Mekke'nin Fethi, Olaylar Ve Etkilen
Kıyamet Gününde Mii'min Ve Münafıkların Durumu
Ayetlerin İbaresi Açık Olup Şu Hususları İçermektedir:
Allah Yolunda İnfakta Bulunmak
Dünya Hayatı Oyun Ve Eğlencedir
Ayetlerde Şu Hususlara Dikkat Çekilmiştir
Hristiyanlarm Ahlakı Ve Ruhbanlık
Allah'ın Rahmetinden İki Pay Almak
Kurandaki Sırası : 57
Nüzul Sırası : 112
Ayet Sayısı : 29
indiği Dönem : Medine
Bu sûrede imanda ihlaslı olmaya, Allah yolunda harcamaya davet edilir.
Müslümanlar, Ehli Kitabın içine düştüğü yüreklilikten, dünya ve nimetlerine
dalmaktan alıkonulmakta, Allah'a tevekkül ederek hayra ve hayırda yarışa teşvik
edilmektedir. Kibirli cimriler kötülen-mekte, halis mü'minler övülmekte, bazı kalbi hastalıklı münafıklar üzücü
tavırlardan dolayı uyarılmakta ve İkaz edilmektedir. Peygamberlerin; insanların
hidayeti, adaletin yeleştiril-mesi
gibi gönderiliş hikmetleri üzerinde durulmakta, geçmiş toplumların durumları,
bunlardan birçoklarının saltanat düşüncesini yerleştirmelerinden dolayı
sapıttıkları bildirilmekte, isa'ya tabi olanların ahlaki boyutlarına ve aynı
zamanda bunlardan birçoklarının günahlarına dikkatler çekilmiştir.
Sürenin bölümleri,
birbiri ardınca nazil olmuştur denilecek kadar birbirinden kopuk değildir.
Temel olarak aldığımız mushaf, bu sürenin, Nisa
sûresinin kendisinden sonra nazil olduğu rivayet edilen Zİlzal
sûresinden sonra ve Muhammed süresinden önce nazil olduğunu belirtmektedir.
Sûrelerin nüzul sırası hakkında rivayette bulunan ravilerin
çoğunluğu bu sûresinin tertibini sözünü etîiğimiz mushaftaki tertibine göre yapmaktadır[1] Buna
rağmen bu sûredeki bir ayet, açıkça bu sûrenin fetihten sonra nazil olduğunu
göstermektedir ve bu Fetih de bütün müfessirlerin yorumuna göre Mekke'nin
fethidir.[2] Bu
sûrenin fetihten önce nazil olduğunu söyleyen yaklaşımı destekler görüşler
yoktur. Bizi, bu sürenin tertibini, rivayetlerdeki tertipten daha sonraya
bırakmaya sevkeden husus budur. Böylece Mekke'nin
fethinden hemen önce ve Hudeybiye anlaşmasından sonra
nazil olan sürenin ortamıyla bu sürenin nüzul ortamı arasındaki uyumu
sağlayalım.
"Fetih"
kelimesi Nasr sûresinde geçmektedir.
Cumhur bunun da Mekke'nin fethi olduğu görüşündedir. Ancak burada hatırlatma ve
övgü üslubuyla Mekke'nin fethine işaret edilmiştir. Teme! aldığımız mushaf, bu sûrenin nüzul bakımından Kur'an'ın
son sûrelerinden olduğunu beyan etmektedir. Zemahşeri
de bunu zikretmiştir. İbn Kesir'in ibn Ömer'den rivayet ettiği bir hadise göre bu sûre, Rasulullah'ın kendisinden sonra ancak yaklaşık 80 gün
yaşadığı Veda Haccı'nda nazil olmuştur, ibn Abbas'tan da rivayet ettiği bir hadiste "bu sûre nazil
olunca Hz. Peygamber, Fatıma'yı
yanına çağırdı ve ona 'bende yakında öleceğim hissi var' dedi"
denilmektedir. Abdulah b. Ukbe'den
rivayet edilen bir hadis de şöyledir: ibn Abbas kendisine (Abdullah b. Ukbe'ye)
Kur'an'daki en son nazil olan sûreyi biliyor
musun?" diye sordu. O da "evet, Nasr
süresidir" diye cevap verdiğinde, İbn Abbas "doğru söyledin" dedi. İbn
Abbas'lan rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır; "İçimde bir his
bana, bu sene içerisinde öleceğimi söylüyor". Nişaburi
şöyle diyor: "Rasuluilah bu sûrenin nüzulundan sonra ancak yetmiş gün yaşayabildi." Bütün
bu rivayetler gösteriyor ki, Mekke'nin fethinden yaklaşık iki yıl sonra vefat
eden Rasulullah'ın vefatından biraz önce nazil
olmuştur. Tevbe süresindeki bazı ayetler, bu sûrenin
Mekke'nin fethinden sonra nazil olduğunu açıkça göstermektedir. Bu ayetler
şunlardır: "Allah ve Ra-sulü'nün
müşriklerden tamamen beri olduğu, Hacc-ı Ekber gününde Allah'tan ve Rasu-lü'nden insanlara bir bildiridir..." (Tevbe, 3) "Ey İman edenler, müşrikler ancak ve ancak
bir pisliktir. Öyleyse bu yıllarından sonra artık Mescid-i
Haram'a yaklaşmasınlar.." (Tevbe, 28)
Tüm
bunlardan hareketle Hadid sûresini Mümîehine
sûresinin sonuna aldık. Çünkü Mekke'nin fethi bu sûreden sonra ve Hadid
sûresinin nüzul ortamında gerçekleşmiştir. En iyisini Allah bilir. [3]
Rahman ve Rahim olan
Allah'ın adıyla
1- Göklerde ve yerde olan her şey Allah ı teşbih
etmiştir. O, azizdir, hakimdir.
2- Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. O diriltir
ve öldürür, her şeye güç yetirendİr.
3- O,
evveldir, ahirdir, zahirdir ve batındır. O, her şeyi bilendir.
4- Yeri ve
gökleri altı günde yaratan sonra da arşa İstiva e-den O'dur. Yere gireni, ondan
çıkanı, gökten ineni ve ona çıkanı bilir. Siz nerede olursanız O, sizinle
beraberdir. Muhakkak ki Allah yaptıklarınızı görür.
5- Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Bütün işler
Allah'a döndürülür.
6- Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye
katar. O, kalplerin özünü bilir.
Ayetlerin ifadesi
açıktır. "Zahir" ve "batın" sıfatları hariç bu ayetlerdeki
ifadelerin benzerleri birçok Mekkî ve Medenî
sûrelerde geçmiştir. Allah'ın sıfatlarının çeşit çeşit
olduğu, azameti ve kainata yerleştirdiği düzeni, kudretinin, ilminin ve
mülkünün kapsamlı olduğu konusunda güzel ve güçlü bir kesit sunulmaktadır.
Allah'ın kâinattaki tüm mahlukatı ve bu mahlukatın açık, gizli içinde bulunduğu
tüm faaliyeleterini kuşattığı, her şeyin başlangıçla
da sonuçta da O'na döndürüleceği belirtilmektedir.
Bu ayetlerle ilgili
özel rivayetler yoktur. Görünen odur ki, bu ayetler insanın dikkatini çekmeyi,
vicdanına seslenmeyi ve onun Allah'a doğru yönelişini sağlamayı amaçlamaktadır.
Ve bu ayetler, peşisıra gelen diğer ayetlerin ihtiva
ettiği davet, emir, uyan, teşvik ve kınama konularından Önce bir Ön hazırlık
çalışmasıdır. Bu, Kur'an-ı Kerim'in
alışık olduğumuz
tekrar edilen metodlarından biridir.
"ez-Zahir"
ve "el- Batın" sıfatlan ilk kez bu ayetlerde kullanılmaktadır. Taberi, bu i-ki sıfatı açıklarken şöyle diyor: "Zahir,
her şeyin üstünde olan veya her şeyden yüce ve üstün olandır, ondan daha yüce
hiçbir şey yoktur anlamındadır. Batın ise, tüm eşyanın iç yüzüdür, eşyaya ondan
daha yakın hiçbir şey yoktur." Beğavi'nin
rivayetine göre Hz. Ömer bunu Kab'a
sormuş o da "bunun anlamı, O'nun evvele olan ilmi, ahire olan ilmi
gibidir. O'nun zahire olan ilmi batına olan ilmi gibidir" demiştir.
Değişik yollarla gelen rivayete göre Rasulullah, bu
iki sıfatın tefsirini de içinde bulunduran şu duayla yapardı: "Ey
göklerin, yerin ve her şeyin Rabbi olan, taneyi ve çekirdiği
yarıp filizi çıkaran, Tevrat'ı, İncil'i ve Kur'an'i
indiren Allahım! Perçeminden tutup yakalamış olduğun
her şerlinin şerrinden sana sığınırım. Sen Evvelsin, senden Önce hiçbir şey
yoktur. Sen Batınsın ve senden Öte hiçbir şey yoktur. Benden borcu gider ve
beni fakirlikten kurtarıp zengin eyle." [4]
7- Allah'a
ve elçisine iman edin. O'nun sizin emrinize sunduğu şeylerden infak edin.
Sizden iman eden ve infakta bulunanlar için büyük bir ecir vardır.
8- Size ne
oluyor ki, Rasul sizi Rabbinize iman etmeye
çağırıyorken Allah'a iman etmiyirsunuz? Oysa O, eğer mü'min iseniz sizlerden kesin bir söz almıştı.
9- Sizi karanlıklardan nura çıkarması için
kuluna apaçık ayetler indiren O'dur. Muhakkak Allah size karşı şefkati i-dır,
esirgeyendir.
10- Size ne oluyor ki, Allah yolunda infak
etmiyorsunuz? Oysa yerin ve göklerin mirası Allah'ındır. Sizden, fetihten önce
infak eden ve savaşan (diğerleriyle) bir değildir. İşte onlar derece bakımından
sonradan infak eden ve savaşanlardan daha büyüktür. Allah, her İkisine de
güzel olanı va-ad etmiştir. Allah yapmakta
olduklarınızdan haberdardır.
Ayetlerin ifadeleri
gayet açıktır. Ayetlerin özünden ve manasından anlaşılmaktadır ki bu ayetler,
birinci dercede mü'minlere,
sonra genel olarak da dinleyenlere hitap etmektedir. Bu ayetler şu hususları
kapsamaktadır:
1- Mü'minleri ve
dinleyenleri Allah'a ve Rasulü'ne iman etmeye,
emirleri sunulan ve harcama yetkisine sahip kılındıkları maldan infak etmeye
çağırmakladır. Onlardan bunu yapanlara Allah'tan büyük bir mükafat vardır.
2- Allah'a
iman etmekten alıkoyanı kınanarak, inkarlarını soruyla ortaya koymaktadır.
Allah'ın elçisi onları imana çağırıyor. Peygamber bundan önce onlardan söz
almıştı. Onlar gerçekten mü'min iseler bu sözü
verdiklerinde sözlerinde dursunlar.
3- Allah'ın
ancak ve ancak onları küfrün ve cehaletin karanlıklarından imanın ve ilmin
aydınlığına çıkarmak için Peygamberine ayetlerini indirdiği konusunda insanları
uyarmaktadır. Allah bunu da insanlara karşı şefkatli ve esirgeyici olduğu için
yapmaktadır.
4- Yine
kınama ve uyarma babından onları, mallarını Allah yolunda infak etmekten
alıkoyan durumu soru şeklinde ortaya koymaktadır. Kaldı ki, göklerde ve yerde
olan her şey yüce Allah'ın mülküdür.
5- Teşvik ve
izah babından olmak üzere, 'fetih'ten önce mallarını infak edip savaşanlarla
fetihten sonra bunu yapanlar arasında büyük bir farkın olduğunu belirtmektedir.
Her halükarda ikincilerin de Allah'tan birinciler gibi kendilerine vaad edilen iyilik ve mükafata nail olacaklarını
belirtmesine rağmen, birincilerin Allah katında ecir ve derece bakımından daha
fazla olduklarını vurgulamaktadır. İnsanların her yaptıklarının ve elleriyle
takdim ettikleri her şeyin ilmini bilen O'dur.
Bu ayetlerin nüzulüyle
ilgili şu rivayetten başka herhangi bir rivayete rastlamadık. Beğavi'nin Kelbi'den rivayetine
göre 10. ayet Ebu Bekir hakkında nazil olmuştur. Çünkü
ilk müslüman olan ve ilk defa malını Allah yolunda
harcayan odur. Rasulullah'ı mü-dafa
etmiştir. İbn Ömer'den rivayet edilen bir hadiste
şöyle denilmektedir: "Rasulul-lah'ın yanındaydım. Yanında Ebu
Bekir de vardı. Üzerinde göğsüne doladığı bir aba bulunuyordu. Peygambere
Cibril geldi ve "ne oluyor, Ebu Bekir'in
üzerindeki abayı göğsüne doladığını görüyorum?" Rasulullah
"o, malını fetihten Önce bana harcadı" dedi. Cebrail de "Allah
diyor ki ona selam söyle ve de ki: "Sen bu fakirliğin içinde benden razı
mısın yoksa kızgın mısın?" dedi. Rasulullah
"Ey Ebu Bekir, Allah sana selam söylüyor ve
diyor ki, bu fakirliğin içinde benden razı mısın yoksa kızgın mısın?"
buyurdu. Bunun üzerine Ebu Bekir "Ben Rabbime mi
kızacağım? Muhakkak ki ben Rabbim'den razıyım,
muhakkak ki ben Rabbimden razıyım" dedi." Rivayetlerin anlamı açıkça
görüldüğü gibi bu ayeün nüzulüne hususi bir sebep
teşkil etmemektedir.
