Yerine Getirilen Kavl Ne Demektir?
Antakya Halkının Havarileri Yalanlaması
Şehrin En Uzak Noktasından Gelen Kimdir?
Cennet Ehli İçin Her İstekleri Vardır
Cehennemliklerin Ağzı Mühürlenir
Ömürde Eksilme Ve Artmadan Maksat
Hz. Peygambere Şiir Uygun Değildir
Müşrikler Niçin Putlara Taparlardı?
Mekke Dönemi'nde nazil olmuştur. 83 ayettir.
Makıl bin Yesar'dan gelen hadise göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: «Yasin, Kur'an'm kalbidir». Aynı zamanda Yasin Suresi'ne «Kalb'uUKur'an» ismi verilmiştir. Gazali, «Yasin'e Kalb'-uUKur'an denilmesinin nedeni şudur: Kur'an'ın nirengi noktasını iman teşkil etmektedir. İmanın sıhhatli olması hasrı ikrara bağlıdır. Haşr meselesi de en beliğ, en güzel bir şekilde Yasin Sure-si'-nde izah edilmektedir. İşte bunun için'sure bedenin sıhhatine bedel olan kalbe benzetilmiştir» diyor. Zira haşre iman eden bir kimse ateşten korkar, cenneti arzular. Böylece imanın hastalıkları olan günahlardan kaçınır. Zira o günahlara iman karıştırılmış olur, zayıf düşer. Bu kimse aynı zamanda taatlerle de iştigal eder. Taatler ise sıhhati hıfzeden elementler gibidir. Haşr hakkında imanı kuvvetli olmayanın hali bunun tam tersidir. İşte bu yüzden hasrı itiraf etmek, bedenin sıhhatinden nirengi noktasını teşkil eden kalbe benzetilmiştir. Haşr hususunda imam hasta olmayan bir kimse ateşten korkar, cennete rağbet eder, günahlardan çekinir. O günahlar ise imanın hastalıkları gibidir. Zira iman günahlarla karmakarışık olur, zayıf düşer. Kişi Allah'ın taatleriyle iştigal eder. Onlar da sıhhati koruyucu gibidirler. Kıyamet hakkında imanı kuvvetli olmayan bir kimsenin hali bunun tam zıd-dıdır. Böylece haşn ikrar ve itiraf etmek, tıpkı sağlığı ile bedenin sağlığa kavuştuğu, hastalığı ile bedenin hastalandığı kalbi itiraf etmek gibidir. Her şeyin kalbi onun esasıdır. Kalpten başka diğer nesnelerin ise mukaddimeleri ve tamamlayıcılarıdır. Binaenaleyh Rasûl-ü Ekrem'in Yasin Suresi'ne «Kuran'in Kalbi» demesi bu kabildendir. Zira peygamberlerin gönderilmesinden, kitapların indirilmesinden maksat, kulları haşrdaki kemâl noktasının hedefine irşad etmektir. Bu da Sırat-ı Müstakim'den gitmekle mümkün olabilir. Bu sure en mükemmel bir şekilde Sırat-ı Müstakim'i açıklamaktadır.
Sure, usûl ilminin ana noktalarını, alimler arasında muteber olan meseleleri, en güzel bir şekilde takrir ettiğinden ötürü, Sahih-i Buhari'de sekerat halinde olan ölüler üzerine okunsun diye varid olan emrin nedenini ortaya koyar.
Ebu Nasr, «Etîbane» isimli kitabında Hz. Aişe'den şöyle rivayet ediyor. «Buyurdular: «Allah'ın Kitabı'nda bir sure vardır. Ona Allah katında et-azime adı verilmektedir. Onu okuyan, Allah katında şerefli olan kişi adını almaktadır. Onu okuyan bir kimse Kıyamet Günü'nde Revi ve Mudar kabilelerinin fertlerinden daha fazlası hakkında şefaat edecektir. Bu sure Yasin Suresi'dir.»
Bu sure İbn Durays, Nuhas, İbn Merduveyh ve Beyhaki'nin İbn Abbas'tan rivayet ettiklerine göre Mekki'dir, yani hicretten önce nazil olmuştur. Bazı alimlere göre «Biz ölüleri diriltiriz» ayeti Medine Dönemi'nde nazil olmuştur. Ayetin sebebi nüzulü şöyledir: Beni Selime kabilesi Rasûlullah'm mescidine yakın olmak istiyordu. Çünkü kendileri Medine'nin uzak bir bölgesinde oturuyorlardı. Hz. Peygamber «Kesinlikle adımlarınız yazılır» buyurdu. Yani ne kadar fazla adım atarsanız o kadar fazla yazılır! Bunun üzerine onlar yerlerinden ayrılmadı.
Bazıları da, «Allah'ın size nzık olarak verdiğinden infak edin» ayeti münafıklar hakkında ve Medine'de nazil olmuştur» demişlerdir. Fakat bu rivayet sahih olmadığı için itiraza maruz kalmıştır. Bu surenin ayetleri Kûfeliler'in sayımına göre 83'tür. Başka sayımlara göre ise 82'dir.
Kelimeleri 729, harfleri 3000'dir. Fazileti hakkında Enes'ten şu hadis rivayet edilmiştir:
«Her şeyin kalbi vardır. Kur'an'ın kalbi de Yasin'dir. Kim Ya-sin'i okursa Yasin'in okunmasıyla ona, on defa Kutan okuması yazılmış olur». Hadisi Tirmizi rivayet etmiş ve «Garib» olduğunu söylemiştir. Hadisin senedinde meçhul bir ravi vardır. [1]
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
1- Yâsra.
2- Hikmet dolu Kur'an'a an d olsun.
3- Kuşkusuz ki sen gönderilen elçilerdensin.
4- Dosdoğru bir yol üzerinde...
5- (Kur'an) her şeye gâlib ve çok merhametli olan Allah tarafından indirilmiştir.
6- A talan uyanlmamış ve bu yüzden kendileri gaflet içinde kalmış bir kavmi uyarman için (sana indirilmiştir).
7- Andolsun ki onların çoğunun üzerine kavi (azap) hak olmuştur. Fakat onlar iman etmezler.
8- Gerçek şu ki biz onların boyunlarına bukağılar geçirdik. O bukağılar çenelere kadar dayanmıştır. Bundan ötürü çeneleri yukan kalkıktır.
9- Onların önlerine bir sed, arkalarına da bir sed çektik. Böylece onlan kuşattık. Bu yüzden onlar artık göremezler.
10- (Ey Rasûlüm!) Onları korku t san da korkutmasan da (onlar açısından) birdir. Onlar iman etmezler.
11- (Ey Rasûlüm!) Sen ancak zikre (Kur'an'a) uyan ve görmediği halde Rahman olan (Allah) dan korkan kimseyi uya-rabilirsin. Artık o kimseyi mağfiret ve çok iyi bir mükâfat ile müjdele,
12- Kuşkusuz ki ölüleri diriltecek olan ancak ve ancak biziz. Daha Önce yaptıklarını da, geriye bıraktıklarım da yazmaktayız. Her şeyi apaçık bir kitapta (inceden inceye) saymışızdir[2]
(1-12) «Yasin. Hikmet dolu Kur'an'a andolsun. Kuskusuz ki ki sen...»Bu Ayetlerin Tefsiri
İbn Ebi Şeybe, Abd bin Humeyd, İbn Cerir, İbn'ul-Munzir ve Ibn Ebî Hatim, îbn Abbas'tan şöyle rivayet ediyorlar: «Yâsîn; ey insan demektir.»
İbn Abbas'tan gelen bir rivayete göre «Bu kelime Habeşçe'dir». Başka bir rivayette ise Tay lûgatında olduğunu söylemiştir. Tay, Araplarda bir kabiledir.
Zemahşeri, «Eğer bu rivayet sahih ise, onun aslı «Ya Kıneysin» olur. Fakat bu çağrı çok yapıldığından dolayı «Kıney» kelimesini atmışlar, Yasin kelimesini bırakmışlardır. Tıpkı «Eymenullah» tabirinde «Mellah» kelimesini kullandıkları gibi. Yani «Eymen» kelimesinden elif, ya ve nun harflerini atıp, sadece mim harfini bırakmışlardır. Burada da fazla harfleri atmışlar, sadece Yasin kelimesini bırakmışlardır» der. Fakat Ebu Hayyan, Zemahşeri'ye şu şekilde itiraz etmektedir: «Araplar «İnsan» kelimesinin tasgirini «üneysiyyan» şeklinde okurlar. Araplâr'ın böyle okuması da «İnsan» kelimesinin «Nisyan» kökünden geldiğinin delilidr. Zira insanın aslı insiyandır. Tasgir olarak okunduğunda aslına rücu etmiş olur.»
Bir gruba göre de «Ya» nida harfidir. «Sin» de insan lafzı yerine kaim olmuş ve ondan bir harf çıkarılmıştır. Yani insan kelimesinden sadece «Sm» harfi çıkarılmış ve insan lafzının yerine kaim olmuştur. Bunun benzeri hadiste gelen şu kelimelerdir: «Kılıç şa olarak yeter». Yani şahit olarak yeter. Şahit kelimesinden sadece «Şın» harfi alınmıştır.
«Ve'LKur'ani» ibaresi Kur'an'a yapılan yemini gösterir. «Vav» harfi kasem içindir. Hakim kelimesi de onun sıfatıdır. Yani hikmet sahibi, hikmet dolu Kur'an'a yemin olsun ki sen peygamberlerdensin!
Bazıları, «Ve'LKur'ani kelimesi üzerindeki vav atf harfidir. Onu Yasin üzerine atfeder. Yani yeminden sonra yemin olur. Yasin de yemindir, o da yemindir» demişlerdir.
«Kesinlikle sen peygamberlerdensin» cümlesi, kafirlerin Ra-sûl-ü Ekrem'e «Sera peygamber değilsin» demelerine karşılık inkar bakımından cevaptır.
Ayet metnindeki «Tenzile» kelimesi mukadder bir fiilin me-fulüdür. Yani aziz ve rahim olanın indirdiğini överim veya o aziz ve rahim olanın indirdiği olarak indirilmiştir.
Bazıları «Yasin mübtedadır, sure mânâsını ifade eder. Bu cümle de onun haberidir. Yani Yasin, Aziz ve Rahim olanın indir, diği Kur'an'dır» demişlerdir.
«Ataları uyaritmamış bir kavmi uyarman için Aziz ve Rahim olanın indirdiği Kur'an'dır» demişlerdir.
«Ataları uyarümamış bir kavmi uyarman için Aziz ve Rahim olan Allah tarafından (bu Kur'an) sana indirilmiştir», yani atalarından maksat, yakın atalardır. Çünkü uzak ataları, Hz. İsmail tarafından Hz. İbrahim'in şeriatı kendilerine tebliğ edilmek suretiyle uyarılmıştır. Onlara Hz. İbrahim'in şeriatını Hz. İsmail tebliğ etmiştir. Bazıları bu şeriata iman etmiştir. Sonra zaman geçtikçe, Hz. İsmail'in getirdiği İbrahim şeriatının isminden başka bir şeyi kalmamıştır.
El-Bahr adlı tefsirde şöyle denilmektedir: «Allah'a davet hiç-bir millet için tamamen kesilmiş değildir. Ya peygamberlerden biri bilfiil onları Allah'a çağırmıştır veya başkaları peygamberlerin şeriatlarını nakletmek suretiyle onları çağırmıştır. Kureyş'e daha önce bir peygamber gelmediğine delâlet eden ayetler ise onlara bizzat peygamber gelmediğini gösterir. Onların yakın ecdadına da bizzat peygamber gelmemiştir ama peygamberlerin getirdiklerini onlara nakledenler vardı. İşte bu nakiller tamamen kesildikten sonra RasûUü Ekrem onlara peygamber olarak gönderilmiştir.» [3]
«Kavi (söz) hak olmuştur» cümlesindeki «Kavi» ile maksat İblis'in «Yemin ederim, onların hepsini dalâlete götüreceğim» şek-lindeki ifadesine Allah Teâlâ'nın «Kesinlikle cehennemi cinlerle ve insanlarla dolduracağım» şeklinde verdiği cevaptır. Yani bu hüküm Cenab-ı Hak'km ilminde sabit ve vacip olmuştur ve bu hükme onların çoğunun dahil olması Allah'ın ilminde geçmiştir.
Cinlerden maksat İblis'in tabileri, insanlardan maksat da kafir olanlar, Allah'a ve peygamberlere karşı gelenlerdir.
Ebu Hayyan'dan nakledildiğine göre «Kavi» peygamberlerin diliyle gelen tevhiddir.
«Onların çoğu iman etmez», yani senin onları uyarmanla imana gelmezler. Bu cümle kavlin onlar için sabit olmasının, onların yalanlamaları ve küfürleri nedeniyle olduğunu ifade ediyor. Tabii bu, ilmi ezelinin sebkatı itibarıyla böyledir.
Ayet metnindeki «A'nak» kelimesi «Unuk» kelimesinin çoğuludur. Elin boyuna bağlanmasına yarayan ip veya demir gibi nesneler için kullanılır. Tenvin, tazimi ifade eder. Yani onların ellerini boyunlarına bağlamakta kullanılan korkunç bukağılar (kelepçeler) vardır. O eli boyna bağlayan alet onların çenelerine kadar gelir. Yani başlan yukarı kalkık bir şekilde kalır. Onlar netice olarak başlan kalkık, gözleri donuk ve kapalı olarak dolaşırlar.
«Onlann önlerine ve arkalarına büyük bir sed (veya bir çeşit seddj çekmiştedir», yani her taraflarında sed vardır ve o şedden Ötürü onlan tamamen perdelemişizdir.
Mücahid, «Egşeyna» fiilinin manâsının «Onların gözlerine perdeler çekimsizdir» şeklinde olduğunu söyler. Onlar o perde sebebiyle artık herhangi bir şey göremezler .
îbn Abbas, Ömer bin Abdulaziz, İbn Şirin, Hasan Basri, Zeyd bin Ali ve Ebu Hanife «Egşeyna» yerine «E'şeyna» şeklinde gayn harfini ayn olarak okumuşlardır. Bu, gözün görmesini zayıflatmak demektir. Yani onların gözlerini görmez hale soktuk, kör ettik.
Rivayet edildiğine göre, bu iki ayet Beni Mahzun kabilesi hakkında nazil olmuştur. Sebebi de şudur: Ebu Cehil, Rasûl-ü Ekrem'in namaz halinde olduğu bir zamanda ona vurmak üzere bir taş kaldırır. Cenab-ı Hak da onun elini boynuna yapıştırır. Arkadaşlarına döndüğünde taş henüz eline yapışmıştı. Arkadaşları onu ancak zorlukla açabildiler. O taşı bu sefer Mahzun kabilesinden bir başkası aldı. Rasûlullah'a yaklaşınca Cenab-ı Hak onun gözünü kör etti. O da arkadaşlarının yanma donuverdi. Onlan görmüyordu. Onlar kendisini çağırınca seslerine doğru gitti. Üçüncüsü kalktı ve «Yemin olsun, bu taşla onun baştnı ezeceğim» diyerek eline bir taş aldı ve Rasûlullah'a doğru gitti. Fakat gerisin geriye kaçmaya başladı. Sonunda da sırt üstü düştü. Kendisine «Niçin böyle oldun?» denildiğinde, şöyle cevap verdi: «Korkunç bir şey gördüm. Muhammed'e yaklaştığım zaman kükremiş koca bir deve gördüm. Benimle onun arasına girdi. Lat ve Uzza'ya yemin ede-ederim, eğer ona yaklaşsaydım o deve beni yerdi.»
