Müslüman Cinler Cennete Girerler Mi?
Mekke Dönemi'nde nazil olmuştur. 78 ayettir.
Hz. Ali'den gelen merfu bir hadiste Beyhaki bu surenin ismini «Arus'ıû-Kur'an» olarak belirtmiştir. Bu hadisi Musa Kâzım, babası Caferi Sadık'tan rivayet etmiştir. O da yüce atalarından bu şekilde rivayet etmiştir. Cumhur'un görüşüne göre surenin tamamı Mekki'dir. İbn Merduveyh, Abdullah bin Zübeyr ile Aişe Validemizden böyle rivayet etmektedir. İbn Nuhas, İbn Abbas'tan rivayet ediyor. İbn Dureys, İbn Merduveyh ve Beyhaki de bu surenin Medine'de nazil olduğunu söylüyorlar. Sure'nin Medenî oluşu Mukatil'den ve El-Bahr'da İbn Mesud'dan da rivayet edilmiştir. İbn Abbas'tan gelen diğer bir rivayete göre surenin 29. ayeti mü&-tesna tamamı Medenîdir.
Küfe ve Şamlıların sayımına göre ayetlerin adedi 78, Hicaz-lıların sayımına göre 77, Basralılara göre ise 76'dır.
Celâleddin Suyuti, Rahman Süresiyle Necm Sureşi'nin münasebeti hususunda şunları söyler: Necm'in sonunda mücrimlerin haline kısaca değinilmiştir. Cennet ve nehirlerde olan muttakilerin haline de değinümiştir. Rahman Suresi'nde ise bu durum tam tertibine göre geniş geniş anlatılmıştır. Evvela Cenab-ı Hak kıyametin acılığından başlamış, sonra şiddetine işaret etmiş, sonra da ateş ile ehlini vasıflandirmiştır. Sonra cennet ve cennet ehlini vasıflandırmıştır. Böylece Rahman Sureşi'nin Necm Sureşi'nin son ayetlerinin bir nevi şerhi ve açıklayıcısı olduğu anlaşılır.
Ebu Hayyan şöyle diyor: «Bu iki sure arasındaki münasebet şu noktada belirir: Cenab-ı Hak Necm Suresi'nde mücrimlerin şuurda olduklarım ve muttakilerin de cennetler ve nehirlerde bulunduklarını zikretti. Rahman Suresi'nde ise padişahlık alâmetlerinden, kudretin asarından bir şeyler zikrettikten sonra mücrimler ile muttakilerin yerlerine mufassal bir şekilde değindi.» [1]
1- Rahman (Allah).
2- Kur'an'i öğretti.
3- İnsanı yarattı.
4- Ona açıklamayı öğretti.
5- Güneş (in) de, ay (in) da (deveranı) bir hesapladır.
6- Bitkiler ve ağaçlar secde ederler.
7- Göğü yükseltti ve mizanı koydu.
8- Ölçüde sakın haksızlık ve taşkınlık yapmayın.
9-
Tartıyı
adaletle doğrultun ve tartıyı noksan tutmayın.
10- Yeryüzünü de mahlukat için alçaltıp döşedi.
11- Yeryüzünde meyveler ve tomurcuklu hurmalıklar vardır.
12- Kabuklu daneler ve güzel kokulu otlar vardır.
13- O halde (ey insan ve cinler) Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?
14- O (Allah) insanı (Adem'i) ateşte pişirilmiş gibi kuru bir çamurdan yarattı.
15- Cann'ı da (cinleri veya İblisi) yalın bir alevden yarattı.
16- o halde (ey cinler ve insanlar) Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz? [2]
(1-16) «Rahman (Allah), Kur'an'ı öğretti. İnsanı...» Bu Ayetlerin Tefsiri
Bu ayetlerin sebebi nüzulünde, çeşitli görüşler vardır. Mü-fessirlerin çoğu «Müşrikler Rahman da kimmiş? dediklerinde on. lara cevap olarak «Er-Rahman Kur'an'ı öğretti» ayeti nazil oldu. Kur'an'ı öğretmekten maksat, Öğüt alınsın ve okunsun diye onu kolaylaştırdı, demektir. Nitekim Cenab-ı Hak «AnĞolsun biz öğüt alınması için Kur'an'ı kolaylaştırdık» buyuruyor.» derler.
«İnsanı yarattı» cümlesi mukadder bir sualin cevabıdır. Kur'-an Allah'ın sıfatıdır, onu nasıl Öğretti ve kime öğretti sualine cevaptır. İnsan'dan maksat insanın cinsidir. Cenab-ı Hak onu takdir etmiştir. Bu şekilde onu meydana getirmiştir. Aslı olan diğer cemaattan onu ayırmıştır. Allah'ın insanı yaratması bütün mevcudatı yaratmasının delilidir.
Bazılarına göre Kur'an'ı öğretmesinden maksat onu bir alâ, met, bir mucize kılmasıdırEl-Beyan'dan maksat natık olan kuvvettir. O kuvvet külli ve cüzi emirleri idrak etmektir. Hazar ve gaib üzerine hüküm vermektir. Tabii gaibi hazıra kıyas etmek suretiyle onun hakkında hüküm verilir. [3]
Bazıları «Beyan'dan maksat olmuş, olan ve olacak nesneler. dır. Çünkü Rasûl-ü Ekrem'e gelen Kur'an hem geçmişlerden hem de geleceklerden ve Ktyamet Günü'nden bahsetmektedir» dediler. Dahhak «Beyan burada hayr ve serdir» demiştir. Bazıları «Yazı ve kalemle öğretmektir» demiştir. Nitekim Cenab-ı Hak Alak Sure-si'nde «İnsana kalemle Öğretti» buyurmaktadır. Eğer «Kur'an'ın öğretilmesi niçin insanın yaradılışından önce zikredilmiştir? Halbuki varlık yönünden önce insan yaratılmış, sonra ona Kur'an öğretilmiştir» diye sorulacak olursa, cevaben deriz ki «İnsanın yaradılışından maksat, Kur'an'ı Öğretmek ve öğrenmektir».
