâsından
kurtarsınlar.- Bundan maksat onların taptıkları putları veya meleklerdir.
Bazıları, meleklere ilâh diye tapmaktadırlar. Kâfirlerin taptıkları şeylerin hiçbirisi
zerre kadar bir şeye malik değildir ve Allah'ın mülkünde de ortaklıkları
yoktur. Kâfirler -ma'budlarımız Allah katında, şefaatçilerimizdir, onlar bizs
şefaat edecektir» demişlerdir. Halbuki Allahü Teâlâ'nm müsaade ettiklerinden
başkası şefaat yetkisine sahip değild:r. Hem iman edenler kâfirlere şefaatçi
olamadığı gibi, melekler de onlara asla şefaatçi olamazlar. Melekler sadece
kendilerine emrolunanı yaparlar, ondan başkasını yapmazlar. Şayet Melekler
Allah'ın peygamberlerine indirmiş olduğu vahyi işltselerdi, onun heybetinden ve
Allah korkusundan yüzleri sararıp secdeye kapanırlardı. Ey kâfirler, nasıl olur
da Allah korkusundan secdeye kapanan melekler size şefaatçi olurlar? Onlar
ancak Allah'ın emirlerini yerine getirmekle mükelleftirler.
Melekler
ve gök ehli Hz. İsa'dan Peygamberimize kadar vahiy duymamışlardı. Hz. Muhammed
(s.a.v.)'e vahiy gelmeye başlayınca, onun heybetinden akılları başlarından
gitmiştir. Kendilerine geldikleri zaman «Cebrail, Rabbinizden ne haber
getirdi?» diye birbirlerine sorarlar. Sonra -Hak söyledi» derler. Hâlik-ı
Zülcelâl. yücelerin yücesidir, O'nun şeriki, benzeri yoktur. Her şey O'na
muhtaçtır. O, hiçbir şeye muhtaç değildir.
Allahü
Teâlâ âyet-i celîlesinde şöyle buyuruyor:
-De ki: 'Göklerden ve yerden sizi rmklandıran kimdir?'
De ki: 'Allah'tır. Öyleyse ya biz, ya siz mutlak bir hidâyet üzerindeyiz. Yahut
apaçık bir sapıklıkta.»
(Cûz:
22. Âyet: 27-29) Sebe Sûresi 143
«De
ki: Bizim işlediğimiz günahtan siz mes'ul olmazsınız. Sizin yapmakta
olduklarınızdan da biz mes'ul olmayız.»
•De
ki: Rabbimiz, hepimizi bir araya toplayacak, sonra aramızda hak İle
hükmedecektir. O, kemâliyle bilen en büyük hakimdir.»
Ey
insanlar, göklerden yağmur indirip o yağmur vasıtasıyla ysr-den her çeşit
mahsulleri, meyveleri, bitkileri çıkarıp bütün canlıları rızıklandıran kimdir?
Hiç şüphesiz Allah'tır. Çünkü O'ndan başka ilâh yoktur. Ey kâfirler, ya biz, ya
siz mutlaka bir hidâyet üzerindeyiz. Veya birimiz apaçık bir sapıklık
üzerindedir. Fakat iman eden-ler, daima hidâyet üzeredir, etmeyenler ise her
zaman dalâlette ve sapıklıktadır. Kıyamet günü, kimse, kimsenin işlemiş olduğu
kötü amelden mes'ul olmayacaktır. Herkes Allah katında amelin1 n
karşılığını görecektir. İman edenler mükâfatım, etmeyenler de cezasını
göreceklerdir. Yüce Halik, kıyamet günü bütün kullarını mahşer yerine
toplayacak, iman edenlerle etmeyenleri birbirinden ayıracak, onlar arasında
adaletle hükmedecektir. Allahü Teâlâ bunu şöyle beyan ediyor: «De ki: Bizim
işlediğimiz günahtan siz mes'ul olmazsınız. Sizin yapmakta olduklarınızdan da
biz mes'ul olmayız. De ki: Rabbimiz, hepimizi bir araya toplayacak, sonra
aramızda hak ile hükmedecektir. O, kemâliyle bilen en büyük hakimdir.»
