Bu sûre 96 ayet olup,
Mekkidir.[1]
"O vakıa olduğu
zaman, onun vâki olduğunu hiç kimse yalanlayamaz. O, (kimini) alçaitıcı,
(kimini) yükseltici"
(Vakıa, 1-3).[2]
Bu sûrenin, kendinden
öncekilerle münasebeti hususunda şu izahlar yapılabilir:
1) Rahman
Sûresi, Cenâb-ı Hakk'ın insanlara nimetlerinin sayılıp-dökülmesini, insanlardan
bu nimetlere karşılık şükürde bulunmalarını isteyişini, yalanlamaktan
menedişini ihtiva etmekte. Bu sûre ise, Allah'ın şükreden kimseye hayırla
(mükâfaatla) karşılık vereceğini, yalanlayan ve
inkâr eden kimseyi ise, cezalandıracağını anlatmaktadır.
2) Geçen
sûre kullar için olan nimetlerinin zikredilmesi suretiyle, bir takım tenbthleri
(dikkat çekişleri) ihtiva etmekteydi. Bu sûre de, onun gibi, bağnşıp-çağnşma
günü olan kıyamette, onlara verilecek karşılıkları anlatmaktadır.
3) O sûre,
Cenâb-ı Hakk'ın rahmetini; bu sûre ise Allah'ın heybetini ortaya koymaktadır.
Bu sûrenin başı
ile Rahman Sûresi'nin sonu arasındaki münasebet de şöyledir: O sûrenin sonunda,
nefy ve isbat açısından, Allah'ın sıfatlarına, bu sûrenin başında ise, kıyamete
ve kıyametteki mükâfaat ile cezaya bir işaret vardır ki bunların herbiri, yine
Cenâb-ı Hakk'ın isminin yüceliğine, sânının ululuğuna, kudretinin
mükemmelliğine, saltanatının güçlülüğüne delâlet eder.[3]
Bu ayetlerle ilgili
birkaç mesele var:[4]
Bu ayetlerin tefsiri
hususunda şu izahlar yapılabilir:
1) Bu,
"olacak olan o kıyamet, yahut olacak olan o büyük zelzele (sarsıntı)
olduğu zaman, herkes bunu (olup-biteni) kabul eder, artık hiç kimse inkâr
edemez. Bu hâdise, inadcılann inadının bât olduğunu ortaya kor, böylece,
cehennemin dibine savurmak suretiyle kâfirleri alçaltın cennetin derecelerine
çıkarmak suretiyle mü'minleri de yükseltir. Bir de bakarız ki bunlar naim
cennetlerinde, berikiler ise cehennemdedirler" demektir.
2) "O
vakıa olduğu zaman, insanları alt üst eder, sarsar. Böylece yüksek olanları
alçaltır, alçak olanları yükseltir." Bu izaha göre, ayet, vâki olacak
kıyametin şiddetine işaret etmek için, bu tıpkı, "Biz o (beldenin) altım
üstüne getirdik" (Hûd,82) ayeti gibi olmuş olur. Çünkü yüksekte olanı
yıkmak suretiyle alçaltan, alçağı da yükselten, böylece aşağıdaki yeri, yüce
dağlar haline getiren, yüce dağları da, alçak vadilere çeviren o azâb çok
şiddetli ve ileri bir azabtır. Böylece o yüksek yüksek burçlar, kaleler
(gökdelenler), yerle bir olur. İşte kopacak olan kıyamet, böylece aşağıdakileri
yükseltir ve yerin zirveleri haline getirir, yüksekte olanları da, yerin
derinlikleri haline getirir. Bunun böyle olacağının delili, "O zaman yer
bir sarsıntı ile sarsılmıştır, dağlar didik didik parçalanmıştır..."
(vakıa, 4-5) ayetleridir. Çünkü bu ifadeler, yeryüzünün, kendisini kökünden
söküp atacak, dağlarını ise unufak edecek şekilde, hareket edeceğine, böylece
aşağıdaki yerin, tıpkt koca dağlar gibi, yüce dağların da tıpkı derin vadiler
gibi olacağına, bu hale geleceğine bir işarettir ki bu tıpkı, kumlu bir yerde,
esen fırtınanın meydana getirdiği durum gibidir.
3) O vakıa
(kıyamet) olduğu zaman, onun vukuu ve nasıl olduğu herkesçe anlaşılır. Artık
onu ne bir inkâr eden, ne de yorumlayan bir kimse bulunur. Binâenaleyh
ayetteki,
ifâdesi ifâdesine ma'tuftur, yani aynı durumdadır.
Bu tıpkı bir kimsenin "Benim o iş hakkında ne bir şüphem, ne bir yanılmam
var" demesi gibi olur ki bu da, "Alçak olanı yükseltmeye, yüksek
olanı da alçaltmaya" hiç kimsenin gücü yok (ancak Allah'ın gücü var) demektir.[5]
"O vakıa olduğu zaman" ifadesindeki "vakıa" kelimesinin, mahzûf
birşeyin sıfatı olması muhtemel olup, bu
mahzûf şey, daha önce de beyân ettiğimiz gibi, "el-kıyame"
yahut "el-zelzele" lafzıdır. Bu mahzûfun, belli olmayan bir şey
olması da muhtemeldir. Bu durumda kelimenin sonundaki tâ, vâkî olan o şeyin
şiddetine ve dehşetine bir işaret olmuş olur. Nitekim mananın, "olacak o
şey öylesine oldu ki..." şeklinde olması için, iînsût denilir. Halbuki
bizim, "iş oldu" şeklindeki sözümüz, ona nisbetle, çok önemsiz de
olsa, sadece bir işin olduğunu ifade eder. Çünkü "kfllnetü"
kelimesinde, onun bir "şey" oluşunun ötesinde ilave bir sıfat ve mana
vardır. Bu hususu, Arapların,
"Falanca alabildiğine râvî ve nesebe!" ifadelerindeki
"tâ"mn, mübalağa için olduğunu anlatmak suretiyle izah edelim: Çünkü
Araplar, bu kimsenin râvî olduğunu iyice anlatmak istediklerinde, haberden
sonra bir sıfat getirerek, meselâ "Falanca çok güzel râvî, üstün
râvî..." derler. Böylece, bu uzun ifadeyi, bir ilave manayı taşıması ile
birlikte kısaltarak, "Biz, bir kelimenin yerini tutan bir harf getirdik.
Nitekim müenneslik ta'sını da bu maksadla getirdik. Çünkü mesela bir kimsenin,
(dişi zâlim) ifâdesinin yerine, sadece üJlfc deriz" demişlerdir. İşte
bundan ötürü, tâ ile beyan edilmesi mümkün olmayan yerde, ünsâ (kadın-dişi)
kelimesini bizzat getirme ihtiyacını duyarak meselâ (dişi koyun) demişlerdir.
Çoğulu ifade ederken de, yazıda kısaltma yaparak meselâ, "Dedi, dedi,
dedi" yerine geçmek üzere, "dediler" ijllf "dedi,
dedi" yerine geçmek üzere de, Vli demişlerdir. Aynen bunun gibi, mübalağa
(te'kid) manasını elde etmek istediklerinde de, bir kelime yerini tutacak bir
harf kullanmışlardır. İlave manaya (te'kide) delâlet eden o harfin kelime
sonunda olması gerekir. Çünkü ilave, birşeyin aslından sonra sözkonusudur. İşte
bundan ötürü müfredlik ve müennestiği göstermek için olmadığı zaman, mübalağa
manasını ifade etsin diye, cemilerin değif de müfredlerin sonuna tâ'yı
getirmişlerdir. Bunun böyle olduğu sabit olduğuna göre, şimdi diyoruz ki:
Meselâ, ifadelerinde bu husus, lafzan değil de, manaca mevcuttur. Bunun manaca
mevcut oluşu şöyledir: Araplar, şeklindeki sözleri ile, olan o şeyin olması
gerektiğinden daha ileri şekilde olduğunu anlatmak isterler. Lafzan olmayışına
gelince, kelimenin sonundaki "tâ" eğer mübalağa için olursa, fiilin
de müennes zamiriyle yer alması caiz olmaz. Aksine ve denilmesi gerekir. Halbuki bu mümkün
değil. Çünkü biz, bu tâ ile mübalağa manasının kastedildiğini söylüyoruz.[6]
edatının ayetteki
âmili nedir? Deriz ki: Bu hususta şu üç izah yapılabilir:
1) Bunun
âmili, kendinden önce geçen-bir fiildir. Bu durumda, lîl kelimesi, mef'ûl-ü fîh
değil de, mef'ül-ü blh olmuş olur. Önceden olduğu düşünülen fiil (âmil) de,
mahzûf jfü "hatırla ki..." fiilidir. Buna göre Hak Teâlâ sanki,
"Kıyameti hatırla" demiş olur.
2) Bunun
âmili, ifadesidir. Bu, senin, "Cuma günü, benim için meşguliyet yok"
demen gibi olur.
3) Bunun
âmili, kıyamet koptuğunda, kimi alçaltır, kimi yükseltilir" gibi
ifadelerdir. Bunun delili ise, ayetteki "haflzâ, " ifadelerinin yer
alışıdır. Bunun âmilinin, yine ayette geçecek olan, "ashab-ı
meymene..." (Vakıa,8) kelimesinin olduğu da söylenmiştir ki bu,
"Kıyametin koptuğu günde, ashab-ı meymene..." demektir.[7]
Ayetteki, ifadesi, o kıyametin, tek bir defada, bir
anda olacağına işarettir.
Çünkü, "vakı'a" kelimesi, "masdar binâ-i merre"dir.
Ayetteki ifadesi, İle ilgili olarak, şu
izahlar yapılabilir:
a) Bu,
yerini almış olduğu mahzuf bir kelimenin sıfatı olup, takdiri, şeklindedir.
b) Bunun
sonundaki tâ da mübalağa içindir. Bu tıpkı "vakı'atü" ile ilgili
olarak söylenen şey gibi olup, izahı yukarıda geçti.
c) Bu
kelime, tıpkı "âkibet" gibi, masdardır.
Şimdi biz, birinci
izahı kabul edersek, "li-vakiatiha"daki lam harf-i cerrl şu iki
manaya gelebilir:
1) Bu, Iam-ı
ta'lîl'dir ve takdiri, "O hadisenin şiddetinden ötürü, o günde hiçbir
kimse (nefis), yalanlamada bulunamayacaktır" şeklinde olur. Bu ttpkı, bütün
herşeyi zaptettiği için, meleğin yanında yalan söylenenin olmaması gibidir.
Böylece bu, "Herkes, daha Önce, pek çok şey hususunda yalancı kimseler
oldukları halde, onu söylediği ve söyleyeceği herşeyde tasdik eder"
manasında, genel bir olumsuz hüküm olmuş olur. Artık hiçbir yalancı yoktur ki,
o vakıanın şiddetinden ve işin açıklığından ötürü, "Kıyamet yok"
diyebilsin. Bu tıpkı, herkes nezdinde açık bir şekilde ortaya çıktığı için bir
iş hakkında, "Bu iş artık inkâr edilemez" denilmesi gibidir. Bu manaya
göre de, ayetin bu ifadesi, "Hiç kimse yalanlayıp da, daha önce bunun
yalan olduğunu söyleyen kimseler bulunduğu halde, artık, "Kıyamet
yok" diyemez" manasında hususî bir nefiy (olumsuz hüküm) olmuş olur.
b) Bu
lâm'ın, müteaddîlik için olması... Bu da tıpkı, "Zeyd'i hiçbir döven
yok" denilmesi gibi olur. Buna göre ayetin takdiri, "Olacak o şey
olup bittiğinde, artık onun olup bittiğini yalanlayan hiçbir kişi olmaz. Eğer
onun olduğu haber verilirse, bu demektir ki, artık o, kimilerini alçaltan,
kimilerini de hâfd (indirici) ve rafla (yükseltici) kıyamettir" şeklinde
olur. Bu izaha göre, ifâdesi, edatında âmil otamaz. Çünkü bu, kıyametin,
"Bu iş kolay ve takat getirilebilen bir şeydir" diyen bir inkarcısı
yoktur" manasına olur. Zira Arapça'da, güç yetiritebilir şey olduğunu
sanarak büyük bir işe girişen kimseye, "Kendine sor" denilir ki, bu
"işi kolay sandın ama, hiç de kolay değilmiş" demektir.
Eğer biz, İkinci
İzahı, yani tâ'nın mübalağa için oluşunu kabul edersek, bu durumda şu iki izah
yapılabilir:
1) Bu,
"Büyük bir yalan söyleyen kimsenin, bile o günün dehşetini yalanlaması
mümkün değil" manasında, "Kıyametin ileri bir yalanlayıcısı
yoktur" demek olur.
2) Bu, "Eğer bir kimse yalan söylese ve o gün için, "Ne
kıyameti, ne vakıası... Kim demiş?" diyecek olsa, bu kimse çok büyük bir
yalancı otur. Halbuki o günde hâdisenin büyüklüğünü ve dehşetini yalanlayacak
kimse yoktur" demektir. Birinci mana, kıyametin dehşetini daha fazla
anlatmış olur. Üçüncü izaha göre ise, bahsettiğimiz şeyler, "O günde hiç
yalanlayıcı yoktur. Aksine herkes onu tasdik eder" manasına vartp dayanır.[8]
Ayetteki,
ifadelerinin takdiri, "O kıyamet hftfida, rafla (alçaltan,
yükseltendir" şeklindedir. Bunun izahı, baştaki kısa tefsirde geçti. Bu
hususta, şöyle birkaç izahlar da yapılabilir:
1) Bu
ifadeler, "kazibe" (yalanlayıcı nefis) ifadesinin sıfatları olup,
"bu kıyameti yalanlayan, sözü değiştiren hiç bir nefis yoktur. Binâenaleyh
kimi işi alçaltan, kimi işi yücelten kıyamet olacaktır. O halde hâfida - râfia,
kıyamettir" demektir. Yahut da bu iki kelime, insanların, kıyamet kopunca,
doğru konuşup, yalanlama imkânı bulamayışlarını iyice ortaya koyan ifadelerdir.
Çünkü yalan söyleyen kimse, sözü değiştirir, sonra da kendisinin o yalanı
söylemediğini ifade etmek İstediğinde, "Tek bir kelime bilmiyorum"
dediği gibi, çoğu kez de "Tek bir harf bilmiyorum" der. Bu böyledir,
çünkü yalan söyleyen kimse bazan o işin hakikat, (kendisi) hususunda yalan
söyler. Çoğu kez de, o işin herhangi bir sıfatı hususunda yalan söyler. O
sıfata bazan iltifat edilir. Önemli olur, bazan ise, nazar-ı dikkate
alınmayacak önemsiz bir husus olur. Bazan da, hiç iltifat edilmez. Birincisinin
misâli, meselâ bir kimsenin, geldiği halde, "Zeyd gelmedi" demesi;
ikincisinin misali, "O cuma günü erkenden gelmedi" demesi gibidir.
Halbuki o kimse, cuma günü erkenden, gelmiş veya gelmemiştir. İkincisi,
birincisinden, dördüncüsü de hepsinden daha aşağı-önemsiz bir husustur.
Binâenaleyh şimdi bu kimse, "Yalan bir söz bilmiyorum" dediğinde, o
yalanı kendisinden, hem verdiği haber hususunda, hem de o haberin sıfatları
hususunda nefyetmiş olur. Ama, "Tek bir harf dahi bilmiyorum" diyen
kimse, bunun daha ilerisinde birşey nefyetmiş (reddetmiş) olur; "Hiçbirşey
bilmiyorum" diyenin sözü ise, bunlarında üstünde, te'kidli bir söz olmuş
olur. O halde, ayetteki ifâdesi, "çok önemsiz birşey bile olsa artık o gün
hiç kimse sözü değiştiremez, yalan söyleyemez" demektir.[9]
"O zaman yeryüzü,
bir sarsıntı ile sarsılmıştır ve dağlar didik didik parçalanmıştır, derken dağılmış
toz haline gelmiştir" (Vakıa, 4-6).
Bu, "Yeryüzü,
yüksek yüksek kum yığınları haline gelmiş, dağlar, erimiş ufalmış -.aie
gelir" demektir. Ayetteki, "Derken dağılmış, toz haline
gelmiştir" ifadesi Hak 'eâlâ'nın, dağlar ile ilgili olan, "hallaç
pamuğu gibi atılmış" (Karia. 5) ayeti gibidir. Masdarların bu şekilde
getirilişinin izahı geçmişti: Meselâ bu, fiilin, aslında iltifat •dknez birşey
olduğu halde, muteber bir söz olduğunu İfade eder. Bu hususta mesela, "O birşey değil..."
denilir. Binâenaleyh bir kimse, "Ben falancayı hatırı sayılır ar biçimde
dövdüm" dediğinde, bu kimse burada, o dövmeyi önemsiz görerek, "Bu da
bir dövme mi?" dememiş olur ki eğer böyle demiş olsaydı, "Bu birşey
değil..." şeklinde ifade edilirdi.
Ayetteki, "O
zaman yeryüzü ... sarsılmıştır" ifadesi ile ilgili şu izahlar sormamıştır:
1) Bu ifâde,
"O vaha olduğu zaman " ifadesinden bedeldir ve bunun (yani
buradaki edatının) âmili, daha Önceki
ile ilgili olarak bahsettiğimiz ihtimaller olur.
2) Önceki
nın âmili, ve cümlesi; bu nın âmili ise,
"hafîda-raflv ifadesidir. Takdirî manası, "kıyamet, yeryüzü, bir
sarsıntı ile sarsıldığı ve dağlar didk didik parçalandığı, derken dağılıp toz
haline geldiği vakit, kimilerini alçaltır, kimilerini yükseltir"
şeklindedir. Buna göre ç-îtö 'İn başındaki "fâ", zaman açısından bir
tertib (sıra), ifade etmiş olur. Çünkü yeryüzü, böyle hareket etmediği ve
dağlar böylesine parçalanmadıkları müddetçe, dağılıp toz haline gelmiş
olmazlar.
"Bess"
masdarı, "altüst etmek" manasına, "heba" ise, güneş
huzmeleri camdan içeri düştüğü zaman, bu huzmeler içinde uçuşan toz-toprak
demektir. Harfler ile manalar arasında bir münasebetin bulunduğunu söyleyenler
şöyle derler: Hava, yerin ağır olan o zerrecikleriyle (toz-toprağı ile)
karıştığında, "hava"nın lafzında bir harf ağır olur, dolayısı ile;
"hava"nın vâv'ı, ancak hızlı bir şekilde dudakların kapanması ile
söylenebilen "bâ"ya dönüşür. Çünkü bâ da biraz ağırlık vardır,
böylece hava, heba şekline dönüşür.[10]
"Siz de (o zaman)
üç sınıf oldunuz. Sağcılar, ki o sağcılar ne mutludurlar; solcular ki o
solcular da ne bedbahttırlar!" (Vakıa, 7-9).
Bu, "Kıyamet günü
siz üç sınıfsınız" demektir. Cenâb-ı Hak bu üç sınıfı, "ashâb-ı
meymene..." diyerek açıklamıştır.
Bu ayetlerle ilgili
bir kaç mesele var:[11]
Ayetteki
"ta" edatı, bir tefsire ve taksimattan ötürü meydana gelen durumun
bir anlatımına delalet eder. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki önce, "Siz,
sağcılar, solcular... olarak üç sınıfsınız" demiş, daha sonra da
herbirinin durumunu tek tek anlatmaya geçerek,
demiş, böylece önce, taksimi bırakmış ve bu taksimin delâlet ettiği şey
ile yetinmiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak daha sonra, her üç kısmı da, halleri ile
birlikte anlatmıştır. Ayetteki, "Siz de üç sınıf oldunuz" ifadesinin
önce söylenmiş olması bu kısımları (şimdilik) teker teker ele almaktan müstağnî
kılar. Daha sonra Hak Teâlâ, bu kısımların her birini, hallerini anlatarak
tekrar ele alacaktır.[12]
Ashâb-ı meymene
(sağcılar), cennetliklerdir. Bunlara bu adın verilmesi, bunlar ya, amel
defterleri sağ taraflarından verilenler oldukları içindir, yahut da, onların
sağ tarafları Allah'dan olan bir nûr ile aydınlandığı içindir. Nitekim Hak
Teâlâ, "Onların nurları, önlerinde ve sağlarında (onlarla birlikte)
koşar" (Hadid, 12) buyurmuştur. Yahut da, "yemîn" sözü ite,
güzel ve iyi olan şeylere işaret edildiği için, bu kökten olan
"Meymene" ile isimlendirilmişlerdir. Çünkü Araplar, "Sanih"
kelimesini kullanıp, bununla uğur ve bereket umarlar. "Sânih', uçurulduğunda,
yahut ürkütüldüğünde, insanın sağ tarafından giden, sağ tarafına konan hayvan
demektir.
Bu hususun temelinde
ise söyle hikmetli bir iş yatmaktadır: Allah Teâlâ, mahlûkatı yaratınca,
herseyde kudret ve irâdesine bir delil bulunmuştur. Öyleki insanın kendinde
bile, sayısız-sınirsiz deliller vardır. Allah'ın "iradesi" ve
"ihtiyarTnın delili, farklı farklı şeylerin, birbirine benzer iki yerde
varedilmesi, yahut da, birbirine benzeyen iki şeyin ayrı ayrı yerlerde var
edilmesidir. Çünkü insanın durumu, girift şeylerin başında gelir. Zira o, birbirine
benzer şeylerden yaratılmıştır. Sonra Allah Teâlâ, insanın sağ tarafına, sol
tarafında bulunmayan bir gücü-kuvveti vermiştir ki eğer ehl-i ilim, Allah'ın
kudret ve iradesinden başka, bunun böyle oluşuna bir sebeb ortaya koymak için
bir araya . gelseler, bunu izah edemezler. Hernekadar aklı ve zekası olduğunu
iddia eden bazı kimseler, "sağ tarafta ciğer vardır. Bu cieğer sayesinde,
gıdalanma kuvveti elde edilmiş olur. Sol tarafta ise dalak vardır. Bunda ise,
menfaati açık bir özellik yoktur. Dolayısıyla sağ taraf, ciğerin sağ tarafta
yer almasından ötürü, kuvvetli olmuştur" demişler ise de... Buna karşılık
biz yine diyoruz ki:'Bu, Allah'ın irade ve ihtiyacı bulunduğunun bir delilidir.
Çünkü sağ taraf da sol taraf gibidir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın, ciğeri sağ
tarafta yaratması, O'nun irâde ve ihtiyarı bulunduğunun bir delilidir. İnsanın
sağının, solundan daha güçlü olduğu sabit olunca, sağı, sola tercih ettiler,
daha kıymetli kabul ettiler ve meselâ sağ tarafı büyük-önemli şeyler için,
kullandılar. Böylece saygınlığrbulunan bir kimse için, "Bu, ashab-ı
yemindendir," denilir oldu ve insanlar bunun için "azız"
vezninde, bir lafız icâd ettiler. Binâenaleyh bu işin, işte bu tarz üzere,
tıpkı "sem?", "basîr" ve değişiklik arzetmeyen
"tavîl", "kasîr" gibi olması gerekir. İşte bundan ötürü de,
bu kelime "yemîn" şeklinde olmuştur ve "kuvvete" delâlet
eder.
Bunun mukabilinde ise,
bu vezinle nida esnasında, kınanan ismin kendisine tahsis edildiği vezin üzere
el-yisâr (sol) kelimesini vaz ettiler, koydular. Bu, "flâl" veznidir.
Çünkü, kınama ve kınanan isme nida esnasında, kesreli olarak bu vezin
getirilir; şöylece meselâ, "ya ficâru", (ey fâcir), "ya
fisAku" (ey fâsık), "ya hibâsu" (ey kötü tisi) denilir,
"el-yemîn" kelimesinin el-yisâr anlamında olduğu, derken, sonraları,
şu andaki anlamında olmak üzere) el-yemîn (sağ...) anlamında kullanılmaya
başladığı ca söylenmiştir, meymene kelimesine gelince, bu kelime,
"mef'ale" vezninde (ism-i mekân)dır. Buna göre o, kendisinde yemîn
olan mekânı olan her şeyi ifâde etmektedir, şte bu yeminin yeri ve mekânı olup,
buna, bizim tıpkı oyun sahasına mel'abe :ememiz gibi meymene denilir.[13]
Allah Teâlâ
mahlûkatını, rahmetinin baskın çıktığına delil olmak üzere, üç kısma
ayırmıştır. Bu böyledir, çünkü
insanın yanı dört
tanedir; sağı solu, önü ve arkası... Sağ, sol mukabilinde, arka ise ön... Sonra
Cenâb-ı Hak, "ashâb-ı yemin" ifadesiyle, kitapları kendilerine sağ
yanlarından verilen ve en şerefli cihetin ehli olup ikrama mazhar olan
kurtulmuş kişilere, "ash&b-ı şimal" ile, ashâb-ı yeminin aksi
durumunda olan ve kitapları kendilerine sol yanlarından verilerek hor ve hakîr
durumda olan kimselere işaret buyurmuş; sonra, kendilerine hesap sorulmayacak
olan ve, hesapsız olarak, sağ ya da soldaki insanların önüne geçecek olan
es-sâbikûn"u zikrederek, onlann en sağdan en yüce menzil ve makamda
olacaklarını onların Allah'ın huzuruna yaklaştırılmış olup, başkaları için söz
söyleyebildiklerini, başkaları için şefaatçi olduklarını, insanların işlerini
gördüklerini... anlatır. Bunlar, ashâb-ı yeminden daha yüce bir mertebenin
adamıdırlar.
Sonra, Cenâb-ı Hak,
ashâb-ı şimalden daha geride olan ve kendilerine olan kızgınlığın şiddetinden
dolayı yüzlerine bile bakılmayacak olan en gerideki bir başka topluluktan
bahsetmemiştir. Üstelik taksimatlarda adet de dörtlü iken, faziletinden dolayı
bu taksimat, üçlü olmuştur. Bu, tıpkı, Cenâb-ı Hakk'ın, "İşte onlardan
kimi, nefsine zulmedendir, onlann bazısı mutedûdir, onlardan bir kısmı da,
Allah'ın izniyle hayırlı işlerde öncü olandır..."(Fatır,32) ayetinde
oiduğu gibidir. Cenâb-ı Hak, burada, hepsinden geriye kalan bir başka gruptan
bahsetmemiştir.[14]
Beyân edilirken, önce
sâbikun'un, sonra ashâb-ı yemin'in ve nihayet ashâb-ı şimalin durumu
anlatıldığı halde, ayette, önce ashâb-ı yemîn ile başlayıp, sonra ashâb-ı
şimale, ondan sonra da sâblkûn'a geçilmiş olmasının hikmeti nedir? Buna şöyle
diyerek cevâp veririz: Kıyamet ve onda vâki olacak dehşetengiz şeyler ancak,
kendisini, günah ve isyanlardan alıkoyacak muhabbetullaha sahip olmayan
kimselerdin zikredilir. Ama, Rableri ile meşguliyetleri kendilerini sevindiren
ve sûru. andıran kimselere gelince, onlar azabtan dolayı hiç hüzünlenmezler. Bu
sebeple Allah Teâlâ, "Kıyamet koptuğunda..."(Vâkıa,1) bunda gizli
kalmayacak biçimde bir korkutma bulunup, sevabı uman, ikâbdan korkan kimseleri
korkutmak da daha evlâ olunca, Cenâb-ı Hak, haber fayda vermeyeceği için değil,
mazeret kapısını kesmek için zikrettiği şeyi zikretmiştir. Sflbikûna gelince,
onlar, terğîb ve terhibe muhtaç değildirler. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, dinleyen
ve rağbet eden ashâb-ı yemîn'i zikretmiş, daha sonra da, her ne kadar hiç kimse
Allah'ın cezbesi olmaksızın oralara yaklaşamaz ise de, ashâb-ı yemin gayret
edip de onların derecelerine yaklaşsınlar diye, sabikûnu zikretmiştir. Çünkü,
sâbikûn, nail olduğu her şeye Allah'ın cezbesiyle nâit olmuştur. Nitekim şu
hadiste buna işaret edilmektedir:"Rahmanın cezbelerinden tek cezbe, yetmiş
yıllık ibadetten daha
[15]hayırlıdır”[16]
Cenâb-ı Hak'ın
ifâdesinin anlamı nedir? Biz deriz ki, bu, bir belagat türü olup, bunun
anlatılmasıysa şöyledir: Konuşan kimse bir şeyi beyân etmeye başlar, sonra
konuşmaktan vaz geçer ve dinleyenin onu dinlemeye güç yetiremeyeceğine işaret
eder.. Bu meselâ, bir kimsenin birine, "Sana başımdan geçen şeyi haber
vereyim" deyip, sonra da tam o sırada, kendine cevap verircesine,
"Bunun seni hüzünlendirmesinden de korkmuyorum!" demesi gibidir. Bu,
şuna da benzer: Bir kimse, "Falancayı kim tantr?" der.. Onun bu sözü,
o kimseyi, tanımlayıp tavsif etmesinden daha beliğdir. Çünkü dinleyen kimse,
onun vasfını duyduğunda, "Onun olup olacağı son hal buymuş..." der.
Ama kişi, "Falancayı tanıyan var mı?" dediğindeyse, onu dinleyen
kimse kendi aklında bir şeyler tasarlar ve sonra da der ki: "O falanca, o
haber veren benim nezdimde, benim tahayyül ettiğimden daha büyük ve benim
bildiğimden daha azametlidir!" der.[17]
Bu ifâdenin i'râbı
nedir ve bundan anlaşılan mâna (nedir)? Biz deriz ki ifâdesi bir mübtedâ olup,
konuşan kimse, önce haberini zikretmek istemiş, ama bunu zikretmekten
vazgeçerek terketmiştir. Ayetteki Hakk'ın ifâdesi ise, teaccüb anlamında olan
bir istifham (soru) cümlesidir. Nitekim sen, bir şeyi bildiğini iddia eden
kimseye, soru sorarak, onu imtihan ederek ve cevâbı bilmediğini zan ve iddia
ederek, "O halde, bunun manası nedir bakalım?!.." dersin. Öyle ki
sen, onun, senin soruna cevâp verememesini ister ve arzularsın... Eğer cevâp
verse, bundan hoşlanmazsın.. Zira senin bu sözün, anlaşılan, mefhumu olan bir
ifâdedir. Buna göre sen sanki, "Sen cevâbı bilmiyorsun..." demiş
olursun..
Bunu iyice
anladığında, bil ki, konuşan kimse sanki başlangıçta bir şeyi haber vermiş,
sonra ise, hiçbir şey haber vermemiş gibidir. Zira, haber vermede, sözü uzatma
vardır. Sonra ise, sözüne devamla, imtihan edip, o kimsenin, o şeyin hükmünü
bilmediğini iddia ederek bunu (yani, "o halde, bunun manası nedir
bakalım?" ifâdesini) söylemiştir. Bu böyledir, "çünkü bir kimse bir
söze başlayıp, sözün başını zikretse, sonra da haber vermekten vazgeçse, onun
bu susması bazen, onun, muhatabının o şeyi, haberi zikretmeksizin bilmiş
olduğunu anlamasından dolayı olur.
Bu şuna benzer: Bir
kimse, bir başkasına "Zeyd'in ulaşmış olduğunu" bildirmeyi istese ve
"Muhakkak ki Zeyd..." dese, sonra, onun sözünü tamamlamasından önce
de Zeyd gelse ve bakışları Zeyd'e ilişerek, onu yanında oturur görse, işte o
zaman susar ve "geldi!.." demez. Çünkü, artık, bunu söylemenin bir
faydası kalmamıştır. Bazan da daha işin başında haberi zikretmekten vazgeçer
kişi; çünkü o, kendisine, "kim geldi?" diye soran kimseye, sözün
sadece baş kısmının yeteceğini bilmektedir. Zira o, "Zeyd" derse, bu
cevap yeterli olur; nitekim biz de, bu soruya, "Zeyd" diye cevap
veririz, "geldi..." ifâdesini tekrarlamayız. Haber bazan da, olayın
çok uzun olduğuna işaret etmek için zikredilmez. Bu tıpkı, kızgın olan bir
kimsenin, "Zeyd kim?" deyip susması, sonra da, "Onun hakkında ne
diyeyim ben?!..." demesi gibidir. İşte bu bilinince, diz deriz ki: Cenâb-ı
Hak, İüliJ1 v1**^ "sağ ehli..." buyurunca,
O, sanki bir haber
vermeyi dilemiş, ancak, daha sonra susmuş, ama kendi kendine, tıpkı, "kim
geldi?.."nin sorusunda, "Zeyd" ifâdesinin yeterli olması gibi,
"susmak, haberin durumunu çok açık ve belli olduğunu
vehmettirebilir..." demiş, bunun üzerine de bunun, O'nun mübtedâ üzerinde
susmasının, meselenin açık ve aşikâr olması sebebiyle olmayıp, bilakis gizli ve
müphemliği sebebiyle olduğuna açık bir delil ve işaret olsun diye, adeta
imtihan edip, anlaşılmayacağını iddia üslubuyla "O sağcılar, nedir bilir
misin?!./' yani "sağcıların ne oldukların'ı sen nereden bileceksin?"
buyurmuştur. İşte bu, çok güzel bir izahtır. Bu hususta, açık olan bir başka
izah şekli daha vardır ki, bu da onun, tek bir soru cümlesi olduğunun
söylenmesidir. Buna göre, Cenâb-ı Hak sanki, "Sağ ehli; nedir onlar?"
buyurmuş, böylece de istifham üslûbunu seçmiştir. Ancak ne var ki, Cenâb-ı Hak,
zamirin yerine zahir isim getirmiş ve "Sağ ehli.. Nedir o sağ
ehli?!.." buyurmuştur. Zahir ismi getirilmesi, onları açıktan açığa, iki
defa zikretmesi sebebiyle, onların şanlarının büyüklüğüne işaret etmek içindir.
Cenâb-ı Hakk'ın (vakıa.8-9) (Hakka, 1-2)
ve (Karia, 1-2) ayetleri hakkındaki açıklama da bunun gibidir.[18]
Günahkârların hallerinin
beyanında "şimal" (vakıa. 41) kelimesi kullanıldığı halde, "meymene" kelimesinin mukabilinde "meş'eme" (vakıa,
8-9) kelimesinin seçilmesinin
hikmeti nedir? Biz diyoruz ki: el-yemîn kelimesi, önce, malûm olan yani, tarafı
ifâde için vaz olunmuş, kullanılmıştı. Daha sonra insanlar, bu kelimeden
tefâülde (uğur çıkarmak) bulundular da, bu kökten pekçok kelimeyi değişik
yerlerde kullandılar. Ve meselâ, "Bu meymûn'dur, uğurludur,
hareketlidir", "Bunda, yünün u bereket umuyorum" vb. dediler.
Öte yandan, mukabili cihet içinde, işaretle, "az birşey" zayıflığına
kökünden alınma el-yesâr, el-yesâr kelimesini vaz ettiler. Böylece bu kelime,
her nerede gelirse, "el-yemîn" (sağ taraf) mukabilinde kullanılır
oldu. Bu sebeple yümna'nın mukabili olarak eyser; meymene'nin karşılığı olarak
da meysere denilmiş; fakat eş-şimâl lafzı, elyemîn lafzı gibi muamele görerek,
meselâ eşmel ve meşmele denilmemiştir. Ama, tıpkı, meymene lafzının kullanılışı
gibi, meş'eme lafzı da kullanılmıştır. Binâenaleyh, "el-yemîn"
kelimesine mukabil, kökünden gelen bir lafız kullanılmamıştır. eş-şe'âmu
lafzına gelince bu, el-yemînu lafzının mukabilinde olmayıp, tam aksine
"el-yemînu" lafzının mukabilindedir.
Bu iyice kavranılınca,
şimdi biz diyoruz ki: Onlar yemînle ilgili olarak bu lafızları vaz edip
kullandıktan sonra bunu terketmediler; "yemîn" lafzını, insanoğlunun
bilinen tarafı, yönü hakkında kullanmakla; "şimal" lafzını da bu
tarafın mukabili olan taraf hakkında kullanmakla iktifa ettiler. Onlar için bu
konuda, şu diğer iki lafız da söz konusudur:
1)
"Şimal" lafzı. Bu böyledir, zira onlar, gökteki yıldızlara nazar
edip, onların geçiş yerlerini insan tarafına doğru alıp, semâ'yı insanın
yüzünün iki tarafında addedip, insanda müşahede ettikleri gibi, bu iki taraftan
(sağ ve soldan) birini daha kuvvetli addedince, işte o tarafın kuvvetinden
dolayı, en kuvvetli olan tarafa "cenûb" (güney) adını verdiler. Ve bu
tıpkı, "gadûb - çok kızgın", "re'ûf - çok merhametli"
denilmesi gibidir. Sonra da, bu "cenûb'un mukabilinde, âlemin ümrânlığını
İçine alan bir başka yan ve cihet görünce de, buna da, şimal - kuzey adını
verdiler.
2)
"el-meymenetu" ve ey men lafızları mukabilindeki, meş'eme ve eş'em
kelimeleri... Bu yüzledir, zira onlar, tefe'ûl (uğur ve hareket ummak için)
el-yemîn kökünden el-yünûm, vs. kökleri iştikak ettirince, kişi, herhangi bir
tarafına uğursuzluk nisbet edilmesinden hoşlanmayacağı için, kendi uzuv ve
yanları için değil, sadece öncekine mukabelede bulunmak için şu'mu lafzını vaz
ettiler. Onlar bunu vaz edip, iş de bu şekilde sürüp gidince, yemin lafzını,
(kişi)nin "sağ tarafı" manasından alarak başka şeylerde de kullanmaya
başladılar. Binâenaleyh, Allah Teâlâ kâfirleri, farklı iki lafız ile zikredip
meselâ, "Ashabu'l-meş'eme" ve "Ashâbu'ş-şimâl" gibi
ifadeler kullanıp, o ilgili işin kolaylığına delâlet eden el-yesâ ve el-meysere
lafızlarını kullanmayınca, işte burada o iki ismin en kötüsü ile, buyurmuştur.
İşte bundan dolayı Araplar, kendi orduları hakkında, ' şu'm" lafzından
kaçınarak, el-meymenetu ve el-meyseretu kelimelerini kullanmışlardır.[19]
"Hayır yarışlarında
ta öne geçip kazananlar... Onlar öncüdürler.. işte onlar, (Allah'a) en çok
yaklaştırılmış olanlardır" (Vakıa, 10-11).
Bu ifâdeyle ilgili
birkaç mesele vardır.[20]
Bu ifâdenin i'râbı
hakkında şu üç görüş bulunmaktadır;
1) kelimesi,
i kelimesine atfedilmiş olup, söz, burada tamamlanmıştır. Ayetteki, ifâdesi ise, tek bir cümledir.
2) Ayetteki,
ifâdesi, tek bir cümle olup, bu tıpkı, bir kimsenin "Sen sen..." ve
senin demesi gibi olup, bu hususta da şu iki izah yapılabilir:
a) Mübtedânın,
üzerinde taşıdığı vasıf ile şöhretli olması, dolayısıyla da, artık haberini
getirmeye ihtiyacın kalmaması... Ki, sarinin kastı da bu olup, bu, nahivciler
arasında meşhur olan izahtır.
b) Bu,
mübtedâyı, ilmin kuşatamayacağına, ordan haber verilmeyeceğine ve mübtedâ namına,
mübtedânın kendisinden başka hiçbir şeyin bilinemeyeceğine bir işaret olup, bu
tıpkı, bir kimsenin bir başkasına, "Bana, melikin durumundan bahset"
deyip de, "başkasının melik namına, onun meliklisinden başka hiçbir şey
bilmiyorum" demesi gibidir. Binâenaleyh, ayetteki ifâdesine gelince, bu,
"Onların bizzat kendileri hariç, onlardan haber vermek mümkün değildir.
Çünkü onların hali ve üzerinde oldukları üstün ve bunun fevkindedir"
demektir.
Burada şöyle bir
incelik vardır: Cenâb-ı Hak "sağ ehli" hakkında, istifham edâtıyla,
demiştir. Buradaki istifham, her ne kadar i'câz (âciz bırakmak) içinse de, ne
var ki, Allah Teâlâ onları, istifham mahalli kılmıştır. Burada ise, Cenâb-ı
Hak, dememiştir. Çünkü, i'câz için olan istifham, itim iddiasında bulunanlar için
getirilir de, meselâ, ona, "Haydi biliyorsan, sözü açıkla!.."
denilir. Ama cehaletini itiraf edene, ne "yalan söyledin", ne de,
"Bu nasıl?" ve "Bunun cevabı nedir?" denilir. İşte ifâdesi
de böyledir. Çünkü Cenâb-ı Hak onları, iddia edenler yerine koymamış ki, onlara
bir soru yöneltmiş olsun ve âciz olduklarını ortaya koymuş olsun. Tam aksine
işi, onların tâ baştan acizliklerini itiraf edişlerine dayamıştır.
Bu izaha göre Hak
Teâlâ'nın, ifâdesi, bilemeyeceğini
bildiği bir kimseye, çetin bir mesele sanan bir kimsenin sözü gibidir. Bu kimse
hernekadar bu meseleyi son derece açıklamış olsa bile... Çünkü bu husustaki iş,
olduğu üzere bina edilmiş ve açıklanmasına uğraşılmamıştır.
c) İkinci
"sâblkûn" ifadesi, birincisinin te'kîdidir. Fakat ikinci izah, en
doğru ve en dengeli izahtır. Bu ikinci izaha göre, şu açıklama da yapılabilir:
Bu ifade ile, "Dünyada hayr-u hasenata koşuşanlar, gayret edenler,
ahirette cennete koşuşanlann, varıp ulaşacak olanların tâ kendileridir"
manası kastedilir.[21]
Ayetteki, "işte
onlar, en çok yaklaştırılmış olanlar" ifadesi, hasr (sadece) manasınadır.
Binâenaleyh bunların dışındaki insanların, "mukarreb" olmaması
gerekir. Halbuki Allah Teâlâ, meleklerin de "mukarrebûn" olduklarını
söytemişdir. Biz deriz ki: Bu ifade, "işte bu üç sınıftan, mukarreb
olanlar bunlardır" takdirindedir. Buna göre eğer, "sağcılar da
mukarreblerden olmamış olur" denilirse, biz deriz ki: Mukarrebltğin
dereceleri vardır. "Sâblkûn", bunlardan en ileri olanlarıdır ve
burada "şu kadar mukarrebtir" gibi bir sınırlandırma da yapılamaz.
Şöyle bir İzah da yapılabilir: Sağcılar daha cennet yoluna yeni yönelmişlerken,
sâblkûn cennete iyice yaklaşmıştır. Çünkü mü'minin hesabının kolay oluşuna ve
kitabının sağ tarafından verilişine göre, "sâbikûn", yerlerine
yaklaşmış olurlar. Yahutta bu, "sağcılar henüz mukarreblerin, kendisine
yöneldikleri şeye yönelmişlerken, sabikûn cennette Allah'a yaklaşmıştır"
demektir. Çünkü hareket ve yükselme sona ermez. Çünkü Allah Teâlâ'ya doğru
yapılan seyr-ü seferin ve yükselmenin, sonu ve nihayeti yoktur. Binâenaleyh
hernezaman sağcılar, sâbikûn'un derecesine yaklaşırsa, sâbikûn, oradan daha
yükseğine geçer. Dolayısıyla sağcılar, huriler İle vuslat halinde iken,
sâbikûn, naîm cennetlerinde, A'la-yı illiyyin'de mukarrebler olurlar.[22]
Cenâb-ı Hak, ayette
bahsettiği bu üç sınıfın kimler olduğunu anlattıktan sonra, onların hallerini
açıklamaya, aynı sıra üzere geçmeyip, ilk olarak daha önce sonda bıraktığı
sâbikûndan bahsetmiş, daha önce sâbikûndan evvel zikrettiği solcuların halinin
anlatımını sonraya bırakmıştır (niçin)? Deriz ki: Cenâb-ı Hakk'ın o kıyamet
"vâkıası"nın anlatıldığı sırada, kıyametin dehşetinin kendisine fayda
vereceği kimseleri önce zikrettiğini, cehennem korkusu ve cennet ümidi ile
durumlarında değişiklik olmayan kimseleri ise sonraya bırakmıştır. Ama burada,
faziletinden ve taşıdığı halin üstünlüğünden ötürü sâbikûnu önce anlatmıştır.[23]
"Naim
cennetlerinde(dirler)" (Vakıa, 12).
Bu ayetle ilgili
birkaç mesele var:[24]
Cenâb-ı Hak, burada
"naîm" keliemsini, lam-ı tarif ile, marife (belirli) olarak
zikretmiş, sûrenin sonunda da,"bir naîm cenneti" (vakıa, 89)
buyurarak, lâm-ı tarifsiz zikretmiştir. Halbuki sûrenin sonunda da bahsedilen
kimse, yine "sâbikûn"dan birisidir ve onun içinde "naîm
cennetlerinden" bir cennet vardır. Bu cennet ise, mahfeye izafetle marife
kılınmıştır. O ise, marife değildir. Binâenaleyh bu ikisi arasında ne fark
vardır? Diyoruz ki: Fark, hem lafız, hem mana yönündendir.
Lafız bakımından olan
fark şöyledir: "es-Sâbikûn" ifadesi, cinslerini içine alan, lam-ı
tarif ile, yani "cins için olan elif-lam" ile marife kılınmıştır.
Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, marife olan bu kimselerin, öbür dünyadaki mekanlarını
da, marife olarak zikretmiştir. Ama sûrenin sonunda bahsedilen kişi, marife
(belirli) bir kişi değildir. Çünkü oradaki, "Eğer mukarreblerden ise (o
öten kişi...)" ifadesi, eğer "O, onlardan bir fert ise..."
demektir. Böylece Cenâb-ı Hak, o şahsın, belli bir şahıs yerinin ise, belirsiz
olması ihtimalinden dolayı yerini blirsiz (nekire) olarak zikretmiştir. Bu
tıpkı Hak Teâlâ'nın, "Şüphesiz muttakiler cennetlerde, gözeler
(başmda)dırlar" (zâriyât, 15) ve "Şüphesiz muttakiler, cennetlerde ve
nehir (hyı)lanndadtrlar" (Kamer, 54) ayetlerinde ifade edildiği gibidir.
Aksi de böyledir. Mana bakımından olan fark ise şöyledir: Diyoruz ki, Cenâb-ı
Hak, diğer ayetlerde, cemaatten (topluluklardan) bahsettiği her yerde,
"cennet" ifadesini çoğul getirerek, meselâ, "Şüphesiz
muttakiler, cennetlerdedir" (zanyât, 15) ve meselâ, "işte bu
mukarrebler, cennetlerdedirler" buyurmuştur. Fakat "sâblkûn" da,
müttakilerin bir çeşididir ve muttakiler içinde, sâbikûn olmayanlar da vardır.
Hem sonra sâbikûn olan
muttakiler için, daha ileri ve yücesi bulunmayan makamlar vardır. Binâenaleyh
bu makamlar, ya son derece yüksek oldukları için. yahut da, "sâbikûn'un
üstünde hiç kimsenin yer almayacağı için, mahfe (belir olmuşlardır. Fakat diğer
müttakilerden herbirinin bir mertebesi vardır ve bu mertebeler, birbirinden
üstün şekildedirler. Binâenaleyh diğer muttakiler, makamları birbirinden farklı
olduğu için, hiçbir belagat sahibi (söz ustası)nın, birleştiremeyeceğ (tek bir
sözle ifade edemeyeceği), mevhice birbirine münasib çeşitli cennetlerdedirler,
ama sâbikûnun elde ettiği cennetler, tek bir sitilde olup, onlar a'la-y ı
illiyyîn'dedirle-ve herkes o cennetleri tanır. Fakat diğer müttakilerden
birisinin makamı, kendisi gib olan bir çok makam içindedir ve bu kamamın,
falanca müttakiye ait olduğunu bilemez. Dolayısıyla herhangi biri de
bilememiştir. Ama o sâbikûnun makamlarını, herkes bilir ve burasının
"falanca sâbık"a ait olduğunu tanır. Ama aynı şekilde falanca
müttakînin yeri bilinmez.[25]
Ayetteki, ifâdesi,
hangi çeşit bir izafettir Deriz ki, bu, mekânın, o mekânda olabilecek şeye
izafeti (nisbeti) ile yapılan
bir izafettir. Nitekim Arapça'da, "daru'z-ziyafe" (ziyafet
evi), "dâru'l-adl" (adalet evi) ve "dâru'd-da've" (tebliğ
yurdu) denilir. Cennâti'n-naîm"
fadesi de aynen böyle olup, manası şudur: Dünyadaki cennetler (bağ-bahçeler),
bazan nimetler, bazan da meşguliyet ve meyvesiyle geçim temini için edinilir.
Ama ahiret cennetleri, ancak nimetler için olur.[26]
"Naîm
cennetlerinde (dirler)" ifadesi, "haber bade haber" olabileceği
gibi, tek bir "haber" de olabilir. Birinci ihtimale göre takdir,
"İşte onlar mukarrebtirler ve
naîm cennetlerindedirier" şeklinde olup, tıpkı "O (Allah),
arşın sahibidir, pek yücedir, dilediğini yapandır" (Burûc, 14-15) ayeti
gibidir. İkinci ihtimale göre takdir, "işte onlar, naîm cennetlerindeki
mukarrerlerdendirler" şeklinde olup, tıpkı "Bu beldedeki padişahın
yanında o, itibarlı birisidir" denilmesi gibidir. Birinci ihtimale göre,
ayetin sağladığı mana, onların bedenlerinin iyice nimetlere garkolduğunu,
kendilerinin mükerrem (şerefli ve itibarlı) olduklarını, dolayısıyla da, Allah
katında mukarreb olduklarını, derken, alabildiğine nimetler ve cennetler içinde
olduklarını anlatmaktır. Binâenaleyh onların bedenleri de son derece nimetlere
garkolmuştur. Ama padişahlara yakın olup, onların saraylarında yaşayanlar böyle
değildir. Çünkü bunlar, padişaha yakın olmaktan haz alırlar, ama bedenleri için
bir rahat söz konusu değildir. Aksine onlar hep ayakta durmaktan ve iş
görmekten ötürü bir yorgunluk içindedirler. İşte bundan dolayı Hak Teâlâ,
"Naîm cennetlerindedirier..." buyurmuş ve sadece,
"cennetlerdedirler" buyurmamıştır.
İkinci ihtimale göre
ise, ayetin taşıdığı incelik, bu mukarreb kulları, meleklerden ayırmaktır.
Çünkü günümüzde, gökteki mukarrebler, meleklerdir. Binâenaleyh cennetteki mukarreb
ve sâbikûn, bu meleklerden başkaları olması gerekir. Burada şöyle bir incelik
vardır: Meleklerin yakınlığı (mukarreb oluşu), o padişahın yanında, iş yapmak
için bulunan has adamların yakınlığı gibidir. Binâenaleyh hernekadsr bundan
büyük haz alsalar da, nimetler (rahat) içinde değildirler ve bu melekler,
Allah'ın kapısında dururlarken, ilgili işlerin, kabul edilip-edilmeyeceğinden
ötürü endişe ve korku içindedirler ve mükellefiyet onlardan hiç kalkmaz.
Halbuki "sâbikûn"un, Allah nezdinde, tıpkı padişahla oturup-kalkan,
yiyip-içen kimselerinki gibi bir yakınlıkları vardır. Binâenaleyh bunların
ellerinde bir iş yoktur ve iş bunlara geri çevrilmez. Dolayısıyla da, padişaha
yakın olmadan ötürü haz duyarlar, rahatlık ve nimetler içindedirler.[27]
"Bir çoğu
evvelkilerden, birazı da sonrakilerdendir" (Vakıa. 13-14).
