Mekke
79
44
Mushaf'taki sıralamada yetmişinci, İniş sırasına göre
yetmiş dokuzuncu sûredir. Hakka sûresinden sonra, Nebe' sûresinden önce
Mekke'de inmiştir. 24. âyetinin Medine'de indiğine dair rivayet genel kabul
görmemiştir.[1]
Sûre adını 3. âyette geçen ve "yükselme
dereceleri, yükselme vasıtaları" anlamına gelen "me'âric"
kelimesinden almıştır, genel olarak bu isimle bilinir; ancak bazı tefsirlerde
ve hadis kaynaklarında sûrenin ilk kelimeleri olan "Seele sâilün"
adıyla da geçmekte[2] aynca
"Vâki"' şeklinde de anılmaktadır. [3]
Meâric sûresinde kıyamet halleri, öldükten sonra
dirilme, hesap gününün sıkıntıları, cehennem azabı, âhiret hayatı ve
peygamberlik gibi İslâm'ın inanç esasları ele alınmaktadır. Sûrede cömertlik ve
cimrilik konularından bahsedilir; müminlerin güzel vasıfları, iyi işleri ve
üstün ahlâkı anlatılır; inkarcıların Hz. Pey-gamber'e karşı tutumları
değerlendirilir.[4]
Rahman ve ralıînı olan Allah'ın
adıyla... 1-3. Birisi, huzuruna yükselmenin birçok yolu bulunan Allah katından
inkarcılara gelecek olan ve hiç kimsenin savamayacağı azabın gelmesini istedi.
4. Melekler ve Rûh O'na, miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselip çıkar, 5.
Şimdi sen güzelce sabret. 6. Doğrusu onlar o azabı uzak görüyorlar. 7. Biz ise
onu yakın görüyoruz. [5]
1-4. "Huzuruna
yükselmenin birçok yolu" diye çevirdiğimiz "meâric" (tekili:
mi'rec) "yükselme vasıtaları" demektir. Bazı müfessîrler bu kelimeye,
"meleklerin yükseldiği gökler, Allah'ın mahlûkata lütfettiği nimetlerin
mertebeleri, cennetteki dereceler, manevî ve ruhanî mertebeler" gibi
açıklamalar getirmişlerdir. [6]
Bir kısım müfessirler ise meâric'i mecaz olarak insanı Allah'ın varlığını
kavramaya ve O'nunla manevî yakınlık kurmaya götüren yollar olarak
yorumlamışlardır. [7] Bizim
"istedi" diye çevirdiğimiz sûrenin ilk kelimesi "sormak"
mânasına da geldiği için bunu "Birisi ... sordu" şeklinde çeviren ve
anlayanlar da olmuştur. Rivayete göre müşriklerin ileri gelenleri, Hz.
Peygamber'e, alaylı bir üslûpla, haber verdiği azabın gelip gelmeyeceğini,
gelecekse bunun ne zaman gerçekleşeceğini soruyorlardı. Bir rivayete göre bu
sorulan soran Nadr b. Haris idi [8]2.
âyet bizim tercih ettiğimiz mânayı desteklemektedir. Buna göre inkarcılar Hz.
Peygamber'in getirdiği kitap doğru ise Allah tarafından başlarına taş
yağdırılmasını veya büyük bir ceza İle cezalandırılmalarını istemişlerdi.
Müşriklerin, aslında alay ve inkâr yollu ortaya koydukları bu tür sorularına ve
isteklerine cevap olmak üzere 2, âyette, onlar ihtimal vermese de, vakti geldiğinde
Hz. Peygamber'in haber verdiği azabın mutlaka gerçekleşeceği, bunu hiç kimsenin
önleyemeyeceği bildirilmiştir.