Allahü
Teâlâ âyet-i celîlesinde şöyle buyuruyor:
«De
ki: O'na taktığınız ortakları bana gösterin bakayım. Yoktur ki. Doğrusu Allah
azizdir, hakimdir.»
«Biz,
seni bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak göndermişizdir. Fakat
insanların çoğu bilmezler.»
«Doğru
sözlü iseniz söyleyin, bu vaad ne zamandır? derler.»
Yüce
Allah, sevgili Peygamberine şöyle buyuruyor: *Yâ Muham-med, kâfirlere de ki:
Allah'tan başka ilâh diye taptıklarınızı bana gösterin bakayım. Onları Allah'a
ortak koştunuz. Göklerde ve yerde ne yaptıklarını haber verin?- Halbuki
kâfirlerin tapmakta oldukları putlar da yaratılmıştır. Yaratılan bir şey nasıl
olur da, ba^ka bir şey yaratabilir? Yaratma gücüne sahip olmayan bir varlık na-
144
Sebe'
Sûresi (Cüz; 22, Ayet; 30-31)
sil
olur da Allah olabilir? Allah olamayınca ona nasıl ibadet edilir? Halbuki
ibadet yalnız Allah'a mahsustur. O'ndan başkası ibadete lâyık değildir. Çünkü
bütün mahlûkatın sahibi, mâliki, yaratıcısı, rı-zıklandıram O'dur. O, mülkünde
azizdir, hamiddir.
Allahü
Teâlâ, sevgili Peygamberi Hz. Muhammed Cs.a.v.ri bütün mahlûkata peygamber
olarak göndermiş, aynı 2amanda insanlara Allah'ın nimetlerini müjdeleyici, ve
azabından korkutucu olarak görevlendirmiştir. Fakat insanların çoğu O'nun
nimetlerini ve azabını yalanlayarak alay ederler. Kıyametin kopacağına
inanmazlar. Bundan dolayı «doğru sözlü iseniz, bize vaadolunan kıyamet günü ne
zaman olacak onu bize haber verin» derler. Halbuki Allah'ın vaadi haktır. O gün
mutlaka gelecektir. Kıyamet, ne bir saat öne almir ve ne de bir saat geri
bırakılır. Vakti gelince vukubulur. kimse ona mani olamaz.
Allahü
Teâlâ âyet-i celilesinde şöyle buyuruyor:
-De
kit Size bir gün tayin edilmiştir. Ondan bir saat ne geri kalabilirsiniz, ne de
öne geçebilirsiniz.»
«O
küfredenler: 'Biz ne bu Kur*an'a, ne de ondan öncekilere inanırız' dediler. Sen
bu zalimleri, Rablerinin huzurunda dikilmiş oldukları zaman, suçu birbirine
atıp dururken bir görsen. İçlerinde zayıf sayılanlar, o büyüklük taslayanlara:
'Siz olmasaydınız muhakkak ki, biz mü'minlerden olmuştuk' derler.»
Ey
kafirler, size mutlaka bir gün tayin edilmiştir. Siz o tayin edilen günden ne
bir saat geri kalırsınız, ne de bir saat öne geçersiniz. Kâfirler «biz ne bu
Kur'an'a ve ne de bundan önceki kitaplara inanırız» demişlerdir. Kâfirler,
kıyamet günü Rablerinin huzuruna çıkıp suçları birbirlerine attıkları zaman
içlerinden zayıfları ve fakirleri, kendilerini Allah yolundan alıkoyanlara *siz
olmasaydınız, muhakkak ki biz iman edip mü'minlerden olacaktık. Bizi Allah'ın
yolundan siz alıkoydunuz, bu duruma da siz getirdiniz.» derler
(Cüz:
22. Ayet: 32-33) Sebe Sûresi 145
Yüce
Halik, bunu şöyle beyan ediyor: «O küfredenler: 'Biz ne Kur'-an'a, ne de ondan
öncekilere inanırız" derler. Sen bu zalimleri Rab-lerinin huzurunda
dikilmiş oldukları zaman, suçu birbirine atıp dururken bir görsen, içlerinde
zayıf sayılanlar o büyüklük taslayan-lara 'siz olmasaydınız muhakkak ki, biz
mü'minlerden olmuştuk' derler.» O zaman kendilerini Allah yolundan saptıran
büyükleri, bu suçlamaları asla kabul etmezler.
