- 34 -
Mushaf’taki sıralamaya göre kitabımızın 34, nüzûl sıralamasına
göre 58, mesânî kısmının birinci sûreler
grubunun altıncı sûresi olan Sebe’ sûresi Mek-ke’de nâzil olmuş olup
âyetlerinin sayısı 54’dür.
Hamd yalnız ve yalnız âlemlerin
Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm Allah’ın Rasûlüne ve Onun pâk aile
halkına ve ashâbına olsun. Rabbi-miz bizden kabul buyur. Çünkü sen her şeyi
işitensin, her şeyi bilensin.
Bu âyetler kitabımızın 34. sûresi,
Sebe’ sûresinin âyetleridir. Sebe’ sûresi muhtevasından da anlaşıldığı gibi
Mekke’de, Mekke döneminin ortalarında Rasûlullah Efendimizin getirdiği mesajın
toplum tarafından duyulmaya başlandığı, Müslümanların Müslümanlıklarından ötürü
toplumda yavaş yavaş alaya alınmaya, dışlanmaya başlandıkları bir dönemde nâzil
olmuş 45 âyetlik bir sûredir.
Sûrede vahiyle
muhatap olan Mekkeli müşriklerin kabullenmekte zorlandıkları, alay konusu
yaptıkları, istihzâ ederek peygambere sordukları tevhid, âhiret, nübüvvet
konuları son derece açık ve net ifadelerle gündeme getirilir. Rasûlullah Efendimizin
getirdiği Allah ya-salarına karşı çıkan, reddeden kâfirler hem dünyada hem de
âhirette çok kötü âkıbetlerle uyarılır. Kendilerine yeryüzünde halifelik
verilen, çok büyük mülk ve saltanat verilen Dâvût ve Süleyman’ın (a.s) Allah’a
kullukları, teslimiyetleri gündeme getirilerek Mekkeli güçlüler kulluğa dâvet
edilir. Güç ve kudretin tümüyle Allah’a ait olduğu vurgulanarak böyle güç ve
kudret sahibi olan, Allah’a kulluğa yanaşmayan, Allah’la çatışma içine giren
Sebe’ halkının helâki anlatılır. Ölüm, ölüm sonrası hayat, diriliş, hesap,
kitap gündeme getirilir.
Evet, Mekke
döneminin ilk yıllarında nâzil olmuş 54 âyetlik bir sûreye baş vurduk. Bizi
bilgilendirmesi, bize yol göstermesi, bizi Rab-bin razı olacağa bir hayata
götürmesi için bu mübârek sûreye müracaat ettik. Bakalım bize neler öğretecek,
bizi elimizden tutup nerelere götürecek? İnşallah tanımaya çalışacağız.
Az evvel de
ifade ettiğim gibi Mekke döneminin ilk yıllarında, henüz dâvete karşı amansız
işkence ve terör eylemlerinin başlamadığı, sadece yalanlama, reddetme ve alaya
almaların yeni yeni baş-ladığı bir dönemde inmiştir sûre.
Sûrenin ana
konuları olarak şunları sıralayabiliriz: Mekke müşriklerinin henüz yeni tanıyıp
reddetmeye çalıştıkları tevhid, âhiret ve risâlet konuları ele alınıp ispat
edilmektedir. Mekkelilerin itirazlarına bazen itiraz konuları tek tek ele
alınarak cevap verilmekte, bazen de hiç değinilmeden cevap verilmektedir.
Cevaplar genellikle talimat, ö-ğüt verme, delil getirme ve tartışma şeklinde
yapılmaktadır. Ele alınan konulara tarihten örnekler sunulmaktadır. Meselâ
Dâvûd ve Süleyman aleyhimesselâmların kıssalarıyla insanlar yüz yüze
getirilmektedir.
Bu kıssalarla
insanlara şu mesajlar sunulmaktadır: Ey insanlar, düşünsenize, sizden önce
Dâvûd ve Süleyman peygamberlere sizin şu anda rüyalarınızda bile
göremeyeceğiniz büyüklükte ekonomik güç ve siyasal iktidar verilmişti.
Yeryüzünde hiç kimseye verilmedik imkânlar lütfedilmişti. Bu imkânlarına rağmen
onlar Rablerini unutmamışlardı. Sahip olduklarıyla asla gurur ve kibre
kapılmamışlar, tüm bu nimetlerin sahibine karşı şükür içinde yaşamışlardı.
Böylece bu dünyada şerefli bir hayat yaşayarak cennete gitmişlerdir. Ama beri
tarafta yine tarihte servetlerine, imkân ve güçlerine güvenerek tıpkı sizin şu
anda sergilediğiniz tavırları sergileyenler de olmuştur. Allah’ın verdiklerini
O’na kullukta kullanacakları yerde isyan ve çatışmada kul-lanan bu tipler de bu
dünyada rezil rüsva olmuşlar, hor hakir mahluklar olarak cehenneme yuvarlanıp
gitmişlerdir.
İşte bunun en
güzel örneği Allah’ın helâk yasasının mahkumu olan Sebe’ halkıdır. Onların
durumunu göz önünde bulundurarak ken-diniz için hangi yolun daha hayırlı
olduğunu iyi belirleyin. Her şeye egemen olan Allah’la barışık, tevhid inancına
sımsıkı bağlı bir hayat mı, yoksa küfre, şirke ve inkâra dayalı bir yaşam
biçimi mi? Öteler âleminde cennet ve şerefli bir hayat mı, yoksa cehennemde
dayanıl-maz azapların içinde zelil bir durak mı? Bunu çok iyi düşünüp karar
verin diyen uyarılar yapılmaktadır.
Şimdi Allah
Teâlâ'ya hamd ile başlayana, ilk âyetlerinde, O'nun kâinatta var olan her şeyi
ilmiyle kuşatmış olduğu, göklerin ve yerin derinliklerinde olan zerrelerin dahi
onun bilgisi dahilinde bulunduğu gerçeği ortaya konulduktan sonra, kâfirleri
inkâr etmekte oldukları ve gerçekleşmesini imkansız buldukları kıyametin
mutlaka vuku bulacağı, küfredenler öldükten sonra tekrar dirilme konusunda şaşkınlık
ve hayret içerisinde toprakta yok olan bedenlerin dirilmesinin mümkün
olmadığını zannetmekte oldukları, onların büyük bir aldanma ve şaşkınlık
içerisinde peygamberin getirmiş olduğu kitaba itirazda bulunurken nasıl bir
basiretsizlik içerisinde gerçekleri inkâr ettikleri dile getirilen sûrenin
âyetleri üzerinde kısa bir gezinti yapalım:
"Onlar,
gökten ve yerden önlerinde ve arkalarında olanı gör-müyorlar mı? Eğer dilersek,
onları yere geçirir veya üzerlerine gökten parçalar düşürürüz. Şüphesiz bunda
Rabbine yönelen her kul için elbet bir ibret vardır" (9)
Sûre bu
gerçekleri dile getirdikten sonra, Davud (a.s)'ın ailesinden bahseden kıssayı
anlatmakta ve insanların bundan ibret alması gerektiğini bildirmektedir. Allah
Teâlâ, Davud (a.s) ve Süleyman (a.s)'ı çeşitli nimetlerle rızıklandırmış ve
onlara bir çok hârikulâde kuv-vetler vermişti. Süleyman (a.s)'a, uzak
mesafeleri çok kısa zamanda katetme vb. özelliklerin yanında cinlere de
hükmetme gücü verilmişti. Cinler onun hizmetinde çalışır ve kesinlikle emrinin
dışına çıkamaz-lardı. Allah Teâlâ, Davud (a.s)'ı ve Süleyman (a.s)'ı vermiş
olduğu ni-metler karşısında şükreder bulmuştu. Ancak Allah Teâlâ, şükreden
kimselerin gerçekten az olduğunu Davud (a.s) ailesine hitab ederek diğer
insanlara bildirmek istemiştir: "...Ey Davud ailesi! Allah'ın nimetlerine
şükretmek için çalışın. Kullarımdan hakkıyla şükreden pek azdır" (13).
Eski çağlardan
beri bir takım insanlar, cinlerin gaybı bildiklerine ve onlarla irtibat
kurabilen kimselerin gayb hakkında bilgiler edindiklerine inanmaktadırlar. Bu
inanış bazı toplulukların cinlere tapınmalarına ve onları kendilerine ilâhlar
edinmelerine sebep oldu. Öte taraftan kendilerine tapınılan cinler, insanların
bu şekilde kendilerine yönelmeleri karşısında büyüklük ve ululuk sahibi
olduklarını zannederek, Allah Teâlâ'ya karşı isyanlarında daha da
azgınlaşıyorlardı. Kur'-an-ı Kerim'de bu durum şu şekilde haber verilmektedir:
"Gerçekten insanlardan bazı kimseler cinlerden bazı kimselere sığınırlardı
da on-ların cüret ve azgınlıklarını arttırırlardı" (el-Cin, 72/6). Allah
Teâlâ cinler hakkında beslenen batıl inançların asılsızlığını Süleyman (a.s) ın
ölümünden sonra, emri altında zorunlu olarak çalışan cinlerin onun ölmüş
olduğunu uzun zaman fark edemeyişlerini örnek göstererek or-taya koymaktadır: "Süleyman’ın
ölümüne hükmettiğimiz zaman, öldüğünü cinlere ancak asasını yiyen bir haşere
gösterdi. Süleyman yere düşünce cinlerin durumu anlaşıldı ki, eğer onlar gaybı
bilmiş ol salardı, öyle küçük düşüren bir azap içinde kalıp durmazlardı"
(14).
Peşinden sûreye
adını veren Sebe kavminin içinde bulunduğu nimetlere nankörlük edip,
sapıtmaları sonucu "Arim" seli ile helak edi-lişlerinin anlatıldığı
bölüm yer almaktadır: Sebe'liler Allah Teâlâ tarafından çeşitli rızıklarla
rızıklandırılmış olarak bolluk ve refah içerisinde yaşıyorlardı: "...
Onlara; "Rabbinizin rızıklârından yeyin de O'na şükredin. İşte hoş bir
memleket ve bağışlayan bir Rab" (15) denilmişti. Ayrıca onlara ülkelerini
mamur hale getirmeleri için imkanlar verilmişti. Sebeliler, birbirinden
bakıldığında görülen güzel şehirlerde yaşamakta ve şehirler arasında hiç bir zorlukla
karşılaşmadan rahatlıkla dolaşmaktaydılar. Ancak onlar bu nimetlere
şükredecekleri yerde, nankörlük edip yüz çevirdiler: "Fakat onlar yüz
çevirdiler. Bunun üzerine biz de onların üstüne "Arim" selini
gönderdik. Onların bahçelerini acı meyveli, ılgınlık ve içinde biraz da sedir
ağacı bulunan iki bahçeye çevirdik. Nankörlüklerinden ötürü onları işte böyle
cezalandırdık. Biz, hiç nankörlerden başkasını cezalandırır mıyız?"
(16-17).
Sebelilerin
nankörlük edip, sapıtmalarının sebebi, şeytanın kalplerine soktuğu şüpheyi
onlara tasdik ettirmesiydi. Allah Teâlâ, şeytanın hiç bir yaptırım gücüne sahip
olmadığını, sadece vesvese verebildiğini ve bunun, gerçekten iman edenler
üzerinde bir tesirinin söz konusu olmadığını bildirmektedir: "Gerçekte
İblis, onlara zannını tasdik ettirdi. Mü'minlerden bir grup hariç, onlar
İblis'e uydular. Halbuki İblis'in onların üzerinde hiç bir nüfuzu yoktu. Ancak
biz, âhiret gününe iman edenle, ondan şüphe edeni ortaya çıkarmak için ona vesvese
verme fırsatı verdik. Senin Rabbin her şeyi koruyandır" (20-21).
Peşinden gelen
âyetlerde Allah Teâlâ müşriklerin inançlarını sorgulamakta ve onların ilâh
olarak tapındıkları şeylerin hiç bir güce sahip bulunmadığını çeşitli m
Allah Teâlâ
kâfirlerin, inkâr etmede öne sürdükleri şeylerin tutarsız ve gerçek dışı
olduğunu ortaya koyduktan sonra Resûlullah (s.a.s)'e hitaben şöyle buyurmuştur:
"Biz seni Ancak bütün insanlara bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.
Fakat insanların sonraki azabı yalanlamaları karşılığında âhirette içine
düşecekleri acıklı durumları dile getirilirken, onların, kendilerini sapıtmakla
suçladıkları kimselerle olan diyaloglarının ümitsizlik içerisindeki tablosu
çizilmektedir. İnkâr eden zayıf ve güçsüz kimseler, o günde itaat ettikleri
güçlü kimseleri ve tabi oldukları yöneticilerini suçlayarak onlara acı
içerisinde sitem edeceklerdir. Ancak, müstekbirler onların bu iddialarını
reddederek suçlamaları kabul etmeyeceklerdir: "Büyüklük taslayanlar
(müstek-birler) de zayıfların (mustaz'afların) sözlerini reddederek; "Size
hidayet gelince, sizi ondan biz mi alıkoyduk? Bilakis siz suçluydunuz" derler"
(32).
Müstekbirler,
insanlığı kurtuluşa erdirecek olan ilahi vahyin onlara ulaşmasını engellemek ve
etkisiz bırakmak için her dönemde değişik yöntemler uygulamışlar ve bu işin
başını çekmişlerdir. Bu gerçek, mustazafların, suçlu olduklarını kabul etmeyen
müstekbirlere ve-recekleri cevapta açık bir şekilde vurgulanmaktadır: "Zayıflar,
büyüklük taslayanlara; Bilakis gece gündüz tuzaklar kurmanız bizi alıkoydu.
Çünkü siz Allah’ı inkâr etmemizi ve O'na ortaklar koşmamızı emrederdiniz"
derler" (33).
Tarih boyunca
Allah'ın peygamberlerini yalanlayanların en önde gelenleri her zaman dünyevî
bakımdan kendilerinde bir üstünlük görenler olmuşlardır: "Biz her hangi
bir ülkeye bir uyarıcı göndermişsek, oranın zengin ve şımarık ileri gelenleri
(mutraflar) mutlaka; "Biz, sizin getirdiklerinizi inkâr ediyoruz"
dediler" (34). Allah Teâlâ, bu zümrenin dayandıkları mal ve mülklerin
gerçek sahibinin kendisi olduğunu ve bunlara sahip olmanın tek başına bir üstünlük
sebebi olmadığını ve rızkın kendi elinde bulunduğunu bildirdikten sonra tekrar,
insanların cinlere (şeytanlara ibadet edip, onlardan bir şeyler istemelerinin
ne kadar büyük bir sapıklık olduğu gerçeğini vurgulamakta, peşinden de,
kâfirlerin kendilerine okunan âyetler karşısında aldıkları tavır belirtilmektedir.
Onları tarih boyunca iman etmekten yüz çevirten şeylerin en önde gelen
sebeplerinden biri, babalarının batıl dinlerini terk etmek istememeleri ve bu
dinleri sorgulamadan mantıksız bir şekilde onlara bağlı kalmak istemeleridir:
"Kâfirler
âyetlerimiz apaçık olarak okunduğu zaman, Bu sizi, babalarınızın taptığı
şeylerden alıkoymak isteyen bir adamdan başka bir şey değildir"
dediler" (43). Allah Teâlâ, Resûlullah (s.a.s)'e ve onun şahsında onun
yolundan giden İslâm tebliğcilerine hitab ederek, inkârda diretmeleri ve kendilerini
İslâm'a çağıran kimselerin ısrarlı tu-tumlarının altında bir şeyler arayarak
onları itham etmeleri karşısında vermeleri gereken cevabı sunmaktadır. Bu cevap
aynı zamanda müs-lümanın dinini diğer insanlara ulaştırırken gözetmesi gereken
şeyin yalnızca Allah Teâlâ'nın rızası olması gerektiğini de ortaya koymaktadır:
Şöyle de:
"Sizden herhangi bir ücret istemişsem o sizin olsun! Benim ücret ve
mükafatım yalnız Allah'a aittir. O her şeye şahittir" (47).
İslâm nurunun
ortaya çıktığı yerde, diğer bütün düşünce ve inanç sistemlerinin asılsız ve
geçersizliği net bir şekilde insanların gözleri önüne serilecektir.
Dolayısıyla, inkârcıların bütün çabalarına rağmen İslâm'ın gerçekliği hiç bir
zaman örtbas edilemeyecektir: "Sen onlara şöyle de: "Hak geldi,
batıldan bir eser kalmadı, bir daha geri dönmez" (49).
Sûrenin son
âyetleri, İslâm düşmanlarının âhirette gösterecekleri pişmanlıkları ve bu
pişmanlıkların onlara bir fayda vermediği gibi, müstahak oldukları Cehennem
azabından da kurtulmalarını sağla-ayacağını açıklamaktadır: "O zaman onlar
"Hakka iman ettik" derler. Fakat, âhiret gibi dünyaya çok uzak bir
yerden imana nasıl ulaşırlar? Halbuki onlar daha önce onu inkâr etmişlerdi.
Uzak bir yerden gayba atıp tutuyorlardı" (52-53).
Sûre,
müşriklerin, âhiret gününde arzuladıkları şeylere ulaşmalarının mutlak anlamda
engellenmesi sonucunda içine düşecekleri mahrumiyet halini zikrederek son bulmaktadır.
İşte bu minval üzere devam eden sûrenin âyetlerini tek tek tanımaya başlayalım
inşallah.
1. “Hamd, göklerde olanlar ve yerde bulunanlar kendisinin olan Allah’a mahsustur. Hamd, âhirette de O’na mahsustur. O, Hakîmdir, her şeyden haberdardır.”
Hamd, övgü, senâ, kulluk Allah’a aittir. Kitabımızın sûrelerinin bir kısmı
böyle Rabbimize hamd ile başlar. Fâtihâ elhamdü lillah’la başlar, En’âm elhamdü
lillah’la başlar, Kehf elhamdü lillah’la başlar, Fâtır ve Sebe’ sûreleri
elhamdü lillah’la başlar. Hamd sadece Allah’ın hakkıdır. Hamd edilmeye,
övülmeye, kendisine kulluk edilmeye lâyık sadece Allah’tır. Çünkü göklerin ve
yerin mülkü O’nundur. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Göklerde ve
yerde canlı-cansız, bildiğimiz-bilmediğimiz ne varsa hepsi mülktür, Mâlik de O’dur.
Elhamdülillah ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsinin sahibi Allah’tır.
İşte böyle mülke sahip olan bir Allah
hamd edilmeye lâyıktır. Hamd sadece O’na yapılır. Övülmeye lâyık, sevilmeye,
şükredilmeye, kulluk edilmeye lâyık, teslim olunmaya, itaat edilmeye, sözü
dinlenmeye, arzuları, yasaları uygulanmaya lâyık olan sadece Allah’tır. O’n-dan
başka hiçbir kimsenin hamde, şükre, övgüye, kulluğa hakkı yoktur. Hamd, Allah
bilgisine, Allah kitabına müracaat ederek bir hayat yaşamaktır.
Mülkün
sahibi olarak bu dünyada hamd sadece O’na ait olduğu gibi, âhirette de sadece O’na
aittir. Dünyada da ukbâda da övgü sadece O’nun hakkıdır. Bu dünyada Allah’a
hamd edenler, Allah’ı övenler, Allah’ın istediği bir hayatı övenler, Allah’a
Allah’ın istediği gibi kulluk yaparak Allah’ın övdüklerini övenler, Allah’ın
övdüklerine sahip çıkanlar, yarın âhirette de O’na hamd edecekler. Dünyada
Allah’ı mül-kün sahibi, kendilerinin sahibi bilerek O’nun istediği bir hayatı
yaşayanlar, âhirette de sadece Rablerini yüceltmeye devam edecekler. Bu dünyada
Rablerini yüceltmelerinin, Rablerinin istediği kulluğu gerçekleştirmelerinin
karşılığı olarak cennette kendilerinin de şanlarının, şe-reflerinin
yüceltilmesine şahit olacaklar. Rableri tarafından dünyadaki hamdlerine
karşılık cennetin ve nimetlerin ayaklarının altına serilmesine, akla hayale
gelmedik nimetlerin kendilerine sunulmasına şahit olacaklar ve orada da bu
mülkü kendilerine lütfeden Rablerine hamd edecekler. A’râf sûresi onların
oradaki bu hamdlerini şöyle anlatıyor:
“Bizi buraya eriştiren Allah’a hamd olsun. Eğer Allah bizi doğru yola iletmeseydi, biz doğru yolu bulamazdık” derler.”
(A’râf 43)
Evet
bütün bu nimetlere ulaştığını, ulaştırıldığını gören mü’-minin diyeceği söz
budur. Bütün bu nimetleri bize veren, bizi bu nimetlere ulaştıran, bizi cennete
ulaştıran, bize cennet yolunu gösteren, bize cennete ulaştırıcı ameller
işlemeyi nasip eden Rabbimize hamd olsun. Eğer Allah bize hidâyet etmeseydi,
bize yol göstermeseydi, dünyada bize kitap ve Peygamberler göndermek sûretiyle
cennet yo-lunu tanıtmasaydı, bize cennet yollarını açmasaydı, hiçbir zaman biz
bu cenneti bulamazdık, hiçbir zaman biz bu nimetleri elde edemezdik.
İşte mü’minin karakteri… Mü’min bir nimete
ulaştığı zaman bunu kendisinden değil Allah’tan
bilir. Bunu bana Rabbim verdi der ve sürekli Rabbine şükreder, hamd eder.
Gerçekten
de Rabbimiz insana akıl veriyor, idrak veriyor, hakkı bâtılı, iyiyi kötüyü ayırt
etme gücü veriyor, sonra hakkı bâtılı anlatan kitaplar gönderiyor, ne olur ne
olmaz belki de bu kitapların içindekileri anlayamazlar, yanlış anlamaya
kalkarlar diye o kitapların nasıl anlaşılması gerektiğini, nasıl uygulanıp yaşanılacağını
anlatmak ve göstermek üzere Peygamberler gönderiyor.
