|
Hz. Peygamber (s.a.s) Hakkında Cenab-ı Hakkın Deruhte Etmesi |
Bu, öç ayet olup, Mekkî'dir.[1]
"Şüphesiz Biz sana kevseri verdik" (Kevser,
1).[2]
Bil ki kısa olmasına rağmen bu sûrede şu incelikler
yatmaktadır:
Birinci İncelik:
Bu sûre, bir önceki sûrenin, mukabili gibidir. Çünkü önceki sûrede, Allah Teâlâ
münafıkları şu dört sıfatla anlatmıştır:
a) Cimrilikle...
Bu, "Yetimi şiddetle itip kakan, yoksulu doyurmaya teşvik etmeyen
odur" (Mâûn, 2-3) ayetleriyle anlatmıştır.
b) Namazı
terketmekle... Bu da, "Onlar namazlarından gafildirler" (Mâûn, 5)
ayetiyle anlatılmıştır.
c) Namazda
riyakarlık yapma ile... Bu, "Onlar, riya yapanların ta kendileridir"
(Mâûn, 6) ayetinin anlattığı husustur.
d) Zekat
vermemek... Bu da, "Onlar, mâûnu da vermezler" (Mâûn, 7) ayetiyle
anlatılan husustur. Cenâb-ı Hak, Kevser Sûresi'nde ise, o dört sıfatın mukabili
olarak şu dört sıfatı zikretmiştir. Cimriliğin karşılığında, "Biz sana
kevseri verdik" ayetini getirmiştir ki bu, "Sana çok olan şeyi verdik,
o halde sen de çok ver, cimrilik etme" demektir. Namazı terketme
karşılığında, "Namaz kıl" ayetine yer vermiştir ki bu, "Namazını
hep sürdür" demektir. Namazdaki riyakarlığın karşılığı olarak da,
"Rabbin için" ifadesini getirmiştir ki bu da, "Namazı, insanlara
gösteriş için değil, Rabbinin razısı için kıl" demektir. Zekatı vermemenin
karşılığı olarak da, "Kurban kes" emrini getirmiş ve bununla, kurban
olarak kesilen hayvanların etlerini tasadduk etmesini kastetmiştir. Binâenaleyh
bu ayetler arasındaki, bu ilginç münasebetlere bir bak. Daha sonra bu sûreyi,
"Sana buğzeden yok mu, işte asıl zörriyetsiz olan şüphesiz odur"
(Kevser, 3} buyurarak bitirmiştir ki bu, "Bir önceki sûrede bahsi geçen o
kötü fiillerin sahibi münafık
ölecek, ama dünyada ardında bir eser, bir iz,
bir haber bırakamayacaktır. Sana gelince (Ey Muhammed), senin için
dünyada güzel ad kalacak, ahirette de bol mükafaat sürüp gidecek"
demektir.
İkinci
İncelik: Allah'ın yoluna girmiş kimseler için şu üç derece söz konusudur:
Birincisi ve en yükseği, kalbleri ve ruhlarıyla,
Allah'ın celal nurlarının içine gömülmeleridir.
İkincisi, taatlar ve bedeni ibadetlerle meşgul
olmalarıdır.
Üçüncüsü ise nefislerini, maddi ve düünyevi, şehevi ve
leziz şeylere kaymaktan engelleme makamında bulunmalarıdır. İmdi,
"Şüphesiz Biz sana kevseri verdik" ayeti, bunlardan birinci dereceye
işaret olup, bu da, Hz. Peygamber (s.a.s)'in o kudsi ruhunun, diğer beşeri
ruhlardan, hem kemiyet hem de keyfiyet bakımından farklı olmasıdır. Kemmiyet
bakımından olana gelince, Hz. Peygamber (s.a.s)'in kudsi ruhu, mukaddime
bakımından en çok olandır. Keyfiyet bakımından ise, Hz. Peygamber (s.a.s)'in
ruhunun, o mukaddimelerden, neticeye, diğer ruhlardan daha çabuk geçmesi
iledir. O halde, Cenâb-ı Hakk'ın, buyruğuna gelince bu, ikinci dereceye; ise,
üçüncü dereceye bir işarettir. Çünkü, insanın nefsini, dünyevi lezzetlerden
alıkoyması, onu boğazlaması demektir. Daha sonra Allah Teâlâ, "Sana
buğzeden zürriyetsiz olandır" (Kevser, 3) buyurmuştur ki, bu da,
"Seni bu maddî ve dünyevî arzuları istemeye davet eden nefis, fanî bir
dairedir. Rabbin katında daha hayırlı olan diğer salih amellere gelince,
bunlar, hep ebedî-sürekli olan, ruhanî mutluluklar ve Rabbanî bilgilerdir"
demektir.[3]
Şimdi biz, şu andan itibaren tefsire geçebiliriz: Bil
ki, Cenâb-ı Hakk'ın, "Şüphesiz Biz sana kevseri verdik" ifadesinde
şöyle incelikler yatmaktadır:
Birinci İncelik: Bu sûre, daha önceki sûrelerin, bir
tetimmesi, daha sonraki, sûrelerin ise, bir temeli gibidir. Bu sûrenin,
kendinden önceki sûrelerin tetimmesi olmasına gelince, bu şöyledir:[4]
Allah Teâlâ, Duhâ Sûresİ'ni, Hz. Muhammed (s.a.s)'i
medheden ve onun tafslatlı hallerinden bahseden bir sûre yapmış, bu sûrenin
başında, onun peygamberliği ile ilgili olarak, şu üç şeye yer vermiştir:
Birincisi, "Rabbin seni terketmedi,, danlmadı
da..."(Duhâ,3) ayetinin bildirdiği husus;
İkincisi, "Elbette ahiret senin için dünyadan
hayırlıdır"<Duhâ,4) ayetinin bildirdiği husus;
Üçüncüsü de "Muhakkak Rabbin, sana verecek de,
hoşnut olacaksın"(Duhâ,5) ayetinin bildirdiği husustur. Cenâb-ı Hak,
DuhâSûresi'nin, Hz. Peygamber (s.a.s)'in dünya ile ilgili olan hallerinden üç
halini zikrederek bitirmiştir. Ki bu haller, "O, bir yetim olduğunu bilip
de (seni) barındırmadı mı? Seni, gaib olmuş bulup da yolunu doğrultmadı mı?
Seni, bir fakir olduğunu bilip de, zengin yapmadı mı?"(Duhâ, 6-8)
ayetlerinin ifade ettiği hallerdir.[5]
Daha sonra Cenâb-ı Hak, İnşirah Sûresi'nde de, Hz.
Peygamber (s.a.s)'i şu üç şeyle teşrif ettiğini belirtmiştir:
Birincisi, "Senin göğsünü genişletmedik
mi?" (inşirah, 1),
İkincisi, "Senden yüknü de
attık..."(inşirah,23),
Üçüncüsü de, "Senin namını da
yükselttik..."(İnşirah,4) ayetlerinin ifade ettiği hususlardır.[6]
Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed (s.a.s)'in Tîn Sûresi'nde
de, şu üç şeyle şereflendirmiştir:
Birincisi; Allah Teâlâ, Hz. Muhammed (s.a.s)'in
doğduğu beldeye yemin etmiştir ki bu, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ve şu emin
şehre..." çnn,3) ayetinin ifade ettiği husustur;
İkincisi, Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed (s.a.s)'in
ümmetinin cehennemden kurtuluşunu haber vermiştir ki, bu da, bu sûredekki,
'İman edenler hariç..." (Tin, 6) ayetinin ifade ettiği husustur;
Üçüncüsü de, ümmetinin mükafaat elde edişidir ki, bu
da, "Çünkü onlar için kesilmez mükafaat vardır" (Tin, 6) ayetinin
beyan ettiği husustur.[7]
Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed (s.a.s)'i, Alak Sûresf'nde
de, şu üç şey ile şereflendirmiştir:
Birincisi, "Rabbinin adıyla oku..."(Alak,
1) ayetinin İfade ettiği husus olup, bu, "Rabbinin isminden meded umarak,
halka, Kur'ân oku..." demektir.
İkincisi, Cenâb-ı Hakk'ın, Hz. Muhammed (s.a.s)'in
hasmını ezdiğini, "O vakit meclisini davet etsin... Biz de zebanileri
çağırırız..." (Alak, 17-18) ayetleriyle bildirilmiştir.
Üçüncüsü de, Hz. Muhammed (s.a.s)'e, tam ve mükemmel
manada bir yakınlık ve takarrubu tahsis etmesidir ki bu da, "Secde et.
Yaklaş" (Alak, 19) ayetlerinden anlaşılan husustur.[8]
Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed (s.a.s)'i, Kadr Sûresi'nde
de şu üç çeşit fazileti bulunan Kadir gecesiyle şereflendirmiştir:
1) O
gecenin, bin aydan daha hayırlı olması,
2) O
gecede meleklerin ve ruhun inmesi,
3) O
gecenin, fecr doğuncaya kadar, selam ve esenlik olması.[9]
Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed (s.a.s)'i, Beyyine
Sûresi'nde de, ümmetine şu üç şeyi vermek suretiyle şereflendirmiştir:
1) Ümmetinin,
mahlukatın en hayırlısı olması;
2) Onların,
Rableri katındaki mükafaatlarının, ... cennetler olması;
3) Allah'ın,
ümmetinden razı olması.[10]
Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed (s.a.s)'i Zilzal Sûresi'nde
de şu üç şeyle şeref lendirmiştir:
1) Bu,
Cenâb-ı Hakk'ın, "o gün yeryüzü kendine ait haberleri anlatır"
(aizat, 4) ayetinin anlattığı husus olup, bu, yeryüzünün kıyamet gününde,
ümmetinin taat ve kullukta bulunduğuna dair şehadet etmesini gerektirir.
2) Bu, "O gün insanlar, amelleri kendüerine gösterilmek için, dağınık döneceklerdir" (zsizai, 6)
ayetinin ifade ettiği husus olup, bu da, Ümmet-i Muhammed'in yapmış olduğu taat
ve ibadetlerin, kendilerine arzedilip de, böylece onlar için bir ferahlık ve
sevincin meydana geleceğine delalet eder.
3) Bu,
Cenâb-ı Hakk'm, "İşte kim zerre ağırlığınca bir hayır yapıyorsa, onu
görecek... "(Zilzal, 7) ayetinin ifade ettiği husustur. Marifetullahın,
her büyükten daha büyük ve kıymetli olduğunda şüphe yoktur. Binâenaleyh,
Ümmet-i Muhammed'in, Allah'ı tanıyıp bilmenin mükafaatını mutlaka elde etmeleri
gerekir.[11]
Sonra Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed (s.a.s)'i, Âdiyât
Sûresi'nde de, ümmetinden savaşanların atlarına yemin etmek ve böylece, o
atları şu üç vasıfla tavsif etmek suretiyle de şereflendi rmişt ir. Bu
vasıflar, "Andolsun o harıl harıl koşan atlara, o çakarak ateş
çıkaranlara; sabahleyin baskın yapanlara"(Âdiyât, 1-3) ayetlerinin beyan
ettiği vasıflardır.[12]
Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed (s.a.s)'in ümmetini, Kâria
Sûresi'nde de şu üç şeyle şereflendirin iştir:
1) "İşte
kimin tartıları ağır gelirse" (Kâria, 6) ayetinin beyan ettiği husus.
2) Ümmet-i
Muhammed'in, hoşnut olunulacak bir yaşayış içinde olmaları.
3) Ümmet-i
Muhammed'in, din düşmanlarını, o azgın ateşin içinde görmeleri.[13]
Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed (s.a.s)'i, Tekâsür
Sûresi'nde de, onun dininden ve şeriatından yüz çevirenlerin şu üç yönden azab
içinde bulunacaklarını beyan etmek suretiyle şereflendirmiştir:
1) Bunların,
cehennemi görmeleri.
2) Bunların,
cehennemi ayne'l-yakîn görmeleri.
3) Bu
kimselerin, ümmetlerden mes'ûl olmaları.[14]
Cenab-ı Hak, Hz. Muhammed (s.a.s)'in ümmetini, Asr Sûresi'nde şu üç şeyle
şereflendirmiştir:
1) İman etmeleri.
2) Salih amel işlemeleri.
3) Karşılıklı olarak hakkı ve sabrı tavsiye etmek suretiyle, halkı, salih
amellere sevketmeleri.
[15]
Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed (s.a.s)'i, Hümeze Sûresi'nde de, arkadan
çekiştiren ve yüze karşı el kol hareketleriyle ayıplayan kimseler için, şu üç
çeşit azabın olacağını belirtmesi suretiyle şereflendirmiştir:
1) Böylesi kimseler, kesinlikle, dünyalarından istifade edemezler. Ki bu,
Cenâb-ı Hakk'ın, "O malının kendisine ebedi hayat verdiğini sanır.
Hayır hayır... " (Hümez»,3-4) ayetinin beyan ettiği husustur.
2) Bu kimselerin, Hutame (cehenneme) atılmaları,
3) Cehennem kapılarının, artık bir daha oradan çıkma ümidi kalmayacak bir biçimde
bu kimselerin üzerine kapoMmaeı U, hu da, "Bu, (ateş) onlarm üzerine kapatılmıştır..."çnQtrm»,tt)
ayetinin beyan ettifti husustur.
[16]
Cenab-ı Hak, Hz. Mühammed (s.a.s)'i, Fil Suresi'nde de, düşmanlarının
tuzaklarını, kendi başlarına geçirmesi suretiyle, şu üç yönden
şereflendirmiştir:
1) Onların hile ve tuzaklannı boşa çıkarmıştır.
2) Onların üzerine, sürü sürü kuşlar salıvermiştir.
3) Onları, yenilmiş bir ekin yaprağı gibi yapmıştır.
[17]
Cenâb-ı Hak, Kureyş Sûresi'nde de, Hz. Muhammed (s.a.s)'i şu üç yönden,
atalarının faydasına olan şeyleri görüp gözettiğini beyan etmek suretiyle
şereflendirmiştir:
1) Allah onları Kureyş'in emniyet ve selameti içinbir araya getirmiş, uyum
içine sokmuştur.
2) Onların açlıklarını gidermiş,
3) Onları korktuklarından emin kılmıştır.
[18]
Allah Teâlâ, Hz. Muhammed (s.a.s)'i, Maun SûreeTnd© de, «Rni
yatentayanlan şu üç kötü sıfatla kfflemek suretiyle şereflendim*»*:
1) Adilik, alçaklık ve cimrilik. Ki bu, Cenab-ı- Hakk’ın, "İşte yetimi
şiddetle iten, yoksulu doyurmayı teşvik etmeyendir o..."
(Mâûn, 2-3) ayetlerinin ifade ettiği husustur.
2) Yaratana duyulması
gereken saygıyı terketmek.
Ki bu da,
"Onlar namazlarından gafildirler. Onlar riyakarların ta
kendileridir" (Mâûn, 5-6) ayetlerinin beyan ettiği husustur.
3) Halkı
faydalandırmama. Ki bu da, "Zekatı da menederler onlar" (Mâûn, 7)
ayetinin ifade ettiği husustur.