Böylece anlaşılıyor ki ayet metnindeki bukağı, Rasûl-ü Ekrem'e eziyet veren kimselere mâni olmak konusunda bir istiare ve mecazdır, ondan kinayedir.
«Sen ancak zikre tâbi olan kimseyi uyarabüirsin»; yani Kur'-an'a tâbi olan kimseyi. Çünkü Kur'an'ı okurken düşünen, Kur'an'-la amel eden kimseler ancak senin uyarmanla iman ederler.
Bazıları «Zikirden maksat vaazdır» demişlerdir. Yani sen ancak, senin vaaz-u nasihatine tâbi olan kimseyi uyarabilirsin. Bazıları «Bu tâbi olan kimseler Allah'ın ilminde tâbi olanlardır. Onlar da Kureyş'in içinde az idi ve onlar için kavi sabit olmamıştı» dediler.
«Rahman'dan korkan», yani onun cezasından korkan, rahmetine aldanmayan. Çünkü Cenab-ı Hak'kın rahmetinin büyüklüğüyle beraber azabı da elemlidir. Nitekim Cenab-ı Hak bir ayette «Kullarıma haber ver, kesinlikle ben Gafur ve Rahim'im Ve azabım da elem verici azabın ta kendisidir» buyurmuştur.
Katade «Ecri kerim» ifadesini cennetle tefsir etmiştir. «Onu büyük bir mağfiret ve cennet ile müjdele.»
Cennetten maksat onun nimetleridir. Bu nimetler içerisinde dünyada hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir beşerin kalbine gelmeyen nimetler vardır. O nimetlerin en büyüğü Allah'ın cemalini görmektir,
Cenab-ı Hak ölüleri dirilteceğini bildirmekte, onların işlemiş olduğu salih veya fasid amelleri ve kendilerinden sonra olan eserlerini yazdığım beyan etmektedir. Meselâ onların kendilerinden sonra gelen hasenatları (okuttukları bir ilim, telif ettikleri bir ki,-tap, vakfettikleri bir mal, veya Allah yolunda yapmış oldukları bir bina) Allah Teâlâ yazmaktadır. Zalim sistemlerini getirmişler-se, fasid nizamlarını tesis etmişlerse, şer ve fesadın menbalaruu teşkil eden hareketler bırakmışlarsa, kendilerinden sonra da bunlar yazılmaktadır.
Bazıları yazmayı hıfzetmekle tefsir etmiştir. Yani biz onların yaptıklarını hıfzediyoruz, ilmimizle tesbit ediyoruz, unutmuyor, ihmal etmiyoruz. Tıpkı yazılanın tesbit edildiği gibi. Onların takdim ettiklerinden ve eserlerinin yazılmasından maksat onların cezalandırılmaları ve mükâfatlandı rılmalarıdir. Eğer hayrı takdim etmişlerse cezalan hayrdir, şerri takdim etmişlerse cezalan serdir.
Hasan Basri ve Dahhak bunun onları şirkten imana çıkarması demek olduğunu söylerler. Onlar ölümü cehaletten kinaye kabul etmişlerdir ve el-Mevta kelimesindeki eliflâmı ahd olarak değerlendirmişlerdir. [4]
«İmam» lâfzı şanı yüce bir asi, bir ana kaynak demektir ki daima ona uyulur, ona tâbi olunur, ona muhalefet edilmez. «Mu. bin» ise olanı, olmuşu ve olacağı açıklayıcı, ortaya çıkarıcı demektir. El-Bahr'da bu tefsir Mücahid'den rivayet edilmektedir. Kata-de «İmamı mubin, Levh-i Mahfuzudur» der. «Levh-î Mahfuz'da ya-zîlan»d&n maksat, olan ve Kıyamet'e kadar olacak şeylerdir Bu yazılanlar bazı rivayetlerde varid olduğu gibi sonuçludurlar. Sonuçsuz oldukları şeklinde gelen rivayetler tevil edilmektedir Levh-i Mahfuz'un hakikati hakkında kesin bir bilgi (kâğıt mıdır bakır mıdır, demir yahut altın mıdır, gümüş müdür) kesin bir haber gelmemiştir. Bu sebeple onu tayin etmekten kaçınılmıştır.
Bazı alimler «İmamı mubin, Allah'ın ezeli ilmidir» demişlerdir. Tıpki Üm'mül-Kitab'ın Allah'ın ezeli ilmi olması gibi. Bu öyle bir asıldır ki, (İmam Şafii'nin söylediği gibi) mümkünatın sınıflarının saflarında ona muhalefet edecek yoktur. Onu mubin (açıklayıcı) şeklinde vasıflandırmak, onun ortaya çıkarıcı olmasından ileri gelir. Zira şöyle denilir: «İtim bir sıfattır o sıfat hangi zatta varsa, o sıfatla zikredilen o zatta tecelli eder.»
Hasan Basri'nin «İmamı Mubin'den maksat amel defterleridir» dediği söylenir. Fakat bu nakil Hasan Basri'den kesinlikle sabit olmamıştır. [5]
13- Onlara elçilerin geldiği o şehir (Antakya) halkını örnek olarak anlat!
14- Biz onlara iki elçi göndermiştik. O iki elçiyi yalanladılar. Böylece biz o iki elçiyi üçüncü bir elçi ile takviye ettik. (Elçiler onlara): «Muhakkak ki biz sizlere gönderilmiş elçileriz» demişlerdi.
15- (Halk): «Siz de bizim gibi sadece bir beşersiniz. Rahman (size) bir şey indirmemiştir. Siz ancak yalan söylüyorsunuz» dediler.
16- (Elçiler) dediler ki: «Rabbimiz bilir ki gerçekten biz size gönderilmiş elçileriz.»
17- «Bize düşen ancak apaçık bir tebliğdir.»
18- O şehrin ahalisi: «Doğrusu biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer kesin olarak (bu işe) son vermezseniz mu hakkak ki sizi taslarız ve (böylece) bizden sîze elem verici bir azap dokunur» dediler.
19- (Elçiler) dediler ki: «Sizin uğursuzluğunuz sizinle birliktedir. Size nasihatta bulunulduğu için mi uğursuzluğa uğradınız? Hayır, siz aşın giden bir kavimsiniz.»
20- Şehrin en uzak semtinden bir kişi koşarak geldi: «Ey kavmim! Elçilere tâbi olun» dedi.
21- «Sizden (tebliğe karşılık) herhangi bir ücret istemeyen ve doğru yolda olan bu kimselere tâbi olun.»
22- «Beni yaratana ben ne diye ibadet etmeyeyim! Siz O'na dön dürüleceksiniz.»
23- «Ben O'ndan başka mabudlar edinir miyim hiç? Rahman olan Allah bana zarar vermeyi dilese, ne onların şefaatleri bana bir yarar sağlar, ne de onlar beni kurtarabilirler.»
24- «Kuşkusuz ki bu durumda ben apaçık bir sapıklık içinde olurum.»
25- «Ben Rabbinize iman ettim. Bu nedenle bana kulak verin.»
26- O'na «cennete gir» denilince o şöyle dedi: «Keşke kavmim bilseydi»;
27- «Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikrama mazhar olanlardan kıldığını.» [6]
(13-27) «Onlara elçilerin geldiği o şehir..,» Bu Ayetlerin Tefsiri
«Karye», yani o köyden, o kasabadan maksat, İfan Abbas'tan gelen rivayete göre Antakya'dır. Bu rivayet Bureyde ve İkrime'den de gelmiştir. El- Bahr'da bu karyeyi Antakya'dan başka bir kasabaya hamleden olmadığı söylenilir.
«Oraya elçiler geldiler)) ifadesindeki elçiler Katade ve bazı büyük müfessirlere göre peygamberler değil Hz. İsa'nın elçileri, havarileridir. Hz. İsa göğe kaldırıldığı zaman onları Antakya'ya gönderdi» şeklindeki tabir, Allah'ın emriyle gönderildiklerine işarettir.
İbn Abbas ve Kâb, «Onlar Allah'ın elçileri, Rasûlleriydi» demişlerdir.
Bazı müfessirler de bu görüşü benimsemişlerdir. Bu müfes-sirlerin iddiasına göre Cenab-i Hak, Hz. İsa'ya destek olmaları, onun şeriatını takrir etmeleri için, Hz. Musa'ya destek olmak üzere Harun'u gönderdiği gibi, peygamberler göndermiştir.
İbn Abbas'm bu görüşü «Hatırlat o samanı ki iki kişi gönderdik» ayetiyle de .teyid edilmektedir. Ayrıca o kasaba halkının «Siz de bizim gibi beşersiniz» şeklindeki sözleri de onların peygamber olduğuna delâlet eder. Çünkü onların iddialarına göre Allah tarafından gönderilen bir peygamberin beşer olmaması gerekir. Onların iddialarına göre peygamberlik beşerî olmamalıdır. Yani peygamberlerin insan olmaması gerekir. Bazılarına göre İbn Abbas'tan gelen tefsiri o elçilerde görülen mucizeler doğrulamışlardır. Meselâ bazı rivayetlerde geldiği gibi, «Onlar ölüleri diriltir, körleri görür hale getirirlerdi.» Oysa mucize sadece peygamberlerden sadır olur, onun elçilerinden değil! [7]
«Onlar o iki elçiyi yalanladılar». Çünkü kasaba halkı o zaman putlara tapmaktaydı.
Ayetin metnindeki «Azzezna» fiili, Mücahid ve İbn Kuteybe' ye göre takviye ettik demektir. Üçüncüden maksat Şem'un-u Sefa adlı elçidir. Bazıları ona Şem'an ismini vermişlerdir. Vehb ve Ka'b'a göre üçüncünün ismi Şelom'dur. Cübbai, Pavlos olduğunu söylemiştir.
Onların üçü (daha Önce gelen iki elçi ile daha sonra gelen üçüncü elçi), kasaba halkına «Biz size gönderilmiş elçileriz» dediler. Kasaba halkı onlara hitaben «Siz ancak bizim gibi beşersiniz. Sizin bize herhangi bir üstünlüğünüz yoktur. Ortada sizin iddia ettiğinizi sizin için gerektiren bir şey de yoktur» dediler.
«Rahman, iddia ettiğiniz gibi sizlere bir şey indirmemiştir». Onların bu sözlerinin zahirinden anlaşılıyor ki onlar uluhiyeti kabul ediyorlar, fakat peygamberliği inkâr ediyorlardı. Putlar ile Allah'a yaklaşmak istiyorlardı. Allah'ın isimleri arasında ((Rahman» ismini zikretmişlerdir. Çünkü onlar, «Rahmet vahyin indirilmesine manidir, çünkü vahyin indirilmesi zorluk iktiza eder,
bunda Allah için herhangi bir yarar da yoktur. Allah'ın sevabı kuluna eriştirmesi de vahye bağlı değildir» diyorlardı.
Rahman tabiri, Cenab-i Hak'kın onlara olan hilm ve rahmetini gösterir. Çünkü onlar Allah'a nankörlük ettikleri halde Cenab-i Hak kendilerine hemen azap vermemiştir.
Fakat birinci yorum daha evlâ ve daha açıktır. Nitekim birinci yoruma ters düşecek herhangi bir sahih rivayet gelmemiştir.
Elçilerin «Bizim Rabbimiz bizim size elçi olarak gönderildiğimizi biliyor» cümlesi yemin yerine cari olmuştur.
Rivayet edilir ki, bir insan yalandan «Allah bilir, ben falan işi yaptım veya yapmadım» derse kâfir olur. Ama «Yemin ederim, ben falan işi yaptım» derse kâfir olmaz. Çünkü orada Allah'ın ilmine ters düşecek bir tahzir vardır.
«Rabbimiz» tabirini peygamberlik hikmetine işaret etmek için kullanmışlardır. [8]
«Bizim vazifemiz sadece Allah'ın emirlerini açık bir şekilde tebliğ etmektir». Öyle bir tebliğ ki dinleyenler için herhangi bir gizlilik kalmasın, tevil kabul etmesin. Maksadın hilafına hamledil-mesi, yorumlanması mümkün olmasın. İşte biz böyle bir şekilde tebliğ etmekle vazifemizi yerine getirmiş olduk ve sorumluluktan kurtulduk.
En uygunu, «EUBelağ'uUMübin» lâfzını peygamberliğin doğruluğuna delâlet eden ayetlerle tefsir etmektir. Onlar bu şekilde tebliğde bulundular. Çünkü rivayete göre onlar körlerin gözlerini açtılar, Ölüyü dirilttiler. Veya başka harikuladelikler yaptılar. Onların yaptıklarının hepsi bize nakledilmiştir. Kur'an'da da zikre-dilmemiştir, rivayetlerde de gelmemiştir. Çünkü her peygamberin mucizesinin zikredilmesi şart değildir.
Ayetin mânâsı kısaca şöyle olur: «Bize Rabbimiz tarafından ancak ayetlerle apaçık olan tebliğ vazifesi düşer. Biz de bunu yaptık. Öyleyse bize muaheze yoktur.»
Veya; «Bizim üzerimizde, sizin tarafınızdan istenilen herhangi bir şey kalmadı. Ancak peygamberlik tebliği vardı ki onu da yaptık. Artık bizden ne istiyorsunuz? Yapmanız gereken şey davamızı tasdik etmektir.»
Onlar elçilere cevap vermekte aciz kalınca; «Sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık» dediler. İşte cahiller böyledir. Şerri cel-betse dahi şehvetlerine uygun düşen her şeyle bereketlenmişlerdir. Şehvetlerine muvafık olmayan şeyler, hayrı getirse dahi, onunla uğursuzluğa uğramış olurlar.
Mukatil; «Cenab-ı Hak onlardan yağmuru kesmişti. Onlar bunun için «Biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık» dediler» diyor. Başka bir müfessir; «Onlar peygamberleri yalanladıklarında cüzzam hastalığına yakalandılar» demiştir.
İbn Atiyye; «Onların aralarında elçilere iman eden ve etmeyen gruplar varoldu. Halk birbirine düştü. Bu sebeple bu sözü söylediler» der.
Ata; «Teteyyera fiili tatyir kökünden gelmektedir ve kuşlarla fal açmak demektir. Fakat sonraları uğursuzluk anlamında kulla, nılmıştır» demektedir.
