Sebe' Suresi elli dört
âyettir. Birinci âyeti Medine'de diğerleri Mekke'de nazil olmuştur.
Bu Sure-i Celile,
Allaha hamd ile başlayan surelerdendir. Hamdin yalnızca Ailaha mahsus
olduğunu, Allanın, yerin içine gireni, yerden çıkanı, göklen ineni ve göğe
çıkanı ve diğer bütün şeyleri bildiğini beyan ediyor.
Kıyametin
gelmeyeceğini söyleyen kâfirlere karşı yeminle kaydediliyor ki, kıyamet gelecektir.
Göklerde ve yerde bulunan zerre miktarı birşey dahi Al-lahın İlmi dışında
değildir ve herşey apaçık bir kitapta yazılmıştır.
Sure-i Celilede
devamla, Davud (.s.)a Allah tarafından bir üstünlük verildiği, dağlara ve
kuşlara "Davudla beraber teşbih edin." diye emir verildiği ve
demirin, Davud (a.s.)a yumuşak kılındığı ve ona zırh yapma sanatının öğretildiği
haber veriliyor.
Sure-i Celilede bundan
sonra, rüzgarın Süleyman (a.s.)ın emrine verildiği, erimiş bakırın, onun için,
kaynağından su akar gibi akıtıldığı, cinlerin bir kısmının da, Allah tealamn
emriyle Süleyman (a.s.)ın emrinde çalıştıkları, onun için saraylar, havuzlar
kadar çanaklar ve sabit kazanlar yaptıkları beyan ediliyor. Cinlerin, Hz.
Süleyman'ın öldüğünü, onun dayandığı bastonun kırılıp yere düşmesiyle
öğrendiklerini, böylece cinlerin, gaybı bilmediklerinin ortaya çıktığı
açıklanıyor.
Bundan sonra Sebe'
kavminden haber veriliyor. Sure adını <Ja buradan alıyor. Sebe' kavmi,
bağlık bahçelik bir ülkede yaşıyorlardı. Orada Allanın her türlü nimetlerinden
faydalanıyor fakat bu nimetleri kendilerine veren AİIahı inkar ediyor, ona
ibadetten yüzçeviriyorlardı. Sonunda Allah teala onlara "Arim" selini
gönderdi. O güzel ve bol nimetlerini helak etti. Zira onların memleketleri
mamur, şehirleri güzeldi. Şehirden şehire kolayca gitme vasıtalarına sahip idiler.
Fakat bu nimetler karşısında sunardılar da: "Ey rabbimiz, bizim yolculuğumuzu
uzat." demeye başladılar. Böylece İblise uyduîar ve sonunda felakete
uğradılar.
Sure-i Ccliledc bundan
sonra, Peygamber efendimizin, bir uyarıcı olarak gönderildiği, müşriklerin ise
vaadedilen kıyametin ne zaman geleceğini sordukları beyan ediliyor ve herkes
için dünyada belirli bir zamanın bulunduğu bu sürenin ne öne alınabileceği ne
de geri bırakılabileceği beyan ediliyor.
Âhireiie, bu
dünyadayken büyüklük tamlayanlarla onlara tabi olan zayıfların münakaşa
edecekleri ve zayıfların, kendilerini hak yoldan alıkoyan ve büyüklük
taslayanları suçlayacakları, onların da bu suçlamaları reddedecekleri haber
veriliyor.
Rızkı ancak Allanın
tayin ettiği, onun, dilediğine bol rızık verip dilcdiği-ninkini de daralttığı
beyan ediliyor.
Peygamberimizin,
müşriklere, Allaha yönelmelerini ve bu tebliğ için onlardan bir ücret
istemeyeceğini söylemesini de emrediyor ve Sure-i Celile, kâfirleri uyaran ve
onları tehdit eı.\en ifadelerle son buluyor.[1]
Rahman ve Rahim olan
Altahın adıyla.
1- Hamd,
göklerde ve yerde ne varsa kendisinin olan Allaha mahsustur. Âhirctlc de hamd
ona mahsustur. O, hüküm ve hikmet sahibidir, lıcr-şeyden haberdardır.
Allah teala bu âyet-i
kerimede, övülmenin, dünyada da âhirette de ancak kendisine mahsus olduğunu,
zira dünyada da âhirette de övülmeyi gerektiren bütün nimetlerin ve lütuflann
kendisi tarafından verildiğini ve emirlerinde ve yaptıklarında hikmet sahibi
olduğunu ve herşeyden haberdar okluğunu beyan etmektedir. [2]
2- O, yerin
içine gireni ve yerden çıkanı, gökten ineni ve göğe çıkanı bilir. O, çok
merhamet edendir, çok affedendir.
Allah öyle bir
yaratıcıdır ki, yerin içine giren.sular, tohumlar ve ölüler gibi şeyleri,
yerden dışarıya çıkan ağaçlan, bitkileri, kuyuları, mücevherleri ve
madenler gibi şeyleri, gökten inen
yağmur, rıziklar, bereketler ve vahiy gibi şeyleri ve göğe yükselen melekler ve
ameller gibi şeyleri bilir. Allah, tevbe edenlere karşı merhamet edendir ve
onların günahlarını çok bağışlayandır. [3]
3- Kâfirler:
"Kıyamet saati bize gelmeyecektir." dediler. Ey Muham-med, sen onlara
şöyle de: "Hayır, gaybı bilen rabbimc yemin olsun ki kıyamet saati size
mutlaka gelecektir. Göklerde ve yerde zerre kadar birşey dahi ondan gizli
değildir. Bundan daha küçük ve daha büyük hiçbir şey yoktur ki apaçık bir
kitapta mevcut olmasın."
Ey Muhammet!, Allanın,
varlıkları yok ettikten sonra tekrar diriltmeye kadir olduğunu inkar eden
kâfirler, kıyametin kopacağını yalanlarlar. Senin vaadinle alay etmek için
bunu böyle yaparlar. Sen onlara de ki: "Gaybı bilen rabbi-me yemin olsun
ki kıyamet mutlaka birgün gelip çatacaktır. Ancak onun ne zaman gelip
çatacağını sadece rabbim bilir. Zira göklerde ve yerde zerre kadar birşey onun
bilgisi dışında değildir. O, zerreden daha küçük veya daha büyük herhangi bir
şey yoktur ki apaçık bir kitap olan Levh-i Mahfuzda yazılmış olmasın veya
Allanın bildiği şekilde apaçok ortada olmasın.
AIlah teala, Kur'an-ı Kerim'de
üç yerde kıyametin kopacağına dair rab-bine yemin etmesini emretmiştir.
Bunlardan biriı Yunus Suresinin elli üçüncü âyeti, ikincisi bu âyet-i kerime,
üçüncüsü ise Teğabün Suresinin yedinci âyetidir. [4]
4- (Kıyamet
saati mutlaka gelecektir ki) Allah, iman edip salih ameller işleyenleri
mükafaallandırsın. İşte onlar için, mağfiret ve güzel bir rizık vardır.
Kıyamet saati mutlaka
gelecektir. Veya Allah, herşeyi Levh-i Mahfuzda tesbit etmiştir ki, Allaha ve
Peygamberine iman eden, Allahın ve peygamberinin emirlerini tutup yasaklarından
kaçınanları yaptıklarına karşılık müafaatlandır-sın. İşte bu kişiler için,
rableri tarafından, günahlarının bağışlanması ve cennette güzel rızıklar
vardır. [5]
5-
Âyetlerimiz hakkında bizi âciz bırakmaya yeltenenlere gelince: Onlar için çok
kötü ve can yakıcı bir azap vardır.
Allah, herşeyi Levh-i
Mahfuzda tesbit etmiştir ki, Allahın âyetleri hususunda ona galip gelmek için
uğraşanları cezalandırsın. İşte onlar için çok kötü ve can yakıcı bir azap
vardır.
*Müşrikler: "Bu Kur'anı
dinlemeyin, okunurken gürültü yapın, belki bu yolla galip gelirsiniz."[6]
âyetinde de beyan edildiği gibi, Aliahı, âyetleri hususunda âciz
bırakabileceklerini zannediyorlardı. İşte bu âyet-i kerime, böyle düşünenlerin
akıbetlerinin nasıl olacağını açıklamaktadır. [7]
6- Kcndilcrinc
ilim verilenler, rabbinden sana indirilen Kıır'anırı hak olduğunu
"Aziz" ve "Hamia*" olan Allahın yoluna sevkettiğini
bilirler.