Allah Teâlâ, bu sûrelerde, Hz. Muhammed (s.a.s)'i,
işte bu denli büyük taltiflerle şereflendirince, bundan sonra, "Hakikaten
biz sana, kevseri verdik..." buyurmuştur ki bu, "Biz sana, her biri,
dünyanın tüm mülkünden daha büyük olan, önceki sûrelerde geçen bunca şan ve
şerefi verdik. Binâenaleyh sen, Rabbine ibadet ve onun kullarını da, kendileri
için en faydalı olan şeylere sevketmekle meşgul ol!.." demektir. Rabbe
ibadete gelince, bu ya can ile (bedenen) olur ki, bu, "O halde Rabbin için
namaz kıl" ayetinin ifade ettiği husustur. Yahut mal ile olur ki, bu da,
Cenâb-ı Hakk'ın "Kurban kes" ayetinin ifade ettiği husustur.
Cenâb-ı Hakk'ın, kullarını, gerek dinleri, gerekse
dünyaları açısından kendileri için en faydalı şeylere sevketmesine gelince, bu,
"De ki: "Ey kafirler. Ben, sizin tapmakta olduklarınıza
tapmam..." (Kâfirûn, 1-2} ayetlerinin ifade ettiği husustur. Böylece bu
sûrenin, kendinden önceki sûrelerin bir tetimmesi gibi olduğu sabit olmuş olur.[19]
Bu sûrenin, kendinden sonraki sûrelerin bir aslı gibi
olmasına gelince, bu, Cenâb-ı Hakk'ın, Hz. Muhammed (s.a.s)'e, bu sûrenin
peşisıra, "De ki: Ey kafirler... Ben, sizin taptıklarınıza tapmam..."
ifadesi ile, dünya halkının tümünü küfrü nisbet etmesini emretmesidir.[20]
İnsanların, inanışları ve dinleri hususundaki
taassuplarının, can ve malları konusundaki taassuplarından daha şiddetli olduğu
malumdur; bu böyledir, zira insanlar, kendi dinlerini destekleme hususunda
mallarını ve canlarını harcarlar. Bu sebeple, İnsanların inançlarını tenkit
etme, diğer şeylerin tenkit edilmesi durumunda meydana gelmeyen düşmanlık ve
öfkelere sebebiyet verir. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed (s.a.s)'e,
dünya halklarının tümünü küfre nisbet etmesini ve dinlerinin aslı ve esasının
bulunmadığını söylemesini emrettiğine göre, bütün dünya halklarının, Hz.
Peygamber (s.a.s) ve alabildiğine düşman kesilmelerini gerektirmiştir ki bu,
herkesi kendisinden sakınacağı ve buna cesaret edemeyeceği bir husustur.
Baksana, Hz. Musa (a.s)'ya, Flravun'dan ve onun ordusundan nasıl korkmuştur.
Ama, burada, Hz. Muhammed (s.a.s) gelince o, bütün dünyaya peygamber olarak
gönderilmiş bir zat olunca, bütün herkes, ona nisbetle, bir Firavun gibi olmuş
olur. İşte bu yüzden Cenâb-ı Hak, bu denli bir korkuya izale etmek için,
böylesine latif bir düzenleme yapmıştır. Ki bu tedbir, bu sûreden önce, Kevser
Sûresi'ni getirmiş olmasıdır. Çünkü, Cenâb-ı Hakk'ın "Hakikaten biz, sana
kevseri verdik" beyanı, işte şu bakımlardan Hz. Peygamber (s.a.s)'den bu
korkuyu bertaraf eden bir ifadedir.
1) Cenâb-ı
Hakk'ın, ifadesi, "hiç şüphesiz biz sana, gerek dünya, gerekse din
hususunda çok hayırlar verdik" anlamındadır. Böylece, bu ifade, Cenâb-ı
Hakk'ın Hz. Muhammed (s.a.s)'e, onu koruyup destekleyeceğine dair bir va'di
olmuş olur ve bu mâna ile bu ifade, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ey Nebi, Allah sana
yeter..." (Enfâl, 46), "Allah
seni insanlardan korur" (Maide, 67) ve "Eğer siz ona yardım
etmezseniz, Allah ona yardım eder" (Tevbe, 40) ayetleri gibi olmuş olur.
Bir kimseyi korumayı Cenâb-ı Hak üstlenmişse, bu kimse artık hiç kimseden
korkmaz.
2) Cenâb-i
Hak, "Hakikat, biz sana kevseri verdik..." buyurup, bu ifade de,
dünya ve ahiret hayırlarının tümünü içine alıp, dünya hayırları da, Hz. Muhammed
(s.a.s) Mekke'de olduğu sürece ona ulaşmayınca ve Allah'ın, sözünden vazgeçmesi
de imkansız olunca, Allah'ın hikmeti gereği, bu hayırları ona ulaştırabilmesi
için, Hz. Muhammed (s.a.s)'i bir sûre daha dünya yurdunda tutması gerekmiştir.
Böylece bu Hz. Muhammed (s.a.s)'e bir müjde gibi, düşmanlarının kendisini
öldüremeyeceklerini, ezemeyeceklerini ve onların hile ve tuzaklarının ona
ulaşamayacaklarını; tam aksine, onun işinin, hergün güçlenerek ilerleyeceğini
vadetmek gibi olmuş olur.. -
3) Hz.
Peygamber (s.a.s), onları küfre nisbet edip, dinlerini çürütüp, kendilerini de
imana davet edince, Hz. Peygamber (s.a.s)'in yanında toplandılar ve "Eğer
sen bunu mal elde etmek için yapıyorsan, sana, insanların en zengini olacağın
kadar mal verelim... Yok, eğer gayen evlenmek ise, seni kadınlarımızın en
güzeli ile evlendirelim.. Yok eğer, derdin reis olmak ise, biz seni, kendimize
başkan yapalım" dediler de, bunun üzerine Cenâb-ı Hak, "Hakikat biz sana kevseri verdik"
buyurmuştur ki bu, "Göklerin ve yerin yaratıcısı sana, dünya ve ahiretin
en hayırlılarını verdiğine göre, sen onların sana verecekleri mallarla ve seni
görüp gözeteceklerini söylemelerine aldanma..." demektir.
4) ayeti,
Allah Teâlâ'nın, Hz. Muhammed (s.a.s) ile vasıtasız, doğrudan doğruya konhuşmuş
olduğunu ifade eder ki, bu, "Allah Musa ile de konuştu..." (Nisa,
164) ayetinin yerine geçen bir ifadedir. Hatta, bu daha ileri ve kıymetli bir
ifadedir. Çünkü, efendinin kölesine, onun terbiyesini ve ona ihsan ve lütufta
bulunmayı üstlendiğini şifahen söylemesi, bu konuların dışındaki şeyleri
şifahen söylemesinden daha üstündür. Hatta bu, kalbi kuvvetlendirmeyi ve
ruhundan korkaklığı silmeyi, izale etmeyi ifade eder. Böylece, Allah Teâlâ'nın,
"Hakikaten, biz sana kevseri
verdik" buyurması suretiyle Hz.
Muhammed (s.a.s)'e hitapta
bulunmasının, onun kalbinden korkuyu; ruhundan, endişeyi izale eden şeylerden
olduğu sabit olmuş olur. Böylece Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed (s.a.s)'in bu zor
mükellefiyeti üstlenebilmesi, bütün alemdeki küfre nisbet etmeye cesaret edebilmesi
ve onlara kul olmak konusundaki teberrisini, beri oluşunu ortaya koyabilmesi
için, işte Kevser Sûresi'ni Kâfirûn Şûresi'nden önce getirerek şöyle
buyurmuştur:' "Madem ki sen, benim emrime uydun, o halde bak, sana olan
vadimi nasıl yerine getiriyor ve sana, nasıl taraftar ve tabiler veriyorum?
Çünkü, dünyadakiler, O'nun dinine bölük bölük girmişlerdir."[21]
Hz. Peygamber (s.a.s)'in daveti ve şeriatını izhar
etmesi tamamlanınca, Cenâb-ı Hak, onun batın ve kalb halleriyle ilgili olan
şeylerini beyan etmeye başlamlıştır. Bu böyledir, zira talepte bulunan kimsenin
talebi, ya dünyayla sınırlı bir talep olur, yahutta bu kimse, ahireti talep
eden birisi olur. Dünyayı talep eden kimsenin ahireti, hüsran, zillet, hor ve
hakir oluştur. Derken bu kimse, cehenneme yuvarlanır. İşte bu husus, Tebbet
Suresi'nden anlaşılan husustur.[22]
Ahireti talep eden kimsenin en büyük hali ise, onun
batınının, diğer mevcudatın şekillerinin kendisinde gözüktüğü ayna gibi
olmasıdır. Aklî ilimlerde, insanların, kendilerini yaratanı tanımaya götüren
yolun iki olduğu sabittir: Kimileri, Önce yaratıcıyı tanır, sonra da, O'nu
tanıması vesilesiyle mahlukatını tanır. Ki, en kıymetli olan yol, bu yoldur.
Kimileri de bu yolun aksinden hareket eder. Ki bu, çoğunluğun izlediği yoldur.
Cenâb-ı Hak, kerim kitabını, işte bu iki yolun en
kıymetlisi olan yol ile hitama erdirerek, işe, Allah'ın sıfatlarını zikretmek
ve O'nun celalini şerhetmekle başlar ki, bu İhlas Sûresi'dir.[23]
Daha sonra Cenâb-ı Hak, bunun peşinden, mahiukatının
derecelerini Felak Sûresinde sıralayarak belirtmiş, sonra da her işi, insan
nefislerinin derecelerini zikretmek suretiyle hitama erdirmiştir ki, işte
burada, Kur'ân da hitama erer. Bu sözün tafsilatı ancak, bu sûreyi, ayrıntılı
bir biçimde tefsir etmemiz durumundu ortaya konabilir. Kerim olan kitabına
koyduğu bu yüce sırları bilip anlamaya akılları muvaffak kılan zatı takdis
ederiz.[24]
Bu kelimenin başındaki ifadesiyle, bazan çoğulluk
bazan da tazim manası kastedilir. Birincisine gelince, deliller, Allah'ın tek
olduğuna delalet etmektedir. Binâenaleyh, buradaki, "Biz" kelimesini,
çoğul anlamına almak mümkün değildir. Ancak, bu atiyye ve bağışın elde edilmesi
hususunda meleklerin, Cebrail (a.s)'in, Mikâil (a.s)'in ve önceki
peygamberlerin say'ü gayret gösterdiği şey cinninden bir bağış olduğunda, bir
çoğu! manası kastedilebîlir. Çünkü, ey Muhammed, İbrahim (a.s) senin peygamber
olarak gönderilmeni istemiş ve "Ey Rabbimiz, onlara, içlerinden bir
peygamber gönder... "(Bakara, 129) demiştir. Hz. Musa (a.s) da, "Ey
Rabbim, beni, Ahmed'in ümmetinden kıl" demiştir ki, bu da Cenâb-ı Hakk'ın,
"Musa'ya o emri vahyettiğîmiz vakit, (habibim) sen ban tarafında değildin,
görenlerden de değildin..." (Kasas, 44) ayetinden anlaşılan husustur ve
"Benden sonra gelecek olan ve adı Ahmed olan bir peygamberi müjdeci
olarak..." {Saf, 6) demek suretiyle, İsa (a.s) da, seni müjdelemiştir.
İkincisine gelince, yani, buradaki', "Biz"
ifadesinin tazim manasına alınmasına gelince, bunda, o bağışın büyüklüğüne
dikkat çekme vardır. Çünkü, bu bağışı yapan, göklerin ve yerin Cebbâr'ı olan
Allah, kendisine bağış yapılan, "Hakikaten, biz sana kevseri verdik"
hitabının muhatabı olan Hz. Muhammed (s.a.s)'i, hibe ise, Kevser adını alan
şeydir. Ki, Kevser; "alabildiğine çok olan" demektir. Bu lafız,
bağışlayanın, kendisine bağış yapılanın ve bağışın büyüklüğünü ihsas ettirince,
bu ne büyük bir nimet! Bu ne ne yüce lütuf! Bu, ne görülmemiş bir şeref![25]
Üçüncü
İncelik: Hediye, her ne kadar az olsa bile, ne var ki, bu hediyenin büyük
bir bağışçıdan olması sebebiyle, hediye de büyük olur. İşte bundan dolayı,
büyük bir padişah, ikram yoluyla, kölelerinden birine bir elma atınca, bu büyük
bir ikram sayılır. Bu, o hediyenin, haddi zatında leziz oluşundan dolayı değil,
tam aksine bu hediyenin o büyük hükümdardan gelmiş olması, onun büyüklüğünü
gerektirir. Burada da Kevser, her ne kadar, son derece büyük, çok ise de, ancak
ne var ki, bunun, mahlukatın hükümdarı olan Allah'tan sadır olması sebebiyle,
büyüklüğü ve kemali, o nisbette de artmıştır.
Dördüncü
İncelik: Cenâb-ı Hak, "Biz sana verdik" buyurunca, bu ifadeye,
artık yaptığı bu bağıştan rücu edemeyeceğine dair bir emare de eklenmiştir. Bu
böyledir, zira Ebû Hanife'nin mezhebine göre, yabancı bir kimsenin yaptığı
bağıştan rücu etmesi caizdir. Ama, bağış yapan, kendisine bağış yapılandan,
velev ki çok cüzi bile olsa, bir şey olması, durumunda o, bağışından dönmesi
caiz değildir. Çünkü, bu dinara denk bir şeyi, birisi, bir başkasına bağışîasa,
sonra da, o bağış yaptığı kimseden bir kuruş değerinde bir tarak istse, o da
ona, o tarağı verse, bağış yapanın bağışından rücu etme hakkı düşer. İşte
burada da Cenâb-ıHak, "Hakikaten, Biz sana Kevseri verdik" buyurunca,
Hz. Muhammed (s.a.s)'den buna karşılık namaz kılmasını ve kurban kesmesini
istemiştir. Binâenaleyh, bu namaz kalmısanı ve kurban kesmesini istemesinin
faydası, Cenâb-ı Hakk'ın rücu etme hakkını düşürmektir.[26]
Beşinci
İncelik: Hak Teâlâ bu ayetinde, fiili, mübtedaya isnat etmiş, onun haberi
yapmıştır. Ki bu, tekid ifade eder. Delili şudur: Sen kendisinden bahsedeceğin
bir ilmi zikrettiğinde, akıl, o isimden bahsedeceğini anlar da, böylece, senin
ondan ne şekilde bahsedeceğini anlamaya iştiyak duyar. Binâenaleyh, işte o
haber zikredilince de, bunu tıpkı, aşıkın maşukunu kabul edişi gibi kabul eder.
Böylece bu, hem gerçeği ifade de, hem de şüpheleri izale etmede beliğ bir ifade
olmuş olur. İşte buradan, Cenâb-ı Hakk'ın,"Şüphesiz, gözler kör
değil" (Hac, 46) ayetinde fehamet ve yücelik anlaşılmaktadır. Çünkü bu
ifade Cenâb-ı Hakk'ın, demesi halindekinden daha müessir, daha yüce ve
büyüktür. Büyük bir kiralın kendisine va'dde bulunup ona bir şey vermesi
üstlendiği kimseye, "Ben, sana vereceğim. Ben, sana yeterim. Ben senin
işlerini üstlenirim" demesi, bizim görüşümüzün hakikatim ortaya koyar. Bu
böyledir, zira, va'dedilen şey, küçük bir şey olunca, bu kolay kolay unutulmaz.