Bu ayet de,
"haber ba'de haber" (haberden sonra gelen ikinci haber) otup, bununla
ilgili bir kaç mesele vardır:[28]
ayetinin tek bir cümle
olduğunu; haberinin, ya halleri ortada olduğu için, ya da halleri başkalarına
kapalı olduğu için, mübtedânın aynısı olduğunu söyledin. Öyle ise, daha nasıl
bundan sonra, (bu cümle) haber olarak gelebilmiştir?
Deriz ki: Bu gayeyi,
başka bir gaye için olan diğer bir haberin zikri ifade etmiş olup, bu tıpkı,
meşhurlardan olduğuna işaret etmek için bir kimsenin, "Zeyd'in durumu sana
gizli değil" deyip, daha sonra "gizli değil" demesine rağmen,
muhatapça bilinmeyen bir haline geçip, bu hâli anlatması gibidir. Çünkü bu,
Zeyd'in yabancılardan olmadığını anlatmak için getirilmiş bir ifadedir. İşte
aynen bunun gibi, Hak Teâlâ'da, onların şereflerini beyan etmek için önce,
"ve's-sâblkûne's-sablkûn" buyurmuş, daha sonra da, onların
sayılarının durumunu zikretmiştir.[29]
"Evvelkiler",
kimlerdir? Deriz ki, meşhur olan görüşe göre, bunlar, Hz.
Muhammed (s.a.s)'den önce
olanlardır. Cenâb-ı Hak, "sülletün" buyurmuştur, halbuki
"sülle", büyük kalabalık-cemaat demektir. Çünkü bizim Peygamberimiz
(s.a.s) önceki peygamberler ile, ashablannın
ileri gelenleri biraraya
geldiğinde, Ümmet-I Muhammed'in
sâbikûnundan çok çok fazla olurlar. Sahabenin, bu ayet nazil olunca,
kendilerinin azlığı ağırlarına gitmiş ve bu sebepten dolayı, peşisıra,
"Bir çoğu evvelkilerden, bir çoğu da sonrakilerden" (vakıa,3940)
ayetleri nazil oldu" denilmiştir, ama bu, şu bakımlardan, son derece
zayıftır:
1) Bu
"Ümmet-i Muhammed'in sayısı, o zamanda, hatta kıyamete kadar, kendinde
önce geçmiş, ümmetlere nisbetle, son derece azdır. Allah'ın, ümmetlerden olan
kullarına ihsanda bulunması ashab-ı kiramı neden etkilesin Bu iddia, caiz
olmayan bir hulftür.
2) Bu,
haberlerde olabilecek nesh gibidir ve böyle bir neshin olması son derece uzak
(ve İmkânsız) bir şeydir.
3) Bundan
sonra gelen bir hüküm, bunu kaldırmaz. Çünkü buradaki, "Bir çoğg
evvelkilerden" ifadesi, evvelkilerden, sâbikûn olanlar hakkındadır, Bunun
böyle olduğu açıktır. Çünkü, Hz. Muhammet) (s.a.s)'in ümmeti çoktur. Allah
Teâlâ onla-bağistemiştir. Dolayısıyla Ümmet-i Muhammed'den, başka ümmetler için
affetmediği (bazı) şeyleri affetmiş ve Hz. Peygamber (s.a.s)'e, şefaat yetkisi
vermiş, böylecede ümmetinden kurtulanların sayısını çoğaltmıştır. İşte ayette
ashab-ı yemîn ifadesiyle anlatılanlar bunlardır. Ama Ümmet-i Muhammed'den, hiç
günah işlememiş, büyük günah işlememiş kimselerin sayısı ise, son derece az
olup, işte ayette bahsediler "sâbikûn" bunlardır.
4) Bu bir
yanlış düşüncedir. Çünkü ashabın bu ayetle ferahlaması gerekir. Zira Allah
Teâlâ burada, "Bir çoğu evvelkilerden" buyurunca, bunun içine bütün
evvelki peygamberler girer. Hz. Muhammed (s.a.s)'den sonra ise, başka peygamber
gelmeyecektir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak, peygamberi ve aynı derecede olan
velileri ile birlikte, ümmetten az kılınca, bu ashâb için bir in'âm (nimet)
olur ve belki de bu, Hz. Muhammed (s.a.s)'in, "Ümmetimin âlimleri, Ben-i
İsrail'in Peygamberleri gibidir'[30]
şeklindeki sözünün manasına bir işarettir.
İkinci izaha göre,
evvelkilerden murad, muhacir ve ensârın "sâbikûn" ve
"evvelûn" (ilk) olanlarıdır (Tevbe,100). Çünkü bunların ekserisi
için, en yüksek dereceler söz konusudur. Zira Hak Teâlâ, "İçinizde
fetihten evvel (Allah yolunda) infâk eden ve muharebe eden kimseler
(diğerleriyle) bir olmaz. Onlar derece itibariyle daha büyüktürler...
"(Hadid,10) buyurmuştur. Ayetteki, "Sonrakiler" kelimesi ile de,
ardları sıra gelip, sonradan onların derecesine ulaşamayan kimseler
kastedilmiştir. Bu izaha göre ayetteki "Siz de, üç sınıf
olmuştunuz"(vakıa,7) cümlesi, bu ayetler inerken mevcut olanlara bir hitab
olup, burada, Hz. Muhammed (s.a.s)'den Önce yaşamış olan, evvelkilerle ilgili
bir açıktama yer almamıştır. Bu açıktır, zira hitab, lafız bakımından, ancak
mevcut olanlara yönelik olabilir. Başkaları bu hitabın çerçevesine ancak başka
bir delil ile dâhil olabilirler.
Ayetle İlgili üçüncü
bir izaha göre, "Birçoğu evvelkilerden..." ifadesi ile, iman edip,
bizzat kendileri amel etmiş olanlar; "birazı da sonrakilerden"
ifadesi ite de, haklarında Cenâb-ı Hakk'ın, "soylarını da kendilerine
kattık" (Tûr, 21) buyurduğu kimseler kastedilmiştir. Binâenaleyh mü'minler
ve zürriyetleri, eğer ashab-ı yeminden iseler, bunlar çokluk açısından,
eşittirler. Çünkü ebeveyninden birisi mü'min iken ölen her çocuk, ashab-ı
yemindendir. Ama mü'minler ve zürriyetleri "sâblkûn"dan, yani
mukarrebûndan iseler, bunların çocukları, nadiren bunların derecesine yetişir.
Küçük oğlunda bulunmayan bir günahtan, yahutta babada bulunup, oğulda
bulunmayan bir kusurdan ötürü, mü'minlehn çoğu, genelde, hal ve fazilet
bakımından babasından daha ileri olur. Yaptığımız bu izaha göre,
"sonrakilerden" ifadesi ile, babalarından sonra gelen, onların soyu
olan çocuklar kastedilmiştir.[31]
"(Onlar)
cevherlerle örülmüş tahtlar üzerindedirler. (Bu tahtlar) üzerinde, karşı
karşıya yaslanmış olarak..." (Vakıa. 15-16).
Ayetteki, hjty
kelimesi, kuvvetli, düzenli, kendi haline bırakılmış, dokunmuş demektir.
Örülmüş, zırha da "mevdûne" denişi bundandır. kelimesi de, bedeni
kuvvetle kavrayan kemerin yapıldığı sapasağlam olan enli ip demektir. Kralların
tahtları vardır ki bu şerir, ipek vs. şeylerle döşenmiş olup, kraflar bunlar
üzerinde otururlar. Çünkü ipek ve benzeri şeylerle döşenmesi sebebi ile
"şerir", ağaç ve benzeri sert şeylerden daha yumuşak olur. Böylesi
tahtların ayakları kıymetli taşlardan olur. Yerleştirildiği yer de, altın ile
döşenir.
Ayetteki, "Onlar
üzerinde yaslanmışlar..." ifadesi te'kid için getirilmiş olup, manası
"Onlar, karşılıklı olarak, divanlara yaslanmış vaziyette, divanlar
(tahtlar) üzerindedirler" şeklindedir. Bu te'kidin manası şudur:
Sanılmasın ki onlar tahtlarda oturup başka şeylere yaslanırlar. Nasıl ki
yaslanmaya elverişli olmayan küçük bir kürsüye oturan kimsenin altına,
yaslanmayı sağlayacak başka bir şey konulur. Binâenaleyh Hak Teâlâ, "Onlar
üzerine yaslanmış olarak, tahtlar üzerindedirler" buyurunca, bu, onların
oturmalarının da, yaslanmalarının da hep o tahtlar üzerinde olduğuna delâlet
eder.
Ayetteki, "karşı karşıya" ifadesiyle ilgili
olarak da şu iki izah yapılabilir:
a) "Onlardan
hiçbiri hiçbirine sırtını (arkasını) dönmediği halde...
b) Öncekilerden
biri, kendisi üzerinde olan bir başkasını görmez olduğu halde... Bu mana
doğruya daha yakındır. Çünkü birinci manaya göre, "mütekâbilin"
ifadesi, "herkes aynı zamanda bir başkasına mukabelede bulunur"
manasına gelmiş olur. Bu mana ise, ancak kendisinde cihet farklılığı bulunmayan
şeyler hakkında düşünülebilir. Buna göre, ayetin manası "Onlar, arkaları
sırtları olmayan ruhlardır" şeklinde olur. Bu durumda da,
"sâblkûn" ile kastedilen, tıpkı herşeye mukabelede bulunan ve hiçbirşeye
sırtını çevirmesi düşünülemeyen bir nur gibi, bedenleri nurânî ruhlar, bütün
yönleri adetâ, yüz olan kimseler olmuş olur. Halbuki birinci mana, mekânı
anlatmaya daha uygun bir vasıftır.[32]
"Ebediliğe mazhar
edilmiş evladlar, etraflarında dolanırlar" (Vakıa, 17).
"Velîd"
kelimesi aslında, "mevlûd" manasında olup, ism-i mef'ûl manasında
fail veznindedir. Ne var ki, onların "mevlûd" olmalarından sarf-ı
nazar edilerek, küçük çocuklar için kullanılır olmuştur. Bunun böyle oluşunun
delili, Arapların, mesela küçük kıza, "velîde" demeleridir.
Binâenaleyh eğer onlar, kelimenin asıl manasını gözetirlerse, tıpkı
"katîl" kelimesinde olduğu gibi hâ'dan yani tâ-İ te'nisden tecrîd
ederler. Bunun böyle olduğu sabit olduğuna göre, şimdi diyoruz ki:[33]
Vildan kelimesi velîd'in
çoğuludur. Ayetteki "vlldân" hakkında şu iki izah yapılabilir:
1) Bu
kelime, asıl manası üzere olup, "mü'minlerin küçükleri" demektir. Bu
izah zayıftır Çünkü Cenâb-ı Hak, mü'minlerin küçüklerini, babalarına katacağını
haber vermiştir. Üstelik, mü'min ve sâlih kimselerden, hiç çocuğu olmayanlar da
vardır. Binâenaleyh mü'minin çocuğunun (cennette), bir başka mü'mine hizmet
etmesi caiz olmaz. Bu durumda da, bu hizmet işinin, ya bazı sâlihlere has
olduğunun söylenmesi, yahut etrafında dönüp-dolaşacak çocuğu olmayan kimseler
için olmaması, yahut da, bir başkasının çocuğunun, babasından başkasına hizmet
etmesi gerekir ki, her üç halde de, bu durum, o çocuğun babası için bir
noksanlığı ifade eder. Bu izaha göre, ayette bahsedilen, "vildan"
ifadesi ile, kâfirlerin küçük çocuklarının kastedilmiş olması gerekir ki bu,
doğruya birinciden daha yakındır. Çünkü bunda, biraz önce bahsettiğimiz
mahzurlar söz konusu olmaz.
2) Bu,
kendisinde aslî mananın düşünülmediği bir kullanışa göre getirilmiş olup, o
asîî mana da, onların doğmuş olup-olmalarına bakılmaksızın, sadece küçük
olduklarının kastedilmesidir. Bu durumda kelime tıpkı, "Onların etrafında
gılmânlar dönüp dolaşırlar" (Tur, 24) ayeti gibi olur.
Ayetteki,
"muhalledun" "ebediliğe mazhar edilmiş" ifadesi hakkında da
şu iki izah yapılabilir:
a) Bu
kelime, devam eden, süreklilik arzeden manasmdaki "hulûd"dandır. Buna
göre, şu iki mana verilebilir:
1) Onlar
ebedîdirler, ölümleri yok olmaları söz
konusu değildir.
2) Onların halleri değişmez. Onlar, hep küçük olarak kalırlar, büyümezler,
acıkmazlar.
b) Bu, "hulde" kökündendir. "Hulde" küpe manasınadır
ve ayetteki kelime, "Onların kulaklarında halkalar (küpeler) vardır"
manasınadır. Ama birinci şık daha açık ve daha uygundur.[34]
"Maîn'den (dolu)
büyük kaplarla, ibriklerle ve kadehle (dolaşırlar)" (Vakıa. 18).
İçki kapları, içki
meclislerinde olur, dolaşır. Ayetteki "ekvâb"ın manası hakkında şu
iki izah yapılır:
a) Bu, o
kadehler cinsinden birşey olup, "büyük kadehler" demektir.
b) Bu,
"testiler" türünden birşeydir, ama kulpu ve imbiği yoktur. İbrik ise,
kulpu ve imbiği olan şey demektir.
Ayetle ilgili
birkaç mesele vardır:[35]
Ekvâb, ebarîk ve ke's
arasında ne fark var? Çünkü Cenâb-ı Hak, ilk ikisini cemi, sonuncusunu, müfred
olarak getirmiş ve meselâ dememiştir?
Deriz ki: Bu, Arapların içki-içme örflerine göre söylenmiş bir ifadedir. Zira
içki İçenlerin yanında, içkilerle dolu ve hazır duran pekçok kaplar bulunur.
Fakat ke's içinde içki bulunduğu zaman, içkinin içildiği kadeh demektir. İnsan,
aynı zamanda tek bir kadehten içer. Fakat aynı zamanda içki ile dolu, birçok
kap olabilir.
İmdi, şayet,
"Kadehi dolaştırmak, dünyadakilerin örfüne göredir. Küpleri ve ibrikleri
dolaştırmak ise, dünyada alışılagelmiş birşey değildir. Binâenaleyh ayette
böyle zikredilişinin hikmeti nedir?" denilirse, biz deriz ki: Dünyada
küplerin ve ibriklerin dolaştırılmaması, ağır oldukları için, onu dolaştıracak
olanlardan, zorluğu ve meşakkati kaldırmak içindir. Yoksa aslında, onların da
dolaştırılmasına da ihtiyaç vardır. Bunun delili ise, içki içenin, içkisini
bitirdiğinde, ibriklerin ve küplerin bulunduğu yere gidip, tekrar içki
almasıdır. Ahirette ise, bu küpler ve ibrikler, bizzat kendileri etrafta
dolaşırlar, onlarla birlikte dolaşan küçük çocuklar da, onları taşımak için
değil, sırf onlardan ikram etmek için dolaşırlar.[36]
Burada dil açısından
şöyle bir izah da yapılabilir: Ke's, içinde içki bulunan kap demektir.
Dolayısıyla bu kelimenin manasına, içindeki içki de dahildir. İbrik ise,
kendisine bu ismin verilebilmesi için, içinde içki olması şart olmayan bir
kabtır. Bunun böyle olduğu sabit olunca, diyebiliriz ki: Dolu kaba verilen
değer, kab için değil de, kaptakinden ötürüdür. Durum böyle olunca,
"ke's" (kadehe) verilen değer, içinde-. şeyden ötürüdür. Fakat kesin
içinde tek bir cins içki olup nazar-ı dikkate alınan da budur. Cinsi ifade eden
kelimeler ise, ancak çeşitlendiklerinde cemî kılınırlar. Bu sebeple mesele,
aynı cins ekmeklere, mesela çoğul olarak denmez. Bu kelime ancak, ekmeklerin
kimi beyaz, kimi siyah cinsten olduğunda kullanılabilir.
Lahm (et) kelimesinin
çoğulu olan, "luhûm" ifadesi de böyledir." Luhum" (etler)
kelimesi, söz konusu olduğunda kullanılır ve meselâ aynı cins etten iki parçayı
ifade etmek için "lahmânl" denilmez. Ama sınıflandırılan şeyler,
cemîlenebilir. Binâenaleyh kadehler, ne kadar büyük ve çok olurlarsa olsunlar,
aynı cins içki ile doldurulduklarında, bunlara çoğul olarak "humûr"
(içkiler) denilemez. Binâenaleyh "ku'ûs" (kadehler) de denilemez.
Aksi halde bu, kablan önemseme olur. Çünkü ke's. içinde aynı cins içki olması
açısından, cemî olarak kullanılmaz. Böylece içinde bulunan şey Önemsendiği
için, cemîlenmemiş otur. İbrikler ise böyle değildir. Çünkü bunda nazarı
dikkate alınan şey, kablardır, içindekiler değildir. İşte bu izaha göre,
Kur'ân'ın belagatı ortaya çıkmaktadır. Çünkü içinde aynı cins içki bulunduğu
için, "kadeh" (ke's) lafzı bu ayette cemî olarak kullanılmamıştır.
İşte bu, dil açısından yapılmış kıymetli bir incelemedir.[37]
"Ke's"
kelimesinin en sonda sayılmasında ve "ekvab"ın önce zikredilmesinde,
hoş bir tertib söz konusudur. Çünkü, küplerdeki içkiler, Önce ibriklere,
ibriklerden de kadehlere doldurulur.[38]
Ayetteki,
"maîn'den" ifadesi, ya kadehdekilerin, yahut da küplerdeki ve
ibriklerdekilerin beyâniyesidir (neden olduğunun açıklamasıdır). Deriz ki:
Bunların hepsinin de, maîn'den doldurulmuş olması muhtemeldir, ama ilk
zikredilen mana, yani "ke's"dekinin beyâniyesi olması, vaz'
açısından, daha açıktır. İkinci verilen mana (ihtimal) ise, böyle değildir.
Binâenaleyh Hak Teâlâ, deyince,
sanki "içilecek şey" demiş
olur. Böylece de, dinleyen sanki, o içilecek şeyin ne olduğunu öğrenmek
istemiştir. (Dolayısıyla o beyan edilmiştir). Ama, ibriklerin, içilecek şeye
delâleti, vaz'î (yani lügat itibariyle) değildir. Mana bakımından bunun böyle
oluşuna gelince, bu kapların hepsinin dolu olması, gerçek olan bir husustur.
Bir de boş kapların dolaştırılması manasızdır. Dolayısıyla görünen odur ki
ayetteki ifâdesi, bunların tümünün birden beyâniyesidir. Fakat birinci manayı
şu da te'yit eder. Allah Teâlâ kaplardan bahsederken, onlarda bulunan şeyin
cinsini değil de, onların cinsini zikrederek, meselâ, "Onlara, gümüşden,
billur kaplar - kupalar dolaştırılır..." (insan, 15) buyurmuş; kadehlerden
bahsederken ise, onda bulunan şeyi bildirerek, "ma'în dolu kadeh"
buyurmuştur. Hernekadar boş olsalar dahi, ibriklerin dolaştırılmalarının, zinet
(süs) ve güzellik olsun diye dolaştırılmaları da muhtemeldir. Ama ahirette bu
dolaştırma işi, başka hiçbir şey için değil, sırf ikram ve nimetlendirme için
olur.[39]
"Ma'în" ne
demektir? Deriz ki: Sâffât Sûresl'nde, bu kalıbın, ism-i
fail veya mef'ûl
manasına geldiğini söylemiştik.
Bu husustaki farklı görüşler orada zikredilmişti. Şimdi biz bunun ism-i fail
manasında olduğunu söylersek, suyun akıp-gittiği zaman söylenilen, ifâdesinden
olur. Ama bunun ism-i mef'ûl manasında olduğunu söylersek, onu bizzat gözüyle
görüp, iyice teşhis edip, başkalarından ayırdettiği zaman kullanılan,
ifâdesinden olmuş olur. Birinci mana daha doğru ve açıktır. Çünkü bu kelimenin
ism-i mef'ûl manasına alınması, onun kusurlu olduğu vehmini verir. Meselâ bir
kimsenin, ifadesinin manası, "Falancanın gözü bana değdi" manasında,
'Falanca bana zarar verdi" şeklinde olur. Bir de ism-i mef'ûl manası ile
bu tavsifi yapmanın, herhangi bir faydası yoktur. Ama içecekler hakkında
"akıcılık" vasfının kullanılması, eğer bu, su hakkında ise, bir övgü
sıfatı, başka şeyler hakkında ise, dünyada bulunmayan enteresan bir şey demek
olur. Bu manaya göre bu ifade, tıpkı Hak Teâlâ'nın, "içkiden nehirler, ki
onlar içenler için bir lezzettir..." (Muhammed, 15) ayeti gibi olmuş olur.[40]
"Ki bundan ötürü
baş ağnsma uğralamayacakları gibi, akıllan da giderilmez" (Vakıa, 19).
Bu ayetle ilgili
birkaç mesele vardır:[41]
Ayetteki, ifadesi hususunda şu iki izah yapılabilir:
a) Onlara,
bu içkilerden dolayı bir baş ağrısı ânz olmaz. Nitekim Arapça'da, "Bende
baş ağrısı bıraktı, yaptı" manasında "Falanca benim başımı
ağrıttı" denilir.
b)
"Ehl-i cennet, bu içkilerden ötürü sarhoş olmazlar ve bu içkileri içe içe
bitiremezler" manasında olup, ketime, kökündendir. Görünen odur ki,
"şada" (başağrısı) kelimesinin aslı da budur. Çünkü baştaki ağrı,
genelde, beyin cidarmdaki iltihap sebebiyle oluşur ve insana eza verir.
Dolayısıyla başağrısı meydana getiren o şey, adeta beyin cidarına girmeye
çalışmaktadır.[42]
Eğer bu ifade ile, baş
ağrısının olmayacağı manası kastedilmiş ise, harf-i cerri ile kullanılması nasıl güzel olur. Çünkü
sebebi bildirmek için kullanılan edat, harf-i cemdir. Nitekim meselâ Arapça'da,
tâ "şundan ötürü hastalandı"; denilir. Hastalıktan kurtulmayı
anlatmak için de, denilir. Biz deriz ki:
Bunun cevabı şudur.
Bir sebep herhangi bir yerde bir iş meydana getirince, âdeta oradan bir şey
ayrılmış da, o sebebin etkisi o ayrılan şeyin yerinde kalmış otur. Binâenaleyh
burada iki görüş ve iki değerlendirme söz konusudur. Çünkü sen, o şeyin
bulunduğu yere bakıp da, orada birşey gördüğünde, mesela, "Bu, hangi
şeyden ötürüdür?" dersin ki bu, "Bunun var oluşunun başlangıcı, hangi
şeyden ötürüdür" demek olur. Böylece nazarın sebep üzerinde toplanır da
sen, "Bu, işte bundandır" yani "bunun var oluşunun sebebi
budur" dersin. Fakat neticesine baktığında, ondan sâdır olan bu işin,
âdeta onu bırakıp da, olması gerektiği yerle birleşmiş olarak görürsün. İşte
bundan ötürü, o şeyin yeniden bir daha var olması mümkün değildir. Böylece,
sanki sebep orada bulunuyordu da oradan ayrılmış oldu. Binâenaleyh burada,
yakınlığı ve uzaklığı söz konusu olan, cisimlere ait iki şey bulunmuş olur.
Bunun iyice kavradığına göre, şimdi diyoruz ki: Burada, ahiret içkileri, hem
yapılan açısından, hem de özellikleri açısından anlatılmışlardır. Binâenaleyh
nazar, içenlere değil de, bizzat içkiye takılmıştır. Şayet ayetten,
"Cennetlikler, kendilerinde bulunan bir özellikten dolayı, cennet
içkisinden etkilenerek baş ağrısına tutulmazlar" şeklinde bir mana
kastedilmiş olsaydı, bu mana, cennet içkileri için bir medh taşımazdı. Ama
Cenâb-ı Hak, bu içkilerin, kendisinde bulunan bir husisiyetten dolayı başağrısı
yapmadıklarını ifâde edince, bu, o içkiler için bir medh olmuş olur.
Binâenaleyh, bakış, tefekkür ve nazar içkilere takılıp kalınca, Vf*
buyurmuştur. Ama, meselâ sen, çok içmesinden ve içkiye dayanıklılığından dolayı
bir adamı tavsif etmek istediğinde, onun hakkında, "O, şu kadar içmesine
rağmen başağrısına tutulmaz" içmeyi
nitelediğinde ise, "Bu, kendisinden dolayı hiç kimsenin başağrısına tutulmadığı bir
içkidir" dersin.[43]
Ayetteki, "akıllan da giderilmez" ifâdesinin
tefsiri, Saffât (Ayet. 47) Sûresi'nde geçmişti. Burada zikredilmesi uygun olan
ise şöyle denilmesidir. Eğer ifâdesinin
manası, "Onlar sarhoş olmazlar" şeklinde olursa, bu durumda, biz ifâdesinin manasının, ya, "Onlara, baş
ağrısı isabet etmez" şeklinde olduğunu, yahut da, "Onlar kendilerini
kaybetmezler şeklinde olduğunu söylemiş
oluruz. Şimdi biz, bunlardan birincisinin olduğunu söylersek, o zaman, ayetteki
tertip son derece güzel olmuş olur. Çünkü bu, kademe kademe yükselmeye işaret
eder. Zira ifâdesinin manası, "Onlara başağrısı isabet etmez"
şeklinde olur. Ama, ne var ki, bu ifâde, sarhoş olmayı nefyetmez. İşte bu
sebepte, Cenâb-ı Hak bunun peşinden buyurarak, "Sarhoşluk da vermez"
demiştir. Ki bu, bir kimsenin tıpkı, önce, "Bunda, aşın bir mefsedet
yoktur" deyip, daha sonra da, izahı tamamlamak için, "Mefsedetin azı
da yoktur" demesi gibi olmuş olur. Şimdi sen, bu sırayı tersyüz edecek
olursan, ayetteki tertip güzel olmaz. Yok eğer biz, ifâdesinin manasının, "kendilerini
kaybetmezler" şeklinde olduğunu söylersek, o zaman tertip yine güzel olmuş
olur. Çünkü bizim, "başağrısına tutulmazlar" şeklindeki sözümüzün
anlamı, "çok olmasına ve devamlı içilmesine rağmen onlar kendilerini
kaybetmezler, sarhoş olmazlar" demektir. Çünkü, içkinin bitmesinden dolayı
sarhoş olmama, ilginç bir şey değildir.
Ancak, onların, içki
içmeye devam etmelerine ve hep içmelerine rağmen sarhoş olmamaları ise, işte
hayret uyandıran şey budur. Yok eğer biz, yukarda da beyan ettiğimiz gibi,
ifâdesinin, "Onların içkileri bitmez" manasında olduğunu söylersek,
yine biz deriz ki: Eğer ifâdesi, "Onlara baş ağrısı isabet etmez"
manasında olursa, ayetteki tertip yine son derece güzel olmuş olur. Bu böyledir,
zira " ifâdesi, eğer onların içmeleri az ise, ilginç bir durumu beyan eden
bir ifâde olmaz. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, onların, şarapları eksik
olmamakla ve şarap içmeye hep devam etmelerine rağmen, "O içkiden dolayı
başları da ağrımaz..." buyurmuştur. Yok eğer, bu ifadenin, "O içkiden
dolayı sarhoş olmazlar" anlamına geldiğini söylersek, o zaman ayetteki
tertip yine son derece güzel olmuş olur. Çünkü, ifâdesi, "Onlar, içinde
bulundukları hâlden dışarı çıkmazlar, kendilerine verilmiş olan içki de
onlardan alınmaz; içe içe o içkileri tükettiklerinde ise, kendilerine yine içki
verilir..." manasında olmuş olur.[44]
"Beğeneceklerinden
(türlü) meyve(ler), iştihlanacaklarmdan kuş eti..." (Vakıa, 20-21)
Bu ifâdeyle ilgili
birkaç mesele vardır:[45]
Bu ayette bahsi geçen
bu "fâkihe"yi, o çocuklar ikram etmedikleri halde ve bu ifâdelerin de
atfedilmiş olması bu manayı gerektirdiği halde, bu kelimenin cer okunuşunun
sebebi nedir? Biz deriz ki: buna şu iki bakımdan cevap verebiliriz:
1)
"Fâkihe" ve "et", şu iki halde de, yani, içki içerken de,
icilmezken de, istenilen, aranan şeylerdendir. Binâenaleyh, "fâkihe",
Cenâb-ı Hakk'ın da, "devşirilecek şeyleri yakındır" (Hakka, 23) ve
"Her iki cennetten devşiriien meyve yakındır" (Rahman, 54) buyurduğu
gibi, cennet ağaçlarının dallarının uçlarından devşirilir. İçki içilirken,
bunları, o cennet çocukları ikram etmedikleri, dolayısıyla da, yemek için değil
de sırf ikram için, o cennet çocuklarının o ilginç meyveleri ve hayreti mûcib o
etleri cennetliklere sunmaları mümkündür. Ve bu tıpkı, her biri, yakın olma
açısından diğeriyle müşterek olduğu halde, müsafire uzatan ve ikram eden
kimsenin, etiyle o çeşitli meyveleri misafir yanına koyması gibidir.
2) Bu
ifâdelerin, mana bakımından "Naîm Cennetleri (vtkıa, ıaj ifâdesine
atfedilmiş olmaları... Yani, "Onlar, naîm cennetlerinde, meyveler, etler
ve "ünler içinde bulundukları halde mukarrebûndurlar" demek olup, bu
da, "işte onlar, ou nimetler içinde gidip gelirler..." demektir.
Meşhur olan ise, bu ifâdenin, mâna bakımından değil de, ilgili lafza komşu
olmalarından dolayı atfedilmiş olmalarıdır. "Kılıcını ve mızrağını
kuşandı..." denilmesi caiz iken, bu neden demlemesin?[46]
"Tahyîr'!
ifâdesinin "fâkihe"ye, üjföî
ifâdesinin de, "et"e tahsis edilmelerinde bir belagat bulunmakta
mıdır? Ben derim ki, benim bu âciz zihnim kuşatamasa ve bu az ilmim ulaşamasa
bile, Kur'ân'ın her bir harfinde bir belagat ve bir fesahat bulunmaktadır. Bana
öyle geliyor ki, "et" ve "fâkihe", aç olan bir kimsenin
yanına konulduğunda, onun canı ete; tok olan bir kimsenin yanına
konulduklarında ise, tok olanın canı da "fâkihe meyve"ye meyleder. O halde bu demektir
ki aç olanın iştihâsı vardır; tok olanın ise iştihâsı olmayıp, bu tok olan
kimse hür ve muhtardır; isterse yer, istemezse yemez... Ama, aç olan kimse
hakkında, "isterse yer..." ifâdesi kullanılmaz. Zira, edatı, kesin
olmayan şeylerin başına gelir. Bunun böyle olduğu bilindiğine göre, dünyada
iken, "et", iştahı olan (aç olan) nezdinde tercihe şayandır;
"fâkihe meyve" ise, iştahı olmayan (aç olmayan) kimse nezdinde
tercihe şayandır. Cennetin anlatımı, dünyada anlaşılır olan şeylere göre
yapılır. Dolayısıyla üyföi kelimesi ete; kelimesi de meyveye tahsis edilmiştir.
Bu hususta, lafız bakımından sözün özü şudur: "İhtiyar" kökü, iki
şeyden en iyisini almak anlamındadır. Dış görünüş itibariyle
"ihtiyâr-seçme işi"nin kendisine taalluk ettiği iki şey hususunda,
bir tercih veya ikisinden birisine meyil söz konusu olmaz... Kişi, daha sonra
düşünür, karar verir ve fikrinin galip geldiği tarafı seçer. Binâenaleyh,
"tefekküh - zevklenme" ihtiyaç olmadığında söz konusu olan şeydir.
Ama, meselâ, bir kimse, doğrudan doğruya bir meyveye iştihâ duyarda, onu
getirir yerse, bu kimse "mütefekkiri zevklenen" olmaz; tam aksine bu;
ihtiyacını gidermiş olur. Cennetin meyveleri, cennetliklerin yanında,
cennetliklerden o meyvelere bir meyil ve arzu söz konusu olmaksızın
bulunurlar.. Derken, kendi seçeneklerine göre o meyvelerle zevklenir; onlarla
telezzüz ederler. Ama "et"e gelince, azıcık da olsa, oların canı . et
istediğinde, o et onların yanında butunuverir. Nefsin, yenilecek bir şeye
meyletmesi ise iştihâlanmadır. Bunun böyle olduğunun delili, "devşirilecek
şeyleri yakındır" (Hakka. 23) ve "Her iki cennetten devşirilen meyve,
yakındır" (Rahman, 54) ayetleridir. "Kesilmeyen, yasak da edilmeyen
birçok meyve arasında..."(vakıa, 32-33) ayetleri de, o meyvelerin hep
orada bulunduklarının delilidir.[47]
"Et"e
gelince, rivayet olunduğuna göre, meselâ kuş uçuyor, tam o strada mü'min
kimsenin canı, onun etini arzuluyor, dolayısıyla o kuş, o anda, onun arzuladığı
tarzda kebap edilmiş ve kızartılmış biçimde onun önüne iner... Velhasıl,
fâkihe, hep o cennetliklerin yanında mevcuttur; mü'min, işte buna rağmen,
arzularsa bunlardan yer, isterse yemez. "Et"e gelince mü'min onu
ister ve canı, en ufak biçimde onu çektiğinde, o hemen mevcut ve hazır olur. Bu
böyledir, çünkü, "fâkihe"nin hep orada olması ile, cennetliklerin
gözleri onun zevkiyle doyar, ama etin bulunmasıyla ise, cennetliklerin gözleri
zevklenmez...
Sonra, ilgili lafızda,
şöyle bir incelik vardır: Cenâb-ı Hak, mâna bakımından biri diğerine yakın
olmasına rağmen, dememiş, ama buyurmuştur. Çünkü, "tehayyür",
tekeffül (tefe'ul) babındandır. Dolayısıyla o cennetlikler adeta, son derece
mükemmel olan bir şeyi almış olurlar. Bu ise, ancak, ona ihtiyacı olmayan ve
mecbur da olmayan bir kimseden sudur edecek bir kimsedir.[48]
"Fâkihe"nin
"eften önce zikredilmesinin hikmeti nedir? Biz deriz ki, buna şu
bakımlardan cevâp verebiliriz:
a) Dünyadaki
âdet, yemekten önce "fâkihe - yemiş"in sunulmasıdır. Cennet ise,
dünyada bilinip tanınan şeylerle tanımlanmaktadır. Özellikle de, içki içenlerin
âdeti böyledir. Binâenaleyh, ayetin maksadı adeta, cennetliklerin içme halini
beyân edip ortaya koymaktır.
b) Dünyadaki
hikmet, "meyve"nin önce yenilmesini gerektirir. Çünkü,
"meyve" daha kıymetli ve hoş, daha çabuk bağırsaklara inen ve hazmı
için, midede daha az bir müddet duran bir yiyecektir. Ayrıca,
"Fâkihe", yemek için, iştahı harekete geçirir, "et" ise,
iştahı önler..
c)
"Tahyîr" ve "iştihâ" lafızlarından çıkan ve biraz önce
cevâp olarak zikrettiğimiz şeyden, şu netice ortaya çıkar: Allah Teâlâ,
"fâkihe"nin, cennetliklerin yanında, her zaman mevcut olduğunu;
"et"in ise arzu edilir edilmez mevcut olacağını beyân edince, bu,
cennetliklerde bir açlığın sözkonusu olmadığına delâlet eder. Çünkü aç olan
kimsenin "et"e olan ihtiyacı, onu seçmesine mahal bırakmaz. İşte bu
sebeple Cenâb-ı Hak, buyurmuştur. Çünkü cennetteki durum, dünyada iken tok
kimsenin durumuna benzer. Dolayısıyla, bu kimsenin "fâkihe"ye olan
meyli daha çok olur. İşte bu sebeple, Cenâb-ı Hak "fâkihe"yi önce
zikretmiştir. Bu izah daha doğrudur. Çünkü, "fâkihe"den, yemekten
sonra yenHebilecek olanlar da vardır. Bu sebeple, birincisi, hepsi için bir
cevâp olarak sahîh olmaz..[49]
"Güzel gözlü
huriler de (vardır), saklı inci timsâlleri gibi,.." (Vakıa. 22-23).
Bu kelimeler, çeşitli
şekillerde okunmuşlardır:
1) Merfû
olarak... Meşhur olan da budur. Bu okunuşa göre jy-j (ve hürün) lafzı, (vakıa, 17) ifâdesine atfedilmiş olur. Buna
göre şayet, "Cenâb-ı Hak, o hurilerin örtülü ve mesture olduklarına işaret
etmek için, daha önce, "Çadırlar içinde ehl-i perde huriler vardır"
(Rahman, 72) buyurmuştur. Binâenaleyh, daha nasıl senin, "Bu ifâde,
ifâdesine atfedilmiştir" şeklindeki sözün doğru olabilir?" denilirse,
deriz ki: Buna şu iki bakımdan cevâp verebiliriz:
a) Meşhur
olan bu görüşe göre, bizim, bu kelimenin, o ifâdeye mana bakımtnda-değil de
lafız bakımından atfedildiğini söyleme m izdir. Veyahutta, bu takdir ve
anlaşılan şeye ve mefhuma göre, mâna bakımından atfedildiğini söylememizdir.
Çünkü. Cenâb-ı Hakk'ın, (vakıa, 17) ifâdesinin manası,"Onlar için.
çocuklar vardır" takdirinde olup, bu tıpkı, Cenâb-ı Hakk'ın, "Civanlar
da kendilerine (hizmet için) etraflarında döner(ler)"(Tur,24) ayeti
gibidir. Böylece de, ifâdesi,
"Onlar için güzel sözlü huriler vardır" takdirinde olmuş olur.
b) Şöyle
denilebilir: (huriler) sözü, sadece bir
cinse hasredilmemiştir. Tam aksine, cennet ehli için, muazzam odalarda ehl-i
perde huriler vardır; ki bu hurilerin de, cariyeleri, hizmetçileri vardır.
Ayrıca, sabî olan o çocuklarla birlikte dolaşan huriler vardır. Buna göre
Cenâb-ı Hak âdeta, o cennetliklerin yanında dolaşan çocuklar ve kadınlar vardır"
demek istemiştir.
2) (vakıa,
18) ifâdelerine atfedilerek, mecrûr okunmaları... Buna göre şayet, "Bunlar
nasıl, o cennet ehlinin yanında dolaştırılırlar?" denilirse, biz deriz ki:
Bunun cevâbı, biraz önce, (vâkıa.21)
ayetinin tefsirinde geçmişti. Yahutta, bu ifâdeler, (vakıa, 12) kelimesine
atfedilerek mecrûr okunmuşlardır. Buna göre mana, "O rr.ukarrebler, naîm
cennetlerinde... ve de, güzel gözlü hurîler yanında, içindedirler..."
şeklinde olur. Bu iki ifâde, nasb ile, şeklinde de okunmuştur. Belki de, bir
atıf, söz konusu olmadan bu kıraata göre elde edilen mana, atfın olması halinde
elde edilen mana gibidir. Ne var ki, böyle okuyan kimselerin, nasbeden bir şeyi
takdir edip de, meselâ, "O cennetliklere güzel gözlü huriler verilir"
demesi gerekir. Bunun üzerine bu okuyana, "Haydi, bir ref eden de takdir
et!" denildiğinde, o, meselâ
"Onlar için, güzel gözlü huriler vardır" takdirini yapar ki,
böylece de, atfedilmesi halinde elde edilen manadan dışarı çıkarılmış olmaz.
Ayetteki, "saklı inci timsâlleri gibi..."
ifâdesine gelince, bu Hususta şöyle birkaç bahis söz konusudur.
Birinci Bahis:
Bu ifâdenin başındaki kâf, teşbih için olan kâf olup, (-misli) slimesi, teşbihte hakîkat ifade
eder. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak, şayet,
lemis olsaydı, bunun başına, kâf getirmeye hacet kalmazdı. Öyleyse,
teşbih için olan bu iki kelime nedir?
Biz deriz ki: Bu konuda meşhur olan cevaba göre, teşbih için olan bu iki
kelime, te'kîd ve mükemmel bir teşbih ifâde ederler. Buna göre şayet, 'Hiç
böyle değil. Tam aksine, bu ikisi birden, ikisinden birisinin ifâde ettiğini
ifâde edemezler. Çünkü meselâ sen, kendisinden dolayı teşbihin yapıldığı bir
şey hususunda "müşebbehün bin" (kendisine benzetilen) için değil de,
"Müşebbeh (benzetilen) için, "O, inci gibidir" diyebilirsin..
Biz deriz ki, bu
husustaki sözün Özü şudur: Bir şeyin bir misli varsa, bu misli. o şeyin
mislidir. Binâenaleyh, sen meselâ, "O, ayın mislidir" dediğinde, bu
ifâde, meselâ senin, "o,
aydır" şeklindeki sözünün ifâde ettiği belagatı ifâde etmez. Yine, meselâ
bizim, "O, aslan gibidir" "O, aslandır" şeklindeki
sözleriniz de böyledir. Binâenaleyh, sen, meselâ, "o, inci gibidir"
dediğinde, adeta sen, demiş olursun. Halbuki senin, "O, incidir" şeklindeki sözün, yine
senin, "O, inci gibidir"
şeklindeki sözünden daha beliğdir. Bu bahis, burada bu neticeyi verir.
Ama, bu husus bize,
Cenâb-ı Hakk'ın (Şûra. 11) ifâdesinde bu
neticeyi vermez. Çünkü, nefy (olumsuzluk), isbâtın mukabilindedir. Halbuki,
sözden, olumsuzluğun mukabili olan "isbât" manası anlaşılmadığı sürece,
nefy manası anlaşılmaz. Bu sebeple biz diyoruz ki, ayeti, bir kimsenin, "Bir şey, O'nun
gibidir" şeklindeki sözünün karşıtıdır. Böylece Cenâb-ı Hak, bu kimsenin
bu sözüyle isbât etmiş olduğu şeyi, nefyetmiş olur. Ne var ki, şeklindeki sözünün anlamı, biz bu ifâdenin
başındaki kâfin ziyâde olduğunu söylemezsek, "Onun mislinin misli,
şeydir" şeklinde olur ki, bu söz, O'nun (Önce) bir misli olduğuna, daha
sonra da, o mislinin misli bulunduğuna delâlet eder. Şimdi tam bu noktada biz, "Böyle değil" dersek, bu, onun bu
sözüne bir reddiye olmuş olur. Ona reddiyede bulunmak ise sahmtir.
Geriye şöyle denilmesi
kalmaktadır: Pekçok şeyi kabul eden kimseye reddiye de bulunmak, bu kimsenin
kabul ettiği her şeyi nefyetmek anlamına gelmez. Binâenaleyh, meselâ bir kimse,
"Zeyd çok iyi alimdir" dese de, sonra da bu kimseye, reddiye olsun
diye, "Zeyd, çok iyi alim değildir" denilse, bundan, bu kimsenin,
Zeyd'in âlim olmasını nefyettiği çıkmaz. Binâenaleyh, "Mislinin misli, şey değildir"
manasında, kim kalkar da, derse bu sözünden, bu kimsenin onun mislini
nefyettiği neticesi çıkmaz. Tam aksine, bu söz sadece, mislinin mislini
nefyetmiş olabilir. Binâenaleyh, bu tür reddiyede bulunan kimse, muvahhid
olmaz, dolayısıyla da onun bu sözü, Allah'ın birliğini ifâde etmenin dışında kalır.."
denilirse, biz deriz ki, bu Cenâb-ı Hakk'ın birliğini ifâde etmiş olur. Zira
biz, "Onun mislinin misli şeydir" dediğimizde, O'nun mislinin
olmaması gerekir. Çünkü eğer O'nun bir misli olsaydı, o şey, O'nun mislinin
misli olurdu ki O'nun mislinin misli şeydir. Bunun delili ile Hak Teâlâ'nın
"De ki: Şehadetce hangi şey daha büyüktür." De ki: "Allah"
(Enam, 19) ayeti. Çünkü "şey", mevcud olarr demektir. Binâenaleyh
O'nun mislinin misli de "şey" olur. Halbuki bu husus, "O'nun
mislinin misli, şey değildir" şeklindeki sözümüzle nefyedilmiştir. Böylece
bu sözün, tevhidi anlattığı anlaşılır. Bu sebebie de, sözü hakiki manasına
hamletme ''Saklı inci timsalleri..." ayetinde mübalağa (fazla Dir tesir)
ifade eder. "O'nun misli gibi birsey yoktur" (şura, 11) ayetinde ise,
hakiki -anaya hamledilmez. Tatil (Allah'ı inkâr) fikri çıkmasın diye, teşbih
kâfi zaide diye (tezyin için) düşünülür.
Biz diyoruz ki:
ayetinde şöyle bir incelik vardır: Bu, nefye delalet eden şeye işaret etmek
suretiyle yapılan bir nefiydir (yok saymadır). Bu böyledir, çünkü
Allah Teâlâ,
vâcibü'l-vûcûd'dur. Allah'ın ortaklan olduğunu söyleyenler de, bu hususta bize
muvafakat etmiştir. Bu hususta bize muhalefet eden ise sadece
"mu'attıla'dır
Bunun açık isbatı
şöyledir: Hak Teâlâ vâcibü'l-vücûd olup, tam bu noktada O'nun bir misli
bulunduğu söylenecek olursa, O, vâcibü'l-vücûd olmaktan çıkar. Çünkü, bu
takdirde O, gerçekte misli ile, eşit olmuş olurdu. Aksi halde, o şey, Allah'ın
misli olamazdı. O halde, bu durumda ilah, birden fazla olmuş olurdu. Dolayısıyla,
onu mislinden ayırdeden bir özelliğin eklenmesi gerekir. Şu halde eğer mürekkeb
bir varlık olsaydı, vâcibü'l-vücûd olamazdı. Çünkü her mürekkeb, mümkin
varlıktır. Şimdi eğer O'nun bir misli ofitaıydı, bu şey o olamazdı. Böylece
O'nun bir mislinin olduğunun söylenmesinden, mislinin olmadığı neticesi çıkar.
Bu sebeble, ayetini "Onun mislinin
misli bir "şey" yoktur" manasına hamledip, bu sözün mukabilinde
de kâfirin, "O'nun mislinin misli bir "şey"dir" sözü yer
alınca, bu söz O'nun mislinin misti olduğunu kabul etmiş olur. O'nun misli,
O'nun bizzat kendisinin gerçeğinden hariç bir şey olurdu. Dolayısıyla da ortada
vâcibü'l-vücûd kalmazdı. Binaenaleyh, lafız olarak iki tane "misil"
kelimesinin zikredilmesi, müşriklerin görüşlerinin bâtıllığına delalet eden
hususa işaret etmenin yanısıra, tevhidi de ifâde eder. Eğer biz, "O'nun
misli "şey" değildir" demek, bu, delile işaret etmeksizin
yapılan bir nefiy olmluş olurdu. Bu hususta gerçeği şöylece izah edebiliriz:
Cenâb-t Hakk'ın mislinin olmadığını söylemede, O'nun mislinin bulunduğu
iddiasını taşıyan, müşriklere bir red vardır. Buna şöylece istidlal ediyoruz.
Eğer O'nun bir misli olsaydı, Kendisi de onun misli olurdu. Böylece de mümkin
ve muhtaç bir varlık oturdu. Dolayısıyla ilah olamazdı. Eğer O'nun bir misli
olsaydı, Allah, vâcibü'l-vücûd bir ilah olamazdı. Çünkü O'nun bir misli olduğu
farzedildiğinde, bir hususta o şeyle müştereklik arzediyor, bir hususta da
ondan farklı oluyor. Binâenaleyh bu iddianın terkedilmesi gerekir. Şimdi eğer
O'nun bir misli olsaydı, ilah olma gerçeğinden hâriç kalırdı. O halde O'nun
ortağı olduğunu söylemek, ilah olmadığını söylemiş olma neticesine götürür.
Dolayısıyla delil ile birlikte olarak Allah'ın birliğini anlatan bir ifâde,
ifadesi ise, delilsiz olarak, Allah'ın birliğini ifade eden bir sözdür. Bu
cümleleri yazıp bitirdikten sonra, İmam Fahruddin er-Râzİ (r.h)'in sözleri
arasında da benim ifadelerime benzer sözlere rastladım. Demek ki zihinlerimiz
arasında bir tevarüd sözkonusudur. Bununla beraber onun sözlerinde çok istifade
ettiğimi de itiraf ederim.
Hak Teâlâ'nın ifadesi
de o incilerin, çok saf ve berrak olduklarına bir işarettir yani, "Bunlar,
renkleri güneş ve hava ile değişmeyen incilerdir" demektir.[50]
"İşledikleri
amellere bir mükâfaat olarak (Vakıa,
24).
"Cezâen"
kelimesinin mansub oluşuyla ilgili olarak şu ftftfcafi yapılabilir:
a) Bu,
mef'ûl-ü lehtir. Bunun böyle oluşu, açık olup, takdiri, karşılık tahakkuk etsin
diye ve onlar yaptıklarının karşılığını görsünler diye, Allah onlara bunu yaptı
(verdi)" şeklindedir. Bu izaha göre, ayette şöyle bir incelik var: Diyoruz
ki: Ayetin ifade ettiği mana, "Bütün bunlar, sizin karşılığıdır. Daha fazlasının size
verilmesine gelince, hiçbiriniz bunu tahmin edemez" şeklindedir.
b) Bu, mef'ûlü mutlaktır. Bunun delili şudur: Allah Teâlâ'nm onlara
yaptığı herşey bir "ceza" (karşılıktır. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak
burada adetâ, demektedir. Ayetteki, ifadesine gelince, biz bunun böyle ifade
ediliş hikmetini, Tûr Sûresinde (16. ayette) anlatmıştık. Çünkü Allah Teâlâ,
azabın, o kâfirlerin yaptıkları şeyin (suçlarının) tam karşılığı olduğuna,
fazladan azab verilmeyeceğine; mükâfaatın da, mü'minlerin amellerinin karşılığı
olduğuna, ama Allah Teâlâ'nm mü'minlere sadece yaptıklarının karşılığını değil,
amellerine karşılık onlara otattâtâğme mükâfaat verdiğine, kâfire ise sadece
yaptığının karşılığını vereceğine bir işaret olmak üzere, mü'minler hakkında,
"İşledikleri amellere bir mükâfaat olarak..."; kâfirler hakkında
ise, "Siz ancak, yaptıklarınızın
karşılığını görüyorsunuz" (Tur, 16) buyurmuştur. Böylece de burada, adetâ
Hak Teâlâ'nm, "Kim bir iyilik yaparsa, onun için o iyiliğin on misli
(mükâfaat) vardır. Kim de bir kötülük yaparsa, ancak onun misli ile
cezalandırılır" (En'am, 160) ayetinin manası vardır.
Ayetle ilgili birkaç
mesele vardır:[51]
Bu, usûl (itikad) ile
ilgili olup, İmam Fahruddln (r.h) bunu pek çok yerde zikretmiştir. Biz de
onlardan bir kısmını nakledelim. Şöyle ki: Birincisi, Mutezile şöyle demiştir:
"Ayetin bu ifadesi, amellere karşılık vermenin Allah'a vâcib olduğuna
delâlet eder. Çünkü karşılığı ayrıca istemek caiz değildir." İmam
Fahreddln er-Razî (r.h) buna pek çok cevab vermiştir. Fakat sanıyorum ki o,
benim bu hususta söyleyeceğim şu hususu zikretmemiştir. Bu da, bizzat
Mu'tezile'nin söyleyip (de kendi aleyhlerine dönen) şu husustur: "Eğer
ileri sürdüğünüz şey doğru olsaydı, bu tür şeyleri va'detmenin bir manası
olmazdı. Bu böyledir, çünkü akıl, cezanın (karşılığın) verilmemesinin kabîh
(çirkin-nahoş) olduğuna hükmedip, kabîh olan şeylerin Allah'dan sudur
etmeyeceği yine aktl ile bilindiğine göre, Allah Teâlâ'nm bu tür şeyleri ceza
(karşılık oldukları) için verdiği anlaşılmış olur. Cezayı yerine ulaştırmak da
gereklidir, vâcibtir.
