TAHRİM SURESİ 2

1- Âyetin Nüzul Sebebine Dair Rivayetler: 2

2- Bu Husustaki Görüşlerin Sahih Olanı: 3

3- Bir Şey Hakkında: "Bana Haram Olsun Demek" Yemin Olur mu?. 3

4- Hanımına: "Sen Bana Haramsın"Diyenin Hükmü ile İlgili Görüşler: 4

5- Bu Husustaki Görüş Ayrılıklarının Sebebi: 5

1- Haram Kılmak Şeklindeki Yemin ve Keffûreti; 6

2- Cariyesini veya Hanımını Kendisine Haram Kılmanın Cezası: 6

3- Peygamber (sav) Haram Kılmak Sebebiyle Keffârette Bulunmuş mudur?: 7

İnsanın Kendisini ve Aile Halkını Ateşten Koruması: 12

1- Tevbe ve Tevbenin Nasûh Olması: 13

2- Kendisinden Tevbe Edilecek Hususlar ve Bunlardan Nasıl Tevbe Edileceği: 15

Allah'ın Dini Hususunda İşi Sıkı Tutmak: 16


TAHRİM SURESİ

 

Rahman ve Rahim Allah'ın Adı İle

Bütün müfessirferin görüşüne göre Medine'de inmiştir. Oniki âyettir. "en-Nebî Sûresi" diye de adlandırılır. [1]

 

1. Ey Peygamber! Zevcelerinin hoşnutluğunu arayarak Allah'ın sa­na helâl kıldığı şeyi niçin haram edersin? Allah çok bağışlayıcı­dır, çok merhamet edendir.

 

"Ey Peygamberi... Allah'ın sana helal kıldığı şeyi niçin haram edersin?"

buyruğuna dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız: [2]

 

1- Âyetin Nüzul Sebebine Dair Rivayetler:

 

"Ey Peygamber... Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin haram edersin?"

buyruğu ile ilgili olarak Müslim'in Sahih'inde Âişe (r.anhâ)'dan sabit oldu­ğuna göre; Peygamber (sav) Cahş kızı Zeyneb'in yanında bir süre kalır ve ora­da bal içerdi. (Âişe) dedi ki: Ben ve Hafsa aramızda şöyle anlaştık; Rasûlullah (sav) hangimizin yanına girerse: Ben senden meğâf[3] kokusunu alıyo­rum. Sen meğâfîr mi içtin? desin, Peygamber (sav) birisinin yanına girdi, ona bu sözleri söyledi. O: "Hayır, Cahş kızı Zeyneb'in yanında bal içtim, Bir da­ha onu içmem" diye buyurdu. Bunun üzerine "Allah'ın sana helâl kıldığı şe­yi niçin haram edersin?... Eğer ikiniz de" -Âişe ve Hafsa'ya hitab ediyor-"Tevfoet ederseniz..." buyruğuna kadar nazil oldu. "Hani Peygamber eşlerin­den birine gizli bir söz söylemişti" (Tahrim, 66/3) buyruğu da onun; "hayır, ben bal içtim" demesi ile ilgilidir[4]

Yine ondan söyle dediği rivayet edilmiştir: Hasûlullah (sav) tatlıyı ve ba­lı çok severdi. İkindi namazını kıldı mı hanımfannı dolaşır, onlara yakın olur­du. Hafsa'nın yanına girdi. Yanında daha önce kaldığından daha fazla bir sü­re kaldı. Ben bunun sebebini sorunca, bana: "Ona (Hafsa'ya) yakınlarından bir kadın bir miktar bal hediye etti. O da o baldan Rasûjullah (sav)'a bir mik­tar içirdi. Kendi kendime: Allah'a yemin ederim ki biz ona -Peygambere- kar­şı bir tertipte bulunacağız dedim. Bunu Şevde'ye açtım ve şöyle dedi: Yanı­na geleceği vakit sana yaklaşacak, o vakit sen de ona: Ey Allah'ın Rasûlü! Me­ğâfîr mi yedin? diye sor, O sana: Hayır diyecektir. Bu sefer ona: Peki bu ko­ku nedir? diye sor. -Rasûlullah (sav), kendisinden kötü bir kokunun alınma­sı çok ağırına giderdi.- Bu sefer o sana: Hafsa bana bir miktar bal içirdi di­yecektir. Sen de ona: O haide o balı yapan anlar urfut denilen ağaçtan ye­miş olmalıdır. Ben de ona bunları söyleyeceğim ey Safiye, sen de ona aynı şeyleri söyle! Peygamber (sav) Sevde'nin yanına girince -(Âişe) dedi ki; Şevde şöyle dedi: Kendisinden başka ilah olmayan Allah'a yemin ederim ki, senden korktuğum için daha o henüz kapıda iken bile bana söylediklerini ona söyleyiverecektim.- Rasûluliah (sav) yaklaşınca, Şevde ona: Ey Allah'ın Rasıılü meğâfîr mi yedin? diye sordu. O: "Hayır" dedi. Şevde: Peki bu koku ne oluyor? dedi. Peygamber: 'Hafsa bana bir miktar bal içirdi." dedi. Şevde: O balı yapan arı urfut ağacından yemiş, dedi. Benim yanıma gelince, ben de ona benzer şeyler söyledim. Sonra Safiye'nin yanına girdi, o da benzer şey­ler söyledi. Hafsa'nın yanına girince, Hafsa: Ey Allah'ın Rasûlü sana ondan bir daha vereyim mi? diye sordu. Peygamber: "Hayır, ona ihtiyacım yok" di­ye buyurdu, (Âişe) dedi ki; Şevde: Subhanallah dedi. Allah'a yemin ederiz biz onu (bal içmekten) mahrum ettik, dedi. (Âişe devamla) dedi ki: Ben ona; Sus dedim.[5]

Bu rivayette yanında bah içtiği hanımının Hafsa olduğu belirtilirken, birincisinde Zeyneb olduğu belirtilmektedir. İbn Ebi Müleyke'nin İbn Ab-bas'tan rivayetine göre; o balı Sevde'nin yanında içmiştir. Yanında balı içti­ği hanımının Um Seleme olduğu da söylenmiştir. Bunu da Esbat, es-Süddi'den rivayet etmiştir. Ata b. Ebt Müslim de böyle demiştir.

İbnu'l-Arabî dedi ki: Bütün bunlar olayı bilmemektir, yahutta bilgisizce bir tasavvurdaki ibarettir.

Peygamberimizin diğer hanımları yanında balı içtiği hanımını kıskandık­larından dolayı: Biz senden meğâfir kokusu alıyoruz, demişlerdi. Meğâfîr bir miktar tatlı olan kokusu değişik bir sebze yahut bir çeşit zamktır. Bunun te­kili "meğfûr" şeklinde gelir. Urfut da şarab kokusu gibi bir kokusu bulunan bir bitkidir. Peygamber (sav) kendisinden hoş kokuların gelmesini ya da ken­disinin hoş koku alınmasını sever, bundan hoşlanırdı. Kötü kokulardan ise tiksinirdi. Buna sebeb ise melekle konuşması idi. Bu, bu husustaki bir gö­rüştür. Diğer bir görüşe göre o, Peygamber (sav)'a kendisini bağışladığı hal­de, Peygamber efendimizin diğer hanımları dolusıyla kabul etmediği hanı­mı kastetmektedir. Bu açıklamayı da İbn Abbas ve İkrime yapmıştır. Sözü edi­len kadın ise Um Serik'tir.

Üçüncü bir görüşe göre; Peygamber efendimizin kendisine haram kıldı­ğı Mariye el-Kıbtiye'dir. Bu cariyeyi kendisine İskenderiye hükümdarı Mu-kavkis hediye etmişti.

İbn İshak dedi ki: Mariye, Hafi diye bilinen bir beldenin Ansine diye bi­linen yerindendir. Peygamber, Hafsa'nın odasında onunla birlikte olmuştu.

Dârakutnî'nin, İbn Abbas'tan onun da Ömer'den rivayetine göre Ömer (r.a) şöyle demiştir: Rasûlullah (sav) oğlu İbrahim'in annesi Mariye ile Hafsa'nın odasına girdi. Hafsa da gelip Peygamberi onunla birlikte buldu. -O sırada Haf-sa babasının evine gitmişti.- Peygambere: Onu odama mı sokuyorsun? dedi. Senin bunu yapmanın sebebi ancak diğer hanımların arasında benim senin yanında değerimin olmayışıdır. Peygamber ona şöyle dedi: "Bundan Âi-şe'ye sözetme! Bir daha ona yaklaşmak bana haram olsun." Hafsa ona şöy­le dedi; O senin cariyen iken onu kendine nasıl haram ediyorsun;-' Peygam­ber ona yaklaşmayacağına dair Hafsa'ya yemin etti. Peygamber (sav): "Bun­dan kimseye sözetme" dedi. Fakat Hafsa bunu Âişe'ye anlattı. O da hanım­larının yanına bir ay süreyle girmeyeceğine dair yemin etti. Yirmidokuz gün onlardan uzak kaklı. Bunun üzerine yüce Allah: "Allah'ın sana helâl kıl­dığı şeyi niçin haram edersin?" âyeti nazil oldu[6]

 

2- Bu Husustaki Görüşlerin Sahih Olanı:

 

Bu görüşlerin en sahih olanları birincisi, en zayıfları ortancasıdır. İbnu'l-Arabi dedi ki: Bunun sened itibariyle zayıf olması, ravilerinin adaletli olma­yışından dolayıdır. Mana itibariyle zayıf olması ise, Peygamber (sav)'tn, kendisini hibe edip bağışlayan kadını reddetmesinin, onu kendisine haram etmesi domek olmayışından dolayıdır. Çünkü bir kimse kendisine hibe edi­len bir şeyi reddedecek olursa, o kendisine haranı olmaz. Haram kılmanın gerçek mahiyeti ise helâl oluşundan sonradır. Peygamber efendimizin Ma-riye el-Kıbtiye'yi kendisine haram etmesine gelince, sened itibariyle daha sağ­lam, mana bakımından daha uygun görülmektedir. Fakat bu rivayet Sa-hih'te kaydedilmemiştir. Bununla birlikte mürsel olarak rivayet edilmiştir. İbn Vehb, Malik'ten, o Zeyd b. Eslem'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ra-sûlullah (sav) İbrahim'in annesini (Mariye'yO kendisine haram kıldı ve: "Sen bana haramsın. Allah'a yemin ederim ki asla sana yaklaşmayacağım" dedi. Bunun üzerine yüce Allah bu hususta; "Ey Peygamber... Allah'ın sana he­lâl kıldığı şeyi niçin haram edersin?" buyruğunu indirdi.[7]

Bunun bir benzerini İbnu'l-Kasım da ondan rivayet etmiş bulunmaktadır. Eşheb de Malik'ten şöyle dediğini rivayet eder. Ensardan bir kadın bir hu­susta Ömer (r.a)'a itiraz etti. Bundan oldukça rahatsız olup: Kadınlar böyk değildi, dedi. Kadın: Hayır (böyle idi). Peygamber (sav)'ın hanımları ona kar­şılık veriyorlardı dedi. O da elbisesini alıp, Hafsa'nın yanına çıkıp gitti ve ona: Rasûlullah (sav)'a karşılık veriyor musun? diye sordu. Hafsa: Evet, eğer bu işten senin hoşlanmadığını bilsem yapmam, dedi, Ömer, Rasûlullah (sav)'ın hanımlarından ayrı kaldığını haber alınca: Artık Hafsa'nın burnu yere sürtül­dü, dedi.[8]

Sahih olan; bunun bal hakkında olduğu ve onun bu balı Zeyneb'in yanın­da içtiğidir. Âişe ve Hafsa bu hususta ona karşı birlik olmuşlar ve olan olmuş, o da bir daha balı içmeyeceğine dair yemin edip bunun saklanmasını iste­miştir. Âyet-i kerime de bunların hepsi hakkında inmişti. [9]

 

3- Bir Şey Hakkında: "Bana Haram Olsun Demek" Yemin Olur mu?

 

"...Niçin haram edersin?" buyruğundan kasıt, eğer Peygamber (sav) ha­ram kılmakla birlikte yemin etmemiş ise, bize (Mal ikilere) göre bu yemin sa­yılmaz, Bir kimsenin: "Bu bana haramdır" demesi, hanım dışında hiçbir şe­yi haram kılmaz.

Ebu Hanife ise şöyle demektedir; Eğer ifadeyi mutlak olarak kullanırsa giyecekler dışarıda kalmak üzere, yiyecek ve içecekler hakkında yorumlanır ve bu keffâreti gerektiren bir yemin olur.

Züfer dedi ki: Bu, hareket ve ulus bildiren haller de dahil her hususta bir yemindir. (Bize) muhalif görüş belirtenler Peygamber (sav)'ın balı haram kı­lıp bundan dolayı keffâret ödemek zorunda olduğunu esas kabul ederler. Ni­tekim yüce, Allah: "Allah size yeminlerinizi çözme yolunu göstermiştir" (Tahrim, 66/22) buyurarak buna "yemin" adını vermiştir. Bizim delilimiz ise yüce Allah'ın: "Ey iman edenler! Allah'ın size helâl kıldığı o en temiz ve en güzel şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın." (el-Mâide, 5/87) buyruğu ile; Ve ki: Allah'ın size indirdiği ve kendisinden bir kısmını haram ve he­lâl yaptığınız rızıktan ne haber? De ki: Allah mı size izin verdi? Yoksa Al­lah'a mı iftira ediyorsunuz?" (Yunus, 10/59) buyruklarıdır. Yüce Allah bu buyruklanyla helâli haranı kılanları yermekte, fakat bundan dolayı keffâret ödemelerini vacip kılmamaktadır.

ez-Zeccac şöyle demiştir: Allah'ın helâl kıldığını kimse haram kılamaz. Al­lah'ın kendisine haram kıldığı şeylerden başkalarını haram kılma yetkisini Pey­gamberine dahi vermiş değildir. Buna göre bir kimse hanımına ya da cari­yesine: Sen bana haramsın, deyip de onu boşamayı ya da ona zihâr yapma­yı kastetmemiş ise, bu sözü bir yemin keffâretini gerektirir. Eğer bu sözünü hanımlanndan ve cariyelerinden oluşan bir topluluğa hitaben söyleyecek olur­sa, bir keffârette bulunması gerekir. Kendisine bir yiyecek yahut bir başka şeyi haram kılacak olursa, Şafii ve Maliki'ye göre bundan ötürü bir keffârel-te bulunması gerekmez. Fakat İbn Mesud, es-Sevrî ve Ebu Hanife'ye göre bun­dan dolayı keffârette bulunması icab eder. [10]

 

4- Hanımına: "Sen Bana Haramsın"Diyenin Hükmü ile İlgili Görüşler:

 

Hanımına: "Sen bana haramsın" diyen erkeğin hükmü ile ilgili olarak ilim adamlarının onsekiz ayrı görüşü vardır:

1- Böyle diyene bir şey gerekmez,

eş-Şa'bî, Mesrûk, Rabîa, Ebu Seleme ve Esbağ bu görüştedir. Onlara gö­re bu, suyu ve yiyeceği haram kılmak gibidir. Yüce Altah ise şöyle buyurmak­tadır: "Ey iman edenler! Allah'ın size helâl kıldığı o en temiz ve en güzel şey­leri haram kılmayın." (el-Maide, 5/87) Hanım hem hoş şeylerdendir, hem de Allah'ın helâl kıldıklarındandır. Yine yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Dil­lerinizin yalan yere niteleyegeldiği şeyler için: Şu helâldir, şu da haramdır demeyin. "(en-Nahl, 16/116)

Allah'ın haram kılmadığı bir şeyi hiç kimse haram kılamaz. Onun haram kılmasıyla da haram olmaz. Rasûlullah (sav)'dan da Allah'ın helâl kıldığı herhangi bir şey için: Obana haramdır, dediği sabit olmamıştır. O sadece da­ha önceden ettiği bir yemin dolayısıyla Mariye'den uzak kalmıştı ki, bu da: "Allah'a yemin ederim bugünden sonra ona yaklaşmayacağım" şeklindeki sö­zü idi. Kendisine: Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi ne diye haram kılıyorsun? Yani niçin bir yemin sebebiyle ondan uzak duruyorsun, denilmişti. Bu da; sen kendine yasakladığın bu işi yap ve keffârette bulun, demektir.