Binâenaleyh, bunun büyüklüğü, bu işin yerine getirilip getirilmeyeceği
hususunda bir şüpheye yol açabilir. Ama, böylesine büyük bir iş, öylesine büyük
bir kefile isnat edildiğindeyse, artık böyle bir şüphe katmaz.
İşte, ayette bu türden bir ayettir. Çünkü kevser,
büyük bir şeydir. Kolay kolay unutulacak cinsten bir şey değildir; binâenaleyh,
mübteda öne alınınca, ki bu, ayetteki
lafızdır, bu isnad, böylesi bir şüpheyi izale eder ve bu şüpheyi
bertaraf eder.[27]
Altıncı
İncelik: Allah Teâlâ, bu cümlenin başına, kasem yerine geçen tekid harfini
getirmiştir. Halbuki, sadık olan Allah'ın kelamı, caymaktan mahfuzdur.
Binâenaleyh, ya alabildiğine tekidli bir ifade kullanırsa!
Yedinci
İncelik: Cenâb-ı Hak, buyurmuş, "Sana vereceğiz" dememiştir.
Çünkü, "sana verdik" ifadesi, bu bağışın, geçmiş zamanda da mevcut
olduğuna delalet etmektedir ki, bunda şu tür faydalar vardır:
1) Geçmiş
zamanda da, hep aziz, gözetilen, ihtiyaçları karşılanan bir kimse ile böyle
olacak olan kimseden daha kıymetlidir. İşte bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.s)
"Adem, su ile
çamur arası bir şey iken, Ben, Peygamberdim "[28]
buyurmuştur.
2) Bu,
Allah Teâlâ'nın, insanları saîd veya şakî; zengin veya fakir kılmasına dair
olan hükmünün, şu anda meydana gelmiş bir iş olmadığına, tam aksine bütün bu
işlerin, ezele varıp dayandığına, ezelde olup bittiğine bir işarettir.
3) Cenâb-ı
Hak adeta, şöyle demek istemiştir: "Senin saadet sebeplerini biz, sen
varlık alemine girmeden önce hazırladık. O halde daha nasıl, sen varlık alemine
girip, kullukla meşgul olduktan sonra, senin işini ihmal ederiz?
4) Cenâb-ı Hak
adeta, Biz seni, senin taatından dolayı tercih etmiş değiliz. Aksi halde, bizim
sana, ancak senin ibadete yöelmenden sonra vermemiz gerekirdi. Tam aksine, biz
seni, sırf lütfumuz ve bizden sana olan ihsanımız sebebiyle, bir gerekçe
olmaksızın tercih ettik.." demek istemiştir ki, bu da, Hz. Peygamber
(s.a.s)'in, "Kabul edilen, herhangi bir gerekçeye bağlı olmaksızın kabul
edilmiş, reddedilen de, herhangi bir gerekçeye bağlı olmaksızın
reddedilmiştir" sözüne işarettir.[29]
Sekizinci
İncelik: Cenâb-ı Hak, "Sana verdik" buyurmuş, "Resule",
yahut "Nehîye", yahut, "Alîme", yahut da, "itaat edene
verdik..." dememiştir. Çünkü, Cenâb-ı Hak eğer böyle demiş olsaydı, bu,
ben bağışın işte bu vasıflara bağlı olarak meydana geldiğini ifade ederdi. Ama,
Cenâb-ı Hak, "Biz sana verdik" buyurunca, bu bağışın herhangi bir
gerekçeye bağlı olmaksızın; tam aksine, Cenâb-ı Hakk'ın sırf irade ve ihtiyarı
ile yapıldığı anlaşılmış oldu. Bu Cenâb-ı Hakk'ın tıpkı, "Aranızda maişetinizi
Biz taksim ettik.." (Zuhmf, 32) ve "Allah, meleklerden ve insanlardan
elçiler seçer" (Hac, 75) buyurması gibidir.[30]
Dokuzuncu İncelik:
Cenâb-ı Hak, önce, "Hakikaten biz sana... verdik" buyurmuş; ikinci
olarak ela, "O halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes" demiştir ki
bu, Allah'ın, bizim yapacağımız işlerde bize muvafakiyet verip yol
göstericiliğinin, bizim taatlarımızdan önce olduğuna delalet eder. Nasıl böyle
olmasın ki!? Onun bize bağışta bulunması; bizim O'na taatta bulunmamız da,
bizim sıfatımızdır. Halbuki, mahlukun sıfatı, Halikın sıfatında müessir olamaz.
Müessir olan mahlukun sıfatındaki Halikın sıfatıdır. İşte bundan dolayı,
vasıtînin "Benim taatimin kendisini memnun edeceği; günahının da kendisini
öfkelendireceği bir Rabbe ibadet etmiş!" dediği rivayet edilmiştir ki,
bunun manası, "O'nun rızası ve gazabı, kadim iki sıfattır. Benim taatım ve
masiyetim ise, muhdestirler. Halbuki, muhdes olan şeyin, kadim'de tesir günü
yoktur. Tam aksine, onun kulundan memnun ve razı oluşu, kulunu, ta ezelde iken
taatına sevkedişidir. Öfke ve masiyet hususundaki söz de böyledir"
demektir.[31]
Onuncu
İncelik: Cenâb-ı Hak, buyurmuş, ama
dememiştir. Bunun sebebi, şu iki şeydir:
Birincisi:
fiilinin kullanılması halinde, bu verme işinin bir görev, bir vazife olması da,
lütuf olması da anlaşılabilir. Ama, Jı*l fiilinin kullanılması halinde, bundan,
öncelikle, lütuf olarak vermek anlaşılır. O halde, Cenâb-ı Hakk'ın,
"Hakikat, Biz sana kevseri verdik" ifadesi, "Bu, pekçok
hayırlar, yani İslâmiyet, Kur'ân, nübüvvet ve dünya ve ahirette güzel isim.
Bizden sana olan mahza bir lütuftur. Bunlardan hiçbiri, bir hak ediş, bir vacib
oluş üzere verilmiş değildir" demek olur ki, bunda, şu iki bakımdan bir
müjde yatmaktadır:
a) Kerim
bir zat, lütuf yoluyla eğitip büyütme işine başladığında, görünen odur ki, o
bunu, yarıda koymaz, iptal etmez; tam aksine, her gün, bunda bir artış
kaydeder.
b)
Müstehak olmaya sebep olan şey, müstehak oluş oranıyla sınırlanır. Halbuki,
kulun fiili sınırlıdır, sonludur. Binâenaleyh, kulun fiiliyle meydana gelecek
hak edişler de sınırlı olur. Ama, lütufta bulunma ve ihsan ise, Allah'ın
kereminin neticesidir. Allah'ın keremi ise, sonsuzdur. Binâenaleyh, O'nun lütfü
ve ihsanı da sonsuz ve sınırsız olur. Binâenaleyh ayetteki £l£k*İ "Biz
sana verdik" ifâdesi bu verişin, hakedişden dolayı değil de, bir lütuf
olduğuna delalet edince, bu, bu
işin artarak sürüp gideceğini anlatır. Buna göre, "Hak Teâlâ "Sana esseb'ul mesânî (uzun yedi sûreyi)
vermedik mi?" (Hicr, 87) buyısrmamış mıdır?" denirse, biz deriz ki:
Buna şu iki bakımdan cevap verebiliriz:
1) temliki
(verilen şeye mâlik kılmayı) gerektirir. Mülk ise, ihtisas (âidiyyet)
sebebidir. Bunun delili şudur: Hz. Süleyman (a.s), "Ya Rabbi bana mülk
bağışla'' (Sâd, 39) buyurdu. İşte bu yüzden kim "kevseri", Hz.
Peygamber (s.a.s)'in havzı manasına almışsa, o, "Ümmet-i MuhammerTin
misafiri olur" 'demiştir kelimesine gelince, bundaki "verme"
manası temliki ifade etmez. İşte bu yüz' Hak Teâlâ, Kur'ân-ı Kerim hakkında,
(Hicr, 87) fiilini kullanmıştır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s)'in herhangi bir
şeyi gizleyip vermemezlik etmesi caiz değildir.
2)
Kur'ân'daki müştereklik, ilimlerdeki ortaklığı ifade eder ki bunda bir kusur
yoktur. Ama "kevser" nehrindeki ortaklık, bir nesnede, bir malda
ortaklık olur ki, böyle bir ortaklık bir kusur ifade eder.
İkincisi: Burada "i'tâ" fiilinin
kullanılmasının, "itâ"nın kullanılmasından daha uygun oluşunun beyanı
hususundaki ikinci izah şudur: "i'tâ" hem az, hem çok olanı ifade
için kullanılır. Nitekim Hak Teâlâ, "Az ile i'tâ etti (verdi)" (Necm,
34) buyurmuştur. "İtâ"ya gelince, bu, ancak büyük şeylerin
verilmesinde kullanılır. Nitekim Hak Teâlâ, "Allah ona mülk itâ etti
(verdi)" (Bakara, 251) ve "Andolsun ki Biz Davud'a, katımızdan bir
lütuf itâ ettik (verdik)" (Sebe, 10) buyurmuştur.Etiyy, aynı zamanda,
apansız meydana gelen sel manasına gelir. Bunun böyle olduğu sabit olduğuna
göre, Şüphesiz Biz sana kevseri verdik" ayeti, Hz. Muharnmed (s.a.s)'in
halinin, şu bakımlardan büyüklüğünü ifade eder:
a) Bu
havz-ı kevser, Hz. Peygamber (s.a.s)'in hazırlanan o yüce dereceler ve kıymetli
mertebelerin yanında, çok önemsiz az bîr şey gibidir. Binâenaleyh bu ayet,
bundan daha büyük şeylerin müjdelerini ihtiva eder.
b) Kevser,
o suya işarettir. Buna göre Hak Teâlâ, sanki, "Dünyada su, yiyeceğe
nazaran daha kolay elde edilir (suyun önemi daha azdır). Artık su nimeti kevser
(çok - bol) olduğuna göre, diğer nimetler daha da çoktur.
c) Su
nimeti "i'tâ"; cennet nimeti ise "itâ" ile verilmiştir.
d) Hak Teâlâ
sanki, şöyle der: "Sana verdiğim bu şey, hernekadar kevser, yani çok ise
de, senin için bir "i'tâ"dır, "i'tâ" değildir. Çünkü bu
senin esas hakkından daha aşağıdır. Örfte kendisine hediye verilen zat, büyük
bir zat olduğu zaman, hediye ne kadar büyük olursa olsun, yine de anun fazla
kıymetli olmadığı ifade edilir ki bu, "Hediye verilen zatın büyüklüğüne
oranla, bu hediye önemsizdir" demektir. İşte burada da böyledir.
e) Şöyle
diyebiliriz: Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber (s.a.s)'e "kevser"i verdiğini
ifâde ederken, demiştir. Çünkü bu, dünyevi bir şeydir. Kur'ân'ı verdiğini ifade
ederken de, buyurmuştur. Çünkü bu da
dinidir.
f) Hak
Teâlâ sanki şöyte demek istemiştir: Benim tarafımdan elde ettiğin şeylerin
tümü, çok olsalar da, bir atıyye-(bağış)dır. Fakat bu kevserden daha büyüğü,
senin muzaffer kalıp, hasmının ebter (nesli kesik) kalmasıdır. Çünkü Biz sana,
bir ön bağış olarak, bu kevseri verdik. Ama devamlı olacak olan güzel nam ve
şöhretine, düşmanına, ancak senden bir taatın sadır olmasından sonra güzel olur.
O halde sen "Rabbin için namaz kıl, kurban kes" yani, "Benim
için ibadet et ve ibadetinden sonra muzafferiyeti iste. Çünkü Ben, keremim
gereği, her vecibenin yerine getirilişinden sonra, duaları kabul etmeyi prensip
edindim. Nitekim müsned bir hadiste, "İşte bu anda dualara icabet
ederim" diye varid olmuştur. Böylece senin hasmın, nesli kesik olur. İşte
"i'tâ" budur." Hak Teâlâ'nın, "Şüphesiz Biz sana ...
verdik" ifadesinin tefsiri hususunda hatırıma gelenler, bundan ibarettir.[32]
"Kevser" kelimesi ise, Arapça'da
"fev'al" vezninde bir kelime olup, "kesret" (çokluk)
kökündendir, "Alabildiğine çok" demektir. Çünkü oğlu seferden dönen
bir bedevi kadına, "Oğlun ne getirdi, ne ile döndü?" denildiğinde,
"Kevser getirdi" der ki bu, "çok çok şeyler getirdi"
demektir. Yine Arapça'da çok bağışta bulunana "kevser" denilir.
Nitekim el-Kumeyt şöyle der:
"EyMervan'm oğlu, sen çok verensin, güzelsin.
Baban ibnü'l-fezâilde çokça bağışta bulunurdu." Nitekim çok olup, her
tarafa yayılmış toza da, "kevser" denilir. İşte Arapça'da
"kevser'in manası bundan ibarettir.
Müfessirler "kevser" ile ilgili şu değişik
izahları yapmışlardır:[33]
Birinci Görüş:
En meşhur ve selef-halef tarafından en tercih edilen bu görüşe göre, Kevser,
cennette bir ırmağın adıdır. Nitekim Enes (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle
dediğini rivayet etmiştir:
"Cennette, kenarları tıpkı içi oyuk inciler gibi
olan kubbeler gibi olan bir nehir gördüm ve su yatağına elimi vurdum. Bir de
baktım ki kokusu hemen yayılan, alabildiğine kokan bir misk. "Bu
nedir?" dediğimde, "Bu Allah'ın sana verdiği kevserdir" denildi[34] Enes
(r.a)'in bir başka rivayetinde ise, öyle
"Cennette, sütten daha beyaz, baldan daha tatlı bir nehir gördüm. Orada
boyunları, melez develerin boyunları gibi olan yeşil kuşlar var. Kim o kuştan
yer, o sudan içerse, rıdvanı (yani Allah'ın, kendisinden razı olması
mertebesini) elde eder"[35]
seklinde Duyurulmuştur. Belki de Cenâb-ı Hak bu nehre, ya bu nehrin cennet
nehirlerinin suyu en bol olanı ve faydalısı olması bakımından; yahut da
cennetteki nehir kollarının, o nehirden ayrılmasından ötürü "kevser"
adını vermiştir. Bu tıpkı, "Cennetteki her bahçede, kevser ırmağından akan
nehirler vardır" rivayetinde ifade edildiği gibidir. Yahut da bu, kendisinden
içenlerin sayıca çok olmasından ötürü veya, Hz. Peygamber (s.a.s)'in de ifade
buyurduğu gibi, faydalarının çokluğundan ötürü "kevser" adını
almıştır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s) "O Râbbimin bana va'dettiği bir
nehirdir ve onda çok bol hayıriar-faydalarvardır'[36]
buyurmuştur.[37]
İkinci Görüş: Kevser, bir havuzdur. Bu husustaki hadisler de
meşhurdur. Bu görüş ile, birinci görüş şöylece bağdaştırabilir! Belki de o
nehir, bu havuza dökülmektedir. Yahut da cennetteki nehirler, işte bu havuzdan
çıkar, kollara ayrılırlar. Binâenaleyh bu havuz, cennet nehirlerinin ve
çeşmelerinin kaynağı gibi olmuş olur.
