Bu sûre, onsekiz ayet
olup, Medine’de nazil olmuştur.[1]
"Ey iman edenler,
Allah'ın ve Resulünün huzurunda öne geçmeyin. Allah'tan ittikâ edin. Çünkü
Allah hakkıyla işiten ve bilendir" (Hucurât, 1).[2]
Bu ayetin, kendinden
öncesi ile ilgi ve münasebeti hususunda şu izahlar yapılabilir:
a) Önceki
sûrede, Hz. Peygamber (s.a.s)'in tasvib ettiği sulhdan, kâfirlerin anlaşmanın
başına besmeleyi ve Hz. Muhammed (s.a.s)'in onun peygamberliğini yazmaya yanaş
mayıslarına cevaz verişinden imtina etme hususunda mü'minlerde temayül belirip, Allah da onları takva sözü
üzerinde durdurunca, sanki Resûlüllah s.a.s) onlara, umûmî manada, "Allah'ın
ve Resûlüllah'ın önüne geçmeyin, Allah ve Resulünün emrettiği şeyleri
aşmayın" demiştir.
b) Allah
Teâlâ, Peygamberinin yerini ve onun dinini ortaya koyan resulü (elçisi)
olduğunu, "rahim" (Tevbe, 128) ifadesiyle de onun, mü'mirilere
alabildiğine merhametli olduğunu belirterek, derecesinin yüksekliğini ortaya
koyunca, "Ne fiil, ne de söz •jsusunda, ona karşı saygıda kusur etmeyin.
Onun size şefkatli oluşundan aklanmayın ve onun derecesinin yüksekliğini
görmeye çalışın" demek istemiştir.
c) Allah
Teâlâ mü'mtnleri, kâfirlere karşı son derece sert ve çetin; kendi aralannda,
sribirlerine karşı ise alabildiğine merhametli, kendisine yönelik olarak rükû'
ve secde edenler olarak tavsif edip, onlar için, kendi katında, önceki
kitaplarda onları medh-u senayı gerektiren bir saygınlık bulunduğunu, "işte
onların Tevrat'taki vasıflan budur..." cümlesiyle belirtip, zira büyük bir
padişah herhangi bir kimseyi gıyabında,
ancak o kimse, onun katında saygın olduğu zaman yâdeder ve onlara büyük
ücreti vaadedince, bu sûrede, "Derecenizi düşürecek olan, iyiliklerinizi
yok edecek olan hareketlerde bulunmayın ve Allah ile Resulünün önüne
geçmeyin" buyurmuştur.[3]
Ayetin sebeb-i nüzulü
hususunda şunlar ileri sürülmüştür:
1) Bu
ayetin, yevm-i şekk orucu hakkında nazil olduğu,
2) Kurban
bayramı namazı kılınmazdan önce kurban kesme hakkında nazil olduğu,
3)
Âmiroğullarından zannederek, Süleym oğullarından iki mü'mini katleden üç
müslüman hakkında nazil olduğu söylendiği gibi,
4) Hz.
Peygamber (s.a.s)'in yanına birtakım elçilerin geldiği bir sırada, çokça soru
soran birtakım kimseler hakkında nazil olduğu da ileri sürülmüştür. Doğrusu bu,
herşeyi, her konuyu içine alan, genel bir irşâd ve hertürlü hüküm vermenin, Öne
geçme, tek başına emirler yağdırma, müşaverede bulunmaksızın zarurî olmayan bir
işi yapmaya yeltenme gibi, her şeyi içine alan bir yasaklamadır. Ayetin
tefsiriyle ilgili birkaç mesele var.[4]
ifâdesi hakkında şu
iki izah yapılabilir:
1) Bu ifade,
müteaddî olan, mef'ûl alan, "takdim" masda- rındandır. Böyle olması
halinde ayetle ilgili şu iki izah yapılabilir:
a) Tıpkı,
"Diriltir ve öldürür" (Bakara, 258) ayetinde, bir kimsenin, belli
birşeyi vermeyi ve belli birşeyden menetmeyi kastetmeksizin, sadece bir vermeme
ve bir verme olduğunu kastederek, "Falan verir ve vermez" ifadesinde
olduğ gibi, mef'ûlü söylenmemiştir. Buna göre Hak Teâlâ, "Sizden asla bir
takdîm olmamalı" demek istemiştir.
b) Mef'ülün,
fiil veya "emr-iş" olması.. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Allah
ve Resûlüllah'ın önüne geçmeyin" yani, "Fiil bakımından, yahutta
"emr, iş" bakımından ... geçmeyin" buyurmuştur.
2) hitabıyla,
manası kastedilmiştir. Buna göre bu, (hakiki) değil, mecazî bir ifade olup,
bununla, "takdîm-öne geçirme"nin bizzat anlamı kastedilmemiş, tam
aksine, "Hz. Peygamber (s.a.s) katında nefislerinize bir öncelik, O'nun
önüne geçme hakkı tanımayın.." manası kastedilmiştir. Nitekim, Arapça'da
bir kimsenin mevkii yükseldiğinde, "Falanca, insanlar arasından sıyrılıp
çıktı..." denilir. Bunun sebebi şudur: Durumu böylesine belirgin hale gelen
kimse, hem büyük işlere girme, hem de şerefli kimselerden sayılma hususunda öne
geçmiş olur.
İşte bu izaha göre biz
diyoruz ki: Biz bu fiili ister müteaddî ister lazım kabul edelim, bu fiil,
"Zeyd'i öne aldım" sözümüzde kullandığımız takdim etme" fiilinin
almış olduğu manada, bir mef'ûl almamış olur.. O halde bu demektir ki, mana
aynıdır
Çünkü, biz ifâdesini,
ister müteaddî ister lâzım kabul edeiim, "Zeyd'i öne aldım"
sözümüzdeki "takdîm" fiilinin almış olduğu anlamda bir mef'ûl almamış
olur. O halde bu ifâdenin takdiri, "Hz. Peygamber (s.a.s)'in huzurunda
nefislerinizi Öne geçirmeyin; yani, onun yanında, nefislerinize öncelik, bir
görüş beyan etme hakkı tanımayın" şeklindedir. Biz, buradaki ifâde ile,
"bir işi ve bir fiili (ona) takdîm etmeyiniz..." manasının kastedildiğini
söylemiyoruz. Bu durumda, her iki okuyuş da, yani tâ'nın ve dâl'ın fethasıyla
okuyanların okuyuşu ile tâ'nın dammesi, dâl'ın kesresi ile okuyanların okuyuşu,
mana itibariyle birleşmiş olur.[5]
Ayetteki, ifâdesi,
"Allah ve Resulünün huzurunda..." demektir. Çünkü, insanın huzurunda
olan şey, onun önünde, yani iki elleri arasındadır; insan ona bakmaktadır; o
şeyi adeta İnsanın iki gözünün önüne dikilmiş gibidir.
Bu ifâdede şöyle birkaç incelik vardır;
1) Bir
kimsenin, "Falanca, falancanın önündedir, huzurundadır" şeklindeki
sözü, bu iki kimseden herbirinin, diğerinin yanında olduğuna, bunlardan
birisinin kadr u kıymetinin yüce, diğerinin ise, köle, çocuk mertebesinde
bulunduğuna işarettir. Çünkü, İnsanın yanında oturan bir kimseye, (öteki kimse)
yüzünü kendisine çevirmesini; konuşurken ve emrederken, başınt kendisinden yana
çevirmesini söyler. Ama, önünde oturan kimseye böyle bir teklifte bulunmaz. Bir
de, "iki el..." ifadesi, kudreti ifâde eden bir ifadedir. Yani, tıpkı
bir insanın önünde bulunan nesneye davranması gibi, o onu, işleri hususunda
istediği gibi evirip çevirir" demektir ki, bu da, (kendisini) öne
geçirmeden sakınmanın farziyyetini gerektiren şeylerdendir. Çünkü, iki eliyle
evirip çevirdiği eşya gibi olan bir kimsenin, o insanın yanında öne geçme hakkı
nasıl olabilir?
2) Burada
Lafzatullah (Allah)'ın getirilmesi, Hz. Peygamber (s.a.s)'e saygı duymanın ve
onun emirlerine boyun eğmenin farz olduğuna bir işarettir. Bu böyledir, zira
Hz. Peygamber (s.a.s)'e saygı, bazan, gönderenin uzak olması ve elçisine
yapılan şeylere muttali Olamayacağı zannından dolayı terkedilebilir. İşte bu
sebeple Cenâb-ı Hak, "...Allah'ın huzurunda" buyurarak sanki,
"Sizler, Allah'ın huzurundasınız, o, sizi görüp gözetmektedir" demek
istemiştir. Bu gibi durumlarda ise, Peygambere ihtiram ve saygı vâcib olmuş
olur.
3) Bu ibare,
daha Önce geçmiş olan bir yasağın olduğunu ifâde ettiği gibi, geriye bırakılmış
olan bir emrin bulunduğunu di ifâde eder ki, bu da, "Allah'dan ittikâ
edin.." emridir. Çünkü, başkasının önünde, tıpkı, kendisine her dilediği
şeyi yapabildiği, önüne konulmuş bir eşya gibi olan kimse, o kimseden korkmaya
daha layıktır. Ayetteki, '"Allah'tan ittikâ edin" ifadesinin, tıpkı,
bir kimsenin, "uyuma, çalış..." şeklindeki sözleri arasındaki bir
başkalık ve farklılık gibi, bir başkalığı ifâde eden türden bir atıf cümlesi
olması muhtemeldir. Yani, "Bu yasağın anlamı, işte bu emirde olan
şeydir." Bu yasak ile istenilen, her ne suretle olursa olsun, uyumama
değil; tam aksine bu yasak İle murad edilen, meşgul olmak, çalışmaktır.
Binâenaleyh, ayette de aynen bunun gibi, "Bir takva olmak üzere,
nefislerinizi öne geçirmeyin ve onlara öncelik tanımayın.." denilmek
istenmiştir. Bu İki ifade arasında, bundan daha ileri derecede bir mugayeretin
bulunması da muhtemeldir. Bu da bir kimsenin, "Zeyd'e saygılı ol ve ona
hizmet et" ifâdssindeki başkalık gibi olup, bu "Ona karşı en mükemmel
biçimde saygı göster" demektir. Binâenaleyh, ayetteki anlamı da aynen
böyle olup, "Onun nezdinde Öne geçmeyin; öne geçmeyi bıraktığınızda da, sadece
bununla yetinmeyin, bunu yararlanma vesilesi kılmayın, tam aksine, bunu
yapmanızın ve ona saygı duymanızın yanısıra, Allah'tan korkun, O'nu sayın. Aksi
halde, saygı duyma görevini yerine getirmiş olmazsınız..." demektir.
Ayetteki "Çünkü
Allah, hakkıyla işiten, hakkıyla bilendir" cümlesi de, önce geçen
ifadeleri pekiştiren bir ifâdedir. Çünkü onlar, (bu ifâde karşısında),
"Amenna, iman ettik, kabul ettik" demişlerdi. Zira hitap, ayetteki,
"Ey iman edenler.." hitabından anlaşılmaktadır. Binâenaleyh, bu
demektir ki, Allah, onların sözlerini duyar; işlerini, kalblerindeki takva veya
hıyaneti bilir" demektir. O halde sizin sözünüzün, fiilinizin ve
kalbinizin ihtiva ettiği şeyin farklı farklı olmaması, tam aksine, sizin
"iman ettik, dinledik, itaat ettik" gibi duyduğu sözlerinizin zahir
olan fiillerinizi, yani öne geçmemenizi ve kalblerinizde sakladığınız takvayı
bilmesine dair hususları tamamlaması gerekir..[6]
"Ey iman edenler,
seslerinizi Peygamberin sesinden yüksek çıkarmayın. Ona, sözle, birbirinize
bağırdığınız gibi bağırmayın ki, siz farkına varmadan amelleriniz boşa
gidiverir.." (Hucurat, 2).
"Öne
geçmeyin" ifâdesi, onların, Allah ve Resulünün yanında, o ikisine nisbetle
değer, mikdar ve emir ve yasaklarına müdahale etme hakkı verme hususunda
kendilerine bir makam vermekten nehiydir. Ayetteki, "seslerinizi...
yükseltmeyin" ifâdesi de, bu işi ifâde eden bir sözden nehiydir. Çünkü,
başkasının yanında sesini yükselten kimse, kendisine bir kıymet ve azamet vermiş
olur.. Bu ifadeyle ilgili birkaç bahis vardır:[7]
Birinci Bahis:
Ayetlerin başında nida ifadesinin tekrarlanmasının faydası nedir? Ve, bu iki
cümlenin, bir kimsenin, "Ey iman edenler, Allah'ın ve Resulünün önüne
geçmeyin. Seslerinizi de yükseltmeyin." sözünde olduğu gibi (birlikte
söylenmeyişinin) faydası nedir? Biz deriz ki: Nida edatının tekrar edilmesinde
şu faydalar vardır:
a) Bunda,
kendisine yol gösterilen kimseye, atabildiğine şefkat gösterilmesinin izahı
olup, bu tıpkı Lokmanın, oğluna, "Evladım! Allah'a ortak koşma. Evladım!
(Yaptığın şey), bir hardal tanesi kadar olsa dahi..."(Lokman,13,16) demesi
gibidir. Çünkü nida, sözü dinlemeye yönelsin ve kalbini ona versin diye,
kendisine nida edilen kimsenin dikkatini çekmek için yapılır. Binâenaleyh,
nidâ'nın tekrar tekrar getirilmesi, işte bunu ifâde eder.
b) Bir
kimse, ikinci kere hitap olunanın, ilk defa hitâb olunandan başkası olduğunu
sanmasın diye... Çünkü bir kimsenin, "Ey Zeyd şunu yap; Amr, şöyle
şöyle" demesi, mümkündür. O aynı şeyi tekrarlayıp da, "Ey Zeyd, şunu
da söyle..." derse, bu söze muhatap olanın, yine Zeyd olduğu, sözünün
başından anlaşılmış olur.
c) Bu iki
ifadeden her birinin, bizatihi kastedilen ifâdeler olduğunun ve ikincisinin
birincisinin tekidi olmadığının anlaşılması... Ki bu da tıpkı senin, "Ey
Zeyd, konuşma, (konuşacaksan) ancak hakkı söyle..." demen gibidir. Çünkü,
istenilen şeyler farklı 'arktı olduğunda güzel olduğu gibi, "Ey Zeyd,
konuşma; ey Zeyd, nutketme..." denilmesi ise güzel olmaz.[8]
Ayetteki,
"Seslerinizi... yüksek çıkarmayın..." hitabı hususunda şu İzahlar
yapılabilir:
a) Bununla,
hakiki mana murad edilmiş olabilir. Çünkü, sesin yükseltilmesi, ihtişamın
azlığının ve saygının terkedilişinin delili olup, bu, hükmî bir meseledir. Zira
ses, çıkış yerlerine göredir. Binâenaleyh, kimin kalbi haşyet içinde olursa,
ses titrer ve itici hareket zayıflar. Dolayısıyla, o kimseden o ses kuvvetlice
çıkamaz. Ama, korkmayan kimselerin kalbi sabit ve güçlüdür. Binâenaleyh,
havanın yükselmesi, o kalbte bir haşyetin olmayışının bir delilidir.
b) Bununla,
çok konuşmaktan men etmek murad edilmiştir. Çünkü, çok konuşan ise, başkasının
susması sebebi ile konuşmuştur. Binâenaleyh, başkasının sustuğu anda, korkuyor olsa dahi, bu kimsenin sesf
yükselmiş olur. Sen bir başkasının halini nazar-ı dikkate aldığında, Peygamber
(s.a.s)'in kelâmına nisbetle, hiç kimsenin, Peygamber yanında çok konuşmaması
gerektiğini anlarsın. Çünkü Hz. Peygamber s.a.s), bir tebliğcicür. Binâenaleyh,
onun yanında konuşan kimse, şayet bir şeyi haber
varmek istiyorsa, bu
caiz olmaz. Yok, Peygamber (s.a.s)'in açıklaması vacib olan şeylere dair,
Peygamber (s.a.s)!den bir şey sormak istemişse, Peygamber, bu kişi sormasa
dahi, sorulan bu şey hususunda zaten sükût etmez. Bazan da, soruda, tapması
mükellefe kolay olmayan bir cevapla karşılaşması yüzünden, bir öfke ve en hasıl
olur.. Böylece de bu kimse, ikâba uğrama vartasına düşebilir.
c)
"Sesi yükseltmek" ifadesiyle, "tazîm" anlamı kastedilmiş
olup, buna göre de sana, "Hitapta bulunurken, Peygamberin sözü karşısında
kendi sözlerinize yükseklik anımayın" şeklinde olup, bu tıpkı bir kimsenin
başkasına, arkadaşı ona, "Bana aynısı emirle emret..." dediğinde,
"sana bunu defalarca emrettim..." demesi gibi otur. durumda, bu iki
sözden birisi diğerinden daha kıymetli ve daha yüksek olmuş dur. Bunlardan
birinci izah daha doğrudur. Hepsi de, kastedilenin hükmüne dahildirler. Zira,
sesi yükseltmekten men etmek, ancak ihtiram ve ihtişamı ortaya koymak için
olur. Çünkü saygınlığı, heybetinden ve derecesinin yüksekliğinden dolayı,
yanında seslerin alcaltıldığı bir dereceye varan kimsenin katında zaten çok söz
söylenemez ve konuşan kimse, bu durumda hitap edemez.
Ayetteki, "Ona,
sözle, birbirinize bağırdığınız gibi bağırmayın..." hitabı ile ilgili
şöyle birtakım açıklamalar bulunmaktadır:
1) Birinci
ifâde ("seslerinizi yükseltmeyin") ile imanın, sözünü veya sesini,
Peygamberin sözünden ve sesinden daha üstün kılmasından bir nehy ve men vardır.
Bir kimse, "Burada, Peygambere de başkalarına davranıldığı gibi
davranılması men edildiği için, Cenâb-ı Hak, "Akranlarınıza ve
emsallerinize karşı, yüksek sesle konuştuğunuz gibi; (sakın) ona karşı da
yüksek sesle konuşmayın; tam aksine, onun sözlerini hep yüce, üstün tutun...
buyurmuştur" diyebilir
2) Bu,
mü'min kimsenin, tıpkı bir kölenin, efendisinin yanında konuşması gibi
konuşması gerektiğini ifade eder. Çünkü, kulun konuşması, sözüün muhtevasına dahildir. Çünkü bu ifâde,
umum bir ifâdedir. Binâenaleyh, mü'min kimsenin, Peygambere karşı, kölenin efendisine karşt
yüksek sesle konuşması gibi konuşmaması gerekir. Aksi halde mü'min kimse de,
Peygambere karşı, insanların birbirlerine karşı yüksek sesle konuşması gibi
konuşmuş olur..
Bu metoddan anlaşılan,
"sizler, Hz. Peygamber (s.a.s)'le, kendi aranızda tesadüfen konuştuğunuz
gibi konuşmayın; tam aksine, o Peygamberi, onun yanında hiçbir zaman yüksek
sesle konuşmamak suretiyle, insanlardan ayrı tutun; kendi aranızda ise böyle
davranmayabilirsiniz.." şeklinde bir ifâde olduğu da ileri sürülemez.
Çünkü biz diyoruz ki: Bizim söylediğimiz şey, hakikate daha yakındır. Onda,
sizin bahsettiğiniz mana, fazlasıyla vardır. Cenâb-ı Hakk'ın, "Peygamber
onlara, kendilerinden daha azizdir, değerlidir"'(Ahzâb, 6) ifadesi de bunu
destekler. Halbuki, efendi, kölesi nezdinde kölesinden daha üstün değildir.
Öyle ki, her ikisi de aç kalmasza, köle, yememesi halinde ölebileceği bir şey
bulsa, onu efendisine vermesi ona farz değildir, ama Peygambere vermesi
farzdır.
Yine köle, kendisinin ölmesi ile efendisinin kurtulacağını anlasa,
efendisini kurtarmak için, kendi canını tehlikeye atması ona farz değildir.
Ama, Peygamberi kurtarmak için farzdır. Biz, bunun gerçek manasını, o ayeti
(Anzâb, 6) tefsir ederken anlatmıştık,. Hikmet de bunu gerektirir. Çünkü, reis,
baş durumunda olan bir uzvun diğerlerinden daha fazla korunması gerekir. Zira
kalb, haleldar olduğunda, eller ve ayakların sağlığından bahsedilemez.
Binâenaleyh, insan kendisini korusa da, Peygamberini terketse, bu insan helak
olmuş demektir. Ama, köle efendi münasebeti böyle değildir.
3) Cenâb-ı
Hakk'ın, "seslerinizi ... yükseltmeyin" ifadesi,
"bağırmayın..." ifadesinin cinsinden olunca, bunun başına nida edatı
getirilmemiştir. Ama bu ifâde, birisi "fiil", diğeri "söz"
olduğu için, bunun başına nida edatını getirmiştir ki, bu tıpkı, "Evladım!
Şirk koşma... "(Lokman, 13) "Evladım! Namaz kıl...
"(Lokman,13)ayetlerinde olduğu gibidir. Zira bunlardan birincisi kalbin
işi; ikincisi, uzuvların işidir. Cenâb-ı Hakk'ın, "Marufu emret..."
(Lokman, 16) buyruğu, nida edatı olmaksızın gelmiştir, bunların hepsi de uzvun
fiillerindendir. Bil ki Hak Teâlâ'nın "sesinizi yükseltmeyin"
ifadesinden kastedilen mananın, "çok konuşmayın" şeklinde olduğunu
söylersek, ayetteki, "bağırmayın" ifadesi, Hz. Peygamber (s.a.s)'e
karşı söylenen sözlerin, başkası yanında söylendiği gibi olmaması gerektiği
manasını mecazen anlatan bir ifade olur, yani, "Çok söz söylemeyin ve bunu
oldukça aza indirin" demek olur. Yine ayetteki, "yükseltmeyin"
ifadesi ile, bir hitabın murad edildiğini söylersek, o zaman,
"bağırmayın" ifadesi ile, "Peygambere, başkasına hitab ettiğiniz
gibi, hitab etmeyin" manası kastedilmiş olur.[9]
Ayetteki,
"Amelleriniz boşa gider" ifadesi ile ilgili şu iki meşhur izah
vardır:
a) Bunun
takdiri, "Boşa gitmesin diye..." şeklindedir.
b) Bu,
"Boşa gider endişesiyle..." takdirindedir. Bu hususu, Nisa, 176... ve
benzeri ayetlerin tefsirinde izah etmiştik. Burada şöyle bir izah da
yapılabilir:. Bu ifade, "Allah'dan korkunuz ve amellerinizin boşa
gitmesinden sakınınız" manasındadır. Böyle olduğunun delili şudur: Mutlaka
takdir yapması gerekiyorsa, sözün delâlet ettiği manayı takdir etmek daha
evladır. Takva (sakınma) emri, "ittika edin" emrinde geçmişti.
Ayetin manasına
gelince, diyoruz ki: "Ayetteki
ifadesi, "Eğer sesinizi yükseltir ve öne geçerseniz, bu kötü şeyler
sizde alışkanlık haline gelir, karşı tarafı küçük görme ahlâkına gider ve sizi
bir yalnızlığa, amellerinizi boşa çıkaracak bir irtidâda sevkeder"
manasına işarettir.
Ayetteki,
"farkına varmadan" kaydı ise, bu irtidâda kayışın, insanın
hissedemeyeceği bir biçimde nefislere yerleşebileceğine bir işarettir. Çünkü
ömründe hiç İşlemediği bir günahı işleyen kimseyi, alabildiğine pişmanlık ve
alabildiğine korku ve ürkeklik içinde görürsün. Ama bu günahı tekrar tekrar
işlediğinde, artık korku ve pişmanlığı azalır ve bu farkına varmadan İçine
yerleşmiş bir âdet haline gelir. Bu, birinci, ikinci, üçüncü veya diğer
işleyişlerinde içine yerleşmiş olabilir. Bu tıpkı bir kimseye bir haber ulaşıp
da, bu kimsenin ilk defa haberi getiren kesin gözüyle bakmayıp, ama aynı haber
tekrar tekrar getirilip, iş tevatür derecesine vardığında, bu hususa dair
yakînî bir bilgi meydana gelip, bu inanç kalbine yerleşir. Bunun ne zaman
olduğunu ve kaçıncı haberde bu yakînın meydana geldiğini bilemez. Binâenaleyh
ayetteki, "farkına varmadan..." kaydı, bu yasağı te'kid eden bir
ifade olup, "Tek bir defa olursa affolunur, amellerin reddini
gerektirmez" demeyin. Çünkü işin ne olacağı belli değil. Binâenaleyh bu
kapıyı sıkı sıkı kapayınız" demektir.
Burada şöyle bir izah
da yapılabilir: Mükellef, peygambere saygı duymaz, onun emrine binâen yaptığı
şeyler hususunda, kendisini peygamber gibi kabul ederse, bu işi, kendi nefsinin
emrine binâen yapmış gibi olur. Fakat ne var ki, nefsinin emrettiği şeyler bir
mükâfaatı gerektirmez. Çünkü bunlar, boşa gitmiş asılsız şeylerdir. Aynen
bunun gibi, kişinin,
Hz. Peygamber (s.a.s)'in emri olmadan yaptığı şeyler de boşa çıkmış boşa gitmiş
şeylerdir. Allah en iyi bilendir.