2- Bu bir yemin olup bunun için keffârette bulunması gerekir.

Ebu Bekr es-Sıddık, Ömer b. el-Hattab, Abdullah b. Mesud, İbn Abbas ve Aışe -Allah onlardan razı olsun- ile el-Evzaî de böyle demişlerdir. Ayetin ge­reği de budur. Said b. Cubeyr, İbn Abbas'tan şöyle dediğini zikretmektedir: Erkek hanımını kendisine haram kılacak olursa, bu bir yemindir, onun için keffârette bulunur. Yine İbn Abbas şöyle demiştir: Andolsun sizin için Rasû-lullah'da uyulacak güzel bir örnek vardır. Bununla Peygamber (sav)'ın cari­yesini kendisine haram kılmış olduğunu kastetmektedir. Bunun üzerine de yüce Allah: "Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin haram edersin... Allah size yeminlerinizi çözme yolunu göstermiştir" diye buyurdu, o da yemi­nine keffârette bulundu ve böylelikle "haram kılma "yi yemin kıldı. Bunu Da-rakutni rivayet etmiştir[11]

3- Bundan dolayı keffârette bulunmak icab eder, fakat yemin değildir.

İbn Mesud ve ondan gelen iki rivayetten birisine göre İbn Abbas, iki gö­rüşünden birisinde Şafii de böyle demiştir. Ancak bu görüş su götürür. İle­ride geleceği üzere âyet-i kerime bu görüşü reddetmektedir.

4-  Bu bir zihârdır. Bundan dolayı zihâr keffâreti gerekir. Bu da Osman, Ahmed b. Hanbel ve İshak'ın görüşüdür,

5- Şayet annesinin sırtı gibi haram oluşunu kastederek haram olduğunu niyet edip zihârda bulunmak kastıyla bunu söylerse, o vakit bu bir zihâr olur. Eğer boşama sözkonusu olmaksızın muayyen olarak kendisine'lwam kılma­yı niyet ederse, o vakit bu mutlak olarak bir haram kılma olur ve bundan do­layı yemin keffâreti gerekir. Şayet hiçbir şey niyet etmemişse, ona yemin kef­fâreti düşer, Bu da Şafii'nin görüşüdür,

6- Bu bir ric'î talâktır. Bu da Ömer b, el-Hattab, ez-Zührî, Abdu'1-Aziz b. Ebi Seleme ve İbnu'l-Mâcisûn'un görüşüdür.

7- Bâİn bir talâktır. Bu Hammad b. Ebi Süleyman ve Zeyd b. Sabit'in gö­rüşüdür. Ayrıca İbn Huveyzimendad bunu Malik'ten de rivayet etmiştir,

8- Üç talâk olur. Bu Ali b. Ebi Talib'in ve yine Zeyd b, Sabit'in ve Ebu Hu-reyre'nin görüşüdür.

9-  Bu kendisi ile gerdeğe girilmiş kadın için üç talâktır. Kendisi ile ger­değe girilmemiş kadın hakkında ise niyette bulunur. Bu da el-Hasen, Alî b. Zeyd ve el-Hakem'in görüşüdür. Malik'in meşhur görüşü de budur.

10-  Üç talâktır. Hiçbir hal ve hiçbir durumda niyeti sözkonusu değildir. İsterse (hanımıyia) gerdeğe girmemiş olsun. Bu görüşü Abdu'l-Melik el-Mebsut'ta belirtmiş olduğu gibi, İbn Ebi Leylâ da bu görüştedir.

11- Kendisiyle gerdeğe girmediği kadın hakkında bir talâk, kendisiyle ger­değe girmiş olduğu kadın hakkında üç talâktır. Bu görüşü Ebu Mus'ab ve Mu-hammed b. Abdi'l-Hakem ileri sürmüşlerdir.

12-  Boşamayı ya da zihârı niyet ederse, ne niyet ettiyse odur. Şayet bo­şamayı niyet etmişse -üç talâk niyet etmesi hali dışında- bir bâin talâk olur. Eğer iki boşama niyet etmişse yine bir talâk olur. Hiçbir şey niyet etmemiş ise yemin olur ve bu durumda adam hanımına îiâ yapmış demektir. Bu da Ebu Hanife ve onun mezhebini kabul edenlerin görüşüdür. Züfer de buna benzer bir görüş ifade etmiştir. Şu kadar var ki o: Şayet iki talâk niyet eder­se, iki talâk vermiş kabul ederiz, demiştir.

13- Zihâr niyetinin ona bir faydası olmaz. Bu sözü talâk olur. Bu görüş îl> nu'l-Kasım'a aittir.

14- Yahya b. Ömer dedi ki: Bu bir talâk olur. Eğer ona ric'at yapacak olur­sa, zihâr keffâretinde bulunmadıkça onunla ilişki kurması caiz olmaz.

15- Eğer boşamayı niyet ederek söylemişse kastettiği sayı kadar olur. Bir tek talâk niyet etmişse ric'î bir talâk olur. Şafii -Allah ondan razı olsun-'nin görüşü de budur. Buna benzer bir görüş Ebu Bekir, Ömer ve diğer ashab ve tabiinden de rivayet edilmiştir.

16- Üç talâk niyet ederse üç talâk, bir talâk niyet ederse bir talâk olur. Ye­min niyetiyle söylerse yemin olur, hiçbir şey niyet etmemişse ona bir şey ge­rekmez. Bu Süfyan'ın da görüşüdür. el-Evzaî ve Ebu Sevr de böyle demiş ol­makla birlikte, onlar ayrıca: Hiçbir şey niyet etmemişse bir talâk olur, demiş­lerdir.

17- Niyeti neyse odur, fakat tek bir talâktan daha aşağısı da olmaz. Bu gö­rüşü İbn Şihab ifade etmiştir. Şayet hiçbir niyet etmemişse, bîr şey olmaz. Bu da İbnu'l-Arabi'nin görüşüdür.

Said b. Cubeyr'in de şu görüşte olduğunu gördüm:

18- Bu durumda -o bunu zihâr niyetiyle söylememiş olsa bile- bir köle azad etmekle yükümlüdür. Bu görüşün nasıl açıklanacağını bilemiyorum. Bana gö­re bu görüşler arasında da sayılmaz[12]

Derim ki: Bunu Dârakutnî Sünen'inde İbn Abbas'tan zikretmektedir. De­di ki: Bize el-Huseyn b. İsmail anlattı dedi ki: Bize Muhammed b. Mansur an­lattı dedi ki: Bize Ravh anlattı dedi ki: Bize Süfyan es-Sevri, Salim el-Aftas'tan anlattı, o Said b. Cubeyr'den, o İbn Abbas'tan rivayet ettiğine göre İbn Ab-bas'a bir adam gelerek dedi ki: Ben hanımımı kendime haram kıldım, dedi. İbn Abbas: Yalan söyledin dedi, o sana haram olamaz. Sonra yüce Allah'ın: "Ey Peygamber... Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin naram edersin?" buy-ruğunu okudu. Sana keffâretlerin en ağırı düşüyor: Bir köle azad edeceksin[13]

Tefsir alimlerinden bir topluluk şöyle demişlerdir: Bu âyet-i kerime nazil olunca Peygamber (sav) bir köle azad ederek yemin keffâretinde bulundu ve Mâriye'ye geri döndü. Bunu Zeyd b. Eşlem ve başkaları ifade etmiştir. [14]

 

5- Bu Husustaki Görüş Ayrılıklarının Sebebi:

 

Bizim (mezhebimize mensub) ilim adamlarımız dedi ki: Bu hususta gö­rüş ayrılığının sebebi ne Allah'ın Kitabında; ne ele Rasûlullah (sav)'ın sünne­tinde bu meselede dayanak alınabilecek şekilde açık bir nass ve doğru, za­hir bir ifadenin bulunmayışıdır. İşte bundan dolayı ilim adamlarının herbi-risi meseleyi bir tarafa çekmiştir.

"Aslolan zimmetin berâetidir (yükümsüzlüktür)" ilkesini esas kabul eden­ler bu hususun gerektirdiği bir hüküm yoktur, bundan dolayı bir şey gerek­mez derler.

Böyle bir ifade bir yemindir diyenler çünkü yüce Allah bunu yemin diye adlandırmaktadır, derler.

Bu sözü söylemekten dolayı bir keffâret gerekir, yemin değildir, diyen­ler bu görüşlerini İki esastan birisine dayandırırlar: Birincisi yüce Allah'ın bu halde -yemin olmasa dahi- keffâreti vacib kıldığını zannederler, İkincisi bunlara göre yeminin manası haram kılmaktır. O bakımdan, bu mana dola­yısıyla keffâret sözkonusu olur.

Böyle bir sözü söylemek ric'î bir talâktır, diyenler ise lafzı en asgari şek­line göre yorumlamışlardır. Ric'î talâk ile boşanmış bir kadın ile ilişki kurmak aynı şekilde haramdır. Bundan dolayı lafız ona göre yorumlanır. Bu İse Malik'in de bunu kabul etmesini gerektirir. Çünkü o: Ric'î talâk ile boşanmış kadın ile (kocası tarafından) ilişki kurmak haramdır, der.

Bu üç talâk olur, diyenlerin görüşleri de böyle açıklanır. Bunlar da bunu, anlamının en ilerisine göre yorumlamış olurlar ki bu da üç talâktır.

Bu bir zihârdır, diyenler bunun haram kılmanın en asgari derecesi oluşundan dolayıdır. Çünkü zihâr nikâhı ortadan kaldırmayan bir harara kılmadır, Böyle bir söz bâin bir talâktır, diyenler ric'î talâkın boşanmış kadmı (ko­casına) haram kılmadığını, bâin talâkın onu haram kıldığını esas kabul eder­ler.

Yahya b. Ömer'in görüşüne gelince, o bu sözü bir talâk kabul etmek su­retiyle ihtiyatlı bir yol seçmiştir. Hanımına ric'at yapınca da bu sefer keffâ-rette bulunmakla onu yükümlü kabul ederek yine ihtiyatlı olanı tercih etmiş olmaktadır. (Yahya b. Ömer'in bu görüşü ondördüncü görüş olarak zikredil­mişti.)

İbnu'l-Arabî dedi ki: Böyle bir şey sahih olamaz. Çünkü bu, iki zıt şeyi bi-rarada tutmaktır. Aynı lafızın anlamında hem zihâr, hem talâk birarada bu­lunamaz. Dolayısıyla delil itibariyle biraraya gelmesi sahih olarak görüleme­yen bir hususta ihtiyatın izah edilir bir tarafı yoktur.

Kendisiyle gerdeğe girilmedik kadın hakkında niyeti sorulur, diyenlerin görüşlerinin dayanağı da şudur; Bir tek boşama böyle bir kadmı bâin talâk ile boşamış olur ve şer'an onu haram kılacağı hususunda icmâ' vardır.

Niyetini gözönünde bulundurarak hüküm vermeyenler de böyle demiş­lerdir: Haram kılmak hususunda gerdeğe girmeden gnce tek bir talâk icmâ ile yeterlidir. O halde üzerinde ittifak edilmiş bulunan asgari miktarı kabvıl etmek de yeterlidir.

Bu her ikisi (ister kendisiyle gerdeğe girilmiş olsun, ister olmasın) hak­kında üç talâktır, diyenler ise azamî hükmü esas aldıklarından dolayı böyle derler. Çünkü açık bir şekilde üç talâktan sozedecek olursa, bu kendisi ile gerdeğe girmiş olduğu kadın hakkında nasıl geçeri) ise, girmemiş olduğu ha­nımı hakkında da öylece geçerlidir. O halde mananın da bunun gibi olma­sı icab eder ki; o da haram kılmaktır. Doğrusunu en iyi bilen Aliah'tır.

Bütün bunlar hanım hakkındadır. Cariye hakkında ise, bunların hiçbiri­si gerekmemektedir. Mâlik'e göre bununla cariyesini boşamayı niyet etme­si müstesnadır. îtim adamları ise genel olarak bu durumda böyle bir kimse­nin yemin keffâretinde bulunması gerektiği kanaatindedirler.

İbnu'l-Arabî dedi ki: Doğrusu bunun tek bir talâk olduğudur. Çünkü eğer talâkı sözkonusu etmiş olsaydı, onun asgari miktarı gerekirdi. Bu da -birden fazla sözkonusu etmesi hali dışında- bir tek-ta lâktır. Aynı şekilde ha­ram kılmayı sözkonusu edecek olursa -onu daha fazlası ile kayıtlaması hali dışında- asgarisi hakkında sözkonusu olur. Sen -bir başka koca ile evlenmen hali dışında- bana haramsın, demesi gibi. İşte bu, maksadı açıkça ortaya ko­yan bir ifadedir.

