HADID SURESİ 2

Sûrenin Tanıtımı 2

Mekke'nin Fethi, Olaylar Ve Etkilen. 5

Kıyamet Gününde Mii'min Ve Münafıkların Durumu. 7

Ayetlerin İbaresi Açık Olup Şu Hususları İçermektedir: 8

Allah Yolunda İnfakta Bulunmak. 8

Dünya Hayatı Oyun Ve Eğlencedir. 10

Ayetlerde Şu Hususlara Dikkat Çekilmiştir. 10

Cimrilik, Kibir Ve Sadaka. 11

Kitap Ve Mizan. 12

Hristiyanlarm Ahlakı Ve Ruhbanlık. 13

Allah'ın Rahmetinden İki Pay Almak. 14


HADID SURESİ

 

Kurandaki Sırası         : 57

Nüzul Sırası                : 112

Ayet Sayısı                  : 29

indiği Dönem               : Medine     

 

Sûrenin Tanıtımı

 

Bu sûrede imanda ihlaslı olmaya, Allah yolunda harcamaya davet edilir. Müslüman­lar, Ehli Kitabın içine düştüğü yüreklilikten, dünya ve nimetlerine dalmaktan alıkonulmakta, Allah'a tevekkül ederek hayra ve hayırda yarışa teşvik edilmektedir. Kibirli cimriler kötülen-mekte, halis mü'minler övülmekte, bazı kalbi hastalıklı münafıklar üzücü tavırlardan dolayı uyarılmakta ve İkaz edilmektedir. Peygamberlerin; insanların hidayeti, adaletin yeleştiril-mesi gibi gönderiliş hikmetleri üzerinde durulmakta, geçmiş toplumların durumları, bun­lardan birçoklarının saltanat düşüncesini yerleştirmelerinden dolayı sapıttıkları bildirilmek­te, isa'ya tabi olanların ahlaki boyutlarına ve aynı zamanda bunlardan birçoklarının gü­nahlarına dikkatler çekilmiştir.

Sürenin bölümleri, birbiri ardınca nazil olmuştur denilecek kadar birbirinden kopuk de­ğildir. Temel olarak aldığımız mushaf, bu sürenin, Nisa sûresinin kendisinden sonra nazil olduğu rivayet edilen Zİlzal sûresinden sonra ve Muhammed süresinden önce nazil oldu­ğunu belirtmektedir. Sûrelerin nüzul sırası hakkında rivayette bulunan ravilerin çoğunluğu bu sûresinin tertibini sözünü etîiğimiz mushaftaki tertibine göre yapmaktadır[1] Buna rağ­men bu sûredeki bir ayet, açıkça bu sûrenin fetihten sonra nazil olduğunu göstermektedir ve bu Fetih de bütün müfessirlerin yorumuna göre Mekke'nin fethidir.[2] Bu sûrenin fetihten önce nazil olduğunu söyleyen yaklaşımı destekler görüşler yoktur. Bizi, bu sürenin tertibini, rivayetlerdeki tertipten daha sonraya bırakmaya sevkeden husus budur. Böylece Mek­ke'nin fethinden hemen önce ve Hudeybiye anlaşmasından sonra nazil olan sürenin orta­mıyla bu sürenin nüzul ortamı arasındaki uyumu sağlayalım.

"Fetih" kelimesi Nasr sûresinde geçmektedir. Cumhur bunun da Mekke'nin fethi olduğu görüşündedir. Ancak burada hatırlatma ve övgü üslubuyla Mekke'nin fethine işaret edilmiştir. Teme! aldığımız mushaf, bu sûrenin nüzul bakımından Kur'an'ın son sûrelerin­den olduğunu beyan etmektedir. Zemahşeri de bunu zikretmiştir. İbn Kesir'in ibn Ömer'­den rivayet ettiği bir hadise göre bu sûre, Rasulullah'ın kendisinden sonra ancak yaklaşık 80 gün yaşadığı Veda Haccı'nda nazil olmuştur, ibn Abbas'tan da rivayet ettiği bir hadiste "bu sûre nazil olunca Hz. Peygamber, Fatıma'yı yanına çağırdı ve ona 'bende yakında öle­ceğim hissi var' dedi" denilmektedir. Abdulah b. Ukbe'den rivayet edilen bir hadis de şöy­ledir: ibn Abbas kendisine (Abdullah b. Ukbe'ye) Kur'an'daki en son nazil olan sûreyi bili­yor musun?" diye sordu. O da "evet, Nasr süresidir" diye cevap verdiğinde, İbn Abbas "doğru söyledin" dedi. İbn Abbas'lan rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygamber şöyle bu­yurmaktadır; "İçimde bir his bana, bu sene içerisinde öleceğimi söylüyor". Nişaburi şöyle diyor: "Rasuluilah bu sûrenin nüzulundan sonra ancak yetmiş gün yaşayabildi." Bütün bu rivayetler gösteriyor ki, Mekke'nin fethinden yaklaşık iki yıl sonra vefat eden Rasulullah'ın vefatından biraz önce nazil olmuştur. Tevbe süresindeki bazı ayetler, bu sûrenin Mekke'nin fethinden sonra nazil olduğunu açıkça göstermektedir. Bu ayetler şunlardır: "Allah ve Ra-sulü'nün müşriklerden tamamen beri olduğu, HaccEkber gününde Allah'tan ve Rasu-lü'nden insanlara bir bildiridir..." (Tevbe, 3) "Ey İman edenler, müşrikler ancak ve ancak bir pisliktir. Öyleyse bu yıllarından sonra artık Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar.." (Tevbe, 28)

Tüm bunlardan hareketle Hadid sûresini Mümîehine sûresinin sonuna aldık. Çünkü Mekke'nin fethi bu sûreden sonra ve Hadid sûresinin nüzul ortamında gerçekleşmiştir. En iyisini Allah bilir. [3]

 

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1-  Göklerde ve yerde olan her şey Allah ı teşbih etmiştir. O, azizdir, hakimdir.

2-  Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. O diriltir ve öldü­rür, her şeye güç yetirendİr.

3- O, evveldir, ahirdir, zahirdir ve batındır. O, her şeyi bi­lendir.

4- Yeri ve gökleri altı günde yaratan sonra da arşa İstiva e-den O'dur. Yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni ve ona çıkanı bilir. Siz nerede olursanız O, sizinle beraberdir. Muhakkak ki Allah yaptıklarınızı görür.

5-  Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Bütün işler Allah'a döndürülür.

6-  Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katar. O, kalplerin özünü bilir.

 

Ayetlerin ifadesi açıktır. "Zahir" ve "batın" sıfatları hariç bu ayetlerdeki ifadelerin benzerleri birçok Mekkî ve Medenî sûrelerde geçmiştir. Allah'ın sıfatlarının çeşit çeşit olduğu, azameti ve kainata yerleştirdiği düzeni, kudretinin, ilminin ve mülkünün kap­samlı olduğu konusunda güzel ve güçlü bir kesit sunulmaktadır. Allah'ın kâinattaki tüm mahlukatı ve bu mahlukatın açık, gizli içinde bulunduğu tüm faaliyeleterini kuşattığı, her şeyin başlangıçla da sonuçta da O'na döndürüleceği belirtilmektedir.

Bu ayetlerle ilgili özel rivayetler yoktur. Görünen odur ki, bu ayetler insanın dikka­tini çekmeyi, vicdanına seslenmeyi ve onun Allah'a doğru yönelişini sağlamayı amaçla­maktadır. Ve bu ayetler, peşisıra gelen diğer ayetlerin ihtiva ettiği davet, emir, uyan, teşvik ve kınama konularından Önce bir Ön hazırlık çalışmasıdır. Bu, Kur'an-ı Kerim'in

alışık olduğumuz tekrar edilen metodlarından biridir.

"ez-Zahir" ve "el- Batın" sıfatlan ilk kez bu ayetlerde kullanılmaktadır. Taberi, bu i-ki sıfatı açıklarken şöyle diyor: "Zahir, her şeyin üstünde olan veya her şeyden yüce ve üstün olandır, ondan daha yüce hiçbir şey yoktur anlamındadır. Batın ise, tüm eşyanın iç yüzüdür, eşyaya ondan daha yakın hiçbir şey yoktur." Beğavi'nin rivayetine göre Hz. Ömer bunu Kab'a sormuş o da "bunun anlamı, O'nun evvele olan ilmi, ahire olan ilmi gibidir. O'nun zahire olan ilmi batına olan ilmi gibidir" demiştir. Değişik yollarla gelen rivayete göre Rasulullah, bu iki sıfatın tefsirini de içinde bulunduran şu duayla yapardı: "Ey göklerin, yerin ve her şeyin Rabbi olan, taneyi ve çekirdiği yarıp filizi çıkaran, Tevrat'ı, İncil'i ve Kur'an'i indiren Allahım! Perçeminden tutup yakalamış olduğun her şerlinin şerrinden sana sığınırım. Sen Evvelsin, senden Önce hiçbir şey yoktur. Sen Ba­tınsın ve senden Öte hiçbir şey yoktur. Benden borcu gider ve beni fakirlikten kurtarıp zengin eyle." [4]

 

7- Allah'a ve elçisine iman edin. O'nun sizin emrinize sunduğu şeylerden infak edin. Sizden iman eden ve infakta bulunanlar için büyük bir ecir vardır.

8- Size ne oluyor ki, Rasul sizi Rabbinize iman etmeye çağırıyorken Allah'a iman etmiyirsunuz? Oysa O, eğer mü'min iseniz sizlerden kesin bir söz almıştı.

9-  Sizi karanlıklardan nura çıkarması için kuluna apaçık ayetler indiren O'dur. Muhakkak Allah size karşı şefkati i-dır, esirgeyendir.

10-  Size ne oluyor ki, Allah yolunda infak etmiyorsunuz? Oysa yerin ve göklerin mirası Allah'ındır. Sizden, fetihten önce infak eden ve savaşan (diğerleriyle) bir değildir. İşte onlar derece bakımından sonradan infak eden ve savaşan­lardan daha büyüktür. Allah, her İkisine de güzel olanı va-ad etmiştir. Allah yapmakta olduklarınızdan haberdardır.

 

Ayetlerin ifadeleri gayet açıktır. Ayetlerin özünden ve manasından anlaşılmaktadır ki bu ayetler, birinci dercede mü'minlere, sonra genel olarak da dinleyenlere hitap et­mektedir. Bu ayetler şu hususları kapsamaktadır:

1-  Mü'minleri ve dinleyenleri Allah'a ve Rasulü'ne iman etmeye, emirleri sunulan ve harcama yetkisine sahip kılındıkları maldan infak etmeye çağırmakladır. Onlardan bunu yapanlara Allah'tan büyük bir mükafat vardır.

2- Allah'a iman etmekten alıkoyanı kınanarak, inkarlarını soruyla ortaya koymakta­dır. Allah'ın elçisi onları imana çağırıyor. Peygamber bundan önce onlardan söz almıştı. Onlar gerçekten mü'min iseler bu sözü verdiklerinde sözlerinde dursunlar.

3- Allah'ın ancak ve ancak onları küfrün ve cehaletin karanlıklarından imanın ve il­min aydınlığına çıkarmak için Peygamberine ayetlerini indirdiği konusunda insanları uyarmaktadır. Allah bunu da insanlara karşı şefkatli ve esirgeyici olduğu için yapmakta­dır.

4- Yine kınama ve uyarma babından onları, mallarını Allah yolunda infak etmekten alıkoyan durumu soru şeklinde ortaya koymaktadır. Kaldı ki, göklerde ve yerde olan her şey yüce Allah'ın mülküdür.

5- Teşvik ve izah babından olmak üzere, 'fetih'ten önce mallarını infak edip sava­şanlarla fetihten sonra bunu yapanlar arasında büyük bir farkın olduğunu belirtmektedir. Her halükarda ikincilerin de Allah'tan birinciler gibi kendilerine vaad edilen iyilik ve mükafata nail olacaklarını belirtmesine rağmen, birincilerin Allah katında ecir ve derece bakımından daha fazla olduklarını vurgulamaktadır. İnsanların her yaptıklarının ve elle­riyle takdim ettikleri her şeyin ilmini bilen O'dur.