Cenab-ı Hak birinci ayetten dördüncü ayete kadar atf harfi getirmeksizin ayetleri indirdi. Çünkü bu ayetler Allah'ın nimetlerini saymak için sevkedilen ayetlerdir.
îbn Cerir, İbn Mesud'dan şöyle rivayet ediyor: «Allah bu Kur'an'da her şeyin ilmini indirdi ve bizim için her şeyi Kur'an'da açıkladı. Fakat ilmimizin kısa olmasından dolayı biz Kur'an'da bizim için açıklananı tam manâsıyla kavrayamamaktayız» der.
İbn Abbas «Eğer bir devenin yuları kaybolsa Allah'ın kitabında onu bulurum» der. Yani onunla ilgili bir ifade, bir işaret bulurum demektir.
Bazıları «Talim burada mânâları düşünmek için nefisleri uyar-maktan ibarettir» der.
Ayet metnindeki «Husban» gufran vezninde mastardır. Hisab mânâsı ifade eder. Yani ay ve güneş hesapla akıp gidiyor. Yani onların bir kısmı yörüngelerinde takdir buyurulmuş bir hesapla cereyan ederler. Süfli kainatın emirleri onlarla tanzim edilir. Mevsimler, vakitler onlarla değişir, hesaplar seneler onlarladır.
Dahhak, Ebu Ubeyde «Husban hesabın çoğuludur» demişlerdir. Onlar burçlarında değişik hesaplarla cereyan etmektedirler. Mücahid «Husban, deveran eden felejç demektir» der. O zaman ayetin maksadı güneş ve ayın her birinin bir yörüngede olduğudur. Cumhur birinci yorumu desteklemektedir. Güneş ve ayın cereyanı şüphe götürmeyecek bir hakikattir. Felsefeciler «Güneş as-la akmamakta, cereyan etmemektedir. Ay yer küresinin, yer küresi de güneşin etrafında cereyan etmektedir» demişlerdir Bunlardan bazıları «Güneş diğer bir yıldızın etrafında döner» diye iddia etmişlerdir. Bu değişik ifadeler onların sözlerinin sağlam bir temele, bir delile dayanmadığının delilidir.
«Necm»den maksat köksüz bitip meydana gelen bitkilerdir. «Şecer» ise kökü olan ağaçlardır. İbn Abbas ve İbn Cüreyc böyle söylemişlerdir. Necm ile şecer'in secdesinden maksat Allah'a itaat etmeleridir. Allah onlardan neyi istiyorsa tab'an onu yaparlar.
«Göğü yükseltmekken maksat, onu yüksek olarak yarattı demektir. Yoksa evvela alçak bir konumdaydı, sonra yükseltildi anlamında değildir. Onun yükselmesinden maksat zahirindeki hissi yükselmesidir. Buradaki yükselmenin hem zahiri hem de manevi yükselme olması da mümkündür. Onun manevi yükselmesi ilâhî hükümlerin menşei, emirlerin konağı ve meleklerin mahalli olmasından ileri gelmektedir. [4]
«Mizan'ı koydu» ifadesinden maksat adaleti yarattı ve adil olmayı emretti demektir. Yani her hak sahibinin hakkı verilsin ve böylece alemin emri intizam bulsun diye irade etmiştir. Nitekim Hz. Peygamber bir hadiste «Gökler ve yerler adaletle kaim olmuştur» der. Yani adalet sayesinde en beliğ bir şekilde olmuşlardır.
Bazıları «Adaletle yerlerde ve göklerde olanlar hayat bulmuşlardır» der. Yani adalet olmasaydı gökler ve yer ehli birbirlerini helak edeceklerdi.
En yüce cemaate gelince, orada hüküm ve adalete muhtaç olacak şeyler cereyan etmemektedir. Cenab-ı Hak bunları mübalağa için zikretmiştir. En kuvvetli mânâ göklerden ve yerden maksadın bütün âlem olmasıdır. Eğer adalet olmasaydı âlem intizam halinde kalmazdı. Hadisteki adaletten maksat, Allah'ın adaleti ve her şeye yaradılışını vermesidir. Mücahid, Taberi ve müfessirlerin çoğu «Mizan»ı adaletle tefsir etmişlerdir. İbn Abbas, Hasan, Ka-tade ve Dahhak «Mizandan maksat bilinen terazidir. Onunla eşyanın miktarı ölçülür» demişlerdir. Mizan kelimesi üç defa tekid (dikkati çekmek) için tekrarlanmıştır. Ve böylece Cenab-ı Hak onu adilane bir şekilde kullanmak ve tergib için getirmiş olmaktadır.
Yer küresinin konması, onu zahirde, görünürde gökten aşağı ve konulmuş olarak yarattı demektir. Ragib «Bu ayette va'z, icad etmek, halketmek mânâsını ifade eder» demiştir.