Derim ki: Müfessirlerin çoğunun kanaatine göre âyet-i kerime Peygamber (sav)'nin cariyesi ile birlikte Hafsa'nin evinde haşhaşa kalması üzerine inmiş­tir. Bunu es-Sa'lebî zikretmektedir. Buna güre şöyle buyurulmuş gibidir: Se-nin kendine haram kıldığın şey sana haram değildir, fakat sana bir yemin kef-fâretinde bulunmak düşer. Balın ve cariyenin haram kılınması halinde ise yi­ne durum böyledir. Şöyle buyurmuş gibi olur: Senin haram kıldığın şey, sa­na haram olmaz. Fakat sen haram kılmakla birlikte bir de yemin etmiş bu­lunuyorsun, o bakımdan yemin keffâretinde bulun. Bu doğru bir açıklama­dır. Çünkü Peygamber (sav) Dârakutnî'nin de belirttiği yibi, önce haram kıl­mış, sonra yemiş etmişti.

Buharı de bu manayı bal ile ilgili kıssada zikretmektedir: Ubeyd b, ilmeyi-, Âişe'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah (sav) Cahş kızı Zeyneb'in yanında bal içer ve onun yanında bir süre kalırdı. Hafsa ile birlikte hangimi­zin yanına girerse, "meğâfîr mi yedin çünkü ben senden meğâfîr kokusu alı­yorum" demek üzere anlaştık. Peygamber de şöyle buyurdu: "Hayır, fakat bal içtim. Bir daha da tekrar içmeyeceğim. Ben yemin ettim, bunu kimseye de ha­ber verme." O, bu sözleriyle hanımlarının hoşnutluğunu arıyordu.[15]

Hz. Peygamber'in: "Bir daha onu içmeyeceğim" demesi, haram kılmak ma­nasına idi. "Yemin ettim" ifadesi de Allah adına yemin ettim, demektir. Bu­na dt'lii yüce Allah'ın bu esnada bundan dolayı ona sitem ifade eden buy­ruğunu indirmiş olması ve: "Ey Peygamber... Allah'ın sana helâl kıldığı şe­yi niçin haram edersin?" buyruğu ile yemin keffâretinde bulunmasını gös­termesidir. Allah'ın helâl kıldığı şeyden kasıt ise onun: 'Bir daha onu tekrar içmeyeceğim" sözü ile kendisine haranı kıldığı baldır.

"Zevcelerinin hoşnutluğunu arayarak..." Bu işi onların hoşnutluğunu is­teyerek... demektir.

"Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edendir." Serzenişte bulunma­yı gerektiren hususu çokça bağışlayandır, sorumluluğu kaldırmak suretiyle çok merhamet edendir.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu bir küçük günah idi, fakat doğrusu bunun da­ha uygun (evlâ) olanı terke t inekten dolayı bir sitem, bir serzeniş olduğu ve bunun küçük olsun, büyük oisun günah olmadığıdır. [16]

 

2. Allah size yeminlerinizi çözme yolunu göstermiştir. Allah mev-lanızdır sizin. O, en iyi bilendir, Hakimdir.

 

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: [17]

 

1- Haram Kılmak Şeklindeki Yemin ve Keffûreti;

 

"Allah size yeminlerinizi çözme yolunu göstermiştir" buyruğunda sö­zü geçen "yeminin çözülmesi"; onun için keffârette bulunmak demektir. Siz­ler, hakkında yemin ettiğiniz şeyi tekrar mubah kılmayı arzu edecek olursa­nız (yemin keffâretinde bulununuz) demektir. Bu da yüce Allah'ın el-Mâide Sûre.si'nde yer alan: "Bunun keffâreti... on fakiri doyurmak...dır." (el-Mâide, 5/89) buyruğunda gösterilmiştir, Bundan şu sonuç ortaya çıkmaktadır: Bir kim­se yiyecek ya da içecek herhangi bir şeyi haram kılacak olursa, bize (Mâli-kî mezhebine) göre haram olınaz. Çünkü önceden de açıkladığnruz gibi kef-fâret yemin doiayısıyladır, haram kılmak dolayısıyla değildir. Ebu Hanife ise bunu her hususta bir yemin olarak kabul eder ve haram kıldığı şeyde mak­sat olarak gözetilen faydalanma yolunu gözönünde bulundurur. Buna göre yiyecek bir şeyi haram kılarsa, onu yememeye yemin etmiş olur. Bir cariye­yi haram kılarsa, onunla ilişki kurmamayı kastettiği, eşini haram kılmayı ifa­de ederse, eğer bir niyeti yoksa, îla kabul edilir. Eğer zihân niyet ederse zi-hâr, talâkı niyet ederse bain bir talâk olur. İki ya cia üç talâk niyet ederse de durum böyledir, Şayet; Ben yalan söylemeyi niyet ettim derse, Allah ile başbaşa bırakılır fakat mahkemede îla iptal edilmek suretiyle bu dediği ka­bul edilmez. Eğer; Helâl olan herşey bana haram olsun diyecek olursa, bir niyeti de yoksa bu sadece yiyecek ve içecekler hakkında kabul edilir. Aksi takdirde niyetine göre hüküm verilir,

Şafii ise böyle bir ifadenin (haram kılmanın) yemin olmadığı fakat sade­ce kadınlar hakkında keffârete sebep teşkil ettiği görüşündedir. Eğer talâkı niyet ederek söylerse, -önceden de açıklandığı gibi- bu ona göre ric'î bir ta­lâk olur. Eğer bir şey yememek üzere yemin edecek olursa, yeminini bozar ve keffârette bulunur, [18]

 

2- Cariyesini veya Hanımını Kendisine Haram Kılmanın Cezası:

 

Cariyesini ya da eşini kendisine haram kılarsa, bir yemin keffâreti gere­kir. Nitekim Müslim'in Sahih'inâe İbn Abbas'tan şöyle dediği zikredilmek­tedir: Erkek hanımını kendisine haram kılacak olursa, bu bir yemindir, onun için keffârette bulunur der ve; "Andolsun sizin için Rasâlullahta uyulacak güzel bir örnektir" (el-Ahzab, 33/21) diye eklemiştir.[19]

 

3- Peygamber (sav) Haram Kılmak Sebebiyle Keffârette Bulunmuş mudur?:

 

Denildiğine göre Peygamber (sav) yeminine keffârette bulunmuştur. el-Ha-sen'den keffârette bulunmadığını belirttiği rivayet edilmiştir. Çünkü Peygam­ber (sav)'ın geçmiş ve gelecek bütün günahları zaten bağışlanmıştı. Bu sûre­de söz,ü edilen yemin keffâreti ise, ümmete verilmiş bir emirden ibarettir.

Ancak birinci görüş daha doğrudur ve bununla kastedilen Peygamber (sav)'dır. Ümmet ise bu hususta ona uyar. Daha ünce Zeyd b, Esiem'den, Peygamber (sav)'ın bir köle azad ederek keffârette bulunduğunu kaydetmiş bulunuyoruz. Mukatil'den rivayete göre de Rasûlullah (sav) Mariye'yi ken­disine haram kıldığı için bir köle azad etmişti. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Bir başka görüşe göre yüce Allah sizlere cariyeleri helâl kılmayı farz kıl­mıştır. O: "Peygamberi lehine Allah'ın farz kıldığı şeylerde Peygambere hiçbir vebal yoktur." (el-Ahzab, 33/38) buyruğunda Allah'ın kendisine helâl olan kadınlar hakkında onun için teşri buyurmuş olduğu hususlarda bir ve­bal olmadığını açıklamaktadır. Yani yüce Allah size cariyelerinizi helâl kıl­mış bulunmaktadır. O halde; Allah onu sana helâl kılmışken Mariye'yi ken­dine ne diye haram kılıyorsun?

Burada sözü geçen: "Yeminin çözülmesi"nin istisna anlamın­da olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah yeminin dışına çıkartan istisnada bu­lunmayı size göstermiştir, demektir. Diğer taraftan bazılarına göre kişi ne za­man isterse yeminlerinde istisna yapabilir; velev ki arada bir süre geçmiş ol­sun. Ancak çoğunluğa göre istisna ancak yemin ile muttasıl olarak caizdir. Buna göre şöyle buyurmuş gibidir: Artık bundan sonra hakkında yemin et­tiğin hususlarda istisna yap!

Yeminin çözülmesi, keffâret ile helâl kılınması demektir! Çözme" lafzının asli; şeklinde olup "lam" harfleri idgam edilmiştir. ki­pi de kipinin mastar şekillerindendir. "Tesmiye" ve "tavsiye" gibi. O hal­de; "Yeminin çözülmesi" helâl kılınması demektir. Sanki yemin etmek bir düğüm atmak, keffâret (e onu çözmek gibidir.

"Çözme"nin keffâretin kendisi olduğu da söylenmiştir. Yani keffâret ye­min eden kimsenin kendisine haram kıldığı şeyi çözer. Bu da şu demektir; Kişi keffârette bulundu mu hiç yemin etmemiş kimse gibi olur.

"Allah mevlânızdır sizin." Kendinize haram kılmış olduğunuz hususlar­daki yasağı ortadan kaldırmak ve yaptığınız yeminleri keffâret ile çözmeye ruhsat vermek, keffâret olmak üzere yaptıklarınıza karşılık sevap vermek su­retiyle sizin dostunuz ve yardımcınızdır. [20]

 

3. Hani Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti de, o eşi bunu haber verip, Allah da ona bunu açıklayınca, o da o sö­zün bîr kısmını bildirmiş, bir kısmından vazgeçmişti. O bunu eşi­ne haber verince: "Bunu sana kim haber verdi?" dedi. O: "Herşe-yi en iyi bilen, herşeyden haberdar olan bana haber verdi" dedi.

 

"Hani Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti." Yani Peygamber (sav)'ın Hafsa'ya gizlice "bir söz" söylemiş olduğunu hatırla! Bu sözden kasıt, Mariye'yi kendisine haram kılması ve bunu ondan saklaması­nı istemesi idi.

el-Kelbîdedi ki: Ona gizlice söylediği söz şudur: Senin baban ile Âişe'nin babası benden sonra ümmetimin üzerinde benim halifelerim olacaktır. İbn Abbas da böyle demiştir: Kendisinden sonra halifelik işini Hafsa'ya gizlice söylemiş, ancak Hafsa bunu açıklamıştı, demiştir.

Dârakutnî Sürteninde el-Kelbi'den, o Ebu Salih'ten, o da İbn Abbas'tan yü­ce Allah'ın: "Hani Peygamber, eşlerinden birine gizli bir söz söylemişti" buy­ruğu hakkında şöyle dediğini rivayet etmektedir: Hafsa Peygamber (sav)'ı İb­rahim'in annesi ile birlikte görünce, ona: "Âişe'ye haber verme" dedi. Ayrı­ca ona şunları söyledi: "Senin baban ile onun babası benden sonra hüküm­dar olacaklar ya da onlar yönetimin başına geçecekler; fakat Âişe'ye haber ver­me!'7 (İbn Abbas) dedi ki: Ancak Hafsa gitti ve Âışe'ye haber verdi. Allah da bu durumu ona açıkladı. Peygamber bunun bir bölümünü söyledi, bir bölü­münü de sakladı, (tbn Abbas)-dedi ki: Daha sonra; "senin baban ile unun ba­bası benden sonra işin başına geçecekler" sözünü açıklamadı. Rasûiullah (sav) bu hususun insanlar arasında yayılmasından hoşlanmadı.[21]

"O eşi bunu haber verip" yani aralarındaki ilişkilerin iyi olması dolayı­sıyla -ki zaten Peygamber (sav)'ın diğer hanımlarına karşı birbirlerine des­tek oluyorlardı- bunu Âişe'ye haber verip "Allah da ona bunu açıklayınca" yani Allah Hafsa'nın bu sırrını açıkladığını ona haber verince... Ta!ha b. Mu-sarrif: " Haber verip" anlamındaki buyruğu: diye okumuştur. ile iki ayrı söyleyiştir (ikisi de; haber" verdi anlamındadır,)

"O da sözün bir kısmını bildirmiş, bîr kısmından da vazgeçmişti" buy­ruğunun anlamı da şudur: Yüce Allah'ın kendisine vahiy gönderip Hafsa'ya haber vermesini yasakladığı hususu Âişe'ye haber verdiğini bildirince, o bu vahyin bir bölümünü Hafsa'ya bildirmiş, diğer bir bölümünü de -lütuf ve ik­ram ile- bildirmemişti,

el-Hasen dedi ki: Kerim hiçbir kimse işi asla sonuna kadar götürmez. Yü­ce Allah: "O da o sözün bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmiş­ti" diye buyurmaktadır.

Mukatil dedi ki: Yani ona Âişe'ye söylediğinin bir bölümünü haber ver­di. Bu da Um Veledî -İbrahim'in annesi Mariye- ile ilgili olandı. Bir bölümü­nü ise haber vermemişti. Bu ise Hafsa'nın Âişe'ye: Ebu Bekir ve Ömer on­dan sonra yönelimin başına geleceklerdir, şeklindeki sözleridir.

"Bildirmiş" anlamındaki lafız genel olarak diye şeddeli okunmuş­tur. Anlamı açıkladığımız gibidir. Ebu Ubeyd ve Ebu Hatim bu okuyuşu ter­cih etmişlerdir. Buna yüce Allah'ın: "Bir kısmından da vazgeçmişti" buyru­ğu delil teşkil etmektedir. Yani ona o sözün bir kısmını da söylememişti. Şa­yet şeddesiz olsaydı, bunun zıttını anlatmak için: "Bir kısmını ise bilmem işti" demesi gerekirdi.

Ali, Talha b. Musarrif, Ebu Abdurrahman es-Sülemî, el-Hasen, Katade, el-Kelbî, el-Kisaî ve Ebu Bekir'den el-A'meş ise şeddesiz olarak: diye oku­muşlardır. Ata dedi ki: Ebu Abdu'r-Rahman es-.Sülemî'ye: Bir kimse laf­zını şeddeli olarak okudu mu ona taş atardı. el-Ferra dedi ki: Yüce Allah'ın buyruğunun bu lafzının şeddesiz olarak okunmasının teviline gelince: Buna kızdı ve bunun için cezalandırdı, demektir. Bu da sana kötülük yapan bir kim­seye: "Senin bu yaptığının karşılığını bileceğim." Yani bun­dan dolayı mutlaka seni cezalandıracağım, demeye benzer.