Ebu Bckir-i Sıddık
ve onun fedakarlıklarının büyük saygıya ve her türlü Övgü ve ilahi rızaya
layık olduğuna inanmakla birlikte ayetlerin ruhundan ve anlamından anladığımız
kadarıyla sözkonusu ayel,
içerik bakımından tek bir şahsa özgü değildir. Bu ayetle kastedilenler,
Allah'ın "Ensar ve Muhacirin'den
öne geçenler" olarak isimlendirdiği Muhacir ve Ensar'dan
imana ve infak etmeye koşan ilk kuşaktır. Allah, onlardan ve onlara güzellikle
tabi olanladan razı olduğunu ve onların da Allah'tan
razı olduklarını bu sûreden sonra gelen Tevbe
sûresinin 100. ayetinde belirtmiştir.
Bizini tercihimiz
şudur ki, bu ayetler, özellikle de kalplerinde hastalık taşıyan bazı yeni müslüman olmuş kimselerin Allah yolunda harcamakta tereddüt
göstermeleri, ci-had konusunda ağırdan hareket
etmeleri, tam samimi olamamaları ve değişik sûrelerin değişik ayetlerinde
(mesela Bakara, 264-267; Nisa, 71-87, 95-100, 114-115, 140-147, 152-157 vb.
belirtildiği üzere Allah'a ve Rasulü'ne karşı
görevlerini tam yerine getirmemeleri gibi birçok tavırlarından biri olan rahatsız
edici herhangi bir tavrından dolayı nazil olmuştur. Allah, elçisine Allah'ın
güç ve kudretini, insanların canlarını ve mallarını da kapsayan kainatın yegâne
sahibi olduğunu belirten ön hazırlık merhalesinden sonra, kınamayı,
hatırlatmayı, uyarmayı, teşvik etmeyi, ikaz etmeyi ve dikkat çekmeyi içeren bu
ayetleri vahyetmiştir.
İbn Kesir, bu ayetlerle ilgili olarak İmam Ahmed'in Enes'ten rivayet ettiği
şu hadisi zikreder: "Halid b. Velid ile Abdurrahman b. Avf arasında bir münakaşa olmuştu. Halid,
Abdurrahman'a "siz bizden önceki günlerinizle
bizlere üstünlük taslıyorsunuz" demiş ve bu söz Hz.
Peygamber'e ulaştırılmıştı. Bunun üzerine Hz.
Peygamber, "Ashabıma ilişmeyin onları bana bırakın. Canımı elinde tutan
Allah'a yemin ederim ki, şayet siz Uhud dağı veya
diğer dağlar kadar aitın infak etseniz bile onların
amellerine yetişemezsiniz" buyurmuştur."[5]
Bu hadisten
anlaşılmaktadır ki, fetihten önce infak edip savaşanlarla fetihten sonra bunu
yapanlar arasında bir mukayesenin yapılmasını, ayetin nüzul hikmeti gerekli kılmıştır.
Ancak hemen şunu belirtelim ki, biz Halid b. Velid'i nifak çıkaran ve hasta kalpli sıfatlarından tenzih
ederiz. Sadece ortada var olan husus, onun Hudeybiye
anlaşmasından sonra ve Mekke'nin fethinden önce müslüman
olduğudur. Onun hakkında gelen tüm rivayetler -ki bunlar doğruysa- onun İslam
konusunda ciddi olduğunu göstermektedir. O, Rasulullah'a
Medine'de kendi kanaati ve seçimi sonucu müslüman
olarak gelmiştir.[6] Gün geçtikçe
İslam'da derinleşmiş ve iman, ihlas ve cihad bakımından Rasulul-lah'ın güçlü ashabından biri olmuştur.
Durum ne olursa olsun
bu ayetler, sireti nebeviyenin
Medine dönemine ilişkin, açık çizgilerle olmasa dahi bazı kesitler sunmaktadır.
Bu ayetlerin Özü, kapsamı ve üslubu, beraberce ayetlere muhatap olanların gevşek
davrandıklarını, iman ve intak hususlarında mükemmel bir samimiyet
göstermekten tereddüt ettiklerini belirtmekledir. Onların bu durumlarını
kınayarak onlan uyarmayı amaçlamakta ve onların
özellikle de Rasulul-lah'ın
aralarında bulunduğu, onlara Allah'ın ayetlerini okuyup vahyini tebliğ
ettiğinden dolayı bu hususta herhangi bi mazerete
sahip olmadıklarını vurgulamaktadır. Ayetler, onların bu olumsuz tavırlarım
tedavi etme, müslümanfarın ahlakım güzelleştirme,
arındırma ve temizleme metodunu kullanarak, muhatapları intak etmeye, cihad yapmaya, Rasulullah'i
tasdik etmeye ve bu uğurda fedakarlığa katlanmaya çağırmaktadır. Aynı zamanda
bu ayetler, ilk nesli Övmekle onların en tehlikeli ve zor koşullarda bile
samimi olduklarını, fedakarlıkla bulunduklarını ve infak ettiklerini, bu
amellerinden dolayı Allah'ın onlardan razı olduğunu (Tevbe,
100) beyan etmektedir. Biraz önce zikrettiğimiz ayetler ve bunların dışındaki
Bakara, 204-206; AI-i İmran, 137-168; Nur, 47-54;
Mücadele, 8-9 ve Saf, 2-3 gibi ayetler üzerinde düşünüldüğünde sözkonusu ayetlerin ihtiva ettiği hususlar açık bir şekilde
görülebilir. Tevbe süresindeki bazı ayetlerde de buna
benzer hususların varlığı yanında yeri geldiğinde de açıklayacağımız gibi Hz. Peygam-ber'in
hayatının sonlarında İslami cemaatlerin
(toplulukların) konumlarına ilişkin güzel bir tasnifte bulunulmuştur.
"Ve kad ehaze mîsâkahüm"
(sizden sözünüzü aldı) cümlesi hakkında, Taberj ve diğer
müfessirlerin[7] tabiin alimlerinden
zikrettikleri görüşler çoktur.
Buradaki "misâk", Allah'ın Adem'in zürriyetinden aldığı ve A'raf sûresinin şu ayetinde zikrettiği ahiddir:
"Rabbin Ademoğullanndan, onların bellerinden
zürriyetlerini alıp onlan kendilerine şahid tuttuğunda "ben sizin Rabbiniz değil
miyim?" dedi. Onlar da "evet, şahid
olduk" dediler" (A'raf, 172).
Bazıları da şöyle
demiştir: "Burada sözü edilen misak (ahid), Allah'ın insanlara verdiği akıl ve mantıktır. Bu
durumda her akıl sahibi raşid kişi, kendisine akıl ve
rüşd veren Allah'la iman üzere ahidleşen
kimsedir." Bütün bunlara benzer görüşler müfessirler tarafından
zikredilmiştir.
Kanaatimize
göre en doğrusu, burada sözü edilen misak, onların Hz. Peygamberle yaptıkları biati hatırlatma bağlanımdadır.
Öyle ki onlar bu biatle; iman, ihlas, fedakarlık,
infak, cihad ve iyi bir hususta itaat edeceklerine
dair Allah'a söz vermiş olmaktadırlar. Allah en iyi bilendir. Her ne kadar
bazıları 10. ayette sözü edilen fethin Hudeybiye
fethi -ki Allah bunu Fetih sûresinde fetih olarak isimlendirmekledir- olduğunu
söylüyorsa da bütün müfessirlerin ittifakıyla bu, Mekke'nin fethidir.[8] İbn Kesir'den naklettiğimiz İ-mam
Âhmed'in ve Ebu Said'in hadisleri bunu desteklemektedir, Çünkü Halid b. Velid, Hudeybiye günü Kureyş'in safında
yer almaktaydı. [9]
Hudeybiye anlaşmasından iki yıl sonra gerçekleşen Mekke fethi,
önemli ve büyük bir olay olmasına rağmen fethin gerçekleştiğini haber veren bu
sûrenin 10. ayeti, fethi buna benzer bir vasıfla aktaran Nasr
süresindeki ayet ve Mekke'nin Hz. Paygamber'in
ve müslümanların kontrolüne ve denetimine girdiğine
işaret eden Tevbe süresindeki şu ayetlerden başka Kur'an-ı Kerim'de söz edilmemektedir: "Hacc-ı Ekber günü Allah ve Rasulünün müşriklerden beri olduğu Allah ve Rasulünden insanlara bir duyurudur." (Tevbe, 30) "Ey iman edenler, müşrikler birer
pisliktir, o halde bu yıllarından sonra Mescid-i
Haram'a yaklaşmasınlar"(Tevbe, 27). Hikmeti
ilahi, bu fetihle ilgili ibret, uyarı, eğilim, sükunet ve kınama gibi tavırlara
ilişkin herhangi bir ayet indirmeyi gerekli kalmamıştır denilebilir. Bunlar da
Bedir, Uhud, Hudeybiye,
Beni Kureyza, Beni Nadir olaylarıyla ilgili olarak Enfal, Ali İmran, Ahzab, Fetih ve Haşr sûrelerinde
açıkladığımız gibi cihad ve fetih olaylarıdır.
Rivayetlerin
zikrettiğine göre bu fethin gerçekleşmesi[10]
Özetle şöyle olmuştur: "Fetih, hicri 8. yılı Ramazan ayının son on gününde
gerçekleşmiştir. Bunun sebebi de, Hudeybiye
anlaşmasıyla Kureyş'e tabi olan Beni Bekir
kabilesinin, anlaşmayı çiğneyerek Ra-sulullah ve müslümanların
himayesinde bulunan Beni Huzaa kabilesine saldırması
ve Kureyş'ten bazılarının destek ve yardımıyla
kabileden birkaç kişiyi öldürmesidir. Beni Huzaa'dan
bir heyet Medine'ye gelerek olanları Hz. Peygamber'e
bildirdi ve O'ndan yardım talep ettiler. Hz.
Peygamber de yardım vaadetti. Kureyş,
bu yaptıklarının anlaşmayı çiğnemek olduğunu anladı ve Ebu
Süfyan alelacele Medine'ye gelip anlaşmaya sadık
olduklarını bildirmek istedi. Rasululah'Ia konuştu ve
Rasulullah ona cevap vermedi
Ebu Süfyan, Ebu
Bekir'den aracı olmasını istedi. Ebu Bekir reddetti.
Aynı teklifi Ömer'e, sonra Ali b. Ebu Talib'e ve Fatma'ya yaptı. Onlar da reddedince Mescidin kapısına
ümitsiz bir şeklide gelip "Ey insanlar, ben sizlerin himayesine girmiş
biriyim" diye bağırdı ve tekrar Mekke'ye dündü. Rasulullah,
istediği hazırlık tamamlanınca, Medine müsîümanlarından
ve Eşlem. Gıfar, Müzeyne, Cüheyne, Eşça, Selim ve Fezare kabilelerinden oluşan ve onbinleri
bulan ordunun başına geçti. Ordunun harekete geçmesi,
Ramazan ayının son on gününde olmuştu. Mekkeliler bu ordunun harekete geçtiğini öğrendiklerinde müttefikleri olan Hevazin, Sakif, Beni Bekr ve Ehabiş'ten savaşa
çağırdı. Hevazin ve Sakil' gibi büyük müttefikler
daha Mekke'ye ulaşmadan Hz. Peygamberin ordusu
Mekke'ye vardı. Mekke halkı bu orduya karşı koymanın imkansızlığını gördü. Hz. Peygamber ve hükmüne teslim oldu. Mekke'nin bazı
bölgelerinde vuku bulan ve bazılarının ölümüne sebep olan ufak tefek
çatışmalarından başka büyük bir çatışma olmadı. Rasuiullah,
bu küçük çaplı çatışmaları duyunca hemen durdurulmasını emretti ve durduruldu. Ebu Süfyan daha müslüman olmadan ortamı bir yoklamak için dışarı çıktığında
müslüman olup Mekke'de kalan ve Rasulullah'ın
onayıyla müslümanlığıni gizleyen Peygambcr'in
amcası Abbas'la karşılaştı ve ona "ötende ne
var" diye sordu. Abbas da "orada on
binlerce kişiyle birlikte Rasulullah var. Müslüman ol
yoksa doğduğuna pişman olursun"' dedi. "Ve sen benim himayemdesin
diyerek onu peşine taktı ve Rasu-lullah'a
götürdü. Orada müslüman oldu. Rasulullah
ona ikramda bulundu ve "Kim Ebu Süfyan'ın evine girerse o emniyettedir" diye ilan
ettirdi. Aynı zamanda "kim Harem'c girerse o
emniyetledir ve her kim de evine çekilir kapısını kapatırsa o da
emniyettedir" diye ilanda bulundu.