Hakikaten Rabbimiz bizim cennete
gidebilmemiz için, bizim cennetimiz için, sürekli bizi cennet yolunda tutmak
hidâyet yolunda tutmak için bize bu kadar imkânlar hazırlamaktadır. Eğer
Rabbimiz bütün bu imkânları hazırlamasaydı, bize hayat vermeseydi, bize bu
mülkünü vermeseydi, bu hayatı nasıl değerlendireceğimiz konusunda bize kitap
göndermeseydi, bize elçilerini göndermeseydi, bize cennet yollarını net ve açık
bir şekilde beyan etmeseydi, mümkün değil biz bu cenneti bulamazdık, bu cennete
ulaşamazdık.
İşte bu cennet Rabbimizin bize
ikramıdır, lütfudur. Burada bugün bunu anlayıp Rablerine hamd etmeye çalışan,
Rablerinin kendileri adına seçtiklerinden razı olup öylece bir hayat yaşamaya
çalışan mü’minler orada da bu hamdlerini devam ettiriyorlar. Bütün bu nimetlerin
kendilerinden değil, Rablerinden olduğunu burada itiraf eden mü’minler bu
imanlarını orada da itiraf ediyorlar. Ama beri tarafta dünyada Rablerine hamd
etmeyenler, Rablerini yüceltmeyenler, Rablerinin istediği hayatı yaşamayanlar,
Rablerine kafa tutanlar yarın yine Allah’a hamd etmeyeceklerdir.
O Allah Hakîmdir, Habîrdir. Takdiri güzel olandır, yaratması hikmetli olandır, yaratıklarına hakim olandır, gökleri ve yeri, göktekileri ve yerdekileri yaratması boş olmayandır, dünyayı ve âhireti, hayatı ve ölümü hikmet ilkesine göre yaratandır, yaratıklarını hikmetle yönetendir, yaptığı her işi, verdiği her hükmü hikmetle verendir, yaratıklarının her birinin nasıl bir hayat yaşaması gerektiğini bilen ve yaşadıkları hayata göre onların her birini nasıl bir âkıbetin beklediğini bilen ve bu konuda taktirde bulunandır. Allah, her şeyden haberdar olandır.
Onun
içindir ki böyle Habîr ve Hakîm bir Allah’la beraber olanlar, böyle Habîr ve
Hakîm olan bir Allah’a dünyada hamdedenler, O’nun istediği gibi bir hayatı
yaşayanlar bu dünyada kesinlikle hikmete ulaşacaklar, Habîr olan Allah’ın
haberleriyle, Allah’ın vahyiyle beraber olanlar, Allah haberlerinden haberdar
olanlar, kitabı ve sünneti tanıyanlar, dünyada da ukbada da Azîz ve şerefli bir
hayata kavuşacaklardır.
2. “Yere gireni ve oradan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. O, merhametlidir, mağfiret sahibidir.”
Bu âyetinde de Rabbimiz hamde lâyık olanı tanıtıyor. Gerçek Alîm, gerçek
Habîr tanıtılıyor. O Allah, yerin içine giren her şeyi ve yeryüzünden çıkan her
şeyi bilir. Semâdan ineni, semâya yükseleni de bilir. Evet yere giren, toprağın
altına atılan taneyi, toprağın sinesinde barınan kurtları, böcekleri, oradan
çıkan otları, filizleri, bitkileri bilir. İyilik mi attınız yere, kötülük mü
ektiniz? Kendinizi mi gömdünüz, alın terlerinizi, emeklerinizi mi gömdünüz
oraya? Ölülerinizi mi gömdünüz? Allah onu bilir. Yerin altından fışkıran suları,
kaynakları, yerin merkezinden püsküren lavları bilir o Allah. Gökyüzünden arza
inen yağmur damlalarını, kar lapalarını, güneş ışınlarını, kaderleri,
rızıkları, rahmetleri, bereketleri, vahyi, melekleri bilir O Allah. Yeryüzünden
gökyüzüne doğru neler çıkıyorsa, melekler mi, ölenlerin ruhları mı? Mü’minlerin
dualarını, sâlih amelleri, mi’râca çıkan peygamberi, her-şeyi bilen, hepsinden
haberdar olandır Allah.
O
Rahîmdir, Gafûrdur. Kullarına karşı son derece merhametli ve gufran sahibidir.
O’nun kullarıyla ilişkisi bu sıfatlarına râcidir. Kullarına karşı Rahîm ve Gafûr
olduğu için bu hayatı var etmiş, kullarını yaratmıştır. Kullarına karşı sonsuz
merhamet ve gufran sahibi olduğu için bu mülkü kullarına lütfetmiştir. Onun
içindir ki vahyini indirmektedir, rahmetini indirmektedir yeryüzüne. Onun
içindir ki elçilerini göndermektedir insanlığa. Onun içindir ki, kitapları ve
elçileri vasıtasıyla kullarına rahmet kapıları açmakta, kullarına cennet
yollarını göstermektedir. Müslümanlar tıpkı üzerine rahmetin indiği verimli bir
toprak gibi Rablerinden kendilerine indirilen vahiy rahmetiyle dirilip yeşerirlerken,
beri tarafta kâfirler bereketsiz, katı kayalıklar gibi, çorak araziler gibi bu
rahmetten istifade edememektedirler.
Allah
Rahîm ve Gafûrdur. Kullarına karşı nihâyetsiz merhamet sahibi ve onların
kusurlarını affedendir. Eğer şu anda Rabbimiz kendisine isyan içinde bir hayat
yaşayan kullarını cezalandırmıyorsa, bilesiniz ki, bu O’nun dünya hayatına
karışmayışından, dünyada kullarını serbest bırakışından değil, onları
cezalandırmaktan aciz oluşundan değil, kullarına karşı Rahîm ve Gafûr
oluşundandır, bunu unutmayın. Kullarına dönüş imkânı, tevbe fırsatı
tanımasındandır. Kullarıyla ilişkisini rahmet esasına bina edişindendir. Ama
bakın buna rağmen, kendilerine karşı Rabbimizin işleyen bu rahmetine rağmen
kâfirler, Allah’ın bu rahmetinden kaçan, rahmetten istifade etmek istemeyenler dediler
ve diyorlar ki:
3. “İnkâr edenler: “Kıyamet
bize gelmeyecektir” dediler. Ey Muhammed! De ki: “Hayır, öyle değil; görülmeyeni
bilen Rabbime andolsun ki, o saat size muhakkak
gelecektir. Göklerde ve yerde zerre kadar olanlar bile O’nun ilminin
dışında değildir. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü de şüphesiz apaçık Kitaptadır.”
Dediler ki, diyorlar ki “kıyamet asla bize gelmeyecek. Bizim kıyametimiz
asla kopmayacak. Bizim üzerimize asla kıyamet kopmayacak ve biz asla ölmeyeceğiz.
Hani ey peygamber, şu bizi kendisiyle uyarıp durduğun kıyamet ne zaman? Hani
nerede kaldı? Niye gel-miyor? İşte görüyorsun bizler seni de, Rabbini de,
Rabbinden getirdiğini iddia ettiğin mesajını da, dinini de, haberlerini de
reddedip durduğumuz halde, hâlâ o sözünü ettiğin kıyamet, azap gelmedi, biz
hâlâ helâk olmadık. Yok yok senin bize vaat ettiğin o kıyamet asla bize ge-lecek
değildir” diyorlar.
Ne kadar
akılsız, ne kadar zavallılar değil mi? Halbuki kendilerinden öncekilerin
âkıbetlerinden, kendilerinden öncekilerin kıyametlerinden ibret almalı değiller
miydi? Kendilerinden önce, kendilerinden çok daha fazla güç kuvvet sahibi,
kendilerinden çok daha fazla uzun ömür sahibi kimselerin başlarına kıyamet
kopmadı mı? Onlar ölmediler mi ki, şu anda dünyada yaşayan kâfirler biz
ölmeyeceğiz, bizim kı-yametimiz kopmayacak diyebiliyorlar? Öncekiler ölmedi mi,
ataları öl-medi mi? Daha önce Âd’ın, Semûd’un, Firavunların, tüm kâfirlerin,
tüm zalimlerin, tüm müstekbirlerin başlarına kıyamet kopmadı mı? Sizlerden çok
daha güçlü olanların başlarına kıyameti koparan Allah sizin kıyametinizi
koparmaya güç yetiremeyecek mi? Acaba dün bu âyetlerin geldiği dönemin kâfirleri,
bugünün kâfirleri hayatlarının ve ölümlerinin kendi ellerinde olduğunu mu
zannediyorlar ki, “biz ölmeyeceğiz, bizim kıyametimiz asla kopmayacak”
diyebiliyorlar? Neye güveniyorlar da hayatlarını hiç ölmemek üzerine bina
etmeye kalkışıyorlar?
De ki, Rabbime andolsun ki gaybı bilen Allah onu size getirecek. Gaybı bilen, gayb elinde olan Rabbime andolsun ki onu size mutlaka getirecek. Mutlaka o kıyamet sizin başınızda patlayacak ve siz yok olacaksınız. Allah’tan başka onu kim getirebilir ki? Allah’tan başka kıyameti kim bilebilir ki? Kıyamet hakkında Allah’tan başka kim söz edebilir ki? Bırakın uzak geleceklerle alâkalı bir şeyler söylemeyi, yâni bir saniye sonrasıyla alâkalı bile kim ne diyebilir? Bir saniye sonra olacaklar konusunda kim, hangi bilgiye sahiptir?
Meselâ şu anda Rabbimiz dünyamızdan
milyonlarca daha büyük bir yıldız gönderip, haydi git ve şu bana kafa tutan
azgınların işini bitir dese ve bir saniye sonra o yıldız şu dünyamızla çarpışsa
kim engel olabilir buna? Bir saniye sonra sallan deyiverse altımızdaki arza
Rabbimiz, kim ne yapabilir? Öyleyse her şeyi bilen, her şeye hükmeden
Allah’tır. Yâni benden kıyametin ne zaman kopacağını sormayın. İnsanlardan
kimin ne zaman öleceğini bana sormayın. Gaybı bilen ben değilim. Gaybın sahibi
Allah’tır. Kesin gebereceksiniz, kesin kıya-metiniz kopacak, bunu biliyorum ama
zamanını, mekânını ben bilemem. Bunu bilen Rabbimdir. Hem öyle bilir ki benim
Rabbim:
Göklerde ve yerde zerre kadar bile hiçbir şey O’na gizli ka-lamaz, O’nun bilgisinin dışında olamaz. Ondan daha küçüğü, zerreden daha küçüğü, daha büyüğü apaçık bir kitaptadır. Evet işte böyle her şeyi bilen, en küçüğünden en büyüğüne her şey ilmi dahilinde olan Allah’tır gaybı bilen. Gaybın da şehadetin de bilgisi Allah’a aittir. Göklerde ve yerde mülkü olarak, kulu olarak zerrelerden daha küçük, daha büyük ne varsa hepsi Allah bilgisinde, Levh-i Mahfûz’da yazılıdır.
Zerreler
de, kürreler de, galaksiler de, yıldızlar da, sinekler de, atomlar da,
moleküller de Allah bilgisinde yazılıdır. Herkes için, her varlık için, her
insan için bir dosya tutulmaktadır. Herkesin en küçük amelinden en büyük
amellerine kadar Allah’ın melekleri dosyalar tutmaktadırlar.
Şu anda Müslümanları fişleyenlerin de,
dosyalayanların da dosyaları tutulmaktadır. Ve nihâyet bir gün vakti gelip te o
gerçek bil-giyi, o kıyamet bilgisini Rabbimiz insanlar üzerinde uygulamaya başladı
mı, artık kimse O’nun takdirinin önüne geçemeyecektir.
Pekiyi,
acaba niye her şey Rabbimizin bilgisindedir? Niye her şeyin bilgisini sadece
kendisine ait kılmış? Niye gaybını kimseye bildirmemiştir? Niye kendi bilgisini
kimseye ezdirip bozdurmamış? Veya acaba niye kıyameti takdir buyurmuş? Niye kopacak
kıyamet? Kullarını niçin yeniden diriltecek?
4 5. “Allah’ın, inanıp yararlı iş
işleyenlere -ki onlar için mağfiret ve cömertçe verilmiş rızık vardır- ve
âyetlerimizi hükümsüz bırakmak için yarışanlara -ki onlara iğrenç ve can yakıcı
azap vardır- işlerinin karşılığını vermesi için kıyamet saati gelecektir.”
İman
eden ve sâlih amel işleyenlere, Allah’a Allah’ın istediği biçimde iman edip bu
imanlarını amele dönüştürenlere, imanlarını gündeme getirme savaşı verenlere,
hayatlarını imanlarıyla düzenleyenlere, iman kaynaklı bir hayat yaşayanlara,
imanlarının hayatlarında görüntülenmesinden yana olanlara Rablerinden bir mağfiret,
bir bağışlama ve çok cömertçe verilmiş rızıklar verilsin diye. Çünkü onlar
esfel-i sâfilîne, cehenneme gitmekten kurtulmuşlardır. Çünkü bunlar, Allah’a
Allah’ın istediği biçimde iman etmişler ve bu imanlarını sadece söz planında
bırakmayıp amele dönüştürmüşlerdir. İmanlarını hayatlarına geçirmişler, hayatlarını
iman kaynaklı yaşamışlardır.
Çünkü bunlar fıtratlarını bozmamışlar,
Allah’ın yarattığı ahsen-i takvîm oluş özelliklerini hayatlarının sonuna kadar
muhafaza etmişler ve bu fıtratlarına uygun ameller işlemişlerdir. Sâlih amel,
fıtrata uygun amel demektir. Sâlih amel, Allah’ın razı olduğu, sevdiği ve emrettiği
ameldir. Sâlih amel, Rasûlullah Efendimizin hayatında, sünnette yeri olan ve
Allah için yapılmış amel demektir. Sâlih amel, sâlih bir imandan kaynaklanan
ameldir.
Rabbimizin
âyetleriyle sürekli beraber olacağız, Rabbimiz kitabıyla, peygamberinin hayatıyla
bize ulaştıracak, Rabbimiz bilgisini bize aktaracak. Bizler bu bilgiyle
bilgileneceğiz, bu bilgi bizi imana sevk edecek, Rabbimizin istediği gibi iman
edeceğiz, bu imanlarımızı amele dönüştüreceğiz, hayatımızı bu imanla düzenleyeceğiz
ve böylece sonunda Rabbimizin bizim için hazırladığı cennet nimetlerine ko-şacağız
inşallah. İşte bu âyetlerden anlıyoruz ki, Rabbimizin hayatı ve ölümü
yaratmasının, insanları var etmesinin, öldürmesinin, tekrar diril-tip hesaba
çekmesinin sebebi budur. İman edenleri, sâlih amel işleyenleri mükâfatlandırmak
içindir. Onlar için mağfiret var, kerim bir rı-zık var. Kerim olan Allah’ın
ikramı var, cennet nimetleri var, bağışlar var. Ama:
Âyetlerimizi aciz bırakmak üzere, âyetlerimizle savaşmak üzere sa’y edenlere, koşanlara, çırpınanlara gelince, âyetlerimizi yeryüzünde silmeye çalışanlara, âyetlerimizi örtüp örtbas etmeye çalışanlara, onları gündemden düşürüp hem kendi gözlerinden, gönüllerinden, hem de insanların dikkatlerinden kaçırmak için çalışanlara, bizim gücümüzü kudretimizi, egemenliğimizi, dinimizi, yasalarımızı aciz bırak-mak ve bizi aciz bırakarak yeryüzünde silmeye çalışanlara, yeryüzünde bize hayat hakkı tanımamaya, kendi yasalarının uygulanması adına bizim yasalarımızı ilga etmeye çalışanlara, yâni bizimle savaşa tutuşan kâfirlere gelince, onlar için de elîm bir azap, acıklı, dayanıl-maz bir azap, iğrenç, rezil edici bir azap vardır.
Mü’minlere rızkun kerim, kâfirlere de
çok acı bir azap vermek için Biz insanları ölümlerinden sonra tekrar dirilteceğiz
diyor Rab-bimiz. İşte adâlet budur; adâlet bunu gerektirir. Elbette adâlet bu
dünyada bu dünyanın sahibinin istediği gibi iman edip sâlih ameller işleyenlerin,
iyilik sahiplerinin mükâfatlandırılması, kâfirlerin de, kötülük sahiplerinin de
cezalandırılmalarıdır. Değilse iyilik sahiplerinin de kötülük sahiplerinin de
sonunda denk tutulması adâlete ters olduğu gibi, yaşadığımız bu dünyayı da çok
anlamsız kılacak bir durumdur.
6. “Kendilerine ilim verilenler, sana Rabbinden indirilenin hak olduğunu, güçlü ve hamde lâyık olanın yolunu gösterdiğini bilirler.”
Kendilerine ilim verilenler görürler ve bilirler ki Rabbinin katından sana
indirilenler haktır. Evet ilimden nasibi olanlar, vahyi tanıyanlar onu, Rabbinden
gelen bu kitabı, bu vahyi hak bilirler, hukuk bilirler, haklı, doğru görürler,
yegâne hukuk bilirler. Allah’tan gelen bu hak vahyin dışında, bu hak kitabın
dışında hukuk tanımazlar, hayat programı bilmezler. Sana Rabbinden gelen bu kitabın
Azîz ve Hamîd olan Allah’ın dosdoğru yoluna hidâyet edici olduğunu bilirler
onlar.
Kendilerine ilim verilenler,
kendilerine Rablerinden kitap verilenler, Allah kitaplarıyla beraber olanlar,
kitaptan haberdar olanlar, kitap doğrultusunda hareket edenler, kitap kaynaklı
hayat yaşayanlar, vahiyle âlim olanlar, kesinlikle görürler ve inanırlar ki,
Allah’tan gelenler haktır. Daha önce Tevrat’ı bilenler, daha önce İncil, Zebur
bilgisine sahip olanlar, Allah’ın vahiy göndererek, kitap ve elçi göndererek hayata
karıştığının, yeryüzünü vahiysiz bırakmadığının bilincinde olanlar kesinlikle
bilirler ki, Allah’tan son elçiye gönderilen bu kitap haktır. Bu kitabın hak
olduğunu, hak olarak, haklı olarak indirildiğini, hakkın bu kitapla açığa
çıktığını, yeryüzünde hakkı hakim kılmanın ancak bu kitapla mümkün olduğunu,
tüm hakları bu kitabın belirlediğini kesin olarak bilirler.
Evet o mü’minler bilirler ki, insanlık
problemlerinin tümünü hakça çözüme kavuşturmak ancak bu kitapla mümkündür.
Çünkü bu kitap Allah’ın hak çözümlerini ihtiva etmektedir. Çünkü bu kitap, Azîz
ve Hakîm olan Allah’tan gelmekte ve insanlığı Azîz ve Hakîm olan Al-lah’ın
yoluna iletmektedir.
Evet
Allah ilmiyle âlim olanlar yeryüzünde Azîz olabilmenin ancak Azîz olan Allah’ın
bu kitabının yoluna girmekle mümkün olabileceğini bilirler. Kitaptan nasipleri
kadar şeref sahibi olduklarını, kitaptan haberdar oldukları kadar ilim ve izzet
sahibi olduklarını bilirler. Kendilerinde ilim olan bu insanların kitaba
bakışları, vahye bakışları onların gerçekten âlim oluşlarının tescilidir. Kesinlikle
biliyor ve inanıyoruz ki dün de, bugün de, yarın da yeryüzünün en âlim
insanları Müslümanlardır. Bu kitabı bilenler âlimdir, bu kitapla beraber olanlar
bilgindir, bu kitaptan haberdar olanlar hikmet sahibidirler. Kur’an-ı Kerîm’deki
bu tür âyetlerin anlamı budur.
Yâni bunu bilenler âlimdir, bundan
haberdar olanlar fâkihdir, hikmet sahibidir. Çünkü Kur’an’ın başka âyetlerinden
öğreniyoruz ki gerçek bilgi vahiydir, gerçek bilgi Allah’ın bildirdiği
bilgidir. Allah bilgisine sahip olan, vahiy bilgisinden haberdar olan kişi
âlimdir. Yâni ilim Müslümana aittir. Kur’an’ı ve sünneti tanıyan kişi, vahiyden
haberdar olan kişi, dünyanın en âlim kişisidir. Vahiyden habersiz yaşayan insanlar
cahildirler, bilgisizdirler ve hem dünyalarını hem de âhiretlerini berbat etmiş
insanlardır.
Öyleyse
bizler de âlim olmak istiyorsak, Hakîm olan Allah’ın hikmet dolu âyetlerine
kulak vermek zorundayız. Tüm hayatımızda bu kitabı hareket noktası kabul etmek
zorundayız. Sürekli bu kitapla diyalogumuzu sürdürmek, sürekli bu kitabı
elimizin ve dilimizin altında bulundurmak zorundayız. Her an bu kitaptan
bilgilenmemizi sürdürerek ilim sahibi olmak zorundayız. Çünkü bunun dışında
âlim, hakim, bilgin olabilmek için baş vuracağımız başka bir yol, başka bir usûl
yoktur.
Bakın işte bu âyetinde Rabbimiz böyle yapanlara
âlim diyor. Kur’an ile bilgilenen, peygamber yoluna giren, insanları bu yola
çağıran kimselerdir âlimler. Ama kim ki bu kitabın dışında başka kitaplarda
bilgi arayışı içine girerse, Allah hidâyetinin, Allah bilgisinin, Allah
sisteminin dışında başka sistem arayışı içine girerse o da kesin cahildir.
