KÜRT SORUNUNA

BÖLÜCÜLÜK-BÖLÜNMÜŞLÜK SORUNUNA

İSLÂMÎ ÇÖZÜM :

BÜTÜN MÜSLÜMANLARI

ALLAH’IN İNDİRDİKLERİ İLE YÖNETEREK

İSLAM KİMLİĞİNDE

İSLAMİ HAYATTA VE KARDEŞLİKTE

KELİME-İ TEVHİD BAYRAĞI ALTINDA

BİRLEŞTİRECEK OLAN

 RAŞİDÎ HİLAFET DEVLETİ’NİN KURULMASIDIR

 

1-Giriş

Son günlerde Türk kamuoyunda ve dünya kamuoyunda Kürt Sorunu diye bir sorun yoğun bir şekilde yer almaya başladı. Bu yazımızda bu sorunu;  Kürt Sorununun Tanımı, Tarihi Gelişim Süreci, Tespit ve Çözüm Önerisi, Çözüm İçin Somut Adım Önerileri  başlıkları altında irdelemeye çalışacağız.

2-Kürt Sorunu Nedir?

Kürt Sorununun ne olduğunun tespitine, ne olmadığının tespitinden başlayalım.

Kürt Sorunu;

-Sadece bölgenin ekonomik yönden geri kalmışlık sorunu değildir.

-Sadece kültürel kimlik sorunu da değildir.

-Sadece bir terör sorunu da değildir.

Zira bütün bunlar sorunun neticelerindendir.

Bugün artık Kürt Sorunu, Güneydoğu Anadolu, Kuzey Irak’ta ve Kuzey Suriye’de, İran’ın Batısında yaşayan insanların milli-national-ulusal kimliklerini yani bir Kürt milleti olduklarını tanıyıp onlara demokrasinin gereği "self determination" (kendi geleceğini tayin) yani “egemenlik” hakkını vermektir, başka bir deyimle bir Kürt Devleti kurmak sorunudur. Takriben 35-40 milyon Kürd’ün yaşadığı bölgede bu anlamda bir Kürt sorununun çıkmış olmasının elbette bir çok etkenleri ve arka planı vardır. Kürt sorununun arka planında öncelikle  “Türk sorunu”,  “Arap sorunu”, “Fars sorunu” örneklerinde olduğu gibi  “Ulus devleti sorunu” başka bir ifade ile “Demokrasi Sorunu“ vardır.!

3-Tarihi Gelişim Süreci

      - Türkiye Cumhuriyeti Devleti Öncesi

16. yüzyılın sonuna kadar Avrupa’daki devletlerin bir “Şark / Doğu Meselesi / sorunu” vardı. Bu mesele, İslâm Devleti olan Osmanlı Devleti’ne karşı “nasıl ayakta durabiliriz” şeklinde idi. 17.nci yüzyılın ortalarından sonra "Şark Meselesi" “İslâm Devleti’ne karşı birlik oluşturma” çabalarına dönüştü. 18.nci yüzyılda İslâm Devleti’nin açıklarını arama maksadı ile İslâm aleminin dini, dili, kültürel ve etnik yapısını incelemeye yönelik yoğun çalışmalara dönüştü.

1789 Fransız İhtilalinden sonra ekonomik ve teknolojik yönden güç kazanan Avrupa devletleri için yeni yeni hammadde ve pazar alanları gerekli oldu. Yani Fransız ihtilali ile ortaya çıkan kapitalizm ideolojisinin yayılma metodu gereği yeni yeni sömürü alanları keşfetmek ihtiyacı ortaya çıktı. Bu bağlamda Osmanlı İslâm Devleti ve hakim olduğu coğrafya alanı onların iştahını kabartmaktaydı. Onlar İslâm alemine bu azgın bakışlarla bakarken İslâm Devleti ve ümmeti İslâm’ı anlamak ve tatbik etmekte gösterdiği zafiyet neticesinde kendisinde var olan ekonomik, askeri, teknolojik ve siyasi üstünlüğünü yavaş yavaş kaybetme sürecine girmişti. İşte bu sürecin hızlandığı 19.Yüzyıldan itibaren Avrupa devletleri Osmanlı Devleti’ne “Hasta Adam” gözü ile bakmaya başladılar ve "Şark Meselesi" artık “İslâm Devleti’ni nasıl yıkıp ülkesini nasıl parçalar ve paylaşırız” şekline dönüştü.

Bu dönemde Fransız ihtilaliyle birlikte kapitalizm ideolojisinin hayata geçmesi beraberinde laiklik, demokrasi, self determination (milletlerin kendi geleceklerini tayin / egemenlik hakkı), hürriyet, milli kimlik (nationalizm-milliyetçilik-ulusalcılık),  gibi fikirler modernizim / “çağdaşlaşma” adı altında popüler kılındı. Kapitalist devletler sömürü emellerine; bu fikirleri etrafa modernlik-çağdaşlık, ilericilik, evrensel değerler gibi ambalajlarla yaymakla ulaşmaya çalışıyorlardı. Çünkü bu fikirlerin özünde ifsat edicilik, fitne ve bölücülük vardı. İşte bu bağlamda İslâm alemine de bu fasit fitne fikirlerini yaymanın yollarını arıyorlardı. Bilhassa nationalizm yani milliyetçilik ve milli devlet yada ulus devlet anlayışı, İslâm akidesi gereği ümmet anlayışı etrafında bütünleşmiş İslâm alemini “böl- parçala- hakim ol” ilkesi doğrultusunda bölmek parçalamak için kullanılmak istenmiştir. Misyonerlik, oryantalizm-şarkiyatçılık yani doğu dilleri ve kültürlerini araştırma, antropoloji, arkeoloji, sosyoloji gibi bazı bilimsellik kisveleriyle İslâm alemi içinde bu milliyetçilik - ulusalcılık faaliyetlerine yoğunluk vermişlerdi.