«En'am» kelimesi İbn Abbas, Katade, İbn Zeyd, Sabi ve Mü-cahid'in tefsirine göre bütün canlılardır. Hasan Basri «Sadece cinler ve insanlar için en'am tabiri kullanılır» demiştir. İbn Abbas' tan gelen diğer bir rivayette ise en'am, sadece Ademoğullarıdır.
İbn Abbas'tan gelen bu rivayet zayıftır. Zira Kamus'a göre en' am mahlukat veya cinler ve insanlar yahut da bütün yeryüzünde yürüyenler demektir.
«Ekmam» kelimesi hurmaların kapçıkları, torbacıklandır, «Kim» veya «kum» kelimelerinin çoğuludur. «EUHabbu» arpa ve buğday gibi gıda olarak kullanılan danelerdir. «Asf» ekinin yap. raklandir. Bazıları «Ekinlerin kurumuş yapraklandır» demiştir. İbn Cerir ile îbn Ebi Hatim, İbn Abbas'tan şöyle rivayet ederler: «Asf samandır». İbn Cerir ile İbn'ul-Munzir, Dahnak'tan şöyle rivayet ederler: «Asf ,danenin üzerindeki kabuktur.»
«Reyhan» kelimesi bitkilerde güzel kokulara sahip olan nesneler demektir. Bunu İbn Cerir, İbn Zeyd'den rivayet etmiştir. Hasan Basri'den gelen rivayete göre, reyhan, bizim bildiğimiz çiçeklerden biridir. Mücahid'den gelen rivayete göre ise reyhan burada nzık demektir. Hatta İbn Abbas «Kur'an'da gelen her reyhan kelimesi nzık manasınadır» demiştir.
«Ey insanlar ve cinler! Şimdi Rabbinizİn hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?». Bu ayetteki hitap, cinlere ve insanlaradır. Çünkü onlar «en'am» tabirine dahildirler. Veya en'am, cin ve insanlardan ibarettir. Bu da Hasan Basri'den rivayet edilmiştir. Muhatabm cin ve insanlar olduğu 31. ayette açıkça belirtilmektedir. Bu ayeti dinleyen her müslümana «Senin nimetlerinin hiçbirisini yalantamu yoruz, ey Rabbimiz! Hamd sarıa mahsustur» demek gerekir.
Hatırlatmayı tekid veya nimetleri takrir etmek için bu ayet Rahman Suresi'nde 31 defa tekrar edilmiştir. Her iki nimetin arasında onlann nimetlere dikkatlerini çeken bir kelâmla duvar örülmüştür ki nimetleri onlara anlatmış olsun. Onlann da nimetleri ikrarlarını sağlasın. Nitekim ihsana garkolan bir kimseye «Sen fakir değil miydin ki ben seni zengin ettim? Sen bunu inkâr mı ediyorsun. Sen nam ve şöhreti olmayan bir kimse değilmiydin ki ben seni aziz kıldım. Sen bunu inkâr edebilirsin misin? Sen yaya değil miydin ki ben seni süvari yaptım? Sen bunu inkâr edebilir misin?» denir. Böyle yerlerde tekrarın güzel olduğu ortadadır.
«Salsal»6axL (kuru çamurdan) yapılmış insandan maksat, Hz. Adem'dir. Veya insan cinsidir. İnsanlık cinsinin babası olan Hz. Adem salsaldan yaratıldığı için onlann da salsaldan yaratıldığı söylenilmiştir.
«EUCann», cinlerin babası olan îblis'tir. Bunu Hasan Basri söylemiştir. Mücahid «Can, cinlerin babasıdır, İblis değildir» derken, bazıları «El-Can ismi cinstir ve bütün cinleri kapsamaktadır» derler.
«Mârie» kelimesi dumansız alevler demektir. Bu yorum îbn Abbas'tan gelmiştir. Bazılan «Siyah veya yeşil veya sarı veya kırmızı karışık alevler demektir» demiştir. Bu da Mücahid'den rivayet edilmiştir. [5]
17- O, iki doğunun da iki batının da Rabbidir.
18- O halde (ey cinler ve insanlar) Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz?
19- Acı ve tatlı iki denizi (görünüşte) birbirlerine kavuşmak üzere salıvermiştir.
20- (Durum bu iken) o iki denizin arasında bir engel vardır. Birinin diğerine karışmasına mânidir.
21- O halde (ey insan ve cinler) Rabbinizin hangi nimetini yalan sayıyorsunuz?
22- O iki denizden inci ve mercan çıkmaktadır.
23- O halde (Ey insan ve cinler) Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayıyorsunuz?
24/25- Denizde akıp giden ve büyük dağlar gibi yükseltilmiş gemiler de Onundur. O halde, ey insanlar ve cinler, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
26- Yeryüzünde bulunan her şey fanidir.
27- Ancak bütün varlıklardan müstağni ve bütün nimet ve keremin sahibi olan Rabbiniz bakidir.
28- O halde (ey insan ve cinler) Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayarsınız?
29- Göklerde ve yerde olanların hepsi Ondan isterler. O her gün yeni bir iştedir.
30- O halde (ey insan ve cinler) Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz?
31- Ey iki ağırlık! (insan ve cinler) ileride size (hesabınıza) yöneleceğiz.
32- O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz?
33- Ey cin ve insan cemaatleri! Eğer şu göklerin ve bu yerin yanlarından akıp gitmeye gücünüz yetiyorsa haydi, çıkın! (hayır) siz ancak üstün bir güç ile çıkabilirsiniz.
34- O halde (ey insan ve cinler) Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabiliyorsunuz?
35- İkinizin de üzerine ateşten yalın alev ve kıpkızıl bir duman gönderilir. Kendinizi savunamazsınız da.
