İNSAN SÜRESİ 2

Meal 2

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 2

İnsandan Maksat Hz. Adem Midir?. 2

İnsanın Yaradılışı Ve Denenmesi 2

Meal 3

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 4

Meal 6

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 6


İNSAN SÜRESİ

 

Meal

 

 Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1- tnsanın üzerinden dehrden bir zaman geçti ki (insan daha önce)   anılan   (tanınmış)   birşey değildi.

2 - erçek şudur ki biz insanı katışık bir damladan yarattık. Onu imtihan ederiz. Bunun için onu işiten ve gören (bir varlık) kıldık.

3- Muhakkak ki biz ona yolu gösterdik; ister şükreden ol­sun, ister nankörlük eden...

4- Biz kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli ateş­ler hazırladık.

5- Kuşkusuz ki iyi insanlar da katığı kâfur olan (içki) do­lu bir kadehten içerler. [1]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri    

 

(1-5)   «İnsanın üzerinden dehrden bîr saman...» Bu Ayetlerin Tefsiri Mekke DÖnemi'nde nazil olmuştur. 31 ayettir.

Bu sureye aynı zamanda «Ed-Dehr», «EUEmşac» ve «Heî eta» Suresi de denilir.

El-Bahr'da Ebu Hayyan, «cumhura göre bu sure Mekkidir» diyor. Mücahid ve Katade ise «Surenin tamamı Medeni'dir» di­yorlar. Hasan, İkrime ve El-Kelbi'ye göre sure tamamen Medeni' dir. Ancak 24. ayet Mekki'dir. Bazıları «Sure Medeni'dir, ancak 24. ayetten surenin sonuna kadar olan kısım Mekki'dir» demişlerdir. îbn Adiyy, surenin mutlak şekilde Medeni olduğunu cumhurdan rivayet ediyor. Şia da bu görüştedir; Ayetleri hilafsız 31'dir. Ke­lime adedi 240, harfler ise 1054'dür. [2]

 

İnsandan Maksat Hz. Adem Midir?

 

Birinci ayetin başındaki «Hel» edatı, takriri ve takribi istif­ham olduğundan dolayı «Kad» ile tevil edilmiştir. Yani kesinlik­le insan üzerine dehrden bir hin gelmiştir. O dönemde insan zik­redilmeye değer bir şey değildi. «İnşamdan, maksat, Katade, Sev-ri, İkrime ve Süddi'ye göre Hz. Adem'dir. Bu, İbn Abbas'tan da rivayet ediliniştir.

İbn Abbas, «Hin kelimesi 40 senelik bir zaman demektir» der. Yani Hz. Adem'e ruh üfürülmeden önce, ceset olarak kırk sene, (bazı rivayetlerde nakledildiğine göre) Mekke ile Taif arasında kaldı. Bu rivayete dikkatle bakılırsa Hz. Adem'in yaratılması yer­yüzünde olmuştur. D&hhak, îbn Abbas'tan diğer bir rivayet nakle­diyor: «Hz. Adem çamurdan yaratıldı. Kırk sene çamur olarak kaldı. Sonra kokmuş bir çamurdan yapıldı, kırk sene de onun üzerinden geçti. Sonra salsaldan yapıldı, kırk sene de onun Üze­rinden geçti. Böylece Hz. AdemHn yaradılışı 120 senede tamam­landı».

Bazıları «hin» belirsiz bir zamandır, demişlerdir.

«Zikredilen bir şey değildi». Hakkında ne göklerde ne de yer­de söz edildi, demektir. Yani toprak ve çamurdan tasvir edilmiş bir ceseddi. İsmi nedir? Bundan maksat nedir? Kimse bilmiyor­du. Sonra ona ruh üfürüldü, böylece zikredilen bir nesne oldu.

Yahya bin Selam, «Yaradılışta zikredilen bir şey değildi, fakat Allah katında zikredilen bir şeydi» diyor;* Bazıları «Bu zikir Ce. nab-ı Hak'kın haber vermesi mânâsına değildir. Çünkü Allah'ın kâinattan verdiği haberler kadimdir» demiştir.

Bu zikir burada şeref ve kıymetlilik manasınadır. Falan zik­redilmiştir, denilir; yani şerefi, kıymeti vardır, demektir. Zira bir ayette «Kesinlikle Kur'an hem senin hem de kavmin için zikirdir; yani şereftir» Duyurulmuştur. Yani insanoğlu üzerinden bir zaman geçmiş ve katında onun herhangi bir kıymeti olmamıştır. Sonra Allah meleklere Adem'i halife olarak seçtiğini bildirdiğinde gök­lerin, yerlerin ve dağların kaldırmasından aciz olduğu emaneti ona yüklediğinde, onun hepsinden daha üstün olduğu ortaya çıkmış ve o zaman zikredilen bir şey olmuştur. [3]

 

İnsanın Yaradılışı Ve Denenmesi

 

«Biz insanı nutfeden yarattık» cümlesindeki insan kesinlikle Adem'dir. Nutfenin ne olduğunu daha Önce belirtmiştik.

