- 46 -
Mushaf’taki
sıralamaya göre kitabımızın 46., nüzûl sıralamasına göre 66., mesânî kısmı
beşinci sûreler grubunun ikinci sûresi olan Ahkâf sûresi, Mekke’de nâzil olmuş
olup âyetlerinin sayısı 35’dir.
Hamd, yalnız ve
yalnız âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm Allah’ın Rasûlü’ne,
O’nun pâk aile halkına ve ashabına olsun. Rabbimiz bizden kabul buyur. Çünkü
sen her şeyi işitensin, her şeyi bilensin.
Ahkâf
sûresi, nübüvvetin on birinci yıllarında Mekke’de nâzil olmuş 35 âyetlik bir
sûredir. Ahkâf, kum yığınları anlamına gelen ve Hz. Hûd’un (a.s) kendilerine peygamber
olarak gönderildiği Âd kavmini uyardığı bölgenin adıdır.
Kur'an-ı Kerim'in
kırk altıncı sûresi. Sûrenin on, on beş ve otuz beşinci âyetleri hariç geri
kalanı Mekke'de nazil olmuştur. Sûre, yirmi yedinci âyetinde söz konusu edilen
Âd kavminin bulunduğu bölge olan Ahkâf'tan adını almıştır. Sûre Ha-Mim şeklinde
huruf-ı mukattaa ile başlayan yedi sûrenin sonuncusudur. Otuz beş âyetten
ibaret olan Ahkâf sûresi üç yüz kırk dört kelime ve iki bin üç yüz harften meydana
gelmiş olup fasılaları nûn ve mim harfleridir.
29 ve 30.
âyetlerinden de anlaşıldığına göre, sûre Rasulullah Efendimizin ve çevresindeki
bir avuç müslümanın bir kaşık suda boğulmak istendikleri bir dönemde nâzil
olmuştur. Mekke’de müşrikler Allah’ın Resûlü ve müslümanlara karşı boykot ilân
etmişler, ekonomik ambargo koymuşlar, şu anda yeryüzü kâfirlerinin müslümanlara
yaptıkları gibi, onları korkunç işkencelere maruz bırakıyorlardı. Müslümanları
âdeta toplumdan tecrit edercesine, Ebu Talib mahallesinde üç yıl boyunca ölüme
terk etmişlerdi. Mekke’de tüm kapıların yüzüne kapandığı Allah’ın Resûlü, bir
ümit kapısı olarak gittiği Taif’ten de ümitleri yıkılmış ve eli boş olarak
dönmüştü. Mahzun bir şekilde Mekke’ye dönerken Batn-ı Nahle denilen yerde konaklayıp
orada birkaç gün kaldı. Allah’ın Resûlü üzüntü içinde Mekke’ye tekrar nasıl
gireceğini düşünüyordu. Şimdi işi daha da zorlaşmıştı… Taif’e gittiğini, oradakilerin
kendisini taşladıklarını duyan Mekkeliler daha da şımaracak ve Allah’ın Resûlü’ne
yapmadığını bırakmayacaklardı.
İşte Allah’ın Resûlü bunları
düşünüp üzüntü içinde kıvranırken, Buhârî’de anlatıldığına göre Cebrâil (a.s)
gelmiş ve: “Ey Allah’ın elçisi, senin kavminin sana yaptıklarını Allah bilmekte
ve görmektedir. Sakın üzülme, istersen şu dağları birleştirip sana zulmeden bu
insanların tümünü helâk edeyim,” buyurur. Bu konuda kendisine tercih hakkı
verilen Rasûlullah, seçimini onların helâki için değil, hidâyeti için kullanır.
Daha sonra Rabbimiz, Rasûlullah Efendimize cinleri gönderir. Belki de Allah,
Taif’te kendisine yapılanlara karşılık Resûlünü teselli adına cinlerin
kendisini dinleyip iman etmiş olarak kavimlerine dönmelerini sağlamıştı.
Bu sûre
Mekke'de nazil olduğu için daha çok imanî ve akîde konularını ele almıştır.
Allah'ın birliğine, onun kâinatta var olan her şe-yin mutlak Rabbi olduğuna
iman konusunu işlemektedir. Vahye, risâ-lete, peygamberlerin getirdiği
mesajlara, bir çok peygamberin gelip geçtiğine iman etme hususlarını konu
edinen Ahkâf sûresi, Kur'an ve Kur'an'dan evvel indirilmiş bulunan semavî
kitaplara, Kıyamet gününe, dirilişe, insanların hesaba çekilecekleri ve
yaptıklarının karşılıklarını iyi veya kötü alacakları hususlarına iman etmenin
gereklerini anlatmaktadır.
Sûre yukarıda
söz konusu ettiğimiz hususlara imanı her yönüyle gönüllere kadar indirmekte,
kalbin her teline dokunarak değişik alanlarda olayı dile getirmektedir. Sûre bu
iman konusunun belli bir insan kitlesini değil, bütün kâinâttaki varlıkları
ilgilendirdiğini belirtir. İsrail oğullarından bir grubun İslâm'a karşı
tutumunu söz konusu ederek olayı ele almakta ve ayrıca cinlerden bir grubun
Kur'an-ı Kerim'e karşı tavırlarını anlatmaktadır. Yahudilerden bazı kimselerin
son derece yanlış ve sapık bir anlayışa kapıldıklarını, diğer bazı kimselerin
ise, olumlu davranışlarını ve sağlam fıtratlarını dile getirip bunlardan
örnekler sunar. Sûredeki anlatım tarzı insanın kalbini kâinatın ufuklarında,
göklerde ve yerde gezindirerek ona Kıyamet ve âhiretten tablolar çizmektedir.
Hz. Lût (a.s.) kavminin iman etmemelerinden dolayı başlarına gelen felâketleri
ve içinde yaşadıkları şehirlerinin kötü sonunu anlatmaktadır.
Sûrenin
anlatım ve akışına göz attığımızda dört ayrı bölüm içinde olayların
değerlendirildiğini görüyoruz.
Birinci
bölüm, sûrenin başlangıcı olup Kur'an'ın Allah katından vahiy yoluyla
indirildiği ilk âyette ifade edildikten sonra, kâinat içindeki ahenk ve mükemmel
nizamın Allah tarafından yönetildiği belirtilmekte ve buna insanların dikkati
çekilmektedir. Bu güçlü ifadelerden sonra iman ve akîde konusu ele alınmakta
Allah'a şirk koşmanın son derece basit ve dayanaksız bir tutum olduğu
belirtilerek reddedilmektedir .
"(Ey Muhammed)
Kâfirlere de ki, "Söyleyin bana Allah'ı bırakıp ondan başka şu
tapındıklarınız yeryüzünde ne yaratmışlardır? Yoksa onların ortaklıkları
göklerde mi? Eğer şu inancınızda doğru yolda iseniz o halde size indirilmiş bir
kitap veya sizden öncekilerden size intikal etmiş bir bilgi kalıntısı varsa
bana getirin." (4)
Böylece
Allah'ı bırakıp karşılık vermeyen, duyup işitmeyen, ko-nuşmayan, cansız putlara
veya ölüp gitmiş insanlara tapınmanın sapıklığı ve basitliği kendiliğinden ortaya
çıkmaktadır. Bununla da kal-mamakta; o tapındıkları put ve tâğûtların kıyamet
gününde insanlarla çekişerek o sıkıntı dolu hesap gününde kendilerine
tapanlardan uzak olduklarını ifade edecekleri bu sûrede anlatılmaktadır.
Sûrede ayrıca
müşriklerin Rasulullah’a karşı tutumları anlatılıp, Kur'an'ı kendisinin
uydurduğunu ve bunun bir büyü olduğunu belirtmeleri üzerine onlara verilen
Kur'anî cevaplar ve meydan okumalar sergilenmektedir. Ayrıca İsrail oğullarının
bazı yanlış tutumları dile ge-tirilerek onların iman ettiği Hz. Musa ve kitapları
Tevrât'ın Kur'an tarafından tasdik edildiği bildirilerek onlardan iman
edenlerin doğru davranışları takdir edilmektedir. Nihâyet bölümün sonunda
zulmedenlerin yanlışlıkları ahlatılıp uyarıldıklarını ve salih amel
işleyenlerin müjdelendiklerini görüyoruz.
"Muhakkak
Rabbimiz Allah 'tır deyip de sonra dosdoğru gidenlere korku yoktur. Ve onlar
üzülecek de değillerdir. İşte onlar cennet ehlidirler. İşlediklerine karşılık
olarak orada ebediyen kalacak ve (mükâfatlandırılacak)lardır." (13)
İkinci
bölümde de doğru ve sapık iki insan fıtratının akîde karşısındaki tutumları
örnek olarak anlatılmaktadır. Doğumlarından erginlik çağına varıp sorumluluk
yüklenerek tecrübelerle karşı karşıya kaldıkları zaman takındıkları tavır ve
giriştikleri hareketleri izlenmektedir. Bu iki örnekten biri Rabbine şükredip
anne ve babasına karşı iyi davranmakta, ahde vefa gösterip Allah'a yalvararak günâhlarından
tevbe etmektedir. Diğeri ise, Allah'a karşı isyankâr davranarak anne ve babasını
üzmekte, onlara itaât etmeyerek âhireti inkâr etmektedir. Bunun için de büyük
bir sıkıntı içine gömülüp bitkin bir duruma düş-mektedir.
"Onlar
öyle kişilerdir ki yaptıklarının en iyisini onlardan kabul ederiz ve onların
kötülüklerinden vazgeçeriz. Onlar cennet halkıdırlar. Bu dünyada kendilerine vaadedilen
doğru vaadin gerçekleşmesidir." (16)
"İşte
bunlar da kendilerine azap sözü gerekli olmuş kimselerdir. Kendilerinden önce
geçen cin ve insan toplulukları arasında azabın içinde bulunacaklardır.
Gerçekten onlar ziyana (hüsrana) uğrayanlardır." (18)
Bu kısım bir
Kıyamet tablosuyla sona erip bu tablonun acı sonu gözler önüne serilmektedir.
"O
kâfirler ateşe sunuldukları gün: (Kendilerine) denir ki: Dünya hayatınızda
sizin için temiz olan her şeyi harcadınız, onların zevkini sürdünüz. Bugün ise
yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızdan ve doğru yolu terk etmenizden
dolayı bugün alçaltıcı bir azap ile cezalandırılacaksınız. " (20).
Üçüncü
bölümde ise, kendilerine gelen peygamberi ve ilâhi emir ve mesajları
reddettikleri için Âd kavminin başlarına gelen son derece acı ve elîm âkıbeti
dile getirmektedir. Kendileri hayat ve mutluluk bekledikleri rüzgârdan,
öldürücü ve yok edici bir azap görünce nasıl perişan oldukları anlatılmaktadır
.
"Onu
vadilerine doğru yayılan bir bulut şeklinde görünce dediler ki: "Bu bize
yağmur yağdıracak bir buluttur. " Hayır o, acele beklediğiniz şeydir.
Acıklı azabı getiren rüzgârdır. Rabbinin emriyle her şeyi yıkar, mahveder.
Derken onlar öyle bir hale geldiler ki evlerinden başka bir şey görünmez oldu
(her şey yok oldu). İşte biz suç işleyen toplumu böyle cezalandırırız. "
(24-25)
Bu âyetlerle
Kur'an'ın muhatabı olan o günün Mekkeli müşrikleri ile Kıyamet'e kadar gelip
geçecek bütün inkârcı ve Allah'ın emirlerini reddeden kimselere Âd kavminin
durumu anlatılarak acı sonlarının nasıl olduğu hatırlatılmaktadır.
"Bilin
ki onları sizi yerleştirmediğimiz sağlam yerlere yerleştirmiştik. Ve
kendilerine kulaklar, gözler ve kalpler vermiştik. Ne var ki bu kulakları,
gözleri ve kalpleri onlara bir fayda sağlamadı. Çünkü Al-lah'ın âyetlerini
(emir ve hükümlerini) bile bile inkâr ediyorlardı. Alay ettikleri şey onları
mahvetti." (26)
Bu kısmın
sonunda Mekkelilerin çevresinde bulunan kavimlerin başına gelenler
hatırlatılarak, tapındıkları put ve tağûtların kendilerine yardım etmekten aciz
oldukları, yalanlarının ortaya çıktığı ifade edilmektedir. Böylece onların bu
örneklerden etkilenip imâna gelmeleri için ikazda bulunulmaktadır .
Dördüncü
bölümde de cinlerden ve onların Kur'an'a karşı olan tavrından söz edilmektedir.
Nihâyet sûre:
"Görmezler
mi ki gökleri ve yeri yaratan ve onları yaratmaktan yorulmayan Allah, ölüleri
de diriltmeye kadirdir. Evet o her şeye kadirdir" (33) mesajıyla sona
ermektedir.
İşte böyle
bir ortamda nâzil olmuş bir sûreyle karşı karşıyayız… Önceki Hâ-Mim’lerde olduğu
gibi, burada da Rabbimiz huruf-ı mukattaadan sonra kendi isimleriyle söze
başlıyor:
1. “Hâ, Mîm.”
Önceki sûrelerde bu konuda epey
bir şeyler demeye çalıştık.
2. “Bu Kitabın indirilmesi güçlü olan,
Hakim olan Allah katındandır.”
Bu kitabın indirilişi, Azîz ve
hakim olan Allah’tandır. Bu kitabın sahibi izzet ve şeref, güç ve kuvvet
sahibidir. Kitabı okurken böyle bir Allah’tan geldiğini asla unutmamalıyız. Yine
kesinlikle bileceğiz ki, bu kitapla beraber olanlar yeryüzünde en büyük izzet
ve şeref, hikmet ve hâkimiyet sahibi kimselerdir. Bu kitapla beraber olanlar
şerefli, bu kitapla beraber olanlar güçlüdürler. Bu kitapla beraber olanlar, bu
kitabı anlayanlar ve bu kitabın istediği şekilde hareket edenler hikmet
sahibidirler. Çünkü bu kitap, hikmet sahibinden gelmiş hikmet dolu bir
kitaptır. Bu kitaptan habersiz yaşayanlar, bu kitabın hikmetinden, izzet ve şerefinden
istifade edemeyenler, hikmetsiz, izzetsiz ve şerefsiz olarak sürünmek zorunda
olan kimselerdir.
Bu kitapla
beraber olanlar yeryüzünün en hayırlı insanlarıdır. Rasûlullah’ın hadisiyle
söylersek; ‘Kime hikmet verilmişse, kimin bu kitaptan nasibi varsa ona çok
büyük hayırlar verilmiştir.’ Yine Rasû-lullah’ın ifadesiyle bu kitabı tanıyan
ve bu kitabı hayatında hareket noktası yapan kimseye bâliğa bir hikmet
verilmiştir. Bu kitapla beraber olanlar yeryüzünde ulaşacakları her yere
ulaşmışlardır. Görüşleri keskin, anlayış ve kavrayışları engin. kararları
Öyleyse
anlamak ve onunla hayatımızı düzenlemek üzere ki-tabı elimize aldığımızda
kiminle diyalog halinde olduğumuzu, kimin kitabından bilgilenmeye çalıştığımızı
unutmayacağız. Rasgele bir kitapla değil, Azîz ve Hakim olan Allah’tan gelme,
Azîz ve hakim olan bir kitapla karşı karşıya olduğumuzu bileceğiz. Eğer izzet
ve şerefe ihtiyacımız varsa, eğer bilgin olmaya, hikmet sahibi olmaya ihtiyacımız
varsa, bu kitabı hiçbir zaman elimizden düşürmemeye çalışacağız. Elimize
aldığımız bu kitabın âyetlerini anlayıp, hayata onlarla bakabildiğimiz zaman
yeryüzünde izzet ve şerefe ulaşacağımızı, tüm düşmanlarımıza galip geleceğimizi,
bundan ayrı kaldığımız, bu kitapla ilgimizi kestiğimiz zaman da ebediyen izzet
ve şerefimizi kaybederek şerefsizlerin elinde oyuncak olacağımızı, onların kulu-kölesi
olarak rezil bir hayatı yaşamak zorunda kalacağımızı unutmayacağız. Bu ki-tabı
kendimizden, kendimizi de bu kitaptan ayırdığımız zaman ne ya-parsak yapalım,
kime gidersek gidelim izzetsiz, şerefsiz ve hikmetsiz olarak yeryüzünde
sürünmek zorunda kalacağız. Ne A.B.D’de, ne Avrupa’da, ne de başka yerlerde izzet
ve şeref bulamayacağız.
3. “Biz, gökleri, yeri ve ikisinin
arasında bulunanları, ancak gerçek üzere ve belirli bir süre için yarattık; inkâr
edenler, uyarıldıkları şeylerden yüz çevirmektedirler.”
“Biz gökleri, yerleri ve ikisi
arasında olanları hak ile, belli bir yasa, belli bir ecel, belli bir süre ile
yarattık,” diyor Rabbimiz. Allah, var olan tüm varlıkları belli yasalara bağlayarak
belli bir zaman süreci içinde yaratmıştır. Her şeyi belli bir hakka istinat
edecek biçimde yaratmıştır. Varlıkların tümünü yaratan Allah olduğu için, tüm
varlıklarda Allah’ın hak yasaları, hak sözleri geçerlidir. Allah’ın Resûlü bir
hadislerinde bu hususu anlatırken, “gökler ve yer, İhlâs sûresine bina edilmiştir,”
buyurur. Kâinattaki varlıkların tamamı tevhid yasasına bina edilmiştir. Tüm
varlıkta tevhid esastır, tüm kâinatta tevhid geçerlidir.
Gökte ve yerdeki varlıkların
tümünün boyunlarındaki ipin ucu Allah’ın elindedir. Hepsi de Allah’a kulluk
etmektedir. Hepsi Allah’ı dinlemekte ve O’nun yasalarına boyun bükmektedir.
Hiçbir varlık Allah’ın kendileri için belirlediği bu kulluk yasasına karşı gelip
isyan edemez. Sadece insan ve cinler bunun dışındadır. Aslında onlar da
fıtraten yine Allah yasalarına boyun bükmektedirler ama Rabbimizin onlar adına
belirlediği hak bir yasa gereği, âkil-bâliğ oldukları andan itibaren onlar iman
ya da küfür adına bir tercih hakkına sahiptirler. Bunun dışında insanlar ne
erkek ve kadın oluşlarına, ne uzun ve kısa oluşlarına, ne kaşlarının rengine,
ne midelerinin çalışmasına, ne ölümlerine, ne doğumlarına söz geçirme imkânına
sahip değildir. Çaresiz Allah yasalarına teslim olmak zorundadırlar.
Yaşadığımız
hayatta da Allah yasaları geçerlidir. Allah’ın yeryüzünde bizim adımıza va’z
ettiği bu yasa gereği, inanan ve inancını yaşayan hiçbir müslümanı cennete gitmekten
kimse engelleyemez. Aksini tercih etmiş hiçbir kâfiri de cehenneme yuvarlanmaktan
hiç kimse engelleyemez. Bu, yeryüzünde Allah’ın koyduğu bir yasadır ve Allah’ın
yasalarının dışına çıkmak da mümkün değildir.
Allah, her
şey için belli hak yasalar tespit etmiş, yine her şey için belli bir ecel tayin
buyurmuştur. Her şeyin takdir edilmiş bir eceli vardır. Eceli geldiği zaman
yapraklar düşer, eceli geldiği zaman taşlar yuvarlanır, eceli geldiği zaman dip
diri bedenler düşer, ruhlar bedenlerden ayrılır, eceli geldiği zaman güneşin
defteri dürülür, yıldızlar yerlerinden sökülüp sağa sola atılır, dağlar yürütülür,
eceli geldiği za-man dünya durur, hayat biter ve her şey yok olup gider.
Evet, Rabbimiz her şey için bir
zaman, bir ecel belirlemiştir. Kendisinden başka her şey fânidir. Her şey eceli
geldiği zaman yok olmaya mahkumdur. Bâkî olan sadece bu kâinatın yaratıcısı ve
yarattığı varlıkların yasalarının ve ecellerinin tayin edicisi olan Rabbimizdir.
Ama
kâfirler uyarıldıkları tehlikelerden yüz çeviriyorlar. Kâfirler, Allah’ın bu
yasalarını örtenler, Allah’ın bu yasalarını anlatmak ü-zere gönderdiği kitabını
örtenler, Allah’ın âyetlerini örtüp örtbas edenler, onları gündemlerinden
düşürenler, Allah’tan da, Allah’ın kitabından da habersizce bir hayat yaşamaya
çalışanlar, uyarıldıkları teh-likelerden yüz çeviriyor, yan çiziyor, ciddiye almıyor,
hayat programlarını buna göre bina etmiyorlar. Allah’ın istediklerini yerine
getirip, yasakladıklarından da sakınmaya, yâni hayatlarını Allah’ın istediği
gibi yaşamaya yanaşmıyorlar.
Peki acaba onların uyarıldıkları
bu tehlikelerle ne kastedilmektedir? Bu tehlike, Rabbimizin kitaplar ve peygamberler
göndererek duyurduğu gerçeklerdir. Allah, bu kitabında ölüm ötesi hayatın hesabı,
kitabı, haşır, neşir, sırat, cennet, cehennem, azap, ikap, mükâfat olarak
neleri haber vermişse, hangi konularda dikkatli olmalarını istemişse, onlar
işte bu uyara aldırış etmiyorlar.
Bu, gökleri, yeri ve ikisi
arasındaki tüm varlıkları imtihan için yarattığını, laf olsun, eğlence olsun
diye değil, hak yasalara bağlı olarak yarattığını, onlar için belli yasalar
koyduğunu, her biri için belli bir yaşama zamanı, belli bir ecel tayin
ettiğini, imtihan zamanının son bulması ve ecelinin dolmasıyla her şeyin
öleceğini, yok olacağını ama hemen arkasından yepyeni bir hayata dirilişin,
hesap-kitap döneminin başlayacağını ve bütün bu gerçekleri örtüp örtbas ederek
küfür içinde yaşayanların sonunda cehenneme yuvarlanmak zorunda olacaklarını anlatır
Rabbimiz. Azapla uyarmıştı insanları, cehennemle uyarmıştı. Ama kitabı örtenler,
kitaptan habersiz bir hayat yaşamaya yönelenler elbette bunlardan gafil
olacaklar. Bütün bunların anlatıldığı kitaptan habersiz yaşayanlar elbette ki
bunlardan yüz çeviren insanlardır.
4. “Ey
Muhammed! De ki: “Allah’ı bırakıp taptığınız şeyleri görüyor musunuz?
Yeryüzünde ne yaratmışlar bana göstersenize! Yoksa Allah’la ortakları göklerde
midir? Eğer doğru sözlü iseniz, size indirilmiş bir kitap veya intikal etmiş
bir bilgi kalıntısı varsa bana getirin.”
Bunların bir tek canlı
yarattıklarını söyleyebilir misiniz? Bu yeryüzü tanrılarından hiçbirisine
yaratma işini izâfe edebilir misiniz? Kâinattaki varlıkların yaratılması konusunda
bunların bir müdahalesinin olduğunu yahut bu yaratma konusunda bunların Allah’a
yardımcı olduklarını söyleyebilir misiniz? Halbuki ilâh olanın yaratıcı olması
gerekir.
Yeri yaratan, gökleri yaratan, yerdekileri ve göktekileri
yaratan Allah’tır. Öyleyse hamd da, övgü ve senâ da Allah’a aittir. Övülmeye, kulluk
edilmeye lâyık tek varlık O’dur. Böyle iken Allah’ı tanımayanlar, başkalarına
hamd etmeye çalışıyorlar. Başkalarını övmeye, başkalarına kulluk etmeye
çalışıyorlar. Allah’ın yarattığı varlıkları yaratana denk tutmaya çalışıyorlar.
Kimileri Allah’ın yarattığı maddeyi Allah ye-rine koyarak Allah’a denk tutuyor,
kimileri Allah’ın yarattığı kulları Allah makamına oturtarak ona denk tutuyor,
kimileri yeryüzünde ona arkadaşlar, ahbaplar, vekiller ve yetkililer izafe
ederek, kimileri Allah’a çocuklar izâfe ederek, kimileri Allah’ın yarattığı
ateşe, kimileri taşa, toprağa, kimileri kadına, kimileri Allah makamına oturttukları
insanlara, tâğutlara tapınarak onları Allah’a denk tutmaya çalışıyorlar. Halbuki
bunların hepsi birer yaratıktır. Hepsi de Allah’ın yaratığı, hepsi de Allah’ın
kulu ve mülküdür.
Peki
bunlara kulluk edilebilir mi? Kulluğa lâyık mıdır bunlar? Bunu hakkettiler mi
bunlar? Ey Allah’tan başkalarını Rabb ve İlâh bilip onlara kulluk etmeye
çalışanlar! Onları hayatlarında söz sahibi bilip, onların hayat programlarını
uygulamaya çalışanlar! Söyleyin, gerçekten bunlar bir şey yaratabilmişler mi?
Gerçekten bunlar kulluğa lâyık varlıklar mı? “Hayır, bizler bu varlıklar kulluğa
lâyık oldukları için değil, ancak kulluğa lâyık olan Rabbimiz onlara kulluğu da
emrettiği için, onlara da kulluk yapıp onların sözlerini de dinleyin dediği
için biz onlara da kulluk ediyoruz,” diyebilirsiniz. Nitekim müşrikler de öyle
diyor-lardı. “Bizi Rabbimize yaklaştırsın diye onlara kulluk yapıyoruz,” diyor-lardı.
Rabbimiz işte bu âyetiyle böyle
inanan insanları düşünmeye dâvet ediyor. Düşünsenize, şu Allah’tan başka İlâh
bildikleriniz, Allah berisinde kanun koyma yetkisine sahip gördükleriniz, darda
kaldığınız zaman dua edip kendilerine sığındığınız bu sahte tanrılar yeryüzünde
ne yaratmışlar? Yoksa göklerin ve yerlerin yaratılışında Allah’a yardım mı
etmişler? Yoksa onların gökler ve yerlerin egemenliği konusunda bir
ortaklıkları mı var? Şu anda güneşe onlar mı hükmediyor? Aya, yıldızlara onlar mı
emrediyor? Göklerin ve yerlerin yasalarını on-lar mı koymuşlar? Varlıklara hükmeden
onlar mı?
“Eğer
öyleyse, bana bu konuda delil olarak size indirilmiş bir kitap veya size bu
konuda intikal etmiş bir bilgi kalıntısı, bir bilgi kırıntısı varsa haydi
getirin bakalım onu. Böyle bir rivâyet, bir haber var mı? Bir iz, bir alâmet
var mı bu konuda?” diyor Rabbimiz.
Anlayabildiğimiz
kadarıyla buradaki kitaptan kasıt, Rabbimizin önceki toplumlara indirdiği
kitaplardır. Kitapların herhangi birisinden bir deliliniz var mı? Eser ya da
bilgi kalıntısından maksat da, önceki nesillerden sonraki nesillere güvenilir,
mütevatir yolla ulaşmış bir bilgi yahut önceki peygamberlerin uygulamalarından öğrenilenlerdir.
Yani bu konuda, şirkin kokusuna bile delil olabilecek bir bilgi kırıntısı bile
varsa, haydi getirin onu!?
Eğer
yeryüzünde Allah’ın ortaklarının varlığını iddia ediyor ve onlara da kulluk
yapılması gereklidir iddiasındaysanız, haydi bana bu konuda delil olarak
Kur’an’dan önce gelmiş bir kitaptan bir delil veya bir bilgi kalıntısı getirin.
Eğer Allah böyle bir delil indirmişse, bu ancak vahiyle bilinir. Haydi, önceki
kitapların birinden bir tek âyet yahut peygamberlerden buna dair bir tek söz
bulun. Ya da bu kitaplara ve peygamberlere dayanarak yazılmış bir tek kitaptan
bir delil bulun. Hiçbir kitabın, hiçbir peygamberin Allah’la birlikte başkalarına
da kulluğa çağırdığını duydunuz mu?