Abdurrezzak, Mücahid'den şöyle rivayet eder: «Lenercumennekum» sise küfredeceğiz demektir.» Mücahid, «Kur'an'da gelen recmin tamamı küfretmek mûnâsındadır» demiştir. Fakat Kata. de'ye göre «Sizi taşlarla recmedeceğiz demektir». «Taşlarla sizi Öldüreceğiz» anlamına gelmesi de muhtemeldir. «Sizi taşlayacağız, size eziyet vereceğiz» şeklinde de anlaşılabilir.
«Bizden size elem verici bir azap dokunacaktır.»
El-Bahr'da bu azabın «Sizi ateşte yakacağız» demek olduğu zikredilmiştir.
Bazıları «Başka türlü bir azaptır» demişlerdir. Yani sizi taşlarla Öldüreceğiz, öldürmezsek size elem verici bir azap tattıra, cağız. Ki o azapla beraber «Keşke öldürülseydik» diyeceksiniz.
Bazıları «Elem verici azaptan maksat ruhani azaptır. Taşlarla recmetmekten maksat ise bedenî eziyetlerdir» demişlerdir. Sanki onlar ruhanî ve bedenî eziyetler içinde dönüp durmuşlardır.
«Elçiler: Sizin uğursuzluğunuz sizdendir. Bizim bir alâkamız yoktur. Sizin kötü inancınız, çirkin hareketleriniz buna sebep olmuştur» dediler. İbn'ul-Munzir, şöyle rivayet eder: «İbn Abbas tair kelimesini uğursuzluk ile tefsir etmiştir». Yani uğursuzluğunuz sizinle beraberdir, o da küfür üzerinde, bulunmanızdır. Bizim beraberimizde uğursuzluk yoktur. Çünkü biz insanları Allah'ın tevhidine, ibadetine çağırıyoruz. Bunda uğur, hayr ve bereket vardır.
Ebu Ubeyde ve Müberrid ayeti şöyle yorumlamışlardır: «Hayr ve serden olan nasibiniz sizinle beraberdir, fiillerinizle dile gelir. Yani fiilleriniz hayr ise nasibiniz hayr, şer ise serdir.»
«Siz aşırı giden bir kavimsiniz». Yani âdetiniz isyanda hududu geçmektir, aşırılıktır. Siz bunun üzerine devam ediyorsunuz. Bu sebeple size uğursuzluk gelmiştir. Yoksa uğursuzluk Allah'ın elçileri tarafından gelmemiştir. [9]
«Medine'nin aksası» en uzak yeri demektir. Yani şehrin en uzak yerinden bir kişi geldi. Bu kimse Allah katında nasıl bir kişiydi? «Raculun» kelimesindeki tenvin, tazim içindir. Bu kişi, İbn Abbas, Ebu Mucles, Kâb'ul-Ahbar, Mücahid ve Mukatil'in rivayetlerine göre İsrailoğulları'ndan Habib isimli bir kişiydi. Bazıları «Murri oğludur» demişlerdir. Meşhur rivayete göre bu zat marangozdu. Bazılarına göre çiftçi, bazılarına göre de kassar (boyanmış, parçaları yıkayıp aklayan)dı. Bazıları ayakkabıcıydı diyorlar. Bazıları put yaptığını söylerler. Mümkündür ki bu zat bütün bu sanatlara sahipti. Bazıları «Bu zat bir mağarada iman etmiş, Rab-bine ibadet ediyordu. Kavminin (kasaba halkının) Allah'ın elçilerini yalanladıklarını görünce geldi. Kavmine nasihat etmek için var kuvvetiyle çabaladı» demişlerdir. Bazıları da «Kavminin peygamberleri öldürmeye azmettiklerini işitince Allah rızası için, pey-gamberleri korumak maksadıyla geldi» demişlerdir.
Bu sözlerin bazılarından bu zatın mümin olduğu anlaşılmaktadır. «Bu durum put yapmasına ters düşmektedir» şeklindeki itiraza şöyle cevap verilmiştir: «Put yapıyor fakat tapmıyordu. Put yapmak onun zamanındaki şeriatta caiz, tapmak haramdı». İbn Ebi Leyla'dan da mümkün olduğu rivayet edilmektedir.
Habib Neccar'm Rasûlullah'a iman edenlerden olduğu da söylenmiştir. Bu tıpkı Varaka bin Nevfel gibi Rasûlullah gelmezden Önce Rasûlullah'a iman edenlere benzer. Rasûlullah gelmezden önce ona iman edilmesi ona mahsustur. Hiçbir peygambere, gelmesinden önce iman edilmiş değildir. Bu yalnız Hz. Peygamber için sözkonusudur.
«Sizden herhangi bir ücret (nasihat karşılığı olarak) istemeyenlere; üstelik hidayet edenlere tâbi olun». Bunlara tâbi olmakla dünyanızda bir zararınız olmayacak, dininizin sıhhati de yanınıza kâr olarak kalacaktır. Sizin için dünya ve Ahiret hayrı biraraya gelmiştir.
Habibi Neccar bu sözleri söyledikten sonra kasaba halkı kendisine şöyle sordu; «Sen de dinimize muhalif misin? Bu kişilerin dinine mi tâbi oldun?» O, cevap olarak: «Beni yaratan ve sizin kendisine dönüş yapacağınız mabuda niçin İbadet etmeyeyim?» dedi. Yaratmayı kendi nefsine, dönüşü onlara nisbet etti. Çünkü yaratmak nimetin eseridir, nimet de onun üzerinde görülür. Allah'a dönüş ifadesinde günaha dalmaktan menetme mânâsı vardır. Bu da onlara uygundur. Tehdit aynı zamanda mübalağalı olarak sunulmaktadır.
Onların şefaatlannın bana hiçbir yararı olmaz. Onlar beni zarardan yardım etmek ve arka çıkmak suretiyle kurtaramazlar. Ben Allah'ı bırakıp onları mabud edinirsem apaçık bir sapıklık içerisine girmiş olurum. Çünkü insanlar tarafından yapılan, yarar getirmeyen ve zararı defetmeyen bir nesneyi, bunlara kadir olan Allah'a ortak koşmak apaçık bir hatadır. Azıcık aklı olan bir insan bu hatayı hemen idrak eder.
«Ben sizin Rabbinize iman ettim. Beni dinleyin» cümlesi lâf-zan ve manen bir haber cümlesidir. Onlar daha önce onun kelâmından iman ettiğini kesin olarak bilmiyorlardı. Onun için tered-düd ediyorlardı. Bu tereddüdü gidermek için böyle konuşmuştur.
«Benim sözümü dinleyin. Ben sizden gelen cezaya hiçbir kıymet vermem.» Bazıları bu cümleyi söylemekle onları hayra daveti kastediyor demişlerdir. Bazıları da «Onları öfkelendirmek, meşgul etmek, dikkatleri kendisine çekmek için söylemiştir» demişlerdir. Çünkü o peygamberlerin nasihatlarının onlara hiçbir fayda temin etmediğini ve peygamberlere zarar verme ihtimallerinin kesin olarak görüldüğünü anladı. Bazıları «Beni dinleyin; yani beni kabul edin demektir» demişlerdir. Yani benim bütün dediklerimi dinleyin ve onları kabul edin. [10]
«Ona cennete gir denildi» cümlesi isti'nafi bir cümledir. Onun sözünden sonra meydana gelen bir hadiseyi açıklamaktadır. Ayetin zahirinden bu kişinin hakiki olarak cennete girmekle emrolun-duğu anlaşılmaktadır. Çünkü dünyadan ayrılmış, öldürülmüştü.
İbn Mesud; «O söylediklerini söyledikten sonra onu linç ederek öldürdüler, sonra da onu Res isimli kuyuya attılar» demektedir.
Süddi de; «Onu taşla recmettiler. O: «Yarab, kavmime hidayet et» diye ölünceye kadar dua etti» der.
Hasan Basri'den gelen bir rivayette «Kavmi onu Öldürmek istediğinde Allah onu göklere diri olarak kaldırdı. Tıpkı Hz. İsa'yı kaldırdığı gibi. O, cennet ve gökler yok oluncaya kadar cennette Ölümsüz olarak kalacak ve o zaman ölecektir. Cennet iade olunduğu zaman o tekrar cennete iade edilecektir» denilmektedir. Fakat birinci rivayet en sahih rivayettir. Cumhurun görüşüne göre o öldürülmüştür. İbn Atiyye, rivayetlerin bu hususta mütevatir oU duğunu iddia etmiştir.
Katade'nin «Allah onu cennete soktu. O, cennette diridir, n&ıklantr» sözüne gelince bu, onun Öldürülmemesi konusunda nass değildir. Yani bu sözden, öldürülüp de sonradan, ölümden sonra girdiği mânâsı da çıkabilir.
«O dedi ki: Keşke kavmim bilseydi...» ayeti açıklayıcı bir is-ni'naftır. Sanki «Habib-i Neccar Allah katında bu keramete maz-har olduktan sonra ne dedi?» diye sorulmuş da cevap olarak «Keşke kavmim bilseydi» demiştir.
Kavminin hâlini bilmesini temenni etmesi onları küfürden dönmeye, iman ve taate girmeye sevk nedeniyledir. Çünkü salih insanlar öfkelerini yutarlar, düşmanlarına dahi merhamet ederler. Hadis-i Şerifte «Habib-i Neccar kavmine hem diri hem de ölü iken nasihatta bulundu» diye varid olmuştur. Yani bu zatın Allah'ın kendisini affettiğinin, kendisine ikramda bulunduğunun kavmi tarafından bilinmesini temenni etmesi, kavminin peygamberlerin dinine rağbet göstermelerim temin içindir.
O öldürüldükten sonra Cenab-ı Hak onlara gazap etti. Onlara azap gönderdi. Cebrail'e emretti ve Cebrail onlara bir tek sesle bağırdı. Bunun üzerine hepsi helak oldu. [11]
28- Biz ondan sonra onun kavminin üzerine gökten bir ordu indirmedik, indirici de değildik.
29- (Onların helakine) sadece bir tek sayha yetti. (O azgınlar) bir anda sönü verdiler.
30- Kullanma yazıklar olsun! Çünkü onlara ne zaman bir peygamber gelse mutlaka onunla alay ederler.
31- Görmüyorlar mı ki kendilerinden önce nice nesilleri helak ettik, o nesiller kendilerine bir daha dönmemektedirler?
32- Onlann hepsi katımızda hazır bulundurulacaklardır.
33- Ölü toprak onlar için bir ayet (bir ibret) tir. Biz onu dirilttik ve ondan daneler çıkardık ve ondan yemektedirler.
34- Biz orada hurmalıklar ve üzüm bağlan var ettik ve o bahçelerde nice kaynaklar fışkırttık.
35- Ki onun meyvesinden ve ellerinin yaptığından yesinler. Hâlâ mı şükretmeyecekler?
36- Yerin bitirdiklerinden, kendi varlıklarından ve henüz (mahiyetini) bilmedikleri şeylerden meydana gelen bütün çiftleri yaratan Allah ortaktan yüce ve münezzehtir.
37- Onlar için gecede ibret vardır. Biz geceden gündüzü sıyırıp çekeriz ve hemen karanlıkta kalırlar.
38- Güneş de kendi karargâhında (yörüngesinde) akıp gitmektedir. Bu, güçlü olan ve her şeyi bilen (Allah) m takdiridir.
39- Aya gelince, biz ona birtakım duraklar (yörüngeler) takdir ettik. Neticede o eski urcun (kuru hurma dalı) gibi olur.
40- Ne güneşin aya erişmesi kendine yaraşır, ne de gece gündüzü geçebilir. Hepsi de bir felekte (yörüngede) akıp gitmektedirler. [12]
(28-40) «Biz ondan sonra onun kavminin üzerine...» Bu Ayetlerin Tefsiri
Habib-i Neccar'ın ölümünden sonra onun kavmi üzerine herhangi bir ordu göndermedik. «Cünd» kelimesi esasında sert ve ka. ba, taşlı arazi hıânâsmdadır. Asker de düşmana karşı sert olduğundan dolayı bu ismi almıştır. Ayetin zahirinden bunun, meleklerden müteşekkil bir ordu olduğu anlaşılmaktadır. Yani onları helak etmek için melekleri göndermedik. Ve bizim hükümlerimiz onları helak etmek için ordu indirmeyi de sıhhatli görmemektedir. Çünkü biz her şey için bir sebep takdir buyurmuşuzdur. Daha önce peygamberlere karşı gelenlerden bazılarını melek sayhasıyla yere batırmakla, bazılarını denizde boğmakla cezalandırdık. Ordu indirilmesi sadece Hz. Muhammed'e mahsustur. Yani meleklerden ordu gönderilmesi, sadece Hz. Peygamber'e nasip olmuştur.
Ebu Hayyan, «Cünd, melekler, taş, şiddetli rüzgâr gibi diğer felaketleri kapsamaktadır» der. Bazıları «Cünd kelimesinden maksat vahiy melekleridir. Onlar peygamberler üzerine inerler. Biz onlara vahiy meleklerini indirmeyi, yani onlardan vahyi kestik. Onlar yaptıklarım yapınca artık vahiyden onları mahrum bıraktık. Onlara önem vermedik ve helak ettik» demişlerdir.
Hasan ve Mücahid'den gelen rivayete göre onlar elçileri öldürdüğünde Cenab-ı Hak kendilerinden peygamberliği kesti. Üç elçinin öldürülmesi El-Bahr adlı kitapta «Denildi» şeklinde zayıf bir rivayetle verilmektedir. Fakat bilinen şudur ki, o üç elçi Ha-bib-i Neccar'dan sonra Öldürülmemişlerdir. Sadece Habib-i Neccar Öldürülmüştür.
Bazılarına göre «Vema kunna» kelimesindeki «Ma» edatı nefiy harfi değildir. Mevsul (elleziy) mânâsindadır ve «Cünd» üzerine atıftır. Biz Habib-i Neccar'm ölümünden sonra kavminin üzerine bir ordu göndermedik ve bizim indirdiğimizi de göndermedik. Yani daha önce yalancıların üzerine indirdiğimiz tas ve benzeri şeyleri indirdik.
Bazılarına göre de «Ma» edatı nefiy içindir. Yani o yakalayış ve ceza ancak bir tek sayha idi.
Ayetin zahirinden Habib-i Neccar'dan başkasının iman etmediği ve hepsinin helak olduğu anlaşılmaktadır. Bazı rivayetlerde «Antakya kralı ve çevresindekiler iman ettiler, İman etmeyenler de sayha ile helak oldular» denilmişse de, bu uzak bir ihtimaldir.
«Hasret» kelimesi Ragıb'm ifade ettiğine göre elden kaçırılan bir şey için üzülmek, pişmanlık duymaktır. Sanki hasret çeken bir insandan, o üzüntünün şiddetinden Ötürü bütün kuvveti, gücü, enerjisi uzaklaşmış ve elden kaçırdığını yerine getirmek hususun-da da yorgun düşmüştür. El-Bahr'da, «Hasret, insanın pişmanlığın şiddetinden sonu gelmeyen maceralara girmesi demektir» denilmektedir. Böylece insan o macera içerisinde kuvvetten düşmektedir.
