- 83 -
Mushaf’taki
sıralamaya göre kitabımızın 83., Nüzûl sıralamasına göre 86., Mufassal sûreler
kısmının onuncu grubunun birinci sûresi olan Mutaffifîn sûresi Mekke’de nâzil
olmuştur. Âyetlerinin sayısı 36’dır.
Hamd yalnız ve
yalnız âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm Allah’ın
Rasûlü’ne, O’nun pâk aile halkına ve ashabına olsun. Rabbimiz bizden kabul
buyur. Çünkü sen her şeyi işitensin, her şeyi bilensin.
“Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla”
1-3.
İnsanlardan, kendileri bir şeyi ölçerek aldıkları zaman tam alan; ama onlara
bir şeyi ölçüp tartarak verdiklerinde eksik tutan, kimselerin, vay haline! 4-5.
Bunlar, büyük bir günde tekrar dirileceklerini sanmıyorlar mı? 6. O gün
insanlar alemlerin Rabbinin huzurunda dururlar. 7. Sakının; Allah'ın
buyruğundan dışarı çıkanlar, muhakkak “Siccîn” adlı defterde yazılıdır. 8.
“Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilirsin? 9. O, yazılmış bir kitaptır. 10.
Yalanlayanların o gün vay haline! 11. Onlar, kıyamet gününü yalanlamış
olanlardır. 12. Oysa onu mütecaviz günahkardan başka kimse yalanlamaz. 13. Ona âyetlerimiz
okunduğu zaman “Öncekilerin masalları” der. 14. Hayır hayır; onların
kazandıkları kalplerini paslandırıp körletmiştir. 15. Hayır; doğrusu onlar o
gün, Rablerinden yoksun kalacaklardır.
16. Sonra onlar, şüphesiz, cehenneme gireceklerdir. 17. Sonra da:
“Yalanlayıp durduğunuz işte budur” denecektir.
18. Ama iyilerin defteri yüksek katlardadır. 19. O yüksek katların ne
olduğunu sen bilir misin? 20-21. O, gözde meleklerin gördüğü, yazılı bir
kitaptır. 22-23. İyiler, şüphesiz, nimet içinde ve tahtlar üzerinde etrafı
seyrederler. 24. Onları, yüzlerindeki nimet pırıltısından tanırsın. 25-26.
Sonunda misk kokusu bırakan, ağzı kapalı saf bir içecekten içerler. İyi şeyler için
yarışanlar, bunun için yarışsınlar. 27-28. Onun katkısı gözdelerin içtiği yüce
kaynaktandır. 29. Suçlular, şüphesiz, inanmış olanlara gülerlerdi. 30.
Yanlarından geçtikleri zaman da birbirlerine göz kırparlardı. 31. Taraftarlarına
vardıklarında bununla eğlenirlerdi. 32. İnananları gördükleri zaman: “Doğrusu
bunlar sapık olanlardır” derlerdi. 33. Oysa kendileri, inananlara gözcü olarak
gön-derilmemişlerdi. 34. Bugün de, inananlar inkârcılara gülerler. 35-36.
Tahtlar üzerinde, inkârcıların yaptıkları şeylerin karşılığının nasıl
verildiğini seyrederler.”
Mekke’de
son dönemlerde nâzil olmuş, Müslümanları Medi-ne’ye hazırlamayı hedefleyen
Mutaffifin diye isimlendiren bir sûreyle karşı karşıyayız. Bazıları demiştir ki
Allah’ın Resûlü Medine’ye gelince orada ölçünün, tartının, ticaretin
bozukluğunu gördü de bu sûre indi demişlerdir. Ama Allahu âlem bu sûre Mekke’de
en son inen sûredir. Mekkî sûrelerin de en sonuncusu budur. Sanki Cenâb-ı Hak
mü'min-leri Medine dönemine hazırlıyordu. Mekke’de Müslümanım diyenler işkence
altındaydı. Müslüman olmak sanki işkenceye adaylığını koy-maktı. Bu dönemin
sona erip Medine’ye hicretin yaklaştığı günlerde bu sûreyi gönderen Rabbimiz
Müslümanlara şöyle sesleniyordu: Kul-larım! Medine’ye hicret edecek, orada yeni
bir toplum oluşturacaksı-nız! Orada devlet kuracak, kendi sisteminizi
oluşturacaksınız. Orada inancınızı yaşama, imanınızı pratize etme imkânı
bulacaksınız! Orada hürriyetinizi kazanacak ve malla, mülkle ilginiz olacak. Özel
mallarınız mülkleriniz olacak. Aman dikkat edin ki mal mülk sizi yolunuzdan ayır-masın.
Dünyalıklar sizi hedefinizden saptırmasın deme adına, Rabbi-miz bu sûreyi
gönderiyordu.
Evet Müslümanların, İslâm
toplumunun mala bakışını düzen-lemek, ahiret inançlarını düzenlemek üzere
gelmiş sûrenin âyetlerini tek tek tanımaya başlamadan önce sûrenin âyetleri
üzerinde kısa ve süratli bir gezinti yapalım inşallah.
Bu
sûre bize, İslâm’a davetin ilk günlerinde Mekke'de medya-na gelen pratik bir
olayı aksettirmekte; kalpleri uyarmakta, duygulan harekete geçirmekte; yeni
yeni hükümler, nizamlar getiren bu semavi r
Sûre
dört bölümden oluşmuştur. Birinci bölüm, alışverişte dü-rüst davranmayanlara
savaş açmakla başlamaktadır: "İnsanlardan bir şey ölçüp alırken, tam alan,
onlara bir şeyi ölçüp veya tartarken de eksik veren hilekarların vay haline!
Yoksa onlar, büyük bu gün için di-riltileceklerini sanmıyorlar mı? O gün,
insanlar, Alemlerin Rabbi olan Allah'ın huzurunda dururlar" (1-6).
İslam'ın
çıkışı sırasında Mekke'de yasayan müşrik toplumu, ticaret hayatını ellerinde
tutuyordu. Bunların içinde güçlü ve nüfuzlu bir kesim, halka istediği gibi
baskı yapmakta, alırken fazlasıyla almak-ta, satarken eksik vermekteydiler.
Bunlar kervanlarıyla kışın Yemen'e, yazın Şam'a giderek Hicaz'a mal sevk ediyor
ve büyük servetlere sa-hip bulunuyorlardı. Aslında Mekke'de inen sureler, daha
çok akideye ait genel prensiplere yer verirken, bu surede muamelatı
ilgilendiren ticaret konusuna el atılması, bu yeni dinin sosyal ve ekonomik
alanda Medine döneminde gerçekleştireceği reformlara bir başlangıçtır. Diğer
yandan ticaret hileleri bir yönüyle ahlak konusuna girer.
Medine'ye
hicret edilince, orada da Yahudi tüccarları ticaret hilelerinde becerikli
idiler. Ashab-i kiram ticaret konularına İslâmî bir yaklaşımla el atınca,
dürüst bir ticaret başladı. Piyasada güven sağ-ladılar. Ekonomi ve para gücü
giderek onların eline geçti. Artık ayet ve hadislerle yapılan yeni ekonomik
düzenlemelerde, hilekarların güç kazanmasına imkan bırakılmıştı. Ayetlerde
söyle buyurulur: "Ölçüyü ve tartıyı adâletle yapın" (En'âm,152).
"Bir şeyi ölçerken tam ölçün, tartarken de doğru teraziyle tartın"
(İsrâ,35). Cenâb-ı Hak, ölçü ve tar-tıda hile yapmaları sebebiyle Şuayb
peygamberin kavmini helak et-mistir. Âhirette karşılaşılabilecek sıkıntı için
de; "Yoksa onlar, büyük bir gün için diriltileceklerini sanmıyorlar
mı?" buyurulur.
Ebû
Hureyre'den rivayet edildiğine göre; Hz. Peygamber bir gün pazar yerinden
geçerken, elini bir zahire yığının içine sokmuş, alt kısmının ıslak olduğunu
görünce sebebini sormuştur. Satıcının; yağan yağmurun ıslattığını söylemesi
üzerine söyle buyurmuştur: "Bu ıslaklığı herkesin görmesi için zahirenin
üzerine çıkarman gerekmez miydi? Hile yapan benden değildir"
(Müslim,
İman,164; Ebu Davud, Buyu,50)
Sûrenin
ikinci bölümünde inkarcıların ve azgınların durumuna yer verilir. Allah'ın
emrinden dışarı çıkanların "siccin" adlı kitapta yazılı olduğu,
bunların Kur'an-ı Kerim ayetlerine "öncekilerin masalları" de-dikleri
ve ahirette Cehennem'e girecekleri belirtilir. Üçüncü bölümde, kötülere
karşılık iyilerin durumu, yüksek makamları kendileri için ha-zırlanan nimetler,
kıyamet gününde koltuklara oturarak içecekleri gü-zel şerbetler tasvir edilir.
Son
bölümde ise, iyilerin bu aldatıcı ve batıl azgın ve sapıklar-dan gördükleri
kötü muameleler anlatılır: "Suçlular, şüphesiz, inanan-lara gülerlerdi.
Yanlarından geçerken birbirlerine göz kırparlardı. Evle-rine neşe içinde
dönerlerdi Mü'minleri gördükleri zaman, "doğrusu bunlar sapık kimselerdir"
derlerdi. Halbuki kendileri, inananlara gözcü olarak gönderilmemişlerdi.
Kıyamet gününde de inananlar inkarcılara gülerler." Sure su ayetle sona
erer: "Mü'minler, kıyamet günü tahtlar üzerinde, inkarcıların yaptıkları
şeylerin karşılığının nasıl verildiğini seyredecekler" (36).
Bu
mukaddimeden sonra inşallah sûrenin âyetlerini tek tek tanımaya başlayabiliriz.
1-3.
“İnsanlardan, kendileri bir şeyi ölçerek aldıkları zaman tam alan; ama onlara
bir şeyi ölçüp tartarak verdiklerinde eksik tutan kimselerin, vay haline!”