Hamde,
İlâhlığa ve Rabblığa lâyık olan, tüm bunları yaratandır. Tüm bu semâvât ve
arzdakileri yarattığı için Allah hamde lâyıktır. Gökleri ve yerdekileri, insanı
yarattığı için, göktekileri ve yerdekileri in-sanın hizmetine sunduğu için
Allah hamd edilmeye lâyıktır. İşte böyle bir yaratıcı İlâh olmaya lâyıktır.
İşte böyle bir yaratıcı kulluğa lâyık o-landır. Yaratmayla ulûhiyet arasında
böyle bir bağ kuruluyor ve sonra da deniliyor ki, “onlar bütün bunları
yaratanın Allah olduğunu bile bile yine de Allah’a denk İlâhlar bulmaya
çalışıyorlar.” Allah’tan başkalarını da hayatlarında söz sahibi kabul edip
onların sözlerini de dinlemeye, onların arzularını da gerçekleştirmeye, onların
kanunlarını da uygulamaya çalışıyorlar.
Halbuki İlâh olanın, Rabb olanın,
kendisine kulluk edilmesi gereken varlığın yaratıcı olması gerekir. Hani var mı
Allah’tan başka böyle bir yaratıcı? Gökleri ve yeri yaratan başka birileri var
mı? Varsa böyle birileri, tamam o zaman ona da kulluk yapalım. Meselâ gökten
muhtaç olduğumuz bir damla su indirebilecek birileri varsa, ona da kulluk
yapalım. Veya yeryüzünde bir tek ot bitirebilecek birileri biliyorsanız, tamam
ona da kulluk hakkımız olabilir. Örneğin zamana beş dakikalığına söz geçiren
veya ölüme giderken ömrümüzü beş dakikalığına uzatabilecek birileri varsa,
tamam ona da kulluk edelim. Ona da hamd edelim, onun arzularını da yerine
getirelim, onun programını da övelim, onun kitabını da hamd edelim, onun sistemini
de uygulayalım.
Var mı böyle birileri? Hayır
hayır, bir şeyler yaratmak şöyle dursun, Allah’a denk tutulmaya çalışılan bu
varlıkların hiçbirisi kendilerini bile yaratmamıştır.
Rabbimiz yine
insanları düşünmeye ve akıllarını erdirmeye de-vam ediyor:
5. “Allah’ı bırakıp da, kıyâmet gününe
kadar cevap veremeyecek şeylere yalvarandan daha sapık kim vardır? Çünkü
yalvardıkları şeyler, yalvarışlarından habersizdirler.”
Bu insanlar, Allah’ı bırakıp da
kıyâmet gününe kadar kendilerine cevap veremeyecek, dualarına ve çağrılarına
ebediyen icabet edemeyecek âciz varlıklara kulluk yapmaktadırlar. Böyle insanlardan
daha zalim kim vardır?
“Yeryüzünde
hiçbir şey yaratmaya ve yapmaya güç yetiremeyen, kendi varlıkları konusunda
bile Allah’a muhtaç olan, yoku var etmeye, varı yok etmeye, fayda sağlamaya ve
zararı ortadan kaldırmaya güç yetiremeyen bir kısım âciz varlıklara dua eden
kimselerden daha akılsız ve daha zalim kim vardır? Allah’ı bırakıp da böyle
dualarını bile duyamayacak, kendilerine icabet edemeyecek, kendilerinin
imdadına yetişemeyecek varlıklara dua eden kimselerden daha şaşkın, daha sapık
kim vardır,” diyor Rabbimiz. Çünkü yalvardıkları şeyler, onların dualarından,
çığırtkanlıklarından gafildirler. Onlar ne hakkıyla işitebilirler, ne de icabet
edebilirler. Çünkü her şeyi hakkıyla işiten ve bilen sadece Allah’tır.
Peki, hakkıyla işitmek ne
demektir? Hakkıyla işitmek, işittiğine icabet edebilmek, demektir. Hakkıyla işitmek,
işittiğinin derdine derman olabilmek, onun imdadına yetişmek demektir. Allah,
işittiklerine icabet etmek üzere işitir. Çağıranın elinden tutup onun derdine
derman olmak üzere işitir. Başka şeyler de işitir, başkaları da işitir belki
ama hiç birisi icabet edemez. Allah’tan başka hiç kimse işittiklerinin imdadına
yetişemez. Hadi çağırın bakalım, imdadınıza yetişen birilerini bulabilecek
misiniz?
Bu akılsız,
bu zalim insanların Allah’ı bırakıp da kendilerine dua edip yardım bekledikleri
varlıkların hiçbirisi kıyâmete kadar onları ne işitebilecek, ne de onların imdadına
yetişebilecektir. Kıyâmete kadar kapılarını dövdükleri bu âciz varlıkların
onlara hidâyet sunmaları, onlara yol göstermeleri, onlara reçeteler sunmaları
mümkün değildir. Kıyâmete kadar onları hakka ulaştırmaları mümkün değildir.
İstedikleri kadar bu zalimler onların
önünde eğilip onlardan yardım beklesinler. İstedikleri kadar onları Rabb bilip
onlardan hayat programı istesinler. “Aman bizi kurtarın! Aman bize güzel
yasalar yapıp bizi sahil-i selâmete çıkarın!” diyerek istedikleri kadar onlara
yalvarıp yakarsınlar, kıyâmete kadar onların bunlara bir fayda sağlamaları mümkün
olmayacaktır. Çünkü isteyenler de, kendisinden istenenler de âcizdir. Onların
hakka ulaşmaları asla mümkün olmayacaktır.
Öyle değil mi? Hani şu ana kadar
bu âciz insanlardan hangisinin insanlığa sunduğu sistem, hangisinin insanlığa
sunduğu reçete insanları huzur ve sükuna kavuşturabilmiştir? Dünya açısından bu
böyle olduğu gibi, âhiret açısından da böyledir. Dünyada bir fayda
sağlayamadıkları gibi, âhirette de insanları Allah’ın azabından kurtaramayacaklardır
bu varlıklar. İşte görüyoruz, dünyamız bu âcizlerin elinde kan gölüne dönmüştür.
Dikkat ederseniz,
âyet-i kerimede kendilerine dua edilen varlıkların kıyâmete kadar dua edenlere
icabet edemeyecekleri belirtiliyor. Peki acaba kıyâmet günü işitip icabet
edebilecekler mi bunlar? Çünkü kıyâmet günü iş değişecek. Dünyada onları hiç
duymayan put-lar veya bu zalimlerin kendilerine dua edip yalvardıkları ölmüş ve
şu anda onları duymaktan uzak bulunan sâlih kişiler, kıyâmet günü onlardan teberrî
edip uzaklaşacaklar. “Vallahi ya Rabbi! Bu alçakların yaptıklarından bizim
haberimiz yoktu! Bizi sana ortak koşarak, bizde güç, kuvvet görerek bize dua
eden bu zalimlerin yaptıklarıyla bizim ilgimiz yoktur. Ya Rabbi, sen şahitsin
ki biz hayatımız boyunca sadece sana dua ettik,
sadece sana kulluk yaptık ve sadece sana kulluğa çağırdık. Hayatımız bunun
ispatıdır. Bu zalimlere de bize kulluk yapın demedik,” diyecek ve onlardan
uzaklaşıp Allah’a sığınacaklar.
Anlayabildiğimiz
ve görebildiğimiz kadar müşriklerin dua ettikleri varlıklar üç kısımdır.
a. Ruhsuz,
şuursuz olan cansız varlıklar,
b. Geçmişte
yaşamış peygamberler ve Allah’ın sâlih kulları,
c. Yine
geçmişte sapmış, sapıtmış ve sapıklığı kendilerine din edinmiş, yol edinmiş ve
kendileri saptığı gibi Allah kullarını da saptırmak için çırpınmış kimseler.
Sapıklar ve saptırıcılar olarak dünyadan göçüp gitmiş olan insanlardır.
Birinci
sırada yer alan cansız varlıkların ne kendi varlıklarından, ne kendilerine dua
edip yalvaranların dualarından haberleri yoktur. Bunlar zaten cansız
varlıklardır.
İkinciler,
yâni Allah’ın kutlu elçileri ve daha önce yaşamış sâlih kulları, aslında
yaşadıkları dönemde, Allah’a Allah’ın istediği biçimde kulluk etmiş ve
insanları Allah’a kulluğa çağırmış kimselerdir. Hayatlarında bunun mücâdelesini
vermiş insanlardır. Allah’ın bu sâlih kulları da vefatlarından sonra
kendilerine yapılan duaları duymaz, duyamazlar.
Duymazlar, çünkü vefat etmiştir
onlar. Duymazlar, çünkü Allah onlara bunu duyurmaz. Bu zalimlerin, bu akılsızların,
bu densizlerin densizliklerini duyurarak Allah üzüntüye sevk etmez bu sâlih
kullarını. Rabbimiz, bu zalimler tarafından kendilerinin putlaştırıldıklarını
ve ha-yatları boyunca savundukları dâvânın tamamen aksine kendilerine ibadet
edildiğini duyurarak bu kutlu kullarını üzmez. Çünkü bunlar ha-yatları boyunca
sadece Allah’a kulluk yapmışlar, hayatları boyunca sadece Allah dua etmişler,
isteyeceklerini sadece Allah’tan istemişler, hayatları boyunca tevhide inanmışlar,
tevhidi yaşamışlar ve çevrelerindeki insanları sadece Allah’a kulluğa ve
tevhide çağırmışlardır. Bir ömür boyu çırpındıkları ve uğrunda şehit düştükleri
dâvâlarının kendilerinden sonra gelen zalimler ve cahiller tarafından ne hale
getirildiğini göstererek Rabbimiz onları üzmez.
Üçüncü gruptakilere,
yani geçmişte kendileri sapmış ve insanları saptırmış insanlara gelince, bunlar
zaten yaşadıkları pis hayatın cezası olarak, suçlu kimseler olarak Allah
katında beklemektedir. Ge-berip gittikleri andan itibaren dünyadan hiçbir haber
ulaşmaz onlara. Allah, dünyadaki haberleri ulaştırarak sâlih kullarını üzmediği
gibi, bu zalimlerin de orada sevinmelerini sağlamaz.
Bazen bu alçakların yaşadıkları
dönemde savundukları sapıklıklar kendilerinden sonra gelen insanlar arasında
yaygınlaşmış ve zâ-hiren zafere ulaşmış olabilir, ama Allah, kendilerinin
saptırdıkları haleflerinin yaygınlaştırdıkları bu sapıklıkları onlara haber
vererek, on-ların dâvâlarının galibiyetini göstererek, onları orada asla sevindirmez
diyoruz.
Dediklerimizin
tamamen aksine, vefat etmiş sâlih kullarına, hayattaki sâlih kullarının
dualarını, salât-u selâmlarını ulaştırır. Çünkü bu onlara sevinç verir. Allah
elbette dünyada rızasına uygun yaşamış ve hatırını kazanmış kullarının orada
sevinmelerini ister. Aynı zamanda daha önce geberip gitmiş zalimlere, suçlulara
da dünyadan gönderilen lânetleri ve bedduaları da ulaştırır. Çünkü bu onları
kahredecektir.
Kalib-i Bedir denen yerde
Rasûlullah Efendimizin kâfirlerin cesetleri üzerinde okuduğu hutbeyi biliyoruz.
Hattâ sahâbe-i kiram: “Ey Allah’ın Resûlü, bunlar sizin sözlerinizi duyar mı ki
onlara sesleniyorsunuz?” diye sorunca, Allah’ın Resûlü, “evet, aynen sizin gibi
duyarlar ama cevap veremezler,” buyurmuştur.
Hani az
evvel okuduğumuz âyetinde Rabbimiz “Onlar kıyamet gününe kadar kendilerine
icabet edemeyecek varlıklara dua ediyorlar” buyurmuştu. Peki acaba bu varlıklar
kıyamet günü onlara icabet edecekler mi? Bakın bundan sonraki âyetinde Rabbimiz
kendilerine dua edilen varlıkların kıyâmet gününde şöyle diyeceklerini anlatır:
6. “Ama, insanlar kıyâmet günü
toplanınca, putları onlara düşman olur ve tapınmalarını inkâr ederler.”
Dünyada Allah’ı bırakıp da
kendilerine dua edilenler, kendilerinde güç, kuvvet görülenler, kapılarında
yardım dilenilenler ya da kendilerine dâvetiye çıkarılanlar, kendileri bir şey
zannedilip de reklâmları, propagandaları yapılanlar, Rabb, İlâh mevkiinde
görülenler, kurtarıcı konumunda bilinenler, “aman yetişin anam babam! Kurtarın
bizi!” denenler veya “işte yolundayız, izindeyiz,” denenler, dünyada kendilerine
tapınmaya çalışan bu gönüllü kullarına asla dostluk göstermeyeceklerdir.
Kendilerinin önünde eğilen bu yardakçılarına düşman olacak ve kendilerine
yaptıkları duaları ve ibadetleri reddedeceklerdir.
“Ey aptallar! Sizler aslında bize
kulluk yapmıyordunuz! Sizler kendi menfaatlerinize, kendi nefislerinize ve
kendi hevâlarınıza kulluk ediyordunuz. Her ne kadar da bizim kanunlarımızın
reklâmını yapıyor, bizim yasalarımızın tâbileri oluyor gibi görünüyor idiyseniz
de, aslında sizin derdiniz bize kulluk değil, Rabbinize kulluktan kaçmaktı. Tüm
derdiniz, hayatınıza Allah’ın değil, başkalarının hakim olmasıydı. Bunun
yanında bizi yönlendirebileceğinizi, seçme hakkınızla, oylarınızla bize tesir
edip istediğiniz yasaları çıkartabileceğinizi veya bizi atlatabileceğinizi,
bizim gafletlerimizden istifade ederek istediğiniz günâhları işleyebileceğinizi
biliyordunuz. Yani siz, aslında kendi kendinize tapıyordunuz.”
Evet,
dünyada kendilerine dua edilenler, kendilerine kulluk yapılanlar bunu
reddedecekler. “Ya Rabbi, hiçbir zaman biz bu insanlara bize kulluk yapın
demedik. Bize dua edin, isteyeceklerinizi bizden isteyin, bize sığının, bize yalvarın,
bizim korumamız altına girin demedik. Bizler onların gözleri önünde sadece sana
dua ettik. Sadece sana kulluk yapıp sadece sana sığındık. Onların bize ibadetlerinden
de, dualarından da bizim hiçbir haberimiz ve ilgimiz yoktur. Bu sapıkların
yaptıklarından bizler sorumlu değiliz. Onların yaptıklarında bizim payımız
yoktur,” diyecekler.
Kendilerinin propagandalarını
yapan, kendilerinin fikirlerini, kitaplarını insanlara empoze etmeye çalışan, hayatlarını
kendilerine adamış kimseler, “biz size kulluk yapıyorduk, sizin reklâmınızı yapıyorduk,”
deyince, “hayır hayır senin bu yaptıklarının hiç birisinden be-nim haberim yoktu,”
diyecek ve reddedeceklerdir.
7. “Âyetlerimiz onlara açıkça okunduğu
zaman inkâr edenler, kendilerine gelen gerçek için: “Bu apaçık bir büyüdür”
derler.”
Âyetlerimiz onlara okunduğu
(telâ) zaman. Telâ sadece okumak değildir. Gözleriyle, kalpleriyle, dilleriyle
ve akıllarıyla onlara âyetlerimizi izlettirdiğimiz, peygamberler vasıtasıyla
metlûv âyetlerimizi, uzuvlarıyla meşhûd âyetlerimizi onlara arz ettiğimiz zaman,
kâfirler kendilerine sunulan bu gerçekler için “bu apaçık bir sihirdir,”
derler. Allah’ın bu âyetleri haktır, gerçektir ama kâfirler onu gerçek dışı
kabul ediyorlar.
Allah’ın
Resûlü onlara Allah’ın âyetlerini arz edince, Mekkeli müşrikler kesinlikle
bunun insan sözü olmadığını, olamayacağını, in-san üstü harikulâde bir söz
olduğunu anlıyorlardı. Çünkü o güne kadar pek çok hatip, pek çok şair
görmüşlerdi. Bunlardan hangisi söyleyebilmişti bunu? Hiçbirisinin böyle sözleri
söyleyebilmesi mümkün değildi. Kendi içlerinden birisi olan Muhammed bin Abdullah’ın
da böyle bir sözü söylemesi mümkün değildi. Çünkü o da aralarında doğup
büyümüştü. Çocukluğundan beri tanıyorlardı onu. Kur’an’ın kesinlikle bir insan
sözü olmadığını biliyorlardı ama onu reddetmekte de kararlıydılar. Onun için de
söyleyebilecekleri bir tek şey kalmıştı, o da bunun bir sihir olduğuydu.
Kur’an-ı
Kerim’e şiir dediler, sihir dediler, evvelkilerin masalları dediler, insan
sözünden başkası değildir dediler. Dediler ama buna kendileri de inanmadılar.
Çünkü eğer Kur’an şiirse o zaman ondan bu kadar korkmanın anlamı ne? Piyasada
yığınlarla şiir söyleyip duran insan vardı. Bunların hangisinin arkasına bu kadar
insan düşmüştü?
Yok eğer Kur’an sihirse ve onu
size getiren Peygamber bir sihirbazsa, piyasada bu kadar sihirbaz var,
bunlardan hangisinden bu kadar korkulmuş, hangisine karşı bu kadar tedbir alınmıştır?
Dediler ki
bu bir sihirdir ve peygamber de bir sihirbazdır. Peki şimdiye kadar hangi
sihirbaz bunları gösterebilmişti? Hangi sihirbaz bu sözleri söyleyebilmiş?
Hangi sihirbaz bunu becerebilirdi? Hangi sihirbaz kendisine mutlak ceza verecek
olan yeryüzünün en zalim ve en güçlü ordusuna sahip olan bir kralın sarayına
böyle bir cesaretle girebilmişti bu güne kadar? Şimdi böyle zalim bir idarecinin
karşısında hangi sihirbaz bir asayı yılan haline getirebilirdi? Hangi sihirbaz
bir el çabukluğuyla, bir göz işaretiyle koskoca bir ülkeyi açlık ve felâkete
sürükleyebilirdi? Hangi sihirbaz bir ülkenin tamamının evlerine kurbağalar,
çekirgeler, bitler doldurabilirdi? Hangi sihirbaz tüm suları kan haline getirebilirdi?
Bu güne kadar hangi sihirbaz becerebilmişti bütün bunları? Hattâ Mü’min
sûresinde anlatıldığına göre, Firavun, Allah’ın bu güçlü elçisine karşı şöyle
diyordu: “Sen bizi sihrinle yurdumuzdan çıkarmaya, bizim dinimizi değiştirmeye
ve Mısır’ın yönetimini eline geçirmeye mi geldin?”
Oysa, o güne kadar hiç bir
sihirbazın sihir gücüyle bir memleketi fethettiğinin görülmediğini biliyorlardı.
Sihirbazlar sadece Firavun’dan mükafatlar alabilmek için onun ayaklarını
öpmekten başka bir şey yapmamışlardı, bunu çok iyi biliyordu. Onun içindir ki,
Firavu-n’un hem “sen bir sihirbazsın” demesi, hem de arkasından “sen benim
krallığımı ele geçirmek istiyorsun” demesi, onun kafasının ne denli karıştığını
göstermektedir.
Peygambere
sihirbaz ve peygamberin getirdiği âyetlere de si-hir diyen Firavun ve Mekke
müşriklerinin bu yaptığı, bir çifte standarttı. Bu, onların tüm bunları Allah
desteğiyle gösteren bir peygamber olduğunu anladıklarını, ama saltanatlarının,
statülerinin yok olmasından endişe ettikleri için onu reddetmeye çalıştıklarını
göstermektedir.
8. “Veya, “Onu Muhammed uydurdu”
derler. De ki: “Eğer onu uydurdumsa,
beni Allah’a karşı hiçbir şekilde savunmazsınız; O, Kur’an için yaptığınız
taşkınlıkları daha iyi bilir. Benimle sizin aranızda şahit olarak O yeter. O,
bağışlayandır, merhamet edendir.”
Bir taraftan bu kitaba “sihir”
diyor, diğer taraftan da “bunu sen uydurdun ve utanmadan bir de Allah’a izâfe ettin,”
diyorlar. Rabbimiz peygamberine diyor ki, peygamberim sen onlara de ki: “Eğer
sizin id-dia ettiğiniz gibi bunu ben kendimden uydurmuş ve Allah’a izâfe etmiş,
Rabbime yalan iftirada bulunmuş olsaydım, Allah bunun cezasını bana dünyada
hemen verirdi ve sizler de asla Rabbimin bana vereceği o cezanın önüne
geçemezdiniz. Rabbimin gücünü, kudretini bildiğim halde ben böyle bir şeyi nasıl
yapabilirim? Üstelik bu Kur’an’ın benim sözüm olmadığını, olamayacağını sizler
pekâlâ bilmektesiniz.”
Kur’an’ın
başka yerlerinde de bu konuda peygambere bir gözdağının verildiğini görüyoruz.
Rabbimizin elçisine karşılık, “Eğer sen böyle bir şey yapmış olsaydın, senin dilini
koparır, şah damarını keserdik,” gibi tehditlerini görüyoruz. Allah’ın
yeryüzünde en sevgili kulu peygamber bile olsa, bunu yapan kimsenin gözünün
yaşına bakılmaz.
Allah
Kur’an hakkında sizin yaptığınız taşkınlıkları bilmektedir, görmektedir. Bazen
ona sihir diyorsunuz, bazen şiir, bazen kehanet, bazen de bunu sen uyduruyorsun
diyorsunuz. Allah, kitaba karşı takındığınız bu tavırlarınızı görmektedir.
Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. Benim doğruluğum, sizin de
yalancılığınız konusunda Allah bana şahittir. Aynı zamanda bu ifade, kitaba
karşı azabı gerektirecek bu tutumlarınıza karşılık, Allah’ın size nasıl bir
azap gön-dereceğini yakında göreceksiniz, demektir. Allah’ın kitabına karşı
işle-diğiniz bunca günâhlara rağmen sizler şu anda hayattasınız. Ama bi-lesiniz
ki, bu, Allah’ın sizin bu yaptıklarınızdan gafil oluşunu değil, her şeye rağmen
Rabbinizin gafur ve rahim oluşunu göstermektedir.
Evet, Rabbiniz size karşı
merhametinden dolayı sizin işinizi bitirmiyor, size imkân tanıyor. Bir de ey
kâfirler, şu ana kadar Allah’a ve onun kitabına karşı ne yapmış olursanız olun,
ne tür suçlar işlemiş olursanız olun, bilesiniz ki her biriniz için tevbe
imkânı vardır. Tevbe edip bu yaptıklarınızdan vazgeçer, Rabbinize ve onun kitabına
iman ederseniz, bilesiniz ki Rabbinizin kapısı sizin için her zaman açıktır.
Rabbimizin
bu rahmetini her zaman herkese hatırlatmak zorundayız. Allah’a karşı isyan
içinde olanlara, Allah’a, Allah’ın kitabına rağmen bir sistem ortaya atıp onunla
hayatlarını düzenlemek isteyenlere, hayatlarını Allah’ın kitabına ve Resûlü’nün
sünnetine sormadan yaşamak isteyenlere, bundan vazgeçip Rabblerine kulluğa
yöneldikleri takdirde, ne yaparlarsa yapsınlar Allah’ın onları affedeceğini,
kendileri için Rabbimizin rahmet kapılarının daima açık olduğunu onlara
hatırlatmak zorundayız.
Rabbimiz
onları düşündürmeye, düşünmeye dâvete devam ediyor:
9. “Ey Muhammed! De ki: “Ben peygamberlerin
il-ki değilim; size de bana da ne yapılacağını ben bilmiyo-rum. Ben ancak bana vahy
olunana uymaktayım; ben apaçık bir uyarıcıyım.”
Onlara de ki peygamberim, “Ben
peygamberlerin bid’i değilim.” Yani ben yeni türedi, örneği olmayan, ilk defa
ortaya çıkmış, ilk defa Allah’tan ve onun peygamberliğinden söz eden birisi
değilim. Ya da önceki peygamberlerden farklı, onların hiçbirisinin söylemediği
yepyeni bir şeyler söyleyen, yepyeni ve apayrı bir şeyler icad eden birisi
değilim.
Ben size ve bana ne yapılacağını
da bilmiyorum. Sonunda bu dâvâya karşı gelen sizlerin de, benimde başıma nelerin
geleceğini bilmiyorum. Allah, dostlarına ve düşmanlarına ne yapacak? İleride
sizin de benim de nasıl bir durumda olacağımızı bilmiyorum. Bu dâvânın ne zaman
galip geleceğini, Allah’a, onun kitabına ve elçisine düşman kesilen sizlerin ne
zaman helâk edileceğinizi ben bilmiyorum. Benim ve dâvâmın galibiyetini, sizin
de hezimetinizi Rabbim bana ve size hayatımızda gösterecek mi, yoksa göstermeyecek
mi, bilmiyo-rum.
Ben kendi kaderimi de, sizin
kaderinizi de bilmiyorum. İlerde bana da, size de nelerin takdir edildiğini
bilmiyorum. Çünkü ben gaybı bilmiyorum. Ben gelecekte nelerin olacağını, sizi
de, beni de nelerin beklediğini bilmiyorum. Ben ancak Rabbimden bana vahy
edilenlere uymaktayım. Tüm bunları bilen ancak Rabbimdir. Bana düşen sadece
Rabbimin bana indirdiklerine uymaktır. Değil sizlerin geleceği, değil sizlerin
kaderi, kendi geleceğimi, kendi kaderimi bile bilmiyorum. Benim kaderim bile
kendi elimde değildir. Ben hayatımın tümünde Rab-bime teslim olmuşum. Ben bir
kulum ve benim Rabbim de Allah’tır.
Galiba sizler beni Allah’la
karıştırıyorsunuz. Allah’ın sıfatlarını bana vermeye kalkışıyorsunuz. Ya da
Allah’tan istenmesi gereken şeyleri benden istemeye çalışıyorsunuz. Halbuki ben
sizin gibi bir insanım ve ben sadece Rabbimin bana bildirdiklerini bilir ve size
onları bildiririm. Ben hiçbir zaman bundan fazlasını bilemem.
Çünkü ben
yeni türedi birisi değilim. Benden öneki tüm risâ-letlerin esasları aynıdır.
Hz. Adem’den bu yana risâletler değişmemiştir. Tüm peygamberlerin
risâletlerinde değişiklik sadece ufak-tefek konulardadır. Hz. Adem’den bu yana
her dönemde Rabb aynı Rabb, risâlet aynı risâlet, kulluk yasaları aynı
yasalardır. Söyleyin bana, bu güne kadar tarihte gelip geçmiş hangi peygamber
yiyip içmemiş? Hangi peygamber gaybı bilebilmiş? Hangi peygamber şu anda sizin
benden istediklerinizi becerebilmiş? Hangi peygamberin yanı başında kendisini
destekleyen bir melek yer almış? Hangi peygamberin yanında orduları olmuş?
Hangi peygamberin villaları vardı? Hangi peygamber, toplumunun kendisinden istediklerinin
tümünü onlara verebilmiştir? Siz Allah’la peygamberi karıştırıyorsunuz.
Niye böyle
demesini istiyordu Rabbimiz? Çünkü onlar Allah’ın Resûlü’nü ve onun getirdiği
mesajı reddedebilmek için çok garip şeyler söylüyorlardı. “Bu ne biçim
peygamber? Bizim gibi çarşıda dolaşıyor, yemek yiyor, acıkıyor, baba oluyor,
hasta oluyor. Eğer bu bir Allah peygamberi olsaydı, yanında onu koruyan melekler
olurdu, zengin olurdu, güçlü olurdu, geleceği bilir, gayb konusunda bilgi
sahibi olurdu. Bu gaybı da bilmiyor, gelecek konusunda da bilgi sahibi değil,”
diyorlardı.