Allahü
Teâlâ âyet-i celîlesinde bunu şöyle beyan ediyor:
«Büyüklük
taslayanlar, zayıf sayılanlara; 'Bize hidâyet geldikten sonra, biz mi sizi
ondan çevirdik? Hayır, siz kendiniz suçlu idiniz' derler.»
«Zayıf
tanınanlar da, o büyüklük taslayanlara: Hayır, derler. Gece gündüz işiniz
hilekârlıktı. Çünkü siz, bize hep Allah'a küfretmemizi, O'na benzerler
(ortaklar) tanımamızı emrediyordunuz, Bunlar azabı görünce pişmanlıklarını
içlerine atarlar. Biz de o küfredenlerin boyunlarına demir halkalar vururuz.
Yaptıklarından başka bir şeyin mi cezasını çekerler?»
Kıyamet
günü kâfirler başlarına gelecek olan azabı gördükleri zaman birbirlerinden
davacı olurlar, büyüklük taslayanlar zayıflarına ve Allah yolundan
alıkoyduklarına -size hidâyet geldikten sonra, biz mi sizi ondan çevirdik?
Hayır, biz sizi ondan çevirmedik, siz kendiniz döndünüz, bugün suçlu sizsiniz»
diyeceklerdr. Zayıfları da büyüklük taslayarak kendilerini Allah yolundan
alıkoyanlara «hayır, sizin gece gündüz işiniz hilekârlıktı. Çünkü siz, bize hep
Allah'a küfretmemizi ve O'na ortak koşmamızı emrediyordunuz. Biz de sizin
ağzınıza baktık. Allah'a ortak koştuk ve küfrettik. Bizi bu duruma düşüren
sizsiniz, şimdi bizi içine düştüğümüz azabtan kurtarın.»
O
büyüklük taslayıp halkı Allah'a küfrettirenler bunlardan ka-
C.:
V — F.: 10
146 Sebe'
Sûresi (Cüz; 22T-Âyet; 34-36)
çacaklar,
yaptıklanna pişman olacaklar. Fakat o günkü pişmanlıkları kendilerine asla
fayda vermeyecektir. Allahü Teâlâ da o küfredenlerin boyunlarına ateşten demir
halkalar takacaktır. Bu, onların amellerinin ve yaptıklarının karşılığıdır.
Allah, onları yaptıklarından başka bir şey ile cezalandırmayacaktır. îmandan
yüz çevirip başkalarını da Allah yolundan alıkoyanlar, işte böyle
cezalandırılacaklardır «Yaptıklarından başka bir şeyin mi cezasını çekerler?»
buyurularaV, kıyamet günü herkese yaptığının karşılığı verilecektir
Allahü
Teâlâ âyet-i celîlesinde şöyle buyuruyor:
«Biz
hiçbir kasabaya bir peygamber göndermedik ki, o kasabanın refah sahipleri 'biz,
sizin bize tebliğ ettiğiniz şeyleri tanımıyoruz' dediler.-
«Ve:
Biz, dediler, mallan ve çocukları en çok olanlarız. Azaba uğratılacak da
değiliz.»
«De
ki: Şüphesiz Rabbim, kimi dilerse onun rızkını genişletir, ve bir ölçüye göre
verir. Fakat insanların çoğu bilmezler.»