Ama biz, bizim
mezhebimize göre meseleyi ele aldığımızda, ayetler, bir mana,bir müjde ifade
eder. Çünkü müjde, malum olmayan birşey hakkında hayırlı haber verme şeklinde
olur. Dolayısıyla da karşılık vermenin, Allah için vâcib olduğu (vücûb
ala'llah) söylenemez. Bu tür şeyleri haber vermek ise, bir müjde sayılmaz.
Çünkü
biz diyoruz ki:
Karşılığın bizzat kendisi vâcib olunca, Allah TeâJâ'nın dünyada İken bize
verdiği şeyler, zaten bir karşılıktır. Şu halde âhiret mükâfaatı, Allah'dan
ancak bir lütuf olarak sâdır olur.
Bu hususta
söylenebilecek son söz şudur: Atlah Teâlâ, "İşte sizin cezanız
(karşılığınız) budur" sözü ile, nimetini kemâle erdirmiştir ki bu söz,
"Ben bunu sizin için bir karşılık kıldım" demektir ve bu cezanın
(karşılığın) ne miktarı bellidir, ne de Allah'a vâcibtir. Bu tıpkı, şuna benzer:
Kerîm (cömert) bir zat, Önemsiz bir iş yapan kimseye, pek çok karşılık verir.
Öyle ki verdiği o şahıs, bunu onun kendisine emanet olarak verdiğini, yahut da
bir yere götürmesini isteyeceğini zanneder. Derken veren şahıs ona, "Bu,
senindir" deyince, o sevinir, sonra da "Bu, ancak pek çok hizmete
karşı verilebilecek olan çok büyük bir in'âm!" der. Kerim zat da ona:
"Bu, sadece yaptığın şeyin karşılığıdır. Verdiğim bu mükâfaattan ötürü
senden bir hizmet istemiyorum. Ama yeni bir hizmet yaparsan, ona yeni bir
mükâfaat verilir" der ki işte bu, son derece büyük bir lütuftur.
İşte bu noktada biz
diyoruz ki: Bu söylediğimiz durum, kul olmayan kimse hakkında geçerlidir. Fakat
kul (köle), efendisinin verdiği görevi yerine getiriyorsa, durumda ücrete hak
kazanmaz. Hele hele efendisinin emrettiği şeyi, yarım yamalak yaparsa! efendi o
kölenin sadece bedenine mâlik olur, Allah Teâlâ ise bizim hem bedenlerimizin,
hem de ruhlarımızın sahibi ve maliki olduğuna göre, ya şimdi Allah karşısında
bizim halimizin nice olacağını bir düşün bakalım) Sen, ehl-i sünnet mezhebi
hususunda tefekkür edip, derine daldığında, onların, ubudiyyet manasını son
noktasına kadar gerçekleştirmiş olduklarını görürsün. Onlar kendilerinin hiç
birşeye mâlik olmayan kullar olduklarını ve kulun efendisi üzerinde, herhangi
bir alacağının bulunamayacağını itiraf ederler. Mu'tezite imanları ise, bu
manada ubudiyyeti (kulluğu) ortaya koyamamışlar, kendileri ile Allah arasında
bir patron-emekçi muamelesi düşünmüşlerdir. Biz, Allah Teâlâ'nın bize gerçek manada
mâlikiyyetini gerçekleştirmesini, temel ihtiyaçlarımızı gidermesini ve
amellerimizi temizlemesini umarız. Nasıl ki efendi, kölesini yedirir, giydirir,
ihtiyaçlarını karşılar, fit ir sadakasını vererek, orucunu temizler. Köle bir
cinayet (suç) istediğinde, aeyhine suç işlenen taraf köleyi cezalandırma İmkanı
bulamaz. İster istemez fidyeyi tercih eder. Böylece de köle, boynunu (canını),
o cinayetin sorumluluğundan kurtarmış olur. Aynen bunun gibi, Allah Teâlâ da,
ahirette ihtiyaçlarımızı giderir. En önemli ihtiyaçlarımız ise, O'nun bize
merhameti, affı, bizi mağfiret ve rıdvân ile bürümesidir. Çünkü O, bizim
namımıza fidyeyi vermek suretiyle, başkalarının bize sahiplik iddia etmelerini,
engellemiştir. Cenâb-ı Hakk'ın, Mu'tezile mezhebinden kardeşlerimiz üzerimizde
hakimiyet taslamaları hakkında da, birbirlerine karşı, çok önemsiz şeyleri bile
hesaba katan, en ufak şeylerin bile hesabını yapan ve isteyen, muamele
erbabının yapacağı tarzda bir muamelede bulunmamasını diler ve umarız.[52]
Mu'tezile şöyle
demiştir: "Eğer ahirette, Cenâb-ı Hakk'ı görme söz konusu olsaydı,
bu bir ceza (mükâfaat)
olurdu. Halbuki Allah
Teâlâ, vereceği cezayı, zikrettiği şeylerle sınırlamıştır." Buna cevaben
şöyle deriz, Siz, niçin "Eğer görme işi olsaydı, bu bir ceza olurdu"
dediniz. Halbuki bu, Cenâb-ı Hakk'ın vereceği mükâfaatın üstünde, O'nun bir
lütfudur. Farzedelim ki bu, sizin dediğiniz gibi, bir cezadır (karşılıktır).
Ama siz niçin, aslında böyle olmadığı halde, cezanın hasredildiğini (sınırlandığını)
söylediniz. Çünkü bir başkasına, yapacağı İşe karşılık, "Sana şu mükâfaatı
vereceğim" diyenin bu sözü, yine onun, "Sana bunun ötesinde,
yaptığına karşılık daha nice şeyler vereceğim" demesine ters düşmez. Haydi
farzedelim ki, ceza hasredilmiştir. Fakat siz niçin, Allah'a yakınlığın
(kurbetin), ru'yete (Allah'ı görmeye) delalet etmediğini söylüyorsunuz. Eğer,
"Çünkü Cenâb-ı Hak, melekler hakkında, "Mukazreb melekler bile
(Allah'a kulluktan geri durmaz!" (Nisa. 172) buyurmuştur. Onların mukarreb
(yakın) olmalarından, Allah'ı gördükleri neticesi çıkmaz" denilirse, biz
deriz ki: Bu hususu, daha önce de cevaplamış ve söyle demiştik: Meleklerin,
Allah'a olan yakınlıkları, tıpkı bir hükümdarın yanında, onun hizmetini gören,
vazifeleri bulunan, hükümdarın kapısı önünde, onun emirlerini yerine getiren
kimselerin yakınlığı gibidir. Nitekim Cenâb-ı Hak meleklerin bu yönünü,
"Emrolunduklan şeyleri yaparlar" (Nahl, 50) buyurarak, beyan
etmiştir. Halbuki mü'minin Allah'a kurbiyyeti, padişah ile aynı sofrada oturan,
nimetleri paylaşan kimselerin yakınlığı gibidir. Bu kimseler, sadece beraber
oturup, kalkmak, onunla sohbet etmek için, padişahla biraraya gelirler. Fakat
mükellef (vazifeli) olan yakın kimseler, padişahın kapısına her geldiklerinde
içeri giremezler. Ama padişah ile nimetleri paylaşan kimse ise, kapıya
gelir-gelmez, içeri alınır. İşte bu ikisi arasındaki fark, bu şekilde ortaya
çıkar, "işte mukarreb bunlardır"(vakıa, 11) ayetinde, Cenâb-ı Hakk'ın
görülebileceğine bir işaret bulunduğunun delili ise şudur: Allah Teâlâ,
Mutaffifîn Sûresi'nde, hem iyilerden, hem kötülerden bahsetmiş, sonra da
kötüler hakkında, "Onlar o günde, Rablerinden perdelenmişlerdir (O'nu
göremezler)" (Mutafiifin, 15) iyiler hakkında ise, "O kaynaktan
mukarrebler içerler" (Mutaftıtin. 28) buyurmuş, perdetenmişlerin
mukarrebinde, iyilerin halinin, perdelenme ve yakın olma hususlarında,
kötülerin hâline benzemediğini gösteren şeyi zikretmem iştir. Çünkü hernekadar
bu sûredeki "illiyyîn" (en yücelerdedirler) sözünde, onların
yakınlıklarına, derecelerinin yüksekliğine bir delil var ise de, bu sûredeki
"slccîn" (Mutamın, 7) mukâbilindedir. Binâenaleyh HakTeâlâ'nın, iyi
kimseler hakkında, "Rableri, onlara tertemiz bir içki ikram etmiştir"
(İnsan. 21) ifadesinin yanısıra, "O kaynaktan mukarrebler içerler"
(Mutaffifin. 28) buyurması, bu yakınlık ile, tıpkı bir padişahın bir padişah
ile oturup kalkması gibi olan bir yakınlığın kastedildiğine delâlet eder.
Hak Teâlâ nin o
sûredeki melekler için söylediği, "Huzurunda mukarreb melekler
bulunur"(Mutaffifin, 21) ayeti ise, buradaki yakınlık ile, padişahın
yanındaki kâtiblerinin ve muhasebecilerinin yakınlığı gibi bir yakınlığa
delâlet eder. Çünkü dünyada bunlar, : rbirine haset edebilirler. Eğer
sekreterin padişaha olan yakınlığı, hizmeti sebebiyle olursa, bu kimse, diğer
kâtiblerin ve muhasebecilerin yakınlığını ve arkadaşlığını tercih etmez, aksine
padişah ile yeyip-içme ve eğlenme ile, kâtib olma sebebi ile yakın olma
arasında, insanı başka yakınlığa tercih etmeye sevkeden unsurlar vardır.
Mutaffifîn Sûresi'ndeki "perdelenmişlerdir" ifadesi, mukarreblerin,
Allah'ı görmekten ve seyretmekten perdelenmediklerine (engellenmediklerine)
delalet eder. Fakat bizim, padişahla oturup kalkan nedimlerden bahsetmemiz
Allah hakkında bir cihette olma. keza yakınlıktan bahsetmemiz O'nun hakkında
bir mekânda olmay düşündürmemelidir. Bu husus ancak seçkin, hikmetli, bilgili
alimlerin anlayabileceği şekilde değerlendirilmelidir.[53]
Mu'tezile,
ayetteki, "işledikleri amellere bir
mükâfaat olarak..." ifadesinin, bu amellerin, onlar (kullar) tarafından
yapıldığına, bizzat onların kudretiyle meydana geldiğine delil olduğunu
istemişlerdir. Diyoruz ki: Lügat manası itibari ile "amel" (iş)
sözünün, bir fiil için, "mecnûn" sözünün, aklı olmayan için; "akıllı"
sözünün aklı kemale ermiş kimseler için vaz'edilmiş olduğunda bir münakaşa
yoktur. Bu, duyularla algılandığı için, lügat açısından böyledir. Çünkü iki
cisimden birisinin hareket ettiğini birisinin de durduğunu gören herkes, hakikî
manada, birisinin hareket ettiğini, diğerinin durduğunu söyler ve bu tıpkı bu
kimsenin, "Değirmen taşı dönüyor" ve "taş yükseliyor"
demesi gibidir. Halbuki ilgili söz, sayesinde, o fiilin, görülebilen o
merhalede yapıldığı kudret hakkındadır. Bu ise, lügavî manadan başka bir manadır.[54]
"Onlar orada ne
boş bir lâf, ne de günâha sokacak bir şey işitirler... Yalnız bir söz: Selâm,
selâm..." (Vakıa,2526).
Bu ifadeyle ilgili
birkaç mesele vardır:[55]
Büyük nimetlerden
olmasına rağmen, ayetin ifâde ettiği bu hususun, vakıa 34 ayetinin ifâde ettiği
ceza (karşılık) ifâdesinden sonra getirilişinin hikmeti nedir? Biz deriz ki, bu
hususta, söyleşi birkaç incelik vardır:
Birinci İncelik: Bu, nimetlerin, en mükemmellerdendir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, bunu
bazı ulemâya göre, Ru'yetullahın da bundan olduğu ve kulun yaptığı ameller
mukabilinde verilmediği, "o fazlalık
ziyâde''(Yunus,26) türünden kılmıştır. Biz, bunun, nimetlerin en
mükemmellerinden olduğunu söyledik. Zira biz, biraz sonra da ele alacağımız
gibi, bu ayetteki "selâmen" sözünden Allah'ın Yâsfn Sûresl'ndeki
"Çok merhametli bir Rab'den sözlü olarak, selâm... (Yâsin, 58) ayetinden
kastedilen şey kastedildiği için bu, Allah'ı dinleme ve duyma nimetidir.
Dolayısıyla, Allah Teâlâ, bu nimeti, bir karşılık olarak verdiği şeyler
arasında zikretmedi.. Bu izah, bizim, 'İşte onlar, en çok yaklaştırılmış
olanlardır" (Vakıa, 11) ifadesinde, Cenâb-ı Hakk'ın görüleceğine dair bir
delil olmadığını söylememiz haline göre yapılmış bir izahtır.
İkinci İncelik:
Allah Teâlâ, işe, nimetlerin en mükemmeliyle başlamış, -ki bu mükemmel nimet,
Allah'ı görme nimetidir; Bu da, daha önce de geçtiği gibi bizzat gözle
görmedir- ve yine, misli ile neticelenmiştir ki, bu da hitap etme (selâm
selâm... sizlere deme) nimetidir.
Üçüncü İncelik:
Allah Teâlâ, fiilî nimetleri zikredip, bunları da, "İşledikleri
amellere bir
mükâfaat olarak... "(vakıa, 24) buyurduğu için, onların amellerine mukabil
olarak verince, onların güzel zikir ve yâd edişleri mukabilinde de, sözlü,
kavfî nimetleri zikretmiştir. Onların, kalblerindeki İhlâs ve inançları
kabilinden olarak, aklî lezzetlerden bahsetmemiştir. Çünkü kalbe ait amel, ne
görülür, ne de duyulur. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın onlara vermiş olduğu bu
nimet, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı bir nimet olur ki, işte
bu hususa, Hz. Peygamber (s.a.s)
Allah'ın salih kullarına "Hiçbirgözün görmediği, hiçbir kulağın
duymadğı ve hiçbir beşerin aklına da gelmeyen..." nimetler hazırladığına
işaret etmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s)'in, ifâdesi, işte o
"fazlalık"a işarettir. Onların, güzel sözleri mukabilinde kendilerine
sözlü nimetlerin verileceğinin delili ise, Cenâb-ı Hakk'ın "Gerçekten
"Rabbimiz Allah'dır" deyip de, sonra doğruluğu iltizâm edenler (yok
mu?). Onlann üzerlerine, "korkmayın, tasalanmayın, va'd olunduğunuz
cennetle sevinin" diye diye melekler inecektir. Gafur, rahîm olan
Allah'dan bir fazl u kerem olmak üzere..."(Fussilet, 30-32) ayetidir.[56]
Ayetteki, "Onlar
orada ne boş bir lâf, ne de günaha sokacak
bir şey işitirler..."
cümlesi, kötü şeylerin olmayacağını bildiren bir ifâdedir.
Çünkü "lağv", nazarı dikkate alınmayan, değer verilmeyen bir sözdür.
Çünkü muteber kimseler nezdinde "lağv" kötüdür. Halbuki, kötü şeyin
bulunmadığını bildirmek ise, bahsi geçen büyük nimetlerden sayılmaz... Nasıl
böyle otur; halbuki sen, tam ve mükemmel bir nimet olduğu için, (biraz önce) bu
nimetin geriye bırakıldığını söyledin! Şimdi bir kimse, "Falanca, falan
beldede saygındır, mükerremdir, dövülmez, sövülmez..." dese, bu ifâde
güzel bir ifade olmamış olup, mezmumdur. "el-vftğil" olma da kötü bir
şeydir. "Vağıl", yeyip içmekte olan bir toplumun yanına girip de,
davet ve müsaade edilmeden, hemen onlarla birlikte yeyip, cmeye koyulan kimse
demektir. Binâenaleyh, vâğll, itibar edilmeme açısından, o yeyip-içenlere
nisbetle muteber olmayan bir söz, yani "lağv" gibi olmuş olur. Bu
Kökten türetilebilecek her şey böyledir. Meselâ (el-vulûğ) (kaba başını sokmak)
kökü de böyledir. Zira
bu ifâde, kaba başını sokan, köpek veya benzeri yırtıcı hayvanlar olduğunda
kullanılır.[57]
(et-te'sîm) kelimesine
gelince, bu da, günaha nisbet etmek demek olup, manası, "O kimse, ancak
batılı söyler; bir kimse onu ancak, batıla nisbet eder" şeklindedir.
"Lağv"ın "te'sîm"den önce getirilişine gelince, lağvın
te'sîm'den daha genel oluşundan dolayıdır.
Ki te'sîm de, bir kimsenin günahkâr olduğunu beirtmektir... Nitekim sen meselâ,
"Falanca, fâsıktır, hırsızdır, vs." dersin. Velhasıl, konuşan kişi,
lağviyyatta bulunan ve bulunmayan diye iki kısma ayrılır. Lağvde bulunmayanı,
emr-i marufu ve nehy-i münkeri amaç ve gaye edinir. Dolayısıyla da. insanları,
sözlerine göre muaheze eder, ama, kendisi muaheze olunmaz. İşte bu sebeple
Cenâb-ı Hak, "hiç kimse lağviyyatta bulunmaz. Ondan lağv sudur olmadığı
gibi, lağve benzer bir şey sudur etmez..." buyurmuştur. Cenâb-ı Hak, bu
kimseye sâdık unvanını verir, ve onun lağviyyette bulunmadığını, onu günaha
sokacak bir şey yapmadığını söyler. Bâtılın, bu lağve benzeyenlerin en çirkini
olduğu hususunda ise, şüphe yoktur. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, "Artık
hiç kimse günah işlemez" buyurmuştur.[58]
Cenâb-ı Hak, Nebe'
Sûresi'nde, "Orada ne boş bir lakırdı, ne de birbirine yalan söyleme işitmezler" (Nebe, 35)
buyurmuştur. Öyleyse,
bu iki ifâde arasında bir fark var mıdır? Biz deriz ki: (kizzâb), çok yalana nisbet etmek
anlamında olup, Nebe,
Sûresi'ndeki anlamı, "Onlar, ne çok yalana nisbeti duyarlar, ne de, bir
kimsenin diğer bir kimseye "yalan söyledin" dediğini işitirler,
duyarlar.." şeklindedir. Bunun faydası ise şudur: "Onlar,
cennettekilerle dünyadakilerin hali biribirine uymadığı için, orada, ne muayyen
olan bir kimse ve ne de muayyen olmayan bir kimseye denir, çok yalana nisbet
etme bilmezler." Çünkü biz, bu dünyada bazı kimselerin bizatihi yalancı
olduklarını bilebiliriz. Bunu bilmesek dahi, insanların arasında çok
yalancıların bulunduğuna kesinkes hükmederiz. Çünkü, meselâ, insanlardan
birisi, arkadaşına, "yalan söyledin" der. Şimdi bu sözü söyleyen
doğru söylüyorsa, o zaman, arkadaşı yalancıdır; yok eğer doğru söylemiyorsa,
kendisi yalancıdır. Böylece, dünyada, bizatihi (muayyen) veya belli olmayan
yalancıların bulunduğu anlaşılmış olur. Halbuki, ahirette ise, böyle değildir;
dolayısıyla, orada yalan söylemek söz konusu değildir; Cenâb-ı Hak burada ise,
buyurmuştur ki, bu, "tekzîb"den daha beliğdir. Zira, tanımadığı bir
kimse hakkında, meselâ, "o, zinakârdtr; veya içkicidir" dediğinde,
(bu sözünde) doğru olsa dahi, onu söyleyen günahkâr olur. Binâenaleyh, bilgiye
dayanmadan söylenen şey, günahtır. Şu halde, hiç kimse hiç kimseye, "Sen,
hakkında bilgin olmayan şeyi söyledin..." deme gereğini duymaz.
Dolayısıyla buradaki söz, daha beliğdir. Zira, Cenâb-ı Hak, sûreyi, bahsi geçen
kısımların beyânına benzetmiştir. Çünkü burada bahsi geçenler,
"sâblkûn"dur; Nebe Sûresi'nde bahsi geçenler ise, 'müttakîlerdir.
Halbuki biz, "sâbikûn'un müttakîlerin üzerinde olduğunu beyân etmiştik.[59]
ifâdesi, Istisnâ-i
muttasıl mıdır, yoksa munkatı' mıdır? Biz diyoruz ki, bu hususta şu iki izah
yapılabilir:
a) Daha açık
olan bu görüşe göre, bu, bir istisnâ-i munkatıdır. Çünkü "selâm"
"lağv"in cinsinden olmayıp, ayetteki takdir, "Lâkin, selâm
selâm, denildiğini duyarlar" şeklindedir.
b) Bu, bir
istisnâ-i muttasıldır. Bunun izahı şudur: Mecazî manada da olabilir. Bu
cümleden olarak, sen meselâ, "Benim, seni sevmemden başka bir günahım
yoktur". İşte bundan dolayı sen bana eziyyet ediyorsun" dersin; onu
sevme işini,günahtan istisna edersin ve bu sözünle de, istisnâ-i munkatı,
kastetmemiş olursun. Çünkü sen, bu sözünle, senin onu sevdiğini beyân etmeyi
amaçlamıyorsun. Sen, bu sözünde, kendinin günahlardan beri olduğunu
kastediyorsun.
Bunun izahı da şudur:
Bu iki şey arasında, atabildiğine farklılık bulunmaktadır. Bu ikisi arasında
ise, mutavassıt şeyler bulunmaktadır. Bunun misali şudur: Sıcak-soğuk, ikisi
arasında ise, soğuktan sıcağa; sıcaktan soğuğa daha yakın olan "ılık"
kısım vardır. Şimdi, ortada otana, sıcağa nisbetle, soğuk adı verilir de,
meselâ, "Bu, soğuktur" denilir; soğuğa nisbetl değerlendirilir de,
meselâ, "sıcaktır" denilir. Bunun böyle olduğu sabit olunca, şimdi
biz diyoruz ki, "seni sevmemden başka günahım yoktur" diyen kimsenin
bu sözünün manası, "o sevgiden başka, günaha yakın olan bir şey
bulamazsın. Çünkü, benim katımda, o sevgimin üzerinde nice şeyler vardır ki,
sen o şeyleri, günaha nisbet ettiğinde, aralarında çok farklılık ve uzaklık
olduğunu görürsün..." şeklindedir. Ve bu da, bu kimsenin, "Benim
yanımda sevginin dereceleri, senin bana olan saygındır. Bunun üstünde de,
benim, senin en basit bir işini dahi, kendi canını korumaya tercih edişim
bulunmaktadır seklindeki sözü gibidir. Ki bu, daha fazla bir manaya işarettir.
Ve bu tıpkı, bir kimsenin, daha üstündekine nisbetle, hakîr görerek, "Bu
bir şey değil,.." demesi gibidir. Binâenaleyh ayetinin manası, "Onlar o cennette,
öylesine üstün, öylesine büyük, Öylesine kâmil ve mükemmel lezzetler dinlerler
ki, bunların "lağv"e en yakın olanı, birbirlerine, "selâm
sana!.." şeklindeki sözleridir. Binâenaleyh onlar, lağv'e yakın olarak,
ancak "selâm.." ifâdesini duyarlar. Artık senin, ya o lağv'den uzak
olan o şeyler hususundaki kanaatin nasıl olur?" demektir. Bu tıpkı, son
derece soğuk veya, güneşin, soğukluğunu kırdığı sudan uzak kalıp da,
kendisinden, sıcak su istenilen bir kimsenin, "Benim yanımda, sıcak su
yoktur, ancak su vardır.." Yani, "Benim, yanımda ancak, gerçek
anlamda, iyice soğuk su vardır. S'"*ğa yakın olan ise, ancak şudur
(güneşin, soğukluğunu kırdığı su)" demesi gibidir. Ki, bunda, üstün bir
mübalağa ve çok yüce bir belagat bulunmaktadır. Bu durumda da, ayetteki
"lağv" mecazî anlamda bir lağv olup, istisna da, istisnâi muttasıl
olmuş olur.
İmdi, "Burada,
mutlaka, mecazi bir mana bulunduğu ve "lağv"in de, o mecazî -anaya
nisbetle en yakın şeye hamledilmesi söz konusu olduğuna göre, ayetteki
edatı, (lâkin) manasına hamladilsin.
Zira, Önce geçen şeyin aksini isbât etme hususunda müşterektirler"
denilirse, biz deriz ki, isimlerdeki -ecazlık, harflerdeki mecazlıktan daha
evlâdır. Çünkü, isimlerdeki mecazlık, delâlette ve hallerde değişikliği kabul
ederler. Halbuki, harfler böyle değildir. Çünkü harfler, ecâz olmazlar. Ancak,
bir isimle beraber zikredildiklerinde olurlar. Halbuki, isim harfle birlikte
zikredilmeksizin mecaz olabilir. Çünkü meselâ sen, "Ok atan bir arslan
gördüm" dersin, bu ifade de, bir harf ile zikredilmeksizin mecaz olur. Aynen
aunun gibi, "aslan" kelimesiyle, son derece şecaatli olmamasını
kastederek, Bu adam bir arslan..." dersin. Bir de, meselâ, "Seni
sevmemden başka günahım diyen kimsenin maksadı, ifade etmek istediği mecaz ile
elde edilir. Bir diğer kusus da, asidan udûl etmenin, mübalağa ve belagat
namına hiçbir faydası yoktur.[60]
Ayetteki, ifadesi hakkında, şu iki izah yapılabilir:
1) Bu
kelime, tıpkı kavi kelimesi gibi bir masdardır. Böylece kelimesi de, kavi kelimesinin masdar olması
gibi. bir masdar olmuş olur. Ancak ne var ki, jiiî - Jü babında, masdar olarak
tek bir şekil görülür.
2) Bu kelime
isim, "kavi" ise masdardır. Ve bu tıpkı, sin'in kesresiyle, (uzun gerdanlık) (örtü, sütre) kelimeleri gibi isim; fethası
ile ise masdar olması gibidir. Bu izaha
göre biz diyoruz ki: Görünen odur ki, bu kelime, Jtf ve jd» kelimelerinden
alınmış bir isimdir. faili zikredilmeyen
söz için kullanılır. Hz. Peygamber (s.a.s)'in, kil u kaiden naklettiğine dair
söylenilen sözün manası ise, "O, çekişmeden, münakaşadan ve anlatımında
bir fayda olmayan şeylerin toplum arasında, anlatılmasını..."
yasaklamadır. Dolayısıyla bu ifâde, bir va'z ve bir hikmet olmaksızın, sırf
naklin nehyedilmis olması söz konusudur. Çünkü, Hz. Peygamber (s.a.s) "Allah, hayr söyleyip de kazanan; yahut,
susup da selâmet bulan kula merhamet etsin.[61]
buyurmuştur. Bu izaha göre "kil" söyleyeni belli olmayan söze denir.
"ise, faili zikredilmeyen 'den
alınmış olan "kavl"tn adıdır. Nitekim sen, "Falanca şöyle
dedi... Sonra ona, şöyle denildi de, o da, şöyle dedi..." dersin. Böylece,
senin bu sözünün neticesi, "kîl u kal" olmuş olur. Bu izaha göre
"kîl" söyleyeni belli olmayan "kavl"in; "kâl"
ise, sözünden alınmış olan 'den mehuz olan şeyin adı olmuş olur. Birisi,
Cenâb-ı Hakk'ın, "Onun Ya Rabbt, demesi, hakkı için, muhakkak ki onlar
imana gelmeyen bir güruhtur" beyanından dolayı, bu açıklamanın batıl
olduğunu söyleyebilir. Çünkü bu ifâdenin sonundaki zamir, Hz. Peygamber
(s.a.s)'e râcîolup, manast, "Allah, Muhammed'in, "Ya Rabbî, çünkü
bunlar, iman etmeyecek bir toplumdur" şeklindeki sözünü bilir"
şeklinde olmuş olur. Bu ifâde tıpkı Nuh (a.s)'un, "Eğer sen onları,
başıboş bırakacak olursan, onlar kullarım saptırırlar"(Nuh,27) ifâdesi
gibidir. İzahın böyle yapılması halinde, "O halde onlardan vazgeç ve
"selâm" de..."(Zuhruf, 89) hitabı, Nûh (a.s)'ın ümitsizliğe
düştüğü bir sırada, kavmine beddua etmesi gibi, ümmetinden ümitsizliğe
düştüğünde, ümmetine'bedduâ etmemesi konusunda, Hz. Peygamber (s.a.s) için bir
irşâd ve yol gösterme olmuş olur. Şimdi bu ayetteki "kavi" maddesi, Hz. Peygamber
(s.a.s)’e nisbet edilince, artık, "kîl", kaili belli olmayan bir
sözün adı olamaz.. (Ne dersin?). Biz deriz ki, buna şu iki bakımdan cevap
verilebilir:
a) Bizim,
"Bu, aslında söyleyeni belli olmayan bir söz için vaz olunmuş
"lafzından alınmış bir isimdir" şeklindeki hükmümüz, bu kelimenin,
vaz'an olmaksızın, bilinen bir kimsenin sözü hakkında kullanılabilmesine ters
düşmez.
b) Bu ince
bir cevâp olup, buna göre biz söyle diyoruz: ifâdesindeki zamir, Kulelilere
göre, daki zamiri gibi, yahutta, zamir-i
sân demek olan meçhul zamir gibidir. Basralılara göre ise, meselâ Cenâb-ı
Hakk'ın juftı J*& H "Doğrusu gözler kör olmaz"'(Hac, 46)
ayetindeki zamir, bahsi geçmeyen bir şeye aittir.
Ne var ki, Kûfeliler
bu zamiri, malûm olmayana verirlerken, Buralılar bu zamiri, "zamir-i
kıssa" olarak değerlendirmişlerdir. Bu meselede zahir olan ise,
Kulelilerin görüşüdür. Bu izaha göre, bunların ifadelerinin anlamı, Allah
Teâlâ'nın ilminin, onlardan, "Ey Rabbim, bunlar iman etmeyen..." diyen
kimsenin sözünü bilmeye varıp dayanmış olduğunu ifâde eder. Ki bu, bu sözün,
onlardan her birinin, "Çünkü onlar iman etmeyecekler" şeklindeki
sözlerine tahsis edildiğine bir işarettir. Zira Allah, onların bu şekilde
söyleyeceklerini biliyordu. Onları da ehl-i semâ da, kıyametin ilminin Allah
katında olduğunu, dolayısıyla kıyameti ancak O'nun bildiğini, derken de, herkes
bu hususta müşterek olduğu için, sözü tayin etmeksizin, "Ya Rabbî, çünkü
bunlar iman etmeyecek bir topluluktur" diyen kimsenin sözünü de bilmiştir.
Zamirin, malûm olan bir şeye ait oiması hali de, bu manayı destekler. Bu
durumda zamir, ya kendinden önce gelen bir şeye raci olur. Halbuki zamirin raci
olabileceği herhangi bir şey de geçmemiştir. Yahutta, mezkûr olmayıp da, malûm
olana raci olması söz konusudur. Ki, bu da Hz. Muhammed (s.a.s)'dir. Ne var ki,
"vazgeç" (zuhruf, 89) ifadesi İle hitab, Cenâb-ı Makk'ın, demesini
gerektirirdi. Çünkü herşeyden önce, Hz. Muhammed (s.a.s), Allah'ın kelamının
muhatabıdır. Nitekim bu ifadeden önce de, "Eğer sen onlara soracak
olursan..."(Zuhnrf, 87) ve "De ki, "Eğer Rahmanın bir çocuğu var
ise, ben (ona) ibadet edecek olanların ilki olurum" (Zuhmf, 81)
buyurmuştur. O halde, bu hitabların muhatabı, Hz. Peygamber (s.a.s)'dir. Bunun
böyle olduğu sabit olunca, şimdi biz diyoruz ki: ji lafzının Kur'ân'da nasıl
kullanıldığı hususunda düşündüğünde, bahsettiğimiz hususun, nazar-ı dikkate
alındığını görürsün. Bu sebeple Cenâb-ı Hak burada, ilgili söz, herhangi bir
söyleyene tahsis edilmediği için, "Yalnız bir söz (kîl), "selâm,
selâm"dır" buyurmuştur. Dolayısıyla bu söz, hem melekler, hem de
insanlar tarafından hep duyulur. Nitekim Hak Teâlâ, "Melekler, onların
yanına her kapıdan girip (gelirler), "Sabrettiğinizden dolayı, selâm olsun
size (derler)" (Ha'd, 23-24) buyurmuştur.
Yine Cenâb-ı Hak,
"Rahîm Rab'den sözlü selâm (onlara)..." (Yâsin, 58) buyurmuştur. Bu
ayette selâm veren, tektir. O da, Allah Teâlâ'dır. Buna göre Hak Teâlâ sanki,
"Tarafımızdan sözlü bir selâm..." demek istemiştir. Hak Teâlâ,
"Allah'a çağıran ve sâlih amel İşleyenden daha güzel sözlü (kîlen)
kimdir?" (Fussilet, 33) buyurmuştur. Yine bir başka yerde de, "Bu,
uygunluk itibariyle daha kuvvetlidir, hem de kıraatçe daha sağlamdır"
(Müzemmil,6) buyurmuştur. Çünkü bu ayetlerde, sözü söyleyen bellidir ve bunlar
da, peygamberler ve onlara tabî olan ümmetleridir. Bir de gece kalkanın sözü
(kıraati) kuvvetli, yolu sağlam olur. Hak Teâlâ herkes, "çünkü onlar iman
etmeyeceklerdir" diyebileceği için,
(Zuhruf, 89) buyurmuştur. Bunlara gelince, bunlar, itiraf ve kabul
ettikleri İçin böyledir. Bunların z şındakiler ise, israfları ve küfürdeki
ısrarları sebebiyle, kâfir oldukları için böyledir. Bu söylediğimiz hususu,
"Onlar orada ne boş bir laf, ne de günaha sokacak bir şey işitmezler"
(vakıa,25) ayeti de teyîd eder. O halde ayetteki istisnanın, istisna-yı -
jttasıl olması, başkasına nisbetle manaya daha yakındır ki bu başka şey de, bu
sözün, söyleyeni belli olmayan bir söz olmasıdır. Bu sebeple Hak Teâlâ,
Buyurmuştur ki bu "kîl", "selâm sana" sözüdür. Bilinenin sözüne
gelince ki, bu bilinen Allah'dır. Bu söz, lağivden alabildiğine uzaktır.
Allah'ın sözü ile lağiv arasında. sonsuz mesafe vardır. Bu sebeple Hak Teâlâ,
Yasîn Sûresinde, "sözlü si (Yârin, 56) buyurmuştur.[62]
Bu ayetteki
"selâm" sözü hususunda, şu üç İzah yapılabir
a) Bu,
Cenâb-ı Hakk'ın, "kîlen" kelimesini tavsîf ettği br sıfattır. Çünkü
birşey, masdar ile tavsîf edilebilir. Nitekim meselâ, "raculün adlün"
(âdil adam), "kavmün savmür (oruçlu kavim) denilir. Buna göre ayetin
manası, "ayıplardan uzak bir söz şeklindedir.
b) Bu ifade,
mef'ûl-ü mutlak olup, takdiri şeklindedir.
c) Bu İfade,
Sü 'den bedel olup, takdirindedir.[63]
Ayette,
"selâm" sözünün tekrar edilmesinin bir hikmeti var mıdır? Biz deriz
ki: Burada, nimetin tam ve mükemmel oluşuna bir işaret vardır. Çünkü dünyada
"selâm"ın tesir (neticesi), ancak selâmı iade etmekle (ona karşılık
vermekle) elde edilir. Binâenaleyh dünyada, birbiriyle karşılaşan iki kişiden
biri, diğerine, "selâmün aleyküm" deyip diğeri de, "ve aleyküm
selâm" dediği gibi, âhirette de böyledir. Zira onlar, biribirlerine hep
"selâm, selâm" derler. Ama Hak Teâlâ, Yâoîn Suresİ'nde belirtildiği
gibi, "Rahim Rabden sözlü selâm" buyurunca, buna karşılık verilmez.
Zira Allah'ın kuluna verdiği selâm, kulunu emîn (güvenlikte) kılması manasına
gelir. Allah Teâlâ ise, herhangi bir kimsenin, Kendisini emin kılmasından
münezzehtir. Eğer bir yerde selâma karşılık verilecekse, mü'minin meselâ,
"Selâmün aleyna ve ala ibâdillahi's-sâlihîn" (selâm, üzerimize ve
Allah'ın salih kullarına olsun) demesi olmalıdır.[64]
Cenâb-ı Hakk'ın
burada, iki mansub ile, "selâmen selâmen" ifadesi ve Zariyat
Süresindeki, "Seiâmen" dediler, O da "selâmün" dedf'ps.
ayet) ifadesi arasında ne fark vardır? Biz deriz ki: Zarlyât Sûresl'ndeki
ayetteki, "selâmün (aleyküm)" ifadesinin, meleklerin "selâmün
aleyke" şeklindeki sözlerinden daha tam ve beliğ olduğunu zikretmiştik.
Binâenaleyh İbrahim (a.s).böyle demekle, o meleklere lütufta bulunmayı ve
onları, onların verdiği selâmdan daha güzeli ile selâmlamak istemişti. Ama
burada ise, cennet ehlinden birisinin, diğerine böyle bir üstünlüğü söz konusu
değildir. Çünkü onlar, hep aynı cinstendirler, yani hepsi, mü'mmtivrter.
Dolayısıyla hiç kimse hiç kimseye artık bir kusur nisbet edemez.[65]
"selâmün
aleyke" ifadesi, daha tam ve beliğ olduğuna göre, meşhur kıraatin,
"selâmen, selâmen" şeklinde olmasının
sebebi nedir? Bunu
"selâmün" şeklinde
okuyanın kıraati, bunu nasb ite "selâmen" şeklinde okuyantnki gibi
değildir (ne dersiniz)?
Biz diyoruz ki: Bunun,
hem lafız, hem de mana bakımından sebebi vardır: Lafızca olan sebebi şudur: Bir
kere bu ifade, duyulan şeyden istisna edilmiştir ve o da mansûb bir mef'ûldür.
O halde bu ifadenin mansub oluşu, ayetteki
"Onlar orada bir lağiv işitmezler" ifadesi sebebiyledir.
Mana bakımından bunun
böyle okunuşunun sebebine gelince, biz, buradaki istisnanın, istisnâ-yı
muttasıl olduğunu beyan etmiştik. O halde o cennetliklerin, "selâmun"
demeleri, "selâmen" demelerinden, "lağiv" açısından daha
uzaktır. İşte bu sebeble, hemekadar aslında, lağivden uzak olsa da, lağve
başkasından daha yakın
olsun diye, buyurmuştur.[66]
"Sağcılar:
"Onlar ne (mutlu) sağcılardır! Dikensiz kiraz, meyveleri, tıklım tıklım
muz ağaçlan..." (Vakıa, 27-29).
Cenâb-ı Hak, o üç
sınıftan, "sâbikûn"un durumunu anlatınca, yine o üç sınıftan
"sağcılar"ın halini anlatmaya başlamıştır. Bu ifadeyle ilgili birkaç
mesele vardır:[67]
Sağcıların, sûrenin
başında o genel taksimat yapılırken "ashabu l-meymene' ; nimetlerden
bahsedilirken de, burada olduğu gibi, "ashab-ı yemîn" diye
zikredilişlerinin sebebi nedir? Deriz ki: "Hüküm yeni" manasında,
"mahkeme" denilişi gibi, "meymene" de, ya "kendisinde
yemînin (sağın) bulunduğu yer" manasında, mef'ale sigasındadır, yahut da
nârın (ateşin) yakıldığı yer" manasında menâre'1, yahut "cemre (ateş)
yeri" manasında "mecmere" denilmesi gibi, "yümn'ü bereketin
bulunduğu yer" manasında, ism-i mekândır. Binâenaleyh her iki manada da,
"meymene'de, ism-i mekân manası vardır. Fakat o üç sınıf, tâ işin başında,
birbirlerinden seçilirler ve ayrılırlar. Çünkü Hak Teâlâ, "O gün onlar,
ayırdedilirler..."'(Rûm.14), "Birbirlerinden ayrılırlar"(Rûm,43)
buyurmuştur. Dolayısıyla onlar, mekân bakımından ayrılacaklar. Bu sebeple Hak Teâlâ,
işin başında bu hususu, mekâna delâlet eden lafızla işaret etmiş, ama onların
mükâfaatından bahsedilirken, ayrı ayrı oluşlan.mekân gibi, müşterek olmadıkları
müphem bir şeyle olduğu için, ashâb-ı yemin" buyurmuştur. Bunun ne demek
olduğu hususunda da şu izahlar yapılabilir:
a) Bunlar,
kitaplarını (amel defterlerini) sağ taraflarından alanlar...
b) Bunlar
güçlü kuvvetli (yemin) kimseler...
c) Bunlar,
nurlu kimseler... Bunun izahı geçmişti.[68]
Cenab-ı Hakk'ın
"sidirde" demesinin hikmeti nedir? Onların, bu dikensiz kirazda
oluşlarının, nimet olarak ifade ettiği şey nedir? Halbuki "sidr" çöl
ağaçlarından olup, ne acıdır, ne tatlıdır, ne de hoş kokuludur? Deriz ki:
Burada, hem evvelkilerin, hem sonrakilerin göremediği, üstün bir incelik vardır.
Çünkü evvelki ve sonraki âlimler (mûfessirler), bunu kısa cevaplamışlardır.
Doğruya en yakın olanı
şudur: Cennet, araplar nezdinde, kıymetli ve övgüye değer şeylerle
anlatılmaktadır. Bu cevap, doğrudur ama, ileri derecede üstün bir cevap
değildir. Allah'ın kelamının tefsirine uygun, güzel ve üstün cevap ise, şöyle
dememizdir. Daha önce de defalarca belirttiğimiz gibi, beliğ kişi, iki ucu
zikreder, onun bu iki ucu zikredişi, bu uçlar arasında kalan herşeye bir işaret
olur. Nitekim mesela, "Falanca şarkın ve garbın padişahıdır" denilir
ve bu sözden, bu kimsenin, hem şarka, hem garba, hem de ikisi arasındakilere
sahip olduğu anlaşılır. Yine mesela, "Falanca küçüğü, büyüğü herkesi
memnun eder" ifadesi kullanılır ve bundan onun herkesi memnun ettiği
anlaşılır.
Şimdi biz diyoruz ki:
Kendisinde genişlik ve rahatlık hissedilen yerlerin, ağaçlarla süslü
olacağında, kapalı bir yön yok. O ağaçlardan, bazan görülmek istenen şey, bazan
yaprakları, onlara bakmak ve onlarla gölgelenmek olduğu gibi, bazan maksad,
meyveleri olur, bazan da hem yaprağı (-gölgesi), hem de meyvesi gaye olur.
Fakat ağaçlar, yaprakları açısından pek çok kısma ayrılırlar. Ama bu pek çok
kısmı, şu iki türde, yani yaprakları küçük veya büyük olma türünde toplamak
mümkündür.
Şimdi diyoruz ki:
"Stdr"in yaprakları son derece küçük, muz ağacının yaprakları ise,
alabildiğine büyüktür. O halde, Hak Teâlâ'nın bu ayeti, yaprakları alabildiğine
küçük olan alabildiğine büyük ağaçlara bir işaret olmuş olup, böylece,
yaprakları açısından bu iki taraf (uç) arasında yer alan her türlü ağaç bir
işaret olmuş olur.
Ağaçların yaprağı da
bazan maksad!ardan biri olabilir. Bu ifadenin bir benzeri de, meyveleri maksad
olduğu için, mesela hurma ile narın zikredilişidir.fRahman'da olduğu gibi).
Çünkü bu ikisi arasında, yerinde anlattığımız gibi, son derece farklılık
vardır. Böylece orada da, meyveleri açısından bütün ağaçlara işaret etmek
gayesi ile, bu ikisine işaret edilmiştir. Aynı şeyi yine hurma ile üzüm için de
söyleyebiliriz. Çünkü hurma, meyve ağaçlarının en büyüğü (yükseği), Üzüm ise,
meyve veren ağaçların en küçüklerinden olup, bu ikisi arasında, nice meyve
ağacı yer alır. Binâenaleyh bütün diğer ağaçları da içine alsın diye, üzüm ve
hurmaya işaret edilmiştir. İşte bu, Cenâb-ı Hakk'ın bize ulaştırdığı üstün bir
cevabtır.[69]
ne demektir? Deriz ki
bu hususta şu iki izah yapılır:
a) Bu,
dikeni alınmış (yani dikensiz) demektir. Çünkü "sıdr (kiraz) ağacının
dikenleri, yaprakları tarafından kırılır (yok edilir). Aksi halde, sidr
ağaçları, araplar için bir gezinti yeri olmazdı. Çünkü, sidr, yapraklan çok
oiduğu için, birbirine girdiği için (iyi) gölge yapar.
b) Bu,
yukarıdan aşağı doğru sarkmış demektir. Çünkü sidr (sedir) ağaçlarının
dallarının başı, diğer
meyve ağaçlarının aksine,
yukarı doğrudur. Çünkü
cennettekilerin dallarının başı ise aşağı doğru sarkar. Bu durumda ise,
cennetteki sidr ağaçlan, dünyadakinin aksine olur. Çünkü cennettekilerin pek
çok meyvesi de vardır.[70]
"Tahl" nedir? Deriz ki: Görünen odur ki bu, "muz
ağacı" manasınadır ve bu manada olursa, bahsettiğimiz incelik
bulunmuş olur. Rivayet olunduğuna göre Hz. Ali (r.a),
bunu şeklinde okuyan birisini duymuş ve
"tahl" nedir, bu şeklindedir" demiş. Bunun böyle olduğuna delil
olarak da, (Kaf, 10) ayetini
getirmiştir. Bunun üzerine, "mushaftaki şekil 'dir" denildiğinde ise, o,
"Mushafları değiştirmeyin (oradaki nasıl ise öyle okuyun)" demiştir.
İmdi biz diyoruz ki: Bu, hem Kur'ân'ın mucize oluşunun,
hem de Hz. Ali (r.a)'nin ilminin genişliğinin delilidir. Kur'an'ın mucizeliğine
delil oluşu şöyledir: Hz. Ali (r.a), fasîh bir arap idi. Bunun o şekilde
okunduğunu duyunca, kelimesini manasına
aldı ve böyle olması gerektiğini söyledi. Zihni, manaya hızlıca intikal ettiği
için, kelimelerin harflerinin uyuştuğunu gördü. Sonra da kendi kendine, da son derece güzel ve uygun. Çünkü Hak
Teâlâ, bu ayette, hem gölgesinden istifade edildiği için, yaprağı esas olan
ağacı, hem de meyvesinden istifade edildiği için, meyvesi esas olan ağacı
zikretmiştir. Böylece de iki tür ağacı zikretmiştir" dedi. Daha sonra,
lafzın hakikatine muttali olunca, bu ayette "talh" kelimesinin daha
uygun olduğunu anladı ve bunun son derece fasîh zannettiği o kelimeden daha
fasîh olduğunu görerek, "Mushaf bana, bana iyi görünenden, daha iyisini
gösterdi. Dolayısıyla mushaf değiştirilemez" dedi. Bu hususu, şu da teyîd
eder: Eğer bu kelime, şeklinde olsaydı, bu ayetten sonra gelen, "birçok
meyve" (vakıa, 32) ifadesi, faydasız bir tekrar olmuş olurdu. Ama bu,
"talh" olunca, "birçok meyve" ifadesinin hikmeti de ortaya
çıkar. Biz bunu inşaallah açıklayacağız.[71]
"Tıklım tıklım" olan nedir? Deriz ki: Bu, ya yapraklardır, ya
meyvelerdir. Ama görünen odur ki bununla, yapraklar
kastedilmiştir. Çünkü muz
ağacı, tepeden aşağı, üstüste binmiş yapraklarla doludur ve bu tıpkı buğdayın,
yaprak yaprak üstüne olması gibidir. Gövdesi kalın, yaprakları yüksektedir ve
bu kamışta olduğu gibi, yaprakların bir kısmı kalır. Binâenaleyh dünyadaki muz
ağaçlarının yaprak ve dalları arasında boşlukların ve yapraksız yerlerin
bulunması söz konusu olunca, bu demektir ki, âhiret muzlarının yaprakları,
birbirine girmiştir ve bunlar çok yapraklı ağaçlardır. "Tıklım
tıklım" diye bahsedilen şeyin, cennet meyveleri olduğu da söylenmiştir.
Buna göre, "talh" kelimesinin kendisi ağaç olduğuna göre, ağaç,
tıklım tıklım olmaz. Tıklım tıklım olan, olsa olsa onun meyveleri olur.
Binâenaleyh ağaç demek olan "talh", tıklım-tıklım demek olan
"mandûd" kelimesi ile tavsif edilmiştir? Biz deriz ki: Bu, tıpkı
hasenü'l-vechl" (yüzü güzel) babında (şeklinde) birşey olup, kendisinden
hiç ayrılamyan bir şey ile vasıflanmıştır. Nitekim Arapça'da, "Zeyd
hasenü'l-veclh" dendiği gibi, "vach" (yüz) sözü kullanılmadan,
"Zeyd hasendir" denir ki bununla, hasenü'l-vech (yüzü güzel) manası
kastedilir. Eğer bir vehme (yanlış anlaşılmaya)
sebebiyet verecekse, bu terkedilmez. Meselâ
"Zeyd, kölesi dövülmüş olandır" denilebilir, ama burada
"gulâm" sözü kaldırılarak aynı manada, denilmez. Çünkü bu, dövülenin
Zeyd olduğu vehmini verir. Ama "hasenü'l-vech'i ifadesinde "vech"in
terkedilmesi caizdir.[72]
"Yayılmış gölge..." (Vakıa. 30). Bu ifâde hususunda şu
izahlar yapılabilir:
a)
Bu, zaman bakımından, uzamış
anlamında olup, "zeval bulmayan, hep sürüp giden" manasındadır.
Nitekim Cenâb-ı Hak, "Yemişleri
daimdir. Gölgeleri de (böyledir)"(Ra'd. 35) buyurmuştur.
b) Mekân bakımından uzamış,
anlamında olup, "Bu gölge, cennet mıntıkalarından büyük bir şey üzerine
düşüp, onu örter" demektir.
c) "Memdûd" sözüyle,
döşenmiş, yayılmış manası kastedilmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak "Yeri de
yaydık ve döşedik" (Hicr, 19) buyurmuştur.
Buna göre, şayet, "İkinci şık nasıl düşünülebilir?"
denilirse, biz deriz ki: Gölge bazan, yüksek olur. Çünkü, meselâ güneş, yer
yuvarlağının öbür tarafında olduğu zaman, dünyanın gölgesi havaya düşer, derken
gölgeler üst üste gelmiş olur ve bu sebeple de, dünyanın güneş almayan kısmı,
kararmış olur. Ama güneş, o yerin iki tarafından biri üzerinde ufuğa daha yakın
olduğu zaman, (güneşin ışınlan) yeryüzüne yayılır, boşluk aydınlanır, ama
yeryüzü ısınmaz ve bu durum, son derece de güzel olur. Binâenaleyh, ayetteki
"yayılmış gölge" ifadesi, "O gölge, yeryüzünde tıpkı geceleyin
olduğu gibi, bir direk gibi olur" anlamındadır. Bu izaha göre, bu gölge,
cennet ağaçlarının sağladığı gölge değil, tam aksine Allah Teâlâ'nın yaratmış
olduğu gölge olmuş olur.[73]
"daima akan su..."