Zaman zaman gelip Allah’ın Resûlü’ne
gaybî konularda sorular soruyorlardı. Huzuruna getirdikleri hamile bir kadının
yükünün ne olduğunu, erkek mi yoksa dişi mi olduğunu soruyorlardı. Kayıp eşyalarını,
falan hastanın ölüp ölmeyeceğini soruyorlardı. Yarın gerek Ra-sûlullah’ın, gerekse
kendilerinin başına nelerin geleceğini soruyorlardı. Allah’ın Resûlü’nden
harikulâde şeyler istiyorlardı. Peygamberin malları, mülkleri olsun
istiyorlardı. Uhud’un kendileri için altın yapılma-sını, bağları, bahçelerinin
olmasını istiyorlardı. Kendisine gönül verenlerin gariban kimseler olduğunu
söyleyerek kınıyorlardı onu.
Onların bu tavırlarına karşılık
Rabbimiz de peygamberinin böyle demesini istiyordu: “Siz yanılıyorsunuz. Siz
beni Allah’la karıştırıyorsunuz. Ben Allah değil, bir beşerim. Benim de sizin
de işinizin ne-reye varıp duracağını bilmiyorum. Benim başıma gelecekleri de
sizin başınıza gelecekleri de bilmiyorum. Bugün mü öleceğim, yoksa yarın mı
öleceğim? Yoksa Allah’ın öteki elçileri gibi şehid mi olacağım? Ya da dâvâmın
zaferini dünyada Rabbim bana gösterecek mi bilmiyo-rum. Sizin başınıza da
önceki elçileri yalanlayan toplumların başlarına gelenler gibi semâdan taş mı
yağdırılacak, yoksa yerin dibine mi batırılacaksınız? Ya da Rabbinizin izni ve
takdiriyle iman mı edeceksiniz, bunu bilmiyorum. Ben kaderi ve gaybı bilmiyorum
ve ben ancak Rab-bimin bana indirdiklerine tabi oluyorum. “
Allah’ın
Resûlü, kendisinin bir insan oluşunu ve onların sorduklarını bilmediğini
söyleyince, bu defa da müşrikler bir delil yakalamış gibi şöyle diyorlardı: “Biz
böyle gaybı bilmeyen, gelecek konusunda bilgi sahibi olmayan, kendisine de bize
de gelecekte neler yapılacağını bilmeyen birisine nasıl tâbi oluruz? Olacak şey
midir bu?”
Bugün bize
düşen, mü’mine düşen de işte budur. Biz ancak vahye tabi oluruz. Bizim hareket
noktamız vahiydir. Biz de tıpkı peygamberimiz gibi bize düşeni yapacak ve işin
sonunu düşünmeyeceğiz. Bu dâvâ ne zaman galip gelecek? Allah düşmanlarımızı ne zaman
helâk edecek? Sonunda ne olur? İş nereye varır? Bunu hiç mi hiç düşünmeyeceğiz.
Çünkü bu dâvânın, bu dinin sahibi biz değiliz. Hayatın ve kaderin sahibi biz
değiliz. Hayatın programını biz yapmı-yoruz.
10. “De ki: “Eğer bu Kitap Allah
katından ise ve siz de onu inkâr etmişseniz; İsrâil oğullarından bir şahit de
bunun böyle olduğuna şehadet edip de inanmışken, siz yine de büyüklük
taslarsanız, bana söyleyin kendinize yazık etmiş olmaz mısınız? Doğrusu Allah
zalim milleti doğru yola eriştirmez.”
Ey kâfirler! Ey müşrikler!
Düşünsenize! Baksanıza! Anlasanıza! Şâyet bu bana indirilen kitap Allah’tansa
ve siz de zalimler olarak Allah’tan geleni inkâr etmişseniz ve sizin çok
yakından ilmine, ahlâkına, sadâkatine şahit olduğunuz İsrâil oğullarından bir şahitte
bunun böyle olduğuna, yani bu kitabın gerçekten Allah’tan gelme olduğuna
şahitlik edip inanmışsa, siz de buna rağmen büyüklük taslayarak bana ve bana
gönderilen bu kitaba karşı çıkmaya devam ederseniz ken-di kendinize yazık etmiş
olmaz mısınız? Sizin hiç aklınız yok mu? Hiç düşünmüyor musunuz? Böyle bir
durumda sizin haliniz ve âkıbetiniz nice olur? Acaba biz ne yapıyoruz? Biz şu
anda neyi reddediyor ve niçin reddediyoruz? Acaba bu kitap gerçekten Allah’tan
mı, değil mi? Acaba bu kitabın gerçekten Allah’tan geldiğine şahitlik eden birileri
var mı, yok mu? Acaba bizler şu anda hak olan bir kitabı ve hak olan bir
peygamberi mi reddediyoruz?
Rabbimiz,
Beni İsrâil’den bir şahidin bu kitabın Allah’tan geldiğine şahitlik ettiğini ve
ona inandığını söylüyor. Bu şahidin kim olduğu konusunda birkaç görüş vardır:
Bu, Beni
İsrâil’den şahit Abdullah ibni Selâm’dır denmiştir. Me-dine’de en büyük Yahudi
âlimlerinden birisiydi ve Tevrat’taki son elçiyle alâkalı alâmetleri iyi
bildiği için, hicretten hemen sonra Allah’ın Resûlü’ne ve ona gönderilen kitaba
iman etmiştir. Hattâ Sâd bin Ebi Vakkas: “Ben Rasûlullah’ın Abdullah ibni Selâm
hariç yeryüzünde yü-rüyen hiçbir kimseye bu cennetliktir dediğini işitmedim”
buyurur.
Veya burada
anlatılan şahit Hz. Mûsâ’dır. İsrâil oğullarının pey-gamberi Hz. Mûsâ da şu
anda bu peygambere indirilen kitabın bir benzerine yani Tevrat’a, Allah’ın
kitap göndererek kullarının hayatına karışması konusuna şahitlik etmiştir. Veya
kendi dönemlerinde, bizzat ahir zaman elçisinin geleceğine Hz. Mûsâ da (a.s)
Hz. Îsâ da (a.s) şa-hitlik etmişlerdir.
Bugün bu Kur’an’ı inkâr edenler,
otomatikman bu kitabın benzeri olan Tevrat’ı da inkâr etmiş pozisyonuna düşmektedirler.
Öyle değil mi? İnsan ne yaptığını, neyi inkâr ettiğini biraz düşünmeli. Reddettiği
şeyin bir benzeri kendi inandığı peygamberi tarafından getirilmişse bunu inkâr
ederken aynı zamanda onu da inkâr etmiş olmuyor mu? Tevrat’a ve İncil’e
inandığını iddia edenler bilmiyorlar mı ki bu ki-tap da aynı kaynaktan
gelmiştir. Bilmiyorlar mı ki inandıkları kitapların içinde bu kitabın ve bu peygamberin
kesin müjdeleri vardır.
Öyleyse bugün bu Kur’an’ı inkâr
eden Yahudi ve Hıristiyanlar bilsinler ki, onlar bu kitabı inkâr ederlerken
aynı zamanda kendi kitaplarını da inkâr etmektedirler.
Ya da
âyet-i kerimede anlatılan şahitten kasıt şudur: Bu kitap size ilk defa arz
ediliyor değildir. Daha öncede bu kitabın talimatları Tevrat ve İncil ve diğer
kitaplar vasıtasıyla İsrâil oğullarına gönderilmişti ve İsrâil oğulları da bu
kitaplara iman edip şahitlik etmişlerdi.
11. “İnkâr edenler, inananlar için:
“Eğer İslâmiyet’te hayır olsaydı, bu hususta bizden öne geçemezlerdi” derler.
Bununla doğru yola girmedikleri için de, “Bu eski bir uydurmadır” derler.”
Kâfirler mü’minlerle alay ederek
onları dillerine doladılar. Hakkı dillerine dolamak istediler. Hakkın
sâliklerini dillerine dolamak ve alaylarına konu etmek istediler. Hak
karşısında bâtıl bir delil getirerek hakkı reddetmelerini mantıklı hale
getirmek istediler. Küfrün mantığı olmaz ama böyle bir mantık kazandırmak
istediler ve dediler ki: “Eğer bu dinde, bu peygamberde, bu kitapta gerçekten
bir hayır bulunsaydı, bu kitap hayırlı olsaydı, bu dini daha önce kabul eden şu
ayak takımı bu konuda bizi geçemezdi. Eğer bu dinde bir hayır olsaydı, onlardan
önce biz iman ederdik. Onlardan önce biz sahip çıkardık. Eğer bu din hak bir
din olsaydı, onlardan önce ona biz koşar, biz kabullenirdik. Baksanıza, bu dinin
değeri ona sahip çıkanlardan anlaşılmaktadır.” Böyle söyleyerek müslümanlarla
alay ediyorlardı.
“Biz zenginler, biz kültürlüler
dururken bu garibanların sahiplendiği din ancak bu kadar olur,” diyerek kendilerini
bu konuda kıstas kabul ediyorlar. Kendilerinin hayır dedikleri hayırlı, şer
dedikleri de şerdir. “Bizim sahiplendiklerimiz hayırdır,” diyorlar. Tam
demokrasi anlayışı. Madem ki kendileri buna sahiplenmediler, madem ki kendileri
onunla yol bulamadılar, öyleyse bu hayır değildi. “Bu başka değil, öteden beri
tekrar edile gelen uydurma bir şeydir,” dediler.
“Madem ki bu işi ben yapmadım
öyleyse bunda hayır yoktur. Madem ki bunu ben ortaya koymadım öyleyse bu iş
doğru değildir. Madem ki biz buna sahiplenmedik, öyleyse bu bâtıldır!” Hak da
ölçü de bu insanların kendileridir. İnsanlar hakka tabi olmuyorlar, hak garip
kalmış diye, hak, hak olma özelliğini kaybetmez. Kimse sahip çıkmasa bile hak,
haktır. Bir şeyin hak olması için herkesin ona yönelme şartı yoktur.
Tüm yeryüzü insanlığı reddetse
bile hak yine haktır. Kitap hak-dır, iman hakdır, peygamber, hidâyet hak ve hayırdır.
İsterse yeryüzünde tüm insanlık bunu reddetmiş olsun!
Müşrikler,
Rasûlullah Efendimize tabi olan müslümanları, Am-mar, Süheyb, Bilal gibi
müslümanları ayak takımı olarak görüyorlardı. “Eğer bu din hayırlı bir din
olsaydı onlar bu konuda asla bizi geçe-mezlerdi. Develerimizin çobanları bizden
önce ona inanmazlardı,” di-yor ve böylece Rasûlullah’ı ve onun mesajını reddetme
konusunda bir delil olarak buna sığınıyorlardı.
Tabii bununla da muvaffak
olamayacaklarını anlayınca, bu defa da, “bu başka değil, eskilerin uydurduğu yalanlardan
bir yalandır,” diyorlardı.
12. “Kur’an’dan önce, Mûsâ’nın kitabı,
Tevrat, bir rahmet ve rehberdir. Bu Kur’an, zulmedenleri uyarmak ve iyi
davrananlara müjde olmak üzere Arap diliyle indirilmiş, kendinden öncekileri
doğrulayan bir Kitaptır.”
Kur’an’dan önce gelmiş olan
Tevrat, bir imam ve rahmettir. İmam önde olan, insanın önünde olan ve kendisini
takip ettiği önder ve rehber demektir. Kitap kendisine uyanları, kendisini
takip edenleri hedefe götürecek bir imam ve rehberdir. Kitap en büyük rahmettir.
Allah, kullarına gönderdiği
kitapları vasıtasıyla onlara yeryüzünde en büyük rahmet kapılarını açmıştır.
Kitapları sayesinde hem dünyada hem de âhirette kullarına en büyük rahmet
kapılarını açmıştır. Dün Allah’ın kullarına gönderdiği kitap sayesinde, açtığı
bir rahmet kapısı ile çölde ona iman eden Allah’ın kulları onun rehberliğinde saadete
ulaşmışlardır. Kölelikten, yeryüzünün efendiliğine ulaşmışlardır.
İşte tıpkı bunun
gibi, zalimleri dünyada ve ukbada azaplarla uyarmak ve bu kitabın gösterdiği
biçimde sâlih ameller işleyenleri de hem dünyada hem de ukbada saadet ve
cennetle müjdelemek üzere, Allah, Arap diliyle, sizin anlayabileceğiniz bir
dille bu kitabı göndermiştir. Bu kitap, kendisinden öncekileri tasdik edici bir
kitaptır. Kendisinden önceki kitapların doğrularını, âyetlerini doğrulayıcı,
açığa çıkarıcı ve tahrif edilmiş ve bozulmuş olanlarını da düzeltip ortaya
koyucudur. Tasdikin böyle bir anlamı vardır.
Ya da Kur’an tasdik makamıdır.
Onun onaylayıp tasdik ettikleri, bu doğrudur dedikleri doğrudur, bu bozuktur,
bu bâtıldır dedikleri de bâtıldır. Kur’an müheymin yani denetleyici, kontrol
edicidir. Hakkı bâtılı, yanlışı doğruyu ortaya çıkarıcıdır. Sadece onun hak dedikleri
hak ve bâtıl dedikleri de bâtıldır.
İşte bu
özelliklere sahip olarak Allah’ın gönderdiği bu kitap zul-medenleri uyarmak ve
muhsinleri de müjdelemek için gelmiştir. Muhsin, yani kitaba uyan, kitapla beraber
olan, kitabı tüm yaptıklarında hareket noktası edinen kimse demektir. İyi
yapan, iyilik yapan kimse demektir. Yani yaptıklarını Allah’ı görüyormuşçasına
yapan, hayatının her bir konumunda, her bir ortamda Allah huzurunda olduğunun
şuurunda olan ya da yaptıklarını hep Allah’a lâyık yapan kimsedir.
Öyleyse bu kitap kendisine uyanları,
kendisinin istediği gibi amel işleyenleri cennetle müjdelemek için gelmiştir.
Rabbimiz,
bundan sonraki âyetlerinde muhsinlerin özelliklerini anlatacak.
13. “Doğrusu, “Rabbimiz Allah’tır”
deyip, sonra da dosdoğru gidenlere korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.”
Muhsinler, “Rabbim Allah,”
diyenlerdir. “Rabbimiz Allah’tır.” Tek bir söz, ama tüm hayatı içine alan çok
kapsamlı bir sözdür bu.
Rabb; kişinin hayat programını
belirleyen varlık demektir. İnsanın hayat programını belirleyen kimse, onun
Rabbi odur. İnsan ki-min arzularını gerçekleştiriyor, kimin dediği gibi
yaşamaya çalışıyorsa onun Rabbi odur.
Rabb; insanın yaptıklarını
yaptıran, yapmadıklarını da yaptırmayan güçtür. Şöyle giyiniyor veya böyle giyinmemeye
çalışıyoruz. Kim dedi bunu? Kimi razı etmek için böyle yapıyoruz? Yani öyle ya
da böyle giyinirken bunun yaptırıcısı kimse, o konuda Rabbimiz odur. Moda mı?
Toplum mu? Çevre mi? Âdetler mi? Töreler mi? Müdür mü? Âmir mi? Yönetmelikler
mi? Yasalar mı? Yoksa Allah mı? Kim dedi böyle giyinin diye? Kimdir bize bunu
yaptıran? Kişiye bunu yaptıran kimse, işte kişinin Rabbi odur.
Birine
küsüyoruz, yaptırıcısı kim? Allah mı? Yoksa para mı? Menfaat mı? Birini
seviyoruz. Sevmemizi kim emretti? Birileriyle beraber olmaya çalışıyoruz. Kimi
memnun etmek için? Filân mektepte okuyoruz. Kim emretti bunu? Evimizi şöyle
şöyle tefriş ediyoruz. Kim dedi? Şu şu meslekleri seçiyoruz, kim dedi? Evet,
yaptıklarımızın yaptırıcısı kimse bizim Rabbimiz odur.
Öyleyse geçen ay neler yaptınız
ve kim yaptırdı bunları size? Veya dün neler yaptınız? Bugün neler yaptınız ve
kim yaptırdı? Bunları düşünmek zorundayız.
İşte
muhsinler, bunu düşünen ve yaptıklarını Allah dedi diye yapan, Allah kitabında
böyle istiyor, Allah şu anda beni görüyor diye yapan ve yaptıklarının tümünü
Allah’a lâyık olarak yapan kimselerdir.
Allah bizim
Rabbimizdir. Bizi yaratan, bizi büyütüp besleyen, bizi koruyup doyuran, bizim
için yeryüzünde yasa belirleyendir. Onun tarafından getirildiğimiz şu dünya hayatında
neler yapacağımızı, neler yapmayacağımızı, ona ait olan bu hayatımızı nasıl
yaşayacağımızı belirleyen Allah’tır. Bizim günlük hayat programımızı tespit
eden Allah’tır. Bizim boynumuzdaki kulluk iplerinin ucu elinde olan ve çektiği
yere gitmemiz gereken Rabbimiz O’dur. Gece hayatımızın, gündüz hayatımızın,
aile hayatımızın nasıl olacağını, sabah kaçta kalkacağımızı, soframızda nelerin
bulunup nelerin asla bulunmayacağını, neleri yiyip neleri yemeyeceğimizi,
nerelerden kazanıp nerelerde harcayacağımızı, çocuklarımızı nasıl eğiteceğimizi,
hanımlarımızla nasıl bir münâsebet kuracağımızı, onları nasıl giydireceğimizi,
kılık-kıyafetimi-zin nasıl olacağını belirleyen Rabbimiz Allah’tır.
Müslüman, Allah’ın seçimini
kendisi için seçim kabul eden, se-çimini Allah’tan yana kullanan kişidir. Müslüman,
iradesini Allah’a teslim eden kişidir. Müslümanım diyen birisinin gerek
kendisi, gerek evi ve ev halkı, gerek malı ve işi hakkında söz söyleme ve hüküm
beyan etme hakkı yoktur. “Bu benim mantığıma hoş geliyor, bu bana yakışıyor,”
demeye hakkımız yoktur. Bunu Allah’a inanmayan bir kâfir diyebilir. Çünkü o
Allah’a inanmamıştır. “Ben Allah filân tanımam, kendi hayatımı kendim
belirlerim,” demiş ve dilediğini yapabileceğine inanmıştır. Ama bizler Allah’a
iman etmiş, Allah’a teslim olmuş müslü-manlarız.
Öyleyse, bizim kâfirler gibi
seçme hakkımız yoktur. Allah’ın bizim adımıza seçtikleri ve beğendikleri güzeldir,
gerisi boş ve bâtıldır.
İşte
böylece iman edip “Rabbim Allah’tır,” diyenler ve sonra da dosdoğru olanlar, “Rabbim
Allah’tır” deyip de tüm hayatlarında Allah adına doğrulanlar, ya da Allah’ın
diniyle, hayatlarının tümünde Allah’ın dinini doğrultanlar, dinle ayağa kalkıp
dini yaşamaya çalışanlar, yaptıklarını Allah’ın kitabından ve Resûlü’nün
sünnetinden alarak dinlerini, hayat programlarını doğrultanlar, imanlarını
ayağa kaldıranlar, din-lerini, imanlarını ayağa kaldırıp hayatlarına hakim
kılanlar, imanlarının eylemini gerçekleştirmek üzere doğrulanlar, imanlarını
amele dönüştürme kavgası verenler, “Rabbim Allah” deyip iman ortaya koyanlar ve
sonra da bu imanlarını söz planında bırakmayarak, inandım dedikleri konunun
eylemini, amelini gerçekleştirmek üzere ayağa kalkanlar, işte muhsinler bunlardır.
Sanki
burada ki ifadesi bize Fâtiha’yı
anlatır. diyorduk ya orada. İşte oradaki dosdoğru yol Kur’an’dı. “Ya Rabbi bizi
sırat-ı müstakime, yani Kur’an yoluna hidâyet buyur,” diyorduk.
O halde “Rabbim Allah’tır” deyip
sonra da dosdoğru olmak demek, bu Kur’an’ın yolunda olmak demektir. Öyleyse
muhsinler, “Rabbim Allah’tır” deyip sonra da o Rabbin kendisi adına gönderdiği
hayat programı olan Kur’an’la beraber olanlar, Kur’an’ın kendilerine gösterdiği
hayatı yaşamaya çalışanlardır.
“Rabbim
Allah” sözü, hayatın iman bölümünü anlatır.
Dosdoğru olma sözü de hayatın
cihad yönünü anlatır. Bu söz, hayatın tümünü içine alan bir sözdür. Zaten hayat,
iman ve cihaddan ibarettir. Hayat, Allah’ın istediği biçimde iman ve bu imanı
yaşama adına verilecek cihaddan, cehd ve gayretten ibarettir. Muhsin, inanan ve
inancını yaşamanın kavgasını verenler, inanan ve inancı gereği eğilip bükülmeden
istikâmet üzere olan, şeytanların ve tâğutların arzularına kapılmayan kimse demektir.
Ama
unutmayalım ki istikâmet üzere olmak, şeytansız bir hayat içinde yaşamak
değildir. Şeytanlar bağlansın, tâğutlar uslansın, çevre anlayışlı olsun, anamız,
babamız, ağamız, patronumuz, devletimiz, kanunlarımız, âmirimiz, müdürümüz bize
karışmasın, işimiz aşı-mız iyi olsun, tıkırımız yerinde olsun demek değildir.
Bunlar cennette olacaktır. Biz bunlara rağmen imanlarımızı yaşama kavgası verecek
ve hayatımızın sonuna kadar cihadımızı sürdüreceğiz, bunu unutmamalıyız.
İşte
böylece inanan ve böylece yaşayanlar için korku yoktur ve onlar asla mahzun da
olmayacaklardır. Geçmişe ait bir korku yoktur onlar için, ilerisi için de herhangi
bir üzüntü yoktur. Geçmişte dinlerini yaşamak adına kâfirlerden bir takım
sıkıntılar çekmişlerse de, artık âhiretteki mutluluk onların hepsini
unutturacaktır. Dünyada imanını yaşama adına yüz yıl yüz üstü sürünmüş olsa
bile ne gam, cennette Rabbinin onun için hazırladığı, gözlerin görmediği,
kullukların duymadığı, hiçbir kalbin ihata edemeyeceği çeşit çeşit nimetler ona
bunları unutturacaktır. Mü’minler için bu böyle olduğu gibi, kâfirler için de
böyledir. Kâfirler yeryüzünde yüz yıl zevk ve sefa içinde bir hayat sür-müş
olsalar da, cenneti kaybedip cehennemi boyladıklarında kahrolacak ve sanki
dünyada hiç yaşamamış gibi olacaklardır.
Evet,
iman ettikleri O Rabbin kendileri için belirlediği sırat-ı müstakimde olanlar.
O Rabbin kendilerine belirlediği kulluğu yaşayanlar. Rablerine verdikleri bu ikrarda
sebat edenler. Bu ikrarı sadece sözde, söz planında bırakmayıp hayatlarını bu
ikrara, bu imana bina edenler, bu imanı kendileri için hayat programı
yapanlara, yani sözleriyle kavilleriyle dosdoğru yolda oldukları ve Rablerinin
emirlerine teslim oldukları gibi amellerinde ve fiillerinde de dosdoğru yolda
Allah’ın kitabı istikâmetinde bir hayat yaşayanlar. İşte imandan sonra ortaya
konulan bu dosdoğru olma ifadesini böyle anlamaya çalışıyoruz. İmandan sonra
dosdoğru olmak imanın gereği olan bir hayatı yaşamak denektir. Dosdoğru olmak
sırat-ı müstakimi yaşamak demektir. Dünyada Allah’ın koyduğu Kur’an ve sünnet
istikâmetinde bir hayat yaşamak denektir. Bir ömür boyu imanı hayatta görüntüleme
kavgası vermektir. Hem kendini hem de çevresini bu imanla doğrultma çabasıdır dosdoğru
olmak.
Rabbunallah.
Rabbimiz Allah’tır deyip sonra da dosdoğru yaşayanlardır. Tek bir söz ama tüm
hayatı içine alan çok kapsamlı bir sözdür bu. Rabbim Allah’tır demek sonra da
bu söze sadakatle yaşamak. Bu çok önemlidir. Rab kişinin hayat programını
belirleyen var-lık demektir. İnsanın hayat programını belirleyen kimse onun
Rabbi odur. İnsan kimin arzularını gerçekleştiriyorsa, kimin dediği gibi
yaşa-maya çalışıyorsa onun Rabbi odur. Bir başka deyişle Rab insanın
yaptıklarını yaptıran yapmadıklarını da yaptırmayan güçtür. Şöyle gi-yiniyor
veya böyle giyinmemeye çalışıyoruz. Kim dedi bunu? Kimi razı etmek için böyle
yapıyoruz? Yani öyle ya da böyle giyinirken bunun yaptırıcısı kimse o konuda
Rabbimiz odur. Moda mı? Toplum mu? Çevre mi? Âdetler mi? Töreler mi? Müdür mü?
Amir mi? Yönetmelik-ler mi? Yasalar mı? Yoksa Allah mı? Kim dedi böyle giyinin
diye? Kimdir bize bunu yaptıran? Kimse işte kişinin Rabbi odur.
Birine küsüyoruz yaptırıcısı kim? Allah mı, yoksa para mı?
Menfaat mı? Birini seviyoruz. Kim dedi diye? Birileriyle beraber olma-ya
çalışıyoruz. Kimi memnun etmek için? Filan mektepte okuyoruz. Kim dedi bunu?
Evimizi şöyle şöyle tefriş ediyoruz. Kim dedi diye? Şu şu meslekleri seçiyoruz
kim dedi? Evet yaptıklarımızın yaptırıcısı kimse bizim Rabbimiz odur. Öyleyse
geçen ay neler yaptınız ve kim yaptırdı bunları size? Veya dün neler yaptınız?
Bugün neler yaptınız ve kim yaptırdı bunları size? bunu düşünmek zorundayız.
İşte gerçek mü’minler, Allah’a Allah’ın istediği iman eden
ve bu imanlarından sonra da dosdoğru olan mü’minler bunu düşünen ve yaptıklarını
Allah dedi diye yapan, Allah kitabında böyle istiyor diye yapan, Allah şu anda
beni görüyor diye yapan ve yaptıklarının tümünü Allah’a lâyık olarak yapan
kimselerdir. İşte imandan sonra dos-doğru olmak budur.
Çünkü Allah bizim Rabbimizdir. Bizi yaratan, bizi büyütüp
bes-leyen, bizi koruyup doyuran, bizim için yeryüzünde yasa belirleyen Rabbimiz
Allah’tır. Onun tarafından getirildiğimiz şu dünya hayatında neler yapacağımızı
neler yapmayacağımızı, ona ait olan bu hayatı-mızı nasıl yaşayacağımızı
belirleyen Allah’tır. Bizim günlük hayat programımızı tespit eden Allah’tır.
Bizim boynumuzdaki kulluk iplerinin ucu elinde olan ve çektiği yere gitmemiz
gereken Rabbimiz O’dur. Gece hayatımızın nasıl olacağını, gündüz hayatımızın
nasıl olacağını, aile hayatımızın nasıl olacağını, sabah kaçta kalkacağımızı,
soframızda nelerin bulunacağını nelerin asla bulunmayacağını, neleri yiyip
neleri yemeyeceğimizi, nerelerden kazanıp nerelerde harcayacağı-mızı, çocuklarımızı
nasıl eğiteceğimizi, hanımlarımızla nasıl bir müna-sebet kuracağımızı, onları
nasıl giydireceğimizi, kılık kıyafetimizin na-sıl olacağını belirleyen Rabbimiz
Allah’tır. Müslüman Allah’ın seçimini kendisi için seçim kabul eden seçimini
Allah’tan yana kullanan kişidir. Müslüman iradesini Allah’a teslim eden
kişidir.