Bil ki Allah Teâlâ
mü'minlere, Hz. Peygamber (s.a.s)'e saygı duymalarını, ona değer vermelerini,
iyi davranmalarını ve peygamberi hem kendilerine, hem her mahlûka üstün
tutmalarını emredince, peygamberine de merhametli olup, mü'minlere karşı,
babalarından daha şefkatli olmasını emretmiştir. Bu tıpkı, "(Rahmet) kanatlarını,
mü'minierin üzerine ger"(Şuara, 215), "Rablerine duâ eden
(mü'minlere} karşı sabırlı ol"(Kehf, 28), "O balık sahibi (Yunus)
gibi (sabırsız) olma" (Kalem, 48) ve benzeri ayetler gibidir. Böyfece Hz.
Peygamber (s.a.s)'e yapılan hizmet, hür kimseleri zorla köleleştiren zorbalara
yapılan hizmet gibi olmaz ve böylece ashabın, Peygamber (s.a.s)'e boyun
eğişleri, hep Allah rızası için olmuş olur.[10]
"Gerçekten,
Allah'ın peygamberi yanında seslerini yavaşlatanlar yok mu, onlar Allah'ın,
takva için, kalblerini imtihan ettiği kimselerdir. Onlar için bir mağfiret ve
büyük bir ücret vardır" (Hucurât, 3).
Bu ayette, insanları
takvaya götüren şeye, şu iki bakımdan bir teşvik vardır: Bunlardan birincisi,
herkes tarafından anlaşılan şu husustur: Ayetteki, 'Allah'ın, takva için,
kalblerini imtihan ettiği..." ifadesini şu şekilde açabiliriz: Nefsine
öncelik tanıyan, sesini yükselten, nefsine ikram, şahsına ihtiramda bulunmuş
olur. İşte bundan dolayı Hak Teâlâ, "Bu ihtiramı terketmekle gerçek ihtiram;
bu ikrama yanaşmama ile de, gerçek ikram ortaya çıkar. Çünkü böylece sizin
takvanız ortaya çıkmış olur. Çünkü Allah katında en keriminiz, en
müttakîolanınızdır" demiş olur. İnsanın hamama girip, orada kendine bir
yer seçmesi ve bu sebeplp Ho padişahın yanındaki mevkiini elden çıkarması,
nefsini tuvalette ve kenefte büyük yorup, bu sebeple de büyük bir topluluk
içinde kendisini hafifletmek, en çirkin bir harekettir. Ayetteki bu ifâde ile
ilgili şu izahlar yapılabilir:[11]
1) Kalbten
takvanın sudur ettiğini bildiği için (ve bizlere bildirmek için), o kalbleri bu
hususta denemiş, takvalarını ortaya çıkarmıştır. Çünkü gönderenin bir elçisi
olduğu için, insanoğulları cinsinden birisine saygı duyan kimsenin, onu
gönderene saygı ve ta'zimi daha büyük, onu gönderenden duyduğu korku daha güçlü
olur. Bu tıpkı, "Kim, Allah'ın kanunlarına saygı gösterirse, (bil ki bu),
kalblerin takvasmdandır"(Hacc. 33) yani "Allah'ın emirlerine saygı
duymak, Allah'dan korkmadan dolayıdır. Resûlüllah'a saygı da, AHah'dan
ittikâdan ötürüdür" ayeti gibidir.
2) Buradaki,
"imtihan etti"İiili, "bildi, tanıdı" manasınadır. Çünkü
imtihan, birşeyi tanıyıp, iyice anlamak için yapılır. Dolayısıyla, bu
kelimenin, "bilip, tanıma" manasında kullanılması mümkündür. Buna
göre, "takva için" ifadesindeki lâm (için) edatı, takdiri
"Allah'ın, kalblerini takvaya uygun bildiği kimseler..." şeklinde
olan bir mahzûfa taalluk eder. Bu tıpkı "Sen şunun içinsin" yani,
"Şuna uygunsun" denilmesi gibidir.
3) fiili,
halis kıldı, saflaştırdı, arındırdı manasınadır. Nitekim altın madenine, ateşte
eritilip, süzülmüş, posasından arındırılmış manasında, "mümtehan"
denilir. Yaptığımız bu izahlar, daha önce yapılmış izahlardır.
Bu ayetin şu manaya
olduğu da söylenebilir: "Bu kimseler, Allah'ın, kalblerini takva için
imtihan ettiği kimselerdir." Bu durumda buradaki "lâm" edatı,
ta'lil (sebeb beyân etmek) için olup, şu iki manaya gelebilir:
a) Bu, önce
geçen sebebin izahı yerine geçen bir ta'lil olabilir. Tıpkı bir kimsenin,
"Sana, dün bana ikram ettiğin için geldim" demesi gibidir ki bu da,
önceden yapılmış olan ikramın, bu gelişin sebebi olduğunu gösterir.
b) Bu, önce
geçen değil de, sonradan olması beklenen bir maksadın gayesini beyân etmek için
getirilmiş bir ta'lil olabilir. Bu da tıpkı, "Sana, görevimi yerine
getirmek için geldim" denilmesi gibidir. Şimdi eğer takdirin, birincisi
gibi olduğunu söylersek, bunun manası, "Allah kalblerde bulunan, kendine
duyulan ittikayı bildi ve onların kalblerini, bu takvadan ötürü, takvaya
alıştırdı. Eğer onların kalbleri takva ile dolup taşmış olmasaydı, onlara,
Peygamberine saygı duyup, kendilerinden yeğ tutmalarını emretmez; aksine
onlara, "Resul "unü tasdik edin, ona eziyet etmeyin, onu
yalanlamayın" derdi" şeklinde olur. Kâfirin iman etmesi gereken ilk
şey, peygamberin sâdık olduğunu kabul ve tasdik etmesidir. Halbuki kendisine,
"Peygamber ile alay etme. Onu
yalanlama ve ona eziyet etme"
gibi emirler verilen kimse
ile, "Peygamberin yanında sesini yükseltme, onun huzurunda kendine
değer verme ve onun huzurunda, doğru olan sözünü bile bağırarak söyleme"
diye emrolunan kimse arasında hayli fark vardır. Bil ki Hz. Peygamber
(s.a.s)'i, bu dünyada kendine ne nisbette yeğ görürsen, peygamber de, ahirette
aynı nisbette seni yeğ görecektir. Çünkü Allah onun müttakî ümmetini cennete sokmadan, başkasını
cennete sokmayacaktır.
Yok eğer ikinci
takdirî manayı kabul ederse, bu şu manaya gelir: "Allah Teâlâ onların
kalblerini, onların Allah'ı ve Resûlüllah't tanıdıklarından dolayı, takvaya
alıştırmıştır." Bu da, "Allah onlara, gerçek takva demek olan takvayı
nasib etmek için böyle yapmıştır" demek olur. Gerçek takva da, Allah'dan
duyduğun korku gibi bir korkuyu hiç kimseye karşı duymaman ve kendini her
korkutucu şeyden emin görmen, dünyada aldanmaktan, ahirette meşakkatten korkmamandır.
Aklı başında olan bir kimse, padişahtan korktuğundan dolayı, kölelerin
zulmünden, rezil şeylerden kaçınmak suretiyle de padişahın şiddetinden emin
olacağını bilirse, padişah
korkusunu, kendisine
bir kalkan edinir. Aynen bunun gibi, bilen bir kimse de, iyice düşünürse,
Allah'tan inikası sebebiyle, her iki dünyada kurtuluşa ereceğini, başkasından
korktuğunda ise, her iki dünyada da helak olacağını bilir de, böylece Allah'a
karşı duyduğu o haşyeti, hem dünya, hem ahirette kendisini koruduğu bir kalkan
edinmiş olur.
Daha sonra Hak
Teâlâ, "Onlar için bir mağfiret ve
büyük bir ücret vardır" buyurmuştur. Mağfiretin, dünyada insandan
ayrılmayan günahların izâlesi (temizlenmesi) manasına geldiğini, "büyük
bir ücret" İfadesinin de, insan dünyadan uzaklaştıktan sonra meydana gelen
hayata bir işaret olduğunu ve Allah Teâlâ'nın insandan, hertürlü behîmî
(hayvanî) kötülükleri izâle edip, ona melekî güzellikleri giydireceğine bir
işaret olduğunu söylemiştir.[12]
"Hücrelerin
ardından sana çağıranlar var ya, onların çoğunun akılları ermez" (Hucurât,
4).
Bu ifade, daha önce
kastedilen kimselerin mukabili oian kimselerin halini anlatmaktadır. Çünkü
öncekinde, sesini kısıp konuşan, saygılı davrananlardan bahsedilmiş, bu ayette
sesini kabaca yükseltenlerden bahsedilmiştir. Burada, bu kimselerin, Hz.
Peygamber (s.a.s)'in huzurunda, edebi bir tarafa bıraktıklarına ve her türlü
ihtiyaçlarını ona arz ettikleri ne bir işaret vardır. Çünkü bir kimsenin,
padişaha "Ey filanca.." demesi, saygısızlıktır.[13]
Şimdi sen eğer, "Herkes, Allah herşeyden büyük olmasına rağmen,
niçin, "Ya Allah" diyorlar?" dersen, biz deriz ki: Nida
(sesleniş) iki kısımdır:
a) Nida
edilenin dikkatini çekmek için yapılan,
b) Nida
edilene, ihtiyacı olduğunu ortaya koymak için yapılan... Birincisinin misali,
bir insanın arkadaşına veya kölesine, "Ey falanca..." deyip, ismiyle
hitab etmesidir. İkincisinin misali de, bir kimsenin, "nüdbe"
(dua-ağıt) için, "Ey mü'minlerin emiri, ey Zeyd" diye isimle hitab
etmesidir. Birisi şöyle diyebilir: "Eğer Zeyd doğuda (uzakta) ise, bu
seslenişte bir dikkat çekme olamaz, çünkü bu muhaldir. Dolayısıyla, insan ölen
birisine nasıl böyle seslenir?" deriz ki: "Ya Allah" dememiz,
nida edilenin dikkatini çekmek için değil, bizim O'na ihtiyacımız olduğunu
ortaya koymak içindir. Ama bir seslenişte, bu iki husus da vardır. Çünkü nida
eden, kendisinde bulunan bir ihtiyacı dile getirmek için nida eder. Halbuki
genelde nida edilen kimse, ya yüzünü çevirmiş, yahut gafil (farkında olmayan)
bir kimsedir. Dolayısıyla her nidada bu iki husus bulunmuş olur. Ayette
bahsedilenlerin nidası ise, dikkat çekmek içindir ve saygısızlıktır. Büyüklere
"Efendim! Mevlâm" dememiz ise, onları böylece nitelemek ve böyle
olduklarını söylemektir.
2) Hücrelerin
ardından (yani evin dışından) nida (çağırma)ya gelince: Arada herhangi bir
mania bulunmadan başkasını çağıran, ona yürüme ve gelme külfetini yüklemez;
aksine nida edilen, olduğu yerden nida edene cevap verip onunla konuşur. Bu
durumda nida eden, sadece muhatabın kendisine, yüzüne dönmesini istemiş olur.
Ama arada bir engel bulunan kimseyi çağıran ise, onun yanına gelmesini istemiş
olur. Bu tıpkı, bahçe duvarının dışından bahçeye seslenen kimsenin hitabı
gibidir.
3) Ayetteki,
"hucurât" (evin dışından) sözü, Hz Peygamber (s.a.s)'in istirahat,
halinde bu sözün söylendiğine ve ona ihtiyacı olanın bu durumda onu rahatsız
etmesinin adaba aykırı olup, münasip olanın, işini azıcık ertelemek olduğuna
bir işaret vardır.[14]
Ayetteki, "onların
çoğunun akıllan ermez" ifadesinde bu kimselerin, saygısızlıkları oranında
kusurlu olduklarının beyânı vardır. Çünkü konuşma, insana has birşey olup, bu
yönüyle insan diğer varlıklardan daha üstündür. Çünkü insanın dışındaki
canlıların konuşması söz konusu değildir. Fakat nida da mana bakımından tıpkı
tenbih (dikkat çekme) gibidir ki, bu bazan, iki şeyi birbirine vurarak elde
edilen ses ile de olabilir. Konuşamayan varlıklar olan hayvanlar ise, meselâ
bağırmak gibi, herbirinde görülen şeydir. Zira koyun, bağırır ve yavrusunu
ister. Onun dışındaki hayvanlar da böyledir. Yeni doğmuş oğlak ve kuzu da bunun
gibidir. Böylece sanki nida etme, manası bakımından insanların dışındaki
canlılar için de meydana gelmiş olur. İşte bundan dolayıdır ki Cenâb-ı Hak o kimseler
hakkında, "onların çoğunun akılları ermez" buyurmuştur. Ki bu,
"Onlardan sudur eden nida güzel bir terbiye ve edeb ile birlikte
olmayınca, onlar bu nidalarında, akılları eren kimseler derecesinin dışına
çıkmış oJdular. Böylece onların nida ve bağırması, bazı hayvanlardan meydana
gelen bir nida ve bağırış gibi oldu..." demektir.
kelimesi iki şekilde
açıklanabilir:
a) Araplar
bazan ekser kelimesini zikrederler, bununla küll "bütün" manasını
kastederler. Onlar, yalandan korunmak ve sözde ihtiyatlı davranmış olmak için
ekser" ifadesini
getirirler. Çünkü yalan, bazı hususlarda, kendisi sebebiyle kişinin sinin boşa
gittiği bir şeydir. Bu sebeple de, küllü, bütünü kastettiği halde, "çoğu,
ekserisi..." ifadesini kullanır. Bir de şu var ki, Allah Teâlâ, ilmi her
şeyi kuşatmış olduğu nalde, onların sözüne uygun düşen şeyi getirmiştir. Bunda
da, söyleşi bir nükte ve
inceliğe işaret
bulunmaktadır: Cenâb-ı Hak, adetâ şöyle der: "İlmim her şeyi kuşattığı
nalde ben, o âdetin güzel olduğunu göstermek için, sizin usûlünüze uydum.. Bu
da, alandan korunup sakınmaktır.. O halde, onu sakın terketmeyin; benim de,
kelâmımda bunu seçmemi, bundan hoşnut oluşuma kesin bir delil sayın.."
b) Bundan muradın,
"Onların, çoğu hal ve durumlarında akıllarını kullanmazlar" şeklinde
olmasıdır. Bunun iyice anlatımı şudur: İnsan, bir vasfa göre değerlendirilse;
sonra da bir diğer vasfa göre değerlendirilse, birinci değerlendirmeden oluşan
yekûn, ikinci değerlendirmeden oluşan yekûndan başka olur. Bunun misali şudur:
İnsan, (bir vakit) câhil ve fakir olur; derken âlim olur, zenginleşir.. Bu
nedenle örfke de, "Zeyd, daha önce görmüş olduğum (Zeyd) değil, bilakis şu
anda o, daha güzel bir durumda" denilir. Böylece bunu söyleyen kimse,
zikrettiğimiz duruma işaretle, onun, o Zeyd olmadığını söylemek ister.. İşte bu
durum bilinince, (diyebiliriz ki), onlar da bazı hallerde, sen onları o duruma
göre değerlendirirsen, bunun dışındaki duruma göre değerlendirmen halindeki
durumlarından başka ve farklıdırlar.. Bundan ötürü Cenâb-ı Hak, yaptığımız
izaha işaret olsun diye, "onların çoğu..." buyurmuştur.
"Burada bir
üçüncü izah şekli daha bulunur ki, bu da şöyle denilmesidir: Belki de onlar
içinde hem, o hevfi ve heveslerinden vazgeçip cayan kimseler, hem de, o adî
adetlerinde ısrar edip devam eden kimseler bulunuyordu.. Bu sebeple de, Cenâb-ı
Hak işlerinden nedamet edeni, onların dışında tutmak amacıyla, "Onların
çoğu...' buyurmuştur.[15]
Daha sonra Cenâb-ı Hak
"Eğer onlar, sen
kendilerine çıkıncaya kadar sabretselerdi, kendileri için elbet daha hayırlı
olurdu. Bununla beraber Allah Gafur ve Rahimdir" (Hucurat, 5) buyurmuştur
ki bu, "onların sergilediği kötü davranışın (sû-i edeb) zıddı olan güzel
davranışa bir işarettir." Zira, şayet onlar sabretselerdi, böylesi bir
nidaya gerek duymayacaklardı. Sen de (Ey Muhammed), (uygun zamanda) onların
yanına çıktığında, o zaman onların, senin kendinle, ya da coluk-çocuğunla,
yahut da Rabbinle başbaşa kaldığın bir sırada yanına gelmeleri uygun olmaz.
Zira (sende), hem nefsinin hakkı vardır, hem de ailenin hakkı..."
demektir.
Ayetteki,
"kendileri için elbet daha hayırlı olurdu..." ifâdesi iki şekilde
izah edilebilir:
a) Bu
ifâdeden murad, "İşte, güzel ve hayırlı olan davranış biçimi budur.."
mesajını vermektir. Tıpkı, ayetinde (mukayese sözkonusu olmadığı) gibi (Furkan,
24) ifadesinde olduğu gibi...
b) Bundan
kastedilenin şu mana olmasıdır: Nida edip sabredememekle, onlar, meselelerinin
halledilip ihtiyaçlarının derhal giderilmesini istemektedirler ki, bu, güzel
bir şeydir. Ancak ne var ki, Hz. Peygamber (s.a.s)'in durumunu gözetip ona
saygıda kusur etmemek, bundan daha hayırlıdır. Çünkü bu, ahirette söz konusu
olan aslî ihtiyacı gidermektedir. Dünya ihtiyaçları ise, fuzulî şeyler
kabılindendır. 'nın ismi olan merfû kelime, ya zımnî kelimesidir, ki bu durumda ifadenin takdiri
şöyle otur: "Şayet sabietselerdi,
sabır daha hayırlı olurdu..." yahut da, "nida olunmaksızın
çıkmak..." işi.. Bu durumda da kelamın takdiri, "Şayet onlar sen
çıkıncaya kadar sabretselerdi, senin, nida olunmaksızın çıkman onlar için daha
hayırlı olurdu.." şeklinde olur ki, bu, anlatılan kıssaya daha uygundur.
Çünkü onlar, çoluk-çocuklannı (geri) almak için, Hz. Peygamber (s.a.s)'in
çıkmasını istemişlerdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s) de çıkmış, onların
yarısını azâd etmiş, böylece de onlar, zürriyetlerinin yarısını
alabilmişlerdi.. Şayet sabretselerdi, Hz. Peygamber (s.a.s) onların tamamını
azâd edecekti.. Birinci açıklama daha doğrudur.
Sonra Cenâb-ı Hak, şu
iki hususu kesin olarak ortaya koymak için, "(Bununla beraber), Allah Gafur,
Rahîm'dir" buyurmuştur:
a) Onların,
acele etmekle hiç iyi etmedikleri.. Çünkü bir kimse, çirkin bir şey yapıp da,
âmiri yahut da efendisi onu cezai andır m asa, "Onun efendisi ne kadar da
halim selim!.." denilir ki, bu, onun yumuşaklığını açıklamak için olmayıp,
aksine, o kimsenin işlediği hatanın büyüklüğünü ifâde etmek içindir.
b)
"Sabrın güzelliği, yani onların daha hayırlı olanı yapmaları sebebiyledir
ki, Allah, onların günahlarını bağışlayacak, bu iyiliği, pekçok günaha bir
keffâret kılacaktır. Nitekim, efendisinin kapısına geri döndüğü zaman köleye,
"Ne iyi ettin de efendine geri döndün, efendin çok şefkatlidir"
denilir ki, "Şu anda yaptığın iyi davranış sebebiyle, efendin, senden
sadır olan kusurdan dolayı seni cezalandırmaz.." anlamındadır. Bunun,
Hz. Peygamber (s.a.s)'i, afvetmeye
teşvik anlamında olduğunun
söylenmesi de mümkündür. Bu durumda, "Onların çoğunun akılları ermez"
ifâdesi, onlar için bir mazeret olmuş olur.[16]
Biz daha önce, Cenâb-ı
Hakk'ın bazı yerlerde, "gufrân-bağışlama" kelimesini,
"rahmet-acıma, şefkat" kelimesinden önce zikrettiğini, -ki bu sûrede
böyledir-, bazı yerlerde de, "rahmet" kelimesini, mağfiret
kelimesinden Önce zikrettiğini -ki, Sebe Süresi'ndeki (Sebe, 34) ifadesi böyledir söylemiştik, buyurduğu
yerlerde mana şöyledir: "Allah, onun günahlarını bağışlar.. Sonra kuluna
bakar da, onun adeta çıplak ve rahmetine muhtaç olduğunu görür. Bunun üzerine
ona merhamet eder ve ona, ikram ve izzet elbisesini giydirir... Bazen de onu,
kötülükler içinde boğulmuş görür de, onun kötülüklerini örter.. Bağışlamadan
sonra da ona rahmet eder.. Böylece, bazen, mağfiretten sonra gelen rahmete
işaret edilir de, mağfiret başa alınır; bazen de rahmet mağfiretten önce
bulunur, onu geri bırakır. Rahmet geniş ve sınırsız olunca, mağfiretten önce de
bulunur sonra da. Bundan dolay Cenab-ı Hak onu, mağfiretten hem önce zikretmiş,
hem de sonra..[17].
"Ey iman edenler,
eğer bir fasık size bir haber getirirse, onu tahkik edin. (Yoksa) bilmeyerek
bir kavme saataşırsınız da yaptığınıza pişman olan kimseler olursunuz"
(Hucurât. 6).[18]
Bu sûrede, mü'minleh,
ahlâkın en güzeline bir irşâd bulunmaktadır. Bu da, ya Allah, ya Hz. Peygamber
(s.a.s), ya da bunların dışında bulunan, diğer insanlar ile olan hususlardadır.
Diğer insanlar da iki kısımdır. Çünkü onlar, ya mü'minlerin yolı üzere olup,
itaat rütbesini haizdirler; yahut da, bu rütbeyi haiz değillerdir ki, bu ds
fasıktır. Mü'minlerin cemaatına dahil olup, onların yoluna uyan kimse ise,
yaonlarır yanında bulunur, ya da bulunmaz.. İşte bu, şu beş kısma ayrılır:
a) Allah'dan
yana olan şeyler,
b) Hz.
Peygamber (s.a.s)'den yana olan şeyler,
c) Fasıktan
yana olan şeyler,
d) Orada
bulunan mü'minlerden yana olan şeyler.
e) Orada hazır bulunmayan mü'minden yana olan
şeyler. İşte Cenâb-ı Hak, bunları, "Ey iman edenler.." vasfıyla beş
kez zikretmiş ve onları, her defasında, bt beş kısımdan birisine nasıl güzel
davranacağı hususunda irşâd edip aydınlatmıştır Meselâ, önce, "Ey iman
edenler, Allah ve Resulünün önüne geçmeyiniz..' buyurmuştur. Burada Hz.
Peygamber (s.a.s)'in zikredilmesi, Allah'a itaatin (keyfiyetini) açıklamak
içindir. Çünkü Allah'a taat ancak, Allah'ın Resulünün sözü ile bilinip
anlaşılır. İkinci olarak, Hz. Peygamber (s.a.s)'e saygı göstermenin vacib
olduğum beyan etmek için, "Ey iman edenler, seslerinizi, Hz. Peygamberin
sesinin üzerine çıkarmayınız.." buyurmuştur. Üçüncü olarak, fasıkların
sözlerine güvenmekler sakınmanın gerekli olduğunu açıklamak için, "Ey iman
edenler, bir fasık size biı haber getirdiği zaman.." buyurmuştur. Çünkü
fasıklar, siz mü'minlerin arasına fitne sokmak
istemektedirler. Bunu, "Eğer
mü'minlerden iki zümre
birbiriyle döğüşürlerse..."(Hucurat, 9) ifadesinin tefsirinde açıkla(dık).
Dördüncü olarak, 'Ey iman edenler,
bir topluluk başka bir topluluğu
alaya almasın.. Birbirinizi ayıplamayın.." (Hucurât,
11) buyurmuştur ki bu, yanlarında
bulunuyorlarken, mü'minlere sıkıntı vermemenin ve onların hal ve durumlarıyla
alay etmemenin gerekliliğini anlatır. Beşinci olarak da, "Ey iman edenler,
zarının bir çoğundan kaçının. Çünkü bazı zan günahtır... Birbirinizin kusurunu
araştırmayın, kiminiz de kiminizi arkasından çekiştirmesin..."
(Hucurat, 12) buyurmuştur ki, bu,
gıyabında,mümine haksızlık yapmaktan kaçınmanın farziyyetini beyan etmektedir.
Böylece Cenab-ı Hak mümin şeyit orada olsaydı eziyyet duyacak olduğu şeyi
zikretmiştir.Ki bu son derece güzel bir tertibtir.