(Vakıa, 31).
Bu hususta da şu izahlar yapılabilir:
a)
Üstten akan... Bu böyledir,
zira, Araplar nezdinde genelde kuyu ve, içinde su bulunan çukurlar
bulunmaktaydı. Binâenaleyh onlar nezdinde, suyun yukardan akması söz konusu
değildir. Ama, yeryüzüne hâkim olan dağlardan kaynaklanan gözelerin bulunduğu
yerler ise böyle değildir. Bu gözeler, yeryüzüne yukarıdan aşağı akarlar.
b) Yatak açmadan akan... Çünkü
akar su, havadan akmakta olup, onun yatağı olmaz... Cennetteki su da böyledir.
c) Bu, "Çok.."
anlamındadır. Çünkü su, Araplar nezdinde çok kıymetlidir ve (öyle bol bol)
akıtılmaz. Tam aksine, muhafaza edilir de öyle içilir. Binâenaleyh, onlar,
nimetlerden bahsederlerken, suyun bol oluşunu da nimet sayarlar, onun
çokluğunu, onun yukardan aşağı dökülmesi ile ifade ederler. Bu manalardan
birincisi daha doğrudur.[74]
"... kesilmeyen, yasak da edilmeyen bir çok meyve
arasında..."
(Vâkıa. 32-33).
Cenâb-ı Hak, yaprakları esas olan ağaçlardan bahsedince, meyvesi maksat
ve gaye olan ağaçları da zikretmiştir. Bu ifâdeyle ilgili birkaç mesele vardır:[75]
Yaprakları esas ağaçların, meyveleri esas olan ağaçlara takdim
edilişihdeki hikmet nedir? Biz deriz ki, bu gayet açık
olup şöyledir: Cenâb-ı Hak,
bir nimetten daha üst nimete yükselme üslûbu içinde, yaprakları esas olanları
meyveleri esas olandan önce zikretmiştir. "Fâklhe" ise, mükemmel bir
nimettir.[76]
Yaprakları esas olan ağaçlan bizatihi, meyveleri esas olan ağaçları da
meyveleriyte birlikte zikretmenin hikmeti nedir?
Biz deriz ki: Bu da gayet açıktır. Çünkü
yapraklar ağaç üzerinde olduğu zaman güzeldir. Ama, meyveler ise, ister ağaç
üzerinde olsun, isterse devşiritmiş olsun, bizatihi matlup ve gayedirler. İşte
bundan dolayıdır ki, meyveler ağaçlarına isim vermişlerdir. Bu sebeple meselâ
"incir ağacı, incir yaprağı" denilir.[77]
Fâkihe'yi, "güzel ve lezzetli" olarak değil de çok oluşla
tavsif etmenin hikmeti
nedir? Biz deriz ki: Biz, Rahman
Sûresi'nde, "fakihe"nin, tıpkı (Kâria. 7)
ayetinde olduğu gibi,
"fail" vezninde bir kelime olup,
"meyveli" anlamına geldiğini söylemiştik.
Meyveli olma işi de, karakterle değil, güzel
ve lezîz olma ile olur. Çokluk meselesine
gelince, biz, Allah Teâlâ'nın, fâkîhe'den bahsettiği yerde, onun çokluğuna
delâlet eden şeyi de zikrettiğini beyan etmiştik Çünkü, fâkihe, İhtiyacı
karşılamak için değildir ki, ihtiyaca göre olsun!.. Tam aksine bu, nimetlenmek
ve haz duymak içindir. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak bunu, çokluk ve çeşitlilikle
tavsif etmiştir.[78]
Ayetteki, ifâdesinin manası, "Bu, dünya meyveleri gibi değildir;
çünkü dünya meyveleri (fevâkih), çoğu zaman
ve çoğu yerlerde, son bulur, tükenir, ifâdesinin manası da, "Bir
bedel olmak için, insanlardan men olunmamıştır..." şeklindedir. Çünkü,
karşılık almak için insanlardan men edilen şeyler, müşahede âleminde aşikârdır
Çünkü dünyada, "fâkihe" kimilerinden men olunur; dolayısıyla da,
"memnu - yasaklanmış" olmuş olur. Ahirette ise, "memnu" değildir.
"Kesme" sözüne gelince, meselâ, dünyada bunu ifâde için "O, sona erdi..." denilir. O halde,
bu şey de, "maktu" değil, "munkat'ı" olmuş olur.
Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın, buyurması, son derece güzel ve yerindedir;
Zira, ifâdesinde nasıl, onun men
edilmeyeceğinin bir delili bulunmakta ise de, bu ifadedede, onun
kesilmeyeceğinin deliline bir işaret vardır.
Ve bunun izahı şöyledir: Dünyada "fâkihe", ancak karşılık
elde etmek ve sayesinde bir ihtiyacı gidermek için, sahibinin onun meyvesine
muhtaç olmasından dolayı men edilir. Ahirette ise, "fâkihe"nin,
yegane mâliki, Allah Teâlâ'dır ve O'nun ona ihtiyacı yoktur. Dolayısıyla,
tıpkı, kendisinin yemediği, içmediği, yatmadığı ve hiçbir şekilde kendisine
ihtiyacı olmadığı pekçok meyvesi bulunan kimse gibi, o fâkihe'nin herhangi bir
kimse tarafından engellenmemesi gerekir. Böylesi meyvenin, dağıtılacağında ve
hiç kimsenin buna mani olamayacağı hususunda hiç şüphe yoktur. İnkitâ ifadesine
gelince, biz deriz ki, dünyada "Fâkihe, meyve tükendi" denilir, fakat,
mevcut olup verilmediğinde,denilmez, tam aksine, denilir. Bu böyledir, zira
insan ancak, hem küçüğün hem de büyüğün anlayacağı şeyi söyler. Ne var ki,
herkes meyve bulunduğu zaman o meyveye baktığında, herkesin onu koruduğunu
görür. Ama, "fâkihe"nin bizzat kendisinin kendisini koruduğunu
göremez!.. Bu sebeple de herkes, meyvenin "memnu - men olunmuş"
olduğunu söyler. Ama, "fâkihe" inkitâa uğradığında ve artık
kalmadığında, bu kimse maddi olarak onu kesen ve yok eden bir kimseyi göremez
de; böylece o meyvenin, kesenini görmediği ve bunu görmesine mani bir hal
olduğu için, "fâkihe"nin kendikendine kesilmiş olduğunu sanır. İşte
bu sebeple Cenâb-ı Hak, "Dünyada iken, şayet, hakiki manada tefekkür
ettiğinizde, gece ve gündüz olmasına nazaran, her zamanda meyvenin bulunduğunu
anlarsınız..." demek istemiştir. Dolayısıyla meyve, kendi kendine sona
ermez. Meyve, muhakkik kimsenin nezdinde ancak, Allah onu sona erdirdiği ve şu
zamana değil de bu zamana tahsis ettiği için, bulunmaz. Muhakkik olmayanın
nezdinde ise, zamanın soğuk sıcak oluşundan ve onun, tomurcuklanmasına,
çiçekten meşine ve görülür hale gelmesine olan ihtiyaçtan dolayı meyve meydana
gelmemiştir. İşte bundan dolayı, ilgili örf ve
adet, zamanlara göre cari olmuştur. Bu
sebeple de, meyve'yi sona erdiren şey, mhakkik ve incelemeci olmayan kimseye
göre zamandır. Binâenaleyh, cennetin gölgeleri devamlı olup, orada ne güneş ne
de zemheri (soğuk) bulunmayınca, bütün zaman eşit ve müsavî demektir. O halde,
o meyveyi devşiren ve sona erdiren Cenâb-ı Hakk'tır. Bu sebeple meyve, ne
hakikî ne de zahiri bir sebepten dolayı maktu olmuş olmaz. Binâenaleyh insan,
"maktûa" kelimesi üzerinde durduğunda, o meyvenin, kat' edeni olmadan
maktu olduğunu, muhtaç olmadığını anlar. Cennette ise, kesen yoktur, dolayısıyla
o meyve de kesilmiş, devşirilmiş olmaz.[79]
Cenâb-ı Hak, meyvenin
kesik olmayışını, memnu (yasaklamış) olmayışından önce
zikretmiştir. Çünkü, "kat”
(kesme)" mevcut olan için söz konusu olup, men'
(koruma) ise, olmayan şey var olduktan sonra söz konusudur. Çünkü bu şey ilk
önce var olur, sonra da men olunur (korunur, muhafaza edilir). Eğer mevcut
değilse, memnu ve mahfuz olamaz. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, "Sona ermez, hep
vardır. Sonra bu var olan şey, hiçkimseden de men edilmemiş, korunup muhafaza
edilmemiştir..." buyurmuştur. Bu mana gayet açıktır; ne var ki biz,
katımıza gelen ve doğru olan bir şeyi terketmemeyi (yazıp çizmeyi) severiz.[80]
"Ve yükseltilmiş döşeklerde..."
(Vakıa, 34).
Biz, "furuş ", kelimesinin ne demek olduğunu anlatmıştık. Bu
konuda, inşaallah bir başka şeyi zikredeceğiz. Ayetteki kelimesine gelince, bu hususta şu üç izah
yapılabilir:
a)
"Kadr ü kıymeti yüksek
döşekler..." Nitekim Arapça'da, "kıymetli, pahalı" anlamında
"Yüksek elbise" denilir. Bunun
böyle oluşunun delili, "Astarları kalın ipekten olan
döşekler..."(Rahman, 54) ayetidir.
b)
"Üstüste istif edilmiş,
koyulmuş..."
c) "Divanlar üzerine
yükseltilmiş, koyulmuş..."[81]
"Gerçekten, biz onları yepyeni bir Yaratılışla yarattık da, kız
oğlan kızlar, zevcelerine sevgi ile düşkün, hep bir yaşıt yaptık. Ashab-ı yemîn
için..."
(Vakıa, 35-38).
Ayetteki "İnşâ"nın ne
demek olduğu hususunda birkaç mesele vardır:[82]
Bu ayetteki zamiri, kime racidir? Kiminle ilgilidir? Bu hususta şu üç
izah yapılabilir:
a) Bu zamir, "hûr-in
îyn" (güzel gözlü huriler) ifadesine racidir... Bu, uzak bir ihtimaldir,
çünkü, zamire merci olması bakımından bu kelime, zamire uzak kalmıştır ve
bunlardan, bir başka kıssada bahsedilmiştir.
b) "el-furuş" sözündeki,
"kadınlar" manası kastedilmiş olup, buradaki zamiri işte bunlara racidir. Çünkü Cenâbı Hak
bir başka ayetinde, (Bakara, 187) buyurmuştur. Ve yine, cariyeler için,
"Onlar firâş oldu..." ifadesi kullanılır. Çünkü onlar firâş olunca,
(yani birisiyle evlendiklerinde) "firâş" olmamış cariyeye nisbetle
kadru kıymetleri yükselir. Bu mana, doğruya, birincisinden daha yakındır. Ancak
ne var ki, böyle bir mana da, yine zahiren uzaktır. Çünkü,
"kadınları" yüksek olmakla nitelemek, bu ikinci durumun zıddını haber
verir...
c)
Bu zamir, "furuş" kelimesinin kendisine delâlet ettiği o bilinen şeye
racidir. Çünkü, dünyada iken ve ahiretln zikredlldiği pekcok yerde,
"furuş" da, saygın bir takım kimselerin bulunduğu anlaşılmaktadır.
Kelamın takdiri, "O kıymetli
yataklarda, icâd edilmiş kadri yüce varlıklar vardır" şeklindedir. Mananın
böyle Olması halinde bu ifâde
tıpkı, (Rahman. 56) Ve (Rahman, 72)
ayetlerinde
geçen şey gibi olmuş olur. Binâenaleyh, bu demektir ki, Cenâb-ı Hak, mevsûfun
yerine geçecek olan sıfatı getirmiştir. Ve O, âhiret kadınlarını, hiçbir zaman
hakiki lafız ile
zikretmemiş, tam aksine onların korunduklarına, muhafaza edilip mahfuz
olduklarına, örtülü ve perdeli olduklarına işaret etmek için, onları vasıfları
ve elbiseleriyle tanıtmıştır.
Cenâb-ı Hakk'ın ifâdesi ile
"hurilerin" kastedilmiş olması da muhtemeldir. Böylece, ayetteki,
"inşâ" kelimesiyle, ilk yaratılış bahsedilmiş otur. Bu ifâde ile,
insanoğlunun kızları da kastedilmiş olabilir. Bu durumda da "İnşâ"
kelimesi, yeniden diriltme manasında olmuş olur. Ki, ayetteki kelimesi de buna delâlet eder. Çünkü
"inşâ" sözü, şayet ilk yaratma manasına alınacak olursa, bunu yeniden
bildirmeye hacet olmaksızın, bekâr oldukları anlaşılmış olur. Ama, ayetteki bu
ifâde ile kastedilen şey, insanoğlunun kızlarını yeniden yaratma olunca, Cenâbı
Hak "Her ne kadar onlar dul olarak ölmüş idiyseler de, biz onları bekâr
olarak yarattık..." anlamında, buyurmuştur.
İmdi, o halde şayet, "Birinci izaha göre bu ifâdenin getirilişinin hikmeti ne olabilir?"
denilirse, biz deriz ki, buna şu iki bakımdan cevap verebiliriz:
1) Bundan sonra bu vasıf,
artık başkası tarafından olmaz.. Ama onlar, onların eşleri olunca, Cenâb-ı Hak
işte, bu faydayı, kaydı beyân etti. Çünkü, dünyada iken
bakire kimse, koca lezzetini
tanımaz. Dolayısıyla da, tanımadığı bir erkekle evlenmeye razı olmaz. Akranı
ile, tanıdığı kimselerle evlendirilmeyi tercih eder. Ne var ki, cennettekiler,
Ademoğullan cinsinden olmayıp, onlardan biri de hiç koca görmemiş bir bakire
olup, sonra da, cinsinden olmayanla evlilik yaptığında, bununla evlenen erkek,
bu kadının bakire olmadığı şüphesine kapılabilir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı
Hak, buyurdu ki, bu, "Bunlardan,
dünyadaki bakirelerde bulunan hal bulunmaz" demektir (yani, hep
bakiredirler).
2)
Bu ayetle, dünyadaki
bekârete benzemeyen bekâret hali kastedilmiştir. Çünkü, dünyadaki bekâret; bir
kez zail olunca, ancak çok zaman sonra yeniden oluşur.
Ayetteki, ifâdesi hususunda da,
şu muhtemel izahlar yapılabilir:
a) "Yaşça eşit
olarak..." Binâenaleyh bu demektir ki, artık onlardan hiçbiri diğeri,
küçüklük ya da büyüklük açısından
üstün değildirler. Hepsi
de, aynı yaşta yaratılmışlardır.
Onlara, ne ihtiyarlık, ne kötürümlük, ne de bozulma arız olmaz. Buna göre,
onlar eğer AdemoğuHarının kızları iseler, bu durumda jfc? lafzı, hakiki
anlamdadır. Ama eğer, Ademoğullarımn kızlarından değilseler, bu durumda
ifadenin manası, "Onlar yaşlanmamışlardır" şeklinde olur. Çünkü
onlardan her biriyle, diğerine dokunulduğu zaman dokunulabilir. Ancak ne var
ki, asi unutulmuş da, yaşıt iki insan için söz konusu olan doğum gibi, bundan
ibaret kılınmıştır. Böylece de, cennet hurilerine, "etrâb-yaşıtlar"
denilmiştir.
b)
İster bir zamanda, isterse
birçok zamanda, bulunsunlar, onlar, tıpkı
yaştakiler gibi, kendilerine bakılmaları hususunda eşit ve müsavidirler,
birbirlerine benzerler. Açık olan, bunun birçok zamanda olduğudur. Zira, mü'min
bir salih amel işlediği zaman, Allah, onun için bu hurilerden dilediğini
halkeder.
c)
Bu. "Ashfib-ı yemîn ile
yaşıt", yani, "Onlarla aynı yaşta" anlamındadır. Bu ifâdede,
eşlerin aynı yaşta olmaları hususuna bir işaret vardtr. Çünkü, eşlerden birisi
diğerinden daha yaşlı olursa, genç olan öbürünü tenkit edebilir.[83]
ifâdesindeki fayda nedir? denilirse, biz deriz ki: Bunun faydası açık
olup, ifâdesindeki lama
bakmakla ortaya çıkar. İşte biz diyoruz ki: Lâm eğer kelimesine müteallik ise, bunun anlamı,
"Biz onları inşâ ettik ve yaptık" şeklinde olur. Bu ise doğru olmaz..
Bu lâm eğer ifâdesine müteallik ise,
bunun manası, "Biz onları, ashâb-ı yemin için inşâ edip hazırladık"
şeklinde olur. "İnşâ" ise, onların, bakire ve yaşıt olmaları halidir.
Binâenaleyh, onların bakire olmaları inşâ ile olacağından, "inşâ"
ifadesi kelimesine taalluk etmez. Çünkü
fiil, aynı anda, zorunlu ve vâcib olan bir tesirle tesirde bulunmaz. O halde
biz diyoruz.ki, bunu "inşâ" ifâdesine yöneltmek, "inşâ"nın
bir fiil ile olduğuna; binâenaleyh, onlara olan ikram ve inamında, onlar için
sadece huriler yaratmakla olacağına delâlet etmez.."
ifâdesi, netice sebebine terettüp etsin diye gelmiş olup, buna göre bu,
onların bakireler olmasını iktizâ etmiştir. Ama, "İnşâ"nın, önce,
kocalar tarafından
bir dokunma olmaksızın olması haline gelince, bu, onların bakire
olmaların gerektirmeyip, buradaki fâ harfi de, muktezasının muktezîye
(gerektirene) terettüc ettiğini ifade içindir.[84]
"Birçoğu evvelkilerden, birçoğu da sonrakilerden..."
(Vakıa, 39-40).
Biz daha önce, bu konuda açıklama yapmıştık. Fakat burada bir nükte
bulunmakta olup, bu da şudur: Cenâb-ı Hak sâbikûn hakkında, divanların,
meyvelerin ve huriler -zikredilmesinden önce, "Birçoğu evvelkilerden"
onun, my, ashâb-i yemin hakkında da, bütün bu nimetleri zikrettikten sonra,
"Birçoğu evvelkilerden" (Vakıa, 13) buyurmuştur (niçin)? Biz deriz ki:
sâbikûn, güzel gözlü hurilere, yenilecek içilecek şeylere iltifat etmeyip,
bilakis cennetin nimetleri onlara yönelir ve onlarla şerefyâb olur. Ashab-ı
yemîn ise bunlara iltifat edip bakar... Bu sebeple Cenâb-ı Hak bu nimetleri
onlara önce zikretmiş; sonra da, "Bu sizindir" buyurmuştur.
"Sâbikûn' gelince, Allah Önce onları zikretmiş, sonra da mekânlarını..
Buna göre O sanki, cennetliklere, "Bunlar sizden'önce geleceklerdir"
buyurmuştur. Şu husus da bu nükteyi tamamlamaktadır: Cenâb-ı Hak öncekilerin
topluluğunu ancak, onlar hissen yakınlaştırılmış oldukları için önce zikretmiş
ve "Cennetlerde yakınlaştmlmışlardır" (vakıa.11-12) buyurmuş, sonra
ise "Birçoğu evvelkilerden" (vakıa. 13) diyerek, en sonunda da,
Allah'a yakın olma sevgisi hariç, dünya nimetlerini üzerlerinde olduğu için, o
cennet nimetlerini zikretmiştir. Çünkü o her şeyin üzerindedir... Ayetteki
"Ben bu (tebliğe mukabil), (Allah'a) yakınlık sevgisinden başka h'içbir
mükâfaat istemiyorum..." (şûra, 23) ifadesiyle de buna işaret etmiştir.
Yani, "Mü'minlere sevgi..." Cenâb-ı Hak, "Nezdimizde onun
muhakkak bir yakınlığı ... vardır" (Sad, 25) ifadesinde de, resullere bir
yakınlık va'detmiştir. İfâdesine
gelince, daha önce biz, bunun, mü'minlerin
mukarrebûnu ile meleklerin mukarrebûnunu ayırdetmek için olduğunu söylemiştik.
Çünkü mü'minlerin mukarrebûnu, cennette yaklaştırmışlardır. Onlar, Allah
Teâlâ'nın kudreti ile, hem insanlar hem de başkaları için olan işleri yapmak
için bulundukları yerde yakınlaştınlmışlardır. Şüphesiz bununla şu ortaya
çıkmıştır ki, ashâb-ı yeminden murâd edilenler, günah işleyip aşırı da giden,
ama en ufak bir iyilikleri sebebiyle Allah'ın kendilerini bağışladığı o
kurtulmuş kimselerdir; iyilikleri ağır basıp çok olan kimseler değil! İnşaallah
biz, Cenâb-ı Hakk'ın (vakıa, eu ayetinde bunun delilini zikredeceğiz.[85]
"Ashâb-ı şimal, nedir ashâb-ı şimal! Bir sıcaklık ve kaynar bir su
ve bir de kapkara bir dumandan bir gölge içindedirler..."
(Vakıa, 41-43).
Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:[86]
"Semûm" ve "hamîm'in zikredilip de, ateş ve onun
dehşetli hallerinin
zikredilmemesinin hikmeti nedir? Biz
deriz ki, burada, en basit ve en küçüğü ile en
büyüğüne
bir işaret
bulunmaktadır. Böylece Cenâb-ı Hak, "Onlara ezen hava, zehirleyicidir.
Kendisinden medet umdukları su ise, çok sıcaktır.." buyurmuştur. Esasında
hava ve su, en serin şeylerden olduğu halde, bunlar yani "semûm ve
"hamîm" ahirette, dünyadaki hava ve suyun aksine, en zararlı
şeylerdendir. Zira, dünyadaki hava ve su ise, en yararlı şeylerdendir. O halde,
onların, bizim yanımızda bile çok yakın ve hararetli olan ateşleri hakkında ne
düşünürsün? Allah Teâlâ şayet, "Onlar bir ateş içindedirler" demiş
olsaydı, biz, onların içinde bulunduğu ateşin bizim ateşimiz gibi olduğunu
zannedebilirdik. Çünkü biz, gördüğümüz ateşten daha yakın olanını
"semûm'dan daha hararetli olanını ve serin buz gibi sudan (ez-zülâl) dan
daha soğuk olanını görmedik. İşte böylece Cenâb-ı Hak, "En soğuk şey bile
onlar için en hararetli ve en yakıcıdır. O halde, onJarın, en hararetli olan şeye
karşı durumları nice olacaktır?" buyurmuştur.
Buna göre eğer, "semûm" nedir?" denilirse, biz deriz ki:
Meşhur olan görüşe göre, bu, esen son derece hararetli ve yakın bir rüzgâr
olup, hasta edip çoğu kez de öldüren bir rüzgârdır. Daha evlâ olanı, bunun, bir
yerden diğer yere hareket eden kokuşmuş bir hava olduğunun söylenmesidir. İnsan
onu hissedip kokladığında, kokuşmuşluğu sebebiyle ruhu ve kalbi bozulur. Ve
insan böylece Ölür. Kelimenin aslı, "es-semûm - zehir" kelimesidir.
Yılan, akreb vs. şeylerin zehiri (es-semûm) gibi. Bu kelimenin, iğnenin deliği
anlamına gelen semm kelimesinden olması da muhtemeldir. Nitekim Cenâb-ı Hak,
"Halat, iğnenin deliğinden girmedikçe..." (A'râf, 40) buyurmuştur.
Zira, yılanın zehiri, gözeneklerden nüfuz eder de, oraları fesada uğratır.
"Semûm" rüzgarının, geceleyin esen, rüzgârlara eşit bir isim olduğu
da söylenmiştir. Buna göre semûm, onların içinde bulundukları zulmete bir
işarettir. Fakat ne var ki bu görüş, son derece uzak bir ihtimaldir. Zira semûm
rüzgârını, yoğunluğu sebebiyle gündüzleyin de görürsün.[87]
Hamîm kelimesi, "kaynar
su" anlamına olup, "fail"
anlamında "faîl"
vezninde bir kelimedir. Suyun ısınmasını
ifade eden deyiminden alınmadır.
Yahut da,
"suyu
kaynattı" anlamında olup, ism-i mef'ûl anlamındadır.
Biz bunu pekçok kereler zikrettik; ancak ne var ki burada lügavî bir
nükt» bulunmaktadır. Bu da şudur: Feûl vezni, tekerrür ifade eden şeyler
hakkında olup. rüzgâr da, ardarda esen ve meydana gelen bir şey olunca,
"feûl" katibi, "semûm kelimesine tahsis olundu; "sıcak
su" ifadesinden de bir şeyin ardarda gelmesi manası anlaşılmayınca, bunu
ifâde için de, buyurulmadı.
"Yahmûm ne demektir?" denilirse, biz deriz ki: Bu hususta da
şu izahlar yapılabilir:
a)
Bu, cehennemin isimlerinden
bir isimdir.
b)
Bu, duhân (duman) anlamındadır.
c)
Bu, karanlık anlamında olup,
kömür anlamına gelen , humem kökünden-dir. Bu, siyah olduğu için, adeta bir
kömürdür; dolayısta da onu, bu kökten müştak olan bir isimle
isimlendirmişlerdir. Bu kelimedeki ziyadelik (yahmûm), bu manayı bu kelimeye
ilâve etmek içindir. Buradaki bu ziyadelik çoğu kez, şu iki mana için, yani:
1)
Siyahlığında ziyadelik.
2) Sıcaklığında ziyadelik
için., vârid olmuştur. Bu üç ifâde de (hamım, semûm ve zillin min yahmûm),
onların daima o azâb içinde hor hakîr-durumda olduklarına bir işaret
bulunmaktadır. Zira ashab-ı şimal, o havanın estiği yere yönelseler,
başlarına, "semûm" denilen
o hava isabet eder;
kendisinden o semûmu savuşturmaya
çalışan kimsenin hareketi gibi, şayet bir köşede saklanmaya çalışacak olsalar,
o zaman, yahmûm (kara duman)dan olan bir gölge içinde kalırlar. Eğer onlar bu
semûmu, o kaynar suyun bulunduğu o mekânda başlarından savmak isteseler, o
zaman onlar için, o kaynar su azabından ayrılabilme imkânı asla söz konusu
olmaz.
Burada, şöyle bir tertibin olduğu da söylenebilir: O semûm onlara
çarpar da, böylece susarlar. Derken, semûmun ateşi içlerinde yanmaya başlar, o
böylece bu kaynar suyu içerler de, o da, onların bağırsaklarını paramparça
eder. Derken, bir gölgenin altında serinlemek isterler, bu gölge ise,
yahmûm-kara duman'dan olan bir gölgedir.
Buna göre şayet, "Bu ifâdenin başına 'in getirilmiş olması nasıl izah
edilebilir?" denilirse, biz deriz ki: Eğer biz bunun cehennemin adı
olduğunu söylersek, başındaki de, ibtida
bildiren dir. Bu, tıpkı, senin meselâ "Bana cennetten nesîm rüzgârı
geldi" demen gibi olmuş olur. Yok eğer bunun "duman anlamına
geldiğini söylersek, bu tıpkı bizi tat
"Gümüş yüzük" yani "gümüşten mamul yüzük"
terkibindeki gibi; yani mln-i beyâniyye
olur. Biz, bunun "zulmet" anlamına olduğunu söylememiz halinde de,
böyle olur.
Buna göre şayet, "Munsarif ve nekire bir isim olduğu halde, bu
kelimeyi cehennemin adı olarak tefsir etmek ve marife bir kelimenin yerine
koymak, velev ki onun ismi dahi olsa, nasıl doğru olur?" denilirse, biz
deriz ki: Bunun kullanılışı, tıpkt el-cahîm kelimesi gibi, elif-lâm iledir.
Yahutta, tıpkı cehennemin diğer isimleri
gibi, gayr-f munsarıf olursa, bu kelimenin durumu,
üç yerde de elif-lâm'sız olarak yahmûm" şeklinde olur.[88]
"Ki (o gölge) ne serin, ne de faydalıdır"
(Vakıa, 44).
Zemahşerî "Gölgenin keremi, çaresize fayda vermesi ve ondan,
sıcağın eziyyetini savuşturup bertaraf etmesi demektir" demiştir. Eğer
böyle olsaydı, o zaman bârld ve kerîm kelimeleri aynı manaya gelmiş olurdu.
Doğruya en yakın olanı ise, şöyle denilmesidir: Gölge şu iki faydayı sağlar:
a) Sıcağı savuşturması,
b) İnsanın o gölge içinde
ikrama mazhar kılınması... Bu böyledir, zira insan, soğuk içinde kalır,
üstündeki giyecek de ince ise, sıcağı ile ısınabilmesi için, doğrudan doğruya
güneşi arzular, ona yönelir vs. Binâenaleyh, eğer bu kimse ikram görmüş
kimselerden ise, o hep, kendisinden o sıcağı ve o soğuğu savuşturan bir mekânda
bulunur. Hararete gelince bu açıktır;
soğuğa gelince, bu kimse bu soğuğu kendisinden, onu ısıtacak
olan şeyi tutuşturup yakmak
suretiyle savuşturur. Binâenaleyh, gölge sıcakta, serinlenmek için arzulanır;
dolayısıyla da, o kimse onun serin olmasını arzular; soğukta da, serinliği için
değil de, hoş olduğu için elde edilmek istenen şey olur. İşte bu sebeple
Cenâb-ı Hak, »j\?İ serinliğinden dolayı istenen..." içinde oturmak için
hazırlanmış olan kerim bir gölge değildir.." buyurmuştur.
Bu böyledir, zira ağaçların altında ve duvarların önündeki yerler gibi
üzerine gölge düşen yerlerde, oturulacak yerler edinilir. Dolayısıyla bu
yerler, pisliklerden uzak tutulur ve temizlenir. Diğer yerler ise temiz olmaz.
Sonra bazı zamanlar, buralara güneş düştüğünde, hem temiz oldukları için, hem
de oturmaya hazırlanmış oldukları için, buralarda oturma arzu edilir.
Dolayısıyla da işte bu esnada o gölge, soğuk olduğu çin değil, iyi-güzel olduğu
için arzu edilir. İşte Hak Teâfâ'nın, "ne serin ne de faydalıdır"
ifadesi, bu manaya gelebilir.
Şöyle de denebilir: Gölge bazan hissi (duyguyu), bazan da aklı alakadar
eden bir husustan ötürü istenir. Binâenaleyh duyuyu alakadar eden şey, onun
serinliğidir, aklı alakadar eden şey ise, ondan istifadenin faydalı olmasıdır.
İşte ayetteki bu tabirin -ianası budur ki, bu da Vâhldî'nin Ferrâ'dan
naklettiği şu husustur.: Araplar her oiumsuz ifadenin peşinden, olumsuz o şey
daha kerim (faydalı-iyi) olduğu zaman, Kerîm" kelimesini kullanırlar ve
dolayısıyla meselâ, "Bu ev ne geniştir, ne de terimdir" derler.
Burada sözün özü, yine bahsettiğimiz şu hususa varıp dayanır: Kemâl
vasıf ya hissî, yahut aklîdir. Hissi olan, onu ifade eden kelimelerle
anlatılır: aklî olan ise, hislere kapalı olduğu için, câmî (genel) bir lafızla
anlatılır. Çünkü "keramet" ve "kerem Araplarca, medih (övgü)
vasıflarının en meşhurlarındandır. Bu iki şeyin olmadığını söylemek ise, aklî
olan kemâl vasıflarının olmadığını söylemektir. Binâenaleyh bu ayetin manası,
"Kendisinde ne hissî, ne aklî yönden medhe değer bir şey olmayan
demektir" demiştir.[89]
"Çünkü onlar bundan evvel de, şehvetlerine düşkündüler. (O günah
üzerinde ısrar ederlerdi.
Bir de, "Öldüğümüz ve bir toprak, bir yığın kemik
olduğumuz vakit mi,
gerçekten biz mi diriltilip kaldırılacakmışız? Evvelce
geçmiş atalarımız da
mı?.." derlerdi"
(Vakıa, 45-48).
Ayetlerle ilgili birkaç incelik vardır ki biz bunları, şöyle bir kaç
mesele içinde ele alacağız:[90]
Cenâb-ı Hak, "ashab-ı yemfn" (sağcılar)ın nimetler içinde
oluşlarının sebebinden bahsetmeyip, "Çünkü
onlar,
bundan önce de
şükredici idiler, işin aslını-esasını biliyorlardı" demediği halde,
kâfirlerin, o azab içinde oluş sebeblerini beyan ediş hikmeti nedir? Biz, Hak
Teâlâ'nın, mükâfaatlandırırken, kullarının sâlih amellerinden bahsetmediğini,
ama azablandırışından bahederken, günahkârların amellerinden de bahsettiğini,
çünkü mükâfaatın fazl-ı ilâhî, cezanın da adl-i ilâhî olduğunu, fazılda ise,
sebebi zikredilse de, zikredilmese de, lütuf gereği verilen o şeyde, bir
noksanlık ve haksızlığın bulunuşunun düşünülemeyeceğini, ama adalette, eğer
cezanın sebebi bilinmez ise, ortada bir zulmün bulunduğu zannının olacağını,
daha önce bir çok kere anlatmıştık. İşte bu sebeble Cenâb-ı Hak, "Onlar
şehvet düşkünlükleri, zevk-u sefa alışkanlıkları, refahları sebebiyle bu
azabtadırlar" buyurmuştur.
Bu inceliği te'yîd eden husus şudur: Allah Teâlâ, "sâbikûn"
hakkında, İşledikleri iyi amellere.bir mükâfaat olarak..."(Vakıa, 24)
buyurmuştur. Ama ashâb-ı yemîn hakkında böyle birşey dememiştir. Çünkü biz,
ashâb-ı yeminin, Allah'ın büyük lütfü ve fazlı sebebiyle, kurtulmuş olduklarına
işaret etmiştik. Bu hususu, "Artık ashâb-ı yemtnden selâm sana"
(vakıa, 91) ayetinin tefsirinde açıklayacağız. Durum böyle
olunca da, onlar hakkındaki
bu fazla, "sadece" onlara has bir şey olur ve dolayısıyla Cenâb-ı Hak
sanki, "Bu nimetler sizin içindir" demiş de, "yaptıklarınızın
bir karşılığıdır" dememiştir. Çünkü bu gibi yerlerde, yani
affedildiklerinin bildirildiği yerlerde, onlar için fazla bir sevinç ve övünç
vesilesi bulunmaz. Ama hasenatı alabildiğine fazla olanlar, böyle değildirler.
Çünkü bunlara, "Yaptığın İş ne güzel, şunu, bir mükâfaat olarak al"
denilir.[91]
Cenâb-ı Hak, o azabın sebebini onların "müfret" (refah,
zevk-ü sefa içinde) olmaları olarak göstermiştir. Halbuki
ashâb-ı şimalden (kâfirlerden) herkes refah içinde değildirler Çünkü
onlar içinde fakirler de vardır? Deriz ki: Hak Teâlâ'mn "Çünkü onlar,
bundan evvel de, müfret idiler" ifadesi, zemm (kınama) değildir. Çünkü
müfret, nimetler içinde yüzen, malı mülkü çok olan demektir. Böyle olmak ise
(tek başına), bir zemmi gerektirmez. Fakat bu, daha sonra kendilerinde
bulunduğunu belirttiği şeyin çirkinliğini ortaya kor. O belirtilen husus da,
"O büyük günah üzerinde ısrar ederlerdi" ayetiyle anlatılan husustur.
Çünkü alabildiğine nimetler içinde yüzen kimseden, (Allah'a karşı) nankörlüğün
sâdır oluşu da, alabildiğine çirkin bir şeydir. İşte bu sebeble, Cenâb-ı Hak,
"Çünkü onlar refah içinde idiler. Allah'ın nimetlerine şükretmediler,
aksine günahlarında ısrar edip durdular" demek istemiştir.
Bu İzaha göre, diyebiliriz ki: "Herkesde, Allah'a şükrü ve ibadeti
gerektiren, pek çok nimet vardır. Çünkü yaratılma, rızıklandırılma, muhtaç
olunan zarurî şeylerin ve insanın faydasının dayandığı şeylerin verilmesi, her
insan için söz konusudur. Velhasıl bu refah ve nimetler konusunda, insanların
durumu, esas itibariyle birbirine yakındır. Dolayısıyla mesela bir başkası
nazar-t dikkate alınarak, birisi hakkında, "O sıkıntı içindedir. Kendini
kanaatkârlığa adaşa, zenginlerin zengini olur" denilebilir. Nasıl böyle
olmasın ki, çünkü insan, o hale baktığında, kendisini, barınacağı bir eve,
sıcaktan soğuktan korunduğu bir elbiseye, yeme-içme gibi açlığını giderecek
şeye ve insan nefsinin cimriliğinin hoşlandığı diğer fuzulî şeylere muhtaç
olarak bulur. Sonra herkes, satın alma veya kiralama ile, bir ev elde etme
hususunda, bir güce sahiptir. Eğer böyle olmasa da bu kimse, sığınacak bir
mağara bulamayan, haşarattan (hayvanlardan) daha âciz değildir. Elbise
meselesine gelince, eğer insan, zarurî olanı giderecek olanla yetinecek olursa,
ömrü boyu bir tek elbise bile, ona yeter. Çünkü bu tek elbisenin bir yeri
yırtılıp söküldüğünde, onu herhalükârda yamayabilir. Geriye yeme-içme meselesi
kalır. Binâenaleyh bir kimse iyice düşündüğünde, şartlar ne olursa olsun,
herkesin, bir ekmek parçası ve içecek bir su bulmaktan âciz kalmayacağını
görür. Ama zenginlik peşinde koşmak, fakirliği doğurur. Dolayısıyla insan,
süslü evler, övünç vesilesi olan elbiseler, güzel yiyecekler ve çeşitli giyim,
kuşam, hayvanlar, binitler edinmek ister. Böylece de, çeşitli güçlüklere
katlanma ihtiyaç ve zaruretini hisseder. O halde, fakirliği (sıkıntıyı) doğuran
şey, zenginlik arzusudur. Yükselme isteği de, aynı şekilde, insanın kadr-u
kıymetini düşürür. Velhasıl insanın belini büken, karın ve şehvet arzusudur.
Kaldı ki biz, ayetteki, "Çünkü onlar bundan evvel de, müfret idiler"
cümlesi hakkında şu manayı veriyoruz: "Kabir ehli olanların, kavrayan,
çalışıp-çabalayan elini, gören gözünü yitirip de, taraftarlarından
gerçekler anlaşılınca, işte bu hâle nisbetle, kendilerinin
"müfret" olduklarını anlayacaklarında şüphe yoktur.[92]
"Onların o büyük günahta ısrar etmeleri" ne demektir? Deriz
ki: Hıns-ı azîm (büyük günah), şirk manasınadır. Çünkü Hak Teâlâ,
"şüphesiz şirk, büyük bir zulümdür" (Lokman. 13) buyurmuştur. Burada
şöyle bir incelik var: Cenâb-ı Hak, bu üç ayetinde, üç inanç esasına işaret
etmiştir. (Nübüvvet, tevhit ve haşr'a...). O halde, "Onlar bundan evvel
müfret idiler" ayeti, kullanıldığı yerler açısından, onların peygamberleri
inkâr etmeleri yüzünden zemmediiişlerine delâlet eder. Çünkü refah içinde
(müfret) olan kimse, zenginliği sebebiyle kibirlidir. Dolayısıyla da risâleti
(peygamberliği) inkâr eder. Çünkü mürtedler, "B/z. bizim gibi bir insana
mı tâbi olacağız?"(Kamer. 24) derler. Hak Teâlâ'nın ifadesi de, şirke ve
tevhidi inkâra bir işarettir. Yine, "Bir de, "öldüğümüz ve bir
toprak, bir yığın kemik olduğumuz vakit mi diriltilip kaldtrılacakmışız"
ifadesi de, haşnn ve neşrin (ahiretin) inkârına bir işarettir.[93]
Hak Teâlâ'nın "O büyük
günah üzerinde jsrar
ederlerdi" ayetinde şu bakımlardan beliğ manalar yatmaktadır:
1) Ayetteki, "Israr
ederlerdi" cümlesi, mesela bir kimsenin, "Muhakkak ki bundan önce
onlar, ısrar etmişlerdi" şeklindeki sözünden daha te'kidlidir. Çünkü mazî ve
muzarînin bir arada kullanılıp da, meselâ "Israr ediyorlar idi"
denilmesi, bu tşin sürekti Yapıldığına delalet eder. Çünkü, "Falanca
insanlara 'iyilik eder idi" şeklindeki sözümüz, bu işin, artık onun âdeti
olduğunu ifade eder.
2)
"Israr" lafzının
kullanılması da beliğdir. Çünkü "ısrar", isyan ve hıyaneti sürdürmek
demektir. Meselâ hayrı sürdürme manasında, "ısrar" kelimesi
kullanılmaz.
3) "Hıns" (günah)
kelimesinin kullanılması da böyledir. Çünkü "hıns", "zenb"
kelimesinin ifade ettiği günahın üstünde bir günahı ifade eder. Zira
"hins", Arapça'da "küçük günah" manasında nerdeyse hiç
kullanılmaz. "Zenb" kelimesi ise, küçük günahlar için de kullanılır.
"Hıns" kelimesini Araplar, "yemini bozma" manasında da
kullanmışlardır. Çünkü insanlar nezdinde yalan, çirkin bir şeydir. Çünkü âlemin
maslahatı (menfaati), doğruluğa bağlıdır. Eğer böyle olmasaydı, hiç kimse hiç
kimsenin sözüne güvenmez, dolayısıyla da, hiç kimsenin sözüne bir takım
faydalar dayandırılamaz ve zararlardan kaçınılamazdır. Hem sonra yalan pek çok
insanda, bir takım bozuk gayeler içinde bulununca, Araplar ilgili işi, yalan
zannını giderecek bir unsuru eklemek suretiyle te'kid etmek istemişlerdir.
Böylece söze, yemini eklemişler ve yeminden öteye de birşey yoktur. Binâenaleyh
bir kimse yeminini bozduğunda, artık güveni ifade edecek hiçbir şey kalmaz ve
bundan, zina ve içkinin fesadının üzerinde, çok daha büyük fesadlar-zararlar
meydana gelir. Ama yemin eden kişi o şeyden daha hayırlısını gördüğünde, şeriat
bu kişinin yeminini bozmasına müsaade etmiştir. Fakat yemini bozma işine,
yeminin çokluğundan, adam öldürmenin azlığından ötürü, mesela zina etmek ve
adam öldürmek gibi büyük günahlar hususunda müsaade etmemiştir.
Hıns" kelimesinin, büyük günah manasına gelişinin delili ise,
Araplar m, buluğa ermiş kimse için, demeleridir. Bu söz, "Artık bu kimse,
büyük günah işleyebilecek çağa erişti" demektir. Halbuki bundan önce, bu
kimsenin, küçük günahları işleyemeyeceği söylenmemiştir. (Dolayısıyla
"hıns" küçük günahlar için kullanılmaz). Çünkü çocuğun velisi,
edebsizlik yapması ve meselâ küçük iken namazı kılmaması hususunda, çocuğu
cezalandırmakla müükelleftir.[94]
"Azîm" kelimesi, buradaki "hins" (günah), ile
"şirk"
manasının kastedildiğini ifade eder. Çünkü böyle vasıflar,
şirkten başka bir günahta toplanmaz.[95]
Kur'ân-ı Kerîm'in, muzâriyi (gelecek zamanı) ifade ederken,
(ölür, ölecek) lafzını kullanmasına rağmen,
mesela
Hak Teâlâ, Yahya ve İsâ (a.s)'dan "Ogün ölürüm"
(Meryem, 33) dediklerini
nakletmesine rağmen, bu kelime bu ayette, (korkuyorum)
vezninde olarak, (ölürüm) şeklinde okunmamış iken, yine Hak
Teâlâ
"De ki:
Ölünüz" demeyip de, (Al-i imrân, 119) demiş ve
"Korkmayın" (Fussilet, 30) buyurduğu gibi,
"ötmeyin" demeyip de
"ölmeyiniz" (Al-i
İmran, 102) buyurmuş iken, niçin mîm'in kesresiyle, şeklindeki
kıraat meşhur olmuştur? Deriz ki: Bu hususta,
şu iki izah yapılabilir:
a)
Bu kelime, başka
benzerlerinden farklı okunmuştur ve bu hususta meselâ (ölürüm) denmiştir. Halbuki, dilde semâ
(duyulan şekil), kıyastan (kaideden) önce gelir.
b)
şekli, aynen gibidir.
Dolayısıyla bu ayette, kesrelt şekil kullanılmıştır. Çünkü mazideki kesreti
kullanış, şu iki sebebten ötürü daha çok bulunur:
1)
kalıbının, den çok olması.
2) Tıpkı, gibi, bunun,
kalıbında olması... Bunun muzarisinde zamme, şu iki sebebten ötürü
bulunur:
a) Fiilin, tıpkı, gibi
kalıbında olması... Çünkü bunu "tâli" ile değil de,
"tatvîl" ile tavsif etmek, bu fiilin babından (babtan) okluğuna
delalet eder.
b) Bunun kalıbında olması... Çünkü sen bunun mazisinde,
kesre ile muzarisinde ise, zamme ile dersin.[96]
Cenâb-ı Hak, kastedilen şey nefy olduğu halde ve nefiyde 'nin
haberinde, lâm getirilmediği halde, zira Arapça'da
meselâ, "Muhakkak Zeyd gelecek"
"Zeyd gelmeyecek" denilip de, menfî
(olumsuz) olanda lam
getirilmediği halde, bu ayette, "un başına Iam-ı te'kid
getirmiştir? Halbuki
onların bu soru ile kasıdlart, inkâr olup, ayetin bu ifadesi, "şüphesiz biz
ba's olunmayız"
manasındadır. Biz deriz ki: Buna şu iki açıdan cevap verilir:
a) Olumsuzluk, açıkça ifade
edilmek istendiğinde, neftyi (olumsuzluğu), sigasryta birlikte açıkça ifade
etmek gerekir.
b) Onlara,
öldükten sonra dirilmeyi haber veren kimse, bunu beliğ bir tarzda haber
vermiştir. Biz ise, onun bu beliğ ve te'kidli iffadelerini çok buluyoruz"
demişler ve bu konudaki sözlerini, istifham-ı inkârı şeklindeki bir soru
yoluyla ifade etmek istemişlerdir. Sonra onlar, inkârlarının doğruluğunu ortaya
koyan bu inkârlarını isbat sadedinde, getirdikleri ve inandıkları bir takım
şeylere işaret ederek, mesela ilk önce, "öldüğümüz... vakit mi?"
demişler, bununla da yetinmeyip, hemen peşinden, ubir toprak, bir yığın kemik
olduğumuz vakit mi" demişlerdir ki bu, "Biz öldükten üzerimizden
bunca zaman geçip, etlerimiz toprak, kemiklerimiz de unufak olduktan sonra mı
diriltileceğiz" demektir.
Bunlar daha da ileri giderek, "Buna rağmen, yine de
bize," Muhakkak ki öldükten sonra diriltileceksiniz" denilecek"
demişler ve bu ifâdesini şu üç çeşit
te'kid ile getirmişlerdir;
a)
edatının kullanılması.
b)
Haberin başına lamın
getirilişi,
c)
İstikbali gösteren muzarî
sigasını getirmeyip de, onun yerine, olmuş bitmiş birşeyi ifade için kullanılan
ism-i mef'üf sigasının getirilmesi... onlar sözlerine devamla "Bize, deniliyor" demişler, daha da ileri
giderek, "Evvelce geçmiş atalarımız da mı?" demişlerdir ki bu,
"Bu, daha uzak bir ihtimal". Çünkü biz, ölümümüzden sonra toprak
olduğumuz, babalarımızın durumu da, çer-çöp olmanın çok-çok ilerisinde olduğu
halde, daha nasıl öldükten sonra diriliş mümkün olacak" demektir. Bu hususların
tümünü, Sâffât Sûresi'nde ele aldık ve dediler ki, "Bunların,
"Evvelce geçmiş atalarımız da mı?" şeklindeki sözlerinin manası,
problem teşkil etme bakımından, atalarının durumunun daha büyük olduğuna işaret
etmek için, "ilk atalarımızın da mı (dirileceğini) söylüyorlar..."
şeklinde olduğunu söylemiştik.[97]
Daha sonra Allah Teâlâ, onlara cevap vererek ve reddiyede bulunarak,
bir başka beliğ ifade ile onlara şöyle beyanda bulunmuştur[98]
"De ki: ''Şüphesiz hem evvelkiler, hem sonrakiler malum bir günün,
muayyen vaktinde mutlaka toplanacaklardır"
(Vakıa, 49-50).
Çünkü ayetteki, "De ki" ifadesi, ilgili işin, son derece açık
olduğuna bir işarettir. Bu böyledir, zira peygamberlikte ancak ebrara (iyilere)
söylenebilecek hususî sırlar vardır. Bu sırlardan birisi de, kıyamet vaktinin
ne zaman olduğudur. Çünkü avam (halk), bu vakti bilecek olsaydı, işi bırakıp
tembellik ederlerdi. Ama peygamberler, o vaktin alametlerine, beyan
ettiklerinden daha fazla muttalîdirler. O, sahabenin büyüklerine, ileride de
anlatacağımız üzere, birçok alametleri açıklamıştır. Bu hususta şu izahlar
yapılabilir:[99]
1) Ayetteki, "De ki..." ifadesi... Bu,
"Avam ve havassın, herkesin üzerinde
birleştiği son derece aşikâr durumlardan biridir"
manasınadır. İşte bu sebeple, Cenâb-ı Hak, genel bir ifade olarak,
"De" demiştir. Cenâb-ı Hak, genel bir ifade olarak, "De"
buyurduğu her yerde, ilgili iş "çok vazıhtır" demektir. Nitekim Hak
Teâlâ, "De ki: Allah birdir" (Ihlas, 1); "De ki; Ruh, Rabbimin
emrinden (işinden)dir" (Isra, 85) buyurmuştur ki bu, "Ruhum ile
ilgili açık olan husus, onun Allah'ın emrinden olduğudur. Öteki yönleri ile
kapalıdır" demektir.
2)
Ayetteki, "Evvelce
geçmiş atalarımız da mı?" diyenlere cevaben, önce evvelkileri, sonra sonrakileri
zikrederek buyurulan, "Şüphesiz hem evvelkiler, hem sonrakiler..."
ifadesi... Onlar, daha uzak ve imkânsız kabul ettikleri için, atalarını daha
sonra zikretmişlerdi. İşte bu sebeple Hak Teâlâ, "Öldükten sonra
dirilmelerini imkânsız görüp de, sonra zikrettiğiniz o evvelkileri, Allah,
sonrakilerden önce olan bir işten dolayı, öldükten sonra diriltecektir"
buyurmuştur ki bundan, işin Allah için çok kotay olduğuna işaret etmek için,
"Sizin olmaz şey diye geriye bıraktığınız kimselerin halinin isbatı ortaya
çıkar" demektir.
3) Ayetteki, "mutlaka
toplanacaklar" ifadesi... Çünkü onlar, peygamberin, "Siz muhakkak
diriltileceksiniz" şeklindeki sözünü yadırgamıslardı. Bunun üzerine
Cenâb-ı Hak, bu işin, daha fazlasıyla birlikte olacağını belirtmiştir ki, bu
da, onların haşrolunup, hesab meydanında birarada toplanmalarıdır ki bu hadise,
öldükten sonra dirilmenin çok çok fevkindedir. Çünkü uzun bir müddet toprağın
altında kalıp da, sonra hasrolunan kimse, çoğukez hareket etmeye kadir olamaz.