Ayetteki «îbad» kelimesinden maksat, peygamberleri yalanlayan kullardır. Onlara sayha ile helak olan kimseler de dahildir. Bazıları «Zaten İbad kelimesinden Habib4 Neccar'm kavmi kastedümektedir. Hasretten de onların hasreti çağırılmaktadır» de-mişlerse de bu yorum pek kıymet taşımaz.
Nasihatlerine dünya ve Ahiret'in hayrı bağlı olan ihlaslı nasi-hatçılarla istihza eden kimseler kendi kendilerine hasrete kapılmaya en uygun olanlardır. Çünkü onlar etiedi saadeti elden kaçırmışlar, bunun yerine ebedi azabı edinmişlerdir.
Dahhak, «İbad'dan maksat o üç elçidir» der. Ebu'l-Aliye de böyle demiştir. Fakat hasretten maksat, helak olan kâfirlerin hasretidir. Yani o kâfirler Allah'ın azabını gördükleri zaman hasret ve üzüntüye kapılmışlar ve elden kaçırdıklarından ötürü şiddetli pişmanlık duymuşlardır. Bazıları «İbad ile helak olan kimse* ler kastedilmektedir. Hasretten de şehrin en uzak noktasından gelen kimsenin hasreti sözkonusu edilmektedir» demişlerdir. Yani Habib-i Neccar, kavmi elçileri öldürmeye kalkıştıklarında hasrete kapılmıştır.
31. ayetteki «Görmediler mi?» tabiri «Bitmediler mi?» anlamındadır Yoksa gözle görmek demek değildir. Çünkü Mekke halkı Antakyalılar'ın ve diğer milletlerin helakinde hazır bulunmamışlardır ki onu gözle görmüş olsunlar. Ancak rivayetlerden duymakla bilmiş olurlar.
«El-Kurun» kelimesi kam kelimesinin çoğuludur. Karn aynı zamanda yaşayan kimseler demektir. Ad ve Semud gibi.
31. ayet Şiiler gibi ricat'a kail olanların aleyhinde bir delildir.
Abd bin Humeyd ve İbn'ul Munzir, Ebu İshak'tan şöyle rivayet ederler: İbn Abbas'a: «Hz. Ali'nin Kıyamet'ten önce tekrar dünyaya geleceğini söyleyenler var. Ne dersiniz?» diye soruldu. İbn Ab-bas bir an sustuktan sonra şunları söyledi: «Ne kötü kavmiz bizler! Çünkü biz, Hz, Ali'nin Ölümünden sonra karılarını nikâh ettik, mirasını taksim ettik.» Bunları söyledikten sonra bu sözün yalan olduğuna dair bu ayeti okuyup istidlal etti.
Cenab-ı Hak 31. ayette ölümden sonra dünyaya dönüşün olmadığını beyan ettikten sonra 32. ayette bütün mahlukatın hasre döneceklerini açıkladı. Yani onların hepsi bizim katımızda hesap ve ceza için hazır bulundurulacaklardır.
İbn Selâm, «Muhdarune» lâfzı «muazzebune» (azap çekenler) mânâsındadır» der. Bu takdirde ayet metnindeki «Kullu» kelimesi kâfirlerden ibaret olur. Yani kâfirlerin tamamı demektir. Bu ayet dünyada çeşitli azaplarla helak edilen kimselerin Ahiret'te yakalarının bırakılmayacağı uyarısını getirmektedir. [13]
«O ölü yeri dirilttikten sonra oradan bir dane çıkardı»; dane-nin cinsine buğday, arpa, pirinç ve diğer danelerin hepsi dahildir
dir.
«Habben» kelimesi nekradır ve genel bir mânâ taşımaktadır. Ondan, yani daneden biz onu çıkardıktan (onu yetiştirdikten) sonra yerler. Cenab-ı Hak bu ayette danenin en fazla yenen yiyecek olduğunu ifade buyurmaktadır.
«Biz orada hurmadan, üzümlerden bahçeler kıldık» cümlesindeki «Nahiyl» kelimesi çoğuldur, tekili nahldir. Tıpkı «Abid» kelimesi ile «Abd» kelimesi gibi.
Bazıları «Nahiyl» kelimesi çoğul isimdir» demişlerdir. Cevheri ise «Nahl ile nahiyl aynı mânâya gelir» demiştir.
«A'nab» kelimesi ineb kelimesinin çoğuludur. Bağ, yani üzüm bağı veya o bağdaki üzümler demektir. Bu kelime hem bağ hem de onun mahsulü mânâsına gelir. Nahil ile a'nab kelimeleri çoğul olarak getirilirken «Habb» kelimesi tekil olarak getirilmiştir. Bu çoğul olanlarının çeşitlerine delâlet etsin diyedir. Yani orada hurma ve üzümlerin çeşitlerinden kıldık. Hurma ile üzüm iki meyvenin ismidir. Amma habb böyle değildir. O cins isimdir. O, mânâsının değişik olduğunu ihsas ettiriyor. Zira o, hakikatleri değişik olan çokluğa delâlet eder. Bu yüzden çoğul olarak getirilmesine lüzum yoktur.
Beyzavi'nin ibaresinden «A'nab»m. bağ değil meyveler olduğu anlaşılmaktadır. Ragıb, «Cennet kelimesi, ağaçlı ve ağaçlan ile yeri gölgelenmiş, kapatılmış her bostana isim olarak verilir» demiştir.
«Feccerna» fiili «Yardık» demektir. Yani çeşmelerden yarar sağlamakta kullanılan suyu çıkarmak için yeri yardık anlamına geîmektedir*
«Onun 7neyveleri»nden maksat, onun faydalandır. Meselâ «Tû cüretin meyvesi» denildiği zaman onun kârı, faydası akla gelir. Veya «Semerihi» kelimesindeki zamir Cenab-ı Hak'ka racidir. Se-mer'in Allah'a izafe edilmesi, yaratıcısı Cenab-ı Hak olduğu içindir. Yani onlar Cenab-ı Hak'kın halketmiş olduğu meyvelerden yesinler diye bunu böyle kıldık.
«Vema amilethu» cümlesi üzerinde birtakım yorumlar vardır. Bazılarına göre «Ma» edatı mevsul mânâsı taşır. Yani onlar kendi elleriyle (kuvvetleriyle) yapmış olduklarından (meyveden çıkarmış oldukları şırayı, pekmezi ve diğer mahsulleri) yesinler diye onu o şekilde kıldık!
Zemahşeri «Elleriyle diktiklerinden, suladıklarından, açmış duklan kuyulardan yesinler diye bunu böyle kıldık» diyor. Fakat Alusi, Zemahşeri'nin bu yorumunu kabul etmemektedir. «Ma» edatının nekra ve mevsul bir kelime olması mümkündür. Yani onu öyle bir şeyle kıldık ki, o şey onların elleri ile yapılmıştır. Bazılarına göre «Ma» edatı olumsuz bir harf. Zamir ise meyveye racidir. Yani onlar elleriyle yapmadıklarından yesinler. Bundan maksat her şeyin Allah'ın yapmasıyla olduğu, insanların fiilleriyle olmadığı ve bunun hakikatini ispat içindir. (Mâ edatının olumsuz harf olduğu İbn Abbas ve Bahhak'tan da rivayet edilmiştir).
Şeyhülislâm Ebussuud Efendi tefsirinde «Subhan» lâfzının teşbihin özel ismi olduğunu, onun da inanç ve söz bakımından kötülükten uzaklaştırmak mânâsım taşıdığını söylemektedir. Yani ben onu teşbih ediyorum ,onun şanına lâyık olmayan inanç ve amelden onu uzak tutuyorum. Bazılarına göre «Subhan» kelimesi «Gufran» kelimesi gibi mastardır. Bundan tam tenezzüh ve kötülükten külli bir uzaklaşma kastedilmiştir ve mübalâğa ifade eder.
«Ezvac» kelimesinden maksat, çeşitler ve sınıflardır. Ragıb, «Ezvac kelimesi zevcin çoğuludur. Karin (yakın) olan iki kişinin her birine zevç denilmektedir» der. Birbirine benzediği veya ters olduğu halde karin olan her şeye zevç denilmektedir. Zaten alemde ne varsa hepsi zevçtir, Çünkü ya onun bir zıddı veya bir benzeri veya herhangi bir terkibi vardır.
«Yerin bitirdiğinden, nefislerinden ve onların bilmediklerinden zevçler kılmışısdır.» Yerin bitirdiklerinden maksat, yerde biten her bitki demektir. Nefislerinden maksat erkek ve kadınlar, onların bilmediklerinden maksat ise Allah'ın onları muttali kılmadığı çiftlerdir.
Bazı itibarlara göre şöyle deniliyor: Herkesin bildiği sonuçlanır, bilmediği sonuçlanmaz. Sonuçlanan ile sonuçlanmayan arasında herhangi bir nisbet bahis konusu değildir. Öyleyse herkesin malûmu ile meçhulü arasında asla nisbet yoktur.
«Gece de onlar için bir ayettir. Gündüzü ondan soyup alırız.... Bu ayet Cenab-i Hak'kın, zamandaki bahir açık kudretinin açıklan-masıdir. Önce Cenab-ı Hak sonsuz ve bahir kudretini açıkladı, sonra da zamandaki bahir kudretini açıklamaya başladı.
«Neslehu», yani gecenin mekânından ışığı soyup alırız, gölge ve karanlık yerinden onu soyarız ki bu da havadır. Binaenaleyh gündüz ışıktan ibarettir. Çünkü gece ile gündüz güneşin ufuk üstünde olduğu zaman ile ufuk altında olduğu zamandan ibarettir.
Bu fiil hayvanın soyulmuş derisi demek olan «Selh» kökünden alınmıştır. Burada istiare yoluyla gece mekânından ve zulmetinin (karanlığının) düştüğü yerde ışığın keşfedilmesi için kullanılmıştır. [14]
Ayet karanlığın asi olduğuna delâlet eder. Nur ise sonradan meydana gelmiştir. Hadiste de bunu iş'ar eden bir ifade vardır. Nitekim İmam Ahmed ve Tircnizi, Abdullah bin Amr bin As'tan şöyle rivayet ediyorlar: «Allah'ın Rasülü'nden dinledim, «Allah, mahlûkatı bir karanlık içerisinde yarattı. Sonra onların üzerine nurundan ilka etti. Allah'ın nuru kime isabet etmişse o hidayet bulmuştur. Kime isabet etmemişse o dalâlette kalmıştır» dedi. [15]
«Onlar için güneş de bir ayettir.» Onun ayet olması kendisi için olan müstekarra doğru akıp gitmesidir. Ayet metnindeki «Tecr?» süratle geçmek mânâsına gelen «ceryi» kökünden gelir. Ayetin mânâsı «Süratle kendi müsiekarrına doğru seyredip gider» demektir. Yani senenin sonunda atmosferinde kendisi için tayin edilen ve son dakikada oraya varacak hududa varmak için süratle gider. Güneşin senenin sonunda varacağı nokta yolcunun sefer sonunda varacağı konağa benzetilmiştir. Çünkü ikisinde de belli bir yere varma bahis konusudur. Her ne kadar yolcu son konaktan önce daha birçok konaklarda duruyorsa da. Bu yorum El-Kelbi'den rivayet edilmiş ve İbn Kuteybe de bu yorumu tercih etmiştir.
«El-Müstekarr» kelimesi bu yoruma göre ismi mekândır. Yani istikrar yeri demektir. Başındaki «Lâm» ise «İlâ» mânâsında-dır. Yani «İlâ müstekarrin» demek oluyor. Bazı kıraatlarda «Lâm» yerine «İlâ» okunmuştur. Elmalılı Hamdi Efendi bu ayet hakkında şunları söyler:
«Bu, güneşin yalnız mekânda hareket ettiği şeklinde anlaşılmamalıdır. Zira bu ifade mekânda ve zamanda bilcümle eserler ve konumlarıyla vücudda peşpeşe gelmesi mânasını ifade etmektedir. Meselâ ziya ve hareket neşri de onun bir cereyanıdır.
«Müstekarr» kelimesi mimli mastar, ismi zaman veya ismi mekân olabilir. Üzerindeki «Lâm»\n birkaç mânâya gelmesi cihetiyle bu ifade çeşitli mânâlara gelmektedir:
1- Güneş kendisi için takdir ve tahsis edilmiş bir istikrar sebebiyle, yani sabit bir karar ve muntazam bir kanun ile cereyan eder. Hesapsız, serseri, körükörüne bir tesadüf ile değil.
2- İstikrar için yani kendi âleminde bir karar ve muvazeneyi meydana getirmek için veya nihayet bir sükuna varıp durmak için cereyan ediyor.
3- Müstekarr ismi zaman olduğuna göre kendisine mahsus bir istikrar zamam için yani duracağı bir vakte, bir muayyen zamana kadar cereyan eder ki bu vakit de Kıyamet Günü'dür. Güneşin ışıklarının söndürüldüğü gündür.
4- İsmi mekân olduğuna göre kendisine has bir istikrar mahallinde yani yerinde sabit olarak cereyan eder. Yani kendi ekseni etrafında cereyan eder. Mihverinde döner. Yahut kendisinin karargâhı olan alemin menfaatları için cereyan eder. Bu mânâda vatana hizmet için bir teşvik de vardır. Nihayet birinci lâm, «İlâ» harfi mânâsında olmak üzere ayete şu mânâ da verilebilir: «Kendisi için bir istikrar noktasına doğru gitmektedir.)}
Evet, tatbiki birkaç vecihle izaha muhtemel bulunan bu mânâya göre güneşin diğer bir merkeze doğru hareket etmekte bulunduğu da anlaşılabiliyor. Nitekim bir hadis-i şerifte «Onun müs-tekarrı arşın altındadır» diye varid olmuştur.» [16]
Katade ve Mukatil «Ayetin mânâsı, güneş kendisine tayin edilen bir vakte kadar cereyan eder, onu aşamaz şeklindedir» demişlerdir. Vahidi, bu yoruma binaen «Güneşin müstekarrı dünya bit. tiği andaki son varacağı noktadır» demiştir. Bu aynı zamanda Zeccac'm seçmiş olduğu yorumdur. Nitekim İmam Nevevi bunu Müslim'in şerhinde ifade etmektedir. Bu yoruma göre müstekarr kelimesi ismi zaman olur.