Peygamber (sav) da onu (Hafsa'yü bir defa boşamakla onu cezalandırmış­ta Ömer (r.a) da şöyle demişti: Eğer Hattaboğullan ailesinde bir hayır bulun­saydı Rasûiullah (sav) seni boşamazdı. Bunun üzerine Cebrail, Uz. Peygam­bere ona ric'at yapmasını emretti ve Hafsa hakkında ona şefaatçi oldu. Pey­gamber (sav) da bir ay süreyle hanımlarından uzak durdu ve önceden de geç­tiği üzere "tanrım âyeti" nazil oluncaya kadar İbrahim'in annesi Mariye'nin odasında oturdu.

Bir görüşe göre Peygamber onu boşamak istedi. Nihayet Cebrail ona: "Onu boşama! Çünkü o çokça oruç tutan ve çokça namaz kılan bir kadındır. Ayrıca o senin cennetteki hanımlarındandır " dedi. Bunun üzerine Peygamber de onu boşamadı.

"O bunu eşine haber verince" yani Allah'ın kendisine bildirdiği şeyi Haf-sa'ya bildirince "bunu sana" benim hakkımda "kim haber verdi" ey Allah'ın Rasûlü "dedi." Ve durumu ona Âişe'nin haber verdiğini zannetti. Peygamber (sav) da: "Her şeyi en iyi bilen, herşeyden haberdar olan" yani kendisine

hiçbir şey gizli olmayan "bana haber verdi" dedi.

"Bunu" lafzı "Haber verdi" fiilinin alması gereken iki mefu-lün yerini tutmaktadır. -"O bunu eşine haber verince" buyruğunda geçen-bîrinci: "Haber verdi" fiili bir mefule geçiş yapmıştır. -"...Bana haber verdi- buyruğundaki -ikinci: "Haber verdi" fiili de bir tek mefule geçiş yapmıştır. Çünkü: ile her iki şekil de: "Haber verdi" aniammda-eğer mübtedâ İle haberin başına gelmeyecek olurlarsa, her ikisinde de bir ya da iki meful ile yetinmek mümkün olur. Fakat mübtedâ ile haberin başına geldikleri takdirde herbirisi üç meful ahr. Üçüncüsü gelmeksizin yalnızca iki mefulle yetinmek caiz olmaz. Çünkü üçüncüsü asıl itibariyle mübtedânın ha­beridir. O olmadan öbürJeriyle yetinilmez. Tıpkı haber olmadan mübtedâ ile yetinilmediği gibi[22]

 

4. Eğer ikiniz de Allah'a tevbe ederseniz (ne alâ)! Çünkü kalpleriniz meyletmiş bulunuyor. Şayet onun aleyhine birbirinize yardım ederseniz, muhakkak ki Allah onun velisidir, Cebrail de, mü'min-lerin salih olanları da. Bundan sonra melekler de (ona) yardım­cıdır.

 

"Eğer ikiniz de" yani Hafsa ve Âişe "Allah'a tevbe ederseniz" buyrukla­rı ile, Rasûkıllah (sav)'ın sevdiğine aykırı bir hususa meylettikleri için onla­rı levbe etineye te.şvik etmektedir.

"Çünkü kalpleriniz meyletmiş bulunuyor." Haktan sapmış bulunuyor. Çünkü her ikisi de Peygamber (sav)'ın hoşuna gitmeyen, cariyesinden ve baldan uzak kalmasını hoş görmüşlerdi. Peygamber (sav) balı ve kadınları se­verdi.

İbn Zeyd dedi ki: Her ikisi de Urn Veledi (olan Mariye)den uzak kalma­sından ötürü sevinmek suretiyle kalpleri meyletmişti. Rasûlullah (sav)'ın hoşuna gitmeyen onları sevindirmişti.

Artık kalpleriniz tevbeye meyletmiştir, diye de açıklanmıştır.

Yüce Allah: "Çünkü kalpleriniz meyletmiş bulunuyor" diye buyurup: diye buyurmamıştır. Çünkü Araplar iki kişiden meydana gelmiş İki hususu sözkonusu ettikleri vakit; bunları çoğul olarak kui-lanabilirler, zira bunda anlaşılmayacak bir taraf bulunmamaktadır. Bu anlam­daki açıklamalar daha önce el-Mâide Sûresi'nde yüce Allah'ın: "Ellerim ke­sin" (el Mâide, 5/38. âyet, 24. başlıkta) buyruğunu açıklarken geçmiş bulun­maktadır.[23]

Yine denildiğine göre, tesniye ile birlikte izafet lafzı sabit olduğu takdir­de, ona dair çoğul lafzı kullanmak daha uygundur. Çünkü böylesi daha sağ­lam bir anlam ifade eder ve daha hafiftir. Yüce Allah'ın: "Çünkü kalbleriniz meyletmiş bulunuyor" buyruğu şartın cevabı değildir. Çünkü bu meylediş daha önceden olmuştu. Şartın cevabı -ne olduğu bilindiğinden ötürü- haz-fedilmiştir. Yani eğer si2 tevbe ederseniz bu sizin için daha hayırlı olur. Çün­kü kalbleriniz meyletmiş bulunuyor, demektir.

"Şayet onun aleyhine birbirinize yardım ederseniz" yani Peygamber (sav)'ın aleyhine mastyet ve eziyet vermek suretiyle yardımlaşacak olursanız...

Müslim'in Sahih'inde İbn Abbas'tan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Ömer b. el-Hattab'a bir âyete dair soru sormak isteği ile bir sene bekleyip durdum. Ondan çekindiğim için ona soramadım. Nihayet hacca gitmek üze­re yola çıkınca, ben de onunla birlikte yola çıktım. Geri döndüğünde yolun bir bölümünde bir ihtiyacını görmek üzere erat ağaçlarına doğru yolunu çe­virdi. İsini bitirinceye kadar ben de durdum. Sonra onunla birlikte yürüdüm ve ey mü'minlerin emiri, dedim. Rasûlullah (sav)'ın hanımları arasında ona karşı birbirine yardım eden iki hanım kimdir? O: Bunlar Hafsa ve Âişe'dir, de­di. Ona: Allah'a yemin ederim. Bunu sana bir seneden beri sormak istediğim halde senden çekindiğim için soramadım, dedim. Bana: Hayır, Öyle yapma dedi. Benim bildiğimi zannettiğin bir husus oldu mu ona dair bana sor. Eğer biliyorsam sana söylerim... deyip, hadisin geri kalan bölümünü zikretti.[24]

"Muhakkak ki Allah onun velisidir." Dostu ve yardımcısıdır. Onların bir­birleriyle yardımlaşmalarının ona bir zararı olmaz.

"Cebrail de, mü'minlerin salih olanları da* buyruğu hakkında îkrime ve Said b. Cübeyr dedi ki: Mü'minlerin satih olanları Ebu Bekir ve Ömer'dir. Çünkü bunlar Âişe ve Hafsa'nın babaları idi. Kızlarına karşı onun yardım­cısı idiler.

Mü'minlerin salih olanlarının Ali (r.a) olduğu da söylenmiştir, Bir diğer görüşe göre mü'minlerin hayırlıları demektir. "Salih" bir cins isimdir. Yü­ce Allah'ın: "Asra andolsun ki, gerçekten insan ziyandadır" (el-Asr, 103/1-2) buyruğunda (ki "insan" lafzında) olduğu gibi. Bu açıklamayı Taberî yap­mıştır.

"Mü'minlerin salih olanları" nın peygamberler olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı el-Alâ b. Ziyâde, Katade ve Süfyan yapmıştır. İbn Zeyd, on­lar meleklerdir demiştir. es-Süddî: Onlar Muhammed (sav)'ın ashabıdır, de­miştir.

"Mü'minlerin salih olan(lar)ı" lafzının tekil olmadığı, bunun: "Mü'minlerin salih olanları" şeklinde olduğu ve; "Sa-lihler" lafzının "Mü'minler" lafzına izafe edildiği de söylenmiş ve laf­za uygun olarak "vav"si2 yazılmıştır. Çünkü burada tekilin de, çoğulun da te­laffuzu arasında bir fark yoktur. Nitekim mushafta, lafzın hükmü çeşitli ol­makla birlikte, hattı aynı şekilde gelmiş çeşitli lafızlar bulunmaktadır.

Müslim'in Sakih'inde İbn Abbas'tan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Ba­na Ömer b. el-Hattab (r.a) anlattı, dedi ki: Allah'ın Peygamberi hanımların­dan uzaklaşınca, ben mescide girdim. İnsanların çakıl taşlarını (yere) vurup durduklarını ve: Rasûlullah (sav) hanımlarını boşadı, dediklerini gördüm. Bu İse onlara hicâb (onlardan bir şey istendiğinde perde arkasından istenme­si) emri verilmeden önce idi. Ömer dedi ki; Andolsun bu işi mutlaka bugün öğreneceğim, dedi. Âişe'rûn yanına girdim ve: Ey Ebu Bekir'in kızı dedim. Sen Rasûlullah (sav)'a eziyet edecek kadar işi ileriye götürdün mü? Âişe: Sa­na ne benden ey Hattab'ın oğlu, sen kendi kızına baksana! dedi. (Ömer) de­di ki; Ömer'in kızı Hafsa'nın yanına girdim. Ona: Ey Hafsa, dedim. İşi Ra­sûlullah (sav)'a eziyet edecek kadar ileriye mi götürdün? Allah'a yemin ede­rim ki sen de biliyorsun ki, Rasûlullah (sav) seni sevmiyor. Ben olmasaydım elbette ki Rasûlullah (sav) seni boşayacaktı. Oldukça ağladı. Ona, Rasûlul­lah (sav) nerede? diye sordum, bana: O saklandığı yerde odadadır, dedi. Ya­nına girdim.

Rasûlullah (sav)'ın kölesi Rebah'ın, odanın eşiğinde oturduğunu ve ayak­larını ağaçtan oyulmuş bir tahta parçası üzerine sarkıtmış olduğunu gördüm.

Bu da Rasûlullalı (sav)'ın üzerine çıktığı (basamak olarak kullanıp) yana dön­düğü bir ağaç kütüğü îdi. ben: Ey Rebah diye seslendim. Rasûhtllah (sav)'ın huzuruna girmek üzere bana izin iste. Rebah odaya baktı, sonra bana bak­tı ve hiçbir şey demedi. Tekrar: Ey Rebah dedim, RasûJullah (sav)'ın huzu­runa girmek üzere benim için izin! isle! Yine Rebah odaya baktı, sonra ba­na baktı ve bir şey demedi. Arkasından sesimi yükselterek: Ey Rebah dedim. RasûluJİah (sav)'ın huzuruna girmek üzere benim için izin iste. Ben öyle zan­nediyorum ki Rasûiullah (sav) Hafsa için geldiğimi sanmaktadır. Allah'a ye­min ederim ki, eğer Rasûluilah (sav), onun boynunu vurmamı emredecek olursa, gider onun boynunu vururum deyip sesimi yükselttim. O da bana: Yu­karı çık diye işaret etti.

Rasûlullah (sav)'ın huzuruna girdim, Bir hasır üzerine yatmıştı. Otur­dum, üzerine elbisesini çekti. Ondan başka da üzerinde bir şey yoktu. Bir de ne göreyim! Hasır onun böğründe İz bırakmıştı. Rasûlullalı (sav)'ın kaldığı yere bir göz attım. Odanın bir tarafında bir sa' kadar bir avuç arpa ile onun kadar selem ağacı yaprağı gördüm. Duvara asılı bir tulum vardı, Gözyaşla-rmıı tutamadım.

Peygamber: "Ne diye ağlıyorsun ey Ilattab'ın oğlu?" dedi. Ben: Ey Allah'ın Peygamberi dedim, nasıl ağlamayayım? İşte şu hasır, böğründe İz bırakmış bulunuyor ve işte senin bulunduğun oda, Şu önemsiz şeylerden başka bir şey görmüyorum. Diğer taraftan Kayser ve Kisra meyveler, ırmaklar arasında. Sen ise Allah'ın Rasûlü ve seçkin kulu olduğun halde böyle bir odada yaşıyor­sun.

Şöyle buyurdu: "Ey Hattab'ın oğlu! Âhiretin bizim, dünyanın da onların olması sana yetmez mi?"

Yeter, eledim. (Ömer devamla) dedi ki: Yanına ilk girdiğimde yüzünde kız­gınlık işaretleri vardı. Ey Allah'ın Rasûlü, dedim. Kadınların hallerinden sa­na ağır gelen nedir? Eğer onları boşadı isen şüphesiz Allah, Onun melekle­ri, Cebrail, Mikail, ben, Ebu Bekir ve mü'minler seninle birlikteyiz. Allah'a hamdolsun ki bu türden ne kadar konuştumsa, yüce Allah'ın söylediğim o sözleri tasdik edeceğini ummadığım çok nadirdir. İşte bu âyet-i kerime ya­ni onu muhayyer bırakan âyet-i kerime indi: "Eğer o sizi boşarsa, Rabbinin ona yerinize... sizden daha hayırlı eşler vermesi umulur" (et-Tahrim, 66/5) âyeti ile "Şayet onun aleyhine birbirinize yardım ederseniz, muhakkak ki Allah onun velisidir, Cebrail de, mü'minlerin salih olanları da. Bundan sonra melekler de yardımcıdır" âyeti nazil oldu,

Ebu Bekir'in kızı Âişe ile Hafsa Rasûlullalı (sav)'ın diğer hanımlarına karşı birbirleriyle yardımlaşiyorlardı. Ben: Ey Allah'ın Rasûlü, onları (hanım­larını) boşadın mı? diye sordum. O: "Hayır'T dedi. Ey Allah'ın Rasıılü dedim.

Ben mescide girdiğimde, müslümanlar çakıl taşlarını yere atıyor ve Rasûlul-iah (sav) hanımlarını boşadı, diyorlardı. Şimdi inip .senin hanımlarını boşa-madığını onlara haber vereyim mi!' "İstersen verebilirsin" dedi.

Onunla konuşmayı sürdürdüm, nihayet öfke izleri yüzünden çekilmeye başladı. Hatta dişlerini gösterecek kadar gülümser oldu. İnsanlar arasında ağ­zı en güzeljerden idi. Daha sonra Allah'ın Peygamberi de indi, ben de indim. Oradan inip ağaç kütüğüne tütündüm. Rasûlullah (sav) da eliyle ona dokun­madan yer üzerinde yürüyormuş gibi indi.

Ey Allah'ın Rasûlü dedim. Sen bu odada yirmidokuz gün kaldın, dedim. O: "Ay yirmidokuz gün de çeker" dedi.