Nasıl böyle olmasın ki, diri bir kimse, mesela kabirde bir müddet hapsedilse,
hareket edemez hale gelir. Fakat Allah Teâlâ kudreti ile, onu en hızlı bir
biçimde hareket ettirir ve en güçlü bir biçimde yürüterek, o meydanda toplar.
Ayetteki, kelimesi, mesela bir kimsenin, sözünden daha
beliğdir. Nitekim biz, te'kid ifade etmesi açısından, "O ölüyor" şeklindeki sözün, "O ölmüş" sözünden daha aşağıda
olduğunu söylüyoruz,
4)
Ayetteki, "malum bir
günün, muayyen vaktinde..." ifadesi... Çünkü bu, Allah Teâlâ'nın onları
malum olan bir günde toplayacağına delalet eder. Halbuki sayısını ancak
Allah'ın bildiği ölülerin, bir anda biraraya getirilmeleri öldükten sonra
dirilişden daha enteresandır ve bu tıpkı, Saffflt Sûresi'ndeki "Şüphesiz o
ancak tek bir haykırmadır" (Saffat. 19) ayeti gibidir ki bu, "Sizler,
öldükten sonra
dirilişin
imkânsız olduğunu söylüyorsunuz. Halbuki bundan daha enteresanı, Allah
Teâlâ'nın, o ölüleri tek bir sayha ile diriltmesidir. Bir de bakarsınız ki
onlar, dirilrmş bakışıp duruyorlar, yani, onlar daha fazlası ile birlikte
öldükten sonra dirilecekler Bu dahası da, onların, dirilir dirilmez gözlerini
açıp, etrafa bakmalarıdır. Ama meşe a uykusundan uyanan kimse böyle değildir.
Çünkü bu kimse uyandığı zaman bir müddet öyle kalakalır, daha sonra etrafa
bakmaya başlar" demektir. Binâenaleyh Allah katında, yeniden diriltme işi,
uyuyanı uyandırmaktan daha basittir.
5) Ayetin bu ifadesinde harf-i cerrinin kullanılması, öldükten sonra
dirilmeye lâm, harf-i cerrinden daha fazla delalet eder. Biz bu hususu şöyle
bir soruya verilebilecek cevap içerisinde ele alalım: Allah Teâlâ,
"Allah'ın sizi toplama günü için bir araya getireceği günde..."
(Teğabün. 9) buyurmuştur. Burada ise, "Malum bir günün muayyen
vaktinde..." buyurmuş ve meselâ, "Musa mikâtımıza
geldiğinden...." (Araf. 143) buyururken, dememiştir? Diyoruz ki: Cenâb-ı
Hak, öldükden sonra dirilme işini olmaz şey görüp de, inkâr edenlere cevaben,
toplanma işinden bahsederken, öldükten sonra dirilme işinden başka bir fiile
daha fazla delalet etsin diye, "hareket ve intikâle" delalet
eden harf-i cerrini kullanmıştır. Çünkü
dirilişin olduğu yerde toplanılmayacaktır. İşte bundan dolayı Hak Teâlâ,
"Allah'ın sizi toplama-günü için toplayacağı gün..." buyurmuştur.
Halbuki haşr (diriltme) hernekadarsözden anlaşılsa bite, bizzat harf-i cerrden
anlaşılmaz, işte bundan ötürü Hak Teâlâ burada, te'kid ifade eden bir lafızla,
buyurmuş, Teğabun'da ise, şeklinde fiil ile ifade etmiştir. Yine Cenâb-t Hak
burada, demiştir. Çünkü burası, oraya intikal etme vaktidir. Hak Teâlâ'nın, "Musa
mikâtımıza geldiğinde..." (Araf,43) ifadesine gelince, biz deriz ki: Orada
Musa (a.s) arzusu ve gayesi esas itibariyle o yer değildir. Onun arzusu ve
gayesi, Allah ile baş-başa bulunmaktır. Çünkü birisine randevu verip, bir yer
belirleyen kimsenin gerçekte hareketi, bir şeye tabi olmadan ötürü başka bir
şey içindir. Burada ise en büyük iş, zaman değil, orada bulunmaktır. Bu sebeple
Cenâb-ı Hak bu hususu, yere ve mekana delaleti daha açık olan bir kelime ile,
J\ harf-i cerri ile zikretmiştir.[100]
"Sonra gerçekten siz, ey sapıtmışlar ve yalanlayıcılar, muhakkak
ki zakkum
ağacından
yiyecek kimselersiniz. Öyle ki karınlarınızı hep ondan dolduracaksınız, üstüne
de susamış develerin içişi gibi o kaynar sudan
içeceksiniz"
(Vakıa. 51-55).
Bu ayetlerin tefsiriyle ilgili bir kaç mesele var:[101]
Ayetin muhatabı kimdir? Deriz ki: Bazı müfessirler bu muhatabın, Mekkeliler
olduğunu söylemişlerdir, ama
görünen o ki bu, bütün sapıtan ve yalanlayan (kâfirlere) bir hitabtır.
Benzeri ifadeler pek çok yerde geçmiş olup, bunlar da, Hz. Peygamber (s.a.s)'in
söylediği sözler cümîesindendir. Buna göre HakTeâlâ sanki peygamberine,
"De ki: Muhakkak evvelkiler de, sonrakiler de biraraya getirilecekler
sonra sizler işte böyle azablarla cezalandırılacaksınız" demek istemiştir.[102]
Hak Teâlâ burada, dalalette olanları, yalanlayanlardan önce zikretmiş,
aynı sûrenin sonunda İse, yalanlayanları önce
zikrederek, "Eğer yalanlayıcılardan,
sapıklardansa..." (vakıa, 92) buyurmuştur. Şu halde bu ikisi arasında bir
incelik var mıdır? Derim ki: Evet. Çünkü bu ayetteki, "dalâlette
olanlarla" kastedilenler, kendilerinden o hınsı azimde (büyük günah olan
şirkte) ısrar sâdır olan kimselerdir. Böylece onlar Allah'ın yolundan
sapmışlar, O'na ulaşamamışlar ve O'nu birleyememişlerdir. İşte bu büyük bir
delâlettir. Daha sonra da O'nun peygamberlerini yalanlayarak, "Öldüğümüz
ve bir toprak ... olduğumuz vakit mi?" demişler, böylece haşri (dirilişi)
inkâr etmişlerdir. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak adeta, "Ey müşrik olan
sapıklar, ey haşri inkâr eden yalanlayıcılar, sizler hoşlanmayacağınız şeyler
yiyeceksiniz" buyurmuştur. Sûrenin sonunda ise, "Ey hasrı
yalanlayanlar, ey naîm cennetlerine yol bulamayanlar, kurtuluş yolunu kaybetmiş
(dalâlette olan) kimseler..." demek İstemiştir.
Burada bir başka izah olarak da şu söylenebilir: Tefsir ettiğimiz
ayetteki hitab bütün kâfirleredir. Bu sebepte Hak Teâlâ, "Ey önce sapmış,
sonra da yalanlamış o kimseler..." demek istemiştir. Sûrenin sonundaki
hitab ise, Hz. Muhammed (s.a.s)'edir. Çünkü Cenâb-ı Hak, peygamberine, üç
sınıfın halini beyan ederek, "Mukarrebler, rahat için, hoş kokulu nimetler
içinde naîm cennetlerindedir, ashâb-ı yemîn ise, selamet içindedir. Yalanlayan
o yalanlayıcılar ise sapıtmışlar (yotu buiamamışlar)dır" demiştir. Böylece
orada, Hz. Muhammed (s.a.s)'in şerefine bir işaret olsun diye, kâfirlerin
tekzibini önce zikretmiştir. Çünkü böylece Cenâb-ı Hak, o kâfirlerin azaba
düşmelerinin en kuvvetli sebebinin, tekzibleri olduğunu beyan etmiştir. Sûrenin
sonundaki hitabın Hz. Muhammed (s.a.s)'e oluşunun delili ise, "Artık
ashâb-ı yemînden selâm sana..."(Vâkıa, 91)ayetidir.[103]
"Zakkum" ne demektir? Deriz ki: Bunu biz, başka yerde
de açıklamıştık. İnsanların
(müfessirlertn) bu hususta çeşitli
görüşleri vardır.
Bütün bu görüşler, netice itibari ile,
zakkumun, tadca acı, dokunma açısından sıcak
ve yakıcı,
koku bakımından
pis, görünüş bakımından ise simsiyah olup, yenilmesi zor, yutulmas güç ve zorlu
yedirilen birşey olduğuna varıp dayanır. Bu hususta dil açısından izah
şöyledir: Zakkum, arapça bir kelimedir. Terkibi, (yapısı-hadleri), manasının
kötü olduğunu gösterir. Çünkü za ve kâf harfleri, ancak manasız ve kötü şeyleri
ifade için kullanılır. Meselâ,
(parçaladı) kelimesi, bunlardan müteşekkildir. Yine "saçını başını
yoldu" manasındaki ifadesi de bu
köktendir. Yine mesela, alçaklık adilik manasına gelen, kelimesi de böyledir.
Bundan daha kuvvetlisi ise şudur: Kâf harfi, diğer iki harften her biri ile,
genelde kötü olan şeye delâlet eder. Meselâ kâf, mîm ile birleştiğinde oluşan,
kelimeleri, aksi şekildeki kelimesi
böyledir. Çünkü "mekâmik", kalın ses manasına; "kumkume"
ise, sur ve çift kulplu bakır kap demektir. Kâf harfi; zâ ile birlikte terkib
teşkil ettiğinde ise, meselâ kelimesi,
kuşun pisliğini dışarı atması" manasına, kelimesi de, hafiflik manasına
gelir. Dolayısıyla insanın tabiatı da, bu kelimenin, biraraya gelmeleri
halinde, çirkinliğin ve nahoşluğun delili olan harflerden meydana gelişinden
nefret eder. Kaldı ki Cenâb-ı Hak, buna bir de yeme işini eklemiştir. Böylece
bu durum bunun, zillet veren, kolay kolay yenilemeyen bir yiyecek olduğuna
delalet eder. Fakat meselâ "Arapların, "Sen bana kaymak, bal, süt
yedirdin" manasında, demelerine gelince, buna, beddua olduğu için böyle
denmiştir. Bu tıpkı arapların, "güzel bir elbise ile, gözlerimi
parlat", "Bir kese altın ile beni taşla" demeleri gibidir.
Ayetteki, "ağaçtan" ifadesindeki ibtidâ içindir, yani, "sizin yiyeceğiniz
bundandır" demektir. Ayetteki
"Ondan dolduracaksınız (karınlarınızı)" ifadesi de, bu azabı
iyice açıklayan bir söz olup, "Sizden hiç kimse, "Siz, öylesine bir
yeme değil, karınlarınızı doldururcasına ondan yiyeceksiniz" demektir.
Bilakis onlar karınları dolusu yemeye mecbur bırakılırlar. Bu ifadedeki hâ
zamiri, şecere (ağaç) lafzına râcidir. "Butun" (karınlar) ifadesi
ile, çoğulun-çoğul ile karşılanması, yani, "Sizden her biri karnını
dolduracak" manası kastedilmiş olabileceği gibi, "Sizden her biriniz,
karınlarınızı dolduracak" manasına da gelebilir. Bu durumda
"karınlan" ifadesi, insanın karnındaki bağırsakların içleri
düşünülerek, "bağırsaklarınızın içleri" manası kastedilmiştir ki bu,
meselâ bir kimsenin, "yedi parmak bağırsağına" yemesi, böylece de
bütün bağırsaklarını ve diğer şeylerini doldurması gibi olur. Birinci mana daha
açık, ikinci mana ise, azab ve tehdidi daha fazla ifade edicidir.
Ayetteki, cümlesi, "Bu yemenin akabinde o yenilen şeyin acılığı ve
sıcaklığı, kişiyi, o sudan içmeye sürükler; bunun üzerine de kişi, bu yenilen
şeylerin ve bu zakkumun üzerine o sıcak sudan içer..." demek olup,
"hamîm'in, ne demek olduğu, daha Önce geçmişti.
Ayetteki, "Üstüne de
susamış develerin içişi gibi... içeceksiniz..." ifadesi de, o azabın
şiddetini beyan eden bir ifade olup, "Sizin durumunuz, sıcak ve kokmuş
suyu içip de öylece kalan kimsenin içişine benzemez; tam aksine, sizin
bu sudan, tıpkı susamış olan
bir devenin içmesi gibi içmeniz kaçınılmaz olur.." demek ofup,
"elhîm" "susamış deve" anlamına gelip, "içip içip de
kanmayan" demektir. İçmenin bu şekilde izah edilmesi, o azabın dehşetini göstermek
içindir. "Karınlarınızı hep ondan dolduracaksınız" ifadesi de, yeme
açısından o azabın dehşetini gösteren ifadelerdir.
İmdi eğer: "Susamış bir deve, çokça su içtiğinde, bu ona zarar
verir, ama o anda, bir an dahi olsa o bundan lezzet alır. Binâenaleyh,
cehennemlikler için, cehennemde, bu kaynar sudan içme sebebiyle bir lezzet söz
konusu olabilir mi?" denilirse, biz deriz ki, hayır, bu ifade, sırf o
azabın son derece ileri bir derecede olduğunu belirtmek için söylenmiş olup,
izahı şöyledir: Onlar hep, o kaynar suyu içecekler. Hiçbiri bu içmeyle
yetinmeyecek, tam aksine, sayesinde hastalığın ortaya çıktığı o susamış devenin
içmesi gibi, hep içmeye devam edeceklerdir. Yahut da bu, "onlar,
içtiklerinde, zakkumun harareti onların karınlarında had noktaya varır da,
böylece bu hararetin o kaynar sudan değil de, zakkumdan kaynaklandığı vehmine
kapılırlar da, suya kanacakları düşüncesiyle, ondan daha çok içerler..."
demektir. Hîm hakkındaki söz, tıpkı bîd
(yumurta) kelimesi hakkındaki söz gibi olup, aslı, hivm dur. Bu kelime,
"şaşkın şaşkın dolaştı" anlamına gelen kökünden olup, bana göre bu kökte adeta
sanki, o susuzluğun etkisinden dolayı şaşırmış ve ne yapacağını bilmez bir
vaziyette kalmış gibidir. Hiyâm ise, o
kimseyi susuzluktan dolayı şaşkın hale getiren o hastalığın adıdır.[104]
"İşte ezâ günü onlara (çekilecek) ziyafet budur!.."
(Vakıa, 56).
Yani, "Bu, o azabın tümü değildir. Tam aksine bu, onların içine
düştüğü o azabın ilkidir ve o azabın bir cüz'üdür. Onların bağırsaklarını da
paramparça eden bir azâbtır" demektir.[105]
"Sizi biz yarattık. O halde (tekrar dirilmeye de) inanmalı değil
misiniz? O
halde, dökmekte
olduğunuz menî nedir? Bana haber verin. Onu siz mi
düzgün bir insan suretine
getiriyorsunuz, yoksa yaratan biz miyiz?"
(Vakıa,57-59).
Cenâb-ı Hak bu ifâdelere, "haşr" konusunda, peygamberlerin
doğruluğuna, onların ise yalancı olduklarına bir delil olsun diye yer
vermiştir. Zira "Onu siz mi (düzgün bir insan) suretine
getiriyorsunuz?" cümlesi, o menînin başlangıçta yaratıcısının Allah
olduğunu kabullenmeye mecbur eden bir ifâdedir. Şu halde Allah, onu ilk önce
yaratmaya kadir olduğuna göre, ikinci kez yaratmaya da (haydi haydi) kadirdir.
Cenâb-ı Hak (c.c)'ın, zâtı ve sıfatlarına bakmaya gerek yoktur. Eğer onlar,
bunu kabullenmiyor, tam aksine şüphe ediyor da, "ilk yaratma, tabiatı
gereği menidendir!" diyorlarsa, biz diyoruz ki: Menî, "mümkin"
olan şeylerdendir. Mümkin olan şeyler içinse, zâtları gereği varlık söz konusu
değildir. Tam aksine ve bilindiği üzere, bu tür varlıkların mevcudiyeti başkası
(Allah) sayesindedir. Binâenaleyh, bu menî de, kadir ve kahir olan Allah
tarafından var edilmiş olur. Tabiatın ve diğer hadiselerin yaratılması da
böyledir. Bu sebeple Cenâb-ı Hak bu kelimelere, "Sizler, sizleri ilk önce Allah'ın
yaratıp yaratmadığı hususunda şüphe mi ediyorsunuz?" demiştir. Şimdi
onlar, "Biz, O'nun yaratıcı olduğunda şüphe etmiyoruz" derlerse,
onlara, "O'nun sizi ikinci defa yaratacağını da o halde tasdik etmez
misiniz? Zira, sizi hiç aslınız yokken ilk önce yaratan zât, sizi, katında
malum olan parçalardan ikinci kez yaratmaktan aciz değildir" denilir. Yok
eğer siz, bu hususta şüphe ediyor ve bu yaratılışın ancak manîden dolayı
olduğunu, ölümden sonra da kişinin ne babasının ne de menisinin bulunmayacağını
söylüyorsanız, bu durumda onlara (size), "Bu meniyi siz mi yoksa Allah mı
yaratıyor? Eğer siz, Allah'ı, O'nun kudretini, irâdesini ve fiilini itiraf
ediyorsanız, bu, sizin, haşr'in olabileceğini, onun gerçekliğini de kabul
etmenizi gerektirir." denilir.
iki kelimeden meydana gelmiş bir kelime olup, manası, teşvîk etmek,
sevketmek, yöneltmek içindir. Ki, bu manada aslotan, "Lime la..."
ifadesidir. Meselâ sen, ve dis'î "Niçin yemedin?" dediğinde böyle
soru caizdir. Çünkü bu, "Yememen için hiçbir sebep yoktur. Yememen için
bir sebep zikretmen mümkin değildir" anlamındadır ve tıpkı, bir kimseyi
azarlayarak, "Niçin yaptın?" demen gibi olur ki, bu da, "Sebebi
olmayan ve kendisi için ileri bir sebep süremeyeceğin bir iş yaptın"
demektir.
Daha sonra Araplar, bunun sebebini soran harfi terkettiler de, hükmünü
soran harfi getirerek "Yaptın mı?" dediler. Bu tıpkı onların bir
yerde, "Sen bunun yanlış olduğunu bile bile, niçin onu yaptın?" ve
"Sen akıllı birisi olarak bunu yapar mısın?" demeleri gibidir. Ki, bu
kelimede, daha fazla teşvik vardır. Çünkü, bir kimsenin, "Niçin
yaptın?" şeklindeki sözü, gerçekte, o işin sebebini soran bir ifade olup,
bu, "Bunun sebebi malûm ve açık değildir. Dolayısıyla, bu işin meydana
gelmesi caiz değildir" demektir. Yine bir kimsenin, "Yaptın mı?"
ifâdesi de,
o şeyin
hakikatine dair bir soru olup, bu da, "Bu şey, kendi cinsleri arasında
mümkün değildi... (Ama sen bunu yapabildin).." demektir. Sebebini soran
kimse, adeta, o şeyin var oluşunu kabul edip malûm bir şey saymış, ama sadece
sebebini sormuştur. Bu, tıpkı bir kimsenin, "Zeyd geldi; peki niçin
geldi?" demesi gibidir. Ama o şeyin varlığını soran kimse ise, onun var
oluşunu kabullenmemiş demektir. Dolayısıyla bir şahsın, "Sen, bunda olanı
bile bile niçin yaptın?" şeklindki sözü, "Sen, bunda olanı bile bile
onu yaptın mı?" şeklindeki sözünden daha aşağı mertebededir. Çünkü,
birincide, bu soruyu soran kimse o kimseyi, kendisinden çıkarılan gizli bir
illetten dolayı, yaptığı o işte isabetli; ikincisinde ise, ta işin başından,
onu hatalı bulmuş gibidir. Şimdi "Niçin yaptın?" ile, "Yaptın mı?" ifâdeleri arasındaki
şey malûm olup anlaşılınca, ve "Niçin yapıyorsun?..." arasındaki fark
anlaşılmış olur.
ya gelince, biz diyoruz ki,
aslında bir şart ifadesidir. İstifham cümleleri kesinlik ifade etmediği
gibi, şart cümleleri de kesinlik ifade etmez. Ancak ne var ki daha fazla yoldan sapmaya ve hiç önem vermeme
manasına delalet eder. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak başına geldiği mananın
nefyine, yani tasdik etmemeye daha fazla delâlet ettiği için, ve yerine,
buyurmuştur ki, burada şöyle bir incelik bulunmaktadır! muzariden önce mazinin başına gelen bir
edattır. Nitekim Cenâb-ı Hak,
"Herbir fırkadan bir grubun ... savaşa katılmaması gerekmez
miydi?" (Tevbe, 122) buyurmuştur. Şu halde burada, özellikle muzari fiilin
getirilmesinin sebebi nedir? Ve Cenâb-ı Hak,
demeli değil miydi? Biz deriz ki, bu, onlara dünyada iken söylenmiş bir
sözdür. Dünyada ise, İslâm'a girme kabul ediliyordu... Ve İslâm, kendisinden
Önceki küfür ve günahtan da silip süpürür. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak "Siz,
niçin şu anda tasdik etmiyorsunuz? Zira, deliller açık ve sürekli, neticesi de
elde edilebilmektedir" buyurmuştur.
Ama, ifâdesine gelince, bunun faydası, bir müddet sonra görülecektir.
Bu sebeple Allah Teâlâ, âdeta, "Eğer sefere çıksaydınız, sizin için o
fayda o anda mevcut olacaktı. Halbuki, bunu kaçırdınız... Eğer şimdi siz, şu anda sefere
çıkmazsanız, ilgili faydayı
ileride de elden kaçıracaksınız..." buyurmuştur.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Sizi biz yarattık" ifadesini
anlattıktan sonra, "O halde dökmekte olduğunuz (o) menî nedir?"
buyurmuştur. Bu böyledir, zira Cenab-ı Hak, "Sizi biz yarattık"
buyurunca, tabiatçılar, "Biz, gizli cevher ve özler sayesinde, mahlûkatın
nutfelerinden meydana geldik. Çünkü, herbirinden önce bir başkasının nutfesi
var idi..." dediler. Bunun üzerine de Cenâb-ı Hak onlara reddiyede
bulunarak, "Sizler bu rnenîyi ve şekli ve şemailin birbirine benzeyen
basit bir cisim olduğunu; onun mutlaka bir mükevviminin (var edicisinin) olması
gerektiğini biliyorsunuz. Peki, siz mi onu yarattınız, yoksa onu sizden başka
birisi mi yarattı? Hasılı, bâtıl olan teselsülü sona erdirmek ve bu işin
Rabbinize varıp dayanması için, mahlûk olmayan bir yaratıcının itiraf ve kabul
edilmesi gerekir. Dolayısıyla, nutfe'yi
ilk yaratanın, ona şekil verenin, ona canlılık vasfı
kazandıranın ve onu, nurlandıranın Allah oluğu hususunda hiç kimse şüphe
edemez, öyleyse ne diye, sizler O'nun "vahid, ehad" hiçbir şeye
muhtaç olmayıp her şey O'na muhtaç olan, her şeye kadir olan olduğunu tasdik
etmiyorsunuz? Çünkü O, sizi yoktan var eden olduğu gibi, tekrar diriltecek
olandır? Buradaki istifham, daha fazla anlatım ifâde eden bir kelime olup, sen
bunun ne demek olduğunu defalarca görüp anlamıştın.[106]
"Aranızda, ölümü biz takdir ettik ve biz -yerinize diğer
benzerlerinizi
getirmemiz ve
sizi bilemeyeceğiniz bir yaratılışta ve suretlerde tekrar peyda
etmemiz hususunda
engelleyecek değiliz. Andolsun ki, birinci yaratılışı
bildiniz. Fakat düşünmeli
değil misiniz?"(Vakıa. 60-62).
Bu ifadelerle ilgili birkaç mesele vardır.[107]
Bu ayetlerin kendinden öncekilerle münasebeti hususunda şu iki izah
yapılabilir:
a) Bu, önce geçen şeyi anlatan
bir ifade olup, tıpkı, "Ki O ölümü ve hayatı yarattı. "(Mülk, 2)
ayeti gibi olmuş olur. Bu sebeple, Cenâb-ı Hak önce, "Sizi biz
yarattık" (vakıa, 57) buyurmuş, daha sonra da, "Aranızda, ölümü biz
takdir ettik". Binâenaleyh, birbirine zıt olmalarına rağmen, diriltmeye ve
öldürmeye kadir olan kimsenin, muhtar, hür ve irâde sahibi olduğu da sabit
olmuş olur. Böylece de, Allah, "Öldürdükten sonra, O'ndan ikinci kez
diriltmenin sudur etmesi mümkündür. Ama, diriltmenin O'ndan olması düşünülüp
de, öldürmeye kadir olmaması düşünüldüğünde, O'nun muhtar, hür ve irade sahibi
değil, mûcib bizzat (zorunlu) olduğu sanılırdı. "Mûcib.." ise,
"mümkin" olan her şeye kadir değildir" demek istemiştir. Bu
sebeple Cenâb-ı Hak, "Sizi biz yarattık; aranızda da ölümü takdir ettik
ki, bu hususta düşünesiniz ve böyece, Bizim, sizi yeniden yaratabileceğimizi
anlayasınız..." buyurmuştur.
b) Bu, bâtıldan yana dan bir
kimsenin, "Eğer hayat ve ölüm, maddelerdeki hararet ve rutubet sayesinde
olmamış olsaydı, -zira bu maddeler bolca bulunduğunda, bu nesne diri olarak
varlığını sürdürür, ama noksantaşıp da yok olduğunda ötür- böylece ölüm denen
farklı bir şey meydana gelmemiş olur. Hem, hâkim olan zâta, yaratmasını güzel
ve muhkem yapıp, böylece bir şeyi yaratıp; sonra da onu bozup, yok edip,
derken yeniden yaratıp îcâd
etmesi..." şeklindeki görüşüne bir cevâptır. Bu sebeple, cevaben Cenâb-ı
Hak, "Biz, ölümü takdir ettik. Böylece de sizin, "Niçin yok etti;
niçin yarattı; niçin mahvetti?..." şeklindeki sözleriniz vârid olmasın...
Çünkü, o mükemmel kudret, böyle olmasını gerektirmiştir. Bir dökümcünün bir
şeyi yapması, kalıba dökmesi, onu kırması, ancak, buna bir zaman harcamaya ve
sıkıntıya katlanmaya gerek duyduğu için kabîh addedilir. Halbuki, Cenâb-ı
Hakk'ın misali, bir insanın bir şeye bakıp da, o şeyden, bakışlarını çok kısa
bir süre uzaklaştırıp, sonra da yeniden ona döndürmesine benzer ki, bu kimseye,
"Niçin bakışlarını uzaklaştırdın da, daha sonra yine ona bakıyorsun?"
denilemez.
Allah içinse, bu meselden daha yüce meseller söz konusudur. Çünkü
burada, yine bir hareket ve zaman söz konusudur! Binâenaleyh, insan için, buna
benzer pekçok şey söz konusu olsaydı, o elbette yorulurdu; hem de ilk
keresinde... Ne var ki, Allah için yorulma söz konusu değildir. Allah
yorulmadan münezzehtir. Yaptığı şeylerde zamana muhtaç olmadığı gibi, yaptığı
şey için, zaman da söz konusu değildir. Ve yine, herhangi bir nutfeyi harekete
geçirmeye de muhtaç değildir!.." buyurmuştur.
Burada, bundan daha hoş ve daha ince bir izah da şu şekilde
yapılabilir: cümlesinin anlamı, "Siz, bunu, yani menîyi, kendisinde hayat
olmayan bir ölü olarak görüp tanımadınız mı? Şimdi bu hususta iyi düşünecek
olursanız, bunun, bundan önce diri olduğunu, bir canlıyla birlikte olduğunu,
idrâk eden, elem ve lezzet duyan bir nesne olduğunu anlamış olursunuz. Ama,
daha sonra sizler onu akıttığınızda, onun cansız nesneler gibi ölü olduğundan
şüphe etmiyorsunuz. Ama, buna rağmen Allah Teâlâ o meniyi, en nihayet insan
olarak yaratmış ve onu, düzenli ve ahenkli, her şeyi orantılı bir insan haline
getirmiştir. Binâenaleyh bu demektir ki nutfe, yerinden ayrılmazdan önce
canlıydı, daha sonra cansız oldu; daha sonra Allah onu yeniden yarattı... O
halde, bizim, sizi ilk önce yarattığımız) sonra ikinci kez, ölümü aranızda
takdir ettiğimizi, derken sizi yeniden yarattığımızı bilin ve görün de, artık,
nutfe de olduğu gibi, bu hususu imkânsız addetmeyin!.." demektir.[108]
Buradaki ifâde ile Mülk Suresi'nin başındaki ayet arasındaki fark
nedir? Çünkü Cenâb-ı Hak orada önce ölümü zikrederek, "O, ölümü ve hayatı
yaratandır" (Mülk. 2) buyurmuştur. Biz deriz ki: Cenâb-ı Hakk'ın diğer pekçok
yerde de beyan buyurduğu gibi, bu söz olması gerektiği tertibi üzeredir. Çünkü
Allah, ilgili yerlerin birinde, "Andolsun biz insanı çamurdan (süzülmüş)
bir hülasadan yarattık"(Mü'min, 12) buyurmuş, daha sonra da, "Sonra
siz bunun arkasından hiç şüphesiz ki ölüler (olacaksınız)" (Mü'minûn, 1)
buyurmuştur. Ama Mülk Sûresl'ndekine gelince, biz inşaallah orada bunun
faydasını ele alacağız. Bunun neticesi de, yine bizim biraz önce bahsettiğimiz
şu hususa varıp dayanır. Zira Allah, "Nutfenin diri iken, yerinden
ayrılmasıyla onda ölümü yaratmış, derken, ölümünden sonra onda hayatı yeniden
yaratmıştır ki, işte bu, "haşr"in bir delilidir" buyurmuştur.
Buradaki ölüm ile, hayattan sonraki ölümün; oradakiyle ise, hayattan önceki
ölümün kastedildiği de ileri sürülmüştür.[109]
Cenâb-ı Hak burada "Biz takdir ettik" buyurmuş, Mülk
Sûresi'nde ise, "Ölümü
ve hayatı yaratan (O'dur)
buyurmuş, böylece de, ölümü de, hayatı da, (yaratma.
lafzı ile zikretmiştir. Burada ise,
"Sizi Biz yarattık"(Vâkıa, 80)
buyurmuştur (niçin)? Biz diyoruz ki: Mülk Sûresi'nde
kastedilen, ölüm ve hayatır
sadece insanlar için değil de, mutlak manada yaratılmış oldukları beyan
edilmiştir
Burada ise,
Cenâb-ı Hak, "Siz Biz yarattık" buyururken, sadece insanları
kastetmiştir
böylece de sanki,
"Sizin hayatınızı Biz yarattık" demektedir. Binâenaleyh şimdi O.
"ölümünüzü de Biz
takdir ettik" demiş olsaydı, o anda onların hemen ölmeler
gerekirdi, halbuki
kastedilen budur. İşte bundan ötürü, "Aranızda ölümü Biz takdir
ettik" buyurmuştur. Ama
Mülk Sûresi'nde, ölüm ve hayatı, iki ayrı yerde ve zamanda
yaratmıştır. Dolayısıyla bu,
sadece belli kimseler için yaratılmış değildir.[110]
Ayetteki "aranızda" ifadesinde ve bu ifadenin yerine başka
lafızların kullanamamasında bir hikmet var
mıdır? Deriz ki: Evet, söyle yüce bir hikmet ve
incelik vardır. Bu incelik, bu lafzın yerine kullanılabilecek lafızlarla bu
lafız mukayese edildiğinde ortaya çıkar. Dolayısıyla diyoruz ki: Eğer Cenâb-ı
Hak, bunun yerine (sizin için) veya (sizin içinizde) demiş olsaydı, demesi, "yarattık" manasını ifade
ederdi. Çünkü bir şeyi bir şey (içinde) takdir etmek, o şeyin onun zarfı
(kaplayıcısı) olmasını gerektirirdi.
Bu zarf oluş da, tıpkı, "Beyazlık o cisimdedir" ifadesinde
olduğu gibi, onda mevcut olma zarflığı, yahut da, "Sürme gözdedir"
cümlesinde olduğu gibi, ona hulul etme şeklindeki zarflık olurdu.ündeki
zarftık olurdu. Şimdi Cenâb-ı Hak
eğer, "Sizde ölümü takdir ettik" demiş olsaydı, o ölüm bizim içimizde
yaratılmış olurdu. Halbuki durum böyle değildir. Eğer biz, kelamın takdirinin,
"Sizin için Ölümü takdir
ettik" şeklinde olduğunu söyleyecek olursak, bu, o ölümün insanlardan
sonraya bırakıldığını ifade eder. Çünkü bir kimse mesela, "Bu senin
için hazırlanmıştır" dediğinde,
manası, "Bu bugün başkası için ama, yarın senin içindir" seklinde
otur. Nitekim Hak Teâlâ da, "işte bu günleri, insanlar arasında
(nöbetleşe) değiştiriyoruz" (AliImran, 140) buyurmuştur.[111]
Ayetteki, "Biz, önüne
geçilecekler de değiliz" ifadesine gelince, meşhur olan izaha göre,
bundan, "Biz,
sizin gibileri yaratmaktan ve onların eklemleriniz (bütün parçalarınız)
birbirinden ayrıldıktan sonra, sizi yeniden yaratmaktan âciz ve mağlub kimseler
değiliz" manası kastedilmiştir. Nitekim Arapça'da, birisi birisine galib
gelip, öbürü ona güç yetiremediğinde ve emsali onu geçtiğinde "O şeyi elinden kaçırdı" denilir.
Buna göre, yukarıda bahsettiğimiz "tertib"i yeniden ele
alıyor ve diyoruz ki: Hak Teâlâ'nın, "Aranızda ölümü Biz takdir ettik"
beyanı, hayatı yaratanın ve ölümü takdir edenin O olduğunu anlatmak için
getirilmiş bir ifade olup, hayat ile ölüm de birbirlerinin zıddı iki şey olup,
zıdları yaratabilen de, hür ve irade sahibi bir kadiri mutlak olunca, "Biz
engellenecek değiliz" buyurmuştur. Bu, "Biz böyle şeyleri yapmaktan
âciz değiliz. Ama iki zıttan her ikisini de yapamayan aciz kalan, buna gücü
yetmeyen otomatik çalışan şeyler ise böyle değildir" demektir. Çünkü
meselâ ateşi soğutmak mümkün değildir. Çünkü ateşin, özelliği, sıcaklık vermeyi
gerektirir. Ama "Cenâb-ı Hak bu ifadeyi, o kâfirlere bir cevap olarak
zikretmiştir. Çünkü onlar, "Ölüm, aslî rutubetlerin yok olması, bol
sıcağın sönmesi ile olmasaydı ve bu, hakîm, hür ve irade sahibi birisinin
yaratmasıyla olsaydı, ölüm diye birşey bulunmazdı. Çünkü hakîm olan, nasıl önce
birşeyi var edip, sonra onu yok eder?" demişlerdir" dersek, işte bu
sebeble Cenâb-ı Hak, "Biz, önüne geçilecekler de değiliz" demiş olur
ki bu, "Bizler, onların yapımcı ve dökümcüler namına, uzak bir ihtimal
gördükleri hususları yapmada da âciz değiliz. Çünkü o yapımcılar-dökümcüler,
varetme (yapma) hususunda bir zamana, mekâna ve mef'ûle muhtaçtırlar. Böylece
de onlara, hareket edip, çalışıp durmalarından ötürü, bir yorgunluk ve
bıkkınlık ânz olur. Halbuki Allah Teâlâ, "ol" demekle yaratır,
"ol" dediği şey, hemen oluverir.
Binâenaleyh bu, bizim bahsettiğimiz "Birşeyden bir anlığına,
göz-açıp kapayıncaya kadar gözünü kapatıp, hızlıca yeniden gözü açıp ona
bakma" gibi, darb-ı mesellerin çok üstündedir. Çünkü bir kimse,
"Niçin, idrak edilmeyen, gözle görülmeyen o latif zaman içerisinde
bakışlarını kestin?" diyemez. Aksine çoğu kez, çok seri bir biçimde, kısa
bir zaman içerisinde, bir şey yapmaya tam ve mükemmel kudretinin bulunduğunu
iddia eden kimse, o şeyi yapar, sonra yokeder, sonra yine yapar, yine
yokeder... Bunun delili, göz boyayıcıların hızlı el hareketleri ile yaptıkları
işlerdir. Çünkü bu kimseler, güçlerinin yettiğini-yapabildiklerini göstermek
için, bir şeyi yapar-bozar, yapar-bozar zannını uyandırırlar.
Bu izaha göre diyoruz ki: Mülk Sûresi'ndeki, "Ölümü ve hayatı sizi
imtihan etmek için yaratan (O'dur)" ayetinin manası, "Sizler, O'nun
hür ve irade sahibi bir yaratıcı olduğunu anlayasınız ve böylece de O'na ibadet
edesiniz, mükâfaat ve cezanın O'ndan olacağına inanasınız, dolayısıyla güzel
amellerde bulunasınız diye, öldürüp-dirilten O'dur" şeklindedir. Eğer
sizler O'nun, otomatik olarak bunları yaptığına inansaydınız, hiç bir (amel)
yapmazdınız. İşte meşhur tefsir de bu şekildedir. Halbuki açık olan duruma
göre, Hak Teâlâ'nın, "Biz, engellenecek de değiliz" beyanından
kastedilen şey, bu ifadenin hakiki manasıdır ve bu da, "Bizi hiç kimse
geçemez" manasınadır.
Buna göre şu iki izah yapılabilir:
1) Bu, "Allah, evvel
olandır, yani kendisinden önce hiçbirşey bulunmayandır"
demektir.
2)
Bu, "İnsanları yaratma
ve onlar arasında ölümü takdir etmede, Allah âciz bırakılamayandır" demek
olup, bu bir başkasını menetme metodu üzere söylenmiş bir ifade olur.
Bu manada şu iki incelik vardır:
a) Biz, Hak Teâlâ'nın bu
ayetinin, "Bizi hiçbir şey geçemez" manasında olduğunu söylersek, bu,
şuna işaret olur: Sizler, hangi yön ve yönteme, tefekkür yoluna girerseniz,
neticede Allah'a varırsınız, orada durursunuz. Oradan geçemezsiniz. Çünkü
meselâ eğer sizler, "Nutfeden (meniden) önce baba, babadan önce yine nutfe
vardı" derseniz, aklınız, bu nutfelerin ve babaların, mahluk olmayan bir
halika varıp dayanacağına hükmeder ki işte Ben O'yum. O halde Ben, mesbûk
(geçilebilen) birisi değilim.
Burada Benden başka hâlık yok. Beni geçecek yok. Bu mana, bir makamdan
bir makama derece derece inme ile yapılan bir izahtır. Allah Teâlâ'ntn,
kuvvetli bir hidâyet nasib ettiği akıllı insan, bunun böyle olduğunu hemen
anlar. Bundan daha az olan, bunu bir derece sonra anlar. Muannid kimse ise, eğer
aklına başvurursa, bir kaç derece sonra mutlaka bunu anlaması ve herşeyin,
mutlaka bir yaratıcısının (ilahının) bulunduğunu söylemesi gerekir ki, işte bu
ilah, yaptığı şeylerde, âciz bırakılamayan ve geçilemeyendir
(engellenemeyendir).
Dolayısıyla ayetteki bu ifade, "O, yaptıklarının bir
misali, bir örneği olmaksızın yapacağını yaptı, yapar" demektir. Ama biz
bunun, "O, geçilmez. Yeniden yaratması hususunda, daha basit olan bir
örneğe (modele) ihtiyacı yoktur" manasında olduğunu söylersek, bu tıpkı,
"O (yeniden yaratma), Allah'a daha kolaydır"(Rum,27) ayeti gibi olur.
Bu manayı, "Yerinize diğer benzerlerinizi getirmemiz ve sizi
bilemeyeceğiniz bir yaratışta ve surette tekrar peydah etmemiz..." ifadesi
de teyîd eder.
İmdi, eğer, "Bu doğru değil. Çünkü bu gibi şeyler soru soranın
süaliyle ilgili olarak söylenebilecek ifadelerdir. Halbuki kastedilen, daha
önce bahsettiğimiz şeylerdir. Çünkü Cenâb-ı Hak bununla sanki, "Biz
yerinize benzerlerinizi getirmeye kadiriz ve bundan aciz de değiliz.
Dolayısıyla Bizim delilimiz işte budur" demek istemiştir.
Bu böyledir çünkü, "Biz kadirleriz" sözü, âciz olmayışı
anlatır. Dolayısıyla ayetteki, "Biz önüne geçilecekler de değiliz"
ifadesinin, mutlaka bir faydası, açık manası bulunmaktadır. Bundan sonra
Cenâb-ı Hak, "Yerinize diğer benzerlerinizi getirmemiz... hususunda"
buyurmuştur. Meşhur olan izaha göre, ayetteki Jİy Ot J* ifâdesindeki j* harf-i
cerri, "mesbûkûn" ifadesine taalluk eder ve bunun manası, "Biz,
değiştirmekten âciz değiliz" şeklinde olur. Bu mananın izahı şöyledir: Bir
şey tarafından geçilen kimse, o şey tarafından mağlub edilmiş bu kimse ona
karşı âciz kalmış demektir. Bu izaha göre, ayetteki harf-i cerri, "müsabaka" lafzının
kullanılmasına göre getirilmiştir. Çünkü bir kimse bir şey, bir iş üzerinde
olur da, bir başkası onu, bu hususta geçerse, geçen gâlib olur.
Diğer izaha göre ise, harf-i
cerri, ayatteki "takdir ettik" ifâdesine taalluk eder ve takdiri
manası, "Biz, tâ baştan nesli kesip
sona erdirmek yoluyla değil de, sizi birbirinizin yerine getirmek ve
değiştirmek yoluyla, aranızda ölümü takdir
ettik" şeklinde olur. Bu tıpkı "Falanca
hemen dönmek
üzere
çıktı" cümlesi gibi olur ki bu, "O, işte bu şartla çıktı"
demektir. harf-i cerrinin, Ujaı fiiline
taalluk etmesi daha açık ve kuvvetlidir.
Buna göre, eğer, "Müfessirlerin benimsediği manaya göre,
"yerinize diğer benzerlerinizi getirme..." ifadesinde bir problem
yok. Çünkü bu, "Sizin şekillerinizi ve vasıflarınızı değiştirme..."
demektir.
Buna göre, "emsal (benzerler" kelimesi "misf'in çoğulu
olup, manası, "Sizi çevirmekden ve maymun-domuz şekline getirmekten âciz
değiliz" şeklindedir. Böylece de, bu ifade tıpkı, "Eğer dikseydik,
oldukları yerde onların şeklini çevirirdik" (Yâsin, 67) ayeti gibi olur.
Fakat senin, "mesbukîn" ile ilgili olarak yaptığın tefsire ve
buradaki harf-i cerrinin
mutaallakının, fiili olduğunu söylemene
göre, ifadesinin manası, "Onların amellerini değil de, emsallerini
değiştirmeye (yerlerine benzerlerini getirmeye) kadiriz" şeklinde olur,
denilirse, biz deriz ki: Bu, "emsâl'i, "mlsl"in çoğulu olarak
alan, bütün müfessirlere karşı, ileri sürülebilecek bir sorudur.
"Emsâl"in, "misl"in çoğulu olduğu ise açıktır. Nitekim bu
husus, Hak Teâlâ'nın (Muhammed.18)
(insan, 28) ayetlerinde böyledir Çünkü buradaki
edatı, bu işin olduğunun delilidir, ama mesh (şeklini çevirme) ile
özelliklerinin değişmesi ise, olmuş bir hâdise değildir" denilirse, buna
şöyle cevap verilir: Emsal kelimesi ya "misl"in ya
"mesel"in çoğuludur. Eğer bu mesel kelimesinin çoğlu uise, ayetin manası,
"Aranızda ölümü işte bu tarz üzere, yani, vasıflarınızı değiştirerek, Önce
çocuk, sonra genç, sonra olgun bir insan, sonra ihtiyar, sonra da ecelleri
gelip kendini ölmüş kimseler olarak takdir ettik. Yoksa, aranızda o ölümü, sizi
bir anda helak etme şeklinde takdir etmedik. Fakat bu şekilde ölümün vakti
gelince (kıyamet olunca), sizler tek bir nefha (sûra üfleyiş) ile ölüp
gideceksiniz" şeklinde olur. Yok eğer bunun, 'misl'in çoğulu olduğunu
söylersek, ayetin manası, "Sizin yerinize benzerlerinizi getiririz" şeklinde
olur. Çünkü "tebdil", bir şeyin yerine, başka birseyi getirmek
demektir. Halbuki "sizi işte bu mesel (tarz) üzere tebdil ettik"
denilmesi güzel olmaz. Çünkü böyle denilmesi, "Biz bedel kıldık (yerine
koyduk}" manasını ifade eder. Dolayısıyla da, bu, öncekilerin yok olduğuna
delalet etmez.
Velhasıl bir kimsenin, "Şunu bedel kıldım (yerine koydum"
ifadesi, ancak, "Bunu şuna bedel kıldım, (onu şunun yerine koydum)"
denilmesi halinde tam olur. Fakat Hak Teâlâ, "Sizin misillerinizi
(benzerleriniz) bedel kıldım" buyurup, "misi" de, yine bir
"misl"e (benzere) delâlet edince, Hak Teâlâ sanki, "Sizin
misillerinizi, sizin yerinize kıldım" demiş olur ki bu da, biraz önce
bahsettiğimiz gibi, "Biz, mahlukatın bir anda yok olması şeklinde (şartıyla)
ölümü takdir etmedik. Aksine ölümü, uzun bir süre, insanların misillerini
(benzerlerini), onların yerine getirmek, en sonunda da onların tümünü helak
edip, daha sonra da baştan beri olanların hepsini yeniden yaratmamız şartı
üzere takdir ettik" demektir.
Ayetteki, "Bilemeyeceğiniz (bir yaratışta...)"ifadesi, meşhur
tefsire göre, "Bilemeyeceğiniz vasıf ve huylarda yarattık" demektir.
Görünen o ki, bu ifade
ile, "Bilemeyeceğiniz şekilde ve zamanda..." manası
kastedilmiştir. Çünkü hiç kimse. ne zaman öleceğini ve ne zaman yeniden
yaratılacağın) bilemez. Yahut da onlar âdeta, "Kıyamet ne zaman? Bu
yeniden yaratılış ne zaman?" demişler de, Hak Teâtâ cevaben, "Sizin
bu iki şey hususunda bilginiz yok" buyurmuştur. Bu son izah, burada
kastedilen şeyin, o meşhur izah olduğunu söylememiz halinde, yapılabilir.
Bu ifadede şöyle bir incelik var: Ayetteki bu tabir, "Onu siz mi
yaratıyorsunuz. yoksa yaratan Biz miyiz?" (vakıa, 59) ayetini izah eden
bir ifadedir. Buna göre Hak Teâlâ sanki, "Sizler, analarınızın karnında
iken, bilemediğiniz nitelik ve vasıflar üzere yaratılmış iken, kalkıp da nasıl
böyle diyebiliyorsunuz. İnsanı yaratan O yaratıcı, onu nasıl bilemez"
demektir. Bu ifade, bu mana ile, tıpkı, "Sizi topraktan yaratmışken ve siz
analarınızın karnında ceninler iken, O (Allah sizi en iyi bilendir" (Necm,
32) ayeti gibi olur. Bu izaha göre burada, insanları ameli sâlihe teşvik var.
Çünkü "tebdil" ve "İnşâ" yani ölüm ve haşr, hiç kimsenin
bilemeyeceği bir zamanda olacağına göre, insanın, zamanın uzunluğuna
güvenmemesi ve hazırlıklı olması gerekir.
Cenâb-ı Hak, ikinci defa yaratılışın mümkün bir şey olduğunu anlatmak
için de, . "Andolsun ki, birinci yaratılışı bildiniz. Fakat düşünmeli
değil miydiniz?" buyurmuştur.[112]
"Şimdi Bana, ekmekte olduğunuz (tohumu) haber verin. Onu siz mi
bitiriyorsunuz, yoksa bitiren Biz miyiz?"
(Vakıa, 63-64).
Allah Teâlâ, yaratma delilinden sonra, rızık delilini zikretmiştir.
Binâenaleyh, "O halde dökmekte olduğunuz o meni nedir, Bana haber
verin" (Vakıa, 58) ayeti, yaratmaya, ve başlangıcın bu yaratma ile
olduğunun deliline; "Şimdi Bana, ekmekte olduğunuz (tohumu) haber
verin" ayeti de, nzık deliline ve hayatı sürdürmenin bu rızık sayesinde
olduğuna bir işarettir.[113]
Cenâb-ı Hak, yeme, içme ve sayesinde yemenin sağlandığı şey olmak
üzere, üç husustan bahsetmiş ve bunları sıraya koymuş, böylece de, önce gıda
olduğu için yenilen şeylerden, sayesinde sürüp-gitmenin sağlandığı için içilen
şeylerden, daha sonra da, yenilen şeylerin yenilebilir hale gelmesini sağtayan
ateşten bahsetmiş ve herbirine ait, temel olanı zikrederek, mesela
yenilenlerden tanegilleri (tahılları)
Çünkü bu, yerilecek şey terin temelidir. İçilecek şeylerden de suyu
zikretmiştir. Su da,
bunların temelidir. Yenilecek şeyleri, yenilecek hale getirenlerden de ateşi
zikretmiştir. Çünkü ekseri yiyeceklerin ıslahı, bu ateş sayesindedir. Bunların
herbirinin içinde, daha dün olan diğer şeyler de girer. İşte ayetteki sıra
budur.[114]
Ayetin tefsiri hususunda diyoruz ki: Hars ile zer (ziraat) arasındaki
fark şudur: Hars (ekin) ziraatın başlangıcıdır. Bu ziraatın (hars) başlangıcı
ise, toprağı sürme, tohumu atma ve atılan o şeyi sulamaktır. Ziraat (zer’) ise,
bitkinin topraktan çıkması, gövdesi üzerinde dimdik durması ve başak vermesi
gibi, hars'in sonucu ve neticesidir. O halde, ayetteki, ifâdesinin manası, "Bana haber verin
bakalım, "hars"in başlangıcıyla ilgili o işleri siz mi ulaşması
gereken noktaya getirdiniz, yoksa Allah mı? Başakta danenin yaratılmasının,
insanların fiili ile olmadığı ve tohum atıp sulamanın dışında, hiç kimsenin
fiili ile olmadığı hususunda hiçkimsenin şüphesi yoktur" şeklindedir.
Buna göre şayet, "Bu ziraatçinin (zâri'in), Allah Teâlâ olduğuna
delâlet eder. O halde daha nasıl, Cenâb-ı Hak, "Ekicileri de hayrette
bırakır..." (Fetih, 29); Hz. Peygamber (s.a.s)'den, "Ekin,
ekenindir..." buyurmuştur?" denilirse, biz deriz ki: Yaptığımız
tefsir ite, "hars"in 'zer'" ile ilgili olduğu sabit olmuştur.
Dolayısıyla "hare", "zer"'in başlangıcı; "zer"'
ise, "hars"in neticesi ve muhassalası-dır. Bunlardan birinin diğeri
yerine kullanılması caizdir. Ne var ki, Cenâb-ı Hakk'ın, yerine
(Fetih, 29) demeki şuna delalet eder: Haris (ekici) ise başlattığı için,
yaptığı bu işin neticesinde nebatın çıkışına hayret eder. Zari (ziraatçı,
çiftçi) ise işin sonunda yer aldığından, onu ancak büyük bir durum
sevindirebilir. İşte bunun içindir ki
buyurulmuştur. Maksat şudur: Bu mahsul çiftçilerin hoşuna gittiğine
göre; artık ekicileri ne kadar memnun edeceğini bir düşün!