Müslümanım
diyen birisinin gerek kendisi hakkında, gerek evi ve ev halkı hakkında, gerek
malı ve işi hakkında söz söyleme ve hüküm beyan etme hakkı yoktur. Bu benim
mantığıma hoş geliyor, bu bana yakışıyor demeye hakkımız yoktur. Bunu Allah’a
inanmayan bir kâfir diyebilir. Çünkü o Allah’a inanmamıştır. Ben Allah filan
tanımam ben kendi hayatımı kendim belirlerim demiştir ve dilediğini yapabileceğine
inanmıştır. Ama bizler Allah’a iman etmiş insanlarız. Allah’a teslim olmuş
müslümanlarız. Öyleyse kâfirler gibi bizim muhayyerlik hakkımız, seçme hakkımız
yoktur. Allah’ın bizim adımıza seçtikleri ve beğendikleri güzeldir gerisi
boştur ve batıldır.
Evet işte böylece iman edip Rabbim Allah’tır diyenler ve sonra
da dosdoğru olanlar. Rabbim Allah’tır deyip de tüm hayatlarında Allah adına
doğrulanlar. Ya da Allah’ın diniyle doğrulanlar. Hayatlarının tü-münde Allah’ın
dinini doğrultanlar. Dinle ayağa kalkıp dini yaşamaya çalışanlar. Yaptıklarını
Allah’ın kitabından ve Resûlünün sünnetinden alarak dinlerini, hayat
programlarını doğrultanlar. İmanlarını ayağa kaldıranlar. Dinlerini imanlarını
ayağa kaldırıp hayatlarına hakim kılanlar. İmanlarının eylemini gerçekleştirmek
üzere doğrulanlar. İman-larını amele dönüştürme kavgası verenler. Rabbim Allah
deyip iman ortaya koyanlar ve sonra da bu imanlarını söz planında bırakmayarak
inandım dedikleri konunun eylemini, amelini gerçekleştirmek üzere ayağa
kalkanlar, işte bunlar gerçek müslümanlardır diyor Allah’ın Re-sûlü.
14. “İşte onlar, cennetliklerdir;
işlediklerine bir kar-şılık olarak, içinde temelli kalacaklardır.”
“Rabbimiz Allah’tır, bizim boyunlarımızdaki ipin ucu Allah’ın
elindedir, biz sadece kendisini dinler ve sadece kendisinin çektiği yere gideriz,”
diyenler, kendisine kulluk ettiğimiz, hayat programımızı kendisinden, kendi
kitabından aldığımız ve hayatımızı kendisi adına yaşadığımız, hatırını her
şeyin hatırından üstün tuttuğumuz ve sadece kendisi önünde eğildiğimiz Rabbimiz
Allah’tır deyip de sonra da dosdoğru yolda yürüyenler… Bunu sözde bırakmayarak
o Rabbin kendileri için belirlediği sırat-ı müstakimde olanlar, Rabblerine
verdikleri bu ikrarda sebat edenler, hayatlarını bu ikrara, bu imana bina edenler,
bu imanı kendileri için hayat programı yapanlar, sözleriyle, fiilleriyle
dosdoğru yolda olanlar ve Rabblerinin emirlerine teslim oldukları gibi,
amellerinde ve fiillerinde de Allah’ın kitabı istikâmetinde bir hayat
yaşayanlar var ya, işte onlar cennetliktirler ve işledikleri bu güzel amellerine
karşılık, onlar o cennette ebedî kalacaklardır. Önceki âyetle ve Fussilet
sûresiyle birlikte düşünecek olursak, melekler bu mü’minlere bu cenneti
müjdelemek için inerler.
“Rabbimiz
Allah’tır” deyip sonra da doğrulukta devam edenlere gelince, onların üzerine
melekler iner ve derler ki: “Korkmayın, üzülmeyin, size vaadedilen cennetle
sevinin! Biz dünya hayatında da, âhirette de sizin dostlarınızız. Cennette
sizin için canınızın çektiği ve istediğiniz her şey vardır.”
(Fussilet
30)
Melekler o
mü’minlere derler ki: “Ey mü’minler! Korkmayın! Üzülmeyin! Size vaadedilen
cennetle sevinin! Rabbinizin mükafatlarıyla sevinip coşun! Bizler dünya hayatında
da, âhirette de sizin dostlarınızız.” Yani biz melekler, siz mü’minlerin
velîyy’ül emirleriyiz. İşlerinizi üstlenen, sizlere yardım eden, sizler adına
iş yapan, sizleri koruyan, muhafaza eden varlıklarız.
Peki acaba
ne zaman iner bu melekler? Ya da melekler ne za-man bu müjdeyle gelir? Bazı
alimler, bu meleklerin ölüm anında mü’-minlerin yanına ineceğini ve bu müjdeyi vereceğini
söylemişlerdir. Ö-lüm anında mü’minlerin yanı başlarına gelecek ve diyecekler
ki, “biz sizin dünyadayken dostlarınızdık. Sizi koruyor ve Allah’ın izniyle
sizi hakta tutmaya, doğrultmaya çalışıyorduk. Sakın korkup üzülmeyin, aynı
şekilde bundan sonra da sizinle beraber olacağız. Kabirde de, âhirette de
sizinle beraber olacağız. Sizi kolayca sırattan geçirip cennete ulaştıracağız
ve orada canlarınızın çektiği her şey vardır!”
Bazı alimler, bu meleklerin mezardayken
mü’minlerin yanına geleceğini, onları orada yalnız bırakmayacaklarını ve bir dediklerini
iki etmeyeceklerini söylerler. Rasûlullah’ın bir hadisinden anladığımıza göre,
kabirde iki melek mü’minin yanına gelir, onu hoş bir edayla karşılar ve derler
ki: “Sakın üzülme, Allah’ın sana vaad ettiği cennetle se-vin.”
Böylece Allah o mü’minin
korkusunu emniyete, üzüntüsünü de sevince çevirir, onu, gözünü gönlünü aydın
eder, buyurulmaktadır. Kimileri mü’minlerin yeniden dirilmeleri anında bu meleklerin
gelip bu müjdeyi vereceklerini söylemişlerdir. Yani onlara gidecekleri yer konusunda
hiç korkmamalarını söylerler. Tüm kötülüklerin sona erdiğini, tüm sıkıntıların,
tüm meşakkatlerin bittiğini ve bundan sonra sonsuz hayırların başladığını haber
verirler. “Arkada bıraktıklarınız konusunda da üzülmeyin, biz onları koruyacak
halefler bıraktık,” derler. Kimileri de hem ölüm anında, hem mezardayken, hem
de dirilme anında meleklerin geleceğini söylemişlerdir.
Âyetin ifadesinin mutlak oluşuna
bakılırsa, dünyada her an meleklerin mü’minlere geldiğini anlarız. Sürekli gelirler
ve derler ki: “Korkmayın ey müslümanlar! Mahzun da olmayın! Ne geçmişiniz konusunda,
ne de geleceğiniz hususunda endişe etmeyin! Sizler Allah yolunda olduktan
sonra, hayatınızı Allah için yaşadıktan sonra, sırat-ı müstakimde olduktan
sonra geçmişiniz konusunda da, geleceğiniz konusunda da, kabir konusunda da hiçbir
endişeniz olmasın! Vaad o-lunduğunuz cennetle sevinip coşun!”
Peki niçin
sevinip coşacakmışız? Neymiş o cennet? Ya da ne varmış o cennette? Bakın
melekler diyor ki: “O cennette sizin canınızın çektiği her şey vardır.” Yani ne
arzu ederseniz hepsi vardır orada. Neyin gelmesini isterseniz mutlaka o size
getirilecektir orada. Yani cennette acaba şu da var mı, bu da var mı, diye
sormaya gerek yoktur. Orada ne arzu etmişseniz hepsi vardır. Orada yok yoktur.
Oradaki fıtrata uygun her şey vardır. Gözlerin görmediği, kulakların duymadığı,
hiç beşer kalbinin ihata edemeyeceği nimetler ve devletler vardır o cennette.
Buraya
kadar muhsinlerle alâkalı genel olarak söylenenler bundan sonra biraz daha
özelleştirilecek. Bakın Rabbimiz şöyle buyuruyor:
15. “Biz
insana, anne ve babasına karşı iyi davranmasını tavsiye etmişizdir; zira
annesi, onu, karnında, zorluğa uğrayarak taşımış; onu güçlükle doğurmuştur. Taşınması
ve sütten kesilmesi otuz ay sürer. Sonunda erginlik çağına erince ve kırk
yaşına varınca: “Rabbim! Bana ve anne babama verdiğin nimete şükretmemi ve
benim hoşnut olacağın yararlı bir işi yapmamı sağla; bana verdiğin gibi soyuma
da salâh ver; doğrusu sana yöneldim, ben, kendini sana verenlerdenim” demesi gerekir.”
Burada da Rabbimiz muhsinlerin
ana-babaya ihsanını anlatıyor. “Biz insana ana-babasına karşı muhsin davranmasını
emrettik,” buyurduktan sonra, Rabbimiz annenin çocuğuna karşı üç durumundan söz
ediyor:
1. Annesi
onu karnında zorluk çekerek meşakkat içinde taşır,
2. Sonra
yine onu güçlükle, meşakkatle doğurur,
3. Ana
karnında taşınması ve sütten kesilmesi de otuz ay sürer. Yani onu doğurduktan
sonra da uzun bir süre onu emzirir.
Annenin
çocuğuna karşı görevleri ve çocuğu üzerindeki hakkı anlatılıyor. Bu âyetten, babaya
nazaran evlât üzerinde ananın haklarının daha çok olduğunu anlıyoruz. Dikkat
ederseniz âyetin başında ana babaya ikisine birden ihsan istendikten sonra, bu
bölümde ayrıca ananın bir daha özellikle zikredildiğini görüyoruz. Yine muteber
hadis kitaplarında görüyoruz ki, bir sahâbe gelip Allah’ın Resûlüne sorar: “Kime
ihsan edeyim ey Allah’ın Resûlü?” Allah’ın Resûlü, “senin ihsanına lâyık olan
annendir,” buyurur. Adam peş peşe üç defa sorar, Allah’ın Resûlü “annendir,”
der. Dördüncü defa sorduğunda “babandır,” der. Öyleyse evlât üzerinde annenin
hakkı, babanın hakkından öndedir.
Rabbimiz, ana-babaya,
özellikle anaya ihsan istiyor. Peki ana-babaya ihsanı nasıl anlayacağız?
Ana-babaya muhsin davranmak. Yani ana-baba
karşısında da Allah karşısında olma şuurunu taşımak. Gerçekten çok orijinal bir
kavram…
İhsan
neydi? İhsan, Allah’ın gördüğü şuuru içinde olmaktır. Ki-şinin yaptığını Allah
huzurunda, Allah kontrolünde yapma şuuru içinde olmasıdır.
Ana-babaya
itaat ederken, Allah karşısında olma şuurunu kay-betmeyecek, Allah kontrolünde
olduğumuzu hep hatırda canlı tutacağız. Yani “ya Rabbi, sen bana anana şöyle
davran dedin, diye yapıyorum bunu, babana böyle yap dedin diye böyle yapıyorum,”
diyerek hem Allah huzurunda olacağız, hem de onlara itaat edeceğiz.
Onların
bizden istedikleri Allah’ı gücendirecek, kızdıracak veya azabını gerektirecek
noktaya ulaşınca da, o zaman onlara itaat etmeyeceğiz. Hemen o anda vazgeçivereceğiz.
Anamız-babamız olsalar da dinlemeyeceğiz onları. Niye? Çünkü Allah huzurunda,
Allah kontrolündeyiz. Ne yapacaksak, nasıl yapacaksak, onun rızasını aşmayacak
şekilde yapmak zorunda olduğumuzu asla unutmayacağız.
Dikkat ederseniz
itaat değil, ihsan isteniyor bizden. Âyet-i kerimede ana-babaya itaat edin
denmiyor da, ihsanda bulunun deniyor. Öyleyse ana-babaya karşı ihsanın birkaç
boyutu vardır:
1. Öncelikle
anne-baba, bizim varlığımız ve onların var olmaları sebebiyle itaate lâyıktır.
Anne-babamız bizim varlık sebebimizdir. Yani anne-baban senin varlığına sebep
mi? Tamam bitti, itaat edeceksin. “İtaat edeceğim ama babam huysuzluk yapıyor,
anam namaz kılmıyor, abdest almıyor! İslâm’ı yaşamıyorlar, dinle ilgileri yok.”
Ne olursa olsun, onlar senin annen-baban mı? Sen onlardan dolayı varsın. O
halde onlara itaat edeceksin bir kere, mutlak ölçü budur. Çünkü onların itaate
hak kazanmaları, bizim ana-babamız olmalarıdır, iyi bir müslüman olup olmamaları
değildir.
2. Annen va
baban eğer şirk konusunda, seni şirke düşürme konusunda, yani senin dinini
egale etme, İslâm’ını ekarte etmek üzere senden bir istekte bulunuyorlarsa o zaman
sen kenara geç ve onları dinleme! Yani onlara itaat etme! Bu, hemen onları
öldür, işlerini bitir, demek değildir. Fakat bu işte ısrar ediyor, üstüne
düşüyor ve se-nin dinini bozma boyutuna götürüyorlarsa, o zaman onları diskalifiye
et! Yani onları sıfır hale getir! Çünkü sen o anda, her anda Allah huzurundasın.
Sen hep Allah kontrolündesin. Sen her şeyden ve herkesten önce Allah’ın kulu ve
kölesisin. Önce onu dinlemek zorundasın. Önce onu razı etmek zorundasın.
Hattâ Bedir’de olduğu gibi, baban
veya anan Allah’ın dinini engelleme adına varlığını ortaya koyuyor ve seni engellemeye
çalışıyorsa, o zaman kafasını da kes, defterini de dür! İkinci boyut da böyle.
Çünkü Resûl-i Ekrem efendimizin dizlerinin dibinde büyümüş, onun imanına, onun
takva ve teslimiyetine şahit olmuş nice sahabe-i kiram efendilerimizin
peygamber aleyhisselamın safında katıldıkları savaşlarda babalarına karşı böyle
davrandıklarını çok iyi biliyoruz.
3. Üçüncü
boyuta, dünya işlerine gelince, dünya işlerinde de onlarla geçin! Ama yanlış
anlamayalım, dünya işlerinde onlarla geçin demek, sözlerini dinle,
dediklerinden dışarı çıkma, değil, geçinin demektir. Ekmek al, su ver demişlerse
onu yerine getirin demektir. Dini bozmayacak arzularını gerçekleştirin
demektir.
“Eğer anan-baban seni körü körüne bana
şirk koşmaya zorlarlarsa onlara itaat etme. Ama dünya işlerinde de maruf veçhile
onlarla geçin.”
(Lokman:
15)
Yani tevhid
ölçüsüne dayanarak, İslâm ölçüsü içinde onlarla geçin. Peki bunun ölçüsü ne
olacak? Bunun ölçüsü, onları gücendirme, onları küstürme demektir.
Eğer onların
gönüllerini edebilir, ikna edebilirsen istediğini yap. Meselâ baban “burada
otur ya da oturma!” dedi. Orada oturmak da helâl, burada oturmak da helâl iken,
“neden bunu istiyorsun? Ne oluyor? Senin zevkine mi uyacağım?” deme hakkımız
yoktur. Ama, “bak burası daha güzel! Burası daha serin, burada daha çok rahat
ederim!” gibi sözlerle kandırabilirsen, tamam o zaman burada otur, değilse onun
dediği yerde oturmak zorundasın. Örneğin benim babam bugün buraya gelmeme engel
oluyorsa, eğer size verilmiş bir sözüm yoksa gelmemeliyim. Ama onu ikna edebilirsem,
o ayrıdır tabii. Ana-babaya itaatin sınırı da bu olacaktır.
Bir kere
mutlak mânâda onlar itaate lâyıktır. Onlar iyidir, müs-lümandır diye değil, anne-baba
olmaktan dolayı itaate lâyıktır. Ama itaat derken, benden şirk isterlerse o
zaman ben yan çizeceğim, yok kabul edecek, dinlemeyecek, duymayacak, anlamayacak,
unutaca-ğım. Israr ederlerse engel koyacağız fakat dünya işlerinde de onlara
hoş görünmeye çalışacağız.
Yani anne ve babanın karşısında
onlara itaat ederken de Allah huzurunda olduğumuzu asla unutmayacağız.
Ama şu
bizim mevcut uygulamada ana-babaya itaat biraz da onların rubûbiyet makamına
geçmelerini sağlıyor ki bu konuda daha titiz davranmak zorunda kalacağız. Adam,
“illa da benim dediğim” olacak diyor. Zevkini tatmin için değil, enaniyetini
putlaştırmak için di-yorsa, onun bu zulmüne engel olmaya da çalışacağız. Çünkü
onun bu hareketi kendini Rabb makamında görmesinden ötürü bir zulümdür.
Öyle olunca da artık burada konu
anne-babaya itaat konusu değil, anne-babanın kötülüğüne engel olma konusudur ki,
o zaman ona da dikkat edeceğiz. Bunu nasıl anlayacağımız konusu da ayrı bir
konudur. Bıçak sırtı gibi bir şey… Bir yana kaydı mı öbür yandan kayacaktır,
ikisinin ortasında durmak çok zordur.
Ana-babaya
ihsan:
a. Onlar
karşısında iken Allah karşısında olduğumuzu unutmadan onları dinlemek, onları
putlaştırmadan, Allah’ı kızdıracak biçimde
onların arzularını gerçekleştirmeye gitmeden ve onların Allah’ın arzularına
uygun olan arzularına kulak asmazlık etmeden onları hayra, hakka teşvik
etmektir.
b. Onlara
karşı merhametli davranmaktır.
c. Allah’ın
size ulaştırdığını siz de onlara ulaştırın,
d. Onları
cennete götürmenin savaşını verin, demektir. Yani onlara cennet yollarını açıp
onların cehennem yollarına barikatlar ko-yun demektir.
Ana-babaya
ihsan edin, çünkü analarınız sizi meşakkat içinde karnında taşımış, meşakkat
içinde sizi doğurmuş, sonra sizi otuz ay boyunca karınlarında taşımış ve emzirmişlerdir.
Bakara sûresinde, Rabbimiz emzirme konusunda şöyle buyuruyor:
“Emzirmeyi
tamamlatmak isteyenler için anneler çocuklarını tam iki yıl emzirirler. Onların
(annelerin) yiyeceği ve giyeceği örfe uygun şekilde babaya aittir.”
(Bakara 233)
Bu âyette
de onların ana karnında taşınmaları ve sütten kesilmeleri otuz aydır,
buyuruluyor. Otuz aydan iki yıl, yani yirmi dört ay çıkarılırsa, o zaman
hamilelik süresinin altı ay olduğu ortaya çıkar. Burada, hamileliğin en az müddeti,
emzirmenin de en fazla müddeti zikredilmiştir. Süt emzirmenin en uzun müddeti
iki yıldır. Ulemânın bu konudaki görüşü budur. Yani bir çocuk bu iki yıl içinde
herhangi bir kadın tarafından emzirilmişse o kadın o çocuğun süt annesi olur.
Ama İmam Ebu Hanife’nin bir görüşüne göre bunun süresi otuz aydır. Herhangi bir
şüpheye yaklaşmamak için ihtiyaten İmam Ebu Hanife otuz ay içinde emziren bir
kadının süt annesi olacağını ifade etmiştir.
Nihayet insan kırk yaşına ulaşıp
olgunluk ve güçlülük dönemine basınca Rabbine şöyle dua eder: “Ya Rabbi! Bana
verdiğin nimetlere karşılık bana şükretme anlayışı ver! Bana ihsan ettiğin nimetlere
ve benim ana-babama verdiğin nimetlere karşılık beni şükre sevk et! Bana
hakkıyla şükretmeyi nasip eyle! Tüm bu nimetlere karşı bana şükür yollarını
açıp kolaylaştır! Bana senin razı olacağın sâlih ameller işlemeyi, senin
istediğin sâlih amellere yönelmeyi nasip eyle! Amellerim hem kitap ve sünnete
uygun olsun hem de onları işlerken niyetim sadece senin için olsun! Amellerimde
riya, kibir, gösteriş, menfaat gibi bulanıklık olmasın! Zürriyetimin de
ıslahını nasip eyle ya Rabbi! Zürriyetimin ıslahı konusunda ben cehd ve gayret
edeceğim, ben onların ıslahı konusunda elimden geleni yapacağım, onlara senin
kitabını ve Resûlü’nün sünnetini duyurup onların cennet yollarını açıp cehennem
yollarına barikatlar koyacağım. Bana düşeni yapacağım ama bu konuda sen bana
yardım eyle ya Rabbi! Senin yardımın olmazsa ben bunu beceremem Allah’ım! Ben
tevbe edip sana yöneldim! Hayatımın tümünde senin arzularını gerçekleştirmeye
yöneldim. Yönümü sana döndüm, irademi sana teslim ettim! Senin seçimini seçim
kabul ettim kendime! Ben müslümanlardanım, tümüyle sana teslim olanlardanım ya
Rabbi!”
Muhsinlerden
Allah’ın istedikleri işte bunlardır. Verilen nimetlere karşı şükür… Ama sadece
kendisine verilenlere karşı değil, aynı zamanda ana-babaya ve yakınlara karşı
verilenlere de şükür. Sâlih ameller işleme konusunda Allah’tan yardım isteme, zürriyetin
ıslahını dileme, tevbe edip Allah’a yönelme ve müslümanlardan olma, müslü-manlarla
birlikte hareket etmeye hazır olma, peygamberler ve sâlih ki-şiler safında olma
çabası… İşte ihsan budur.
16. “İşte, işlediklerini en güzel
şekilde kabul ettiğimiz ve kötülüklerini geçtiğimiz bu kimseler, cennetlikler
içindedirler. Bu, verilen doğru bir sözdür.”
Rabbimiz, “İşte böyle olan, böyle
yaşayan muhsinlerin işlemiş oldukları amellerin en güzelini kabul ederiz.
Onları işlemiş oldukları amellerinin en güzeliyle değerlendirir, ona göre
onlara mükafat takdir ederiz. Onların günâhlarından da vazgeçer, onları
kendilerine vaa-dedilen cennetler içinde kılarız,” diyor.
İşte muhsin
olmanın, ihsan içinde bir hayat yaşamanın, Allah’ı görüyormuşçasına ona kulluk
yapmanın, sâlih amellere koşmanın ve sâlih ameller konusunda Allah’tan yardım
istemenin, ana-babaya karşı ihsan içinde bulunmanın, zürriyetlerinin ıslahı
konusunda kavga verip Allah’tan yardım istemenin karşılığı budur.
Rabbimiz, onların
amellerinin en güzeliyle onlara mükafat vereceğiz, diyor. Nasıl anlayacağız bu
amellerin en güzeliyle mükafatı? Rabbimiz, Fussilet sûresinde kâfirlerin
cezalandırılmalarıyla alâkalı bir katsayı anlatıyordu:
“Biz mutlaka inkâr edenlere şiddetli
bir azap tattıracağız. Ve onlara yaptıkları amellerin en kötüsünün cezasını
vereceğiz.”
(Fussilet 27)
Âyetin oradaki konumuyla, yani sûrede anlatıldığı konu
bütünlüğü içinde söylersek, bu âyette Allah’ın âyetlerini gizleyen, Allah’ın
âyetlerini Allah kullarına duyurmamaya çalışan insanlar anlatılıyordu.
İşte böyle Allah’ın âyetlerinin susturulmasına sa’yeden,
Allah’ın âyetlerini örterek, ört-bas ederek Allah kullarının gündemlerinden
düşürmeye, Allah’ın âyetlerinin gözlerden, kulaklardan, saklanmasına çalışan
kimselerin cezası ateştir. Bu eylemin sonucu cehennemdir. Hem öyle bir cehennem
ki, bu onların uğrayacakları, görüp geçecekleri bir ateş değil, içinden hiç
çıkmamacasına, hiç kurtulmamacasına kalacakları bir ateş olacaktır. Orası
onların yeri ve yurdudur. Allah’ın kullarının gündemlerini değiştirmeye ve
Allah’ın âyetlerini duyurmamaya çalışan insanların durağı, barınağı cehennemdir.
Bunu bazen bilenler yapar. Yani
Allah’ın âyetlerini bildiği halde, kitap bilgisine, peygamber bilgisine sahip oldukları
halde, Allah kendilerini bu bilgiyle nimetlendirdiği halde, bildikleri bu bilgileri
Allah kullarına anlatmayarak, duyurmayarak Allah kullarının gündemini bununla
oluşturmayan kimseler yapar ve Allah korusun bunların sonu cehennemdir.
Bunların kafalarındaki, kalplerindeki anlatmadıkları Kur’an âyetleri ateşe
dönüşecek ve sonunda kendi ateşlerini dünyadan götüren insanlar durumuna
düşeceklerdir. Bazen da bu gizleme işini resmî otorite yapar. Okumaya yasak,
okutmaya, duyurmaya yasak koyarlar.
Ya da öyle resmen yasaklıyoruz
demezler de, öyle bir program yaparlar ki, o programdan geçen insanlar
Kur’an’ın kokusunu bile alamazlar. “İşte okutuyoruz, işte izin veriyoruz, işte
din dersleri koyduk,” derler. Ama koydukları programda insanlar beş âyet, beş
hadis bile öğrenemezler.
Allah,
onlara yaptıklarının en kötüsü ile ceza vereceğiz, diyor. Amellerinin en kötüsü
ile cezalandıracağız onları... Amellerinin en kö-tüsüyle karşılık vereceğiz
onlara… Nasıl anlayacağız bunu? Bu kâfir-lerin bu zalimlerin hayatlarında bazen
işledikleri güzel ve faydalı işler de olabilir. Ama onların işledikleri
amellerin en kötüsüyle en çirkiniyle tüm amellerini çarpıvereceğiz, diyor Rabbimiz.
Allah, onların tüm amellerini hayatta işledikleri en kötü amelle çarpacak.
Aynen bunun
gibi, bakın burada da Rabbimiz, mü’minlerin amellerinin en güzelini kabul
edecek, amellerinin en güzeliyle onları mükafatlandıracağız, buyuruyor. İşte
mü’minler için de böyle bir rahmet vardır. Mü’minlerin de tüm amelleri en iyi,
en güzel, en ihlâslı yaptıkları bir amelle çarpılacaktır. Yani bütün amelleri o
en güzel amelle çarpılacak ve tüm amelleri o en güzel amel gibi kabul edilecektir.
Ne büyük bir rahmet değil mi? Yani
kâfirler için de, mü’minler için de katsayı en iyi amelleri olacaktır.
Mü’minler en güzel amelleri karşılığında mükafat alırken, kâfirler de en kötü
amelleriyle cezalandırılacaklardır.
Bundan
sonra Rabbimiz önceki muhsinin tamamen aksine, Allah’ın kendisinden istediği
kulluğu sergileyememiş, ana-babasına Allah’ın istediği gibi davranamamış, ana-babası
tarafından İslâm’a, imana dâvet edilen ama inadından onlara “öf” diyerek onlara
itaatten ve imandan kaçan bir evlâd tipini anlatacak:
17.
“Annesine babasına: “Öf ikinizden; benden önce nice nesiller gelip geçmişken
beni tekrar diriltilmemle mi tehdit ediyorsunuz?” diyen kimseye, anne-babası Allah’a
sığınarak: “Sana yazıklar olsun! İnan; doğrusu Allah’ın sözü gerçektir”
dedikleri halde: “Bu Kur’an öncekilerin masallarından başka bir şey değildir”
diye cevap verirler.”