Kur’an-ı
Kerîm’de bu şekilde başlayan iki sûre vardır. Birisi Hümeze sûresidir ki şöyle
başlar:
Mal mülk
toplayan, malla mülkle çevre edinen, etraf bulan, malına, servetine ve konumuna
güvenerek mü’minlerle alay eden, in-sanlara tepeden bakan, insanları ayıplayan,
insanların iffet ve namuslarına dil uzatan, istihza ve alaylarla mü’minleri
çekiştirip küçük düşüren bir insandan söz edilmektedir. Her şeyi malla mülkle,
makamla mevki ile değerlendiren müstekbir, şımarık bir insan tipi. Tüm gücüyle
mal mülk toplamaya, servet yığmaya
yönelen, topladıklarıyla övünüp böbürlenen bir insan tipi. Sahip olduklarıyla
dünyada ebedî kalacakmış gibi plan, program yapmaya çalışan, bu yüzden de
ahiretle ilgilenecek zamanı kalmayan kişinin kötülüğü anlatılır. Malının
kendisini ebedî kılacağını zanneden, malıyla ebedîleşmeyi hesap eden ve malı
sayesinde ahiretteki hesabının hafifletileceğini uman kişinin cehenne-me
gideceği, veyli hak ettiği anlatılır. Zanneder ki, malı, mülkü, çevresi
kendisini kurtaracaktır. Ama Rabbimiz buyurur ki, “Hayır öyle değil, veyl olsun
ona.” Yani cehennemin veylini boylayacaktır bu adam.
Bakıyoruz
burada da öyledir. Bu sûrenin başında da Rabbimiz aynı ifadeyi kullanarak söze
başlıyor. Veyl kelimesiyle söze başlıyor.
Kur’an’da
bir âyetin veya bir sûrenin, veyahut da bir âyet grubunun anlaşılabilmesi onun
konumunun bilinmesine bağlıdır. Sûrenin zaman ve mekân boyutu bilindi mi? Yani sûre
ne zaman gelmiş ve nereye konmuştur? Bunun bilinmesi sûrenin anlaşılması
noktasında çok önemlidir. Sûrenin ne zaman geldiğini söyledik. Konulduğu yer de
İnfitar ile İnşikâk arasıdır. İnfitar sûresinden sonraya, İnşikâk sûresinden de
önceye yerleştirilmiştir. İşte sûrenin Kur’an içindeki konumu da budur. Bu iki
sûre kıyameti en güzel biçimde anlatan, en çarpıcı ifadelerle insanları
kıyametle, hesap kitapla uyaran, insanları âdeta yarın olacaklarla burun buruna
getiren sûrelerdir.
Bu iki sûre kıyameti gözleriyle
bizzat görmek isteyenlerin görebileceği iki sûre olarak anlatılıyordu hadiste.
O halde kıyameti, hesabı kitabı gözler önüne seren bu iki sûre arasına
yerleştirilen bu sûrede Rabbimiz şöyle buyurur: “Ey kullarım! Ey Müslümanlar!
Malla münasebetinize dikkat edin! Bu konuda çok dikkatli davranın! Yoksa
İnfitar’da anlattığım, İnşikâk’ta ortaya koyduğum kıyametle karşı karşıya
geleceksiniz! Orada hesabınız çok çetin olacak! Orada Rabbi-nizin yargılaması
pek çetin olacak! Akıllarınızı başlarınıza alın! Bakın dikkat edin ha kıyametin
ortasında zikrediyorum bu konuyu! İnfitar’la İnşikâk arasında anlatıyorum.
Öyleyse para kazanırken, yahut harcar-ken, dükkan açarken yahut kapatırken,
paraya sahip olurken, onu el-den çıkarırken, malla ilişkilerinizi ayarlarken,
okul bitirirken, diploma alırken, yerken içerken, giyinirken, soyunurken
kıyametle ilginizi keserseniz Allah korusun sonunuz kötü olacaktır!”
İslâm’da “Veyl”
ifadesi iki yerde, iki mânâda kullanılır. Bir Müslüman hakkında, bir de
kâfir hakkında kullanılır. Müslüman hakkında kullanıldığında, “Vah! Tuh! Yazık! Eyvah! Keşke şöyle olsaydı!
Keşke böyle olmasaydı! Keşke böyle yapmasaydı!” gibi anlamlarda kullanılır.
Kâfir için kullanıldığında da cehennemin veyl deresine, cehennemin en
aşağısına, ateşin en şiddetlisine gidesiceler anlamına kullanılmaktadır. Evet
bu veyl kelimesi mü'mine kullanıldığında ayrı bir mânâ, kâfir için
kullanıldığında ayrı bir mânâ ifade eder. Nitekim Allah’ın Resûlü topuklarını
kuru bırakan mü'minleri görünce “Veylün li’l a’kabi minen nar” buyurdu.
“Vay bu abdest alırken kuru bıraktığınız topuklarınızdan çekeceğinize!”
Yapmayın böyle! Yazık! Niye böyle yaptınız? Neden topuklarınızı kuru bıraktınız?
gibi bir mânâ ifade ederken, kâfirler için de cehenneme gidesiceler, veyli
boylayası-calar gibi bir lânet ve beddua ifade etmektedir. Mü’mine bir tahzir,
bir kınama ifade ederken, kâfire bir talep yahut beddua oluşturmaktadır. Bakın
burada da İslâm’ın temel rükünlerini bozan veya kıyameti hesaba katmayanlara
veyl isteniyor.
Mutafifîne
veyl olsun. Mutaffifîn cehennemin veyline gitsin. Ve-ya Mutaffifîn olanlar
cehennemin veyl derekesine yuvarlanacaktır. Kimmiş Mutaffifîn?
“İnsanlardan,
kendileri bir şeyi ölçerek aldıkları za-man tam alan; ama onlara bir şeyi ölçüp
tartarak verdiklerinde eksik tutan kimseler veyl’e gideceklerdir.”
Kendi
lehlerine ölçüp biçtiklerinde farklı, başkalarına ölçüp biçtiklerinde farklı
ölçüp biçerler onlar. Alırlarken farklı, satarlarken farklı davrananlar, farklı
ölçüp biçenler. Borçlu iken farklı, alacaklı ko-numundayken farklı tavırlar
sergileyenler. Alacaklı iken karşısındakine nefes aldırmazken, borçlu konumunda
borcunu ödemeyerek karşısındakine zulmedenler. Birisinden mal alacakları zaman
onu kötüleyip, aynı malı kendileri satarlarken onu överek farklı bir tutum
içine gi-renler. Veya bir konuda fikir beyan ederken kendilerine yönelikse
farklı, başkalarına yönelikse farklı beyanlarda bulunurlar.
Evinin yıkılması söz konusuysa
imar arayan, ama yapılması söz konusu olduğu zaman imar aramayanlar. Kendi
hakları söz konusu olduğu zaman farklı, sorumlulukları söz konusu olduğu zaman
da farklı davrananlar. Kadınlarından, çocuklarından itaat isterken tam itaat
isteyen, ama onlara karşı kendi sorumlulukları söz konusu olduğu zaman da eksik
olmasını isteyenler.
Hanımlarından, çocuklarından
gerek kendisine, gerekse Allah’a karşı tam itaat bekleyen ama aynı Allah’a
kendisinin itaati söz konusu olunca hep eksikten yana davrananlar.
Veya Allah’ın dinini başkalarına
anlatırken farklı, kendisine uygularken farklı davrananlar. Hani hoca cemaata
vaaz ediyormuş. Di-yormuş ki: “Ey cemaat! Aman kadınlarınızı, kızlarınızı
sokağa şöyle şöyle çıkarmayın! Aman onların namuslarını, iffetlerini el âlemin
ayaklarının altına dökmeyin!” Kendi karısı için: “Onun vaziyeti ne öyle hocam?
Hocam! İyi diyorsun da seninkileri çok berbat görüyoruz” denince, hoca diyormuş
ki: “Eh haspaya da yakışmıyor değil
hani!” İşte bu Mutaffifliktir, hainliktir, Allah korusun.
Öyle değil mi? Senin haspaya
yakışıyorsa bizim haspaya da yakışır! Başkasına geldi mi şöyle, kendine geldi
mi böyle olmaz bu. Veya aman çocuklarınızı Allah’ın istediği biçimde Müslüman’ca
eğitin! diyerek çevresine doğru ölçüp biçtiği halde kendi çocuklarının
eğitimine dikkat etmeyen kimse gibi. İşte bu mutaffifliktir ve Allah korusun veyl
onlar içindir diyor Rabbimiz.
Bakara’nın 17-19.
âyetlerinde bir insan tipi anlatılır: Adam ateş yaktı, sonra Allah onun gözünün
görme özelliğini alıverdi. Önünü gö-remiyor adam. Ama yaktığı ateş etrafını
aydınlatıyor, başkaları onun ışığından istifade ediyor, başkaları onun ışığıyla
yol buluyor ama kendisi faydalanamıyor. Yani adam hep başkalarına din anlatıyor
ama kendisinin faydalanması yok. Başkalarını eğitmeye çalışıyor ama evini ihmal
ediyor. Başkalarına farklı, kendisine farklı davranıyor. Başkalarına farklı,
kendisine farklı ölçüyor. Başkalarına ölçerken, başkalarından isterken tamam
ama iş kendisine yüklendiğinde, evine Sünnet girmeyen, mutfağına Kur’an
girmeyen, yemesine içmesine, kazanma-sına harcamasına Kur’an girmeyen kişi de mutaffiftir,
onun yaptığı da mutaffifinliktir.
İşte meselâ
şu anda ben ateş yakıyorum ve çevremi aydınlatıyorum. Benim yaktığım bu ateşle
sizler aydınlanıyorsunuz. Gönlünüz aydınlanıyor, ruhunuz ve düşünceniz
aydınlanıyor. Bir şeyler anlıyor, bir şeyler öğreniyorsunuz. Sizin öğrenmenize,
sizin aydınlanmanıza sebep olan bu ateşi şu anda ben tutuşturmaya çalışıyorum.
Ama yaktığım bu ateşe karşı ben kendim nötr davranırsam, kendi gayretsizliğim
sebebiyle veya kendim konusunda negatif isteğim sebebiyle bu yaktığım ateşten
kendim istifade etmek istemezsem ve bu yüzden de benim gözümün nûru alınır ve
kalbim mühürlenirse, ben de aynen o adam gibi olurum, Allah korusun.
Başkalarına
ölçüp biçerken farklı kendime ölçüp biçerken farklı davranan, çevresini
aydınlatan, ama kendisi bu ateşten mahrum ka-lan, çevresine ışık dağıtıp
kendisi karanlıkta kalan, ekmek fabrikası kurup imal ettiği on binlerce ekmekle
çevresini doyuran ama akşam evdeki çoluk çocuğuna koltuğunun altında iki tane
ekmek götürmeyen adam gibi olurum ki, işte bu mutaffifliktir. Veya başkalarına
dağıttığı ekmekten kendi ağzına götürmeyen adam mutaffiftir.