Hz. Peygamber (s.a.s)'in, "Ekin, ekenindir" ifadesine
gelince, bunda şöyle bir incelik vardır: Zira, Hz. Peygamber (s.a.s) şayet,
"Ekin hâris'indir"
demiş olsaydı ve bir kimse de ziraat işine başlayarak yeri sürüp,
düzeltmesiyle "haris" olurdu. Bu yer ise, ekin için tohum atmadan
önce, daha sonra olacak, yani tohumu atacak kimse için olur. Yani Ebu Hanlfe
(r.a)'mn mezhebine göre, bu yer, oraya tohum atanındır; bu daha açıktır çünkü,
sırf yere tohum atma ile, oranın ister mâliki, isterse gâsıbı olsun, ekin o
tohumu atana aittir.[115]
"Eğer düeseydik, onu, bir ot kırıntısı yapardık, siz de şaşa
kalırdınız. "Biz. hakikaten ağır borca uğratılmışlarız. Daha doğrusu biz,
mahzun bırakılmışlarız"
derdiniz"
(Vakıa, 65-67).
Bu, "isbât" hususunda bir tedriciliği ifâde edip, bunun izahı
şöyle yapılabilir Cenâb-ı Hak, "Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren
Biz miyiz?" (Vakıa, 64) buyurunca, bir inatçı, "Biz ekiyoruz, o da
kendi başına, yani ne bizim ne de bir başkasının fiili olmaksızın ekin haline
geliyor" diyebilirdi. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hak, "Sizin bu batıl
iddianızı (bir an için) kabul edelim. Ama o ekinin başına gelecek kötü
afetlerden, böylece, danesi oluşmadan ve olgun hale gelmeden bozulmaktan
veyahutta danesi oluşup da, bu danesi kendisinde olgun hale gelmezden önce ona
isabet edecek o afetlerden o ekinin ve bitkinin korunması hususunda ne
diyeceksiniz? Şimdi de siz mi o ekini bu tür afetlerden koruyorsunuz? Yahut da,
o bitkiden o afetleri savuşturuyorsunuz? Yoksa, "O kendi kendine
bitiyor" dediğiniz gibi, bu ekinin bizzat kendisinin mi kendini o
afetlerden koruduğunu, onları kendisinden savuşturduğunu söylüyorsunuz?
Halbuki, bu tür afetlerin, Allah'ın izni ile o ekinlerden uzak durduğu,
Allah'ın lütfü ile, o ekinlerin bu afetlerden korunduğu hususunda hiç kimsenin
şüphesi yoktur.
Bu izaha göre, Cenâb-ı Hak, bu delilleri, biri diğerine varıp dayansın
ve böylece de, ilk delil hidâyete ermiş kimseler için; ikincisi, zalimler için,
üçüncüsü de sapıtmış inatçılar için olsun diye tekrar tekrar zikretmiş, derken
de, en sonunda sapıtmış olan muannitlere bir hüccet olmak üzere, kendisinde
şüphe edilemeyecek olan hususu
(delili) zikretmiştir.[116]
Burada şöyle bir soru sorulabilir: Allah Teâlâ, bu delilleri beyan
ederken burada, cevâp lamını getirerek, "onu... kılardık" demiş,
sudan bahsederken de, başına lâm getirmeksizin
"Onu acı yapardık" buyurmuştur. Binâenaleyh, bu iki ifâde
erasındaki fark nedir? Biz deriz ki: Zemahşeri bu konuda şöyle iki cevâp
zikretmiştir:
a) Cenâb-ı Hakk'ın, ifâdesi,
zikri yanında geçmiş olan bir ifâdedir. Dolayısıyla, ikinci kez tekrar lâm ile
getirilmesine hacet kalmamıştır. Zemahşerî'nin bu izahı tutarsızdır. Çünkü,
Cenâb-ı Hakk'ın, ifâdesi, yine O'nun (vakıa, 67) (vakıa, 70) yakınlığından daha yakındır. Ama
burada şöyle diyebiliriz. Orada, bu iki ayetten birisinin diğerine yakınlığı,
mana bakımından değil de, zikredilme bakımındandır. Çünkü, "silme kör
etmek - et-tamsu" sözünden, "mesh - şeklini değiştirme" sözü
gerekmediği gibi, bunun tersi de böyledir. Halbuki, tefsirini yapmakta olduğumuz
ayetlere gelince, "yeme, içme" işleri, her zaman aynı andadır.
Binâenaleyh, bu iki husus (yeme, içme), hem lafız hem de mana bakımından
birbirlerine yakındırlar.
b) "Lâm, bir tür te'kid
ifâde eder. Cenâb-ı Hak, yeme işinin, içme işinden daha ehemmiyetli olduğunun
ve nimet olarak da daha büyük olduğunun bilinmesi için, yenilen şeyler hakkında
getirdiği bu ifadenin başına lamı getirmiştir." Biraz önce bahsettiğimiz
husus, burası için de söz konusudur. Çünkü, "silme kör etmek" işi,
şeklini değiştirme" işinden daha basit olduğu halde, Cenâb-ı Hak her
ikisinin de başına lâm getirmiştir.[117]
Burada, 'in cevabına lâm getirmenin faydasını gösteren bir ön bilgi ile
açığa çıkabilecek bir başka cevap daha vardır. Şöyle ki: Şart harfi, cümlenin
başına geldğinde, o cümleyi, mana bakımından cümle olmaktan çıkarır. Bundan
ötürüdür ki araplar, manaya delâlet eden bir alâmete ihtiyaç duymuşlar da,
muzaride (alamet oJarak) meczûm oluşu zikretmişlerdir. Çünkü şart, bir cezayı
(neticeyi) gerektirir. Burada sözü uzun tutma söz konusudur. Binâenaleyh, sükûn
demek olan cezm bu yere daha uygundur. Cezmle mana arasında bir münasebet de
bulunmaktadır. Ne var ki manâ bakımından hep mazi olanın başına gelir. Çünkü
muzarinin başına geldiğinde bile, onu maziye çevirir.
Bu husustaki sözün özü şudur: Şart cümleleri, birkaç çeşittir. Çünkü,
şart cümleleri zikredildiğinde, mutlaka şartın meydana geldiğinin bilinmiş
olması gerekir. Çünkü, şartın meydana geldiği malum olursa, o zaman cezanın da
meydana gelmesi gerekli olur. Böylece, ilgili sözü, isnadî bir cümleden taliki
bir cümleye dönülmüş şart cümlesi yapmak, faydasız bir uzatma olmuş otur.
Binâenaleyh, bir kimsenin, "Eğer güneş doğarsa, sana geleceğim"
şeklindeki sözü, sözü uzatmadır. Evlâ olan, bu k msenin, bu işi herhangi bir
şarta bağtamaksızın, kesin bir ifâde ile "Sana geleceğim..."
demesidir. Bu bilindiğine göre, bu demektir ki, şartın durumu, yokluğunun malûm
olmasından yahutta, hakkında şüphe edilmekten berî ve uzak :eğildir.
Binâenaleyh, şart bulundu mu, iki şekilde meydana gelir; ve bunların birisi .
diğeri de olmak üzere, iki lafzı
bulunmaktadır, şüpheyi ifâde etmet için
kullanılır: ise, bir başka yerde beyân
ettiğimiz şeyden Ötürü, yokluğu bilinen hakkında kullanılır. Ne var ki,
başkasının bulunmasıyla yokluğu bilinen şey, var demektir. O halde bu, mazidir,
yahutta mazi hükmündedir. Çünkü, eşya (varlıklar) -meydana geldikten sonra
bilinir. Hakkında şek olunan ise, gelecektir yahutta gelecek î- amındadır.
Çünkü biz, gelecek şeylerin olup olmayacağı konusunda şüphe ederiz... Halbuki,
mazî ise, tereddüt alanının dışındadır. Bunun böyle olduğu sabit olduğuna göre,
biz diyoruz ki, mazinin başına gelip,
mazî de, âmil sebebiyle sonu deşmeyen bir şey olunca, mazide irâb ortaya çıkmaz,
zahiren gözükmez.
Ama muzarinin başına geldiği
için, muzaride irâb ortaya çıkar. Sonra bu caza, şarta göredir ve bâbındaki
ceza, mazi olur. Dolayısıyla mazide, ilgili durum (ceza oluş), ne hareke ne de
sükûn ile kendini gösterir... Dolayısıyla, cezaya, kendisinin müstakil cümle
olmaktan çıkıp da, bir cümlenin cüz'ü olduğuna delâlet den bir harf (yani lâm)
eklenir.
Şimdi, bu durum sabit olduğuna göre, biz diyoruz ki, şartın cezası
olduğu olan yerlerde, bu harfe lüzum kalmaz. Ne var ki, ayette zikredilen
"su"yun yani, buluttan inen ve içilen o suyun, "acı" olması
beklenen bir şey olmadığı için, müstafcl bir haber olduğu sanılmıştır. Cenâb-ı
Hakk'ın itibar? bir üslubla, (vtioam demesi de, bunu takviye eder. "Hars -
ziraat" çoğu kez çerçöp (el-hutâm) halde bulununca, şimdi Cenâb-ı Hak,
(lâmsız olarak), demiş olsaydı, bundar.
bunların zaten böyle olduklarının haber verildiği zannedilirdi. İşte bu sebeple
Cenatn Hak o ayette, o bitkileri, vakıaya uygun olan halden çıkardığını, çerçöp
yaptığın haber vermek için, buyurmuştur. Ve, "Buluttan inen ve içilen o
suyu. biz acı kıldık..." buyurmuştur. Çünkü burada, böyle bir zann söz
konusu değildir. Dolayısıyla da bu ifadenin başına lâm getirilmemiştir.
Burada, nahvi açıdan bir başka incelik daha vardır ve şöyledir:
Kur'ân-ı Kerîm'de. lafzan muzarî olan ifâdenin başına geldiğinde, 'in
cezasından lâm kaldırılmış, ama mazî olanın başına gelip de, cezası da, müsbet
olduğunda ise lâm, düşürülmemiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak meselâ, "Şayet dileseydik... verirdik"
(Secde, 13) ve "Şayet Allah bizi hidayete erdirseydi biz de sizi hidayete
erdirirdik "(İbrahim, 21) buyurmuştur. Bu böyledir, zira muzari fiilin
başına geldiğinde, -nitekim Cenâb-ı Hakk'ın ifâdelerinde böyledir-, onu muzari
olmaktan lafzan çıkarır, çünkü ji mazinin başına gelir. Binâenaleyh şart, olmaktan
çıkınca, cezasının da, ceza olmaktan lafzan çıkması ve lamın, cezâ'dan
düşürülmesi mümkündür. Çünkü, 'den sonra
gelen, muzari olup, öl de muzarinin başına gelince, şimdi di 'in başına geldiği
kelime (şart) mazi kılınınca, -ki bu meselâ senin "Eğer bana gelirsen..."
şeklinde olduğu gibidir- haberinin de muzari olmaktan çıkarılması ve meczûm
yapılmaması caiz olur. İşte bu sebeple de sen, ref ile diyebildiğin gibi, cezm ile de diyebilirsin.
Nitekim sen, meselâ, hem hem de
diyebilirsin. Bizim, (Yasin,47) ayetinin tefsirinde zikrettiğimiz cevaba
baktığında, bu cevabı doğru olarak bulursun... Çünkü, Cenâb-ı Hak, demediği
için, son kelime 'nin, ceza olduğu
anlaşılmış ve bu hususta yanlış bir zanna mahal kalmamıştır. Çünkü, bu vehim,
ya mütekellim (konuşan) nezdinde bulunabilir, -ki bu, caiz değildir; çünkü,
konuşan kimse, sözünün gerçek yüzünü bilir-, yahut başkalarında olur ki, vehim
burada da caiz değildir, çünkü o müşriklerin, "Allah isteseydi, onu
doyururdu..." şeklindeki sözleri, kendi iddiâlarınca, mü'minlere verilmiş
bir cevaptır. Yani, "Sizler, "Eğer Allah isterse yapar.."
diyorsunuz. Öyleyse biz de, sizin iddianıza göre, istemesi halinde Allah'ın
doyuracağı kimselere yedirip içirmeyiz..." demektir. Binâenaleyh, ayetteki
(Yasin, 47) ifâdesi, hem dinleyenlerce, hem de konuşan kimselerce bilinen bir
ceza olunca başına lâm getirmeye hacet kalmamıştır.[118]
Hutam tıpkı, futât ve cüzâz kelimeleri gibi olup
hatm (kırma, unufak etmek),
kökündendir. Ve bu tıpkı, fûtât ve cüzaz'ın, fett ve cezz kökünden olması
gibidir. "Füâl" kalıbı, genelde, ya kötü yahut da yadırganan şeylere
delâlet eder. Bunun, mana bakımından böyle olmasına gelince, meselâ insanlarda
ve bitkilerdeki çeşitli hastalık ve afetleri ifâde için, sübât (hıçkırık),
zükflm (nezle olmak) ve suda (başağrısı) kelimelerinin kullanılması gibidir.
Eşyayı ve nesneyi ifâde için ise meselâ cüzaz, el-hutûn ve fütat (parçalanmış,
unufak edilmiş) kelimelerinin kullanılması gibi... Bu kalıba, müennes ta'sının
eklenmesi durumunda da, mana böyledir. Ve meselâ, kırıntıyı ifâde için, bürâde
suhâle kelimelerinin kullanılması gibidir.
Bu hususta şöyle ilave bir beyanda da bulunabiliriz: Kelimenin fael
fiilinin ötreli olması, fiiller konusunda zikrettiğimiz şeye delâlet eder.
Çünkü biz, faili zikredilmeyen fiili ifade için j*» (yapıldı) demekteyiz. Ki,
bunun sebebi şudur: Kelimelerin başlaarında, mutlak anlamda hafifletmek demek
olan sükûn bulunmayınca, ötre kılmak demek olan ağırlaştırma da bulunmamıştır.
Eğer böyle bir ötre varsa, bu demektir ki, bu geçici bir sebepten dolayı böyle
olmuştur. Eğer, bahsettiğimiz gibi, bu husus bilinip anlaşıldıysa, artık daha
fazla söze hacet yok. Yok eğer meselinde
olduğu gibi aniaşıldıysa, mesele kapalı olup, bunu anlatmak uzun sürer. Üçlü
(sülasi)lerde kelimenin vaz'ı buna delâlet eder.[119]
Ayetteki, "Biz, ağır borca uğratılmışlarız. Daha doğrusu biz,
mahrum bırakılmışlarız..." ifâdesine gelince, bu hususta şu iki izah
yapılabilir:
1) İlk izaha göre bu, onlar
namına takdir edilmiş bir kelâm gibi otmuş olup, Cenâb-ı Hak adeta, "Bu
durumda, sizin, "Biz, muhakkak ki azaba uğratılmışlarız. Hep azabta
kalıcılarız" demeniz uygun düşer.." demek istemiştir. İkinci izaha
göre, onl&r, "Biz, muhakkak ki, azaba uğratılmışlarız. Ve, yeniden, o
ekini iade etmekten, geri getirmekten mahrum kılınmışlarız.." demiş
olurlar ki, bu da, onların, "Biz muhakkak ki, azaba uğratılmışlarız. Ve,
yeniden, o ekini iade etmekten, geri getirmekten mahrum kılınmışlarız.."
demiş olurlar ki, bu da onların, "biz, ekinin yok edilmesi ile, açlıktan
dolayı azaba uğratılmışlar; ve, su olmadığı için, ekinden başkası ile o azabı
def etmekten mahrum kılınmışlarız.." demeleri anlamındadır.
2) Bu,
ayetteki, ifâdesi ile ilgili olup buna
göre, "biz, borçlanma ve borca uğratılma suretiyle zor durumda bırakılmış
kimseleriz..." demek olup, buna göre bu ifâde "Adam borçlandı..." kökündendir. ve
kelimelerinin kök anlamı, istenmeyen bir şeyin hiç sona ermemesi, hep devam
etmesi şeklindedir.[120]
"Şimdi içmekte olduğunuz suyu, söyleyin bana, onu buluttan siz mi
indirdiniz? Yoksa, indiren
biz miyiz? Eğer dileseydik onu, tuzlu bir su
yapardık... O halde şükretmeli değil
misiniz?"
(Vakıa, 68-70).[121]
Cenâb-ı Hak bu ayetinde, ya latîf ve nazîf olduğu için, yahutta onlara
verdiği o nimetleri onlara hatırlatmak için, özellikle sudan bahsetmiştir.
Müzn kelimesi, başka bir şeyle değil de
su ile ağırlaşmış ve yoğunlaşmış bulut anlamında olup, tatlı su çeşitlerini
kapsar. Bunun "ağır" anlamına geldiğine, bu lafzın harflerinin yer
değiştirilmesi delâlet eder. Ve bu ifâde, ilgili işin işitme sonucunda olduğuna
da delâlet eder. Ki, lafzının harflerini yer değiştirilmesi halinde elde
edilen nuzum kelimesi, Arap lehçesinin
birinde, "yere dokunan, yere kadar değen bulut" anlamına gelir.[122]
Daha önce kelimesinin, ileri derecede tuzluluktan dolayı son derece acı
su anlamına geldiğine dair izah geçmişti. Halbuki, görünen o ki,
"ücâc", sıcak su anlamında olup, "hutâm" kelimesinin
"hatîm" kökünden gelmesi gibi, "ücâc" da, "ecînu'n-nâr
- ateşin tutuşması" kökündendir. Ki,'biz bu hususu, Cenâb-ı Hakk'ın, gayetinin tefsirinde ele almıştık. Cenâb-ı
Hak, tatlı, güzel su hakkında iki sıfatı zikretmiştir ki, bunlardan birisi onun
tadı ve diğeri ise, dokunma keyfiyyetiyle ilgilidir ki, dokunma keyfiyyetiyle
ilgili olanı, onun soğukluğu ve hoşluğudur. Diğer su hakkında da, birisi tadı,
diğeri de dokunma keyfiyyeti ile ilgili olarak iki sıfat zikretmiştir ki, bu
da, onun sıcaklığıdır."[123]
Daha sonra Allah Teâlâ, "O halde şükretmeli değil misiniz?"
buyurmuştur. Allah, yiyeceklerden bahsederken, "şükretmek" ifadesine,
şu iki sebepten dolayı yer vermemiştir:
a) Cenâb-ı Hak, yenilebilecek
şeylerden bahsederken, onların bil fiil yenilmesinden bahsetmemiştir.
Binâenaleyh, "yiyorsunuz" demeyince, "şükredersiniz" de
dememiştir. Ama su'dan bahsederken, "içiyorsunuz" demiş, bu sebeple
de "şükredersiniz" buyurmuştur.
b) Yenilen, şeyler hakkında,
"ekiyorsunuz" buyurmuş, dolayısıyla insanlar için bir sa'y ü gayrette
bulunma vasfını zikretmiştir. Bu sebeple de, "şükredersiniz"
dememiştir. Ama şu hakkında, "onu buluttan siz mi indirdiniz?", yani
"Sizin bu konuda asla bir sa'y ü gayretiniz söz konusu değildir.
Dolayısıyla bu, katıksız bir nimettir" buyurmuştur. Bu sebeple de, "o
halde şükretmeii değil misiniz?" buyurmuştur.
Bu hususta bir üçüncü izah da daha yapılabilir ki, en güzel olanı da
budur. Şöyle denilebilir: Nimet, ancak yenilip-içilirken tam ve mükemmel hale
gelir. Baksana, suyun bulunması ümit edilmeyen bir çölde, insan,
"Susarım..." endişesiyle bir şey yeyip-icmez. Dolayısıyla, Cenâb-ı
Hak önce yenilenlerden bahsedip bu hususu, ikinci olarak, içilen şeylerden
bahsederek tamamlayınca, "Bu tam ve mükemmel nimete şükretmeii değil
misiniz?" buyurmuştur.[124]
"Şimdi bana (yeşil bir ağaçtan) çakıp yakmakta olduğunuz ateşi
söyleyin. Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz?"
(Vakıa, 71-72).
"Ateşin ateşi" ifâdesinin ne demek olduğu
hususunda şu izahlar yapılabilir:
1) Bu, Merh ağacı gibi, çakmak
ve "kapsülle, kendisinden ateş çıkartılan ağaç" anlamına gelir.
2) Kütük, vb. şeyler gibi
ateşi tutuşturmaya elverişli ağaçtır. Zira, odun ve kütük, vb. şeyler
olmasaydı, ateş yakmak kolay olmazdı. Çünkü, ateşin odunla olan alâkası kadar,
başka hiçbir şeyle alâkası yoktur.
3)
Onun alevlerinin kökleri ve
ağacının tutuşması.. Çünkü eğer o ateş, alevli olmasaydı, o zaman yiyeceklerin
pişmesi için uygun olmazdı. Diğer hususlar ise gayet açıktır.[125]
"Biz onu hem bir ibret, hem çöl yolcularına bir faide
kıldık..."
(Vakıa, 73).
Bu ifâdedeki, kelimesiyle ilgili olarak şu iki izah yapılabilir:
a) "Kıyamet ateşini
hatırlatıcı olarak..." anlamındadır. Binâenaleyh, insanın bu cayır cayır
yanan dünya ateşini gördüğünde Allah'dan ve O'nun azabından haşyet edip
korkması ve sakınması gerekir.
b)
"öldükten sonra
dirilmenin doğru olduğunu hatırlatıcı olarak.." Çünkü, yemyeşil bir ağacın
içine ateşi bırakmaya kadir olan zât, ölmüş kimsenin bedenine, bolca sıcaklık
bırakmaktan aciz değildir. Biz bu hususu Cenâb-ı Hakk'ın, (Yâsin, 80) ayetinin tefsirinde anlatmıştık.
"Mukvi kelimesi, o ateşi tutuşturan ve onu iyice yakan kimse anlamına
gelir. Burada şöyle bir incelik vardır: Allah Teâlâ uhrevî fayda ve hikmetin
daha tam ve hatırlanmaya daha değer olduğu için, ateşin hatırlatıcı olması
yönünü, onun bir meta olması yönünden önce zikretmiştir.[126]
"O halde Rabbini o büyük adıyla teşbih et" (Vakıa, 74).
Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:[127]
Bu mesele, bu ifadenin daha önceki ifâdelerle münasebeti hakkındadır.
Bu sebeple biz diyoruz ki: Cenâb-ı Hak, haşr'i
ve Kendisinin birliğini, yalanlayanların
durumunu ele alınca, haşr'in ve birliğinin delili olarak, yaratıp rızık
vermesinden bahsetmiş, fakat iman etmeleri açısından bu onlara bir fayda temin
etmemiştir. Bu sebeple, Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle demiştir: "Senin
vazifen, kendin açısından, mükemmel olup kemâle ermendir. Nefsinin kemâle
ermesi de, Rabbini tanıman ve O'nun için çalışıp çabalamanladır. O halde,
Rabbinin adını teşbih et..." Biz bu hususu, Cenâb-ı Hakk'ın hem (Kaf, 39)
hem de başka ayetlerde anlatmıştık.[128]
"Tesbîh", Cenâb-ı Hakk'ı, O'na yakışmayan şeylerden tenzih
etmektir, uzak ve beri olduğunu
söylemektir. Binâenaleyh, daha bu
ifâdede "ism.." kelimesinin getirilmesinin hikmeti nedir?
Cenâb-ı Hak niçin, buna şu batandan
cevap verilebilir:
a) Meşhur olan izaha göre,
buradaki, "ism.." kelimesinin, manada herhangi bir tesiri yoktur.
Verdiğimiz bu cevaba binaen, şimdi biz diyoruz ki, bu ifadenin bu şekilde
getirilmesinde alabildiğine bir tazîm gayesi bulunmaktadır. Çünkü, birisini
tazim eden ve ona saygıda ileri giden bir kimse, onun adını her zikrettiğinde,
ona tazîm ve saygıda bulunur. Dolayısıyla, onun ismini, uluorta her yerde ve
dilediği şekilde söylemez. Bu böyledir, zira, bir şahsa, o şahsın bulunduğu
yerde saygı duyan tazimde bulunan bir kimse, o bulunmadığı zaman saygı
duymayabilir ve onu, özel adıyla anar. Eğer o yantnda bulunacak olsa, onu özel
adıyla anmaz... Binâenaleyh, eğer bu şahıs bu kimse nezdinde bir saygınlık
taşıyorsa, o bunu, o şahıs orada ister bulunsun, isterse bulunmasın, ancak
azamet ifâde eden vasıflarla ifâde eder. Buna göre şayet, "Yaptığınız bu
izaha göre, peki, bu ifâdenin başındaki bâ harf-i ceninin faydası nedir?
Niye bu şekilde ifâde edilmiş de, meselâ ya veya
dememiştir?" denilirse, biz deriz ki: Daha evvelde defalarca
geçtiği gibi, fiilin mef'ûlü ile olan alâka ve münasebeti son derece açık
olursa, onunla harf aracılığıyla bir alâka kurmaz. Dolayısıyla da "Zeyd'e
vurdum" manasında, denilmez. Ama,
bu alâka ve münasebet, son derece gizli ve saklı olur, açık olursa, fiil
mef'ûiü ile, ancak o hal sayesinde ilgi kurar. Dolayısıyla da, meselâ
"Zeyd'i götürdüm" anlamında, denilmez. Ama, bu iki durum arasında
bulunursa, iki vecihle de (harf-i cersiz, harf-i cerli) alâka kurabilir. Bu
sebeple de biz, "Onu teşbih ettim, tazim ettim" "Ona teşekkür ettim..."
diyebiliriz. Bunun böyle olduğu sabit olduğuna göre, şimdi biz diyebiliriz ki,
"teşbih" fiili "ism.." kelimesiyle alâka kurup,
"ism" kelimesinin de manada bir tesiri olmayınca, gerçekte bu fiil
"ism" kelimesiyle değil, başkasıyla alâka kurmuştur ki, bu başkası
da, "er-Rabbu" kelimesinin başına "bâ" harfi getirilmiştir.
Buna göre şayet, harfi getirmek de, getirmemek de câîz olduğuna göre, ohalde
buradaki bu ifâde ile (A'la, 1) süresindeki
ifâdesi arasındaki fark nedir? denilirse biz deriz ki delilin
'"azâmefe takdimi, ifâdesinin
başındaki bâ'nın zâid olmadığını söylemesidir. Bunu şu iki şekilde izah
edebiliriz
1) Cenab-ı Hak, ilgili
şeylerden bahsedip, "Biz mi yoksa siz mi?" deyince, böylece herkes
de, bütün her şeyin Allah'tan olduğunu itiraf etmiştir. Ama, onlardan, Allah
Teâlâ'nın vahdaniyyetini inkâr hususunda talepte bulunulduğunda, onlar,
"Biz, mana bakımından O'na ortak koşmuyoruz. Biz ancak, isim bakımından
bir takım putlar ediniyor ve onlara ilah adını veriyoruz.. Onları, yeri göğü
yaratan Allah'tır diyen; binâenaleyh, biz gerçekte O'nu teşbih ve tenzih
ediyoruz..." dediler. Bunun üzerine de Cenâb-ı Hak, buyurdu ki, bu "Ey insan, sen, gerçekte
Allah'ın ortaklan olmadığını itiraf ettiğin gibi, isim bakımından da, O'nun
ortakları olmadığını itiraf et de, başkasına, "ilâh" deme! Çünkü,
isim, hem mâna, hem de hakikata tâbidir" demektir. Yaptığımız bu izaha
göre, ayetin bu hitabı, Hz. Peygamber (s.a.s)'e olmayıp, tıpkı bir vaizin,
muayyen bir kimseyi kastetmeden, "Ey miskin, ömrünü bitirdin, ama amelini
hâlâ düzeltmedin..." demesi gibi olur ki, bu da, "Ey dinleyen
miskin..." demektir.
2)
ifâdenin takdiri,
şeklindedir. Yani, "Sen, onların yüz çevirdiğini söylüyorsan, kavmin
arasında Rabbinin ismini yâdetmek suretiyle, O'nu teşbih et ve tebliğ ile
meşgul ol!.." demektir
ki, bu da, "Rabbini lisânın ve kalbinle yâdet, O'nu onlara anlat. Onlar
kabul etmeseler bile, böylece sen, tebliğden ibaret olan işinle O'na yönelmiş
olursun.." anlamındadır. Demek ki, Cenâb-ı Hak sadece, demiş olsaydı, bu
onun muhataplara, Rabbi anlatmasını ifade etmez, sadece, kişinin kalben yaptığı
teşbihleri ifâde ederdi. Ama, Cenâb-ı Hak, buyurup, isim' de lafzen zikredilen
şey olunca, bu, ilgili şahsın, sadece kalben zikirle yetinmeyip, lisanen de
zikredip anlatmakla memur olduğuna delâlet etmiş olur. Mananın, "Azîm olan
Rabbinin ismi ile başlayarak teşbihte bulun..." şeklinde olduğu da
söylenebilir. Böyle olması halinde bâ harfi zâid olmaz.[129]
Rabbiniz nasıl teşbih edilecektir? Biz deriz ki, ya manen
ki bu da, O'nun bir olduğuna, ortakları bulunmadığına, kadir
olduğuna, acizlikten berî
olduğuna, dolayısıyla da
hasretmekten
aciz olmayacağına inanmakla olur. Yahutta,
lafzan olur ki,
bu da "Sübhânellâhi, sübnânellâhl'l-azîm, sübhânehû amma yüşrikûn" ve
Cenâb-ı Hakk'ın, otlaklardan, acizlikten münezzeh olduğuna delâlet eden benzeri
lafızlar söylenmesi suretiyle olur. Çünkü sen, O'nu teşbih edip, O'nun bir
olduğuna, gerçekte, O'nun hakkında caiz olmayan her şeyden münezzeh olduğuna
inandığında, O'nun, cisim olmaması gerekir. Çünkü cisimde, pekçok şey
mevcuttur. Halbuki O, gerçek tek'dir, zât için çokluk düşünülemez, araz
değildir ve herhangi bir mekânda da değildir. O'nun için caiz olmayan her şey,
O'nun bir olduğunu söylemekle son bulur. Böylece de O, bir şeyin üzerinde,
içinde ve bir şeyden meydana gelmiş olmaz!.. Sen, "O, kadirdir"
dediğinde, O'nun için ilim, irâde, hayat vs. sıfatlar olmuş olur. Ki, biz bunu, inşallah İhlas
Sûresl'nin tefsirinde ele alacağız.[130]
"El-azîm" ile "el-a'lâ" arasındaki fark nedir?
Burada, "el-a'lâ" yerine, "el-azîm" lafzının; A'lâ
Sûresinde ise,
"elazîm"
yerine, "el-a'lâ" lafzının kullanılmasının bir hikmeti var mıdır? Biz
diyoruz ki, el-azîm ile el-a'lâ arasındaki farka gelince, "el-azîm",
yakın oluşa, yakınlığa; "el-a'lâ", uzaklığa delâlet edip, bunun izahı
şöyledir: Duyu organları ile algılanan büyük şeyler, her mümkin varlığa yakın
demektirler. Çünkü, şayet o ondan uzak olacak olsa, onun yeri boş kalır.
Binâenaleyh, orada şayet başka cüzler olacak olsaydı, o, üzerinde bulunduğu
şeyden daha büyük olmuş olurdu. O halde, bütün her şeye nisbetle
"azîm", o her şeye yakın olan demektir. Ama, "sağır"
"küçük olan"a gelince, bir cihetten yakın olduğu zaman, diğer
cihetten uzak olmuş olur. "el-'allyy - âlî olan" ise, her şeyden yüce
olan demektir. Çünkü, üst cihetleri bir şeye yakın olan şey, ondan daha uzak
olmuş olur ve böylece de el-a'lâ (en üst, en yüce) olmuş olur. Şu halde, her
şeye nisbetle mutlak yüce olan, herşeyden alabildiğine âli ve uzak olan
demektir. Bunu iyice kavradığına göre, bu demektir ki, müdrik olan eşya,
Allah'ı teşbih ederler. Biz, "Allah" lafzından, selbî" bir mana
anlattığımıza göre, bizim, "O, bizim idrâkimizin Kendisini kuşatmaktan çok
çok yücedir, a'lâdır" dememiz doğru olur. Yine bizim, "Allah"
lafzından, ilim ve kudret
gibi, "sübutî" bir vasfı anladığımızda, O'na duyulan saygı, ilmimizin
kendisine ulaşmış olduğu şeylerden, çok çok fazta olur. Bu sebeple de biz,
"O, bizim ilmimizin kuşatmasından a'zamdır, âlâdır, en büyüktür, en
yücedir.." deriz. Bizim, "a'zam" sözümüzün anlamı, "O,
Kendisi gibi azîm bulunmayan bir azîmdir olur. Ve böyle ifâde edişimizde de,
hem selbî hem de subûtî bir mefhûm bulunmuş olur. O'nun,
"a'lâ" sözünün manası ise, "o, misli olmayan bir âlî
(yüce)dir" şeklindedir. O halde selbî bir manaya işaret eder. el-A'lâ ise,
başka bir sebepten dolayı, bunun gibidir. O halde, el-a'lâ, hem lafzan hem de
mânaca hakiki manada kullanılmıştır, el-a'zam ise, kendisinde selbî mana olduğu
halde, lafzan hakiki manada kullanılmıştır. Binâenaleyh, el-azîm'de aslî mana,
adeta, kendisine selbîlik bulunmadığı halde sübûtî bir mefhum olmuş otur.
Binâenaleyh, "el-a'lâ", kullanma cihetinden el-a'zam'dan daha
güzeldir. İste, oradaki fark budur.[131]
"Hayır... İşte yıldızların düştüğü yerlere andediyorum.. Ki,
hakikaten bu, eğer bilirseniz, büyük bir yemindir"
(Vakıa. 75-76).
Bu tabirle ilgili birkaç mesele vardır:[132]
Bu ayetin, daha önceki kısımla münâsebeti hakkında olup,
bunun izahı şöyledir; Allah
Teâlâ, Resulünü, hidâyet ve hak
din ile peygamber olarak gönderince, ona, olması
gereken
her şeyi vermiş
ve onu, olmaması gereken her şeyden
arındırmış, tertemiz kılmıştır. Böylece de ona,
hikmeti, yani kesin aklî delilleri ve bu
delilleri yerli yerinde kullanmayı; güzel Öğüdü,
yani kalbleri yumuşatan, gönülleri
aydınlatan faydalı şeyleri ve en güzel bir biçide
mücadele etmeyi vermiştir.
Dolayısıyla da o peygamber bunları getirmiş herkes de, herhangi bir şey
ile ona
numara etmekten
aciz kalmış, ama yine de, iman etmemişlerdir.[133]
Bütün bunlar kendilerine anlatılıp da iman etmeyen kimsenin, geriye
ancak şöyle oemesi kalmıştır. Bu beyânlar, iddia edilen şeyin açıklığından
dolayı değil, tam aksine, davayı savunanın zihin kuvvetinden ve delilleri yerli
yerince kullanabilmesinden dolayıdır. Halbuki bu kimse, o peygamberin sözle
değil de, delil kuvvetiyle ü&tûn geldiğini bilir. Mücâdele eden iki kişiden
biri diğerine, çaresiz kaldığında, çoğu kez, sen, gerçeğin benim tarafımda
olduğunu biliyorsun. Ama bana baskın çıkıyor ve
insaflı davranmıyorsun" der. Böylece
karşı taraf için, kendisinin işi yokuşa sürmediğine ve âdil olduğuna yemin
ederek cevap vermekten başka bir çaresi kalmaz. Bu böyledir, zira o bir başka
delil getirecek olsa, beriki yine ona, "Bu delil de, kuvvet ve kudretin
ile beni yendiğin bir delil (yoksa haklılığın ile değil...)" der.
İşte aynen bunun gibi, Hz. Peygamber (s.a.s)'e de, Cenâb-ı Hak, olması
gereken herşeyi verince, o kâfirler, "O, bize üstünlük taslamak istiyor ve
aksini bile bile, bizimle mücadele (münakaşa) ediyor" dediler. Hz.
Peygamber (s.a.s)'in, buna karşı yeminle cevap vermekten başka çaresi kalmadı.
Dolayısıyla da Hak Teâlâ, peygamberine, işte bütün bu delillerden sonra,
çeşitli yeminler bulunan ayetler indirdi. İşte bu sebeple, Kuran vahyinin
başlangıcında, özellikle Mushaf-ı Şerifin son yedide bir kısmında yemin çok yer
almıştır.[134]
ifâdesinin başındaki, bâ harf-i cerrinin neye taalluk ettiği hususunda
deriz ki: Cenâb-ı
Hak, mahlûkatın
yaratıcısını ve nzık
vericisinin, Kendisi olduğunu, Kendisine saygı duyulması gerektiğini kesin
delillerle beyan edip de, onlarda iman etmeyince, geriye yemin etme kalmıştır.
Böylece Hz. Peygamber (s.a.s), "Allah'a yemin ederim ki, ben
doğruyum" diye yemin etmiştir.[135]
Sen bunun bir yemin olduğunu söylediğin halde, niçin ayette "yemin
etmem" diye ifade edilmiştir? Deriz ki: Bu hususta, hem nakîî, hem de
nakle muhalif olmayan aklî izahlar yapılabilir:[136]
1) Buradaki edatı, tıpkı, (Hadid, 29) ayetinde olduğu
gibi, zaidedir. Çünkü bu ayet,
takdirindedir.
2)
Bunun aslı, te'kid lamı
ile 'dur. Dolayısıyla, hemzenin fethası
"Işbfl" yapılmlış da, vakıf halinde olduğu gibi, şekline dönüşmüştür.
3)
Bu, nâfiyedir (olumsuzluk
ifade eder). Temelde de bu ifade, Araplar'ın kullandığı şekildedir. Yemin ise
daha sonra gelmektedir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Hayır, vallahi
kâfirlerin sözü doğru değil. Buna yemin ederim" demektedir.[137]
1)
Buradaki edatı, aslî manası
üzere nâfiyedir. Fakat sözde terkîbî bir mecaz vardır ve takdiri şöyledir.
Buradaki tıpkı bir kimsenin başına gelenlerin açıklanamaz olduğuna, dolayısıyla
sorulmaması gerektiğine işaret için söylediğini, "Başıma gelenleri
sorma..." sözündeki olumsuzluk gibidir! çünkü onun maksadı, sorma ile elde
edilmeyecektir ve kişinin "sorma" deyişinin maksadı da, başına gelen
hadisenin büyük birşey olduğunu belirtmektir. Buna göre o âdeta, "Başıma
çok büyük
işler
geldi" demiş olur. Bunun delili şudur: Dinleyen kişi onu, "Başına ne
geldi" der. Şimdi eğer bu kimse, onun sözünün esas manasının, soru
sormaktan nehiy olduğunu anlamış olsaydı, böyle demezdi. Karşı tarafın,
"Hata ettin. Çünkü ben seni (aslında) sormaktan menetmiyorum" demesi
doğru olurdu. Sonra "Sen benden sordun. Çünkü nasıl sormayasın ki..."
derd. Çoğu kez bu sözü söyleyen, arkadaşı soru sormadığında, "Benden
sorma" ve "Başına ne geldi" deme" der. Dinleyenin ise,
"Sen beni sormaktan menettin" deme hakkı yoktur. Bütün bunlardan,
onların zihinlerinde, bunun bir nehiy değil, hadisenin büyük bir şey olduğu
manası yer etmiş olur.
Bunun böyle olduğu bilindiğine göre, şimdi biz diyoruz ki: Şu iki
cihetten birinden ötürü, yeminde de bu tür bir husus (mana) mevcuttur:
a) Ya hâdise son derece
açıktır. Bundan dolayı kişi, "Ben hadisenin bu şekilde olduğuna yemin
etmem. Çünkü hadise, anlatılmaya gerek olmayacak kadar açık ve alabildiğine
büyüktür" der. Böylece bu kişi, yemin edip etmemeyi murad etmeyip, sadece
vakıanın açık ve seçik olduğunu anlatmak maksadı ile, "la-uksimu"
der.
b) Yahut da hakkında yemin
edilen şey, yemin edilmesinin çok ötesinde daha mühim birşey olmasından ötürü
böyle denilir. Dolayısıyla, yemin eden, kendisini doğrular bir vaziyet alarak,
"la uksimu", "yemin etmem, hatta bin kere bile yemin etmem.
Emirin başına yemin etmem, Sultanın başına bile yemin etmem" der. Böylece
son derece kesin ve emin olduğu için, "yemin etmem" demiş olur.
2)Bunun böyle oluşunun delili,
bu siganın (şeklin) Kur'ân'da yer almayışıdır. Kendisine yemin edilen varlık,
Allah'dır, yahut O'nun sıfatlarından birisidir. Halbuki pek çok mahluk adına da
yemin edilmiştir. Birincisi hakkında, eğer bütün her yerde, kendisine yemin
edilen, aslında bazı şeylerin Rabbi olduğunu söylersek, bir problem söz konusu
olmaz. Mesela, "Saf saf duran (meleklere mü'minlere) yemin olsun
ki..." (satfât, i) gibi ifadelerle "saf saf duranların Rabbine",
"kıyametin Rabbi'ne", "Güneşin Rabbi'ne (..)" gibi manatar
kastedilmiş olur. Buna göre, bu ayetteki, "Yıldızların düştüğü yerlere
yemin etmem" ifadesinin manası, "iş, üzerine yemin edilmekten ve
şüphelenilmekten çok uzak, açık ve nettir" şeklinde olur.[138]
"Mevâkı un-Nücûm" (yıldızların düştüğü yerler) ne demektir? Deriz ki: Bu hususta şu izahlar yapılabilir:
a) Bu,
"doğu-batı", yahut sadece "batı" demektir. Çünkü yıldızlar
batıya düşer (batıda batar).
b) Bu, onların
gökteki burçlarındaki yerleri ve menzilleridir.
c) Bu, "yıldızların
şeytanları takib etme esnasında, ve sıkıştırma esnasında düştükleri-vurdukları
yerler" manasınadır.
d) Bu, "kıyamet günü,
yıldızlar sacıldığtnda, düştükleri yerler" manasınadır. Kur'ân
yıldızlarının düştüğü yer ise, kulların, meleklerin, peygamberlerin ve sâlih
mü'minlerin kalbleridir. Yahut da, ayetlerin, hakkında vârid olduğu hükümler ve
manalardır.[139]
Yıldızların düştüğü yerlere özellikle yemin edilmesinin bir
inceliği vardır? Deriz ki:
Evet, hem şöyle çok kıymetli
incelikler vardır: Yıldızların
düştükleri yerlere yemin
etmenin, bir yemin olmanın yanısıra, aynt zamanda
birer delil olduklarını zikretmiş ve bu hususu Zâriyât, Tûr, Necm ve benzeri
yemin ayetlerinde açıklamıştık. Şimdi diyoruz ki: Durum burada da aynıdır.
Çünkü Allah Teâlâ, insanoğlunun meniden yaratılmasından ve ölümünden
bahsedince, böyle iki zıddın yaratılmasına işaret etmek suretiyle, aslında
kudretine, iradesine ve hürriyetine işaret etmiştir. Daha sonra da enfüsî
delillerden bahsedince, âfâkî delillerden de yine, kudret, irade ve hürriyetine
deliller zikrederek, "Şimdi Bana ekmekde olduğunuz (tohum)dan haber
verin" (Vakıa, 63) ve ''Şimdi içmekte olduğunuz suyu söyleyin bana...
"(Vakıa,68) ve benzeri beyanlarda bulunmuş, iki zıddı yaratmaya kadir
olanın, hür ve irade sahibi olduğuna işaret etmek için de, ziraata (ekine), onu
çer-çöp yapmaya ve suyu tattı ve acı olarak yaratmaya olan kudretinden
bahsetmiştir. Ama dış dünyadaki delillerden hiç bahsetmemiştir. Bundan dolayı,
yemin şeklinde, âfâkî-semavî delilden de bahsederek, "yıldızların düştüğü
yerlere..." buyurmuştur. Bu da, hür ve irade sahibi oluşunun delilidir.
Çünkü gök ve gök dışında kalan şeylerin herbirinin yeri, aslında eşit ve denk
olmalarına rağmen, ayrı ayrı yerlerde yer almış olmaları, yine hür ve irade
sahibi bir failin bulunuşunun delilidir. Dolayısıyla Mak Teâlâ, enfüsî ve âfâkî
delillere işaret etmek için, özellikle, yıldızların düştüğü yerlerden
bahsetmiştir. Bu tıpkı, "Onlara, afâk (dış dünyadaki) ve enfüslerindeki
(kendilerindeki) ayetlerimizi göstereceğiz" (Fussilet, 53) ve
"Şüphesiz inanmışlar için yeryüzünde ve nefislerinizde (kendinizde)
ayetler vardır, görmez misiniz? Gökte de, rızkınız ve va'dolunduğunuz şeyler
var"(Zâriyât.20-22) ayetleri gibidir, Cenâb-ı Hak, bu üç'çeşit şeyden
burada da bahsetmiştir.
Hak Teâlâ daha sonra hakikaten
bu, eğer bilirseniz, büyük bir yemindir" buyurur. Buradaki "bu"
zamiri, "yemin ediyorum, andediyorum:: ifadesinin ihtiva ettiği o yemine
işarettir. Çünkü "uksimû" fiili, kasem (yemin) masdarını da ihtiva
eder. İşte bundan ötürü, fiilden sonra açıkça görünmeyen masdarların yerine,
sıfat getirilir de meselâ yerine denilir.
Bu ifâdeyle ilgili, nahiv ve mana bakımından bir kaç mesele vardır:
Nahvî olanlardan:[140]
Ayetteki, "Eğer bilirseniz" şart cümlesinin cevabı
nedir? Bazı câhiller, bunun
cevabının, daha önce geçtiğini
söylemişlerdir. Bu söz, sadece burada değil, her yerde fasit
(yanlış) bir sözdür. Çünkü
şartın cevabı, hiçbir zaman
kendisinden önce gelmez. Bu böyledir. Çünkü harfleri, mamulleri mevcut
olmayınca,
söz konusu
olmaz. Dolayısıyla da meselâ, denilemez.
Diğer harfler
de böyledir.
Bunun sırrı (hikmeti) şudur: Harflerin amelleri, manaların amellerine
benzer. Dolayısıyla da fail,
mef'ûl ve benzeri şeyler birbirinden ayırdedilebilir.
Binâenaleyh âmil bir mana olup, mananın da, duyu organları açısından
mahalli (görünen bir şekli) bulunmayınca, bunun ancak önce veya sonralığı
görülerek, bilinip ayırdedilebilir. Böylece de, yahut da denilir.
Harflere gelince, bunların, gözle görülen, duyu organları ile
anlaşılan, bir öncelik-sonralığı söz konusudur. Dolayısıyla, sonra geldiğini
veya geleceğini bilmemizden sonra, bir şeyin, önceden var olduğunu farzetmemiz
mümkün değildir. Fakat "mana"lar böyle değildir.
Bunun böyle olduğu sabit olduğuna göre biz diyoruz ki: Şart edatının,
mana bakımından ameli, şart ve cevap cümlesinden her birini, müstakil cümle
olmaktan çıkarmasıdır. Binâenaleyh sen, edatlarını kullandığında, bunların,
birinci cümleyi, tam bir cümle olarak bulunduktan sonra, tam cümle olmaktan
çıkarmaları mümkün değildir. Bu, harflerin (edatların) amelinin, mananın
amelinden daha zayıf olduğunun bilinmesinden ötürüdür. Çünkü harfin ameli de,
mananın ameline dayanmaktadır. Fakat mananın önce veya sonra olarak
farzedilmest mümkündür. O halde fiillerin amelleri, mana cihetindendir;
harflerin amelleri ise, "mana"ya benzediklerinden dolayıdır.
Bunun böyle olduğu sabit olunca, diyoruz ki: Bazı va'z-u nasihatcılar
"Andolsün ki o (kadın)
ona niyeti koymuştu. O (Yusuf)
da, (neredeyse) ona niyeti kurmuştu.
Eğer Rabbisinin burhanını
görmemiş olsaydı..." (Yûsuf, 24) ayetindeki, fiilini, edatına
taalluk ettirmişler yani "Eğer
Rabbisinin burhanını görmeseydi, o da o kadına niyeti kuracaktı" manasını
vermişler). Buna göre Hz. Yusuf (a.s)'tan, böyle bir niyet hiç sâdır olmamış
olur. Fakat, yukarıda söylediğimiz sebebten ötürü, bu yanlıştır. Burada, daha
da yanlıştır. Çünkü önce gelen cümle, sonra gelen "şart"m, cezası
(cevabı) olamaz. Zira, bir kimse, "Eğer buseydin, muhakkak ki Zeyd
ayakta" diyecek olsa, doğru dürüst bir (arapça) söz söylemiş olmaz.
Bunun böyle olduğu sabit olunca, ilgili söz hakkında şu iki izah
yapılabilir:
a)
Bu "Eğer
bilirseniz.." ifadesinin cevabı, tamamen hazfedilmiştir, cevab diye birşey
gönüle-kafaya konulmamıştır. Sadece ve sadece
şart edatının dâhil olduğu şeyin (işin) nefyedilmesi, söz konusu
olmadığı kastedilmiştir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Bu, yüceliğini
bilemediğiniz bir kasemdir demiştir.
Bunun izahı şöyledir: başka bir şeyin
bulunmaması sebebiyle bir şeyin imkânsızlığını anlatmak için kullanılır.
Binâenaleyh birincinin (şart olan şeyin) kesin olarak bulunmamış olması
gerekir. Bu sebeple, edatının, 'nin
başına getirilmesi, o cevabı ister bilelim, ister bilmeyelim, bize onların
bilgilerinin olmadığını anlatmıştır. Bu tıpkı, araplann, müteaddi bir fiil
olmasına rağmen, hiç bir mef'ûl gözetilmeksizin - niyetlenmeksizin, "Falan şahıs verir de, vermez de"
demeleri gibidir. Çünkü onlar bu söz ile, sadece, o falancanın vermeye de,
vermemeye de gücü olduğunu anlatmak istemişlerdir.
Bu izaha göre, eğer, "Peki, hakikî manadan başka manayı kastedip
de, meselâ normalda, "Şüphesiz o bir yemindir, siz bilmezsiniz"
denilmesi gerekirken, bunun yerine, "Eğer bilirseniz" denilmesinin
hikmeti nedir?" denilirse, biz deriz ki: Bunun faydası (hikmeti),
olumsuzluğu (bilmemeyi) te'kid (pekiştirmedir, çünkü bir kimsenin, "Eğer
bilseydiniz..." şeklindeki sözü, onun tarafından ileri sürülmüş bir
iddiadır. Binâenaleyh ondan istekte bulunulsa ve "Niçin bizim
bilmediğimizi söylüyorsun?" denilirse, o, "Eğer bilseydiniz, şöyle
yapardınız" der. Dolayısıyla bu kimse, tâ sözün başında,
"Bilmiyorsunuz" demiş olsaydı, nefyi (olumsuzluğu) ilk başta murad
etmiş olurdu, bu sebeble de sanki, "Herhangi bir delile ve sebebe
dayanmaksızın, sizin bilmediğinizi söylüyorum" demiş olurdu.
b) Bunun takdiri, "Eğer
bilseydiniz, o yemini büyük sayardınız. Ama onu büyük saymadınız, böylece de
bilmediğiniz anlaşıldı. Çünkü bilseydiniz, o, gözünüzde büyürdü. Halbuki bir
büyütme yok. O halde, siz bilmiyorsunuz" şeklinde olan bir cevabı vardır.[141]
Eğer, "Eğer buseydiniz" ifadesinin, bir mef'ûlü olup-olmadığı
sorulacak olursa, deriz ki: Birinci izaha göre,
bunun mef'ûlü yoktur ve tıpkt, "Falanca
verir de, vermez de" ifadesi gibidir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki bu cümle
ile, "Sizin hiç bilginiz yok" demiş olur. Bu kelamın takdirinin,
"Sizin bu yeminin büyüklüğüne dair bilginiz yok" şeklinde olması da
muhtemeldir. Böylece bunun bir mef'ûlü bulunmuş olur. Fakat birinci izah, daha
beliğ ve güzel. Çünkü o kâfirler, aslında hiçbirşey bilmiyorlardı. Zira onlar,
eğer bilselerdi, açık ve kesin delillerle ortaya konulmuş olan gerçekleri haydi
haydi bilip, kabul ederlerdi. Binâenaleyh "Eğer bilseydiniz" ifadesi,
tıpkı, "Onlar, sağır, dilsiz ve kördürler" (Bakara. 18) ve "Bu
(kâfirler), hayvanlar gibidirler, hatta onlardan daha şaşkındırlar" (Araf,
179) ayetleri gibi olur.