İmdi eğer; Bu sıranın
tam olması ve mesela önce Allah ve Resulü ile daha sonra hazır bulunan mümin
ile bunun peşinden orada hazır olmayan mümin bunun peşi sıra fasık ile söze
başlanılmış olması için niçin mümin fasıktan önce getiriilmemiştir? denilirse
biz deriz ki:Allah daha ehemmiyetli olanı daha az mühim olandan önce
getirmiştir. Bu sebeple de önce kendisinden sonra Hz. Peygamber (s.a.s.)’den
bahsetmiş, daha sonra da fasık kimsenin
sözüne kulak verilmesi ve ona itimat edilmesi sebebiyle müslüman cemaatler
arasında savaşa sebebiyet verebilecek
olan durumu zikretmiştir.Çünkü Allah Teala kalblerde, göğüslerde daha fazla
nefrete mucib olan şeyleri zikretmiştir.Ama orada hazır olan mümin ile orada
hazır olmayan müminden bahsetme meselesine gelince bu durum mümin kimseyi
vuruşmaya götürecek bir biçimde ona eziyyet vermez.Baksana Allah Teala fasıkın
haber vermesiyle ilgili ifadenin peşinden, iktidal –vuruşma ile ilgili ayeti getirerek Eğer müminlerden iki zürme birbiriyle
dövüşürlerse (Hucurat, 9)buyurmuştur.Ayetlerin tefsiriyle ilgili birkaç mesele
vardır:[19]
Bu, ayetin nüzul
sebebi ile ilgili olup şöyledir: Hz. Peygamber (s.a.s), Velid İbn Ukbe'yi, -ki
bu, Hz. Osman'ın ana bir kardeşidir-, zekât memuru olarak Mustalikoğulla-n'na
göndermiş, bu sebeple, onlar da onu, karşılamak istemişlerdi. Ama, Velîd,
onların savaşacaklarını zannetmiş, gerisin geriye Hz. Peygamber (s.a.s)'in
yanına dönerek, onların zekât vermeye yanaşmadıklarını söylemiş, bunun üzerine
Hz. Peygamber (s.a.s) de, onlarla savaşmayı tasarlamıştı. Derken, işte bu
ayet-i kerime nazil oldu da, Hz. Peygamber (s.a.s)'e. onların bu söylenilen
şeylere dair hiçbirşey yapmamış olduğunu haber verdi: Bu izah, onların
(ulemânın), bu ayetin işte o zaman nazil olduğunu söylemeleri halinde yerinde
olur. Ama, bu ayetin, işte bundan dolayı inip, sadece buna mahsus olduğunu ve
başka olayları ilgilendirmediği fikri geçerli olmaz.. Tam aksine, biz diyoruz
ki: Bu ayet-i kerime, araştırıp soruşturmayı ve fasık sözüne itimat edilmemesi
gerektiğini beyan etmek için, genel anlamda (genel ve kapsayıcı bir hükümle)
nazil olmuş olan bir ayettir. Bu ayetin, sırt bu hadise hakkında nazil olduğunu
söyleyenlerin görüşlerinin tutarsız olduğuna, Allah Teâlâ'nın, "Ben bu
ayeti, işte bunun için indirdim.." dememiş olması da delâlet eder. Hz.
Peygamber (s.a.s)'den de, onun, bu ayetin sadece bu durumu açıklamak için nazil
olduğuna dair bir açıklaması da yoktur.[20]
Bu konuda
söylenebilecek en son söz şudur: Bu ayet o vakitte nazil olmuş olup, bu, ayetin
inişinin bir tarihi gibidir. Biz de bunu tasdik ediyoruz. Yaptığımız bu izahı,
Velîd'e, fâsık vasfının verilmesinin haksız ve geçersiz olması da teyit eder.
Çünkü Velîd, Öyle sanmış da, böylece hata etmiştir. Hata eden ise, fâsık olarak
adlandırılamaz.. Nasıl böyle olmasın ki, Kur'ân-ı Kerim'in pekçok yerinde geçen
"fasık" kelimesiyle, iman bağından çıkmış ve uzaklaşmış olan kimseler
kastedilmiştir.
Nitekim Cenâb-ı Hak,
"Muhakkak ki Allah, asıklar topluluğunu muvaffak etmez.." (Münafikûn,
6), "Böylece de, Rabbînin emrinin dışına çıktı.. "(Kehf, 50) ve
"Fasık olanların barınacağı yer ise ateştir. Ne zaman oradan çıkmak
isterlerse içersine döndürülürler..." (Secde, 20) buyurmuştur.[21]
Ayetteki, "Eğer
bir fasık size bir haber getirirse..." ifadesi, şöyle bir nükteye işaret
etmektedir: Mü'min kimse, kâfire .karşı son derece vakur, sert ve tedbirlidir..
Binâenaleyh, fasık bir kimsenin, önemli bir haber hususunda onu kandırması
mümkün değildir. Eğer bu mümkün olursa, nâdirattandır. İşte bu sebeple Cenâb-ı
Hak, bu ifadenin başına, ancak olması beklenen, ama henüz olmuş bitmiş olmayan
bir manayı ifâde eden şart edatını getirerek, "size ... getirirse..."
buyurmuştur. Çünkü Arapça'da, "Ham
hurma kızarırsa..." "Güneş
doğarsa..." denilmesi kullanılmış, yerinde bir ifade olmaz..[22]
Kural olarak: Şart
konumunda olan nekire İfade genellik bildirir. Fakat bu müsbet hüküm İçin
böyledir. Nasıl ki menfî bir hükümde, haber verme de genellik bildirir. Keza
nekire, menfi durumda olması halinde ise şart konumunda hususîlik ifade eder.
Nasıl ki, müsbet hükümde olması halinde, haber vermede de hususîlik ifade eder.
Biz bunu, misalini vererek ve delilini zikrederek izah etmeye çalışalım..
Bunun bir misalle açıklanmasına gelince, şöyle deriz: Bir kimse,
kölesine, "Eğer ben, herhangi birisiyle konuşursam, sen hürsün!"
dediğinde, bu kimse, adetâ, "Ben, herhangi bir kimseyle konuşmam..."
demiş olur. Böylece de o köle, efendisinin herhangi bir kimseyle konuşması
halinde azâd olmuş olur.
Ama bu kimse,
"Eğer ben, bu gün, herhangi bir kimseyle konuşmazsam, sen hürsün..."
dediğinde, bu kimse adeta, "Ben bu gün, herhangi birisiyle
konuşmayacağım.." demiş olur ve böylece de kölesi, efendisinin hiçbir
kimseyle konuşmamış olmasından dolayı azâd olmamış olur. Bu tıpkı, bir kimseyle
konuşmamaya yemin ettiğinde, her adamla konuşmuş olması sebebiyle onun sözünde,
yemininin zuhur etmeyişi gibidir. Bunun deliline gelince.. Bu, ilk Önce müsbet
tarafı ele almakla olaya çıkar.. Baksana, herhangi bir harf olmaksızın,
ifadeler, müsbet anlam için konulmuştur. Olumsuzluk (menfilik) ise, bir harf
ile temin edilir. Binâenaleyh bir kimsenin, "Zeyd, ayaktadır"
ifadesi, va'z olunan ilk İfâde olup, bu haliyle, Zeyd'in ayakta oluşuna delâlet
eden bir harfin getirilmesine İhtiyaç yoktur. Ama, menfî (olumsuz) cümlede ise,
biz, "Zeyd, ayakta değildir" deme ihtiyacını hissederiz. Binâenaleyh
şayet, va'z ve tertip, ilk önce olumsuzluk için olmuş olsalardı, biz bir
ihtisar ve kısaltma olsun diye, ilâve edilen harfe İhtiyaç duymazdık.. Durum
böyle olduğuna göre, bir kimsenin Sfcrj djj "Bir adam gördüm"
şeklindeki sözünde, bu sözü doğrulayan hususiyetin bulunması yeterli olur ki,
bu da, bir kimsenin görülmüş olmasıdır. Ama sen, Sor "Hiç bir kimse görmedim" dediğinde,
bu ifade, o kimsenin, "Bir adam gördüm.." ifadesinin zıddı olan bir
ifâde olup, bu karşıtlığı ifade için terkip edilmiştir. Halbuki, karşıt
ifadelerin doğru olmamaları gerekir. Binâenaleyh, şayet bir kimsenin "Bir
adam görmedim" şeklindeki sözünde, bir adamdan başka hiç kimsenin
görülmemiş olması kafi olsaydı, o zaman bizim, "Bir adam gördüm ve bir
adam görmedim" şeklindeki sözleri mi doğru olurdu; böylece bunlar,
birbirinin mukabili olan ifadeler olmamış olurlardı ki, böylece de bir birinci
ifadeden ikinci ifadeyi anlamış olurduk.. Ve bu ifadeden, menfî olan tarafın
umumîliği, gerekmiş olurdu.
Bu iyice bilindiğine
göre, biz şimdi diyoruz ki: Şartlı cümleler, Önce vaz' olunan, daha sonra da,
kesin oluş halinden sonra terkib olunan ifâdelerdir. Delili ise, harfin ilâve
edilmesidir. Ki bu ilâve harf, kesinliğin zıddını ifâde eden bir
harftir"size geldi" "Eğer size gelirse..." Dolayısıyla bir
kimsenin, "Sen hür olmayasın diye, hiçbir adamla konuşmadım"
şeklindeki sözü, nefy manasına varıp dayanır.. Fâsıkla ilgili sözün
umumîliğinin anlaşılması gibi, o sözün "haber" hakkında da umumî
olduğu anlaşılmaktadır. Buna göre ifâdenin manası, "Herhangi bir fasık
size, herhangi bir haber getirirse, o haber hakkında araştırma yapmanız size
farzdır..." şeklinde olur.[23]
Alimlerimiz, haber-i
vahidin bir hüccet olduğu ve fasık kimsenin şehâdetinin kabul olunmayacağı hususunda
bu
Ayete tutunmuşlardır.
Birinci şık hususunda, alimlerimiz şöyle demişlerdir: Cenâb-ı Hak, geri durma,
araştırma işini, kişinin fasık olmasına bağlamıştır. Binâenaleyh, şayet âdil
bir kimsenin haberi makbul olmasaydı, o zaman, bu işin, kişinin fasık oluşunun
bağlanmasının bir manası kalmazdı. Alimlerimiz bu istidlali, mefhûma tutunmak
kabilindendir.[24]
İkinci şıkka gelince, bu da şu iki yöndendir:
a) Allah
Teâlâ, fasıkın haberinin araştırılması emrini vermiştir. Binâenaleyh, şayet
fasıkın sözü makbul olsaydı, hakim (kadî), o haberi araştırmakla memur olmazdı.
Şu halde, fâsık kimsenin sözü makbul olmaz.. Hem sonra, Allah Teâlâ, önemli
olsun önemsiz olsun, her türlü haber hakkında araştırmayı emretmiştir. Şehâdet
konusu ise, haber hususundan daha mühim ve titizlik gerektiren bir husustur.
b) Allah
Teâla, "(Yoksa) bilmeyerek bir kavme sataşırsınız da..." buyurmuştur.
Cehalet, "hatâ"nın üstündedir. Çünkü müctehîd hata ettiğinde
"câhil" adını almaz. Hükmü, fâsığın sözüne bina eden kimse ise,
hükmünde isabet etmemesi halinde mahzft cehalettir. (Cahilin ta kendisidir).
Binâenaleyh, fasıkın sözüne hüküm bina etmek, raci olmaz.[25]
ifadesi vb. hakkında biz, şu İki izahı yapmış idik:
a) Kufeliiehn metoduna göre, bu ifade ile "... sataşmayasmız diye" manası
kastedilmiştir.
b)
Basralıların metoduna göre de, bu ifâde ile, "sataşmanız hoş olmadığı
için manası murad edilmiştir. Şöyle de
denilebilir: Ayettenkasdedilen mana Araştırınız
ve bu hususta ittikâ ediniz..." şeklindedir. Binâenaleyh,
hoş olmaya ifadesi, bizim, "Fasıkın sözü,
toplumlar arasında fitnelere
*castedi'erjbuki, yüzyüze söylenmiş olan eziyyet verici lafızlar ile,
mü'minden ayetteki Döyle değildir.
Çünkü, mü'mini, dini, çirkin şeyler yapmaktan ve sebebe utmakta ileri gitmekten
alıkor.. Ayetteki, kaydı, hâl konumunda sadi'p, buna göre mana,
"Bilmeksizin sataşmayasınız diye..." şeklinde olur. bad söyle bir
incelik vardır: "Isâbe" masdarı, hem kötü, hem de iyi şeyler
kullanılır. Nitekim Hak Teâlâ, "Sana isabet eden iyilik Allah'dandır,
kötülük ise kendindendir.(Nisa, 79)"
Fakat genelde bu masdar, kötü şeyler için kullanılır ve zann ile
birlikte kullanılır. Nitekim Hak Teâlâ, "Eğer onlara bir kötülük isabet
ederse, buna sevinirler" (Al-i İimran, 120) buyurmuştur.[26]
Cenâb-ı Hak daha sonra
bu hususu, câhil kimsenin mutlaka yaptığı şeye piş man olacağını beyan etmek
için, "Yaptığınıza pişman olan
kimseler olursunuz" buyurmuştur. Buradaki ifadesi, "olursunuz..."
manasınadır. Nahivciler, fiilinin şu üç şekilde kullanıldığını söylemişlerdir:
a) Sabahlamak
manasına... Nitekim birisi, "Biz falancanın gıybetini yaparak, aleyhine
hüküm vererek sabahladık der.
b) İşin,
sabah vakti olduğu manasına... Nitekim birisi"Bugün hastamız olduğundan
daha iyi oldu. Fakat kuşluk vakti durumu
değişti" der ve bununla hastanın sabah vakti, olduğu hal üzere olduğunu
kasteder. Buna göre bu kimse sanki, "Hasta sabah vakti iyi idi de, kuşluk
vakti değişti" demek istemiştir.
c)
(oldu) manasına... Nitekim birisi, "Zeyd
zengin oldu" der ve onun, bir vakit murad etmeksizin, zengin olduğunu
anlatmak ister. İşte ayette de kelimenin bu üçüncü manası kastedilmiştir. Ve
kelimeleri de böyledir. Fakat bu hususta şöyle bir izahta bulunmamız gerekir:
Lafızların şekli değişince, mutlaka manaları da değişir. Buna göre diyoruz ki:
Bu "oluş" işi, bazan işin başlangıcından İtibaren olur ve devam eder,
bazan da işin neticede ona raci olması manasında, sonda olur, bazan da işin
ortasında olur.
Birincisinin misali,
bir kimsenin, "Çocuk anlar oldu, yani anlamaya başladı" demek olup
ziyadelik anlamı belirtir.
İkincisinin misali,
bir kimsenin "Hak açık oldu, vacib oldu" demesi gibidir. Bu, "En
son noktasına vardı" demektir.
Üçüncüsünün misali de,
bir kimsenin, ona başlamasını ve nihayete erdiğini anlatmak istemeksizin,
aksine onunla içice, onunla muttasıf olduğunu anlatmak için, "Zeyd, âlim
ve güçlü oldu" demesi gibidir.[27]
Bunu iyice kavradığına
göre, bil ki fiilinin asıl kullanılışı, birinin veya bir şeyin bir işe
başlaması manasındadır. o şeyin, o vasıf
fiilinin asıl kullanışı, hususunda, en son noktaya ulaştığını
anlatmaktır fiilinin asıl kullanışı ise,
o şeyin, işin ortasına varıp dayandığını anlatmaktır. "Kullanan kimseler
bu mana inceliklerine dikkat etmiyor ve bu üç kelimeyi de aynı manada
kullanıyorlar.." denilemez. Çünkü diyoruz ki: Manalar biribirine yakın
olduklarında böyle bir kullanış caizdir. Fakat kullanmanın caiz olması, asıl
manalarına ters bir durum değildir. Pek çok kelimenin asıl manası gelip geçmiş
ve ortak olmayan (kök manasıyla alakası olmayan hususlarda) daha yaygın
kullanılmışlardır.
Bu iyice anlaşıldığına
göre, şimdi diyoruz ki, "Ayetteki
ifadesi, "Sizler pişman olmaya başladınız pişmanlıkla içice oldunuz
ve pişmanlığınızı sürdürdünüz" manasınadır." Hak Teâlâ'nın, "Allah'ın nimeti ile, kardeşler
oldunuz"(Al-i imran, 103) ayetinde
de mana böyledir, yani "Sizler kardeş olmaya başladınız, kardeş olmada
ilerlediniz ve bunu sürdürdünüz" demektir. Velhasıl Cenâb-ı Hak, bu manada
bu lafzı kullanmıştır. Çünkü bu lafızla bildirilen şey, ya mükâfaat, ya da ceza
hususlarındadır. Bu iki şey, gittikçe artabilir. İlahî işlerin, sonu-sınırı
yoktur.
Ayetteki, kelimesine
gelince, "nedm" devamlı bir keder ve üzüntü demek olup, nün, dâl ve
mîm harflerinden meydana gelen değişik kelime kalıplarının hepsinde devam
manası vardır. Bu tıpkı birisinin, "sürdürdü, devam ettirdi"
manasında, "Falanca içkiyi sürdürdü" demesi gibidir.
"Medine" kelimesinde de bu mana vardır.
Hak Teâlâ'nın bu
ayetinde şöyle iki incelik var:
Birincisi:
Sakındırmayı yerleştirmek ve pekiştirmektir. Bunun izahı şöyledir: Allah Teâlâ,
"Bilmeyerek bir kavme sataşırsınız diye..." buyurunca, bunun
peşinden, "Bu kendisine iltifat edilmeyecek şeylerden değildir. Aklı
başında olan kimsenin, "Farzet ki işte ben bir kavme çattım, zarar verdim,
bundan bana ne olur. Aksine bundan, size devamlı bir keder ve hüzün olur"
demesi doğru olmaz. Bu gibi şeylerden sakınmak şarttır.
İkincisi: Bu
ifadede, mü'minlere bir övgü vardır, yani, "Sizler, bir kötülük yaptığında
ondan üzülmeyen kimselerden değilsiniz. Aksine böyle bir kötülüğe alabildiğine
pişman olup, üzülen kimselerdensiniz" demektir.[28]
"Hem bilin ki
içinizde Allah 'm Resulü var. Eğer o, birçok işlerde size uysaydı, muhakkak ki
sıkıntıya düşersiniz. Fakat Allah size imanı sevdirdi ve onu kalblerinizde
süsledi; küfrü, fasıklığı ve isyanı size çirkin gösterdi. İşte rüşdünü bulanlar
onların tâ kendileridir" (Hucurat, 7).
Ayetin tefsiri hususunda söylenmiş olanlar ile söylenebilecekleri
zikredelim. Ayetin tefsiri hususunda söylenmiş olanların en güzelini tercih
ediyoruz. Bu da Zemahşerî'nin tercih ettiği husustur. Çünkü Zemahşerî, bu
ayetin tefsiri ile ilgili uzunca bir bahis açmış ve şöyle demiştir:
"Ayetteki, "Eğer o, birçok işlerde size uysaydı, muhakkak ki
sıkıntıya düşersiniz" cümlesi, nazmın (söz sıralamasının) bozukluğuna
götüreceği için, müste'nef (bağımsız) bir cümle değildir. Çünkü böyle olsaydı,
"bilin ki..." fiili ile, "size uysaydı" fiili arasında bir
ilgi kalmazdı." Zemahşerî bu ilgiyi daha sonra şu şekilde izah etmiştir:
"Size uysaydı..." fiili, fij, "içinizde" ifadesindeki,
merfû "küm" zamirinden "hal" konumundadır. Buna göre
kelamın takdiri, "Sizler, onun size itaat etmesini istiyor, yahut da sizin
yaptıklarınızı doğru buluyor" şeklinde olmak üzere, "içinizde,
aramzdadır" manasındadır. Halbuki onun, bu durumda olması uygun değildir.
Çünkü eğer böyle olsaydı, muhakkak ki işleriniz sarpasarardı, yahut sıkıntıya
düşerdiniz, yahut da yaptığınızın acısını çekerdiniz.
Daha sonra, Hak Teâlâ,
"Eğer, ... size uysaydı" ifadesinin muhatabı olanların dışında, bazı
mü'minlere hitaben, "Fakat Allah size imanı sevdirdi" buyurmuş ve
böylece sıfattaki değişikliği ifade ile yetinmiş ve "Bazısına imanı
sevdirdi" buyurmamıştır. Yine Cenâb-ı Hak, şeklinde değil de, buyurmuştur
ki bu, onların, bu halin devamını ve Hz. Peygamber (s.a.s)'in, onların
yaptıklarını kabule devam etmeyi istediklerini delalet eder. Fakat bu ifadenin
sonrası; öncesinin aksinedir. Burada da böyledir. Her nekadar açık bir lafız
ile muhalefet olmamış ise de, muhatabların vasıf ve hallerindeki farklılık, bir
muhalefete delalet etmektedir. Çünkü ayetteki, "Eğer... size uysaydı"
hitabının muhatabları, Hz. Peygamber (s.a.s)'in kendi istekleri doğrultusunda
işlem yapmasını isteyen kimselerdir. Halbuki, "Allah size imanı
sevdirdi" ifadesinin muhatabları, işlerini Hz. Peygamber (s.a.s)'in
isteğine uygun olarak yapmak isteyenlerdir." Zemahşerî'nin söylemiş ve
tercih etmiş olduğu görüş bundan ibaret olup, bu güzeldir.
Bence şöyle de
denebilir ve sanki en kuvvetli olan görüş de budur: Allah Teâlâ, "Bir
fasık, size bir haber getirirse, onu araştırın"yani "inceden inceye
araştırın, açın çözün" buyurunca, bunun peşinden, "Hem bilin ki
içinizde Allah'ın peygamberi var" buyurmuştur ki bu, "Bu meseleyi ve
hususu, Peygamber (s.a.s)'e müracaat etmek suretiyle çözmeniz, sizin için daha
kolaydır. Çünkü o, aranızda bir açıklayıcı ve bir mûrşiddir" manasına
olup, tıpkı, bir hocanın talebelerinin bir mesele hususunda ihtilaf
ettiklerinde bir kimsenin, hocanın aralarında oturduğu manasında değilde,
onların ona müracaat etmeleri gerektiğini kastederek, "İşte hoca
(aranızda) oturuyor" demesi gibidir. Çünkü onun bu sözden maksadı,
"Hoca size pek çok hususta katılmaz" demektir. Bu böyledir, zira
hoca, bahsettiğimiz misalde, şayet talebelerinin sözüne itimat etmiş olsaydı,
talebelerinin kalbi, hocaya müracaat ile mutmain olmazdı.. Ama hoca, salih
nakillerden, hadislerden bahsedip, bu hususu kuvvetli delillerle anlatınca,
herkes o zaman ona müracaat eder (onun hükmüne baş vurur). İşte burada da
böyledir. Cenâb-ı Hak ayette, "O Peygamber (s.a.s)'in yol göstermesini
isteyiniz; çünkü O, bilir ve (yanlış olan meselelerde) hiç kimseyi dinlemez.
Dolayısıyla da, böyle davranmada bir haksızlık olmaz ve tutarsız olan şeyler,
Peygamber nezdinde revaç bulmaz. Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer o, birçok işlerde
size uysaydı, muhakkak ki sıkıntıya düşersiniz" beyanı ile, Peygamber
(s.a.s)'in (yanlış hususta) hiç kimseye itaat etmeyeceğinin kastedilmiş
olduğunun delili şudur: Şart cümleleri pekçok yerde, cezâ'nın (şartın
konusunun) imkânsız oluşundan dolayı, şartın da imkânsız olduğunu beyan etmek
için varid olur. Bu tıpkı, Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer gökte ve yerde Aİlah'dan
başka Tanrılar olsaydı onların ikisi de muhakkak ki harab olup
g;fmijc/i..."(Enbiyâ,22)ayetiyle, "Eğer Kur'ân, Aİlah'dan başkası
tarafından olsaydı elbet içinde birbirini tutmayan birçok (şeyler)
bulurlardı.." (Nisa,82) ayetlerinde böyledir. Çünkü, bu ayetler, yer ile
gökte, Allah'tan başka ilahın bulunmadığını ve Kur'ân'ın, Allah'tan başkasının
katından olmadığını beyan etmektedirler.[29]
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, "iyice araştırınız" ifadesi hakkında varid olabilecek bir
sorunun cevabına işaret etmek için, "Fakat Allah size imanı sevdirdi ve
onu kalblerinizde süsledi..." buyurmuştur. Bu soru şudur: "Bizim,
Peygamber (s.a.s)'e müracaat etmeye ihtiyacımız yoktur.. Aklımız, bu hususta
yeterlidir. Biz, imanı kendimiz algılayabilir, isyanları da terkedebiliriz..
İşte bunun gibi, işlerimiz hususunda da, cehd ü gayret gösterebiliriz.."
Bunun üzerine Cenâb-ı Hak da şöyle buyurdu: "İman, içtihâd ile sa'y ü
gayret ile elde edilemez. Tam aksine Allah, delilleri beyan eder, imanı süsler;
derken böylece, yakîn hali meydana gelir. Yakîn hali hasıl olduktan sonra ise,
durmak ve beklemek caiz değildir. Allah size, geri durmayı, beklemeyi, ancak
fasıkın sözünü uygulamanın söz konusu olduğu yerde emretmiş, size, deliller
zuhur ettikten sonra inâd etmeyi emretmemiştir.." Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak
adeta "Hakkında şüphe olan şeyler hususunda bekleyin, durun; ne var ki o,
imanı size, deliller ile sevdirdi. Öyleyse, onu kabul ve ikrarda duraklamayın,
beklemeyin.." demek istemiştir. Yaptığımız bu izaha göre, "size ...
sevdirdi..." ifadesinin muhatapları,"Eğer, o ... size
uysaydı..." ifadesindeki muhatapların ta kendisi olmuş olurdu, özet olarak
ayetin manasını anladığına göre, şimdi bunu ayrıntılı bir biçimde dinle. Biz,
ayetin manasını, söyleşi birkaç mesele içinde, tafsilatlı olarak ele alacağız.[30]
Şayet birisi, Cenâb-ı
Hakk'ın, "Hem bilin ki, içinizde Allah'ın Resulü var." ifadesi ile,
Peygamber (s.a.s)'e
müracaat etmek, O'nun
görüşüne dayanmak kastedilmiş- se, daha niçin Cenâb-ı Hak, açıkça,
"Araştırınız, soruşturunuz.. Peygamber'e müracaat ediniz" dememiştir?