Bakıyoruz,
adam hem Kur’an anlatıyor, hem Sünnet yazıyor, hem kitap yazıyor hem talebe
yetiştiriyor, ama kendine karşı o kadar kör ve sağır ki adam. Başkalarına duyurduklarını
kendine karşı uygulama noktasında o kadar kayıtsız, o kadar vurdum duymaz ki!
Karısına, çocuklarına karşı o kadar kör ve sağır ki, o kadar sağır ve vurdum
duymaz ki! Bu tür insanları gördükçe Mutaffifini daha bir net anlama imkânı
buluyoruz.
“İnsanları Allah’a dâvet ve
kendisi de iyi amel ve hareket eden ve ‘Ben şüphesiz müslümanlardanım’ diyen
kimseden daha güzel sözlü kimdir?”
(Fussilet:
41/33)
Beşer
tarihinin uzun devreleri boyunca pek çok siyâsî, felsefî ve fikrî doktrin,
hayat sahnesinde yer almıştır. Bunlarda hep görülen husus; dâvâ ile hakikat,
söz ile fiiller, iddia ile vâkıa, teori ile pratik a-rasında önemli
farklılıkların bulunduğudur. Hep iddia, söz ve dâvâ, vâkıadan, fiillerden ve
olaylardan üstün olagelmiştir. Ancak peygam-berler tarihinde bunun aksine
peygamberlerin yaşayışları, sözleri ve dâvet ettikleri şeylere mutâbık olmuş,
onların hattâ üstünde bulun-muştur. Onları gören, onlara muhatap olan insanlar,
henüz onların peygamberliğini bilmeden doğruluk ve dürüstlüklerini teslim
etmiş-lerdir. Hz. Yusuf zindanda iken hapis arkadaşları ona: “Şüphesiz biz seni iyilik ve
ihsan sahiplerinden görüyoruz.”
(Yusuf:36)
diye müracaat ediyorlardı.
İslâm'a
dâvet eden, başkalarına iyiliği emreden kişi, güzel ah-lâk sahibi olmalıdır.
Şüphesiz insanın sahip olduğu şeyler içinde en değerli olanı, güzel ahlâktır.
Güzel ahlâkın timsali de Peygamberi-mizdir. Onun gibi olmaya çalışmak, onun
gibi yaşamak, yani yaşayan Kur'an olmaya gayret etmek, sünnet üzere bir hayat
sürmek, güzel ahlâk üzere olmak demektir.
"Andolsun ki sizin için,
Allah'ı ve âhiret gününü arzu eden ve Allah'ı çok anan kimseler için, Allah'ın
elçisi en güzel örnektir."
(Ahzâb:21)
İşte
o, Allah'ın seçtiği bir rehber olarak, hem sözleriyle ve hem de yaşayışıyla
müslümanlara örnek olmuştur: İnsanlardan bir şeyi yapmalarını isteyince, önce
kendisi bunun kat kat fazlasını yapmıştır. Herkesten fazla namaz kılmış,
herkesten fazla oruç tutmuş ve herkesten fazla sadaka vermiştir.
Yasakladıklarından da daima uzak dur-muş, hiçbir günaha bulaşmamıştır. Her
türlü aşırılıktan kaçınmış, dai-ma orta yolu izlemiştir. Meselâ o çok
merhametliydi, ama merhameti zaafa varmıyor, adaletten hiç bir şekilde
ayrılmıyordu. Çok cömertti fakat müsrif ve savurgan değildi. İbadete çok önem
veriyordu ama dünyayı da ihmal etmiyordu. Çok bağışlayıcıydı fakat tâvizkâr
değildi. Şefkatli ve yumuşak huyluydu ama gerektiğinde cephede tek başına bile
direnebiliyordu... İşte dâvetçi de, onun hayatını iyi öğrenip, onun gibi
yaşamaya, Muhammedcik/Küçük Muhammed olmaya
çalışmalı-dır ki, insanlara etkili olup söz geçirebilsin.
Peygamber
Efendimizin nübüvvet öncesi ve sonrası hali ve yaşayışı, Mekkelilerce gâyet
güzel biliniyor, peygamberliğinde O’nun temel fikrine karşı koyarak tevhidi
kabul etmemek, yayılmasını engel-lemek için türlü yollara başvuruyorlar, fakat
şahsî yaşayışı hakkında en küçük bir ithamda dahi bulunamıyor, O’nun
“el-Emîn”liğini ikrar et-mek zorunda kalıyorlardı. O, insanlara teklif ettiği
hususları herkesten önce kendi nefsinde, herkesin yapabileceğinden fazlasıyla
tatbik edi-yordu. Şüphesiz bu, dâvet olunanlara tesir eden önemli bir faktör ola-caktı.
Umman kralı el-Culendî’ye Rasulullah’ın İslâm’a dâvet mektubu ulaştığı zaman
Hz. Peygamber’in hayatı hakkında bilgiler edinen meli-kin sözleri şöyle
oluyordu: Allah beni bu ümmî peygambere delâlet/ rehberlik etmiştir. O
peygamber, hiçbir iyiliği kendisi ilk tatbik eden ol-maksızın emretmiyor, hiçbir
kötülüğü de kendisi ilk terk eden olmak-sızın nehyetmiyor. O, mutlaka galip
gelecektir, engellenemeyecektir. O, ahde vefâ gösterir, sözünü yerine getirir.
Ben kesinlikle kabul edi-yorum ki o, bir peygamberdir.”
Cenâb-ı
Hak, sözle yapılan dâvete fiilen örnek olmayı emre-der:
“İnsanları Allah’a dâvet ve
kendisi de sâlih amel/iyi davranış ve hareket eden ve ‘Ben şüphesiz
müslümanlar-danım’ diyen kimseden daha güzel sözlü kimdir?”
(Fussilet:
41/33)
Bu
âyette, iyiliği emreden dâvetçide ve hatipte aranacak vasıf-ların en önemlileri
bir araya getirilmiştir. Burada iyiliğe dâvet eden tebliğci veya hatip için
sâlih amel, işinin sözüne uygun olmasıdır. "Ben
şüphesiz müslümanlardanım" demesi ise, dâvetçi veya hatibin kendini dinleyicilerden
üstün ve ayrı görmemesi, onlarla kaynaşmış, kibir ve gurur gibi duygulara
kapılmamış olmasıdır. İnsanlar, örnek görmek isterler. Psikoloji ve
pedagojide, örnek almanın
doğurduğu “taklit fonksiyonu”nun büyük değeri vardır. Her taklit olayı,
önce insanların ruhlarında arzu, ihtiyaç, itikad ve fikir şeklinde doğar. Daha
sonra bunlar, hareket ve davranışlar, âdet ve alışkanlıklar şeklinde yaşayışa
intikal eder. Bu konuda toplumun her sınıfında ve her türlü eğitim dalında
istifade edilir.
Meselâ
çocuğuna dinî eğitim vermek isteyen bir âile, ona her vesile ile “taklit
edilecek iyi numûneler” göstermek zorundadır. Yeme-ğe başlarken besmele,
kalkarken hamd, Kur’an okumak, namaz, o-ruç, fakirlere yardım, küfür etmemek,
içki içmemek, yalan söyleme-mek gibi İslâm’ın emrettiği esasları, ciddî ve
samimi olarak önce aile büyükleri yapacak, çocuklar şuursuz olarak bunları
taklit edeceklerdir. Bu taklit devam ettikçe, nihâyet kuvvetli bir itiyat/alışkanlık
haline ge-lir. Çocuklukta kazanılan iyi itiyatlar, bütün hayat süresince devam
eder. Toplumun her yönünde halk toplulukları ve kitleler arasında ay-nı kanun hükümleri
geçerlidir. Öğretmen okulda, dâvetçi muhatapları karşısında hal ve tavırları,
fikirleri ve sözleriyle daima örnek olmalıdır. Bunlar yapılmadıkça dâvet
ve tebliğ için,
eğitim ve öğretim
için
ne kadar
gayret sarf edilse tesirsiz kalmaya mahkûmdur. Genel ku-ral olarak
diyebiliriz ki tebliğ, beşikten mezara kadar devam eden bir alıştırma ve iyi
örnek olma işidir.[1]
Rasulullah,
yirmi üç sene süren peygamberlik hayatı boyunca hiç kimse, onun karşısına
çıkarak, veya arkasından konuşarak: "Ne-den bize söylediklerini kendin de
yapmıyorsun?" diyememiştir. Rasu-lullah'ın bu üstün vasfı, O'nun her
yönüyle sözü dinlenir bir peygam-ber olarak tanınmasına sebep olmuştur. Hayatı
boyunca ona sarsıl-maz bir imanla bağlananlar, her şeyden çok, sözünün işe
uygun ol-ması yönü ile ona bağlanmışlardır. Rasulullah'a beslenen güvenin, iti-madın
aslı bu esasa dayanıyordu. Yaşayışla güzel örnek verme ku-ralının etkisini
gâyet iyi bilen Peygamber Efendimiz, kendisi hayatıyla örnek teşkil ettiği
gibi, İslâm'a dâvet ettiği insanların İslâmî yaşayışı görerek fikir ve
kanaatlerini ona göre tayin ve tespit etmelerine imkân ve vesileler
hazırlıyordu. Bedir Gazvesinde ele geçirilen esirlerin top-luca bir yerde hapis
tutulmaları yerine birer birer ashâb-ı kirâma dağı-tılarak m
İslâm
düşmanı Benû Hanife reisi Sümâme'nin müslüman ol-masına, Hz. Peygamber'in
hüsn-i muâmelesi, karşılıksız affı yanında mescidde bir direğe bağlı kaldığı
müddet zarfında İslâmî tatbikatı gö-rerek hakikati idrak etmesi de etkili
olmuştur, diyebiliriz. Tâif heyeti geldiği zaman, müslümanların Kur'an
okuyuşları, namaz kılışları, hu-şû ve huzû içinde ibadetleri ve İslâm'ı
yaşayışları kalplerini rikkate ge-tirsin diye Hz. Peygamber'in onları mescidin
hemen yanında m
Görülüyor
ki İslâmî dâvetin neticeye ulaşabilmesi için dâvetçi-nin tebliğ ettiği esasları
çok iyi bilerek hayatında yaşaması, güzel bir örnek teşkil etmesi, mutlak bir
zarurettir. Asr-ı Saadet'ten sonra İslâ-m'a muhatap olan millet ve ümmetlerin
İslâm'ı öğrenme ve kabul et-mede tamamen uzak ve yabancı kalmalarına sebep,
-esefle kaydedelim ki- İslâm'ı hiç duymadıkları veya yanlış anladıklarından
ziyade, müslümanlardan gördükleri kötü yaşayış ve davranışlar olmuştur.