Bu ayetlerin nüzulüyle ilgili şu rivayetten başka herhangi bir rivayete rastlamadık. Beğavi'nin Kelbi'den rivayetine göre 10. ayet Ebu Bekir hakkında nazil olmuştur. Çün­kü ilk müslüman olan ve ilk defa malını Allah yolunda harcayan odur. Rasulullah'ı mü-dafa etmiştir. İbn Ömer'den rivayet edilen bir hadiste şöyle denilmektedir: "Rasulul-lah'ın yanındaydım. Yanında Ebu Bekir de vardı. Üzerinde göğsüne doladığı bir aba bulunuyordu. Peygambere Cibril geldi ve "ne oluyor, Ebu Bekir'in üzerindeki abayı göğsüne doladığını görüyorum?" Rasulullah "o, malını fetihten Önce bana harcadı" de­di. Cebrail de "Allah diyor ki ona selam söyle ve de ki: "Sen bu fakirliğin içinde benden razı mısın yoksa kızgın mısın?" dedi. Rasulullah "Ey Ebu Bekir, Allah sana selam söy­lüyor ve diyor ki, bu fakirliğin içinde benden razı mısın yoksa kızgın mısın?" buyurdu. Bunun üzerine Ebu Bekir "Ben Rabbime mi kızacağım? Muhakkak ki ben Rabbim'den razıyım, muhakkak ki ben Rabbimden razıyım" dedi." Rivayetlerin anlamı açıkça gö­rüldüğü gibi bu ayeün nüzulüne hususi bir sebep teşkil etmemektedir.

Ebu Bckir-i Sıddık ve onun fedakarlıklarının büyük saygıya ve her türlü Övgü ve ila­hi rızaya layık olduğuna inanmakla birlikte ayetlerin ruhundan ve anlamından anladığı­mız kadarıyla sözkonusu ayel, içerik bakımından tek bir şahsa özgü değildir. Bu ayetle kastedilenler, Allah'ın "Ensar ve Muhacirin'den öne geçenler" olarak isimlendirdiği Muhacir ve Ensar'dan imana ve infak etmeye koşan ilk kuşaktır. Allah, onlardan ve on­lara güzellikle tabi olanladan razı olduğunu ve onların da Allah'tan razı olduklarını bu sûreden sonra gelen Tevbe sûresinin 100. ayetinde belirtmiştir.

Bizini tercihimiz şudur ki, bu ayetler, özellikle de kalplerinde hastalık taşıyan bazı yeni müslüman olmuş kimselerin Allah yolunda harcamakta tereddüt göstermeleri, ci-had konusunda ağırdan hareket etmeleri, tam samimi olamamaları ve değişik sûrelerin değişik ayetlerinde (mesela Bakara, 264-267; Nisa, 71-87, 95-100, 114-115, 140-147, 152-157 vb. belirtildiği üzere Allah'a ve Rasulü'ne karşı görevlerini tam yerine getirme­meleri gibi birçok tavırlarından biri olan rahatsız edici herhangi bir tavrından dolayı na­zil olmuştur. Allah, elçisine Allah'ın güç ve kudretini, insanların canlarını ve mallarını da kapsayan kainatın yegâne sahibi olduğunu belirten ön hazırlık merhalesinden sonra, kınamayı, hatırlatmayı, uyarmayı, teşvik etmeyi, ikaz etmeyi ve dikkat çekmeyi içeren bu ayetleri vahyetmiştir.

İbn Kesir, bu ayetlerle ilgili olarak İmam Ahmed'in Enes'ten rivayet ettiği şu hadisi zikreder: "Halid b. Velid ile Abdurrahman b. Avf arasında bir münakaşa olmuştu. Halid, Abdurrahman'a "siz bizden önceki günlerinizle bizlere üstünlük taslıyorsunuz" demiş ve bu söz Hz. Peygamber'e ulaştırılmıştı. Bunun üzerine Hz. Peygamber, "Ashabıma ilişmeyin onları bana bırakın. Canımı elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, şayet siz Uhud dağı veya diğer dağlar kadar aitın infak etseniz bile onların amellerine yetişemez­siniz" buyurmuştur."[5]

Bu hadisten anlaşılmaktadır ki, fetihten önce infak edip savaşanlarla fetihten sonra bunu yapanlar arasında bir mukayesenin yapılmasını, ayetin nüzul hikmeti gerekli kıl­mıştır. Ancak hemen şunu belirtelim ki, biz Halid b. Velid'i nifak çıkaran ve hasta kalp­li sıfatlarından tenzih ederiz. Sadece ortada var olan husus, onun Hudeybiye anlaşma­sından sonra ve Mekke'nin fethinden önce müslüman olduğudur. Onun hakkında gelen tüm rivayetler -ki bunlar doğruysa- onun İslam konusunda ciddi olduğunu göstermektedir. O, Rasulullah'a Medine'de kendi kanaati ve seçimi sonucu müslüman olarak gel­miştir.[6] Gün geçtikçe İslam'da derinleşmiş ve iman, ihlas ve cihad bakımından Rasulul-lah'ın güçlü ashabından biri olmuştur.

Durum ne olursa olsun bu ayetler, sireti nebeviyenin Medine dönemine ilişkin, açık çizgilerle olmasa dahi bazı kesitler sunmaktadır. Bu ayetlerin Özü, kapsamı ve üslubu, beraberce ayetlere muhatap olanların gevşek davrandıklarını, iman ve intak hususların­da mükemmel bir samimiyet göstermekten tereddüt ettiklerini belirtmekledir. Onların bu durumlarını kınayarak onlan uyarmayı amaçlamakta ve onların özellikle de Rasulul-lah'ın aralarında bulunduğu, onlara Allah'ın ayetlerini okuyup vahyini tebliğ ettiğinden dolayı bu hususta herhangi bi mazerete sahip olmadıklarını vurgulamaktadır. Ayetler, onların bu olumsuz tavırlarım tedavi etme, müslümanfarın ahlakım güzelleştirme, arın­dırma ve temizleme metodunu kullanarak, muhatapları intak etmeye, cihad yapmaya, Rasulullah'i tasdik etmeye ve bu uğurda fedakarlığa katlanmaya çağırmaktadır. Aynı zamanda bu ayetler, ilk nesli Övmekle onların en tehlikeli ve zor koşullarda bile samimi olduklarını, fedakarlıkla bulunduklarını ve infak ettiklerini, bu amellerinden dolayı Al­lah'ın onlardan razı olduğunu (Tevbe, 100) beyan etmektedir. Biraz önce zikrettiğimiz ayetler ve bunların dışındaki Bakara, 204-206; AI-i İmran, 137-168; Nur, 47-54; Müca­dele, 8-9 ve Saf, 2-3 gibi ayetler üzerinde düşünüldüğünde sözkonusu ayetlerin ihtiva ettiği hususlar açık bir şekilde görülebilir. Tevbe süresindeki bazı ayetlerde de buna benzer hususların varlığı yanında yeri geldiğinde de açıklayacağımız gibi Hz. Peygam-ber'in hayatının sonlarında İslami cemaatlerin (toplulukların) konumlarına ilişkin güzel bir tasnifte bulunulmuştur.

"Ve kad ehaze mîsâkahüm" (sizden sözünüzü aldı) cümlesi hakkında, Taberj ve di­ğer müfessirlerin[7] tabiin alimlerinden zikrettikleri görüşler çoktur.

Buradaki "misâk", Allah'ın Adem'in zürriyetinden aldığı ve A'raf sûresinin şu aye­tinde zikrettiği ahiddir: "Rabbin Ademoğullanndan, onların bellerinden zürriyetlerini alıp onlan kendilerine şahid tuttuğunda "ben sizin Rabbiniz değil miyim?" dedi. Onlar da "evet, şahid olduk" dediler" (A'raf, 172).

Bazıları da şöyle demiştir: "Burada sözü edilen misak (ahid), Allah'ın insanlara ver­diği akıl ve mantıktır. Bu durumda her akıl sahibi raşid kişi, kendisine akıl ve rüşd ve­ren Allah'la iman üzere ahidleşen kimsedir." Bütün bunlara benzer görüşler müfessirler tarafından zikredilmiştir.

Kanaatimize göre en doğrusu, burada sözü edilen misak, onların Hz. Peygamberle yaptıkları biati hatırlatma bağlanımdadır. Öyle ki onlar bu biatle; iman, ihlas, fedakarlık, infak, cihad ve iyi bir hususta itaat edeceklerine dair Allah'a söz vermiş olmaktadırlar. Allah en iyi bilendir. Her ne kadar bazıları 10. ayette sözü edilen fethin Hudeybiye fethi -ki Allah bunu Fetih sûresinde fetih olarak isimlendirmekledir- olduğunu söylüyorsa da bütün müfessirlerin ittifakıyla bu, Mekke'nin fethidir.[8] İbn Kesir'den naklettiğimiz İ-mam Âhmed'in ve Ebu Said'in hadisleri bunu desteklemektedir, Çünkü Halid b. Velid, Hudeybiye günü Kureyş'in safında yer almaktaydı. [9]

 

Mekke'nin Fethi, Olaylar Ve Etkilen

 

Hudeybiye anlaşmasından iki yıl sonra gerçekleşen Mekke fethi, önemli ve büyük bir olay olmasına rağmen fethin gerçekleştiğini haber veren bu sûrenin 10. ayeti, fethi buna benzer bir vasıfla aktaran Nasr süresindeki ayet ve Mekke'nin Hz. Paygamber'in ve müslümanların kontrolüne ve denetimine girdiğine işaret eden Tevbe süresindeki şu ayetlerden başka Kur'an-ı Kerim'de söz edilmemektedir: "HaccEkber günü Allah ve Rasulünün müşriklerden beri olduğu Allah ve Rasulünden insanlara bir duyurudur." (Tevbe, 30) "Ey iman edenler, müşrikler birer pisliktir, o halde bu yıllarından sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar"(Tevbe, 27). Hikmeti ilahi, bu fetihle ilgili ibret, uyarı, eğilim, sükunet ve kınama gibi tavırlara ilişkin herhangi bir ayet indirmeyi gerekli kalmamıştır denilebilir. Bunlar da Bedir, Uhud, Hudeybiye, Beni Kureyza, Beni Nadir olaylarıyla ilgili olarak Enfal, Ali İmran, Ahzab, Fetih ve Haşr sûrelerinde açıkladığımız gibi cihad ve fetih olaylarıdır.

Rivayetlerin zikrettiğine göre bu fethin gerçekleşmesi[10] Özetle şöyle olmuştur: "Fetih, hicri 8. yılı Ramazan ayının son on gününde gerçekleşmiştir. Bunun sebebi de, Hudey­biye anlaşmasıyla Kureyş'e tabi olan Beni Bekir kabilesinin, anlaşmayı çiğneyerek Ra-sulullah ve müslümanların himayesinde bulunan Beni Huzaa kabilesine saldırması ve Kureyş'ten bazılarının destek ve yardımıyla kabileden birkaç kişiyi öldürmesidir. Beni Huzaa'dan bir heyet Medine'ye gelerek olanları Hz. Peygamber'e bildirdi ve O'ndan yardım talep ettiler. Hz. Peygamber de yardım vaadetti. Kureyş, bu yaptıklarının anlaş­mayı çiğnemek olduğunu anladı ve Ebu Süfyan alelacele Medine'ye gelip anlaşmaya sadık olduklarını bildirmek istedi. Rasululah'Ia konuştu ve Rasulullah ona cevap verme­di

Ebu Süfyan, Ebu Bekir'den aracı olmasını istedi. Ebu Bekir reddetti. Aynı teklifi Ömer'e, sonra Ali b. Ebu Talib'e ve Fatma'ya yaptı. Onlar da reddedince Mescidin ka­pısına ümitsiz bir şeklide gelip "Ey insanlar, ben sizlerin himayesine girmiş biriyim" diye bağırdı ve tekrar Mekke'ye dündü. Rasulullah, istediği hazırlık tamamlanınca, Medi­ne müsîümanlarından ve Eşlem. Gıfar, Müzeyne, Cüheyne, Eşça, Selim ve Fezare kabi­lelerinden oluşan ve onbinleri bulan ordunun başına geçti. Ordunun harekete geçmesi, Ramazan ayının son on gününde olmuştu. Mekkeliler bu ordunun harekete geçtiğini öğ­rendiklerinde müttefikleri olan Hevazin, Sakif, Beni Bekr ve Ehabiş'ten savaşa çağırdı. Hevazin ve Sakil' gibi büyük müttefikler daha Mekke'ye ulaşmadan Hz. Peygamberin ordusu Mekke'ye vardı. Mekke halkı bu orduya karşı koymanın imkansızlığını gördü. Hz. Peygamber ve hükmüne teslim oldu. Mekke'nin bazı bölgelerinde vuku bulan ve bazılarının ölümüne sebep olan ufak tefek çatışmalarından başka büyük bir çatışma ol­madı. Rasuiullah, bu küçük çaplı çatışmaları duyunca hemen durdurulmasını emretti ve durduruldu. Ebu Süfyan daha müslüman olmadan ortamı bir yoklamak için dışarı çıktı­ğında müslüman olup Mekke'de kalan ve Rasulullah'ın onayıyla müslümanlığıni gizle­yen Peygambcr'in amcası Abbas'la karşılaştı ve ona "ötende ne var" diye sordu. Abbas da "orada on binlerce kişiyle birlikte Rasulullah var. Müslüman ol yoksa doğduğuna pişman olursun"' dedi. "Ve sen benim himayemdesin diyerek onu peşine taktı ve Rasu-lullah'a götürdü. Orada müslüman oldu. Rasulullah ona ikramda bulundu ve "Kim Ebu Süfyan'ın evine girerse o emniyettedir" diye ilan ettirdi. Aynı zamanda "kim Harem'c girerse o emniyetledir ve her kim de evine çekilir kapısını kapatırsa o da emniyettedir" diye ilanda bulundu.