Ahmed, Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, İbn Ebi Hatim, Ebu Şeyh, İbn Merduveyh ve Beyhaki, Ebu Zer'den şöyle rivayet ediyorlar: «Bu ayetin mânâsını Allah Rasûlü'nden sordum. Şöyle buyurdu: Güneşin müstekarrı arşın altındadır». Bu takdirde müstekarr kelimesi ismi mekân olur. Zahire bakılırsa güneş orada hakiki bir karara, yani bir sükûnete varır. Nevevi «Bir cemaat bu hadisin zahirine yapışmıştır» der. [17]
«Aya gelince, biz ona (akıp gittiği) birtakım konaklar kildik». Ayet metnindeki «Kaddere» fiili «Seyyare» mânâsmdadır. Yani biz onun konaklardaki, yörüngelerdeki seyrini takdir ettik veya onun nurunu o konaklarda takdir ettik. Nurun miktarı her gün o konaklarda artar, gelecek konaklarda eksilir. Çünkü onun nuru güneşin ışığından istifade etmektedir. Zira onun teşekkülatı değişiktir. Bazen güneşe yaklaşır, bazen uzaklaşır. Bazen yer ile güneş araşma girer. İşte bununla delil tamamlanır. Fakat gerçek şudur ki, bunlar zannı galibe binaen söylenen sözlerdir.
«El-Menazil» kelimesi «Konak» mânâsına gelen menzilin çoğuludur. Ondan maksat ayın bir gün bir gecede katettiği mesafedir.
Seyrinin sonlarında el-Urcun'il-Kadim gibi olur. Urcun, hurma salkımının bitiştiği noktalardan ana ağaca gelinen- noktaya kadar ki ön kısmına denir. (Bu yorum Hasan Basri ve Katade'den gelmiştir),
İbn Abbas'a göre salkımın kökü (hurma salkımının eğri olan dip tarafı) demektir. El-Urcun'ul-Kadim daha ince, daha eğik ve daha renkli olan salkım çöpü demektir. Bu teşbih ayın (hilâlin) ilk ve son şeklini göstermekle kalmıyor, aynı zamanda ayın yörüngesinden geçerken dünya etrafında bir ayda aldığı mesafe şeklini de göstermiş oluyor. Aynı mesafe tam dairevi olmayıp bir tarafa elips türü bir eğrilik göstermektedir.
Bazıları «Teşbihin nedeni sararmak, incelmek ve eğrilmektir» demişlerdir Bazıları «Kadimin en az müddeti bir senedir» derken başka bir grup altı ay olduğunu söylemiştir. (îmamüerden bazıları bu görüşü Hasan Rıza'dan rivayet etmişlerdir).
40. ayetin metnindeki «Yenbaği» kelimesi müsahhar olur, kolaylaşır veya güzel olur, hikmete uygun düşer demektir. Sanki şöyle denilmektedir: Güneş için aya yetişmek, saltanatına müdahale etmek ne kolaylaşır ne de müsahhar olur. Yani aynı vakitte (Ce-nab-ı Hak'kın ona hudut tayin ettiği vakitte (güneş onunla birara-ya gelmez. Çünkü Cenab-ı Hak bu alemin tedbiri için, hikmetinin muktezası olarak, güneş ve ay için çizilmiş sınırlar tayin etmiş, belli vakitler koymuştur. Onların hiçbiri saltanat yerine (yörüngesine) giremez. Aksine birbiri peşinde, Allah'ın emri gelinceye kadar devam eder. Bu cümle güneşin aya, ay için kılman sınır içinde yetişmesi ihtimalini ortadan kaldırıyor. Cenab-ı Hak'kın «Ne de gece gündüzün önüne geçebilir» ayeti, ayın güneşe yetişmesini yok eder. Yani güneş için kılınan sınır içinde ay da ona yetişemez. Yani gecenin ayeti ve alâmeti olan ay, gündüzün ayeti ve alâmeti olan güneşe yetişemez. Tıpkı güneşin ona yetişemediği gibi. İşte Kata-de, Dahhak, İkrime ve Ebu Salih'in işaret ettikleri şey budur. Ze-nıahşeri de bu görüşü tercih etmiştir. Bazı müfessirler «Güneşin aya erişmesi ne kendine yaraşır, ne de gece gündüzün önüne geçebilir» ayetinde şunu söylemişlerdir: Güneş seyrinde aya yetişme kudretine sahip değildir. Çünkü onun özel hareketi ağırdır. Ayın
özel hareketi ise süratlidir. [18]
41- Zürriyetlerini dolu gemide taşımamız da onlar için bir ayet (ibret) tir.
42- Onlar için gemi gibi binecekleri şeyler yaratmamız da bir ibrettir.
43- Dilesek onları (denizde) boğarız. O takdirde ne kendilerine bir yardımcı bulunur, ne de kurtarılırlar.
44- Ancak tarafımızdan bir rahmet ve belli bir zamana kadar dünyadan faydalanma vardır.
45- Onlara «Yapmakta olduğunuz ve yapıp arkada bıraktığınız işler hakkında Allah'a sığının (sadece O'ndan korkun). Böyle yaparsanız rahmet olunmanız umulur» denildi. (Lâkin onlar yine de yüz çevirdiler).
46- Onlara Rablerinin ayetlerinden bir ayet geldiğinde, onlar hemen o ayetten yüz çevirirler.
47- «Allah'ın size rızik olarak verdiğinden infak edin» denildiğinde kâfirler müminlere dediler ki: «Allah'ın dilemesiyle, kendisini doyurabileceği kimseyi biz mi doyuralım? Siz düpedüz bir sapıklık içindesiniz.»
48- Yine onlar derler ki: «Eğer siz gerçekten doğru iseniz (söyleyin bakalım, sözünü ettiğiniz) tehdid ve felâket ne zaman gelecek?»
49- Onlar birbirleriyle (böylece) çekişip dururlarken kendilerini ansızın yakalayacak bir tek sayha bekliyorlar.
50- İşte o an, ne bîr tavsiyede bulunabilirler ne de ailelerine dönebilirler.
51- Sur'a üfürülmüştür. (Artık görürsün ki) onlar mezarlarından (kalkıp) Rablerinin huzuruna doğru gidiyorlar.
52- Onlar «Eyvah bize! Yattığımız yerden bizi kim kaldırdı?» diyecekler. (Kendilerine) «Bu, Rahman (olan Allah) m vaadidir. Peygamberler gerçekten doğruyu söylemişlerdi» (denilir).
53- O bir çığlıktan başka bir şey değildir. İşte o zaman onların hepsi huzurumuzda hazır bulundurulacaklardır.
54- İşte o gün hiç kimse hiçbir şeyle zulme uğramaz. Siz yapmış olduklarınızdan başkasıyla cezalandırılmazsınız. [19]
(41-54) «Zürriyetlerini dolu gemide taşımamız da...» Bu Ayetlerin Tefsiri
«Zürriyet» evlât demektir Ragıb, «Zürriyet küçük evlâtlar demektir» diyor. Fakat bazen hem büyüklere hem de küçüklere ıtlak edilmekte, hem tek hem de çoğul olarak kullanılmaktadır. Fakat aslında çoğul içindir. Birçok müfessire göre zürriyetten maksat büyük çocuklardır. Çünkü ticarete büyük çocuklar gönderilir.
«Fulk» kelimesi gemi anlamındadır. Gemi suları dolaştığı için fulka benzetilmiştir. Zira fuîk, pamuk eğirmekte kullanılan aletin başıdır. [20]
«Meşhun» kelimesi ^dolu demektir. Bazılarına göre «Zürriyet» ten maksat küçük çocuklardır. Bu çocukları anne ve babalar seferlerde beraber götürürler. Bazılarına göre de «Zürriyet» ten maksat kadınlardır. Çünkü kadir lara zürriyet denilmektedir. Nitekim bir hadiste Rasûl-ü Ekrem Zarari'yi öldürmeyi yasaklamıştır. Zararı zürriyetin çoğuludur ve kadınlarla tefsir edilmiştir.
Eğer zürriyet kadınlar demekse, kişinin beraberinde sefere götürdüğü kadınlar anlamına gelir. Bazı müfessirler de «Zürriyet atalara, evlâtlara ve aynı zamanda çocuklara denilir» demişlerdir. Fakat İbn Atiyye bu görüşün sahiplerine «Lûgatta böyle bir şey bilinmiyor. Bu ancak karıştır madır» şeklinde itiraz etmiştir. Bazıları «Zürriyetten maksat, kişilerin belindeki meni; dolu gemiler, den maksat da kadınların karınlarıdır» demiştir. Bunu Maverdi rivayet etmiş ve Hz. Ali'ye nisbet edilmiştir. Fakat zahire bakılırsa Hz. Ali'den böyle bir söz sahih şekilde rivayet edilmemiştir. Ayek te bu tevili reddeden unsurlar vardır. Bu tevil bâtıl tevillere ben* zemektedir.
Gemiden maksat geminin cinsidir. (Bu, İbn Abbas, Mücahid, ve Süddi'den rivayet edilmiştir). Geminin benzeri olarak insanlar için Allah tarafından yaratılmış olan yaratıklar, develerdir. Çünkü develer karaların gemileridir. Zira onlara çok yük yüklenir. Bir de yürürken az yorulurlar. (Bu yorum aynı zamanda Hasan Bas. ri ve Abdullah bin Şeddat'tan da gelmiştir). Mücahid, «Geminin benzerinden maksat, evcil hayvanlar, develer ve benzerleri ile, at, eşek ve katır gibi hayvanlardır» der. Ebu Malik, Ebu Salih ve İbn Abbas'ın bir rivayetine göre gemiden maksat Hz. Nuh'un gemisidir. Bu takdirde «EUfulk» kelimesindeki eliflâm ahd için olur. Bazıları da «Nuh'un gemisinden sonra peyda edilen gemiler ve kayıkların hepsi buna dahildir» demişlerdir. Fakat Kur'an'ın muhataplarının zürriyetini Hz. Nuh'un gemisine bindirmek meselesi çözülmez bir meseledir. Buna cevap olarak şöyle demişlerdir: «Onların geçmiş atalannın o gemiye bindirilmesi suretiyle (onlar atalarının belinde bulunuyordu) onlar da binmiş sayılırlar». Yani atalar bilfiil binmiştir, zürriyetler ise bilvasıta binmiş demektir. Ce-nab-ı Hak o anda zürriyet diyor, atalardan bahsetmiyor. Bu minnet etmekte daha beliğdir. Zira bundan Cenab-ı Hak'kın onların zürriyetini korumuş olduğu anlaşılmaktadır.
Ayetin metnindeki «Ma» edatını deve ve benzeri hayvanlarla tefsir etmek, gemi üe tefsir etmekten daha kuvvetlidir. Çünkü yaradılıştan maksat, temelden inşa ve icad etmek demektir. Beşerin inesnuatı onunla bağlanmaz. Fakat bu görüşe, ehli sünnete göre «Mahlûkatın bütün fiilleri Allah'ın mahlûkatıdır» denmek suretiyle itiraz edilmiştir. Ayet, aynı zamanda «Mahlûkların fiilleri onların mahlûklardır, Allah'ın değil» diyen Mutezile aleyhine bir reddiye de olmuş olur. Nitekim «Allah sizi de sizin işlemiş olduklarınızı da yaratmaktadır» ayet de böyledir.
43. ayetin metnindeki «Sariha» kelimesi kurtarıcı demektir. Yani onlan boğulmaktan kurtaracak herhangi bir kuvvet sahibi bulunmazdı. (Bu yorum Mücahid ve Katade'den rivayet edilmiştir). Bu takdirde lâfız faildir ve kurtarıcı manasınadır. Fakat bu ayette bu mânâ kastedilmemektedir. O vakit «Sarah» gibi mastar olur ve kurtulmaktan kinaye olur. Çünkü kendisinden yardım beklenen, kendisinden yardım bekleyene çağırıyor ve gür bir sesle «İşte sana yardım geldi» diyor. Yani onlar için kurtarma bahis konusu değildir. Onlar bu bağırma olduktan sonra da ölümden kurtulamazlar. Yani onlar hiçbir şekilde Ölümden kurtulmazlar. Ancak Allah tarafından gelen bir rahmetten dolayı kurtulabilirler. Cenab-ı Hak onların afaki ayetleri gördükleri halde yüz çevirdiklerini, o ayetler üzerinde düşünmediklerini ifade ettikten sonra onların vahy yoluyla gelen ayetlerden de yüz çevirdiklerini açıklamaktadır.
Katada ve Mukatil «Önlerindekinden maksat, daha önce geçmiş ümmetlerin azabıdır» demiştir. Yani böyle bir azabın benzerinden sakının.
«Arkalarından gelen» de Ahiret azabıdır. Mücahid, «Onların önündeki, daha önce geçmiş günahları, arkalarında olan da gelecek günahlarıdır» diyor. Hasan Basri de bu şekilde yorumlamıştır. Bazıları «Önlerindekinden maksat göklerden gelen musibetler ve felâketlerdir. Arkalarındakinden maksat da yeryüzünden gelen musibetlerdir» demişlerdir. Ayetin mânâsı; azaptan sakının veya azabın üzerine terettüb eden nesnelerden sakının demek olur. Sakındığınız takdirde rahmete uğramış olursunuz. Yani rahmete uğ. ramanız için sakının veya rahmet olasınız diye sakının.
«Rablerinin ayetlerimden, maksat, Allah'ın yaratmış olduğunu tafsil eden, özelliklerini ortaya koyan ayetlerdir. Bu ayetlerin on-lara gelmesi, bu ayetlerin vahiyle gelmiş olmaları demektir. Yani vahiy, bu durumu açıkça belirten ayetlerden herhangi birisiyle geldiğinde mutlaka ondan yüz çevirirler, onu yalanlarlar, onunla istihza ederler. Veya bu ayetlerden maksat, vahiyle gelen ayetler ile kâinattaki ayetlerinin tamamıdır. Mucizeler de bunun kapsamına girmiş olmaktadır. Bu takdirde bu ayetlerin gelmesinden maksat ayetlerin açık olmalarıdır. Yani onlara Allah'ın ayetlerinden herhangi bir ayet açıklandığı, ortaya çıktığı, Allah'ın olduğu söylendiği zaman onlar mutlaka ondan yüz çevirirler. Dikkatli ve doğru bir şekilde ona bakmazlar. Çünkü böyle bir bakış ancak insanı imana götürür. Fakat onlar bunu yapmazlar. [21]
Cenab-ı Hak 47. ayette «Allah'ın nzık olarak size verdiğinden» tabiriyle onlan infaka teşvik etmektedir. Tıpkı «Allah'ın sana ihsan ettiği gibi ihsan et» ayetinde olduğu gibi. Ayrıca onlarm Allah'ın emrini yerine getirmeyi terkettiklerinden Ötürü işledikleri suçların çok korkunç olduğuna dikkati çekmektedir. Baziyet (kıs-miyet) ifade eden «Min» edatının getirilmesi de bunu ifade eder. Bu ayet esasında, onların Allah'ın mahlûklarına şefkat göstermeyi terkettiklerinden dolayı aleyhlerindedir. Allah önce kendisini tazim etmediklerinden, takvayı terkettiklerinden dolayı sonra da ikinci kez, emrini yerine getirmediklerinden dolayı onlan yermiştir. Yani bu ayet onların bütün teklifleri inkâr ettiklerine işaret etmektedir. Bütün teklifler iki noktaya delâlet eder: Biri Allah'ın tazimi, ikincisi de Allah'ın mahlûklarına şefkat gösterilmesidir.