İs-lâm'ı kabul edenleri incelediğimiz zaman bunların iki ana grup teşek-kül
ettirdiğini görürüz:
1- Allah'a ve İslâm'a samimiyetle
bağlı müslümanların örnek yaşayışlarından etkilenerek müslüman olanlar,
2- Hür düşünce ve tarafsız bir
araştırmayla İslâm'ın hakikatini anlayarak diğer dinlerin yanlışlıklarından
İslâm'a sığınanlar.
Şüphesiz
birinci grup, ikinciden kat kat fazladır. Müslümanlar ve dâvetçiler,
bilmelidirler ki şâyet kendileri yaşayışlarını İslâm'a uy-durarak güzel bir
örnek halinde İslâm'ı sunabilseler Avrupa'sıyla, Amerika'sıyla bütün bir cihan
kapıları sonuna kadar İslâm'a açacaktır.
Yapmadıklarını
söyleyen, başkasına öğüt verip kendileri ver-dikleri öğütlere uymayan ve
başkalarına doğru yolu gösterip kendileri o yoldan gitmeyenler, ancak kulların
alayını ve Rablerinin gazabını üzerlerine çekerler. Dâvetçi, kendi kendisini
sıkı sıkıya kontrol etmeli ve verdiği kararlara uymakta öncelikle kendisini
sorumlu tutmalıdır. İlim, başkalarına aktarmak için değil; öncelikle yaşamak için öğre-nilmelidir. Allah diyor ki, veyl olsun o Mutaffiflere. Her konuda
ölçüyü kaybedenlere veyl olsun. Kazanma harcama konusundaki ölçüden tu-tun da,
çocuğa verilecek eğitimin ölçüsüne, kadınların haklarını verme konusundaki
ölçüye, komşularımızın haklarına verme konusundaki ölçüye kadar her konuda
ölçüyü kaybedenlere veyl olsun.
Özellikle
burada mal, mülk konusunda ölçüyü kaybedenler an-latılıyor. İnsanların mala
bakışlarının bozulması, malla ilişkilerini Allah’ın istediği gibi
ayarlamamaları anlatılıyor. Mal konusunda ölçüye, tartıya riâyet etmeyişleri anlatılıyor.
Kur’an-ı Kerîm’de pek çok yerde ölçüye tartıya riâyet etmeyen toplumların helâk
oldukları vurgulanmaktadır. Bakın Araf sûresinde Şuayb’ın (a.s) toplumunun durumu
anlatılır. Şuayb’ın (a.s) toplumunun en büyük hastalığı muamelat konusuna
Allah’ı karıştırmamak ve ölçü, tartıya riâyet etmemekti. Ölçü ve tartıda
kapitalist bir hayatın ortaya konması, maddeci ve materyalist bir anlayışın
doruklaştırılması. Ahiret inancının, hesap-kitap duygusunun diskalifiye edilip
dünyanın birinci plana alınması ve bunun sonucu olarak da putlaştırılan dünya
ve dünyalıklara ulaşabilmek için her şeyin meşru sayıldığı bir toplum. Bakın bu
topluma elçi olarak ge-len Hz. Şuayb der ki:
“Medyen
halkına da kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. Onlara şöyle dedi: “Ey milletim!
Allah'a kulluk edin, O’-ndan başka İlâhınız yoktur. Rabbinizden size bir belge
geldi. Ölçü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyasını eksik vermeyin,
düzelttikten sonra yeryüzünde bozgunculuk etmeyin; inanıyorsanız bilin ki,
bunlar sizin için hayırlıdır.”
(A’râf 85)
Meyden
halkına da kendilerinden, kendi içlerinden, tanıdıkları, bildikleri kardeşleri
Şuayb’ı gönderdik diyor Rabbimiz. Kavmine elçi olarak, örnek kul olarak
gönderilen Hz. Şuayb kavmine dedi ki: Ey kavmim, ey benden olanlar, ey
sahiplendiklerim, Allah’a kul olun. Allah’ı dinleyin. Allah için bir hayat
yaşayın. Almanızda vermenizde, sevmenizde küsmenizde, evlenmenizde
boşanmanızda, yemenizde içmenizde, giyinmenizde kuşanmanızda, düğününüzde derneğinizde,
kocalığınızda babalığınızda, hukukunuzda eğitiminizde, hasılı tüm bi-reysel ve
toplumsal hayatınızda sadece Allah’ı dinleyin. Sadece Allah’ın çektiği yere
gidin. Çünkü sizin O’ndan başka sözünü dinleyeceğiniz, yasalarını
uygulayacağınız, hatırını kazanacağınız ilahınız yoktur. Allah’tan başka hayata
karışacak tanrınız yoktur. Allah’tan başka hayata program yapacak yoktur. Rabbinizden
size apaçık Beyyine’ler gelmiştir. Öyleyse Rabbinizin emrettiği biçimde ölçü ve
tartıya riâyet edin ve insanların mallarını eksiltmeyin. Allah’ın meşru
kılmadığı, Allah’ın izin vermediği batıl yollarla, haram yollarla birbirinizin
mallarını yemeyin, birbirinize zulmetmeyin.
Allah’ın
peygamberi evvela toplumunu tevhide dâvet ettikten sonra ölçü ve tartı
konusunu, ticarette dürüst davranmaları konusunu gündeme getiriyor. Elbette
tevhidi kavrayamamış, Allah’a Allah’ın is-tediği biçimde inanamamış bir
insanın, içine iman ve akide yerleşme-miş bir toplumun ameli hayatının
düzelmesi de mümkün olmayacaktır. Allah’ı, Allah’ın kendisini tarif ettiği
biçimde tanımayan ve inanmayan bir adama bir kısım amellerden söz etmenin anlamı
yoktur. Çünkü ne adına yapacak ki adam bunları? İnsanlara önce Allah, cennet,
cehennem, hesap-kitap anlatılacak, yani cenneti ve cehennemi olan, sonunda
hesaba çekecek olan bir Allah anlatılacak ve ondan sonra da işte bu Allah
hatırına şunları şunları yapman lâzım denilecektir. İş-te Allah’ın elçisi de
işe buradan başladıktan sonra onların hayatlarındaki bir bozukluğa dikkat
çekiyor. Ölçü ve tartıya riâyet edin ve insanların eşyalarını eksiltmeyin,
eksik vermeyin. Bu emir, ticaretin her çe-şidini içine alan bir emirdir.
İhtiyaç olmayan şeyleri reklâmlar vasıtasıyla ihtiyaçmış gibi göstermekten
tutun da, insanların şartlandırılmasına, satılmaması gereken malın satılmasına,
enflasyon yoluyla çaktırmadan sadeyağdan kıl çeker gibi insanların ceplerine uzanmaya
kadar her türlü mal eksiltmeyi içine almaktadır ve bunların her türlüsü
yasaktır.
Evet orada
da burada da Rabbimiz diyor ki, “Ölçü ve tartıya iyi riâyet edin. İnsanların
mallarını eksiltmeyin. İnsanların haklarını yemek sûretiyle onlara zulmetmeyin.”
Eğer bir toplumun hayatı Allah’a iman esasına dayanmıyorsa, ekonomik hayatı
Allah’a iman ve teslimiyet esasına dayanmıyor, kapitalist yahut materyalist bir
anlayışa, küfre ve şirke dayanıyorsa, o toplumda mutlaka zulüm olacak, insanlar
her şeyi kendi menfaatlerine göre yontacak ve mutlaka o toplumda ezenler ve
ezilenler olacaktır. Böyle bir toplumda bu kaçınılmazdır. Çünkü hayatları
Allah’a iman esasına dayanmayan, hayat programlarını Allah’tan almayan,
Allah’ın âyetlerine kulak vermeyen bir toplumun fertleri bencildir, hodbindir.
Sadece kendilerini düşünen, kendilerinden başka hiç kimseyi düşünmeyen, tüm
dünya kendilerine verilse bile bir türlü doymayan insanlardır. Bundan dolayıdır
ki daha çok kazanabilmek için insanlara ölçüp tartarken hep eksik ölçüp
tartacaklar ve insanlara zulmedeceklerdir.
İşte Medyen
ahalisi de böyleydi. Rivâyetlere göre ticarette kul-landıkları altın ve gümüş
paralardan insanlara verirken bir kısmını ke-serek, eksilterek veriyorlardı.
İşte şu anda bizim toplumda enflasyon da aynı şeyi gerçekleştirmektedir.
Allah’a iman ve teslimiyet esasına dayanmayan bu sistem, her gün insanların
cebindekini biraz daha eksiltmektedir. Ama bizler de buna yardımcı oluyoruz
tabii. Allah diyor ki bakın:
4-6.
“Bunlar, büyük bir günde tekrar dirileceklerini sanmıyorlar mı? O gün insanlar
alemlerin Rabbinin huzurunda durur.”
Yani onlar
zanda mı etmiyorlar? Bu adamlar, bu başkalarına farklı, kendilerine farklı
ölçenler, ölçü ve tartıyı bozarak haksız yere insanların mallarını yiyenler,
anlaşıldı inanmıyorlar da, zan da mı et-miyorlar? İmanları yok belli de, en
ufak bir zan da mı taşımıyorlar? Bir şüphe de mi taşımıyorlar bunlar! Hangi
konuda? Tekrar dirilecekleri konusunda. Azîm bir günün hesabı, kitabı
konusunda. Alemlerin Rab-binin huzurunda hesap-kitap için toplanıp yaptıklarının
sorgulamasının yapılacağı konusunda. Haydi imanları yok diyelim, ama ufacık bir
ihtimal de mi vermiyorlar buna?
Kur’an’da zan bazen iman mânâsına
da gelir. Kur’an’da zannın iman mânâsına geldiği yerler de vardır. Öyleyse bu
adamlar o güne inanmıyorlar mı? demek de doğru olacaktır.
7-9.
“Sakının; Allah’ın buyruğundan dışarı çıkanlar, muhakkak “Siccîn” adlı defterde
yazılıdır. “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilirsin? O, yazılmış bir kitaptır.”
Ne bu
yaptığınız? Kendinize gelin! Vazgeçin bu anlayışlarınızdan! Düzeltin
durumlarınızı! Bilesiniz ki füccarın, facirlerin, sapanların, Allah’ın
istediğine göre hayatı düzenlemeyenlerin, mala bakışlarını, malla münasebetlerini
Allah’ın kitabına göre ayarlamayanların kitabı “Siccîn”dedir.
Siccîn’in
ne olduğunu sen nereden bilirsin? Sen bilir misin peygamberim onun ne olduğunu?