Binâenaleyh, böylesi açık bir ifade bırakılıp da, bu mecazî ifadeye başvurmanın
hikmeti nedir?" derse, biz şöyle deriz: Bunun faydası, iyice pekiştirip
tekîd etmedir. Bu böyledir, çünkü az önce bahsettiğimiz hoca örneğindeki
şahsın, o hocaya başvurup müracaat etmenin gerekliliğini ifade hususunda,
"Hoca orada yal.." şeklindeki sözü, "Hocaya müracaat
ediniz.." şeklindeki sözünden daha kuvvetlidir, tekidlidir. Zira bu sözü
söyleyen kimse, hocaya müracaat etmenin gerekliliğini, üzerinde ittifak edilen
bir husus kabul etmiş, ona müracaat etmemenin sebebini ise, talebelerinin hoca
efendinin oturduğunu bilmeyişleri olarak kabul etmiştir.
Buna göre adeta, bu
kimse, "Sizler, bu meseleyi çözenin, halledenin hoca efendi olduğunda ve
ona müracaat etmenin gerekli olduğunda, herhalde şüphe etmiyorsunuz.. Şu halde,
eğer sizler onun (şurada) oturduğunu bilmiyor iseniz, bilin ki o
oturuyor.." demek istemiştir. Böylece bu kimse, o hoca efendiye
başvurmanın yerinde olduğunu, güzelliğini, onun o oturma işinden daha belirgin
hale getirmiştir.. O adeta şöyle demek istemiştir. "Sizler, onun
oturduğunu bilmiyorsunuz. Bu sebeple ona müracaat etmediniz, halbuki, ona
müracaat etmenin güzel ve yerinde olacağı, sizce malûm ve yerindedir."
Böylece de, o hocaya müracaat etmenin güzel ve yerinde olacağı hususunu, maddî
(oturma) işinden daha açık ve net hale getirmiştir. Ama bu kimse şayet,
"ona müracaat ediniz" demiş olsaydı, bu vurgulanamadı. Çünkü bu
durumda bu kimse, "sizler, ona müracaat etmenin esas olduğunu
bilmediniz..." demiş olurdu ki, bu iki ifâde arasında bir hayli uzaklık
bulunmaktadır.
İşte Cenâb-ı Hakk'ın,
"Hem bilin ki içinizde Allah'ın peygamberi var.." ayeti de böyledir.
Yani, "Peygambere müracaat etmenin gerekli olduğu size kapalı değildir.
Eğer onun aranızda olduğu, size kapalı ise, bilin ki O, sizin aranızdadır"
demektir. Böylece Allah Teâlâ, ona başvurmanın, Peygamberin onların arasında
olmasından daha belirgin hale getirmiştir. Çünkü, bunu açıkça söylememiş, ama,
peygamberin onların arasında bulunduğunu açıklama cihetine gitmiştir ki bu,
sarih ifadelerde bulunmayan, fakat mecazî ifadelerde bulunan çok kıymetli
manalardandır.[31]
ifadesinden, Hz.
Peygamber (s.a.s)'in, yanlış hususunda hiç kimseye boyun eğmediği, tam aksine,
vahye ittiba ettiğini
beyân etmek kastedildiğine göre, Cenâb-ı Hak, daha niçin bunu açıkça ifade
etmemiştir? Biz deriz ki: Bir şeyin olumsuzluğunu, o olumsuzluğun delilini
beyan ederek açıklamak, onu, delilsiz olarak açıklamadan daha tam ve
mükemmeldir. Şart cümleleri, delilini açıklamanın yanısıra, olumsuzluğu beyan
eden cümlelerdir. Çünkü, "Yer ile gökte ilahlar yoktur" denildiğinde,
şayet birisi, "Yer ile gökte ilahlar bulunmadığını neye dayanarak
söyledin?" diyecek olursa, o zaman, onun delilinin de getirilmesi gerekir.
İşte bu sebeple Cenâbı Hak, "Eğer yerle gökte Allah'tan başka tanrılar
olsaydı onların ikisi de muhakkak ki harap olup gitmişti" (Enbiya, 22)
buyurmuştur. İşte burada da böyledir. Şayet Cenâb-ı Hak, "o size itaat
etmez.." demiş ve birisi de, "Niçin itaat-etmeyecek?.." demiş
olsaydı, o zaman, "Şayet o size itaat edecek olsaydı, sizin faydanız
sebebiyle size boyun eğmiş olacaktı.. Ne var ki, bu hususta sizin için bir
menfaat söz konusu değildir. Çünkü sizler, o zaman sıkıntıya düşer de günahkâr
olursunuz ki, sizin böylesi kötü durumlara düşmeniz de, Cenâb-ı Hakk'ın da,
"Sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir.."(Tevbe, 128) buyurduğu
gibi, Hz. Peygamber (s.a.s)'e zor gelir.. Çünkü, onun size itaat etmesi, hiçbir
şey ifade etmez.." denilmesi gerekirdi. Binâenaleyh bu, Peygamberin hiç
kimseye itaat etmemesi gerektiğini, deliliyle birlikte bir açıklamadır. Halbuki
bir şeyi, delile dayandırarak reddetme ile; delilsiz olarak "olmaz"
demek arasında büyük bir fark vardır.[32]
Cenâb-ı Hakk'ın,
"İş hususunda onlarla müşavere ef"(Al-i İmran, 159)
emrinin hikmetini gerçekleştirmek ve Peygamberin, ashabına muvafakat ettiğini
ve işleri, onların maslahatlarına uygun olarak yaptığını bildirmek için de,
burada "birçok işlerde..."
kaydı getirilmiştir.[33]
Cenâb-ı Hakk'ın,
"Size imanı sevdirdi..." ifadesiyle, "O halde, duraksamayın,
tereddüt etmeyin" manasının kastedildiğine göre, daha niçin, Cenâb-ı Hak
bunu açıkça belirtmemiştir? Biz diyoruz ki: Bu, biraz önce de beyan ettiğimiz
gibi, bu işin çok net bir şey olduğuna işaret etmek içindir. Yani, "sizler,
yakın ve kesin olan bir şey hususunda beklenilmeyeceğim; çünkü artık ondan
sonra bir derece yoktur ki, o dereceye ulaşmak için beklenilemeyeceğini; zira,
zann-ı galib derecesine ulaşan kimsenin ancak, yakîn derecesine ulaşmak için
bekleyebileceğini biliyorsunuz.. Öyleyse, yakîn olan hususta durmamak,
beklememek gerektiği, malûm ve üzerinde anlaşılanbir husus olunca, Cenâb-ı Hak,
(açıkça), "Beklemeyiniz, daha ne duruyorsunuz" dememiş, tam aksine,
"Size imanı sevdirdi" buyurmuştur ki, bu da, "O, o imanı size
açıkladı ve yakînî delillerle onu süsleyip izah etti.." demektir.[34]
Cenâb-ı Hakk'ın,
"Fakat Allah size, imanı sevdirdi ve onu kalblerinizde süsledi.."
ifadesinde yatan anlam nedir? Biz deriz ki, Cenâb-ı Hakk'ın, "size ... sevdirdi"
ifadesi, "O, imanı size yaklaştırdı, onu kalblerinize soktu; derken, o
imanı kalblerinizde, sizler onu bırakmayacak, o da sizin kalbinizden çıkmayacak
bir biçimde süsledi.." demektir. Bu böyledir, zira birtakım şeyleri sevip
arzulayan kimse, o şeylerden birisi de yanında olup, yanında da çok kaldığında,
ona meyleder. İmanın ise, hergün güzelliği artar.. Ne var ki, ibadetleri çok
olan ve mükellefiyetlerin meşakkatlerine alabildiğine katlanan kimse nezdinde,
bu ibadetler ve mükellefiyetler en leziz ve en mükemmel şeyler olur. İşte
bundan dolayı Cenâb-ı Hak birinci durum hakkında, "size sevdirdi"
buyurmuş, ikinci olarak da, "ve onu kalblerinizde süsledi"
buyurmuştur ki, Cenâb-ı Hak adetâ o imanı onlara yaklaştırmış, sonra da o imanı
onların kaiblerinde devamlı kılmıştır.[35]
Şu üç şey, yani küfür,
fısk ve isyan kavramları arasında ne fark vardır? Deriz ki: Bunlar, kâmil bir
imanın zıddı ve mukabili olan üç husustur. Çünkü, kâmil ve müzeyyen bir iman,
kalb ile tasdikin, dil ile ikrarın, uzuvlarla amelin bir arada bulunduğu bir
imandır.
1) Cenâtn
Hakk'ın, "Küfrü, yani yalanlamayı size çirkin gösterdi" ifadesi, kalb
ile tasdikin zıddı olan bir ifadedir. el-Fusûk ise, "yalan
söyleme"dir.
2) Bu, bu
ayetten önce olan, "Size bir fasık bir haber getirirse..."
ifadesinden anlaşılan husustur ki, Cenâb-ı Hak böylece, yalan söyleyen kimseye
fâsık adını vermiştir. Binâenaleyh, yalan söylemek de "el-füsûk"
olmuş olur.
3) Bu,
Cenâb-ı Hakk'ın bu ayetten sonra buyurduğu "imandan sonra fasıkhk ne kötü
addır!.."(Hucurat, 11) şeklindeki beyanıdır. Çünkü bu,
"füsûk"un, sözle ilgili; kavlî bir iş olduğuna delâlet eder. Zira
"füsûk" isimle birlikte getirilmiştir. Biz bunun ne demek olduğunu
inşaallah açıklayacağız.
4) Bu da,
aklî bir izah olup şöyledir: Füsûk bir kimsenin, taze hurma, kabuğundan
çıktığında söylediği *3?jJt oâ-i vb. şeklindeki sözlerinden de anlaşıldığı
üzere, itaat dairesinin dışına çıkmak anlamındadır. Çünkü "füsûk",
çıkmak anlamında olup, daha sonraki kullanılışta ilave bir anlam olarak, taat
olan şeylerin dışına çıkma anlamını kazanmıştır. Ancak ne var ki, füsûk
(çıkma), kalbî işlerle ortaya çıkmaz, anlaşılmaz. Çünkü, kalblerdekine,
Allah'tan başka hiçkimse muttali olamaz..Bu, amel ve fiillerle de ortaya
çıkmaz. Çünkü işler bazan, unutma ya da yanılmadan dolayı terkedilebilir.
Böylece de fışkı işlemeyen ile onu işleyenin, onu hatâen mi yoksa kasten mi
yaptığı anlaşılamaz..
Ama söze gelince bu,
konuşan kimsenin halinin üzerine dayandığı şeyi bilmek demektir. Binâenaleyh,
imana girme ya da ondan çıkma işi, sözle anlaşılır. Bu sebeple,
"füsûk"u. sözle ilgili bir iş kabul etmek, doğruya en yakın olan bir
iş olmuş olur.
"İsyân”a gelince,
bu da emri yapmamak, onu terketmek anlamında olup, daha fazla fiil ile
ilgilidir. Binâenaleyh, bu bilindiğine göre, burada son derece güzel bir
tertibin bulunduğu anlaşılmış olur, o da şudur: Allah Teâlâ önce, "küfrü
size çirkin gösterdi" buyurmuştur ki, üçü arasında en büyük olanı budur.
Nitekim Cenâb-ı Hak, "Muhakkak ki şirk, büyük bir zulümdür.."
(Lokman, 13) buyurmuştur. Daha sonra, "faşıklığı..." buyurmuştur.
Yani, "Lisânen ortaya çıkan kötü şeyleri de... çirkin gösterdi..."
Daha sonra da, "ve isyanı... "demiştir ki, bu da, bu üçü içinde en
aşağı mertebede olandır. Yani, "Allah Teâlâ, en küçük olanı, yani
"isyan" hususunda dahi müsaade etmemiştir.." demektir. Bazı
kimseler de, ayetteki "küfür" ifâdesi ile, açıkça küfür sayılan
şeylerin; "füsûk" ifadesiyle, büyük günahların; isyan ifâdesi ile de
küçük günahların kastedildiğini söylemişlerdir, ama bizim yaptığımız izah, daha
kuvvetlidir.[36]
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, Hz. Peygamber (s.a.sj'e hitaben, "(Sana diyorum), işte rüşdünü
bulanlar onların ta kendileridir" buyurmuştur ki, bunda şöyle bir nükte
vardır: Allah Teâlâ, işin başında, "Hem bilin ki içinizde Allah 'm
peygamberi var.." buyurmuştur ki, bu, "O, sizin için bir
mürşittir.." demektir. Binâenaleyh,
mü'minlere bu şekilde hitap etmek,
Hz. Peygamber (s.a.s)'in,
mü'minlere şefkatli olup, üzerlerine titrediğine dikkat çekmek içindir. Şu
halde Cenâb-ı Hak, meselenin başında, "Siz onun, size yol göstermesini
istediğiniz sürece, o size bir mürşid olarak yeter..." buyurmuştur ki, Hz.
Peygamber (s.a.s) de, mü'minierin üzerine alabildiğine titremiş, onlara doğru
yolu göstermiştir. Bu izaha göre, râşidûn kelimesinin anlamı, "Onlar,
Peygamberin kendilerine getirdiğini yaptıkları ve Peygamberin yasakladığı
şeylerden sakınıp kaçındıkları için bu doğruluğa (rüşde) muvafık olanların,
erişenlerin ta kendileridir" şeklinde olur.[37]
"(Size küfrü,
fâşıklığı, isyanı çirkin göstermesi sırf), Allah'tan bir lütf u kerem ve nimet
olmak üzeredir, Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir"
(Hucurât, 8).
Bu ifadeyle ilgili
birkaç mesele vardır:[38]
Bu ayetteki, kelimesi, birkaç şeyden dolayı mansûb kılınmıştır:
1) Ya,
mef'ûlün leh olduğu için.. Böyle olması halinde bu hususta şu iki izah
yapılabilir:
a) Bu
"mef'ûlün leh"in âmili, kelimesinden anlaşılan fiildir. Buna göre
şayet, "Allah'ın fiili demek olan ifâdesi,
nasıl kulun fiili olan doğruya ulaşmış olmaya nisbetle "mef'ûlün leh"
olabilir?" denilirse biz deriz ki: "Rüşd". Allah'tan bir
muvaffakiyyet olunca, rüşd'e erme de, adeta Allah'ın fiili olmuş olur. Buna
göre Cenâb-ı Hak adeta, "Onları, bir lütfü, keremi olarak doğruya
iletti.," demiş olur. Yani, "Onlara lütufta bulunmuş, onlar hakkında
in'âm sahibi olmuş.." demektir.
b) Bunun
âmili, ifâdesi olup, "Size bir lütuf ve ikram olmak üzere, size
imanı sevdirmiş küfrü de ... çirkin göstermiştir.." manasındadır. Bu
takdire göre cümlesi, iki söz arasına girmiş olan bir mu'terıza cümlesidir.
Veyahut da bunun âmili, mukadder bir fiil de olabilir. Buna göre Cenâb-ı Hak
sanki "Bu, Allah'ın bir lütfü olarak böyle cereyan etmiştir"
buyurmuştur.
2) Mef'ûl-ü
mutlak olduğu için... Bu durumda da, şu iki izah yapılabilir:
a) Bu, fiilin kökünden olmayan bir mef'ûl-ü
mutlaktır. Bir de, "rüşd", lütuftur, fadldır. Buna göre Cenâb-ı Hak
sanki, buyurmuştur.
b) Bunun,
mukadder bir fiilin mef'ûl-ü mutlak olması.. Bu durumda, Cenâb-ı Hak adeta,
"Size imanı sevdirdi, küfrü ... çirkin gösterdi.." Böylece size
lutfettikce lütfetti, in'âmda bulundukça bulundu.' buyurmuştur. Bu ifadelerin,
mef'ûlün mutlak yahut da mef'ûlün leh oldukları için mansûb oldukları görüşü,
Zemahşerî'nin görüşüdür. kelimesi, mef'ûlün bin de olabilir. Fiili de, kelimesinin delâlet ettiği mukadder bir fiil
olup, takdiri, "Allah'tan bir fadl ve nimet isterler" şeklindedir.[39]
Ayetteki,
"fadl" ile "nimet" arasındaki fark nedir? Biz deriz ki:
"Allah'tan olan fadl" ifâdesi, Allah'ın katındaki güzel şeylere,
hayırlara, iyiliklere ve Allah'ın da, bunlardan müstağni olduğuna;
"nimef'in ise, kula galip oluşuna ve onu, gelip bulana, kulun da kendisine
muhtaç olduğu şeylere bir işarettir. Çünkü "fadl", aslında, bir
fazlalık manasını ifâde eder. Çünkü, Allah'ın katında, kendisine ihtiyaç
duymadığı rahmet hazineleri vardır. Ve O, oradan, kullarına, kulların hiçbir
surette ihtiyaç içinde kalmayacakları şeyler gönderir. Nimet ise, bir acıma ve
merhameti ifade eder
ki bu, kul sebebiyle olmuştur.
Burada, bu bağış ve
verme işini tekid eden şöyle bir ince mana yatmaktadır: Şöyle ki: Muhtaç olan
kimse, zengin kimseye, "Bana, senden artan ve yanında olan, kendisine de
ihtiyaç duyulmayan; kendisi sayesinde de ayakta durabileceğim şeyi ver!.."
der. O halde, ayetteki, "Allah'tan bir fadl olmak özere" ifâdesi,
Ganî olan Ailah tarafında olana; "nimet" ifadesi de, kul tarafında
olan hususa, yani kulun ihtiyacının giderilmesine bir işarettir ki, bu, bizim
biraz önce, ayetteki kelimesinin, mukadder olan
fiili ile mansub olduğu hususunu tekid eder.[40]
Cenâb-ı Hak bu
ayetini, "Allah hakkıyla hüküm ve hikmet sahibidir" İfadesiyle hitama
erdirmiştir. Ki, burada, (ayetin içindeki diğer ifadelerle) şöyle birkaç
münasebet vardır:
1) Allah
Teâlâ, fâsığın verdiği haberden bahsedince, "Eğer mü'rnin kimseye fasığın
yalanı karışık gelir de, o onu ayırdedemezse, sizler, o fâsığın size o yalanını
revaç buldurmuş olmasına dayanmayın. Çünkü Allah alimdir; ve sizler,
münafıkların adeti olduğu üzere, "Allah bizi söyleyegeldiğimiz yüzünden
azablandırmali değil miydi!" (Mücadele,
8) de demeyin.. Çünkü Allah hakîmdir ve O (her şeyi) hikmetine uygun
olarak yapar, işler..
2) Cenâb-ı
Hak, "O peygamber size itaat etmez, tam aksine vahye ittiba eder.."
anlamında olmak üzere, "Hem bilin ki, içinizde Allah'ın peygamberi var.
Eğer o, ..." buyurunca, "Allah (ben) alîm olduğum için, o peygamber
onu bilir.. Ben hakfm olduğum için, o, hikmetin iktizâ ettiği şeyi emreder. Binâenaleyh
ona uyunuz" demek istedi.
3) Bu,
Cenâb-ı Hakk'ın, "Alîm, Hakîm" ifadesi ile, "Size imanı
sevdirdi" ifadesi arasındaki münasebet olup, bu, "Allah, ilmiyle,
iman ehline imanı sevdirmiş ve hikmeti ile de, o imanı dilediği kimseler için
seçmiştir.." demektir.
4) Anlaşılması en kolay olan bir izaha göre,
Cenâb-ı Hak buyurmuştur. Fadl, Allah'ın katında bulunan ve O'nun kendisinden
müstağnî olduğu şeyleri ifâde edince, "O (ben), rahmet hazinelerimdeki
iyilik ve güzellikleri bilirim"; nimet de, sayesinde, kulun ihtiyacını
giderdiği şey olunca, "Ben, o iyilikleri ve hayırları, hikmetime uygun bir
biçimde, istediğim miktarda indiren bir hakîmim" buyurmuştur.[41]
"Eğer
müfmirilerden iki zümre birbiriyle dövüşürlerse, aralarını (bulup) barıştırın.
Eğer onlardan biri diğerine karşı hâlâ tecavüzde bulunuyorsa, siz. O tecavüz
edenle, Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın.. Sonuçta eğer
(Allah'ın emrine)
dönerse, artık adaletle aralarını bulup barıştırın. Her işinizde adaletle
hareket edin. Allah, şüphesiz ki âdil olanları sever" (Hucurât, 9).
Allah, mü'minleri,
fâsık'tan gelen haberden sakındırınca, yapılamayan şeyleri telafi etmek
amacıyla bundan ortaya çıkan şeylere işaret etmek üzere, "Şayet sizler
tesadüfen, (işi), aranıza bir fitne sokmak isteyen kimsenin sözüne dayandırır
ve o iş de (meselâ) iki mü'min cemaatin birbiriyle savaşması neticesine müncer
olursa, o fâsığın gerçekleştirmeye çalıştığı şeyi izâle edip ortadan kaldırın
ve o iki mü'min topluluğun arasını düzeltin. Eğer onlardan biri diğerine karşı
halâ tecavüzde bulunursa, siz, haddi aşanlar yani zalim ile savaşınız. Çünkü
size onun kötülüğünü ondan defetmek düşer. Sonra, zalim olan eğer halktan ise,
emîre düşen, mazlum olan tarafı korumaktır. Yok eğer zalim olan emîrin bizzat
kendisi ise, müslümanlara düşen vazife, onu, bu zulmünden nasihat ve daha
etkili şeylerle alıkoymaktır. Ki, bunun şartı da, meselâ iki cemaatin
birbiriyle dövüşüp savaşması, ya da bunlardan daha şiddetli bir hadisede olduğu
gibi, bir fitneye sebebiyet vermemesidir.." buyurmuştur. Bu ifadeyle
ilgili birkaç mesele vardır:[42]
Ayetin başındaki edatı, müslüman cemaatler arasında bir
vuruşmanın nâdir olarak meydana gelebileceğine bir
işarettir. Eğer,
"Halbuki biz, vuruşma ve anlaşmazlıkların ekserisinin müslümanlar arasında
olduğunu görmekteyiz" denilirse, biz deriz ki: Cenâb-ı Hakk'ın bu beyanı,
bunlar arasında savaşın nadiren olması, meydana gelmesi gerektiğine bir
işarettir. Ama, hasıl-ı kelâm, iş, olması gerekli olan durumun aksine tahakkuk
etmiştir. Aynen bunun gibi, ifâdesi de, nadiren fâsığın bir haber getireceğine
bir işarettir. Ama, gel gör ki, fâsık pekçok haber getirmektedir ve ulü'l-emr
(yetkililer) nezdinde, fâsığın sözü, doğru ve salih olan kimselerin sözünden
daha fazla kabule mazhar olmuştur.[43]
Cenâb-ı Hak,
bahsettiğimiz hususu, yani
"az olur" meselesini ifâde etmek için, buyurmuş da, (eğer iki fırka...) dememiştir. Çünkü,
"taife" fırkadan daha azdır. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak,
"Mü'minlerin hepsinin savaşa çıkmaları layık değildir..." (Tevbe,
122) buyurmuştur.[44]
Cenâb-ı Hak, "Ey
iman edenler, eğer bir fâsık size bir haber getirirse..." ayetiyle, daha
önce mü'mınlere hitap
edildiği halde, bu
işin kötülüğüne dikkat çekmek ve onları ondan uzaklaştırmak için, dememiş
de, buyurmuştur ki, bu tıpkı, bir
seyyidin kölesine, "Şayet sen, kölelerimden birisini şunu veya şöyle
yaparken görürsen, ona mani ol..." deyip de, böylece kendisine hitap
ettiği o kölesini, o fiilden en güzel bir biçimde men etmiş olması gibidir ki
bu da, bir kimsenin, meselâ, "Seni böyle yapmaktan tenzih ederim.. Ama,
başkası yaparsa, ona mani ol" demesi gibidir. İşte burada da, Cenâb-ı Hak,
mana aynı olmakla birlikte, bahsettiğimiz dikkat çekme amacından dolayı, dememiş
de, buyurmuştur.[45]
Cenâb-ı Hak, edatının,
fiil ile birlikte getirilmesi daha uygun olduğu halde, demiş de, dememiştir. Bu, söze savaşa mani
olan şeyle başlamak ve böylece, öt edatıyla kendisine işaret edilen nekire
manasını tekîd etmeden dolayıdır. Zira, her iki taratın da mü'min iki taife,
grup olması, aralarında bir savaş ve vuruşmanın meydana gelmemesini gerektirir.
Buna göre şayet, Cenâb-ı Hak, fâsığın sözüne kulak vermeye mani olacak şeyle,
yani onun fâsık oluşu ile başlamak için, o halde niye, sözüne,... veyahut
da öl... şeklinde başlamamıştır?"
denilirse, biz deriz ki: Yalan haber getirmek insanın fâsık olmasına veya bu
sebeple fışkının artmasına sebebiyet verir. O halde, onun o haberi getirmesi,
fışkına sebebiyet verir. İşte bundan dolayı bunu zikretmiştir. Ama, iki taife
arasındaki savaş, imanın ya da, onun artmasının sebebi olamaz... İşte bu
sebeple, "ister fâsık olsun isterse olmasın, isterse o haberi getirsin de
böylece fâsık olsun" mânasında buyurulmuştur. Eğer Cenâb-ı Hak,
"Fâsıklardan birisi size gelirse..." demiş olsaydı, bu ifâde, meselâ
o haberi getirdiğinde, o kişinin gelmesinden önce, fışkının tanındığı ve
bilindiğine işaret ederdi.[46]
Cenâb-ı Hak, buyurmamış da,
buyurmuştur. Çünkü, muzarî sîgası, (maziye nisbetle devamı ve devamlılığı
bildirir. Bu durumda da bundan, "Şayet, iki mü'min cemaat arasındaki
savaşı uzun süre devam ettirirlerse, ozaman aralarını ıslah edin..."
manası çıkardı.. Zira, muzari (istikbal) sîgası, bu manayı ifade eder. Nitekim
Arapça'da, devamlılık ifade etmek anlamında, "Falanca, devamlı teheccüt
namazı kılar, oruç tutar” denilir.[47]
Cenâb-ı Hak, bu
ayette, buyurmuş, ama dememiş ve yine, buyurmuş, ama dememiştir., (niçin)?