Ebu Süfyan, karşı
koyamayacağını gördü ve böyle bir düşünceyi aklının ucundan bile geçirmedi. Abbas'a dedi ki: "Senin kardeşinin oğlunun saltanatı
bayağı büyüdü." Bunun üzerine Abbas
"yazıklar olsun sana o saltanat değil. Allah'ın nübüvveti ve yardımıdır"
dedi Sa'd b. Ubade, Hazrec'in ileri gelenlerindendi. Ve bazı birliklerin komutanıydı.
Sancak laşıyıcılarındandi. Mekke'ye girince
"Bugün cenk günüdür. Bugün kutsalın helal olduğu gündür" diye
bağırmaya başladı. Hz. Ömer onun bu sözlerini Hz. Peygambere haber verdi. Hz.
Peygamber, "Kureyş'len ona karşı bir hamlenin
olmayacağından emin olamayız" dedi ve Hz.
Ali'ye gidip ona kavuşmasını ve ondan sancağı alıp kendisinin sancakla Mekke'ye
girmesini emretti. Rasulullah Mekke'ye girdiğinde hemen
Kabe'ye gidip orayı putlardan temizledi. Kabcnin
içinde ve çevresinde 360 tane put bulunuyordu. Kabenin
duvarları üzerinde fal oklarından medet bekleyen bir vaziyel-te olan Hz. İbrahim'e ve Hz. İsa ile meleklere ait resimler bulunuyordu. Rasulullah bunların kazınıp silinmesini emretti. İkinci
gün insanlar Kabe'nin etrafında toplanmaya başladılar ve Hz.
Peygamber bir hutbe irad eti. Hutbesine şu sözlerle
başladı: "Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur, O tektir ve O'nun urtağı yoktur. Va'dini doğruladı,
kuluna yardım etti ve yalnız başına grupları hezimete uğralli."
Sonra şöyle devam elti. "Dikkat edin! Cahüiyye
dönemine ait her türlü kan davası, kin, nefret bu iki ayağımın altındadır.
Kabe'yi koruma ve hacılara su dağıtma işi hariçtir. Ey Kurcyş
topluluğu! Muhakkak ki Allah, sizden cahüiyye
gururunu ve neseple üstünlük taslamayı gidermiştir. Tüm insanlar Adem'den, Adem
de topraktandır. "Ey insanlar, biz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık
ve lanışasınız diye de sizleri kabile ve kavimler
kıldık. Sizin Allah katında en ke-remliniz en çok
sakın an anızdır." Rasulullah "Ey Kureyş topluluğu! Benim size ne yapacağımı
düşünüyorsunuz?" deyince, onlar da şöyle cevap verdiler; "Senden
hayır umuyoruz. Sen iyi bir kardeş ve iyi bir kardeşin oğlusun!" Hz. Peygamber de "gidin, siz serbestsiniz"
buyurdu. Bunun üzerine Mekke halkı, Hz. Peygambere
biat etmeye yöneldi ve müslüman olduklarını ilan ettmeye başladılar. Rasulullah
bazı adamlarını Mekke'nin civar bölgelerine gönderip, oralardaki meşhur put ve
anıtları yıktırdı. Bir Huzaa'lı bu esnada Hüzyel'den bir müşrike saldırıp onu öldürdü. Bunun üzerine Rasulullah tekrar bir hutbe irad
ederek şöyle dedi: "Ey insanlar! Allah Mekke'yi fil ordusundan korudu, oraya
Rasulullah'ı ve mü'minleri
idareci kıldı. Dikkat edin, orası (Mekke) benden Önce hiç kimseye kan dökmek
için helal olmadı ve benden sonra da helal olmayacaktır. Ancak benim için de
bir günde bir saat helal kılındı. Sonra dünkü gibi (haram belde) saygınlığına lekrar döndü. Burada bulunanlarınız bulunmayanlara
bildirsinler. Allah'a ve ahirel gününe iman eden bir
kimsenin burada kan dökmesi ve ağaç kesmesi helal değildir." Sonra şöyle
devam elti: "Ey Huzaa topluluğu! Savaştan
(öldürmekten) ellerinizi çekiniz. Şu ana kadar öldürdüğünüzü öldürdünüz. Onun
diyetini ödettireceğim. Şu konuşmamdan sonra kim öldürülürse, onun
yakınlarının önünde iki seçenek vardır. Dilerlerse katilin kanını isterler,
dilerlerse de bundan vazgeçip onu serbest bırakırlar." Rasulullah
bazı kişilerin şiddetli küfür ve işkencelerinden dolayı, Kabe'nin Örtüsüne
bürünseler dahi öldürülmelerini emretti. Abdullah b. Hatal
ve Huvcyris b. Vehb
bunlardandı. Bunların düşmanlıklarından dolayı Safvan
b. Ümeyye ve İkrime b. Ebu Cehl gibileri Mekke'den
kaçmak zorunda kalmışlardı. Bazı müslümanlar, bu
insanlar için aracı (şefaatçi) oldu ve aracılıkları kabul edildi. Onlara haber
gönderildi, onlar da dönüp müslüman oldular.
Rasulullah'ın fetih esnasındaki uygulamaları, davranışları ve
tavırları gayet güzeldi. O, bununla insanları İslam'a ısındırmak, Allah'ın
sözünü, kutsallığını, İslami ve insani kardeşliği ve
eşitliği onlar arasında hakim kılmak istiyordu.
Hudeybiye anlaşmasının bereketinden dolayıdır ki, Peygamberin
ve müslümanlann gücü arttı, İslam dairesi genişledi
ve Hz. Peygamber, yahudilerin
Medine dışındaki emperyalist güçlerini kırdı. Kureyş'in
zayıflaması da Peygamber'in gücünün artması ve İslam dairesinin genişlemesiyle
eş oranda artıyordu. Hz. Peygamber'in başında bulunduğu
bu büyük ordu, bu anlaşmadan iki yıl sonra vücuda gelmişti. Hem de böyle
muazzam ordu, müslümanlar taralından, Kureyş ve müttefiklerinin benzer bir orduyla siret tarihinde -Ahzab sûresinde
işaret edildiği gibi- Ahzab olayı olarak anılan ve H.
5. yılında Medine'ye hücum etmelerinden sonra oluşturulmuştu.
Mekke'nin tethiyle birlikte, Hz. Peygamber
ve İslam'la diğer Araplar arasındaki engel ortadan kalkmış, Arap yarımadasının
her tarafından heyetler akın akın Hz.
Peygam-ber'e gelmişlerdir.
Yarımadanın doğusu ve kuzeyinin tamamına ilave olarak Yemcn'in
büyük bir bölümü de Allah'ın dînine girdi. Öyle bir zaman geldi ki Hz. Peygamber 30 bine yakın bir ordunun başında siret tarihinde Tebük Gazvesi
olarak isimlendirilen gazvede Şam kapılarına kayandı. İslam otoritesinin
heybeti bu coğrafyayı kapsadı ve İslam buradaki kabileler arasında hızlıca
yayıldı. Bu Gazve, Hz. Peygamberin vefatından iki yıl
sonra gerçekleşen büyük fetih hareketinin ilk adımları oldu.
Ensar, şehirlerin anası olan Mekke'nin fethinden sonra Rasulullah'ın tekrar ikinci defa Medine'ye dönüp orayı
kendine merkez edeceğini mi yoksa Mekke'de mi kalacağını sormaya başladı. Bu
durum, Rasulullah'a iletilince, Rasulullah
Ensar'm ileri gelenlerini çağırdı ve "Allah
korusun, yaşamım sizinle olacak ve sizin aranızda öleceğim" dedi. Rasulullah bu tavrıyla da Ensar'ın
kendisine ve muhacirlere kucak açmasını, yardım etmesini takdirle anmış
oluyordu. Medine'ye hicretin büyük bereketleri olmuştur. Mekke'nin fethi
bunlardan sadece bir tanesidir.
Rasulullah Mekke'nin gençlerinden birini Mekke'ye vali tayin
etti. Bu seçimi Mekke'nin yaşlılarından yapmamasının bir hikmeti vardır. O
genç Ümeyyeoğulları'ndandı. Bununla da onların
kalplerini ısındırmak istiyordu. Bu konuda zikredilen zarif bir rivayet
vardır. Rasuluilah, ismi Atab
b. Useyd olan bu valiye nafakasını temin için günlük
bir dirhem tahsis etmişti. O da bunun üzerine kalkıp şöyle dedi: "Ey
insanlar! Allah bir dirhem de gözü olanın gözünü doyurmaz. Rasulullah
bana rızık olarak her gün için bir dirhem tahsis
etti. Hiç kimseye muhtaç değilim. Anlaşılıyor ki bu genç zenginlerden biri
değildi. Belki de Rasulullah'ın onu seçmesinin sebebi
budur.
Evet, ayetlerin nüzul
sebebi belirli bir zaman dilimine Özgü olmasıyla birlikte, görüldüğü üzere
ayetlerde daimi bir talimat vardır. Müslümanların gönlünde her zaman ih-Ias ve yakin
noktasında bir etki yapıyor, onları özellikle de fedakarlık ve infakın zaruri
bir hal aldığı krize ve sıkıntılı zamanlarda mallarıyla, canlarıyla fedakarlık
yapmaya ve bu uğurda yarışmaya sevkediyor. Aynı
zamanda ilahi hikmet bununla birlikte hem sıkıntılı anlarda ve hem de
sıkıntıların olmadığı zamanlarda intakta ve fedakarlıkta bulunanları
övmekledir. Bundan da anlaşılmakladır ki her an infak ve fedakarlık yapmak gerekir.
Ve bunu yapan, Allah katından bir güzelliği hak eder.
"Onun
sizi hakim kıldığı, yönetiminize verdiği şeylerden infak edin" cümlesiyle
mal sahiplerine seslenmekte ve onların bu malları üzerinde yalnızca Allah'ın
vekilleri olduğu belirtilmektedir. Onların, asıl mülk sahibi olan Allah'a itaat
etmeleri, O'nun yolunda O'-nun dinine ve O'nun
yaratıkları arasında ihtiyaç sahiplerine yardım etmek gibi infakta bulunmaları
emredilmektedir. Bu uyarı (emir), ayrıca mü'min
yöneticiyi, mü'minlerden ihtiyaç sahipleri için mal
sahiplerinden infak etmelerini istemeye yetkili kılmaktadır. [11]
11- Aflah'a güzel bir borç verecek olan kimdir? (Allah) bunu
kendisi için kat kat artırır. Onun için şerefli ve
üstün bir ^ 'ecir vardır.
Ayetin ibaresi
anlaşılır ve açıktır. Öyle görünüyor ki bu ayet, önceki ayetlerden hemen sonra
nazil olmuştur. Önceki ayetlerin infakı teşvik etmeleri, mal sahiplerine yapılan
"her ne kadar mallar Allah'a aitse de onlar da o mallar üzerinde yetkili
kılınmış kimselerdir" şeklindeki uyarıyı tekid
etmeleri, Allah'ın, mallarını infak edenleri, borç verenler olarak
değerlendirmesi onun karşılığını kat kat ödeyeceğini
ve kendileri için büyük bir ecir olduğunu bildirmektedir.
Burada sürekli geçerfc olan bir uyarı ve talimat sözkonusudur.
Ayet, amaç itibariyle tekrarda bulunmuştur ki gerekli olan mesaj yenilensin.
Kanaatimize
göre bu ayet önceki ayetlerle birlikte nazil olmuştur. Çünkü aralarındaki bağ
güçlüdür. Değilse bile onlardan hemen sonra nazil olmuştur. En iyi bilen Allah
'tır. [12]
12- O gün, mü'min
erkekler ile mü'min kadınları nurları Önlerinde ve
sağlarında koşarken görürsün. Bugün sizin müjdeniz, içinde ebedi olarak
kalacağınız altlarından ırmaklar akan cennetlerdir. İşte, büyük kurtuluş
budur.
13- O gün, münafık erkekler ve münafık kadınlar
iman edenlere der ki: "Bizi bekleyin de'[13]
sizin nurunuzdan biraz alıp yararlanalım.[14]'
Onlara denilir ki: "Arkanıza dönün de bir nur arayın." Derken
aralarında kapılı bir sur çe- kilir,
iç yanında rahmet, dış tarafında azap vardır.
14- Münafıklar seslenirler: "Biz sizlerle
beraber değil mİy-dik?" (Müminler de)
"Evet, ama siz kendinizi fitneye düşürdünüz, oyalandınız ve kuşkulara
kapıldınız, kuruntular sizi aldattı. Nihayet Allah'ın emri geldi ve o çok
aldatıcı sizi Allah'la aldattı.