36- O halde (ey insan ve cinler) Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabiliyorsunuz?
37- Artık gök yarılıp da gül gibi kızardığı ve yağ gibi eridiği zaman (acaba haliniz ne olacaktır?)
38- O halde (ey insan ve cinler) Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
39- İşte o gün insan da cin de günahlarından sorulmaz.
40- O halde (ey insan ve cinler) Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz? [6]
(17-40) «O, iki doğunun da, iki batının da...» Bu Ayetlerin Tefsiri
«Güneşin iki meşriki»nden maksat, kış ve yaz aylarındaki meşriklerdir. Mağriblerinden maksat da yine lasın ve yazın olan mağribleridir.
Bazıları «İki meşrikten maksat güneş ve ay'ın meşrikleri; iki mağribden maksat da güneş ve ayın mağriblertdir» demiştir.
İbn Ebi Hatim, İbn Abbas'tan şöyle rivayet ediyor: «İki meşrikten maksat, fecrin veya şafağın meşrikleri, mağribden maksat da güneşin veya şafağın mağrıbleridir.»
Ebu Hayyan «İki mağribden maksat budur, meşrikten maksat .da fecrin ve güneşin doğuş noktalarıdır» demiştir. Bu, çoğunluğun tefsiridir. O da güneşin yaz ve kış meşrikleriyle yaz ve kış mağrib. lerinin kastedildiği şeklindedir.
«Merece» kelimesi gönderdi demektir. Cenab-ı Hak tuzlu-ve tatlı denizi gönderdi, ikisi yanyana geldiler. Satıhları birbirine temas etmektedir. Aralarında gözle görülen herhangi bir fasıla yoktur.
«Berzahım» kelimesi Allah'ın kudretinden yapılmış perde demektir. Veya yeryüzü ecranıından bir perde. Nitekim Katade böyle demiştir. Onlar karışmak suretiyle birbirlerine musallat kılınmadı. Veya onlar aralanndakini bozmak suretiyle hadlerini tecavüz etmezler.
Abdurrezzak ve İbn'ul-Munzir, Hasan Basri'den şöyle rivayet ediyorlar; «Onlar size saldırmazlar, sizi boğmazlar» demektir. Yani Cenab-ı Hak onları hangi hal üzere yaratmışsa onlar o hal üzerinde dururlar.
«Lu'lu»dan maksat küçük incilerdir. «Mercan»d&n maksat ise büyük incilerdir. Bu, Abd bin Humeyd ve İbn Cerir yoluyla Hz. Ali'den rivayet edilmiştir. İbn Abbas'tan gelen rivayete göre Lu'lu esasında incilerin büyüğü, mercan ise küçüğüdür.
«El-Cevar» gemilerdir. Müfredi (tekili) cariye gelir. Cenab-ı Hak burada «Gemiler ancak Allah'ındır» tabirini kullandı. Halbuki göklerin ve yerin mülkü, aralarında bulunan her şeyin mülkü Allah'ındır. Mülk tamamen O'nun olduğu ve gemiler de bu mülkün bir parçası olduğu halde, ayette, gemilerin Allah'a ait olduğu özellikle vurgulandı. Geminin cereyanı için gerekli denizi ve rüzgârı yaratan Allah'tır. Geminin sağlayacağı menfaatin tamam olması ancak Allah'tandır.
«El-MunşeaU yelkenleri yüksek olanlar demektir. «A'lam» kelimesi yüksek dağlar demektir. Yani yüksek dağlar gibi denizdeki yüksek yelkenli gemiler de, O'nun mülküdür. Acaba siz Rabbini* zin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz Gemilerin maddelerini yaratması, o gemileri yapmaya sizi irşad etmesi, yapılmasının keyfiyetini bildirmesi, değişik sebeplerle gemileri denizde yürütme-si gibi nimetlerinden hangi nimetini yalanlayabilirsiniz?
«Yeryüzünde olan her şey fanidir». Yani insanlar, cinler diğer canlılar ve mürekkebat.
«Rabbi'nin yüzü» ifadesinden O'nun Zatıdır. Yani Allah kalır, diğer her şey fanidir, helak edilecektir. «Rabbin» kelimesi, nin sonundaki hitap Rasûl-ü Ekrem'edir. Burada Hz. Peygamber' in ne kadar şerefli olduğu ortaya konmaktadır.
' «Zu'LCelâl» kelimesi «Vechu» kelimesinin sıfatıdır. Yani ehli tevhid onu mahlûklarından herhangi birine benzetmekten tenzih eder. Kendisine layık olan şanı ona nispet ederler. İşte bu tabir Allah'ı tanıyanların kalbindeki tazime racidir. l<
Ragib «Bu vasf ancak Allah için kullanılmıştır, başkası için kullanılamaz» demiştir. Dolayısıyla bu, Allah'ın en yüce vasıflann-dandır. Rağıb'ın bu sözüne Tirmizi'nin Enes'ten, İmam Ahmed'in Rebi bin Amr'dan merfu olarak rivayet ettikleri şu hadis de delâlet eder: «Zü'LCelal ve'Lİkram kelimesini çokça tekrar edin, çokça söyleyin. Ondan ayrılmayın».
«Külle yevmin» tabirinden maksat, her vakit, her lahza demektir. Cenab-ı Hak her vakit, her lahza başka bir şan'dadır. Onun şanlarından birisi de insanların istediklerim vermektir. Cenab-ı 12 Hak durmadan şahısları halkeder, başkalarını fenaya götürür, yok eder, başka ahval getirir, bir kısım ahvali ortadan kaldırır. Meşi-yeti nasıl iktiza ederse ve baliğ hikmetler üzerine bina edilen isteği nasıl gerekirse öyle yapar.