«Emşac» kelimesi karışıklar demektir. Tekili «meşic» şeklin­de gelir. Burada meni damlasının kana karışması, onunla ihtilat etmesi kastedilmektedir. Ferra «Emşac, erkek ile kadının suyu­nun karışması, kan ile pıhtının karışıklığı demektir» diyor. îbn Abbbas'tan şöyle rivayet ediliyor: Beyaz ve kalın olan erkeğin su­yu kadının san ve ince olan suyuna karışır ve onların ikisinden çocuk meydana gelir. Çocuktaki damarlar, kemikler, kuvvetler er­keğin suyundan; et, kan, tüyler de kadının suyundandır».

«Nebtelihi» fiili onu deniyoruz, imtihandan geçiriyoruz demek­tir. Bu fiil ibtila kökünden gelir. Mânası denemektir. Allah Teâlâ' nm insanı hangi konuda denediği hususunda iki görüş vardır:

1- Hayr ve şerle onu "deniyoruz. (Kelbi)

2- Onun genişlik zamanındaki şükrünü, sıkıntılı zamanın­daki sabrını deniyoruz. (Hasan Basri)

Bazıları «Onu deniyoruz demek, mükellef kılıyoruz demektir» dediler. Bunun da iki yönü vardır: 1 — Yaradılıştan sonraki amel­le onu mükellef kılıyoruz (Mukatil), 2 — Din ile onu deniyoruz. Bunu da taatlerle emredip, günahlardan da yasaklama suretiyle yapıyoruz.

«Onu dinler ve görür kıldık» cümlesi, denemenin mukaddime-sidir. Çünkü ancak yaradılış tamam olduktan sonra deneme baş­lar. Bazılarına göre «Onu işitir ve görür kıldık»taxı maksat, ona hi­dayeti işitecek bir kulak ve hidayeti görecek bir göz verdik de­mektir.

«Onu yola hidayet ettik», yani ona hidayet yolunu da dalâlet yolunu da açıkladık. Peygamberler göndermek suretiyle hayır yo­lunu da şer yolunu da vuzuha kavuşturduk. O iman etti veya kâ­fir oldu.

Mücahid «Ona şekavete götüren yolu da saadete götüren yolu da açıkladık demektir» diyor. Dahhak, Ebu Salih ve Süddi «Yol­dan maksat anne rahminden çıkıştır» demişlerdir.

Beyzavi diyor ki: «Şakiren ve kefuren» kelimeleri insana raci olan «ve heâeynahu» ibaresinin sonunda gelen zamire hâl düşer­ler. Veya «sebil» kelimesine hal olur. Sebil'in şükredici veya, küf-redici olması mecazdır.

Cenab-ı Hak mübalağa ifade eden «kefûran» kelimesine karşı «şekûran» kelimesini değil «şakir» kelimesini getirmiştir. Bunu şükürde mübalağanın olmadığına ve fakat küfürde mübalağanın olduğuna işaret etmek için yapmıştır. Çünkü Allah'ın şükrü eda edilmez, hakkıyla yerine getirilemez. Şükürde mübalağa olmaz. Fakat küfürde mübalağayı yük etmemiştir. Çünkü nimetler insana çok verildiğinde şükrü az^ küfrü çok olur.

«Ebrar» berr'in çoğuludur. Ebrar ile imanlarında ihlaslı olan ve Rablerine itaat eden müminler kastedilmektedir.

«Kets», içinde su bulunan bardak demektir. «Onlar keisten, yani dolu bardaktan içerler» demektir. İbn Abbas, «Burada harar kastedilmektedir. Zirra keis, lugatta içinde şarap olan bardaktır» demiş ve sonra «İçinde şarap yoksa buna keis denilmez» diye ila­ve etmiştir. «Mizaç» katışık demektir. Yani o şaraba karıştırılan kâfur vardır. İbn Abbas'a göre «Kâfur» cennette bulunan bir çeş­me demektir! Yani bu çeşmenin suyu onun içkisine katılır. Said, Katade'den şöyle rivayet eder: «Onlar için kâfur karıştırılır ve üzerine miskten mühür vurulur».

Mücahid ve îkrime, «Mizaç» ile maksat tadıdır, derlerken, bazıları da «Kâfurun kokusu vardır, tadı değil» demişlerdir.

İbn Keysan, «Su kâfur ve zencebille güzelleştirilmiştir» diyor. Mukatil ise «Burada dünyadaki kâfur kastedilmemektedir. Kalpler onu kavrasın diye Cenab-t Hak, katında bulunan kâfurun sizin ka­tınızda bulunanla isimlendirmiştir» demiştir. [4]

 

Meal

 

6- O, Allah'ın kullarının kendisinden içecekleri bir çeşme­dir ki onu akıttıkça akıtırlar.

7- (O kullar) adaklarını yerine getirirler ve kötülüğü yay­gın olan bir günden  (kıyametten)  korkarlar.

8- Yemeye karşı kendi iştahları olduğu halde yoksulu, ye­timi ve esiri doyururlar.

9- «Biz size Allah rızası için yemek yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz».

10- «Çünkü biz oldukça asık suratlı zorlu bir gün dolayısıy­la Rabbİmizden korkmaktayız».