Müfessirlere göre 4. âyette geçen "ruh"tan
maksat Cebrail'dir; "miktarı elli bin yıl olan gün"den ne
kastedildiği konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazı müfessirler
buradaki elli bin yılı dünyanın ömrü, bazıları kıyametin oluş süresi, kimileri
de âhîrette kulların hesap vereceği süre olarak açıklamışlardır. Bîr görüşe
göre kıyametin müddeti inkarcılar için elli bin sene, müminler için sadece bir
günün muayyen bölümü kadar sürecektir. Etii bin senenin, âhiret hayatının toplam
süresi olduğunu ileri sürenler de vardır. Ancak bize göre bu yorumların hiçbirinin
kabul edilebilir bir mesnedi ve gerçekliği yoktur. Bir önceki âyette geçen
"huzuruna yükselmenin birçok yolu bulunan" şeklindeki ifadenin
ardından burada da "Melekler, miktarı elli bin sene olan bir gün içinde
O'na yükselmektedirler" buyurulmuştur. Görüldüğü gibi bu ifadenin kıyamet
ve uhrevî hesapla, dünya veya âhiretin süresiyle bir ilgisi yoktur; sadece
meleklerin Allah'a yükselmesinden söz edilmektedir. Şevkânî'nin naklettiği bir
yorumda da belirtildiği gibi bu âyetteki elli bin sayısı bu mertebelerin ne
kadar yüce olduğunu zihinlerde canlandırmayı amaçlayan temsilî bir anlatımdır. [9]
5-7. "Uzak görüyorlar" diye
çevirdiğimiz ifadeyi "imkânsız görüyorlar" şeklinde anlamak da
mümkündür. Zira müşrikler öldükten sonra dirilmeyi inkâr ettikleri için kıyamet,
âhiret ve hesap gibi olayların gerçekleşmesini imkânsız buluyor, bunların
gerçekleşeceğini haber veren Hz. Peygamber'le alay ediyorlardı. Onların bu
tutumlarına karşı Peygamber'den sabırlı olması istenmekte, ayrıca iddia ettikleri
gibi kıyamet olayının imkânsız olmadığı, yakında muhakkak gerçekleşeceği haber
verilerek inkarcılar uyarılmakta, Hz. Peygamber de teselli edilmektedir. [10]
8. O gün gök yüzü erimiş
maden gibi olur. 9. Dağlar da atılmış renkli yüne döner. 10. Dost
dostu arayıp sormaz. 11-14. Ama birbirlerini görmeleri sağlanır. Günahkâr kişi,
o günün azabı karşısında ister ki oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini
koruyup barındıran bütün ailesini ve yeryüzünde kim varsa herkesi fidye olarak
versin de kendisini kurtarsın! 15. Fakat ne mümkün! Bilinmeli ki o (cehennem) alevlenen bir ateştir. 16. Derileri kavurup
soyar. 17, Sırt çevirip uzaklaşmak isteyeni geri çağırır; 18. Mal toplayıp üstüne
oturanı da. [11]
8-18. Kıyamet olayının; inkarcı ve mücrimlerin mahşer ve hesap ortamında
yaşadıkları derin bunalımın; onları bu akıbete sürükleyen başlıca kötülüklerin
ve cehennem azabının kısa fakat kuşatıcı ve oldukça etkileyici bir anlatımı
olan bu âyetlerde, ilâhî kudret ve hikmetin verdiği düzen içinde varlığını
sürdüren gök cisimlerinin vakt-i merhûnu gelince yine Allah'ın İradesiyle
erimiş madenlere, dağların atılmış yüne, pamuğa dönüşeceği bildirilmekte; bu
tasvirin ardından da insanın akıbetinden sarsıcı bir kesit verilmektedir. Buna
rağmen o gün suçlu kişinin, en değerli varlığı olan eşini, çocuklarını ve diğer
yakınlarını, sevdiklerini, dahası bütün yeryüzündekileri gözden çıkaracak
ölçüde dehşetli bir psikolojik bunalım, kaygı ve korkuya kapılacağı
anlatılmaktadır. Müfessirler, burada ruh hali tasvir edilen "mücrim"in
(suçlu) inkarcıları veya daha genel olarak günahkârları ifade ettiğini
belirtirler,
15 ve 16. âyetler cehennemin şiddetli azabını
hatırlatmakta, 17 ve 18. âyetler ise oraya girenlerin bu sonuçla
karşı!aşmalarının başlıca sebeplerine dikkat çekmektedir ki bunlar,
a) peygamberin getirdiği hak dine, tevhid
inancına sut çevirmek.
b) servetinden muhtaçları faydalandırmamak,
yani toplumda geçim sıkıntının hafifletilmesi için üzerine düşeni yapmamaktır.
Bu iki günah, yani putperestlerin tevhid davetine sut çevirmeleri ve maddî
konularda bencillik edip insanların geçim sıkıntılarını hafifletecek
harcamalar yapmaktan kaçınmaları Kur'ân-ı Kerîm'in bütününde, özellikle de
Mekke'de inen sûrelerde onların en fazla eleştirilen kötülükleri olmuştur. Bu
tespite göre Kur'ân-ı Kerîm'n insanlığa yüklediği görevlerin en önemlisi ve en
kuşatıcı olanı,
a) Allah'ın varlık ve birliğini tanımak.