Âyette zikredilen:
"Kendilerine ilim verilenlerden maksat, Fihl-i Kitaptan olan ve iman eden
Abdullah b. Selam gibi miislümanlar veya Resulullahın diğer sahabileridir.
Bunlar, Allah tarafından Resulullalıa indirilen Kur'anın hak bir kitap olduğunu
ve herşeye galip olan Allahın doğru yoluna ilettiğini görürler ve anlarlar.
Kâfirler ise Kur'ana karşı kördürler ve kıyametin kopmasıyia alay ederek şöyle
derler: [8]
7- Kâfirler
birbirlerine şöyle dediler: "Vücudunuz parça parça ayrılıp toprak
olduktan sonra, yeniden yaratılışla dirileceğinizi haber veren bir adam
gösterelim.mi size? [9]
8- Acaba o,
Allaha karşı yalan mı uyduruyor? Yoksa onda bir delilik mi var?" Hayır,
âhirde inanmayanlar, azap ve büyük bir sapıklık içindedirler.
Allah ve peygamberi
Muhammed'i inkar eden ve Muhammed'in, öldükten sonra dirilmeyi haber vermesini
garip karşılayan kâfirler, Muhammed'i kas-dederek birbirlerine şöyle derler:
"Ey insanlar, biz size, sizler ölüp parça parça olduktan sonra tekrar
yepyeni bir şekilde dirileceğinizi size bildiren bir adamı gösterelim mi?
Muhammet!, bu iddialarıyla ya Allaha karşı yalan uyduruyor ve insanların ölüp
toprak okluktan sonra tekrar dirileceklerini söylüyor veya onda bir delilik var
da abuk sabuk konuşuyor. "Hayır, durum bu kâfirlerin iddia ettikleri gibi
değildir. Âhirete iman etmeyen bu kâfirler azaba uğratılacaklardır. Bunlar,
haktan uzak bir sapıklık içindedirler. Bu sebeple böyle iddialar ileri sürerler. [10]
9- Onlar,
gökten ve yerden önlerinde ve arkalarında olanı görmüyorlar mı? Eğer dilersek
onları yere geçirir veya üzerlerine gökten parçalar düşürürüz. Şüphesiz ki
bunda, rabbinc yönelen her kul için elbet bir ibret vardır.
Öldükten sonra
dirilmeyi yalanlayan ve Muhammed'i yalancılık ve delilikle suçlayan bu
kâfirler, kendilerini önlerinden ve arkalarından kuşatan göğü ve yeri
görmüyorlar mı ki cehaletlerinden vazgeçip yalanlamayı terketsinler. Onlar hiç
korkmuyorlar mı ki yere emredip onları yerin içine gömeriz veya göğe emreder
oradan bir parça düşürüp onları helak ederiz. Şüphesiz ki göğün ve yerin,
Allahın kullarını kuşatmasında, yaptıklarından vazgeçip rabbîne yönelen her kul
için, Allahın varlığını ve kudretini gösteren büyük bir delil vardır. Bunları
yaratan, dilerse herşeyi yapar. [11]
10- Şüphesiz
ki biz, Davud'a nezdimizden bir üstünlük verdik. Jağlar ve kuşlar Davud'la
birlikte teşbih edin." dedik. Ona demiri yu
"Ey
dağlar ve kuşlar Davud'la birlikte teşbih
edin." dedik. Ona demiri yumuşak kıldık.
Allah tcala bu âyet-i
kerimede, Hz. Davud'a bir lütuf olarak vermiş olduğu nimetleri zikrediyor.
Allah teala onu hem peygamber seçmiş hem de dağların, taşların ve kuşların, kendisiyle
birlikte Allahi zikredeceği güzel bir ses vermiştir.
Resulullah (s.a.v.)
birgiin Ebu Musa el-Eş'ari'nin Kur'an okuduğunu işitmiş ve ona:
"Ey Ebu Musa,
şüphesiz ki sana, Davud ailesine verilen güze! nağmelerden bir nağme
verilmiştir." buyurmuştur. [12]
Ayrıca Hz. Davud'a, demiri İşleme sanatı .verilmiştir. Uz. Davud, demiri ateşte
kızdırmadan ve dövmeden işleyebilme gücüne sahip itli. Bu sebeple âyette:
"Biz demiri ona yumuşak kıldık." ifadesi zikredilmiştir. [13]
11- Davud'a: "Geniş zırhlar imal et. Dokumasını
ölçülü ve sağlam yap." diye variyettik. Davud'a ve ailesine şöyle dedik:
"Salih amellerde bulunun. Çünkü ben sizin yaptıklarınızı görüyorum."
Katade diyor ki:
"Zırhları ilk defa halkalar şeklinde yapan Hz. Davut'tur. Ondan önce
zırhlar teneke şeklinde oluyordu."
Allah teala âyet-i
kerimede, Hz. Davud'a zırhın nasıl dokunacağını öğreterek halkaları birbirine
denk yapmasını veya halkaları birbirine bağlayan çivilerin halkalarla
mütenasip olmalarını emretmektedir. Âyet-i kerimenin sonunda, Hz. Davud'a ve
ailesine salih ameller işlemeleri ve Allaha itaat etmeleri emrediliyor.
Böylece Hz. Davud'a bu nimetlerin veriliş gayesi beyan edilmiş oluyor. [14]
12- Rüzgarı
da Süleyman'ın emrine verdik. O rüzgar estiğinde, sabahleyin bir aylık yol
alır, akşamleyin de bir aylık yol alırdı. Süleyman için erimiş bakırı,
kaynağından su akar gibi akıttık. Rabbinin izniyle cinlerden bir kısmı, onun
emrinde çalışırdı. Onlardan kim emrimizden çıktıysa ona, alev alev yanan ateşin
azabını tattıracağız.
Allah teala bundan
Önceki âyetlerde Hz. Davud'a verdiği nimetleri zikretmiş bu ve bundan sonra
gelen âyetlerde ise Hz. Davud'un oğlu Süleyman'a, lütfuyla vermiş olduğu
nimetleri zikretmiştir. Bunlardan biri, rüzgarın, onun emrine amfide
kılınmasıdır. Hz. Süleyman bir gün içinde, rüzgardan istifade ederek iki aylık
bir yola gidebiliyordu.
Hasan-ı Basrî diyor
ki: "Hz. Süleyman sabahtan öğleye kadar rüzgarla "İstahr"
şehrine gider öğleden sonra da "Kâbil"e vanrmış."
Hz. Davud'a verilen
nimetlerden biri de, bakır madeninin onun için su gibi akıtılmasıdir. Katade.
bu maden eritme ocağının Yemen'de olduğunu söylemiştir.
Hz. Süleyman'a verilen
nimetlerden biri de, cinlerden bir kısmının, Alla-hın emretmesiyle onun emrinde
çalışmalarıdır. Hz. Süleyman'ın emrine verilen cinlerin, onun emrine itaat
etmedikleri takdirde, Allahın emrine karşı gelmiş olacaklarından, cehenneme
atılacakları beyan edilmektedir. [15]
13- Cinler,
Süleyman'ın istediği gibi saraylar, heykeller, havuzlar kadar büyük çanaklar
ve sabit kazanlar yaparlardı. Ey Davud ailesi, AHahın nimetlerine şürketmek
için çalışın. Kullarımdan hakkıyla şükreden pek azdır.
Allah leala bu âyet-i
kerimede, Hz. Süleyman'ın emrine verilen cinlerin yaptıkları işlerden bir
kısmım zikretmektedir. Cinler, Hz. Süleyman için güzel binalar yapıyorlardı. Bu
binalar Mücahid'e göre köşk gibi binalardı.
Dehhak ve İbn-i Zeyd'e
göre, meskenler, Katade'ye göre ise mabcdlerdir. Aynca cinler, Uz. Süleyman
için bakırdan veya topraktan yahut camlardan heykeller yapıyorlardı. [16]
Cinler, Hz. Süleyman
için havuzlar kadar büyük çanaklar ve yerimlen kaldırılamayacak kadar büyük
sabit kazanlar yapariarmış. Bu da Hz. Davud ailesinin ordusunun ve etrafının
çok kalabalık olduğunu göstermektedir.