Çünkü, savaş esnasında, fitne devam etmektedir. Ve herkes, kendi başına
müstakilce bir iş yapmaktadır. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak buyurmuştur. Ama, sulhe ve barışa
dönüldüğünde, her grubun sözbirliği mevzubahistir. Aksi halde, böyle olmasaydı,
sulh zaten tahakkuk etmezdi. İşte bundan dolayı, o iki grup adeta iki şahıs
gibi olduğu için, denilmemiş, buyurulmuştur.[48]
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, bir başka nâdirata, yani mü'minin haddi aşmasına, -zira bu beklenmeyen bir
şeydir- işaret etmek için de, yine edatı ile başlayarak, "Eğer onlardan
biri diğerine karşı hâlâ tecâvüzde bulunuyorsa..." buyurmuştur.
İmdi eğer,
"Burada edatının kullanılması nasıl
doğru olmuştur? Zira ûl edatı, meydana gelmesi pek beklenmeyen şart
cümlelerinde kullanılır. Halbuki savaş esnasında, iki taraftan her birinin
haddi aşması kaçınılmazdır. Çünkü her biri, böyle yapmakla iyilik yapmış
olmuyorlar.. O halde buradaki tıpkı bir
kimsenin "Eğer güneş doğarsa..." sözü kabilinden olur.,
"denilirse, biz deriz ki: Burada söyleşi bir ince mana vardır: Allah Teâlâ
adeta şöyle demek istemiştir: İki mü'min cemaat arasında savaşın vuku bulması,
olsa olsa çok nadir olur. Ama, her grup, diğerinde küfür ve fesat bulunduğunu
zannederse, işte daha önceki karanlık dönemlerde olduğu gibi, savaş kaçınılmaz
olur. Veyahut da, bu grubtan her biri, içtihat yoluyla savaşın caiz olduğuna
karar verir. Bu ise, hatadır.
İşte bu sebeple
Cenâb-ı Hak adetâ şöyle demek istemiştir: "Savaş, ancak şöyle
başlayabilir: Eğer gruplardan birinin ya da ikisinin hata ettiği anlaşılır da,
o bu hatası üzere devam ederse -ki bu pek nadirdir işte o zaman haddi aşmış olur. Dolayısıyla
Cenâb-ı Hak, buyurmuştur ki, bu, "durum anlaşıldıktan
sonra..."demektir. Bu durumda da, dit tâ cümlesi, son derece yerinde
söylenmiş bir ifâde olmuş olur. Çünkü bu ifâde de, nâdir oluşu ve az meydana
gelişi ifâde eder. Bu ifâdeyle ilgili olarak da şöyle birkaç bahis vardır:
1) Cenâb-ı
Hak, tıpkı bizim deyip de, demeyişindeki yaptığımız izahtan dolayı, burada
da, dememiş buyurmuştur.
2) Cenâb-ı
Hak, tıpkı içki içme cezasında olduğu gibi, içme terkedilse bile bu cezanın
uygulanması misâli, haddi aşan tarafla yapılan savaşın, haddi aşana bir ceza
olmadığına; tam aksine savaşın, haddi aşmadan vazgeçme noktasına kadar devam
edeceğine, zira haddi aşan tarafın savaştan vazgeçmesi halinde, artık onlarla
savaşmanın haram olacağına işaret etmek için, "... dönünceye kadar"
buyurmuştur.
3) Bu savaş,
saldıranın saldırmasını bertaraf etmek içindir. Dolayısıyla, burada noktalanır.
Çünkü, dönme işi herhangi bir taraftan sâdır olur ve aynı iş, diğerinden de
tahakkuk ederse, ara yerde, kendisi sebebiyle savaşın mubah olduğu haddi aşma
kalmaz.
4) Bu ifâde,
mü'min kimsenin işlediği büyük günahların, onu mü'min olmaktan çıkarmadığının
delilidir. Çünkü Cenâb-ı Hak, haddi aşan tarafı da, iki grubtan birisi saymış
ve iki cemaata da, mü'min adını vermiştir.[49]
5) Ayetteki, "Allatim emrine..." ifadesi
hakkında şu muhtemel açıklamalar yapılabilir:
a) Bu,
Cenâb-ı Hakk'ın "Allah'a, Resulüllah'a ve ulü'l-emr'e ... itaat
ediniz..." (Nisa, 59) ayetinden dolayı, "Resule ve ulü'l-emr'e
tâata..." anlamındadır.
b) "Sulha, barışa..." anlamındadır. Çünkü, emredilen sulh
olup, bunun delili ise, "Aranızı ıslâh edin..." (Entâi, i) ayetidir.
c) "Takva
ile Allah'ın emrine dönünceye kadar..." demektir. Çünkü, Allah'tan
hakkıyla korkan kimsede, şeytan hariç, artık bir düşmanlık kalmaz.. Nitekim
Cenâb-ı Hak, "Muhakkak ki şeytan, sizin için bir düşmandır; siz de onu,
bir düşman edininiz..." (Fatır, 6) buyurmuştur.
6) Şayet
birisi, "Siz, şartın, olması beklenilmeyen bir mana ifâde ettiğine delâlet
eden bir şey olduğundan bahsettiniz ve dediniz ki: Mü'min tarafından, bir savaş
ve haddi aşmanın meydana gelmesi nadirâttandır.
Haddi aşmadan dönme de, beklenilen, umulan bir şeydir... Daha nasıl
Cenâb-ı Hak (olması beklenilmeyeni ifâde eden bir biçimde), "eğer
dönerse..." buyurmuştur" derse, biz deriz ki: Bu, bir kimsenin
kölesine, ölmesi kaçınılmaz ve zorunlu olduğu halde "Şayet ben ölürsem,
sen hürsün" demesi gibidir. Ancak ne var ki bu, mülkünde katmaya devam
edeceği, ölümünden sonra da canlı olarak yaşayacağı cihetle, kulun, bu azada
mahal olmaması, ölümün meydana gelişinin malum olmayışından dolayıdır.
İşte burada da
böyledir. Çünkü, olması beklenen şey, onların, kendiliklerinden bu haddi
aşıştan dönmeleridir. Binâenaleyh, işte böyle bir şey meydana gelmeyince bu,
aralarındaki andlaşmayı tekid etmeye delâlet etmiştir. İşte bu sebeple Cenâb-ı
Hak, "Şayet o grup, iş şiddetlendikten ve harb kızıştıktan sonra, sizin
haddi aşan tarafla savaşmanız sebebiyle bu taife haddi aşmadan vazgeçerse, o
zaman aralarını ıslâh edin..." buyurmuştur.
Burada bir incelik
vardır: Bu da Allah Teâlâ'nın, Allah'tan korkmayıp da haddi aşan kimselerin, bu
haddi aşışlarından, sizin onlarla savaşmanızdan ötürü dönüşlerinin, ancak bir
cebir, zorlama olduğuna işaret etmiş olmasıdır.
7) Cenâb-ı
Hak, (bu cümlenin) peşinden, "Adaietie aralarını bulup banştınn"
buyurmuş, fakat adi kelimesine ifâdesinde yer vermemiştir. Biz diyoruz ki:
Oradaki ıslah, bizzat savaşın sona ve işkence yoluyla olur. Buradaki ıslah ise,
savaşın sona ermesini müteakip, savaşın izlerini, yani telef edilen şeyleri
tazmin etme ile olur ki bu bir hükümdür. İşte bu sebeple Hak Teâlâ bunun
peşinden, (adaletle) kaydını getirmiş ve adetâ "Bu iki cemaat arasında,
savaşı bırakmalarını müteakip adaletle hükmedin ve aralarında yeniden, ikinci
kez fitne çıkmasına sebebiyet vermesin diye de, aralarını adaletle düzeltip
bulunuz" demek istemiştir.
8) Hak
Teâlâ, "Adaletle aralarını bulun" dediğine göre, tekrar yeniden
"Adaletle hareket edin" buyurmasının hikmeti nedir? Biz deriz ki: "Adeletle
aralarım bulun" İfâdesinde bir halin bir hale tahsisi söz konusudur.
Böylece Cenâb-ı Hak, bu hususu, "Adaletle hareket edin " ifadesiyle
umumîleştirmiştir ki bu, "Derecelerin en kıymetlisine ve en yükseğine -ki
bu muhabbetullahdır- götüren her işte âdîl olun" demektir.
İksât, "kast"ı, yani zulmü izâle etmektir. "Kâsrt"
da, buna göre, zâlim demektir. Kâfsîn ve tı'dan meydana gelen terkibler
(kelimeler), işin hoşlanılmayan şekilde olduğu manasına delalet eder ki bu
"kast" kökündendir. "Kasıt fi'l-kalb" "kalbi
kâart" tabiri de hoşlanılmayan bir vasfı bildirir de, beğenilmeyen,
hoşlanılmayan şey manasınadır. "Kast" da böyledir.[50]
"Mü'minler ancak
kardeştirler. O halde iki kardeşinizin arasını bulup barıştırın. Allah'dan
korkun ki merhamet olunasmız" (Hucurât, 10).[51]
Hak Teâlâ, irşadını
tamamlamak için böyle buyurmuştur. Çünkü O, "Eğer mü'minlerden iki zümre
birbiriyle dövüşürlerse..." buyurunca, birileri bu işin, kavimlerin
ihtilafa düştüklerinde olacağını, ama münferid iki mü'min arasında böyle bir
kavga meydana geldiğinde, zarar ve fesad yaygın olmayacağı için, bunların
arasının bulunmasının bu emre dâhil olmadığını zannedebilirdi. Savaşma
esnasındaki ıslahın (ara bulmanın) da böyle olduğunu sanabilirdi. Ama
karşılıklı sövüp sayma gibi, savaştan daha hafif durumlarda ise, ıslahın vâcib
olmadığını vehmedebilirdi. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, bu ayette de, "İki
kardeşinizin arasını bulup barıştırın" buyurmuştur ki bu, "ilgili
fitne her nekadar yaygın ve savaş gibi büyük bir şey olmayıp, aksine sadece iki
müslüman arasındaki ufacık bir ihtilaf olsa bile, bunu düzeltmeye koşun"
demektir.
Ayetteki,
"Allah'dan korkun ki merhamet olunasmız" cümlesi ile İlgili şöyle
birkaç mesele vardır:[52]
"Mü'minler ancak
kardeştirler" ifadesine gelince, dilciler, "ihve" (kardeşler)
kelimesinin, neseb cihetinden kardeşlik demek olan kelimesinin cemisi, ihvan kelimesinin ise,
dostluk cihetinden kardeşlik demek olan
kelimesinin çoğulu olduğunu söyle pekiştirmek ve müslümanlar arasında
olan bağın, tıpkı neseb açısından kardeş olanlar arasındaki gibi olduğuna ve
İslâm'ın adetâ bir baba gibi olduğuna işaret etmek için, "Mü'minler ancak
ihve (kardeşler)dirler" buyurmuştur. Nitekim bir şâir,
"Onlar, Kays veya
Zemîm soyundan oldukları ile övündüklerinde, (Ben de derim ki:) Benim babam
İslâm'dır ve ondan başka babam yoktur" demiştir.[53]
Hak Teâlâ, iki grubun
ve iki tarafın arasını ıslahı emrettiği önceki ayetlerde, daha mühim olmasına
rağmen, "ittikâ ediniz" ifadesine yer vermemiş, ama bu ayette,
"Allah'dan ittikâ edin, korkun" buyurmuştur, niçin? Deriz ki: Bunun
hikmeti şudur: İki fırka arasındaki savaş, fesadın yayılması ve o fesaddan
birşeylerin gelip her mü'mini bulması, derken herkesin, kendisini ıslah hususunda
sa'y-u gayret göstereceği neticesine götürür. Dolayısıyla bu ıslah emri, ittikâ
etme emriyle pekiştirilmemiştir. Fakat iki ferd arasında olan sürtüşmeden ötürü
insanlar endişeye kapılmazlar. Çoğu kez de bazı kimseler, bozuk maksadlardan
Ötürü, bu iki kimse arasındaki düşmanlığın pekişmesini isterler. İşte bundan
ötürü Hak Teâlâ, "O halde iki kardeşinizin arasım bulup banştırın.
Allah'dan korkun" buyurmuştur.
Yahut bunu şöyle izah
edebiliriz: Ayetteki, "Aralarını bulup barıştırın" ifadesi, sulha;
ilAllah'dan korkun (ittikâ edin)" ifadesi de, onları, aralarında çıkacak
kavga-gürültüden koruyacak hususlara bir işarettir. Çünkü Allah'dan ittikâ eden
kişiyi bu takvası, başka şeylerle meşgul olmaktan alıkor. İşte bundan Ötürü,
Hz. Peygamber (s.a.s) "Müslüman, insanların onun elinden salim (emin)
olduğu kimsedir'[54] buyurmuştur. Çünkü
müslüman Allah'ın emrine inkiyâd eder ve Allah'a ibadete yönelir de, böylece
kendini kusurlu görüşü, başkalarının kusurlarını görmeye manî olur, bu durum
müslüman kardeşinin kalbini rahatsız edecek şeyler yapmaya engel teşkil eder.
İşte bu hususa, Hz. Peygamber (s.a.s), "Mü'min, komşusunun şerrinden emin
olduğu kimsedir'[55] buyurmuştur. Bu,
"Allah'dan kork ve başkaları ile uğraşma" demektir.[56]
edatı, hasr
(sadece-ancak) manasına gelip, "Bu kardeşllk, sadece mü'minler
arasındadır. Fakat mü'min ile kâfir
arasında kardeşlik söz
konusu olamaz" demektir. Çünkü burada cihet-i camia (toplayıcı unsur),
İslâm'dır. İşte bundan ötürü, bir müslüman ölse ve onun da kâfir bir kardeşi olsa,
malı kâfir kardeşine değil de, müslümanlara
kalır. Kâfirin durumu
da böyledir. Çünkü nesebte muteber olan baba, şer'an baba olan babadır. Öyle ki
bir adamın, zina sonucu olan iki çocuğu birbirine vâris olamazlar. Kâfirlik de
tıpkı fasit olan cihet-i camiadır. O halde bu, âciz (yetersiz) olan bir cihet-i
camia (müşterek nokta) olmuş olur ve tam bir kardeşlik sağlayamaz. İşte bundan
ötürü, birisi kâfir olarak Ölse ve bunun müslüman kardeşi olsa, kendisine başka
neseben vâris olacak kimse de bulunmasa, bunun malı kâfirlere verilemez.
Binâenaleyh eğer dinleri onları gerçek kardeş yapmış olsaydı, o zaman, tıpkı
vârisi bulunmadığında müslümanın malı, bütün müslümanlara ait olduğu gibi,
kâfirin malı da kâfire ait olurdu.
Buna göre eğer,
"Müslümana ancak müslümanın vâris olacağı, neseben olan kâfir kardeşinin
ona vâris olamayacağı delili ile, İslâmiyet'ten Ötürü meydana gelen
kardeşliğin, neseb açısından olan kardeşlikten daha ileri olduğu sabit olduğuna
göre, âlimler, İslâmiyet'ten ötürü olan kardeşliği, müslümanın malının, neseb
kardeşlerine değil de, din kardeşlerine ait olabilmesi için, neseb açısından
olan kardeşliğe mutlak olşrak niçin üstün görmemişlerdir?" denilirse, biz
deriz ki: Bu, yanlış bir sorudur. Çünkü müslüman olan kardeş, neseben müslüman kardeş
olduğunda, onda iki kardeşlik toplanmış olur. Böylece de bu kardeşlik daha
kuvvetli olur ve "asabe'Mik (miras önceliği) de, akrabalığı daha kuvvetli
olanlar içindir. Baksana, iki baba ayrı ana-bir kardeşler, biribirlerine vâris
oldukları halde, baba bir, ana ayrı kardeşler biribirlerine vâris olamazlar.
Neseben müslüman kardeş de böyledir. Çünkü onun için iki yönden kardeşlik söz
konusudur ve dolayısıyla, (mirasda) diğer müslümanlara yeğ görülmüştür. Allah
en iyi bilendir.[57]
Nahivciler şöyle demişlerdir:
"Buradaki u edatı, edatının amel
etmesine manî olan, mâ-i kâffedir. Eğer böyle olma- saydı, denilirdi. (Al-i
İmran, 158) ayeti
ile ... (Mü-minun, 40)
ayetlerindeki lar ise, mâ-i kâffe
değildir." En güçlü soru şudur: harf-i çerleri böyledir, ile kullanılan mâ-i kâffe olduğu halde, ile kullanılan
'daki ve bâ ile kullanılan daki u niçin
mâ-i kâffe değildir? Bu hususta sözün özü şudur: ve 'dan sonra gelen söz, tam
bir cümledir. Dolayısıyla onu müstakil bir cümle saymak mümkündür. Eğer
bunların başından ve hazfedilecek olsa, cümlenin aslına bir zararı olmaz.
Meselâ, dediğimiz gibi, bunların başını
hazfedip, diyecek olsak doğru olur. Durum
ve 'da da aynıdır. Fakat ile 'da durum farklıdır. Çünkü (Al-i imran,
159) ayetindeki ifadesini kaldıracak olsan,
bu tam ve doğru bir cümle olmaz. O halde bu bâ, kendisine muhtaç olduğu şeye
taalluk ettikten sonra bile devam etmektedir. Fakat, böyle değillerdir. Bunlara
lüzum katmayınca, hükümleri de kalmaz. Çünkü yok olan şey için, amel (tesir)
söz konusu değildir.
Eğer, "
edatı, ile amelden alıkonulmadığında,
ondan sonra gelen ifade tam bir kelam (cümle)dir. Dolayısıyla için de amelin
söz konusu olmaması gerekir. Çünkü dediğin gibi, olsan, bu da tam bir cümle
olur" denilirse, biz deriz ki: Durum hiç de böyle değildir. Çünkü den sonra gelen kelimenin nekire olması da
mümkündür. Meselâ ...dediğin gibi, da
dersin, ama orada 'nın kaldırılmasında olduğu
gibi, denilmesi gözel olmaz. Durum ve U#'da da aynıdır. Çünkü eğer bunları
hazfedip, bunlardan sonraki ifadeyle yetinecek olsan, bu tam bir cümle olmaz ve
bunlar, amelden engellenmez ile ilgili
izahımız, daha önce defalarca geçmişti.[58]
"Ey iman edenler
bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin. Olur ki alay edilenler, (Allah
katında) onlardan daha hayırlıdır. Kadınlar da, kadınları eğlenceye almasın.
Olur ki, alay edilenler, alay edenlerden daha hayırlıdırlar. Kendi kendinizi
ayıplamayın, sonra fâsıklık ne kötü bir addır! Kim tevbe etmezse, onlar
zâlimlerin tâ kendileridir" (Hucurat, 11).
Bu sûrenin irşâd
üzere, irşâd için indirilmiş olduğunu anlatmıştık. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak,
mü'min kimsenin, Allah'a, peygambere ve her ikisine muhalefet eden ve isyanda
bulunan fâsık karşısında takınacağı tavrın nasıl olması gerektiğini öğrettikten
sonra, mü'minin mü'mine karşı nasıl davranması gerektiğini de beyan etmiştir.
Daha evvel, mü'min kimsenin, hazır ve gâib olduğu durumlardaki halini
anlatmıştık. Dolayısıyla mü'min eğer hazır (yanımızda) ise, onunla alay
edilmemeli ve saygıya uymayan şeylerle ona davranılmamaltdır. İşte bu ayette,
her biri diğerinden daha hafif olan şu üç şeye işaret edilmiştir:
"Suhrlyyet", "Lemz" ve "nebz"...[59]
1)
Suhriyyet, insanın kardeşin, küçümseyerek bakması, ona iltifat etmemesi ve onu
olduğundan aşağı görmesidir. Bu suhriyyet, o insanın kusurlarının sayılıp
dökülmesi manasında değildir. Bu, tıpkı bir insanın, yanında sevmediği
kimselerden bahsedildiğinde, sen onların, "o kimse, anılmaya bile değmez,
değer verilmeye değmez" dediklerini görürsün.
Binâenaaleyh Allah
Teâlâ: "Kardeşlerinize hakaret etmeyin, onları küçük görmeyin" demek
İstemiştir.[60]
2) Lemz: Bu
da insanın ayıplarını, onun hazır bulunmadığı bir yerde sayıp dökme manasına
olup, suhriyyetten daha hafif bir hakarettir. Çünkü birincisinde, kişiye değer
verilmemiş ve insanların ondan bahsetmesinden bile razı olunmamıştır. Böylece
sanki o kimseyi, lehine ve aleyhine durumlarda, kızılıp değer verilmeyecek bir
maskara olarak kabul etmiştir.[61]
3) Nebz: Bu
da, lemzden daha hafif bir hakarettir. Çünkü bu, insanın, onda bulunan ve onu
kızdıracak olan, değerini düşüren bir vasıf ve Özelliğinden bahsetmedir. Nebz,
her nekadar insanda bulunmasa bile bir ad-lakab vermektir. Çünkü güzel lakablar
ve hoşa giden isimler, bir insana verildiğinde, bu ismin ifade ettiği husus,
mutlaka onda vardır manasına gelmez. Çünkü mesela, Sa'd ve Sa'îd (bahtiyar)
diye adlandırılan kimse, aslında böyle olmayabilir. Yine meselâ "Dinin
imamı", "Dinin müdafii" gibi lakabları olan kimsenin, mutlaka
böyle olduğu anlaşılmaz. Bunlar birer alem isimdir. Keza "Mervân"
veya " Mervânü'l-Hımar" lakabı böyle değildir. Çünkü bu bir alem ve
bir nisbettir. Kendisiyle vasıf murad edilmediğinde, lügat manası murat edilmiş
olmaz. Özel isimler de böyledir. Çünkü "Abdullah "Allah'ın kulu"
ismiyle adlandırılmış kimseye, "Sen Abdullah'sın, öyleyse başkasına
tapamazsın" deyip, bununla onun vasfını murad ettiğinde, bir işaret olsun
diye, bu özel ismini getirmiş olmazsın. İşte bu sebeple, Cenâb-ı Hak sanki,
"Kibirlenmeyin, kardeşlerinizi küçük görmeyin, onlara değer vermemeztik
edip küçümsemeyin. Onlara verilmiş olan
nimetleri görmemezlikten gelip, onların derecelerini düşürmek ve
oldukları mertebeyi görmek istemeyerek, onları tenkid etmeyin. Kusurlarından ve
onları zedeleyecek şeylerle nitelemekten sarf-ı nazar ettiğinizde, onların
hoşuna gitmeyecek şeylerle de onları adlandırmayın ve "Bu onlar hakkında
söylenilmiş bir ayıp değildir. Bu olsa olsa, muayyen bir sıfatı kasdetmeksizin
telaffuz edilen, söylenen bir sözden ibarettir" demeyiniz" demek
istemiştir.
Bu ayetle ilgili
birkaç mesele zikredilmiştir:[62]
Cenâb-ı Hak, "Bir
topluluk (kavm) diğer bir toplulukla alay etmesin" buyurmuştur.
"Kavm", kadın veya çocuk
topluluğuna değil de,
erkekler topluluğuna verilen addır. Çünkü bu kelime, tıpkı, (savm) kelimesinin, "oruç tutan" kelimesinin çoğulu
olması gibi, kelimesinin çoğuludur.
İşleri yerine getiren, yapan ise, erkeklerdir.. Buna göre, (kavm kelimesinin çoğulu
olan) "akvam", kadınlar değil de, erkekler olmuş olur.
Kısa bir not:
İltifat etmeme ve küçümseme işi, genellikle erkeklere nisbetle, erkeklerden
sudur eder. Çünkü kadın, aslında zayıftır. Erkekler kendisine değer vermediği
zaman, onun herhangi ağırlığı, kadr ü kıymeti olmaz. Nitekim Hz. Peygamber
(s.a.s) "Kadınlar, kasap kütüğü üzerindeki et gibidirler (âciz ve
zayıftırlar). Ancak senin, koruyup kolladığın durum müstesna,.."
buyurmuştur. Kadına gelince, ihtiyaçlarının giderilmesi hususunda erkeğe muhtaç
olduğu için, onun, erkeği küçük görmesi, ona iltifat etmemesi söz konusu olamaz.