Ana ve babasına “öf be!” diyerek
karşı gelen bir adam... Ana-babasına diyor ki: “Tekrar dirileceğimi, tekrar
yeni bir hayata kalkacağımı mı söylüyorsunuz bana? Benden önce nice çağlar,
nice kuşaklar gelip geçmişken, şu ana kadar onlardan hiçbirisi dirilip geri
dönmediği halde, siz benim tekrar diriltileceğimi ve hesaba çekileceğimi söylü-yorsunuz,
öyle mi?” Daha önce ölüp gidenlerden hiçbirisinin dirilip ge-ri dönmediğini
delil getirerek, kendisinin de öldükten sonra bir daha dirilmeyeceğini iddia
etmeye çalışıyor.
İşte iki
insan tipi. Ana-babasına ihsan eden, onlar karşısında Allah huzurunda olduğunu
unutmayan, onların Allah arzusuna uygun arzularına itaat eden bir evlât tipiyle
öte tarafta kendisini Allah’a kulluğa çağırdığı halde onlara “öf” diyerek kırıp
döken bir evlât tipi. Bu âyetlerin geldiği dönemde bu iki insan tipinin ikisi
de vardı. Ana-ba-basına itaat eden yiğit gençler de, ana-babasına isyan eden
kâfir evlâtlar da vardı. Günümüzde bunların ikisine de rastlamak mümkündür.
Ana-babası
diyor ki, “yazıklar olsun sana, gel iman et! Yarın dirilecek ve yaptıklarının
tümünden hesaba çekileceksin!” Evlâtları diyor ki, “hayır! Bu sizin söyledikleriniz,
diriliş, sırat, haşr, mîzan, hesap, kitap hepsi de hayaldir, efsanedir.”
Böyle bir
çocuğa sahip olmaktan, böyle bir kâfirle evimizi, hayatımızı paylaşmaktan
Rabbim hepimizi korusun. Eğer böyle bir çocuğumuz varsa, o zaman Rabbimizin
âyetinde anlattığı ana-babanın misyonunu üstlenmek, onların tavırlarını
sergilemek zorundayız. Böyle bir durumda bir taraftan evlâdımıza nasihat edip
onu eğitmeye çalışırken, diğer taraftan da Rabbimize yalvarıp yakarmak zorundayız.
Unutmayalım ki biz Rabbimize ne kadar teslim isek, hanımlarımız ve çocuklarımız
da bize ancak o kadar teslim olacaklardır. Hanımlarından ve çocuklarından gerek
kendisine gerek Allah’a itaat bekleyen babalar, kendilerinin kendi efendilerine
ne kadar itaat ettiklerine bir baksınlar. Kendi efendilerine itaat etmeyenlerin,
evlâtlarından kendilerine ve Rabblerine itaat bekleme hakları yoktur.
18. “İşte onlar kendilerinden
önce cinlerden ve insanlardan gelip geçmiş ümmetler içinde, Allah’ın azap vaadinin
aleyhlerinde gerçekleştiği kimselerdir. Doğrusu onlar hüsranda olanlardır.”
İşte böyle olanlar üzerine söz
hak olmuştur. Bu hak olan söz de:
“Andolsun ki cehennemi hep insan ve cin ile dolduracağım”
sözü yerine gelmiştir.
(Hûd 119)
Onlar için
Allah’ın işte bu sözü hak olmuştur. Allah onların to-punu cehenneme
dolduracaktır. Hem onları, hem de kendilerinden önce yaşamış, kendileri gibi
inanmış, kendileri gibi yaşamış insanlar ve cinler için de Allah’ın vaadi hak
olmuştur. Onlar kendilerinden önce kendileri gibi şirk içinde, küfür içinde
yaşamış olanların arasına katılacaklardır. Bu konuda Allah’ın yasası
kesinleşmiş, Allah’ın sözü hak ol-muştur. Kâfirler ister insanlardan olsun,
ister cinlerden olsun, cehennemi hak etmişlerdir.
Onlar dünya
da, âhirette de hüsrana uğrayan, eli boşa çıkanlardır. Neden hüsrana mahkum
olmuş, neyi kaybetmişlerdir? Bunlar sermayelerini kaybettiler. Allah’ın dünyada
kendilerine verdiği akıl, iman, zaman sermayesini kaybettiler. Âhiretteki
hayatlarını kaybettiler. Allah’ın kendilerine verdiği fıtratlarını kaybettiler.
Allah’ın kendilerine lütfettiği gözlerini, kulaklarını, akıllarını kaybettiler.
Güçlerini, imkânlarını, ömürlerini boşa harcadılar. Bunların tümünü Allah’ın istemediği
yerde kullandılar. Allah için harcanmayan, Allah için kullanılmayan her şey
boşa gitmiştir. İşte boşa giden bir hayatın sonunda, âhirette de onları hüsran kucaklayacaktır.
19. “İşlediklerinden ötürü herkesin bir
derecesi var-dır. Herkese işlediklerinin karşılığı ödenir. Kendilerine
haksızlık yapılmaz.”
Ne iyilerin iyilikleri, ne de
kötülerin kötülükleri karşılıksız kalmayacaktır. Dünya hayatında
yaptıklarından, işlediklerinden ötürü herkesin amellerine karşılık dereceleri
vardır. Cennette cennetlikler için de, cehennemde cehennemlikler için de
dereceler vardır. Cennetin de, cehennemin de dereceleri vardır. Cennetin ve
cennetliklerin dereceleri kademe kademe yukarı doğru yükselirken, cehennemin ve
cehennemliklerin dereceleri de aşağıya doğru derecelenmektedir. Dereceler,
ameller karşılığıdır. Cennetliklerinki mükafat ve nimetlerin artırılması
türünde bir derecelendirilme iken, kâfirlerinki de azabın art-ması türünde bir
derecelendirilmedir.
Allah kullarına
dereceler verir. Bakıyoruz, bugün de birileri de-receler veriyor. Kimi insanların
kendi kullarına, kendi kölelerine da de-receler verdiğini görüyoruz. Birinci
derece, ikinci derece, üçüncü, beşinci derece gibi dereceler veriyorlar. İlk üç
dereceye girenlere, yani limon gibi suyunu sıkıp posasını çıkardıklarına,
pillerini bitirdiklerine yeşil pasaport veriyorlar. Sen dekansın, sen bakansın,
sen profesörsün, sen doçentsin gibi dereceler dağıtıyorlar. Veya “seni maiyetime
aldım, sen çevremdensin” gibi lütuflarda bulunuyorlar...
Evet, her rabb elbette kullarına
dereceler verir. Onlar kendilerine kendi sistemlerine, kendi davalarına hizmet edenleri
derecelerle ödüllendirirken Allah kullarını derecesiz ve mükâfatsız mı
bırakacak? Elbette Rabbimiz de kendisine kulluk yapanlara dereceler verecektir.
Ama Allah, dereceleri o kadar yüce olan ki, katında o kadar yüce dereceler vardır
ki, onun verdiği dereceleri hiç kimse veremez.
“Herkesin
yaptığı amellere göre dereceleri vardır. Rabbin onların yaptıklarından asla
gafil değildir.”
(En’âm 132)
“Sizi
yeryüzünün halîfeleri kılan, size verdiği nimetler hususunda sizi denemek için
kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur.”
(En’âm 165)
Rabbimiz kimisini
zengin, kimisini fakir, kimisini güçlü, kimisini zayıf, kimisini beyaz,
kimisini siyah kılarak, kimilerine imkân, kimisine sıhhat, kimisine hastalık
vererek dereceler takdir etmiştir. Ama tüm bu verdiklerini imtihan için verir
Rabbimiz. Bu verdikleriyle kullarını denemek ister. Dereceleri çok yüce olan,
katında çok yüce dereceler olan Rabbimiz, hem cennetlik kullarına cennette, hem
de cehennemi hakkedenlere cehennemde dereceler verir.
Oradaki
dereceler amel karşılığıdır. Dünyadaki derecelere benzemez. Mal, mülk, makam,
erkek veya kadın olmak, rengi şöyle ya da böyle olmak, filân yada falan aileye mensup
olmak orada hiçbir değer ifade etmez.
Allah’ın
Resûlü mümin için bir derece, bir yükseliş tarif ederek buyurur ki: “Oku ve
yüksel!” Oku ve derecelerini artır! Rasûlullah’ın bu ifadesine göre okuyan
yükselecektir. Okuyan, derecelerini artacaktır. Mü’min, okuduğu Kur’an’a göre
derecelerini artıracak ve yükselecektir.
Okumanın ne demek olduğunu kısaca
ifade edelim. Okumak, okunanı anlayarak hayata geçirmektir. Okumak, okunanı
anlayarak hayatı onunla düzenleme kavgası vermektir. Bakara sûresinde, kitabı
okudukları halde onu anlamaya yanaşmayan, onunla hayatı düzenleme çabası içine
girmeyen ve birbirlerini tekfir eden ehl-i kitabın durumunu anlatılır.
Bunlar kitabı
da okuyor. Kitaplarını da okuyup durdukları halde, kitabın kendilerinden
istemediği şeyleri çok rahat yapabilmektedirler. Kitabı okudukları halde, anlamadan,
birbirlerini tekfir edebiliyorlar. Bazı anlayışlarda, bazı konularda ihtilâf
etmek ayrı şey, toptan birbirlerini reddetmek ayrı şeydir. Aslında kitap böyle
bir çelişkiye engeldir. Kitap aslında bu tip ihtilâfları ortadan kaldırmak için
vardır. Öyleyse kitaba rağmen her iki tarafta yalan söylemektedir.
Allah bunu
niçin anlatıyor bize? “Ey müslümanlar, bakın bunların durumu budur, sakın ha
sizler bunlar gibi olmayın! Bunların durumuna
düşmeyin?” diye anlatır.
Halbuki
bunlar kitabı da okuyorlar. Ama sadece okuyorlar... Anlamıyorlar, anlamadan
okuyorlar, anlamaya yanaşmadan okuyor-lar. Halbuki, kitap anlamadan okunmak
için gelmemiştir. Kitap, anlaşılmak ve amel edilmek için gelmiştir. Allah’ın
Resûlü Müslim’deki bir hadislerinde bu hususu anlatırken şöyle buyurur:
“Bir
topluluk Allah’ın evlerinden birinde toplanır ve Allah’ın kitabını okur ve de
okuduklarını kendi aralarında ders haline getirirlerse...”
Yani okudukları Kur’an âyetlerini anlama ve yaşama savaşı
verirlerse onlar üzerine sekînet inecek ve huzura kavuşacaklardır, bu-yurur. İşte
kitabı okumak budur. Ama bakın bunlar böyle yapmıyor, sadece okuyorlarmış.
Anlamadan okuyorlarmış. Amele dönüştürme niyetinde olmadan okuyorlarmış.
Rasûlullah Efendimizin tarif buyurduğu biçimde, Allah, kitabı anlama ve onu
hayatlarına aktarma çabası verenlerin derecelerini yükseltecektir.
Kâfirlerin
dereceleri de kendi amellerine göre takdir edilecektir. Ameller, kalbin
amelleri ve azaların amelleri olmak üzere iki türlüdür. Kalbin ameli imandır.
Kalbin ameli Allah’ı sevmek, Allah’tan gelenlerden razı olmak, Allah’tan
korkmak, Allah’ın yasaklarına düşmekten kaçınmak, hayatında Allah’ı ve Allah’ın
hesabını unutmadan yaşamak, kısacası Allah için niyet taşımaktır.
Âzâların
amelleri ise, namaz, oruç gibi âzâlarla yapılan amellerdir. Yaşadığımız sürece
yaptığımız her şeye, tüm davranışlarımıza amel denir. Kişide iman olmayınca
yapılan hiçbir amelin değeri yoktur. İmansız işlenen hiçbir amel değerlendirilmeye
tâbi tutulmayacaktır. İmansız birinin yaptığı güzel ameller onun cennete
gitmesini sağlamayacak ama belki bu âyette ifade edildiği gibi, cehennemdeki derecesini
biraz yükseltecek ya da azabını biraz hafifletecektir.
20. “İnkâr edenler, ateşe sunuldukları
gün onlara: “Dünyadaki hayatınızda sizin için güzel olan her şeyi harcadınız,
onların zevkini sürdünüz; ama bugün, yeryüzünde haksız yere büyüklük
taslamanızın ve yoldan çıkmanızın karşılığında alçaltıcı bir azap göreceksiniz”
denir.”
Kâfirler
yarın ateşe sürüldüklerinde, cehenneme arzedildikle-rinde onlara şöyle denecek:
“Ey kâfirler! Sizler tüm iyiliklerini, tüm tay-yibât ve hasenatınızı dünyada yediniz,
bitirdiniz. Dünyada yaşadığınız sürece zevk ve sefâ sürdünüz. Allah, kâfirlere
dünyada yaptıklarının karşılığını dünyada ödemektedir. Kâfirlerin dünyada
işlediği ufak-te-fek iyi amellerin karşılığı peşinen dünya hayatında kendilerine
ödenmektedir. Onların amellerinin hiçbirisi âhirete intikal etmemektedir. Zaten
onlar âhirete inanmadıklarından, tüm yatırımlarını dünya adına dünyada
karşılığını bulma adına yapmaktadırlar. Yaptıklarının karşılığını peşin peşin
dünyada alıyorlar. Bakın Bakara sûresinde Rabbimiz bunları şöyle anlatır:
“İnsanlardan kimileri de vardır ki, “Rabbimiz
bize dünyada ver!” derler. Onların âhirette nasipleri yoktur.”
(Bakara 202)
Kâfirler ve
insanlardan kimileri de derler ki, “ya Rabbi! Bize dünyada mal-mülk ver! Biz
dünyada senden makam-mevki, ev-bark, mark-dolar, eş, dost, çevre, kredi
istiyoruz! Bize bunlardan haber ver sen! Biz gerisini bilmeyiz! Bize dünyada
ver de, öbür tarafta ne olursa olsun bizim için fark etmez.” Bunların dua konusu
budur.
Aslında herkes dua eder.
Yeryüzünde dua etmeyen insan yoktur. Bütün insanlar dua ederler ama duadan
duaya fark vardır. Kişinin bir şeye yönelmesi, onu elde etme adına çırpınması,
ona ulaşma adına çalışıp çabalaması dua demektir. Bu adamlar her şeyin dünyada
bitip tükenmesi adına dua etmektedirler. Dünyada bitip tükenecek şeyler
isteyerek dua etmektedirler. Böyle diyenlere, böyle dua edenlere, böyle
hedefler uğruna çırpınıp duranlara Allah dünyada her şeyi verir, ama âhirette
onların hiçbir nasipleri yoktur.
Kimileri de
bakın şöyle der:
“İnsanlardan kimileri de, “Rabbimiz
bize dünyada hasene (iyilik) ver! Âhirette de hasene ver! Ve bizi ateşin
azabından koru!” derler.”
(Bakara 202)
Hasene,
güzel ve güzellik demektir. Gerçek güzellik, gerçek hasene, başlangıcı ve
sonucu güzellik olandır. Kazanılması, elde edilmesi kendisine ulaşılması
başlangıçta güzel olan nice şeyler vardır ki, neticeleri felâket olabilir, sonuçları
acıyla bitebilir. Onun içindir ki, asıl hasene, asıl güzellik, sonu güzel olan
hasenelerdir.
Birinci
gruptaki insanlar için, sadece dünyayı isteyen, dünyalık isteyen, tüm
planlarını, programlarını dünyada bitecek, öbür tarafa in-tikal etmeyecek
biçimde ayarlayan insanlar için hasenenin sadece başlangıçlarının güzel olması
yeterlidir. Elde ettikleri şeylerin, kazandıklarının sadece dünyada onları
sevindirmesi, mutlu etmesi yeterlidir. “Bize sadece dünyada ver!” derler. “Dünyada
elde edelim de, dünyada tadalım da, gerisi önemli değildir,” derler.
Ama bu
ikinci grupta anlatılan gerçek akıl sahipleri ise, hem başlangıcı hem de sonu
güzellik olan, evveli de, âhiri de güzellik olan hasene isterler. Hem dünyada,
hem de âhirette hasene olacak şeyler isterler. Hattâ bununla da yetinmeyip,
cehennem ateşinden koruyacak şeyler olmasını isterler.
Bu dua, tüm
hayırları kapsayan bir duadır. Onun içindir ki, Al-lah’ın Resûlü tüm
namazlarının arkasında sürekli bu duayı yapardı.
“Ya Rabbi bize verdiklerin sadece
dünyada bizim mutluluğumuzu sağlamakla kalmasın, aynı zamanda öbür tarafta bizi
cehennem ateşinden de koruyacak cinsten olsun,” derler. Müfessirler hem
dünyada, hem de âhirette insanı mutlu edecek hasene konusunda şunları
söylemişlerdir:
Bu hasene
dünyada sağlıktır, geçinecek, başkalarına muhtaç olmayacak kadar rızıktır,
hayırda, âhirette sevaplara ulaştıracak amellerde çokluk, dünyada sâliha kadın,
sâlih arkadaş, iyi komşu, güzel bir dünya hayatı, huzurlu bir toplum, bereketli
ömür, kulluk bilgisi, kitap ve sünnet anlayışı, hikmet, kısacası kişinin onunla
Allah’ın rızasını kazanabileceği ve sonunda cenneti elde ettirecek şeylerdir.
Âhi-rette ise hûriler, ırmaklar, şaraplar, giyecekler, yiyeceklerin güzelliği, kısacası
kişinin onunla Allah’ın rızasını kazanabileceği ve sonunda cenneti elde
ettirecek şeylerdir.
İnsanlardan
bir grup sadece dünyalık, sadece dünyada bitecek şeyler isterlerken, bir grup
da bunları istemektedir. Rabbimiz her iki grup için de buyurur ki:
“İşte onların kazandıklarından bir
karşılık vardır. Allah, hesabı çok çabuk görendir.”
(Bakara 202)
İşte bu iki grubun her ikisi de dualarına, isteklerine,
arzularına ulaşacaklardır. Her ikisine Allah istediklerini verecektir. Sadece
dünyalık isteyenlere, dünyada tadılıp bitecek mal, mülk isteyenlere, Allah
istediklerini verecek, onlar burada her şeylerini yiyip bitirecek, öbür tarafa
hiçbir şeyleri intikal etmeyecektir. Allah, onları dünyada mal-mülk, makam-mevki
sahibi edecek, tatması gerekenleri burada tattıracak ve burada tatlı gibi
gelen, başlangıcı hasene gibi gelen şeylerin sonu hüsranla bitecek ve kendilerini
cehenneme yuvarlayacaktır.
Ama öbür taraftaki mü’minlere de
hem dünyada, hem de âhi-rette bitmez, tükenmez haseneler nasip edecek ve onları
cehennem ateşinden koruyacaktır. Dünyadaki bu mutlulukları öbür tarafta da
mutluluğa dönüşecek ve cennet hasenesiyle sonuçlanacaktır.
Kişi,
sonucuna katlanmak şartıyla ne isterse, Allah onu ona verecektir. Mal isteyene
mal, mülk isteyene mülk, ilim isteyene ilim, cennet isteyene cennet, cehennem
isteyene de cehennem verecektir. Şûrâ sûresindeki bir âyet-i kerime bunu şöyle
anlatır:
“Kim
âhiret kazancını istiyorsa onu ona veririz. Kim de dünya kârını istiyorsa, ona
da dünyadan veririz.”
(Şura 20)
Yani bu dünyada çok zengin olanlara, mal-mülk sahibi
olanlara şaşmamak lâzımdır. Çok ciddi istediklerinden, çok ısrarlı istediklerinden,
belki gecelerini gündüzlerine katacak biçimde, belki de âhi-retlerini ikinci,
üçüncü plana iterek dünyalık istediklerinden, Allah onlara bunu vermiştir.
Resul-i Ekrem’in şöyle buyurur: “Dünyanın, Allah katında sineğin kanadı kadar
değeri olsaydı, ondan kâfire bir yudum su vermezdi.” Dünyanın değersiz
oluşundan ötürü, Allah, isteyen herkese onu vermiştir.
Kimileri de
bu kadar önemli görmediklerinden, onlardan daha önemli şeylerin varlığına
inanarak başka şeyler istediklerinden onlara verilmemiştir. Rabbim, dünyada insanlar
arasında bir övünme vesilesi olmanın dışında hiçbir fayda sağlamayacak şeyler
istemek yerine, dünyada yetecek kadar bir rızkın peşine takılmayı, öbür tarafa
intikal edecek şeylerin peşinde olmayı hepimize nasip ve mukadder kılsın.
21. “Ey Muhammed! Âd milletinin kardeşi
Hûd’u an; ondan önce ve sonra, “Allah’tan başkasına kulluk et-meyin” diyen nice
uyarıcılar gelip geçmişken, Ahkâf bölgesindeki milletini uyarmış, “Doğrusu
sizin için, büyük günün azabından korkuyorum,” demişti.”
Ey peygamberim, Âd’ın kardeşini
de an ki, o kavmini “Ahkâf”-da uyarmıştı. Ahkâf; eğri-büğrü kum tepeleri demektir.
Burası, Âd kavminin yaşadığı bölgedir. Onlar hayatlarında Allah’ı diskalifiye etmişler,
Allah’ın insan hayatını düzenlemek üzere gönderdiği hayat programını terk
ederek keyiflerince bir hayat yaşıyorlardı. Allah’ın kendilerine gönderdiği
elçisi Hûd (a.s) onları uyardı.
İbni
İshak’ın rivâyetine göre, Âd kavmi Umman’dan Yemen’e kadar uzanan geniş bir
bölgede, Ahkâf denen bölgede yaşıyordu. Bu bölgeye yerleşmiş olan Âd toplumu,
tüm civar ülkelere de hakim bir durumdaydı. Şu anda bile Hadramevt taraflarında
bunların evlerinin-barklarının kalıntılarına rastlanmaktadır. Gerçekten çok
muhteşem bir medeniyet kurmuşlardı. Araplar, bu muhteşem toplumun medeniyetiyle
birlikte helâk edildiği o bölgeye girmekten çok korkar ve asla o bölgeye
girmezler. Bir ara İngilizler o bölgede araştırma yaparlar. Yu-karıdan
helikopterle bir kova bırakıp aşağıdan toprak almak isterler ama yere değer
değmez kovanın eridiğini, toprak tarafından yutulduğunu ve sarkıttıkları ipin
de çürüdüğünü görürler.
Allah o
topluma Hûd’u (a.s) gönderir. İşte Rabbimiz, “kardeşleri Hûd’un (a.s) toplumunu
uyarısını ve onun uyarısına aldırış etmediği için toplumun başına gelenleri de
an,” diyerek peygamberine ve peygamber yolunun yolcusu olan bizlere bir gündem
maddesi hatırlatıyor. Hatırlayın ki, Âd toplumunu kardeşleri Hûd uyarmıştı. Ondan
önce ve sonra da o topluma uyarıcılar gelmişti. Hûd’dan (a.s) önce ve sonra da
onlara peygamberler gelmiş ve her biri onları uyarmıştı. Allah’ın kutlu
elçileri aynı değişmez yasayı onlara ulaştırmışlardı.
Neydi bu değişmez yasa? Allah’ın
elçisi onları şöyle uyarmıştı: “Allah’tan başkalarına kulluk etmeyin. Sizin tek
Rabbiniz Allah’tır. Tüm hayatınızda sadece Allah’a kul olun. Ekonomik hayatınız
Allah’ın dediği gibi olsun. Aile hayatınızda Allah’ın dedikleri hakim olsun. Hukukunuzda,
siyasal yapılanmanızda, eğitiminizde, kılık-kıyafetinizde, kazanmanızda-harcamanızda,
yemenizde-içmenizde, gecenizde-gün-düzünüzde Allah’ın yasaları hakim olsun.
İbadet, hayatın tümünü kap-sar. İbadet, sadece namaz ve oruçla sınırlı
değildir. Tüm hayatınızda Allah hakim olsun. Değilse ben sizin adınıza büyük
bir günün azabından korkuyorum. Eğer hayatınızda Allah’ı ve Allah’ın yasalarını
hesaba katmadan yaşamaya devam edecek olursanız, korkuyorum ki başınıza çok
kötü şeyler gelecek!”
Peygamberin
uyarısı karşısında, bakın onlar diyorlar ki:
22. “Bize, bizi tanrılarımızdan
alıkoymak için mi geldin? Doğru sözlülerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza
getir” dediler.
“Ey Hûd, sen bizi ilâhlarımızdan
ayırmak, ilâhlarımızdan koparmak, ilâhlarımızdan soğutmak için mi geldin? Derdin
ne senin? Bizim hayatımızda söz sahibi kabul ettiğimiz pek çok tanrımız var.
Sen bizi onlardan koparıp bir tek ilâha kulluğa çağırmak için mi geldin? Eğer doğru söylüyorsan, hayatımıza karışacak
tek ilâh olduğunu, başka ilâhların olamayacağını söylerken bu konuda sadıklardansan,
haydi bize vaa dettiğini getir. Haydi ne getireceksen getir,” diyor-lar. Bu
sözleriyle Allah’ın elçisini peşinen reddediyor, Hûd’un (a.s) ge-tirdiklerinin
Allah’tan olmadığını, kendisinin uydurduğunu söylemeye çalışıyorlardı.
Çünkü onların
hayatına hakim olmuş pek çok ilâhları vardı. Diyorlar ki, “ey Hûd, yoksa sen
bizi öteki ilâhlarımızı terk edip sadece senin İlâhına kulluğa çağırmaya mı
geldin? Tamam, senin İlâhını da dinleyelim ama bizler öteki ilâhlarımızı da
dinlemek zorundayız. İlâhlardan bir ilâh olarak senin İlâhına da kulluk edelim,
ama tek ilâh olarak asla o İlâha kulluk etmeyiz!”
Allah
tarafından gönderilen elçilerin tamamı, tarih boyunca toplumlarını sadece
Allah’a kulluğu çağırmışlardır. Allah’tan başka kendisine kulluk yapılacak,
hayat programı program kabul edilecek varlık yoktur, esasına çağırmışlardır.
Zaten tarih boyunca en büyük problem, işte burada çıkmıştır. Tarih boyunca en
büyük problem, sadece Allah’a kulluk etmek, sadece Allah’ı dinlemek ve hayata
hakim olarak sadece Allah’ı kabul etmek konusunda çıkmıştır. Değilse, Allah’a
da ibadet konusunda hiç problem çıkmamıştır.
İlâhlardan bir ilâh olarak
Allah’a kulluğu herkes kabul etmiştir. Öteki ilâhlar yanında Allah’a da kulluğa
kimse ses çıkarmamıştır. Yani göklerin ve yerin, göklerdekiler ve yerdekilerin,
dağların ve denizlerin yaratıcısı olarak, rızık verici, öldüren, yaratan,
yaşatan bir ilâh olarak herkes onu kabul etmiştir. “İnandığınız bu Allah
kendisinden başka ilâh olmayandır, Allah, hayata karışan ve kendisinden başka hayata
karışıcı olmayandır, Allah, insanların kulluk programlarını belirleyen ve kendisinden
başka kanun koyucu olmayandır, boyunlarınızdaki kulluk ipinin ucu elinde olan
ve sadece kendisinin çektiği yere gidilmesi gerekendir. Sadece kendi yasaları
uygulanması gerekendir. Al-lah, kendisinden başka Rabb, Melik, İlâh olmayan,
kendisinden başka kulluğa lâyık varlık olmayandır,” dendiği zaman işte kavga burada
başlamıştır. Tarih boyunca insanlar işte buna itiraz etmişlerdir. Göklerin ve
yerin yaratıcısı, rızık vericisi olarak kabul ettikleri Allah’ı hayatlarına
karışan bir ilâh olarak reddetmeye çalışmışlardır.