15- Artık bugün ne sizden ne de küfredenlerden hiçbir fid- ye alınmaz. Barınağınız ateştir, sizin dostunuz odur
ve o ne kötü bir gidilecek yerdir.
Ayetler,
halis mü'minler ile münafıkların kıyamet günündeki
hallerinden bahsetmektedir. Müminlerin Önlerinden ve sağlarından bir nur
yayılır ve bu nur onların yollarını güçlü bir ışıldamayla aydınlatır.
Cennetlerde daimi olarak kalacakları, müjde olarak kendilerine iletilir ve bu
da büyük bir kurtuluştur. Münafıklar ise mü'minlere
seslenerek onların beklemelerini, yollarını aydınlatıp yürüyebilmeleri için
onların nurlarından birazcık olsun ifade etmeyi isterler. Kendilerine
"geriye dönün, başka bir yerde aydınlığı arayın" denilir. Sonra her
iki grubun arasına bir sur çekilir, bu surun bir tarafında mü'minler
için rahmet ve nimet, diğer tarafında da münafıklar için şiddetli bir azap vardır.
Ardından münafıklar, mü'minlere bir daha seslenerek
"biz dünyada .sizinle beraber ve sizden değil miydik?" derler. Müminler
de "evet, ama kalpleriniz bozuklu, şek ve şüphe içerisinde bocalayıp
duruyordunuz, oyalanıp ortamı gözlüyordunuz. Olmasını beklediğiniz
kuruntularınız sizleri aldattı, şeytan sizi Allah'ın affı ile yanılttı.
Zannettiniz ki, tekrar dirilmeyeceksiniz ve Allah sizi hesaba çekmeyecek"
derler. Ve ardından onlara "Artık ne sizlerden ve ne de kafirlerden
herhangi bir fidye alınmadığı gibi, hiçbir yardım eden de size yardım
edemeyecektir. Sizin barınağınız ve dostunuz ateştir, o ateş ne kötü varılacak
bir yerdir ve ne kötü bir dosttur" denilir. [15]
Bu ayetlerin sebeb-i nüzulüne Özgü herhangi bir rivayete rastlamadık.
Kanaatimize göre bu ayetler kendisinden önceki rivayetlerle, bir ara söz
niteliğiyle bağlı bulunmaktadır. "Bugün" kelimesi kendisinden önceki
cümleye direk bağlıdır. Buna göre "İşte bugün de Allah güzel bir borç
verenin ecrini kat kat artırır" denilmektedir.
Ayetlerin üslubu, muhlisler için müjde ve övgü, münafıklar için uyarıcı ve inzar üslubu taşımaktadır. Bu ayetlerde-önceki ayetlerin
yorumunda belirttiğimiz gibi, kalplerinde hastalık bulunanların üzücü
konumlarına dair işaretler vardır. Aynı zamanda bu ayetler tereddüt gösteren
ve ihmalkarlık yapanların ileri sürdükleri mazeretin kabul edilmediğini ve münafıkların,
kendilerinden ayrılan mü'minlerden yardım talep
ettiklerini belirtmektedir. Münafıkların, hila,
tuzak, şüphe, üzüntü, oyalanma, aldatma ve bocalama gibi hususları içeren kötü
tavırlarına uygun düşen bir karşı koyuş ve sürekli bir telkin sözkonusudur. Bu güruh toplum içerisinde daima var olur.
Onların ahirette Allah'tan hakettikleri
rezillik ve azabı görmelerinin yanfsıra, muhlisler,
bunlara nefret, kınama, onlardan uzak durma, onları yalanlamakla karşı
koyacaklardır.
Münafık kadınların,
münafık erkeklerle birlikte zikredilmesi diğer Medenî sûrelerin ayetlerinde
tekrar edilmiştir. Onların özellikle anılmasının Arap kadının canla başla çalıştığının,
kötü ve nifak eylemlerinde rol aldığının göstergesi olduğuna dikkat çekmiştik.
Mekke'nin fethinden sonra nazil olan bu sûrede de onların tekrar anılması,
kadınların, Hz. Peygamberin hayatının sonuna kadar
erkeklerle birlikte bu eylemlere devam ettiğini göstermektedir.
Beğavi, bu ayetlerle ilgili olarak, Katade'den,
Hz. Peygamberin şöyle dediğini rivayet eder: "Mü'minlerden bazılarının nuru, Medine'den Aden'e, San'a'ya ve diğer yerlere kadar olan yerleri apaçık bir
şekilde aydınlatır. Bazılarının nuru ise, sadece ayaklarının bastığı yeri
aydınlatır." Abdullah b. Mesud'un da şöyle dediğini
rivayet eder: "Onlara (mü'minlere) amelleri
miktarınca nur verilir. Kiminin nuru hurma ağacı gibi, kiminin nuru bir adam
boyu kadardır. Nuru en az olanın ki ise başparmak kadar olup bir sönüp bir
yanar". Bu iki hadisten de anlaşılıyor ki, mü'minlerin
nur ve derece bakımından farklı farklı olmaları tabii
bir olaydır. Dolayısıyla nurun daha parlak ve aydınlık olması için salih amellerin yapılması teşvik edilmektedir.
Taberi ve
Beğavi, İbn Abbas, Abdullah b. Ömer ve Ka'bu'l-Ahbar'ın şöyle dediklerini rivayet etmişlerdir:
"Ayetlerde zikredilen sur, Beytü'l Makdis'in doğu tarafındaki surdur. Onun iç tarafında
rahmet, dış tarafında azap vardır. Orası da yahudilerin
cehennem vadisi diye isimlendirdikleri yerdir". Biz bu görüşü, tuhaf ve
yersiz buluyoruz ve tereddütle karşılıyoruz. Çünkü ayetler bunun, kıyamet
gününde gerçekleşek olan bir durum olduğunu
belirtiyor. Taberi diyor ki: "En doğru görüş bu
surun kıyamet gününde cennetliklerle cehennemlikler arasındaki engel olduğunu
belirten görüştür." Doğru ve uygun olan da budur. [16]
16- İman edenler İçin hala vakit gelmedi mi ki,
kalpleri Allah'ın zikrinde ve inen hakka saygı duysun ve bundan önce
kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun bir zaman geçmiş ve
kalpleri katılaşmış, çoğu da yoldan çıkmış kimseler gibi olmasınlar.
17- Bilin ki, gerçekten Allah, yeryüzüne
ölümünden sonra hayat verir. Belki aklınızı kullanırsınız diye size ayetleri
açıkladık.
18-
Şüphesiz, sadaka veren erkeler ile sadaka veren kadınlar'[17] ve
Allah'a güzel bir borç verenlerin (karşılığı) kat kat
arttırılır ve onlar için güzel bir ecir vardı.
19- Allah'a ve elçilerine inananlar (var ya) işte Rabbleri katında sıddîkler[18] ve şehidler onlardır. Onların ecirleri ve nurları vardır.
Küfredip, ayetlerimizi yalanlayanlar ise, işte onlar da cehennem halkıdır.
1- "Mü'minlerin kalplerinin Allah'ın zikrine huşu ile
bağlanmasının ve Allah'ın elçisine indirdiği Hakk'a
boyun eğmesinin vakti hala gelmedi mi?" şeklinde kınama ve eleştiri içeren
bir soru cümlesiyle başlamaktadır ki böylelikle mü'minler,
kendilerinden önceki Ehli Kitabtan zaman aşımıyla
kalpleri katılaşmış, çoğu doğru yoldan sapmış ve Allah'ın emirlerine karşı
çıkmış kimseler gibi olmasınlar.
2- Mü'minlerin
dikkatini, Allah'ın yeryüzüne ölümünden sonra tekrar nasıl hayat verdiğine
çekmektedir. Muhakkak ki Allah, onlara misaller vermekte, ayetlerin amaçla-nra açıklamakta ki, belki onlar, o ayetlerin amaç ve
hedefini kavrar, öğüt ve ibretlerden faydalanırlar.
3- Ardından da uyan, teşvik ve müjde içeren şu hususu dile getirmektedir:
Mü'min-lerden sadaka veren
erkekler ile sadaka veren kadınlar ve mallarını Allah yolunda harcamak
suretiyle O'na güzel bir borç veren kimseler, Allah'a ve elçisine iman edip
onların davetine icabet eden, emirlerini yerine getiren, yasaklarından
kaçınanlar için kat kat arttırılmış büyük bir ecir
vardır. Parıldayan nur Allah katındadır. O da sıddîkler
ve şe-hidlerdir. Allah'ın
ayetlerini yalanlayan kafirler ise cehennem ehlidir. [19]
Taberi, bu ayetlerin sebebi nüzulüyle ilgili herhangi bir
rivayette bulunmamıştır. A-ma Beğavi,
üç rivayet zikretmiştir.[20]
Bunlardan biri Kelbi'den rivayet edilmiştir. Bu ayetin
münafıklar hakkında hicretten bir yıl sonra nazil olduğu belirtilmektedir.
Münafıklar, Selman-ı Farisi'ye gelip O'nun Tevrat'ta bulunan ilginç
şeylerden bahsetmesini istediler. Allah, "Biz sana kıssaların en
gerçeğini aktarmaktayız" (Yusuf, 3) ayetini indirdi. Bir müddet sustular.
Sonra tekrar dönüp sormaya başladılar. Allah, "Allah, müteşabih,
ikişerli bir kitap olarak sözün en güzelini indirdi." (Zümer,
23) ayetini nazil buyurdu. Bunun üzerine münafıklar yine bir müddet soru
sormamaya, susmaya başladılar. Fakat bir müddet sonra tekrar gelip soru
sordular. Bu defa Allah, "İman edenlerin kalplerinin Allah'ın zikrine huşu
ile bağlanma zamanı gelmedi mi?" ayetini indirdi. İkinci rivayet de İbn Mes'ud'dan rivayet edilerek
şöyle denilmektedir: "Müslüman olmamızla, Allah'ın bizi bu ayetle azarlaması
arasında dört sene vardır."[21]
Üçüncü rivayet ise İbn Abbas'dan
nakledilerek şöyle denilmektedir: "Allah, Kur'an'ın
nüzulünün 13. yılının başında mü'minlerin kalplerini
bu ayetle teskin ederek onları azarlamış-ür."
Bu üç rivayet de
gariptir. Birincisi, ayetin münafıklar hakkında nazil olduğunu belirterek,
her.ikisi de Mekkî olan Yusuf sûresinin 3.[22] ve Zümer sûresinin 23. ayetlerini aktarmaktadır. İkinci
rivayetten de ayetin Mekkî olduğu anlaşılmaktadır.
Çünkü Abdullah b. Mesud, davetin ilk yıllarında müslüman olanlardandı. Mekke dönemi de 13 yıl sürmüştür.
Kaldı ki ilk nesil, Mekke döneminde Allah'ın zikrine ve ibadetine kendini vermiş
ve Allah'ın indirdiğine iman etmiştir. Zariyat,
17-19; Mearic, 22-35; Zümer,
23; Furkan, 63-64; Mü'minun,
1-10 ve Ra'd, 20-24 ayetleri gibi Mekke'de nazil olan
bir-Çok ayet, onları sözkonusu edilen bu vasıflarla
nitelemektedir.
Üçüncü rivayetten de
bu«yetin hicretten sonra birinci yılda nazil olduğu anlaşılmaktadır.
Münafıklar müstesna, tüm mü'minler çok samimiydiler
ve kendilerini tamamen buna vermişlerdi. Birinci ayette münafıklara hitap
edildiği gibi, mü'minlere hitap edilmemiştir.
Kanaatimize göre bu
ayetler, bağlam ve konu itibariyle kendisinden Önceki ayetlerle ilişkili ve
bağlantılıdır. Önceki ayetler, direkt olarak Kıyamet gününde, samimi mü'mirilerle münafıklar arasındaki durumu mukayese etmiş,
şüphe İçerisinde bocalayan, oyalanan ve kuruntularla avunan münafıkları
kınamış ve onları uyarmıştır. Ve yine önceki ayetler, bazı müslümanlan,
imanlarında aşın samimiyet göstermedikleri ve Allah yolunda infakta
bulunmadıktan için azarlamıştır. Kimin Allah'a borç vereceğini sormuş, borç
verenlere verdiklerini kat kat artıracağını ve büyük
bir ecir vereceğini belirtmiştir, işte bu ayetler, cimrilik yapana, şek, şüphe
içinde bocalayan ve ihmalkarlık yapana seslenerek, "samimi olmalarının,
kalplerinin Allah'ın zikrine ve indirdiklerine huşu ile bağlanmasının vakti
hala gelmedi mi?" diye sormakta ki, onlar zaman aşımıyla birlikte kalpleri
katılaşan Ehli Kitab gibi olmasınlar. Bunun yanında
samimi olan ve her türlü fedakarlıkta bulunanları da övgüyle yâd etmektedir.