Sömürgeci Batı devletleri İslâm aleminde bu emellerine ulaşmak kastı ile milliyetçilik fikirlerini öncelikle İslâm alemindeki Müslüman olmayan zümreler vasıtası ile yaymaya çalışmışlardı. Araplar içinde Marunileri, Türkler arasında Dönmeleri-Yahudileri, Ermenileri, Rumları ve Şamanistleri kullanmışlardı. Kürtler arasında da Yezidileri, Zerdüşleri, Süryanileri ve dönme Yahudileri kullanmışlardı. Ayrıca Batı’da Üniversitelerde Türkoloji, Kürtoloji, Arabioloji gibi bölümler açıp güya bilimsel çalışmalar yapmışlar ve buralarda toplanan bilgiler bilimsel verilermiş gibi İslâm alemine o Müslüman olmayan odaklar vasıtası ile taşınmak istenmişti.

Bu gayretler Müslüman halklarda taban bulmayınca daha sonra bu küfür fesat fikirlerine İslâmi kılıflar geçirmeye yani hak ile batılı karıştırmaya yönelmişlerdi. Türk-İslâm, Arap-İslâm, Kürt-İslâm gibi sentezlerle bu iğrenç küfür, fesat-fitne virüsünü içeren aşı müslümanlara enjekte edilmişti. Bir taraftan İslâmi anlayış zaafiyeti artarken İslâm ümmetinin hayat iksiri olan İslâm’ı tatbikdeki zaafın artması ile birlikte bünyesine enjekte edilen bu yıkıcı ifsat edici virus etkisini gösterip ümmetin vücudunda kansorejen urların çıkmasına sebep olmuştur. Yani Jöntürkler, İT Cemiyeti/Partisi (İttihat Terakki Partisi), Arap Gençleri Cemiyeti, Arap Devrimi gibi teşkilatlar oluşmuştur. Çoğu dönmelerden ve diğer gayri müslim unsurlardan oluşan Batı hayranı ve işbirlikci İT Partili hainler 1908’de Sultan II. Abdulhamid’i devirerek yönetime gelip Türkçü (!) tavırlar ve politikalar sergileyince, Türkçülük ve Arapçılığın  taban bulmasında büyük rol almışlardı. Nihayet o hainlerin eliyle Osmanlı Devleti basiretsiz ve beceriksiz politikalar neticesinde girdiği I.Dünya Savaş’ından yenik çıkarak parçalanma sürecine girmişti. Sevr Anlaşması (10 Ağustos 1920) ile Osmanlı toprakları parçalanıp sömürgeci Batılı devletler arasında paylaşılmıştı. Bu paylaşmanın haritası dahi çizilmişti. Bu haritaya göre anlaşmanın 62-64. Maddelerinde geçtiği gibi Güneydoğu Anadolu’da bir Batılı devletin himayesinde bir Kürt Devletinin kurulması da öngörülmüştü. Ancak ortada Kürt Devleti isteyen ne bir delege ne de bir halk vardı. Onun için sömürgeci Batılı devletler o zaman “Kürt Devleti” kurmaya muvaffak olamamışlardı.

Başta İngiltere, Fransa ve İtalya olmak üzere Batılı sömürgeci devletlerin Sevr Anlaşması’yla öngördükleri “Kürt Devleti’ni” o zamanlarda kuramayışlarının sebebi, o bölgede yaşayan Kürtlerde “Kürtlük kimliği” ve “Kürt Devleti” isteğinin olmayışı idi. Yani millet-ulus ve milli-ulusal devlet anlayışı ve kimliği o bölgedeki halka mal olmamıştı. Zaman zaman bazı Türk aşiretlerinin yaptığı gibi bazı Kürt aşiretler de Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanmış iseler de bu ayaklanmalar milli kimlik ileri sürerek değil de ya yönetimden gördükleri bir zulme karşı olmuştur ya da yönetimden bir maslahat elde etmek için olmuştur, Kürtçülük için ya da Kürt Devleti isteği ile değil. Hatta Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki isyanlar dahi Kürtçülük esasına binaen değildi. Bazı Kürtçüler, Türkçüler, Kamalistler ve Cumhuriyetçiler bu isyanları Kürt kimliği ile yapılan  isyanlar olarak gösterme gayretinde olsalar da bu doğru değildir. Sömürgeci Batılı devletlerinin bunca yoğun gayretlerine rağmen bölge insanında o dönemlerde ulusal-milli kimlik ve bilinci oluşmamıştı.

      - Cumhuriyet Dönemi

29 Ekim 1923’de Türkiye Cumhuriyeti Devleti milli-ulusal ve laik bir esas üzerine kurulduktan sonra artık topluma laik-milli- ulusal kimlik tepeden aşağıya doğru zorla benimsetilmeye çalışılmıştır. Jakoben yöntemlerle, dayatmalarla toplum; İslâmi kimlikten ve bilinçten uzaklaşıp Batıdan ithal edilen laik milli-ulusal kimliği ve bilinci benimsemeye zorlanmıştır. Bu amaç uğruna binlerce kişi katledilmiş ve zulme maruz bırakılmıştır. Bu coğrafyada yaşayan herkese “Türk” denilmiş ve her yere “ne mutlu Türküm diyene” sloganı yazılmıştır. Doğuda yaşayan Kürtler, Türkçe bilmezlerken onlara zorla “ne mutlu Türküm diyene” dedirtilmek, “Türküm doğruyum …” andı söylettirilmek istenmiş  diyemeyenler kırbaçlanmış, aşağılanmış, hapse atılmış, zulme maruz bırakılmıştır.  