Ebu Süfyan, karşı koyamayacağını gördü ve böyle bir düşünceyi aklının ucundan bi­le geçirmedi. Abbas'a dedi ki: "Senin kardeşinin oğlunun saltanatı bayağı büyüdü." Bu­nun üzerine Abbas "yazıklar olsun sana o saltanat değil. Allah'ın nübüvveti ve yardımı­dır" dedi Sa'd b. Ubade, Hazrec'in ileri gelenlerindendi. Ve bazı birliklerin komutanıy­dı. Sancak laşıyıcılarındandi. Mekke'ye girince "Bugün cenk günüdür. Bugün kutsalın helal olduğu gündür" diye bağırmaya başladı. Hz. Ömer onun bu sözlerini Hz. Pey­gambere haber verdi. Hz. Peygamber, "Kureyş'len ona karşı bir hamlenin olmayacağın­dan emin olamayız" dedi ve Hz. Ali'ye gidip ona kavuşmasını ve ondan sancağı alıp kendisinin sancakla Mekke'ye girmesini emretti. Rasulullah Mekke'ye girdiğinde he­men Kabe'ye gidip orayı putlardan temizledi. Kabcnin içinde ve çevresinde 360 tane put bulunuyordu. Kabenin duvarları üzerinde fal oklarından medet bekleyen bir vaziyel-te olan Hz. İbrahim'e ve Hz. İsa ile meleklere ait resimler bulunuyordu. Rasulullah bun­ların kazınıp silinmesini emretti. İkinci gün insanlar Kabe'nin etrafında toplanmaya başladılar ve Hz. Peygamber bir hutbe irad eti. Hutbesine şu sözlerle başladı: "Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur, O tektir ve O'nun urtağı yoktur. Va'dini doğruladı, kuluna yar­dım etti ve yalnız başına grupları hezimete uğralli." Sonra şöyle devam elti. "Dikkat edin! Cahüiyye dönemine ait her türlü kan davası, kin, nefret bu iki ayağımın altındadır. Kabe'yi koruma ve hacılara su dağıtma işi hariçtir. Ey Kurcyş topluluğu! Muhakkak ki Allah, sizden cahüiyye gururunu ve neseple üstünlük taslamayı gidermiştir. Tüm insanlar Adem'den, Adem de topraktandır. "Ey insanlar, biz sizi bir erkek ile bir dişiden ya­rattık ve lanışasınız diye de sizleri kabile ve kavimler kıldık. Sizin Allah katında en ke-remliniz en çok sakın an anızdır." Rasulullah "Ey Kureyş topluluğu! Benim size ne yapa­cağımı düşünüyorsunuz?" deyince, onlar da şöyle cevap verdiler; "Senden hayır umuyo­ruz. Sen iyi bir kardeş ve iyi bir kardeşin oğlusun!" Hz. Peygamber de "gidin, siz ser­bestsiniz" buyurdu. Bunun üzerine Mekke halkı, Hz. Peygambere biat etmeye yöneldi ve müslüman olduklarını ilan ettmeye başladılar. Rasulullah bazı adamlarını Mekke'nin civar bölgelerine gönderip, oralardaki meşhur put ve anıtları yıktırdı. Bir Huzaa'lı bu es­nada Hüzyel'den bir müşrike saldırıp onu öldürdü. Bunun üzerine Rasulullah tekrar bir hutbe irad ederek şöyle dedi: "Ey insanlar! Allah Mekke'yi fil ordusundan korudu, ora­ya Rasulullah'ı ve mü'minleri idareci kıldı. Dikkat edin, orası (Mekke) benden Önce hiç kimseye kan dökmek için helal olmadı ve benden sonra da helal olmayacaktır. Ancak benim için de bir günde bir saat helal kılındı. Sonra dünkü gibi (haram belde) saygınlı­ğına lekrar döndü. Burada bulunanlarınız bulunmayanlara bildirsinler. Allah'a ve ahirel gününe iman eden bir kimsenin burada kan dökmesi ve ağaç kesmesi helal değildir." Sonra şöyle devam elti: "Ey Huzaa topluluğu! Savaştan (öldürmekten) ellerinizi çekiniz. Şu ana kadar öldürdüğünüzü öldürdünüz. Onun diyetini ödettireceğim. Şu konuşmam­dan sonra kim öldürülürse, onun yakınlarının önünde iki seçenek vardır. Dilerlerse kati­lin kanını isterler, dilerlerse de bundan vazgeçip onu serbest bırakırlar." Rasulullah bazı kişilerin şiddetli küfür ve işkencelerinden dolayı, Kabe'nin Örtüsüne bürünseler dahi öl­dürülmelerini emretti. Abdullah b. Hatal ve Huvcyris b. Vehb bunlardandı. Bunların düşmanlıklarından dolayı Safvan b. Ümeyye ve İkrime b. Ebu Cehl gibileri Mekke'den kaçmak zorunda kalmışlardı. Bazı müslümanlar, bu insanlar için aracı (şefaatçi) oldu ve aracılıkları kabul edildi. Onlara haber gönderildi, onlar da dönüp müslüman oldular.

Rasulullah'ın fetih esnasındaki uygulamaları, davranışları ve tavırları gayet güzeldi. O, bununla insanları İslam'a ısındırmak, Allah'ın sözünü, kutsallığını, İslami ve insani kardeşliği ve eşitliği onlar arasında hakim kılmak istiyordu.

Hudeybiye anlaşmasının bereketinden dolayıdır ki, Peygamberin ve müslümanlann gücü arttı, İslam dairesi genişledi ve Hz. Peygamber, yahudilerin Medine dışındaki em­peryalist güçlerini kırdı. Kureyş'in zayıflaması da Peygamber'in gücünün artması ve İs­lam dairesinin genişlemesiyle eş oranda artıyordu. Hz. Peygamber'in başında bulundu­ğu bu büyük ordu, bu anlaşmadan iki yıl sonra vücuda gelmişti. Hem de böyle muazzam ordu, müslümanlar taralından, Kureyş ve müttefiklerinin benzer bir orduyla siret tari­hinde -Ahzab sûresinde işaret edildiği gibi- Ahzab olayı olarak anılan ve H. 5. yılında Medine'ye hücum etmelerinden sonra oluşturulmuştu.

Mekke'nin tethiyle birlikte, Hz. Peygamber ve İslam'la diğer Araplar arasındaki en­gel ortadan kalkmış, Arap yarımadasının her tarafından heyetler akın akın Hz. Peygam-ber'e gelmişlerdir. Yarımadanın doğusu ve kuzeyinin tamamına ilave olarak Yemcn'in büyük bir bölümü de Allah'ın dînine girdi. Öyle bir zaman geldi ki Hz. Peygamber 30 bine yakın bir ordunun başında siret tarihinde Tebük Gazvesi olarak isimlendirilen gaz­vede Şam kapılarına kayandı. İslam otoritesinin heybeti bu coğrafyayı kapsadı ve İslam buradaki kabileler arasında hızlıca yayıldı. Bu Gazve, Hz. Peygamberin vefatından iki yıl sonra gerçekleşen büyük fetih hareketinin ilk adımları oldu.

Ensar, şehirlerin anası olan Mekke'nin fethinden sonra Rasulullah'ın tekrar ikinci defa Medine'ye dönüp orayı kendine merkez edeceğini mi yoksa Mekke'de mi kalaca­ğını sormaya başladı. Bu durum, Rasulullah'a iletilince, Rasulullah Ensar'm ileri gelen­lerini çağırdı ve "Allah korusun, yaşamım sizinle olacak ve sizin aranızda öleceğim" dedi. Rasulullah bu tavrıyla da Ensar'ın kendisine ve muhacirlere kucak açmasını, yar­dım etmesini takdirle anmış oluyordu. Medine'ye hicretin büyük bereketleri olmuştur. Mekke'nin fethi bunlardan sadece bir tanesidir.

Rasulullah Mekke'nin gençlerinden birini Mekke'ye vali tayin etti. Bu seçimi Mek­ke'nin yaşlılarından yapmamasının bir hikmeti vardır. O genç Ümeyyeoğulları'ndandı. Bununla da onların kalplerini ısındırmak istiyordu. Bu konuda zikredilen zarif bir riva­yet vardır. Rasuluilah, ismi Atab b. Useyd olan bu valiye nafakasını temin için günlük bir dirhem tahsis etmişti. O da bunun üzerine kalkıp şöyle dedi: "Ey insanlar! Allah bir dirhem de gözü olanın gözünü doyurmaz. Rasulullah bana rızık olarak her gün için bir dirhem tahsis etti. Hiç kimseye muhtaç değilim. Anlaşılıyor ki bu genç zenginlerden bi­ri değildi. Belki de Rasulullah'ın onu seçmesinin sebebi budur.

Evet, ayetlerin nüzul sebebi belirli bir zaman dilimine Özgü olmasıyla birlikte, gö­rüldüğü üzere ayetlerde daimi bir talimat vardır. Müslümanların gönlünde her zaman ih-Ias ve yakin noktasında bir etki yapıyor, onları özellikle de fedakarlık ve infakın zaruri bir hal aldığı krize ve sıkıntılı zamanlarda mallarıyla, canlarıyla fedakarlık yapmaya ve bu uğurda yarışmaya sevkediyor. Aynı zamanda ilahi hikmet bununla birlikte hem sı­kıntılı anlarda ve hem de sıkıntıların olmadığı zamanlarda intakta ve fedakarlıkta bulu­nanları övmekledir. Bundan da anlaşılmakladır ki her an infak ve fedakarlık yapmak ge­rekir. Ve bunu yapan, Allah katından bir güzelliği hak eder.

"Onun sizi hakim kıldığı, yönetiminize verdiği şeylerden infak edin" cümlesiyle mal sahiplerine seslenmekte ve onların bu malları üzerinde yalnızca Allah'ın vekilleri olduğu belirtilmektedir. Onların, asıl mülk sahibi olan Allah'a itaat etmeleri, O'nun yolunda O'-nun dinine ve O'nun yaratıkları arasında ihtiyaç sahiplerine yardım etmek gibi infakta bulunmaları emredilmektedir. Bu uyarı (emir), ayrıca mü'min yöneticiyi, mü'minlerden ihtiyaç sahipleri için mal sahiplerinden infak etmelerini istemeye yetkili kılmaktadır. [11]

 

11- Aflah'a güzel bir borç verecek olan kimdir? (Allah) bu­nu kendisi için kat kat artırır. Onun için şerefli ve üstün bir ^ 'ecir vardır.

 

Ayetin ibaresi anlaşılır ve açıktır. Öyle görünüyor ki bu ayet, önceki ayetlerden he­men sonra nazil olmuştur. Önceki ayetlerin infakı teşvik etmeleri, mal sahiplerine yapı­lan "her ne kadar mallar Allah'a aitse de onlar da o mallar üzerinde yetkili kılınmış kim­selerdir" şeklindeki uyarıyı tekid etmeleri, Allah'ın, mallarını infak edenleri, borç ve­renler olarak değerlendirmesi onun karşılığını kat kat ödeyeceğini ve kendileri için bü­yük bir ecir olduğunu bildirmektedir.

Burada sürekli geçerfc olan bir uyarı ve talimat sözkonusudur. Ayet, amaç itibariyle tekrarda bulunmuştur ki gerekli olan mesaj yenilensin.

Kanaatimize göre bu ayet önceki ayetlerle birlikte nazil olmuştur. Çünkü aralarında­ki bağ güçlüdür. Değilse bile onlardan hemen sonra nazil olmuştur. En iyi bilen Al­lah 'tır. [12]

 

12-  O gün, mü'min erkekler ile mü'min kadınları nurları Önlerinde ve sağlarında koşarken görürsün. Bugün sizin müjdeniz, içinde ebedi olarak kalacağınız altlarından ır­maklar akan cennetlerdir. İşte, büyük kurtuluş budur.

13-  O gün, münafık erkekler ve münafık kadınlar iman edenlere der ki: "Bizi bekleyin de'[13] sizin nurunuzdan bi­raz alıp yararlanalım.[14]' Onlara denilir ki: "Arkanıza dö­nün de bir nur arayın." Derken aralarında kapılı bir sur çe- kilir, iç yanında rahmet, dış tarafında azap vardır.

14-  Münafıklar seslenirler: "Biz sizlerle beraber değil mİy-dik?" (Müminler de) "Evet, ama siz kendinizi fitneye dü­şürdünüz, oyalandınız ve kuşkulara kapıldınız, kuruntular sizi aldattı. Nihayet Allah'ın emri geldi ve o çok aldatıcı sizi Allah'la aldattı.