Mescidin kapısına dikildim ve sesini çıktığı kadar: Rasûlullah (sav) hanım­larını boşamadı, diye bağırdım ve: "Kendilerine güven veya korkuya dair bir haber geldiğinde onu hemen yayıverirler. Halbuki bunu Rasûlüne veya iç­lerinden emir sahihlerine döndürmüş olsalardı, içlerinden işin iç yüzünü araştırıp, çıkaranlar onun ne olduğunu elbette bilirlerdi" (en-Nisâ, 4/82) âye­ti nazil oldu. İşte ben de o işin iç yüzünü araştırıp çıkaranlardan oldum. Al­lah ayrıca onu muhayyer kıldığını bildiren âyet-i kerimeyi de indirdi[25]

"Cebrail" ismi değişik şekillerde söylenir. Bunlar daha önce el-Bakara Sû­resi'nde (2/98. âyetin tefsirinde) zikredilmiş bulunmaktadır. Bunun daha ön­ce geçen: "Onun velisidir" buyruğuna atfedilmiş olması da mümkündür. An­lam da şöyle olur: Allah da onun velisidir, Cebrail de onun velisidir. Bu du­rumda: "Onun veliyidir" buyruğu üzerinde vakıf yapılmaz. "Cebrail" buyruğu üzerinde vakıf yapılır. "Mü'minlerin salih olanları" anla­mındaki lafız mübtedâ, "meleklerde™ buyruğu da ona atfedilmiş olur, "yar­dımcıdır" anlamındaki lafız da haber olur. Bu da çoğul anlamındadır[26]

"Müminlerin salih olanları" Ebu Bekir'dir. el-Museyyeb b. Şerîk böyle demiştir. Said b. Cubeyr de şöyle demiştir: O Ömer'dir, İkrime: Ebu Bekir ve Ömer'dir, demiştir.

Şakîk'in, Abdullah'tan, onun Peygamber (sav)'dan rivayet ettiğine göre yü­ce Allah'ın: "Muhakkak ki Allah onun velisidir, Cebrail de, mü'minlerin salih olanları da" buyruğu hakkında dedi ki; Mü'minlerin aalilı olanları Ebu Bekir ve Ömer'dir. Mü'minlerin sahillerinin Ali olduğu da söylenmiştir. Uineys kızı Esma'dan, dedi ki: RaHÛluilah (sav)'ı şöyle buyururken dinledim:

"Mü'minlerin salih olanları Ali b. Ebi Talib'tir."[27]

Daha önce geçtiği üzere başka görüşler de ileri sürülmüştür.

"Cebrail" lafzının mübtedâ, ondan sonraki lafızların da ona atfedilmiş ol­ması da mümkündür. Haber ise "yardımcıdır(lar)" anlamındaki buyruk olur. Bu da cem' anlamındadır, Buna göre; "Onun velisidir" lafzı üzerin­de vakıf'yapılır[28]

"Cebrail ve mü'minlerin salih olanları" buyruğunun "onun velisidir" buyruğuna atfedilmesi de mümkündür. Bu durumda "mü'minler" lafzı üzerinde vakıf yapılır.[29] Buna karşılık; "bundan sonra melekler de yardımcıdır" anlamındaki buyruk da mübtedâ ve haller olur. Bu­na göre anlam şöyle olur: Cebrail ve mü'minlerin salih olanları da (onun mev-lasıdır. Bundan sonra melekler de (ona) yardımcıdırlar.")

"Yardımcılar" demektir. Bu -çoğul olarak-; anlamındadır. Yü­ce Allah'ın; "Onlar ne iyi arkadaştırlar." (en-Nisa, 4/69) buyruğu gibi[30]

Ebu Ali dedi ki: Arapçada "fail (zahir: yardımcılar ile refik: arkadaşlar ke­limelerinde olduğu gibi)" çoğul için de kullanılmıştır. Yüce Allah'ın: "Ve gerçek hiçbir dost dostunu sormayacak onlar birbirlerine gösterilirler" (el-Meariç, 70/10-11) buyruğunda (tekil olan ha­min: dost lafzının çoğul anlamında) kullanıldığı gibi.

Denildiğine göre Âişe ile Hafsa (r.anhuma)'in birbirleriyle yardımlaşma­ları nafaka hususunda Peygamber (sav)'a bir çeşit baskı uygulamak suretin­de İdi, Bundan dolayı Peygamber bir ay süreyle onlara ilâ yaptı (onlara yak­laşmamaya yemin etti) ve onlardan uzak kaldı. Müslim'in Sahih'inde Cabir b. Abdullah'tan şöyle dediği zikredilmektedir: Ebu Bekir, Rasûfullah (sav)'ın huzuruna girmek üzere izin istedi. İnsanların kapısında oturmakta oldukla­rını ve kimseye içeri girmek için İzin verilmediğini gördü. (Cabir) dedi ki; Ebu Bekir'e izin verildi, o da içeri girdi. Sonra Ömer geldi, o da izin İstedi, ona da izin verildi. Peygamber (sav)'ın üzüntülü, suskun ve etrafında hanımları olduğu halde oturmuş olduğunu gördü. (Cabir) dedi ki: (Ömer) dedi ki: An-dolsun öyle bir şey söyleyeceğim ki bununla Peygamber (sav)'ı güldürece­ğim. Ey Allah'ın Rasûlü dedi. Bir görsen Harice'nin kızı benden harcamak için bir şeyler istedi. Ben de yerimden kalktım, boynuna bir darbe indirdim. Rasûlullah (sav) güldü ve şöyle dedi: İşte bu kadınlar da gördüğün gibi benim etrafımda bulunuyorlar. Bunlar da benden nafaka (harcayacak masraf) isti­yorlar. Ebu Bekir, Âişe'ye kalktı, onun boynuna vurdu. Ömer de Hafsa'ya kalktı, onun boynuna vurdu. Her ikisi de; Rasûiullah (sav)'dan yanında ol­mayan şeyleri mi istiyorsunuz? Hepsi de: Allah'a yemin ederiz. Asla Rasûiul­lah (sav)'dan yanında olmadık şeyi istemeyeceğiz. Sonra bir ay yahut yirmi -dokuz gün onlardan uzaklaştı, sonra ona şu: "Ey Peygamber! Zevcelerine de­ki...Muhakkak Allah içinizden güzel davrananlara büyük bir mükâfat ha­zırlamıştır." (el-Ahzab, 33/28-29) âyetlerini indirdi...[31] Biz bunu daha önce el-Ahzab Sûresİ'nde (33/28-29. âyetler, 1. başlıkta) zikretmiş bulunuyoruz. [32]

 

5. Eğer o sizi boşarsa, RabbJnJn ona yerinize Allah'a teslim olan, İman eden, itaat eden, tevbe eden, ibadet eden, oruç tutan dullar ve ba­kireler olmak üzere sizden daha hayırlı eşler vermesi umulur.

 

"Eğer o sizi boşarsa Rabbinin... umulur" buyruğu önceden de geçtiği üze­re SahihÇA Müslim)'de bu âyet-i kerime, Ömer (r.a)'ın kullandığı ifadelere uygun olarak inmiştir[33]

Denildiğine göre Kur'ân-ı Kerim'in her yerinde geçen: "Umulur" tahakkuku vacib (muhakkak) demektir. Tek istisna buradakidir. Bir diğer gö­rüşe göre buradaki de vücub ifade eder. Ancak yüce Allah bunu bir şana bağ­lı olarak zikretmiştir. O şart ta hanımlarını boşamasıdır, fakat boşamamıştır.

"Ona yerinize... sizden daha hayırh eşler..." Çünkü sizler diğerlerinden hayırlı olsaydınız Rasûiullah (sav) sizi boşanıazdı. Bu anlamdaki açıklama­yı es-Süddî yapmıştır.

Bir diğer görüşe göre bu buyruk, yüce Allah tarafından Rasûlüne bir va­adidir. Eğer dünyada onları boşayacak olsaydı, yine dünyada ona onlardan daha hayırlı eşler verirdi.

"Ona yerinize... vermesi" buyruğu hem şeddeli, hem de şedde-siz olarak okunmuştur. Esasen -şeddeli ve şeddesiz okuyuşların mastarları olan- İle aynı anlamdadır. "Tenzil" ile "inzâl"(in indirmek an­lamında, olduğu) gibi.

Yüce Allah onları bozamayacağını biliyordu. Fakat eğer onları boşayacak oîursa -onları korkutmak üzere- kendilerinin yerine onlardan daha hayırlı­larını vermeye kadir olduğunu haber vermektedir. Bu yönüyle yüce Al­lah'ın: "Şayet yüz çevirirseniz yerinize sizden başka bir kavmi getirir" (Mu-hammed, 47/38) buyruğunu andırmaktadır. Bu yüce Allah'ın kudretini haber vermekle ve onları böylece korkutmaktadır. Yoksa varlık âleminde Rasûlul-lah (sav)'ın ashabından daha hayırlılarının bulunduğu anlamında değildir,

"Allah'a teslim olan" Saki b. Cubeyrin açıklamasına göre ihlâslı olan... Yüce Ailah'sn ve Rasûlünün emrine teslim olan, anlamında olduğu da söy­lenmiştir.

"İman eden" emrolundııkları şeyleri ve kendilerine yasak ktlınan husus­ları tasdik eden, doğrulayan.

"İtaat eden" anlamındaki: ( oûü )'in mastarı olan "kunût" itaat etmek de­mektir. Daha önceden (el-Bakara, 2/116. âyet, 5. başlık ile 238. âyet, 5. baş­lıkta) geçmiş bulunmaktadır.

"Tevbeeden" günahlarından dolayı tevbe eden. Bu açıklamayı es-Süddî yapmıştır. Nefislerinin sevdiklerini terkederek Rasûlullah (sav)'ın enirine dönenler diye de açıklanmıştır.

"İbadet eden" yüce Allah'a çokça ibadet eden... îbn Abbas dedi ki; Kur'ân-ı Kerim'de geçen her türlü ibadet, tevhîci anlamındadır.

"Oruç tutan" İbn Abbas, el-Hasen ve İbn Cübeyr (lafız olarak "seyahat edenler" anlamındaki) bu kelimeyi "oruç tutanlar" diye açıklamışlardır. Zeyd b. Eşlem, oğlu Abdurrahman ve Yeman ise, hicret edenler diye açıklamışlar­dır. Zeyd dedi ki: Muhammed (sav)'tn ümmetinde (dini bir emir olarak) hic­retin dışında bir seyahat yoktur. Seyahat yeryüzünde dolaşmak demektir.

el-Ferrâ, el-Kutebî ve başkaları da şöyle demişlerdir: Oruç tutana "seya­hat eden" denilmesinin sebebi, seyahat edenin beraberinde azık bulunma­yışı, aksine yiyecek bulduğu yerde yemek yemesinden dolayıdır.

Bir başka açıklamaya göre bu lafız, suyun yerde akıp gitmesini anlatmak üzere kullanılan: 'den gelen anlamı ile; yüce Allah'ın itaati uğrun­da yol alıp gidenler demektir. Bu açıklamalar daha Önceden et-Tevbe SCıre-si'nde (9/112. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Allah'a hamdolsun.

"Dullar ve bakireler..." Yani bu eşlerden kimisi dul olacaktır, kimisi de bakire. Denildiğine göre duia "seyyib" adının verilmesi, kocası onunla birlikte ka­lacak oiursa kocasına, ondan ayrılacak olursa başkasına dönecek olmasın­dan dolayıdır. Bir diğer açıklamaya göre ise, onun anne babasının evine dö­neceğinden dolayı bu isim verilmiştir. Bu açıklama daha doğrudur. Çünkü her dul kadın bir başka kocaya döner, diye bir şey yoktur. Bakire ise ilk ola­rak yaratıldığı hal üzere kalışından dolayı bu ismi almıştır.

el-Kelbî dedi ki: Dul ile Firavun'un karısı Asiye gibilerini, bakire iie de İm-ran'ın kızı Meryem gibilerini kastetmiştir,

Derim ki: Bu açıklama buradaki değiştirme yüce Allah'ın Peygamberine hanımlarını dünyada boşaması halinde âhirette onlara onlardan daha hayır­lılarını eş olarak vermesi anlamındadır, diyenlerin görüşlerine uygun bir açık­lamadır. [34]

 

6. Ey iman edenler! Tutuşturucusu İnsanlarla taşlar olan o ateşten nefislerinizi ve ailelerinizi koruyunuz. Onun üzerinde (görevli) iri yarı, sert tabiatlı melekler vardır. Bunlar kendilerine verdiği emirlerde Allah'a asla İsyan etmezler. Ne emir olunurlarsa, onu yaparlar.

 

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı bir başlık halinde sunacağız: [35]

 

İnsanın Kendisini ve Aile Halkını Ateşten Koruması:

 

Bu buyrukla insanın kendisini ve aile halkını ateşlen koruması emrolun-maktadır.

ed-Dalıhâk dedi ki: Buyruğun anlamı şudur: Kendinizi de ateşten koru­yunuz, aile halkınız da kendilerini ateşten korusunlar.

Ali b. Ebi Talha, İbn Abbas'tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Siz ken­dinizi koruyunuz, aile halkınıza da zikir ve dua etmelerini emrediniz; ta ki Allah sizin vasıtanızla onları da korusun.

Ali (r.a), Katade ve Mücahit! şöyle demişlerdir: Yaptığınız işlerle kendi­nizi koruyunuz, onlara yapacağınız tavsiyelerle de aile halkınızı koruyunuz.

İbnu'l-Arabî dedi ki: Doğru olan da budur. Kendisine atfedilen ile atfo-lunanın ortak bir noktada birleşmelerini gerektiren atfın verdiği ince anlam ise, fiilin ihtiva ettiği manadadır, Şairin;

"Ben ona yem olarak saman ve soğuk su verdim."

Sözü ile bir diğer şairin şu sözünde olduğu gibidir:

"Savaşta gördüm ben kocan, Kuşanmıştı kılıcını ve mızrağını."

O halde kişinin kendisini itaat île ıslah etmesi, aile halkını da tıpkı çoba­nın sürüsünü ıslah etmesi gibi ıslah etmesi gerekir, Sahih hadiste Peygam­ber (sav)'ın şöyle buyurduğu belirtilmektedir: "Hepiniz çobansınız ve hepi­niz sürüsünden sorumludur. İnsanların başındaki imam (İslâm devletinin yö­neticisi) bir çobandır ve o, onlardan sorumludur. Adam aile halkı üzerinde bir çobandır ve onlardan sorumludur."[36]

el-Hasen bu âyet i kerime hakkında: "Onlara emreder ve onlara yasaklar koyar" sözleriyle bu buyruğun anlamını ifade etmektedir.

Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Yüce Allah'ın "Nefislerinizi koruyu­nuz" buyruğunun kapsamına çocuklar da girmektedir. Çünkü çocuk insanın bîr parçasıdır. Tıpkı yüce Allah'ın: "Kendi evlerinizden... yemek yemenizde size de bir sakınca yoktur" (en-Nur, 24/61) buyruğunda olduğu gibi diğer ak­rabaların bağımsız olarak anıldığı gibi, ayrıca bağımsız olarak anıimamışlar-dır. Kişi çocuğuna helâli ve haramı öğretir, masiyet ve günah olan işlerden uzak kalmasını sağlar ve buna benzer diğer hükümleri yerine getirir.

Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Çocuğun baba üzerindeki hakkı ona güzel bir isim vermesi, yazı yazmayı öğretmesi ve ergenlik yaşına geldiği va­kit onu evlendirmesidir.”[37]

Yine Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Hiçbir baba oğluna güzel bir terbiyeden daha üstün bir bağışta bulunmamıştır."[38]

Amr b. Şuayb babasından, onun dedesinden rivayet ettiğine göre Peygam­ber (sav) şöyle buyurmuştur: "Çocuklarınıza yedi yaşında namaz kılmaları­nı emrediniz. (Kılmazlarsa) on yaşında onları dövünüz ve yataklarını birbi­rinden ayıi;nız."[39] Bu hadisi hadis âlimlerinden bir topluluk rivayet etmiş olup, bu Ebu Davud'un lafzıdır.

Yine Semura b. Cundub'tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Peygamber (sav) buyurdu ki: "Küçük çocuk yedi yaşına ulaştı mı ona namaz kılmasını emrediniz. On yaşına ulaştı mı kılmaması halinde onu dövünüz."[40]

Aynı şekilde kişi aile halkına namaz vaktinin ve hilâlin görülmesine da­yanarak oruca başlamanın farzîyetini ve orucu bitirmenin gereğini de haber verir.

Müslim'in rivayet ettiğine göre Peygamber (sav) vitir namazını kıldıktan sonra: "Kalk ey Âişe, sen de vitrini kıl" dermiş.[41]

Yine rivayet edildiğine göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Gece­leyin kalkıp namaz kılan, sonra hanımını uyandıran, eğer kalkamazsa yüzü­ne su serpen kişiye Allah'ın rahmeti olsun. Geceleyin kalkıp namaz kıian ve kocasını uyandıran, uyanmayacak olursa yüzüne su serpen kadına Allah'ın rahmeti oisun."[42]

Peygamber (sav)'ın: "Odalarında (uyuyan) hücre sahibelerini de uyandı­rın "[43] buyruğu da bu kabildendir.

İşte bütün bunlar yüce Allah'ın: "İyilik ve takva üzere birbirinizle yardım­lasın" (el-Mâide, 5/2) buyruğunun genel çerçevesi içerisine girmektedir.

el-Kuşeyrî'nin zikrettiğine göre bu âyet-i kerime nazil olunca, Ömer (r.a) şöyle demiş: Ey Allah'ın Rasûlü! Haydi kendimizi koruduk diyelim. Peki ai­le halkımıza ne yapabiliriz?' Peygamber şöyle buyurdu: "Allah'ın size yasak­ladığı şeylerden onları alıkoyarsınız, Allah'ın emrettiklerini onlara da emre­dersiniz. "[44]

Mukatil dedi ki: İşte bu, çocukları, hanımı, köleleri ve cariyeleri hakkında kişinin üzerindeki hakkıdır.

el-Kiya dedi ki: Çotuklarımıza, eşlerimize dini ve hayırlı şeyleri kendisin­den müstağni kalınamayacak (gerek duyulacak) edeb ve terbiyeyi öğretmek bizim vazifemizdir. Yüce Allah'ın: "Sen aile halkına namazı emret, kendin de sabırla ona devam et" (Taha, 20/132) buyruğu da bunu ifade etmektedir. Yüce Allah'ın Peygamberine hitaben vermiş oiduğu; *Yaktn akrabanı uyar. (eş-Şuara, 26/214) buyruğu da buna yakındır. Hadis-İ şerifte de: "Çocukla­rınız yedi yaşındayken onlara namaz kılmalarını emrediniz" diye buyurulmak-tadır.

"Tutuşturucusu insanlarla taşlar olan..." buyruğuna dair açıklamalar da­ha önceden ei-Bakara Sûresi'nde (2/24. âyetin tefsirinde) geçmiş bulun­maktadır.

"Onun üzerinde iri yan, sert tabiatlı melekler vardır" buyruğu ile ka­tı kalpli, kendilerinden merhamet dilendiğinde merhamet etmeyen, gazap ve öfkeden yaratılmış bulunan ve Âdemoğuliarına yemek ve içmek sevdirildi-ği gibi kendilerine de yaratılmışlara azap etmek sevdirilmiş bulunan Zeba­ni melekleri kastetmektedir.

"Sert tabiatlı" yani bedenleri güçlü, kuvvetli demektir. Sözleri seri, fiille­ri kaba diye açıklandığı gibi; cehennem ehlini yakalayışları güçlü, onlara kar-şs sert tabiatlı diye de açıklanmıştır. "Filan kişi, filan kişiye karşı sert (şedid)tir" denilir. Bu, ona karşı güçlü olup, çeşitli şekillerde ona azab eder anlamın­dadır. Bir diğer açıklamaya göre "iri yan" buyruğu ile bedenlerinin irilikle­ri "sertlik" ile de güçlü oluşları kastedilmiştir.

İbn Ab bas dedi ki: Onlardan birisinin iki omuzu arasındaki mesafe bir yıl­lık süredir. Onlardan birilerinin gücü, indirdiği bir balyoz ile insanı yetmiş yıl cehennemin dibine doğru itecek kadardır.

İbn Vchb de şöyle demektedir: Bize Abdurrahman b. Zeyd anlattı dedi ki: Rasûlullah (sav) cehennem bekçileri hakkında şöyle buyurdu: "Onlardan bi­risinin iki omuzu arasındaki mesafe doğu ile batı arasındaki gibidir."[45]

"3unlar kendilerine verdiği emirlerde Allah'a asla isyan etmezler."

O'nun emrine fazlalık ya da eksiklikle aykırı hareket etmezler.

"Ne emir olunurlarsa onu yaparlar." Vaktinde yerine getirirler. Sonra­ya da bırakmazlar, öne de almazlar.

Şöyle de açıklanmıştır: Onların zevkleri Allah'ın emrini yerine getirmek­tedir. Tıpkı cennet ehlinin cennette bulunmaktan dolayı sevindikleri gibi. Bu açıklamayı Mutezile mensuplarından birisi zikretmiştir. Onlara göre âhirette mükdlefiyec imkânsız bir hadisedir. Halbuki hak dilinden oiup sağlam aki­de sahibi olan bir kimseye yüce Allah'ın kuluna bugün de, yarın da mükel­lefiyetler verebileceği açıktır, melekler hakkında da mükellefiyettin imkânı) reddolunamaz. Allah dilediğini yapar.[46]

 

7. Ey kâfir olanlar! Bugün özür dilemeyin. Size ancak yaptıklarını­zın karşılığı verilecektir.

 

"Ey kâfir olanlar! Bugün özür dilemeyin." Çünkü özür dilemenizin hiç­bir faydası olmaz. Bu yasak, ümitsizliklerinin kesinleştirilmesi içindir.

"Size ancak" dünyada "yaptıklarınızın karşılığı verilecektir." bunun bir benzeri de yüce Allah'ın: "O günde zulmedenlere mazeret bildirmeleri fay­da vermez ve onlardan Rabblerini razı etmeleri de istenmez" (er-Rum, 30/57) buyruğudur. Daha önceden geçmiş bulunmaktadır. [47]

 

8. Ey iman edenler! Allah'a nasûh bir tevbe ile tevbe edin! Olur ki Rabbiniz kötülüklerinizi örter. Sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar. O gün Allah, Peygamberi ve onunla beraber olan iman edenleri mahcub etmeyecek. Nurları önlerinde ve sağların­da koşacak ve diyecekler ki: "Rabbimiz, bize nurumuzu tamam­la ve bîze mağfiret buyur! Çünkü Sen herşeye kadirsin."

 

"Ey iman edenler! Allah'a nasûh bir tevbe ile tevbe edin!" buyruğu ile ilgili açıklamalarıma iki baştık halinde sunacağız: [48]

 

1- Tevbe ve Tevbenin Nasûh Olması:

 

"Ey İman edenler! Allah'a... tevbe edin" buyruğu ile yüce Allah tevbe et­meyi ernretmektedir. Tevbe etmek, bütün hal ve bütün zamanlarda farz-ı ayn-dır. Buna dair açıklamalar ve görüşler daha önce en-Nisâ Sûresi'nde (4/17-18. âyetler, 1. başlık ve devamında) ve başka yerlerde geçmiş bulunmakta­dır.

"Nasûh bir tevbe ile..." buyruğunda geçen "nasûh tevbe"nin mahiyeti hak­kında ilim adamları ile kalb erbabı yirmiüç ayrı açıklama getirmişlerdir:

1- Nasûh tevbe, sütün tekrar memeye dönmemesi gibi ardından yine (ay­nı günaha) dönüş olmayan tevbedir, denilmiştir. Bu açıklama Ömer, İbn Me-sud, Ubeyy b. Ka'b ve Mııâz b. Cebel (r. anlı um)'dan rivayet edilmiştir. Mu-az bu açıklamayı Peygamber (sav)'a merfu olarak da nisbet etmiştir.

2- Katade dedi ki: Nasûh tevbe, doğru ve samimi demektir. Halis diye de açıklanmıştır. "Ona nush ile söz söyledi" deınek, samimi olarak ihlasla ona söz söyledi demektir. el-Hasen dedi ki: Nasöh sevdiği günaha buğzedip onu hatırladığı vakit ondan dolayı mağfiret dileınesidir.

3- Nasûh tevbe, kabul olunacağına güvenilmeyen ve bundan dolayı da kor­ku duyulan tevbedir, diye de açıklamıştır.

4- Nasûh tevbe, beraberinde ayrıca tevbeye gerek duyulmayan tevbedir, diye de açıklanmıştır.

5-  el-Kelbî dedi ki: Nasûh tevbe, kalpten pişmanlık duymak, dil ile mağ­firet dilemek, günahtan kesinlikle vazgeçmek ve bir daha dönmemek üze­re kesin kararlı olmak demektir.

6- Said b. Cubeyr dedi ki: Nasûh tevbe, kabul olunan tevbe demektir. Üç şartı taşımadıkça da kabul olunmaz: Kabul olunmaz korkusu, kabul oluna­cağı ümidi ve itaatlerde süreklilik.

7-  Said b. el-Müseyyeb dedi ki: Nasûh cevbe, kendisi ile kendi özünüze samimi olarak iyilik yaptığınız tevbedir.

8- el-Kurazî dedi ki: Nasûh tevbe, dört özelliği taşıyan tevbedir: Dil ile mağ­firet dilemek, l>edenen günahtan vazgeçmek, kalptun dönmeme kararını ver­mek ve kötü arkadaşlardan uzaklaşmak.

9- Süfyan es-Öevrî dedi ki: Nasûh tevbe'nin dört alâmeti vardır: Kıiiet, il­let, zillet ve gurbet,

10- el-Fudayl b. Iyad dedi ki: Günahının sürekli gözünün önünde bulunınast ve sürekli olarak onu gözleriyle görüyor gibi hareket etmesidir. Buna yakın bir açıklama İbn es-Simâk'dan nakledilmiştir: Allah'a karşı hayanı azaltarak işlemiş olduğun o günahı sürekli oiarak gözönünde bulundurman ve bundan dolayı seni bekleyene hazırlanmnndır.

11- Ebu Bekr ei-Varrak dedi kî: Nasûh tevbe, genişliğine rağmen yeryü­zünün sana*dar gelmesi ve nefsinin de seni alabildiğine sıknıasıdır. Tıpkı (sa­vaşta) geri bırakılan üç kişi gibi.

12-  Ebu Bekr el-Vâsıtî dedi ki: Herhangi bir karşılığı kaybetmek dolayı­sıyla yapılmayan tevbedir. Çünkü dünyada nefsini rahatlatmak Kin günah iş­leyen bir kimse, daha sonra âhirette kendisini rahatlatmak arzusuyla tevbe ederse, onun tevbesi Allah için değil, kendisini korumak içindir.

13- Ebu Bekr ed-Dakkak el-Mısrî dedi ki; Nasûh tevbe, yaptsğı haksızlık­ları sahiplerine geri vermek, hasımlarından helâllik dikmek ve itaatleri sü­rekli bir alışkanlık haline getirmektir.

14- Ruveym dedi ki: Nasûh tevbe, masiyet esnassnda (hakka) yönelmek-sizin arkanı döndüğün gibi (tevbe esnasında) da arkanı dönmeksizin Allah'a yönelmektir.

15- Zünnûn dedi ki: Nasûh tevbenin üç alâmeti vardır; Az konuşmak, az yemek ve az uyumak.

16- Şakîk dedi ki: Nasûh tevbe, kişinin kendisini çokça kınaması, sürek­li pişmanlık duymaya aralık vermemesidir; ta ki onun âfetlerinden selâme­te çıkabilinceye kadar.

17- Serrî es-Sakatî dedi ki: Nasûh tevbe, kişinin kendisine ve mü'mınle-re nasihat etmeden gerçekleşemez. Çünkü tevbe eden ve ona bağiı kalan bir kimse, diğer İnsanların da kendisi gibi olmasını ister.

18-  el-Cuneyd dedi ki: Nasûh tevbe, günahı ebediyyen hatırlamamak üzere unutmasıdır. Çünkü tevbesi sahih olan bir kimse, Allah'ı seven bir ki­şi olur. Allah'ı seven bir kimse ise Allah'tan başka herşeyi unutur.

19-  Zü'1-Uzuneyn (Enes b. Malik -r.a-'ın lakabı olup, iki kulaklı demek­tir) dedi ki: Nasûh tevbe, kişinin gözyaşının akması, masiyetiere karşı da baş-kaldıran bir kalbe sahih olması demektir.

20- Feth el-Mevsılî dedi ki: Nasûh tevbenin üç alâmeti vardır; Hevâya mu­halefet, çokça ağlamak ve açlık ve susuzluğa karşı dayanabilmek.