Kendisine “Türk ulusu” denilen yeni bir “ulus  yaratmak (!) projesi”  gereği “cumhuriyet devrimleri ve devrim kanunları” denilen inkılap / yıkım operasyonlarından birisi olan “soyadı kanununun” uygulanması kapsamında “Türkiye” denilen coğrafyada yaşıyan insanlara içerisinde “türk” kelimesi geçen birçok soyadları ilk zamanlar devlet eli ile verilmiştir. Özellikle aslen türk olmayan insanlara daha çok “türk”ü bol soyadları verilmiştir. Bundan güdülen birinci maksad; aslen Türk ve müslüman olmadıkları halde “türküm” “müslümanım” diyen dönme yahudileri kamufla etmektir, ikinci maksad ise; toplumun iki ana unsuru olan Türkleri  ve  Kürtleri   “yaratmayı (!) planladıkları Türk ulusuna” asimile etmektir.  “Ahmet Türk”, “Öztürk”, “Türkoğlu” ..  gibi soyadlarının özellikle daha çok Kürtlere verilmiş olması elbetteki rastlantı değildir.!.

Laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına bölge insanı yani Kürtler hep böylesi uygulamalar ile horlanıp, aşağılanıp zulme maruz kalmışlardır, hizmet götürülmemiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında vukuu bulan Şeyh Said isyanı gibi isyanların çoğunlukla bu bölgeden olması, laik cumhuriyetçilerini bölge insanlarına potansiyel düşman ve tehlike olarak bakmalarına sevketmiştir. “Dersim katliamı” gibi katliamlar ile bölge halkı sindirilmek istenmiştir.

Batıdan ithal edilen ulus-devlet kimlikli laik cumhuriyet sisteminin ve yöneticilerinin 50 yılı aşkın bir zamandır o bölge halkına yönelik sergiledikleri o sadist, şovenist, jakoben yöntemleri bölge halkında tepkisel olarak kulaklarına fısıldanılan Kürt kimliğine yönelme eğilimi doğurmuştur. Nitekim Abdullah Öcalan önderliğinde 1976’da “Kürdistan Devrimcileri” adlı küçük bir örgüt kurulduğunda halk zemini böylesi faaliyetlere kucak açmaya müsait hale gelmişti. Bu küçük grup daha sonra 1978’de partisel örgütlenmeye gidip PKK (Partiye Karkeran Kürdistan) “Kürdistan İşçi Partisi”ni kurmuştur. 1979’da PKK silahlı eyleme geçiyor ve bir milletvekiline silahlı saldırı yaparak ismini duyuruyor. Daha sonra da 15 Ağustos 1984’de geniş çaplı terör eylemlerini bilfiil başlatmış oluyordu.

Son 40 yıldır bölücü terör örgütü PKK ile mücadele neticesinde T.C. resmi makamlarınca zaman zaman 50 Binden fazla kişinin öldüğü ve bu süreçteki terörle mücadelenin T.C.’ye maliyetinin 900 milyar Doları geçtiği belirtilmektedir. Bu fiilen bir savaşın varlığını gösteren rakamlardır. Böylesi uzun soluklu bir savaş, halk desteği olmadan sürdürülemez. Bu ise; PKK’nın insan kaynağı bakımından bölge insanından büyük ölçüde destek aldığını gösterir. Zira bir silahlı örgüt dışarıdan ne kadar ekonomik, lojistik, siyasi destek alırsa alsın halk tabanından destek görmedikçe böylesi bir potansiyele asla erişemez.

PKK’nın bölge insanından büyük ölçüde destek kazanması onun başarısı değil, T.C. Devleti adına yukarıda zikredilen o çağdaş tağuti cahiliyye anlayışla sürdürülen politikanın eseridir. Halk, o tazyikten kurtuluş yolu ararken serseri de olsa Apo’yu,  bir Marksist terör örgütü de olsa PKK’yı önünde bulunca denize düşen yılana sarılır hesabı çaresizce onları sahiplendi. PKK’ya ABD’nin, İsrail’in, Avrupa devletlerinin ve bölgedeki işbirlikçisi  devletlerin  ve T.C. Devleti  içindeki bazı çıkarcı  zümrelerin  yardımı, onun işini kolaylaştırmıştır.

İşte laik-milli-ulusal kimlikli T.C. Devleti adına o malum uygulamaların ve politikaların oluşturduğu bu ortamda PKK’nın faaliyetleri ile bugünkü anlamda “Kürt Sorunu” ortaya çıkmıştır. Her ne kadar başka devletler kendi çıkarları doğrultusunda bu sorunla ilgileniyor, müdahale ediyor ve istismar etmek istiyor yada istismar ediyor  olsalar da sorunun müsebbibini sadece dışarıda aramak; ya kafayı kuma gömerek bakanların işidir yada hedef saptırmaktan başka bir şey değildir.

4- Tespit ve Çözüm

Kürt Sorunu”nun ne olduğu ve bugünkü boyuta gelmiş olmasının asıl sebebi;   -yukarıdaki izahlarda ortaya konulduğu gibi-,  “laik ulusal kimlikli  bir Türk Devleti”nin ve Arap devletlerinin kurulmasıdır. Çünkü Kürt Sorununun aslı, Kürtlere milli-ulusal kimlik kazandırıp bir milli-ulusal devlet kurulmasıdır. Bölücü terör örgütleri ve Terör ise onun neticesidir.