Allahü
Teâlâ, emir ve yasaklarını bildirmek için her kasaba halkına peygamberler
göndermiştir. O kasabaların halkının zenginleri ve ileri gelenleri
peygamberlerini yalanlayarak «biz, sizin bize tebliğ ettiğiniz şeyleri
tanımıyoruz ve onlara inanmıyoruz» demişlerdir. Onlar varlıklarına ve
çokluklarına güvenerek peygamberleri ve ahi-ret gününü yalanlamışlar ve «biz,
malları ve çocukları en çok olanlarız, azaba uğratılacak da değiliz» demişler
ve şımarıklık yaparak azmışlardır. Allahü Teâlâ da varlıklarına ve çokluklarına
güvenip yeryüzünde azgınlık yaparak şımaranlari helak etmiştir. Malları ve
çocukları onları Allah'ın azabından asla kurtaramamıştır. Çünkü mal da mülk de
Allah'ındır. Allah kullarından dilediğin;n rızkını genişletir ve bir
ölçüye göre verir. Dilediğinin rızkını da daraltır. Bunu kimse değiştiremez.
Fakat insanların çoğu bunu bilmezler. Onlar malı da, mülkü de kendilerinin
kazandığını zannederler. Bundan dolayı asıl sahibini unuturlar. Fakirleri hakir
görürler, mallarının, mülklerinin ve mevkilerinin kendilerini her şeyden
kurtaracağını zanne-
(Cûî:
22. Âyet: 37-39) Sebe Sûresi 147
derler.
Halbuki Allah katındaki üstünlük takva iledir, mal, mevki ve makam ile
değildir.
Allahü
Teâlâ âyet-i celîlesinde bunu şöyle beyan ediyor:
«Sizi
huzurumuza yaklaştıracak olan ne mallarınız, ne evlâtla-nnızdır. Ancak
iman.edip de iyi amelde bulunanlar müstesna. Çünkü onlar için, yaptıklarına
mukabil kat kat mükâfat vardır. İşte onlar yüksek derecelerde, güven
içindedirler.-
Ey
insanlar, sizi Allah'ın huzuruna yaklaştıracak olan ne mallarınız ve ne de
çocuklarınızdır. Ancak iman edip iyi ameller yapmış iseniz, o sizi Allah'a
yaklaştıracaktır. Onlar için Allah katında yaptıklarına mukabil kat kat mükâfat
ve sevap vardır. Onlar cennette de yüksek derecelerde olup korktuklarından
emin, umduklarına nail olmuşlardır. Zira onlar güven içindedirler. Yüce Halik,
bunu şöyle beyan ediyor: «Sizi huzurumuza yaklaştıracak olan ne mallarınız ve
ne de çocuklarınızdır. Ancak iman edip de iyi amelde bulunanlar müstesna. Çünkü
onlar için, yaptıklarına mukabil kat kat mükâfat vardır, tşte onlar yüksek
derecelerde, güven içindedirler.»
Allahü
Teâlâ âyet-i celîlesinde şöyle buyuruyor:
«Ayetlerimizi
hükümsüz bırakmak için yarış edercesine çalışanlar, işte onlar, azabla yüz yüze
bırakılacaklardır.»
«De
kis Gerçekten Rabbim kullarından kimi dilerse onun rızkını genişletir ve ona
bir Ölçüye göre verir. Hayır namına ne sarfe-derseniz O, bunun ardından (daha
İyisini) lütfeder. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.»
Allah'ın
âyetlerini hükümsüz bırakıp peygamberlerini yalanlamak için yarış edercesine
çalışanlar yek mu? îşte onlar kıyamet günü en çetin azaba uğrayacaklardır.
Kimse onları bu azabtan kurtaramayacaktır. Bu, onların küfür ve zulümlerinin
cezasıdır. Allah'ın âyetlerini ve peygamberlerini yalanlayanlar, böyle
cezalandırılacak-
148 Sebe' Sûresi (Cüz; 22, Âyet; 40-43)
lardır.