[38]
Üçüncü Görüş: Kevser, "Hz. Peygamber
(s.a.s)'in çocukları ve soyudur." Bu görüşte olanlar derler ki: Çünkü bu
sûre, Hz. Peygamber (s.a.s)'i, "ebter"
diye ayıplayanlara bir cevab olarak inmiştir. Buna göre mana,
"Allah o peygambere, zamanlar geçtikçe sürüp giden nesiller vermiştir. Bir
bak, ehl-i beytten ne kadar adam öldürülmüştür! Ama yine bak ki, bütün dünya
ehl-i beyt ile dopdolu iken, Emevilerden, itibar edilecek hiç kimse
kalmamıştır. Yine bir bak ki, ehl-i beyt içinde, Muhammed Bakır Cafer'i Sâdık, Musa Kazım, Muhammed Rızâ ve en-Nefsu'z-Zekiyye ve emsali nice yüce
şahsiyetler vardır.
[39]
Dördüncü Görüş: "Kevser", Hz. Muhammed ümmetinin
âlimleridir. Ömrüme yemin ederim ki, en büyük ve en çok hayır, yani kevser
budur. Çünkü bu ümmetin âlimleri, İsrâiloğullarının peygamberi gibidirler ve
bunlar Resulüllah (s.a.s)'ı anlatmayı sever, dininin eserlerini ve şeriatının
prensiplerini yayarlar.
[40]
Ümmetin alimlerinin,
İsrâiloğullarının peygamberlerine benzetilmesinin sebebi şudur: Peygamberler,
marifetullahın temel prensiplerinde müttefik (yani inanç konularında aynı), şeriat
ahkamında ise, her ümmete uygun olan ulaşsın diye, Allah'ın halkına bir rahmeti
olarak, farklı farklıdırlar. İşte bunun gibi, Muhammed ümmetinin alimleri de,
Allah'ın dininin temel prensiplerinde müttefik, insanlara bir rahmet olsun
diye, ikinci derece konularda (Furû fıkıhta) ise farklı farklı, ictihadlara
sahibtirler.
[41]
Bu alimlerin faziletleri şu iki
şekilde izah edilir:
a) Rivayet olunduğuna göre, kıyamet günü her peygamber, peşinde
ümmeti olduğu halde, maşher meydanına getirilir. Kimi peygamberler, peşinde bir
veya iki kişi olduğu halde getirilir. Ama Ümmet-i Muhammed'in alimlerinden her
biriyle birlikte, binlerce kişi olarak getirilirler. Derken hepsi Hz. Peygamber
(s.a.s)'in arkasında toplanırlar. Böylece bu alimlere tabi olanların sayıları,
o peygamberlere tabi olanların sayılarından, kat kat fazla olur.
b) Bu peygamberler, kendilerine tabi olanlar için, vahiyden alınmış
naslarla, isabetli ve doğru cevaplar verirler. Ümmet-i Muhammed'in alimleri
ise, onca zor olmasına rağmen, istinbat ve ictihad ile, yahut da bazı başka
alimlerin görüşüne dayanarak isabetli cevaplar verirler. Bunlardan bazıları,
görüşlerinde hata etseler
bile, hata eden de, ücretini
alır, sevabına ulaşır.
[42]
Beşinci Görüş: Kevser, nübüvvettir. Peygamberliğin, çok çok hayır
olduğunda şüphe yoktur. Çünkü bu, rubübiyyetten sonra, ikinci dereceyi işgal
eden bir mertebedir. İşte bu yüzden Hak Teâlâ, "Kim peygambere itaat
ederse, Allah'a itaat etmiş olur" (Nisa, ao) buyurmuştur. Ki bu, imanın yarısıdır.
Hatta resule itaat, marifetullah ağacının bir dalı gibidir. Çünkü peygamberlik
müessesesinin bilgisinden önce, mutlaka Allah'ın zatının, ilminin kudretinin ve
hikmetinin bilgisinin bulunması gerekir. Sonra nübüvveti bilme gerçekleşince,
bundan, semî, basar, hayrî ve vicdanî sıfatlar gibi, diğer geriye kalan
bilgiler elde edilir.[43]
Bu, alimlerin bir kısmına göredir. Hz. Peygamber
(s.a.s) için, bu anlatılanlanrdan, daha çoğu vardır. Çünkü o, diğer
peygamberlerden önce zikredilmiş, ama onlardan sonra gönderilmiştir. Hem sonra
o, hem insanlara, hem cinlere peygamber olarak gönderilmiştir. Yine bütün
peygamberlerden sonra haşrolunacak olan da odur ve şeriatının neshi de mümkün
değildir. Hz. Peygamber (s.a.s)'in faziletleri, sayılamayacak kadar çoktur. Ama
burada şöyle bir kaçını ele alıp diyoruz ki:[44]
Cenâb-ı Hakk'ın da, "Adem, Rabbinden kelimeler
alıp öğrendi" (Bakara, 37} buyurduğu gibi, Hz. Adem (a.s)'in hitabı,
birtakım kelimelerden ibaretti. Yine, "Hani Rabbi, İbrahim'i bir takım
kelimelerle imtihan etti"(Bakara,124) ayetinde ifade edildiği gibi, Hz.
İbrahim (a.s)'in kitabı da birtakım kelimelerden (sahifelerden) ibaretti. Hz.
Musa (a.s)'nın kitabı ise, "İbrahim'in ve Musa'nın sahilelerinde..."(A'lâ,
19) ayetinde ifade edildiği gibi, birtakım sahifelerden ibaretti. Ama, Hz.
Muhammed (a.s)'in kitabı, "Onlara şahid olarak..." (Maide,46)
ayetinde beyan edildiği gibi, kendinden önceki bütün peygamberlerin
kitablarının hakemidir, doğruluk kıstasıdır.
Hem sonra Adem (a.s), "Şunlarm isimlerini Bana
haber veriniz" (Bakara, 31) buyurulduğu gibi, mensur (nesir şeklinde)
isimlerle meydan okumuştur; Hz. Muhammed (s.a.s)'in, Hak Teâlâ'nın da "De
ki: Eğer insanlar ve cinler bunun bir benzerini getirmek üzere toplansalar...
"(Isra, 88) buyurduğu gibi, manzum ile meydan okumuştur.[45]
Nuh (a.s)'a gelince, Allah Teâlâ ona, gemisini su
yüzünde tutmak suretiyle, ikramda bulunmuştur. Hz. Muhammed (s.a.s)'e bundan
daha büyüğünü yapmıştır: Rivayet olunduğuna göre Hz. Peygamber (s.a.s), yanında
Ebû Cehil'in oğlu İkrime olduğu halde, bir suyun kenarında bulunuyorlardı. Hz.
Peygamber (s.a.s), "Eğer davanda sadık isen, öte taraftaki şu taşı çağır,
batmadan yüzerek buraya gelsin" dedi de bunun üzerine Hz. Peygamber
(s.a.s) o taşa işarette bulundu. Taş yerinden ayrıldı, yüzerek, Hz. Peygamber
(s.a.s)'in önüne geldi ve onun, peygamber olduğuna şehadette bulundu. Bunun
üzerine, Hz. Peygamber (s.a.s), İkrime'ye, "Bu sana yeter mi?"
deyince, o, taşın yerine gitmesini de istedi. Hz. Peygamber (s.a.s), taşa
emretti ve o, eski yerine döndü.[46]
Cenâb-ı Hak, Hz. İbrahim (a.s)'e de iyilikte bulunmuş
ve o ateşi, onun için bir serinlik ve selamet kılmıştır. Ama Hz. Muhammed
(s.a.s) için bundan daha büyüğünü yapmıştır. Çünkü Muhammed b. Hâtıb'dan şu
rivayet edilmiştir: "çocukken, üzerime kaynayan bir bakraç döküldü, baştan
ayağa yandım. Annem beni, Hz. Peygamber (s.a.s)'e götürerek, "İşte,
Hâtıb'ın oğlu, gördüğün gibi yandı" dedi. Hz. Peygamber (s.a.s), derime
tükürdü, eliyle onu, yanan her tarafıma yaydı ve "bunun bir sıkıntısını,
insanların Rabbine havale ediyorum" dedi. Bu sayede, ben, hiçbir sıkıntısı
kalmayan, sapasağlam bir kimse oldum."[47]
Cenâb-ı Hak Hz. Musa (a.s)'ya ikramda bulunup, onun
için denizi yardı. Hz. Muhammed (s.a.s)'e de ikramda bulunup, onun için de
gökte ayı yardı. Şimdi yer ile gök arasında olan farkı iyi düşün! Cenâb-ı Hak,
Hz. Musa (a.s) için, o malum kayadan su fışkırttığı halde, Hz. Muhamme
(s.a.s)'in parmaklarından pınarlar akıtmıştır. Hz. Musa (a.s)'ya, üzerine
bulutu gölge yapmak suretiyle ikramda bulunduğu gibi, aynı ikramı Hz. Muhammed
(s.a.s)'e de yapmıştır. Çünkü bir bulut, hep onun üzerinde gezip onu
gölgelemiştir. Allah Hz. Musa (a.s)'ya, yed-i beyzâ mucizesiyle İkramda
bulunduğu gibi, Hz. Muhammed (s.a.s)'e bundan daha büyüğü ile ikramda
bulunmuştur. Bu da, ışı doğu ve batıya ulaşan o büyük Kur'ân'dır. Allah Teâlâ,
Hz. Musa (a.s)'nın değneğini bir ejderhaya çevirmiştir. Ebû Cehil, Hz. Muhammed
(s.a.s)'e taş atmak istediğinde, onun omuzlarında iki ejderha görmüş ve
korkular içinde gerisin geri dönmüştür.[48]
Dağlar, Hz. Davud (a.s) ile birlikte teşbih atta
bulunurken; taşlar da Hz. Muhammed (s.a.s)'in ve ashabının elinde, tesbihatta
bulunmuştur. Davud (a.s), demire dokunduğunda demir yumuşuyordu. Hz. Peygamber
(s.a.s) de, uyuz bir koyuna elini sürünce, uyuzları dökülüyor ve süt vermeye
başlıyordu. Cenâb-ı Hak, Hz. Davud (a.s)'a toplanmış kuşlarla ikramda
bulunurken, Hz. Muhammed (s.a.s)e de Burak ile ikramda bulunmuştur.[49]
Cenâb-ı Hak, Hz. İsa (a.s)'ya, ölüleri diriltme
mucizesini vermek suretiyle ikramda bulunduğu gibi, Hz. Muhammed (s.a.s)'e de
bu cinsten bir ikramda bulunmuştur. Çünkü bir yahudi Hz. Peygamber (s.a.s)'e
zehirli bir koyun ikram etmişti. Hz. Peygamber (s.a.s), lokmayı ağzına koyunca,
bu, kendisinin zehirli olduğunu haber vermişti. Hz. İsa (a.s), anadan doğma
körlüğü ve alaca hastalığını iyileştirirken, Hz. Peygamber (s.a.s) hakkında da
şu hadise rivayet edilmiştir: Muaz b. Afra1 nin hanımı alacalık hastalığına
tutulmuştu. Bunu Hz. Peygamber (s.a.s)'e arzedince o (a.s), kadını bir ağaç
dalıyla sıvazladı ve Allah Teâlâ onun bu hastalığını giderdi. Yine Uhud günü,
bir adamın göz bebeği düşmüştü. Onu eline alıp, Hz. Peygamber (s.a.s)'e
getirdi. Hz. Peygamber (s.a.s) de gözünü yerine yerleştirdi. Hz. İsa (a.s),
insanların evlerinde, neleri sakladıklarını biliyordu. Hz. Peygamber (s.a.s)
de, amcası Abbas'ın Ümmü'l-fazl ile birlikte, sakladıkları şeyi bilip, amcasına
haber verince, o müslüman olmuştu. Süleyman (a.s) için Allah Teâlâ, bir kere
güneşi geri döndürdü. Aynı şeyi Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber (s.a.s) için de
yaptı. Çünkü o, başı Hz. Ali (r.aj'nin kucağında olduğu halde uyumuştu. Güneş
battıktan sonra uyanabildi. İşte bunun üzerine Hak Teâlâ, onun ikindi namazını
kılabilmesi için güneşi geri döndürdü, o da namazını kıldı. Hak Teâlâ bu işi,
bir kere de Hz. Ali (r.a) için yaptı. Hz. Ali (r.a) bu sayede o ikindi vaktinde
kıldı.[50]
Cenâb-ı Hak Hz. Süleyman (a.s)'a, kuş dilini
öğretmişti, aynı şeyi Hz. Muhammed (s.a.s) için de yaptı: Rivayet olunduğuna
göre, yavrusu yüzünden canı yanmış bir kuş, Hz. Peygamber (s.a.s)'in başucunda
uçmaya ve onunla konuşmaya başladı. Bunun üzerine, Hz. Peygamber (s.a.s),
"Hanginiz, yavrusu yüzünden bu kuşun canını yaktı?" dedi de, bir adam
"Ben" deyince, Hz. Peygamber (s.a.s) "Onun yavrusunu geri
ver" buyurdular. Hz. Peygamber (s.a.s)'in kurt ile konuşması da meşhurdur.
Hak Teâlâ, Hz. Süleyman (a.s)'a, bir kuşluk vaktinde, bir aylık mesafe alma
imkanını vererek ona ikramda bulunduğu gibi, Hz. Peygamber (s.a.s)'e, bir anda
Beyt-i Makdis'e ulaşma imkanını vererek ikramda bulunmuştur.
Hz. Peygamber (s.a.s), eşeği "ya'fûr"u,
gelmesini istediği kimseye gönderiyor, o da onu getiriyordu. Birgün birileri,
Hz. Peygamber (s.a.s)'e azgın deveyi ve ona yaklaşamadıklarını şikayet ettiler.
O, devenin yanına gitti. Deve onu görünce sakinleşti, azgınlığını bıraktı. Hz.
Peygamber (s.a.s), Muaz (r.a)'ı, bir bölgeye gönderdi. Muaz (r.a), çöle
çıkınca, karşısında heybetli bir arslan gördü. Bu, onu çok korkuttu. Geriye
dönme cesareti gösteremedi. Derken arslana yaklaştı ve "Ben Resulüllah'ın
elçisiyim" dedi. Bunun üzerine aslan, kuyruk sallamaya başladı. Cinler,
Hz. Süleyman (a.sj'a boyun eğdikleri gibi, Hz. Peygamber (s.a.s)'e de boyun
eğmişlerdir. Bir bedevi büyük bir keler getirmiş ve "Bu keler seni tasdik
etmedikçe, ben de iman etmem" demişti. Derken o keler (kertenkele), Hz.
Peygamber (s.a.s)'i doğruladı. Bir bedevinin salıverdiği bir ceylana, Hz.
Peygamber (s.a.s) kucak açınca, ceylan koşarak Hz. Peygamber (s.a.s)'e geldi.
Hz. Peygamber (s.a.s)'in kefaletinden çıkınca, Hz. Peygamber (s.a.s)'den
ayrıldığı için inlemeye başladı. Yine Hira mağarasında Hz. Ebû Bekir (r.a)'in
topuğunu yılan soktuğunda, "Şunca zamandan beri o peygamber (s.a.s)'i
arzulayıp durmuştum. Niçin benimle onun arasında bir perde oluşturdun?"
demiştir. Yine Hz. Peygamber (s.a.s), azıcık yemek ile pek çok kimseleri
doyurmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s)'in mucizeleri sayılmayacak derecede çoktur.