b) İnsanlara yardım ve iyilik etmektir. İslâm
âlimleri bu iki büyük görevi kısaca "Allah'ın buyruğuna saygı, Allah'ın
yarattıklarına şefkat" şeklinde özetlemişlerdir. [12]
19. Gerçekten insan pek
tahammülsüz bir tabiatta yaratılmıştır. 20. Başına bir fenalık geldi mi
sızlanır durur. 21. Ama ona bir nimet nasip olursa kendisinden başkasını
yararlandırmaz. 22. Ancak namaz kılanlar başka; 23. Namazlarını devamlı ve
özenle kılanlar; 24-25. İsteyene ve yoksun kalmışa mallarından belli bir hak
tanıyanlar; 26. Hesap gününün doğruluğuna inananlar; 27-28. Rablerinin
azabından çekinenler -ki rablerinin azabı karşısında asla güven içinde
olunamaz-; 29-30. İffetlerini koruyanlar -ki eşleri ve cariyeleri bunun
dışında olup bundan dolayı kınanmazlar; ama kim bunun ötesine geçmeye
kalkışırsa böylelerî sınırı aşanların ta kendileridir-; 32. Emanetlerine ve
ahitlerine riayet edenler; 33. Şahitliklerini dosdoğru yapanlar; 34.
Namazlarının gereklerini titizlikle yerine getirenler; 35. İşte bütün bu zikredilenler
cennetlerde ağırlanırlar. [13]
19-21. "Tahammülsüz " diye çevirdiğimiz "helû"' kelimesi
sözlükte "sabırsız ve bir şeye aşırı derecede düşkün" anlamlarına
gelen bir sıfat olup tamahkârlık, tatminsizlik, acelecilik, sabırsızlık,
tahammülsüzlük, yılgınlık ve sızlanma gibi insanların tabiatında var olan bazı
negatif özellikleri ifade eder. 20 ve 21. âyetler bu zaafı şöyle
açıklamaktadır: Başına yoksulluk, hastalık, korku vb. bir sıkıntı geldiğinde
sızlanır, feryat eder ve ümitsizliğe kapılır; zenginlik, sağlık, güvenlik gibi
nimet ve imkânlara kavuştuğunda ise bencilleşir, cimrileşir, eriştiği nimetleri
Allah'ın bir lütfü olarak değil, kendi kudret ve gayretiyle elde ettiği varlık
olarak değerlendirir; ne Allah yolunda harcamada bulunur ne de insanlara yardım
eder. [14]
22-35. Bu âyetler, insanın ahlâkını yukarıda
sıralanan olumsuz eğilimlerden temizlemenin veya onların etkisini kırmanın yolunu
göstermektedir. Bu yol, kısaca âhiret inancıyla desteklenen güçlü bir
sorumluluk duygusu geliştirmek, ibadet ve ahlâk alanında olumlu ve yapıcı
davranışlar sergilemektir. Burada sıralanan davranışlar düzenli namaz kılmak,
malında yoksulların hakkı bulunduğunu bilip onu ehline ödemek, âhîret kaygısı
taşımak, namuslu ve iffetli olmak, emanete sadakat göstermek, şahitlikte yalan
söylemekten sakınmaktır. Âyetlerin üslûbundan anlaşıldığına göre bu güzel
işlerle ilgili İfade tahdidi değil ta'dâdîdir, yani bunlar örneklerdir; duruma,
zamana, mekâna, imkân ve şartlara göre bu ödevlerin sayısı değişebilir. Önemli
olan, kişinin 19. âyetteki deyimiyle tabiatının tahammülsüzlüğünü, nankörlük ve
bencilliğini yenme iradesi gösterebilmesi, ibadetler ve ahlâkî davranışlarla
ilkel kusurlarını giderip kişiliğini zenginleştir-mesidİr. [15]
36-37.0 inkarcılara ne
oluyor ki grup grup sağdan soldan sana doğru koşuyorlar. 38. Yoksa onlardan her
biri nimetler cennetine yerleştirileceğini mi umuyor? 39 Asla! Biz onları, şu bildikleri
şeyden yaratmışizdır. 40-41. Doğuların ve batıların rabbine yemin ederim ki
onların yerine daha iyilerini getirmeye bizim gücümüz yeter, kimse bizim
önümüze geçemez. 42. Bırak onları, kendilerine geleceği hususunda
uyarıldıkları güne ulaşıncaya kadar boş şeylere dalıp oyalana dursunlar! 43.0
gün onlar, bir hedefe çabucak varmak istercesine süratle kabirlerinden
çıkarlar. 44.0 sırada gözlerine korku çökmüş, perişan olmuşlardır. İşte
geleceği konusunda uyarıldıkları gün o gündür. [16]
36-39. Rivayete göre müşrikler
sağdan soldan gruplar halinde Hz. Peygam-ber'in etrafını sarar, başına üşüşür;
onun müminlere cenneti müjdelemesini, inkarcıları da cehennem azabı ile
uyarmasını İşitince kendisiyle alay eder, "Muham-ined'm dediği gibi bunlar
cennete gireceklerse biz bunlardan daha önce gireriz!" derlerdi[17] İşte bu âyetler onların belirtilen
davramşlarradaki çelişkiye ve Hz. Peygamberi yalancılıkla İtham ettikleri halde
cennete girmeyi istemelerinin ne kadar tutarsız olduğuna İşaret etmektedir.