21- Sehl b. Abdullah et-Tusterî dedi ki; Bu ehl-i sünnet ve'1-cemaat için sözkonusu olan bir tevbedir. Çünkü bid'atçinin tevbesi olmaz. Buna delil de Peygamber (sav)'in: "Allah bid'at sahibi herkese karşı tevbe etmesinin önün­de perde kılmtşrır"(ı) buyruğudur.

22- Hvızeyfe'den rivayete göre o şöyle demiştir: Bir günahtan tevbe edip, sonra tekrar o günaha dönmek kişiye kötülük olarak yeter.

Nasûh tevbenin asıl anlamı thlâslı olmaktan gelmektedir, Mesela, bal mumundan süzülmüş olduğu takdirde bu "nâsıh" bir baldır, denilir.

23- Bunun dikiş dikmek anlamında olan "nasâhaf'den alınmış olduğu da söylenmiştir. Bu anlamdan alınmış olması ile ilgili iki şekilde açıklama ya­pılmıştır;

1- Böyle bir tevbe kişinin itaatini sağiamlaştınp tıpkı terzinin dikişi ile el­biseyi sağlamlaştmp pekiştirdiği gibi, pekiştirdiğinden ötürü bu kökten gel­miştir.

2- Çünkü böyle bir tevbe kişiyi Allah'ın dostları iie birlikle biraraya getir­miş ve onu onlara katmıştır. Tıpkı terzinin kumaşı biraraya getirip onun bir bölümünü diğer bir bölümüne yapıştırması gibi.

"Nasûh" lafzı genel olarak "nün" harfi üstün, tevbenin sıfatı diye: şeklinde okunmuştur, "Çok sabırlrbir kadın" ifadesinde olduğu gi­bi. Bu da nushunda (samimiyetinde) oldukla ileriye varmış tevbe demektir.

el-Hasen, Hârkc ve Ebu Bekr'in rivayetine göre Asım bunu ötreli okumuş­lardır. Bu okuyuş: "Kendiniz için nasihat tevbesi..." tevilin-dedir.

Bu lafzın: şeklinde ve Tin çoğulu olması mümkün olduğu gi­bi, mastar olması da mümkündür. Nitekim: denilir. Çünkü mastarlarda (aynı fiilin mastarı) "fuâle ve fuûl" vezinlerinde gelebilir. "Gitmek" gibi.

el-Müberred dedi ki: Yüce Allah nushu bulunan tevbeyi kastetmiştir. Ni­tekim: "Ben nushta bulundum, nush etmek' denilir. [49]

 

2- Kendisinden Tevbe Edilecek Hususlar ve Bunlardan Nasıl Tevbe Edileceği:

 

Kendisinden tevbe edilecek hususlar ile bunlardan naşı i tevbe edileceği ile ilgili olarak ilim adamları şöyle demişlerdir: Kendisinden tevbe edilecek olan günah ya yüce Allah'a ait bir haktır ya da insanlara ait bir haktır. Eğer namazı terketnıek gibi Allah'a ait bir hak ise. pişmanlıkla birlikte, geçirmiş olduğu namazları kazayı da katmadıkça tevbesi sahih olmaz. Aynı şekilde oru­cun terki yahut zekâtta kusur olması halinde de durum böyledir,

Şâyct haksız yere birisini öldürmek gibi bir günah ise; eğer ona kısas uy­gulanması gerekiyor ve kısas uygulanması isteniyor ise, kendisine kısasın uy­gulanması imkânını vermek ile; eğer haddi gerektiren bir kazf (zina iftirası) ise ve bu haddin kendisine uygulanması isteniyor ise kendisine haddin uy­gulanmasını kabul etmesi ile olur. Şayet bu haklar affedilecek olursa, pişman­lık duymak ve samimi olarak tekrar buna dönmemeyi kararlaştırmak onun için yeterli olur.

Aynı şekilde bir mal kargılığında, kısasen öldürülmesi affedilecek olursa, o malı bulabilen bir kimse ise, onu eksiksi2 ödemekle yükümlüdür. Yüce Al­lah şöyle buyurmaktadır: "Fakat kime kardeşi tarafından bir şey affolunur­sa, artık (diyet alan) örfe uyarak istesin (ve katil de) ona güzellikle ödesin." (el-Bakara, 2/178)

Eğer tevbe ettiği günah Allah'ın hadlerinden -ne olursa olsun- herhangi bir had ise sağlıklı bir pişmanlık duyarak yüce Allah'a levbo edecek olursa, bu had ondan düşer. Nitekim yüce Allah ele geçirilmelerinden Önce muha­riplerin (yol kesenlerin) tevbe ettikleri takdirde hadlerinin düşeceğini açık­ça hükme bağlamıştır. İşte bu husus, ele geç iril melerinden sonra tevbe et­tikleri takdirde, hadlerinin düşmeyeceğine delil teşkil etmektedir. Daha ön­ce (el-Mâide, 5/39- âyet, 26, başlıkta) açıklandığı üzere.

Aynı şekilde içki içenler, hırsızlık yapanlar, zina edenler hallerini düzel­tip, tevbe eder ve bu durumları bilinecek olup sonradan imama (İslâm dev­let başkanına) şikâyet edilecek olurlarsa, imamın onlara had uygulamama­sı gerekir. Şayet durumları imama arzedildikten sonra "tevbe ettik" deyip -eğer terketmemişlerse- o vakit onlar bu halleri ile yenik düşürülen muharip­lerle aynı durumdadırlar. Şafii'nin kabul ettiği görüş budur.

Eğer günah kullara yapılan bir haksızlık ise; gücünün yetmesi halinde o hakkı sahibine geri vermedikçe ve ister ayni bir hak olsun, ister başka tür­lü olsun o haktan kurtulmadıkça tevbesi sahih olmaz. Şayet o hakkı sahibi­ne geri verebilecek gücü varsa güç yetirebikliği en kısa ve en çabuk bir sü­re içerisinde o hakkı eda etmeye karar vermelidir.

Eğer bir müslümana zarar vermiş fakat, o müslüman bunun farkında de­ğil yahutta zararın nereden geldiğini bilmiyor ise, o müslümana verdiği za­rarı izale eder. Sonra da o kimseden kendisini affedip kendisine bağışlanma dilemesini ister. Onu affedecek olursa, bundan dolayı günahı kalkar. Eğer bu istekte bulunmak üzere birisini gönderecek olup, o mazlum şahıs da kendi­sine zulmeden kimseyi -muayyen olarak bilsin ya da bilmesin- affedecek olur­sa, bu da sahilidir. Şayet haksız yere korkutmak yahut kederlendirmek ya­hut bir tokat vurmak yahut haksızca onu çimdiklemek gibi bir adama kötü­lük yapar ya da bir kamçı ile onu vurup canını acıtacak olur da sonra yap­tığı bu işlen dolayı pişmanlık duyarak ve bir daha tekrarlamamak kararı ile gelip o kişiden af dileyecek olursa ve o kimseye karşı gönlünü hoşnud edin­ceye kadar zilletini arzetmeyi sürdürüp de haksızlığa uğrayan kişi onu affederse, bu günahı kalkar. Haddin sözkonusu olmadığı sövüp saymak ve ha-karel etmek gibi işlerde de durum böyledir,

"Rabbinİzİn kötülüklerinizi örtmesi... umulur" buyruğundaki "Umulur" Allah hakkında kullanıldığı taktirde vücub (kesinlik) ifade eder. Pey­gamber (sav)'ın: "Günahtan tevbe eden kimse günahsız kimse gibidir"[50] Buy­ruğunun anlamı da budur.

“...me, ..." buyruğu; "Umutur" lafzının merfû' ismi konumun­dadır.

"... Sokması" buyruğu "örtmesi" anlamındaki lafza atfedilmiştir.

İbn Ebİ Able: "SİZİ... sokar" buyruğunu cezm ile; "Örtmesi umulur" lafzının mahalline atfederek cezm ile okumuştur. Günahla­rınızın örtülmesini ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere sokmasını gerek­tirecek şekilde tevbe ediniz, denilmiş gibidir.

"O gün Allah, Peygamberi ... mahcub etmeyecek" buyruğunda geçen: "O gün" buyruğunun âmili ya; "sizi... sokması" anlamındaki fiildir ya da takdir edilmiş bir fiildir.

Burada: "Mahcub etmeyecek" fiili "azap etmeyecek" demektir. Ya­ni yüce Allah ona da, onunla birlikte iman edenlere de azap etmeyecektir.

"Nurları önlerinde ve sağlarında koşacak" buyruğu(na dair açıklamalar) daha önce el-Hadid Sûresi'nde (57/12. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmak­tadır.

"Ve diyecekler ki: Rabbimİz bize nurumuzu tamamla ve bize mağfiret buyur. Çünkü Sen herşeye kadirsin." İbn Ab bas, Mücahîd ve başkaları dedi ki: Bu, Allah'ın münafıkların nurunu söndüreceği vakit mü'minlerin ya­pacağı bir duadır. Daha önce ei-Hadîd Sûresi'nde (57/13. âyetin tefsirinde) açıklandığı gibi. [51]

 

9. Ey Peygamber! Kâfirlerle re münafıklarla cîhad et ve onlara kar­şı sert davran! Varacakları yer cehennemdir onların. O ne kötü dönüş yeridir!

 

"Ey Peygamber! Kâfirlerle ve münafıklarla cihad et ve onlara karşı sert davran" buyruğu ile ilgili açıklamalarımızı tek bir başlık halinde sunacağız:[52]

 

Allah'ın Dini Hususunda İşi Sıkı Tutmak:

 

Allah'ın dini hususunda işi sıkı tutmak ile ilgili olarak yüce Allah kâfirle­re karşı kılıçla, güzel öğütlerle ve yüce Allah'ın dinine davet etmekle; mü­nafıklara karşı ise sertlikle, delili ortaya koymakla, onlara âbiretteki halleri­ni öğretmekle, kıyamet gününde mü'minlerle birlikte, aydınlığında Sırat'ı ge­çecekleri nurlarının bulunmayacağını belirtmek suretiyle cihad et, demektir.

d-Hasen dedi ki: Onlarla (münafıklarla), onlara hadleri uygulayarak ci­had et! Çünkü onlar hadleri gerektiren işleri işliyorlardı ve ayrıca onlara had­ler uygulanıyordu.

"Varacakları yerleri cehennemdir onların" buyruğu her iki kesim hak­kındadır. "O ne kötü dönüş yeridir!" [53]

 

10. Allah, kâfirlere Nuh'un karısı İle Lût'un karısını misal olarak gös­terdi. Bunların İkisi de kullarımızdan iki salih kulun (nikâhı) al­tında idiler. İkisi de kocalarına (davalarında) hainlik ettiler de ko­calarının kendilerine Allah'a karşı hiçbir faydaları olmadı ve İki­sine de: "Ateşe girenlerle beraber siz de girin" denilecek.

 

Yüce Allah bu misali âhirette hiçbir kimsenin, yakınına ya da neseben ak­rabasına -aralarında dîn ayrılığı var ise- hiçbir fayda vermeyeceğine dikkat çekmek üzere vermektedir.

Nuh'un hanımının adı Vâliha, Lût'un hanımının adı Vâlia idi. Bunu Mu-katil demiştir. ed-Dahhak, Âişe (r.anhâ)'dan şöyle dediğini rivayet etmekte­dir: Cebrail, Peygamber (sav)'a inerek ona Nuh'un hanımının adının Vâğile, Lût'un hanımının adının İse Vâlihe olduğunu bildirdi.

"İkisi de kocalarına hainlik ettiler" buyruğu hakkında İkrime ve ed-Dah­hak; kâfir olmak suretiyle diye açıklamışlardır. Süleyman b. Rukayye, İbn Abbas'tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Nuh'un hanımı insanlara: O bir de­lidir, diyordu. Lût'un hanımı da ona gelen misafirleri haber veriyordu. Yine ondan: Hiçbir peygamberin hanımı hayasızlık işlememiştir, dediği nakledil­miştir. Bu hususta -el-Kuşeyrî'nin naklettiğine göre- miifessirlerin icmaı vardır.

Bu iki, hanımın kocalarına hainlikleri, dinde idi ve her İkisi de müşrikti. Mü­nafık oldukları da söylenmiştir. Bir diğer açıklamaya göre bu kadınların ha­inlikleri, laf alıp götürmeleri idi. Allah peygamberlerine bir şey vahyetti mi he­men bunu müşriklere ifşa ederlerdi. Bu açıklamayı da ed-Dahhak yapmıştır.

Lût'un hanımı, Lût'a misafir geldi mi kavmine yanına bir misafir geldiği­ni bildirmek üzere duman çıkartırdı. Çünkü onun kavmi erkeklere yaklaşan bir kavim idi.

"Kocalarının kendilerine Allah'a karşı hiçbir faydaları olmadı." Yani Nûh da, Lût da, Allah nezdinde üstün değerlerine rağmen, eşlerinden İsyan etme­leri dolayısıyla Allah'ın azabından herhangi bîr şey uzaklaştıramamışlardj.

Bununla azabın herhangi bir vesile (aracı) ile değil, ancak itaat ile önle­nebileceğine dikkat çekilmektedir.

Denildiğine göre; Mekke kâfirleri alay ederek: Şüphesiz Muhammed (sav) bize şefaat edecektir, dediler. Yüce Allah onun şefaatinin yakın akra­baları olsalar dahi Mekke kâfirlerine hiçbir fayda vermeyeceğini açıkladı. Tıp­kı Nûh ve Lût'un şefaatlerinin hanımlarına -kendilerine yakın olmalarına rağ­men- kâfir olmaları sebebiyle fayda sağlamayacağı gibi.

Her ikisine de âhirette: "Ateşe girenlerle beraber si2 de girin!" denile­cektir. Ttpkı Mekke kâfirlerine ve diğerlerine söyleneceği gibi.

Şöyle de denilmiştir: "Nuh'un karısı" terkibinin "misal olarak" buyruğun­dan muzafın hazfi takdirine binaen bedel olması mümkündür. Yani; yüce Al­lah bir misai verdi ki; bu Nuh'un karısının misalidir... Bu lafızların ("Nuh'un karısı" ile "Lût'un karısı" anlamındaki lafızların) iki meful olmaları da müm­kündür. (Mealde olduğu gibi). [54]

 

11. Allah, İman edenlere de Fİravun'un karısını misal verdi. Hani o: "Kabbİm, benim için nezdinde cennette bir ev yap! Fira-vun'dan ve onun amelinden beni kurtar ve o zalimler toplulu­ğundan beni esenliğe çıkar" demişti.