Allah teala bu âyetin
sonunda da Hz. Davud'un ailesine hitabederek verdiği nimetlere karşılık
kendisine şürketmesini emretmektedir. Fakat ne yazık ki kulların pek azı
rablerinin verdiği nimetlere karşı hakkıyla şükrctmcmektedirler. [17]
14-
Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, öldüğünü cinlere ancak asasını yiyen
bir haşere gösterdi. Süleyman yere düşünce, cinlerin durumu anlaşıldı kî, eğer
onlar gaybı bilmiş olsalardı, öyle küçük düşüren bir azap içinde kalıp
durmazlardı.
Allah teala bu âyet-i
celilede, Hz. Süleyman'ın nasıl vefat ettiğini, gaybı bildiklerini iddia eden
cinlerin, onun Öldüğünü bilemediklerini bu nedenle Süleyman'ın kendilerine
vermiş olduğu ağır vazifeleri, Süleyman'ın değneğini haşereler yeyip onun yere
düşmesine kadar yerine getirdiklerini beyan ediyor, Böylece cinlerin gaybı
bilmediklerini bizlere haber veriyor.
Hz. Süleyman vefat
etmeden Önce asasına dayanır bir halde duruyormuş vefat edince yere düşmemiş
böylece bir müddet ayakta durmuştur. Nihayet ağaç kurtları, dayandığı
değneği,ycmiş ve âsâ zayıflayarak kendisini taşımaz olmuş ve Süleyman'ın cesedi
yere düşmüştür. Böylece cinler onun öldüğünü anlamışlar ve yaptıkları işi
bırakarak dağılmışlar, gaybı bildiklerini iddia eden cinle-1 rin yalan
söyledikleri de ortaya çıkmıştır. [18]
15- Şüphesiz
ki Scbc1 kavminin oturduğu yerde büyük bir delil vardı. Scbc'lilerin oturduğu
yerler, sağından ve solundan iki bahçeyle çevriliydi. Onlara: "Rabbinizin
nzıklarından yeyin de ona şükredin. İşte hoş bir memleket ve bağışlayan bir
rab." denilmişti.
Âyet-i kerimede, Sebe'
kavminin kıssası zikredilmektedir. Bir kişi Peygamber efendimize gelip:
"Ey Allahın
Resulü, Sebc' nedir? O bir yer midir yoksa bir kadın mıdır?" diye sormuş,
Resuullah (s.a.v.) de:"O, ne bir yer ne ile bir kadındır. Sebc1 Arap-larda
bir adamın ismidir. Onun on çocuğu olmuştur. On çocuğundan altısı Yemen'de
yerleşmiş dördü.de Şam'da yerleşmiştir. Şam'da yerleşenler: Lalı, Cüzam,
Gassan ve Âmile'dir. Yemen'de yerleşenler ise: Ezd, Eş'arî, Himyer, Muz-hee,
Enmar ve Kinde'dir." buyurmuştur.
Yine bir adam:
"Ey Allahın Resulü, "Enmar" nedir?" diye sormuş,
Resu-lullah: "Has'em ve Becile kabilelerinin mensup oldukları
atalardır." buyurmuştur. [19]
Peygamber efendimizin
de beyan ettiği gibi, Sebe' aslında Yemen'de yaşayan insanlar ve oranın
idarecileridir. Hz. Süleyman'ın, tabtıyla birlikte huzuruna getirttiği Seba
Melikesi Belkıs da onlardan biriydi. Bu kavim, memleketlerinde bol nimetler
içerisinde yaşıyor ve geniş arazilere sahip bulunuyorlardı. Allah leala onlara
Peygamberler göndermiş verdiği nimetlere karşı kendisine şük-retmeferini
istemiştir. Bunlar bu halleriyle Allahın dilediği kadar yaşamışlar sonra
kendilerine emredilenlerden yüzçevirmişlerdir. Bunun üzerine Allah onlara
Seller'i musallat ederek ülkelerini mahvetmiş ve onları çeşitli ülkelere dağıtmıştır.
Bundan sonra gelen âyetler bu hususu açıklığa kavuşturmaktadır.
Allah teala bu âyet-i
kerimede, Sebe' halkının yaşadığı ülkenin, Allahın varlığını ve kudretini
gösteren bir alamet olduğunu, bu nimetleri kendilerine verenin ise ancak
rableri okluğunu zikretmiş ve bu ülkenin sağında solumla bağ ve bahçelerin
bulunduğunu bildirmiştir.
Katade diyor ki:
"Sebe'lilerin memleketinde iki dağın arasında bağ ve bahçeler bulunuyordu.
Öyİe ki bir kadın başında taşıdığı sele ile bu bahçelerde yürüdüğünde elini
sürmeden selesi meyvelerle doluyordu. Sebe' halkı azınca Allah onlara
"Cürz" denen bir hayvanı (köstebeği) musallat etti. Hayvan, dağlar
arasındaki barajı deldi onlan su bastı. Sonunda onlara ılgın ve biraz da sedir
ağacından başka bir şey kalmadı." [20]
16- Fakat
onlar yüzçevirdilcr. Bunun üzerine biz de onların üstüne " Arinı"
selini gönderdik. Onların bahçelerini, acı meyveli, ılginlık ve içinde biraz da
sedir ağacı bulunan iki bahçeye çevirdik. [21]
17- Nankörlüklerinden ötürü onları işte böyle
cezalandırdık. Biz, hiç nankörden başkasını cezalandırır mıyız?
Sebe' halkı, rabbine
itaattan yüzçevirdi. İnsanları, peygamberlerin davet ettiği hak yoldan
çevirmeye girişti. Bunun üzerine biz de onları cezalandırarak üzerlerine
"Arim" selini gönderdik. Onların, barajın iki tarafındaki bağ ve bahçelerini
acı meyveliklere ve ilgınlıklara, biraz da sedir ağacı buluna bir yere çevirdik.
Onları bu şekilde cezalandırmamız, verdiğimiz nimetlere karşı nankörlük
etmelerindendi. Biz, nankörlerden başka kimi cezalandırırız ki?
*Vehb b. Münebbih
diyor ki: "Allah bunlara on üç peygamber göndermişti. Onlar bu
peygamberleri yalanlayınca onlan cezalandırdı.
"Arim"
kelimesinin, baraj veya su veya vadi yahut sel yada cürz yani, köstebek
anlamına geldiği zikredilmiştir. Barajın yıkılmasının ise bir hayvanın onu
delmesiyle meydana geldiği zikredilmiştir. [22]
18-
Scbc'lilerlc mübarek kıldığımız memleketler arasında, birbirinden görünen
şehirler var etmiştik. Oralardaki seyir ve seferi de ölçüler içerisinde tanzim
etmiştik. "Geceleri ve gündüzleri oralarda emniyet içinde gezin." demiştik.
Allah teaia bu âyet-i
kerimede, Sebe" halkına verdiği çeşitli nimetleri ve refah içinde
geçirdikleri hayatı zikrediyor. Bereketli kılman Şam topraklarındaki
şehirlerle Ycmen'de bulunan Sebe1 ülkesi arasında, birbirinden görünecek katlar
yakın mesafelerde şehirler var ettiğini, bu şehirler arasındaki mesafelerin,
yolcuların ihtiyacına göre ayarlandığını da beyan etmektedir. Allah teaia
Se-bc'lilere, buralara, gece gündüz gidip gelme imkanları sağlamış ve onlara
büyük lütuflarda bulunmuştur. Fakat onlar bu nimetlere karşı Allaha
şükretmeleri gerekirken bu şükrü eda etmemiş bilakis rahatsız olduklarını
söylemişlerdir.
Hasan-ı Basrî diyor
ki: "Buralarda yaşayan insanlar, sabahleyin bir şehirden çıkıp öğle
vaktinde diğer bir şehire varabiliyorlardı. Bir kadın, zenbilini başına koyar,
yününü eğirekek yürür ve evine gelinceye kadar zenbili, ağaçların dallarından
dökülen meyvelerle dolardı." [23]
19- Fakat
onlar: "Ey rabbiıniz, seferlerimizin mesafelerini uzat." dediler ve
kendi kendilerine zulmettiler. Bunun üzerine biz. de onları, söylenegelen
misaller yaptık. Onları darmadağın ellik. Şüphesiz ki bunda, sabredip şükreden
herkese nice ibretler vardır.