11- Allah da onları o günün kötülüğünden korumuştur. Ve onlara parıltılı bir aydınlık ve bir sevinç vermiştir.

12- Sabretmelerine karşılık onlara cenneti ve (oradaki) ipek­leri vermiştir.

13- Onlar orada tahtlar üzerine  yaslanırlar. Orada güneş (harareti) de görmezler. (Dondurucu) soğuk da...

14- (Meyvelerin) gölgeleri onlara pek yaklaşmış ve onlann devşirilmeleri de kolaylaştırıldıkça kolaylaştırılmıştır.

15- Çevrelerinde gümüş kaplar ve billur kâseler dolaştırılır.

16 - Gümüşten billur kaplar ki onları belli bir ölçü ile tesbit etmişlerdir.

17- Orada onlara Zencebil ile karışık bir kadehten içirttir.

18- Zencebil, orada Selsebil  (tatlı su)  adı veıilen bir çeş­medir.

19- Onların çevrelerinde gençlikleri ebedi kılınmış civanlar dolaşır durur. Sen onları gördüğün zaman saçılmış birer inci sa­nırsın.

20- (Ey Rasûlüm!) Cennetin neresine baksan hududsuz bir nimet ve pek büyük bir haşmet görürsün.

21- Üzerlerinde ince, kalın, yeşil ipekten giyimlikler vardır.Gümüşten bileziklerle de süslenmişlerdir. Rableri de onlara ter­temiz bir şarab (İçecek) içilmiştir.

22- Şüphesiz ki bu sizin için bir mükâfattır ve çabalarınız mükafata layık görülmüştür.

23- (Ey Rasûlünı!) Kuşkusuz ki biz sana Kuranı ayet ayet indirdik.

24- Artık Rabbinin hükmüne karşı sabır göster. Onlardan hiçbir günahkâra veya nanköre boyun eğme!

25- Sabah ve akşam Rabbinin adını an! [5]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(6-25)   «O, Allah'ın kullarının kendisindeki...» Bu Ayetlerin Tefsiri

Perra, «Kâfur cennette bir pz.ıarın ismidir» der. Bu yoruma binaen altıncı ayetin başındaki «aynen» kelimesi kâfurun bedeli olur. Yani kâfur bir çeşmedir, ondan Allah'ın kullan içerler.

Bazıları «aynen» kelimesi «keisain bedelidir, demişlerdir.

«Yufecciruneha» fiili, yer açar, diledikleri noktaya götürürler demektir. Tıpkı kişinin nehri istediği noktalara yol açmak sure­tiyle getirmesi gibi.

îbn Kbı Nuceyh, Mücahid'den şöyle rivayet eder: «Tefdr» su demektir: Onu diledikleri yere çekip götürürler, o da onlara tâbi olur. Onlar nereye kivnhrsa onlarla beraber oraya gider.

«Onlar nezirlerini yerine getirirler». Mamer, Katade'den şöyle rivayet eder: «Onlar Allah'ın farz kıldığı namazı, zekâtı, orucu, haccı, umreyi ve diğer vacibleri yerine getirirler».

Ferra ve El-Cürcani «Bu kelâmda bir takdir vardır. Yani on­lar nezirlerini dünyada yerine getirirler.' Nesrin hakikati mükelle­fin yapacağına dair nefsine vacib kıldığı î>ir şeydir! İstenirse nezr şöyle de tarif edilebilir: Nezr, kişinin nefsine vacib kıldığı taatler-dir. Eğer o nefsine o taatleri vacip kılmasaydı onlar ona gerekmez­di» derler.

Kelbi «Nezri yerine getirirler; yani ahidlerini tamamlarlar» demiştir. Nitekim Cenab-i Hak «Sonra kirlerini yıkasınlar, silsinler ve nezirlerini yerine getirsinler» buyurmuştur. Yani kendi nefisle­rine hacca ihram bağlarken vacib kıldıkları şeyleri yerine getirsin-ler. Bu ayet Katade'nin tefsirini desteklemektedir. Nezrin içerisi­ne kişinin Allah'ın emirlerini yerine getirmek suretiyle inandığı ve kendisine lazım ktfdığı şeyler de girer.

«Mustetir» kelimesi yaygın olan demektir. Lugatta uzanmış demektir. Katade, «Allah'a yemin ederim, o günün şerri yayıldı, yerleri ve gökleri doldurdu» demiştir. Mukatil ise, «Onun şerri göklerde yaygın idi. Ondan ötürü gökler parçalandı, yıldızlar dö­küldü. Melekler korktu. Yeryüzünde yayılmış olan dağlar param­parça oldu, sular yere battı» derdi.

«Yemeği onun sevgisi üzerine yedirirler» ayetindeki sevgi, ne demektir? İbn Abbas ve Mücahid'e göre «Azlığına rağmen yedi­rirler. Onu sevdikleri ve ona iştiyakları olduğu halde yedirirler» demektir. Daranı, «Zamir Allah'a raddir» diyor. Yani Allah'ın sev­gisine binaen yedirirler! Hudeyr bin İyad ise şöyle demiştir: «Ye. meği yedirmeyi sevdikleri halde yedirirler». Rebi bin Hayseme, kendisine bir dilenci geldiğinde, «Ona şeker yedirin. Çünkü Rebi (kendisi) şekeri seviyor» derdi.