İşte bakın mü’minler Allah kitabıyla,
peygamber yoluyla ilme, izzet ve şerefe ulaşırlarken, cehalet ve karanlıklar
içinde bocalayan cahiller, kâfirler de şöyle diyorlar:
7-8. “İnkâr edenler, insanlara:
“Size, siz parça parça dağılıp yok olduğunuz zaman yeniden dirileceğinizi haber
veren bir adam gösterelim mi? Allah’a karşı yalan mı uyduruyor, yoksa
kendisinde delilik mi vardır?” derler. Hayır; âhirete inanmayanlar, azapta ve
derin bir sapıklık içindedirler.”
Mü’minlerin kendisiyle ilim ve şerefe ulaştıkları peygamber hakkında
kâfirler, cahiller diyorlar ki sizi bir adamla tanıştıralım mı, size bir adamı
gösterelim mi ki, o haber veriyor. Nasıl? Siz ölüp, parçalanıp, darmadağın olduktan
sonra, vücudunuz toprak olup un ufak olduktan sonra sizlerin yeniden, yeni bir
yaratılışla yaratılacağınızı, yeni baştan diriltileceğinizi söylüyor. Tamamen
yok olduktan sonra sizin yeniden diriltileceğinizi ve hesaba çekileceğinizi
söyleyen bir kimseyi size bildirelim mi, diyorlar. Böylece Allah’ın elçisiyle
alay etmeye, Allah’ın elçisinin dirilişle alâkalı, ölüm ötesi hayatla alâkalı
verdiği haberleri alay konusu etmeye çalışıyorlar. Peygamberin verdiği
bilgileri, haberleri reddetmeye çalışıyorlar.
Yoksa bu peygamber Allah’a yalan iftirada mı bulunuyor? Yahut acaba kendisinde cinnet mi var? Delilik mi var kendisinde? Kâfirler böyle diyorlar. Rasulullah efendimizi ve onun getirdiği mesajı reddedenler gerçekten O’na böyle bir yalancı ve deli suçlamasında bulunmalarının çok zor olduğunu, buna kimsenin inanmayacağını biliyorlardı. Çünkü Rasûlullah Efendimizin önceki hayatı gözlerinin önünde geçmişti, herkes onun hayatını çok iyi biliyordu. Bir peygamber Allah’a yalan iftirada bulunur muydu? Allah böyle bir şey demediği halde hiç bir peygamber Allah öyle diyor pozisyonunda kendi uydurduklarını Allah’a izafe etmeye kalkışır mı? 40 yıl aralarında yaşadığı topluma bir kerecik yalan söylememiş, bir kerecik toplumunu kandırmamış, aldatmamış, herkesin kendisine “Emin” dediği, emniyet sahibi gördüğü bir peygamber, peygamberlik öncesi bile asla yalan söylemeyen bir insan peygamber olup ta tüm dünyanın, tüm insanlığın, tüm varlıkların sorumluluğunu üzerine aldıktan sonra, âlemlerin Rab-bini tanıyıp herkesten çok O’na iman ettikten sonra hiç yalan söyleyip Allah’a iftira edebilir mi?
Üstelik de peygamberlik şerefine ulaşıp
Allah’tan aldığı vahiyle tüm dünya insanlığını sorgulayan, tüm dünya
sistemlerini sorgulayıp tüm dünya insanlığının kafalarını, inanışlarını,
düşüncelerini darmadağın edip, kokuşmuş dünya sistemleri üzerine gerçekten
yepyeni bir iman, yepyeni bir sistem oluşturmaya çalışan bir insanın deli
olduğu, cinnet içinde olduğu, yalancı olduğu, Allah’a iftira içinde olduğu söylenebilir
mi? Kâfirin bu mantığına şaşmamak mümkün değildir.
O gün ya
da bugün, ya da kıyamete kadar böyle bir peygambere deli, cinnetli, kahin,
şair, sihirbaz, ya da yalancı dedikten sonra da böylece vasfettikleri bir
peygamber Kâbe’nin avlusunda ya da bir başka yerde Kur’an okurken onun okuduğu
Kur’an’a engel olmaya çalışmak anlaşılacak bir tutum değildir. Deliyse niye bu
kadar korkuyorsunuz, niye bu kadar tedbir alıyorsunuz? Bırakın toplum içinde
yüzlerce deliden birisi olarak o da dolaşsın. Bırakın yüzlerce şairden,
yüzlerce kahinden birisi olarak o da konuşsun. Öteki deliler gibi, öteki
sihirbazlar gibi kimse ona itibar etmeyecektir.
Öyle değil mi? Şimdiye kadar hangi
deliden bu kadar korkulmuş? Şimdiye kadar hangi sihirbazın peşine bu kadar
insan düşmüş? Hangi yalancının yalanları toplumda maya tutmuş? Niye engel olmaya
çalışıyorsunuz onun okuduğu Kur’an’a? Aman bu insanlar Kur’an ile
tanışmasınlar, aman insanlar kitaplarını tanımasınlar diye niye bu kadar telaşa
düşüp çareler araştırıyor, yasaklar koyuyorsunuz? Bu telaşınız, bu korkunuz ne
böyle?
Dünkü
kâfirler böyle yaptıkları gibi, bugünün kâfirleri de aynı şeyi yapıyorlar. Şu
anda da tüm dünya kâfirleri, Yahudisiyle, Hıristi-yanıyla, Mecusisiyle,
ateistiyle, lâikiyle tüm kâfirler, tüm kâfir dünya bilgilenmek için bir yol,
bir sistem kabul etmişler. Bu sistemin temel felsefesi “Allahsızlık” ilkesine
dayanmaktadır. Allah’ı yok farz eden, Allah’ın kitabını, Allah’ın vahyini yok farz
eden, Allah’ı devre dışı bırakan, ismine bazen
pozitivizm, bazen materyalizm,
bazen idealizm, bazen realizm diyerek
Allah’ın küfür dediği, şirk dediği değişik isimlerle insanlara sunulup,
insanları bu yöntemlerle bilgilendirmektir.
Şu anda dünya üzerinde kâfir ve şirk
egemenliğinde bir hayat yaşamaya mahkum edilmiş tüm dünya ülkelerindeki eğitim
sistemlerinin temelini oluşturan anlayış budur. Gerek kâfir ülkelerinde, gerekse
onların düşüncelerinin egemen olduğu İslâm dünyasında uygulanan bilgilenme,
bilgilendirme yönteminde aynen Mekke dönemindeki Allah’ı, vahyi devre dışı
bırakma çarpıklığını görmek mümkündür. Ge-rek küfür dünyada, gerekse onların
kölesi durumunda bulunan İslâm ülkelerinde ekonomik ve siyasal
yapılanmalarında, sosyal, hukukî dü-zenlemelerinde Allah’ı devre dışı
bıraktıklarını, vahyi bir kenara bıraktıklarını, başka kaynaklardan bilgilenme
esasına teslim olduklarını görüyoruz.
Yeryüzü
kâfirleri gerek kendi dünyalarında, gerekse egemen olup köleleştirdikleri İslâm
dünyasında bilgilenme noktasında temel felsefeleri Allah’ı devre dışı bırakmaktadırlar.
Allah vahyini reddeden kâfirler ne siyasî hayatta, ne ekonomik hayatta Allah’a
hayat hakkı, söz hakkı tanımamaya çalışıyorlar. Temel felsefeleri budur kâfirlerin.
Peygamber gündeme geldiği zaman, peygamber anlayışı gündeme geldiği zaman hemen
peygamber deli, peygamber şair, peygamber sihirbaz, peygamber aklı hayra şerre
ermeyen bir kişidir; Allah günde-me geldiği zaman o, hayata karışmayan bir
varlıktır diyorlar.
Bu insanlara bir Müslüman olarak bizim
teklifimiz şudur: Ey kâfirler, madem ki sizler hayatta Allah’ı devre dışı
bırakmak, peygamberi reddetmek, Allah ve Resûlüne hayat hakkı tanımamak gibi
bir anlayışın içindesiniz, yeri geldiği zaman Allah’ın ve peygamberinin hiç bir
şey bilmediğini ortaya koymaya çalışıyorsunuz, siz şu anda sizin bilim
adamlarınızın, siyasetçilerinizin, ekonomi uzmanlarınızın, hukukçularınızın her
şeyi bildiklerini mi iddia ediyorsunuz? Bunların Allah’tan daha iyi
bildiklerini mi demeye çalışıyorsunuz? Eğer kendinizden eminseniz, eğer
kendinize güveniyorsanız, bilgilerinizden eminseniz, o zaman soruyorum size,
niye bu insanların rahat bir şekilde Allah’la, peygamberle, Kur’an ile karşı
karşıya gelmelerine engeller koyuyorsunuz? Niye yasaklıyorsunuz din eğitimini?
Niye korkuyorsunuz bu kadar? Niye bu Kur’an’la bilgilenen insanların imanları
istikâmetinde kendi siyasetlerini, kendi hukuklarını, kendi imanlarını, kendi
ahlâklarını, kendi düşüncelerini ortaya koymalarına engel oluyorsunuz? Bu
korkunuz ne böyle? Eğer cesaretiniz varsa, bırakın Müslümanlar da ortaya
koysunlar imanlarının gereğini.
Sosyal, siyasal, ekonomik, hukukî tüm
hayat problemlerinin çözümü konusunda herkese söz hakkı veriyorsunuz, herkesin
çözüm önerisini dinliyorsunuz, herkesin teklifine kulak veriyorsunuz da niye
tüm bu konularda Allah’a ve peygambere hayat hakkı, söz hakkı ta-nımıyorsunuz?
Bir homoseksüel kadar, bir genelevi kadını kadar Allah’ın söz söyleme hakkı yok
mu? Allah bilmez mi hukuku? Allah bilmez mi sosyal ve siyasal yasaları? Neden
Allah bilgisine müracaat etmiyorsunuz? Ey kâfirler sizin hiç aklınız yok mu,
diye bugün küfrün, şirkin felsefesini sorgulamak zorundayız. Yıllardır hayatta
Allah’ı dışladınız, peygamberi dışladınız, Allah bilgisini, peygamber
anlayışını devre dışı bıraktınız, hiçbir şeyi halledemediniz. Hiçbir problemi çözemediniz.
Bu gidişle battıkça batacak, helâk olup gideceksiniz, demek zorundayız.
¬
Bilâkis âhirete inanmayanlar azabın mahkumudurlar. Dünyada da böyle Allah bilgisini devre dışı bırakarak, kendi hevâ ve heveslerini Allah vahyinin önüne geçirerek bir hayat yaşadıkları sürece haktan, doğrudan, çözümden çok uzak bir sapıklık içinde kalacaklardır. Çözümsüzlük içinde, bunalımlar içinde bir hayatın mahkumu olacaklardır. Doğruyu bulduk dedikleri anda bir başka yanlışın, bir başka çözümsüzlüğün içinde bulacaklardır kendilerini. Ne dünyada ekonomik, hukukî, sosyal, siyasal, eğitim konularında doğruya, Hakka, hak bilgiye ulaşabilecekler, ne de öte dünyada azaptan, cehenneme yuvarlanmaktan kurtulabileceklerdir.
9. “Önlerinde ve artlarında göğü ve yeri
görmezler mi? Dilesek onları yere geçirir veya göğün bir parçasını başlarına
indiririz. Bunlarda, Allah’a yönelen her kul için dersler vardır.”
Acaba bu adamlar gökte, yerde, önlerinde ve arkalarında
olan şeyleri görmüyorlar mı? Göklerde ve yerdeki Allah’ın âyetlerini gör-müyorlar
mı? Geçmişi ve geleceği düşünemiyorlar mı? Geçmiş ve ge-lecekle ilgileri
kesilmiş mi bu adamların? Gök ve yer yasalarının nasıl işlediğinden haberleri
yok mu? Batan bir güneşi, doğan bir ayı görmü-yorlar mı? Ölenleri, doğanları
görmüyorlar mı? Kör mü bu adamlar? Zannediyorlar mı ki keyiflerine göre bir
hayat yaşayacaklar ve asla ölmeyecekler? Ölenleri görmüyorlar mı? Ömürlerinin
günbegün tükendiğinin farkına varmıyorlar mı ki her şeyin sahibi biziz mantığıyla
bir hayat yaşıyorlar? Gökleri ve yeri, göklerde ve yerde olan her şeyi belli
bir düzen, belli bir hikmetle düzenleyen Allah, elbette kendilerini başıboş
bırakacak değildir. Göklerde ve yerde hak yasalar koyan Allah, elbette onları
yasasız, yolsuz, yordamsız bırakmayacaktır. Göklere ve yere güç yetiren Allah
elbette onların hayatlarını belirlemeye de kadir olacaktır. Bu varlıkları
yoktan var eden, bu düzeni kuran, bu hayatı başlatan Allah, elbette laf olsun
diye yaratmamıştır. Elbette bu hayatın sonunda bir başka hayatı yaratmaya da
kadirdir. Bunu an-lamıyorlar mı bu adamlar?
Eğer biz dileseydik, onları yerin dibine geçirirdik,
yahut gökten onların üzerlerine parçalar indirirdik de onların işlerini
bitirirdik. Allah buna kadirdir. Gökten onların üzerine büyük bir azap indirerek
onların tamamını helâk etmeye kadirdir Allah. Nitekim öncekilerin üzerlerine
indirmiştir. Bu adamlar kendilerinden öncekilerin başlarına gelenlere bakıp
ibret almıyorlar mı? Allah’ı ve elçileri reddettikleri için, Allah vahyini
reddettikleri ve Allah’la savaşa tutuştukları için kendilerinden öncekilerden
nicelerinin yerin dibine geçirildiklerine bakmıyorlar mı? Gökten indirdiği bir
suyla, yerden fışkırttığı bir suyla 950 yıllık ömre sahip bir Nuh toplumunu
Allah’ın yok ettiğini bilmiyorlar mı?
Yeryüzünün en süper gücüne sahip bir Âd
toplumunu bir rüzgarla yerin dibine geçirdiğini duymadılar mı? Yeryüzünün en
kuvvetli toplumlarından biri olan Semûd’un bir sayhayla defterinin dürüldüğü
haberi onlara ulaşmadı mı? Onların güçlerinin, medeniyetlerinin, dünyalarının,
hayatlarının, şehirlerinin sıfıra indirildiğini görmediler mi? Dağları yontup
orada evler yapıp güyâ Allah’tan ve azabından saklanacaklarını zanneden bir
toplumu bir titreşimle tarih sahnesinden silmedi mi Allah? İbretle bu dünyaya
veda edip giden insanları, toplumları görmüyorlar mı bu kâfirler? Geçmişi
görmüyorlar mı? Geleceği, ölümü, kabri, haşri, neşri, hesabı, kitabı, cenneti, cehennemi
görmü-yorlar mı? Düşünmüyorlar mı? Görüyorlar elbette, biliyorlar elbette ama,
hayatlarının değişeceğinden korktukları için, şu anda yaptıkları birçok
pislikleri yapamayacaklarını bildikleri için görmezden geliyorlar, duymazdan geliyorlar.
Âhirete inandıkları zaman elbette hayat
programları değişecek ve hesap kitap endişesiyle şu anda yaptıklarının pek
çoğunu yapamayacaklar, kan dökemeyecekler, zulmedemeyecekler, istedikleri gi-bi
bir hayat yaşayamayacaklar, huzurları kaçacak ta onun için duy-mazdan,
bilmezden geliyor hâinler.
Gerçekten Allah’a yönelip, Allah’a kulluğa yönelip O’nu razı etmeye çalışan kullar için bunlarda âyetler vardır, ibretler vardır. Semâda âyetler, arzda âyetler var, âfâkta âyetler var, enfüste âyetler var, geçmişlerde âyetler var, gelecekte âyetler vardır. Gökler, Allah’ın âyetleriyle doludur. Ama tabi bütün bu âyetler, âyet görmek, âyet duy-mak düşüncesiyle bakabilenler için. Sebe’ye, Fâtır’a, Bakara’ya, Âl-i İmrân’a yönelen, Allah’ın âyetleriyle dünyayı ve âhireti değerlendirip Allah için bir hayat yaşamak isteyenler, Allah’ın bu âyetleriyle Rablerine kulluğa yönelmek isteyenler için.
Ama kişi
Allah’ın âyetlerine değil de başkalarına yöneliyorsa, Allah’ın kitabına değil
de başkalarının kitaplarına, ya da kendi hevâ ve heveslerine yöneliyorsa, hayatı,
dünyayı, âhireti Allah’ın âyetlerinden uzak kendi kendine yorumlamaya kalkışıyorsa
ona ne âyet bir şey söyler, ne de hadis. O zaman bize düşen iş, “Abdün münib”
olabilmekle şeref kazanmaya çalışmaktır. Şu anda insanlar ayrı ayrı yerler-de
şeref arayışı içindedirler. Şunu elde edersem, şu konuma gelirsem, şunlarla
beraber olursam şeref kazanacağım diyorlar. Halbuki şeref Allah’a yönelmektir,
şeref Allah’ın âyetlerine yönelmektir. İşte bakın bu âyetlerden bir tanesi. Ya
da Allah’a yönelmekle şeref kazanmış kullardan biri:
10-11. “Dâvût’a katımızdan nimetler verdik. Ey dağlar ve kuşlar! Dâvût tesbih ettikçe siz de onu tekrarlayın” diyerek andolsun ki, ona katımızdan lütufta bulunduk; “Geniş zırhlar yap, dokumasını sağlam tut” diye ona demiri yumuşak kıldık. Ey İnsanlar! Yararlı iş işleyin; doğrusu Ben yaptıklarınızı görenim.”
Dâvût’a nimetler verdik, üstünlük verdik katımızdan. Kitabımızın beyanına
göre, Dâvût (a.s) insanlık tarihinin başlangıcından itibaren Yusuf’tan (a.s)
sonra yeryüzünde hiç kimseye verilmeyen devlete, saltanata ve hikmete
ulaştırılan bir peygamberdir. İşte Allah’ın elçisi Dâvût’a (a.s) verilen bu
mülk ve saltanat, kendisine lütfedilen bu muhteşem hayat bizim için büyük bir
örnek olacaktır. Acaba bu örnek bugüne kadar gözümüzün önünde kaç defa
canlandı? Devlet başkanlarını değerlendirenlerimiz, devlet başkanlarını kıssa
edenlerimiz acaba bugüne kadar Davut’u (a.s) hiç gündeme getirdiler mi? Hiç
anlattılar mı Dâvût’u (a.s)? Acaba O Dâvût (a.s) gibi bir melik, bir hükümdar
gelip geçmiş mi bu dünyadan? Var mı onun gibi birisi? Hiç böyle bir hükümdar
menkıbesi duydunuz mu şimdiye kadar? Mûcizelerin, harikulâdeliklerin, dağlara,
kuşlara kurtlara egemen olmanın saltanatını hiç duydunuz mu?
Sizler yeryüzünde Allah’ın elçisi
Dâvût’un (a.s) imanının, dininin, sisteminin, kulluğunun pratiğini
uyguladığınız zaman kesinlikle onun ulaştığı bir saltanata, onun ulaştığı bir
izzet ve şerefe sizin de ulaşabileceğinizi hiç düşündünüz mü? Ya da şöyle sorayım:
Allah’ın elçisi Davut’tan (a.s), onun hayatından, onun teslimiyet ve kulluğundan
sorumlu olup olmadığınızı hiç düşündünüz mü? Onun gibi olmak, onun gibi
inanmak, onun gibi yaşamak zorunda olduğunuzu hiç hesaba kattınız mı? Acaba
bugüne kadar kendi tarihimiz dediğiniz, atalarımızın tarihi dediğiniz, yahut
genel tarih dediğiniz şu tarih yutturma-calarının dışına çıkarak bir melikle,
bir peygamberle karşı karşıya gelebildiniz mi? Yâni bugüne kadar gündeminize
alabildiniz mi Dâvût’u (a.s)? Öyle bir melik, öyle bir peygamber ki:
Dağlara diyor ki Rabbimiz, “Ey dağlar! Onunla birlikte zikre, tesbihe katılın. Kuşlar! Sizler de öyle yapın. Dâvût’un zikrine, Dâvût’un tesbihine, Dâvût’un Rabbi yüceltmesine, Zebûr okumasına, vahyi terennüm etmesine, Allah’ı gündeme almasına sizler de katılın, sizler de Ona eşlik edin.”
Evet,
görüyor musunuz devleti? Görüyor musunuz saltanatı? Yeryüzünde mülkünü,
saltanatını, devletini, gücünü, kuvvetini, imkânını, fırsatını onları kendisine
lütfeden Allah’ın emrine veren, yeryüzünde hakkı hakim kılan, Allah yasasından
başka yasa bilmeyen, Allah’ın halifesi olarak O’nun razı olacağı bir hayatı
yaşayan bir peygamberin zikrine, tesbihine dağlar ve kuşlar da eşlik ediyor.
Sonra:
Demiri de ona yumuşattık diyor Rabbimiz. Allah elçisine
demiri de yumuşatıveriyor. Çok sert olan, çok güçlü olan demir, onun elinde çok
yumuşak bir hale getiriliyor. Onun elinde demir tıpkı bir kadının elindeki
hamur gibi yumuşak oluyor. Dâvût (a.s) demire elinde istediği gibi şekil
veriyor. Demir onun elinde yumuşak bir tel, bir hamur haline geliyor da Allah
buyuruyor ki elçisine, haydi ey Dâvût onunla zırhlar yap, dokumasını sağlam
tut, dokumasını sağlamlaştır, zırhlara hareket kabiliyeti ver ve sâlih ameller
işleyin. O zırhlarla yeryüzünde Allah egemenliğini gerçekleştirip o
egemenliğinizi sâlih amellere dönüştürüp Allah’ın rızasını kazanmaya yönelin.