Hâlik-ı Zülcelâl, kullanndan dilediğinin rızkını genişletir, dilediğininkini de
daraltır. Ey iman edenler, Allah yolunda infak ettiklerin'zden daha hayırlısını
ve daha fazlasını O size verir. Nitekim Ebû Derdâ, Peygamberimiz (s.a.vj'den
şöyle rivayet etmiştir: Allahü Teâlâ her gün yeryüzüne iki melek gönderir, onun
iki yanın da durup *ey Eabbimiz, senin yolunda infak edenlere karşılığını acele
olarak ver* derler. Onların Allah indindeki duaları makbuldür, asia geri
çevrilmez.
Allahü
Teâlâ âyet-i celilesinde şöyle buyuruyor:
«Hatırla
o günü ki, Allah onların hepsini mahşerde toplayacak, sonra meleklere: 'Bunlar
mı size tapıyorlardı?' diyecek.»
«Melekler
de: 'Seni tenzih ederiz. Bizim yârimiz onlar değil, sensin. Belki onlar cinlere
tapıyorlardı ve çoğu onlara iman edicilerdi.' derler.»
Allahü
Teâlâ, kıyamet günü insanları mahşer yerine toplayacak ve meleklere «bu
müşrikler size mi tapıyorlardı?» diye soracaktır. Melekler de «ey Rabbimiz, biz
seni bütün noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Bizim yârimiz onlar değil, sensin.
Onlar b:ze değil, cinlsre tapıyorlardı ve çoğu onlara iman ediyorlardı.»
derler. Melekler hiçbir zaman insanlara «bize tapın» dememişlerdir, demeleri de
mümkün değildir. Hem insanlar onları görmemişlerdir. Bu bakımdan müşriklerin
taptıkları melekler değil, cinlerdir.
Allahü
Teâlâ âyet-i celîlesinde şöyle buyuruyor:
«İşte
bugün birbirinizi; ne bir fayda, ne de bir zarar yapmaya gücünüz yeter. O
zalimlere biz 'yalanladığınız ateşin azabını tadın1 diyeceğiz.»
«Onlara
karşı açık açık âyetlerimiz okunduğu zaman dediler ki:
(Cûz:
22. Âyet: 44-45) Sebe Sûresi 149
'Bu,
atalarınızın taptıklarından sizi mütemadiyen vazgeçirmek isteyen bir adamdan
başkası değildir.' Ve: 'Bu Kur'an, düzülüp uydurulmuş bir iftiradan başka bir
şey değildir' dediler. Hakk'a küfreden onlar, 'Hak' kendilerine gelince de şunu
söylediler! 'Bu, apaçık bir sihirden başka bir şey değildir'.-
Kıyamet
günü insanlar birbirlerine ne bir fayda, ne de bir zarar verebilirler. Kimse
kimseye fayda veremediği gibi, zarar da vero-mez. Ancak Allahü Teâlâ'mn
kendilerine şefaat için izin verdikleri müstesnadır. Kâfirler kıyamet gününü
yalanlayarak cennet ve C3-hennemi inkâr etmişlerdir. Hâlik-ı Mutlak, onlara
kıyamet günü «yalanladığınız ateşin azabını tadın- diyecektir. Çünkü onlara
Allah'ın âyetleri açık açık okunduğu halde, inanmayarak birbirlerine «bu,
atalarınızın taptıklarından sizi mütemadiyen vazgeçirmek isteyenden başkası
değildir. Bu Kur'an, düzülüp uydurulmuş bir iftiradan başka bir şey olmadığı
gibi, apaçık bir sihirdir. Bunu, Muhammed kendisi uydurmuştur.» demişlerdir.
Kâfirler, Kur'ân-ı Kerîm'in Allah tarafından gönderildiğini bildikleri halde,
inatları yüzünden ona inanmamışlardır.
Allahü
Teâlâ âyet-i celilesinde şöyle buyuruyor:
«Halbuki
biz onlara öyle ders alacakları kitaplar vermediğimiz gibi, onlara senden evvel
azab ile korkutucu bir peygamber de göndermemiştik.»