Erkeğin erkeğe, kadının da kadına nisbet edilmesi durumunda onlarda bu tür bir
kötülük, alaya almış olma olabilir.. En yaygın olan da bu durumdur..[63]
Cenâb-ı Hak, alay eden
kişinin bu yönünü törpülemek ve onun, bu tepeden bakışına buğzederek, son
derece çirkin olan en üst derece hakkında,
"Olur ki alay edilenler, (Allah katında) onlardan daha
hayırlıdır"
buyurmuş, bunlardan ikinci derece hakkında da, "Kendi kendinizi
ayıplamayın..." demiş ve onları, yani ayıp (ananları, bunların, yani ayıplayanların
kendisi gibi addetmiştir. Çünkü onlar, onları bir derece aşağıda görünce, Allah
da onları bir derece yukarıya çıkarmıştır. Böylece de, birinci ifadede, alay
edilenleri, alay edenlerden daha iyi, daha hayırlı; ikincisinde de, alay
edilenleri alay edenlerin misli, dengi kılmıştır. "Belki de, alay
edilenler, (Allah katında) onlardan daha hayırlıdır..." cümlesinde şöyle
bir incelik bulunmaktadır: (Allah Teâlâ), onlardan, ihmâle götüren, hoş olmayan
bir durum görmüş, böylece de, alay edileni alay edenden daha hayırlı kılmıştır
ki, bu tıpkı İblis'in yaptığına benzemektedir. Çünkü İblis, Adem (a.s)'e
iltifat etmemiş, "Ben ondan daha hayırlıyım"(Araf, 12) demiş, ama
Adem (a.s.) ondan daha hayırlı olmuştur. Ayetteki ifadesinden,
"dönüşebilir, -haline gelebilirler..." manasının kastedilmiş
olduğunun söyleniimes de mümkündür. Çünkü, fakirliğinden, acizliğinden ve
zayıflığından dolayı hfrfcanpi bir kimseyi küçümseyen kişi, kendisinin fakir, o
fakirin zengin; kendisinin ve o zayıfın
kuvvetli haline gelmesinden emin olamaz..[64]
Cenâb-ı Hak, "bir
nefs bir nefsle alay etmesin" demamiş de, "bir kavim bir kavimle alay
etmesin" buyurmuştur.
Çünkü bunda,
büyüklenmeden men etmeye bir işaret vardır. Çünkü, büyüklük taslayan kimse,
geneide kendisinin büyüklük duygusunu bir topluluk karşısında göstermeye
çalışır.. Ama, toplumda kendisine iltifat edilmeyen kimselerle, hiç kimsenin
bulunmadığı bir yerde bir araya geldiğinde, kendisini mütevazi gösterir.. İşte,
onları, yaptıkları bu şeyden men etmek, alıkoymak için, onlardan
"kavim" lafzıyla bahsetmiştir..[65]
Cenâb-ı Hakk'ın, "kendi kendinizi
ayıplamayın..." hitabı hakkında şu iki izah yapılabilir:
a) Kardeşin
kusurunu, yine beriki kardeşi ilgilendirir.. Binâenaleyh, birisi öbürünü ayıpladığında,
adeta kendisinde kusur görmüş, kendisini ayıplamış olur..
b) Birisi,
öbürünü ayıplayıp onda kusur görmeye çalıştığında, bu ayıplayan kimse,
ayıplanan kimsenin mukabil bir ayıpla ayıplamasından emin olamaz.. Böylece bu
ilk ayıplayan kimse, ileri sürdüğü bu ayıp sebebiyle, bir başkasını kendisini
ayıplamamaya sevketmiş olur da, bu kişi adeta, kendi kendini ayıplamış olur..
Cenâb-ı Hakk'ın, "Kendi kendinizi öldürmeyin.,"(Nisa, 29) hitabı da
bu manaya hamledilir. Yani, "Sizler bir cana kıyıp onu öldürdüğünüzden,
kendiniz öldürülmüş olursunuz. Böylece de, adeta sizler, kendi kendinizi
öldürmüş gibi olursunuz..." demektir. Burada şöyle bir üçüncü izah da
yapılabilir: Bu da senin, "Nefislerinizi, yani sizden her biriniz bir
diğerini ayıplamayınız. Çünkü, eğer böyle yaparsanız, kendi kendinizi, yani
birbirinizi ayıplayan, bir yönden de ayıplanan haline gelmiş olursunuz"
şeklinde açıklamandır. Bu ayette bu mana açıktır, ama Cenâb-ı Hakk'ın
"Kendi kendinizi öldürmeyin.." (Nisa, 29) ayetinde böyle değildir.[66]
Şayet, "Sizler,
kişinin orada bulunmaması halinde yapacağı şeye işaret ettikten sonra, bunun,
mü'mini, diğer
mü'min orada bulunduğu
halde ona karşı yapması gerekli olan şeye bir irşâd ve işaret olduğunu
anlatmıştınız. Ancak ne var ki, buyruğuna gelince, "lemz"in, insanın
arkasından kişiyi ayıplamak olduğu; "hemz"in de, insanın yüzüne karşı
onu ayıplama olduğu ileri sürülmüştür" denilirse, biz deriz ki: Hiç de
böyle değildir. Aksi daha uygundur. Zira biz, bu kelimelerin harflerinin yerini
değiştirdiğimizde, aksi manaya delâlet ettiklerini görürüz. Çünkü
"lemz"in harfleri yer değiştirdiğinde, "lezime";
"hem harfleri yer değiştirdiğinde,
"hezeme" şeklimi alır. Bunlardan birincisi, "yakınlığa";
ikincisi ise "uzaklığa" delâlet eder. Buna göre şayet,
"Herbirinin aynı manaya olduklarının söylenilmesinin yamsıra,
"lemz'ln, kişiyi yüzden ayıplamak olduğu söylenecek olursa, daha evlâ
olur.[67]
Cenâb-ı Hak, buyurmamış da, "Birbirinizi kötü lakapla
çağırmayın" buyurmuştur. Zira, ayıplayan
(lemmaz) ayıpladığında, ayıplanan kimse o anda
bazan, kendisiyle, o ayıplayan: ayıplayacağı bir ayıp bulamaz..
Onda bir ayıp
bulabilmek için, bunu araştırır ve bunun peşine düşer.. Böylece ayıplama işi
(sanki) tek taraflı olmuş olur.. Ama, "kötü lakapla çağırmaya"
gelince, taraflar bunu yapmaktan aciz değillerdir. Çünkü, birisine,
"eşek..." lakabı takan kimseye, o da anında, "öküz, vs..."
gibi lakaplar takabilir. O halde görünen odur, "nebz lakapla çağırma" anında mukabil lakapla
çağırmaya götürebilir. Ama "lemz" İse, böyle değildir.[68]
Ayetteki "imandan
sonra fasikîık ne kötü bir addır..." cümlesine gelince, bu hususta ile kasdolunan mananın, bir kimsenin
"müslüman, iman ettikten sonra, "Ey yahudî..." demesi olduğu
ileri sürülmüştür ki, bu da, "iman ettikten sonra onu kâfir diye
adlandırmak ne kötüdür!" demektir.
Bu hususta bundan daha
güzel olan şöyle bir izah yapılabilir: Bu ifâde, ayetteki yasağın mütemmimi
durumundadır. Cenâb-ı Hak sanki, "Ey iman edenler, bir kavim bir kavimle
alay etmesin. Kendi kendinizi ayıplamayınız. Birbirinizi kötü lakaplarla
çağırmayınız. Çünkü bir kimse böyle yaparsa, imandan sonra fıska düşer..
Halbuki, mü'min kimseden, imanından sonra bir takım fışkın sudur etmesi kötü ve
çirkin bir şeydir" demek İstemiştir. Böylece bu ifade, Cenâb-ı Hakk'ın,
"tman edip de, imanına zulmü karıştırmayan kimseler..."(Enam, 82)
ayeti gibi olmuş olur ki, bu durumda, kelamın takdiri, ya, "imandan sonra
fıska düşmek ne kötüdür" şeklinde olur, yahut da, "mü'min olarak
adlandırılmanızdan sonra, bu fiiller sebebiyle fasık olarak adlandırılmanız ne
kötüdür!" şeklinde olur.
Cenâb-ı Hakk'ın
"Kim tevbe etmezse, onlar zalimlerin tâ kendileridir.." ifâdesine
gelince, bu hususta şu iki izah yapılabilir:
a) Bu tür
şeyler, küçük günahlardandır. Binâenaleyh, kim bunlarda ısrar ederse, fâsık
olur, zalim olur. Bir kerede, kişi, zulüm ve fıskla vasfedilemez. İşte bu
sebeple Cenâb-ı Hak, (adetâ), "kim bunu terketmez de, örfü ve âdeti haline
getirirse, o zalimdir.." demek istemiştir.
b) Ayetteki,
"bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin.. Kendi kendinizi
ayıplamayın.. Birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın.." hitapları,
insanları, gelecekte bu tür şeyleri yapmaktan men eden ifâdelerdir. Ama,
"kim tevbe etmezse..." ifâdesi ise, iyice sakındırmak ve iyice
alıkoymak için, insanlara, eskiden yapılmış şeylerden tevbe etmelerini ve
onlara, bunlara karşılık pişmanlık duyduklarını ortaya koymalarını emreden bir
ifâdedir. Cenâb-ı Hakk'ın, buyruğunun
aslı, fiilindeki (Bakara, 6) ıfâdesindeki hemzelerden birinin düşürülüp de
şeklinde okunması gibi, tâ'lardan birisi hazfedilmiştir. Buradaki hazf, daha
önemlidir. Çünkü, hitap tâ'sı ile, "tefâûl" babının tâ'sı, bir
kelimede aynı cinsten iki harftirler. Halbuki, istifham hemzesi başlı başına
bir kelime, fiilinin hemzesi de başka bir kelimedir. İki ayrı kelimede iki ayrı
harfi taşımak, bir kelimede taşımaktan daha kolaydır. İşte bundan dolayı, fiilinde idğam vacib olduğu halde, ifadesinde
vacib delildir. Yine, fiilinde idğam vacib olduğu halde, "Rabbinizin
emri..." ifâdesinde vacib değildir.[69]
"Ey iman edenler,
zannın bir çoğundan kaçının. Çünkü, bazı zan (vardır ki), günahtır.
Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Kiminiz de kiminizi arkasından
çekiştirmesin. Sizden herhangi biriniz, ölü kardeşinizin etini yemekten
hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz? Allah'tan korkun, çünkü Allah tevbeleri
kabul edendir, çok merhametlidir.." (Hucurat, 12).
(Cenâb-ı Hak böyle
buyurmuştur), çünkü zan, daha Önce geçmiş olan şeylere de sebep olabilir. Kötülükler, zanna dayanır.
Kindar düşmanlık zandan zuhur ed«r. Bir söz söyleyen kimse, söylediği şeyleri
kesin bilgiye dayandırırsa, çok az olarak, bir kimsede kesin olarak bir ayıp
yakalar da, onu ayıplayabilir.. Çünkü, fiil, onu yapan yanılabileceği, onu
gören yanlış görebileceği için, bazan şeklen çirkin olduğu halde, ama aslında
ise böyle olmayabilir. Ayetteki ifadesi,
hayır ve güzel şeylerin kendisine dayandığı zanları, hariç bırakmak için
getirilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s) "Mü'min hakkında, hayır zan'da, iyi
zanda bulununuz" buyurmuştur. Velhasıl, yakîne ve kesinliğe dayanmayan her
işte zanna düşmek kaçınılmazdır. Bunun misâli, hâkimin, şahidlerin şehadetine
göre hükmetmesi; şahitler bulunmadığı zaman ise, "berâet-i zimmetin asi
olması"na vs. göre hükmetmesidir. O halde, ayetteki "zanmn bir
çoğundan sakınınız..." ve "Çünkü bazı zan günahtır" ifadeleri
ihtiyatlı olana sarılmaya bir işaret olup, bu tıpkı şöyledir: Korkulan,
güvenlikli olmayan bir yolda, her defasında yol kesen (hayduta) rastlanmaz.. Ne
var ki sen, bir kere ya da iki kere orada hayduta rastlanıldığı için, o yola
girmek istemezsin.. Ama geçmek gerekirse, bir arkadaşınla beraber o yola
girersin.. İşte aynen bunun gibi, zanna da, tam bir gayret ve üstün bir çaba
sarfettikten sonra başvurulmalıdır...[70]
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, Önceki manaları tamamlamak için
"Birbiri nizin kusurunu araştırmayın..." buyurmuştur. Çünkü
Cenâb-ı Hak, "... zanmn çoğundan kaçının..." buyurunca, bundan,
nazar-ı dikkate alınması gereken şeyin, yakın, kesinlik hali olduğu
anlaşılmıştır. Bundan dolayı bir kimse, "Ben, falancayı keşfedebilirim...
Yani, onu, yakînen tanır, kusurlarını gözümle görür, buna göre de onu
ayıplarım.. Böylece de zandan kaçınmış olurum.." diyebilir. İşte bunun
üzerine Cenâb-ı Hak da adeta, "Zanna uymayın. İnsanların kusurlarını
yakînen görme hususunda da, çaba sarfetmeyin, göstermeyin.." demiştir.[71]
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, mü'minin bulunmadığı yerde, şerefinin korunmasının vacib olduğuna işaret
etmek için de "Kiminiz de kiminizi
arkasından çekiştirmesin.." buyurmuştur. Ki bu hususta şu izahlar
yapılabilir:
a) Cenâb-ı
Hakk'ın, ifadesiyle ilgili açıklama... Zira bu ifâde gerçekte, tıpkı, cümlesi
gibi, umumîlik ifâde eder. Gıybet eden kimseye gelince, gıybet eden kimse,
kendi kusurunu bilir.. Dolayısıyla bu fiili, onu, kendi gıybetini yapmaya
sevketmez. İşte bu sebeple gıybet, ayıplayan kimseyi, gıybet yaptığı kimsenin
gıybetini yapmaya sevkedici olmadığı için, "Karşılıklı olarak birbirinizi
gıybet etmeyiniz. Kendinizin gıybetini yapmayın" buyurulmamıştır. Halbuki
ayıp, ayba sevkedicidir.
b) Şayet
birisi, "Daha kısa olmasının yanısıra, Cenâb-ı Hakk'ın demesi halinde de aynı mana elde
edilebilirdi.." derse, biz deriz ki: Hayır, çünkü burada yasaklanan şey,
mü'minin gıybetinin yapılmasıdır. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, buyurmuştur. Ama
kâfire gelince, o deşifre edilebilir, ondaki ayıp ve kusurlar gündeme
getirilebilir. Nasıl böyle olmasın ki? İhtiyaç duyulduğunda, fasık kimsedeki
kusurların bile dile getirilmesi caizdir.
c) Ayetteki,
"Sizden herhangi biriniz, ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır
mı?.." ifâdesi, yasaklanan gıybetin, kâfirinki değil, mü'minin gıybetinin
yapılmasının ki olduğunun delilidir. Zira, Cenâb-ı Hak, gıybeti kardeşin etinin
yenilmesine teşbih etmiş ve bundan önce de, "Mü'minler ancak kardeştir..
"(Hucurât, 10) buyurmuştur. Halbuki, kardeşlik ancak mü'minler arasında
söz konusudur. Ve, kardeşin etini yemeye teşbih edilen şeyden men etmeden başka
da hiçbir şey söz konusu değildir. Binâenaleyh bu ayette, kâfirin değil de
mü'minin gıybetini nehy bulunmaktadır.
d) Bu
teşbihin hikmeti nedir? Biz deriz ki, bu, insanın namus ve şerefinin tıpkı eti
ve kanı gibi olduğunun işareti olup, bu, "açık kıyas" kabilindendir.
Çünkü, kişinin namus ve şerefi, etinden de kıymetlidir. Binâenaleyh insan,
insanın etini yemeyi hoş görmediğine göre, o, insanların şeref ve namuslarını
zedelemeyi haydi haydi hoş göremez. Ayetteki "kardeş eti" ifâdesi, bu
hususu daha fazla men eden bir ifâdedir. Çünkü düşmant, öfkesi, düşmanının
etini (ağzında) çiğnemeye sevkedebilir. İşte bundan dolayı, doğruların en
doğrusu (Hz. Peygamber), "Annenin doğurduğu kimsenin etini yemek,
olabilecek en kötü şeydir" buyurmuştur.[72]
Ayetteki
"meyten" "ölü" ifadesi, şöyle bir vehmi bertaraf etmeye işarettir:
Kişinin yüzüne karşı konuşmak, daha fazla elem verir, binâenaleyh haramdır.
Gıybetini yapmaya gelince, o bundan habersiz olduğu için, bu ona elem vermez.
İşte bu sebeple, "ölü kardeşinizin eüni yeme" tabiri kullanılmıştır.
Çünkü bu da, ölüye eziyet vermez. Ama buna rağmen gıybet son derece kötü
birşeydir! Zira ölü, etinin yenildiğini hissetseydi, bu ona elem vereceği gibi,
gıybeti yapılan da, bu gıybete muttalî olduğunda bu ona elem verir. Burada
şöyle bir husus vardır: Gıybet, ölmüş insanın etini yeme gibidir. Halbuki
ölünün etini yemek ancak, mecbur (muzdar) kalmış kimse için, o da zaruret
miktarı kadarıyla helâl olur. Halbuki mecbur kalmış kimse, ölmüş koyun eti ile
ölmüş insan etini birlikte bulduğunda, insan etini yemez. Gıybet eden kimse de,
yaptığı o gıybetin dışında bir şekilde ihtiyacı giderebilse, gıybet etmesi
mubah olmaz.
Ayetteki,
"meyten" "ölü" kelimesi, ya lahm "et"
kelimesinden, yahut da "ah" "kardeş" kelimesinden haldir.
İmdi eğer, "Lahm (et), ölü diye nitelemez" denilirse, biz deriz:
"Hayır, nitelenir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s), "Canlıdan koparılan
parça, meyyit (ölü)dür" buyurmuştur ve işte bundan ötürü, çocuk sünnet
olurken kesilip atılan o parça "meyte" (ölü) adını vermiştir. Eğer,
"Bu kelimeyi, "ah" (kardeş) kelimesinden "hal" yaparsak,
"ah" kelimesi ne fail, ne de mef'ûl olduğu için, bu caiz olmaz. Çünkü
bu tıpkı birisinin, Zeyd'in ayakta olduğu manasında, "Kardeşim Zeyd ayakta
iken, ona uğradım" demesi gibi olur" denilirse, biz deriz ki:
"Kim bir et parçası yerse, onu yemiş olur" denildiğinde, bu
denilebilir. Binâenaleyh ayetteki "ah" kelimesi de, yenilen şey
manasında mef'ûl olur.
Halbuki,
"Kardeşim Zeyd'e uğradım.." ifadesi böyle değil. Yine senin, "O
günahkâr olduğu manasında onun suratına çarptım" manasında demen caizdir ki sen buradaki
"âsim" (günahkâr) ile, yüzü değil, yüzün sahibini kastetmiş olursun.
Bu da, onun yüzüne vurduğunda, ona (kendisine) vurmuş olman gibidir. Ama,
(Günahkâr olduğu halde elbisesini parçaladım" manasında deyip de,
"âsirrTen kelimesini, "sevb" (elbise)den "hal" tutman
caiz değildir.[73]
Ayetteki, "İşte
bundan tiksindiniz!" ifadesi ile ilgili.iki mesele vardır:[74]
Buradaki
"hû" (bundan) zamirinin neye râcî olduğu hususunda şu izahlar
yapılabilir:
a) En
belirgin hâle göre, bu zamir yeme işine râcıdir. Çünkü bundan önceki,
"yemekten hoşlanır mısınız?" ifadesinin takdiri, şeklindedir. Zira,
edatıyla birlikte olan fiili muzarî, masdar manasındadır. Buna göre mana,
"Sizler onu yemeyi (ekl-i) kerih gördünüz, ondan tiksindiniz"
şeklindedir.
b) Bu zamir,
"lahm" (et)e râcidir. Buna göre, "O etten tiksindiniz"
manasındadır.
c) Bu zamir,
"meyten" (ölmüş) kelimesinden anlaşılan "meyyite" râcidir.
Buna göre kelamın takdiri, sizden biri, "ölmüş ve kokmuş kardeşinin etini
yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz" şeklindedir. Buna göre
"İşte bundan tiksindiniz" ifadesi, sanki "meyten"
kelimesinin sıfatı olmuş olur ve bu manada, iyice bir sakındırma gözetilmiş
olur ki bu, "Ölüden, bir sebepten ötürü nadiren yesen, bu nâdir, bir iş
olur. Ama o ölü, kokuşup, değişip çürüdüğünde ise, asla yenilmez. İşte aynen
bunun gibi, gıybetin de asla yapılmaması gerekir" demektir.[75]
Bu ifadenin başındaki
"fâ", ilgili olduğu birşeyin olmasını
gerektirmektedir? Öyleyse o şey nedir? Deriz ki: Bu hususta da şu
izahlar yapılabilir:
a) Bunun,
mukadder (mukaddem) bir sözün cevabı sadedinde olması ihtimali... Buna göre
Hak Teâlâ, "Herhangibiriniz ... hoşlanır mı?" buyurunca, ona cevaben
işte bu söylenmiştir.
b) "Hoşlanır
mı?" ifadesindeki istifham, istifham-ı inkârı olabilir? Buna göre Cenâb-ı
Hak sanki, "Sizden hiçbiriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanmaz. O
halde bundan tiksindiniz" buyurmuştur. Böyle olması halinde, bir takdir
yapmaya gerek yok.
c) Bu
ilgıninin, tıpkı müzebbebin sebeple olan ilgisi ve müsebbebin sebebe dayanması
gibi bir ilgi olmasıdır. Nitekim sen, "Falan yürüyerek geldi ve
yoruldu" dersin. Çünkü bu yürüme o yorgunluğu doğurur. Ayetteki
"meyten" de böyledir. Çünkü ölüm, insanın, ölü bulunan bir evde
kalmayı arzu etmeyeceği bir derecede insanda hoşnutsuzluk uyandırır. Artık
nasıl olur da insan, ondan yiyecek şekilde ona yaklaşabilir. O halde meytede
karşı tarafı tiksindirici ve uzaklaştırıcı bir hal vardır. Gıybetin durumunun
da işte böyle olması gerekir.
Daha sonra Hak Teâlâ,
"Allah'dan korkun. Çünkü Allah tevbeleri kabul edendir, çok
merhametlidir" buyurmuştur. Bu, Önceki emir ve yasaklar üzerine atfedilen
bir ifadedir ve "sakının ve çekinin" manasınadır. Bu
cümlede şöyle bir takım incelikler vardır.[76]
a) Allah
Teâlâ bu ayette, ardarda sıralanmış şu üç şeyden bahsetmiştir: Önce
"Zarının çoğundan kaçınınız" buyurmuştur ki bu, "Mü'minler
hakkında, işi zannınrza dayandırarak, onlarda olduğunu kesin bilmediğiniz
şeyleri söylemeyiniz. Sonra size o zannedilen-tahmin edilen şeyler
sorulduğunda, "Biz onları ortaya dökmeden önce, iyice bilip anlayalım
diye, "mü'minlerin işlerini araştıralım" da demeyin. Sonra eğer, o
işlerden bazılarını, tecessüs etmeden görmüş bilmiş iseniz, yine de bunları
söyleyip yaymayınız ve bunlardan ötürü mü'minleri ayıplamayınız" demektir.
Binâenaleyh Cenâb-ı Hak birinci ifadede, insanı bilmediği şeyleri söylemekten,
ikinci ifade de, böyle bir hususu araştırmaktan, üçüncüsünde de, bu hususlarda bildiklerini
söylemekten nehyetmiştir.
b) Allah
Teâlâ, ne, "Bildiğinizin aksine birşeyi söylemekten kaçınınız", ne de
"Şüphe etmekten kaçınınız" demiştir. Aksine, insana yasakladığı ilk
şey zan ve tahmine dayanarak (başkaları hakkında) konuşmaktır. Çünkü bildiğinin
aksine söz söylemek, yalan ve iftiradır. Şüphe ve tahmine dayanarak, recmen
bil-gayb konuşmak ise, akılsızlık ve düşüklüktür ki bunlar son derece kötü
şeylerdir. Dolayısıyla Hak Teâlâ, "Ey iman edenler..." hitabıyla
yetinerek, bildiğinin hilafına söz söyleme yasağını ayrıca zikretmemiştir.
Çünkü "iman edenler" sıfatı onları iftira etmekten ve kâfirlerin
âdeti olan şüpheden uzak tutar. Cenâb-ı Hak, mü'minleri, ancak mü'minlerde
genel olarak bulunabilecek kusurlardan menetmiştir. İşte bundan ötürü,
"Bir kavm, diğer kavm ile alay etmesin..."(Hucurât, 11) buyurmuştur.
c) Hak
Teâlâ, bu iki ayeti, "tevbe"den bahsederek bitirmiştir. Bu cümleden
olarak birincisinde, "Kim tevbe etmezse, onlar zalimlerin tâ
kendileridir.." (Hucurât); bunda ise, "Allah tevbeleri kabul
edendir" buyurmuştur. Fakat önceki ayete, "Alay etmesin" diye,
nehiy ile başlayınca, sonunda da nehye yakın olan nefyi (olumsuz cümle)
getirmiştir. İkinci ayete İse, "kaçının'[77] emriyle başlayınca, emre yakın olan
"ittika"yı zikretmiştir.[78]
"Ey insanlar, Biz
sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi, sırf birbirinizle tanışasmız diye,
büyük büyük cemiyetlere ve küçük küçük kabilelere ayırdık. Şüphesiz sizin,
Allah nezdinde en şerefliniz, takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah,
herşeyi bilen, herşeyden haberdar olandır" (Hucurât, 13).