Laik cumhuriyetçiler kendileri bu coğrafyada yaşayan insanları İslam milleti - ümmeti çatısı altında asırlarca birlik ve beraberlikle kardeş yapan İslâm kimliğine savaş açtılar. Bu birliğin hayata geçmesini sağlayan İslam Şeriatını kaldırıp onun uygulama yöntemi olan Hilâfet’i yıktılar. İslam kimliğini horladılar. Gericilik, irtica, aşırı dincilik diyerek karalamaya çalıştılar. Ve onu birinci derecede düşman ilan edip topyekün savaşa giriştiler.  İslâmi hayatın tekrar başlamasına ve onun Şeri yolu - yöntemi olan Hilâfet’in tekrar kurulmasına karşı binbir türlü üsluplarla direnmeye çalışmaktadırlar.

Diğer taraftan bu zümre; çağdaşlaşma, batılılaşma naraları atarak Batı dünya görüşü çağdaş cahiliyye anlayışlarını, fikirlerini, kavramlarını benimseyip topluma da zorla benimsetmeye çalıştılar. Sonunda toplumu ve ülkeyi böyle bölünme ve düşman kamplara ayrılma noktasına getirdiler. Nitekim 100 yılda Türkiye gibi küçük bir coğrafya parçasında bugün itibariyle 85 milyon insanı bütünleştirememiş bilakis bugünkü boyutuyla Kürt Sorununun ve bölücü – yıkıcı düşmanca kamplaşmanın müsebbibi olmuşlardır.

O halde çözüme buradan başlamalı. Bu fitnenin, fesadın, bölücülüğün, düşmanlığın baş sebebi ortadan kaldırılmalıdır. O da Laik ulusalcı Cumhuriyet sistemidir. Bu sistem hayatı kokuşturmuştur. Ülkeyi ve toplumu bu ateş çukurunun kenarına getirmiştir. Zira bu Laik ulusalcı Cumhuriyet sistemi bünyesinde fitne fesat ve bölücülük virüsünü taşımaktadır.!.

Çözüm, Kürt Sorununu kendi süfli sömürü emellerine alet olarak kullanmak isteyen ABD’ye ya da başka bir Avrupa devletine ya da bölgedeki Suriye, Irak gibi kukla devletlere yada İran’a yada  PKK’ya ve Barzani’ye kızıp bağırarak duygu deşarjı yapmak değildir.

Çözüm, ABD ya da Avrupa mallarına boykot ilan etmek değildir. Mutfaktan buzdolabını atmak, ayakkabısını yakmak değildir. Eğer bir şey atılacak ve yakılacak ise o da Avrupa’dan ithal edilen teknoloji ürünleri değil, Avrupa’dan ithal edilen ABD’nin de “yaşam tarzımız” diye savunduğu kokuşmuş pis küfür çağdaş cahiliyye sistemleri; laiklik, demokrasi, hürriyetler, milli-ulusal kimlikler ve milli / ulusal devletler, cumhuriyet, kapitalizm, liberalizm, sosyalizm, vatancılık ve bölgecilik gibi kavramlar, kurumlar ve ideolojilerdır. Asıl bunlar hayatımızdan, toplum devlet ve bireysel yaşantımızdan tamamen sökülüp atılmalıdır. İtalya’dan ithal edilen ceza hukuku, Roma hukuku, Fransa’dan ithal edilen laiklik, milliyetçilik-ulusalcılık, cumhuriyet, Yunanistan’dan ithal edilen demokrasi, İngiltere’den ithal edilen özgürlükler v.b. tüm Batı ve batıl kavram ve kurumları hayatımızdan sökülüp atılmalıdır. İslâm akidesi, İslâm kültürü ve ona dayalı hayat sistemleri ile bu çağdaş cahiliyye pisliklerinden tezkiye olunmalı / arınmalı, böylece hayat, izzet, onur, vakar ve kuvvete kavuşulmalıdır.

Çözüm, ne Irak’ın parçalanmasıdır ne Suriye’nin parçalanmasıdır ne de Türkiye’nin parçalanmasıdır, ne de mevcut sınırların korunmasıdır. Bilakis bu ülkeler ve halklar arasına konulan o sınır denilen mayınlı alanları da kaldırıp bu ülkelerin birleşip bütünleşmesidir. Ancak bu bütünleşme ne Irak bayrağı-kimliği altında ne Suriye bayrağı-kimliği altında ne Arap bayrağı-kimliği altında ne de Türk bayrağı-kimliği altında olmalı. Bilakis bu bütünleşme, bütün bu bölge insanlarının ortak inancı olan ve bu bölge semalarında hergün beş vakit sedalanan  لا اله الا الله محمد رسول الله    "Lailahe illallah Muhammedun Rasulullah"   Kelime-i Tevhid bayrağı altında İslâmi kimlik ve Allah’ın indirdiği Kur’an ve Sünnet yönetimiyle mü’minlerin emiri sıfatıyla nasbedilmiş bir Halife’nin yönetiminde olmalıdır. Bu zor değildir. Bunu zorlaştıran “milli kimlikli fasit anlayışı” bağnazca savunan yöneticilerdir. Bu marazları terk edince elbette kolay olur. Üstelik bu çözüm, 14 asırlık şanlı bir geçmişi olan çözümdür. Böylesi pratik, başarısı ispatlanmış ve kolay bir çözümü terk edip de haçlı bayrağı altında inancı, dili, kültürü, coğrafyası tamamen farklı olan AB ile bütünleşmeyi “çağdaşlaşmak” adına nihai hedef olarak benimseyenlerin, hala orada çözüm arayışında olanların akıllarına gerçekten şaşmamak elde değildir. Düşük akıllılık bu değil de nedir ?! Zira izzeti, onuru, kuvveti bırakıp da zillete koşmak hangi aklın eseri olur ki?!. İzzet, kuvet ne AB’nin yanında ne ABD’nin ne İngiltere’nin ne Rusya’nın ne Çin’in yanındadır... Halbu ki Allahu Teala şöyle buyurnuştur:

اَلَّذ۪ينَ يَتَّخِذُونَ الْكَافِر۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِن۪ينَۜ اَيَبْتَغُونَ عِنْدَهُمُ الْعِزَّةَ فَاِنَّ الْعِزَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعًاۜ

Onlar, ayeti görmezden gelenleri veli (dost ve yardımcı ) edinmeyi, müminlere tercih eden kimselerdir. Kafirlerin yanında izzet / güç ve kuvvet mi arıyorlar? Doğrusu bütün izzet / güç ve kuvvet, Allah'ın elindedir.” (Nisâ: 139)

مَنْ كَانَ يُر۪يدُ الْعِزَّةَ فَلِلّٰهِ الْعِزَّةُ جَم۪يعًاۜ اِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُۜ وَالَّذ۪ينَ يَمْكُرُونَ السَّيِّـَٔاتِ لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌۜ وَمَكْرُ اُو۬لٰٓئِكَ هُوَ يَبُورُ

Kim izzet istiyorsa (bunu, yaratılmışlardan değil, her şeyi yoktan var eden Allah’tan talep etsin ve) bilsin ki, bütün izzet Allah’a aittir, (onu dilediğine verir). O’ (nun kabul makamı) na sadece (razı olduğu) güzel sözler yükselir, O (işlenen) sâlih ameli kabul eder. (İslam’a ve mü’minlere kötülük yapmak için) sinsice tuzak kuranlara gelince Onlar için çetin bir azap vardır. İşte böylelerin tuzakları bozulmaya / yok olmaya mahkûmdur.” (Fâtır: 10)

Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem de bu ayetin açılımı ile ilgili olarak şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Her kim dünya ve âhirette aziz olmak istiyorsa, Aziz olana itaat etsin." (Deylemî, Firdevs, V, 253.)

“Her halkın hatta her Müslüman halkın bir devleti vardır sadece Kürt halkının devleti yoktur, öyleyse bu mazlum halkın da Kürt Devleti olursa kötü mü olur?!”    gibi bahaneler ileri sürerek bir “Kürt Devleti” kurmak da çözüm değildir.  Zira her Müslüman halkın devletinin var olduğu iddiası doğru değildir. Müslüman halkların bünyesinde inanç dokularıyla bağdaşmayan “ulus devlet” denilen siyasi yapılar vardır. Bu yapılar o halklara huzurlu ve izzetli bir konum kazandıramamışlardır.  Mesela 1990’lı yıllarda Bosna-Hersek’te müslümanlara yönelik yapılan katliamlar karşısında, 1949’dan sonra Filistin’de  bilhassa 2023 yılından buyana Gazze’de müslümanlara yönelik soykırım katliamları karşısında müslüman halkların başındaki 57 ulus devletin sergiledikleri zillet ve “hiç”lik bütün dünya tarafından müşahade edilmektedir.

Bu devletlerle bu halklardan hangisi mutlu ve onurlu olmuş?! Bu halkların hangisinin dünya arenasında siyasi, askeri, ekonomik itibarı, gücü ve kuvveti var?! Bu halkların hangisi zulüm görmüyor, mazlum değil?! O halde nihayet böyle olacak bir “Kürt Devleti”,  Kürt halkına ne kazandıracak?! Onun için çözüm “Kürt Devleti” kurmak da değildir..

Bölünme ve düşman kamplara ayrışma tehlikesi ve sorununa doğudan-batıdan, sağdan-soldan çözüm modelleri aramak, IRA modeli mi? ETA modeli mi yoksa Kamboçya modeli mi, Srilanka modeli mi…  gibi vakıaya mutabık olmayan arayışlar dalalet arayışlarıdır.  “Kanlı bölücü terör örgütünün kurucu elebaşı olmak” ve “bebek katili olmak” suçlamasıyla yargılanıp ağırlaştırılmış müebbed hapis cezası ile İmralı adasında hapishade kalan Apo lakaplı Abdullah Öcalan’ın kurduğu terör örgütü PKK’nın silahları bırakıp kendisini tasviye etmesini isteyen bir çağrıda bulunması ile sorunun sonlanacağı beklentisi beyhude bir beklentidir. Çünkü neticesi terör olan sorunun sebepleri olan “demokrasi” ve “ulus devleti”, çağdaş cahiliyye yaşam tarzı olan laik - seküler - kapitalist kültür ve yaşam tarzı ülkede hakim oldukça, bir örgüt gider başka bir örgüt gelir.  Böylesi çözüm beklentileri ve yaklaşımları beyhudedir.