İkinci izaha göre ise, şu iki mana verilebilir:
1) "Eğer sizin o yemine
dair bilginiz olsaydı, onu mutlak önemserdiniz, ona saygı duyardınız."
b) "Eğer sizin o yeminin
büyüklüğüne dair bir bilginiz olsaydı, onu muhakkak büyük sayar, saygı
duyardınız."[142]
Ayetteki, "Eğer bilseydiniz (bilirseniz)"
badesi, kendinden öncekilerle mi, sonrakilerle mi alâkalıdır? Deriz ki: Bu, iki
cümle
arasına girmiş, bir cümle-i i'tiraziyye olup, takdiri, "Muhakkak ki bu büyük bir yemindir. Eğer
bilseydiniz, bunu tasdik ederdiniz" şeklindedir. Buna göre eğer,
"Peki, bu itiraziyye cümlesinin sağladığı fayda nedir?" denilirse,
deriz ki: Bu, itiraz edenin, itirazı bertaraf etmeye gösterilen bir ihtimaldir.
Çünkü Cenâb-ı Hak, "Şüphesiz bu bir yemindir" buyurunca, bunu,
"büyük" sıfatı ile niteleyerek, büyüklüğünü anlatmak istemiştir.
Kâfirler ise, bunun böyle büyük olduğunu bilmiyor ve yıldızların işlerini
(tesirlerini) bildiklerini iddia ederek, "Eğer böyle ise, bunun hakkında
bir bilgimiz ve birzannımız niçin yok" dediler de, Cenâb-ı Hak, "Eğer
bilseydiniz, sizin için kesin inanç hâsıl olurdu" buyurmuştur.
Yukarıda bahsettiğimiz izaha göre, durum, bundan daha açıktır. Zira
biz, ayetteki ifadesinin, "Durum, yemin ile tasdik edilmenin ötesinde, çok
açık ve seçiktir" manasında olduğunu söylemiştik. Kâfirler ise,
"Bunun açıklığı neresinde, aksine biz, açıklığın hiç olmadığını kesinkes
söylüyoruz" dediler. Bunun üzerine Hak Teâlâ, "Eğer siz birşey
bilseydiniz, böyle kesin konuşmazdınız" demek istemiştir. Bundan daha
açığı da, biraz önce belirttiğimiz gibi, Allah'ın üzerine yemin ettiği
herşeyin, astında hükmün bir delili oluşu ve fakat o delili, yemin şeklinde
getirmesidir. Binâenaleyh ayetteki, "Şüphesiz ki bu büyük bir yemindir"
ifadesinin astında manası, "Bu, güçlü bir delil ve burhandır. Eğer nasıl
büyük bir delil olduğunu anlasaydınız, neticesini (medlulünü de) itiraf ve
kabul ederdiniz. Bu netice de, Benim bir olduğuma ve haşre (diriltmeye)
kudretime inanmanızdır" şeklindedir. Bu böyledir, zira yıldızların belli
mevkilerine yerleştirilmelerinin bir delil oluşu son derece açıktır.
Felsefecilere karşı, bundan daha açık ve ilzam edici bir delil yoktur.
Mana ile ilgili meseleler de şunlardır:[143]
Üzerine yemin edilen şey nedir? Diyoruz ki: Bu hususta şu iki izah
yapılabilir:
1) Bu, Kur'ân-ı Kerim'dir.
Çünkü müşrikler Kur'ân'ı, bazan
şiir, bazan sihir, bazan başka birşey sayıyorlardı.
2)
Bu, tevhid ve haşrdir. Bu,
daha açıktır. Çünkü ayetteki ifadesi, yeni bir söz başlangıcıdır. Bunun böyle
olduğunu ileride açıklayacağız.[144]
Cenâb-ı Hakk'ın buyurarak, bu
yemini "büyük" olarak tavsif edişinin hikmeti nedir? Deriz ki:
Cenâb-ı Hak, buyurup, bunun manası da, "muk-semun
bih" (yemin edilen husus) açık ve net oiduğ uiçin, artık buna yemin etmeme
gerek yok" şeklinde olunca, Cenâb-ı Hak, "Bir yemin olmadığı için,
yahut da büyük bir yemin olmadığı için buna yemin etmiyor değilim. Aksine bu
büyük bir yemindir, ama ben buna yemin etmem. Hatta bundan büyüğüne de yemin
etmem. Çünkü bu işin kesin bir hakikat olduğunu bilmekteyim" demek
istemiştir.[145]
Genelde yeminler, büyük diye tavsif edilir. Nitekim yemin eden kimse
hakkında, "Falanca çok büyük yemin etti"
denilir. Daha sonra bu büyük yemin hakkında sen, vebali büyük olduğu
için, "yemin-İ mugallaza" (te'kidti yemin) dersin. Ama Cenâb-ı Hak
hakkında, "azîm" (büyük) kelimesiyle yeminin tavsif edilmesi, en
uygun olandır. Çünkü "azîm", sözü her kalbe uygun gelen, göğüslere
korku salan demektir."Azîm"de bu mananın olduğunu daha Önce beyan
etmiştik. Bu tıpkı büyük bir maddenin, büyük nesnelere yakın olması,
büyüklüğünden ötürü de, büyük bir yer kaplaması gibidir. Aynen bunun gibi,
maddî olmayan büyük bir şey de, pek çok
şeye yakın olan ve pek çok gönlü dolduran demektir.[146]
"Muhakkak o, elbette çok şerefli bir Kur'ân'dır. Korunmuş bir
kitabtadır o. Ona tam bir surette temizlenmiş olanlardan başkası el süremez. O,
âlemlerin
Rabbinden
indirilmedir"(Vakıa, 77-80).[147]
Bu ayetle ilgili birkaç mesele var:[148]
"Muhakkak, o" ifadesindeki "o" zamiri, neye
racidir? Deriz ki: Bu hususta şu iki izah yapılabilir:
a) Bu, bilinen birşeye
racidir. Bilinen de, Hz. Muhammed (s.a.s)'e indirilen kelâm (Kur'ân)'dır. Bunun
böyle olduğu, herkesçe malumda, kâfirler, bunun bir şiir, bir sihir olduğunu
söylüyorlardı. İşte bundan dolayı Hak Teâlâ onlara reddiyede bulunarak
"Muhakkak o, çok şerefli bîr Kur'ân'dır" buyurmuştur.
b) Bu zamir, daha önce
zikredilmiş bir şeye (mezkûra) racidir. Mezkûr olan o şey de, sûrede geçen,
tevhid, haşr, bunlarla ilgili deliller ve bu hususlardaki bütün yeminlerdir.
Yeminleri de, buna kattım, çünkü kâfirler, "Bütün bunlar Muhammed
(s.a.s)'in kendi sözleri, uydurduğu şeyler" diyorlardı. Bundan ötürüdür ki
Cenâb-ı Hak, "Şüphesiz size bildirilen bu hakikatler çok şerefli bir
Kur'ân'dır (uydurma) değildir" buyurmuştur.[149]
Kur'ân" kelimesi, masdar mıdır, isim midir? Diyoruz ki: hususta, şu iki izah yapılabilir:
a) Bu, kendisi ile, ism-i
mef'ûl yani "okunmuş şey" (okunan şey) manası kastedilen bir
masdardır. "Eğer kendisi ile,
dağların yürütüldüğü bir Kur'ân
olsaydı..."(Ra'd, 31) ayetlerindeki "Kur'an"da bu manadadır. Bu,
tıpkı büyük bir cisim hakkında, "Allah'ın kudretine, yani makduruna (güç
yetirdiği - yarattığı) şeye bakin" denilmesi gibidir. Bu da tıpkı,
"İşte Allah'ın halkı (yani mahlûku)"(Lokman) ayetinde olduğu gibidir.
b) Yaklaşma vesilesine
"Kurban"; kiracının veya kâhinin, sayesinde ağzım tatlandırdığı şeye
"hulvân" denilmesi gibi, okunan şeye "Kur'ân" denmiştir.
Yani o şeyin ismidir. Bu izaha göre, fakihlerin zekât konusundaki, "O,
kendisine vacib olandan daha fazlasını verir. Beriki de "cubran'ı alır.
Yahut da "vacib olandan daha aşağısını verir, beriki de "cubrâm"
alır" şeklindeki sözlerine karşı çıkan kimsenin, görüşünün
yanlışlığını anlatacağız. Çühkü bu kimse, "cubrân" masdardır,
dolayısıyla ne alınır, ne verilir." demiştir. Bu kimseye denilir ki:
"Cabrân da, tıpkı "Kur'ân"ın, ism-i mef'uI (olan makrû) manasına
gelişi gibi, ism-i mef'ûl manasınadır. Binâenaleyh alan kimseye câbir"
veya "mecbur" denilebileceği gibi, tıpkı "kurban" lafzı
gibi, bunun sorulan şeyin ismi olduğu da söylenebilir.[150]
Bu söz, müşriklere karşı bir cevap olduğuna göre, müşrikler, Kur'ân'ın
"makrû" (okunan bir şey) olduğunu
kabul ediyorlar demektir. Binâenaleyh "Muhakkak o, bir
Kur'ân'dır" (okunan bir şeydir)" demenin hikmeti nedir? Deriz ki: Bu
hususta şu iki izah yapılabilir:
a) Bu, yani, "Kur'ânun
kerîmun" ifadesinin tümü birden haberdir. Binâenaleyh demektir ki o
müşrikler, hernekadar onu okumasalar da, Kur'ân'ın "kerîm" oluşunu
inkâr ediyorlardı.
b) Birinci şıktan daha güzel
diğer izaha göre, onlar, "Bu, peygamberin kendisinin uydurduğu şey"
diyorlar. Hz. Peygamber (s.a.s) de, o Kur'ân'ın, uydurduğu değil, (Allah'dan
duyup, onlara okuduğu bir şey) olduğunu söylüyordu. Dolayısıyla da Kur'ân onlar
nezdinde, okunmuş olmuyordu ve onlar, "Muhammed Kur'ân'ı okuyor"
aemiyorlardı. Halbuki, okuma
ile bir şeyi uydurup
söyleme farklı şeylerdir. Binâenaleyh, Hak Teâlâ
"Muhakkak bu şerefli bir Kur'ân'dır" buyurunca, Kur'ân'ın, okunsun
(tilavet edilsin) diye, peygambere okunduğunu ifade etmiştir. İşte bundan
dolayı, "Muhakkak bu
şerefli bir Kur'ân'dtr" buyurmuş ve
okunan şeyin çokluğundan (çokça
okunmasından) ötürü ona Kur'ân adını vermiştir. O, bazısı bu dünyada, bazı
âhirette, hep okunacaktır.[151]
Ayetteki "kerîm" ifadesinde şöyle bir incelik vardır: Bir söz
çokça okunup söylendiğinde,
gözde ve kulakta basitleşmeye başlar. İşte bundan ötürü, padişahların
meclisinde
birşey söyleyen kimseyi aynı şeyleri tekrar etmez görürsün. Eğer o,
sözü tekrar etse, "Niye tekrar edip duruyorsun" diye karşı çıkılır.[152]
Allah Teâlâ, "Muhakkak bu, bir Kur'an'dır (yani okunmuş, okunan ve
okunacak olan bir şeydir) buyurunca, hemen peşinden "kerîm" (bir
Kur'ân'dır) buyurmuştur. Bu, "çokça okunduğu ve tekrar edildiğinde
basitleşmeyen, değerini kaybetmeyen, her zaman taze, turfanda ve parlak bir
kelâm olmaya devam eder" demektir. İşte Kur'ân ezelî kelâm olduğu halde
onun hakkında hadîs (yeni söz) denilmesinin kaynağı budur. Bu demektir ki:
"Bu kelâm ezelî olmakla beraber, ona işiten henüz şimdi söylenmiş daha
önce hiç duyulmamış bir söz diye düşünür. Hz. Peygamber (s.a.s)'den, binlerce
yıl Önce Kur'ân'ı bilen melekler bile, onu bir mü'minden duyup dinlediklerinde
daha önce hiç duymadığı yeni bir sözü duyup dinleyenin hoşlanması, •nerakla
dinlemesi gibi, bundan tad alırlar.
O halde "kerîm", bütün övgü sıfatlarını câmî bir isimdir.
"Kerîm'in aslı temiz üstünlüğü açık şey manasına olduğu da söylenmiştir.
Öyle ki, aslı temiz olmayan birisine, kayıtsız-şartsız (mutlak) olarak
"kerîm" denilmez. Böylece bir kimseye. "sadece kendisi
kerîm" ifadesi kullanılır. Aynen bunun gibi, aslı temiz olup, kendisi
böyle olmayan kimseye de ancak şartlı (kayıtlı) olarak, "kerîm"
denir. Bu sebeple de, "bunun aslı temiz ama, kendi çok hasistir"
denir. Mutlak manada cömert (sahî), ya insanlara çokça verip, yardım eden,
yahut da verdiğini zorlanmadan veren kimsedir. Buna, başka bir üstün özelliği
olmasa, tek bir sebepten ötürü olsa da, "kerîm" vasfı verilir. Bu
sebep de, insanların, kendilerine bağışta bulunanları sevmeleri, vermeyen bir
başkasından duyacakları sevinçten, verenden duydukları sevinç daha fazla
olmasıdır. Binâenaleyh insanlar, zâhid veya alim birisini gördüklerinde, ona
"kerîm" demezler.
Bunun böyle oluşunu şu da destekler: İnsanlar, kendilerinden birşey
istemeyen birisini gördüklerinde, sırf istemediği için ona da "kerîm"
derler. Çünkü insanlardan bir şey almak ve istemek, insanların çok zoruna
gider. Bütün bu durumlar, avamın kıymetsiz örfüne göredir. Ama aslında
"kerîm" kendisinde, aslının temizliği ile, şu andaki üstünlüğü
şahsında toplayan kimsedir. Bunun delili şudur: Âlicenap, sehavetli bir zat,
kendisine leîm (düşük) dedirtecek tarzda muamelede bulunmamalıdır.
O halde Kur'ân da, "aslı temiz, ve üstünlüğü meydanda"
manasında, bir kerimdir. Çünkü lafzı fasih, manası sahihtir. Fakat o, avamın
anlayışına göre de kerimdir. Çünkü, ondan herhangi bir şey isteyen her bir
insana, o, istediğini verir. Meselâ, fakîh onunla deıil getirir, delilini ondan
alır. Hikmet ilmi ile meşgul olan Kur'ân'dan rneded umar, onunla istidlal eder.
Edebiyatçı, Kur'ân'dan istifade eder ve onunla güç kazanır. Allah Teâlâ da,
Kur'ân'ı, "kerîm", "azîz" ve "hakîm" diye tavsif
etmiştir. Binâenaleyh Kur'ân "kerîm" olduğu için, ona yönelen,
kapısını çalan herkes, ondan istediğine nail olur. Çünkü pek çok insan, fazla birşey
bilip anlamaz. Ama Kur'ân ile meşgul olduğunda onu kolayca ezberlerler.
Herhangi bir kitabı ezberleyenin, ondan bir kelimeyi başka kelime ile, bir
harfi başka harfle okuduğu (yani hatasız okuduğu) çok az görülür. Ama bütün
kurrâ, Kur'ân'ı hiç duraklamadan ve değiştirmeden (hatasız ezbere) okur;
Kur'ân, "azîz" olduğu için, ondan yüz çeviren kimsede, o Kur'ân
namına hiç birşey kalmaz. Ama diğer ezberleyen, sonra onu bıraktığında, manası
yine aklında kalır ve nazarsız doğru olarak anlatabilir. Ama Kur'ân'ı bırakan
kimsede, Kur'ân "azîz" olduğu için, hiç birşey kalmaz. Dolayısıyla da
onu sürdürmeyenin, aklında (ve kalbinde) hiç birşey kalmaz; Kur'ân
"hakîm" olduğu için de, kim onunla meşgul olur, ona kalben yönelirse,
Kur'ân onu diğer ilimlerden müstağnî kılar.
Hak Teâlâ, "O, bir kitabtadır" buyurarak, onun bu kitabta
olduğunu bildirmiştir. Peki, şimdi o kitabta olan şey nedir? Deriz ki: Bu
hususta şu iki izah yapılabilir:
a) O kitabta olan şey,
Kur'ân'dır, yani, "O kitabta bulunan Kur'ân'dır" demektir. Bu tıpkı,
"Falanca, adamdır evinde kerimdir" ifadesi gibidir.
Bunu duyan kimse, sözü söyleyenin maksadının, o kimsenin evinde
oturmakta olduğunu anlatmak olduğunu, fakat bu sözle, o kimsenin, evinde olduğu
zaman "kerîm", dışarda iken "kerîm olmadığı" manasını
kastetmek olmadığını şüphesiz bilir. Yine bu sözü duyan kimse, bu kimsenin, bu
sözüyle, onun sadece evinde iken "kerîm" olduğunu kastetmediğinden
şüphe etmez. Aksine bu kimsenin maksadı, o falancanın, evinde iken de-kerim
olduğunu anlatmaktır. Aynen bunun gibi, burada da, Kur'ân'ın o kitabta olduğu
halde "kerîm" olduğu anlatılmak istenmiştir. Yahutta kitabta bulunan
şey, "kerîm"liktir. Buna göre mana, "Kur'ân, o kitabta bulunan
kerîm bir şeydir" şeklinde olur. Nitekim "falanca aslında
kerîmdir" denilir ve herkes buradaki ifadesinin "racûl"ün
"zarfı olmadığını bilir. Çünkü bu sözü söyleyen, "o, nefsinde
racüldür, uyuyandır, oturandır" manasını kastetmemiştir. O, bu sözle bu
kimsenin, kendilerinde kerem bulunan bir kerim olduğunu kastetmiştir. ifâdesi
de böyledir. O halde Kur'ân, hernekadar kâfirler onu "kerîm" kabul
etmeseler bile, levh-i mahfuzda kerimdir.
b) Bu kitabta bulunan şey,
"kerîm olan Kur'ân" ifadesinin tümüdür, yani, o Kur'ân kitabta bu
şekilde yer almıştır. Bu tıpkı ifâdesi, Allah'ın kitabındadır" denilmesi
gibidir ki bu durumda kastedilen mana, "O Levh-i Mahfuz'dadır, onun ünvant
orada, "O kerim bir Kur'an'dır" diye yer alır" şeklinde olur. Bu
iki izah da doğrudur, ama birincisi, gökte okunmuş olma manasına geldiği için
daha fazla ta'zîm ifade eder.[153]
"Kitâb" sözü ile ne kastedilmiştir? Deriz ki: Bu hususta şu
izahlar yapılmıştır:
1) En doğru izaha göre,
bununla "Levh-İ Mahfuz" kastedilmiştir. Bunun delili,
"Aksine o, yüce bir Kur'an'dır, Levh-i Mahfuz'dadır" (Burûc. 21-22)
ayetidir.
2) Bu, "mushaf'tır.
3)Bu, semâdan
indirilen kitablardan bir kitabtır. Binâenaleyh bu (adı) Tevrat'ta, İncil'de ve
diğerlerinde bulunan Kur'ândır. Buna göre eğer, 'Kitab kelimesi,
'"îi'âl" vezninde olup, bu vezin de müfred için olduğunda, hlsflb ve
kıyam vb. kelimeler gibi ya masdardır, yahut da libas (giysi), lisâm (örtü)
gibi isimdir, yani "mektub"un (yazılan şeyin) adıdır. Herne olursa
olsun, Kur'ân, masdar manasındaki kitab m (yani yazma işinin) İçinde
olamayacağı gibi, ism-i mef'ûl manasındaki mektubun içinde de olamaz. O, olsa
olsa, ya bir levhada, yahut da bi sahifede yazılmış olur. Binâenaleyh yazılan
şey, kitabta (yani yazmada) değil, olsa olsa kâğıdın (yazılacak malzemenin)
üzerinde olur. Deriz ki: Bahsettiğin kalıblar, kitabın, ne "mektûb"
ne
"mektubun fin", ne de "mektubun aleyh" olduğuna
delâlet eder. Çünkü (lisam), kendisiyle
yaşmaklanılan şey, (sıvan), kendisinde elbiselerin muhafaza edildiği şey
(sandık) demektir. Ama "levh" (levha), sadece, üzerine yazılan şey olunca,
ona "kitab" demek doğru olmuştur.[154]
"Meknûn", kapalı demektir. Nitekim Hak Teâlâ, "Meknûn
inci gibi.. "(Tür, 24)
ve "Meknûn yumurtalar gibi... "(Saftat, 49)
buyurmuştur. Şimdi eğer,
ayetteki "kitâb" sözü ile Levh-i
Mahfuz kastedil m işse, o, kapalı değil, tam aksine,
ondaki
o şey menşur,
yani açık, malûm ve yaygındır. Yok eğer, bundan "mushaf"
kastedilmişse, onun meknûn (saklı) ve örtülü olmadığı açıktır. Öyleyse, bunu
nasıl cevaplayabilirsiniz?
1) Biz deriz ki, korunmuş ve
muhafaza edilmiş şey, eğer çok kıymetli değilse, sadece göz ile muhafaza edilip
kollanır; bu şey, insanlara da açıktır. Binâenaleyh, eğer, kıymetli ve değerli
olursa, göz ile koruyup muhafaza etmekle yetinilmez, tam aksine, gözlerden ırak
tutulur. Bu sebeple, giderek, son derece kıymet sahibi olduğunda, buna göre de,
muhafazası derece derece artar. Meselâ, bazan anbarda muhafaza edilir; bu da
yetmezse (icâb ederse) gömülür.. O halde, örtmek, "en mükemmel derece
koruma"nın ayrılmaz bir vasfı gibi olmuş olur. İşte bu sebeple Cenâb-ı
Hak, "iyice korunmuştur" anlamında, "meknûn" buyurmuş,
"melzûm -netice"yi murat eden, lazımı zikretmiştir ki, bu, kelâmın
fesahatiyle ilgili bir husustur. Nitekim, sen meselâ, "Falanca, bir
kırmtzı lira (altın)dır" desin ki, bu, "Onun eşi ve benzeri nâdir
bulunur" demektir.
2) "Levh-i Mahfuz" hususî melekler hariç, hiç kimsenin muttali olamayacağı ve ancak, tertemiz kimselerin seyredebileceği, gözlerden nihai ye mahfuz bir şeydir. Kur'ân'a gelince, Kur'ân da, onu değiştirmek niyetiyle olan kimselerin bakışlarından tahrif edicilerin ellerinden, daima ve her zaman saklı örtülür ve mahfuzdur, korunmuştur.[155]
İmdi, "Her okunmuş şey Kitapta olduğu halde, Kur'ân'ın kitapta
olduğunun belirtilmesinin hikmet ve faydası nedir?" denilirse, biz deriz
ki: Bu, o kâfirlere verilen cevâbı tekîd etmek içindir.. Çünkü o kâfirler,
"Peygamber, bunu uydurdu; o, bunu kendiliğinden söylüyor" diyorlardı.
Cenâb-ı Hak ise, "Kur'ân, makrûdur (okunandır), Peygamber okumuştur"
deyince, onların bu iddiaları çürütülmüştür. Bunun peşinden onlar, "Eğer
bu Kur'ân, ona okunmuşsa, bu, cinlerin sözüdür" deyince de, Cenâb-ı Hak,
"Kitâbtadır.." buyurmuştur ki, bu da, "O melek bunu o
peygambere, bir kitabtan aldıktan sonra indiriverdi. O halde bu, cinlerin sözü
olması şöyle dursun, o meleğin sözü de değildir.." demektir.
Ama biz, "O, kerîm olunca, bir kitâbta olur" dediğimizde,
bunun faydası gayet açık olur.
"Onun korunmuş bir kitapta olduğunun belirtilmesinin faydasına
gelince, bu, "O, evvelkilerin yazılmış sahifelerdeki masallarıdır"
diyenlere bir reddiye olmuş olur ki, bu da, "O halde ne diye, kâfirler onu
mütâlâa edip okumamışlar? Ona vakıf olmamışlar?Hayır hayır, tam aksine, O,
ancak tertemiz kitâbtadır" demek olur. Bu durumda, bahsettiğimiz gibi,
onun "Kur'â" olarak nitelenmesi "Onu kendiliğinden
söylüyor!" diyenlere cevap; "Kitaptadır.." ifâdesi,
"Onu ona cinler okuyor" diyenlere bir reddiye olmuş olur. Çünkü böyle
diyen kimse, o Kur'ânın okunduğunu kabulleniyor, fakat başka bir şey hususunda
tartışıyor, mücadele ediyor. "Meknûn" lâdesi de, "O, kitâbta
okunmuştur, ama ne var ki, evvelkileri masallanndandır!" diyenlere bir
reddiyedir.[156]
ifâdesindeki zamir, sahih olan
görüşe göre, "kitâb"a râcîdir.
Bunun, Z\ ifâdesinin râcî olduğu
şeyler râcî olduğu da söylenebilir. Buna göre mana, "Kur'ân'a, ancak
tertemiz olanlar
dokunabilir" şeklinde olur. iLiflt fiili ihbarî bir cümledir. Ne var ki,
tıpkı "Boşanan kadınlar beklesinler..."(Bakara.234) ifâdesinin emir
anlamında olan bir ihbarî cümle olması gibi, bu ifâdenin nehiy anlamına gelip
gelmeyeceği hususunda ihtilâf vardır. Binâenaleyh, kim, buradaki
"kitâb" sözüyle Levh-i Mahfûz"un kastedildiğini söylerse, -ki
bu, bizim de beyân ettiğimiz gibi en doğru görüştür-, o bu ifâdenin, lafzan
ihbarî bir cümle olduğu gibi, manaca da ihbari bir cümle olduğunu söylemiş
olur. Biz, ifâdesindeki zamirin
"kitâb"a râcî olduğunu söylediğimizde bu, söz konusu olabilir.
Ama, "kitâb" ile, "mushaf'ın kastedildiğini söyleyenlere
gelince, onların bu görüşleri hususunda ihtilâf edilmiştir. Burada, İbn
Atiyye'nin naklettiği, şöyle bir tutarsız taraf vardır: "Bu ifâde, hem
lafzan, hem de mânaca nehiydir. Bu fiilin sonundaki fiilin dammesi ise, ona,
irâb için getirilmemiştir." Bu izahın anlamı yoktur.[157]
Buradaki "kitâb" sözü ile, Levh-i Mahfûz'un kastedildiği
görüşü en doğru görüş olduğuna göre, "deki zamirin de, "kitâb"a
râcî olduğunun söylenmesi sahîh ve doğrudur. Peki, buna göre, daha nasıl,
-Allah kendisine rahmet etsin-Şaflî'nin, "Abdestsiz kimsenin mushafa
dokunması caiz değildir" şeklindeki görüşü doğru olabilir? Biz diyoruz ki,
görünen odur ki, Şafiî, (r.a) ilgili hükmü, ayetin sarîh manasından elde
etmemiştir. Belki de o bu hükmü, sünnetten almıştır. Çünkü Hz. Peygamber, Amr
ibn Hazma, "Kur'ân'a, temiz olmayanlar dokunamaz...” diye yazmış (yazdırtmış)tır.
Yahut ta Şafiî (r.a), ou hükmünü, bu ayetten istinbât yoluyla çıkararak şöyle
demiştir: "Kur'ân'a temiz Diarak dokunmak, ona saygıya; temiz olmaksızın
dokunmak ise, bir tür hakîr görmeye delâlet eden, sıfatlardan bir sıfattır,
haldir". Bu böyledir, zira, zıd şeylere zıtlarıyla •nukabelede bulunulması
gerekir. Binâenaleyh bu demektir ki, temiz olarak dokunmak, temiz olmadan
dokunmanın mukabilidir. Dokunmamak ise, bu iki şeyden hangi birini yerine
getirmeme demektir. Aynen bunun gibi, "ikram" (değer vermek) de hakîr
görmenin mukabilindedir. O halde burada, ne ikram ne de horgörme sayılacak bir
durum vardır.
İmdi, biz diyoruz ki, Mushaf'a dokunmayan, ne "mükrim-iyi
davranan" ne de
hakir görücü olur. Dokunmayı terketmek suretiyle, kişi, iki zıddın ikisini
de yapmamış olur. O halde bu demektir ki, Kur'ân'a temiz olarak dokunmada, ona
saygı; abdestsiz dokunmada ise, onu hor ve hakîr görme vardır. Dolayısıyla
abdestsiz dokunmak caiz değildir. İşte bu, Şafiî (r.a) ile, derece bakımından
ona yakın olanlara yakışan ince bir izahtır.[158]
Sonra burada, bu ayetin tefsiri hususunda tefekkür ederken, bu âciz
kula has olan şöyle fıkhî bir nükte bulunmaktadır. Binâenaleyh, bu aciz, burada
bu fıkhî inceliği belirtmek istemiştir. Çünkü, bu inceliğin (kalbime) doğması,
Allah'ın bir lütfudur. Binâenaleyh, bu inceliğin bize lutfedilmesine mukabil,
bunu, yazıyla belirtmemiz lazım. Bu incelik şudur: Şafiî (r.a), abdestsiz ve
cünüp kimsenin, mushafa dokunmalarının caiz olmayacağını belirtmiş ve bu iki
kimseyi temiz addetmemiştir. Derken, cünüp kimsenin Kur'ân okumasını
yasaklamış, ama abdestsiz kimsenin okumasını ise yasaklamamıştır. Ki bu, Şafiî
(r.a) tarafından, Allah kelâmından istinbât edilen bir hükümdür. Bu böyledir,
zira Cenâb-ı Hak "cünüpken de..."(Nisa,43) ifadesiyle, bu kimseyi,
mescide girmekten men etmiştir. Binâenaleyh, bu men ediş, cünüp kimsenin
"zikr" ehli olmadığına delâlet eder. Çünkü, cünüp kimse şayet
"zikr"e ehil olmuş olsaydı, Allah, bu kimseyi, mescide girmekten men
etmezdi. Çünkü Cenâb-ı Hak, "O evlerde Allah, onİann yüce tanınmasına ve
içlerinde adının anılmasına izin vermiştir" (Nur, 36) ayetiyle,
"zikr"e ehil olarlara mescitlere girme müsaadesinde bulunmuştur.
Mescitte zikirde bulunulmasına müsaade edilen kimse ise, zorunlu
olarak, mescide girmesine müsaade edilmiş kimsedir. Binâenaleyh, şayet, cünüp
kimse zikre ehil olmuş olsaydı, o, mescide girmekten ve orada kalmaktan men
edilmiş olmazdı. Halbuki, mescide girme işi; bu vasfı taşıyan her iki insan
ile, bunların herhangi birinden de men edilmiştir. Abdestsiz olana gelince,
bunun, mescide girmekten men edilmediği bilinmektedir. Çünkü, sahabeden
kimileri, mescide bu şekilde giriyorlardı. Ayrıca, Hz. Peygamber de, insanların
mescidde uyumalarına müsaade etmiştir. Evet, mutlak manada uyuma bir
abdestsizlik değildir, ama bazı hususî uyuma şekilleri vardır ki, imamlar
arasında ihtilaflı olmasına rağmen, bu uyuyuştan abdestsizik hükmü çıkar.
Mescide girmekten men edilmeyen kimsenin ise, onun zikre ehil olmadığı
hususu sabit olmaz. Binâeneleyh, abdestsiz kimsenin, Kur'ân okuması caizdir.
İmdi, "Cünübün, tesbihatta ve istiğfarda da bulunmaması gerekir.
Çünkü, bunlar da bir zikirdir" denilirse, biz deriz ki, Kur'ân okuma,
mutlak anlamda zikrdir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Şüphe yok ki o (Kur'ân),
senin için de kavmin için de kafi bir şereftir.." (zuhruf, 44), "Zikr
sahibi olan Kur'ân'a andolsun..."(sad,1) ve "... ve içlerinde adının
anılmasına..."(Nur, 36) buyurmuştur. Ne var ki biz, mescide, mescid (secde
edilen yer) denildiğini bilmekteyiz. Çünkü, kavmin (bir kimsenin) mescidi, onun
secde ettiği yerdir; ki, secde ifâdesinden, namaz kastedilir. Namazda vâcib
olan zikir ise, Kur'ân'dır. O halde, kastedilen zikrin, Kur'ân olduğu, Cenâb-ı
Hak'ın (Nur, 36) ifadesinden anlaşılır.
Bu, aklî cihetten de böyledir; çünkü Kur'ân'dan başkası da, manası
kastedilerek, bazan, zikir olabilir. Böylece, bu şey, zikir olmaksızın bir
kelâm olmuş olur. Çünkü, "estağfirullâhe" diyen bir kimse, kendisinin
böyle dediğini haber vermiş olur. Yine, ‘’Lâ havle velâ kuvvete İllâ billâhi'l-aliyyi'l-azîm"
diyen kimse de, böyle dediğini haber vermiş olur. Ama, "Kul hüve'flahu
ehad..." diyen kimsenin durumu böyle değildir. Çünkü (hakikatte), bunu
söyleyen o değildir. Tam aksine, o, sadece bunu ifâde edendir. Yine bu kimse, bir
başkasına, "De..." diyen de değildir. O halde Kur'ân, ancak, kelâm
kastıyla değil de, zikir kastıyla olan bir zikirdir. Binâenaleyh, mutlak
(kayıtsız) olarak zikir, işte Kur'ân'dır... Ama, Kur'ân m dışındaki ise, bazan
zikir olabilir, bazan da olmayabilir.
"Peki bir kimse, "Oraya, esenlikle giriniz... "(Kaf, 34)
dese de, bununla, bir haber manasını kastetse, bunun, ne Kur'ân, ne de zikir
addedilmesi gerekir..." denilirse, biz deriz ki: Bu, aslında Kur'ân'dır,
ama bir kimse bunu, haber verme, bildirme kastıyla söyler de, bu sözüyle oraya
girme emrini ve müsaadesini kastederse, bu durum bu kimseyi, her ne kadar o
ifâdeyi Kur'ân okumaktan çıkarmasa dahi, Kur'ân okuyucu olma vasfının dışına
çıkarır (bu durum bu kimseyi Kur'ân okuyucu olmaktan çıkarmış olur). İşte bu
niyetle bu sözü söyleyen kimsenin, namazının bâtıl olacağına hükmediyoruz. Eğer
bu kimse, bu durumda bu niyet üzere Kur'ân'ı okuyucu olmuş olsaydı, namazı
bâtıl olmuş olmazdı. Bu, bu kitabı mütalâa eden kimsenin, dikkatli davranmasını
gerektiren bir inceliğin bulunduğu bir cevâptır. Bu, benim, bir kimsenin izin
amacıyla, "Selâmetle buraya giriniz.." şeklindeki sözünün Kur'ân
olmadığınız söylenmesi ile, yine bir kimsenin, herhangi bir kastı olmaksızın
"selâmetle buraya giriniz" şeklindeki sözü ile Kur'ân okuyucu olmaması
arasını, ayırmama göredir.
Aklî bakımdan cevaba gelince, bu da şudur, ibâdet, nefsin arzu ve
hevesinin hilâfınadtr. Şehvet ise, ya, mide ve karın (yeme-içme) şehvetidir; ya
da, ekseri halde, fere (cinsî ilişki) şehvetidir. Çünkü hiçkimse, yenilecek, içilecek
ve nikâhlanacak bir diğer şey arzulamamış olsa bile, bu ikisinden halî ve
müstağnî olamaz. Çünkü karın şehveti, sadece şehvet olarak bulunmaz, hatta
açlık sırasında bir ihtiyaç, korku anında da bir zaruret halini alır. Bu
sebepledir ki, Cenâb-ı Hak, "Canlarının sevdiklerinden etler..."(Tur,
22) buyurmuştur. Yani, "Bu, bir ihtiyaç ya da bir zaruret gereği olmaz; bu
sadece, sırf arzu ve canlarının çekmesinden ötürüdür" demektir, daha önce
biz bunu, ilgili sûrede beyân etmiştik. Fere (cinsî ilişki) şehvetine gelince,
bu da, bir şehvet olmanın dışına çıkamaz. Şayet çıkarsa, bu, zaruret değil de,
bir ihtiyaç babında eie alınır. Şu halde, fere şehvetinin katıksız bir şehvet
(olup) olmadığı (tam) bilinemez. Bu husustaki ibâdet de, şehvetten dolayı ilâve
olunmuştur. Binâenaleyh, fere şehveti de, bedenî bir ibâdeti, sadece bedenî bir
ibâdet olmaktan çıkarmakla kalmaz, hatta Sâri (Cenâb-ı Hak), o bulunduğu halde
haccın, orucun ve namazın geçersizliğine hükmeder (hükmetmiştir).
Batn, kartn şehvetine gelince bu, mücerret bir şehvet (arzu) olmayınca,
hac hariç, ondan dolayı namaz ve oruç geçersiz kılınmıştır. Geçersiz
kılınmadığı da olmuştur, işte bu sabit olunca, biz deriz ki: Çıkan bir şeyin
(kazurat) çıkması, batn şehvetinin
giderilmesinin delili, meninin çıkması da, ferc
şehvetinin giderilmesinin delilidir.Binâenaleyh, bunlar sebebiyle nefsi
temizlemek gerekir. Fakat ne var ki, zahir ile batın birbirlerine bakarlar
(paraleldirler). Bu sebeple Cenâb-ı Hak, bâtına uysun drye zahirin
temizlenmesini, abdest bozma (el-hades) ve inzal (menî gelmesi) halinoe
emretmiştir. Şayet insanda bir basiret var ise, cünüplükten dolayı, bâtınını
temizleme için bu yıkanmasına ve guslüne bakarsa, (o zaman) o, ruhunda bir
hafiflik hissede-namaz ve zikr hususunda bir arzu ve rağbet duyar.[159]
Burada, bu nükteyi şöyle tamamlayabiliriz: Şayet bir kimse, "Şayet
senin dediğin doğru olsaydı, tıpkı "hades" gibi yemeden dolayı da
abdest almak gerekirdi. Zira yeme, (batın) şehvetinin giderilmesidir. Nasıl ki,
şehvetin giderilmesinin delili olması sebebiyle, inzalden dolayı yıkanmak vâcib
oluyorsa, ihtiyaç bu yolla giderildiğinden (tenasül uzvunun) girdirme (îlâc) de
böyledir; yine, abdest bozmak ve yemek yeme de böyledir" derse, biz deriz
ki: Burada, gizli bir sır bulunmaktadır. Bu da bizim açıkladığımız şu husustur:
Yeme işi bazan, ihtiyaç ve zarurete binâen olur. Şu halde deriz ki, yeme işinin
şehvet olduğu, ancak bir alâmet ile bilinebilir. Kişi abdest bozduğunda, onun
(daha önceden) yemek yemiş olduğu anlaşılır, fakat bunun şehvet sebebiyle
olduğu anlaşılmaz. Ama girdirmeye gelince, bu, ne zaruretten ne de ihtiyaçtan
ötürü olur. O, nastl olursa olsun, bu şehvettir (sadece). Böylece şan"
(hüküm koyan), temizlemeyi şu iki delile bağlamıştır:
a) Hz. Peygamber (s.a.s)'in şu
hadisi: "Sudan (meniden) dolayı, muhakkak ki su (yıkanma) gerekir".
Çünkü inzal (menînin gelmesi, abdest bozma (ihdas) gibidir. Nitekim
"hades" çıkan şey olup, bu, abdestin gerekmesinde aslolandır. Aynen
bunun gibi, bir çıkma işi olan inzalin de, yıkanmasının gerekli olmasından asi
ve temel olması gereki.. Çünkü o zaman, ihtiyacın ve şehvetin giderildiği
anlaşılır. Çünkü insan, inzal vaki olduktan sonra, zahirde cimâyı (cinsî
ilişkiyi) arzulamaz.
b) Hz. Peygamber (s.a.s)'den
rivayet edilen şu hadis: j^ı Üi U Jsi j* i^i*jji "Ateşin dokunduğu şeyin
yenilmesinden dolayı abdest gerekir.." Nasıl, "hades"in çıkması
ona delâlet ediyorsa, bu da, şehvetin giderildiğinin delilidir. Bu böyledir,
zira muzdar (mecbur) olan kimse, yiyeceğin ateşle pişip olgunlaşmasını da bekleyemez,
bilakis o, nasıl olursa olsun, onu yer.. Şu halde, iyice pişmesinden sonra bir
şeyi yemek ise, o kimsenin, bununla şehvetini giderdiğine, zarureti
savuşturmadığına delildir.. Biz sorunun cevâbını tekrarlıyor ve diyoruz ki: Bu
anlaşılınca, ister İmam-ı Şafiî (r.a), fere şehvetinin katıksız bir şehvet
olduğuna, binâenaleyh, cünüplüğün ibâdetle birlikte olamayacağına, bu sebeple
de cünüp olanın Kur'ân okuması gerektiğine; abdestsiz olanın ise, okumasının
caiz olduğuna,zira, abdest bozmanın, ona göre, mahzâ bir şehvet olmadığına
hükmetmiştir.[160]
Cenâb-ı Hakk'ın, "tam bir surette temizlenmiş
olanlardan başkası..."
ifadesine gelince, bunlar melekler
olup, Allah onları ta başlangıçta temizlemiş ve onları, bütün
ömürleri boyunca da böyle
bırakmıştır. Bundan murad
şayet "hades - abdest bozma" olmuş olsaydı, o zaman (illâ'l-mütetahherûne) vetîvehâ'nınşeddesiyle
(illâ'l-muttehherûne)dan başkası ona dokunmaz" Duyurulurdu. Meşhur ve
sahih otan kıraat ise, (et-ittıhâr)'dan
değil, et-tathîr kökünden almakta olan
şeklindedir.
İşte buna göredir ki, daha önce zikretmiş olduğumuz diğer izah şekli de
kuvvet kazanır. Bu, şu cihettendir: Bazıları tıpkı kâhinler için dedikleri
gibi, "O Kur'fln göktendir; onu cinler indirir ve onun üzerine
atar.." demekteydiler. Çünkü onlar, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, bir kâhin
olduğunu iddia etmekteydiler. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, "Ona cinler
dokunamaz. Ona ancak, pislikten iyice temizlenmiş olan, fesat ve kan dökme
işine asla konu olmayan, bu sebeple hiç kötülük yapmayıp kan dökmeyen o pâk
melekler dokunabilir..." buyurmuştur.
Onların dışında bulunanlar ise, bu tarz üzere temizlenmiş (mutahhar)
değillerdir. Şu halde bu ifâde, Kur'ân'ın uydurması; Hz. Muhammed'in şair, cin
çarpması sebebiyle mecnûn (cinli) ve kâhin olduğunu iddia edenlere karşı gelmiş
olan bir reddiye olmuş olur. İşte bütün bunlar da, Allah Teâlâ'nın zikretmiş
olduğu, Kur'ân'ın o vasıflar ile reddedilmiş olmaktadır.[161]
Cenâb-ı Hakk'ın "O,
âlemlerin Rabbinden
indirilmedir" ifâdesine gelince,
"tenzil"
kelimesi, bir
masdardır. Bir kitâbta olan
Kur'ân, bir tenzîl (indirmek)
olmayıp, o, Cenâb-ı
Hakk'ın, "Onu er-Rûhu'l-emîn
indirdi... "(Suarâ. 193) buyurduğu gibi,
"münezzel (indirilmiş)tir. (Ne dersin?). Biz deriz ki: Masdarın zikredilip
de, ism-i mef'ûlün kastedilmesi, çokça görülen bir durumdur.
Nitekim biz bunu, "Bu,
Allah'ın yaratmasıdır" (Lokman, 11) ayetinde açıklamıştık.[162]
Buna göre eğer, "Burada, hakikatten mecâze yönelmenin faydası
nedir?" denilecek olursa, biz deriz ki: "Tenzil" ile
"münezzel" kelimelerinin her ikisi de mef'ûl olup, bunlar faillerine
taalluk ederler. Fakat ne var ki, failin masdara taalluk etmesi, daha çok olan
şeydir. Mef'ûlün taalluku ise, onunla kâim olan bir vasıftan ibarettir.
"Biz deriz ki: "Bu, kelâm hakkında geçerlidir. Nitekim Allah'ın
kelâmı da, bize göre, Allah ile kaim olan bir sıfattır. Biz bunu ancak, siga ve
lafız bakımından söyleriz, sana düşen ise, inançta bir hata ve yanılgıya
düşmeksizin meseleyi kolay anlamak amacıyla, bir diğer misâle bakmandtr. O
halde biz "kudret" ve "kudret yetirilen makdûr" hakkında
diyoruz ki: Kudretin faile taalluku, makdûrun taallukundan daha beliğdir.
Çünkü, "kudret" kâdir'de bulunurken, "makdûr"
bulunmamaktadır. Bu sebeple bir kimse, "Bu, Allah'ın kudretidir"
dediğinde, Allah için, "Bu, Allah'ın makdûrudur" dediğinde meydana
gelenden daha büyük bir azamet ve tazîm meydana gelmiş olur. Çünkü bir şeyin
ululuğu, Allah'ın azameti ile kâim olabilir. O halde, bir şeyi tazîm ve azamet
ile kaim kılıp, ondan ayırmadığından, o şey azametli olur. O şeyi, benzeri,
Allah ile kâim olmayan şeyler hakkında, -meselâ mef'ûlün bih
hakkında- söylenen bir
lafızla zikrettiğinde ise, bu, öncekinin altında ve ondan dûn olur. İşte bu
sebepledir ki, Cenâb-ı Hak, "tenzîL" buyurmuş, "mûnezzel"
buyurmamıştır.[163]
Ayrıca burada bir başka belagat daha bulunmaktadır. Bu da şudur: Az
önce zikrettiğimiz ism-i mef'ûl zikredilir de, bununla masdar kastedilir.
Tıpkı, Cenâb-ı Hakk'ın, (İsra, 80)
ayetinde olduğu gibi... Bu, ya "doğru bir girme ile..." veyahutta
"doğru bir girdirme ile..." anlamındadır. Yine Cenâb-ı Hak, tjji* Jf
(Sebe. 19) buyurmuştur. Yani, "paramparça etmek..." demektir. Şu
halde el-münezzeh kelimesi, et tenzih anlamındadır. Tıpkı, el münezzel
kelimesinin, et-tenzîl anlamında olması gibi. Bunun aksi de böyledir. Bu
belagat ise, fiilin görülemeyip, mef'ûlün bih'in ise, görülür durumda
olmasıdır. Çünkü, görülen şey, bilgi yönünden daha kuvvetlidir. Binâenaleyh
meselâ, lijiî iJfry "onları iyice parçaladı..." denilir Buna,
"temzîk", görülme derecesine varacak bir biçimde, herkesin, hakkında
çok net bir bilginin bulunduğu bir fiil olduğu malûmdur. Böylece burada
et-temezzuk (paramparça olma) ise, tıpkı paramparça olmuş bir şeyin sabit olup
da görülmesi gibi bir şey olmuş olur. Söz, bulunduğu yerlere göre farklılık
arzeder, ama en uygun olanı, Allah'ın muvaffak kılmasıyla ortaya çıkarılır:[164]
Ayetteki, ifâdesi de, yine Kur'ân'ı tazîm edip, onu ululamak için getirilmiş
olan bir ifâdedir. Çünkü söz, o sözü söyleyenin büyüklüğüne göre değer taşır.
İşte bundan dolayı, meselâ bir hükümdarın elçisine, söylediği bir söz hakkında,
"Bu söz, hükümdarın mı, yoksa senin mi?"; "Bu söz en büyük
hükümdarın mı, yoksa onun altında bulunan yöneticinin mi?" diye sorulur.
Böylece de o söz konuşanın büyüklüğü derecesinde azamet arzeder. Dolayısıyla
Cenâb-ı Hakk, "Alemlerin Rabbinden" buyurunca, bundan, daha büyüğünün
düşünülemeyeceği bir azamet ve ululuk anlaşılmış olur. Biz, "âlem"in
ne demek olduğunu ve oradaki incelikleri, daha önce beyân etmiştik.
Ayetteki, ]ip kelimesi de, bir başka gruba verilmiş bir cevâp olup,
bunlar da, "O bir kitâbtadır. Ona ancak tertemiz kılınmışlar dokunabilir.
Ki bunlar da meleklerdir. Ne var ki melek onu alır, kendisinden inmişcesine
insanlara öğretir. Böylece de, Allah'tan olmamış olur" diyendir. Bu
böyledir, zira Rafızîler'den bir fırka da, "Cebrail (aslında) Hz. Alî'ye
indirildi de, o Hz Muhammed'e vardı..." diyorlar. İşte bunun üzerine
Cenâb-ı Hakk, "O, yani Kur'ân, Allah'tandır ve meleğin seçmesiyle de
değildir" buyurmuştur. İşte bu noktada, hak ve gerçek ortaya çıkmış olur.
Böylece de bu söz, kâfirleri azarlamaya yönelik bir söz olmuş olur.[165]
"Şimdi siz bu kelâmı mı hor görüyorsunuz?" Bundan dolayı
borçlu olduğunuz teşekkürünüz, bu yalanlamanız mı oluyor?
(Vakıa, 81-82).[166]
Ayetteki "bu" ifâdesi neye işarettir.
1) Biz deriz ki, meşhur olan
izaha göre, bu, Kur'ân'a bir işarettir. Çünkü, vasıf değil de isim olma
anlamında, Kur'ân'da, "hadîs" kelimesi, kadîm olan kelâm hakkında
çokça kullanılır. Çünkü, "hadîs", konuşulan ve kendisinden bahsedilen
şeye denilir. Ve, bununla, yenilenen ve yeniden olan şeyler tavsif edilir. Bu
sebeple, "yeni - cedîd" anlamında "Yeni bir durum",
"yeni bir tasvîr, tanım.." denilir. Nitekim Arapça'da, falancanın
sözü ve kelâmı, hoşuma gitti" denilir. Biz de, Kur'ân'ın, kendisi için hep
yeni bir sözün, hiç duyulmamış bir kelâmın lezzetinin söz konusu olduğu, kadîm
bir kelâm olduğunu beyân etmiştik.