Oysa bunlar hiçbir nasihatçınm nasihatma perva etmezler. İrşadla-rına kulak asmazlar.
îbn Abbas ayetin sebebi nüzulü bahsinde şunları söyler: «Mekke'de bir grup sındık vardı. Onlara sadaka vermeleri emro-lunduğunda, onlar: «Allah'a yemin olsun, sadaka vermeyiz. Allah onları fakir düşürecek biz de onları yedireceğiz. Bu olur mu?» derlerdi. Onlar daha önce müslümanların «Her şey Allah'ın meşiye-tiyle olur. Eğer Allah isteseydi falanı zengin ederdi, isteseydi aziz ederdi. Eğer Allah şunu isteseydi böyle olurdu» şeklindeki sözlerini dinlemişlerdi. Bu cevabı müslümanlarla istihza etmek kabilinden söylemişlerdi.»
Kuşeyri; «Bu ayet Allah'a iman etmeyen bir grup zındık hakkında nazil oldu. Onlar Allah'ın varlığım inkâr ediyorlardı «Allah dilerse» şeklindeki sözleri müslümanlarla alay kabüindendir. Veya bu sözleri muhatapların inancına göre sarf etmekteydiler. Çün> kü muhatapları müslümanlardı. Allah dilediği takdirde, dilediği, nin olacağına inanıyorlardı.» İşte bundan anlaşılıyor ki zındık, yaratıcıyı inkâr eden kimsedir.
Hasan Basri ve Ebu'l-Halid'den gelen rivayete göre bu ayet yahudiler hakkında nazil olmuştur. Onlar fakirlere infak etmekle emrolunduklannda bu cevabı verdiler. Fakat daha önce geçenlerin zahirinden, bu ayetin Mekke kâfirleri hakkında olduğu anlaşılmaktadır. Onlar Allah'ın kendilerine raık olarak verdiklerinden infak etmekle emrolunmuşlardı. Fakat onlar ayette geçen cevabı verdiler.
Onlar «Bu vaad ne zamandır?» şeklindeki sözleriyle hasrı inkâr etmektedirler. Hasrı inkâr ise her çirkinliğin kaynağıdır. Ea-sul-ü Ekrem durmadan onlara hasrı vaadetmeye devam ediyordu. Onların «Bu vaad ne zamandır» şeklindeki sözleri aynı zamanda istihza kabüindendir. Yani siz bunu söylüyorsunuz, ama haki katte ne zaman tahakkuk edecektir? Yani hiç tahakkuk etmez demek istiyorlar. Buradaki hitap Rasûl-ü Ekrem ile müminleredir. Çünkü peygamber ile müminler onlara durmadan iman etmelerini emreden, hasrın vuku bulacağını haber veren ayetleri okuyup duruyorlardı. Sanki onlar hasrın kopmasını şer olarak nazara almadıkları için «Vaad» kelimesini «Vaid» yerine kullanmışlardır. Onlar, Allah katında haşr gerçekleşirse, Allah katında en güzel şeyin kendilerine verileceğini iddia ediyorlardı.
«Sayhayı vahide», Sur'a birinci üfürülüştür. Bu üfürülüşle yeryüzündeki bütün insanlar ölür.
«Onları yakalaması» onları kahretmesi demektir. Helak edecek şekilde onları kıskacına alır. Halbuki onlar tam o zamanda, ticaretlerinde birbirleriyle çekişip durmaktaydılar. Böyle bir netice ile karşılaşacaklarını asla ummuyorlardı. Nitekim Cenab-ı Hak başka bir ayette «Kıyamet hiç şuur etmedikleri bir halde, ansızın onları yakalar» demiştir. Onlar Kıyamet alâmetlerinin zuhur etmemesine bakıp da aldanmasınlar. Onlar o alâmetlerin kendilerinin istediği şekilde zuhur edeceğini iddia ediyorlardı. Yoksa o alâmetlerin gelmeyeceğini söylemiyorlardı.
İbn Cerir ve İbn Ebi Hatim, İbn Ömer'den şöyle rivayet eder: «İnsanlar yollarda, çarşılarda, meclislerde oldukları halde Sûr'a üfürülecektir. Hatta bir elbise satıcı ile alıcı arasında satış konusu edilmiş iken Kıyamet kopacak ve onların hiçbiri o elbiseyi elinden bırakmamış olacaktır.»
«Sûr'a üfürüldü», yani ikinci kez üfürüldü. İkinci ile birinci üfürülüş arasında kırk senelik bir mesafe vardır. Üfürme muhakkak gerçekleşeceğinden dolayı Cenab-ı Hak sanki olmuş gibi mazi (geçmiş zaman) sigası kullanmıştır. [22]
«El-Ecdas» kelimesi kabir mânâsında olan cedes kelimesinin çoğuludur. Yani her biri kendi kabrinden Rablerine (Rablerinin emrine) doğru süratle götürülürler. Cenab-ı Hak başka bir ayette «Onlar bizim katımıza ihzar edilirler» buyurmuştur. Yani başka kuvvetler tarafından huzurumuza getirilirler.
«Veylena» kelimesi helakimiz demektir. Yani «Eyhelâktmız, hazır ol. İşte bu senin zamanındır!}) Bazıları «Ey kavmimiz» Hazır olun, bizim azabımıza bakın ve ondan ibret alın demektir» dediler.
«Merkad» mimli mastar veya ismi mekân olabilir, istirahat yeri demektir. Merkad kelimesi müfrettir, fakat cemi mânâsını ifade eder. Bu ayette ölüm uykuya veya uyku istirahat yerine benzetilmektedir. Burada merkadm hakiki mânâsının kastedilmiş olması mümkündür. Kabirlerden kalkanların akılları karmakarışık olduğundan dolayı uyku halinde olduklarını sanırlar. Sanki kabir azabını idrak etmemişlerdir. Bunun için kendilerini uyandıranın kim olduğunu sorarlar.
Bu bahsi geçen üfürülüş, İsrafil'in Sûr'a üfürüşünden meydana gelen bir sayhadır. Hz. İsrafil'in «Ey çürümüş kemikler! Paramparça olmuş eklemler! Parçalanmış türler! Allah size hüküm faslı için biraraya gelmenizi emrediyor» şeklindeki sözüdür. «Bu söz söylenir söylenmez hepsi bizim katımızda ihzar edilmiş olurlar ki hesaplan görülsün». Yani onlar için göz açıp kapayacak kadar bir duraklama yoktur.
Cenab-ı Hak bu ayetle hasrın ve hesabın Allah'a göre çok kolay olduğunu ifade etmektedir. O gün hiçbir nefse ister kâfir ister müslüman olsun herhangi bir zulüm yapılmaz. [23]
55- Şüphesiz ki cennetlikler o gün nimetler içinde sevinmektedirler.
56- Hem kendileri hem de eşleri gölgeliklerde tahtlar üzerine yaslanmışlardır.
57- Orada onlar için (her çeşit) meyve vardır ve bütün arzulan yerine getirilir.
58- Çok esirgeyen Rab'dan da sözlü selâm (vardır),
59 (Allah tarafından şöyle seslenilir): «Ey günahkârlar! Bugün bir tarafa ayrılın!»
60- «Ey AdemoğuIIarı! Size şeytana tapmayın diye emretmedim mi? O sizin apaçık düşmanmızdır!»
61- «Sadece bana ibadet ve kulluk edin. Çünkü dosdoğru yol budur!»
62- Andolsun o (şeytan) sizden birçok nesli saptırmıştır. Hâlâ buna akıl erdiremeyecek misiniz?
63- İşte bu size vaadedilen cehennemdir.
64- Küfre sapmanıza karşılık, bugün oraya girin!
65- O gün onlann ağızlarım mühürleriz. Ne yaptıklarını bize elleri anlatır, ayaklan da şehadet eder.
66- Eğer dileseydik gözlerini silme kor yapardık da yolda öteye-beriye koşup dururlardı. Fakat nasıl görecekler?
67- Eğer dileseydik kesinlikle oldukları yerde onları taş kılardık. Ne ileri gitmeye ne de dönmeye güçleri kalmazdı.
68- Biz kime uzun ömür verirsek, onun yaradılışını tersyüz ederiz. Hâlâ akılları ermiyor mu?
69- Biz ona (peygambere) şiir öğretmedik. Bu ona yakışmaz da, (Ona indirdiğimiz) yalnızca bir Öğüt ve apaçık olan bir Kur'an'dır.
70- Diri olan kimseyi uyarsın ve kâfirler üzerine söz (azap) hak olsun!.. [24]
(55-70) «Şüphesiz ki cennetlikler...» Bu Ayetlerin Tefsiri
Cennet ehlinin o gün bir «şuğul» içinde olduklarını ifade ediyor Cenab-ı Hak. Şuğuldan maksat, kişiyi meşgul eden ve dikkatini tamamen kendisine çeviren meşgaledir. İbn Abbas, İbn Mesud ve Katade «Bu meşgale onlann cennette Allah'ın kullarına verdiği hurilerle birlikte olmalarıdır» demişlerdir.
Fakat ayeti genel bir mânâda almak daha evlâdır. Üstelik tahsise delâlet eden yorumları yapan zatların maksatları meşguliyetin sadece bundan ibaret olduğunu söylemek değildir.
«Fakihûn» kelimesi İbn Cerir, Îbn'ul-Munzir ve İbn Ebi Ha-tim'in İbn Abbas'tan rivayet ettiklerine göre ferahlanırlar demektir. Mücahid, «İçinde bulundukları o güzel durumdan hayret etmeleridir» derken Ebu Zeyd, «Güzel nefis ve sevinçli yüz» demiştir.
56. ayet cennet ehlinin meşguliyetinin keyfiyetini beyan eden bir ayettir. Metindeki «Zilal» kelimesi gölge mânâsında olan zili kelimesinin çoğuludur. İmam Fahreddin Razi zilali elem zannedilen şeylerden uzak ve korunmuş mânâsına almıştır. Ebu Hayyan, gölgeler mânâsına gelen zilali, elbiseler ve diğer eşyalar mânâsına almıştır. İbn'ul-Esir, «Zül, seninle güneş arasında bulunan perdeden meydana gelen nesnedir» der. Ragıb, «Zili aydınlığın ztddıdır. İster gölge ister başkası olsun» diyor.
Zilal kelimesini «Yokluk gölgesinin cemidir» diye de tefsir edebiliriz. İzzet mânâsına da alabiliriz. Çünkü Cenab-ı Hak '(Kesinlikle muttekiler gölgeler ve çeşmelerdedir» buyurmuştur. Yani elemden korunmaktadırlar. Zilal'in burada perdeler mânâsını taşıması da mümkündür. Müslim ve Buhari'den salih olarak şu gelmiştir: «Cennette bir ağaç vardır. Binici onun gölgesinde yüz sene yürür, yine de onu bitiremez. İsterseniz uzatılmış bir gölge ayetini okuyun.»
İbn Eki Dünya, İbn Abbas'tan şunları rivayet eder: «Uzatılmış gölge, cennette kökü bulunan ağaç demektir. Çok güzel yürüyen bir süvari onun gölgesinde bir sene yürür. Her tarafında gölge vardır. Cennet ehli, köşklerin ehli ve başkaları çıkarak onun gölgelerinde konuşur, sohbet ederler...»
İbn Esir «Onun gölgesinde; yani onun tepesinde, onun kenarlarında demektir» diyor. İbn Esir'in bu yorumu «O ağaç güneşten gölge yapıyor» demeyi bertaraf etmek içindir.
«Emik» kelimesi taht mânâsına gelen erike kelimesinin çoğuludur. Bazıları «Yastık mânâsına gelmektedir» demiştir. Bunu Ta-bersi hikâye ediyor. Zühri «Her nereye yaslanırsan onun ismi eri-kedir» demiştir.
Ayet metninde geçen ve eş mânâsında olan zevcelerden maksat, müminlerin dünyadaki imanlı zevceleridir. Bazıları «Bu zevcelerden maksat, Allah'ın cennette müminleri evlendireceği hurilerdir» demiştir. Hem dünyadaki eşlerin, hem de hurilerin kastedilmiş olması mümkündür.
Dünyada ölüp evlenmeyen imanlı kadınlara gelince, Cenab- Hak onları dilediği kullarına zevce olarak verir. Dünyada evlenip, kocası kâfir olarak gidenler de böyledir. Meselâ Firavun'un hanımı Asiye gibi. Zira haberlerde onun peygambere zevce olarak verileceği bildirilmiştir.
Zevcelerden maksadın onların güzellikteki, imandaki benzerlerinin olması mümkündür. Bazıları «Onların dostları da olabilir» demişler, bazıları ise «Burada benzerleri, dostları, zevceleri kapsayan genel bir mânâ da kastedilmiş olabilir» demişlerdir. [25]
«Onlar için istedikleri vardır», yani herkesin nefsi için istediği nimetler verilir. Fakat onlar onu istiyorlar demek değildir. Zira o vardır. Veya bilfiil istedikleri onlara kesinlikle verilir. Zira kendisinden istenilen ve onlara bu nimetleri veren Allah'tır. Cenab-ı Hak'kın nimetleri ise geneldir. Hulâsa olarak kişinin arkadaşından isteyeceği doğru olan her şey ehli cennet için vardır. Veya onlar için tamah ettikleri her şey vardır. Zira Zeccac, «Cennet ehli neyi isterlerse onlara gelir» demiştir. Bazıları «Onların Allah'a yakar- malarının ve dünyada istedikleri cennet derecelerinin hepsi onlara verilecektir» demişlerdir.
«Selâm» kelimesi «Mâ» edatının bedeli olabilir: Onlar için istedikleri her şey vardır, onlar için selâm vardır. Yani onlar için selâm ve Allah tarafından, rahim olan Rab tarafından söylenen söz vardır. Yani onlara hem Allah tarafından vasıtasız selâm verilir —ki bu onları tazim etmek içindir— hem de istedikleri kendilerine verilir.
«Ey Mücrimler! Bugün müminlerden ayrılıp ateşteki yerinize gidin!»
Abd bin Humeyd, Katade'den şöyle rivayet eder: «Her hayr-dan ayrılın demektir». Dahhak «Her kâfirin ateşten bir evi vardır. O evde ne kimse onu görür ne de o kimseyi. Bu tam müminlerin tersinedir. Zira müminler orada bir araya gelirler. Sevenleriyle birlik olurlar ve sohbette bıUunurlar» diyor.
«Ayrılın» mânâsını ifade eden «Vemtazu» fiili emir olmayıp fiili mazi de olabilir. O zaman ayetin mânâsı; Ey mücrimler! Müminler sizden cenneti elde etmek ve nimetlerine mazhar olmak suretiyle ayrıldılar demek olur. Ayrıca kafirler üzüntü çeksinler diye Cenab-ı Hak böyle söylüyor.