Kendisi için yumuşatılmış demirle
zırhlar yapacak Allah’ın elçisi ve sâlih ameller gerçekleştirecek. O zırhların
içinde Allah’ın istediği en sâlih amel olan Allah dininin yayılması adına cihad
edecek. Bu zırh yapma işini de vahiyle yapacaktı. Tıpkı Nuh’un (a.s) Allah
gözetiminde, vahyin kontrolünde gemi yaptığı gibi…
Dâvût’un (a.s) o güne kadar Allah
gözetiminde gerçekleştirdiği bir zırhı hiç kimse yapamamıştı. Allah’ın izniyle
Dâvût’un (a.s) elinde demir iç içe geçecek, vücudu rahat bir şekilde hareketli
tutabilecek ve böylece savaşlarda Allah’ın dininin hakim kılınmasında araç
olarak kullanılacaktı.
İşte
böyle bir melik, böyle bir peygamberdi Dâvût (a.s)... Bakara’da ve Enbiyâ
sûresinde de Dâvût ve Süleyman (a.s) anlatılır. Bakara’daki âyetlere göre daha
çocuk yaşında Dâvût (a.s) Talût’un ordusu içinde yeryüzünün en süper ordusunun
komutanı Allah düşmanı Ca-lut’u öldürür; hem de elindeki bir sapan taşıyla.
Şu anda Dâvûtların kanını içmeye bir
türlü doymayan Yahudilerin ellerindeki sapan taşlarıyla karşılarına dikilen
Filistinli Müslüman çocuklardan niye bu kadar korktuklarını biliyor musunuz?
Çünkü biliyorlar ki Dâvût (a.s) Müslümanların peygamberidir. Yahudiler de önceleri
Müslüman’dılar. Ama şu anda Yahudiler Dâvût’u (a.s) da, Süleyman’ı (a.s) da
Allah’ın tanıttığı gibi tanımıyorlar. Dâvût ve Süleyman’a (a.s) şu anda Allah’ın
istediği gibi inananlar, Allah’ın istediği gibi kabul edenler Müslümanlardır.
Yahudiler, Dâvût’un (a.s) Calut’u
elindeki bir sapan taşıyla öldürdüğünü biliyorlar. Yine kesin biliyorlar ki, şu
anda Müslümanlara karşı Calut rolü oynayan bu Yahudiler Filistinli Müslümanları
Dâvût (a.s) makamında görüyorlar. Onun içindir ki ellerinde sadece sapan taşı
bulunan, Rabbimiz Allah demelerinin dışında, Müslüman olmalarının dışında
hiçbir suçları olmayan, hiçbir kimseye zararları olmayan o gençlerin, o çocukların
ellerindeki taşlar onlara atom bombasından daha büyük geliyor ve ödleri
kopuyor. Kesin biliyorlar ki o çocukların ellerindeki taşlar bir gün tüm
Calutları öldürecektir. Kesinlikle biliyorlar ki, o taşlar bir gün zalimleri
ortadan kaldıracaktır. Bunu çok iyi biliyorlar. Gözlerinin önünde hep Dâvûtlar
duruyor ve o hayat hakkı tanımadıkları bu Dâvûtların elinde gerçekleşecek
helâklerinin çok yakın olduğunun farkındalar.
Ama tabii bizler de şunu anlamalıyız ki,
eğer Dâvût’un benzeri olmak istiyorsak kesinlikle tüm Calutlarla savaş vermeye
hazır olmalıyız. Kıyamete kadar tüm Calutların korkulu rüyası olmaya hazır olmalıyız.
Dâvûd’ların olduğu bir dünyada Calut’ların asla olmayacağını bilmek zorundayız.
Dâvût olmaya hazır olmayanların bulundukları bir dünyada da kesinlikle
Calutların egemenliği sürüp gidecektir, bunu unutmayalım.
Şimdi de Süleyman (a.s) gündeme getiriliyor. Müslümanların din önderleri,
siyaset önderleri, yazarları, çizerleri acaba bugüne kadar Neml’de, Sad’da ve
Sebe’de anlatılan Süleyman’ı (a.s) hiç gündeme getirdiler mi? Bu konuda iki
satırlık bir makale yazıp çizdiler mi? Müslümanların devlet başkanı işte şöyle
olmalıdır diye acaba bir kerecik Allah’ın hayatını onayladığı Süleyman’la (a.s)
ilgi kurdular mı? Bakın Allah onu şöyle anlatıyor:
12. “Gündüz estiğinde bir aylık
mesafeye gidip, akşam es-tiğinde bir aylık mesafeden gelen rüzgarı buyruğu
altına verdik. Onun için su gibi erimiş bakır akıttık. Rabbinin iz-niyle,
yanında iş gören cinleri onun buyruğu altına verdik ki, bunlar içinde buyruğumuzdan
çıkan olursa ona alevli ateşin azabını tattırırdık.”
Süleyman (a.s) için de rüzgarı mûsâhhar kıldık. Rüzgarı onun emrine verdik
ki, o rüzgarın sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü de bir aydır. Yâni Süleyman
(a.s) sabah biniyor binitine ve bir aylık mesafeye gidebiliyor. İster yaya
yürüyüşüyle, ister deve ya da başka bir vasıta yürüyüşüyle bir aylık bir
mesafeye gidiyor. Sabahleyin Kudüs’ten çıkıyor Afganistan’a gidiyor ve oralarda
Allah’ın dinini tebliğ ve talim ediyor, sonra akşam sarayına, kentine dönüyor.
Duydunuz mu böyle bir melik? Rüzgarın emrine verildiği böyle bir melik yoktur
yeryüzünde.
Yine onun için su gibi erimiş bakır akıttık. Süleyman’a bakır madenini de lütfedip emrine verdik. Bakırı kaynağından sel gibi akıtıp, emrine verdik. Sonra Rabbi’nin izniyle, yanında iş gören cinleri de onun buyruğu altına verdik ki, bunlar içinde buyruğumuzdan çıkan olursa ona alevli ateşin azabını tattırırdık. Allah’ın emriyle bakır ve cinler de Süleyman’ın (a.s) emrine âmâde kılınıyor. Görüyor musunuz Allah’a kul olanlara, Allah’ın emrine itaat edenlere Rabbimiz her şeyi lütfediyor, her şeyi onların emrine veriveriyor.
Kesinlikle
bilelim ki, şâyet şu anda bizler de Allah’a, Allah’ın istediği teslimiyeti,
Allah’ın istediği kulluğu gerçekleştirirsek Rabbimiz bize de bu tür nimetlerini
yağdıracak ve yeryüzünde bize de en büyük izzet ve şerefi kazandıracaktır. Bu
Allah’ın değişmez bir yasasıdır ki, zaten bunun için bunları bize
anlatmaktadır.
Bakın Allah’a
itaat eden, gücünü kuvvetini, iktidarını, saltanatını Allah’ın emrine teslim
eden bir peygamberin emrine veriliyor cinler, rüzgarlar. O cinlerden kim
Süleyman’ın (a.s) emrinden dışarı çıkmaya kalkışırsa, çılgın ateşin azabına
maruz bırakılıyordu. Kimse onun emrinden dışarı çıkma imkânı bulamıyordu. Elbette
gücünü, kuvvetini, iktidarını Allah’ın emrine teslim eden bir kuluna Rabbimiz
her şeyi âmâde kılıyor. Evet, Allah emriyleydi bunlar. Allah boyun büktürüyordu
tüm bunları elçisine. Peki ne yapıyordu bu cinler? Ne görevleri varmış onların?
13. “Süleyman için, o ne dilerse, mabetler, heykeller, büyük havuzlara benzer çanaklar ve taşınması güç kazanlar yaparlardı. Ey Dâvût ailesi! Şükredin! Kullarımdan şükredenler pek azdır.”
Onlar dilediği şekilde Hz. Süleyman’a her şeyi yapıyorlardı. O ne dilerse onu
yapıyorlardı. Mabetler, mihraplar, mescitler, ibadet yerleri, kaleler,
timsaller, şekiller, dekorasyonlar, saraylarını süsleyen manzaralar, figürler,
büyük büyük kazanlar, yüksek havuza benzer leğenler, çanaklar, kap-kacaklar,
sabit kazanlar yapıyorlardı. İstediği şekilde kullanabileceği, istediği yemeği
pişirebileceği geniş geniş kap-kacaklar yapıyorlardı onun için.
Evet her
şey onun emrindeydi Allah’ın izniyle. Peki böyle Allah’ın lütûflarına ulaşmış
bir kimseye düşen nedir? Ne yapması lazım böyle insanın? İşte bakın bütün
bunları lütfeden Allah’tan şu emir de ona geliyor:
Ey Dâvût
ailesi siz de bütün bunları size lütfeden Rabbinize şükredin. Ey şu anda Dâvût
ailesi olan Müslümanlar, sizler de Rab-binize şükredin. Tüm bu nimetleri size
veren Rabbinizin razı olacağı yerde kullanın. Allah’ın razı olacağı bir hayatı
yaşayın, hayatınızı o hayatın sahibinin yolunda kullanın. Dünyanızı,
hayatınızı, canınızı, malınızı, zamanınızı, imkânlarınızı, fırsatlarınızı
onları size verenin yo-lunda harcayın.
Allah size hangi nimeti
vermişse o nimet cinsinden infakta bulunarak şükredin Rabbinize. Hayatı, onu
size veren Allah’ın istediği biçimde yaşayarak, geceyi ve gündüzü onu size lütfeden
Allah yolunda kullanarak, aklı, fikri, bilgiyi onu verenin razı olduğu yerlerde
kullanarak, zamanı onu verenin razı olduğu yerde kullanarak, Allah’ın rızasını
tahsilde harcayarak Rabbinize şükredin.
Hayatı o hayatın sahibine sormadan yaşayarak, zamanı kendi bildiğiniz biçimde doldurarak, malı o malın sahibinin razı olmadığı yer-lerden kazanıp, O’nun razı olmayacağı yerlerde harcayarak, elinizi, ayağınızı, gözünüzü kulağınızı onları size vermeyenlerin yolunda kullanarak, varlığınızı onu size vermeyenler yolunda harcayarak, geceyi ve gündüzü onu size verenin razı olmadığı şeyler yolunda harcayarak nankörlük etmeyin.
Bu
âyetleriyle Rabbimiz kendilerine ihsanlarda bulunduğu kullarından şükür
istiyordu. Bu sûre Mekke’de nâzil oluyordu. Bu âyetlerin indirildiği Mekke
atmosferinde Müslümanlar gerçekten çok kötü bir hayatın içindeydiler.
Müslümanlıklarından ötürü işkencelere maruz bırakılmış kullarına Rabbimiz bu âyetleriyle
şunları müjdeliyordu: “Ey kullarım, sakın içinde bulunduğunuz şartlara bakarak
üzülmeyin. İşte Ben size bu âyetlerimle yeryüzünde değişmez yasamı anlatıyorum.
Eğer sizler de Bana Benim istediğim kulluğu, Benim istediğim teslimiyeti
gerçekleştirirseniz işte bu örnek kullarıma verdiğim mülk ve saltanatların
aynısını size de vereceğim.” Gerçekten de bu âyetlerin gelişinden beş-on yıl
sonra Dâvût ve Süleyman’ın (a.s) hakim oldukları bölgelere Müslümanlar hakim olacaklardı.
Güç, kuvvet, egemenlik, saltanat
Allah’ın izniyle Müslümanların eline geçecekti. Müjdeydi bu âyetler dünkü
peygambere ve beraberindeki bir avuç Müslümana. Müjdedir bu âyetler onların
yolunu ta-kip eden yirminci asır Müslümanlarına. Arz Allah’ındır, mülk O’nundur
ve onu dilediklerine verir. Allah’ın izniyle bir gün gelecek Müslümanlar tekrar
Dâvût ve Süleyman’ın (a.s) mülk ve saltanatına ulaşacaklar. Bir gün gelecek,
Allah’ın izni ve yardımıyla esen rüzgarlar, bulutlar, dağlar, taşlar Müslümanların
zaferine ortak olacaklar. Bir gün gelecek dağlar, taşlar Müslümanların
tekbirlerine, Müslümanların hayatın her alanında Allah’ı yüceltmelerine eşlik
edecek Allah’ın izniyle. Ve o zaman yeryüzü insanlığı ya Müslüman olup izzetli
ve şerefli bir hayata kavuşacaklar, ya da Müslümanların izzet ve şerefleri karşısında
zelil bir hayatı soluklamak zorunda kalacaklar. Ya şükredenlerden olacaklar, ya
da küfredenlerden olacaklar. Bakın Allah diyor ki:
Ama
şükreden kullarım azdır. Kullarım çok az şükrediyorlar bana. Nimetlerin
vericisi olarak beni çok az tanıyorlar, beni çok az dinliyorlar, beni ve
âyetlerimi çok az gündeme alıyorlar. Ya da az evvel ifade ettiğim gibi
kullarımdan şükredenler çok azdır diyor Rabbi-miz. Peygamberlerin gerçek mânâda
şükreden kullar olduğu, ama şükreden peygamberlerin gerçekten az olduğu, Müslümanların
da bu azlardan olmaya çalışmak zorunda oldukları anlatılmaktadır. Biz Müslümanlar
yeryüzünde az da olsak, kâfirler çok ta olsalar, şeytan ve avenelerinin çokluğu
bizim zorumuza da gitse her şeye rağmen azlardan, şükredenlerden, Allah için
hayat yaşayanlardan olmak zorundayız. Bakın şükreden Süleyman mülk ve
saltanatta zirveye ulaşıyor. Allah O’na yeryüzünün en büyük egemenliğini lütfediyor.
Ama mülk
ve saltanatı ne olursa olsun elbette bir gün o da bu dünyaya veda etmek
zorundadır. O da bir gün bu dünyadan ayrılmak zorunda kalacaktır. Kur’an’da
hiçbir peygamberin vefat haberini göre-miyoruz, Rabbimiz kitabında hiçbir
peygamberinin ölüm hadisesini bize anlatmıyor. Anlayabildiğimiz kadarıyla bunun
birinci sebebi, bununla Allah elçilerinin pratikte canlılıklarını,
örnekliliklerini sürdürmeleridir.
Ama Süleyman (a.s) öyle değildir. Allah’ın
onun vefat haberini yeryüzünde böyle zirvede mülk ve saltanata sahip olanların
da bir gün gelip bu dünyayı terk etmek zorunda kalacaklarını anlatmak için veriyor.
Bununla biz kullarına buyuruyor ki Rabbimiz, ey kullarım, yeryüzünün en büyük
mülk ve saltanatlarına sahip olsanız da kesinlikle bilesiniz ki bir gün onu terk
etmek, bir gün ona veda etmek zorunda kalacaksınız. Süleyman’a (a.s) kalmayan
bu dünya size de kalmayacaktır mesajını vermektedir. Bakın bundan sonraki âyet
onu şöylece anlatmaktadır:
14. “Süleyman’ın ölümüne
hükmettiğimiz zaman, ancak değneğini yiyen kurt onun ölümünü cinlere fark
ettirdi. O, ölü olarak yere düşünce, ortaya çıktı ki, şâyet cinler görülmeyeni
bilmiş olsalardı, alçak düşüren bir azap içinde kalmazlardı.”
Onun ölümünü takdir edip, vefatına hükmedip onu öldürdüğümüz zaman, onun
dayandığı asasını yiyen bir hayvandan, bir kurttan başka hiçbir şey onun
vefatına delâlet etmedi. Hiç kimse onun vefatını anlamadı. Cinler, Mescid-i Aksâ’yı
yapıyorlardı ve Süleyman (a.s) da emrinde çalışan cinlere nezaret ediyordu.
Sarayında ya da bulunduğu yerde onları gözetliyor, kontrol ediyordu. Mabedin
yapımı esnasında âsâsına yaslanmış olduğu halde Allah onun ruhunu aldı. Artık
dünyadan ayrılmıştı Allah’ın elçisi. Vefat etmişti ama o hâlâ ayaktaydı, âsâsına
dayanmış olarak duruyordu. Diri, dipdiri, canlı gibi duruyordu. Cinler,
insanlar onu görüyor, diri zannediyor ve Mescid-i Aksâ’nın inşâsına devam
ediyorlardı. Ama nihâyet onun dayandığı âsâyı yemeye başlayan bir kurt âsâyı
yiyip bitirince ona dayanan Süleyman (a.s) da yere yığılıverince, onun vefat
ettiğini anlayan cinler dağılıverdiler. Zaten Mescid-i Aksâ’nın yapımı da
tamamlanmıştı.
Böylece o ölü olarak yere düşünce, ortaya çıktı ki, şâyet cinler
görülmeyeni bilmiş olsalardı, alçak düşüren bir azap içinde kalmaz-lardı. Onun
ölü olarak yere düşüşü, cinlerin gaybı bilmediğini ortaya çıkardı. Eğer cinler
gaybı bilmiş olsalardı, Süleyman’ın (a.s) vefat etti-ğini bilmiş olsalardı,
elbette çalıştırıldıkları o ağır işlerin altında yaşamaya mahkum olmazlardı.
Bakın görüyor musunuz? Cinler yanı başlarında duran Süleyman’ın (a.s) vefat
ettiğini bile bilemiyorlar. Nerde kaldı onlar gayb bilgisine sahip olduğu
iddiası?!
Evet böylece cinlerde kimi yetkilerin
varlığına inanan, cinlerin gaybı bildiklerini zannedip onlara sığınmaya çalışan
insanlar, yanılgı noktalarını anlasınlar diye Rabbimiz bu haberi bize naklediyor.
Öyley-se bizler için de bir haber, bir gerçek açığa çıkmış oluyor ki, cinler ke-sinlikle
gaybı bilmezler. Gayb bilgisi sadece Allah’a aittir. Onu O’ndan başkası asla
bilemez. Ancak bildirdikleri kadarını elçilerine bildirmiş, gerisini
bildirmeyeceğini bize haber vermiştir Rabbimiz.
Bundan sonraki âyetlerinde Rabbimiz Sebe’ halkıyla Sebe’ yurtlarıyla karşı
karşıya getirecek bizi. Sûreye ismini veren konuyu anlatmaya başlayacak
Rabbimiz. Sûrenin bu bölümünde anlatılacak olan Sebe’ ülkesi Mekke’ye göre,
Ümmü’l Kurâ’ya göre güney taraflarında Yemen civarında bir bölgedir. Sebe’
ülkesinin, Sebe’ melikesinin, Allah’ın elçisi Süleyman’la (a.s) ilgisini
kitabımızın Neml sûresi bize etraflıca anlatır. Burada Sebe’ ülkesinin
Belkıs’tan sonraki dönemi gündeme getiriliyor.
Rabbimiz
burada inkâr edenlere tarihi bir örnek sunuyor. Hani önceki âyetlerinde
Rabbimiz ne oluyor bu kâfirlere, bu adamlar önlerini arkalarını görmüyorlar mı,
geçmişlerini geleceklerini hiç düşünmü-yorlar mı, diye buyurmuştu ya, işte
şimdi bu görmeyen kâfirlerden bir örnek sunuluyor.
15. “Sebe’lilerin yurtlarında
Allah’ın kudretine bir işaret vardır: Sağlı sollu iki bahçe vardı. Onlara:
“Rabbinizin verdiği rızıktan yiyin ve O’na şükredin. İşte hoş bir şehir ve
bağışlayan bir Rab” denmişti.”
İşte son derece güzel bir belde. Sebe’ halkının yurtlarında Allah’ın
kudretine işaretler vardır. Sağlı sollu bahçeler, baştan sona bağlar, bahçeler
ve türlü türlü nimetler verdi Allah onlara. Ne güzel değil mi? Belde, belde-i
tayibe; Rab, Rabb’ul mağfire, mağfiret sahibi bir Rab… Böyle mağfiret sahibi
bir Rabbin verdiği güzel bir beldede güzel bir hayat yaşanır değil mi?
Bulundukları kent gerçekten çok gü-zel bir kent. Allah buyuruyor ki, buyurun
Rabbinizin nimetlerinden bol bol yiyin ve tüm bu nimetleri size lütfeden Rabbinize
şükredin, Rabbi-nizin istediği bir hayatı yaşayın. Güzel güzel bağlar,
bahçeler, sulama imkânları mükemmel, barajlardan elde ettikleri sularla bu
bahçeleri sulama tesisleri mükemmel. Yiyin, için ama kendi yediklerinizden Allah
kullarına da yardımda bulunun, Allah’a kullukta kullanın deniliyor kendilerine.
Şimdi
böyle bir hayat içinde Allah’a şükredilmez mi? Allah’ın lütfettiği bir hayatın
içinde Allah’a kulluğa yönelinmez mi? Kendisine şükredilecek, kendisine kulluk
edilecek, sözü dinlenecek, çektiği yere gidilecek, hamd edilecek tek varlığın O
Rab olduğu konusunda bilgilerini tazelemeleri gerekmez mi? Elbette öyle
yapmaları gerekiyordu, ama:
16, 17.“Fakat onlar yüz çevirdiler; bunun için Biz de üzerlerine Arim selini gönderdik, onların bahçelerini, buruk yemişli, ılgınlık ve içinde biraz da sedir ağacı bulunan iki bahçeye çevirdik. İşte böylece, inkârlarından ötürü onları cezalandırdık. Biz nankörden başkasına ceza mı veririz?”
Ama onlar yüz çevirdiler. Tüm bu nimetlerin kadr-u kıymetini bilemediler.
Kendilerine tüm bu nimetleri lütfeden Rablerinin değerini bilemediler,
nimetlerin sahibine şükürden, taatten, kulluktan yüz çevirdiler de, hem
Allah’tan hem de Allah’ın âyetlerinden irâz ettiler, sar-f-ı nazar ettiler.