«Sekalan»âa,n maksat, insanlar ve cinlerdir. Onlara bu isim verilmiştir, çünkü yeryüzünün ağırlığıdırlar. Veya fikirleri ve kıymetleri ağırdır ve şanları yücedir. Çünkü şanı yüce olan için sekal tabiri kullanılır. Rasûl-ü Ekrem bir hadisinde «Ben size İM se-kalı (iki ağırlığı) bıraktım. Biri Allah'ın Kitab'ı, diğeri ehli bey-timdir» buyurmuştur.
Bazıları da «İnsanlar ve cinler teklifle ağırlaştıklarından do-layt bu isim verilmiştir» dediler. Hasan Basri «Günahla ağırlaştıklarından verilmiştir» diyor.
«Ey cinler ve insanlar topluluğu» hitabı sekalan'dan maksadın cinler ve insanlar olduğunu sergileyen delillerden biridir. On-lara cins isimleriyle hitap etmek takriri daha fazla açıklamaya kavuşturmak içindir. Veya bilindiği gibi, cinler çok zor şeyleri yapabilir. Cenab-ı Hak da onların kudretinin buna kâfi gelmeyeceğine işaret ederek bu şekilde onlara hitapta bulunmuştur.
«Ektar» kelimesi kutr'un çoğuludur, kenarlar, yanlar, demektir. Göklerin ve yerlerin yanlarından çıkmaya gücünüz varsa çıkın. Yani Allah'ın kaza ve kaderinden kurtulacak imkânınız varsa buyurun, çıkın. Nefsinizi Allah'ın azabından kurtarın. Buradaki emir tâhdid içindir. Yani siz acizsiniz bunu yapamazsınız. Siz ancak kuvvetle, kahrla bunu yapabilirsiniz. Halbuki kuvvet ve kahr sizden milyonlarca kilometre uzaktadır.
Rivayete göre melekler Kıyamet Günü'nde iner, bütün mahlû-katı sararlar. Yani etraflarında çember teşkil ederler. Cinler ve insanlar onları görünce kaçarlar. Hangi yöne kaçarlarsa meleklerin orada olduğunu, önlerinde bir duvar teşkil ettiklerini görürler.
Bazıları ise «Bu, dünyada olan bir durumdur» demişlerdir.
«Şuvaz» kelimesi dumansız ateş demektir. «Sizin üzerinize şu-vaz gönderilecektir »in mânâsı ateş yağacaktır, (ibn Abbas) Bazıları «Dumanla karışık olan ateşler demektir» der. Mü-cahid «Kesilen kırmızı ateşler demektir» demiştir. Bazıları da «Yeşil ateş demektir» der. Dahhak ise «Ateşten çıkan dumandır» der. Bazıları «Hem ateşe hem de dumana denilir» demişlerdir.
«Nuhas» kelimesi alevi olmayan duman demektir. Bu rivayet İbn Abbas'tan gelmiştir. Mücahid «Bizim bildiğimiz balar demektir» 'dedi. Yani sizin başınızın üzerine eritilmiş bakır yağacaktır veya duman yağacaktır veya ateş dökülecektir. Bu ayetler zehirli gaz ve atom bombalarına, diğer nükleer silah ve benzerlerine de işaret olabilir.
«Siz buna mani olamazsınız. Bir kısmınız bu hususta diğerine yardım edemez. Aksine gelen ateş sizi haşre doğru sürükler.»
El-Bahr'da, «Bu ayet cinlerin ve insanların aciz olduklarını sergiler» denilmektedir. Bu sözkonusu nesneler sizin başınıza dökülür, ona mani olamazsınız!
«Göğün yarılması» bazı müfessirlere göre Kıyamet Günü'nde olacaktır. Gök yarıldıktan sonra da kırmızılıkta gül gibi olacaktır.
«Dihan» kırmızı deri demektir. Bu da cehennem ateşinin şiddetinden ileri gelir. Mücahid ve Dahhak «Dihan'dan maksat zeytinyağıdır» der. Yani gök, yağın safavetinde olur. Said bin Cübeyr ve Katade «Gül kırmızılığında olur» der. Ve yağın da akması gibi olur. Yani gök eriyecektir. Kıpkızıl kesilecektir. Bu da cehennem ateşinin hararetinden ileri gelecektir.
Hasan Basri «Dihan'dan maksat yağın bir yere dökülmesi halinde orada çeşitli renklerin belirmesi gibi gök te o hale gelecektir» demiştir.
Ayetin başındaki «îza»mn cevabı mukadderdir. Yani, o zaman manzara anıma da korkunç olacaktır!
«Acaba yaratan, nzık veren Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?»
Gök varıldığı günde insanın da cirmin de günahı onlardan sorulmaz. Ancak kınanmak için onlardan sorulur. Onlara «Sen bunu işledin mi?» diye sorulmaz, «Bunu niçin işledin?» diye sorulur. Bu tabir o günün çok uzun olduğunu ifade eder. Bu sual değişik tarzlarda olur. Bazan ondan sorulur, bazan sorulmaz. Yani korkunç bir manzara vardır ortada. Bazıları da «Ayetin mânâsı, onlar ateşe yerleştikten sonra artık kendilerinden bir şey sorulmaz de-mektir.» demiştir.