“İlâh olarak Allah’ı kabul
edelim, ama tek ilâh olarak asla kabul etmeyiz,” diyorlar. “İlâhlardan birisi
olarak onu da dinleyelim, ilâhlardan birisi olarak ona da kulluk yapalım, ama
tek ilâh olarak sadece ona kulluğa hayır,” diyorlar. “Bizim hayatımıza
karışacak başka ilâhlarımız, hayatımızda sözünü dinleyeceğimiz başka Rabblerimiz
de var. Bizim Allah’tan başka hukuk tanrılarımız, eğitim tanrılarımız, şifa, siyaset
tanrılarımız da var. Tamam, bu tanrılardan birisi olarak Allah’ı da dinleyelim
ama öteki tanrılarımızı da dinlemek zorundayız,” diyorlar.
Aslında bu iddiaların altında,
Allah’tan, Allah’a kulluktan kurtulup kendi keyiflerince bildikleri gibi bir
hayat yaşama arzuları yatmaktadır. Ya da şöyle ifade edelim: Bunlar, Allah’a
kulluktan kurtulup ken-di kendilerine, kendi hevâ ve heveslerine tapınmak
istiyorlar. Keyiflerinin istediği gibi sorumsuz ve sınırsızca bir hayat yaşamak
istiyorlar.
Bakıyoruz, bu adamlar Allah’tan
başka kendilerinin ilâhları olduklarını iddia ettikleri kimseleri de kendileri
seçiyorlar. Seçtiklerini istedikleri gibi yönlendirebileceklerini bildikleri
için seçiyorlar. Seçtiklerine, “bizi şöyle şöyle idare ederseniz, sizi seçeriz;
değilse sizi seçmeyiz,” diyebildikleri için seçiyorlar. “Bizden şunları şunları
istemeyeceksiniz! Bizi şu şu sorumluluklar altına almayacaksınız! Bizden namaz,
zekât, tesettür gibi ağır sorumluluklar istemeyeceksiniz! İçki, kumar, fâiz,
zina gibi bizim alışık olduğumuz şeyleri bizim için yasaklamayacaksınız! Bize
lüks ve müreffeh bir hayat sağlayacaksınız! Biz ne istersek, nasıl bir hayata
razıysak onu sağlayacaksınız! Eğer bizim istediğimiz kanunları çıkarır, bizim
istediğimiz hayatı hazırlarsanız, Rabb, İlâh olarak biz de sizleri seçer ve
sizin bize uygun olarak çıkaracağınız yasalarınıza itaat ederiz,”
diyebildikleri için onları seçiyorlar.
Onları yönlendirebilecekleri,
şartlandırabilecekleri için onları seçiyorlar. Allah’a bunu diyemeyecekleri,
Allah’ı istedikleri gibi şartlandıramayacakları için Allah’ı Rabb kabul
edemiyorlar. Her şeyi kendi arzularına ve kafalarına göre ayarlamak ve düzenlemek,
yani kendi kendilerine, şehvetlerine tapınmak istedikleri için hayatlarından
Allah’ı diskalifiye etmek istiyorlar.
Bakıyoruz,
bugün de bunun yasallaştırılması adına demokrasiye tutunan insanların aynı
şeyleri söylediklerini görüyoruz. “Tamam, ilâhlardan bir İlâh olarak Allah’ı da
dinleyelim, meselâ hayatımızın iba-det bölümünde. Ama öteki bölümlerinde biraz
nefes alabilmek için Allah’tan başkalarını da dinleyelim,” diyorlar. Halbuki bu
şirktir. Hayatı parçalamak ve hayatın bazı bölümlerinde Allah’ı, öteki
bölümlerinde başkalarını dinlemek şirktir. Halbuki, tevhid, kişinin hayatının
tümünde Allah’a teslim olmasıdır.
Kendilerini sadece Allah’a kulluğa
çağıran, hayatlarının her bir biriminde Allah’ı dinlemeye çağıran Allah’ın
elçisi Hûd’a (a.s) karşı diyorlar ki: “Ey Hûd yoksa sen bizi öteki ilâhlarımızdan
koparmak için mi geldin? Derdin bu mu senin? Halbuki biz Allah’ın ortaklarının
olduğuna inanıyoruz. Bizim hayatımızda söz sahibi başka tanrılarımız vardır.”
“Bütün bunlar Allah’ın yarattığı
varlıklardır ama bu konuda bize yetkiler vermiş. Kendisinin işleri çok yoğun
olduğundan dolayı bizim işlerimizi, siyasal, ekonomik, beşerî, sosyal
işlerimizi bize bırakmıştır. İşte biz de bu işlerimizi kendi tanrılarımıza döndüreceğiz,”
diyerek Allahu Teâlâ’ya ortaklar bulmaya çalışıyorlar.
“Tamam,
göklerin, yerin yaratıcısı olarak, yağmurun yağdırıcısı, rüzgarların sahibi
olarak Allah’ı kabul ediyoruz ama, Allah’ın böyle büyük işlerin yanında ufak-tefek
işlere vakti olmadığı için bu işler bize
bırakılmıştır,” diyorlar.
Diyorlar ki, “ya Rabbi, bizim
ilim adamlarımız var. İlmî işlerimizi biz onlarla halledeceğiz. Senin de bilgin
vardır ama neyse, işte devir değişti. Şimdi bizim bilim adamlarımız bu işleri
daha iyi hallediyorlar. Ya Rabbi, tamam sen de şifa verensin ama gerçekten
asrımızda bizim hekimlerimiz gerçekten çok ilerlediler. Şifa tanrılarımız,
hayat tan-rılarımız var ve gerçekten bu işi çok iyi hallediyorlar, anında işe müdahale
ediyorlar, beceremediklerini de zaten bir takım sebeplere bağ-lıyorlar, artık
sen bu işe karışma!”
“Ya Rabbi, sen Mâlikü’l mülksün
biliyoruz. Ama şu anda bizim geçici mâliklerimiz, liderlerimiz, ekonomistlerimiz
var, bunlar gerçekten bu işi gerçekten iyi biliyorlar. Mallarımızı, mülklerimizi
başkalarına peşkeş çekmeyi bunlar gâyet iyi biliyorlar. Bundan dolayı bu işi de
sen bırak, bu pis işlere karışma, biz keyfimize göre hareket edelim. Bizim
deneyimli hukukçularımız var artık, biz hukuk konusunda Âd dönemini, Medyen
dönemini, firavunlar dönemini geri getirdik ve bu hukuk konusunda da artık bu
işin zirvesine vardık. Senin kitabına da ihtiyacımız kalmadı, zaten yıllar önce
kitabının hükmü de bitmiştir. Şimdi yeni kitaplar edindik, bizim hukuk
tanrılarımız da bu işi hallediyor,” diyerek Allah’a nidler, ortaklar bulmaya
çalışan insanlar vardır.
Bugün de
insanlar aynı şeyleri söylüyorlar. Allahu Teâlâ’ya nidler, ortaklar buluyorlar
ve onları Allah severmiş gibi seviyorlar. Onların emirlerine, yasaklarına itaat
ediyor, Allah’a isyan ediyorlar. Bu şeriklerinin arzularını Allah’ın arzularına
tercih ediyorlar.
Âd kavmi
Allah’ın elçisine karşı, “haydi, eğer bu dediklerinde sadıksan bizi tehdit
ettiği şey neyse onu getir. Semâdan başımıza taş mı yağdıracaksın? Azap mı
getireceksin? Ne yapacaksan yap bakalım,” dediler. Allah’ın elçisi onlara
buyurdu ki:
23. “Doğrusu bunun ne zaman geleceğini
Allah bilir; ben size benimle gönderileni tebliğ ediyorum. Fakat sizin cahil
bir millet olduğunuzu görüyorum” dedi.”
“Bu tavırlarınızla hak ettiğiniz
azabın size ne zaman geleceğini bilmiyorum. Onu ancak Rabbim bilir. Azabın ne
zaman geleceğini, yahut size ne kadar bir süre tanındığını ben değil, Rabbim
bilir. Bu konuda karar verecek olan Rabbimdir. Fakat sizler cahil insanlarsınız.
Allah’la beni karıştırıyorsunuz. Allah’tan istenmesi gerekenleri sizin gibi
âciz bir beşerden istemeye kalkışan cahiller topluluğusunuz siz! Allah’ı da, O’nun
azametini de, O’nun azabını da tanımayan cahillersiniz. Kiminle savaşa
tutuştuğunuzu, kime karşı geldiğinizi bilemeyecek kadar cahilsiniz! Bu konudaki
ilim sadece Allah katındadır. Ben bunun bilgisine sahip değilim. Ben sadece
benimle gönderilenleri size ulaştırıyorum. Rabbimin bana indirdiği şeyleri size
söylüyorum ötesini bilmem, bilemem.”
Allah’ın
elçisi Hûd (a.s), aslında bu konudaki genel yasayı bi-liyordu. Yani Allah’ın
kesinlikle onlara azap edeceğini biliyordu. Bu genel bir yasaydı. Allah hep
kendisine isyan içinde olan toplumlara azap etmişti. Zaten bundan önceki âyette
bunu bildiğini ortaya koymuştu. “Ben sizin için büyük bir günün azabından
korkuyorum,” buyurmuştu. Ancak Allah’ın bu değişmez yasası gereği onlara
gelecek olan azap ne zaman gelecek? Bu yasa ne zaman uygulanacak? Ne şekilde
uygulanacak? İşte bunu bilmesi mümkün değildi. Onun görevi sadece Allah’tan
gelenlere tâbi olmak ve onu Allah’ın istediği biçimde Allah kullarına
ulaştırmak, gerisini bu dinin sahibine bırakmaktı.
Öyleyse biz de Rabbimizden gelen
bu kitaba tâbi olacağız, bu kitabı tanıyıp onunla amel etmeye ve bu kitabın
âyetlerini çevremizdeki Allah kullarına ulaştırmaya çalışacağız. Başka şeyleri dert
edinmeyeceğiz kendimize. Acaba bu dâvâ ne zaman galip gelecek? Acaba bu
kâfirlerle hesabımız ne zaman sona erecek? Acaba bu kâfirler ne zaman helâk
edilecek? Acaba kâfirler ve Allah düşmanlarına karşı Rabbimizin değişmez azap
yasası ne zaman gerçekleşecek? Acaba yeryüzündeki bu mazlumların ahı ne zaman
dinecek? Bunu bilmemiz mümkün olmadığı gibi, kafayı buna takmanın da anlamı
yoktur.
Allah’ın
elçisi Hûd (a.s) onlara diyor ki: “Ben sizi cahiliye içinde, bilmeyen,
bilmezlikten gelen cahiller topluluğu olarak görüyorum. Çünkü Allah’ı bilmeyen,
Allah’ı tanımayan, kendilerini yaratan Allah’ın yasalarından, Allah’ın
kitabından, Allah’ın âyetlerinden, Allah’ın hayat programından habersiz kendi
kendilerine hayat programı yapmaya çalışan tüm toplumlar cahildir. Hayatlarının
sahibinin yasalarından ha-bersiz yaşayan tüm toplumlar cahiliye toplumlarıdır.”
Ne yazık ki bugünün insanları o
eski çağların hortlatılmaya çalışıldığı, Âd’ın, Semûd’un anlayışlarının geri getirilmeye
çalışıldığı bu çağa ilim çağı diyorlar. Allah’ın diskalifiye edildiği, Allah’ın
âyetlerinin dışlandığı, Allah’ın sisteminin ilga edildiği, peygamberlerin
yalanlandığı, Allah ve elçilerinin hayata karıştırılmadığı, kitap ve sünnetin
reddedildiği, peygamberlerin hayattan kovulduğu, vahyin reddedildiği, in-sanların
kendi kendilerini ilâhlaştırıp kendi kendilerine, kendi şehvetlerine, kendi
hevâ ve heveslerine tapınıldığı bir çağa ilim çağı, medeniyet çağı diyorlar. Allah’ın
ve peygamberin gündemden düşürüldüğü, gerçek ilim olan vahyin reddedildiği ilimsiz
bir çağa ilim çağı demek gerçekten çok büyük bir cahilliktir.
Hûd (a.s)
toplumunu uyardı, toplumuna karşı uyarılarını yaptı. Allah’ın gelecek azabını
onlara hatırlattı. Allah’ın elçisinin onlara va-adettiği o azabın işaretleri
görünmeye başladı.
24. “O azabın, yayılarak vâdilerine doğru
yöneldiğini gördüklerinde: “Bu yaygın bulut bize yağmur yağdıracaktır” dediler.
Hûd: “Hayır, o, acele beklediğiniz şeydir; can yakıcı azap veren bir rüzgardır.”
Bir bulut halinde Allah’ın
azabının vâdilerine yayılarak kendilerine doğru yaklaştığını gördüklerinde: “Bu
bir buluttur ve bize rahmet getiriyor. Bu bulut azap değil, bizim tarlalarımıza
yağmur getiriyor. Bi-ze yağmur yağdıracak,” dediler. Peygamberin kendilerine vaad
ettiği gökten Allah’ın azabını getiren, içinde Allah’ın azabını barındıran ve
kendilerini helâk edecek olan bulutu yine kendi menfaatlerine hizmet edecek bir
rahmet olarak algılamaya çalıştılar. Gözleri ve gönülleri dünyaya meyletmiş,
dünyayı kıble edinmiş, dünyadan ve dünyalıklardan başka hiçbir şey düşünmeyen
bir topluluk elbette kendilerine gelen her şeyi bu arzularına yönelik
algılamaya çalışacaktı. O güne kadar kendilerine rahmet getiren bulutun boynundaki
ipin Allah’ın elinde olduğunu nereden bileceklerdi ki? Kendi boyunlarındaki
ipin ucunu Allah’a teslim etmeyen zalimler bunu nereden bilebilirlerdi!?
Kâinattaki tüm varlıkların Allah’ın kulu ve kölesi olduklarını, hepsinin de Rab-blerinin
yasalarına boyun büktüklerini ve sadece O’nu dinlediklerini bilmeleri mümkün
değildi.
Bu
bilgisizlere karşı Allah’ın elçisi diyor ki: “Hayır hayır, bu bu-lut sizin
acele beklediğiniz şeydir. O bir rüzgardır ki, içinde sizin için elim bir azap
getiriyor. Rüzgar, Allah’ın askeri, Allah’ın ordusudur. Su-lar, ateş, bulutlar,
kuşlar, dağlar, taşlar ve tüm varlıklar Allah’ın ordusudur. Tüm varlıkların
varlık yasalarını koyan Allah’tır. Suya, buluta, ateşe, “insanlar için hayat
olun! kullarım için hayat kaynağı olun!” buyurduğu andan itibaren tüm bu
varlıklar Rabblerinin emriyle insanlar için hayat kaynağı oldular. Ama bu
varlıklarının yasalarını değiştirip, “onlar için azap olun!” dediği anda tüm bu
varlıklar insanlar için birer azap kaynağı oluverirler. İnsanlara rahmet
getiren bulutlar ve rüzgarlar Rabblerinin emriyle birdenbire tufana dönüşür ve
toplumları helâk ediverir.
25. “Rabbinin buyruğu ile her şeyi yok
eder” dedi. Bunun üzerine evlerinin harabelerinden başka bir şey gö-rünmez
oldu. Biz, suçlu milleti işte böyle cezalandırırız.”
“O bulutun, o rüzgarın içinde
sizin acele edip durduğunuz azap vardır ve o Rabbinin buyruğuyla her şeyi yok
eder,” dedi. Bunun üzerine onlar yine iman etmeyince, Allah’ın azabı o toplumun
üzerine indi. Evlerinin harabelerinden başka bir şey görünmez oldu. Hepsi helâk
oldu da sadece ortada görünen evlerinin harabeleriydi. İşte Rablerine karşı
böyle suç işleyen, isyan eden bir toplumu böylece cezalandırırız diyor
Rabbimiz. Suçlulardan kim kurtulmuş?
Kur’an-ı
Kerîm’in pek çok yerinde Âd kavminin helâkinin anlatıldığını görüyoruz. Meselâ
Hâkka sûresindeki bu konuyu anlatan âyetlerden birisi şöyledir:
“Âd milleti de bu yüzden önünde
durulmaz, dondurucu bir rüzgarla yok edildi.
Allah onların kökünü kesmek üzere, üzerlerine o rüzgarı yedi gece, sekiz
gün estirdi. Halkın, kökünden çıkarılmış hurma kütükleri gibi yere
yıkıldıklarını görürsün. Onlardan arda
kalmış bir şey görür müsün?”
(Hâkka 6,7,8)
Allah
onlara “Sarsar” denen şiddetli, çok soğuk bir fırtına ya da taş yağdıran azgın,
atiye bir fırtına gönderdi de, taş taş üstünde kalmadı. Her şeyi büküp büküp
atıverdi. Hattâ başka bir sûrede “Mü-sevvemeten” deniyor. Yani böyle şanlı ve
nişanlıydı bu rüzgarın getirdiği ve yağdırdığı taşlar. Adı belli, nereye gideceği,
kime vuracağı, ki-min başında patlayacağı, kimin beynini dağıtacağı belliydi. Sanki
böyle uzaktan güdümlü füzeler gibi. Ebrehe’nin ve ordusunun helâkini
gerçekleştiren taşlar da böyleydi.
Allah o
kahredici, helâk edici, mahvedici rüzgarı o kavmin üzerine sekiz gün, yedi gece
mûsâllat kıldı. Rüzgara emretti, o da onların üzerine esip durdu. Yani salladı
durdu orayı. Her şeyi birbirine vurdu, her şeyi birbirine kattı, hepsi
mahvoldular, sanki orada hiç insan yaşamamıştı.
Sanki onlar orada tuş olmuşlar, yerle
bir olmuşlardı. İnsanlar içi boş hurma kütüklerine, içini kurt yemiş hurma
kovanlarına döndüler. Yirmi metre, otuz metre boyundaki insanlar kadınlarıyla,
erkekleriyle, çocuklarıyla diz çöküp uzanıverdiler yerlere. Güçleri,
kuvvetleri, pazıları, baldırları, medeniyetleri hiçbir şeye yaramadı.
Varlıkları onları bu helâkten kurtaramadı.
Rabbimiz,
“Bir bakın,” diyor “arta kalan bir şey var mı onlardan? Hani boyları posları
vardı. Hani güçleri kuvvetleri vardı. Hani ev-leri barkları, bağları bahçeleri
vardı. Hani apartmanları villaları, köşkleri vardı. Onlardan arta kalan ne
vardı şimdi? Hiç bir şeyleri kalmadı. Tüm varlıkları, tüm medeniyetleri, tüm
saltanatları büyük bir kum yığını haline geliverdi.”
O bulut, o
rüzgar Peygamberin emriyle değil, Rabbinin emriyle her şeyi dumura uğrattı.
Falanların filânların emriyle değil, Firavunların, Nemrutların emriyle değil,
filân efendinin, falan hazretin emriyle değil, sadece Allah’ın emriyle… Her şey
Allah’ın ordusudur. Bizler de Allah’ın ordusuyuz. Unutmayalım ki Rabbimiz bu
kâfirlerin, bu Allah düşmanlarının helâk işinde bizim de rol almamızı istemektedir.
Bizler de Allah safında yerimizi almak zorundayız. Bizler de Allah dostları
o-larak bu kâfirlerin yok edilişinde kendimize düşen cihad görevini Allah’ın
istediği gibi yerine getirmek zorundayız. İşte bu âyetin delaletiyle Rabbimiz
bizlerden bunu beklemektedir.
Allah’ın
emriyle azap geldi ve sabaha çıktıkları zaman hiçbir şey görünmez oldu. Koskoca
bir toplum, koskoca bir medeniyet, eşsiz bir medeniyet yerin dibine batıverdi.
İşte Allah’la savaşanların âkıbeti budur. Tarih içinde Allah’ı, Allah’ın
kitaplarını, Allah’ın elçilerini diskalifiye ederek bir hayat yaşamaya yönelmiş
hiçbir toplum Allah’ın bu helâk yasasından kurtulamamıştır.
26. “Ey Mekkeli putperestler! Andolsun
ki onları, sizi yerleştirmediğimiz yerlere yerleştirmiştik. Onlara kulaklar,
gözler ve kalpler vermiştik; ama kulakları, gözleri ve kalpleri onlara bir
fayda sağlamadı, zira, Allah’ın âyetlerini bile bile inkâr ediyorlardı, alaya
aldıkları şeyler onları kuşatıp yok ediverdi.”
“Ey onların arkasından gelip,
onların başlarına gelenleri görüp duydukları halde akıllarını başlarına
almayarak tıpkı onlar gibi Allah’a, Allah’ın âyetlerine, Allah’ın elçisine
karşı düşmanca tavırlar sergilemeye çalışan Mekkeliler! Veya ey yirminci asrın
zalimleri! Andolsun ki biz onlara şu anda sizlere vermediğimiz şeyler
vermiştik. Onlara size vermediğimiz mallar, mülkler, imkânlar, fırsatlar,
konumlar, iklimler, coğrafyalar, topraklar, yerleşim merkezleri vermiştik.
Onlara hakkı ta-nısınlar, gerçeği anlasınlar, Rabblerinin büyüklüğünü, Rabblerinin
ru-bûbiyet ve ulûhiyetini, Rabblerinin cennet ve cehennemini anlasınlar, Rabblerinin
âyetlerine intibak etsinler de sadece Rabblerine kulluk et-sinler, sadece Rabblerine
kul olmaları gerektiğini anlasınlar diye onlara gözler, gönüller ve kulaklar
vermiştik. Kulluğu anlamaları için ne lâ-zımsa hepsini vermiştik.”
Rabbimiz
bunları onlara da, bize de vermiştir. Bugünkü kâfirlere de vermiştir. Kıyâmete
kadar kâfir ve müslüman herkese vermeye devam edecektir. Peki bunları niye
veriyor Rabbimiz? Onları kullanarak Rabblerine karşı kulluğu anlasınlar diye
vermişti ama onlar Allah’ın kendilerine lütfettiği bu hassalarını
kullanamadılar. Onların ne gözleri, ne kulakları, ne de gönülleri başlarına gelecek
azaba engel olamadı. Onlar, kulluk gerçeğini anlamalarına yardımcı olmadı. Çünkü
onlar bu azalarını kullanmak istemediler. Allah’ın âyetlerine karşı peşinen
kapılarını pencerelerini kapamışlardı. Bile bile Allah âyetlerini inkâr tavrı
sergiliyorlardı. İşi baştan bitirmişlerdi.
Aslında
Allah’ı, Allah’ın âyetlerini biliyorlardı. Bile bile, peşin peşin
reddediyorlardı. Hayatları, yaşantıları, beklentileri reddetmelerini
gerektiriyordu. Çünkü inandıkları zaman kesinlikle biliyorlardı ki ha-yatları
değişecekti. Allah’a, Allah’ın âyetlerine, Allah’ın hayat programına yöneldikleri
zaman huzurları kaçacaktı. O zaman insanlara zulmedemeyecekler, kan
içemeyecekler, tanrılıkları bitecek ve sömürü düzenleri sona erecekti.
Saltanatları, çıkarları sona erecekti. Onun için biliyor ama bile bile inkâr
ediyorlardı. İşte inkâr ettikleri şeyler de onları çepeçevre kuşatıverdi.
27. “Andolsun ki, çevrenizde bulunan
birçok kasabaları yok etmişizdir. Belki doğru yola dönerler diye âyetleri türlü
türlü anlatmışızdır.”
“Çevrenizde Âd, Semûd, Medyen ve
Eykeliler gibi nice toplumları helâk ettik,” diyor Rabbimiz. Âyetlerimizi size
anlattık. Ne için? Belki dönersiniz diye. Belki küfürden, şirkten, isyandan
tevhide dönersiniz diye. Belki hevâ ve hevesleriniz istikâmetinde bir hayat yaşamaktan
vazgeçer, Rabbinizin istediği hayata dönersiniz, Allah’ın istediği yola
girersiniz diye. Rabbimizin değişmez yasası gereği, yeryüzünde gerçekleştirdiği
helâklerin her biri, bir sonraki toplum için birer ibret, birer âyet özelliği
taşımaktadır.
Tüm bu âyetler gösteriyordu ki
Allah tek Rabbdır, Allah tek İlâhtır, Allah’tan başka kendisine kulluk
edilecek, Allah’tan başka yasaları uygulanacak Rabb ve İlâh yoktur ve
kesinlikle Allah’a karşı ge-linmez. Allah’la savaşa tutuşanların tümü helâkten
kurtulamamıştır.
28. “O zamanlar, Allah’ı bırakıp da
O’na yakınlık peyda etmek için edindikleri tanrılar kendilerine yardım etmeli
değil miydi? Ama tanrıları onlardan uzaklaştılar. Bu, onların yalanı ve uydurup
durdukları şeydir.”
Allah’ın yıkımı, Allah’ın helâki
ve intikamı kendilerine geldiği zaman ona yakınlık için buldukları tanrıları onlara
yardım etmeli değil miydi? Allah berisinde edindikleri ilâhları onlara yardım
etselerdi ya! Allah’ı bırakıp da Allah yerine koydukları, yakınlıklarını
umdukları varlıklar, kendilerine yaklaşmak için çırpınıp durdukları ya da bizi
Allah’a yaklaştırsınlar diye kendilerinden medet bekledikleri, Allah’a rağmen
Allah’a yaklaştıracaklarına inandıkları varlıklar kendilerine yardım etselerdi
ya! Kendilerini Allah’ın helâkinden kurtarsaydı ya!
Allah
berisinde Allah yerine konan, Allah’a yaklaştırabilecekleri umulan, Allah’la
kendileri arasında vasıta kabul edilen her şeyi içine alıyor âyet-i kerime.
Eğer Allah’a, Allah’ın kitabına rağmen, Allah onaylamadığı halde bir şeyleri
bizi Allah’a yaklaşma aracı kabul eder ve onlara karşı farklı davranışlar içine
girersek, Allah korusun onları hayatımızda putlaştırmış ve Allah yerine koymuş
oluruz. Dikkat ederseniz âyet-i kerimede “âliheten” diyor Rabbimiz. Böyle
yapanlar, onları İlâh kabul etmiş demektir.
Meselâ neyi aracı yapar insanlar
Allah’a yaklaşabilmek için? Para mı? Onu hayatımızda ilâhlaştırmışız demektir.
Eğer parayla ilişkilerimizi, parayla münâsebetimizi, paraya bakışımızı Allah’ın
istediği biçimde ayarlamazsak, Allah’ın istediği ve razı olduğu yerlerden kazanıp
yine O’nun gösterdiği yerlerde sarf etmezsek o zaman para bi-zim hayatımızda
putlaşmış demektir. Ama eğer paraya bakışımızı Al-lah’ın istediği biçimde
ayarlar ve Allah hatırına ondan vazgeçebilecek bir duruma gelirsek, o zaman
para bizim Allah’a yaklaşmamıza vesile olacak demektir. Melekleri, peygamberleri
ve sâlih kişileri bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye Allah’ın onaylamadığı bir
şekilde ilâhlaştıranlar da böyledir.
Tarihin her
devrinde insanların genelinde Allah inancı hep var olmuştur. Her dönemde madde
ötesi, üstün güç ve kudret sahibi, ya-ratıcı olan Allah inancının var olduğunu
ve insanların bu yaratıcıya iman ettiklerini biliyoruz. Ama aynı zamanda bu
insanların genelinde şöyle bir kanaat söz konusu idi. Allah vardır, yaratıcıdır,
tüm kâinatı o yaratmıştır, kendilerini de O yaratmıştır, O yücedir. Ama bu yüce
varlıkla insanların doğrudan doğruya irtibat kurmaları mümkün değildir. Onun
içindir ki bu yüce varlıkla insanların irtibatlarını sağlayacak aracılara
ihtiyaç vardır. İşte bu durumda bazı aracıların bulunması kaçınılmazdır. Bu
yüce varlıkla irtibat sağlamak için bir kısım varlıklar geliştirmişler ve
kendilerine kulluk yapmaya, emirlerini dinlemeye başlamışlardır.