Oralarda yaşayan
insanlar: "Rabbiıniz,"yolculuk yaptığımız konakların aralarını
birbirinden uzaklaştır." dediler. Yemen'le Şam'ın arasına vadilerin ve
çöllerin konmasını islediler. Böylece binekler kullanarak ve azık alarak yolculuk
yapmak istiyorlardı. Bu da orada yaşayan insanların ne kadar gafil ve cahil
olduklarını göstermektedir.
Allah Teala bu kavmin
isteklerini hemen yerine getirdi. Üzerlerine "Arim" selini gönderdi,
ülkelerini yıkıp mahvetti. Böylece yabani meyveler ve ılgmiıklardan başka
birşey kalmadı. Böylece o eski ihtişamları masal haline geldi. Bundan sonra,
bölünüp parçalanan toplumlar için "Sebe' halkı gibi bölündüler."
sözü bir darb-ı mesel oldu. Sebe'liler, memleketleri harabeye döndükten sonra
çeşitli yerlere dağılarak oralarda mesken tutma zorunda kaldılar.
Şa'bî diyor ki:
"Gassaniler Şam topraklarına gittiler, Enmar, Medine'ye yerleştiler. Huzaa
kabilesi Tihame bölgesine gitti. Ezdi'ler ise Uman bölgesine yerleştiler.
Allah teaia, âyet-i
kerimenin sonunda, Sebe' halkını parça parça edip çeşitli ülkelere
dağıtmasında, Allaha karşı kulluk vazifelerini yerine getiren sabırlı İnsanlar
için büyük ibretler bulunduğunu beyan ediyor ve bunlardan ders alınmasını
emrediyor. [24]
20-
Gerçeklen İblis, onlara zannı'm tasdik ettirdi. Müminlerden bir «urup hariç,
onlar İblise uydular.
Allah teaia bu âyet-i
kerimede, insanoğlunu hak yoldan saptırabileccğini zanneden iblisin, Sebe'
halkı gibi insanların, kendisine uymasıyla bu zannını doğru çıkardıklarını
beyan etmektedir. Zira İblis, kendi zannına göre insanları hak yoldan
saptırabileceğini düşünüyor ve şöyle diyordu: "İblis" (rabbim), izzet
ve şerefine yemin olsun ki, onlardan ihlaslı kulların hariç, bütün insanları
yoldan çıkaracağım." dedi. [25]
İşte ihlash olmayan
kulların ona uymasıyla iblisin zanni tasdik edilmiş
oldu.
Masan-ı Basrî diyor
ki: "Allah tcafa, Havva ile birlikte Âdem'i cennetten yeryüzüne indirince
İblis onların bu haline sevinerek yeryüzüne indi ve "Anne babalarının
başına bu hal geldiğine göre bunların soyları daha da zayıf olacaktır."
dedi. Böylece insanların çoğunu yoldan çıkarabileceğini zannetmeye başladı." [26]
21- Halbuki
İblisin, onların üzerinde hiçbir nüfuzu yoktu. Ancak biz, ûhiret gününe iman
edenle ondan şüphe edeni ortaya çıkarmak için (ona, vesvese verme fırsatı
verdik) senin rabbin herşeyi koruyandır.
Hasan-i Basrî diyor
ki: "İblis o insanları ne bir sopayla dövdü ne de onları zorla isyana
şevketti. İblis onlara sadece birtakım ümitler verdi, onları aldattı, onlar da
buna aldandılar.
Allah teala bu âyet-i
kerimede İblise, insanları aldatması için neden fırsat verdiğini beyan ederek
buyuruyor ki: "Biz, İblise, vesvese verme imkanı tanıdık ki, âhirete iman
edenle o hususta şüpheye düşeni açığa çıkarmış olalım." [27]
22- Ey
Muhammcd, (müşriklere) şöyle de: "Allahı bırakıp da onun ortağı olduğunu
iddia ettiğiniz şeyleri (yardıma) çağırın. Onlar, göklerde ve yerde zerre
miktarı birşeye sahip değillerdir. Onların göklerde ve yerde bir ortaklan
yoktur. Allanın da onlardan bir yardımcısı yoktur.
Ey Muhammed, kavminin,
Ali aha ortak koşan müşriklerine-de ki: "Siz, Allanın ortaklan olduğunu
sandığınız putlara ve eşyalara yalvarın da onlar size, Allanın, kullarına
yaptığı şeylerden bazılarını yapsınlar. Allanın, Davud'a ve Süleyman'a nimetler
verdiği gibi onlar da size nimetler versinler de görelim. Veya nankörlük eden
Sebe1 halkının bağ ve bahçelerini imha ettiği gibi Allaha ortak koştuğunuz o
şeyler de böyle bir felaket getirsinler. Eğer buna güçleri yetmezse bilin ki
batıl bir yoldasınız. Sizin, Allaha ortak koştuğunuz şeyler, göklerde ve yerde
hayır ve şerre, zarar veya menfaata asla sahip değillerdir. O halde onlar nasıl
ilah olabilirler?
Allaha ortak
koştuğunuz şeylerin göklerde ve yerde herhangi bir hisseleri yoktur. Allah
onlardan herhangi birini kendisine yardımcı edinmiş de değildir. O halde
herhangi bir şeyi Allaha ortak koşmaktan vazgeçin. [28]
23- Allahın
nczdİndc, izin verdiğinden başka kimsenin şefaati fayda vermez. Nihayet
kalblcrindcki korku giderilince birbirlerine: "Rabbiniz ne buyurdu?"
derler. Kendilerine sorulanlar da: "Hakkı söyledi, o herşeyden yücedir,
herşeyden büyüktür." derler.
Allahı teala bu âyet-i
kerimede, âhirette kendisine izin vermediği hiçbir kimsenin, günahkâr kulların
affı için şefaatçi olamayacağını beyan etmektedir.
Bu hususta Peygamber
efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır:
"Kıyamet gününde
müminler bir ara)a toplanır: "Rabbimiz nezdinde bir şefaatçi
bulsîk." derler. Âdem'e gelirler ve ona: "Sen insanların babasısn
Allah seni bizzat kendisi yarattı, meleklerini saıa secde ettirci ve sana
herşeyin ismini öğreti. Bizim için, ntobin katmda şefaati ol da bizi
bulunduğumuz bu yerden kurtarsaı." derler. Âcfem: "Ben bu işfe
yokum." der. Ve işlediği günahı hatırlar veutanır. Ve onlara:
"SizNuh'a gidin. Çünkü o, Aİlahin, yeryüzüne göndermiş olduğu ilk
resuldür." der. İnsanlar Nuh'a giderler. Mıh: "Ben bu işte
yokum." der. O, rabbine, hakkında bilgisi olmadığı birşeyi sordığunu
hatırlar ve utanır[29]
Ve der ki: "Siz,
rahman olan Allahın dostu'İbrahim'e gidin." İnsanlar ibrahim'e giderler.
İbrahim: "Ben bu işte yokum. Siz, Allahın kendisiyle konuştuğu ve
kendisine Tevratı verdiği Musa'ya gidin," der. İnsanlar Musa'ya giderler.
Musa: "Ben bu işte yokum." der ve kısası gerektirmediği halde bir
insanı öldürdüğünü hatırlatarak rabbinden utanır ve der ki: "Siz, Allahın
kulu , Peygamberi, kelimesi
ve ruhu olan İsa'ya gidin." İsa da "Ben bu işte yokum. Siz, Muhammed
(s.a.v.)e gidin. O, geçmiş ve gelecek günahları affedilen bindir." der.
İnsanlar bana gelirler. Ben, izin almak için rabbirne giderim. Bana izin
verilir. Rabbimi görür görmez secdeye kapanırım. O beni, dilediği kadar secdede
bırakır sonra bana: "Başını secdeden kaldır, dileyeceğini dile, dilediğin
sana verilecektir. Konuş, sözün dilenecektir, şefaatçi ol şefaatin kabul
edilecektir."denilir. Bunu üze-rineben başımı kaldırır rabbime, bana
öğreteceği şekilde hamdederim. Sonra şefaatçi olurum. Bana, belli bir sınır
tayin edilir, ben onların cennete girmelerini sağlanın. Sonra tekrar rabbime
dönerim. Rabbimi görür görmez aynı şeyleri yaparım. Sonra şefaatçi olurum.
Tekrar bana bir sınır tayin edilir. Onların da cennete girmelerini temin ederim.