Ya da o ne Siccîn’dir? Ne Siccîn? Siccîn, hapishane demektir. Aşağıların
aşağısı, en pis, en kötü yer demektir.
O, Kitab-ı
Merkûm’dur, yazılmış bir kitaptır. O, cehennemliklerin yazılmış, derlenmiş
hesap defterleri, sicil dosyaları, yazılmış, rak-kamlanmış kütükleridir.
Açıkça, sağlamca yazılmış, mühürlenmiş, ka-yıt altına alınmış, bunlar
cehennemliktir diye mimlenmiş, tescilli, mühürlü dosyalardır onlar. Öyle pis
dosyalar ki bunlar, her görenin rahatlıkla anlayabileceği açıklıkta defterlerdir.
Nitekim bir
sonraki sûrede kâfirler, zâlimler Allah’ın melekleri tarafından kendilerine bu
defterleri sol taraflarından sunulunca bu defterlerin pisliğini bildikleri için
almak istemeyecekleri, almamak için ellerini arkalarına atacakları, ama zorla
arkalarından defterleri verilecekleri anlatılır.
Bu
zâlimlerin dosyaları işte böyle tutuluyor. Şimdi onlar da Müslümanları
dosyalamaya, fişlemeye çalışıyorlar, değil mi? Unutmasınlar ki Allah da onları
fişlemektedir. Yakında nasıl bir devrilişle devrildiklerini göreceğiz bu
kimselerin.
10-11.
“Yalanlayanların o gün vay haline!
Onlar, kıyamet gününü yalanlamış olanlardır.”
Yalanlayanların,
yalan sayanların vay haline. Neyi yalanlıyorlar? Hayatı ilgilendiren her konuda
yalan söyleyenler, dini, Allah’ın ha-yat programını, Allah’ı yalanlayanlar,
Allah’a karşı yalan iftiralarda bu-lunanlar. “Bana göre Allah şöyle olmalıdır!
Bana göre Allah böyle bu-yurmaktadır! Bana göre Allah’ın dini böyledir! Bana
göre Allah’ın ki-tabı böyle olmalıdır. Allah’ın kitabı da böyle buyurmaktadır,
Allah da demokrasiden yanadır. Din de bu tür bir kıyafetten yanadır. Bana gö-re
Allah hayata karışmamalıdır. Bana göre kılık-kıyafetin bu kadarını da Allah
istememektedir” diyerek Allah’a iftirada bulunanlar.
Allah’tan
habersiz oldukları halde Allah hakkında konuşanlar... Dinden, Kur’an’dan
habersiz oldukları halde din, Kur’an hakkında ko-nuşanlar, peygamberi
tanımadıkları halde peygamber hakkında fikir yürütenler, ahkâm kesenler…Kendi
fikirlerini, kendi görüşlerini ve he-vâlarını Kur’an’la, peygamberle ve dinle
özdeşleştirmeye çalışanlar. Allah öyle olmadığı halde Allah’a yol göstermeye,
akıl vermeye çalışanlar. Böyle olmalısın ya Rabbi! Biz senin böyle olmanı
istiyoruz! Sen bizim istediğimiz gibi olmak zorundasın diyerek Allah’ı yönlendirmeye
çalışanlar. Demediğini dedi, dediğini de demedi diyerek zorla kitaba kendi
hevâlarını söyletmeye çalışanlar. Peygamber de böyleydi, peygamber de bizim
düşüncemizin üyesiydi diyerek peygamberi şartlandırmaya çalışanlar…
Evet onlar
hakkı yalanlayan, dini reddeden, kendilerini putlaştıran, rubûbiyet ve ulûhiyet
iddiasında bulunan kimselerdir. “Ya Rabbi her ne kadar da sen eğitiminiz şöyle
olsun, hukukunuz böyle olsun, ekonominiz şöyle olsun, ticaretiniz, aile hayatınız,
sosyal düzeniniz, siyasal yapılanmanız şöyle olsun diyorsan da biz böyle de
yaparız” diyenlerdir bunlar. Allah öyle dediği halde demedi diyerek, ya da
Allah öyle demediği halde, Allah öyle buyurmadığı halde Allah öyle dedi diyerek
dediğini demedi demediğini dedi diyerek yalan söyleyenler…
“Allah dünyayı yarattı ve işi
bitti diyerek, yani artık Allah hayata karışmıyor, Allah hayata karışmaz”
diyerek yalan söyleyenler… “Allah dünyanın idaresini bize bıraktı” diyerek
yalan söyleyenler. “İnsanlık için en ideal sistem, insanların tespit ettikleri
sistemdir. Allah sistem konusunda bilgisizdir. Allah asla bize hayat programı
göndermemiştir” diye yalan söyleyenler…
Bir de din
gününü, kıyamet gününü ve o günün hesabını, kitabını yalanlayanlar. Hayatlarını
ahiretin yokluğuna bina edenler... Sümenaltı edileceklerine, bir daha diriltilmeyeceklerine
inananlar... Veyl olsun onlara, yazıklar olsun onlara. Müddessir’de de din
gününü yalanlayanların cehenneme gidecekleri
anlatılıyordu. Din gününü ya-lan sayıyor oldukları anlatılıyordu orada.
İnkâr değil yalan sayıyorlardı onlar. Yani adam diliyle kabul ediyor ama
hayatıyla, hayat programıyla yalan sayıyor. Soruyorsunuz: Ölüm var mı? Var.
Kabir var mı? Var. Hesap kitap var mı? Var diyor, inanıyor adam, ama öyle bir
hayat ya-şıyor ki dünyaya dalmış. Hayatında bu var dediklerinin kokusunu bile
görmek mümkün değil. Dünyaya ayırdığı zamanı Allah’a ve ahirete ayırmıyor.
Akvaryumun başında beklediği kadar Kur’an’ın başında beklemiyor. Dükkanıyla
ilgilendiği kadar çocuklarıyla ilgilenmiyor. Arabasına ayırdığı zamanı
hanımının İslâmî hayatına ayırmıyor. TV’ye ayırdığı zamanı komşularına
ayırmıyor. İşte bunlar din gününü yalanlayan, yalan sayan, yok farz eden
kimselerdir.
12. “Oysa
onu mütecaviz günahkardan başka kimse yalanlamaz.”
Ahireti,
din gününü ancak günaha düşkün, günah yükünden hoşlanan haddi aşmışlar
yalanlar. Vebal yüklenen, suç yüklenen, so-rumluluk yüklenen insanlar… Kitaptan
habersiz söyledikleri sözleriyle, vahye istinat etmeyen hükümleriyle, hikmete dayanmayan,
Kitap ve Sünnete dayanmayan davranışlarıyla, Allah’tan kaynaklanmayan hayat
programlarıyla hem kendi veballerini hem de Allah yasalarından koparıp kendi
yasalarına kul, köle yaptıkları Allah kullarının veballerini yüklenen
insanlardır bunlar. Kendileri Allah’ın âyetlerinden habersiz bir hayat
yaşadıkları gibi, çevrelerindeki insanları da Allah’ın âyetlerinden koparan,
Allah’ın âyetlerini gündemden düşüren, âyetlerin eğitimine yasaklar koyan ve
böylece Allah’ın âyetlerini örtüp çevresindekileri de bu âyetlere karşı örtülü
hale getirdikleri için sürekli vebal yükü yüklenmeden yana olan insanlardır bunlar.
Yani
aslında bu adamlar da biliyorlar ahiretin varlığını ama ha-yatlarının
değişeceğinden korktukları için inanmak istemiyorlar. Aslında Allah’ı, Allah’ın
âyetlerini, kıyamet gerçeğini biliyorlar. Bile bile, pe-şin peşin reddediyorlar.
Neden? Çünkü o zaman şu andaki yaşadıkları hayatlarını, yaşantılarını,
beklentilerini reddetmeleri gerekecekti. Çünkü ahirete inandıkları zaman
kesinlikle biliyorlardı ki hayatları değişecekti. Allah’a, Allah’ın âyetlerine,
Allah’ın hayat programına yönel-dikleri zaman huzurları kaçacaktı. O zaman
keyiflerine geldiği gibi ya-şayamayacaklardı. O zaman insanlara
zulmedemeyecekler, kan içemeyecekler, tanrılıkları bitecek ve sömürü düzenleri
sona erecekti. O zaman zulümleri bitecekti. Saltanatları, çıkarları sona erecekti.
Onun için biliyorlar ama bile bile inkâr ediyorlar hainler.
13. “Ona
âyetlerimiz okunduğu zaman “Öncekilerin masalları” der.
Bu kitap
esatıyr’ul evvelindir. Bu eskilerin yazdıkları satırlar, bu eski kitaplardaki
sayfalardır. Bunlar çok eski şeyler. Eski şeyler, eski-miş şeyler bunlar. Bize
göre daha çağdaş, daha biz ifadeli, daha bizim hayatımızı içeren, işte
şehrimizle, kentimizle, belediyemiz, parlamentomuzla, atımız, arabamızla,
parkımız, plajımızla, radyomuz, televizyonumuzla ilgilenen bize yönelik, yeni
kitaplar olmalı. Yani daha çağdaş, daha özgün, daha yeni kitaplar olmalı
diyorlar. Yeni satırlar arıyorlar adamlar.
Veya, “Efendim
işte bunlar on üç asır öncesine ait şeyler. Ya da işte imamlar dönemine,
mezhepler dönemine ait şeyler. İmamlar döneminde, mezhepler döneminde ayarlanmış
uyarlanmış şeyler” de-meye çalışıyorlar. Garip ama bu alçakların dediklerini
şimdi Müslümanlar söylüyor.
Bu mitoloji,
yani efsane diyorlar. Kur’an’ın istediği hayatı mitoloji, efsane görmeye
çalışıyorlar. Müslümanlar yapıyor bunu. “Efendim o peygamberdi, elbette kitabı
o anlayacaktı. Biz peygamber değiliz ki! Biz onun gibi değiliz ki bu kitabı
anlayabilelim!” diyorlar. “Efendim onlar Sahâbeydi, elbette bu kitabı onlar anlar
ve yaşarlardı” di-yorlar. “Yani şimdi bizler Sahâbe miyiz ki bu kitabın
âyetlerini anlamak ve yaşamakla sorumlu tutulalım? Mümkün değil arkadaş, bugün
bunu yapmak!” diyorlar. “Kardeşim eğer Müslümansan, Müslüman ol-duğunu iddia
ediyorsan o zaman kızını böyle giydireceksin, hanımını böyle eğiteceksin,
şuradan kazanacak, şurada harcamayacaksın, bu devirde kesinlikle bunları yapmak
mümkün değildir” diyorlar. “Belki o devirde, eski zamanlarda bunları yapmak mümkündü,
ama bu devirde kesinlikle olmaz bu diyorlar. Namazsız, abdestsiz olmaz diyeceksin,
çaysız bir hayat düşüneceksin, televizyonsuz bir hayat düşüneceksin vallahi bu
devirde imkanı yok, olmaz bunlar!” diyorlar.