 15- Artık bugün ne sizden ne de küfredenlerden hiçbir fid- ye alınmaz. Barınağınız ateştir, sizin dostunuz odur ve o ne kötü bir gidilecek yerdir.

 

Ayetler, halis mü'minler ile münafıkların kıyamet günündeki hallerinden bahset­mektedir. Müminlerin Önlerinden ve sağlarından bir nur yayılır ve bu nur onların yolla­rını güçlü bir ışıldamayla aydınlatır. Cennetlerde daimi olarak kalacakları, müjde olarak kendilerine iletilir ve bu da büyük bir kurtuluştur. Münafıklar ise mü'minlere seslenerek onların beklemelerini, yollarını aydınlatıp yürüyebilmeleri için onların nurlarından bi­razcık olsun ifade etmeyi isterler. Kendilerine "geriye dönün, başka bir yerde aydınlığı arayın" denilir. Sonra her iki grubun arasına bir sur çekilir, bu surun bir tarafında mü'minler için rahmet ve nimet, diğer tarafında da münafıklar için şiddetli bir azap var­dır. Ardından münafıklar, mü'minlere bir daha seslenerek "biz dünyada .sizinle beraber ve sizden değil miydik?" derler. Müminler de "evet, ama kalpleriniz bozuklu, şek ve şüphe içerisinde bocalayıp duruyordunuz, oyalanıp ortamı gözlüyordunuz. Olmasını beklediğiniz kuruntularınız sizleri aldattı, şeytan sizi Allah'ın affı ile yanılttı. Zannetti­niz ki, tekrar dirilmeyeceksiniz ve Allah sizi hesaba çekmeyecek" derler. Ve ardından onlara "Artık ne sizlerden ve ne de kafirlerden herhangi bir fidye alınmadığı gibi, hiçbir yardım eden de size yardım edemeyecektir. Sizin barınağınız ve dostunuz ateştir, o ateş ne kötü varılacak bir yerdir ve ne kötü bir dosttur" denilir. [15]

 

Kıyamet Gününde Mii'min Ve Münafıkların Durumu

 

Bu ayetlerin sebeb-i nüzulüne Özgü herhangi bir rivayete rastlamadık. Kanaatimize göre bu ayetler kendisinden önceki rivayetlerle, bir ara söz niteliğiyle bağlı bulunmakta­dır. "Bugün" kelimesi kendisinden önceki cümleye direk bağlıdır. Buna göre "İşte bu­gün de Allah güzel bir borç verenin ecrini kat kat artırır" denilmektedir. Ayetlerin üslu­bu, muhlisler için müjde ve övgü, münafıklar için uyarıcı ve inzar üslubu taşımaktadır. Bu ayetlerde-önceki ayetlerin yorumunda belirttiğimiz gibi, kalplerinde hastalık bulu­nanların üzücü konumlarına dair işaretler vardır. Aynı zamanda bu ayetler tereddüt gös­teren ve ihmalkarlık yapanların ileri sürdükleri mazeretin kabul edilmediğini ve müna­fıkların, kendilerinden ayrılan mü'minlerden yardım talep ettiklerini belirtmektedir. Mü­nafıkların, hila, tuzak, şüphe, üzüntü, oyalanma, aldatma ve bocalama gibi hususları içe­ren kötü tavırlarına uygun düşen bir karşı koyuş ve sürekli bir telkin sözkonusudur. Bu güruh toplum içerisinde daima var olur. Onların ahirette Allah'tan hakettikleri rezillik ve azabı görmelerinin yanfsıra, muhlisler, bunlara nefret, kınama, onlardan uzak durma, onları yalanlamakla karşı koyacaklardır.

Münafık kadınların, münafık erkeklerle birlikte zikredilmesi diğer Medenî sûrelerin ayetlerinde tekrar edilmiştir. Onların özellikle anılmasının Arap kadının canla başla ça­lıştığının, kötü ve nifak eylemlerinde rol aldığının göstergesi olduğuna dikkat çekmiş­tik. Mekke'nin fethinden sonra nazil olan bu sûrede de onların tekrar anılması, kadınla­rın, Hz. Peygamberin hayatının sonuna kadar erkeklerle birlikte bu eylemlere devam et­tiğini göstermektedir.

Beğavi, bu ayetlerle ilgili olarak, Katade'den, Hz. Peygamberin şöyle dediğini riva­yet eder: "Mü'minlerden bazılarının nuru, Medine'den Aden'e, San'a'ya ve diğer yerle­re kadar olan yerleri apaçık bir şekilde aydınlatır. Bazılarının nuru ise, sadece ayakları­nın bastığı yeri aydınlatır." Abdullah b. Mesud'un da şöyle dediğini rivayet eder: "Onla­ra (mü'minlere) amelleri miktarınca nur verilir. Kiminin nuru hurma ağacı gibi, kiminin nuru bir adam boyu kadardır. Nuru en az olanın ki ise başparmak kadar olup bir sönüp bir yanar". Bu iki hadisten de anlaşılıyor ki, mü'minlerin nur ve derece bakımından farklı farklı olmaları tabii bir olaydır. Dolayısıyla nurun daha parlak ve aydınlık olması için salih amellerin yapılması teşvik edilmektedir.

Taberi ve Beğavi, İbn Abbas, Abdullah b. Ömer ve Ka'bu'l-Ahbar'ın şöyle dedikle­rini rivayet etmişlerdir: "Ayetlerde zikredilen sur, Beytü'l Makdis'in doğu tarafındaki surdur. Onun iç tarafında rahmet, dış tarafında azap vardır. Orası da yahudilerin cehen­nem vadisi diye isimlendirdikleri yerdir". Biz bu görüşü, tuhaf ve yersiz buluyoruz ve tereddütle karşılıyoruz. Çünkü ayetler bunun, kıyamet gününde gerçekleşek olan bir du­rum olduğunu belirtiyor. Taberi diyor ki: "En doğru görüş bu surun kıyamet gününde cennetliklerle cehennemlikler arasındaki engel olduğunu belirten görüştür." Doğru ve uygun olan da budur. [16]

 

16-  İman edenler İçin hala vakit gelmedi mi ki, kalpleri Al­lah'ın zikrinde ve inen hakka saygı duysun ve bundan ön­ce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun bir zaman geçmiş ve kalpleri katılaşmış, çoğu da yoldan çık­mış kimseler gibi olmasınlar.

17-  Bilin ki, gerçekten Allah, yeryüzüne ölümünden sonra hayat verir. Belki aklınızı kullanırsınız diye size ayetleri açıkladık.

18- Şüphesiz, sadaka veren erkeler ile sadaka veren kadın­lar'[17] ve Allah'a güzel bir borç verenlerin (karşılığı) kat kat arttırılır ve onlar için güzel bir ecir vardı.

19-  Allah'a ve elçilerine inananlar (var ya) işte Rabbleri katında sıddîkler[18] ve şehidler onlardır. Onların ecirleri ve nurları vardır. Küfredip, ayetlerimizi yalanlayanlar ise, işte onlar da cehennem halkıdır.

 

Ayetlerin İbaresi Açık Olup Şu Hususları İçermektedir:

 

1- "Mü'minlerin kalplerinin Allah'ın zikrine huşu ile bağlanmasının ve Allah'ın el­çisine indirdiği Hakk'a boyun eğmesinin vakti hala gelmedi mi?" şeklinde kınama ve eleştiri içeren bir soru cümlesiyle başlamaktadır ki böylelikle mü'minler, kendilerinden önceki Ehli Kitabtan zaman aşımıyla kalpleri katılaşmış, çoğu doğru yoldan sapmış ve Allah'ın emirlerine karşı çıkmış kimseler gibi olmasınlar.

2-  Mü'minlerin dikkatini, Allah'ın yeryüzüne ölümünden sonra tekrar nasıl hayat verdiğine çekmektedir. Muhakkak ki Allah, onlara misaller vermekte, ayetlerin amaçla-nra açıklamakta ki, belki onlar, o ayetlerin amaç ve hedefini kavrar, öğüt ve ibretlerden faydalanırlar.

3- Ardından da uyan, teşvik ve müjde içeren şu hususu dile getirmektedir: Mü'min-lerden sadaka veren erkekler ile sadaka veren kadınlar ve mallarını Allah yolunda har­camak suretiyle O'na güzel bir borç veren kimseler, Allah'a ve elçisine iman edip onla­rın davetine icabet eden, emirlerini yerine getiren, yasaklarından kaçınanlar için kat kat arttırılmış büyük bir ecir vardır. Parıldayan nur Allah katındadır. O da sıddîkler ve şe-hidlerdir. Allah'ın ayetlerini yalanlayan kafirler ise cehennem ehlidir. [19]

 

Allah Yolunda İnfakta Bulunmak

 

Taberi, bu ayetlerin sebebi nüzulüyle ilgili herhangi bir rivayette bulunmamıştır. A-ma Beğavi, üç rivayet zikretmiştir.[20] Bunlardan biri Kelbi'den rivayet edilmiştir. Bu aye­tin münafıklar hakkında hicretten bir yıl sonra nazil olduğu belirtilmektedir.

Münafıklar, Selman-ı Farisi'ye gelip O'nun Tevrat'ta bulunan ilginç şeylerden bah­setmesini istediler. Allah, "Biz sana kıssaların en gerçeğini aktarmaktayız" (Yusuf, 3) ayetini indirdi. Bir müddet sustular. Sonra tekrar dönüp sormaya başladılar. Allah, "Al­lah, müteşabih, ikişerli bir kitap olarak sözün en güzelini indirdi." (Zümer, 23) ayetini nazil buyurdu. Bunun üzerine münafıklar yine bir müddet soru sormamaya, susmaya başladılar. Fakat bir müddet sonra tekrar gelip soru sordular. Bu defa Allah, "İman edenlerin kalplerinin Allah'ın zikrine huşu ile bağlanma zamanı gelmedi mi?" ayetini indirdi. İkinci rivayet de İbn Mes'ud'dan rivayet edilerek şöyle denilmektedir: "Müslü­man olmamızla, Allah'ın bizi bu ayetle azarlaması arasında dört sene vardır."[21] Üçüncü rivayet ise İbn Abbas'dan nakledilerek şöyle denilmektedir: "Allah, Kur'an'ın nüzulünün 13. yılının başında mü'minlerin kalplerini bu ayetle teskin ederek onları azarlamış-ür."

Bu üç rivayet de gariptir. Birincisi, ayetin münafıklar hakkında nazil olduğunu belir­terek, her.ikisi de Mekkî olan Yusuf sûresinin 3.[22] ve Zümer sûresinin 23. ayetlerini ak­tarmaktadır. İkinci rivayetten de ayetin Mekkî olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Abdullah b. Mesud, davetin ilk yıllarında müslüman olanlardandı. Mekke dönemi de 13 yıl sür­müştür. Kaldı ki ilk nesil, Mekke döneminde Allah'ın zikrine ve ibadetine kendini ver­miş ve Allah'ın indirdiğine iman etmiştir. Zariyat, 17-19; Mearic, 22-35; Zümer, 23; Furkan, 63-64; Mü'minun, 1-10 ve Ra'd, 20-24 ayetleri gibi Mekke'de nazil olan bir-Çok ayet, onları sözkonusu edilen bu vasıflarla nitelemektedir.

Üçüncü rivayetten de bu«yetin hicretten sonra birinci yılda nazil olduğu anlaşılmak­tadır. Münafıklar müstesna, tüm mü'minler çok samimiydiler ve kendilerini tamamen buna vermişlerdi. Birinci ayette münafıklara hitap edildiği gibi, mü'minlere hitap edil­memiştir.

Kanaatimize göre bu ayetler, bağlam ve konu itibariyle kendisinden Önceki ayetlerle ilişkili ve bağlantılıdır. Önceki ayetler, direkt olarak Kıyamet gününde, samimi mü'mirilerle münafıklar arasındaki durumu mukayese etmiş, şüphe İçerisinde bocala­yan, oyalanan ve kuruntularla avunan münafıkları kınamış ve onları uyarmıştır. Ve yine önceki ayetler, bazı müslümanlan, imanlarında aşın samimiyet göstermedikleri ve Al­lah yolunda infakta bulunmadıktan için azarlamıştır. Kimin Allah'a borç vereceğini sormuş, borç verenlere verdiklerini kat kat artıracağını ve büyük bir ecir vereceğini be­lirtmiştir, işte bu ayetler, cimrilik yapana, şek, şüphe içinde bocalayan ve ihmalkarlık yapana seslenerek, "samimi olmalarının, kalplerinin Allah'ın zikrine ve indirdiklerine huşu ile bağlanmasının vakti hala gelmedi mi?" diye sormakta ki, onlar zaman aşımıyla birlikte kalpleri katılaşan Ehli Kitab gibi olmasınlar. Bunun yanında samimi olan ve her türlü fedakarlıkta bulunanları da övgüyle yâd etmektedir.