Çünkü söz konusu olan Türkiye coğrafyasındaki iki ana unsur olan Türk halkı ile Kürt halkıdır, bunların kahir ekseriyeti ise Müslümandır. İslam’ın dışında hiç bir sistem ve ideoloji, Müslümanlar arasında birliği sağlayamaz. Zira İslam, mensuplarının kalpleri arasındaki ülfet köprüsü olan “Allah’ın nimeti”dir. Nitekim bunu Allahu Teala aşağıda zikredilen (Aliİmran:103)’de bize bildirmiş ve emretmiştir.

Allahu Teala’nın bu emri hayata geçmiştir. Müslümanların kahir ekseriyeti ayrı ırk, kavim, dil ve mekanlara rağmen “İslam kimliğinde” yani “müslümanlık kimliğinde”, “Kelimei Tevhid” bayrağı ve sancağı altında “bir tek halife”nin yönetiminde  tek bir ümmet olarak birleşmişlerdir. Bu birlik asırlardır devam etmiştir. Bu birlik şemsiyesinin altında başka dinden insanlar da güvenlik içinde yaşamışlardır. Ne zaman ki Müslümanlar fert, toplum ve devlet olarak Allahu Teala’nın bu yüce nimetinin kadri kıymetini bilmediler, yani İslam’ın hayatlarından uzaklaştırılmasına tepkisiz kaldılar,  işte o zaman birlikleri de, ülkeleri de param parça olmuştur.

Ulaşım ve iletişim imkanlarının çok zor, sınırlı olduğu o günlerde milyonlarca km2’lik bir coğrafyada, onlarca farklı dil, kavim, coğrafi farklılıklara rağmen insanları asırlarca bir arada tutabilen İslam’dan başka toplumda  birlik beraberlik ve sulhu hangi sistem sağlayabilir ki ?!.

Var olan birliği parçaladığı gibi her parçanın daha da küçük parçalara ayırılmasına sebep olan; fitne, fesad, bölücülük virüsü  ve odağı konumunda olan laiklik, demokrasi, cumhuriyet ve ulus devlet anlayışları mı birlik sağlayacak.?!. Hiç akletmiyorlar mı.?!..

İşte o laiklik, demokrasi, cumhuriyet, ulusalcılık virüsleri yüzünden düne nispeten ufak bir coğrafyada az bir toplulukta dahi birlik sağlanamamaktadır, hatta toplumsal iç çatışma denilen cehennemi çukurun tam kenarına gelinmiştir. Bu cehennem çukuruna yani toplumsal iç çatışmaya düşmekten kim ne ile kurtarabilir.?! Ne mal mülk, ne zenginlik, ne de vatandaşlık kimliği...  Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:

وَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ لَوْ اَنْفَقْتَ مَا فِى الاَرْضِ جَميعًا مَا اَلَّفْتَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ وَلٰـكِنَّ اللّٰهَ اَلَّفَ بَيْنَهُمْ اِنَّهُ عَزيزٌ حَكيمٌ

Ve onların kalplerini uzlaştırdı. Sen, yeryüzündekilerin tümünü harcasaydın bile, onların kalplerini uzlaştıramazdın. Ama Allah, aralarını bulup onları uzlaştırdı. Çünkü O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Enfal: 63)

Buna göre toplumda insanlar arasında uzlaşma, anlayış ve kardeşliğin tesisi süslü laflarla, sloganlarla, parayla, malla olmuyor…  Zira kardeşlik ancak kalplerin ülfeti ile oluşur. Kalpler arası ülfet köprüsünü ancak Allahu Teala’nın resulleri ve kitapları ile göndermiş olduğu dininin / yaşam sisteminin kaim / hakim kılınması ile olabileceğini hem Enfal:63 hem de Ali İmran:102-103 ayetlerinde açıkça belirtmiştir. Özellikle Allah’ın Kitabı Kur’an’ı Kerim’i hayata hakim kılmayan yöneticilerin “Kitabımız bir, kıblemiz bir, dinimiz bir” gibi laflar söylemelerinin bir “hiç” mertebesinde olduğunu Allahu Teala; şöyle bildirmektedir:

قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لَسْتُمْ عَلَى شَيْءٍ حَتَّىَ تُقِيمُواْ التَّوْرَاةَ وَالإِنجِيلَ وَمَا أُنزِلَ إِلَيْكُم مِّن رَّبِّكُمْ

De ki: Ey Kitap Ehli! Tevrat'ı ve İncil'i ve size Rabbiniz tarafından indirilmiş olanı ikame edinceye / hakim kılıncaya kadar hiçbir şey üzerinde değilsiniz.” (Maide:68)

Bu ayeti kerimelerde Allahu Teala; “Allah’ın indirdiği Kitap ve hüküm” var iken başka hükümlere, nizamlara yönelenlerin “iman” ve “o hükmün kitabına, dinine mensubiyet”  iddialarını nefyediyor, “hiç” kabul ediyor. Her ne kadar hitaplar Ehli Kitaba yönelik olarak gelmiş olsa da “Müslümanım”  deyip Allah’ın Kitabı olduğuna inandıklarını söyledikleri Kur’an’ı Kerim’i ve ondaki Allah’ın hükümlerini bir kenara terk ederek yada hiç dikkate almayarak başka ideolojilere, nizamlara yönelen kimseler için de geçerlidir…  Velhasıl sadece sözde değil özde, dost doğru mü’min ve Müslüman olmadıkça Kur’an’dan ve İslam’dan, ayetleri ve hadisleri sadece okumaktan şefaat beklemeleri boşunadır.!.