Sûrenin tertibi ve
fethin zikredilmesi, bu sûrenin H. 8. veya 9. yılda nazil olduğunu
göstermektedir. Zaten konuyla ilgili ayetlerin çoğu bu dönemde nazil olmuştur.
Ayetler bu dönemde, bu seslenişin, zaten ihmalkârlık yapan, şüphe içinde
bocalayan ve biraz önce sûre ve ayet numalanm
verdiğimiz, daha önce nazil olmuş birçok ayette belirtildiği üzere Allah ve Rasulü'yle ahidleşenlere karşı olumsuz,
sevimsiz tavırlar takınanlara yöneliktir. İlk ayette, mü'minler.
Ehli Kitabın içinde bulunduğu durumdan da anlaşılacağı üzere Maide, Nisa, Al-i îmran. Bakara
sûrelerindeki birçok ayette de sözü edildiği gibi doğru yoldan sapan,
birbiriyle çekişen Allah'ın kitabını tahrif eden, ondan uzaklaşan ve Allah'ın
emir ve kanunlarına karşı gelen Ehli Kitab gibi
olmama konusunda uyarılmaktadır.
Bu güçlü bir uyandır.
Çünkü müslümanlar, Ehli Kitabın içinde bulunduğu bu
durumu görüyor ve duyuyordu. Bu konumu eleştiriyorlardı. Bundan da öte bazı
ayetlerde belirtildiği gibi İslam'dan önce Arapların da eleştiri odağıydı. Fatır sûresinin "Yeminlerinin olanca güçleriyle,
kendilerine bif uyarıcı-korkutucu gelecek olsa,
ümmetlerin herhangi birinden mutlaka daka doğru
yolda olacaklarına dair Allah'a and içtiler.."
ayeti ve En'am sûresinin "ya
da kitap bize de indirilseydi, şüphesiz onlardan daha çok doğru yolda olurduk
dememeniz için size Rabbinizden apaçık bir belge, bir hidayet ve bir rahmet
gelmiştir" ayetleri sözkonusu bu ayetlerdendir.
İkinci ayet/üslubu ve
konumu itibariyle çeşitli öğütler içermektedir. Yeryüzünü, ölümünden sonra
gökten yağmur yağdırarak tekrar dirilten, herşeye
gücü yeten, bağışlayıcı Allah'tır. Apaçık ayetlerle insanları dirilten, onları
içinde bulunduktan karanlık ve cehaletten sonra dünya ve ahirette
mutluluk ve basan yoluna ileten O'dur. Aynen bunun gibi onları ölümünden sonra
dirilten odur ki, onları hesaba çeksin, onlardan herbirine
imanından, küfründen, doğruluğundan ve fışkından dolayı hakkettiği karşılığı
versin. Burada kendisine hitap edilen (ki bu hitap süreklidir) kimselerin,
Allah'a yönelip tevbe ederek hazırlık yapmakla, kötü
sonuçtan kurtulmak için O'nun hidayetine tabi olmakla, kendileri için dünya ve ahirette basan ve mutluluğu elde etme gerekliliği
vurgulanmaktadır.
Üçüncü ve dördüncü
ayetlerde sadaka veren erkekler ile sadaka veren kadınlar, Allah'a güzel bir
borç verenler, Allah'ın indirdiğini doğrulayan ve onunla amel edenler, davete
icabet edenler ve huşu sahibi olanlar, Allah yolunda şehid
olanlar ve Allah'ın Tevbe sûresinin 110. ayetinde
kendilerinden razı olduğunu bildirdiği Rasulullah'ın
ashabından samimi kadın ve erkeklerin, içinde bulunduktan güzel konumlar övülmekîe-dîr. Sonra sürekli
olarak, müslümanlan ruhsal bir donanıma tabi tutarak
onlara, Allah'ın indirdiklerini doğrulamayı, onun yolunda canla malla
fedakarlık yapmayı, O'na yaklaşmak, ilahi nzayı
kazanmak, dünya ve ahiret mutluluğunu kazanmak için
büyük bir vesile kılmaları hususunda telkinde bulunmaktadır.
Evet,
sadaka veren erkeklerin yanında sadaka veren kadınların da zikredilmesi, daha
önceki ayetlerde dikkat çektiğimiz gibi, münafık kadınların özellikle
zikredildiği husus gibidir. Zaten ihlas ile nifak
arasında da büyük bir fark vardır. [23]
20- Bİlin ki, dünya hayatı bir oyun, eğlence, süs, kendi
aranızda övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışıdır. (Bu), bir yağmura benzer ki,
bitirdiği ot çiftçilerin'[24]
hoşuna gider, sonra kurıfr, onu sapsarı görürsün,
sonra da çer-çÖp[25]
olur. Ahirette ise şiddetli bir azap, Allah'tan bir
mağfiret ve bir hoşnutluk vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir.
21- {O
halde) Rabbinizden bir mağfirete ve genişliği yerle göğün genişliği gibi olan
ve Allah'a, elçilerine inananlar için hazırlanmış bulunan cennete koşun. İşte
bu Allah'ın dilediğine vereceği lütfudur. Şüphesiz
Allah büyük lütuf sahibidir.
Bu ayetlerin ibaresi
de açıktır. Her iki ayette de müslümanlara hitap
edilmekte ve şu hususları vurgulanmaktadır:
1- Dünya
hayatının bir oyun, eğlence, süs, övünme, mal ve evlad
çoğaltma yeri olduğuna dikkat çekilmiştir. Bu dünya hayatı aynen yeryüzüne
inen ve çiftçilerin yüzünü güldüren, güzel ekinler yeşerten yağmur gibidir. Bu
ekinler büyür, fakat daha sararip çer-çöp haline
dönüşüverir,
2- Ciddi bir
hususa daha dikkat çekmiştir ki o da ahirettir.
İnsanlar, ahirette ya Al-Uı'tan bir mağfiret ve hoşnutluk veya şiddetli bir azap
olan gidişatlanyla başbaşa
kalırlar. İşte o zaman insanlar, dünya hayatının kısa süreli bir zevkten ve
aldatıcı bir görümünden başka birşey olmadığının
farkına varırlar.
3- Ayetler, muhatapları, Allah'ın mağfiret ve hoşnutluğunu, Allah ve eçilcrine iman edenler için hazırlanmış, genişliği yer ile
göğün genişliği kadar olan cenneti elde edici sebepler oluştunmak
için koşmaya, yoğun gayret sarfetmeye çağırmaktadır.
Bu da Allah'ın dilediğine vermiş olduğu lütfudür.
Muhakkak ki Allah, lütuf sahibidir. [26]
Bu iki ayetin nüzul
sebebine özgü herhangi bir rivayette rastlamadık. Kanatimize
göre her iki ayet de amaç ve bağlam olarak önceki ayetlerle ilişkilidir. İki
ayetin ruhundan ve anlamınclan anlaşılan şudur: Her
iki ayet de infak etmek ve ihlaslı olmak suretiyle
Allah'ın rızasına mazhar olmayı teşvik etmekte,
önceki ayetlerde kınanan tereddüt ve oyalanmadan kaçınmayı öğütlemektedir.
Dünya hayatının bu
sefilde birinci ayetle ömeklendirilmesi daha önce de
birçok yerde geçmişti.
Daha
önceki ayetlerde, dünya hayatı örneği verilirken Allah'a davet etmek, dünyevi
olanlara, mala, makam ve mevkiye dalmamak öngörülürken
burada da ihlas ve infak konularında tereddüt
gösterenler, oyalananlar yerilmiştir. Daha önce sözkonusu
yerlerde söylediğimiz gibi burada da diyoruz ki ayetler, dünya ve
nimetlerinden, kazanç, mal ve evlad edinmekten
el-etek çekme bağlamında değildir. Burada emredilen husus, kişinin dünyaya aşın
bir şekilde meydelip dünyalığı en büyük arzu ve
hedefi haline getirmeme-sidİr. Dünyaya aşırı bir
şekilde dalıp Allah'a ve insanlara karşı olan görevlerini unutmaması, ebedi
hayat yeri olan ahireti ve hesabı ihmal etmemesi
emredilmektedir. Kaldı ki dünya hayatı, dünyada yaşayan her insan için çok kısa
bir müddetten ibarettir. Özellikle ayetlerin bu tarzda ortaya koyduğu metod; manevi ve şifalı bir ilaç mahiyeti taşımakta, insana
hayatının her safhasında, bilhassa maddenin ruhu galip olduğu, dünya nimetlerinin,
insanın yüce değerlerini kaybettirdiği, kalpleri katılaştinp,
Allah'ın korkusunu çekip aldığı anlarda en büyük yaran sağlamaktadır. [27]
22- Ne
yeryüzünde ve ne de sizin nefislerinizde meydana gelen hiçbir musibet yoktur
ki, biz onu yaratmadan ön-ce[28] bir
kitapta yazılmış) olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a çok kolaydır.
23- Ki elinizden
çıkana üzülmeyesiniz[29] ve
(Allah'ın) size verdiğiyie sevinip şımarmayasınız.
Allah büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez.
24- Onlar
cimrilik edip insanlara da cimriliği emrederler. Kim yüz çevirirse (bilsinler
ki) Allah zengindir, övgüye layıktır.
1- Hitap müslümanlaradır. Yeryüzünde vuku bulan her şey ve
insanların nefsine dokunan her musibet, vuku bulmadan önce Allah katında
bulunan bir kitapta yazılmıştır. Bu da Allah için gayet kolay olup, O'nun
İlminin ve kudretinin kapsamlı oluşuyla ilgili olan bir şeydir.
2- Allah bu gerçeği açıklıyor ki, onlar, ellerinden kaçan hayırlardan
dolayı üzüntü ve yasa boğulmasınlar veya elde ettikleri hayırlardan dolayı
sevinçten mağrur olmasınlar. Çünkü Allah, kibirlenip böbürlenen, kendilerine
ulaşan hayırdan dolayı sevinip mağrur olan, sonra da infak etmede cimrilik
yapan ve başkalarına da cimrilik konusunda kendisi gibi olmalarını
öğütleyenleri sevmez. Allah, kendi emirlerine icabet etmekten yüz
çevirenlerden daha zengindir. Kendisine icabet eden için hamd
ve şükür sahibidir. Bu ayetlerle insanlar uyarılmaktadır. [30]
Ayetlerin nuzül sebebine ilişkin herhangi bir rivayete rastlamadık.
Kanaatimize göre bu ayetler, önceki ayetlerle konu ve bağlam açısından
bağlantılıdır. Ayetlerin anlamından ve özünden anlaşılan şudur ki, insanlara
ulaşan herhangi bir hayır, Allah'ın lütfündandır.
İnsanların övünmesini, böbürlenmesini, Allah yolunda infak ve ihtiyaç sahiplerine
verme noktasında cimrilik yapmasını gerekli kılacak hiçbir sebep yoktur. Madem
ki insanlar, bu hayrın elden gitmesini ve telef olmasını engellemeye güç
yetiremiyorlarsa o halde, Allah'ın şükrünü yerine getirmemenin, cimrilik ve
ihmalkarlık yapmanın hiçbir anlamı yoktur. •
Ayetlerin anlamından
ve özünden anlaşılıyor ki, sözü edilen musibet, insanların gücü üstünde olan
şeylerdir. Müfessirlerin çoğu, sözü dönderip dolaştırıp
bu konuya getirmişlerdir. O halde denilebilir ki, bu musibetin, insanlardan
sadır olan, dünya ve ahirette karşılığında
cezalandırıldıkları veya mükafatlandırıldıktan fiillerle hiçbir ilgisi yoktur.
Ayrıca ayetlerden,
daha önceki ayetlerde de kınama konusu olan, şüphe içerisinde bocalayan,
oyalanan, ihmalkar davranan münafıkların başka sıfatlarının da olduğu anlaşılıyor
ve bu sıfatlar yerilecek dikkatli davranılıp bunlardan kaçınılması
vurgulanıyor. Bu sıfatlar da insanlara karşı büyüklenmek, kendini beğenmek,
elde ettiklerinden dolayı böbürlenip gururlanmak, cimrilik göstermek ve
insanlara da cimriliği emretmektir. Cimriler, genellikle kendi cimriliklerini
temize çıkarmak için başkalarının da cimri olmasını isterler.
Görüldüğü gibi
ayetlerde, sürekli olarak geçerli olan telkinler sozkonusudur.
Müslümanların, her halükarda Allah 'a güvenmeleri, ona teslim olmaları,
kendilerine dokunan bir belaya sabretmeleri, ümitsizliğe düşmemeleri,
kendilerine gelen hayırdan dolayı şükretmeleri, sevinçten dolayı kibirlenip
böbürlenmemeleri, mağrur olmamaları, Allah yolunda infak etmenin ve muhtaçlara
yardım etmenin sonuçlarından korkmamaları, cimriliği teşvik rezaletine
bulaşmamaları, herhâlükârda hayn
başkalarından menelmemeleri öğütlenmiştir.