Allah da onların üzerlerine Arim selini gönderiverdi. Arim seliyle onların
bağlarını, bahçelerini yerle bir ediverdi. O sağlı sollu bağlarının,
bahçelerinin setlerini yıkıp tüm ülkeyi harap ediverdi. Tüm sulama tesislerini
bozuverdi de küçük, bodur ağaçlardan başka hiçbir şey bırakmadı. Yemişi acı
olan, buruk olan sedir ağaçlarını bırakıverdi. O güzelim meyveler, meyve
ağaçları, sulama tesisleri, ırmakları, içindeki köşkleri, sarayları harap
ediverdi. Çünkü onlar Rablerinin nimetlerine şükretmediler. Şükredip Rablerine
kulluğa yönelmiş olsalardı, Allah onların nimetlerini bereketlendirecek,
artırdıkça artıracaktı. Ama tavırlarına karşılık her şeyleri bir azapla yok
ediliverdi. Nankörlüklerinden dolayı her şeylerini kaybettiler. Tüm güçleri,
tüm varlıkları bitti.
18. “Onlarla, kutlu kıldığımız
şehirler arasında, karşıdan karşıya görünen kasabalar var etmiş, oraları gezilecek
be-lirli konak yerleri yapmıştık, “Oralarda geceleri ve gündüzleri güven içinde
gezin” demiştik.”
Ve biz onların kentleriyle etrafını bereketli kıldığımız kentler arasında
bir sürü açık köyler, kentler var ettik. Kitabımızda, “içinde bereketler var
ettiğimiz, bereketli kıldığımız, bereketlendirdiğimiz” ifa-desiyle Suriye,
Filistin, Şam beldeleri kastedilmektedir. Rabbimizin el-çilerini, vahiylerini
gönderdiği beldeler, A’râf ve Enbiyâ sûrelerinde anlatır.
Onların,
Sebe’lilerin şehirleriyle birbirinden uzak olmayan, birbirine bitişik olan,
birisi biterken hemen ötekisi başlayan şehirler var ettik. Yolcular Yemen’den
çıkıp, Sebe’ ülkesinden çıkıp yollarına devam ederlerken dinlenmek
istediklerinde konaklama yerleri var ettik diyor Rabbimiz. Bereketli toprakları
olan Şam, Filistin bölgelerine kadar aralarında güzel yerleşim kentleri var
ettik ve gece-gündüz emin olarak, emniyet içinde seyredin demiştik onlara.
Acaba şu anda da acaba içinde
bulunduğumuz dünya, içinde yaşadığımız şehirler bize Sebe’lileri hatırlatmıyor
mu? Şu anda bizler de emin bir şekilde dilediğimiz yerlere gidiyor, dilediğimiz
yerlerden geliyoruz. Allah’ın emânıyla dilediğimiz şehirlere seyahat ediyoruz.
Gittiğimiz yerlerde konaklama imkânlarına sahip bulunuyoruz. Öyley-se
kesinlikle bilelim ve unutmayalım ki, Sebe’lilere verdiği nimetlerin aynısını
bize de veren Rabbimiz bu nimetlerinin karşılığında bizlerden de şükür istiyor.
Hamd istiyor, kulluk istiyor. Bakın kendilerine bunca nimetler verilen Sebe’
halkı dediler ki:
19. “Ama onlar: “Rabbimiz!
Yolculuklarımızın mesafesini uzak kıl” deyip kendilerine yazık ettiler. Biz de
onları efsane yapıverdik, darmadağın ettik. Doğrusu bunlarda, pek sabreden ve
çok şükreden kimseler için dersler vardır.”
Dediler ki, ey bizim Rabbimiz, şu seferlerimizin arasını uzat. Biz
birdenbire gideceğimiz yere ulaşıveriyoruz. Yâni bu yolculuklarımızda macera
yok, meşakkât yok, yolculuk sıkıntısı yok. Biz biraz macera yaşamak istiyoruz.
Şu şehirlerimizin arasını biraz aç ta bu ni-metlere biraz meşakkâtli ulaşalım da,
biraz macera yaşayalım diyor-lar. Ukâlâlar, Allah’ın kendilerine lütfettiği
nimetlere şükredecekleri yerde nankörlük ediyorlar, zorluk istiyorlar, meşakkât
istiyorlar, macera istiyorlar, Rablerine isyan ediyorlar. Dilleriyle bunu
söylemeseler de, Allah’ın nimetleri içinde yüzdükleri halde Rablerine kulluktan
çıkanlar, küfran-ı nimette bulunuyorlar demektir. Nimet vericiden, nimet
vericinin hayat programından habersiz, küfür içinde, şirk içinde bir ha-yat
yaşayan insanlar bu halleriyle sanki Rablerine şunu demeye çalışıyorlar: “Ya
Rabbi bize lütfettiğin tüm bu nimetlerini bizden geri al. Biz bunların hiçbirisine
lâyık değiliz” demektedirler.
Onlar
böylece kendi kendilerine zulmettiler. Kendi kendilerini Allah’a şükür
ortamından, kulluk ortamından uzaklaştırıp küfür ve nankörlük ortamına
götürerek Allah’a karşı zulmettiler. Allah’ın kendilerine lütfettiği bunca
kolaylık nimetlerine, emniyet nimetlerine karşılık nefislerine zulmettiler de,
biz de onları efsane yapıverdik, darmadağın ediverdik. Doğrusu bunlarda pek
sabreden ve çok şükreden kimseler için dersler vardır.
Yâni bu
nankörlüklerinin karşılığı olarak biz de onları sözler, masallar, efsaneler,
mitolojiler haline getirip yok ediverdik diyor Rab-bimiz. Onlar sadece
masallarda kaldılar. Dilden dile dolaşan bir masal oluverdiler. Onları
darmadağın ettik, ezdik, bitirdik işlerini. İşte böylece bir varmış bir yokmuş
olarak Sebe’ halkı parça parça helâk edildi.
Rabbimizin bu beyanlarından anlıyoruz
ki, Sebe’ halkı Nuh, Hûd, Sâlih, Lût, Şuayb ve Mûsâ’nın (a.s) toplumları gibi
toptan helâk edilmediler. İlk önce barajları yıkıldı, sulamaları, sulama tesisleri
yıkılıp tarlaları perişan oldu, sonra yerleri yurtları yıkıldı, ülkelerini terk
edip başka yurtlara hicret ettiler, Arabistan yarımadasının her bir bölgesine
dağıldılar ve garip, yersiz-yurtsuz, evsiz-barksız hale geldiler. Rezil ve
perişan bir hayatın mahkûmu oldular.
Ama bunun suçlusu kendileriydi. Allah’a
kulluktan çıkmaları, Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük etmeleri sebebiyle
Allah onların üzerlerinden nimetlerini alıverdi ve onları öyle bir perişan etti
ki, öyle derbeder etti ki, dillere destan oldular, masalların konusu haline geliverdiler.
Onların durumunu dillere destan yapıverdi Rabbimiz. Öyle ki o bölgede insanlar
birbirlerine, “sakın Sebe’ halkı gibi olmayın” der oldu. Tüm dünyada onlar bir
darb-ı mesel haline geldiler. Şu anda bile böyle korkunç bir âkıbetle
paramparça olmuş bir toplumdan söz ederken, Araplar Sebe’ halkını örnek
göstermektedirler. Allah’a isyan sonucunda cennet gibi bir yurt bir anda
cehenneme dönüverdi. İnsanlar her şeylerini terk edip, yurtlarından ayrılıp her
biri bir tarafa dağılıp zillet içinde, dilencilik içinde bir hayatın mahkûmu
oldular, millet olma özelliğini kaybettiler, bir efsane oldular.
İşte
gördünüz Allah’a karşı nankörlüğün sonucunu. Allah’a kulluktan, Allah’a
şükürden kopmanın sonucunu hep beraber gördük. Burada kendi kendimize şu soruyu
sormak zorundayız: Acaba şu anda hangi ülke insanı, hangi şehir insanı böyle
bir azapla, böyle bir gazapla karşı karşıya gelmeme konusunda emindir? Kim
böyle bir emniyet duyabilir? Kim güvence hissedebilir? Evini, barkını,
ticaretini, gücünü, kuvvetini, şehrini, vatanını, her şeyini kaybetmeme konusunda
kim emin olabilir? Hangi toplum, barajlarının yıkılmayacağından emin olabilir?
Hiç kimse bu konuda bir emniyet içinde olamaz. Allah’a karşı nankörlük içine
giren her insan, her toplum Allah dilediği zaman yıkımla karşı karşıya
gelecektir. Bu Allah’ın yeryüzünde değişmeyen bir yasasıdır. Allah diyor ki:
Sabreden, şükreden kullarımız için bunda çok büyük dersler, ibretler, âyetler vardır. Allah kendilerine çok çok nimetler verdiği zaman, güç kuvvet, devlet, iktidar verdiği zaman, imkân verdiği zaman şımarmayan, nimetlerin sahibine kafa tutmaya kalkışmayan, nankörlük yapmayan, kulluktan çıkmayan, dengesini kaybetmeyen, tıpkı önceki âyetlerde anlatıldığı gibi Dâvût ve Süleyman (a.s) gibi Allah’ın verdiklerini yine Allah yolunda kullanmaya çalışan insanlar için bunda çok büyük ibretler vardır diyor Rabbimiz.
20. “Andolsun ki İblis, onlar hakkındaki görüşünü doğru çıkartmış; inananlardan bir topluluk dışında hepsi ona uymuşlardı.”
İblis, Sebe’ halkı üzerinde görüşünü doğru çıkarmıştır. Hani al-çak İblis, “ben
onları saptıracağım, onları sana kulluktan, sana şükürden koparacağım, onların
pek çoğunu sana şükreder bulamayacaksın, hiçbir kimse senin yoluna gitmeyecek,
elbette senin kullarından belli bir pay alacağım” demişti ya, işte Allah’a
karşı verdiği bu sözüne yoldan çıkardığı Sebe’ halkını şahit tuttu.
Allah
onu lânetleyip rahmetinden kovunca, o da Allah üzerine yemin ederek şöyle
demişti: “Muhakkak ki senin kullarından
tespit e-dilmiş, bana ayrılmış, muayyen, bilinen, takdir edilmiş bir hisse, bir
nasip alacağım, kendime seçeceğim, kendime edineceğim. Senin kullarından belli
bir kesimi kendime kul-köle edineceğim. Onların hayatlarından, zamanlarından, çalışmalarından,
enerjilerinden, mallarından, çocuklarından bir kısmını kendim sahipleneceğim”
demişti. Ancak Sa’d sûresinin beyanıyla;
“İblis
dedi ki; Ben onların hepsini saptıracağım, ama hâlis mü’minler müstesna.”
demişti. Halis kullarına, ihlaslı
kullarına, katışıksız din sahibi kullarına, katışıksız vahiy sahibi kullarına
hiçbir şey yapamayacağım demişti. İşte gerçekten sözünü tuttu şeytan.
Sebe’liler şeytana tabi oldular, katışıklı din sahipleri ona itaat ettiler.
Ancak mü’minlerden bir grup, dinlerini Allah vahyine dayandıran bir grup ona
tabi olmadılar. Allah’a, Allah’ın istediği şekilde iman edenler, Allah’a
Allah’ın istediği şekilde kulluk yapanlar Allah’ın yardımıyla kurtulurken,
çoğunluk peygamber yolunu terk ederek şeytan vahiylerine uydular, şeytanın peşine
düştüler.
Elbette sonunda İblis kazanıyor, peşine
takılanlar kaybediyordu. Ama hayır, yanlış söyledim, asıl kazananlar şeytan vahiylerine
de-ğil de Allah vahyine teslim olan Müslümanlar oluyordu. Çünkü İblis bu
dünyada kazansa da kaybediyordu. Çünkü o saptırdıklarıyla beraber cehenneme
gidiyordu.
21. “Oysa İblisin onlar
üzerinde bir nüfûzu yoktu; ama Biz âhirete inanan kimselerle ondan şüphede
olanları, işte böylece ortaya koyarız. Rabbin her şeyi gözetip koruyandır.”
Halbuki o İblisin onlar üzerinde hiçbir gücü kuvveti yoktu. İnsanlar
üzerinde hiçbir yetkisi, nüfûzu yoktu. Ama Rabbimiz bu dünyada bir imtihan
gereği ona sınırlı bir yetki vermiş, bu yetkiyle de İblis onları saptırıyor,
onları kötü yollara dâvet ediyor, kötülükte onlara ör-nek oluyordu.
Bu
alçağın hiçbir zaman kullar üzerinde her hangi bir otoritesi, herhangi bir
yaptırım gücü de yoktur. Allah’a inanan, Allah’la yol bulmaya çalışan, sürekli
Allah’ın kitabı ve peygamberinin sünnetiyle beraber olan, vahye sarılan,
hayatını vahiyle düzenlemeye çalışan, Allah’ın muttakî ve sâlih kulları
üzerinde onun da, avenelerinin de hiçbir etkisi ve yetkisi yoktur. Bu yüzden de
onu ve avenesini bir şeymiş gibi gözlerimizde büyütmemize ve onlardan
korkmamıza gerek yoktur. Sadece Allah’ın kendisine verdiği sınırlı bir saptırma
yetkisi vardır. Peki bu yetkiyi Rabbimiz niye vermiş ona?
Allah’a
ve âhirete iman edenleri bilelim, âhiret hakkında şüphesi olanları onlardan
ayıralım ve onları açığa çıkaralım diye. İşte İblis’e bunun için yetki verdik
diyor Rabbimiz. Bu dünyada insanlardan kimileri Allah’ı dinleyecek, kimileri
İblis’e ve İblis’in vesveselerine kulak verecektir. Dünyadaki hayat bu iki
yolun, bu iki kavganın arasında seyredecektir. Allah’ın vahyine kulak verenler,
Allah’ın kitabını dinleyenler, Allah’ın kitabına evet diyenler, hayatlarını
Allah’ın kitabıyla düzenleyenler ile şeytan vahiylerine teslim olanlar, şeytan
sözcüklerine yönelenler hep birlikte bir dünya kavgası içine girecekler ve
hayat böyle devam edip gidecektir.
Rabbin
her şeyin muhâfızıdır. Kendi vahyine kulak verenleri de, şeytan vahiyleri
doğrultusunda bir hayat yaşayanları da gören, gözeten, kollayan O’dur. Tüm
kullarını kuşatmış olarak yaptıklarından ötürü dilerse anında ceza da
verebilir, dilerse cezalarını tehir de edebilir. Ama yasa O’nun emrinde, güç ve
kuvvet O’nun elindedir.
Bundan
sonra gerek o günkü Mekke müşriklerinin, gerekse kıyamete kadar gelecek tüm
müşriklerin şirklerinin reddini gündeme getirecek Rabbimiz:
22. “Ey Muhammed! De ki: “Allah’ı bırakıp da göklerde ve yerde zerre kadar bir şeye sahip olmadığı, her ikisinde de bir ortaklığı bulunmadığı ve hiçbiri Allah’a yardımcı olmadığı halde tanrı olduklarını ileri sürdüklerinizi yardıma çağırsanıza!”
Gerek daha önce anlatılan Dâvût ve Süleyman’ın (a.s),
gerekse Sebe’ halkının kıssalarıyla ortaya konmuştu ki, insanların, toplumların
iyi ya da kötü kaderleri Allah’ın elindedir. Kendilerine yeryüzünde güç kuvvet,
mülk ve saltanat vererek Azîz eden de, sayısız lütûflarıyla kullarını izzet ve
şerefe ulaştıran da, nimetlerini geri alıp helâk eden de, zillet ve meskenete
mahkum eden de Allah’tır. İnsanlar ve toplumlar üzerinde egemen olan, geçerli
olan yasalar Allah yasalarıdır.
İşte burada da bunu bir daha hatırlatarak
Rabbimiz diyor ki: Ey müşrikler, eğer bunun böyle olmadığını, fertler ve
toplumlar üzerinde egemen olan Allah’tan başka varlıkların da olduğunu iddia ediyorsanız,
haydi çağırın o İlâhlarınızı da, bir insanın iyi ya da kötü kaderini
değiştirsinler bakalım. Çağırın da Allah’ın öldürdüğünü diriltsinler, çağırın
da kaderi kötü olan birinin kaderini değiştirsinler. Allah berisinde önderler,
liderler, tanrılar kabul ettikleriniz de size bir fayda ve zarar sağlasınlar.
Hayır hayır, göklerde ve yerde zerre
miktarı sahip oldukları bir yetkileri yoktur onların. Var mı Allah berisinde
bir yetkileri? Çağırın da göstersinler bakalım güçlerini, kuvvetlerini.
Desinler bakalım, bizim de sahip olduğumuz zamanlar, mekânlar vardır. Bizim de
mâlik olduğumuz mülkler, yıldızlar, semâlar vardır. Var mı Allah’tan başka
Melik? Bir tek zerreye mâlikiyetleri var mı onların? Bir sinek kanadı yaratmaya
kadirler mi? Bir buğday tanesi yaratacak yetkileri var mı, gökten bir damla
yağmur yağdırmaya güçleri yetiyor mu? Hiçbir güçleri, hiçbir yetkileri yokken
nasıl oluyor da bu adamlar tanrılık taslamaya kalkışıyorlar? Nasıl bizler de
İlâhız, bizler de Rabbiz, bizler de yasa belirlemeye yetkiliyiz, bizleri de
dinlemek zorundasınız diyebiliyorlar? Nereden alıyorlar bu yetkiyi?
Hayır
hayır, onların göklerde ve yerde, göklerin ve yerin mülkiyetinde hiçbir
ortaklıkları da yoktur, yetkileri de yoktur. Allah mülkünde, egemenliğinde
kimseyi ortak edinmemiş, kimseye yetki vermemiştir. Kimseye yetki devrinde
bulunmamıştır. Yâni hâşâ ben göklerin Rabbiyim, göklerde egemen benim, ama
yerlerin egemenliğini size devrediyorum, göklerin Rabbi benim ama sizler de
yerdekilerin Rabbi-siniz dememiştir. Ben namazın, orucun, haccın Rabbiyim ama
sizler de hukukun, ekonominin, eğitimin, sosyal ve siyasal yapılanmaların
rabbisiniz, ben yerdekilerin işlerini size devrettim, siyaseti size bıraktım
dememiştir. Ben camilerin Rabbiyim ama mekteplerin Rabliğini si-ze devrettim
dememiş, kimseye yetki vermemiştir Rabbimiz. Tüm egemenlik, tüm yetkiler kendi
elindedir. İnsanlara verdiği geçici yetkiler de sadece bu dünyada imtihan sebebiyledir.
Allah’ın
asla onlardan bir yardımcısı da yoktur. Kimi işlerini düzenleme konusunda acze
düşmüş de insanlardan kimilerini yardımına çağırmış değildir Allah. Hal
böyleyken, bu adamlar nasıl oluyor da Allah’ın yetkilerine ortaklık iddia
edebiliyorlar? Nasıl oluyor da, bu adamlar kim oluyor da egemenlik bizdedir,
Allah’ın yetkileri bizdedir, biz dilediğimiz gibi hükmederiz, biz dilediğimiz
gibi hayat programı yapar, dilediğimiz gibi bir hayat yaşar, asar, keseriz diyebiliyorlar?
Hayır hayır eğer şunu diyorlarsa bu da yanlıştır: Biz Allah katında sevgili
kullarız, biz Allah’ın yeryüzünde dostlarıyız, bizler Allah katında iyi
kullarız, bizler şefaatçileriz. Eğer bize itaat ederseniz, bizim dediğimiz gibi
yaşarsanız, bizi takip ederseniz yarın bizler de Allah huzurunda sizlere şefaat
ederiz. Hayır, öyle de değil!
23. “Allah’ın katında, kendisine izin
verilenden başka kimse şefaat edemez. Sonunda, gönüllerindeki korku giderilince
birbirlerine “Rabbimiz ne söyledi?” diye sorarlar; “Hak söyledi” derler. O,
yücedir, büyüktür.”
Allah huzurunda O’nun izin vermediği hiç kimsenin şefaatinin faydası
yoktur. Ancak O’nun izin verdiklerinin, izin verdiklerine şefaati fayda
verecektir. Yâni şefaat edecek olanları da şefaat edilecek olanları da yarın
Allah belirleyecektir. Allah’ın kendilerine şefaat izni verdiği insanlar ancak
şefaat edilmeye izin verdiklerine şefaat edebileceklerdir.
Şefaat edicileri Allah belirleyecektir,
ama şurasını da asla unutmayalım ki, şefaat edilecek olanları da yarın Allah
belirleyecektir. Yâni meselâ yarın Allah bana şefaat edebilme iznini verse, ben
baba-ma, anama, kayınpederime, bacanağıma, arkadaşlarıma şefaat ede-meyeceğim
de, Allah’ın, şunlara, şunlara şefaat edebilirsin diye benim karşıma çıkardığı
listede yazılı olanlara şefaat edebileceğim.
Evet, şefaat edecekleri de, şefaat
edilecekleri de yarın Allah belirleyecektir. Öyleyse bugünden birilerini şâfî makamında
görüp on-ların ellerine, eteklerine yapışmanın anlamı yoktur. Yarın bizi
kurtarırlar diye Allah’a yapılması gereken kulluk birimlerinden bazılarını onlara
yapmanın anlamı yoktur. Bilmiyoruz ki belki de bugün bizim şâfî makamında ,
yarın şefaat ediciler olmak şöyle dursun belki de şefaat edileceklerin içinde
bile yer almayabilirler. Öyleyse unutmayalım ki şefaatin tamamı Allah’a aittir.
Kulluğun tamamı da sadece O’na yapılmalıdır.
Ta ki onlardan kalplerinin korkusu, ürpertisi gittiği zaman, heyecanları yatışıp ta düşünebilir bir duruma geldikleri zaman derler ki, Rabbimiz ne dedi? Rabbimiz hak dedi, Rabbimiz doğru dedi derler. Hani daha önce başka türlü söylüyorlardı? Hani daha önce şefaati kendilerine veya başkalarına veriyorlardı? Hani Allah berisinde başkalarının da şefaat yetkileri vardı? Tabi orada, Allah huzurunda her şey bitti. Orada, o ortamda cennet ve cehennem gözler önüne serildikten sonra artık söz Allah’a aittir, Hak Allah’a aittir. Allah, Âlidir, Allah büyüktür.