Allah
korusun, ama dünkü namussuzların ahlâksızların, kâfirlerin söylediklerini bugün
Müslümanlar söylüyorlar. Kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğu zaman
kendilerine Allah’ın emirleri duyurulduğu zaman bunlar esatıyr’ul evvelîn
diyorlar. Yani bunlar bir zamanlar insanların uyguladıkları ama bu zamanda
uygulama imkânı olmayan şeylerdir diyorlar.
14. “Hayır
hayır; onların kazandıkları kalplerini paslandırıp körletmiştir.”
İşledikleri
suçlar sebebiyle kalpleri paslanmıştır onların. Söz anlamaya yanaşmadıkları
için, istifade etmek üzere, iman etmek ve amel etmek üzere dinlemedikleri için
de Allah onların kalplerini mühürleyivermiştir. Dinlemek ve anlamak için
kendilerine verdiği hassalarını kullanmadan yana olmadıkları için, Allah da bu
hassalarını onlardan alıvermiştir. Kalplerine mühür vurmuştur Allah, çünkü bu adamlar
Allah’ın kendilerine verdiği kalplerini kullanmak istememişlerdir. Allah, böyle
davranan kimselerin kalplerini mühürleyiverir de duy-maz duygulanmaz hale
getiriverir. Allah’ın Resûlü bir hadislerinde bu hususu anlatırken şöyle
buyurur:
“İnsan bir
günah işler ve kalpte bir leke meydana getirir. Sonra bir günah daha, bir günah
daha derken günahlar insan kalbini bir kılıf gibi öyle bir sarar ki sonunda o
kişi artık bir şey duymaz oluverir.”
Zira kalp
Allah’ı anma yeri, Allah’la beraber olma yeridir. Kalp, kabul ve ret makamıdır.
Kalp, iyi ya da kötü olmanın merkezidir. İşte böyle kalp günahlarla,
işledikleri suçlarla örtülünce, Allah da onun üzerine mührünü basıverir. Bir
kabın üzerine mühür vurulmuşsa artık o kabın içine ulaşmak ancak o mührü, o
damgayı çıkarmaya, kırmaya bağlıdır. Bu kalbe iman ancak o zaman girebilir.
Resûlullah Efendimiz bir hadislerinde
buyurur ki; “kalpler ameller yönünden ayın üstündeki bulut gibidir. Ay bulutun
içine girdi mi simsiyahtır, görünmez olur. Kalpte aynen bunun gibidir.
Günahların içine battı mı artık simsiyah olur.”
Kalbin temizliği iman ve amel iledir. Kalbin temiz olması
için amellerin temiz olması gerekir. Zira ameller kalbin dışa yansıyan bölümüdür.
Değilse bir kalbin iman sahibi mi, değil mi olduğunu bilmemiz mümkün değildir.
Yâni iman kalbe yerleşip kalan bir hadise değildir. Bir başka deyişle iman
kalbe hapsedilmiş bir vicdan işi değildir. Aslında kalpte hapsedilip amellerle
dışa taşmayan bir iman varlığını asla muhafaza edemez, yok olmaya mahkum olur.
Neden? Çünkü aslında kalp bütün vücuda, bütün organlara kan pompalayan, tüm
hücreleri canlı tutan, canlılık kazandıran, hayatiyet sağlayan bir merkezdir.
Kalp bu işlevini ihmal ettiği anda bütün organlarda hayat biter. Aynen bunun
gibi kalpte karar kılan iman, kalp tarafından bütün organlara ulaştırılır. El
kalpten aldığı iman sinyaliyle yapması gerekeni yapar, yapmaması gerekeni
yapmaz. Göz, kulak, burun, mide, barsak hepsi öyledir.
Şimdi düşünün ki, tertemiz bir kalbe tertemiz bir kan konup
orada hapsedilse, kalp harekete geçip o kanı vücudun organlarına taşımasa,
kesin biliyoruz ki bu tertemiz kan kısa bir süre sonra bu kal-bin içinde
donmaya, çürümeye ve kokmaya mahkum olur. İşte iman da aynen bunun gibidir. Bir
kalpteki iman ne kadar güçlü olursa olsun, eğer kalp tarafından diğer azalara
iletilemiyorsa, yâni amel olarak bu iman azalarda kendini gösteremiyorsa,
kesinlikle bilelim ki kalpte hap-sedilen ve amele dönüştürülemeyen bu iman da
çürümeye, kokuşmaya ve yok olmaya mahkum olacaktır.
Kimi zavallılar derler ki; efendim sen kalbe bak kalbe. Her
ne kadar da bizler namaz kılmıyor, oruç tutmuyor, örtünmüyor, Allah’ın istediği
gibi bir hayat yaşamıyorsak da bizim kalbimiz tertemizdir. Kalplerimiz puro
sabunuyla yıkanmış, zemzemle temizlenmiştir. Bizler de müslümanız. Boş şeyler
bunlar. Eğer sizin kalbinizde iman varsa -ki bunu biz bilemeyiz- çünkü sizin
kalplerinizi açıp bakma imkânımız yoktur.
15. “Hayır;
doğrusu onlar o gün, Rablerinden yok-sun kalacaklardır.”
Onlar
Allah’tan hicaplaşacaklar, ru’yet nimetinden, Allah’ı gör-me, Allah’ın cemaline
bakma nimetinden ve tüm nimetlerden mahrum olacaklar. Cennete giremedikleri
gibi, orada Rablerinin cemaline ba-kabilmekten de mahrum olacaklardır.
17. “Sonra
da: “Yalanlayıp durduğunuz işte budur” denecektir. Sonra onlar, şüphesiz,
cehenneme gireceklerdir.”
Cehenneme
yaslanacaklar, cehenneme sallanıverecekler. Ve denecek ki kendilerine: “İşte
yalanladığınız, yalan saydığınız buydu. Haydi girin bakalım reddettiğiniz ateşin
içine.” Keşke akıllarımızı başlarımıza alsaydık diyecekler ama bu pişmanlık
kendilerine hiçbir şey sağlamayacak.
18-21. “Ama
iyilerin defteri yüksek katlardadır. O yüksek katların ne olduğunu sen bilir misin?
O, gözde meleklerin gördüğü, yazılı bir kitaptır.”
Kötülerin, kâfirlerin, zâlimlerin
kütüklerinden, defterlerinden, si-cillerinden söz etmişti Rabbimiz. Burada da
Ebrâr’ın, iyilerin, muttakilerin, hayatlarını Allah adına yaşayan mü’minlerin
defterlerinden söz ediliyor. Onların defterlerinin aşağıların aşağısında
olmasına mukabil mü’minlerin defterlerinin kendileri gibi yücelerin yücesinde
olduğunu, Mukarrabûn meleklerin bunlara şahit olduklarını, onların okuyup
gördüklerini, veya yazılışına şahit olduklarını anlatıyor Rabbimiz. Mü’-minlerin
defterleri de yazılmış, işaretlenmiş, tescil edilmiştir. Onların yaptıkları da
asla zayi edilmemektedir.
Onların
amelleri değerli olduğu için, Allah (cc) onların kitapları nı da yükseltmiş,
onları değerli kılmıştır. Peygamberimiz (sav)
buyu-ruyor ki:
“Sıdk (doğruluk) insanı birr’e
(Allah’ın razı edecek iyiliğe) götürür., birr de mü’mini Cennete götürür. Kişi,
doğruyu söyler ve doğruyu arar da Allah (cc) katında doğ-ru sözlü diye
kaydedilir. Yalan da kişiyi sınırı aşmaya gö-türür. Haddi aşmak ta (kişiyi)
ateşe götürür. Kişi yalan söyler ve yalanı araştırır da sonunda Allah katında
yalancı diye kaydedilir”
Kur’an
bize şöyle dua etmemizi tavsiye ediyor:
“Rabbimiz! Biz, ‘Rabbimize iman
edin’ diye imana davet eden bir davetçiyi işittik, hemen iman ettik. Rab-bimiz!
Bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerinizi ört ve bizi de ‘ebrar (Allah’ı
razı edecek iyilik sahipleriyle)’ ile birlikte öldür.”
(Âli
İmran: 3/193)
22-24. “İyiler,
şüphesiz, nimet içinde ve tahtlar üzerinde etrafı seyrederler. Onları,
yüzlerindeki nimet pırıltısından tanırsın.”
Ebrâr olanlar, birr sahipleri
nimet içindedirler. Çünkü onlar orada Allah tarafından ağırlanmaktadırlar.
Onlar için orada büyük bir ağırlanma vardır. Allah’ın zatına lâyık bir
ağırlanma. Onun için orada mahrumiyet yoktur. Orada üzüntü verici herhangi bir
şey yoktur. Kur’-an’ın başka bir yerinde Rabbimiz o mü’minler için
"Tuhberûn" ifadesini kullanır. Yani Allah’ın nimetlerinin insanın
yüzüne, gözüne, içine, kalbine, benliğine sinmesi anlamına geliyor. Allah’ın
nimetlerinin eseri insanın yüzünde, gözünde ve tüm benliğinde hissedilecektir.
Sevinçleri, memnuniyetleri, yüzlerinde, gözlerinde, hallerinde ve tavırlarında
etrafa taşacaktır. Onları görenler her taraflarından bu nimetlerin sevincinin
aktığını hissedecek. Cennette Rabbinizin onlar için hazırladığı nimetlerin
eseri her hallerinden görünür biçimde sevindirileceklerdir. Dünyada işledikleri
salih amelleri, yaşadıkları vahiy kaynaklı hayatları şükre değer görüldüğü için
cennette süslenip ziynetlendirilecekler, ikram olunacaklar. Cennet onlarla
özdeş olacak, içlerine, dışlarına si-necek ve tüm zerrelerinde etkisini
gösterecektir. Cenneti kuşanacaklar, sevinci giyinecekler, hep neşeli, hep
canlı olacaklar. Allah’ın rahmeti onları çepeçevre kuşatacak ve Allah’ın
nimetleriyle iç içe olduklarını her an hissedecekler.
Koltuklarının
üzerlerine oturmuş, nimet, rahat ve huzur içinde, gamdan, tasadan uzak olarak
etraflarını seyredecekler. Ya da kâfirlerin azap içindeki durumlarını seyredecekler.