 

"Allah iman edenlere de Fİravun'un karısını misal verdi." Adı Müzahim kızı Âsiye idi. Yahya b. Sellânı dedi ki: "Allah kâfirlere... misal olarak gös­terdi" buyruğunu yüce Allah, Âişe ve Hafsa'ya, Rasûlullah (sav)'a karşı bir­birlerine destek oldukları vakil, gösterdikleri muhalefetten sakındırmak üze­re misal vermiştir. Daha sonra onlara Fİravun'un hanımı ile İmran kızı Mer­yem'i, itaate sımsıkı sarılmalarını, din üzere sebat göstermelerini teşvik etmek üzere misal verdi.

Bunun, mü'minlere sıkıntılara sabretmeye teşvik için verildiği de söylen­miştir. Yani sizler sıkıntılı zamanlarda sabretmekte Fİravun'un eziyetine kat­lanan, Fİravun'un hanımından daha zayıf olmayınız. Âsiye, Musa'ya iman el-misti. Onun Musa'nın halası olup, ona iman ettiği de söylenmiştir.

Ebu'l-Âliye dedi ki: Firavun hanımının iman ettiğini öğrenince, ileri gelen­lerin huzuruna çıkarak onlara şöyle dedi: Siz Müzahim kızı Âsiye hakkında ne bilirsiniz? Ondan övgüyle sözettiler. Onlara: O benden başka bir rabbe iba­det ediyor, dedi. İleri gelenler ona: Onu öldür, dediler. Bunun üzerine onun için yere kazıklar çaktı, ellerini ve ayaklarını bağladı. O da: "Rabbim be­nim için nezdinde cennette bir ev yap!" diye dua etti. Bu esnada Firavun da ha­zır bulunuyordu. Cennetteki evini görünce güldü. Firavun: Bu kadının de­liliğine hayret etmiyor musunuz? Biz ona işkence ediyoruz, o ise gülüyor der­ken, ruhu kabzolundu.

Osman en-Nehdî'nin kendisinden rivayet ettiğine göre Selman el-Farisi de şöyle demiştir: Âsiye'ye güneşte işkence ediliyordu. Güneş sıcağı onu rahat­sız etti mi melekler onu kanatlarıyla gölgelendiriyordu.

Güneşte ellerini ve ayaklarını çivilediği, sırtının üzerine bir değirmen ta­şı koyduğu, yüce Allah'ın ona cennetteki yerini gösterdiği de söylenmiştir.

Yine denildiğine göre "Rabbitn, benim için nezdinde cennette bir ev yap!" deyince, ona cennette evinin bina edilmekte olduğu gösterildi. eî-Ha-sen'den gelen rivayete göre onun evi bir incidendir.

Âsiye: "beni kurtar!" deyince, yüce Allah onu en üstün ve şerefli bir şe­kilde kurtardı, onu cennete yükseltti. O orada yer, içer ve nimetler içerisin­de yüzer.

"Firavun'dan ve onun amelinden" ifadesinde amel'den kastı küfürdür. Onun azabından, zulmünden ve başıma gelenlere sevinmesinden,,, diye de açıklanmıştır. İbn Abbas ise kasıt, cimadır, demiştir.

"Ve o zalimler topluluğundan beni esenliğe çıkartl" ifadeleri hakkında el-Kelbî: Bunlar Mısır ahaiisidir, demiştir. Mukatji, Kıbtilerdir diye açıklamış­tır. el-Hasen ve İbn Keysan dedi ki: Allah onu en üstün ve şerefli bir şekil­de kurtarmış, onu cennete yükseltmiştir. O orada yemekte ve içmektedir.[55]

 

12. Ve namusunu sapasağlam koruyan İmran kızı Meryem'i de (mi­sal verdi). Biz ona ruhumuzdan üfürmüştük. O da Rabbinin ke­limelerini de, kitaplarını da tasdik etmişti. Ve o, itaat edenler­dendi.

 

"Ve namusunu" hayasızlıklardan, fuhşiyattan "sapasağlam koruyan İm­ran kızı Meryem'i de" an, demektir.

Buyruğun Firavun'un karısına atfedildiği de söylenmiştir. Anlam da: Al­lah İmran kızı Meryem'i de misal olarak vermiş ve yahudilerin eziyetlerine karşı ona sabır vermiştir, şeklindedir.

"Namusunu sapasağlam koruyan" buyruğu hakkında müfessirler şöyle demişlerdir: Burada "fere (mealde: namus)" ile onun ceybi (gömleğinin ya­kası) kastedilmiştir. Çünkü: "Biz ona ruhumuzdan üfürmüştük" diye buyur­maktadır, Cebrail (a.s) da onun yakasına üflemişti, fercine üflememişti, Ubeyy'in kıraatinde bu buyruk: "Biz onun yakasına ru­humuzdan üfürmüştük" şeklindedir. Elbisedeki herbir yarığa da "ceyb" de­nilir. Yüce Allah'ın: "Hem onun hiçbir yarığı da yok." (Kaf, 50/6) buyruğunda da bu anlamdadır.

Onun namusunu (fercini) sağlam bir şekilde koruyup, Ruh'un onun ya­kasına üflenmiş olması da mümkündür. Bu durumda "üfürmüştük" buyru­ğu, Cebrail'i gönderdik, o da onun yakasına üfledi, demek olur. "Ruhumuz­dan" buyruğu da ruhlarımızdan bir ruh demek olur ki; bu da İsa'nın ruhu­dur. Buna dair yeterli açıklamalar daha önce en-Nisâ Sûresi'nde (4/171. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

"O da Rabbinin kelimelerini... tasdik etmişti" buyruğunda "tasdik etmiş­ti" anlamındaki lafız genel olarak şeddeli: diye okunmuştur. Ancak

Humeyd ve el-Umevî şeddesiz olarak: diye okumuşlardır[56]

"Rabbinin kelimeleri" Cebrail'in kendisine; "Ben ancak senin Rabbinin gönderdiği elçiyim..."(Meryem, 19/19) şeklindeki sözleridir.

Mukatil dedi ki: "Kelimeler" ile İsa'yı, onun bir peygamber okluğu ve İsa'nın Allah'ın kelimesi olduğunu kastetmektedir. Buna dair açıklamalar da­ha önceden (Al-i İmran, 3/42. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

el-Hasen ve Ebu'l-Âliye: Rabbinin kelimesini ve kitabını" diye okumuşlardır. Ebu Amr ve Âsım'dan Hafs ise çoğul olarak: Ki­taplarını da" diye okumuşlardır. Ebu Reca'dan ise: "Kitaplarını" şek­linde "te" harfi (ötreli değil de) sakin olarak okuduğu rivayet edilmiştir, di­ğerleri ise teki! olarak: "Kitap(lar)ım" diye okumuşlardır. "Kitab" ile (tekil olarak) cinsi de kastedilebilir. Bu durumda yüce Allah'ın indirmiş ol­duğu her kitap anlamında olur.

"Ve o, itaat edenlerdendi." Akşam ile yatsı arasında namaz kılanlardan­dı, diye de açıklanmıştır.

Burada: "İtaat eden kadınlardan" diye buyurınamasının sebe­bi, onların: itaat edenler topluluğundandı" demek istemiş olmasındandır. Bunun Meryem'in ehl-i beytine ıaci olması da mümkündür. Çünkü onlar Allah'a itaat eden kimselerdi.

Muâz b. Cebel (r.a)'dan rivayet edildiğine göre Peygamber (sav), ruhunu teslim etmek üzere olan Uz, Hatice'ye şöyle elemiştir: "Başına gelenlerden hoş­lanmıyor musun yoksa? Allah hoşlanılmayan şeylerde hayır yaratmıştır. Sen diğer kumalarının yanına gideceğin vakit, onlara benden selam söyle! (On­lar) İmran kızı Meryem, Müzahim ktzı Asiye, İmran oğlu Musa'nın kızkarde-şi İmran kızı Kelime -(ravi) Hakime de demiş olabilir-'ye selam söyle." Ha­tice (r.anha) dedi ki: Hayırlı, uğurlu olsun ey Allah'ın Rasûlü[57]

Katade'nin Enes'ten rivayetine göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Âl emlerde ki kadınlar arasından dördü yeter. İmran kızı Meryem, Huveylid kızı Hatice, Muhammed'in kızı Fatıma ve Firavun'un karısı Müzâhîm kızı Asi­ye. "[58]

Buna dair yeterli açıklamalar daha önce Âl-i İmran Sûresi'nde (3/42. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Tahrim Sûresi burada sona er­mekledir. Allah'a hamdolsun. [59]



[1] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/457.

[2] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/457.

[3] Bu ve benzeri tabirlere dair açıklamalar hiraz sonra ınüfe.sfiir tarafından yapılacaktır.

[4] Müslim, II, 1100; Buhârî, V, 2016, VI, 2462; Ebû Dâvûd, III, 335; JVesdî, VI, 151, VII, 13, 7]; Müsned.Vl, 221

[5] Buhârî, V, 20Î7, VI, 2556; Müslim, II, 1101; Müsned, VI, 59

[6] Darakutnî, IV, 41

İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/457-459.

[7] İ. Malik b. Enes, eİ-Mudevvenetu'l-Kubrâ, Beyrut (iarJhsiz), III, 107

[8] Bu milr.sel rivayeti ulaşabildiğimiz herhangi bir kaynakla cespit edemedik

[9] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/460.

[10] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/460-461.

[11] Dârakutnî, IV, 40

[12] Son cümlenin tercümesi İhmı'l-Arabi'nin, Ahhâmu'l-Kur'ân, IV, 1848'deki ifadesi esa.s

[13] Dârakutnt, IV, 43

[14] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/461-464.

[15] Buhârî, V, 2016, VI, 2462; Müslim, H, 1100; Ebü Dâvûd, III, 335: Nesâl, Vll, 13, 71; Müs-ned, VI, 221

[16] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/464-466.

[17] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/467.

[18] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/467.

[19] Müslim, II, 1100; Dârakutnî, IV, 41; Müsned, I, 22^, T:ıy"tlisi, Müsned, I, 343

İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/467.

[20] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/468.

[21] Dârakutnî, IV, 153

[22] Son nliirük fiillerin seçici ile ilgili (iJsırok verilen bu Mlgilfi- ile Hııseyn el-Ht'ıne-ciânî, el-Ferid fi İ'rabi'l-Kur'ânil-Mecîd, IV, 488'cle ;ıynı hususa dair anklaniHİar k»r.şıl:tşrırıl;ı-lıilir.

İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/469-471.

[23] Fail (öznerüin tesniye (ikil) olması dolayısıyla fiilin Cami1 (çoğul) olarak gelmesi gerek­tiğine işaret etmekte ve çoğul gelininin neden uygun olduğunu açıklamaktadır, (Uk. el-Hemedanî, el-Ferîd fi Î'râbi'l-Kur'ani'l-Mecîd, IV, 48S

[24] Müslim, II, 1103; Buhârî, IV, 1»66

[25] Bu hadis çeşitli kisımlarıylsı birçok yerde bulunm;ıkİH birlikte hu bütünlüğü ile Müslim, II, 1105-110? ile thn Hibbân, Sahih, IX, 4<Xİ-49tnk- görülebilir

[26] "Yardımcıdır'' anlamındaki "zahir kelimesi tekildir, "Melekler" çoğuldur. Miibtedâ ile haber arasında çoğul-tckil ilişkisi açısından uyum ;ır;mclı^ından; hu lafzın "melekler" hıf­zına uygun olarak çoğul anininim lıışıclığını heiinıııekrcdir. "Melekler... yardımcıdırlar" demek ulur

[27] bn Kesir Tefsir, IV, 390 (MürahifTin sözü olarak); RsLSLikıttah'tn hadisi olarak tespit ede­medik

[28] "Muhakkak Allah onun velisidir" demek olur

[29] Anlam mealdeki gihi olur

[30] Buradaki tekil olan "refik: arkadaşv kelimesinin çoğul olarak "arkadaşlar" anlamında ol­ması gihi.

[31] Müslim, II, 1104

[32] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/471-477.

[33] Müslim, II, 1105

[34] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/477-479.

[35] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/479.

[36] Bukârî, I, 304, II. 848, 901, 902, III, 1010, V, 19H8, 1996, VI, 2611; Müslim, III, 1459: Tirmiıt, IV, 208; Bbû Dâvûd, III, 130; Müsned, II, 5, 54, 111, 121

[37] Deylemt, Firdevs, II, 131; henzer hadisler ve sıhhat durumları için bk. Beyhaki, Şuabu't-lman, VI, 40Q, 401, 403, eg-Sünenü'l-Kübra, X, 15; Heysemi, Mecma, VIII, 47

[38] Müsned, Ul, 412, IV, 77; Hâkim, Müstedrek, IV, 292; Tirtnizl, IV, 338; Beyhaki, es-Sü-nenu'l-Kübrâ, II, İH, III, H4

[39] Ebü Pâvûd, I, 133; Hâkim, Müstedrek, I, 311; Barakutnl, i, 230, Beyhaki, es-Sünenü'l-Kübra, II, 228, 229, III, K4, Müsned, 11, 180, 1H7

[40] Eba Dûvûd, I, 133; Ueyhaki, es-Sünenü't-Kübra, II, 14

[41] Müslim, I, 511; Müsned, VI, 152, 205

[42] Heyhaki, es-Sünenü's-Suğra, Medine 1410/1989, s. 473

[43] Muvatta, II, 913, İhn Hihhan, Sahih, II, 466; Hâkim, Müstedrek, II, 654

[44] Kaynağım tespit edemedik

[45] Kaynağım tespit edemedik

[46] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/479-483.

[47] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/483.

[48] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/483-484.

[49] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/484-486.

[50] İbn Mîce, II, 1419; ayrıca hk. Münziri, et-Terğib, IV, 48; Heysemi, Mecmu, X, 199. 200

[51] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/486-488.

[52] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/488-489.

[53] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/489.

[54] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/489-490.

[55] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/490-492.

[56] O Rahbiniıı kelimeleri ile doğru söylemişti, elemek olur.

[57] Başka rivayet yoluyla, aynı maııatlar Taberînî, Kebir, XXII, 451; hadisin senedi ile il­gili olarak bk. İhn Hacer, Lisânu'l-Mîzân, VI, 332; AMıılUıh b. Adiyy, et-Kâmil, VII. 1H0

[58] İbn Hilıbaıı  Sahih, XV, 464, Tirmtzî, V. 703; Miisned, III, 135

[59] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/492-493.