Sûrenin tertibi ve fethin zikredilmesi, bu sûrenin H. 8. veya 9. yılda nazil olduğunu göstermektedir. Zaten konuyla ilgili ayetlerin çoğu bu dönemde nazil olmuştur. Ayetler bu dönemde, bu seslenişin, zaten ihmalkârlık yapan, şüphe içinde bocalayan ve biraz önce sûre ve ayet numalanm verdiğimiz, daha önce nazil olmuş birçok ayette belirtildi­ği üzere Allah ve Rasulü'yle ahidleşenlere karşı olumsuz, sevimsiz tavırlar takınanlara yöneliktir. İlk ayette, mü'minler. Ehli Kitabın içinde bulunduğu durumdan da anlaşıla­cağı üzere Maide, Nisa, Al-i îmran. Bakara sûrelerindeki birçok ayette de sözü edildiği gibi doğru yoldan sapan, birbiriyle çekişen Allah'ın kitabını tahrif eden, ondan uzakla­şan ve Allah'ın emir ve kanunlarına karşı gelen Ehli Kitab gibi olmama konusunda uya­rılmaktadır.

Bu güçlü bir uyandır. Çünkü müslümanlar, Ehli Kitabın içinde bulunduğu bu duru­mu görüyor ve duyuyordu. Bu konumu eleştiriyorlardı. Bundan da öte bazı ayetlerde be­lirtildiği gibi İslam'dan önce Arapların da eleştiri odağıydı. Fatır sûresinin "Yeminleri­nin olanca güçleriyle, kendilerine bif uyarıcı-korkutucu gelecek olsa, ümmetlerin her­hangi birinden mutlaka daka doğru yolda olacaklarına dair Allah'a and içtiler.." ayeti ve En'am sûresinin "ya da kitap bize de indirilseydi, şüphesiz onlardan daha çok doğru yolda olurduk dememeniz için size Rabbinizden apaçık bir belge, bir hidayet ve bir rah­met gelmiştir" ayetleri sözkonusu bu ayetlerdendir.

İkinci ayet/üslubu ve konumu itibariyle çeşitli öğütler içermektedir. Yeryüzünü, ölümünden sonra gökten yağmur yağdırarak tekrar dirilten, herşeye gücü yeten, bağışla­yıcı Allah'tır. Apaçık ayetlerle insanları dirilten, onları içinde bulunduktan karanlık ve cehaletten sonra dünya ve ahirette mutluluk ve basan yoluna ileten O'dur. Aynen bunun gibi onları ölümünden sonra dirilten odur ki, onları hesaba çeksin, onlardan herbirine imanından, küfründen, doğruluğundan ve fışkından dolayı hakkettiği karşılığı versin. Burada kendisine hitap edilen (ki bu hitap süreklidir) kimselerin, Allah'a yönelip tevbe ederek hazırlık yapmakla, kötü sonuçtan kurtulmak için O'nun hidayetine tabi olmakla, kendileri için dünya ve ahirette basan ve mutluluğu elde etme gerekliliği vurgulanmak­tadır.

Üçüncü ve dördüncü ayetlerde sadaka veren erkekler ile sadaka veren kadınlar, Al­lah'a güzel bir borç verenler, Allah'ın indirdiğini doğrulayan ve onunla amel edenler, davete icabet edenler ve huşu sahibi olanlar, Allah yolunda şehid olanlar ve Allah'ın Tevbe sûresinin 110. ayetinde kendilerinden razı olduğunu bildirdiği Rasulullah'ın as­habından samimi kadın ve erkeklerin, içinde bulunduktan güzel konumlar övülmekîe-dîr. Sonra sürekli olarak, müslümanlan ruhsal bir donanıma tabi tutarak onlara, Allah'ın indirdiklerini doğrulamayı, onun yolunda canla malla fedakarlık yapmayı, O'na yaklaş­mak, ilahi nzayı kazanmak, dünya ve ahiret mutluluğunu kazanmak için büyük bir vesi­le kılmaları hususunda telkinde bulunmaktadır.

Evet, sadaka veren erkeklerin yanında sadaka veren kadınların da zikredilmesi, daha önceki ayetlerde dikkat çektiğimiz gibi, münafık kadınların özellikle zikredildiği husus gibidir. Zaten ihlas ile nifak arasında da büyük bir fark vardır. [23]

 

20- Bİlin ki, dünya hayatı bir oyun, eğlence, süs, kendi aranızda övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışıdır. (Bu), bir yağmura benzer ki, bitirdiği ot çiftçilerin'[24] hoşuna gi­der, sonra kurıfr, onu sapsarı görürsün, sonra da çer-çÖp[25] olur. Ahirette ise şiddetli bir azap, Allah'tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir zevkten  başka bir şey değildir.

21- {O halde) Rabbinizden bir mağfirete ve genişliği yerle göğün genişliği gibi olan ve Allah'a, elçilerine inananlar için hazırlanmış bulunan cennete koşun. İşte bu Allah'ın dilediğine vereceği lütfudur. Şüphesiz Allah büyük lütuf sahibidir.

 

Bu ayetlerin ibaresi de açıktır. Her iki ayette de müslümanlara hitap edilmekte ve şu hususları vurgulanmaktadır:

1- Dünya hayatının bir oyun, eğlence, süs, övünme, mal ve evlad çoğaltma yeri ol­duğuna dikkat çekilmiştir. Bu dünya hayatı aynen yeryüzüne inen ve çiftçilerin yüzünü güldüren, güzel ekinler yeşerten yağmur gibidir. Bu ekinler büyür, fakat daha sararip çer-çöp haline dönüşüverir,

2- Ciddi bir hususa daha dikkat çekmiştir ki o da ahirettir. İnsanlar, ahirette ya Al-Uı'tan bir mağfiret ve hoşnutluk veya şiddetli bir azap olan gidişatlanyla başbaşa kalır­lar. İşte o zaman insanlar, dünya hayatının kısa süreli bir zevkten ve aldatıcı bir görü­münden başka birşey olmadığının farkına varırlar.

3- Ayetler, muhatapları, Allah'ın mağfiret ve hoşnutluğunu, Allah ve eçilcrine iman edenler için hazırlanmış, genişliği yer ile göğün genişliği kadar olan cenneti elde edici sebepler oluştunmak için koşmaya, yoğun gayret sarfetmeye çağırmaktadır. Bu da Al­lah'ın dilediğine vermiş olduğu lütfudür. Muhakkak ki Allah, lütuf sahibidir. [26]

Dünya Hayatı Oyun Ve Eğlencedir

 

Bu iki ayetin nüzul sebebine özgü herhangi bir rivayette rastlamadık. Kanatimize göre her iki ayet de amaç ve bağlam olarak önceki ayetlerle ilişkilidir. İki ayetin ruhun­dan ve anlamınclan anlaşılan şudur: Her iki ayet de infak etmek ve ihlaslı olmak suretiy­le Allah'ın rızasına mazhar olmayı teşvik etmekte, önceki ayetlerde kınanan tereddüt ve oyalanmadan kaçınmayı öğütlemektedir.

Dünya hayatının bu sefilde birinci ayetle ömeklendirilmesi daha önce de birçok yer­de geçmişti.

Daha önceki ayetlerde, dünya hayatı örneği verilirken Allah'a davet etmek, dünyevi olanlara, mala, makam ve mevkiye dalmamak öngörülürken burada da ihlas ve infak ko­nularında tereddüt gösterenler, oyalananlar yerilmiştir. Daha önce sözkonusu yerlerde söylediğimiz gibi burada da diyoruz ki ayetler, dünya ve nimetlerinden, kazanç, mal ve evlad edinmekten el-etek çekme bağlamında değildir. Burada emredilen husus, kişinin dünyaya aşın bir şekilde meydelip dünyalığı en büyük arzu ve hedefi haline getirmeme-sidİr. Dünyaya aşırı bir şekilde dalıp Allah'a ve insanlara karşı olan görevlerini unutma­ması, ebedi hayat yeri olan ahireti ve hesabı ihmal etmemesi emredilmektedir. Kaldı ki dünya hayatı, dünyada yaşayan her insan için çok kısa bir müddetten ibarettir. Özellikle ayetlerin bu tarzda ortaya koyduğu metod; manevi ve şifalı bir ilaç mahiyeti taşımakta, insana hayatının her safhasında, bilhassa maddenin ruhu galip olduğu, dünya nimetleri­nin, insanın yüce değerlerini kaybettirdiği, kalpleri katılaştinp, Allah'ın korkusunu çe­kip aldığı anlarda en büyük yaran sağlamaktadır. [27]

 

22- Ne yeryüzünde ve ne de sizin nefislerinizde meydana gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan ön-ce[28] bir kitapta yazılmış) olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a çok kolaydır.

23- Ki elinizden çıkana üzülmeyesiniz[29] ve (Allah'ın) size verdiğiyie sevinip şımarmayasınız. Allah büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez.

24- Onlar cimrilik edip insanlara da cimriliği emrederler. Kim yüz çevirirse (bilsinler ki) Allah zengindir, övgüye la­yıktır.

 

Ayetlerde Şu Hususlara Dikkat Çekilmiştir

 

1- Hitap müslümanlaradır. Yeryüzünde vuku bulan her şey ve insanların nefsine do­kunan her musibet, vuku bulmadan önce Allah katında bulunan bir kitapta yazılmıştır. Bu da Allah için gayet kolay olup, O'nun İlminin ve kudretinin kapsamlı oluşuyla ilgili olan bir şeydir.

2- Allah bu gerçeği açıklıyor ki, onlar, ellerinden kaçan hayırlardan dolayı üzüntü ve yasa boğulmasınlar veya elde ettikleri hayırlardan dolayı sevinçten mağrur olmasın­lar. Çünkü Allah, kibirlenip böbürlenen, kendilerine ulaşan hayırdan dolayı sevinip mağrur olan, sonra da infak etmede cimrilik yapan ve başkalarına da cimrilik konusun­da kendisi gibi olmalarını öğütleyenleri sevmez. Allah, kendi emirlerine icabet etmek­ten yüz çevirenlerden daha zengindir. Kendisine icabet eden için hamd ve şükür sahibi­dir. Bu ayetlerle insanlar uyarılmaktadır. [30]

 

Cimrilik, Kibir Ve Sadaka

 

Ayetlerin nuzül sebebine ilişkin herhangi bir rivayete rastlamadık. Kanaatimize göre bu ayetler, önceki ayetlerle konu ve bağlam açısından bağlantılıdır. Ayetlerin anlamın­dan ve özünden anlaşılan şudur ki, insanlara ulaşan herhangi bir hayır, Allah'ın lütfündandır. İnsanların övünmesini, böbürlenmesini, Allah yolunda infak ve ihtiyaç sahipleri­ne verme noktasında cimrilik yapmasını gerekli kılacak hiçbir sebep yoktur. Madem ki insanlar, bu hayrın elden gitmesini ve telef olmasını engellemeye güç yetiremiyorlarsa o halde, Allah'ın şükrünü yerine getirmemenin, cimrilik ve ihmalkarlık yapmanın hiçbir anlamı yoktur. •

Ayetlerin anlamından ve özünden anlaşılıyor ki, sözü edilen musibet, insanların gü­cü üstünde olan şeylerdir. Müfessirlerin çoğu, sözü dönderip dolaştırıp bu konuya getir­mişlerdir. O halde denilebilir ki, bu musibetin, insanlardan sadır olan, dünya ve ahirette karşılığında cezalandırıldıkları veya mükafatlandırıldıktan fiillerle hiçbir ilgisi yoktur.

Ayrıca ayetlerden, daha önceki ayetlerde de kınama konusu olan, şüphe içerisinde bocalayan, oyalanan, ihmalkar davranan münafıkların başka sıfatlarının da olduğu anla­şılıyor ve bu sıfatlar yerilecek dikkatli davranılıp bunlardan kaçınılması vurgulanıyor. Bu sıfatlar da insanlara karşı büyüklenmek, kendini beğenmek, elde ettiklerinden dolayı böbürlenip gururlanmak, cimrilik göstermek ve insanlara da cimriliği emretmektir. Cim­riler, genellikle kendi cimriliklerini temize çıkarmak için başkalarının da cimri olmasını isterler.

Görüldüğü gibi ayetlerde, sürekli olarak geçerli olan telkinler sozkonusudur. Müslü­manların, her halükarda Allah 'a güvenmeleri, ona teslim olmaları, kendilerine dokunan bir belaya sabretmeleri, ümitsizliğe düşmemeleri, kendilerine gelen hayırdan dolayı şük­retmeleri, sevinçten dolayı kibirlenip böbürlenmemeleri, mağrur olmamaları, Allah yo­lunda infak etmenin ve muhtaçlara yardım etmenin sonuçlarından korkmamaları, cimri­liği teşvik rezaletine bulaşmamaları, herhâlükârda hayn başkalarından menelmemeleri öğütlenmiştir.