Bu yüzden Allah Teâlâ Hz. Peyamber (s.a.s)'i, seçtiği diğer peygamberlerden önce
zikrederek, "Hani peygamberlerden, yani senden, Nûh'dan, İbrahim'den,
Musa'dan, Meryem'in oğlu İsa'dan ahit almıştık"(Ahzab, 7} buyurmuştur. Hz.
Muhammed (s.a.s)'in peygamberliği böyle olunca, Hak Teâlâ'nın bu risalete
"kevser" adını verip, "Hiç şüphesiz Biz sana kevser'i
verdik" buyurması geçerli olmuştur.
Altıncı Görüş: Kevser, Kur'ân'dır. Kur'ân'ın faziletleri ise, sayılamayacak kadar çoktur. Nitekim Hak Teâlâ, "Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa ve denizler de ... mörekkeb olsa, Allah'ın kelimeleri bitmez"(Lokman,27) ve "De ki: Eğer, denizler, Rabbimin kelimelerini yazmak için, mürekkeb olsaydı, Rabbim'm kelimelerinden önce, o denizler biterdi" {Kent, 109) buyurmuştur.[51]
Yedinci Görüş: Kevser, İslâm'dır. Ömrüme yemin olsun ki İslâm, en
büyük hayırdır. Çünkü dünya ve ahiret iyilikleri, ancak İslâm sayesinde elde
edilir. Yine bu iyilikler, onun elden çıkması ile elden çıkar. Çünkü İslâm,
marifetullah'dan, yahut da bilinmesi gereken şeylerden ibarettir. Nitekim Hak
Teâlâ da, "Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çok hayır
verilmiştir" (Bakam, 269) buyurmuştur. Binâenaleyh İslam, en büyük ve
en çok hayır olunca, ona "kevser"
denebilir.
[52]
Buna göre, "Cenâb-ı Hakk'ın nimetleri her yeri sarmış iken, niçin sadece İslâm'a "kevser" denmiştir?" denirse, biz deriz ki: İslâm, Allah'dan ulaşan bir nimettir. Binâenaleyh Hz. Peygamber (s.a.s), bunda temel bir unsur gibi olmuştur. [53]
Sekizinci Görüş: Kevser, taraftarı ve adamları çok olan demektir.
Hz. Peygamber (s.a.s)'in, sayısını ancak Allah'ın bilebileceği kadar taraftarı
olduğunda ise şüphe yoktur. Rivayet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a.s)
şöyle buyurmuştur:
"Ben, Allah'ın dostu hz.
İbrahim'in duası, Hz. isa'nın müjdesiyim ve ben, kıyamet günü şefaati makbul
olanım. Peygamberlerle birlikte (orada) iken, bir insan topluluğu gözükür ve
biz, gözlerimizi o topluluğa çeviririz. Herbirimiz, bu topluluğun, kendi ümmeti
olmasını ümid ederiz. Bir de bakarız ki bunlar, abdest almalarından ötürü,
yüzleri ak ve pırıltılı kimselerdir. Bunun üzerine ben, "Kâ'be'nin Rabbine
yemin olsun ki bunlar benim ümmetim" derim. Onlar hesabsız olarak cennete
girerler. Derken ilk önce gözüken kadar, bir başka büyük cemaat gözükür. Biz,
gözlerimizi hemen onlara çeviririz. Her peygamber yine, bu topluluğun kendi
ümmeti olmasını ümit ederken, bir de ne görelim, bunlarda, abdest almalarından
ötürü, abdest azaları parlak ve nişanlı kimseler. Bunun üzerine ben,
"Kâ'be'nin Rabbine yemin olsun ki, bunlar benim ümmetim" derim.
Bunlar da hesabsız olarak cennete girerler. Derken daha önce gözükenlerin üç
misli kadar bir cemaat bize gözükür ve biz gözlerimizi onlara
çeviririz..." Hz. Peygamber (s.a.s) bunun peşisıra da, birinci-ikinci
topluluklar için söylediklerini aynen söylemiş, sonrada, "Hiç kimse
cennete girmezden önce, ümmetimden üç cemaat cennete girecektir"[54]
demiştir.
Yemin olsun ki Hz. Peygamber
(s.a.s) "Evlenin, üreyin ve çoğalın. Çünkü ben, kıyamet gününde sizin
(çokluğunuzla) diğer peygamberlere karşı övünürüm. Hatta (ümmetimin) düşük
{çocuklar) ile..."[55]
buyurmuştur. Binâenaleyh Hz. Peygamber
(s.a.s), mükellef çağına gelmeyenlerle bile övüneceğine göre, ya böylesine
büyük kalabalık ile nasıl övünür? İşte bundan ötürü, Hak Teâlâ'nın bu büyük
nimeti dile getirmesi ve "Muhakkak ki Biz sana kevseri verdik" demesi, güzel ve yerinde olmuştur.
[56]
Dokuzuncu
Görüş: Kevser, Hz. Peygamber (s.a.s)'de bulunan çokça faziletlerdir. Çünkü
o, ümmetin ittifakıyla, bütün peygamberlerden daha üstündür. Nitekim Mufaddal
b. Seleme şöyle der: Arapça'da, bir kimse alabildiğine cömert, hayr-u hasenatı
çok olduğu zaman, "raculün kevserun" denilir. Sıhahu'l-luğa'da ise,
"Kevser, efendi; hayr-u hasenatı çok olan kimse demektir" diye varid
olmuştur. Binâenaleyh Allah Teâlâ, Hz. Muhammed (s.a.s)'e, bu büyük faziletleri
nasib edince, Allah Teâlâ'nın bu, büyük nimeti ona hatırlatması ve "Hiç
şüphesiz Biz sana kevseri verdik" demesi, güzel ve yerinde olmuştur.[57]
Onuncu Görüş:
Kevser, "Hz. Peygamber (s.a.s)'in, şanının yüksekliğidir. Bu husus,
"Senin zikrini (şanını) yükselttik" (İnşirah, 4) ayetinin tefsirinde
geçmişti.[58]
Onbirinci
Görüş: Kevser, ilim demektir. Bu görüşte olanlar şöyle derler: "Şu
sebeplerden ötürü, kevseri bu manaya almak daha aladır:
1) İlim,
en çok ve en büyük hayır demektir. Nitekim Hak Teâlâ, "Allah sana
bilmediğin şeyleri öğretti. Allah'ın senin üzerindeki ihsanı büyüktür"
(Nisa, 113) buyurmuştur. Yine Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber (s.a.s)'le, ilim
peşinde gezmesini emrederek, "Ya Rabbi ilmimi artır" (Taha, 114) diye
dua etmesini emretmiştir. Cenâb-ı Hak, hikmete de "çok hayır" adını
vermiş ve, "Kime hikmet verilmişse, ona çok hayır verilmiştir"
(Bakara, 269) buyurmuştur.
2) Biz,
kevseri, ya ahiret nimetleri, yahutta, dünya nimetleri manasına alabiliriz.
Birinci manaya almamız
mümkün değildir; çünkü,
Cenâb-ı Hak, "verdik" buyurmuştur. Halbuki,
cennet nimetlerini Allah, vermedi; verecektir. Dolayısıyla,
"kevser"i, peygamber (s.a.s)'e, dünyada iken ulaşan nimetler manasına
hamletmek vacib olur. Peygamber (s.a.s)'e, dünyada iken gelip ulaşan şeylerin
en kıymetlisi ise, ilimdir. Nübüvvet de, ilmin içine dahildir.
Öyleyse, "kevser" lafzını, ilim manasına almak
gerekir.
3) Cenâb-ı
Hak, "Bizsana kevser'i verdik" buyurunca, bunun peşinden,
"Şimdi, Rabbin için namaz kıl, kurban kes" buyurmuştur. İbadetten
önce geçen şey ise ilimdir, marifettir. İşte bu yüzden Hak Teâlâ, Nahl
Sûresi'nde, "Benden başka hiçbir Tanrı olmadığını bildirerek uyarın, benden korkun diye..." (Nahl, 2) ve Tahâ
Sûresi'nde de, "Ben, Allah'ım Allah... Ben'den başka ilah yoktur; o halde,
ancak bana ibadet et..."(Taha, 14) buyurmuş, her iki sûrede de, ilmi ve
marifeti, ibadetten önce zikretmiştir. Bir de, emrinin başındaki, takibiyye
fâ'sı, Hz. Peygamber (s.a.s)'e "kevser"i vermenin, bu ibadeti
gerektiren bir şey gibi olduğuna delalet etmektedir. İbadeti gerektiren şeyin
ise, sadece ilim olacağı malumdur.[59]
Onikinci Görüş:
Kevser, "güzel huy" demektir. Bu görüşte olanlar şöyle demektedirler:
Güzel huy'dan istifade, alimin, cahilin, dört ayaklı hayvanın (behime) ve
insanın kendisinden yararlanacağı genel bir istifadedir. Ama, ilimden istifade
ise sadece insanlara mahsus bir husustur. Dolayısıyla, güzel huyun faydası,
daha genel ve şümullü olmuş olur. Böylece de, "Kevser"ibu manaya
hamletmek gerekmiş olur. Andolsun ki, Hz. Peygamber (s.a.s) de böyle idi. O,
yabancılar için de, tıpkı bir baba gibiydi. Müşkillerini çözer, işleri
hususunda onlara yeterdi. Hz. Peygamber (s.a.s)'in güzel huyu, müşrik
topluluğu, onun dişini kırınca, "Allahım, kavmime doğruyu göster; zira
onlar bilmiyorlar[60]
diyebilecek bir noktaya ulaşmıştı...[61]
Onüçüncü
Görüş: Kevser, şefaat demek olan, Makâm-ı Mahmûd'dur. Bundan dolayı Cenâb-ı
Hak dünyada iken, "Sen onların İçinde iken Allah onlara azab edecek
değildir" (Enfal, 33) buyurmuş; ahiret hususunda da, "Benim şefaatim,
ümmetimden büyük günah işleyenler içindir"[62]
buyurmuştur. Ebû Hureyre'den gelen rivayete göre, Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle
buyurmuştur:
"Her peygamberin, müstecab bir duası vardır. Ben
ise, bu duamı, kıyamet günü ümmetime şefaatçi olayım diye sakladım (geri
bıraktım) "[63] buyurmuştur.[64]
Ondördüncü
Görüş: Kevser ile, bu sûre kastedilmiştir. Bu böyledir, zira bu sûre, kısa
olmasına rağmen, dünyevi ve uhrevi bütün menfaatleri tastamam İhtiva eden bir
sûredir. Çünkü bu sûre, şu bakımlardan mu'cizevi durum ihtiva eden bir sûredir.
1) Biz,
"Kevser"i, Hz. Peygamber (s.a.s)'in etbâının çokluğuna ve manevi
neslinin kesilmeyeceği manasına aldığımızda, bu bir gaybtan haber verme olmuş
olur. Nitekim, verilen bu haber, vakıaya da, uygun olarak gerçekleşmiştir.
Böylece bu, bir mucize olmuş olur.
2) Cenâb-ı
Hak, "Şimdi, Rabbin için namaz kıl ve kurban kes" buyurmuştur ki, bu,
Hz. Peygamber (s.a.s)'in fakirliğinin sona ereceğine, kurban kesebilecek mali
güce ulaşacağına bir işarettir. Bu, böyle olmuştur. Binâenaleyh, bu da, gaybtan
bir haber verme; dolayısıyla da bir mucize olmuş olur.
3) Cenâb-ı
Hak, "sana buğzeden asıl zürriyetsizdir" buyurmuştur. Bu durumda,
haber verildiği gibi gerçekleşmiştir. Dolayısıyla da bir mucize olmuştur.
4) Onlar,
küçük olmasına rağmen, bu sûreye muarazada bulunamamışlardır. Böylece,
Kur'ân'ın tümünün mucizeliğinin, bu sûre ile ortaya çıktığı sabit olmuş olur.
Çünkü onlar, kısa olmasına rağmen, bu sûreye muaraza edemediklerine göre,
Kur'ân'ın tümünü haydi haydi muarazada bulunamazlar. İşte bu bakımlardan, bu
sûrenin mucizeliği zahir olunca, nübüvvet takarrür etmiş olur; nübüvvet
takarrür edince de, tevhid ve yaratıcının bilgisi kesinleşmiş olur; böylece de,
din ve İslâm takarrür etmiş olur. Derken Kur'ân'ın, Allah'ın kelamı olduğu
ortaya çıkmış olur. Bütün bu hususlar kesinleşince de, dünyevi ve uhrevi
iyiliklerin tümü kesinleşmiş, ortaya çıkmış olur. Binâenaleyh bu sûre, tüm
maksatları, tastamam ve güçlü bir biçimde ispatlayan kısa ve özlü nükte gibi
olmuş olur. Böylece de, şeklen küçük, ama manaca büyük bir sûre olmuş olur.
Ayrıca bu sûrenin, diğerlerinde bulunmayan bir takım
özellikleri vardır. Bu sûrenin tamamı, üç ayettir. Halbuki biz, bu üç ayetten
her birinin haber verdiği şeyin mucize olduğunu beyan ettik. O halde, bu
demektir ki, bu sûre, hem herbir ayeti açısından, hem de toplamı açısından bir
mucizedir. Ki, bu özellik diğer sûrelerde bulunmaz. Binâenaleyh, kevser sözüyle
bu sûrenin kendisi kastedilmiş olabilir.[65]
Onbeşinci
Görüş: Kevser ile, Cenâb-ı Hakk'ın, Hz. Muhammed (s.a.s)'e verdiği tüm
nimetler kastedilmiştir. Ki bu husus, İbn Abbas'tan nakledilen bir husustur.
Çünkü Kevser Sûresi, çok olan şeyin tümünü içine alır. Binâenaleyh, ayeti, bu
çok olan nimetlerin bu kısmına hamletmek, geriye kalanına hamletmekten daha
evla değildir. Bu sebeple, tümüne hamletmek gerekir. Rivayet olunduğuna göre
Sid ibn Cübeyr, bu görüşü İbn Abbas (r.a)'tan rivayet edince, cennette bir
nehir, bir say olduğunu iddia etmişlerdir" deyince, Said ibn Cübeyr, bu
görüşü İbn Abbas'tan rivayet edince, bazıları ona, "Bir takım kimseler
kevserin, cennette bir nehir, bir say olduğunu iddia etmişlerdir" deyince,
Said ibn Cübeyr, "Cennetteki o nehir de, Allah Teâiâ'nın Hz. Muhammed
(s.a.s)'e verdiği O çok hayırlardan biridir" cevabını vermiştir.
Bazı ulema da şöyle demiştir: ayetinin zahiri, Allah
Teâiâ'nın, Hz. Muhammed (s.a.s)'e, bu kevseri vermiş olduğunu iktiza eder. Şu
halde, doğruya en yakın olanın, ayetin bu ifadesini, Allah Teâiâ'nın, Hz.
Muhammed (s.a.s)'e, nübüvvvet, Kur'ân, zikr-i hakim ve düşmanlarına karşı
muzafferiyet elde etmesi gibi, vermiş olduğu şeylere hamletmek gerekir. Ama,
Havz-ı Kevser ve Hz. Peygamber için hazırlanan diğer mükafaatlara gelince,
Allah'ın va'dinin hükmüü gereği şahit oldukları için her ne kadar bunların da
bu ifadenin içine dahil olmamış, ilerde olacak şeyler gibidirler. Ne var ki,
hakikat, bizim daha önce bahsettiğimiz husustur. Çünkü, her ne kadar bunlar Hz.