Sonra üçüncü ve dördüncü defa aynı şeyleri ya-panm ve derim ki: "Ey
rabbim, cehennemde Kur'arw Kerimin kalacaklarını bildirdikleri ve ebedi olarak
kalmaları gereken insanlar dışında kimse kalmamıştır. [30]
Allah teala bu âyet-i
kerimede, ayrıca bir kısım varlıkların kalblerindeki korku giderilince
birbirlerine "Rabbiniz ne dedi?" diye soracaklarını ve "Hak
dedi" cevabını alacaklarım beyan etmektedir.
Buradaki
"Kalblerinden korku giderilenlerden maksat, Abdullah b. Mes'ud, Mesruk ve
diğer âlimlere göre meleklerdir. Taberi de bu görüşü tercih etmiştir. Zira,
Allah teala herhangi bir hususta hükmünü verince melekler ve o emrin
haşmetinden korkuya kapılırlar ve kendilerinden üstün olan diğer meleklerden,
ilahi emrin ne olduğunu sorarlar onlar da emrin, hak bir emir olduğunu
söylerler.
Bu hususta Peygamber
efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şerifinde şöyle buyu nnuştur:
"Allah, gökte bir
işin yerine getirilmesine hüküm verince melekler, AHa-hın emrine boyun
eğdiklerini belirtmek için kanatlanın birbirine çarparlar. Alla-hın emri,
kayalar üzerinde ses çıkaran zincir sesine benzer bir ses çıkarır. (Bu yüzden
melekler korkuya kapılırlar) Nihayet meleklerin kalbinden korku gidince diğer
meleklere: "Rabbiniz ne buyurdu?" diye sorarlar. Onlar da "Makkı
söyledi." derler. O, herşeyden yücedir, herşeyden büyüktür." derler. [31]Diğer
bir kısım âlimlere göre ise buradaki "Kalblerinden korku giderilenler."
Şeytanın kendilerine güven verdiği müşrikler ve kâfirlerdir. Bunlar ölüm
halindeyken ve kıyamet gününü müşahade ettiklerinde birbirlerine:
"Rabbiniz ne buyurdu?" diye soracaklar. "Rabbiniz hakkı buyurdu.
" cevabını alacaklar ve böylece dünyada iken gaflet ve sapıklık içinde
olduklarını anlamış olacaklardır. [32]
24-
Müşriklere: "Göklerden ve yerden sizi rızıklandıran kimdir?" de.
"Sizi rızıklandıran yalnız Allahtır. O halde bir hidayet ve apaçık bir sapıklık
üzerinde olan ya biziz yahut sizsiniz." de.
Ey Muhammet!, pırtlan
ve heykelleri, rablerine ortak koşan müşriklere de ki: "Göklerden yağmur
indirip, güneşi ayı ve bütün yıldızlan menfaatlerinize hizmet eder hale
getiren, sizi gökten rızıklandıran ve yeryüzünden, kendinizin ve
hayvanlarınızın yiyecek ve içeceklerini çıkararak sizi yerden rızıklandıran
kinidir?"
Ey Muhammed, eğer
onlar bu sorulara: "Bilmiyoruz." diye cevap verecek olurlarsa onalara
de ki: "Göklerden ve yerden sizi rızıklandıran Allahtır." Ve yine de
ki: "Bir hidayet veya apaçık bir sapıklık içerisinde olan bir miyiz? Yoksa
siz misinizi? Elbette ki biz, hidayet üzereyiz siz ise sapıklık
içindesiniz." [33]
25- Sen
onlara şöyle de: "Ne siz bizim işlediğimiz suçlardan mes'ul olacaksınız ne
de biz sîzin işlediklerinizden mcs'ul alacağız."
Ey Muhammed, sen o
müşriklere de ki: "Sizlerle bizim, birimizin sapıklık, diğerimizin
hidayet üzere olduğu muhakkaktır. Siz, bizim işlediğimiz suçlardan mes'ul
değilsiniz biz de sizin işlediklerinizden sorumlu değiliz." Biz sizden
beriyiz. Sizleri, Allahı birlemeye ve sadece ona kulluk etmeye çağırıyoruz.
Eğer bunu kabul ederseniz sizler bizden bizler de sizden oluruz. Aksi takdirde
bizim, sizden, uzak olmamız devam eder." [34]
26- Sen
onlara şöyle de: " Rabbimiz kıyamet günü hepimizi bir araya toplayacak
sonra aramızda adaletle hükmedecektir, O, hakimler hakimi olan ve hcrşcyİ
hakkıyla bilendir.
İşte o gün kimin doğru
yolda kimin sapıklık üzere olduğu ortaya çıkacaktır. [35]
27- Sen
onlara şöyle de: "Allaha nisbet ettiğiniz ortakları bana bir gösterin.
Hayır, onun hiçbir ortağı yoktur. Bilakis o herşeye galip hüküm ve hikmet
sahibi olan Allahtır."
Ey Muhammed, Allaha
birtakım putları ve tann edindikleri eşyaları ortak koşan müşriklere de ki:
"Allaha yamamaya kalktığınız ve ibadette ona ortak koştuğunuz şeyleri bana
gösterin. Onlar neyi yaratabilirler? Hayır, Allahın böyle bir oıtağı yoktur.
Allah herşeye galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir. [36]
28- Ey
Muhammed, biz seni ancak bütün insanlara bir müjdeci ve uyarıcı olarak
gönderdik. Fakat insanların çoğu bilmezler.
Ey Muhammed, biz seni
sadece kavminin müşriklerine Peygamber olarak göndermedik. Biz seni bütün
insanlara bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Sen, arabın da
peygamberisin Acemin de. Siyahın da peygamberisin beyazın da. Fakat insanların
çoğu senin, bütün insanlığa peygamber olarak gönderildiğini bilmezler.
Peygamber efendimiz
bir hadis-i şerifinde kendisine verilen özellikleri belirterek şöyle
buyurmuştur:
"Bana, benden
önce hiçbir kimseye verilmeyen beş özellik verilmiştir. Ben, bir aylık
uzaklıktan düşmanın kalbine korku salınmasıyla yardım olundum. Yeryüzü bana
mescit ve temiz kılındı. Ümmetimden kime namaz gelir çatarsa o namazı kılsın.
Bana ganimet helal kılındı. Benden önce hiç kimseye helal kılınmamıştı. Bana
şefaat etme yetkisi verildi. Daha önce peygamber sadece
kendi kavmine peygamber olarak
gönderilirken ben, bütün insanlara peygamber olarak gönderildim. [37]
29-
Müşrikler: "Eğer doğru söylüyorsanız bu vaadedilen ne zamandır?11 derler.
Bu müşrikler, Allanın,
haklarındaki herhangi bir tehdidini işittiklerinde Resulullaha ve müminlere
alaylı bir şekilde: "Bu vaadedilen ne zaman gerçekleşecektir?"
derler. [38]
30- Ey
Muhammcd» sen onlara şöyle de: "Sizin için vaadolunan öyle bir gün vardır
ki ondan ne bir an geri kalabilirsiniz ne de Heri geçebilirsiniz.
Ey Muhammed, Allarım
bildirdiği azapların ne zaman gerçekleşeceğini soran müşriklere de ki:
"Senin için vaadedilen gün bellidir. O gün gelince ne bir an erteleyebilir
ne de bir an geri alabilirsiniz. İşte o gün, bu dünyadayken ne yaptığınızı
göreceksiniz. [39]
31- İnkar edenler: "Biz bu Kur'ana ve ondan
önce gelen kitaplara inanmayacağız." dediler. Sen o zalimlerin, rablcrinin
huzurunda dururken birbirlerini suçlayarak söz attıklarını bir görmelisin.
Zayıflar, büyüklük laslayanlara: "Siz olmasaydınız biz mutlaka iman etmiş olacaktık."
derler. [40]
32- Büyüklük taslayanlar da zayıfların sözlerini
reddederek: "Size hidayet gelince sizi ondan biz mi alıkoyduk? Bilakis siz
suçluydunuz." derler. [41]
33- Zayıflar
büyüklük taslayanlara: "Bilakis gece gündü/ tuzaklar kurmanı/ bizi alıkoydu.
Çünkü siz, Allahı inkar etmemizi ve ona ortaklar koşmamızı emrederdiniz."
derler. Onlar azabı görünce pişmanlıklarını içlerine atıp gizlerler. Biz,
inkar edenlerin boyunlarına demir halkalar takarız. Onlar, yaptıklarından
başka bir şeyin mi cezasını çekerler?