Cenâb-ı Hak önce
geçenleri beyan etmek ve onları zihinlere iyice yerleştirmek için böyle
buyurmuştur. Çünkü başkasıyla alay etmek, onlarda kusur görmek, eğer din ve
iman bakımından olan bir farklılıktan dolayı ise, bu, biraz önce de
anlattığımız gibi, "Biribirinizin gıybetini yapmayın" emri ile
"Kendi kendinizi ayıplamayın" ifadesinin, mü'mini ayıplayıp,
gıybetini yapmaktan meneden ifadeler olduğu için, caizdir. Yok eğer durum böyle
olmasa caiz değildir. Çünkü ister mü'min, ister kâfir olsunlar, iman ve küfür
meselesinin dışında, genel olarak insanlar, övünülecek konularda
müşterektirler. Binâenaleyh eğer övünme zenginlik sebebiyle ise, kâfir zengin
olabilir, mü'min de fakir olabilir. Bunun aksi de söz konusu olur. Eğer bu,
soy-sop (asalet) açısından ise, bazan kâfir soylu, bazan mü'min bir zenci köle
olabilir. Aksi de olabilir. Binâenaleyh insanlar, takva dışındaki konularda
eşittirler, biribirlerine yakındırlar. Halbuki takva olmadan, bunlardan hiçbiri
tercih unsuru olamaz. Çünkü herhangi bir dine giren herbir insan, o din
hususunda, onun gibi olanların, onun gibi olmayanlardan daha kıymetli olduğuna
inanır, ister o insanlar neseb bakımından daha ileri, mal-mülkce daha zengin
olsunlar... Binâenaleyh kendisi için gerçek hak dini seçen ve dînin kalbinde
kökleştiği kimsenin durumu ya nasıl olur, bu hususta, başka açılardan kendinden
daha aşağı olanlar, ona nasıl üstün tutulabilir?[79]
Ayetteki, "Ey
insanlar, Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık" cümlesi ile ilgili şu
iki izah yapılabilir:
1) Bu,
"Adem ile Havva'dan yarattık" demektir.
2) "Bu
hitâb yapılırken mevcud olan ey insanlar, herbirinizi bir baba ve bir anadan
yarattık" demektir. Birinci mananın kastedildiğini söylersek, ayet, bütün
insanlar tek bir erkek ile
tek bir kadının
çocukları oldukları için,
biribirlerine karşı övünemeyeceklerine
bir işaret olur. İkinci mananın kastedildiğini söylersek, bu, bütün insanların
tek bir cins olduğuna işaret olur. Çünkü herbiri, diğeri gibi, bir ana bir
babadan yaratılmıştır. Bir cinsin fertleri arasındaki farklılık, iki cins
arasında olan farklılığa nazaran daha küçük ve önemsizdir. Zira meselâ sinekler
ile kurtlar arasında farklılıktan bahsetmemek, farklılığın kanunlarındandır.
Ancak insanlar arasında, küfür ve İman bakımından olan farklılık, iki cins
arasındaki farklılık gibidir. Çünkü kâfir, adetâ cansız hükmündedir. Çünkü
tıpkı bir hayvan gibidir, hatta daha aşağıdır. Mü'min ise, olması gerektiği
manada insandır. O halde İnsan cinsinin fertleri arasındaki farklılık, cins
açısından değil, maddeleri açısındandır. Zira hepsi de bir erkek ile bir
dişiden olmadır. Bu durumda, övünme hususunda buna itibar edilemez.
Burada şöyle birkaç
bahis var:[80]
Birinci Bahis:
Eğer, "Bu, nesebin (soyun-sopun) nazar-ı dikkate alınmayacağına göre
yapılmış bir izahtır. Halbuki durum hiç de böyle değildir. Çünkü nesebin, hem
örfen, hem de şer'an bir itibar ve kıymeti vardır. Mesela, soylu bir kimseyi
toplumda yeri olmayan biri ile evlendirmek caiz değildir?" denilirse,
deriz ki: Büyük birşey geldiğinde, artık önemsiz şeylere itibar edilmez. Bu,
maddeten de, şer'an da, örfen de böyledir. Maddeten böyle oluşu, meselâ
yıldızların güneş doğarken görülmeyişleri gibidir. Yine meselâ sineğin kanadının
bir vızıltısı var. Ama güçlü bir gök gürültüsü esnasında, duyulmaz. Bunun örfen
böyle oluşu da, meselâ padişah ile birlikte biryere gelen kimsenin fazla itibar
ve iltifata sahip olmaması gibidir. Bunun iki hususa da böyle olduğunu
anladığına göre, bilesin ki bu, şeriatta da böyledir. Çünkü kıymetli ve semavî
bir din geldiğinde, artık orada hiçbirşeyin kıymeti kalmaz, ne nesebin, ne
zenginliğin... Baksana, kâfir, soy-sopca insanların en üstünü, mü'min de, en
aşağısı olsa bile, bu ikisi biribiriyle mukayese edilemez. Dinî bakımdan ileri
olanın, ileri olmayanla mukayesesi de böyledir. İşte bundan Ötürü, kişi,
dindar, âlim ve sâlih olduğunda, meselâ hakim yapılma, şahit tutulma gibi dinî
makam ve yetkiler için, soylu olsun veya olmasın yeterli olduğu takdirde, neseb
bakımından Kureyşli, malca da Karun gibi olsa bile, fâsık kimse, bu makam ve
yetkiler için yeterli sayılmaz. Fakat dindarlıkları kuvvetli iki kişi olup da,
birisi daha soylu olduğunda, insanlar nezdinde, soylu olan tercih edilir.
Yoksa, Allah katında bu, ona bir üstünlük sağlamaz. Çünkü Hak Teâlâ,
"İnsan için ancak sa'y-u gayreti vardır" (Necm. 39) buyurmuştur. Oysa
neseb, kesbî yani insanın kendi sa'y-u gayretiyle elde ettiği birşey değildir.
İkinci Bahis:
Diğer övünme sebepleri arasında, soy bakımından olan övünme üzerinde durmanın
hikmeti nedir? Cenâb-ı Hak, meselâ mal ile övünmeden niçin bahsetmemiştir?
Deriz ki: Dünyada Övünç vesilesi sayılan şeyler çok ise de, neseb bunların en
önemlisidir. Dolayısıyla bazan fakir de mal-mülk sahibi olur. Dolayısıyla mal
ile övünenin övüncü sona erebilir. Güzellik, gençlik ve benzeri şeyler de sabit
ve devamlı değildir. Ama neseb sabit ve devamlıdır. Onu elde edememiş
kimselerin, onu elde etmesi mümkün değildir. İşte bu sebeple, diğer bütün övünç
vesilelerinin haydi haydi batıl olduğu anlaşılsın diye, Cenâb-ı Hak özellikle
bundan bahsetmiş ve takvaya nisbetle bunun bile itibara alınamayacağını
belirtmiştir.
Üçüncü Bahis: Ayet, takvanın dışında gerçek övünç vesilesi
olmadığını anlatmak için geldiğine göre, ayetteki, "Sizi bir erkekle bir
dişiden yarattık" ifadesinin bir hikmeti var mıdır? Deriz ki: Evet. Çünkü,
herşey bir başkasına, ya onda mevcud olan ve var olduktan sonra üzerine bina
edildiği bir özellikten Ötürü tercih edilmiş, üstün sayılmıştır, yahut da o var
olmazdan önce olan birşey sebebiyle ve o şeyde bulunması arzu edilen, güzellik,
kuvvetlilik gibi sıfatlar gibi, kendisinden sonra olan şeylerden ötürü üstün
sayılmıştır. Ondan önce olan, ya kendisinden meydana gelip var olduğu asla;
yahut da, onu îcâd edip meydana getirmiş olan faile râcidir.. Bu tıpkı, iki kap
hakkında, "Bu, bakırdan; bu da gümüştendir" ve, "Bu, falancanın
isi; bu da filancanın işidir..." denilmesi gibidir. İşte böylece Cenâb-ı
Hak, "Kendisinden yaratılmış olduğunuz asıl bakımından, bir rüçhaniyet söz
konusu değildir. Çünkü sizlerin hepsi de bir erkek ve dişidensiniz... Aynı
şekilde, failler bakımından da bir üstünlük söz konusu değildir, zira sizlerin
hepinizi Allah yaratmıştır... Şayet aranızda bir farklılık ve rüçhaniyet söz
konusu ise, bu da, size sonradan ânz olan ve varoluşunuzdan sonra meydana gelen
şeyler sebebiyledir ki, bunların en hayırlısı takva ve Allah'a yakınlık
kesbetmedir.." buyurmuştur.[81]
Cenâb-ı Hak daha
sonra, "Sizi,... büyük büyük cemiyetlere ve küçük küçük kabilelere
ayırdık..." buyurmuştur. Burada iki izah yapılabilir:
a) Bunun
manast: "Sizi, acemler gibi cedleri bilinmeyen, dağınık bir takım
topluluklar ile Araplar ve İsrailoğulları gibi cedleri belli olan bazı
kabileler haline getirdik" demektir.
b) "Sizleri,
kabilelere dağılmış cemiyetler kıldık" demektir. Çünkü
"kabîle"nin altında "şuûb"; "şuûb"un altında
butun (boylar; butûn'un altında efhâz (oymaklar); efhâz'ın altında "fesâil
- sülaleler", fesâll'in altında da "ekahb - akrabalar, yakın kan akrabaları"
bulunur. Cenâb-ı Hak burada, daha kapsamlı olanı zikretmiştir, çünkü en geniş
olan topluluk, övünme ve tefekküre daha çok vesiledir. Bir de, bunlardan en
kapsamlı olanının içine, pekcok sayıda zengin fakir; yine tadâd olunamayacak
biçimde pekçok zayıf ve kuvvetli kimseler dâhil olurlar.[82]
Sonra Cenâb-ı Hak
bunun amacını beyan etmiştir. "Teârüf karşılıklı olarak tanışma"dır.
Bu konuda da iki izah biçimi bulunur.
a) "Bunun
amacı, karşılıklı yardımlaşma olup, övünüp böbürlenme değildir..";
b) Bunun
amacı, karşılıklı olarak iyilikte yarışmadır; birbirinize düşman olma değil..
Ayıplama, ataya alma ve gıybet ise, karşılıklı olarak iyilikte yarışmaya değil
de, birbirinize düşman olmaya
götürür!.." demektir. Burada
pek ince manalar bulunmaktadır.[83]
1) Cenâb-ı
Hak, önce "sizi yarattık..." buyurmuş, sonra da "sizi... kıldık, ayırdık..." Zira,
yaratma işi, cemiyetlere ayrılma işine menşe teşkil eden bir kök ve asıldır..
Buna göre, ilk olan, yaratma ve îcâd (meydana getirmedir; sonra, zikredilen
şeylerle vasıflanma meydana gelir.. Fakat, boy boy cemiyetlere ayrılmış olma,
karşılıklı olarak iyilikte yarışmak için; yaratılma da, Cenâb-ı Hakk'ın, Ben
cinleri de insanları da ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.."(Zâriyat,56)
buyurduğu gibi, ibâdet ve kulluk içindir.. Asi olanın göz Önünde
bulundurulması, feri olanın gözönünde bulundurulmasından öncedir.
O halde bil ki, tıpkı,
boyboy cemiyetlere ayrılmış olma, yaratılmış olmanın tahakkukundan sonra
meydana geliyorsa, bunun gibi, neseb de, kulluk gayesinin değerlendirilmesinden
sonra göz önüne alınır.. Şu halde, şayet sizde (ey insanlar) kulluk ve ibadet
var ise, bundan sonra ancak neseb ve sülaleniz göz önüne alınır. Aksi halde,
neseb ve sülaleniz bir şey ifâde etmez..
2) Cenâb-ı
Hakk'ın, "Siziyarattık; sizi kıldık, ayırdık..." İfadeleri,
böbürlenmenin caiz olmadığına bir işarettir. Zira bu, yani farklı boy ve
kabilelere ayrılma işi (ey insanlar), sizin çalışmanız sayesinde olmamıştır;
sizin, bu konuda hiçbir şeye gücünüz kudretiniz de yoktur. O halde, hiçbir
payınızın olmadığınız şeylerle nasıf iftihar edebiliyorsunuz?
İmdi, eğer,
"Cenâb-ı Hakk'ın, ''Biz ona yolu gösterdik.." (İnsan, 35)
"Dilediğimizi onunla hidayete ulaştırırız..." (Nûr, 52)
ayetlerinden ötürü, hidâyet İle sapıklık (delâlet) de böyledir.."
denilirse biz deriz ki: Allah Teâlâ bize, bir işe mebnî olarak bir kesb (bir
şeyi iktisâb edebilme, yapabilme imkânı) vermiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak,
"O halde dileyen, Rabbine (ileten) bir yol tutar" (İnsan, 29) buyurmuş,
bundan sonra da, "Allah dilemeyince, siz (bunu)
dileyemezsiniz..."(İnsan,30) buyurmuştur. Ama "neseb" işine
gelince, böyle değildir.[84]
3) Cenâb-ı
Hakk'ın, "birbirinizle tanışasınız diye,.." ifâdesi gizli bir kıyasa
(kıyas-ı hafi) işaret olup, bunun açıklanması şöyledir: Cenâb-ı Hak sanki
"Biz sizi, birbirinizle tanışasınız diye, cemiyetler ve kabileler halinde
yarattık.. Sizler (nesebce), daha
üstün olan bir
kimseye daha yakın
olduğunuzda, bununla övünüp
böbürleniyorsunuz... Oysa Allah sizi, Rabbinizi bilesiniz diye yaratmıştır..
Şayet bütün varlıklar İçinde en şerefli varlık olan "Rabbinize yakın iken,
bütün kâinatta övünmeye en layık sebebin bu yakınlık olduğunu bilmeniz
gerekir" buyurmuştur.
4) Burada,
övünmenin neseb ve sülale ile olmadığına delâlet eden bir aklî delil irşâd bulunmaktadır. Şöyle ki: Kabile ve
boylar, bir şahsa mensûb olmakla bilişir, tanışırlar. Eğer bu şahıs, kıymetli
birisi olursa, sizin kanaatinize göre, o zaman övünme uygun olur. Böyle
değilse, uygun olmaz. O halde, kendisiyle iftihar ettiğiniz adamın
üstünlüğü, bir sülâleye mensûb olmasından ya da,
bir fazilet ve üstünlük kesbetmesinden ileri gelir. Eğer bu,
mensubiyetten dolayı ise, bunun soylu olması gerekir. Ama, bir fazilet
kesbetmiş olma sebebiyle ise, bu durumda, anlayışlı, güzel ve iyilik dolu din,
kişinin, kendisiyle iftihar ettiği şey gibi olmuş olur.. O halde elde ettiği
hayır ve faziletlerle, kendisini ata ile dedelerden daha üstün bir mertebeye
getirmiş olan kimseye karşı, daha nasıl olur da baba ile ata ile üstünlük
taşlanabilir?!.. Olsa olsa ancak, Allah'ın Resulüne intisâb etmeden dolayı
şerefyâb olma caiz olabilir. Çünkü hiç kimse fazilet hususunda, Hz. Peygamber
(s.a.s)'e yaklaşamaz ki, "Ben, senin atan gibiyim.." diyebilsin.."
Fakat bir neseb hususunda Hz. Peygamber (s.a.s) şerefi, iktisâb yoluyla
kendisine iktisâb eden kimseye vermiş, ama intisâb yoluyla serertüdiasında
bulunandan da nefyetmiştir.. Bunun için "Biz, peygamberler topluluğu varis
olunmayız"[85] ve "Alimler,
peygamberlerin varisleridir'[86]
buyurmuştur. Yani, "Bize, neseb cihetinden varis olunulmaz; bize ancak,
kesb yoluyla varis olunulur..."
Duydum ki Horasan
beldesinde, eşraftan birisi, neseb cihetiyie, Hz. Ali'ye insanların en yakını
idi.. Ancak ne var ki, günahkâr bir kişi idi.. Burada aynı zamanda, ilim ve
amel bakımından hayli ilerlemiş olan ve insanların da, kendisinden teberimde
bulunup saygı duyduğu zenci bir köle bulunuyordu.. Derken şöyle bir olay oldu:
Bir gün bu zenci zat, mescide gitmek amacıyla evinden çıktı. Peşinde de bir
topluluk.. Derken, eşraftan olan kimseyle, hem de sarhoş vaziyette karşılaştı..
Bunun üzerine oradaki cemaat eşraftan olan o kimseyi kovmaya ve yolundan
uzaklaştırmaya yöneldiler.. Ama o, onlardan sıyrıldı ve şeyhin ellerine tutundu
ve ona "Ey ayakları yalın, dudakları kalın.. Ey, kâfir oğlu kâfir. Ben,
Allah'ın Resulünün oğluyum (torunuyum). Ben zelil kılındığım halde, sen tazim
olunuyorsun! Ben zemmedilirken, sen ikram ve izzete mazhar kılınıyorsun! Ben,
hor ve hakir gözüküyorken, sen dostluk ve desteğe mazhar oluyorsun!" dedi.
Şeyhin yanındakiler, onu dövmeye kalkıştılar. Bunun üzerine de şeyh,
"Hayır, bu, onun ceddinden dolayı, katlanılabilecek bir durumdur, maruz
kaldığı bu darb işi de müstehak olduğu ceza yerine geçer. Ancak ne var ki, ey soylu
kişi, sen içini karartırken, ben içimi parlattım. İşte bu sebepte insanlar
benim gönlümün parlaklığını, yüzümün siyahlığının üzerinde ışıldarken .
gördüler de, böylece ben de güzelleştim. Ben, senin atamın yolunda giderken,
sen, benim atamın yolunda gitmeye başladın da, böylece insanlar beni, senin
atanın yolunda hareket eden birisi olarak; seni de, benim atamın yolunda
hareket eden birisi olarak gördüler de, beni, senin atanın oğlu; seni de, benim
atamın oğlu sanıverdiler, sana, benim atama yapılacak muameleyi; bana da, senin
atana yapılacak muameleyi reva gördüler.[87]
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, "Şüphesiz sizin, Allah nezdinde en şerefliniz, takvaca en ileride
olanmızdır" buyurmuştur. Bu ayetle ilgili olarak şu iki açıklama yapılabilir:
a) Bu
ifâdeden kastedilen mana, "Kim, en muttaki olursa, Allah katında en iyi ve
kerim olur" şeklinde olup, böylece, "takva ikramı doğurur.."
demektir.
b) Bundan
kastedilen mana, "Kim, Allah katında en kerim olursa, en muttaki o
olur" şeklinde olup, buna göre de, kerim olma, takvayı doğurmuş olur..
Nitekim, "İhlaslı kullar, büyük sorumluluk üzere bulunurlar.."
denilir. Bu görüşlerden birincisi meşhur, ikincisi ise, daha açık olanıdır.
Çünkü, ikinci olarak zikredilenin, zahir ve açık olmada, birinci olarak
zikredilene hamledilmiş olması ve "ikram, mütîakî kimse »cindir..."
denilmiş olması gerekir. Ancak ne var ki, meşhur ve yaygın olanı, birinci
izahtır. Çünkü, "Yiyeceklerin en lezizi, en tatlı olanıdır" denilir
ki, bu "lezzet, tatlılık oranına göre olup; tatlılık, lezzet oranına göre
değildir" demektir.. Bu da, takvanın her çeşit faziletten önce geldiğini
söylemektir.[88]
Buna göre, şayet,
"Takva, amel ye ilimden daha kıymetlidir. Nitekim Hz. Peygamber
(s.a.s) "Bir tek fakîh, şeytan
için, bin âbidden daha çetindir..."[89]
buyurmuştur.." denilirse, biz deriz ki: Takva, ilmin meyvesidir. Çünkü
Cenâb-ı Hak, "Allah'ı hakkıyla ancak, O'nun alim kullan tazim
eder..." (Fatır, 18) buyurmuştur. Şu halde takva, ancak âlim için söz
konusudur. O halde,, müttakî ve âlim kimse, ilmi en tam ve kâmil olan kimsedir.
Muttaki olmayan âlim, meyvesi olmayan ağaç gibidir. Ne var ki, meyveli ağaç,
meyve vermeyen ağaçtan daha kıymetlidir. Hatta, meyvesiz ağaç, bir kütüktür..
Aynen bunun gibi, muttaki olmayan alim, cehennem kütüğüdür. Allah'ın, fakîh
kimseyi kendisinden üstün tuttuğu âbid, "ilmi olmayan"dır. Bu
durumda, böylesi âbid nezdinde, Allah'tan korkma ve haşyet namına, tam bir
paydan söz edilemez. Belki de bu kimse Allah'a, cehenneme atılma endişesiyle ibadet
ve kulluk yapmaktadır. O halde bu âbid, tıpkı "mükreh (zorlanmış)
kimse" gibi olmuş olur.. Yahut, cennete girme ümidiyle O'na ibâdet
edyordur. Bu durumda da bu kimse, ücretli bir işçi gibi çalışıp da,
(akşamleyin) evine dönen işçi gibi olmuş olur. Halbuki, muttaki kimse, Allah'ı
bilen, O'nun kapısında kulluğa devam eden, yani O'nun yanında O'nun cenabına,
huzuruna yaklaşan, (adeta) geceyi O'nun nezdinde geçiren kimse gibidir. Bu
ifadeyle ilgili birkaç bahis vardır.
Birinci Bahis:
Bu ifâdedeki "sizin en şerefliniz" hitabı, bütün insanlaradır.
"En kerîm, en şerefli olma" işi, en azından keramet (ikram) de,
herkesin müşterek olmasını gerektirir. Halbuki, kâfir için kerîm oluş, söz
konusu değildir. Çünkü kâfir, hayvandan daha şaşkın, haşerattan ise daha zelildir.
(Ne dersiniz?). Biz deriz ki: Cenâb-ı Hakk'ın, "Andohun ki, Ademoğullannı
üstün ve kerîm kıldık... "(Isrâ. 70) ayetinin delaletiyle, böyle bir şey
söz konusu olmasına rağmen, bu zorunlu ve mutlaka olması gereken değildir.
Çünkü, yaratılan herkes ve her şey, Rabbini itiraf eder. Buna göre Cenâb-ı Hak
adeta, "Kim bu ikrarına devam eder de bunu arttırırsa, onun keramet ve
izzeti arttırılır, kim de bundan dönerse, ondan, ikram silinir, izi eseri
kalmaz.." demek istemiştir.[90]
İkinci Bahis:
Takvâ'ntn tanım ve sınırı nedir? En muttaki kimdir? Biz deriz ki: Takvanın en
düşük mertebesi, kulun, yasaklardan kaçınması, emredilenleri yapması; ancak bu
ikisi ile, huzur bulup, kendini emniyet içinde duymasıdır. Binâenaleyh şayet o,
tesadüfen menhiyyâttan işlerse, kendisini emniyyet içinde duymaz, güvencede
kabul etmez; tam aksine, bunun peşinden bir iyilik yapar, bu menhiyyâtı
yaptığından dolayı iyice pişman olup, tevbe eder. Ama, birşey her ne zaman
menhiyyât işler, ama anında tevbe etmez, zaman bakımından sonraya güvenir ve
tûl-i emeli kendisini bu tür şeyleri hatırlamaktan alıkorsa, işte bu kimse
müttakî değildir.
Ama, en müttakîye
gelince, bu da, emrolunduğu şeyi yapan, yasak edilenleri yapmayan, bununla
birlikte Rabbinden haşyet duyan, Allah'tan başka hiçbir şeyle meşgul olmayan ve
Allah'ın kalbini nûrlandırdığı kimsedir. Binâenaleyh, bu kimse bir an dahi
kendisine veya çocuğuna iltifat etse, bunu bir günah kabul eder. Birinciler
için, Cenâb-ı Hakk'ın, "Sonra takvaya erenleri kurtaracağız..."
(Meryem,72) ayetinden dolayı "kurtuluş"; diğerleri için de, Allah'ın,
''Şüphesiz sizin, Allah nezdinde en şerefliniz, takvaca en ileride
olarımızda.." ayetinden Ötürü, cennete sevkolunma vardır. Binâenaleyh,
hükümdarın, kendisine bir bahçe verip kendisini orada iskân ettirdiği kimse
ile, kendisine yakınlığı sebebiyle, pekçok bağ-bahçe ile eşyadan, her gün
yararlanan ve hükümdarın kendisine yakın kılıp has yakınları kabul ettiği kimse
arasında büyük bir fark vardır.
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, "Şüphesiz Allah, herşeyi bilen, herşeyden haberdar olandır"
buyurmuştur ki bu, "Allah (ben), sizin zahirinizi bihakkın bilir, soyunuzu
sopunuzu bilir, bâtınınızdan da yine bihakkın haberdarım. Sır ve gizli kabul
ettiğiniz şeyler, O'na saklı gizli değildir. Binâenaleyh, takvayı, başlıca
işiniz haline getiriniz ve O, size (ikramını) arttırdığı gibi, siz de takvanızı
arttırınız.." demektir.[91]
"Bedeviler,
"İman ettik" dediler. De ki; "Siz, iman etmediniz, ama
"müslüman olduk (itaat ettik).." deyin. îman, henüz sizin kalblerinize
girip yerleşmemiştir. Eğer Allah'a ve peygamberine itaat ederseniz, o, sizin
amellerinizden hiçbir
şey eksiltmez. Çünkü Allah, Gafûr'dur, Rahîm'dir" (Hucurât, 14).
Cenab-ı Hak,
"Şüphesiz sizin, Allah nezdinde en şerefliniz, takvaca en ileride olanınızda..."
buyurup, en muttaki olma vasfı da, ancak takvanın tahakkuk etmesinden sonra söz
konusu olunca, bedevîler, "En kıymetli soy (nesep), bize aittir.. Şeref,
ancak bizimdir" dediler de, Cenâb-ı Hak da, "İman, sözle olmaz. O,
ancak katb ile olur, binâenaleyh siz, iman etmediniz.. Çünkü ben, bihakkın
haberdarım, sizin gönüllerinızdekini bilirim. Ancak, "inkıyâd ettik, itaat
ettik, teslim olduk.." anlamında, deyiniz..." buyurdu.[92]
Bu ayetin,
Esedoğulları hakkında nazil olduğu ileri sürülmüştür. Çünkü onlar, kalbleri,
iman sayesinde itminana ulaşmamış olduğu halde, bir kıtlık yılında, zekât
mallarından yararlanmak için müslüman olduklarını açıklamışlardı. Biz bu tür
açıklamaların (sebeb-i nüzulün), ayetin hükmünü nazil olduğu kimselere tahsis etmek
için değil de, ayetin nüzulü için bir tarih düşme gibi olduğunu beyân
etmiştik.. Çünkü, (gerçekte olmadığı halde) muttakilerin fiilini İzhâr etmeye
çalışan ve muttaki kimseler için söz konusu olan o ikramın kendileri için de
söz konusu olmasını isteyen herkes için, bu ittikâ gerçekleşmez. Çünkü takva,
kalbin amellerindendir.