24, 25. “Ey Muhammed! De ki: “Göklerden ve yerden sizi rızıklandıran kimdir? “De ki: Allah’tır. Öyleyse doğru yolda veya apaçık bir sapıklıkta olan ya biziz ya sizsiniz. De ki: İşlediğimiz suçlardan siz sorumlu olmazsınız, sizin yaptıklarınızdan da biz sorumlu olmayız.”
Rabbimiz, elçisine “Benim sana vahy ettiğim bu Kur’an’ı, bu âyetlerimi
insanlara duyur” emrini veriyordu, aynı emirler şu anda bize de yöneliktir. Biz
de söyleyeceğiz bunu? Neyi söyleyeceğiz? Göklerden ve yerlerden sizi
rızıklandırıp doyuran kimdir? Var mı size Allah-tan başka bir rızık verici? Bu
soruyu soracağız, ama karşımızdakinin cevabını beklemeyeceğiz. Soruyu
sorduğumuz insanlar vahiyden ha-bersiz bir yanılgı içinde oldukları için şu
veya bu şekilde yanlış, farklı şeyler söyleyebilirler. Allah’tan başkalarını
Rezzak makamında görebilirler. “Filanlar, falanlar bize rızık vermeseler bizim
hayatımız biter, bizi doyuran onlardır” diyebilirler. Onların cevaplarını
beklemeden biz ne diyeceğiz? Diyeceğiz ki Allah, gökten ve yerden bizi
rızıklandıran, bizi doyuran Allah’tır.
Öyleyse ya biz, ya siz hidâyettesiniz.
Ya biz doğru yoldayız, ya da siz. Ya biz doğruyuz, sizler sapıksınız, ya siz
haktasınız biz yanlıştayız. Eğer Rezzak Allah’sa, göklerden ve yerlerden rızık
gönderip bi-zi doyuran Allah’sa, göklerin ve yerin sahibi Allah’sa, bizim sahibimiz
O ise, o zaman sahibimiz olarak, doyurucumuz olarak O’na teşekkür etmemiz,
kulluk yapmamız gerekecekse, şu anda bizler Rabbimize kulluk edip O’na
teşekküre devam ederken, sizler de Allah’ı bırakıp başkalarına kulluk etmeye
çalışıyorsanız, biz ikiye ayrıldık demektir. Allah’a kulluk eden bizler ve
Allah’tan başkalarına kulluk eden sizler…
Yâni
bizler yaratan, rızık veren, doyuran Allah bizden nasıl bir kulluk istiyorsa
öylece kulluk yapmak zorunda olduğumuza inanıyoruz. Hz. Adem’den (a.s) bu yana
tüm Müslümanlar böyle dediler, böyle yaptılar. Şu anda bizler de böyle diyoruz.
Ama bakıyoruz, insanların bir kısmı da yaratıcı ve rızık verici olarak Allah’ı
kabul etmiyor. Biz Allah’ı kabul etmiyoruz, biz hayatımızı Allah’ın yasalarına
göre değil de, kendi aklımıza, kendi keyfimize, kendi duyularımıza güvenerek
bir dünya yaşamak istiyoruz. Bu bizim hoşumuza gidiyor. Biz böyle yaşamanın
doğruluğuna inanıyoruz diyorlar. İşte bunu da, bunu da diyenler var. Böyle de
yaşayanlar var. Ama elbette bunlardan bir tanesi doğru, ötekisi yanlıştır.
Elbette bunun ikisinin de doğru olması mümkün değildir.
Öyle değil mi? Ya göklerin ve yerin
sahibi, bizim sahibimiz, bizim yaratıcımız, doyurucumuz, rızık vericimiz
Allah’tır, tüm nimetler O’ndandır, hayat O’ndandır, ölüm O’ndandır, binaenaleyh
bizler O’na kulluk yapmalıyız, O’na teşekkür etmek zorundayız diyenler yanlıştadır,
yahut da biz Allah’ı da peygamberi de tanımayız, bizi Allah da peygamber de
bağlamaz, biz keyfimize göre bir hayat yaşarız diyenler yanlıştadır. Bunların
hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğunu tartışmaya, masaya yatırmaya
hakkımız yoktur. Çünkü bizler Müslü-manız, Allah’a iman ediyoruz, Allah’ın
kitabına iman ediyoruz. Biz, Al-lah’tan gelen bu kitabın mü’minleri olarak
diyoruz ki ya biz hidâyetteyiz, ya siz. Eğer bu kitaba göre biz hidayetteysek
siz sapıksınız. Yok eğer biz sapıksak siz hidâyettesiniz, doğrudasınız. Hem
biz, hem siz, hem Müslümanlar, hem de kâfirler doğrudadır demek mümkün değildir.
İki taraf ta doğruda olamaz. Ya Müslümanlar doğrudur, ya kâfirler…
İşte bu
sorgulamayı kâfirlere yönelten Müslümanların düşüncelerine göre, Allah’ın değer
yargısına göre, bu kitaba göre, Sebe’ sûresine göre doğru olan, hakta olan,
hidâyette olan, delille hareket eden kesinlikle Müslümanlardır. Onun içindir ki
hücumda olan, sorgulayan sürekli Müslümanlar olmalıdır. Soracağız, sorgulayacağız
bu kâfirlerin hayatlarını, inanç manzumelerini. Ey kâfirler, gökten ve yerden
rızık veren, doyuran kimdir? Kimin ekmeğini yiyip kime kulluk ediyorsunuz?
Kiminle rızıklanıyor, kimin kılıcını sallıyorsunuz? Ne bu haliniz? Ama siz
bilirsiniz, unutmayın ki siz bizden, biz de sizden sorumlu tutulmayacağız. Siz
yaptıklarınızın karşılığını, biz de yaşadığımız hayatın karşılığını göreceğiz.
Eğer bizler yanlıştaysak, hatamızın cezasını çekeceğiz, sizler bizim yanlışlarımızdan
sorumlu olmayacaksınız, bizler de sizin yanlışlarınızdan hesaba çekilmeyeceğiz.
Sizin hayatınızın faturası bize, bizimki de size çıkarılmayacaktır.
26. “De ki: “Rabbimiz sonunda hepimizi toplar, sonra aramızda adâletle hükmeder. Adâletle hükmeden, bilen ancak O’dur.”
De ki, Rabbimiz bir gün bizi toplayacak, sonra aramızı hakla açacak.
Kıyamet kopacak, dirileceğiz, hesaba çekileceğiz ve aramızda hakla hüküm
verilecek. Rabbimiz hakla hükmünü verecek. Şu doğruydu, bu yanlıştı, şu haktı,
bu bâtıldı, şu iyiydi, bu kötüydü, şunlar hidâyetteydi, bunlar sapıklık içinde
bir hayat yaşıyorlardı diye Rab-bimiz hakla hükmünü verecek. Çünkü Rabbimiz
Haktır, en doğru hük-mü verendir, Alîmdir, Hakîmdir.
Zaten doğru hükmünü, gönderdiği
elimizdeki şu kitabında bildirmiştir. Aslında bugün bu kitabın âyetlerini, bu
kitabın dosdoğru ya-salarını kâfirlere götürmek, kâfirlere duyurmak kâfirlerin
kendileri için de, bizim için de bir rahmettir. Yine Rabbimizin bu hak
âyetleriyle kâfirlerin hayatlarını sorgulamamak kâfirlere karşı en büyük zulümdür.
Elimize bu kitabı alıp, kâfirlere gidip, beyler, bu kitaba göre sizler yanlıştasınız,
bu kitaba göre sizin yaşadığınız bu hayat sizi cehenneme götürmektedir diye
açık ve net bir şekilde onları uyarmak zorundayız. Bakın Rabbimizden bir
sorgulama daha:
27. “De ki: “O’na taktığınız ortakları bana gösterin, yoktur ki! O, güçlü olan, Hakîm olan Allah’tır.”
De ki, haydi Allah’a ortak koştuklarınızı bana gösterin. Deliliniz nedir bu
konuda, kime dayanıyorsunuz? Allah’ın ortakları vardır derken neye
dayanıyorsunuz? Kendi hevâ ve heveslerinize mi dayanıyorsunuz? Yâni yarın Allah
mahkemesinde Allah sorgulamasıyla karşı karşıya geldiğiniz zaman, O’na karşı
sizi savunmak üzere ayağa kalkacak, O’nun azabından sizi kurtaracak birileri
var mı? Varsa hani gösterin bakalım onları. Kendilerine kulluk adına Allah’a
kulluğu bırakarak hayatınızı tehlikeye attığınız, kendilerini memnun etme adına
Rabbinizi küstürdüğünüz şu İlâhlarınızı bir gösterin bakalım. Var mı Allah’tan
başka Rab? Var mı Allah’tan başka İlâh? Hayır hayır, sadece Rab olan, İlâh
olan, Azîz ve Hakîm olan O’dur buyurulduktan sonra peygamberin evrenselliğini
anlatan bir âyetle karşı karşıya getiriliyoruz.
28. “Ey Muhammed! Biz seni bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak göndermişizdir; fakat insanların çoğu bilmez.”
Peygamberin görevi evrenseldir. İnsanların tamamına seni müjdeci ve uyarıcı
gönderdik diyor Rabbimiz. Allah, peygamberini te-selli ederek diyor ki: “Ey
peygamberim, Mekke toplumu, kavmin seni dinlemediler diye, sana kulak
vermiyorlar diye sakın üzülme. Sen sa-dece Mekke şehrinin, sadece bu ülkenin,
sadece bu toplumun, sa-de-ce bu çağın insanlarına değil, kıyamete kadar gelecek
tüm çağların insanlarına gönderilmiş bir peygambersin. Eğer şu anda senin kavmin
senin vasıtanla benim kendilerine açtığım bu rahmet kapısından istifade etmek
istemiyorlarsa, senin kıymetini bilmiyorlarsa üzülme, başkaları bilecektir. Seni
tüm insanlığa müjdeci ve uyarıcı olarak gön-derdik ama insanların çoğu bilmiyorlar.
İnsanların çoğu göz göre göre reddediyorlar, elçilerin uyarılarına kulak vermiyorlar”
ve diyorlar ki:
29. “Doğru sözlü iseniz
söyleyin bu vaat ne zamandır?” derler.”
Haydi sadıklarsanız söyleyin o vaat ne zaman? Haydi iddialarınızı eyleme
dönüştürme imkânınız varsa söyleyin kıyamet ne zaman? Ne zaman bu kıyamet, ne zaman
bu hesap kitap? Ne zaman bu sorgulama, ne zaman bu azap? Ey Muhammed, şu bize
vaat edip durduğun, bizi kendisiyle korkutup durduğun kıyamet ne zaman? Ne
zaman olacak bu iş? Ne zaman toplayacak Rabbin bizi huzurunda? Ne zaman
hükmedecek aramızda? Yıllardır vaat ettiğin halde hani niye başımıza bir şeyler
gelmiyor, niye aleyhimize hüküm verilmiyor?
30. “De ki: “Size, bir gün tayin edilmiştir. Ondan bir saat ne geri kalabilirsiniz ne de öne geçebilirsiniz.”
De ki, sizler onun vaatleşmesiyle karşı karşıya geleceksiniz. O size
mutlaka gelecek, bir saat bile tehir edilmeyecektir. Ne bir saat öne alınacak,
ne de bir saat geri bırakılacak. Çünkü Allah sizin arzularınıza tabi değildir.
Allah bu konudaki hükmünü kendisi verir. Aramızdaki hükmünü vereceği zamanı
Allah en iyi bilendir. Allah bir kere hükmünü verdi mi, işiniz bitecektir.
31. “İnkâr edenler: “Bu
Kur’an’a ve ondan öncekilere inanmayacağız” dediler. Sen bu zalimleri, Rablerinin
huzurunda dikilmiş oldukları zaman, suçu birbirine atıp dururken bir görsen!
Güçsüz sayılanlar, büyüklük taslayanlara: “Siz olmasaydınız biz inanmış olacaktık”
derler.”
Evet kâfirler biz ne bu Kur’an’a, ne de önündeki kitaplara inan-mayacağız
diyorlar. Ne bu kitaba, ne de bu kitaptan önce indirilmiş olanlara iman
etmeyeceğiz diyorlar. Peygamberim, sen böyle diyen zalimleri Rableri huzurunda
tevkif oldukları zaman bir görsen! Suçu birbirlerine atıp dururlarken onları
bir görsen! Dünyada atıp tutuyorlardı alçaklar, Allah kimmiş? diyorlardı.
Peygamber de kimmiş? Di-yorlardı. Kur’an da neymiş, bu kıyamet te ne zamanmış?
diyorlardı. Biz kesinlikle bu saçmalıklara
inanmayız diyorlardı. İman etmiyor-lar-dı, teslim olmuyorlardı, kulluğa
yanaşmıyorlardı. Rablerine secdeye, Rablerinin hayat programına
yönelmiyorlardı. Allah karşısında güç iddiasında, bilgi iddiasında, varlık
iddiasında bulunuyorlardı. Ama artık şimdi Rableri huzurunda tevkif olmuşlar,
tutuklanmışlar ve her şeyleri bitmiş. İşte böyle rezil ve perişan bir
durumdayken onları bir görseydin peygamberim.
Evet bir kısmı bir kısmına söz atmaya başlayacaklar. Atışmaya,
birbirleriyle sataşmaya, birbirlerine suç atmaya başlayacaklar. Sen yaptın, sen
ettin, sen saptırdın, senin yüzünden oldu demeye başlayacaklar. Bakın herkesin
tutuklandığı bir ortamda mustaz’aflar müstekbirlere, yönetilenler yönetenlere,
idare edilenler idare edenlere, güdülenler güdenlere, tabi olanlar tabi
olduklarına diyecekler ki, “siz olmasaydınız biz Müslümandık. Siz bize engel
olmasaydınız bizler Müslüman olacaktık. Sizler bizim dinimizi bozmasaydınız,
Allah di-nini kaldırarak, Allah yasalarını ilga ederek bizim karşımıza resmî
bir din çıkarmasaydınız, biz Müslüman olacaktık. Sizler bizim hayat programımızı
değiştirmeseydiniz, bizim hukukumuzu, bizim alfabemizi, bi-zim sosyal, siyasal
yasalarımızı değiştirmeseydiniz, bizim tarihimizi, bizim kılık-kıyafetimizi
bozmasaydınız biz Müslüman olacaktık. Doğrusu biz dünyada size uymuştuk.
Dünyada emirlerinize boyun eğiyor, kanunlarınıza itaat ediyor, arzularınızı
yerine getiriyor, bizi neye çağırdıysanız koyun gibi arkanızdan geliyorduk.
Sürüler gibi size tabi oluyorduk. Sizler güçlüydünüz, sizler kendinizi dünyada
Rabler görüyordunuz, İlâh olduğunuzu iddia ediyordunuz. Evet bizi saptıranlar,
bizi bu cehenneme getirenler sizlersiniz. Sizler olmasaydınız biz asla bu
cehenneme gelmezdik,” diyorlar. Onlar böyle deyince bakın müs-tekbirler de,
öndekiler, tabi olunanlar, idareciler de ne diyorlar bakın:
32. “Büyüklük taslayanlar, güçsüz sayılanlara: “Size doğruluk rehberi geldikten sonra ondan sizi biz mi alıkoyduk? “Hayır; zaten suçlu kimselerdiniz” derler.”
Size hak geldi de, siz hakkı kabul ettiniz de sizi ondan biz mi çevirdik?
Siz Müslüman oldunuz da, Müslüman olmak istediniz de biz mi engel olduk? Siz
Allah’ın istediği bir hayatı yaşamaya yöneldiniz de biz mi mâni olduk? Hayır
hayır bizim elimizde hiçbir güç ve kuvvet yoktu ki size engel olalım. Bilâkis
siz kendiniz suçluydunuz.
Evet cehennemde, ateşin içinde aynı
azabı paylaşan insanların tartışmalarını, birbirlerini suçlamalarını anlatıyor
burada Rabbimiz. Demek ki, bu iki grup da cehennemdedir. Demek ki, mustaz’afların,
zayıfların zayıflığı onları kurtaramayacaktır. Davar sürüsü gibi idarecilerinin
kanunlarına itaat etmek zorunda kalmış bu insanların, ne yapalım, biz
güçsüzdük, zayıftık, gücümüz kuvvetimiz yoktu, elimizden bir şey gelmiyordu
demeleri onları kurtaramayacaktır. Çünkü Allah onlara akıl vermişti, Allah
onlara irade vermişti. Seçme hürriyeti vermişti Allah onlara. Bunlar hiç bir
zaman böyle sürüler değildi. Berikiler onların iradelerini satın almak
istedikleri zaman, boyunlarına ip takıp kendilerine kul-köle yapmaya zorladıkları
zaman, hiçbir tepki göstermediler. Sanki bu işe dünden razıymış gibi boyunlarını
teslim ettiler.
Halbuki
dünyadayken alçaklar bunlara ağam paşam diyorlardı. “Anam! Babam! Kurtar bizi!”
diyorlardı. “Her şeyimizi sana borçluyuz! Sen olmasaydın biz olmazdık! Liderim!
Şeyhim! Efendim! Şevketlim, biz senin dediğinden çıkmayız! Atam izindeyiz!”
diyorlardı. Yâni onlar ne kadar alçaksa, berikiler de o kadar alçaklık
yapıyorlardı dünyada. Bakın burada müstekbirler, yöneticiler, yönetilenlere
diyorlar ki:
“Ey
zalimler! Ey adam olmadıklar! Ey sürüler! Ey iradesizler! Ey beyinsizler! Ey
akılları bizim cebimizde olanlar! Boşuna bağırıp durmayın! Boşuna lakırdılarda
bulunmayın. Zira sizin bizden bir farkınız yoktur. Yâni şimdi size hidâyet
geldi de, sizler hidâyet üzere yaşamak istediniz de sizi hidâyetten biz mi
kopardık? Hayır hayır! Bilâkis siz kendiniz sapıklardınız! Siz kendiniz
mücrimlerdiniz! Siz dünyada bizim sizi teşvik ettiğimiz şeylere karşı ihtirasınızdan,
hırsınızdan dolayı hemen kolayca bizim peşimize takıldınız. Kolayca bizim ağımıza
tutuldunuz. Biz sizin vicdanlarınızı satın almaya geldiğimizde sizler buna
dünden razıydınız. Bizim karşımızda en küçük bir tepkide bulunmadınız. Sizi
Rabbinizin hayat tarzından koparıp demokrasiye, la-ikliğe, milliyetçiliğe,
ırkçılığa, dünyaya, dünyalıklara çağırdığımız zaman mal bulmuş mağribi gibi
hemen bizim dâvetimize uyuverdiniz. Karşımızda en küçük bir mücadele bile
vermediniz. Çünkü sizler zaten Allah’a kulluktan bıkmış usanmıştınız.
Hayatınızın her bir sahasın-da sadece Allah’ı dinlemekten, Allah’ın dediklerini
yapmaktan usanmıştınız da, hayatınızın bazı bölümlerini başka Rablere, başka
İlâhlara bırakarak biraz rahat nefes almayı ümit ederek bizlere tapınmaya
yönelmiş kimselerdiniz. Hayatınızın her bir bölümünde Allah’ı atlatamayacağınızı,
Allah’ı yönlendiremeyeceğinizi bildiğiniz için, biraz da bizim gibi
atlatılabilecek, yönlendirilebilecek tanrılarımız olsun istemiştiniz. Bizi siz
seçmiş ve hayatınızın bazı bölümlerine bizlerin karışmamızı siz kendiniz istemiştiniz.
Allah’tan
bıkıp usanan sizler kendinize öyle tanrılar istiyor-dunuz ki sizden hiçbir
ahlâkî sorumluluk istemesinler. Sizden ne namaz, ne oruç, ne hac, ne tesettür,
ne zekat, istemesinler. Bıkıp usandığınız Allah’ın size haram kıldığı içkiyi,
kumarı, fâizi, tesettürü helâl kılıverecek, yasallaştırıverecek tanrılar
istediniz kendinize. Sizi rahatlatacak, size rahat bir nefes alma imkânı
verecek tanrılar istediniz. Üstelik bu tanrıların ipleri de sizin kendi ellerinizde
olduğu için, yâni onları kendiniz seçtiğiniz için, siz ne isterseniz o konuda
kanun yapacak, arzularınıza tabi olup yönlendirebileceğiniz tanrılar istediniz
kendinize. Siz istediniz, siz seçtiniz, biz de size hükmettik. Siz sattınız
vicdanlarınızı, biz de satın aldık. Alan memnun, satan memnun. Siz istediniz
biz bulduk. Siz kokladınız, biz topladık. Eğer sizler vicdanlarınızı satmak
istemeseydiniz, biz onu zorla sizden alamazdık.
Öyleyse bizi niye kınıyorsunuz da?
Üstelik belki de bizi saptıran sizlersiniz. Çünkü sizler gönül rızasıyla bize
itaat ettiğiniz için, bizi büyük kabul edip bizim karşımızda boyun büktüğünüz
için biz de ken-dimizi bir şey zannettik. Aslında bizi şımartanlar da sizlersiniz.
Eğer sizler bize itaat edip adam yerine koymasaydınız, belki bizler de zulmedemeyecek,
şımarmayacak ve kendimizi bir şey görmeye kalkışmayacaktık,” diyorlar.
33. “Güçsüz sayılanlar da
büyüklük taslayanlara: “Hayır gece gündüz hile kuruyor ve bize Allah’ı inkâr etmemizi,
O’na ortaklar koşmamızı emrediyordunuz” derler. Azabı gördüklerinde,
ettiklerine içleri yanar. İnkâr edenlerin bo-yunlarına demir halkalar vururuz.