Peygamber (s.afs) için hazırlanmış ise de gerçek anlamda "Allah Teâlâ,
bunları, Hz. Peygamber (s.a.s)'e Mekke'de bu sûre nazil olurken vermiştir"
denilmesi de doğru olmaz. Buna şu şekilde cevap vermek mümkündür. Küçük
çocuğuna bir şeyler vereceğini söyleyen bir kimse hakkında, her ne kadar çocuk
o anda buna ehil değil ise de, "O, ona o şey iverdi" denilmesi mümkündür.
Allah en iyi bilendir.[66]
"O halde Rabbin için namaz kıl, kurban kes"
(Kevser, 2).
Ayetle ilgili birkaç mesele vardır:[67]
Ayetteki, "O halde ... namaz
kıl,.."(Kevser, 2) emriyle ilgili olarak şu izahlar yapılabilir:
1) Bu
emirle, Hz. Peygamber (s.a.s)'den namaz kılması istenmiştir.[68]
Buna göre şayet, "Nimetten bahsedildiğine göre,
buraya en uygun olan, şükür ifadesinin yer almasıydı.. O halde daha niçin,
Cenâb-ı Hak, "O halde ... namaz kıl" demiş de, "şükret..."
dememiştir?" denilirse, buna şu bakımlardan cevap verebiliriz:
a) Şükür,
tazim demek olup, bunun, üç rüknü vardır:
Birincisi:
Kalbi alakadar eden şey olup, bu da, kişinin, kalben bu nimetin, başkasından
değil, Allah'tan olduğunu bitmesidir.
İkincisi:
Bu nimetin, dili alakadar eden kısmı... Ki bu da, kişinin, lisanıyla, Allah'ı
övmesidir...
Üçüncüsü:
Amelle ilgili olan kısım ki, bu da, kişinin, Allah'a hizmet etmesi, inkıyad
edip, boyun eğmesidir. Ki, namaz, bu hususları, hatta daha fazlasını
kapsamaktadır. O halde namaz kılmayı emretmek, fazlasıyla beraber şükrü
emretmek demektir. Demek ki, burada namazın emredilmesi daha güzel ve yerinde
olmuştur.
b) Eğer
Cenâb-ı Hak, "O halde şükret" demiş olsaydı, bu, Hz. Peygamber
(s.a.s)'in daha önce şükretmemiş olduğunu düşündürürdü. Ne var ki, Hz.
Peygamber (s.a.s), ta işin başından itibaren Rabbini tanımış, O'na itaat etmiş
ve O'nun nimetlerine şükretmiştir. Ama, namaza gelince, o, namazı ancak vahiy
ile tanımış ve öğrenmiştir. Çünkü, Cenâb-ı Hak, "Daha önce kitab nedir,
iman nedir bilmezdin..." (Şura, 52) buyurmuştur.
c) Cenâb-ı Hak,
işin başında (burada), Hz.
Peygamber (s.a.s)'e namazı emretmiştir. Hz. Muhammed (s.a.s) de,
"Ben abdestli değilim, nasıl namaz kılayım?" buyurmuş, sonra da
Cebrail (a.s), kanadıyla yere vurmuş, derken, Kevser suyu fışkırmış; Hz.
Peygamber (s.a.s) de abdest alınca, "Şimdi namaz kıl..." denilmiştir.
Biz, kevseri, peygamberlik manasına aldığımızda, Cenâb-ı Hak adeta, "Biz,
sana risaleti, hem kendine hem de insanlara taatı emretmen için verdik. Ki,
taatların en kıymetlisi, namazdır. O halde, Rabbin için namaz kıl..."
demek istemiştir.
2) "O
halde Rabbin için namaz kıl..." ifadesi, "İmdi, Rabbin için
şükret..." anlamındadır. Bu, Mücâhid ve Ikrime'nin görüşüdür. Bu görüşe
göre, alimler, J-ûi emrinin başına fâ'nın getirilmesinin faydası hususunda şu
izahları yapmışlardır:
a) Bu, "Nimetlere şükretmenin, hemen değil,
"terahî" (daha sonra da) olabileceğine de dikkat çekmektedir.
b) Buradaki
takibiyye fâ'sı ile, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ben, cinleri ve insanı, ancak Bana
ibadet etmeleri için yarattım" (Zâriyât, 56) ifadesiyle anlattığı şeye
işaret etmek kastolunmuştur. Ne var ki, Cenâb-ı Hak, bu konuda Hz. Peygamber
(s.a.s)'e, daha fazlasını tahsis etmiştir. Ki, bu da, Cenâb-ı Hakk'ın
"sana yakın (ölüm) gelinceye değin, Rabbine ibadet ef"(Hicr,99)
ayetinin ifade ettiği husustur. Bir de Allah Teâlâ, Hz. Muhammed (s.a.s)'e
(inşirah, 7) demiştir ki, bu, "Birisinin hemen peşinden senin, diğerini
yapman gerekir. Binâenaleyh, benim nimetim sana ulaştıktan sonra ya nasıl
olacak!? Bunun peşinden, hemen şükretmeye başlaman hemen gerekmez mi?!"
demektir.
3) emri,
"Allah'a dua et" manasındadır. Çünkü, "namaz" dua demektir.
Mananın böyle olması halinde, emrin başındaki fâ'nın faydasına gelince, bu da
şöyledir: Cenâb-ı Hak adeta, "Sen, istemezden, dua etmezden önce, Biz,
sana kevseri verme hususunda cimri davranmadık. Binâenaleyh, ya sen istedikten
sonra durum nasıl olur?! Ne var kî, sen iste; sana verilir. Şefaat et; şefaatin
kabul olunur" demek istemiştir. Bu böyledir, zira, Hz. Peygamber (s.a.s),
hep, nimetini düşünmüştür. Bil ki, bu görüşlerden en evla olanı, birinci
görüştür; çünkü, o görüşe göre
kelimesinin ifade ettiği husus, şeriat örfüne en yakın manadır.[69]
Cenâb-ı Hakk'ın
'Ve, kurban kes" emriyle ilgili olarak iki açıklama yapılabilir:
1) Müfessirlerin
hemen hemen hepsinin görüşüne göre bu
ifade
ile, Hz. Peygamber (s.a.s)'in deve
kesmesi
kastedilmiştir.
2) Bu
emirle, ya önce ya içinde ya da sonra olmak üzere, namazla ilgili bir fiil
kastedilmiştir. Bu görüşü savunanlar, bu hususta şu izahları yapmışlardır:
a) Ferrâ, "Bunun manası, kıbleye
dönmektir" demiştir.
b) Esbağ
İbn Nebâte de, Hz. Ali (r.a)'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Bu sûre
nazil olunca, Hz. Peygamber, Cebrail'e, "Rabbimin bana emrettiği bu
boğazlama, bu nahîre, "boğazlama" değildir. Ne var ki, Cenâb-ı Hak
sana, namaza başladığın zaman, ellerini kaldırmanı, tekbir aldığında, rükûya
gittiğinde, başını rükûdan kaldırdığında ve secde ettiğinde, ellerini
kaldırmanı emrediyor. Çünkü bu, bizim, hem de yedi kat gökteki meleklerin
namazıdır. Her şeyin bir süsü vardır. Namazın süsü de, her tekbir almada elleri
kaldırmaktır.." buyurdu.
c) Ali ibn
EbîTâlib'in, bu ifadeyi, "namazda iken elleri göğüs (en-nahr) üzerine
koyma olarak" diye tefsir ettiği ve "Namazdan önce elleri kaldırmak,
sığınanın ve ücret taleb edenin; onları nahr (göğüs) üzerine koymak ise, huzû
ve huşu içinde olan kimsenin adetidir" dediği rivayet edilmiştir.
d) Atâ,
"Bunun manası, "nahr"ın, göğüsün gözükünceye kadar iki secde
arasında otur..." şeklindedir" demiştir.
e) Dahhâk
ve Süleyman et-Teymî'nin şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: "Bu ifadenin
manası, "İki elini, dua ederken, göğüs hizana kaldır"
şeklindedir."
Vahidî şöyle demektedir: "Bütün bu görüşler
aslında, "göğüs" anlamına gelen "en-Nahr" kelimesine varıp
dayanmaktadır. Çünkü devenin kesileceği yere, "en-Nahr"
denilmektedir. Zira devenin boğazlanma yeri, göğsündedir. Onun boğazı, göğsün
en üst tarafından görülür. O halde, buradaki "en-nahr" kelimesinin
anlamı, göğüse dokunmaktır. Nitekim başa ve karna dokunulduğunda, ve denilir.
Ferrâ'nın görüşüne, yani, ayetteki İfadeyle, kıbleye
dönme manasının kastedil meşine gelince, İbnu'l-A'rabî şöyle demektedir:
"Nahr, bir kimsenin, namazda, mihrabın karşısına dikilmesi demektir ki, bu
da, bu kimsenin göğsünü, kıbleye doğru dikmesi, yönelmesi; sağa sola dönmemesi
demektir. Yine Ferrâ şöyle demektedir. "Arapça'da, "onların evleri
karşı karşıyadır" anlamında denilir." Nitekim bir şair de, şöyle
demiştir:
"Ey Ebâ Hakem, sen, yiğit ve savaşçı olan birini
amcası ve birbirine bakan vadiler halkının seyyidi ve efendisi misin?"
Namazın bu şekilde olması halinde ayetteki manevi nükte şudur: Cenâb-ı Hak
adeta şöyle demek istemiştir: "Kâ'be, benim Beytim'dir. O, senin namazın,
kalbinin kıblesi, rahmetinin kıblesi ve iki gözünün nazargahıdır. O halde, bu
iki kıble hep devamlı, bir birini hizasında, yüzyüze bulunsun..."[70]
Ekseri ulema, ayetteki bu ifadeyi, şu sebeplerden
dolayı, deve kesme manasına hamletmenin evla olacağını söylemişlerdir:
1) Allah
Teâlâ, kitabında her ne zaman, namazdan bahsederse, onun peşinden, zekattan da
bahseder.
2) Mekkeliler,
putları için dua edip, kurban kesiyorlardı. Bunun üzerine, Hz. Peygamber
(s.a.s) de, "Şimdi sen de, Rabbin için namaz kıl ve kurban kes..."
demiştir.
3) Bütün
bu şeyler, namazın adabı ve kısımlarıdır. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın,
"Rabbin için namaz kıl..." emrinin muhtevasına dahil olmluş olurlar.
Bu sebeple, eseriyle, namazdan başka bir şeyin kastedilmiş olması gerekir.
Çünkü, bir şeyin parçasının, bütünü üzerine atfedilmesi uzak bir ihtimaldir.
4) Cenâb-ı
Hakk'ın, "Şimdi namaz kıl" emri, Allah'ın emirlerine son derece saygı
duyulması gerektiğine ifadesi de, Allah'ın mahlukatına, alabildiğine şefkat
duymaya bir işarettir. Kulluğun tamamı da, bu iki temel unsurun şümulü
içindedir.
5) kelimesinin,
deve boğazlamak anlamına alınması, yukarda bahsi geçen şeyler hakkında
kullanılmasından daha yaygın ve meşhurdur. Binâenaleyh, Allah'ın kelamını bu manaya
almak gerekir.[71]
Bu sabit olduğuna göre şimdi biz diyoruz ki:
Hanefiler, kurban kesmenin vacib olduğu hususunda şu şekilde istidlalde
bulunmuşlardır: "Allah Teâlâ, "Hz. Muhammed'e, kurban kesmesini
emretmiştir. Öyleyse, onun bu işi mutlaka yapması gerekir. Zira, kendisine
vacib olan şeyi yapmaması caiz değildir. Hz. Peygamber, bu işi yapınca da,
Cenâb-ı Hakk'ın "Ona uyunuz..." (A'râf, 158) emri ile, "Bana
uyun ki Allah da sizi sevsin..."(aıiimran, 31) ayetlerinden dolayı bize de
vacibdir."
Şafiî uleması ise, şöyle demektedirler: "Ona
uyun" emir ifadesi, Hz. Peygamber (s.a.s)'in şu hadisiyle tahsis edilmiş
bir emirdir: "Şu üç şey, yani
kuşluk namazı, kurban kesmek ve vitir namazı, size değil, bana farz
kılınmıştır..."[72]
Cenâb-ı Hakk'ın, emrini "namaz" ile tefsir
edenler de, kendi aralarında ihtilaf ederek şu izahları yapmışlardır:
1) Cenâb-ı
Hak, buradaki "namaz" sözüyle, namaz cinsini
kastetmiştir. Çünkü Mekkeliler, Allah'dan başkası için dua
ediyorlar, Allah'dan başkası için kurban kesiyorlardı. Böylece Cenâb-ı Hak Hz.
Muhammed (s.a.s)'e, Kendinden başkası için namaz kılmamasını ve kurban
kesmemesini emretmiştir. Mücmeli beyan eden ifadenin daha sonra gelebileceğini
söyleyenler, işte bu ayetle istidlal ederek şöyle demişlerdir: Çünkü, Allah
Teâlâ, Hz. Peygamber, namazı nasıl kılacağını beyan etmeden nasıl olmuş da
namaz kılmasını emretmiştir. Ebû Müslim buna şöyle cevap verir: "Cenâb-ı
Hak, buradaki ifade ile, farz olan beş vakit namazı kastetmiştir. Cenâb-ı Hak,
keyfiyetten bahsetmemiştir; çünkü, namazın nasıl kılınacağı daha önce
biliniyordu.
2) Allah
Teâlâ bu emir ile, bayram namazını ve kurban kesmeyi kastetmiştir. Zira,
Mekkeliler, kurban kesme, "işini, namazdan önce yapıyorlardı da, işte bu
ayet bunun üzerine nazil oldu. Muhakkik ulema ise, "Bir şeyi başka bir
şeye vâv atıf harfiyle atfetmek, tertibi gerektirmediği için, bu görüş
zayıftır" demişlerdir.
3) Said
ibn Cübeyr'in, bu ifadelere, "Sabah namazını Müzdelife'de kıl, Mina'da da
kurban kes..." manasını verdiği rivayet edilmiştir. Doğruya en yakın görüş
ise, birinci görüştür; çünkü, "kes..." ifadesinin "namaz
kıl" ifadesiyle birlikte zikredilmesi durumunda, "namaz kıl"
İfadesinin, Kurban bayramı gününde yapılanlar manasına alınması gerekmez.[73]
Cenâb-ı Hakk'ın, ifadesindeki lâm'ın şu nükteleri vardır:
Birinci Nükte:
Beden için ruh ne ise, namaz için de bu lâm
o durumdadır. Binâenaleyh, nasıl ki beden, tepeden
tırnağa, onda ruh mevcut olduğunda güzel ve makbul
oluyor, ama ruh çıktığında ise, atıyorsa, namaz, rüku ve secde de böyledir.
Çünkü, kılınan namaz her ne kadar şeklen güzel ve uzun ise de, şayet orada,
"Rabbin rızası için" ifadesinin lamı yer almıyorsa, kılınan bu namaz
da, ölü ve atılmış bir şey olur. Ki, Cenâb-ı Hakk'ın, Hz. Musa (a.s) buyurduğu
"Beni anmak için namaz kıl" (Tâha, 14) emrinden de bu kastedilmiştir.
Mekkelilerin kıldıkları namaz ve kestikleri kurban putlar için olunca, Hz.