Bütün bu öğütleri içeren
Kur'an ayetleri, Mekke ve Medine döneminde nazil olan
sûrelerde tekrar edilmiştir. Bununla da güzel ahlaka çağrılmış, rezillikler
yasaklanmış, nefsin her şart ve ortamda Allah'a teslim olması istenmiştir.
Sahih hadis
kitaplarında sadaka, cimrilik ve kibir hakkında birçok hadîs rivayet
edilmiştir. Kur'ani talimatla, nebevi talimatın bu
hususta birbiriyle nasıl ahenk içinde olduğunu görmek için bu hadislerin bir
kısım im burada aktarmayı faydalı buluyoruz: Buhari,
Müslim ve Nesai'nin Ebu Hureyre'den rivayet ettikleri bir hadis şöyledir: "Allah
Rasulü'ne bir adam gelerek, "Ya
Rasulullah (sevap bakımından) hangi sadaka daha
büyüktür?" diye sordu. Allah'ın Rasulü
"sıhhatin yerinde olup, malına düşkün olduğun, fakirlikten korkup
zenginliğe meylettiğin halde verdiğin sadakadır. Bu işi, canboğaza
gelip de falancaya şu kadar, filancaya bu kadar verilsin diyecek duruma
gelinceye kadar erteleme. Dikkat et, zaten bu mal o zaman başkasının
olmuştur" buyurdu.[31] Nesai, Ebu Hureyre'den
şu hadisi rivayet etmiştir: "Rasulullah (s)
şöyle buyurdu: "Bazen bir dirhem yüzbin
dirhemden daha üstün sayılır." Bu nasıl olur ya Rasulalah?" dediler. O da "tki
dirhemi olan bir adam, onlardan bir dirhemini, çok malı olan bir kimse de yüz
bin dirhemini, sadaka olarak verdi nu\ilk adamın bir
dirhemi bu yüzbin dirhemden daha üstün
sayılır."[32] Buhari,
Müslim ve Nesai'nin Ebu
Musa'dan rivayet ettikleri bir hadis de şöyfedir:
"Rasulullah (s) şöyle buyurdu: "Her müslümanın sadaka vermesi gerekir." "Ya Rasulalah ya
bulamayan kimse ne yapsın" dediler. Hz.
Peygamber "Elinin emeğiyle çalışır kazanır, kendine yararlı olur ve
sadaka verir" buyurdu. "Yapacak iş bulamazsa ne yapsın"
dediler. O da "İhtiyacı olan kimseye yardım eder" dedi. Onlar "Ya bunu da bulamazsa?" diye sorunca Hz. Peygamber "İyi iş yapsın, iyilikte bulunsun,
kötülükten sıkınsın, bu onun için sadakadır" buyurdu.[33] Buhari ve Müslim, Ebu Hureyre'den şu hadisi rivayet etmişlerdir: "Ey
Ademoğlu sana intak edileni infak et."[34] Tİrmizi de Ebu-bekir'den şöyle rivayet etmiştir: "Nebi (s), "sahtekar,
savurgan ve cimri cennete giremez" buyurdu."[35] Tirmizi'nin Ebi Sa'id'den rivayet ettiğine göre Nebi şöyle dedi: "İki
haslet vardır ki, asla bir mü'minde beraber bulunmaz.
Onlar; cimrilik ve kötü ahlaktır."[36]
Müslim, Tirmizi'nin Ebu Hureyre'den rivayet ettikleri bir hadiste Rasul şöyle buyurdu: "Allah, yücelik atkım, büyüklük
ise benim biiründüğüm elbisemdir. Kim bunlardan
birinde benimle boy ölçüşmeye kalkışırsa onu cehenneme atarım."[37]
Müslim ve Tirmizi, Abdullah'dan
Hz. Peygamber'İn şöyle
buyurduğunu rivayet etmişlerdir: "Kalbinde zerre kadar kibir bulunan
kimse cennete giremeyecektir." Adamın biri: "Ya
Rasu-lallah, insan
elbisesinin ve ayakkabısının güzel olmasını ister (bu kibirlilik midir)"
dedi. Peygamber de: "Allah güzeldir, güzel olanı sever. Kibir; kendini
yüksek görerek, hakkı inkar etmek ve hakkı söyleyenlere karşı koymaktır"
buyurdu."[38]
Tüm
müfcssir ve yorumcular "bir kitapta"
cümlesinin olmuş, olan ve olacak herşe-yin yazılı bulunduğu Levh-i
Mahfuz'dan kinaye olduğunu söylemişlerdir. Biz, Buruc
sûresinin tefsirinde Levh-i Mahfuz, Ra'd sûresinin tefsirinde müfessirlerin buna mura-dif (eş anlamlı) olduğunu
söyledikleri "ümmü'l-kitap" tabirlerini
açıklamıştık. A Buruc sûresinde sözkonusu
yerde demiştik ki. Allah, genel ilmini maddi bir levhada toplamaktan yücedir,
bu tabir, insanların amel ve bilgilerinin levhalarda olduğunu varsaymalarından
kaynaklanmaktadır. Ancak bununla birlikte diyoruz ki, bu tabir, "Allah'ın
İlmi, yeryüzünde ve insanlar üzerinde cereyan eden olaylar vuku bulmadan önce
onları kapsamıştır" anlamındadır. En iyisini Allah bilir.[39] [40]
25- Andolsun ki biz, elçilerimizi apaçık belgelerle gönderdik
ve onlarla birlikte Kİtab'ı ve mizanı indirdik ki,
İnsanlar adaleti yerine getirsinler. Ve kendisine de büyük bir kuvvet ve insanlara.yararlar
bulunan demiri de indirdik ki, Altah, kendisine ve1
peygamberlerine, gayb İle (görmedikleri halde)
kimlerin yardım edeceğini bilsin(bildirsin). Şüphesiz Allah büyük kuvvet
sahibidir, üstün olandır.[41]
Ayet
şu İlahi yasayı belirtiyor: Allah, peygamberlerini insanlara apaçık belgeler ve
kanıtlarla göndermiştir. Onlara, insanların kendi aralarında adaleti ve hakkı
tesis etmek için yapmaları gerekenleri kapsayan kitapları indirmiştir. Demiri
yaratmış ve insanlara bunu nasıl kullanacaklarının bilgisini ilham etmiştir.
Demirde insanlar için birçok yararlar olmasının yanında, o, güç ve baskı
aracıdır. Allah, tüm bunu, insanları sınamak ve onların ileri süreceği
mazeretleri engellemek, -her ne kadar onlar işin sırrını idrak etmiyorlarsa da
-onlardan kimin Allah'a ve peygamberlerine yardım ettiğini, onları ve onların
getirdiği gerçekleri tasdik ve teyid ettiğini ortaya
çıkarmak için yapmıştır. O Allah, güçlüdür, kuvvetlidir ve insanlara muhtaç
değildir, istediği herşeye güç yetirendir. [42]
Ayetin nüzul sebebiyle
ilgili herhangi bir rivayete raslamadık. Her ne
kadar, bu ayet yeni bir konu işliyor gibi görünüyorsa da daha önceki ayetlerle
ilişkili ve bağlantılı olduğu görülmektedir, önceki ayetler, Allah yolunda cihad ve infak etmeye davet ederken bu ayet de, bu davetin
hedeflerinden biri olan insanlar arasında adalet ve hakkı tesis etmeyi
içermektedir. Ayet, başlı başına tam bir cümle olup, itikad,
sosyal, yargı ve yönetimle ilgili talimatlar içermektedir. Tek bir cümleyle
yönetimin (otoritenin) insanlar arasında adaleti ve hakkı tesis etmesi
gerektiğini belirtmiştir. Allah, insanları uyarısız, eğitimsiz ve ilkesiz
bırakmamaktadır. Onlara elçilerini apaçık belgelerle göndermiştir. Onların
arasında adalet ve hakkı yerleştirmek için kitaplar indirmiştir. Yoldan sapan,
büyüklük taslayan, inat eden, zulüm ve bâtılı, hak ve adaletin yerine geçirmeye
çalışan hak ile adaletin gereğini yerine getirmeyenlere karşı koymak için
başvurulan faydalı yöntemlerden demirli silahlan, vurucu güç haline getirmiştir.
Tüm bunlar yalnızca insanların faydası ve yararf
içindir.
Taberi ve diğer müfessirler, Allah'ın peygamberlerine
indirdiği mizan ve demir hakkında çeşitli görüşler serdetmişlerdir.[43] Öyle
ki, burada sözü edilen mizan, "insanların yaşamlarında kullandıkları
terazi (ölçü birimi)dir. Allah bunu Nuh'a gönderdi ve
kavminin onu kullanmasını emretti. Allah Adem'le birlikte demirden yapılmış kelpeten, örs, çekiç ve testere göndermiştir"
denilmektedir. Bu konuda İbn Ömer'den rivayet ettikleri
merfu bir hadiste Hz.
Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Allah gökyüzünden yeryüzüne dört bereket
indirmiştir: Demir, ateş, su ve tuz". Aynı zamanda şöyle bir görüş de
rivayet etmişlerdir: "Buradaki mizandan kasıt adalettir. Demiri
indirmekten amaç, onu yaratmak ve insanlara yeri ve dağlan kazmak, özellikle de
insanların kendilerini korumak için "demirde büyük bir güç vardır"
cümlesiyle tabir olunan gücü, silah yapımında kullanmak gibi çeşitli alanlarda
kullanmasını öğretmektir.
Kanaatimize
göre ikinci görüş daha doğrudur ve eşyanın tabiatına uygundur. Müfes-sir Kasımi,
îbn Teymiyye'nin, birinci
görüşü eleştiren doğru teşhislerini aktararak şöyle demektedir: "Hz. Peygamber'den bu konuda rivayet edilen hadis ve çeşitli
demirli aletlerin Adem'e ve Nuh'a indirildiğini beyan eden ve İbn Abbas'tan aktarılan rivayet,
uydurmadır. İnsanlar, kendi aralannda bazılarının
yerden ve dağlardan akan madenlerden ve demirden çeşitli aletleri elleriyle yaptıklannı müşahede ediyorlar. Bu tür görüşler, gözle
görülen sıradan olayı abartmaktadır." [44]
26- Andoisun biz, Nuh'u ve İbrahim'i elçi olarak gönderdik.
Peygamberliği ve kitabı onların soylarında kıldık. On lardan
hidayeti kabul edenler vardır, ama onlardan birçoğu da fasık
olanlardır.
27- Sonra bunların peşinden art arda elçilerimizi
gönderdik. Meryem oğlu İsa'yı da arkalarından gönderdik, O'na incil'i verdik ve O'na uyanların kalplerine şefkat ve merhamet
koyduk. İcad ettikleri ruhbanlığı biz onlara yazmamıştık.
Ancak Allah'ın rızasını kazanmak için kendilerinden (bu ruhbanlığı) uydurdular,
ama ona da gereği gibi uymadılar. Bununla birlikte biz onlardan İman edenlerin
ecirlerini verdik, onlardan birçoğu da fasık
olanlardır.
Ayetlerin nüzul
sebebiyle ilgili herhangi bir rivayete rastlamadık. Ancak her iki ayet de bir
önceki ayetten sonra gelerek Allah'ın insanlar arasında adalet ve hakkın tesisi
ve insanların hidayeti için elçiler göndermesinin hikmetini açıklar
mahiyetledir "Nuh'u ve İbrahim'i elçi olarak gönderdi. Peygamberliği ve
kitabı onların soyunda kıldı. Onlardan bir kısmı hidayete erdi ve birçoğu da
Allah'ın emrinden dışan çıktı, sapıttı ve doğru yoldan
saptı."
Sonra daha önce
gönderdiği peygamberlerin ardından, onların getirdiği metod
üzere olan birçok elçi gönderdi. Ardından Meryemoğlu
İsa'yı gönderdi ve O'na İncil'i verdi. O'na tabi olanların kalbine şefkat ve
merhamet yerleştirdi. Öyle ki, onlar, Allah'ın kendilerine farz kılmadığı bir
şeyi uydurup, buna uymayı farz kıldılar. Bu uydurdukları şey de Allah'ın
rızasına nail olmak ve O'na daha fazla ibadet etmek için tamamen ibadete
kapanmak ve kadınlardan uzaklaşıp onlardan el etek çekmek gibi hususları içeren
ruhbanlıktır. Ancak onlar buna da gereği gibi riayet etmediler. Onlardan
bazısı iman etti, samimi oldu ve Allah da ecirlerini verdi, bazısı da Allah'ın
emirlerini çiğnedi, sapıttı ve hak yoldan çıktı.
Ayetler, bu ayetlerin
nazil olduğu dönemdeki Ehli Kitabın içinde bulunduğu duruma dikkat çekmektedir.