Ayetteki "De ki: "Siz iman etmediniz.."
cümtesinin tefsiri hususunda şöyle birkaç mesele vardır:[93]
"Cenâb-ı Hak,
"Size selâm veren kimseye, "sen mü'min değilsin"
demeyiniz"(Nisa, 94) buyurmuş, burada ise, bunlar da mü'minlere selâm
verdikleri halde, "Ey Resulüm de ki:
Siz iman
etmediniz..." buyurmuştur.. (Ne dersiniz?)" Biz deriz ki: Nisa 94
ayetinin bu ifâdesi, kalbin amelinin hiç kimse tarafından anlaşılmayacağına ve
zandan kaçınmanın farz olduğuna, zahire göre hüküm verileceğine, dolayısıyla,
bir iş yapana, "O, müraîdir"; selâm verene, "O, münafıktır'
denilemeyeceğine; kalblerdekini bilenin ancak Allah olduğuna bir işarettir,
Binâenaleyh Allah, "Falanca mü'min değildir" dediği zaman, bu
kesinlik ifâde eder O halde, "Cenâb-ı Hakk'ın, "De ki: Sizler iman
etmediniz" şeklindeki beyanı, bize o sözü söylemenize imkân veren bir
ifâdedir ve Hz. Peygamber (s.a.s)'i gayba ve onların kalblerindekini bilmeye
muttali kıldığı için de, Hz. Peygamber (s.a.s) için bit mucizedir. Bu sebeple,
o şahsın kalbinde olanı bilemediğimiz için, Cenâb-ı Hak bize "Size selâm
veren kimseye, "sen mü'min değilsin" demeyiniz.." buyurmuştur.[94]
ve olumsuzluk
edatlarıdır. Ve da, olumsuzluk edatlarıdırlar. Ama, ile kesinlik bildirirler. Diğer nefy harfleri
ise kesinlik ifade etmezler... Binâenaleyh, bunla arasındaki fark nedir? Biz
deriz ki: ve fiile başka harflerin yapmadığı şeyi
yaparlar. Çünkü bu iki harf, fittir manasını muzarî olmaktan çıkarıp, maziye
dönüştürürler. Nitekim "O dün iman etmedi..." ve "Bugün iman
etti..." dediğin halde "Dün iman etmeyecek" diyemezsin..
Binâenaleyh, bu iki harf, fiile, başka harflerin vermediği manayı kazandırınca fiil bu ikisi ile meczum
kılınmıştır.
Eğer: "Buna
rağmen, niçin bu ikisiyle meczûm kılınmıştır? Bu konuda söylenece nihaî söz
şudur: Bir fark bulunmaktadır, ancak bu ikisiyle cezmin vacib olduğunu delili
nedir?" denilirse, biz deriz ki: Kesinlik ve katîlik, mazi fiillerde
mevcuttur; çünk bir kimse, "(Falanca) kalktı..." dediğinde, onun
kalktığına dair tam bir kesini meydana gelir. Ve onun kalkmamış olması caiz
olmaz.. Halbuki, muzari fiillere geline (bunlarla ifâde edilen o işin), ya
olması beklenilmektedir, yahut da mümkün olmak beraber olması beklenmemektedir.
Dolayısıyla, burada bir katîlik ve kesini söz konusu değildir.
Binâenaleyh, ve o lafzı, muzari olmaktan çıkarıp ma zamana
çevirdiklerinde, bu harfler, mana bakımından bir kesinlik ve katîlik ifâde etrr
olurlar. Şu halde bu lafızlara mana bakımından bir uygunluk hakkı verilmiştir
ki, da, lafzı meczûm etmeleridir.
Buna göre biz deriz
ki; Bunların fiili cezm edişlerinin sebebi, bizim bahsettiğin husustur. Bu
husus, emirde de bulunur ve bundan dolayı da meczûm olur. Bu göre sanki, emreden
(âmir), emrolunana, onu mutlaka yapacağı, terkedemeyeo hususunda cezmde
bulunmuş, kesin bir ifâde kullanmıştır... Binâenaleyh, orada tahakkuk etmesiyle birlikte, lafzın meczûm
kılınmasının faydası nedir? şart cümlesinde bir değişmeyi ifâde eder; çünkü
edatı fiili muzarîden maziye döndüremediği halde, mazî fiili muzarîye
çevirebilir. Nitekim sen, "Eğer sen bana gelirsen, ben de sana
gelirim..." "Sen bana ikram
edersen, ben de sana ikram ederim.." dersin.. Binâenaleyh, harf olmada,
fiillerin başına gelmesinin şart oluşunda ve fiilin manasını değiştirmede gibi
olunca, lafzı bir benzerlikten dolayı, cezmeden bir edat olmuştur. Şartın
cezasına gelince, bu da, bahsettiğimiz manadan dolayı, meczûm kılınmıştır,
çünkü şart tahakkuk ettiğinde cezanın tahakkuk etmesi kesin olur. O halde
burada, cezanın meczûm oluşu, ya manadan ya da lafzî bir benzerlikten
dolayıdır.. İzafetle ve harf-i çerle meczûm oluştaki netice de böyledir..[95]
"Fakat... itaat
ettik" deyiniz" cümlesi, meselâ bizim, "Amenna demeyiniz, ancak
eslemnâ deyiniz" şeklindeki takdirimiz gibi, kendisinden sonra gelene
ters düşen bir sözün bulunmasını gerektirir. Bu ifâdenin açıkça
getirilmeyişinde, bir irşâd ve bir te'dîb söz konusudur. Buna göre Cenâb-ı Hak
adetâ, onların "amenna" demelerini yasaklamayı uygun görmemiş ve
bundan dolayı da, "Amenna demeyiniz..." dememiş ve onları, yalandan
kaçınmaya sevkederek, "Sizler iman etmediniz.. Eğer sizler birşeyler
diyecekseniz, söylemeniz sebebiyle yalancı durumuna düşmeyeceğiniz umumî birşey
söyleyiniz.." buyurmuştur ki, bu da onlara demelerini (öğütlediği),
"İtaat ettik (eslemnâ)" ifadesidir. Çünkü, "itaat etme"
anlamında İslâm'a girme tahakkukk etmiştir.[96]
Ehl-ı sünnete göre,
iman ile İslâm aynı şeydir. Böyle iken ayette anlatılan fark nezreden ileri
gelmektedir? Biz diyoruz ki: "Genel" ile "hâs" (özel)
arasında fark bulunmaktadır. îman, ancak kalb ile tahakkuk eder. Bazan da lisân
ile tahakkuk eder. İslâm, daha geneldir. Ancak, "hâs" suretinde
gözüken " 'amm", hâs ile birleşebilir. Ve, ondan başka bir şey
olmaz... Bunun misâli şudur: Hayvan (canlı), insandan daha geneldir.. Ve fakat,
insan suretinde olan canlılık (hayvaniyyet), insandan ayrı düşünülen birşey
değildir. Bu canlının, insan olmaksızın canlı olması düşünülemez. Binâenaleyh,
'amm ile has umumluk bakımından farklı, ama varoluşta aynı şeylerdir. İman ile
İslâm da böyle olup, biz bunun ne demek olduğunu, inşaallah Cenâb-ı Hakk'ın,
"Derken orada mü'minlerden kim varsa çıkardık. Fakat orada müslümanlardan
bir evden başkasını da bulamadık.." (Zariyât,35.36) ayetlerinin tefsirinde
açıklayacağız.[97]
Hak Teâlâ'nın, "İman,
henüz sizin kaiblerinize girip
yerleşmemiştir" beyanında, "De ki: "Siz iman etmediniz" ifadesinin
manası mevcut mudur? Deriz ki: Evet ve bunu şu birkaç yönden izah edebiliriz:
1) Onlar,
"inandık" deyip, kendilerine, "Siz iman etmediniz. Fakat
"müslüman olduk" deyin" denilince onlar, "Müslüman olunca,
iman etmiş de oluruz" dediler de buna karşılık şöyle denildi: "Hayır.
Çünkü, iman ancak kalbin işidir. İslâm ise, bazan lisanın işi olabilir.
Binâenaleyh iman, kalbin işi olup, sizin kalbinize de bu henüz girmediğine
göre, iman etmemiş oldunuz."
2) Onlar,
"iman ettik" deyip, kendilerine, "Siz iman etmediniz"
denilince, onlar sırf münakaşa yapmak için, "Haber verilene inanıcılar
olarak, doğru bir niyetten kaynaklanan bir imanla inandık" dediler. Bunun
üzerine, ''İman, henüz sizin kaiblerinize girip yerleşmemiştir" denildi.
Çünkü, "yapmadı", "yaptı"nın tam zıddıdır.
Şöyle de denebilir:
Ayette, müellefe-i kulübün haline bir işaret vardır. Çünkü onlar müslüman olup,
imanları da henüz zayıf olunca, Cenâb-ı Hak onlara, "İman etmediniz. Çünkü
iman, yakînî inançtır. Böyle bir inanç ise henüz kaiblerinize girmedi. İslâm'ın
güzelliklerine muttali olduğunuz için, artık (yavaş yavaş) girecektir. Eğer
Allah ve Resûlüllah'a itaat ederseniz, o sizin ücretinizi
mükemmelleştirir" buyurmuştur. Bunun delili şudur: edatında, gözleme,
bekleme manası vardır. İmân ise ya mü'minin fiili, kesbi ve delillere bakması
sayesinde olur; yahut da mü'minin kalbine düşen ilham şeklinde olur. Buna göre
ayetteki, "De ki: "Siz iman etmediniz" cümlesi, "Siz bu işi
yapmadınız" manasına; "iman, henüz sizin kaiblerinize girip
yerleşmemiştir" cümlesi de, "Sizin fiiliniz olmaksızın, iman, ilham
şeklinde kalbinize girmeyecek. Binâenaleyh şu anda, imanınız yok demektir"
manasına gelir.
Daha sonra Cenâb-ı
Hak, onlar bu işi yapınca, tefekkürlerinin noksan ve fikirlerinin gerçek
olmasından ötürü, kendisinde bekleme-umma manası bulunmayan edatı ile "îman etmediniz"; iman
fiilini yapınca da, imanın kuvvetle zuhurundan ve âdeta kalbi tamamen
bürümesinden ötürü, kendisinde bekleme-umma manası bulunan, edatıyla,
buyurmuştur.[98]
Daha sonra Hak
Teâlâ "Eğer Allah'a ve Peygamberine
itaat ederseniz, O, sizin amellerinizden hiçbirşey eksiltmez" buyurmuştur
ki bu, "Sizler, zayıflığınıza uygun, güzel şeyler yaptığınızda, Atlan da
size, sânına yakışan mükâfaatı verecektir" demektir. Bu böyledir, çünkü
pazarda fiatı bir dirhem olan güzel bir meyveyi bir kimse bir padişaha götürse,
padişah da ona bir dirhem veya bir dinar verse, bağışı az diye hatta cimri diye
nitelenir. Binâenaleyh bu "O ona noksansız olarak, tam fiatını verdi"
manasına gelmez, aksine, "O, sizlerin amelleriniz için umup beklediklerinizi
noksansız verir" demektir ki, burada gerçek bir imana teşvik vardır. Çünkü
hâlis niyet olmaksızın bir iş yapan, bu işi boşa çıkarmış olur ve bundan ötürü
bir mükâfaatı haketmiş olmaz. Binâenaleyh Hak Teâlâ, "Eğer itaat eder ve
tasaddukta bulunursanız, mükâfaatlannız noksanlaştırılmaz. Öyle ise
amellerinizi ihlassızlık yüzünden zayî etmeyin" buyurmuştur.
Burada, imana girmede
geç kalan kimselere bir tesellî vardır. Çünkü böyle bir kimse, "Başkaları
bunda beni geçti. Hz. Peygamber (s.a.s) yalnızken ona iman etti; onu güçsüzken
bağrına basıp korudu. Biz ise, ona karşı koymaktan âciz kalınca ve onun kuvveti
karşısında mağlub olunca iman ettik. Öyleyse bizim imanlarımızın bir
değeri, dolayısıyla
bundan ötürü bir mükâfaat da yok" diye düşünür. İşte bundan dolayı Hak
Teâlâ, "Mükâfaatlarınız noksan olarak verilmeyecektir. Umduğunuz size
verilecektir. Velhasıl önce iman etmiş olmak, tabii ki onların ücretlerini
artırır. Ama Allah, rahmet hazinelerinden başkalarına bolca verirken sizi de
memnun ederse, onlara verilenden size ne? Bu durumda haliniz tıpkı, birisine
birşey verip, başkasına da "ne istersin?" diyen, "Geniş bir
arazi, bol mal" isterim cevabını alan, ona da istediklerini vererek memnun
eden, sonra da o evvelkine, hazinelerinden başka ilave şeyler veren bir
padişahın durumuna benzer. Şimdi eğer, bu durumdan birisi rahatsız olunca, bu,
cimrilik ve hased olur. Böyle şeyler ahirette olmaz. Bunlar ancak dünyada rezil
rüsvay kimselerin halidir" demek istemiştir.
Cenâb-ı Hak
"Çünkü Allah, gafur ve rahîmdir" yani, "O, sizin geçmiş
günahlarınızı bağışlar, yaptığınız şeyler sebebiyle size merhamet eder,
acır" buyurmuştur.[99]
"Mü'minler ancak
o kimselerdir ki, onlar, Allah'a ve Resulüne iman edip, sonra şüpheye sapmaz.
Allah yolunda, mallarıyla ve canlanyla cihad ederler. işte onlar, sâdık
olanların tâ kendileridir" (Hucurât, 15)
Ayetin bu ifadesi,
"inandık" diyen o bedevileri gerçek imana davet eden bir ifadedir.
İşte bundan dolayı Hak Teâlâ, "Eğer iman etmek istiyorsanız, bilin ki
gerçek mü'min, Allah'ı ve Peygamberini tasdik edip, sonra da şüpheye düşmeyen
kimselerdir, yani gerçek mü'minler, imanın, yakîn (kesin) bir inanç olduğna
kesinkes inanmış kimselerdir.." buyurmuştur. Ayetteki p "sonra"
edatı, anlatımda bir sonralığı ifade eder. Buna göre, Allah, "Onlar iman
edenlerdir" buyurmuş sonra da, "Birşey daha ilave edeyim, onlar
şüpheye de sapmam ıslardır" demiştir. Bu y edatının, fiilde bir
"sonralığı" ifade etmiş olduğu da söylenebilir. Buna göre takdir,
"Onlar, Allah'a ve Resûlüllah'a iman edip, sonra da Hz. Peygamberin
haşır-neşir (Kıyamet) hakkında söylediği şeyler hususunda şüphe etmediler"
şeklindedir.
Ayetteki,
"Mallarıyla ve canlanyla cihad ederler" cümlesi de bunu destekler ve
"Onlar, bu dünya yurdundan sonra bir de âhiret yurdunun olduğuna kesin
inanmışlardır ve onun için cihad ederler" demektir, "işte bunlar,
imanlarında sâdık olanların ta kendileridir" yoksa sırf lafta iman
ettiğini söyleyip, amellerini şirkten arındırmayan o bedeviler değildir.[100]
'Ve ki: "Siz dininizi
Allah'a mı öğretiyorsunuz. Halbuki Allah, göklerde ne var, yerde ne varsa
bilir. Allah herşeyi hakkıyla bilendir" (Hucurât, 16).
Çünkü Allah herşeyi
bilir ve O'na hiçbirşey gizli değildir. Bu ifadede, dindarlığın sırf Allah için
olması gerektiğine bir işaret vardır. Halbuki sizler, o dininizi Allah için
değil de, bizim için ortaya koyuyorsunuz. Binâenaleyh böyle bir dindarlık
sizden makbul olmaz.[101]
"Onlar islâm'a
girişlerini, senin basma kakıyorlar. Onlara de ki: "Müslümanlığınızı benim
başıma kakmayın. Aksine, sizi imana muvaffak ettiği için, Allah size minnet
eder, eğer siz iman iddianızda samimi iseniz"
(Hucurât, 17).
Bu ayet de, onların
dindarlıklarının, m üsl limanlıkların Allah rızası için olmadığını beyan
etmektedir. Burada şöyle birtakım incelikler var:[102]
Birinci İncelik: "Senin başına kakıyorlar" ifadesinde, onların yaptıklarının
çok çirkin olduğuna bir işaret vardır. Çünkü imanın şu iki şerefi vardır:
a) Allah'a
nisbetle olan şeref... Ki bu da, Allah'ı şirkten tenzih etmek ve O'nu, azamet
bakımından tek bilmektir.
b) Mü'mine
nisbetle olan şerefi. Çünkü iman, insanı cehaletten arındırır, onu hak ve
doğrulukla süsler. Binâenaleyh bu demektir ki, bedevî Araplar, İslâm olmakla,
ne Allah'a nisbetle olan, ne de kendilerine nisbetle olan şerefi gaye
edinmemişler; aksine bunu başa kakmışlardır. Eğer onlar, bunda kendileri için
de bir şeref olduğunu bilip inansalardı, bunu başa kakmaz, aksine teşekkür
ederlerdi.
İkinci İncelik:
Allah Teâlâ, "De ki: "Müslümanlığının benim başıma kakmayın.."
buyurmuştur. Bu, "Sizde olan müslümanlığı..." demektir. İşte bundan
ötürü Hak Teâlâ, daha önce, "Fakat, müslüman olduk" deyin"
buyurmuş ve iman ettikleri iddiasında doğrulanmayışları gibi, müslüman
oldukları iddiasında da kendileri için bir tasdik olmasın diye, "iman
etmediniz, fakat müslüman oldunuz" buyurmamıştır.[103]
İmdi eğer, "İslâm, inkıyâd etmek-boyun eğmek demek olup, böyle
birşey de, her nekadar onlardan gerek itikâd gerek ilim (bilme) bakımından
sudur etmemiş ise de, söz ve fiil açısından sudur etmiştir. Bu kadarcık inkiyâd
da, onların müslüman oldukları iddiasında doğrulukları için yeterlidir. Öyle
ise niçin, onların bu hususta doğrulanmaları caiz olmamıştır?" denilirse,
deriz ki: Yalan şu iki şekilde olur:
a) Haber
verilen (söylenilen) şeyin hiç söz konusu olmaması,
b) O şeyin
aslında, haber verildiği şekilde olmaması... Binâenaleyh bir insan bazan,
"Sen bize gelmedin. Seni bize getiren, ihtiyaçlarındır" diyebilir.
Allah Teâlâ da, onların "İman ettik" şeklindeki iddialarında, birinci
şekil açısından yalan söylediklerini bildirmiştir ki bu, "Siz asla iman
etmediniz" demektir. Onların, müslüman oluşlarının doğru olmadığının
söylenişi ise, ikinci şekil açısındandır. Çünkü onlar, ihtiyaçlarını gidermek
ve zekâtlardan istifade etmek için inkıyâd etmiş, müslüman olmuşlardır.
Üçüncü incelik:
Hak Teâlâ, buyurmuştur, ki bu, "Evet, sizin minnet etmeye hakkınız yok.
Amma, bununla beraber siz durumu basabaş kurtarıyor da değilsiniz. Yani sizin
bize, bizim de size minnetimiz yoktur, durumunda değilsiniz. Aksine size karşı
bir minnet sözkonusudur. O da, "Allah'ın size minnetidir" demektir.
8u, hüsn-ü edebi (adabı) öğreten bir ifadedir. Çünkü Hak Teâlâ, "Ben size
dosdoğru yolu açıklayıp gösterdiğim için, sizler bana minnet etmeyin. Aksine
minnet etme hakkı benimdir" dememiştir. Cenâb-ı Hak, daha bir başka yerde,
buna karşılık, "Hiç şüphesiz sen, bir dosdoğru yola hidayet edersin (ey
Muhammed)" (Şura, 52) buyurmuştur.
Dördüncü İncelik: Hak Teâlâ, "O, size müslüman oluşunuza
karşılık minnet eder" dememiş, aksine, "Sizi imana muvaffak ettiği
için, minnet eder" buyurmuştur. Çünkü onların müslüman oluşları,
münafıklık şeklinde olduğu için bir sapıklıktır. Dolayısıyla bununla onlara
minnet etmedi, bunu onların başına kakmadı.[104]
Eğer, "Hak Teâlâ
onların iman etmediklerini beyan ettiğine göre, daha nasıl, onları imana
muvaffak kılması sebebiyle onlara minnet edebilir?" denilirse, deriz ki:
Buna şu üç şekilde cevap verebiliriz:
1) Allah
Teâlâ, "Aksine Allah size imanı nasib' ettiği için, minnet eder"
buyurmamış. ama, "Sizi imana muvaffak kıldığı için..." buyurmuştur.
Çünkü oevaamberleri, apaçık mucizelerle göndermek bir hidayet ve bir muvaffak
kılmadır.
2) Hak
Teâlâ, onlara, iddia ettikleri şey açısından minnet etmiş, sanki
"inandık" diyorsunuz. Binâenaleyh bu cehennemden kurtulmanıza sebeb
olacağı için, sizin hakkınızda bir nimettir" demek istemiş ve "Sizin
iddianıza göre sizde bulunan imana, sizi ileten benim" buyurmuştur.
3) En doğru
izaha göre, Allah Teâlâ, bunun bir şarta bağlı olduğunu bildirerek, "Eğer
siz iman iddianızda samimi iseniz" demiştir.[105]
"Şüphesiz Allah,
göklerin ve yerin gaybtnı bilir. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir"
(Hucurât, 18).
Ayetin başı, onların
sırlarının gizli hallerinin ve kalblerindeki gizli niyetlerinin, Allah'a hiç
saklı olmadığına bir işarettir. İşte bundan dolayı Hak Teâlâ, "O,
yaptıklarınızı hakkıyla görendir" buyurmuştur ki, bu ifade de, Hak
Teâlâ'nın, onların zahir amellerini gördüğünü bildirmektedir.
Bu sûrenin sonu, başı
ile uyum içerisinde olarak, sûrenin başında geçen hususu yeniden takrir
etmektedir. O husus da, "Allah ve Resulünün huzurunda öne geçmeyin.
Allâh'dan korkun"(Hucurât, i) hususudur. Çünkü O'na hiçbirşey saklı ve
gizli değildir. Binâenaleyh gizli yerlerde de onu saymamazlık etmeyiniz. Ona
hiçbir aşikâr şey saklı kalmaz. Öyle ise aşikâr İşlerinizde de O'nda kendinizi
emin hissetmeyiniz.
Hamd, bir Allah'a;
salat-u selâm, kendinden sonra peygamber gelmeyecek o Zât'a olsun. (Amin).[106]
[1] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/190.
[2] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/191.
[3] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ
Yayınları: 20/191-192.
[4] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/192.
[5] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/192-193.
[6] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/193-194.
[7] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/194.
[8] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/194-195.
[9] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/195-197.
[10] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/197-198.
[11] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/198.
[12] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/198-200.
[13] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/200.
[14] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/200-201.
[15] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/201-202.
[16] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/202-203.
[17] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/203.
[18] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/204.
[19] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/204-205.
[20] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/205.
[21] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/205-206.
[22] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/206.
[23] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/206-207.
[24] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/207.
[25] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/207.
[26] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/207-208.
[27] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/208.
[28] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/209.
[29] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/209-211.
[30] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/211.
[31] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/211-212.
[32] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/212-213.
[33] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/213.
[34] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/213.
[35] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/213.
[36] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/213-214.
[37] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/214-215.
[38] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/215.
[39] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/215-216.
[40] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/216.
[41] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/216-217.
[42] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/217.
[43] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/217-218.
[44] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/218.
[45] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/218.
[46] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/218.
[47] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/218.
[48] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/219.
[49] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/219-220.
[50] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/220-221.
[51] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ
Yayınları: 20/221.
[52] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/221.
[53] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/222.
[54] Buhari, İman, 4-5.
[55] Buhari, edeb, 29; Müslim, İman, 73 (1/68: Benzer hadis).
[56] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/222.
[57] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/222-223.
[58] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/223-224.
[59] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/224.
[60] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/224.
[61] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/225.
[62] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/225.
[63] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/225-226.
[64] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/226.
[65] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/226.
[66] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/226-227.
[67] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/227.
[68] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/227.
[69] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/227-228.
[70] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/228-229.
[71] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/229.
[72] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/229-230.
[73] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/230-231.
[74] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/231.
[75] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/231.
[76] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/231.
[77] Matbu nüshadaki
İrtiyab kelimesinin, aslında İttika olduğunu zannediyoruz.
[78] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/232.
[79] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/232-233.
[80] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/233.
[81] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/234-235.
[82] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/235.
[83] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/235.
[84] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/235-236.
[85] Buhâri, İlim -10.
[86] Keşful-Hafa, 2/64.
[87] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/236-237.
[88] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/237.
[89] Tirmizi, İlim.
19 45/48.
[90] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/237-238.
[91] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/238-239.
[92] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/239.
[93] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/239-240.
[94] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/240.
[95] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/240-241.
[96] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/241.
[97] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/241.
[98] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/241-242.
[99] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/242-243.
[100] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/243-244.
[101] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/244.
[102] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/244.
[103] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/244-245.
[104] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/245.
[105] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/245-246.
[106] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 20/246.