Peygamber (s.a.s)'e, "Senin namazın ve kurbanın da Allah için
olsun..." denilmiştir.
İkinci Nükte:
Cenâb-ı Hak, bir önceki sürede onların, gösteriş için, riya için namaz
kıldıklarından bahsedince, "Sen, riya için değil, ancak ihlasla namaz
kıl..." demek istemiştir.[74]
Ayetteki
ifadesinin başındaki fâ, şu iki şeyin sebeb olmalarını ifade eder:
1)
İbadetin, "Sana, bunca nimet vermek, senin, kullukla meşgul olmanı
gerektirir" denilmek istenmiştir.
2) Aldırmamazlığa
sebep olması. Onlar, Hz. Peygamber (s.a.s)'e, "Sen ebtersin..."
deyince, Hz. Peygamber (s.a.s)'e, "Sana bunca nimetleri vermiş olmamızdan
dolayı taatla meşgul ol, onların sözlerine ve saçma sapan lakırdılarına
aldanma..." denilmek istenmiştir.
Bil ki, çok nimet, arzulanan bir şey olup, bunun
ayrılmaz vasfı da, arzulanıp, Cenâb-ı Hakk'ın, emrindeki fâ da, bu namazın, o
nimetlerin ayrılmaz vasfı olunca, pek yerinde olarak namaz, Hz. Peygamber
(s.a.s) için en sevimli ve arzulanan şey olmuştur. İşte bundan dolayı Hz.
Peygamber (s.a.s), e
"Gözümün aydınlığı da namazdadır"
buyurmuştur. Andolsun ki, Hz. Peygamber (s.a.s), ayakları şişinceye kadar namaz
kılıyordu. Bunun üzerine kendisine, "Senin geçmiş ve gelecek tüm
günahların bağışlanmış değil mi?" denilince de, "Şükreden bir kul
olmayayım mı?" demiştir. Binâenaleyh, Hz. Peygamber (s.a.s)'in,
"Şükreden bir kul olmayayım mı?" ifadesi, Cenâb-ı Hakk'ın,
ifadesindeki fâ'dan dolayı, onun taatla meşgul olması gerektiğine bir
işarettir.[75]
Zahire en uygun, Cenâb-ı Hakk'ın, "Şüphesiz Biz
sana, kevseri verdik; o halde bizim için namaz kıl, kurban kes..."
demesiydi. Ne var ki, o, böyle değil de, şu hikmetlerden dolayı, "Rabbin
için namaz ki!" demiştir:
1) Bu
ifadelerin, "iltifat" üslubuyla gelmesi fesahat babının temel
unsurlarındandır.
2) Bir sözü,
zahirden zahir isme çevirmek, bir tür, azamet ve heybet ifade eder. Ki, mesela
halifelerin (idarecilerin) kendilerine hitap ettiği kimselere, "Sana,
emîru'l-mü'minîn'in emrediyor. Sana, emîrü'l-mü'minîn'in yasak koyuyor"
demeleri işte böyledir.
3) "Hakikaten
Biz sana Kevseri verdik" ayetinin sarih beyanında, bu sözü söyleyenin,
Allah mı, yoksa başkaları mı olduğuna dair herhangi bir karine yoktur. Hem,
"Biz" ifadesi, aazametini göstermek isteyen tek bir kimseyi ifade
edebileceği gibi, bir topluluğu da ifade eder. Şimdi, Cenâb-ı Hak şayet,
"Bizim için namaz kıl" demiş olsaydı, bu İkili ihtimali nefyetmiş
olurdu. Bu ihtimal de, az önce, işaret edildiği üzere, namazın yalnız O'nun
için kılması ile onunla beraber başkası için de kılınması ihtimalidir. İşte bu
yüzden, Cenâb-ı Hak, ifâdesini kullanmayarak, bu iki ihtimali bertaraf etmiş
taatlar hususunda, tevhidi ve amelin sırf Allah rızası için yapılması
gerektiğini açıkça bildirmek için buyurmuştur.[76]
Cenâb-ı Hakk'ın, emri ifâdesinden daha beliğdir.
Çünkü, "Rab" kelimesi, hem "Şüphesiz Biz sana kevseri
verdik..." ifadesiyle işaret
edilen geçmiş bir terbiyeyi, hem de
Cenâb-ı Hakk'ın, gelecekte de, Hz. Peygamber (s.a.s)'i eğitip büyüteceği, onu
terketmeyeceğine dair güzel bir va'di ifade eder.[77]
Bu ayet hakkında şöyle iki soru sorulur:
1) Namazın
peşinden (hep genelde) ele alınan şey, "zekâf'tır. Peki Cenâb-ı Hak,
burada niçin kurban kesmeyi getirmiştir?
2) Peki,
Cenâb-ı Hak niçin, bütün kurban çeşitlerini içine alması için yerine ifadesini
getirmedi? Bunlardan birincisine şu şekilde cevap verebiliriz: Cenâb-ı Hakk'ın
bu sûredeki, "Şimdi namaz kıl" emri ile, bayram namazının
kastedildiğini söyleyenlere göre, bu husus açıktır."
Ama, bu ifadeyi, mutlak manada, "namaz kıl"
manasına alanlara göreyse, şu izahlar yapılabilir:
a) Müşriklerin
namazları ve kurbanları, putlar içindir. İşte bu sebeple Hz. Peygamber
(s.a.s)'e, "bunları Allah rızası için yap" denilmiştir.
b) Bazı
kimseler de şöyle demektedirler: Hz. Peygamber (s.a.s), dünyalık namına,
mülküne herhangi bir şey sokmamıştır. Tam aksine o, ihtiyacı kadar mülk
edinmişti. İşte bu yüzden, Hz. Peygamber (s.a.s)'e zekât farz olmamıştı. Ama,
kurban kesmeye gelince, bu, Hz. Peygamber (s.a.s)'e vacib idi. Çünkü o,
"Şu öç şey, yani kuşluk namazı,
kurban kesmek ve vitir
namazı, size değil, bana farz kılınmıştır" buyurmuştur.
c) Arablar
nezdinde, malın en kıymetlisi devedir. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed
(s.a.s)'e nefsani ilgi ve alakalarını, dünyevi lezzetlerden ve hoş şeylerden
kesmesi gerektiğine dikkatini çekmesi için, develeri kesmesini ve onları,
Allah'a taat olan yerlere harcamasını emretmiştir.
Rivayet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a.s)'e,
içinde Ebû Cehil'in cemeli (erkek devesi) ve burnunda da, altından burunsaklığı
bulunan yüz deve hediye edilmiş; Hz. Peygamber (s.a.s) de, yoruluncaya değin,
bunları boğazlamış, sonra da bu işe devam etmesini Hz. Ali (r.a)'ye
söylemiştir. Bu develer, Hz. Peygamber {s.a.s) keserken, onun etrafını
sarmışlardı; ama, Hz. Ali (r.a) bıçağı eline alınca, ondan uzaklaştılar.
İkincisine de şu şekilde cevap verebiliriz: Namaz,
bedenen yapılan ibadetlerin en büyüğüdür. Dolayısıyla, Cenâb-ı Hak, burada,
namazın peşine, kurban çeşitlerinin en büyüğünü getirmiştir. Hem burada,
"Sen fakirken, şimdi yüz deve kesebilecek duruma geldin..." sözüne
bir işaret de vardır.[78]
Bu ayet, namazın kurbandan önce yapılması gerektiğine
delalet etmektedir. Yoksa
bu, vâv'ın, tertibi gerektirmesinden dolayı değildir.
Tam aksine, Hz. Peygamber (s.a.s)'in "Allah'ın başladığı ile
başlayın..." ifadesinden dolayıdır.[79]
En sahih görüşe göre bu sûre Mekkî'dir. Kurban kesme
emri, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, devlet elde edeceğini, fakirliğin ve korkunun
silineceğini müjdeleyen bir ifade yerine geçmiştir.[80]
"Sana buğzeden (yok mu)? Zürriyetsiz olan
şüphesiz odur..." (Kevser, 3).[81]
Ayetle ilgili şöyle birkaç mesele var:[82]
Alimler bu ayetin sebeb-i nüzulü hususunda şu
izahları yapmışlardır:
1) Hz.
Peygamber (s.a.s) Kâ'be'den çıkıyor, As b. Vâil es-Sehmî de Kâ'be'ye giriyordu.
Karşılaştılar ve konuştular. O sırada Kureyş'in ileri gelenleri Kâ'be'de
idiler. İçeri girip, As onların yanına gidince, "Kiminle
konuşuyordun?" dediler de o, "O ebter (zürriyetsiz) ile..."
dedi. Ben (Râzî) derim ki: Bu husus, onların biribirlerine gizli gizli
söyledikleri birşeydi. Ama Allah Teâlâ, bu ayetle, onların bu sırlarını açığa
vurdu. Binâenaleyh bu da, bir mucizedir. Yine rivayet olunduğuna göre, As b,
Vâil, "Muhammed, kendisinden sonra yerine geçebilecek bir oğlu bulunmayan
bir zürriyetsizdir. O ölünce, adı-sanı kesilecek, siz de ondan
kurtulacaksınız" diyordu. O sırada, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, Hz. Hatice
(r.a)'den olan oğlu ÂbduHah ölmüştü. Bu, İbn Abbas, Mukâtil, Kelbî ve bütün
müfessirlerin görüşüdür.
2) İbn
Abbas (r.a)'dan rivayet olunduğuna göre, Ka'b b. Eşref Mekke'ye gelince, bir
gurup Kureyşli yanına gelerek, "Biz, hacılara su veren ve Kâ'be'nin
hizmetini üstlenen kimseleriz. Sen de, Medine halkının efendisisin. Şimdi, biz
mi hayırlıyız, yoksa şu ebter (zürriyetsiz) mi kavminden daha hayırlı, söyle
bakalım" dediler. Onlar bu sözleriyle, "kavminin daha hayırlı"
sözüyle, "Bizden daha hayırlı" manasını kastettiler. Ka'b b. Eşref,
"Tabii ki siz ondan daha hayırlısınız" dedi. Bunun üzerine,
"Sana buğzeden (yok mu), zürriyetsiz olan şüphesiz odur" ayeti ile,
"Baksana, kendilerine o kitab verilenler, batıl tanrıya ve tağuta ibadet
ediyorlar"{Nisa, 51) ayeti nazil oldu.
3) İkrime
ve Şehr b. Harşeb şöyle demektedirler: "Allah Teâlâ, Resulüne vahiyde
bulunup da, Resulü de Kureyş'i İslâm'a davet edince, onlar "Bize muhalefet
etti ve bizden koptu" manasında, dediler. Allah Teâlâ da, "mebtûr"
(kopmuş - zürriyetsiz) olanların onlar olduğunu bildirdi.
4) Bu ayet-i
kerime, Ebû Cehil hakkında nazil olmuştur. Çünkü Resulüllah (s.a.s)'ın oğlu
ölünce, "Şimdi ben onu öfkelendiririm, çünkü artık o ebter oldu"
dedi. Halbuki bu söz ahmaklığını gösterir. Çünkü o, Hz. Peygamber (s.a.s)'i,
iradesi dışındaki bir şey ile kızdırmak istemiştir. Çünkü oğlunun ölmesi, Hz.
Peygamber (s.a.s)'in iradesiyle olan birşey değildir.
5) Bu
ayet, Hz. Peygamber (s.a.s)'in amcası Ebû Leheb hakkında nazil olmuştur. Çünkü Hz.
Peygamber (s.a.s), amcasının yüzüne karşı
"Tebben lek" (Helak olasıca, elleri kuruyasıca) deyince, o da,
Hz. Peygamber (s.a.s)'in gıyabında "ebter" (zürriyetsiz)" dedi.
6) Bu
ayet, Ukbe b. Ebî Mu'ayt hakkında nazil olmuştur. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s)'e
böyle diyen odur.
n. Bil ki bu kafirlerin hepsinin de bu sözü
söylemeleri mümkündür. Çünkü bunlar, Hz. Peygamber (s.a.s) hakkında, bundan
daha kötü sözleri söyleyen kimselerdir, belki de As b. Vâil bu sözü çokça
söylediği için, bu ayetin As hakkında nazil olduğu rivayetleri meşhur olmuştur.[83]
"Şeneân", buğzetmek demek olup,
"eş-şâniu" da, "buğzeden" manasınadır. "Betr"
kelimesi ise, Arapça'da, "kökünü kazımak" demektir. Nitekim kuyruğunu
(köküne kadar) kestim" manasında denilir. Yine sonu (zürriyeti) olmayan
kimse için, "ebter" denilir. "Kuyruğu olmayan eşşek"
manasında, "hımârun ebteru" denilmesi de böyledir. Keza kendisinden
hayr-u hasenat kesilmiş kimseler için de "ebter" denilir.
Sonra o kafirler, Hz. Peygamber (s.a.s)'i böyle
niteleyince, Allah Teâlâ "hasr" üslubu ile, bu sıfatı kendisinde
taşıyan kimsenin, ancak o öfkelenen, kızan kafir olduğunu beyan etmiştir. Çünkü
dediğinde bu, adeta Zeyd'den başka alim olmadığını ifade eder. Bunu iyice
kavradığına göre, kafirlerin Hz. Peygamber (s.a.s) hakkındaki "o
ebterdir" şeklindeki sözleri ite, Allah'ın laneti onlara olsun, onlar, Hz.
Peygamber (s.a.s)'in hayr-u hasenatının kesileceğini kastetmişlerdir. Şimdi bu
söz, ya belli bir hayır, yahut da bütün hayırlarla ilgili olarak söylenmiş
olabilir.[84]
Birinci ihtimale göre, şu izahlar yapılabilir:
1) Süddî şöyle
demektedir: "Kureyş, erkek evladı ölen kimseler için "ebter"
diyordu. Hz. Peygamber (s.a.s)'in oğulları Kasım ile Abdullah, Mekke'de;
İbrahim de Medine'de ölünce, kafirler, "Yerine geçecek kimse yok"
manasında, "ebter" dediler. Fakat Allah Teâlâ daha sonra, Hz.
Peygamber (s.a.s)'in değil, düşmanlarının "ebter" olduğunu
bildirmiştir. Zira o kafirlerin neslinin kesildiğini, Hz. Peygamber (s.a.s)'in
neslinin ise, gün be gün artarak gelişip büyüdüğünü görmekteyiz ve bu durum,
kıyamet kopana kadar devam edecektir.
2) Hasan
el-Basrî şöyle demektedir: "Onlar bu sözleriyle, Hz. Peygamber (s.a.s)'in,
gayesine eremeden kesilip biteceği manasını kastetmişlerdir. Allah Teâlâ ise,
onun hasımları ve düşmanlarının böyle olacağını beyan etmiştir. Çünkü
kesilecek, mağlub olacak, maksadına eremeyecek olanlar onlardır. İslâm'ın
bayrağı, hep yücelecektir. Doğudakiler de, batıdakiler de o bayrağa boyun
eğecektir.
3) Onlar,
"Yardımcısı, destekçisi yok" manasında, Hz. Peygamber (s.a.s)'e
"ebter" demişlerdir. Onların yalan olduğu ortaya çıkmıaştır. Çünkü
onun (a.s) dostu, Allah, Cebrail (a.s) ve salih mü'minlerdir. Kafirlerin ise,
ne (gerçek) bir yardımcıları, ne sevenleri, ne de destekçileri vardır.