«MisJdn»den maksat, fakir demektir. Ebu Salih, îbn Abbas' tan şöyle rivayet eder: «Miskin» gezip, insanlardan mal ve yiyecek isteyen kimsedir. «Yetim»den maksat da müslümanların yetimi­dir.

«Esir»den maksat, hapsedilmiş kişidir. Ebu Salih, tbn Abbas' tan şöyle rivayet eder: «Esir müslürnanların elinde bulunan müş­riklerdir», îbn Ebi Nuceym ise, Mücahid'den şöyle rivayet eder: «Esir'den maksat hapse tıkılmış kişidir». Said bin Cübeyr ile Ata da: «O bir müslümandtr, bir haktan Ötürü hapsedilmiştir.» dediler. Katade diyor ki: «Allah esirlere ihsan edilmesini emretmiştir. Müslümanlann elinde o gün bulunan esirler ehli şirkin esirleri idi. Acaba müslüman kardeşlerin hapse girerse, onlar kendilerini do­yurmana daha müstahak değil midirler?»

Ebu Said el-Hudri der ki: «Rasüt-ü Ekrem bu ayeti okuduk­tan sonra şöyle buyurdu: «Miskinden maksat fakirdir. Yetimden maksat babasız kimsedir. Esirden maksat köledir, hapiste olan­dır». (Salebi)

Bazıları «Miskine yedirmeyi zekât ayeti, esire yedirmeyi de kılıç ayeti neshetmiştir» diyor. Bunu Said bin Cübeyr söyledi. Başkası «Bunlar neshedilmemiştir, hükümleri sabittir» der. Esir­den delinin kastedilmesi de muhtemeldir. Zira o da akılsızlığın esi­ridir. Ata, esir ehli kıbleden de başkasından da olur, diyor. Kur-tubiye göre Atanın bu yorumu geneldir. Bütün yorumlan kapsa­maktadır. Müşrik bir esire yedirmek de Allah'a yaklaştıran bir ha­rekettir. Ancak tatavvu (nafile) sadakasından yedirecektir ona. Farz olan sadakadan (zekâttan) yediremez. Allah hakikati daha iyi bilir. Bu konu Bakara ve Tevbe Suresinde de geçmiştir. Onun için burada kısa kesiyoruz.

Onlar miskine, yetime ve esire: «Size Allah'ın azabından kor* karak, O'nûn sevabını umarak yedirdik. Sizden hiçbir mükâfat İs içmediğimiz gibi herhangi bir şekilde teşekkür etmenizi de istemi­yoruz» derler.

Ibn Abbas, «Onların yedirdikleri anda dünyadaki niyetleri böyle idi» diyor. Yani dille bunu söylememişlerdir, sadece niyetle­ri buydu.

Salih, Mücahid'den rivayet ediyor: «Onlar bu sözleri söyleme­diler, fakat Cenab-ı Hak onların niyetlerinin böyle olduğunu bili­yordu. Herkes onların yolunu takip etsin diye onları övmüştür». Bunu aynı zamanda Said bin Cübeyr de söylemiştir.

Bazıları «Bu ayetler Mutem bin Merfca eUEnsari hakkında na­zil olmuştur. Bu zat bir adak adadı ve adağını yerine getirdi» demişlerdir. Bazıları «Bu ayet Bedir esirlerine kefil olan kişiler hakkında nazil olmuştur. Yedi kişidirler: Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Abdurrahman bin Avf, Hz. Said, Hz. Ebu Übeyde, Hz. Amr bin Cerrah» derler. (Maverdi)

Müfessirlerden bazılarının «Bu ayet Hz.M Ali ile Hz. Fatıma ve onların Kıdde isimli cariyeleri hakkında nazil olmuştur.» şeklin­deki sözleri zayıftır. Kurtubî, «Bence en sıhhatlisi bu ayetin bü­tün ebrar hakkında nazil olmasıdır. Bu ayetin hükmü salih amel işleyen herkes hakkında geneldir» demiştir.

Nakkaş, Salebi, Kuşeyri ve birçok müfessirlerin bu ayetin Hz. Ali, Hz. Fatıma ve cariyeleri hakkında nazil olduğunu söylemeleri sıhhati tesbit edilmeyen bir iddiadır.

Ibn Abbas «O gün kâfirin yüzü buruşur. Ondan katran gibi bir ter çıkar» der. Yine İbn Abbas'tan gelen başka bir rivayete gö­re «Abus» dar, «Kamtarir» uzun demektir. Bazıları «Kamtarir» şiddetli demektir diyor. Araplar «Kamtarir bir gün», yani şiddet

li ve korkunç bir gün derler. Ahfeş «Kamtarir şiddetli ve beta hu. susunda en uzun gün demektir» diyor.