Bütün bu öğütleri içeren Kur'an ayetleri, Mekke ve Medine döneminde nazil olan sûrelerde tekrar edilmiştir. Bununla da güzel ahlaka çağrılmış, rezillikler yasaklanmış, nefsin her şart ve ortamda Allah'a teslim olması istenmiştir.

Sahih hadis kitaplarında sadaka, cimrilik ve kibir hakkında birçok hadîs rivayet edilmiştir. Kur'ani talimatla, nebevi talimatın bu hususta birbiriyle nasıl ahenk içinde olduğunu görmek için bu hadislerin bir kısım im burada aktarmayı faydalı buluyoruz: Buhari, Müslim ve Nesai'nin Ebu Hureyre'den rivayet ettikleri bir hadis şöyledir: "Al­lah Rasulü'ne bir adam gelerek, "Ya Rasulullah (sevap bakımından) hangi sadaka daha büyüktür?" diye sordu. Allah'ın Rasulü "sıhhatin yerinde olup, malına düşkün olduğun, fakirlikten korkup zenginliğe meylettiğin halde verdiğin sadakadır. Bu işi, canboğaza gelip de falancaya şu kadar, filancaya bu kadar verilsin diyecek duruma gelinceye kadar erteleme. Dikkat et, zaten bu mal o zaman başkasının olmuştur" buyurdu.[31] Nesai, Ebu Hureyre'den şu hadisi rivayet etmiştir: "Rasulullah (s) şöyle buyurdu: "Bazen bir dirhem yüzbin dirhemden daha üstün sayılır." Bu nasıl olur ya Rasulalah?" dediler. O da "tki dirhemi olan bir adam, onlardan bir dirhemini, çok malı olan bir kimse de yüz bin dirhemini, sadaka olarak verdi nu\ilk adamın bir dirhemi bu yüzbin dirhemden daha üs­tün sayılır."[32] Buhari, Müslim ve Nesai'nin Ebu Musa'dan rivayet ettikleri bir hadis de şöyfedir: "Rasulullah (s) şöyle buyurdu: "Her müslümanın sadaka vermesi gerekir." "Ya Rasulalah ya bulamayan kimse ne yapsın" dediler. Hz. Peygamber "Elinin emeğiy­le çalışır kazanır, kendine yararlı olur ve sadaka verir" buyurdu. "Yapacak iş bulamaz­sa ne yapsın" dediler. O da "İhtiyacı olan kimseye yardım eder" dedi. Onlar "Ya bunu da bulamazsa?" diye sorunca Hz. Peygamber "İyi iş yapsın, iyilikte bulunsun, kötülük­ten sıkınsın, bu onun için sadakadır" buyurdu.[33] Buhari ve Müslim, Ebu Hureyre'den şu hadisi rivayet etmişlerdir: "Ey Ademoğlu sana intak edileni infak et."[34] Tİrmizi de Ebu-bekir'den şöyle rivayet etmiştir: "Nebi (s), "sahtekar, savurgan ve cimri cennete gire­mez" buyurdu."[35] Tirmizi'nin Ebi Sa'id'den rivayet ettiğine göre Nebi şöyle dedi: "İki haslet vardır ki, asla bir mü'minde beraber bulunmaz. Onlar; cimrilik ve kötü ahlak­tır."[36] Müslim, Tirmizi'nin Ebu Hureyre'den rivayet ettikleri bir hadiste Rasul şöyle bu­yurdu: "Allah, yücelik atkım, büyüklük ise benim biiründüğüm elbisemdir. Kim bunlar­dan birinde benimle boy ölçüşmeye kalkışırsa onu cehenneme atarım."[37] Müslim ve Tirmizi, Abdullah'dan Hz. Peygamber'İn şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: "Kal­binde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete giremeyecektir." Adamın biri: "Ya Rasu-lallah, insan elbisesinin ve ayakkabısının güzel olmasını ister (bu kibirlilik midir)" dedi. Peygamber de: "Allah güzeldir, güzel olanı sever. Kibir; kendini yüksek görerek, hakkı inkar etmek ve hakkı söyleyenlere karşı koymaktır" buyurdu."[38]

Tüm müfcssir ve yorumcular "bir kitapta" cümlesinin olmuş, olan ve olacak herşe-yin yazılı bulunduğu Levh-i Mahfuz'dan kinaye olduğunu söylemişlerdir. Biz, Buruc sûresinin tefsirinde Levh-i Mahfuz, Ra'd sûresinin tefsirinde müfessirlerin buna mura-dif (eş anlamlı) olduğunu söyledikleri "ümmü'l-kitap" tabirlerini açıklamıştık. A Buruc sûresinde sözkonusu yerde demiştik ki. Allah, genel ilmini maddi bir levhada toplamaktan yücedir, bu tabir, insanların amel ve bilgilerinin levhalarda olduğunu var­saymalarından kaynaklanmaktadır. Ancak bununla birlikte diyoruz ki, bu tabir, "Al­lah'ın İlmi, yeryüzünde ve insanlar üzerinde cereyan eden olaylar vuku bulmadan önce onları kapsamıştır" anlamındadır. En iyisini Allah bilir.[39] [40]

 

25- Andolsun ki biz, elçilerimizi apaçık belgelerle gönder­dik ve onlarla birlikte Kİtab'ı ve mizanı indirdik ki, İnsanlar adaleti yerine getirsinler. Ve kendisine de büyük bir kuvvet ve insanlara.yararlar bulunan demiri de indirdik ki, Altah, kendisine ve1 peygamberlerine, gayb İle (görmedikleri hal­de) kimlerin yardım edeceğini bilsin(bildirsin). Şüphesiz Allah büyük kuvvet sahibidir, üstün olandır.[41]

 

Ayet şu İlahi yasayı belirtiyor: Allah, peygamberlerini insanlara apaçık belgeler ve kanıtlarla göndermiştir. Onlara, insanların kendi aralarında adaleti ve hakkı tesis etmek için yapmaları gerekenleri kapsayan kitapları indirmiştir. Demiri yaratmış ve insanlara bunu nasıl kullanacaklarının bilgisini ilham etmiştir. Demirde insanlar için birçok yarar­lar olmasının yanında, o, güç ve baskı aracıdır. Allah, tüm bunu, insanları sınamak ve onların ileri süreceği mazeretleri engellemek, -her ne kadar onlar işin sırrını idrak etmi­yorlarsa da -onlardan kimin Allah'a ve peygamberlerine yardım ettiğini, onları ve onla­rın getirdiği gerçekleri tasdik ve teyid ettiğini ortaya çıkarmak için yapmıştır. O Allah, güçlüdür, kuvvetlidir ve insanlara muhtaç değildir, istediği herşeye güç yetirendir. [42]

 

Kitap Ve Mizan

 

Ayetin nüzul sebebiyle ilgili herhangi bir rivayete raslamadık. Her ne kadar, bu ayet yeni bir konu işliyor gibi görünüyorsa da daha önceki ayetlerle ilişkili ve bağlantılı olduğu görülmektedir, önceki ayetler, Allah yolunda cihad ve infak etmeye davet eder­ken bu ayet de, bu davetin hedeflerinden biri olan insanlar arasında adalet ve hakkı tesis etmeyi içermektedir. Ayet, başlı başına tam bir cümle olup, itikad, sosyal, yargı ve yö­netimle ilgili talimatlar içermektedir. Tek bir cümleyle yönetimin (otoritenin) insanlar arasında adaleti ve hakkı tesis etmesi gerektiğini belirtmiştir. Allah, insanları uyarısız, eğitimsiz ve ilkesiz bırakmamaktadır. Onlara elçilerini apaçık belgelerle göndermiştir. Onların arasında adalet ve hakkı yerleştirmek için kitaplar indirmiştir. Yoldan sapan, büyüklük taslayan, inat eden, zulüm ve bâtılı, hak ve adaletin yerine geçirmeye çalışan hak ile adaletin gereğini yerine getirmeyenlere karşı koymak için başvurulan faydalı yöntemlerden demirli silahlan, vurucu güç haline getirmiştir. Tüm bunlar yalnızca in­sanların faydası ve yararf içindir.

Taberi ve diğer müfessirler, Allah'ın peygamberlerine indirdiği mizan ve demir hak­kında çeşitli görüşler serdetmişlerdir.[43] Öyle ki, burada sözü edilen mizan, "insanların yaşamlarında kullandıkları terazi (ölçü birimi)dir. Allah bunu Nuh'a gönderdi ve kav­minin onu kullanmasını emretti. Allah Adem'le birlikte demirden yapılmış kelpeten, örs, çekiç ve testere göndermiştir" denilmektedir. Bu konuda İbn Ömer'den rivayet et­tikleri merfu bir hadiste Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Allah gökyüzünden yer­yüzüne dört bereket indirmiştir: Demir, ateş, su ve tuz". Aynı zamanda şöyle bir görüş de rivayet etmişlerdir: "Buradaki mizandan kasıt adalettir. Demiri indirmekten amaç, onu yaratmak ve insanlara yeri ve dağlan kazmak, özellikle de insanların kendilerini korumak için "demirde büyük bir güç vardır" cümlesiyle tabir olunan gücü, silah yapı­mında kullanmak gibi çeşitli alanlarda kullanmasını öğretmektir.

Kanaatimize göre ikinci görüş daha doğrudur ve eşyanın tabiatına uygundur. Müfes-sir Kasımi, îbn Teymiyye'nin, birinci görüşü eleştiren doğru teşhislerini aktararak şöyle demektedir: "Hz. Peygamber'den bu konuda rivayet edilen hadis ve çeşitli demirli alet­lerin Adem'e ve Nuh'a indirildiğini beyan eden ve İbn Abbas'tan aktarılan rivayet, uy­durmadır. İnsanlar, kendi aralannda bazılarının yerden ve dağlardan akan madenlerden ve demirden çeşitli aletleri elleriyle yaptıklannı müşahede ediyorlar. Bu tür görüşler, gözle görülen sıradan olayı abartmaktadır." [44]

 

26- Andoisun biz, Nuh'u ve İbrahim'i elçi olarak gönder­dik. Peygamberliği ve kitabı onların soylarında kıldık. On lardan hidayeti kabul edenler vardır, ama onlardan birço­ğu da fasık olanlardır.

27-  Sonra bunların peşinden art arda elçilerimizi gönder­dik. Meryem oğlu İsa'yı da arkalarından gönderdik, O'na incil'i verdik ve O'na uyanların kalplerine şefkat ve merha­met koyduk. İcad ettikleri ruhbanlığı biz onlara yazmamış­tık. Ancak Allah'ın rızasını kazanmak için kendilerinden (bu ruhbanlığı) uydurdular, ama ona da gereği gibi uyma­dılar. Bununla birlikte biz onlardan İman edenlerin ecirle­rini verdik, onlardan birçoğu da fasık olanlardır.

 

Hristiyanlarm Ahlakı Ve Ruhbanlık

 

Ayetlerin nüzul sebebiyle ilgili herhangi bir rivayete rastlamadık. Ancak her iki ayet de bir önceki ayetten sonra gelerek Allah'ın insanlar arasında adalet ve hakkın tesisi ve insanların hidayeti için elçiler göndermesinin hikmetini açıklar mahiyetledir "Nuh'u ve İbrahim'i elçi olarak gönderdi. Peygamberliği ve kitabı onların soyunda kıldı. Onlardan bir kısmı hidayete erdi ve birçoğu da Allah'ın emrinden dışan çıktı, sapıttı ve doğru yol­dan saptı."

Sonra daha önce gönderdiği peygamberlerin ardından, onların getirdiği metod üzere olan birçok elçi gönderdi. Ardından Meryemoğlu İsa'yı gönderdi ve O'na İncil'i verdi. O'na tabi olanların kalbine şefkat ve merhamet yerleştirdi. Öyle ki, onlar, Allah'ın ken­dilerine farz kılmadığı bir şeyi uydurup, buna uymayı farz kıldılar. Bu uydurdukları şey de Allah'ın rızasına nail olmak ve O'na daha fazla ibadet etmek için tamamen ibadete kapanmak ve kadınlardan uzaklaşıp onlardan el etek çekmek gibi hususları içeren ruh­banlıktır. Ancak onlar buna da gereği gibi riayet etmediler. Onlardan bazısı iman etti, samimi oldu ve Allah da ecirlerini verdi, bazısı da Allah'ın emirlerini çiğnedi, sapıttı ve hak yoldan çıktı.

Ayetler, bu ayetlerin nazil olduğu dönemdeki Ehli Kitabın içinde bulunduğu duruma dikkat çekmektedir.