«Seylan'a kulluk yapmak»t&n maksat, onun vesvese ile insana süslü gösterdiklerinde ona itaat etmektir. Yani Allah Teâlâ böyle bir itaate, ibadet demek suretiyle, o itaattan çok kaçmak ve sakınmak gerektiğini ifade etmek istemiştir. Şeytana ibadet etmekten maksadın, Allah'tan başka bâtıl ilâhlara yapılan ibadetler olması mümkündür. Şeytana ibadet etmeyin denilmiştir. Çünkü şeytan onlara bu bâtıl ilâhlara ibadet edin diyerek, bunu onlara süslü göstermiştir. Şeytanın apaçık düşman olması Hz. Adem'e olan düşmanlığından ileri gelmektedir. Adem'in evlâtları olmamız hasebiyle Cenab-ı Hak bize «Şeytan sizin apaçık düşmanınızdır» diyor.
62. ayetteki «Cibillen» kelimesi büyük bir cemaat demektir. Dağ mânâsına gelen bu madde kullanılmış ki onlar büyüklükte dağa benzetilmiş olsunlar. Dahhak «Cibil en azı onbin kişiden müteşekkil büyük bir ümmettir» diyor. Bazıları «Bir cemaattir», bazıları «Bir ümmettir» demiştir. Bazıları da «İnsanların üzerinde yaratılmış olduğu tabiattır. Bu tabiat adeta intikal edilmez bir dağdır» şeklinde tefsir etmişlerdir. Fakat bu son tefsir ayetin zahirine ters düşmektedir.
Horasanlı alimlerden bazıları «Ciaillen» kelimesi yerine «Ciylen» kelimesini koymuşlar ve öyle okumuşlardır. «Ciyl» tekildir, çoğulu «Ecyal» olarak gelir ve nesiller (Araplar, Rumlar gibi çeşitli milletler) demektir.
«îşte bu size vaadedilen cehennemdir» cümlesi isti'nafi bir cümledir. Allah Önce onları kınıyor, ilzam ediyor, susturuyor. Ve tam cehennem kıyısına geldiklerinde «İşte bu cehennem peygamberler tarafından durmadan sakındınldîğınız cehennemdir. Şeytanın ibadeti karşılığında buraya gireceksiniz» der. «Bugün oraya girin» cümlesindeki emir tahkir içindir. Nitekim «Kesinlikle sen> evet sen galip kişisin» ayetinde olduğu gibi. Yani bugün onun hararetini çekin. O hararet ki onun için siz hazır değilsiniz. Ebu Müs~ Hm «Onu ateş haline getirin» şeklinde mânâ vermiştir Tabersi, «Azaba girin» diyor. Yani azaptan ayrılmayın. Çünkü «Islev» kelimesi «Selev» kökünden gelir. Bu, bir şeye yapışıp oradan çıkmamak demektir. [26]
«Biz onların ağızlan üzerine mühür vururuz» cümlesi onları konuşmaktan menetmekten kinayedir. Gerçekten ağızlarına vurulan mühür de olabilir. Veya mühür burada konuşturmamaktan mecaz da olabilir.
«Bizimle onların elleri konuşur...»
Onların ellerinden maksat, dünyada kullandıkları uzuvlarıdır. Yani onların elleri dünyada durmadan işledikleri hakkında bizimle «Onlar benimle şu şu şeyleri yaptılar» diye konuşur. «Ayaklan da aleyhlerinde bu meseleler hususunda şahitlikte bulunurlar». Cenab-ı Hak şahitliği değil de sadece konuşmayı ellere nisbet etmiştir. Çünkü onlar daha fazla amellerde bulunma Özelliğine sahiptirler. Sanki o amellerin failleri onlardır. Nitekim «Onlar
terinin işlediği»; «İnsanların ellerinin kesbettiği» tarzında başka ayetler gelmiştir. Böylece konuşma eller için daha uygundur.
Ayetin zahirinden anlaşılıyor ki konuşma ve şehadet hakiki mânâdadır, onlar da bunu yaparlar. Bu konularda uzak yorumlara girmek kişiyi neredeyse hasrı inkâra götürür. Malûmdur ki İmam Gazali, Batınîler hakkında «Onların bir tanesini öldürmek yüz kâfir öldürmekten daha hayırlıdır» demiştir. îşte bu görüşe binaen bu ayet dille yapılan teşbihin mevcut olduğu hükmünü te-yid etmektedir. Nitekim Cenab-i Hak başka bir ayette «Onlar her şeyi konuşturan Allah bizi konuşturdu derler» diye buyurur. Bu ayet bu konuşmanın dille yapılan konuşma olduğunu cidden teyid etmektedir. Bu husustaki rivayetler açıktır.
Bu ayet açıkça hasrın, bedenin asıl parçalarıyla olacağına, başka bir bedenle olmayacağına delâlet eder. Yani dünyada olan bedenin parçalarını taşıyan yeni bir bedenle değil. Zira dünyadaki bedenin azalarıyla kötü ameller işlenilmiştir. İkinci bedenin azalarının gelip şahitlik etmesi güzel olmaz.
66. ayetin metnindeki «Temesna» fiili eseri mahfetmek suretiyle ortadan kaldırmak mânâsını taşımaktadır.
«Tems}> kelimesinin ışığın ve uzvun gitmesinden değil, sadece ışığın gitmesinden kinaye olması mümkündür.
«Onlar nerede göreceklerdi» cümlesinden onlar görmeyeceklerdi mânâsı çıkar.
Hasan Basri ve Katade «Gözden maksat bizim bildiğimiz gözdür. Sırattan maksat bizim bildiğimiz yoldur» demişlerdir. îbn Abbas «Gözler basiretler demektir, sırat ise makul yol demektir» demiştir. İbn Cerir ve cemaa İbn Abbas'tan şöyle rivayet ediyorlar; «Eğer biz dileseydik. onların gözlerini alıp götürseydik onları kör eder, hidayetten saptırırdık. Onlar artık hakikati nasıl bulabilirlerdi?»
Bu son rivayet zahire ters düşmektedir.
«Eğer dileseydik onları neshederdik». Yani suretlerini daha çirkin suretlere çevirirdik. İbn Abbas ibareye «Onları domuz veya maymuna çevirirdik» mânâsım veriyor. Bazıları «Onları taşa çevirirdik demektir» diyorlar. Bu, Ebu Salih'ten de rivayet edilmiştir.
İbn Cerir ve İbn Ebi Hatim, İbn Abbas'tan şöyle rivayet ediyorlar: «Ayetin mânâsı, eğer dileseydik onları meskenlerinde helak ederdik demektir». Hasan Basri, Katade ve cemaa; «Ayetin mânâsı şöyledir: Eğer dileseydik onları kaskatı keserdik. Onları taş yığını haline getirirdik ki artık kalkamazlardı. Onlar hedeflerine gidemeyenler olurdu. Ve onlar yalanlarından da dönüş yapamazlardı. Çünkü onların kalplerinin üzerine mühür vurulmuştur» demişlerdir. Ayetin tevili ne olursa olsun zahire göre bu hadise (eğer olursa) mutlaka dünyada olmuştur. İbn Selâm'm «Bütün bunlar Kıyamet Günü'nde olacaktır» şeklindeki yorumu zahirin hilafına-dır. Hatta bazı rivayetlere binaen sahih oluşu da yakın değildir. [27]
Kime uzun Ömür verirsek onu o Ömürde evirir çeviririz. O durmadan zayıflar. Bünyesi ve kuvveti eksilir. Başlangıçta durmadan gelişir, şimdi ise durmadan eksilir.
Bu ayette manevi eksilme maddi eksilmeye teşbih edilmektedir. Süfyan-ı Sevri «Tenkis sekseninci senede olur» der. Hak şudur ki bedendeki, bünyedeki eksilmeler ve zafiyetler değişiktir.
Mizaçların, arazların değişmesine göredir. Bazı insanlar daha erken senelerde eksilir, bazıları da daha sonra. [28]
«Biz ona şiir öğretmedik»; yani Ahiret ve haşr hakkında, başlangıç hakkındaki bu hulâsayı getiren kitabı ona getirmek suretiyle ona şiir öğretmedik. Çünkü azıcık akla sahip olan bir kimse anlar ki bütün dünya ve Ahiret yararlarını kapsayıcı bu kitap öyle bir üslûp üzerine nazil olmuştur ki her mantığı susturur. Şiire ters düşer. Lâfız yönünden bakıldığında vezni ve kafiyesi yoktur. Mânâ bakımından da benzemez. Çünkü şiir teşvik edici veya sakındınci hayaller demektir. Şiir yalanların esasıdır. Bunun için «Şiirin en tatlısı en yalan olanıdır» denilmiştir. Kur'an ise hikmetler, akideler, sistemlerdir. Hz. Peygamberin Kitab'ı öğrenmek suretiyle şüri Öğrenmemesinden maksat, Kur'an'm şiir olmamasıdır. Cenab-i Hak bunu kinaye yoluyla ifade ediyor. Çünkü Allah'ın, Peygamber'e öğrettiği Kur'an'dır. Öğretilen şiir olmadı mı Kur'an da şür olmaz.
Bu ayet Kur'an'm şiir, Peygamber'in de şair olduğunu söyleyenlerin reddiyesidir. Onların bu sözden gayeleri, Allah Rasûlü'-nün getirmiş olduğu Kur'an'm Allah adına uydurulmuş bir iftira ve hayal olduğunu söylemekdir. Cenab-ı Hak Kur'an'm böyle olmadığını ve Hz. Muhammed'in bu tür bir şeyi getirmekten uzak olduğunu ifade buyurmuştur. Peygamber'e şiir ne lâyıktır ne de elverişlidir. Çünkü şiir insanı lâfza riayet edilmesi için mânânın değişmesine, veznin bozulmaması için tahrifine davet etmektedir. Çünkü şiirin en güzeli mübalâğa, mucazefe ve vasıfta derinlemeye dalmaktır. Şiirin çoğu güzel olmayan bir şeyi güzel, çirkin olmayan bir şeyi çirkin göstermektir. Bütün bunlar ise yalanı gerektirir. Veya yalan bunlara benzerdir. Allah Teâlâ'nın kelâmı bundan münezzehtir.İbn Hacib, «Aklen Hz. Peygamber'in şiir söylemesi müstakim olamaz. Çünkü Hz. Peygamber şiir söyleseydi bu birçok insanı onun getirdiği şeyin kendi nefsinde doğduğu ithamına maruz bırakırdı. Bunun şiir kuvveti olduğunu söylerlerdi. Bunun için Cenab-ı Hak «Kavi kâfirlerin üzerine olsun» cümlesini getirmiştir. Çünkü töhmet ortadan kalktı mı geriye inad kalır. Böylece inatçıların üzerine kavi (Allah'ın hükmü) vaki olur. Şöyle de itiraz edebiliriz: Hz. Peygamber fesahat ve belagatın en yüce makamındaydı. Eğer şairlik sıfatı olsaydı, bu vehme sebebiyet verirdi» diyor. [29]
Bu ayet açıkça belirtiyor ki Hz. Peygamber'e şiir tabiatı verilmemiştir. Böylece onun şanına önem verilmiş, değeri yükseltilmiş ve kendisine halel getirecek bir şeyden Cenab-ı Hak onu uzak tutmuştur. Hz. Peygamber şiir inşad etmekten korunmakla beraber kendisine niçin şiir kudreti verilmemiştir? Çünkü bu takdirde mansıbma halel getiren bir şeyden uzaklaştırmak sözkonusu olmaktadır.
Mevahibi, Ledunniye'den anlaşılıyor ki insanlardan bazıları Hz. Peygamber'in şiir söylemeye kadir olduğu kanaatindedir. An-cak Peygamber'e şiir söylemek haram kılınmıştır. Fakat bu kanaat yerinde değildir. Rasûl-ü Ekrem'in şiir inşad etmesinin haram olması kabul edilir bir iddiadır. Fakat şiire tevessül etmesi haram-
g| dır. Bazıları da «Bir şeyin haram olması, o şeye kudretin yetme-mesiyle birarada olduğu için tevile ihtiyaç yoktur» demişlerdir. Acaba şiir söyleyememek Rasûl-ü Ekrem'in bir özelliği midir yoksa bütün peygamberlerin sıfatı mıdır? Bazı alimler «Bütün peygamberlerin sıfatıdır. Çünkü bu ayet öyle ifade ediyor» demişlerdir. Bu ayette bunun sadece Rasûl-ü Ekrem'i kapsadığına dair bir
nükte yoktur. Bazıları da «Mümkündür ki bu, Hz. Peygamber'in bir Özelliği olsun. O zaman nükte Rasûl-ü Ekrem'in kerimliliğinin artışıdır. Çünkü peygamberimizin makamı diğer enbiyai izamın makamından çok üstündür. Cenab-ı Hak onları şiir inşad etmekten korumuştur. Fakat onların aynı zamanda şiir söylemeğe kudreti vardır» demişlerdir.
Ayet Rasûl-ü Ekrem'in şiir okumasının uygun olmadığına dair herhangi bir delil getirmemektedir. Hadislerde Hz. Peygamber'in az da olsa vezinli şiir okuduğu bildirilmektedir. Rivayet edildiğine göre Rasûl-ü Ekrem İbn Revaha'nın şu şiirini okumuştur: «Gece. ler yanlarını yatağından kaldırır. Bu da müşriklere yataklar ağır geldiği samandır.»
Rasûl-ü Ekrem'in bu şiiri okuduğu El-Bahr'da zikredilmektedir. Rivayete göre Hz. Peygamber'in mübarek parmağına bir savaşta taş değdi ve parmağı kanadı. Rasûl-ü Ekrem Halit bin Muği-re'nin «Sen ancak kanamış bir parmaksın. Senin başına gelen Allah yolunda gelmiştir» şiirini okudu. Bazıları «Bu, RasûUü Ekrem'e ait bir sözdür. Herhangi bir kastı olmaksızın tesadüfen mübarek ağızlarından çıkmıştır» demişlerdir.
Rivayete göre Hz. Peygamber «Günler sana bilmediklerini apaçık ortaya koyacaktır. Azıklanmayan kimseler haberleri sana getirecektir» mânâsmdaki şiiri vezinsiz bir şekilde okur. Bunun üzerine Hz. Ebubekir Sıddık: «Ey Allah'ın Rasûlü! Bu şiir böyle değildir» der. Rasûl-ü Ekrem: «Allah'a yemin ederim ,ben şair değilim ve şiir bana uygun da değildir» buyurur.
«Kur'an ancak sikirdir». Yani Allah'tan gelen bir mevizedir, insanlar ve cinleri irşad etmek için bir kitaptır. Ve apaçık bir Kur'-an'dır. Yani gökten gelen ve zahir bir kitaptır. Yani zahirliği beşer kelâmı olmasının dışındadır. Çünkü Kur'an'da muaraza maksadıyla karşı çıkanların ağzım taşla dolduracak şekilde icaz vardır.
«Korkutsun» cümlesindeki zamir ya Kur'an'a veya Peygam-ber'e racidir. Nafi ve İbn Amr'ın «Korkutasın» şeklinde okumaları Peygamber'e raci olmasını tekid etmektedir.