Yaptıklarından başka bir şeyin mi cezasını çekerler?”
Mustaz’aflar, yönetilenler, ezilenler yine diyorlar ki, “ey müs-tekbirler,
sizler gece-gündüz hileler kuruyor, komplolar hazırlıyor bizi küfre
zorluyordunuz. Bizi saptırmak, bizi Allah’a kulluktan koparıp kendinize kul
köle edinmek için, bizi Allah yasalarına itaatten çıkarıp kendi yasalarınıza
boyun büktürmek için gece-gündüz dolaplar çeviriyordunuz. Kendi müşrik
eğitimlerinizi bize empoze ederek bizi zorla Allah’a şirk koşmaya
zorluyordunuz. Eğitim yasalarınızla, ekonomik düzenlemelerinizle, hukuk
yapılanmalarınızla, sosyal ve siyasal anlayışlarınızla, kılık-kıyafet dayatmalarınızla
bizi Allah ve Resûlüyle çatışmaya sevk ediyor, zorluyordunuz. Bizi pis bir
hayatın mahkûmu et-tiniz. Bizim önümüze isyan yolları açtınız, bizi saptırdınız.”
Ama azabı gördüklerinde hepsi pişman
olacaklar; müstekbir-leri de, onlara tabi olan mustaz’afları da, saptıranları
da saptırılanları da hepsi perişan olacaklar. Biz de onların boyunlarına boyunduruklar,
kelepçeler geçiririz. Onlar söyledi, berikiler konuştu ve nihâyet hepsinin
suçlu olduğu açığa çıktı. Ancak az önce ifade ettiğimiz gibi herkes, tüm
insanlar kendi yaptıklarının karşılığını görüyorlar. Herkes yaşadığı hayatın
sonucuyla karşı karşıya geliyor. Değilse hiç kimseye asla fazladan bir ceza
vermiyor. Onlar kendi cehennemlerini kendileri hazırlıyor.
İster
siyasal önderler olsun, isterse dini önderler olsunlar eğer insanlar
araştırmadan, tahkik etmeden bunlara tabi olurlar ve “efendim ne yapalım işte
bunlar bizim siyasal büyüklerimiz, bunlar bizim ekonomi uzmanlarımız, bunlar
bizim din önderlerimiz, onlar en güzelini, en doğrusunu bilirler. Hayat diye,
hukuk diye, ekonomi diye, kılık-kıyafet diye, din diye bize ne sunmuşlarsa biz
onu doğru kabul etmek zorundayız. Bu konuda bizim herhangi bir suçumuz yoktur.
Eğer bir suç varsa bir suçlu varsa, gerçek suçlu onlardır” demeye kimsenin hakkı
yoktur.
Din böyle basite indirgenemez ki! Başka
şeye benzemez, bu dindir, hayattır. “Efendim
filan hoca dedi, ben de yaptım. Falan zât öyle buyurdu, ben de uyguladım”
demek yarın bizi kurtarmayacaktır. Dinimizi kendimiz öğrenmek zorundayız. Allah
bize de akıl vermiştir. Allah’ın bize verdiği bu akıllarımızı birilerinin
cebine sokmaya ve körü körüne onların peşine takılmaya hakkımız yoktur. İşte
dinin temel kaynakları kitap ve sünnet ortadadır ve herkesin ona ulaşma imkânı
da mevcuttur.
34,35. “Doğrusu uyarıcı göndermiş olduğumuz her kasabanın varlıklı kimseleri, onlara: “Biz sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz” diye gelmişlerdir. Malları ve çocukları en çok olan bizleriz, azaba uğratılacak da değiliz” derlerdi.”
Biz bir kente uyarıcılar, elçiler gönderdik mi, o kentin azgınları derler
ki, “biz onu reddediyoruz, biz sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz, çünkü
bizler evlât ve mal yönünden sizden çok fazlayız.” Evlât siyasal gücü, mal da
ekonomik gücü temsil eder. Kentin mele’ grubu, zengin ve şımarık insanları
siyasal ve ekonomik güçlerine güvenerek Allah’ın elçilerini reddediyorlar.
Genel
bir değerlendirme görüyoruz bu âyetlerde. Rabbimiz kentlere, kasabalara,
ülkelere elçiler gönderiyor, uyarıcılar gönderiyor. İnsanlığın atası Hz. Adem’den
(a.s) bu yana hiçbir kent, hiçbir toplum yoktur ki, kendilerine Allah’tan bir
uyarıcı gelmemiş olsun. Bu uyarıcılar Allah’tan aldıkları vahyi insanlara
ulaştırarak onları Allah’a kulluğa çağırdıkları zaman, dünyada Allah’ın
istediği bir hayatı yaşayarak ölüm ötesine hazırlığa dâvet ettikleri zaman,
insanları kıyametle, cennetle, cehennemle uyardıkları zaman, mütrafûn olanlar,
kurulu düzenin menfaatçileri, statükodan yana olanlar diyorlar ki, biz sizi de,
sizin gönderildiğiniz r
Gerekçe olarak ta şunu gösteriyorlar:
Bizim malımız ve evlâdımız daha çoktur. Bizim siyasal mevkiimiz ve ekonomik gücümüz
si-zinkinden daha büyüktür. Bu halimizle bizler asla azaba da uğrayacak
değiliz. İşte gerekçeleri de budur. Kendilerine gönderilen elçilerin bunlara
sahip olmayışlarını göz önünde bulundurarak, sizin hiçbir şe-yiniz yokken
bizler size mi tabi olacağız, diyerek peygamberlerin getirdikleri bir sistemi,
bir hayat tarzını kabule yanaşmıyorlar.
Çağlar
boyu yaşanıp gelen, tekrar edilip gelen bir hastalıktır bu. Allah’ın insan
hayatına karışması konusunda odak nokta seçerek arzularını kendileri
aracılığıyla insanlığa sunduğu peygamberlerine ilk karşı gelenler, ilk savaş
açanlar âyetin ifade buyurduğu gibi "Mütraf-lardır. Yâni toplumun zengin,
şımarık servet sahipleri, toplum içinde sınırsız bir hayat yaşayan,
zenginliklerinin, arsızlıklarının, servetlerinin kendilerini azdırdığı kimseler...
Servetlerinin, zevk ve eğlencelerinin, lüks içinde sınırsızca yaşadıkları
hayatlarının kendilerini bırakmayıp hakkı kabullerine engel olduğu varlıklı
kimseler. Bunlar her dönemde ve her toplumda gönderilmiş hak elçilerine karşı
ilk savaşı açan kimselerdir. Hemen hemen her dönemde topluma egemen olan bu zenginler
grubu peygamberlere karşı tavır alıp, peygamberlerin yolunu kesmeye çalışıp, halkı
Allah elçilerine karşı kışkırtmışlardır. Bunun sebebi de şudur:
Bunlar
her toplumda mevcut statükonun devamından yana-dırlar. Yâni mevcut düzeni
savunmaktadırlar. Çünkü kendilerini servet sahibi yapan, kendilerini diğer
insanlara egemen kılan, garibanların kanlarını emmeye izin veren, toplumun
fakir kesimi üzerinde kendilerini Rableştiren o düzenin kendisidir. Mevcut
sistem sayesinde palazlanıp servet sahibi oldukları için sistemin yıkılmasını
asla istemezler.
Şunu da kesinlikle bilmektedirler ki,
peygamber bu düzeni değiştirmek için gelmektedir. Peygamber toplumda ezen ve
ezilenlerin, zalimlerin ve mazlumların, sahte Rablerin rubûbiyetlerine ve
köleleştirilmiş Allah kullarının kulluklarına son verip toplumda Allah hâkimiyetini
gerçekleştirmek için gelmektedir. Peygamber adâleti tesis etmek için
gelmektedir.
Peygamberin mesajı gönüllerde yer edip
o mesajın hayata hakim olması bu adamların elde ettikleri tüm gayr-ı meşrû
servetlerinin ve toplum içinde bu servetleri sayesinde sağladıkları tüm statülerinin
ellerinden uçup gitmesi söz konusudur. İşte bunu çok iyi bilen bu servet
sahipleri, düzenlerinin bozulacağı korkusuyla Allah elçilerine ilk savaşı
açmaktadırlar. Halkın cahil kalmasını istemektedirler. Halkın bilinçlenmesini,
halkın peygamberle tanışmasını istememektedirler.
Allah
elçilerini reddederek diyorlar ki, biz mal ve evlât yönünden, ekonomik ve
siyasal güç yönünden çok üstünüz. Biz Allah’ın gözde kullarıyız. Baksanıza,
Allah size vermediklerini bize vermiştir. Dünyada bize oğullar, mallar,
mülkler, servetler, saltanatlar veren, bizleri bu nimetlerle mükâfatlandıran Allah
elbette bu dünyada bizi si-ze üstün kıldığı gibi, öbür tarafta da bizi
bunlardan mahrum bırakmayacaktır. Üstün olan bizler sizlere asla itaat etmeyiz
diyorlar. Ama bu adamların şunu da bilmeleri gerekiyordu. Kendilerinden önce,
kendilerinden çok daha fazla mal mülk sahibi, güç kuvvet sahibi olanlar bu
dünyayı terk edip gitmediler mi? Onlardan ibret almalı değiller miydi? İşte
kıyamete kadar Allah elçilerine karşı aynı tavrı sergileyen, mallarına,
evlâtlarına, siyasal ve askeri güçlerine güvenerek Rasûlullah’a ve O’nun
yolunun yolcusu tüm uyarıcılara müstekbirce bir tutum içinde olanlara Rabbimiz
şunu dememizi istiyor:
36. “De ki: “Şüphesiz Rabbim rızkı dilediğine genişletir ve bir ölçüye göre verir, fakat insanların çoğu bilmezler.”
Kâfirler bu dünyada Allah’ın rızık paylaştırma yasasını, rızık taksim etme
hikmetini bilmiyorlar. Dünyada kendilerine bol bol nimetler verilenler,
kendilerinin Allah’ın sevgili kulları olduklarını zannediyorlar. Nimet
verilmeyenlerin ya da az verilenlerin de Allah’ın gazabına uğramış kimseler
olduklarını zannediyorlar. Halbuki Rabb’in rızkı dilediğine genişletir ve bunu
bir ölçüye göre verir. Ama insanların çoğu bunu bilmiyorlar. Rızık, Allah’ın
elindedir. Mülk Allah’ındır. Şu anda ekonomik güce sahip olanlar, askerî,
siyasal güce sahip olanlar zannetmesinler ki, bu sahip oldukları
kendilerindendir. Bu mallarını, bu mülklerini, bu evlâtlarını kendilerinin sanmasınlar.
Bunları biz kendimiz kazandık, kendimiz bulduk filan demesinler. Onlara bütün
bu sahip olduklarını veren de bir gün tüm bunları ellerinden alacak olan da
Allah’tır.
Öyleyse unutmasınlar ki mal mülk
sahibi, evlâd-u ıyal sahibi olanlar da, bunlardan mahrum bırakılanlar da
imtihandadır. Kimin ka-zanıp kimin kaybettiği yarın belli olacaktır. Unutmayın
ki toplumu vahiyle şekillendirmeye, toplumu vahiyle değiştirmeye çalışan peygamberlere
bu zalimlerin sahip olmakla övündükleri şeyler çok az verilmişti. Allah’ın
elçisi ne malına, ne de gücüne kuvvetine değil, sadece Allah’a güvenmiştir.
Öyleyse gelin ey insanlar, geçici bir
dünya malının, geçici bir dünya saltanatının içine gömülüp, onun peşine düşüp
Allah’ı ve elçilerini reddedenlerden olmayalım. Bakın Allah diyor ki:
37. “Ey İnsanlar! Sizi Bana
yaklaştıracak olan ne mallarınız ve ne de çocuklarınızdır; yalnız, inanıp
yararlı iş işleyen kimselerin, işte onların yaptıklarına karşılık mükâfatları
kat kattır; işte onlar, yüksek derecelerde, güven içindedirler.”
Ne mallarınız, ne evlâtlarınız sizi bize yaklaştıramaz. Sizin Allah’a
yakınlık kazanmanız mallarınız ve evlâtlarınızla olmayacak. Ne ekonomik
gücünüz, ne siyasal ve askerî varlığınız sizin Allah’a yakınlığınız konusunda
bir değer ifade edecek değildir. Allah’a yakınlığı sağlayan, sadece insanların
imanları ve bu imanlarına bağımlı olarak işledikleri sâlih amelleridir. Kim
Allah’ın istediği şekilde iman eder, kim Allah’ın razı olacağı biçimde mü’min
olur ve Resûlünün pratikte örneklediği bir hayatı yaşarsa, işte ancak Allah’a
yaklaştıracak, Allah’ı hoşnut edecek olan odur.
Değilse Allah’ın bu dünyada bir imtihan
konusu olarak verdiği mallar, evlâtlar, güçler, kuvvetler hiçbir zaman Allah’a
yaklaşma unsurları değildir. Çünkü onları zaten Allah veriyor. Kimilerine bolca
verip, kimilerini mahrum ettikten sonra kalkıp ta çok verdiklerim az verdiklerimden
üstündür diye bir yasa koyması zulüm olmaz mı Allah için? Öyle değil mi, bu
üstünlük ve yakınlık sebebi saydıklarımızı biz kendimiz bulmadık ki. Bunları
bize veren Allah’tır. Aksini söyleyebilir misiniz? Meselâ tüm dünya birleşse
bir adamı bir tek evlâda ulaştırabilir mi? Çocuğu olmayan birini çocuk sahibi
yapabilir mi? Tüm dünya birleşse, Allah’ın takdir etmediği bir tek kuruşa, bir
tek rızka ulaşamazlar. Tüm dünya birleşse, gökten bir tek yağmur tanesi
indiremezler, yerden bir tek buğday tanesi bitiremezler.
Öyleyse nasıl oluyor da malını ve
evlâdını kendisine Allah verdiği halde bir adam çıkıp, benim Allah’a yakınlığım
malımın ve evlâdımın çokluğuyla doğru orantılıdır diyebiliyor? Yâni o zaman Allah’ın
kendilerine mal ve evlât vermeyerek imtihan ettiği kimseler şunu demeye hak
kazanmayacaklar mı? Ya Rabbi, sen bize oğul vermedin, mal mülk vermedin ve bir
yasa koydun ki malı, mülkü, evlâdı çok olanlar, ekonomik ve siyasî gücü çok
olanlar hayırlıdır, üstündür, onlar cennete gideceklerdir dedin. Böyle şey olur
mu ya Rabbi? Bizim suçumuz ne, demeye hakları olmaz mı?
Halbuki Rabbimiz değer yargısını mala,
mülke, evlâda göre değil, imana ve sâlih amele vermiştir. Allah’a yakınlığı
olanlar Allah’ın istediği iman eden ve bu imana dayalı bir hayat yaşayanlardır.
İşte onların yaptıklarına karşılık mükâfatları kat kattır ve onlar yüksek
derecelerde, güven içindedirler. Mükemmel saray odaları içinde emin olarak
hayatlarını yaşayacaklardır. Ama:
38. “Âyetlerimizde Bizi aciz bırakmağa yeltenenler, işte onlar, azapla yüz yüze bırakılırlar.”
Ekonomik, siyasal ve askerî güçlerine güvenerek, mallarına, mülklerine,
devletlerine, saltanatlarına, kavimlerine, kabilelerine güvenerek bizim âyetlerimizi,
bizim sistemimizi aciz bırakmak isteyenleri de azapla yüz yüze bırakırız. Onlar
cehennem azabıyla karşı karşıya getirilecekler. Kim malına mülküne güvenerek
Allah’a kafa tutmaya kalkışırsa, Allah’ın âyetlerini kabul etmezse, inananlara
zulmederse onlar azaba hazır tutulacaklardır.
39. “De ki: “Doğrusu Rabbim, kullarından dilediğinin rız-kını hem genişletir ve hem de ona daraltıp bir ölçüye göre verir; sarf ettiğiniz herhangi bir şeyin yerine O daha iyisini koyar, çünkü O rızık verenlerin en hayırlısıdır.”
Evet, Allah dilediklerine rızkı fazlasıyla verir, dilediklerine de azaltır.
Bu konuda yetkili sadece Allah’tır. İnsanların elinde hiçbir yetki yoktur. Şu
anda ve yarın kim neye sahip olmuşsa, olacaksa her şeyi veren O’dur.
Dilediklerine rızkı genişletir bol bol verir, dilediklerine de kısıverir. Çünkü
O her şeyi bilendir. Kime ne kadar vereceğini, kime ne kadar kısacağını
bilendir. Rızkı takdir eden O’dur. Hikmet sahibidir O. Hikmeti gereği yapar bu
taksimi. O’nun ilmi her şeyi kuşattığı için, bir kulu için zenginliğin mi, yoksa
fakirliğin mi hayırlı olacağını en iyi bilen O’dur. Bol vermesinde de, az
vermesinde de mutlaka bir hikmet ve hayır vardır.
Öyleyse bu konuda O’na akıl vermeye, O’na
yol göstermeye hakkımız yoktur. Ya Rabbi, bana şu kadar vermeliydin! Beni
şununla imtihan etmeliydin! Ben buna lâyıktım! Beni şununla imtihan etseydin,
ben mutlaka imtihanı kazanırdım! diyerek O’na karşı gelmenin anlamı yoktur.
Sarf ettiğiniz herhangi bir şeyin yerine Allah daha iyisini koyar, çünkü O rızık verenlerin en hayırlısıdır. Yâni mallarınızdan ne infak etmişseniz Rabbiniz tarafından daha iyisiyle, daha fazlasıyla halef kılınırsınız. Allah yolunda ne infak etmişseniz, Allah için elinizden neyi çıkarmışsanız, ondan daha fazlasıyla size mukabelede bulunur. Çünkü Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.
Allah
bize mal veriyor, mülk veriyor, devlet, saltanat veriyor, bilgi veriyor. Şimdi
bu âyetlerde bu verilenlerin Allah katında değer yargısı olmadığı da haber
veriliyor. Peki o zaman niye veriyor Allah bunları bize? Ne yapacağız bunları?
Nasıl bir ilişki içine gireceğiz bunlarla? Aslında bu hususları önceki
derslerimizde anlatmaya çalışmıştık. Bunlar bizim hayatımızda ancak Rabbimizin
rızası istikâmetinde yerini alırsa, o zaman bizim için hayırlı olacaktır.
Allah’ın kendilerine verdiği bu imkânları Allah’ın emrine veren, bunlarla
ilişkisini Allah’ın istediği gibi ayarlayan, Allah’ın istediği yerde harcayan,
kullananlar Allah’ın rahmetine ulaşacaklardır diyoruz.
Bundan
sonra yine öteler âlemindeyiz:
40. “Allah bir gün onların hepsini diriltip toplar, sonra meleklere: “Bunlar mı size tapıyordu?” der.”
Rabbimiz insanların hepsini diriltip huzurunda toplayacaktır. Herkes toplanmıştır:
İnsanlar var, cinler var, melekler var… Rabbimiz meleklere soruyor: Bunlar mı
size ibadet edenler? Bunlar mı sizi benim berimde Rabler, İlâhlar bilip
tapınanlar? Bunlar size ibadet mi edi-yorlardı? Siz mi dediniz onlara bunu? Siz
mi istediniz onlardan kendinize kulluğu? Siz mi razı oldunuz onların bu kulluklarından?
Bunlar size taam mı ediyorlardı? Furkân sûresinde anlatıldığına göre bu soru
sadece meleklere değil, insanların putlaştırıp İlâhlaştırdıkları, yasalarını
uygulayarak kendilerine kulluk yaptıkları tüm varlıklara sorulacak. Siz mi
istediniz bu insanların size kulluğunu? Bakın Melekler diyor ki:
41. “Melekler: “Hâşâ, bizim dostumuz onlar değil Sensin. Hayır; onlar bize değil cinlere tapıyorlardı, çoğu onlara inanıyorlardı” derler.”
Hayır ya Rabbi, seni tesbih ve tenzih ederiz. Sen bizim Velîmizsin. Biz
böyle bir şeye nasıl razı oluruz? Biz böyle bir şeyi nasıl isteyebiliriz? Bizim
Velîmiz sen iken, bizim Rabbimiz sen iken, dostumuz sen iken, bizim
boyunlarımızdaki kulluk ipinin ucu senin elindeyken, sadece sana kulluk eder,
sadece seni dinlerken nasıl olur da bu insanlara Allah’ı bırakın da bize kulluk
edin deriz? Allah’ı bırakın da bizi dinleyin, Allah yasalarını bırakın da bizim
yasalarımızı uygulayın diyebiliriz? Onların yaptıklarından bizim haberimiz
yoktu.
Bilâkis
onlar cinlere tapınıyor, cinlere kulluk ediyorlardı. Onlar cinlerin kendilerine
sunduğu vesveselere, yalan yanlış bilgilere, zanlara itibar ediyorlar ve senin
kitabından yüz çeviriyorlardı. Onların kendilerine takdim ettikleri hayat
tarzlarını kabul ediyorlar, senin dininden sarf-ı nazar ediyorlardı. Onların
pek çoğu onlara mü’mindiler. Onların mü’miniydiler. Senin mü’minin olacakları
yerde onların mü’mini olmakla, onların arzularını uygulamakla, onların
yasalarına tabi olmakla şeref duyuyorlardı. Pek çoğu böyleydi onların diyor melekler.
42. “Zalimlere: “Yalanladığınız ateşin azabını tadın, bugün birbirinize ne fayda ve ne de zarar verebilirsiniz” deriz.”