MÜcahid «Abus» dudakların bozulması, titremesi, «Kamtarir» ise alın ve kaşların çatılması, bozulmasıdır, diyor. O günün şidde­tinden bozulmuş yüzün sıfatlarıdır bunlar. Ebu Ubeyde «Kamta> rir kişi, gözlerinin ve kaşlarının arası çatık kişi demektir» diyor1. Hasan ve Mücahid, «Nadra» yüzlerde olur, yani yüzlerdeki güzel­liktir. «Surur» ise kalplerde olur, yani kalplerin sevincidir, demiş­lerdir. «Nadra» hususunda Üç vecih vardır: 1 — Yüzdeki beyazlık ve tertemizliktir. (Dahhak). 2 — Güzellik ve parlaklıktır. (îbn Cü-toeyr) 3 — Nimetin eseridir .(İbn Zeyd)

«Fakirliğe karşı, oruca karşı, nezre karşt, haramlara karşı ne­fislerine hakim olduklarından, sabrettiklerinden Ötürü onlara cennet ve ipekli elbiseler vardır», yani cennete girerler ve ipekli elbise giyerler. Hadisde ipekli elbiseyi dünyada giyenlerin ahirette giymeyecekleri varid olmuştur.

«Onlar cennette ne güneşi görürler, ne de zemheriri», yani ne şiddetli hararet, ne de şiddetli soğukla karşılaşırlar. Cennet mu-tedildir.

Murret'ul-Hemedani «Zemherir, kesici soğuk demektir» de­miştir. Mukatil bin Hayyan «Zemherir, iğne rüzgârı gibi bir şey­den, gayet soğuk olarak gökten iner» der. İbn Mesud diyor ki: «Zemherir azabın bir çeşididir. O da şiddetli soğuktur. Hatta ce. hennemlikler cehenneme atıldıklarında Cenab-ı Hakka, «Bin sene azap versen, bize zemheririn bir günkü azabından daha kolaydır» derler.

Saleb, «Zemherir ay demektir» diyor. Yani onlar dünya güne­şi gibi bir güneş ve dünya ayı gibi bir ay görmezler orada. Onlar daimi bir ziya içindedirler. Ne gündüz vardır orada, ne de gece.

Çünkü gündüzün ışığı güneşledir, gecenin ışığı ayladır. Bu husus Meryem Suresi'nde mufassal bir şekilde geçmiştir. Oraya müra­caat edilebilir.  [6]

Cennet ağaçlarının gölgesi ebrara yalandır. O ağaçlar daima nimetlerin artması için (hernekadar cennette güneş ve ay yok ise de) onlar üzerinde gölge yaparlar. Cennette, kir ve pas olmadığı halde, nasıl onların altın ve gümüşten yapılmış taraklan varsa, ağaçları ve gölgeleri de vardır.

«Zullüet» fiili, onlar için musahhar olmuştur, demektir. «Ku-tuf» ise meyveler demektir. Yani cennet ehlinden ayakta olanın, oturanın ve yatanın da, uzananın da eli o meyvelere yetişir. Uzak­lık onların ellerini boş çevirmez. Diken diye bir şey yoktur. (Kata-de)

Mücahid; «Eğer biri ayağa kalkarsa ağaç ona göre ayarlanır. Oturursa ona yaklaşır, uzanırsa ona daha da yaklaşır, o da ondan yer» diyor.

«Onlara altın kaplarda su ve diğer içkiler takdim edilir».

«Ekvab» kelimesi kulakları ve kulpları olmayan büyük testi­lerdir. Tekili küb'dür. Onlar camın safavetinde, gümüş beyazlığın-dadırlar. Yani saflık, berraklık bakımından cam, beyazlık bakı­mından da gümüş gibidirler.

«Onlar ölçüp ölçüp dağıtıyorlar» cümlesinden maksat, sakiler o içkiyi herkese yetecek şekilde takdir ederler ve dağıtırlar demek­tir. İbn Abbas «Onların kanacağı miktarda onu getirirler. Ne fazla ne de eksiktir» diyor. Kelbi «Böyle olunca daha lezzetli ve daha iş­tah çekici olur» diyor.

«Onlara karışımı zencebil olan bir içki içirilir».

Araplar içkinin zencebille karıştırılmış olanını daha fazla se-g|      verlerdi. Çünkü o dili nasibdar eder, yenen maddeleri hazmettirir. Böylece ahiret nimetleri hakkında Cenab-ı Hak, onların en hoşuna gidenlerini zikretmek suretiyle teşvik etmektedir.

Mücahid, «Zencebit, ebrann içkisine katılan çeşmenin ismi-dir» derken, Katade, «Zencebil, mukarreblere içirilen katıksız bir çeşmenin ismidir. Diğeri ehli cennet için de katıklı olur. Yani on-ların içkilerine katılır» demiştir.

Ayet metnindeki «aynen» kelimesi «Ke'$»in bedelidir. Yahut mukadder bir fiilin mefuludur. Yâni onlara bir seçmeden içirilir ki o çeşme cennettdir, ismi selsebildir. Selsebil.in lügat mânâsı lez­zetli içki demektir. Ebu'l-Aliye ve Mukatil, «Bu suya selsebil ismi verlidi, çünkü yollarda, konaklarda, her yerde ehli cennet için ak­maktadır» demişlerdir.