Taberi Özellikle de ikinci ayetle ilgili olarak İbn Mesud'dan şu nebevi hadisi rivayet
etmiştir: "Rasulullah (s) şöyle buyurdu:
"Bizden öncekiler yetmişbir fırkaya bölündü,
bunlardan sadece üçü kurtuldu, diğerleri helak oldu. Bu üç fırkadan biri
krallara karşı geldi ve onlarla Allah'ın ve İsa'nın dini üzere savaştı, sonra
krallar onları öldürdü. Bir fırka da krallara karşı gelmeye güç yetiremedi ve
kendi kavimleri arasında kalıp, kavimlerini Allah'ın ve Merycmoğlu
İsa'nın dinine davet etti. Krallar onlan da öldürdü
ve testereyle biçti. Diğer fırka da ne krallara karşı koyabildi ne de kavimleri
arasında kalıp onlan Allah'ın ve İsa'nın dinine davet
edebildi. Dağlara ve manastırlara çekildiler ve ruhbanlaştılar. Bunları Allah
şöyle tanımlamaktadır: "Onlara yazmadığımız bir ruhbanlık icad ettiler." "Bunu da yalnızca Allah'ın
rızasını kazanmak için yaptılar. Sonra ona gereği gibi riayet ekmediler.
Onlardan iman edenlere ecirleri verildi. İşte Allah'a iman edip O'nu
doğrulayanlar onlardır. Onlardan birçoğu ise fasıklardır."
Bu hadiste
anlatılanlar; hristiyanlann hayatı, birbirleriyle
çekişmeleri, değişik fırkalara ayrılmaları, Roma krallarının hristiyanlara önce zulmetmeleri, ardından hristiyan olduklarında bu defa kendi mezheplerine muhalif
olanlara işkence yapmaları ve hristiyan mezhepleri
arasında cereyan eden savaşlar hakkında anlatılan eski rivayetlerle paralellik
arzetmektedir.[45]
Rasulullah (s)'in arkadaşlarından bir grup, hristiyanlann
papaz ve rahiplerini taklid ederek Allah rızasına
nail olmak için İslam'da bir ruhbanlık türetmeye çalıştı. Maide
sûresinin 87-89. ayetleri, onların, hristiyanlann
kendilerinden Önce düşmüş oldukları duruma düşmemeleri için uyarmaktadır.
Ayetler, müminlerin kendilerine daha faydalı olan şeylere yönelmelerini,
Allah'ın dinini ve öğretilerini yaymalanm
istemektedir. Sözkonusu ayetlerde ve Rasulullah'm "Her ümmetin bir ruhbanlığı vardır, bu
ümmetin ruhbanlığı da Allah yolunda cihad
etmektir" şeklindeki hadislerinde apaçık bir şekilde belirtilen Allah
yolunda cihad etmeleri öğütlenmektedir. Bu durumu
daha önce açıklamıştık.
Hristiyanlann Kur'an'da bu şekilde
zikredilmeleriyle, genellikle hristiyanlann; müs-lümanlara karşı açıkça,
şiddetli düşman, hilekar, enaniyet, kötülük sahibi,
katı kalpli olarak Kur'an'da zikredilen yahudilerin ahlakına kıyasla daha ince, yumuşak kalpli ve
müsamahalı olduklarına dikkat çekilmiş ve onların bu vasıflarından Övgüyle
bahsedilmiştir. Aynca Araplann,
sürekli olarak yolculukları esnasında uğrayıp geçtikleri
dağlarda ve çöllerde bulunan kiliselerde ve manastırlarda yaşayan ve
kendilerini tamamen ibadete veren, dünyanın istek ve arzulanndan,
nimet ve kötülüklerinden el etek çeken bu hristiyan
topluluğuna övgüyle İşaret edilmektedir. Allah daha iyisini bilendir.[46]
"Peygamberliği
ve kitabı onların soyunda kıldık" cümlesi Nuh, ve İbrahim'e nisbet edildiğinde, Allah'ın, nübüvveti onların soyuna has
kıldığı anlaşılmaktadır. Şayet bu yorum doğruysa, bu husus Kur'an'da
ilk kez geçmiştir. Daha önce öyle bir husustan bahsedilmemiştir.'Akla ilk
gelen, tüm nebi ve rasullerin onların soyundan
olduğudur. Aynı zamanda İbrahim'in soyundan olduğu bilinmeyen Hud, Salih, Şuayb, Lut, îdris ve Kur'an'da
ismi zikredilmeyen diğer tüm peygamberler de bu genel iradenin kapsamına girmiş
oluyorlar. Buna genel bir şekilde Nisa sûresinin 164.ay eti "Ve sana daha
Önceden haberlerini aktarıp verdiğimiz peygamberler ile sana haberlerini
aktarıp vermediğimiz peygamberlere..." ve Gâfir
(Mü'min) sûresinin 78. ayetiyle işaret edilmektedir.
Belki bununla* da, ayetlerini açıkladığımız Cuma sûresinin ve orada
zikrettiğimiz çeşitli rivayetlerin belirttiği gibi İsrailoğullannın
tüm peygambelerin kendi soylarından olduğunu iddia
etmelerini ve bununla da Övünüp böbürlenmelerini reddetmeyi amaçlamıştır. En
iyisini Allah bilir. [47]
28- Ey iman
edenler, Allah'tan korkun ve O'nun elçisine i-man
edin ki, kendi rahmetinden size İki pay[48]
versin, sizin İçin ışığında yürüyeceğiniz bir nur yaratsın ve sizi. bağışlasın.
Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.
29- Böylece kitap ehli, Allah'ın fazlından hiçbir
şeye güç yetirip sahip olmadıklarını'[49] ve
fazlın muhakkak Allah'ın elinde olduğunu, onu dilediğine verdiğini bilip
öğren-sin.[50] Allah büyük lütuf
sahibidir.
Ayetlerin lafızları
«gayet açıktır. Birinci ayet, mü'minlere hitap ederek
onlan teşvik etmiş ve onlan
müjdelemiştir. Onların -ki onlar Allah'ın sünnetini ve hikmetini kavradılar-
ibret almaları, Allah'tan sakınmaları, O'nun hududuna riayet etmeleri, halis
bir imanla O'nun elçilerine iman etmeleri, O'nun hidayetine tabi olmaları
gerekir. Bunu yaptıkları taktirde Allah, onların ecirlerini ikiye katlar ve
onlar için, ışığında yürüyecekleri bir nur yaratır. Böylece dosdoğru yoldan
sapmazlar ve Allah, onların günahlarını bağışlar. Şüphesiz Allah bağışlayan ve
esirgeyendir.
îkinci
ayet, müslümanlan müjdelemekle birlikte Ehli Kitaba
dikkat çekmiştir. Allah'ın mü'minleri uyarması,
onlara elçilerine iman etmelerini, Allah'tan sakınmalarını emretmesi, ecirlerim
kat kat vereceğini vaadetmesi,
aydınlağında yürüyecekleri bir nuru vermesi,
günahlarım bağışlaması, Ehli Kitap için bir uyarıdır ki, onlar Allah'ın lütfunu hiçkimseden menetmeye güç
yetiremeyeceklerini ve bu konuda tekelci olmadıklarını bilip öğrensinler. Lütuf
sahibi yalnızca Allah'tır. Hikmet ve adaletin gerektirdiği gibi tasarrufta
bulunan O'dur. Lütfunu dilediğine verir ve dilediğini
de bundan mahrum bırakır. [51]
Müfessirlerin
rivayetine göre, Habeşistan hristiyanlanndan bir
heyet Rasulullah'a geldi. Müslümanlar arasındaki
ihtiyaç sahiplerini gördüklerinde onlara yardım ettiler. Ancak, "Bundan
önce kendilerine kitap verdiklerimiz bu(Kur'an)na inanırlar. Onlara (Kur'an)
okunduğu zaman: "Biz ona inandık, gerçekten o, Rabbimizden gelen bir haktır.
Zaten biz bundan Önce de müslümanlar idik"
derler. İşte onlara, sabretmeleri dolayısıyla ecirleri iki defa verilir ve
onlar kötülüğü iyilikle savarlar ve kendilerine rızık
olarak verdiklerimizden infak ederler," (Kasas,
52-54) ayetlerini duyduklarında müslü-manlara karşı övündüler ve bunun üzerine Allah birinci
ayeti indirdi. Birinci ayet nazil olunca da Ehli Kitab
müslümanlara hased etti ve
ardından Allah, ikinci ayeti indirdi.
Ayetler bu
rivayetlerle uygunluk arzedebilir. Ancak Ehli Kitabın
daha önceki yerlerde de bu şekilde zikredilmesi, zamanın geçmesiye
birlikte onların kalplerinin kamaştığını belirtmek, müslümanlan
onlar gibi olmaktan sakındırmak içindir.
Hz. Peygamberin elçiliğine inanan Ehli Kitabtan bazıları övünüp böbürlenerek "bizim ecrimiz
kat kat artırılmıştır. Çünkü biz daha önce Allah'ın
kitapları ve peygamberlerin -hidayeti üzereydik" demiş buna karşı da bazı
müslümanlar üzülüp kalpleri kırılmış ve Allah'ın
hikmeti gereği bu ayetler nazil olmuş olabilir. Yüzyüze
ortamlarda böyle şeylerin olabileceği ihtimalini gözardı
etmiyoruz. En iyisini Allah bilir.
Her halükarda bu
ayetlerde, müslümanların Allah'tan kat kat ecir görmeleri için O'ndan sakınmaları ve O'nun hidayet
nuruyla hidayet bulmaları, Allah'ın lütfuna hiç
kimsenin mani olamayacağı, lütuf sahibinin yalnızca Allah olduğu, bu lütfü salih amelde bulunmak ve Allah'ları sakınmakla hakedenlerden dilediğine vereceği konusunda talimatlar
vardır.
Müfessirler, bu
ayetlerle ilgili olarak direkt müslümanlan konu
edinen bazı nebevi hadisleri aktarmışlardır. Taberi'nin
Abdullah b. Ömer'den rivayet ettiği şu hadis bunlardandır: "Rasulullah (s)'ın şöyle dediğini
işittim: "Muhakkak ki sizin ecelleriniz sizden önce gelip geçmiş
toplumların ecelleri arasındadır ve ikindi namazından güneşin batışına kadar
olan zamandır. Sizin, yahudilerin ve hristiyanlann örneği; çalıştırmak için işçiler tutan ve
onlara "kim sabahtan günün yansına kadar çalışırsa ona birer kırat[52] (bu ya-hüdilerin), kim günün
yansından ikindi namazına kadar çalışırsa birer kırat (bu da hristiyanlann), kim de ikindi namazından güneşin batımına
kadar çalışırsa ona ikişer kırat (bu da sizin çalışmanızdır) vardır diyen
adamın örneği gibidir.
Taberi, Abdullah b. Dinar'dan şu hadisi rivayet etmektedir:
"İbn Ömer'i şöyle derken işittim: Rasulullah (s) buyurdu: Bu ümmetle yahudî
ve hristiyanlann misali şu örneğe benzer: Bir adam
"kim sabah erkenden günün ortasına kadar bir kırat karşılığı benim için
çalışacak" dedi ve yahudiler "biz
çalışırız" deyip çalıştılar. Sonra bu adam "kim günün yarısından
ikindiye kadar bir kırat karşılığı çalışacak" dedi ve hristiyanlar
"biz" dediler ve çalıştılar. Siz müslümanlar
ise, ikindi namazı vaktinden akşama kadar iki kırat karşılığında çalışırsınız.
Bunun üzerine yahudi ve hristiyanlar
kızarak "biz çok çalışıp az karşılık mı alacağız" dediler. Rasulullah "ben sizin ücretlerinizden kısarak size
zulmettim mi" dedi. Onlar da "hayır" dediler. "O halde bu
benim lütfumdur, dilediğime veririm" dedi.
Taberi, kendi senediyle Ebu Ümame el-Bahili'den şu hadisi de aktanr "Rasulullah (s)'ın Veda Haccı esnasında verdiği hutbesini dinledim. Çok
güzel şeyler söyledi. Bunlardan bir tanesi şuydu: "Ehli Kitaptan kim müslüman olursa onun ecri iki defa verilir. Bizim lehimize
olan şeyler, onun da lehinedir. Bizim aleyhimize olan şeyler onun da
aleyhinedir. Müşriklerden ise kim müslüman olursa
onun ecri bir defa verilir, Aleyhimize olanlar onun aleyhinedir ve lehimize
olanlar onun da lehinedir." Ebu Musa'dan da şu
hadis rivayet edilmiştir: "Rasulullah (s) şöyle
buyurdu: Üç kimse vardır ki onların ecir-leh iki defa verilir. Birincisi, ilk
ve son kitaba iman eden kimse, ikincisi, cariye sahibi olan, .sonra bu cariyeyi
güzel bir şekilde terbiye edip onu şerbet bırakarak onunla evlenen kimsedir.
Üçüncüsü de efendisine karşı iyi davranan ve onu dinleyen köledir."