Hasan ve Katade «Onlardan günahları sorulmaz. Çünkü Ce-nab-ı Hak onların günahlarını kaydettirmistir, melekler onlan yazmıştır» der. (İbn el-Uvfi, bunu İbn Abbas'tan da rivayet etmiştir). [7]
41- (O gün) suçlular simalarından tanınırlar. Alınlarından ve ayaklarından yakalanırlar.
42- O halde (ey insan ve cinler) Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
43- İşte suçluların yalanladıkları cehennem budur!
44- Onlar alabildiğine kaynar hale getirilmiş su arasında dolaşır dururlar.
45- O halde (ey insan ve cinler) Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabiliyorsunuz?
46- Rabbinin makamından korkan için, iki cennet vardır.
47- O halde (ey insan ve cinler) Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
48- O cennetlerin ikisinin de çeşitli ağaçları ve meyvalan vardır.
49- O halde (ey insan ve cinler) Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabiliyorsunuz?
50- O iki cennette akmakta olan iki pınar vardır.
51- O halde (ey insan ve cinler) Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabiliyorsunuz?
52- O iki cennette de her meyveden çiftler vardır.
53- O halde (ey insan ve cinler) Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabiliyorsunuz?
54- Orada Örtüleri parlak atlastan yataklara yaslanırlar. İki cennetin meyvelerini de kolayca toplarlar.
55- O halde (ey insan ve cinler) Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabiliyorsunuz?
56- Oralarda bakışlarını erkeklerine çevirmiş, daha önce ne insanın ne de cinnin dokunmamış olduğu eşler vardır.
57- O halde (ey insan ve cinler) Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabiliyorsunuz?
58 - Sanki onlar (huriler) yakut ve mercan gibidirler.
59- O halde (ey insan ve cinler) Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz?
60- İhsanın karşılığı ancak ihsan değil midir?
61- O halde (ey insan ve cinler) Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabiliyorsunuz?
62- Bu ikisinin ötesinde iki cennet daha vardır.
63- O halde (ey insan ve cinler) Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabiliyorsunuz?
64- Alabildiğine yemyeşildirlesunfz?i yalan sayabiUyor. İki k « vard,r. [8]
(41-67) (O gün) suçlular simalarından...» Bu Ayetlerin Tefsiri
«Sîma» kelimesinden maksat (Hasan Basri'den gelen rivayete göre) yüzlerin siyahlığı, gözlerin yemyeşil kesilmesidir. Bazıları «Sima onları kapsayan hüsün ve üzüntüdür» demiştir. Bazıları da «Körlük, sağırlık, dilsizlik gibi durumlardır» demişlerdir.
Katade «Hemim» sıcak su demektir, der. Yani Cenab-i Haklan ateşi yarattığı günden bu yana fikir fıkır kaynamakta olan sıcak su demektir.
Mücrim bir tarafta ateşe atılmak, bir tarafta da bu suyu içmek suretiyle cezalandırılacaktır. Bazıları «Ateşte onlar yakılacaklar ve üzerlerine bu su dökülecek demektir» demişlerdir. [9]
ünü me hesap ıçın durdukIan yenfe Veytın mimidir, kıyam mânâsını ifade eder. Yani kim Rabbinin kıya. mından, onlardan hesap sormasından korkarsa onun için iki cennet vardır. O cennetlerden biri onun konağıdır, dostlarının ziya-retgâhıdır. Biri de hanımlarının ve hizmetçilerinin konağıdır. Cub. bai ayeti böyle tefsir etmiştir. Bazıları «İki bostanı vardır. Biri sarayın dehilindedir biri de haricinde». Bazıları «İki konağı var. dır: Birisinden ötekisine intikal eder» demiştir.
İbn Ebi Hatim, Ata'dan şöyle rivayet ediyor: Ebubekir Sıd-dık hakkında nazil olmuştur.
İbn Ebi Hatim, Ata'dan şöyle rivayet ediyor: Ebubekir Sıd-dik bir gün kıyamet, teraziler, cennet, cehennem, meleklerin saf tutmaları, göklerin durulması, dağların hallaç pamuğu gibi atılması, güneşin parçalanması, yıldızların dökülmesi hakkında düşündü ve şöyle buyurdu: «İsterdim ki ben şu yeşilliklerden bir yeşillik olsaydım ve bir hayvan gelip beni yeseydi ve ben yaradılma. mış olsaydım». Bunun üzerine bu ayet nazil oldu.
«Efnan» kelimesi nevi nevi mânâsına gelen fennin çoğuludur; yani onlar çeşitli ağaçları, çeşitli meyveleri kapsamaktadır. Bu yorum İbn Abbas, tbn Cübeyr ve Dahhak'tan rivayet edilmiştir. Veya Fenen'in çoğuludur. Fenen de ince ve yumuşak dallar demektir.
Bu iki bostanda akan iki göze vardır. Birinin ismi Tesnim, diğerinin ismi Selsebil'dir. Bu, Hasan Basri'den gelen rivayettir. Atiyye el-Üvfi der ki: «İki çeşme vardır: Birisi kokmamış sudan, biri de içenlere lezzet veren içkiden, şaraptandır».
Bazıları, tbn Abbas'tan şöyle rivayet ediyorlar: «Bu çeşmeler dünyadan birkaç kat daha büyüktürler. Cennet ehline daha fazla nimetler ve kerametler getirir».
«O iki cennette her meyveden iki çift vardır», onlardan biri insanlarca bilinen, diğeri de bilinmeyendir. Yani dünyada görmedikleri nimetler...