«Onlardan
öncekiler de peygamberlerini yalanladılar. Halbuki bunlar, öbürlerine
verdiklerimizin onda birine ermemişlerdir. Boyla iken peygamberlerimizi
yalanlamışlardı. Beni inkar etmek nasıl olur?»
Allahü
Teâlâ, Hz. İsa ile Peygamberimiz (s.a.v.) arasında bir peygamber ve bir kitap
göndermemiş, İsa (a.s.) 'dan sonra Peygamberimiz (s.a.v.)'i ve onunla beraber
kitap olarak da Kur'ân-ı Kerim'i göndermiştir. Hâlik-ı Zülcelâl, bunu şöyle
beyan ediyor: «Halbuki biz onlara öyle ders alacakları kitaplar vermediğimiz
gibi, onlara ssn-den evvel azab ile korkutucu bir peygamber de göndermemiştik.»
Fakat onlardan önceki milletler de peygamberlerini yalanlamışlardır. Bunlar da,
onlar gibi peygamberlerini yalanlıyorlardı. Halbuki bunlar, öbürlerine
verilenlerin onda birine bile kuvvet bakımından, ömür bakımından, varlık
bakımından malik değillerdir. Allah onları
150 Sebe' Sûresi (Cüz; 22, Âyet; 46-49)
inkâr
ve zulümleri yüzünden helak etmiştir. Çünkü onlar peygamberlerini
yalanlamışlar, yeryüzünde bozgunculuk ve azgınlık yapmışlardır. Yüce Allah bunu
şöyle beyan ediyor: «Onlardan öncekiler de peygamberlerini yalanladılar.
Halbuki bunlar, öbürlerine verdiklerimizin onda birine ermemişlerdir. Böyle
iken peygamberlerimizi yalanlamışlardı. Beni inkâr etmek nasıl olur?»
Aîiahü
Teâlâ âyet-i celllesinde şöyle buyuruyor:
«De
kiî Ben size sırf Allah için ikişer ikişer, teker teker kalkıp durmanızı, sonra
arkadaşınızda hiçbir mecnunluk olmadığını iyi düşünüp bilmenizi öğütlerim. O,
çetin bir azab gelip çatmazdan evvel bunu size haber verenden başkası
değildir.»
Yüce
Halik, sevgili Peygamberine şöyle buyuruyor: «Yâ Muham-med, kâfirlere de ki:
Ben size sırf Allah için ikişer ikişer, teker teker kalkıp durmanızı, sonra
arkadaşınızda hiçbir mecnunluk olmadığını iyi düşünüp bilmediğinizi öğütlerim.
O, çetin bir azab gelip çatmazdan evvel bunu size haber verenden başkası
değildir.» Kâfirler, Peygamberimize çeşitli iftiralarda bulunup, kimi
»sihirbaz» demiş, kimi «deli» demiş, kimi de «kâhin* demiştir. Halbuki onlar
Peygamberimizin sihirbaz, deli ve kâhin olmadığını çok iyi biliyorlardı. Buna
rağmen, iftiradan geri durmuyorlardı.
Aliahü
Teâlâ âyet-i celilesinde şöyle buyuruyor:
;4 y
«De
kiı Ben sizden bir ücret istersem, o sizin olsun. Benim emrim Allah'a aittir. O
her şeye şahittir.»
«De
ki: Benim Rabbim, hiç şüphesiz hakkı yerine koyar. O, bütün gayblan hakkıyle
bilendir.»
«De
ki; Hak geldi, batılın önü de kalmaz, sonu da..
Peygamberler,
Allah tarafından kendilerine gönderilen vahyi insanlara tebliğ ederler. Bunun
için de onlardan hiçbir ücret istemezler. Çünkü onların görevi, Allah'ın emir
ve yasaklarını insanlara tebliğ etmektir. Onların mükâfatı ise Allah'a aittir.