Taberi Özellikle de ikinci ayetle ilgili olarak İbn Mesud'dan şu nebevi hadisi rivayet etmiştir: "Rasulullah (s) şöyle buyurdu: "Bizden öncekiler yetmişbir fırkaya bölündü, bunlardan sadece üçü kurtuldu, diğerleri helak oldu. Bu üç fırkadan biri krallara karşı geldi ve onlarla Allah'ın ve İsa'nın dini üzere savaştı, sonra krallar onları öldürdü. Bir fırka da krallara karşı gelmeye güç yetiremedi ve kendi kavimleri arasında kalıp, ka­vimlerini Allah'ın ve Merycmoğlu İsa'nın dinine davet etti. Krallar onlan da öldürdü ve testereyle biçti. Diğer fırka da ne krallara karşı koyabildi ne de kavimleri arasında kalıp onlan Allah'ın ve İsa'nın dinine davet edebildi. Dağlara ve manastırlara çekildiler ve ruhbanlaştılar. Bunları Allah şöyle tanımlamaktadır: "Onlara yazmadığımız bir ruhban­lık icad ettiler." "Bunu da yalnızca Allah'ın rızasını kazanmak için yaptılar. Sonra ona gereği gibi riayet ekmediler. Onlardan iman edenlere ecirleri verildi. İşte Allah'a iman edip O'nu doğrulayanlar onlardır. Onlardan birçoğu ise fasıklardır."

Bu hadiste anlatılanlar; hristiyanlann hayatı, birbirleriyle çekişmeleri, değişik fırka­lara ayrılmaları, Roma krallarının hristiyanlara önce zulmetmeleri, ardından hristiyan olduklarında bu defa kendi mezheplerine muhalif olanlara işkence yapmaları ve hristi­yan mezhepleri arasında cereyan eden savaşlar hakkında anlatılan eski rivayetlerle para­lellik arzetmektedir.[45]

Rasulullah (s)'in arkadaşlarından bir grup, hristiyanlann papaz ve rahiplerini taklid ederek Allah rızasına nail olmak için İslam'da bir ruhbanlık türetmeye çalıştı. Maide sûresinin 87-89. ayetleri, onların, hristiyanlann kendilerinden Önce düşmüş oldukları duruma düşmemeleri için uyarmaktadır. Ayetler, müminlerin kendilerine daha faydalı olan şeylere yönelmelerini, Allah'ın dinini ve öğretilerini yaymalanm istemektedir. Sözkonusu ayetlerde ve Rasulullah'm "Her ümmetin bir ruhbanlığı vardır, bu ümmetin ruhbanlığı da Allah yolunda cihad etmektir" şeklindeki hadislerinde apaçık bir şekilde belirtilen Allah yolunda cihad etmeleri öğütlenmektedir. Bu durumu daha önce açıkla­mıştık.

Hristiyanlann Kur'an'da bu şekilde zikredilmeleriyle, genellikle hristiyanlann; müs-lümanlara karşı açıkça, şiddetli düşman, hilekar, enaniyet, kötülük sahibi, katı kalpli olarak Kur'an'da zikredilen yahudilerin ahlakına kıyasla daha ince, yumuşak kalpli ve müsamahalı olduklarına dikkat çekilmiş ve onların bu vasıflarından Övgüyle bahsedil­miştir. Aynca Araplann, sürekli olarak yolculukları esnasında uğrayıp geçtikleri dağlar­da ve çöllerde bulunan kiliselerde ve manastırlarda yaşayan ve kendilerini tamamen ibadete veren, dünyanın istek ve arzulanndan, nimet ve kötülüklerinden el etek çeken bu hristiyan topluluğuna övgüyle İşaret edilmektedir. Allah daha iyisini bilendir.[46]

"Peygamberliği ve kitabı onların soyunda kıldık" cümlesi Nuh, ve İbrahim'e nisbet edildiğinde, Allah'ın, nübüvveti onların soyuna has kıldığı anlaşılmaktadır. Şayet bu yo­rum doğruysa, bu husus Kur'an'da ilk kez geçmiştir. Daha önce öyle bir husustan bah­sedilmemiştir.'Akla ilk gelen, tüm nebi ve rasullerin onların soyundan olduğudur. Aynı zamanda İbrahim'in soyundan olduğu bilinmeyen Hud, Salih, Şuayb, Lut, îdris ve Kur'an'da ismi zikredilmeyen diğer tüm peygamberler de bu genel iradenin kapsamına girmiş oluyorlar. Buna genel bir şekilde Nisa sûresinin 164.ay eti "Ve sana daha Önce­den haberlerini aktarıp verdiğimiz peygamberler ile sana haberlerini aktarıp vermedi­ğimiz peygamberlere..." ve Gâfir (Mü'min) sûresinin 78. ayetiyle işaret edilmektedir. Belki bununla* da, ayetlerini açıkladığımız Cuma sûresinin ve orada zikrettiğimiz çeşitli rivayetlerin belirttiği gibi İsrailoğullannın tüm peygambelerin kendi soylarından oldu­ğunu iddia etmelerini ve bununla da Övünüp böbürlenmelerini reddetmeyi amaçlamıştır. En iyisini Allah bilir. [47]

   

28- Ey iman edenler, Allah'tan korkun ve O'nun elçisine i-man edin ki, kendi rahmetinden size İki pay[48] versin, sizin İçin ışığında yürüyeceğiniz bir nur yaratsın ve sizi. bağışla­sın. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.

29-  Böylece kitap ehli, Allah'ın fazlından hiçbir şeye güç yetirip sahip olmadıklarını'[49] ve fazlın muhakkak Allah'ın elinde olduğunu, onu dilediğine verdiğini bilip öğren-sin.[50] Allah büyük lütuf sahibidir.

 

Ayetlerin lafızları «gayet açıktır. Birinci ayet, mü'minlere hitap ederek onlan teşvik etmiş ve onlan müjdelemiştir. Onların -ki onlar Allah'ın sünnetini ve hikmetini kavradı­lar- ibret almaları, Allah'tan sakınmaları, O'nun hududuna riayet etmeleri, halis bir imanla O'nun elçilerine iman etmeleri, O'nun hidayetine tabi olmaları gerekir. Bunu yaptıkları taktirde Allah, onların ecirlerini ikiye katlar ve onlar için, ışığında yürüyecek­leri bir nur yaratır. Böylece dosdoğru yoldan sapmazlar ve Allah, onların günahlarını bağışlar. Şüphesiz Allah bağışlayan ve esirgeyendir.

îkinci ayet, müslümanlan müjdelemekle birlikte Ehli Kitaba dikkat çekmiştir. Al­lah'ın mü'minleri uyarması, onlara elçilerine iman etmelerini, Allah'tan sakınmalarını emretmesi, ecirlerim kat kat vereceğini vaadetmesi, aydınlağında yürüyecekleri bir nuru vermesi, günahlarım bağışlaması, Ehli Kitap için bir uyarıdır ki, onlar Allah'ın lütfunu hiçkimseden menetmeye güç yetiremeyeceklerini ve bu konuda tekelci olmadıklarını bilip öğrensinler. Lütuf sahibi yalnızca Allah'tır. Hikmet ve adaletin gerektirdiği gibi tasarrufta bulunan O'dur. Lütfunu dilediğine verir ve dilediğini de bundan mahrum bı­rakır. [51]

 

Allah'ın Rahmetinden İki Pay Almak

 

Müfessirlerin rivayetine göre, Habeşistan hristiyanlanndan bir heyet Rasulullah'a geldi. Müslümanlar arasındaki ihtiyaç sahiplerini gördüklerinde onlara yardım ettiler. Ancak, "Bundan önce kendilerine kitap verdiklerimiz bu(Kur'an)na inanırlar. Onlara (Kur'an) okunduğu zaman: "Biz ona inandık, gerçekten o, Rabbimizden gelen bir hak­tır. Zaten biz bundan Önce de müslümanlar idik" derler. İşte onlara, sabretmeleri dola­yısıyla ecirleri iki defa verilir ve onlar kötülüğü iyilikle savarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler," (Kasas, 52-54) ayetlerini duyduklarında müslü-manlara karşı övündüler ve bunun üzerine Allah birinci ayeti indirdi. Birinci ayet nazil olunca da Ehli Kitab müslümanlara hased etti ve ardından Allah, ikinci ayeti indirdi.

Ayetler bu rivayetlerle uygunluk arzedebilir. Ancak Ehli Kitabın daha önceki yerlerde de bu şekilde zikredilmesi, zamanın geçmesiye birlikte onların kalplerinin kamaştığı­nı belirtmek, müslümanlan onlar gibi olmaktan sakındırmak içindir.

Hz. Peygamberin elçiliğine inanan Ehli Kitabtan bazıları övünüp böbürlenerek "bi­zim ecrimiz kat kat artırılmıştır. Çünkü biz daha önce Allah'ın kitapları ve peygamber­lerin -hidayeti üzereydik" demiş buna karşı da bazı müslümanlar üzülüp kalpleri kırılmış ve Allah'ın hikmeti gereği bu ayetler nazil olmuş olabilir. Yüzyüze ortamlarda böyle şeylerin olabileceği ihtimalini gözardı etmiyoruz. En iyisini Allah bilir.

Her halükarda bu ayetlerde, müslümanların Allah'tan kat kat ecir görmeleri için O'ndan sakınmaları ve O'nun hidayet nuruyla hidayet bulmaları, Allah'ın lütfuna hiç kimsenin mani olamayacağı, lütuf sahibinin yalnızca Allah olduğu, bu lütfü salih amel­de bulunmak ve Allah'ları sakınmakla hakedenlerden dilediğine vereceği konusunda ta­limatlar vardır.           

Müfessirler, bu ayetlerle ilgili olarak direkt müslümanlan konu edinen bazı nebevi hadisleri aktarmışlardır. Taberi'nin Abdullah b. Ömer'den rivayet ettiği şu hadis bunlar­dandır: "Rasulullah (s)'ın şöyle dediğini işittim: "Muhakkak ki sizin ecelleriniz sizden önce gelip geçmiş toplumların ecelleri arasındadır ve ikindi namazından güneşin batışı­na kadar olan zamandır. Sizin, yahudilerin ve hristiyanlann örneği; çalıştırmak için işçi­ler tutan ve onlara "kim sabahtan günün yansına kadar çalışırsa ona birer kırat[52] (bu ya-hüdilerin), kim günün yansından ikindi namazına kadar çalışırsa birer kırat (bu da hris­tiyanlann), kim de ikindi namazından güneşin batımına kadar çalışırsa ona ikişer kırat (bu da sizin çalışmanızdır) vardır diyen adamın örneği gibidir.

Taberi, Abdullah b. Dinar'dan şu hadisi rivayet etmektedir: "İbn Ömer'i şöyle der­ken işittim: Rasulullah (s) buyurdu: Bu ümmetle yahudî ve hristiyanlann misali şu örne­ğe benzer: Bir adam "kim sabah erkenden günün ortasına kadar bir kırat karşılığı benim için çalışacak" dedi ve yahudiler "biz çalışırız" deyip çalıştılar. Sonra bu adam "kim gü­nün yarısından ikindiye kadar bir kırat karşılığı çalışacak" dedi ve hristiyanlar "biz" de­diler ve çalıştılar. Siz müslümanlar ise, ikindi namazı vaktinden akşama kadar iki kırat karşılığında çalışırsınız. Bunun üzerine yahudi ve hristiyanlar kızarak "biz çok çalışıp az karşılık mı alacağız" dediler. Rasulullah "ben sizin ücretlerinizden kısarak size zulmet­tim mi" dedi. Onlar da "hayır" dediler. "O halde bu benim lütfumdur, dilediğime veri­rim" dedi.

Taberi, kendi senediyle Ebu Ümame el-Bahili'den şu hadisi de aktanr "Rasulullah (s)'ın Veda Haccı esnasında verdiği hutbesini dinledim. Çok güzel şeyler söyledi. Bun­lardan bir tanesi şuydu: "Ehli Kitaptan kim müslüman olursa onun ecri iki defa verilir. Bizim lehimize olan şeyler, onun da lehinedir. Bizim aleyhimize olan şeyler onun da aleyhinedir. Müşriklerden ise kim müslüman olursa onun ecri bir defa verilir, Aleyhimize olanlar onun aleyhinedir ve lehimize olanlar onun da lehinedir." Ebu Musa'dan da şu hadis rivayet edilmiştir: "Rasulullah (s) şöyle buyurdu: Üç kimse vardır ki onların ecir-leh iki defa verilir. Birincisi, ilk ve son kitaba iman eden kimse, ikincisi, cariye sahibi olan, .sonra bu cariyeyi güzel bir şekilde terbiye edip onu şerbet bırakarak onunla evle­nen kimsedir. Üçüncüsü de efendisine karşı iyi davranan ve onu dinleyen köledir."