5-Çözüm İçin Somut Adım Önerileri:

Çok büyük can ve mal kaybına sebep olan toplumu düşman kamplara ayrışma tehlikesini bünyesinde barındıran, semeresi terör olan bu sorunun çözümünü istemekte samimiyetlerinin testi bağlamında T.C. Devletinin zahir ve batın yöneticilerine yukarıdaki izahların ışığında  çözüm için aşağıdaki ma’kul ve mümkün somut adım önerilerini sunuyorum:

     I-Raşidi Hilafet Devletini İlan Etmek

Semeresi kanlı terör olan bu sorunun müsebbibi, laik demokratik cumhuriyet temellerini ve Kamalist-Kapitalizim ideolojisini terk edip İslam Akidesi üzerine kurulu Allah’ın indirdikleri ile yöneten Raşidi Hilafet Devletini ilan etsinler.

Eğer  bir sistem; hakim olduğu topluma huzur, asayiş, adalet, güvenlik, insanca yaşam imkanları sunamıyorsa; başarısızdır, miadı dolmuştur, iflas etmiştir  ve bu hali ile o sistem topluma zulmeden  zararlı  sistem  demektir. O sistemin yöneticileri eğer gerçekten yönettikleri insanlara değer veriyorlarsa uyguladıkları sistemi terk ederler, daha iyi, daha doğru olan sisteme geçerler. Sovyetler Birliğini  yönetenlerin uygulamakta oldukları ideolojiyi (Sosyalizm-Komünizimi) başarısız olduğunu görünce terk edip Kapitalizm ideolojisine geçiş yaptılar. O yöneticiler cahiliyye ve dalalet ehli oldukları için bir bataklıktan başka bir bataklığa geçiş yapmış olsalar da bu olay günümüzde de kansız bir şekilde ideoloji değişiminin olabileceğinin kanıtıdır.  Toplum önder ve yöneticilerine hayırlı örnek; Medine’deki Hazreç ve Evs liderleridir. Onlar hem kendilerinin hem de toplumlarının hayrına olduğunu görünce hemen Hidayete yani dünya ve Ahiret saadetinin teminatı bir din, bir hayat nizamı olan İslam’a girdiler. Böylece kansız bir şekilde İslam hayata hakim oldu. Hakkı, Hidayeti gördükleri halde ona girmemekte direnenlerin örnekleri ise, Firavun ve Nemrut gibi tağutlardır.  

İşte burada hidayete davet ediyorum.!   Eğer T.C.  Devletinde karar sahipleri haktan ve halktan yana olmak iddiasında samimi iseler, bu samimi çağrıya kulak verip önerilen somut adımları atarlar. Aksi halde batılda ısrarcı, inatcı olan  şeytan taraftarı tağut olarak kalıp zulüm işlemeye devam ederler.!. Ancak bilmeliler ki zulümle abad olunmaz.!..

    II-Milli-ulusal Kimlik Yerine İslam Kimliğini Benimsemek

Türkiye coğrafyasındaki halkın kahir ekseriyeti Müslüman olduğunu söylediğine göre;  inandıkları kitapları Kur’an’ı Kerim’de Allahu Teala onlara “Müslim / Müslüman” ismi vermiştir. Müslümanların birlikteliğine de “İslam Ümmeti” denilmiştir. Buna binaen müslümanlar için “müslüman” ve “İslam Ümmeti” kimliğinin üstünde bir kimlik olamaz. Bu kimliğin dışındaki kimlik arayışları insanları birleştirmez bilakis ayrıştırır. Kimlik arayışı, ayrışması ve tartışması İslam kimliğinin öne çıkartılması ile son bulur.

      III-Kelimei Tevhid Bayrağının ve Sancağının Benimsenmesi

Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem’in ısrarla kullandığı siyah bez üzerine         لا اله الا الله محمد رسول الله    yazılı bayrağı ve beyaz bez üzerine  لا اله الا الله محمد رسول الله yazılı sancağı benimsenmelidir. Bu bayrak ve sancak zaten her gün en az beş vakit ezanlarla semalarda sedalanmaktadır. Bununla bayrak tartışması ve ayrışması biter. Zira Kelimei Tevhid bütün Müslümanların hem akidelerinin, hem dinlerinin ve kimliklerinin esasıdır ve birlikteliklerinin sembolüdür. O halde Müslümanlar için  Kelimei Tevhid’den  başka bayrak olmaya ne daha layık olabilir ki ?!.  

       IV-Kur’an Dili Fasih Arapça’nın Müslümanların Ortak Resmi Dili olması

Bütün Müslümanların ortak dili, Hilafet Devleti’nin resmi dili, Kur’an dili olan fasih Arapça olmalıdır. Her devletin tebaası arasında bir ortak dilin olması birlikte yaşamın doğası gereği kaçınılmaz bir husustur.  O halde Müslümanlar için hangi dil resmi dil ve ortak dil olmaya layıktır.?.. Elbetteki bütün Müslümanların inandıkları tek Kitapları olan Kur’an’ın dili olan fasih Arapça’dır. Bunu şimdiki Araplar da öğrenmek durumundadırlar. Zira fasih Arapça şu anda Arapların kullandıkları dil değildir, sadece Kur’an’ın dilidir. Böylelikle hem ortak dil, resmi dil tartışması biter, hem Müslümanlar arası iletişim ve kaynaşmaları daha kolay sağlanır hem de inandıkları Kitaplarını ve dinlerini anlamaları daha kolay olur. Bununla birlikte herkes mahalli dilini kullanmakta serbest bırakılır.