«Ona selsebil ismi verilir» ibaresi, melekler, ebrar ve ehli cen­net katında o bu isimle anılır, demektir.

19. ayetteki «yetufu» füli hizmet eder demektir. Ayet, onlara kaseleri, takdim eden, hizmette bulunan kimseleri beyan etmekte­dir. O hizmetçiler ebediyyen cennette kalan oğlanlardır. Çünkü onlar daha süratli hizmet ederler. «Ebedi kalırlar» ifadesinden maksat, gençlikleri, tazelikleri, güzellikleri üzerinde dururlar, asla ihtiyarlamazlar demektir. Yani, renkleri bozulmaz, buruşmaz, se­nelerin geçmesine rağmen yine aynı yaşta olurlar. Bazıları «ölüm­süzdürler» şeklinde yorumlamıştır. Aynı ayetteki «Hasibte» füli zannedersin mânâsını ifade eder. Yani onları gördüğün zaman gü­zelliklerinden, çokluklarından, renklerinin berraklığından, onları dökülmüş inciler sanarsın. İnciler bir serginin üzerine döküldük­leri zaman, dizili hallerinden daha güzel görünürler. Hizmetçiler

serpilmiş incilere benzetilmiştir; çünkü onlar süratle hizmet eder­ler. «Hurulıyn» (ela gözlü cennet kadınları) hazinede saklı bulu­nan incilere benzetilmişlerdir. Çünkü onlar hizmet etmek suretiyle kıymetten düşürülmezler.

Ayet metnindeki «semnte» kelimesi zarfı mekândır. Orayı (cenneti) gördüğünde, nimeti ve büyük bir mülkü görmüş olur­sun.

Perra, «semme'de «ma» edatı mukadderdir» diyor. Yani ora-dakini gördüğünde, nimeti görmüş olursun, büyük bir mülkü gör­müş olursun! Büyük mülkten maksat meleklerin izin alarak onla­rın yanma girmesidir. (Süddi).

Süfyani Sevri diyor ki: Bize gelen habere göre büyük mülkten maksat, meleklerin cennetliklere selâm vermesidir. Delili de «Me­lekler onların huzuruna her kapıdan girerler, sabrettiğinizden do­layı selâm sizin üzerinize olsun, derler» cümlesidir.

«Sündüs» ipeklinin incesidir. «İstebrak» kalın ipekli demek­tir. Bu kelimelerin tefsirleri daha önce geçmişti.

Onların üstünde sündüs ve istebrak denilen, bu iki çeşitten yeşil elbiseler vardır. «Âliye» kelimesi üstünle okunursa ebrara raci olan zamirin hali veya «vildan» kelimesinin hâli olur. Cenab-ı Hak bu surede süs olarak onlara gümüşten bilezikler takıldığını, Patır Suresi'nde de altından bilezikler takıldığını beyan buyurmuş­tur. Başka bir surede ise altın ve incilerden bilezikler takılıdır, de­miştir. Bunun üzerine gümüş erkeğin süsü, altın da kadının süsü­dür denilmiştir. Bazıları, bazen altını bazen de gümüşü kullanırlar şeklinde ayeti yorumlamıştır. Bazılarına göre onların ellerine, al­tından iki, gümüşten iki ve inciden iki bilezik takılır ki cennetin bütün güzellikleri onlar için bir arada olsun. (Said bin Museyyib) «Allah'ın kula şükretmesi» onun taatini kabul etmesi, ona se­vap vermesi demektir. Mücahid, «Ayetin metnindeki «meşkûr» ke­limesi makbul manasınadır» demiştir. Zira Cenab-ı Hak kulun amelini kabul ettiği zaman ona şükretmiş olur. Ona şükrettiğinde ise büyük sevap vermiş olur. Yani Cenab-ı Hak büyük ihsana sa­hiptir.

23. ayetin tefsirinde İbn Abbas şöyle söylüyor: «Kur'an müte­ferrik olarak; yani ayet ayet indiği ve hepsi birden inmediği için Cenab-ı Hak «Nezzelna»; (peyderpey indirdik) fiilini kullanmıştır» Yani onu sen kendiliğinden uydurmadın. Müşriklerin iddia ettikle­ri gibi onu kendi kafandan da çıkarmadın. O Allah tarafından se­nin üzerine peyderpey inen bir kitaptır.

23.  ayetin 22. ayetle ilgisi şudur: Cenab-ı Hak orada vaid ve vaidin çeşitlerini zikredince, burada da bu kitabın insanların muh­taç olduğu her şeyi içermekte olduğunu beyan etti. Böylece bu ki­tabın sihir, kâhinlik ve şiir olmayıp hakkın tâ kendisi olduğunu ifade etmiş oldu.

24.  ayetin tefsirinde Dahhak, İbn Abbas'tan şunu rivayet edi­yor: «Müşriklerin eziyetine karşı sabır göster. Çünkü ben böyle hükmetmişimdir». Bu, daha sonra kıtal ayetiyle neshedilmiştir.