Veya kendilerini yüce varlıklar
bilip Allah’a karşı şefaatçi kabul etmeye, kendilerini Allah’a
yaklaştıracaklarına inanıp kendilerine harikulâde sıfatlar yüklemeye çalışmışlardır.
Bu varlıkları Allah sever gibi sevmeye, onlar hatırına Allah hatırını
ayaklarının altına almaya, Allah-a yapmaları gerekenleri kendilerine yapmaya,
kendilerinde güç, kuvvet görerek sıkıntılı anlarında dua edip imdatlarına çağırmaya başla-mışlardır. Karşılarında mest olup secdelere kapanmışlar,
kalplerinin derinliklerinde kendilerine yer verdiği yüce varlıklar haline
getirmişlerdir onları.
Hattâ Allah ne derse desin hiç
önemli değil, yeter ki onları üzmeyelim diye önlerinde eğilmişler. İşte Allah’a,
Allah’ın kitabına rağmen, Allah’ın bu konuda her hangi bir onayının olmamasına
rağmen insanların hayatlarında putlaştırdıkları bu konuma getirdikleri tüm peygamberler,
tüm melekler, tüm sâlih kişiler, tüm liderler, tüm efendiler, tüm eğlence tanrıları,
tüm sanatçılar birer put ve ilâhdır.
Ama
peygamberler ve sâlih kişilerle ilişkilerimiz Allah’ın belirlediği yasalar
çerçevesinde olursa, o zaman onlarla beraberliğimiz el-bette bizim Allah’a
yaklaşmamıza vesile olacaktır. Sâlihleri örnek almak, onların Kur’an ve sünnet
istikâmetindeki uyarılarını dinlemek, onların sâlih amellerine yönelmeye
çalışmak zaten Allah’ın onayladığı bir şeydir. Ama eğer insanlar bu konuda
Allah’ın ölçülerini değiştirir veya bu sâlih kişilere yakınlık ölçülerini
kendileri belirler ve Allah’ın is-temediği biçimde bu sâlih kişileri
kendilerinden medet beklenen, kendilerine dua edilen, darda kalınca kendilerine
yalvarıp yakarılan, sebepler üzerinde kendilerinde güç, kuvvet görülen varlıklar
yerinde görmeye başlarsa, Allah korusun işte bu onları ilâh yerine koymadır.
İster hayatta olsunlar, isterse vefatlarından sonra insanlar bu sâlih ki-şilere
dua etmeye yönelsinler, tıpkı Hristiyanların Hz. Îsâ’yı ilâhlaştırdıkları gibi
onlar da bu zatları ilâhlaştırmış olur.
Ama eğer bu sâlihlerle
ilişkilerimiz Allah’ın belirlediği ölçüler içinde olursa, o zaman onlar bizim
Allah’a yakınlaşmamıza sebep olacaktır. Meselâ insan istediği kadar peygamberi
sevdiği, saydığını iddia etsin, istediği kadar ona methiyeler söyleyerek
rüyalarında görmeye çalışsın, onunla ilişkileri Allah’ın istediği gibi değilse
bütün bunlar Allah’a yaklaşmasına sebep değildir.
Yani Allah’ın istediği biçimde
peygamberi kendisine örnek al-mıyorsa, peygamberin sünnetini tanıma yolunda
değilse, peygamberin dâvâsını müdafaadan yana, onun misyonuna sahip çıkmadan yana,
onun gibi yaşamadan yana bir çabası yoksa, onun Allah’a yaklaşmasına sebep
değildir bu yaptıkları. Unutmayalım ki onun sünnetine ittibâ bizi Allah’a
yaklaştıracaktır. Hattâ biliyoruz ki kıyâmet günü kendi dostlarından zannettiği
kimi insanlara, Allah’ın Resûlü Kevser-den ikram etmek isteyecek, bunun üzerine
Rabbimiz şöyle buyuracaktır: “Ey peygamberim onlara ikram edemezsin!” Peygamberimiz
buyuracak ki, “ya Rabbi bunlar benim ümmetim, bunlar benim dostlarım.” Rabbimiz
buyuracak ki, “evet ama senden sonra senin yoluna uymayan neler ihdas ettiler
bir bilsen!” Bundan da anlıyoruz ki, yoluna, sünnetine ittibadan uzaklaşanlara
peygamberin kendisi bile bir şey yapamayacaktır.
Peygamberle ilişkimiz Allah’ın
belirlediği çerçeve içinde olmaz-sa, bu bile bizim Allah’a yaklaşmamıza sebep
değildir. Kitapla ilişkimiz eğer Allah’ın istediği şekilde değilse, bu
ilişkimiz bizim Allah’a yaklaşmamıza sebep değildir. Eğer kitabı anlamaya yanaşmadan,
o-nunla hayatı düzenleme endişesi duymadan sadece okumaya çalışıyorsak, bu hareketimiz de bizi
Allah’a yaklaştırmayacaktır. Kitapla böyle bir beraberlik Allah’ın istediği bir
beraberlik değildir. Din anlayışımız, dinle ilişkimiz Allah’ın istediği biçimde
değilse, meselâ din bir vicdan işidir, bu yüce müessese hayata
karıştırılmamalıdır, din siyasete karıştırılmamalıdır şeklinde sadece müslümanlığımızın
ispatı söz konusu olunca ağzımıza aldığımız ama hayatımıza karıştırmadığımız
bir din sahibiysek, bu din de bizi Allah’a yaklaştırmaktan çok uzak bir dindir.
Kısacası peygamberleri de putlaştırmayacağız.
Kur’an-ı
Kerîm tarih içinde böyle peygamberlerin, sâlih kişilerin, meleklerin
putlaştırıldığını ve kıyâmet günü de bu insanlar tarafından putlaştırılan sâlih
kulların onların kendilerine yaptıkları bu çirkin muameleyi reddedeceklerini
anlatır. Ama bu putlaştırılanlar sadece insanlar olmamıştır. Başka şeyler de
putlaştırılmıştır. Allah yerine ikâ-me edilen moda, âdetler, töreler, onlar
hatırına Allah hatırının çiğnendiği her şey ilâhtır. Allah sever gibi
sevilenler ve uğrunda can ve mal feda edilen toprak, sancak, vatan, millet,
bayrak, lider, önder, sistem gibi şeylerin tamamı insanların geliştirdikleri
putlardır. Gelenekler, atalar yoluna kulluk ve toplumda putlaştırılıp Allah
sisteminin yerine ikâme edilen ırk, renk, belli siyasal ve ekonomik görüşlerin
tümü birer puttur.
Kur’an-ı
Kerîme baktığımız zaman şunu görürüz: İnsanlar mahiyetini anlayamadıkları, iç
yüzünü tam değerlendirip kavrayamadıkları bazı şeylerin tehlikesinden korkmaları
veya bazı varlıklara aşırı sevgileri, ya da bazı varlıkları kendileri için
Allah katında şefaatçi kabul etmeleri sebebiyle, kendilerini Allah’a
yaklaştıracakları ümidiyle veya bazı varlıklara aşırı sevgileri sebebiyle
onlara tapınma, onlara saygı duyma ve onları kutsallaştırma süreci içine
girmişlerdir.
Meselâ Nisâ sûresi 117. âyetinde
anlatıldığına göre insanların aşırı tutkuları sebebiyle dişileri putlaştırdıklarını
görüyoruz: “Siz Allah’ı bırakıp da bize ne fayda, ne zarar vermeye güç
yetiremeyen âcizlere dua ediyordunuz. Yeryüzünde onları etkili, yetkili
varlıklar biliyordunuz. Allah yasalarını bırakıp onların yasalarını uygulamaya
çalışıyordunuz. Başınız dara geldiği zaman aman yetişin! Kurtarın bizi!” diye
onlara dua ediyor, dâvetiye çıkarıyordunuz.”
Dua, dua edileni büyük tanımak,
onu büyüklük mevkiine oturtmak, onun bizim hayatımızda gücünü, kuvvetini,
etkinliğini kabul etmek demektir. Daraldığımız, bunaldığımız bir anda birisine
dua ediyor ve ondan bir şeyler bekliyor, onu imdadımıza çağırıyorsak, onu bu
işe muktedir kabul ediyoruz demektir. Bu sebepler âleminde onun müessir
olduğunu kabul ediyoruz demektir.
Bizler, kâinatta her çağıranın
çağrısına icabet edecek, her dua edenin imdadına yetişebilecek bir tek varlık
biliyoruz, o da Allah’tır. Her dua edeni duyan, her duyduğuna icabet edip imdadına
yetişen Rabbimiz dururken, onu bırakıp da yeryüzünde çağıranın çağırmasını
duymayan, duyamayan, duysa bile onun imdadına yetişme gücüne sahip olmayan, ne
bize, ne de kendilerine hiçbir menfaat ve zarar sağlama imkânına sahip olmayan
bizim gibi âciz varlıklara mı dua edelim? Daraldığımız zaman, bunaldığımız
zaman, aman yetişin ey efendim! Yetiş ey filân ey falan! diye bizim gibi âciz
varlıkları mı imdadımıza çağıralım? Ki bu varlıklar kendilerine dua edip yardıma
çağırdığımız zaman bize hiçbir fayda sağlama imkânına sahip olmadıkları gibi,
kendilerini terk ettiğimiz, kendilerini reddettiğimiz zaman da bize hiçbir
zarar vermeyeceklerdir. Şimdi biz bu tür âcizlere dua ederek böylece Allah bizi
hidâyete ulaştırdıktan sonra topuklarımızın üzerinde gerisin geriye şirke mi
dönelim? Allah bize doğru yolu gösterdikten sonra Allah’tan başkalarını imdadımıza
çağırarak müşriklerden mi olalım?
Allah diyor
ki, hani dua ettikleriniz, Allah berisinde ilâh bildikleriniz nerede? Allah’ın
azabı gelince sizi neden kurtarmıyor onlar? Neden imdadınıza yetişmiyor o
tanrılar? Bu tanrılarınız sizi kurtarmalı deği miydi? Ama tanrıları onlardan
uzaklaşıp gitmişlerdir. Zaten onlar hiçbir zaman tanrılığa lâyık varlıklar
değildi. Onlar, onların kendi kendilerine uydurdukları, iftira ettikleri şeylerdi.
29. “Ey Muhammed! Kur’an’ı dinleyecek
cinlerden bir takımını sana yöneltmiştik. Onlar Kur’an’ı dinlemeğe hazır olunca
birbirlerine: “Susun” dediler. Kur’an’ın okunması bitince, her biri birer
uyarıcı olarak milletlerine döndüler.”
Bu olay, cinlerin Resûl-i Ekrem Efendimizi
dinlemeleri, Rasû-lullah Efendimizin hayatında üç-beş kez tekrarlanmıştır. Cinler
Allah Resûlü’nün kendilerine okuduğu Allah’ın âyetlerini dinlemiş, iman etmiş
ve onunla dönüp toplumlarını uyarmışlardır.
Bu
âyetlerin arasında böyle bir konunun gündeme getirilişi bi-ze şunu anlatır:
Rabbimiz kitabına, âyetlerine karşı bozuk bir tavır alan Âd kavminden ve bu
tavırlarından ötürü başlarına gelenlerden söz etti. Sonra çevrelerinde helâk
olan toplumlara şahit oldukları halde bir türlü adam olmaya yanaşmayan, aynen
öncekiler gibi Allah’ın âyetleriyle ilgilenmeyen Mekke müşriklerinden söz etti.
İnsandı bunlar. Yeryüzünde en mükemmel şekilde yaratılmış, en mükemmel sıfatlarla
donatılmış, yeryüzünün halîfesi olarak, yeryüzünün efendisi olarak tüm diğer
varlıklara hükmedecek meziyetlerle donatılmış insanlardı bunlar. Bunlar Allah’ın
kitabına karşı işte böyle davrandılar, buyurduktan sonra diyor ki: “Bakın,
cinler onu dinleyip iman ettiler. Kendilerinden daha üstün bir konumda yaratılmış
olan insanlar ona böyle davranırken, cinler ona iman etti.”
Allah’ın istediği biçimde yaşayan
peygamberler meleklerden bile üstündür. İnsanlar da eğer Allah’ın istediği
biçimde bir hayat yaşarlarsa onlar da meleklerden üstün olurlar.
Sanki bu
âyetiyle Rabbimiz insanlara şunu diyor: “Ey insanlar! Ey kullarım! Sizler
yeryüzünde en üstün yaratıklarım olduğunuz halde, sizler benim ahsen-i takvîm
üzere yeryüzünde halîfe olarak, tüm diğer varlıklara hükmedici olarak, en
şerefli bir varlık olarak yarattığım kullarım olduğunuz halde eğer kitabıma
sahip çıkmaz, onunla hayatınızı düzenleme yoluna girmezseniz, unutmayın ki
benim başka varlıklarım da vardır. Bakın sizden aşağı olan cinlerim bile
kitabımı dinlediklerinde, onun okunuşunda hazır olduklarında, Allah’ın Resûlü
onu okumaya başladığında birbirlerine işaret ederek, birbirlerini uyararak “susun”
dediler. Susun diye birbirlerini uyardılar.
Çünkü onlar konuşanın Allah
olduğunu biliyorlardı. Kelâmın Allah kelâmı olduğunu biliyorlardı. Onu kim okursa
okusun, o kelâm kimin ağzından çıkarsa çıksın, unutmayalım ki o Allah
kelâmıdır. O anda konuşan Allah’tır. Cinler birbirlerini uyarıp sükûneti
sağladıktan sonra dikkatlice, candan ciğerden, kelâmın mütekellimine münâsip
bir ciddiyetle dinlemişler ve Allah’ın sözleri bitince, Rasûlullah’ın okuması
bitince de hemen iman edip kavimlerine de uyarıcılar olarak gitmişlerdi.
Allah’ın kitabını duyar duymaz onunla dirilmiş ve hemen öteki kardeşlerini de
onunla diriltmeye koşmuşlardı. Cin sûresinde de bu konu detaylı bir şekilde
anlatılır.
İşte Kur’an,
onu okuyan, onu dinleyen, onunla muhatap olan kişide böyle bir etkiyi meydana
getirecektir. İnsan Allah’ın kitabını duyduğu anda değiştirebileceği bütün yapısını
Kur’an’la değiştirmek ve onun atmosferine girmeye çalışmak zorundadır. Çünkü
kişi okuduğu ya da dinlediği sözün alelâde bir insan sözü değil Allah sözü
olduğunu ve Rabbi olan Allah’ın da onunla hayatını düzenlesin diye bu âyetleri
gönderdiğini unutmayacak, tüm hayatını onunla düzenleme savaşı içine
girecektir. Kendisini Kur’an’la düzeltecektir.
Kendisinin düzelmesi de yetmez,
kendisini düzelten bu kitapla çevresindekileri de düzeltmenin kavgasını verecektir.
Zaten Rabbimi-zin âyet-i kerimesinde de dikkatimizi çektiği Kur’an öyle bir
kitap ki, bir insanın içine girdi mi, bir kişide hüsn ü kabul gördü mü, onda
öyle bir aksiyon, öyle bir dinamizm meydana getirir ki, o güçle insan diğer
kardeşlerine de gitmek zorunda kalır. Kendisinin diriliğine sebep olan Allah âyetlerini
birilerine de götürmek zorunda kalacaktır.
İşte bunu en canlı bir biçimde
cinlerin hayatında görüyoruz. Eğer aynı heyecanla birilerinin dirilişine
koşamıyorsak, Allah’ın kitabını başkalarına ulaştırma heyecanımız yoksa, o
bizim içimize girmemiş demektir.
Cinler
Allah kitabını duydular, dinlediler, ona hemen inandılar, süratlice kavimlerine
döndüler ve bakın şöyle dediler:
30. “Şöyle dediler: “Ey
milletimiz! Doğrusu biz, Mûsâ’dan sonra indirilen, kendinden öncekileri doğrulayan,
gerçeği ve doğru yolu gösteren bir kitap dinledik.”
“Ey milletimiz! Ey kavmimiz! Ey
akrabalarımız! Ey arkadaşlarımız! Doğrusu biz Mûsâ’dan sonra indirilen ve
kendisinden öncekileri tasdik eden, hidâyeti gösteren bir kitap dinledik.”
Burada
özellikle Mûsâ’nın (a.s) zikredilişini müfessirler değişik şekilde izah
etmişlerdir. Bu cinlerin Mûsâ’ya (a.s) ve ona gönderilen kitaba iman eden
cinler olduğu, yani Yahudilere mülhak katılan cinler olduğu söylenmiştir. Anlaşılıyor
ki bu cinler Hz. Mûsâ’ya ve daha önceki semavî kitaplara iman ediyorlardı.
Allah elçisinin ağzından Allah kelâmını işitince de onun daha önce inandıkları
kitapları tasdik edici ve önceki peygamberlerin tebliğlerinin aynısını ihtiva
ettiğini anlayıverdiler.
Yine burada
cinler kitabın iki özelliğini anlatıyorlar.
a. “Mûsâddıkan
lima beyne yedeyh” oluşu,
b. Bir de
Hakka ve hidâyete ulaştırıcı olması.
Kitap, ‘Mûsâddıkan
lima beyne yedeyh’ bir kitaptır. Yani kendisinden önceki kitapları ve
peygamberleri reddeden değil, onları tasdik eden ve doğrulayandır. Ona tutunanları,
onunla hareket edenleri, onunla amel edip hayatlarını onunla düzenleyenleri
hayra, hakka, hi-dâyete ve cennete ulaştırandır. Allah’ın rızasına ve rahmetine
kavuşturandır. Kişiyi içinde ebedî rahmete, ebedî rızaya ve mutluluğa ereceği
cennete ulaştırandır. Mü’minlerin kendisiyle rızaya doğruldukları, cennete
doğruldukları bir kitaptır bu.
Cinlerin
kavimlerine tebliğleri devam ediyor:
31. “Ey milletimiz! Allah’a çağıran
Muhammed’e uyun ve O’na inanın da Allah da sizin günâhlarınızı bağışlasın ve
sizi can yakıcı azaptan korusun.”
“Ey kavmimiz, Allah’a çağıran
Allah dâvetçisine icabet ediniz. Söylediği her söz Allah sözü olan, yaptığı her
iş Allah talimatı olan, çağırdığı her şey Allah’tan olan, sadece Allah’a
kulluğa çağıran, Allah’tan başkalarına kulluğu reddetmeye çağıran bu Allah dâîsine
itaat edin. Onun dediklerini aynen kabul edip onun gösterdiği kulluğa girin.
Onu kendinize örnek alın. Onun sizin hayatınıza karışması konusunda Rabbiniz
tarafından odak nokta seçtiğini ve onun vasıtasıyla size mesajlar gönderdiğine
iman edin. Onun Allah sözcüsü olduğuna iman edin. Allah’ın istediği hayatı yaşama
konusunda onun tek örnek olduğuna inanın. Allah tarafından kulluk konusunda
hayatı onaylanmış tek kul ve elçi olduğuna inanıp onun gibi olmaya çalışın ki,
Allah sizin gü-nâhlarınızdan kimini affetsin ve sizleri dayanılmaz cehennem
ateşinden korusun.”
Dikkat
ederseniz burada, ‘günâhlarınızdan bazısını Allah bağışlasın’ deniliyor. Çünkü
bazı günâhlar vardır ki, Rabbimiz onları doğrudan bağışlar. Bunlar hukukullahı,
Allah haklarını ilgilendiren gü-nâhlardır. İmanla, ama hemen arkasından ameli
de gündeme getiren bir imanla Allah bunların tümünden dilerse geçiverir. Ama
bazı günâhlar vardır ki, bunlar sadece hukukullahı ilgilendirmekle kalmaz, aynı
zamanda hukuk-ı ibâdı, yani kulların haklarını da ilgilendirir. El-bette
bunların affı için onların rızası da şarttır.
Demek ki günâhların
affının ve can yakıcı cehennemden kurtulmanın bir tek yolu var, o da Allah’a
iman ve Allah davetçisi olan peygambere icabettir. Peygambere, peygamberin getirdiklerinin
tümüne, Allah’ın ve peygamberinin istediği biçimde teslimiyet. Böyle ya-pan,
böyle inanan ve böyle yaşayanların mutlaka günâhları affedilecek ve Rabblerinin
cennetine ulaşacaklardır.
32. “Allah’a çağıran, Muhammed’e
uymayan kimse bilsin ki, Allah’ı yeryüzünde âciz bırakamaz; onların O’ndan
başka dostları da bulunmaz; işte onlar apaçık sapıklıktadırlar.”
Her kim de Allah’a iman etmez,
Allah’ın dâvetçisi olan peygambere icabet etmez, onun getirdiği mesaj istikâmetinde
bir hayat yaşamaya yanaşmazsa bilsin ki yeryüzünde asla Allah’ı âciz bıraka-maz.
Yeryüzünde Allah’ın kulu olduklarını unutarak Allah’la savaşa tu-tuşan, Allah’a
rağmen, Allah’ın kitabına ve elçisinin örnekliliğine rağmen kendi bildiklerince
bir hayat yaşamaya çalışanların Allah’tan baş-ka velîleri, dostları da
bulunmaz. İşte onlar apaçık sapıklardır.
Allah’ı da,
O’nun kitabını da, O’nun peygamberini de, O’nun hayat programını da reddeden
kâfirler yeryüzünde Allah’ı âciz bırakacak değillerdir. Yeryüzünde Allah’ı âciz
bırakacak yoktur. Ne cinler, ne insanlar Allah’ı âciz bırakamaz, Allah’ı mağlup
edemezler. Ne kaçarak, saklanarak, ne de savaş açarak hiç kimsenin onu âciz
bırakması mümkün değildir. Hiç kimsenin, hiçbir varlığın Allah yasalarına karşı
gelmesi, Allah yasalarını durdurması, galip gelmesi mümkün de-ğildir. Göklerde
ve yerde Allah’ın yasalarını alt edecek, Allah’ın yasalarının dışına
çıkabilecek hiçbir güç, hiçbir kuvvet yoktur. Aslında şu anda Allah’ı inkâr
ettiklerini söyleyen kâfirler bile Allah’ın yasalarına itaat edip boyun
bükmektedirler. Hiç kimse Allah’ın yasalarının dışında değildir.
Çünkü
göklerde ve yerde ne varsa hepsinin Rabbi, hepsinin İlâhı, hepsinin sahibi
Allah’tır. Gökleri de, yeri de idare eden O’dur. Göktekiler ve yerdekiler
konusunda söz sahibi O’dur. Gökler ve yer O’nun koyduğu ilâhî yasalara
uymaktadır. Her ikisi de Allah’ın emrine boyun bükmektedir.
Kur’an’ın başka yerlerinde de
anlatıldığı gibi, Allah tarafından yaratılmış olan gökler ve yer, her ikisi de
nasıl ki yaratıcısına boyun bükmüşse, yine yaratılış yönünden onlardan farklı
olmayan insan da Allah’ın kanunlarına boyun bükmeli, Allah’ın yasalarına itaat
etmelidir. Fıtraten zaten insan Allah’ın yasalarına boyun bükmektedir. Kâfirler
de, Allah’ı inkâr edenler de şu anda Allah yasalarına itaat etmektedirler.
Allah’ın yarattığı bu insan yaratılış yönünden üşümekte, acıkmakta, uyumakta,
yorulmakta, üşümekte ve ölmektedir.
Yani insan fıtraten Allah’ın
koyduğu yaratılış yasalarının dışına çıkamamaktadır. İşte fıtrî hayatında
Allah’ın yasalarına boyun büktüğü gibi, günlük hayatında da Allah’ın yasalarına
boyun bükmek zorundadır. Değilse, fıtrî hayatında Allah’ın yasalarına boyun
büken bu insan günlük hayatında başkalarının yasalarına boyun bükerse, hayatının
birinde Rabbinin ilâhî yasalarına, ötekisinde de beşer yasalarına teslim
olursa, yani iki Rabbi, iki İlâhı olursa, fıtrî hayatıyla günlük hayatı çatışma
içine girerse, o zaman bu ikisi arasında insan ezilip gidecektir. Çatışan bu
iki hayat arasında insan mahvolup gidecektir.
Rabbimiz diyor
ki:
“Onların
Allah’tan başka dostları, velîleri de bulunmaz.” Onların ellerinden tutacak,
kendilerine yardım edecek, isteklerini yerine getirecek, problemlerini çözümleyecek,
başları daraldığı zaman korktuklarından onları kurtaracak, onlar adına aldığı
kanunlar, yasalar ve kararlarla onları sahil-i selâmete çıkaracak, dünyada da ukbâda
da onları mutlu ve mes’ud edecek, onların işlerini kolaylaştırıp yollarını
açacak hiçbir velîleri de yoktur.
“İşte böyleleri apaçık bir
sapıklık içindedirler,” diyor Rabbimiz. İşte böyle Allah’ı velî kabul etmeyen,
Allah’ın velâyeti ve koruması al-tına girmeyen, Allah’ın kendileri adına aldığı
kulluk maddeleriyle ilgilenmeyen, kitap ve peygamberle diyalog kurmayan,
kendisine şeytanları, tâğutları, kâfirleri, nefsini, hevâ ve heveslerini velî
edinen, on-ların istediği biçimde bir hayat yaşayan, onların hayat
programlarını uygulamaya çalışan bir adam elbette çok açık bir sapıklık içinde
kıvranan kişidir. Böyle bir adamın tüm hayatı bozuktur. Allah’tan, Allah’ın
kitabından ve elçisinin hayat programından habersiz yaşayan bir adamın tüm
hayatı bâtıllarla doludur. Aile hayatı bozuktur, ticarî hayatı, sosyal hayatı,
ekonomik hayatı bozuktur; insanlarla ilişkileri, çevresiyle münâsebetleri bozuktur.
Kısacası tüm hayatı bozuk ve bâtıllarla doludur.
Bunlar
dalâlette, çölün ortasında yolsuz, yordamsız kalmış, yollarını şaşırmış ve ne
yapacaklarını bilemeyecek bir vaziyette bocalayan çırpınan insanlardır.
Binlerce yol vardır karşılarında ama bu yol-lardan hangisinin kendilerini
sahil-i selâmete çıkaracağını bilememektedirler. Binlerce alternatif vardır
hayatlarında ama hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğunu
bilememektedirler. Bir yasa yaparlar, onunla problemlerini çözeceklerini
zannederler ama üç gün geçmeden değiştirmek zorunda kalırlar onu. Yaptıkları yasalar
üç gün bile git-mez. Yaptıklarının hiç birisi problemlerini çözmüyor, hayatlarına
huzur getirmiyor. Aksine her yaptıkları yasa başka huzursuzluklara, başka
sıkıntılara dâvetiye çıkarıyor. Sıkıntılardan bunalınca da yalvarıp yakarmaya
başlıyorlar.
Rahatları
yerindeyken, hayatları tıkırındayken Allah’ı da Allah’ın yasalarını da,
Allah’ın kitabını da diskalifiye eden, Allah’a kulluktan yüz çeviren bu
zalimler, elleriyle dünyada işledikleri bu suçlardan dolayı kendilerine bir azap,
bir sıkıntı geldiği, başları daraldığı zaman Allah’ı hatırlar ve kendilerini
kınamaya başlarlar: “Eyvah bize! Vah bize! Yazıklar olsun bize! Meğer bizler
zalimlermişiz! Meğer bizler Rabbimize ve kendimize karşı zulüm içindeymişiz!
Kendimizi Rab-bimize kulluk ortamından çıkararak hem Rabbimize, hem de kendimize
zulmetmişiz. Yazıklar olsun bize ki, biz Rabbimizi diskalifiye edip kendimizi tanrılaştırmışız.