Koltuklara orada oturulur zaten. Ama bakıyoruz insanlar koltuklara, makamlara
burada oturma kavgası veriyorlar. Mübâlağa etmiyorum şu anda Müslümanların evlerindeki
koltuklar dünkü kralların, sultanların bile oturamadıkları cinsten
koltuklardır. Resmî dairelerdeki müdürlerin, genel müdürlerin oturdukları
koltuklara oturamadıklarının acısını çıkarmak üzere Müslümanlar evlerini ya da
bürolarını onlarınkinden daha lüks koltuklarla doldurmaktadırlar. Bu tür
koltuklarla dünya nimetlerini tatmayı hedef bilip tadanlar, acaba öbür
taraftaki koltuklardan mahrum edilecekler desek yanlış mı olur? Dünya
nimetlerinin peşinde koşanlar, meselâ soğuk suyun peşinde koşanlar, “hanım bir
gün buzdolabına soğuk su koymadı” diye kavga edenler, acaba bunu hedef yaptı
diye yarın ondan mahrum olmayacaklar mı?
Veya dünyada Allah’ın yasağını çiğneyerek bir bardak şarap içen kişi
yarın oradaki şaraplardan mahrum olmayacak mı? Düşünsek iyi olacak herhalde.
Çünkü kitabımızın baş-ka yerlerinde, kimilerinin tüm mükafatlarını dünyada
yiyip bitirdikleri anlatılır Allah korusun.
Bakın
Resûlullah Efendimiz Hz. Ali (r.a) Efendimizin bize naklettiği bir hadislerinde bu hususu
anlatırken şöyle buyurur:
“Cenneti özleyen hayırlara koşar,
cehennemden korkan gayri meşru lezzetlerden kaçar. Ölümü bekleyene lezzetler önemsiz
gelir. Dünyaya soğuk bakana musibetler hafif gelir”
(İmam Beyhaki’nin “Şuabu’l İman)
Yâni
sanki bize özel bir ölçü göndermiş peygamberimiz; bakın kendinize ve durumunuzu
değerlendirin diye. Yarın zaten değerlendirecek melekler. Allah’ın huzurunda
elbette bir durum değerlendirilmesi yapılacak, sonunda mükâfat ya da cezayla
baş başa kalacağız bunu biliyoruz, ama Rahmân olan, Rahîm olan Allah’ın
rahmeten lil âlemîn olan peygamberi bize bunu önceden haber veriyor. Gelin durumunuzu
şimdiden değerlendirin de eğer gidişat kötüyse, azaba, ika-ba, cehenneme
doğruysa şimdiden vaz geçin dercesine.
Cenneti
özleyen hayırlara koşarmış. Nereye doğru koşuyorsu-nuz? Cenneti özleyip
özlemediğinizi anlıyorsunuz bununla. Ne kadar güzel ve net bir ölçü değil mi?
Peki hayır ne? Senin kafandaki değil, Allah ve Resûlünün belirlediğidir
elbette. Yâni cennet özlemiyle dolup taşan bir gönül düşünün, o hayırlara koşar
sadece. Çünkü ancak o zaman cennet kazanacağını bilir. Cehennemden korkan da
gayri meşru lezzetlerden kaçarmış. Yâni İslâm’ın hayır dediği, bunu isteme,
bunu bekleme, bundan lezzet alma dediği şeylerden de mü’min kaçmak zorundadır.
Yâni İslâm’ın haram kıldığı şeyler aslında insana lez-zet vermeyen acı şeyler
değildir elbette. İman sebebiyle acıdır onlar, Allah sebebiyle acıdır onlar,
Allah sebebiyle kaçmak zorundayız onlardan. İçki gibi, kumar gibi, zina gibi,
fuhuş gibi nice şeyler eğer Allah yasak dedi diye olmamış olsaydı, onlar da
ayrıca lezzet olacaklardı tabi. Bunun en net örneği belki de kadın ve erkeğin
birbirinden lezzet almaları, zevk almalarıdır. Nikâhlı olunca, aynı durum
cennete götüre-cek, değilse cehenneme sürükleyecektir.
Ölümü
bekleyene lezzetler önemsiz gelirmiş. Bir insan ölümü far edebilmişse,
öleceğinin bilincindeyse, yâni ölüme hazırlanıyor, ölü-mü bekliyorsa, ölümü iki
kaşının arasında hissediyorsa, ölüm bilincin-deyse, ölümlü bir hayat, ölüme
dayalı bir hayat yaşıyorsa, ölüm elde bir, ben yakında öleceğim diyerek
yaşıyorsa onun için lezzetlerin ne önemi olacak da? Dünya ve içindeki
lezzetlerin ne anlamı olacak da?
Dünyaya
soğuk bakan, dünyanın soğuk olduğunu bilen bir kimse, bir gün soğuk yüzüyle
dünyada kalacağının bilincinde olan bir kimse, onun için de musibetler çok hafiftir.
Yakınlarınızdan birisi vefat etti mi? Değilse ilk duyduğunuz cenazede gidin, tabi
kadın ve erkek ayrımını düşünerek onun şöyle alnının ortasından öpmeye çalışın.
Ne kadar soğuk bir yüz olduğunu anlarsınız. Oysa siz insanları ne kadar sıcacık
bilirdiniz her zaman. Dünya işte öyle, anlayın.
25-26.
“Sonunda misk kokusu bırakan, ağzı kapalı saf bir içecekten içerler. İyi şeyler
için yarışanlar, bunun için yarışsınlar.”
Evet o
mü’minlerin cennette yüzleri gülüyor, çünkü onlar orada Râhik’la sulanacaklar.
Râhik isimli şarap sunulacak onlara ki onun hi-tamı misktir. Hitam, mühür anlamınadır,
yani o içkilerin sunulduğu kapların mühürü misktendir. Veya hitam sonu, ahiri
anlamınadır, yani içenlerin ağzında misk kokusuna benzer bir koku kalacaktır.
İçeceğiz ve sonunda ağzımızda misk tadı kalacak. Ya da bu içkinin sunulduğu
kaplar üzerinde isme yazılı, filana mahsus, kişiye özel diye mühürler,
işaretler vardır. Ne müthiş bir zevk, ne müthiş bir nimet değil mi? Öy-leyse:
Öyleyse
yarışanlar bunun için yarışsınlar. Yarışmaya değer bu. Yarışacaksanız işte
bunun için yarışın, diyor Rabbimiz. Bir apartman, bir arsa, bir milyar, bir
derece daha adına değil. Veya bir kademe, bir araba, bir model daha adına
değil. Bir makam, bir koltuk, bir rütbe, bir fakülte, bir doktora daha değil.
Dünyada kalacaklar, ölürken terk edilecekler, öbür tarafa intikal etmeyecekler
adına değil. Yarışacaksanız, koşturacaksanız, işte bu cennet ve nimetleri adına
koşturun. Birbirinizle yarışacaksanız bunun adına yarışın. İnsanlar tam tersini
yapıyorlar değil mi şu anda? Hacısı da, hocası da dünya ve dünyalıklar adına
yarışıyorlar Allah korusun. Öyleyse gelin ey Müslümanlar, aklımızı başımıza
alalım da mallarımızı cennet adına yarıştıralım, çocuklarımızı bunun adına
yarıştıralım, ilmimizi, aklımızı, kalemimizi, gecemizi, gündüzümüzü,
fırsatımızı, imkânımızı hep cennet adına seferber edip yarıştıralım. Bu konuda,
cennet konusunda ben herkesten öne geçeceğim! Ben herkesten öne geçmeliyim!
diyelim, öyle yaşayalım, öyle yarışalım çünkü buna değer, diyor Rabbimiz.
27-28.
“Onun katkısı gözdelerin içtiği yüce kaynak-tandır.”
Karışımı,
mizacı, terkibi Tesnîm’dir. Müminlere sunulacak o iç-kinin bir de karışımı,
katkısı varmış. Karışımının adı da Tesnîm’miş. Aynen öyledir bu, hiç şüpheniz olmasın.
Veya o bir pınar ki, ondan ancak Mukarrabûn içecektir. Yukarıdan aşağıya doğru
akıyormuş. Mü’minler ayakta oldukları zaman etraflarında boyları hizasında, oturdukları
zaman da onlara zahmet vermesin diye onların boyları hizasına inen,
etraflarında, yanı başlarında akıp giden bir pınar. Âyetin ifadesinden anlıyoruz
ki bu Tesnîm’den saf bir biçimde ancak Mukar-rabûn olanlar içecektir. Mü'minler
de Rahîk’in içine karıştırılmış olarak ondan içecektir. Halbuki:
29-30.“Suçlular,
şüphesiz, inanmış olanlara güler-lerdi. Yanlarından geçtikleri zaman da birbirlerine
göz kırparlardı.”
Mücrimler mü’minlere gülüyorlar, mü’minlerle alay
ediyorlardı.
Mücrim; suçlu, günahkâr, günah
işleyen, haddi aşan kimse, "Ec.re.-me" fiilinin ism-i fâili. Anlam
itibariyle kapsamlı bir kelimedir. Yerine göre bir kişi, bir grup, bir kavim, hattâ
bir millet hakkında kullanılmıştır. "Cereme", "Cürm"
kelimeleri de aynı şeyi ifade etmek için kullanılır. Cürm: Günah işlemek, haddi
aşmak demektir.
Bu
anlamda Kur’an-ı Kerim'de işte böyle buyurulmuştur: "Suç-lular şüphesiz
inanmış olanlara gülerlerdi" Yine bir başka sûrede; "Ey Muhammed!
Sana, "Kur’an'ı kendiliğinden uydurdu" derler. De ki: Uy-durdumsa
suçu bana âittir..." (Hûd,35); Yine bir başka sûrede; "Ey in-kârcılar!
Yiyiniz, biraz zevkleniniz bakalım, doğrusu sizler suçlularsı-nız"
(Mürselât,46); "Doğrusu suçlular (mücrimin) temelli kalacakları
Cehennem'in azâbı içindedirler" (Zuhruf,74); "Doğrusu suçlular (mücrimin)
sapıklık ve çılgınlık içindedirler" (Kamer,47).
Cürm
veya mücrim kelimeleri hadislerde de "günahkâr (suçlu)" karşılığında
kullanılmıştır (Buharî, Ahkâm, 53; Diyât, 30; İ'tisâm, 3; Müslim, Fedâil, 132;
133; Ebu Dâvud, Sünne; 6; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 176, 179; VI, 57).