Bazıları da «Allah'ın senin üzerine hükmettiği taatlarda sabır göster veya Allah'ın hükmünü bekle. Çünkü Allah onlara karşı sa­na yardımı va'detmiştir. Kesinlikle bu yardım sana gelecektir» şek­linde ayeti yorumlamışlardır.

Mamer, Katade'den şöyle rivayet ediyor. Ebu Cehil: «Eğer Mu-hammed'i görürsem kesinlikle onun boğazına, ensesine, ayağına basacağım» dedi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak «Onlardan günahkâr ve Allah'ın nimetini çokça inkâr eden nankör kimseye itaat etme» buyurdu.

Bazılarına göre bu ayet Utbe bin Rebia ve Velid bin Muğire hakkında nazil olmuştur. Bunlar Allah Rasûlü'ne geldiler, ona mal ve kadın teklif ettiler. Buna karşılık peygamberliği bırakmasını is-tediler. İşte bu ayet onlar hakkında nazil olmuştur:

Bazı müfessirler «kefuren» kelimesinden önceki «ev» (veya) ;edatınm daha tekidli bir mânâ ifade ettiğini söylemişlerdir. Nite­kim Zeyd'e ve Amr'a itaat etme denildiğinde, eğer muhatap, iki­sinden birine itaat ederse asi sayılmaz. Çünkü ona yapılan emir ikisine birden itaat etmemesidir. Cenab-ı Hak'km, «Onlardan gü­nahkâr veya münkire itaat etme» buyurarak, «ev» (veya) edatını kullanması onların ikisinin de itaat edilmemeye ve kendilerine is­yan edilmeye uygun kimseler olduklarına işaret eder. Tıpkı «Ha-san'a veya İbn Sirin'e muhalefet etme» demek gibidir. Yani bu iki­si de peşinden gidilmeye uygundurlar. (Zeccac)

Perra, «Ev» edatı burada «lâ» manasınadır, diyor. Sanki Ce­nab-ı Hak, onlardan günahkâra itaat etme ve nanköre de (küfre dalana da) itaat etme demiştir.

Bazı müfessirler «Asım münafık, Kefur ise küfrünü izhar eden kâfir demektir» demişlerdir. Yani onlardan münafığa da kâfire de itaat etme!

«Rabbinin ismini sabah-akşam zikret», yani gündüzün evvelin-de Allah'a secde et, namaz kıl! Gündüzün evvelinde sabah namazı, sonunda da öğle ve ikindi namazları vardır. [7]

 

Meal

 

26- Ve gecenin bir kısmında ona secde et. Ve onu gece bo­yunca teşbih et.

27- Bunlar  (İnsanlar)  çarçabuk geçeni  (dünyayı)  seviyor­lar da, gelmekte olan ağır günü atıyorlar.

28- Kuşkusuz ki onlan biz yarattık. Bağlarını da biz pekiş­tirdik. Eğer dilersek onlan benzerleriyle değiştiririz.

29- Bu (Sure veya Kur'an) bir öğüttür. Artık dileyen Rab-bine giden bir yol tutar.

30- Allah dilemedikçe siz (hiçbir şeyi) dileyemezsiniz. Çün­kü Allah alim (herşeyi bilir) ve Hakim (hikmet sahibi) dir.

31- Dilediğini rahmetine sokar. Zalimlere gelince, onlara da­yanılmaz bir azap hazırlamıştır! [8]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(26-31)   «Ve gecenin bir kısmında...» Bu Ayetlerin Tefsiri

«Geceleyin ona secde et» cümlesinden maksat akşam ile yatsı namazlarıdır. «Onu geceleri uzun uzun teşbih et» cümlesinden maksat ise geceleyin nafile namazlar kıl demektir. (İbn Adiy).

İbn Abbas ve Süfyan «Kur'an'da gelen teşbih kelimeleri no. maz manasınadır» demişlerdir. Bazıları «Teşbih mutlak zikirdir. İster namazda, ister başka yerde olsun» demişlerdir. İbn Zeyd, «Onu geceleyin uzun uzun teşbih et» cümlesi beş vakit namazla neshedilmiştir, diyor.Bazilan «Geceleyin uzun uzun Allah'ı teşbih etmek mendubtur» derken, bazıları da «Bu Rasûlullah'm özelliği. dir» demişlerdir.

27. ayetteki «Hâulâi» kelimesi Mekkelilere racidir. Şu Mekke-liler geçici dünyayı severler ve önlerinde ağır, yani şiddetli ve çe­tin bir günü bırakırlar. Kıyamet'e imanı terkederler.

Bazıları «Verae kelimesi ön mânâsına geldiği gibi arka mânâ­sına da geldiği için ahireti kulak ardı ederler demektir» demişler­dir. Yani bu yüzden amel etmezler!

Bazıları «27. ayet yuhadiler hakkında nazil oldu. Onlar Rasû-lullah'm sıfatlarından, peygamberliğinin doğruluğundan bildiklerint ketmediyorlardı. Gerçeği inkâr karşılığında aldıkları rüşvet hoşlarına gidiyordu» demişlerdir.