Allah teala bu âyet-i
kerimelerde, kâfirlerin, Kur'an-ı kerimi ve ondan önce gönderilmiş olan ilahi kitapları reddetmekte
nasıl inatçılık yaptıklarını bildiriyor ve bunların âhirette cehennemi
gözleriyle gördüklerinde Allanın huzurunda birbirlerini suçlayacaklarını beyan
ediyor. Aldatılan zayıf kâfirlerin, suçu, kendilerini aldatan mağrur kâfirlere
attıklarını fakat mağrur kâfirlerin de zayıf kâfirlere cevap vererek:
"Size hidayet gelince sizi ondan biz mi alıkoyduk? Bilakis siz
suçluydunuz." dediklerini beyan etmektedir.
Allah teala,
kâfirlerin hepsinin boyunlarına demir halkalar geçirilerek cehenneme
sürükleneceklerini ve böylece birbirlerini karşılıklı olarak suçlamalarının
kendilerine hiçbir fayda vermeyeceğini de beyan etmektedir. [42]
34- Biz,
herhangi bir ülkeye bir uyarıcı göndermişsek oranın zengin şımarıkları mutlaka:
"Hiz, sizin getirdiklerinizi inkar ediyoruz." demişlerdir. [43]
35- Mal ve
evladı çok olan bizleriz. Biz, azap görmeyiz." demişlerdir.
Biz, hiçbir ülke
halkına, emirlerimize itaat etmedikleri takdirde azabımıza uğrayacaklarını
kedilerine tebliğ eden bir peygamber göndermedik ki o ülkenin ileri gelen
varlıklıları: "Biz, sizinle gönderilenleri inkar ediyoruz." demiş olmasınlar.
Onlar, mal ve evlatlarının çokluğu ile övünür ve dünyada olduğu gibi âhirette
de herhangi bir azap gönneyeceklerini söylerler. AUuhin, kendilerine mal ve
evlat vermesinin onları sevdiğinden kaynaklandığını zannederler. Bu itibarla
âhirette de azap göniıeyeceklerini iddia ederler.
AlIah teaia bu âyetlerde,
peygamberlerin davet ettiği hak dine ilk önce zayıfların koşacaklarını,
varlıklı şımarıkların ise hakka boyun eğmeyi gururlarına yediremeyeceklerini
bizlere bildirmektedir. Nitekim peygamber efendimize ilk iman edenlerin
çoğunluğunu köleler ve zayıflar oluşturmuştur.
[44]
36- Ey
Muhammcd, sen onlara şöyle de: "Şüphesiz benim rabbim, dilediğinin rızkını
genişletir, dilediğinin rızkını daraltır. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.
Ey Muhammed, de ki:
"Şüphesiz ki benim rabbim, dünyada dilediğine bol nzıklar verir. Onu
nimetler içinde yaşatır. Dilediğinin rızkını da ölçülü verir, onu dar bir
geçim içinde yaşatır. Rabbimin böyle yapması, bol nzık verdiğini sevdiğinden
darlık verdiğini de sevmediğinden değildir. Kullarını imtihan edip birbirlerine
tanıtmak içindir. Zengin olan kimse nimetlerinin şükrünü ifa ediyor mu? Fakir
olan kimse de rabbinin verdiklerine kanaat ediyor mu? İnsanların çoğu,
rablerinin, kendilerini imtihan için böyle yaptığını bilmezler. [45]
37- (Ey
insanlar) Sizi, bize yaklaştıracaktan ne mallarınız ne de cv-latlannızdır.
Ancak iman edip salih amel işleyen bunun dışındadır. İşte onlar için,
yaptıklarına karşılık kat kat mükafaat vardır. Onlar, cennetin odalarında
emniyet ve huzur içindedirler.
Ey kavim, sizi, bize
ne kendileriyle.iftihar ettiğiniz mallar ne de kendilerine güvendiğiniz
evlatlar yaklaştırır. Sizi bize, ancak iman edip itaatta bulunmanız
yaklaştırabilir. Zira iman edip salih amel işleyenin mallan ve evlatları
onu Ailaha itaat
etmeye sevkeder. İşte Allahin, yaptığı amellere karşılık kendilerine kat kat
mükafaat vereceği insanlar bunlardır. Bunlar, cehennem azabı korkusu çekmeden
cennet odalarında güven ve huzur içinde yaşayacaklardır.
Resulullah (s.a.v.)
bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:
"Şüphesiz ki
Allah, sizin şeklinize ve mallarınıza bakmaz. Fakat o sizin kalbinize ve
amellerinize bakar. [46]
38-
Âyetlerimiz hususunda bizi âciz bırakmaya çalışanlar, işte onlar azaba
cclbcdilirlcr.
Kitabımızın âyetlerini
iptal etmeye, onların nurunu söndürmeye koşan ve bu hususta bizim elimizden
kaçıp kurtularak bizi âciz bırakacaklarını zannedenler, kıyamet gününde
cehennem azabına atılacaklardır. [47]
39- Ky
Muhammed, sen onlara şöyle de: "Şüphesiz ki rsıbhim, kullarından
dilediğinin rızkını genişletir ve daraltır. Allah rızası için ne harcarsanız
Allah onun karşılığını verir. O, rizık verenlerin en lıayirlısıdır.
Allahın, birtakım
insanların nzıklanm genişletip sonra daraltması, onun hikmeti gereğidir. Ancak,
insanların dünyada en mutlu olanı, Resulullah (s.a.v.)in şu hadisinde tasvir
ettiği kişidir. Resululah buyuruyor ki:
"Şüphesiz ki
müslüman olan, kendisine yetecek kadar rızık verilen ve bu nzka kanaat eden
kimse kurtuluşa ermiştir. [48]
Allah teala, âyet-i
kerimede, hak yolda harcanan malın yerini, dünyada maddi karşılığını, âhirette
de sevabını vererek dolduracağını vaudetmektedir. Peygamber efendimiz de bu
hususta şöyle buyuruyor:
"İnsanların
eriştikleri hiçbir sabah yoktur ki o vakitte iki melek gökten mip biri "Ey
Allahım, sen, infak edene karşılığını ver." diğeri: "Ey Allahım, sen,
lıarcamayıp elinde tutanın malını telef et." demesinler. [49]
40- lîirgün Allah, onların hepsini bir araya
toplayacak sonra meleklere: "Size tapanlar bunlar mıydı?"
diyecektir. [50]
41- Melekler de: "Seni, layık olmadığın
sıfatlardan tenzih ederim. Bizim dostumuz onlar değil sensin. Hayır, onlar
cinlere taparlardı. Çoğu onlara inanıyordu." derler.
Allah teala bu âyet-i
kerimelerde, kendisine ortak koşanları, kıyamet gününde mahlukatın huzurundu,
kimlere taptıkları hususunda hesaba çekerek rezil ve rüsvay edeceğini beyan
etmektedir. Allah, kıyamet gününde bütün insanları bir araya toplayacak ve
sonra meleklere soracak "Bu: müşrikler beni bırakıp sizlere mi
tapıyorlardı?" melekler ise diyeceklerdir ki: "Hâşâ rabbimiz, biz
seni, layık olmadığın sıfatlardan tenzih ederiz. Bizim velimiz onlar değil
sensin. Onlar bize tapmıyorlar, cinlere tapıyorlardı. Onların çoğu şeytanlara
inanıyor ve söylediklerine aklanıyorlardı." [51]
42- Bugün
birbirinize ne bir fayda ne bir zarar vermeye güç yetirebilirsiniz. Zalimlere:
"Dünyada yalanladığınız ateşin azabını tadın." diyeceğiz.
Anık kıyametin koptuğu
bu günde, sizlerin birbirinize herhangi bir menfaat veya zarar verme imkanınız
yoktur. Allahtan başkasına tapanlar da kentlilerine tapınılan şeyler de
acizlikte eşittirler. O gün biz, Allahtan başkasına tapan zalimlere:
"Varlığını yalanladığınız cehennemin ateşini tadın bakalım." diyeceğiz. [52]
43-
Kâfirlere, âyetlerimiz apaçık okunduğu zaman "Bu sizi, babalarınızın
taptığı şeylerden alıkoymak isteyen bir adamdan başka birşey değildir.11
dediler. "Bu Kur'an, uydurulmuş bir yalandan başka birşey değildir."
dediler. Kâfirler, hak olan Kur'an kendilerine geldiği zaman: "Bu, apaçık
bir sihirden başka birşey değildir." dediler.