«Furuş» kelimesi firaş'ın çoğuludur ve yaygı, sergi demektir. îstebrak'tan maksat kaim ipeklidir. îbn Mesud'dan gelen rivayete göre O, «Size Cenab-ı Hak bu yaygıların, sergilerin içini haber verdi. Acaba anların dış kısmı nasıldır?» demiştir.
«Ce?ıa» kelimesi meyve demektir. «Dan» kelimesi yakın demek-tir. Yani ayakta olanın eli yetiştiği gibi oturanın ve uzananın da eli yetişir.
îbn Abbas «Ağaç herkes meyvesini alsın diye eğilir» der. Mü-cahid «O iki cennetin meyveleri yeyicilerinin ağzına yakındır» demektir. Onlar yaslandıkları zaman meyveyi alırlar. Yattıkları zaman da meyve onların tam ağızlarının karşısına gelir. Onu alırlar. Orada herhangi bir uzaklık herhangi bir diken bahis konusu değildir» demiştir.
«Kasirat'ut-Tarf» tabirinden maksat, sadece kocalarına bakan kadınlardır. Evet, sadece kocalarına bakarlar, başkasına bakmaz lar. Yahut onlara bakanın bakışı onları bırakıp başka bir yöne gitmez. Yani halleri güzel ve çok sevimlidirler.
îbn Merduveyh, Caferi Sadık kanalıyla Rasûlullah'tan bu hususta şu hadisi rivayet eder: «Cennet kadınları ancak kocalarına bakarlar.»
«Tams» kanın çıkmasıdır. Bunun için hayızü bir hanıma «Tams» denilir. Sonra bu tabir bakire kızlarla ilişki kurmakta kullanılmıştır. Çünkü onlardan da bekaret kam çıkar. Sonra bü. tün cinsi ilişkilerde kullanılmıştır. Bu rivayet Urve'den nakledilmektedir.
Bazıları «Bu tabir işaret eder ki kocaları onlarla her birleştikçe onları bakire bulurlar» demişlerdir.
«Cinler de onlara dokunmamıstır» tabiri hakkında Mücahid ve Hasan Basri «Dünyadaki erkekler hammlanyla ilişki kurduklarında besmele çekmezlerse cinler de onlara katılır. İşte bu ayete cinsi ilişki kuracak herkes dahildir» demişlerdir. Fakat bu iddia bütün alimlerce teslim edilmiş bir iddia değildir. Cenab-ı Hak'km İblis'e «Mallarda ve evlatlarda onlara ortak ol» ayeti de bunu mutlak anlamda ispat etmez. [10]
Bu ayet, insanlar gibi cinlerin de cennete gireceklerine ve orada eşleriyle cinsi ilişki kuracaklarına delildir.
Buhari sarihi Ayni «Cinler taatlardan dolayı sevap alır, cezaya çarptırılırlar, cennete girerler. Zahire bakılırsa onlar Kıyamet Gü-nü'nde insanlar gibidir» demiştir.
îmam Azam'dan üç
rivayet vardır:
1- Cinlerin
sevabı ancak ateşten kurtulmaktır. Sonra onlara diğer hayvanlar gibi «toprak
olun» denilir ve toprak olurlar.
2- Cinler
cennet ehlindendirler. Onlara cennete girmekten başka bir nimet verilmez.
3 - Tevakkuf etmek.
El-Kerderi der ki: İmamı Azam'ın tevakkuf edip, bir şey söylememesi rivayetlerin çoğunda vardır. Ebu İshak Bin Seffar Feta-va'smda İmam Azam'ın şöyle dediğini rivayet ediyor: «Onlar ne cennettedir ne de ateşte. Fakat onlar Allah'ın malumu olan yer-dedirler».
«İyiliğin karşılığı yalnız iyiliktir» ayetinde gelen birinci ihsan kelimesi yani amelde ve taattaki iyilik, sevaptaki iyiliği de gerektirir. Bazıları ayeti tevhidin karşılığı ancak cennettir diye tefsir etmiştir.
Deylemi ile îbn Neccar, Enes'ten şöyle rivayet ederler: «Ra-sût-ü Ekrem bu ayeti okuduğu zaman «Rabbimiz bu ayette ne diyor biliyor musunuz? diye sordu. Sahabiler de «Allah ve RasûLü daha iyi bilir» dediler. Hz. Peygamber: «Tevhid ile kendisine nimet verdiğimin cezası ancak cennet olur diyor» dedi.
Bahsi geçen, iki cennetten derece bakımından biraz daha aşağıda olan iki cennet daha vardır. İbn Zeyd şunu söylüyor: «Mü-fessirlerin çoğuna göre daha önce bahsi geçen iki cennet İslâm'da herkesten önce gelenlere, mahsustur. Bunlar da ashabı yemindir».
«Mudhammetani» tabiri «cennetani» lâfzının sıfatıdır. Bu tabirin mânâsı simsiyah demektir. Bu, atın siyahlığı için kullanılır. Bazan da çokça yeşil olan nesneler için kullanılmıştır. İbn Abbas, Mücahid, İbn Cerir, İkrime, Ata «Yemyeşildirler» şeklinde tefsir etmişlerdir.
Tabarani, Ebu Eyyub el-Ensari'den şöyle rivayet ediyor: Ra-sûlullah'tan bu kelimenin mânâsını sordum. Şöyle buyurdular: «Yemyeşildirler», yani çok yeşildirler. Çok yeşil olan siyahlığa çalar!