2) Bu, onların daha önceki,
"Bir de, "Biz öldüğümüz, toprak ve bir yığın kemik olduğumuz vakit
mi, hakikaten biz mi diriltilip kaldırılacak mışız?" derlerdi. Evvelce
geçmiş atalarımız da mı?" (vakıa, 47-48). Sözlerine bir işarettir. Bu
böyledir, zira bu kelâm, müstakil ve intizamlı bir sözdür. Çünkü Cenâb-ı Hakk
onlara, "De ki, evvelkiler de sonrakiler de..." (Vakıa. 49-50)
diyerek cevâp vermiş, derken de, aleyhlerine delil olarak da, "Çünkü, sizi
biz yarattık..." (vakıa, 57), "O halde dökmekte olduğunuz meninin
durumunu söyleyin bakalım"(Vakıa,58) ve "Şimdi bana ekmekte olduğunuz
(tohum)u haber verin..." (Vakıa,63) ifâdelerini zikretmiş, bu delilleri
getirdikten sonra da, "... Hayır, işte yıldızların düştüğü yerlere
andediyorum... "(vakıa,7576) üslubuyla kasem etmiş, "Muhakkak o,
elbette çok şerefli bir Kur'ân 'dır..." (Vakıa. 77-78) ayetiyle, bütün
bunların Allah'tan bir haber verme olduğunu beyân etmiş, sonra da yine onların
sözüne dönerek, "Konuştuğunuz bu sözü, aksinin doğru olduğunu bildiğiniz
ve aksini söylediğiniz halde, arkadaşlarınıza yağcılık olsun diye mi
söylüyorsunuz, yoksa bunun nesih olduğunu mu iddia ediyor ve bunda ısrar
ediyorsunuz?" demiştir.[167]
Biz bu hususu, "müdhirT'in ne demek olduğunu açıklamak suretiyle
izaha çalışacağız. Bu hususta şu iki izah yapılabilir:
1)
"Müdhln" ile,
yalancı, yalanlayan manası kastedilmiştir. Çünkü Zeccâc, ayetin bu ifadesinin,
"Kur'ân'ı mı yalanlıyorsunuz?" manasında olduğunu söylemiştir. Ama
aslında "İdhan", konuşanın sözünün doğruluğuna inanmaksızın,
dinleyenin alâkasını sağlamak için, sözü yumuşatmak demek olup, bu tıpkı
düşmanın, düşmanını yenemediğinde, onun karşısında âciz düştüğünde, aslında
yalancı olduğu halde, sırf
işi yumuşatmak için, "Ben sana dua ediyorum. Hep seni
övüyorum" demesi gitodr. Böylece "müdhin"in, yalanlayıcı -
yalancı manasına kullanılması, ikinci bir kullanan olur (yani vadî, değildir).
Bu izah, "hadis" kelimesinin, "Kur'ân" manasına geldiğini
söylediğimiz zaman söz konusu olur.
2)
"Müdhin", sözünü
yumuşatan, aslında zıt yönde ısrarlı olduğu halde, ditryte uyduğu intibarınt
uyandıran kimse demektir. İşte bu sebeple, Cenâb-ı Hak,
buyurmuştur. Binâenaleyh onlardan kimileri, "Peygamber yalan
söylüyor. Haşr diye birşey olamaz" diyorlardı. Çünkü onlar, liderliğe
meftun olmalarından ötürü böyfe yapıyorlardı. Ayet-i kerime onlara şöyle demek
istiyor: "Siz Kur'ân'ı tasdik eder ve aranızdaki güçsüzleri inkârdan
alıkorsantz, onlar sebebiyle elde edeceğiniz kârı, elden çıkarma endişesini
duyuyorsunuz, böylece de peygamberleri yalanlama işini. rızkınızın vesilesi
sayıyorsunuz." Birincisi, müfessirlerin ekserisinin görüşüdür. İkinci mana
ise, açık ifadesine daha uygundur. Çünkü onların sözünü "hadîs" diye
tavsif etmek, daha uygun düşer. Bu söz de onların, "Biz mi diriltilip
kaldınlacakmışız" (Vakıa. 47) şeklindeki sözleridir. Bu manaya göre,
ayetteki "müdhin", hakiki manasında kalmış olur. Çünkü onlar,
"müdhînin bi'l-Kur'an' (Kur'ân'ı hor görücüler) değillerdi. Zeccâc'ın bu
kelimeye, "yalanlayıcı" manası vermesi ise, pek tutarlı değildir,
zira "tekzib" işi, hemen sonra zaten zikredilmektedir.
Ayetteki ''Rızkınıza
(şükredeceğinize) siz behemehal tekzibe mi kalkışırsınız" cümlesine
gelince, bu hususta da şu İzahlar yapılabilir;
a)
"Sizler, verilen o
nimetlerin şükrü olarak, "Falanca yıldızın batışından ötürü bize yağmur
yağdı" demeyi mi uygun buluyorsunuz." Bu, ekseri- müfessirlerin
görüşüdür.
b)
"Sizler, geçmişinizi
ve kazancınızı, Muhammedi
tekzib etmede mi görüyorsunuz?" Nitekim Arapça'da,
"Falanca geçim yolunu kesti" denilir. "Rızık" aslında,
kendisiyle rızıklanılan şeye isim olarak verilen bir mastardır. Nitekim,
makdûra, "kudret"; mahlûka, "halk" denilmesi gibi, me'kûla
(yenilen şeye) de "rızık" denilir. O halde, "tekzîb", sayesinde, onların maksadlarına ulaştıkları "şeyin
kastedildiği bir masdardır.
Ayetteki, J^'âö "yalanlıyorsunuz" ifadesine
gelince, birinci izaha göre, bundan, onların, Hak Teâlâ'nın "Yeryüzünde
her canlının rızkı Allah'a aittir" (Hud, 6) şeklindeki ve benzeri
hükümlerini yalanlamaları kastedilmiştir. İkinci izaha göre ise, onlardan sudur
eden bütün yalanlamalar kastedilmiş olur ve ayetin lafzından çıkarılan manaya
bu daha uygundur.[168]
"Hele (can) boğaza gelince, o vakit siz görürsünüz! Biz ona sizden
yakınız,
fakat
göremezsiniz"
(Vakıa, 83-85).
Bu ayetlerle ilgili bir kaç mesele var:[169]
Ayetin başındaki kelimesi ile, "tahdîd" (teşvik) edatlarından
olan, (keşke) manası kastedilmiş olup,
bu edatlar
da dört
tanedir: Bunlar, dırlar. Bu
kelimelerin aslının, bir soru üslûbu içerisinde, (niçin değil...) şeklinde olduğu söylenebilir
ve bu tıpkı bir kimsenin, "Eğer doğru isen, o halde niçin doğruluğunu
ortaya koymuyorsun demesi gibidir. Sonra biz, bunun aslının, edatına benzeyen, bir soru olduğu için,
şeklinde olduğunu söyledik. Çünkü soru sorma, bazan birşeyin varlığı hakkında,
bazan da o şeyin varlığının sebebi hakkında olur. Dolayısıyla da mesela hem,
"Zeyd geldi mi?" denilebilir, hem de, "Niçin geldi?" diye
de sorulabilir, ile yapılan
sorudan,. ile yapılan soru daha önce
gelir. Hem sonra soru bazan, inkâr (red) için olur. Böylesi pek çoktur. Hak
Teâlâ'nın, "Şimdi siz bu kelamı mı hor göreceksiniz?"; "Ba'l
putuna tapıp da, yaratıcıların en güzelini terk mi ediyorsunuz?" (Saffat.
125) ve "Allah'ın dışında uydurma tanrılar mı (ediniyorsunuz)?"
(Saffât, 86) ve benzeri ifadeleri böyledir, Kur'ân'da bu kabil ifadeler çoktur.
Bunun hikmetini sana şu şekilde anlatabiliriz: Nefyeden ve nehyeden, muhataba
yalanlamayı emretmez; olumsuzluğun beyânına ihtiyaç duyulmasın diye, doğrudan
doğruya olumsuzluğu arzeder.
Bunun böyle olduğu sabit olduğuna göre, ile, fiili inkâr etmek, işi
kabullenmemek; edatı ile de, (işin kendisini değil de) sebebini inkâr için
soru sorulur. Bunun izahı şudur: Bir kimse, "Şunu niçin yaptın?"
dediğinde, o bu ifadesiyle, yapılan bu işin bir sebebi bir gerekeni olmadığına
işaret etmiş ve adeta, "aslında olmasına gerek yokken olmuş bir iştir bu.
Bu doğru değil" demiş olur. Fakat birisi de, ciü Jâ "Yaptın mı?"
dediğinde, o işin sebebsiz olarak yapılmasını değil de, işin bizzat
kendisini-yapılmış olmasını-yadırgamış olur. Binâenaleyh birincisinde, sanki,
"Eğer o işin bir sebebi olsaydı, onun ona yapmasının mutlaka uygun
olduğunu; ikincisinde ise, fiilin bir sebebi olsa da, yapmasının uygun
olmayacağını söylemiş olur.[170]
Bu iki soru edatından her biri, bulundukları cümlenin
başında yer alırlar ve iki
sözden meydana gelmiş bir
cümleyi gerektirirler. Bu durumun edatı için böyle oluşu
şu şekildedir: Aslında edatını sen, iki cümlenin başında
kullanırsın. Fakat çoğu kez, birini hazfedersin meselâ, "Zeyd
geldi
mi gelmedi
mi?" dersin, edatına gelince sen, "Şöyle olsaydı,
şöyle olurdu" dersin,
(vakıa. 76) ayetinin tefsirinde de anlattığımız gibi,
genelde ceza (cevap) cümlesini
hazfedersin. Çünkü kişi ile, nefyedilen
şeyin bir
delili
bulunduğuna işaret etmiş olur. Binâenaleyh bir kimse, "Eğer bilseydiniz,
dediğinde ve ona, "Onlar neyi bilmiyorlar?" denildiğinde, o,
"Onlar, eğer bilselerdi, şöyle yaparlardı" der. Binâenaleyh bu
demektir ki bu kimsenin delili hazırdır, istendiği an onu beyan edecek
durumdadır. Şimdi edatı edatı ile, nefyedilen şeyin, hernekadar aralarında,
manaca, lafızca ve hükümce bir müştereklik olsa da, ve ile
nefyedilenden daha beliğ olup teşvik edatları, yani edatları da, tıpkı senin
(niçin değil) demen gibi olunca, bu durumda bir kimsenin, "Sen bundan
müstağni iken, yaptın mı?" demesi, tıpkı çirkin olduğu halde, niçin bunu
yaptın" demesi gibidir ve "Sen kendisine muhtaç olduğun halde, bunu
yapmaz mısın, sen buna muhtaç iken, bunu yapmalı değil misin?" demesi gibi
olmuş olur. Yine ve edatlan da tıpkı, edatı gibidir. Binâenaleyh lafzında bir fazlalık vardır. Çünkü lafzı
naklederken, ister istemez bir fazlalık meydana gelir. Nitekim anlattığımız
üzere, da bir mana ziyadeliği de
sözkonusudur.[171]
Binâenaleyh HakTeâlâ'nın
"Hele (can) boğaza gelince..." ifadesi, "Onlar niçin tam
işlerin (hakikatlerin) ortaya çıkacağı, sözlerin ittifak edeceği bir zamanda,
ölürken böyle söylemiyorlar. Dolayısıyla eğer onların söylediği söz, iddia
ettikleri gibi açık ve gerçek olsaydı, can boğazdan çıkarken de müşrik olmaları
gerekirdi" demek olur. Bu, onlardan herbirinin, tam ölürken iman
ettiklerine, ama daha önce iman etmemiş olandan bu imanın makbul olmayacağına
bir işarettir.[172]
Buna göre eğer, "Can boğazdan çıkarken onların iman ettikleri hiç
duyulmuyor. Aksine onlar yine, canları boğazlarına geldiğinde bile,
"Peygamberleri yalanlamaya devam ediyoruz ve bu şekilde ölüyoruz"
diyorlar (ne dersiniz)?" Deriz ki: Bu ayet, aynı ile, hem bir işaret, hem
de bir beşaret (müjde)dir. İşaret, o kâfirlere; beşaret de o peygamberleredir.
İşaret şu şekildedir: Allah Teâlâ, kâfirler hakkında, inkâr etmeleri mümkün
olmayan bir durumdan bahsetmiştir. Bu da ölüm halidir. Çünkü onlar, hernekadar,
haşrl yani ölümden sonra dirilişi inkâr etmişler ise de, ölümü de inkâr
edemiyorlar ya... Binâenaleyh bu, benzeri herşeyden daha açıktır. Bu sebeple
onlar, can verirken, şüpheye düşmezler. Ama o vakitte, kendilerinin bu durumunu
ortaya koyacak ve yaptıkları işlerin doğru olmadığını ifade edecek bir güçleri
kalmadığında şüphe etmezler. Böylece de imanı kesbetme kuvvetini artık elden
kaçırmış olurlar ve kendilerine düşen vazifeleri yerine getirme fırsatını bir daha
bulamazlar. Binâenaleyh ayet bu yönüyle, o hal başlarına gelmezden önce,
onları, hakkı araştırma hususunda yeniden düşünmeye teşvik ve buna bir işaret
olmuş olur.[173]
Ayetin bir beşaret olması da şöyledir: Çünkü peygamberler, yalanlanıp,
kendilerine gönderildikleri o kavimlerin yalanlamaları da peygamberlere ağır
gelen bir iş olunca, dolayısıyla o peygambere, kendilerini yalanlayanların bu
sözlerden
(ölürken)
caydıkları müjdesi verilir. Eğer bu iş, can boğaza gelmeden önce olunca, makbul
bir iman olur. Aksi halde, tam ölürken olursa, o kişiye fayda vermez, fiilin müennes gelmesi, ya "nefs"
ya "hayat" yahut da! "rûh" kelimelerine râcî olmasından
Ötürüdür. Ayetteki, "O vakit siz görürsünüz" cümlesi, o gerçeğin
beyanını te'kid eden bir ifade olup, "İşte o zaman, herşey ayan-beyan
görülür. O hale düşen herkes, herşeyi görür. Binâenaleyh eğer sizin
söylediğiniz hak ise, o vakitte ortaya çıkmalıdır" demektir. (o vakit)
ifadesi hakkındaki izahımızı, Tur Suresl'nde "yevmelzin" (Tûr, 11)
kelimesini tefsir ederken yaptık.
Bu ikisinin lafzı ve manası, bahsettiğimiz gibi, biribirine uygundur.
Çünkü onlar, peygamberleri ve dirilişi yalanlıyorlardı. Cenâb-ı Hakk bu hususu
Vakıa Sûresl'hde açıkça ifade etmiştir ve çünkü "O büyük günahta (şirkte)
ısrar ederlerdi. Bir de, "Biz mi diriltilip kaldırılacak mışız?.."
derlerdi.. "(Vakıa, 46-47) buyurmuştur. Bu ifade, onların tekziblerini
açıkça göstermektedir. Çünkü onlar, Allah Teâlâ'nın yağmur indirdiğini inkâr
etmiyorlardı. Fakat yıldızların da yağmuru indirdiklerini söylüyorlardı. Açıkça
ifade edilmeyen hususu Cenâb-ı Hakk, "içtiğiniz şu suyu görüyor musunuz?
Onu, o buluttan siz mi indiriyorsunuz, yoksa müşriklerin ve felsefecilerin
iddia ettiği gibi araya vasıta koyarak- biz mi indiriyoruz" buyurmuştur.
Hem sonra, meşhur tefsirine göre, bu ayet şöyle bir takdire muhtaçtır:
"Sizler, rızkınızın şükrünü, peygamberi yalanlama şeklinde mi yerine
getiriyorsunuz?" Rızkın, "geçim" manasına alınması, doğruya en
yakındır. Çünkü Arapça'da mesela, "Falancanın rtzkı elinde, hem ayağında
hem etinde..." denilir. Hak Teâlâ'nın, "Hele (can) boğaza
gelince..." ifadesi de, daha öncekilerle ilgili bir ifadedir. Çünkü önceki
ifadeden, "Sizler, peygamberleri yalanlıyorsunuz! O halde onları niçin,
canınız çıkarken de yalanlamıyorsunuz" manasının kastedildiğini
söylemiştik. Çünkü Hak Teâlâ, "Eğer onlara "Gökten su indirip de,
ölümünden sonra onunla yeryüzünü kim diriltti?" diye soracak olsan, onlar,
"Allah" derler" (Ankebût, 63) buyurmuştur. Böylece onların
yalanlamış oldukları anlaşılır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s) "Kabe'nin
Rabbine yemin olsun ki müneccimler tekzib ettiler" buyurmuştur. Onlar
açıkça tekzib etmemişlerdi. Fakat yaptıkları iş, tekzib manasına geliyordu. Bu,
ayetteki kelimeyi şeddesiz olarak
şeklinde okuyanların kıraatine göredir. Bu durumda "müdhin"
kelimesi, yine aslî (lügat) manast üzere kalır. Hak Teâlâ'nın "Onlar,
kendileri de yumuşak davranmak için, senin yumuşak davranmam arzu ettiler"
(Kalem, 9) ayeti de, buna uygun düşer. Çünkü burada, bir yalanlama yoktur ki,
onlar yalanlamış olsunlar. Zira onlar, apaçık şekilde yalanlamayı değil,
münafıklık yapmayı tercih etmişlerdir.[174]
"işte madem ki, ceza görmeyecekmişsiniz, onu geri çevirseniz ya.
Eğer doğru
iseniz"
(Vakıa, 8647).
Ayetle ilgili birkaç mesele var:[175]
Müfessirlerin çoğu, ikinci kez
tekrarlanan bu nın
ifadesindekinin aynısı
olduğu ve her
ikisinin tek
bir cevabı bulunduğu
kanaatindedirler.
Zemahşeri'nin dediğine göre bunun takdiri, "Can boğaza geldiğinde,
eğer ceza
görmeyecekseniz,
canınızı geri çevirseniz, ya..." şeklindedir.
Bazıları da bu ifadenin, tıpkı, "Eğer tarafımdan size bir hidayet
gelir de, kim bu hidayetime tabî olursa, bunlara korku yoktur" (Bakara,
38) ayeti gibi olduğunu söylemişlerdir. Çünkü Hak Teâlâ "Korku yoktur" ifadesini, iki şart
cümlesinin, ceza (cevabı) kılmıştır. Fakat görünen odur ki bu, onların
söylediğinin aksine olup, şöyle denilmelidir: 'nın cevabı, bundan önceki
ifadelerin delalet ettiği husus olup, takdiri mana, "Sizler hayatınız boyunca,
yalanlamada bulundunuz, yalanlamanızı da adeta rızkınız ve geçim
sebebiniz'kıldınız. Öyleyse haydi şimdi canınız çıkarken de yalanlasanız ya!
Ama şu anda artık gerçekleri biliyor ve müşahede ediyorsunuz" şeklindedir.
İkinci nın cevabı ise, "Onu geri çevirseniz ya" ifadesidir.[176]
Ayetteki, ifadesinin manası
hakkında çeşitli görüşler
ileri sürülmüştür: Kimileri bunun "memlûkîn" yani
"köleler
değilseniz"
manasında; kimileri de, "meczlyytn" yani
"cezalandırılacak
kimseler değilseniz" manasında olduğunu söylerken; Zemahşerî, bunun,
sultan birisini idare ettiğinde kullanılan,
ifadesinden alınma olduğunu söylemiştir. Bunun manasının, birisi bir
yerde ikamet ettiğinde kullanılan, fiilinden
olmak üzere, "mukîmler" yani, "Orada duracak kimseler
değilseniz..." şeklinde olduğu da söylenebilir. Bu durumda bu kelime,
"fa'ÎI" vezninde olmuş olur. "Medine" kelimesi de, bu
köktendir. "Medîne"nin çoğulu, yasız olarak, "medain"
şeklindedir. Eğer bu "medtntn" kelimesinin müfredi,
"mef'ale" kalıbı üzere olsaydı, tıpkı lı olan "me'aylş"
kelimesi gibi, çoğulu, "medAyin" şeklinde olurdu.
Bunun izahı için şu söylenebilir: Kimileri, devamlı azabı kabul
etmezlerken, kimileri de, azabı hiç kabul etmezler. Azabı kabul eden de,
devamlı (ebedi) olmayacağını
söylüyordu. Bunun bir misali de, Hak Teâlâ'nın, "O cehennem ateşi,
bize ancak sayılı günlerce dokun ur" (Bakara, 80) (derler) ayetinde
bahsedilenlerdir. Bundan dolayı onlara, "Eğer dediğinizde ısrarlı iseniz,
devamlı azabta kalmayacaksınız demektir(!) Eğer âhiret, ebedî ikamet yurdu değilse,
daha ne diye kendinizi yeniden dünyaya döndürmüyorsunuz" denilmiştir.
"Medîntn" kelimesinin "mecziyyîn" (cezalandırılanlar)
manasında olmasına göre de aynı tefsir yapılır. Buna göre Hak Teâlâ sanki,
"Sizler, canınız çıkarken, Allah'ın elçilerini (peygamberlerini), hasrın
olacağı konusunda tasdik edersiniz. Eğer bundan sonra siz,
cezalandırılmayacaksanız, o halde ne diye, kendinizi yeniden dünyaya
döndürmüyorsunuz. Çünkü sizin burada alıkonulmanız, ancak
cezalandırılacağınızdan dolayıdır. Eğer bu ceza olmasaydı, ceza yurdu olmayan
dünyanızda, istediğiniz yere gidip-gelme hususunda serbest olduğunuz gibi,
şimdi de serbest olurdunuz" demek istemiştir.
Bu kelimenin manasının "mülk" kökünden olmak üzere
"memlûkin" (köleler) şeklinde olmasına göre, ki kadın köleye
"medîne" denişi de bundan ötürüdür, durum açık olup bu, "Sizler
ceza yurdu olmayan dünyanızda olduğunuz gibi, her hangi bir kimsenin hakimiyeti
altında olmadığınıza göre, ne diye kendinizi yeniden dünyaya döndürmüyorsunuz.
Kaldıki zaten bu, gönlünüzün arzusu - kalbinizin duygusudur.
Bütün bunlar gerçekte tek bir şeye yönelik ifadelerdir. Çünkü onlar,
herşeyde değil de, bazı şeyler hususunda felsefecilerin bazı şeyler hususunda
da tabiatçıların görüşlerini benimsiyor ve mesela yağmurun buluttan meydana
geldiğini, bulutların ise, felekî bir takım sebepler neticesinde oluştuğunu;
Allah Teâlâ'nın haşâ hiçbirşeyde ihtiyarı olmadığını söylüyorlardı. Dolayısıyla
da peygamberleri ve haşri inkâr etmek, onlar için farketmiyordu. Bundan dolayı
Hak Teâlâ, "Eğer ilgili iş, onların dediği gibi ise, bildiğinizi iddia
eden tabiatcıya ne oluyor da, canını boğazından geriye döndüremiyor. Çünkü, o
tabiatcıya göre, beka (hayatiyeti sürdürme), gıda ile, hastalıkları sona
erdirme de ilaç iledir" demiştir. Bunun böyle olduğu bilindiğine göre,
tabirinin "köle olmayan kimseler
iseniz" manasında olduğunu söyler isek, bu, onların iradeyi ve Cenâb-ı
Hakk'ın işleri dilediği gibi evirip-çevirdiğini inkâr etmelerine varıp dayanır.
Eğer bu tabirin, "mukîmler değilseniz" şeklinde olduğunu söylersek,
durum yine aynıdır. Çünkü hasrı inkâr, herşeyi tabiatın idare ettiği fikrine
varıp dayanmaktadır. Yok eğer bu ifadenin manasının, "gayre
mecziyyîn" yani "cezalandırılmayacak kimseler iseniz" şeklinde
olduğunu söylersek, netice yine aynı olur.[177]
Cenab-ı Hakk daha sonra, ölümün mutlaka olacağını, bundan sonra da
hasrın gerekliliğini beyan edince, mükellefi, salih amele sevkedici,
mütemerridi de, isyandan ve yalandan alıkoyucu olsun diye, haşrdan sonra olacak
şeyleri de anlatarak şöyle buyurmuştur:[178]
"Şimdi eğer o, mukarreblerden ise, artık rahatlık, güzel (kokulu)
nzıklar ve
naim cenneti
(onundur)"
(Vakıa,8689).
Ayetin mana bakımından kendinden öncekilerle münasebeti, işte anlatılan
bu husustur. Ayetin, lafız bakımından daha önceki ayetlerle münasebetine
gelince, diyoruz ki: Cenâb-ı Hakk, "İşte madem ki, ceza
görmeyecekmişsiniz, o halde o (canıj geri çevirseniz ya!" buyurup, hayatın
ve canın bedene döndürülmesi de, onların kudreti dahilinde olmayıp, ölümlerinden
sonra, yeniden dünyaya gelmeleri söz konusu olamayınca, Hak Teâlâ, adetâ,
"Sizler ölümünüzden sonra, hep o ikamet (ebedî durak) yerinde kalacak ve
ceza göreceksiniz. Fakat mükâfaat gören mukarreb kullardan olanlar için ise bir
rahatlık ve güzel kokulu nimetler (reyhan) vardır buyurmuştur.
Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:[179]
Bu, "ravh"ın ne demek olduğu hususundadır. Bu
hususta şu izahlar yapılabilir:
a) "ilahî rahmet" manasınadır. Nitekim
Hak Teâlâ,
"Allah'ın ravhmdan (yani rahmetinden) ümitsizliğe kapılmayın"
(Yusuf, 87) buyurmuştur.
b) "Rahatlık"
manasınadır.
c)
"Ferahlık"
manasınadır. Çünkü "ravh" kelimesinin asıl manası
"genişlik"tir. Uyluklar arasındaki boşluğa değil de, ayaklar
arasındaki boşluğun genişliğini ifade için kullanılan "revan" kelimesi
de bu köktendir. Bu ifade yine "rahmet" manasına olarak,
"ra"nın zammesiyle "ferûh" şeklinde de okunmuştur.[180]
İfadede bir İzmâr (hazf) bulunup, takdiri, şeklindedir. Çünkü deki fâ edatı, Âl 'nün varlığına delâlet
etmektedir. Çünkü ceza
(cevab) cümlesinin başına gelen fâ, ceza cümlesini şart cümlesine bağlamak
içindir. Böylece onun "ceza cümlesi" olduğu anlaşılır. Yine ceza
cümlesi, emir veya nehiy veya mazi olduğunda, yine başına fâ gelir. Çünkü ceza
müzarî olduğu zaman, onun "ceza" olduğu, hem sem'an (duyulmasıyla),
hem de yazı itibariyle, görünen ve duyulan o "cezm" ile, anlaşılır.
Bu bahsedilen şeyler (emir - nehiy - mani) ise, cezm ihtimaline sahib
değildirler. Emir ve nehy dışında kalan, mazinin böyle olduğu açıktır. Emir ve
nehye gelince, bunların "cezm" halinde oluşları, ceza (cevab)
oldukları için değildir. Demek ki bunların ceza
olduklarına dâir kendilerinde bir alamet
yoktur. Binâenaleyh nahivciler alamet olarak, başlarına fâ getirmeyi tercih
etmişlerdir. Ceza da şart cümlesine bağlanmıştır.[181]
Bu da, "reyhan" kelimesinin manasıyla ilgilidir.
"Reyhan'ın ne demek olduğu, Rahman Sûresi'nin 12.
ayetinin tafsirinde
geçmişti. Ama burada şunu söylemeliyiz: Kimi müfessirler, buradaki
"reyhan" ile kastedilenin, Rahman Sûresi'ndeki rehyan" ile
kastedilen mananın aynı olduğunu söylemişlerdir. Bu mana da, ya yaprak, ya
çiçek yahut da reyhan diye bilinen bir bitki olmasıdır. Bu izaha göre,
"cennetliklerin ruhları, dünyadan çıkar çıkmaz, kendilerine, koklamaları
için cennet reyhanı verilir" denilmektedir. Yine bu sûredeki reyhanın,
Rahman Sûresi'ndeki reyhan'dan farklı manada olduğu söylenmiştir. Buna göre
buradaki "reyhan", ebedilik manasınadır. Yine buradaki reyhanın,
Allah'ın bu kimselerden razı oluşu manasında olduğu da söylenmiştir.
Binâenaleyh eğer "ravh'ın, rahmet-i ilahîye manasına olduğunu söylersek,
bu ayet, tıpkı "Rableri, onları, katından olan bir rahmetle, ndvan
(rızası) ile ve onlar için olan cennetlerle müjdeler. O cennetlerde, ebedî
nimetler vardır" (Tevbe,21) ayeti manasında olmuş olur.[182]
Ayetteki, "naîm cenneti" ifadesi ile ilgili izah, Hak
Teâlâ'nın, "işte bunlar mukarreb kullardır. Bunlar naîm
cennetlerindedir" (vakıa, 11-12) ayetinin tefsirinde geçmiştir. Bu
"naîm cennetleri" ifadesinin marife getirilişinin, burada ise nekire
getirilişinin hikmetini orada anlatmıştık.[183]
•
Cenâb-ı Hakk, hem burada, hem de Tevbe 21. ayetinde
"mukarreb" (Allah'a yakın olan) kullar
hakkında üç
husustan bahsetmiştir. Çünkü mukarrebler, üç şeyi yapmış ve hakkıyla
yerine getirmişlerdir: Bunlar da, gerçek bir inanç, tertemiz bir kelime (söz),
bir de güzel amellerdir. Binâenaleyh kalb, dil ve diğer uzuvlar, Allah'ın
rahmeti sayesinde Allah'a inanırlar. Kendisinde gerçek ve tam bir akîde bulunan
herkese, Allah merhamet eder ve onu sürekli rızıklandırır. Yine bütün bu
uzuvlar, kelime-i tayyibeye (güzel ve temiz söze) de, Allah'ın rahmetiyle
ulaşırlar. Kelime-i tayyibe, kelime-i şehadettir. O halde, "Lfl İlahe
İllallah" diyen herkes için, kıymetli ve şerefli bir rızık vardır. Bu
kimsenin cenneti elde edişi ise, sâlih amellerine karşılıktır. Çünkü HakTeâlâ,
"Şüphesiz Allah, mü'minlerden, cennet karşılığı, mallarını ve canlarını
satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar" ve "(Kim) nefsini hevâ-ü hevesinden
alıkorsa, onun varacağı yer cennettir" (Naziat, 40-41) buyurmuştur.
İmdi, eğer: "Yaptığınız izaha göre, kim gerçek manada bir inanca
sahip olur ve ama kelime-i tayyibeyi (şahadeti) telaffuz etmezse, bunun da,
ilah? rahmet ehlinden olması gerekir. Halbuki Allah Teâlâ, ancak, "La
İlahe illallah" diyenlere merhamet eder" denilirse, biz deriz ki:
"Kim gerçek manada bir inanca sahip ise, mutlaka o kimsenin kelime-i
tayyibeyi, yani kelime-i tevhidi, kelime-i şehâdeti söylemesi gerekir. Eğer
ondan bu kelime duyulmazsa, onun böyle bir inanca sahip olduğuna hükmedilmez.
Çünkü kalbindeki inancı, zahirden bilmemiz mümkün değildir. O halde
bu konuda bizim delilimiz,
tutanağımız, onun bunu açıkça söylemesidir, yani kelimen tevhidi. Altah Teâlâ
ise, sırları kalblerin içinde olanları bilendir. İşte bundan ötürü haberlerde
(hadislerde) şu yer almıştır: "Kimileri kâfirlerin mezarlığına gömülür.
Ama mü'minlerle birlikte haşrolur. Kimileri de müslümanların mezarlığına gömülür,
ama kâfirlerle beraber haşrolunur."
Sakın, "senin bu bahsettiğine göre, salih amelde bulunmayan için
cennetin söz konusu olmayacağı manası çıkarılır" denilmesin. Çünkü biz
buna karşı şu iki şekilde cevap veririz:
a)
Onun sağlam inancı ve
kelime-i tevhidi söylemesi, onu kesinlikle amelsiz bırakmaz. Binâenaleyh aksi,
olacak şey değildir ve mümkün olmayan birşeyi varsaymak (farzetmek)tır.
b) Biz diyoruz ki: Bu, ceza
(karşılık) elde etme bakımındandır. Ama samimiyetle "Lâ ilahe
illallah" diyen herkes, herhangi bir amelde bulunmasa bile, yine cennete
girecektir. Fakat bu, yaptıklarının bir mükâfaatı olarak değil, sırf Allah'ın
fazlından dolayıdır. Salih amellerin karşılığı olarak cennet hakediş de yine,
Allah'ın lutfu ile ise de, hak etmeksizin verilen ihsanlar gibi lütuflar
bulunduğu gibi, böyle olmayan, meselâ, cömert bir padişahın, bir başkasına hiç
hakkı olmaksızın vermesi ve ona hediyede bulunması gibi olan tütuflar da
vardır. O, bu yönüyle, padişahın ne hediyesine ne iyiliğine hak kazanmış
değildir.[184]
''Eğer sağcılardan ise, artık sağlcılardan selâm sana..."
(Vakıa, 90-91).
Bu ayetle ilgili olarak şöyle bir mesele var:[185]
Bu, ayette bahsedilen, o selâm hakkında olup, konuyla ilgili olarak şu
izahlar yapılabilir:
1) Bu, sağcının sağcıya verdiği
selâmdır. Nitekim Hak
Teâlâ, "(Ehl-i cennet), orada ne boş bir laf, ne de günaha
sokacak birşey işitmezler. Yalnız bir söz (işitirler ki o da),
"Selâm, selâm "dır" (Vakıa, 25-26) buyurmuştur.
2)
Buradaki, "selâm
sana" ifadesi, kalbinin ürperdiği şeyden, senin için selâm, yani
emniyet-güven var" demektir. Çünkü artık bu kimse, en üst mertebededir. Bu
tıpkı, cömert, iyi birisinin yanında hizmetçi olarak bulunan ve kendisinden
uzakta olan oğluna aklı fikri takılı olan, oğlu hakkında endişe duyan bir babaya,
"Çocuğundan dolayı endişe etme, kafana birşey takma. Çünkü rahat
içindedir" denilmesi gibidir.
3) Bu cennetliklerin
hallerinin ne denli yüksek ve ileri olduğunu anlatan bir cümledir ve tıpkı,
lütfün üzerinde övgüye değer bir halde olduklarını anlatmak için söylenen,
"Falanca sana yeter! Onun, falanca olması sana kâfidir" şeklindeki
söz gibidir.[186]
"Sana" hitabı, kime yöneliktir? Diyoruz ki: Bunun manası
kısmen açıktır. Şimdi buna
göre diyoruz ki: Bu söz ile, Hz.
Peygamber (s.a.s)'in kastedilmiş olması muhtemeldir.
O
zaman burada
şöyle bir izah yapılabilir: Bu, daha evvel de
bahsettiğimiz gibi, Hz. Peygamber (s.a.s)'in
kalbini teselli eden bir ifadedir. Çünkü
onlar, şefaat ve benzeri şeylere muhtaç değiller.
Binâenaleyh onlardan ötürü ey
Muhammed sana selâm olsun. Çünkü onlar, işleri seni ilgilendirmeyecek,
seni
endişelendirmeyecek
bir şekilde bir selâmet ve afiyet içindedirler" yahut da bu "Ey
Muhammed, onlar tarafından
sana selâm" demektir. Çünkü onların, Hz. Muhammed
(s.a.s)'e selâm verenlerden
olmaları, kendilerinin büyük olduklarının delilidir. Çünkü
büyük olan ancak büyüğe
selâm verir.
Bu izaha göre burada, şöyle bir incelik yatmaktadır: Hz.
Peygamber (s.a.s)'in makam ve mevkii, "illiyyîn'de olan mukarreblere
nisbetle, tıpkı cennet ehlinin, "illiyyîn ehline" nisbeti gibi
ashab-ı yemînin makamının kat kat üstündedir. Binâenaleyh Hak Teâlâ, "Eğer
sağcılardan ise..." buyurunca, bunda, sağcıların makamının, evvelki
mukarreblerin makamından farklı olduğuna bir işaret bulunmuş olur. İşte bu sebeble
Hak Teâlâ, "Bunlar hemekadar, evvelkilerden daha aşağı iseler de,
aralarındaki makam-mevki ve teslimiyet (farkı) onları birbirinden ayırmaz.
Aksine ashab-ı yemin seni görürler ve sana, tıpkı padişahın yakın dostunun,
ona, uzakta olan çoluk-çocuğuna kavuşup sevinmesi gibi, kavuşup sevinmesi
şeklinde, kavuşurlar. Mukarreblere gelince, sen onlardan daha üst bir mertebede
isen de, hep seninledirler, senden ayrılmazlar" demek istemiştir.[187]
"Ama eğer yalanlayıcüardan, sapıkîardansa, işte (ona da) kaynar
sudan bir ziyafet ve cehenneme bir atılış..."
(Vakıa, 92-94).
Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:[188]
Cenâb-ı Hakk burada "... yalanlayıcılardan,
sapıklardansa..."; daha
önce ise, "sonra, siz, ey sapkınlar
ve yalanlayıcılar..." (Vâkıa, 51) buyurmuştur
ki, biz, bu iki
ifâdedeki
takdim ve tehirin hikmetini orada anlatmıştık.[189]
Cenâb-ı Hakk, bu üç sınıf insandan, bu sûrenin başında, bir çeşit ifâde
ile bahsetmiş, bunları bir başka ifâde ile
tekrarlayarak, meselâ, önce (vakıa. 8), daha sonra ise (Vâkıa, 27)
(Vakıa.9), daha sonra ise, (vakıa, 41) buyurmuş ve bunları burada da
tekrar etmiştir. Bu üç yerde de, Cenâb-ı Hakk, "ashâb-ı yemîn"i, ya
aynı taftzla, yahutda ayrı olacak, biri diğerinden başka olan iki lafızla, iki
kez zikretmiş; "sâbikûrT'u sûrenin başında, (vakıa,10) lafzıyla; aynı
sûrenin sonunda ise, (vakıa.se) lafzıyla zikretmiş, yine, cehennemlikleri, önce
"ashâbu'l-meş'eme" sonra, "ashâbu'ş-şimâl", daha sonra ise,
"el-mükezzlbin" lafzıyla zikretmiştir. De ki: Bundaki hikmet nedir?
Biz deriz ki: "Sâbikûn" için, biri dünyada, diğeri de
ahirette olmak üzere iki hal söz konusudur. Bundan ötürü, "sâbikûrTu,
birincisinde, dünyadaki hali ile, ikincisinde ise, âhiretteki hali ile
zikretmiştir. "Sâbikûn" için, arzolunmak ve hesap vermek gibi bir hal
söz konusu değildir. Tam aksine, bu kimseler, dünyadan hemencecik "a'lây-l
illiyyfn"e varırlar.
Daha sonra Cenâb-ı Hakk, ashâb-ı yemîn'i, birbirine yakın iki lafızla
anlatmıştır. Çünkü, bunların durumu da, "sâbikûn"un durumuna
yakındır. Ama, kâfirler dünyada iken, uğursuz addedilen durumun müntesipleri
olmaları sebebiyle, insanlar tarafından, kendilerine hep gülünmüş, acınmıştır.
Böylece de dünyadaki müslümanlar, kâfirleri, "ashâb-ı meş'eme - uğursuzluk,
uğursuzluğun bulunduğu yerin ve durumun ehli" diye nitelemişlerdir. Çünkü,
"meş'eme" "mef'ale" kalıbında olup, ism-i mekândır.
Daha sonra da Cenâb-ı Hakk, bunlar hakkında, "ashâb-ı şlmfll"
buyurmuştur. Çünkü bunlar, ahirette, kitapları kendilerine sollarından verilen
kimselerdir. Yine bunlar, cehennemliklerden oldukları için de,
"şimal" denilen yerde duracaklardır. Daha sonra Cenâb-ı Hakk,
bunların durumlarını, "haşr"ın başlangıcında, "ashâb-ı
şimal" olmakla niteleyince, onlara ait olan semûm (zehirli kara duman) ve
hamîrrTden (kaynar sudan) bahsetmiş, bununla da yetinmeyerek, sebebine yer
vererek, "Çünkü onlar bundan evvel şehvetlerine düşkündüler. O büyük günah
üzerinde ısrar ederlerdi" (Vakıa, 45-46) buyurmuş, böylece de, daha Önce
de defalarca, "Adil kimse, verdiği cezanın sebebini de zikreder. Lütufta
bulunan kimse, yaptığı iyilikler ve lütuflar için herhangi bir sebep
zikretmez.." şeklinde bahsettiğimiz üzere, bu cezanın sebebini
zikretmiştir. Böylece de onlara, ahirette, dünyada yaptıkları şeyleri hatırlatarak,
o cezanın, onların kitabı yalanlamalarına mukabil olduğunu ifade etmek için,
"eğer yalanlamalardan ise..." buyurmuştur. Böylece de, Cenâb-ı
Hakk'ın adaleti ortaya çıkmış olur. Diğer ifâdelerin ne manaya geldiği ise
açıktır.[190]
"Şüphesiz ki bu elbette kati bilgi (veren) hakikatin ta
kendisidir. Haydi Rabbini o büyük adıyla teşbih et..."
(Vakıa, 95-96).
Bu ifâdeyle ilgili birkaç mesele vardır:[191]
Bu ayetin başındaki
"Bu" işaret zamiri neye işaret etmektedir? Biz deriz ki: Bu hususta
şu izahlar yapılabilir:
a) "Kuran..."
b) Bu sûrenin
başında zikrettiği şey...
c) Bu üç sınıf insana verilen
karşılık ve mukabele...[192]
Cenâb-ı Hakk, ikisi de aynı anlamda olduğu halde, niçin
"hak" kelimesini "yakîn" kelimesine muzâf kılmıştır? Biz
deriz ki: Bu hususta da şu izahlar yapılabilir:
1)
Bu muzâf kılış, Hak
Teâlâ'nın tıpkı, (Kasas, 44) ayetindeki "Cânib" kelimesinin,
"el-Garbî" kelimesine ve (Nahl, 30) ifâdesindeki (dar) kelimesinin "el-âhire"
kelimesine muzâf kılınması gibidir. Ne var ki, burada takdir edilen şey, açık
değildir. Çünkü, bunun şartı, o şeyin "yakîn" olarak tavsif edilecek
bir biçimde olması ve "hakk"ın kendisine muzâf kılınmasıdır. Halbuki,
"hakk" kendisine muzâf kılındıktan sonra, hak, yakîn olarak tavsif
edilemez (yani bu, izafet terkibi olmuş olur; sıfat terkibi değil).
2)
Bu, manasına olan
izafetindir (izafe-i ma'neviyyenin izatet-i mimiyye bölümündendir) ve
tıpkı "Abanoz ağacından olan bir
kapı" ve "abanoz ağacı" "gümüşten olan bir yüzük" ve "Gümüş yüzük" denilmesi gibidir.
Buna göre Cenâb-ı Hakk adetâ, "Muhakkak o, yakînden olan bir haktır!"
demiş olur.
3) Doğruya en yakın olan bu
izaha göre, İbn Atıyye şöyle demiştir: "Bu, bir tür te'kîddir. Nitekim
Arapça'da meselâ, "Son noktasına vardı, kemâle erdi; daha ötesi
yoktur" anlamında, denilir. Bunun izahı hususunda söylenebilecek şey ise
şudur: İnsan, yanındaki, algılayan nurlarını hissi ve duyu organları, uzuvları
ile ortaya koyar. O nurlar ise, pekçok olup, başkasıyla karışmıştır.
Binâenaleyh, talip, yani manevî yolcu, bu nurların başlangıcına vâsıl
olduğunda, "şunu buldum, şunu hissettim..." der. Sonra, bu lafzın,
kendisine itlâk edilmesinin doğruluğuna rağmen bu kimse, bu nuru başkalarından
ayırdedemez. Böylece bu manevî yolcu, ortaya doğru ilerler ve talebini, o şeyin
ortasından alır. Bunu şöyle bir misâlle açıklayalım: Birisi su arasın.. Derken,
büyük bir çukura ulaşsın; şimdi bu kimse o çukurun bir tarafından bir şey
aldığında, "Bu sudur" der, ama, çoğu kez bir başkası ise, "Bu,
su değil, tam aksine çamurdur. Ama, aldığın su ise, o çukurun ortasından
aldığın şeydir" der. Binâenaleyh, o büyük çukurun kenarında olan şey,
başka maddelere nisbetle sudur. Sonra bu şey, saf ve berrak su ile mukayese
edildiğinde, buna (su değil de) başka bir ad verilir. Bu kimse, "Bu,
gerçekten sudur"
dediğinde, bu ifâdesini vurgulamış olur. Ve bu kimse manasında, yani, "Su, tam olarak sudur.
Artık bunu o su olması hakkında hiç kimse bir şey diyemez" anlamında diyebilir. İşte, aynen burada da böyledir.
Buna göre Cenâb-ı Hak adeta, "Bu, birilerinin, "Bu yakîn
değildir" diyeceği "yakîn" değil de, "Gerçekten, inkâr
edilemeyecek bir yakındır" demek istemiştir.
Burada bir başka izah daha yapılabilir. Ki bu da, buradaki bu izafetin
hakîkî anlamda bir izafet olduğunun söylenmesidir. Buna göre bu ifâdenin
anlamı, "Ey Muhammed, bu söz, sana ve mü'minleredir. Yakîn olan hak ise,
senin böyle söylemendir" şeklindedir Bir kimsenin, "Kemâlin hakkı,
mü'minin namaz kılmasıdır" şeklindeki sözü de, buna yakın bir sözdür. Ve
bu tıpkı, Hz. Peygamber (s.a.s)'ir
"Ben, insanlar, "Lâ ilahe illallah" (Allah'tan başka
ilâh yoktur) demelerine kadar, onlarla savaşmakla emrolundum. Onlar, bu
kelimeyi söylerlerse, hakedilmiş olması (yani, haklı durum) hariç, benden,
canlarını ve mallarını korumuş olurlar" ifâdesindeki zamirlerinin, "kelime"ye râcî
olduğunun söylenilmesidir. Yani, demektir. Zekât vermek, namaz kılmak da, o
kelimenin ayrılmaz bir vasfı ve neticesidir.
İşte aynen bunun gibi, de, kişinin, Allah Teâlâ'nın, Vakıa Sûresi'nde
bu üç sınıf kimse hakkında söylediklerini bilip tanımasıdır. Bu izaha göre
mana, "Yakîn, söz verdiği şeyi hak ile tasdik etmedikçe, hak olmaz"
şeklindedir. Bmâenateyh, tasdik, o k'ımsenm müstehak olduğu "yakm"
o\an inancın ayrılmaz vasfıdır.
Cenâb-ı Hakk'ın, "Haydi,
Rabbini o büyük adıyla teşbih et..." emrine gelince, bunun ne demek olduğu
daha önce geçmişti. Ve biz, şöyle diyoruz: Allah, o "halik") beyân
edip, kâfirler de bundan kaçınınca, peygamberine, "bu, hakkın ta
kendisidir. Öyleyse, onlar diretirlerse dahi, sen onları terketme, onlardan yüz
çevirme. Sen, için için Rabbini teşbih et. Seni, ister yalanlasınlar, isterse
tasdik etsinler, kavminden sana bir kötülük gelmeyecektir" demiştir. Bu
ifâdeden kastedilen mananın, "O halde, teşbih et; Rabbini, O'nun en büyük
ismiyle yâdet" şeklinde olduğu da söylenebilir. Bu durumda mana, bu
ifâdenin, kendinden sonra gelecek olan ifâde ile ilgili olmasına göredir.
Çünkü, Cenâb-ı Hakk, hemen bu sûrenin peşinden gelen sûrede, "Göklerde
olanlar Allah'ı teşbih etmektedir" (Hadid, 1) buyurmuştur. Binâenaleyh,
Cenâb-ı Hakk sanki, "Göklerdekiler, Allah'ı teşbih ediyorlar. Şu halde,
senin de onlara uyman, azmış olan bu bir avuç kimseye aldırmaman gerekir. Çünkü
her şey, seninle beraber, Allah (c.c)'yi teşbih etmektedir.
Bu sûrenin tefsiri tamamlanmıştır. Doğruyu en iyi
bilen Allah'tır. Dönüş ve varış O'nadır. Selât ü selâm, Hz. Muhammed (s.a.s)'e,
âline, ashabına olsun...[193]
[1] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/159.
[2] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/161.
[3] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/161.
[4] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/161.
[5] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/162.
[6] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/162-163.
[7] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/163.
[8] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/163-164.
[9] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/164-165.
[10] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/165-166.
[11] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/166.
[12] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/166.
[13] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/167.
[14] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/168.
[15] Keşfû'l-Hafa 1/332. (Benzer Hadis).
[16] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/168.
[17] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/169.
[18] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/169-170.
[19] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/170-171.
[20] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/171.
[21] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/171-172.
[22] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/172.
[23] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/173.
[24] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/173.
[25] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/173-174.
[26] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/174.
[27] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/174-175.
[28] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/175.
[29] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/175.
[30] Keşû'l-Hafâ, 2/64.
[31] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/175-177.
[32] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/177.
[33] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/178.
[34] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/178-179.
[35] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/179.
[36] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/179.
[37] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/179-180.
[38] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/180.
[39] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/180.
[40] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/181.
[41] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/181.
[42] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/181.
[43] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/181-182.
[44] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/182-183.
[45] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/183.
[46] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/183-184.
[47] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/184.
[48] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/184-185.
[49] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/185.
[50] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/185-188.
[51] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/188-189.
[52] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/189-190.
[53] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/190-192.
[54] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/192.
[55] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/192.
[56] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/192-193.
[57] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/193.
[58] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/193-194.
[59] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/194.
[60] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/194-195.
[61] Feyzül-Kadîr, 4/24.
[62] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/196-198.
[63] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/198.
[64] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/198.
[65] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ
Yayınları: 21/198.
[66] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/198-199.
[67] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/199.
[68] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/199.
[69] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/200.
[70] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/200-201.
[71] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/201.
[72] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/201-202.
[73] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/202.
[74] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/202-203.
[75] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/203.
[76] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/203.
[77] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/203.
[78] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/203-204.
[79] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/204-205.
[80] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/205.
[81] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/205.
[82] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/205-206.
[83] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/206-207.
[84] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/207-208.
[85] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/208.
[86] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/209.
[87] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/209.
[88] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/209-211.
[89] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/211-212.
[90] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/212.
[91] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/212-213.
[92] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/213-214.
[93] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/214.
[94] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/214-215.
[95] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/215.
[96] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/215.
[97] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/215-216.
[98] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/216.
[99] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/216-217.
[100] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/217-218.
[101] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/218-219.
[102] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/219.
[103] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/219.
[104] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/219-221.
[105] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/221.
[106] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/221-224.
[107] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/224.
[108] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/224-225.
[109] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/225.
[110] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/226.
[111] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/226.
[112] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/226-230.
[113] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/230.
[114] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/230-231.
[115] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/231.
[116] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/231-232.
[117] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/232-233.
[118] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/233-234.
[119] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/234-235.
[120] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/235.
[121] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/236.
[122] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/236.
[123] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/236.
[124] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/236-237.
[125] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/237.
[126] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/237-238.
[127] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/238.
[128] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/238.
[129] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/238-240.
[130] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/240.
[131] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/240-241.
[132] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/241.
[133] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/241.
[134] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/241-242.
[135] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/242.
[136] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/242.
[137] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/242.
[138] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/242-243.
[139] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/243.
[140] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/244.
[141] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/244-246.
[142] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/246.
[143] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/246-247.
[144] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/247.
[145] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/247.
[146] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/247-248.
[147] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/248.
[148] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/248.
[149] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/248.
[150] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/248-249.
[151] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/249.
[152] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/249.
[153] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/249-251.
[154] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/251.
[155] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/252.
[156] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/252-253.
[157] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/253.
[158] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/253-254.
[159] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/254-256.
[160] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/256.
[161] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/256-257.
[162] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/257.
[163] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/257-258.
[164] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/258.
[165] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/258.
[166] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/259.
[167] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/259.
[168] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/259-260.
[169] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/260-261.
[170] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/261.
[171] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ
Yayınları: 21/261-262.
[172] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/262.
[173] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/262.
[174] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/262-263.
[175] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/264.
[176] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/264.
[177] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/264-265.
[178] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/265.
[179] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/266.
[180] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/266.
[181] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/266-267.
[182] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/267.
[183] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/267.
[184] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/267-268.
[185] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/268.
[186] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/268-269.
[187] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/269.
[188] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/269.
[189] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/269.
[190] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/270.
[191] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/270-271.
[192] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/271.
[193] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 21/271-272.