Onlar Peygamber' le alay edince Allah Teâlâ da "Yoksa her biri nimetler
cennetine yerleştirileceğini mi umuyor?" tarzındaki bir soru ile onları
yermektedir. 39. âyetteki "asla, hayır!" anlamına gelen
"kellâ" edatı da durumun ciddi olduğunu, müşriklerin gerçekten
cennete giremeyeceklerini gösterir. "Biz onları, şu bildikleri şeyden
yaratmıgızdır" ifadesi ise İnsanın, kendisine önemsiz gibi gelen spermden
yaratıldığına işaret eder; bu da gururlanacak bir varlık olmadığını,
dolayısıyla müşriklerin kendilerini üstün görüp fakir müminleri
küçümsemelerinin anlamsız olduğunu gösterir. [18]
40-41. "Doğular ve
batılar" ifadesi, güneş, ay ve yıldızların doğduğu ve battığı noktalar
yanında, yıl boyunca güneşin doğduğu ve battığı ufuktaki farklı noktalan da
kapsar. Yüce Allah'ın bu şekilde yıldızların doğduğu ve battığı yerlere yemin
etmesi O'nun evrendeki bütün yörünge hareketlerine hakimiyetini ve sonsuz
kudretini gösterir. "Onların yerine daha iyilerini getirmeye bizim gücümüz
yeter" şeklinde çevirdiğimiz cümleyi müfessirler iki türlü
yorumlamışlardır:
a) Bu muazzam evreni
yaratan ve onun yönetimine hakim olan sonsuz kudret, inkarcıları yok edip
onların yerine, kendisine iman edip emir ve yasaklarına uyan kullar da getirir,
hiçbir güç buna engel olamaz.
b) Bundan maksat Yüce
Allah'ın, insanları öldükten sonra dirilttiğinde onları dünyadaki
yaratılışlarından daha sağlam olarak, ebedî hayata elverişli olabilecek şekilde
yaratmasıdır. [19]
42-44. Müşriklere vaad edilen
günden maksat kıyamet günü olup. [20] Hz. Peygamber teselli, inkarcılar ise
tehdit edilmektedir. Müşrikler inkârlarını inatla sürdürdükleri için Allah
Teâlâ Peygamberine artık onları kendi hallerine bırakmasını, zamanı geldiğinde
inkâr ettikleri o günü göreceklerini, hatta o zaman -inkâr etmek şöyle dursun-
bir hedefe koşan yarışçılar gibi kabirlerinden kalkıp koşarak hesap yerine
gideceklerini haber vermektedir. Ancak Hz. Peygamber ile alay ettikleri
zamanki gibi şen şakrak değil, orada kibirleri kırılmış, gözleri düşmüş,
utançlarından başlarını kaldıracak halleri kalmamış bir halde ve derin bir
üzüntü içerisinde olacaklardır. [21]
[1] İbn Âşûr, XXIX, 152
Prof. Dr.
Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez,
Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/377.
[2] Taberî, XXIX, 43; Şevkânî, V, 279; Buhârî,
"Tefsir", 70
[3] İbn Âşûr, XXIX, 152
Prof.
Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi
Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/377.
[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman,
Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
Gümüş, Kur’an Yolu:V/377.
[5] Prof. Dr. Hayrettin Karaman,
Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
Gümüş, Kur’an Yolu:V/378.
[6] Elmalılı, XIII, 5352
[7] bk. Âlûsî, Rûhu'l-me'ânî, XXIX,
56; Esed, III, 1186
[8] bk. İbn Aşûr, XXIX, 153
[9] V, 332; krş. Hac 22/47
Prof.
Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi
Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/378-379.
[10] Prof. Dr. Hayrettin Karaman,
Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
Gümüş, Kur’an Yolu:V/379.
[11] Prof. Dr. Hayrettin Karaman,
Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
Gümüş, Kur’an Yolu:V/379.
[12] Prof. Dr. Hayrettin Karaman,
Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
Gümüş, Kur’an Yolu:V/379-380.
[13] Prof. Dr. Hayrettin Karaman,
Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
Gümüş, Kur’an Yolu:V/381.
[14] Prof. Dr. Hayrettin Karaman,
Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
Gümüş, Kur’an Yolu:V/381.
[15] Prof. Dr. Hayrettin Karaman,
Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
Gümüş, Kur’an Yolu:V/381.
[16] Prof. Dr. Hayrettin Karaman,
Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
Gümüş, Kur’an Yolu:V/382.
[17] Zemahşerî, IV, 159-160; Şevkânî,
V, 338
[18] bk. Kurtubî, XVIII, 294
Prof.
Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi
Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/382-383.
[19] İbn Âşûr, XXIX, 180