Bu iki hadis üzerinde durup düşündüğümüzde, bu hadislerin anlamıyla ayetlerin an­lamı arasında bir çelişkinin var olduğunu görürüz. Ayetler, müslümanlara Allah'tan sa­kınmalarını, Peygamberini doğrulamalarını emretmekte ve Allah'ın rahmetinden onlara iki kat verileceğini vaadetmektedir. Bu vaad, müslüman olmadan Önce ister müşrik is­terse kitabi olsun, her müslüman için geçerlidir. Şayet hadisler doğruysa, bu hadisler ki-tab ehlini bazı salın ameiler konusunda teşvik etmek içindir. Allah en iyisini bilendir.

Evet, sûrenin sonunda müslümanlann Allah'tan sakınmaya ve Peygamberine iman etmeye çağrılmalanyla, sûrenin başında yine müslümanlann Allah'a ve peygamberleri­ne iman etmeye davet edilmeleri arasında bir paralellik vardır. Yeri geldikçe söylediği­miz gibi burada da Kur'an'ın sûre başlarında ve sonlarında takip ettiği eşsiz güzellik ve belagatın bir örneği görülmektedir. Allah en iyisini bilendir. [53]

 



[1] Bkz. Siyertü'r-Rasul, c. 2, sh. 5

[2] Bkz. Tabiri, Nisaburi, Begavi, Zemahşeri, Hazin, İbn Kesir, Taberi.

[3] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 7/235-236.

[4] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 7/237-238.

[5] Buhari, Müslim, Trimizi ve Ebu David'un Ebu Said'ten rivayet ettikleri hadiste şöyle denilmektedir: "Halid b. Velid ile Abdurrahman b. Avf arasında bir münakaşa oldu ve Halid ona sövdü. Bunun üzerine Rasulullah (s) şöyle buyurdu: ""Ashabımdan hiç kimseye sövmeyiniz. Şayet sizden Uhud dağı kadar altın infak etse bu, onlardan birinin infak ettiği bir ölçek, hatta yarım ölçek kadar olmaz." Bu hadis, ibn Kesir'İn ayetle İlgili olarak imam Ahmed'den rivayet ettiği ve bizim de ondan naklettiğimiz hadisi destelemektedir. Taberi ken­di senediyle Ebu Said et-Temmar'dan şu hadisi aktarır: "Rasululah (s) şöyle buyurdu: "Yakında bir kavim gelecek onların amelierinin yanında kendi amelerinizi küçümsersiniz." Dedik ki: "Onlar kimdir Ya Rasulal-lah, Kureyş mi?" O da şöyle dedi: "Hayır, onlar yumuşak ve temiz kalbli insanlardır. Eliyle Yemen tarafına işaret ederek onlar Yemen halkıdır, dikat edin İman Yemenlidir, hikmet ve Yemenlidir" dedi. biz de "Ya Ra-suluilah onlar bizden daha hayırlı mıdır?" deyince O da nefsim elinde olana yemin ederim ki, şayet onlar­dan birinin bir dağ altını olsa ve bunu infak etse sizden birinizin infak ettiği bir müdde veya yarısına dahi denk olmaz" dedi. Sonra parmaklarını yumdu işaret parmağını uzattı ve işte bizimle diğer insanlar arasın­daki fark (ayırım) budur. Sizden biriniz fetihten önce intakta bulunan ve cihad edenle bir olmaz. Onlar, fetih­ten sonra infakta bulunan ve savaşanlardan derece bakımından daha üstündürler. Allah her ikisine de bir güzelik vaadetmiştir" dedi. Hadislerin genel ruhundan bunların Muhacir ve Ensar'dan olan ilkler ve Öne ge­çenler hakkında olduğu anlaşılmaktadır, onların fazileti hakkında daha başka hadislerde vardır. Bkz. Tac, III, 270.

[6] İbn Hişam. c. 3, sn. 319. fbn Hişam şöyle rivayet etmektedir: "Amrb. As ve Halidb. Vefid Hudeybiye an­laşmasından kısa bir müddet sonra Rasulullah (s)'a gelip İslam'a girmek istemişlerdir. Yolda birbirleriyle karşılaşmışlar ve Amr, Halid'e "nereye" diye sormuş. O da "Medine'ye müslüman olmaya gidiyorum. Bu adam peygamberdir. Ne zamana kadar direneceğiz?" demiştir. Halid de "Ben de aynen bunun için yola ko­yuldum" demiştir. Rasulullah'tan gelen rivayetlere göre, Rasulullah, onu "Seyfullah" (Allah'ın kılıcı} olarak isimlendirmiştir. Bkz. Refik el-Azm, Eşheru Meşahiri'l-İslam, c. 1, sh. 139.

İbn Hişam. c. 3, sn. 319. fbn Hişam şöyle rivayet etmektedir: "Amrb. As ve Halidb. Vefid Hudeybiye an­laşmasından kısa bir müddet sonra Rasulullah (s)'a gelip İslam'a girmek istemişlerdir. Yolda birbirleriyle karşılaşmışlar ve Amr, Halid'e "nereye" diye sormuş. O da "Medine'ye müslüman olmaya gidiyorum. Bu adam peygamberdir. Ne zamana kadar direneceğiz?" demiştir. Halid de "Ben de aynen bunun için yola ko­yuldum" demiştir. Rasulullah'tan gelen rivayetlere göre, Rasulullah, onu "Seyfullah" (Allah'ın kılıcı} olarak isimlendirmiştir. Bkz. Refik el-Azm, Eşheru Meşahiri'l-İslam, c. 1, sh. 139.

[7] Bkz. Beğavi, Hazin, Zemahşeri, İbn Kesir ve Tabersi.

[8] Bkz. a.g. kaynaklar.

[9] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 7/238-242.

[10] Bkz. Beğavi, Tabersi, İbn Kesir ve Hazin tefsirlerinde Nasr surisenin tefsiri; İbn Hişam, c. 4, srı. 167; ibn Sa'd, c. 3, sh. 181-198; Taberi Tarihi, c. 2, sh. 323-344.

[11] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 7/242-245.

[12] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 7/246.247.

[13] Umuruna "Bizi bekleyiniz" anlamındadır.

[14] Naktebis "Sizin nurunuzdan birazcık alalım da çıralarımızı tu­tuşturalım (yakalım)".

[15] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 7/

[16] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 7/247-248.

[17] el-Musaddikîne ve'l-musaddikâti Sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlardır.

[18] es-Sıddîkûn Gerçekte Allah'ı tasdik edenler ve çokça doğru olanlardır. Bu kelimeyle "ilk mü'minlere ve onların Rasululah'ı daima tasdik etmelerine işaret etmektedir" denilmiştir.

[19] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 7/250.

[20] Hazin, İbn Kesir ve Tabersi de bu rivayetleri zikretmişlerdir. Bu üçü de Beğavi'den sonra uzun bir müd­det yaşadılar.

[21] Bu hadis, Müslim'in tefsir konusunda rivayet ettiği hadislerden biridir. Bkz. Tac, II, 227.

[22] Kaynak aldığımız mushaf bu ayetin Medeni olduğunu belirmektedir. Sureyi tefsir ederken sözkonusu rivayeti çürütmüştük, Zümer süresindeki bu ayetin Mekki olduğu hakkında ise ihtilaf yoktur.

[23] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 7/250-252.

[24] el-Küffâr Burada çiftçiler (ekinciler) anlamındadır. K-F-R ke-,„. limesinin asıl anlamlarından biri de Örtmek ve kapatmaktır. Çiftçi tohumu ,h.  toprağa eker, gizler ve üstünü kapatır.

[25] Hutâmen Sarardıktan sonra çer-çöp haline gelen anlamındadır.

[26] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 7/253-254.

[27] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 7/254.

[28] Min kabii en nebreehâ "Biz onu yaratmadan önce" anlamındadır. Müfessirlerden bazıları (onu) zamirinin "yeryüzü" ve "nefis" ke­limelerine döndüğünü söylerken, bazdan da bu zamir "musibet" içindir demiş­lerdir. Bu tekil zamirin "musibet"e ilişkin olduğunu söylemek daha doğru olur.

[29] Likeylâ te'sev "Üzülmeyesiniz diye" anlamındadır.

[30] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 7/255.

[31] Bkz. Tac, c. 2. sh. 96.

[32] Bkz. Tac. c. 2, sh. 96

[33] Bkz. Tac, c. 2, sh. 96

[34] Bkz. Tac, c. 5. sh. 38

[35] Bkz. Tac, c. 5, sh. 38

[36] Bkz. Tac. c. 5, sh,29

[37] -Bkz. Tac, C. 5,sh.29

[38] Bkz. Tac, c. 5, sh.3O

[39] Buruc ve Ra'd surelerinde levh-i mahfuzla ilgili olarak söylediklerimize şunları da eklemeden geçeme­yeceğiz. Hemen belirtelim ki, beş sahih kitabında bununla ilgili herhangi bir nebevi hadise rastlamadık. An­cak Ibn Kesir. Buruc suresinin tefsirinde Taberanl'den onun da ibn Abbas'tan rivayet ettiği şu hadisi aktarır:

[40] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 7/

[41] "Rasutullah şöyle buyurdu: "Muhakkak Allah, levh-i mahfuzu, sayfaları yakuttan, kalemi de nurdan olan be­yaz inciden yaratmıştır. Onun yazısı nurdur. Allah'ın her gün için onda 360 anı vardır. Yaratır, nztklandırır, öldürür, diriltir, aziz kılar, zelil kılar ve dilediğini yapar."

Beğavi de Ra'd suresinin içinde "ümmü'l-kitab" lafzının geçtiği 39. ayetinde, değişik bir farkla fbn Abbas'tan aktarır. Ata'mn belirttiğine göre Ibn Abbas şöyle demşttir: 'Allah, 500 yıl mesafesinde (olan bir büyükükte) beyaz inciden bir levh-i mahfuz yaratmıştır. Bunun yukuttan iki kapağı vardır. Allah'ın hergün için onda 360 anı vardır. Dilediğini siler, dilediğini de bırakır. O'nun katında ümmü'l-kitab vardır." Beğavi, Ra'd suresideki söz konusu ayetin tefsirinde bu rivayetle birlikte iki rivayet daha aktarır. Birincisi İkrime'dendir. İbn Abbas şöyle dedi: "Onlar iki kitaptır. Biri ümmü'l-kitab dışında kalan bir kitaptır. Dilediğini ondan siler ve dilediğini de sabit bırakır. Diğeri de içindeki hiçbir şeyin değişmediği ümmü'l-kitabtır." İkinci rivayet de şudur: "ibn Ab­bas, Ka'b'e ümmü'l-kitab hakkında sordu. O da şöyle dedi: "Allah'ın yarattığı ve yaratıklarının işlediği şeyler hakkındaki ilmidir." Görebildiğimiz diğer tefsir kitaplarında bundan başka önemli bir fazlalık yok. Bu da Ra'd ve Buruc surelerinde söylediklerimizden bizi vazgeçirecek değildir. Beğavi'nin, Ka'b'ın İbn Abbas'ın sorusu­na verdiği cevap olarak rivayet etiği kısım görüşlerimi teyid etmektedir. En iyisini Allah bilir.

[42] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 7/258.

[43] Bkz. Taberi, Be$avi, Zemehşeri, Tabersi, İbn Kesir ve Hazin tefsirleri.

[44] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 7/258-259.

[45] Bkz. "Arap Ulusunun Tarihi" isimli kitabımız, 2 ve 4. bölümleri; ed-Debbus, Suriye Tarihi, c. 2, III. bö­lüm, c. 3,

[46] Bkz. Yakut, Mu'cemu'l-Buldan, Kilister md.; "Arap Ulusunun Tarihi" isimli kitabımız, V. bölüm.

[47] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 7/260-262.

[48] Kifleyn Cumhurun görüşüne göre "iki'* pay anlamındadır.

[49] En la yakdirune Cumhura göre bu cümlenin başında bu­lunan "en", "enne" edatının şeddesiz şeklidir. Buna göre cümle "ennehüm la yekdinın" şeklindedir. Ve "onlar Allah'ın lütfunu hiçkimseden alıkoyamazlar" anlamındadır. Cümle içerisindeki "yekdirun" müzari fiilinde, "nun" har­finin hazfedilmesi bunun doğruluğuna delildir.

[50] Ktlâ ya'leme Cumhura göre bu cümlenin başındaki "la" * harfi ziyade olarak getirilmiştir. Buna göre cümlenin anlamı "bilsinler diye" veya "bilmeleri için"dir. Ayetin ruhu, bunu desteklemektedir. Aynı zamanda bu ibare "liya'leme" şeklinde de okunmuştur. Bu da aynı manayı vermekte­dir.

[51] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 7/263.

[52] Kırat; elmas, zümrüt gibi değerli taşların tartısında kullanılan iki desigramlık ölçü birimi. TK, Türkçe Söz­lük, (Çev).

[53] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 7/263-265.