Hiç şüphesiz,
(Cûi:
22. Ayet: 50-54) Sebe Sûresi 151
Allah
hakkı yerine koyar ve bütün gayblan hakkıyle bilir. Hiçbir şey O'nun bilgisinden gizli kalmaz. Hak gelince
batıl yok olur. Hakkın olduğu yerde asla bâtıl olmaz. Yüce Halik, bunu şöyle
beyan ediyor: -De ki: Hak geldi, bâtılın önü de kalmaz, sonu da.»
Aîlahü
Teâlâ âyet-i celilesinde şöyle buyuruyor:
«De ki: Eğer ben sapmışsam, bu sapışımın günahı
nefsime aittir. Doğru yolu bulmuşsam bu da Rabbimin bana vahyi iledir. Şüphesiz
O, işitendir, yakındır.»
«Onlan can bas kaygısına düştükleri vakit
görmelisin. Artık kaçacak yerleri de yoktur. Yakın yerden yakalanmışlardır.»
«'Ona iman ettik* demişlerdir. Fakat onlara uzak bir
yerden el sunmak nerede?»
Allahü Teâlâ,
sevgili Peygamberine şöyle buyuruyor: «Yâ Mu-hammed, de ki: Eğer ben sapmışsam,
bu sapışımın günahı nefs'me aittir. Doğru yolda bulunmuşsam, bu da Rabbimin
bana vahyi iledir. Şüphesiz O, işitendir, yakındır. Onları can baş kaygısına
düştükleri vakit görmelisin. Artık kaçacak yerleri de yoktur. Yakın yerden
yakalanmışlardır.»
Peygamberler
masum oldukları halde, Resûl-i Ekrem (s.a.v,) «eğer ben sapmışsam, bu sapışımın
günahı nefsime aittir.» demiştir. Bu da gösteriyor ki, her insan yapmış olduğu
hayrın mükâfatım, şerrin ise cezasını görecektir. Kâfirler kıyamet günü
uğrayacakları azabı gördükleri vakit, başlarının derdine düşecekler ve kaçmaya
yer arayacaklardır. Fakat kaçacak yer bulamayacaklardır. Çünkü kıyamet günü her
fert dünyada yaptığı hayrın mükâfatını, şerrin de cezasını görecektir. O gün
herkes ameliyle başbaşa kalacaktır. Kâfirler uğrayacakları azabı gördükleri
zaman tekrar dünyaya gelip iman etmek isteyeceklerdir. Fakat onların bu
istekleri asla kabul edilmeyecektir. Yüce Allah bunu şöyle beyan ediyor: **Ona
iman ettik' da-mişlerdir. Fakat onlara uzak bir yerden el sunmak nerede?»
Allahü
Teâlâ âyet-i celilesinde şöyle buyuruyor:
152 Sebe'
Sûresi (Cüz; 22, Âyet; 50-54)
«Halbuki daha evvel ona küfretmişlerdi. Uzak bir
yerden gay-ba atıp tutuyorlardı.»
«Artık kendileriyle arzuladıkları şeyler arasına set
çekilmiştir. Tıpkı bundan evvel benzerlerine yapıldığı gibi. Çünkü hepsi de
kötü zanna düşüren bir şüphe içinde idiler.»
Kâfirler,
Peygamber Cs.a.vJ'i, Kur'an'ı ve âhiret gününü -inkâr edip yalanlamışlar ve
Peygamberimiz (s.a.v.) 'e olmadık iftira atmışlardır. Her şeyin dünyada
başlayıp bittiğini zannederek âhireti, cennet ve cehennemi, hesaba çekilmeyi
inkâr etmişlerdir. Yücs Halik. bunu şöyle beyan ediyor: «Halbuki daha evvel ona
küfretmişlerdi. Uzak bir yerden gayba atıp tutuyorlardı. Artık kendileriyle
arzuladıkları şeyler arasına set çekilmiştir. Tıpkı bundan evvel benzerlerine
yapıldığı gibi. Çünkü hepsi de kötü zanna düşüren bir şüphe içinde idiler.»
işte bunlar kıyamet günü cezalarını göreceklerdir.