«Nadda Hatanı» tabiri çokça kaynar, su fışkırtır demektir. İbn Ebi Şeybe, Enes'ten rivayet eder: «Misk ve amber cennet evleri üzerinde fışkırtılır. Tıpkı dünyada yağmurun evlerin üzerine dökülmesi gibi».
îbn Ebi Şeybe, Mücahid'den şöyle rivayet eder: «Onlar hay. n fışkırtırlar».[11]
68- İkisinde de türlü türlü meyveler, hurmalıklar ve nar ağaçları vardır.
69- Öyleyse (ey insan ve cinler) Rabbinîzin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
70- Oralarda huylan güzel ve yüzleri güzel eşler vardır.
71- O halde (ey insan ve cinler) Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabiliyorsunuz?
72- Çadırlar içinde örtülü huriler vardır.
73- O halde (ey insan ve cinler) Rabbinizin hangi nimetini yalanlayabiliyorsunuz?
74- Daha önce onlara ne insan dokunmuştur ne de cinler.
75- O halde (ey insan ve cinler) Rabbinizin hangi nimetini yalanlayabiliyorsunuz?
76 - Cennetin ehli orada yeşil yastıklara ve harikulade işlemeli döşeklere yaslanırlar.
77- O halde (ey insan ve cinler) Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?
78- (Ey Rasûlüm!) Büyüklük ve ikram sahibi olan Rabbi-niıı adı ne yücedir! [12]
(68-78) ((İkisinde de türlü türlü meyveler...» Bu Ayetlerin Tefsiri
70. ayetin başındaki «Fihinne» zamiri dört cennete veya iki cennet ile onların içerisindeki köşk ve kasrlara racidir. «Hayratı hisan» Abdurrezzak'm Katade'den rivayet ettiğine göre ahlâkları hayırlı, yüzleri güzel kadınlar demektir.
«Hûrun» kelimesi hayrat'ın bedelidir. Bu kelime çoğuldur. Tekili Havra gelir. Hurilerden maksat, beyaz tenli olmalarıdır. Bunu Îbn'ul-Munzir İbn Abbas'tan rivayet etmiştir. İbn Seleme aynı mânâyı Hz. Peygamber'den rivayet etmiştir. İbn'ul-Esir «Havra gözünün siyahı ve beyazı fazla olan kadın demektir» demiştir.
«Maksurat» hapsedilmiş, örtülmüş demektir. «Hiyam» ise zifaf çadırlarıdır. Yani o kadınlar daima zifaf çadırlarında bulunmaktadırlar. Yollarda gezmemektedirler. İbn Abbas «Evlerinden çıkmayan kadınlar huridir, zira bu hareketlen haysiyetli oluşlarına delâlet eder» demiştir.
Bazıları «Onlar kalplerini, gözlerini ve nefislerini kocaları üzerine hasretmişlerdir» demiştir. Fakat birinci tefsir daha açık ve belirgindir.
«Refref» kelimesi ismi cinstir. Veya ismi cemidir, tekili refrefe gelir. Hz. Ali, ibn Abbas, Dahhak «Çadırların eteklerindeki fazlalıklardır» demişlerdir. Bazıları «Uyumak için sergilerin üzerine atılan döşeklerdir» demişlerdir. Cevheri «Refref yeşil bir elbisedir. Ondan harem çadırları yapılır» demiştir. Hasan «Refref sergileri ve yaygılarıdır» demiştir.
«Abkarıyyin» tabiri Arapların iddia ettiklerine göre cinlerin şehrine verilen abkar ismine meseldir. Araplar garip ve acaip her şeye, isterse yaygı isterse başka nesneler olsun, abkar derlerdi. Hz. Ömer hakkında gelen de bu kabildendir Rasûl-ü Ekrem «Ömer' in çektiği gibi su çeken abkar bir kimse; yani acaip ve daha kuvvetli olanını görmedim» buyurmuştur. îşte bu nispet unutulsun diye bazıları «abkar» kelimesi mensuh değildir, diyor. Kursi ve bahti gibidir. Abkar'dan maksat cinstir. Hisan da onun sıfatıdır. Bazıları «Abkar cemidir, tekili abkariyetin gelir» demişlerdir. Mü-fessirleriii çoğu onu yaygıların yenisi, güzeli şeklinde tefsir etmişlerdir. Kamus'ta şunlar denilmektedir: «Abkar bir yerdir, orada cinler çok bulunur. Bir köyün adıdır ki oradan gelen elbiseler gayet güzeldirler. Ve abkar her şeyin kâmiline denir».
«Tebareke» fiili yüceldi mânâsını ifade eder. Yani Allah'ın ismi celili yüceldi. O'nun şanına uygun olmayan nesnelerden, emirlerden yücedir ismi. O emirlerin bazıları Allah'ın nimetlerini inkâr etmektir. Cenab-i Hak'km ismi yüce ise acaba onun Zati Ak-desi nasıldır? Bazıları «İsim burada sıfat manasınadır. Çünkü su fat mevkufunun alâmetidir. Rabbinin ismi yani sıfatı yücedir demektir» demişlerdir. Bazıları «İsim burada musemma demektir. Rabbinin zatı yüceldi demektir» demiştir. [13]
RAHMAN SUKESİTSTİN SONU
[1] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
14/552.
[2] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
14/553-554.
[3] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
14/554-555.
[4] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
14/555-556.
[5] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
14/556-559.
[6] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
14/561-562.
[7] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
14/562-567.
[8] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
14/569-570.
[9] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
14/570.
[10] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
14/570-573.
[11] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
14/573-574.
[12] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
14/575.
[13] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları:
14/576-777.