Bu iki hadis üzerinde
durup düşündüğümüzde, bu hadislerin anlamıyla ayetlerin anlamı arasında bir çelişkinin
var olduğunu görürüz. Ayetler, müslümanlara Allah'tan
sakınmalarını, Peygamberini doğrulamalarını emretmekte ve Allah'ın rahmetinden
onlara iki kat verileceğini vaadetmektedir. Bu vaad, müslüman olmadan Önce ister
müşrik isterse kitabi olsun, her müslüman için
geçerlidir. Şayet hadisler doğruysa, bu hadisler ki-tab
ehlini bazı salın ameiler konusunda teşvik etmek
içindir. Allah en iyisini bilendir.
Evet,
sûrenin sonunda müslümanlann Allah'tan sakınmaya ve
Peygamberine iman etmeye çağrılmalanyla, sûrenin
başında yine müslümanlann Allah'a ve peygamberlerine
iman etmeye davet edilmeleri arasında bir paralellik vardır. Yeri geldikçe
söylediğimiz gibi burada da Kur'an'ın sûre
başlarında ve sonlarında takip ettiği eşsiz güzellik ve belagatın bir örneği
görülmektedir. Allah en iyisini bilendir. [53]
[1] Bkz. Siyertü'r-Rasul, c. 2, sh. 5
[2] Bkz. Tabiri, Nisaburi, Begavi, Zemahşeri, Hazin, İbn Kesir, Taberi.
[3] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 7/235-236.
[4] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 7/237-238.
[5] Buhari, Müslim, Trimizi ve Ebu David'un Ebu Said'ten
rivayet ettikleri hadiste şöyle denilmektedir: "Halid
b. Velid ile Abdurrahman b.
Avf arasında bir münakaşa oldu ve Halid
ona sövdü. Bunun üzerine Rasulullah (s) şöyle buyurdu:
""Ashabımdan hiç kimseye sövmeyiniz. Şayet sizden Uhud
dağı kadar altın infak etse bu, onlardan birinin infak ettiği bir ölçek, hatta
yarım ölçek kadar olmaz." Bu hadis, ibn Kesir'İn ayetle İlgili olarak imam Ahmed'den
rivayet ettiği ve bizim de ondan naklettiğimiz hadisi destelemektedir. Taberi kendi senediyle Ebu Said et-Temmar'dan şu hadisi
aktarır: "Rasululah (s) şöyle buyurdu:
"Yakında bir kavim gelecek onların amelierinin
yanında kendi amelerinizi küçümsersiniz." Dedik
ki: "Onlar kimdir Ya Rasulal-lah, Kureyş mi?" O da şöyle
dedi: "Hayır, onlar yumuşak ve temiz kalbli
insanlardır. Eliyle Yemen tarafına işaret ederek onlar Yemen halkıdır, dikat edin İman Yemenlidir, hikmet ve Yemenlidir"
dedi. biz de "Ya Ra-suluilah onlar bizden daha hayırlı mıdır?" deyince O
da nefsim elinde olana yemin ederim ki, şayet onlardan birinin bir dağ altını
olsa ve bunu infak etse sizden birinizin infak ettiği bir müdde
veya yarısına dahi denk olmaz" dedi. Sonra parmaklarını yumdu işaret
parmağını uzattı ve işte bizimle diğer insanlar arasındaki fark (ayırım)
budur. Sizden biriniz fetihten önce intakta bulunan ve cihad
edenle bir olmaz. Onlar, fetihten sonra infakta bulunan ve savaşanlardan
derece bakımından daha üstündürler. Allah her ikisine de bir güzelik vaadetmiştir" dedi.
Hadislerin genel ruhundan bunların Muhacir ve Ensar'dan
olan ilkler ve Öne geçenler hakkında olduğu anlaşılmaktadır, onların fazileti
hakkında daha başka hadislerde vardır. Bkz. Tac, III, 270.
[6] İbn Hişam.
c. 3, sn. 319. fbn Hişam
şöyle rivayet etmektedir: "Amrb. As ve Halidb. Vefid Hudeybiye
anlaşmasından kısa bir müddet sonra Rasulullah (s)'a
gelip İslam'a girmek istemişlerdir. Yolda birbirleriyle karşılaşmışlar ve Amr, Halid'e "nereye"
diye sormuş. O da "Medine'ye müslüman olmaya
gidiyorum. Bu adam peygamberdir. Ne zamana kadar direneceğiz?" demiştir. Halid de "Ben de aynen bunun için yola koyuldum"
demiştir. Rasulullah'tan gelen rivayetlere göre, Rasulullah, onu "Seyfullah"
(Allah'ın kılıcı} olarak isimlendirmiştir. Bkz. Refik
el-Azm, Eşheru Meşahiri'l-İslam, c. 1, sh. 139.
İbn Hişam. c. 3, sn. 319. fbn Hişam şöyle rivayet
etmektedir: "Amrb. As ve Halidb.
Vefid Hudeybiye anlaşmasından
kısa bir müddet sonra Rasulullah (s)'a gelip İslam'a
girmek istemişlerdir. Yolda birbirleriyle karşılaşmışlar ve Amr,
Halid'e "nereye" diye sormuş. O da
"Medine'ye müslüman olmaya gidiyorum. Bu adam
peygamberdir. Ne zamana kadar direneceğiz?" demiştir. Halid
de "Ben de aynen bunun için yola koyuldum" demiştir. Rasulullah'tan gelen rivayetlere göre, Rasulullah,
onu "Seyfullah" (Allah'ın kılıcı} olarak
isimlendirmiştir. Bkz. Refik el-Azm,
Eşheru Meşahiri'l-İslam, c.
1, sh. 139.
[7] Bkz. Beğavi,
Hazin, Zemahşeri, İbn Kesir
ve Tabersi.
[8] Bkz. a.g. kaynaklar.
[9] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 7/238-242.
[10] Bkz. Beğavi,
Tabersi, İbn Kesir ve Hazin
tefsirlerinde Nasr surisenin
tefsiri; İbn Hişam, c. 4, srı. 167; ibn Sa'd,
c. 3, sh. 181-198; Taberi
Tarihi, c. 2, sh. 323-344.
[11] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 7/242-245.
[12] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 7/246.247.
[13] Umuruna "Bizi bekleyiniz" anlamındadır.
[14] Naktebis "Sizin
nurunuzdan birazcık alalım da çıralarımızı tutuşturalım (yakalım)".
[15] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 7/
[16] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 7/247-248.
[17] el-Musaddikîne ve'l-musaddikâti Sadaka veren
erkekler ve sadaka veren kadınlardır.
[18] es-Sıddîkûn Gerçekte Allah'ı
tasdik edenler ve çokça doğru olanlardır. Bu kelimeyle "ilk mü'minlere ve onların Rasululah'ı
daima tasdik etmelerine işaret etmektedir" denilmiştir.
[19] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 7/250.
[20] Hazin, İbn Kesir ve Tabersi de bu rivayetleri zikretmişlerdir. Bu üçü de Beğavi'den sonra uzun bir müddet yaşadılar.
[21] Bu hadis, Müslim'in tefsir konusunda rivayet ettiği
hadislerden biridir. Bkz. Tac,
II, 227.
[22] Kaynak aldığımız mushaf bu
ayetin Medeni olduğunu belirmektedir. Sureyi tefsir ederken sözkonusu
rivayeti çürütmüştük, Zümer süresindeki bu ayetin Mekki olduğu hakkında ise ihtilaf yoktur.
[23] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 7/250-252.
[24] el-Küffâr Burada çiftçiler
(ekinciler) anlamındadır. K-F-R ke-,„. limesinin asıl anlamlarından biri de Örtmek ve kapatmaktır.
Çiftçi tohumu ,h. toprağa eker, gizler
ve üstünü kapatır.
[25] Hutâmen Sarardıktan sonra
çer-çöp haline gelen anlamındadır.
[26] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 7/253-254.
[27] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 7/254.
[28] Min kabii
en nebreehâ "Biz onu yaratmadan önce"
anlamındadır. Müfessirlerden bazıları (onu) zamirinin "yeryüzü" ve
"nefis" kelimelerine döndüğünü söylerken, bazdan da bu zamir
"musibet" içindir demişlerdir. Bu tekil zamirin "musibet"e
ilişkin olduğunu söylemek daha doğru olur.
[29] Likeylâ te'sev
"Üzülmeyesiniz diye" anlamındadır.
[30] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 7/255.
[31] Bkz. Tac,
c. 2. sh. 96.
[32] Bkz. Tac.
c. 2, sh. 96
[33] Bkz. Tac,
c. 2, sh. 96
[34] Bkz. Tac,
c. 5. sh. 38
[35] Bkz. Tac,
c. 5, sh. 38
[36] Bkz. Tac.
c. 5, sh,29
[37] -Bkz. Tac, C. 5,sh.29
[38] Bkz. Tac,
c. 5, sh.3O
[39] Buruc ve Ra'd
surelerinde levh-i mahfuzla ilgili olarak
söylediklerimize şunları da eklemeden geçemeyeceğiz.
Hemen belirtelim ki, beş sahih kitabında bununla ilgili herhangi bir nebevi
hadise rastlamadık. Ancak Ibn Kesir. Buruc suresinin tefsirinde Taberanl'den
onun da ibn Abbas'tan
rivayet ettiği şu hadisi aktarır:
[40] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 7/
[41] "Rasutullah şöyle
buyurdu: "Muhakkak Allah, levh-i mahfuzu,
sayfaları yakuttan, kalemi de nurdan olan beyaz inciden yaratmıştır. Onun
yazısı nurdur. Allah'ın her gün için onda 360 anı vardır. Yaratır, nztklandırır, öldürür, diriltir, aziz kılar, zelil kılar ve
dilediğini yapar."
Beğavi de Ra'd suresinin içinde
"ümmü'l-kitab"
lafzının geçtiği 39. ayetinde, değişik bir farkla fbn Abbas'tan aktarır. Ata'mn belirttiğine göre Ibn Abbas şöyle demşttir: 'Allah, 500
yıl mesafesinde (olan bir büyükükte) beyaz inciden
bir levh-i mahfuz yaratmıştır. Bunun yukuttan iki kapağı vardır. Allah'ın hergün
için onda 360 anı vardır. Dilediğini siler, dilediğini de bırakır. O'nun
katında ümmü'l-kitab
vardır." Beğavi, Ra'd suresideki söz konusu ayetin tefsirinde bu rivayetle
birlikte iki rivayet daha aktarır. Birincisi İkrime'dendir.
İbn Abbas şöyle dedi:
"Onlar iki kitaptır. Biri ümmü'l-kitab dışında kalan bir kitaptır. Dilediğini ondan siler ve
dilediğini de sabit bırakır. Diğeri de içindeki hiçbir şeyin değişmediği ümmü'l-kitabtır." İkinci
rivayet de şudur: "ibn Abbas,
Ka'b'e ümmü'l-kitab hakkında sordu. O da şöyle dedi: "Allah'ın
yarattığı ve yaratıklarının işlediği şeyler hakkındaki ilmidir."
Görebildiğimiz diğer tefsir kitaplarında bundan başka önemli bir fazlalık yok.
Bu da Ra'd ve Buruc
surelerinde söylediklerimizden bizi vazgeçirecek değildir. Beğavi'nin,
Ka'b'ın İbn Abbas'ın sorusuna verdiği cevap olarak rivayet etiği kısım görüşlerimi teyid
etmektedir. En iyisini Allah bilir.
[42] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 7/258.
[43] Bkz. Taberi,
Be$avi, Zemehşeri, Tabersi, İbn Kesir ve Hazin
tefsirleri.
[44] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 7/258-259.
[45] Bkz. "Arap Ulusunun
Tarihi" isimli kitabımız, 2 ve 4. bölümleri; ed-Debbus, Suriye Tarihi, c. 2, III. bölüm, c. 3,
[46] Bkz. Yakut, Mu'cemu'l-Buldan, Kilister md.;
"Arap Ulusunun Tarihi" isimli kitabımız, V. bölüm.
[47] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 7/260-262.
[48] Kifleyn Cumhurun görüşüne
göre "iki'* pay anlamındadır.
[49] En la yakdirune Cumhura göre
bu cümlenin başında bulunan "en", "enne"
edatının şeddesiz şeklidir. Buna göre cümle "ennehüm
la yekdinın" şeklindedir. Ve "onlar
Allah'ın lütfunu hiçkimseden
alıkoyamazlar" anlamındadır. Cümle içerisindeki "yekdirun"
müzari fiilinde, "nun"
harfinin hazfedilmesi bunun doğruluğuna delildir.
[50] Ktlâ ya'leme
Cumhura göre bu cümlenin başındaki "la" * harfi ziyade olarak
getirilmiştir. Buna göre cümlenin anlamı "bilsinler diye" veya
"bilmeleri için"dir. Ayetin ruhu, bunu desteklemektedir. Aynı zamanda
bu ibare "liya'leme" şeklinde de
okunmuştur. Bu da aynı manayı vermektedir.
[51] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 7/263.
[52] Kırat; elmas, zümrüt gibi değerli taşların tartısında
kullanılan iki desigramlık ölçü birimi. TK, Türkçe Sözlük, (Çev).
[53] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 7/263-265.