      V-İslam Anayasasının Yürürlüğe Konulması

Bu somut adımların hukuki zemini olan; hükümleri Allah’ın Kitabı ve Resulü’nün Sünnet’inden alınmış bir İslam Anayasası yürürlüğe konulsun. Bu, Kürt sorununa da düşman kamplara ayrışma sorununa da bölücülük ve bölünmüşlük sorununa da geri kalmışlık sorununa da dünyada adaletin tesisi hususunda da kesin köklü sahih çözümün zemini olacaktır.

Anayasalar toplumsal mutabakat metinleri olarak bilinirler. Halkı Müslüman bir ülkede en geniş mutabakatın sağlanabileceği anayasa sadece pür İslami olan anayasalardır. İşte bu bağlamda İslami bir anayasanın nasıl olması gerektiğine dair fikir vermesi açısından yararlı olacağını düşündüğüm bir İslami Anayasa Tasarısını incelenmesi ve tartışılması için hem T.C.Devletinin etkili ve yetkililerinin hem de kamuoyunun dikkatine sunuyorum. Bu tasarıya   islamiyontem.net  web sitemizde yayınlanan “Anayasa Meselesine İslami Çözüm” başlıklı makalemizle birlikte incelenmesini tavsiye ederim. Zira bu makalede Anayasa Tasarısına ve Gerekçesine ulaşılan şu link de verilmiştir.

İslami Anayasa Tasarısı   -   İslami Anayasa Tasarısının Gerekçesi

Ana unsurları Müslüman olan bir toplumda birlik beraberlik, kardeşlik tesis etmeyi istemekte samimi olanlar, her şeyin en iyisini bilen her şeyin yaratıcısı Allahu Teala’nın şifa dolu hitaplarına kulak verirler ve onun gereğini yaparlar...

Çözüm, Kürt, Türk, Arap, Fars v.b. bütün ulusal-milli kimliklere tutunmayı bir kenara bırakıp  “urvetül vuska/ kopmaz, sarsılmaz olan Hakkın kulpuna tutunmaktır,  bu halklara izzet, onur, kuvvet kazandıracak, bu halkları dün olduğu gibi tekrar kardeş yapıp İslâm ümmeti kimliğinde birleştirip bütünleştirecek İslâmi hayatı tekrar hakim kılmaktır. İslâmi hayatı hakim kılıp İslâm alemini inancımız olan Kelime-i Tevhid bayrağı altında birleştirecek olan ve İslâm’ın hakimiyetini davet ve cihad yoluyla aleme hidayet ve nur olarak yayacak olan Raşid Hilâfet Devleti’ni kurmaktır. İşte bu çözüm, Rabb’ımızın biz inananlara sunduğu “Hablullah”a (Allah’ın ipine) tutunmaktır. Türkü, Kürdü, Arabı, Farsı tüm Müslümanların Allahu Teâla’nın şu hitabına kulak vererek bu çözümü hayatlarına geçirmeleri hem inançları hem de dünya ve ahirette zilletten ve hüsrandan kurtuluşlarının gereğidir.

يَا اَيُّهَا الَّذينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ حَقَّ تُقَاتِه ولا تَمُوتُنَّ اِلا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ

وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَميعًا ولا تَفَرَّقُوا وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ كُنْتُمْ اَعْدَاءً فَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ

فَاَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِه اِخْوَانًا وَكُنْتُمْ عَلٰى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ فَاَنْقَذَكُمْ مِنْهَا كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه  لَعَلَّكُمْ

تَهْتَدُو

Ey iman edenler!    Allah'a karşı gerçekten muttaki olun (Allah’ın dinine bağlanmakta gerçekten samimi ve titiz olun) ve siz, Müslüman olmaktan başka (bir din, kimlik ve tutum üzerinde) ölmeyin.

Allah'ın ipine (Kur’an’a) hepiniz birlikte sımsıkı sarılın. (Bu birliktelikten) Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz O'nun nimeti (İslam) sayesinde kardeşler oldunuz. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar.” (Ali İmran:102-103)

لاَ إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ قَد تَّبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّ فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِن بِاللّهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَىَ لاَ انفِصَامَ لَهَا وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ

Dinde zorlama yoktur. Doğru yol, sapıklıktan / hak batıldan ayrılıp belli olmuştur. O halde kim tağutu inkar edip / reddedip Allah’a inanırsa, urvetül vuskaya / kopmayan en sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir.” (Bakara 256)

وَمَن يُسْلِمْ وَجْهَهُ إِلَى اللَّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى وَإِلَى اللَّهِ عَاقِبَةُ الْأُمُورِ

İhsan ile amel ederek kendini tümüyle Allah’a veren kimse, gerçekten en sağlam kulpa yapışmıştır. Zaten bütün işlerin sonu Allah’a varır.” (Lokman 22)

وَالَّذ۪ينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوتَ اَنْ يَعْبُدُوهَا وَاَنَابُٓوا اِلَى اللّٰهِ لَهُمُ الْبُشْرٰىۚ فَبَشِّرْ عِبَادِ

اَلَّذ۪ينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ اَحْسَنَهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ هَدٰيهُمُ اللّٰهُ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمْ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ

Taguttan uzak duranlar, onlara kulluk etmeyip Allah’a yönelenler, işte onlar için müjde vardır. Sen kullarıma müjdeyi ver.   

Sözü dinleyip en güzeline uyanlara, Allah’ın doğru yola ileteceği müjdesini ver. Onlar, sağlam duruşlu olanlardır.” (Zümer 17- 18)

 

03-03-2025

AHMED KILIÇKAYA

www.islamiyontem.net

Ahmed KILIÇKAYA
www.islamiyontem.net

Paylaş :




WhatsApp