Zeccâc'a
göre mücrimlerden maksat, kâfirlerdir (İbn Manzur, L
Mücrimlerin
özellikleri, dünya ve âhirette karşılaşacakları belâ, musibet ve azâb âyetlerde
şöyle bildirilmiştir: Mücrimler: İnkârcıdırlar (Mürselât,46). Kendilerine Allah'ın
âyetleri okunmuş fakat inkâr etmişlerdir (Câsiye,31). Allah'tan mağfiret
dilemezler, tevbe de etmezler; Allah'tan yüz çevirirler (Hûd,52). Bir kısmı da
inandıktan sonra inkâr etmişlerdir (Tevbe,66). Kitab'a da inanmazlar
"Suçluların kalplerine böylece Kur'an'ı sokarız da, can yakıcı azabı
görmedikçe ona inanmazlar..." (Şuarâ,200-202). Kendilerine Peygamber
gönderilmiştir: fakat Peygamber düşmanıdırlar (Furkan,31). Bu yüzden, geçmiş milletlerden
bazıları helâk edilmişlerdir (Yunus,3). Peygamberimize de deli, şâir gibi
sözler sarfetmişlerdir (Saffât,33-39). Âhirete ve âhirette hesâba çekileceklerine
de inanmazlar (Müddessir,46). Allah'a karşı kulluk vazifesini de gereği gibi
yerine getirmezler. İbâdet yapmazlar. Bunun için, kendilerine âhirette,
"Sizi bu yakıcı azâba sürükleyen ne-dir? diye sorulduğunda şöyle cevap
vereceklerdir: "Namaz kılanlardan değildik. Düşkün kimseyi doyurmuyorduk.
Bâtıla dalanlarla biz de dalardık. Ceza gününü yalanlardık. Ölüm bize o
haldeyken geldi" (Müddessir, 74/38-47).
Evet, o
kâfirler mü'minlerle alay ediyorlardı. Mü’minleri küçük görüyorlar, onlara
tepeden bakıyorlardı. Tabi Kur’an’ın indiği o dönem anlaşılmalı ki sûre anlaşılabilsin.
Gerçi bugün de öyle değil mi? Kâfirler bugün de alay ediyorlar Müslümanlarla.
Bugün de küçük görüyorlar mü’minleri. Kapalı bir kadın, sakallı, sarıklı bir
Müslüman görünce alay ediyorlar. Dünyaya değer vermeyen, dünyaya tapınmayan, dünyayı
kıble edinmeyen bu yüzden de fakir kalmış bir Müslüman gördükleri zaman alay ediyorlar.
Mala bakışı Müslümanca olan, malını korkmadan Allah yolunda bolca harcayan bir
Müslümanı gördükleri zaman onunla alay ediyorlar. “Bu adam olmaz, bu ebterdir,
bunun so-nu güdüktür, bunun sonu iflastır” diyerek bıyık altından gülüyorlar.
Veya ahiret endişesinden dolayı
filan, ya da falan makama gelmek için el-etek öpmeyen, tabasbus içine girmeyen,
inancından taviz vermeyen Müslümanları gördükleri zaman bu adam olmaz, bu müdür
olamaz, bu bakan olamaz, bu dekan olamaz diyerek alay ediyorlar.
Allah’ın taksimine göre bu bana
helâl değildir diyerek düzenin kendisine verdiği beş milyarlık mirası elinin
tersiyle itiverenleri, veya haramdır diye elinin altındaki kadınlardan kızlardan
Allah korkusuyla istifade etmeyenleri gördükçe gülüyorlar. “Enayi bu be! Bu
adam ağzının tadını bilmiyor” diyerek gülüyorlar. Elleriyle, dilleriyle, kaş-göz
işaretiyle alay ediyorlar.
31.
“Taraftarlarına vardıklarında bununla eğlenirlerdi.”
Evlerine,
ehillerine, dostlarına, birlik olduklarına, birlikte hareket edip inanç birliği
içinde olduklarına gidince de bu alayı gündeme getiriyorlar ve seviniyorlardı.
Meselâ dostları olan Amerika’ya, Avrupa’ya, veya İsrail’e gittikleri zaman
Müslümanlara karşı alaylarını birlikte gündeme getiriyorlar.
32.
“İnananları gördükleri zaman: “Doğrusu bunlar sapık olanlardır” derlerdi.”
İşte
gericiler, işte örümcek kafalılar bunlardır. İşte sosyal hayatı bilmeyenler,
sosyalleşemeyenler, intibaksızlar, topluma intibak edemeyenler, yemeyi içmeyi
bilmeyenler bunlardır. Denizin, plajın, karının, kızın, içkinin tadını bilmeyenler
bunlardır. Bunlar hayatın tadını bilmezler. Bunlar yaşamanın zevkini bilmezler.
Bunlar, bu örümcek kafalılar bir cennet tutturmuşlar onun hatırına enayice bir
hayat yaşıyorlar. Dünya zevklerinden kendilerini mahrum ediyorlar. Hayatlarını
zindan ediyorlar. Oruç tutacağız diye yemeyi, içmeyi terk ediyorlar. Zekât
vereceğiz diye canım mallarını telef ediyorlar. Cenneti kazanacağız, şehadete
ereceğiz diye canlarını, gençliklerini tohum gibi yere seriyorlar. İslâm’ı
yaşayacağız, namuslarımıza sahip çıkacağız diye okullarını, diplomalarını,
geleceklerini ayaklarının altına alıyorlar. Tüm bunları sadece bir ümit için
yapıyorlar. Var mı, yok mu, belli olmayan bir ahiret hatırına, bir cennet
hatırına her şeylerini feda ediyorlar. Ken-dileri böyle olduğu gibi bizim de
zevkimizi kaçırıyorlar. Bizim de görüntümüzü bozuyorlar diyorlar.
33. “Oysa
kendileri, inananlara gözcü olarak gön-derilmemişlerdi.”
Sanki
onların hayatını düzenleme adına görevlendirilmişler gibi Müslümanlar adına
ahkâm kesmeye, Müslümanlara hayatı öğretmeye soyunuyor alçaklar. Halbuki onlar
üzerine muhafız değillerdir bunlar. Bu kâfirler Müslümanlar üzerine muhafız
değillerdir. Ama alçaklar sanki bu konuda Müslümanların hocalarıymış gibi onlara
akıl vermeye, onlara yol göstermeye çalışıyorlar. Size ne bundan be alçaklar!
Farz edelim ki bizler hayatı bilmiyoruz. Ağzımızın tadını bilmi-yoruz,
yaşamasını bilmiyoruz. Bir cennet hatırına hayatımızı zindan ediyoruz. Bu bizim
problemimiz, size ne bundan? Ne karışıyorsunuz bizim hayatımıza? Sizler bizim
üzerimize bekçi misiniz? Bizler sizden mi sorulacağız? Biz sizin pis hayatınıza
karışmazken, siz niye bizim hayatımıza karışmaya çalışıyorsunuz? Niye bizim
hayatımızı da bozmaya, bizi de kendi cehenneminize ortak etmeye çalışıyorsunuz?
Di-lediğiniz gibi yaşayın şimdilik, cehenneme kadar yolunuz var, ama bi-zi
serbest bırakın. Karışmayın bizim hayatımıza.
Duramıyor adamlar.
Müstahdemlerine emrediyorlar, şöyle yapmalısın, şöyle hareket etmelisin diye.
Öğrencilerine emrediyorlar başınızı açmalısınız diye.
34. “Bugün
de, inananlar inkârcılara gülerler.”
Evet dün hayatta iken, dünyada
iken kâfirler mü’minlere gülüyorlardı, bugün de artık mü’minler onlara gülecek.
Artık ebediyen gül-me sırası mü’minlere gelmiştir. Dünyada kâfirler mü’minlere
eziyet e-derek, baskı yaparak sevaba girdiklerini, iyi bir şey yaptıklarını
zanne-derek gülüp seviniyorlardı, şimdi de gülme sırası mü’minlerde. Kendileri
cennette koltuklarına yaslanmış, hûrilerinin arasında, gözlerin gör-mediği,
kulakların duymadığı zevklerin içinde, pınar başlarında, ağaç gölgeliklerinde
zevkten kendilerinden geçerlerken, kâfirleri cehennem ateşinin içinde gördükçe onların
perişan hallerine bakıp bakıp gülecekler, sevinecekler. Bu gülmeleri hem
kâfirlerin kendilerine dünyada gülmelerine mukabil alay adına bir gülme olacak,
hem de kendilerinin kurtuluşlarına gülecekler. Cennete girince mü’minler iki
kere sevinip gülecekler. Birincisi cehennemden kurtuldukları için, ikincisi de
cenneti kazandıkları içindir. Çünkü Cehennemden kurtulmak ayrı bir zevk,
cenneti elde etmek ayrı bir nimettir. Kâfirler de iki kere üzülecekler, iki
kere kahrolacaklar. Birincisi Cehennemi boyladıklarından, ikincisi de cenneti
kaybettiklerindendir.
35-36.
“Tahtlar üzerinde, inkârcıların yaptıkları şeylerin karşılığının nasıl
verildiğini seyrederler.”
Koltuklarına
yaslanmış olarak. Nasıl kâfirler amellerinin, hayat programlarının, yaşadıkları
İslâm dışı hayatın korkunç karşılığını gördüler mi? Buldular mı sonunda aradıklarını?
Nasıl? Yapar mıymış Al-lah? Hak mıymış Allah’ın vaadleri? Var mıymış cehennem?
Hikaye miymiş cennet? Yalan mıymış azap? Haklı mıymış mü’minler? El hak
doğrudur Rabbimizin sözleri. İşte şu anda mü’minler yaşadıkları hayatın
karşılığını, kâfirler de yaptıklarının karşılığını buldular. Her iki ta-raf da
emeline ulaştı. Yaşasın kâfirler için cehennem ve yaşasın mü’-minler için cennet.
Çünkü Allah dünyada böyle demişti, böyle anlatmıştı, böyle haber vermişti. Kim
benim istediğim şekilde yaşarsa sonunda cennet var, kim de benim gösterdiğim
yolun dışında hareket ederse ona da cehennem var demişti. İşte aynen Rabbimizin
verdiği haber gerçekleşti. Dünyada ben cennete gitmek istiyorum diyerek ya-şayanlar
cennetlerini buldular, ben de cehenneme gitmek istiyorum diyenler de cehennemlerini,
azaplarını, ateşlerini buldular. Herkes lâ-yık olduğu yeri buldu.
Evet, bu
sûreyi de burada bitirdik. Rabbim gereğiyle amel eden kullarından eylesin. Vel
hamdü lillahi Rabbil’ âlemîn.