Bazılarına göre «Hâulâi» ile burada münafıklar kastedilmek-tedir. Çünkü onlar iç âlemlerinde küfrü besliyorlar, dünyayı talep ediyorlardı. Bu takdirde ayet umum ifade eder.

«Ağır gün»den maksat Kıyamet günüdür. Çünkü onun şiddet­leri, korkunç manzaraları vardır.

«Esr» kelimesi yaradılış demektir. (İbn Abbas, Mücâhid, Ka-tade, Mukatil). Ebu Hureyre, Hasan ve Rebi'e göre mafsallar de­mektir. Yani onların mafsallarım bağladık, bir kısmını diğerine damarlarla ekledik. Mücahid, «E$r»in tefsirinde, küçük ve büyük abdeste çıktıktan sonra çıkış noktalarının büzülmesi demektir, der. tbn Zeyd «Kuvvet manasınadır» demiştir. Bu kelime «ip» mâ­nâsına gelen «işar» kelimesinden türetilmiştir.

Esir kelimesi de bu kökten gelmedir. Çünkü esirlerin, bu dö­nemlerde elleri iplerle bağlanırdı. Bu kelâm Cenab-ı Hak'kın on­lara karşı minnet etmesi mesabesindedir. Çünkü Cenab-ı Hak «Ben sizin yaradılışınım tesviye ettim, dosdoğru yaptım, kuvvet­lerle muhkemleştirdim. Siz bana karşı isyan ediyor, nankörlük ya­pıyorsunuz» buyuruyor.

28.  ayetin ikinci cümlesi hakkında îbn Abbas şunu söylüyor: «Eğer dilesek onları helak ederdik.   Allah'a onlardan daha fazla itaat edenleri getirirdik».   Yine   İbn Abbas'tan başka bir rivayet daha vardır:  «Eğer dileseydik onların güzelliklerini bozar, onları en çirkin bir surete sokardık». îbn Abas'tan birinci yorumu Ebu

. Salip, ikincisini de Dahhak rivayet etmiştir.

29.  ayetin başındaki «hazihi» kelimesi insan suresine racidir. «tezkire» kelimesi mevizedir «îsteyen Rabbine doğru yol edinir»,

yani Rabbinin taatine götüren, rızasını elde ettiren yolda gider. Bazıları «Sebil» kelimesinin vesile, bazıları da yön anlamına gel­diğini söylemişlerdir.

29. ayet emrin Allah'a ait olduğunu, insanların elinde hiçbir şey bulunmadığını, Allah'ın meşiyeti olmadan hiçbir kimsenin ye­rine gelmeyeceğini, yürüyemeyeceğini ifade ediyor. Yani siz taat, istikamet, yol edinmeyi isteyemezsiniz, ancak Cenab-ı Hak dilerse İstersiniz!

Bazıları «Birinci ayet ikincisiyle feshedilmiştir» demişlerdir. Fakat en sıhhatlisi bunun nesholmadığı, aksine bunun ancak Al­lah'ın dilemesiyle meydana gelebileceği keyfiyetini açıklamak ol­duğudur.

Ferra, «Allah dilemedikten sonra siz dileyemezsiniz» cümleisi, «Dileyen Rabbine bir yol edinir» ayetinin cevabıdır, diyor. Allah Teâlâ bu cevabı verdikten sonra onlara emrin kendi ellerinde ol­madığını haber vermektedir. Siz o yönü, ancak Cenab-ı Hak sizin için dilerse dileyebilirsiniz. Allah amellerinizi bilendir. Size emret­tiği ve yasakladığı şeylerde de hikmet sahibidir.

«Allah'ın Rahmethnden maksat çenettir. Veya Allah rahmet ettiği halde düediği kişiyi cennete sokar demektir.

«Dilediğini rahmetine sokar» cümlesi, daha önceki cümlenin açıklamasıdır. Yani Cenab-ı Hak rahmetine sokmak istediği bir kimseyi rahmetine sokar, o kimse de Allah tarafından kendisinde hayr olduğu bilinen kimsedir. Nefislerine zulmedenlere gelince, onlar da Cenâb-ı Hak'kın kendilerinde şerr olduğunu bildiği kim­selerdir. Onlara elem verici bir azap hazırladık, yani elemin bü­tününü kapsayan bir azap hazırladık.

«Zalimine» kelimesi mukadder bir fiilin mefulüdttr. Ayet met­nindeki «Eadde» fiili o mukadder fiili tefsir eder.

İstenirse, «Yuazziru» fiili, istenirse de metindeki «Eadde» fiili takdir edilir. Yani Allah zalimlere azap etti, zalimleri tehdid etti. Onlar iğin elem verici bir azap hazırladı! Bu sure her ne kadar Allah'ın geniş rahmetini kapsıyorsa da bu ayetlerle şiddetli azabına da dokunmaktadır. [9]

İNSAN SÜRESİ'NÎN SONU

 

 



[1] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/386.

[2] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/387.

[3] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/387-388.

[4] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/389-391.

[5] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/393-394.

[6] Kurtubî, Abkam'ul-Kur'an, elit: 11, sh: 127

[7] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/394-403.

[8] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/404.

[9] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/405-408.