Allah teala bu âyet-i
kerimede, kâfirlerin cehennem azabını hak ettiklerini beyan ediyor. Zira
onlar, kendilerine Allahin âyetlerini okuyan peygamberi yalanlamışlar, âyetler
hakkında "Apaçık bir sihir." "Bir iftira." gibi sözler
söylemişlerdir.
Allah teala bunların
sözlerini aktararak buyuruyor ki: "Allaha ortak koşan bu kâfirlere, hak
olduğu açık olan âyetlerimiz okunduğunda onlar, âyetlerimizi okuyan Muhammed'e:
"Bu adama tâbi olmayın, zira bu sizi, atalarınızın dininden alıkoymak
isteyen adamdan başka birisi değildir." demişlerdir. Yine onlar: "Ey
Muhammed, senin bize okuduğun Kur'an uydurulmuş iftiradan başka bir şey
değildir." demişlerdir. Keza, hak Peygamber olan Muhammed'i inkar eden bu
kâfirler, kendilerine peygamber geldiğinde: "Onun söyledikleri apaçık
sihirden başka birşey değildir." demişlerdir. [53]
44- Biz o
müşriklere, okuyup ders alacakları kitaplar vermedik ve senden önce kendilerine
uyarıcı bir peygamber de göndermedik.
Ey Muhammed,
âyetlerimize "Apaçık bir sihirdir." diyen bu müşriklere, okuyup öğüt
alacakları kitaplar vermedik. Senden önce bunlara uyarıcı bir peygamber de
göndermedik. Halbuki onlar daha önce kendilerine kitap gönderilmesini ve
aralarından birinin peygamber olarak gönderilmesini arzuluyor!ardı. Allah,
kendilerine bunları lütfedince bu sefer de onları yalanlamaya başladılar. [54]
45-
Bunlardan önce gelenler de peygamberlerini yalanlamışlardı. Oysa bunlar,
kendilerinden önce geçen insanlara verdiğimiz nimetlerin onda birine bile
erişememişlerdir. Onlar, peygamberlerini yalanlamışlardı. Ama benim onları
cezalandırmam nasd oldu bir bak.
Ey Muhammed, senin
ümmetinden, Allaha ortak koşan müşriklerden önce gelen mümmetler de
peygamberlerini ve kendilerine indirdiğimiz kitapları yalanlamışlardı. Onlar
senin ümmetinden daha güçlü ve kuvvetliydiler. Öyle ki senin ümmetin, onlara
verilen maddi gücün onda birine bile ulaşamamışlardır. Evet, onlar da
peygmaberlerini yalanlamışlardı. Fakat benim onları cezalandırmam nasıl oldu
bir görseydin. O halde senin kavmin de, kendilerinden daha güçlü olanlardan
ibret alıp âyetlerimi ve peygamberlerimi yalanlamasınlar. [55]
46- Ey
Muhammed, sen onlara şöyle de: "Size bir tek öğüdüm var. İkişer ikişer ve
teker teker Allaha yönelin. Sonra düşünün. Arkadaşınızda delilikten hiçbir eser
yoktur. O, şiddetli bir azabın gelip çatmasından önce si/.i uyaran btr
peygamberden başka birşey değildir."
Ey Muhammed, kavminin
müşriklerine de ki: "Ey kavim, ben size tek bir
şeyi öğütlüyorum. İkişer ikişer olarak
karşı karşıya gelip Muhammed'de herhangi bir delilik olup olmadığı hususunda
tartışın. Sonra herhangi biriniz tek başına kaiıp düşünsün. Onda bir delilik
bulunup bulunmadığını iyice incelesin. Böyle yaptığınız takdirde
anlayacaksınız ki sizinle beraber bulunan Muhammedd'e herhangi bir delilik
yoktur. O sizi şidddetli bir azabın gelip çatmasından önce uyaran bir
Peygamberden başkası değildir.
Allah teala bu âyet-i
kerimede, müşrikleri, Resulullah hakkında iyice düşünüp insaflı olmaya davet
ediyor ve Resulullahın, müşriklerin iddia ettikleri delilik vb. hastalıklardan
uzak olduğunu bildiriyor.
Ayet-i kerimede,
ayrıca Resulallahın, AH aha isyan edenleri, gelecek şiddetli bir azapla
uyardığı beyan ediliyor.
Abdullah b. Abbas
diyor ki:
"Bir gün
Resulullah (s.a.v.) Safa tepesine çıktı ve Vay sabahleyin başımit gelenler!...
"(Ey insanlar) diye seslendi. Kureyş'pnun yanına toplanıp: "Ne
var?" diye sordular. Resulullah: "Şayet, düşmanın size sabah veya
akşam baskınına geldiğini bildirecek olsam bana inamrmisıniz?" dedi.
Kureyşliler: "Evet, inanırız" dediler. Bunun üzerine
Resulullah" "Şüphesiz ki ben sizi, şiddetli bir azabın gelip çatacağı
(haberiyle) uyarıyorum." dedi. Bunun üzerine Ebu Leheb: "Kahrolası,
bizi bunun içn mi buraya topladın?" diye cevap verdi. Buunıın üzerine
Allah teala: "Elleri krusun Ebu Lchebin. Zaten kurudu da... "âyetini
indirdi. [56]
47- Ey
Muhammcd, şöyle de: "Sizden herhangi bir ücret istemişsem n sizin olsun.
Benim ücret ve mükafaatım yalnız Allaha aittir. O, herşeye şahitlir.11
Ey Muhammed, kavminin
müşriklerine de ki: "Ben, rabbimin katından size tebliğ ettiğim emirler
karşılığında sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, herşeye
şahit olan Allaha aittir. O halde niçin benim davet ettiğin şeyleri kabul
etmiyorsunuz? [57]
48- Sen
onlara şöyle de: "Şüphesiz benim rabbim, hakkı ortaya koyar. O, bütün
gaybları çok iyi bilenleridir.
Ey Muhammed, kavminin
müşriklerine de ki: "Rabbim, hak olan valiyi gökten indirip Peygamberi
olan bana gönderir. Rabbim, gayba ait olan hususları çok iyi belendir. [58]
49- Sen
onlara şöyle de: "Hak geldi. Artık batıl ne birşey ortaya çıkarabilir ne
de geri getirebilir.
Yine onlara de ki:
"Hak olan Kur'an ve Allanın vahyi geldi. Artık bundan sonra batıl ne
birşey ortaya çkarabilir ne de herhangi bir şeyi geri getirebilir.
Allah teala, bu
hususta diğer bir âyette de şöyle buyuruyor: "De ki "Hak geldi bâtıl
yok oldu. Şüphesiz ki bâtıl yok olmaya mahkumdur. [59]
50- Ey
Mtıhammcd, sen onlara şöyle de: "Eğer ben haktan saparsam aleyhime sapmış
olurum. Eğer hidayete erersem bu da rabbimin bana vah-yettiği şeyler
sayesindedir. Şüphesiz o, çok iyi işiten ve çok yakın olandır.
Ey Muhammed, kavmine
de ki: "Eğer ben doğru oyldan uzaklaşıp ta sapık bir yolu tutacak olursam
bunun zararı bana ait olur. Şayet hidayeti ve doğruyu bulacak olursam bu da
rabbimin bana hakkı vahyetmesi ve beni doğru yolda muvaffak kilmasındandir.
Şüphesiz ki rabbim, çok iyi işiten ve kullarına çok yakın olandır. [60]
51- Sen o
kafirleri, korkup dehşete düştükleri zaman bir görmelisin. Artık kaçacak
yerleri de yoktur. Onlar, yakın bir yerden yakalanmışlardır.
Bu ayette vasıflan
zikredilen insanlardan kimlerin kastedildiği hakkında müfessirler farklı
görüşler zikretmişlerdir.
Abdullah b. abbas ve
Dehhak'a göre, burada zikredilen insanlardan maksat, Resulullahı yalanlayan
müşriklerdir. Bunlar, dünyada iken korkunç bir azaba maruz kalmışlar ve kendilerini
ondan kurtaramarnişlardir. Abdullah b. Zeyd'e göre bu azap, onlann Bedir
savaşında öldürülmeleridir. Taberi de bu görüşü tercih etmiştir.
Hasan-ı Basri, Mücahid
ve Ata'ya göre ise bu âyette zikredilen insanlardan maksat, müşrikler, korkuya
düşmeleri anı ise, kabirlerinden çıkıp gözleriyle ilahi azabı görmeleri ânıdır.