4) Ebter,
hakir ve zelil olan demektir. Rivayet olunduğuna göre, Ebû Cehil, kavmine bir
ziyafet verir. Derken Hz. Peygamber (s.a.s)'i "ebter" diye tavsif
eder ve "Kalkın Muhammed'e gidelim. Onunla görüşeceğim ve onu zelil-hakir
edeceğim, perişan edeceğim" der. Derken onlar, Hz. Hatice (r.a)'nin evine
gidip, güreşme hususunda anlaşınca, Hz. Hatice (r.a) bir yaygı serdi. Güreş
yapılınca, Ebû Cehil, Hz. Peygamber (s.a.s)'i yere yıkmaya çalıştı. Ama Hz.
Peygamber (s.a.s), tıpkı bir dağ gibi yerinden kıpırdamıyordu. Daha sonra Hz.
Peygamber (s.a.s) onu, en utanacağı ve rezil olacağı bir şekilde yere attı. Ebû
Cehil, tekrar Hz. Peygamber (s.a.s)'in üzerine gelince, bu sefer de Hz.
Peygamber (s.a.s) onu sol eliyle tuttu. Çünkü sol el, taharet için kullanılan
eldir. Binâenaleyh Ebû Cehil'İn, bir necis (pislik) olduğunu gösterdi, onu yine
yere serdi ve ayağını göğsüne koydu. İşte bazı kısascılar, Hak Teâlâ'nm bu
ayeti ile, bu hadisenin kastedildiğini söylemişlerdir.
5)
Kafirler, Hz. Peygamber (s.a.s)'i bu şekilde "ebter" diye tavsif
edince, "Sana buğzeden (yok mu), zürriyetsiz olan şüphesiz odur"
buyurulmuştur ki bu, "Onların senin hakkında söyledikleri bu söz, fasit,
izmihlale uğramış ve geçersiz olan bir sözdür. Ama senin hakkında Bizim medh-ü
senalarımız ise, bütün zamanlar boyunca sürüp gidecektir.
6) Bir
adam, Hz. Ali (r.a)'nin oğlu Hasan'a gelerek, imameti (peygamberliği),
Muaviye'ye kaptırmakla, mü'minlerin yüzünü kararttın" dedi. Bunun üzerine,
Hz. Hasan, "Allah sana merhamet etsin. İmametin, Muaviye'ye geçişi beni
üzmüyor. Çünkü Resulüliah (s.a.s) rüyasında, Emevilerin peygamber mimberine
adım adım çıktıklarını görmüştü ve bu onu üzmüştü de, Hak Teâlâ "Hiç
şüphesiz Biz sana Kevser'i verdik" ayeti ile, "Şüphesiz o Kur'ân'ı
Kadir gecesinde indirdik" (Kadr, i) ayetlerini indirdi. Binâenaleyh
Emevilerin mülkü de böyle olacak. Sonra da onların da işinin sonu gelecek ye
nesilleri tükenecek" dedi.[85]
Kafirler, Hz. Peygamber (s.a.s)'e hakaret edince, Allah
Teâlâ, bu hususa
direkt olarak cevaplayıp,
"Sana
buğzeden (yok mu), zürriyetsiz olan şüphesiz
odur" buyurmuştur. İşte birbirini sevenlerin adeti böyledir. Çünkü
sevenlerden birisi, sevdiğine hakaret edildiğini duyduğunda, ona cevap vermeyi bizzat
kendisi üstlenir. İşte burada da onlara cevap vermeyi, Hak Teâlâ üstlenmiştir.
Bu hususun, Kur'ân-ı Kerim'in pek çok yerinde böyle olduğunu görmekteyiz. Çünkü
mesela Mekke'I i müşrikler, "Siz parça parça olup dağıldığınız vakit, her
halde ve muhakkak tekrar yeni bir yaratılışta bulunacağınızı size haber
vermekte olan bir adam gösterelim mi size? O, Allah'a karşı bir iftira mı etti,
yoksa onda bir delilik mi var?"(sebe, 7-8) deyince, Cenâb-ı Hak,
"Hayır, hayır aksine ahirete inananlar, azabta, uzak bir sapıklık
içindedirler" (Sebe,s) buyurarak cevap vermiştir. Yine kafirler, Hz.
Peygamber (s.a.s)'e, "Sen peygamber değilsin" deyince, Cenâb-ı Hak
buna da cevap vererek, "Yâ sfn, hakim olan Kur'ân'a yemin olsun ki sen
peygamberlerdensin"(saffat, 36) deyince, Cenâb-ı Hak buna da, "Hayır
hayır, aksine o, hakkı getirdi ve peygamberleri doğruladı" (Sâffât, 37)
buyurarak cevap vermiş, Hz. Peygamber (s.a.s)'in doğru olduğunu ilan etmiş,
daha sonra da kafirler, "Şüphesiz sizler, o elem verici azabı
tadacaksınız" (samt, 38) demiştir. Yine Cenâb-ı Hak "Yoksa onlar,
"bu bir şair midir?" diyorlar" (Tûr, 30) buyurmuş ve buna cevap
vererek, "Biz ona şiir öğretmedik" (Yâsîn, 69) buyurmuştur. Yine
Cenâb-ı Hak -onların, "Bu (Kur'ân), o (Muhammed'in) kendisinin uydurduğu
ve bunun için başkasından yardım aldığı şeydir" (Furkan, 4) şeklindeki
sözlerini nakledince, "Onlar bir zulüm ve iftira yapıyorlar"(Furkan,
4) buyurmak suretiyle, kafirleri "iftiracılar" diye adlandırmıştır.
Yine onlar, "Bu peygamberlere de ne oluyor ki (bizim gibi) yemek yiyor,
çarşı-pazar c/o/ajiyor" (Furkan, 7) deyince, Cenâb-ı Hak şöyle buyurarak
cevap vermiştir: "Senden önce gönderdiğimiz .her peygamber de, yiyordu ve
çarşı-pazar dolaşıyordu." (Furkan, 20) Bu, ne yüce bir ikram ve dostluk.[86]
Bil ki Allah Teâlâ, Hz. Muhammed (s.a.s)'e böylesine
ulu nimetlerin müjdesini verip, nimetin tadının da tam olarak ancak düşmanların
ezilmesi durumunda çıkarılacağını da bildirince, pek yerinde olarak ona,
düşmanlarını ezip, yerle bir edeceği va'dinde bulunarak, "Sana buğzeden
(yok mu), asıl zürriyetsiz olan işte odur" buyurmuştur. Bunda bir takım
incelikler var:
1) Hak
Teâlâ bununla, sanki, "Ben bunu, senin devletinin-iktidarınm bazı
sebepleri ile o sana buğzedenin sıkıntısının sebebleri ve öfkesinin onu
öldüreceği hakikati görünsün diye yapıyorum" demek istemiştir.
2) Hak
Teâlâ bu kafiri, "şânî" (buğzeden) diye tavsif etmiştir. Buna göre
sanki, "Sana buğzeden o kişi buğzetmenin dışında sana hiçbirşey yapamaz.
Çünkü buğzeden-kızan, kızdığına bir şey yapamayınca, öfkesinden ve hasedinden
ötürü kalbi yanar-küt olur. Böylece de bu buğz ve düşmanlık, onun sıkıntısının
en büyük sebebi olur.
3) Ayetteki tertib (sıralama), bu kimsenin, Hz.
Peygamber (s.a.s)'e öfkelenip, buğzeden birisi olmasından ötürü, "ebter"
(zürriyetsiz) kaldığına delalet etmektedir. Durum da gerçekte böyledir. Çünkü
kıskamlan-hased edilen kimseye düşman olanın düşmanı Allah'dır. Hele de bu
haset ve düşmanlık, şanını yüceltmeyi, mertebesini büyütmeyi Allah'ın
üstlendiği bir kimseye karşı yapılmıştır.
4) Hz.
Peygamber (s.a.s)'in düşmanları, onu kıllet (azlık) ve zillet ile, kendilerini
ise kesret (çokluk) ve devlet (güç) ile tavsif etmişlerdir. İşte Allah Teâlâ,
durumun, bunun tam aksi olduğunu belirterek, "Aziz, Allah'ın aziz kıldığı;
zelil de, Allah'ın zelil kıldığı kimselerdir. Binâenaleyh kesret ve kevser, Hz.
Muhammed (s.a.s) için; ebterlik, alçaklık ve zillet ise düşmanları
içindir" demiştir. Böylece bu sûrenin başı ile sonu arasında bir çeşit
latif (hoş ve ince) uygunluk meydana gelmiştir.[87]
Bil ki kim bu sûrenin başı ile sonu hususunda iyice
düşünürse, bahsettiğiniz inceliklerin, Allah'ın kendi ilmine bıraktığı şeylere
nisbetle, denizde bir damla gibi olduğunu anlar. Müseyleme'nin bu sûrenin
benzerini söylemeye
çalışarak şöyle dediği rivayet edilmiştir. "Biz sana çok çok şeyler verdik.
Binâenaleyh Rabbin için namaz kıl ve açıktan oku. Şüphesiz sana kızan, kafirin
ta kendisidir." Halbuki Allah'ın yardımından uzaklaştırılmış bu kafir
Müseyleme, şu sebeplerden ötürü, neticeden mahrum olduğunu bilemiyor.
a) Bir
kere uydurduğu bu cümledeki, lafızlar ve sıra, Allah'ın bu sûresine bakılarak
yapılmıştır. Binâenaleyh bu, hakkıyla yapılmış bir muâraza (benzerini söyleme)
olmaz.
b) Bu
sûrenin, kendinden öncekiler için bir tetimme (tamamlayıcı), kendinden sonraki
sûreler için de bir temel gibi olduğunu söylemiştik. Binâenaleyh sadece bu
kelimelerin zikredilmesi, bu sûredeki inceliklerin pek çoğunu ihmal etmek olmuş
olur.
c) Zevk-i
selîm sahibi kimselerin, isbat edebileceği biçimde sözü arasında, büyük bir
fark vardır.[88]
Bu sûrenin inceliklerinden birisi de şudur: Her
kafir, Hz. Peygamber (s.a.s)'i, başka bir sıfatla nitelemiştir. Kimi, onu
"ebter" (zürriyetsiz) diye, kimi "desdekcisi ve yardımcısı
olmayan" diye, kimi de, "adı-sanı kalmayan" diye tavsif
etmiştir. Allah Teâlâ ise, onu, bütün faziletleri içinde bulunduran bir
ifadeyle medhetmiştir. Bu da, "Şüphesiz Biz sana kevseri verdik"
ayetidir. Çünkü Cenâb-ı Hak kevseri (çok olan şey), herhangi bir şeyle
kayıtlamayınca, bu kelime, dünyevî ve uhrevi tüm iyi şeyleri içine almıştır.
Sonra Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed (s.a.s), hayatı boyunca, taat sayılacak
şeylerin hepsini emretmiştir. Çünkü taat, ya bedenî, ya kalbî olur. Bedenî taatların
en efdali iki şeyoır: Çünkü bedenen yapılan taatların en faziletlisi, namaz;
mal ile yapılan taatların en faziletlisi ise zekattır. Kalbin taatı ise,
insanın yaptığı her şeyi sırf Allah için yapmasıdır. İşte Hak Teâlâ'nın, iiîjİ,
"Rabbin için" ifâdesi ifadesi buna delalet eder.
Cenâb-ı Hak daha sonra adeta, kalbin taatınıh, ancak
bedenin taatından sonra elde edileceğine dikkat çekerek, bedenen yapılan taatı
önce zikretmiş ve "o halde ... namaz kıl" buyurmuştur. İbâhiyye'nin
"Kulun, kalbinin taatı (imanı) sayesinde, uzuvların taatına ihtiyacı
kalmaz" şeklindeki görüşlerinin yanlış olduğuna dikkat çekmek için, kalbin
taatına delalet eden, "Rabbirt için..." ifadesini sonraya
bırakmıştır. Binâenaleyh bu lâm, İbâhiyye'nin görüşünün batıl olduğuna ve
ibadetlerde mutlaka ihlas olması gerektiğine delalet etmektedir.
Daha sonra Hak Teâlâ, Hz. Peygamber (s.a.s)'in
ahiretteki halinin yücelğine de, "Rabbin" ifadesiyle dikkat çekmiş ve
sanki şöyle demek istemiştir: "Ben, sen var olmazdan önce seni terbiye
edip, Rabbin olduğuma göre, bu taatlara devamından sonra seni terbiye edip
(geliştirmeyi) bırakır mıyım?" Cenâb-ı Hak sûrenin başında, Hz. Peygamber
(s.a.s)'e bol bol nimet vermeyi tekeffül ettiğini bildirdiği gibi, onu
koruyacağını ve düşmanlarının iddialarını geçersiz kılmayı üstlendiğini
belirtmiştir ki bunda, bol bol nimet verenin, o ilk olan Allah Teâlâ olduğuna,
dünya ve ahirette nimetleri kemale erdirmek suretiyle son olanın da Allah Teâlâ
olduğuna bir işaret vardır. Allah Sübhânehû ve Teâlâ en iyi bilendir.[89]
[1] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/449.
[2] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/451.
[3] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/451-452.
[4] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/452.
[5] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/452.
[6] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/453.
[7] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/4543.
[8] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/453.
[9] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/453.
[10] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/453-454.
[11] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/454.
[12] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/454.
[13] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/454.
[14] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/454.
[15] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/455.
[16] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/455.
[17] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/455.
[18] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/455.
[19] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/456.
[20] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/456.
[21] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/456-457.
[22] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/458.
[23] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/458.
[24] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/458.
[25] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/458-459.
[26] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/459.
[27] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/459-460.
[28] Keşfu’l-Hafa,
2/129).
[29] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/460.
[30] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/460.
[31] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/461.
[32] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/461-462.
[33] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/463.
[34] Buhari, rikak, 53 (Benzer Hadis).
[35] Buhari, rikak, 53 (Benzer Hadis).
[36] Müslim, salat, 53 (1/300).
[37] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/463.
[38] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/463-464.
[39] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/464.
[40] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/464.
[41] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/464.
[42] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/464.
[43] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/464-465.
[44] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/465.
[45] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/465.
[46] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/465.
[47] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/465-466.
[48] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/466.
[49] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/466.
[50] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/466-467.
[51] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/467.
[52] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/468.
[53] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/468.
[54] Müsned, 5/262.
[55] Keşfu’l-Hafa, 1/316.
[56] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/468.
[57] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/469.
[58] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/469.
[59] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/469.
[60] Buharı, enbiyâ, 54; Müslim, cihad, 105 (3/1417),
(Benzer Hadis).
[61] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/469-470.
[62] İbn. Mâce, Zühd, 37 (2/1441); Müsned, 3/9.
[63] Kenzü'l-Ummal, 14/39081.
[64] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/470.
[65] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/470-471.
[66] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/471.
[67] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/472.
[68] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/472.
[69] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/472-473.
[70] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/473-474.
[71] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/474.
[72] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/475.
[73] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/475.
[74] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/475-476.
[75] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/476.
[76] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/476-477.
[77] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/477.
[78] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/477-478.
[79] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/478.
[80] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ
Yayınları: 23/478.
[81] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/478.
[82] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/478.
[83] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/478-479.
[84] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/479.
[85] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/479-480.
[86] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/481.
[87] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/481-482.
[88] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/482.
[89] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb,
Akçağ Yayınları: 23/482-483.