«Hay (diri) olan bir kimse» den maksat, akıllı olan bir İtim-sedir. Nitekim İbn Cerir ve Beyhaki bunu Dahhak'tan bu şekilde rivayet etmişlerdir.
«Kâfirler üzerine», yani bu damga ile damgalanmış ve küfr üzerinde ısrar etmiş kişiler üzerine kavi hak olsun (azap vacip olsun) diye... [30]
71- Görmüyorlar mı kî ellerimizin yaptığından onlar için nice hayvanlar yarattık. Şimdi onlar bu sayede o hayvanlara sahip bulunmaktadırlar.
72 - Bu hayvanları onlara musahhar kıldık. İşte binekleri onlardandır ve onlardan yemektedirler.
73- Onlar için o hayvanlarda birçok yararlar ve içecekler vardır. Hâlâ şükretmeyecekler mi?
74- Yardım görürler umuduyla Allah'tan başka mabudlar edindiler.
75- Halbuki (o mabud edindikleri) onlara yardıma güçleri yetmez. Aksine kendileri o mabudlar için yardıma hazır askerlerdir.
76- (Ey Basûlüm!) Onların sözleri seni üzmesin. Çünkü biz onların gizlemekte olduklarını da, açığa vurduklarını da biliyoruz.
77- İnsan görmüyor mu ki biz onu (nasıl) bir nutfeden yarattık ki hemen apaçık bir düşman kesiliyor?
78- Kendi yaradılışım unutarak bize bir misal getirdi ve «Çürümüş oldukları halde şu kemikleri kim diriltecek?» dedi.
79- (Ey Rasulüm!) De ki: «Onu ilk defa meydana getiren, onu yine diri İtecektir. O her türlü yaratmayı hakkıyla bilendir.»
80- O ki sizin için, yeşil ağaçtan bir ateş çıkardı. Siz de ondan ateş yakarsınız.
81- Bütün gökleri ve yeri yaratan, onların benzerini yaratmaya kadir değil midir? Elbette (kadirdir). O yaratan ve hakkıyla bilendir.
82- Bir şeyi irade ettiğinde, O'nun emri o şeye «Ol!» demektir ve o şey de hemen oluverir.
83- Her şeyin mülkü elinde bulunan (Allah) in sânı ne yücedir! Ve siz O'na döndürüleceksiniz. [31]
(71-83) «Görmüyorlar mı ki, ellerimizin...» Bu Ayetlerin Tefsiri
71. ayetin başındaki hemze inkâr, hayret ve taaccub harfidir. Yani onlar düşünmezler mi veya mülahaza etmezler mi veya kesinlikle bilmezler mi ki onlar için (onların yaran için) ellerimizin yaptığından nimetler halketmişizdir. Yani bizzat yaptığımızdan nimetler halketmişizdir.
Bazıları «Yapmaktan maksat ihdas etmek, ellerden maksat mecazen kudret demektir ve eserin şanının yüceliğine işaret etmek için tazim sigasıile eller kelimesi çoğul olarak kullanılmıştır» demişlerse de bu pek yerinde bir yorum değildir.
Fakat gerçek şu ki bu ayet selefin katında müteşabih ayetlerdendir. Selef hiçbir zaman Allah'a izafe edilmiş eli kudret mânâsına almaz. İster müfred, ister tesniye, isterse çoğul gelsin. Onlar Cenab-ı Hak'kın zatına nisbet ettiği gibi eli Allah'a nisbet ederler. Fakat «Onun benzeri bir şey yoktur» ayetini de/göz önünde tutarlar. Selefin bu görüşünü Allah'ın tevfikine mazhar olan birçok kimse kabul etmektedir. Bu görüşe hücum edenler ancak cahillerdir. [32]
«Evcil hayvanlar» mânâsına gelen En'am'dan maksat, sekiz çift evcil hayvandır. Cenab-ı Hak bunları betahsis zikretmiştir, çünkü onlarda fıtratın harikuladelikleri ve birçok yararlar vardır.
Bu ayet tıpkı «Deveye bakmazlar mı? Nasıl yaradılmıştır» ayeti gibidir.
«Onlar o evcil hayvanlara sahiptirler» cümlesinden maksat, Allah'ın onları kendilerine mülk kılması sebebiyle onlara sahip olmalarıdır. Mülkün burada kahr ve kudret mânâsına olması da mümkündür. Fakat birinci yorum daha açıktır ki onu takip eden cümle tesisi cümle olsun, tekidi cümle olmasın.
«Biz o hayvanları onlara kolaylaştırdık»; kesmek için o hayvanları gotürseniz bile onlar kendilerine itaat ederler. «O hayvanların bir kısmına binerler, yüklerini yüklerler.»
Ayetin metnindeki «Rakub» kelimesi binilen, yük çeken, yük taşıyan demektir. Bazıları «Rakub kelimesi rakb kelimesinin çoğuludur» demişlerdir.
«Onların bir kısmının da etini yemek suretiyle istifade ederler.»
İnsanlar için o evcil hayvanlarda yararlar vardır. Yani binmek ve yemenin dışında da yararlanırlar. Meselâ derilerinden, tüylerinden istifade ederler, yünlerinden istifade ederler. Veya yeri nadas etmek suretiyle kullanılmalarından istifade ederler.
Ayet metnindeki «Meşarib» kelimesi mastar mânâsına gelen meşreb kelimesinin çoğuludur. Meşreb'den maksat süttür. Süt yararlanma tabirine girdiği halde Cenab-ı Hak onu şerefinden ötürü tek basma zikretmektedir Cem'i getirilmesi sütün birçok cinsleri olduğu içindir. Meşarib kelimesinden sadece süt değil de kaymak, yağ, peynir, çökelek gibi şeylerin hepsinin kastedilmesi ancak tağ-lib veya kinaye yoluyla mümkün olabilir. Çünkü bu nesneler içilmezler, yenilirler. Meşarib kelimesinin, içme yeri olan meşrebin çoğulu olması mümkündür. İmam Fahreddin Razî «Meşarib meş. rehin çoğuludur ve kat) demektir. Çünkü derilerin bir kısmı ile bu kablar yapılır. Kırba gibi» diyor. [33]
«Umulur kî yardım olunurlar» tabirinden maksat, onlar putlar tarafından kendilerine yardım gelir, başlanna gelen felâketler kaldırılır, şiddetler kalkar diye tapmaktadırlar. Veya putlar kendilerine Ahiret'te şefaat edeceklerdir diye tapmaktadırlar. Oysa putlar onlara yardım etmeye güç yetiremezler.
«Müşrikler putlarının hazır edilmiş ordularıdır»; yani o putları korumak ve dünyada onları müdafaa etmek için hazır,-ordulardır. Bu yorum, İbn Ebi Hatim, İbn'ul-Munzir, Hasan ve Katade'-den rivayet edilmiştir. Ayrıca ayetin mânâsı; müşrikler dünyada putlarının ordularıdırlar ve Ahiret'te de ateş için hazır edilmişlerdir demektir. (Bu hususta İbn Ebi Hatim'in Hasan'dan rivayet ettiği bir görüş de gelmiştir).
Bazı alimler, «Müşrikler Kıyamet Günü'nde hazır edilmiş ordulardır. Onların peşinden kendileri de ateşe düşerler» demişlerdir. Cenaba Hak bu tabiri onların akıllarıyla istihza etmek için kullanmıştır.
Bazıları «Hum zamiri mabudlara, lehu zamiri de müşriklere gider» demiştir. Yani mabudlar o müşriklerin Kıyamet'teki azaplarını görmek için hazırlanmışlardır. Çünkü mabudlar da cehennemin tutuşması için alet kılınmışlardır. Veya kâfirlerin hesabı yapıldığı zaman onlar orada hazır bulundurulurlar. Ki aciz olduklan kâfirlere de görünsün ve müşrikler de onların şefaatlarından ve onların askeri olmaktan ümitsiz kalsınlar.
Madem ki onların durumları böyledir, o halde onların sana şair demeleri seni üzmesin, ey Muhammed! Veya Kıyamet Günü'nde madem ki halleri senin işittiğin gibidir, onların Allah için ortaklar vardır demeleri seni üzmesin. Veya senin için şair, Allah için de onun sanma yakışmayan şeyleri söylemeleri seni üzmesin. Veya onların sözlerinden maksat Rasûl-ü Ekrem'in şanına yakışmayan bütün sözlerdir. Bu cümleden maksat, Rasûl-ü Ekrem'in onların sözlerinden etkilenmesini nefyetmektir.
«Biz onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da biliriz» cümlesi nehyin nedenidir. Niçin üzülme? Çünkü biz bunu biliyoruz. Bu ifade onları bu sözlerinden ötürü cezalandırmaktan kinayedir. Yani biz onları bütün suçlarından dolayı cezalandıracağız. Veya onların gizlediği bâtıl akideleri sana karşı düşmanlıklarını ve benzerlerini biliriz. Şirk, yalanlama gibi açıkça ifade ettiklerini de biliriz.
Ayette «Gizli» açıktan daha önce zikredilmiştir. Bu, Cenab-ı Hak'kın ilmini muhit olduğunu açıklamak içindir. Şöyle ki: Gizliyi, bilmek aleniyi bilmekten daha öncedir.
Bazıları da «Gizlinin mertebesi aleninin mertebesinden daha Önce olduğu için daha önce zikredilmiştir» demiştir. Zira ilân edilen her şey ilân edilmezden önce mutlaka kalpte gizlidir. Bazıları da «Bâtılın ıslahı daha mühim olduğundan dolayı gizli, açıktan önce zikredilmiştir» demişlerdir.
77. ayetin metnindeki «Hasîm» kelimesi husumette ve bâtıl ilâhla mücadelede çok ileri giden kişi demektir. «Mübin» kelimesinden maksat bu hususta açık olduğunu gösterir.
«İnsan» ile cins (her insan) kastedilmektedir. Hasîm, hasrı mutlak, şekilde inkâr eden kâfirdir. Bu ayet bir kâfir hakkında nazil olmuştur. Nitekim Ziya el-Muhtare'sinde İbn Abbas'tan şöyle naklediyor: As bin Vail, Hz. Peygamber'e elinde çürük bir kemik olduğu halde geldi, onu eliyle ufaladı ve «Ey Muhammedi Cenab-ı Hak çürüdükten sonra bu kemiği diriltecek raidir?» diye sordu. Hz. Peygamber: «Allah bunu diriltip haşre gönderecektir. Sonra seni öldürecek, sonra diriltecek, sonra da cehennem ateşine sokacaktır» buyurdu. Bunun üzerine bu ayetler indi.
«Bizim için bir mesel verdi» cümlesindeki «Mesel»<Xen maksat, bizim hakkımızda haddi zatmda acaip olan, darb-ı mesele benzeyen bir kıssa açıkladı demektir. Bu da bizim kemikleri diriltmemizin mümkün olmadığı şeklindeki iddiasıdır. Veya bizim için mahlûkattan bir denk getirdi, bizim kudretimizi onların kudretiyle kıyas etti. Yaratıcının onu yaratmış olduğunu unuttu. Veya zikri küfründen ve inadından ötürü terketti.
«Çürümüş kemikleri kim dirittecektir?» dedi. Yani bu kemiklerin diriltilmesinin mümkün olmadığım, hasrın yalan olduğunu iddia etti. Sen onu susturmak, unutmuş olduğu fıtratını kendisine hatırlatmak, fıtrat konusunda kendisini irşad için «İlk yapan onları ditütecektir» de. Zira ilk yapan herhangi bir Örneğe bakarak onu yapmamıştır. Çünkü yoktan varetmek, çürük dahi olsa mevcuttan var etmekten daha zordur. Madem ki yoktan var etmeye kudreti vardır, çürümüşten varetmeye daha ziyade kadirdir. Çünkü acizlik onun için bahis konusu değildir, zira onun kudreti zati ve ezelidir. [34]
80, ayette bahsedilen «Yeşil ağaç»t&n maksat, marh ve afar denilen ağaçlardır. Erkek olan marh ağacından üst kapak, dişi ola afar ağacından alt kapak edinilir. Marh afarın üzerine sürtünür. İkisi de yemyeşildir. Onlardan su damlar. Allah'ın izniyle o damlayan su gaz gibi tutuşur. Bu durumu Zemahşeri Keşşafında zikretmektedir.
Cenab-ı Hak bu ayette işaret ediyor ki ateşi yeşil ağaçtan çıkarmaya kadir olan, ateşin zıddı olan su ile dolu bir ağaçtan hararetli olan ateşi çıkarmaya ve bu kemiklere yeniden hayat vermeye elbette kadirdir. Bu yeşil ağaçtaki ateşi ağaçlar birbirlerine sürtüldükten sonra Cenab-ı Hak yaratıyor. Yoksa onların içinde bir ateş saklıdır da sürtünmekle ateş ortaya çıkıyor demek değildir.
Yani onları ilk yaratan, yeşil ağaçtan ateş çıkaran, gökleri ve yeri büyüklüklerine rağmen yaratan o kâfirlerin benzerlerini yaratmaya kadir değil midir?
«Melekut» kelimesi daha önce tefsir edilmiş olup mülkün, mübalâğalı halidir. Yani bütün mülk demektir. Yani Allah bütün mülkün sahibidir, her şeye kadirdir ve ortak edinmekten yüce ve münezzehtir.
«Sadece O'na döndürüleceksiniz, başkasına değil»
Bu ayet hasrı ikrar edenler için bir vaad, inkâr edenler için de bir vaiddir. Burada hitap hem müminlere hem de müşrikleredir. Bazıları «Hitap sadece müşrikleredir ve bu ayet bir vaiddir. Onları kınamak için gelmiştir» demişlerdir. Bu müşriklerin büyük bir gazaba, Öfkeye müstehak olduklarına delâlet etmektedir. Bu ayette hasrı cismaninin açık delili vardır. Hasrı cismaniye yapılan birtakım itirazların geçersizliğine de ima ve işaret vardır. Bu, dinin mühim meselelerinden birisidir. Bu sure bu meseleyi kapsadığından dolayı ona «Kur'an'ın kalbi» denilmiştir. [35]
YASİN SURESİ'NİN SONU
[1] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/398-400.
[2] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/402.
[3] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/403-405.
[4] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/405-408.
[5] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/408-409.
[6] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/411.
[7] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/412-413.
[8] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/413-414.
[9] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/414-417.
[10] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/417-419.
[11] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/419-420.
[12] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/422.
[13] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/423-426.
[14] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/426-429.
[15] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/429.
[16] Elmahlı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, cilt: 6,
sh: 4030
[17] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/429-431.
[18] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/432-433.
[19] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/435.
[20] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/436.
[21] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/436-439.
[22] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/439-441.
[23] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/442.
[24] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/444.
[25] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/445-447.
[26] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/447-449.
[27] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/449-451.
[28] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/451-452.
[29] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/452-453.
[30] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/453-455.
[31] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/457.
[32] Alusi, Ruh'ul-Meani, cilt: 23, sh: 50
[33] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/458-460.
[34] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/460-462.
[35] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
13/462-463.