Said b. Cübeyr ve
Rib'î b. Hiraş'a göre ise, burada zikredilen insanlardan maksat, kıyamet
kopmadan önce ortaya çıkacak olan Deccalm ordusudur. Bu ordunun korkuya kapılma
ânı ise, Mekke ile Medine arsındaki "Bcyda" denilen mevkide yerin
dibine geçirilmeleri ânıdır. [61]
52- O zaman
onlar: "Hakka imkan ettik, "derler. Fakat çok uzak bir yerden
istediklerine nasıl ulaşırlar?
Müşrikler bizzat
gözleriyle Allanın azabını gördükleri zaman: "Biz, Alla-ha, kitabına ve
Peygamberine iman ettik, "derler. Fakat çok uzak bir yer olan âhiretten,
dünyadaki imana nasıl ulaşacaklar? Yahut âhirete gittikten sonra dünyaya
tekrar nasıl dönüp te teve edeceklerdir? Zira onlar, Allahtan tekrar dünyaya
döndürülüp, yaptıklarından vazgeçerek tevbeetm el erini nesibetmeyi
isteyeceklerdir. [62]
53- Halbuki
onlar, daha önce onu inkâr etmişlerdi. Uzak bir yerden gayba atıp tutuyorlar.
Habuki kâfirler, azabı
görünce rablerinden istedikleri o şeyi, dünyada sağ iken inkâr etmişlerdi.
Allaha ve Peygambere iman etmiyor ve yaptıkanndan vazgeçmiyorlardı. Onlar bir
yerden gayba atıp tutuyorlar.
Âyet-i kerimenin
sonunda bulunan bu ifade çeşitli şekillerde izah edilmiştir. Müfessirlerin
bazılarına göre bu âyetin izahı şöyledir: Müşrikler Muhammede ve Kur'ana
uzaktan taş atıyorlar. Muhammede bazan "Kahin" bazan "Şair"
bazan da "Deli" diyorlar. Böylece Resulullahtan çok uzak olan bu
sıfatları, hiçbir bilgileri olmadığı halde ona yakıştırmaya çalışıyorlar.
Halbuki onlar, Resulullahtan bu söylediklerinin tam aksini müşahadc
etmektedirler. Yani onun güvenilir, yalan söylemeyen ve doğru sözlü bir kimse
olduğunu bilirler."
Bazı müfesssirlere
göre de âyetin izahı şöyledir: "Müşrikler, "Öldükten sonra dirilme
olmayacaktır. Cennet ve cehennem yoktur, "şeklindeki inkarcı sözleriyle
gayba taş atarlar. Onlar, Allanın mutlak kudret sahibi olduğunu idrak etmekten
uzaktırlar. Onlar, Allanın kudretini kendi âciz kudretlerine benzeterek gayba
taş atarlar."
Diğer bazı
müfesssirlere göre ise bu âyetin izahı şöyledir: "Müşrikler, :
"Rabbimiz, işittik, gördük Bizi tekrar dünyaya gönder de salih emeller
isleyelim. [63]diyerek âhiretten çok uzak
olan dünyaya döndürülmek isterler ve böylece gayba taş atarlar. Fakat onların
bu isteklerinin kabulü mümkün olmayacaktır. [64]
54- Artık
kendileriyle arzuladıkları şeyler arasına engel konur. Nitekim daha önce
benzerlerine de aynı şey yapılmıştı. Çünkü onların hepsi de (hak üzerinde)
şüphe ve endişe içindeydiler.
Müşrikler, ilahi azabı
bizzat gözleriyle gördüklerinde, onlarla, iman etmeleri arzusuna bir perde
çekilir ve kâfir olarak ölür giderler. Yani onlara artık tevbe etme imkânı
verilmez. Nitekim onlardan önceki yandaşlarına da aynı şey yapılmıştı. Zira
onlar, derin bir şüphe içindedirler, "Taberi bu izah şeklini tercih
etmiştir.
Bu âyet-i kerimeyi şu
şekilde izah edenler de vardır: Müşriklerle, dünyada kendilerinin olmasını
arzuladıkları mal, evlat ve makam gibi şeyler arasına perde çekilir. Onlar bu
arzuladıkları şeylerden mahrum edilirler." Buhari de bu izah tarzını
benimsemiştir.
Mü'cahid de bu âyeti
şöyle izah etmiştir; "Ahirette, kâfirlerle onların dünyaya dönüp levbe
etmeleri arzulan arasına engel konulmuştur. Onlar bir daha dünyaya
döndürmeyeceklerdir." [65]
[1] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/529-530.
[2] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/531.
[3] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/531-532.
[4] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/532.
[5] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/533.
[6] Fussilel Suresi, âyel: 26.
[7] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/533.
[8] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/533-534.
[9] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/534.
[10] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/534.
[11] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/535.
[12] Ruban. Kel l-iulnil cl-Kur'an. hah: 31 /Müslim,
K.cl-Müsafirîn, bab: 235, Hadis no: 793.
[13] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/535-536.
[14] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/536-537.
[15] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/537.
[16] Bu heykeller, ya :ığ:ıç vb. cansız şeylere ait
heykellerdi, yahut 11/. Süleyman'ın şeriatımla bir kısım melek ve
peygamherlerin heykellerini yapıp onları insanlara tanıtmak haram değ i ki i.
ÎI/~ Silleyman'ın tahtının allına iki arşları, üstüne de iki kartal heykeli
yaptırdığı rivayet edilmekledir. (Tüfsirü Ğaraİbü'l-Kur'an, Sure 34, âyel
B.'iin izahı.)
[17] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/538.
[18] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/539.
[19] Tirrııi/.î, K. Tefsir el-Kıır'an, Sure: 3-1, hnh: İ,
No: 3222
[20] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/539-540.
[21] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/541.
[22] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/541.
[23] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/542.
[24] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/542-543.
[25] Sa’d suresi, ayet: 82-83
[26] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/543.
[27] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/544.
[28] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/544-545.
[29] Nuh'un, rabbine sorduğu soru, oğlu hakkındaydı ve
şöyle demişti: "Ey rabbim, şüphesiz ki oğlum ailemdendi. Senin, aileme
helak elmeme vaadin haktır. Sen de hükmedenlerin en adalatli-sisin." dedi.
Allah teala da şöyle buyurdu: "Ey Nuh, o senin ailenden değildir. Çünkü o,
iyi olmayan bir amel sahibidir. O halde bilmediğin şeyi benden isteme."
(Hud Suresi, âyet: 45-46)
[30] Buharı, K. Tefsir el-Kuran, Sure 2, bab: 1 / Müslim,
K. el-tman, bab: 322, Hadis no: 193.
[31] Buharı, K. Tefsir cl-Kur'an, Sure 34, bab:l.
[32] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/545-548
[33] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/548.
[34] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/549.
[35] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/549.
[36] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/549550.
[37] Buhari, K.et-TeycmmUm, bab: 1/ Müslim, K.el-Mesacid,
bab: 3, Hadis no: 521.
Ebu Cafer Muhammed b.
Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/550-551.
[38] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/551.
[39] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/551.
[40] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/552.
[41] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/552
[42] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/552-553.
[43] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/553.
[44] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/553.
[45] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/554.
[46] Müslim, K.el-Birr, bab: 34, Hadis no: 2564/İbn-i
Mâce.K.ez-Ztihd, bab: 9, Hadis no: 4143.
Ebu Cafer Muhammed b.
Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/554-555.
[47] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/555.
[48] İbn-i MScc, K.ez-Zühd, bab: 9, Hadis no: 4138
[49] Buhari, K.cz-Zckai. bab: 27 /Müslim, K.ez-Zckat, bab:
57, Hadis no: 1010.
Ebu Cafer Muhammed b.
Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/556.
[50] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/557.
[51] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/557.
[52] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/557.
[53] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/558.
[54] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/558-559.
[55] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/559.
[56] Buharı. K. Tefsir d Kuı'un, Sure; 34, hah:2
Ebu Cafer Muhammed b.
Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 6/559-560.
[57] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/561.
[58] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/561.
[59] îsra Suresi, Syet: 18
[60] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/561-562.
[61] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/562.
[62] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/562-563.
[63] Soudo suresi, âyel
[64] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/563-564.
[65] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri,
Hisar Yayınevi: 6/564.