Rabbimizin yasalarını terk edip kendi hayat programlarımızı kendimiz yapmaya
kalkışmışız!”
“Yani biz hayatta kendimizi etkin
zannetmişiz. Ne yapacağımızı, nasıl yaşayacağımızı kendimiz belirlemeye
kalkışmışız. Allah karşısında bilgi, güç iddiasında bulunmaya çalışmışız. Allah
hukuku dururken kendimize hukuk belirlemeye, Allah yasaları varken kendimize
yasa belirlemeye kalkışmışız,” diyerek zalimliklerini itiraf edip feryat
ediyorlar.
Allah’ı da,
Allah’ın yasalarını da, Allah’ın kitabını ve peygamberinin sünnetini de
dışlayarak onlar yerine yeryüzü tanrılarının yasalarını uygulamaya çalışırken
sistemleri tıkandığı, uyguladıkları yasalar kendilerini çıkmaza sürüklediği
zaman, bu tür insanların aynı feryatlarının yükseldiğini görüyoruz.
Birbirlerini suçladıklarını ama Allah yasalarını da bilmedikleri için yine bir
pislikten başka bir pisliğe, bir çıkmazdan başka bir çıkmaza yuvarlanıyorlar.
Tam bulduk dediklerinde, biraz
daha yokluğa saplandıklarını görüyoruz. Yaptıklarının kendilerine zulümden,
ıstıraptan, gözyaşından başka bir şey sağlamadığını görüyoruz. Ezen ve
ezilenler olarak, sömüren ve sömürülenler olarak bir ömür tüketiyorlar.
Eğer bir
toplumda egemen, yasa belirleyen güçler zalimler olursa, elbette yasa onlar
lehine işleyecektir. Eğer egemen güçler hır-sızsa, bu sefer de yasa onların
lehine işleyecektir. Homoseksüellerin egemen olduğu toplumlarda da yasa onların
lehine işlemeye başlayacaktır. Demokrasi bu, ne olacağı belli olmaz. Toplumda
egemen güç Allah olmazsa, denge bir taraftan öbür tarafa kayıp duracaktır.
Meselâ şu anda bizim müşrik
toplumda içki kimilerine serbest, kimilerine yasak. Zina kimilerine serbest,
kimilerine yasak. Dokunul-maz olanlar, egemen olanlar istedikleri suçu
işleyecekler ama ötekilere bunlar yasaktır. Kim dedi bunu? Kim verdi bu
yetkiyi? Kim çizdi bu sınırları? Kim koydu bu kuralları? Eğer Allah, kullarının
tümüne eşit haklar vermişse, bu Allah’a iftira değil de nedir?
33. “Gökleri, yeri yaratan ve onları
yaratmaktan yorulmayan Allah’ın, ölüleri diriltmeye de kâdir olduğunu görmezler
mi? Evet; O her şeye kâdirdir.”
Bu adamlar bakmıyorlar mı?
Görmüyorlar mı? Hiç düşünmü-yorlar mı? Gökleri ve yerleri yaratan, onları var
etmekten yorulmayan, âciz kalmayan, bıkıp usanmayan, yılgınlık göstermeyen, her
şeyi yaratan ve yarattıklarının tümünün hayatını, rızıklarını ve yaşam şartlarını
hazırlayan, bunları yaparken de asla bir yorgunluk hissetmeyen Allah’ın ölüleri
de diriltmeye kâdir olduğunu görmüyorlar mı? Bunu anlamıyorlar mı?
Bunu bilen,
bunu beceren, buna güç yetiren bir Allah ölüleri diriltmeye güç yetiremez mi?
Âyet-i kerimede hem ölmüş insanları diriltme konusu, hem de En’âm sûresinde
anlatılan yaşarken ölmüş kâfirleri diriltme konusu kastedilmektedir.
“Ölü iken kalbini diriltip, insanlar
arasında yürürken önünü aydınlatacak bir nûr verdiğimiz kimsenin durumu,
karanlıklarda kalıp çıkamayan kimsenin durumu gibi midir? Kâfirlere de,
işledikleri güzel gösterilmiştir.”
(En’âm 122)
Bir insan düşünün ki ölü. Bir insan düşünün ki ruhen,
bedenen ölü. Bir insan ki ruhtan, Allah’tan, peygamberden, kitaptan, vahiyden
habersiz. Allah diyor ki, böyle ölü iken kendisine hidâyet vererek dirilttik. Yani
kâfirken müslüman yaptık. Artık adam dirilmiştir.
Tıpkı kupkuru bir toprağın Rahmân’ın
rahmetiyle dirilip canlandığı gibi. Artık vahyin, hidâyetin dirilttiği bu adam
Allah’ı, kitabı, peygamberi, kendisini, çevresini, hayatı, hayatın mânâsını,
ölümü, ö-lüm sonrasını ve varlık gâyesini tanıyor.
Biz onu
dirilttik ve bir de ayrıca ona bir nûr verdik. Ona rehberlik edecek, yaşadığı
hayatta onun yolunu aydınlatacak, hayatı boyunca onu yalnız bırakmayacak bir
kitap, bir peygamber verdik. Artık ya-şadığı hayatta insanlar arasında o nûrla,
o kitapla, o vahiyle yürüyor ve bu nûr, onu karanlıklar arasında bırakmayıp
aydınlığa çıkarıyor. İşte böyle ölü iken vahiyle dirilttiğimiz, kâfirken
hidâyetle müslüman yaptığımız bu adam hiç karanlıkta kalan bir adamla aynı olur
mu?
Bu kâfirler
Allah’ın böyle ölmüş insanları diriltmeye kâdir olduğunu bilmiyorlar mı?
Âyet,
bildiğimiz mânâda ölüleri tekrar diriltme mânâsını kapsadığı gibi, Allah’ın
kitabından, peygamberin sünnetinden habersiz kaldıkları için dalâlette, küfürde,
karanlıklar içinde kalmış, benliğini, tüm insanî değerlerini kaybetmiş fert ve
toplumları Allah’ın vahyiyle yeniden dirilteceği konusunu da kapsamaktadır.
Şüphesiz ki Allah in-sanları da, toplumları da diriltmeye kâdirdir. Yeter ki
insanlar ve toplumlar Allah’ın bu değişmez yasasına yönelsinler. Yeter ki
insanlar Rabbimizin hayat kaynağı olan kitabına, vahyine ve diriliğe çağıran
Resûlü’nün mesajına yönelsinler.
Kâfirler
aslında ölüdürler. Bunlar meyyit-i müteharrikedirler. Kişi eğer vahiyle,
Allah’la, peygamberle beraber değil, Kur’an’dan peygamberden ve onun ashabından
örnek alacak kadar onlara yakınlık kurmuş değilse, Rasûlullah’ın ve sahâbesinin
tatbikatını bilmiyorsa ölüdür. Kur’an’dan ayrı kalması sebebiyle ölüdür.
Rasûlullah’ın hayat veren çağrısına uymamışsa, hayattan mahrumdur. Çünkü
Rabbimiz Enfâl sûresinde şöyle buyurur:
“Ey inananlar! Allah ve Peygamber, sizi,
hayat verecek şeye çağırdığı zaman icabet edin.”
(Enfâl 24)
Âyet-i
kerimeden da anlıyoruz ki, Allah ve Resûlü’nün çağırdığı şey hayat veren şeydir
ve ondan mahrum olanlar da ölüdür. Yine biliyoruz ki Kur’an’ın bir adı da
ruhtur ve bu ruhla ilişkisi kesilmiş insan ölüdür. Zaten irtidat eden,
Kur’an’dan irtibatını kesen kişi, ruh hakkını, hayatiyet hakkını kaybettiği
için İslâm’da ölümü hak etmiş insandır. Rabbimiz, böyle vahiyle, ruhla tanışmamış
bir ölüyle, vahiyle dirilmiş kimse bir olur mu, diyor. Nûr sahibi bir
müslümanla, bu nûrdan mahrum olan kâfir bir olur mu? Eline el feneri verilmiş
ve onunla yürüyen bir adamla, karanlıkta el yordamıyla düşe kalka yürümeye
çalışan insan hiç bir olur mu? Elbette bu ikisi bir olmayacaktır.
Yeryüzünde
iki insan tipi var. Vahiyle dirilmiş mü’minler ve va-hiyden mahrum oldukları
için sapıklık içinde kalmış ölü kâfirler. Birisi nûrla hareket eden aydınlık
dünyasının üyeleri, ötekiler de karanlık dünyanın üyeleri. Birisi vahiyle
dirilmiş, hayatiyetini kazanmış; ötekisi ise karanlıkta kalmış ve sanki kendi
kendisini öldürmüş, kendi kendisini boğmuş. Allah’ın kendisini yeryüzünde insan
diye, halîfe diye, ah-sen-i takvîm üzere yarattığı insanlık özelliklerinden bir
eser bırakmamış. Kendisini esfel-i safiline sürüklemiş.
İşte Ebu Cehiller, Nemrutlar,
Firavunlar, tüm kâfirler ve kitaptan habersiz yaşayanlar ve kıyâmete kadar
bunların karakterlerini taşıyanlar, karanlıkta kalmış, zulümat ashabındandırlar.
Ama vahiyle hareket eden, nûrla yürüyen tüm peygamberler ve peygamber yolunun
yolcusu olan mü’minler de nûrla hareket eden aydınlık dünyanın üyeleridir.
Böyle
ölümün şahikasına doğru giderken Allah’ın vahyine gönül verir, Allah ve Resûlü’nün
kendisini kendisine hayat vermek üzere çağırdığı hidâyeti kabul ederse biliyoruz
ki Allah da onu diriltiverecektir. Ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkaran
Rabbimiz, onu hidâyetiyle diriltiverecektir
Allah her
şeye kâdirdir. Allah’ın yapamayacağı bir şey yoktur.
Ama siz
bilirsiniz. İsterseniz reddedin bunu! İsterseniz hayır deyin! İsterseniz bu
güçlü Rabbinizin dirilik kaynağı vahyine karşı vur-dum duymaz davranın.
İsterseniz sizin hayatınızı düzenlemek üzere Rabbinizin size gönderdiği bu
kitabını ve bu kitabın pratiği olarak görevlendirdiği elçisini yok farz ederek
keyfinize göre bir hayat yaşayın. Kendi keyfinize göre, ya da kendiniz gibilerin
heva ve heveslerine göre bildiğiniz gibi bir hayat yaşamaya devam edin! Ama unutmayın
ki:
34. “İnkâr edenler, ateşe sunuldukları
gün onlara: “Bu, gerçek değil miydi?” denir, onlar: “Rabbinize an-dolsun ki evet
gerçekti” derler. Allah: “İnkâr etmenizden ötürü azabı tadın” der.
Bir gün gelecek bu hayat bitecek.
Bir gün gelecek yaşadıkları bu hayatın sonunda kâfirler ateşe arz olunacaklar.
Ebediyen içinde kalmak, bir daha oradan çıkmamak üzere ateşe yuvarlanacaklar.
Bu kâfirler
ateşe sunulurken de kendilerine şöyle bir soru sorulacak: “Bu hak değil miymiş?
Nasıl, Allah’ın size vaad ettiği ateş, Rabbinizin dünyada sürekli sizi
kendisiyle uyardığı cehennem hak değil miymiş?”
Tıpkı suç işlemiş bir kölenin, efendisinin huzurunda durdurulup
hesaba çekilmesi gibi, onları yaşadıkları hayatın, işledikleri suçların
hesabını vermek, yaptıklarının faturasını ödemek üzere Rabblerinin huzuruna
çıkarıldıkları zaman bir görsen! Rabbleri tarafından onlara: “Nasıl, bu dirilme
işi hak değil miymiş? Hesaba çekilme konusu hak değil miymiş? Bu dünyada inkâr
edip durduğunuz öldükten sonra di-rilme işi gerçek değil miymiş? Hayatınızı hep
dirilmeme hesabına gö-re bina ediyordunuz. Yaşadığınız hayat programında bu
dirilme yoktu değil mi? Öldükten sonra unutulup gidecektiniz bir böcek gibi.
Sümen altı edilecek ve bir daha hesaba çekilmeyecektiniz. Yaptıklarınız yanınıza
kâr kalacaktı. Haydi söyleyin bakalım, aslı yok muymuş kıyâmet gününün? Allah
yalan mı söylüyormuş? Kitap, peygamber ve mü’minler yalan mı söylüyorlarmış?
Gerçekten bu, insanı eriten, kahreden bir soru.
Tûr
sûresinde de şöyle deniyordu:
“Bu
bir büyü müdür? Yoksa hâlâ görmez misiniz? Girin oraya artık sabretseniz de
sabretmeseniz de birdir. Ancak işlediğiniz günâhların karşılığını görüyorsunuz,”
denilir.”
(Tûr 15,16)
Bedir’de
gebertilen müşriklerin cesetleri Kalib-i Bedir denen çukura doldurulduklarında,
Allah’ın Resûlü onlara şöyle demişti: “Ey kâfirler! Söyleyin bakalım! Ben
Rabbimin bana vaadini hak buldum! Sizler de Rabbinizin size vaadini hak
buldunuz mu?” Neydi Rabbimi-zin peygamberine vaadi? Rabbimizin peygamberine vaadi
zafer, galibiyet, hidâyet, cennetti. Peki kâfirlere vaadi neydi? Hezimet,
mağlubiyet, ateş, cehennemdi. Allah’ın Resûlü, kâfirlerin cesetlerinin üzerinde
onlara soruyordu: “Ben Rabbimin bana vaadini gerçek buldum, siz de size vaadini
gerçek buldunuz mu? Nasıl, yapar mıymış Allah dediklerini?” diyordu. Sahâbe-i
kiram: “Ey Allah’ın Resûlü, bunlar geberdiler, sizin sözünüzü duyarlar mı?”
diye sorunca, Allah’ın Resûlü: “Evet onlar duyarlar ama cevap veremezler,”
buyuruyordu.
Bakın
burada da Rabbimiz buyurur ki: “Bu gerçek değil miymiş?” Bu sual
karşısında artık tüm gerçekleri gören bu kâfirler: “Evet Rabbimiz hakkı için
gerçekmiş” diyecekler.
Böylelikle dünyada inkâr ettikleri öldükten sonra dirilme gerçeğini itiraf
edecekler. Üstelik bu itirafı yeminle de pekiştirecekler. “Vallahi ya Rabbi, bu
iş hakmış,” diyecekler. Demez komaz olsunlar. Bunu dünyada diyeceklerdi. Bunu
dünyada kabul edecek ve hayatlarını buna göre bina edeceklerdi, geçmişler olsun!
İtiraf edecekler, hem de yeminle,
ama heyhat ki bu itirafın kendilerine hiçbir faydası olmayacak. Onu kesinlikle
inkâr edemeye-cekleri bir ortamda itiraf etmektedirler. O ortamda zaten inkâra
güçleri yoktur.
Aslında
insanlar ister mü’min, ister kâfir, yaşadıkları bu hayatın sonunda mutlaka bir
dirilmenin olacağını ve yaptıkları konusunda mutlaka bir hesap, kitapla karşı
karşıya geleceklerini bilmektedirler. Tüm insanlar aslında bunun farkındadırlar.
Rabbimizin tüm insanlara verdiği fıtrat, kitap, peygamber bilgisi bunu ortaya
koymaktadır. Yâni herkes aslında bunun farkındadır. Bakın Rabbimiz Kıyâmet
sûresinde tüm insanların kıyâmetin varlığından haberdar olduğunu şöyle anlatır:
“Özürlerini sayıp dökse de, insanoğlu,
artık kendi kendinin şahididir.”
(Kıyâmet 15,16)
Allah diyor
ki, “yok yok, insan bu işi bilerek yapıyor. Bu bilgiyle yaratıldı bu insan. Bu
bilgiye sahiptir aslında. Doğrusu insan kendisine karşı basirdir. Kendisine
karşı basiret vardır o insanda.” Basiret, insanın kendi vicdanında kendi
kendine şahit olması demektir. Yani insan kendini, ne yapacağını, ne yapmayacağını,
neleri yapması, ne-leri yapmaması gerektiğini bilen olarak yaratılmıştır.
Hani “nefs-i natıka” deniyor ya,
kendini konuşan insan. “Nefs-i basira” da kendi kendini bilen, kendi kendine
basîr olan, kendi kendini gözetleyen, basiretli olan insan demektir.
İnsanda kendini kontrol edebilme
gücü ve imkânı vardır. İş ya-parken var, yapmaya karar verdiği anda var,
yapmaya başlamadan önce var, yaparken var. Ne yapacağını biliyor, yaparken düşünüyor,
yapmaması gerektiğini biliyor, yaptıktan sonra biliyor. İnsan her şeyi biliyor.
Hesabı da, kitabı da, kıyâmeti de biliyor, yaptıklarının sonucunda karşısına
nasıl bir sonucun çıkacağını da biliyor. Cenneti de, cehennemi de biliyor, kendisinin
nereye lâyık olduğunu da biliyor.
İnsan mâzeretler ileri sürse, özürler
beyan etse de her şeyi bi-liyor. Her ne kadar kılıfına uydursa da, ya da her ne
kadar yaptıklarını kamufle etmeyi becerip dışardan güzel göstermeyi, çevresini
ikna etmeyi becerse de.
İnsan her
ne kadar özürler beyan ederek, “ya Rabbi ben bil-miyordum, benim kıyâmetten de,
öldükten sonra dirilmekten de, hesap kitaptan da haberim yoktu. Tevbe edecektim,
yakında sana karşı gelmeyi bırakacaktım, seni ve kitabını diskalifiye etmeyi bırakacaktım,”
diyerek mâzeretlerin arkasına saklanmaya çalışsa da insan aslında her şeyin
farkındadır.
Allah
kesinlikle mâzeretlerle kandırılamaz. Rabbimiz bu tür sudan mâzeretlerle
kendisini kandırılamaz kıldığı gibi, insanın kendisini de kendisi tarafından
kandıramaz bir özellikte yaratmıştır. Rabbimiz insana öyle bir fıtrat, öyle bir
vicdan vermiştir ki, insan kendi kendini bile kandıramamaktadır.
Her insan
bu işin farkındadır. Herkes aslında yaşadığı bu hayatın sonunda mutlaka bir hesap,
kitabın olacağının bilincindedir ama bunu gündeme getirmek istemez. Neden? Çünkü
o zaman insanın hayatı değişecek. Kıyâmet, hesap-kitap gündeme geldiği zaman
zevkleri kaçacak, dilediği gibi yaşayamayacak, istediklerini yapamayacak,
zulmedemeyecek, kan ememeyecek de onun için.
Dünyadayken
aslında her şeyin farkında olan bu kâfirler cehenneme sunulurken Rabbimiz
onlara soracak: “Nasıl, Rabbinizin size vaad ettiği azap doğru değil miymiş?
Hak değil miymiş? Sizler dünyadayken yalan diyordunuz. Aslı yok diyordunuz. Zannetmiyoruz
ki bir diriliş olsun, ama eğer gerçekten böyle bir şey varsa bile, biz orada da
iyi bir konumda olacağız. Dünyada bize bu hayatı, bu saltanatları lütfeden
Allah elbette bizi öbür tarafta da düşünmelidir, diyor-dunuz. Dünya hakkında,
cennet hakkında, cehennem hakkında, hayat hakkında farklı farklı şeyler söylüyordunuz.
Şimdi buldunuz mu onları?” deyince bakın onlar diyorlar ki:
“Evet, doğru ya Rabbi! Dediklerin hakdır
ya Rabbi! vaat ettikle-rinin tamamı hakmış ya Rabbi!” Artık gerçek Rabblerini
tanıyorlar. Halbuki dünyadayken Allah’ın Rabbleri oluşunu reddediyorlardı. Kanun
koyucu olarak, yasa belirleyici olarak, hayat programı vaz edici olarak Allah’ı
reddediyor ve kendilerine başka Rabbler bulmaya, başka Rabblerin yasalarını
uygulamaya, başka Rabbleri razı etmeye çalışıyorlardı. Başka Rabbler adına bir
hayat yaşamaya çalışıyorlardı. İşleri düştüğü zaman, başları daraldığı zaman
Rablerini hatırlıyor hainler!
Demek ki orada insanların dünya
hayatında ört-bas etmeye çalıştıkları, kamufle ederek bir hayat yaşamaya çalıştıkları
iman açığa çıkacak. Öyleyse:
Onlara: “Yaptıklarınıza karşılık haydi
tadın bakalım şimdi azabı. Tadına bakın bakalım o reddettiğiniz azabı. O
örttüğünüz, ört-bas ettiğiniz, bildiğiniz halde gündemden düşürdüğünüz,
farkında olduğunuz halde hayatınıza geçirmediğiniz azabı tadın bakalım. Sizler
hep örttünüz, hep örtmeden yana oldunuz. Fıtratlarınızı, bilgilerinizi, benliklerinizi,
vicdanlarınızın sesini, Allah’ın âyetlerini, içinizdeki enfüs âyetlerini
örttünüz; tüm bu âyetleri diriltip açığa çıkaracak olan kitabın âyetlerini
örttünüz. Tüm bu örtmelerinizin cezası olarak tadın şimdi azabı!” denecek.
35. “Ey
Muhammed! Peygamberlerden azim sahibi olanların sabrettiği gibi sen de sabret;
inkârcılar için acele etme; onlar, kendilerine vaadedilen azabı gördüklerinde
sanki dünyada sadece gündüzün bir saati kadar kaldıklarını sanırlar. Bu bir
bildiridir; yoldan çıkmış olanlardan başkası mı yok edilir?”
“Öyleyse ey peygamberim, sen de ulü’l-azim
peygamberlerin sabrettikleri gibi sabret. Bu inkârcılar konusunda acele etme!”
Buradaki ulü’l-azim peygamberlerden kasıt ya daha önce Rabbimizin anlattığı
Adem, Nuh, İbrâhim, Mûsâ, Îsâ ve Muhammed (a.s.) gibi yüce peygamberler ya da
azim sahipleri olan peygamberler gibi sen de sabret demektir.
Azm, ya da azim; bir insanın
iradesini kesin olarak bir şeye bağlaması, kesin olarak bir şeyin icrasına
karar verip iradesini ona bağlaması demektir. Öyleyse bu mânâda Allah’ın
elçilerinin tamamı azim, karar sahibi kimselerdir ve burada kastedilenler de
tüm peygamberlerdir. Öyleyse mânâ, “ey peygamberim, sen de senden önceki azim
sahibi peygamberler gibi sabret ve onlar için acele etme,” demektir. “Onlar
için azap konusunda acele etme. Acilen onların he-lâklarını isteme. Çünkü bu
kâfirler kendilerine vaadedilen azabı gördükleri zaman sanki dünyada gündüzün
bir saati kadar kaldıklarını, dünyada hiç yaşamamış olduklarını zannederler.
Onun için sen hiç üzülme, onların şu andaki saltanatlarının hiçbir değeri
yoktur.”
İşte bu bir tebliğdir. Hiç yoldan
çıkanlardan, kulluğu terk eden sapıklardan başkaları helâk edilir mi? Elbette helâke
maruz kalacak olanlar yoldan çıkan sapıklardan başkaları değildir.
Burada
sûrenin son bölümünde Rabbimiz peygamberini ve peygamber yolunun yolcularını
teselli ediyor. Kur’an’ın pek çok yerinde aynı tavsiyeleri görüyoruz. Kendisinden
önceki elçilerin sabırları gündeme getirilerek Rasûlullah Efendimize sabır
tavsiye edildiğini gö-rüyoruz.
“Senden
önce nice peygamberler yalanlandı ve kendilerine yardımımız gelene kadar
yalanlanmalara ve sıkıştırılmalara katlandılar. Allah’ın sözlerini değiştirecek
yoktur, andolsun ki peygamberlerin haberi sana da geldi.”
(En’âm 34)
“Peygamberim, yalanlanan sadece sen değilsin, senden önce
de pek çok peygamberler yalanlanmıştır. Pek çok peygamber de işkencelere maruz
kalmıştır. Bu peygamberler kendilerine yardımımız gelene kadar sabretmiş, dayanmış,
direnmiş, yılmamış, durmamış, dönmemiş, yollarına devam etmiştir.”
Allah’ın sözlerini değiştirecek
yoktur. Yeryüzünde Allah’ın koyduğu yasalarını değiştirecek yoktur. Allah’ın
kelimelerinde değişme olmaz. Burada Allah’ın kelimelerinden ve bu kelimelerin
değişmeyeceğinden maksat, doğruyla yanlış, hakla bâtıl, imanla küfür, Allah yo-lu
taraftarlarıyla şeytan yolu taraftarları arasında süregelen savaştır. Hakla
bâtıl arasındaki çatışma yasasıdır. Allah’ın yeryüzünde koyduğu bu yasa hiç
değişmeden devam etmektedir.
Bu yasaya göre hak, iman, takva
sahibi kimselerin bu konuda-ki sabırları, sadâkatleri, dirençleri ve Allah’a
olan tevekkülleri ve güvenlerini ispat etmeleri için, uzun bir süre imtihana
tabi tutulmaları, çeşitli eleklerden geçirilmeleri gerekmektedir. Böylece bu
denemelerden, bu potalardan geçirilirken hem istenmeyen cürufları atılacak, hem
yüce hasletleri geliştirilecek, hem de en sonunda kazandıkları bu silahlarla
küfür cephesi karşısında dayanabilme ve zaferi elde edebilme noktasına
geleceklerdir. İşte bu değişmeyen bir yasadır. Her dönemde müslümanlar bu
yasadan geçirileceklerdir.
İşte bu yasa gereği yardıma ehil
hale gelen müslümanlara Allah’ın yardımı gelecektir. Yine bu yasaya göre
müslümanlar kendilerine düşeni yapmadıkları sürece, kendilerine Allah’ın
yardımı gelmeyecektir. Mü’minler kendilerini değiştirmedikleri sürece Allah
onları asla değiştirmeyecektir. İşte Allah’ın kelimelerinde değişme olmaz
ifadesinin mânâsı anlayabildiğimiz kadarıyla budur.
Kâfirler
iman cephesine karşı hep savaş açacaklar, müslü-manlardan asla razı
olmayacaklardır; bu bir yasadır. Allah yolunun yolcuları bu kâfirlerin
tutumlarına, yalanlamalarına karşı sabredecek, yani her şeye rağmen Allah’ın
dediğini yapmaya çalışacak, kulluktan vazgeçmeyecek, yollarında, dâvâlarında
şüpheye düşmeyecek, yılgınlık göstermeyeceklerdir, bu da bir yasadır. Nihâyet
onlara Allah’ın yardımı gelecektir, bu da bir yasadır. Tarih boyunca bu hep
böyle ola-gelmiştir. Allah’ın yasalarını asla değiştirecek yoktur. Bu yasalara
uy-gun hareket eden kullarına Allah’ın vaad ettiği yardımı değiştirecek yoktur.
Yine
Mücâdele sûresinde şöyle deniyor:
“Allah,
“Andolsun ki ben ve peygamberlerim üstün geleceğiz” diye yazmıştır. Doğrusu
Allah kuvvetlidir. Güçlüdür.”
(Mücâdele 21)
Bu bir
yasadır. Yeryüzünde değişmeyen bir yasadır. “Öyleyse peygamberim! Sen de bu
yasa gereği sabret, diren, dayan, yılgınlık gösterme. Sana düşeni yaparsan,
Allah da sana karşı yardımını gönderecektir, bundan şüphen olmasın. Sonunda
zafere ulaşacak olanlar mü’minler ve helâk olacak olanlar da onlardır.” Alemlerin
Rabbi olan Allah’a hamd olsun.
Bu
sûre de burada sona erdi. Rabbim gereği gibi iman edip hayatını bu imanla
düzenleyen kullarından eylesin. Vel hamdü lillâhi Rabbil’ âlemin.