Artık bugün hiçbirimizin bir diğerine ne fayda sağlama, ne de zarar verme
gücü yoktur. Halbuki güyâ dünyada cinler güçlüydü, güyâ insanlardan kimileri
güçlüydü. Orada güç kuvvet bitmiştir. Halbuki dünyada güçlülere tapınılıyordu. Güçlülerin
arzuları yerine getiriliyordu. İnsanlar birbirlerini tanrı, kul makamında
görüyorlardı. Kimileri dünyada Allah’ın kendilerine verdiği geçici güç ve
kuvvetlerini, Allah’ın kendilerine tanıdığı geçici yetkilerini kullanarak sanki
fayda ve zarar verme konumundaymış gibi pozlara giriyorlar, insanlara kendilerini
böyle empoze etmeye çalışıyorlardı. Halbuki yine bunu Allah’ın kendilerine
verdiği geçici yetkiyle yapıyorlardı. Ama orada her şey bitmiştir. Malları,
mülkleri, devletleri, saltanatları, tanrılıkları, İlâhlıkları hepsi dünyada
kalmıştır. Orada söz, orada yetki sadece Allah’a aittir.
Zalimlere
denilir ki, yalanlamalarınıza mukabil olarak artık tadın azabı.
Yalanlıyordunuz, yalan sayıyordunuz, yok farz ediyordunuz, reddediyordunuz
kıyameti, reddediyordunuz bu âyetleri, reddediyordunuz cehennemi, cenneti.
Haydi şimdi yalanladığınız, reddettiğiniz cehennem azabını tadın bakalım. Ne
yapmışlardı, nasıl yaşamışlardı bunlar dünyada?
43. “Âyetlerimiz onlara açık
olarak okunduğu zaman: “Bu sizi babalarınızın taptıklarından alıkoymaktan başka
bir şey istemiyor” derlerdi. “Bu Kur’an düpedüz bir uydurmadan başka bir şey
değildir” derlerdi. Hak, inkâr edenlere geldiğinde, onun için: “Bu apaçık bir
büyüdür" demişlerdi.”
Onlara apaçık âyetlerimiz okunduğu zaman, apaçık âyetlerimiz gündeme
getirildiği zaman, duyurulduğu zaman, kendilerine apaçık âyetlerimizi sunan
elçilerimiz geldiği zaman diyorlardı ki, bu sizi atalarınızın ibadet ettiği bir
dinden, bir anlayıştan, bir sistemden, bir yoldan, bir hayat tarzından
uzaklaştırmak isteyen bir kimsedir.
İşte
kâfirlerin peygambere karşı tavırları buydu, peygamberi değerlendirmeleri
buydu. Bu adam sizi atalarınızın dininden, atalarınızın yolundan koparmak
istiyor diyorlar ve de peygamberin getirdiği Kur’an’a da düpedüz bir uydurmadan
başka bir şey değildir diyorlar. Uydurulmuş bir sözdür diyorlar.
Demek ki Allah’ın kendilerine gönderdiği
elçilerine karşı kâfirlerin iki hücumları vardı: Birincisi, biz atalarımızın
bize bıraktığı bir dini, bir sistemi, bir yolu asla bırakmayız. Kimse bizi
atalarımızın, dedelerimizin yolundan koparamaz.
İkincisi, ey peygamber, senin
getirdiğin bu Kur’an uydurmadan başka bir şey değildir, diyorlar. Biz bu
uydurma bir kitabı asla kabul edemeyiz diyorlar. Bu apaçık bir büyüdür, apaçık
bir sihirdir diyorlar. Biz atalarımızdan böyle bir şey görmedik. Atalarımızdan
böyle bir şey duymadık. Eğer böyle bir şey olsaydı atalarımız en iyisini
bilirler, en iyisini yaparlardı diyorlar, arkasından da Kur’an’a bu uydurmadan
başka bir şey değildir diyorlar ve peygambere de o bir sihirbazdır, diyorlar.
44. “Oysa Biz, ey Muhammed, onlara okuyacakları bir kitap vermemiş ve senden önce de onlara bir uyarıcı göndermemiştik.”
Halbuki biz onlara okuyup ders yapacakları, okuyup aralarında ders haline
getirecekleri, okuyup anlamaya çalışacakları ve hayatlarını onunla
düzenleyecekleri bir kitap göndermemiştik şimdiye kadar. Yâni bu adamların daha
önce bu Allah’tandır dedikleri bir kitapları, bir sahifeleri olsa da, bak biz
Allah’a bağlıyız, biz bu kitapla hayatımızı düzenliyoruz, Allah daha önce
okumak ve amel etmek üzere bize bu kitabı gönderdi deseler. Halbuki bağlandıkları,
dayandıkları böyle bir kitapları da yok ellerinde. Biz atalarımızın yoluna
bağlıyız, diyorlar, kimse bizi atalarımızın dininden ayıramaz, diyorlar, ama
atalarından kendilerine intikal eden bir kitap da gösteremiyorlar. Halbuki ata
olarak daha önceki atalarına gitselerdi, daha önceki ataları olan peygamberlere
gitselerdi elbette reddettikleri bu kitabın aynısının onların hayatını
düzenlediğini göreceklerdi.
Bundan
önce Allah’tan başkalarına ibadet etmelerini, Allah’tan başkalarını
dinlemelerini onlara öğreten, öğütleyen hiçbir kitap, hiçbir elçi göndermedik.
Ellerinde böyle bir kitapları da yok. Hal böyleyken şimdi bu adamlar Kur’an’ı
reddedip küfre ve şirke sarılırlarken, bu kü-fürlerini, bu şirklerini neye
dayandırıyorlar? Hangi kitaba, hangi elçiye dayandırıyorlar? Hayır hayır, onlar
bir bilgiye değil, bir delile, bir kitaba, bir peygambere değil, sadece
zanlarına, sadece hevâ ve heveslerine dayanarak, cehâletlerinden kaynaklanan
bir sapıklıkla hareket ediyorlar.
45. “Kendilerinden önce gelenler de yalanlamışlardı; oysa bunlar, onlara verdiklerimizin onda birine bile erişememişlerdi. Böyleyken peygamberlerimizi yalanladılar; Beni inkâr etmek nasıl olur?”
Kendilerinden öncekiler de yalanlamışlardı Allah’ı, yalanlamışlardı
peygamberi, yalanlamışlardı Allah’ın dinini. Bu adamlar hiç kendilerinden
öncekilerin başlarına gelenlere bakıp ibret almıyorlar mı? Allah’ı, Allah’ın
kitabını, Allah’ın elçisini yalanlayan Mekkeliler, şu anda onların yolundan
giden dünyalılar, seleflerinin âkıbetini hiç düşün-müyorlar mı? Allah’ı ve dini
yalanlayan, Allah’la ve elçisiyle savaşa tu-tuşan bir Nuh kavminin, bir Âd
toplumunun, bir Semûd’un, bir Lût toplumunun, bir Firavun’un başına gelenleri
bilmiyorlar mı? Halbuki Kur’an’ı ve Muhammed’i (a.s) yalanlayan bu adamlar,
kendilerinden önceki seleflerine verdiğimiz şeylerin onda birine bile
ulaşamamışlardır.
Yâni kendilerinden öncekilere
verdiğimiz güç ve kuvvetin, devlet ve saltanatın, medeniyet ve teknolojinin
onda birine bile ulaşabilmiş değillerdir bu adamlar. Ne fizikleriyle, ne bedenî
güçleriyle, ne ömürleriyle, ne medeniyetleriyle önceki toplumlara verilenlerin
onda birine bile mâlik değillerdir bu adamlar. Kendilerinden önce kendilerinden
on kere daha güçlü olan toplumların helakini görmüyorlar mı bu adamlar? Onlar yalanladılar
da sonları ne oldu? Baş edebildiler mi Allah’la? Onlar baş edemediler de, onların
onda bir gücüne sahip olmayanlar mı baş edecekler Allah’la? Mekkeliler ya da şu
andaki yeryüzü kâfirleri ne zannediyorlar kendilerini?
Böyleyken
peygamberlerimizi yalanladılar. Beni inkâr etmek nasıl oldu? Nasılmış beni
inkâr etmek? Nasıl oldu onların sonları? Beni ve dinimi, beni ve peygamberimi
yalanlayanlara ne yaptım? Benim inkârımın âkıbeti nasıl olmuş bakmıyorlar mı,
görmüyorlar mı bu adamlar? Allah peygamberine diyor bunları, peygamberin şahsında
hepimize bir emirdir bu. Öyleyse bakacağız Araf’a, En’âm’a, Hûd’a, bakacağız
Neml’e, Kasas’a ve göreceğiz ki, Rabbimizin inkârının âkıbeti çok acı olmuş,
hepsi de helâk edilmişler, hepsi de kaybetmişler. Ama bizden öncekilerin acı
sonlarından ibret alan bizler inşallah kazananlardan oluruz.
46. “Ey Muhammed! De ki: “Size tek bir öğüdüm vardır: Allah için ikişer ikişer ve tek tek kalkınız, sonra düşününüz, göreceksiniz ki arkadaşınızda bir delilik yoktur. O yalnız çetin bir azabın öncesinde sizi uyarmaktadır.”
De ki ey peygamberim, ben sadece size nasihat ediyorum. Yâni Allah için şu
anda içinde bulunduğunuz kin ve düşmanlıklarınızdan, peşin fikirlerinizden,
kalplerinizdeki, kafalarınızdaki önyargılarınızdan bir an için sıyrılıp tek
tek, ikişer ikişer, üçlü, dörtlü gruplar halinde ciddi ciddi bu işi bir
düşünün. Gerçekten düne kadar kendisini tanıdığınız, aranızda büyümüş,
çocukluğu, gençliği aranızda geçmiş, kendisine her yönden emin bir kimse
gözüyle baktığınız bu arkadaşınızda bir delilik emâresi var mı, yok mu? Daha
dün Kâbe’nin tamiri esnasında Haceru’l-Esved’in yerine yerleştirilmesi gibi en
büyük, en ciddi bir konuda bile kendisinin hakemliğini toptan kabul ettiğiniz
bir insana şimdi nasıl deli diyebiliyorsunuz? Ağzınızdan çıkanın farkında
mısınız siz? Yâni şimdi o insan peygamber olup, Allah’ın kendisine vahy ettiği
bir kitapla sizin hayatınızı sorgulamaya, dininizi sorgulamaya başladı diye
arkadaşınıza deli mi diyorsunuz?
Halbuki O, sizi, size ansızın gelecek şiddetli
bir azapla uyarıyor. O, sizin için bir uyarıcı ve kurtarıcıdır. Uyarısı da
kendisinden de-ğil Allah’tandır. Allah’tan kendisine vahiy gelmektedir. Sizin
için hayır olan, sizin hayrınızı düşünen, sizi azaptan kurtarmak için çırpınan
bir adama deli mi diyorsunuz? Sizi cehaletle cehenneme doğru sürüklenen bir
ortamda bulan ve bu kötü gidişinize engel olmaya çalışan bir peygambere, bir
kurtarıcıya deli diyorsunuz öyle mi, yazıklar olsun size!
47. “De ki: “Ben sizden bir ücret istersem, o sizin olsun; benim ecrim Allah’a aittir. O her şeye şahittir.”
De ki ey peygamberim, ben bu görevime karşılık sizden bir ücret istemiyorum.
Ücretiniz sizin olsun. Benim ücretim Allah’a aittir. Ben bu görevi Allah için
yapıyorum. Ben sadece sizin kurtuluşunuz için çırpınıyorum. Benim derdim budur.
Benim ücretim, benim ödülüm, benim sevincim sadece sizin cennete gitmenizdir.
Benim istediğim sadece sizlerin Müslümanlar olarak Rabbinize kulluğa yönelmeniz
ve böylece ateşten kurtulmanızdır. Bunun dışında sizden hiçbir beklentim
yoktur.
İşte
tarih boyunca tüm peygamberlerin söylediğini Rasûlullah Efendimiz de söylüyor. Tarih
boyunca tüm Allah elçilerinin pratikte uy-guladığı bir kulluğu, pratikte
gösterdiği bir hayatı, şu anda biz Müslümanlar da göstermek, söylemek
mecburiyetindeyiz. Yâni biz peygam-berler yolunun yolcuları da kendilerine din
götürdüğümüz insanlardan hiçbir ücret istemeyeceğiz. Bizim ücretimiz Allah’a
aittir diyeceğiz. İn-sanlara kitabı götürmeden, insanlara vahyi duyurmadan onlardan
hiç-bir şey beklemeyeceğiz. Sadece götürdüğümüz vahiyle hayatlarını
düzenlemelerini, sadece Allah’a kul olmalarını ve böylece cehennem ateşinden
kendilerini kurtarıp cennete gidecek bir özellik kazanmalarını isteyeceğiz.
Uyarımızın temelini vahiy oluşturacak. Vahyin dışında başka hiçbir şey
götürmeyeceğiz insanlara. Götüreceğiz Kur’an’ı, gö-türeceğiz peygamberi ve işte
böylece Müslüman olun diyeceğiz. Unutmayalım ki zaten Allah her şeye şahittir.
Unutmayalım ki:
48,49. “De ki: “Görünmeyenleri en iyi bilen Rabbim, bâtılı hak ile ortadan kaldırır. De ki: “Hak geldi; artık bâtıl ne yeniden başlar, ne de geri gelir.”
Görünenleri
ve görünmeyenleri en iyi bilen Rabbimdir. Bâtılı hak ile ortadan kaldıran da
Rabbimdir. Mülk ve saltanat Allah’a aittir. Egemenlik O’na aittir. İnsanları
hidâyete ulaştıracak olan, hakkı yeryüzünde hakim kılacak, dinini koruyacak ve
egemen kılacak olan sadece Allah’tır. Yâni bu söylediklerimi ben kendi kendime
söylüyor de-ğilim. Bunu ben kendim belirlemiş değilim. Bunları bana bildiren,
vah-yeden Rabbimdir. Rabbim bana gönderdiği bu hak bilgileri, bu hak yasaları
bâtılın başına vuruyor ve bâtıla karşı hakkı galip getiriyor. Hak geldikten
sonra da artık bâtılın yeni baştan bir şey çıkarmaya, yeni baştan bir şey
yaratmaya da gücü yoktur.
Hak karşısında yenilgiye uğrayan bâtıl,
ne eski gücünü geri getirmeye, ne de yeni bir güç bulmaya muktedir olamaz. Hak
geldi mi, bâtılın işi biter. Ama eğer şu anda yeryüzünde bâtıllar hâlâ varlığını
sürdürebiliyorlarsa, bu hakkın gücünü, varlığını ortaya koyamamasındadır.
50. “De ki: “Ben sapıtırsam, sapıtmakla ancak kendime etmiş olurum. Doğru yolda olursam, bu Rabbimin bana vahy etmesiyledir. Doğrusu O, işitendir, yakın olandır.”
Ey peygamberim, de ki, eğer ben sapıtıyorsam, sapmış olsam o zaman kendi
hevâ ve hevesime uymuş, vesveselerin peşine takılmış ve artık kendi nefsim
aleyhine sapmış olurum, kendi kendime sapmış olurum. Ama eğer ben hidâyeti
bulmuşsam, bu da Rabbimin bana vahy etmekte olduğu bu Kur’an sayesindedir.
Yâni eğer ben sapacak olsam, bu
sapıklığım kendimden, hidâyetse Allah’tandır. Sapıklıklar, yanlışlıklar,
zulümler, kötülükler bize aittir, ama hidâyet Rabbimizin lütfudur. Her türlü
iyilikler O’ndan tüm kötülükler de bizdendir. Tabii bu ifade peygamberin
saptığı, sapıttığı, sapıtacağı anlamına gelmemektedir. Yâni peygamber bile bunu
dedikten sonra bizler haydi haydi demek zorundayız. Hidâyet Allah’ın elindedir.
Hidâyete ulaştıran Allah’tır. Rabbimiz lütfetmeseydi şu anda hidayeti biz
nereden bulabilirdik? Rabbimizin lütfuyla şu anda bizler hidâyetteyiz, O’nun lütfu
keremiyle Müslüman olduk. Ama insanlardan pek çoğu bu gerçeği bilemediklerinden,
yaptıkları, kazandıkları iyilikleri kendilerine, kötülükleri de Allah’a havale
ederler. Halbuki Allah öğretmedikten sonra bu zavallılar bırakın iyilik yapmayı,
neyin iyilik ol-duğunu bile bilemezlerdi.
51-52. “Onları korktukları zaman bir görsen; artık kurtuluş yoktur; cehenneme yakın bir yerde yakalanmışlardır. O zaman, “Allah’a inandık” derler ama, âhiret gibi uzak bir yerden imana nasıl kolayca ulaşırlar?”
Onları bir feza’, bir titreme yakaladığı zaman, ölümle, ecelle,
reddettikleri dirilişle, kıyametle, sorgulamayla, azapla, cehennemle karşı
karşıya kaldıkları, kabirden kalktıkları, hesap kitapla burun buruna geldikleri
zaman korkudan aldıkları vaziyetleri bir görsen. Kaçıp kurtulacakları bir yerleri
de yoktur. Her an ateşe yakın bir yerden yakalanıverdiler. Nereye kaçacaklar
da? Kime sığınacaklar da Allah-tan? İşte o zaman derler ki, bizler Allah’a
inandık, iman ettik Allah’a, iman ettik kitaba, iman ettik peygambere, iman
ettik kitabın ve peygamberin haber verdiklerine, iman ettik âhirete ve pişman
olduk derler.
Geçmiş olsun. Artık çok uzak bir yerden
imana ulaşmak nasıl mümkün olabilecek? Nasıl iman etmiş olabilecekler bu
adamlar? Daha önce dünyada, iman etme ortamında imanı reddedip küfrü, şirki
tercih eden bu adamlar artık şimdi nasıl iman edecekler? Zorunlu bir imana
nasıl iman denebilir? Reddedemeyecekleri bir ortamdaki imanın ne anlamı
olabilir? Halbuki iman gaybın konusuydu. Gözleriyle her şeyi, tüm gerçekleri
gördükten sonra iman ettik demelerinin ne kıymeti olabilecek ki? Adam
hayattayken iman etmiyor da, ölürken iman ediyor, kabirde iman ediyor, mahşerde
iman ediyor, cehennemde iman ediyor. Hayır hayır, kabul değildir bu iman. Vaktiyle
olacaktı bu iş. Halbuki:
53. “Oysa onu daha önce inkâr etmişler, uzak bir yer olan dünyadan görülmeyene dil uzatmışlardı.”
Onlar daha önce küfretmişlerdi. Daha önce dünyadayken, uzak yerlerdeyken
gayba atıp tutuyorlardı. Diriliş mi? Boş ver, hikâye diyorlardı. Hesap kitap
mı? Asılsız, boş ver diyorlardı. Cennet mi, laf bunlar, bizim ihtiyacımız yok cennete.
Cehennem mi? Hikâye diyor-lardı. Filansız, falansız cennet bizim için sürgün,
falanlarla cehennem ödüldür bize, diyorlardı. Cennet cennet dedikleri üç beş gılman,
üç beş hûri, bizim ilgimizi çekmez, dünyada onun âlâsını bulabiliyoruz,
diyorlardı. Vahiy mi, Kitap mı? Boş ver, bizim ondan daha güzel kitaplarımız
var, bilgilerimiz var diyorlardı. Peygamber mi? Geç onu, bizim ondan daha
etkili, daha yetkili, daha bilgili efendilerimiz var, diyor-lardı. Allah mı?
Boş ver, bizim O’ndan daha egemen, O’ndan daha bilgili siyasîlerimiz var,
diyorlardı. Uzaktan uzağa akıllarına gelen her şeyi söylüyorlardı, ama şimdi o
uzaklar yakınlaştırılınca, her şey gözlerinin önüne getirilince, tamamen aksini
söylüyorlar, iman iddiasında bulunuyorlar.
4. “Kendileriyle, arzuladıkları şeyler arasına artık engel konur; nitekim, daha önce, kendilerine benzeyenlere de aynı şey yapılmıştı. Çünkü onlar şüphe ve endişe içindeydiler.”
Artık onlar için arzuladıkları şeylerle, iştahlarını çeken şeylerle
kendileri arasına bir engel, bir hail, bir perde çekilmiştir, daha önce onların
benzerlerine, benzer gruplarına çekildiği gibi. Kendilerinden öncekilere
yapıldığı gibi bunlara da nimetler haram kılındı, cennetler ve iyilikler yasak
kılındı. Çünkü onlar dünyadayken apaçık bir şek ve şüphe içindeydiler.
Gerçekten
kâfirler ve müşrikler yaşadıkları bu dünya hayatında sürekli bir kuşku
içindedirler. Yaşadıkları hayattan, inançlarından, yollarından, âkıbetlerinden
hep bir şüphe içindedirler. Yaptıklarından hiçbir zaman emin değildirler. Çünkü
itminan ancak bilgiyledir. Hiç kimse Allah’ın olmadığı, âhiretin olmadığı
konusunda bir bilgiye sahip değildir. Hiç kimse Allah’tan başkalarına kulluk
yapılacağı konusunda, şirk konusunda bir bilgiye, bir delile sahip değildir.
Onun içindir ki, bu adamlar tüm hayatlarını şüpheler, zanlar üzerine bina
etmişlerdir; şüphe içinde bir hayat manzumesi geliştirmişlerdir. Şüpheyi,
inançlarının temeli yapmışlar ve hayatlarını ziyan etmişlerdir.
Ama
Müslüman onların kaybedişlerini bugünden düşünen, o gün kazanacakların
kazandıklarını bugünden kazanmanın kavgası içine giren insandır. O günü, o
günün sahibinin âyetleriyle değerlendiren, o günün sahibinin istediği gibi bir
hayatı yaşamaya yönelen, o günü bugünden, bu âyetlerle gören, görmediği şeylere
iman eden kimsedir. Allah bizi böyle olan, böyle inanan ve böyle yaşayan kullarından
eylesin. Bu sûreyle alâkalı da bu kadar söz yeter, Rabbim gereğiyle amel etmeyi
hepimize nasip eylesin. Velhamdü lillahi Rabb’il âlemin.